logo

Olmaya Devlet Cihan’da Bir Nefes Sıhhat Gibi

Vagus siniri beyin ile kalp arasında bağlantı sağlar. Vagus sinirini uyarmak çarpıntıları azaltmaya yardımcı olabilir. Bu amaçla şu manevralar yapılabilir:

  • Dışkılama yapıyormuş gibi nefesi tutup ıkınmak
  • Öksürmek
  • Yüze buz veya soğuk, nemli bir havlu koyarak birkaç saniye beklemek
  • Geğirmek
  • Yüzü soğuk su çarparak yıkamak
  • Soğuk duş almak

Bu yöntemleri denemeden önce tıbbi tedavi ve en iyi teknik hakkında tavsiyeler almak için bir sağlık kuruluşuna başvurmakta fayda vardır.

Bir uyarıcıları kullandıktan sonra kalp çarpıntısı ortaya çıkabilir. Aşağıdaki uyarıcı maddelerin alımını azaltmak ya da kesmek belirtileri azaltabilir ya da tamamen ortadan kaldırır:

  • Tütün ürünleri
  • Yasal olmayan kokain, esrar gibi uyuşturucu ajanlar
  • Bazı soğuk algınlığı ve öksürük ilaçları
  • Kahve, çay ve kola gibi kafeinli içecekler.
  • İştah kesici bazı ilaçlar
  • Bazı psikiyatrik ilaçları
  • Bazı yüksek tansiyon ilaçları

Tüm uyarıcılar herkeste çarpıntıya neden olmaz.

Stres bir kişinin sağlığı üzerinde birçok kötü etkiye sebep olabilir. Kalp çarpıntılarına neden olabilir veya mevcut çarpıntıyı daha kötü hale getirebilir. Aşağıdaki rahatlama tekniklerini denemek çarpıntıyı azaltmaya yardımcı olabilir:
Meditasyon
Nefes egzersizleri
Yoga
Açık havada vakit geçirmek
Spor yapmak
Tatile çıkmak
Nedeni bulunamayan kalp çarpıntısını kontrol altına almak için tıbbi yardım şart olsa da, evde yapılabilecek bazı uygulamalar da çarpıntıyı durdurmaya yardımcı olabilir.

Tedavi seçenekleri çarpıntının nedenine, hastanın yaşına ve genel sağlık durumuna bağlı olarak değişiklik gösterir. Tedavinin doğru şekilde planlanabilmesi için öncelikli hedef altta yatan nedenin saptanmasıdır. Taşikardi sıklığını azaltmak, tekrar etmesini önlemek ve komplikasyon riskini minimuma indirmek için tedavi planı hazırlanır. Bazı durumlarda, gereken tek şey çarpıntının nedenini tedavi etmektir. Diğer durumlarda altta yatan bir sebep bulunamaz ve bu durumda farklı tedavilerin denemesi gerekebilir. Tedavide kullanılan yöntemlerden bazıları şunlardır:

  • Vagal manevra. Vagal sinir, kalp atış hızını düzenler. Bu siniri etkileyen manevralar yoluyla kalp atış hızı yavaşlatılabilir. Vagal manevralar arasında öksürük, ıkınma ve kişinin yüzüne bir buz torbası yerleştirmek bulunur.
  • Antiaritmik İlaçlar. Antiaritmik ilaçlar ağız yoluyla veya enjeksiyonla uygulanabilir. Normal bir kalp atışının geri kazanılmasına yardımcı olurlar. Normal kalp ritminin elde edilebilmesi için birden fazla antiaritmik ilaç kullanımı gerekebilir.
  • Kardiyoversiyon. Bu prosedürde, kaşıklar veya göğüse yapıştırılan bantlar yoluyla kalbe elektriksel şok uygulanır. Akım, kalpteki elektriksel sinyalleri etkiler ve normal kalp ritmini geri döndürür. Genellikle acil tedaviye ihtiyaç duyulduğunda veya manevralar ve ilaçlar etkili olmadığında kullanılır.
  • Defibrilasyon. Hastada nabzın alınamadığı yaşamı tehdit eden aritmilerin acil tedavisinde kullanılır. Özellikle de ventriküler fibrilasyon ve vücuda kan pompalanmasının  olmadığı ventriküler taşikardide tercih edilir.
Ventriküler taşikardi, kalbin alt odacıkları olan ve tıp literatüründe ventrikül adı verilen alt bölümlerdeki hatalı şekilde ateşlenen elektrik sinyalleri nedeniyle ortaya çıkan kalp çarpıntısıdır. Ventriküler taşikardi, art arda en az üç düzensiz kalp atışının olduğu dakikada 100 atımdan fazla bir kalp hızının olmasıdır. Supraventriküler taşikardide olduğu gibi kalp oldukça hızlı atar ve kalp bölmeleri kanla doldurulamaz. Bu nedenle vücudun geri kalanına yeterli kan pompalanamaz.
Atriyal flutter. Atriyal flutterda, kalbin üst odacıkları çok hızlı, fakat düzenli bir hızla atar. Hızlı atım, atriyumda zayıf kasılmalara neden olur. Atriyal flutter atriyumdaki düzensiz devre sisteminden kaynaklanır. Atriyal flutter atakları kendi kendine düzelebilir veya tedavi gerektirebilir. Atriyal flutter yaşayan insanlar sıklıkla diğer zamanlarda atriyal fibrilasyon da geçirir.
Atriyal fibrilasyon. Atriyal fibrilasyon, tıbbi olarak atriyum adı verilen kalbin üst odacıklarındaki kaotik, düzensiz elektriksel sinyallerden kaynaklanan bir taşikardi türüdür. Bu karışık sinyaller atriyum yani kulakçıkların hızlı, düzensiz ve zayıf kasılmalarına neden olur. Atriyal fibrilasyon geçici olabilir, ancak bazen tedavi edilmedikçe geçmez. Atriyal fibrilasyon en sık görülen taşikardi türüdür. Atriyal fibrilasyona katkıda bulunabilecek faktörler arasında hipertansiyon, kalp hastalıkları, kalp kapağı bozukluğu, hipertiroidi veya ağır alkol kullanımı yer alır.
Supraventriküler taşikardi (SVT), kalbin üst kısmındaki uygunsuz elektriksel aktiviteden kaynaklanan anormal derecede hızlı bir kalp ritmidir. Kalp hızı o kadar yüksektir ki odacıklar kasılmadan önce kanla dolamaz. Bu da vücudun geri kalanına kan akışını azaltır. Dört ana tip vardır. Bunlar atriyal fibrilasyon, paroksismal supraventriküler taşikardi (PSVT), atriyal flutter ve Wolff-Parkinson-White sendromu şekilde sıralanabilir.

Kalp çarpıntısı, organ ve dokuların oksijenden mahrum bırakabilir ve aşağıdaki taşikardi belirti ve şikâyetlere neden olabilir:

  • Nefes darlığı
  • Baş dönmesi
  • Nabızda hızlanma
  • Kalp atışlarını hissetmek
  • Göğüste rahatsızlık hissi
  • Göğüs ağrısı
  • Bayılma (senkop)

Kalp çarpıntısı, genellikle kalbin pompalama hareketini kontrol eden normal elektriksel uyarımlardaki bir bozulmadan kaynaklanır. Bazen taşikardinin kesin nedeni saptanamaz. Aşağıdaki durumlar, koşullar ve hastalıklar olası taşikardi nedenleri arasında bulunur:

  • Belirli ilaçlara tepki
  • Kalbin bazı doğumsal anomalileri
  • Çok fazla alkol tüketmek
  • Kokain ve diğer bazı uyuşturucu maddelerin kullanımı
  • Elektrolit dengesizliği
  • Koroner arter hastalığı
  • Kalp kapakçık hastalığı
  • Kalp yetmezliği
  • Kalp kası hastalığı
  • Kalp tümörleri
  • Kalpteki enfeksiyonlar
  • Hipertansiyon
  • Tiroid bezinin fazla çalışması
  • Sigara içmek
  • Bazı akciğer hastalıkları

Taşiaritmi olarak da adlandırılan taşikardi, dinleme sırasında kalp hızının normali aşmasıdır. Genel olarak, yetişkinler için istirahat halindeki kalp hızının dakikada 100’ün üzerinde olması taşikardi olarak kabul edilir. Altta yatan nedene ve kalbin ne kadar çalışması gerektiğine bağlı olarak kalp çarpıntısı tehlikeli olabilir. Taşikardisi olan bazı kişilerde hiçbir belirti veya komplikasyon olmayabilir. Bununla birlikte inme, kalp krizi, ani kalp durması ve ölüm riskini önemli ölçüde artırır. Kalp atış hızı, kalp dokusundan gönderilen elektrik sinyalleri yoluyla kontrol edilir. Normal kalp hızı dakikada yaklaşık 60 ila 100 atıştır. Kalp çarpıntısı, kalp dokusundaki bir anormallik nedeniyle hızlı elektrik sinyalleri üretimi sonucunda gelişir. Kalp çok hızlı attığında, kanı vücuda pompalama verimi düşer. Sonuçta da kalbin kendisi de dahil olmak üzere vücudun geri kalanına kan akışı azalır.

Taşikardi ya da kalp çarpıntısı kişi istirahat halindeyken kalbin, normalden daha hızlı attığı yaygın bir kalp ritmi bozukluğu türüdür. Kalp atış hızının egzersiz, stres, travma veya hastalığa karşı fizyolojik bir cevap olarak artması ise normaldir ve sinüs taşikardisi olarak adlandırılır. Bu, kalbin doğal kalp uyarısını sağlayan ve sağ kulakçıkta bulunan sinüs düğümünün normalden daha hızlı elektrik sinyalleri göndermesi nedeniyle olur. Kalp atım hızı artmıştır, fakat ritim bozukluğu yoktur. Patolojik taşikardilerde ise kalp, dinlenme sırasında üst veya alt odacıklarda veya her ikisinde birden normalden daha hızlı atar. Kalbin daha hızlı atması nedeniyle, kalp kaslarının (miyokard) oksijen ihtiyacı artar. Bu durum uzun süre devam ederse, oksijen yetersizliğine bağlı miyokard hücreleri ölebilir ve bu da kalp krizine yol açabilir.
Kalbin normalden farklı ritimleri aritmi olarak isimlendirilir. Kalp ritim bozukluğu olarak kabul edilmeyen tek ritim sinüs ritmidir. Bu ritimde kalbin üst bölümündeki sinoatrial düğüm olarak ifade edilen noktadan bir elektriksel uyarı çıkar ve yavaşça aşağıya doğru karıncıklar ve kulakçıklar arasında yer alan atrioventriküler düğüme ulaşır. Ardından his demetine ilerleyen sinirsel ileti sağ ve sol kollara ayrılarak kalp kasını uyarır ve kanın pompalamasını sağlar. Bu ileti sisteminin herhangi bir noktasında problem meydana gelmesi kalp ritim bozukluğu ile sonuçlanır. Birçok farklı kalp ritim bozukluğu mevcuttur.
Neredeyse herkes yaşamının bir noktasında kalp ritim bozukluğu yaşayabilir. Bu tecrübe sırasında genellikle kalbin yarışırcasına hızlandığı veya çırpınır tarzda düzensiz hareket ettiği hissedilir. Sık karşılaşılan bu durum çoğu zaman zararsız olabilse de bazı aritmiler oldukça problemli seyredebileceği için dikkatli olunmalıdır. Kötü seyirli aritmilerde vücudun bazı bölgelerine olan kan akışı kesintiye uğrayabilir ve bu duruma bağlı olarak beyin ve akciğer gibi hayati organlarınız zarar görebilir. Bu aritmilere kısa sürede müdahale edilmesi gerekli olabileceği için bilinçli olunması önerilir.
Aritmi olarak isimlendirilen kalp ritim bozuklukları kalbin çalışma hızını ve düzenini etkileyen bir grup rahatsızlıktır. Hastalıklar kendi içerisinde kaynaklandıkları bölgeye, iletim yoluna veya ilişkili oldukları sendroma göre değerlendirilir. Genel olarak aritmiler, kalp kaslarına olan sinirsel uyarıların işlevlerini tam olarak yerine getirememesiyle oluşur. Elektriksel aktivitedeki bu değişiklik sonucunda taşikardi (kalbin çok hızlı atması), bradikardi (kalbin çalışma hızının yavaşlaması), normalden erken atımlar veya aşırı düzensiz fibrilasyon durumları meydana gelebilir.
Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

İdrardan kan gelmesine neden olan bazı hastalıklar önlenebilir durumlardır. Bu hastalıkları önlemek için şunlar yapılabilir:

  • İdrar yolu enfeksiyonlarından korunmak için bol sıvı tüketilmeli, cinsel ilişkiden hemen sonra idrar yapılmalı ve hijyen kurallarına dikkat edilmelidir.
  • Böbrek taşı oluşumunu engellemek için aşırı tuzlu besinler, ıspanak ve pancar tüketimi sınırlandırılmalıdır.
  • Prostat kanseri riskini azaltmak için yeterince sıvı tüketildiğinden emin olunmalı ve eğer kullanılıyorsa sigara bırakılmalıdır.

Hematüri; enfeksiyondan kansere, prostat büyümesinden böbrek taşına çok farklı nedenlere bağlı olarak ortaya çıkabilir. İdrardan kan gelmesi şikayeti olan kişiler vakit kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalı ve gerekli testleri yaptırmalıdır.

Sistoskopi, üretradan mesaneye doğru ucunda kamera olan ince bir tüpün ilerletildiği bir işlemdir. Bu işlemle üretra ve mesanede hastalıkla ilgili bulguların olup olmadığı değerlendirilir. Böbrek biyopsisi yani böbrekten örnek doku alınıp incelenmesi, glomerülonefrit gibi hastalıkların tanısında kullanılır. Hematüri tedavisi, kanamaya neden olan sebebe göre değişkenlik gösterir. İdrarda kan görülmesinin sebebi idrar yolları enfeksiyonu ise hastaya antibiyotik tedavisi verilir. Sebep böbrek taşı ise tedavide hastanın ağrısını azaltmaya ve taşın daha idrar yollarından daha rahat geçmesine yarayacak ilaçlar kullanılır. ESWL (Extracorporeal Shock Wave Lithotripsy) olarak bilinen taş kırma işlemi de böbrek taşı tedavisinde tercih edilebilecek bir yöntemdir. Bu yöntemde ses dalgaları kullanılarak büyük böbrek taşları küçük parçalara ayrılır. ESWL işlemi hasta hafif anestezi altındayken uygulanır ve genellikle bir saat kadar sürer. Prostat büyümesi için de hem ilaç tedavisi hem de cerrahi girişim tedavi seçenekleri arasındadır.

İdrarda kan görülmesinin hangi nedene bağlı olduğunu belirlemek tedavi açısından oldukça önemlidir. Bu nedenle idrardan kan gelmesi şikayeti ile doktora başvuran hastaya, altta yatan sebebi bulmak için çeşitli testler yapılır. Tanı için hastanın öncelikle tıbbi geçmişi sorgulanır ve hematüriye neden olabilecek bir hastalık öyküsünün olup olmadığına bakılır. Sonra hasta muayene edilerek, hastalığa bağlı fiziksel bulgular saptanmaya çalışılır. Hematüri tanısında idrar tahlili çok önemlidir. İdrardan kan gelmesi sorunuyla gelen hastada idrar tahlili enfeksiyon, böbrek taşı gibi durumların tespitinde kullanılır. Mikroskopik hematüri, başka bir şikayetle gelen hastalara yapılan idrar testi sonucunda ortaya çıkabilir. Hematürisi olan hastalarda kanamanın devam edip etmediğini anlamak için de idrar tahlili yapılabilir. Hematürinin altında yatan rahatsızlığın teşhisinde ultrason, BT, MR gibi görüntüleme yöntemleri yardımcı olabilir.

Adet dönemlerinde kadınlarda idrardan kan gelmesi ve adet kanının idrara karışması birbiriyle karışabilir. Karışıklığın önlenmesi için kadınların adet dönemleri bitince de hematüri şikayetinin devam edip etmediğine bakılmalıdır.

Ağır Egzersiz: Ağır ve yorucu egzersizler makroskopik hematüriye neden olabilir. Bu durumun altında yatan mekanizma tam anlaşılamamış olsa da egzersiz sırasında mesanenin travmaya maruz kalması, dehidratasyon (sıvı eksikliği) veya uzun süren aerobik hareketlere bağlı kırmızı hücre yıkımı gibi olaylar idrara kan sızmasına yol açabilir. Ağır egzersize bağlı hematüri özellikle atlerlerde görülür. Ancak ağır idman yapan herkeste hematüri görülebileceği unutulmamalıdır. Egzersiz sonrası idrarında kan gören kişiler; bu durumun sporla bağlantılı olduğunu varsayarak görmezden gelmemeli, mutlaka bir doktora başvurmalıdır.

Bazı İlaçlar: Kanser tedavisinde kullanılan siklofosfamid ve bir antibiyotik olan penisilin hematüriye yol açabilir. Aspirin, heparin gibi kan sulandırıcı (antikoagülan) kullanımı, mesanede kanamaya neden olabilecek durumlar da idrarda kan görülmesine sebebiyet verebilir.

Böbrek Yaralanması: Kaza, spor yaralanmaları gibi durumlarda böbrek ciddi ölçüde hasar olabilir ve idrarda kan görülebilir.

Genetik Hastalıklar: Orak hücreli anemi, kırmızı kan hücrelerinde şekil bozukluğuna neden olan genetik bir hastalıktır. Bu hastalık idrarda hem mikroskopik hem de makroskopik hematüriye neden olabilir. Böbreğin süzme işlevini yerine getiren glomerulus yapıları da genetik bir rahatsızlık olan Alport sendromundan etkilenebilir. Alport sendromu hastalarında idrarda kan görülebilir.

Kanser: Böbrek, mesane ve prostat kanserleri, ileri evrelerde idrarda gözle görülebilen kanamaya neden olabilir. Bahsedilen kanserler erken dönemde herhangi bir belirtiye sebebiyet vermeyebilir. Bu durum da kanserin erken dönemde fark edilerek tedavisine başlanmasını zorlaştırır.

Böbrek Hastalığı: Böbreklerin filtreleme işlevini yerine getirmesini sağlayan kısmına glomerulus adı verilir. Glomerulus yapısı çok sayıda nedene bağlı olarak iltihaplanabilir ve bu durum glomerülonefrit olarak isimlendirilir. Diyabet gibi sistemik hastalıklar, viral enfeksiyonlar, vaskülitler ve immün sistem problemleri glomerülonefrite yol açabilir. Mikroskopik hematüri, glomerülonefritlerde sık görülen bir belirtidir.

Prostat Büyümesi: Prostat, mesanenin hemen altında yer alan ve üretranın ilk kısmının etrafını saran bir organdır. Prostat, erkeklerde özellikle 40’lı yaşlardan sonra büyümeye başlar. Büyüyen prostat üretraya baskı yaparak idrar çıkışını belirli ölçüde engelleyebilir. İyi huylu prostat büyümesi (Benign Prostat Hiperplazisi, BPH); idrar yaparken zorlanma, sık idrara gitme gibi belirtilere neden olur. Erkeklerde idrardan kan gelmesi durumunda da akla BPH gelir. Prostat bezinin enfeksiyonu olan prostatit de benzer semptomların oluşmasına yol açabilir.

Böbrek Taşı: İdrarda bulunan mineraller, böbrek ve mesane duvarında yoğunlaşıp kristalize olabilir. Zaman içerisinde bu kristaller sertleşerek taş halini alır. Taşların çoğu ağrı oluşturmadan idrarla vücut dışına atılır. Ancak idrar yollarında tıkanıklığa yol açan veya idrar yolunda ilerlemek için büyük olan taşlar ağrıya sebebiyet verebilir. Bu taşlar hastalarda hem makroskopik (gözle görülen) hem de mikroskopik hematüriye yol açabilir. Kasık ağrısı ve idrardan kan gelmesi şikayetlerinin birlikte olduğu hastalarda akla ilk olarak böbrek taşı gelir.

Böbrek Enfeksiyonları (Piyelonefrit): Üretradan idrar yoluna giren bakteriler böbrekte enfeksiyona yol açabilir. Bazı durumlarda bakteriler kan yoluyla da böbreğe ulaşabilir. Piyelonefrit belirtileri idrar yolu enfeksiyonu semptomları ile benzerlik gösterir. Piyelonefritte hastalarda ek olarak ateş ve yan (böğür) ağrısı görülebilir.
Hematüri, böbrekten kırmızı kan hücrelerinin idrara sızması sonucu oluşur. Hematüriye yol açabilecek durumlar: İdrar Yolu Enfeksiyonları: Bakteriler, idrarın dışarı çıktığı kısım olan üretradan vücut içine girerek enfeksiyon oluşturabilir. İdrar yolu enfeksiyonunda görülen belirtiler; sık idrara gitme ihtiyacı, idrar yaparken ağrı ve yanma, kötü kokulu idrar şeklinde sayılabilir. Özellikle yaşlı kişilerde idrar yolu enfeksiyonunun tek belirtisi mikroskopik hematüri olabilir.
İdrardan kan gelmesi ya da diğer adıyla hematüri çok farklı nedenlere bağlı olarak oluşabilir. İdrarda kan görülmesi ciddi bir sağlık problemini işaret edebilir. Bu nedenle idrarda sadece bir kez bile kan görülürse doktora başvurulmalıdır. İdrarda gözle görülmese bile mikroskopla tespit edilebilecek miktarda kan olabilir. Bu durum da ancak idrar tahlili ile belirlenebilir. İçerisinde kan görülen idrar; pembe, kırmızı veya kola renginde olabilir. İdrarın renginin değişmesi için az miktarda kan yeterli olur. Kanama genellikle ağrı oluşturmaz, ancak idrara kan pıhtısının geçmesi ağrılı olabilir. Hematüri, hastalarda başka belirti ve bulgularla birlikte görülebilir.
İdrardan kan gelmesi durumuna hematüri adı verilir. İdrarda gözle görülebilen miktarda kan olması makroskopik hematüri olarak isimlendirilir. İdrarda gözle görülemeyen ancak laboratuvar incelemesinde tespit edilebilen kan olması ise mikroskopik hematüridir.
Lenfoma evresi ilerledikçe artan kilo kaybı hastalarımızın büyük kısmında görülüyor. Altı ay içerisinde istemsiz olarak yüzde 10’luk bir kayıp kesinlikle ihmal edilmemelidir. Özellikle dalağın büyüyerek mideye bası yapması nedeniyle erken doyma da başlar. Kilo kaybı ve erken doyma mide şikayetine bağlanıp bu yönde tetkik ve tedavi yapılabiliyor ve lenfoma gözden kaçabilir. 
Toplumda özellikle kadınlarda sıkça rastlanılan kansızlık problemi maalesef önemsiz gibi düşünülerek sebebine yönelik tetkikler tamamlanmadan hastalara kan ilaçları verilebiliyor. Lenfoma hastalarında gördüğümüz ve prognoz yani tedavi sonucu ile direkt ilişkili bir parametre olan anemi varlığı, bazen erken dönemde ilk bulgular arasında yer alabilir. Kalın bağırsak ve mide kanserlerinde de sıkça rastladığımız aneminin bu sebeplerden ötürü kesinlikle sebebi ortaya konmalıdır. Lenfoma hastalarında ‘’B semptomları’’ olarak değerlendirilen şikayetler arasında sıkça rastladığımız aşırı terleme özellikle gece olur. Bu terlemeler kıyafet değiştirecek hatta yatakta çarşaf ıslanacak düzeye ulaşabilir. Özellikle yaz aylarında sıcaklık ile artan terleme ile gözden kaçar ve gecikmelere neden olabilir. 

Bazı hastalar muayene esnasında birkaç ay öncesinde eliyle hissettiği küçük şişlikler olduğu ve yağ bezesi zannettiği için önemsemediğini söylüyor. Peki, biz bunların ayrımını nasıl yapabiliriz? Özellikle boyun, koltuk altı ve kasık bölgesinde olan; elimizin altında hareket ettirmekte zorlandığımız ve lastik kıvamında şişlik olduğunda olası lenfoma açısından hekiminize ya da hematoloji bölümüne başvurmakta fayda var. Bazı hastalar uzun süre “kanda enfeksiyon, iltihap var” cümleleri ile farklı antibiyotik tedavileri alıyor. Lenfoma hastalarında sedimantasyon yüksekliği ve CRP artışı sıkça görülebilir. Lenfoma hastalarında ‘’B semptomları’’ içinde sayılan ateş yüksekliği özellikle aralıklı olarak görülebilir. Bu ateş yüksekliklerinin de eşlik etmesi enfeksiyon ile karışmasına katkı sağlar. 

Lenfomalar vücudumuzda lenf bezlerinden veya diğer lenfoid dokulardan kaynaklanan kanser türüdür. Teşhis edilemeyen hastalıkların lenfoma açısından da değerlendirilmesi gerekir. Hastalığın ilerlemiş dönemlerinde tanı almada sıkıntı yaşanmazken erken dönemlerde birçok farklı tabloyu taklit edebileceği için tanıda gecikmelere neden olabilir.

Bir diğer önemli husus kanser hastalarında bağışıklık sisteminin zayıflaması sonucu virüs ve mikrop kaynaklı saldırılara karşı vücudun savunmasız kalması. Aslında birçok kanser hastasını enfeksiyon ve grip gibi baş edilebilir durumlarda kaybetmekteyiz. Bağışıklık sistemi güçlü olan bir kanser hastasının virüs, mikrop, enfeksiyon gibi durumlardan korkmasına gerek kalmaz. Bu sebeple onkoloji uzmanlarının size önerdiği tedavi tekniklerini aksatmadan uygulayıp aynı zamanda fitoterapist doktorların önerdiği bağışıklık güçlendirici bitkisel çalışmaları uygulamanız yerinde olacaktır. Biz hastalarımızda kanserle savaşta her silahı devreye koyup güzel neticeler almanın mutluluğunu yaşıyoruz. Bu mutluluğu her kanser hastasının yaşamasını ümit ediyoruz. / Fitoterapi Uzmanı Dr. Şenol Şensoy

Fitoterapi yani profesyonel bitkisel tedavi desteği bağışlık sisteminin dik durmasında, güçlendirilmesinde, başarılı bir şekilde kanserle savaşmasında oldukça etkilidir. Uzman hekimler tarafından formülize edilen bitki özleri kanserle savaşta ve bağışıklık sisteminin etkinliğinde son derece faydalıdır. Kanser tedavisi tamamlanan hastaların da bağışıklık sistemlerini her daim güçlü tutmaları gerekmektedir. Zira radyolojik görüntülemelerde görünmeyen ve vücudumuzda kendisini gizlemeyi başaran kanser kök hücreleri tekrar aktif olarak nükse sebep olabilmektedir. Kanser olmayan ve kansere yatkınlığı olan kişilerin de bağışıklık sistemini güçlü tutması şarttır. Her an güçlü bir ordusu olan vücut kanser hücreleri ilk ortaya çıktığında anında onları yok edecektir ve biz farkında bile olmadan belki de her yıl kanseri yeniyor olacağız.
Kanser tedavisinde modern tıbbın eksik kaldığı en önemli nokta bağışıklık sistemidir. Kemoterapi ve radyoterapi gibi tedavi teknikleri bağışıklık sistemine zarar verebilmektedir. Kanser hücrelerinin yanısıra normal hücrelere de zarar verebilen bu yöntemler aynı zamanda bağışlık sistemimizi zayıflatmaktadır. Kanser hücreleri hızlı bölünen hücrelerdir. Kemoterapi ilaçları vücutta hızlı bölünen tüm hücreleri hedef almaktadır. Kemoterapi alan hastalarda sindirim sorunu olması, saçların dökülmesi, mide bulantılarının olması, halsizlik ve yorgunluk gibi yan etkilerin görülmesinin sebebi de budur. Kanser hücreleri dışında vücudumuzda hızlı bölünen tüm hücreler de olumsuz etkilenmektedir. Bağışıklık sistemi hücreleri de bu gruptadır. Oysa kanserle savaşta bağışıklık sisteminin güçlü olması olmazsa olmazdır. Kanserle savaşacak hücreleri kendi elimizle yok etmek istemeyiz nihayetinde. Peki kemoterapi almayalım mı? Elbette kemoterapi alacağız ancak aynı zamanda bağışıklık sistemimizi güçlü tutacak tedavileri de eksik etmeyeceğiz.
Korunma tedbirlerini sıkı sıkıya yerine getiren ve örneğin mesleği icabı da olsa kalabalık yerlere girmeyen kişilere bile bazen çok kolay bulaşırken, kalabalık ortamlarda çalışan, uzun süreler riskli ortamlara girmek durumunda bulunan kişilere bulaşmayabilir. Bazen aynı evin içinde yaşayan kişilere de bulaşmayabilir. Bunun virüse maruz kalan kişinin bağışıklık sisteminin güçlü olup olmadığıyla ilgisi bulunmamaktadır. Bu durum tamamen yüksek riskli temasın gerçekleşip gerçekleşmediğiyle ilgidir. Özellikle son dönemlerde mutasyona uğramış virüs söz konusuyken, tüm bu bilgiler ışığında kişisel korunma tedbirlerine mutlaka dikkat edilmeli, maske mesafe ve hijyen kurallarına mutlaka uyulmalıdır. Uz. Dr. Aslan Çelebi
Hafif semptomlar önemlidir çünkü emin olmak için diğer semptomlar beklenirken kaybedilen zamanda virüs akciğere inebilir, komplikasyon gelişebilir ve/veya yoğun bakım oranları artabilir. Toplumda ilaçların yan etkilerinden korkularak hastalığın kendi kendine geçeceği düşüncesiyle hastaneye başvurmayan vaka örnekleri de görülmektedir. Bu tür örneklerde hastalık ilerlemekte, pulmoner emboli adı verilen akciğerde pıhtı atması yaşanmakta ve ağırlaşmış tablolarla hastaneye başvurulabilmektedir. Akciğerde pıhtı atması, dünyadaki ölüm nedenleri arasında kalp damar hastalıklarından sonra 2. sıradadır. Bunların yanında ensefalit adı verilen ciddi derecede baş ağrıları yapan beyin iltihabı durumu gerçekleşebilmektedir. Evde kendi kendine geçmesini beklemek demek, tüm bu riskleri göze almak demektir. Sadece hafif halsizlik, ya da sadece baş ağrısı, sadece boyun ağrısı gibi belirtilerde sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Örneğin birkaç gün yaşadığı hafif kırgınlığı önemsemeyip, daha sonra bel ağrısı, boyun ağrısı gibi şikayetleri ortopedik bir sorun zannederek ortopedi bölümü’ne başvuran oysa Covid-19 hastası olan vakalara rastlanmaktadır. Bu nedenle hafif kırgınlıklar bile mutlaka önemsenmelidir. Asemptomatik kişiler sosyal mesafe, maske kullanımı gibi korunma tedbirlerde esnek davrandıkları için bulaştırma yüzdeleri daha yüksek olmaktadır. Hasta olduğundan şüphelenilen kişiden herkes kendini korumakta ancak asemptomatik kişilerde kuralları ihlal edilmektedir, dolayısıyla bulaşıcılık oranı yükselir.
Covid-19 hastaları içinde asemptomatik olanların %30 civarında olduğu söylenmektedir. Ancak sadece hafif kırgınlık, halsizlik, sadece koku duyusunda azalma veya kaybolma ya da sadece hafif ağrılar genellikle dikkate alınmayan semptomlar olduğu için bu grup hastalar asemptomatik kategorisinde sayılmaktadır. Hafif belirti gösteren bu hastalar çıkarıldığında asemptomatik hastaların oranı %17-20’lere düşmektedir. Ancak sadece bu %17’lik grup bile farkında olmadan şu andaki bulaşın %50’sine yol açmaktadır. Çocuklardaysa asemptomatiklik %30’un üzerindedir. Semptom gösterenlerde de hastalık hafif seyretmektedir. Ancak bulaşıcılık oranı yüksektir. Çocuklar hiçbir belirti yaşamadan ailelerine koronavirüsü bulaştırabilmektedir
Sağlıklı bir solunum sitemine sahip olmanın temel koşulu, sağlıklı bir hava solumaktır. Bu nedenle mümkün olduğunca temiz hava değerleri yüksek olan şehirlerde yaşamak, bu mümkün olmuyorsa bile çeşitli fırsatlarda, kısa süreli tatillerde havası temiz bölgeleri tercih etmek önemlidir. 
Sigara ve tütün ürünlerinden uzak durmak gerekmektedir.
Giderek artan hava kirliliği ve iklim değişikliği için önlemler almak ve aktif bir tutum sergilemek önemlidir. 
Planlı ve düzenli spor yapmak bir yaşam tarzı haline getirilmelidir. Örneğin haftada en az 3 gün yavaş tempo orta mesafe koşular hem kalp hem de akciğer sağlığı için mükemmel bir yaşam biçimi tercihidir.
Spor aktivitelerine meditasyon ve nefes egzersizlerini (yoga ya da tai-chi) eklemek akciğer kapasitesinin belirgin artmasını sağlayacaktır.
Diğer temel unsur ise beslenmedir. Lahanagiller, her renk sebze ve meyve, kuşburnu, keçiboynuzu çayları ve antioksidanlar akciğer hasarını ve akciğerin yaşlanmasını engellemeye ve akciğer onarımına yardımcı olmaktadır. 
Virüsler temel olarak DNA ve RNA adı verilen genetik maddeden oluşmakta ve uygun ortamda binlerce kez bölünerek çoğalmaktadır. Zatürreye yol açan virüsler genellikle RNA virüsleridir. Replikasyon adı verilen bu bölünmeler sırasında genetik dizlim farklılığa uğrayabilmekte ve virüsün davranış biçimi değişmektedir. Bazı dış etkenler de virüste mutasyona yol açabilmektedir. Aynı şekilde yine virüsün davranış biçimi ve hastalık gücü değişmektedir. Prof. Dr. Levent Dalar

Virüsler, akciğer tutulumuna göre hafif bir nefes darlığından yoğun bakım ve makine desteği gereksinimine kadar birçok ciddi soruna yol açabilmektedir. Virüs kontrolü sağlansa da yarattığı hasar nedeniyle solunum yetersizliği sürerse özellikle genç bireylerde akciğer nakline varan sonuçları olabilmektedir. Virüs enfeksiyonu devam ederken nakil söz konusu olamaz. Nakil gerektirecek viral zatürre durumu nadir görülür ve nakil yapılabilmesi için çok sayıda faktörün uygun olduğunun teyit edilmesi gerekmektedir. 

Vücudun savunma hücreleri virüsü kontrol altına alamazsa hasar artarak solunum yetersizliği derinleşmektedir. Hasta, virüsü vücuda alma aşamalarını önce burun akıntısı ve hafif halsizlik ile fark etmektedir. Virüs çoğalmaya başladıkça boğaz ağrısı, halsizlikte artış, hafif kuru öksürük ve ateş görülmektedir. Akciğere ulaşınca göğüste baskı hissi ve ağrı, şiddetli öksürük ve nefes darlığı ile seyrederken akciğer hasarı ilerledikçe solunum yetersizliği olarak ortaya çıkmaktadır. 
Çoğu zaman pahalı testlerin gereksiz kullanımını önlemek amacıyla basit enfeksiyonlarda virüsü tanımlama yoluna gidilmez. Ancak bağışıklık yetersizliği olan hastalarda, ağır seyreden hastalarda veya tedaviden sonuç alınamayan hastalarda virüsün genetik materyalini tanımlamak için polimeraz zincir çoğaltma testleri (PCR) testleri kullanılmaktadır. Gelişen teknoloji ile birlikte bu testler sayesinde artık çok sayıda etken kısa süre içerisinde tanımlanabilmektedir. Tedavide etken olan virüs türüne özgü kullanılabilecek farklı moleküller bulunmaktadır. Ancak etkili olabilmesi için hızlı ve erken kullanımı önemlidir. Bu nedenle örneğin İnfluenza için lateks temelli hızlı tarama testleri kullanılmaktadır. Bununla birlikte virüsün yarattığı hasarı giderecek tedavinin hızlı ve erken olması açısından da testler önem taşımaktadır. 
SARS, MERS ve Covid-19 hastalıklarının tamamı genetik kodları kısmen farklı olmakla birlikte temelinde hepsi koronavirüs kaynaklıdır. Virüslerden kaynaklanan bu hastalıkların ortak özelliği ölüme varabilen ciddi solunum yolu yetersizlikleri meydana getirmeleri ve yüksek oranda bulaşıcı olmalarıdır. Covid-19’un SARS ve MERS’ten ayrılan temel özelliği ise diğerlerine göre çok daha bulaşıcı olmasıdır. MERS virüsünün bulaşıcılık oranı %1’in altında SARS ve Covid-19’un bulaşıcılık oranları ise yaklaşık %2.5-3’tür. MERS’in diğer iki virüsten en temel farkı ise çok yüksek öldürücülük oranlarının olmasıdır. Hastalığa yakalanan 10 kişiden 4’ü hayatını kaybetmektedir. 

Solunum sistemi hastalıklarına karşı hassas olanlar dikkat! Çevresel faktörler nedeniyle solunum yolunu koruyan örtünün içinde yer alan savunma hücrelerinin bozulması sonucu solunum yolu hastalıklarına karşı hassas olan gruplar şöyle sıralanmaktadır:

  • Doğuştan bağışıklık sistemi bozuklukları olanlar,
  • Astım ve kronik bronşit/amfizem gibi havayolu hastalıklarına sahip olanlar,
  • Beslenme bozukluğuna yol açan genetik hastalıkları olanlar, 
  • Sigara ve tütün ürünleri kullananlar,
  • Yoğun hava kirliliğine maruz kalanlar,
  • Ağır metal ve tekstil işçiliği gibi meslek ortamlarında çalışanlar,
  • Obezite hastaları
Virüslerin adım adım vücuttaki etkileri… Vücudun savunma hücreleri virüsü kontrol altına alamazsa hasar artarak solunum yetersizliği derinleşmektedir. Hasta, virüsü vücuda alma aşamalarını önce burun akıntısı ve hafif halsizlik ile fark etmektedir. Virüs çoğalmaya başladıkça boğaz ağrısı, halsizlikte artış, hafif kuru öksürük ve ateş görülmektedir. Akciğere ulaşınca göğüste baskı hissi ve ağrı, şiddetli öksürük ve nefes darlığı ile seyrederken akciğer hasarı ilerledikçe solunum yetersizliği olarak ortaya çıkmaktadır.
Virüsler genellikle üst solunum yollarında hastalık yapmaktadır. Ancak alt solunum yollarını tutarak zatürre ve solunum sıkıntısı gibi tablolara da yol açabilmektedir. Virüsler sonucu ortaya çıkan hastalıklar herkeste her zaman aynı etkiyi yapmayabilir. Bazen de hiçbir hastalığa sebep olmazlar. Bazen birkaç gün süren basit kas ve eklem ağrıları, hafif ishal hafif burun akıntısı ile ortaya çıkabileceği gibi bazen ateş ve öksürüğün eşlik ettiği ağır tablolar da görülebilmektedir. Örneğin, rinovirüsler sadece üst havayolunda sınırlı kalmaya eğilimlidir ancak domuz gribi döneminde olduğu gibi “İnfluenza A” ölümcül zatürrelere neden olabilmektedir. 
Virüs kaynaklı solunum yolu enfeksiyonları sonucu nezle, zatürre, farenjit, larenjit, trakeobronşit gibi birçok ciddi hastalık gelişebiliyor. Özellikle kış aylarında ortaya çıkan virüsler görülme sıklığına göre; influenza A ve B, rinovirüs, respiratuar sinsityal virüs, adenovirüs, koronavirüs, insan bokavirüsü, insan metapnömovirüsü ve parainfluenza virüsler olarak sıralanıyor. Bu virüslerin yol açtığı hastalıklar kimi zaman belirtisiz atlatılabiliyorken, bazen de ateş ve öksürük ile başlayan daha ağır tablolara yol açabiliyor. 

20 yıl boyunca günde 1 paket sigara içtiyseniz akciğer kanseri riskiniz her zaman sizinle. Sigarayı bıraktıktan sonra da yıllar içerisinde azalsa da hiç sigara içmeyen popülasyona göre risk hala devam eder. 50 yaş üstü 30-35 yıl sigara içiciliği öyküsü olan hastalarımızda mutlaka düşük doz akciğer tomografisiyle tarama testi öneriyoruz. Ancak riskli grupta akciğer grafisi yetersiz. Bizim burada bir lezyon görebilmemiz için minimum 1 santimetre olması gerekir. Akciğer grafisinde atladığımız lezyonu tomografide nodül takibiyle tespit edebiliriz. Ancak, ‘biz içtik zaten riski aldık’ dememek gerekiyor. Sigara ne kadar uzun yıllar kullanılırsa risk katlanarak artar. Ne zaman bırakırsanız o zaman siz şanslı olmaya başlarsınız. Sigara içen kişilerde görülen kanlı balgam ciddiye alınması gereken bir kanser belirtisi. Bunun yanında ses kısıklığı hem tiroid hem akciğer kanserinde çok kritik. Sırt ağrısı akciğer zarı ya da sinir hücreleri tutulumu varsa riskli. Geçmeyen inatçı öksürük, sık tekrarlayan zatürre ciddiye alınmalı. Mesela bir hastanın sık tekrarlayan zatürresi aynı tarafta ve sürekli dirençliyse nefes borusunun içerisinde tıkayıcı tümör olabilir. Bronkoskopiyle kanlı balgam ve inatçı öksürüğü görüntüleyebiliriz. Nefes borusunun içerisine kamerayla görüntülenmesi önemli.

Dünya ve Türkiye’de her iki cinsiyet için en çok yaşam kaybına neden olan kanser tipinin akciğer kanseridir. Tüm dünyada akciğer kanserinin en sık görüldüğü ülkeler arasında Türkiye ilk 10’da yer alıyor. Hem artan yaş hem sigara kullanımı bunun yanı sıra kontrolsüz hava kirliliği nedeniyle akciğer kanseri görülüyor. Akciğer kanseri tanısı oranı koronavirüsle arttı. Koronavirüs nedeniyle çekilen kontrol tomografiler yeni tanı akciğer kanseri oranlarını artırdı. Toraks tomografisi dediğimiz göğüs ve akciğer tomografisi sayısı normalin çok üzerine çıktığından Sağlık Bakanlığı verilerine göre erken evre ve yeni tanı akciğer kanseri sayısı geçen yılın ortalamasının 5 kat üzerinde. Tüm dünyada da rakamlar bu şekilde. Yeni tanı akciğer kanseri sayısı geçen yıllara oranla şu dönemlerde alışılmış yükseğin üzerine çıktı.

Tomografinin tanı nedeniyle daha fazla kullanılmaya başlanmasıyla birlikte hastalığın erken evreyi yakalama gibi bir şansını arttırdı. Ülkemizde sigara kullanım oranı yaklaşık yüzde 45’lerde. Akciğer kanserinin en önemli risk faktörü de sigara. Daha önce tomografiye ikna edilemeyen sigara içicilerinin koronavirüs nedeniyle zorunla olarak tomografi çekilmek zorunda kalmaları, akciğer kanserini erken evrede yakalama fırsatı doğurdu. Bu durum da tedavi şansını artırdı. Önceki yıllarda akciğer kanserini erkeklerde görüyorduk. Artık her iki cinsiyette de çok yaygın şekilde görüyoruz. Maalesef hastalık oldukça ileri seviyede karşımıza çıkıyor. Akciğer kanserli olguların 3’te 2’sini ameliyat edilemeyecek dönemde yakalıyoruz. Kemoterapi ya da radyoterapi ile tedavi etmeye çalışıyoruz. Ancak aslında akciğer kanserinde en temel ve istenen tedavi yöntemi erken tanı ve cerrahidir.
Akciğer kanseri tanısı oranı koronavirüsle daha da arttı. Salgın nedeniyle çekilen kontrol tomografiler, erken evreyi yakalama şansını doğurdu. Yeni tanı akciğer kanseri sayısının geçen yılın ortalamasının 5 kat üzerinde. Tomografiye ikna edemediğimiz sigara içen kişiler, koronavirüs salgını nedeniyle tomografi çektirdi. Bu sayede akciğer kanserini erken evrede yakaladık. .Koronavirüsü erken evrede teşhis etmenin önemli adımlarından biri de Bilgisayarlı Tomografi (BT). Virüsün akciğer tutulumunu tespit etmede önem taşıyan bu işlem, akciğer kanserini erken evrede yakalama fırsatını da sağladı. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Seha Akduman

Nefes darlığında altta yatan rahatsızlığı bulmak ve uzman kontrolünde buna yönelik tedavi planlamak büyük önem taşır. Tedavide öncelikle kişi kilo aldıysa kilo vermesi, sigara kullanıyorsa sigarayı bırakması ve kondisyonu düşükse kondisyonu artırıcı egzersizlere ya da fizik tedaviye yönlendirilmesi sağlanmalıdır.  Astım ve KOAH’tan dolayı bir atak ve buna bağlı bir nefes darlığı gelişiyorsa öncelikle hastalıkların tedavisi yapılır. Nefes darlığında solunum tedavileri planlanabilir, özellikle astım ve KOAH söz konusuysa buna yönelik inhalasyon ilaçlarıyla tedavi uygulanır. Nüks durumu varsa daha özellikli bir tedavi planına uyulması gerekir. Göğüs Hastalıkları Bölümü Uz. Dr. Mehmet Parlak

Nefes darlığına psikolojik faktörler de neden olabilir. Depresyon, stres, anksiyete, panik atak vb durumlar nefes darlığına yol açar. Kişinin astım ya da kalp hastalığı gibi fiziksel bir rahatsızlığı olsa da o anın stresi ve paniği ile birlikte zaten mevcutta olan nefes darlığını artırabilir. Nefes darlığının tespitinde kan tahlilleri, röntgen, SFT – solunum fonksiyon testi, gerekli durumlarda EKG ve akciğer tomografisi nefes darlığında başvurulan testlerdir. Bazı hastalarda zaman içindeki eforu değerlendirmek gerekebilir. 

Nefes darlığında kandaki oksijen seviyesi, kan gazı ya da fiziki muayenede olan nefes, solunum sayısı başlıca kriterlerdir. Ancak oksijen seviyesi veya diğer kriterleri çok iyi olan bir kişi bile bazı anlarda ya da durumlarda nefes darlığı hissine kapılabilir. Nefes darlığı genellikle akciğer kaynaklı sorunlardan gelişir. Sigara kullanımına, kilo alımına, kondisyon eksikliğine ve çevresel faktörlere nefes darlığı gelişebilir. Ancak altında yatan çok ciddi akciğer ve kalp rahatsızlıkları da olabilir. Birden bire oluşan nefes darlığı kesinlikle patolojiktir. Buna neden olan önemli sebepler olduğunu vurgular ve nefes darlığına neden olan etkenlerin hemen araştırılması gerekir. Özellikle kısa sürede gelişen nefes darlığı genellikle daha tehlikeli ve ölümcül olabilir.

Nefes darlığında görülen şikayetler ya da yarattığı his kişiden kişiye göre değişir. Nefes darlığı; ağrıdan, aşırı kilodan, kondisyon eksikliğinden, altta yatan hastalıklar ya da psikolojik nedenlerden olabilir. Nefes darlığı yorgunluk ile birlikte hastaların en çok şikayet ettiği durumlardan biridir. Nefes darlığı kişinin nefes alamadığı veya nefes alırken zorlandığı anlamına gelir. Yani kişiler oksijen ihtiyacının yetmediğini ya da nefes alıp verirken engellendiğini düşünür. Bunun dışında bazı kişiler bunu göğüste bir ağırlık ve baskı olarak tarif edebilir.  Aşırı kiloya bağlı kondisyon eksikliği ya da psikolojik nedenler nefes darlığına yol açtıysa, nefes terapileri fizik tedavi ile birlikte uygulandığında kişiye çözüm getirebilir. 

Pandemi nedeniyle hastalığa bağlı olmayan, normalde de nefes darlığı yaşayan kişiler ise bu nedenle tedirginlik yaşıyor. Nefes darlığı durumunda vakit kaybetmeden bir uzmana başvurulması büyük önem taşıyor.
Hasta açken kanında ölçülen şeker ve insülin değeri ile hesaplanan HOMA-IR testi, insülin direncini tespit eden basit ve güvenilir bir yöntemdir. Tedavi için anahtar kelimeler; egzersiz, kilo vermek ve insülin direncini düşüren ilaçlar… Öncelikle yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarımızı değiştirmeliyiz. Kilo aldıktan sonra yua da 30’lu yaşlardan itibaren değil çocukluk çağında bilinçli beslenmeyi öğrenmeliyiz. Çocukluk çağından itibaren yüksek kalorili rafine gıdalardan uzak durmalıyız. Eğer 30’lu yaşları çoktan geçmiş ve kiloları almışsak egzersiz ve diyet ile birlikte muhakkak insülin direncini düşüren ilaçlar kullanmalıyız. Bu ilaçlar ile hem insülin direncini düşürerek hem de iştahı azaltarak sağlıklı ve kalıcı kilo vermemiz mümkün. İnsülin direnci ve obezite birbirini tetikliyor. Özellikle ilerleyen yaşta şeker hastalığı, kalp ve damar hastalığı, obezite, hipertansiyon, kansere yatkınlık gibi ciddi hastalıklar insülin direnci zemininde gelişir. Her yaş grubunda olmakla birlikte özellikle obez çocuk ve gençlerde insülin direnci aranmalı ve sağlıklı nesiller için gerek diyet gerekse ilaçla tedavi edilmelidir.  İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ayşegül Navdar 

Birçok hastalığı da beraberinde getiriyor… İnsülin direnci ilerleyen yıllarda şeker hastalığına sebep oluyor. Aslında şeker hastalığının en erken bulgusu denilebilir. Şeker hastalığının yanı sıra obezite, hipertansiyon, kalp damar hastalığı, kan yağlarının yükselmesi, kansere yatkınlık insülin direncinin sıkça görülen diğer sonuçları olarak söylenebilir. Bu kişiler;

  • Çocuk, genç, yaşı ilerlemiş obezler,
  • Kilo vermek isteyenler, 
  • Ailede şeker hastalığı olanlar,
  • Yemekten sonra uyku hali, halsizlik baş dönmesi şikayeti olanlar,
  • Tedaviye dirençli trigliserid yüksekliği olanlar,
  • Karaciğer yağlaması olanlar,
  • Hızlı kilo alma,
  • Tatlı gıdalara aşırı düşkünlüğü olanlar
  • Açlığa dayanamama, açlıkta baş dönmesi sersemlik hissi, dudaklarda uyuşma, sinirlilik baş ağrısı, göz kararması ve bulantı şikayeti olanlar mutlaka insülin direncine baktırmalıdır.

İnsülin direnci pankreastan yeterince insülin salgılandığı halde vücudun insülin cevabının azalmasıdır. Bu durumda pankreas insülin direncini kırmak için daha fazla insülin salgılar. Kanda gerektiğinden fazla olan insülin yemek sonrası kan şekerinde ani düşmeye ve erken acıkmaya sebep olur. Sonuç ise aşırı kilo alımı… Bu kilo aşırı insülin direncini daha da arttırır ve sonuç yine kilo alımı. Yani bu süreç bir kısır döngüden ibaret! Ancak bu kısır döngüyü kırmanın bir yolu var. O da; insülin direncini kırmak. Hastalığı tetikleyen nedenler var…

  • Genetik yatkınlık,
  • Hareket azlığı, 
  • İlerleyen yaş, 
  • Kilolu olmak, 
  • Yüksek kalorili rafine gıdalarla beslenmek insülin direncine sebep oluyor.

Hareketsizleştikçe şişmanlıyor, şişmanladıkça hareketsizleşiyoruz. Gelişen teknoloji yaşam tarzımızda köklü değişikliklere sebep olurken tembel bir nesil yaratmada hayli etkili oldu. Öyle ki fiziksel aktivitelerimiz kısıtlandı, bir merdiven bile çıkmaya üşenir olduk. Tabi beslenme düzenimiz de bu köklü değişimden nasibini alanlardan. Fastfood tarzı beslenme alışkanlıkları ve yüksek kalorili beslenme obeziteyi kamçılarken özellikle 30’lu yaşlardan itibaren obezite sıklığı artıyor. 30’lu yaşlardan itibaren beslenme alışkanlığımız değişmese de vücudumuz bir dönüşümün içine giriyor ve bize yabancı bazı durumlar ortaya çıkıyor. Aslında olan şu “insülin direnci” gelişiyor. Anahtar kelime insülin direnci. İnsülin direnci kilo aldırıyor, kilo artışı insülin direncini tetikliyor. Siz de fark edersiniz ki “insülin direnci” hem sebep hem sonuç. O zaman rahatlıkla ve tabi ki bilimsel olarak şu söylenebilir. “Bu kısır döngünün baş aktörü olan insülin direncini kırarsak işte o zaman kalıcı ve sağlıklı kilo vermiş oluruz”. 

Aldığımız kilolar kışın giyindiğimiz kalın kıyafetlerin altında kendini belli etmeyebilir. Ancak, yaz ayları geldiğinde fazla kilolardan kurtularak zayıflamak için bir maraton başlar. Tüm yolları deniyor, sıkı bir egzersiz ve diyet yapıyor fakat yine de zayıflayamıyorsanız nedeni insülin direnci olabilir.

Güneş çarpmasının belirtileri:
•    40 derecenin üzerinde ateş
•    Mantıksız davranış
•    Aşırı derecede kafa karışıklığı, şaşkınlık
•    Kuru, sıcak ve kırmızı cilt
•    Hızlı, kısa nefes alıp verme
•    Hızlı ve zayıf nabız
•    Nöbet geçirme
•    Bayılma 
Bu belirtiler görüldüğünde acilen bir hastaneye başvurulması gerekiyor.

Bu şikâyetler görüldüğünde serin bir yere gidin, egzersiz yapıyorsanız bırakın, ıslak mendil ya da nemli bezle yüzünüzü silerek, kompres yaparak, yelpaze ile yellenerek ya da vantilatör ile havayı soğutarak serinlemeye çalışın. Durumunuz iyileşmiyorsa acilen bir hastaneye başvurun.  Kardiyoloji Uzmanı Dr. Gürsel Ateş 

Yaz sıcaklarında kalp hastalarında en fazla görülen şikâyetler: 
•    Baş ağrısı 
•    Serin, terli, nemli cilt
•    Başdönmesi, sersemlik, 
•    Halsizlik, güçsüzlük
•    Mide bulantısı, kusma,
•    Koyu renk idrar

Yaz aylarında özellikle aşırı kafein tüketimine bağlı olarak kalp yetmezliğinde de artışlar olmaktadır. Kalp yetmezliği nedeni ile diüretik kullanan hastalarda da sıvı kaybı ve elektrolit bozukluğu daha fazla görülmektedir. Öneriler:

Sıvı kaybına karşı bol su için. Karpuz, kavun gibi bol su içeren meyveler tüketin.

•    Güneşten korunun. Omuzlarınızı da gölgede bırakan büyük şapkalar takın. Güneş koruyucu krem sürün, kremi 2 saatte bir yineleyin. Güneşin çok kızgın olduğu öğlen saatlerinde fiziksel aktiviteden kaçının.

•    Hafif, vücudunuzu sıkmayan, havadar, pamuklu ve açık renkli giysiler giyin, gözlerinizi korumak için güneş gözlüğü takın. 

•    Otomobil ile seyahate çıktığınızda ara ara mola verip 10 dakika yürüyüş yapın. Hem biraz enerji harcamış olursunuz hem de kan dolaşımınızı hızlandırarak kendinizi daha zinde hissedersiniz. 

•    Seyahatlerde yanınıza sağlıklı atıştırmalıklar alın. Sokaklarda hazır gıdalar tüketmekten kaçının. Elma, portakal, üzüm, muz, kuru yemiş, kuru meyve gibi gıdalar uygun olur. Yanınızda ayrıca su da bulundurun.

Özellikle obez ve 50 yaş üstü kalp hastaları yaz aylarında daha da dikkatli olmalılar. Alınması gereken ilaçlar, yaşam tarzı değişiklikleri ve yapılabilecek egzersizler konusunda mutlaka doktorunuza danışın. Yaz aylarında özellikle de suyu, susamadan da için. 

•    Ayakkabılarınız ayaklarınızı terletmesin, rahat, havadar ayakkabılar tercih edin, çoraplar pamuklu olsun, ayaklarınızı terletmesin.

•    Hızlı yürümeyin, kendinizi yormayın. Sokaktaysanız yorulduğunuzda mutlaka dinlenin, oturun, gölgede zaman zaman soluklanın. Güneş altında kesinlikle egzersiz yapmayın. 

Aşırı sıcaklar yorgunluğa, sıcak çarpması, kalp-damar hastalıkları ve solunum hastalıklarına neden olabiliyor. İlk olarak ritim bozukluğu olan hastalar özellikle ara ara atrial fibrilasyona (en yaygın ritim bozukluğu türü) giren hastalar yazın özellikle elektrolit ve sıvı kaybından kaçınmalıdırlar; çünkü elektrolit ve sıvı kaybı bu grup hastalarda ritim problemi oluşmasını kolaylaştırır. Aşırı kafein tüketimi de ritim bozukluğunu şiddetlendirir. Yaz aylarında, hava sıcaklığına bağlı yüksek tansiyon sorunlarına da sık rastlanır. Yüksek tansiyon nedeni ile diüretik (İdrar söktürücü ilaç) kullanan hastalarda sıvı kaybı ve elektrolit bozukluğu daha çabuk gelişebilmektedir.

Ağızdan itibaren mideye kadar olan bölgedeki organların ,tekrarlayan şekilde yıllar boyu yüksek sıcaklığa maruz kalması durumunda bu bölgedeki dokuların, proteinlerin Denatürasyonuna yani yapısının bozulmasına neden olarak kanser oluşumu için önemli bir risk faktörü olarak ortaya çıkar. Fark etmeden veya yanlışlıkla bir iki kez ağza sıcak çay almak veya sıcak yemek almak direk kanser yapmaz ancak alışkanlık haline gelen yıllar boyu süren sürekli sıcak yemek içmek kanser riskini önemli derecede artırır. Proteinlerin yapısını bozan başka faktörlerin varlığında örneğin acılı ve baharatlı yemek, sıcakla beraber birleştiğinde mide ve yemek borusu için daha fazla risk oluşturur. Yine yıllar boyu sigara ve alkol kullanan bir kişi sıcak yiyip içtiği zaman daha yüksek oranda kansere yakalanacaktır. Sıcak maruziyet sonrası dokuların kendini yenileme özelliği var, ancak tekrarlayan sıcak maruziyette dokuların kendini iyileştirme kapasitesi giderek azalacak ve ortaya kanser çıkacaktır. Yine sıcak yemek ve içmek ağızda çıkan aftların en önemli nedenlerinden biridir. Ve sıcak yeme – içme sonrası mide ağrısı yapar. Sağlığımızdan olmamak İçin mutlaka dikkat etmek gerekir. Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Yavuz Selim Yıldırım

Sıcak yemeyi ve içmeyi sevenlere haberler kötü maalesef, sizde sıcak yemeyi ve içmeyi seviyorsanız artık bir kez daha düşünmelisiniz.Sabahları kahve ve çay içmeyi sevenler, acelece bir yerlere yetişmek için hızlıca yiyip içenler.Kış günlerinde içini ısıtmak için sıcak tüketenler, alışkanlık olarak sıcak yiyip içenler dikkatli olmak zorunda !
Yapılan araştırmalarda 60 -70°’nin üzerindeki sıcaklığa sahip olan içecek ve yiyecekleri tüketmenin kanser riskini artırdığı ispatlanmış.Sıcak besinlerin,özellikle yemek borusu kanseri yaptığı, ağız içerisinde yaralar oluşturduğu, mide ağrısı ve mide kanseri yaptığı, gırtlak kanseri riskini artırdığı, dil ve dişlere zarar verdiği gösterilmiştir. 

Tüketilmesi önerilen gıdalar:

  • Taze yumurta,
  • Balık,
  • Yeşil sebzeler,
  • Şifalı otlar,
  • Kabuklu yemişler (şekersiz!),
  • Soya ürünleri (Tofu peyniri, soya sütü, soya eti)
  • Doğal maden suları,
  • Bitki çayları,
  • Keten tohumu yağı,
  • Greyfurt çekirdeği ektresi,

Biorezonans terapileri ile mayanın ölmesine neden olacak vücut koşullarının dengelenmesi ve teşvik edilmesi­ sağlanır. Kandida haftada bir kez olmak üzere uygulanan birkaç seanslık biorezonans terapisi ile tedavi edilebilir. Sağlıklı bakterilerin yenilenebilecek, gelişebilecek bir ortama kavuşmaları sağlanır. Normal bağırsak florası korunmuş olur. Tedavi sıra­sında Kandida yok olurken bazı semptomlara neden olabilir. Organizmaları içlerinde zehir taşıdıklarından zarları yırtıldığında toksinler vücuda yayılabilir. Maya ölmeye devam ederken, toksinler bağışıklık sistemini daha da zayıflatacağından enfeksiyonlar, alerjiler, kronik hastalıklar ve “kendini iyi hissetmeme” hali orta­ya çıkabilir. Bu bir iyileşme krizidir. Toksinler vücuttan atıldıktan sonra iyileşme başlar. Biorezonans ile Kandida tedavisi sırasında tüketilmesi önerilmeyen gıdalar:

  • Her türlü şeker,
  • Şekerli unlu mamulleri (pasta, kek, baklava, kurabiye, bisküvi vs.),
  • Tatlı ve pudingler,
  • Çikolata ve meyve şekerlemeleri,
  • Meyveli, çikolatalı sütler,
  • Kakao ve nutella,
  • Bal, reçel, marmelad ve meyve konserveleri,
  • Şekerli içecekler (limonata, kola, meyve suyu vs.),
  • Meyveler ve meyve kuruları,
  • Beyaz un içeren ekmek ve makarna gibi rafine karbonhidrat­lar,
  • Pilav ve makarnalar,
  • Beyaz ekmek çeşitleri,
  • Patates ve nişastalı ürünler,
  • Hazır çorba ve soslar,
  • Alkollü içkiler (Rakı, viski, bira, likör, şarap vs..)
  • Alkolsüz bira,
  • Şeker içeren sirke, soya sosu, ketçap vs..
  • Mayalı yiyecek ve içecekler (ekmek, bira gibi…)

Kandida’yı teşhis etmek genellikle zordur. Kandida’nın varlı­ğı vücudu ona karşı antikorlar üretmeye teşvik ettiğinde, ma­ya saldırıyı geçiştirmek için spor formunu alır. Maya sporları küf sporları gibi çok küçük to­murcuklar halindedir. Senelerce kuluçkada bekler bekler.. Sonra birden Kandida’ya dönüşürler. Kandida mayasının “dallanan” formu, kendisini bağırsak duvarına yapıştırır ve bu duvarın bütünlüğünü parçalamaya başlar. Spor formundaki maya, sert kabuğun altındaki tahıl tanesine benzer. Mayanın çoğu kuluçka döneminde olduğu takdirde, spor­lar vücudun antikor üretmesini tetiklemez. Bu nedenle, serum antikor testi Kandida’yı teşhis edemeyebilir ya da test sadece hafif bir vaka olduğu bilgisini verebilir. Oysa gerçekte, Kan­dida çoktan oldukça büyük bir koloni oluşturmuş olabilir.

Kandida bağışıklık sistemini zayıflatır ve savaşmasını zorlaş­tırır. Ya­kın zamanda açığa çıkan otoimmün hastalıkların çoğu, bağı­şıklık sisteminin aşırı yüklenmesinden dolayı oluşmaktadır. Kandida, kalın bağırsağın enflamasyonu demek olan kolit için de bir ön şarttır. İnce bağırsağın enflamasyonu olan Crohn hastalığı vakalarında da genellikle önce Kandida’nın oluştuğu görülmektedir.

Kandida’ya eğilimli bir sistemde hormon tedavisi bile, sentetik hormonlar vücudun doğal hormonlarının dengesini bozduğundan dolayı tehlikeli olabilir. Sağlıklı ve dengeli bir vücut hormonlarını kendi üretir. Fakat hormonlar sentetik olarak yaratıldığında, bileşenler doğal olanlardan kalite olarak farklıdır ve vücudun fonksiyonları konusunda karmaşa yaratırlar. Sentetik hormonlar vücutla uyumlu ve dengeli değildirler. Bu nedenle östrojen, progesteron ya da doğum kontrol hapla­rı Kandida’yı daha kötüleştirir ve bağışıklık sisteminin daha fazla çalışmasını gerektirirler.

Çocuklarda Kandida semptomları, hiperaktiviteden, öğren­me bozukluklarına, tekrarlayan kulak enfeksiyonlarından, be­bek bezi kızarıklıklarına, ishal ya da kabızlığa, iştahsızlığa ve uyku bozukluklarma kadar değişiklik gösterir. Kandida antibiyotiklerin aşırı kullanımından, aşırı antibi­yotik verilmiş hayvanların et, süt ve yumurtalarının tüketiminden kaynakla­nmaktadır. Antibiyotik kullanmamaya karar vermiş olsanız bile, yediğiniz yiyeceklerden antibiyotik alma tehlikesiyle karşı karşıya olabilirsiniz. Sağlıklı bir vücutta bifidus ve acidophilus bakterileri yanyana bulunur. Antibiyotik kullanımı yüzünden eksilen bifidus ve acidophi­lus popülasyonu yenilenmelidir. Antibiyotiklere ek olarak Kandida’nın artmasına neden olan, bağışıklığı baskılayan steroid ya da kortizon ilaçları da Kandida olasılığını artırırlar.
Bağışıklık istemi zayıfladığında veya mantarlara ideal bir gelişme ortamı sunulduğunda (önceden hasar görmüş deri veya mukoza alanları, nemli ve ılık vücut alanları kuluçka alanı yerine geçer, karbonhidratlardan zengin ortam) bir enfeksiyon ortaya çıkar. Maya problemiyle bağlantılı çok semptom keşfedilmiştir: Depresyon, anksiyete, mantıksız dav­ranışlar, sinirlilik, ishal, karın bölgesinde gaz, kabızlık, mide ekşimesine bağlı boğaz yanması, sindirimsizlik, kendine gü­ven kaybı, uyuşukluk, migren ağrıları ve hatta akne… Kadınlarda, mesane ve idrar yolunda rahatsızlıklar, tekrarlayan vajinal maya enfeksiyonları, regl öncesi sendromu ve diğer regl güçlükleri, erkeklerde prostatitis ya da prostatitisin enflamasyonu da Kandida’dan kaynaklanmaktadır.
Kandida mantarı (candida albicans) sindirim rahatsızlıkları, dikkat eksikliği, fazla kilo ve depresyon nedenidir. Kandida (Candida albicans) maya formunda bir mantar çeşididir. Vücutta kontrolsüz bir şekilde fazla çoğalarak, bağışıklık sistemini zayıflatır. Stres, antibiyotikler, şeker tüketimi ve yanlış beslenme mayanın gelişimi için uygun ortam oluşturmaktadır. Tedaviye direnen birçok ağır hastalığın temelinde kandida yer almaktadır. Hafif vakalar fark edilip erken tedavi edilirse, kişi gelecekteki birçok sorundan korunmuş olur. Teşhisi zor olduğundan, çoğu vaka teşhis edilene kadar ciddi bir sorun haline gelmiş olur. Kandida bağırsakların içine tutunarak, ince ve kalın bağırsakta doku hasarına neden olur. Bu hasar normal gözeneklerin genişlemesine, henüz tam sindirilmemiş yiyeceklerin bağırsak duvarından geçmesine neden olur. Yiyecek toksinleri kan dolaşımına karışarak yiyecek alerjisi ve duyarlılıklarına yol açarlar. Kandida’sı olan çoğu kişi yiyeceklere ve kimyasallara karşı duyarlılık geliştirir.

Böbrek yetmezliği 5 evreye ayrılmaktadır. Son dönem böbrek yetmezliği teşhisi konulabilmesi için yapılan testlerde hastanın böbreğinin %15 çalıştığının belirlenmesi gerekir. Çalışmayan böbreğin görevini makine yani diyaliz ya da yeni bir organ yapacaktır. Son dönem böbrek yetmezliği tedavisinde altın standart yaşam standartlarının artıran böbrek naklidir. Böbrek yetmezliği çeken hastanın organ nakli yapılıp yapılamayacağının iyi değerlendirilmesi gerekmektedir.

  • Hastada kalp ve damar sağlığı ile ilgili sorunlar
  • Kanser hikayesi,
  • Kanda ortaya çıkabilecek sıkıntılar böbrek nakline engel teşkil edebilmektedir.

Ülkemizde kadavra bulunamaması nedeniyle, canlı vericilerden daha sık yapılan böbrek naklinde vericilerin de sağlık durumunun iyi bir değerlendirmeden geçmesi gerekmektedir. Vericiler bu ameliyattan sonra hızla iyileşmekte ve ilerleyen yıllarda da böbrekle ilgili herhangi bir sorun yaşamamaktadır.    

Beslenme ve yaşam tarzı, hem böbrek yetmezliğine götüren süreçte hem de böbrek yetmezliği teşhisi konulduktan sonra dikkat edilmesi gereken bir adımdır. Sebebi bilinmeyen böbrek yetmezliği rahatsızlığı oranının %11 olduğu düşünülürse, beslenme ve yaşam tarzının önemi bir kez daha ön plana çıkmaktadır. Diyabet hastalarının böbrek yetmezliği yaşamasının altındaki birinci etken, diyabetin kontrol altına alınmamasıdır. Tuzsuz beslenme, özellikle diyabet ve hipertansiyon hastaları için hayati önem taşımaktadır. Böbrek yetmezliğinin ilerleyen aşamalarında ise proteinli besinler ile potasyum ve fosfor içeren bakliyat, kuruyemiş gibi gıdaların dikkatli tüketilmesi gerekmektedir.  Günlük egzersizler, çok yorucu olmamak şartıyla düzenli olarak yapılmalıdır.

Amiloid isimli proteinin organlarda fazla birikmesiyle ortaya çıkan Amiloidoz hastalığı kalp, karaciğer, sinir sistemi, mide ve bağırsağı etkilediği gibi böbrek yetmezliğine de yol açabilmektedir. Bir sebebe bağlı olmadan gelişebilen Amiloidoz, Ailevi Akdeniz Ateşi gibi uzun süreli enfeksiyonlardan sonra da ortaya çıkabilmektedir.  Böbrek yetmezliğinde %2 orana sahip olan Amiloidoz hastalığında, altta yatan rahatsızlığa yönelik tedaviler uygulanmaktadır.

Polikistik böbrek hastalıkları başta olmak üzere, genetik etkiler böbrek yetmezliğinde % 5 oranında etkilidir. Kalıtımsal bir rahatsızlık olan polikistik böbrek hastalığı, sıvı dolu kistlerin oluşmasına neden olarak böbrek fonksiyonlarının bozulmasına neden olabilir. Bazen hiçbir belirti vermeden ilerleyen polikistik böbrek hastalığı, kist sayısının çokluğuna göre ağrı, kanlı idrar yapma, böbrek taşı oluşumu, hipertansiyon gibi farklı belirtiler verebilmektedir.

Alerjik reaksiyon, virüs, ilaç kullanımı ya da böbrek taşları gibi çok farklı nedenlere bağlı olarak gelişebilen nefrit yani böbrek iltihabı böbrek yetmezliğine neden olan rahatsızlıklar arasında %8’lik bir paya sahiptir. Pembe veya köpüklü idrar, yüz, el ve ayaklarda şişlik, mide bulantısı ve kusma gibi belirtiler veren böbrek iltihabı zamanında ve doğru tedavi edilmezse böbrek yetmezliği kaçınılmazdır.

Yüksek tansiyon, böbrek yetmezliğine neden olan rahatsızlarda yüzde 25 gibi oldukça fazla sayılabilecek bir oranla ikinci sırada bulunmaktadır. Kalp ve beyin gibi böbrek damarlarını da etkileyen yüksek tansiyon, kılcal damarların hasar görmesine ve böbreklerin küçülmesine neden olabilmektedir. Yüksek tansiyon sonucu böbrek yetmezliği gelişebildiği gibi tersine bir ilişki de mevcuttur. Böbrek taşları, iltihap ya da böbrek damarlarının darlığı yüksek tansiyona zemin hazırlayabilmektedir. 

Dünyada olduğu gibi ülkemizde de böbrek yetmezliğine neden olan hastalıkların başında %41 gibi yüksek bir oranla şeker hastalığı yani diyabet gelmektedir. Kontrol altına alınmayan diyabet, vücuttaki bütün organlarla birlikte damarları da olumsuz anlamda etkilemektedir. Kontrol edilemeyen kan şekeri böbreklerdeki küçük damarlarının hasar görmesine yol açarak, diyabetik nefropati yani böbrek fonksiyonlarının azalmasına neden olmaktadır.

Böbreklerin görevini yerine getiremediği durumlar böbrek yetmezliği olarak tanımlanmaktadır. Kronik böbrek yetmezliğinden bahsedebilmek için hastanın 3 aylık böbrek fonksiyonlarının bozuk olması gerekir. Sinsi ilerleyen böbrek yetmezliği hiçbir belirti vermeden son aşamaya kadar gelebilmektedir. İlerleyen aşamalarda halsizlik, eforda bitkin düşme, bulantı, kusma, bacaklarda şişlik ve tansiyon düzensizliği gibi belirtiler veren böbrek yetmezliğinin erken teşhisi için belirli aralıklarla kan ve idrar tahlili ihmal edilmemelidir. Yapılan son çalışmalara göre böbrek yetmezliğine neden olan hastalıklar arasında ilk 5 sırada; diyabet, hipertansiyon, nefritler, genetik yatkınlık ve Amiloidoz hastalığı bulunmaktadır.

Sessizce ilerleyen böbrek rahatsızlıkları son aşamaya gelene kadar hiçbir belirti vermeyebiliyor. Diyabet, hipertansiyon, nefrit ve ailesel yatkınlığı olan kişiler, kronik böbrek yetmezliği bakımından risk altında bulunuyor. Erken teşhis için belli aralıklarla kan ve idrar tahlili yaptırmak, alınması gereken önlemlerin başında yer alıyor. Kan ve idrar tahlillerinizi ihmal etmeyin. Nefroloji Uz. Dr. Funda Yalçın

İdrar yolu enfeksiyonunu önlemek için; bebeklerde bezi sık değiştirip altının kirli kalmamasını sağlamak, özellikle kızlarda alt temizliğini önden arkaya doğru yapmak önemlidir. Çocuk büyüdüğünde de tuvalette kendi temizliğini uygun şekilde yapması, gerekli oldukça tuvalete gidip mesaneyi boşaltması konusunda uyarılmalıdır. Özellikle okul çağındaki çocuklar, okulda geçirdikleri uzun saatler boyunca tuvalete gitmeden eve gelebiliyorlar, böylece idrarın uzun süre mesanede kalmasıyla enfeksiyonlara zemin hazırlıyorlar. Bol su içilmesi de, idrar yolu enfeksiyonundan koruyucu olacaktır.

Bu yakınmalarla doktora başvurduğunuzda, tanı koymak için çocuktan idrar tetkiki ve idrar kültürü istenecek, kültürde saptanan mikrobun hangi antibiyotiğe hassas olduğu antibiyogram ile saptanacaktır. Uygun antibiyotik tedavisi ile çabuk sonuç alınacak, çocuk 1-2 gün içinde rahatlayacaktır. İdrar yolu enfeksiyonu geçiren çocuklarda, idrarın mesaneden böbreklere doğru geri kaçışının ( reflü ) olup olmadığını saptayacak özel grafilerin çekilmesi gerekebilir. Eğer, reflü varsa koruyucu tedavilerle böbreklerin zarar görmesi önlenecek, ileri derece reflülerde ameliyat gerekecektir.

Çocuğun yaşı ne kadar küçükse, belirtileri anlamak da o kadar güç olur. Küçük bebeklerde, huzursuzluk, ateş, kilo alamama, kusma, idrarda değişik renk veya koku görülebilir. Daha büyük çocuklar ise; karın ağrısı, sık ve az idrar yapma, idrarda yanma, kanlı idrar, ateş, idrar kaçırma gibi şikayetlerle karşımıza gelebilirler. Ateş çok yüksekse, kusma, yan ağrısı varsa piyelonefrit ( böbrek iltihabı ) düşündürür. Böbreklerin zarar görmemesi için tedaviye hızla başlanması gerekir.

İdrar yolu enfeksiyonu, çocuklarda sık görülür. Anatomik yapılarından dolayı kızlar, bu enfeksiyona daha yatkındırlar. Erkeklerde ise, 1 yaştan önce idrar yolu enfeksiyonu daha sık görülür. Sünnet olmuş erkek çocuklarda, idrar yolu enfeksiyonu riski azalmaktadır. En sık nedeni, bağırsaktaki bakterilerin idrar yoluna bulaşarak yukarı doğru yol almalarıdır.

İdrar yolu enfeksiyonuna ne iyi gelir, idrar yolu enfeksiyonu idrar yolundaki herhangi bir bölümü etkileyebilir. İdrar yolu enfeksiyonu sorunu yaşayan kişilere öncelikle antibiyotik tedavisi başlanır bunun dışında yine doktor tavsiyesiyle sık idrara çıkmanızı sağlayacak şeyler yapabilirsiniz. İdrar enfeksiyonuna ne iyi gelir, idrar yolu enfeksiyonundan şüphelenen kişi öncelikle uzman bir doktora başvurmalıdır. Bunun dışında yine doktor tavsiyesiyle aşağıdaki önerileri yapabilirsiniz. / Sayfa içeriğinde yer alan bilgiler yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. İlgili sayfada tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren öğeler yer almamaktadır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Maydanoz tüketebilirsiniz. Maydanoz tüketmenin idrar söktürücü faydası bulunmaktadır.

• Limon suyu tüketmek de idrar yolu enfeksiyonuna fayda sağlamaktadır. Gün içerisinde içme suyunuzun içine limon damlatarak kullanabilirsiniz.

• Kırmızı meyveler ve kırmızı meyvelerden oluşan çayların da idrar söktürücü özelliği bulunmaktadır. 

• Bol su tüketmek de sık idrara çıkmanızı ve vücudunuzdaki enfeksiyonu daha hızlı atmanıza yardımcı olacaktır.

• İdrar yolu enfeksiyonuna iyi gelen şeylerden bir tanesi de idrarınızı tutmamanızdır. İdrarınızı tutmanız bu noktada sağlıklı değildir.

• Kişisel temizliğinize özen göstermeniz ve bu noktada doktor tavsiyelerine harfiyen uymanız gerekmektedir.

• C vitamini tüketimi idrar yolu enfeksiyonlarına iyi gelmektedir. Bu yüzden bol bol c vitamini tüketmeniz tavsiye edilir.

İdrar yolu enfeksiyonu tedavisi için öncelikle şikâyetiniz ile ilgili uzman bir doktora başvurmanız gerekmektedir. İdrar yolu enfeksiyonu komplike hale gelmediyse ağız yoluyla alınan antibiyotiklere başvurulur. Eğer idrar yolu enfeksiyonu ağızdan alınan antibiyotiklerle geçmiyorsa yine doktor gözetiminde farklı tip antibiyotik tedavisine başlanır. Tüm bunların dışında doktor tavsiyesi ile farklı önlemlerde alabilirsiniz. İdrar yolu enfeksiyonu şikayetiyle doktora başvurduğunuzda ilk olarak idrar tahlili ve idrar kültürü alınır. Mesane ve Böbrek ultrasonu ve bilgisayarlı tomografi ve sistoskopi istenebilmektedir. Bu şekilde uygulanacak tedavi daha sağlıklı olmaktadır. 

İdrar yolu enfeksiyonu belirtileri aşağıdaki durumlara neden olabilmektedir. Bu belirtiler kişide mevcutsa mutlaka önce uzman bir doktora başvurması gerekmektedir.

Kişi idrarını yaparken ağrı ve yana hissedebilir

• Yorgunluk ve halsizlik meydana gelebilir

• İdrarda kötü koku meydana gelebilmektedir.

• Kadınlarda özellikle meydana gelen alt karın ağrısı şikâyetleri olabilmektedir.

• Kişi idrara giderken sıkışıklık hissetmesine rağmen az miktarda idrara çıkıyorsa bu durumda sıklıkla karşılaşılan belirtilen arasında yer almaktadır.

• Bulantı veya kusma olabilir.

• Bazen kişide ateşe neden olabilmektedir.

• Nadir durumlarda idrar yolu enfeksiyonu kişide iştahsızlığa da yol açabilmektedir.

Kan tahlilinde meydana çıkan idrar yolu enfeksiyonu sonucunda antibiyotik tedavisi başlanır, bebeğe bir zararı bulunmaz ve antibiyotik bitene kadar kullanılması gerekir. Bunun dışında hamile kadınların dikkat etmesi bazı noktalar bulunur: Hamilelikte idrar yolu enfeksiyonu tedavisi olunmadığı takdirde anne ve bebek sağlığını tehlikeye sokabilir.

  1. Günde en az 3 litre su tüketmelisiniz, idrar renginin koyu sarı olmamasına özen gösterin,
  2. Kafeinli ve alkollü içecekler tüketmeyin, taze sıkılmış meyve suyu ve maden suyu en iyi içeceklerdir,
  3.  Kişisel hijyeninize daha fazla özen gösterin,
  4. Alaturka tuvaletleri tercih edin,
  5. Pamuklu iç çamaşırı kullanın ve sık sık değiştirin,
  6. İdrarınızı kesinlikle tutmayın,
  7. Günde bir kase yoğurt yemeye özen gösterin.
Hamilelikte idrar yolu enfeksiyonu her beş kadından birinde görülür. Daha önce enfeksiyon geçiren ya da hamileliği esnasında enfeksiyon yaşayan kadınlarda bu hastalığın tekrarlanma sıklığı daha fazladır. Hamilelikte idrar yolu enfeksiyonu iki türlüdür: Sistit daha sık gözlemlenir ve kan tahlillerinde ortaya çıkar. Bazı gebelerde hiçbir belirti yaşanmazken bazılarında idrara sık çıkma, idrar sırasında yanma hissi, karnın alt bölgesinde ağrı, idrarda zorlanma gibi belirtiler meydana gelebilir. Sistit tedavisi olunmadığı takdirde hastalık piyelonefrit’e dönüşür ve tedavisi daha zor olur. Piyelonefrit belirtileri ise yüksek ateş, kanlı idrar, belin iki yanında şiddetli ağrı ve sistit hastalığında yaşanan şikayetlerdir.

Genel olarak böbrek sağlığınızı korumak için yeterli miktarda su tüketmeli, tuz tüketiminizi azaltmalı, kırmızı ve beyaz eti dengeli tüketmeli, kafein tüketimini sınırlandırmalı, bilinçsiz ilaç kullanmamalı, sedanter değil aktif bir yaşam sürmeli ve normal sınırlar içerisinde bir beden kitle indeksine sahip olmalısınız.  Sağlıklı günler dileriz. Op. Dr. Serhat Yentür

Bununla birlikte, bilinen böbrek problemleri (böbrek hastalığı) ve/veya böbrek fonksiyon bozukluğu olan hastalar, böbreklerden atılan veya daha fazla böbrek hasarına neden olabilecek ağrı kesicilerle tedavi edilmemelidir. Başta böbrek taşı rahatsızlığı olmak üzere böbrek hastalıkları bulunanlar, tekrar bu problemi yaşamaya daha yatkın olduklarından doktorlarının önerilerini takip ederek bazı hayat standardı değişiklikleri yapmalıdır.

Böbrek ağrısının tedavisi, ağrının altında yatan tıbbi nedenine bağlıdır. Ağrıya neden olan böbrek enfeksiyonları uygun antibiyotiklerle tedavi edilebilir. Bunun yanında böbrek taşının neden olduğu renal kolik ağrılarında güçlü, steroid olmayan antienflamatuvar ağrı kesiciler reçete edilebilir. Çok şiddetli ağrılarda doktorunuz gerek görürse özel reçete ile satılan ağrı kesiciler reçeteleyebilir. Bununla beraber ağrı kesiciler geçici bir çözümdür ve taşın varlığına bir etkisi bulunmaz. Taşı düşürmek için gerekli tedavi taşın büyüklüğüne ve konumuna bağlı olarak değişebilir. Böbrek taşları tamamen üreteri tıkarsa veya çapı yaklaşık 6 mm veya daha büyükse ürolojik cerrahi gerekebilir. Genellikle, böbrek taşları retrograd cerrahi tekniklerle çıkarıldığında iyileşme süresi hızlıdır (aynı gün veya birkaç gün içerisinde). Bununla birlikte, bazı ciddi böbrek laserasyonları daha kapsamlı cerrahi gerektirebilir. Bu ameliyatlar için iyileşme süresi haftadan aylara değişir.

Böbrek taşlarından şüphelenildiği durumlarda, bir BT (Bilgisayarlı Tomografi) görüntülemesi (renal protokol veya kontrastsız spiral CT) veya renal ultrason yapılır. Bunun haricinde eğer gerekirse karın röntgeni istenebilir. Böbrek taşı geçmişi olan ve tekrarlayan hastalar sıklıkla röntgene girerse, zararlı X ışınına tekrar maruz kalacaklarından dolayı, doktorlar son zamanlarda hastanın yararı için ultrason çalışmalarını tercih etmektedir. Kontrast veya manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve abdominal / pelvik BT’leri, altta yatan böbrek (böbrek) ve böbrek dışı diğer nedenlerini tanımlamak veya ayırt etmek için istenebilir. Bu tür çalışmalar, böbreğin travmatik bir olaydan (oto kazası, ateşli silah gibi delici yaralanmalar veya spor ya da diğer çarpışmalar sırasında sert bir darbe almak gibi künt travmalardan) zarar gördüğünden şüphelenilirse rutin olarak yapılır.

Böbrek ağrısı nedeniyle doktorunuza başvurduğunuzda, hekiminiz önce detaylı bir tıbbi öykü alacak ve sizi fizik muayeneden geçirecektir. Böbrek ağrısı nedeniyle gelen hastalarda genel olarak istenilen ilk tetkikler tam kan sayımı (CBC), böbrek fonksiyonu (kreatinin ve BUN) ve idrar testleridir. Hastanın cinsiyeti ve yaşı uygunsa ve hamilelikten şüpheleniyorsa, gebelik testi de istenebilir. Kişinin öyküsü alınırken yakın geçmişte yaşanan bir travma varlığı öğrenilirse doktorunuzda böbrek laserasyonu şüphesi doğabilir ve bunun için ek testler de isteyebilir.

Böbrek ağrısını taklit eden ancak aslında böbreklere bağlı olmayan en sık karşılaşılan rahatsızlıklar şu şekilde özetlenebilir: 

  • sırttaki kas gerilmeleri
  • omurga sorunları (kırık, apseler)
  • kaburga ağrısı
  • plörit (akciğerin etrafındaki zarın kuru iltihabı)
  • radikülit (omurilikten çıkan sinirlerin kök iltihabı)
  • retroperitoneal fibroz
  • zona
  • aort abdominal anevrizması
  • jinekolojik sorunlar ve daha birçok neden.

Bireyler böbrek ağrısı hissettiklerinde doktora görünmeyi ertelememelidir. Her ne kadar böbrek ağrısına benzeyen birçok hastalık olsa da, bir doktor böbrek veya diğer ağrılara yol açan altta yatan sorunların kesin teşhisine yardımcı olabilir. Herhangi bir akut şiddetli böbrek ağrısının başlangıcı derhal değerlendirilmelidir.

Böbrek ağrısına yol açan böbrek hastalığının sebeplerinden birçoğu, böbrek fonksiyonunu akut veya kronik olarak etkileyebilecek, altta yatan ve sonradan edinilmiş hastalıklardan kaynaklanır. Bazen doğumsal kusurlarla oluşan rahatsızlıklardan da böbrek ağrıları oluşabilir. Örneğin bazı insanlar, böbrekleri etkileyen genetik olarak taşınan bir anormallik ile doğmuş olabilir. Böbrek ağrısı nedenlerinden bazıları şunlardır:

  • idrar yolu enfeksiyonları (İYE)
  • mesane enfeksiyonu (sistit)
  • böbrek enfeksiyonları (piyelonefrit)
  • hidronefroz (böbrek büyümesi)
  • böbrek taşları (nefrolitiazis ve / veya üreterolitiazis)
  • böbrek kanseri
  • böbreği sıkıştıran herhangi bir şey (örneğin, büyük bir tümör)
  • glomerülonefrit
  • böbreklerde kan pıhtıları (böbrek ven trombozu)
  • polikistik böbrek hastalığı (doğuştan)
  • böbrek sistemindeki konjenital malformasyonlar: İdrar akışının tamamen veya kısmen tıkanmasına neden olur
  • böbrek dokusuna zarar veren ilaçlar veya toksinler (örneğin, böcek ilacına maruz kalma veya ibuprofen gibi ilaçların kronik kullanımı
  • hamilelik
  • penetran (delici) travma veya künt travma sonrasında böbrek laserasyonu
  • son dönem böbrek hastalığı

Altta yatan nedene bağlı olarak, sol veya sağ tarafta böbrek ağrısı oluşabilir. Ağrı bazen sırtın iki tarafında da oluşabilir. Travmatik böbrek hasarı (böbrek laserasyonu) yukarıdaki semptomlara neden olabilir, ancak hafif hasar başlangıçta semptom göstermeyebilir. Şiddetli böbrek laserasyonları anormal kan basıncı, nabız ve şoka neden olabilir. Böbrek ağrısı akut, nispeten sabit ve keskin olabilir. Bu “renal kolik” olarak adlandırılır. Bu tür bir ağrı genellikle bir böbrek taşı veya başka bir problem, böbreği boşaltan tüpü (üreter) tıkadığında görülür.

Böbrek fonksiyonlarının giderek daha fazla tehlikeye girmesi durumunda ortaya çıkabilecek diğer semptom ve bulgular:

  • ağızda metalik tat,
  • ağız kokusu,
  • şişme ve nefes darlığı gibi belirtilerdir.

Böbrek ağrısı ve sırt ağrısını ayırt etmek zor olabilir. Genellikle ağır kaldırma ya da bir travma sonrasında oluşan sırttaki kas ağrıları, daha aşağıda hissedilme eğilimindedir. Böbrek ağrıları ise, kaburgaların hemen altında, sırt ağrılarından daha yüksekte ve derin hissedilir. Ağrı keskindir ve nedenine bağlı olarak kasıklara veya karın bölgesine doğru yayılabilir. Böbrek ağrısı aşağıdaki semptomların bazıları ile birlikte gözlenebilir:

  • ateş
  • ağrılı idrara çıkma (dizüri)
  • idrarda kan
  • mide bulantısı
  • kusma
  • baş dönmesi
  • kabızlık veya ishal
  • isilik
  • yorgunluk
  • titreme
Böbrekler, yaklaşık 11 cm x 7 cm x 3 cm boyutlarında olan, üst karın bölgesindeki sırt kaslarına karşı yerleştirilmiş fasulye şeklindeki organlardır. Vücudun hem sol hem de sağ tarafında birbirlerine simetrik bir şekilde yerleşmiştir. Fakat sağ böbrek, karaciğer nedeniyle sol böbrekten biraz daha aşağıda bulunur. Böbreklerin başlıca işlevleri atık ürünleri ve fazla sıvıyı vücuttan uzaklaştırmak, bunun yanında vücut dengesinin korunması için çok önemli görevleri olan (kan basıncını, kırmızı kan hücresi üretimini, asit düzenlemesini düzenleyen ve kalsiyum, sodyum, potasyum ve diğer elektrolit metabolizmasını etkileyen) hormonlar üretmektir.
Böbrekleriniz, karnınızın arkasında, göğüs kafenizin hemen altında, omurganızın her iki tarafında, sırta yakın bir şekilde bulunur. Böbrek ağrısının travma ya da hastalık gibi nedenleri olabileceği gibi bazen sırtta hissedilen başka ağrılar da böbrek ağrıları ile karıştırılabilir.

Safra kesesi çıkarma ameliyatından sonra besin değeri yüksek yiyecekleri tüketmeniz iyileşme sürecinizin hızlanmasına da destek olacaktır. Özellikle kahve, çay, soda, enerji içecekleri ve çikolata gibi kafeinli yiyecek ve içeceklerden bir süre uzak durmanı oldukça önemlidir. Safra kesesi ameliyatı sonrası yüksek lifli gıdalar tüketmeye özen gösterin. Bunlar;

  • Fasulyeler
  • Mercimek, bezelye, patates
  • Yulaf, arpa
  • Tam tahıllı ekmek, makarna, pirinç 
  • Badem, ceviz ve kaju fıstığı gibi çiğ kabuklu yemişler (yağlarda kavrulmuş değil)
  • Chia ve haşhaş tohumu gibi ham tohumlar
  • Kabuklu yemişler ve tohumlar
  • Meyve ve sebzeler
  • Yağsız et (beyaz veya kırmızı)
  • Balık

Safra kesesi ameliyatı sonrası eğer herhangi bir komplikasyon yoksa hastalar genellikle aynı gün taburcu edilebiliyor. Ameliyat sonrası doktorlar yürümeyi tavsiye ediyor. Ancak yine de konuyla ilgili net bilgiyi doktorunuz tarafından size verilecektir. Safra kesesi ameliyatı Laparoskopik yöntemle safra kesesinin çıkarılmasından yaklaşık bir hafta sonra muhtemelen normal aktivitelerinize geri dönebilirsiniz. Ağır kaldırma ile ilgili fiziksel bir iş yaparsanız, ne zaman işe geri dönebileceğinizi mutlaka doktorunuza sorun. Eğer, büyük bir kesi ile açık bir ameliyat geçirdiyseniz eğer, iyileşmek için daha fazla zamana ihtiyacınız olabilir. Ameliyattan birkaç gün sonra hastanede kalmanız gerekebilir. Açık kesi ile yapılan ameliyatlarda normal hayata dönüş 4 ila 6 gibi bir süreyi bulabilir.

Safra kesesini ameliyatı yani genellikle safra kesesi sorunlarını tedavi etmenin en iyi yoludur. Safra kesesi taşlarını ve neden oldukları komplikasyonları tedavi etmek için en sık kolesistektomi denilen bir yöntem uygulanır.  Kolesistektomi yaygın olarak kullanılan cerrahi bir yöntemdir.  Bu yöntem ile; 

  • Safra kesesinde safra kesesi taşları (kolelitiazis)
  • Safra kanalında safra kesesi taşları (koledokolitiazis)
  • Safra kesesi iltihabı (kolesistit)
  • Büyük safra kesesi polipleri
  • Safra taşı nedeniyle pankreas iltihabı (pankreatit) gibi durumlar tedavi edilebilir.

Bunun yanı sıra birçok hastada ise en belirgin özelliklerden biri olan karın ağrısı ve kaburgaların sağ alt tarafından keskin bir ağrıya rastlanabilir. Safra kesesi çamurunun sebep olduğu diğer belirtiler ise şöyle gözlemlenmektedir;

  • Göğüs ağrısı
  • Omuz ağrısı
  • Mide bulantısı
  • Kusma
  • Kile benzeyen bir dışkı

Safra kesesi taşının temel tedavisi safra kesesinin cerrahi olarak çıkarılmasıdır; ancak, tedavinin zamanlaması, tedavinin şekli ile birlikte safra kesesinde taşın yarattığı semptomlara, gerekse hastanın genel durumuna göre değişiklik gösterebilmektedir. Safra kesesi bağırsaklar ve karaciğer arasında bulunur. Sindirime yardımcı olmak için bağırsaklardan geçen safraları karaciğer saklar. Safra kesesi tamamen boşalmazsa, safra kesesinde bulunan kolesterol veya kalsiyum tuzları gibi partiküller safra kesesinde çok uzun süre kalması sonucunda kalınlaşabilir. Bu durum sonucunda da safra kesesi çamuru olarak adlandırılan safra çamuru meydana gelir. Bazı insanlarda safra kesesi çamuru olan olmasına rağmen bir belirtiye rastlanmayabilir. Semptom gözlemlenmeyen hastalar kendilerinin bu hastalığa maruz kaldığını uzun bir süre fark etmeyebilir.

Safra kesesi, karnın sağ tarafında bulunan armut biçimli bir sindirim organıdır. Safra kesesi iltihaplandığında, karın ağrısı, kusma ve ateşe neden olabilir. Karaciğerin tıkanmasına bağlı olarak iltihaplanma gelişebilir ve buna akut kolesistit denir. Safra kesesi iltihabının en yaygın belirtileri şunlardır: Göbek deliğinin hemen üstünde başlayarak karnın sağ tarafında yer alan göğüs kafesinin kenarında şiddetlenebilir. Yine aşırı yağlı besin tüketimi de safra kanalının kapanmasına neden olacağı için sindirim sistemi besinleri kolaylıkla parçalayamaz bu da mide bulantısı, kusmaya ve iştahsızlığa neden olabilir. Safra kesesi iltihabının belirtilerinden biri de yüksek ateş ve şiddetli ağrıdır. Safra kesesi iltihabı sırt bölgesinin sağ tarafında şiddetli bir ağrıya neden olabilir. Özellikle derin nefes alıp verirken sırtta meydana gelen batma hissi gibi belirtiler de meydana gelebilir. Çocuklarda da safra kesesi belirtiler görülebilir. Yine çocuklarda da, yetişkinlerinkine benzeyen belirtiler meydana gelebilir. Bunlar yüksek ateş, iştahsızlık, halsizlik ve ağrı olarak meydana gelebilir. Safra kesesi iltihabı olan bazı çocukların ciltleri sarı bir renk tonuna dönebilir.

Safra çamuru ve yeni oluşan safra kesesi taşları genellikle ilk dönemlerde belirti vermezler. Yapılan çalışmalar, tüm safra kesesi taşlarının yaklaşık yarısının, insan hayatı boyunca hiçbir bulgu ve belirtiye neden olmadığını dahi göstermiştir. Safra taşlarının en temel belirtisi “biliyer kolik” adı verilen, safra sistemine özgü bir ağrı türüdür. Biliyer kolik, safra sisteminin hastalıklarında oldukça belirleyici olmakla beraber safra kesesi belirtileri aşağıdaki gibi tanımlanabilir:

  • Karnın üst orta ve sağ kısmında başlayan ve kimi zaman sağ kürek kemiğine doğru yayılabilen,
  • Genellikle yemeklerden sonra, ani başlangıçlı,
  • 15-20 dakika süreyle artan, daha sonra 5 saate kadar sebat eden,
  • Kusma, mide yanmasını engelleyici antasid ilaçlar, dışkılama, gaz çıkarma, pozisyon değiştirme gibi uygulamalara yanıt vermeyen,
  • Aşırı terleme ve mide bulantısına neden olabilen,
  • Künt ve yoğun karakterde,
  • Kendi kendine zaman içerisinde geçen ağrı.

Bir safra kesesi polipi, safra kesesinin iç kısmında çıkıntı yapan bir sap ile küçük, anormal bir doku büyümesine denir. Safra kesesi polipleri yaygın olarak görülebilir. Safra kesesi safrayı depolayarak karaciğerden ince bağırsağa geçiren küçük bir organdır. Safra kesesi poliplerinin yaklaşık yüzde 95’i kansersiz yani iyi huylu polipler olmasına karşın, %5 ihtimalle kötü huylu olarak da görülebilir. Küçük safra kesesi polipleri genellikle 1 ila 1, 5 cm arasında değişen tipik olarak iyi huylu poliplerdir ve çoğu zaman tedavi edilmelerine gerek kalmaz. 1 ila 1, 5 cm den büyük polipler ise malign yani kötü huylu olabileceği için hekim tarafından uygun görülen tedavi yöntemleri uygulanabilir.

Bazı durumlarda Safra kesesi şikayetlerine neden olmayan safra taşlarının cerrahi tedavi gerekliliği bulunmamaktadır. Şikayete neden olan safra taşlarında ise cerrahi tedavinin yapılması uygundur. Bunun yanı sıra kimi hastalarda endoskopik olarak koledok ve pankreas kanalının birleşerek oniki parmak bağırsağına açıldığı yer olan Vater ampulünün genişletilmesi de bir tedavi seçeneği olabilmektedir. Hali hazırda karaciğer-safra sistemiyle alakalı farklı hastalıkları bulunan ve bu nedenle safra kesesinin cerrahi olarak çıkartılmasının mümkün olamayacağı hastalarda ise safra kesesi içerisine yerleştirilecek drenlerle yapının rahatlatılması mümkün olabilmektedir.
Safra kesesi karaciğerin hemen altında, sağlıklı yetişkin bireylerde yaklaşık 8 cm uzunluğunda ve 4 cm genişliğinde, sol tarafa yatırılmış bir armut şeklinde duran, içi boş bir organdır. Safra kesesi sistik kanal vasıtasıyla oniki parmak bağırsağına (duodenum) açılan koledok kanalına (ana safra kanalı) bağlanır. Safra kesesinin temel görevi karaciğer tarafından üretilen safrayı depolamaktır. Safra, besinlerle alınan yağların sindirimi için önemli bir salgıdır. Yağlı bir öğün sonrasında sindirim sistemi tarafından üretilen ve “kolesistokinin” adı verilen bir hormon tarafından uyarılan safra kesesi, iki öğün arasında depoladığı safrayı kasılarak sistik kanal ve koledok kanalı aracılığıyla oniki parmak bağırsağına boşaltır.
Safra içeriğinde bulunan kolesterol, pigmentler ve olası enfeksiyon ürünleri zamanla safranın depolandığı safra kesesi içerisinde çökelerek çamur benzeri koyu kıvamlı sıvılar oluşturabilirler. Bu çökelme daha da ileri giderek safra içerisinde taşların oluşumuna varabilir. Bu taşların çoğunluğu oluşumu esnasında bir belirti veya bulguya sebep olmaz; bu nedenle oluşum süreci içerisindeki taşlar ve çamur genellikle farklı sebeplerden ötürü yapılan batının radyolojik incelemelerinde ya da periyodik olarak yapılan incelemelerde rastlanabilmektedir. Safra kesesindeki taşlar tedavi edilmedikleri takdirde safra kesesinden safra yollarına düşerek gerek safra akımını, gerekse pankreasın salgılarını boşaltmasını engellemesi sonucunda çeşitli komplikasyonlara neden olabilmektedir. Neyse ki, hastaların çok büyük bir kısmında bu komplikasyonlar gelişmeden önce bir takım belirti ve bulgular ortaya çıkmaktadır.

Pankreasın ani ve ağır enfeksiyonu sonucunda pankreastaki hücreler yoğun hasar görebilir. Nadir nedenlerin yanı sıra (Örneğin; ilaçlar, enfeksiyonlar, metabolizma rahatsızlıkları gibi) çoğunlukla aşırı alkol tüketimi veya pankreasın ana girişini tıkayan safra taşları bunun sorumlusudur. Akut Pankreatit ilaçlar, enfeksiyon, metabolik hastalıklar gibi çeşitli nedenlerden dolayı meydana gelebildiği gibi, aşırı alkol tüketimi veya pankreas kanalının girişini tıkayan safra kanalları nedeniyle oluşabilir. Bu gibi durumlar halinde bölgede oluşan iltihabın da etkisiyle pankreas hücreleri yoğun hasar görebilir ve hatta bir kısmı tahrip olabilir.

Kronik pankreatitin tedavisinde her şeyden önce hastanın şikayetleri göz önünde bulundurulur. Öncelikle hastanın alkol tüketimi kısıtlanmalı, hatta durdurulmalıdır. İkinci olarak besinlerin yeterince sindirimini sağlamak için pankreasın normalde ürettiği enzimler ilaç olarak verilerek şişkinlik ve ishal gibi ağrılı semptomları azaltmaya çalışılır. Bunların yanı sıra, yağ sindiriminde ortaya çıkabilecek sorunlarından kaynaklanabilecek bir takım vitaminlerin takviyesi de tedavinin bir parçası olabilmektedir. Pankreasın, hormon üreten hücrelerinin tahribatı nedeniyle oluşabilecek diyabet hastalığına yönelik tedbirler alınarak, tedavilere başlanması gerekebilir. Cerrahi tedavi yöntemler ise hastalığın anatomik bir bozukluktan kaynaklanması, hastalığın neden olduğu ağrıların ağrı kesici ilaçlarla giderilememesi, hastalığın neden olduğu iltihaplanmanın çevre organlar, damarlar veya safra yollarına zarar vermesi ve hastalığın neden olduğu değişikliklerin arkasında bir tümör bulunma ihtimalinde tercih edilmektedir.

Kronik pankreatit, pankreasta uzun bir dönem içerisinde oluşan enflamasyondur (yangı). Bu sürekli ve tekrarlayan enflamasyon sürecinde pankreasın işlevsel hücreleri yavaş yavaş tahrip olur; akut pankreatitin aksine, çoğu zaman bu tahribat ne yazık ki geri dönüşsüz olmaktadır. Tahribatın neticesinde pankreasta yara benzeri dokular oluşur ve bu bölgelerdeki hücreler tamamen işlevini yitirir. Hastalığın en önemli nedeni sürekli ve fazla miktarlarda alkol kullanımı olarak bildirilmekle beraber, genetik bozukluklar, safra yolları hastalıkları, pankreasın anatomik bozuklukları ve metabolik hastalıklar da kronik pankreatite neden olabilmektedir. Belirtileri – Pankreas hücrelerinin işlevini yitirmesine bağlı olarak;

  • Sindirim enzimlerinin üretilememesinden dolayı şişkinlik, tokluk hissi, kötü kokulu ishal ve uzun vadede sindirimin bozulmasına bağlı olarak kilo kaybı,
  • Hormonal üretimin sekteye uğramasından dolayı vücudun kan şekerini doğru olarak ayarlanamaması sonucu sıklıkla diyabet hastalığı ve buna bağlı belirtiler ortaya çıkabilmektedir.

Bunların yanı sıra, pankreas bezinin tahribatından ötürü, üst karın bölgesinde vücudu saran, kemer şeklinde ağrı da kronik pankreatitte görülen bir belirtiler arasında yer alır.

Pankreasın sürekli tekrar eden ve bazen de hiç fark edilmeyen enfeksiyon hasarları nedeniyle yavaş yavaş tahrip olabilir. Pankreas dokusu imha edilir ve bunun yerini yara dokusu alır. Bunun sonucunda pankreasın işlevsel hücreleri imha olur. Bunun neticesinde pankreas enzimi eksikliği nedeniyle sindirim bozuklukları ve insülin eksikliği nedeniyle kan şekeri hastalığı oluşur. Kronik bir pankreas enfeksiyonun sıkça nedenleri arasında aşırı alkol tüketimi, kalıtsal kusurlar (yani genetik mutasyonlar), kronik safra taşı rahatsızlığı ve başka nedenler (Örneğin; ilaçlar ve metabolik bozukluklar) bulunmaktadır.

Pankreas hücrelerinin kontrol dışı büyümesi nedeniyle tümör oluşumları meydana gelebilir. Bu tümörler hem iyi huylu hem de kötü huylu olabilir. Kötü huylu tümörler çevredeki organlara ve doku yapılarında hızlı bir büyüme ile kendilerini gösterirler. Bunlar nihai olarak karaciğer veya akciğer gibi başka organlarda da odaklar (metastaz) oluşturabilirler. Belirtileri:

  • Ani başlayan,
  • Vücudu saran bir kemer şeklinde sırta yansıyan,
  • Yoğun üst karın ağrısı
  • Mide bulantısı, kusma
  • Ateş

Pankreas, vücut için önemli bir role sahip olan glukagon hormonunun üretimini sağlamaktadır. Bu hormon ada hücrelerinde oluşur. Glukagon hormonu insülinin karşı oyuncusudur. Düşük kan şekeri nedeniyle hücrelerin işlevi için bir tehlike oluştuğunda, glukagon vücuttaki rezervlerden özellikle karaciğerde, glukozu açığa çıkararak kan şekerinin yükselmesini sağlar. Pankreasın herhangi bir sebeple alınması halinde bu önemli hormon üretilemez. Bu durum pankreas ameliyatı geçirmiş olan hastalar tarafından dikkate alınmalıdır. Pankreas enzimlerinin, insülin ve glukagon üretimi birbirine bağımlıdır. Herhangi bir nedenle pankreasta bir hasar oluştuğunda her iki işlev birbirinden bağımsız olarak bozulabilir. Nadir olarak görülse de genetik aktarımlar sonucu pankreasta oluşan değişikliklerden dolayı pankreas tümörleri, akut pankreas veya kronik pankreas enfeksiyonu görülebilmektedir.

Pankreas, sindirim enzimlerinin yanı sıra insülin hormonunu üretir. Bu bezin içinde, özellikle pankreas kuyruğunda ufak gruplar (adacıklar) halinde bulunan uzman hücreler tarafından üretilir. Langerhans Adacıkları olarak geçen hücreler 80 ila 120 gr. ağırlığındaki bezin yalnızca yaklaşık 2, 5 gramını oluşturmaktadır. Pankreasta yaklaşık 1, 5 milyon adacık bulunmaktadır. İnsülin, pankreastan doğrudan kana aktarılır. Bu hormon kan şekerinin düzenlenmesi için oldukça önemlidir. Bu durum bir anlamda şekere tüm vücut hücrelerinin kapılarını açar. Şeker vücudumuzun önemli bir enerji kaynağıdır. Neredeyse tüm hücreler şekere bağlı çalışır. Şeker bağırsaktan kana alındıktan sonra insülin, şekerin kandan çeşitli vücut hücrelerine geçişini mümkün kılar. İnsülinin az olması veya hiç bulunmaması durumunda şeker kandan ilgili vücut hücrelerine ulaşamaz. Kandaki şekerin sürekli olarak artış göstermesi hasta için rahatsız edici ve hatta hayati tehlikelere sebep olabilir. Şeker hastaları (diyabet hastaları) çoğunlukla az veya çok yüksek düzeyde insülin eksikliği çekerler.

Besin bileşenlerinin en küçük parçalarına ayrılması, vücudun besinleri bağırsak üzerinden alabilmesi için önemlidir. Pankreas enzimlerinin eksik olması halinde karbonhidratlar (nişasta vs.), proteinler ve yağlar tam olarak ayrıştırılamaz ve bağırsak besin bileşenlerini kana aktaramaz. Bunun sonucunda sindirilmemiş besinler bağırsakta kalmış olur. Bu durum ishal, şişkinlik ve de karın kramplarına neden olabilir. Burada ön planda olan yetersiz yağ sindirimidir. Yetersiz yağ sindirimi dışkının da yağlı olmasına sebep olabilir. Besin bileşenlerinin yetersiz alımından dolayı sürekli kilo kaybı ve yağda çözünebilen belirli vitaminlerin (A, D, E ve K) eksikliği durumu ile karşılaşılabilir.

Pankreas günde 1, 5 ila 3 litre enzim içeren salgılar üretmektedir. Üretilen sıvılar pankreas bezinin içinde yaklaşık olarak 60 gr. protein dönüştürülür. Bu sindirim salgısı bezin içindeki uzman hücreler tarafından üretilmektedir. Üretilen sıvılar karmaşık bir kanal sisteminden geçerek ana kanalda toplanır oniki parmak bağırsağına aktarılır. Oniki parmak bağırsağına bağlantı yerinden hemen önce bu pankreas salgısına karaciğerden gelen safra suyu karışır. Bu salgılar oniki parmak bağırsağına aktarılır ve bu birleşme noktasına “Papilla Vateri” denilir. Alkali olan pankreas salgısı mide asidini nötralize eder. Oniki parmak bağırsağında (Duodenum) pankreas enzimleri aktive edilirler, yani etkili şekillerine dönüştürülürler. Böylece mideden gelen besinler sindirilmeye devam edilebilir. Pankreas, besinleri en küçük yapı taşlarına ayıran 20’den fazla değişik sindirim enzimi üretmektedir. Ancak bu şekilde besinler bağırsaktan kana aktarılabilmektedir. Bu enzimler oniki parmak bağırsağına ulaştıktan sonra görevlerini yerine getirecek şekilde değişir ve aktif hale gelir. Bu sayede enzimler, pankreasın kendisini sindirmeleri engellenir. En önemli pankreas enzimleri şunlardır:

Amilaz: Karbonhidrat sindirimi Tripsin/Kimotripsin: Protein sindirimi Lipaz: Yağların sindirimi

Temel olarak pankreas iki önemli görevi yerine getirmektedir: 

  • Pankreas sindirim için önemlidir (ekzokrin işlev).
  • Pankreas kan şekeri seviyesini düzenler (endokrin işlev).
Pankreas mide ile omurga arasında saklı bir konumdadır. Sarımsı, yaklaşık 15 cm uzunluğunda, 5 cm genişliğinde ve 2 ila 3 cm kalınlığında olup yaklaşık 80 ila 120 gr. ağırlığında bir salgı bezidir. Bu bez pankreas başı, pankreas gövdesi ve pankreas kuyruğu olmak üzere üç bölüme ayrılmaktadır. Safra kanalının bir kısmının içinden geçtiği pankreas başı duodenum denilen ve pankreas salgısının ve safra sıvısının aktarıldığı oniki parmak bağırsağı ile yakın ilişki içindedir. Pankreas kuyruğu sol tarafta dalağa kadar uzanmaktadır. Pankreas gövdesi, ana atardamardan (aort) ayrılan karaciğeri, mideyi, üst bağırsağı ve de pankreası besleyen önemli damarların çıkışının hemen önünde konumlanmıştır.

Genel cerrahi branşının ilgi alanına giren hepatopankreatobilier cerrahi karaciğer, pankreas ve safra yollarının hastalıklarının cerrahi tedavisidir. Acıbadem’de hepatopankreatobilier cerrahi kapsamında başta akut karaciğer yetmezliği olmak üzere; siroz, portal hipertansiyon, karaciğer abseleri, karaciğer kist hidatiği, karaciğer kanseri, iyi huylu karaciğer tümörleri alanında tanı ve tedavi hizmetleri sunulmaktadır. Bunların yanı sıra;

  • Akut Pankreatit
  • Kronik Pankreatit
  • Pankreas Kanseri
  • Safra Kesesi Taşı (Kolelithiasis ) 
  • Safra Kesesi İltihabı
  • Safra Kesesi Polipi
  • Safra Yolu Yaralanmaları ve Darlıkları
  • Safra Kesesi ve Safra Yolu Tümörleri gibi hastalıkların da cerrahi tedavisi gerçekleştirilmektedir.
Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

Karaciğer sirozu; hastalığın ilerleme seviyesine göre A, B ve C olarak 3 seviyeye ayrılır. Karaciğerin daha az hasar almış olduğu A ve B seviyesindeki hastalarda düzenli hekim kontrolü ve tedavi sonucunda hastalığın ilerleyişi minimuma indirilerek uzun yıllar boyunca kaliteli bir yaşam sağlamak mümkün olabilmektedir. Uzman hekimler tarafından uygulanan tedavilerde öncelikle amaç karaciğerdeki sertleşmiş skar dokusunun ilerleyişinin önüne geçmek ve hastalığın yol açmış olduğu komlikasyonları önlemektir. Karaciğere yük oluşturabilecek her türlü besinden, gereksiz ilaç kullanımından ve alkol tüketiminden kaçınmak siroz hastalarında en önemli tedavi ilkesini oluşturur. Siroz otoimmün kaynaklı ise bağışıkık sistemini baskılayan ilaçlar ile tedavi, viral hepatitlerden kaynaklanıyorsa antiviral ilaç tedavisi uygulanır. İleri düzey karaciğer harabiyeti olan C seviyesindeki siroz hastalarında ise hekim önerisi ile karaciğer nakli gerekebilmektedir. Eğer siz de siroz hastalığına sahip iseniz düzenli olarak kontrollerinizi yaptırarak ve hekim tarafından önerilen tedavi ilkelerini uygulayarak hastalığın ilerleyişini önleyebilir, yaşam kalitenizi artırabilirsiniz.

Sirozun bilinen en yaygın sebebi kronik alkol kullanımıdır. Aşırı alkol kullanımının haricinde en önemli siroz nedenlerinden bir tanesi de Hepatit B ve Hepatit C gibi kronik viral hepatitlerdir. Siroz hastalarının yaklaşık %10-15’lik bir kısmında ise yapılan tüm araştırmalara rağmen herhangi bir nedene rastlanılamamakta ve bu duruma nedeni belli olmayan siroz hastalığı (kriptojenik siroz) denmektedir. Bunların haricinde aşağıdaki nedenlerden dolayı da kişilerde nadir de olsa siroz hastalığı gelişebilir:

  • Alkol kaynaklı olmayan karaciğer yağlanmaları
  • Safra yollarının tıkanması ve iltihaplanması
  • Vücudun kendi dokularına karşı antikor üretmesi sonucunda oluşan otoimmün hepatitler
  • Ağır ilaçların uzun süreli kullanımı
  • Demir ve bakır minerallerinin aşırı alımı
  • Kronik kalp yetmezliği

Siroz hastalığı, erken dönemde genellikle belirti vermez. Fakat hastalığın derecesi ilerledikçe ve karaciğerde oluşan harabiyet düzeyi arttıkça görülen belirtilerde ve bu belirtilerin şiddetinde artış gözlenir. En sık görülen siroz belirtileri aşağıdaki gibi sıralanabilir:

  • İştah ve kilo kaybı
  • Bulantı ve kusma
  • Sürekli halsizlik hissi
  • Bacaklarda şişme – ödem oluşumu
  • Karında asit birikimi nedeniyle şişme
  • Kas kaybı
  • Kansızlık
  • Kaşıntı
  • Sarılık
  • Kanın pıhtılaşmaması
  • Kadınlarda adet düzensizliği
  • Ciltte morarma ve kanamalar
  • Sinirlilik hali
  • Kabızlık ve gaz sorunu
  • Midede ağırlık hissi

Kronik karaciğer hastalığı olarak da adlandırılan siroz, karaciğerde ileri derecede hasar oluşumuna verilen isimdir. Çeşitli hastalıklar nedeniyle, bazense bilinmeyen sebeplerden dolayı karaciğerde farklı düzeylerde hasar meydana gelebilir. Bunun sonucunda karaciğerin yapısal fonksiyonlarında çeşitli bozulmalar oluşur ve normal işlevlerini yerine getirememeye başlar. Bu durum, siroz sürecinin başlangıcıdır. Süreç ilerledikçe işlevine devam eden karaciğer hücrelerinin azalması sonucunda karaciğer giderek sertleşmeye ve küçülmeye başlar. Sertleşen dokulara kanın akışı zorlaşır ve kanın dokuya ulaşamaması sebebiyle yeni damar yolları oluşur. Tüm bu olaylar karaciğeri daha da olumsuz etkileyerek siroz tablosunu ağırlaştırır. Sonuç olarak karaciğer fonksiyonunu yerine getirememeye başlar ve karaciğer yetmezliği ortaya çıkar.

Siroz belirtilerinin bir veya birkaçı ile sağlık kuruluşuna başvuran hastalarda detaylı olarak hastalık öyküsünün alınması oldukça büyük önem taşımaktadır. Özellikle kronik alkol kullanımının olup olmadığı, geçmişte viral hepatit geçirilip geçirilmediği hastalara mutlaka sorulmalıdır. Detaylı bir şekilde öyküsü alındıktan sonra tıbbi değerlendirmeler yapılır. Hastalığın teşhisinde elle muayenenin önemli bir yeri vardır. Siroz hastalarında rastlanan karaciğer sertliği, büyümesi, karaciğer kenarlarının belirginleşmesi, dalak büyümesi ve karında sıvı birikimi elle muayene sırasında saptanabilir. Ayrıca sarılık, ödem ve vücutta morarmalar da ilk muayenede göze çarpan teşhis kriterleri arasında yer alır. Hekim tarafından yapılan muayenenin yanı sıra ultrason ve diğer görüntüleme yöntemleri, çeşitli kan tahlilleri ve biyopsi sonucunda siroz hastalığının kesin teşhisi konulabilir.
Yaklaşık olarak 1,5 – 2 kilogram ağırlığındaki iç organlarımızın en büyüğü olan karaciğer, vücutta kendi kendini yenileme özelliğine sahip tek organdır. Vücudun yaşamsal fonksiyonlarının yerine getirilmesinde çok büyük bir öneme sahip olan bu organ; her türlü kimyasal madde, ilaç ve alkolden kanın arındırılmasında rol oynar. Bunun haricinde bazı vitamin ve minerallerin depolanması, yağların sindirimi, kanın pıhtılaşması, bağışıklık sisteminin düzenlenmesi gibi önemli süreçlerde de karaciğer başrolde yer alır. Bu nedenle karaciğerde oluşan en küçük harabiyet, insan vücudunda oldukça büyük sorunlara yol açabilmektedir.

Kronik karaciğer hastalıklarından özellikle sirozda, kan kimyasında çeşitli bozukluklar ortaya çıkmaktadır. Kronik karaciğer hastalığı olan ancak henüz siroz gelişmemiş hastalarda, normal dengeli beslenme şekli yeterlidir. Bu hastaların gereksiz ilaç kullanımından ve özellikle alkolden uzak durması gerekmektedir. Siroz hastalarının ise enerji gereksinimi diğer insanlara göre %50 daha fazladır.

  • Karaciğer hastalarının düzenli idrar söktürücü kullanmaları ve tüketilen tuz dengesini ayarlamaları gerekmektedir.
  • A ve B vitamini bakımından zengin olan enginar, idrar sökücü ve antioksidan özelliğinden dolayı karaciğer hastalığının ilerlemesini yavaşlatabilmektedir.
  • Çay şekeri, çikolata, bal, reçel, kola, gazoz gibi basit şekerli gıdalar az tüketilmelidir.
  • Basit şeker içeren gıdalar yerine sebzeler ve baklagiller, sütlü tatlılar, bulgur pilavı gibi bileşik şeker içeren gıdalar önerilir.
  • Fast-food, hazır market ürünleri, sosis, sucuk, salam tüketiminden uzak durulmalıdır.
  • Et grubunda, 1 yumurta büyüklüğündeki et, bir yumurta ve 4 yemek kaşığı bakliyata eşdeğerdir. Değişim buna göre yapılmalıdır.
  • Süt grubunda 1 su bardağı süt, bir su bardağı yoğurt, bir kibrit kutusu peynir ve 2/3 kibrit kutusu kaşar peyniri eşdeğerdir. O gün yoğurt yenmek isteniyorsa karşılık gelen süt veya peynir azaltılmalıdır.
  • Tahıl grubunda 2 dilim ekmek,4 yemek kaşığı makarna, pirinç pilavı ve bulgur pilavına eşdeğerdir.
Haftanın 3 günü spor yapmak hem genel sağlık hem de karaciğer yağlanması bakımından hayati önem taşımaktadır.  Bel çevresinin genişlemesiyle birlikte görülen karaciğer yağlanması organ nakline kadar ilerleyebilen tablolar oluşturabilmektedir. Kilo olmak gibi çok hızlı kilo kaybında kas yıkımı ve şekerin dengesiz kullanılması sonucu karaciğer vücudu korumak için yağlanmayı artırabildiği unutulmamalıdır.

Karaciğerde görülen rahatsızlıkların birçoğu yağlanma kaynaklıdır. Aşırı alkol kullanımının dışında yanlış beslenme düzeni ve obezite karaciğer yağlanmasına neden olmaktadır. Salam, sucuk gibi katkı maddeli besinler, yağlı kızartmalar, hazır meyve suları ve şekerli beslenme karaciğer yağlanmasına yol açabilmektedir. Karaciğerin düzenli çalışabilmesi için uyku düzeni de önemli bir yer tutmaktadır.

Hepatit A, B ve C virüsleri karaciğere yerleşerek enfeksiyona neden olur. Uygun bir şekilde tedavi edilmeyen Hepatit virüsleri karaciğer yetmezliği ya da siroza neden olabilmektedir. Erişkin yaşlarda kronik karaciğer rahatsızlıklarına neden olan Hepatit A hastalığı, genellikle çocukluk döneminde hiçbir şikayet yaşanmadan geçirilip iyileşir. Karaciğer yetmezliği veya siroza neden olabilen Hepatit B için en önemli korunma yolu aşılanmaktır. Hepatit hastalıkları kan yoluyla bulaştığı için; ortak diş fırçası ve tıraş bıçağı kullanmaktan kaçınılmalı, korunmasız cinsel ilişkiye girilmemelidir. Pedikür, manikür ve dövme yaptırırken kullanılan aletlerin iyi sterilize edildiğinden emin olunmalıdır. Hepatit teşhisi konulan hastaların 6 ayda bir rutin kontrollerini yaptırması, hayati önemdedir.

Karaciğer rahatsızlıkları farklı organlardan da kaynaklanabilmektedir. Kalp yetmezliği durumlarında, kan akımının bozulmasına ve kirli kanın karaciğerde daha fazla kalmasına bağlı olarak “kardiyak siroz” denilen rahatsızlık gelişebilmektedir. Safra kesesi taşlarının kanalı tıkadığı durumlarda da karaciğer rahatsızlıkları oluşabilmektedir. Bunların yanında vücutta bakır, demir birikimiyle ilerleyen hastalıklar ve genetik rahatsızlıklar da karaciğer hastalıklarına neden olabilmektedir.

İnternet ortamında ve piyasada satılan bitkisel karışımlar sanıldığı gibi masum olmayabilir. Çeşitli rahatsızlıklar için satılan bitkisel karışımların içeriğinde kullanılan maddeler tam olarak bilinmediği için olumsuz sonuçlar yaratabilmektedir. Sağlıklı insanlarda bile karaciğer yetmezliğine neden olan bu karışımlar, kronik karaciğer hastalığı olan kişilerde organın tamamen iflas etmesine yol açabilmektedir.

Psikiyatri ve epilepsi ilaçları da benzer sonuçlara neden olabileceği için doktor kontrolü olmadan gereksiz ilaç kullanımından uzak durulmalıdır. İlaç kullanımım yanı sıra, tarım veya böcek ilaçlarına uzun süre maruz kalmak da karaciğer rahatsızlıkları yaratabilir

Gereksiz antibiyotik ve ağrı kesici kullanmayın. İlaçlar karaciğerde metabolize olup süzüldüğü için karaciğerde yorgunluk yapmaktadır. Bazı ağrı kesici ve antibiyotikler toksik etkileri nedeniyle karaciğer hücrelerini öldürebilmektedir. Bu tür ilaçların gereksiz ve sık kullanıldığı durumlarda karaciğer yetmezliğine kadar varan tablolar ortaya çıkabilmektedir.

Kronik karaciğer hastalıkları ileri evrelere gelmeden belirti vermeyebilir. Ancak mantar zehirlenmesi veya toksik ilaçlara maruziyet durumunda belirtiler çok kısa sürede ortaya çıkabilmektedir. Zehirlenmenin 2-3 günü geçtiği ve toksik maddelerin karaciğere ulaştığı durumlarda karaciğer yetmezliğine kadar götüren tablolar yaşanabilmektedir. Kronik karaciğer rahatsızlıklarında, cilt renginin sararmasının yanında;

  • Karında sıvı toplanması ve şişkinlik
  • Bacaklarda şişkinlik ve ödem
  • Bulantı ve iştahsızlık
  • Şuur bulanıklığı ve konuşmada yavaşlama
  • Deride damarların belirgin hale gelmesi
  • Tırnaklarda matlaşma gibi belirtiler görülebilmektedir.

Erken evrede hiçbir belirti vermeyen karaciğer rahatsızlıkları, ilerleyen dönemde karında şişkinlik, tırnaklarda matlaşma, cilt renginin sarıya dönerek damarların belirgin hale gelmesi gibi belirtilerle ortaya çıkabiliyor. Mantar zehirlenmesi veya toksik ilaçlara maruz kalma durumlarında bu belirtiler haftalar hatta günler içinde bile yaşanabiliyor.

Karaciğer, hayati bir organdır; detoksifikasyon, protein sentezi ve biyokimyasal sindirim için gerekli olan üretim de dahil üzere geniş bir etki alanına sahiptir. Yokluğunda veya işlev yitiminde, diyalizle kısa bir süre fonksiyonları devam ettirilebilir. Fakat uzun süreli yokluğunda, telafi etmenin hiçbir yolu yoktur. Glikojen depolanması, kırmızı kan hücrelerinin üretimi, plazma ve protein sentezi, hormon üretimi ve detosifikasyon ayrışma da dahil olmak üzere vücutta daha birçok alanda işlevi vardır. Karaciğer ayrıca yağ sindirimine yardımcı alkali bileşik bir sıvı olan safra üretir.

Tam temizleyici cerrahi işlemlerden sonra genel olarak 5 yıl yaşama olasılığı %25 dolayındadır. Mide kanserinde yaşam süresini etkileyen en önemli faktör uzak veya karın içi yayılımın olup olmadığıdır. Bu bulgular var ise beklenen yaşam süresi 6-12 ay dolaylarındadır. Erken tespit edilmiş kanserde ise 5 yıllık yaşam %95’in üzerinde olabilmektedir. Korunma Beslenme alışkanlığımızı düzenlemek, taze meyve ve sebze tüketmek, tütsülenmiş gıdalardan ve alkol- sigaradan uzak durmak, mide kanseri gibi pek çok kanser türü için koruyucudur. Korumak ve korunmak hastalığı tedavi etmekten daha kolaydır.

Evreleme tümörün çevre dokulara yayılımı, eğer sıçramış ise vücudun hangi kısımlarına yayıldığı esaslarına göre yapılır. Mide kanseri; lenf bezleri, karaciğer, pankreas ve diğer organlara yayılabilir.

  • Evre 0: Kanser midenin sadece iç tabakasında bulunur. Bu karsinoma in situ olarak tanımlanır.
  • Evre I: Tümör sadece submukoza tabakasına kadar yayılmıştır.
  • Evre II: Tümör sadece submukozadadır.
  • Evre III: Tümör kas tabakası veya subserozaya yayılmıştır.
  • Evre IV: Kanser hücreleri 15’den fazla lenf bezine, çevre organlara ve uzak organlara yayılmıştır.

Sağlık Bakanlığı istatistiklerine göre Türkiye’de mide kanseri vakalarına özellikle İç Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinde daha sık rastlanıyor. Ayrıca mide kanseri, kanser ölümlerinde ikinci sırada yer alıyor. Dünyada ise hastalığın, erkeklerde kadınlardan iki kat da fazla görüldüğü ortaya çıkmış. Peki mide kanserinin, kan grubuyla ilişkisi var mı? Araştırmalara göre kan grubu A olan kişilerde mide kanserine yakalanma olasılığı daha yüksek. Bunların dışında yüzde 4 oranında kalıtsal geçiş riski dikkat çekiyor.

Mide kanserinin Türkiye gibi sık görüldüğü ülkelerde kanser taraması yöntemleri uygulanması gerekiyor. Tarama ile saptanan kişilerin yüzde 90’ı tedavi olurken, belirtiler ortaya çıktıktan sonra saptananların yüzde 25’i tedavi olabiliyor. Mide kanseri ileri yaşta geliştiğinden kişilerin diyetleri sebze ve meyveden zengin ve az karbonhidrat içeren besinlerden oluşmalıdır. Ayrıca tütsülenmiş gıdalardan, aşırı tuzdan ve konservelerden kaçınan bir şekilde düzenlenmelidir. Çocukluk çağından itibaren diyet alışkanlığının doğru bir şekilde oluşturulması mide kanserine yakalanma riskini azaltabilir. Yiyeceklerin buzdolabında saklanması önerilir. Ailesinde mide kanseri olanların helikobakter pylori testi yaptırmaları ve midedeki poliplerin çıkarılması riski azaltır. Öte yandan kişide gastrit sorunları varsa mutlaka tedavi edilmeli, “pernisyöz anemi” varsa da izlenmelidir. C vitamini, beta karoten ve selenyumdan zengin beslenme de mide kanserine karşı korunmayı sağlayabilir.

Mide kanseri çoğunlukla 55-60 yaşından sonra ortaya çıksa da gençlerde de görülebilir. Rahatsızlık sırasında görülen belirtiler başka rahatsızlıklarla benzerlikler gösterebilir. İstatistiki olarak çok güvenli sonuçlar olmadığı için kesin bir oran verilemese de Türkiye’de can kaybıyla sonuçlanan kanser türlerinin ilk sıralarında mide kanseri yer alır. Mide kanseri, karın bölgesi ile ilgili birçok rahatsızlığı taklit edebilir. Bazı hastaların tek yakınması karın ağrısı veya çoğunlukla yemek sonrası rahatsızlık hissi olur. Bazen de mide ile ilgili yakınmalar arka planda ve çok hafif kalır. Kişinin ana yakınması gizli kanamaya bağlı çabuk yorulma veya nefes darlığı haline gelir.
Gıda tüketiminde hijyene dikkat edin. Örneğin, sebze ve meyveleri yemeden önce iyi yıkamalı ve üzerindeki kimyasallardan arındırmalısınız.
Tuzlu, tütsülenmiş, ayrıca salam ve sosis gibi işlenmiş gıdalardan kaçının.
Her gün taze sebze ve meyve tüketmeyi ihmal etmeyin.  
Buzdolabında tutulmamış ve bayatlamış gıdalar tüketmeyin. 
Akdeniz tipi beslenmeye özen gösterin. 
Soya, mantar, sarımsak ve soğan tüketmeniz, mide kanseri riskini azaltıyor. Bu besinleri düzenli olarak yemeyi alışkanlık haline getirin. 
Mangalda yanmış etlerin tüketiminden kaçının. 
Obezite mide kanseri riskini artırıyor. Fazla kilolarınız varsa, sağlıklı bir diyetle ideal kilonuza ulaşın. 
Helikobakter Pilori probleminiz varsa, tedavinizi aksatmayın.  
Egzersiz yapmak da riski azaltan bir başka önemli faktör. Haftada en az 3-4 gün, 45’er dakika egzersiz yapın. 
Sigara tüketimi kadınlarda riski yüzde 20 oranında artırırken, bu rakam erkeklerde yüzde 60’a yükseliyor. Sigara kullanıyorsanız, hemen bırakın. 
B karoten, C ve E vitamininden zengin yeşil ile sarı meyveler, içerdikleri antioksidanlarla mide kanseri riskini azaltıyor. Bu meyveleri düzenli olarak tüketmeye özen gösterin. 

Diğer pek çok kanser türünde olduğu gibi mide kanserinde de cerrahi yöntemler ile kemoterapi ve radyoterapi kullanılıyor. Uygun hastalarda cerrahi ilk seçenek olmakla beraber, cerrahi kararının verilmesinde kanserin yaygınlığı ile hastanın genel sağlık durumu büyük önem taşıyor. Kanser ne kadar erken saptanırsa ve ne kadar az yayılmışsa cerrahi tedaviler ile kür şansı o derece artıyor. Kür amaçlı yapılan cerrahilerde midenin büyük bir kısmı veya tamamı ile mide etrafındaki lenf düğümler çıkartılıyor. Bunun yanı sıra, ileri evredeki hastalarda, hastanın yaşam konforunu arttırmak üzere yapılan bir takım cerrahi girişimler de mevcut. Kemoterapiler ise ileri evre hastalarda tümör büyümesini yavaşlatmak için, cerrahi için uygun olan ama tümör büyüklüğü fazla olan hastalarda tümörü cerrahi olarak çıkartılabilir boyutlara indirgemek amacıyla ve 2-3. evre hastalıkta cerrahi sonrasında nüks ihtimalini azaltmak için kullanılabilir. Radyoterapi mide kanseri tedavisinde rutin olarak uygulanan bir tedavi yöntemi olmamakla beraber, tümörlerin küçültülmesinde veya ileri evrelerde ağrı hissinin ortadan kaldırılmasında kullanılabilecek bir yöntemdir.

Mide kanseri çoğunlukla hazımsızlık diye tanımlanan şikâyetlerle ortaya çıkıyor. Bu nedenle uzunca bir süre hasta tarafından ihmal edilebiliyor. Oysa erken dönemde yapılan müdahale tedavide başarılı sonuçlar alınmasını sağlıyor. Bu nedenlerle yukarıda ifade edilen belirti ve bulgular varsa, mutlaka hekime danışılması gerekiyor. Hekiminiz aile öykünüzü ve tıbbi geçmişinizi dinlemesinin ardından fizik muayene bulgularına göre mide ile alakalı bir durumdan şüphelenirse bir takım tetkikler isteyebiliyor. Bu tetkiklerin başında gastroskopi geliyor. Gastroskopi esnasında esnek ve ucunda kamera olan bir boru ile ağız yoluyla midenize girilerek midenin iç cidarı inceleniyor ve şüpheli görülen yerlerden örnekler alınarak patolojik çalışmaya gönderiliyor. Kanser veya öncü lezyonlarının tespiti ancak bu şekilde yapılabiliyor. Kanser teşhisi konması halinde, hastalığın yaygınlığını saptamak ve uygun tedavi seçeneklerini tespit edebilmek adına tomografi, MR ve PET gibi görüntüleme tekniklerinden faydalanılabiliyor.

Mide kanseri oluşumunda genetik özelliklerin yanı sıra çevresel etkenler ve kanser gelişimini kolaylaştırıcı bazı öncü hastalıklar rol oynuyor. Genel olarak mide kanserlerinin tesadüfen ortaya çıktığı, ancak yüzde 10’unun ailesel geçiş gösterdiği kabul ediliyor. Mide kanseri oluşumunda; H. pylori, kalıtsal özellikler, beslenme gibi etkenlerin yanı sıra farklı nedenler de koruyucu ya da kolaylaştırıcı rol oynuyor. Bazı meslek gruplarında mide kanseri görülme sıklığı, daha yüksek olabiliyor. Kömür madeni işçilerinde, kauçuk ve asbestle çalışanlarda, lastik ve petrokimya üretiminde çalışanlarda mide kanseri riski genel topluma oranla biraz daha yüksek. Selim bir mide hastalığı nedeniyle ameliyat edilmiş ve midesi normalin üzerinde safra ve pankreas salgısına maruz kalan hastalarda yıllar içinde mide kanseri gelişmesi olasılığı artıyor. Genç yaşta sigara kullanımına başlayanlarda ve ağır içicilerde mide kanseri riski 2 kat artış gösteriyor. Bunların yanı sıra, aşağıdaki gibi durumlar mide kanserleri risk faktörlerini oluşturabiliyor:

  • Yoğun şekilde tuzlanmış salamuralar
  • Bazı gıda koruyucular
  • Fermente soya
  • Yüksek ısıda pişirilmiş etler
  • Küflenmiş tahıllar, tohumlar, çekirdek tohumları (aflatoksin)
  • Yağda kızartılmış gıdalar, aşırı kırmızı et tüketimi.


Mide kanseri genellikle sinsi ilerleyen ve belirtilerini verdiğinde çoğunlukla ileri evrede tanısı koyulan bir hastalıktır. Diğer taraftan ise belirti verse dahi, yakınmalar pek çok diğer hastalıkta da görülebileceğinden, hastalar tarafından göz ardı edilebiliyor. Mide Kanseri Belirtileri Arasında:

  • kilo kaybı,  
  • karın ağrısı,
  • bulantı-kusma,
  • iştahsızlık,
  • yutma güçlüğü,
  • kanama
  • erken doyma 
  • ülseri andıran ağrı

Mide Kanserinden Korunma Yolları:

  • Sigara ve alkol gibi kanser yapıcı maddelerden uzak durmak,
  • Sağlıklı beslenmek
  • Fazla tuz tüketmekten kaçınmak,
  • Kızartma yağlarını tekrar tekrar kullanmamak.
Mide kanserleri, her ne kadar görülme sıklığı diğer kanser türlerine göre yıllar içerisinde azalsa da, kısmen önlenebilir bir kanser türü olması açısından önemini koruyor. Özellikle mide kanseri alanında elde edilen bilimsel gelişmeler, kanser henüz oluşmadan önlenebilmesi noktasında ciddi atılımlar sağlamış durumda. Mide kanserinin nedenlerinden biri, ve en önemlisi, olarak Helicobacter pylori isimli bakterinin saptanması ve bu bakterinin antibiyotiklerle tedavi edilebilirliğinin gösterilmesi, mide kanseriyle mücadelenin mihenk taşı konumunda. Ancak H. Pylori’nin eradike edilmesinin (antibiyotiklerle ortadan kaldırılması) mide kanserini tamamen önleyeceği konusunda kuşkular var. H. Pylori midenin habis hastalıkları arasında sayılabilecek lenfomaya da öncülük ediyor.

UYARI: Aşırı kusma, beklenmedik şekilde kilo kaybı, geçmeyen karın ağrısı, yutma güçlüğü, kanlı- kahve telvesi şeklinde kusma ve siyah renkli dışkılama olması alarm belirtilerdir. Bu şikayetler önemli hastalıkların habercisi olabilir, acilen doktora başvurulmalıdır.

Organik dispepsi: Altta yatan sebebin bulunabildiği dispepsiye denir. Peptik ülser, reflü, mide kanseri gibi hastalıklara ve bazı ilaçlara bağlı olarak oluşabilir. Fonksiyonel dispepsi: Bugün için elimizde bulunan imkanlarla herhangi bir sebep ortaya çıkarılamayan hazımsızlık türüdür. En sık gözlenen hazımsızlık çeşididir ve kronik seyirlidir. Yaşam kalitesini olumsuz olarak etkilese de yaşam süresi üzerine etkisi yoktur. Mide asidinin salgılanmasındaki bozukluklar, mide boşalmasının gecikmesi ve mide bağırsak sistemi bozukluklarına bağlı olduğu düşünülmektedir. Hazımsızlık (dispepsi) belirtileri:

  • Karnın üst tarafında rahatsızlık hissi
  • Az bir yemek sonrası erkenden doyma
  • Yemek sonrası şişkinlik
  • Midede ve yemek borusunda yanma
  • Geğirme
  • Bulantı
  • Mide ve bağırsakta gaz hissi

Ayrıca hızlı yemek içmek de dispepsiye neden olabilmektedir. Ama bu yiyecek ve içecekleri tüketen herkeste hazımsızlık gelişmez. Ancak risk artabilir. Hazımsızlığa neden olan hastalıklar:

Peptik ülser: Mide ve onikiparmak bağırsağında meydana gelen ülserlerin(yaraların) genel adıdır.
Gastrit: Mide iç duvarının iltihaplanmasıdır.
Gastroözefageal reflü (GÖR): Bağırsak ve mide içeriklerinin yemek borusuna kaçıp, zarar vermesi ile oluşan hastalıktır.
İrritabl (Hassas) bağırsak sendromu
Sindirim sistemi kanserleri
Psikolojik hastalıklar: Anksiyete bozukluğu, depresyon
Safra kesesi hastalıkları
Şeker hastalığı: Mide boşalmasında yavaşlamaya sebep olarak hazımsızlık yapabilir.

Hazımsızlık yapan gıdalar:

  • Fazla miktarda gazlı içecek, kahve, çay, alkol gibi içecekler
  • Çok fazla yağlı, baharatlı ve salçalı yiyecekler
  • Çikolata

Dispepsi altta yatan hastalığa bağlı olabilse de çoğunluğunda (%60-75) altta yatan neden tespit edilemeyebilir. Hastalıklar, stresli yaşam, sigara içmek, kullanılan bazı ilaçlar ya da bazı yiyecek ve içecekler hazımsızlığa neden olmaktadır. Hamilelikte de sık görülebilir.

Karın bölgesinde meydana gelen tekrar edici rahatsızlık hissine hazımsızlık (dispepsi) denir. Hazımsızlık bir hastalık değildir, kişiden kişiye değişebilen şikayetler toplamıdır. Kişiler tarafından erken doyma, midede ağrı, bulantı, geğirme, şişkinlik, bağırsaklarda artmış gaz, ağza acı su gelme ve midede yanma gibi belirtilerle tarif edilir. Şikayetler ara sıra olabildiği gibi günlük de olabilir. Dispepsi sıklığı % 30 olsa da tanımlamadaki farklılıklar nedeniyle sıklığı farklı toplumlarda % 3-40 arasında değişiklik gösterebilmektedir.

Hazımsızlık ya da diğer adıyla dispepsi sindirim sistemiyle ilgili yaygın görülen bir belirtidir. Yemeğe başlar başlamaz doyma hissi, şişkinlik, geğirme, midede yanma ve ağrı gibi belirtilerin genel adıdır. Altta yatan bir hastalığa bağlı olabileceği gibi kendiliğinden de olabilir. Bu yüzden devam eden şikayetler olursa veya yukarıdaki belirtilere ek olarak kilo kaybı, iştahsızlık, kahverengi-kanlı kusma, siyah renkli dışkılama belirtileri de olursa mutlaka doktora başvurulmalıdır. Tedavisi, altta yatan bir hastalık varsa o hastalığa yönelik olarak yapılır. Eğer yoksa; şikayetleri azaltarak kişiyi rahatlatmaya yönelik ilaç tedavileri, beslenme değişiklikleri ve bazı doğal yöntemler önerilebilir.

Mide yanması için evde uygulanabilecek birçok doğal tedavi bulunmaktadır. Bunlar aşağıdaki gibi özetlenebilir:

  • Karbonatlı su karışımı: Karbonat mide asitlerini nötralize ederek, bazı mide yanması ataklarını yatıştırabilir. Bunu yapmak için, bir çay kaşığı karbonatı bir bardak su içinde çözün ve yavaşça için. 
  • Zencefil: Zencefil yüzyıllarca birçok halk tarafından mide ekşimesi için kullanılmıştır. Zencefil sadece mide yanmasını değil bulantısını da hafifletir. En sevdiğiniz kek tariflerine, çorbalara ve diğer yemeklere rendelenmiş veya doğranmış zencefil kökü ekleyebilirsiniz. Eğer yemeklerde zencefil kullanamıyorsanız, çayını yapıp içebilirsiniz. Zencefil çayı, çiğ ya da kurutulmuş zencefil kökünü kaynayan suda bekleterek yapılabilir. Piyasada hazır satılan zencefil çaylarını da deneyebilirsiniz. Zencefilli de olsa karbonatlı içecek olduğu için zencefilli gazoz tercih etmemelisiniz. Ayrıca bu tip gıdaların içerisinde gerçek madde değil, aroma vericiler bulunur. Meyan kökü: Meyan kökü, mide yanması tedavisinde kullanılan başka bir halk ilacıdır. Yemek borusunun (özofagus) iç yüzeyindeki mukoza kaplamasının artmasına yardımcı olabileceğine inanılır, bu da yemek borusunu mide asidinin neden olduğu zararlardan koruyabilir. Meyan kökü gıda takviyesi olarak tercih edileceği zaman içerisindeki glisirizin denen aşırı şekerli ve zararlı olabilecek maddeyi almamak için DGL (deglycyrrhizinated) formu tercih edilmelidir. Yine de bu maddenin uzun süre veya aşırı kullanımı tansiyonu yükseltip, potasyumu düşürebileceğinden, alınmadan önce mutlaka doktora danışılmalıdır.
  • Elma sirkesi: Elma sirkesi yine bazı insanlarda mide yanması ve ekşimesine iyi gelebilir. Bununla beraber elma sirkesi su ile seyreltilerek yavaş yavaş içilmelidir.
  • Sakız: 2014 senesinde yapılan bir araştırmaya göre, yemeklerden sonra yarım saat sakız çiğnemek mide yanmasını azaltmaktadır. Bunun olası nedeni, sakızın tükürük üretimini artırarak mide asidinin seyrelmesine katkıda bulunmasıdır. / Sağlıklı günler dileriz… Prof. Dr. Orhan Kocaman

Midenizi korumak için yapabileceğiniz birçok hayat standardı değişikliği bulunmaktadır. Bunlar aşağıdaki gibi sıralanabilir:

  • Sigara ve alkol tüketimini kontrol altına almak: Sigara ve alkolün mide üzerindeki zararları kanıtlanmıştır. Sadece midenizin değil, genel sağlığınızın gelişmesi için bu ürünlerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışabilirsiniz.
  • Az ama sık yemek yemek: Yemekleri fazla miktarda yemek, mide duvarının gerilmesine neden olarak midenizin rahatsızlığına katkıda bulunur. Az fakat sık aralıklarla yemeyi alışkanlık haline getirebilirsiniz.
  • Mideye zarar veren gıdalardan kaçınmak: Başta kafein olmak üzere, çikolata, soğan, sarımsak gibi gıdalar mide hassasiyetini artırabilir. Ayrıca yemek hazırlarken fazla yağ kullanmamaya dikkat etmek de önemlidir.
  • Mideye zarar veren ilaçlardan kaçınmak; yukarıda sayılan ağrı kesiciler haricinde daha birçok ilaç mide mukozasına zarar verebilir. Eczaneden ilaç almadan önce bu durumu eczacınıza bildirebilirsiniz. Ayrıca kronik olarak kullandığınız ilaçlar varsa mide yanması şikayetinizi muhakkak doktorunuza bildirin. Size bu ilaçların alternatifleri varsa reçeteleyebilir ya da bir mide koruyu ilaç tavsiye edebilir. Giysilerinizi gözden geçirmek: Özellikle mide etrafını fazla sıkan kemer, pantolon ya da diğer giyecekler midedeki asitin yemek borusuna kaçmasını kolaylaştırabilir. Bu nedenle mümkün olduğunca daha rahat kıyafetler tercih etmek özellikle reflüsü olanlarda önem kazanmaktadır.
  • Yatarken yastığınızı yükseltmek: Reflü gibi hastalıklarda, yatmak mide yanmasını daha da kötüleştirebilir. Yatma zamanı geldiğinde, üst bedeninizi yükseltmek için birkaç yastık kullanabilirsiniz. Reflü yastığı olarak satılan yastıklar, belden yukarınızı yükselterek daha rahat uyumanızı sağlayabilir.
  • Yatmadan önce yemek yememek: Midenizin besinleri iyice sindirebilmesi için zaman tanımak iyi bir fikirdir. Bu nedenle yatma saatinize 3 saat kala yemek yemeyi bırakmalısınız.

Mide yanmasının tedavisi altta yatan tıbbi nedene göre farklılık gösterir. Örneğin; şikayetlerinize H. Pylori bakterisi neden oluyorsa, öncelikle doktorunuz bu enfeksiyonu gidermek için bir antibiyotik tedavisi uygulayacaktır. Bunun dışında, böyle bir enfeksiyonunuz yoksa ve hafif gastrit bulguları taşıyorsanız, diyetle desteklenen bir ilaç tedavisi uygulanıp midenin kendisini onarması sağlanabilir. Mide yanmasında tıbbi tedavisinde, mide asidini nötralize etmeye yardımcı olan antasitler, mide asidini azaltabilen H2 reseptör antagonistleri (H2RA), ya da lansoprazol veya omeprazol gibi proton pompa inhibitörleri reçetelenir.

Mide yanması bir hastalık değil belirti olduğundan, önce mide yanmasına sebep olan hastalık teşhis edilmelidir. Hekiminiz tıbbi öykünüzü alacak ve size muayene edecektir. Bunun yanı sıra midenizi incelemek için endoskopi denen bir tetkik de isteyebilir. Bu tetkikte ucunda kamera olan çok ince bir boru midenizin içerisine ağız yoluyla sokulur ve burada yara olup olmadığı araştırılır. İstenirse küçük bir mide dokusu alınıp incelenmek için laboratuvara gönderilebilir. Doktorunuz H. Pylori enfeksiyonu ya da şüphelendiği farklı rahatsızlıkları elemek için de ek testler isteyebilir. 

Mide yanmasının birçok olası sebebi vardır. Aşağıda mide yanması şikayetine neden olan hastalık ve durumlar verilmiştir: 

Gastroözofageal reflü: Reflü mide asidinin yemek borusuna geri kaçması ile oluşan bir hastalıktır. Bu rahatsızlık sadece mide yanması değil, mide ekşimesi, göğüs bölgesinde yanma, yutkunma güçlüğü ve kuru öksürük gibi şikayetlere de neden olabilir. Çikolata, kafein, limon, baharatlı, yağlı ve kızartma yiyecekler, sarımsak, soğan ve domates semptomların artmasına neden olabilir.
Gastrit: Gastrit midenin iç yüzeyinde yer alan dokunun enflamasyonudur (iltihaplanma). Gastritte hasta aynı zamanda bulantı, yemek sonrası şişkinlik de hissedebilir. Gastrit tedavi edilmediğinde ülsere dönüşebilir. Ülserler mide kanseri riskini artırır ve mide kanamasına yol açar.
H. pylori enfeksiyonu: Helicobacter pylori (H. pylori) midenin asidik ortamında yaşayabilen bir bakteridir. Bu bakterinin mideye yerleşmesi mide yanması, bulantı, iştah ve kilo kaybı gibi belirtiler gösterir. Toplumlarda çok yüksek oranda bulunur ve uzun süre semptom vermeden seyredebilir.
İlaç kullanımı: Özellikle, steroid olmayan antienflamatuvar ilaç grubuna giren ağrı kesiciler mide yanmalarına neden olabilir. Bu ilaçların başında; aspirin, ibuprofen ve naproksen gelir.
Belirli gıdalara karşı hassasiyet: Çölyak hastalığı olanlar gluten içeren gıdalara karşı, laktoz intoleransı olanlar ise süt ürünlerine karşı reaksiyon gösterebilir. Bu reaksiyon mide yanması haricinde diğer şikayetlere de neden olabilir.
Yukarıda açıklanan durumlar haricinde hazımsızlık, ülser, fıtık, mide kanseri, alkol, sigara ve tütün kullanımı da mide yanmasına neden olabilir.

Mide yanması sık gözlenen bir şikayettir. Özellikle, yemek yedikten sonra midede ve midenin üst tarafında yer alan yemek borusundaki yanma şikayetleri, sık tekrarlanmaya başlandığında bir sindirim sistemi rahatsızlığı belirtisi olabilir. Mide yanması, evde uygulanan basit yöntemlerle tedavi edilebilir. Bununla beraber, bu yöntemlere ve yaşam standardı değişikliklerine rağmen haftada iki kereden daha fazla mide yanması yaşıyorsanız ya da mide yanmanız aralıksız bir iki gün sürüyorsa bir uzman hekime başvurmanız gerekmektedir. Mide yanması midede ve yemek borusunda hissedilen yanma şikayetidir. Yanma, yemek yedikten sonra, akşam olduğunda, uzanıldığında veya eğilince daha da kötüleşir. Bunun yanında ağızda acı veya asidik tat hissedilebilir.

Ülser saptanan hastalarda aspirin ve /veya antiromatizmal ilaç kullanımına ara verilmesi gerekir. Bu ilaçlar çok gerekli olduklarında ancak doktor kontrolünde kullanılabilir. İlaç tedavisi sürerken hastaların yaşam tarzlarında, sigaranın kullanımının sonlandırılması ve alkol tüketiminin azaltılması gibi bazı değişiklikler yapılması uygun olur. Sigara kullanmaya devam eden hastalarda ülser daha sık tekrarlamaktadır. Acılı, baharatlı ,asitli ve kafein içeren gıda ve içecekler ve alkol ülserin aktif olduğu dönemlerde şikayetlerin artmasına sebep olabileceği için tedavinin erken dönemlerinde tüketilmeleri kısıtlanabilir. Bunun dışında ülserli hastada özel bir diyet uygulamak gerekmez. Süt içmeyi seven hastaların günde 1-2 bardak süt içmelerine müsade edilebilir. Sütün tedavi amacıyla sık aralıklarla içilmesi sakıncalıdır. Stresli bir yaşam süren hastalarda stresin azalmasına yönelik yaklaşımlar tedavide yardımcı olabilir. ( Hobilere ağırlık verilmesi, psikoterapi, yoga vb.) Cerrahi tedavi günümüzde ancak tıbbi ve endoskopik tedaviye cevap vermeyen kanama, tıkanma ve delinme gibi komplikasyonlar ortaya çıktığında uygulanmaktadır. / ProfDr. H. Mehmet Sökmen

Ülser tedavisinde ilk basamak mide asidinin azaltılmasıdır. Asit salgılanması baskılandığında ancak asit ortamda aktif hale gelebilen bir enzim olan pepsin de inaktive edilmiş olur. Günümüzde mide asit salgısını güçlü bir şekilde baskılayan ilaçlar sayesinde ülser tedavisi oldukça başarılı bir şekilde yapılabilmektedir. Aktif ilaç tedavisinin ne kadar süre ile devam edeceğine doktorunuz karar verecektir. Asit salgısının azaltılması yanında ülser tedavisinde ikinci yapılması gereken şey midelerinde HP saptanan hastalarda bu bakterinin tedavi edilmesidir. Bu tedavi genellikle en az iki çeşit antibiyotik içeren 1 veya 2 haftalık tedavi rejimleri kullanılarak yapılır. Hangi tedavi rejiminin seçileceğine doktorunuz karar verecektir. HP tedavisi özellikle ülser nüksünün önlenmesi bakımından önemlidir. Tek başına bakterinin tedavi edilmesi ülser tedavisi için yetersizdir, ülserin iyileşmesi için mide asidinin yeterli bir süre baskılanması gerekir (genellikle 6-8 hafta). Mide ülserlerinde genellikle daha uzun süreli bir tedaviye ihtiyaç duyulur. Mide ülserleri tedavi sonrasında mutlaka endoskopik olarak kontrol edilmeli ve tamamen iyileştikleri görülmeden hasta takipsiz bırakılmamalıdır.

Ülser benzeri şikayetlerle doktora başvuran hastalarda başvurulacak teşhis yöntemi ülserin direkt olarak görülerek teşhis edilmesine ve gerektiğinde doku örneği alınmasına imkan veren endoskopidir (Gastroskopi). Nadiren bazı vakalarda baryumlu mide duodenum grafisi tanıda yardımcı olabilir. Mide ülseri şüphesi olan hastalara kanser olasılığını uzaklaştırmak için mutlaka endoskopik inceleme yapılmalı ve incelenmek üzere doku örneği (biyopsi) alınmalıdır.

Genellikle gıda veya antasit alımı ile hafifler veya geçer. Bu nedenle hastalar sık yemek yeme ihtiyacı duyabilirler. Mide ülseri olan hastalarda ağrı yemek sonrasında artma gösterebilir ve şişkinlik ve gaz yakınması daha belirgin olabilir. Bazı hastalarda hiçbir bulgu yokken kanama veya delinme ülserin ilk bulgusu olabilir. Kusma şikayeti ön planda olan hastalarda kilo kaybı görülebilir. Bazı hastalarda şikayetler mevsimsel değişimler göstererek özellikle bahar aylarında şiddetlenebilir.

Ülserin en sık görülen bulgusu karnın üst kısmında, iki kaburga yayı arasında ve göğüs kemiğinin alt ucu ile göbek arasında genellikle avuç içi ile ifeda edilen bir bölgede hissedilen künt bir ağrıdır. Ağrı, ezilme, kazınma veya yanma şeklinde de olabilir, sırta iki kürek kemiğinin arasına ve karnın yan taraflarına yayılabilir. Gece uykudan uyandırabilir. Ağrı ile birlikte bezen bulantı ve kusma olabilir. Ağrı 15-20 dk dan birkaç saate kadar değişen bir süre devam edebilir. Aç kalma sonrasında başlayabilir.
Önceki yıllarda ülser oluşumunda önemli bir sebep olduğu düşünülen stres faktörü günümüzde önemini yitirmiş olmakla birlikte vücudun aşırı strese maruz kaldığı durumlarda ( örneğin geniş vücut yanıkları, kafa travmaları ve yoğun bakımda kalmak gibi) ciddi mide ve/veya onikiparmak barsağı ülserlerinin oluşabileceği ve ülserli hastaların strese  maruz kalmaları sonrasında şikayetlerinin artabildiği bilinmektedir.

Diğer bir gurup hastada da uzun süreli aspirin veya steroid olmayan antiromatizmal ilaç (NSAEİ) kullanımı söz konusudur. Dünyada 15 milyon insanın NSAEİ kullandığı, bunların %60 nın mide şikayetleri tanımladığı, %10 unda da mide ve/veya oniki parmak barsak ülseri oluştuğu ve ortalama %3-4 ünde de hastanede yatmayı gerektirecek ciddi komplikasyonların ortaya çıktığı bilinmektedir. Diğer taraftan ülserli  hastaların yaklaşık 1/5 inde HP enfeksiyonu veya antiromatizmal ilaç kullanımı saptanamaması ülser etyopatogenezinin henüz tam olarak anlaşılamadığının bir göstergesidir.

Mide asidi güçlü bir saldırgan fatör olmasına rağmen tek başına ülser oluşturması imkansız gibi görünmektedir. Çünkü ülserli hastaların ancak  ¼ inde mide asit salgısı artmıştır ve yarısında da normal sınırlardadır. Mide asit sekresyonunun çok aşırı miktarda arttığı bazı hastalıklarda hemen her zaman ülser oluşumu söz konusu olamakla birlikte bu gibi durumlar çok nadir olarak görülür (Zollinger Ellison sendromu gibi). Bununla birlikte asit olmadan ülser olamayacağı deyimi (No acid No ulcer) günümüzde halen geçerliliğini sürdürmektedir, zira mide asit sekresyonunu baskılamadan mide veya duodenum ülserini iyileştirmek mümkün değildir. Günümüzde ülserin iki temel sebebi olduğu kabul edilmektedir. Bir çok mide ve oniki parmak barsağı ülserli hasta Helicobacter pylori (HP) adı verilen bir bakteri ile enfektedir (%75).

Mide asidi güçlü bir asit olmasına rağmen normal şartlarda midede ve onikiparmak barsağında bir hasar oluşturmaz. Mukoza yüzeyinde mide asidinin mukozaya ulaşmasını engelleyen kalın bir mukus tabakası mevcuttur. Mide mukozasında asit, pepsin ve safra asitleri gibi mukozayı hasarlayabilecek faktörlerle, mukozayı koruyucu faktörler arasında bir denge söz konusudur. Bu dengenin saldırgan faktörler lehine değişmesi mukoza bütünlüğünün bozulmasına ve ülser oluşmasına yol açar.  Midede oluşan ülserler gastrik ülser, onikiparmak barsağında oluşan ülserler duoedenum ülseri veya bulber ülser olarak adlandırılır. 3-5mm den 5cm e varan genişlikte olabilirler. Toplumun yaklaşık %10 unun yaşamlarının herhangi bir döneminde peptik ülser hastalığı geçirdiği sanılmaktadır. Erkeklerde kadınlara göre iki kat daha fazla sıklıkta görülür.
Sindirim sisteminde yemek borusu, mide ve oniki parmak barsağının iç yüzünü döşeyen ve mukoza olarak adlandırılan tabakanın, mide asidi, sindirim enzimleri veya ilaçlarla hasarlanması sonucunda ortaya çıkan derin yaralar ülser veya peptik ülser olarak adlandırılır.

H. pylori hastalarının hepsi mide kanseri olmaz. Mide kanseri ihtimalini azaltmak için özellikle diyet temelli bir tedavi uygulanabilir. Doğru diyetin gastriti hafiflettiği, kansere neden olan mide mukozasındaki değişiklikleri durdurduğu ve mide kanseri gelişimini geciktirdiği veya önlediği düşünülmektedir. Bilimsel literatürde bir takım potansiyel diyet tedavileri (örneğin; Lactobacillus (probiyotik) içeren gıdalar (Süzme peynir, Yoğurt, Lahana turşusu, Kefir, Pastörize edilmemiş turşu ve zeytin gibi), brokoli filizi, bal, kızılcık ve sarımsak) önerilmiştir. / Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Tutku Taşkınoğlu

Bu nedenle farklı ülkelerde yapılan birçok çalışmada H. pylorinin antibiyotik ile tedavisinde başarı oranlarının yüzde 70’e düştüğü gözlenmiştir. Sonuç olarak; gereksiz antibiyotik kullanımı H.pylori tedavisinde bizi zor durumda bırakmakta, onu tamamen yok etmemize izin vermemektedir. Bakterinin ilaçlara dirençli olup olmadığı tespit edilerek tedavi değiştirilebilir. Bu amaçla H. pylori ilaç direnci testleri kullanılmaktadır. Tükürük, kontamine gıdalar ve su ile bulaştığı için aile içi bulaşın hızlı olduğu H. pylori direnç geliştikçe çocuklarımızın sağlığını da tehdit etmektedir.

H. pylori tedavisinde kullanılan 2 temel antibiyotik vardır: Birincisi metranidazol, ikincisi ise kloratromisindir. Metranidazol, H. pylori dışında birçok parazit enfeksiyonunda ve genital enfeksiyonlarda, kloratromisin ise özellikle çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonlarının tedavisinde sıkça kullanılmaktadır. Doğal olarak, başka bir enfeksiyon için bu antibiyotikleri kullandığımızda, midemizde taşıdığımız ve henüz varlığını bilmediğimiz H. pylori bakterisi sık sık karşılaştığı bu antibiyotiklere karşı direnç geliştirmeye başlamaktadır. Farkında olmadan dirençli hale getirdiğimiz H. pylori onu tedavi etmeye karar verdiğimizde bize karşı savaşı baştan kazanmış olur.

 H. pylori enfeksiyonunun tedavisi oldukça önemlidir. Şu anda bu enfeksiyondan korunmak için aşı bulunmamaktadır ve yakın gelecekte de olması beklenmemektedir. Tedavi için antibiyotikler kullanılmaktadır. Bu antibiyotiklerin etkili olabilmeleri için de beraberinde mide asidini düşüren ilaçlar verilmektedir.

H. Pylori’yi yok etmek için antibiyotiklerle yapılan kısa süreli tedavinin mide kanseri insidansını azaltabileceği düşünülmektedir. Aktif veya geçirilmiş mide veya onikiparmak bağırsağı ülseri olan kişiler H. pylori açısından mutlaka test edilmeli ve H. pylori tespit edilirse, tedavi edilmelidir. H. pylori enfeksiyonunun test edilmesi ve tedavisi, erken tanı konan mide kanserlerinde ve düşük dereceli MALT lenfoma için de önerilir. H.pylori tanısı için çeşitli yöntemler kullanılıyor bunlar:

  1. Endoskopik muayene sırasında hızlı üreaz testi (HÜT) veya kültür
  2. C14 veya C13 üre kullanılan üre nefes testi (UNT)
  3. Dışkıda H. pylori antijeninin saptanması (HpsAg)
  4. H. pylori PCR testi
H. pylori enfeksiyonunun diğer kanserlerle ilişkisi belirsizdir. Bazı çalışmalar H. pylori enfeksiyonu ve pankreas kanseri arasında muhtemel bir ilişki bulmuştur, ancak kanıtlar yetersizdir. H. pylorinin kolorektal adenokarsinom veya akciğer kanseri ile de ilişkili olabileceğine dair araştırmalar vardır.

Mide mukozasına bağlı lenfoid doku (MALT) lenfoması; mide mukozasında bir tür immün hücre olan B lenfositlerinin yavaş çoğalması ile karakterize, nadir görülen bir non-Hodgkin lenfoma türüdür. Bu kanser, erkeklerde ortaya çıkan extranodal (lenf nodlarının dışındaki) non-Hodgkin lenfomanın yüzde 12’sini ve kadınlarda extranodal non-Hodgkin lenfomanın yaklaşık yüzde 18’ini oluşturmaktadır. Normalde, midenin yüzeyi lenfoid (bağışıklık sistemi) dokusundan yoksundur ancak H. pylori enfeksiyon oluşturduğunda bağışıklık yanıtı uyarılır ve oluşan B hücre artışı ardından lenfoma gelişimi olabilir.

H. pylori bakterileri, cagA adı verilen gen yapıları tarafından üretilen toksini, mide yüzey hücrelerine enjekte etmek için iğne benzeri bir uzantı kullanırlar. Bu toksin mide hücrelerinin yapısını değiştirir ve bakterinin mide yüzeyine yapışmasını kolaylaştırır. Toksine uzun süre maruz kalınması kronik iltihaba ve iltihap daha da ilerlerse kansere neden olur. Ama H. pylori’nin tüm suşları cagA genini taşımaz; taşıyanlar cagA- pozitif olarak adlandırılırlar. Araştırmalar, cagA pozitif suşlar ile enfeksiyonun, mide kanseri riski ile ilişkili olduğunu, cagA-pozitif H. pylori ile enfekte kişilerin, cagA-negatif H. pylori ile enfekte olmuş bireylerden iki kat daha fazla mide kanseri riski taşıdıklarını ortaya koymuştur.

H. pylori, kontamine yiyecek ve sular, tükürük, doğrudan ağızdan ağıza temas yoluyla yayılmaktadır. Bu nedenle aile içi bulaş çok kolay olmaktadır. Çoğu popülasyonda, bakteri ile ilk tanışma çocukluk çağında olur. Mide kanseri, dünyada kansere bağlı ölümler arasında ikinci sıradadır. H. Pylori, mide kanserinin başlıca nedeni kabul edilmektedir. H. pylori ile enfekte kişilerde mide kanseri riskinin sekiz kat arttığı bilinmektedir. Diğer risk faktörleri; kronik gastrit; tuzlu, tütsülenmiş gıda tüketimi, sigara kullanımıdır.

Helicobacter pylori veya H. pylori, spiral şeklinde bir bakteridir, midede yerleşir. Midenin sert, asidik ortamında hayatta kalmak için H. pylori, üreaz adı verilen ve üreyi amonyağa çeviren bir enzim salgılar. Böylece mide asidi nötralize olur ve H. pylori için daha misafirperver bir hal alır. Ayrıca H. pylori’nin spiral şekli midenin daha derin dokularına yerleşmesini sağlar. H. Pylori, binlerce yıldır insanlarla biraradadır ve bu bakteri enfeksiyonu oldukça sık görülüyor. Dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisi H. pylori ile enfektedir ve gelişmekte olan ülkelerde, enfeksiyon oranları çok daha yüksektir. H. pylori enfeksiyonu bulaştığı herkeste hastalığa neden olmaz ama çoğunluğunda gastrit, mide ülseri ve üst ince bağırsak ülserlerine hatta mide kanserine neden olur. H. pylori, mide kanseri ve mide mukozasında lenfoid doku (MALT) lenfomasının önemli bir nedeni olarak kabul edilmektedir ve 1994’te Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı, H. pylori’yi insanlarda kanserojen (kansere neden olan bir madde) olarak sınıflandırmıştır. Kanserojen olarak tanımlanan ilk bakteridir.

Dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisi Helicobacter Pylori ile enfektedir ve gelişmekte olan ülkelerde, gelişmiş ülkelere kıyasla enfeksiyon oranları çok daha yüksektir. Helicobacter Pylori enfeksiyonu, bulaştığı herkeste hastalığa neden olmaz ama çoğunluğunda gastrit, mide ülseri ve üst ince bağırsak ülserlerine hatta mide kanserine neden olur. Mide kanserinin başlıca nedeni kabul edilen ve aile içi bulaşın çok kolay olduğu bu bakteri türüdür.
Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

Gastriti tetikleyen yiyecek ve içeceklerden bazıları;

  • Çikolata
  • Kahve
  • Alkol
  • Domates gibi asitli yiyecekler
  • Her türlü işlenmiş gıda
  • Yüksek yağ ve şeker içeren yiyecek ve içecekler
  • Kızartmalar
  • Yapay tatlandırıcı içeren yiyecek ve içecekler
  • Aşırı baharatlı gıdalar
  • Dondurulmuş gıdalar şeklinde sıralanabilir.

Gastrite iyi gelen yiyecekler ve içecekler arasında;

  • Taze meyve ve sebzeler
  • Elma, yulaf ezmesi, brokoli, havuç ve fasulye gibi yüksek lifli gıdalar
  • Tam tahıllar
  • Hindistan cevizi yağı
  • Balık, tavuk ve hindi göğsü gibi az yağlı yiyecekler
  • Tarhana, ev yapımı yoğurt ve lahana turşusu gibi probiyotikler bulunur. 
Diyet, gastrit tedavisinin önemli bir parçasıdır. Gastrit diyetinde Helicobacter pylori bakterilerini yok eden yiyeceklerin düzenli olarak tüketilmesi önerilir. Bu amaçla ev yapımı yoğurt, lahana turşusu, tarhana gibi probiyotikler tüketilebilir. Brokoli içeriğindeki maddelerle, sarımsak geniş spektrumlu antibakteriyel özellği ile Helicobacter pyloriyi öldürücü etkiye sahiptir. Ek olarak araştırmalarla zencefil, elma sirkesi, zerdeçal, kekik kızılcık suyu, ananas, yeşil çay, havuç ve pancar suyunun hem gastriti iyileştirdiği hem de mide bulantısı, mide ağrısı, yanma, şişkinlik ve mide ekşimesi gibi belirtileri hafiflettiği bulunmuştur.

Gastrit tedavisinde mide asidini baskılayıcı antiasitler, proton pompa inhibitörleri, H2 reseptör blokerleri gibi ilaçlar kullanılır. Helicobacter pylori ve diğer bakterilerden kaynaklanan durumlarda antibiyotik tedavisi başlanır. Kronik otoimmün gastrit sıklıkla B12 vitamini eksikliği ile birlikte seyreder. Bu nedenle otoimmün gastrit tedavisinde B12 vitamini enjeksiyonları da yapılır.

Gastrit genellikle herhangi bir ilaç tedavisine gerek duyulmadan alışkanlıklarda değişiklik ve beslenme önlemleriyle tedavi edilebilir. Bu değişiklikler yeterli olmadığında tedavide çeşitli ilaçlar kullanılır.

  • Gastrit tedavisinde ilk adım, mide zarını tahriş eden her şeyden uzak durmaktır. Bu nedenle kahve, alkol ve sigara bırakılmalıdır.
  • Belirtiler şiddetli ise, bir veya iki gün boyunca yemek yememek faydalı olabilir. Kural olarak, zaten gastritin alevlendiği dönemlerde iştah kaybı ortaya çıkar.
  • Belirtiler biraz daha hafifse kolay sindirilebilir hafif yiyecekler küçük öğünler şeklinde tüketilmelidir.
  • Stres nedeniyle tetiklenen gastrit vakalarında meditasyon veya progresif kas gevşetme tekniği gibi rahatlama yöntemleri yardımcı olabilir.
Tanı için öncelikle hastadan ayrıntılı bir öykü alınır. Hastanın şikâyetleri, tıbbi geçmişi, kullandığı ilaçlar, yeme alışkanlıkları, alkol ve sigara kullanımı ayrıntılı olarak sorgulanır. Daha sonra fizik muayene yapılır. Fizik muayenede karın bölgesinde dokunmakla artan ağrı bulgusu olup olmadığı incelenir. Daha sonra üst karın bölgesi ultrasonografi ile incelenir. Röntgen filmi sadece midede delinme şüphesi varsa çekilir. Kesin tanı için endoskopi incelemesi yapılması gerekir. Endoskopi ucunda ışıklı kamera bulunan tüp şeklindeki cihazla ağızdan girilerek midenin incelenmesi şeklinde yapılır. Endoskopi sırasında gerek duyulursa mideden doku örneği de alınır. Vücuttaki iltihap ve patojenleri tespit etmek için kan testleri yapılabilir. Örneğin otoimmün gastrit varsa mide hücrelerinin bileşenlerine karşı antikorlar kanda tespit edilebilir. Dışkı incelemesi de yapılabilir. Gastrite bağlı kanamalarda dışkıda kan tespit edilir.

Mide zarının sık sık tekrarlayan şekildeki ya da uzun süre devam eden iltihabi durumu kronik gastrit olarak adlandırılır. Kronik gastrit, genellikle belirti vermez veya sadece yemeklerden sonra görülen geğirme veya şişkinlik gibi şikâyelerle seyreden hafif bir rahatsızlığa neden olur. Kronik gastrit farklı nedenlerle ortaya çıkar ve nedenlerine göre tip A, B veya C şeklinde sınıflandırılır:

1) A tipi gastrit (Otoimmün gastrit): Vücut bağışıklık sisteminin mide mukoza hücrelerine saldırması sonucu ortaya çıkan kronik gastrit türüdür.

2) B tipi gastrit (Bakteriyel gastrit): Bakteriyel enfeksiyonlar nedeniyle ortaya çıkan kronik gastrit türüdür. Bu grup gastritlerin çoğunda sorumlu bakteri Helicobacter Pylori’dir.

3) C tipi Gastrit: Kimyasal ya da toksik madde tahrişi nedeniyle ortaya çıkar. Genellikle uzun süreli ilaç kullanımı sebebiyle gelişir. C tipi gastrit için ilaçlar dışındaki diğer tetikleyiciler aşırı alkol tüketimi veya nadiren de biliyer reflü denilen bir rahatsızlıktır. Biliyer reflü, safra sıvısının onikiparmak bağırsağından mideye geri kaçması durumudur.

Kronik gastritli çoğu hasta uzun bir süre boyunca herhangi bir belirti hissetmez. Bazı hastalarda ise şişkinlik, dolgunluk hissi ve geğirme gibi hafif belirtiler görülür. Fakat tedavi edilmezse uzun vadede; mide ülseri, onikiparmak bağırsağı ülseri veya mide kanseri gibi hastalıklara zemin hazırlayabilir. Gastrit, midedeki lokalizasyonuna göre;

  • Pangastrit
  • Antral gastrit
  • Korpus gastriti şeklinde sınıflandırılır.

Antrum adı verilen midenin çıkışından hemen önceki bölümde görülen gastrite antral gastrit denir. Antral gastrit, akut ya da kronik formda ortaya çıkabilir ve belirtileri de buna göre şekillenir. En sık görülen gastrit formudur ve tüm gastritlerin %80’i bu türde ortaya çıkar. Antral gastrit nedeni genellikle Helicobacter pylori bakterisidir.

Gastrit belirtileri her hastada farklı şekilde ortaya çıkabilir. Bazı hastalarda herhangi bir belirti görülmeyebilir. Akut ve kronik gastrit belirtileri birbirinden farklıdır. Akut gastrit için aniden ortaya çıkan karın ağrısı tipiktir. Ağrıyan bölgeye elle baskı yapıldığında ağrıda artma olur. Akut gastritte görülen diğer belirtilerden bazıları;

  • Sırt ağrısı
  • Bulantı, kusma
  • İştahsızlık
  • Devamlı geğirme
  • Karında doluluk hissi
  • Şişkinli
  • Kanlı ya da kahve telvesi şekilde kusma
  • Dışkıda kan ya da siyah dışkı
  • Mide ekşimesi şekilde sıralanabilir.

En sık görülen gastrit nedeni Helicobacter pylori adı verilen bakterinin neden olduğu enfeksiyonlardır. Diğer gastrit nedenleri arasında aşağıdakiler sayılabilir:

  • Sigara kullanımı
  • Aşırı alkol tüketimi
  • Non steroidal anti inflamatuar ilaçlar olarak bilinen aspirin, ibuprofen gibi ilaçların uzun süreli kullanımı
  • Fiziksel stres: Kişinin ciddi bir hastalığa yakalanması, büyük operasyonlar, ciddi yaralanma ve yanıklar
  • Zihinsel stres
  • Çeşitli bakteriler, virüsler veya mantarlar enfeksiyonları
  • Gıda alerjileri
  • Radyasyon terapisi
  • İleri yaş
  • Besin zehirlenmeleri
  • Bağışıklık sisteminin kendi vücut hücrelerine saldırması: Bu durumda hastalığa otoimmün ya da A tipi gastrit adı verilir.

Gastrit, mide iç yüzeyini döşeyen ve gastrik mukoza adı verilen zarın iltihaplanması durumudur. Mide, yenen yiyecekler için tampon görevi görür. Yiyecekler midede karıştırılır, asidik özellikteki mide suyuyla sindirilir. Midede ayrıca diyetle alınan proteinleri parçalayan sindirim enzimleri de salgılanır. Mide suyu, mide mukozasında bulunan çok sayıda bezden üretilir. Mide mukozası mide suyunun kuvvetli asidik etkisinden korunmak için özelleşmiş hücrelerinden mide iç yüzeyini kaplayan ince viskoz bir mukus üretir. Çeşitli faktörler; bu koruyucu mukus katmanına saldırabilir veya çok fazla mide asidi üretimine neden olabilir. Bunun sonucunda gastrit ortaya çıkar. Gastrit sıklıkla karın ağrısı, mide bulantısı ve midede ekşime gibi belirtilerle kendini gösterir. Ciddi bir hastalık değildir ve doğru beslenme ve ilaçlarla kolay bir şekilde tedavi edilebilir.

Gastrit mide iç yüzeyini döşeyen zarın iltihaplanmasıdır. Çok fazla mide asidi üretilmesi durumunda ya da mide duvarının koruyucu iç tabakası zarar gördüğünde ortaya çıkar. Aşırı mide asidi, gastrik mukoza ile doğrudan temas eder ve buradaki hücrelere zarar verir.
Genel olarak akut ve kronik gastrit olmak üzere iki formu vardır. Aniden ortaya çıkarsa akut, daha uzun bir sürede gelişirse kronik gastrit adını alır. Akut gastrit, midede ve sırtta şiddetli ağrı, bulantı, kusma ve iştahsızlık ile karakterizedir. Kronik gastrit ise genellikle herhangi bir belirti vermez ya da sadece üst karında rahatsızlık hissi, hazımsızlık, şişkinlik ve öğünlerden sonra dolgunluk hissi gibi hafif belirtiler gösterir.

Bazı hastalara diş hekimi tarafından, alt çeneyi öne iterek hava yolunu açmaya yarayan özel bir aparat hazırlanıyor. Son olarak uyku apnesi sendromunda yukarıdaki tedavi seçeneklerinin olumsuz sonuç alınması durumunda veya boğaz yapılarının (geniz eti, küçük dil) hava yolunu tıkadığı durumlarda boğazda uyku sırasında hava yolunu daraltan dokuların azaltılması veya tamamen ortadan kaldırılmasını içeren bir operasyon planlanabilmektedir.

Horlama veya uyku apnesi sendromu yaşayan kişilere öncelikle sigara ve alkolü bırakmaları, kilolarını kontrol altına almaları, düzenli olarak spor yapmaları, uykudan hemen önce ağır yemekler yememeleri, yan pozisyonda uyumaları gibi basit ama hayatlarını kolaylaştırmayı sağlayan önerilerde bulunuyor.

Uyku apnesi, tedavi edilmesi gereken ciddi bir uyku bozukluğudur. Tedavisi, apne çeşidine, apnenin derinliğine ve kişinin solunum yollarının özelliğine göre çeşitlenir. CPAP adı verilen bir “hava makinesi” bu tedavi yöntemlerinden biridir. Bu cihaza bağlı bulunan maske hastaya takılır ve doktor tarafından belirlenen basınçlı havaya hastaya iletir. Cihaz gece boyunca kullanılır ve basınçlı hava sayesinde solunum yollarının kapanması önlenir. Böylelikle hasta uykusunda nefes durması gibi sorunlar yaşamaz ve uyku düzeni daha kaliteli hala gelir. Ayrıca uyku apnesi hastası olan kişilere yaşam tarzlarında da değişiklik yapmaları önerilmektedir. Horlamanın azaltılması ve uyku apnesi semptomlarınızı iyileşmesi için kişilerin yaşam tarzında yapacakları değişikliklerde son derece önemlidir.

Uyku ile uzun dönemde şikayetleri olan kişilerin en kısa sürede bir doktora görünmeleri gerekiyor. Hekiminiz öncelikle tıbbi öykünüze başvuracak ve ardından fizik muayene uygulayacak. Uyku apnesi şüphesi halinde genellikle istenen test halk arasında uyku testi olarak bilinen polisomnografidir. Uyku laboratuvarında vücuda yerleştirilen elektrotlarla hastanın uykusu izlenmesiyle uygulanan bu test, uyku apnesi tansının konmasında faydalı olduğu gibi, apnenin hangi çeşit olduğunun tespit edilmesinde de işe yarıyor. Hastanın talebine göre hekiminde uygun görülmesiyle birlikte Polisomnografi testleri testler evde de yapılabiliyor. Uykudan 1 saat önce vücuda bağlanan elektrotlar yaklaşık 6 ila 7 saat süresince kayıt alabilir. 4 saatlik bir uyku sonuç almak için oldukça yeterlidir. Apne ve hipoapnenin sayıları tanı koymada en önemli etkenlerden biridir. Apne, uyku esnasında solunumun durması, hipoapnesi ise yavaşlamasıdır. Eğer kişinin, bir saatlik zaman diliminde beşten fazla kez solunumu durmuşsa o kişiye uyku apnesi tanısı konulabilir.

Uyku apnesinin başlıca belirtileri arasında uykuda solunum durması gelmektedir. Bu hastalığa sahip kişilerin çoğu gece uykularında solunumların durduğunu fark etmezler. Vücut solunum yapmayı durdurunca beyin uyandırma komutu verir. Uyku apnesine sahip kişiler gece defalarca uyanabilir fakat bunu fark etmeyebilirler. Uyku apnesine sahip olan kişilerde görülen olası belirtiler aşağıdaki gibidir;

  • Gündüz uykusuzluk
  • Baş ağrısı
  • Sinirlilik
  • Konsantrasyon eksikliği
  • Hafıza sorunları
  • Horlama
  • Boğaz ağrısı
  • Ağız kuruluğu
  • Yüksek tansiyon
  • Kalp ritim bozukluğu

Uyku apnesi yüksek tansiyon ve düzensiz kalp atışı, kalp krizi ve inme veya gündüz uyku hali ile ilişkili olabilir. Uyku apnesi genellikle uyku sorunlarına bağlı diğer hastalıklar sebebiyle gelişebilir. Nedeni tam olarak bilinmese de uyku apnesine yol açabilecek bazı durumlar ise;

  • Başka bir uyku bozukluğuna bağlı rahatsızlıklar
  • Üst solunum yollarına bağlı hastalıklar
  • İlaç kullanımı
  • Madde bağımlılığı
  • Aşırı kilolu olmak
  • Büyümüş adenoidlerdir (geniz eti)

Uyku apnesi sendromu nedenlerine göre, santral (merkezi), obstrüktif (tıkayıcı) ve bu ikisinin birlikte görüldüğü karma tip olmak üzere üç farklı başlık altında değerlendirilebilir. Santral uyku apnesi sendromunda beynin nefes al komutu vermediği ve solunumun beyin kaynaklı durduğu uykuda solunum bozukluğuna denir. Tıkayıcı uyku apnesi sendromunda ise genellikle üst solunum yolunun büyümüş bademcikler, yumuşak damak sarkması veya kiloya bağlı olarak daralmasından dolayı kaynaklanır. Tıkayıcı uyku apnesi sendromu erkeklerde daha sık görülmesine rağmen, kadınlarda da menopoz döneminde kendini gösterebilmektedir. Çeşitli hormonların, kilonun ve anatomik faktörlere bağlı olarak hava yollarında tekrarlayan daralmaların ve kapanmaların olmasıdır. Uyku apnesi uyku sırasında solunumun kesintilere uğramasına neden olur. Uyku apnesi sendroumu; yüksek sesle horlayan, aşırı kilolu, yüksek tansiyonlu, burun veya boğaz bozukluğu olan kişilerde daha fazla görülür. Uyku apnesi, kanda düşük seviyelerde oksijen ve yüksek seviyelerde karbondioksite neden olur. Burnun içinden başlayarak ağız içine kadar uzanan ve hava yollarını daraltan tüm solunum hastalıklarına bağlı durumlar uyku apnesine neden olabilir.

Son dönemlerde adını sıkça duymaya alıştığımız ve uyku esnasında solunum durması olarak tanımlanabilecek uyku apnesi en sık karşılaşılan uyku rahatsızlıklarının başında yer alıyor. Uyku hastalıklarıyla ilgili en çok görülenlerin başında insomnia diğer adıyla uykusuzluk yer alırken ikinci sırada ise uyku apnesi sendromu görülüyor. Uyku apnesi, uyku esnasında solunumun durması olarak tanımlanabilir. Uyku apnesi sendromunda, uyku sırasında birkaç saniye süren geçici boğulmalar yaşanabilir. Bu boğulma anında kandaki oksijen seviyesi düşerek, beynin uyanmasını sağlar. Beyin solunum fonksiyonlarının durduğunu haber vermek için vücudu uyandırır. Uyku apnesi sorunu yaşayan kişiler gece birkaç defa uyanabilir, uykuları sık sık bölünen kişiler ertesi günü hatırlayamazlar. Bu durum da tekrarlayan zaman dilimleri içinde kişide yorgunluk ve halsizlik hissine neden olur. Yeterli süre uyuduğunu düşünüp yorgun kalkanlar ve gün içinde halsiz gezen ve uykusu gelen kişilerde uyku apnesi sendromu araştırılmalıdır.

Kronik öksürük tedavisi, bu duruma yol açan altta yatan tıbbi duruma bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Kronik öksürüğe neden olan durum belirlendikten sonra tedavi yöntemine karar verilir. Kronik öksürüğün tedavisinde kullanılan bazı yöntemler ise;

  • Öksürük şurupları
  • Alerji ilaçları
  • Astım için inhalant ilaçlar
  • Tümörler veya tıkanmalar için cerrahi müdahale
  • Yukarıdaki yöntemlerin dışında yaşam tarzında yapılan değişikliklerde kronik öksürüğün tedavisinde kullanılmaktadır. Daha fazla su içmek
  • Ortam havasını nemli olmasını sağlamak
  • Sigarayı bırakmak

Ancak unutmamak gerekir ki akciğer kanseri, bronşiektazi, KOAH, konjestif kalp hastalığı, tüberküloz gibi hastalıklar da kronik öksürüğe neden olabilmektedir. Bu nedenden ötürü 8 haftayı geçen öksürüklerde sağlık kurumlarına başvurmak ve öksürüğün nedeninin tespit edilmesi oldukça önemlidir.

Kronik öksürük genellikle boğazın veya göğsün arkasında gıdıklanmaya ve hafif bir kaşıntıya neden olan bir hisle meydana gelir. Kronik öksürük genellikle kuru ve boğazın acımasına sebep olan belirtiler sergiler. Kronik öksürükleri %90’ından fazlasının nedeni:

  • Geniz akıntısı
  • Astım
  • Reflü hastalığıdır

Kronik öksürük sekiz hafta veya daha uzun süren öksürük olarak tanımlanır. Altta yatan birçok neden kronik öksürüğe sebep olabilir. Ancak çoğu durumda altta yatan neden tedavi edilirse kronikleşen öksürük kaybolacaktır. Kronik öksürük, kişiyi hem fiziksel hem de ruhsal açıdan etkileyebilir. Kronik öksürükle birlikte gelen uykusuzluk, idrar kaçırma gibi durumlar kişinin günlük hayatını da önemli derecede etkileyebilir. Kronik öksürüğün şiddetli olduğu durumlarda kusma, baş dönmesi ve bayılma hissine sebep olabilir. Kronik öksürük sigara içen kişilerde içmeyenlere oranla daha sıklıkla görülmektedir.

Özellikle ameliyat sonrası komplikasyon olarak ortaya çıkan atelektazilerde oksijen desteği sağlanarak tedavi mümkün olabilmektedir. Yabancı cisim nedeniyle olduğu saptanan atelektaziler bronkoskopi esnasında yabancı cismin mümkünse çıkarılmasıyla çözülebilir. Eskiden geçirilmiş akciğer enfeksiyonları gibi nedenlerle oluşan uzun süreli (kronik) atelektazilerde, hastalık odağı olan bölge tekrarlayan akciğer enfeksiyonlarına yol açabilir. Bu gibi durumlarda atelektazi odağı olan parça cerrahi olarak çıkartılarak hem hastalığın tedavisi, hem de ileride gelişebilecek tekrarlayan akciğer enfeksiyonlarının önlenmesi sağlanabilir.

Atelektazi tedavisinde atelektaziye neden olan durumun mümkünse ortadan kaldırılması amaçlanmaktadır. Mukus tıkaçlarını seyrelterek öksürük ile dışarı atılabilmesi için kimi ilaçlara başvurulabilir. Solunum fizyoterapisi ile mukus tıkaçlarının dışarı atılması, akciğer kapasitesinin arttırılması ve akciğerlerin alt kısımlarına daha rahat hava girişi sağlanabilir. Hekiminiz atelektazinin akciğer enfeksiyonları nedeniyle ortaya çıktığı düşünüyorsa, uygun antibiyotikler tedavinin bir parçası olarak kullanılabilir.

Atelektazi herhangi bir bulgu göstermeyebileceği gibi, kendisine eşlik eden veya sebep olan hastalıkların belirtileriyle beraber aşağıdaki şekilde ortaya çıkabilir:

  • Nefes darlığı
  • Hava açlığı
  • Hızlı ve yüzeyel soluma
  • Uzun süreli öksürük
  • Hırıltı

Atelektazi, fiziksel bir tıkayıcı nedeniyle akciğerin tamamı veya bir kısmına hava gidememesi ve sonuç olarak ilgili akciğerin veya kısmının şişememesi olarak tanımlanabilecek bir hastalıktır. Akciğerlerimiz soluk borusunu (trakea) takiben dallanma benzeri bronş sistemiyle devam eden borular ve alveol adı verilen, gaz değişiminin gerçekleştiği nihai kesecikler ile sonlanır. Bronşların mukus tıkaçları, bronş içi tümörler ve yabancı cisimler nedeniyle içeriden kapanması veya bronş dışı tümör, genişlemiş damarlar veya büyümüş lenf düğümleri gibi sebeplerle dış bası nedeniyle kapanması sonucunda ilgili bronşun bağlı bulunduğu akciğer kısımlarına hava ulaşamaz ve bu kısımlar solunuma katılamaz. Bunların yanı sıra, sigara kullanımının ciddi bir risk olduğu atelektazi hastalığı kimi ameliyatlar ve çeşitli göğüs hastalıkları sonrasında da ortaya çıkabilmektedir.

Trakeobronkomalazi (TBM) tedavisi, nedenine ve trakeal veya bronşiyal çöküşün şiddetine bağlıdır. Trakeobronkomalazi (TBM) tedavileri arasında; [Cerrahi]Trakeanızın çökmüş bölgesi çıkarılır ve diğer bölümler birleştirilir. [Havayolu Stent Yerleştirme] Bronkoskop kullanarak, hava yolunu açık tutmak için bir stent (silikon veya metalden yapılmış tüp) yerleştirilebilir. Sürekli Pozitif Hava Yolu Basıncı (CPAP) Semptomları daha ağır olan hastalar için, CPAP cihazı takılarak hastanın uyku sırasında hava yolunun açık kalması ve rahatlaması sağlanır.

Hem doğumsal hem de edinilmiş trakeobronkomalazi (TBM) belirtileri, başka solunum rahatsızlıklarını da taklit ederek yavaş yavaş ortaya çıkabilir. Trakeobronkomalazi (TBM) olan çocuklar, kendi yaşıtlarına göre daha sık solunum yolu enfeksiyonlarına sahip olabilir ve iyileşme süreçleri diğer çocuklara oranla daha uzun sürebilir.

  • Trakeobronkomalazinin (TBM) diğer belirtileri ise şunlardır:
  • Hırıltılı öksürük
  • Nefes darlığı
  • Hırıltı
  • Sık alt solunum yolu enfeksiyonları veya inflamasyon
  • Stridor (nefes alırken gürültülü veya tiz bir ses çıkarma)

Trakeobronkomalazinin (TBM) nedeni, doğuştan veya sonrada kazanılmış olmasına göre değişiklik gösterebilir. Sonradan meydana da gelen trakeobronkomalazinin (TBM), bilinen bir nedeni yoktur. Fakat aşağıdakiler de dahil olmak üzere diğer durumlarla ilişkili olabilir:

  • Uzamış entübasyon (hastane yatışı sırasında kullanılan solunum tüpü)
  • Trakeostomi (nefes almak için boyun bölgesinde cerrahi bir delik açılması)
  • Uzun süreli tahriş ve kronik obstrüktif akciğer hastalığın (KOAH)
  • Trakea veya bronşları sıkıştıran tümörler veya kistler

Trakea ve bronşlar solunum ile alınan havayı akciğerlerde oksijen-karbondioksit değişiminin yapıldığı, alveol adı verilen küçük keseciklere taşıyan, genel olarak kıkırdak yapısından oluşan borulardır. Trakeobronkomalazide (TBM) trakea ve bronşların duvarlarını destekleyen kıkırdak yumuşayarak hava yolunu zayıflatır, böylece hava yolları solunum esnasında açık kalamaz ve çöker. Trakeobronkomalazi doğuştan, yapısal bir problem olarak meydana gelebilirken, sonradan da ortaya çıkabilen bir hastalıktır. Doğumsal olarak meydana gelen formunda solunum yollarında bulunan kıkırdakların yapısındaki bozukluklardan ötürü dik duramayarak kendi üstlerine katlanmaları sorunun temelinde yatmaktadır. Sonradan meydana gelen trakeobronkomalazinin ise tam olarak sebebi bilinmemektedir. Fakat kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) olan, sigara içen ve orta yaşlı ve yaşlı erkeklerde daha yaygın olarak görülmektedir.

Nakil bekleyen hastalarda veya tedaviye rağmen iyileşme saptanamayan hastalarda atriyal septostomi adı verilen yöntemle kasık damarından girilip kalbe ulaşılarak, kalbin sağ ve sol kulakçıkları arasında bir delik oluşturulur; bu şekilde kalbin sağ tarafındaki odacıkların basıncının düşürülmesi hedeflenir. Bu yöntem uygun hastalarda hastalık semptomlarını hafifletmek için kullanılmakla beraber pek çok riski beraberinde taşır; bu nedenle hastalığın esas tedavi protokolleri arasında yer almaz ve rutin olarak kullanılmamaktadır. Pulmoner hipertansiyonu bulunan doğurganlık çağındaki kadın hastalarda gebelik ihtimalinin yaşamsal tehlikeler içerebilmesinden ötürü aile planlaması konusunda mutlaka tıbbi destek ve görüş almaları tavsiye edilmektedir.

Pulmoner hipertansiyonun tedavisi temelde pulmoner hipertansiyona neden olan hastalığın tedavisi, pulmoner hipertansiyonun ilerlemesinin durdurulması ve hastanın yaşam kalitesinin arttırılması amacıyla yapılmaktadır. Tedavide tansiyon hastalığının tedavisinde de kullanılan damar gevşetici kimi ilaçlar, kalbin pompa gücünü düzenleyen ilaçlar, kanın akciğerde göllenmesini ve pıhtılaşmasını engelleyebilecek kimi ilaçlar tek başlarına veya birlikte kullanılabilir. Bunların yanı sıra uygun hastalarda oksijen desteği verilebilir. Hekiminiz yeme alışkanlıklarının değişikliği, bir takım egzersizler gibi yaşam şekli değişiklikleri de tavsiye edecektir. Bazı olgularda, özellikle tedaviye rağmen hastalıklarında iyileşme görülmeyen ve tıbbi açıdan sakınca görülmeyen hastalarda akciğer veya kalp-akciğer nakli bir seçenek olabilir. Her türlü nakil işlemi nakledilen organın reddedilmesi gibi riskler içermekle beraber bu riskleri ortadan kaldırmak için gerekli tedaviler uygulanmaktadır.
  • Pulmoner hipertansiyonun kişinin günlük aktivitelerini ne kadar sınırladığını tespit etmek için çeşitli egzersiz testleri kullanılır. Bu testler şunları içerir:
  • 6 Dakika Yürüyüş Testi: Bir insanın 6 dakikada ne kadar yürüyebileceğini ölçer; egzersiz kapasitesini tahmin etmek için kullanılır. Tanı ve tedavinin takibinde kullanılan önemli bir yöntemdir.
  • Efor testi: Egzersiz kapasitesinin ölçülebildiği bir başka testtir.
  • Kardiyopulmoner Egzersiz Testi: Özellikle kardiyak indeksin, yani kalbin debisinin vücuda yeterliliğinin tespitinde kullanılan bir testtir.
  • Kardiyak Kateterizasyon: Pulmoner hipertansiyon tanısının kesinleştirildiği bu testte kasık veya bilek gibi ana bir damar içinden kalbe gönderilen ince bir kateter yardımıyla kalp odacıklarının basınçları ölçülür ve kalbin hareketleri doğrudan gözlenebilir.
  • Pulmoner hipertansiyonun kişinin günlük aktivitelerini ne kadar sınırladığını tespit etmek için çeşitli egzersiz testleri kullanılır. Bu testler şunları içerir:
  • 6 Dakika Yürüyüş Testi: Bir insanın 6 dakikada ne kadar yürüyebileceğini ölçer; egzersiz kapasitesini tahmin etmek için kullanılır. Tanı ve tedavinin takibinde kullanılan önemli bir yöntemdir.
  • Efor testi: Egzersiz kapasitesinin ölçülebildiği bir başka testtir.
  • Kardiyopulmoner Egzersiz Testi: Özellikle kardiyak indeksin, yani kalbin debisinin vücuda yeterliliğinin tespitinde kullanılan bir testtir.
  • Kardiyak Kateterizasyon: Pulmoner hipertansiyon tanısının kesinleştirildiği bu testte kasık veya bilek gibi ana bir damar içinden kalbe gönderilen ince bir kateter yardımıyla kalp odacıklarının basınçları ölçülür ve kalbin hareketleri doğrudan gözlenebilir.

Pulmoner hipertansiyonun erken teşhis edilmesi zordur çünkü sıklıkla rutin fizik muayenede saptanmaz. Durum daha ilerlemiş olsa bile, belirtileri ve semptomları diğer kalp ve akciğer rahatsızlıklarına benzerdir. Şikayetleriniz doğrultusunda teşhis konulabilmesi için hekiminiz tıbbi ve aile geçmişinizi gözden geçirilerek, fizik muayene yapacaktır. Fizik muayene sonucunda pulmoner hipertansiyon şüphesinin olması durumunda tanıyı netleştirmek, durumun ciddiyetini belirlemek ve nedenini öğrenmek için çeşitli testler istenebilir:

Elektrokardiyogram kalbin elektriksel hareketlerini gösterir ve anormal ritimleri tespit edebilir. EKG’de rastlanabilecek sağ kalp yüklenmesi gibi bulgular pulmoner hipertansiyon tanısında önemlidir.

Akciğer röntgeninde, pulmoner hipertansiyonun ileri evrelerinde saptanabilecek genişlemiş akciğer ana atardamarları, akciğerin ince damarlanmasının kaybolması ve kalbin genişlemiş görüntüsü gibi bulgular tespit edilebilir.

Ekokardiyogram, kalbin “hareketli” bir görüntüsünü üreten ultrason testidir. Bu resimler kalp kasının durumunu, kalp kapakçıklarını ve doğumsal anormallikleri kontrol eder. Bu ağrısız test genellikle sağ kalpteki basınçları tahmin ederek ve kalbin ne kadar iyi çalıştığını değerlendirerek, pulmoner hipertansiyon tanısının desteklenmesi için kullanılır. Ayrıca şüpheli veya risk faktörleri bulunan bireylerde tarama amacıyla da kullanılabilmektedir.

Olası bir akciğer pıhtısı (pulmoner tromboemboli) durumunda kanda D-Dimer bakılabilir. Bunun yanısıra, beyin natriüretik peptid (BNP) kan testi, kalbin üzerindeki gerginliğin değerlendirilmesine yardımcı olabilir. Hastaların tedaviye nasıl yanıt verdiğini izlemek için kullanılır.

Solunum Fonksiyon Testleri, nefes alma mekanizmalarını ve akciğerlerin hava rezervlerini ölçer. Pulmoner hipertansiyonun nedenini saptama konusunda önemli bilgiler verir.

Hassas bir görüntüleme tekniği olan bilgisayarlı tomografi, göğüs röntgenden daha ayrıntılı görüntüler sağlar. Bu test, kalbin büyüklüğüne ve işlevine bakmak ve daha da önemlisi akciğerin arterlerindeki kan pıhtılarını kontrol etmek için kullanılabilir.

Pulmoner hipertansiyon her yaşta ve cinsiyette tüm insanları etkileyebilecek bir hastalıktır, ancak bazı risk faktörleri hastalığa yakalanma olasılığını artırmaktadır. Tanımlanmış kimi risk faktörleri şunlardır:

  • Ailede pulmoner hipertansiyon öyküsü
  • Obezite ve obstrüktif uyku apnesi: Obezite tek başına bir risk faktörü olmamakla birlikte, obezite obstrüktif uyku apnesi ile birleştirildiğinde pulmoner hipertansiyon için bir risk faktörü olabilmektedir.
  • Cinsiyet: Yapılan çalışmalarda nedeni tespit edilemeyen pulmoner hipertansiyon kadınlarda erkeklere göre yaklaşık iki buçuk kat daha fazladır.
  • Bağ doku hastalıkları olarak adlandırılan ve damar çeperini etkileyebilecek kimi romatolojik hastalıklar pulmoner hipertansiyon riskini arttırabilir.
  • Sol kalp diyastolik disfonksiyonu: Akciğerlere gönderilen kanın oksijenlendikten sonra vücuda gönderilmek üzere kalbin bu kez sol tarafına gelmesi gerekir. Bu hareketi yaptıran kuvvetlerden biri de sol kalbin gevşemesi (diyastol) esnasında oluşan vakum kuvvetidir. Bu vakum kuvvetinin bozulduğu (diyastolik disfonksiyon) durumlarda kan kalbe geri çekilemeyerek akciğerlerde göllenir ve kalbin sağ tarafından akciğere kan gönderilmesine karşı akciğerlerde bir direnç, yani pulmoner hipertansiyon oluşturur.
  • İnterstisyel Akciğer Hastalığı: Kabaca akciğer dokularının sertleşmesi şeklinde tarif edilebilecek bu hastalıkta akciğer damarları da etkilenir ve pulmoner hipertansiyon oluşur.
  • Pulmoner tromboemboli: Akciğerin damarlarına bir kan pıhtısının yerleşmesi sonucu bu damarların tıkanması veya daralması olarak tanımlanabilecek pulmoner tromboemboli, pulmoner hipertansiyona neden olabilir.
  • Sarkoidoz: Sebebi bilinmeyen bir şekilde vücudun çeşitli bölgelerinde iltihap hücrelerinin hatalı bir şekilde toplanarak vücuda tepki vermesiyle ortaya çıkan sarkoidoz hastalığı, akciğeri tutması halinde akciğer dokularına zarar vererek pulmoner hipertansiyona neden olabilir.
  • Orak hücre hastalığı: Orak hücre hastalığında kırmızı kan hücreleri belli şartlar altında orak şekli alarak ince damarlardan geçemez ve bunları tıkar. Bu tıkanıklıkların akciğer damarlarında olması halinde pulmoner hipertansiyon ortaya çıkabilir.

Kalpte iki üst odacık (atrium) ve iki alt odacık (ventrikül) vardır. Her zaman kan kalpten geçerken, sağ alt oda (sağ ventrikül) kanı büyük bir kan damarı (pulmoner arter) ile akciğerlere pompalar. Akciğerlerde kan, vücuttan topladığı karbondioksiti bırakır ve akciğerlere gelen havadaki oksijeni alır. Oksijen açısından zengin olan kan daha sonra kalbin sol tarafına doğru akar. Normal olarak, kan akciğerlerdeki damarlardan kolayca akar. Pulmoner hipertansiyon hastalığında, akciğerlerdeki damar yapılarını oluşturan hücreler bir takım değişikliklere uğrayarak damar duvarlarının sertleşmesine ve kalınlaşmasına neden olur; akciğer damarları elastikiyetini kaybederek sert bir hal alırlar. Bu durum, kanın akciğer damarlarındaki akmasını zorlaştırır, kalbin bu damarlara kan gönderebilmesi için daha basınçlı bir atım hareketi yapmasını gerektirir; dolayısıyla pulmoner arterlerdeki kan basıncını arttırır.

Pulmoner hipertansiyonda, pulmoner arteriyoller ve kılcal damarlar olarak adlandırılan akciğerdeki küçük damarlar daralır tıkanır. Bu, kanın kalpten akciğere gönderilmesini zorlaştırır ve akciğerlerin atardamarlarındaki basıncı arttırır. Basınç arttıkça, kalbin alt sağ odacığı akciğerlerinize kan pompalamak için daha fazla çalışmalıdır. Bu durum sonuç olarak kalp kasının yorulmasına, zayıflamasına ve bozulmasına neden olacaktır. Pulmoner hipertansiyonnun nedenleri çok farklı olduğu için, tedaviye başlamadan önce pulmoner hipertansiyonnun altında yatan nedenin açıkça belirlenmesi çok önemlidir. Pulmoner hipertansiyon, tedavi ile kontrol altına alınmadığı takdirde, zaman içinde kalbin zayıflamasına ve hastaların az sayılacak bir fiziksel aktivite ile dahi nefes nefese kalmalarına sebep olabilen ve sonunda kalp yetmezliğine ve ölüme neden olabilen ilerleyici bir hastalıktır.

Pulmoner hipertansiyon, akciğerlerinizdeki damarları ve kalbinizin sağ tarafındaki odacıkları (sağ kulakçık ve sağ karıncık) etkileyen yüksek tansiyon türüdür. Pulmoner hipertansiyon (PH) terimi, akciğerlerde yüksek tansiyona işaret eder. Kalp ile akciğer arasındaki bağlantı, kapalı devre sistem gibidir. Vücuttaki dolaşımını tamamlayan kan oksijen olarak fakir bir durumdadır ve tekrar oksijenlenmek üzere kalbin sağ üst odacığına (kulakçık veya atrium) dolar. Sonrasında akciğere gönderilmek üzere kalbin sağ alt odacığına (karıncık veya ventrikül) geçer ve buradan pompa benzeri bir sıkım hareketiyle akciğer atardamarı (pulmoner arter) aracılığı ile akciğerlere gönderilir.

Kistik fibrozis için tam iyileşme sağlayan herhangi bir tedavi yoktur. Tedavi, belirtileri hafifletmek ve yaşam kalitesini yükseltmek için yapılır. Bunun için hastanın yakından izlenmesi önemlidir. Erken ve yoğun müdahale ile olumsuz durumlar önlenmeye çalışılır. Kistik fibrozis hastalığının tedavisi karmaşıktır; bu nedenle hastalık konusunda uzmanlaşmış bir merkezde tedavi almak faydalı olacaktır. Tedavinin hedefleri şunları içerir:

  • Akciğerlerde oluşan enfeksiyonları önlemek ve kontrol altına almak
  • Akciğerlerden mukus çıkarmak
  • Bağırsak tıkanıklığını önlemek ve tedavi etmek
  • Yeterli ve dengeli beslenmeyi sağlamak

Tedavide akciğer enfeksiyonları için çeşitli ilaçlar, sindirim problemleri için yemekle birlikte sindirim enzimi alımı, solunum sıkıntısı için oksijen desteği, balgam çıkışını sağlamak için göğüs fizyoterapisi ve titreşimli yelek kullanımı gibi tedaviler uygulanır. Ortaya çıkan bağırsak problemleri, nazal polip, akciğer sorunları gibi komplikasyonlar için ise çeşitli cerrahi prosedürlere başvurulur.

Büyük çocuklar ve yetişkinler için kistik fibrozis tanı testleri, doğumdan sonra taramaya dahil edilmemiş çocuklar ve yetişkinler için önerilebilir. Hastada pankreatit adı verilen pankreas iltihabı, burun polipleri, kronik sinüzit veya akciğer enfeksiyonları, bronşiektazi veya erkek infertilitesi gibi durumlar ya da tekrarlayan bulantı ve kusmaların varlığında kistik fibrozis için genetik testler ve ter testi önerilebilir. 

Bir bebeğin kistik fibrozis olup olmadığını değerlendirmek için, doktorlar bebek en az 2 haftalıkken ter testi de yapabilirler. Ter testi sırasında küçük bir cilt alanına ter üreten bir kimyasal madde uygulanır. Daha sonra test için ter toplayıp terin normal olup olmadığına bakılır. Test, kistik fibrozis konusunda uzmanlaşmış bir merkezde yapılır.

Türkiye’de 2015 yılından beri, yenidoğanlarda kistik fibroz konusunda düzenli olarak tarama testleri uygulanmaktadır. Tarama testi sayesinde hastalığın erkenden teşhis edilmesi tedavinin hemen başlamasını olanaklı hale getirir. Bu da tedaviden daha iyi sonuçlar alınmasını sağlar. Bu tarama testinde, ayak topuğundan alınan kan örneğinde, pankreas tarafından salınan IRT isimli bir kimyasalın seviyesine bakılır. Erken ya da zor doğumlar nedeniyle yenidoğan IRT seviyeleri yüksek olabilir. Bu nedenle, kistik fibrozis tanısını doğrulamak için başka testlere ihtiyaç duyulur. Teşhisi onaylamak için IRT düzeylerini kontrol etmenin yanı sıra genetik testler de kullanılır. Doktorlar ayrıca, kistik fibrozdan sorumlu gen üzerindeki özelleşmiş kusurları test etmek için genetik testler yapabilir. 

Hastalık otozomal resesif olarak kalıtılır. Bu hastalığın ortaya çıkabilmesi için, kişinin her iki ebeveynden mutasyonlu genin bir kopyasını almış olması gerektiği anlamına gelir. Eğer çocuk bozuk genin sadece tek bir kopya alırsa, kistik fibrozis gelişmez. Bununla birlikte, bu çocuklar hastalığın taşıyıcısı olur ve geni kendi çocuklarına aktarabilir.

Kistik fibroziste, vücutta bulunan bir gendeki mutasyon nedeniyle hücre içi ile dışı arasındaki tuz hareketini düzenleyen bir proteinin yapısı değişir. Sonuç olarak, solunum, sindirim ve üreme sistemlerinde katı, yapışkan bir mukus üretimi ve terde fazla tuz atılımı ortaya çıkar. İlgili gen içinde birçok farklı kusur bulunabilir. Gen mutasyonunun tipi, belirtilerin ciddiyetiyle ilişkilidir.

Kişi kendisinde ya da çocuğunda kistik fibrozis belirtilerinden şüphelenirse veya aile bireylerinden birisi kistik fibrozis tanısı almışsa hastalığın test edilmesi konusunda bir sağlık kuruluşuna başvurmakta fayda vardır. Kişinin solunum güçlüğü çekmesi durumunda acil tıbbi yardım istenmelidir. 

Sürekli kabızlık nedeniyle, dışkılama sırasında anüs etrafında sık sık gerginlik oluşması sonucu rektum denilen kalın bağırsağın son kısmı anüsten dışarı sarkabilir. Rektal prolapsus adı verilen bu durum çocuklarda ortaya çıkarsa mutlaka kistik fibrozisten şüphelenmek gerekir. Bu durumda ebeveynler, kistik fibrozis hakkında bilgili bir doktora danışmalıdır. Çocuklarda rektal prolapsus bazen ameliyat gerektirebilir. Kistik fibrozlu çocuklarda rektal prolapsus, geçmişe oranla artık daha az görülür. Bu da kistik fibrozisin erken dönemde test edilmesi sonucu erken teşhis ve tedavisine bağlıdır.

Kıvamlı mukus, pankreastan ince bağırsağa sindirim enzimlerini taşıyan tüpleri de tıkayabilir. Bu sindirim enzimleri olmadan bağırsaklar, yenilen gıdalardaki besin maddelerini tamamen sindiremez ve ememez. Sonuç olarak aşağıdaki gibi bazı belirtiler görülür:

  • Kötü kokulu yağlı dışkı
  • Bebeklerde kilo alımında yetersizlik ve büyüme geriliği
  • Özellikle yenidoğanlarda bağırsak tıkanıklığı
  • Ciddi kabızlık
  • Karında şişkinlik
  • Mide bulantısı
  • İştah kaybı 

Kistik fibrozis ile ilişkili koyu kıvamlı ve yapışkan akciğer salgısı (mukus), akciğerlerin içine ve dışına hava taşıyan hava yollarını tıkar. Bu, aşağıdaki gibi bazı belirtilerle kendini belli eder:

  • Devamlı olan balgamlı öksürük
  • Hırıltılı solunum
  • Nefes darlığı
  • Egzersiz yaparken tıkanma
  • Tekrarlayan akciğer enfeksiyonları
  • İltihaplı burun pasajı veya burun tıkanıklığı
Kistik fibrozis belirtileri her hastada aynı değildir. Hastalığın ciddiyetine göre farklı farklı belirtiler görülür. Hatta aynı kişide bile belirtiler zaman içinde kötüye ya da iyiye doğru gidiş gösterebilir. Bazı insanlar ergenlik ya da yetişkinlik dönemine kadar herhangi bir belirti yaşamazlar. Kistik fibrozis hastası bireyler, terlerinde normal seviyeden daha yüksek tuz barındırır. Ebeveynler, çocuklarını öptükleri zaman tuz tadını alabilirler. Diğer belirti ve bulgulardan çoğu solunum sistemi ve sindirim sistemi ile ilişkilidir. Bununla birlikte, kistik fibrozis tanısı konan erişkinlerde, artmış iltihaplı pankreas atakları (pankreatit), kısırlık ve tekrarlayan akciğer enfeksiyonları gibi bazı komplikasyonların görülmesi daha olasıdır.

Kistik Fibrozis, çoğunlukla akciğerleri olmak üzere bağırsaklar, pankreas, karaciğer ve böbrekleri etkileyen genetik bir hastalıktır. Hastalığa bağlı olarak mukus, ter ve sindirim sularını üreten hücreler düzgün şekilde çalışamaz. Kistik fibroz hayatı tehdit edici olabilir ve hastalar normalden daha kısa bir ömre sahiptir. Hastalık her iki ebeveyni bozuk geni taşıyan bireylerde görülebilir. Hastalığa bağlı sık karşılaşılan kronik vadeli sorunlar, tekrarlayan akciğer enfeksiyonlarının bir sonucu olarak nefes alma güçlüğü ve balgamlı öksürüğü içerir. Kistik fibrozisin kesin bir tedavisi yoktur. Bununla birlikte iyi beslenme, mukus inceltme ve balgam atılımını artırmak için adımlar atmak yaşam kalitesini yükseltmede yardımcı olabilir.

Kistik fibrozis, özellikle akciğerler, sindirim sistemi ve vücudun diğer organlarına ciddi hasarlar veren kalıtsal bir hastalıktır. Kistik fibrozis; mukus, ter ve sindirim sıvısı üreten hücreleri etkiler. Vücutta salgılanan bu sıvılar normalde ince ve kaygan bir yapıya sahiptir. Fakat kistik fibrozis hastası insanlarda görülen bir gen bozukluğu sekresyonların yapışkan ve kıvamlı bir dokuda olmasına neden olur. Salgılar, kayganlaştırıcı olarak görev yapmak yerine, koyu kıvamlı olmaları nedeniyle özellikle akciğerler ve pankreastaki tüpleri, kanalları ve geçiş yollarını tıkar. Kistik fibrozis, günlük bakım gerektiren ciddi bir hastalıktır. Başa çıkılması zor bir hastalık olmasına rağmen hasta bireyler genellikle okula ve işe gidebilir. Tıptaki ilerlemeler ile birlikte geçmiş yıllara göre tedavi olanaklarının artması sayesinde hastalığı taşıyanlar günümüzde daha iyi bir yaşam kalitesine sahiptir. Hastalığın taranması ve tedavisinde kaydedilen gelişmeler, kistik fibrozisli kişilerin günümüzde ortalama olarak 30’lu yaşların ortalarına ve bazılarının ise 40’lı ve 50’li yaşlara kadar yaşamalarını olanaklı hale getirir.

Solunum yetmezliği tedavisi genellikle altta yatan nedenin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Öncelikle, sigara kullanan kişilerin bu alışkanlıklarını terketmesi gerekir. Diğer tedaviler şunlardır:

Bronkodilatör adı verilen ve genelde fısfıs-sprey şeklinde olan ilaçlar solunumu kolaylaştırmak için havayollarının açılmasına yardımcı olabilir.

Yüze yerleştirilen bir maske vasıtasıyla hastaya hava verilerek solunum hareketlerinin yaptırılmasıdır.
Oksijen seviyeleri çok düşük olan kişiler için evde kullanabilecekleri, portatif oksijen tedavisi gerekli olabilir.
Mekanik ventilasyon, bu hastaların bir entübasyon tüpü (ağız yoluyla akciğerin hava borularına yerleştirilen bir tüp) veya trakeostomi tüpü (gırtlak bölgesinde cerrahi bir deliğe yerleştirilen tüp) hastanın solunumunun sağlanmasıdır.

Tip II solunum yetmezliğine neden olabilecek kimi durumlar ise şunlardır:

  • KOAH, ciddi astım gibi akciğer hastalıkları
  • Zehirlenmeler (ilaç vb.)
  • Kimi kas hastalıkları
  • Beyin ve omurilik hasarları
  • Akciğer ödemi

Tip I solunum yetmezliğine neden olan kimi durumlar aşağıdaki gibidir:

  • KOAH, astım, zaatüre, bronşiektazi, pnömotoraks gibi akciğer hastalıkları
  • Akciğer ödemi (pulmoner ödem)
  • Obezite
  • Koronavirüs

Solunum yetmezliği, akciğerlerin vücudun ihtiyacı olan oksijeni almada veya vücudun ürettiği karbondioksiti dışarı vermekte yetersiz kalmasıdır. Biriken karbondioksitin etkisiyle kan ve diğer vücut sıvıları fazla asitli bir hale gelir, bu nedenle solunum yetmezliği solunumsal asidoz (asitlenme) olarak adlandırılabilir. İki tip solunum yetmezliği vardır:

  • Tip I (Hipoksemik) Solunum Yetmezliği: kan dolaşımındaki oksijen eksikliğini ifade eder.
  • Tip II (Hiperkapnik) Solunum Yetmezliği: kan dolaşımındaki fazla karbondioksit nedeniyle ortaya çıkar.

Bu iki durum beraber de görülebilmektedir. Her ikisi de ciddi sağlık sorunlarına yol açabilmektedir.

Akciğer kanseri tedavisi genel sağlık durumunuz, kanserin türü ve evresi gibi bir dizi faktöre bağlı olarak değişkenlik gösterir. Cerrahi, radyoterapi, kemoterapi, immünoterapi gibi farklı tedavi seçenekleri vardır. Bu tedaviler tek başına ya da birkaçının kombinasyonu şeklinde uygulanabilir. Eğer akciğer kanseri risk grubunda yer alıyorsanız düzenli tarama planı için bir sağlık kuruluşuna başvurmanızı tavsiye ederiz. Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Alper Ata

Risk grubunda olan kişiler düşük doz bilgisayarlı tomografi ile yıllık akciğer kanseri taraması yaptırmayı düşünebilirler. Akciğer kanseri taraması genellikle uzun yıllar boyunca yoğun olarak sigara içen ve sağlıklı olan 55 yaş ve üstü kişilere önerilir. Akciğer kanserini işaret eden belirti ve bulgularınız varsa doktorunuz bazı tetkikler isteyebilir. Gerekli görülürse akciğer grafisi ya da bilgisayarlı tomografi çekilebilir. Balgamlı öksürüğünüz varsa balgam örneği alınarak laboratuvarda incelenir. Anormal hücrelerden oluşan doku örneği biyopsi adı verilen bir yöntemle çıkarılarak incelenebilir. Yapılan testler sonucunda tanı konur. Akciğer kanseri evreleri ve türünün neler olduğu tespit edilir ve tedavi planlanır.

Akciğerde başlayıp çevre doku ve organlara yayılan kansere birincil akciğer kanseri denir. Kanser, vücudunuzdaki başka bir yerde başlayıp akciğerlerinize yayılırsa, buna ise sekonder akciğer kanseri adı verilir. Farklı primer akciğer kanseri türleri vardır ve bunlar küçük hücreli akciğer kanseri ve küçük hücreli olmayan akciğer kanseri şeklinde iki ana gruba ayrılır. Her 100 vakadan yaklaşık 12 tanesi küçük hücreli akciğer kanseri grubunda bulunur (%12). Genellikle sigara içmekten kaynaklanır ve çok erken dönemde yayılma eğilimi gösterir. Akciğer kanserinin büyük bir çoğunluğu ise küçük hücreli olmayan kanserlerden meydana gelir (%88). Bu gruptaki kanserler biraz daha selim özellikler gösterir. Üç yaygın alt türü vardır. Benzer şekilde davrandıkları ve tedaviye benzer şekilde cevap verdikleri için birlikte gruplandırılırlar. Bu üç kanser türü adenokarsinom, skuamöz hücreli karsinom ve büyük hücreli karsinom şeklinde sıralanır.

Sigara kullanımı sadece akciğer kanserinin değil yemek borusu ve ağız kanseri gibi başka kanser türlerinin de sebebidir. Pasif içicilik de akciğer kanseri riskinde artışa neden olur. Eşleri sigara içen kadınların içmeyenlere göre %25 oranında daha fazla akciğer kanserine yakalanma riski taşıdığı saptanmıştır. Akciğer kanserinin diğer bir nedeni ise asbest maruziyetidir. Asbest, kanserojen özellikleri olan ısıya ve aşınmaya dayanıklı, lifli yapıda bir mineraldir. Zararlı etkileri bilinmediği dönemlerde ısı ve ses yalıtımı için yaygın şekilde kullanılan asbest, şimdilerde sökümü sırasında işçiler zararlı etkilerine maruz kalmaktadır.

Akciğer kanserine en çok sebep olan etken sigara kullanımıdır. Fakat hayatı boyunca hiç sigara içmemiş kişilerde de akciğer kanseri görülebilir. Bununla birlikte sigara, akciğer kanseri için en büyük risk faktörüdür. Tüm vakaların %85’inden fazlasından sigara sorumludur. Yapılan araştırmalara göre günde 25’den fazla sigara kullanan bireylerin hiç sigara kullanmayanlara göre 25 kat daha fazla akciğer kanserine yakalanma riski olduğu saptanmıştır.

Akciğer kanseri belirtileri, hastalık ilerledikçe görülmeye başlar. Erken evrelerde genellikle hiçbir belirti veya bulgu görülmez. En sık olarak akciğer kanseri belirtileri;

  • Devamlı olan ve giderek daha kötü hale gelen öksürük,
  • Kanlı balgam,
  • Ses kısıklığı,
  • Yutma güçlüğü,
  • İştah kaybı,
  • Ani ve hızlı ortaya çıkan kilo kaybı şeklinde sıralanabilir.

Akciğerde yer alan hücrelerin dengesiz bir şekilde çoğalması sonucu meydana gelen kötü huylu tümöral oluşumlara akciğer kanseri adı verilir. Kanser hücreleri öncelikle bulunduğu yerde çoğalarak kitlesel bir yapı oluşturur. İleri evrelere gelindiği zaman ise çevre doku ve organlara yayılım gösterir. Akciğer kanseri oldukça sık görülen, ciddi sonuçları olan kanser türlerinden biridir. Erken evrelerde genellikle belirti vermediği için teşhis edildiğinde hastalık sıklıkla ileri evreye gelmiştir. Bu nedenle risk altında olan bireylerin düzenli olarak tarama yaptırmaları önemlidir.

Orta ve ileri derece KOAH’a sahip olan kişiler nefes darlığına bağlı sebeplerle (yürürken veya hareket ederken zorlanma gibi) evden çıkmayı istemiyorlar ve bu durum kişinin kaslarının zayıflamasına sebep oluyor. Orta ve ileri KOAH’a sahip olan kişilere pulmoner rehabilitasyon tedavisi önerilmektedir. Bu tedavi yöntemi ile hastanın nefes alıp vermesi düzene sokuluyor ve bunun yanı sıra basit hareketler yaptırılarak kişinin kaslarının güçlendirilmesi sağlanıyor.

KOAH tedavisinde en önemli noktalardan biri de KOAH alevlenmelerinin önüne geçebilmek ve ortaya çıkmaları halinde bunların tedavisini gerçekleştirmektir. KOAH alevlenmesi genellikle akciğer enfeksiyonlarıyla oluşan, KOAH hastası kişilerin durumunda ani kötüleşmelerle seyreden ataklardır. Hastalar, akciğer yapılarındaki bozulmadan ötürü akciğer enfeksiyonlarına oldukça açık hale gelmektedirler.

Zaten akciğer fonksiyonları kısıtlanmış olan KOAH’lı kişilerin bir de akciğer enfeksiyonları geçirmeleri tehlikeli bir durum haline gelebilmektedir. Bu gibi durumların tedavisinde KOAH için verilen ilaçlara ek olarak durumun üstesinden gelebilecek kimi diğer ilaçlar başlanacaktır. Alevlenmelerin önüne geçilebilmesi için, hekiminizin tavsiyesi halinde, aşı gibi koruyucu uygulamaların yapılması önem taşımaktadır.

KOAH’ın tedavisindeki en önemli etken sigaradır. KOAH hastası bir kişiye hangi tedavi uygulanırsa uygulansın, sigarayı bırakmadığı sürece akciğerdeki fonksiyon kayıpları hızla azalmaya devam edecektir. Sigarayı bırakan KOAH hastasının akciğer fonksiyonlarındaki düşüş hemen hemen yarıya iner ve sigaraya bağlı tıkanıklıkların (balgam vs gibi) azalmasını sağlar.

KOAH’ta oluşan akciğer hasarı bir defa meydana geldikten sonra iyileştirilebilir veya geri döndürülebilir değildir. Fakat yapılan tedaviler, hastalığın belirtileri hafifletilebilir, hastalığa bağlı komplikasyonlar ortadan kaldırılabilir veya hızlı seyreden hastalığın yavaşlamasına yardımcı olabilir.

Tedavisi yapılmayan KOAH hastaları ise, hastalık ilerledikçe günlük hareketlerini bile yapamaz ve bir süre sonra yatağa bağlı duruma gelebilirler. KOAH teşhisi konulan kişi eğer sigara kullanıyorsa, en kısa zamanda sigarayı bırakması gerekmektedir. Sigaranın bırakılması, akciğer hasarının artışını durduracağı gibi, kişinin daha rahat nefes almasını sağlayacaktır.

KOAH hastalığının 4 ayrı evresi bulunmaktadır. Bunlar; hafif, orta, ağır ve çok ağır olarak geçer. KOAH hastalığının evresine ve kişinin durumuna göre uygulanan tedavi yöntemleri değişiklik gösterebilmektedir. İlaç uygulamaları arasında spreyler ve özel makinalarla verilen ilaçlar bulunmaktadır.

KOAH tanısı kişinin muayenesi sonrası şikayetleri de göz önünde bulundurularak konulmaktadır. KOAH tanısı için hekiminiz tarafından birden fazla test önerilebilir. Bu testlerden bazıları; Akciğer röntgeni, kan sayımı, biyokimya, arteryal kan gazı tayini, solunum testi ve hekim tarafından gerekli görülmesi durumunda tomografi çekimidir. Solunum fonksiyon testi (spirometri) KOAH tanısının kesinleştirilmesinde kullanılan bir tetkiktir. Uzun dönemli nefes darlığı, öksürük ve balgam şikayeti olan, sigara kullanma öyküsü bulunan hastaların solunum hacimleri ve havanın solunma hızı tespit edilerek KOAH tanısının konmasında ve diğer akciğer hastalıklarından ayrıştırılmasında büyük önem taşımaktadır. Akciğer röntgeni ile kan tetkikleri, özellikle bir akciğer enfeksiyonu şüphesinde kullanılmaktadır. Arteryal kan gazı ise solunum yetmezliği durumunda, yetmezliğin seviyesini ve türünü saptamak için kullanılmaktadır.

KOAH kalıcı akciğer hasarı oluşuncaya dek genellikle belirtilere sebep olmaz. Ancak, belirtiler ortaya çıktıktan sonra, hastalığa neden olan sigara gibi faktörler ortadan kaldırılmazsa, zaman içerisinde sürekli olarak kötüleşir. KOAH Belirtileri Arasında Şunlar Olabilir:

  • Özellikle fiziksel aktiviteler sırasında nefes darlığı
  • Hırıltı
  • Nefes darlığı
  • Göğüste sıkışma
  • Beyaz, sarı veya yeşil renkli olabilen balgam
  • Siyanoz (özellikle ağız, göz ve tırnak çevresinde ciltten mavimsi bir renk)
  • Sık solunum yolu enfeksiyonları
  • Yorgunluk
  • Halsizlik
  • Depresyon
  • İstenmeyen kilo kaybı (ileri aşamalarda)
  • Ayak bileklerinde, ayaklarda veya bacaklarda şişme
KOAH’ ın akciğerde yarattığı değişiklikler diğer hastalıklara da sebep olabilmektedir. Bu yüzden KOAH hastası olan kişilerde bu hastalığa Amfizem ve kronik bronşit gibi tanılar da eşlik edebilir. KOAH hastalarının daha sık yakalandığı hastalıklar arasında koronavirüs belirtileri enfeksiyonu da bulunmaktadır. Yapılan araştırmalar sonucunda KOAH’ a sahip olan hastaların bu virüse daha fazla maruz kaldığıdır.

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) solunumla akciğerlere alınan havanın kolay bir şekilde dışarı verilememesi şeklinde açıklanabilecek bir akciğer hastalığıdır. Bu duruma neden olan iki süreç kronik bronşit ve amfizemdir. Solunumla beraber, solunum havasındaki oksijenin kana geçtiği, kandaki karbondioksitin ise dışarı çıktığı yer solunum yollarının nihayetindeki alveol denilen keseciklerdir. Kronik bronşit, alveollere giden ve bronş adı verilen hava yollarının iltihaplanarak daralmasıdır. Amfizem ise bu hava yollarının ve keseciklerin parçalanması ve genişlemesi manasına gelmektedir. Sonuç olarak solunumda alınan hava alveollere iletilemez ve akciğerde kısıtlanarak kalır. İşte bu duruma KOAH adı verilir.

KOAH eskiden erkeklerde daha sık görülürdü. Fakat günümüzde kadınlarda da, sigara tüketiminde artışla beraber, sıklıkla görülen hastalıklar arasındaki yerini aldı. KOAH’ın meydana gelmesini sağlayan diğer nedenleri ise şöyle sıralanabilir; Mesleki deformasyon (maden ve metal işçiliği, ulaşım sektörü, odun ve kağıt imalatı, çimento, tahıl ve tekstil işçiliği gibi…)
Genetik hastalıklar 
Hava kirliliği 
Yaş ve cinsiyet

KOAH dünyada en sık görülen ve ölüme yol açan hastalıklardan biri olsa da tedavisi ve önlenebilirliği mümkün olabilen hastalıklardan biridir.  KOAH hastalığında birinci etken olan sigaranın acilen bırakılması gerekir. Sigara dumanına maruz kalınmaması alınabilecek en birinci önlemler arasındadır. KOAH hastalığında tedavi, nefes yoluyla alınan ilaçlar aracılığıyla sağlanmaktadır. Bu ilaçlar bir süre kullanılıp, koruma önlemleri alınıp, beslenmeye dikkat edilip, düzenli uyku ve egzersiz yapılırsa KOAH tedavi edilebilir bir hastalıktır ve tedavi oranı oldukça yüksektir. KOAH tedavi edilmeyip, önlem alınmazsa, sigara kullanımına devam edilip bir de alkol kullanımı eklenirse hastalık geri dönüşümsüz zararlar vererek tedavi edilemez hale geliyor.

KOAH hastalığının teşhisi oldukça kolaydır. Genel bir fizik kontrolü, kan tahlilleri ve akciğer filmi çekilmektedir. Bir de solunum fonksiyon testleri yapılmaktadır. Solunum fonksiyon testleri sonucuna göre hareket edilmektedir.

KOAH hastalığı hemen değil, zaman içerisinde ortaya çıkabilmektedir. Bu süre ortalama 15-20 yıldır. Bu zaman sonunda şikayetler görülmeye başlayabiliyor. En sık görülen belirtileri olarak; öksürük, balgam, hareketle birlikte ortaya çıkan nefes darlığı, göğüste veya sırtta ağrılar, hırıltılı nefes alıp vermek gibi belirtiler gösterebilir. Ancak öksürük ve balgam zaten sigara içenlerin yüzde 70’inde var. Bu iki semptoma nefes darlığı da eklendiği zaman hastanın hemen şüphelenmesi gerekiyor.  Zaman içerisinde kişi sigara içmeye devam ederse, ortaya çıkan belirtiler daha ağır bir şekilde seyrederek ölüme götürebilme riski bulunuyor.

KOAH hastalığının yaklaşık olarak %80-85 ‘inin nedeni ya sigara kullanımıdır ya da sigaraya maruz kalma durumu vardır. Sigara içenlerin beşte birinde KOAH gelişmektedir. Sigara içen kişilerde, içmeyenlere göre KOAH riski oldukça yüksek seviyededir. Sigaraya erken yaşta başlanması ve uzun süre çok miktarda içilmesi, KOAH’ın daha ağır seyretmesine neden olur. Sigaranın bir etkisi olmadığı sebeplerde ise, biomes adı verilen ısınmak için ya da yemek pişirmek için kullanılan doğal atıklar neden olabilmektedir. Tezek, odun, saman gibi atıkların kullanılması sonucu ortaya çıkan duman akciğerlerde tahribat yaratabilir. Uzun süreli sigara dumanına maruz kalmak da yine KOAH’a neden olabilmektedir. Uzun süreli sigara kullanımı olan kişiler, yaşamının beklenenden daha erken döneminde hayata veda edebiliyor. Dünyada en sık görülen ve sigaranın alışkanlığının büyük oranda neden olduğu hastalıklardan biri olan KOAH hakkında Hisar Hospital Intercontinental Göğüs Hastalıkları Bölümü Uzmanları.

Yanlış: Mite alerjisi olan astımlı hastanın yatak odasındaki halının kaldırılması yeterlidir.
Doğru: Mite halı, çarşaf, yastık, tüylü/yünlü oyuncaklar, kıyafetler, yatak örtüleri vb pek çok yerde bulunur. Bu nedenle evin tüm halılarının kaldırılması, yünlü oyuncakların evden uzaklaştırılması, battaniyelerin, yün yorganların, yastık ve yatakların nevresimle kaplanması (anti-alerjik kılıflar daha faydalı), tüllerin sık sık yıkanması, evin sık sık havalandırılması ve güneşlendirilmesi, sulu elektrikli süpürgelerin kullanılması, evdeki rutubet/nemin bertaraf edilmesi ve temizlik malzemesi olarak ta güçlü kimyasalların (tuz ruhu, çamaşır suyu vb) kullanılmaması çok mühimdir.

Yanlış: Astımın kilo ile bir ilişkisi yoktur.
Doğru: Yapılan bilimsel çalışmalarda astımın şişman insanlarda daha sık görüldüğü bildirilmiştir. Dolayısı ile ideal kiloda olmak astımda da önemlidir.
Yanlış: Astımlı hastalar bol oksijenin bulunduğu dağlarda, yüksek yerlerde yaşarlarsa iyileşirler.
Doğru: Temiz hava, bol oksijen elbette hepimiz için olduğu kadar astımlı hastalar için de çok önemli. Ancak unutulmaması gereken ve sıklıkla gözden kaçan nokta yüksek rakımda atmosfer basıncı düştüğünden havadaki oksijen basıncı da düşmekte ve bu da nefesle akciğerlere alınan yani vücuda giren oksijen miktarında azalmaya yol açmaktadır. Yani kısaca dağlara çıkmak tam ters bir etki gösterip astım hastalığını daha da kötüleştirmektedir. Yüksek oksijen atmosfer basıncının en yüksek olduğu (rakımın en düşük olduğu) deniz seviyesinde veya deniz seviyesine yakın ve hava kirliliğinin olmadığı bölgelerde bulunur.
Yanlış: Alerjik astımın en sık nedeni polenlerdir.
Doğru: Alerjik astım nedenleri içinde ilk sırada mite (ev tozu böcekçikleri) gelir. Bu nedenle mite alerjisi tespit edilen hastalarda özellikle evlerde bu konuda önlem alınması tedavinin en önemli bölümlerinden birini oluşturur.

Yanlış: Astım ile sigaranın hiçbir ilişkisi yoktur.
Doğru: Sigara astım krizlerinin en sık nedenidir. Hastanın kendisinin sigara içmesi ve/veya kendisi içmese bile sigaralı bir ortamda yer alması astım krizine girmesi için yeterlidir.

Yanlış: Astımlı hasta spor yapamaz.
Doğru: Astımlı hastalar başta yüzme, yürüyüş olmak üzere genellikle tüm sporları yapabilirler.
Yanlış: Astım tedavisinde kullanılan nefes yoluyla alınan ilaçlar kilo aldırır.
Doğru: Astım tedavisinde kullanılan ve nefes yoluyla alınan ilaçların bir kısmında bulunan kortizon dozu o kadar düşüktür ki vücudun kilo dahil hiçbir sisteminde yan tesire yol açmaz.
Yanlış: Hırıltılı/hışıltılı nefes alma sadece astım hastalarında görülür.
Doğru: Hırıltılı/hışıltılı nefes alma en sık astımda görülür ama KOAH (kronik bronşit ve amfizem), bronşiektazi (hava yollarının genişlemesi ve duvarının tahrip olması), akciğer kanseri, kalp yetmezliği, akciğere pıhtı atması vb pek çok hastalıkta da karşımıza çıkabilir.

Yanlış: Çocukluk çağı astım tedavisinde kullanılan nefes yolu ile alınan ilaçlar çocukların büyüme-gelişmesini engeller ve bu çocuklar yaşıtlarına göre daha kısa boylu olurlar.
Doğru: Yapılan bilimsel çalışmalarda çocukluk çağındaki astımlı hastaların tedavisinde verilen nefes yolu ile alınan ilaçlar normal tedavi dozlarında (çok yüksek olmamak kaydı ile) büyüme ve gelişmeyi engellememektedirler. Unutulmamalıdır ki aslında astım tedavisinin esirgendiği, verilmediği çocukların akciğer gelişimi ve dolayısıyla vücut gelişimi büyük ölçüde gerileyecektir.
Yanlış: Astımlı bir çocuk hayatı boyunca astımla yaşamak zorundadır.
Doğru: Çocuk astım hastalarının yarısı (%50) ergenlik dönemine girdiğinde tamamen iyileşirler.

.

Yanlış: Astım her zaman solunum fonksiyon testlerinde azalmalara yol açar.
Doğru: Astımlı hasta portföyünün en büyük kısmını oluşturan hafif (intermittan) astımlı hastalarda solunum fonksiyon testleri normal sınırlardadır.
Yanlış: Astımda akciğer grafisi normal olmaz.
Doğru: Ataklar dışında akciğer grafisi astımda genellikle normaldir.
Yanlış: Astımlı çocuklar yaşıtlarına göre fiziksel olarak daha az gelişir, daha kısa boylu olur.
Doğru: Yapılan çalışmalarda tedavisini tam alan astımlı çocuklar ile normal sağlıklı çocuklar arasında gelişim yönünden hiçbir fark saptanmamıştır.

Yanlış: Astım yaşlılarda görülmez.
Doğru: Astım başta çocukluk dönemi olmak üzere tüm yaş gruplarında; seksenli yaşlarda dahi görülebilir.
Yanlış: Astım sadece nefes darlığına yol açar.
Doğru: Astım nefes darlığının yanı sıra, öksürük, az miktarda yapışkan kıvamda balgam, hırıltılı-hışıltılı solunum, göğüste sıkışma hissi, göğüs ağrısı vb belirtilere de yol açabilir. Hastaların yaklaşık %10’unda tek belirti kuru (balgamsız) öksürüktür.
Yanlış: Astımlı hastalar daima alerjik bünyelidir.
Doğru: Astımın yaklaşık yarısı alerjik kökenlidir ve alerjik astım olarak adlandırılır.
Yanlış: Astımlı hasta hiç normale gelmez, şikayetleri hep devam eder.
Doğru: Astımın en temel özelliklerinden biri aralıklı olarak, ataklarla şikayetlere/belirtilere yol açmasıdır. Bu dönemlerin dışında hastalar genellikle normaldir.

Astım kontrol altına alınmadığında yaşam kalitenizi olumsuz yönde etkileyebilecek pek çok komplikasyona neden olabilir. Bunlar:

  • Halsizlik
  • İş gücü kaybı ya da devamsızlık
  • Egzersiz yapılamaması sonucu oluşan yüksek tansiyon veya kilo alma
  • Ciğerlerde kalıcı problemler
  • Sık hastane ziyaretleri
  • Stres, kaygı ve depresyon gibi psikolojik sorunlar
  • Çocuklarda öğrenme problemleri
Hastalık kontrol altına alınmadığında gebelikte preeklampsi, büyüme gelişme geriliği, erken doğum gibi birçok rahatsızlığa neden olmaktadır. Cerrahi operasyonlarda komplikasyon riskini artırmaktadır.
Genel anestezi esnasında oluşabilecek sorunları artırmaktadır.
Kontrolsüz astım rinit, sinüzit ve poliplerin tedavisini zorlaştırabildiği gibi bu hastalıkların şiddetini de artırabilir.
Astımın tedavisinde son derece etkili ve güvenilir ilaçlar kullanılmaktadır. Pek çok astımlı çocuğun hastalığı hafif veya orta derecede seyrettiği için ilaçların çok düşük dozlarıyla rahatsızlık kolaylıkla kontrol altına alınabilir. İlaçlar önerilen şekilde kullanıldığında; öksürük, hırıltı, nefes darlığı gibi şikayetlerle ortaya çıkan atakların sıklığı ve şiddeti azalmaktadır. Tedavide temel nokta çocuğun ilaçları kullanma uyumunu artırmak için anne, baba, bakıcı ve doktor arasında çok iyi işbirliği olmasıdır.
Astım öksürüğüne ne iyi gelir?
Nefes yoluyla alınan kortizon ilaçları ile öksürük kontrol altına alınabilir.
Yeteri kadar kontrol altına alınamadığı durumlarda bronş genişletici ilaçlar ve lökotrien antagonistleri kullanılabilir.
Öksürüğü tetikleyen, artıran çevresel uyarılardan uzak durulması da önemlidir.
İmmünoterapi: Alerjenden kaçınma ve ilaç tedavisine rağmen belirtiler devam ediyorsa kullanılan bir yöntemdir. Kontrol altında olmayan astım, kanserli hastalar ve AIDS hastalarında kesinlikle uygulanmamaktadır. En önemli yan etkisi anafilaksidir.
Bronşiyal termoplasti: Maksimum ilaç tedavisine rağmen kontrol altına alınamayan hastalar için önerilen bir tedavi yaklaşımıdır. Hava yollarına kontrollü ısı enerjisi verilerek uygulanır. Tedavinin başarıları noktasında hala çalışmalara ihtiyaç vardır
Nefes yoluyla aldığınız ilaçlarda ilacın solunum yollarına ulaşması için ilacı tam nefes aldığınız sırada salın. Nefes vererek akciğer içindeki havayı iyice boşalttıktan sonra derin ve kuvvetli bir nefes alarak ilacın hava yollarına ulaşmasını sağlayın.
İlaç nefesle alındıktan sonra belli bir süre nefesinizi vermeden tutun.
Eğer kortizonlu ilaç kullandıysanız mutlaka su ağzınızı çalkalayın ve gargara yapın.
Nebülizatör ile ilaç kullanırken ilacın göze kaçmamasına dikkat edin.
İlaçlarınızın bitip bitmediğini sık sık kontrol edin.

Eşlik eden allerjik rinit, polip, mide reflüsü, sinüzit gibi hastalıklar varsa bunların da tedavi edilmesi tedavinin bir parçasıdır. Ayrıca hastanın şikayetlerini artıran tüm tetikleyicilerden uzak durması çok önemlidir.

Spirometri: Hasta bilgisayara bağlı bir tüpten kuvvetlice nefes alıp verir. Bu test, maksimum çabayla nefes alıp verildiğinde havanın miktarını ve hareket hızını ölçer. Bronkodilatörlü (BD) spirometri: Hastanın solunum yolundaki kasları gevşetmek için nefes yoluyla bir ilaç verilir. Test, hasta ilacı almadan önce ve sonra havanın hızını ve ne kadar derine gittiğini ölçer. Bronkoprovokasyon testleri: Solunum yollarının belirli maruziyetlere nasıl tepki verdiğini ölçmek için yapılır. Hastaya solunum yollarındaki kasların gerilmesine neden olabilecek farklı konsantrasyonlarda alerjenler veya ilaçlar nefes yoluyla verilir. Spirometri, bu testten önce ya da sonra yapılabilir. Pik ekspirasyon akışı (PEF): Hastanın azami çabayı kullanarak havayı ne kadar hızlı verebileceğini ölçmek için yapılır. Bu test, spirometri sırasında veya tüp gibi ayrı bir cihaza nefes vererek yapılabilir.
Astım; hastalık çok ilerleyip geri dönüşümsüz safhaya girmediği sürece kolaylıkla kontrol altına alınabilen bir hastalıktır. Tedavi yöntemi genellikle yaşınıza, yaşadığınız astımın şiddetine ve tedaviye verdiğiniz yanıta göre belirlenir. Düzenli tedavi gören hastaların büyük çoğunluğunda, hastalık yaşamı olumsuz yönde etkilemez.

Astıma neden olan faktörler tam olarak bilinmese de çevresel ve genetik (kalıtsal) faktörlerin birleşiminden kaynaklandığı düşünülmektedir. Çeşitli tahriş edici maddeler, sigara, kirli hava, alerjenler gibi pek çok risk faktörü hastalığı tetikleyebilmektedir. Ancak bunlar kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Astımı ne tetikler?

  • Sigara dumanına ve hava kirliliğine maruziyet: Gebelik döneminde sigara içen annelerin çocuklarında astımın daha sık görüldüğü saptanmıştır.
  • Viral üst solunum yolu enfeksiyonları
  • Beta bloker, aspirin, naproksen  ve ibuprofen  gibi belirli ilaçlar
  • Gastroözofageal reflü hastalığı (GERD)
  • Ev tozu akarları, evcil hayvanlar (kedi, köpek), hamamböceği,
  • Küf mantarları ve polenler,
  • Bebeklikte yoğun ev tozu akarlarına maruz kalma,
  • Parfüm, deterjan, yemek kokuları gibi uyaranlar
  • Karides, kurutulmuş meyve, işlenmiş patates, bira ve şarap dahil sülfit gibi gıda koruyucusu eklenmiş besinler
  • Güçlü duygular ve stres
  • Soğuk hava
  • Fiziksel aktivite (egzersize bağlı astım)
Astım her yaştan insanı etkiler, ancak çoğunlukla çocukluk döneminde başlar. Astım hastalığının tam tedavisi yoktur, ancak teşhis sonrası doğru bir tedavi planıyla rahatlıkla yönetilebilecek bir hastalıktır. Bir alerji (immünoloji) uzmanı hastalığın teşhisi ve tedavisinde hastayı en doğru yönlendirebilecek kişidir. 
Akciğerlerdeki hava yolları ve bronşiyal tüpler havanın ciğerlere girip çıkmasını sağlar. Astım, bu bölgede kronik iltihaplanmaya neden olan bir hastalıktır. Hastalık tetiklendiğinde hava yolları daha da şişer ve çevresindeki kaslar gerilir. Bu da akciğerlere hava giriş çıkışına engel olduğu için öksürük, nefes darlığı, hırıltılı solunum ve göğüs sıkışması neden olur.
Astım, bazı tetikleyici faktörler nedeniyle, hava yollarında daralmaya ve iltihaplanmaya neden olan kronik bir akciğer hastalığıdır. Astımda havanın akciğerlere girip çıkması zorlaşır. Bu durum, öksürük, hırıltılı solunum, nefes darlığı ve göğüste sıkışma gibi belirtilere neden olur. Semptomların şiddeti hastadan hastaya değişebilir. Hastalık bazı kişilerde hafif seyrederken diğerlerinde ölümcül astım atakları şeklinde gelişebilir. Birçok astım hastası için, fiziksel aktivite, belirtileri tetiklemektedir. Ancak aktif kalmak sağlıklı yaşamın bir koşuludur. Yaşam değişiklikleri ve düzenli ilaç tedavisi ile astım tamamen kontrol altına alınabilir. Hastaların alerjenler başta olmak üzere birçok tetikleyici durumdan uzak durması gerekir. Ayrıca ilaçlarını doğru ve düzenli kullanmaları çok önemlidir.

Akciğer kapasitesinin düşmesine neden olan astım, akciğere bağlı gelişen nefes darlığı şikayetlerinin başında gelir. Hava yollarında daralmaya sebep olan astım, göğüste daralma hissi ve yeterince nefes alamama şikayetlerine yol açar. Genellikle akciğerlerde hırıltılı ve ıslık sesine benzer bir ses ile karakterizedir. Hava yollarının daralmasına ve dolayısıyla nefes darlığına yol açan diğer etkenler arasında, ağır egzersiz, soğuk algınlığı, grip ve alerji gibi nedenler yer alır. Nefes yollarında yabancı cisim bulunması da nefes darlığı şikayetine neden olur. Özellikle küçük çocuklarda görülen bu durum, aniden soluk alıp vermede güçlük şikayetine yol açar ve acil olarak müdahale edilmesi gerekir. Uzun süre zehirli gaz solumak da benzer şikayetlere yol açar. Özellikle sıcak su ile yapılan temizlik sırasında, deterjandan kaynaklanan kimyasal içerikli buhar, farklı deterjanların karıştırılması sonucu ortaya çıkan gaz, soba ve doğalgaz zehirlenmesi nefes açlığı şikayetlerine yol açabilir. Pnömotoraks olarak tanımlanan akciğerin tamamının ya da bir kısmının sönmesi durumunda ise akciğer bölgesinde yoğun ağrı ile birlikte nefes darlığı görülebilir. Akciğerlerde yer alan kan damarlarında oluşan pıhtılaşma sonucu, kan dolaşımının kısmen ya da tamamen durması olarak bilinen pulmoner emboli; şiddetli göğüs ağrısı, kanlı tükürük, bayılma ve nefes darlığına yol açan bir hastalıktır. Kronik bronşit, sigara kullanımı, KOAH, çevre ve hava kirliliği, sanayi bölgesine çok yakın yaşamak, zararlı kimyasallara maruz kalmak da akciğerlere bağlı olarak görülen nefes darlığına yol açan etkenler arasında yer alır.

Akciğer kanseri, obezite, guillain barre sendromu, myastenia gravis, verem, panik atak ve anksiyete bozuklukları da nefes darlığına yol açan nedenler arasında yer alır. Akut ya da farklı bir deyişle aniden ortaya çıkan nefes darlığının nedenleri ise şu şekilde sıralanır:

Astım
Kalp krizi
Kalp yetmezliği
Tansiyon düşüklüğü
Solunum yolu tıkanıklıkları ve yabancı cisim varlığı
Pnömoni olarak tanımlanan zatürre
Sönmüş akciğer olarak bilinen pnömotoraks
Akciğer arterlerinde gelişen ani kan pıhtılaşması sonucu görülen pulmoner emboli
Kan kaybı

Kronik olarak görülen nefes darlığının nedenleri şöyledir:

Obezite
İnterstisyel akciğer hastalıkları (romatizmal hastalıklar, toz ve gazlara maruz kalma)
Tıkayıcı akciğer hastalıkları (sigara kullanımı, KOAH)
Restriktif akciğer hastalıkları (kalp yetmezliği, anemi)
Yaşlılık
Astım

Kişinin nefes alıp vermekte zorlanması ve yeteri kadar nefes alamaması olarak tanımlanan nefes darlığı, akciğere bağlı sebepler ve akciğere bağlı olmayan sebepler olarak iki ayrı başlık altında incelenir. Nefes darlığı sebepleri çoğunlukla, akciğerde var olan patolojiye bağlı olarak görülür. Akciğere bağlı olmayan nefes darlığı neden olur sorusu ise kalp problemlerine ve psikolojik nedenlere bağlı olarak görülebilir şeklinde yanıtlanır. Soluk alıp vermeyi güçleştiren rahatsızlık, kalp, akciğer ve diğer hayati fonksiyonlara sahip dokuların yeterince oksijenlenememesine ve karbondioksitin vücut içinde birikmesine yol açabilir.

Kişinin hayat kalitesinin düşmesine ve günlük yaşantısına engel olan nefes darlığı, ciddiye alınması ve bu duruma sebep olan nedenlerin araştırılması gereken bir rahatsızlıktır. Sıklıkla görülen nefes darlığı belirtileri şu şekilde sıralanır:

  • Nefes alıp vermede güçlük
  • Hırıltılı solunum
  • Yeteri kadar nefes alamama hissi
  • Yorgunluk ve sürekli hâlsiz hissetme
  • Havasız kalma ya da boğulma hissi
  • Göğüs ağrısı
  • Kanlı balgam
  • Kronik ve aniden başlayan öksürük
  • Normalde rahatlıkla yapılan aktivitelerde zorluk çekme
  • Nefes alamadığını hissederek gece uykudan uyanma
  • Dinlenme sırasında soluk alıp vermede zorluk
  • Bilinç bozukluğu
  • Kalp çarpıntısı
  • Kilo kaybı
  • Baş ağrısı ve baş dönmesi
  • Ayak bileklerinde ve bacaklarda görülen şişlikler
Tıpta dispne olarak tanımlanan nefes darlığı, kişinin yeteri kadar nefes alamaması olarak tanımlanır. Kişinin akciğer kapasitesinin tamamını hava ile dolduramadığını hissettiği zamanlarda; normalde olduğundan farklı olarak, nefes alıp verdiği her anı hisseder. Nefes darlığı; nefesin yetmemesi, hava açlığı çekme, nefes nefese kalma gibi yakınmaların yanı sıra, önceden rahatlıkla çıkılabilen merdivenleri çıkarken soluksuz kalma, düz bir zeminde yürürken diğerleri kadar hızlı olamama, sık sık dinlenme ve soluklanma ihtiyacı hissetme gibi belirtiler ile kendini gösterir. Ayrıca istirahat anında aniden oluşan göğüs sıkışması, derin derin nefes alma ihtiyacı da bu rahatsızlığın belirtileri arasında yer alır. Solunum darlığı şikayetleri sıklıkla sıcak yaz aylarında artış gösterir. Bu durum kalbe binen yükün artmasından kaynaklanabileceği gibi, akciğer hastalıklarından da kaynaklanabilir. Bazı durumlarda ise kişi yeteri kadar nefes alsa bile rahat nefes alamadığını hissedebilir. Psikolojik nedenlerden ötürü de yaşanabilen nefes darlığı şikayetleri, çok yönlü olarak ele alınması gereken bir rahatsızlıktır.
Nefes açlığı olarak da bilinen nefes darlığı, kişinin günlük aktivitelerini yapmasına engel olan ve yaşam kalitesini düşüren bir rahatsızlıktır. Pek çok farklı sebepten dolayı oluşabilen bu durum, kişinin soluk alıp verişini hissetmesi ve bu eylemi yaparken güçlük hissetmesi ile karakterizedir. Bazı durumlarda akciğere bağlı olarak gelişen nefes darlığı, kalp problemlerine ya da tamamen psikolojik nedenlere bağlı olarak da görülebilir. Bu yüzden nefes darlığı, akciğere bağlı sebepler ve akciğer dışı sebepler olarak iki ayrı statüde değerlendirilir. Ani olarak başlayan nefes darlığı problemlerinin ana kaynağı çoğunlukla kalp ve akciğere bağlı olarak gelişirken, günler içinde yavaş yavaş ortaya çıkan sebepler ise subakut ve kronik nedenler olarak değerlendirilir. Nefes darlığı nedenleri genel olarak bu şekilde sıralanır. Sebebi ne olursa olsun, nefes darlığı yaşayan kişilerin, bu durumu mutlaka önemseyerek, bir an önce hekime başvurması gerekir.

Solunum yolu enfeksiyonlarından nasıl korunacağız? Sigara içmemek ve sigara içilen ortamda bulunmamak çok önemli. Kalabalık ve kapalı ortamlara, iyi havalandırılmayan yerlere  mümkün oldukça girmeyelim. Vücut direncimizi yüksek tutmak için; dengeli beslenmek, bol sıvı almak, yeterli uyku uyumak, spor yapmak, güneş ışığından faydalanmak gerekiyor. Hasta kişilerle temasta bulunmamak. Ellerimizi sık sık ve sabunla yıkamak,  sabun veya suyun olmadığı zamanlarda el dezenfektanları kullanmak. Mikropların bulaşma riski yüksek yerler, kapı kolları, merdiven korkulukları, otobüs tutaçları gibi yüzeylere mümkün oldukça tutunmamak, tutunduysak elimizi yüzümüze götürmemek ve elimizi hemen temizlemek. Bu mikropların bulaşma riski yüksek olan yerlerin dezenfektanlarla sık sık silinmesi ve tabii ki riskli kişilerin grip aşılarını ve zatürre aşılarını yaptırmaları çok önemli.
Grip aşısı yaptırması gereken riskli kişiler kimlerdir? 65 yaş üzeri tüm insanların, kronik hastalığı bulunan kişilerin (akciğer, kalp, böbrek, şeker hastalığı vb…), bağışıklık sistemi baskılanmış hastalar (AIDS, kanser vb…), huzur evi ve bakım evinde kalanlar ve buralarda çalışanlar, doktor ve hemşire gibi sağlık sektöründe çalışanların her yıl sonbaharda yeni grip aşısı çıkar çıkmaz yaptırmaları gerekmektedir. Göğüs Hastalıkları Uzman Dr. Fulya GÜRKAN

Solunum yolu enfeksiyonlarında; burun akıntısı ve tıkanıklığı, ateş yüksekliği, öksürük, balgam, hapşırık, baş ağrısı, geniz akıntısı, boğaz ağrısı, iştahsızlık, göğüs ve kas ağrıları gibi şikayetler olabilir. Tedavide sigara dumanı olmayan bir ortamda istirahat, bol sıvı alımı, burun şikayetleri için damla, ağrı kesici ve ateş düşürücüler gibi şikayetlere yönelik tedavi yapılır. Antibiyotik kullanımı gereksizdir, eğer bakteriyel bir enfeksiyon eklendiyse doktor tarafından antibiyotik ilavesi yapılabilir. Bazı tedavi edilmeyen solunum yolu enfeksiyonları özellikler bağışıklık sistemi düşük kişilerde zatürreye ilerleyebilir hatta ölüme neden olabilir.

Solunum yolu enfeksiyonları; konuşma veya hapşırma sırasında havaya saçılan damlacıkların başkası tarafından hava yoluyla vücuda alınması veya bu damlacıkların yüzeylerde yerleşmesi ve bizim bu yüzeylere dokunduktan sonra elimizi ağzımıza, burnumuza götürmemizle, veya hasta kişilerle el sıkışma, sarılma ve öpme sırasında bulaşmaktadırlar. Solunum yolu enfeksiyonları %70-80 oranında virüslerle kalanı da bakteriler nedeniyle oluşmaktadır. Virüsler antibiyotiklerle öldürülemezler. Bu yüzden de her solunum yolu enfeksiyonunda antibiyotik kullanmak gereksizidir. Solunum yolu enfeksiyonları ; nezle, grip, farenjit, sinüzit , larenjit gibi üst solunum yolu enfeksiyonları ve bronşit, bronşiolit, zatürre ve verem gibi alt solunum yolu enfeksiyonlardır.

Kanserler ve kalp hastalıkları her ne kadar son 20 yılda çok daha erken yaşlarda görülmeye başlamış olsa da halen sıklıkla 50 yaş sonrasında daha yaygın olarak ortaya çıkmakta ve ileri yaşlarda en yüksek düzeye ulaşmaktadır. Avrupa ülkeleri arasında en genç nüfusa sahip olan ülkemizde de önümüzdeki 20-30 yılda bu genç insanların yaşlı gruba geçeceği ve yaşlı nüfusumuzun ciddi derecede artacağı düşünülürse kanser ve kalp hastalıkları gibi kronik hastalıkların da patlama yapacağı aşikardır. Benzer yaş grubunda sık görülen bu iki hastalığın aynı hastada görülme ihtimali de dolayısıyla oldukça yüksek. Kanserle ilgili yapılan son araştırmalar, tedavide kullanılan bazı ilaç ve ışın tedavilerinin kalp ve damar sorunlarına yol açabildiğini göstermektedir. Bu nedenle kanser tedavisinde başarıyı artırmak ve hayati riski azaltmak için henüz kanser tedavisi planlanırken kalp sağlığının da değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Kanser hastalarının kalp sağlıklarının korunması prensibine göre gereklilikleri yerine getiren Onkokardiyoloji bölümleri; onkolojik cerrahi tedavi sırasındaki anestezi riskinden, ilaç tedavisinin yan etkilerine kadar hayati önem taşıyan olayları azaltmak, hastalara daha uzun ve kaliteli yaşam sağlamak için hizmet vermektedir. Onkokardiyoloji kavramıyla ilgili daha detaylı bilgi için:
www.onkokardiyolojinedir.org sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Kanser tedavisi görüyorsanız, tedavi gördüğünüz merkezde kalp sağlığınız için onkokardiyoloji bölümü olup olmadığını sorun ve bu noktada nasıl bir multidisipliner hizmet verildiğini öğrenin.

Kalp krizi, kalbi besleyen damarların kan akımının çeşitli nedenlerle ani azalmasına veya kesilmesine bağlı olarak gelişen bir durumdur. Kalp krizi sırasında kalp kası, yeterli oksijen alamaması nedeniyle gerekli olan fonksiyonlarını yapamaz hale gelir. Süre uzadıkça kalp kası geri dönüşümsüz olarak fonksiyon kaybına uğramaya başlar. Hastanın kalp krizi sırasında hayatını kaybetmesinin en büyük nedeni, yeterli enerji alamayan kalbin ritminin bozulmasıdır. Göğüs ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı, sıkıntı, soğuk terleme, baş dönmesi, bulantı, kusma, sersemlik ve bayılma gibi belirtilerle kendini gösterir. Eğer kalp krizi geçirdiğinizi düşünüyorsanız;

• İlk olarak kendinizi güvenli bir konuma alın. Araba kullanıyorsanız hemen arabanızı kenara çekin. Ayakta iseniz, oturabileceğiniz bir pozisyona geçin.• Etrafınızda size yardım edebilecek kişilere durumunuzu bildirin. Eğer yakınınızda kimse yoksa 112 acil hattını arayın.• Kalp atışlarınızda düzensizlik, hızlanma veya aşırı yavaşlama hissederseniz öksürerek kalp atışlarınızı düzene sokmaya ya da normalleşmesini sağlamaya çalışın.• Eğer aspirin alma şansınız varsa bir adet aspirini çiğneyebilirsiniz. Unutmayın ki, kalp krizi sırasında aspirin çiğnenmesi ile kalp krizinden ölümler yüzde 23 oranında azalmaktadır. Kalp krizinde dilaltı almak ise, kalp krizini önlemese de kan akışının artmasına neden olur.

Araştırmalar, günümüzde koroner kalp hastalığı görülme sıklığının erkeklere göre kadınlarda daha hızlı artış gösterdiğini ortaya koymaktadır. Kalp hastalıkları özellikle menopoz sonrası kadınlarda çok yaygın bir sorun. Çünkü östrojen seviyelerindeki azalma koroner kalp hastalığı geliştirme olasılığını artırmaktadır. Yüksek kan basıncı, yüksek kolesterol seviyeleri, sigara kullanımı, fiziksel aktivite eksikliği, aşırı kilolu olmak ve diyabet gibi diğer risk faktörlerine sahip olan postmenopozal (menopoz öncesi) kadınlarda her gün bir adet aspirin alınması faydalıdır 
Bilindiği gibi anjiyo, kalp ve damar hastalığı bulunan bir kişinin kasık damarlarından çok ince özel tellerle girilip kalp damarlarına radyoopak madde verilerek, damar tıkanıklıklarının teşhis edilmesini sağlayan bir yöntemdir. Ancak günümüzde artık el bileğinden gerçekleştirilen uygulamayla hastalara büyük bir kolaylık sunulmaktadır. Lokal anesteziyle anjiyo yapılacak kişinin cilt altı uyuşturulmakta ve kesi çok küçük olduğu için hasta ağrı hissetmemektedir. El bileğinden anjiyo halen Fransa, Japonya, Çin, Belçika, Almanya ve Hollanda gibi birçok ülkede standart olarak kullanılan güvenilir bir yöntemdir.

KİMLER KALP HASTALIĞI RİSKİ TAŞIYOR?

• Ailesinde kalp hastalığı hikayesi olanlar
• Kilolu ve kan yağları yüksek olanlar
• Sigara içenler
• Yüksek tansiyonu olanlar
• Diyabeti olanlar
• Aşırı stres altında çalışanlar

Kalp hastalıklarının tanı ve tedavisindeki tıbbi ve teknolojik gelişmelerle artık hastaların daha konforlu tedavi süreçleri geçirdiği bir dönemdeyiz. Damarlardaki darlıkları gideren stent uygulamaları, hastaya çok daha büyük bir konfor yaşatan el bileğinden anjiyo, koroner CT anjiyo, sanal anjiyo, kalp pilleri, kalp krizi risk düzeylerini ortaya koyan kalsiyum skorlamalar, by-pass ameliyatları ve doğumsal kalp hastalıklarının cerrahi tedavilerinde gelinen başarılı nokta oldukça etkileyici. Özellikle SHAPE benzeri risk belirleme yöntemleri, korunmada hastanın tedaviye uyumunu artırmaktadır.

Kardiyoloji alanındaki cerrahi yöntemlerden korkmayın ve tedavinizi geciktirmeyin. / Cerrahi tedavinin ardından doktorunuzun tavsiyelerine uymaya devam edin ve kontrollerinizi aksatmayın.

Bilimsel araştırmalara göre; kalp rahatsızlığı olan ve grip aşısı yaptıran kişilerde, kalp krizinden kaynaklanan ölüm oranlarında yarı yarıya düşüş söz konusu. Diyabet, kronik kalp yetersizliği gibi kronik hastalığı olanların ve 50 yaş üstü kişilerin her yıl mutlaka grip aşısı yaptırması bu açıdan son derece önemli. ABD’deki Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezi (CBC), koroner arter hastalığı olan, damar tıkanıklığı sürecini yaşayan, by-pass olmuş, stent uygulanmış ya da balonla damarları açılmış hastalara ve kalp yetersizliği gelişmiş olan bireylere grip aşısını önermektedir. Kalp sorunu yaşayanlar, gribe yakalanma açısından daha fazla risk taşımamakta; ancak kalp yetersizliği olan hastalarda grip ataklarından sonra daha ciddi solunum yolları enfeksiyonlarının oluştuğunu ve zatürrelerin de arttığını söylemek mümkündür. Grip aşısı bunlara karşı da bir koruma sağlamaktadır. 

Özellikle 50 yaş üstündeyseniz, aşı dönemi geldiğinde (ekim ayından itibaren) grip aşınızı yaptırın. Açık havada egzersiz yaparken aşırı soğuk ve sıcak havaları tercih etmeyin. Yaz sıcaklarında –özellikle öğlen saatlerinde- güneşin altında kalmayın. Yaz döneminde günlük su tüketiminizi eksiltmeyin, gerekli durumlarda artırın. / Sıcak havalarda sağlıklı beslenme alışkanlığınızı sürdürün ve ağır, yağlı ve sindirimi zor kızartmalardan mutlaka uzak durun. / Kalp hastalığı yazla birlikte tatile girmez. Bu nedenle doktorunuzla görüşmeden kalp ilaçlarınızı azaltmayın, bırakmayın. İdeal olan; yaz sıcakları yüksek derecelere ulaşmadan, uzun tatile, seyahate çıkmadan kalple ilgili kontrollerinizi yaptırmanızdır. Kalp check-up’ında hedef, öncelikle hastalığa zemin hazırlayan değiştirilebilir risk faktörlerini ortadan kaldırmak ve olası bir hastalığın erken teşhis edilebilmesini sağlamaktır. Bu sayede ileride ciddi sorunlara yol açabilecek hatta hastanın yaşamına mal olabilecek kalp hastalıkları kolaylıkla tedavi edilebilmektedir. /20 yaştan itibaren her beş yılda bir; kandaki toplam kolesterol, LDL (kötü huylu) kolesterol, HDL (iyi huylu) kolesterol ve trigliserid düzeylerinizi ölçtürün. Eğer bunlar normalden daha yüksek düzeydeyse ölçüm sıklığınızı artırın.

Bir kişinin kalp hastalığına yakalanmış olması, tatmin edici bir cinsel yaşamın bittiği anlamına gelmemelidir. Cinsel aktivitelere yeniden başlandığında kalp krizi geçirilebileceği ya da hastanın aniden ölebileceğine dair inanış yaygın olsa da bu risk azdır. Cinsel ilişki, yaklaşık olarak ancak birkaç basamak merdiveni hızlı çıkmak kadar kalbi yorar. Genellikle kalp hastalığı ya da kalp cerrahisi geçirmiş olan bir kişi kendini hazır hissettiği zaman cinsel yaşamına geri dönebilir durumdadır ve çekincesi varsa doktoruyla bunu paylaşmalıdır.

Sinirli ya da stres altında olduğunuz bir durumda cinsel aktiviteye başlamayın. Dinlenmiş, rahat, günlük yaşamın getirdiği gerilimlerden uzak bir zamanı tercih edin. / Çok tok durumdayken başlamaktansa, cinsel ilişki için, yemek yedikten sonra 1-3 saat süre geçmiş olmasını tercih edin. 

Stresin sağlık, özellikle de kalp sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri uzun dönemden bu yana biliniyor. Stres kat sayısı yüksek olan kişiler, daha sık kalp hastalığına yakalanmaktadır. Son bilimsel çalışmalar da, stresin kalp rahatsızlıklarına nasıl yol açtığını ortaya koymaktadır. Stres anında salgılanan hormonlar, tüm kaslarda kasılma, damarlarda büzülme gibi durumlara yol açabilmektedir. Adrenalin, stres hormonu olarak da adlandırılan kortizon ve steroid gibi hormonlar, stres esnasında salgılanan hormonlardır. Bu süreçte kalbin de cevabı anında olmakta; daha hızlı atmakta ve çarpıntı oluşmaktadır. Hormonların etkisi ile kan basıncı yükselirken, damarlar büzülmektedir. Kronik stres, vücudun sürekli o hormonlarla mücadele etmesi, o hormonlara cevap vermesidir.

Günün yorgunluğunu ve stresini dağıtmak için hobi edinin. Örneğin, güzel bir müzik arşivine sahip olmak herkese iyi gelir. Sizin için stres kaynağı olan ortamlardan mümkün olduğunca uzak durun. Güneşli (öğlen saatleri dışında) ve temiz havalarda doğayla daha yakın temasta olun. Bu psikolojik olarak tazelenmenizi ve bedenen de gençleşmenizi sağlar. Stresi artıran en önemli faktörlerden biri de kuşkusuz trafik. Eğer yoğun trafiğin olduğu bir şehirdeyseniz, aracınızda komedi içerikli CD’ler bulundurup, trafiğin sıkıştığı anlarda dinlemeyi tercih edin. Kadınlarda kalp krizi; göğüs ağrısından çok, anksiyete, bulantı, sersemlik, çarpıntı ve soğuk terleme gibi belirtilerle gelmektedir.

Günde en az iki kez dişlerinizi fırçalayın ve en az altı ayda bir mutlaka diş muayenenizi yaptırın. Eğer kalp hastalığınız varsa, diş doktorunuza bu konuda muhakkak bilgi verin. Çünkü diş tedavilerinizin öncesinde enfeksiyondan koruyucu antibiyotik almanız gerekir. Böylece tedaviniz sırasındaki kanamalar sonucu kan dolaşımına karışan enfeksiyon etkenlerinin, kalpteki sorunlu bölgeye ulaşıp ciddi bir soruna neden olması önlenebilmektedir. 

Dişeti hastalıkları (periodontal) ve kalp hastalıkları arasında doğrudan bir ilişki olduğu henüz kesin olarak kanıtlanmasa da doktorlar, ağız sağlığı ile kalp-damar sağlığı arasında önemli bir bağ olduğuna inanıyor. Nitekim Centers for Disease Control and Prevention tarafından yürütülen ve Stroke dergisinde yayımlanan bir epidemiyolojik çalışmada, ileri derecede diş kaybı ile kalp krizi ve inme arasında bir ilişki olduğu görülmüştür. Özellikle doğumsal kalp hastalığı olanlarda ağız hijyeni ve diş sağlığı daha da önemlidir. Diş ve dişetleri iyi temizlenmediğinde ağız içindeki bakteriler kan dolaşımına karışarak kalbin defektli kısımlarında, hayatı tehdit eden çok ciddi enfeksiyonlara neden olabilmektedir.

Sağlıksız yaşam koşullarının bir sonucu olan kolesterol sorunu artık çocukları da etkiliyor. Kolesterolün dengede tutulması konusunda en önemli rol aileye, özellikle de anneye düşmektedir. Tüm aile için pişirilen yemeklerde kolesterol açısından dikkatli hareket etmek, çocukları sağlıklı beslenme konusunda bilgilendirmek önemlidir.

Yüksek kolesterolün kalp hastalığı riskini artırdığı uzun süredir bilinen bir gerçek. Dolaşımdaki fazla kolesterol kalbi besleyen damarların iç yüzeylerinde plak adı verilen birikimler yaparken, bu plaklar büyüyerek kan dolaşımını engelleyebilmektedir. Doymuş ve trans yağların tüketimi “kötü kolesterol” olarak bilinen LDL kolesterol düzeyini, dolayısıyla kalp hastalığı riskini artırmaktadır. 

Margarin, kırmızı et, tam yağlı süt ve ürünleri, kızarmış gıdalar, ticari unlu mamuller gibi “kötü” yağlardan mümkün olduğunca uzak durun. Zeytinyağı, fındık yağı, mısırözü yağı, balık, ceviz, soya fasulyesi gibi “iyi” yağlar içeren besinlerin tüketimine özen gösterin. Günlük kalorinin en fazla yüzde 30’u olması gereken yağ tüketiminde bu yağlara ağırlık verin. / Liften zengin tahıl, kepek, fasulye, meyve ve sebzeleri düzenli tüketin. Unutmayın, çözülebilir lifler kan kolesterolünü yüzde 15 kadar düşürebilmektedir. Çocuğunuz için hazırladığınız yemeklerdeki kolesterol ve yağ içeriklerine dikkat edin. Yürüyüşler, oyunlar ve spor gibi egzersiz içeren aile aktiviteleri planlayın. Çocuğunuzun kolesterol seviyelerini üç aylık beslenme değişikliklerinin ardından yeniden test ettirin. Çocuğunuzun atıştırmalarını kurabiyeler ve krakerlerden; meyveler, bebek havuçları gibi çiğ sebzeler ve tuzsuz patlamış mısıra çevirin. En iyi atıştırma şekli elma dilimleri, portakal dilimleri, yağsız yoğurda karıştırılmış meyve ve yağsız patlamış mısırdır.  Onların çocuk olduğunu ve sevdikleri yemekleri doğum günü partilerinde ve okul etkinliklerinde engelleyemeyeceğinizi unutmayın. Sosisli sandviç, dondurma, kızartmalar ve pizza gibi çok yağlı yemekler, diğer sağlıklı yemeklerle aynı gün ve haftanın geri kalanında dengelendiği zaman çocuğunuzun beslenmesinin bir parçası olabilir.

Tıp literatüründe ‘sessiz iskemi’ olarak ifade edilen gizli kalpte, koroner damarlarda önemli derecede darlık olduğu halde kişi efor veya istirahatte herhangi bir rahatsızlık hissetmez. Ancak bazen çabuk yorulma, hazımsızlık gibi kalp hastalığından şüphelendirmeyecek hafif yakınmalar olabilir. Gizli kalp, diyabetlilerde (şeker hastalarında), kadınlarda ve 65 yaş üzerinde hem erkek hem de kadınlarda daha sık görülür. Erken teşhis çok önemlidir. Teşhis için efor testi, ritm holteri (24 saatlik EKG kaydı), stres ekokardiyografi ve çok kesitli bilgisayarlı tomografi gibi riski az olan tetkiklerden yararlanılır. Bu tetkikler hastalık varlığı şüphesi doğurursa koroner anjiyografi gibi ileri tetkiklerle tanı kesinleştirilir. Yapılan tetkikler sonucu sessiz iskemi tanısı konan hastalarda diyabet varsa kan şekerinin iyi kontrol edilmesi, tansiyon ve kolesterol yüksekliğinin etkin tedavisi, sigara kullanılıyorsa bırakılması, fazla kilosu varsa azaltmaya yönelik tedbirler alınması ve doktor tarafından önerilen ilaçların düzenli kullanılması önemlidir.

Çocukluk çağında teşhis ve tedavisi yapılmayan uzun süreli hipertansiyon; vücuttaki tüm damar sisteminin duvar yapısını bozarak, aynı erişkinlerde olduğu gibi beyin, göz, kalp, böbrek gibi hayati organlarda önemli sonuçlara yol açabilmektedir. Beyin ve göz damarlarında kanamalar, kalpte özellikle sol kalp boşluklarında genişleme ve fonksiyon kayıpları, erken ateroskleroz, böbrek kan akımı azalmasına bağlı kalıcı böbrek hasarları gelişebilmektedir.

Sık rastlanan bir hastalık olan hipertansiyon, kalp hastalığı için önemli bir risktir. İlaçlara ek olarak fazla kiloların verilmesi, egzersiz ve tuz kısıtlaması tedavinin önemli unsurlarıdır. Bunlara ek olarak son zamanlarda yapılan çalışmalar sebze ve meyvelerden zengin, az yağlı beslenmenin kan basıncının düşürülmesinde etkili olduğunu göstermiştir. Bu tip beslenmede potasyum, magnezyum, kalsiyum daha fazla, sodyum ve zararlı yağ türleri daha az tüketilmektedir.

Günde 6 gramdan fazla tuz tüketmeyin. Özellikle hipertansiyon hastasıysanız tuz tüketiminizi bu miktarın altına indirin. Böbreklerinizin çalışması normalse düşük sodyumlu-yüksek potasyumlu tuzları tercih edebilirsiniz. Ani tansiyon yükselmelerinde kullanılan dilaltı ilaçlarını doktorunuza danışmadan kullanmayın. Bu ilaçlar nedeniyle ani tansiyon düşüşleri de olumsuz sonuçlara yol açabilmektedir. Tansiyon yükseltici etkileri bilinen iltihap giderici ilaçlar (NSAİD), doğum kontrol hapı, soğuk algınlığı ilaçları ve ağrı kesicileri kullanırken doktorunuza danışın.
Hipertansiyon tedavisinin ömür boyu sürdüğünü unutmayın. İlaçlarınızı düzenli olarak kullanmayı sürdürün. Bebeklerde; huzursuzluk, sebepsiz aşırı ağlama, terleme, sık nefes alma ve beslenme güçlüğü gibi belirtilere dikkat edin. Bunlar hipertansiyonun habercisi olabilir. Daha büyük çocuklarda ise; baş ağrısı, yüz kızarıklığı, görme keskinliğinde azalma, çabuk yorulma, çarpıntı, egzersizle bacaklarda ağrı, nefes nefese kalma gibi şikayetler hipertansiyonu akla getirmelidir.  Çocuklarınıza uzun süreler TV izletmeyin. Bu durum, dolaylı olarak hipertansiyonu kolaylaştırabiliyor. Hareketsizlik ve televizyon karşısında sürekli yemek yeme günümüzde giderek artan bir sıklıkla erken yaşlarda obeziteye sebep olmaktadır. Bunun sonuçlarından biri olarak hipertansiyon aşırı kilolu hareketsiz çocuklarda artık daha sıklıkla karşımıza çıkan bir durum.

Günümüzde doktor kontrolünde düzenli egzersizin yararlı etkileri konusunda görüş birliği var. Düzenli yapılan egzersizler; kalp ve akciğer fonksiyonlarını olumlu yönde etkilerken, kan basıncının düşürülmesine de yardımcı oluyor. Vücuttaki yağ oranını azaltıyor, total kolesterol düzeyini düşürüyor HDL (iyi huylu kolesterol) düzeyini artırıyor, stres ve depresyona direnci yükseltiyor, ortopedik yaralanmaların oranını azaltıyor.  Yapılan araştırmalar, kalp krizi geçirdikten sonra egzersiz programına katılan hastalarda ölüm riskinin, katılmayanlara göre yüzde 20-25 oranında azaldığını göstermektedir. 

Herhangi bir sağlık probleminiz olmasa bile egzersiz uygulamalarına başlamadan önce mutlaka doktorunuza danışın. Unutmayın! Yaşınıza ve sağlık durumunuza göre sizin için en uygun egzersiz biçimini size doktorunuz söyleyecektir. Egzersizin yoğunluğunu ayarlarken hedef kalp hızını kriter olarak alın. / Kalp sağlığınızı korumak için doktorunuza danışarak, haftada en az 4 gün 30-60 dakika süreyle egzersiz yapın. Bunun için yürüyüş yapabilir, bisiklete binebilir ya da yüzebilirsiniz. Egzersizleri hafif bir yemeğin ardından 1-2 saat sonra uygulayın.  Eğer bir kerede 30 dakika süreyle egzersiz yapamayacak durumdaysanız, bu süreyi 5’er veya 10’ar dakikalık seanslara bölmeyi tercih edin.

Özellikle havuç, portakal gibi renkli sebze ve meyvelerde bulunan flavanoid, hipertansiyona çok iyi gelen bir maddedir. Antioksidan da denilen bu madde, kakaonun içinde oldukça yüksek miktarda mevcuttur. Bu nedenle kakao oranının yüksek olduğu siyah çikolata, hipertansiyona iyi gelmektedir. Siyah çikolata alırken içindeki kakao oranının en az yüzde 60 ve üzeri olmasına dikkat edilmelidir. Hipertansiyonu olan hastalar günde, bar halindeki bir bitter çikolatanın iki karesini tüketebilirler.

Beslenme kişinin fiziksel, zihinsel ve duygusal durumunun sağlığı için hayati önem taşıyan bir unsur. Ne yazık ki yanlış beslenme alışkanlıkları ülkemizde ve tüm dünyada insan sağlığını olumsuz yönde etkilemeye devam ediyor.

Orta derecede karbonhidrat, protein ve az miktarda ancak sağlıklı yağlardan oluşan dengeli öğünlerle beslenin. Tam yağlı süt ve ürünlerinden yağı azaltılmış olanları tercih edin. Kırmızı et yerine balık, derisi hariç kümes hayvanları ve az yağlı etler tüketin. Bol miktarda sebze ve meyve tüketin. Günde en az 8-10 bardak su için. Pişirme tekniklerine dikkat edin; kızartmadan kesinlikle uzak durun, buharda, fırında ve ızgarada pişirme tekniklerini tercih edin. 

Damar sertliği yoğunluğu, kalsiyum birikimine bakılarak tespit edilmektedir. Sağlıklı bir insanın koroner damarlarında kalsiyum birikimi bulunmaz, yani kalsiyum skoru “0”dır. Koroner damarlarda kalsiyum bulunması, kalp krizi ihtimalini ortaya çıkaracak ölçüde koroner ateroskleroz (damar sertliği) varlığının habercisidir. Bu damarlardaki kalsiyum birikiminin miktarı ne kadar fazlaysa kalp krizi riski de o kadar fazladır.

SHAPE ileri tarama programının amacı; vücudunuzda oluşmakta olan damar sertliğinin (ateroskleroz) varlığını ve varsa nasıl bir seviyeye ulaştığını hesaplamak, buna neden olan unsurların deşifre edilmesini sağlamaktır. Bu sayede kalp krizi riskinin belirlenmesi sonucu, bunu yaratan faktörler tespit edilerek önlem alınır. Böylece risk azaltılırken, aslında koroner kalp hastası olup da bunun farkında olmayan kişiler saptanarak gerekli tedavinin uygulanması sağlanır. SHAPE, bir tedavi programı içermez. Risk belirlemesi yapıldıktan sonra sonucu değerlendiren kardiyolog, kişiye özel bir korunma ve tedavi programı planlayarak bunu hastayla paylaşır.

Çocuklardaki doğumsal kalp hastalıkları da bir diğer önemli konudur. Hem anneye hem de çocuğa ait faktörler hastalık olasılığını yükseltebilmektedir. Annede doğuştan kalp hastalığı, şeker hastalığı (diyabet) varsa, anne hamilelikte bazı gribal enfeksiyonları geçirmişse (örneğin, kızamıkçık), hamileliğin özellikle ilk aylarında kullanılan bazı ilaçlar bebekte doğumsal kalp hastalığı sıklığını artırabilir. Ancak günümüzde doğumsal kalp hastalıklarının nedenleri, erken tanı ve tedavilerine yönelik yapılan çalışmalarda ciddi mesafeler kat edilmiş durumda. 

Bebeğinizde doğumsal kalp hastalığı riski yüksekse hamileliğin 20. haftasında bebeğinize fötal ekokardiyografi adı verilen ayrıntılı kalp incelemesi yaptırın.  / Bebeğiniz/çocuğunuz sık ve zor nefes alıyorsa, emerken çabuk yoruluyorsa, terleme, bayılma, morarma, karın ve göğsün solunuma aşırı eşlik etmesi gibi durumlar söz konusuysa vakit kaybetmeden çocuk kalp doktoruna başvurun. Çocuğunuzda doğumsal bir kalp hastalığı varsa, özellikle soğuk havalarda yaygın görülen viral bakteri ve üst solunum yolları enfeksiyonlarına karşı daha dikkatli olun. Bu hastalar için önerilen özel aşıları yaptırın. / Yeni doğan bebeğinize doğumsal kalp hastalığı teşhisi konduysa anne sütü ile beslenmesi çok daha önemlidir. Bu bebekleri beslenirken çabuk yoruldukları için sık aralarla kısa kısa beslemek gerekir. Doğumsal kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olan çocukların pek çoğu sağlıklı çocuklar gibi günlük hayatlarına devam edebilir. Ancak yapabilecekleri sporlar konusunda mutlaka doktorunuza danışmalısınız. Geçirdikleri ameliyat şekline göre yarışmalı sporlardan uzak kalmaları gerekebilir. Bilimsel araştırmalar, damarlardaki bozulmanın 7-8 yaşlarından itibaren başladığını gösteriyor. Yaşam biçimini değiştirmek, kilo vermek ve kan yağlarını düşürmekle damarlardaki daralma hızı durdurulabilmekte, hatta geriletilebilmektedir. Bu yöntemle, damarlardaki yüzde 70 darlığın yüzde 50’ye kadar çekilebildiğini söylemek mümkün.

Kadınlarda kalp krizi belirtileri erkeklerden farklıdır. Özellikle kalp krizini düşündüren semptomlar göğüs ağrısından çok, açıklanamayan anksiyete, bulantı, sersemlik, çarpıntı ve soğuk terlemedir. Bu belirtilerle karşılaştığınızda mutlaka dikkate alın ve yardım isteyin.
Her yıl 45 yaşın altında 9 binden fazla kadın kalp kriziyle karşı karşıya kalmaktadır. İlk kalp krizinden sonra yaşamını sürdüren kadınların oranı erkeklere nazaran fark edilir derecede düşüktür. Kalp krizinden sonraki yıl içerisinde erkeklerin yüzde 25’i yaşamını yitirirken, bu oran kadınlarda ise yüzde 38’dir. Ayrıca, bir kadının ikinci kalp krizini yaşama riski erkekten daha yüksektir. Kadınların yüzde 35’i altı yıl içindeki ikinci kalp krizini yaşarken erkeklerdeki oran yüzde 18’dir. Bu şaşırtıcı istatistikler de gösteriyor ki, kalp hastalıklarında kadınların çok daha fazla dikkatli ve tedbirli olmaları gerekmektedir.

Comments are closed.