logo

Ruh ve beden

Boşluk psikolojinin ebeveynidir. – Friedrich Nietzsche   

Belki gerekli olan konuşmak için daha iyi koşullar aramaktır. Ve onaylamadığımızı farklı bir şekilde ifade etmenin yolunu aramaktır. Her zamanki yerimizden daha sıcak ve arkadaşça bir noktaya geçmek bazen iletişimi canlandırmaya yarayabilir. İçten konuşmak, başkalarının ne hissettiğini düşünerek değil daima hislerinizi takip ederek ilerlemek, asla başarısız olmayacak bir reçete sayılabilir.

Bazen karşımızdakine zarar vermeden öfkemizi veya kızgınlığımızı ifade etme güçlüğüyle karşı karşıya geliriz. Burada çıkış yolu, konuşmamak değil anlaşmaya giden yollar arayıp bulmak ve köprüler kurmaktır. Sözlerin eksikliği diğer kişinin teslim olmasına neden olabilir ama bu, çatışmanın son bulduğu anlamına gelmez. Ayrıca diğer kişi vazgeçmeyebilir ve bu durum tehlikeli bir kar topu etkisi yaratabilir.

Diğer yandan, biriyle konuşmamak bir süre için işe yarayabilir. Cezayı yerine yerleştirirsiniz ve diğer kişi buna tepki verir. Özür diler, değişeceğine söz verir ve istediğinizi yapacağınızı söyler. Ama uzun vadede ortaya yeni üzücü durumlar çıkar ve daha çok güceniklik duyarsınız. Sessizliğin bir sorunu tamamen çözmesi veya bir çözüme yol vermesi nadiren gerçekleşen bir durumdur. Tek yaptığı şey, asıl meselelerin üzerini örtmektir. Kimi zaman sessiz kalmak, konuşmaktan daha iyidir bu doğru. Mesela, aşırı öfkelendiğimizde böyledir. Öfke, meseleyi abartmamıza neden olur ve gerçekten düşündüklerimizi ifade etmek yerine diğer kişiye zarar verme düşüncesi zihnimizi kurcalar durur. Bu koşullarda kendimizi toplayana ve sakinleşene dek hiçbir şey söylememek en doğrusudur. Söz konusu durumda bu akıllıca bir karardır.

Başkalarıyla konuşmamaya karar veren insanların açık nedenleri vardır. Ayrıca bu durumun nasıl sonuçlanacağı konusunda da kesin bir beklentiye sahiptirler. Ama bu tür taktiklere başvuran kişilere şunu sormak istiyoruz: diğer kişinin sessizliğinizin ne anlama geldiğini gerçekten anladığından emin misiniz? O kişinin değişmesini ya da istediğinizi yapmasını sağlamak için en iyi yolun, diyalog eksikliğiyle o kişiye saldırmak olduğundan emin misiniz? Sessizlik sadece daha fazla mesafe yaratır. Mesafe ise anlayış için ve zarar görmüş bağları onarmak için iyi bir müttefik değildir. Aradaki boşlukları iyice genişletmekten başka bir şey yapmaz.

Sessizlik pek çok anlam taşıyor olabilir. Bunlardan bazıları gerçekten şiddet içerir. Biriyle konuşmamak, pasif-agresif bir tavır benimsemek demektir. Yani diğer kişiye karşı şiddet içeren bir davranış sergilemektedirler ama gizli bir şekilde. Çoğu kez bu tür davranışlar doğrudan saldırıdan daha zehirlidir. Çünkü sessizlik, her türden yorumun mümkün olduğu durumlarda bir kara deliğe dönüşür.

Bütün bu senaryolarda yaşadıkları çatışmayı aşmak için sessizliğin en iyi strateji olduğunu öne sürerler. O ya da bu sebeple kelimeleri verimsiz olarak görürler. Bu yüzden sorun yaşadıkları o kişiyle konuşmayı bırakmaya karar verir ve böylece o kişinin bu durumu ceza olarak göreceğini umarlar. Bunun sonucunda diğer kişi, tavrını yeniden gözden geçirecektir.

Biriyle konuşmayı kesmenin geçerli olduğunu savunan her türlü argüman mevcuttur. Aslında amaçladıkları şey, o kişiyi cezalandırmaktır. Diğer kişinin o sessizlikte bir kınama olduğunu anlamasını amaçlarlar. Peki bunu sessizlikle iletmek yerine neden söylemeyi tercih etmiyorlar? Bu yöntemi tercih eden insanların ileri sürdüğü temel nedenler şunlardır:

  • Hakaretlerin havada uçuştuğu bir tartışmaya katılmaktansa bir kişiyle konuşmayı bırakmak daha iyidir.
  • Bu kişi beni dinlemiyor. Değişmesi için ne kadar yalvarıp yakarsam da beni dinlemiyor. O yüzden, hiçbir şey söylememek daha iyi, zaten konuşmamın ne anlamı var ki?
  • Benden özür dilemesi gerek çünkü bana şunu yaptı (ya da söyledi veya yapması gerekeni yapmadı söylemedi).
  • Her defasında aynı noktada kendimizi buluyorsak neden konuşmakla uğraşayım ki? Konuşmayı bırakmam daha iyi. Böylece vazgeçmeyeceğimi anlar.

Konuş ki seni görebileyim.  Sokrates

Biriyle diyalog başlatmak her zaman kolay değildir, özellikle de çözmesi imkânsız bir sorun varsa. Ama meseleyi doğrudan ele almak yerinde o kişiyle konuşmayı bıraktığınızda elinize geçen tek şey, bir diğer gerginlik yaratmaktır. Çözülmemiş olan tartışmanın üzerine bir de gerçek bir zehir kazanına dönebilecek bir belirsizlik eklenir. Oysa pek çok insan, bir sorunu diyalog yoluyla çözmek için samimi bir istek duymaz. İstedikleri şey, diğer kişinin onların bakış açısını kabul etmesidir. Böylece diğer kişinin teslim olması için sessizliği ceza olarak kullanır. Nihayetinde bu çocukça bir tavırdır. İşin en kötüsü de hiçbir şeyi çözmemesidir. Sorun tam oradadır ve egoyu yüceltmeye devam eder.

Bazen sessizliği ceza olarak kullanırız ve biriyle konuşmamak; öfkeyi, kınamayı ya da farklı fikri olmayı “ifade etmek” için bir kaçış gibi gözükebilir. Bir problemi aşmak ya da birinin değişmesini sağlamak için bu yöntem ne kadar etkili olabilir? İçimizde bizi yakan bir güceniklik varken sözlerden kaçınma kararının anlamı nedir?

Başkalarıyla ilgili rahatsız olduğumuz her şey kendimizi tanımamızı sağlar. Carl Gustav Jung

Siz bugün gerçekleştireceğiniz bir eylem üzerine dersiniz ki “kesin kötü bir sonuç alacağım” ancak sonuç gelir ve bir bakarsınız, hiç düşündüğünüz gibi bir sonuç gelmemiştir. Aynı şekilde dersiniz ki “kesin iyi bir sonuç alacağım” ancak sonuç gelir ve bir bakarsınız sonuç gerçek anlamda berbattır. Hayatta bunun örneklerini illa ki yaşamışsınızdır. Yeni bir girişimde veya yeni bir eylemde bulunacağımız zaman “ya şöyle olursa ya böyle olursa” gibi aklımıza gelen olumsuz düşünceler umursanmamalıdır. Bizlere düşen görev kazanmak, başarmak için yapmamız gerekenleri harfiyen yapmak ve gerisini zamana bırakmaktır.

Yani hayatta daima doğal olarak dan olumsuz duygulara maruz kalacaksınız! Bu hayatının yasasında var! Ve bizlerinde bu yasaya göre hareket etmesi gerekmektedir. Eğer bu yasaya göre hareket etmezseniz, yani olumsuz duyguları hissetmemek için araştırma yapar ve “kendimi iyi hissettiğim zaman” harekete geçeyim derseniz, hayatta kazanan bir insan olma ihtimaliniz çok düşüktür.

Bu hayatta başarı için muhakkak ki olumsuz diye tabir ettiğiniz duygulara maruz kalmalısınız. Çünkü bu hayatta; Çalıştıkça strese maruz kalacaksınız. Yeni girişimlerde bulundukça ( insanlarla tanışma da bunun içine girer) bilinmezliğin içine girdiğiniz için korkacaksınız. Yeri gelecek çalışmaktan bunalacaksınız. Yapmış olduğunuz girişimlerde “Ya başarısız olursam” diyecek ve kaygılanacaksınız.

Hissettiğimiz olumsuz duygulara karşı sahip olmamız gereken tutum “Bu duyguların varlığını kabul etmek ve bu duygulara rağmen umursamadan harekete geçmek veya harekete devam etmektir.” Mesela herhangi bir durum karşısında kendinizi özgüvensiz hissettiniz diyelim, yapmanız gereken bu özgüvensizliği umursamadan harekete devam etmektir. Bu doğru olan tutumdur. Yanlış olan tutum; o anda oradan ayrılmak ve daha özgüvenli hissedilen bir anda o durum ile yüzleşmeye gelmektir. İnsanların birçoğu olumsuz duygulara karşı yanlış olan tutum içerisindedir ve daima hissettikleri duygulara önem vermektedir.

Olumsuz duygulara fazla odaklanmanın sonucunda sadece içinizdeki olumsuz duyguyu daha da çok büyütmeye başlarsınız. Olumsuz duygulara fazla odaklanmanın sonucunda, kendi kendinizi durduk yere hasta ilan edebilirsiniz. Bu yüzden hayatınız içerisinde hissettiğiniz olumsuz duyguları “hissetmemeye çalışmak, o duygulardan kurtulmak için araştırma yapmak” gibi eylemlerden kaçınmalısınız. Çünkü o duygulardan kurtulmaya çalıştıkça, o duyguları umursamış olursunuz. Umursadıkça ise hissettiğiniz o olumsuz duygu daha da fazla büyür ve sizi tamamen kendisine hapseder.

Hayattaki kaybedenler topluluğu, insanların hissettiği olumsuz duygulara çok fazla odaklanmasının sonucu oluşuyor.” Nitekim toplumun %80’lik kesimi, yapacakları eylemler sonucunda hissedecekleri olumsuz duygulara odaklandığı için girişimde bulanamıyor ve hiçbir şey kazanamıyor. Ancak geriye kalan o ufak kesim, eylemleri sonucunda hissettikleri veya hissedecekleri olumsuz duyguları umursamadıkları için girişimde bulunabiliyor ve neticede bazı maddi ve manevi varlıkları kazanma şansını yakalıyorlar. İşte bu yüzden olumsuz duyguların varlığını umursamamak oldukça önemlidir.

Umursamak, en kısa açıklaması ile birlikte “herhangi bir olaya, olguya veya varlığa” değer vermektir ve umursamak insanda bazı duyguların oluşmasına neden olur. İnsanların ne dediğini” çok umursarsanız, yani insanların düşüncelerine çok değer verirseniz rezil olmaktan veya reddedilmekten çok korkarsınız. Çünkü diğer insanların düşünceleri sizin için çok önemlidir. Umursamak bizlerde bir takım duyguların oluşmasına neden olur ve umursamanın doğuracağı bir diğer önemli sonuç da herhangi bir olayı, olguyu veya varlığı büyütmenize sebep olmasıdır. İşte umursamanın asıl kilit noktası da budur. Nitekim sizler bir şeyi büyütmeye başladıkça o büyüttüğünüz şeyin karşısında kendinizi güçsüz hissetmeye başlarsınız. Kendinizi güçsüz hissettikçe o eylemi yapmak sizler için çok daha zor hale gelir ve neticede o eylemi gerçekleştirmezsiniz.

İşini sevmek işkolik olma anlamına gelmez. İşini ne için yaptığını, yaşamına ne tür değerler kattığını ve başkalarına ne tür faydalar yarattığını bilen insanlar bunu sağlıklı ve sürekli bir şekilde yapabilmek için işkolik olmamaları gerektiğini bilirler. İşkolikler, işlerini çok sevdikleri için değil doğru ve akıllı çalışmayı bilmedikleri için bu şekilde çalışırlar. İşini seven insanlar, kendilerini anlayan, yardımcı olan ve kendileri de işlerini severek yapan diğer insanları severler. Böyle bir ortamdaki sevgi, iş yaşamına anlam kazandıran, onu zenginleştiren, çalışmayı değerli ve anlamlı bir uğraşa dönüştüren ortak bir duygu yaratır. Bu duygu, iş tatminini ve performansı bir başka yaklaşımla ya da yöntemle sağlanabilecek düzeyden çok daha fazla yükseltir.

İşini gerçekten sevmek cesaret göstermeyi ve gerektiğinde mücadele etmeyi gerektirir. Zora gelemeyen, sıkıntıya girmek istemeyen, işi için zaman ve enerji harcamayı göze alamayan, risklere ve belirsizliklere katlanamayan ve gerektiğinde özveride bulunmayan insanlar sevdiklerini söyledikleri işlerini gerçekte sevmemektedirler. İşini gerçekten sevenler onun için hobilerine ve ailelerine ayırmaları gereken zamandan da vazgeçebilirler. Sağlıklarını bile bazen ikinci planda tutabilirler. Kişisel zevklerini ve gururlarını işlerinden daha önde görmezler. İşlerini; fiziksel, zihinsel ve duygusal bütünlük içinde severler. İşlerini yaparken fiziksel olarak daha canlı, zihinsel olarak daha berrak ve kıvrak ve duygusal olarak da daha doygun olurlar. İşlerinde bedensel yorgunluk, zihinsel durgunluk ya da duygusal bunalım yaşamazlar.

İşleri yaşam amaçlarını gerçekleştirmek için bir araç olarak gören ve bu amaçlara ulaştıracak her ortamı ve olanağı değerli gören insanlar işlerinde kısa dönemli kazançların hesabını yapmazlar. Bir hesap, bir çıkar uğruna sevmek sevgiden çok bir ticari işlemdir, bir alışveriştir. Çalışma hayatında işlerini çok sevdiklerini söyleyen kişilerin çoğu gerçekte işi değil, parasal getirisini önemsemektedirler. Bu kişiler hesaplarına gelmediğinde işlerini çok kolay terk etmektedirler.

Bazıları, belki birilerine hoş görünmek, işe alınmak ya da yükseltilmek için işlerini çok sevdiklerini söylerler. Bunu bazen o kadar çok söylerler ki sonuçta kendileri de inanırlar. Bazıları da işlerini başkaları sevdiği ve kendisine de sevmesi gerektiğini söyledikleri için severler. Bu kişiler adeta başkalarının sevgisini ödünç alırlar. Başkalarının ilgisini ve sevgisini kazanmak ya da onların desteğini almak için işlerini çok sevdiklerini söylerler ya da sever gibi yaparlar. Sevmek insanın istemesi, karar vermesi ve kararlılık göstermesiyle geliştirilebilen bir duygudur. Bu duygu, başkasının istemesi ve karar vermesiyle ortaya çıkıyorsa son derece yüzeysel ve yapmacık bir sevgi olacaktır.

Bir insanın performansı şüphesiz o işle ilgili bilgi ve beceri sahibi olmasına, ne yapacağını bilmesine ve bu bildiğini uygulayabilmesine bağlıdır. Ancak bunlardan daha önemlisi, kişinin performansı işiyle ilgili olumlu tutum içinde olmasına, heves ve heyecan duymasına, kısaca işini sevmesine bağlı bulunmaktadır. İşini sevmeyen bir insan bildiğini ve yapabildiğini işine yansıtamayacak ve sonuçta başarılı olamayacaktır. İşini sevme konusunda ilginç olan bir durum çoğu insanın işini sevmenin gerçekte ne anlama geldiğini bilmediğidir. İşini sevmeyi, işten hoşlanmak, işyerinde iyi vakit geçirmek, keyif almak ve huzurlu olmak olarak düşünen çok kişi bulunmaktadır.

Her çalışan, başarılı olmak için işini sevmesi gerektiğini bilir ve sevdiği bir işte çalışmak için çaba harcar. İş ararken sevdiği işleri ve bu tür işlerin bulunduğunu düşündüğü işletmeleri tercih eder. Eğer sevmediği bir işte çalışmak zorunda kalırsa bunu geçici bir süre için yaptığını düşünür, kendini işine adamaz ve kendince sevebileceği bir işi buluncaya kadar arayışlarını sürdürür. Çoğu insan; sıklıkla iş değiştirmesini, çalıştığı hemen her işte mutsuz olmasını ve istenen performansı bir türlü gösterememesini sevmediği işlerde çalışmak zorunda kalmasıyla açıklamaktadır.

İşiniz her zaman eğlenceli bir oyun olmayacak. Bir süre sonra ödüllendirici hale gelmediğinde, mutsuz hissedeceksiniz. İnsanlar ödüller ve eğlence konusunda gelişmiştir ve rekabete bayılırız. Çalışma ortamınızı eğlenceli ve ödüllendirici hale getirerek, işe gitmenin tadını çıkarmaya başlayacaksınız. İşinizi nasıl daha eğlenceli ve ödüllendirici hale getirebilirsiniz?

Oynamak için kendinize oyunlar oluşturmayı deneyebilirsiniz , iş arkadaşlarınızla dostça yarışmalar (isterseniz)!

Bir hedefi vurursanız, Starbucks’tan veya başka bir küçük ikram alacağınız, bir ödül sistemi oluşturun . Bunun bir örneği, 3 dosyayı 17: 00’ye kadar kapatırsanız, bir starbucks kekine sahip olmanızdır; veya bugünün satış hedefini kazanırsanız, o gün için masanızda zafer kupasına sahip olursunuz.

Sevmediğimiz bir çok iş arkadaşlarımız var. Bizi hayal bile edemeyeceğimiz şekilde duvara doğru sürüyorlar. Mutluluğunuz ortamınıza bağlıdır ve haftanızın 40 saatini sizi mutlu etmeyen bir ortamda geçirirseniz, mutsuz olursunuz. İş arkadaşları bunun için büyük bir rol oynar, sosyal yaratıklar olarak sosyal etkileşime ihtiyaç duyarız ve iş arkadaşlarımızla yakınlaşarak sosyalleşmeye zorlanırız. Kendimizi iyi hissettirmeyen negatif insanlarla çevriliysek, mutsuzluk ve özgüvende bir düşüş olur. Bununla ilgili ne yapabiliriz? Sinir bozucu iş arkadaşlarıyla uğraşırken 2 seçeneğimiz var:

Onlar hakkındaki tutumunuzu değiştirin.İş arkadaşlarınızın sizi rahatsız eden şeylerin sadece kendi iç kararınızın yansımaları olduğunu anlayın. Örneğin, muhasebeden Ayşe çok fazla beyaz yalan söyler ve bu sizi çıldırtır. Bu, kontrol edebileceğiniz bir şey değil, yalan söyleme deneyimlerinizle ilgili bir sorundur. Eylemlerini (beyaz yalanlar) kontrol edemezsiniz, ancak reaksiyonlarınızı kontrol edebilirsiniz (çok belirgin göz yuvarlamanız ve yorumunuz). Onlara olumsuz cevap vermek yerine, anlatımı daha olumlu bir karara dönüştürün ve olumsuz olanı serbest bırakın. Kim olduğunu düşündüğünüzü tekrar yazın ve resmin diğer tarafını görün. Ayşe küçük beyaz bir yalan söylediğinde, başkasına daha iyi hissettirmek için nasıl yaptığını düşünün, kendine inanmasa bile, şefkatli ve iyiye odaklanın.

Onlardan kaçının. Bazı insanlar uyumsuzdur ve yardım edilemez. Eğer onları oldukları gibi kabul edemezseniz, ne pahasına olursa olsun onlardan kaçının. Bu kadar acı ve strese neden oluyorsa, etraflarında olmamanın bir yolunu bulun.

Her gün patronunuzdan nefret etmeyi taahhüt ederek ofise girerseniz, büyümeye veya çitleri kırmaya alan bulamazsınız. Bu işi yapmanın bir yolunu bulmaya karar vermelisiniz, işte mutluluğunuzu kontrol etmenize yardımcı olmak için yapabileceğiniz 3 şey:

  • Sorunlarınızı patronunuzla tartışın ve her ikinizin birlikte çalışabileceği bir yol bulun. Birlikte çalışın ve birbirinizi rahatsız etmemeniz için bir plan oluşturun.
  • Onlarla iletişim becerilerinizi geliştirin. Hepimiz farklı şekillerde iletişim kurarız, göz göze bakmanın bir yolunu bulmanız gerekir. Nasıl iletişim kurduklarını öğrenin ve bu şekilde iletişim kurmayı öğrenin, böylece size daha iyi yanıt verecekler, çünkü duyulduklarını ve anlaşıldıklarını hissedecekler.
  • Adım atın. Patronunuzla akıl yürütemezseniz ve sizin düşünceleriniz kapatmaya devam ederse, etraflarında çalışmanın bir yolunu bulun, böylece onlara güvenmek zorunda kalmazsınız. Daha fazla sorumluluk alın.
Patronun, kaderine karar veren bir yeteneksiz. Herkes patronlarını sevmez, hepimiz beceriksiz olmayan mükemmel patron hayal ederiz. Ama kimse mükemmel değil, hayalinizdeki patron bile… Patronunuz çalışma ortamınızı kontrol eder, işi organize eder, iş rolünüzü tanımlar ve destek ağınızdır. Bir sorunla karşılaşırsanız ona sorarsınız. Patronunuzla ilgili bir sorununuz varsa, sorumluluk alma ve onunla ilgili bir şeyler yapma zamanı geldi demektir. Patronunuzun davranışından siz sorumlusunuz ve ilerlemenizdeki reaksiyonlarınızı, eylemlerinizi ve tutumunuzu kontrol edebilirsiniz.
Şu anda çalıştığınız işe girmek için heyecanlandığınız anı hatırlıyor musunuz? Ama şimdi, değişim ve başarı heyecanı yıprandı ve kendinizi işyerinde genel bir mutsuzluk durumunda buluyorsunuz. Neden mi işte mutsuzsunuz? Bunun birçok nedeni vardır. Başkaları veya kontrolünüz dışındaki şeyleri suçlamak kolaydır. Mazeretlerinizin altında yatan gerçek sebep nedir? Sadece mutlu olmadığınızı bilmenin duygusu nedir? Ve neden işi bırakmıyorsunuz? Bu her zaman işe yarar, değil mi? İşinizden hoşlanmıyorsunuz, işi bırakıp başka bir tane buluyorsunuz. Ama birkaç işten sonra, sorunun iş olmadığını görüyorsunuz, rüyalarınızı süsleyen hangi işi alırsanız alın, aynı noktaya geri dönüyorsunuz. Mutsuzluk.

Eğer iş ortamınızda mutlu olmadığınızı düşünüyorsanız aşağıdakilerden hangilerinin sizi rahatsız ettiğini düşünün ve gerekirse uzman desteği almayı lütfen ihmal etmeyin. Daha mutlu ve huzurlu bir iş ortamı için sorunlarımızın adını koymak, sonrasında ise çözüme odaklanmak gerekir. 

  İş arkadaşlarımızla olumlu ilişkiler kuramamak
• Yeterince faydalı ve üretken olmadığını düşünmek
• Kendimizi çalıştığımız ortama veya kuruma ait hissetmemek
• Çalışma ortamında kendini değersiz ve pasif hissetmek
• Becerilerinizin ve yaratıcılığınızın iş ortamında görülmediğini veya takdir edilmediğini düşünmek
• Onaylanmamak
• İşletmenin amaç ve hedeflerine ulaşamayacağına inanmak
• Üstlerine veya astlarına karşı güvensizlik
• Hakkını alamadığını düşünmek
• Müşterilerle etkin ilişkiler ve iletişim kuramamak
• Diğer çalışanların kayırıldığına inanmak
• Yorgunluk, tükenmişlik
• İşe istemeyerek gitme
• Çalışanlarla bilgi alışverişinin, her türlü paylaşımın ve iletişim ağının zayıf olması

İşyerinde uyumlu, pozitif, sorumluluk bilinci olan, paylaşımcı, dikkatli, planlı, güvenilir, iletişim becerileri güçlü, çalışma arkadaşlarını motive edebilen bireylerle çalışmak o işyerindeki etkinliği, verimliliği, performansı önemli ölçüde etkiler. Ancak duygusal tutarsızlık, işbirliği ve paylaşımı sevmeme, bencillik, karamsar ve sürekli negatif bir kişiliğe sahip olma, dedikodu yapma, hem bireyin kendisini hem de diğer çalışma arkadaşlarını ve iş ortamını olumsuz etkiler. 

Birey olarak bizim iş yerine katkımız ise sadece bedensel ya da zihinsel değildir. Eğitim durumumuz, iş deneyimimiz, yetkinlik ve bilgi birikimimiz iş bulmamızda öncelikli olsa da, iş yerine getirdiğimiz kişilik yapısı, değerlerimiz, sosyal becerilerimiz o iş yerinde ne kadar kalıcı ve mutlu olacağımızla ilişkilidir.

Yaşamda sürekliliğimizi sağlayan, hayatımıza anlam katan bir alandır iş hayatı. Zamanımızın büyük çoğunluğu çalışarak geçer. Çalıştığımız mekân ise isteyerek veya istemeyerek içinde bulunduğumuz bir sosyal alandır. Çalışma alanı sadece maddi doyum sağlamaz; statü ve özgüven oluşturur,  becerilerimize, kişiliğimize ve farkındalığımıza katkı sağlar, kimlik duygusu geliştirir. Uzman Psikolog Bahar Erden

Kısacası haklı öfkemizi ifade ederken kararlı olalım, saldırgan değil. Öfkemizi sağlıklı yollarla boşaltalım, içimize atıp biriktirmeyelim. Bastırılmış öfke, uzun vadede ciddi sağlık sorunlarına yol açar. Baş ağrısı, gastrit ve hatta ülser, bağırsak hastalıkları ve başka sistem bozuklukları ortaya çıkar. “Beni insanların içinde küçük düşürdüğün için sana kızgınım” Bu basit ve kararlı bir ifadedir, hedefe yöneliktir. Halbuki; “ ne kadar sahte, ne kadar zayıf, ne kadar ikiyüzlüsün” demek yanlıştır. Böyle kızgınlık ve saldırganlık halleri hem karşımızdaki kişinin düşmanlık oklarını bize çevirir, hem de sürekli öfke, düşmanca duygular ve kızgınlık, sağlığımızı tahrip eder.

Ancak öfkelendiğimizi bizi kıran kişiye belli etmemek için içimize atmak veya bastırmak da doğru değildir. Karşımızdaki kişiye sözel olarak saldırıda bulunmak yerine kızgınlığımızı sakin bir şekilde dışa vuralım. “Hakaret ediyorsun” demektense “bu sözlerin beni gerçekten kırıyor” demekle daha iyi sonuç alınır. Veya  “yalan söylüyorsun” yerine “bu söylediklerin doğru değil” denmelidir. Kızgınlığımızı içimizden boşaltalım. Kızgınlık uyandıran mantıksız düşünceleri ayıklayalım ve bunları zihnimizden uzaklaştıralım. “Bu korkunç, her şey berbat oldu” demektense “gerçekten bu durum insanı kızdırıyor ama dünyanın sonu değil ya…” diyerek kendimizi rahatlatalım.

Öfkelendiğimizde, sakinleşmek için kendimize zaman tanıyalım. Sakinleşene kadar ortamdan uzaklaşalım veya pozisyonumuzu değiştirelim (oturuyorsak ayağa kalkalım) ya da yüzümüzü soğuk su ile yıkayalım. Derin derin soluk alıp vermek ,yalnız kalmayı tercih etmek veya başkalarıyla sohbet ederek konudan uzaklaşmak da öfkeyi yatıştırma çareleridir.

Olumsuz düşüncelere kapılmadan önce, “acaba aşırı bir tepki mi veriyorum” diye kendimize soralım. Geleceğe ait endişelere önem vermeyelim. Birçoğu asla gerçekleşmeyecek olayların etrafında dönüp durmayalım. Yaşamakta olduğumuz zamana konsantre olalım. Hayata karşı olumlu bakış açısı olanlar daha az stresli, rekabete karşı hazırlıklı ve daha sağlıklı olurlar. Bizi öfkelendirecek sebepler veya olaylar olabilir, ancak öfkelenmeyelim; kızmak ve öfkelenmek doğaldır, ancak kızgınlığı sürekli hale getirmek veya ani öfke patlamaları yaşamak sağlıklı değildir. Kontrolsüz öfke, birçok yönden kişiyi yaralayabilir.

Hayata bakış açımızda iyimserlik olması lazım. Yarısı dolu olan bardağa “Ne kötü, yarısı boş demek” yerine “ Ne güzel, yarısında su var “ demeliyiz, demesini öğrenmeliyiz. Çünkü kötümser olmak depresyona yatkınlık sağlar. Düşüncelerimizi tartalım, değerlendirelim ve olumsuz olanları olumlularla değiştirelim. Kötü durumların geçici olduğunu bilelim. Kötü hava şartları nasıl ki zamanla düzelecek, sosyal olayları da aynen bunu gibi görelim. Eskilerin dediği gibi, “bu da geçer yahu” diyebilelim. Bir şeyler kötü gittiğinde hemen kendimizi suçlamayalım. Eşimiz, arkadaşımız veya amirimiz keyifsiz ise bunun bizden dolayı olduğunu düşünmeyelim. “Bir dertleri vardır herhalde “ diyelim. Dr. Abdullah İnan

Devamlı olarak mutsuz hissetmek istemiyorsanız size bağlı olmayan şeyler dilemekten vazgeçin. [Epiktetos] Eleştirel perspektifle yaklaşılmadığı sürece kendine yönelik düşünmenin hiçbir faydası yoktur. Yaşadığım toplum beni nasıl etkiliyor? Modanın kölesi miyim? İnsanların hakkımda düşündükleri benim için çok önemli mi? Düşünmeyi günde en az yarım saatlik bir alışkanlık haline getirmeliyiz. Bu süreçte hayattaki önemli şeylere, duygusal ve zihinsel durumlara, etrafınızdaki şeylere odaklanın. Kafanızı boşaltmayı, günlük tutmayı, yürüyüş yapmayı ve sessiz bir yerde kaliteli zaman geçirmeyi deneyin. Son olarak, her gün biraz daha özgürleşmek için bilinçli şekilde kendiniz hakkında düşünmeyi öğrenin. Güvenli bölgenizi terk edin. Kendinizi yeniden bulabileceğiniz bir yer inşa edin.
İnsan zayıflık ve güç, değer ve eksiklik, ışık ve gölgelerin toplamından oluşur. Bunları her birinin bilincinde olmak ve bunları incelemek düşünce üzerinde kendimizi geliştirebileceğimiz bir araç sunar. Amaçsız bir hayat sadece nefes alıp vermektir. Hedefleri olmayan bir akıl mutlu olamaz, motivasyonsuz kalır ve her sabah uyanmak için bir neden bulamaz. Bu yüzden hedeflerinizin yazdığı bir liste yapın ve hayattaki amacınızı belirleyin. Neden önemli olduklarını ve bunlara ulaşmak için neler yapılabileceğini düşünün.

İnsanların sosyal dürtüleri vardır. Yakınlık kurmaya, belirli bir gruba ait olmaya ve bazı emellere ulaşmaya ihtiyaç duyarız. Eğer motivasyonlarımızı bilirsek duygularımızın da çoğunu anlayabiliriz. Dahası, bu isteklerin bazen temelde kişisel gelişimize hiçbir katkısı olmadığını da anlarız. Kimliğimiz tehlike altına girdiğinde veya kendimiz hakkında tehlikeli bir haber aldığımızda savunma mekanizması devreye girer. Bu tepkilere neyin neden olduğunu bilmek ve mekanizmanın çalışma şeklini anlamak en derin korkularımızı ve ihtiyaçlarımızı fark etmemizi sağlar.

Bu sadece bir hedeften daha fazlası yani bir ihtiyaç olmalıdır. Bunun için düzenli olarak iradeli bir şekilde her gün çaba gösterilmesi gerekir. Böylece özgür olabiliriz. Bunu yeniden bir doğuş ve bilincin uyanması olarak düşünebiliriz. Şunu anlamak gerekiyor ki daima başkalarını memnun etmek zorunda değiliz. Hepimizin bir sesi ve özgür iradesi var. Kendi isteklerimiz doğrultusunda çalışmak için aşağıdakileri yapabiliriz. Kendimizi tanımanın en iyi yolu köklerimizi öğrenmektir. Bazen belirli ebeveyn davranışları ve eğitim kişinin şu anki kimliğini ve hayata bakış açısını tamamen etkileyebilir.

Kendine yönelik düşünmeyi bilen kişi dürtülerini kontrol etmeyi de bilir. Bu kişinin planlı ve sosyal bilinci yerinde olduğunu gösterir. Hayatın devam eden bir süreç olduğunu ve çevremizdeki her şeye açık olmamız gerektiğini anlar. Böyle insanlar sağlıklı ve verimli iç diyaloglar kurabilir, hatalarını, eksiklerini, güvensizliklerini ve zorlandıkları şeyleri fark edebilir ve günden güne bunları giderip daha iyi bir insan olmak için çalışabilir. Öte yandan, Emmanuel Kant’ın bir zamanlar Saf Sebep Eleştirisinde ne söylediğini hatırlamaya değer. Bu Königsberg filozofu için, bizi çevreleyen dış, aslında içsel benliğimizin yansımasıdır. Ve böylece, eğer içsel imajımız öz-benlik saygısı, katı düşünmek ve kendine yönelik düşünmek için var olmayan bir kapasiteyle karakterize edilirse, o zaman bu olumsuz özelliklerin hepsi dış dünyayı baskıcı, gri ve bize hiçbir şey sunmayan bir dünya olarak gösterecektir.

Başarı derken toplumda ayrıcalıklı bir pozisyonda olmaktan söz etmiyoruz. Her şeyden önce başarı kendi mutluluğumuzun mimarıdır. Daniel Goleman’ın yaptığı araştırmaya göre düzgün işleyen duygusal zekaya sahip olmak için kendine yönelik düşünmeyi bilmek çok önemlidir. Psikologların “kendini düşünme farkındalığı” dediği şeyi anlamamız gerekiyor. Bu aslında çalışıp geliştirebileceğimiz bir “üstbiliş”tir. Anlamak ve bunu kullanmak için birinin kendi zihinsel ve duygusal süreçleri üzerinde düşünmesi gerekir.
Huzuru bulmak için kendine yönelik düşünmek, kendi içine yolculuk
Hepimiz öyle ya da böyle şunu demişizdir: “seyahat etmeliyim”, “kendi sınırlarımı aşmak için gitmeliyim”. Yavaş yavaş bulunduğumuz fiziksel yeri değil kendi düşünce şeklimizi değiştirmemiz gerektiğini fark ediyoruz. Nereye gidersek gidelim kendimizden kaçamayız. Bilgelik aslında içimizde ve bunu kullanmak için düşünmeyi öğrenmek gerekiyor. Aynı şekilde bu becerinin bir gecede kazanılması söz konusu değildir. Kendi gerçekliğimizi farklı açılardan görebildiğimiz bir kişisel gelişim sürecidir. Kendimize zorlayıcı sorular sormak ufuk açar. Böylece etrafımızdaki her şeyi sorgular ve hatta kendimizi de sorgulamaya başlayabiliriz. Kendin içine yönelmek ve düşünmek hepimizin elinde olan bir anahtar. Ve her ne kadar kulağa tuhaf gelse de bunu her zaman iyi değerlendiremiyoruz.

Mutsuz hissediyorsam bunun nedeni eşimin beni nasıl mutlu edeceğini bilmemesi. Hiç güvenecek arkadaşım yok çünkü herkes çok bencil. Bir sınavdan defalarca kalıyorsam bunun sorumlusu öğretmendir. Eğer kendimi mutsuzluktan kurtaramıyorsam bunun nedeni dünyanın değerimi bilmemesi. İnsanların her zaman başına gelen şeyler için bir sorumlu ve neden aradığını görüyoruz. Belki arkadaşlarımız, ailemizden birileri veya sınıf arkadaşlarımızdan bunu duymuş olabiliriz. Ailedeki problemler kişinin kendine yönelik düşünmesine engel olabilir. Yarıca ilişkilerin sonlanması veya anlaşmazlıklar da buna neden olabilir. Eğer kişi belirli sorular soramıyorsa bu yüzden tatminsiz hissedebilir. Eğer aynı kişi kendi duygularını anlamakta güçlük çekiyor, hatalarından ders çıkaramıyor veya kendi davranışlarının sorumluluğunu üstlenmiyorsa düşünmemesinin sonucunda eline geçenin sadece “mutsuzluk” olduğunu anlayacaktır.

Kendine yönelik düşünme bazı kesinliklerden kurtulmaya ve katı fikirleri sorgulamaya yardımcı olur. Böylece özgür ve kendi kararlarını alabilen varlıklar olduğumuzu hatırlarız. Az sayıda kişisel gelişim bakış açısı, kişinin kendi benliğiyle samimi ve tam bir bağlantı içinde olmasını desteklemektedir. Kendine yönelik düşünmek, kendimize gerçekten yaşamdan ne istediğimizi ve bize neyin mutluluk verdiğini sormamıza yardımcı olur. Kişisel gelişim gurularının çoğu, “kendine yönelik düşünme sanatının psikoloji tarafından unutulduğunu” söyler. Bu, çok basit bir nedenden kaynaklanır. Toplumda başımıza gelen talihsizlikler için başkalarını ve kötü şansı suçlamak daha kolaydır. Bunun yerine başımıza gelenlerin ister engellenir ister engellenemez şeyler olsun davranışlarımızdan kaynaklandığını bilecek kadar cesur ve kabiliyetli olmalıyız.

Duyguların doğru yönetilebilmesi için, öncelikle duyguların açığa çıkarılması ve kabul edilmesi gerekmektedir. Stresli, öfkeli ya da motivasyonunuzu aşağı çeken bir ruh halinde olduğunuzda, bunun farkında olmak ilk ve en önemli adım olarak görülebilir. Meditasyon ve yoga gibi yöntemler, stresinizi sakinliğe bırakmanızı sağlayabilir. Paylaşılmayan duygular, birçok anlamda kişinin kendisine ya da sosyal çevresine zarar verebilmektedir. İçinde bulunduğunuz ruh halini çevreniz ile paylaşmadığında, onların size karşı tutumunu kontrol altında tutmanız mümkün olmayabilir. Ve anlaşılamayan duygularınız, ikili ilişkilerinize zarar verebilir. Bu nedenle stresli olduğunuzda, üzgün olduğunuzda, alıngan hissettiğinizde ya da yalnız kalmak istediğinizde, bunu mutlaka sosyal çevreniz ile paylaşmanız gerekmektedir.

Duygular, insan yaşantısının en önemli parçasıdır. Öyle ki sadece özel yaşantımızda değil, iş ve akademik kariyer gibi profesyonel konulardaki tutumumuz da duygusal tepkilerimizle yönetilebilmektedir. Ve hatta çoğunlukla mantık tabanlı değil, duygusal tabanlı bir karar mekanizmasının sonuçları söz konusu olabilir. Bu nedenle kişinin kendini tanıması ve tepkilerini ya da algısını doğru yönetebiliyor olması; Yani duygusal kişisel gelişim sürecini başarı ile tamamlayabiliyor olması son derece önemlidir. Süreç, kişinin duygularını kullanarak kendini geliştirmesini ve kişisel yönetimini ele geçirmesini amaçlamaktadır.

Kişinin sosyal, akademik ya da özel hayatında daha kontrollü ve daha kaliteli yaşam standartlarına erişebilmesi, üç farklı kişisel gelişim süreci ile gerçekleştirilebilmektedir; Fiziksel kişisel gelişim, mental kişisel gelişim ve duygusal kişisel gelişim.

Sahip olunan her yeteneğin zaman içerisinde körelebileceğini göz önünde bulundurarak kişinin mutlaka çalışması gereklidir. Eğitim, önemli bir unsur olsa da kişi yeteneğini ön planda tutabilecek güce sahip olması açısından yeteneğini kapsayan alanda öğrendiklerine hakim olabilmesi ancak çalışması ile mümkündür.

Belirlenen gerçekçi hedeflere ulaşmak açısından kişinin enerjisini yetenekleri doğrultusunda kullanması ve kararlı bir tavır sergilemesi çok önemlidir. Sabırlı ve tutarlı bir davranışa sahip olmak açısından kişi, bu yolda karşısına çıkabilecek olumsuzluklar karşısında da güçlü ve azimli olmalıdır. Hedeflerine gerçek anlamda motive olmuş kişiler için olumsuzluklar yıldırıcı bir güç olmaktan öte, kişinin olumsuzlukları bertaraf etmesiyle itici bir kuvvete de dönüşebilirler. Bu sebeple önemli olan iyi bir motivasyonla hedefe ulaşabilecek azime sahip olmaktır.

Yeteneklerinin farkında olan ve bu doğrultuda yaşamlarına yön çizmek isteyenlerin amaçlarına ulaşmaları açısından kendilerine güven duymaları çok önemlidir. Düşük özgüvene sahip kişiler açısından yeteneklerinden şüphe etmek ve bu sebeple hedeflerinden ya da hayallerinden kaçarak geri planda durmak kaçınılmaz bir sondur. Kişinin özgüven sahibi olması için, sahip olduğu yeteneğini çok iyi tanıması, yeteneği doğrultusunda yapabileceklerini bilmesi, yeteneğinin sınırlarını doğru olarak tespit etmesi için yakınlarının düşüncelerini alması önemlidir. Bu şekilde kendini tanımlayabilen ve yeteneğine sahip çıkabilecek özgüveni oluşturabilen kişiler açısından gerçekçi hedefler belirlemek, bu hedefleri gerçekleştirme doğrultusunda ilerlemek söz konusudur.

Birçok kişi tarafından şans gibi görünse de yetenek sahibi olmak ve mesleki anlamda bunu kazanca dönüştürmek, hem kişisel hem de kurumsal gelişim açısından yeteneğe bağlı olarak ilerlemek bir yeteneğe sahip olmak kadar önemlidir. Bu açıdan kişinin sahip olduğu yeteneği yanında özgüvenli ve hırslı olması, tutumlarını bu doğrultuda yönlendirmesi, kendisini başarıya götürecek eğitime ve diğer unsurlara yönelmesi gereklidir. Ancak kendine özgüveni olan, bir hedef belirleyen ve bu hedef doğrultusunda motive olmuş kişiler açısından yeteneğin kazanca dönüşmesi mümkündür.

Mutlu Olmak İçin Aşırı Uğraştan Kaçınmak Budist liderlerine göre kabullenmek sadece stresli, zor durumlarda pes etmek anlamına gelmiyor, özellikle bu durumu değiştirebilme gücünüz varsa. Örneğin canlılar olarak ölümü kabullenmeliyiz ama kurtulabileceğimiz dışarıdan gelen baskıları kabullenmek ve karşı çıkmamak bizim için daha kötü sonuçlar doğurabilir. Sonuç olarak kabullenme insanın doğasından kaynaklanan ve öylece bir kenara atamayacağımız duygular ve durumlara karşı vermemiz gereken bir tepki. Ford, batı medeniyetlerinin çoğunun ve yetişkinlik çağının başındaki insanların yapay ve gerçekçi olmayan bir mutluluk kovalamacasına sokulduğunun ve bunun sağlıklı olmadığını belirtiyor. İnsanlar mutsuz olabilir ve bu mutsuzluğa karşılık olarak aşırıya kaçan bir mutluluk kovalamacasından ziyade mutsuzluğun her insanı etkileyebilen ve bazen kabullenilmesi gereken bir şey olduğunu bilmeliyiz.

Sonraki aşamada ise 156 kişiyi işe aldılar. Bu insanlardan bulundukları durumdaki stres seviyelerini ölçmek için konuşma ve yazma becerilerinin test edileceği üç dakikalık görüşmeler yapmalarını istediler. Ford’un öngörüsü bu insanlardan olumsuz duygularını kabullenenlerin bu duygular yüzünden daha az strese maruz kalacağıydı ve bu öngörüsünde haklı çıktı. Son aşamada ise araştırmacılar 222 farklı ırk ve sosyal statüden oluşan katılımcılardan bir iki günlük sürelerdeki en stresli zamanlarını kaydetmelerini istediler. Bu katılımcılardan hangilerinin duygularını alışkanlık olarak kabul edenler olduğu belirlendi ve günlük tutma sürecinde altı ay sonra psikolojik durumları ölçüldü. Sonuçlara göre kabullenmeyi alışkanlık haline getirenler ağır veya hafif olsa da sıkıntılı durumlarda psikolojik sağlıklarını daha iyi koruyorlardı.

Birkaç yıl önce Ford, doktora öğrencisi iken bir ekiple beraber kabullenme ile ilgili bir araştırma yaptı. Analizlerine göre kötü duyguları kabullenmenin asıl etkisi insanların stresli durumlarda verdikleri kararları etkiliyor oluşu. Karanlık duyguları kabullenmek daha çok kızgınlık, anksiyete gibi durumlarda bu duyguların tamamen kontrolü altına girmenizi engelliyor. Yani bu kabullenme direk olarak bir mutluluk getirmese bile mutsuzluğa batmayı engelliyor. Kabullenmenin Üç Testi: Ford’un bulguları üç aşamalı yaptığı testlerin bir ya da iki tanesinin sonuçlarından doğuyor. İlk olarak araştırmacılar, 1000’in üzerinde gönüllüden psikolojik sağlıkları ve duygusal alışkanlıkları ile ilgili bir anketi doldurmalarını istediler. Kötü duygularını kabullenmeyi alışkanlık edinenlerin daha sağlıklı olduğu görüldü.

Kabullenme durumu artık akademik camiada kendinden söz ettirmeye başladı ama Toronto Üniversitesinde Psikoloji Profesörü olan Brett Ford, nasıl bir insana yardımı dokunduğu ile ilgili çalışmaların az olduğunu söylüyor. Ford’un söylediğine göre “kabullenmek, duygularımızı değiştirmeye çabalamaktan ziyade duygularımızla bağlantıda kalmayı ve ne olduklarını daha iyi anlamamızı öneriyor”. Daha sonra bu ikilem yaratan durumun psikolojimize nasıl iyi geldiğinin sorusunu soruyor.

Buna rağmen psikoloji bilimi bize bu negatif duyguları saklamaya çalışmanın ve varlığını reddetmenin uzun vadede zihin sağlımız için zararlı olduğunu söylüyor. Bu duyguları kabullenmeye başlamak için doğu medeniyetlerinin felsefesine veya günümüzde ortaya çıkan “kabullenme ve adanma terapisi” gibi öğretilere başvurabiliriz. Bir kişinin kötü duygularını kabullenmesinin depresyonu ve anksiyeteyi azalttığının delilleri gittikçe artmakta.

Mevlana, depresyon gibi negatif duyguları davetsiz misafirlere benzetir. Onun felsefesinde bu ziyaretçilerin hepsine güler yüzle karşılamalıyız ama biz nedense bunları gizlemeye ve bunları görmezden gelmeye çabalıyoruz. Alınganlıklarımızı, kızgınlıklarımızı gömmeye çalışıyor, yalnızlık hissimizi ise şükranla değiştirmekle uğraşıyoruz. Bizi sürekli pozitif gözükmeye iten yaşadığımız çağda negatif duygularımızı saklamak ağır bir yük halini alıyor.

Duygularımızdan veya bir durumdan sakınırsak, cesaretimiz bundan zarar görür ve zamanla duygusal anlamda güçsüz duruma düşeriz. Hatta bu bir alışkanlık haline geldiğinde, gelecekte birtakım şeylerden kaçınmaya daha da eğilimli oluruz. Bir şeyi kabul ettiğimizde ise o olaydan ders çıkarır ve gelecekte karşımıza çıkacak herhangi bir sorunla ilgili daha cesur davranırız. Kabullenmek, bizi psikolojik olarak güçlendirir. Bir durumu kabullendikten sonra ve bu durumun içerdiği rahatsız edici detaylar da ortadan kaybolduğunda, dikkatimizi, seçmiş olduğumuz değerlere göre yaşamaya kaydırabiliriz. Sorunu çözmekten vazgeçebilir ve kendimize şöyle diyebiliriz; “Tamam, bu durum böyle. Durumu açıkça görüyorum ve hoşuma gitmiyor ama ne yapabilirdim ki?” Kabullenmek, olaylara bakış açımızı değiştirir. Öyle tecrübeler yaşarız ki, kabullenmekle birlikte kendimize şunu söyleriz; “Bu deneyim için teşekkür ederim. Ondan neler yapabileceğimi öğreneceğim. Çözümün bir parçası olacağım. ” Kabullenmek, şükran duygusunu besler.

Uzun zaman önce kalbinizi kıran birini hala affetmediyseniz, hata yapıyor olabilirsiniz. Durumu kabullenmek ve affetmek, geleceğe dair endişeleri yok etmekle birlikte, beraberinde getirdiği ıstırabı ve yükü de ortadan kaldırır. Affedici olun. Kabullenmek, affetmenin bir çeşididir. Bazen, bazı şeylerin neden öyle olduklarına dair düşünür durur ve işin içinden çıkamayız. Bu durum, profesyonel yardımla bile çözülemeyebilir. Dolayısı ile çözüm kendi içinizdedir. Kaostan kurtulmanın ilk adımı, gerçekliğin kabul edilmesidir. Kabullenmek, analiz yeteneğinize pozitif katkıda bulunur. Bazı durumlarda “Ne olduysa oldu” dediğimizde rahatlıyoruz. Bu tarz durumları yargılamaktan vazgeçip, iyi tarafından bakmaya çalışıyoruz ki bu yaklaşım iç huzurumuza büyük katkı sağlıyor. Kabullenmek, iç huzuru sağlar.

Duygularımızı kabullenmek, kendimizle daha barışık olmamızı sağlar.
Duygularımız hem kendimize hem de diğer insanlara bizimle ilgili değerli bilgiler verir. Kendi duygularımızı kabullenmemek, bizi kendimizden uzaklaştırmaya ve kim olduğumuzu sorgulamaya itecektir. Bir başka deyişle, kendimize yabancılaşırız. Kabullenmek, bazı davranışların yeniden ortaya çıkması ihtimalini düşürecektir. Bir sorunu tek seferde çözemeyebilirsiniz. Ancak durumla ilgili duygularınızı gömmek, onları diri diri gömdüğünüz anlamına gelir. Böylece onların bir zaman sonra yeniden karşınıza çıkmasını sağlamış olursunuz. Duygularınızı kabullenerek, size rahatsızlık veren bazı durumların yeniden karşınıza çıkmamasını sağlarsınız.

Kabullenmek, zor bir durumla karşılaştığımızda sahip olduğumuz dört seçenekten biridir. Diyalektik Davranışçı Terapi’nin yaratıcısı psikolog Marsha Linehan’in işaret ettiği gibi bir şeyleri bırakabilir, değiştirebilir, kabul edebilir veya sefil kalabiliriz. Bazen bir şeyleri değiştirecek durumda olmayabiliriz. Bu sebeple bir belli bir ölçüde hoşnutluk ve eşitlik içinde yaşamak istiyorsak, kabullenmek, tek tercih olarak da önümüze çıkabilir.

Bazı durumları inkar etmek ve “Bu benim dayanamayacağım” bir şey demek stresi tetikler. Bu durum, sağlığınıza doğrudan ve negatif etki eder. Olayları kabullenmek pozitif enerjinizi korur çünkü duygularınızı bastırmak için ekstra bir çaba sarf etmek zorunda kalmazsınız. Kabullenmekle, kendi gereksinimlerimizi daha kolay ileri sürebilir, öte yandan bir başkasının bizden farklı hissedip düşünebileceği fikrine de daha ılımlı bakarız. Bu yaklaşım, karşılıklı saygı ve iş birliğinin yolunu açar.

Bizi üzen, dünyanın, mahallenin, meslektaşlarımızın, komşularımızın veya aile üyelerinin durumu. Durumları kabullenerek, gösteriden sorumlu olmadığımızı ve dünyanın yönetmeni olmadığımızı kabul ediyoruz. Kabullenmek, nasıl biri olmamız istendiğinden ziyade, gerçek kendimizle barışık olmamızı sağlar. Kabullenmek, bir davranış veya duruma mutlaka katıldığınız anlamına gelmez. Bu duruş, bazı durumları olduğu gibi kabullenmeniz anlamına gelir. Gerçekleri kabul etmek, hayatınızdaki mevcut problemleri daha kolay kabul etmenizi sağlar. Gerçekleri kabul ettikten sonra seçeneklerinizi değerlendirmelisiniz. Sonuçta gerçekleri reddetmek onları değiştirmez.

Otoyolda trafiğe takıldığınızı düşünün, stop lambaları kilometreler boyunca önünüzde uzanıyor. Hedefinize ulaşmanın en az bir saat süreceğini tahmin ediyorsunuz. Tüm gün çalıştınız ve öğleden sonra da bir şeyler yemediniz. Böyle bir durumda kendinizi oldukça tahammülsüz hissetmeniz oldukça yüksek bir ihtimal. Diğer sürücülere sert bakışlar fırlatabilir, aracınızı kenara çekip hava almayı ya da işinize yakın bir yere taşınmayı düşünebilirsiniz. Ya da, içinde bulunduğunuz bu tatsız durumu kabullenmek gerekiyor.

Yaşadığımız bu travmatik süreçte, bireysel olarak yaşamlarımızda  ve ait olduğumuz topluluklarda, ani ve beklenmedik şekilde ortaya çıkan ve yaşamsal, sosyal, fiziksel ve psikolojik bir tehtid oluşturan bu durumu nasıl yönettiğimiz gelecek için belirleyici olacaktır. İnsan türü olarak sahip olduğumuz olağanüstü adaptasyon, işbirliği ve dayanışma becerisi bu süreci en az zarar ile atlatmamızı sağlayacaktır.

Kasırga, sel ve yangınlara müdahale eden, afet ve ruh sağlığı konusunda uzman gönüllü kuruluşlar, bu bulaşıcı hastalık felaketi sırasında kaynak olarak hizmet vermelidir. Son olarak uzman olmayanlar, başkalarının salgınla ilişkili stres ve travma ile başa çıkmalarına yardımcı olmak için psikolojik ilk yardımı öğrenmelidir.
Din görevlileri, kriz iletişimini, karşılıklı yardım ağlarını ve pandemiden etkilenen toplulukların ruh sağlığını geliştirmek için ruh sağlığı profesyonelleri ile ittifak kurmalıdır.
Halk sağlığı yetkilileri, ruh sağlığı yetkililerini pandemik sorumluluğu birlikte planlamaya davet etmelidir. Birlikte risk ve kriz iletişimi, sosyal izolasyon protokolleri ve teşhis, dayanıklılık oluşturma ve umut aşılama yollarında büyük ölçekli operasyonları birlikte tasarlamalıdırlar. İşletmeler, çalışanlarına daha sonra sanal olanlar da dahil olmak üzere COVID-19 sürecinde destek çalışmaları içeren çalışan yardım programları sağlamalıdırlar. Sağlık sistemi, çalışanlara başa çıkmalarına yardımcı olmak için zaman, yer ve destek personeli sağlamalıdır.
COVID-19’un psikososyal etkilerinin hem evrensel hem de hedefe yönelik azaltılmasına duyulan ihtiyaç, kırılgan bir ruh sağlığı sistemi bağlamında da incelenmeli, önlem alınmalıdır. Mevcut ve gelecekti COVID-19 yardım fonları için alınan kararlar, ruh sağlığını da içermelidir.
Çocuklar, fiziksel olarak küçük olsalar da, büyük duygular yaşarlar ve devam eden krizle başa çıkmak için gerekli beceri ve gelişime sahip olamayabilirler.
Yaşlı ve engelli insanların toplumdan uzak durmaları ve daha az ziyaretçi almaları istenmekte ve zaten toplum yaşamının ana akım telaşının dışında yalnızlıkları derinleşmektedir. Salgını yoğun yaşayan ülkelerin göçmenleri ayrımcılık riski ve diğer sosyo-ekonomik risklerle karşı karşıyadırlar.
Önceden var olan ruhsal sağlık sorunlarına sahip insanlar için, bu salgın süreci kaygı düzeylerini ve zorlayıcı davranışlarını daha da arttırmaktadır. Önceden yönetilen semptomlar şiddetlenebilir ve kriz öncesinde halihazırda var olan sıkıntılara ek bakım gerekebilir. Bozulan destek sistemleri ve sosyal izolasyon süreci, ruhsal sağlık sorunları olan insanları salgındaki akut stres reaksiyonlarına karşı savunmasız bırakabilir.
Virüse maruz kalan bireyler büyüyen zorlu koşullarla karşılaşmaktadırlar. Başkalarını korumak için kendi kendilerine karantina durumuna girmektedirler. Kuluçka dönemi boyunca sosyal bağları korumaya çalışırken belirsizlikle yaşamalı ve başkalarıyla fiziksel teması sınırlandırmalıdırlar. Enfekte bireyler hastalanabilir, uzun bir iyileşme yaşayabilir, kurtulan olmanın suçluluğunu hissedebilir ve tamamen iyileşmeye rağmen yoğun bir içe çekilme yaşayabilirler.
Salgının ön hatlarında çalışan sağlık çalışanları  daha fazla ve daha uzun vardiya olasılığı, çocuk bakımı ihtiyacı, kişisel koruyucu ekipmanların sınırlı tedarikleri, enfeksiyonu eve getirme korkusu, iş arkadaşlarının hastalanmasına ve ne yazık ki kaybına tanık olma, ventilatörler gibi hayat kurtarıcı kaynakları paylaştırma seçimi gibi stres yaratan faktörlerle karşı karşıyadır.
Pandemi, hepimize özellikle sağlık çalışanları ve diğer belirli gruplara büyük stres vermekte ve muazzam psikososyal sorunlar yaratmaktadır. Marketlerdeki durum da, toplumdaki endişenin göstergesidir. El dezenfektanı stoklamak ya da enfeksiyonlardan kaçınmak için yapılan kişisel eylemler de belirsiz bir tehlike üzerinde kontrol hissi yaratabilmek için yapılır. Mevcut risk ile ilgili gelişmelerin bilgi olarak aktarılması , yaygın sıkıntıları hafifletebilir. İşinin uzmanı sağlık yetkilileri, insanların korkusu ile empati kurmalı, stres reaksiyonlarını normalleştirmeli, önerilen sağlık davranışları hakkında açık bir rehberlik sağlamalıdır. Ruh sağlığı uzmanları da dahil olmak üzere somut ve açık bilgiler vermeli, dayanışma ve esneklik mesajları yaygın olarak paylaşmalıdır. Bununla birlikte , daha fazla psikososyal müdahale gerekmektedir çünkü belirli gruplar hem akut hem de kalıcı duygusal sıkıntı için daha yüksek risk altındadır.
Bu yazı, Türkiye Psikiyatri Derneği’nin bilimsel verileri ve görüşleri ışığında kaleme alınmıştır. Ezcümle: Hipnoz tv Show programlarında, stand up gösterilerinde ya da sihirbazlık gösterilerinde asla kullanılmayan bir uzmanlık alanı olup, kullanmaya kalkanların da uzmanlıktan uzak sahtekar kişilerden oluştuğunu unutmayınız. Uzm. Klinik Psikolog Hüseyin Berken Binay

Hipnozla geçmiş hayatlara veya geleceğe gitmek mümkün müdür?
Kesinlikle hayır! Maalesef en çok kötüye kullanılan alanlardan biri de budur. Belki kişinin kendi hayatındaki bazı bilinçdışına bastırılmış rahatsızlık verici yaşantıları ortaya çıkarmakta kullanılabilirse de, bu çok özel ve kesinlikle uzmanlarca uygulanabilecek bir tekniktir. Önceki hayatlara ve hele de geleceğe gitmek mümkün olsaydı, yaşamımıza hipnoz yöntemi ile müdahale etme şansı doğardı! Böyle vaatlerle yaklaşan birinin kesinlikle dolandırıcı veya kendisinin ruh sağlığı uzmanı olmayan birisi olduğunu düşünebilirsiniz.

Psikoloji/Psikiyatride: Tik, kekemelik, enüresis noktürna (gece işemeleri), trikotilomani, yeme bozuklukları, obezite, psikojenik ağrı bozukluğu, konversiyon bozukluğu, cinsel işlev bozuklukları, sigara bağımlılığı, dissosiyatif bozukluklar, fobiler, panik bozukluğu, agorafobi, sosyal fobi, sınav kaygısı, travma sonrası stres bozukluğu vb.

Genel Tıpta: Ağrıyı ortadan kaldırmak için (migren ve gerilim tipi baş ağrıları, kronik fiziksel ağrılı hastalıklar,ağrısız doğum, kanser ağrılarında), hipnoanestezi ile cerrahi girişimlerde (ameliyatlar, diş çekimi ve diş eti rezeksiyonlarında), psikosomatik hastalıklarda (astım, hipertansiyon, , ülser, ülseratif kolit, irritabl kolon, siğil tedavisinde),

Kimler Hipnoz Yapabilir? Çoğu ülkede, hipnoz “tıbbî bir girişim” olarak kabul edildiği için, gösteri amaçlı sahne hipnozu yasaklanmıştır. Hipnoz yapma yetkisi, sadece tedavi amacıyla, hipnoz ve hipnoterapi eğitimi almış hekimler, diş hekimleri ve klinik psikologlara tanınmıştır. Bu son derecede yerinde bir uygulamadır. Çünkü hipnoz yapmak çok kolay bir uygulama olmakla birlikte hipnoz aracılığı ile hastalıkların tedavisini yapmak yani hipnoterapi uygulamak, hipnoz bilgisinin yanı sıra söz konusu hastalıklar ve tedavileri hakkındaki özel mesleki bilgileri de ayrıntılı bilmeyi ve bu konuda yetkili olmayı gerektirir.

Hipnoz nasıl oluşur? Hipnoza girmenin temel koşulları nelerdir? Hipnozun oluşmasında üç temel unsur vardır: Gönüllülük, konsantrasyon ve hayal gücü. Hipnoza başlanırken, kişi önce hipnoza girme konusunda gönüllü ve istekli olmalıdır. Gönüllü ve istekli olan kişi, hekimin kendisine söylediği (hipnoza giriş için verdiği) telkin cümlesine tüm dikkatini verir, yoğunlaşır. Sonra da söylenen telkinin içeriğini hayal ederek gerçekleştirir (TPD). Buradan da anlaşılabileceği gibi bir kişinin hipnoza girebilmesi için gönüllü olması, konsantrasyonunun ve hayal gücünün yeterli olması zorunludur. Veya bir başka deyişle isteksiz, gönülsüz olanlar ya da konsantrasyonu ve hayal gücü yetersiz olanlar hipnoza giremezler.

Hipnozdan “uyanmamak” diye bir şey söz konusu mudur? Hipnoz bir uyku olmadığı için, uyanamamak diye bir şey olamaz. Hipnoz yapan hekim, terapi sonunda kişiye hipnozdan çıkacağı telkinini verdiği zaman kişi hipnozdan çıkarak gözlerini açar.

Hipnoza giren bir kişi istemediği hâlde sırlarını açıklar mı? Hipnozdaki kişinin bilinçli kontrolü ortadan kalkmadığı için istemediği sürece hiçbir sırrını söylemez, özel bilgileri vermez. Hipnozdaki kişi ancak, söyleyeceği şeylerin kendisi için (örneğin hastalığının tedavisinde işe yarayacağı şeklinde) yararlı olacağına inanır ve hipnoz yapan kişiye güvenirse sorulan sorulara yanıtlar verir.

Hipnozdaki kişi hipnoz yapanın tüm söylediklerini olduğu gibi kabul eder ve aynen uygular mı? Hayır! Hipnoz sırasında kişinin bilinçli kontrolü ortadan kalkmaz. Hipnoz yapan kişinin söylediği her şeyi duyar, anlar, hatta yargılar. Yapması istenilen şey kişinin sosyal ve ahlâki değerlerine uygun değil ise kabul etmez, uygulamaz. Israr edilirse kişi hipnozdan çıkar.

Bir kişi, isteği dışında zorla ya da farkında olmaksızın hipnoza sokulabilir mi? Hayır! Bu durum mümkün değildir. Hipnoz kişinin gönüllü isteği ve katılımıyla gerçekleştirilen bir trans hâlidir. Hipnoz yapan kişi, hipnoza girmeyi gönüllü olarak kabul eden kişiye hipnoza girmesini sağlayacak bazı telkinler verir. Kişi bu telkinleri uygulayarak hipnoza girer. Hipnoza girmek istemeyen bir kişi kendisine söylenen telkinleri gerçekleştirmeyi reddedeceği için hipnoza girmez.

Hipnoz; zihnin doğal durumudur. Bilinçli bir zihnin bir nevi devre dışı kalmasını sağlamak, bilinçaltına telkinler yerleştirmektir. Kişi hipnoz esnasında gerçeklerin pek tabi ki farkında olmasına karşın zihinsel ve fiziksel olarak rahatlar. Adeta rüya görüyormuş hissine kapılır. Gerçeğin içinde olduğu kadar da gerçeğin dışında kalma durumudur da!

Hipnoz; Yunanca uyumak anlamına gelmektedir. Ancak hipnoz tam anlamı ile uyku hali değil, uyku ile uyanıklık modu arasında olup, telkin almayı çok daha kolay hale getiren bir ruh halidir. Bilinçli olarak yapılan bir hipnoz sırasında birey, genel olarak var olan kanının aksine terapistin söylediği her şeyi duyar ve kendi düşüncelerinin de farkındadır. Hipnoz halinden çıktıktan sonra da her şeyi hatırlar.

Hipnoz; kesinlikle bir uyku hali değildir. Dışarıdan bakıldığı zaman, hipnozdaki kişi derin ve huzurlu bir uykudaymış gibi görünür. Benzer yanlış gözlemi yapan İskoç Dr. James Braid 1840 yılında bu trans haline, Eski Yunan’daki uyku tanrısı Hypnosis’ten esinlenerek hipnoz adını vermiştir (Türkiye Psikiyatri Derneği).

Son zamanlarda cümle içerisinde “hipnotize olmak” tabiri de kullanılmaktadır ki bunun bilimsellikle bir ilgisi olmayıp;  çok etkilenilen, bir şey yapılamayan, etki altında kalınan durumlarda kullanıldığına sıkça şahit oluyoruz.
Hemen herkesin merak ettiği bir konu olan “Hipnoz” nedir? Ne işe yarar? Birçoğunuz “Hipnoz” kelimesini duymuştur. Hipnoz ile ilgili eksik ya da yanlış olan bazı bilgilere sahip olmuş olabilirsiniz. Bunun başlıca temel nedeni velev ruh sağlığı alanında çalışan kimi kişilerin yanlış söylemlerinden ya da sosyal medya, tvvb. mecralarda bilinçsizce kullanmalarından kaynaklanmaktadır.

Tam da bu noktada Mevlana, ölüm gününü “ Hakk’a Vuslat” yani Yaratana kavuşma saymış, buna Şeb-i Arus yani düğün gecesi anlamını yüklemiştir. “Herkes ayrılıktan bahsetti, ben vuslattan” der. Ölüm Mevlana için kişinin aslına dönüşü olarak yorumlanmıştır. Mevlana, ölümle yüzleşmiş, ölüm düşüncesinden kaçmamış ve kendi düşünce sistemini kendi inanç sistemince sağlıklı bir şekilde kurabilmiş ve anladığımız kadarıyla da ölüm anksiyetesi yaşamamıştır. Ezcümle: Ölümün fizikselliği bizi yok etse de, ölüm düşüncesi bizi korur.

Her ölümün geride kalanlar için tarifsiz acılar bıraktığı su götürmez bir gerçektir. Ve hiç kimse sevdiklerinin ölümü düşüncesini bile düşünmek istemez. Bu çok doğal bir refleksif bir tepki. Ancak ölümden kaçış var mı? Bizler, sevdiklerimiz, en yakınlarımız. Maalesef bir gün hepimiz ÖLECEĞİZ. Peki, ama bu realite varken, bu düşünceden bu kadar kaçınmak neden? Bu kaçış bizim için iyi bir olgu değil! Ölümden sonraki tepkilere, yas sürecine, bu travmatik süreci atlatma biçimlerine biraz da toplumun yön verdiği şüphesiz. Sosyal öğrenme buna yön veriyor. Bizim gibi ölümden sonra sonsuz bir yaşamın varlığına inanan toplumların ölüm karşısında daha metanetli ve sağlıklı tepkiler vermesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü bu toplumsal refleksler özellikle birinci dereceden yakınları direkt derinden etkilemektedir.

Evet, ölüm yüzleşmek başlı başına bizde kaygı doğurur, ancak aynı zamanda hayatı daha renkli ve zengin kılacak bir potansiyel taşır. Ölümle ne kadar çok yüzleşebilirsek eğer o denli daha az korkarız ölümden. Ölüm düşüncesinden kaçındıkça da ölüm düşüncesi peşimizi asla bırakmayacaktır. Gölgeniz gibi peşinizden gelecektir.

Bu noktada Antik Çağ Yunan filozoflarından Sokrates’in ölmeden önceki son diyaloğuna yer vermek istiyorum. Sokrates baldıran zehrini içtikten sonra yanında olan kadim dostu Kriton’a “Asklepios’a (Yunan mitolojisinde tıbbın ve sağlığın Tanrısı) bir horoz adadık, onu yerine getir, unutma!” , Sözleri onun son sözleri olmuştur. Peki, ama Sokrates ölmeden önceki son anında Yunan Mitolojisindeki sağlık ve tıp Tanrısına neden horoz adağının yerine getirilmesin istedi? Sokrates, son sözleriyle aslında “yaşanmaya değer hayat” hakkında ipuçları vermiş, yaşamayı uzun uzadıya hastalık olarak görmüştür.

Kimi zaman anlam veremediğimiz, tarif edemediğimiz bazı kaygılarımız anksiyetelerimiz olur ve bunu neyden kaynaklandığını anlamlandıramayız. Görünürde bir şey yoktur ama aslında o kaygıyı tetikleyen, kaçtığımız bir olgu vardır: Ölüm anksiyetesi. Evet, ben yaşadığımız birçok kaygının altında yatan temel kaygının ölüm anksiyetesi olduğunu düşünüyorum.

Dini inançlar varoluşsal ölüm korkusuna, ciddi ve güçlü bir rahatlık kaynağı sağlıyor. Dini inançlar, dindar insanların ölüm anksiyetesini önemli ölçüde azaltma konusunda büyük rol oynar. Dinlerinin gerektirdiği ve açıkladığı gibi inanır ve ölüm ve sonrası hakkında çok fazla sorgulama karmaşasına girmez. Girse de çıkamaz. Çünkü soyut kavramlar ve bilinmezliklerle dolu bir sonsuzluk.. Dolayısıyla da bu inanç sistemleri kişilerin kaygısını azaltıyorsa bu konuyu çok deşmemek gerekiyor.

Hayallerinin yerine gelmesi, gerçek adaleti bulma isteği, dünyada sahip olamadıklarına kavuşma arzusu, cennet, cehennem, Allah, yeniden var olma, ölümsüzlük, sonsuzluk,

sevdiklerinle sonsuz bir düzlemde beraber olma isteği, sorunsuzluk.. Hepsi ölümlü oluşun acılığını azaltan kavramlardır.

Öyle zannediyorum ki; herkesin zihninden bir şekilde şu soru geçmiştir: “Öleceksek eğer neden yaşıyoruz?” Bu soru zihnimizi, ruhumuzu dolayısıyla da bedenimizi oldukça yorar. Ve somut bir sonuca da varamıyoruz, varamayacağız da. Dinler, inançlar neden var olup/öldüğümüz üzerine uzun uzadıya görüş bildirmişlerdir. O dinlere mensup kişiler bu doğrultuda fikirlerini ifade etmektedirler. Ama yine de öyle ya da böyle zihnimizin bir şekilde bu soruyu sormaya devam ediyor.

Hepimiz bir şekilde, varoluşsal korkunun yıpratıcı rüzgârına maruz kalıyoruz. Bundan kaçınmak imkânsız. O varoluşsal korku ise; ölüm düşüncesidir. Her ne kadar yaşıyor olsak da, sürekli olarak aniden gelişecek keskin ihtimaller korkusu ve önlenemez ölümlüyle savaşıp durma kaygısı bireyin varoluşsal kaygısını arttırmaktadır. Tabi bireylerin bu varoluşsal kaygılarla baş etme biçimleri, stratejileri, savunma mekanizmaları kişiden kişiye değişiyor. Haliyle bu varoluşsal korkuların üzerimizde bıraktığı etkiler de bu durumlara göre şekilleniyor.

Belki de hepimizi ölüm korkusunda en çok korkutan, dehşete düşüren şey; geleceği kaybetmek değil, geçmişi kaybetme düşüncesidir.

Hiç ölümle yüzleştiniz mi? Ya da ölümle yüzleşmeyi denediniz mi? Kimimiz, ölüme meydan okuduğunu , kimimiz de çok korktuğunu ifade eder. Ama belki de Platon’un da söylediği gibi benliğimizin en derin noktalarına yalan söyleyemeyiz. Ölüm düşüncesi korkutur bizi! Kişi ölümden çok, ölümün eşlik ettiği mutlak yalıtımdan korkar. Hayatı hep birileri ile toplumsallık duygusu içerisinde sürdürmeye çalışırız, ama her birimiz yalnız başımıza ölmeliyiz- kimse bizim için ya da bizimle birlikte ölmez. Yaşayanın ölenden kaçması mutlak terk edilmenin işaretidir.

Dedikodu suçtur! Dedikodunun kişilik haklarına bir saldırı olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. İşyerinde dedikodu haklı bir kovulma nedeni sayılıyor. Nasıl olsa ispatlanamaz denilerek yapılan dedikodular beklenmedik sonuçlar doğurabilir. Bir iş yerinde bölge müdürü olarak çalışan bir kişi iş yerindeki olayları çalışanların eşlerine aksettirdiği, yönetici olarak çalışan diğer kişiler hakkında kötü sözler sarf ettiği ve dedikodu ortamı yarattığı hem de huzursuzluk ortamı yarattığı için işten çıkarılmıştır. Yerel mahkeme durum ispatlanamadığı gerekçesiyle işvereni haksız bulmuş ancak Yargıtay ise; olayların yöneticinin davranışları nedeniyle yaşandığının açık olması bu davranışların da iş yerinde huzursuzluğa neden olduğu gerekçesiyle yerel mahkemenin verdiği kararı bozmuş ve kişinin geçerli neden ile işten atıldığına hükmetmiştir. Ezcümle; dedikodu suç olduğu nedeni ile değil, yapıldığında karşı tarafın neler hissedeceği ile ilgili iyi bir empati kurarak, karşı tarafın kişilik haklarına saygı duyarak dedikodu yapılmamalıdır!

Kavram, olgu ya da genel geçer durumlar üzerine uzun uzadıya konuşmak, tartışmak dedikodu değildir. Dedikoduyu oluşturan şeyler şunlardır; kişileri çekiştirmek, kınamak, ayıplamak, yerli yersiz yermek, gıybet vs. İngiltere’de tam 5000 kişi ile yapılan bir anket araştırmasında erkekler günde yaklaşık 76 dakikayı dedikoduya ayırdıklarını, kadınların ise yaklaşık 52 dakikayı dedikoduya ayırdıkları sonucu çıkmıştır.

Bizi hiç ilgilendirmeyen şeyler hakkında konuşmaktan kimi zaman anlam veremediğimiz bir şekilde haz alıyoruz. Bu anlamda dedikodu kimi zaman çekim gücü artıyor. Dedikodu sayesinde kendi grubumuzdan olmayan insanları çok rahat bir şekilde izole edip dışlayabiliyoruz. Dedikodunun ciddi yıkıcı etkisi olduğunu biliyor muydunuz? Sosyal yaşamda dışlanmalar arttıkça dedikodun hedef tahtasına oturtulmuş kişinin ruh sağlığında yaralanmaların ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Kadınlar ise; hemcinsleri ile yaşanan sorunlar, duygusal ilişkiler, eşler ile ilgili problemler ve meslektaşları ile ilgili konular üzerine dedikodu yapmaktadırlar.

Erkekler niteliksel olarak daha çok; günlük haberler, terfiler, yöneticiler, para, statü, siyaset üzerine dedikodu yaparken ki bunu daha çok iş yerlerinde yapmaktadırlar,

Kadınlar mı daha çok dedikodu yapar yoksa erkekler mi? Bu derin bir kökene sahip paradokstur. Kadınların severek ve isteyerek erkeklerden daha fazla konuşmaları, erkeklerden daha çok dedikodu yaptıkları anlamına kesinlikle gelmez. Kadınların yaptıkları dedikodu ile erkeklerin yaptıkları dedikodu arasında niceliksel olarak anlamlı bir fark yoktur. İki dedikoduyu birbirinden ayıran özellik dedikoduların niteliği ile ilgilidir.
Peki, kadınlar severek ve isteyerek neden daha fazla konuşurlar? Normalde beynin sol tarafı, farklı yoğunluklarda olsa da konuşma yeteneğini aktif hale getirir. Erkeklerde bu durum oldukça barizdir. Kadınların beyinlerinin sol ön tarafında ise ayrıca öze bir bölge vardır ki, bunun sayesinde konuşma fonksiyonu daha da etkinleşir. Enteresandır beyinlerinin sol tarafına göre daha küçük de olsa sağ taraflarında da konuşma fonksiyonunu sağlaya ilave bir merkez daha bulunmaktadır. Beynin her iki tarafında da belirli bir bölge içinde yoğunlaşmış fonksiyonel bir merkezin olması kadınların daha kolay ve rahat konuşmalarını sağlamaktadır.

Kadınların ruh dünyasında konuşmanın önemi son derece yüksektir. Kadınlar, günlük, kişisel ve sosyal ilişkilerini konuşarak oluşturur daha sıkı hale getirmekte üzerlerine yoktur. Bir kadın günde ortalama yaklaşık 6000-8000 kelime sarf edebilir(kişilik özelliklerini bir kenara koyduğumuzu varsayarak). İngiliz Sağlık Vakfı’nın (British Medical Association) yaptığı bir araştırmaya göre kadınların çenelerinden rahatsız olmaları erkeklere göre 4 kat daha fazladır.

Ne münasebet canım? Dedikoduyu kadınlar yapar diyen cinsiyetçi söylemleri çoktan duydum bile. Ya da, hocam ben dedikodu yapmam olanı söylüyorum diyeni de duydum( iyi de sevgili okur; olmayanı söylersen bu iftira atmış olmaz mısın zaten?). Herkes kendi yakın çevresine bakıp cevap verirse sanırım acı gerçek ortaya çıkmış olacaktır diye düşünüyorum. Hepimizin bir şekilde bu konuda muzdarip olması söylediğimi destekler nitelikte. Öyle değil mi? Bu konu da hepimizin özeleştiri de bulunması gerektiği de başka bir boyut.

Dedikodu yapıyor musunuz?

Eminim herkesin dedikodunun ne olduğuna dair verdiği cevap farklı olacaktır. Genel itibari ile dedikodu başkalarının kişisel ve özel konuları hakkında yapılan konuşmalardır. Dedikodu bazen gerçek olaylar ve konular hakkında olsa da, genellikle kişiler arasında konuşulduğundan, kişilerin birbirlerine olayı ya da haberi iletimi esnasında yanlışlıklar veya çarpıtmalar içermektedir.

Hayat; iki cinsin birbiri ile anlamlı kılındığını tartışılmaz bir gerçek. Peki, birbiriyle ne tam olarak ayrı ne de tam olarak bir arada olabilen bu iki cinsiyet, birbirleri veya kendi aralarında dedikodu yapıyorlar mı? Şayet yapıyorlarsa eğer hangi cinsiyet bu konuda daha baskın?

Kadın ve erkek ilişkileri üzerine şimdiye dek binlerce yazıldı. Yazılmaya da şüphesiz devam edilecektir. İnsanlığın var olduğu günden bu güne ne birbirinden ayrı ne de bir arada olabilen bu iki cinsin kendi aralarındaki çatışmaları günümüzün en önemli konusunu oluşturuyor. Yaşamın dinamitleri niteliğinde olan bu çatışmalar, aslında; kadın ve erkeğin hayatı birbirleriyle anlamlı kıldıklarını haykırıyor!

Uzm. Klinik Psikolog Hüseyin Berken Binay

Bir kişide kişilik bozukluğunun olup olmadığını belirten temel şey ağır işlevsellik kaybının oluşudur ve tanıyı sadece psikiyatristler koyabilir. Kişilik bozuklukları süreci uzun zaman alsa da tedavi edilebilir.

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu
Çekingen Kişilik Bozukluğu
Bağımlı Kişilik Bozukluğu
Antisosyal Kişilik Bozukluğu (Psikopat)
Borderline Kişilik Bozukluğu
Histrionik Kişilik Bozukluğu
Narsistik Kişilik Bozukluğu
Paranoid Kişilik Bozukluğu
Şizoid Kişilik Bozukluğu
Şizotipal Kişilik Bozukluğu

Her kişiliğin olduğu gibi her kişilik bozukluğunun da kendi nev-i şahsına münhasır özellikleri vardır. Ancak, kişilik bozukluklarının tümü için sıralayabileceğimiz bazı ortak noktalar bulunmaktadır.

  • Kişilik bozukluğunda geçerli olan davranış örüntüleri, genelde esneklik göstermeden sürdürülür. Mesela kişi, kendisine sorun oluşturan davranışlarından vazgeçmez, her şeye rağmen onları tekrar eder.
  • Söz konusu davranışların, toplumun kabul ettiği ölçülerin dışında olması.
  • Kişilik bozukluğunda görülen davranışlar, çocukluktan veya ilk ergenlik döneminden beri devam eder.
  • Kişilerin davranışlarını benliğe-uyumlu görmesi. Yani kişinin davranışlarını “normal” kabul etmesi ve değiştirmemesi. Kişilik bozuklukları genelde çevre ile sürtüşmeye yol açar. Kişi kendisini değil de çevreyi değiştirmeye, çevreyi kendine uydurmaya çalışır.
  • Kişinin bilişsel yetilerinde ve düşünce yapısında belirgin bozuklukların olması.

Tanı ölçütleri başvuru el kitabı olan DSM-V (Amerikan Psikiyatri Birliği, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı, V Baskı), Kişilik Bozukluğu tanısı konabilmesi için aşağıda sıralanan maddeleri şart koşmaktadır:

A. Kişinin içinde yaşadığı kültürün beklentilerinden belirgin olarak sapan, süregiden bir içsel yaşantı ve davranış örüntüsü. Bu örüntü, aşağıdakilerden iki (ya da daha çok) alanda kendini gösterir:

1. Biliş (kendini, diğer insanları ve olayları algılama ve yorumlama yolları)

2. Duygulanım (duygusal tepkilerin aralığı, yoğunluğu, değişkenliği ve uygunluğu)

3. Kişilerarası işlevsellik

4. Dürtü denetimi

B. Süregiden, esneklikten yoksun bu örüntü, çok değişik kişisel ve toplumsal durumları kapsar.

C. Süregiden bu örüntü, klinik açıdan belirgin sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye yol açar.

D. Süregiden bu örüntü kalıcı ve uzun sürelidir. Ve başlangıcı en azından ergenlik ya da erişkinlik dönemine uzanır.

E. Süregiden bu örüntü, başka bir ruhsal bozukluğun bir görünümü ya da olarak ya da başka bir ruhsal bozukluğun bir sonucu olarak daha iyi açıklanamaz.

F. Süregiden bu örüntü, bir maddenin (örn. kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun (örn. başı çarpma) fizyolojiyle ilgili etkilerine bağlanamaz

            Yukarda belirttiğimiz maddelerden yola çıkarak, bir kişide kişilik bozukluğu olduğunu söyleyebilmemiz için net bir şekilde “kişisel ve mesleki işlevselliğinin bozulması gerekmektedir.”

Toplumda, sohbetlerde çoğu zaman duymuşsunuzdur: adam tam bir psikopat, şu kişide net bir şekilde narsist kişilik bozukluğu var ya da müdürüm tam bir obsesif! Gibi.. Çoğu zaman bu kullanımlar yanlış olmakla beraber bireyin kastettiği durum kişilik özelliği olabilir. Psikopat dediğiniz kişi literatürde Antisosyal kişilik bozukluğu olan kişidir. Psikopatça bir davranış sergilemek kişide Antisosyal kişilik bozukluğu olduğu anlamına gelmez. Ya da müdürünüzün bazı konularda takıntılı olup çok titiz olması onda obsesif kompulsif kişilik bozukluğu olduğu anlamına gelmez, sadece obsesif bir karaktere sahip olmuş olabilir. İş arkadaşınızın kendini beğenmiş tavırlar içinde olması da nitekim narsist kişilik bozukluğu olduğu sonucunu doğurmaz.

Kişilik bozukluğu: “Sosyal ve mesleki işlevselliği zedeleyen, uzun süreli, esnek olmayan ve uyumsuz kişilik özelliklerini içeren bir grup bozukluk” olarak tanımlanır(Anormal Psikoloji). Kişilik bozuklukları, bireyin kendisine, ailesine ya da topluma sorun yaratma potansiyeline sahip oldukları riski son derece önemsenmelidirler. Kişilik bozukluğu olgusunun daha iyi anlaşılabilmesi adına psikoloji, psikiyatri literatüründe nasıl ve neye göre tanı konulduğuna gelin beraber bakalım.

Yazıya “kişiliksiz” diye söylenen tabirin aslında mecazi olduğunu, iyi ya da kötü herkesin bir kişiliğe sahip olduğunu, kişilik olmadan bir bireyin var olamayacağını vurgulayarak yazımıza başlayalım. Kişilik bozukluklarının detaylarına geçmeden önce kişiliğin ne demek olduğu üzerinde kısaca durmak istiyorum. Kişilik, psikolojik ve davranışsal özelliklerin doğuştan kazanılan ve sonradan çevresel koşullar, eğitim, yetişilen ortam gibi belirleyicilerin oluşturduğu ortak yapıdır. Kişilik bozukluğunun tanımını yapmak oldukça güçtür, çünkü; bunun en temel nedeni kişilik bozukluğundaki özelliklerin normal kişilik özelliklerinde de olabileceği gerçeğidir. Psikiyatrik tanılama sorununun en çok yaşandığını alanlardan birini “kişilik bozuklukları” çekmektedir.

Siz kendi kişiliğinizi nasıl tarif ediyorsunuz? Sizi siz yapan, sizi var eden temel özellikleriniz nelerdir? Kendinizde herhangi bir kişilik bozukluğu olduğunu düşünüyor musunuz? Kendinizi Antisosyal? Narsist? Obsesif? Ya da Paranoid olarak tarif edebilir misiniz? Birine karşı “hah bunda kesinlikle kişilik bozukluğu var” kanısını neye göre yapıyorsunuz? Bu sorulara vereceğiniz cevaplar da aslında kişiliğinizin bir parçasını oluşturacaktır. Kişilik bozukluklarının detaylarına geçmeden önce kişiliğin ne demek olduğu üzerinde kısaca durmak istiyorum. Kişilik, psikolojik ve davranışsal özelliklerin doğuştan kazanılan ve sonradan çevresel koşullar, eğitim, yetişilen ortam gibi belirleyicilerin oluşturduğu ortak yapıdır.
Bu ihmallerin çocuk üzerindeki etkileri nedir? Diye soracak olursanız eğer;
Gelişim geriliği.
Ölüme kadar varabilen sağlık problemleri.
Davranış problemleri.
İletişim problemleri.
Yalnızlık ve korunmasızlık hissi.
Eşya ve madde bağımlılığı.
Suça yönelme riski.
Çocuk ihmalini arttıran risk faktörleri nelerdir?
Cehalet, bilgi eksikliği.
Yetersiz sosyo-ekonomik koşullar.
Aile içi şiddetin varlığı.
Ebeveynlerin geçmişte gördükleri kötü muamele.
Ebeveynlerin madde bağımlılığı.
Çocuğun tek bir ebeveyn ile yaşaması.
Yetersiz sosyal destek.
Bir çocuğun ihmal edildiğini nasıl anlarız?
Okul devamsızlığı çok fazlaysa
Sürekli kirli giyiniyor ve kötü kokuyorsa
Vücudu aşırı derecede zayıf düşmüşse
Yemek veya para için dilencilik yapıyor veya çalışıyorsa
Tıbbi destekten mahrumsa
Madde kullanımı, kendine zarar verme gibi alışkanlıkları varsa:
Bu durumlarda çocuğun ihmale maruz kaldığını düşünebiliriz.
Çocuğa yetersiz ilgi ve şefkat göstermek
Çocuğun aile içinde şiddet ve kötü muameleye şahit olmasına izin vermek
Çocuğun madde kullanmasına izin vermek
Çocuğun suç işleme, saldırganlık gibi davranışlarına destek olmak ya da bu davranışları görmezden gelmek
Çocuğun zorunlu eğitim çağına gelmesine rağmen okula gönderilmemesi
Çocuğun temel tıbbi ihtiyaçlarının karşılanmaması
Çocuğa düzenli ve besleyici öğünlerin verilmemesi
Çocuğa temiz ve yeterli giysinin sağlanmaması
Çocuğun uzun süre yalnız bırakılması
Çocuğun gece geç saatlere kadar nerede olduğunun bilinmemesi ve umursanmaması

İhmal, çocuğa bakmakla yükümlü kimsenin çocuğun gelişimi için gerekli ihtiyaçları karşılamaması veya bu ihtiyaçları dikkate almamasıdır. Bu ihtiyaçlar sağlık, eğitim, duygusal gelişim, beslenme, barınma, güvenli yaşam vb.

  • Fiziksel ihmal
  • Eğitimsel ihmal
  • Duygusal ihmal
Çocuklarınızı büyütürken ihmal ettiğinizi düşünüyor musunuz?
Ya da çocuklarımızın istismara uğramaması için gerekli tedbirleri alıyor muyuz? Böyle bir durumla karşılaşmamız durumunda nasıl davranmamız gerekiyor? Yasalar bu konuda ne diyor?

İnternette resmi internet sağlayıcılarına kayıtlı çocuk pornografisi sayısı 900 bindir. 2 milyon çocuğun fotoğraf ve filmi bulunmaktadır. KORKUNÇ!

Çocuk İstismarı Konusundaki Gerçekler:
İstismarcının tercih ettiği yer genelde çocuğun tanıdığı, bildiği yerlerdir. Okul ve okul çevresi, ev ve okul arasındaki yol, bir arkadaş ya da akrabanın evidir.
-Kadın istismarcı sayısı erkeklere oranla daha azdır.
-Çocuğun rahat ve gevşek olduğu zamanlar, oyun zamanları, banyo zamanı ya da yatma saati istismarcının tercih ettiği zamandır.
-Olguların %80-95’inde istismarcı, çocuğun tanıdığı, normal görünümlü biridir.
Cinsel istismar sonunda çocuklarda yaşanan ruhsal sorunlar:
Tekrarlayıcı, rahatsız edici düşünceler,
Uykuya dalma güçlüğü,
Olayla ilgili kabuslar,
Öfke patlamaları ve saldırganlık,
Konsantrasyon güçlüğü,
Suçluluk ve utanç duyma,
İçe kapanma, depresif belirtiler,
Aileden uzaklaşma, evden kaçma ve intihar
Olayı anımsatan nesnelere karşı yoğun psikolojik sıkıntı,
Olayı anımsatan kişiler, görüntüler ve yerlerden kaçınma,
Korku reaksiyonu,
Yaşına uygun olmayan cinsel davranışlar,
Okuldan kaçma, okul ve disiplin problemleri, başarıda düşüş!

Ne yazık ki; Cinsel istismara uğrayan çocukların %50’sinde travma sonrası stres bozukluğu görülmekte, depresyon, düşük benlik saygısı, intihar davranışları, damgalanmışlık hissi, alkol ve madde kullanımı da görülmektedir. Cinsel istismarın mutlaka şiddet içermesi gerekmez! “Cinsel istismarda çocuğun rızasının olup olmadığına bakılmaz”

Cinsel istismara uğrayan çocukların yaş dağılımına bakıldığında; %30’u 2-5 yaş, %40’ı 6-10 yaş, %30’u 11-17 yaş gruplarında dağıldığı görülmektedir, yani olguların %70’ini küçük yaş grubu oluşturmaktadır. Bu istatistiki veriler de ne kadar korkunç bir riskle karşı karşıya kaldığımız göstermektedir.

İstismara maruz kalan çocuklarda erkek ve kız mağdurların arasında büyük fark bulunmamaktadır.

  • İstismarcıların %96’sı erkek,
  • İstismarcıların %80’i de çocuğun tanıdığı birisidir.
  • İstismarcı-zayıf halka

Çocuğun, kendisinden en az 6 yaş büyük bir kişi tarafından cinsel haz amacıyla zorla ya da ikna edilerek cinsel etkileşime maruz bırakılmasıdır. Ensest, tecavüz, çocuğu pornografi ve fuhuş malzemesi yapılmaktan; teşhircilik, cinselliği kışkırtan konuşmalar, cinsel ilişki ya da pornografik film seyrettirme, cinsel organlara dokunmaya kadar değişen eylemler cinsel istismar spektrumu içindedir.

Cinsel istismar!!!
Çocuğun bir yetişkin tarafından
Cinsel uyarı ve
Doyum için kullanılması,
Fuhuşa zorlanması,
Pornografi gibi türlü suçlarda cinsel obje olarak kullanılmasıdır.
Ekonomik İstismar: Çocuğun, yaşı ve gücü ile orantılı olmayan işlerde ucuz emek olarak çalıştırılmasıdır.

Duygusal İstismar: Çocuğun gereksinim duyduğu ilgi, sevgi ve bakımdan yoksun bırakılarak psikolojik hasara uğratılmasıdır. Tanımlanması en zor ancak en sık gerçekleşen istismar türüdür.

Duygusal İstismar Türleri Nelerdir?

  • Aşağılama, yalnız bırakma, ayırma,
  • Korkutma, yıldırma, tehdit etme, suça yöneltme,
  • Önemsememe, küçük düşürme, alaylı konuşma,
  • Lakap takma, aşırı baskı ve otorite kurma,
  • Duygusal bakımdan gereksinimlerin karşılanmaması,
  • Sık eleştirme, yaşının üstünde sorumluluklar bekleme,
  • Kardeşler arasında ayrım yapma, değer vermeme vb.

Fiziksel istismar: Çocuğun kaza dışı sebeple bir yetişkin tarafından yaralanması ve örselenmesidir. Bir tokattan başlayarak çeşitli aletlerin kullanılmasına kadar devam edebilir. En yaygın rastlanılan ve belirlenmesi en kolay olan istismar tipidir.

Klinik bulguları nelerdir?

  • Yumuşak doku hasarları
  • Yanıklar
  • Kaynar su ile haşlanmalar
  • Kemik, eklem, beyin ve göz hasarları
  • İç organlara ait hasarlar
  • Zehirlenmeler
  • Gelişme gerilikleri

Aile içi şiddetle ilgili hükümlü gençler üzerinde yapılan bir araştırmada bu gençlerin %78’inin aile içi anlaşmazlık ve şiddetin söz konusu olduğu ortamda yaşadıkları bulunmuştur.

Çocuk istismarı,0-18 yaş grubundaki çocuğun;
Sağlığını,
Fiziksel gelişimini,
Psiko-sosyal gelişimini
            olumsuz etkileyen bir yetişkin, toplum yada devlet tarafından bilerek veya bilmeyerek çocuğa karşı gerçekleştirilen her türlü harekete maruz kalmasıdır.
Küçük çocukların kaçırılıp, tecavüz edildikten sonra öldürülmesi haberleri şüphesiz hepimizde şok etkisi yaratıp vicdanları yaralıyor. O istismara uğrayan, öldürülen aslında bizleriz, ruhlarımız.. Bir şekilde bundan hepimiz sorumluyuz.. Koruyamadık! Toplumsal refleks olarak istismarcılara idam isteniyor. İdam cezası o an ki yoğun öfke duyguları için rahatlatıcı etkisi olabilir ancak; bu hiçbir zaman kalıcı çözüm olamaz. Çocuk istismarı cezaları ağır ancak bunun kimi zaman uygulanmadığı haberlerini okuyoruz! Cezalar en hızlı şekilde uygulanmalı.. Uzm. Klinik Psikolog Hüseyin Berken Binay
Hayvanların bireyleri ruh halini iyileştirmesinin en büyük nedeni kesinlikle koşulsuz sevgi. Sevgilinizden ayrılın, iflas edin, KPSS’yi, LGS’yi, YGS’yi kazanmamış olun, çulsuz kalın, üstü başı dağıtın! Hiç fark etmez. O daima sizin süper olduğunuzu düşünecek. Sizi her koşulda sevecek. Böylesi bir ilgiyi görmek ruh sağlığına iyi gelecek, psikolojimizi toparlayacaktır. Karşılığında yapmanız gereken onunla ilgilenmek,sevmek ve karnını doyurmak. Ezcümle: Mutlu olmak için neden bir dost edinmiyorsun? Durma! Şartları zorla..

Evcil hayvan yakın ilişkide olmak, onlarla iç içe yaşamak ruh sağlığına ve fiziksel sağlığa kesinlikle olumlu katkıları vardır. Evcil hayvan beslemek depresyona tamamen bir çözüm olmasa da kesinlikle depresyon semptomlarını azaltmada son derece etkilidir. Evcil hayvanlar daha ılımlı ve soft olmayı sağlıyor. Uyku kalitesini arttırıyor. Yersiz yere bizlerde oluşan kaygıları da ciddi derece de azaltıyor. Depresyon özellikle yalnız yaşayan bireyleri yıpratıyor. Doğal olarak evde bir dostunuzun olması depresyonu ekarte edebilir.

Sahip olduğunuz hayvan demek istemiyorum çünkü ona evinizi açmanız demek ona sahip olduğunuz anlamına kesinlikle gelmez. Beraber yaşadığınız hayvan zamanla sizi psikolojik ruh halinizi çok iyi gözlemleyip hissedecektir. Siz üzgün olduğunuzda, ağladığınızda yanınıza gelecek size dokunmaya çalışacak ve sizi anladığını göstermek için sesler çıkarmaya başlayacaktır. Evde herhangi bir insan olmasa bile sizi mutlaka anlayan biri var. Hoş evde bir insanın olması sizi anlayacağı anlamına her zaman gelmez ama hayvanlar her zaman anlar. Ancak o da bir şartla! Onları iyi besleyecek, her zaman sevecek ve tuvaletlerini temizleyeceksiniz. Yok öyle hem 25 kuruş, hem şoför mahali hem de yokuşta ineceğim!

https://youtube.com/watch?v=LTmygK9ULqU
 Evin ferdi gibi oluyorlar. Onları görünce kendinizi daha iyi hissediyor, daha mutlu oluyor, daha da anlayışlı oluyorsunuz. Hele de hayvanlarla iç içe büyüyen çocukların niteliksel olarak akranlarından birçok yönde daha ileri de oldukları yapılan araştırmalarda da gözlemlenmiştir. Bu çocuklar daha empatik, daha sorumluluk sahibi, daha mutlu, hayvana ve doğaya karşı daha duyarlı, kesinlikle şiddet eğilimi olmayan çocuklar olarak yetişiyorlar. Bu şekilde yetişen bir çocuğun yetişkin olduğunda topluma katkısını düşünün..
Bir hayvan ile beraber yaşamak sizin otokontrolünüzü güçlendirecek sizi daha da sorumlu bir kişilik haline getirecektir. Dostunuzu aç ya da susuz bırakamazsınız değil mi? Ya da o var iken kafanıza estiği gibi bir yerlere gidemezsiniz. Tatil planlarınızı onsuz yapamazsınız. Onu bir odaya kitleyemezsiniz. Bu saydıklarım zor gibi görünse de inanın bana evlattan hiçbir farkları kalmadıkları için seve seve yapacaksınız ki birçoğumuz bunu yapıyordur.

Gününüz oldukça stresli geçmiş olsa bile eve geldiğinizde açılan kapının sesiyle beraber size doğru koşan “dostunuzun” size vereceği tarifsiz bir huzurun hissini bir an olsun hissedin lütfen. Var olan gerginliği o an unuttunuz bile. Sevgi dolu gözlerle size bakıyor. Sizin onu aç bırakmayacağınızı, sizin ona zarar vermeyeceğinizi çok iyi biliyor ve hissediyor. Siz uzandığınızda gelip çocuk masumiyetiyle size sarılıyor. Bundan daha güzel bir his olabilir mi? Bu bağlamda hayvan beslemek stresörlerle baş etmede müthiş bir yol. Bu sevgi stresörsavardır!

Bunun en iyi şekilde cevabını; evlerinde hayat arkadaşlarıymış gibi onları besleyen, konuşan, oyun oynayan insanlardan alabilirsiniz. Hayvan beslemenin terapi ile eşdeğer olduğunu size söyleyeceklerdir. Hayvanlarla beraber yaşamak otokontrolünüzü daha da geliştirecek, gerginliğinizi azaltacak, daha huzurlu hissettirecek, anlayışlı olma kat sayınız yükselecek ve daha sevgi dolu olduğunuzu göreceksiniz.

Hayvan sevgisinin, hayvanlarla beraber yaşamanın insan psikolojisine ciddi olumlu katkılarının olduğunu biliyor muydunuz? Hayvanları bir şekilde hayatında tutmayı başarabilen insanların olumlu birçok kazanıma sahip olabileceği gerçeğini düşündünüz mü hiç?

Ancak; hayvanları, dostlarımızı asıl koruyacak şey kanunlar değil, gerçek bir eğitim ve eğitimin doğurduğu bilinçli bir sevgidir.

İçinde hayvan sevgisi olmayanın. … Merhamet duygusu da olamaz.

Üzülerek söylemeliyim ki; toplumumuzda bilinçli, hayvan haklarını koruyan, savunan, her platformda dile getiren iyi bir kitle olmasına karşın ne yazık ki total anlamda bilinçli olmayan, onların haklarını göz ardı eden bir toplumda yaşadığımız gerçeği var. Ve ne yazık ki 5199 sayılı hayvanları koruma kanunu hayvanları yeteri kadar korumuyor. Dostlarımıza işkence eden, istismara uğratan hatta tecavüz eden! Hatta ve hatta öldüren kişilerin maddi para cezaları verilerek kısa sürede serbest bırakıldığı haberlerini sıkça görüyoruz! Bu bizi ve dostlarımızı derinden yaralıyor! Ve bu yasalar ciddi anlamda revize edilmelidir..

Bu dünya bu evren bizlerin olduğu kadar hayvanların yani dostlarımızındır da! Peki bu konuda ne kadar hassasız? Ya da toplum olarak ne kadar bilinçliyiz? Kanunlarımız bu konuda ne kadar yeterli?

Onları safça, çokça içtenlikle sevenler çok iyi bilir ki; evinde, bahçesinde, kalbinin derinliklerinde hayvan besleyen insanlar için onların “evlatlarından” hiçbir farkları yoktur. Bu sevginin betimlemesi oldukça zor ama yaşanılması inanılmaz haz veren harika bir duygu.

Hayvanlar: Onlar bizim dostlarımız. Hatta en saf hayat arkadaşlarımız. Çok şey konuşup belki de onları hiç anlamadıklarımız. Bizler gibi konuşamıyorlar diye toplumun çok büyük bir kitlesinin anlamaya çalışıp, iletişime geçemedikleri. Bu dünya sadece bizimmiş gibi bencilce davrandıklarımız. Onların yaşam alanlarını hiçe sayıp egosantrikçe yaşayıp haklarını gasp ettiklerimiz.. Psikolog Hüseyin Berken Binay

Bu müthiş başarı bir Batmanlı olarak beni inanılmaz mutlu ediyor. Bu kadar başarılı olmasına rağmen köklerinden kopmamış olması ile de çocuklarımızın tümüne örnek gösterilecek bir kişilik. Sizler de çocuklarımızın hayallerinin peşinde koşmasını destekleyin. Ezcümle: Çocuklarımız bu eğitimleri alırlarken; temel amaçlarının para kazanmak değil mutlu olmak için olduğunu onlara içselleştirmeliyiz. Etik ilkelere bağlı, insanlara saygılı, sabit fikirli olmayan, vicdanlı, hayvan sevgisi ile büyüyen, bencillikten uzak yetiştirilen çocuklar en iyi eğitimi almış çocuklardır. Uzm. Klinik Psikolog| Hüseyin Berken Binay

Size 1966’da Batman Garzan işçi kampında dünyaya gelip şu anda dünyanın en büyük ressamları arasında gösterilen Batmanlı ressam Ahmet GÜNEŞTEKİN’i örnek göstereceğim. Eli henüz kalem tutmaya başladığında, inanılmayacak kadar güzel resimler çizmeye başladı.
İşçi babası onu destekledi, geç keşfedildi. Şimdi büyük ilgi gören eserleri 24 ülkede sergileniyor. Hayallerinin peşinde koşmasa, dünya; Anadolu efsanelerini, Mezopotamya mitlerini, Sümer tanrılarını, Mısır ve Yezidi inançlarını, halk söylencelerini, rüyaları, masalları tuvale taşıyan, bugün 24 ülkede sergisi olan ressam Ahmet Güneştekin’i hiç tanımayacaktı. Babası, oğlunu bu çok yetenekli olduğu yolda ilerlemesi için hep destekledi. Ancak işçi maaşı ile karınlarını bile doyurması zorken 7 çocuğunu mucizevi şekilde okutan Güneştekin, resim malzemelerini almakta zorlandı. Kağıt alacak parası olmadığı için, çimento torbalarını kesip düzleştirerek, dünyanın en güzel resim kağıtlarını yaptı, bol bol resim yapmasının yolunu açtı. 2013 yılında Amerika New York’ta dünyaca ünlü Marlborough Galery’nin sanatçısı oldu.
Çocuklarımızın hayallerinin peşinde koşmasına izin verelim!

Çocuk istiyorsa eğer akademik ve dil eğitimi ile sporun yanı sıra müzik ve sanat hayatı desteklenmeli, motive edilmelidir. Kim bilir çocuğunuz belki de çok büyük bir ses sanatçısı, müzisyen ya da ressam olabilir. Zamanın da yapılan yanlış yönlendirmelerden dolayı çocuğunuz belki de hiç istemeyeceği bir meslek seçmek zorunda kalabilir. Müziğe yeteneği varsa tüm imkanları zorlayıp ona bir enstrüman alın ve müzik eğitimi almasını sağlayın. Var ise önyargılarınızdan sıyrılın lütfen. Müzik ile uğraşması onun derslerini olumsuz etkilemez. Aksine, perspektifi daha geniş, duygusal zekası daha yüksek, hayal dünyası daha derin çocuklar olarak yetişmesini sağlar.

Çocuk iyi bir akademik eğitim ve yabancı dil öğrenirken sporda asla ger kalmamalıdır. “Sporu nasılsa sonradan yapar mantığı” çocuğu bir ömür boyu spordan uzak, hantal, sağlıksız beslenen kişilikler olmasına sebep olabilir. Spor bireyi daha disipliner kıldığı için bu eğitim hayatının hepsine yansır. Sporda başarılı bir öğrenci eğitim hayatında da başarılı olur. Eğer gelecek planlamasını sporcu olmak üzerine kurmak istiyorsa da bu kararı sonuna kadar desteklenmelidir. Çocuk istediği en az 1 spor dalında lisans alıp uzmanlaşmalıdır. Bunları beraber yürütmek emin olun zor olmayacaktır. Hayata bakış açısı da daha profesyonelce olmalıdır.

Eğitim hayat boyudur, sadece akademik boyut değildir! Eğitim tek boyutlu değil çok yönlüdür. Dolayısıyla eğitimi sadede matematikte, fende ya da Türkçe ’de çok iyi olmak olarak görülmemelidir. Çocuğumuzun her anlamda iyi bir eğitim almasını istiyorsak eğer iyi bir akademik eğitimin yanı sıra mutlak anlamda en az 1 yabancı dil öğretilmelidir. 3-7 Yaş dil eğitimi için kritik dönem teşkil etmektedir. İyi bir yabancı dil eğitimine sahip bir çocuk geleceğe daha emin adımlarla yürüyecek, perspektifi genişleyecek, araştırma yapma skalası genişleyecek, kontakt kuracağı insanlar çoğalacak, yurtdışına çıktığı zaman sudan çıkmış balığa dönmeyecek, daha vizyoner olacak, akademisyen olmak istiyor ise bu daha da kolaylaşacak ve dolayısıyla da iş bulmak istiyor ise opsiyonları daha da çoğalmış olacak. Yabancı bir dil eğitimi almanın katkılarını görüyorsunuz. Yabancı bir dil eğitimi almak hayati önem taşıdığını öngörmek için kahin olmamıza gerek yok.

Çocuğu okul çağına çağına gelen her ebeveyn, onun geleceğini garanti altına alabilmenin yolunun iyi bir akademik eğitimden geçtiğini bilir. Bu yüzden, çocukları için okul seçerken hayatlarının en kritik kararlarından birini aldıklarının farkındalardır. Çünkü her anne baba bir yandan çocuklarının en az bir yabancı lisanı anadili gibi konuşmasını, iyi bir akademik eğitim almasını, diğer yandan sonu gelmeyen sınav sistemi içinde çocukluğunu ve gençliğini yaşamaktan mahrum kalmamasını, doğaya ve insana saygılı, özgüven sahibi bir birey olmasını, kendini doğru ifade edebilmesini ve potansiyelini açığa çıkaracak bir eğitim sisteminin içinden geçmesini hayal eder.

Çocuğunuzun okuyacağı üniversiteye, bölüme karar vermek ya da eğitim göreceği içeriği, ülkeyi kendisinden bağımsız seçmek demek iyi bir eğitim aldırıyoruz anlamına gelmez. Aksine, kendi kalıplarımızda çocuk yetiştirdiğimiz anlamına gelir. Küçük yaştaki bir çocuk elbette ki gideceği okulu kendi seçemeyecektir. Burada ebeveynlere ciddi sorumluluk düşecektir ama zaman içerisinde çocuk kendi ilgi, yetenek ve özeliklerinin farkına varacak ve buna göre rota çizecektir. Buna uygun fizibilite çalışması yapmak da ebeveynlerin görevi olmalıdır.

Şüphesiz çocuğun alabileceği en iyi eğitim evde ebeveynleri tarafından aldığı eğitimdir. Çocuk okul çağına gelmeden önceki bu dönem; özellikle duygusal zekâsının (EQ) gelişimi ve dil gelişimde kritik evreye sahip yaş grubunu oluşturmaktadır. Buraya yazacağımız hiçbir şey kâğıt üzerinde durduğu gibi durmadığını bende biliyorum. İç sesinizi buradan duyabiliyorum. Lakin kâğıt üzerinde duran doğru şeyleri yapma çabamız, o yönde işleyişimiz çocuklarımızın geleceğini çok büyük ölçüde etkileyecektir. Ben çocuğuma harika bir eğitim vereceğim. X üniversitesinde tıp fakültesi okuyacak. Ya da çocuğum olduğu zaman içimde ukte kalan A ülkesinde B eğitimini aldıracağım. Böylece Çok iyi eğitim almış olacak.

Güzel bir gün diliyorum.

Enerjinizin sömürülmesine, moralinizin bozulmasına karşı gardınızı alın! Çünkü seni, beni, bizi bu şekilde eleştiren insanlar emin olun bizlerin yaptıklarına bakmadan, içeriğinden bağımsız bir şekilde yeriyorlar! Ezcümle: Yıkıcı, samimiyetten uzak eleştirilere asla kulak asmamalı buna karşı; üretkenliğimiz daha da artmalı, doğrularımızı söylemekten vazgeçmemeli, yılmamalı ve kendimizi geliştirmeye devam etmeliyiz. Sizin daha da iyi olmanızı istemeyen çokça kişi olacaktır. Bırakalım onlar kendi kirli dünyalarında boğulmaya devam ededursunlar, biz açık sularda yol almaya devam edelim.

Ve iyi niyetle yapılan hiç bir eleştiriye bile tahammül edemezler. Ancak, kendileri sürekli olarak başkalarını eleştirerek kendilerinde yetersiz gördükleri noktaları kapatmaya çalışırlar. Bu da aşağı da açıkladığım durumu destekler niteliktedir.

Aşağılık kompleksi, kişilerin kendini ruhsal ve bedensel açıdan yetersiz ve değersiz hissettiği psikolojik bir durumdur. Aşağılık kompleksi genellikle çocukluk döneminde anne ve babanın yanlış tutumlarından kaynaklanır. Çocukluk çağlarında başlayan aşağılık kompleksi, ileriki yaşlarda daha ciddi sorunlara yol açar. Bu komplekse sahip olan kişi herkesin ondan daha başarılı, daha becerikli ya da fiziksel olarak daha güzel olduğunu düşünür. Yaşamış oldukları başarısızlıkları başkalarının suçu olarak görürler. Suçlarını kabul etmeyerek başkalarının üstüne atarlar.

Aslında bu bireylerin psikolojik açıdan mutlak anlamda tedavi görmeleri gerekmektedir. Bu duygular aslında “aşağılık komplexinin” dışa vurumu olarak da görebiliriz.

Toplum ve kendisi için sürekli bir şeyler üretme çabasında olan, daima dinamik çalışan, olumsuz şeylere eleştirel bakıp düzeltme yoluna giren, imkanları doğrultusunda enerji sarf eden insanlara karşı bu prototipteki kişiler hemen sadistçe duyguları gün yüzüne çıkarır ve belden aşağı dahil her türlü vurmaya çalışır.

Bu kişilerin psikolojik ruh hallerine baktığımız zaman sadistçe duyguların baskın olduğunu görebiliriz. Neden mi? Başkalarının fiziksel olmasa bile ruhen acı çekmesinden, yaralanmasından haz almaları başka bir şey ile bağdaştırılamaz. Yıkıcı bir şekilde eleştirip, karşıdaki insanların enerjisini, modunu düşürmek bu kişiler için müthiş bir motivasyon kaynağıdır.

Hepinizin çevresinde mutlaka her şeye muhalif, her şeyi eleştiren prototipte insanlar vardır. Genel özellikleri itibari ile hiçbir şey üretmezler, üretmek istemezler en doğrusu da üretemezler. Dolayısıyla olduğu yerden yıkıcı bir şekilde eleştirmek bu tarz insanların en sevdiği şeylerin başında gelmektedir.
Yıkıcı eleştiriye açık olmayı artık bırakmalı! Çünkü ne yazık ki toplumumuzda “yapıcı eleştiri” formu diye bir argüman yok. Var olan durumu daha iyi seviyeye getirme çabası yok! Sadece var olanı aşağılamak, eleştiriyor olmak için eleştirmek, enerjiyi sömürmek, aşağı çekmek, sarkastik konuşmak var. Siz siz olun yılmadan devam edebilmek için yıkıcı eleştirilere kapatın kendinizi. Şimdi bu dediklerimizi anlamaya çalışmadan eleştirecek olanlar da olacaktır.
Aslında eleştiri bir bütün olarak bizleri daha ileriye taşıyacak, kendimizdeki eksiklikleri görmemize ışık olacak, bizleri daha da geliştirecek bir mekanizmadır. Ancak eleştiri de bulunacak kişilerin olumlu bir şekilde mi eleştirdiği, iyi niyetle mi yaptığı çok önemli. Şık bir üslupla söylendiği zaman da kişi bu tip eleştirileri mutlaka dikkate alacaktır. Uzman klinik psikolog Hüseyin Berken Binay

Kendinizi şüphesiz en iyi siz tanırsınız. Ancak bu durum sanıldığı kadar da kolay değil. Yalnızlığınızla vakit geçirir onunla dost olmaya çalışmak bizi daha dinamik kılacaktır. Ezcümle: Sürekli tüketen değil, devamlı üreten bir birey olmak bizi daima dinamik kılacaktır. Ve doğal olarak insan, yenilince tükenmez, pes edince tükenir.

İş ve aile hayatınızda lütfen ama lütfen hayır diyebilmeyi öğrenin. Diyemiyorsanız eğer, bunu başarabilmek için destek alın. İstemediğiniz, kapasitenizi aşan, altından kalkamayacağınız işleri almayın ve kabul etmeyin. Bu iki tarafa da zarar verecektir. Realist hareket etmek sağlıklı sonuçlar doğuracaktır. İş yaşantınızda veya diğer yaşantınızda sorunlarla karşılaşabileceğinizi, hata yapabileceğiniz gerçeğini yadsımayın. Mükemmeliyetçiliğinizi frenleyin.

Psikolojik problemlerin temelinde bitirilmemiş işler yatar. Dolayısıyla da tükenmişlik sendromun da temelinde bu yatar. Özellikle iş yerinde zihnen ya da fiziksel olarak tamamlanmamış işlerin birikmesi sonrasında negatif sonuçları doğurmasına neden olmaktadır. Bu negatif sonuçların ortaya çıkmasını istemiyorsak eğer zamanlamayı iyi ayarlamalı ve bitirilmemiş iş bırakmamalıyız.

Tükenmişlik sendromu depresyon ile daha bağlantılı ve iç içe olduğu için, depresyon tedavisi uygulanabiliniyor daha çok. Bu sendrom konusunda çalışan ruh sağlığı çalışanlarından profesyonel terapi desteği almak en sağlıklı çözüm yoludur.

Tükenmişlik sendromunun duygusal belirtileri: Yaygın ümitsizlik hissi, Özgüven eksikliği yaşama. Çok sık hayal kırıklığı duygusu yaşama. Kendini değersiz hissetme durumu. Eleştirilere katlanamama. Aşırı şüphecilik. Yoğun kaygılanma ve huzursuzluk hali.
Tükenmişlik sendromunun zihinsel belirtileri: Eskiden sevdiği faaliyetlerden hemen sıkılma. Dikkat dağınıklığı, unutkanlık ve dalgınlık. Karar verme güçlüğü ya da kararı erteleme eğilimi.
Tükenmişlik sendorumunun belli başlı belirtileri şu şekilde özetleyebiliriz: Aşırı yorgunluk ve enerjisizlik. Kalp çarpıntısı, midede şişkinlik, sık aralıklarla kabız olma veya hastalanma. Uyku problemi, uyumakta ve uyumakta zorluk çekme. Solunum güçlüğü çekmek. Başta sırt ve bacaklar başta olmak üzere yaygın bedensel ağrılar.

İş yükünüz çok fazla ise, kapasitenizi çok fazla zorluyorsanız eğer, zamanınız dar ve bitirmeniz gereken sorumluluk fazla ise ki hele de yaptığınız işi sevmiyorsanız, bıkkınlık hissediyor, kaygı seviyeniz yükseliyor ve iş yapamaz hale geliyorsanız tehlike çanları sizin için çalıyor demektir. Tabi bu durumu dönemsel iş stresi ile karıştırmamak gerekiyor. Tükenmişlik, yüksek ve uzun süreli stresin kişide yarattığı zihinsel, psikolojik ve bedensel bitkinlik durumudur.

Var olan psikolojik durumun, hastalık olarak tanımlanabilmesi için mesleki ve kişisel işlevselliğimizi bozması gerekmektedir. Mesleki ve kişisel işlevselliğimizi bozan bir durum patolojik olarak tanımlanabilinir.

Tam bu noktada toplumun genelinde yanlış olarak kullanılan bir konuya değinmek istiyorum: Şu kişi ruh hastası yaaa! Ya da biri bazı problemlerini anlatmaya başlayınca direkt tanı koyma eğilimi. Senin kesin psikolojik problemlerin var, hastasın! Bu artık patolojik bir vaka! Ne oluyor arkadaşlar? Hele bir durun, sakin. Toplum olarak ruh sağlığımızın çok iyi olduğunu söyleyemem ancak, direkt olarak bu tarz damgalamalar bizi daha agresif ve saldırgan bir ruh haline sokar ki lütfen kaçınalım.

Tükenmişlik direkt olarak bir hastalık değil, sendromdur! Sağlık sorunlarının uluslararası sınıflamasında (ICD-10) yer almıyor. Ancak; yaşanılan tükenmişlik sendromu, depresif semptomlar gösterdiği ve depresyona ait belirtiler sergilediği için depresyonu tetikleyebilir ve dolayısıyla da depresyondan bağımsız düşünülemez. Tükenmişlik sendromunun uzun sürmesi depresyon tehdidi ile karşı karşıya bırakacaktır. Doğal olarak da tükenmişlik sendromu ve depresyon iç içe geçmiştir.

“Başarısız olma, yıpranma, enerji ve gücün azalması veya tatmin edilemeyen istekler sonucunda bireyin iç kaynaklarında meydana gelen tükenme durumu” olarak tanımlanmaktadır. İlk kez 1974’te Herbert Freudenberger ortaya atılan bir tabir. Tükenmişlik sendromu; duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarı olarak 3 temel olgudan oluşmaktadır ve bu olgular tükenmişliği yaşayan bireyin hayatındaki negatif değişimleri ifade eder.

Evet, çok ciddiye alınması gereken söylemler! Öyle değil mi? Kimi zaman ben ve sen de dâhil hemen herkesin günlük yaşamda kullanabildiği söylemler olabiliyor. Burada dikkat edilmesi gereken şey, söyleyen kişinin bu cümleleri ne derece ciddiyetle ifade ettiğidir. Günümüzde sıklığı git gide artan ve oldukça da ciddiye alınması gereken psikolojik bir ruh hali olan “Tükenmişlik Sendromu”nedir?
Tükendim,
Çok yıprandım,
Enerjim kalmadı,
Pilimin azaldığı hissediyorum,
Artık baş edemiyorum,
Boğuluyor gibiyim,
Bittim.

Her ruh farklıdır ve her ruhun beslenme şekli de farklıdır. Dolayısıyla da ruhların doyum seviyesi de bir değildir. Lütfen sizin ruhunuzu ne doyuruyorsa onun peşinden yılmadan usanmadan gidin. Ben öyle yapmaya çalışıyorum ve kendimi ruhen ve bedenen daha iyi hissediyorum. Benim ruhumu doyuran temel şey “keşfetme arzusu”. Ve bundan dolayıdır ki, her zaman bir yerlere gitme, keşfetme çabası içindeyim. Keşfederken ruhumun beslendiğini hissediyorum. Ezcümle; her şarta ve koşula rağmen renklerinizi keşfedin ve ruhunuzu doyurmaya çalışın. Bu hem beden hem de ruh sağlığınıza çok iyi gelecektir. Yeteri kadar doyurulmayan bir ruh, hem beden sağlığını hem de psikolojimizi olumsuz yönde etkileyecektir.

Sizi en çok ne yapmak mutlu ve enerjik hissettiriyorsa o şey ya da şeyler ruhunuzu doyuruyordur. Seyahat etmek, yardım kuruluşlarında gönüllü olarak çalışmak, ibadet etmek, hayvan haklarının geliştirilmesi için canla başla çaba sarf etmek, doğa için küçük bir orman kurmak, akademisyen olmak için sürekli araştırma yapmak, kitap okumak, spor yapmak, koleksiyonlar biriktirmek ya da yazı yazmak vs. bunlardan hangisi? Ya da bunlar dışında neler?

Pekâlâ, ruhumuz nasıl doyar? İçinizdeki renkleri keşfetmeye çalışın! Ezbere kurulu bir tabir olarak algılamayın lütfen! Evet, herkesin yaşam koşulları bir değil, evet ekonomik durumlar iyi olmayabilir, evet yaşadığımız çevre çoğu zaman buna müsaade etmiyor olabilir vs. ancak her şeye ve her duruma rağmen yaşayacağımız hayat skalasında maksimum verimi almaya çalışmak ruhu doyurmakla eşdeğerdir. Seni en çok ne yapmak mutlu ediyor? Bir şeyi yaparken çok mutlu olmak ruhu doyurmaktır ki o yüzden her zaman özellikle söyleriz: Lütfen sizi mutlu edecek meslekler seçiniz diye! Ki bu ruhen sizi tatmin edecektir.

Aynı şekilde kimi durumlar hariç, ruh sağlığının bozulması da ruhu yeteri kadar doyuramamaktan, besleyememekten kaynaklanmaktadır. Düzenli olarak spor yapan bir bireyin vücudu nasıl ki spor yapmayan diğer bireylere karşı daha sağlıklı ve dinç ise, ruhunu düzenli olarak besleyen bir bireyin ruh sağlığı da diğer insanlara nazaran daha sağlıklı ve renkli olacaktır.

Tam tersini düşünürsek eğer (kişilik özelliklerinden bağımsız) yaşı oldukça ilerlemiş ya da zor şartlar altında yaşam enerjilerini kaybetmeyen, oldukça canlı ve hareketli bir yaşam sürdüren, yaşamın özüne bağlı pozitif enerji saçan bireyler de görebiliriz. Bunun temel nedeni karnından çok ruhunu doyurmaya çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Ruhu doyan bireyler ya da doyurmaya çalışan bireylerin daha mutlu olması, bulundukları yaşam alanına daha pozitif enerji yaymaları, aile bağlarının daha güçlü olması ve ömür boyu daha dinamik olmaları kaçınılmazdır.

Meslek hayatımızda, ailede, okulda, futbolda, şehirde birileri ya da bir şey için vs. “ruh yok ruh” tabirini sıkça duymuşsunuzdur. Bu tabiri neden kullanıyoruz diye düşündüğümüzde, aklımıza hemen “yaşam enerjisini kaybetmiş, depresif semptomlar sergileyen, canlılığını yitiren, yaşamın özünden kopan, negatif enerji saçan” bireyler zihnimizde belirecektir. Bu kişiler ruhlarını doyurmaya çalışmadıkları sürece, soyut çerçevede ruhlarını kaybedeceklerdir.

Ruhun doyurulması ile ilgili daha birçok soru sorabilir, kafada onlarca soru işareti oluşturabiliriz ancak konuyu daha komplike hale getirmeden açıklık getirelim. “Karnını doyurmaya çalışmaktan çok, ruhunu doyur!” Kendime her dem düstur edindiğim ve söylediğim bir söz. Her daim zihnimde dolanır durur. Çünkü ruhu doyanın, karnı zaten doyacaktı. Ruh nedir? Ruh; dinlerin ve ruhçu felsefelerin insanın vücudunda bulunduğunu kabul ettikleri, yaşamın özü saydıkları, canlılığı sağlayan, maddesel olmayan varlık, ölümsüz sayılan kök, ilke olarak kabul edilmektedir. Tanımından da anlaşılacağı üzere ruh, varlığımızın olmazsa olmazıdır. Ve can alıcı bazı noktaları vardır. Bunlar; yaşamın özü sayılması, canlılığı sağlaması ve ölümsüz sayıla kök olmasıdır. Bedenimiz hayata gözlerini yumabilir ancak ruh, hayata gözlerini yummaz çünkü o ölümsüzdür.

Evet, “Ruhu Doyurmak. Ruh nasıl doyar? Ya da “Ruh” doyacak bir şey midir? Bu denli soyut bir kavramı doyurmaya çalışmak bize ne kazandıracaktır? Yeteri kadar doyurulmayan bir Ruh’un bedenimize etkisi ne olacaktır? Her ruh aynı şekilde mi doyar? Ya da ruhların doyum seviyesi aynı mıdır? Uzm. Klinik Psikolog Hüseyin Berken Binay

Boşandıktan sonra, kendi ile ilgili olumsuz inançların arttığı durumlarda; sosyal hayattan çekilme, yalnızlaşma ve özgüven sorunları da birlikte görülebilir. Oysa ki, yakın çevrenin desteği bu noktada da önemlidir. İhtiyaçların ifade edilip karşılanabilmesi ve diğer ilişkilerin sağlıklı şekilde sürdürülmesi yoluyla yakın çevre, iyileşme sürecinde destek olur. Yaşamın diğer alanlarında; mümkünse değişim olmaması, uğraşların devam etmesi, kendi ile ilgili olumlu düşünceleri arttırabilecek eski veya yeni kaynaklar gereklidir. Evlilik ve boşanmaya dair süreçte tükenmeye yüz tutmuş bir pil gibi düşünülürse kişinin enerjisi, yenilenmeli veya şarj edilmeli gibi düşünülebilir.

Yaşam biçimine dair değişimler, ayrıca stres yaratır. Yalnız yaşamaya devam eden kişiler için yaşadığı eve dair sorumlulukları tek başına almak, özellikle ekonomik yönden zorlayıcı olabilir. Çocuğunuz varsa, eski eşle sürdürülen ilişkinin biçiminin değişmesi de zaruri olur. İletişimin sağlıklı şekilde sürdürülmesi, çocukla ilgili ortak paydada buluşabilmek açısından önem taşır. Eski eşe devam eden öfke varsa ve evlilik içi çatışmalar boşanmayla birlikte son bulmadıysa, bu mümkün olmayabilir. Tek ebeveyn olarak yaşamaya ve sorumluluk almaya alışmak da sürecin önemli bir parçasıdır.

İlişkiyi kurtarmak için yeterince uğraşı verdiniz veya mücadele ettiniz mi gibi sorularla diyalog detaylandırıldıkça, evlilik ve boşanma süreciniz olaylarla örülü bir dedikodu nesnesine dönüşmüş gibi hissedebilirsiniz. Nasıl hissettiğinize veya ihtiyaçlarınıza yönelik olmayan ve sadece toplumun alışkanlıklarıyla süregiden bu gibi mekanik konuşmaların yarattığı etki, başarısızlık ve değersizlik gibi kişinin kendisine dair olumsuz düşüncelerini pekiştirebilir.

İlişki sürecinde kendisini; yetersiz, değersiz, yalnız olduğu gibi düşüncelerle birlikte çaresiz hissetmiş kişiler, bu gibi düşüncelerin boşanma sonrasında ortadan kalkacağını sanabilirler. Uzun bir süreçte verilen mücadele sırasında birçok yara alındığından, en önemli şey bu yaraların sarılmasına olan ihtiyaçtır. Boşandıktan sonra da kişilerin, kendilerini başarısız olarak adletmeleriyle sıklıkla karşılaşılır. İlişkinin bitişini kendisine mal eden kişi kendisinin beceremediği, yürütemediği şeklinde düşünür. Toplum da sözlü veya sözsüz mesajlarla bu duruma zemin hazırlar. Evlilik, çocuk sahibi olma ve boşanma gibi süreçler, çoğunlukla toplumsal düzeyde “performans” şeklinde yaşatılarak diğer yaşam olaylarından çok daha fazla ilgi ve merak konusu olur. Dolayısıyla; her karşılaştığınız kişinin özel yaşamınıza dair detayları sorma hali, nedenlerini açıklama ve ikna etmenize yönelik bir diyaloğa dönüşebilir.

Boşandıktan sonra bireyler, evliliğin bitmesini kangren olmuş bir uzuvlarını kaybetme gibi tariflerler. Buradaki “yokluk” öylesine derin bir acıdan gelir. Böylesine bir kayıp ve acı nereden gelir? Eski eşiniz hayatta olsa da eş ilişkiniz bittiğinden, boşanma temelde bir kayıp süreci olarak yaşanır. Yaygın olarak evlilik toplumda, “dünya evine girmek” sözüyle ifade edildiğinden ayrılık bu durumda ölümle eşdeğer düşünülebilir. Boşandıktan sonra eşler arasında “kutsal” varsayılan bağ kopmuş olur. Bu süreçte, sadece eş kaybı değil, eş rolü ve evli yaşam biçimi gibi bir çok başka kayıp da beraberinde yaşanır. Eğer henüz çocuk sahibi olmamışsanız, doğmamış çocuğunuzun da yasını tutarsınız. Çocuklarınız varsa, gelecekteki çocuklarınızın büyükannesinin veya büyükbabasının.. Gelecekte birlikte yaşlanacağınız partnerinizin, birlikte kurduğunuz hayallerin de.. Tüm bu kayıpları birlikte yaşıyor olmak yas sürecini oldukça zorlaştırır.

İlişkide yaşanan çatışmalar ve çözümsüzlükler ile birlikte gelgitlerle giden bir süreç sonunda, nihai karar verilir. Bazı insanlar açısından; sosyo ekonomik durum veya yalnız kalmaya dair endişe, boşandığım durumda çocuklarım ne olacak gibi sorular da bu gel-gitlerde önemli etkendir. Evlilik sürecinde yaşanan çatışmalar, ilişkinin kendisine özgüdür ve benzersizdir. Her kişinin yaşadığı kendisine özgü ve tepkileri farklı olsa da, sonuçlarının kişiler üzerindeki etkilerinin benzer olduğu görülür. Çatışmayla artan gerilimin yüksek olduğu noktada; ilgisizlik, yalan, aldatma, eleştiri veya şiddet gibi travmatik deneyimler mevcut olur. İlişki, bu gibi kişiler üzerinde yarattığı travmatik etkilerle birlikte, yara alır. İlişki travmaları, kişilerin kendilerine dair yetersizlik veya değersizlik düşünceleri geliştirmelerine sebep olabilir.

“Davullarla zurnalarla” kutlanan evlilik törenleri, büyük bir mutluluk ve coşkuyla planlanır. Çeyizler düzülür, eşyalar yerleştirilir, yepyeni bir ev düzenlenirken aslında yeni bir yaşam biçimi inşa edilir. Hayatınızı paylaşacağınız, geleceğinizi planlayacağınız, birlikte hayaller kuracağınız partneriniz sizin hayattaki yol arkadaşınızdır. “Bir yolumuz olduğunu, yol kazalarını, yol yorgunluğunu o zamanlar biliyor muyduk?” diyen Birhan Keskin’in “yol” metaforuyla canlanabilir zihnimizde. Bu yüzdendir ki, bir çırpıda öylece karar verilmez boşanmaya. Zorlu dönemeçlerden geçilmiştir, bazılarından hiç geçilememiştir, yol tıkanmıştır. “İlişki yürütmek” derken, birlikte yürümek değil de, iki kişi arasında kurulmuş ilişkinin ilerletilmesiymiş gibi bahsedilir.

Son yıllarda, boşanma oranlarının giderek arttığına; sadece rakamlarla değil, çevremizden de bire bir tanık oluyoruz. Dikkat çekici olarak, toplumda her bireyin; kendisi, bir arkadaşı veya akrabası boşanma sürecinden geçiyor. Boşanma süreci ve sürecin getirdiği değişiklikler, her aile üyesini farklı şekillerde etkiliyor. Uzman Psikolog Filiz Koçak

Bazı psikolojik rahatsızlıklar ve alkol tüketimi kişinin şiddet uygulama dürtülerini daha aktif bir hala getirebiliyor. Bu faktörler genelde diğer faktörlerin de etkisiyle oluşan sebeplerden birisidir. Her alkol tüketenin ya da her psikolojik rahatsızlığa sahip olan kişinin şiddete meyilli olduğunu söyleyemeyiz. Fakat kadına şiddet konusunda başkalarından görerek öğrenilmiş davranış olması ya da yetiştirilme biçimi gibi sebeplerle birleşince durum değişebiliyor. Kontrolsüz alkol tüketicileri zaten içlerinden atamadıkları bir öfke varken öğrenilmiş davranış olarak dışa vurmakta daha rahat olabiliyor. Benzer şekilde psikolojik rahatsızlığı olan bireyler de iç güdüsel davranışlara eğilimli oldukları için düşünmeden öğrendikleri şiddeti uygulayabiliyorlar. Eğer çevrelerinde daha önce kadına şiddet uygulayan varsa şiddetleri daha çok kadınlara yansıyabiliyor.

Kadına şiddet uygulama eğiliminin en büyük sebeplerinden birisi yetiştirilme biçimidir. “Erkek ne derse o yapılacak, kadınlar erkeklere hizmet etmek için vardır.” gibi düşüncelerin baskın olduğu aile yapısından gelmek bir risktir. Bu aile yapısındaki kadınlar da erkeklerin söylediklerini doğru kabul etme eğilimi gösterebilir ve erkeklerin çizdiği sınırlar altında yaşayabilirler. Erkeklerin kadının birey olarak haklarının olduğunu bilmeden yaşama ortamı oluşturulur. İstedikleri her şeyi yaptırabilme hakkına sahip oldukları düşüncesine giren erkekler psikolojik ve fiziksel şiddeti normalleştirilebilirler.

Başkalarını kontrol etmek ve isteneni almak için şiddet uygulanabilir. Şiddete maruz kalan kişiler de ne yapacaklarını bilemedikleri için yaşadıkları şiddet sona ersin diye karşıdakinin istediklerini gerçekleştirebilirler. Şiddet uygulayan bireyler de davranışlarının sonucunda istediklerini elde ettikleri için şiddet davranışını sürdürmeye devam ederler. Kadına şiddet olaylarında manipülasyon sıkça görülmektedir. Davranışın dışında fiziksel şiddet uygulanacağına dair sözel tehditlerin de psikolojik şiddet olarak kullanıldığı sıkça görülmektedir. Tehditlerden korkan bireyler ne yapacaklarını bilemeden karşıdakinin istediklerini yerine getirmek zorunda kalırlar.

Şiddetin her türü öğrenilmiş bir davranış biçimidir. Hepimizin içinde yatan öfke ve sinir duygusu var. Ancak bunun şiddete dönüşmesi için önceden şiddete maruz bırakılmış ya da şiddeti tanık olunmuş olması gerekir. Kadına şiddet konusu da genelde böyledir. Çocukluğunda şiddete maruz kalmış ya da babası annesine şiddet uygulayan bireylerin kadınlara şiddet uygulama ihtimali artmaktadır. Özellikle kadınlara şiddet uygulanan bir çevreden geliyorsa kişi bunun olağan hatta olması gereken bir şey olduğu algısına kapılır.
Kadına şiddet toplumu büyük oranda etkileyen bir konuyken çözüm getirmekte de zorlandığımız bir konudur. Şiddet başlı başına bireylere zarar veren bir unsurken“ Neden kadınlar şiddete daha çok maruz kalır?” sorusu da akılları kurcalamaktadır. Kadına yönelik şiddetin altında yatan bireysel ve toplumsal birçok sebep bulunmaktadır. Şiddetin ana nedenini bulmak da aslında oldukça zordur. Fakat şiddeti tetikleyen nedenlerin farkında olmak şiddete maruz kalındığının da farkında olmak demektir. Şiddet anında kişinin kendini korumaya alması için bir fırsattır nedenleri anlamak.

Duygular, fiziksel duyumlar, düşünce ve inançlar, anı ağlarında var olan negatif yaşantıları tetikler. Anı ağları, kişinin zihninde yer alan tüm anıları içerir. Kişi herhangi bir tetikleyiciyle karşılaştığında duygusal ve fiziksel olarak rahatsızlık hisseder. Bir koku, görüntü, resim, ses ya da bir dokunuş kişinin zihninde sakladığı kara kutunun kapağını yavaşça aralar ve sızmaya başlar. Kutudan ilk olarak, işlenmemiş anılar çıkar. Bu anılar kişinin, fiziksel olarak, duygusal olarak kendini oldukça rahatsız hissetmesine sebep olur. İşlenmiş anılar ise, olayla ilgili kişinin konuyu hatırlaması ancak bu anıdan rahatsız olmaması durumudur. İşlenmemiş anı ağları kişinin zihninde rasyonel olmayan şekilde var olmaya devam eder. Kişi için herhangi bir tetikleyici, kişiyi geçmişe götürür. Örneğin, çocukluğu boyunca annesi babası tarafından “yetersizsin” mesajı alan çocuk okula başladığında, derslerinde yeterli performans gösteremediğinde bu negatif inanç pekişmeye başlar. İlerleyen yıllarda okul hayatında başarısız olan öğrenci iş hayatında da istediği yere gelemediğinde bu negatif inanç iyice pekişir. Yaşanan yeni deneyimler çocukluktan gelen negatif inancı pekiştirir ve şimdi de kişinin baş etmekte zorlandığı bir hal alır. Sorunlu olarak depolanan anılar kişinin kaygılarının başlangıç noktasıdır. Negatif inançlar, kişinin kendine ve şimdiye olan inancını yitirmesine sebep olur. “Geçmiş şimdidir” sözü kişinin şimdiyi algılayışının, yorumlama biçiminin geçmişte yaşanan duygu, düşünce, inanç ve duyumlardan etkilendiğini anlatmaktadır. EMDR terapisi, kişinin geçmişinden yola çıkarak şimdiye sağlıklı bir şekilde bakmasını sağlar. Kutuya attığınız her olumsuz anı zihinde git gide ağırlaşır ve taşınması zor hale gelir. Yaşadığınız sorunlar şimdiyle mi ilgili? Yoksa geçmişle mi ilgili? Zorlayan yaşam olaylarının geçmişle ilgili bağlantısına bakmak şimdiyi değiştirebilir.

Geçmişte yaşanan travmalar kişinin belleğinde o anda yaşandığı haliyle depolanır. Çocukluğunda annesi ya da babası tarafından aşağılanan bir çocuğun algısında oluşan “değersizlik” düşüncesi/inancı onun gelecek yaşamını da etkilemektedir. Yaşanan çocukluk travmaları ya da hayati travmaların hepsi beden ve zihin kayıtlarında saklı tutulur. Bu olumsuz yaşam kayıtları zaman geçtikçe kişinin günlük hayattaki işlevselliğini bozmaya başlar. Amigdala olumlu ya da olumsuz olayları kesitler halinde kaydeder. Bu kayıtlar önemli ve önemsiz olarak sınıflandırılır. Bilgi işleme sisteminin sekteye uğraması sonucu rahatsızlık veren anılar ilk yaşandığı haliyle ve disfonksiyonel şekilde depolanır. 
Kimi zaman geçmişle yüzleşmek ve onu tekrardan şimdi de konuşuyor olmak oldukça zordur. Pek çok insan, yaşadığı olumsuz anıyı travma olarak değerlendirmez ancak anıyla ilgili ufak da olsa rahatsızlık belirtileri gösteriliyorsa bu anının kişide travma yaratmış olabileceğini unutmamak gerekir. Peki, geçmişte yaşanan olumsuz deneyimler konuşulmayınca unutulur mu? Hayır, unutulmaz. Sadece kişi onu zihninde gizli kara bir kutuya kaldırır ve yanında taşımaya başlar. Bu kutunun varlığından bazen sadece kendisi bazense yakınları da haberdardır. Kutunun içine kendini rahatsız eden anıları, duyguları, düşünceleri, inançları tek tek yerleştirir. Kutu, zihninde ilk yerleştirdiği günkü gibi durmaya devam eder. Zaman içerisinde sıkı sıkı kapatılan kutunun kilidi zayıflamaya başlar. Kimi zaman çevresel faktörler, stres ve kaygı kilidi güçsüzleştirmeye başlar, kimi zaman ise kişi artık kutunun içindekilerden kurtulmak ister. EMDR, Türkçe açılımıyla Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme, kutudan sızan ve rahatsızlık veren anılarla çalışır. Anılarla çalışılırken kişinin negatif inancının ilk yerleştiği anın keşfedilmesi oldukça önemlidir. Her anı bir diğer anıyı çağrıştırabilir. Terapi süreci, kişinin anıyla ilgili rahatsızlık seviyesi düşene kadar devam eder.
DEVAM EDECEK

Acınızı kabul ettiğinizde ve ona gereken önemi verdiğinizde, inanılmaz bir şey başarmış olursunuz. Terk edilme yaranızı iyileştirmeye başlarsınız ve tetikleyicilere karşı daha az korunmasız hale gelirsiniz. Aynı zamanda benliğinizin en derin taraflarıyla yüzleşir ve kendinize gereken önemi vermiş olursunuz. Duygusal farkındalığa ulaştıkça, çocuklukta ihmali iyileştirmeye başlarsınız. Gücünüzü geri alır ve ilerlersiniz. Terk edilme psikolojisini geride bırakabilmeyi başarırsınız.

İlerlemek için geriye gitmek zorundasınız. Sizi yaralayan o ilk terk edilme anını tespit edin. Size şu an önemli gibi gelmese de, o an sizin için önemli olduğunu ve onu görmezden geldiğinizi kabul edin.
Güvendiğiniz bir kişiye, terk edilme yaranızı anlatın. Bir dost ya da bir terapist iyi bir seçim olacaktır. O an nasıl hissettiğinizi hatırlamaya çalışın. Yaşadığınız o anı, yetişkin zihninizin bilgeliğiyle yeniden anlamaya çalışın.
Çocukluk döneminde yaşadığınız ihmalin üzerinde çalışmaya başlayın. Duygularınıza daha fazla dikkat edin. Neler hissettiğinizi fark edin ve kelimelere dökün.
Terk edilme yaranızı sahiplenin. O duygu sizin tarafınızdan kabul edilmeyi bekliyor. Onu sadece kabul etmek bile sizi eskisine göre çok daha güçlü kılacak.
Siz çocukken aileniz tüm duygularınıza karşılık verdi mi? Duygularınız dile döküldü mü? Kendinizi üzgün ya da sinirli hissettiğinizde onlardan destek gördünüz mü? Bunlardan birine bile hayır cevabı verdiyseniz, çocukluğunuzda yeterince duygusal destek görememişsiniz demektir. Bu durum, çocuklukta ihmal yaşadığınız anlamına gelir. Ebeveynleriniz duygularınıza yeterince karşılık vermediğinde, bilinçaltınıza farkında olmaksızın güçlü bir mesaj gönderirler: “Duyguların önemli değil.” Yetişkinlik hayatına adım atmaya başladığınızda, kendi duygularınızı gözden kaçırmaya başlarsınız. Duygusal yaralarınıza yeterince dikkat edemeyecek şekilde ayarlanırsınız. Duygularımız, çok eski olanlar bile, tarafımızdan kabul görünceye kadar kaybolmazlar, yüzeyin altında bir tetikleyici bekleyerek durmaya devam ederler.
Hayatının bir döneminde terk edilmiş olan herkes, terk edilme tetikleyicilerine karşı bu denli hassas olmaz. Bazı insanlar, diğerlerine nazaran daha korunmasızdır. Sizi daha hassas yapan ise terk edilme yaranızın farkında olmamanızdır. Genel olarak kendi duygularınıza çok fazla önem vermeyen biriyseniz, terk edilmek gibi acı verici olayların duygusal etkilerini hafife almaya eğilimli olabilirsiniz. Yaşadığınız olayın gerçek etkisinin farkında olmamak, bu duyguların hayatınızın ilerleyen dönemlerinde tüm gücüyle karşınıza çıkmasına neden olabilir. Derinlere gömdüğünüz, farkında olmadığınız yara yüzeyin tam altında bekler. Bu volkanın altında beklemekte olan lavlara benzer. Yaranız küçücük bir olayın tetiklenmesi ile su yüzüne çıkar. Nedeni Çocukluğunuzda Gizli Olabilir mi? Kesinlikle Evet. Dr. Jonice Webb, Psikoterapist / Çeviren: Pınar Göker
Sağlıklı, huzurlu, mutluluk dolu bir yıl diliyorum.
https://youtube.com/watch?v=DNs_QagE7kc
Aldatılma durumları nedeniyle biten ilişkilerde, ‘ego’nun devreye girmesi kaçınılmazdır. Aslında acı veren şey, aşkınızın bitmesinin yanında egonuzun da incinmesidir. Özgüveni zayıflatır. Böylesi durumlarda sevgi duygunuzun öfkeye dönüşmeye başladığını hissedersiniz. Aslında terkedilme acısını bastırmada bunun bu şekilde oluşması bir avantajdır. Ondan nefret etmeniz acınızı biraz hafifletebilir. Onun sizi sinir eden yönlerini düşünün. Aşkınızın etkisiyle onda hoş gördüğünüz olumsuz taraflarına odaklanın. Son olarak söylenmesi gereken bir şey varsa o da, her ne olursa olsun onu yüreğinizde bağışlamanız gerektiğidir. Bu kolay olmayacaktır elbette. Ama bunu zaten kendiniz için yapacaksınız. Çünkü onu affetmediğiniz müddetçe bu acı, içinizde kanayan bir yara olarak kalmaya devam edecektir. Şöyle düşünün; belki de bu yaşananlar sizin için iyi olacaktır. Belki de gerçekten hak ettiğiniz birini bulacak ve daha iyi bir ilişkiye başlayacaksınızdır. Belki de dönüp bir gün ona teşekkür bile edeceksinizdir. Kim bilir.
Terk edilmenin acısını gidermenin önündeki önemli engellerden birisi de onun size tekrar döneceğini beklemektir. İşte işin trajik yanı da burada başlar. Çünkü beklemek umut etmeyi gerektirir. Ama bu durum, siz acı içinde beklerken sadece çektiğiniz acıların devam etmesine neden olur. Asla yapmamanız gereken şeylerden birisi de, peşinden gitmektir. Eğer üstüne gider, ayaklarına kapanırsanız kırmızı karta itiraz eden sporcular gibi bir duruma düşersiniz. Ona yönelik her türlü davranışınız, talebiniz, onun sizden uzaklaşmasına ve bu kararını haklı çıkarmasına neden olur. Bunu yapmayın!  Şu bir gerçek ki, partneriniz hayatınızda oldukça büyük bir yer tutuyor olabilir. Bu genelde anlaşılan ve olağan bir durumdur. Ayrıca ortak arkadaşlarınız olabilir. Elbette bunun derecesine göre onun hayatınızda yarattığı boşluğu doldurmak zor olacaktır. Ancak bu konuda hızlı davranın. Başka şeylerle uğraşarak dikkatinizi dağıtmadığınız sürece, onu düşünmek için fazlaca vaktiniz olacak ve acınız devam edecek demektir. Arkadaşlarınızla daha sık görüşmeye başlayın. Ayrıca karşı cinse yönelik radarlarınızı da açık tutun. Doğaldır ki hala duygularınız yoğun olduğu için başka biriyle görüşmek size garip gelebilir. Ancak yaşam sürprizlerle doludur. Onu size hatırlatan tüm şeyleri ortadan kaldırın. Fotoğraflar, hediyeler, kazaklar vb. Gözden uzak olan gönülden de uzaktır. Onunla vakit geçirdiğiniz yerlere gitmeyin. Tabii bu durum, zorunlu olarak görüştüğünüz ortamlar dışında yapabileceğiniz şeyler için geçerlidir. Eğer iş arkadaşıysanız bu elbette zor olacaktır. Eğer sık karşılaşma olasılığınız yüksekse, yapabiliyorsanız uzun bir tatile çıkın. Atalet ve depresyon belirtileri görülecektir, buna hazırlıklı olun. Ancak bu sürecin farkında olmanız şimdilik sizin için yeterli olacaktır. Hareket halinde kalın, kendinizi fiziksel ve zihinsel olarak sürekli meşgul edin. Yapabiliyorsanız başkalarına yardım ederek zaman geçirin. Zihninizi kesinlikle boşlukta bırakmayın.
Öncelikle aşk konusunda anlaşılması gereken ilk şey, aşkın çok da ‘akılcıl’ bir süreç olmadığı gerçeğidir. Terk edilmeyle birlikte duygusal dünyamız bir anda alt üst olur. Kontrolü kaybederiz çoğunlukla. Aptalca şeyler yapma potansiyelimiz artar. Bu nedenle sağlıklı düşünme yapısının tekrar kazanılması gereklidir. Bunun için kendinize, davranışlarınızın olası sonuçlarının neler olacağını devamlı şekilde hatırlatmak gereklidir. Kendinize samimi bir yanıt verin. Onu unutmayı gerçekten istiyor musunuz? Terk edilme sonrasında üzüntü yaşayanların kendilerine sorması gereken ilk soru bu olmalıdır. Gerçekten onu unutmak ve ona olan duygularınızı yok etmek istiyor musunuz? Yoksa oturup onun dönmesini mi beklemek istiyorsunuz? Sadece bu sorunun yanıtından emin olamamak bile çözüm yollarını imkansız hale getirebilmektedir. Uzman Psikolojik Danışman Okan Bal
Terk edilmiş erkeğin dışarıya verdiği görüntü de sizi yanıltmasın. Evet, ayrılık erkekleri kadınlara göre daha fazla etkiliyor ve aşk acısını erkekler kadınlardan çok daha uzun süreyle çekiyor. Terk edilmiş erkeklerde korku, depresyon, kalp hastalıkları, nefes darlığı, aşırı terleme gibi belirtiler ortaya çıkıyor. Terk edilmenin düşüncesi bile erkeklerin paniklemesine neden olabiliyor. Erkek, terk edilmenin önlemini alabilmek için “Bu kadın bana ait, bu ilişki benim” tavrını sergiliyor. Peki neden bu kadar çok etkileniyor erkekler? Çünkü erkekler kötü giden ilişkilerindeki sinyalleri görmezden gelir. Aslında görmezden gelir ifadesi yanlış. Göremez demek daha doğru. Almanya’da 832 erkek üzerinde bu konuda bir araştırma yapılmış. Görülmüş ki; erkekler uzun süre birlikte oldukları kadınla her gün kavga etse bile, terk edildiklerinde şaşırıyor. Çünkü ayrılık, kurdukları düzene uygun değil. Ayrılık, erkeklik egolarını yaraladığı gibi, çaresizliği de beraberinde getiriyor. Kadınların çoğunun zaman problemlerini, düşüncelerini ve duygularını paylaşabilecekleri kadın arkadaşları vardır. Kadınlar ilişkilerini bitirmeye karar verdiklerinde bunu arkadaşlarına, ailelerine danışır, acılarını da rahatça ve açık açık yaşarlar. Erkekler bunu yapmaktan çekinir. Üstelik bu tür konuları arkadaşlarıyla konuşmaktan uzak dururlar. Tüm iniş çıkışlarını, üzüntü veya öfkelerini tek başına yaşarlar. Yapılan araştırmalar, erkeklerin ayrılığı kabullenmeleri için kadınlardan daha uzun bir süreye ihtiyaç duyduklarını gösteriyor, ortalama 5 yıl… Kadınların geçmişi hazmetme süresi ise 2 yıl. İlişkisi biten erkeklerin yüzde 91’i, terk eden taraf olduğunu iddia ediyor. Ancak gerçekte, ilişkisi biten erkeklerin yüzde 60’ından fazlası terk edilmiştir. Erkeklerin yüzde 62’si, ayrılığın ardından sürekli olmasa bile alkole sığınır. Yüzde 51’i, ilk aşamada olmasa bile ayrılığın ardından iş hayatında sorun yaşar. Yüzde 49’u, terk edildikten sonra intikam almayı düşünür. Yüzde 12’si, terk edildikten sonra suç işler. Bu suç da kendisini terk eden kadına, o kadının mallarına ya da o kadının yakınlarına yöneliktir. Kaynak: Erkeklerde Terk Edilme Psikolojisi
Varlığı boyunca insanlığa birçok sosyal problem eşlik etmiştir. Sosyal problemlerden biri, varoluşun anlamı ve varlığın amacı gibi insan problemleriyle aynı seviyede olan yalnızlık problemidir. Her birey, bu sorunu, dünya görüşüne ve yetiştirme ile ortaya çıkan yaşam yönlerine dayanarak, kendi yolunda çözer. Yalnızlık hissi günümüzde bir çok insanın yaşadığı sorunlardan biridir. Yalnızlık psikolojisine girmek için insanın fiziksel olarak yalnız olmasına gerek yoktur. İnsanlar kalabalık ortamlarda dahi kendilerini yalnız hissedebilmekte ve yalnızlık psikolojisinin neden olduğu buhranları yaşayabilmektedir. Yalnızlık hissini hemen hemen tüm insanlar belli bir seviyede zaman zaman yaşayabilmektedir. Günümüzün bilgi birikimi, her birimizi bir alanda beceriksiz kılmaktadır. Aynı mesleğin insanları bile o kadar dar uzmanlaşmıştır ki bazen birbirlerini anlayamazlar. İletişim, insanların neredeyse her türlü profesyonel faaliyetinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu, özellikle temsilcileriyle doğrudan temas halinde olan, onlarla etkileşimde ve iletişimde olan meslekler için geçerlidir. Bunlar kültür, eğitim, sağlık, sosyal hizmetler vb. işçileridir. Yalnızlığın tedavisinde, yalnızlığa yol açan çeşitli faktörler göz önünde bulundurulmalı ve müdahale stratejilerinin çeşitliliği buna uymalıdır; yalnız insanlar için yardım, kişinin kişiliğini değil, durumunu değiştirmekten ibaret olmalıdır. Uzman Psikolog Deniz Akıncı
https://youtube.com/watch?v=hS2Yv_GDZII
Yalnız zaman geçirme alışkanlığından yararlanmak, mutlu olmanız için gerekli duygusal dengeyi kurmamızı sağlar. Bunu yaparak zihinsel özerklik, özgürlük ve sağlık ile yaşamanızı engelleyen bağımlılıkların kökenini anlayabilirsiniz. Daha sonra, yavaş yavaş başkalarından onay almanın önemini bırakabilirsiniz. Bunları yaptığınızda bir bakacaksınız ki; daha güvenli ve bağımsız hissetmeye başlamışsınız. Kendinizi dış dünyadan ayırmak kendinizle bağ kurmanız açısından son derece yararlı olabilir. Bunu yapmak düşüncelerinizi, duygularınızı ve hislerinizi dikkatle dinlemenizi sağlayacaktır. Bu anlarda kendinize kendinizle mutlu olup olmadığınızı sormak ve durumu sorgulamak sağlıklıdır. Ya da herhangi bir durumda, hayatınız hakkında bir şeyler değiştirmek isterseniz veya kendinize yeni hedefler vermek istiyorsanız, bunu yapmalısınız. Yalnız kalmak, kendinizi şımartmak ve kendinize iyi bakmak için bir fırsattır. Kendinizle daha sık zaman geçirmeye ve yeni yeteneklerinizi keşfetmeye fırsat tanıyın. Özgüveninizi güçlendirmeye ve bir birey olarak büyümeye çalışın. Bunlar inanılmaz görünebilir; ancak özgürlük, sükunet sonucunda ortaya çıkan en faydalı başarılardan biridir. Sizi gerçekten iyi hissettiren şeyleri sorgulamanıza, öğrenmenize, unutup yeniden öğrenmenize ve yapmanıza izin verir.
En temel güvenli yer insanın evidir. Sağlık çalışanları, bu virüsü bulaştırma korkusuyla ailelerine yaklaşamıyor ve hatta evlerinde kalamıyorlar. En güvende hissettikleri yere girememek psikolojik baskı hissetmelerine neden oluyor. Bu süreçte hastalar da psikolojik olarak sağlam olamayabilir ve yersiz öfke patlamaları sergileyebilirler. Bu öfke patlamalarının kendilerine yönelik bir tutum olmadığını hatırlamaları gerekir. Bu tür çevreden gelen negatif uyaranlara karşı ‘teflon gibi olmak’ kendi moral ve motivasyonlarının bozulmasını engelleyecektir. Meslektaşları ile dayanışma içinde olmalılar. Benzer kaygıları ve korkuları paylaşıyor olduklarını unutmamaları gerekir. Hiçbir insan salt kahraman değildir. Herkesin zaafları ve zayıf yönleri var. Her gün mola zamanlarında gerekli sosyal mesafe korunarak mesailerinde yaşadıkları olayları anlatmaları, özledikleri her ne varsa dile getirmeleri, duygularını birbirlerine anlatıyor olmaları psikolojilerine katkı sağlayacaktır. Bu özellikle kendisini duygusal anlamda açmakta güçlük yaşayan sağlık çalışanları için kendilerini ifade etmelerine olanak sağlayacak. Her hastane kendi psikiyatri servisi içerisinde hizmet içi online konferanslar düzenleyebilir ve yaşamış oldukları negatif duygu ve düşüncelerini paylaşma olanağı yaratılabilir. Klinik Psikolog Serkan Elçi
“Aslında gösterdiğimiz bütün bu belirtiler anormal süreçte yaşadığımız normal tepkilerdir. Peki, nasıl düşüneceğiz bu süreçte? İyi hissetmek için neler yapacağız? Öncelikle benim gösterdiğim bu tepkiler normal diye düşüneceğiz. Yalnız değilim, herkes bu süreçten geçiyor. Bu geçici bir süreç ve bazı şeyler benim kontrolümde değil diye düşüneceğiz. Ev içerisinde kendimizi iyi hissettirecek örgü örme, yemek yapma, çiçek bakımı, müzik dinleme, kitap okuma gibi şeyler yapabiliriz. Uzun süredir vakit bulamadığımız, ertelediğimiz dolapları düzenleme, tamirat işleri gibi şeyler yapabiliriz. Sık sık telefonla ve görüntülü olarak sevdiklerimizle konuşabiliriz. Duygu ve düşüncelerimizi güvendiğimiz kişilerle paylaşabilir ya da yazabiliriz. Sohbet konularımız sürekli salgın hakkında olmamalı, başka konulardan da konuşabilmeliyiz. Gün içerisinde sürekli haber kanallarını izlememeli bunu 1 ya da 2 seferle kısıtlamalı ve güvenilir kaynaklardan bilgi almalıyız. Zihnimizi bilgi kirliliğinden korumalıyız. Bağışıklık sistemimizi güçlendirmek adına uyku ve beslenmemize dikkat etmeli, sigara ve alkolden mümkün olduğunca uzak kalmalı ve bol bol su içmeliyiz”
Korona virüsün çocuklar üzerindeki psikolojik etkisi olduğunun altını çizerek anne-babalara önemli görevler düştüğünü ifade etti. Saraç; “Çocuklar da aynı şekilde psikolojik belirtiler göstermektedirler. Çünkü onlar da bizim gibi aynı süreçten geçmektedirler. Ayrılık karşısında ağlama, üzüntü, korku, öfke gibi tepkiler verebilirler. Yerinde duramama, saldırganlık ya da tam tersi içe kapanma ve geri çekilme gibi davranışlar gösterebilirler. Aslında yine bu tepkileri normal kabul ederiz. Peki, biz ebeveyn olarak neler yapabiliriz? Bu süreçte onlarla bu konu hakkında konuşmaktan kaçınmamalıyız. Çünkü belirsizlik onların kaygısını daha fazla arttıracaktır. Sorduğu sorulara kısa ve net olacak şekilde yaşına uygun düzeyde cevaplar vermeliyiz. Onlarla konuşurken kendi kaygımızı kontrol etmeliyiz. Çocuklar rutinleri severler ve bizim bu rutinleri korumamız gerekir. Çocuklarda negatif duygular varsa bunları ifade etmelerini sağlamalıyız. Bunu konuşarak ya da resim yapmalarını teşvik ederek yapabiliriz. Çocuklarımızla ev işlerini paylaşabilir, yaşına uygun düzeyde sorumluluk verebiliriz. Bu hem sorumluluk duygularını arttıracaktır hem de onların bu süreci sağlıklı atlatmalarını sağlayacaktır. Çocuklarımızla bu süreçte görüşemiyorsak mutlaka onlara ne zaman görüşebileceğimizin bilgisini vermeye çalışalım. Kendisini ve çevresini korumak adına sık sık ellerini yıkamalarını destekleyelim. Bunu tekerlemeler ve şarkılarla oyun şeklinde yapabiliriz. Ev içerisinde kitap okuma puzzle yapma, kutu oyunları, mutfakta vakit geçirme gibi aktiviteler yapabiliriz. Çocuklar sürekli evde vakit geçirdikleri için enerjilerini bir şekilde atmaları lazım. Bunu müzik açarak, birlikte dans ederek ve basit egzersizler yaparak sağlayabiliriz. Son olarak sağlığımız için evde kalalım ama ruh sağlığımızı da unutmayalım!
Şu anda yaşadığımız salgın sürecinden kaynaklı hepimizde bir takım psikolojik belirtiler ortaya çıkmaktadır. Günlük rutinlerimiz bu süreçte değişmekte ve bu da doğal olarak anksiyetemizi arttırabilir. Yaşadığımız belirsizlikten kaynaklı hayatımız üzerindeki kontrolümüzü kaybediyor gibi hissedebiliriz. Sosyal izolasyon ve karantinanın getirdiği bir yalnızlık hissi oluşabilir. Geleceğe yönelik çaresizlik ve umutsuzluk hissedebiliriz. Sevdiklerimize karşı yoğun kaygılar duyabiliriz. “Ya ona bir şey olursa? , Ya ona da bulaştırırsam?’’ gibi düşünceler aklımızdan geçebilir. Sürece dair birilerini suçlama eğiliminde olabiliriz. Eski alışkanlıklarımıza özlem duyabiliriz. Yine bu süreçte konsantre olmakta ve dikkatimizi toplamakta güçlük çekebiliriz. Bir şeyleri hatırlamakta gün içerisinde zorlanabiliriz. Yalnızca olumsuz düşüncelere odaklanabiliriz. Çok fazla uyuma davranışı gösterebiliriz ya da uykuya dalmakta ve bunu sürdürmekte güçlük çekebiliriz. Çok fazla yemek yeme ya da iştah kaybı gözlemleyebiliriz. Sorumluluklarımızı önemsemeyebiliriz ya da sürekli bunları erteleyebiliriz. Sürekli yalnız kalma isteği ya da sürekli birilerinin yanında olma isteği oluşabilir. Sürekli olarak gergin ve huzursuz hissedebiliriz. Bunlara bulantı, çarpıntı, yerinde duramama, baş ağrısı, mide bağırsak problemleri gibi belirtiler de eşlik edebilir. Psikolog Elif Saraç

Çocuğunuz ölen kişiyi özlediği zaman onun bir için resim yapabileceğini, istediği zaman fotoğraflarına bakabileceğini ve o kişiyle olan güzel anılarını paylaşabileceğini çocuğunuza açıklayarak acısını sizinle paylaşmasını ve rahatlamasını sağlayabilirsiniz. Fakat ‘o şimdi bu resmi görecek, sesini duyacak ve çok mutlu olacak’ gibi cümleler kurmamaya özen gösterin. Bunu sadece çocuğunuzun kendisini daha iyi hissetmek için yaptığını ona anlatın. Unutmayın, yas dönemleri yanımızda sevdiklerimiz ve onların destekleri olduğunda daha çabuk atlatılır. Ölüm deneyimi çocukta, sevdiği herkesin gidebileceği ve sonunda yalnız kalabileceği gibi korkulara neden olabilmektedir. Bu yüzden, sürecin mümkün olan en sağlıklı şekilde atlatılması, çocukta kalıcı bağlanma sorunlarına yol açmamak ve kalıcı hasarlar bırakmamak adına çok önemlidir. Bütün bunlara dikkat edilmesi, çocuğunuzun ve sizin yas sürecini sağlıklı atlatmanıza yardımcı olacaktır.

Ebeveynlerin, yas dönemindeyken günlük hayatlarının akışını ellerinden geldiğince değiştirmemeleri çocuğun bu süreci sağlıklı geçirmesine yardımcı olacaktır. Elbette ki, bu zaman zaman zorlayıcı olabilir ama size yardım eden kişilerden bu konuda size destek vermelerini isteyebilirsiniz. Aşırı yoğun duyguların yaşandığı ortamlara maruz kalmak da çocuklarınızı endişelendirebilir. Çok üzgün olsanız bile, bu dönemde çocuğunuzla bir ebeveyn olarak ilgilenmeyi aksatmayın. Çocuğunuz okul çağındaysa, belli bir süre sonra, okula gitmesine özen gösterin.

Ölüm haberini çocuğunuza verdikten sonra birkaç gün süreyle yaşanacak süreci, eve gelecek ziyaretçilerin olacağını, zaman zaman normal günlerden farklı günler yaşayacağınızı fakat bunun geçici bir süreç olacağını anlatmanız çocuğun size güvenmesine ve olumlu bir bakış kazanmasına yardımcı olabilir. Bu süreçte sergilenen olumlu bakış açısı çocuğun yas döneminden daha sağlıklı çıkmasını sağlar.

‘Lütfen ağlama’ demek kadar ‘Birisi öldüğünde herkes ağlar, bu acıyı gösterme yöntemidir onun için ağlayabilirsin’ demek de bazen yanlış olabilir. Ağlamayan çocuğun kendisini suçlu hissetmesine sebep olmamak için, ağlamanın çok normal bir tepki olduğunu anlatmak gibi, ağlamamanın da çok normal bir tepki olduğunu, herkesin hissettiklerini yansıtma şekillerinin farklı olduğunu, ağlamamanın ölen kişiyi sevmeme anlamına gelmediği de mutlaka çocuğunuza açıklayın. Çünkü her çocuk üzüntüsünü açık yollarla gösteremeyebilir.

Ölüm haberine alıştırmak için bitki ve hayvanların doğum ve ölümlerinden bahsederek çocukların ölüm hakkında gerçekçi bir fikir sahibi olmaları sağlanabilir. İnsanların da bir ömürlerinin olduğundan ve ani bir kaza ya da büyük bir hastalık olmadıktan sonra genel olarak yaşlandıklarında onların da hayatlarının sona ereceğinden bahsedilebilir. Bunlardan bahsettikten sonra haberi çocuğunuza verebilir ve ölüm kelimesini artık yaşamıyor olarak tanımlayabilirsiniz. Mesela büyükannesini kaybeden bir çocuğa haber şu şekilde verilebilir: ‘‘Şimdi sana çok üzücü bir haber vereceğim, büyükannen öldü, yani artık yaşamıyor. Yaşarken insanlar nefes alır, yürüyebilir, yemek yiyebilir, konuşabilir, görebilir ve duyabilir, fakat büyükannen artık bunları yapamayacak.’’ Onlara bu haber karşısında üzülmelerinin ve ölen kişiyi geri getirmek istemelerinin çok normal olduğunu, onu zaman zaman özleyebileceklerini söylemek, çocuğun daha sonra bunları deneyimlediğinde söylediklerinizi hatırlayarak size olan güvenlerinin artmasına ve bunun sonucunda acıyı her zaman sizinle paylaşmalarına yardımcı olacaktır.

Çocuğunuza haberi verirken, ‘gitti, melek oldu, uykuya daldı, o artık bizi yukarıdan izleyecek, bizi duyacak, o hep burada’ gibi cümleler kurmaktan kaçının. Küçük yaştaki çocukların soyut düşünme becerisi henüz gelişmemiş olduğundan bu gibi açıklamalar, sürekli izlendikleri hissi yaratarak kaygı duymalarına yol açabilir. Aynı zamanda çocuğun ölen kişinin uzun bir uykuya yattığını düşünmesi, çocuğun uykudan korkmasına ve uyku problemleri yaşamasına neden olabilir. Bu yüzden mümkün olduğunca ‘öldü, artık yaşamıyor.’ gibi net cümlelerle açıklama yapmaya çalışın.
Sonraki süreçlerin daha sağlıklı ilerleyebilmesi için haberin nasıl verildiği en önemli kısmı oluşturmaktadır. Ölüm durumunda çocuğa bilginin en doğru ve en kısa sürede verilmesi, soru sormasına imkan sağlanması ve bu sorulara mümkün olduğunca dürüst bir şekilde, en sade ve net şekliyle yanıt verilmeye çalışılması çok önemlidir. Yas sürecinin en sağlıklı biçimde tamamlanması için ilk olarak çocuğa haberi verecek kişinin, çocuğun güvendiği ve yanında kendini rahat hissettiği, çekinmeden yanında tepkisini rahat gösterebileceği biri (tercihen anne/baba) olmalıdır. Haberin verileceği yer ise sakin bir yer olmalı, hatta mümkünse açık hava olmalıdır.
Ölüm haberini alan çocuk bu durumu inkar edebilir, giden kişinin döneceğini düşündüğü için kabul etmede güçlük çekebilir, bir başkasını, hatta kendisini bu durumdan sorumlu tutabilir. Daha sonra zamanla kayıptan dolayı öfke yaşamaya, saldırganlaşmaya ve çeşitli uyum ve davranış problemleri göstermeye başlayabilir. Yetişkinlerin sözel yeteneklerinin gelişmiş olması, hissettiklerini daha rahat ifade edebilmeleri, yas sürecinin daha kısa sürede atlatılmasına yardımcı olurken, çocuklarda bu süreç dil gelişimimin tam olarak sağlanamamasından dolayı daha uzun süre sürebilmektedir.
Sevilen birinin ya da bir canlının bir daha asla geri dönmeyeceği gerçeği, geride kalan insanın hissettiği en büyük çaresizlik durumu olarak kabul edilebilir. Bu durumu kabul etme ve yas tutma sürecinin şiddeti kişiden kişiye değişebileceği gibi, bu gerçeği öğrendiklerinde verecekleri tepkiler de aynı şekilde farklılık gösterecektir. Bu durum, çocuk tarafından en yoğun şekilde yaşanır. Ölüm haberiyle yüzleşen bir çocuğun tepkileri, çocuğun yaşına, kişilik özelliklerine ve çocuğun ölen kişiyle olan ilişkisinin düzeyine göre farklılık gösterebilir. Psk. Betül Koç

Korkular zaman içerisinde şiddetli bir biçimde devam ederse, korkulan durumlardan belirgin bir şekilde kaçınmaya neden olacaktır. Bu durumda kişi aslında korkulacak bir şey olmadığını öğrenemez. Belli ortamlardan kaçınmak, kişinin yaşamını kısıtlayacaktır. Belirgin korkusu ve kaygısı olan insanlar, olayları bu gözle yorumladıkları için devamlı tetikte olurlar ve korkuları olan alanlarda kötümserdirler. Bu da, birçok fırsatı kaçırmalarına neden olmaktadır.

Ailenin kendi korkularını çocuğa taşımamaları ve yansıtmamaları için, kendi başa çıkma becerilerini arttırması ve olumsuz yorumlardan kaçınması gereklidir. Olumsuz ve aşırı yorumlar, özellikle küçük çocukların anne babalarının söylediklerini tam olarak doğru kabul etmelerinden dolayı çocukta yerleşebilir. Bu olumsuz yorumların temel inançlar şekline dönüşmesi, çocuğun bütün olaylara dair yorumları için olumsuz şablonlar oluşturur. Örneğin annesi tarafından devamlı rezil olacağı, diğerleri tarafından ayıplanacağı, dışlanacağı söylenen bir çocuk bir olayı olumsuz olarak nitelediği zaman otomatik olarak rezil olduğunu düşünecektir. Bir daha bu hissi yaşamamak için de sosyal ortamlara karşı korku geliştirecek ve uzak duracaktır. Korkular çocuğun yaşamını etkilediği zaman yardım alınmalıdır. Çocuğun okul yaşantısını, arkadaşlık ilişkilerini, anne babası ile olan yakınlığını etkileyen, istediği davranışları yapmasını engelleyen ve kaçınmaya yol açan korkular değerlendirilmeli ve gerekiyorsa tedavi edilmelidir.

Ailelerin çocuklarının korkularını arttırmamaları için öncelikle kendilerinin sakin ve güvenli bir yaklaşım sergilemeleri gerekir. Klinik tecrübeler, korku ve kaygısı olan çocukların özellikle annelerinde de belirgin kaygılar olduğunu göstermektedir. Korkularla başa çıkmanın en iyi yolu, başa çıkma becerilerini öğretmektir. Ancak burada önemli nokta, hazır olmayan çocukları korktukları şeylerle yüzleştirmek için aceleci olmamaktır. Örneğin sosyal endişeleri olan bir çocuğu hazır olmadan diğer çocukların yanına hemen gitmesi için zorlamak, onun başarısız bir deneyim yaşamasına ve olumsuz düşüncelerinin pekişmesine neden olabilir. Ayrıca çocuk, anne babasını hayal kırıklığına uğrattığını düşünerek ek bir güven sorunu da yaşayacaktır. Gece korkuları ile uyanan çocuklarda iki güçlü olasılık vardır: gece terörü ve kabus. Bu iki durum birbirinden farklı mekanizmalarla ortaya çıkar. Eğer çocuk uyandıktan sonar veya sabah korkulu deneyimleri hatırlamıyorsa, bu durumu onunla konuşmaya veya hatırlatmaya gerek yoktur. Eğer çocuk hatırlıyor ve soru soruyorsa o zaman rüyaların gerçek olmadığı ancak uyurken bunu ayırt edemediğimiz çocuğa açıklanmalıdır. Rüyanın içeriği kesilmeden dinlenmeli ve çocuğa güven verilmelidir.

4-12 yaşları arasındaki çocukların yaklaşık %40’ı vücutlarına bir zarar gelmesinden, %45’i hayalet ve canavarlardan, %30’u hayvanlardan korkar. Bu yaştaki çocukların yarısının gece korkuları olur ve neredeyse üçte ikisi zaman zaman korkutucu rüyalar görür. Pek çok çocuğun en çok korktuğu şeyler yaralanma, kaza geçirme, saldırıya uğramaktır.
“Çocuklardaki Korkuları Önemseyin”
Peki, bu normal korkuları patolojik hale getiren nedir? Bu şiddetlenmenin nedenleri arasında genetik özellikler, ailenin ve çevrenin yanlış modellemeleri, olumsuz yorumları ve aşırı tepkileri, çocuğun başından geçen olumsuz olaylar, çocuğun korkularından kaçmayı öğrenmesi sayılabilir. Bunun tersine, başa çıkma becerileri gelişen, olumlu düşünen çocuklarda korkular çok daha nadir kalıcı hale gelir. Prof. Dr. Özgür Öner Çocuk ve Ergen Psikiyatristi, Psikoterapist
Çocuklardaki hafif korkuların büyük kısmı kendiliğinden ortaya çıkar ve kendiliğinden kaybolur. Fobik korkular ve kaygı bozukluklarında ise korku aşırıdır, kontrol edilemez, korkulan durumdan kaçılmasına neden olur ve çocuğun günlük yaşamını etkiler.
Yaşla “normal” korkuların değişmesinin nedeni çocuğun zihinsel gelişimidir. 9 aylıkdan küçük çocuklar yabancılardan korkmazken bu aydan sonra yabancılara karşı korku gelişir. 2-4 yaş arasında hayal gücünün gelişmesi ile canavar korkuları ve küçük hayvanlara karşı korkular belirginleşir. 7 yaşından sonra çocuklar sebep-sonuç ilişkilerini daha iyi kurar. Ergenlerde soyut düşüncenin gelişmesi sosyal kaygıları arttırır.
Korkunun “normalliği” yaş ile yakından ilgilidir. 4-5 yaşındaki çocukların neredeyse dörtte üçü hayalet ve canavarlardan korkarken, 12 yaşındaki çocuklarda bu oran yirmide birine kadar iner. Fiziksel olarak zarar görme korkusu ise tersi bir seyir izler: 4-5 yaş çocuklarda onda bir görülen bu korku 10-12 yaş arasındaki çocukların yarısında görülür. Sosyal kaygılar da yaşla artar; ilkokul çocuklarında ceza alma korkusu daha yaygınken daha büyük çocuklarda eleştirilme ve başarısız olma korkuları daha belirgindir.

Mutluluk için maalesef tek cümlelik mucizevi bir formül vermek mümkün değildir, ancak , eğer bu makaledeki önerilerin büyük kısmı hayatınızda var ancak yine de bir tatminsizlik, boşluk ve mutsuzluk hissi yaşıyorsanız o zaman psikoterapi sizin için doğru bir seçenek olabilir.

Birçoğumuz için hayatımızın büyük kısmı yapmakta olduğumuz iştir. Bu nedenle işimize bir anlam yükleyebilirsek tatmin olma düzeyimiz ve dolayısıyla mutluluğumuz artacaktır. Ancak Amerika Birleşik Devletlerinde yapılan bir araştırma çalışanların %75’inin işlerinden ‘nefret’ ettiklerini göstermiştir. Bu durumda işimizden tatmin olmuyorsak, ‘anlam’nerede bulunabilir? Mutlu kişilerin en önemli özelliklerinden biri gönüllü olarak hayır işlerinde ve sosyal projelerde görev almalarıdır. Modern hayatla birlikte insanların birbirine ihtiyaçları giderek azalmıştır, bu üzerinde herkesin hemfikir olduğu bir tespittir. Günümüzde eğer istiyorsak tüm sosyal bağlarımızdan uzak ve birey olarak özgür bir şekilde kendi kaderimizi yaşama şansımız bulunmaktadır . Ancak yüzelli bin yıllık insanlık tarihi boyunca insan, hep bir yere aidiyet ve sorumluluk hissi ile yaşamıştır.Bu nedenle artık birilerine ihtiyaç duymasak bile ‘birilerinin bize ihtiyaç duymasına ihtiyacımız vardır’. Bu eksiği sadece karşılıksız –gönüllü olarak insanlara yardım ederek giderebiliriz. Mecbur olmadığımız halde insanlar için iyi birşeyler yapıyor olma duygusu oldukça tatminkar bir mutluluk kaynağıdır.

Ancak; yaptığınız işler, yaşadığınız hayat veya üretiminiz size bir anlam ifade etmiyorsa , ne kadar üretken olursanız olun mutlu olamazsınız.‘Anlam’ olmadan mutluluk formülü tamamlanamaz.

Çalışan insanlar daha mutludur. Problem çözen, ileriye giden,sorumluluk alan ve yaratıcı olan kişiler kaçınılmaz bir tatmin duygusu içindedirler. TV’yi kapatmak veya bir yemek davetini reddedip işinizle ilgili bir rapor hazırlamak zor gelecektir ama işin gerçeği bu uğraş toplam mutluluğunuzu daha çok arttırmaktadır.

Eğlenceli bir yaşantısı olanlar ve yaşamlarının ana odağına ‘haz’ prensibini koyanlar daha mutludurlar ancak bu tarz mutluluklar genelde geçici-sabun köpüğü-mutluluklardır.

Ailelerde çocuk saysısının ikinin üzerine çıkması muhtemelen ekonomik kaygılar nedeniyle bildirilen mutluluk düzeyini azaltmaktadır. Düzenli bir ilişkisi olanlar yalnız kimselere göre kendilerini daha mutlu hissettiklerini ifade etmişlerdir.
İnsanın hayatta varoluşu ve üzerinde uğraşıp emek harcamadan, hayatın kendi başına anlam verilmesi zor bir kavram olması, insanı devamlı iç huzursuzluğuna iter, ve bu durum varoluşsal gerginliğimizn temel sebeplerinden biridir, bu durumu aşmak ancak daha çok okumak, hayat üzerine ve bizim hayatımıza katacağımız anlam üzerinde kendimizle ve dostlarımızla durmadan fikir alışverişi yapmakla belki biraz mümkün olur. Düşünmek huzursuzluğu azaltır. Boş, amaçsız ve umarsız yaşamak da kronik bir mutsuzluk sebebidir.
Dostluk yoksa zenginlik, özgürlük yoksa bir 4×4, huzura kavuşturan düşünceler yoksa bir dağ evi mutluluk düzeyimizi arttırmaz.

En zengininden en fakirine, en ünlüsünden en yalnızına, yaşlı veya genç ayırdetmeksizin tüm insanlar aynı duygunun peşinde koşuyorlar.
Herkes, istisnasız daha mutlu olmak istiyor, mutlu olmak için kendince çaba gösteriyor ve ona ulaşmak için yöntemler buluyor ancak ne yazık ki yine de insanların büyük kısmı kendini yeterince mutlu hissetmiyor.
Bu yolda harcanan paraların, gidilen yoga veya meditasyon derslerinin, falcıların, yaşam koçlarının ve sömürülen umutların haddi hesabı yok.

Üzerinde herkesin hemfikir olduğu bir ‘mutluluk’ tanımı olmasa da genel olarak bir kişinin hayatının toplam kalitesini ne kadar olumlu olarak değerlendirdiği onun mutluluk düzeyidir diyebiliriz. Bir görüşe göre ise acıdan kaçınmak ve hazzı aramak insan doğasının temel kurallarından biridir. Mamafih, bu kadar karmaşık hale gelmiş bir yaşam ve bu kadar ilerlemiş bir insan zekasının sadece hazzı arayıp , acıdan kaçınarak mutlu olmasını beklemek pek mümkün değildir.
Hayatta acıdan kaçmak ve bedensel hazlar açısından doyuma ulaşmış olmak elbette belirli bir mutluluk düzeyi sağlar ancak bunların ötesinde daha kalıcı mutluluk düzeyleri sağlayan şeyin, belirli bir amaç doğrultusunda , emek harcayarak anlamlı düzeyde bir ilerleme kat etmek olduğu iddia edilmektedir.
Tarih boyunca ‘nasıl daha mutlu olunabilir’ kavramı üzerinde düşünen birçok düşünür olmuştur, ancak temel olarak bu sorularla çok üğraşan birisi eski yunan felsefecilerinden biri olan Epikür (Epicuros) tur. Epicuros, biraz da yanlış anlaşılarak haz almayı mutluluğun temel gereği olarak tanımlamakla suçlansa da gerçek pek öyle değildir, kendisi , ona inanan belli bir arkadaş grubu ile birlikte şehrin dışında mütevazi bir hayat süren, kendi ürettikleri sebze ve meyvelerle beslenip, felsefe yapmakla geçen bir hayat yaşamıştır. ‘Dünya zevkleri’ olarak tanımlanan birçok uğr-aşla hiç ilgilenmemiştir. Epiküryen felsefeye göre mutlu olmanın temel koşullarından biri ‘dost edinme yetisi- dostların olması’dır.’Yanında bir dostu olmadan yemek yemek sadece aslanlar ve kurtlara özgüdür, insan yalnız kalmamalıdır’ der .
Bir diğer önemli mutluluk kaynağı, ruhen, fikren ve bedenen özgür olmaktır, istemediğimiz işler yapmak, sevmediğimiz veya inanmadığımız bir kişi için veya bir amaç uğruna çalışmak hep kronik mutsuzluk kaynaklarıdır.Gündelik hayatın kavgaları ve politika , Epiküyen felsefeya göre uzak durulması en zaruri olan şeylerdir.

Maalesef, beyinde, depresyonu iyişeştiren serotonin hormonunu arttırmak, bir yandan da düzeltmeye çalıştığımız cinsel isteksizliğin daha da artmasına yol açabiliyor. Bu yan etki herkeste eşit şekilde görülmememekle beraber, bazı hastalarda hiç ortaya çıkmayabilir, bazılarında ise şiddetli olabilir.Bir süre kullanılmaya devam edildiğinde cinsel yan etkilerin azalması ve depresyonun da tedavi yoluna girmesiyle, cinsel isteksizliğin düzelmesi nadir değildir ancak ilaca bağlı ortaya çıkan cinsel isteksizlik ve disfonksiyon eğer sebat ederse, psikiyatristiniz, kullanılmakta olan antidepresan dozunu azaltılabiliyorsa azaltmalı, eğer azaltmayı riskli buluyorsa, aynı etkiyi sağlayabilecek fakat cinsel yan etki profili daha az ( şükür ki artık böyle seçenekler de var) olan bir başka ilaca geçmeyi düşünmelidir. Her halukarda, doğru tedavi altındaki bir depresyon hastasında, iyileşme gerçekleştiğinde, hem depresyonun kendinden kaynaklanan cinsel isteksizlik, hem de antidepresan yan etkisine bağlı cinsel yan etkiler düzelecek, kişi eski cinselliğine sağlıklı bir şekilde devam edebilecektir.

Dünyada, yılda 60 -70 milyon kutu civarında antidepresan reçete ediliyor.Bunların en büyük kısmını beyinde serotonin adlı hormonu arttıran, SSRI denen ilaçlar oluşturuyor. 1980 ‘lerden beri piyasada bulunan bu ilaçlar depresyon tedavisinde devrim diye nitelenebilecek bir değişim yaratmış, milyonlarca insana hayat ışığını geri vermiş durumda, aslında genel olarak bakıldığında yan etki profilleri de hafif baş ağrısı, bulantı gibi önemsenmeyecek derecede…
Cinsel isteksizlik ve libido azalması, depresyon hastalığının en önemli bulgularından biridir, bazen depresyonun diğer bulguları belirgin olmadığı halde ortaya çıkabilir, iyi klinisyenler, cinsel disfonksiyonla karşılaştıklarında, bunun ruhsal nedenleri olup olmadığını mutlaka düşünürler. Depresyon tedavisinin cinsel işlevler açısından en zorlayıcı taraflarından biri, hastalığn doğasında var olan libido azalmasının, birçok antidepresanın yan etkisi olarak da ortaya çıkabilen cinsel istek azalmasından ayırt edilmesinin güçlüğüdür. Antidepresanlar , giderek çeşitlenen ve yan etkileri azaltılan formlarda, depresyon tedavisinin ana gövdesini oluşturmaktalar. Hafif ve orta şiddetli depresyonlarda sadece psikoterapi ile düzelme sağlamak mümkün olabilse de ortanın üzeri şiddette olan depresyonlarda ilaç tedavisi vazgeçilmez konumdadır. Medyada çok vurgulanan ‘antidepresanlar etkisiz mi’ gibi tartışmalara ciddi bilimsel çalışmalar ışığında bakıldığında 3 ay antidepresan kullanan hastaların %60 civarında bir kısmının iyileştiği, bu oranın etkisiz ilaç (plasebo) ile %30 olduğu, yani antidepresanların plaseboya göre 2 kat etkili olduğu gözleniyor (hafif depresyonlarda antidepresan kullanmanın gerekli olup olmadığı ayrı bir yazının konusu olabilir).
Depresyon hastası olan kadın ve erkeklerde cinsel istek ve arzuda belirgin bir azalma oluyor. Hatta depresyonu ağırlaşan kadın hastalarda adetten kesilme de gözlenebiliyor. Aralarında bizim de bulunduğumuz bazı ülkelerde ruhsal sebeplerle direk olarak psikiyatriste gitmek ( yavaş yavaş değişiyor da olsa) halen daha meşakkatli bir konu.. Bu nedenle bir çok hasta aslında depresyon hastası olduğunun farkında olmadan ama depresyon nedeniyle ortaya çıkmış fiziksel bir rahatsızlıktan ötürü psikiyatri dışı hekimlere yöneliyor. Kronik ağrılar nedeniyle fizik tedavi uzmanlarına, geçmeyen baş ağrıları nedeniyle nörologlara, sertleşme sorunu veya ağrılı cinsel ilişki şikayetiyle ürolog veya kadın doğum uzmanlarına başvuran hasta sayısı belki psikiyatriye başvuranların misliyle fazla olabilir.
Dünya üzerinde işgücü kaybının (bunu, iş yerinin kazancından kayıp olarak değil , kişinin iş yapabilme kapasitesinin ortadan kalkması olarak düşününüz) en büyük sebebinin, doğal olarak fiziki yetersizlik yaratan hastalıklar, örneğin romatizma, ankilozan spondilit , uzuv kaybı gibi durumlar olduğu düşünülse de kazın ayağı hiç de öyle değil. Depresyon, en fazla işgücü ve işlevsellik kaybı yapan birinci sebep olarak gösteriliyor Dünya Sağlık Örgütü (WHO) istatistiklerine göre..
Depresyon, bir psikiyatrist tarafından tanısı kolayca koyulabilen ve tedavi süreci neredeyse evrenselleşmiş, kolaylıkla tedavi edilebilen bir hastalık. Buna rağmen, dünyada tedavi edilebilir durumdaki depresyon hastalarının sadece %10′ ‘ u tatminkar bir tedaviye ulasabiliyor. Tüm bunlar ruh sağlığı alanında dünyada halen daha gidilmesi gereken çok yol olduğunu gösterir veriler.
Depresyon günümüzün en meşhur psikiyatrik hastalığı.. Dünyada halen 350 milyon kişinin depresyon hastalığından muzdarip olduğu biliniyor.. Büyük kısmı depresyon hastası olan 20 milyon kişi her yıl intihara teşebbüs ediyor ve bunların bir milyonu hayatını kaybediyor.. Doğum yapan kadınların yaklaşık u ise doğum sonrası depresyon denen ağır bir sendroma yakalanıyorlar. Prof. Dr. Özgür Öztürk

Bu ilaç tedavisi ve psikoterapötik müdahalelerle panik bozukluk hastalarının %50’si tamamen düzelir, yaklaşık %40’ı çok az belirti göstererek yaşamlarına normal bir şekilde devam edebilirler, ancak kadarı tedaviden fayda görmez. Genel olarak tedavide %90’lara varan bir başarı sağlanabilmektedir. Bu nedenle panik bozukluk belirtileri gösteren kişilerin, kulaktan dolma bilgiler veya yöntemlerle kendilerini tedavi etmeye kalkışmamaları, sıkıntı giderici özelliklerinden dolayı alkol ve benzeri maddelerden uzak durmaları, tıp dışı birtakım yöntemlere (muskacı hocalar, transandantal meditasyon, ehil olmayan ellerde uygulanan hipnoz ve akupunktur vb) başvurmadan en kısa zamanda bir psikiyatristin yardımını istemelerinde hastalığın en kısa zamanda ve doğru şekilde tedavisi açısından sonsuz faydaları olacaktır.

Panik bozukluk oldukça yaygın, yaşam kalitesini çok bozan ve beraberinde birçok başka olumsuzluğa yol açabilen önemli bir sağlık sorunudur. Ancak sevindirici olan psikiyatride tedaviye en çok yanıt veren hastalıklardan biri olmasıdır. Tedavide tek başına ilaç tedavisi veya tek başına psikoterepi yeterli olmamakta genelde bu ikisi beraberce daha iyi sonuç vermektedir. İlaç tedavisinde beyinde serotonin adlı hormonun düzeyini yükseltmeye yarayan ilaçlar kullanılır, serotonin düzeyinin arttırılmasının kişinin sıkıntı ve bunaltısını azalttığı, endişelerini giderdiği, daha enerjik ve mutlu hissetmesine neden olduğu bilinmektedir. Yanlış kanının aksine bu tarz ilaçların bağımlılık yapıcı etkisi yoktur. Psikoterapi de ise davranışçı-bilişsel metodlar kullanılır. Kişinin yukarıda bahsettiğimiz otomatik düşünce kalıplarını farketmesi ve bunların anlamsızlığını farkederek yerlerine daha sağlıklı düşünceler geliştirmesi amaçlanır. Örneğin otobüste her ortaya oturan kişinin altına kaçırmadığı veya metroya binmenin boğulmaya yol açmadığı gibi…Evden dışarı çıkamayan veya otobüse binemeyen, kalabalık ortamlara giremeyen hastalarla beraber bir program çıkartılır, hasta kendisi için en az zor olan –örneğin bakkala gitmek- ve en zor olan-örneğin vapurla Karşıyaka’ya geçmek- durumları belirler ve doktor kontrolünde en az zor olandan en zor olana doğru bunları gerçekleştirmeye başlar. Belirli bir aşama tamamen rahatlıkla geçilmeden-örneğin otobüsle Bucadan Konağa gitmek hala sıkıntı yaratıyorsa- bir sonraki aşamaya geçilmez.
Psikiyatrik destek almayan ve hastalığından dolayı günlük yaşamı giderek zorlaşan hastalarda karamsarlık, hastalıktan kurtulamayacağım düşüncesi, mutsuzluk ve yalnızlaşma ortaya çıkar. Tedavi olmamış panik bozukluk hastalarının neredeyse yarısında depresyon da ortaya çıkar ve hastanın durumunu daha da güçleştirir. Kendi kendine ilaç tedavisi yapmak, sıkıntıyı gidermek amacıyla alkol kullanmak panik bozuklukta sıklıkla ortaya çıkan davranış biçimleridir. Bu hastaların %20’sinde alkol bağımlılığı görülebilmektedir.

Beynimizde bu alarm reaksiyonuna aracılık eden bazı bölgeler vardır (limbik sistem, amigdala vb). Biyolojik olarak bazı kişilerde bu bölgelerin tetiklenme eşiğinin düşük olduğu saptanmıştır. Ancak bu meyilde olan her kişi panik bozukluk hastası olmaz, kişilik de bu hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştırıcı veya zorlaştırıcı bir etmen olabilir. Örneğin ana-babanın aşırı kollayıcı ve kontrolcu tutum içerisinde olması, çocuğun kendine güven kazanmasını geciktirir veya engeller, aynı şekilde aile içinde yaşanan olayların hep karamsar ve kötümser şekilde yorumlanıyor olması- örneğin eve geç kalan birinin hemen trafik kazası geçirmiş olma olasılığının düşünülmesi- çocuğun bu tür düşünmeyi alışkanlık haline getirmesine neden olarak panik bozukluğun ortaya çıkmasına zemin sağlayabilir. Panik bozuklukta otomatik karamsar düşünce kalıpları vardır, herşey kötüye bağlanır, buna katastrofik düşünme denir. Örneğin otobüste ortalara otururursam ve otobüs dolarsa aniden inmem gerekse inemem ve altıma kaçırırım gibi…

Panik bozukluk hastaları, bu karamsar düşünme biçimi ve yanlış yorumlamalar nedeniyle hastalıklarının nedenlerini başka yerlere veya olaylara atfetme meyilindedirler. Örneğin pazar alışverişine gitmiş bir evhanımı pazarda alışveriş yaparken panik atağa yakalandığı için, bir dahaki sefere pazara gitmek istemez, çünkü ona göre panik atak pazara gitiği için olmuştur…, veya metroda panik atak geçiren kişi bir daha metroya binemez olur çünkü onun yorumuna göre yeraltına girmek panik atağa neden olmuştur. Oysa hastalığın nedenleri çok başkadır ve bu tür yanlış yorumlamalar hastalığı giderek şiddetlendirir. Hastalığı ağır seyreden bazı hastalar, evden dışarıda olabilecek her türlü olayı panik atakla ilişkilendirirler ve evden dışarı dahi çıkamaz olurlar, bu duruma ‘agorafobili panik bozukluk’ denir.
İlk bakışta insana şaşırtıcı gelse de bir köpek tarafından kovalanırken yaşanılanlarla panik atak arasında birçok benzerlik vardır. Ancak birinde belirgin bir neden ve tehdit unsuru (saldırgan bir köpek) varken, panik atakta her zaman belirgin bir neden bulunmaz veya bu neden birçok insan için aslında stres yaratmayan, panik atak hastasının bireysel geçmişinde stresli olarak yaşadığı bir olayın tekrarlamasından veya tekrar edebileceğinden endişe duymasından kaynaklanır. Bu nedenle panik atağın nedeninin her insanda varolan alarm sisteminin yanlış çalışması veya alarm eşiğinin çok düşük olması olduğu söylenebilir.
Her yüz kişiden 3 veya 4’ünün panik bozukluk hastası olduğu tahmin edilmektedir. Oldukça yaygın bir hastalıktır. Her yaşta ortaya çıkabilmesine rağmen en sık 20’li yaşlarda ortaya çıkar. Panik bozukluk hastalığının temel belirtisi olan panik atak aslında ani bir alarm reaksiyonu olarak düşünülebilir. Her insan stres veya korku verici bir durumla karşılaştığında benzer tepkiler verir. Örneğin gece ıssız bir sokakta yürürken karşımıza aniden çıkan havlayan bir köpek karşısında neler yaşadığımızı düşünelim… kalp çarpıntısı, hızlı hızlı nefes alma, yoğun bir korku hissi, baş dönmesi, ağız kuruluğu, tuvalet ihtiyacı hisetme,soğuk soğuk terleme vb.
Bu 13 belirtinin en az 4 veya daha fazlasının 10 dakika içerisinde en yüksek seviyeye ulaştığı duruma ‘panik atak’ denir. Yapılan araştırmalarda yüz kişiden yaklaşık 6’sının yaşamlarında bir defa panik atak geçirdiklerini ortaya konmuştur. Ancak bunun bir psikiyatrik hastalık olarak sayılabilmesi ve tedavi gerektiğine karar verilebilmesi için panik atakların tekrarlayıcı nitelikte olması (örneğin 3 haftada 3 atak) ve kişinin bu durumun tekrarlamasından ileri derecede endişe duyması, tekrar etmesini önlemeye yönelik’kendince’ tedbirler almaya çalışması gerekir. Panik atakların bu özellikleri kazanmış olması durumunda bir psikiyatrik hastalık olan ‘Panik Bozukluk’ tan söz edebiliriz. Prof. Dr. Özgür Öztürk
Panik bozukluk’ adını mitolojik bir tanrı olan ‘Pan’dan alır. Keçi ayaklı ve insan başlı bir yaratık olarak tasvir edilen Pan, aynı zamanda muzipliği ve eğlenmeyi de çok sever. Ormanda tüm canlılar huzur içerisinde dinlenip uyurlarken aniden ortaya çıkıp gürültü yapar ve onları korkutarak heyecan içinde kaçışmalarına neden olur. Konumuz olan psikiyatrik hastalıktan muzdarip olan kişilerde de bu ani korku ve heyecanlanma olduğundan, iki durumun benzerliğinden yola çıkılarak ‘panik atak’ terimi kullanılmaya başlanmıştır. Yeri gelmişken yaygın bir yanlış anlamayı da düzeltmek isterim. Panik atak kendi başına bir hastalık değildir. 13 belirtiden oluşan bir belirtiler kümesidir. Bunlar arasında:
çarpıntı
terleme
titreme
nefes darlığı veya boğuluyor olma hissi
soluğun kesilmesi
göğüs ağrısı
bulantı veya karın ağrısı
baş dönmesi veya bayılma hissi
ortamın gerçek değilmiş gibi algılanması veya yoğun bir yabancılaşma hissi
kontrolünü kaybetme veya çıldırma korkusu
ölüm korkusu
uyuşma ve karıncalanma
ürperme veya sıcak basmaları sayılabilir.
Hekimlik mesleğinin temel amacı hastalıkların tedavisi ve dolayısıyla insanların yaşam kalitesinin arttırılmasıdır. Ancak halkın ‘sağlık bilinci’ olmazsa bu amaca ulaşmak çok zor hatta imkansız olur. Bebeklerini aşılatmayan anne-babalar, psikiyatrik hastalıkların çözümünü dinimiz ile hiç alakası olmayan cinci hocalarda, üfürükçülerde veya ‘on derste mutluluk’ vaadeden kurslarda arayanlar, kanser hastalığının tedavisi için zakkum kaynatıp içenler maalesef ki ‘sağlık bilinci’ eksikliği nedeniyle hiç gündemimizden düşmemektedir.
Sürekli ve belirgin bir kişilik Özelliği olarak görülen utangaçlık yalnız bireyin kendisini etkileyen bir durum değil, toplumsal yansımaları açısından da derinlemesine
inceleme gerektiren bir konudur. Çünkü, “utangaç” olarak nitelenen kişilerin başkaları İle iletişim kurmaları kısıtlı olduğu gibi bu kimseler toplumsal görevlerini yerine getirme bakımından da sınırlılık İçindedirler. Bu nedenle, utangaçlık, bir kişilik özelliği olarak ele alınacak bir konu değil, bir “kişilik sorunu” olarak incelenmesi daha doğru olacak bir konudur. Bu sonucun ele alınabilmesi ve düzeltici önlemlerin uygulanabilmesi için öncelikle utangaç kişilerin saptanması gerekir. Bunun için bir ölçek geliştirilmesi gereği duyulmuş ve bu incelemede kullanılan Utangaçlık Ölçeği oluşturulmuştur. Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi

Zimbardo (1977), utangaçlığı, toplumsal bir rahatsızlık olarak nitelemektedir (Akt: Prisbell, 1985), Zimbardo ve Pilkonis gibi toplumsal etkenlere ağırlık veren Stanford araştırmacıları (1974 ve 1979), bireyin utangaçlık anlayışım, toplumsal beceri eksikliklerinin bir yansıması olmaktan çok, toplumla bütünleşme çabalarının etkisi altında kalan davranışlar olarak yorumlamışlardır. (Akt: Crozier, 1990). Bu konuda yapılan çalışmalar, utangaç kimselerin, kaygılanmadan davranış kısıtlanmasına kadar varan düşünce saplantıları ile belirginleştiklerini; bu kişilerin, başkalarının kendilerini olumsuz biçimde değerlendirdiklerini düşündüklerini; kişilerarast ilişkilerde ve fiziksel yönden kendilerini başkalarından daha az çekici bulduklarını; iletişim sırasında da gözlerini daha çok başka yerlere çevirdiklerini göstermektedir. Utangaçlık düzeyi yüksek olan bireylerin, kişilerarası
ilişkilerinin daha az utangaç olanlara göre, daha kısıtlı
olduğu görülmektedir, Utangaç kişiler, etkileşimden kaçınmaya çalıştıkları için, başkaları ile konuşmaktan Utangaçlık düzeyi yüksek olan bireylerin, kişilerarası ilişkilerinin daha az utangaç olanlara göre, daha kısıtlı olduğu görülmektedir, Utangaç kişiler, etkileşimden kaçınmaya çalıştıkları için, başkaları ile konuşmaktan “korkarlar” ve bu nedenle konuşmaya hiç girmemeyi yeğlerler. Utangaç kimselerin kendileri İle ilgili olarak doğru algılamalara sahip olmadıkları ve düşüncelerini karşısındaki kişilere açıklamakta güçlük çektikleri görülmektedir (Burch ve Hamr, 1995; Prisbell, 1985; Uzuka, 1994; Bell, 1995). Utangaçlık, Batı toplumlarında özellikle son yıllarda
üzerinde oldukça fazla durulan bir konu olmuştur. Utangaçlık bizim toplumumuzda da, oldukça fazla görünmesine karşın bir sorun olarak görülmemekte; insan davranışının doğal bir yönü olarak kabul edilmektedir (Dilbaz; 1996), Hatta bu yön kadınlarda sevecenlik, duygululuk gibi, cinse özgü niteliklerden birisi olarak düşünülmektedir (Köknel, 1986).
“Utangaç”, “sıkılgan” veya “çekingen” terimleri genellikle eş anlamda kullanılan sözcüklerdir. Oysa Çekingenlik (timidity) ‘‘Çoğu kimsenin ürkeklik duymadığı durumlar karşısında hafif korku ve ürkeklik duyma
durumu” (Enç, 1980) olarak tanımlanmaktadır. Utangaçlık ve sıkılganlık arasındaki ayırım incelendiğinde^ sıkılganlığı, Assendorf’un (1984) “Bîr kimsenin başkalarının gözündeki İmajı İle, kendi standart imajı arasında farklılıklar görmesinin bir sonucu” olarak tanımladığı görülmektedir. Zimbardo (1977) ise, sıkılganlığı “Yeni insan ve durumlarla karşılaşıldığında birdenbire ortaya çıkan geçici duygusal tepki” (Akt: Crozier, 1990) olarak tanımlamıştır. Buna göre sıkılganlık olgusal bir durumdur ve bir aykırılıkla karşılaşıldığı zaman ortaya çıkmaktadır. Coopersmith de (1967), düşük düzeyde özsaygının,
çoğu kez utangaçlıkla eş anlamında tutulduğunu öne sürmüştür.
Erikson’un kuramına göre 1-3 yaş arası, otonomi (Özerklik, bağımsızlık) isteğinin belirdiği dönemdir. Bu evrede, çocuk birbirine karşıt duygu ve eğilimler üzerinde giderek bir denge kurmayı, seçim yapabilmeyi ve istenç (irade) yetisini geliştirir. Kendi benliğine saygısını yitirmeden, kendi kendini denetleyebilme duygusundan iyi niyet ve onur duygusu doğar. Kendini denetleyebilme becerisinin eksikliği ve dışardan denetimlerin aşırılığı oranında ise, kuşku ve utanç duyguları yerleşir. Bu
dönemde ana-baba ve çevresinin aşırı baskılı veya anlamsız engellemeleri sürdürülürse, çocuğun serbest seçim yapma duygusu geliştirilmemiş olur. Ayrıca, çocuğu sürekli suçlu hissettirmek de onun zamanla utanç içinde olmasına neden olur. Sonuçta aşırı bağımlı, aşırı
boyun eğen, aşırı utangaç, kuşkulu ya da isyancı veya
kararsız bir kişilik gelişir (Ekşi, 1990).
Utangaçlık, güvensizlik sonucu ortaya çıkan, çocuk
ve ergenlerde de sıklıkla görülen, çevreyle ilişki kurmamak için gerçeklerden kaçma, sıkılma, az konuşma biçiminde görülen bir savunma mekanizmasıdır (Köknel, 1981). Utangaçlığın, utanmanın bir görüntüsü olduğu konusunda görüşler de vardır (Tomkins, 1963, Lizard, 1977, Akt: Crozier, 1990).

Kişinin “Başkalarının yanında küçük düşeceği, sıkıntı ya da utanç duyacağı bir biçimde davranacağı korkusu”, sosyal fobi (sosyal kaygı bozukluğu) olarak tanımlanmaktadır (Köroğlu, 1996). Sosyal fobinin başlıca özelliği, utanç duyulabilecek toplumsal ortamlardan ya
da bir eylemin gerçekleştirildiği durumlardan belirgin ve sürekli bir korku duymaktır. Belli düzeyde toplumsal kaygı içeren utangaçlık, yaşam üzerindeki yaygın etkilere ve kararlı devamlılığa sahip toplumsal kaygıdan kesin olarak ayrılmaktadır (Esemenli, 1995).

Toplumsal kaygı ile benzerlik gösteren bir başka kavram da, “sosyal fobi” (toplumsal yılgı)’dir. Sosyal fobide, kayı duyulan toplumsal durumlardan kaçınma tepkileri daha sık olup, yaşam üzerinde daha sınırlandırıcı bir etkiye sahiptir. DSM-III (1980), DSM III-R (1987) ve son olarak DSM-IV (1994)’te İse, toplumsal kaygı, ayrı bir bozukluk olarak tammlanmayıp, sosyal fobi ile birlikte aynı başlık altında verilmiştir (Akt: Eren, 1997).
Toplumsal ortamlardan ve bu ortamlarda bir eylemi
gerçekleştirme durumununda kalmaktan kaygılanma ve
kaçınma biçiminde kendini gösteren toplumsal kaygı,
toplumun değişik kesimlerinde önemli sorunlara ve güç
kaybına yol açan yaygın ve ciddi bir sorundur. Toplumsal kaygı, 1980 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından ayrı bir ruhsal bozukluk olarak kabul edilmiştir. DSM IH’de, “kişinin başkaları tarafından inceleneceği ve utanç duyacağı şekilde davranma korkusu ile toplumsal durumlarda ısrarlı ve mantıksız bir biçimde korku
duyma ve bu durumlardan ısrarlı bir biçimde kaçınma
isteği olarak” tanımlanmıştır (DSM III, 1980). Burns
(1988), toplumsal kaygıyı, “başkalarının önünde duyulan tedirginlik, başkalarının dikkatli inceleme ya da uyanlardan veya yalnızca varlıklarından tedirginlik ya da rahatsızlık duymak” olarak tanımlamaktadır (Akt; Crozier, 1990).
Utangaçlık ve bununla bağlantılı kişilik yapıları üzerine yapılan araştırmaların büyük bölümünde, utangaç olan kişiler, utangaç olmayan kişilerle karşılaştırma yoluna gidilmiştir (Goerin – Cutspec, 1989). Utangaçlık konusundaki çalışmalar daha çok davranışlar üzerinde odaklanmakla birlikte, bazı araştırmacılar “toplumsal
kaygı” kavramını öne sürmüşlerdir. Çünkü, bireyin toplumsal güçlüklerinin nedenleri ne olursa olsun, bunlar genelde “kaygı” kavramı ile ilişkili bulunmuştur.
Utangaçlık (Shyness) “Başkaları ile olan ilişkileri sırasında duyulan ve doğal davranışları ketleyen rahatsız edici duygıı” (Enç, 1980) tanımında da görüldüğü gibi, daha çok kişİIerarası ilişkilerle ortaya çıkan bir durumdur.
Utangaçlık, genel olarak, iki biçimde İncelenmektedir. Birinci biçimde, utangaçlık, kişinin içinde bulunduğu koşullara bağlı olarak, ara sıra ortaya çıkan ve yaşanan bir durumdur. İkinci biçimde ise, geleneksel olarak, kişiliğin sürekli ve belirgin bir Özelliği biçiminde düşünülmüştür. Bugüne dek yapılan deneysel çalışmaların çoğunda da utangaçlık, “kişilik özelliği” açısından ele alınmaktadır. Bu konudaki ilk çalışmalar Cattel (1947) ve Guilford (1959) tarafından yapılmıştır (Akt: Smith,
1986).
Kişilik konusundaki son incelemeler, insan davranışlarının anlaşılmasına yardımcı olmuştur. Kişilerarası iletişimi kolaylaştıran veya güçleştiren etmenler incelenen önemli konular arasındadır. Kişiliğin öznel yanı olan “benlik”, iletişimin merkezi, odak noktası olarak kabul edilebilir. . Bir anlamda iletişim, “ben”in başkalarına anlatılmasıdır. Benlik insanın kendi iç dünyasıyla ve başkalarıyla kurduğu iletişimin hem ürünü ve hem yaratıcısı olarak da düşünülebilir. Benlik kişiliğin dışarıya yansıyan, başkaları tarafından algılanan, çözülen, anlaşılan, değerlendirilen, yorumlanan yönü, aynı zamanda onun sözlü ve sözsüz iletişim biçimi ve özellikleridir (Köknel,
1986) Kişilerarası ilişkileri etkileyen Önemli etmenlerden
birisi de, başkalarının bulunduğu yerde tedirginlik ve kısıtlanma duygusu olarak tanımlanabilecek olan “utangaçlık” (Smith, Briggs, 1986) dır. “Toplumsal etkileşimden kaçınmak, toplumsal konulara gereğince katılmakta başarısız olma eğilimi” (Pilkonis, 1977, Akt: GoeringCutspec, 1988), ya da “başkalarından çekinmek ya da onlarla iletişim kurmaktan kaçınmak yatkınlığı” (Mc Crosky ve Beatty 1986) olarak tanımlanan utangaçlık, çekingenlik ve iletişim kurma korkusu gibi farklı kavramlarla da incelenmeye çalışılmıştır.
Bir Çocuğun sosyalleşmesinin ve utangaçlığını yenebilmesinin en etkili yöntemi sosyal etkinliklerdir. Çocuğun eğilimine göre spor ya da sanat etkinlikleri, kültürel çalışmalar, bilim ekipleri gibi çalışmaların çocuğun sosyalleşmesinde önemli katkısı vardır. Ekipler halinde gerçekleştirilen bu etkinliklere çocuklar önce direnç gösterir. Bir grup içinde olmaktansa, bireysel etkinlikleri tercih eder. Ancak ilk dönemlerin güçlüğü atlatıldıktan sonra, utangaç çocuklar kendilerini ifade etme, zorluklarla başetme, fikirlerini açıklama gibi -daha önce zorluk çektikleri alanlarda- önemli ilerlemeler kaydedeceklerdir.
En önemlisi verdiğiniz mesaj ne olursa olsun çocuğunuz sosyal davranışlarını sizden öğrenecek, sizi taklit edecektir. Çocuğunuzun içe dönük ya da utangaç tavrını değiştirmeye başlamadan önce kendi çocukluğunuzu ve duygularınızı düşünebilirsiniz. Siz de utangaç mıydınız? Bu duyguyu nasıl yenmiştiniz? Peki ya bir yetişkin olarak kalabalıklar içindeki tavrınız nasıl? Sizin benzeri durumlardaki tavrınız çocuğunuz için sağlıklı bir model olabileceğini unutmayın.

Genel olarak beklenenin tersine yaş ilerledikçe çocukların utangaçlığı ortadan kalkmaz. Yaş, utangaçlığın geçmesi için bir iyileşme koşulu değildir. Doğru şekilde desteklenmedikçe pek çok çocuk ileri yaşlarda da aynı utangaçlığı/kaygıyı içinde taşımaya devam eder. Öte yandan ebeveynin çocuğuna kendi toplumsal beklentilerini empoze etmemesi de önemlidir. Örneğin utangaç çocuğunuzdan sınıf başkanı olmasını istemeniz, okul töreninde görev almasını, sahneye çıkmasını istemeniz çocuk üzerinde baskıyı artıracaktır.

Aileler utangaç çocuklarını cesaretlendirebilmek için genellikle yanına dışadönük, cesaretli arkadaşlar bulmak ister. Bu eşleştirme bazen iyi sonuçlar verse de çoğunlukla utangaç çocuk üzerinde bir baskı oluşturur. Çünkü bu arkadaşlık utangaç çocuğun her zaman dışadönük çocuğun ardından gitmek zorunda kalacağı, baskın bir ilişki olacaktır. Utangaç çocuğunuzun benimseyebileceği arkadaş, kendisi gibi çekinik biri olacak; iki çocuk zaman içinde birlikte gelişeceklerdir.

Utangaçlık henüz hayatın ilk aylarında kendisini gösteren bir tutumdur. Pek çok dikkatli ebeveyn erken yaşlarda bile çocuğunun çekingen ya da utangaç olduğunu fark edebilir. Bu sayede de çocuğun kaygısını azaltacak adımları erken yaşlarda atabilir. Onun yeni insanlarla tanışması, yeni durumlara uyum sağlaması için fırsatlar yaratarak. Örneğin evinizde oyun saatleri tasarlayabilir; yaşıtlarıyla birlikte olabileceği oyun grubu faaliyetlerine katılabilir; parklara ya da kalabalık ortamlara daha fazla gidebilirsiniz. Ancak şunu hatırlayınız. Dört yaş altındaki çocukların birbirlerini fark etmeleri, büyüklere göre çok daha uzun sürecektir. Yani sadece birkaç arkadaş buluşması çocuklarınızın içedönük tutumunu değiştirmeye yetmeyecektir. Yine pek çok çocuk, oyun grubu, doğum günü gibi etkinliklere yalnız başına giderken de utangaç olacaktır. Böyle durumlarda çocuğunuza bir arkadaş bulmanız ve birlikte hareket etmelerini sağlamanız faydalı olabilir.

Çocuğun yaşadığının utangaçlık olup olmadığını ailenin doğru yorumlaması gerekir. Bazı çocuklar utangaç, bazıları ise içedönüktür. Utangaç olanlar aslında grupların içine girmek, arkadaşlarının arasında rahatça hareket etmek, konuşabilmek, şarkı söyleyebilmek isterler. Ancak bütün bunları yapmak onların duygusal ve bedensel dengelerini bozar. İçedönük çocuklar ise kalabalıklar içinde olmaktan hoşlanmazlar. Onları yalnız başlarına tutan hissettikleri kaygı değil kendi tercihleridir. Odalarında olmayı, kitap okumayı, resim yapmayı arkadaşlarına tercih ederler. Aynı aile içindeki kardeşler bile farklı derecelerde içe-dışa dönük ya da utangaç olabilirler. Örneğin kardeşlerden biri sınıfının en popüler öğrencisiyken, diğer kardeş çok istemesine rağmen arkadaşlarının arasına giremiyor olabilir. Aileler çocukları arasındaki bu farkı doğru yorumlayabilmeli, çocukları için farklı hedefler ve farklı destekler planlamalıdırlar.

Çocuklarda kaygı bozukluğu üzerine çalışan psikolog Rachel Busman’a göre çocuğun utangaçlığını/kaygısını destekleyerek iyileştirmeye çalışmakla, eleştirerek ortadan kaldırmak arasında büyük fark vardır. Bu nedenle çocuğunuzun utangaçlığı karşısında söylediğiniz sözler, gösterdiğiniz tepkiler ya da verdiğiniz desteklerin içeriğinin çocuğunuzun gelecek kişiliği üzerinde kalıcı izler bırakacaktır.

Hepimiz biliriz. Bazı çocuklar konuşmak, anlatmak ve kendilerini göstermek için dünyaya gelirler. Bazı çocuklar ise sessiz ve ürkektirler. Seslerini zor duyar, kısa bir sohbeti başlatabilmek için bile çok uğraşırız. Bir başka deyişle her çocuğun kişiliği farklıdır ve çocukların sosyal olmaları kadar içedönük olmaları da normaldir. Bununla birlikte hemen her ebeveyn çocuklarının her ortamda dikkat çeken, arkadaşlarına liderlik eden, dışa dönük çocuklar olmalarını ister; utangaç, içe dönük çocukları için kaygılanırlar. Utangaçlık hemen tedavi edilmesi gereken bir hastalık, düzeltilmesi gereken bir davranış, dalga geçilebilecek bir eksiklik değildir. Utangaçlık ebeveynin kaygılanması, hemen tedavi etmesi gereken bir hastalık olmadığı gibi görmezden gelinecek, üstünde durulmayacak bir davranış da değildir. Çünkü gerekli destek sağlanmazsa, çocuğun kendi kendine bu rahatsız edici durumdan çıkması oldukça zordur.

Temelinde tenkit, alay, küçümseme, kıyaslama ve hatta şiddet bulunan ‘yıkıcı iletişim’ biçiminin, çocuğu utangaçlığa ittiğini söyleyen uzmanlar, anne ve babanın önce kendi tavırlarını sorgulaması gerektiğini belirtiyor. “Yıkıcı iletişimi seçen anne-babaların dikkati sürekli olarak çocuğun hatalı davranışlarına odaklıdır. Çocukların yaptığı olumlu davranışlar üzerinde durmazlar. Örneğin; çocuk sınavdan 3 kez iyi not aldığında ‘aferin’ demez ama 1 kez kırık not alınca hemen kızıp eleştirir.

Eleştirel Anne-Baba Modeli..Beceriksizsin, başarısızsın, kardeşin senden daha güzel yapıyor, arkadaşın senden daha başarılı sen onun gibi güzel yapamıyorsun…’ gibi söylemlerin hakim olduğu ve çocuğu sürekli eleştiren, kıyaslayan, aşağılayan anne-baba tutumudur. İlgisiz Anne-Baba Modeli.. Bu anne ve babaların çocukları odasında kendi başına, ortamlarda ilgisiz, sevgisiz, onaysız (aferin, bravo gibi) bırakılır ve çocuk dikkatini çevreye ve kişilere çekecek uyaranlardan yoksun kalır. İçine kapanır, sosyal yönü gelişmez. Bizim ülkemiz gibi bazı ülkelerde, kültürlerde ailelerde, utangaç ve çekingen kişiliğin (usluluk terbiyelilik, efendilik, uysallık gibi) olarak değerlendirilip onaylanması da utangaç kişiliğin nedenlerindendir. Bunun yanı sıra çocuklardan güçlerinin üstünde performans beklemek çekingenlik yaratır. Mükemmeliyetçi öğretmenler ve anne-babalar çocuklara kendilerini eksikli yetersiz hissettirirler. Bir diğer önemli neden ise yetişkinlerin tutarsız davranışlarıdır. Çocuğu önce öpüp severken 1 dakika sonra kızmak; doğru denilen bir şeye bir başka zaman yanlış demek gibi tutumlar çocuğun kendisine ve ailesine olan güvenini yok eder.” Otoriter Anne-Baba Modeli.. Çocuğa fırsat vermeyen, her davranışını kontrol edip istediği kalıba sokmaya çalışan anne-baba modelidir. Çocuğun hiçbir konuda fikri sorulmaz, doğruyu yanlışı bilmeyeceği düşünülür ve anne-baba onun adına karar verir. Çocuk ayrı bir birey olmaktan ziyade anne-babanın bir uydusudur. Çocuğa dayak atma ve ağır cezalar verme gibi davranışlar gözlemlenir.
Çocuk adına her şeyi kendi yapan anne-babadır. Çocuğa davranış tarzları ‘Tutma düşürürsün, dokunma kırarsın, koşma düşersin, dışarı çıkma üşürsün, oynama terlersin, yabancılara yaklaşma sana kötülük ederler…’ gibidir. Bu anne-babaların bazılarında korkulu-kaygılı kişilik özelliklerine rastlanır.

Utangaçlığı Aşmak Için Anne Ve Babalara Düşen Görevler.. Öncelikle ebeveynler utangaçlık sorunu önemsemeli. ‘Nasıl olsa küçük daha, büyüyünce değişir’ diyerek utangaçlık temelinin pekişmesine engel olmalı. Gerekeni yapmalı sonuç alamazsa profesyonel bir yardım almalı. Utangaç çocukla olumlu iletişim kuran bir anne-baba modeli benimsenmeli. Olumlu iletişim çocuğun doğru yaptıklarına odaklanmaktır, sevgi ve ilgi gösterip ona karşı sabırlı olmaktır.
Çocuklara sorumluluklar verilmeli, deneme yanılma yoluyla tecrübe kazanmasına zemin hazırlanmalı, bu şekilde çocuğun kendi güvenini artırmalı. 3 yaşından itibaren çocuk okul öncesi eğitim kurumlarına gönderilmeli. Çocuğa oyun, arkadaş ortamları sağlanmalı ve ne yapacağına dair direktiflerden uzak durmalı. Girişken ve sosyal olması için baskı yapmamalı ve sosyal faaliyetler içeren etkinliklerle ilgisini çekmeye çalışmalı. Başkalarının yanında çocuğun utangaç olduğundan bahsetmemeli aksine başarılı yönleri dile getirilmeli.
Kardeşler arasında ayrımcılık yapılmamalı. Çocuklar birbirileriyle rekabete sürüklenmemeli, birinin yapabildiği bir başarı karşısında diğerinin yapamadığını vurgulayan kıyaslamalardan uzak durulmalı.

Okul aileden sonra en önemli eğitim yuvasıdır ve bir çocuk için sosyal çevreye açılan ilk kapıdır. Dolayısıyla da çocuğun kişiliğini biçimlendiren önemli bir sosyal kurumdur. Burada da çocuk işbirliğini, kuralları ve kurallara uymayı, paylaşmayı, üretmeyi, hem bir birey olmayı, hem de bir birey olarak topluma ait olmayı öğrenerek, bütün bunları kişiliğinde harmanlama becerisi geliştirecek ve kendi olmaya çalışacaktır.

Anne babanın aşırı koruyucu ve kollayıcı olduğu bir aile içinde başkalarına bağımlı ve kendine güvensiz çocuklar yetişmektedir.
Her tür doğru ya da yanlış davranışında kayıtsız şartsız hoş görüyle cevap alan bir çocuk bencil olacak ve herkesin her ortamda dikkatini çekmeye, bütün ilgiyi üzerinde toplamaya çalışacaktır.
Bazen bir çocuk ailesi tarafından bir takım sebeplerle reddedilir. Fiziksel ve psikolojik olarak ihtiyaçları ya karşılanmaz ve görmezden gelinir ya da düşmanca davranışlarla. Gelecekte kendisi de her şeye ve herkese karşı düşmanca davranacak çocuklar bu tip ailelerde yetişmektedir.
Çocuğun her yaptığı, her söylediği sürekli eleştirilerek çocuk uyarılır ve dışlanır. Böyle bir ailenin çocuğu isyankar bir yapıda ve aşağılık kompleksine sahip olarak yetişecektir.
Çocuğun mutlak egemenliğinin olduğu böyle bir aile yapısında yetişen çocuklar zamanla çevrelerindeki diğer insanlar üzerinde de üstünlük kurmaya çalışırlar.
Maalesef bazı aileler çocuklar arasında tercih yapmakta ya da birbirleriyle kıyaslamaktadırlar. Bu tip bir davranış çocukta yetersizlik ve aşağılık duygularına yol açmaktadır.
Her şeyde olduğu gibi burada da abartıya kaçmayan bir hoş görü ve çocuğu kabul etme, onu bütün özellikleriyle kabul etmek anlamına gelir. Yanlışlar elbette yine olabilir ama ailenin tutarlı ve anlayışlı tavırlar içinde olması doğru yönü belirlemede çok önemlidir. Kendine güvenen, yapıcı, olumlu, sosyal ilişkileri sorunsuz çocuklar bu tip ailelerde yetişirler. Bu açılardan bakıldığında çocukların karakterlerinin oluşumunda temel belirleyicinin aile olduğu daha ney olarak görülmektedir.

Genlerimiz yoluyla belirlenmiş olan karakterlerimiz en geç 6-7 yaşına kadar büyük bir oranda şekillendikten sonra geri kalan ne varsa ailemiz ve çevremizden gördüklerimizle, öğrendiklerimizle oluşuyor. Özellikle okul öncesi dönemde en etkili faktör önce aile, sonra okul olarak öne çıkıyor. Bu dönemler çocuklarda taklit eğiliminin dikkat çektiği dönemlerdir. Çocuk ilerde kendisiyle özdeşleştireceği pek çok davranış içimini bu yaşlarda, başkalarını taklit ederek öğreniyor. Çocuk kendi davranışlarını ve bu davranışlara karşılık gelen tepkileri değerlendirerek, kişilik oluşumunda önemli adımlar atmaya başlıyor. Toplum içinde kim olduğunu, ondan kim olmasının beklendiğini, hangi davranışlarının kabul görüp hangilerinin reddedildiğini belirlemeye çalışıyor. Bu aşamalar sırasında kendi toplumsal kabul değerleri ve beğenileri oluşuyor. Bütün bu aşamalar aslında zincirleme olarak birbirini hem etkiliyor, hem de tetikliyor. Bir davranış bir diğerini getiriyor. Burada ailenin ve çocuğun içinde yaşadığı toplumun etkisi çok büyük. Çocuğun kişiliğinde doğrudan önemli bir pay sahibi oluyorlar. Dolayısıyla sağlam karakterli bir çocuk istiyorsak sağlam temelleri olan toplumlar ve aileler olmak zorundayız.

Çocuklar kendilerine has kişilik özellikleriyle dünyaya gelirler. Her çocuk farklı özellikler taşır. Aynı ailede büyüyen kardeşler arasında bile kişilik özellikleri açısından çok büyük farklar olabilmektedir. Hatta tek yumurta ikizi olan kardeşler bile birbirlerinden farklı özellikler göstermektedirler. Karakterin bir kişilik yapısıdır ve bu yapı genel hatlarıyla daha doğmadan belirlenmiş haldedir. Sahip olunan pek çok özellik gibi kişilik özellikleri de genler yoluyla belirlenir. Bunun üzerine ilk çocukluk aşamalarında başka bazı özellikler eklenir ve bireyin karakterinin önemli bir bölümü erken çocukluk dönemi olan 6-7 yaşları civarında tamamlanmış olur. Son yıllarda özellikle eğitim anlamında çok kullanılan “7 çok geç” sloganı bu açıdan çok önemlidir ve çok doğru bir anlamda kullanılmaktadır. Gerçekten de bireyin hem kişilik hem de bilişsel özelliklerinin % 80’i 7 yaşından önce tamamlanmış olmaktadır. Dolayısıyla bir çocuğa kazandırılacak ne varsa erken çocukluk olarak tanımlanan 0-6 yaşlar arasında değerlendirilmelidir.

Anne ve baba arasında yaşanan sorunlar çocuğa yansıtılmamalıdır. Bu durumları ebeveynler kendi aralarında çözebilmelidir. Kendini sağlıklı, mutlu, huzurlu hisseden ebeveyn, bunu çocuğa da yansıtır. Stresli olunan dönemlerde sevilen aktivitelerle rahatlama sağlanmalıdır. Anne ve babanın psikolojik sağlığının çocuğu psikolojik sağlığını da etkilediği unutulmamalıdır.

Çocuğun ergenlik öncesi ve ergenlik döneminde yaşanabilecekleri hakkında bilgi edinmek bu kriz dönemleriyle daha iyi baş edilmesini ve ergenin bu dönemleri daha kolay atlatmasını sağlayacaktır. Çocuğa her zaman güvenebileceği, paylaşabileceği bir sırdaşı olduğu gösterilmelidir. Yeni nesillerin getirdiği farklılıkları ve yenilikleri anlamaya çalışarak iletişim güçlendirilmeye çalışılmalıdır.
Çocuğun akademik hayatı da gelişimi için önemlidir. Çocuğun kişiliği ve yapabilecekleri iyi değerlendirilmeli ve çocuktan beklentiler buna göre ayarlanmalıdır. Sadece akademik başarısına göre çocukların zekası değerlendirilmelidir.
Çocuğun üstesinden gelemediği bir sorun varsa, ona bu sorunlarla nasıl baş edebileceği anlatılmalı ve kılavuzluk edilmelidir. Çocuk davranışlarda ebeveynleri rol model almaktadır. Hayal kırıklıkları yaşayabileceği ve bunlarla baş etmesi gerektiği öğretilmelidir. Ebeveynlerinden gördüğü tutum ve yaklaşımları çocuk zamanla benimseyecektir. Çocuğa yaklaşımda olumlu tutumlar ve duygular göstermek onun bu duygu ve tutumları benimseyerek davranmasını sağlayacaktır.

Çocuklar azar, tehdit, eleştiri olmadan dinlenmelidir. Çocuğa birey olarak değer veren ve onu anlayan, dinleyen ebeveynler olunmalıdır. Çocuğun kendini ifade etmesine izin verilmelidir. Aşırı koruyucu davranmadan, çocuklar bireyselliğe teşvik edilmelidir. Aşırı koruyucu davranışlarla çocuk büyüdüğünü hissedemez. Kendi kendine başarabildiğini hissetmek çocuğun özgüven ve değer duygusunu artırmaktadır.

Çocuğun sadece temel ihtiyaçlarını gidermeye yönelik ebeveyn olunmamalıdır. Oyun, çocuğun kendini ifade edebildiği, yeteneklerini ortaya koyup, geliştirebildiği, duygularını paylaşabildiği alandır. Bunun için sık sık çocuklarla oyun oynanmalıdır. Çocuk ile kaliteli zaman geçirmek, iyi aile ilişkileri, çocuğun aitlik duygusunu güçlendirmektedir. Zevk aldığı aktiviteler keşfedilmeli, onunla gülerek, eğlenerek keyifli zaman geçirilmelidir. Tablet, televizyon, bilgisayar gibi araçları kısıtlayarak çocukların ilgi ve becerileri takip edilmelidir. Yaratıcılıkları desteklenmeli, yeteneklerine göre branşlara yönlendirilmelidir.
Mutlu bir ailenin temelini oluşturan çocuklarla, bebeklik yıllarından itibaren sağlıklı ve kalıcı bir iletişimin kurulması çocuğun her yönüyle iyi yetişmesini sağlıyor. Anne babaların çocuğun ilk öğretmeleri olarak tutum ve davranışlarında bazı önemli noktalara dikkat etmeleri gerekiyor. Bebekler ilgi ve sevgiyle büyümelidir. Bebeğe dokunmak, konuşmak, gülümsemek, ağladığında yanında olmak gerekir. Çocuğun zihinsel, sosyal, duygusal ve fiziksel gelişimi desteklenmelidir. Duygusal ve sosyal paylaşımlar, iyi eğitim, zihinsel ve fiziksel aktivite çocuğun kendini güçlü ve iyi hissetmesini sağlayacaktır. Yapabileceği aktiviteleri kendi başına yapmasına izin vermek çocuğun motivasyonunu ve kendine olan güvenini artıracaktır.

Çocuk ve eğitimci arasında duygusal bir bağ gelişmiş ve güven ortamı sağlanmışsa çocuk ebeveynin gruptan ayrılmasına aşırı reaksiyon göstermiyorsa veya gösterse bile eğitimci tarafından çabucak teselli edilebiliyorsa süreç sonlandırılır. Ebeveynin kreşte kalmasına artık gerek duyulmamaktadır. Fakat ebeveyne her hangi bir durumda erişimin kolay olması gerekmektedir (Laewen ve diğerleri, 2003).

İlk ayrılık evresi: Dördüncü günde ebeveyn çocukla beraber tekrar kreşe gelir. Annenin rolü bu evrede de yine pasiftir. Eğitimci çocukla iletişime geçmeye çalışır ve onu grup aktivitelerine katmaya çalışır. Bu evrede ilk olarak ebeveyn çocuktan ayrılır. Ebeveyn sadece 30 dakikalığına gruptan ayrılır. Fakat ihtiyaç halinde çağrılmak üzere kreşin başka bir odasında bekler. Bu evrede, çocuğun ebeveynin ayrılmasına verdiği reaksiyon, onun alışma sürecini belirlemektedir. Burada iki aşamadan; (a) kısa süren alışma süreci ve (b) uzun süren alışma sürecinden söz edilmektedir. (a) Çocuk ebeveynin ayrılmasına çok büyük bir reaksiyon göstermiyorsa veya ağladığı zaman gruptaki eğitimci tarafından kolayca teselli edilebiliyorsa, alışma süreci beş veya altı gün içerisinde başarıyla sonlandırılmaktadır. (b) Çocuk ebeveynin ayrılmasına büyük bir reaksiyon gösteriyorsa, onun arkasından gidiyor ve eğitimci tarafından bir türlü teselli edilemiyorsa, alışma süreci çocuğun ayrılıklara vereceği tepkilere göre iki veya üç hafta sürmektedir. Dengeleme evresi: Ebeveynin çocukla vedalaşması daha sık ve uzun olur. Eğitimci, çocuğun bakım ihtiyaçlarını anne gittikçe kendi karşılar (Yemek yedirme, altını değiştirme gibi).
Kayıt ve görüşme evresi: Kayıt işleminin gerçekleşmesinden sonra ebeveyn ile çocuğun kreşe alışma sürecine eşlik eden eğitimci arasında kapsamlı bir görüşme yapılır. Bu görüşmede, çocuk hakkında örneğin, beslenme ve uyku alışkanlığı, mizacı, oyun davranışları gibi bilgiler ele alınmaktadır. Ebeveyne model anlatılır ve bu süreçteki rolü hakkında bilgi verilir. Temel evre: Ebeveyn çocukla birlikte üç gün boyunca kreşi ziyaret eder. Bir saati geçmemek şartı ile ebeveyn kreşteki grupta çocukla beraber kalır. Eğitimci bu arada çocuğu gözlemler ve onunla iletişime geçmeye ve onu ara sıra oyuna dâhil etmeye çalışır. Burada çocukla iletişime geçmede genellikle bir obje kullanılmaktadır. Annenin rolü burada pasiftir. Ebeveyn çocuğa yanında olduğunu hissettirir, ona güven verir ve çocuğun gruptaki oyunlara katılması için zorlamaz.
Laewen ve diğerleri (2003), tarafından öncelikli olarak 0-3 yaş arası çocukların kreşe alışmalarını kolaylaştırmak için geliştirilen bu model zamanla anaokulu alanında da kullanılmaya başlanmıştır. Bu modelde her çocuğun alışma süreci onun ebeveyni ile olan bağlanma ilişkisine, mizacına, yaşına ve eğitimcinin davranışlarına bağlıdır ve alışma sürecinin her çocukta farklı olacağı belirtilmektedir. Berlin modelinde ebeveynlerin alışma sürecine eşlik etmesi esastır ve çocuğun yeni çevreye, eğitimcisine aşina olması ve uyum sağlaması hedeflenmektedir. Model birkaç evreden oluşmaktadır. Çocuğun bu modelle adım adım kreşe/anaokuluna adaptasyon sağlaması ve eğitimcisine alıştırılması hedeflenmektedir.

Çünkü çocuğun gönderdiği sinyallere duyarlı karşılık veren ve onunla etkileşime giren kişilere bağlanması zamanla çeşitlenecektir. Alışma süreci her çocuk için farklıdır. Bu süreç her çocuk için bireysel olarak planlanmalıdır. Çocuğun, herhangi bir stres durumunda eğitimciye gitmesi sağlanmalıdır. Fakat anne her durumda erişilebilir olmalıdır. Bu ilk yapılan denemede başarı sağlanmazsa; çocuk eğitimci tarafından teselli olmuyorsa; annenin çağrılarak duruma müdahale etmesi istenmektedir. Alıştırma sürecinde eğitimcinin görevi çocuğun gelişimini ve davranışlarını gözlemlemek ve onun gönderdiği sinyallere duyarlı bir şekilde karşılık vermektir (Cantzler, 2008).

Hem ebeveynin hem de çocuğun alışma sürecinde olumsuzlukla karşılaşmamaları için plan ve program yapılmasının önemi vurgulanmaktadır. Alışma süreci önceden aile ve eğitimciler tarafından planlanması gerekir. Kreş veya anaokulunda çalışan eğitimciler arasında yeni gelen çocuğun alışma sürecine kimin eşlik edeceği önceden belirlenmelidir. Çünkü ilk etapta bir eğitimci ile çocuğun duygusal bir bağ geliştirmesi için imkan verilmesi sağlanmalıdır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken alışma süreci sağlıklı olarak başarıldıktan sonra, çocuğun duygusal bağ geliştirdiği eğitimcinin hasta olması, izinli olması çocuğun tekrar kreş veya anaokulunda güven duyduğu, stres ve korku durumlarında sığınacağı güvenli bir limanın yok olması anlamına gelmektedir. Bunun önüne geçmek için, diğer eğitimcilerin de alışma sürecinden sonra yeni gelen çocuğa yakınlaşmaları ve güvenli bir bağ geliştirmeleri faydalı olacaktır. 

Çocuğun yeni ortama ve gruptaki çocuklara uyum sağlaması ve eğitimcisine güven bağı kurması çocuğun gelişimi üzerinde önemli bir rolü vardır. Sağlıklı olarak gerçekleşen uyum sonucu; çocuğun gruptaki çocuklarla ve eğitimciyle etkileşime girmesi ve iletişim kurması, kendini güvende hissettiğinde çevreyi keşfetmeye başlayacak ve yeni şeyler öğrenme başlayacaktır. Çocuğun kreşe geçiş sürecinde zamana ihtiyacı vardır. Güvendiği kişiyi birden kaybetmesi, korkularının artmasına sebep olur. Endişe ve korku duyan bir çocuğun kreşteki gelişimini destekleyen etkinliklerden fayda görmesi ve yeni bir şeyler öğrenmesi söz konusu olamaz (Grossmann ve Grossmann, 1998).

Çocuğun küçük yaşlarda kreşe uyum sağlamamasının altında yatan nedenlerden biri ebeveyniyle kurduğu bağlanma ilişkisi olabilmektedir. Çocuğun birincil bakım veren anneden ayrılması sancılı bir süreçtir. Fakat çocuk aynı zamanda birçok kişi ile güvenli ve duygusal bir bağ kurabilecek şekilde dünyaya gelmiştir (Ahnert, 2010). Ayrılığı kolaylaştıracak ve eğitimciye alışmasını sağlayacak, çocuğun ilk bağlandığı kişinin sürece dahil olması ile başarılacaktır. Böylece, çocuğun kreşe/anaokuluna başladıktan sonraki eğitimcisi ile güvenli bir bağ kurması ve çevreye kolayca uyum sağlaması gerçekleşecektir. Bowlby ve Ainworth bazı çocukların anneler tarafından kreş veya çocuk yuvalarına bırakıldıklarında korku ve üzüntüyle tepki verdikleri, bazılarının ise buna duygusal olarak hiç bir tepki göstermemelerini, çocukların ilgili kişilerle olan bağlanma kalitesine ilişkin ipuçları verdiğinin altını çizmektedirler (Kasten, 2013). Güvenli bağlanmış çocuk, annesinin yardımıyla önceki güvenli bağlanma temelinde eğitimci ile arasında bir duygusal bağ oluşturmaktadır. Annenin herhangi bir stres durumunda geri geleceğinin farkındadır. Bu arada eğitimcide onun için güvenir bir kişi olmuştur artık. Güvensiz bağlanan bir çocuk ise, ilk önce ayrılma gerçekleştiğinde buna tepki vermemektedir. Oysaki çocukta ayrılma korkusu mevcuttur. Fakat bu korkuyu belli etmemektedir. Aslında bu çocuklar için ayrılma korkusu büyük bir stres kaynağıdır. Bunu bir türlü ifade edememektedirler. 

Çocuğun sağlıklı gelişiminde birincil bakım veren kişi ile arasındaki duygusal bağ önemli bir rol oynamaktadır. Çünkü çocuğun ayrılma, korku, ağrı ve aynı zamanda yoğun stresler sonucu gönderdiği sinyallere duyarlı bir tepkinin verilmesi sadece onun güvenli duygusal bağ kurduğu kişi tarafından sağlanmaktadır. Erken çocukluk dönemdeki bağlanma deneyimleri diğer kişilerle kuracağı bağlanma ilişkisini etkilemektedir.

Çocuğun yeni çevreye adaptasyonu, eğitimci ve diğer çocuklarla güvenli bir ilişki kurması için en güvendiği kişi olan ebeveynin yardımına ihtiyacı vardır. Aileden kreşe geçiş sürecinin başarı ile sonlandırılmasında sorumluluk çocuğa ait değildir. Bu ebeveynin sorumluluk alanıdır. Alıştırma sürecinde ebeveynin ve eğitimcinin işbirliği ve beraber hareket etmesi işi kolaylaştırmaktadır ve çocuğun bakımı, eğitimi ve desteklenmesi için de gereklidir. Bağlanma kuramı, aileden kreşe/anaokuluna geçişte dikkate alınması gereken önemli bir faktördür. Son yıllarda da erken çocukluk araştırmalarının en popüler konuları arasında yerini almıştır. Üç yaşından küçük çocukların hazırlıksız bir şekilde eğitimci olsa bile yabancı insanlara bırakılması doğru bulunmamaktadır ve şayet anne ile çocuk arasında bir ayrılık gerçekleşecekse, bunun belli bir program ve plan çerçevesinde yapılması gerekmektedir (Bowlby, 2001).

Kreşe/anaokuluna veya okula geçişler, çocuk için önemli bir yaşam kesitidir (Filipp, 1995). Bu geçiş süreçlerin bütün tarafların (Ebeveynler ve Eğitimciler) işbirliği ile hazırlanmasının ve karşılıklı beklentilerin önceden konuşulması geçiş sürecinin sağlıklı bir şekilde üstesinden gelinmesi için önemlidir. Aileden kreşe geçiş, çocuğun anaokuluna ve ilkokula geçiş sürecinden biraz daha zorlu geçmektedir. İlk geçiş sürecinde çocuğun edindiği deneyimler, beceriler ve özgüven, daha sonraki yaşamındaki geçiş süreçlerinin üstesinden daha kolay gelmesini sağlamaktadır. Kreşe alışma süreci, hem çocuk ve ebeveyn hem de eğitimci için zorlu bir süreçtir. Bu sürecin hassas ve iyi bir şekilde işleyişi, çocuğun üzerindeki stresi azaltmaktadır. Çocuğun yeni bir ortama uyum sağlaması ve kreşe alışması sürecinin kolay olabilmesi için planın ve programın yapılması gerekmektedir. Böylece, çocuğun anneden ayrılma korkusu ve endişesinin ortadan kalkması sağlanabilir ve çocuk yaşadığı stresle daha iyi başa çıkabilir. Çocuğa kreşe alışmasında ve yeni ortama uyum sağlamasında yardımcı olan “Berlin Modeli“ farklı kuramlar baz alınarak Almanya‟da geliştirilmiştir. Çocuğun, aileden kreşe sağlıklı olarak geçişi için yaygın olarak kullanılmaktadır. (Laewen ve diğerleri, 2003)

0-3 yaş arası çocuğun güvendiği kişi olan anneden ayrılması zor olmaktadır. Bu dönemde çocukların kaygılarını, kokularını, çaresizliklerini, güçsüzlüklerini ve öfkelerini yalnız başına düzenleyebilmeleri mümkün değildir. Çünkü bu durumlarda kendisine yardım edecek ve destek olacak güvenli bir duygusal bağ geliştirdiği bir kişiye ihtiyaç duymaktadırlar Bu yaşlardaki çocuk birçok yeni durum ile (yeni bir ortam, gruptaki çocuklar, yeni bakim veren kişi) karşı karşıya gelmektedir. Bu yeni duruma çocuğun hemen uyum sağlaması ve üstesinden gelmesi kolay olmamaktadır. Özellikle 7 ve 24 aylık çocukların kreşe geçiş süreçlerinde ebeveynin desteği ve eşliği olmadan sürecin başarıya uğraması zor olmakta ve çocuk için tehlike arz etmektedir.

Ailedeki suskunluk, özellikle annedeki sessiz, içine kapanık ve utangaç yapı
Ailedeki psikolojik bozukluklar, öncelikle anne-babadakiler
Fiziksel, duygusal ve cinsel istismar
Ailenin sosyo-kültürel yapısı
Aşırı kaygılı ve koruyucu anne-baba tutumu
Ebeveynlerden birinde veya her ikisinde var olan konuşma bozuklukları
Uyarıcılardan noksan dil ve konuşma çevresi
Çevreden izole büyüme
Ağır gelen yaşamsal olaylar, örneğin sevilen bir yakının ölmesi, ebeveynden ayrılma veya güven duygusunu zedeleyici
Çekingenlik: Bu iki farklı şekilde gözlenebilir!Olumlu anlamda yabancılara karşı bir çekingenlik
Ve reddedilme sonucunda edinilmiş deneyimler ile oluşan tutukluk, korkma veya utangaçlık. Bu durum belirli bir güven ortamı yaratıldıktan sonra bile ortadan kalkmaz.
Biyolojik stresörler: yaralanmalar, hastalıklar
Göç etmek.. Selektif mutizm, oldukça nadir rastlanan bir sorundur. Bu durumun mutlaka bir uzman tarafından izlenmesi gerekir. Çocukta yukarıda belirtilen ölçütler içinde bir zorluk olduğunu fark eden anne-baba, bu konuyu çok fazla gündemde tutmamalı ve çocuğu sorgulamamalıdır. Anne-babanın yapacağı, çocuğun bu tanıya uyup uymadığına karar vermesi ve zaman kaybetmeden bir uzmana başvurmak olmalıdır.

Herhangi bir bozukluğun nedenlerini açık ve net bir şekilde söylemek her zaman kolay değildir. Çünkü basit bir nedenden yola çıkılamaz. Çoğu sorunlar, problemler farklı nedenlerin bir biri ile etkileşimi sonucunda meydana gelirler. Selektif mutizmin ortaya çıkmasında rol oynayabilecek bazı faktörler aşağıda belirtilmiştir. Ama kesinlikle bunlar yalnız başına bu bozukluğun ortaya çıkmasına sebep değildir. Bu faktörler, bazı vakaların ortaya çıkmasında bir rol oynayabilirler ama hepsinde aynı sorumluluğa sahip değillerdir.

3;4- 4;1 yaşları arasında suskunluk gözleniyorsa erken dönem selektif mutizmi, 5;5 yaşlarından itibaren gözleniyorsa geç/okul mutizmi olarak adlandırılır. Yaşlar arasındaki geçiş, bozukluğun çocuğun yaşamındaki değişikliklerin onun için “yeni” olması ve bununda beraberinde “adaptasyon” ve “entegre” olmak zorunluluğu ve bu zorunluluğun çocuk için oldukça zor bir süreç olduğu anlamına geliyor. Normalde selektif mutizm ilk olarak anaokulunda kendini gösterir. Ama selektif mutizmin işaretlerini daha önceki dönemlerde görmek mümkündür. Anaokulundan önceki dönemde çocuğun komşu ziyaretlerinde veya oyun parkındaki içine kapanık ve sessiz davranışları çoğunlukla utangaçlık olarak yorumlanır. Bu davranış çocuk doktoruna yapılan ziyaretlerde de kendini gösterir. Burada çocuklar alışılmadık bir şekilde sessiz ve sıkılmadan uzun bir süre oturur ve beklerler. Burada çocuk, doktorun direktiflerini takip etmez oysa evde tam tersine bir eğilim içindedir. Hareketlidir, konuşkandır ve yerinde durmaz. Ama anaokulunda belirli bir alışkanlık süresinden sonra (en az bir ay) çocuk günlük aktivitelere katılabilmeli ve diğer çocuklarla veya öğretmeniyle herhangi bir formda diyaloğa geçebilmelidir. Eğer bu gerçekleşmezse anne-babalar öğretmenler tarafından bilgilendirilir. Bazen anne-babaların çocuklarının herhangi bir aktiviteye katılmadan sessizce bir köşede oturduğuna inanmaları güçtür.
Tanımlardan da anlaşılacağı gibi selektif mutistik çocuklar konuşabilme yeteneğine sahiptirler. Ancak belirli ortamlarda veya belirli bir topluluğa karşı konuşmada zorluk çekebilirler. Bu zorluk çocuğun kendisini güvende hissettiği tanıdık yakın çevresinde kendisini göstermez. Bu durum genellikle ev ortamında gözlenir. Çocuk evde kendini ifade eder, konuşur. Çekingenlik ve/veya utangaçlık, tutukluk gözlenmez. Bazı vakalarda, evde çocuğun tanımadığı kimselerin bulunması veya çocuğun sık görüşmediği akrabalarının ziyarete gelmesi durumunda çocukların mutistik davranışları gösterdiği görülür. Bunun nedeni çocukların bu kişileri de kendileri için yabancı sınıfına koymuş olmalarıdır. Selektif mutistik çocuklar konuştukları kişileri veya kendilerini ifade ettikleri ortamları bilinçsiz olarak seçerler. Genellikle ortamı veya kişiyi seçme özgürlüğü söz konusu değildir. Çocuklar konuşmadıkları ortamlarda kendilerini jest ve mimiklerle veya yazılı olarak ifade etme yoluna giderler. Fakat yine de çocuğun genelde kendini ifade etme şekli güvendiği ortamlar dışında ciddi bir şekilde etkilenmiş olabilir. Örneğin çocuk suskunluk teması açıldığında başını önüne eğer, vücudunu yan tarafa çevirir veya katı bir şekilde hareket etmeden durabilir. Uzman Pedagog, Gülşen YILDIRIM
Mutistik çocuklar konuşabilme yeteneğine sahiptirler. Ama bu yeteneği kendileri için yabancı ortamlarda, belirli yerlerde ve/veya belirli kişilere karşı sergileyemezler. Dilsizleşirler, susarlar, taş kesilirler ve sonuçta sadece jest ve mimiklerle veya yazılı olarak anlaşma yoluna giderler. (Hartmann 1992 in: Katz-Berstein 2007)
Eğer bir çocuk veya ergen alışılagelen bir zaman diliminden daha uzun bir sürede, belirli ortamlarda ve/veya belirli kişilere karşı, bu ortamlarda konuşulan dili yeteri derecede veya tamamen kullanabilme yeteneğine sahip olduğu halde konuşmuyor, susuyorsa bu kişide selektif mutizmden bahsedilebilir.(Bahr, R. in: Sprachjeilarbeit 1998 1, s29)

Zorbalığa uğrayan çocuğa okul ve aile güven vermeli, süreçte yanında olduklarını ifade etmeliler ve kendisine her türlü desteği vereceklerini söylemelidirler. Ancak bu şekilde çocuğun gerginliği azaltılabilir ve sonrasında olabilecekleri aile ve okul ile paylaşması sağlanabilir. Zorbalığa maruz kalan çocuklar mutlaka psikiyatrik değerlendirmeden geçmeli ve gerekli görülmesi durumunda destek almaları sağlanmalıdır. Zorbalık yapan çocuklarda yine psikiyatrik değerlendirmeden geçmeli ve uygun desteği almaları sağlanmalıdır.

Zorbalığa maruz kalanlar çocukların yanında zorbalığı yapan çocuklarda ele alınmalı ve tedavi edilmelidir. Zorbalık yapmakta çoğunlukla bir ruhsal sorun belirtisidir. Bu çocuklarda dürtü kontrol bozukluğu, dikkat eksikliği ve hiperaktivite, karşıt gelme bozukluğu gibi davranış sorunları gözlenebilir. Daha önce zorbalığa maruz kalmış ve sosyal uyum sorunu yaşayan çocuklar zorbalık davranışı sergileyebilir. Diğer yandan aile dinamiklerinde ki düzensizlikler, kaotik aile yapısı, ebeveyndeki davranış sorunları çocukta bu davranışın gelişmesine sebep olabilir. Zorbalığa maruz kalan ve zorbalığı uygulayan çocuklar mutlaka ele alınması gereken çocuklardır. Acil ve ilk yapılması gereken zorba davranışın durdurulması/sonlandırılmasıdır. Zorbalık eylemi durdurulmadan olaya müdahale etmek mümkün değildir.
Zorbalığa maruz kalan çocuk her çocuk az ya da çok bundan etkilenir. Çocukta oluşan etkinin derecesini belirleyen faktörler, çocuğun duyusal özellikleri, zorbalığa maruz kalınan süre, zorbalığın çeşidi ve şiddetidir. Hassas, kırılgan, naif ve narin, kaygılı, depresif yapıda ki çocuklar diğerlerine göre daha fazla etkilenir ve etkinin derecesi yine diğerlerine göre daha fazladır. Zorbalık hemen anlaşılmış ve müdahale edilmişse etkilenme derecesi hafif düzeyde kalır. Grup halinde yapılan zorbalık ise daha zedeleyici etki bırakır.

Tikleri olan çocuklar bu konuda en sıkıntılı grubu oluştururlar. Tikler dışarıdan kolayca fark edildiği için zorbalık yapan çocuk tarafından taklit edilirler. Amaç çocuğu kızdırmak ve onunla dalga geçmektir. Çoğu kişi tiklerin istemli yapıldığını ve isterse kişinin bunu engelleyebileceğini düşünür. Oysa tikler tamamen istemsiz oluşan hareketlerdir. Kişi bu tekrarlayan hareketleri istese de engelleyemez ve alay ve taklit edilme ile tikler daha da artabilir.

Öğrenme güçlü sebebi ile akademik başarısızlığı olan çocukların ders notları ile ve yine bedensel bir özrü çocukların özrü ve engeli ile alay edilmesi, dalga geçilmesi, engelinin taklit edilmesi zorbalığa maruz kalan çocuklar için oldukça yıpratıcı olmaktadır.
Akran zorbalığına iki yönden bakmakta fayda vardır. Birincisi zorbalığa maruz kalan çocuk ve oluşan duygusal sorunlar, ikincisi ise zorbalık yapan çocuk ve onun bu davranışının / davranışlarının duygusal ve sosyal sebepler. Burada unutulmaması gereken her çocuk akran zorbalığına maruz kalabilir. Ancak bazı çocuklar akranlarına göre daha fazla risk grubundadır. Özellikle kendini savunmada güçlük çeken, çekingen, içe dönük, sözel ifade becerileri zayıf olan çocuklar diğer çocuklara oranlara daha kolay zorbalığa uğrayabilir. Bu çocuklar hem zorbalık yapan çocuğa karşı koymada güçlük çeker hem de ailelerine anlatmakta zorlanırlar. Ayrıca kaygı bozukluğu, tik bozukluğu, depresyon gibi herhangi bir psikiyatrik bozukluğu veya öğrenme güçlüğü gibi problemleri olan çocuklar zorbalığa uğramada en yüksek risk grubundadır.
Cinsel söz ve eylemler; çocuğu cinsel söz ve eylemlerle her yaş grubunda çocukta görülebilecek bir zorbalık şeklidir. Dokunarak veya jest ve mimiklerle çocuk rahatsız edilir. Ailesi ve kendisi ile ilgili cinsel içerikli söz ve içerikler kullanılır. Başka çocukların yanında bu duruma maruz kalmak yaşanan utançla birlikte travmatik etki daha da zedeleyici hale gelir.
Fiziksel şiddet uygulama; şiddet sindirmenin en kestirme yoludur. Böylelikle çocuk korktukça zorba çocuğun istediği şeyleri kolaylıkla yapar.
Kızdıracak eylemler yapma; çocuğun kızacağı her türlü eylem ve sözle sataşma da zorbalığa girer. Burada amaç kızdırmak ve rahatsız etmektir. Zorbalığa maruz kalan çocuk kızdıkça zorbalık yapan çocuk bundan keyif alır ve yapmaya devam eder.
Alay etme, dalga geçme, aşağılama; çocuğun akademik başarısı, fiziksel özellikleri, sosyal konumu, kılık kıyafeti, dili, dini ve ekonomik durumu gibi herhangi bir nedenle alaya maruz kalmasıdır. Hangi sebeple olursa olsun bu durum kabul edilemez ve maruz kalan çocukta travmatik etki oluşturur.

Korkutma, tehdit etme; sindirme amaçlı tehdit etme ve korkutma yapan kişiye maddi bir çıkar sağlasın veya sağlamasın zorbalık olarak adlandırılır. Korkutulan çocuk farklı amaçlarla emir eri gibi kullanılır. Bazen çocuk maddi olarak sömürülür. Para, sahip olduğu eşyalar veya kıyafetleri elinden alınır.

Akran zorbalığı; çocuk ve ergenlerin benzer yaş grubu çocuk ve ergenlerden fiziksel, duygusal ve cinsel olarak maruz kaldıkları kötü muamelelerin genel adıdır. Zorbalığa maruz kalan çocuklar yaşadıkları olayları ebeveynleri ve öğretmenlerine anlatamıyorlarsa, yardım almaları oldukça gecikir ve uzun süre travmaya maruz kalabilirler. Zorbalığın anlaşılması her zaman kolay değildir. Bazen çocuklar kendilerine inanılmayacağı, alay edileceği, anne babanın suçlayabileceği düşüncesi veya zorba çocuğun bastırma ve korkutması sebebi ile yaşadıklarını anlatamayabilirler. Bu durum önlem alınmasını engellediği gibi zorbalık yapan çocuğa da cesaret verir. Aynı zamanda zorbalığın uzun sürmesine ve yeni rahatsız edici davranışlar eklenmesine de neden alır. Zorbalığı yapan tek bir çocuk olabileceği gibi grup olarak da zorbalık yapılabilir. Grubun sosyal etkisi daha fazladır ve zorbalığa uğrayan çocuk daha zor anlar yaşar. Akran zorbalığı çok farklı şekillerde karşımıza çıkabilir.

1950’lerde Karl Jung’un öğrencilerinden Dora Kalff, Lowenfeld ile çalışmaya başlamış ve Jung kuramıyla Lowenfeld’in “Dünya Tekniğini” sentezleyerek, bu yeni oluşan tekniği çocuklarla yaptığı psikoterapötik çalışmalarda kullanmaya başlamıştır. Bu süreç içinde, “Kum oyunu” (Sandplay) terimi de ilk kez Kalff tarafından kullanılmaya başlanmıştır (Boik ve Goodwin 2000). Bu noktadan sonra kum oyunu terapisinin gelişimi oldukça hızlı olmuştur. Bugün, dünyanın birçok yerinde Dora Kalff’in kum oyunu terapisi yaygın olarak kullanılmakta ve her yıl yapılan konferans ve çalışma grupları aracılığıyla da kum oyunu terapisinin kullanım yelpazesi genişlemektedir.

Kum oyunu terapisi, danışanların dünya görüşlerinin küçültülmüş bir versiyonunu oluşturmak için minyatür figürler, kum tepsileri ve bazen su kullandıkları dinamik bir süreçtir. Kum tepsisi sözsüz bir araç olduğundan, dilin ötesine geçen yaşantıya ulaşabilir. Kum tepsisinde dışavurumcu oyun aracılığıyla düşünceler ve duygular somut bir şekilde ortaya konur. Böylece danışanlar, deneyimlerini kontrol ederek, düzenleyerek ve birleştirerek yansıtabilirler. Kum oyunu terapisinin kullanım alanları oldukça geniştir. Bunların başında çocuklar gelmektedir. Oyun çocukların doğal ortamlarının ana bir parçası olduğu için, kum oyunu terapisi çocuklarla sıkça kullanılmaktadır. Çocuklar, özellikle güçlü duygular yaşadıklarında, neler olduğunu anlamaya, bir şeyleri düzenlemeye ve sağ-beyin duygularını adlandırmak için onlara sol-beyinlerini kullanmalarına yardım edecek birisine ihtiyaç duyarlar. Böylece, bu duygular ile etkili bir şekilde başa çıkabilirler. Kum tepsisi terapisinin yaptığı şey de tam olarak budur. Hem sol hem de sağ hemisferimizi kullanarak, kum terapisinin özgür ve korunaklı alanında kendimizi ve dünyamızda olup bitenleri anlamamıza izin verir.

Kum oyunu terapisi ile ilgili çalışmalar yaklaşık olarak 100 yıllık bir tarihe sahiptir. Özellikle çocukların duygusal ve davranışsal problemlerini tanıma ve tedavi etme amacıyla yaygın olarak kullanılan kum oyunu terapisi, günümüzde farklı birçok alanda kullanılmaktadır. Örneğin, kum oyunu terapisi; ayrımcılık, şiddet ve savaş görmüş çocuklarda ikincil koruma yöntemi olarak (Hunter 1997, Porat ve Meltzer 1998), mülteci çocukların duygusal sorunlarını anlamada (Almqvist ve Brandell-Forsberg 1995), okul öncesi dönemdeki çocukların bir travma ya da kayıpla ilgili duygularını sözsüz olarak ifade etmesini sağlamada (Cook ve ark. 2005) ve okullarda bireysel danışma süreci (Van Dyk ve Wiedis 2001) gibi çeşitli alanlarda kullanılmaktadır. Ayrıca klinik alandaki kullanımları dışında, özellikle okullarda görev alan psikolojik danışmalar için bu tekniği kullanmanın öğrencileri tanıma ve öğrencilerin kendilerini sözel olarak ifade edemedikleri zaman kum oyunu gibi etkinliklerle ifade etmelerine olanak sağlamasının faydalı olacağı vurgulanmaktadır (Van Dyk ve Wiedis 2001)

Kaynak: Oyun Terapisi, Kapsamlı Teori ve Uygulama Rehberi (David A. Crenshaw, Anne L. Stewart)
Sizi her oyuna davet ettiğinde şimdilik oyununa katılamayacağınızı nazik bir dille söyleyin.
Çocuğun günün belli zamanlarında bireysel oyun oynama becerisini geliştirmesi için teşvik edin ve rutinler oluşturun.
Çocuğunuz tek başına oyun oynuyorken oyuna dahil olmaya çalışmayın.
Oyunda yaptığı herhangi bir durumu eleştirmeyin ve değiştirmeyin.
Çocuğunuz oyun oynarken ulaşılabilir olun fakat yanında olmayın.
Tüm oyuncaklarla aynı anda değil seçtiği oyuncaklarla sırasıyla ve belirli bir süre oynamasını teşvik edin. Çocuğun yalnız oyun oynama becerisini zamanla edineceğini de unutmayın.
3 ve sonraki yaşlarda çocuk günlük yaşamında hem ev hem de sosyal yaşantıda pek çok sınır ve kurallarla karşılaşır. Bu yaş grubunda çocuğun oyunlarını seçme ve oyunda kontrol sahibi olmalarına fırsat vermek önemlidir. Ebeveynin artık oyunu seçme, oyunu başlatma rolü git gide azalmalıdır. Eğer çocuğunuz sizi ısrarla oyuna davet ediyorsa, çocuğunuzun oyunda daha aktif olması ve sizi yönlendirmesi için onu teşvik edin ve geri planda kalın. “sence bunu ne yapmalıyım?, bunu buraya takarsam nasıl olur acaba? Sorularla sizi oyunu yönetmesini destekleyin.

1 yaştan 2.ci yaşın sonuna kadar çocuğunuza bir aktivite veya bir oyun başlatarak oyunu sürdürmesini ve bitirmesini çocuğa bırakabilirsiniz. Bu sırada çocuğun yanında kalarak dikkatinizi kendi işinize yöneltebilirsiniz. Bu yaş döneminde duyusal oyun aktiviteleri oldukça ilgi çekidir. Bu tarz oyunlar aynı zamanda çocuğun bireysel oynayabileceği oyunlardır. Çocuğunuzun kendisini istediği şekilde eğlendirmesine ve ilgisini çeken şeylere dikkatini vermesine izin vermek çocuk için yararlıdır. İlgilendiği ve dikkatini çeken nesnenin faydalı olduğunu düşünmüyor olsanız bile.

1 yaşından küçük bebeklerin bir nesne ile çok uzun süre ilgilenmesini bekleyemeyiz. Fakat 9 aylıktan itibaren sizin kontrolünüzde 10-15 dk kendi başlarına oyun oynama ya da kendini meşgul etme becerisi edinebilirler.
Çocuğunuzla birlikte oyun oynadığınız zamanlarda, çocuğun yeni şeyler denemesine izin verin. Oyununa müdahale etmeden kontrolü ona bırakın, keşfetsin ve oyununu sürdürsün. Eğer oyunu başlatan ve yeni şeyler öğreten ya da öğretme amacı taşıyan, yönlendiren konumunda olursanız sonraki oyunlarda sizin liderlik etmenizi bekleyecektir.

Bazen anne babalar çocuklarının bir şeyle meşgul olmadıklarını gördüklerinde sıkılmış olabileceğini düşünür ve çocuğu bir oyuna bir aktiviteye yönlendirerek müdahale ederler. Bazen de çocuk ne yapacağına karar veremediğinde anne babasına koşar ve onun adına bir seçim yapmasını, yönlendirmesini ister. Bu yönlendirmeler; önce anne-babasının sonra etrafında ki diğer kişilerin çocuğa her zaman bir eğlence sağlayacağına ve her an bir şey yapacaklarına dair düşüncenin oluşmasına neden olabilir. Oysa çocuğun yalnız, kendi kendine oyun oynayabilmesi özgüveni, yaratıcı düşünme becerisi ve hayal gücü gelişimi açısından oldukça önemlidir. Her sıkıldığında veya seçim yapamadığında anne babasına koşarak onu eğlendirmesini beklemektense kendi hayal dünyasını geliştirmesine ve kendi başına problem çözme becerisi edinmesine olanak sağlar. Çocuğunuzun yaş düzeyine göre bazen birlikte oynamak, bazen yalnız oynamaya teşvik etmek ve oyunlarını geliştirebilmesi için fırsatlar sunmak önemlidir.

Çocuklar ancak kendilerini güvende hissederlerse sorunlarını çözmek için çaba sarf ederler. Çocuklar oyun odasının güvenli ortamımda olumlu ve olumsuz durumları bir arada yaşayarak sorunlarını çözmek için en uygun oyunu seçerler. Nasıl ki yetişkinler sorunlarını çözmek için farklı yöntemler izliyorsa çocuklarda sorunları aynı olsa bile farklı oyun temaları ve oyuncaklar üzerinden problemlerini çözmeye çalışırlar. Oyun ilerledikçe gelişir, sorunla ilgili rahatlama sağlayana kadar devam eder. Oyun terapisi 3-11 yaş arasında ki çocukların duygusal ve davranışsal sorunlarını çözmek için kullanılan bir yöntemdir. Okula uyum sorunları, kaygı ve korkular, kardeş sorunları ve kardeş kıskançlığı, agresyon ve saldırgan davranışlar, aşırı çekingenlik, yemek yeme, uyku ve tuvalet ile ilgili problemler, boşanma ve kayıp süreçlerinde uyum zorlukları, kendine güven ve kendini yetersiz hissetme, uyum ve davranış problemleri, tikler ve takıntılar, mutizm, sebebi bulunamayan fiziksel yakınmalar ( mide bulantısı, baş ağrısı), dürtüsellik, içe dönüklük ve mutsuzluk, fiziksel, duygusal ve cinsel istimara uğrayan çocuklar ve benzeri durumlarda oyun terapisi uygulanır.

Oyun terapisi ile amaçlanan; oynadığı oyun üzerinden çocuğun kendisini ifade etmesi, duygularını daha iyi anlamaları, problem çözme becerilerinin gelişmesi, olayları anlama ve baş etme geliştirebilmesi ve böylece sorunlu davranışların azalmasıdır. Oyun terapisi sürecinde çocuklar problemlerle baş etme becerisi geliştirdikçe özgüvenlerinde bir artış ve içsel disiplinde (özkontrol) gelişme gerçekleşir.
Oyun terapisinin temelinde, oyunun çocuğun kendini ifade etmesinin doğal bir yolu olduğu gerçeği yatar. Tıpkı pek çok yetişkin terapi türünde bireyin yaşadığı zorlukları “konuşarak” anlatması gibi çocuklar da duygu ve problemlerini “oynayarak” ifade ederler. Çocuklar, oyun oynayarak kendini ifade edebilmeyi, günlük yaşamda çözemediği duyularla baş edebilmeyi. Olumsuz davranışlarını değiştirebilmeyi öğrenirken kendileri hakkında da birçok bilgi verirler. Bu yüzden oyun çocukların sorunlarını çözmek için kullanabileceğimiz en doğal yoldur. Uzman Pedagog, Oyun Terapisti Gülşen YILDIRIM
Oyuncak bir çocuk için yaşamsal ihtiyaçlar kadar önemlidir. Çocuğunuz, oyun ve oyuncaklar aracılığıyla gerek hayata hazırlanır. Doğru oyuncak seçimi, ancak çocuğunuzun kişilik özelliklerini, zekâ düzeyini, fiziksek yapısını ve ilgi alanlarını doğru saptamak yoluyla mümkündür.
Yaşı kaç olursa olsun kitaplar, okumayı sevmesi ve göz aşinalığı oluşturulması bakımında çok etkilidir.
Oyuncak alırken; içerdiği malzemelerle, üretiminde kullanılmış maddelere, boyasının çıkıp çıkmadığına da mutlaka dikkat ediniz.
Çocuğunuzun, oyuncakla oynarken her zaman sizin gözetiminizde olmayacağını düşünerek; zarar verici, kesici ve küçük parçalar içeren oyuncakları, erişemeyeceği yerlerde saklayın ya da hiç eve sokmayın!
El ve parmak kaslarını güçlendiren hamurlar, çocuğunuzu oyunun içine aktif olarak katacağından büyük yarar sağlar.
Oyuncağın üretiminde kullanılan maddelerin yanıcı, parlayıcı özellikler taşımaması bir oyuncak olması gerektiğidir, ailelerin kendi isteklerine yönelik değil.
Bir çocuk için bir oyuncağa kaç para verildiği ya da nerenden alındığı ve markası hiçbir şey ifade etmez. Çocuk oyuncakla severek oynamalıdır. Eğer istenirse her şey oyuncak olabilir, hatta satın alınan diğerlerine göre daha yararlı bile olabilir bütün gereken; biraz yaratıcılık ve dikkattir.
Çocuklar için aslında her şey oyuncaktır. Bu nedenler illa para vererek oyuncak astın almanız gerekmez.
Biraz yaratıcılığınızı kullanarak üretebileceğiniz her şey mükemmel bir oyuncak olabilir.
Tuvalet kâğıdı ruloları, boş kutular, makaralar, plastik mutfak eşyaları, küçük kaçıklar da harika oyuncaklardır. Üstelik hepinizin de çok iyi bildiği gibi çocuklar, kucak dolusu paralar ödenerek alınmış oyuncaklara değil, bu tarz eşyalarla oynamaya bayılırlar. Bir araştırmaya göre çocukların hazır bir oyuncağa gösterdikleri ilgi tam 90 saniyedir. Çünkü her şeyiyle hazır bir oyuncakta keşfedeceği, araştırıp karıştıracağı fazla bir ley yoktur. Bu nedenle oyuncak alırken, daha basit, yapıp bozabileceği ve yeniden inşa edeceği oyuncakları seçmeni yararlı olacaktır.
En basit görünen ama çocuğa kattıkları açısında ciddi faydaları olan oyuncaklar ise; kum ve sudur. Çocuğunuz, bir kap suyla saatlerce oyalanabilir ve bundan mutluluk duyar.
4 yaşındaki çocuklar yaratıcı oyunlardan keyif alır. Bu yaş grubunda çocuklar renk ayrımları yapabilir. Parmak boyaları, tebeşirler, boncuklar, oyun hamurları kullanabilecek ince motor hareket kabiliyetine sahiptir. Aynı zamanda bir ürün ortaya çıkarmaktan mutluluk duyar.
Scooter, top, basket potası, bebekler, doktor gereçleri ilgisini çeker. 4 yaşındaki çocuklar itfaiye, polis, yarış arabaları, ambulans, kamyon, uçak, tren gibi oyuncaklarla oynar. Oyun evi ve içi için kullanılabilecek eşyalar, mutfak gereçleri, bebekler ve bebek kıyafetleri ile oynar. Masal kahramanları, anne, baba olarak kullanılabilecek figürler, yaşına uygun parça sayısında puzzller, oyun hamurları ilgi alanına girer. 4 yaşındaki çocuklar kâğıtlar, boncuklar, çubuklar, pullar, boyalar gibi sanat malzemeleri, ritim aletleri, labirentler, fark bulma, eşleştirme gibi yaşa uygun aktivite kitapları ile de oynar.
5 yaşındaki çocukların çevreye ilişkin merak ve öğrenme isteklerinin fazladır. Bu yaş grubu çocukların ilgisini basit kuralları olan, şansa dayalı masa oyunları çekebilir. Bu yaş grubu çocuklar, 4 yaş için belirtilmiş tüm oyuncaklarla da oynayabilir. Bu oyuncaklara ek olarak 5 yaşa uygun büyüteç, robotlar, mikroskop, dürbün gibi bilim ve deney setleri, bisiklet, atlama ipi, çocuk fotoğraf makinesi, çocuk bilgisayarı ve masa oyunları da ilgisini çeker.
Her yaş için önerilen en önemli oyun malzemesi ise “su ”dur. Küçük yaşlarda, mutlaka kontrol altında olmak koşuluyla suyla oynamasına izin vermek ve bunu için ortam hazırlamak çocuğunuzun dokunma duygusunu geliştirdiği gibi mutluluk verici bir oyun aracıdır da. Su ile oynamak, çocuğunuzun uzun süreli olarak dikkatini toplamasını, hırçınken sakinleşmesini sağlar.
2 yaşından itibaren oyun malzemesi olarak, suyla birlikte kum ve hamur da önerilir. Kum, top havuzları ya da suyla doldurulmuş kaplar, çocuğunuzun hem fiziksel hem de zihinsel gelişimini destekler ve özgüven kazanmasına yardımcı olur.
3 yaşından itibaren çocuklar bazı kurallı oyunları oynamaya başlar. Belli sıralarla, belli kurallara uyulması gereken basit oyuncaklar çok ilgisini çeker. Tamir aletleri, parçaları birleştirerek kendi kendine yapabileceği blok oyuncaklar, bu niteliklerde oyuncaklardır.
Oynayacağı oyuncağın renk ve şekil seçimi konusunda, çocuğunuzun zevkini ve isteklerini mutlaka dikkate alın!
Çocuklar, doğdukları andan itibaren, şekil, renk ve sese karşı duyarlıdırlar. Bu nedenle ilk aylarda seçeceğiniz oyuncaklar, çocuğunuzun görsel ve işitsel duyularını geliştirecek özelliklerde olmalıdır.
18 aya kadar olan çocuğunuz için; kırılmayan, emniyetli, yıkanabilir, küçük parçalar içermeyen, boyası çıkmayan nitelikte oyuncaklar seçmelisiniz.
1.5 yaşındaki çocuğunuz, artık çevresiyle daha ilgili olduğundan keşfetme ve araştırma merakı artmıştır. Bu nedenle 18 aydan itibaren çocuğunuz için Legolar ve büyük parçalardan oluşan yap-boz oyuncaklar çok yararlı olacaktır.
1.5 yaşında yürüme becerisini de kazandığı için, çekerek götürebileceği, tekerlekli her tür oyuncak; araba, kamyon ve parçalardan oluşan trenleri seçebilirsiniz. Bunlar çocuğun toplum hayatında gördüğü araçları sembolize etmesi bakımından da ayrı bir önem taşır.
Tüylü, yumuşak bebek ve hayvan figürleri ile toplar, çocukların yaşına göre oynamaktan çok zevk aldığı oyuncaklardır. Uzm. Pedagog Gülşen Yıldırım

Çocuk oyunları ve oyuncakları; yaş ve cinsiyete göre farklılıklar gösterse de ( kız çocuklarının ağırlıklı olarak bebeklerle ve ev eşyalarıyla, erkek çocukların ise arabalar, tamir aletleri ve spor malzemeleriyle oynadıkları görülür.) zaman zaman ayrım yapmaksızın her oyuncakla oynarlar. Bu nedenle oyuncak seçiminde ilk belirleyici olan ailelerin, göz önünde bulundurması gereken bazı noktalar vardır.

Bazı anne babalar ilk çocuk kardeşini kıskanmasın diye küçük çocuklarına onun yanında asla sevgi gösterisinde bulunmazlar. Örneğin; onu kucaklarına almazlar, öpmezler vs. Fakat anne baba olarak küçük çocuğunuza sevgi gösterisinde bulunmazsanız onun sevilmesi gereken bir aile üyesi olduğunu büyük çocuğunuza anlatmanız mümkün değildir. Önce kardeşini sizin sevdiğinizi görecek ve onu sevmeyi sizden öğrenecektir.

Ailenin bütün olduğu duygusu herkes tarafından hissedilmelidir. Bu nedenle ailece, birlikte etkinlikler yapılmalıdır. Alışveriş, piknik vb. gibi.
Anne baba olarak çocuklarınızın tartışması ya da kavga etmesi hoşunuza gitmeyebilir. Fakat burada unutulmaması gereken konu, kardeşlerin bazı konularda anlaşmazlığa düşmesinin normal olduğudur. Dolayısıyla kardeşlerin sürekli iyi anlaşmasını beklemek gerçekçi bir yaklaşım değildir.

Her şeyin eşit değil, adil olunmasına çalışılmalıdır. Eşit zaman ayırmak yerine, her çocuğa gereksinimine göre zaman ayırmak gerekir. Sevginizin eşit olduğunu göstermek yerine, her çocuğa sadece kendine özel bir sevgi duyulduğunu göstermek daha doğru olacaktır. Örneğin çocuklarınızla paylaşımlarınız ve birlikte yaptığınız etkinlikler, ilgi alanları doğrultusunda olursa onlara ayıracağanız vakit eşit olmasa da bu çocuğunuzu mutlu etmeye yetecektir.

Küçük kardeşle ilgili işlerde, çocuğunuzdan yardım isteyebilirsiniz. Çocuğunuz isterse size yardım etsin; ama ona olgun davranmak, bebeğin bakımında size yardımcı olmak ve kardeşini kollayıp korumak zorundaymış gibi davranmayın. Çocuğun görevi yalnızca çocuk olmaktır. Hızlıca olgunlaşıp kardeşe bakım verme arzusuna kapılmak, çocuk için altından kalkması güç bir yük olacaktır. Kardeşinin doğumuyla birlikte çocuk hemen bir okula gönderilmemelidir. Bu durum çocuğun “Beni okula gönderiyorlar, benden kurtulmak istiyorlar,” vb. gibi düşüncelere kapılmasına yol açabilir. Fakat çocuğunuz bir okula gidiyorsa kardeşi doğduktan sonra da eğitimine devam etmelidir. Arkadaşlarıyla vakit geçirip oynayacağı, sevildiğini ve kabul gördüğünü hissettiği başka bir ortamda bulunması çocuğun kıskançlık duygusuyla başa çıkmasında yardımcı olur.
Öncelikle anne-baba olarak sizin, rahat olmanız gerekiyor. Kardeşini kıskanacak diye endişelenirseniz, çocuğunuz bunu hisseder ve daha gergin olabilir.
İkinci çocuk olduktan sonra; anne-babanın, kendi aralarında işbölümü yapmaları çok önemlidir. Böylece anne babası tarafından artık eskisi kadar sevilmediğini düşünen çocuğunuzla elinizden geldiğince ilgilenebilirsiniz.
Aile yakınlarını, sadece yeni kardeşle ilgilenmemeleri konusunda uyarmalıyız.
Küçük kardeş için söylenen “Ne kadar yaramaz, sürekli beni yoruyor. Ben seni daha çok seviyorum.” gibi sözler büyük çocuk tarafından inandırıcı bulunmayacaktır.
Büyük çocuğu, küçük kardeşinden, zarar verecek kaygısıyla uzaklaştırmaya çalışmak doğru bir yaklaşım değildir. Fakat birlikte oldukları zamanlarda onları sürekli gözünüzün önünde tutmanız olası bir kötü durumu engelleyecektir.
Kıskanmasın diye büyük çocuğa aşırı hoşgörülü olmak, durumu kötüleştirecektir.

Çocuğunuza kardeşini kıskandığı için kızmayın. Çünkü öncelikle kabul edilmesi gereken bunun normal bir duygu olduğudur. Çocuğunuzun anlaşılmaya ihtiyacı vardır. Dolayısıyla onun duygularını anlayıp bunları ona söylersek, bu durum hem onu anladığımızı göstermemize hem de onun kıskançlık duygusuyla başa çıkmasına yardımcı olur.

Kıskançlık engellenemese de çocukların bu duyguyla başa çıkmalarına yardımcı olunabilir. Çocuk hayatında bir rakiple karşılaşmanın o kadar da kötü bir şey olmadığını fark ederse ileride hayatında- işte ya da evde- rekabet gerektiren durumlarda mücadele edebilmeyi öğrenecektir.

Çocuğun yaşı da kıskançlığı etkiler: Kardeş kıskançlığı aileye daha fazla bağımlı olunduğu ve ev dışındaki sosyal yaşam yoğun olmadığı için beş yaşın altındaki çocuklarda daha fazla görülür. Fakat çocuklar okula gitmeye başlayınca okul ortamı bir destek mekanizması olarak ortaya çıkar. Altı yaş ve üstü çocuklar anne babalarından ayrılıp arkadaşları ve öğretmenleri arasında bir yer edinirler. Başkaları tarafından kabul görmek ve sevilmek onları rahatlatır. Fakat okula giden çocuklarda kardeş kıskançlığı görülmediğini düşünmek yanlış olur. Bu dönemde bazı çocuklar kardeşleri anneleriyle evde kaldığı için kendilerini okulda terk edilmiş, bırakılmış hissedebilirler. Onlar anne babalarının hala kendilerini sevdiğini ve düşündüklerini bilmeye ihtiyaç duyarlar.

O ana kadar kendisine gösterilen ilgi ve dikkatin artık kardeşine gösterilmesinden dolayı kıskançlık duyarlar.
Çocuğa ayrılan zamanın azalması yüzünden kardeşlerini kıskanabilirler. Doğum sırası kıskançlığı etkileyen faktörlerden biridir: Kıskançlık duygusu ilk doğan çocuklarda daha yoğundur çünkü onlar bütün ilginin ve sevginin üzerlerinde olmasına alışmışlardır. İkinci ya da üçüncü çocuklar ise doğumlarından itibaren anne babanın ilgisini paylaşmaya alışmışlardır. Bu, ikinci ya da üçüncü olarak doğan çocukların kardeşlerini kıskanmadıkları anlamına gelmez; ama onların durumunda anne babanın tutundukları tutum etkilidir.
Çocuklar Yeni Bir Kardeşi Olduğunda Kendilerini Terk edilmiş, güvensiz ve desteksiz hisseder. Ayrıca anne babasının artık onu eskisi kadar sevmediğini düşündükleri için yalnız hissedebilirler.
Kıskançlık doğal bir duygudur ve anne babanın bir başkasıyla paylaşılamamasından kaynaklanır.
Aslında kardeşe karşı görünse de anne babaya karşı hissedilen kızgınlık ve kırgınlık duygularını yansıtır.
Anne babaların tutumu çok önemlidir. Anne babasının onun duygularını anladığını bilmesi çocuğa kendisini iyi hissettirecektir.
Kardeş kıskançlığı çeşitli şekillerde ortaya çıkar.. Dile getirme: Bazı çocuklar kardeşlerine duydukları kıskançlığı sözleriyle dile getirir: “Keşke hiç doğmasaydı.”, “Kardeşimden nefret ediyorum.” gibi.
Regresyon/ Geriye dönüş: Bazı çocuklar, kardeşlerinin doğmasıyla birlikte bebeklik döneminde görülen özelliklerini yeniden göstermeye başlarlar: emzik emme, alt ıslatma vb.
İçine kapanma: Bazı çocuklar, sevilmediklerini düşünerek içine kapanabilir ve depresyona girebilirler.
Zarar verme: Kıskançlığı yoğun olarak yaşayan çocuklar da kardeşlerine fiziksel zarar verebilirler: çimdiklemek, vurmak, düşürmek gibi.
Kardeşler arasındaki kıskançlık anne babalar tarafından bir sorun olarak algılanır; ama aslında kıskançlık normal bir duygudur. Bu durumda olan çocuğun bu duyguyla nasıl başa çıktığı ve anne babanın ona bu süreçte yardımcı olabilmesidir. Kıskançlığın en büyük nedeni; büyük kardeşin en değerli varlığını, anne babasını, kardeşiyle paylaşamamasıdır. Fakat kıskançlık sadece büyük ya da ilk çocuklarda gözlemlenen bir durum değildir.  Küçük kardeş de büyüdükçe, büyük kardeşin becerileri karşısında kendini yetersiz bulur ve ona tanınan ayrıcalıkların farkına vararak kıskançlık duymaya başlar.

Anne babalar için ikinci çocuğa sahip olmak hem heyecan verici hem önemli bir karardır. Kardeşi olsun isteyen çocuklar da aslında evde kendisine bir oyun arkadaşı istemektedir ve aileye yeni katılan bebeğin onunla oyun oynamadığını ve annesinin zamanının çoğunu ona ayırdığını görünce bu isteğinden vazgeçebilir. Bu yüzden önemli olan anne babaların ikinci bir çocuğa hazır hissettiklerinde yeniden çocuk sahibi olmasıdır.

Ebeveyn olarak sizler de iştahsızsanız veya aşırı iştahlıysanız genetik faktörün önemini göz önüne almalısınız.
Her çocuğun yemek ihtiyacı ve bünyesi farklıdır çocuğunuzu başka çocuklarla kıyaslamamalıdır.
Çocuğun yemeğini kendisinin yemesi teşvik edilmelidir. Fakat yemek yerken yetişkinler kadar becerikli olması beklenmemelidir. Dolayısıyla üstüne ve etrafına dökmesi durumunda çocuğa olumsuz bir tepki verilmemelidir.
Yemek saatleri tüm ailenin katılımının sağlandığı faydalı sohbetlerin yapıldığı çocuğun iyi vakit geçirdiği zamanlar olmasına özen gösterilmelidir.

Çocuğun, beslenme gibi temel bir fizyolojik ihtiyacının karşılanmasının aynı zamanda psikolojik doyumunu da sağlayan bir süreç olduğu unutulmamalıdır. İnsanlar sevdikleriyle birlikte yedikleri bir yemekte, karınlarını doyurmuş olmanın vereceği rahatlığın ötesinde ruhsal olarak doyum sağlayan duygular yaşarlar. Ayrıca hayat için önem taşıyan görgü kuralları sofrada öğrenilir. Masa etrafında yaşanılan ve paylaşılanlar çocukların sosyal davranış yapılarını oluşturur.

Zamanında ve yeterli miktarda yemediği, etrafı kirlettiği, çok yediği için ya da başka nedenlerle çocuğa baskı yapmak, bağırmak, korkutmak, zorla yedirmeye çalışmak, cezalandırmak gibi davranışlar çocuk üzerinde sonradan düzeltilemeyecek izler bırakabilir.
Yemek saati yaklaştıkça çocuğa açlıktan, acıkmaktan söz edilebilir. Yemek sonrasında ise doymaktan bahsedilebilir. Böylelikle açlık-tokluk hissini söze dökerek daha fazla farkındalık kazandırılır.
Oyun zamanı ile yemek zamanını birbirinden ayırmalıdır. Yemekte oyun oynamamaya, oyun sırasında da yemek yememeye özen göstermelidir.
Çocuklar anlatılanı değil gördüğünü taklit eder. Bu yüzden anne baba ve çocuğun bakımından sorumlu kişilerin kendi beslenme davranışlarına dikkat etmeleri gerekmektedir. Anne baba da yemek seçmeyerek, değişik tatları deneyerek onlara örnek olmalıdır.
Çocuğa yemek konusunda ısrarcı davranılmamalıdır. Zorla yedirmeye çalışmak çocukta kendi yaşamını kontrol isteğini daha fazla uyarır ve iştah yerine inatlaşma artar. Yemek düşüncesi “kontrol ve inat” gibi olumsuz kavramların bir arada hatırlanmasına sebep olur. Zorla yemek yedirme sonucu oluşacak kısır döngü içinde, çocukla aile arasında iletişimin bozulabilir ve sağlıksız beslenme ortamının çocukta öfke nöbetlerine sebep olabilir. Baskıyla, rüşvet ya da tehditle yemek yedirmek ne beden sağlığına, ne de ruh sağlığına yarar sağlamayacaktır.

Sağlıklı beslenme alışkanlığının kazandırılması için, çocuk yemek öğününün geldiğinin ve yemek yediğinin farkında olmalıdır. Bu da çocuğa yaşayarak kazandırılabilir. Yemek öğünleri gün içerisinde bir rutin olduğunda çocuk yaşayarak yemek yeme davranışını öğrenir.
Yemek konusunun başka konularla (TV, oyunlar ve aldatmacalarla ) değil kendi başına kavram halinde kazanılması gerekir. Örneğin; televizyon karşısında ne cins ve ne miktar yediğini düşünmeksizin ağza konulan yemekler ileri de oburluğa ve aşırı şişmanlığa temel hazırlama tehlikesi taşır. Ayrıca çocuk televizyon izlerken öncelikli olarak yemek yediğinin farkında değildir. Ona göre sadece eğlenceli bir şekilde televizyon izlemektedir. Bu davranışı yeterli düzey de öğrenemeyen bir çocuk ilerleyen yaşlarda yetersiz beslenme, masada yemek yemeyi istememe, düzenli yemek yememe, yemek seçme, kendi kendine yemek yememe gibi davranışlar gösterebilir. Çocuğu kendi kendine yemesi için cesaretlendirmek yemeğin olumlu bir kavram haline gelmesine yardımcı olur.

Annenin yemek konusundaki aşırı duyarlılığı, bir yandan yemek yemeyi sorun haline getirir, öte yandan da anne-çocuk, anne-baba hatta aile-çocuk iletişimini zedeler. Sevmediği yemeği yemesi için ya da yeterli derece de yediği halde, tabağını bitirmesi için zorlanan çocukta yemeğe karşı olumsuz bir tutum meydana gelir. Bu olumsuzluğun temelinde istenmeyen bir şeyin zorla yaptırılması yatar. Çocuğu yemek yemesi için zorlamak, onda tam tersi bir tepkiye yol açar. Zorlama ne kadar sık tekrarlanırsa, çocuk annenin bu konudaki duyarlılığını ne kadar çabuk fark ederse yemek yemeği o kadar şiddetle reddeder. Aynı çocuk okulda ya da yemeğe karşı aşırı duyarlılığı olmayan bir başka yetişkinin yanında kendi kendine hiç sorun çıkarmadan yemek yiyebilir. Bu durum yemek yedirmekte zorlanan anneleri şaşırtır, hatta kızdırır. Yemek konusunu sürekli gündemde tutan, başkalarıyla da bu konuyu çocuğun önünde tartışan anneler, çocuğun yemek konusundaki zıtlaşmasını daha da arttırırlar. Çocuklarla bu konuda inatlaşmamaya ve tutarlı davranmaya dikkat etmelidir.

Bazı annelerin çocuğun kilosu ve yeterli beslenememesi ile ilgili endişeleri, yemek saatini anne ve çocuk için kabusa dönüştürebilir. Saplantıya dönüşen bu endişe ile bazı anneler, çocuğun geri çıkardığı yiyeceği tekrar yedirmeye çalışırlar veya çocuk okul çağına gelinceye kadar onu ezilmiş gıda ile beslemeyi sürdürebilirler. Çocuğun az da olsa kilo kaybetmesi ve çeşitli gıdalardan belli ölçülerde almaması yine bazı annelerin kendi annelik becerilerini sorgulamalarına yol açabilir. Yemek sırasındaki nazlanmalardan yorgun düşen anneler giderek kendilerini beceriksiz, yetersiz anne olarak görerek, istemeden de olsa dizginleri çocuklarına teslim ederler. Yeter ki yemeğini yesin diye düşünürler. Çocuğu televizyon seyrederken, resim yaparken, oyun oynarken ya da yerde yememek için tepinirken zorla yediren, elinde tabak veya çatalla çocuğunun peşinden koşturan, yediği takdirde oyuncak alan, yalvaran, yemediğinde çok üzüldüğünü söyleyen, tehdit eden, her türlü kaprise boyun eğen anne sayısı az değildir.

Yeme problemleri erken çocuklukta başlayabilir ve zaman içerisinde şekil değiştirebilir. Çocukluk dönemi yemek seçme, az yeme, belli yiyeceklere takılıp kalma veya aşırı yeme zaman içerisinde kendiliğinden ortadan kaybolabildiği gibi ergenliğe doğru fiziksel, psikolojik, duygusal ve çevresel değişimlerle aşırı zayıflık takıntısından duygusal aşırı yeme problemlerine kadar olan bölmedeki çeşitli yeme bozukluklarına dönüşebilir. O nedenle yeme problemlerini sadece dönemsel değil uzun vadede değerlendirmek gerekir. Bu problemlere erken önlem alınmazsa çocukların şimdiki ve gelecekteki hayatlarını fiziksel, psikolojik ve sosyal olarak olumsuz yönde etkiler.

Ancak çocuğun yeme miktarında olan değişim bazen çocuğun içinde bulunduğu durum ve koşullarla da ilgili olabilir. Yemek yeme miktarında aşırı azalma veya artma görülen bir çocuğun içinde bulunduğu ortam düşünülmeli ve onu mutsuz eden, üzen bir durumun olup olmadığı araştırılmalıdır. Örneğin; kardeşini kıskanan ve artık eskisi gibi sevilmediğini düşünen bir çocukta iştahsızlık görülmesi mümkündür. Çocuk, bir yandan anne babası tarafından eskisi kadar sevilmediğini ve onunla yeteri kadar ilgilenilmediğini düşünüp üzgün olabilir. Diğer taraftan ailenin ilgisini üstüne çekmek için eskisinden daha az yemeye başlayabilir. Her iki durum nedeniyle yeme davranışında görülen değişim aslında çocuğun duygularını farklı şekilde dışa yansıtma yoludur. Bu nedenle bu konunun üstünde durulması gereklidir.

Hayatın ilk yılında bebekler hızlı büyüme gösterirler. Bu büyüme hızının devam edebilmesi için de yeterli derecede yemeleri gerekir. Öte yandan okul öncesi dönemdeki çocuklar daha yavaş büyüdüklerinden çok yemeye gereksinim duymazlar. Genellikle bir yaşından sonra çocukların iştahında belirgin bir düşme gözlenir. Okul öncesi dönemde gözlenen yeme miktarında azalma çocuğun içinde bulunduğu dönemin gelişim özelliklerinden dolayı olabilir.

Okul öncesi dönemi çocuklarında karşılaşılan yaygın yeme problemleri arasında yeme miktarında azalma, artma, iştahsızlık, yavaş yemek ya da yemek seçme gibi davranışlar gözlenir. Daha önceden bu konuda bir sorun yaşamayan anne babaların çocuklarının yemek alışkanlıklarında gözlenen bu tür değişiklikler karşısında endişelenmemeleri ve çocuğa yemek yeme konusunda baskı yapmamaları gerekmektedir. Unutmamalıdır ki, her yaşın gelişim özellikleri ve ihtiyaçları farklıdır. Dolayısıyla farklı dönemlerde çocukların yemek yeme miktarlarında da değişme görülebilmektedir.

Okul öncesi dönemde çocuklar hayatları boyunca kullanacakları birçok alışkanlığı edinirler. Bunlardan biri de beslenme alışkanlığıdır. Bu dönemde “çocukların beslenme alışkanlıkları; ailenin sosyal ve ekonomik durumu, eğitim düzeyi, alışkanlıkları, gelenek ve görenekleri, çevre koşulları gibi çok çeşitli etkenlerin etkileşimi ile oluşur. Anne babaların çocuklara karşı genel olarak yaklaşımları onların bütün davranışlarını etkilediği gibi yeme tutumlarını da etkiler. Dolayısıyla yemek konusunda çocukların davranışlarında görülen bir değişimin çok farklı sebepleri olabilir. Yeme konusunda bir sorun varsa önce sebebinin ne olabileceği araştırılmalıdır. Uzman psikolog Yüksel Artar

Tüm bunlarla birlikte ne yazık ki; farkında olmadan, kendi ihtiyaçlarımızla/savunma mekanizmalarımızla şekillendirdiğimiz beslenme alışkanlıklarımızı çocuklarımıza da empoze etmekteyiz. Örneğin, çocuğumuz bir başarı elde ettiğinde, o gün çocuğumuza meyve değil de şeker almayı tercih ediyoruz. Çocuğumuzu bir şeyi yapması için ikna etmek istediğimizde, şekerli besinleri ya da belki bir hamburgeri ödül olarak sunuyoruz. Ya da keyifli bir hafta sonunda; ıspanak partisi değil de nedense pizza partisi yapıyoruz. Kendisini bildi bileli; katıldığı her doğum gününün baş kahramanın, bol kremalı bir pasta olduğu çocuk, sağlıklı beslenmeyi nasıl alışkanlık haline getirebilir? Özetle, çocuklarımıza sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırma yolunda atacağımız ilk adım, kendi beslenme düzenimizi hangi dış mekanizmaların şekillendirdiği üzerine düşünmek olacaktır. Ayrıca, yemek yeme sürecinde, çocuğumuza karşı tutumlarımızda yapacağımız küçük değişimler, onları sağlıklı beslenme yolunda bir adım daha ileriye taşıyacaktır.

Çocuğumuza, sağlıksız beslendiğinde bunun kötü sonuçlarını zaman içinde göreceğini anlatmak; düştüğünde canının acıyacağını anlatmak kadar kolay değildir. Fakat yine de; sağlıklı beslenmenin bir süreç olduğunu çocuğumuza açıklamak, onda konuyla ilgili bir farkındalık yaratacaktır.
Bu süreçte, asıl hedef sağlık olmalıdır. Dış görünüş sağlıklı beslenmeye özendirmek için bir motivasyon kaynağı haline getirilmemelidir.
Yasak olan şeyler her zaman daha çekicidir; bu yüzden sağlıksız yiyeceklerin zararlarını anlatmaktan ziyade, yemesini istediğimiz yiyeceklerin faydalarından bahsetmek; sağlıklı beslenme yolunda daha etkili bir çözüm olacaktır.
Akşam menüsünü planlarken çocuğumuza da danışmalıyız. Çocuğunuza ‘Bugün ne yemek istersin?’ diye sormak, o gün için yapılması mümkün olmayan yiyecekleri istemesi ihtimali sebebiyle, çocuğunuzu reddetmenize sebep olabilir. Buna mahal vermemek adına ‘Bu akşam yemekte taze fasulye mi yoksa kuru fasulye mi yemek istersin?’ gibi sorularla seçenek sunmak daha güvenli bir yol olacaktır. Bu sayede çocuğumuz, hem siz ebeveynleri tarafından dikkate alındığını hisseder hem de kendi tercih ettiği yemek yeneceği için, yemek sofrasında inatlaşma ihtimali azalır.
Beslenme sürecinde, çocuğumuza karşı suçlayıcı bir tutumu benimsememeliyiz; aksine işbirlikçi bir tutumu benimsemeliyiz. Böylelikle çocuğumuz kendisini beslenmesi ve kilosu açısından hatalı ve stresli hissetmeyecektir.
Sağlıksız gıdayı ödül olarak vermenin, çocuğun sağlıklı beslenme algısı üzerinde yıkıcı bir etkisi olduğunu unutmamalıyız.
Çocuğumuza olan ilgi ve sevgimizi şekerle, çikolatayla değil; birlikte yaptığımız spor aktiviteleriyle, keyifli oyunlarla, onlara vakit ayırarak göstermeliyiz (Çocuk ile birlikte sağlıklı atıştırmalıklar yapmak).
Çocuğumuza yemek zamanının, aileyle geçirilen eğlenceli bir vakit olduğu sezdirmeliyiz. Yeme eylemi yaşamımız boyunca gerçekleştirmeye devam ettiğimiz, yaşamımızın ayrılmaz bir parçası. Bu yüzden bu eylemi suçluluk, kızgınlık değil; huzur, birliktelik gibi kavramlarla ilişkilendirmeliyiz.
Son olarak; çocuklar her ne kadar ebeveynleriyle çatışma içindelermiş gibi görünseler de, aslında onları taklit eder ve örnek alırlar. Bu yüzden, çocuklarımızın yanında sağlıklı beslenmeye ve yavaş yavaş yemek yemeye özen göstermeliyiz.

Bu perspektiften baktığımızda, bedenimizi ayakta tutan, beynimizi besleyen besinler sadece yediğimiz besinler değildir. Duygusal izlenimlerimiz de, bedenimiz için bir nevi besin işlevi görmektedir. Reklamları düşünün… Reklamlarda; çikolata genellikle mutlu anlar ile ilişkilendirilir ve annelerin çocuklarına güvenle bu besini sunduğuna değinilir. Bu reklamlarda, alt metin olarak bir ‘ideal annelik’ tanımı yapılmakta ve reklam bir çocuk tarafından izlendiğinde aslında çikolata, anne şefkati ile sembolize edilmektedir. Çocukluğumuzdan itibaren bu görüntülerle büyümüş yetişkinler olarak, olumsuz duygularla boğuştuğumuz zamanlarda ya da çok keyifli bir anımızda kendimizi çikolataya sarılırken buluruz. Sizce sarıldığımız şey, çikolata reklamları aracılığıyla bize sunulan ‘anne şefkati’ olabilir mi?

Çocuklarla yapılan bir araştırmada; kahvaltı yapmamanın, hafıza ve okul başarısını olumsuz yönde etkilediği bulunmuştur (American Diethetic Association, 2005). Bir diğer araştırmada ise; fiziksel aktivitenin, hafıza ve kaygı ile baş etme becerileri üzerinde olumlu etkileri olduğu kaydedilmiştir (Phsical Activity Guedlines for American, 2008). Dr. Gabor Mate ise; Vücudunuz Hayır Diyorsa kitabında, duygusal stresin vücudu olumsuz etkileyen, kronik şikayetlere sebep olduğundan bahsetmektedir. Tüm bu araştırmalar, birbirinden apayrı konular gibi görünse de aslında tamamıyla birbirleriyle bağlantılıdırlar. Bu üç araştırmanın ortak özeti şu şekilde yapılabilir: Bedene yatırım; üç faktörlü bir süreci kapsar: Sağlıklı beslenme, fiziksel aktivite sıklığı ve zihinsel sağlık. Bu üç faktörden yalnızca biri dahi eksik kaldığında, bedenimizin döngüsünde aksaklıklar meydana gelmeye başlar. Aynı zamanda bu üç faktör birbirleri ile de döngü içerisindedirler. Fiziksel etkinliğimizin sıklığı ruhsal durumuzu etkiler, ruhsal durumumuz beslenme düzenimizi etkiler, beslenme düzenimizdeki değişimler fiziksel etkinliğimizde değişimlere yol açar. Psk. Yağmur Damla Demir

Bedenimiz ve beynimiz sürekli bir etkileşim içerisindedir. Bu sebeple; sağlıklı beslenmeyi yalnızca bedene yatırım olarak görmemeliyiz. Çocuğumuzda sağlıklı beslenmeyi bir alışkanlık haline getirmek istiyorsak, öncelikle çocuğumuzun beynini sağlıklı beslenme düzenine adapte etmeliyiz.

https://youtube.com/watch?v=Zq9Qldzcdso
Derslerle ilgili konuşurken öğrendiklerimizin değerli olduğunu hissettirelim onlara. “Ben anlamam sen yap” gibi bir tavırla ilgisiz durmayalım. Bu durumu beraber yaşadığımızı fark ettirelim. Biz de kitap okuyabiliriz örneğin. İsteyen de örgüsünü örer. Ama biz de konsantre olup bir şeyler yapalım. “Ben matematiği hiç yapamazdım okulda.” “Ben tarih sevmem.” gibi yorumlarla çocuklarımızı kendi deneyimlerimizle etkilemeyelim. Hatırlayalım, biz onların rol modeliyiz. Söylediğimiz her söz, her davranışımız çocuklarımızı etkiliyor. Bunun farkında olarak konuşalım.
Anlatırken “virüs”, “korona”, “hastalık”, “ölüm”, “salgın” gibi sözleri pek kullanmayalım. Hele de somut dönemdeki çocuklarımız için hiç vurgulamasak daha iyi. Gereksiz korku kaygı yaymadan, durumu en olumlu şekilde açıklayalım. “Bu dönemde sağlığımızı daha iyi koruyabilmemiz için evde kalmamız, daha çok temizliğimize dikkat etmemiz gerekiyor. Bu yüzden okul bu şekilde devam edecek.” diye anlatabiliriz. Neden derlerse, “Uzmanlar, doktorlar böyle öneriyor, biz de uyguluyoruz.” diyebilirsiniz.
Hepimiz bu yeni dönemi çocuklarımızla beraber karşılıyoruz. Öncelikle bu durumun, çocukların okula, yetişkinlerin işlerine dağıldığı sıradan günlerden farklı olduğunu fark edelim. Yani sadece kapıdan “Güle güle, iyi dersler” demek yetmez. Onlar derslerini izlerken bizi de gözlemliyor olacaklar. Çocuklarımıza derslerin yeniden başlayacağını anlatalım. Bu kez okula giderek değil, televizyon ya da belirtilen diğer kanallardan. Disiplinin, öğrenmenin, zamanı iyi kullanmanın devamı için. Bu sıradışı günlerde elimizden geldiğince günlük hayata devam edebilmemiz için.
Öğrencilerin ev ortamında erteleme davranışları ve dikkat dağınıklığı olabileceği için, bu durumun oluşmaması adına ev üyelerinin bu planlamaya destek olması çocuk  ders dinlerken sessiz olunması, ders dinlemeye ve çalışmaya uygun bir ortam hazırlanması gereklidir. Çocuğun motivasyonu takip edilerek, olumlu iletişim kurularak uzaktan eğitimin sağlıklı geçmesine destek olunmalıdır. Ailelerin öğrencilerde panik ve kaos oluşturmadan süreci yönetmesi ve eğitim hayatlarının aksamaması için sağlıklı iletişim ve takiple destek olması gerekir.

Çocuklar hangi saatlerde ne yapacağını bilirlerse ve sadece ders değil de diğer aktiviteleri de yapacağını görürse sürece daha çok motive olacaktır. Çocuğun uyku ve beslenme düzeni de veli tarafından desteklenerek çocukla konuşarak oluşturulmalıdır. Çocuğun her gün aynı saatte uyuması ve aynı saatte uyanması sağlanmalıdır. Uyanır uyanmaz kıyafetlerini değiştirmeli, kahvaltısını yapmalı ve ders dinlemeye geçmelidir. Günün hep aynı saatlerinde kahvaltı ve yemek saatleri olmalıdır. Günlük rutin ne kadar iyi oluşturulursa çocuk sürece o kadar rahat uyum sağlar. Uzaktan eğitim ortamı ev olduğu ve ev rahat bir ortam olduğu için okuldaki düzenin evde de olması sağlanmalıdır.

Zamanı nasıl yöneteceğini çocuk bilerek sürece başlamalıdır. Ayrıca bu yönelim, zaman yönetimi becerilerini geliştirdiği gibi oto kontrol mekanizmasını güçlendirmesine yardımcı olacaktır. Hayatın her alanında önemli olan bu beceri, uzaktan öğrenim sürecinde öğrenci için bir fırsat olarak düşünülebilir. Uzaktan eğitim sırasında mutlaka araç ve gereçler çocuğun yanında olmalı. Eğitim videosunda önemli olan kısımları not edebilmesi ve takip edebilmesi için kalem, defter ve kitaplarını yanında bulundurmasını, sonrasında da öğrendikleriyle ilgili test çözmesini sağlayarak veli çocuğun öğrendiklerini pekiştirmesine destek olabilir.

Corona virüs salgını yetişkinleri olduğu kadar çocukları da kaygılandırıyor. Ev içinde öncelikle endişeli, kaygılı olan çocuklarla konuşmak, duygu ve düşüncelerini alarak kafalarına takılan soruları bildiğimiz kadarıyla cevaplayarak çocukları rahatlatmak, çocuklara kendilerini iyi hissettirecek sağlıklı bir ortam oluşturulmasını sağlamak önemlidir. Okul ortamından ve akranlarından da uzak kalan her yaştan çocuğun hem kaygısını yönetmek hem de uzaktan eğitime yönlendirerek, öğrenime devamını sağlamak ebeveynler açısından son derece önemlidir. Öncelikle ebeveynler çocuklarının zaman çizelgesi yapmasını sağlayarak  işe başlayabilirler.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yapılan hızlı bir çalışma ile uzaktan eğitim için gerekli hazırlıklar tamamlandı. Ancak uzaktan eğitimin verimli olması için teknik konuların yanında ailelerin sürece hazır olması  çok daha büyük önem taşımaktadır. Okullara zorunlu olarak ara verildiği bu dönemde, uygulanan uzaktan eğitim programlarının tam olarak etkili olması için ebeveynlere büyük sorumluluklar düşüyor. Sürece ne kadar uyum sağlanırsa çocuklar da kolay uyum sağlayacaktır. Uzaktan öğrenim sürecinde öğrenciye verilen dijital platformlardaki sürecin sağlıklı ilerleme sorumluluğu ebeveynlerdedir. Uzaktan Öğrenme ortamının ev olması sebebiyle takip, kontrol ve geri bildirim yönetimi ailelerin denetiminde olmalıdır. Öncelikle ailelerin, sürece hakim olmaları ve planlamaları ona göre yapmaları gerekmektedir. Ebeveynler sürece  ne kadar çok uyum sağlarlarsa çocuklarında uyumu o denli kolay olacaktır.Özel Eğitim Öğretmeni-Psikolog Mine Ağır

 Çocuklar merak eder, inceler, dokunur, araştırır, görmek, izlemek ister. Bu süreç içinde “hayır çekmeceleri açma, vazoya dokunma, televizyona dokunma, orda ne işin var, bırak onu” gibi içten içe ne olduğunu merak ettiği şeylere yönelik “hayır” şeklinde yanıtla karşı karşıya kaldığında merak duygusunun bir bakıma engellenmesine neden olmuş oluruz. Bu süreç içerisinde çocuğun içinde barındırdığı merak duygusu ile yapmayı istediği şeyin engellenmesi, inatlaşmanın başlamasına neden olmaktadır. Unutulmamalıdır ki çocuklarda görülen inat davranışının gelişimsel mi? yoksa giderilmesi gereken ihtiyaçlarına yönelik verdiği bir tepki mi? olduğu göz önüne alınması önemlidir.
Neredeyse birçok ebeveyn çocukları ile inatlaşmamak ve inadın arkasından doğacak olan öfke ya da ağlama krizlerini önlemek adına önceden “hayır” dediği herhangi bir şeye “evet” demek zorunda kalabilir. Emir kipinden olabildiğince uzak durmada fayda var. “Yap, al, getir, söyle, çıkar, bak, yaz gibi” ifadeler güven duygusunu zedelemesine sizinle aynı emir kipiyle konuşarak “hayır, yok yapma, ver” gibi ifadelerle karşılık vermesine neden olabilir.  Emir kipi kullanarak iletişim kurmak çocuğunuzun hangi yaşta olursa olsun egosuna zarar verebileceği de unutulmamalıdır.

Nasıl Davranmalıyım? Ebeveynler için en kritik sorunlardan biri de inatlaşan çocuğa nasıl davranmalıyım sorusudur. Ancak bilinmesi gerekir ki çocuğunuzu inatlaşmadan vazgeçirmenin mucizevi bir formülü yoktur. Öncelikle inadı tetikleyen davranışın bulmaya çalışması ilk olarak yapılması gereken en doğru davranış olacaktır. Çocuğun gelişimsel özelliği dikkat alınarak, çocuktan istemediği şeyleri tekrar tekrar yapmaya zorlanmaması gerekmektedir. “Hadi bize şarkı söyle, hadi bana yardım et, arkadaşınla neler konuştunuz bakalım” şeklinde ifadelerden olabildiğince kaçınılmalıdır. Çocuğunuz o an ne şarkı söylemek ne de arkadaşıyla paylaştığı şeyleri size söylemek istemeyebilir. Bunun için zorlayıcı olmadan, o an yapmak istemediği bir şeyi bir süre ertelemek doğru olacaktır. Her aşamada tutarlı olmak gerekmektedir.

Çocuklarda görülen inatçılık çoğu zaman doğal bir davranıştır. İnatlaşan çocuğun çevresine verdiği mesaj, “Ben senden ayrı biriyim, özgürüm, kendi isteklerimi yapabilirim” şeklindedir. Bir diğer mesaj ise çevresindeki insanlardan kendini ayrıştırır ve kişilik sınırlarını çizer. Gelişimsel sınırlar içerisinde inatlaşan çocuklar, gelecekte kendi ayakları üzerinde duran, kendine yetebilen ve başkalarının güdümünde davranmayıp kendi kararlarını verebilen yetişkinler olurlar. Ancak, yaş düzeyinden beklenenin çok üstünde inatlaşan ve hiçbir şekilde ikna edilemeyen, bütün isteklerini inatlaşarak ifade eden çocuklar için ayrıca gözlemler yapılması gerektiği de söylenebilir.

3 yaşındaki Can anne babasına bağırarak karşı geliyordu. “Hayır istemiyorum, giyinmeyeceğim” Ben “yeşil kazağımı giymek istiyorum”. Bu durum karşısın anne kendi seçtiği ve lacivert olan kazağı kendisini daha sıcak tutacağı düşüncesiyle giymesi konusunda ısrar ediyordu. “Oğlum, bu kıyafetin seni daha sıcak tutar, yeşil elbisen daha ince ve hava soğuk, daha sonra yeşil elbiseni giyebilirsin”. Annenin bu ısrarı karşısında Can daha fazla inat edip öfkelenerek ağlamaya başlıyor. 4 yaşındaki elif ise annesiyle neredeyse her konuda inatlaşıyordu. “okula gitmeyeceğim, beyaz ayakkabımı giyeceğim, çorap giymek istemiyorum, şimdi çikolata yemek istiyorum” gibi annesi neredeyse her gün inat edip duruyordu. Bu iki ayrı örnek, kim bilir belki yaşamış belki de şahit olmuşuzdur. Peki bu olaylar doğal bir süreç mi?

Çocuk bu dönemde içinde alev alev yanan merak duygusuyla birlikte bilinçsiz bir biçimde hareket halindedir. Düşünüp, planlayarak “burada bir dolap varmış, bu çekmeceyi açmalıyım orada neler olduğunu karıştırmam lazım” şeklinde hareket etmez. Bu nedenle bir ebeveyn çocuğuna ne kadar hayır ifadesi ile karşılık verirse ilerleyen süreçte “hayır” ifadesi sadece sözcükten ibaret olur. Çocuklar dünyayı ben yarattım düşüncesiyle birlikte kendinden başkasını düşünmeyen, dünyanın sadece kendi etraflarında döndüğünü, her şeyin kendisi için yapıldığını, başkasının ne düşündüğünü, ne istediğini önemsemeden isteklerini yapmak ve yaptırmak ister. Böylelikle çocuk ile ebeveyn arasındaki inat tohumları filizlenmeye başlar.
Bu çocuk laftan anlamıyor, sonunda beni çıldırtacak, keçi gibi inadı var, ne söylesem aksini yapıyor… muhtemelen bu ifadeler sizlere pek yabancı gelmemiştir. Ebeveynlerin neredeyse saçını başını yoldurtan, çileden çıkartan, asi, hırçın ve sürekli inat eden çocukla karşı karşıya kaldıklarında kullandıkları ifadelerden birkaçı diyebiliriz. Bilinmelidir ki çocuklar dünyaya inatçı olarak gelmez, gelişimsel dönemleri incelendiğinde inadın bir özellik olmadığı, gelişimsel bir süreç olduğu görülmektedir. Çocuk annesinden bağımsız olduğunu fark ettiği ve tek başına yürümeye başladığı andan itibaren, çevresini keşfetmeye başlar. Sürekli hareket halinde, her yere bakma, kurcalama, dokunma isteği içindedir. Dolayısıyla çocuğun göstermiş olduğu bu davranış “benimde bir düşüncem, becerim ve isteklerim var” şeklinde yorumlanabilir. Bu döneme kadar her istediği şeye kolayca ulaşabilen çocuk, bu dönemin ardından merak duygusunun karşısında “hayır” ile tanışmış olur. Psikolog Harun Aysever

Ailelerin sosyal medyada sürekli bu konu ile ilgili yazılar okuması endişelerini arttırabilir, bu da çocuklara yanısıyabilir. Kaygılar çok hızlı bulaşır. Okul öncesi dönemdeki çocukların bu salgın sürecini anlaması ve ifade etmesi biraz daha güç olabilir. Bu süreçte çocuğun bu konuda neyi ne kadar bildiği öğrenilmelidir. Okul öncesi dönemde çocuk kaygılarını sözel olarak ifade etmekte zorlanabilir. Çocuğu daha iyi anlamak için resim çizimlerinden ve oyunlarından yararlanılabilir. Çocuk korktuğunu ifade ediyorsa, duygularını anlamaya çalışmak gerekir. “Korkulacak birşey yok, virüs bize zarar vermeyecek, bize birşey olmaz” gibi söylemlerden kaçınmak gerekir. Çocuğun rahatça soru sorabileceği ortam oluşturmak, sorduğu sorulara, korkutmadan yaşına uygun anlayacağı şekilde cevap vermek önemlidir. Çocuk bu konuda soru sormuyorsa virüsle ilgi gereksiz açıklamalardan da kaçınmak gerekir. Ergenlik döneminde ise gençler durumu ciddiye almayabilir. “ bana bir şey olmaz” deyip evde kalmaya direnç gösterebilir. Böyle bir durumda gençle tartışmaya girmek yerine bu salgın süreci ile ilgi gencin fikirlerini almak, birlikte bir sohbet ortamı oluşturmak daha yararlı olacaktır.

Salgın sürecinin getirdiği bu belirsizlik karşısında kaygılanmak son derece normaldir. Kaygılarımız bizim hayatta kalmamızı sağlayan en temel duygudur. Bu salgın sürecinde virüs bulaşır kaygısıyla bazı önlemleri alırız. Hastalıklardan korunmak, bulaş riskini en aza indirmek için sık sık el yıkamak, sosyal mesafeye dikkat etmek ve gerekmedikçe dışarı çıkmamaya özen göstermek kaygılarımız sayesinde aldığımız önlemlerdir. Ancak kaygılarımız olması gerekenden çok daha fazla olursa ruh sağlığımızı olumsuz etkileyebilir. Bu dönemde anne ve babaların tepkileri çok abartılı ise, panik hali hakimse çocukların etkilenmemesi kaçınılmazdır. Çünkü çocuklar anne ve babalarının tepkilerini izleyerek öğrenirler ve benzer yanıtlar verirler. Eğer anne babalar doğru kaynaklardan bilgi edinirse bu süreçte baş etmeleri daha kolay olur. Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzm. Dr. Duygu Murat

Coronovirüs salgını dünyada neredeyse birçok ülkeyi etkiledi. Bu salgından korunmanın en önemli yolu ise evlerimizde kalmak. Evde kaldığımız bu dönemde rutinlerimiz değişti. Salgın öncesinde çocukların gün içinde belli bir düzeni vardı. Sabah uyanma, yemek saatleri, okula gitme, okuldan dönüş ve uyuma saatleri belirli bir düzen içindeydi. Bu süreçte çocuklar okuldan, arkadaşlarından ve öğretmenlerinden uzak kaldılar. Hem gündelik düzenlerinin değişmesi hem de salgın sürecinin belirsizliği aileleri ve çocukları olumsuz etkiledi.

Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır, tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Olumsuz davranışın sonucunda da çocuğun zevk aldığı aktiviteden mahrum bırakmak gerekir. Bunun etkili olabilmesi için davranışın hemen sonrasında olması gerekir. Bu çocuğu eleştirmek, tehdit etmek ya da şiddet uygulamak şeklinde olmamalıdır. Sınırlar sadece çocuklar için değil erişkinler için de gereklidir. Ebeveyninin trafikte kurallara uymadığını gören bir çocuğun kurallara uymasını beklemek de güçtür. Ebeveyn olarak bizler kurallara uyalım çocuklarımızın da kurallara uymasını kolaylaştıralım.

Anne ve baba olarak ortak konuşun, ebeveynlerin tutarlı olması kadar sınırların da tutarlı olması önemlidir. Bugün bir kural koyduysanız o kuralın yarın da geçerli olması gerekir. Kuralın uygulanması keyfi olmamalıdır. Problemli davranışların listesini yapın, hepsinin ayna anda düzelmesini beklemeyin. Öncelikle bir kaç olumsuz davranış ile ilgili kuralınızı koyun, kural sayınız ne kadar az olursa çocuğun bu kurala uyması da o kadar kolay olur. Çocuğun sınırları öğrenebilmesi için davranışının sonucunu görmesi gerekir. İstenen davranışın sonucunda ebeveyn “ aferin”, “odanı toplaman beni mutlu etti” gibi çocuğu motive edecek olumlu geri bildirim veriyorsa istenen davranışların sıklığı artar.

Kuralların çocuğun yaşına, gelişimine uygun olması, anlaşılır olması önemlidir. Sınır koyarken çocuğun keşfetme, araştırma , öğrenme güdüsünün kitlenmemesi de önemlidir. Ebeveynin kararlı, tutarlı, net olması gerekir. Çocuğunuza söz verdiyeseniz yapın, bir şey için hayır dediyseniz o şey hayır olarak kalsın, önce hayır deyip sonra yapacaksanız baştan hayır demeyin.

https://youtube.com/watch?v=hqFzmsONxTs

Çocuklar büyürken sınırlara ihtiyaç duyarlar, bir yandan da bu sınırları test ederler. Sınırlar çocukların sağlıklı ve güvende gelişebilmesi için gereklidir. Peki sınır koyma derken neyi kastediyoruz? Sınırlar, çocuğun istenmeyen davranışlarının oluşmaması için ailenin koyduğu kurallardır. Bu kurallar çocuğun güvenliğini tehlikeye sokacak durumlarla da ilişkili olabilir ya da çocuğun başkasına zarar verici davranışlarına da yönelik olabilir. Sınırlar istenmeyen davranışların azalmasını sağlayan eğitici bir yöntemdir. Çocuklar sınırlar sayesinde neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenir ve böylece toplumsal kurallara uymaları kolaylaşır.

Tikleri tetikleyen faktörleri belirlemek, eşlik edebilecek Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu,Obsesif Kompulsif Bozukluk, Kaygı Bozukluğu ve Depresyon gibi durumları da değerlendirmek gerekir. Basit tiklerde tiklerin seyri ve gidişatı hakkında aileyi bilgilendirmek, psikoeğitim ve davranışçı yöntemler çoğunlukla yeterlidir. Ancak tiklerin şiddeti yoğunsa çocuğun duygu durumunu, ders başarısını, arkadaş ve aile ilişkilerini olumsuz etkiliyorsa ilaç tedavisi gerekebilir.
Tiklerin öncesinde özellikle 10 yaşının üzerindeki çocuklar tik gelmeden önce kaşıntı, huzursuzluk gibi duyusal hisler tarifleyebilir. Tiklerin olacağını bu hisleri olan çocuklar fark edebilir. Tikler kısmen çocuk tarafından kontrol edilebilir. Okulda tiklerini bastıran çocuğun eve gelince tiklerinde artış görülebilir.  Tikler çoğunlukla ani başlangıçlı olduğu için aileler endişelenebilir. Tikler  kısmen bastırılabilse bile çocuğun bilerek ve isteyerek yaptığı hareketler değildir. Çocuk tikleri yapamaması için uyarılmamalıdır. Sürekli tikleri nedeni ile çocuğu uyarmak çocuğun gerginliğini ve tiklerini arttırabilir. 

Tikler yer değiştirebilir. Başlangıçta göz kırpma tiki varken bir süre sonra bu tik kaybolup burun oynatma, omuz silkme gibi tikleri olabilir.
Tiklerin şiddetinde artışlar, azalmalar olabilir, hatta kimi zaman tiklerin tamamen geçtiği dönemler olabilir. Uzun süre ekrana maruz kalmak, stres ve kaygılı durumlar , aşırı heyecan, enfeksiyonlar ve yorgunluk tikleri arttırabilir. Çocuğun kendini rahat hissettiği durumlarda (tatiller, spor yaparken, müzik aleti çalarken) tikler azalır ya da geçer. Uykuda tikler oluşmaz.

Tikler; ani başlayan, ritmik olmayan istemsiz hareket(motor tik) ya da seslerdir(vokal tik) .Tikler genellikle çocukluk döneminde başlar. Çoğunlukta 7-12 yaşları arasında artış gösterir. Büyük bir kısmı ergenlik döneminden sonra düzelir. Genetik ve çevresel faktörler tik gelişimde etkilidir. Tikler göz kırpma, burun oynatma gibi hareketler(motor tik) şeklinde olabileceği gibi burun çekme, boğaz temizleme şeklinde (vokal tikler) de olabilir. Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzm. Dr. Duygu Murat

Yaşadığı ve karşılaştığı sorunlar onun adına çözülmemeli, çözüm bulmasına yardımcı olunmalı, alternatif çözümler üzerine düşünmesi sağlanmalıdır. Başladığı işi bitirmesi konusunda motive edilmeli, destek olunmalı, model oluşturulmalıdır. Çocuğunuza kendini ifade etmeyi ve isteklerini etkin bir biçimde dile getirmeyi öğretin. Bu konuda kendini geliştirirse toplum içerisinde kendine güveni daha fazla olur. Çocuk haksızlığa uğradığını düşündüğünde bunu ifade etmesine izin vermeli, sorularla durumun gerçekliğini fark etmesi için fırsat tanınmalıdır. Evde düzenli olarak belli konularda sorumluluk alması sağlanmalı ve aldığı sorumlulukları yerine getirip getirmediği izlenmelidir.

Çocuğa kendi işini kendisinin yapması için fırsat tanınmalı, kendi başına yapabileceği işler bir yetişkin tarafından yapılmamalıdır. Çocuğun Bir sorumluluğu nasıl yapacağı ile ilgili bir öngörümüz var ise bunu da çocuğa belli etmemek çocuğun önyargılı işe başlamaması açısından önemlidir.

Gerçekleştirmek istediği iş, tam istenilen biçimde sonuçlanmasa bile süreçle ilgili değerlendirme yaparak çabaları takdir edilmelidir. Bir çocuğun anne-babası tarafından, “Öğrenmeye çalışmandan gurur duyuyorum”, “….bu konudaki çaban beni çok mutlu ediyor” gibi sözlerle yüreklendirilmesi, çocuğun daha çok çaba harcaması için onu motive edecek, mücadele gücünü geliştirecektir. Anne-babanın çocuğundan beklentileri onun gelişim düzeyine ve yeteneklerine uygun, gerçekçi olmalıdır. Yetersizliklerinden çok başarılarının ve yeterli yönlerinin üzerinde durulmalı ve vurgulanmalıdır.

Özgüvenli çocuklar yetiştirmek hepimizin isteğidir.
yapabildikleri ve yapamadıklarıyla,
olumlu ve olumsuz duygularıyla,
yetenekleriyle, korkularıyla,
kendini doğal olarak kabul edebilir,
kendiyle barışıktır,
duygularını kabul eder,
daha cesurdur,
doğal olarak dürüsttür,
yalan ve gizliliğe ihyiyaç duymaz,
empati duygusunu geliştirebilir,
başkalarıyla iletişimi iyidir,
kendine değer verir,
kendi olmaktan mutludur,
başarısız olduğu zamanlarda da değerli biri olduğunu hisseder,
motive, enerjik, canlıdır,
kendini gerçekleştireceğine inanır.
Çocukluk döneminde ihtiyaçların zamanında ve tam karşılanması ile oluşan “temel güven duygusu”, sosyalleşme sürecinde edinilen deneyim ve yaşantılarla “benlik algısı”na dönüşerek, içimizdeki özgüven duygusunu oluşturmaktadır. Bu nedenle, çocuğun bebeklik döneminden itibaren bakımını sağlayan, onunla doğrudan ilişkide bulunan anne-babaların, bakım veren yardımcı kişilerin, sonrasında okul dönemi ile birlikte öğretmenlerin ve arkadaşların özgüven gelişiminde rolü oldukça önemlidir. Psikoloji, Aile Terapisi Psk. Nazlı Tutan

Gerek başkaları ile kurduğumuz ilişkilerde karşı tarafa duyduğumuz güven, gerekse kendimizle kurduğumuz ilişkide içimizde oluşturduğumuz içsesimizin pozitif olması, bebeklik döneminde temel ihtiyaçlarımızı karşılayan kişilerin tutumu ve bizimle kurdukları ilişki ile doğrudan ilişkilidir. Özgüven, bir çocuğun kendisine yönelik iyi duygular geliştirmesi sonucu kendisini iyi hissetmesi demektir. Başka bir deyişle kendisi olmaktan memnun olması ve bunun sonucu kendisi ve çevresiyle barışık olması demektir. Kendine güven gösterilen çocuğun güveni gelişir. Üstelik kendine bağlanan umutları pekiştirmek, verilen olanakları değerlendirmek için güç ve çaba harcar. Bu nedenle, çocuklarla konuşurken kendilerine güvendiğimizi, onların seçiminin bizim için değerli olduğunu inandırıcı olarak belirtmeliyiz.

Üzerine gitmeyin: Bazı aileler çocuğun korkusunu azaltmak için onu zorla korktuğu durumlarla baş başa bırakmaya çalışırlar. Bu asla doğru bir yöntem değildir. Çocuklarda bu şekilde davranışlar korkuların daha da artmasına neden olacaktır.Aşamalı olarak korkulan obje ile bağlantı kurulabilir. Örneğin karanlıktan korkuyorsa bir süreliğine odasında bir gece lambası kullanılabilir. Ya da havyandan korkuyorsa, korktuğu hayvanın resimleri üzerinde konuşulabilir ve sonra o hayvanın oyuncağı alınabilir.
Çocuğunuz anlaşıldığını hissetsin: Ailelerin yapması gereken tek en önemli şey, çocukla empati kurabilmek. Nasıl ki başkalarının duygularımızı hafife almasından hoşlanmıyorsak, çocuklarımız da aynı şeyi hissediyor. Bu yüzden korkusu olan bir çocuğu asla yargılamamak gerekiyor. “Karanlıktan korkacak ne var?” gibi sorularla çocuğu hafife almanın onu utandırmanın korkularını daha fazla artacağını söyleyebiliriz . Onun yerine, “Haklısın, korkmuş olabilirsin”, “Ben de senin yaşındayken korkardım” gibi empati kuran ifadeler sarf etmek ise çocuğunuzu anlamanıza yardımcı olur. Çocuğunuzu ciddiye alın: Bazen büyüklerin, sanki kendileri çocukken hiç yaşamamışlar gibi çocukların korkularını hafife aldıklarını görüyoruz. Ama ciddiye alınmama duygusunun çocukların ruhsal dünyasındaki etkileri, tahmin ettiğimizden daha büyüktür. Eğer korkular çocuğunuzun yaşamını engelliyorsa ve uzun sürüyorsa mutlaka bir yardım almakta fayda var.
Güven duygusu aşılayın: Sevmek, üzülmek gibi korkmak da doğal bir duygu. Hatta gelişimin bir parçası. Ebeveynlere düşen, çocuklarının korkularıyla ilgili gözlem yapmak. Anlayışlı ve iş birliğine dayalı bir yaklaşım faydalıdır. Çocuğu dinlemek, onunla daha fazla vakit geçirmek ve korkulan objelerle ilgili bilgilendirme yapmak, sorunun aşılmasına katkı sağlar. Korkuları beslemeyin: Odasında yalnız yatma korkusu olan çocuğa anne baba yanlarında yatmasını söylerse bu korkunun artmasına olanak sağlamış olur. Anne babanın yanında kendisini daha güvende hisseden çocuğun korkusu pekişerek yalnız kalması daha da güçleşir. Bu nedenle böyle bir durumda yatağınıza almak yerine onun yatağında uyumasını bekleyebilirsiniz. O uyurken yanında ona kitap okuyabilirsiniz.

Çocuğun yaşadığı korku günlük yaşamını, etkinliklerini, performansını olumsuz etkiliyorsa; çabalarınıza rağmen dikkatini korkusundan uzaklaştıramıyorsa bu konuda uzmandan yardım almalısınız.

Çocuğunuzu anlamaya çalışın, onunla bu konuda konuşun. Korku ve kaygısına saygı gösterin, küçümsemeyin. Aşırı tepki vermeyin. Kaygılı olduğunda çocuğa aşırı ilgi gösterilmesi kaygıyı pekiştirebilir. Aşırı korumacı davranmayın, korktuğu şeyden kaçmasına izin vermeyin. Aksi takdirde çocuk kaçtığı şeyin sandığı kadar tehlikeli olmadığını, sandığından daha güçlü olduğunu fark etme fırsatı olmayacaktır. Cesur ve kaygısız davranışlarını ödüllendirilme: ne kadar küçük olursa olsun çocuğunuzun cesaret gerektiren davranışlarını ödüllendirin.

Her çocuk birbirinden farklıdır, dolayısıyla verdikleri tepkiler de farklı olacaktır. Fakat davranışları arasında benzerlikler olduğunu söylemek mümkün. Kaygı yaşayan çocuklar bu durumu düşüncelerinde ( kendi ve yakınlarının yaralanmasından korkma gibi), fiziksel olarak bedeninde (mide, baş ağrısı gibi), davranışlarında (huzursuzluk, hareketli davranışlar, ağlama, titreme gibi) gösterebilir.

0-2 yaş: yüksek ses, yabancılar, bakım veren kişilerden ayrılma, yaralanma, hayali varlıklar, tuvalete oturmak. 3- 6 yaş: hayvanlar, böcekler, yalnızlık, karanlık

Birçok çocukluk çağı korkusunun koruyucu özelliği vardır. Bu nedenle normal ya da anormal olarak ayırmak güçtür. Bu konuda dikkat edilmesi gereken noktalardan biri yaşadığı endişenin çocuğunuzun yaşamında zorluk ya da kaçınma oluşturup oluşturmadığını belirlemektir. Örneğin çocuğun yapmayı sevdiği şeyleri engelleyebilir, okul yaşantısını etkileyebilir. Bir diğer nokta tüm çabalara rağmen çocuğun rahatlatılamaması, dikkatini korkusundan uzaklaştıramamasıdır. Bir başkası ise yaşadığı korkunun çocuğun yaş, gelişimsel düzeyine göre mantık dışı olmasıdır. Örneğin canavarlardan korkma okul öncesi dönemde normal kabul edilebilirken ergenlik döneminde görülmesi mantık dışıdır.

Birçok çocuk korku ve endişeyi normal gelişimlerinin bir parçası olarak yaşarlar. Benzer çağlarda benzer korkular gösterirler.  Çocuk büyüdükçe korkular da değişir. Hayvanlardan korkma, örümcekten, sudan, karanlıktan, doğaüstü varlıklardan çocukların yürüme çağından itibaren ortaya çıkamaya başlar.  Ergenlikle birlikte diğerlerinin onlar hakkında ne düşündüğü gibi konular önemli hale gelir.

Diyelim ki daha önce gördüğünüz bir korkulu rüyayı birisine anlattınız ve devamlı aynı rüyayı görüyorsunuz. O zaman da gündüz o rüyayı düşünün ve farklı bir son hayal edin. Yazmayı seviyorsanız buna ait bir öykü yazıp, mutlu sonla bitirebilirsiniz. Resimle aranız iyiyse rüyanın resmini yapıp sonra bunu küçük parçalara bölüp çöpe atmayı deneyebilirsiniz. Buradaki öneriler gece korkularını yenmek için atılabilecek ilk adımlardır. Çoğu korku bu basit ama etkili adımlarla yenilebilir. Ama bazen de korkular profesyonel yardım almayı gerektirecek kadar yoğun olabilir. O zaman da psikolog ya da psikiyatristten yardım almak gerekir. Korkular için oluşturulmuş korkuyu yenme programları vardır. Bu programlarda terapistin yardımıyla 6-8 görüşmede korkuları adım adım yenmeyi başarabilirsin.

Peki diyelim ki kabus gördük o zaman ne yapmalıyız? Kabuslar insanı fazlaca korkutan, heyecanlandıran düşlerdir. Kabustan uyandığımızda kalbimiz hızla çarpar, su gibi terlemiş, heyecanlanmış oluruz. Bu durumla yalnız başına mücadele etmek yerine anne ve babanızdan yardım istemelisiniz. Güvendiğiniz bir büyüğün güvenli kolları ve sakinleştirici sesi sizi yatıştıracaktır. Acaba gördünüz kabusu anlatmalı mı anlatmamalı mı ne dersiniz?. Rüya gördüğümüz anda uykudan uyanıyorsak gördüğümüz rüyayı daha iyi hatırlarız, bir de bu rüyayı o sırada birisine anlatırsak ya da uyanıp üzerinde düşünürsek o rüyayı bir daha hiç unutmayız. Gördüğünüz kabusu hatırlamak mı istersiniz unutmak mı? Unutmak istiyorsanız uyandığınız sırada anne babanıza kabusu anlatmayın. Tamamen farklı bir konuda konuşun ve sakinleştikten sonra yeniden uyuyun, bir daha aynı kabusu görmezsiniz.

Bizi duygusal olarak çok etkileyen, korkutan, heyecanlandıran olaylar, görüntüler ve sesler zihnimizde oldukça derinlerde saklanır, kolay kolay unutulmazlar ve gece uyurken kabus ya da korkulu düşler olarak tekrar karşımıza çıkarlar. Günlük yaşantınızda sizi korkutan bir şey yaşamamış olabilirsiniz. Ama bir de izlediğiniz filmleri, oynadığınız bilgisayar oyunlarını düşünün. Günümüzde en masum çizgi filmlerin bile içinde ani sesler ve bizi yerimizden hoplatan görüntüler yer alabiliyor. İnsanları korkutmayı hedefleyen korku filmlerinin bazı sahneleriyse insanların yıllarca rahat uyuyamamasına neden olabiliyor. Korkulardan kurtulmak istiyorsanız alacağınız ilk önlem korku filmi izlememek, içinde dehşet, şiddet sahneleri içeren bilgisayar oyunlarını oynamamak olmalıdır.

Karanlıkta her şey farklıdır. Kapının ardına asılmış bir pantolon ya da sallanan bir perde karanlıkta uyumaya çalışan bir çocuğa hayalet gibi görünebilir. Karanlıkta bizi korkutan şey belirsizlik ya da olduğundan başka şeylere benzeyen nesnelerdir. Işık açıldığı anda belirsizlik ortadan kalkar, korkular son bulur. Güzel bir gece lambası, tavana yapışmış parlak yıldızlar ya da yastığın altındaki bir el feneri yardımcı olabilir. Benim oğlum uyumadan önce odasını gözden geçiriyor ve gece karanlıkta onu korkutabilecek eşyaları ortadan kaldırıyor. Böylece bütün gece odasında yalnız başına uyuyabiliyor. Karanlıkta duyulan sesler de korkutucu olabiliyor. Gündüz duymadığımız ya da duysak bile üzerinde durmadığımız her türlü ses gecenin sessizliğinde korkutucu olabiliyor. Lambanın çıt sesi, kaloriferin çıtırtısı, üst kattaki komşunun ayak sesi ya da sokaktaki köpeklerin havlamaları. Gece uyumaya çalışırken duyduğumuz bir ses karşısında kalbimiz hızla çarpmaya başladığında ilk yapılabilecek şey bu sesin neye ait olabileceğini düşünmektir. Tabii ki gerçekçi olanlardan başlayarak. Yani “Eyvah! Acaba evde ne dolaşıyor?” diye düşünmek yerine “Üst kattaki komşu yine tuvalete gidiyor.” diye düşünmek gibi. Belirsizlik bizi korkutur ama bildiğimiz şeylerden korkmayız.
Tabii ki korkunun insanı kısıtlayan ve engelleyen yanları da vardır. Örneğin karanlık korkusu olan bir çocuk evin koridorlarında rahatça dolaşamaz. Akşamları tuvalete yalnız gidemez. Anne ya da babasına bağımlı olur. Yalnız başına uyuyamayan birisi için başka bir evde kalmak ya da yaz kampı gibi etkinliklere katılmak zordur. Bunu bir de arkadaşlarınızın duyduğunu ve adınızın korkak tavuğa çıktığını düşünsenize!
Korku insanların sahip olduğu en temel duygulardan birisidir. Bizim kendimizi korumamız için ilk insanlardan bu yana genlerimizle bize geçmiştir. Nasıl mı? Korktuğumuz zaman neden kalbimizin daha hızlı atmaya başladığını ya da daha sık sık nefes aldığımızı hiç düşündün mü? Kalp bedenimize ve beynimize daha fazla kan pompalarken, akciğerlerimiz de daha fazla oksijen almamızı sağlar. Böylece tehlike karşısında beynimiz hızla düşünüp plan yaparken, bedenimiz de o durumdan kaçmamızı ya da kendimizi savunmamızı sağlamaya hazır hale gelir. Yani korku bizim kendimizi korumamızı sağlayan bir tepki olarak yaşamımızı destekler. Bir yandan da kişisel olgunlaşmamıza yardımcı olur. Yeni durumlara ya da bilinmeyene karşı hissettiğimiz korkuları her yenişimizde ileriye doğru büyük bir adım atmış oluruz.

Korku öfke, kızgınlık, üzüntü ya da sevinç gibi bir duygudur. Büyük küçük her insan bu duyguları hisseder. Duygular yaşama aittir ve insan olmanın temelinde yatar. Hiç kimse bu duygularından dolayı utanmamalıdır.

Gece korkuların var mı? Sen de hiç gece olmasa, hava hiç kararmasa diyenlerden misin ? Odanda yalnız başına ve karanlıkta uyumak senin için çok mu güç? Gündüz hiçbir şey seni korkutmuyor ama karanlık çökmeye başlayınca korkmaya mı başlıyorsun?Annen ve baban artık büyüdüğünü yalnız başına uyuyabileceğini söylüyor ama onlar yanında olmadan uykuya geçemiyor musun? Ya da gece yarısı uyanıp kendini anne ve babanın yatağında mı buluyorsun? Korkulu rüyalar mı görüyorsun? En büyük korkun kabus görmek mi? 

Rüyaların sırları keşfedilmeyi beklerken “Rüya görmüyorum” demek de mümkün. Hiç rüya görmemek, modern yaşamda birçok insanın yaşadığı ve bazen aylarca süren bir durum. Bunun aksine, rüya görmemek için çözüm arayanlara da rastlanıyor. Ancak rüyalar mutlaka bir amaca hizmet ediyor ve bilim dünyasının da uzun zamandır ilgisini çekiyor. Nörobilimsel olarak etkileri ortaya konan rüyalar, yaşamımız boyunca anlamlarını merak ettiğimiz, bize yol gösteren ruhsal araçlardan biri. Psikolojik kökenini bulmak için yardım almak, zihni aşırı uyarandan uzaklaştırarak kaliteli bir uyku ortamı sağlamak, uyku saatlerine dikkat etmek rüyalardan daha fazla faydalanmamızı sağlayabilir. Elbette tek yöntem bu değil.

Jung’un rüya analizlerinin, mitoloji ve antik kültürlere dayanması dolayısıyla spiritüel özellikler taşıdığı söylendi. Yine de bir psikiyatrist olarak hayatı boyunca 80.000’den fazla rüya analizi yapan Jung’un rüyaları ele alış şekli, farklı ekollerden bilim insanlarının çalışmalarının temeli olarak güncel ortam için de önemli bir kaynak olmaya devam ediyor. İçgüdüsel tarzını ortaya koyan bir bilim insanı olarak Jung aslında 1961 yılındaki ölümünden sonra bile 21. yüzyılın ruhuna çok uygun bir rehber olarak yol göstermeye devam ediyor. Jung’un rüyalar, arketipler ve kolektif bilinç dışı konusundaki çalışmaları, geçmişimiz ve atalarımızdan gelen bilgilerle bağ kurmaya çalıştığımız bugünlerde çok daha dikkat çekici hale geliyor. Rüyaların temel fonksiyonunun insana yardım olduğuna inanan Jung, rüyaları bu anlamda dini bir yönüyle de ele alıyor. Rüyaların bilgi içeren, ruh sağlığını koruyan, bünyesinde bilinç dışının bilgeliğini barındıran, unutulan olayları hatırlatan, telepati kurduran, egonun sınırlarını genişleten, kişiyi ikaz eden fonksiyonlar içerdiğini belirtiyor.

“Denge” kavramını da psikolojide bir kavram olarak kullanmaya başlayan Jung; aslında birçok kültürde denge kavramının önemli bir yerde olduğuna dikkat çekiyor. Uzakdoğu felsefesinde yin-yang, Kelt mitolojisinde siyah-beyaz gemi, Amerikan yerlilerinde ve başka birçok kültürde ruh-beden dengesi aslında bilimsel olarak da organizmanın homeostatik dengesine denk düşüyor. Denge konusuna işaret eden Jung, denge bozulunca organizmada ortaya çıkan ihtiyacın rüyalar aracılığıyla tekrar sağlandığını savunuyor. Teoriye göre, aksayan durumlarda dengenin sağlanması için doğal olarak ortaya çıkan rüyalar, insan hayatının tüm evrelerinde bireyselleşmeye yardımcı oluyor.

Jung rüya teorisinde kolektif bilinçdışı; atalarımızdan aktarılarak süregelen, her dönem yeni şeylerin eklendiği, insanlığa özgü ortak unsurlar taşıyan bir depo olarak tanımlanıyordu. Özellikle de “büyük rüya” olarak tanımladığı rüya türünü bilinçten bağımsız, bilinç yüzeyine çıkmamış, toplumsal bir psişik birikim olarak nitelendiriyordu. Arketip, zihinsel prototip ve bilinçdışına dair bir imge olarak tanımlanıyor. Arketipler, kolektif bilinç dışının içeriğini oluşturuyor ve insanın doğasına dönmesinde bir köprü görevi görüyor. Başka bir deyişle, doğal bir bilgi kaynağı olarak anlam içeriyorlar ve rüyalarda sembollere dönüşüyorlar.

Jung’un, Freud’dan ayrıştığı noktalardan biri de rüyalardı. Jung, rüyaların dengeleyici olduğunu düşünse de, Freud’un düşündüğü gibi sadece bir telafi mekanizması olduklarına inanmıyordu. Rüyalarla ilgili teorisini farklılaştıran Jung, rüyaların ödünleme, kehanet, dini mesaj ve nevrozları yansıtma gibi çeşitli fonksiyonları olduğunu öne süren bir teori ortaya sundu. Psikoloji literatürüne kolektif bilinçdışı ve arketip kavramlarını kazandıran Jung, rüyalardaki arketipleri kolektif bilinç dışının ispatı olarak öne sürdü. “Büyük rüyalar” olarak nitelendirdiği rüyalardaki arketiplerin, kolektif bilinç dışının varlığını gösterdiğine inanıyordu.

“Kompleksin doğasında her zaman bir arzu ve direnç vardır. Hayatımızı arzularımızın farkına varmak için mücadele ederek geçiririz. Yaptığımız her şey bir şeylerin olmasını ya da olmamasını istememizden kaynaklanır.”

Yirminci yüzyılın en önemli bilim insanlarından, psikiyatrist, yazar, eğitimci, ressam ve seyyah Carl Gustav Jung, rüyaları mitoloji, din ve kültürle ilişkilendiriyordu. Rüyalara büyük ilgi duyan ve kendine özgü bir yaklaşım geliştiren Jung, bazı hastalarının rüya analizlerinden örnekler vererek, rüyalara bakış açısını “Rüyalar” isminde bir kitapla ve birçok yayınla ortaya koymuştu. Jung, rüyaların bilinç ve bilinç dışı arasında dengeleyici bir unsur olduğunu öne sürüyordu. Bastırılmış acı verici düşüncelerin veya arzuların kendilerini ancak sembolik olarak ifade edebildiğini, arzuların semboller aracılığıyla giderildiğini söylüyordu.

Rüyalar, psikolojik durumlarla bağlantılı gösteriliyor. Gördüğümüz bazı rüyaların, beynin korkutucu durumlarla başa çıkmak için adeta bir hazırlayıcı işlemler yaptığını ortaya konuyor. Peki, nasıl rüya göreceğimizi önceden belirleyemeyeceğimize göre, rüyaların bu faydalı yönüne nasıl yakın durabiliriz? Bu aşamada akla Jung’un kolektif bilinçdışıyla ilişkili arketipsel rüya teorisi ve sembollerin, arketiplerin rüyalardaki rolü akla geliyor.

Korkutucu rüya görmek, uyanık geçirdiğimiz zamanlardaki tepkilerimizin bilinçli olmasına yardımcı oluyor. Yani beynimiz, uykuda ve uyanıkken hissettiğimiz duygular arasındaki bağlantıyı ayarlamaya yardımcı oluyor. Bu sonuçlar, hem uykuda hem de uyanıkken hissettiğimiz duygular arasındaki güçlü bağlantıyı gösteriyor. Uyandığımızda rüyalara tepki vermek için, beynimiz rüya görürken olan korkutucu durumlara yönelik olarak bir nevi uyarlama yapıyor. Ortaya konan bu nörobilimsel teoriye göre beyin, ihtiyaç duyulan ayarlamaları kendiliğinden yapıyor.

Araştırmada, rüyada hissedilen korkunun sinir ağları ile olan ilişkisi ilk defa tanımlanmış oldu. Yapılan deneyde bilinçli farkındalık durumuyla ilişkili olan medial prefrontal korteksteki aktivite, görülen kabus ile orantılı olarak artıyordu. Korku durumunda aktive olan amigdalanın etkinliği ise azalıyordu. Kısacası kabus görüldüğünde beyinde ilkel tepkilerle ilişkili olan bölüm yerine, bilinçli tepkilerden sorumlu bölüm daha aktif oluyordu.

Kabus görmek iyi bir amaca hizmet eder mi? Rüya, bilim dünyasının halen gizemini araştırdığı bir fenomen. Cenevre Üniversitesi tarafından, Wisconsin Üniversitesi işbirliğiyle yapılan bir nörobilim araştırması, korkutucu rüyalar görme esnasında beyinde olan bitenlerin günlük hayatta bize yardımcı olduğunu ortaya koydu. Araştırmada, rüyada korku duygusu yaşadığında beyinde aktive olan bölgenin, uyanıkken korkutucu durumlar yaşandığında daha iyi tepki vermeyi sağladığı tespit edildi. Başka bir deyişle kabusların, korku uyandıran durumlara çok daha etkili şekilde yanıt vermeyi sağlayan beyin bölgelerini aktive ettiği görüldü.
Uyku esnasındaki beyin aktivitelerinde öğrenme, depolama ve anıları düzenleme sağlanıyor. Rüyalar ise akla gelmeyecek faydalar sağlıyor. Kâbus veya korkutucu sayılan rüyalar da bunun bir parçası. Kötü rüyalar denilen türde rüyalar görmek, beynin kendini düzenleme faaliyeti olarak dikkat çekiyor.

Rüyalarda gördüğümüz arketipler hatta korkutucu olabilen semboller nereden geliyor? Jung’un rüya teorisi bu konuda neler söylüyor? Kolektif bilinç dışı bizimle rüyalar üzerinden mi konuşuyor? Bilim dünyası hem Freud hem de Jung’un ortaya koyduğu teoriler ile rüyaları inceliyor, neden rüya gördüğümüzü ve rüyaların etkilerini araştırıyor. Nörobilim, her yeni araştırmada rüyaların farklı fonksiyonlarını ortaya çıkarıyor. Rüyalar Freud’a göre bilinçdışının, yani bilinen tabirle bilinçaltının arzularının, bastırılan duyguların telafi edildiği bir alan. Jung ise atalarımızdan gelen birikimin bize rüyalardaki arketipler ve semboller yoluyla mesajlar verdiğini öne sürüyor. Jung’un rüya teorisi, yeni yapılan bir nörobilim araştırması ışığında bize kabuslar ve çeşitli rüyalar hakkında önemli bir bakış açısı veriyor.

Kadınlardaki kış depresyonu yaygınlığı ergenlikle başlayıp menopozla sona erer. Kadınların depresyonuna daha yüksek oranda anksiyete eşlik eder. Daha çok atipik (belli bir kalıba uymayan, herhangi bir grupta rahatlıkla sınıflandırılamayan) özellikleri bulunur ve döngüsel (her mevsim tekrarlayan) özelliği vardır.

Yapılan bir araştırmada kadınlarda erkeklerde mevsimsel duygu durum bozukluğu görülme sıklığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Türkiye’de bir devlet üniversitesinin araştırmasına göre, kadınlarda mevsimsel duygu durum bozukluğu oranı yüzde 21.1 çıkarken erkeklerde ise bu oran yüzde 15.5 olarak ölçüldü.
Sonbahar ve kış mevsiminde güneş ışığından daha az faydalanmamız nedeniyle beyinde bazı merkezler uyarılamadığı için mutluluk hormonu olarak bilinen serotonin yapımı çok azalır ve bu durumlarda melatonin artışıyla seyreden depresyon ortaya çıkar. Kış aylarında daha çok uykuya ihtiyaç duymamızın en büyük nedeni de ışığın azalmasıyla birlikte serotonin hormonunun azalmasına karşın melatonin hormonunun artmış olmasıdır. Kış dönemlerinde artan melatonin uykuyu arttırmakta ve insanlarda iştah açılmasına neden olur.

Günümüzde mevsimlerin değişimiyle seyreden, yılın belirli dönemlerinde ortaya çıkan ve tekrarlanan duygu durum değişiklikleri mevsimsel duygu durum bozukluğu olarak adlandırılıyor. Artık psikiyatrik bir bozukluk olarak kabul edilen mevsimsel duygu durum bozukluğunun yaşam boyu görülme sıklığı ise yüzde 17.1 olarak kabul ediliyor.

Mevsim değişiklikleri sadece bedeni değil ruhu da etkiliyor. Depresif ruh hali, sinirlilik, alınganlık, konsantrasyon güçlüğü, keyifsizlik, yorgunluk, uykuda artma ya da azalma gibi belirtilerle kendini gösteren ve halk arasında ‘kış depresyonu’ diye adlandırılan bu değişim, mevsimsel duygu durum bozukluğu olarak tanımlanıyor.
Keyif aldığınız aktiviteleri planlamaya çalışın: Hayatınıza dair yeni planlar yapabilir ve farklı hobiler edinebilirsiniz. Bu sayede kendinizi çok daha iyi hissedebilirsiniz.
İyi bir tatil yaptığınızı unutmayın: Her ne kadar bitmiş olsa da tatili güzel geçirdiğinizi unutmayın. Bundan sonrası için de yeni sorumluluklara hazır olduğunuzu aklınızdan çıkarmayın.
Düzenli uyuyun: Aynı saatte yatıp, aynı saatte kalkın. Uyku ritminiz sizin enerji dengenizin de bir belirleyicisi. Düzenli olarak aynı saatte uyumak ve uyanmak enerji seviyenizdeki düşmeleri azaltır. Böylece mevsimsel değişikliklere karşı daha dayanıklı hale gelirsiniz.

Sağlıklı beslenmeye özen gösterin: Karbonhidrat ve şeker ağırlıklı beslenme tarzının kan şekerinde ani değişikliklere neden olduğu için kendinizi daha yorgun hissetmenize neden olur. Bu nedenle sebze ve meyveden zengin sağlıklı bir beslenme tarzı benimsemelisiniz.


Arkadaşlarınıza vakit ayırın: Yaz aylarında olduğu gibi sonbaharda da arkadaşlarınıza zaman ayırabilirsiniz. Sevdiğiniz insanlarla vakit geçirmek mutlu olmanızı sağlar.

Kadın veya erkek, cinsiyet fark etmeksizin sonbahar depresyonu sizi yakalayabilir. Önerilere rağmen depresyon belirtileri 2 haftadan daha uzun süre görülüyorsa mutlaka bir uzmandan yardım alınmalıdır.

Sonbahar, güneşin yüzünü daha az göstermesiyle ruh durumunda değişiklikler gelişebilir. Kadınlarda bu durum daha çok görülebilir. Kadınlar sonbahar depresyonunun daha çok etkisine girebilir. Ayrıca hormonal etkiler, adet döngüsündeki değişiklikler ve aile içerisindeki sorumlulukların daha fazla oluşu kadınların ruh dengesini olumsuz etkileyebilir. Tüm bu etkenler kadınların depresif duygu durumu, kaygı ve endişe gibi duyguları daha fazla yaşamalarına neden olur. Bu nedenle de depresyon kadınlarda erkeklere oranla iki kat fazla yaşanır. Öyle ki depresyon her 4 kadından birinde görülürken, erkeklerde bu oran 8 erkekte bire kadar düşüyor. Diğer taraftan daha önce depresyon tanısı almış kişilerde de sonbaharda depresyonun tekrarlama ihtimali artar. Özellikle karamsar, endişeli, sorumluluk duygusu yüksek, özgüveni düşük kişiler sonbaharda daha fazla risk taşır.


Sonbaharda depresyona giren kadınların hemen hemen hepsi çareyi yemekte arar. Ancak özellikle bu dönemde yapılan beslenme hataları depresyona çare olmaktan çok durumun daha da ağırlaşmasına neden olabilir. Örneğin; beyaz şeker, kan şekerini hızla yükseltip düşürür. Bu nedenle de halsizlik ve yorgunluk hislerini beraberinde getirir. Tatlı, çikolata ve pastaların fazla tüketimi de bilinenin aksine mutlu etmez. Sağlıklı bir ruh hali için beyaz şeker yerine doğal meyvelerden faydalanmak gerekir.

İyi tatiller

Anneleri babaları ya da yakınlarındaki kişilere önerebileceğimiz en önemli şey kişinin nasıl konuştuğundan daha çok ne söylediğine odaklanmak. Çünkü biz onların sadece nasıl konuştuğuna odaklanır da ne söylediklerine odaklanmazsak isek o zaman kişinin performansına yönelik değerlendirme yapacağımız kaygısıyla endişesiyle kekemelik davranışlarını çok daha yoğun olarak sergileyebilirler ya da en azından sergilemeseler bile kendileri içlerinde onu yaşayabilirler. Dolayısıyla belki de tek kelimeyle tek sözcükle kişininn nasıl konuştuğuna değil, ne söylediğine odaklanma, sabırlı olma, özellikle kaygı artırıcı durumlardan kişinin kaygısını olabildiğince azaltacak şekilde destek olmak çok daha doğru bir yoldur.”

“Aslında belki de bilinen en eski konuşma bozukluklarından bir tanesidir. Ancak bugüne kadar kekemeliğin hangi nedene bağlı olduğunu söylemek çok mümkün değil. Kekemeliği ortaya çıkaran üç faktörden söz edilebilir. Bunlardan bir tanesi yatkınlık, ikincisi bu yatkınlığı ya da davranışı ortaya çıkaran etmenler doğrultusu. Bir diğeri de ortaya çıktıktan sonra kekemeliğin geçmesi ya da devam etmesiyle ilgili bunun yaşamsal boyuttta ısrarlı bir şekilde devam etmesi. İnsanoğlu biyolojik bir varlıktır, bütün dil ve konuşma gelişimlerimiz diğer davranış ve öğrenmeyle ilgili özelliklerimizle, biyolojik yapımızla ilgili olduğu için bir genetik yatkınlık var mı diye yapılan araştırmalara baktğımızda belirli ilişkilerin bulunduğunu görüyoruz. Anne babada ya da birinci dereceden akrabalarda kekemelik görülüyorsa çocuklarda da görülme ihtimali oldukça yüksek bir risk grubu oluşturuyor. Kimi zaman ikinci üçüncü derece dedelerde kuzenlerde görülme ihtimali vardır ama giderek bu risk faktörü kuşaklar farklılaştıkça biraz daha azalabilir.”

Özellikle erken dönem kekemelikte işin içerisine terapi ve eğitim süreçlerinin içerisine ailenin katılması çok önemli çünkü aile çocukla çok daha uzun süre beraber olduğu için çocuğun bu sorunla baş edebilmesinde önemli bir yer tutmaktadır. Eğer her şey doğru ve istendiği şekilde giderse özellikle erken dönemde kekemelik davranışının azalma ihtimali, kekemelik davranışının ortadan kalkma olasılığı çok daha yüksektir”

Kekemelik bir hastalık değildir. “Kekemelikle ilgili şikayetler söz konusu olduğunda kişiler bunun tedavisi var mıdır diye sorarlar, oysa bu bir hastalık olmadığı için tedaviyle ilgili bir yaklaşımın çok uygun olmadığını düşünüyorum. Genellikle ben kekemelik olgusunun, durumunun, sorununun adına ne derseniz yönetiminden söz etmenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Dolayısıyla biz dil ve konuşma terapistleri olarak bir bireyin kendisine nasıl yardım edebiliriz, birey bunu kendi başına nasıl çözebilir, bunun çözümü için nasıl bir takdik strateji geliştirir? Dil ve konuşma terapistleri bireyle çalışırken gerek çocuk gerek yetişkinlerde bunun üzerinde yoğunlaşır”

“2 ile 5 yaşlarında ağırlıklı olarak daha sık görülür ve ortaya çıkma sıklığı da bu yaş grubunda yüzde 4 ile 5 civarındadır. İlerideki yaşlarda kekemeliğin ortaya çıkması mümkündür ama bu daha çok nörolojik ve başka faktörlere bağlı olarak ortaya çıkan nörojenik ya da psikojenik kökenli kekemeliklerdir. Erken dönem kekemelik, dil ve konuşma gelişimin başladığı aşamalarda ağırlıklı olarak da 3 yaş civarında dilin cümle kurma aşamasında ortaya çıkan bir durumdur ve zamanla kimi çocuklarda kendiliğinden geçebilir. Erken dönem kekemeliğin başladığı andan itibaren 3 ay, 6 ay içerisinde geçme ihtimali vardır ancak bu durum yüzde 70-80 olasılıkla gözlenen bir durumdur. Dolayısıyla kekemelik bu yaş grubunda yüzde 4-5’lik gibi bir orana sahipken ilerideki yaşarda inatçı kekemelik ya da kronik kekemelik dediğimiz bir biçime dönüştüğünde nüfusun yüzde 1’ini etkileyen bir durumdur.”

Konuşmanın akıcılığında herhangi bir biçimde ortaya çıkan kesintiler olarak tanımlanan kekemeliğin bir hastalık olmadığını belirten uzmanlar, erken dönem kekemeliğin dil gelişimi sırasında görüldüğünü belirtiyor. 3 yaşlarında yüzde 4-5 oranında ortaya çıkan kekemelik, 3 ile 6 ay arasında geçebiliyor. İnatçı kekemelik de denilen kronik kekemelik ise nüfusun yüzde 1’ini etkiliyor. / Prof. Dr. Ahmet Konrot

Diğer tüm sağlık sorunlarında olduğu gibi tedaviye ne kadar erken başlanırsa, başarı şansı da o denli artıyor. Öncelikle çocuğun bozulmuş olan konuşmasını düzeltmek için zorlanmaması gerekiyor. Bunun için konuşması kesilmemeli uyarılarak düzgün konuşması istenmemeli. Çocuk düzgün konuşmak ister ancak başaramadığı için huzursuzluk duyar. Yapılacak uyarılar çocuğu daha büyük gerginlik ve sıkıntı içine sokabilir. Böyle bir uyarı çocuğun kekelemesini artırmaktan başka bir işe yaramaz. Sabırla, düzeltmeden, ağzından kelime çalmadan, onun yerine konuşmadan dinlemek tedavi için ön koşuldur. Benzer bir tutumla karşılaşan ve kekelemesine karşın ilişkisini sürdüren çocuk kendisini rahat hissedeceği için konuşması da rahatlar. Kekeleyen çocuğun duygusal olarak rahat bir durum içinde olmadığının unutulmaması gerekiyor.

Kekelemesi olan çocuk için anne babanın öncelikle, bu durumun büyük oranda kalıcı olmadığını bilmesi önem taşıyor. Durumu abartılı bir tepki ile karşılamamak ve sükûneti korumak gerekiyor. Çocuğun bilerek yapmadığı, kendisinin bu kekelemeden dolayı acı çektiği göz önünde tutulmalı. Bu tabloyu ortaya çıkaran etken olarak gördükleri, çocukları için taşınması zor duygusal durum(lar) varsa bunu ortadan kaldırma ya da daha kolay taşınabilir hale getirmek ana baba görevi olarak kabul edilmeli.

Kekeleme iletişimin bozulmasına yol açtığında sıkıntı ve gerginlik yaratıyor. Alay edilme, konuşmadan dolayı dikkat çekme çocuk için dayanılmaz bir gerginlik doğuruyor. Bu tür bir durum sonunda da başta akademik olmak üzere birçok sosyal etkinlikten uzaklaşan çocuk zarar görebiliyor. Bu etkilenmenin sonuçlarını önceden kestirmek her zaman mümkün olmuyor. Kekemelik, sözel anlatımın akıcılığının istemsiz olarak kesilmesiyle ortaya çıkıyor. Genellikle ses ya da hecelerin tekrarı, uzatılması, duraksaması ya da sesin tamamen durması şeklinde ortaya çıkıyor. Bu özelliğinden dolayı kekemelik “Akıcı Konuşma Bozukluğu” olarak da adlandırılabiliyor. Göz kırpma, yüz buruşturma, dil ve dudak titremeleri, başın ani atma hareketleri ve nefes alma düzensizlikleri görülüyor. Telefon konuşması, topluluğa konuşma, takdim yapma, kendi ismini söyleme, otorite figürlerine karşı konuşma, iş görüşmesi ve resmi sunumlarda artarak ortaya çıkabiliyor.

Konuşma iletişim kurmak, duygu ve düşüncelerimizi aktarmak için kullandığımız etkili araçlarımızın başında geliyor. Konuşmanın bozulduğu her durumda iletişimimiz de kurulması aksıyor. Özürlü konuşma, aile içi ve dışında büyük güçlüklere yol açıyor, çok çeşitli uyum sorunları ortaya çıkabiliyor. Sorunlar özellikle eğitim alanında yaşanan olası sıkıntılara kaynaklık ediyor. Kekeleme iletişimin bozulmasına yol açtığında sıkıntı ve gerginlik yaratıyor. Alay edilme, konuşmadan dolayı dikkat çekme çocuk için dayanılmaz bir gerginlik doğuruyor. Bu tür bir durum sonunda da başta akademik olmak üzere birçok sosyal etkinlikten uzaklaşan çocuk zarar görebiliyor. Bu etkilenmenin sonuçlarını önceden kestirmek her zaman mümkün olmuyor.

Çocukların psikososyal anlamda sıkıntı veren çevrelerde bulunması, Ailevi problemler, Herhangi bir şeyden duyulan şiddetli korku, Baskı ve stres altında kalmak, Titiz ve kontrolcü bir çevrede yetişmek, Travma durumları, Ebeveynler ya da yakın akrabalardan birinin kekeme olması da kekemelik nedenleri arasında bulunuyor.

Konuşma akıcılığı bozukluğu, çocuğun okul başarısını, ilerleyen dönemde birey olarak mesleki başarısını ve toplumsal iletişimi bozabilir. Bu durum çocuğu içine kapanık bir hale getirebilir. “Bana gülecekler, benimle alay edecekler” endişesiyle konuşmaya çekinirler. İletişim kurmaktan kaçındıkları için arkadaşlık kurmakta zorluk çekebilirler. Ancak kekemeliğe neden olan koşullar değiştikçe, kişi diğer insanlarla daha kolay iletişim kurdukça konuşması da düzelecektir. Kelime haznesi arttıkça kekemelik de iyileşme periyoduna girmiş olacaktır.

Kekemeliğin tespitinde aileler önemli bir rol oynuyor. Aile, çocuğun ilk andan itibaren gelişiminde, sosyalleşme süreçlerinde ve davranışların gerçekleştirilmesinde en önemli etkendir. Çocuğun konuşmaya başladığı ilk dönemlerinden sonra ne söylediğine ve nasıl söylediğine dikkat edilir. Bu dönem çocuklarda düşünme hızı, sözcükleri çıkarabilme hızından fazladır. Bu sebepten çocukta geçici kekemelik ve konuşma bozuklukları da görülebilir.

Kimi anne-babalar, çocuğun dil gelişimi sırasında yaşıtlarından farklı konuştuklarını tespit edebilirler. İlk tespit sonrasında çocuğun konuşmasında sürekli ve klinik bir bozukluk olup olmadığının tespiti açısından bir uzmana başvurmak gerekir. Aileler, çocuğun ruhsal ve duygusal gelişimi için sağlıklı ortamlar yaratmalı, daha güvenli ve sevecen bir aile ortamı içerisinde onun gelişimini destekleyerek sorunu aşmasında yardımcı olmalıdırlar. Çocukluk döneminde atlatılabilecek bir durum olan kekemelik için erken tespit ve doğru tedavi yöntemleriyle büyük oranda düzelme sağlanabiliyor. Ergenlik dönemiyle beraber bu oranın daha da arttığı söylenebilir.

Kekemeliğin birden fazla nedeni vardır. Psikolojik, fizyolojik ya da kalıtımsal nedenlerden kaynaklanabildiğini belirtiyor. “Fizyolojik olarak beyin dalgalarından gelen iletim bozuklukları kekemeliğe neden olabiliyor. Solunum bozukluğu ve nefesi doğru kullanamama da nedenler arasında yer alıyor.

Kekemelik, genellikle dil gelişiminin erken dönemlerinde (2-6 yaş) ortaya çıkar. Çocuklarda, 1,5-2 yaşına dek süren dönemin ardından düşünce gelişimi, konuşma gelişimine göre daha ön planda olduğu için düşüncesini kelimelere aktarması sorun olabilir bu da kekemeliğe yol açabilir. Kekemeliğin daha çok belirgin olduğu yaş, 5 yaş civarıdır. Erkek çocuklarda kız çocuklarına oranla kekemelik daha sık görülmektedir. / Psikolog Ayşe Yanık Knudsen,


Günümüzde afazi tedavisinde önemli başarılar sağlanabilmektedir. Dil Ve Konuşma Terapisi, afazi rehabilitasyonunda büyük rol oynar. Afazi teşhisi konulduktan sonra zaman kaybetmeden dil ve konuşma terapisine başlamak, hastanın kazanımlarını hızlandırıp, arttıracaktır. Özellikle ilk 6-12 ayda hızlı bir gelişim olacağı için bu süre içinde terapi desteği almak çok yararlıdır.

Afazi tutuk afazi ve akıcı afazi olarak iki grupta incelenmektedir. Tutuk afazi diğer bir adıyla broca afazisinde kısa kelimelerle kendilerini ifade eden ve bunun için oldukça enerji harcayan kişilerde görülmekte ve başkalarının konuştuklarını rahatlıkla anlayabilmektedirler. Akıcı afazi yani wernicke afazisinde ise kişilerde anlamsız uzun cümleler, sözlükte olmayan kelimeler, konuşurken yeni sözcük üretilmesi, konuşulanları anlama güçlüğü gibi problemler görülmektedir. Afazinin ve disfazinin ilk tanısını nörologlar yapmakta ve daha sonra konuşma ve dil terapistlerimize problemi olan kişileri göndermektedirler.

Bebeklik ve çocukluk döneminde travmalara ve enfeksiyonlara bağlı olarak ortaya çıkan disfazi afazi ile sıksık karıştırılmaktadır. Hem disfazide hem de afazide erken tanı çok önemlidir. Erken tanı ve tedaviye başlanan çocuk ve bebeklerde tamamen tedavi edilebilmekte, ilerleyen dönemlerde ve geç farkedilmesi sonucu tedavi süresi ve tedavi şartları değişmekte, tedavisi uzun sürmektedir. Disfazi, afaziye oranlar daha hafif bir problem teşkil etmektedir. Çocuklarda ve bebeklerde konuşma güçlüğü, anlama güçlüğü ve konuşma bozukluğu gözlemleyen ebeveynlerin hemen probleme müdahale etmesi, psikolog ve pedagoglarımıza tanı ve tedavi için başvurması gerekmektedir.

Afazi genel olarak beyindeki dil yönetimindeki ve duyma yönetimindeki alanların hasarı sonucu ortaya çıkan konuşulanı anlamama veya geç anlama ve konuşmada güçlük çekme konuşamama gibi durumlara verilen isimdir. Disfazi ise bebeklerde konuşma gecikmesi ile tanısı konulabilen, gelişimsel nedenlerle ilgili olan konuşma bozuklukları ve anlama bozukluklarına verilen isimdir. Beynin dil yönetimindeki hasarlardan kaynaklananan afazi çoğunlukla inme, beyne kan gitmemesi, yeterli oksijenin alınamaması, kan dolaşımındaki beyin bölgelerine besinlerin ulaşaması, şiddetli darbeler, travmalar ve beyin enfeksiyonları sonucu ortaya çıkmaktadır.

erken tanı çok önemlidir

Ebeveynler olarak çocukların bir anda değişemeyeceğini unutmamalı, davranışları ve olayları benimsemesi için onlara zaman tanımalısınız. Uzun vadede çok daha iyi sonuçlar alacağınızı unutmamalısınız.

Ebeveynlerin birlikte hareket etmesi sınırlamalar ve kuralların gevşememesi, böylelikle kurallara pozitif şekilde uyulmasını sağlamaktadır. Bebeklik döneminde neden sonuç ilişkisi kurmakta zorlanıldığından olayları açıklamak yerine bebeği yönlendirmek daha olumlu sonuçlar almanızı sağlayacaktır.

Çocuklarımıza karşı kurallar ve sınırlamalar koyarken nedenleri ve sonuçlarını ciddi bir şekilde ifade etmeli, neden sınırladığınızı anladığından emin olmalısınız. Ebeveynler olarak bu konuda tutarlı olmalı ve tutarsızlıklardan kaçınmalısınız. Anne çocuğa izin vermediği zaman baba da vermemelidir.

Çocuklar kimi zaman hoşlanmadığınız veya kızdığınız davranışlarda bulunabilirler. Bu durumlarda neden böyle davrandığını bulmaya çalışarak hem davranış nedenini hemde kendinizin çocuğunuza karşı gerçekleştirdiği ve çocuğunuzun bu durumdan hoşlanmadığı bazı davranışları görebilirsiniz. Kurallar koyduğunuzda bu kuralları neden koyduğunuzu ve neden yapmaması gerektiğini çocuğunuza anlatmalı ve çocuğunuza bağırmaktan kaçınmalısınız. Çocuğunuz eğer istemediğiniz davranışlarda bulunmaya sürekli devam ediyor ve bu durum sizi çok kızdırıyor katlanılamaz bir hale getiriyor ise bu durumlarda başka bir odaya geçerek olaya ara vermeniz kırıcı olmamanızı sağlayacak ve çocuğunuzun tutumunun değişmesinde etkili olacaktır.

Mutluluk verici, heyecan uyandıran ve keyif aldığınız kadar güzel bir olay olan çocuk yetiştirmek her ne kadar kolay gibi görülse de çok zorlu bir süreçtir. Bir ebeveyn olarak çocuklarını doğru yönlendirmek ve çocukların mutlu olacağı bir yaşam imkanı sağlamak zor bir durumdur. Pozitif ebeveynlik ise ebeveynlerin hayatına tam da bu dönemde giren bir davranış ve çocuk yetiştirme olgusudur. Ebeveynlerin eski davranış biçimlerinden ve eski davranış yöntemlerinden sıyrılarak çocuklarının yetişmesinde yeni yöntemler kullandığı ve dünya genelinde benimsenmiş hareketler bütünlüğü olarak da tanımlanmaktadır.

Çocuklara ve ergen bireylere karşı sürekli kötüleme barındıran, beceriksizlik algısı oluşturmayı hedef alan ve bencillik oluşturacak cümleler çocukları olumsuz etkilemekte ve çocuğun aileden sürekli bir şeyler gizlemesine ve sorunlarını ailesi ile paylaşmamasına neden olmaktadır. Çocuklara karşı en iyi tutum genellikle davranışa karşı verilen tepkiyi çocuğun hissedebilmesini sağlamak olduğu unutulmamalı ve bu davranışın kırıcıydı ya da bu durumda çok beceriksizce davrandın gibi söylemler ile duygu ve düşüncelerin daha rahat aktarılması sağlanmalı böylelikle çocukların yaptıkları hataları anlayarak daha düşünceli ve daha sağlıklı yaklaşımlarının tetiklenmesi sağlanmaktadır.
Aile içerisindeki ebeveynleri tutumlarının eşitlikçi ve arkadaşça olması, ebeveynler arasındaki davranış bütünlüğünün sağlanması, iletişimlerde saygılı davranma ve sorunların olduğu gibi belirtilmesi ile aile içi iletişim problemlerinin önüne geçilebilmektedir.

Aile içi iletişim problemleri aile dışına da olumsuz yansımakta ve bireylerin yaşantısını olumsuz etkilemektedir. Ebeveynlerin birbirlerine hitap şekilleri ve ebeveynlerin çocuklarına karşı hitap şekilleri problemin oluşmasını tetiklemektedir. Sürekli oluşan beni üzdün, bak kızıyorum ama gibi yaklaşımlar ebeveynlerin birbirlerini anlamasında zorluk göstermekte ve cümle yapısı değişimi örneğin bunu yaptığında ben üzülüyorum ya da toplum içinde bana kızdığında kendimi kötü hissediyorum gibi cümleler ile iletişim kolaylığı ve anlaşılabilirlik artmaktadır.

Aile içi iletişim problemleri gerek sosyal medyanın etkisi gerekse teknolojinin getirdiği kolaylıklar ile giderek artmakta ve ciddi aile içi sorunlara neden olmaktadır. Aile bireylerinin birbirleri ile iletişiminin sağlıklı olması bireylerin daha mutlu ve huzurlu bir hayat sürmesi için temel adımlardan biridir. Ebeveynler ve çocukların birbirlerini yeteri kadar dinlememesi, çocukların ebeveynleri ile konuşmaktan çekinmesi, ebeveynlerin birbirleri arasındaki problemleri dile getirmemeleri sonucu oluşan iletişim çatışmaları aile içi iletişim problemlerini de beraberinde getirmekte ve önlem alınmadığında sonu boşanmaya kadar ulaşan ciddi ailevi sorunlara dönüşmektedir.


Çocuklarda en çok ihmal edilen gelişim sosyal ve duygusal alandaki gelişimleridir. Çocukların bu alanlarda gelişim sağlayabilmesi için arkadaşlarıyla oyunlar oynaması, ebeveynleri ile beraber ev dışında aktiviteler yapması gerekir. Çocuklardaki gelişim geriliği genellikle zamanında farkedilememektedir. Bunun en büyük nedeni ailenin farketmemesi ya da kabul edememesinden kaynaklanmaktadır. Ailelerde oluşan ileride tek başına kazanır duygusu ileride oluşabilecek ve daha ciddi boyutlara ulaşabilecek problemlere yol açmaktadır. Bu nedenle aileler durumu fark ettikleri zaman hemen pedagoglarımızdan yardım almalı ve problemlerin önüne geçilmesini sağlamalıdırlar.

Çocuklarını sürekli ebeveynleri ile dışarı çıkmadan vakit geçirmesi, bakıcı ile sürekli evde vakit geçirilmesi ve hiç bir etkinlik yapmadan tek başına kalması gibi etkenler gelişim geriliğini büyük ölçüde tetiklemektedir. Çocuklar hayatı hem yaşıtlarıyla oyunlar oynayarak hemde yetişkinlerle beraber oyun vb aktiviteler yaparak öğrenmektedir. Özellikle bebeklerin gelişim döneminde uyku, yeme, içme gibi ihtiyaçlarının dışında sevgi, davranış ve aile ile vakit geçirme gibi ihtiyaçları da vardır. Her çocuk birbirinden tamamen farklıdır ancak her çocuğun belli yaş dönem ve aylarda oluşması ve sahip olması gereken beceriler bulunmaktadır.

Bebeklerde ve çocuklarda bir çok nedenden dolayı gelişim geriliği gözlemlenebilmektedir. Bu durum biyolojik sebeplerden olabileceği gibi çevresel durumlar ve duygusal durumlardan da kaynaklanabilmektedir. Biyolojik nedenlerden oluşan gelişim geriliğinin tedavisi çoğu zaman yoktur ancak çevresel durumlardan ve duygusal durumlardan kaynaklanan gelişim geriliğinin tedavisi mümkündür. Erken tanı çok önemlidir. Gelişim geriliğinde en büyük etken ebeveynlerdir. Ebeveynlerin çocuklarına yeterince uyarıcı yaklaşmamaları, sosyal çevre sunmamaları ve sağlıksız çevre sunmalarından olabileceği gibi bilinçsizce çocuklarını ihmal etmelerinden kaynaklanmaktadır.


Alzheimer’ın şu anda tedavisi yoktur, ancak semptomlar için tedaviler mevcut ve araştırmalar devam etmektedir Mevcut Alzheimer tedavileri Alzheimer’ın ilerlemesini durduramasa da, bunama semptomlarının kötüleşmesini geçici olarak yavaşlatabilir ve Alzheimer hastaları için yaşam kalitesini iyileştirebilir. Bugün, hastalığı tedavi etmenin daha iyi yollarını bulmak, başlangıcını geciktirmek ve gelişmesini önlemek için dünya çapında bir çaba gösterilmektedir.

Bu aşamada, bireyler şunları yapabilir: – Günlük aktiviteler ve kişisel bakım konusunda günün her saatinde yardıma ihtiyaç duyarlar – Son deneyimler ve çevre ile ilgili farkındalığı kaybetmeye başlarlar – Yürümek, oturmak ve sonunda yutmak gibi fiziksel yeteneklerde değişiklikler olur – İletişim kurmakta zorluk çekerler – Özellikle zatürre gibi enfeksiyonlara karşı savunmasız kalırlar

Bu hastalığın son aşamasında, demans semptomları şiddetlidir. Bireyler çevrelerine tepki verme, konuşmaya devam etme ve sonunda hareketi kontrol etme yeteneğini kaybeder. Hala bazı kelimleri veya ifadeleri söyleyebilirler, ancak ağrıyı iletmek zorlaşır. Hafıza ve bilişsel beceriler kötüleşmeye devam ettikçe, önemli kişilik değişiklikleri meydana gelebilir ve bireyler günlük aktiviteler konusunda kapsamlı yardıma ihtiyaç duyarlar.

Alzheimer’ın kafa karıştırıcı sözleriyle, sinirli ya da sinirlenerek veya banyo yapmayı reddetmek gibi beklenmedik şekilde davrandığını fark edebilirsiniz. Beyindeki sinir hücrelerinin zarar görmesi, düşünceleri ifade etmeyi ve rutin işler yapmayı zorlaştırabilir. Bu noktada, semptomlar diğerlerine göre daha belirgin olacaktır ve şunları içerebilir: – Kişinin kendi kişisel geçmişi hakkındaki olayları hatırlamaması – Özellikle sosyal veya zihinsel olarak zorlu durumlarda kendini karamsar veya geri çekilmiş hissetmek – Kendi adreslerini, telefon numaralarını veya mezun oldukları lise veya diğer okulları hatırlayamamak – Nerede oldukları veya hangi günde oldukları hakkında kafa karışıklığı – Herhangi bir etkinlik için uygun kıyafet seçimi için yardım ihtiyacı – Bazı kişilerde mesane ve barsakları kontrol etmede sorun – Gündüz uyumak ve geceleri huzursuz olmak gibi uyku düzenindeki değişiklikler – Gezme ve kaybolma riskinde artış – Şüphe ve sanrılar veya elle sıkma gibi zorlayıcı, tekrarlayan davranışlar dahil olmak üzere kişilik ve davranış değişiklikleri

Orta Alzheimer tipik olarak en uzun aşamadır ve uzun yıllar sürebilir. Hastalık ilerledikçe, Alzheimer hastası için daha büyük bir bakım gerektirecektir. Alzheimer’ın ılımlı aşamasında, demans semptomları daha belirgindir. Bir kişi fatura ödeme gibi görevleri yerine getirmede daha büyük zorluklar yaşayabilir, ancak yine de yaşamlarıyla ilgili önemli detayları hatırlayabilir.

Arkadaşlar, aile veya bireye yakın olan başkaları zorlukları fark etmeye başlar. Detaylı bir tıbbi görüşme sırasında, doktorlar hafıza veya konsantrasyondaki sorunları tespit edebilir. Yaygın zorluklar: Doğru kelime veya isim ile ilgili problemler – Yeni insanlarla tanışırken isimleri hatırlamakta zorluk – Sosyal ya da iş ortamlarında görevleri yerine getirme konusunda zorluklar. – Birinin okuduğu materyali unutmak – Değerli bir nesneyi kaybetme veya yanlış yerleştirme – Planlama veya organizasyonla ilgili sorunların artması

Beyinde Alzheimer ile ilgili değişiklikler, hastalık belirtilerinden yıllar önce başlar. Yıllarca sürebilen bu süreye Preklinik Alzheimer hastalığı denir. Alzheimer’ın ilk evresinde, kişi bağımsız olarak çalışabilir. Hala araba kullanabilir, çalışabilir ve sosyal aktivitelerin bir parçası olabilir. Buna rağmen, kişi tanıdık kelimeleri unutmak ya da gündelik nesnelerin yerini unutmak gibi hafızada bir süre kalmış gibi hissedebilir.

Alzheimer hastalığı tipik olarak üç genel aşamada yavaş ilerler; hafif (erken evre), orta ve şiddetli (geç evre). Alzheimer insanları farklı şekillerde etkilediğinden, demans semptomlarının zamanlaması ve ciddiyeti, her insanda Alzheimer’ın evreleri boyunca farklı şekilde ilerledikçe değişir. Alzheimer hastalığının semptomları hastalığın ilerleyiş hızı değişiklik gösterse de zamanla kötüleşir. Ortalama olarak, Alzheimer hastası tanıdan itibaren dört ila sekiz yıl yaşar, ancak diğer faktörlere bağlı olarak 20 yıl kadar da yaşayabilir.


Beynin tutulan alanlarına ait işlevler kademe kademe kötüler ve bellekte (özellikle kısa süreli bellek), yoğunlaşmada, yönelimde, soyut düşünmede bozuklukların yanı sıra kişilik değişiklikleri ortaya çıkar ve önünde sonunda yıkanma ve giyinme gibi gündelik etkinlikleri yerine getirme yetisi kaybolur.

Alzheimer hastalığı bellek, dil ve mantıklı düşünme de dahil olmak üzere bütün zihinsel yetilerde ilerleyici kötülemeye, gündelik etkinlikleri ve davranışları yerine getirme yetisinde değişikliklerin eşlik ettiği bir hastalıktır. 30’lu yaşlarının sonlarında Alzheimer hastalığına tutulduğu bildirilen bireyler olmakla birlikte, hastalık genellikle 60 yaşından sonra ortaya çıkar. Araştırmalar beyindeki özgül bazı sinir hücrelerinin dejenere olduğunu ve beynin sözcük anlamında büzüştüğünü göstermiştir. / Nöroloji Uzmanı Uz. Dr. Levent Kor

Eğer siz de unutkan bir insan olduğunuzu düşünüyor veya unutkanlık hastalığı belirtileri gösteriyorsanız en kısa zamanda randevu alarak muayene olabilirsiniz. Böylece unutkanlık hastalığının önüne geçebilir ve daha sağlıklı bir yaşam sürebilirsiniz.

Ayrıca hastalar unutkanlıkları için kaygılanmamalıdır. Çünkü bu durumun sürekli düşünülmesi unutkanlığın ilerlemesine neden olabilir. Zihnin dinlenmesi için yeteri kadar uyku gerekir. Bu nedenle unutkanlık hastalığı olanların yeteri kadar uyumaya özen göstermesi gerekir. Bu şekilde hastalar kendi unutkanlıklarını azaltabilir ve hastalığın ortaya çıkmasına engel olabilir.

Kitap okumayan hastaların kitap okuma alışkanlığı edinmesi, bulmaca çözmek, yapbozlarla ilgilenmek, işe veya eve giderken rutin yolların dışında rotalar kullanmak, yapılması gereken aktiviteleri not etmek, yabancı dil öğrenmeye çalışmak, daha sosyal bir insan olmaya çalışmak, yeni öğrenmeler gerçekleştirebilecek eğitimlere katılmak ve zihnin daha fazla yorulmasını önlemek için gereksiz şeylere takılmamak bireysel olarak uygulanabilecek tedavi yöntemleridir.

Unutkanlık hastalığının tedavisi için bir takım ilaçlar doktor kontrolünde kullanılabilir. Bu ilaçlar mutlaka doktorun önerisi ile alınır. Eğer unutkanlık hastalığı vitamin eksikliğinden kaynaklanıyorsa doktor vitamin ilaçları kullanılmasını ister. Eğer psikolojik nedenlerden dolayı unutkanlık oluyorsa psikiyatri ilaçları önerilir. Nörolojik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan unutkanlık hastalıklarında ise nöroloji uzmanı bir takım ilaçların kullanılmasını isteyebilir. Bunun dışında bireysel olarak hiçbir ilacın kullanılmaması gerekir. Çünkü yanlış alınacak bir ilaç hastanın durumunu daha da kötüleştirebilir. Unutkanlığın ortadan kaldırılması veya azaltılması için insanların yaşam tarzlarını değiştirmesi de gerekebilir.

Genelde tanı ve unutkanlığın seviyesini ölçmek için uzmanlar tarafından hazırlanmış bir takım sorular hastaya sorulur. Bu sorular hastanın kendi hayatını ve günlük yaşamını ilgilendiren sorulardır. İyi tanınan bir kişinin isminin unutulup unutulmadığı, bir gün önce yapılan aktivitelerin hatırlanıp hatırlanmadığı, hafıza sorunları yaşanıp yaşanmadığı, haftanın günlerinin unutulup unutulmadığı, bir nesnenin aranırken ne olduğunun unutulup unutulmadığı, anahtarın oldukça fazla kapı üzerinde veya evde unutulup unutulmadığı gibi sorular tanı için hastaya sorulur. Sorulan sorulara verilen evet yanıtı eğer fazlaysa unutkanlık hastalığından söz edilir. Bu tür testler ile hastalığını teşhisi konulur ve buna uygun tedavi uygulanır.

Unutkanlık hastalığının ortaya çıkması fiziksel veya psikolojik nedenlere bağlı olabilir. Yoğun stres altında çalışmak veya çok fazla dikkat edilmesi gereken durumlara maruz kalmak unutkanlığa neden olabilir. Ayrıca bazı ciddi hastalıklar da unutkanlığa neden olur. Bu nedenlere bağlı olarak unutkanlık hastalığı yaşayanlar psikoloji ve nöroloji bölümlerinde muayene olması gerekir. Ancak ilk başvurulması gereken yer nöroloji doktorudur. Unutkanlık hayat kalitesini oldukça fazla etkilediği için bu süreç uzatılmamalıdır.

Bütün bu unutkanlık durumları bilginin depolanamamasına neden olur ve unutkanlık hastalığı ortaya çıkar. Uzun süreli bellek ise neredeyse sınırsız kapasiteye sahiptir ve öğrenilmiş bütün bilgiler burada yer alır. İnsanın ihtiyacı olan bilgiyi kullanabilmesi için uzun süreli bellekten bu bilginin getirilmesi gerekir. Ancak çeşitli nedenlere bağlı olarak buradan bilgi getirilemez. Bu durum unutkanlığa ve ilerleyen süreçte unutkanlık hastalığına neden olur. Yine travmalar veya hastalıklar vs. gibi durumlardan dolayı uzun süreli bellekteki bilgiler bozulabilir. Bu nedenle bilgi unutulur ve bu durumun sürekli yaşanması unutkanlık hastalığına neden olur. Ayrıca tiroid hormonu bozuklukları, kaygı bozuklukları, ağır depresyon, sinir sistemini etkileyen hastalıklar, folik asit eksiklikleri, vitamin ve mineral eksikliği, hafızayı etkileyebilecek travmalar, beyindeki herhangi bir tümör de unutkanlık hastalığına neden olabilir.

Unutkanlık hastalığının nedenleri hafıza ile ilgili olarak iki farklı şekilde ele alınır. Bunlar kısa süreli hafıza ile ilgili olanlar ve uzun süreli bellek ile ilgili olanlar olarak birbirinden ayrılır. Kısa süreli hafızanın kapasitesi oldukça sınırlıdır ve buradaki bilgilerin unutulma süresi de oldukça kısıtlıdır. Bu nedenle kısa süreli hafızadaki bilgilerin unutulması birçok nedenden dolayı olabilir. Bu bellekteki bir bilginin öğrenilebilmesi veya akılda tutulabilmesi için kodlama ve dikkat gereklidir. O an öğrenilmek istenen bilgiye odaklanmayı güçleştiren her şey unutkanlığa sebep olur. Buna kısa süreli hafızaya müdahale denir. Böyle durumlarda kısa süreli bellekteki bilgiler bozulur ve unutulur. O an öğrenilmek istenen bilgi dışındaki şeyler öğrenilirken, asıl öğrenilmek istenen bilgi unutulur. Bu duruma da bilimsel olarak yerini alma denir. Ayrıca insanlar farklı nedenlere bağlı her bilgiyi öğrenmek istemezler. Böyle durumlara da güdülenmiş unutma adı verilir.

Unutkanlık hastalığı farklı nedenlerden dolayı ortaya çıkabildiğinden hastalarda farklı belirtiler görülmesi normaldir. Her hastada aynı belirtilerin gözlenilmesi beklenemez. Bazı hastalar yakın zamanda yediği ve içtiği şeyleri unuturken, diğer bir grup hasta ise yapması gereken şeyleri unutabilir. Bununla birlikte bir nesnenin daha önce koyulduğu yerin unutulması da olasıdır. Ancak en yaygın belirtileri: Günlük yaşamdaki rutin aktivitelerin ve işlerin unutulması, Daha önce izlenmiş bir filmin, okunmuş bir kitabın, düşüncelerin veya bir başkasıyla yapılmış sohbetin unutulması, İş hayatında yapılması gereken işlerin unutulması ve aksatılması, Önceden birçok kez gidilmiş ve ziyaret edilmiş bir adresi unutma veya bulmakta zorluk çekme,  Basit seçimlerde bile kararsızlık yaşama veya karar vermede zorlanma,  Normalde ilgi çekici gelen şeylere karşı olan ilginin yitirilmesi ve hissislik, Yoğun depresyon, Anksiyete veya sinirlilik halidir. Bunlar en yaygın belirtiler olsa da unutkanlık hastalığının belirtileri arttırılabilir.  Özel olan günleri unutmak, sahip olunan eşyaları kaybetmek, aile bireylerinin veya yakın çevredeki insanların isimlerini unutmak, konuşma esnasında sözcükleri unutmak vs.  gibi daha fazla belirti de sayılabilir. Hastalık her bireyde farklı seyredebileceği için belirtileri bu denli fazladır.

Bu nedenle çevresindekiler ve aileleri bu hastaların hayatlarını kolaylaştırmak için özen göstermeleri gerekir. Unutkanlık hastalığının anlaşılabilmesi için hafıza kavramını da anlamak gerekir. İnsan hafızası kısa süreli bellek ve uzun süreli bellek olmak üzere ikiye ayrılır. Kısa süreli bellekte en fazla 6 ila 9 adet arasında bilgi işlenir. Bu bilgiler çok kısa olarak burada kalır ve herhangi bir kodlama ile uzun süreli belleğe alınmazsa unutulur. Kısa süreli bellekteki bilgiler kodlama ve tekrar ile olsa da uzun süreli belleğe alınamıyorsa bu unutkanlık hastalığını işaret eder. Ayrıca uzun süreli belleğe kaydedilen bilgilerin geri getirilmesi mümkün olmuyorsa bu da unutkanlık hastalığını işaret eder. Her iki hafıza sorunundan dolayı da unutkanlık ortaya çıkar.

Halk arasında unutkanlık hastalığı yalnızca yaşlılarda görülüyor gibi bir kanı olsa da bu doğru bir kanı değildir. Her yaştan insanda farklı nedenlere bağlı olmak üzere unutkanlık hastalığı olabilir. Genç yaştaki insanların da unutkanlık hastalığı geçirme olasılığı vardır. Bazı durumlarda unutkanlık olağan görülebilir ve günlük nedenlere bağlanabilir ancak vitamin eksiklikleri veya hormon yetersizliklerinin sonucu olarak unutkanlık hastalığı ortaya çıkar. Bunun yanında ilerleyen yaşlarda nöropsikiyatrik hastalıklardan olan alzheimer ve demans da ortaya çıkabilir. Bu hastalıkların en yaygın semptomlarının arasında unutkanlık ve ağır depresyon yer alır. Demans ve alzheimer hastalarının hayatlarını sürdürmesi oldukça zordur.

Modern yaşamın getirdiği stres ve yaşam tarzı insanların hayatını olumsuz olarak etkileyebilir. Bu yaşam tarzı çoğunlukla çeşitli hastalıklara neden olur. Hareketsiz, asosyal bir yaşam ve yoğun iş stresi psikolojik ve nörolojik sorunlara yol açabilir. “Unutkanlık hastalığı nedir?” sorusu bu nedenle son zamanlarda oldukça fazla sorulmaktadır. Çünkü unutkanlık insanların günlük yaşamına ve insanların iş hayatına olumsuz etki yapar. Bu durumlar da psikolojik olarak insanları olumsuz düşünmeye iter. Böyle bir kısır döngüye girmek unutkanlığı daha da arttırır ve sonunda unutkanlık hastalığına yol açar. Unutkanlık hastalığının sebepleri çok farklı olabilmektedir. Ancak ciddiye alınması gereken bir durumdur ve tedavisinin çabuk yapılması gerekir. İnsanların bireysel olarak da uygulayabileceği önlemler vardır ancak öncelikle tanı koyulması gerekir. Unutkanlık hastalığının tanısı genellikle nöroloji ve psikoloji uzmanları tarafından bazı testlerin uygulanmasıyla konulur. Hastalığı ortaya çıkaran nedenler dikkate alınarak tedavi uygulanır ve unutkanlık hastalığının önüne geçilmeye çalışılır. Peki unutkanlık hastalığı nedir, ne gibi belirtileri vardır ve neden ortaya çıkmaktadır?

Psikoterapide esas hedef, panik atak ya da diğer kaygı bozukluklarına yol açan ve limbik sistemde birikmiş ve hapsolmuş olan kaygı fazlalığından kurtulmaktır. Özellikle çocukluk ve ergenlik dönemlerinde (yetişkinlikte yaşanan travmatik deneyimlerin panik atağa yol açmayacağı anlamına gelmez) yaşanan travmatik deneyimler sonucu oluşan kaygı birikmesi, EMDR tekniğinden faydalanılarak yapılan travma psikoterapisi ile ortadan kaldırılır; panik atak, psikoterapi çalışması klinik nosyonu olan ve EMDR yönteminde deneyimli bir psikoterapist tarafından titiz bir şekilde yapıldığında tamamen ortadan kalkar. Panik atak hiçbir zaman tam olarak iyileştirilemez türünden inançlar psikoterapi çalışmasının sağlıklı bir şekilde yapılmaması ve/veya sadece ilaç tedavisi uygulanması nedenleri ile insanlar arasında yerleşmiş yanlış bir inançtır. Özetle, kişinin büyük içsel acılar yaşamasına neden olmakla kalmayan, aynı zamanda hayattaki işlevselliğini de büyük ölçüde bozan bu sorunla yaşamak artık insanların kaderi değil.

En sık karşılaştığımız panik atak türlerinden olan ve kişilerin kalp krizi geçirdiğine inandıkları panik ataklarda, kişiler bunun kalpleri ile ilgili bir hastalık olduğuna ve kalp krizi yaşıyor olduklarına inanıp hastanelerin acil bölümlerine koşarlar. Yaşadığı şeyin panik atak olduğu söylendiğinde dahi, atak esnasındaki ölüm korkusu o denli büyüktür ki panik atağı tekrar yaşayan kişi kendini acil servise gitmekten kendini alıkoyamaz.Özellikle çocukluk ve ergenlik dönemi boyunca, çocuğun yaşadığı olumsuz deneyimlerin sonucu olarak yaşadığı temel duygu korku ve kaygıdır. Suçluluk, öfke, utanç gibi diğer temel duygular kaygı ve korkudan türer.

Özetle, panik atak esnasında oluşan olumsuz düşünceler, beden duyumları ve diğer semptomlar panik atak yaşamada tetikleyici de olurlar. Bu kısırdöngü, panik atak yaşayan kişilerin kafasını iyice karıştırır ve neyin neye neden olduğunu anlamalarını güçleştirir. Bu kısır döngüsel durumun kendisi kişiyi sürekli tetikte tutar ve panik atak yaşamamak için kaçınmaları gereken yer ve durumların sayısını artırır.

Belirli bir fobi eşliğinde olmadan gelişen panik ataklarda, panik atağı tetikleyen bir çok etken olabilir. Fobik olunan yer ve durumlara maruz kalmasının kişinin panik atak yaşamasına neden olduğunu biliyoruz. Diğer taraftan, kişinin panik atak yaşamakla özdeşleştirdiği düşünceler, beden duyumları, aktiviteler de panik atak yaşanmasını tetikleyebilir. Örneğin hızlı yürümek, panik atak yaşama korkusunun kendisi ya da düşüncesi, kalp atışının hızlanmasına neden olabilecek çeşitli aktiviteler, kahve içmek, spor yapmak, daha önce yaşadığı panik atağa eşlik eden fiziksel duyumların (terleme, göğüs ağrısı, boğuluyormuş gibi hissetme vb.), düşüncelerin (“ya tekrar panik atak yaşarsam”, “ya kontrolümü kaybedersem”, “ya delirirsem”, “ya rezil olursam” vb.) kendileri de panik atağı tetikler.

Panik atak yaşayan kişi panik atağını tetiklediğine inandığı belirli durumlardan ne kadar çok kaçınırsa panik atağa bağlı fobilerin şiddeti ve sayısı artar. Örneğin, kişi alışverişe, işe gitmekten ve araba kullanmaktan kaçınmaya başlamışsa, nihayetinde hiç dışarı çıkmamaya başlayabilir, dolayısıyla fobik olduğu durumlar çeşitlenir.

Panik atak yaşama korkusunun kendisi ya da düşüncesi de panik atağa yol açabilir. Başka kaygı ataklarının geleceği beklentisi ve korkusu hem panik atağın şiddetini hem de fobi geliştirilen durumdan kaçınma davranışının derecesini artırır. Panik atağa eşlik eden fobi türleri çok sayıda olmakla birlikte en çok karşılaştıklarımızdan bazıları kapalı alanlar, yüksek bir yerde olmak, uçak, tünel, deniz araçları, köprü, asansör, sosyal ortamlar, kan görmek, enjeksiyon, kedi/köpek/sürüngen canlılar/böcek gibi hayvanlar, fırtına/şimşek çakması/gök gürültüsü, belirli bir performansı göstermek gereken durumlar (topluluk önünde konuşmak, sunum yapmak, sınav, sahneye çıkmak vb.), toplu taşıma araçları, araba kullanmaktır.

Birçok durumda kaygı atağı ilk nerede ortaya çıktıysa kişi orada bulunmaktan kaçınır ve o durum veya yere karşı fobi geliştirir. PA ve fobi istisnalar olmakla beraber genellikle bir ya da birkaç fobi ile beraber ilerlerler. Panik atak yaşayacağı korkusu ile gelişen fobi nedeniyle oluşan kaçınma davranışı korkuyu büyütür, büyüyen korku fobiyi güçlendirir. Sonuç itibariyle, panik atağın yoğunluğu fobinin yoğunluğunu ve sayısını, fobinin yoğunluğu ve sayısı da panik atağın yaşandığı durumların sayısını ve çeşitliliğini artırır. Bu durumda, PA fobiyi, fobi de PA’yı besler ve güçlendirir hale gelir. Zaman geçtikçe, kişinin panik atak yaşadığı yer ve durumların sayısı genellikle artar.

Panik atağın genellikle tetikleyen bir faktör sonucu ortaya çıktığını görüyoruz. Bu faktörler çok çeşitlidir ve kişiden kişiye farklılık gösterir. Genellikle panik atak çeşitli fobi ve korkular eşliğinde olur. Fobiler belirli durum ve yerlerde yoğun korku yaşanma halleridir. Kişi fobik olduğu bir durumun içine girdiğinde panik atak yaşar ve bir süre sonra da panik atak yaşamamak için korktuğu ve panik atak yaşayabileceği durumlardan ve/veya yerlerden kaçınır. Örneğin, kalbinin hızlı atmaması için yavaş yürür, kaygı atağı alışverişlerde geliyorsa alışverişe çıkmaktan kaçınır, sosyal fobisi varsa sosyal ortamlara girmek istemez. Yaygınlaşan panik atakta, kaçınma hali evden hiçbir şekilde çıkmak istememeye kadar varabilir. Genelde ilk panik atak hangi durumda yaşadıysa o konuyla ilgili fobi oluşur. Başka durum veya yerlerde de panik atak yaşandığında PA yaşanan yer ve durumlar genişler.

Panik atağın ortada güncel olan hiçbir neden yokken ve kişinin fark ettiği bir tetikleyici olmadan da yaşandığı görülür. Bu şekilde gelişen panik atakta kişi aniden yükselen ve birkaç dakikadan birkaç saate kadar süren hatta bütün güne yayılan yoğun bir kaygı atağı yaşar. Her ne kadar panik atak yaşayan kişi panik atağı o anda neden yaşadığını anlayamasa da klinik değerlendirmede panik atağı tetikleyen bazı unsurların olduğu ortaya çıkar. Yani kişinin fark ettiği bir tetikleyici olmaması panik atağı tetikleyen bir durum, yer, düşünce, beden duyumu ya da bir hissiyat olmadığı anlamına gelmez.

Panik atak kaygı bozukluğu sınıfına giren bir psikolojik sorundur. Aniden gelişen ve yoğun bir biçimde ortaya çıkan ve birkaç dakikadan birkaç saate kadar sürebilen kaygı atağı şeklinde kendini gösterir.Panik atak, kişide çocukluk döneminden itibaren yaşadığı travmatik olayların yarattığı kaygı ve korku duygularının birikmesi sonucu oluşan bir psikolojik sorundur. Bu birikme beynimizin limbik sisteminde olur. Diğer bir deyişle, limbik sistemde birikmiş ve hapsolmuş kaygı ve korku duygularının, güncel hayatta aniden ve yoğun bir şekilde kaygı atağı şeklinde ortaya çıkması kişinin panik atak yaşamasına neden olur. Panik atağa yol açan ve ister çocukluk ve ergenlik ister erişkinlik döneminde yaşanmış olan travmatik olaylar çok çeşitlidir. Bu deneyimler panik atak yaşayan kişilerle yapılan titiz bir klinik değerlendirme ile psikoterapide ortaya çıkartılır.


Tedavi neden-sonuç tespiti analizi, koşulanmaların yumuşatılması ve algının sağlıklılaştırılması gibi basite indirgeyerek sıralayabileceğimiz aşamalardan oluşur. Hasta ve hasta yakınları ile yardım alınan psikolog arasında güven ilişkisine dayalı güçlü bir işbirliği tedavinin olumlu gelimesinde oldukça önemlidir. Yerinde ve zamanında doğru adımlar atıldığında beyin ve sinir sisteminde fiziksel bir arızaya dayalı olmayan, mizaç, duyarlılık ve birikim sonucu ortaya çıkan bu tür rahatsızlıklar büyük ölçüde tedavi edilebilmektedir. Gecikmeyin ve adım atın lütfen. Bir de unutmayalım ki bu tür baskı gücü yüksek psikolojik rahatsızlıklar zamanla başka psikolojik rahatsızlıklara da tetikleyici olabilmekte ve hastayı çok uçlu bir psikolojik bozukluğa sürükleyebilmektedir.

Deneyimli bir psikoloğun seçilmesi,devamlılık konusunda özenli olunması ve yarıda bırakılmaması önemlidir. Tedavinin ilaç desteği gerektiren yönü haricindeki seyri psikolojik destekle gerçekleşmektedir. Sebepler zincirinde mizaci yatkınlık ve yetişme tarzı gibi uzun süredir yaşanan koşullanmalar olduğundan bu tedavide aceleciliğe yer yoktur. Doğru bir tedavi alınırsa bu tür rahatsızlıklar büyük oranda çözülebilen rahatsızlıklardır. Ancak ertelenmemeli, gecikilmemeli ve çabuk adım atılmalıdır.

Obsesif kompulsif bozukluk yaşayan insanlara hiç zaman kaybetmeden tedaviye başlamamalarıdır. Çünkü bu rahatsızlığın yardım alınmadan çözülmesi mümkün değildir. Ertelendikçe rahatsızlıkta daha fazla yoğunlaşma olacağı ve tedavisinini de bu nedenle daha uzun süreceği açıktır. Obsesif kompulsif bozuklukların tedavisi klinik deneyim gerektiren,devamlılık isteyen ve sabır gerektiren bir tedavidir.

Rahatsızlık dirençli bir rahatsızlık olduğundan acele edilememli,aceleye getirilmemeli ve terapi sürecinin sindire sindire yaşanması önemsenmelidir.Çünkü rahatsızlığa yol açan mizacı koşullanmaların ve rahatsızlığı pekiştiren yaşanmışlıkların çözüme kavuşturularak algının normalleşmesi bu tedavi sürecinin en önde gelen hedefidir.Rahatsızlığın dirençliliği nedeniyle bu algıların normalleşmesinin sağlanması için hastanın da psikoloğun da bir zamana ihtiyacı olacağı aşikardır.

Rahatsızlığın ideal tedavisi psikiyatrist ile psikolog işbirliğiyle yürütülenidir. Çünkü hat safhaya gelmiş bir obsesfif kompulsif bozuklukta elbette ilaç desteğine ihtiyaç duyulacak noktalar da vardır. Ancak ilaç tedavisinin buradaki işlevi rahatsızlığın daha fazla ilerlemesini durdurmak ve hastada bir psikolojik rahatlama ve yumuşama sağlayarak onun psikoterapiye daha yatkın hale gelmesini sağlamaktır. Bu noktadan sonra iş psikoloğa düşmektedir. Orta vadeli,düzenli ve devamlı yürütülmesi gereken bir psikolojik destek sürecine ihtiyaç vardır. Tüm psikolojik rahatsızlıklar neden-sonuç ilişkisiyle ortaya çıkarlar. Bu süreçte obsesif kompulsif bozukluğa yol açan etkenlerin tespit edilmesi ve bunların ortadan kaldırılmasını sağlayacak bir psikoloik destekle hastanın bu sorunu aşması hedeflenecektir.

İlaç tedavisi ile bir miktar psikolojik yoğunluk düşürülebilir ama bu rahatsızlığın tedavi edildiği anlamına gelmez.Çünkü ilaç kullanımı kesildiğinde aynı rahatsızlığın tekrar ortaya aynı şiddetiyle çıktığı şimdiye kadarki tecrübelerimizde yaşanarak görülmüştür.Bu nedenle obsesif kompulsif bozukluklarda sırtını ilaca dayayarak tedavi çoğunlukla zaman kaybetmeye neden olmaktadır.

Aslında obsesif kompulsif bozukluklarda mizaci yatkınlık ve yetiştirilme tarzı bu rahatsızlığın iki önemli kaynağıdır.Bir de başlangıç safhasında önemsenmemesi ve rahatsızlığın aşırı ilerlediği zamana kadar tedavisi ile ilgili adım atılmaması sık rastladığımız durumlardır.Ayrıca obsesif kompulsif bozukluklar psikiyatrik destekle ve ilaçla tek başına çözülemeyen yanısıra psikolojik destek ve psikoterapi almayı gerektiren dirençli rahatsızlıklardandır.

Üçüncü aşama olan pekişme aşaması obsesif kompulsif bozuklukların artık yerleştiği,iç dünyada saklanamadığı ve hassasiyetlerin takıntı düzeyine gelerek yaşayan insanı zorladığı bir noktadır.Genelde bu aşama 22-32 yaşlar arasına tekabül eden yıllarda yaşanır.Obsesif kompulsif bozuklukların pekişme aşamasına gelmesinden sonra rahatsızlık artık kroniklik yani süreklilik kazanmıştır.Yaşayanda duyarlılığın hat safhaya varmasına,tepkilerin kontrolünün adamakıllı kaybedilmesine ve hastanın kendisiyle,diğer insanlarla ve yaşamla ilişkisine yansımasının belirginleşmesine başlamıştır.Yaşam konforunu çok fazla düşüren,psikolojik yorgunluğu çok fazla arttıran ve zamanla buna ek olarak “tükenmişlik sendromu”nun da yaşanmasına yol açan bir potansiyele sahiptir.Hassasiyetlerin zirve yapması,etkilenimlerin takıntı haline gelmesi,tepkilerin sağlıksızlaşması gibi bireyi aşırı zorlayan bir noktaya artık gelinmiştir.

Obsesif kompulsif bozuklukların ikinci evresi yerleşme dönemidir.Bu dönem kuluçka döneminde iç dünyada biriken hassasiyet ve birikimlerin daha yoğunlaştığı ve zaman zaman da bireyin kontrolünü aşarak dışarıya taşmaya başladığı dönemdir.Çoğunlukla 18-30 yaşlar aralığında yaşanan bu süreç kuluçka süreci kadar uzun sürmez.Çünkü değişik sebeplerle iç dünyada biriktirilen verilemeyn tepkilerin veya ertelenen tepkilerin artık yoğunlaşmaya başlaması söz konusudur.Sinir sisteminde de yorulmalar başladığından rahatsızlığı yaşayanlar zorlansalar da tepkilerin istemsiz olarak dışa taşmaya başlaması bu dönemdedir.Yaş itibarıyla bekarlığın bittiği evliliğin başladığı ve paylaşım içinde bir hayata geçildiği evre olması sebebiyle kuluçka döneminde başlayan birikim bu dönemde daha hızla katlanarak yönetilmesi zor bir hale gelir.Öyle ki rahatsız olunan şeylere karşı bir aşırı duyarlılaşma,hep bu şeylerle karşılaşma korkusu ve kaygısı iç dünyada bir panik havasının kuvvetlice esmesine sebep olur.Zaten var olan titizlik ve duyarlılık daha geniş ve kontrolsüz şekilde ortaya çıkmaya başlar.

Kuluçka dönemi çoğunlukla var olan titizlik,hassasiyet ve detaycılığa rağmen rahatsız olunan şeylere tepki verilmemesi,hissedilen sıkıntının içeride biriktirilmeye başlanmasıyla ortaya çıkar ve yaşanır.Mizaç olarak yatkınlığa bir de yerinde ve zamanında tepki verilememesi ve ruh dünyasında rahatsızlıkların bir gün nereye varacağı hesap edilemeden biriktirilmesi obsesif kompülsüf bozuklukların insanda yaşanılan kuluçka dönemidir.Bu dönem biraz da nereye varacağının bilinmemesi nedeniyle çoğunlukla önemsenmez ve bir gün kendiliğinden geçer zannedilerek insanların kendi iç dünyalarında saklanır.Kuluçka dönemi genellikle ergenlik döneminden itibaren yaşanan,bireyin kendisinin dışındaki dünya ile daha yoğun temas içine girdiği yıllarda kendisini gösteren,çoğunlukla da dışarıya hissettirilmeyerek maskeli yaşanan bir süreçtir.

Kısaca okb olarak da ifade edilen bu psikolojik rahatsızlık bir insanın bazı şeyleri takıntı haline getirmesi,takıntılarınca zorlanması sonucu ortaya çıkan ve psikolojik yönden aşırı yorucu olan bir psikolojik tarvma halidir.Bu alandaki istatistiklere baktığımızda kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülen bir yüzdeye sahiptir.Mizaç olarak daha çok duyarlı,titiz ve detaycı insalarda görülmektedir.Bu rahatsızlık insanlarda üç aşamada yerleşmektedir.Bunlar kuluçka dönemi,yerleşme dönemi ve pekişme dönemleridir.


Aldatmanın Aldatılan Eş Üzerindeki Psikolojik Etkilerine baktığımızda şu şekilde özetlenebilir; öfke, güven kaybı, kişisel ve cinsel güvende azalma, öz-saygının hasar görmesi, terk edilme korkusu, bunaltıcı yoğun duygular, kontrol duygusu, adalet duygusu görülmektedir. Çiftler terapiye bu sorunla geldiklerinde, çoğunlukla büyük bir duygusal kargaşa yaşadıkları görülür. Eğer, çift birlikte bu sorunu aşmaya adarsa kendini terapi hem birey için hem de çift için bir dönüm noktası olabilmektedir. Çünkü bu onlara yeni gelişmelerin, anlayışların ve bağlılığın kapısını açar. Ancak ilişkinin tekrar inşası, iki kişilik bir iştir. Buradan her iki eşin de üstüne düşen görevler vardır. Bunu aldatılan eşin tek başına gerçekleştirmesi mümkün değildir. Yeniden inşanın gerçekleşmesi büyük ölçüde evlilik dışı ilişkisi olan eşin çabası ile paraleldir.

Yapılan araştırmalara göre, bugün yaklaşık erkeklerin % 40’ının kadınların ise % 20’sinin evlilikleri sürerken başka bir ilişki yaşadıkları tahmin edilmektedir. Aldatmanın genel tanımı ‘ iki kişi arasındaki sözleşmeyi bozan her tür davranış’ olarak yapılmaktadır. Bu alanda çalışan Frank Pitman kitabında aldatmayı ilişkinin ihanete uğraması olarak tanımlar. Evlilik yaşantısında çocuk kaybından sonra en stresli yaşam olayı olarak belirlenen aldatmanın yıkıcı etkisi sadece eşlerden birinin evlilik dışı cinsel ilişki yaşaması yüzünden değil, temelde yalan ve gizlilik yüzünden olduğu görülmektedir. Yalan ve yalanı gizlemek ‘eşi atlatmak için girilen kasıtlı bir çaba harcamak’ yıkıcı oluyor.

Herkes sağlıklı bir evlilik ilişkisi olsun ister. Bunu ilk adımı bireyin önce ilişkisinin sağlıklılığı için kendi atması gereken adımları doğru bir şekilde atması sonra karşısındakinden beklemesidir. Atılacak adımlar sıraya konmamalı, paylaşma isteğinin önüne evliliklerde egolar geçmemelidir.

İnsan sevgisiz yaşayamaz. Cinselliksiz her şeyden önce üreyemez. Bu nedenle çiftlerin duygusal ve cinsel yönden birbirlerini doyurması hem evlilik kalitelerinin yükselmesinde, hem de aldatma ve aldatılma sorunlarının yaşanmamasında belirleyici olmaktadır. Unutmamak gerekir ki evlilik ilişkisi koşulsuz bir ilişki değildir. karşılıklılık ve gönüllülük esasıyla kurulur ve karşılıklılık ve gönüllülük esasıyla yürütülür. Ayrıca evliliklerde tek yönlü mutluluk anlayışı yoktur. Paylaşılan mutluluk anlayışı ve paylaşımların yarattığı mutluluktan beslenme vardır. Eşler bu konularda ilişkilerine önem vermeli ve birbirlerini gözetmelidir.

Bu konularda aslında çiftlerin yaşadığı sorunlar çoğunlukla yeterli iş birliği kuramamaları sonucunda ortaya çıkmaktadır. Gerek duygusal iletişimdeki ve gerekse cinsel yaşamdaki sorunlar aslında büyük ölçüde çözülebilir sorunlardır. Üstelik uzman yardımı alındığı zaman da paylaşılan özel tüm mahalleye ilan edilmemekte, uzmanla paylaşanın arasında kalmaktadır. Hal böyle iken işi oluruna bırakmak, sorunu çözmek yerine biriktirmek, yerinde zamanında hal çaresi aramamak sık rastladığımız sorunlar silsilesidir.

İnsan için her doyumsuzluk bir manüplasyon riskidir. Aç kalan çalar. Cinselikte de bu böyledir. Hele de günümüzdeki kentsel yaşamda, kitle iletişim araçları bu kadar gelişmiş ve yaygınlaşmış iken duygusal ve cinsel doyumsuzluklardan sadakat üretmek veya beklemek çok gerçekçi değildir. Öyleyse iş aldatma aldatılma karmaşasına varmadan bunun önlemleri alınmalıdır. Bu da duygusal konularda çiftlerin birbirleri ile samimi bir iletişim kurması ve duygusal yönden birbirlerini beslemesiyle, cinsel yönden ise gözetmesi ve mutlu etmesiyle mümkün olabilir. Sağlıklı bir evliliğin güvencesi de uyumlu bir cinsel yaşam ve doyurucu bir duygusal iletişimdir.

İnsanlarımızın zihnindeki duvarlar bu konuların halen sağlıklı ele alınmasında maalesef engel teşkil etmeye devam ediyor. Bu nedenle de çözülebilecek iken bir çok evlilik ilişkisinde cinsel sorunlar yaşanıyor,utanma nedeniyle bu sorunların çözümü için zamanında adım atılamıyor ve eşler arasında sağlıklı bir iş birliği kurulamıyor.

Kadın ve erkeklerin evlilik ilişkisinde bakımlı olmaları, eşlerinin zevkleri ve beklentilerini gözetmeleri, ilişkilerinin kendileri odaklı olmadığı aksine bir paylaşım olduğunun bilincinde davranmaları önemli bir gerekliliktir. Aldatmalar çoğunlukla ya duygusal iletişimdeki yetersizlikler nedeniyle ya da cinsel paylaşımdaki halledilemeyen sorunlar nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Bir de insanlarımızda utanma duygularının yoğunluğu nedeniyle cinsel sorunlar noktasında yardım alma yönü zayıftır ve çok gecikmeli olarak profesyonel yardıma baş vurulmaktadır. Cinsellik insanlar için aslında bir ihtiyaçtan öte insanlığın var olması ile ilgili bir konudur. Zira üreme cinsel ilişki yoluyla sağlanmaktadır ve bu konunun ayıp olmaktan çıkarılması, bilinicinin normalleştirilmesi gerekir. Ama toplum olarak halen o olgun noktaya maalesef ulaşamadık.

Bu yaklaşım şimidye kadar gördüğümüz çok yaygın bir evlilik sorunudur ve çok evlilik ilişkisinin de başını ağrıtmıştır.Aslında insanların birbirlerine eş olduktan sonra daha bir bütünleşmesi,daha fazla ilgi göstermesi,daha çok şey paylaşması ve bu paylaşımlardan da keyif alması gerekmektedir.Fakat gelin görün ki insanlarımızda bunun tam tersi yaşanmakta ve evlilikten sonra insanlar nasıl davranırlarsa davransınlar eşlerinin kendilerinden vazgeçmeyeceğini düşünmektedir.Bu nedenle de evlilik ilişkilerine egoların savaşı hakim olmaya başlamaktadır.

Kadınıyla erkeğiyle eşler hayat arkadaşları nezdinde değerli ve öncelikli olduklarını görmek ve hissetmek isterler. Aslında cinsel yaşamın sağlıklı gelişmesinde de ilgi,duygusal iletişim ve karşılıklı anlayış oldukça önemli bir role sahiptir. Tek taraflı olarak hiç bir evlilik ve o evlilikteki cinsel yaşam verimli bir noktaya ulaşamaz. Bu nedenle insanların evlilik ilişkilerini aynı çocukları gibi özenle ele almaları ve gözetmeleri önemlidir.
Ülkemizde genellikle evlilik gerçekleşene kadar yoğun bir ilgi dönemi yaşanır,evlilik gerçekleştikten sonra ise ilişki güvenceye alındı zannedilerek gevşeme ve bencilleşmeler başlar.

Özellikle kadınlarımız erkek cinselliğinin, erkeklerimiz kadın cinselliğinin içeriği hakkında yeterli bilgiye sahip olmadan evlenmekte, bu nedenle evliliklerdeki cinsel yaşamın oturması ya zaman almakta ya da gerçekleşmemektedir. Bir diğer eksiğimiz ise flört ve nişanlılık dönemindeki ilgi yoğunluğunun evlilikle birlikte kaybedilmesi,ilgisizlik sorunun ortaya çıkması ve bunun yarattığı duygusal kopukluklardır.

Bizim kültürümüz cinselliği evliliğin içine yerleştirmiş olan bir kültürdür. Zaten evlilik de bizim kültürümüzde meşru cinsel doyum, meşru üreme ve kadın-erkek arasında tamamlayıcı işbirliği amacıyla yapılır. Bu nedenle evlilik ilişkilerinde sağlıklı bir cinsel yaşam ve sağlıklı bir duygusal bütünleşme fevkalade önemlidir. Evlilikte cinsel yaşamın sağlıklı olması kadın ve erkeğin ortak gayreti,anlayışı ve iş birliği ile sağlanır.Toplumsal olarak bu konudaki en önemli eksikliğimiz cinselliğin tabu olarak görülmesi ve bu konuda yeterli bilgiyle gençlerimizin donatılmaması sonucu ortaya çıkan cinsel cehalettir.

Nikah akdiyle kurulan evlilik birlikteliği aslında bir güvence senedi değildir. Evlilik dediğimiz şey de insanları zaaflarından arındıran ve evliyalaştıran bir yaşam tarzı değildir. Önemli olan başta eş seçimini akılcı ve doğru yapmak, bu seçim esnasında denklikleri dikkate almak ve zamanın ruhuna uygun bir evlilik anlayışına sahip olarak evliliğe hazırlanmaktır. Nikah evliliğin sadece mukaveleye dönüşmüş halidir. Güvencesi değildir. Evlilik birlikteliğinin güvencesi ise eşlerin birbirlerinin beklentilerine cevap verebilmesidir.

Elbette ki kadınıyla erkeğiyle hiç bir eş aldatılmak istemez. Ancak evliliklerde aldatılmaya uğramamanın yolunun nelerden geçtiğini de kadınıyla erkeğiyle iyi bilmek gerekir. kaldı ki ülkemiz ve kültürümüzde insanlar evliliklerini eşlerini aldatmak için kurmazlar. Yola çıkar iken genelde niyetler iyidir. Ancak evlilikte yaşanan değişik uyumsuzluklar, sevgi aktarımındaki yetersizlikler, ilgi eksiklikleri uzun süre aşılmadığında ortaya çıkan psikolojik birikim insanlarda zaaf oluşmasına ve ilişkilerindeki eksikliği başkalarıyla tamamlamaya yönlendirmektedir.

Aldatma; eşi olan bir insanın eşi dışında bir insanla girdiği cinsel veya duygusal bir ilişkiye aldatma deriz. Bu sorun özellikle evliliklerde çok büyük bir güven kaybı ve yıkıma yol açma potansiyeline sahiptir. Hukuken de boşanma sebebidir. Aldatma fiziksel ve duygusal aldatma olmak üzere ikiye ayrılır. Fiziksel aldatma eş dışında bir insanla cinsel ilişkiye girmektir. duygusal aldatma ise eşi dışında bir insanla cinsel ilişkiye varmayan bir şekilde duygusal olarak yakınlaşmaktır. Doğrusu sağlıklı bir evlilik için her iki durum da sorundur ve eşler arasında başta güven kaybı olmak üzere çok yönlü sıkıntılar yaşanmasına yol açmaktadır.

İkinci adım sakinleşmektir; çünkü bu şekilde duygularınızın dengelenmesi, zihninizin nefes alması ve fikirlerinizin akması daha kolaydır. Böylece ıstırap gücünü kaybedecektir. Bu içsel duruma ulaşmak için kullanabileceğiniz rahatlamak, yürüyüşe çıkmak, ve farkındalık stratejileri kullanmak gibi teknikler vardır. Üçüncü adım probleme takılmayı bırakıp çözümlere odaklanmaktır. Bu duruma nasıl geldiğiniz önemli değildir. Dolayısıyla, yapmanız gereken son şey neyin olup olamayacağını tahmin etmeye çalışmaktır. Elzem olan şey problemi objektif bir şekilde tanımlamak ve bununla başa çıkma stratejileri üzerine düşünmektir.

Bundan dolayı; nasıl dinleyeceğini, anlayacağını ve yakın olacağını bilen biri ile bir diyalog sürdürün. Diğer insanlar ile konuştuğunuzda irrasyonel fikirlerinizi ve acınızı besleyen herhangi bir şeyi fark edebilir olacaksınız.

Aşırı endişe, patolojik endişeden kaynaklanır. Bunlar, aynı şeyler hakkında düşünmeyi ve olumsuz sonuçlara hazırlanmayı bırakamadığınız zihinsel durumlardır. Bu; sorunu çözmekten çok büyüten ve ayrıca duygusal huzursuzluğunuzu da yoğunlaştıran bir ruminasyon türüdür. Benzer şekilde, şundan bahsetmek de önemlidir: patolojik endişe, amigdalanız ile prefrontal korteksiniz arasında gerçekleşen ilginç bir geribesleme döngüsünden doğar. Amigdala, riskleri tespit edip beyne alarm mesajları göndermek üzere tasarlanmış bir bölgedir. Bu sinyal son derece spesifik duygusal durumlara dönüşen bir sinyaldir: korku ve acı. Bu durumlar var olduğunda da prefrontal korteksiniz mantıklı bir şekilde düşünemez ve endişelerinize refleksif bir şekilde daha doğru cevaplar veremez. Peki bu durumda ne yapabilirsiniz? Beyninizi besleyen patolojik endişe ve olumsuz enerjiyi azaltmanın bir yolu konuşmaktır. Sözlü stratejiler, sıkıntıyı azaltmak için duygusal boşalma mekanizmaları olarak çalışır.

Dr. Freeston ve takımının çalışmasına göre endişelerinizin çoğunun iki çıkış noktası vardır: Önemsersiniz, çünkü olumsuz bir olayın gerçekleşeceğini öngörürsünüz. Örneğin; insanları hayal kırıklığına uğratmaktan, beklediğiniz şeyleri başaramamaktan, sizin için anlamlı olan bir şeyi kaybetmekten ve belirli şeyleri belirli şekillerde yapmadığınız için suçluluk hissetmekten korkarsınız. Önemsemenizin ikinci sebebi ise son derece ilginçtir. Ortalamaya vurulduğunda, belirli şeyler hakkında “çok endişelenmenin” sizi sorumlu hale getirdiğine inanmaya başlamışsınızdır. Sanki belirli şeyler üzerinde düşünmeye uzun saatler adamak bir çözüm bulmanıza ve durumlar üzerinde daha fazla kontrole sahip olmanıza yardımcı olabilecekmiş gibi endişelenirsiniz. Gerçekte durum bu değildir, çünkü aşırı endişelenmenin aslında yaptığı şey anksiyetenizi beslemektir.

Endişe normal bir psikolojik süreçtir. Amacı bir problemi, ne sebep ile olursa olsun iç rahatlığınızdan çalan bir şeyi, çözmektir. Bu bilişsel, duygusal ve psikofiziksel aktivasyon normal şartlarda sizi belirsizlik ve korkuları azaltıp bu durumu çözmeye yarayan başa çıkma stratejilerini uygulamaya iter.

Şeyh Sadi Şirazî’ye “insan nedir” diye sormuşlar. “Yek katre-i hûnest, sâd hezârân endîşe” cevabını vermiş. Yani birkaç damla kan ve bin bir endişe.

“Üzerinde kontrolünüz olmayan şeyler hakkında endişelenmenin hiçbir mantığı yoktur çünkü bu konularda yapabileceğiniz herhangi bir şey yoktur, ve kontrol ettiğiniz şeyler hakkında da neden endişelenesiniz ki? Endişelenme eyleminin kendisi sizi hareketsiz halde tutar.” / Wayne W. Dyer

Endişe patolojik hale geldiğinde bir zihinsel ıstıraba dönüşür. Bu psikolojik senaryoda da ne fikirler ne de arzular gelişebilir… umuttan bahsetmiyoruz bile. Bundan dolayı, bu tip zihinsel örgüleri deaktive edebilmek için ilk önce fark etmeniz gerekir.

İnsanlar, ne olacağından emin olmadıklarında endişelenme eğilimindedir. Kendilerine bir şeyin kötü gideceğini söylediklerinde, ya da bir problemi çözmeye teşebbüs ederken neredeyse her şeyden şüphe ederler. Bunların hepsinin arkasında olan şeyin olumsuzluk olduğu çıkarımında bulunabilirsiniz. Ancak bu yanlış olur, çünkü gerçekte olumsuzluğun arkasında da korkunun gölgesi bulunur.

O zaman, bunu neden yapıyorsunuz? İnsan beyni bu kadar rahatsız edici durumların bir parçası olmak konusunda neden bu kadar istekli? Anlamanız gereken bir şey, endişenin gerçekten de bilişsel açıdan anksiyetenin bir bileşeni olduğudur. Bu anksiyeteyi besleyip bu kadar dirençli bir hale getiren şeydir. Aynı şekilde, göz ardı etmemeniz gereken bir diğer açı daha var: endişeler de korkulardan beslenir.

Patolojik endişe, gereksiz bir acı kaynağı olmasının yanında anksiyeteyi de tetikleyen bir şeydir. Bundan dolayı beyninizi sakinleşip çözümlere odaklanmak, ve kötü şeyler ve olumsuz sonuçlar beklemeyi durdurmak üzerine eğitmeyi öğrenmelisiniz. Patolojik endişe içindeki oksijen yavaş yavaş tükenen bir odaya benzer. Çıkışı olmayan bir labitentte, pencereleri olmayan bir evde hapis kalırsınız. Bu, neden geri dönemeyeceğinizi anlamadan eğimli bir yerde yürümek gibidir. Tahmin edebileceğiniz üzere, bu psikolojik durum anksiyete bozukluklarının temelinde bulunan şeydir.


Bu durumdaki insanlara şöyle yapmak lazım, böyle etmek lazım gibi beylik laflar etmenin bir alemi yoktur. Çünkü herkesin boşanması kendine özel şartlarda gerçekleşmiş ve çıkış yolu da kendine özel olmalıdır. Bu nedenle kadınıyla erkeğiyle boşanma sonrası depresyonu yaşayanların yapacağı en doğru şey yeniden mutlu olabilecekleri bir yaşam kurmaları için deneyimli bir psikologtan yardım almalarıdır. Çünkü bu noktada olan insanların iki şeye ihtiyacı olacaktır. Biri zaman diğeri ise destek. Destek hem ne yapılacağı noktasında doğru yol almak hem de zamanı doğru kullanmak açısından oldukça önemlidir.

Özellikle karşı cinsle ilişkiler açısından kadınıyla erkeğiyle boşanma yaşamış herkes dikkatli olmalıdır. Çünkü elimizdeki verilere göre en yanlış eş veya partner tercihini insanlar boşanma sonrasında henüz kendisini toparlamadan yeni bir ilişkiye karara verdiğinde yapmaktadır. Boşanma sonrası dönemin önceliği önce bireyin boşanma ve sonuçlarıyla yüzleşmesi olmalıdır. Sonra ince bir süzgeçten geçirerek sonrası için ne yapacağına karara vermesidir. Ne olduğuyla,ne yaşadığıyla ve daha sonrası için ne yapmak istediğiyle ilgili yüzleşmeler yapılmadan hiç bir adımın atılması doğru olmayacaktır.

Bu dönemi yaşayan insanlarda psikosomatik sorunlar,yalnızlık duygusu, eğilimi varsa obsesif sorunlar, panik sorunları, ansiyete oldukça sık görülür. Çünkü boşanma sonrası dönem bir çok insanda bir belirsizlik sürecine başlamak olarak yaşanmaktadır. Böylesi süreçlerde insanların psikolojik yönden zorlanmaları kadar doğal bir şey yoktur. Nice belirsizliğin yanında evlenerek geride bıraktığı bekar yaşamına tekrar adapte olmak durumunda kalmak da işin ekstra bir zorluğudur. Boşanma sonrası yaşanan psikolojik zorlanmalar kadınlarda veya erkeklerde gibi değerlendirilmez. Her iki cinsiyette de üç aşağı beş yukarı görülen sorunlardır.Bu sorunların aşılması için de yeni yaşam tarzına alışılması için de zamana ihtiyaç olacaktır. Bunun yanında dinginleşmeye de çok önem verilmelidir. Çünkü yanlış kararlar almaya çok eğilimli bir zamandır. Bu nedenle yangından kaçarken doluya tutulmak gibi bir durumla karşılaşma riski de oldukça yüksektir. Doğrusu bir süre psikolojik yönden kendini dinlendirmek, yeni yaşama alıştırmak ve bu süreç içinde yaşamsal kararalar almamaktır.

Boşanma sonrasında insanların özel yaşamında da bir boşalma yaşanır. Etrafında ise anlayanlar vardır,yadırgayanlar vardır. Ve artık yeni bir hayata start vermek gerekmektedir. Bazen insanların en yakınları tarafından bile anlaşılmadığı,ne yapacağını kestiremediği,içini kimseye dökemediği bir süreç yaşanır. İşte boşanma sonrası depresyonlarının pik yaptığı nokta tam da burada başlar.

Bu nedenle boşanan kişi etrafı içinde kendi koşullanmaları açısından da bir kutsalı devirmiş durumdadır. İşte tüm bu yaklaşımlar boşanan insanlara çok fazla olumsuz geri bildirimin yansımasına ve etrafları ile içlerinden geldiği gibi paylaşımlar kuramamasına sebep olur. Bu durumda hem sıkıntı vardır hem de paylaşım yoktur ve yalnızlaşılmıştır. İşte boşanma sonrasını daha içinden çıkılmaz hale sokan sebeplerden birisi de budur.

Bir şeyler doğru paylaşılabiliyorsa sürer,yok paylaşılamıyorsa bitmesi doğaldır. Ancak biz henüz toplum olarak o olgunluğa ulaşamadık ve evliliklere yönelik şartlanmalarımız mutlaka sürmesi gerektiği yönünde. Çünkü kültürümüz aileyi kutsal kabul eden bir kültürdür ve boşanma da bazılarına göre evliliğin kalitesine hiç bakılmaksızın sevimsizdir.

Çünkü boşanılır iken öfke nedeniyle fark edilmeyen ama boşanmadan kısa bir süre sonra yüzleşilen bir dulluk yaşamı artık söz konusudur.Yaşam biçimi açısından bu da bekarlık tipi bir yaşamdır ama ülkemiz kültüründe dul bekarlığın erkeğe de kadına da normal bir bekar yaşamına nispetle hem evliliğe dair alışkanlıklarını terk etmek hem de toplumsal bazı baskılarla karşı karşıya kalmak şeklinde yıpratıcı yansımaları vardır.
Aslında yanlışların başında toplum olarak evliliğe kodlanışımız gelmektedir. Sanki herkesin herkesle mayası tutmak zorundaymış gibi evliliği tüm yaşama yayılan ve aksi düşünülmeyen bir yaşam ortaklığı koşullanmasıyla gerçekleştiriyoruz. Oysa hiç bir ilişki sigorta poliçesiyle garanti altına alınmış bir ilişki değildir.

Kabul etmek gerekir ki insan yapısı bir yaştan sonra evlilik tipi yaşam tarzına ihtiyaç hisseder hale gelmektedir. Daha sonra hissedilen bu ihtiyacın yönendirilmesiyle evlenilmekte ve bekarlıktan çok farklı bir yaşam kurulmaktadır. Sorunlu bile olsa içinde yaşadıkça insan evlilik tipi yaşam tarzına alışmakta ve boşanma sonrasında tekrar bekarlık yaşamına dönmekten bir süre sonra rahatsız olmaktadır.

Boşanma sonrasında görüştüğümüz insanların önemli bir kısmının maalesef keşkeleri de olmaktadır. Belirsizlik,yeni bir hayata alışmak ve keşkeler bir araya geldiğinde zaten boşanma döneminde psikolojik yorulmuşluk yaşamış olan bir insanın “boşanma sonrası depresyonu” yaşaması çok da uzak bir olasılık değildir. Genelde dışa vurulamayan ve ailevi sorun olması nedeniyle insanın kendi iç dünyasında sortiler yapan bu psikolojik yorgunluk ve sıkıntı hali genellikle de ne yapacağını,yaşama nasıl tutunacağını belirleyememiş insanlarda belirsizlik sendromu ile de birleşerek keskin bir psikolojik çöküntünün yaşanmasına yol açabilmektedir. Sosyal çevrede de her kafadan bir ses çıkan ve bu nedenle başkalarıyla konuştukça daha da kafası karışan insanların bu dönemdeki psikolojik zorlanmalarının bir yanı evlilik yaşamının alışkanlıklarından uzaklaşmak, bir yanı da şimdi ne yapacağını bilmemekten kaynaklanmaktadır.

Ama daha önemlisi boşanma sonrasında insanlar ya köken ailelerinin yanına dönerek ya da yalnız yaşamaya başlayarak öncesinde evlilik yaşamında alıştıkları yaşam düzeninin dışına çıkarlar. Böylece boşanma onlara yeni bir hayata alışma zorunluluğu getirir.Üstelik bir de sonrasında ne olacağının belirsizliği vardır ve insanlar açısından en yıpratıcı süreçler belirsizlik içeren süreçlerdir.Bunun yanında evlilik çocuklu bir evlilik ise çocuğundan ayrılmak durumunda kalmak veya çocuğunun tek başına sorumluluğunu üstlenmek gibi bir dizi yeni zorluk vardır.

Boşanma süreçleri bizim ülkemizde zaten genellikle sancılı yaşanır. Çünkü her iki tarafın ortak kararıyla ve medenice gerçekleşen boşanma sayımız oldukça azdır. Genellikle taraflardan birinin ısrarı diğerinin kerhen katılımıyla boşanmalar yaşanır. Boşanma arifesi ve esnası da çok yönlü sorunların yaşanabildiği hatta bazen köken ailelerin de devreye girerek işi daha karmaşık hale getirdiği bir süreç olarak yaşanabilmektedir.Tüm bunların yanında insanlarımızdaki ego yüksekliği,özeleştiri eksikliği ve haklı çıkma sevdası da boşanma süreçlerinin daha çatışmacı yaşanmasında etkili olan etkenlerdir. Dolayısıyla boşanmalar zaten ağırlıklı olarak sancılı yaşanmakta ve genellikle de sonrasına bir psikolojik yorgunluk bırakmaktadır.

Evlilik bekarlığın çok dışında bir yaşamdır. Farklı bir anlayışla yaşanır ve her yaşam biçiminde olduğu gibi evlilik tipi yaşam biçiminde de o yaşamı bir süre yaşayanlarda o yaşam tarzına alışma söz konusu olur. Nasıl bekarlıktan evliliğe geçiş bir yaşamsal değişim ise evlilikten boşanarak tekrar bekarlığa geçiş de aynı şekilde alışkanlıkları yenilemek gereken bir yaşamsal değişim sürecidir. Beraberinde bir takım sancılar getireceği de muhakkaktır.

Apar topar boşanma kararı vermek elbette doğru değildir. Önce çiftler kendi aralarında bir çözüm bulmaya çalışmalı ve sorunlarını çözebilmek için çaba sarfetmelidir. Olmadı bir evlilik terapistinden yardım alınmalıdır. O şekilde de çözülmezse o ilişkinin yürütülmesi için asgari şartların ortadan kalktığı düşünülmeli ve daha fazla da ayak direnmemelidir. Boşanma esnası ve sonrasında eğer psikolojik zorlanmalar ortaya çıkıyorsa o sürecin bir psikologtan yardım alınarak yönetilmesi hem hata yapma hem de psikolojik tükenmeye uğrama risklerinin ortadan kaldırılması için önemlidir.

Gönül her ne kadar her şeyin olabilecek en iyi şekilde yol almasını istese de bazen bu gerçekleşmeyebilir ve istenmeyen sonuçlar da gündeme gelebilir.kaldı ki evlilik bir başka insanla yaşamsal bir ortaklıktır. Neyin ne kadar,nasıl ve ne şekilde paylaşılabileceği aslında yaşanmadan ortaya çıkmayacaktır.Ama bizim insanlarımızda evlilik öylesine kutsanır ve üst seviye beklenti ve koşullanmalarla kurulur ki ortaya çıkabilecek olumsuzluklar hiç bir zaman hesaba katılmamıştır. şartlanma bu kadar pozitif olup yaşananlar da aksine negatif geliştiğinde ise insanlarda bir kabulenme ve hazmetme zorluğu ortaya çıkacağı aşikardır. Yaşananların merkezinde biraz da bu olasılıkların olumsuzlarına hiç kendini hazırlamama yatmaktadır.

Bu dönemi yaşayan insanların yaşadığı psikolojik zorlanmalar onlarda boşanma sendromu, depresyon, kaygı bozukluğu, duygu durum bozukluğu gibi bazı psikolojik sorunların ortaya çımasına sıklıkla yol açabiliyor. Bu aslında üzerinde dikkatle durulması gereken bir durumdur. Çünkü boşanma sonrası insaların yeni bir hayata intibak etmeleri, bunu sağlayacak psikolojik gücü kendilerinde bulmaları ve çöküntüye uğramamaları son derecede önemlidir. Bu nedenle insanlar önce şunun farkında olmalıdır: Hiç bir ilişki hatta hayattaki hiç bir şey insanlara garanti belgesiyle sunulmaz. Bir yola çıkıldı mı o yolun varabileceği tüm sonuçlar aslında daha yolun başında olabilecek,yaşanabilecek seçenekler arasındadır.

Boşanma süreçlerini biz uzmanlar boşanmaöncesi,boşanma esnası ve boşanma sonrası olmak üzere üç aşamada ele alırız.Boşanma öncesi genellikle güven ilişkisinin çöktüğü,sevginin tükendiği,çatışmanın yoğunlaştığı ve psikolojik yorgunluğun belirginleştiği bir dönem olarak yaşanmaktadır.Boşanma esnasının bizim ülkemizde en yaygın yaşanan sorunu haklı çıkma sevdasıdır.Genelde insanlar kendi hatalarıyla yüzleşmek yerine karşı tarafın hatalarına odaklanarak bu evrede aşırı savunma mekanizması kullanır ve bencilleşirler. Boşanma sonrası ise bir yandan aileye,öbür yandan topluma laf anlatma zorluklarıyla birlikte yeni bir yaşam kurmanın belirsizlikleri ve zorluklarıyla iç içe yaşanmaktadır. Yaşayanları da psikolojikman çok yıpratmakta ve zorlamaktadır.

Tüm bunlar yanında çekişmeli boşanmalar gerilimli, tartışmalı, hakaretli geçen süreçler olduğundan daha da bir sıkıntılı yaşanabilmektedir. Düne kadar aynı evi hatta aynı yatağı paylaşan insanların onca paylaştıklarını ve bu paylaşımlarının hatırını böylesine çabuk göz ardı etmeleri ayrı bir dikkat çekicilik taşımaktadır. Bu nedenle boşanma süreçleri ülkemizde genelde yoğun sıkıntılı bir süreç olarak yaşanır ve insanların psikolojik dünyasında ciddi yorulma ve problemlerin oluşmasına yol açar.

Bir diğer önemli konu boşanmaya çiftin birlikte karar verip vermediğidir.Kaldı ki bütün boşanmalar her iki tarafın ortak kararıyla olmuyor.Bazen bir taraf aldığı boşanma kararını karşı tarafa dayatabiliyor.Çocuklu ailelerde çocukların ne olacağı,kimde kalacağı da ayrı bir sorun kaynağıdır.Tabiatıyla boşanma süreçleri ilişkideki her taraf ama özellikle kadınlar ve çocuklar açısından oldukça zorlu süreçlerdir.Toplumda da niye oldu,paylaşamadığınız ne vardı saygısız meraklar insanlar için ayrı yıpranma potansiyeli taşımaktadır.

Biz aslında ne kavuşmayı ne de ayrılmayı bilen bir toplum değiliz.Kadın ve erkeklerin birbirlerine ulaşırken kaybetmeme uğruna kullandıkları maskeler sağlıklı bir şekilde kavuşamamayı,eğitimli insanlar olsalar dahi ilişkileri yürümeyince medenice ayrılmayı beceremeyişleri ayrılmayı bilmediğimizi netçe ortaya koymaktadır.Hele şu haklı çıkma sevdası bitmiş bir ilişkide bile insanların yakasını bırakmamakta ve ilişkinin daha sorunlu nihayetlenmesine yol açmaktadır.
Boşanma süreçleri içlerinde belirsizlikler de barındıran bir süreçtir ve belirsizlik insanlar açısından son derece sıkıntılı hatta yıpratıcıdır.Bundan sonrası ne olacak,neler yaşayacağım,nelerle karşılaşacağım sorularının karşılığı yoktur ve belirsizdir.Ülkemizde bu süreci kadınlar kültürümüz nedeniyle erkeklere oranla daha sıkıntılı ve buhranlı yaşarlar.Çünkü bir hanım açısından evlendikten sonra boşanıp aile evine dönmek pek kolay bir süreç değildir.Ayrıca her ailede boşanmayı saygıyla karşılama,evladına sahip çıkma duyarlılığı da yoktur.kaldı ki toplumumuzda boşanmış kadınlara olan bakış açısı da son derece saygısız ve anlayışsızdır.

Boşanma biraz da çiftlerin mevcut problemlerini çözme iradesi göstermemesinden,kendisinde kusur armamasından, hep karşısındakini suçlayarak üste çıkmaya çalışmasından kaynaklanan çözümsüzlük birikiminin pik yapması sonrası yaşanmaktadır.Kolay kolay hiç bir çift boşanma noktasına gelmez. Mutlaka o ilişkinin boşanma aşamasına gelmesine kadarki süreçte oluşmuş bir sorunlar birikimi,bir çözüm bulamama birikimi ve bunların yarattığı bir sevgi kaybı süreci ve umudun yitirilmesi yaşanmaktadır.

Ülkemizde boşanmaların bir çok sebebe dayalı olarak ortaya çıktığı bir gerçek.Ama bunların ağır basanları uyumsuzluk ve çatışma,çözüm becerisinin eksikliği, paylaşamama ve iletişim kuramama, cinsel uyumsuzluklar, aile etkileri ve evliliği yaşayan insanların egoları oluyor. Evlilik normalde yaşamı paylaşmaya dayalı olduğundan aslında birey odaklı oolmayan ve çift odaklı yaşanması gereken bir ilişki,bir yaşama biçimidir. Bu yaşama biçimini seçenlerin aslında daha evliliğin başından itibaren bu yaşam tarzının bir insanın bir insana hakim olması,onu yönetmesi ve o ilişkiye egemen olmasına dayalı yürüyemeyeceğini bilmesi gerekir.Çünkü kimse evleneyim derken kendisini bir başka insanın esareti altına aldırmaz,sevse bile buna sonuna kadar katlanamaz.

Evli çiftlerin müşterek yaşamlarını sürdüremedikleri takdirde tek yanlı veya birlikte karar alarak gerçekleştirdikleri evliliklerini noktalama işlemine “boşanma” diyoruz.Boşanma erkekler için de kadınlar için de içerisinde travmalar barındıran sıkıntılı bir süreçtir.Çünkü insanoğlu alışan bir varlıktır,alışkanlıklarından da vazgeçmede zorluklar yaşarlar. Evliliklerin bazıları pek mutlu yürümese de o evliliği yaşayan insanlarda evlilik tip yaşama karşı bir alışkanlık oluşturur.Boşanma bu alışkanlıkların tasfiye edilmesi ve yerine yeni bir yaşam biçiminin oturtulmasını gerektiren zorlukları beraberinde getirmektedir.Ayrıca boşanmaların yaşattığı psikolojik travmanın boşanan çiftin çocuklu veya çocuksuz olmasıyla da ilişkisi vardır.Nitekim çocuklu çiftlerin boşanmaları daha bir sıkıntılı oluyor, çiftlerin yanında aile parçalanması yaşayan çocuklarda da bazı psikolojik travmaların ortaya çıkmasına neden oluyor.

Günümüzde insanlar bir ruhsal hastalıktan önce psikolojik çöküntü yaşamakta ve bu çöküntüden çıkmadığı için ruhsal hastalıklara maruz kalmaktadır. Bu nedenle gerek eşler arası ilişkilerde,gerek insanın iç dünyasında ve gerekse çevresiyle ilişkilerinde bir kopukluk ve çatışma yaşanmaya başlanmışsa çözümün doğru adresi psikolojik destektir.İnsanlarımız bilmelidir ki sorunu ertelemek çözmek değildir. Biriktirmek ise hiç akılcı bir şey değildir.Çünkü insanın kaldırma kapasiytesi veya direnci sınırsız değildir. Bir de sorun biriktirerek sorunlu ve mutsuz yaşamanın insanlara sağladığı bir kazanç yoktur.Zira kaybedilen zaman asla geri getirilemez. Bu nedenle çözüm odaklı olmak,olabiliyorsa önce sorunlarını kendi çabasıyla çözmek,yeterli gelmiyorsa psikolojik destek almak aklın ve bilimin bir gereğidir. Kaldı ki zamanında çözülmeyen sorunlar ve onların insan psikolojik dünyasında yarattığı tahribat yaşam kalitesini de fevkalade düşürmektedir. Artık sıklaşan boşanmalar bile ertelenmiş ve çözülememiş sorunların birikimiyle ortaya çıkmaktadır. Oysa sorun gerçekten çözülmek istense ve bir uzmandan evlilik terapisi alınsa emin olun iş hiç boşanma safhasına varmadan çözülebilir. Diğer psikolojik sorunlarda, ilişki çatışmalarında ve iletişim çatışmalarında da durum aynıdır. Erteleyen daha fazla birikmiş sorunla, daha yıpranmış bir psikoloji ile gelmekte ve daha uzun süre psikoterapi almak durumunda kalmaktadır.

Önce şunu kabul edelim ki ne sorunsuz bir yaşam vardır ne de sorunsuz bir insan.Asıl önemli olan yaşamın getirdiği sorunlarla baş etme becerisidir.Duygusal ve kırılgan yapılı bir toplum olduğumuz için bazı insanlarımızda psikolojik çöküntüye uğramanın çok çabuk olduğunu görüyoruz. Aslında psikoterapilerin bir amacı da insanlara sorunlarıyla baş etmeyi öğretmek ve psikolojik dirençlerini yükseltmektir. Psikoterapi bir bakıma henüz hastalığa dönüşmemiş bir psikolojik sorunun hastalık aşamasına varmadan çözümlenmesi için uygulanan koruyucu ruh sağlığı hizmetidir.Zaten yaşam akışının sağlıklı yönetilmesi de sorunların olmayışına değil,sorunların çözülerek geride bırakılabilmesine bağlıdır.

Üstelik sorunlu hallerinde insanların tarafsız ve sağlıklı karar vermesi pek mümkün değildir ve bu nedenle bir çok insan sorunlarına yanlış müdahalede bulunarak sorunlarını daha da derinleştirmektedir.Bu nedenle son yıllarda depresyonlar çok fazla artmış,rahatlatıcı olsa da kesin çözüm sağlamayan antidepresan ilaçlar en fazla kullanılan ilaçlar halini almıştır.Aslında yaşamın getiridiği sorunların çözüm yeri de yaşamın içerisindedir.Çünkü bir şey kaybedildiği yerde aranırsa bulunulabilir. İşte psikolojik destek veya bir başka deyişle psikoterapi bu noktada çok önemlidir.Çünkü psikoterapi öncelikle henüz hastalık noktasında olmayan psikolojik problemleri hastalık safhasına gelmeden çözümlemek için ve insanları yaşamdan koparmadan,uyuşturmadan hatta yaşamın içine çekerek çözmek üzere uygulanır.Önce bireyin iç çatışmalarını çözüme kavuşturmayı sonra kendisiyle barışık bir şekilde çevresiyle ve yaşamla iletişim kurmasını ve psikolojik çımazlardan kurtulmasını sağlar.Başta depresyon sorunları olmak üzere bazı psikolojik sorunlarda bir süre ilaç kullanan insanların bununla tam anlamıyla sorunlarını çözemediklerini gördükten sonra psikolağa gitmeye ve psikoterapi görmeye yöneldiklerini yaşayarak görüyoruz.

Günümüzde eşler arasında,anne-baba-evlat arasında akrabalar arasında hatta dostlar arasında büyük kopukluklar ve çatışmalar vardır.

İnsanlarımız aslında kendileriyle,yaşamla ve diğer insanlarla sağlıklı bağlar kurabilseler bu psikolojik zorlanmaların büyük çoğunluğu yaşanmazdı.Önceki yıllarda bir mahalle kültürü,komşuluk kültürü,dayanışma kültürü.günümüzde ise bırakın diğer insanlarla ilişkileri,akraba ilişkilerini aile içi ilişkilerde bile derin kopukluklar ve fay hatları oluştu.Bu nedenle insanlar kalabalıklar içinde yalnızlaşan ve paylaşım sıkıntısı yaşayan bir noktada kendini buldular.Özellikle son yıllarda çekirdek aile ilişkilerinde de yaşanan yaygın sorunlar,çatışmalar ve uyumsuzluklar nedeniyle evliliklerin %25’i boşanmayla sonuçlanır,yürüyenlerinin önemli ekseriyeti de kerhen yürür hale geldi. Zaten toplumumuzda halen kadın-erkek ilişkileri açısından zamanın ruhuyla uyuşmayan bazı yanlış alışkanlıklar devam ediyor.Gelenek toplumu olarak kalsaydık veya amakıllı bilgi toplumuna dönüşseydik bu derece yüksek bir psikolojik sorunluluk noktasında olmazdık.Ama şu dönemde gelenek toplumu ile bilgi toplumu arasına sıkışmış bir süreçten geçtiğimizden eski toplumsal alışkanlıklar ile yeni insani beklentiler maalesef büyük bir çatışma içerisinde.Bu nedenle her gün daha da artan bir psikolojik yorgunluk,yıpranmışlık problemi ile karşı karşıyayız.Bunların bazılarını belki kendi çabamızla çözebiliriz ama bazıları kendi kendimize çözebileceğimiz sınırların üzerine çıkmış olabiliyor.Batı ülkelerinde bilgi toplumu oturmuş ve farklılıklar bizim kadar uçuk olmamasına rağmen aslında her ailenin bir aile psikoloğu vardır.Çünkü orada değerler çatışması yoktur ama aile yapısı çökmüş olduğu için keskin bir yalnızlaşma vardır.Bu nedenle düzenli olarak ihtiyaç duyduklarında yardım alırlar.Ülkemizde ise son yıllarda artmasına rağmen sorunlar iyice taşınmaz hale gelmedikçe insanlar yardım almamaktadır.Bazıları da kendi aklını yeterli saymakta,psikoloğu deli doktoru olarak değerlendirmekte ve sorunlarını çözmek yerine biriktimeyi çıkar yol zannetmektedir.Oysa oluşan birikimler er geç bir gün bir patlamaya sebep olacak,mutsuz yaşanan bir sürü zaman gereksiz ön yargılar nedeniyle harcanmış olacaktır.

Biz gelenek toplumundan bilgi toplumuna,kırsal toplumundan kentli topluma geçişin doğum sancılarını yaşayan bir ülkeyiz. Son otuz yılda Türkiye’de büyük bir nüfus hareketi oldu ve önceleri köylerde yaşayan toplumsal çoğunluk şimdilerde şehirlerde yaşar hale geldi.Köy yaşamı ile şehir yaşamı arasında aslında insanların psikolojilerini de zorlayan büyük farklar vardır. Tüm bunların yanında önceleri insanlarımız sadece yaşadığı çevreden haberdar iken şimdilerde gelişen ve yaygınlaşan kitle iletişim araçları sayesinde tüm dünyadan, başka yaşam tarzlarından haberdar oldu.Önceleri imkanlar,yaşam tarzları ve özgürlükler açısından insanlar arasında bu günkü kadar keskin farklılıklar söz konusu değildi.İnsanların imkanları ve yaşam tarzları arasında bu günkü uçurumlar yoktu.Son dönemde toplumdaki insanlar arasında benzeşmeler,ortak değerler azaldığı ve farklılıklar arttığı için insanlar arasında yaşanan iletişim çatışmalarında büyük yükselmeler oldu.Bu nedenle giderek daha yalnızlaşan ve ruhen çökkün bir toplum haline dönüştük.


Doğrusu aslında bizim gibi geçiş dönemi yaşayan ülkelerde her ailenin bir “aile psikoloğu”nun olmasıdır. Çünkü çoğu halledilebilir olan bir çok sorun zamanında halledilmediği için insanlar hem mutsuz yaşamak zorunda kalmakta hem de bir gün yardım alacak olsalar da sorunları çok birikmiş olarak karşımıza gelmektedir. Unutmayalım ki sorunsuz bir hayat olmaz ama sorunların çözümsüzlüğü de hayatı sorunçöplüğüne dönüştürür. Evliliklerimizdeki tıkanmalarda öne çıkan ego şişikliği, köken ailelerle ilişkiler,iletişim çatışmaları ve cinsel uyum sorunları neredeyse yüzde yüz çözümü olan sorunlardır. Üzücü olan insanlarımızın çözümü mümkün bu sorunlar yüzünden mutluluk kalitesi düşük bir yaşam yaşaması hatta bazen işi boşanmaya kadar vardırmasıdır. Bu tarz sorunlarda “erken kalkar yol alır” misali bir an önce evlilik terapisti bir psikologtan yardım almalılar.

Bir de insani bir ihtiyaç ve doğamızın bir parçası olduğu halde ayıp duvarının arkasına sakladığımız cinsellik vardır. Ülkemizde bilimsel anlamda maalesef doğru bir ergenlik eğitimi ve cinsel bilinç aşılanmamaktadır. Bu nedenle yaşamın önemli bir parçası olan cinsellikle ilgili bilgiler çoğunlukla kulaktan dolmadır ve bilimsel bilgi olmaktan uzaktır. Kültürümüz cinsel yaşamı evliliğin içine yerleştirmiştir. Zaten evliliğin üç önemli amacından birisi “meşru cinsellik”tir. Bunun sağlıklı bir şekilde yaşanabilmesi için kadınların da erkeklerin de cinsel olarak bilinçli olmaları ve karşı cinsiyetin özelliklerini tanımaları gerekmektedir. Ama ülkemizdeki ayıp duvarının arkasına saklanmışlığı nedeniyle doğru cinsel bilgilenme son derece zayıftır. Bu zayıflık doğal olarak karı-koca arasındaki cinsel yaşama da yansımaktadır.O ayıp duvarı öylesine kalın örülmüş ki uzun yıllar cinsel sorun yaşayan insanlar bile sorunları için çok geç harekete geçmekte ve çok geç yardım almaktadır.yaşam pratiğinde gördüğümüz kadarıyla ülkemizdeki evliliklerde dördüncü yaygın tıkanma noktası da cinsel yaşamla ilgilidir.

Çok çabuk agresif konuşmaya geçmemiz, soğukkanlılığımızı çabuk kaybetmemiz bunda en önemli etkendir. Gündelik hayatta da eşler arası iletişimde de çoğunlukla sözün nereye gittiğini düşünmeden konuşan bir toplumuz .Oysa “söz ağızdan çıkana kadar siz ona hakimsinizdir, söz ağızdan çıktıktan sonra o size hakimdir”. Bu nedenle düşünerek konuşmayı öğrenmeliyiz. Yanlışları olsa bile karşımızdaki insana aşağılayıcı,hakaretkar sözler sarfetmemeliyiz. Zaten sadece evlilik ilişkilerinde değil, genelde iletişimi bilmeyen bir toplumuz. Çünkü iletişim anlaşmak amacıyla kurulur. Bir insanla anlaşabilmek için ilk aşama ise onu anlamaktır.Ancak bir insanı anlayabilmek için onunla ön yargısız ve alışkanlıklar dayatmasıyla iletişime girilmemelidir. Maalesef bu yanlışlara eşler arası iletişim süreçlerinde de sıklıkla düşülmektedir. Bu nedenle ülkemizde evliliklerin üçüncü sıradaki tıkanma yaygınlığı iletişim çatışmalarından kaynaklıdır. Bu ortak karar verme, birlikte ve uyumlu hareket edebilme gibi evlilik yaşamının gereklerinin de gerçekleşmesini önlemektedir.

“Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, kötü söz hayvana yular kırdırır” diye güzel bir Anadolu sözümüz vardır. İletişimde nezaket son derece önemlidir. Aynı zamanda çatışmayı önleyici de bir işleve sahiptir. İnsanlarımızda eğitimliler de dahil olmak üzere genel bir nezaketsizlik sorunu vardır.

Burada köken aile ile ilişkiyi belirleyen tek taraf eş değilidir.İlişkinin bir tarafında da köken aile üyeleri vardır. Eğer ortada bir uyumsuzluk var ise bunu tek sebebi olarak eşi görmek yanlış ve eksik bir yaklaşımdır. Bunun dolaylı anlamı da “benim köken ailem yanlış yapmaz,yanlış varsa senden kaynaklanmıştır”dır .Hangi eşe bu kafa ile yaklaşılsa bir savunma refleksi ile karşılaşacağı aşikardır. Ancak ülkemizde evlat konumunda olan insanlar köken ailelerine tarafsız yaklaşamadıkları için eşleri ile köken aileleri arasındaki ilişkilerde adaletli olamıyor ve genelde bu nedenle eşlerini kırıyor. Bu nedenledir ki ülkemizdeki evliliklerin ikinci yaygın tıkanma noktası köken ailelerle ilişkiler odaklıdır. Çoğunlukla da eşler bu noktada tarafsız ve adil yaklaşamadıkları için eşlerini kırmaktadır.

Çünkü içlerine gelin veya damat olarak girmiş insanların sevgi ve saygısını kazanacak sıcaklığı ve olgunluğu göstermek öncelikle onlara yakışmaktadır.Ama pratikte bunun tam tersini yaşıyan bir çok insanın eşine zoraki köken ailesini sevdirmeye uğraştığına,hatta bu konuda eşiyle çatıştığına tanık oluyoruz.Şu bilinmelidir ki evliliğin ilk gecesinin sabahında insanların önceki ailevi aidiyetleri bitmiş, kendileri artık aile sahibi olmuş ve bütün ailevi öncelikleri değişmiştir.Bundan sonraki süreçte köken ailelerle ilişkiler gelenekler karşılıklı uyum doğrultusunda belirlenecektir.

Ülkemizde yetişme tarzındaki yanlışların etkisiyle köken aile çekirdek aile ilişkileri hep karıştırılmaktadır. Bunda daha düne kadar birleşik aile rejiminde yaşamamızın ve henüz tüm kurallarıyla çekirdek aile yaşamını oturtamamamızın da etkili olduğu bir gerçektir.Aslında evlilik anne,baba,kardeş için kurulan bir yaşam biçimi değildir.Amacı da köken ailedeki insanları mutlu etmek değilidir.Evlenen her erkek ve kadın evliliği önce kendi mutluluğu için kurduğunu bilmeli ve eşini başka ilişkiler üzerinden değerlendirmemelidir. Çünkü köken ailelerin üyeleriyle o aileye gelin veya damat olarak girmiş insan arasındaki sevgi itekleyerek değil,doğal akışında olmalıdır.taraflar birbirlerini sevemediyse de sevgide bir zorlama olmamalı ama saygı beklenmelidir.Burada aslında en büyük görev de eşler değil köken ailelerin büyüklerine düşmektedir.

Evlilik terapisi için başvuran çiftlerden biliyoruz ki Türkiye’de evliliklerin birbirlerine çok benzer tıkanma noktaları var. Bu tespit bu günkü evlilik sorunlarının bir kısmının da toplumsal karakterle ilgili olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.Geleneksel kültürümüzde erkek dominant karakterdir.Bu gerçek günümüzde buna bir tepki olarak kadınların dominant karakter olma eğilimini ortaya çıkarmıştır.İki cambaz bir ipte oynamaz.Hem kadın hem de erkek dominant karakter olmak isteyince evliliklerin kırmızı köşe mavi köşe boksörlerinin kavga ringine döneceği aşikardır.Zaten önümüze gelen evlilik sorunlarında da iki çatışmacı kişiliğin yaşadığı sorunlar öne çıkmaktadır. Bir ben merkezcilik ve ego yüksekliği sorunumuz var.Bu özellik insanlarımızı hem evlilik ilişkisinde hem de diğer insani ilişkilerde maalesef çok fazla çatışmacı bir yapıya büründürüyor. “ben olmadan biz olunmaz, ben kalarak bize varılmaz” . Evet önce ben olunmalı ama hep ben diyerek biz olunmayacağı da bilinmelidir. Çünkü Türkiye’deki evlilik sorunlarının en yaygın tıkanma noktası ego yüksekliği ve ben merkezciliktir.

Aslında evlilik bir süreçtir. İlk aşaması evlilik öncesi, ikinci aşaması eş seçimi, üçüncü aşaması, evliliğe ortak hazırlık, dördüncü aşaması da evlilik yaşamıdır. Evlilik öncesi aşamada insanlar önce kendilerini tanımlamalı, ne istediğini bilir hale gelmeli, yaşamını kazanmalı ve kendini gerçekleştirmeli, evlilik olgunluğuna erişmelidir. İkinci aşama olan eş seçimi aşamasında ise ne istediğini bilen bir insanın istediği yaşam tarzına ortak olabilecek karakterde eş adayı seçmesidir. Üçüncü aşama olan eş adayıyla birlikte evliliğe hazırlık aşaması ise gerçekçi tanışmaya ulaşmayı ve nasıl bir ortak yaşam yaşanacağını belirlemeyi gerektirir. Dödüncü aşama ise evliliğin gerçekleştiği ve yaşanmaya başlandığı aşamadır. Bu aşamada artık çiftler sözlerden çok davranışlar ile konuşmalı ve doğru adım ve davranışların evliliği geliştireceğini bilmelidir.

Ülkemiz evlilik yaşamında geleneksel evlilik tarzından modern evlilik tarzına geçişin doğum sancılarının yaşandığı bir süreçten geçiyor. Bu sürecin öenmli bir zorluğu da geleneksel bir evlilik içinde dünyaya gelmiş ve yetişmiş insanların gerekli ön hazırlık yapılmadan bu günkü modern evlilik yaşamıyla baş başa kalmasıdır. Son otuz yıl Türkiye’de önemli nüfus haereketlerinin yaşandığı, köyden şehre göçün yoğunlaştığı ve kentsel yaşamın ağırlık kazanmaya başladığı bir süreç olarak yaşandı.Ülkemiz bu süreci planlamadan ve şehre göçen insanlara bir adaptasyon programı uygulamadan yaşadı. Bu nedenle köyde yetişip kente yaşayan bir köylü kentli dediğimiz ara kültür oluştu. Bu tüm ilişkilere olduğu gibi karı-koca ilişkilerine de yansıyan bir sorundu.

Bilinmeli ki depresyon bir psikolojik hastalıktır ve kendi içinde değişik türleri vardır. Bir psikolojik sorun kadar bile hafife alınamaz ve tedavisiz düzelmez. Bu nedenle depresyonlarda kendiliğinden geçer zannına düşmeden ve zaman kaybetmeden tedaviye yönelmekte fayda vardır. Depresyon tedavilerinde tek başına ilaç tedavisinin yeterli gelmediği, yanısıra psikoterapi görülmesi de gerektiği bilinmelidir. kaldı ki günümüzde çok yoğun kullanılan antidepresan ilaçlar tek başına depresyonu çözmediği gibi bir çok yan etkisi ile insanları olumsuz da etkileyebilmektedir. Bilinmelidir ki depresyon gibi temelinde psikolojik zayıflamanın yattığı ruhsal hastalıklar neredeyse yüzde yüz tedavisi olan hastalıklardır. Tedavisiz aşılmaz ama tedavi olunursa da insana yapışmaz.

Erkeklerimiz ise genelde gündelik yaşamakta ve çok seçenekli düşünmemektedir. Örneğin bir erkek zamansız bir ölüm yaşasa o erkeğin çocukları,malları karısının eline kalacaktır.Bu durumda erkekleribn aslında güçlü kadından yana olmaları beklenirken ülkemiz partiğinde tam tersi yaşanmaktadır.Kadın sürekli ikinci plana itilmekte normal insani saygıyı görmemektedir. Hele erkeklerimiz evlerinin ihtiyaçlarını maddi olarak karşıladı mı tüm görevlerini yapmış olduklarını düşünmekte zamanla evliliklerinde duygusal paylaşımı ihmal etmektedirler. Bunların yanında büyüklerine baktırmak isteyenler, ailesinin buyruğundan çıkamayanlar, eşine söz hakkı tanımayanlar, sevgi ve şevkat göstermeyenler gibi bir dizi yanlışlar silsilesini maalesef erkeklerimizde hayatın içinde görebiliyoruz. işte tüm bunlar bir gün iyice birikiyor ve kadınları bırakın beklentilere cevap vermek kendisine bile hayrı kalmayan bir çöküntüye düşürebiliyor. İşte kadın depresyonları dediğimiz şeyin ortaya çıkışı bu sebeplerin yoğunlaşmasından ve taşınabilir halden çıkmasından sonra başlıyor.

Hal böyle olunca az şey öğretip gösterdiğimiz ama çok şey beklediğimiz bir kadın manzarası ile karşı karşıya toplum olarak kaldık. Bu manzara doğru bir yaşam formasyonu kazandırılmayan kadından her şeyin en doğrusunu beklemek gibi zorlayıcı ve zorlanıcı bir manzaranın kadınlar aleyhine ortaya çıkmasına yol açmıştır. Hem istenenleri nasıl karşılayabileceği öğretilmemiş hem de istenilmesinden de vazgeçilmemiş bir kadın manzarası bu ülkede yaygın olarak yaşanmaktadır. Halen kadının söz hakkının ve değerinin olmadığı bölgelerimiz bulunmaktadır. Zaten genel olarak insani gelişimde hiçte iyi bir yerde olmadığımız malumdur. Böylesi çetrefil şartlarda kadınlarda özgüven ve öz saygı gibi duyguların gelişmesi,kadının birey haline gelmesi elbette zordur.

Depresyon; sevgisizlik, doyumsuzluk, değersizlik, paylaşamama ve deşarj olmama hallerinin yarattığı yıpranmanın insanı mutsuz ve umutsuzlaştırdığı aşırı çöküntü halidir. Bunu kadınların daha çok yaşamaları toplumsal kodlarımızda kadının yeri ile alakalıdır. Üstelik gayet anlayışsız ve insafsız şekilde bu toplumda kadından verilenle yetinmesi,kendisinin belirleyici olmaması ve bundan da rahatsızlık duymaması beklenmektedir. Bu bakış aslında medeniyette de ne halde olduğumuzu açıkça ortaya koymaktadır. Bir şey isteme ve verilene razı gel,üstelik ne istenirse de yap şablonuna oturmuş bir kadın yaşamından mutlu kadınlar, mutlu ilişkiler, mutlu evlilikler, doğru yetiştirilmiş çocuklar üretmek aslında hiç de olası değildir .Çünkü ışık ışıktan türer. Bir insan kendisi mutlu olabilecek ki partnerine de mutluluk verebilsin. Ama biz toplum olarak adeta ayağımıza kurşun sıkarcasına senelerce hem kadınlarımızdan yakındık hem de doğru kadın nasıl yetiştirilir diye hiç kafa yormadık. Aslında kadınlar erkeklere oranla değişime daha açıktır. Eğer bir şeyleri doğru yönde değiştirme çabasına girseydik kadınlarımız buna çok hızlı bir şekilde uyum sağlarlardı.Yapamadık…

Erkekler yaşamsal dorumlulukları gereği daha dışa dönük bir hayat yaşadıklarından bu toplumsal tıkanmalardan kadınlar kadar etkilenmemektedir. Zaten erkekler etken,kadınlar edilgen mutluluk anlayışına sahip olduklarından erkekler bir şekilde hayatın içinde kendilerini mutlu edebilecek alternatifler yaratabilmektedir . Ülkemzide halen kadınların böylesi geniş bir hareket alanı yoktur. Sorumlulukları daha çok ev,eş ve çocuk olarak özetlenmiş ev içi sorumluluklardır ve kendine alternatif yaratma,deşarj olma seçenekleri erkekler kadar geniş değildir. Eğer eş de anlayışlı değilse,eşine gereken önem ve değeri vermiyorsa o kadında en başta kendini değerli hissetme yönü törpülenecek ve aşama aşama iş depresyone kadar gidecektir.

Zaten biz kadınlarımızı da erkeklerimizi de işbirliğine yatkın insanlar olarak yetiştirmiyoruz.Hakim olma, yönetme tutkusu çok ön planda olan asker bir millet olduğumuz için kadınımızda da erkeğimizde evliliklerinde eşleriyle yaşamı paylaşmaktan çok ilişkiye hakim olma ve evliliği yönetme tutkusunun ağır bastığını görüyoruz. Bu en başta erkeklerimizin de kadınlarımızın da paylaşma ihtiyacını ilişkilerinde karşılayamamasına hatta bazen aldatmalara sebep olabilmektedir. Bu nedenle şunu rahatlıkla söyleyebilriz ki hele de şimdiki kentli ve modern hayatı yönetmeye bizim geleneklerimiz yeterli gelmemekte,insanlarımızın çoğunlukla bocalamasına yol açmaktadır.

Kadın depresyonlarının temelinde karşı cinsten talep görmeme,evlilik sorunları,cinsel doyumsuzluklar,aşırı baskı ve saygı ve kabul görmeme sorunları baş roldedir.Üzücüdür ki depresyon yaşayan kadınların çoğunluğu evlidir ve yaşadığı depresyon hali ile evlilik ilişkisindeki sorunların arasında kuvvetli bir bağ vardır.Ülkemizde erkeklere de kadınların duygusal yapıları,erkekten beklentileri noktalarında doğru bir bilinç aşılanmamakta ve daha çok aileler oğullarını kadınlarına hükmetme dürtüsüyle yetiştirmektedir.Bu durumda evlilikte çok da fazla ciddiye alınmadığını,değer görmediğini hissedebn kadının duygusal olark kendini mutlu hissedebilmesi mümkün değildir.

Aslında kadını eve hapsetme,hayata dahil etmeme,eğitimine önem vermeme,çalışma hayatına sokmama gibi baskılamaların toplum olarak çok ağır bedellerini ödedik,ödemeye de devam ediyoruz.Çünkü kadını bu geri plana çekmeci geleneksel tutum kadınlarımızın kendilerini yetiştirme ve geliştirmelerini önlemiş,onların eş olma ve anne olma kalitelerinin de düşmesine yol açarak yetişen çocuklarımıza kadar bir dar alanda yaşayan insan etkilerinin girmesine yol açmıştır.Bu yanlış paradigma yavaş yavaş kırılmakta belki ama halen katetmemiz gereken çok mesafeler olduğu da aşikardır.Bu nedenle Türkiye ölçeğinde kadının sınırlandırılmış cinsiyet olduğunu,bu nedenle tam anlamıyla kendini gerçekleştiremediğini ve sağlıklı bir kadın duruşu üretmekte zorlandığını kabul etmeli hatta aynı yanlışlara devam ederek kızlarımızı bu kısır döngü içerisinde yetiştirmemeliyiz.

Bir insan düşünün mutluluğu kocasının davranışlarının çocuklarının başarısına bağlanmış ve kendi eylemleri ile kendisini mutlu edebilecek bir alan kendisine sağlanmamış.Böylesi şartlarda bir insanın mutluluğunda da mutsuzluğunda da kendisinin belirleyici olamaması gibi acıklı bir durum ortaya çıkmakta ve Türk kadını yaygın olarak bunu yaşamaktadır.

Kadınlar sadece duyarlılıkları değil, yetiştirilme tarzları ve beklentileri itibarıyla da ülkemizde depresyona yatkın yetiştirilmektedir. Ülkemizdeki depresyon vakalarının %79’u maalesef kadındır. Bunun bir sebebi kadınların duyarlılığı ise diğer bir sebebi ise edilgen bir yapıda yetiştirilmesidir. Öyle ki kadınların mutluluğu çoğunlukla eşlerinin onlara verdiği değer,eşlerinden gördükleri sevgi,eşlerinin ve çocuklarının başarısı üzerinden gelişmektedir. Zaten edilegnliğin ortaya çıktığı noktada da bu özellikleridir. Çünkü başkasının yaptıkları ve yaklaşımları üzerinden mutlu olmak edilgen ve kendine dayandırılmayan bir mutluluk anlayışıdır. Bu Türk kadının hayli yaygındır.Ama aynı zamanda bir hayli de sakıncalı ve risklidir. Çünkü bir insanın birey olabilmesinin temel koşulu kendi kendine yetebilmesi ve kendi ayaklarının üzerinde durabilmesidir. Eğer ülkemizde kadınlar erkeklere bu kadar bağımlı yetiştirilmese ve daha çok kendileri olma yolunda gelişmelerine ön verilmiş olsaydı başka bir kadın duruşu da pekala ortaya çıkabilirdi. Ama gelin görün ki Türkiye’de erkekler abartılmış,kadınlar biraz bastırılmış cinsiyetler olarak yetiştirilmiştir. Bunun kadınlarımızın yaşamına,özgüvenlerine ve ilişkileri ve evliliklerine olumsuz yansımaları halen yaygın olarak yaşanmaktadır.

Kadınlara erkeklere göre daha duygusal yaratılmış ve olayları olduğundan daha derin yaşayan varlıklardır.Bu özellikleri kadınların daha hassas bir psikolojiye sahip olmalarıyla da doğrudan alakalıdır.Aslında kadınların duyarlılığı ve erkeklerin soğukkanlılığı tamamlayıcı işbirliği açısından bir birbirlerini dengeleme yatkınlığıdır.Doğru kullanılabilse bundan erkekler de kadınlar da istifade ederler.Ama çoğunlukla doğru ölçülendirememe sorunları nedeniyle bu öncellikler sağlıklı bir işbirliği zemini olarak kullanılamaz.Kadınlarla erkeklerin psikolojik yapıları oldukça farklıdır.karşı cinse yönelimde bile kadınlarda ait olma,erkeklerde sahip olma duygusu ön palndadır.Her iki cinsiyet de birbirlerini yeterince tanımadığından sağlıklı bir işbirliği ülkemizde yeterince kuramamkta hatta pek de fazla birbirlerini anlayamamaktadır.

Kadınlardaki regl ve hamilelik dönemlerindeki hassasiyetlerin eşler arasında en çok da iletişim çatışmalarına yol açtığını gözleriz.Burada aslında öne çıkan her iki tarafın da bilinçsizliği ve anlayışsızlığı sonucu bu geçici dönemlerin doğru yönetilememesi ve çatışmalara yol açmasıdır.Gençler unutmasınlar ki anlaşabilmek için önce insanların birbirlerini anlamaya ihtiyaçları vardır.İnsanların kadın ve erkek olarak birbirlerini anlamaları için ise karşı cinsiyetle ve onun özellikleriyle ilgili yeterli bilgiye sahip olmaya ihtiyaçları vardır.İletişim çatışması yaşıyorlarsa ve kendi çabalarıyla çözemiyorlarsa mutlaka evlilik terapisti bir psikologtan sorunları çok fazla katmerlenmeden yardım almaları gerekir.Ama unutulmamalı ki herkes karşı cinsiyetle sağlıklı iletişim kurmak için yeterince karşı cinsiyeti tanımak ihtiyacındadır.

Kadınlarda regl hallerinde normale oranla daha agresif bir yapı,hamilelik döneminde ise normale göre daha narin bir yapı ortaya çıkar.her iki durum da kadın için kalıcı değil,geçicidir.Erkeğinde bunu böyle bilmesi ve bu dönemlerde kadınlarda ortaya çıkan kadın doğası gereği duyarlılıkları bir sorun olarak görmemesidir.Kadında abartının erkekte ise anlayışsızlığın kabahat olduğu ve ortak bir bilinçle gayet sağlıklı yönetilebilecek dönemlerdir bunlar aslında.

Çünkü o çocuğun bünyesinde çift gen akrabalığını da kurmuş olacak ve belki de kıyamete kadar sürecek bir ortak nesil sahibi olacaktır.Hele de insanın eşi dışında kimseyle bir ortak nesil türetemeyeceğini dikakate alırsak bunun ne kadar önemli ve değerli olduğunu daha bir iyi anlamış oluruz.Bu nedenle hamilelik dönemlerinde erkeklerimize daha bir olgun,süreçle ilgili bilgi sahibi ve anlayışlı olmalarını,bu dönemde kadınların sergiledikleri hassasiyetlerin hem dönemin doğasında var olduğunun hem de geçici olduğunun bilinmesini isteriz.Hamilelik dönemlerinde en doğru erkek duruşu bilinçli,anlayışlı ve yaşanan hasasiyetleri takıntı haline getirmeyen yumuşak erkek yaklaşımıdır.Zaten karısı hamile olan erkelere eşlerine her zaman normalden daha müşfik olmalarını tavsiye etmişizdir.Bu arada kadınların da normal hassasiyetlerini yansıtması ama süreci bir naz dönemine çevirmemesi de tavsiyelerimiz arasındadır.

Hamilelik dönemi kadınların gerek vücut,gerekse ruh olarak bir hayli hassaslaştıkları bir dönem olarak yaşanır.Hele ilk hamilelikler kadın vücudunun daha öncesinde de tanımadığı ve ilkinin yaşadığı için daha fazla tepki vererek yaşadığı ve kadın açısından aslında sıkıntılı bir dönemdir.Bu dönemde kadının en fazla anlayış ve destek beklediği insan kuşkusuz eşi olacaktır.Burada koca durumundaki insanın hem eşinin hassaslaşmasını doğru anlayabilmesi,hem de çocuğunun huzurlu bir hamilelik sonrasında dünyaya gelmesi adına anlayışılı ve özenli bir tutum ortaya koyması oldukça değerlidir.Çoğunlukla bilgisizlik nedeniyle bu dönemlerin yeterli özenle yaşanmadığı,bir çok sorun ve çatışmaya yol açtığını başvuran vakalardan bilmekteyiz.Aslında müşterek çocuk sahibi olunacak olmasının normalde eşleri birbirlerine daha da yakınlaştırması gerekir.

Eş olan erkeğin bunu bilmesi ve doğru anlamlandırması aslında sürecin sorunsuz ve karşılıklı anlayışla yaşanması açısından oldukça önemlidir.ikinci bir hassas dönem kadınlardaki regl halleridir.Ayda bir yaşanan bu hal 3 gün öncesinden itibaren kadının hassas ve agresifleşmesi olarak yaşama yansır.Regl halinin tamamlanmasından sonra ise normale döner.Gerek hamilelik döneminde gerekse regl hallerinde kadınlar vücutlarındaki hormonel değişiklikler nedeniyle bu duyarlılaşmayı yaşarlar ve bu kalıcı bir durum değildir.Bu iki dönemde de kadınlarda görülen duyarlılaşmanın nedeni vücudundaki hormonel baskının geçici olarak artmasıdır.Erkek böylesi bir dönem yaşamadığı için bilgilendirilmezse bu dönemleri yanlış anlayabilir ve eşini suçlayıcı bir yaklaşım sergileyebilir.Dolayısıyla aslında erkeklerin evlilik öncesinde kadının doğasıyla ilgili olan bu dönemler ve bu dönemlerde yaşadığı hormonel baskı noktasında bilgilendirilmesi esastır.Ülkemizde bu tür yaşamsal formasyon kazandıran bilgiler gençlere aşılanmadığı için maalesef bu gibi olağan dışı dönemler hep azırlıksız yaşanmakta ve bazen çiftlerin durduk yere sorun yaşamasına yol açmaktadır.Bilinmelidir ki kadınlar ve erkekler vücutlarındaki hormon yapıları farklı olan varlıklardır.Bu farklılık onların yaşamlarına ve davranışlarına da yansımaktadır.Önemli olan kadının erkeğin,erkeğin kadının doğasıyla ilgili bilgi sahibi olarak yetiştirilmesidir.Bu yapılmadığı için bilindiğinde normal karşılanabilecek bir çok süreç maalesef yanlış anlamalar ve sonrasında çatışmalar dolu olarak yaşanabilmektedir.

Vücuttaki hormonel dengeler değiştiği için de kadınların davranışlarında ve hissedişlerinde daha bir duyarlılaşmaya yol açmaktadır.Bu dönemlerle ilgili olarak bilimsel manada bilgi sahibi olanların zaten kadının doğası gereği geçici bir hassasiyet dönemi yaşadığını bileceğive bu nedenle gözlediği bu hassasiyetleri sorun veya nazlanma olarak değerlendirmeyeceği açıktır.Ama kadının doğası ve regl ve hamilelik dönemleriyle ilgili yeterince bilgi sahibi olmayan erkekler bu dönemleri yanlış değerlendiriyor ve kadının doğası gereği yaşadığı hassaslaşmaları yanlış anlamlandırmak suretiyle sorun haline getirebiliyor.Burada öncelikle belirtmeliyim ki kadınların hamilelik dönemindeki psikolojileri 8-10 yaş çocuk psikolojisine denk bir hassasiyet ve alınganlık noktasında yaşanır.

Şu bir gerçek ki kadın vücudu hormonel anlamda erkek vücuduna göre daha zengindir.Bu nedenle kadınların psikolojik dünyası erkeklerinkine oranla daha karmaşık ve kapsamlıdır.Tüm bunların yanında kadınların regl hallerinde ve hamilelik dönemlerinde zaten hassas olan psikolojik dünyaları hormonların çalışma biçiminin değişmesi nedeniyle daha bir hassas hale bürünmektedir.Üstelik bu hassaslaşma kadının kusuru değil doğasıdır.Ama öyle erkeklere rastlarız ki eşinin hamilelik dönemindeki aş ermesini bile fazla nazlılık olarak değerlendirip kadınını suçlayabilmektedir.Burada erkek kendi vücudünda yaşanmayan bir durumu yaşayan kadını öncesinde bu konuda herhangi bir bilgisi olmadığı için anlayamamakta veya yanlış anlamaktadır.Şu bilinmelidir ki kadınlarda hormonel yapı erkeklerinkinden farklıdır ve bu yapı regl ve hamilelik dönemlerinde normal dışı çalışmak suretiyle kadınlardaki psikolojik duyarlılığı arttırmaktadır.Bu nevi yaşanan süreçler aslında kadının normal süreçleri değildir.

Her cinsiyetin kendine özgü bir psikolojik yapısı bulunmaktadır.Bu yönüyle kadının farklı bir psikolojik dünyası,erkeğin farklı bir psikolojik dünyası vardır.Aslında doğru olan kadınlarımızı erkeklerin,erkeklerimizi de kadınların psikolojisi hakkında bilgi sahibi olarak yetiştirmek ve bu iki cinsiyaetin yolları kesiştiğinde birbirlerini daha doğru anlamalarına yardımcı olmak olmalıdır.Ancak ülkemizde ne aileler ne de okullar gençlere bu yönde bir donanım kazandırmamakta bu nedenle de kadınlarımız ve erkeklerimiz bilimsel bilgilerle birbirlerini anlayabilecek şekilde yetiştirilmemektedir.Gerek flört gerekse evlilik ilişkilerinde kadınlar ile erkekler arasında bir çok sorunun yaşanması biraz da bu sebeptendir.Çünkü ülkemizde cinsiyetler karşı cinsiyeti tanımadan ve anlamaya hazır olmadan yetişiyorlar.Bu da bilahere aralarındaki ilişkinin oldukça sorunlu yaşanmasına sebep olmaktadır.

Onuncu neden evlilikte eşlerin birbirlerinin olumsuz yönlerini bulup ortaya çıkarmada oldukça usta olmalarına karşılık birlerinin ve ilişkilerinin olumlu yönlerini pas geçmeleridir. İlişkide olumsuz şeyler üzerinde yoğunlaşmak olumlu şeylerin hasır altında kalmasına neden olur ve ilişki olumsuzluklar üzerinden yaşanmaya başlanır.
Bir ilişkinin içinde hem olumluların hem de olumsuzların olması doğal ve kaçınılmazdır. Bir insana en büyük zararı yine kendisi verebilir. Onun arkasından yakın ilişkide olduğu kimse gelir. Çünkü yakın olma daha fazla yaralama ve yaralanma potansiyelini içinde barındırır. Ozanın ‘dostun bir fiskesi yaralar beni’ dediği gibi Her insanın belirli bir miktarda iyilik yapama ve buna daima benzer miktarda kötülük yapma kapasitesi de vardır. Bunun anlamı bize en yakın olanların bizi hem en çok sevme hem de en fazla yaralama potansiyeli olduğudur.
İlişkide gelinen nota ne olursa olsun her durumda daha iyi davranma ve daha kötü davranma yolu vardır. Hepimizin olumlular üzerinde durmak olumsuzları da birer dilek ve istek cümlelerine çevirerek sisteme kendi tohumlarımızı ekme şansımız daima vardır . Acaba siz sisteminize hangi tohumları ekmek istiyorsunuz?
Bütün çiftler evliliğin ilk yıllarında az veya çok bu problemlerle yüzleşmek ve mücadele etmek durumundadır. Hiç bir çift bu problemlerden muaf değildir. Çift evlilik yolculuğunda bu aşamaları yaşarken çatışmaların çıkması doğal ve kaçınılmazdır. Önemli olan çifttin sorunun çözümü etrafında birleşip bu noktada ilişkilerinin zehirlenmesine izin vermeden kendi ilişkilerine odaklanarak ileriye yönelik ortak kararlar alabilmeleridir.

Dokuzuncu neden erkeklerle kadınları aynı oldukları ,aynı önceliklere yer verdikleri aynı dürtülere sahip oldukları ,aynı becerilere sahip oldukları yanılsaması içinde büyümemizdir. Kişiler evlenince kadın ve erkeklerin aynı olmadığını görerek hayal kırıklığına uğrar. Danışanlar bunu ‘ beni hiç anlamıyor Nasıl bu kadar ilgisiz olabiliyor.? Niçin biraz olsun benim gibi düşünemiyor ? .Nasıl bu kadar duyarsız olabiliyor? Gibi cümlelerle çok güzel bir şekilde dile getirirler. Gerçekte kadınlar ve erkekler birbirinden farklıdır. Bu farklılık ilişkinin değişik evrelerinde ilişkiye yansır. Kadınlar ve erkeklerin birbirinden farklı olduğunun bilinmesi ve bunun kabul edilmesi kişilerin ilişkilerini daha iyi anlamalarına ve dolayısı ile partnerlerini daha iyi anlamalarına ve en önemlisi de partnerleri tarafından anlaşılmalarına yardım eder. Gerçekte ilişkide yüreklerin en çok susadığı şey anlaşılmak isteğidir. Diğer taraftan yetiştirilme tarzımızda bu farklılığın yok sayılması yetmiyormuş gibi birde hepimizde bizden önceki kuşaklardan devraldığımız birbirine benzetme çabası vardır. Bizimle benzer özelliklere sahip olan insanlarla birlikte olmak isteriz. Buda yetmez onların bizim gibi davranmalarını bizim gibi hissetmelerini isteriz. En iyi araba bizim arabamızdır. En iyi felsefe bizim felsefemizdir. En iyi kitap bizim okuduğumuz kitaptır. Sürekli insanları kendimizle aynılaştırma çabası gösteririz. Bu kalıba girmeyenleri hemencecik dışarıdalaştırırız. Gerçekte ise farklılık zenginliktir.

Sekizinci neden çocukluğunda annelerinden onay göremeyen erkekler ve babalarından onay alamayan kadınlar bütün yaşamları boyunca ilgi ve onay açlığını sürekli yaşar. Bu kişiler şimdiki ilişkilerinde ne kadar onay alırlarsa alsınlar daha fazlasını istemekte ısrarcı davranırlar. Böylece ilişkilerinde istemeden kendilerini işgalci pozisyonuna yerleştirmiş olurlar.
Anne ve babalarımızın çocuklukta bizim üzerimizdeki etkisi sanıldığından daha derin izler bırakır. Örneğin anneleri ilgisiz baskıcı olan erkekler çocukluklarında alamadıkları sevgi eksiklerini bilemedikleri bir şekilde içlerinin derinliklerinde hissederler. Bu da kadınlarla olan ilişkilerine yansıyabilir .Bazı erkekler çocukluğunda alamadığı ilgi ve şefkatin acısını yakın ilişkide olduğu kadınlara kötü ve baskıcı davranarak ödetmeye çalışır. Aslında bu erkekler bilemedikleri bir şekilde hayatlarındaki kadınları cezalandırırken aslında kendi annelerini cezalandırmaktadırlar.
Bazı erkekler de çocukluğunda alamadığı ilgi ve şefkati bulabilmek için ideal kadın arayışına girer. Ancak bu arayışın sonu çoğu zaman bir türlü gelmez. Sanki ömür boyu süren bir yolculuk gibidir.
Aynı şekilde babaları bencil, olgunlaşmamış yada aşırı katı olan kadınlar da erkeklerle olan ilişkilerinde çocuk gibi davranırlar. İşin ilginç tarafı eşlerinin kendilerine bir kız çocuğuna davranır gibi davranmalarından yakınırlar. Bu kadınlar öz güvenden yoksun oldukları için kendilerini bir türlü yeterli hissedemez. Diğer bazı kadınlar ilk bakışta dışarıdan olgun gibi görünse de içerisinin havası bambaşkadır. Onu takdir edecek değerini bilecek bir babanın özlemini duyar.

Yedinci neden eşlerin her birinin evliliğe kendi standartlarına göre beklentilerle girmiş olmalarıdır. Her birinin beklenti arzu ihtiyaç ve isteklerinin birbirinden farklı olduğu bir noktada iletişim çatışmalarının çıkması kaçınılmazdır. İlginç olan şudur ki evlilikte eşlerden biri diğerinin de beklentilerinin olabileceğini aklına bile getirmez. Kişi kendi ihtiyaç ve arzularına odaklanır. Bu insanın doğal tabiatıdır. Hal böyle olunca her iki eş ilişkide yaşanan problemi diğerinin ilgisizliğine sevgisizliğine yada değişmez kişilik özelliklerine yorma tuzağına düşer. .Bu çark dönmeye başladığı andan itibaren önceki soruna başka bir sorun daha eklenmiş olur bu durum bir kar yumağı gibi giderek büyüyerek devem eder. Sorunu yaşayan kişilerde olanlara bir türlü mantıklı bir açıklama bulamaz. Bu onları daha da dara düşürür. .Hani haksız da sayılmazlar. Burada işleyen şey nedensel değil döngüseldir.

Altıncı neden evlilik dönemi kişinin hayatında en önemli aile yaşam döngüsüdür. Kişi çocukluğunu ergenliğini evlilik öncesi genç yetişkinlik dönemini yaşamış sıra artık evlilik dönemini yaşamaya gelmiştir. Gel gelelim bu aile yaşam evresi kişiyi diğerlerine kıyasla çok daha fazla zorlamaktadır. Eskiden tek başına bireysel hareket edebilirken şimdi başına bir de eş ilişkisi çıkmıştır. Bu noktada ilişkide kendisinin pozisyonu ne olacaktır? Öyle ya kimse bir ilişkide kötü bir pozisyonda olmak istemez .Dolayısı ile ilişkide çalımlarını ona göre atmak durumundadır.. Yani adımlarını atarken artık diğerinin adımlarını da hesaba katmak durumundadır. Bu başarılması hiç te kolay olamayan bir durumdur. İşin ilginç ve kaçınılmaz tarafı eşlerden biri çukura basıp tökezleyip düştüğünde öteki de düşmektedir. Öteki düşerse bu sefer beriki de düşmektedir. İşte eşler tam bu noktada derin bir ikilemle karşı karşıya kalırlar. Birey olmak ve ait olmak Çiftlerin burada bir denge kurması en ince altın işciliğinden daha ince bir sanattır. Ne ilginçtir ki insan oğlu doğduğu andan itibaren bu ikilemi hep yaşamıştır. Hayat yolculuğunda birey olma ve ait olma ikilemi arasında denge kurma stretejileri inşa etmek her insan için kaçınılmazdır. İşin özü hayat birey olma ve ait olama arasında gidip geldiğimiz uzun bir yolculuktur. Klinikte danışanlar bu durumu ne ununla yapabiliyorum ne de onsuz yapabiliyorum seklinde dile getirir.

Beşinci neden yeni evlilerin bireysel dinamikleri ile ilgili olup çift arasında sinsi sinsi ortaya çıkan güç mücadelesidir .Bu noktada çifttin başına bele olan iki konu vardır. Bunlardan biri evlilikte hangi kurallara uyulacağı ve ikinci neden de bu kuralların kimin tarafından konulacağıdır. Evlilik sorunlarında çiftler hangi kurallara uyulacağından ziyade bu kuralları kimin koyacağı konusunda zorluk yaşarlar. Evlilikte bu zorluğun aşılması diğerlerine göre hatırı sayılır bir derecede bir güçlüğü kendi içinde barındırır. Çift bir kez güç mücadelesi tuzağına düştükten sonra kendi çift ilişkilerini yaşayacakları yerde güç mücadelesini yaşamaya başlarlar. Yani çiftin ilişkisinin yerini güç savaşımı alır. Kötü bir döngü harekete geçmiştir. Artık bu noktadan sonra doğası orijinal zorluğa çok az benzeyen bir problem dizisi üremeye başlar.

Dördüncü neden kişi evlendiği anadan itibaren eşi, eşinin ailesi ve kendi ailesi tarafından yeniden tanımlanmakta ve bu tanımlandığı şekilde de muamele görmektedir. Onların gözünde o kişi artık eski kişi değildir. Artık o onların tanımladıkları ve olmasını istedikleri kişidir. yani olmasını istedikleri eştir, olmasını istedikleri gelindir, olmasını istedikleri damattır, olmasını istedikleri eniştedir, olmasını istedikleri görümcedir, olmasını istedikleri sevgilidir. .Eşler bu tanımlamaya uyum sağladıysa ki bu çok ama çok zordur hatta ve hatta imkansız bir şeydir o zaman problem yok ancak eşlerden biri yada her ikisi tanımlanan bu yeni rolü oynamakta güçlüğe düşmüşse çift ilişkisinde problemler su yüzüne çıkmaya başlar.

İkinci neden eşlerden hangisinin orjin ailesinin temel alınarak kendi çekirdek ailelerini oluşturacakları konusunda yarı bilinçli yarı bilinçsiz yürüttükleri mücadelelerdir. Üçüncü neden eşlerden birinin yada her ikisinin birden dereceleri ve nüans farkları olmakla birlikte kendi orjin ailelerinden sağlıklı bir şekilde ayrışamamış olmalarıdır. Bir kişi bireyselleşmiş olabilir ama aynı zamanda ailesinden ayrışmamış olabilir. Evlilikte eşler birbirlerini kendi ebeveynlerinin çocukluğunda kendilerini yerleştirdikleri pozisyona yerleştirerek ilişkide buna göre pozisyon alırlar ve ilişkide oldukları kişiye kaçınılmaz olarak buna göre muamele ederler. Bu da sağlıklı bir çift ilişkisinin kurulmasını ve gelişmesini doğal olarak engellemektedir. .Özellikle aile ilişkilerinin iç içe geçtiği sınırların belli olmadığı kapalı aile yapısının hakin olduğu toplumlarda bu durum daha yoğun olarak yaşanmaktadır. Eşin orjin ailesi tarafından bilinçli yada bilinçsiz çekildiği evliliklerde yakın çift ilişkisinin kurulması zora girmektedir.

Birinci neden ayrı aile yapıları ve kültürel ortamlardan gelen ve faklı kişilik özelliklerine sahip olan iki kişinin birden bire uzlaşarak ileriye yönelik ortak bir zeminde hareket etmelerinin o kadar kolay olmamasıdır.

Evliliğin ilk yılları en zor yıllardır. Evliliğin ilk üç yılı en zor olmakla birlikte parodoksal bir şekilde evliliğin en canlı yıllarıdır. Yılar ilerledikçe evlilikte zorluklar giderek azalmakla birlikte ilk beş yıl hatta ilk yedi yıl devam eder. Boşanma istatistiklerine baktığımızda boşanmaların en fazla ilk yıllarda gerçekleştiği görülür. Peki, evliliğin ilk yılları neden zor?

Belirtilen özellikler taşıyan bireylerde hastalık kaygısı ve çeşitli bedensel yakınmaların yoğunlukları birbirinden farklı olsa dahi kişilerin bir uzmana başvurmalarında fayda vardır. Belirtiler ilk başta hafif olarak kendini gösterse bile ilerleyen dönemlerde belirtilerin ağırlaşması, kişinin işlevselliğini daha yoğunluklu etkilemesi ile birlikte tabloya zamanla diğer psikiyatrik rahatsızlıklarında eklenme olasılığı bulunabilmektedir. Dolayısıyla uzman tedavi ekibi birey için en uygun sağaltım biçimini psikofarmakolojik ve psikoterapötik olarak belirleyecektir.

Bu bireyler yaşadıkları rahatsızlık için çoğunlukla psikiyatri dışı hekimlere gittiğinden, hipokondriyazis’in tam olarak sıklık ve yaygınlığı bilinememektedir. Bu rahatsızlık genç yaşta başlamakla birlikte 40-60 yaşları arasında daha sık görülmektedir. Ülkemizde sıklıkla karşılaşılan bir rahatsızlıktır.

Hipokondriyazis sıklıkla yetişkinlik döneminde ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Nedenlerine ilişkin birçok görüş olsa da, en sağlıklısı bir uzman eşliğinde kişinin derinlemesine biyolojik, psikolojik ve sosyal öyküsü ile birlikte ilişkilendirerek bireye yönelik nedenlerin tam olarak anlaşılmasıdır.

Yapılan psikiyatri dışı muayenelerde ve laboratuvar incelemelerinde bir bozukluğa rastlanmaz. Fakat kişinin öznel yakınmaları devam ettiğinden hekim hekim dolaştıkça bu muayenelerin yinelenmesi sıklaşır. Zaman zaman bu kişilerde kaygıya bağlı çarpıntı, üşüme, terleme, ellerde hafif uyuşmalar, soluk almada güçlük gibi belirtiler olabilir. Ayrıca sürece eşlik edebilecek olası depresif özellikler varlığında ise çabuk yorulma, istekte azalma ve uyku bozuklukları gibi belirtilerde duruma eşlik edebilir.

Kişinin bedeninde bir rahatsızlık olmadığı halde, sürekli bir hastalık kaygısı ve çeşitli bedensel yakınmalarla birlikte giden rahatsızlık olarak tanımlanabilir. Kaynağı sıklıkla kişinin ilişkisel zorlukları ve yaşam içinde karşılaştığı çatışmalara bağlı olup bunlar bedene aktarılmış ve bedensel hastalık uğraşlarına dönüşmüştür.

Bu tür davranışlarda bulunan bir arkadaşınız varsa, muhtemelen profesyonel yardıma ihtiyaçları vardır. Bunun olup olmayacağı konusunda herhangi bir kontrole sahip olmadığınız göz önüne alındığında, yapabileceğiniz en iyi şey psikolojik sağlığınızı onlardan korumak. Bu tür davranışların son derece zararlı olduğunu ve buna katlanmak zorunda olmadığınızı unutmayın.

Eğer değişmezlerse, bırakın gitsinler. Zararlı davranışlarına tahammül edemeyeceğinizi çok iyi anladıklarından emin olun. Eğer devam ederse ve herhangi bir değişim veya gelişme belirtisi göstermezlerse, yapacağınız en iyi şey, mesafenizi korumak.

Sağlam durun ve sakin olun. Pasif-agresif arkadaşlarınıza karşı bu tür davranışlara tahammül göstermeyeceğiniz konusunda çok açık olmalısınız. Duygularınızı sakin ve dostane bir şekilde iletin. Bunu yaparken de dengeyi bulmak en iyi seçenek.

Daima aklınızda bulunsun, pasif-agresif insanların her şeyden daha çok korktuğu şey, görmezden gelinmek ve arkadaşlığınızı kaybetmek. Sonuç olarak, tehditlerini veya şantajlarını ciddiye almayın.

Onların tuzağına düşmeyin. Eğer buna kızıp iletişimi keserlerse de, kendi hallerine bırakın. Sizden yapmak istemediğiniz bir şey istediklerinde, basitçe, yapmayın. “Arkadaşınız” her küçük şey için karşınıza dikildiğinde, görmezden gelin. Yapmak istediğiniz son şey, bu kötü davranışı desteklemek ve sizi bir şekilde etkilemesine izin vermek olmalı.

Pasif-agresif arkadaşlar, dostluk kavramını tamamen bozguna uğratabilir. Bu tür davranışlara alışmamalı ya da bunlara katlanmamalısınız. Bunun yerine, şu somut stratejilerle tepkiler vermelisiniz:

Ebedi memnuniyetsizlik Pasif-agresif arkadaşlar her durumun olumsuz tarafını görürler. Her güzel harekette, cilalı yüzeydeki toz lekesini bulanlar gibi, mutlaka hata ararlar. Mutluluğunuzu onlarla paylaşmak zor olacaktır, çünkü insanların en güzel ve en keyifli anlarında ortalığı bulandırmak konusunda uzmandırlar.

Bunu tarif etmenin en iyi yolu “seninle ama sensiz” tabiri. Sizi kontrol etmek ve hayatınızın her yönünü mikro seviyede yönetmek isterler. Bununla birlikte, aynı zamanda, doğru yaptıklarını veya yapmadıklarını düşündüklerinizi duymaya dayanamazlar. Pasif-agresif insanlar genellikle enerji dolu ve pozitif bir halde karşınıza çıkarlar, ancak kısa bir süre içinde öfkeli ve acı çeker bir hale dönüşürler.

Pasif-agresif arkadaşlar, incitici bir biçimde ve duygusal anlamda iz bırakacak şekilde yıpratıcı davranışlarda bulunurlar. Başka bir deyişle, size zarar verici bir şekilde davranma eğilimindedirler. Bazen, sizi yargılamak ve eleştirmek için ahlaki anlamda üstün bir tutum benimserler. Kısa bir süre içinde de birden itaatkâr ve bağımlı olurlar.

Pasif-agresif arkadaşlar oldukça sinsi olabiliyorlar Sinsi ile ne kastetmek istiyoruz? Bu terim, açıkça, bir tür manipüle edilmiş davranışı ifade eder. İşte bazı örnekler: Erteleme eğilimindedirler. Cevaplamaları uzun zaman alır ve randevularına geç kalırlar. Birisi onlardan bir şey beklediğinde, tepki vermekte yavaş davranırlar. Onlar her zaman bir şeyleri “unuturlar”. Onlara gerçekten de pek güvenemezsiniz ve her zaman bir şeyler için bir milyon bahaneleri ve gerekçeleri vardır. Çabuk öfkelenirler. Sinirlendiklerinde, çevrelerindeki insanları sessizlikle cezalandırırlar.

Pasif-agresif olan arkadaşlar, aslında oldukça karmaşık bir konu. Neden mi? Çünkü bizi bu arkadaşlıklarda en çok tutan şey birlikte geçirilen zaman ve kurulan duygusal bağ. Bu kişiyle çok şey yaşadığınız için sabırlı ve bağışlayıcı olmaya alışmış olabilirsiniz. Onlara çok fazla şans verdiğinizi bilin.

Çevrenizdeki insanlar bazen pasif-agresi davranışlarda bulunurlar. Ebeveynler, eşler veya partnerler, iş arkadaşları, arkadaşlar vb. Bununla birlikte, bu davranışı diğerlerinde kendimizden daha kolay tanımlayabiliyor olması ise işin ilginç tarafı. Burada, hepimizin bu tür zararlı davranışlarda bulunabileceğini hatırlamak oldukça önemli. Kimse bu tür durumlara karşı bağışık değil.

Durum ne olursa olsun, yapılacak uygun şey tepki vermektir. Pasif-agresif bir arkadaşınız olduğunda, sürekli bir çatışma ortamı ile başa çıkmayı öğrenmelisiniz. Bu aşamalı da olsa moral bozucu bir süreç. Özellikle arkadaşlığın anlamının tam tersi olması gerektiği için.

Durum ne olursa olsun, pasif-agresif bir insanla uğraşmak güvensizlik, kararsızlık, kızgınlık ve gizli saldırganlıkla dolu davranışlara katlanmak anlamına gelir. Bazen, bu durum çok zor fark edilebilecek kadar ince bir çizgide olabilir, ancak böyle biriyle zaman geçirdiğinizde, bu ince çizgiler iyice netleşir ve bıçak kadar keskin olurlar.

Peki bu durumlarla başa çıkmanın en iyi yolu nedir? Arkadaşınızla ciddi bir konuşma yapıp ve değişmesini istemeli misiniz? Veya duruma katlanıp daha iyi olacağını ummak mı doğrusu? Gerçek şu ki, bu sorunun evrensel anlamda geçerli bir cevabı yok. Bazıları diğerlerinden daha zararlı olan pasif-agresif kişiliklerin alt türleri bulunuyor.

Pasif-agresif insanlarla arkadaşlık etmek kötü bir durum. Hal böyleyken bile, onlardan uzak durmak, arkadaşlığı sonlandırmak, her şeyi zorlaştırdıklarını, arkadaşlıklarının acı verici olduğunu ve size zarar verdiklerini söylemek zor olabilir. Bu tür ilişkilerle karşılaşmak ve baş etmek ne kadar karmaşık olsa da, bunu yapmak gerçekten önemli.

Pasif-agresif davranışlar, aslen insan hakları ihlaline girer ve anlaşılması çok zor bir durum. Bazen, bu tür davranışlar, bir kişinin diğerinin güveninden yararlandığı ve şantaj, mağduriyet ve diğer zararlı davranışlar aracılığıyla ortaya çıkacak şekilde, arkadaşlar arasında da gerçekleşir.

Çocuğunuzun yaş aralığına uygun ince motor etkinlikleri Çocuk Gelişim Uzmanı tarafından belirlenir. Bu değerlendirme birtakım test uygulamaları sonucu ile sağlanır. Bu kontrol listesi; Denver Gelişim Tarama Testi II, Ankara Gelişim Tarama Envanteri ile yapılır. Oluşturulan liste sonucunda istikrarlı bir uygulama sağlanır ise istenilen gelişime ulaşılmış olunur. Bu testler belli dönemlerde çocuğunuzun gelişimsel durumu ile ilgili size bilgi verir. Gelişim kontrolünün 6 ayda bir yapılması tavsiye edilir.

Motor gelişimi etkileyecek faktörlerden bazıları: Bireysel farklılıklar/ Prematüre ya da düşük doğum ağırlıklı doğmak /Kalıtım Kültürel farklılıklar/ Cinsiyet/ Beslenme bozuklukları /Çevresel yoksunluk Süreğen hastalıklar ya da yetersizlikler

Motor Planlama: Belirli bir hedefe ulaşabilmek için yapılan tüm hareket planlamaları ve organizasyonunu içerir. Motor planlaması iyi olmayan çocuklar; yavaş hareket eden, hantal görünümlü ve dağınık olurlar; yeni bir aktiviteyi kolay öğrenemezler. Oyun ve oyuncaklarla yapılan tüm deneyimler çocukların bedenlerini daha iyi tanımalarına fırsat verir ve bu sayede yepyeni bir aktiviteye çok kolay adapte olabilir ve öğrenebilirler.

Orta Hattı Çaprazlama: Her iki beyin lobunun karşılıklı alışverişini içeren aktivitelerdir. Orta hattı çaprazlamaktan kaçınan çocuk yemek yerken, yazı yazarken, boyama yaparken vb. sürekli el değiştirir. Örneğin sağ eliyle yazı yazan bir çocuk bir süre sonra yorulunca kalemi sol eline geçirir. Yeterli üst gövde dengesine sahip olan çocuk, ince motor beceriler sırasında orta hattı çaprazlamada başarılı olur. Görsel-Motor Yeterlilik: Eller ve gözlerin koordineli bir şekilde birlikte çalışmasıdır. Örneğin, obje ve el arası uygun mesafeyi yakalama, satır atlamadan okuyabilme, tahtada yazılanları deftere düzgün geçirebilme gibi aktiviteleri kapsar.

Kavrama: Sağlıklı kavrama için; el bileği, parmaklarda yeterince gelişmiş dokunsal duyulara ihtiyaç duyarız. Böylelikle 1-2 yaşında kalın boya kalemini kavrayabilen çocuk 3,5 yaş ve üzerinde üç parmak kavrama ile ince bir kalemi de tutup karalayabilir. Lateralizasyon (El tercihi): Beynin yarısının dominantlaşmasıdır (baskın olması). Bu el tercihinin 2,5 yaş ile 4 yaş arasında yerleşmesini bekleriz.

Üst Gövde Dengesi: El ve parmaklarımızı etkili kullanabilmemiz için sağlam el bileği, dirsek, omuz kuşağı ve sırt kaslarına ihtiyaç duyarız. Bu yapılar ne kadar kuvvetli ise ellerimiz bir o kadar işlevsel olur. Üst gövde dengesi iyi olmayan çocuklarda masa/sıraya yığılarak oturma, yazı yazmaktan çabuk yorulma gibi örnekler görebiliriz.

Beynimizde işlevsel açıdan önemli bir yere sahip olan ellerimiz, hayatımızda da oldukça iş gören bir konuma sahiptir. Çocuklarımızın bağımsız, kendi işini kendi görebilecek yetiye sahip olan bireyler olabilmeleri için ince motor gelişimleri büyük bir önem taşır. Buna örnek verecek olursak; kendi kendine giyinme, fermuar açma-kapama, ayakkabı bağlama-çözme, kendi kendine yeme-içme gibi günlük yaşamımızı etkileyen becerileri kazanması açısından önemli bir yere sahiptir. Tabi ki bu komutları verecek olan beynin gelişim durumu, çocuğun ince motor becerilerini de etkileyecek olan faktörlerden en etkilisidir. Bu deyimden yola çıkarak bir çocuğun ince motor gelişimini inceleyecek olursak, bize beyindeki sinir sisteminin durumu ile ilgili de sinyaller verebilir. Bu ipuçları sayesinde gerekli çalışmalar yapıldığı takdirde, olası risk durumlarını en aza indirgemiş oluruz. Bu da demektir ki ince motor gelişimi, beyin gelişiminin bir göstergesidir.

İnce Motor Nedir? Küçük kas gruplarının hareket kabiliyetidir. Genellikle el ve parmakların oluşturduğu hareketlerdir. Örneğin; kalem tutma, yazı yazma, makas kullanma, tutma-bırakma, takma-çıkarma vb. becerileri kapsayan bir gelişim alanıdır.

Çocuğunuza nasıl yardım edebilirsiniz? DEHB’li çocukların istemedikleri halde bile işlerin zorluklarını üstlenmelerine yardımcı olacak birçok yöntem mevcut: İster ev işi ister ödev olsun, görevleri bölümlere ayırın. Çocuğunuza bir aktiviteden diğerine geçerken süre tanıyın. Her seferinde görevin yalnızca bir bölümünü tamamlamasını isteyin – ve yapması gereken şeyi çocuğunuz için kağıda yazın. Eleştirmemeye çalışın. Beklentilerinizi karşılamasa da çocuğunuzun çabasını takdir edin. Pozitif sonuçlar ya da ödüller verin. DEHB’si olan çocuklar çalışmaya devam etmek için teşvik edilmeye ihtiyaç duyar. “Çocukça” ya da “çok basit” gözükse de, çocuğunuzdan yapmasını bekleyeceğiniz görevler gerçekten yapabileceği şeyler olsun. Beklentilerinizi ayarlayın. Çocuğunuz ne kadar zeki olursa olsun DEHB’li olmak işleri halletmeyi zorlaştırır. DEHB’li çocukların tembel olduğu düşüncesi, DEHB ile ilgili sayısız efsaneden yalnızca biri. Ancak, DEHB’nin çocuklar ve ebeveynler için birçok zorluk oluşturduğu gerçek. / Kaynak: Eğitimpedia

DEHB’li çocuklar öğrenme ve dikkat bozukluğu olmayan diğer çocuklardan daha fazla stres yaşayabilirler. Ve devam eden stres, DEHB’li çocuklarda yaygın olarak görülen kaygıya yol açabilir. Eğer önlerindeki görev, stres ya da başarısızlık korkusu yaratıyorsa, doğal olarak bu görevden kaçınmak isterler. Bunun adı tembellik değil. Bu, nefsi müdafaa. Ve DEHB’si olsun olmasın her insanda ortak olan bir tepki. DEHB’li bir çocuk ödevini çabucak yapmaya kalkışabilir, ödevin yarısında yapmayı bırakabilir ya da bocaladığı beceriler sebebiyle ödev yapmayı hiç denemeyebilir. Ancak, bu durumla mücadele etmeye ve başarısız olmaya yönelik kaygılar, problemi daha kötü hale getirebilir.

Yeni bir işe başlamak, o anda yaptığınız şeyden uzaklaşabilmeyi de gerektirir. DEHB’li çocuklar dikkatlerini bir aktiviteden diğerine yönlendirmekte güçlük çekerler. Eğlenceli bir aktiviteden başka bir eğlenceli aktiviteye geçerken bile bu durum söz konusudur. Şimdi, iş yapmanın genelde beyni uyarmadığı gerçeğini de hesaba katın. Eğlenceli bir işten sıkıcı ya da zor bir göreve geçiş yapmak için irade gücüne sahip olmalısınız. Henüz aktivite değişimi yapmakta zorluk çekerken, sizden arkadaşlarınızla konuşmayı bırakıp eksikliğini çektiğiniz becerileri gerektiren zorlu bir iş yapmanız istendiğini bir düşünsenize… Sorun irade gücü değil. Bu tür görevleri tamamlamak, DEHB’li çocukların doğuştan mücadele ettiği çok sayıda beceriyi gerektiriyor.

İnsanlar çoğu zaman DEHB’li çocukların tembel oldukları yanılgısına düşüyorlar. Bu insanlara ebeveynler, aile üyeleri, akranlar ve öğretmenler de dahil. DEHB’li çocuklar elbette bazen tembel davranabilirler, tıpkı diğer çocuklar (ve yetişkinler) gibi. Ancak, sırf çaba sarf etmek istemedikleri için ev işlerini ve okul ödevlerini yapmadıkları bir mitten ibaret.

Mesele sadece ev işi de değil – aynı şey ödevler ve diğer görevler gibi çaba gerektiren ve pek de eğlenceli olmayan işlerin başına da geliyor. Hal böyle olunca çocuğunuzun tembel olma ihtimalini göz ardı edemiyorsunuz. Ve maalesef başka insanların da böyle düşünme ihtimali var.

Senaryoyu gözünüzde canlandırın: Mutfağa gidiyorsunuz ve bulaşık makinesini boşaltma görevi verdiğiniz DEHB’li (Dikkat Eksikliği Ve Hiperaktivite Bozukluğu) çocuğunuzun bunu yapmak yerine masada oturarak arkadaşlarıyla mesajlaştığını görüyorsunuz. Bu görüntü sizi anında sinirlendiriyor. Çünkü bu, çocuğunuzdan yapmasını beklediğiniz tek düzenli ev işi ve işi tamamlaması için ona birkaç defa hatırlatmada bulundunuz.


DEHB ile beraber eş tanılar depresyon için %35-50, kaygı bozuklukları için %40-50, alkol, madde bağımlılığı içinde %25-50 oranlarında bildirilmiştir. Bu oranlar oldukça yüksek oranlar olduğu göz önünde bulundurulursa DEHB tedavisi yapılmazsa kişinin hem DEHB’den hem de eşlik eden psikiyatrik hastalıktan dolayı işlevselliği ve yaşam kalitesi bozulur.

Hastanın gelişimiyle ilgili çocukluktan başlayarak ayrıntılı şekilde bilgi alınması gerekir. Hasta ve yakınlarının hastalık belirtileriyle ilgili gözlemlerini derecelendirdikleri özel geliştirilmiş ölçekler bulunmaktadır, bu ölçekler kullanılır. Klinik bilgilere ek olarak, dikkat ve konsantrasyonu ölçmek için özel olarak geliştirilmiş testler uygulanır ve sonuçlar klinik bilgilerle birlikte değerlendirmeye alınır.

Bunlar bir erişkinin yaşamını oldukça etkileyebilecek belirtilerdir. Bu temel belirtiler erişkin dönemde okul, iş performansında ve kişilerarası ilişkilerde bozulma ve diğer davranışsal uyum problemlerine yol açar. Dikkatte çelinebilirlik, organize olamama, verilen görevleri sürdürme güçlüğü ve dürtüsellik gibi belirtiler DEHB olan bireylerin etkili başa çıkma becerileri geliştirmesini önleyebilir. Bu da kişinin başarısızlığını daha da arttırır. Başarısızlığın artması kaygıyı arttırır. Kaygı arttıkça dikkat ve bellek işlevleri daha da bozularak bir kısır döngü yaşanmaya başlar.

Tüm bu nedenlerden dolayı zeka düzeyi ve sahip oldukları yeteneklerle bağdaşmayacak şekilde başarıları düşüktür. Engelllenme eşiği düşüktür, kişi sıkça tahammülsüz olabilir. DEHB olan bireyler sosyal ipuçlarını anlamada sorun yaşarlar, sosyal durumları sıklıkla yanlış yorumlarlar ve uygunsuz yanıt verirler. DEHB’li bir kişide duygusal iniş çıkışlar sıkça görülür. Kişi gayet iyi hissederken sonrasında gergin ve sinirli olabilir. Kolay mutlu olamaz, hayal kırıklıkları ile baş etmekte zorlanır. Öfkesini yatıştıramaz, ufak tartışmaları kavgaya dönüştürür. Tehlikeli ve riskli aktiviteleri severler. Uyku düzenlerinde bozulma sık görülür. Sonuçlarını düşünmeden ani karar alıp uygularlayabilirler. Birden fazla işle uğraşıp çoğunu yarım bırakırlar. Tehlikeli araba kullanmayı severler. Dikkatleri çabuk dağıldığı için zihinsel performans gerektiren işlerden kaçınırlar, hareketli işleri tercih ederler. Bağlanma ve ilişki sorunları yaşayabilirler.

Adından da anlaşılacağı üzere dikkat eksikliği ve hiperaktivite/dürtüsellik olmak üzere 2 ana belirti kümesi bulunmaktadır. Genel olarak kişinin dikkati çok çabuk dağılır, ayrıntılara dikkat edemez, sık hata yapar, unutkandır, eşyalarını ya da günlük yapacağı basit etkinlikleri bile unutabilir. İşlere başlamakta ve başlasa bile bitirmekte zorluk yaşar. Dikkat gerektiren işlerden özellikle kaçınır. Organizasyon ve planlama işlerinde zorlanır. Sorumluluklarını yerine getirmekte zorlanır. Süreç içinde yetersizlik hissi ve özgüven kaybı eşlik eder. Sırasını beklemekte, karşıdakini dinlemekte zorluk yaşar, sabırsızdır. Bir yerde uzunca süre sakin oturamaz. Kendisine sorulan sorular bitmeden hızlıca yanıt verir. Başkalarının sıklıkla sözünü kesebilir. Çoğu kez karşısındakini dinlemiyormuş, aklı başka bir yerdeymiş izlenimi doğurur.

DEHB’nin en önemli risk etkeni genlerdir. Aile çalışmaları ailesel bir hastalık olduğunu göstermiştir. İkiz çalışmaları monozigot ve dizigot ikizlerde yüksek eş hastalanma göstermiştir. Evlat edinilmiş bireylerde yapılan çalışmalarda; biyolojik ebeveynlerde evlat edinen ebeveynlere nazaran DEHB’nin daha yüksek oranda olduğunu göstermiştir. İkiz ve aile genetiği çalışmaları DEHB için ortalama kalıtılabilirliğin %60-90 arasında olduğunu ortaya koymuştur. Genetik etkenlerin yanı sıra, annenin gebelikte nikotin ve alkol kullanımı, gebelik ve doğum komplikasyonları, kafa travması, aile içi çatışmalar, anne babanın suç oranlarının yüksekliği, anne babada diğer psikiyatrik hastalıkların olması, maddi sorunlar, travmatik yaşantılar da gibi diğer etkenlerinde önemli olduğu çalışmalarda belirtilmiştir. DEHB’nin biyolojik nedenleri ile ilgili dopamin ve noradrenalin denen nörotransmiter maddelerin miktar ve fonksiyonlarının bozulması bildirilmiştir.

Çocukluk döneminde erkeklerde daha fazla iken erişkinlik döneminde kadın erkekte görülme sıklığı eşittir. Temel belirtileri, dikkat eksikliği, aşırı hareketlilik ve dürtüselliktir. Bazı kişilerde dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik/dürtüsellik bir arada görülürken, bazılarında sadece aşırı hareketlilik ve dürtüsellik ya da sadece dikkat eksikliği görülmektedir. Erişkin dönemde hastalığın hiperaktivite kısmı biraz daha azalabilmekle birlikte dikkat eksikliği semptomları daha ön plana geçer.

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında gözlenen ve artık erişkin dönemde de yüksek oranda devam ettiği kabül edilen önemli bir nöropsikiyatrik bozukluktur. Tüm dünyada çok yaygın bir şekilde görülmektedir. Yapılan çalışmalarda çocuk ve ergenlerdeki sıkılığı %5-10 arasında bildirilmiştir. DEHB geçmişte sadece çocukluk döneminde sınırlı görülen bir hastalık olarak tanımlanırken artık yapılan araştırmalarla da görüldüğü üzere erişkinlik döneminde de yüksek sıklıkta devam eden ve işlevselliği, yaşam kalitesini bozan bir nöropsikiyatrik bozukluk olduğu tüm dünyada kabül edilmektedir.

TSSB tedavisinde hem ilaç hem de psikoterapi gerekli ve faydalıdır. TSSB, sadece beynin değil bütün bedenin çalışmasını olumsuz etkiler. Ayrıca, bazı kişiler acılarını dindirebilmek için alkol ya da uyuşturucu maddeler kullanarak bir nevi kendi kendilerini tedavi etmeye çalışırlar, ki, bu durumda alkol ve diğer madde bağımlılıkları gelişecektir. Bu nedenle ilaç tedavisi çok önem taşımaktadır. Seçilecek psikoterapi yöntemi kişiye göre değişecektir, ancak Marmara depreminden sonra edinilen deneyim, EMDR (göz hareketleriyle duyarsızlaştırma ve yeniden işleme) denilen yöntemin travmatik anılardan kurtulmada hızlı etki gösterdiğine işaret etmektedir.

Bazen travmatik bir olaydan hemen sonra hiçbir ruhsal tepki gözlenmeyebilir. Ancak travmadan 6 ay hatta 20-30 sene sonra bile ruhsal sıkıntılar başgösterebilir. Bu nedenle böyle olaylardan sonra yakınlarınızın yanında olmaya ve travmasını konuşmaya paylaşmaya çalışmak faydalı olacaktır. Üzülmesin diye konuyu açmamak iyi bir yol değildir. Ancak, yargılayıcı olmamak gerekir. Örneğin eşinden sürekli dayak yiyen bir kadına “sen de neden eşinden boşanmadın?” demek, o kadının kendini suçlu hissetmesine neden olur. Kadın zaten yaşadığı sıkıntı nedeniyle çaresizlik duygusu içerisindedir ve neredeyse dayak yediği için kendini suçlu hissedecek kadar kafası karışmış bir haldedir.

TSSB’nin 3 belirti kümesi vardır. 1- Yeniden yaşantılama: Olayı tekrar yaşıyormuş hissi, olayın görüntülerinin sebepsiz göz önüne gelmesi (flashback), rüyada görme 2- Kaçınma: Olayla ilgili hafıza kaybı, olayla ilgili yerler ve kişilerden uzaklaşma, olay hakkında konuşmama, içe çekilme, unutkanlık 3- Aşırı uyarılma belirtileri: Gerginlik, uykusuzluk, yerinde duramıyormuş hissi, irkilme, öfke patlamaları, dikkati toplayamama

Psikolojik bir travma yaşadıktan sonraki ilk 1 ay içerisinde bazı ruhsal sıkıntılar yaşanması doğal olabilir. Bazen ilk 1 ay ruhsal sıkıntı çok yoğun olabilir. Uyku ve iştah bozulabilir, korku ve öfke olabilir. Kabus görülebilir. Vücutta uyuşmalar, aynaya bakınca kendini tanıma güçlüğü ya da çevreyi yabancı algılama gibi belirtiler oluşabilir. Bu duruma akut stres bozukluğu deni ve ilk 1 ay içerisinde geçmesi beklenir. Ancak, psikolojik sıkıntı 1 aydan daha uzun süre devam ederse travma sonrası stres bozukluğunun geliştiği düşünülebilir.

Travmatik olayı paylaşmaktan kaçınmak, olayla ilgili mekanlar ve kişilerden uzaklaşmak gibi bir tavır travmaya bağlı ruhsal hastalık gelişimini olumsuz yönde etkiler. Kişi yaşadığı sıkıntıyı ne kadar çok paylaşırsa ve zorlayıcı da olsa ne kadar çok üzerinde düşünürse acısından kurtulması da o kadar kolay olacaktır aslında.

Travmatik olay sırası ve sonrasında mağdurun çevresindeki yakınlarının verdiği tepkiler de ruhsal sorunların gelişiminde etkilidir. Travmaya maruz kalmış birisi için dünya artık güvenilir bir yer değildir. Özellikle de insan eliyle yapılmış bir travmaya maruz kalmışsa insanlara olan güvenini kaybeder. Her an her yerden bir zarar görmeyi bekleyerek, insanlardan uzaklaşır. Bu nedenle, yakınlarının destekleyici tutumu, kişinin güven duygusunun onarılmasını sağlar. Böyle bir kişi rahat bırakılmak istediğini söyleyerek ona yardım etmek isteyenleri uzaklaştırmaya çalışsa da , yalnız kalmaması psikiyatrik hastalık gelişimini önleyicidir. Mağdur yaşadığı olayı başka insanlarla paylaşabilirse dünyayı anlamlı hisseder. Bu durumda toplumun verdiği destek de önemlidir. Cinsel saldırı ya da aile içi şiddet durumlarında hukuk yoluyla adalet sağlanması önemlidir. Ancak, hakkını ararken kişi daha çok mağdur olabildiğinden bu tür durumlar polise çok az bildirilmektedir. Saldırgan mağdurdan statü olarak daha yüksekte bulunduğunda travmasını paylaşamadığı gibi saldırganın daha da fazla tacizine maruz kalabilir.

Travmatik olayın şiddetinden daha çok maruz kalma sıklığı psikiyatrik hastalık gelişimini tetikler. Sadece travmaya maruz kalma değil olaya tanık olmak da örseleyicidir, çünkü suçluluk duygusuna neden olur. Örneğin depremde yakınlarını kaybedenler sadece onları kaybettikleri için acı çekmez, aynı zamanda hayatta kalmanın verdiği suçlulukla savaşırlar. Benzer şekilde, savaşta arkadaşları şehit olmuş ya da sakat kalmış bir kişi sağlam bir bedenle eve dönmekten mutluluk duyamayabilir. Sanki arkadaşlarının ölümüne kendisi sebep olmuş gibidir. Travma sırasında kişinin sergilediği tutum da sonraki ruhsal hastalık gelişimini etkiler. Örneğin tecavüz sırasında pasif kalan kişilerde direnen kişilere göre daha fazla TSSB gelişir. Yani kişi karşısındaki güçle başa çıkmak için ne kadar savaşırsa olayın ruh sağlığına uzun dönemdeki etkisi o kadar az olacaktır. Yaşanan olayın şiddetinin nasıl algılandığı da önemlidir. Asansörde kapalı kalan kişi, dehşete kapılarak artık asla oradan çıkamayacağını ve havasızlıktan boğularak öleceğini düşünürse, hayatının geri kalanında asansöre binmesi çok zor olacaktır.

Travmaya verilen yanıtı belirleyen özellikler arasında, mağdurun yaşı, cinsiyeti, eğitim seviyesi, kişilik yapısı; travmanın niteliği, şiddeti ve kişi tarafından nasıl anlamdırıldığı; travma sonrası sosyal çevrenin ve toplumun verdiği destek vardır. Travmanın niteliği ve yoğunluğu travma sonrası stres bozukluğunun (TSSB) gelişimi için önemli olmakla birlikte, her travmatik olay yaşayan kişide TSSB gelişmez. Travmatik olay öncesindeki risk faktörleri şöyledir: ailede psikiyatrik hastalık öyküsü, çocukluk çağı travması, ebeveyn yokluğu, 10 yaşından küçük anne-baba ayrılığı, içe dönüklük, kaygılı-endişeli-vesveseli kişilik yapısı, psikiyatrik hastalık geçirmiş olmak, olumsuz yaşam olayları, kadın olmak.

Psikolojik travma kişinin güçsüzlüğüyle, bedeninin ve becerilerinin sınırlarıyla yüzleşmesi durumudur. Karşı koyulamaz bir güç kişiyi çaresiz bırakmıştır. Kaygan zemin yazısını görmenize rağmen koşarsanız düştüğünüzde şaşırmazsınız, çünkü olayı denetleyebilirsiniz, neden düştüğünüzle ilgili bağlantı kurup düşmenize bir anlam verebilirsiniz. Oysa, bir arkadaşınızla yolda neşeli bir şekilde sohbet ederken aniden biri gelip kolunuzdaki çantayı kapıp kaçarsa olayı denetleme, bağlantı kurma ve olayı anlamlandırma gibi başa çıkma becerileriniz felce uğrar. Bu olayın etkisi o kadar sarsıcı olabilir ki, bir daha o arkadaşınızla görüşmek dahi istemeyebilirsiniz. O semtten her geçişte içinize korku dolabilir. Travmatik olaylar, kişiye yoğun çaresizlik ve dehşet hissi yaşatır ve felaket yanıtı oluşturur. Doğal afetler, savaşlar, trafik kazaları, işkence, tecavüz, iş kazaları, saldırıya uğrama, ani gelişen hastalıklar, ani yakın kaybı, tutsak edilme, eş tarafından aldatılmak tipik travmatik olaylardır. Ancak, evinde hiç kötü söz duymaya alışık olmayan bir çocuğun öğretmenince aşağılanması da travmatik etki bırakabilir.

Beklendik ya da beklenmedik şekilde deneyimlenen yaşam olaylarından kaynaklanan strestir. Bunlar bir yakının ölümü, boşanma, doğal afet, savaş, işsiz kalma, ölümcül hastalıklar, taciz ve tecavüz gibi büyük yaşam olayları olabilir. Olayın kendisi, kendi başına yüksek stres kaynağı oluştururken, aynı zamanda etkisi de orta-uzun vadeli olabilmektedir. Bazen, akut stres kaynakları da geçmişteki bu tip bir stresi tetikleyebilir. O zaman küçük ve geçici gibi görünen bir yaşam olayı tetikleyici stres kaynağı oluşturabilir. Bu tip stres kaynakları, inanç ve anlamların sarsılması, tetiktelik ve huzursuzluk, kaçınma ve olayın etkisinden kurtulamama gibi pek çok tepki doğurmakta ve sıklıkla travmatize edici nitelik taşıyabilmektedirler.

Uzun süredir devam eden, çözümlenemeyen veya kurtulunamayan durumlardan kaynaklanan strestir. Maddi zorluklar, işsizlik, çatışmalı evlilik ya da ilişkiler, kronik hastalıklar gibi uzun süreli durumlardan kaynaklanır. Bunlar, adeta hayatın kaçınılmaz bir parçası gibi algılanmaya başlarlar. Giderek çaresizlik, ümitsizlik, depresyon ve agresyona yol açarlar. Uzun süreli oluşları, baş etme kapasitesini olumsuz etkiler. Bu öncelikle akut stres tepkilerine yol açar. Ancak uzun vadede, kendisi de birer problem olan tepkiler doğurmaya başlarlar. Bunlar arasında kaygı bozuklukları, travmatik stres, depresyon, çatışmalı ilişkiler ve şiddet sayılabilir. / Uzman Psikolog, Psikoterapist Derya Özçelik

Gündelik olarak karşılaştığımız ve çoğunlukla geçici durumlardan kaynaklanan strestir. Sıkışık trafik yüzünden toplantıya geç kalmak, önemli bir sınava hazırlanmak, grip olmak ve ateşlenmek, önemli bir müşteriyi kaçırmak, bankadaki sıra yüzünden faturayı zamanında ödeyememek gibi her an başımıza gelebilecek, ama geçtikten sonra da kalıcı bir etki yaratmayan, gündelik bazda baş edilmeyi bekleyen durumlardan kaynaklanır. Böyle iki stres durumu arasında dinlenmeye vaktimiz olduğunda stres seviyemiz normale döner ve olumsuz sonuçlar da minimumda kalır. Bu tip stres kaynakları baş edilebilir ve yönetilebilirdirler. Ancak üstüste geldiklerinde, birikmiş stres yaratırlar ve baş edilmesi giderek güçleşen bir hal alabilirler. Bu durumda fizyolojik ve psikolojik bağışıklığımızı olumsuz etkileyebilirler: uyku ve iştah problemlerine, depresif ve agresif duygulara, kas ağrılarına, mide ve bağırsak şikayetlerine, huzursuzluk, çarpıntı, yüksek tansiyon ve baş dönmesine sebep olabilirler.

Çocukların sınav stresleri, eğitim masrafları, okullarıyla ilgili alınması gereken kararlar, özel ders ücretleri gibi birçok konu ailelerde strese neden olabilmektedir. Bunun dışında çocuklarının kardeşleriyle olan sorunları, arkadaş seçimi, boş zamanlarında yaptıkları, dışarıdaki tehlikeler de farklı streslere neden olabilmektedir. Baş edilemeyen stresin sonucunda, ruhsal durumumuz bozulabilir. Panik bozukluk, depresyon, endişe bozukluğu, öfke kontrolünde bozukluklar gibi birçok psikiyatrik sorun yaşanabilir.

Günümüzde çalışan insanların en yoğun sorunlarından birisi çocuk bakımı ile ilgilidir. Eğer kadın çalışıyorsa; çocuğunu bırakacak güvenli bir ortam konusunda strese girebilir. En çok da yabancı bakıcı ile bu durumu çözmeye çalışan kişiler daha büyük stres altında olabiliyorlar. Bu nedenle eve kamera yerleştirme, aralıklı kontrol etme gibi zorluklar oluşabilmektedir.

Ülkemiz için bir tehlike oluşturan terör olayları kişilerde stres oluşturabilir. Savaştan kaçıp ülkemize sığınanları görmek, terör olaylarına medyadan ya da birebir şahit olmak, kişide stres oluşturabilir. Bu nedenle kişi zorlanabilir, güvenlik konusunu fazla abartabilir, kalabalık mekanlardan uzak durabilir, işlerini aksatabilir, etrafta olan fısıltıları-uydurma haberleri daha fazla önemseyebilir.

Kişinin yakalandığı ve tedavisinin uzun sürdüğü hastalıklar, kanserler, uzun süre ilaç kullanımı gereken tansiyon ve şeker gibi hastalıklar, doğuştan hastalıklar, kişinin hareket etmesini zorlaştıran hastalıklar başlı başına bir stres kaynağı olabilir.

Hamilelik dönemi kadın için stres nedeni olabilir. Bir yandan vücudundaki değişiklikler, kilo alımı, hamilelik süresi, doğum şekli, çocuğa bakmakla ilgili kaygıları artabilir. Hatta bu durumlar bazen eşte de kaygı oluşabilir. Bunun yanı sıra eğer kadın, daha önce düşük yapmışsa, hamilelikle ilgili risk varsa, istemediği bir hamilelik oluşmuşsa strese maruz kalır.

Özellikle büyük şehirlerde trafikte geçirilen sürenin fazlalığı, trafik kurallarına uymama, kısıtlı sürede gerçekleştirilmesi gereken işler, kaza riski kişilerde yoğun strese neden olabilmektedir.


Okul, iş ya da ekonomik nedenlerle kişiler şehir değiştirmek zorunda kalabilirler. Bu gelişme olumlu bile olsa, yeni bir şehre alışmak başlangıçta strese neden olabilir. Ulaşım, basit ihtiyaçların karşılanmasında şehri iyi bilememe, yakınlarından uzaklaşma kişiyi stresle karşı karşıya bırakabilir.

Yeni bir iş, kişide heyecan oluşturabileceği gibi aynı zamanda, strese de neden olur. İşteki yeni arkadaşlıklar, işyerinin işleyiş biçimi, patronun ya da müdürünün davranış biçimi strese neden olabilir.

Evliliğin ilk zamanlarında kadın da erkek de strese daha duyarlı olabilir. Hatta evlenmenin hemen öncesinde; ailelerin karşılaşması, birbirine uyumları, söz, nişan, nikâh törenlerinin her biri ayrı bir strese neden olabilir. Bunun dışında evlilikle birlikte yeni bir eve, karşısındaki kişinin alışkanlıklarına alışılması strese neden olabilir.

Ergenlik insan hayatında en kritik noktalardan biridir. Çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemi olan bu dönemde ergen birçok konuda hassaslaşır. Daha alıngan ve daha sinirli olabilir. Vücudunda ve zihnindeki oluşan değişikliklere uyum sağlaması zaman alacağından, strese karşı daha dayanıksızdır. Bunun karşılığı olarak; onun için küçük sorunlar bile, içinden çıkılması zor bir hal alabilir.

“Stresle bir durumla karşılaştığımızda; ilk olarak beynimiz alarm verir. Bu alarm sayesinde durumla ilgili dikkatimizi toplarız ve vücudumuzu hazırlarız. Bu hazırlanma bizim yeni duruma karşı direncimizi artırır. Ve bu durumla savaşmamızı veya baş etmemizi sağlar. Eğer savaşamazsak ya da baş edemezsek tükenme meydana gelir. Yani strese yenik düşeriz. Strese ne düzeyde karşı koyabileceğimizi, onun ne seviyede olduğuyla ilgilidir. Eğer stres bizim kaldırabileceğimizden fazlaysa, sürekliyse, yeterince savaşacak gücümüz yoksa ya da birden fazlaysa; baş etmemiz de zor olacaktır. Stresi algılama kişiden kişiye farklılık göstermektedir. Birisi için kolay baş edilen stres, diğeri için bir felaket olabilmektedir. Bazen aynı stresle daha önce kolay başa çıkabilirken, yeniden aynı stresle başa çıkamayabiliriz” / Psikiyatrist Psikoterapist Yrd. Doç. Dr. Rıdvan Üney

Stres güncel yaşamımızda sıkça kullandığımız bir sözcüktür. Herhangi bir yeni durumla karşılaştığımızda beynimiz bunu stres olarak algılar ve vücudumuzda ve ruhsal yapımızda buna karşı bir cevap gelişir. Stres zararlı olduğu kadar aynı zamanda faydalıdır. Örneğin birisiyle belirli bir saatte buluşacaksak, bu bizde stres oluşturur. Buna uygun olarak evden çıkarız ve randevumuza gideriz. Gitmeden önce ne kadar zamanda orada olacağımız hesaplamamız, hava durumuna göre giyinmemiz stres sonucu yaptığımız davranışlardır. Bu davranışlarımız sayesinde o kişiyle zamanında buluşuruz ve dışarıdaki hava koşullarından etkilenmeyiz. Hayatınızda, böyle tonlarca stres vardır, bu da bizim hayatta kalmamızı sağlar.

Stresten kurtulmak için harekete geçmeyi denemelisiniz.Düzenli olarak egzersiz yapma alışkanlığı kazanın; yürüyüşe çıkın, müzik dinleyip dans edin, bisiklete binin veya yüzün.Bu sizin stresle başa çıkmanıza yardımcı olurken, kendinizi daha üretken ve mutlu hissetmenize hem fiziksel hem de zihinsel anlamda daha zinde olmanızı sağlayacaktır.

Öte yandan, stresin kişinin fiziksel sağlığına verdiği olumsuz etkiler de görmezden gelinecek gibi değil. Çünkü neredeyse her hastalığın altında yatan sebep olarak karşımıza çoğu kişinin küçümsediği o stres faktörü çıkıyor. Oysaki kalp rahatsızlıkları, migren, soğuk algınlığı, astım, bel ağrısı, egzama, kilo alma ya da verme, kısırlık ve kanser gibi hastalıkları tetikleyen stres; hayatımızı ciddi oranda etkiliyor.

Sağlıklı beslendiğinizde, vücudunuz stresle daha iyi başa çıkabilir. Bu nedenle, yediklerinize içtiklerinize dikkat edin. Stresi tetikleyecek yiyecek ve içeceklerden uzak durmayı öğrenin. Mesela, içtiğiniz çay ve kahve sayısını azaltın. Daha çok su tüketip, sağlıklı sebze-meyve sularına ve bitki çaylarına yönelin. Akşamları ağır yiyecekler yerine besleyici çorbalar ve salataları tercih edin. Özellikle de gece yiyip içtiklerinize dikkat edin.

Eğlence ve dinlenme için zaman yaratın.Hatalarınızı kabullenme ve pozitif yaklaşımın yanı sıra kendinizi geliştirerek hayatınızdaki stresi azaltabilirsiniz. Eğer kendinize eğlence ve dinlence için düzenli olarak zaman ayırırsanız hayattaki stres faktörlerine karşı koyma yolunda, çok daha iyi bir mevkide yer alabilirsiniz.

Gerektiği zaman teknolojiden uzak durun.Zaten tüm gün sosyal medyada takılıyor, ülkenizdeki ve dünyadaki haberleri takip ediyor, telefonunuza ya da bilgisayarınıza yapışık yaşıyorsunuz. Bu nedenle, akşam eve gittiğinizde tüm bu aletlerden uzak durmaya çalışın. Kafanızı dağıtacak başka işlerle meşgul olun, hatta televizyonunuzu bile açmayın. Özellikle de çoğu insanın düştüğü şu hataya düşmeyin. Asla ama asla yatağınıza telefonla gitmeyin. Çünkü bu bağımlılık, siz farkında olmasanız bile hayatınızda büyük bir stres kaynağı rolü üstlenmektedir.

Peki, stresten nasıl kurtulabiliriz? Aslına bakarsanız, stresten tam olarak kurtulmak imkansız. Çünkü stres, kişinin karşılaştığı herhangi bir olumsuzluk karşısında verdiği tepkilerin bütününe verilen addır. Anlayacağınız stressiz bir insan yoktur. Çünkü bu aynı zamanda tepkisiz bir insan anlamına da gelecektir. Bu nedenle bizim aşırı stresten uzak durmayı ve stresle başa çıkmayı öğrenmemiz gerekiyor.

uckun_kaan-00123

Geçmiş travmalarınızı çözümleyin. Çözümlenmemiş olaylar zihinde kilitli kalır ve kişiyi hayatı boyunca etkilemeye devam eder. Bu nedenle geçmiş yaşamınızdaki olumsuzlukları kendiniz veya terapi desteği ile çözümleyin.”

Fırsat buldukça iyilik yapın. İyilik yaptığınızda bedeninizde olumlu hormonal değişiklikler olması yanında, kendinizi ruhsal olarak daha yetkin, özgüvenli ve güçlü hissedeceksiniz.

Eleştiriye açık olun. Eleştiri size her zaman olumsuz şeyler söyleneceği anlamına gelmez. Beklide söylenenler size fayda sağlayacaktır. Eleştiri yapanı gerçekten sonuna kadar dinleyin ve ardından söylediklerini birkaç saniye düşünün, en sonunda tepkinizi belli edin.

Zamanı etkin kullanın. Bunun kolay olmadığını söyleyebilirim ama imkansız değil. Zaten eninde sonunda yapmanız gereken işlerinizi ertelemeyin, ne kadar erteleseniz de yine kendinizin yapacağını unutmayın. Zamanında yetiştiremeyeceğiniz işleriniz için ya işin daha başından fazla yüklenmeyin yada yetiştiremeyeceğiniz takdirde yardım isteyin.

Gevşemeyi; spor, egzersiz ve diyeti hayatınızda ihmal etmeyin. Basit beden hareketleri, kollarınızı, boynunuzu, bacaklarınızı yapacağınız basit hareketlerle esnetebilir, yemeği ihmal etmemek ve sağlıklı, enerji verici gıdalar alarak diyet uygulayabilirsiniz.

Stresi doğuran etmenlerden birisi de gelecek kayısıdır. Eğer kaygılı bir kişilik özelliğiniz varsa ve geleceğinizden endişe duyuyorsanız ve bu duruma kendiniz çözüm üretemiyorsanız, bir profesyonelden destek alın.

Stresin genellikle aile, iş hayatı ve arkadaş ortamlarından kaynaklandığı düşünüldüğünde; buralardaki stres kaynaklarını ya ortadan kaldırın ya da kendinize yapılmasını ve yapılmamasını istediğiniz şeyleri açıkça konuşarak ifade edin. Ancak unutulmaması gereken özellikle iş hayatındaki birçok zorluğun sevilmeyen işlerin yapılmasından kaynaklandığıdır.

“Sen dili” yerine “Ben dili” kullanın. Örneğin; “beni hiç anlamıyorsun” yerine “beni dinlememen beni üzüyor” demek daha etkili olacaktır.

Olayları, durumları algılayış biçiminizde ki olumsuzlukları ortadan kaldırın. Örneğin; sıklıkla alıngan olduğunuz söyleniyorsa, siz de kendinizi gözleyin ve alınganlık yapmak yerine size söylenen şeyi karşınızdakine sorarak onaylayın.

Stres faktörlerinin oluşumunda ve başa çıkma becerisi edinmede, bireyin kendisi temel kaynak ve çözüm olduğundan dolayı, stres hissediyorsanız bundan kurtulmak için ancak kendiniz hareket etmeli ve bir şeyler yapmalısınız.

Stres, bireyin iyilik halini tehlikeye sokan, kapasitesini azaltan, kişiyi zorlayan bir süreçtir. Stresin oluşumunu; olumsuz çevre koşulları, ısıdaki ani değişiklikler, kalabalık, gürültü, doğal afet, yaralanmalar, bedensel travmalar gibi fiziksel değişiklikler; kişilik yapısı – özellikleri, algılanan tehlike ile ilgili duygu düşünce ve endişeler gibi psikolojik durumlar ile sosyal çevre ve ilişkileri, sosyo ekonomik durum, yaşam standartları, aile içi ilişkiler gibi psiko-sosyal faktörler etkilemektedir / Psikolog Naciye Tokaç




junio

Çocuk psikolojisinde görüşlerini saygı ile dinleyin. Çocuk psikolojisinde, Haksız olduğu bir konu söz konusu olsa bile dinlenmeye hakkı vardır. Kendi duygularını, düşüncelerini tanımalı ve özgür bir ortamda bunu her zaman söyleme hakkı olduğunu bilmelidir. Kendisini rahatlıkla ifade edebilen bir çocuk kendisine daha çok güvenir.
Çocuk psikolojisi hakkında bilgi edinmenin en basit, en etkili yollarından biri de gözlemdir. Çocuklarınızın yaptıklarına veya söylediklerine ilgi gösterin. Yemek yerken, uyurken ve oynarken eylemlerini, ifadelerini ve genel olarak mizaçlarını gözlemleyin. Çocuğunuzun benzersiz olduğunu ve büyüdükçe kendini gösteren bir kişiliğe sahip olacağını unutmayın. İşte bu yüzden çocuğunuzu diğer çocuklarla karşılaştırmaktan kaçının; zira sadece ebeveynlik için stres oluşturmaz aynı zamanda çocuğa değersiz olduğunun hissini verir.Çocuklarınızı anlamak istiyorsanız, onlara vakit ayırmanız gerekir.
Çocuklarınızla birlikte yemek masasında geçirdiğiniz zaman veya onları okula götürmek, getirmek yeterli değildir. Konuşmak ve onlarla oynamak için zamanı ayırmanız ve psikolojisini anlamanıza izin veren kaliteli saatler harcamanız gerekir.Yanlış deneyimler, çocuğunuzun zihnine olumsuz tepkiler bırakarak genel gelişimini olumsuz yönde etkileyebilir.
Nasıl hissettiklerini anlatan ifadeler. Sevdiklerini, korktuklarını veya stresli ruh hallerini anlamak için bir şeyler hakkında konuştuklarında duygularını ölçmeye çalışın.
Göz temasına, ellerini ve duruşlarını nasıl kullandıklarına dikkat edin.
Çocuğunuz çizmeyi, yazmayı veya hareket etmeyi seviyorsa, bunları daha sık yapmaya teşvik edin. Sanat veya resim derslerine katılmalarını sağlayın ve kendilerini daha iyi ifade etmelerine yardımcı olun. Ayrıca, onlara çizimleri için hayal güçlerini kısıtlamadan farklı temalar da verebilirsiniz.
Çocuğunuzun gelişiminin üstesinden iyi bir şekilde gelmek için çocuk gelişiminin farklı evrelerini anlama konusunda proaktif olun. Kitapları, internet dergileri okumak için zaman ayırın ve size çocuk psikolojisi ve gelişimi hakkında bir fikir verebilecek bir uzmanla konuşun.
Çocuklara ulaşmak için bazen bir çocuk gibi düşünmeniz ve onun gibi davranmanız gerekir. Empati, çocuklarını daha iyi anlamak isteyen ebeveynlerin geliştirmeleri gereken önemli bir özelliktir.
Çocukların davranışlarını her zaman anlamak mümkün değildir. Israr etmek ile işler daha da kötüye gidebilir. Onlar için belki isteklerini sözlere dökmek zordur ya da kendisinin de anlamlandıramadığı istekleri olabilir.

Sorunlar çok fazlaysa ve nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız en çok rahatsız edenden en az rahatsız edene kadar sorunlarınızı listeleyebilirsiniz. Bu düşüncelerin açıklığa kavuşmasına yardımcı olur. Hepsini tek seferde çözüme ulaştırmak mümkün değildir. İlk olarak sadece bir ya da iki sorun üzerinde odaklanmak gerekir. Diğerlerini de birer birer ele almak ve adımları belirlemek gerekir. Değiştirilemeyecek sorunlar var ise, yapılabilecek iki şey vardır: Onlardan kaçmak ve Onlarla yaşamayı öğrenmek. Çocuklar ya da anne-babada var olan bir özür ve yetersizlik, kaçılamayacak bir sorun olduğundan dolayı, üzerinde konuşmak, onunla başa çıkabilmede faydalı olabilir. Belki de yapılması gereken savaşmak değil, bununla yaşamayı öğrenmektir.

YALAN KÖTÜDÜR Ama bu demek değildir ki çocuklar hemen yalan söylemeye başlıyor.Eskiden araştırmacılar çocukların yalanın iyi olduğunu düşündüğünü ama toplumun bunun kötü olduğunu öğrettiğini zannediyordu. Ama sonraki araştırmalar gösterdi ki durum tam tersi aslında. Çocuk yalanı keşfediyor ama yalanın kötü olduğunu da biliyor. Ama bazı durumlarda yalan söylemenin işe yaradığını ailesinden öğreniyor veya keşfediyor. Aileler o bazı durumları anlayıp önlem almazsa, çocuk yalan söylemeye devam ediyor.



Ahlaki değerler, vicdan, iyi-kötü, doğru-yanlış ayrımı çocuklarda genellikle 3 yaş sonrasında anne-baba ya da bakım veren diğer kişilerin müdahaleleri, örnek oluşları ile öne çıkar. Her anne baba çocuğunu yetiştirirken sadakat, dürüstlük, saygı, sabır gibi değerleri kazandırmak ister. Kişinin davranışlarını veya yaptığı işlerin sonuçlarını üstlenmesi anlamına gelen sorumluluk da bu değerlerden biridir. Peki sorumluluk sahibi bir kişilik zamanla nasıl oluşur?
Çocuğunuzun hata yapmasına izin verin ve hatalarını dürüstçe kabul etmesi için ona model olun. Bu şekilde hem girişimci ruhunu kaybetmeyecek, hem de sorumluluk almaya başlayacaktır. Kendi becerilerini keşfedip geliştirmesi, özgün bir birey olabilmesi için bu şarttır.
Zekanın tanımı yapılırken sadece IQ seviyesi göz önünde bulundurulmaz. Bireyin içinde bulunduğu koşullara ne derece uyum sağlayabildiği de değerlendirilir. Kendi kendine yeten bireyler yetiştirmek için çocuklar davranışlarının sonuçlarıyla karşı karşıya gelmelidir.

Çocukların yaşı ne olursa olsun, anne baba çocukla iletişim içindeyken sürekli bağırıyorsa çocuğun duygu durumu olumsuz yönde etkilenecektir.


Yetersizlik hissi, çocuğun bireysel ya da çevresel faktörlerden dolayı kendini eksik, beceriksiz ve yeterli görmeme durumu olarak tanımlanabilir. Yetersizlik hissini ortaya çıkaran başlıca durum aşırı koruyucu ve mükemmeliyetçi ailelerdir. Aile çıtayı yüksek tutup çocuktan yüksek beklenti içinde oldukça çocuğun kaygıları artar ve yetersizlik hissi oluşur. Özgüveni azalan çocuk sürekli bir dış destek faktörüne ihtiyaç duyar. Yetersizlik hissi doğuran koşulların devam etmesi, çocukta çekingen, bağımlı, titiz, evhamlı kişilik yapısının temelini atabilir. Yetersizlik hissinin uzun sürmesi depresyon gibi duygudurum bozukluklarına yol açabilir. Peki çocuğunuzda yetersizlik hissi ve kaygı durumu gözlüyorsanız neler yapabilirsiniz?
Özellikle sosyal teması az olan çocukların ebeveynlerinin, diğer aile üyelerinin ya da öğretmenlerinin en azından ilk adaptasyon sürecinde çocuğa destek olmaları yararlı olur. Özellikle aileler iyi bir gözlemci konumunda olmalı, aşırı koruyucu olmamak kaydıyla çocuğun davranışlarını yakından gözlemleyebilmelidirler.

Çocukluk dönemi zihinsel, sosyal, fiziksel ve duygusal gelişimin yoğun bir şekilde sürdüğü çocuğun nasıl bir birey olacağı konusunda temellerinin atıldığı en önemli yıllardır. Çocuğun dünyayla ilişkisi erişkinlerden farklı olarak daha “ben” odaklıdır. Bu süreçte ihtiyaçlarını karşılama ve kendini güvende hissetme çocuğun en hassas olduğu konulardır.
Bu tarzdaki ebeveynlerin temel hatası çocuklarına destek oldukları ve eğer kendileri olmazsa çocuklarının başına dünyadaki bütün kötülüklerin gelebileceğini düşünmesidir. Bu tarz ebeveynler çocukları için her şeyi düşünür, her şeyi yaparlar. Çocuklarının hiçbir olumsuz durumla karşılaşmamasını isterler.
Böyle ebeveynlere sahip çocuklar, kreş ortamından başlayarak her türlü sosyal ortamda zorluklar yaşarlar. Kendi başlarına karar vermekte zorlanırlar. Rekabet ortamlarında başarı göstermeleri zor olmaktadırlar. Bazılarında ise dış ortamlarda belirgin özgüvensizlik duygusu gelişebilir.

Çokbilmiş anne baba tipleri her şeyi kitabına uygun bir şekilde yapmaya çalışır. Ne kadar çok bilgiye ulaşırlarsa kararsızlıkları da o kadar artabilir. Böyle ebeveynler çocukları büyüdükçe daha da zorlanmaya başlar. Çocuklarına nefes aldırmayan anne baba tipleri çocuklarının hiçbir olumsuz durumla karşılaşmamasını isteyen kişilerdir. Çocuklarının kendi başlarına karar veremeyeceğini düşündüklerinden bu kararları pek önemsemezler. Bu çocukların rekabet ortamında başarı göstermeleri zorlaşır. Bazı çocuklarda ise dış ortamlarda belirgin bir özgüvensizlik gelişebilir.
Bir anne ya da baba olarak, çocuğunuza yapabileceğiniz en büyük iyilik onu olduğu gibi tüm özellikleriyle kabul etmektir. “Çok zeki, ama dikkati dağınık”, “Çok iyi bir çocuk ama bir de şu inatçılığı da olmasa…” gibi düşünce ve cümlelerle, çocuğunuzun size göre olumsuz özelliklerine vurgu yaptığınızda, çocuğunuzda “yetersizlik ve çaresizlik” duygularını tetikliyor olabilirsiniz. Dikkati dağınık da olsa, inatçı da olsa ya da size göre başka herhangi bir olumsuz özelliği de olsa o sizin çocuğunuz ve siz ona karşı sorumlusunuz. Bu sebeple, çocuğunuzun olumsuz özelliklerine vurgu yapıp hem kendinizin hem çocuğunuzun dikkatini negatif durumlara vermek yerine, bu işlevsel olmayan özelliklere nasıl işlevsellik kazandırabilirsiniz buna odaklanın. Örneğin; çocuğunuzun dikkatinin dağınık olduğunu düşünüyorsanız; o zaman onunla birlikte dikkat çalışmaları yapabilir, konsantrasyon gerektiren oyunlar oynayabilir, ders programını sık ve kısa molalar içerecek şekilde düzenleyebilirsiniz.

Çocuklarımızın biz ebeveynlerden beklentilerini karşılamak; yani onları koşulsuz kabul etmek, onlara olan sevgimizi açıkça göstermek, onlara güven vermek, aidiyet geliştirmelerini sağlamak ve onlara saygı duyduğumuzu göstermek için birer yetişkin olarak bizim neye ihtiyacımız var? Tek kelime ile sakinliğe! Zaten varoluşumuzun bir özelliği olarak, anne-baba olacağımızı öğrendiğimiz anda, çocuğumuzu tüm varlığımızla sevmeye başlıyoruz. Onun geleceğini tasarlamaya başlıyor, onunla birlikte geçireceğimiz zamanları düşünerek mutlu oluyor ve heyecan duyuyoruz. Ama sonra ne oluyor da biz bu sevgiyi göstermeyi ihmal ediyor, çocuğumuzun olumlu yanlarını bırakıp, olumsuz özelliklerine odaklanıyor, hiddetli, bazen kırıcı, bazen otoriter, bazen yılmış ve umursamayı bırakmış gibi görünen ebeveynlere dönüşüyoruz?
Bir anne ve babanın çocuğuna karşı sorumlu olması demek; onun bağımsız, kendi duygu, düşünce, beğeni, özellik ve istekleri olan bir birey olduğunu kabul etmesi ve onun gelişimini her yönüyle desteklemesi demektir. Eğer “Çocuğumun davranışlarından sorumlu değilim, ama ona karşı sorumluyum” bilincini benimserseniz, katlanamayacağınız kadar sizi zorlayan bir durumla karşılaştığınız zaman, sakinliğinizi koruyarak, problemi hem çocuğunuza hem de onunla olan ilişkinize zarar vermeden çözebilme ihtimaliniz artar. Örneğin markette çikolata için ağlayıp, problem çıkartan çocuğunuza bağırmak istediğinizde, ona karşı sorumlu olduğunuzu hatırlayabilirseniz; “ona bağırdığımda bu onun üzerinde nasıl bir etkiye neden olabilir?” şeklinde bir iç gözleme gidebilirsiniz. Tabi ki; bu iç gözleme gidebilmek için başta da söylediğimiz gibi ilk olarak sakinliğe ihtiyacımız var.

Sakinlik; tüm ilişkilerde kilit rol oynamaktadır. Çünkü sakinlik; doğru değerlendirmeler yapma, analitik düşünebilme, işlevsel bir şekilde problem çözme ve yerinde, tutarlı davranışlar sergilemek için çok büyük bir öneme sahiptir. Sakin değilken öfke, üzüntü, korku gibi olumsuz duyguları yoğun bir şekilde hissediyorken, yaptığımız tüm değerlendirmeler, tüm çıkarımlar, aslında çok da gerçekçi, mantıklı ve makul değildir…. Unutmayın, mutlu bir çocuk, ancak mutlu ebeveynler tarafından yetiştirilebilir… Bu sebeple kendinizi ihmal etmemeniz çocuklarınız için yapabileceğiniz güzelliklerden bir tanesidir.

Uyku, hayatın her döneminde olduğu gibi çocukların biyolojik ve psikolojik gelişimlerinde de büyük rol oynuyor. Her çocuğun uyku ihtiyacı birbirinden farklılık gösterdiği gibi okul öncesi dönemde bu ihtiyaç daha fazla oluyor. Yeteri kadar uykusunu alamayan veya uyumakta güçlük çeken çocuklarda ciddi sağlık sorunları görülebiliyor.
Çocuklarda uyku sorunları iki grupta toplanmaktadır. İlk grupta, çevresel veya farklı nedenlerle yetersiz uyku sorunu yaşayan çocuklar yer alır. Diğer grupta ise erişkinlerdekine benzer uyku hastalıklarının oluşturduğu, yeterli süre uyumaya rağmen, kalitesiz uyku sonucu, uykusunu alamadan uyanan çocuklar bulunmaktadır.
Dikkat eksikliği sendromu tanısı konulan pek çok çocuğun asıl probleminin uykusuzluk olduğu çok geç tespit edilmiştir. Uyku sorunlarının sebep olduğu başka bir problem de büyüme sorunlarıdır. Uykusuzluk, mental ve fiziksel gelişme problemlerini beraberinde getirir.




Çocukların uykusu da erişkinlerinde olduğu gibi, teknolojik gelişmelerden etkilenmektedir. Araştırmalar, bu teknolojik cihazlarla geçirilen zamanın maalesef uyku süresinden çalındığını göstermektedir. Eksik uyumamıza sebep olmaları yanında sahip oldukları beyaz parlak ışık nedeniyle, uyku ritmimizde kaymalara sebep olmaktadırlar. Bu cihazların sebep olduğu başka bir sorun da, gece boyunca kapatılmamalarından kaynaklanmaktadır. Bu cihazların gece uykunun kalitesini bozduğu birçok çalışma ile gösterilmiştir.

Çocuklarda öfke kontrolünde öncelikle durum, yaşanan duyguyu tanımlamaktır. Duygunuzu tanımlamak için şu soruları sorabilirsiniz. “Ne zaman öfkeleniyorum, hangi durumlar beni öfkelendiriyor, çabuk öfkelenen biri miyim, çabuk öfkelenen biriysem bu hangi nedenlerden kaynaklanıyor, mizaçtan mı kaynaklı, yaşam sorunlarından mı yoksa başka bir psikolojik veya fizyolojik bir problemim mi var ” gibi sorularla duygu tanımlanabilir.
Aslında çocuklar göreceksiniz ki öfkelenme şeklininizin farkına varmanızla birçok şey ortaya çıkar, farkındalık artar. Kişi böylelikle, öfke patlamasının nedenlerini, öfkenin tırmanışını, öfkenin süresini ve akabinde sakinleşme süresini ve öfke sonrası davranışlarını görmüş olur. Tüm bunları gören öfkeli çocuk ya da ergen kendini daha iyi analiz etme ve öfkesini kontrol etme şansı bulur. Böylece bazı yöntemler geliştirerek öfkesini kontrol edebilmiş olur.
Öfke patlaması yaşadığın durumlar listesini çıkarabilirsin, çok etkili olur. Bir bakıma bu seni tetikleyen, kızdıran faktörler listesi de denilebilir. Bu listeyle amaç, senin sinirlendiğin şeyleri bilmen ve öfkelenmenin önüne geçer. Bu doğrultuda, bir eylem planı hazırlamak çok akıllıca olur. Örneğin, öfkelendiğin durumların listesini ezberlemek, bu durumun daha önce öfkelenmene sebep olup olmadığı sorgulamak, kendine öfkelenme telkini vererek sakinleştirmek, mümkünse hemen o ortamdan uzaklaşmak gibi. Devamında öfkenizi neler daha çok artırır, onun listesini yapmak. Öfkeliyken zihnimizden hangi sözcüklerin geçtiği, öfkemiz artarken bedenimizin nasıl belirtiler gösterdiğini yazmak öfke patlamasına girdiğimizi fark etmek ve tırmanışını durdurmak adına çok etkili oluyor.

Bir sonraki adım, öfkeyi fark etmek ama hemen eyleme geçmemektir. Sinirli ve öfkeliyken alınan kararlar pek de sağlıklı olmuyor, çevrende bunun gibi örnekler olduğunu düşün. Bir sonraki adım, öfkeyi fark etmek ama hemen eyleme geçmemektir. Sinirli ve öfkeliyken alınan kararlar pek de sağlıklı olmuyor, çevrende bunun gibi örnekler olduğunu düşün.
Bir sonraki adım, öfkeyi fark etmek ama hemen eyleme geçmemektir. Sinirli ve öfkeliyken alınan kararlar pek de sağlıklı olmuyor, çevrende bunun gibi örnekler olduğunu düşün. Öfke kontrolü için yapacağınız bir diğer yöntem, davranışınızı kötü sonuçlar doğurmayacak, doğru davranışla yer değiştirmektir. Örneğin, birilerine vurmak ya da kendine zarar vermek yerine, yastığa veya yatağa yumruk atabilirsin. Kum torbası almak ve sinirlendiğinde bir iki vurmak da faydalı olabilir. Daha küçük yaş grubu için öfkeni atmaya yardımcı olan oyuncaklar işe yarar.

Çocuk ile ebeveyn arasındaki inatlaşmanın iki yaş civarında ortaya çıkmaya başladığını gözlemlemekteyiz. Gelişimsel olarak incelediğimizde; artan hareket kabiliyeti, çocuğun kendine dair farkındalığının oluşması, konuşmanın başlaması ve tuvalet eğitimi bu dönemde başlamaktadır. Çocuklarda inatlaşma da iki yaşından itibaren görülür; bireyselliğini ilan etmeye çalışan çocuk sınırları konusunda ebeveynleri ile çatışma içerisine girebilir.
Aslında çocuklar çok istedikleri bir şey konusunda engellenmiş olduğunda, bir durumdan dolayı hayal kırıklığına uğradığında, “hayır” anlamına gelen ani öfke çıkışlarında bulunabilir. Bağırma, ağlama, tekme atma, çığlık atma, vurma, kendini yere atma hatta zaman zaman başını yere veya duvara vurma gibi davranışlar sergileyebilir. Çocuklarda inatlaşma vakaları karşısında anne-babalar genellikle çaresizlik hissediyor ve kontrollerini kaybediyorlar. Ancak bununla erken dönemde sağlıklı bir biçimde baş etmeyi öğrenmeli ve çocuk için gerekli sınırları koymalıdırlar. Bunların hepsinin sabır gerektirdiğinin farkındayım. Fakat bunları yapmadan çocuktan olumlu ve sağlıklı tepkiler bekleyemeyiz. Siz olumlu yaklaşırsanız çocuğunuz da size o şekilde yaklaşacaktır. Bu konuda eğer ihtiyaç duyarsanız bir uzmana başvurmaktan çekinmeyin.
Çocuk, bir şeyleri kendi yapmak istemesi, kendi seçmek istemesi ve kendi gitmek istemesinin sonucunda ebeveyn ile çatışır ve öfke nöbetleri ortaya çıkar. Çocuklar istediklerini elde edemedikleri zaman öfke nöbetlerine zemin hazırlanmış olur. Çocuk “bağımsız” olmak ister. Ailenin “yapamazsın” diye engel koyduğu durumlarda da nöbetler ortaya çıkar. Bunun yanı sıra bazı çocuklar da doğru davranışı yaptığı halde yeterince ilgi göremedikleri için öfke nöbetleri geçirir.
Bu şekilde ailesinin dikkatini ve ilgisini çekmiş olur. Öfke nöbetleri pekiştirildiğinde de sıklık kazanmış olur. Bir çocuk istediği şeyi ağlayarak elde ettiğini görürse sonrasında ağlayarak, öfke nöbetleri geçirerek isteyecektir. Bir çocuk nöbet sırasında yani ağlama krizi geçirirken fazla ilgi topladığını görürse dikkat çekmek için bu davranışı tekrarlayacaktır.
Çoğu sorunun temelinde birbirimizi dinlemediğimiz, anlamadığımız gerçeği vardır. Çocuğunuzun kendisini ifade etmesine olanak sağlarsanız bu konuda büyük bir ilerleme kaydedersiniz.
Bir alışverişe gittiniz ve almaması gereken bir şeyi almak istediğini söyledi. Sizin cevabınız “hayır” oldu ve çocuğunuz ağlamaya başladı. Burada yapmanız gereken şey “hayır”’ınızın arkasında durmak ve o şeyi almamaktır. Belki market birbirine girecek, ağlayacak, bağıracak ve çoğu zaman çevredeki insanlar size tuhaf tuhaf bakacak. Buna rağmen almamalısınız. Sakinleşmesini bekleyin.

Çocuklar da yetişkinler gibi seçimlerini kendileri yapmaktan ve kontrol duygusundan hoşlanırlar. Çocuklarınıza bir şeyleri seçme hakkı tanıyın ve o konuda güç savaşına girmeyin. Örneğin, “Kırmızı kazağı mı giymek istersin yeşil kazağı mı?” gibi. Çocuğunuzun seçmesine imkan tanıyın.

Ne kadar yoğun olursanız olun, onunla etkili zaman geçirmeye özen gösterin. Dikkatinizi bozacak her şeyden uzaklaşarak sadece çocuğunuza zaman ayırın.
Kurallarınız net olmalı, çocuğunuz için anlamsız kalmamalı. Ne, ne zaman neden evet; ne, ne zaman, neden hayır bilgisini onun anlayacağı dilde anlatmanız çok önemli.
Ebeveynleri olarak farklı tutumlar sergiliyorsanız: Annenin ‘evet’ dediğine babanın ‘hayır’ demesi ya da babanın ‘evet’ dediğine annenin tam aksine olumsuz yaklaşması durumunda çocukların kafası karışıyor, bunun sonucunda inat edebiliyorlar. Ne yapmalı? Ebeveyn olarak aynı çizgide hareket etmeye özen gösterin. Çocuğunuza karşı tutumunuz ve koyduğunuz kurallar aynı olmalı. Birinizin ‘hayır’ dediğine, diğeriniz asla ‘evet’ dememeli.

Kimi çocuk fazla hareketli ve yerinde duramazken kimisi daha sakin oluyor. Kimi çocuk aşırı yemek yerken kimisi iştahsız oluyor. Kimisi tırnak yiyor kimi parmak emiyor. Bu örnekler çoğalıp gidiyor… Bunların aşırısı uyum ve davranış bozukluğu problemi olarak görülüyor. Fakat çocuğun yaş döneminin bir göstergesiyse geçici ve normal sayılıyor.
Kişinin içinde bulunduğu çevre ile dengeli ilişki kurabilmesi ve bu ilişkiyi sağlıklı bir şekilde sürdürebilme becerisine uyum denir. Çocuklar büyüme süreçleri boyunca çeşitli beceriler kazanırlar. Kazanılan her beceriyle birlikte birçok sorunla karşılaşırlar. Bu sorunlar karşısında anne baba ve yakın çevre uygun tutum ve davranışlar sergilediklerinde yaşanan sorun kolaylıkla halledilir. Uygun olmayan tutumlar karşısında yaşanan sıkıntılar ise uyum ve davranış sorunlarına dönüşebilir. Davranış bozukluğu ile normal davranış nasıl ayırt edilir?
Çocuğun gelişim dönemi: Davranış belli bir gelişim döneminde görülen geçici bir durum olabilir. Örneğin, 4-5 yaşına kadar olan gece alt ıslatmaları, 2-3 yaşlarında ortaya çıkan uyku bozuklukları ve kısa süren konuşma düzensizlikleri kaygı duyulmasını gerektirmez.Belirtinin sıklığı: Çocuğun davranışı ne kadar sıklıkta yaptığı önemlidir. Ara sıra söz dinlememe, yaramazlık yapma, evde huysuz ve hırçın ama dışarıda uyumlu olan çocukların davranışları olağandır. Her söylenene zıt davranışlar göstermek, okulda ve çevrede sürüp giden davranışlar ruhsal açıdan incelenmelidir.
Davranışın şiddeti: Davranışın yoğunluğu arttığında sorun sinyali verir.

Davranışın sürekliliği: Süreklilik gösteren davranışlarla, bir müddet olup kaybolan davranışlar aynı düzeyde tutulamaz. Örneğin; kardeş kıskançlığı nedeniyle hırçın ve huysuz olan çocuğun davranışı normal olarak nitelendirilebilir. Ancak çeşitli nedenlerle sorunların sürmesi uyumsuzluk olarak nitelendirilir.
Sorunun dışa vurulmaması: Çocukların hepsi ruhsal sorunlarını dışa vurmaz. Dıştan belirti göstermeyen içten birçok sorun yaşayan çocuk bunları davranış sorunu yokmuş gibi gösterebilir, ancak çocuğun her zaman uyumlu ve dengeli davranması beklenemez. Yaşadığı sorunlarla kendisinin başa çıkmaya çalışması ve yorulması sonucu belirtiler göstermeye başlar.
Sorunun dışa vurulmaması: Çocukların hepsi ruhsal sorunlarını dışa vurmaz. Dıştan belirti göstermeyen içten birçok sorun yaşayan çocuk bunları davranış sorunu yokmuş gibi gösterebilir, ancak çocuğun her zaman uyumlu ve dengeli davranması beklenemez. Yaşadığı sorunlarla kendisinin başa çıkmaya çalışması ve yorulması sonucu belirtiler göstermeye başlar.

Ayrılık: Anne babadan uzun süreli ayrı kalma, sık bakıcı değişiklikleri, boşanma.


Disleksi olarak da bilinen özel öğrenme güçlüğü, özel bir öğrenme şekliyle tedavi olabilen ve uygun tedavi şekli bulununca en uzun 8 ay süren bir durum. Öğrenme güçlüğünün ihmal edilmesi, çocuğun akademik başarısını ve motivasyonunu olumsuz etkileyebiliyor. “Konuşma ve yazmasında programı takip etmekte zorlanan öğrenci, eğer öğrenme güçlüğü çekecekse hemen belli olur ancak 7 yaşına kadar sorun ne ise sorunu giderici çalışmalar sınıf öğretmeni ve aile desteği ile aşılmaya çalışılır. 7 yaşını doldurmuş çocuk alınan önlemlere rağmen 2-6 ay arasında ilerleme kaydedemiyorsa yetersizlik duygusu gelişmemesi için tedavi yoluna gitmek gerekir.”

Özel Öğrenme Güçlüğü doğumdan itibaren var olan, zihnin gelişimiyle ilgili bir sorundur. Az okumayla ya da matematiği sevmemekle oluşmaz. Aksine okumada güçlük yaşadığı için kişi okumaktan kaçınır.


Konuşmada gecikme, kelimeleri yanlış söyleme, bildiği halde nesne ve kişilerin adlarını hatırlayamama, kelimeleri bulmakta güçlük ( örneğin; tencere demek istediğinde “yemek pişirilen şey” diyebilir), Sözcüklerin harflerini değiştirmek ( kocaman-cokaman, köpek-pökek), Sözcük hazinesi çok yavaş artar, sıklıkla doğru kelimeyi bulmakta zorlanır. Olayları sırasıyla anlatamama, devrik cümle kurma görülebilir


Çocuklar anatomik ve psikolojik olarak dikkatleri kolayca oyuna ve eğlenceye kayabilen bireylerdir. Çok küçük yaşlarda eğitim hayatına başlamak, birden bire disipline olabilmek çok zordur. Bu yüzden düzenli ödev yapmak, ders çalışmak oldukça zor olabilir.

Aktivitelerini artırın. Sürekli zihni derslerle dolu olan bir çocuk belli bir zaman sonra ödev yapmaktan ve ders çalışmaktan sıkılır. Farklı etkinliklere katılmasına izin verin. Ödev yapmayı oyun haline getirin. Özellikle oyun çağından çıkmamış çocuklar ödev yapmaktan kaçınırlar. Yetişkin olmadıkları için bunun görev olduğunu idrak edemezler.
Baskı kurmayın. Baskı kurduğunuz takdirde ödev yapmaktan kaçacaktır.Takviye yayınlarla ödev yapmasını eğlenceli hale getirin. Takıldığı yerleri bu kaynaklarla destekleyin. Yardım edin. Ödev yaparken anlayamadığı veya öğrenemediği bir konu üzerinde alıştırma yaparak ona yeniden öğretmeyi deneyin.Özelleştirin. Kişisel eşyalara sahip olmasını sağlayın. Renkli kalemler, şık defterler çocuğun ödev yapmasını kolaylaştıracaktır. Özel alanlar yaratın. Çocuğun kendine ait bir masası, odası ve çalışma ortamı olması daha kolay ve severek ödev yapmasını sağlayacaktır. Korkutmayın. Baba, anne ve öğretmen kızacak diyerek zorlamak çocuğun motivasyonunu bozacaktır.




Ergenlik dönemindeki çocuklarla iletişim kurmak ebeveynler için oldukça zorlayıcı olabilir. Çünkü ergenlik döneminde, ergen, hayatındaki fiziksel, duygusal ve sosyal değişimleri, anne ve baba ise değişen çocuğunu anlamaya çalışmakla uğraşır. Bu süreçte, anne babalar çocukları ile işlevsel iletişim biçimlerini kullanarak topluma uyum içinde, sağlıklı bireyler olarak yaşamın içinde var olabilirler. Her anne baba çocuğunun sağlıklı, başarılı ve topluma faydalı kişiler olarak yetişmesini ister. Bu noktada ergenlik dönemi bitene kadar en büyük rol ebeveynlere aittir. Çocuğa bu dönemde değerli ve güvende olma duygusu, dayanışma ve sorumluluk duygusu ve zorluklarla mücadele etme gibi aile olmanın temel gereksinimleri etkili bir iletişimle anlatılmalıdır. Çocuklarla ile kurulan iletişim sadece konuşarak değil, kendimizin tutum ve davranışları ile etkileşim içinde olduğu önemsenmelidir. Ebeveynler olarak bu zorlu süreçte sorunlarla baş edemeyeceğinizi düşünüyorsanız sağlıklı ve mutlu bireyler yetiştirmek adına siz ve aileniz bir profesyonelden destek alabilirsiniz.







Ergenlik döneminde gözlenen fiziksel değişimler kız ve erkeklerde farklılık gösterebilir. Kızlar, fiziksel değişimleri genellikle erkeklerden daha önce deneyimler. Kızlarda artan östrojen hormonuyla birlikte göğüslerde büyüme, menstruasyon (adet görme), kalçaların genişlemesi, kıllanma, sivilcelenme, boy uzaması, yağlanma gözlenirken; erkeklerde ise artan testosteron hormonuyla beraber omuz ve göğüslerde genişleme, boy uzaması, ses değişimi, kıllanma (yüzde, göğüs bölgesinde, kol ve bacaklarda), genital organların gelişimi ve ilk ereksiyon gözlenen belirgin değişimlerdendir.
Ergenlik döneminde birey, gözlenen fiziksel değişimlerin yanı sıra pek çok duygusal değişimi bir arada yaşar. Hormonal değişimler, duygu değişimlerini de beraberinde getirir. Özellikle akran ilişkilerinde ve akademik yaşantıda karşılaşılan zorluklar genci depresif ve mutsuz hissettirebilir. Pek çok ergen, erken yaşta akademik olarak ciddi kararlar almak zorunda kalır: Meslekle ilgili alan seçiminde bulunmak ya da mesleğe karar vermek gibi. Bu tarz kararları verirken birey kaygı duyabilir ve baskı altında hissedebilir. Ergenlik döneminde birey, bedensel, duygusal, bilişsel ve sosyal yönden kendini tamamlayacak ilgi alanlarına yönelir. Bu dönemde sevdiği ve yakınlık duyduğu kişileri (sanatçı, öğretmen, sporcu vb.) ya da grupları (sanat, spor, hobi) kendine örnek alabilir. Örnek aldığı kişinin özelliklerini yüceltme, ona benzemeye çalışma, belirli bir gruba dahil olma ve o gruba ait hissetme eğilimi ergenlik döneminde sıkça gözlenir. Anne babadan ayrışarak kendine bir kimlik edinme; onlardan farklı, kendine has bir birey olma ihtiyacı duyulan bu dönemde gencin kendini ifade etmesi için uygun ortam yaratılması önemlidir.
Kişinin sahip olmayı arzu ettiği özellikler (bedensel, duygusal) ile gerçekte sahip olduğu özellikler birbiriyle tutarlı olmadığında bir çatışma yaşanır. Kendi ihtiyaçları doğrultusunda bir arayışta olan ergenin “gerçek benliği” ile “ideal benliği” arasındaki fark, çeşitli duygusal güçlüklere ve psikolojik sorunlara yol açabilir. Sahip olduğu aile, fiziksel (beden, ses gibi) ve karakter özelliklerinden (beceriler, yetenek alanları gibi) memnun olmadığı durumda başka biri gibi davranmaya başlayan birey, kendine hayali bir dünya ve ideal benlik yaratacaktır. Gerçek ve ideal benlik arasındaki çatışma arttığında ise birey, sorunlarla baş etme konusunda zorlanabilir. Bu durum, duygusal belirtiler; depresyon, kaygı problemleri, intihar girişimi, madde kullanımı gibi klinik tablolarla kendini gösterebilir.
Koşulsuz olumlu kabul, ebeveyn-çocuk arasındaki ilişkinin en temel yapı taşıdır. Her koşulda anne babanın çocuğun yanında olduğunu hissettirmesi, ona güvenmesi, onu farklı özellikleriyle benimseyip kabullenmesi sağlıklı anne baba çocuk ilişkisinin en önemli ölçütüdür. Yalnızca başarılı ya da uyumlu olduğunda değil, başarısızlık yaşadığında ya da işler yolunda gitmediğinde de sevildiğini ve kabul gördüğünü bilen, hisseden gencin kendine olan güveni artacak; bu ölçüde sorumluluklarını yerine getirme olasılığı artacaktır.

GÜNDEM: Koronavirüs ve Ruhsal Etkileri

Bireylerin depresyon yaşamasının hemen herkesin bildiği bir hastalık Depresyon kişinin özellikle duygusal mod açısından tam bir çöküntü tablosu. Kişinin hayattan zevk almaması, bir amacının ve hedefinin olmaması söz konusudur. Kişi tam bir bunalım yaşar. Yaşamın hiç bir anlamı kalmamış ve enerjisi düşmüştür. Hatta girilen çöküntü girdabı giderek derinleşerek intiharlara bile neden olabilmekte. Dolayısıyla depresyon kişiyi çepeçevre saran, hayatı çekilmez kılan ve onu sosyal hayattan koparan duygusal çöküntü durumudur.

İşte, toplum da insanlardan oluştuğuna göre aynı bir bireysel depresyon gibi bir ‘’toplumsal depresyon’’ olgusundan da bahsetmek lazımdır. Bu noktada ‘’düşüncelerimizi’’ hafife almamak gerekiyor. Çünkü düşünceler de aynı maddesel nesneler gibi atomlardan ve onların da daha küçük bölümleri kuant taneciklerinden oluşmaktadır. Neticede düşünce de atomlardan oluşmuş enerjisel bir maddedir. Bu yüzden toplumu oluşturan fertler olumlu düşünürlerse evrene pozitif enerji yayarlar, olumsuz düşünürlerse negatif enerji yayarlar. Toplumun geneli olumsuz düşünmeye başladığında, mevcut kitlesel çöküntü hali dalga dalga tüm fertlere yayılır ve her ortamı karamsarlık ve kötümserlik duyguları kaplar.
Malesef, toplumsal depresyon, bireysel çöküntü hallerinden çok daha tehlikelidir ve tam bir pandemik yayılım gösterir. Bir salgın hastalık karekteriyle bir anda yıldırım hızıyla memleketin tüm fertlerini etkileyebilir. Özellikle yazılı ve görüntülü medya, sosyal paylaşım siteleri depresyonun pandemik bir karekterde hemen herkesi etkisine almasına yardımcı olur. İnsanlar kötümser bir yaklaşım ve karamsar bir bakış açısı sergilemeye başlar. Bu da insanların topyekün kitlesel olarak bir depresif moda girmelerine neden olur. İlişkiler ve sosyal münasebetler bir anda asgariye iner. İnsanlar savunma ve korunma içgüdüsü ile alışveriş merkezlerinden uzak durmaya, restorantlar boşalmaya başlar. Eğlence merkezleri iflasın eşiğine gelebilir. İnsanlar ancak zaruri ihtiyaçları için para harcamayı düşünürler. Mevcut karamsar tablo nedeniyle onlar için gelecek belirsizdir. Bu yüzden tüm parasal aktiviteler askıya alınır. Ekonomi, hayatın her noktasında geriye doğru gitmeye başlar. İnsanlar yaşanan olumsuzluklardan dolayı bir anda rutin para trafigini kesmeleri nedeniyle kademe kademe her işletme zarar görür. Özellikle tam gelişmemiş ülkelerde, insanların kendi para birimlerine güvenleri sarsılır. Kendi ulusal şirketlerine, finans kurumlarına olan itimat azalır ve borsa kan kaybeder. Böylece yabancı para ya da altın gibi kendilerine göre daha güvenli yatırımlara kaymaya başlanır ve neticede altın ve döviz değerlenir.
Bu anlamda medyanın yaklaşımı da çok önemlidir. Eğer yatıştırıcı bir tutum izlenmezse, tablo giderek derinleşir. Hatta tam bir kısır döngüye girilerek toplumsal ekonominin tamamen çökmesine bile neden olunabilir. Bu yüzden mevcut kriz ortamını abartarak ve ajite ederek halka vermek çok daha vahim sonuçlara neden olabilir. Bu hususta en korkulan durum ise, toplumsal depresyonun, toplumsal panik atağa dönüşmesidir. Bu durumda ekonomi tam manasıyla durma noktasına gelir. Koca koca işletmeler batabilir. Yaşanan iflaslar ve işsizlik nedeniyle tablo tamamen işin içinden çıkılmaz hale gelebilir, kaos ortamları ve iç karışıklıklar ortaya çıkabilir. Sonuç itibariyle toplumsal depresyona ve bunun da daha kötüsü olan toplumsal panik atağa girilmemesi için, yaşanan yönetimsel veya afetsel krizler, olabildiğince sakin ve soğukkanlı karşılanmalı, toplumu gerecek, karamsarlığa sevkedecek açıklamalardan uzak durulmalıdır. Tüm organları ile medya, yatıştırıcı ve sakinleştirici bir konum üstlenmeli, krizin aşıldığına dair telkinler verilmeli ve özellikle yöneticiler tarafından toplumu rahatlatan ikna edici açıklamalar yapılmalıdır. Toplumsal depresyonun en hızlı yayılan bir salgın hastalık olduğunun bilincinde olmalıdır. Toplumu bir kaos ortamına sokmamak için ‘’kol kırılır yen içinde’’ misali gerekirse büyük yönetimsel olumsuzlukları ötelemelidir. Ülke menfeatları açısından genel itibarla sakin ve mantıklı düşünmeli, gerekirse mevcut olumsuzlukları daha sakin ve uygun ortamlarda çözmek için ertelemeli ve geleceğe bakmalıdır.
Depresyon (majör depresif bozukluk) nasıl hissettiğinizi, nasıl düşündüğünüzü ve nasıl davrandığınızı olumsuz etkileyen yaygın ve ciddi ancak tedavi edilebilen tıbbi bir hastalıktır. Depresyon sürekli üzüntü halinde olmaya ve zevk veren durumlardan keyif almamaya yol açar. Depresyon çeşitli duygusal ve fiziksel belirtilere yol açabilir. Depresyonlu kişilerde evde ve işte görevlerini yerine getirme yeteneği azalmıştır.

Erken ebeveyn kaybı, sevdiği kişiden ayrılma veya ölümü, kadın olmak, düşük sosyoekonomik düzey, iş kaybı, alkol veya madde kullanımı, boşanma, kötü ve travmatik çocukluk geçirme, daha önceden depresyon geçirme, ailede depresyon varlığı, bazı ilaçlar, hormonal değişiklikler ve bazı hastalıklar depresyon için başlıca risk faktörleridir. Depresyon psikiyatride iyi tanımlanmış ve sınıflandırılmış bir hastalıktır. Hastadan alınacak iyi bir öykü ile tanı konur. Ayrıca hekimlerin kullandığı bir depresyon testi bulunmaktadır.
Yaygın anksiyete bozukluğu, mevcut durumla alakasız düzeyde yoğun endişe ve kaygı halidir. Bu durum kişinin günlük ve sosyal hayatını etkiler. Duyulan kaygılar genellikle iş, sağlık, para yada aile ile ilgilidir. Denetlenemez durumdaki kaygı hali en az 6 aydır devam etmektedir. Yaygın anksiyete bozukluğunu depresyon ile karıştırmamak gereklidir.

Aslında kaygı bir tehlikenin ya da tehdidin sonucunda hepimizde ortaya çıkabilen bir duygudur. Yetişilmesi gereken bir iş, sınav, sağlık, aileyle ilgili sorunlar, maddi sorunlar birçok insanı kaygılandırabilir. Kaygı, bir ölçüde bizim sorunlarla baş edebilmek için hazırlıklı olmamızı, bir tehlike durumunda da hızlı karar verip başa çıkmamızı sağlar. Normalde bu tür günlük kaygılar hafiftir ve baş edilebilir düzeydedir. Ancak kaygının süresinin uzaması, şiddetinin artması ve günlük hayatımızı etkileyip işlevselliğimizi bozması sonucunda yaygın anksiyete bozukluğu dediğimiz olay gerçekleşir.
Yaygın Anksiyete Bozukluğu: Bir neden yokken ya da bir neden olsa bile durumla uygunsuz olan, aşırı olan denetlenemeyen nitelikteki endişe hastalığın temel belirtisidir. Kişi endişelerinin aşırı olduğunun farkında olsa bile endişelerini denetleyemez ve sakinleşemez. Kolay irkilme, sürekli kötü bir şeyler olacağı düşüncesi, yorgunluk, dikkat ve konsantrasyon güçlüğü, uykuya dalamama ve gece sık sık uyanma diğer önemli belirtilerdir. Sıklıkla yorgunluk, baş ağrısı ve kas ağrıları, yutma güçlüğü, titreme ve seyirmeler, terleme, tahammülsüzlük, bulantı, sersemlik hissi, sıcak basması gibi fiziksel yakınmalar eşlik eder. Nedeni tam olarak bilinmemekle beraber, kalıtımsal faktörlerin yanı sıra çocukluk dönemi yaşam deneyimlerinin de etkisi ile ortaya çıktığı, kişilik özellikleri ve stres verici yaşam olaylarının da bozukluğun gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir. Çocukluk ve genç erişkinlik dönemleri arasında başlayan bozukluk, yavaş ve sinsi bir gelişim gösterir. Hastalığın belirtileri dönem dönem iyileşmeler ve alevlenmeler gösterir. Stresli yaşam olayları olduğunda belirtiler çoğunlukla kötüleşir.


Depresyondaki insanların günlerini hep yatarak geçirdiği ve normal günlük yaşantılarını devam ettiremedikleri düşünülür. Herkes depresyonu aynı şekilde geçirmiyor. Bazı kişiler depresyonda olduklarının farkında bile değildirler. Başkalarına mutlu görünüp, yüzünde daima bir tebessüm varken içten içe acı çekerler. Maskeli depresyon olarak da bilinen gülümseyen depresyon genelde fark edilmez. Bundan muzdarip kişiler duygularını önemsemez ve onları hep hasıraltı ederler. Bu kişiler depresyonda olduklarının farkında bile olmayabilirler ya da zayıf görünme korkusuyla depresyon belirtileri yaşadıklarını kabul etmezler.
Yüzdeki gülümseme ve dıştan görünüş kişinin gerçek duygularını saklamak için arkasına sığındığı bir savunma mekanizmasıdır. Bir kişi mutsuz sonla biten bir ilişki, ailevi sebeplerle yaşadığı türlü iç sıkıntılar, kariyeriyle ilgili yaşadığı zorluklar ya da hayatta kendisine doğru bir hedef belirleyememiş olma gibi sebeplerle üzüntü yaşayabilir. Bu üzüntü aynı zamanda sürekli devam eden sıkıntılar, hiçbir şeyden zevk almama, her şeyin anlamsız gelmesi ve hayatta bir şeylerin yolunda gitmediğine dair olumsuz başka bir duygu da olabilir. Gülümseyen depresyonun diğer sık görülen belirtileri huzursuzluk, korku, öfke, yorgunluk, sinirlilik, umutsuzluk ve çaresizliktir. Bu tür ya da diğer klasik depresyondan muzdarip kişiler aynı zamanda uyku problemi de yaşayabilir, keyif veren aktiviteler yapmaktan mutlu olmayabilir ve libido seviyelerinde düşüş gözlemleyebilirler. Herkesin tecrübe ettiği şey farklıdır. Bu belirtilerin bir tanesini ya da birkaçını yaşamak mümkündür.
Gülümseyen depresyonu anlamanın başka bir yolu da onu bir maske gibi düşünmek. Gülümseyen depresyondan muzdarip kişiler dış dünyaya yaşadıkları bu sorunla ilgili en ufak bir ipucu vermezler. Bu kişilerin genelde tam zamanlı bir işleri vardır, bir evin ve ailenin sorumluluklarını yerine getirirler, spor yaparlar ve nispeten aktif bir sosyal yaşamları vardır. Maskelerini taktıkları sürece, insanların arasında her şey mükemmel hatta bazen kusursuz görünür. Bununla birlikte bu kişiler maskelerinin altında, üzüntü, panik atak, düşük özgüven, tatminsizlikle ortaya çıkan keyifsizlik, hayatı rutin bir alışkanlık olarak algılama ve hedefsizlik, uykusuzluk ve hatta bazı durumlarda intihar düşünceleriyle mücadele ederler. İntihar özellikle gülümseyen depresyondan muzdarip kişiler için ciddi bir tehdit olarak ortaya çıkar. Genelde bilindik ve ağır depresyon geçiren kişilerde intihar düşünceleri ortaya çıkabilir fakat bu kişilerin duygularına göre hareket etmek için enerjileri yoktur. Buna rağmen, gülümseyen depresyondan muzdarip kişiler bir intihar planı yapmak ve bunu uygulamak için gerekli enerji ve kabiliyete sahiptirler. İşte bu yüzden gülümseyen depresyon, bilindik, ağır depresyondan daha tehlikeli olabilir.
Siz ya da tanıdığınız biri gülümseyen depresyondan muzdaripse, sevindirici olan şu ki, bu depresyon türüyle baş edebilmeniz için yardım alarak aşmanız mümkün. Maskeli depresyon en iyi tedavi edilebilen ruhsal problemlerden biri.Psikoterapi ya da hipnoterapi (hipnoz) ile bu zihinsel durumu başarılı bir şekilde tespit etmek ve sizi üzüntülü halinizden çıkarmak mümkün. Eşiniz ya da sevgiliniz veya yakın bir arkadaşınızın gülümseyen depresyondan muzdarip olduğundan şüphe duyabilirsiniz ve bu kişi bunu kabul etmeyebilir. Hatta konuyu ona ilk açtığınızda, size sert bir tepki de gösterebilir. Bu tamamen normal. Bu kişiler çoğunlukla maskeli depresyon (gülümseyen depresyon) nedir hiç duymamışlardır ve depresyon kelimesi onlara biraz ağır gelebilir. Ayrıca bu kişiler yaşadıkları durumla ilgili yardım almayı bir zayıflık belirtisi ya da çok aşırı düzeyde rahatsızlık yaşayan kişilerin başvurması gereken bir yöntem olarak görebilirler.
Danışmanlık hizmeti ya da psikoterapi, hipnoterapi gibi destekler almanın yanı sıra, (gülümseyen) maskeli depresyon yaşayan kişiler işe ilk olarak etraflarında olan kişilere kendilerini açarak başlayabilirler. Aileden yakın birini, bir arkadaşını kişinin kendine bir dert ortağı seçmesi ve bu kişiyle duygu ve endişelerini paylaşmayı bir rutin haline getirmesi gibi. Bunu yaparken kişinin kendisini karşı tarafa yük oluyor gibi hissetmemesi önemlidir. Biz bazen etrafımızdaki kişilerin bize destek olduklarında mutlu olabilecekleri gerçeğini göz ardı ederiz, her ne kadar kendimiz aynı şeyi başkaları için yaptığımızda bunun bizi mutlu ettiğini bilsek de. Açılmak ve duyguları paylaşmak depresif düşüncelerle başa çıkabilmenin en önemli adımı. Kendinizi boşlukta hissetmenize sebep olan şeyin ne olduğunu inkar ettiğiniz ya da onun varlığını kabullenmekten kaçındığınız sürece, yaşadığınız problemi çözmek neredeyse imkansız hale gelecek. Depresif duygu ve düşünceler gerektiği şekilde ele alınmadığı zaman, bunlar üst üste yığılır ve daha kötü hale gelirler. Önemli olan bu duygu ve düşünlere ulaşmaktır.

Panik atak gerçek bir tehlike veya görünürde belirgin bir neden olmamasına rağmen şiddetli fiziksel belirtilerle kendini gösteren yoğun korku atağıdır. Panik atak anı çok korkutucudur, kişi kalp krizi geçirdiğini veya öleceğini düşünebilir. Bir çok insan hayatları boyunca bir ya da iki panik atak geçirebilir. Ancak panik ataklar sürekli tekrarlıyorsa panik bozukluğundan bahsedilir.
Çarpıntı, nefes darlığı, terleme, titreme, soluğun kesilmesi, göğüs ağrısı, ‌göğüsde baskı hissi, bulantı, karın ağrısı, baş dönmesi, bayılacak gibi hissetme, sersemlik, kendini ve çevreyi başka türlü algılamak, çıldıracak gibi hissetme, ölüm korkusu, uyuşma, üşüme veya ateş basmaları başlıca panik atak belirtileridir. Panik atağın en belirgin özelliği nerede ve ne zaman ortaya çıkacağının bilinmemesidir. Aniden ortaya çıkar, 10 dakikada en yüksek seviyesine çıkar ve genellikle 15 dakika içinde sonlanır. Uykuda bile panik atak gözlenebilir. Panik atak yaygın ‌anksiyete bozukluğunun bir parçasıdır. Kadınlarda daha sık görülür.
Kişi panik atakları yaşadığında bu ana ait olumsuz tecrübeyi üzerinden atamaz. Sürekli olarak korku duyduğu o ana ve görülen ‌bedensensel yanıtlara karşı bir beklenti taşır. Her an panik atak geçirme korkusuna panik bozukluk denir.
Genetik faktörler: genetik yatkınlık çevresel faktörler ile birleştiğinde panik atak ortaya çıkabilir. Kimyasal ajanlar: Bazı ilaçlar ve karbondioksit panik atağı ortaya çıkarabilir. Anatomik bozukluklar: Beyin sapında bulunan mavi nokta olarak adlandırılan bölgenin görevini tam olarak yapmamasından dolayı sürekli korku hali yaşanabilir. Antidepresan ilaçlar: İlk başlandıklarında panik atak belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olabilirler. Kafein, sigara, alkol ve uyuşturucu maddeler panik atak sıklığını artırabilirler. Sakinleştirici ilaçların aniden bırakılması panik atağı tetikleyebilir. Kişilik yapısı: Çekingen, histerik, ‌borderline ve obsesif ‌kompülsif kişilik özelliklerine sahip insanlarda panik atak daha sık gözlenmektedir.

Konuşma Terapisi: Tedavinin en önemli aşamalarından birisi konuşmadır. Doktorun hasta ile konuşması panik bozukluğunun ne olduğu, daha da önemlisi nasıl yönetileceğinin daha kolay anlaşılmasını sağlayabilir. Bu sayede tedavi süresince ataklara sebep olan durum ve düşünceler bilindiğinden, daha doğru bir yol izlenir. Konuşma terapisinde nefes egzersizleri veya telkin edici sözlerle de hastanın rahatlaması sağlanır. İlaç Tedavisi: Genellikle atak sırasında meydana gelen fiziksel değişimleri azaltmaya yardımcı olacak ilaç tedavisi uygulanır. Doktorun verdiği ilaçlar genellikle de sakinleştirici, panik duygusunu ve anksiyeteyi azaltıcı antidepresan grubu olur. Bitkisel Tedavi: Tüm hastalıklarda olduğu gibi panik atakta da alternatif tıbbın varlığı göz ardı edilmemelidir. Lavanta kokusu, papatya ve yeşil çay sakinlik hissi verir, yatıştırır. Günde ortalama 1-2 fincan bu ve benzeri sakinleştirici çay içmek panik atak tedavisine yardımcı olur. Bir diğer bitkisel tedavi önerisi ise kürdür. Bunun için saplarıyla birlikte 10 – 12 dal maydanoz ve 5-6 yaprak ıspanak 3 su bardağı suda kaynatılır. Kür hafif soğuduktan sonra süzülür ve içilir. Taze olarak yapılmalı ve sabah-akşam düzenli olarak tüketilmelidir.




Bipolar bozukluk, ağır depresyon atağı (major depresyon): Depresyon ataklarının ve mani ataklarının farklı zamanlarda ortaya çıktığı durumdur. Bipolar duygudurum bozukluğu yaşam sürecinde bazen birbiri ardına eklenen bazen ise yıllar sürebilen aralıklarla tekrarlayan mani ve depresyon ataklarını tarif eder. Her yaşta ortaya çıkabilir. Genel kabul olarak sadece tekrarlayan mani ataklarıyla seyreden bir bozukluk olmadığı, şiddeti düşük olsa da aralarda depresyon ataklarının bulunması gerektiği düşünülür.
Tekrarlayıcı depresif bozukluk: Tekrarlayan depresyon ataklarının görüldüğü durumdur. Bu bozukluklarda atakların belli bir süreyi kapsaması gerekir; ataklar günlük ya da haftalık hızlı duygusal değişiklikleri tarif etmek için kullanılmaz. Kısa süreli, ani duygusal değişiklikler daha çok anksiyete bozukluklarının bir belirtisi olarak düşünülmelidir. Depresyon ve tekrarlayıcı depresif bozukluk, adından da anlaşılacağı gibi mani dönemi içermeyen, depresyon ataklarıyla devam eden bir süreçtir.
Sık döngülü duygudurum bozukluğu ve distimi: Günlük hayata yayılmış, uzun süren ve neredeyse sürekli etkisi altında olunan bozukluklar olarak düşünülebilir. İnatçı duygudurum bozuklukları olarak kabul edilen distimi, klinik belirtileri silik ancak varlığını hep hissettiren hafif bir depresyon halinin çok uzun süre boyunca devam ettiği bir bozukluktur. Sık döngülü duygudurum bozukluğu ise haftalık ya da birkaç haftalık duygudurum değişikliği periyotlarının sürekli devam ettiği bir durum olarak düşünülebilir. Burada da duygudurum değişiklikleri varlığını hissettirmekle birlikte klinik belirtiler silik ve düşük şiddette seyreder.
Borderline kişilik bozukluğu: Stabil olmayan duygulanım-davranış, nesne ilişkileri, kendilik duyguları ile karakterizedir. Göklere çıkarma ve yerin dibine arasında gelip giden tutarsız kişiler arası ilişki, sürekli tutarsı olan benlik ve kimlik algısı, kendisine zarar verme olasılığı yüksek olan dürtüsellik, yineleyen intihar girişimleri, duygudurumda belirgin tepkisellik ve affektif instabilite,kendini sürekli boşlukta hissetme, uygunsuz ve kontrol altında tutamadığı öfke stresle gelip geçici paranoid düşünce ya da ağır dissosiyatif belirtiler…

Çekingen kişilik bozukluğu: Yaygın- yetersizlik duyguları, sosyal inhibisyon ve eleştirilmeye aşırı duyarlılık ile karakterizedir. Sevildiğinden emin olmadıkça insanlarla ilişkiye girmek istememe, toplumsal durumlarda eleştirileceği düşünceleri, mahcup düşme korkusuyla yakın ilişkiye girmek istememe, kişisel girişimlerde bulunmak istememe.

Bağımlı kişilik bozukluğu:Aşırı bir korunma, bakılma, desteklenme gereksinimi ile karakterizedir. Gündelik kararlar almada başkalarının desteği ve onayına ihtiyaç duyma,desteğini yitireceği düşüncesi ile başkalarının görüşüne katılmadığını söyleyememe, başkalarının desteğini almak için hoşuna gitmediği işleri dahi yapabilme, tek başına kaldığında rahatsız olma, ayakları üstünde kalamayacağı duyguları, birinin yakınlığı ve desteğini kaybedince yoğun sıkıntıya girme veya hemen yakın desteğini alabileceği başka birini arama, yaşamının çoğu alanında sorumluluk almak için başkalarına gereksinim duyma, gerçekçi olmayan terke edileceği, yalnız başına kalacağı korkuları…

Obsesif kompulsif kişilik bozukluğu: Aşırı mükemmeliyetçilik, düzenlilik, kendini ve başkalarını denetleme, aşırı kuralcılıkla karakterizedir. İşleri bitirmesini geciktirecek veya imkansız bırakacak kadar ayrıntılarla uğraşma, işin bitirilmesini zorlaştıracak katı kurallar koyarak mükemmeliyetçilik gösterme, kendisinin istediği gibi yapmayacaklarını düşündüğünden işleri başkasına yaptırmama, dinlenmeye, arkadaş-ailesine vakit ayırmayacak kadar işlere adama, ahlak-doruluk değerlerine gereğinden fazla önem verme, esneklik göstermeme (kültürel-dinsel özelliklerden beklenmeyen), değersiz şeyleri elden çıkaramama, cimrilik, katı ve inatçılık).

Histriyonik kişilik bozukluğu: Aşırı bir duygusallık ve dikkat çekme isteği ile belirlidir. İlgi odağı olmayınca rahatsız olma, cinsel yönden ayartıcı davranışlar sergileme, hızlı değişen duygulanım, ilgiyi çekmek için fizik görünümünü kullanma, gösterişli, yapmacık davranma, duygularını aşırı abartılı gösterme, telkine yatkınlık, başkalarından ve olaylardan çabuk etkilenme.

Narsisistik kişilik bozukluğu: yaygın bir üstünlük ve değerli olma duygusu, beğenilme gereksinimi, empati yapmama ile karakterlidir. Çok önemli olduğu duygusu, sınırsız başarı, güç vb üzerine düşlemler, beğenilmek isteme, haka kazandığı duygusu, kendi çıkarına göre hareket etme, küstah-kendini beğenmiş davranış ve konuşmalar, başkalarını kıskanma ya da başkalarının kendini kıskandığına inanma.


Antisosyal kişilik bozukluğu: Antisosyal davranışlar vardır. Hukukla başı derde girecek davranışlar, yalan söyleme, dürtüsellik, yineleyen kavga-saldırganlık, insanların güvenliğini umursamama, yaptıklarından vicdan azabı çekmeme, bir işi sürekli götürememe/mali sorumsuzluk.

Şizotipal kişilik bozukluğu: Bilişsel-algısal çarpıklıklar ve davranış gariplikleri vardır. Telepati, gaipten haber vb kültürel değerle uyumlu olmayan acayip inanışlar, referans fikirler, acayip düşünüş ve konuşma tipi, kuşkuculuk, uygunsuz-kısıtlı duygulanım, acayip algısal yaşantılar, yakın arkadaş yokluğu.

Şizoid kişilik bozukluğu: sosyal izolasyon ve duygusal küntlük vardır. Yakın arkadaş yoktur, ailesi de dahil yakın ilişkilere girmek istemez, başkalarının övgü ve eleştirilerine ilgisiz görünür, hemen hiçbir şeyden zevk almaz, cinsel deneyime ilgisi hemen hiç yoktur, duygusal soğukluk vardır.

Paranoid kişilik bozukluğu: Temel özelliği yaygın bir kuşkuculuk ve başkalarına güvensizliktir (kendisinin sömürüldüğü, hakkının yendiği, eşinin/iş arkadaşlarının sdaakatsizliği, söylediklerinin alyhinde kullanacağı, kin duyma vb ile kendisini gösterir). Hezeyan yoktur.

Yeme Bozukluğu, kilo takıntısı, bedenini beğenmeme ve bunlarla birlikte ortaya çıkan duygusal bozuklukların olduğu bir ruhsal bozukluk tablosudur. Ruhsal kaynaklıdır ve bedensel belirtiler ön planda gibi görünse de, aslında ciddi ruhsal sorunlarla birlikte seyreder. Yeni çağın moda akımları, aşırı zayıflığı güzellik ve üstünlük gibi yansıttığı için, bulimia ve anoreksiya gibi yeme bozukluklarının ortaya çıkışı kolaylaşmaktadır.