logo

Bu dünya, yaptıklarımızın yankılanıp yine bize döneceği bir dağdır. 

13 KASIM

ÖZEL: 14 Ekim Bartın’da hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Başımız sağ olsun. 
29 Ekim 1923: Cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyet Bayramı.
26 Ekim : Hasta Hakları Günü.
24 Ekim 1945: BM’nin kuruluşu. BM Günü. / 25 Ekim 1971: Çin Halk Cumhuriyeti, BM’ye resmen kabul edildi.
20 Ekim 2011: Libya devlet başkanı Muammer Kaddafi (69) oğlu Mutassım’la birlikte, Sirte’de çeteler tarafından katledildi. (?)
17 Ekim 2018: Dünyaca ünlü fotoğraf sanatçımız ve muhabirimiz Ara Güler, 90 yaşında hayata gözlerini yumdu.
13 Ekim 1923: Ankara başkent ilân edildi.
10 Ekim: Dünya Ruh Sağlığı Günü.
9 Ekim 1967: Küba Sosyalist Devrimi’nin liderlerinden Arjantin kökenli Ernesto Che Guavera Bolivya’da öldürüldü.

7 Ekim 2001: ABD ve İngiltere, Afganistan’a yönelik “Sürekli Özgürlük” adı altında işgal saldırısını başlattı.

6 Ekim 1981: Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat bir suikast sonucu hayatını kaybetti.
4 Ekim: Uluslararası Hayvanları Koruma Günü
3 Ekim 1990: Federal Almanya ile Demokratik Almanya birleşti.

Hava Harp Okulu, 01 Ekim 1951 günü Eskişehir‘de eğitim ve öğretime başlamıştır. 14 Ekim 1954 tarihinden itibaren İzmir-Güzelyalı’da eğitim ve öğretime devam etmiş, havacılığın doğduğu yer olan ve günümüzde eğitimine devam ettiği İstanbul-Yeşilyurt’taki yeni ve modern tesislerine 31 Ağustos 1967’de taşınmıştır.

1 Ekim 1951: Hava Harp Okulu açıldı.
2 Ekim 1923: Kurtuluş Savaşımızın kazanılmasının ardından işgal güçleri İstanbul’u boşaltmaya başladı.
1988 – Mihail Gorbaçov, Sovyetler Birliği devlet başkanlığını üstlendi.
1 Ekim 1949: Çin Halk Cumhuriyeti kuruldu.

“Türkiye’nin son 20 yılında hayata geçirdiğimiz büyük demokrasi ve kalkınma atılımının kökleri Demokrat Parti’ye, rahmetli Menderes ve arkadaşlarına kadar uzanır. Milli iradenin, ülkenin ve milletin istikametini belirleme gücünden rahatsız olanlar, rahmetli Menderes’in nezdinde milletin bizatihi kendisine darbe yapmışlardır. Darbecilerin tek suçları ülkeye ve millete hizmet olan siyasi kadrolara karşı sergiledikleri kin, nefret ve hınç, sonu darağacıyla biten hukuk katliamlarına kadar varmıştır. 27 Mayıs’ta açılan ve 16-17 Eylül’de cinayet hükmündeki idamlarla sürdürülen yol daha sonraki yıllarda benzer girişimlere cesaret vermiştir. Bu kötü geleneğin en son örneği 15 Temmuz’da gerçekleşmiştir. Hamdolsun, bu defa başlatılan girişim milletimizin sinesine çarparak gün ağarmadan başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Milletimiz, o meşum gecede 27 Mayıs’ta başlayan darbeler zincirinde ve idamlarla yaşadığı tarifsiz acının tekerrürünü önleyerek tarihi bir hesaplaşmanın defterini de kapatmıştır.” Recep Tayyip Erdoğan

Türk milletinin siyasi tercihlerini hiçe sayan, küçümseyen ve küstahça onlara kimi seçmeleri gerektiğini bildirmeye çalışan darbeciler yönetime zorla el koymuş ve Başbakan Menderes’i uydurma bir mahkemede yargılatarak idam etmişlerdi.

KAPIYA İKİ KAĞIT ASTILAR, CELLADIN PARASINI BİLE AİLEYE ÖDETTİLER

Menderes idam edildikten bir gün sonra, evinin kapısına iki kağıt asılmıştı. Kağıtlardan birinde Menderes’in neden asıldığı açıklanırken, diğerinde ise cellada ödenen para miktarı yazılıydı. Aile, cellada verilen parayı devlete ödemişti.

Size dargın değilim. Sizin ve diğer zavallıların iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, ‘Adnan Menderes hürriyet uğruna ortaya koyduğu başını on yedi sene içinde almadığınız için sizlere müteşekkirdir.’ İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme bu kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz?

Şunu da söyleyiniz ki, milletçe bir gün mutlaka kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi, efendilerinizi yine ben 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimizden korkmamalıydınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü, ölünceye kadar sizleri takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Buna rağmen merhametim sizinledir. Millet sağ olsun. ADNAN MENDERES

Menderes ise 17 Eylül 1961’de sağlık muayenesini yapan doktor heyetinden “sağlam” raporu alınmasının ardından, İmralı Adası’na götürüldü İlk durak, komutanın odası oldu. İdam kararı yüzüne okundu. Menderes’in dilinden “Allah milletimize zeval vermesin” cümlesi döküldü. İdam sehpasına gitmeden önce din görevlisi ile birkaç dakika konuştu. Ardından beyaz gömlek giydirildi.

“Hayata veda etmek üzere olduğum şu anda devletim ve milletime ebedi saadetler dilerim. Bu anda karımı ve çocuklarımı şefkatle anıyorum…” Menderes, saat 13.21’de İmralı Adası’nda idam edildi.

27 Mayıs darbesini yapan cuntacıların özel olarak kurdukları mahkeme olan Yüksek Adalet Divanı’nda 13 davadan yargılanan Menderes, Bebek Davası dışındaki bütün davalardan suçlu bulundu. Mahkeme, 9 ay 27 gün süren yargılama süreci sonunda aralarında Menderes’in de 14 kişinin idamına, 31 kişinin de ömür boyu hapse mahkum edilmesine karar verdi. Geri kalan 418 sanığa ise 6 ay ile 20 yıl arasında değişen hapis cezaları veya beraat kararı verildi. Cemal Gürsel başkanlığındaki Milli Birlik Komitesi; Celâl Bayar, Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu dışındakilerin idam cezasını affetti. Celal Bayar’ın cezası yaş haddi nedeniyle ömür boyu hapse çevrildi. Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan, 16 Eylül 1961 tarihinde sabaha karşı idam edildi.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi olan 12 Eylül Askeri Darbesi’nin üzerinden 42 yıl geçti. Türkiye’yi tamamen değiştiren müdahale sonrasında 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 171 kişinin ‘işkenceden öldüğü’ belgelendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 30 bin kişi siyasal sığınmacı olarak yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. Yargılanan gazeteciler toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu. 300 gazeteci saldırıya uğrarken, 3 gazeteci silahla öldürüldü. 12 Eylül 1980-6 Kasım 1983 arasında gözaltında veya cezaevinde ölenlerin sayısı 183, açlık grevinde ölenlerin sayısı 5 olarak kayıtlara yansıdı.

Emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen bu darbe, 27 Mayıs 1960 Darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi olarak tarihteki yerini aldı.

12 Eylül 1980 darbesi, Türkiye’de, yeni bir dönemin başlangıcını teşkil etmektedir. Bir nevi 1971 muhtırasıyla başlayan sürecin derinleştirilmesi, tamamlanmasıdır. 1971 muhtırası akabinde askeri yönetim, zor öğesine dayanarak aldığı bütün önlemlere rağmen, ne ülkede yaşanılan siyasal ve hegemonik bunalımın önüne geçebilmiş ne de iktisadi çalkantıyı dizginleyebilmiştir. Söz konusu kriz, iktidar blokunun kendi iç parçalanmışlığı ve politize olmuş bağımlı sınıfların artan siyasal etkinliği neticesinde, siyasal araçlarla yönetilebilmekten de uzaktı. Kriz esas itibariye, birikim rejiminin krizi olduğundan, yasal-politik üst yapının yeniden düzenlenmesini de gerektirmekteydi. Fakat söz edildiği gibi, iktidar blokunun parçalanmışlığı ve bağımlı sınıfların artan eylemliliği, parlamenter sistem içinde bu düzenlemenin gerçekleştirilmesinin önünü tıkamıştır.

Üstelik yaşanılan siyasal bunalımın etkisiyle ülkede ciddi bir temsil krizi de yaşanmakta, siyasal partilerle tabanları arasındaki uçurum gün geçtikçe artarak, burjuvaziyi ciddi bir hegemonya bunalımıyla karşı karşıya getirmekteydi. Örneğin, derin bir temsil ve hegemonya bunalımı yaşayan dönemin iktidar partileri, birikim rejimindeki tıkanıklığı gidermeye ve bunun yol açtığı iktisadi krizi yönetmeye yönelik bir adım olarak, uluslararası kuruluşlarca dayatılan 24 Ocak kararlarını uygulamakta açıkça isteksiz davranmışlardır. 24 Ocak kararları, aynı zamanda, kapitalist sistemin 1970’li yıllarda yaşadığı yapısal krizi aşmaya dönük olarak yeniden yapılanma sürecine, Türkiye’nin uyum göstermesine/eklemlenmesine tekabül etmektedir. Söz konusu kararlar, Türkiye’de yeni bir birikim rejimine geçişin işaretlerini de içermektedir. Söz konusu istikrar paketi, kısa vadeli ekonomik istikrarın ötesinde serbestleşme ve dışa açılma ekseninde, kapsamlı ve uzun vadeye yayılmış bir yapısal uyum/dönüştürme programı öngörmektedir (Sönmez, 2009:26).

12 Eylül Darbesi, esas itibariyle, 1970’li yıllarda yaşanılan birikim rejimi krizinin ve sınıflar mücadelesinin bir sonucu olarak görülebilir. Aslında bu darbenin kökenleri, 1960’lı yılların sonuna kadar uzanmakta ve genel olarak kabul edildiği üzere, 1971 darbesi de, bu bağlamda, 12 Eylül’ün başarısız bir provası olarak değerlendirilmektedir. 1960’ların sonlarına kadar ithal ikameci birikim rejiminin başarılı bir şekilde gelişip/genişlemesi, gerek iktidar bloğu içerisindeki farklı fraksiyonların çelişik çıkarlarının uzlaştırılmasına gerekse de bağımlı sınıfları bir bütün olarak burjuvazinin genel çıkarlarına eklemleyecek maddi ödünlerin vermesini kolaylaştıracak kaynakların yaratılmasına katkıda bulunmuştur.

Birikim rejiminin başarılı biçimde genişlediği bu süreç, yasal politik üst yapıda da karşılığını bulmuş, 1961 Anayasası’nın da itici gücüyle siyasal ve sosyal haklarda bir gelişme sürecine girilmiştir. Söz konusu bu süreç, maddi olanakları geliştirdiği ve genişlettiği ölçüde, burjuvazinin ekonomik korporatif çıkarlarını aşmasına da olanak sağlayarak, iktidar blokunun istikrarlı bir hegemonya oluşturmasının önünü açmıştır. Özellikle 1965 yılında Adalet Partisi etrafında bütünleşen burjuvazi, kapsayıcı/tek uluslu bir hegemonya
stratejisini yaşama geçirmeye çalışmıştır. Fakat, 1960’ların sonlarından itibaren, iktidar bloku içi fraksiyonlar arası çelişkiler şiddetlenerek derinleşmiş yeniden bir siyasal bunalım patlak vererek, siyasal istikrarsızlık dönemi yaşanılmıştır.

16. yüzyıl başında, 21 Nisan 1500 tarihinde Brezilya topraklarına ayak basan Portekizli sömürgeci Pedro Alveras Cabral, Hindistan sanarak geldiği Brezilya topraklarını Portekiz Krallığı adına işgal etmiştir. Yüzyılın ortalarına kadar parça parça işgal edilen Brezilya toprakları, 1580-1640 yılları arasında İspanya hakimiyetinde kaldıktan sonra yeniden Portekiz’in hakimiyeti altına girmiş, 16. ve 17. yüzyıllarda İngiltere, Almanya, Fransa ve İspanya’nın bölgeyi ele geçirme çabaları netice vermemiştir. 19. Yüzyılın başlarında Portekiz’in Napolyon Bonapart yönetimindeki Fransa tarafından işgali sırasında Portekiz kraliyet ailesi Brezilya’ya kaçarak yönetimlerini burada ilan etmiş, 1815 yılında yapılan yasal düzenleme ile Brezilya, Portekiz ile eşit statüde kabul edilmiştir. 1819 yılında işgalin sona ermesi ile birlikte dönemin Portekiz Kralı VI. Joao, oğlu Dom Perdo’yu Brezilya genel valisi tayin ederek 1821 yılında Portekiz’e geri dönmüştür. Ancak kısa süre sonra Brezilya’nın yeniden eski statüsüne döndürülmek istenmesi üzerine 7 Eylül 1822’de Brezilya İmparatorluğu adı ile bağımsızlık ilan edilmiş ve Dom Pedro devletin ilk kralı olarak taç giymiştir. Portekiz, Brezilya’nın bağımsızlığını 1825 yılında tanırken, bağımsızlık ilanından kısa süre sonra kurucu meclis dağıtılarak liberal bir anayasa hazırlanmıştır. Dom Pedro’nun 1831 yılında artan muhalefet ve Arjantin’e karşı kaybedilen savaşın ardından 1831 yılında henüz beş yaşındaki oğlu lehine tahttan feragat etmesi ile birlikte, yaklaşık yarım yüzyıl sürecek olan II. Pedro dönemi başlamıştır. 1840 yılında II. Pedro’nun resmen tahta çıkmasına kadar siyasi ve ekonomik çalkantılarla geçen dönemin ardından, ülkede belirgin bir toparlanma ve istikrar dönemi yaşanmış, 1889’da gerçekleştirilen darbe ile II. Pedro tahttan indirilerek ülkede cumhuriyet ilan edilmiştir.

Bugünkü Brezilya topraklarını oluşturan bölgelere ilişkin yapılan arkeolojik çalışmalar, bu coğrafyanın bilinen tarihinin en az 11 bin yıl olduğunu ortaya koymaktadır. Güney Amerika kıtasının diğer bölgelerinde olduğu gibi Brezilya toprakları da Avrupa sömürgeciliğine kadar yerli kabileler arasında hakimiyet mücadelelerine sahne olmuş ve bu noktada özellikle Tupis, Guaranis, Ges ve Arawaks gibi kabileler öne çıkmıştır.

Kaynaklar Tuğrul Bey’i kan dökmekten hoşlanmayan, merhametli, asil davranışlı, kusur ve hataları bağışlayan, sabırlı, kibirden uzak, cömert, dürüst ve dindar bir hükümdar olarak tanıtır. İmâdüddin el-İsfahânî, Tuğrul Bey’in devrini gül bahçelerine benzetir. Başlıca amaçlarından biri hac yolunu güvenilir duruma getirmek, diğeri de Fâtımîler’in varlığına son vererek İslâm âlemini birleştirmekti. Çevresindekilere yağmacılıkla yaşamanın mümkün olmadığını anlatmak için büyük gayret sarfetmiştir. Çağrı Bey’in Nîşâbur’un yağmalanmasında ısrar etmesi karşısında çok öfkelenmiş, ısrarını sürdürmesi halinde kendini öldüreceğini söylemiştir. Zamanının çoğunu savaşlarla geçirmesine rağmen imar faaliyetleriyle de ilgilenmiş; Nîşâbur, Rey, İsfahan ve Bağdat gibi şehirlerde cami ve medreseler yaptırmıştır.

Tuğrul Bey 4 Eylül 1063 tarihinde 73 yaşındayken çocuksuz olarak İran’ın Rey kentinde vefat etmiş ve yerine yeğeni Alp Arslan geçmiştir. Tuğrul Beyin mezarı Tuğrul Kulesi’ndedir.

Son hazırlıklar Eskişehir’de yapıldı… 23 Ağustos 1921 tarihinde Eskişehir’den hareket eden Yunanlılar Sakarya Meydan Savaşı’nı başlatmış oldu. Bu savaş Türkler için bir kırılma noktasıydı. Ankara yolunda korunacak son kaleydi…

Türk ordusunun Sakarya Zaferi ile Yunanlıları püskürttü ve Eskişehir’den öteye gidemediler. Türk ordusunun Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlattığı taarruz ile 2 Eylül 1922 tarihinde Eskişehir Yunanlıların elinden geri alınmış ve özgürlüğüne kavuşmuştur. Böylelikle Anadolu’nun kurtuluşundaki ilk meşale yakılmıştır.

Osmanlı Devleti ve İtilaf devletleri arasında imzalanan Mondros Müzakeresi sonrasında Anadolu’da İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan ordularının işgalleri başlamıştı. Bu işgallere ilk direniş 15 Mayıs 1919’da İzmir’e giren Yunan askerlerine ilk kurşunu sıkan genç gazeteci Hasan Tahsin tarafından gerçekleştirildi. Gün geçtikçe güçlenen Yunan ordusunun Anadolu’daki ilerleyişine 19 Temmuz 1921 tarihinde Eskişehir’i işgal etmesiyle birlikte Türk birlikleri Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmek zorunda kalmıştı.

Yunan Kralı Konstantin bu zaferden bir gün sonra Eskişehir’e gelip başkomutanlığı üzerine almıştı. Bu noktadan sonra Yunanlıların tek bir düşüncesi vardı; Büyük bir taarruz yaparak Sakarya nehrini geçmek ve Ankara’ya ulaşmak…!

Tarih Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın şu sözlerine tanıklık edecekti; “Hatt-ı müdafaa yoktur. Sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla sulanmadıkça terk olunamaz…”

22 Ocak 1919 İngiliz işgalinden başlayıp 2 Eylül 1922’de kurtuluşla sonuçlanan süreç boyunca Eskişehir halkı pek çok badire atlatmıştır. Ama hiçbir zaman yılgınlığa ve ümitsizliğe düşmemiş, Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde verilen Milli Mücadele’ye maddi – manevi tam destek vermiştir.

1939 – 1945 yılları arasında cereyan eden 2 Dünya Savaşı’na giden yolda, 1. Dünya Savaşı’nın mağlup devletlerinden olan Almanya büyük bir ekonomik krizle karşı karşıyaydı. İtilaf Devletleri ile Versay Barış Antlaşması’nı imzalanmış olması da Almanya’yı askeri açıdan zor bir pozisyona düşürmüştü. Tüm bu olumsuz şartların neticesinde 1933 senesinde Adolf Hitler Alman Şansölyesi oldu ve bir silahlanma gayreti içerisine girdi. Öte yandan 1. Dünya Savaşı’nın galip devletlerinden olan İtalya’da da benzer bir durum söz konusuydu. Kazanan tarafta olmalarına rağmen kendisine vadedilenlerin gerçekleşmediğini düşünen İtalya’da da Benito Mussolini saldırgan bir tavır takınmıştı. Tüm bu bilgiler ışığında, 1935 yılında İtalya’nın Habeşistan’ı, 1937’ de ise Japonya’nın Çin’i İşgal etmesiyle dünyada artan gerilim 1939 yılında Almanya’nın Polonya işgaliyle birlikte tepe noktasına ulaşmıştı.

1939 – Almanya’nın Polonya’ya saldırması üzerine, II. Dünya Savaşı başladı.

XV. yüzyılda saray mektebi enderûn, Osmanlı sarayında padişahın günlük yaşamını geçirdiği, sarayın eğitim birimlerinin, kütüphanenin, hazine odasının yer aldığı büyük bahçe içine kurulu bir kompleksti. Burada, başta padişah olmak üzere, saraydaki diğer görevlilerin danışabileceği, birçok alanda bilgi sahibi kişiler hizmet vermekteydi. Yüksek öğrenimlerini Saray Okulu’nda alan bu kişilerin ilk ve orta dereceli eğitimlerini layıkıyla sağlamak amacıyla, II. Bayezid, 1481 yılında Galata Sarayı Hümayûn Mektebi adında bir okul kurarak Osmanlı saray eğitiminin önemli bir parçasını oluşturdu. Kurum enderûna üst düzeyde eğitimli görevli yetiştirdiğinden, Mekteb-i Sultanî ve Galata Sarayı Ocağı gibi adlara da sahiptir.

1481 – Galata Sarayı Enderûn-u Hümayûnu adı ile; 1 Eylül 1868 – Mekteb-i Sultânî adı ile

Comments are closed.