logo

Bugün başlanmayan hiçbir şey yarın bitmez.

2*0*23
İtiraf edeyim ki, bana acı gelen, sizin nasıl mutlu olabileceğiniz sorusunun, dünyadaki hakim görüşe bağlı olarak cevaplandırılmasıdır. (Hayaletgören)
“Nasıl ki insan üzerindeki tahakküm insanın özünü sakatlıyor, onu insanlığından ediyorsa ve bu bakımdan özgürlük insan için ekmek su kadar doğal bir ihtiyaçsa, insanın kendi dışındaki şeyler üzerindeki tahakkümü de, her ne kadar başlangıçta özgürlüğünü destekleyip güçlendireceği zehabını uyandırıyorsa da, bugün artık ayan beyan göründüğü üzere, özgürlüğüne değil ancak keyfiliğine hizmet etmekte, keyfilik de sonunda zorbalığa dönüşerek insanı insanlığından etmektedir.” (Bir Eğitim Ülküsü Olarak Ruh Yüceliği)
Schiller’in öbür oyunları arasında, İskoçya Kraliçesi Mary Stuart’ın yaşamını konu alan Maria Stuart (1800), Jan Dark’ı konu alan Orleans Kızı (Die Jungfrau von Orleans; 1801) ve Giyom Tel (Wilhelm Tell, 1804) vardır. Schiller oyunları, denemeleri, öyküleri ve mektuplarının yanı sıra lirik, felsefi şiirleri ve baladlarıyla da tanınır.

Schiller ilk oyunu olan Haydutlar’ı (Die Rauber) 1781’de imzasız olarak yayımladı. Düzyazıyla kaleme alınmış olan bu oyun sonraki yıl Mannheim’da sahnelendi. özünde toplumsal bir eleştiri olan bu yapıt, baskı yönetimine karşı çıktığı için büyük bir başarı kazandı. Ne var ki, dük oyundaki başkaldırı ruhundan hoşlanmamıştı. Genç yazar dükün baskısından kurtulmak için Stuttgart’tan kaçtı. 1783’te Schiller maaşlı oyun yazarı olarak Mannheim Tiyatrosu’na girdi. Burada yalnızca bir yıl çalışabildi. Yazdığı oyun geri çevrilince görevi bıraktı. 1785’te Dresden’de yazmış olduğu “Ode an die Freude” (“Neşeye övgü”) adlı şiirini sonradan büyük Alman bestecisi Ludwig van Beethoven, Dokuzuncu Senfonf sinin sonundaki koro bölümünde kullandı.

Felsefeye ilgi duyan Schiller’in estetik konusundaki yazıları İnsanın Estetik Terbiyesi üzerine Mektuplar (Briefe über die asthetische Erziehung des Menschen, 1795) adlı kitapta yer alır.

Schiller’in koşukla yazılmış olan oyunu Don Carlos (1787), beş perdelik tariksel bir dramdır. İspanya’daki mutlak krallık ve engizisyona karşı, Aydınlanma çağı’nın özgürlükçü düşüncesini ve cumhuriyet yönetimini savunur.

1787’den 1789’a kadar Weimar’da yaşayan Schiller bu arada tarih yazarlığına da yöneldi. Hollanda halkının İspanya yönetimine karşı ayaklanışını anlatan Geschichte des Abfalls der vereinigten Niederlande von der spanischen Regierung Regierung (1788; “Birleşik Hollanda’nın İspanyol Yönetiminden Ayrılmasının Tarihi”) adlı yapıtı kaleme aldı. Schiller aynı dönemde Goethe’yle tanıştı.

1789’dan 1793’e kadar Jena üniversitesin’de tarih profesörü olarak çalışan Schiller’in Otuz Yıl Savaşı Tarihi (Geschichte des dreissg jahrigen Krieges; 1791-93) adlı iki ciltlik yapıtı bu dönemde yayımlandı.

Schiller’in 1798-99 arasında yazdığı Wallenstein adlı üçleme en ünlü oyunudur. Wallenstein, Otuz Yıl Savaşları dönemindeki olayların üzerine kurulu üç bölümlük tarihseli bir trajediydi. Schiller bu oyunla Almanya’nın en büyük oyun yazarlarından biri olduğunu kanıtladı.

Johann Christoph Friedrich von Schiller, dünyanın önde gelen yazarlarındandır. çağdaşı Johann Wolfgang von Goethe ile birlikte çağdaş Alman edebiyatının kurucularından sayılır. Schiller, Württemberg’deki Marbach’ta, bir askeri cerrahın oğlu olarak doğdu. Württemberg dükünün ısrarı üzerine, hukuk öğrenimi görmek üzere dükün Ludvvigsburg yakınında kurduğu askeri akademiye girdi. Okul Stuttgart’a taşınınca Schiller’in tıp öğrenimine geçmesine izin verildi. Bu sırada lirik şiirler yazmaya başlamıştı. Bunların ilki 1776’da bir dergide yayımlandı. 1780’de öğrenimini tamamlayan Schiller yardımcı hekim olarak orduda göreve başladı.

Büyük başarıIarın sahipIeri, küçük işIeri titizIikIe yapabiIme sabrını gösteren kişiIerdir.

Dostu da severim düşmanı da. Çünkü dost gücümü, düşman ise ödevimi gösterir.

Yaşam bir mücadeIedir, bunu kabuI et.

GençIik düşIerinizi koruyun.

Sevgi insanı birIiğe, benciIIik de yaInızIığa götürür.

Sevgi, sevginin ödüIüdür.

BiIgeIiğin, ak saçIarın biIgeIiği oIsun, fakat kaIbin, masum çocukIarın kaIbi oIsun.

Dünya tarihi, dünyanın yargıIama saIonudur.

Sadece bedenleri, şekilleri, görüntüleri sevenlere ne yazık! Ölüm her şeyi yok edecek. Ruhları sevmeyi deneyin. / Sevdiğiniz için acı çekiyorsunuz, daha fazla sevin. Aşk yüzünden ölmek, yaşamaktır.
Bu bensem, olup bitenler gerçek mi? Bunlar gerçekse, bu ben miyim?

Müzik, söylenemeyen ve hаkkındа sessiz kаlmаnın imkаnsız olduğu şeyleri ifаde eder.

Zalimlerin çarkıcahillerin çalışmayan kafalarıyla döner.
Fransız edebiyatının en çok ürün veren yazarı. 1830’larda “Romantizmin en güçlü beyni” olarak nitelendirildi. Popüler Fransız edebiyatının babası ve Fransa’nın ulusal şairi oldu. Ancak sonraki yıllarda daha çok düzyazıları ve özellikle romanlarıyla akıllarda kaldı. 15 yaşındayken bir şiiriyle Akademi Ödülü’nü kazandı. 17 yaşında Toulouse Edebiyat Akademisi’nin en büyük ödülü olan Altın Zambak’ı aldı. 1825’te Légion d’Honneur nişanının sahibi oldu.

Siyаh bir ışık görüyorum. Son sözleridir…

1871’de Ulusal Meclis üyesi oldu ama bir ay sonra istifa etti. 1868’de eşi Adele öldü. 1863’te evlenmek için ABD’ye kaçan kızı 1872’de akli dengesini yitirmiş olarak döndü. 1871 ve 1873’te iki oğlunu kaybetti. 1870’te Paris’in kuşatmasını anlatan “Korkunç Yıl” şiireyle ulusal bir kahraman oldu ama ailesindeki kayıpların verdiği acıyla yaşamdan koptu. 1871’de kurulan Paris Komünü’nü destekledi, yine Brüksel’e kaçmak zorunda kaldı. Kısa süre sonra döndü. Senatör seçildi. 1878’de beynindeki bir dolaşım sorunu nedeniyle rahatsızlandı. Ölümünde cenazesi ulusal törenle kaldırıldı, Pantheon’a gömüldü.

1851’deki hükümet darbesinden sonra 3’üncü Napolyon iktidara gelince Brüksel’e kaçtı. Sürgün yaşamı 1870’teki cumhuriyete kadar sürdü. Sürgün yıllarında 1852-1855 arasında İngiltere’de de kaldı. Eserlerinin çoğunu sürgün döneminde yazdı. Ünlü romanı “Sefiller” 1862’de yayınlandı ve olağanüstü ilgi gördü. Kısa sürede çeşitli dillere çevrilen bu roman, ona uluslararası düzeyde başarı getirdi. Fransız-Alman savaşının ülkesinin yenilgisiyle son bulması ve cumhuriyetin kurulmasından sonra Paris’e döndü.

Kalabalıklar her zaman tehlikelidir. İçinde ruhlarını ucuza satan alçaklar barındırır.
Ağlamak için gözden yaş mı akmalı dudaklar gülerken insan ağlayamaz mı?
Belki de yalancı arkadaşlarına bir teşekkür borçlusun sana gerçek dostlarının kıymetini hatırlattıkları için.
Unutmа, bir kаlbi kırdıktаn sonrа özür dilemek fаydа sаğlаmаz. Bil ki, telаfisi olmаyаn şeylerin izаhı gereksizdir

Eğitimi düzensiz oldu. Ama Latin edebiyatıyla ilgili sağlam bir eğitim gördü. Hukuk Fakültesi’ne girdi. 1816’dan sonra edebiyata yöneldi. 1819-1821 arasında “Conservateur Litteraire” adlı bir dergi çıkardı, 1821’de hayatta en büyük desteği olan annesini kaybetti. Bir yıl sonra çocukluk aşkı Adele Foucher ile evlendi. Aynı yıl ilk şiir kitabı “Odlar ve Çeviriler” yayınlandı. 1822’de ilk romanı “İzlanda Hanı” çıktı. Bu kitapla edebiyat dünyasını kendisini kabul ettirdi. Romantizme bağlı bir yazar olarak tanındı.

Yazdığı oyunlardan “Marion de Lorme” sansür tarafından yasaklandı. “Hernani” oyununu yazarak karşılık verdi. Bu başkaldırış ününü artırdı, onu liberallere yaklaştırdı. 11’inci Louis dönemini anlatan romanı “Notre Dame’ın Kamburu” edebiyat dünyasındaki yerini sağlamlaştırdı. Bu başarılarla yoğun bir çalışmaya girdi. 1841’de Fransız Akademisi’ne seçildi. 1845’te Soylular Meclisi’ne aday gösterildi. Bu sırada kızının kocasıyla birlikte boğulması üzerine yazmaya ara verdi.

26 Şubat 1802’de Fransa Besançon’da doğdu. 22 Mayıs 1885’te Paris’te yaşamını yitirdi. Büyük Fransız düşünür ve yazarı. Napolyon’un ordularında general olan Joseph-Leopold Sigisbert Hugo’nun oğlu. Annesi ve babası arasındaki anlaşmazlıklar yüzünden çocukluğu sorunlu geçti. Hep annesinin yanında kaldı.
Bazen alabileceğin en büyük intikam affetmektir. Ve bazen karşıdakine verilebilecek en güzel cevap gülüp geçmektir.

Keller 88. doğum gününden sadece birkaç hafta önce, 1 Haziran 1968’de uykusunda öldü. 1961’de bir dizi felç yaşamıştı ve hayatının geri kalan yıllarını Connecticut eyaletindeki evinde geçirmişti.

Helen Keller’ın otobiyografisi olan The Story of My Life’tan 1957 televizyon dizisi The Miracle Worker doğdu. 1959’da aynı hikaye Keller rolünde Patty Duke ve Sullivan rolünde Anne Bancroft ile Broadway tiyatrolarında canlandırıldı. Aynı aktrisler oyunu 1962’de Karanlığın İçinden filminde oynadı ve film ödül aldı.

Yaşamı boyunca 1936’da Theodore Roosevelt Üstün Hizmet Madalyası, 1964’te Başkanlık Özgürlük Madalyası ve 1965’te Kadınlar Onur Listesi (Women’s Hall of Fame) seçilme de dahil olmak üzere birçok onursal ödül aldı.Keller ayrıca Temple Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi’nden fahri doktora dereceleri aldı. Buna Glasgow, İskoçya; Berlin, Almanya; Delhi, Hindistan; ve Güney Afrika’daki Witwatersrand, Johannesburg üniversiteleri de dahildi. İskoçya Eğitim Enstitüsü Onursal Üyesi seçildi.

Helen Keller, inanç, körlüğü önleme, doğum kontrolü, Avrupa’da faşizmin yükselişi ve atom enerjisi gibi konularda 475’in üzerinde konuşma yaptı ve deneme yazdı. Helen el yazmalarını hazırlamak için braille daktilo kullanır ve sonra bunları normal bir daktiloya kopyalardı.

Helen Keller 20. yüzyılın ilk yarısında kadınların oy hakkı, pasifizm, doğum kontrolü ve sosyalizm gibi sosyal ve politik meseleleri ele aldı. ABD’nin I. Dünya Savaşı’na müdahalesini eleştirdi. Kendisini önce yazar olarak gördüğünden pasaportunda mesleğinin yazar olduğunu belirtti.

Üniversiteden mezun olduktan sonra dünyayı ve başkalarının hayatlarını iyileştirmeye nasıl yardımcı olabileceğine dair daha fazla bilgi edinmek için yola çıktı. Hikayesi Massachusetts ve New England’ın ötesine yayıldı. Deneyimlerini izleyicilerle paylaşarak ve engelli olan başkaları adına çalışarak tanınmış bir ünlü ve öğretim üyesi oldu. Kongre önünde ant içti ve kör insanların refahını artırmayı şiddetle savundu.

Helen Keller üniversiteden mezun olduktan kısa süre sonra John Macy ile olan dostluğundan dolayı Sosyalist Parti’ye üye oldu. 1909 ve 1921 arasında sosyalizm hakkında çeşitli makaleler yazdı ve Sosyalist Parti başkan adayı Eugene Debs’i destekledi. Sosyalizm üzerine yazdığı “Out of the Dark” başlıklı makalelerinde sosyalizm ve dünya meseleleri hakkındaki görüşlerini anlattı

1948’de General Douglas MacArthur tarafından Amerika’nın ilk İyi Niyet Elçisi olarak Japonya’ya gönderildi. Ziyareti büyük bir başarıydı; iki milyona kadar Japon onu görmeye geldi ve Japonya’nın kör ve engelli nüfusunun farkındalığını artırdı. 1955’te 75 yaşındayken hayatının en uzun ve en zorlu yolculuğuna başladı: Asya genelinde 64.000 km’lik beş aylık bir yolculuk yaptı. Hem varlığıyla hem de birçok konuşma yaparak milyonlarca insana ilham ve cesaret verdi.

Sullivan ve Sullivan’ın gelecekteki kocası Macy’nin yardımıyla Keller ilk kitabı Hayat Hikayem’i (The Story of My Life) yazdı. Keller 1905’te yayımladığı anılarında çocukluktan başlayarak 21 yaşında bir üniversite öğrencisine dönüşümünü ele aldı. Kitap 50 dile çevrildi ve bugün de basılmaya devam ediyor. Yazdığı 12 eser dışında ayrıca kitap ve dergilere düzenli olarak katkı sağlamaya devam etti.

Anne Sullivan 1905’te Harvard Üniversitesi’nde öğretim görevlisi bir sosyal eleştirmen ve önde gelen sosyalist olan John Macy ile evlendi. Anne Sullivan evlendikten sonra Keller’ın rehberi ve akıl hocası olmaya devam etti. Keller onların evinde yaşamaya başladığında her ikisi de başta tüm dikkatlerini Keller’a vermişlerdi. Ancak Sullivan’ın Keller’a olan bağlılığı hiç zayıflamadı ve Sullivan ve John yavaş yavaş birbirinden uzaklaştılar. Çift birkaç yıl sonra ayrıldı ancak asla boşanmadı.

Helen Keller 1890’da konuşmayı öğrenmek istediğini ifade etti. Sullivan, Helen’ı Boston’daki Horace Mann Sağırlar Okulu’nda konuşma derslerine başlattı. Konuşmayı öğrenerek başkalarının onu anlayabilmesi için 25 yıl uğraşacaktı. Keller 1894 – 1896 arası New York’ta Wright-Humason Sağırlar Okulu’na katıldı. Orada iletişim becerilerini geliştirmeye çalıştı ve düzenli olarak akademik konular üzerinde çalıştı. Hikayesi halk tarafından bilindikçe Helen Keller ünlü ve etki sahibi insanlarla tanışmaya başladı. Bunlardan biri ondan çok etkilenen yazar Mark Twain’di. İkili arkadaş oldu. Twain onu Standart Oil yöneticisi arkadaşı Henry H. Rogers ile tanıştırdı.

Dramatik bir mücadeleyle Anne Sullivan, Helen Keller’a “su” kelimesini öğretti; Keller’ı su pompasına getirdi ve bir elini musluğun altına yerleştirerek diğer eline w-a-t-e-r (su) kelimesini heceledi. Önce yavaşça ve sonra hızlıca yazdı. Aniden sinyaller Keller’ın zihninde şekillendi ve sonunda o da kelimeyi Sullivan’ın eline heceledi. Küçük kız daha sonra yere vurarak toprağın ismini bilmek istedi. Sullivan derhal kelimeyi eline yazdı. Keller diğer nesneleri sormaya başladı ve akşam olduğunda 30 kelime öğrenmişti.

Kızına cevap bulmak isteyen Keller’ın annesi 1886’da Charles Dickens’ın yazdığı American Notes adında bir gezi günlüğüne rastgeldi. Başka bir sağır ve kör çocuk Laura Bridgman’ın aldığı başarılı eğitimi okudu ve kısa süre içinde Keller ve babasını Baltimore şehrine göndererek Dr. J. Julian Chisolm ile görüşmelerini sağladı. Keller’ı inceleyen Chisolm, o zamanlar henüz sağır çocuklarla çalışan telefonun mucidi Alexander Graham Bell’i görmesini tavsiye etti. Graham Bell, Keller ve ailesi ile bir araya geldi ve Boston’daki Perkins Görme Engelliler Enstitüsü’ne gitmelerini önerdi. Orada, okulun müdürü Michael Anaganos ile bir araya geldiler. Keller’a enstitünün en son mezunlarından 20 yaşındaki Anne Sullivan ile çalışması önerildi.

Anne Sullivan, Helen ile kıyaslandığında ondan pek farklı bir çocukluk geçirmemişti. Fakir İrlandalı göçmen bir ailenin kızı olarak devlet bakımı altına alınmış ve Massachusetts’teki Tewksbury Almshouse hastanesinde bir koğuşta dört korkunç yıl geçirmişti. Öğrencisi Helen’dan 14 yaş büyüktü ve ciddi görme sorunları yaşamıştı. Anne Sullivan, görmesi kısmen iyileşene dek genç yaşta birçok operasyon geçirmişti.

Helen Keller, öğretmeni Anne Sullivan ile 1887’den başlayarak Sullivan’ın 1936’daki ölümüne kadar 49 yıl çalıştı. Sullivan 1932’de sağlık sorunları yaşadı ve o da görme becerisini tümüyle kaybetti. 1914’ten beri Keller ve Sullivan’ın sekreteri olarak çalışan Polly Thomson adındaki genç kadın, Sullivan’ın ölümü üzerine Keller’ın daimi yoldaşı oldu.

Helen Keller Amerikalı bir eğitimciydi. Kör ve sağırların savunucusu olan ACLU’nun kurucu ortağıydı. 19 aylıkken bir hastalığa yakalanan Keller kör ve sağır kaldı. Anne Sullivan 1887’den başlayarak Keller’e öğretmenlik etti ve iletişim yeteneğinde muazzam bir ilerleme kaydetmesine yardımcı oldu. Keller 1904’te üniversiteden mezun oldu. Yaşamı boyunca birçok onursal başarı ödülü aldı. Keller 27 Haziran 1880’de Alabama’nın Tuscumbia şehrinde doğdu. Arthur H. Keller ve Katherine Adams’ın iki kızından biriydi. Keller’ın babası Amerikan İç Savaşı sırasında Konfederasyon Ordusu’nda subay olarak görev yapmıştı. Ayrıca iki büyük üvey erkek kardeşi vardı.

Aile özellikle zengin değildi ve gelirini pamuk ekimlerinden elde ediyordu. Ancak baba Arthur daha sonra haftalık yerel bir gazete olan Kuzey Alabamian’ın editörü oldu. Keller görme ve duyma duyularıyla doğdu ve sadece 6 aylıkken konuşmaya başladı. Yürümeyi 1 yaşında öğrendi.

Keller 19 aylıkken hem görme hem de işitme duyusunu kaybetti. 1882’de, aile doktoru tarafından “beyin ateşi” adı verilen ve yüksek vücut ısısına neden olan bir hastalığa yakalandı. Bazı uzmanlar bunun kızıl ateş veya menenjit olabileceğini düşünmesine rağmen hastalığın gerçekten ne olduğu bugün hala sır olarak kalmaktadır. Ateşin başlamasından birkaç gün sonra, Keller’ın annesi kızının çalan yemek ziline veya yüzünün önünde sallanan ele tepki göstermediğini fark etti.

Keller büyüdükçe aile aşçısının kızı Martha Washington ile sınırlı bir iletişim yöntemi geliştirdi. İkisi bir tür işaret dili geliştirmişti. Keller 7 yaşına geldiğinde ikili birbiriyle iletişim kurmak için 60’tan fazla işaret kullanıyordu. Helen Keller bu süre zarfında çok hırçın ve asi olmuştu. Kızgın olduğunda tekmeleyip çığlık atar ve mutlu olduğunda kontrolsüz bir şekilde kıkırdardı. Arkadaşı Martha’ya acı çektirir ve ailesine karşı öfke nöbetleri geçirirdi. Birçok aile akrabası onun topluma kazandırılması gerektiğini belirtti.

Amerikalı eğitimci Helen Keller sağır, kör ve dilsizdi. Ancak bu engelleri onun Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’nin (ACLU) kurucu ortaklarından ve 20. yüzyılın önde gelen yardımseverlerinden olmasını engellemedi. 12 kitap yazdı ve “The Frost King” adındaki ilkini sadece 11 yaşındayken yayımladı.


Çoğu insan gerçek mutluluğun kaynağı konusunda yanılır. Gerçek mutluluk için kendini tatmin etmek değil, kendini buna değecek bir şeye adaman gerekir.

Her şeyin öğreteceği bir ders ya da anlatacağı bir şey olduğunu düşünmeyi, yaban lalesi ağacının zarif gölgesinde otururken öğrendim. Varlıkların güzelliği bana onların varoluş nedenlerini öğretti. Bunun adı nedir? Bu adın şeyi nedir? Bu soruların cevabını bulmak, hem öğretmenin hem de öğrencinin bir piyano taşıyıcısının kuvvetine, bir kömür madencisinin sessiz sabrına ve bir şairin inceliğine sahip olmasını gerektiriyordu. Zaman içinde düşüncesiz iyimserliğim, yerini daha derin bir inanca bıraktı. Bu inanç, sorunların çirkin yanlarını görmemi, aynı zamanda daha iyi için ümit etmeyi, yenilgi karşısında bile yıkılmadan savaşmamı da sağladı Üniversiteye başlamadan önce kendimi ve aklımı tartmak için düşünmeye zamanım olurdu. Ama artık düşüncelerim ile baş başa kalmak için zamanım yoktu. Öğrenciler sanki oraya düşünmeye değil sadece öğrenmeye geliyorlardı. Öğrenmenin kapısından giren, yalnızlık, kitaplar ve hayal kurma gibi mutluluk dolu alışkanlıkları dışarıda bırakıyordu.

Bence yazı yazmanın en zor yanı eğitilmiş bir aklın, karmaşık düşüncelerimizi, yarım duygularımızı, yarım düşüncelerimizi kağıda dökmesidir. Yazı yazmak bulmaca çözmeye benzer; aklımızda bir resim vardır ve yaptığımızın o resme benzemesini isteriz. Kimi zaman yazdığımız sözcükler yerine uymaz ya da sığmaz ama biz yine de denemeye devam ederiz çünkü bizden önce başarmış olanlar vardır ve bizim de pes etmeye niyetimiz yoktur.

Ruhumda hiç bitmeyen bir sessizlik ve derin bir boşluk var. Konuşamıyorum, duyamıyorum ve göremiyorum. Bunun için kaderimden şikayet edebilirim belki, ancak bir ses bana Kendini unutmak bir mutluluktur. diye fısıldıyor. Böylece ben de başkalarının gözlerindeki ışığı kendi güneşim, kulaklarındaki senfoniyi kendi müziğim, dudaklarındaki gülüşü kendi mutluluğum yapmayı öğrendim.

Bakar körler, işiten sağırlar ve konuşan dilsizlerle dolu olan bir dünyada o gören bir kör, duyan bir sağır ve kendini ifade edebilen bir dilsizdi.

Karanlığın ve sessizliğin de kendine göre harika yanları var ve ben elimdekilerle mutlu olmayı öğrendim.

Karakter kolaylık ve sükûn içinde geliştirilemez. Sadece denenme ve acı çekme yoluyla ruh güçlenebilir, görüş berraklaşır, istek körüklenir ve başarı elde edilir.

Fakirlerin yaşadığı kirli ve dar sokaklarda dolaştığımda güzel ve büyük evlerde yaşayan insanların bunu hiç düşünmeden ne kadar mutlu olduklarını düşünmek beni isyana sürüklüyor.

Sessizlik ruhumun üzerinde oturuyor. Sonra umut bir gülümseyişle ortaya çıkıp bana şöyle fısıldıyor: Neşenin kaynağı kendini unutmaktır, başkalarına yardım et.

Sözcükler dilimin ucuna kadar geliyor ve sonra kalbimdeki dökülmemiş yaşların arasında kayboluyor.

Bilgi mutluluktur. Çünkü bilgi , geniş ve derin bilgi , doğruyu yanlıştan ayırmayı sağlar ..

Kör olmaktan daha kötü olan tek şey, görebilip de, görüşü olmamaktır.

Bilgim arttıkça içinde yaşadığım dünyaya sevgim de arttı.

Ancak her kralın ataları arasında bir köle, her kölenin de ataları arasında bir kral olduğu doğrudur.

Bilgi, sevgidir, ışıktır ve görmektir.

Uygulanmayan fikirlerin hiçbir değeri yoktur.

Eğitimin en önemli eseri hoşgörüdür.

Dünya acıyla dolu belki, ama bir o kadar da acıyı alt edişle dolu.

Sevgiye dokunamazsın ama her şeyi güzelleştirdiğini bilirsin.

Karakter kolaylık ve sükûn içinde geliştirilemez. Sadece denenme ve acı çekme yoluyla ruh güçlenebilir, görüş berraklaşır, istek körüklenir ve başarı elde edilir.

Bir mutluluk kapısı kapandığında diğeri açılır. Ancak biz kapanan kapıya o kadar uzun bakarız ki, bizim için açılmış bulunan yeni kapıyı görmeyiz.

Eğer hayat sadece sevinçle dolu olsaydı, hiçbir zaman cesur ve sabırlı olmayı öğrenemezdik

Dünya işlerindeki payım sınırlı olabilir, ama değerlidir.

Hayattaki en güzel şeyler gözle görülmez veya dokunulmaz. Onları kalpte hissetmek gerekir.
Başarı ve mutluluk sizin yaşam duvarınızdır. Mutlu olmak ve zorluklara karşı yenilmez bir duruş oluşturmak için, mutluluğun sizin doğanız olduğunu kabullenmelisiniz.

Stefan Zweig, sadece kitaplarıyla gündeme gelen bir yazar değil, daha fazlasıydı. Duruşundan, düşüncesinden ödün vermeyen, anlatım açısıyla, kurduğu cümlelerle günümüzde de popüleritesini koruyan yaşamı boyunca intiharı düşünen ve savaşa karşı olan bir yazarın hikayesiydi bu. Benlik kavramını iliklerimize kadar hissettiğimiz bir buhranın içerisinden kaçışını anlatan kimliğini bulan, aidiyetinden kovulan bir insan için; “Dünyanın en önemli şeyi, insanın kendi kendisi olmayı bilmesidir. İnsanı soylu kılan, makam, kanın ayrıcalığı, yeteneği değil, kişiliğini korumayı ve kendine özgü biçimde yaşamayı başarma ölçüsüdür.”

Stefan Zweig, kırkı aşkın öykü ve roman, Balzac, Magellan ve Maria Stuart gibi isimlerin de yer aldığı yirmiye yakın biyografi ve tarihsel çalışma ve üç oyunu, edebiyat tarihine miras bırakmıştır.

Ruhunu geniş tutmasını erken öğrenebilmiş kişi, sonraları dünyaya içine sığdırılabilir.

Gözler az gördüğü, kulaklar az duyduğu ölçüde hayal gücü artar.

Bir kişi kendisinden başka her şeyden kaçabilir.

İnsanın vicdanı hatırladığı müddetçe hiç bir hata unutulmuş değildir.

Kararlarımız, kabul etmek istemesek de büyük ölçüde sosyal konumumuzla sağladığımız uyuma ve çevreye bağlıdır. Düşüncelerimizin büyük kısmı genellikle önceden edinilmiş izlenimlerin ve etkileşimlerin doğal bir sonucudur.

İntiharı, savaşa karşı yapılan en büyük ayaklanmadır. İnsanlıktan ümidini kesip, diğer masum insanlara umut olmak için yapılmış en dikkat çekici harekettir. Dünyadan, bu karanlık kaos dolu günlerden vazgeçip ölüme, eylemsizliğe koşarak gitmek bir devrimdir.

Hitler’in etkinliğinin başlamasının ardından Zweig yakalanmak ve sürgün edilmek üzere kara listeye alınır ve ülkesini terk etmek durumunda kalır. Oradan Londra’ya geçen ve İngiliz vatandaşlığını alan Zweig ve ikinci eşi, Hitlerin batıya ilerlemesinden dolayı burada rahat edemez ve Amerika, Arjantin, Paraguay ve en son da Brezilya’ya yerleşir.

Felaket, yüzüne kapı kapansa, bir başka kapıdan sokulmasını bilir.

Evsiz, yurtsuz kalan Zweig uzun süre kronik üzüntü durumuna girer ve hayatına devam etmekte zorlanır, kendini hayata bağlayan tek şey olan yazı yazmaya burada büyük bir dikkatle devam eder. Brezilya’da yaşayan Zweig burada “Satranç” başlıklı hikayesini yayımlar. II. Dünya Savaşı’nın yol açtığı; toplumda ruhsal baskılara maruz kalan bir insanın duygularını, görüşlerini tepkilerini anlatır. Bu kitap çok büyük ses getirir. Kitapta anlatım tekniğinin berraklığını ama bir o kadar da karışık psikolojik tutumunu insanlara aktarır.
Her zaman depresif bir ruh hali ve buhran içinde yaşayan şair olanlardan dolayı bu dünyadan ayrılmaya kendine bir yol çizmeye karar verir. Hitler’in insanları ve onların umutlarını öldürmesi, savaşın sadece milyonlarca ölüm getireceğini düşünür ve bu düşünceye bağlı kalır. İntihar etmeyi kafasına koyan Zweig “veronal” denilen zehirden üç yudum aldıktan sonra “Yanıma gelmek istersen bunu istediğin zaman yapabilirsin” diyerek ikinci eşi Lotte’ye uzatır. Eşi de şişede geri kalan zehri içer. Evlerinde birbirlerine sarılmış vaziyette ölü halde bulunurlar.

“Savaşa hazırlanan bütün diktatörler, hazırlıklarını bütünüyle tamamlayıncaya kadar sürekli barıştan söz ederler” sözüyle insanları savaştan uzak tutmaya çalışır. İnsanlara gerçeği göstermeye, elde edecekleri hüznü anlatmaya çalışır. Edebiyat çevresiyle birlikte birçok yazı yazar. Cephede yaşadıklarını “Yeremya” adlı eserde topladıktan sonra, yazdıkları yüzünden askerlik görevinden muaf tutulur ve atılır. 

Bu dönemde Zürih’e taşınır ve gazetelerde savaşı desteklemediğini, hümanist bir davranış sergilediğini ve tarafsız olduğunu beyan eder. Burada bir süre kaldıktan sonra savaşın bitmesinin ardından ülkesine döner ve burada ilk evliliğini yapar. Yazmaya devam eden Zweig, edebiyat dünyasında tanınır bir üne kavuşur. Birçok etkinliğe davet edilir. Yazdıklarıyla seveni olduğu kadar savaş karşıtı görüşleri sebebiyle sevmeyeni de çoktur. Sokaklarda yazdıkları yakılmaya başlanır, kendisi ve diğer yazarlar hakkında karalama kampanyaları düzenlenir.

Üniversite yılarına geldiğinde yazmaya daha çok önem verir, Neue Freie Presse gazetesinin kültür sayfalarında yazar. Burada hatırlı edebiyat çevresinde yaşayan dostlar edinir, kendisi de felsefe eğitimi aldığı için arkadaşlarıyla sürekli uzun süren edebiyat sohbetleri düzenler. Zweig bu dönemde hem kendi anlatım tekniğini bulmuştur, hem gazetede yazarlık yapmıştır, hem çeviri romanlar hem de kendi şiirlerini yazmaya başlamıştır.

1. Dünya Savaşı başlayınca vatani görevini yapmak için orduya katılır, burada üç yıl boyunca savaş arşivinde çalışır, görevi hakkında ise şu sözleri sarf eder: Övünülecek bir görev olmadığını açıklayayım; ama böyle bir iş, Rus köylüsünün bağırsaklarını süngüyle delmekten daha uygundu bana.” sözleriyle farklı bir bakış açısını aralayarak, insanlara yavaş yavaş savaşın iç yüzünü göstermeyi hedefler. Ama zaman içerisinde gördüklerinden sonra, savaşın anlamsızlığını fark eder. Gözlerini açar, kanı, vahşeti, çocukları görür ve en büyük uyanışı böyle başlar.

Stefan Zweig, 28 Kasım 1881 tarihinde Viyana’da dünyaya gelmiştir. Varlıklı bir ailede büyümüş, küçüklükten itibaren önemli dersler alarak eğitim hayatına başlamıştır. İngilizce, Latince, Yunanca, Fransızca gibi dilleri konuşabilen Zweig, edebiyata ve şiire ilgi duymaya başlamıştır.

İnsanlar nasıl konuşulması gerektiğinin dersini alırlar; ama en büyük ilim, nasıl ve ne zaman susulması gerektiğini bilmektir.

Bir insan treni kaçırırsa başka bir tren gelir onu alır. Bir ulus treni kaçırırsa başka bir ulus gelir onu alır.

Gerçek değer; gelmesi boşluk dolduran değil gitmesi boşluk yaratan.

Bir insanın hayatının ikinci yarısı, ilk yarıda kazanılan alışkanlıkların sürdürülmesinden ibarettir.

Uzak ve imkansız gözüken bir şey, bir anda yakın ve mümkün olabilir.

“Ben Rusya’da Tolstoy’un mezarından daha muhteşem, daha etkileyici bir yer görmedim. Ormanın derinliklerine yerleştirilmiş bu yüce kutsal mekân tek başına ve yapayalnızdı. Hiç kimsenin uğramadığı ve hiç kimsenin korumadığı, sadece birkaç büyük ağacın gölgelediği, dikdörtgen biçimindeki bir toprak yığınından başka bir şey ifade etmeyen bu tepeye, dar bir patika yoldan gidiliyordu. Torununun mezarı başında bize anlattığına göre, boylu boyunca uzayıp giden bu ağaçları Lev Tolstoy kendi eliyle dikmişti. Erkek kardeşi Nikolay ve kendisi, çocukluklarında bir köylü kadından bir efsane dinlemişlerdi, efsaneye göre ağaçların dikildiği yer, dikenlerin mutluluk mekânı oluyordu. İşte bunun için oyun oynar gibi onlar da birkaç fidan dikmişti. Yıllar sonra yaşlı bir adam olan Tolstoy bu olayı yani ağaç dikilen yerin mutluluk mekânı olacağını anımsamış ve kendi elleriyle diktiği ağaçların altına gömülmeyi istemişti. Arzusu yerine getirilmiş, isteğine uygun olarak oraya defnedilmişti ve burası, insanın duygularını altüst eden bu sadelik sayesinde, dünyanın en etkileyici mezarı oldu.

Ormandaki gür ağaçların ortasındaki bu dikdörtgen biçimindeki küçük toprak yığınının üstünde (nulla crux, nulla corona!) ne bir haç ne mezar taşı ne de bir yazıt vardı. Adı ve ünü yüzünden hiç kimsenin çekmediği kadar acı çeken bu büyük adam, tesadüfen bulunmuş bir sokak serserisi, kimliği bilinmeyen bir asker gibi üzerinde adının yazmadığı bir mezara gömülmüştü. Onun bu son dinlenme yeri herkesin ziyaretine açıktı. Çevresindeki ince parmaklık da kapalı değildir. Ömrü boyunca huzursuz bir yaşam süren bu adamın sonsuz huzura kavuştuğu bu yeri, insanların gösterdiği büyük saygıdan başka hiçbir şey korumuyor. Genelde gösterişli mezarlara yoğun ilgi gösterilirken bu mezarın sadeliği karşısında insan büyüleniyor. Bu isimsiz ve sahipsiz adamın mezarında Tanrı kelamı gibi uğuldayan rüzgârdan başka hiçbir ses duyulmuyor. İnsan burada yatan adamın herhangi bir Rus olduğunu düşünerek önünden geçip gidebilir. Ne Napoleon’un Les Invalides’in mermer kemerlerinin altındaki mezarı ne Goethe’nin prensler mezarlığındaki tabutu ne de Westminister’daki o ünlü mezarlar, üzerinde hiçbir sözün ve mesajın yer almadığı, sadece rüzgârın hışırdattığı bir ormanın içindeki bu sade mezar kadar insanın içini burkar.” / Stefan ZweigDünün DünyasıSayfa 387-388

Tolstoy, yaşadığı son yıllarda zamanının çoğunu din, toplum, ahlâk, sanat konularındaki görüşlerini anlatan yazılar yazmaya ayırıyordu. En çok dikkat çeken ise Tolstoy’un, Hz. Muhammed’in hadislerinden derlediği bir kitap çıkarması olmuştu şüphesiz. Bu kitap çok tartışıldı, çok konuşuldu. Dünya edebiyatının dev yazarı Tolstoy’un, ölümünden bir yıl önce Hz. Muhammed’in hadislerini bir kitapta derlediği haberi büyük merak uyandırmıştı. Fakat Tolstoy’un bu kitabının Rus halkını etkilememesi için uzun yıllar saklandığı da söyleniyordu. Tolstoy yaşamının son dönemlerini din, toplum, ahlâk, sanat konularındaki görüşlerini anlatan yazılar yazmaya ayırdığı biliniyor. 1908 yılında Hindistanlı alim Abdullah El Sühreverdi’nin “Hz. Muhammed’in Hadisleri” kitabını okuduğunda ise bu kitaptan çok etkilendiği söyleniyor. Hz. Muhammed’in din ve ahlak üzerine hadisleri, Tolstoy’un din anlayışına yeni kazanımlar getirmiş.

Araştırmalar şunu gösteriyor; Dönemin Rus aydınları, Tolstoy’u ilahi bir kuvvete sahip görüyor ve onun İslamiyeti kabul etmesinin Rus toplumu içinde İslama dair güçlü bir akım başlatabileceğini biliyorlardı. Bu yüzden de Tolstoy’un, Hz. Muhammedin hadislerinden derlediği kitapçığını KGB gibi Rus istihbarat birimleri gizli tutmaya, unutturmaya ve basılmasını engellemeye çalışıyorlardı. 1978 yılına gelindiğinde ise bu derlemenin giriş bölümü yayınlatılmak isteniyor. Fakat sansür kurulu yine yayına izin vermiyor. Son çare olarak Moskova’ya başvuruluyor ve yıllar sonra nihayet izin çıkıyor.

1978 yılında ilk defa olarak Azerbaycan basınında Azeri Türkçe ’sinde ve Rus dilinde yayınlanır. Kitap, Rus Yelena Vekilova’nın Tolstoy ile oğulları üzerine yaptığı mektuplar da yer alıyor. Vekilova iki oğlunun babalarının dini İslam’a meylettiğini, Rus ve Hıristiyan olarak kendisinin ne yapması gerektiğini danışıyor Tolstoy’a. Tolstoy çarpıcı bir yanıt veriyor; “Muhammediliğe, Hristiyan dininden daha fazla önem vermelerine gelince, ben bütün kalbimle buna katılıyorum. Bunu söylemek ne kadar tuhaf olsa da benim için Muhammedilik, Haça tapmaktan mukayese edilmeyecek kadar üstündür.” Tespitlerini ve şahsi düşüncelerini aktarmaya devam eden Tolstoy mektubuna şu şekilde devam ediyor; “Eğer insan, seçme hakkına sahip olsaydı, aklı başında olan her bir insan, şüphe ve tereddüt etmeden Muhammedliği; tek Allah’ın ve onun Peygamberini kabul ederdi…”

Tolstoy kitapta en çok, Allah inancı, fakirlik, eşitlik, ölüm ve iyi insan olma gibi konuları içeren hadisleri derlemiş. Tolstoy’un seçtiği hadislerden bazıları; “Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” “Ölüm bir köprüdür, dostu dosta kavuşturur.” “İşçinin hakkını alnının teri kurumadan veriniz.” “Hakikat insanlar için ne kadar acı olsa da, hakikati söyleyin.” “Hiç kimse öfkesini yutmaktan daha güzel bir içki içmemiştir.”
Tolstoy öldüğünde mezarının başında Hristiyanlığın sembolü olan Haç’ın yer almayışı kendi dininden aforoz edildiği ya da müslüman mı oldu tartışmalarını beraberinde getirmişti… Tolstoy; “Muhammed her zaman Evangelizmin üstüne çıkıyor. O insanı Allah saymıyor ve kendini de Allah ile bir tutmuyor. Müslümanların Allah’tan başka ilahı yoktur ve Muhammed O’nun peygamberidir. Burada hiçbir muamma ve sır yoktur.” sözleriyle hayranlığının sebebini bildiriyor.
Gerek yokken yanındalar, ihtiyacın olduğunda uzakta. Unutma ki, Kimi hayatına girdiğinde hayatını aydınlatır, kimisi çıktığında. / Sen bana bakma ben senin baktığın yerde olurum.

Tolstoy, 3. en büyük romanı Diriliş’i 1899’da yazdı. Ama yayınlandığında pek ses getirmemişti. Akraba evinde hamile bırakıp terk ettiği evlatlık Katya’yı yıllar sonra, ahlaki anlamda bozulmuş ve birini zehirleme suçuyla yargılanırken gören Prens Nehludov’un ruhani dirilişi, Tolstoy’un kiliseyle arasını iyice açtı. Kilise, yazarı ateist olmakla suçlayacak ve 1901’de afaroz edilecekti.

“Kurtuluş ve diriliş trajediyi yok etmek mi yoksa sadece teselli mi? Bu dünyada doğruluk yok. Hiçbir ceza, bir haksızlığı telafi edemez; çünkü geçmiş, değiştirilemez. Haksızlık görenler kayıplarıyla kalırlar. Eğer ki başka bir dünyada hak yerini bulacaksa, burada kaybedilen bir şey haksızlık gören kişilere orada geri verilecekse, o verilen şey hayatı dolduran şey değildir; sadece bir tesellidir. Kaybedilen bir şeyin bir daha hiçbir zaman yeri doldurulamaz, çünkü kaybedilen şeye kaybolduğu anda ihtiyaç vardı.”

Daha sonraki yıllarda yazacağı Kroyçer Sonatı adlı eseri kadınları aşağıladığı için Nobel Jürisi tarafından ödül verilmemesinin nedeni gösterildi. Eserde, tensel sevgi yargılanmalı yaşam ülküsü olarak tam bir sofuluk benimsenmeliydi. “Yaşamda lükse ait ne varsa hepsi onu arayan, onu değerlendiren kadınlar içindir. Atölyeleri, tezgahları, hatta fabrikaları teker teker geziniz. Bunların tümünün anlamsız, anlamsız olduğu kadar gereksiz birtakım kadın süsleri üretmekle meşgul olduğunu göreceksiniz. Nice nesil milyonlarca emekçi, bu manasız kadın hevesleri uğruna mahvolup gitmiştir. Tokalar, kolyeler, takılar… Möble, dekorasyon, her tür incik boncuk. Ve bunca emek, sırf kadının kaprislerini doyurmak için. Sonsuz güce sahip kraliçeler gibi, kadınlar, tarih boyunca insanoğlunun yüzde dokuzunu köleler gibi çalıştırmış ve sömürmüştür.” Kroyçer Sonatı

Bu romanından sonra 3 yıl kadar kilisenin emrettiği kurallara uygun ,dindar biri gibi yaşasa da daha sonra dini, kiliseyi sorgulamaya başladı. Tolstoy, Hristiyan inanışına dair düşüncelerini açıkça ortaya koyduğu kitabı Neye İnanıyorum‘u yazdı. Sonraki yılları ağır bunalım hatta intihar düşüncesiyle geçti. 1886’da İvan İlyiç’in Ölümü adlı unutulmaz eserini yazdı. Yüksek rütbeli bir yargıcın, ömrünü maddi esenlik, para ve saygınlık içinde geçirmiş bir insanın, ölümün eşiğinde, tüm yaşamının nasıl bir anlamsızlıklar ve saçmalıklar yığını olduğunu kavramasının öyküsüdür.

“İvan İlyiç’ i üzen bir şey daha vardı. O da kimsenin ona yeterince acımamasıydı. Çektiği onca acıdan sonra biri ona hasta bir çocuğa acır gibi acısın istiyordu. Çocuklar gibi sevsinlerdi onu, avutsunlar, okşasınlar, başında oturup ağlasınlardı…” İvan İlyiç’in Ölümü

Dinle ilgilenmeye, yazmaya başladı. Bu duruma üzülen eşini mutlu etmek için Anna Karenina‘yı yazdı. Realist bir eserdir. Tolstoy, bu eserinde kişileri tek tek ruhsal açıdan incelemiş, romanına psikolojik boyut kazandırmıştır. Anna Karenina’da dürüst bir evliliğin getirdiği mutlulukla evlilikteki yasak aşkın yol açtığı yıkım anlatılır. Roman 19. yüzyıl Rus aile yapısı hakkında bilgiler verir. Roman şu cümleyle başlar: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”

Aslında romanı yazarken çok zor şeyler yaşamıştı. 3 çocuğunu kaybetmiş, karısı hastalanmıştı. Bu romanında, tıpkı Savaş ve Barış’ta olduğu gibi biyografik öğeler vardır. Romanda, Kitty ve Levin’in ilişkisini, aslında eşi Sofya ile kendi ilişkisinden esinlenerek yazmıştır.

O adamla burada görüşmeyeceksin ve ne toplumun ne de hizmetçilerin seni ayıplayabileceği bir davranışta bulunmayacaksın… Onu görmeyeceksin. Ve bunun karşılığında, görevlerini yerine getirmeden de, sadık bir eşin tüm ayrıcalıklarına sahip olacaksın. Sana söyleyeceklerimin hepsi bundan ibaret. Şimdi gitme vaktim geldi. Akşam yemeğini evde yemeyeceğim. Ayağa kalktı ve kapıya doğru yürüdü.”

Bu dönemde Çağdaş İlyada olarak adlandırılan Savaş ve Barış’ı yazdı. Savaş ve Barış, Rusya’nın Fransa tarafından istilası döneminde yaşanmış olayları ve Napoléon döneminin Rusya’da Çar toplumuna etkisini, bu etkinin doğurduğu sonuçları 5 asil aileden örnekler vererek anlatıyordu. Eserinin yayınlanmasından sonra yine bunalıma girdi. / Savaş ve Barış

“Piyer tutsaklıkta, barakada iken aklıyla değil, bütün varlığıyla, bütün yaşamıyla insanın mutluluk için yaratılmış olduğunu, mutluluğunu da kendi içinde taşıdığını, mutluluğun insanın kendi ihtiyaçlarını karşılamaktan ibaret olduğunu, bütün mutsuzluğun da yoksunluktan değil, fazlalıktan ileri geldiğini anlamıştı. Ama şimdi, yola koyulduklarının bu üç haftası içinde yeni, teselli verici bir gerçeği daha öğrenmişti. Öğrenmişti ki, dünyada korkulacak hiçbir şey yoktu. İnsanın tam anlamıyla mutlu, tam anlamıyla özgür olmasını sağlayacak bir çare bulunmadığı gibi, tam anlamıyla mutsuz, tam anlamıyla özgürlükten yoksun olmasına yol açacak bir durum da olamazdı; bunu öğrenmişti. Anlamıştı ki, acının da, özgürlüğün de sınırı vardı ve mutlulukla mutsuzluğun sınırı birbirine çok yakındı.”

“Kardeş, arkadaş, karı-koca, efendi, uşak gibi hep bir arada yaşayan insanların aralarında tam bir içtenlik olmadığı zamanlardaki bakışları, davranışları, belirsiz gülümsemeleri altında sezilen gizli ilişkileri kim fark etmemiştir? Gözleriniz şöyle rasgele karşılaştığı sırada bütün söylenmemiş istekleriniz, düşünceleriniz, bunu karşınızdakinin anlamış olmasının doğurduğu korku, duraksama, çekingen bakışlarınızda okunur.” İlk Gençlik

Savaşın insanları ölüm makinası haline getirmesi onu çok rahatsız ediyordu. Bu durumdan yazarak kurtuluyordu. Savaşın insan ruhunda yarattığı çelişkileri anlattığı yoğun bir lirizmle yazdığı Sivastopol Hikayeleri’ni okuyan Çariçe çok etkilenmiş, Çar da kitabın Fransızca’ya çevrilmesine, yazarında cepheden alınıp güvenli bir yere yerleştirilmesini emreder. “Beni acı bir şüphe yakaladı. Bütün bunlar hiç anlatılmasa herhalde daha iyi olacaktı. Belki de anlattıklarım, her ruhun derinlerinde uyuklayan ve açığa vurulmaması gereken şu kötü gerçeklerdendir. Çünkü bunlar sadece zarar verirler, şarabı bozmaması için nasıl fıçının dibindeki tortu şaraba karıştırılmazsa bunlara da dokunulmamalıdır. Ama sakınacağımız kötülük nerede? Benzemeye çalışacağımız güzellik nerede? Kim alçak ve kim kahraman? Her şey iyi ve her şey kötüdür.” Sivastopol Hikayeleri

Artık edebiyat çevrelerince tanınıyordu, ama mutlu değildi. Özellikle kişilikleri farklı olan Turgenyev ile ilişkileri çok gerilimliydi. Hatta Tolstoy onu düelloya çağırmıştı. Bu çevreden uzaklaşmak için 1857’de Paris’e gitti. Orada tanık olduğu bir idam onun için travmatik oldu, hayata bakışını değiştirdi. Aynı yıl otobiyografik 3. romanı Gençliğim basıldı.

“Doğuştan sıkılgan bir çocuktum, çirkin oluşuma inancım sıkılganlığımı daha da arttırıyordu. İnancıma göre, insanın kişiliği ve eğilimleri üzerinde en belirleyici etkide bulunan şey, insanın dış görünüşüydü; hatta belki de bundan da çok, güzel ya da çirkin oluşu konusunda insanın kendi kendisi hakkında ne düşündüğüydü.”

Tolstoy yine köyüne döndü. Bu kez köylülerin eğitimi ile ilgilenecek, bunun için 13 okul kuracaktı. Modern anlamda eğitim vermeyi amaçlıyordu ama gizli polisin tacizleri nedeniyle kapattı. Uzun zamandır tanıdığı, çarlık maiyetinden bir doktorun kızı olan on altı yaşındaki Sofya Andreevna Behrs (aile çevresinde “Sonya”) ile evlendi. Aslında çocukken annesine aşıktı, kadını kıskandığı için 9 yaşındaki kızı balkondan itmişti. Tolstoy 33 yaşında, Sofya ise 16 yaşındaydı. Düğünden önce, aşklarla dolu geçmişini bilmesi için geline günlüğünü okutması bu evliliği tehlikeye soksa da, daha sonra Sofya Andreyevna da, kocasının önerisi üzerine, neredeyse sadece onunla ilişkilerine adanmış bir günlük tuttu. Eşler günlüklerini birbirlerine gösterdiler, hatta Tolstoy eşinin defterine notlar düştü.

Sofya Andreyevna’nın, kocasının kitaplarının sansürce yasaklanması üzerine bizzat Moskova’ya çarın huzuruna çıkacak kadar ailesine bağlılığını da gösterdiği mutlu bir evliliğe karşın, Tolstoy ile dünya görüşleri farklıydı. 8’i hayatta kalan 13 çocuğu oldu. Eşi, yazılarını yazdı, müsveddelerini düzenledi. Sanatını öldürdüğünü düşündüğü dinden de uzak tutmaya çalıştı. / Gençliğim

Herkes onu insan ruhunun doktoru olarak tanımlasa da o, en çok kendi ruhunun doktorluğunu yapıyordu. Geçmişinde pek çok savaş kahramanı, ayrılıkçı devrimci, siyasi sürgün bulunan varlıklı, soylu bir ailenin henüz 2 yaşındayken annesini ve 9 yaşındayken babasını kaybetmesinin ardından diğer 4 kardeşi ile birlikte teyzesi tarafından yetiştirilen çocuğuydu Tolstoy.
İnsana aklı, dertlerinden kurtulması için verilmiştir.
Şikayet ettiğin yaşam belki de başkasının hayalidir.

Tolstoy’un Edebi Hayatı: Yazarın ilk eseri Çocukluk yoksul köylülerle iç içe yaşadığı dönemde yazılmıştır. Köylülerin daha iyi şartlarda yaşamasına hayatı boyunca önem vermiştir. Sivastopol’da asteğmen olarak görev aldığı dönemlerde Sivastopol Hikayelerini yazmıştır. Bu dönemde ordudan ayrılmış ve yazar olmaya karar vermiştir. Evliliğinin ilk yıllarında en önemli eserleri olan Savaş ve Barış ile Anna Karenina’ yı yazmıştır. Hatta Savaş ve Barış’ın düzeltmelerini tam 12 kez yapmıştır.

“Kroyçer Sonat”, “Efendi ile Uşak”, “Karanlıkların Gücü”, “İman nedir”, “İnciler”, “Kilise ve Devlet”, “İtiraflarım” gibi eserlerini de aynı dönemlerde yazmıştır. Dogmatik Teolojinin Eleştirisi kitabı ile tepki toplamıştır. Onun ardından ise “Diriliş” ,”Hacı Murat”, “Ayaklanış”, “Sergi Baba”, “Tanrı Bizim İçimizdedir”, “Kazaklar”, “Tesadüf”, “İki Süvari” gibi eserlerini yazmıştır.

Mutluluğu ihtiraslarda değil kendi yüreğinizde arayın. Mutluluğun kaynağı dışımızda değil içimizdedir.

Evliliğinde toplam 13 çocuğu olur fakat 3 tanesi bebekten biri 7 biri de 5 yaşında vefat eder. En önemli eserleri olan Savaş ve Barış, Anna Karenina karısının da desteği ile yazılır. 1877 yılından sonra yaşadığı buhranlı dönem onu sofuluğa yaklaştırmıştır. İki yıl boyunca dindar bir hayat sürmüştür. Tolstoy sahip olduğu serveti köylülere dağıtmıştır.

Bu şekilde soylu bir kişiden köylüye dönüşmüştür. 1880’den sonra ise kiliseyi reddettiğini açıklayan eserler yazmış ve tartışmalara neden olmuştur. 1901 yılında kilise onu bu eserle nedeniyle aforoz etmiştir. 1902’ de ise ruhsal bunalımlarına zatürre teşhisi eklenmiştir. Hasta düştükten sonra Astapovo’ da tren istasyonunda zatürreden ölür. Öldüğünde 82 yaşında olan Tolstoy hayatı boyunca büyük sıkıntılar yaşamıştır.

Tolstoy, hayatı boyunca öykü, deneme, oyun, roman ve günlük gibi türde eserler vermiştir. Eserleri ve düşünceleri birçok kişiyi etkilemiştir. Mahatma Gandi, James Joyce, Edna O’Brien ve Martin Luther King ondan etkilenen kişiler arasında yer alır. Zengin bir ailenin çocuğu olarak büyümüştür. Asil hayatından sıkılıp savaşa katılmıştır. Savaş ve Barış, Anna Karenina dünyaca bilinen başyapıtları arasındadır. Tolstoy’un paraya ve maddi değere sahip nesnelere önem vermemesi dikkat çeker. Öze mülkiyet kavramına da karşıdır.

1828 yılında asil bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. Moskova’nın güneyince Tula isimli şehirde doğan Rus yazar küçük yaşlarda anne ve babasını kaybeder. Çocukluğunda halaları tarafından yetiştirilmiştir. Tolstoy gençlik çağına geldiğinde ise doğu dillerini öğrenmek ister. Bu nedenle Kazan Üniversitesi’ ne gönderilir fakat okulu bitirmeden bırakır.

Hukuk Fakültesi’ne geçiş yapar burada da aradığını bulamaz. Yaşadığı malikaneye geri döner ve üç yıl kadar burada kalır. Bu sırada ilk gerçekçi hikayelerini yazar. Orduya katılır ve Kırım Savaşı’na gider. Daha sonra askerlikten ayrılır ve eserlerinin bir kısmını Petersburg’ta yazar. Ruhsal çalkantıları yine de hafiflemez ve bir Avrupa gezisine çıkar. Almanya, Fransa ve İsviçre’yi gezer. Yurduna dönüp malikanesine yerleşir. Köyünde bir okul kurar ve burada eğitim vermeye başlar. 1862 yılında Sophie Behrs ile evlenir.

Dünyada barış, insanda iyi niyet olmalı.
Rus romancı Lev Nikolayeviç Tolstoy, dünyanın en büyük yazarlarından biri olarak görülüyor ve ‘Savaş ve Barış’ şimdiye kadar yazılmış en büyük romanı olarak kabul ediliyor. Lev Tolstoy, destan romanlarıyla tanınan bir Rus yazardı. Aristokrat bir ailede doğan Tolstoy, daha ahlaki ve ruhsal eserlere geçmeden önce gerçekçi bir kurgu ile yarı otobiyografik romanlar yazdı. 
İnsanlara ne kadar bağlı kalırsanız kalın, ne kadar iyilik yaparsanız yapın, yine de değeriniz bilinmez.

Hayat bizi resmen dört işlemle sınar; gerçeklerle çarpar, ayrılıklarla böler, insanlıktan çıkarır ve sonunda topla kendini der. Tolstoy

Hayatın tüm anlamı, insanlığa hizmet etmektir.
Kimseyi küçümseyecek kadar büyük değilsin. Çünkü gün gelir, küçümsediğin her şey için önemsediğin bir bedel ödersin.
Kim olduğunu, neden dünyada olduğunu bilmeden yaşam imkansızdır.
 Birine çamur atmadan önce düşün ve sakın unutmaÖnce senin ellerin kirlenecek. Tolstoy .
“Başkalarının hatalarından ders alın. İnsan bütün hataları kendisi yapacak kadar uzun yaşamıyor.” Tolstoy

Comments are closed.