logo

Sağlıklı günler

Tanı ve tedaviye yönelik tüm işlemlerinizi doktorunuza danışmadan uygulamayınız. İçeriklerde Acıbadem Sağlık Grubu’nun tedavi edici sağlık hizmetlerine yönelik bilgiler yer almamaktadır.

Bu tedbirleri elden bırakmayın:

  • Kapalı ve kalabalık ortamlardan kaçının.
  • Emzirme döneminde mümkün olduğunca anne sütüyle besleyin.
  • Dengeli ve sağlıklı beslenmesine dikkat edin.
  • C vitamininden zengin mevsim sebze ve meyveler beslenme listesinde mutlaka yer alsın.
  • El yıkama alışkanlığı kazandırın, ellerini ağzına ve burnuna sürmemesi gerektiği konusunda bilinçlendirin.
  • Özellikle su başta olmak üzere yeterli sıvı almasını sağlayın, gazlı içecekler vermeyin.
  • Bulunduğunuz ortamın ısısına uygun giydirin. Mekanın çok sıcak olmamasına özen gösterin.
  • Ortamda varsa, klimaların düzenli temizliğini yaptırın.
  • Düzenli uyumasını sağlayın.
  • Hava kirliliğinden ve sigara dumanından uzak tutun.
  • Kapalı ortamları sık sık havalandırın.
  • Oyuncak ve kullandığı malzemeleri düzenli olarak temizleyin.
  • Havlu yerine kağıt havlu kullanın.
  • Bağışıklık sistemini zayıflatan gereksiz antibiyotik kullanımını önleyin.
  • Risk grubunda ise grip aşısını yaptırın.
Özelikle grip, soğuk algınlığı ve farenjit gibi üst solunum yolu enfeksiyonları sonrasında bakteriler ile virüsler; boğaz ve kulak arasında uzanan östaki kanalı aracılığıyla orta kulağa geçerek enfeksiyona neden olabiliyorlar. Hastalık kulak ağrısı, bazen ateş ve işitme azlığı gibi bulgularla görülüyor. Kulak iltihabı çoğunlukla geceleri şiddetleniyor, çünkü yatmak kulaktaki basıncın değişimine neden oluyor. İhtiyaç halinde antibiyotik tedavisi uygulanabiliyor.

Akciğerlerde bakteri ve virüslerin yol açtığı bir enfeksiyon. Yüksek ateş, öksürük, iştahsızlık, halsizlik, sık ve zor nefes alma, bazen de göğüs ile karın ağrısı belirtileri veriyor. Erken tanı ve tedaviyle tamamen iyileştirilebilen pnömoni tedavide geç kalındığında ise dünyada ve ülkemizde, özellikle 1-4 yaş arası çocuklarda yüksek oranda can kaybına neden oluyor. Bu nedenle üst solunum yolu enfeksiyonlarında 3 günden sonra devam eden ateş, solunum sıkıntısı, hırıltılı solunum, taşipne (hızlı nefes alma) göğüs, sırt veya karın ağrısı, genel durumda bozulma ile beslenme güçlüğü sorunlarında mutlaka hekime başvurmak gerektiği uyarısında bulunuyor.

En sık 2 yaş altı ve özellikle ilk 1 yaş altındaki bebekleri etkileyen viral bir enfeksiyon. Üst solunum yolu bulguları sonrasında gelişen hışıltı ve solunum sıkıntısı olarak tanımlanıyor. 1 yaş altında olan, kalabalık ortamlarda yaşayan, sigara içilen ortamlara maruz kalan çocuklarda daha sık görülüyor. İlk başlarda burun akıntısı ve hafif ateşle seyrederken, hastalık ilerledikçe akciğerlere inerek solunum sıkıntısı, hızlı nefes alma, göğüste çekilmeler ve hışıltılı solunum gelişebiliyor. Bu belirtilerde mutlaka hekime başvurmak gerekiyor, çünkü tedavi edilmezse ciddi solunum sıkıntısı, solunum durması (apne), sıvı kayıpları (dehidratasyon) ve kalp yetmezliği gibi ciddi problemler gelişebiliyor.

Çocuklar bir kış boyunca 7-8 kez soğuk algınlığı geçirebiliyorlar. 100’den fazla virüsün yol açtığı bu hastalık büyük çocuklarda bulaştıktan 3-4 gün sonra boğaz ağrısı, burun akıntısı, burun tıkanıklığı, hafif ateş, baş ağrısı ve yorgunluk gibi bulgularla seyrederken, bebeklerde ise ateş, beslenme güçlüğü, iştahsızlık, huzursuzluk ve nefes almada güçlük gibi daha ağır belirtilerle ortaya çıkıyor. Genelde 1 haftada düzelse de, öksürük bazen 2 haftaya uzayabiliyor. Rutin tedavisinde antibiyotiklerin yeri olmuyor, çocuğun istirahat etmesi, bol sıvı alması, ortam ısısının iyi ayarlanması ve sağlıklı beslenmesi yeterli geliyor.

Grip çocuklarda en sık görülen kış hastalığı. Damlacık yoluyla ya havanın solunması ya da eşyaların ortak kullanılması sonucu bulaşıyor. Çoğunlukla ateşli hafif bir üst solunum yolu enfeksiyonu şeklinde görülürken, bazen yaşamı tehdit eden bir hastalığa dönüşebiliyor. Yüksek ve inatçı ateş, burun akıntısı, boğaz ağrısı, kas ve eklemlerde ağrı, karın ağrısı, titreme, gözlerde kızarıklık, öksürük bulantı, kusma bazen ishal en sık görülen belirtilerini oluşturuyor. Bakteriyel enfeksiyon söz konusu değilse tedavide antibiyotiklerin kullanılmıyor. Çocuğun şikayetlerine göre semptomatik ateş düşürücü, bol sıvı ve gerekirse öksürük şurupları ile antiviral ilaçlar verilebiliyor.
Çocuğunuzun bu kış daha az hastalanmasını sağlayabilirsiniz. Çocuklarda en sık görülen 5 kış hastalığı ve bu hastalıklar karşısında alabileceğiniz basit ve etkili önlemler… Havaların soğumasıyla beraber çocuklar daha sık hastalanır. Okullarda, kreşlerde, alışveriş merkezlerinde yayılan virüs ve bakteriler çocukların hastalanmasında baş rolü oynuyor. En sık karşılaşılan sağlık sorunu ise üst solunum yolu enfeksiyonu.

Yılın herhangi bir zamanında yapılabilir. Genellikle tek doz aşı yeterlidir, ancak özellikle 65 yaş üzerindekilerde ve bağışıklık yetmezliği olanlarda ilkinden 5 yıl sonra ikinci bir aşı gerekebilir. Yaşlılar, altta yatan kalp veya solunum yolu hastalığı olanlar (kronik bronşit gibi), diyabetliler, böbrek yetmezliği olanlar, bağışıklık yetmezliği bulunanlar (AIDS hastaları, doğumsal bağışıklık bozukluğu olanlar gibi) ve alkolikler özellikle risk altındadır. Hastalıklardan korunmak için;

  • Genel temizlik kurallarına uyun
  • Dengeli ve iyi beslenme sağlayın
  • Sigaradan uzak durun
  • Kaliteli uyku uyuyun
  • Kapalı ve kalabalık mekanlardan uzak durun
  • Hayata hep pozitif bakın
Zatürrenin sık sebeplerinden biri olan “pnömokok” isimli mikroplara karşı aşı, risk grubundaki kişilere uygulanır. Bağışıklık yetmezliği olanlar, altta yatan kronik bir hastalığı bulunanlar (akciğer, kalp, böbrek, bazı kan hastalıkları ve diyabet gibi), 65 yaşın üzerindekiler ve dalağı alınmış olanlar, zatürre gelişimi açısından daha büyük risk taşımaktadır.

Bazen “tipik olmayan zatürre” söz konusu olabilir. Bu durumda ateş fazla ön planda değildir. Baş, vücut ve eklem ağrıları, hatta karın ağrısı olabilir. Tanı için akciğer filmi, kan tahlili ve balgam incelemelerinden yararlanılır. Tümöral olaylar da bazen bronşları tıkayarak zatürreye zemin hazırlayabildiğinden özellikle ileri yaşta, sigara içme öyküsü olan hastaların mutlaka bu yönden de araştırılmaları gerekmektedir. Antibiyotiklerin keşfinden önce son derece öldürücü olan zatürre, günümüzde başarıyla tedavi edilebilmektedir.

Mikroplar veya kimyasallar nedeniyle akciğerlerin iltihaplanması anlamına gelen zatürre, genellikle, mikrop içeren damlacıkların hasta kişinin öksürmesi veya hapşırmasıyla havaya karışması ve kişinin bunu soluması ile bulaşır. Ayrıca, kişinin ağız, burun ya da boğazında hastalık yapmadan bulunabilen bazı mikroplar, vücut direncinin düşmesiyle hastalık yapar hale gelebilir. Belirtileri arasında öksürük, balgam (genellikle koyu renkli), ateş, göğüs ağrısı, nefes darlığı ve kimi zaman kan tükürme bulunur. 
Bronşit, “bronş” adı verilen büyük havayollarının iltihabi hastalığı anlamına gelir. Hem virüsler, hem bakteriler akut bronşite neden olabilir. Öksürük; 5 günden uzun sürüp, 20 güne kadar uzayabilir. Nadiren de 1 ayı geçebilmektedir. Balgam genellikle koyu renkli olur. Akut bronşit, çoğunlukla sigaraya bağlı olan kronik bronşitten farklı bir hastalıktır. Kronik bronşit, en az iki yıl üst üste ve bu iki yılın en az üç ayında öksürük ve balgamla seyreden ilerleyici bir rahatsızlıktır.

“Bana bulaşmaz” demeyin! Grip, bir virüs hastalığı olduğundan antibiyotik tedavisine yanıt vermez. Virüse yönelik ilaçlar erken dönemde faydalı olur. Hastalara bol sıvı almaları, yatak istirahati ve belirtilere yönelik ilaçlar önerilir. Gripten korunmak için;

  • Gripli kişilerle temastan kaçınılması,
  • Ellerin sık sık yıkanması (örn. tokalaşma sonrası),
  • Kapalı ve kalabalık ortamlardan kaçınılması
  • Grip aşısı önerilebilir.

Grip aşısının sonbahar başlarında yapılması önerilmektedir ancak çoğunlukla koruyucu olsa da grip aşısı yapılması, kişinin o yıl asla grip olmayacağı anlamına gelmez. Bunun yanında temizliğe ve beslenmeye de dikkat edilmelidir.

Klavye, kapı kolu ve telefonlar gribin bulaşması için zemin hazırlar. Hastalığı taşıyan kişilerin öksürmesi ya da hapşırması ile havaya yayılan damlacıklarla ve doğrudan temasla bulaşan grip aynı zamanda kapı kolları, bilgisayar klavyeleri, telefonlar gibi ortak kullanılabilecek eşyalar ile bulaşabilen bir enfeksiyondur. Belirtilerin başlamasından önceki 24 saat ve sonraki beş gün kişinin bulaştırıcılığı vardır. Gribin belirtileri arasında ateş, boğaz ağrısı, burun akıntısı, hapşırık, öksürük, baş ağrısı, kaslarda ve eklemlerde ağrı ve halsizlik sayılabilir. Genellikle 1-2 hafta içinde iyileşme görülür. Ancak yaşlılarda, diyabetlilerde, altta yatan böbreğe, kalbe ya da solunum sistemine ait kronik hastalığı olan kişilerde daha ağır seyredebilir. Bunun yanında zatürre gibi hastalıklara da zemin hazırlayabilir.

Nezle bir komplikasyon olarak kulak iltihabı ve sinüzite yol açabilmektedir. Şiddetli sinüs ağrısı, öksürük, balgam çıkarma, yüksek ateş, nezlenin üzerine eklenen bir bakteri enfeksiyonunu gösteriyor olabilir. Nezle, bir bakteri enfeksiyonu olmadığı için de antibiyotiklerle tedavi edilemez. Tedavide istirahat, bol sıvı alınması, bazı gargara/sprey ya da pastiller ve belirti giderici ilaçlardan yararlanılabilir. Korunmak için mümkün olduğunca havasız ve kapalı ortamlardan kaçınmak, sık sık elleri yıkamak gerekmektedir.

Çoğunlukla sonbahar ve kış aylarında görülen nezle genelde 1-2 hafta sürebilen bir solunum yolu enfeksiyonudur. Virüsün bulaşması havaya yayılan mikroplarla ya da mikropların olduğu eşyalara temas etmesinin ardından daha sonra elin gözlere/yüze teması ile olmaktadır. Burun akıntısı ve tıkanıklığı ile başlayan hapşırık, boğaz ağrısı, öksürük, hafif ateş ile devam eden belirtileri vardır. Çoğunlukla 1 haftada iyileşme sağlanabilir; ancak hastalık 2 haftadan uzun sürüyorsa, akla alerjik bir hastalık ihtimali mutlaka gelmelidir. 
Boyun rüzgardan, soğuktan, direk boyna vuran klima akımlarından korunmalıdır. Banyo ve yüzme sonrasında ıslak kalmamaya dikkat edilmelidir.

Özellikle bilgisayar kullanırken ekran göz hizasında olmalı ve ekrana gövde ile yönlenmiş olarak bakılmalıdır.

Okuma sırasında boynu öne doğru ileri derecede bükmek boyun sağlığı açısından uygun değildir. Uzun süreli okumada boynu bükerek değil, kitap yüksekliğini uygun bir seviyede ayarlayarak ve göz hareketleri ile okuma yapılmalıdır. Bunun için açılı kitap destekleri kullanmak faydalı olur.

Yüz üstü yatmak yerine yan yatmayı tercih edilmelidir. Ortopedik yastık kullanmak önemlidir. Kuş tüyü elyaf gibi maddelerden yapılmış yastıklar boyun sağlığı için uygun değildir.

Uzun süre aynı pozisyonda kalmaktan kaçınılmalıdır. Oturma ve ayakta kalma süresi 45 dakikayı geçmemelidir. Maksimum 45 dakikada bir pozisyon değiştirmek ihmal edilmemelidir.
.Bakılan kişi, cisim ya da objeye cepheden baş-boyun ve gövde aynı düzlem üstünde olacak şekilde dönülmelidir.

Cerrahi dışı tedavinin amacı mevcut olan sinir ve disk zedelenmesini azaltmak, ağrıyı gidermek ve omurganın işlevselliğini tekrar oluşturmaktır. Cerrahi dışı tedavinin amacı mevcut olan sinir ve disk zedelenmesini azaltmak, ağrıyı gidermek ve omurganın işlevselliğini tekrar oluşturmaktır. Ne zaman cerrahi olarak tedavi edilmelidir? Yeteri kadar istirahat ve ilaç tedavisi ile gerilemeyen ve hastanın günlük işlerini yapmasına engel olan boyun ve kol ağrısı olması. Kollarda veya ellerde ortaya çıkan kuvvetsizlik durumlarında veya ilerleyici kuvvetsizlik olması durumunda cerrahiye başvurulur. Prof. Dr. İlhan Elmacı

Boyun ağrısı olan hastaların büyük kısmı cerrahi müdahale gerektirmeden tedavi edilebilmektedir. Cerrahi tedavi dışında istirahat, ağrıyı gidermek amaçlı ağrı ve kas gevşetici ilaç kullanmak, yumuşak boyunluk kullanmak, fizik tedavi, egzersiz ve enjeksiyon gibi ağrı girişimleri ile başarı sağlanmaktadır.

Fıtıklaşmış veya suyunu kaybetmiş disk dokusu tek başına boyun ağrısı oluşturabileceği gibi, sağ veya sol kola giden sinir köklerine bası yaparak da kollarda ağrıya ve uyuşmalara neden olabilir.

Omurga, omur diye adlandırılan bir dizi kemiğin zincir şeklinde birbirileri ile düzenli bir şekilde faset eklemler ile bağlanması ile oluşan bir yapıdır. Boyun omurgası 7 omur kemiğinden oluşur. Her iki omurun arasında disk adı verilen bağ doku yastık gibi görev yapmaktadır. Bu yastık yapının ortası jel kıvamında etrafı sağlam bağ dokudadır. Disk denilen bu yastık dokunun merkezi zamanla ve zorlamayla su içeriğini kaybeder ve dış tabakada oluşan yırtık veya çatlak (Fıtık) ile yer değiştirerek omurilik kanalına doğru ve/veya kolumuza giden sinir köklerine baskı yapar. Boyun fıtıklarının çoğu 5 ve 6. boyun omurlarını birleştiren yastıktan kaynaklanır.

Bu belirtiler boyun fıtığına işaret ediyor olabilir. Boyun omurlarının arasındaki kıkırdağın, omurilik kanalına doğru yer değiştirmesi, çıkması sonucu, kola gelen sinirlere ve omuriliğe baskı yapması ile oluşan boyun fıtığı günlük yaşamda en sık karşılaşılan sağlık sorunlarından biridir.

Ensede ağrı, kas spazmı, boyun hareketlerinde kısıtlılık. Enseden kol veya kollara ve sırta yayılabilen ağrı. Kollar ve/veya ellerde uyuşma hissi. Baş dönmesi, kulak çınlaması, gözlerde sinek uçuşması, bulantı, konsantrasyon bozukluğu gibi belirtiler. Kol ve/veya ellerde kas gücü azalması (Kişinin sık sık elinden bir şeyleri düşürmesi ve kavrama güçlüğü)
Badem de içerdiği yağlar açısından beyin gelişiminde kıymetli. Sadece %5’inde vücuda hiç zarar vermeyecek düzeyde doymuş yağ var. Buna mukabil yağlarının takriben %30’u zeytin yağının da ana maddesi olan doymamış oleik asit. %13’ü ise balık yağında da bulunan omega-3 vasfındaki linoleik asit. Dolayısı ile badem tüketimi adeta bitkisel ve hayvansal faydalı yağların birlikte tüketimi gibi bir özellik arz ediyor. Beyin gelişimi için gerekli B vitaminleri arasında bulunan riboflavin ve niasin maddelerinden de zengin. Son olarak cevizde olduğu gibi bademde de çok ciddi bir antioksidan potansiyel var yani hücre solunumu esnasında oluşan zararlı oksijen türlerini engelleyici vasfa sahip. Bundan sorumlu olan maddeler ise fitosteroller. Bir başka belirtilmesi gereken husus, kayısı ve şeftali çekirdeği gibi çekirdeklerin bademe çok yakın görüntüsü nedeni ile badem yerine tüketilmemesi. Çünkü kayısı ve şeftali çekirdeği içerisinde çok az miktarda da olsa amigdalin denen ve yapısı siyanüre benzeyen zehirli bir madde var. Anne adaylarının özellikle kayısı ve şeftali çekirdeklerini tüketmemesi gerekli. Prof. Dr. İlhan Elmacı

B12 vitamini ya da bilimsel adıyla kobalamin sinir hücrelerinin işlevlerinin düzenli yapılabilmesi için gerekli. Vegan ya da vejeteryan dietle hayvansal proteinlerden uzak durulması B12 vitamin düzeylerini azaltıyor. Alkol de beyinde B12 vitamini düzeyini azaltan ve Wernicke ansefalopatisi denen bir beyin hasarı ve küçülmesine yol açan bir faktör. Vegan diyet adeta aşırı alkol tüketimi gibi B12 vitamin düzeylerini azaltıyor. Vitamin B12 bir yandan folik asit gibi hücrede DNA sentezinde görev alırken, diğer yandan sinir hücrelerinin birbiri ile haberleşmesini sağlayan nörotransmitter adındaki moleküllerin sentez edilmesi için de gerekli. Bu nedenle ileri B12 eksikliği hafıza kaybı ve depresyondan, psikoza kadar varan bilişsel ve psikiyatrik hastalıkların da gelişimine meyil hazırlıyor. Bunun dışında vejeteryan beslenme, D vitamini ve çinko düzeylerinin de olması gereken seviyelerin altına inmesine neden olabiliyor.

Kobalamin maddesi Vitamin B12 olarak adlandırılmasına rağmen, şu anki sınıflandırmada 8 farklı B vitamini var. Bunun sebebi eskiden vitamin önemi atfedilen bazı maddelerin vitamin olmadığının anlaşılması. 8 farklı B vitaminin hücredeki işlevlerini 2 ana grupta toplamak mümkün. İlki daha önce söylendiği gibi, hücreye ne zaman hangi fonksiyonu yapması gereken genetik materyalin yani DNA sentezinin düzgün gerçekleştirilmesinde görev almaları. B vitaminlerinin 2. önemli görev grubu, hücre solunumu. Vücudun nasıl ki ölmemek için oksijen soluması gerekiyorsa, her vücut ünitesi olan hücrenin de oksijene ulaşabilmesi ve kullanabilmesi gerekli. Bunu yaparken mitokondri denen küçük organcıklar kullanılıyor. Adeta elektrik santrali gibi işlev gören mitokondrilerin ihtiyaç duyduğu maddeler (NAD ve FAD gibi), B vitaminlerinin varlığında gerçekleşiyor. Beyin, oluşturduğu sinyallerini hücre zarında oluşturduğu mini elektrik akımları ile iletiyor ve bu nedenle işlevleri için sürekli ve yoğun enerjiye ihtiyaç duyuyor, bu enerjinin elde edilmesinde B vitaminleri görev aldığı için, beyin için elzem önem taşıyorlar.

Son olarak en az yan etkisi olabilecek, ancak bilimsel olarak hafıza arttırıcı özelliği gösterilmiş bir bitki var, o da biberiye ya da bilimsel adı ile rosmarinus bitkisi. Akdeniz havzasında bol olarak bulunuyor ve dekoksiyonu (kaynatılması) ile yapılacak çay aşırıya kaçmamak kaydı ile beyin ve zihin sağlığı için kullanılabilir. İnsan beyni için gerekli besinlerin başında omega-3 denilen yağ asitlerinden ve fosfordan zengin balıkların tüketilmesi önemli. Ancak balıkların içinde kurşun birikimi gibi ağır metallerin de toplanması olabileceğinden derin dip balıklarının tüketilmemesi ve açık deniz kaynaklı balıkların tüketilmesi tercih edilmeli. Bunun dışında kuruyemişler de içerdikleri yağ asitleri ve tokoferol denilen E vitamin nedeni ile beyin işlevleri açısından faydalı.  Prof. Dr. İlhan Elmacı

Bazı vitaminlerin içerisine Uzakdoğu kaynaklı Ginseng denilen bir bitki katılıyor, farklı tipte bitkilere Ginseng denilebiliyor, bunların etkinliği henüz kanıtlanmış değil ve kullanılan başka ilaçlarla istenmeyen etkileşimler gösterebiliyor. Nootropik yani hafıza kuvvetlendirici denilen bitkiler var, örneğin Alzheimer’da denenen Gingko bitkisi böyle bir bitki, fakat bu tarz bitkilerin de hekim bilgisi ve gözetiminde kullanılması gerekli.

Beynin enerjisi için doymamış yağları ve rafine edilmemiş meyve kaynaklı şekerleri tercih etmek gerekir. Glukoz beyine hızlı enerji girişi sağlıyor ancak diğer yandan uzun vadede insülin direncine sebep olarak hücre metabolizmasının bozulmasını tetikleyebiliyor. Bunun dışında bizzat enerji molekülü olmasalar da enerji üretimini hızlandıran B vitaminleri de gerekli. Birebir enerji üretimine katılan B vitaminleri tiamin, riboflavin ve niasin ya da basit sıralama ile B1, B2 ve B3 vitaminleri. Hep söylendiği gibi sağlıklı ve dengeli beslenme beyin sağlığı açısından yeterli sayılabilir. Ancak zihin yoğun işlerde çalışan kişiler için takviye olarak B vitaminleri ve balık yağı alınabilir.

Beyin tümörü ameliyatı sonrasında beyin tümörlerinin yerleşimleri nedeniyle hem ameliyat öncesinde hem de ameliyat sonrasında fonksiyon kayıpları olabilir. Beyin tümörü ameliyatı sonrasında fizik tedavi ve rehabilitasyon programları uygulanması tavsiye edilir. Ayrıca beyin tümörü olan hastaların hem beyin tümörü ameliyatı öncesi hem de sonrası için psikolojik destek almaları çok da önemlidir. Beyin tümörü ameliyatı sonrasında hastalığa bakış açısızı ve özen en az ameliyat kadar önemlidir. Prof. Dr. İlhan Elmacı

Sağlam beyin dokusunu koruyarak, beyin tümörünü tamamen çıkartabilmek ve kalıcı sakatlıklar ve risklerin önüne geçebilmek uygulanan diğer yöntemler ise şöyle;

Nöronavigasyon;

Beyin tümörü tedavi seçeneklerinden biri olan Nöronavigasyon ile hastanın filmi sisteme yüklenir ve ameliyat öncesinde tümöre en doğru yönelim anlaşılır. Aynı şekilde ameliyat sırasında yakınında bulunulan yapıların lokalizasyonu da belirlenir.

Nöromonitorizasyon: Beyin tümörü ameliyatı sonrasında oluşabilecek yüz ya da kol ve bacak felcini büyük oranda azaltmaya yarar bu yöntem. Beyin ameliyatı başlamadan önce Nöroloji uzmanı tarafından hastanın yüzüne, kol ve bacaklarına yerleştirilen elektrotlardan ameliyat boyunca sinyal alınır. Sinyalde düşme olduğunda cerrah bilgilendirilir ve hassas bölgede olduğu uyarısı verilir.

İntraoperatif Ultrasonografi: Beyin tümörü ameliyatı esnasında beyin ultrasonu yapılır ve ne kadar tümör çıkartıldığı hesaplanır. İntraoperatif Ultrasonografi özellikle beyin dokusundan zor ayır edilen tümörlerde rezidü kalma riskini azaltır.

Endoskopi: Beyin tümörü ameliyatında dar koridorların kullanıldığı alanlarda özellikle hipofiz tümörleri ve ventrikül içi tümörlerinde küçük bir bölgeden geniş bir görüş açısı sağlamaya yarar.

Gliolan Boyama Tekniği: Hastaya ameliyat öncesi bir sıvı içirilir. Ameliyatta cerrahi mikroskobun özel filtresi ile normal beyin dokusuyla tümör dokusu farklı renklerde görülür. Bu yöntemle normal beyin dokusu hasarı en aza inerken, tümör çıkarımı maksimum seviyede olmakta, hastanın nörolojik kayıpla çıkma riski azalmaktadır.

Uyanık kraniotomi: Konuşma merkezi, “motor alan” adı verilen kol, bacak hareketlerinden sorumlu hassas bölgelerin cerrahisinde hasta uyanık tutularak ameliyat edilmektedir. Bu sayede kişinin konuşma ve kol-bacak hareketleri anı anına kontrol edilebilmektedir. Bu sayede ameliyat başarısı artmaktadır.

İntraoperatif BT: Ameliyat sırasında bilgisayarlı tomografi çekilip, ameliyatta gelinen durum görüntülenebilmektedir. Bu teknoloji tekrar ameliyat riskini azaltmaktadır.

Mikrocerrahi yöntemi ise tümörün tamamını çıkarmaya yönelik bir işlemdir. Mikrocerrahi yöntemi ile kafa iç basıncı düşürülür ve beyin tümörünün bölgesel etikleri sıfırlanabilir. Aynı zamanda Mikrocerrahi, beyin tümörü konuşmamızı, görmemizi ya da hareket etmemizi sağlayan bir bölgede ise ameliyat sırasında bu bölgelerin zarar görmemesini sağlar ve gelişebilecek riskleri en aza indirir. Bu nedenle beyin tümörü tedavisi için seçilen hastanenin ileri teknoloji kullanıyor olması oldukça önemlidir.

Beyin tümöründe cerrahi tedavi için iki seçenek var. Bunlar beyin biopsisi ya da mikrocerrahi yöntemidir. Beyin biopsisi yönteminde derin yerleşimli olan ve kafa içi basınç artışına neden olmayan fakat tedavinin nasıl olacağını belirlemek için tümörün türünü öğrenmemiz gereken durumlarda biopsi yapılır. Buna göre tümöre yakın yerden açılan küçük bir delikten, tümörün 3 boyutlu koordinatları hesaplanır ve iğne yardımıyla alınır. Ortalama 1 gün sonra taburcu olunur.

Beyin tümörü tedavisinden en önemli kısımlardan biri tedavinin kişiye özel olmasıdır. Beyin tümörü tedavisinin amacı hastanın yaşam kalitesini bozmadan tümörle savaşmak ve yaşam ömrünü olabildiğince uzatmaktır. Beyin tümörü ameliyatında en önemli faktörler tümörün tip, yerleşim yeri, hastanın yaşı, genel durumu ve hastada operasyon kararını etkileyebilecek ek problemlerin olup olmamasıdır. Bu nedenle kişiye özel bir tedavi uygulanır ve başarı riski artar. Kötü huylu beyin tümörlerinin tedavisi genellikle cerrahi olarak yapılır. Beyin tümörü ameliyatına ek olarak bazen kemoterapi kimi zaman radyoterapi bazen her ikisi ile kombine tedavi yapılır. Beyin tümörü ameliyatlarında en önemlisi ameliyatın beyin tümörlerinde uzman ekipler tarafından gerçekleştirilmesidir. Stereotaksik hedefleme sistemleri ile donatılan radyoterapi cihazları bir yandan beyin tümörü ameliyatının olası yan etkileri azaltırken tedavinin etkinliğini önemli ölçüde artırabilmektedir.

Standart MR görüntüleme ile beynin sadece anatomik ve yapısal durumu hakkında bilgi elde etmek mümkün iken, yeni teknolojiler ile beynin metabolik, biyokimyasal ve hemodinamik yapısı hakkında da bilgi sahibi olunabilmektedir. Beyinde bulunan lezyonlar hakkında bilgi sahibi olmak için bilinen yöntemlerle biyopsi yapmak zor, riskli ve zaman alıcı olabilmektedir. İleri MR görüntüleme yöntemleri ile beyinde şüphelenilen lezyonun tümör olup olmadığı belirlenebilir. Difüzyon MR, DTI MR, Fonksiyonel MR, Perfüzyon MR ve MR spektroskopi gibi ileri MR görüntüleme yöntemleriyle tümörün yaygınlığı, türü, metabolik- biyokimyasal yapısı, konuşma, görme ve hareket etmeyi sağlayan alanlar ve yolaklar ile olan ilişkisi değerlendirilebilir. İleri MR görüntüleme yöntemleriyle elde edilen veriler, tedavi yaklaşımlarının belirlemesini sağlamaktadır.

Beyin tümörlerinin nasıl anlaşıldığı konusu oldukça önemlidir. Tam donanımlı bir hastane tercihi hem tanı hem de tedavide başarıyı etkiler. Beyin tümörü tanısında altın standart olan MR ile beyin tümörünün türü hakkında kabaca bir fikir elde edilir ve sonrasında patoloji laboratuvar incelemesi ile beyin tümörü olup olmadığı net olarak anlaşılır. İleri radyolojik görüntüleme yöntemleriyle beyin tümörlerinin detaylı bir şekilde gösterilmesi ve tanımlanması tedaviyi planlama açısından son derece önemlidir. Teknolojik gelişmeler tanı konulması ve patolojilerin tanımlanmasında büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Hastaya kontrast madde verilerek gerçekleştirilen “BT anjiyo”, beyin damar hastalıklarının tanısında önemli yer tutmaktadır. Bu sayede damarların yapısı rahatlıkla görüntülenebilmektedir. Beyin dokusunun ve hastalıklarının değerlendirilmesinde ise ön plana çıkan görüntüleme yöntemi MR yani “Manyetik Rezonans”tır.

Kötü huylu beyin tümörleri : Kötü huylu beyin tümörleri beyin hücresinin kendi ürettiği tümörlerdir ve genellikle üremeleri çok hızlıdır. Bu nedenle de ameliyatla tamamen alınmaları çok zordur. Çünkü kötü huylu beyin tümörlerinde tümörleşen doku beyin fonksiyonlarını gerçekleştiren dokulardır ve cerrahi olarak alınan her doku fonksiyon kaybı demektir. Kötü huylu beyin tümörlerinde ameliyat sonrası tümörde yeniden büyüme söz konusu olabilir. Aynı zamanda vücudumuzun farklı bir bölgesinden beyin dokusuna yayılan merastatik tümörler de kötü huylu tümörler olarak kabul edilir.

İyi huylu beyin tümörleri: İyi huylu beyin tümörleri beyin hücresi kaynaklı değildir. Oldukça yavaş üreme hızına sahip olan iyi huylu beyin tümörleri beyin dokusundan kolaylıkla ayrılabilir özelliktedir. Böylece iyi huylu tümörlerin tümü veya tümüne yakın kısmı çıkarılabilir. Ameliyat sonrası sonuçları çok iyidir.

Beyin tümörleri iyi ve kötü olmak üzere ana hatları ile iki kısma ayrılıyor. Birinci beyin tümörüne neden olan hücreler habis yani kanserli beyin tümörü ya da iyi huylu olmaktadır. İyi huylu beyin tümörlerinde kanserli hücre oluşmasa da beyin gibi hassas bir bölgede bulundukları için hayati tehlikesi riske atılmamalıdır.

Beyin tümörünün en belirgin belirtisi kafa içi basıncının artmasıdır. Kafa basıncının artması da bazı belirtiler ile anlaşılabilir. Eğer baş ağrısı, Apati (haraket ve mimiklerde yavaşlama) bulantı, kusma, epilepsi nöbetleri , tümörün beyinde yerleştiği yere göre vücudunuzun bazı bölgelerinde güçsüzlük , kişilik bozuklukları ve bazı yeteneklerinizde (hesap yapma, yazı yazma gibi) bozulma beyin tümörünün en belirgin belirtilerinden sayılır. Beyin tümörünün belirtilerinden biri de hormonal bozukluklar ve buna bağlı klinik semptomlardır. Örneğin erken puberte, el ve ayaklarda büyüme, menstrual siklus bozuklukları, hipertiroidi, kortizol yetmezliği veya fazlalığı gibi değişimlere dikkat etmek gerekir.

İyi ya da kötü huylu beyin tümörleri belli bir büyüklüğe ulaştıkları zaman kafa içinde basınç artışına neden olur. Buna bağlı olarak da beyni bir tarafa doğru itebilir ya da beynin dokusu ya da sinirlerini işgal edip fonksiyonlarını bozabilirler. Beyin tümörü nasıl anlaşılır sorusu pek çok kişinin merak ettiği bir konu.

Beyin tümörünün nedenleri tam olarak bilinmese de aile öyküsünde beyaz ırk, erkek cinsiyet ve radyasyona maruz kalmak önemli risk faktörleri sayılıyor. Ayrıca cep telefonu kullanımının da henüz kanıtlanmasa da beyin tümörü riskini etkilediği düşünülüyor.

Beyin tümörünün toplumda görülme sıklığı 100 bin kişide 3-5 arasındadır. Sarı ırkta ve kadınlara oranla erkeklerde görüme oranı daha çoktur. Kadınlarda ise iyi huylu olan menenjiom daha çok görülür. Beyin tümörü hemen hemen her yaş aralığında görülür. Aynı zamanda beyin tümörleri yaşa göre farklılık gösterir. Örneğin; kötü huylu beyin tümörü daha çok çocuklarda ve 60 yaş üzerinde görülür. Kötü huylu beyin tümörü ise geri kalan yaş aralıklarında daha sık karşılaşılır.

Beyin tümörlerinin nasıl oluştuğu ile ilgili iki önemli cevap verilebilir. İlki beynin kendi hücrelerinden gelişmesi diğeri ise başka bir bölgeden tümörün beyne sıçramasıdır. Eğer beyin tümörü kendi hücrelerinden gelişiyorsa benign (selim,iyi huylu)ve malign (habis, kötü huylu) olarak ikiye ayrılır.

Tümör, vücudumuzda olmaması gereken bir yerde oluşan bir doku ya da herhangi bir dokunun olması gereken yerde kontrolsüz büyümesi anlamına gelir. Bu tanıma göre vücudumuzda çok da fazla önemsemediğimiz yağ bezeleri ve et benleri de tümör kavramına girebilir. Ancak her tümör öldürücü olmasa da beyin tümörlerindebeyin dokusunun istisnai bir durumu vardır. İyi huylu tümörler de beyin kafatası içinde kapalı bir odada yer aldığından öldürücü olabiliyor. Bu nedenle beyin tümörlerinin tümü öldürücü olmasa da mutlaka kontrol altında tutulmalı ve doğru müdahale edilmedir.

Beyin tümöründe ilk belirtiler kusma, şiddetli baş ağrısı, konuşma ve görme bozukluğu, kol ve bacakta güçsüzlük şeklinde kendini gösterebiliyor. Beyin tümörünün ilk belirtilerine sahip olan kişiler beyin cerrahisi ya da nöroloji uzmanına başvurmalıdır. Toplumda yaygın olarak görülen beyin tümöründe başarı için tam donanımlı bir merkez, ekip yaklaşımı ve multidisipliner tedavi anlayışı çok önemlidir.

DAMARSAL NEDENLİ BEYİN KANAMALARI: Kavernom, AVM diye adlandırılan damar yumakları ve bazen de “anevrizma “denilen damar baloncuklarından kaynaklanır. Genelde daha genç kişilerde görülür, belirtileri yüksek tansiyona bağlı olan beyin kanamaları ile benzer ve anidir. Altta yatan patolojinin tedavi edilmesi gerekir, tedavi edilmediği durumlarda kanamanın tekrarlama riski yüksektir. Prof. Dr. İlhan Elmacı

HİPERTANSİYONA BAĞLI BEYİN İÇİ KANAMALAR:

* Kişilerde damarsal bir patoloji olmaksızın yüksek tansiyona bağlı oluşan beyin içi kanamalardır.

*Genelde orta yaş üzerinde görülür.

* Uzun süreli yüksek tansiyon, şeker hastalığı, böbrek yetmezliği, sigöra ve alkol kullanımı kanama riskini artıran başlıca faktörlerdir.

*Ani gelişir.

* Kanamanın beyin içindeki yerine göre şiddeili baş ağrısı, vücut bir tarafında güçsüzlük, konuşma bozukluğu, nöbet geçirme, hırılılı solunum, koma haline sebep olabilir.

* Baş ağrısını hastanın “hayatının en şiddetli ağrısı olarak tariflemesi tipiktir.

* Kişinin nörolojik durumu ve kanamanın yeri ve miktarına göre ameliyat ya da ilaç tedavisi uygulanır.

* Ameliyatta amaç kanama ile sıkışan beyni rahatlatmak amaçlı kanı boşaltmaktır Buna dekompresyon işlemi adı verilmekidir.

* Tedavi sonrasında fonksiyon kaybı olan hastaların uzun süre fizik tedavide rehabilitasyon görmesi gerekebilir.

* Kanama genelde anlık olur ve hasta acil servise geldiğinde durmuştur.

* Hastaların yaklaşık W’ünde ilk gün kanama boyutunda genişleme görülebilir.

* İlk atak atlatıldıktan sonra tekrarlama riski son derece düşüktür.

Travma dışı nedenlerle oluşan beyin kanamaları şu alt başlıklarda incelenebilir:

  1. Hipertansiyona bağlı beyin içi kanamalar
  2. Damarsal anomalilere bağlı beyin içi kanamalar
  3. Subaraknoidal kanamalar (SAK|
  4. Subdural kanamalar

Beyin kanamasına yol açan durumlar:

1-Travma: Başın darbe almasıdır. Darbenin geldiği yer ve kafada yarattığı hasara bağlı olarak ( kemik kırığı, beyin dokusu hasarı, damar zedelenmesi gibi | gelişen beyin kanamaları çeşitli tip ve kompartmanlarda olabilir.

2-Hipertansiyon (Yüksek tansiyon): Kan basıncının yükselmesi sonucunda beyin dokusu içerisine veya beyni saran zarların arasına kanama oluşabilir. 3-Damar hastalığı: Anevrizma gibi damar cidarında zayıflamaya neden olan durumlarda ortaya çıkan beyin kanamaları genellikle beyni saran zarların arasına olur. 4-Beyin içerisindeki küçük toplardamarlarda veya beynin ana toplardamarlarında ortaya çıkan tıkanıklık sonucunda oluşabilir.

5-Yeterli kan gelmediği için veya başka nedenlerle hasar görmüş beyin dokusu içerisinde kanama gelişebilir.

6-Bazı beyin tümörlerinde, tümör içi kanamalar oluşabilir.

7-Bazı kan hastalıklarında vücudun diğer organlarında olduğu gibi, beyin kanaması da görülebilir.

Beyin kanamaları beyin hastalıkları içinde hayati tehlikeye neden olabilen tabloların başında gelmektedir. Sebeplerine göre, travmaya bağlı olanlar ve kendiliğinden meydana gelenler olmak üzere ikiye ayrılabilir.

Cerrahi tedavi: Kafatasında açılan küçük bir açıklıktan girilerek mikroskop, endoskop ve floresan anjiografi gibi tekniklerin de yardımıyla anevrizmaya ulaşılır ve anevrizmanın köküne kalıcı “klip” denilen mandal benzeri bir alet yerleştirilir. Böylelikle anevrizmanın tekrar kanama ihtimali ortadan kaldırılır. Bu ameliyat öncesinde bazı durumlarda belden bir katater yerleştirilerek omurilik sıvısının bir miktarının dışarıya tahliye edilmesi gerekebilir. Endovasküler tedavi: Uygun hastalarda tercih edilebilecek bir yöntemdir. Anevrizmanın bulunduğu beyin damarına kasıktan anjiografi ile girilerek ulaşılır ve anevrizmanın kendisi veya bağlı bulunduğu damar çeşitli maddelerle doldurularak tıkanır. Bazen de anevrizmanın uzun vadede kendiliğinden küçülmesini sağlayacak bazı akım yönü değiştirici tüpler yerleştirilebilir. Avantajı, kafatasının açılmaması ve anestezi risklerinin daha az oluşudur. Dezavantajı ise işlem sırasında oluşabilecek ani kanama veya hayati damarların tıkanması gibi durumlara karşı çoğunlukla yapılabilecek bir tedavinin mümkün olmayışıdır. Prof. Dr. İlhan Elmacı

Anevrizma tedavisi açık cerrahi veya endovasküler yöntemlerle yapılabilmektedir. İki yöntemin de kullanımının avantajlı olduğu durumlar ve kendine ait riskleri mevcuttur. Anevrizmanın tipi, hastanın yaşı, genel durumu, eşlik eden beyin hasarı ve kanamanın derecesi gibi faktörler hesaba katılarak hasta için en uygun yöntem tespit edilir. Bir yöntem diğerine mutlak üstün değildir.

Hastada patlamış veya patlamamış beyin anevrizmasından şüphe edildiğinde, öncelikle beyin kanaması ihtimaline yönelik BT incelemesi yapılmaktadır. Bazen beyin kanaması BT’de izlenemeyebilir. Böyle durumlarda doktorun gerekli görmesi durumunda belden iğne ile girilerek beyin-omurilik sıvısı örneği almak gerekir. Bu sıvıda kan görülmesi, anevrizma patlamasına işaret edebilir. Eğer anevrizma görülmüşse, sonraki aşamada BT anjiografi (ilaçlı beyin damar tomografisi) veya beyin anjiografisi (kasık veya koldan kataterle girilerek) yapılır. Bu tetkikler, anevrizmanın yerini, boyutunu ve tipini gösterir. Tüm bu tetkiklerden sonra tedavi aşamasına geçilir.

Anevrizma patlamasında aşağıdaki semptomlar gelişebilmektedir;

  • Bir anda başlayan, başın içinde bomba patlar gibi şiddetli baş ağrısı
  • Bulantı – kusma
  • Şuur kaybı, bayılma
  • Ensede sertleşme ve boynu bükememe
  • Ateş
  • Işığa karşı aşırı hassasiyet

Normalde beynin dışında üç tabaka zar bulunur. Anevrizmalar patlayıp kanadığı zaman, bu üç yapraktan içteki ikisinin arasındaki boşluğa doğru kanarlar. Bazen kanama şiddetli olduğunda beyin dokusunun içine veya beynin içindeki beyin suyu dolu odacıkların içine doğru bir anda kan dolabilir. Anevrizma patlamasının sonuçları ölümcül olabilmektedir. Kanamış bir anevrizmanın en sık görülen ve en korkulan komplikasyonu tekrar kanamaya başlamasıdır.

Beyin anevrizması, beyin damar duvarının zayıfladığı bir yerden dışa doğru balonlaşma yaptığı bir beyin damar hastalığıdır. Balonlaşmış ve zayıflamış olan kısma “anevrizma” denir. Anevrizmanın duvarı incedir ve yırtılmaya müsaittir. Büyük veya küçük boyutta olabilir ve herhangi bir anda patlayabilir. Patladığı zaman damardan beyine kanama olur.
03.11.2021

Baş ağrısından yakınan hastaların büyük kısmı ilaç tedavisiyle rahatlamaktadır. Ancak tehlikeli denilebilecek rahatsızların neden olduğu baş ağrılarında ilaç tedavisi işe yaramamaktadır. Bu durumlarda kullanılan ağrı kesici tarzda ilaçlar ağrı şiddetini azaltarak kişinin doktora gitmesini geciktirebilmektedir. Beyinde görülen tümör, kanama, apse veya damarsal problemlerin tedavisi beyin cerrahisi tarafından yapılmaktadır. Bu tür rahatsızlıklarda tedavi oldukça karışık ve hastadan hastaya değişen bir durumdur. Bazı ilaçların kanı sulandırıcı etkisi olması nedeniyle, özellikle beyin kanaması geçiren kişilerde kanamayı şiddetlendirebilmektedir. Baş ağrısı çeken kişilerin kendilerince çözüm arayışına girmek yerine bir an önce doktora başvurmaları gerekmektedir. Prof. Dr. İlhan Elmacı

Görüntüleme tetkikleri ağrının kaynağını belirleyebilir. Kronik baş ağrısı yaşayan, ağrı tipi ve şiddeti değişen hastalarda görüntüleme tetkiklerinin uygulanması gerekmektedir. Daha önce baş ağrısı yakınması olmamasına rağmen ilk kez baş ağrısından yakınan hastaların da görüntüleme yöntemleri ile değerlendirilmesi olası bir beyin probleminin erken tanılanması açısından önemlidir. Bilgisayarlı beyin tomografisi ve kranial manyetik rezonans görüntüleme baş ağrısı için uygulanacak görüntüleme yöntemleridir. Bilgisayarlı beyin tomografisi daha pratik ve hızlı sonuçlanabilmesi açısından sık tercih nedenidir. Özellikle kanama alanlarının değerlendirilmesinde, kemik kökenli ağılarda ve kafa travması sonrası olan ağrıların değerlendirilmesinde büyük önem arz etmektedir. Kranial manyetik rezonans görüntüleme ise özellikle beyinde tümör, damar tıkanıklığı gibi durumlarda beyin içi bir problemin net tanımlanmasında altın standart yöntemlerin başını çekmektedir. Bu görüntüleme yönteminde hastanın radyasyona mağduriyeti çok düşüktür. Dolayısıyla gebelerde belli bir periyod için bu yöntem tercih edilmektedir. Hangi tip görüntüleme yönteminin kullanılacağına, hastanın durumuna göre hekim tarafından karar verilmektedir.

Baş ağrılarının sıklıkla hayati bir önemi bulunmamaktadır. Birçok etken baş ağrısına neden olurken, beyin cerrahisini ilgilendiren hayati öneme sahip baş ağrıları daha az görülmektedir. Bununla birlikte daha çok sabahları olan, şiddetli, belli bir düzelme periyodu yaşanmayan, bulantı, kusma gibi bulguların eşlik edebildiği baş ağrıları ciddiye alınmalıdır. Bu belirtilerin yanı sıra görme, duyma ve koklama gibi duyu yitimlerinin, konuşmada zorluğun veya ellerde kollarda güçsüzlük uyuşukluk gibi fonksiyon kayıplarının yaşandığı, ateş yüksekliğinin görüldüğü baş ağrıları önemlidir. Bu gibi durumlar kafa içinde yer kaplayan; tümör, apse, kanama gibi bir sorunun olduğunu düşündürür. Bu tip baş ağrılarının ileri tetkik edilmesi gerekmektedir.
Baş ağrısı toplumda en sık yaşanan şikayetlerin başında geliyor. İnsanların yüzde 90’ı hayatlarının bir döneminde baş ağrısından yakınıyor. İş koşullarında hayatı ve üretkenliği olumsuz yönde etkileyen baş ağrısının büyük bir kısmı migren veya stresten kaynaklanıyor ancak inatçı baş ağrıları ciddi beyin hastalıklarına işaret edebiliyor. Baş ağrısı, vücudun herhangi bir rahatsızlık için verdiği bir sinyal olabilmektedir. En sık görülen baş ağrısı tipi gerilim ve migren ağrılarıdır. Migren ve gerilim tipi baş ağrısı, kişinin kendini fiziksel ve ruhsal olarak yorduğunun bir göstergesi olabilmektedir. Ancak yeni ortaya çıkan baş ağrıları vücutta bazı rahatsızlıkların göstergesi olabilmektedir. Bu tipteki baş ağrılarının altında; göz bozuklukları, diş çürüğü, sinüzit, boyun fıtığı gibi nispeten iyi huylu hastalıklardan; kafa içi yer kaplayıcı lezyonlara kadar ciddi tablolar yatabilmektedir.
03.11.2021
Sağlık kütüphanesi içeriklerimiz yalnızca bilgilendirme amaçlı ve kayıt tarihindeki bilimsel verilerle hazırlanmıştır. Sağlığınızla ilgili tüm sorularınız, endişeleriniz, teşhis veya tedavi için mutlaka doktorunuza veya sağlık kuruluşuna başvurunuz. Güncelleme Tarihi : 19 Ekim 2021
Oksitosin hormonunun annelik üzerinde birkaç önemli rolü bulunmaktadır. Doğum sürecinde rahmin kasılmaya başlaması ile doğumu başlatır. İlgili hormonların üretimini artırarak sürecin ilerlemesine yardımcı olur. Ayrıca doğumdan sonra rahmin eski boyutuna dönmesine katkı sağlar. Bebek annesinin memesini tuttuğunda oksitosin salınımını tetikler. Oksitosin de süt kanallarında kasılma sağlayarak anne sütünün bebeğin ağzına gelmesini sağlar. Oksitosinin anne-çocuk bağı üzerindeki etkilerine ilişkin insan ve hayvan çalışmalarında, annelerin (bebeği sık sık kontrol etmek, sevgi dolu dokunuş, bebekle konuşma ve şarkı söyleme gibi) sevgi dolu ebeveynlik davranışlarına girme olasılığının daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur. Doç. Dr. Ethem Turgay Cerit

Oksitosin, protein yapıda bir hormon olduğu için ağız yolu ile alındığında sindirim sisteminde parçalanacağından dolayı damar yolu, kas içi uygulama veya burun spreyi şeklinde kullanımları bulunmaktadır. Ancak günümüzde sadece obstetrik (doğum ile ilişkili) durumlarda kullanılmak üzere onaylanmıştır. Oksitosin hormonunu arttıran doğal gıdalar; tüm yeşil yapraklı sebzeler, yumurta, süt ve süt ürünleri, kuruyemişler, zeytin, kırmızı biber, buğday, pirinç, çavdar, yulaf, avokado, elma, muz, çilek, nar oksitosin yönünden zengin besinlerdir.

Gebelikte oksitosin hormonu kullanılabilir mi? Doğum sırasında gerekli görülen hastalarda hekim kontrolünde doğum indüksiyonu (doğumun yapay olarak başlatılması) amacıyla ve doğum sonrası kanamalarını önlemek amacıyla kullanılabilir. Oksitosin hormonunun yan etkileri: Baş ağrısı, iştahsızlık, bulantı kusma, karın ağrısı, sersemlik hissi, bilinç kaybı, nöbetler ve yüksek dozlarda düşük kan sodyum düzeyi ile seyreden su zehirlenmesi tablosu görülebilir.

Vücutta oksitosin üretimi pozitif feedback (pozitif geribesleme) olarak adlandırılan sistem ile kontrol edilir. Örneğin doğum sırasında rahmin kasılması başladığında oksitosin salgılanır. Bu, daha fazla kasılmayı ve daha fazla oksitosinin salınmasını uyarır. Bu sayede kasılmaların şiddeti ve sıklığı artar. Süt atma refleksinde de olumlu bir geri bildirim vardır. Emzirme sırasında meme ucunun uyarılması, oksitosin üretiminin artmasına ve kana salgılanmasına neden olur, bu da sütün memeye bırakılmasını sağlar. Bebek emmeyi bırakana kadar pozitif geri besleme döngüsü devam eder. Doğum sırasında oksitosin üretimi de kendi kendini sınırlar; Bebek doğduktan sonra hormonun salınımı durdurulur.

Başta otizm ve şizofreni olmak üzere birçok psikiyatrik hastalık patogenezinde ( gelişim mekanizmalarında) oksitosin sisteminin rolü olduğu düşünülmektedir.

Sentetik oksitosin, ilaç olarak kullanılabilir. Ancak oksitosin günümüzde sadece obstetrik (doğum ile ilişkili) durumlarda kullanılmak üzere onay almıştır. Yapılan çalışmaların sonuçları otizm başta olmak üzere birçok psikiyatrik bozuklukta ümit verici olmakla birlikte; gelecek çalışmalarda aydınlatılmayı bekleyen konular bulunmaktadır.

Cinsel ilişki sırasında salgılanan oksitosin, rahimde ritmik kasılmalara yol açarak spermlerin rahim içinde hareketini kolaylaştırır ve gebelik şansını artırır. Doğum başladığında ve bebeğin başı rahim ağzına baskı yaptığında oksitosin hormonu salınımı uyarılır ve rahim kasılmalarının gücünü artırarak doğumu kolaylaştırır. Bununla birlikte ağrı eşiğini de yükselterek annenin doğum sancılarına dayanma gücünü arttırır.

Beyinde oksitosin salınımının ten teması, dokunma, güzel kokular ve müzik ile uyarıldığı bulunmuştur. Meditasyon, sanat terapisi, aroma terapi gibi alternatif terapilerin oksitosin salınımını artırarak etki gösteriyor olabileceği düşünülmüştür. Oksitosin hormonunun çiftler arasındaki bağlanmadaki rolünün anlaşılmasına hayvan deneyleri öncülük etmiştir. Bağlanmadaki rolünden dolayı “Aşk hormonu”  ya da “Bağlılık hormonu” olarak da adlandırılmaktadır. İnsanlar ve hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar oksitosinin sosyal davranışlarda görev aldığını ortaya koymuştur. Erkeklerde cinsel çekim ve eşine bağlanma duygusunu artırdığı düşünülmektedir.

Oksitosin ve reseptörüne ait genlerin ekspresyonu, bazal oksitosin düzeyi, oksitosin reseptörlerinin duyarlılığı, sayısı, yerleşimi ve oksitosin sisteminin diğer sistemlerle etkileşimi kişiden kişiye değişmektedir. Bu nedenlerden ötürü kan oksitosin düzeyinin standardize edilmiş kesin bir referans aralığı yoktur. Oksitosin eksikliği özellikle kadınlarda hem fizyolojik hem de psikiyatrik sorunlara yol açar. Doğum sırasında yetersiz rahim kasılmaları zor doğuma neden olabilir. Lohusalık döneminde ise emzirme ile ilgili problemler olabilir. Yine oksitosin eksikliğinde duygudurum bozuklukları ve bazı psikiyatrik hastalıklarda gelişebilir. Oksitosin hormonu en çok cinsel ilişki sırasında, orgazm sırasında, doğum eylemi başladığında ve emzirme döneminde salgılanır. Oksitosin hormonu erkeklerde bulunur. Erkeklerdeki işlevi kadınlardaki kadar net anlaşılmış olmasa da fertilite, duygudurum ve insan ilişkileri üzerinde etkili olduğu düşünülmektedir.

Oksitosin hormonu, doğum esnasında doğum sürecini hızlandıran rahim kasılmalarını sağlayarak kolay bir doğum olmasını, doğum sonrasında ise memelerdeki süt kanallarının kasılmasını sağlayarak anne sütünün meme ucuna gelmesini sağlar. Bununla birlikte annelik içgüdüsünün oluşması ve anne bebek arasındaki bağın kurulmasında da etkili olduğu düşünülmektedir. Ayrıca cinsel uyarılma, güven, romantik bağlanma gibi birçok insan davranışında önemli bir role sahiptir.
Oksitosin, hipotalamus tarafından üretilip hipofiz bezine gelen ve hipofiz bezinin arka bölümünden bazı uyarılar sonucu salgılanan protein yapıda bir hormondur. Beyinde kimyasal bir haberci görevi üstlenen oksitosin insan davranışlarının birçoğunda önemli bir role sahiptir. Oksitosin hormonunun hem fizyolojik hem de psikolojik etkileri bulunmaktadır. Bu hormonun üreme sistemi üzerinde, doğum ve doğum sonrası dönemde fizyolojik etkileri;  annelik içgüdüsü, bağlanma ve cinsellik konuları üzerinde ise psikolojik etkileri görülmektedir. Stres ile tetiklenen kortizol salınımını baskılayarak anksiyeteyi (kaygı bozukluğunu) azaltması ve güven duygusunu artırması söz konusudur. Bununla birlikte antiinflamatuar etkileri sebebiyle de yara iyileşmesinde rol aldığı ve ağrı kesici etki gösterdiği düşünülmektedir. 
Toplumda “Aşk hormonu” ya da “Bağlılık hormonu” olarak da bilinen oksitosin; doğumdan emzirmeye, cinsellikten sosyal bağlanmaya kadar birçok fizyolojik ve psikolojik olayda önemli görevler üstleniyor. Oksitosin eksikliği özellikle kadınlarda zor doğum ve emzirme ile ilgili sorunların yanı sıra duygudurum bozuklukları gibi bazı psikiyatrik hastalıklara neden olabiliyor. Sadece doğum sürecinde doğuma yardımcı olmak veya doğum sonrası kanamaları önlemek amacıyla kullanım onayı bulunan oksitosin hormonunun farklı hastalıklarda kullanımı ile ilgili çalışmalar ise devam ediyor. Erkeklerde de bulunan oksitosin hormonunun cinsel çekim ve eşine bağlanma duygusunu artırdığı düşünülüyor. 
Yazın açık havada geçirilen zamanlar, denizler, ormanlar, parklar sonbaharla birlikte yerini ev ve işyeri arasındaki kısır döngüye, trafik stresine, artan iş yüküne, çoğunlukla televizyon başında geçirilen zamana bıraktığında buna yönelik savunma mekanizması geliştiremeyen kişilerde sonbahar depresyonuna girme ihtimali artıyor. Oysa doğanın sonbaharla birlikte apayrı bir güzelliğe bürünmesine kayıtsız kalmamak, yürüyüş ve hafta sonu dışarıda zaman geçirmeyi ihmal etmemek, yağan yağmurlardan sonra etrafı saran toprak kokusunu içine çekmek doğal antidepresan görevi görüyor. Bu nedenle hafta sonları alışveriş merkezlerine gitmek yerine doğadaki bu değişime tanıklık edebileceğimiz mekanlarda bulunmak, gün ışığından mümkün olduğunca yararlanmak ve düzenli beslenme, egzersiz ve uykuyu ihmal etmemek çok önemli.  İç Hastalıkları Uzm. Dr.. Murat Özışık Tanı ve tedaviye yönelik tüm işlemlerinizi doktorunuza danışmadan uygulamayınız. İçeriklerde Acıbadem Sağlık Grubu’nun tedavi edici sağlık hizmetlerine yönelik bilgiler yer almamaktadır.
Yapılan çalışmalarda gastrit, mide ülseri, sindirim sistemi kanamaları ve huzursuz bağırsak sendromu gibi sindirim sistemiyle ilgili bazı hastalıkların geçiş mevsimlerinde özellikle ilkbahar ve sonbaharda arttığı görülüyor. Beslenme alışkanlıklarının, uyku saatlerinin değişimi, yaşam şartlarının yaza göre zorlaşması, stres ve sorumluluk yükünün artması, gün ışığından faydalandığımız saatlerin azalması gibi etkenler vücudumuzda bazı değişikliklere ve strese yol açıyor. Bu adaptasyon süreci içinde vücut bu değişimlere uyum sağlamazsa sindirim sitemiyle ilgili sıkıntılar artıyor. Bu nedenle sonbaharda da mümkün olduğunca gün ışığından faydalanmayı, aşırı uyumamayı, düzenli spor yapmayı ve dengeli beslenmeyi ihmal etmemek büyük önem taşıyor.
Mevsimsel değişiklikler, hava basıncı ve nem değişiklikleri ile özellikle güney batıdan esen lodos, baş ağrıları ve migren ataklarını tetikleyebiliyor. Türkiye’de bununla ilgili lodoslu havalarda migren ataklarının arttığı tespit edilmiştir. Yapılan araştırmalarda aslında baş ağrısının nedeninin esintinin kendisi değil, rüzgarla birlikte gelen havadaki biyolojik aktif partiküller, tozlar ve kirler olduğuna dair veriler mevcuttur. Mevsime uygun giyinme, rüzgarlı havalarda yüzü ve başı koruma, bazı iklimsel değişikliklerle tetiklenen bir hastalık söz konusuysa bu gibi havalarda tedbirli olma yaşam kalitesini artırabiliyor.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) olanlar, astımlılar, diyabeti olanlar, kanser nedeniyle kemoterapi görenler üst solunum yolu enfeksiyonlarına karşı daha duyarlılardır. Bu kişilerde enfeksiyonlar, bronşit ve zatürre gibi daha ciddi alt solunum yolu enfeksiyonlarına kolayca dönüşebiliyor. Astım ve KOAH atakları meydana gelebiliyor. Bu nedenle kronik hastalıkları olanların sonbaharda grip aşısı yaptırmaları ve belirli periyotlarda zatürre aşısı olmaları özellikle önem taşıyor.
Sonbaharda vücudun bağışıklık sisteminin zayıflamasının da etkisiyle, damlacık yoluyla bulaşan üst solunum yolu enfeksiyonları (nezle, grip, farenjit, tonsillit, sinüzit) daha yaygın hale geliyor. Kuru hava, aşırı çalıştırılan ısıtıcılar ve kalabalık alışveriş merkezlerindeki klima sistemleri de solunum yolumuzdaki mukozal koruma bariyerine zarar veriyor ve bizi enfeksiyonlara daha açık hale getiriyor. Hava sıcaklığına uygun giyinip rüzgara ve yağmura maruz kalmayarak, mevsim sebze ve meyvelerini yeterince tüketerek, bol su içerek, özellikle ellerimizi sık sık sabunla yıkayarak, pencereleri düzenli aralıklarla açıp ortamı havalandırarak üst solunum yolu hastalıklarına karşı önlem almak mümkün.
Sonbaharda kapımızı çalan hastalıklar, hava sıcaklığında ani düşüş, hava kirliliği, kapalı ve kalabalık mekanlarda geçirilen uzun saatler, toplu taşıma araçlarıyla birlikte geliyor ve virüslerden kaçamıyoruz. Her yıl yaz aylarının bitmesiyle sıcak havalarla vedalaşıp maalesef grip ve nezle gibi rahatsızlıklara ‘merhaba’ diyoruz. Öksürük, burun akıntısı, ishal, bronşit derken fiziksel olarak düşerken depresyona da yenilebiliyoruz. Sonbaharda kapıyı çalan bu hastalıklar hava sıcaklığında ani düşüş, hava kirliliği, kapalı ve kalabalık mekanlarda geçirilen uzun saatler, toplu taşıma araçlarıyla birlikte geliyor ve virüslerden kaçamıyoruz. Sonbaharda doğanın kendini kışa hazırlamak için yaşadığı dönüşüm, özellikle büyük şehirlerde yaşayanları olumsuz etkilerken okulların açılmış olması ve kapalı mekanlar mikropların kolayca bulaşmasına fırsat yaratıyor. Bugünlerde pek çok kişi grip, öksürük, ishal, bronşit ve alerjik astım ile mücadele etmeye çalışıyor. İşte sonbaharda kapıyı çalan hastalıklar…

Tatili bol hareketli geçirecekler, trekking, koşu ve su sporları yapmak isteyenler en az 1 ay önceden gereken kondisyon çalışmalarına başlamalı, gerekli kondisyon seviyesini sağlayıp o şekilde tatile çıkmalıdır. Ani tansiyon yüksekliklerine, heyecana yol açan etkinliklerden de mümkün olduğunca uzak durulmalıdır. Sizin de herhangi bir kronik hastalığınız varsa doğru planlanmış bir tatilin hastalığınıza ve size iyi geleceğini, fakat yanlış yer ve mekan seçiminin hastalığınızı şiddetlendirebileceğini göz önünde bulundurmalısınız. Bu nedenle tüm tatil planlarından önce doktor muayenesinden geçmeli, gerekli tetkiklerinizi yaptırmalı ve gitmek istediğiniz tatil adresinin hastalığınız konusunda herhangi bir risk taşıyıp taşımadığı konusunda doktorunuzun fikrini sormalısınız. Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

Yaz tatili denildiğinde akla ilk olarak deniz, kum ve güneş gelir. Hava sıcaklıklarının 40 derecenin üzerine çıktığı yaz aylarında aşırı su kaybı, aşırı tuz kaybı gibi konulara dikkat etmek tansiyon hastaları başta olmak üzere tüm bireyler için büyük bir öneme sahiptir. Tatil süresince uzun süreler boyunca sıcaklığın yüksek olduğu açık havada ve güneş altında kalmak vücutta ciddi derecede su kaybı yaratır. Bu yüzden güneşte geçirilen süre boyunca her zamankinden daha fazla sıvı tüketmek çok önemlidir. Tatilde efor sarf edip, aşırı terlediğiniz günler mutlaka su kaybınızı telafi edecek kadar su içmeniz gerekir. Aşırı terleme ile vücuttan elektrolit kaybı gerçekleşir ve bu durum aritmi hastalarında kalpte ritim bozukluklarının oluşumuna neden olabilir. Bu, kalp krizine yol açabilen oldukça tehlikeli bir durumdur ve bu nedenle hastalar tarafından duruma yönelik gereken hassasiyet gösterilmelidir. Tansiyon hastası olmayan kişiler bu tarz hareketli tatillerde maden suyu tüketerek su ve elektrolit kaybını bir miktar dengeleyebilirler. 
Alerjik hastalıklar ve göğüs hastalıkları, günlük yaşamı oldukça zorlaştıran hastalık türleridir. Şehrin kirli havası, yüksek sıcaklık ve nem bu hastaları oldukça zorlayarak yaz aylarını çekilmez hale getirebilir. Nefes almayı zorlaştıran KOAH ve astım gibi hastalıkların semptomları, uygun hava koşullarına sahip tatil bölgelerinde hafifleyebilir. Ayrıca özellikle bahar aylarında artan alerjik hastalıklarda da alerjenlerden uzak bölgelere gitmek ve buralarda tatil yapmak hastalar açısından oldukça rahatlatıcı olabilir. Bu hastalıklara sahip olan bireyler için temiz havası ve yemyeşil doğasıyla Kaz Dağları ön plana çıkıyor. Güneş alerjisi bulunan hastalar tatil boyunca yüksek koruma faktörlü güneş koruyucuları kullanmalıdır. Astım hastalarının büyük bir kısmında ev tozuna karşı alerji olduğu bilinmektedir. Bu nedenle bu şekilde bir rahatsızlığı bulunan kişiler tatil için gittikleri ortamlarda temizlik ve hijyene dikkat etmelidir. Ayrıca antialerjik yastık ve yorgan kullananların tatile giderken bunları yanında götürmelerinde ya da kalacakları otelde böyle bir hizmet olup olmadığını öğrenmelerinde fayda vardır. Aynı zamanda alerji hastaları ve göğüs hastalıklarından herhangi birine sahip olan bireyler, seyahate çıkarken kullandıkları ilaçları yanlarından ayırmamalıdır.
İskelet ve kas sistemi hastalıkları, yoğun şekilde ağrıya neden olabilen ve hava durumundan etkisiyle semptomları şiddetlenebilen hastalıklardır. Buna bağlı olarak uygun ortamlarda tatil yapmak, nemli ortamlardan uzak durmak ve bu hastalıklara iyi gelen kaplıca ve şifalı suların olduğu yerlere tatile gitmek ideal seçeneklerdir. Kireçlenme ve eklem ağrıları çeken hastalar rutubetli ve nem oranı yüksek ortamlar yerine daha sıcak ve kuru bölgeleri tercih etmeliler. Kaplıcalar da bu tür hastalıkları olanlar için tavsiye edilen tatil noktalarıdır. Türkiye kaplıca açısından oldukça zengin bir coğrafya olduğu için tatil planlarınızda alternatif rotaları değerlendirebilirsiniz. Romatizma hastaları için Afyonkarahisar’daki kaplıcalar ön plana çıkan rotalar arasında yer alır. Sağlık Bakanlığının Türkiye Kaplıcaları Portalı’ndan hastalığınıza göre arama yaparak en ideal rotaları belirleyebilirsiniz

Vücuttaki aşırı su ve tuz kaybı hipertansiyon hastası kişilerin kan basıncında ani düşmelere sebep olur ve hayati risk oluşturur. Bu nedenle hipertansiyonu olan hastaların yaz aylarında sıcaklık dereceleri ve nem oranı yüksek yerler yerine serin ve oksijeni bol olan bölgeleri tercih etmeliler. Deniz seviyesinden yukarıda bulunan Karadeniz yaylaları hipertansiyonu kontrol altında tutabilmek için yaz aylarında iyi bir alternatif olabilir. Fakat Karadeniz iklimi oldukça nemli olduğundan nefes darlığı çekenler bu bölgelere giderken dikkatli olmalı, doktorlarının görüşünü sormadan tatil planı yapmamalıdır.

Özellikle deniz tatiline gidiliyorsa aşırı güneşte kalmak kardiyolojik hastalıklar açısından tehlike arz eder. Bu durum esasında sağlıklı bireyler için de geçerli ve dikkat edilmesi gereken bir noktadır. Fakat herhangi bir kalp ve damar hastalığı veya tansiyon problemi olan kişilerde güneşte kalma süresinin önemi bir kat daha artar. Özellikle güneşin en yoğun ve dike yakın açı ile geldiği öğle saatlerinde güneş altında veya açık havada bulunmaktan kaçınmalı, serin ortamlar tercih edilmelidir. Deniz tatili yapacak kişiler soğuk sulara atlayarak veya birden dalarak girmemeli, yavaş yavaş vücudu alıştırarak girmelidir. Birçok kişi şemsiye altında bulunduğu süre boyunca güneşten etkilenmediği gibi yanlış bir düşünceye sahiptir. Oysaki ışığın yansıma özelliğinden dolayı şemsiye altında kaldığınız süre boyunca da güneşe maruz kalırsınız. Bu nedenle herhangi bir kalp ve damar hastalığı bulunan kişiler aşırı sıcaklardan uzak durmalıdır. Bu kişiler için oksijen seviyesinin yüksek olduğu dağlık ve ağaçlık ortamlar, yayla turizmi, gölge alanlara sahip serin deniz kıyıları tatil için uygun rotalar olacaktır.
Kalp ve damar hastalıkları, ülkemizde ve dünyada ölüme en sık neden olan sağlık sorunları arasında yer alır. Tıbbi tedavinin yanı sıra kalp ve damar hastalarının psikolojik ve sosyal yönden mutlu hissetmesi, stresten uzak durması büyük bir öneme sahiptir. Kalp ve damar hastalıklarına sahip olanlar, tatil dönemlerinde oldukça dikkatli olmalıdır. Varis sorunu olan kişiler için sıcak hava ve deniz kenarında güneşten dolayı sıcaklığı çok yüksek olan kumlar tehlikeli olabilir. Aşırı sıcak kumlar ile temas etmek damarların genişlemesine neden olacağından varis hastalarında zaten genişlemiş olan damarlar üzerinde hasarların oluşması mümkündür. Bunun yanı sıra tüm tansiyon hastaları, kalp ritim bozuklukları ile mücadele edenler, kalp yetmezliği tanısı almış ve kalp damarı tıkanıklığı olanlar tatile gitmeden önce son kontrollerini yaptırıp doktorları tarafından tatile gitmelerinde herhangi bir sakınca olmadığına dair teyit alıp öyle yola çıkmalılar.

Tatil vücudu günlük yaşamın stresinden uzaklaştıran, psikolojik ve sosyal yönden fayda sağlayan, dinlendirici ve tazeleyici bir süreçtir. Yoğun iş yaşamı ve gündelik uğraşlardan yorularak bir mola vermek isteyen kişiler için tatil mükemmel bir enerji depolama yöntemidir. Bunların yanı sıra tatil, bazı durumlarda hastalıkların ve sağlık durumunun iyileştirilmesi amacıyla da tercih edilebilir. Ülkemiz, pek çok sağlık turizmi rotasına sahiptir. Herhangi bir kronik hastalığı bulunanlar, kalp ve damar hastaları, ağrıları ile başa çıkamayanlar için hastalıklarının neden olduğu  semptomları iyileştirecek rotalarda dinlenip tazelenebilirler. Siz de bu yazıda belirteceğimiz tatil rotalarını seyahat planlarınıza dahil ederek kendinizi daha iyi hissetmenize katkıda bulunacak bir mola planlayabilirsiniz.

Denizden yararlanılacak bir tatil bölgesine gidiyorsak; bulunduğumuz ortam neresi olursa olsun, plajlar dahil insanlara belirli bir mesafede (bildiğimiz gibi bu iki metreye kadar olabilir) uzak durmak durumundayız. Olağanüstü büyük olan deniz suyu, virüsler için bir depo olamaz. Bu bakımdan deniz suyundan, hatta havuz sularından; koronavirüsün insanlara ulaşması mümkün değildir. Esasen bu gibi virüsler; aşırı nem ve ıslaklığa karşı duyarlıdırlar ve onlar için bir avantaj değildir, aksine bu bizim için avantajdır. Bu bakımdan denizlerden yararlanmanız için bir engel yoktur. Tatilimizi geçirdiğimiz sürede; sağlığımızı bozacak davranışlardan kaçınır, sosyal mesafe kuralına uyar, iyi beslenir ve kendimize iyi bakarsak bu zorlu virüse karşı her zaman, daha avantajlı durumda olacağımız bir gerçektir. Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nail Özgüneş

Yaz mevsimine yaklaştığımız şu sıralarda; tatil yapabilecek miyiz ya da nasıl ve ne şekilde geçirebileceğiz sorusu, herkesin aklına gelmektedir. Tatil çoğu zaman, bulunduğumuz yerin dışına çıkmak anlamı da taşır. Buna göre öncelikle, nasıl bir ulaşım sağlayacağımız önemlidir. Ulaşım hangi şekilde olursa olsun; ister uçak otomobil şeklinde, ister özel otomobille deneyimlerimiz esas yani ana önlemler ile örtüşebilmelidir. Hangi yolla amaçladığımız yere gidersek gidelim, yanımızda bulunan kişilerden belli ölçülerde uzak duracağız. Ailemiz ile birlikte bir seyahat söz konusuysa; bu konuda biraz daha hoşgörülü olunabilir ancak, ailemiz dışındaki yakın olmak zorunda kaldığımız insan topluluklarına, mümkün olduğunca kısa süreli ve belli bir mesafede kalmaya çalışmalıyız. Seyahat ile ilgili işlemlerimiz sırasında; mümkün olduğu kadar az eşya ya da objeye temas etmeli, en kısa sürede işlemlerimizi bitirerek, o bölgeden uzaklaşmalı ve bu işlemler bittikten sonra en yakın lavaboya giderek iyice ellerimizi yıkamalıyız. Özel aracımızla seyahate giderken de, mümkün olduğunca konaklama yerlerindeki insanlardan uzak durmalıyız. İhtiyaç olduğu kadar yakınlaşmalı, ihtiyaç olduğu kadar alışveriş yapmalı ve fazla temasta bulunmamalıyız.

Koronavirüs salgınında süreç; hepimizin de bildiği gibi ülkemizde, vatandaşlarımızın lehine ilerliyor. Pandemi sürecinde; vaka artışı hızı ve ölüm oranları, tüm dünyada kabul gören kriterlerdir. Alınan önlemlerin sonucu olarak; vaka ve ölüm oranlarının azalması, beklenen bir durumdur. Şimdi önemli olan bu değerlerin, sıfıra yaklaşması ya da sıfır olmasıdır. Bunun için bazı fedakarlıklarda bulunarak, önlemleri her açıdan uygulamak, oldukça gereklidir. İnsanlarımızın büyük çoğunluğu, Sağlık Bakanlığımızın bildirdiği bu önlemlere uyum sağlamış ve deneyim kazanmıştır. Bu korunma yöntemleri, artık bir alışkanlık haline gelmektedir. Elbette her toplumda, aykırı davranan kişiler çıkacaktır. Bu durum, önlemlere ve yasaklara ciddi bir şekilde uyum sağlayan, maske kullanan, kalabalık ortamlara girmeyen, el hijyenine özen gösteren, gerekmedikçe sokağa çıkmayan insanlarımızı; moral olarak olumsuz etkilememelidir. Unutulmamalıdır ki; yüksek oranda uyum, genelde tam başarıyı getirir. İnsanlarımız için bunun karşılığında alabilecekleri en büyük ödül, normale yakın bir yaşam sürecine kavuşmaktır.
Güneşe maruz kalmanızı sınırlayın ve özellikle güneşin en güçlü olduğu 10: 00-16: 00 saatleri arasında güneşten uzak durun. Kızarıklığınız belirli bir ilaçla ilgiliyse, alerji uzmanınızla irtibata geçin. Uzun kollu, uzun pantolonlar veya uzun etekler gibi maksimum korumaya sahip, yakından dokunmuş giysiler giyin. UV koruma faktörünü güneş kremlerinden daha iyi engelleyen 40’ın üzerinde UPF koruma faktörüne sahip giysiler giymeyi düşünün. Açıkta kalan cilde geniş spektrumlu bir güneş kremi sürün ve düzenli olarak tekrar uygulayın. Dışarıdayken güneş gözlüğü ve geniş kenarlı bir şapka takın; güneş şemsiyesi kullanın. Prof. Dr. Ahmet Akçay 
Güneş ürtikeri, tam olarak anlaşılamayan esrarengiz bir hastalıktır. Teşhis basit olsa da tedavisi zordur. Güneş ürtikeri genellikle otuzlu yaşlarda gelişir ve kronik bir hastalık halini alır. Tedavi ile tüm hastalar düzelmeyebilir. Kendiliğinden düzelme olasılığı, güneş alerjisi başlangıcından sonraki 5 yılda % 15 ve 10 yıl sonra % 25 olarak tahmin edilmiştir. Genel olarak, şiddetli ürtikerli hastalar düzelme olasılığı düşüktür. Birçok hasta kapalı mekanda kısıtlanır ve yaşam kalitesi düşüktür. Güneş ürtikerinin tip 1 aşırı duyarlılık reaksiyonundan kaynaklandığı düşünüldüğünden, şiddetli güneş ürtikeri atakları bayılma nöbetlerine, nefes sıkışmasına ve hatta ciddi alerji belirtilerine yol açabilir.
Güneş ürtikerinin tedavisi için herhangi bir kılavuz yoktur. Değişken başarı ile farklı tedaviler kullanılmıştır. Geniş spektrumlu güneş kremleri ve koyu renkli giysiler kullanılarak güneşe maruz kalmadan kaçınmanın yanı sıra güneş ışınlarından korunma mantıklı olarak önerilir. İlaç tedavisi olarak antihistaminikler sıklıkla kullanılan ilaçtır. Çoğu zaman rahatlama sağlayabilirler, ancak genellikle daha yüksek dozlar gerektirirler. Ancak güneş ürtikerinde kızarıklığa antihistaminiklerin hiçbir etkisi yoktur. Kızarıklık ve yanmayı rahatlatmak için losyonlar kullanılabilir. Güneş ışığına toleransı geliştirmek için fototerapi (UVA, UVB, görünür ışık) ve fotokemoterapi (PUVA) kullanılabilir. Bu tolerans geliştirme süreci, etki spektrumuna ve minimum ürtiker dozuna dayanmalıdır. PUVA, tek başına fototerapiden daha uzun süreli bir yanıt veriyor gibi görünmektedir.
Güneş alerjisi tanısında hastadan alınan bilgiler çok önemlidir. Güneş ışığına maruz kaldıktan birkaç dakika sonra meydana gelen geçici kurdeşen olması önemlidir.  Güneşe maruz kalınmadığında  muayene bulguları normaldir. Güneş ürtikerinin teşhisinde klinik bulguların önemli olmasının tanı sıra tanı fototest ile doğrulanabilir. Fototest, cildinizin farklı dalga boylarındaki bir güneş lambasından gelen UV ışığına nasıl tepki verdiğine ve hangi dozda tepki verdiğini bakar. Cildinizin tepki verdiği dalga boyu, belirli güneş alerjinizi belirlemenize yardımcı olabilir. İlaca bağlı fotosensitivite veya foto kontakt dermatiti dışlamak için fotopatch testi faydalı olabilir. Fotopatch denilen yama testi, cildinize alerjileri tetiklediği bilinen farklı maddeleri koymayı, bir gün beklemeyi ve ardından cildinizi bir güneş lambasından gelen UV radyasyonuna maruz bırakmayı içerir. Cildiniz belirli bir maddeye tepki verirse, güneş ürtikerini tetikleyen şey bu olabilir. Güneş alerjisinin belirtileri gösteren bazı hastalıklar vardır. Polimorf ışık erüpsiyonu, Lupus eritematozus, İlaca bağlı fotosensitivite, Foto kontakt dermatiti içerir.
Güneş ışınlarının alttaki cilde ulaşmasına izin veren ince ve beyaz giysilerle kaplı alanlarda da güneş alerjisi gelişebilir. Göz etrafında veya dudaklarda da alerji görülebilir. Kıyafet altında kalan cilt genellikle güneşe maruz kaldığında daha şiddetli tepki verir. Yüz ve el sık sık güneşe maruz kaldığı için daha toleranslıdır. Özellikle cildin geniş alanları uzun süre güneş ışığına maruz kalırsa mide bulantısı, hırıltılı solunum, nefes darlığı veya bayılma gibi ciddi alerji belirtileri de görülebilmektedir. Bununla birlikte, ciddi alerji belirtileri olsa bile alerjik şok nadiren gelişir. Ciltte görülen belirtiler, vakaların% 75’inde güneşe maruz kalmanın kesilmesinden sonraki bir saat içinde düzelmeye başlar ve 24 saat içinde tamamen düzelir. Belirtilerin şiddeti ve süresi de ışığın yoğunluğu ile değişebilir.

Bazen, güneş ürtikeri, bazı ilaçlar tarafından tetiklenir. Bazı kolesterol düşürücü ilaçlar (Atorvastatin gibi), antipsikotik olarak kullanılan bazı ilaçlar (klorpromazin), bazı antibiyotikler (tetrasiklin gibi) veya doğum kontrol hapları güneş alerjisini tetikleyebilir. Parfümler, dezenfektanlar, boyalar veya diğer kimyasalların kullanımı sonrası güneş ışınına maruz kalmak da güneş alerjisine neden olabilir. Güneş ışığına maruz kaldıktan birkaç dakika sonra, güneşe maruz kalan bölgelerde: Kızarıklık, yanma, Ödemli kabarıklıklar şeklinde belirtiler görülür.

Güneş alerjisinin nasıl geliştiği tam olarak anlaşılamamıştır. Güneşe maruz kaldıktan sonra ortaya çıkan, IgE aracılı olabilen ani bir aşırı duyarlılık reaksiyonudur. Güneş ürtikerinin gelişmesinde bir hipotez ortaya atılan bir hipotez ise şöyledir: “Güneş ışınları, serumda veya cildimizde bulunabilen kromofor adı verilen endojen bir maddeyi aktive ederek onu immünolojik olarak aktif bir foto-alerjene dönüştürüyor. Bu daha sonra alerjiye neden olan mast hücrelerinden kimyasal maddelerin salınmasını tetikleyerek kurdeşen lezyonlarına neden olur.” Güneş alerjisi olan bir kişinin kendi serumunun ışınlanarak enjeksiyonu da ciltte alerji yapmasından dolayı bu hipotez ile tutarlı bulunmuştur.  
Güneş alerjisi, cildimizin güneş ışınlarına karşı aşırı bir hassasiyet göstermesidir ve cildin güneş ışığına maruz kalması nedeniyle ortaya çıkar. Güneş ürtikeri veya güneşe bağlı kurdeşen olarak da bilinir. Cildin güneşe maruz kalan bölgelerinde tekrarlayan, kaşıntılı kızarıklık, ödem, kabarıklık şeklinde olan kurdeşen ataklarıyla kendini gösterir.  Genellikle hafif bir alerji olarak görülmekle birlikte aşırı derecede olduğunda sorun yaratabilir, günlük aktivitelerimizi sınırlayabilir ve yaşam kalitemizi olumsuz yönde etkileyebilir.
Güneş alerjisi, nadir görülen bir kurdeşen türüdür. Tüm kurdeşen vakalarının % 0,5’inden daha azını oluşturur. Hastalık genellikle gençlerde (ortalama yaş 35) başlar, ancak yenidoğanlarda veya yaşlı kişilerde de görülebilmektedir.  Kadınlarda daha sık görülür. Alerjiye yatkın olan atopik kişilerde görülme sıklığı biraz daha yüksektir Güneş ürtikerinin diğer kronik ürtiker türleri ile birlikte görülme olasılığı % 16’dır

Vücudunun herhangi bir yerinde kene olduğunu fark eden kişi hemen en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalıdır. Çünkü keneyi elle çıkarmaya çalışmak kenenin içindeki zehirli salgının kana karışmasına neden olur ve bu durum da ölümcül sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle; vücudun her hangi bir yerine yapışık kene görüldüğünde ilk önce panik yapılmamalı, bu konuda herhangi bir tecrübeniz yoksa kene vücuttan çıkarılmaya çalışılmamalı, ezilmemeli, başı kopartılmamalı, parçalanmamalı, ısı ve kimyasal herhangi bir madde uygulanmamalıdır. Kene doktor ya da bu konuda tecrübeli bir sağlık personeli tarafından, cımbız benzeri bir nesne yardımıyla vücuttan çıkarılmalı, sonrasında da ısırılan bölgeye antiseptik bir madde uygulanmalıdır. Tüm bunlardan korunabilmek için ne gibi önlemler alınmalı? Acil Sağlık Sorumlu Müdürü Dr. Koray Akay 

Yaz aylarında çiçek kokulu parfüm, şampuan, losyon, deodorant ve kozmetik malzemeleri daha az tercih edilmeli

– Şekerli içeceklerin ve yiyeceklerin ağzı sıkıca kapatılmalı ve yenilip içilirken dikkat edilmeli

– Özellikle çocukların üzerlerine arı konduğunda ya da üzerlerinde böcek görüldüğünde hareketsiz kalmaya ve heyecana kapılmamalarını sağlamaya özen göstermeli, sakince canlı uzaklaştırılmalıdır.

– Tarla, bağ, bahçe ve piknik alanları gibi açık alanlara giderken ince ketenli, pamuklu kumaşlardan uzun kollu gömlek, t-shirt, pantolon giyilmesi ayrıca dikkat çekici renk ve çiçek desenli kıyafetlerden de uzak durulması gerekir.

Arı sokması durumunda öncelikle arının iğnesi bir an önce bir cımbız yardımıyla bölgeden çıkartılmalıdır. Yara bol su ve sabunla yıkanarak, enfeksiyon riski azaltılmaya çalışılmalıdır. Ayrıca sokma bölgesine buz uygulaması zehrin dağılımını ve vücudun vereceği alerjik reaksiyonun şiddetini de azaltabilir. Ancak alerjik kişilerde yaşanan arı sokmalarında, zaman kaybetmeden kişinin bir sağlık kuruluşuna ulaştırılması hayati önem taşır. Aynı durum bazı böcek familyası için de geçerlidir. Böcek ısırığının olduğu bölgedeki şişlik geçmiyorsa, vücudun başka bölgelerinde de şişlik ve kızarıklık oluyorsa, bulantı, kusma görülüyorsa aynı şekilde bir hastaneye acilen gidilmelidir. Bilindiğinin aksine yaraya kolonya, yoğurt ve benzeri şeyler sürülmemelidir.

Arı sokması sonrası kişilerde genellikle bölgesel tepkiler meydana gelir. Bunlar sokulan bölgede görülen şişlik, ağrı, kızarıklık, kaşıntı ve kabarıklıktır. Ağrı birkaç saat şiddetli olarak kendini hissettirse de daha sonra genellikle kaybolur. Şişliğin geçmesi de bir iki günü alabilir. Fakat her arı sokması aynı boyutta ve şiddette olmayabilir. Arı sokması ciddi reaksiyonlara hatta hayati tehlikeye bile neden olabilir. Alerjik bünyelerde, arı sokmalarına karşı acil müdahale etmek gerekebilir. Bu durumda, kişinin vücudunda farklı farklı yerlerde kızarıklıklar, şişlikler ve döküntüler ortaya çıkar. Kişinin vücudunda alerjik bir reaksiyon gösteren sokma; ayrıca mide bulantısı, kusma, baş dönmesi, bilinç bozuklukları, dilde şişmeler, nefes almada zorluk gibi ağır belirtilerle de kendini gösterir. Kan basıncında meydana gelen azalmayla da beraber kişi şok etkisine girer. Bu belirtiler durumun çok acil olduğunu gösterir.

Peki bu enfeksiyonlardan korunmak için neler yapmalıyız?

  • Klorlamanın ve su sirkülasyonunun yeterli olmadığını düşündüğünüz havuzlara girmeyin.
  • Havuzda kesinlikle su yutmamaya özen gösterin. Özellikle sakız çiğnerken, su yutulabileceği için yüzerken sakız çiğnemeyin.
  • Çocuk havuzu ve yetişkin havuzlarının ayrı olduğu tesisleri tercih edin.
  •  Islak mayo ile uzun süre oturmayın, mutlaka kurulanın.
  • Havuzun bulunduğu kısma girmeden ayakların antiseptik solüsyonlar ile yıkandığı, havuza girmeden duş almanın ve bone kullanımının zorunlu olduğu tesisleri tercih edin.
  • Havuzdan çıktıktan sonra hemen duş alarak üzerinizdeki olası mikrop ve fazla klordan temizlenin ve temiz çamaşırlar giyin.
  • Havuzdan çıkar çıkmaz kurulanın. Çünkü bazı bakterilerin, uyuz ve mantar gibi enfeksiyonların gelişiminde nem, çok önem taşıyor.
  • Havuza girerken mutlaka kulak tıkacı kullanın.
  • Aktif bir kulak enfeksiyonunuz varsa ya da kulağınıza tüp takıldı ise havuza girmekten kaçının.
  • Sinüzitten korunmak için havuza dalarken ya da suya atlarken burun tıkacı kullanın ya da burnunuzu elinizle kapatın.
  • Göz enfeksiyonları açısından, havuz suyuyla teması en aza indirmek ve bu amaçla yüzücü gözlüğü kullanmak yararlı olur.

Dış kulak yolu enfeksiyonu, sulu ortamı seven bakteriler ve bazen de mantarların sebep olduğu bir durumdur. Şiddetli kulak ağrısı, kulakta akıntı ve işitme azlığı, kaşıntı ve ileri durumlarda kulakta şişme ve kızarıklığa neden olur. Uzun süre suda kalma ya da kulağa su kaçması sonucunda risk artar. Aynı zamanda suya dalma esnasında eğer varsa sudaki bakteriler burun yoluyla sinüslere kadar ulaşabilir ve sinüzite neden olabilir. / Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Nail Özgüneş

Daha çok uygunsuz koşullara sahip havuzlardan kaynaklanan, idrar yolu enfeksiyonları ve kadınlarda görülen vajinit de sık rastlanan ve rahatsız edici enfeksiyonlar olarak karşımıza çıkar. Bu enfeksiyonlar idrar yaparken yanma, sık idrara çıkma, bel ve kasık ağrısı, genital bölgede ağrı, kaşıntı ve akıntı gibi belirtilerle kendini göstermektedir. Genital siğiller (HPV) de, havuzlardan bulaşabilmektedir.

Havuzlardan bulaşan enfeksiyonların en başında, sindirim sistemi enfeksiyonları gelmekte ve bu durum kendini bulantı ve/veya ishal ile kendini göstermektedir. Rotavirüs, Hepatit A, Salmonella, Shigella, E. Coli (Turist İshali) olmak üzere çok çeşitli virüs ve bakteriler su sirkülasyonu ve klorlamanın yetersiz olduğu havuzlarda uzun süre canlılığını koruyabildiği için bu mikropları içinde barındıran havuz suyunun yutulması ile ortaya çıkar.

Yüzme havuzları, sıcak ve nemin etkisiyle bazı enfeksiyonların yayılımını kolaylaştırır. Havuz suyunun dezenfeksiyonunda yararlanılan klor bazlı maddelerin uygunsuz kullanımı tahrişlere, kornea yüzey bozukluklarına ve gözün bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden olur. Belirtileri çapaklanma, kızarıklık, bulanık görme, kaşıntı, yanma ve batmasıdır. Gözlerinde enfeksiyon olan kişiler, diğer havuz kullananların sağlığını düşünerek bulguları düzelinceye kadar havuz kullanmamalıdır. Lens kullananların ise havuza lensleriyle girmemeleri uygun olur. Havuza lensleriyle giren kişilerde, şiddetli göz ağrılarının olması çeşitli enfeksiyonlardan dolayı olabilir. Bu nedenle havuza ya da denize girerken havuz gözlüğü kullanımı önemlidir.
Denizden yararlanılacak bir tatil bölgesine gidiyorsak; bulunduğumuz ortam neresi olursa olsun, plajlar dahil insanlara belirli bir mesafede (bildiğimiz gibi bu iki metreye kadar olabilir) uzak durmak durumundayız. Olağanüstü büyük olan deniz suyu, virüsler için bir depo olamaz. Bu bakımdan deniz suyundan, hatta havuz sularından; koronavirüsün insanlara ulaşması mümkün değildir. Esasen bu gibi virüsler; aşırı nem ve ıslaklığa karşı duyarlıdırlar ve onlar için bir avantaj değildir, aksine bu bizim için avantajdır. Bu bakımdan denizlerden yararlanmanız için bir engel yoktur. Tatilimizi geçirdiğimiz sürede; sağlığımızı bozacak davranışlardan kaçınır, sosyal mesafe kuralına uyar, iyi beslenir ve kendimize iyi bakarsak bu zorlu virüse karşı her zaman, daha avantajlı durumda olacağımız bir gerçektir.
Müge Çevik, St Andrews Üniversitesi Tıp Fakültesi İnfeksiyon ve Global Sağlık Bölümü’nde Doktor-Bilim İnsanı olarak çalışmaktadır. Araştırmaları gelişmekte olan ülkelerde HIV, viral hepatit, yeni ortaya çıkan enfeksiyonlar ve tropikal enfeksiyonları ele almaktadır. Tanınmış bir öğretim üyesi olan Asst. Prof. Dr. Müge Çevik, Covid-19 Pandemisi sırasında müdahalenin ön saflarında çalışmanın yanı sıra, İskoçya Başhekimliği ve Dünya Sağlık Örgütü’ne danışmanlık yaptı.

SARS-CoV-2’nin hastalık yapıcı özelliklerinin daha iyi anlaşılması, COVID-19 tedavisi, aşılar ve destekleyici tedavi yaklaşımların geliştirilmesinde hayati önem taşıyacaktır. Covid-19’u hafif geçirenlerle şiddetli geçirenler arasında bağışıklık yanıt farkını anlamak için daha çok veriye ihtiyaç duyulmaktadır. Nötralize edici antikorlar, virüsten korunmanın potansiyel anahtarlarıdır, ancak başka koruyucu antikor mekanizmalar da var olabilir. Benzer şekilde, T hücresi bağışıklığının koruyucu rolü ve hem antikor hem de T hücresi yanıtlarının süresi ve koruma ilişkilerinin tanımlanması gerekmektedir. Ek olarak, enfeksiyonun erken teşhisi ve klinik yönetimini bilmek ve desteklemek için optimal test etme sistemlerine ve teknolojiye ihtiyacımız vardır. Özellikle çocuklarda akut hastalık ve multi-sistem inflamatuar hastalığı takiben uzun vadeli sonuçların daha fazla anlaşılmaya ihtiyacı vardır.

COVID-19, bir dizi viral proteine karşı bir antikor yanıtına yol açar, fakat spike (S) proteini ve nükleokapsid, serolojik tanıda en sık kullanılanlardır. Hastalığın ilk dört gününde az miktarda antikor tespit edilebilir, fakat hastalar bunları devamlı olarak geliştirir ve çoğu dört hafta sonra belirgin bir şekilde tespit edilebilir bir yanıt alır. Geniş aralıkta virüs nötralize edici antikorlar bildirilmiştir ve doğan kanıtlar antikorların hastalığın şiddeti ile ilişkili olabileceğini ancak zamanla azaldığını gösterir. Antikor ve T hücre yanıtlarının süresi ve koruyuculuğu daha uzun süreli takip çalışmaları aracılığı ile tanımlanmayı beklemektedir. Diğer insan koronavirüslerine verilen CD-4 T hücresi yanıtları, SARS-CoV-2 ile çapraz reaktivite ortaya çıkarıyor gibi gözükmektedir, ancak korumadaki rolleri hala net değildir.

Ortaya çıkan kanıtlar, viral dinamikler, hastalığın şiddeti ve hastalığın sonucu arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir. İmmün yanıtın tepeden tırnağa özellikleri ile hastalığın şiddeti, viral yük ve IFN-a, IFN-y ve TNF-a tepkisi arasında bir ilişki olduğunu gösterir. Aynı çalışmada birçok interferon, sitokin ve kemokin, şiddetli hastalığı ve daha yüksek viral yükü olan hastalarda hastalığın erken döneminde yükselmiştir. Hastalığın şiddeti ile de ilişkili olan uzun vadede viral yayılımından dolayı influenza, SARS ve MERS patogenezi ile bir uyum vardır. Klinik sonuçların belirlenmesinde bağışıklık yanıtın önemli rolü göz önünde alındığında, immün-aracılı hasarın sınırlamada amaçlanmış birkaç immünosupresif tedavi şu anda çeşitli gelişim aşamalarındadır.

İmmün yanıtta cinsiyet bağlı farklılıklar bildirilmiştir, bu da erkeklerin kadınlardan daha yüksek kan plazma seviyesi ile doğuştan bağışıklık sitokinlerine ve kemokinlere sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır. Buna karşılık, kadınlarda açıkça erkeklere göre daha güçlü T hücre aktivasyonu vardır ve erkeklerde T hücre aktivasyonu yaşla birlikte kadınlara kıyasla daha fazla gerilemektedir. Bu bulgular ileri yaş ve erkek cinsiyet, ek hastalık ve ölüm oranının artan riski ile ilişkili olduğundan, adaptif (kazanılmış) bağışıklık yanıtın, klinik sonucunu tanımlamada önemli olabileceğini göstermektedir. Artmış pro-inflamatuar sitokin seviyeleri akciğerler ile şiddetli pnömoni (zatürre) ve artmış buzlu-cam opakları ile ilişkilidir. Hastalığın şiddetli olduğu kişiler ile şiddetli olmadığı kişilerin karşılaştırılmasında, inflamatuar sitokinlerin ve biyobelirteçlerin plazma konsantrasyonlarında artış gözlemlendi.

Laboratuvar belirteçleri

  • Nötrofili / lenfopeni
  • Yüksek kaktat ve laktat dehidrojenaz
  • Yüksek C reaktif proteini (CRP)
  • Yüksek ferritin
  • Yüksek ACE2
  • D-dimer> 1 μg / m2

Klinik belirtiler:

  • Daha yüksek ateş (39 °C ve üzeri)
  • Kabul edilenin üzerinde nefes darlığı
  • Daha yüksek qSOFA değeri (tansiyon düşüklüğü, bilinç bozukluğu ve hızlı nefes alıp vermeyi ölçen bir skorlama sistemi)

Klinik sonuçlar, ileri yaş, erkek cinsiyet ve kişinin sahip olduğu ek hastalıklar gibi kişisel faktörlerden ve ayrıca virüsle ilgili faktörlerden (viral yük kinetiği gibi), konakçı bağışıklık yanıtından ve önceki mevsimsel koronavirüslere maruz kalmadan doğan potansiyel çapraz reaktif bağışıklık hafızasından etkilenir. Şiddetli hastalık gelişimi, yoğun bakım ünitesine kabul ve ölüm oranı ile ilişkili risk faktörleri:

Altta yatan koşullar

İleri yaş
Hipertansiyon
Kalp ve damar hastalıkları
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı
Diyabet
Obezite
Kanser

Ayrıca bazı hastalar septik şok, çoklu organ işlev bozukluğu ve sepsis yaşarlar. Örneğin, kardiyovasküler sistem daha çok COVID-19 hastalığının erken dönemlerinde etkilenir ve oldukça hassas troponin ve natriüretik peptitlerin salınması ile kendini belli eder. Koagülopatinin (pıhtılaşma bozukluğu) klinik durumunu yansıtan, akciğer küçük damarlarında trombosit-fibrin pıhtısının varlığı da görülür. Sitokinler normalde bağışıklık, iltihaplanma ve hematopoeze (kan hücrelerinin oluşumu) aracılık eder ve düzenler; ancak, bazı hastalarda bağışıklık reaksiyonun daha da şiddetlenmesi ve diğer organlarda sitokin birikimi, geniş doku hasarına veya bir sitokin salınım sendromuna (sitokin fırtınası) nenden olarak kılcal sızıntıya, pıhtı oluşumuna ve organ işlev bozukluğuna neden olabilir.

Virüs girişinden sonra, ilk bağışıklık sistemi yanıtı, virüse özgü T hücrelerini enfeksiyon bölgesine çekilmesidir. Bu şekilde virüs ortamdan elenirse enfeksiyon yayılmadan hasta iyileşir ki, Covid-19’a yakalanan çoğu kişi için en yaygın senaryo budur. Hastalığı şiddetli geçiren hastalarda SARS-CoV-2 anormal bir konak bağışıklık yanıtı ortaya çıkarır. Örneğin, Covid-19’dan ölen hastaların akciğer dokularının ölüm sonrası patolojik incelemesi, hasarın inflamatuvar doğasını yansıtır: alveolar hasar, hiyalin birikimi, interstisyel mononükleer inflamatuvar infilratlar ile karakterize akut solunum sıkıntı sendromu (ARDS) bulguları. Bu durum şiddetli Orta Doğu solunum sendromunda (MERS) ve şiddetli akut solunum sendromunda (SARS) görülen akciğer patolojisi ile benzerdir. COVID-19’un ayırt edici bir özelliği solunum yolunda fibrinöz eksüdalı muskus tıkaçlarının varlığıdır, bu genç yetişkinlerde bile COVID-19’un ciddiyetini açıklayabilir. Bu potansiyel olarak, akciğerlerde biriken ve sonunda akciğer dokusuna zarar veren proinflamatuar sitokinlerin aşırı üretiminden kaynaklanır.

Farklı dokulardaki ACE2 reseptörünün dağılımı enfeksiyon bölgelerini ve hasta belirtilerini açıklayabilir. Örneğin, ACE2 reseptörü bağırsak, böbrekdeki endotel hücreler ve kan damarları gibi diğer organlarda yoğun bir şekilde bulunur, ki bu da mide-bağırsak belirtileri ve kalp-damar sorunlarını açıklayabilir. COVID-19’dan yaşamını kaybeden hastaların otopsilerinde akciğer, kalp, böbrek ve karaciğerin patoloji incelenmesinde endotel hücrelerinde lenfosit birikimine bağlı inflamasyon, karaciğer hücrelerinde nekroz ve miyokard enfarktüsü (kalp krizi) gözlemlenmiştir. Bu bulgular, SARS-CoV-1 ve influenzada (grip) görüldüğü gibi virüsün birçok organı doğrudan etkilediğini göstermektedir. Bilinmeyen çok şey var. Solunum yolundaki veya endotel fonksiyon bozukluğundaki patolojik değişiklikler direkt viral enfeksiyonun, sitokin düzensizliğinin, koagülopatinin (pıhtılaşma bozukluğu) sonuçları mıdır, yoksa çok faktörlüler midir? Ve direkt viral istila veya koagülapatinin iskemik infarktüs gibi iskemik komplikasyonların bazılarında direkt olarak payı var mıdır? Bunları ve diğer soruları aydınlatılmak için daha çok çalışma gerekmektedir.

SARS-CoV-2, hedef konak hücre reseptörü ACE2’ye bağlanır. Akciğer hücrelerinde virüsün aktif çoğalması ve vücuda yayılımı, ateş, kas ağrısı, baş ağrısı ve solunum belirtileri gibi hastalığa özgü olmayan belirtilere yol açar. Deneysel bir hamster modelinde, virüs koklama epitelindeki koku reseptör hücrelerine geçici olarak hasar vermiştir ve koku alma fonksiyon bozukluğuna yol açmıştır, bu da COVID-19 da yaygın olarak görülen geçici tat ve koku alma kaybını açıklayabilir.

SARS-CoV-2 RNA’sı dışkı örneklerinde varlığının ve RNA atımının genellikle solunum yolu örneklerinde daha uzun süre devam ettiği bulunmuştur; ancak, dışkıdan virüs izolasyonu nadiren başarılı olmuştur. Yayınlanmış hiçbir rapor fekal – oral (dışkı yolu ile) bulaşmayı bildirmemiştir. SARS-CoV-1’de fekal – oral bulaşmanın meydana gelmesi çoğu durumlarda düşünülmemiştir; fakat, kontrolden çıkmış bir salgın, virüsün hatalı bir kanalizasyon sistemi yoluyla bir apartmana yayılması ve havaya karışmasına atıfta bulunuldu. SARS-CoV-2 ile benzer bir yayılma meydana gelip gelmeyeceği zamanla görülecektir.

SARS-CoV-2’nin yayılmasında dışkı ve fomitin (cansız yüzeyler) yolu ile yayılmasının derecesi de daha net anlaşılmayı beklemektedir. Hem SARS-CoV-2 hem de SARS-CoV-1 pürüzsüz yüzeylerde (paslanmaz çelik, plastik, cam) ve daha düşük sıcaklık ve nemde (örneğin klimalı ortamlar) birkaç gün (1-4 gün arası) canlı kalabilir. Bu nedenle kirli yüzeylerden yıkanmamış eller ile göz, burun ve ağız mukozasına enfeksiyonun geçmesi muhtemel bir bulaşma yoludur. Bu bulaşma yolu özellikle artan çevresel bulaşma olasılığı ile ortak alanlara sahip tesislerde meydana gelebilir. Ancak, hem SARS-CoV-1 hem de SARS-CoV-2 yaygın olarak kullanılan dezenfektanlar ile kolayca etkisiz hale getirilirler, bu da yüzey temizliği ve el yıkamanın potansiyel değerini vurgulamaktadır.

Bulaşma riski başka yerlerde de açıklandığı gibi, temas şekli, çevre, konağın bulaşmadan etkilenmesi ve sosyoekonomik faktörler gibi faktörlere bağlıdır. Yayılmanın çoğu yakın mesafede temas yoluyla meydana gelir (15 dakika, 2 metre içerisinde yüz yüze) ve özellikle aile, arkadaş gruplarının bir araya gelmesi ve ev halkında yayılma etkindir. Ev halkı ikincil atak oranları (birincil bir vaka ile duyarlı temas da bulunan bir grup içinde enfekte olmuş duyarlı bireylerin oranı) %4 ile %35 arasında değişmektedir. Enfekte bir kişi ile aynı odada uyumak veya enfekte bir kişinin eşi olmak enfeksiyon riskini artırır, ancak enfekte kişinin aileden uzak tutulması, enfeksiyon riskinin azalması ile ilişkilidir. Yüksek riskli olarak tanımlanan diğer aktiviteler ise enfekte kişiyle yakın bir şekilde yemek yemek, yemeğini paylaşmak ve grup aktivitelerine katılmayı içerir. Dış mekanlarda oturmaya kıyasla kapalı alanlarda enfeksiyon riski ciddi oranda artar. Kalabalık, iyi havalandırılmayan kapalı mekanlarda uzun süre kalma, hava yolu ile yayılmada etkili olabilir (yani bu 2 metreden daha uzun bir mesafeden yayılma olabileceği anlamına gelmektedir).

Diğer koronavirüsler gibi, SARS-CoV-2’nin birincil bulaşma mekanizması burun, göz veya ağız mukozası (nemli bölgeleri) ile doğrudan veya dolaylı temas ile meydana gelen viral enfeksiyonlu solunum damlacıkları yoluyladır. Hedef konak reseptörleri orofarenks (orta yutak) ve üst solunum yolu dahil olmak üzere esas olarak insan solunum yolu epitel (astar, döşeyici) hücrelerinde bulunur. Göz ve mide-bağırsak sistemleri de enfeksiyona duyarlıdır ve bulaşma geçidi olarak görev alabilir 

Sosyal mesafe, test etme, izleme ve bireysel izolasyon gibi önleyici bir tedbirlerin kombinasyonu, Covid-19’la mücadelenin temelidir.

qRT-PCR (kantitatif Revers Transkriptaz – Polimeraz Zincir Reaksiyonu) teknolojisi, belirti başlangıcından sonra ortalama 17 gün (maksimum 83 gün) içinde üst solunum yolunda viral SARS-CoV-2 RNA’sını tespit edebilir. Ancak, viral RNA’nın qRT-PCR ile tespit edilmesi mutlaka bulaşıcılık anlamına gelmez ve PCR pozitif üst solunum yolundan elde edilen viral kültür 9 günlük hastalık sonrasında nadiren pozitiftir. Bu, temaslı izleme çalışmalarına dayanan bulaşma hakkında ne bilindiğine karşılık gelir, ki bu da hastalığın ilk haftasında bulaşma kapasitesinin maksimum olduğu ve bu süreden sonra bulaşmanın belgelenmediğidir. Ciddi derecede hasta veya bağışıklığı zayıflamış hastalar nispeten uzun süreli virüs atımına, bazı hastalar da aralıklı RNA atımına sahip olabilirler; ancak, tespit sınırına yakın düşük seviyeli sonuçlar bulaşıcı viral partiküller oluşturmayabilirler. Asemptomatik bireyler enfeksiyonu yayabilirken, bulaşıcılıklarının göreceli derecesi sınırlı görünmektedir. Hafif belirtiler gösteren insanlar (paucisemptomatik) ve belirtileri henüz gözükmeyen kişiler üst solunum yolunda hala büyük miktarlarda virüs taşırlar, ki bu da SARS-CoV-2’nin kolay ve hızlı yayılmasına katkı sağlayabilir. Semptomatik ve pre-semptomatik (virüs taşıyan kişinin belirti gösterdiği zamanlarda ve belirti başlangıcından 1 – 2 gün öncesinde) bulaşma, SARS-CoV-2’nin yayılmasında daha büyük bir rol oynayabilir.

İlk maruziyetten sonra hastalar tipik olarak 5 – 6 gün (kuluçka süresi) içinde belirtiler geliştirirler. SARS-CoV-2, hafif enfeksiyondan yüksek mortalitenin (ölüm oranı) eşlik ettiği şiddetli hastalığa kadar çok çeşitli klinik belirtiler oluşturur. Hafif enfeksiyonu olan hastalarda, başlangıçtaki konakçı bağışıklık yanıtı enfeksiyonu kontrol etme yeteneğidir. Şiddetli hastalıkta, aşırı bağışıklık yanıtı organ hasarına, yoğun bakımda yatmaya veya ölüme yol açar. Viral yük enfeksiyonun ilk haftasında zirveye ulaşır, daha sonra kademeli olarak azalırken antikor (IgG) yanıtı kademeli olarak artar ve çoğu kez 14. günde tespit edilebilir.

SARS-CoV-2, SARS-CoV-1’den daha yüksek bir bulaştırıcılık katsayısına (R0) sahiptir, ki bu virüs için çok daha verimli yayılmayı gösterir. SARS-CoV-2’nin birçok özelliği bu gelişmiş bulaşıcılığını açıklamaya yardımcı olabilir. Hem SARS-CoV-1 hem de SARS-CoV-2 tercihen anjiyotensin dönüştürücü enzim 2 (ACE2) ile etkileşime girerken, SARS-CoV-2’nin yüzey proteinlerinde ACE2 reseptörüne daha güçlü bağlanmayı ve istila edilen konakçı hücrelerde daha yüksek verimlilik sağlayan yapısal farklılıklar vardır. Ayrıca SARS-CoV-2 üst solunum yolu ve konjonktiva (göz kapaklarının içini ve gözlerin beyaz kısmını kaplayan zar) için daha fazla afiniteye (bağlanmaya) sahiptir, bu yüzden üst solunum yollarını enfekte edebilir ve hava yollarını daha kolay bir şekilde kullanabilir. Viral yük kinetikleri SARS-CoV-2 ve SARS-CoV-1 arasındaki farkların da bazılarını açıklayabilir. Solunum yolunda en yüksek SARS-CoV-2 yükü belirtilerin başlamasıyla ya da hastalığın ilk haftasında gözlemlenir. En yüksek bulaşıcılık potansiyeli belirtilerin başlamasının ilk 5 gününde veya hemen öncesindedir ve sonradan düşüşe geçer. Aksine, SARS-CoV-1’de en yüksek viral yükler hastalığın ikinci haftasında üst solunum yolunda tespit edildi, ki bu belirtilerin başlangıcından sonraki ilk haftada minimal bulaşıcılığını açıklar, bu da toplumda erken vaka tespitini sağlar.

Mevsimsel alerjik rinitte ise burun akıntısı, burun tıkanıklığı, hapşırma, burunda, boğazda ve kulaklarda kaşınma belirgindir. Her iki hastalıkta da koku almada kayıp, gözlerde kızarıklık ve kaşınma görülebilir. Öksürük her ikisinde de görülebildiği için ayrımı konusunda hekiminize başvurmak gerekiyor. Bu dönemde alerjik rinitli hastaların düzenli kullandıkları ilaçlarını kesmemeleri, tedaviye hekimlerinin önerdiği şekilde devam etmeleri çok önemlidir. Bilinen alerjinin yanı sıra, boğaz ağrısı, ateş ve öksürük şikayetleri bunlara eklenmişse mutlaka hekime başvurmalıdır”. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Başak Burgazlıoğlu

Polenler mevsimsel ısınma ile birlikte mart aylarından başlayarak Eylül ve Ekim’e kadar uzayan dönemde reaksiyonlara yol açabilir. “Polen alerjisi olan kişilerin hemen hemen hepsinde göz ve burun belirtileri görülüyor. Peki her ikisinin de benzer tablolar oluşturduğu şu günlerde şikayetlerimizin korona mı? Mevsimsel alerji mi? Olup olmadığını nasıl ayırt edebiliriz. Korana virüslerle bulaşan hem üst hem de alt solunum yollarında belirtilere yol açan bir hastalıktır. Mevsimsel alerjik rinitin sebebi ise doğanın canlanmasıyla ortaya çıkan polenler ve bunlara karşı gelişen alerjidir. Korana bulaşıcı olurken, mevsimsel alerjinin ise bulaşma riski yoktur. Korona virüsünün belirtilerinde ateş yüksekliği, halsizlik, boğaz ağrısı, öksürük, ishal, kas eklem ağrısı, halsizlik, tat duyusunda belirgin azalma, iştahsızlık ön planda iken burun akıntısı ve hapşırma ise genellikle görülmez.

” Bağışıklık sistemi aslında zararlı olmayan polenleri adeta düşman gibi görüyor ve veri bankasına kaydedip takip altına alıyor. Onlarla karşılaştığı zaman onlarca zararlı madde ortaya çıkıyor ve bu maddeler burun, solunum yolları, göz ve ciltte var olan alerjik iltihabı daha da arttıracak sonuçlara sebep oluyor. Alerji, bağışıklık sisteminin zararlı olmayan, solunum veya temas yoluyla maruz kalınan maddelere karşı aşırı reaksiyon göstermesidir. Aslında zararlı olmayan alerjen, vücudun savunma sistemi tarafından yabancı olarak algılanır ve alerji denilen aşırı reaksiyon gelişir. Alerjenle temas sonrası gelişen alerjik reaksiyonlar sonucunda kişilerde göz, burun, solunum yolları ve cilt gibi organlarda şikayetler ortaya çıkar” 

Koronavirüs tehlikesi ile tüm insanlar kaygı ve endişe içindeyken çocuklar da ailelerinden onları rahatlatacak açıklamalar bekliyor. Ebeveynlerin bu konuda çok dikkatli davranmaları gerekiyor. Her ebeveynin çocuklarını düşünmesi, dolayısıyla onlar için kaygılı olmaları son derece doğal bir insani davranış. Ancak özellikle içinde bulunduğumuz bu dönemde ebeveynler stres ve kaygılarını çocuklarına göstermemek için farklı tutum ve davranış içinde bulunabiliyor. Bazen de nasıl davranmaları gerektiği konusunda kararsız kalabiliyor. Bu noktada uzmanlar, ebeveynlerin kaygı nedeniyle yüzlerindeki ifadeyi çocuklarından saklamamaları gerektiğini söylüyor. Çünkü çocukların ebeveynlerini kaygılı ya da suratları biraz asık olmasını görmelerinin son derece normal olarak görülüyor. Bunun tam tersine, çocuklara bir şey hissettirmemek için tuhaf bir rahatlık içinde olmak asıl kaygı unsuru olabiliyor. Çocuklar hayatı rol modeli olan büyüklerinin tepkilerinden öğrendikleri için telaşa ve korkuya kapılmadan soğukkanlı davranmaya çalışmak gerekiyor.

Çocuklar, mümkünse evin bahçesinde oynatın. Oyun parkı gibi kalabalık ve ortak kullanıma açık alanlarda fiziksel mesafe kurallarına uyun.
Site gibi ortak alanların kullanıldığı yerlerde ise çocukların da oynarken fiziksel mesafe kurallarına uymasına dikkat edin.
Çocuklar birbirleriyle temas ederse mutlaka ellerini temizleyin. Sitelerdeki oyun parklarının düzenli temizlendiğinden emin olun. Çocukların ellerini düzenli aralıklarla el dezenfektanı ile temizleyin.
Maskeler eve geldikten sonra mutlaka uygun şekilde çıkararak atın. Mümkünse çocuklara duş aldırın. Değilse ellerinin ve yüzünün su ve sabunla temizlenmesini sağlayın.
Uyurken salgılanan serotonin hormonu enfeksiyonlara karşı bağışıklık yanıtını hızlandırır. Bu nedenle çocukların yaş gruplarına göre yeterli sürede uyumasına dikkat edin. Uyku düzenini mümkün olduğunca değiştirmemeye çalışın. Kapalı, kalabalık alanlara gitmemeye çalışın. Özellikle alışveriş merkezi gibi kapalı alanlardan çocuklarınızı uzak tutun. Çocuklara bunu anlatabilmek güç olabileceği için yaratıcı çözümler üretmeye çalışın. Ortak kullanımlardaki koltuk ya da masaları da kullanmadan önce kolonyalı mendille silmek de yarar sağlayacaktır.
Su vücut direncinin artırılmasında ve bağışıklığı güçlü tutmakta çok önemlidir. Bu nedenle çocukların gün içinde bol su tüketmesini sağlayın. Çocukların hapşırma, öksürme gibi belirtileri olan kişilerin yakınlarında olmamalarını sağlayın. Mutlaka koruyucu önlemleri alın.

Bağışıklık sisteminin zayıflamasının en önemli nedenlerinden biri kötü beslenmek ve hareketsiz bir yaşam sürmektir. Bu nedenle çocukların da düzenli ve dengeli beslenmesini sağlayın. Haftada en az üç gün balık yemek, beslenmede kuru baklagillere ağırlık vermek, mevsim sebzeleri yemek, süt ayran, yoğurt, kefir gibi hayvansal gıdaları tüketmek bağışıklık sistemini güçlendirmede önemlidir. Düzenli fiziksel aktivitede bulunmasına yardımcı olun. Açık havada yürüyüş, koşma, bisiklet kullanımı çocuklar için eğlenceli aktivitelerdir.

Covid-19 Pandemisiyle mücadele devam ederken bireysel olarak alınması gerekenler önem taşıyor. Ancak özellikle ebeveynler çocuklarını korumak konusunda endişe edebiliyor. Bununla birlikte çocukların hastalığı kapmaktan öte yayma riski yüksek olduğundan çocuklar ve gençler için gerekli tedbirlerin alınması gerekiyor. Ellerini doğru şekilde yıkamasını öğretin ve ellerini doğru şekilde yıkadığından emin olunCovid-19’dan korunmak adına alınacak önlemlerin başında doğru el yıkamak geliyor. Bu nedenle öncelikle çocuklara el yıkamanın önemini anlatın ve ellerini 20 saniye boyunca su ve sabunla nasıl yıkaması gerektiğini öğretin. Yemeklerden önce ve sonra, halka açık yerlerde bulunduktan sonra mutlaka ellerin yıkanmasını sağlayın. Suyun bulunmadığı yerlerde el dezenfektanı kullanarak ellerin üzeri ve parmak araları da dahil olmak üzere elin tamamına yedirilmesini sağlayın. Sizin de ellerinizi gerektiği durumlarda yıkamanız onun bu alışkanlığı edinmesini kolaylaştıracaktır. Bir çocuğa bunu yaptırabilmek her ne kadar zor olsa da ellerini yıkamadan ağız, burun ya da gözlerine dokunmamaları gerektiğini çocuklara anlatın. Herhangi bir nedenle burnu kaşınırsa bunun için mutlaka mendil kullanmaları ve sonrasında da atmalarını gerektiğini öğretin. Hapşırma ve öksürme sırasında mutlaka mendil kullanmalarını, sonra bunu atmalarını sağlayın.
Parkinson ve Alzheimer gibi hastalıkların nasıl etkileyeceğini henüz bilmiyoruz. Bu hastalara normal yaşlı popülasyon gibi yaklaşmak uygun görünüyor. Ancak Miyastenia Gravis ve Multipl Skleroz (MS) gibi bağışıklık sisteminin hastalıkları için immünosüpresif ilaçlar (bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar) alan ve problem gelişme riski daha yüksek olabilecek hastalar için hızla çalışmalar yapılıyor. Bu grup hastaların korunması daha da önem taşıyor. MS hastalarının çoğunda, tedaviye devam etmenin faydaları COVID-19 ile ilgili endişeler nedeniyle MS tedavisini durdurma risklerinden daha ağır basacaktır.

COVID-19’un, ateş, öksürük, anoreksi ve ishal gibi tipik belirti ve bulguları olmayan bazı hastalar, sadece nörolojik bulgularla COVID-19 enfeksiyonunun başlarında hastaneye başvurabiliyor (ortalama süre 1-2 gün). Ani inme tablosu ile acile başvuran, daha sonra yapılan akciğer BT ile COVID-19 tanısı alan 2 hasta yayını bulunmatadır. Ayrıca ateş ve baş ağrısı olup başlangıçta muayenesi, rutin kan testleri ve akciğer BT’si normal olduğu için, COVID-19 tanısı dışlanarak nöroloji servisine kabul edildikten birkaç gün sonra, öksürük, boğaz ağrısı başlayan ve kan sayımında düşük lenfosit sayısı ve akciğer BT’sinde buzlu cam görünümü geliştiği için tipik COVID-19 tanısı alan hasta yayınları da vardır. Bu nedenlerle, COVID-19 salgını döneminde, nörolojik belirtileri olan hastaları görürken, gecikmiş tanı veya yanlış tanı ve bulaşmanın önlenmesini önlemek için, doktorlar COVID-19 enfeksiyonunu ayırıcı bir tanı olarak düşünmelidir. Şiddetli veya hafif COVID-19 enfeksiyonu ile birlikte nörolojik belirti ve bulguları olan hastaların laboratuvar bulgularında anlamlı bir fark yoktur. Sadece kas hasarı olan hastalarda kreatin kinaz (CK) düzeyleri anlamlı olarak yüksektir. Kas hasarı olan hastalarda ayrıca nötrofil sayısı artışı, lenfosit sayısı düşüklüğü, CRP ve D-dimer düzeylerinde daha fazla artış var. Ek olarak, kas hasarı olan hastalarda daha fazla karaciğer ve böbrek anormallikleri dahil çoklu organ hasarı oluyor.

Nörolojik tutulumu olan hastaların ortalama yaşı 52.7 yıl (görece daha genç hastalar) ve Erkek/Kadın oranı 2/3. Yani kadınlarda daha sık. İnme görülme oranı, COVID-19’lu hastalarda normalden yaklaşık 3-6 kat daha fazladır. Akut inme, ciddi enfeksiyonu olan hastaların % 6’sında (özellikle yaşlı, hipertansiyon, diyabet, kronik akciğer hastalığı ve obezite gibi risk faktörleri olan hastalarda) görülüyor. Amerikan Hematoloji Derneği tarafından COVID-19 ile ilişkili koagülopati (pıhtılaşma bozukluğu) tanımlanmış bir durum, sıklıkla bacaklarda ve akciğerde toplar damar tıkanması olarak görülüyor ve pıhtı atmaya bağlı atar damar tıkanıklıklarına da neden olabiliyor. Merkezi sinir sistemi belirti ve bulguları hastaların % 24.8’inde,
Periferik sinir sistemi (beyin ve omurilik dışı sinir sistemi) belirti ve bulguları hastaların % 8.9’unda
Kas-iskelet sistemi belirti ve bulguları hastaların % 10.7’sinde var.

Nörolojik belirti ve bulgular ciddi olgularda daha sık görülüyor. Ciddi COVID-19 enfeksiyonu olan olguların % 46-84’ü nörolojik belirti ve bulgular gösteriyor. Bu problemlerin iyileşme sonrasında da devam ettiği görülüyor. Ancak hafif enfeksiyonu olan olgularda da nörolojik belirti ve bulgular olabildiği gibi, hiç enfeksiyon bulgusu olmayan hastalarda da ilk bulgular nörolojik olabiliyor. Öte yandan, her COVID-19 enfeksiyonunda nörolojik bulgu olmuyor.

Solunum yolu virüslerinin, sinir sistemini tutmasının ortak bir özellik olduğu zaten bilinmektedir. Grip, kızamık ve nezle virüslerinin hepsi, beyni veya diğer sinir sisteminlerini enfekte edebilir ve nörolojik hastalığa neden olabilir. COVID-19, bilinen bir zatürre virüsü olan corona virüsünün yeni bir mutant şeklidir. Virüs, sinir sistemini direk istila edebilir (hücrelere girmek için kullandığı ACE2 ve DPP4 reseptörleri sinir ve kas hücrelerinde de yer alır)
Virüsün neden olduğu yangısal olaylar, nörolojik sistemlerde ikincil hasara neden olabilir
Özellikle solunum ve kalp sistemleri üzerindeki etkiler, kanın oksijenlenmesini bozar ve beyinde oksijensiz kalmaya bağlı etkilere neden olabilir
Virüs enfeksiyonu ve inflamasyonu, kanın damarlar içinde pıhtılaşmasına neden olarak, beyinde (inme) veya diğer sinir ve kas dokularında enfarktüse neden olabilir
Diğer solunum virüslerinde olduğu gibi sinir uçlarından girerek (en sık burundaki koku sinirlerinden) sinir içinden taşınabilir Retrograd nöronal yol, zona ve uçuk virüsü bu yolu en sık kullanan virüslerdir.
Tüm bunların yanında, virüsle mücadele sırasında kullanılan ilaçlar da sinir sistemini etkileyerek nörolojik belirti ve bulgulara neden olabilir.
Nörolojik belirtiler 3 kategoriye ayrılıyor: Merkezi sinir sistemi belirtileri: Baş dönmesi, baş ağrısı, bilinç bozukluğu, inme, dengesizlik ve nöbet, uyku bozuklukları Periferik sinir sistemi belirtileri: Tat bozukluğu, koku bozukluğu, görme bozukluğu ve sinir ağrısı, Guillain-Barré sendromu
İskelet kası hasarlanması belirtileri: Yaygın kas ağrısı, kramplar, yaygın güçsüzlük. Mevcut durumda bildirilen en yaygın belirti ve bulgular baş ağrısı (% 13.1), baş dönmesi (% 16.8), bulantı ve kusma (özgül değil). Koku (% 5.1) ve tat (% 5.6) bozuklukları (özgül belirtiler) en sık görülen erken nörolojik bulgulardır. Önemli bir nokta da, bazı nörolojik tutulumların bilinç bozukluğu olan hastalarda bilinememesidir. COVID-19 enfeksiyonu sırasında bilinci bozuk veya kapalı bir hastada bir ensefalopati (beynin işleyişinin etkilendiği bir hastalık) söz konusudur. Ancak beyinde sürekli epileptik aktiviteye bağlı koma (non-konvulsif status epileptikus) kesinlikle fark edilmeyebilir. Bu durumun anti-epilepik tedavi yapılmadan düzelmesi çok zor olduğundan, bilinç bozukluğu olan hastalarda zamanında tanı koymak için EEG izlemesi yapılması gerekir. Doç. Dr. Burcu Örmeci

Salgının başlangıcından bu yana yapılan çalışmalarda, hastaların yaklaşık üçte birinden fazlasında nörolojik belirti ve bulgular olduğu artık belirlendi. Ancak bu sayı çok daha yüksek olabilir. Bazı hastalar tipik ateş, öksürük veya solunum sıkıntısı üçlemesinin aksine, koku veya tat alma duyusu kaybı, kas ağrısı ve inme gibi özgül nörolojik belirtiler veya baş ağrısı, bilinç bozukluğu, baş dönmesi veya nöbet gibi özgül olmayan nörolojik belirtilerle hastaneye başvurabiliyor. Ayrıca tüm klinik veriler elektronik tıbbi kayıtlardan elde edildiğinden, tat ve koku bozukluğu gibi hafif belirti ve bulgular göz ardı edilebiliyor. Hastalarda nörolojik belirti ve bulguların saptanması, ancak bu durumların farkında olunmasıyla ve araştırılmasıyla mümkün. Mevcut şartlarda nörolojik belirti ve bulgularının göz ardı edilmesi muhtemel. COVID-19 Koronavirüs salgını döneminde, nörolojik belirtileri olan hastaların gecikmiş veya yanlış tanısından kaçınmak, hastalığın yayılmasını önlemek ve tedavi etme şansını kaybetmemek için COVID-19 hastalığının göz önünde bulundurulması gerektiği anlaşılmıştır.

Ellerinizi dışarıda bulunduğunuz sürede el antiseptiği veya kolonya ile ara sıra ovalayın.
– Kalabalık yerlerden mümkün olduğunca uzak durun.
– Zorunlu olmadıkça toplu taşıma araçlarıyla seyahat etmeyin.
– AVM, sinema gibi yerlere gitmeyin. Sosyal amaçlı toplantılara katılmayın. Sosyal ilişkilerinizde mesafeyi koruyun.
– Öksürüp hapşırırken diğer insanlara bulaştırma olasılığına karşı hijyen kurallarına dikkat edin.
– Tek kullanımlık kağıt mendil veya peçetelere öksürün ve bunları çöp kutularına atın.
– Acil olmayan hafif hastalıklarınız için hastanelere gitmeyin.
– Halsizlik, yorgunluk, baş ağrısı gibi belirtiler bu hastalık için bile şüpheli ancak hafif şikayetleriniz için hastanelere gitmeyin evinizde ev halkıyla yakın temastan kaçınarak ve kişisel eşyalarınızı (diş fırçası, tabak, kaşık, havlu vb.) ayırarak kendinizi evde takip edin.
 
Cep telefonlarınızı en az günde iki kere (3-4 saat aralıkla da olabilir) mutlaka kolonyalı mendille silin.
 Alışverişe gitmeden önce ihtiyaç listenizi belirleyin. Bu sayede zaman kaybetmeden ihtiyaçlarını alabilir, mekân ve kişilere bağlı bulaş riskinizi azaltabilirsiniz.
• Herhangi bir solunum yolu hastalığınız varsa markete gitmeyin. Birinden destek isteyin ya da online alışverişi tercih edin. 60 yaş üzerindeki kişilerin de tek başına alışverişe gitmesine izin vermeyin.
• Alışverişe mümkün olduğunca tek kişinin gitmesini sağlayın.
• Mümkünse en az 2 gün önce kullanıp havalandırdığınız bez alışveriş torbalarını tercih edin.
• Özellikle son dönemlerdeki ülkemizdeki vaka artış sayısını da göz önünde bulundurarak önleminizi artırın ve markete giderken mutlaka maske takın.
• Alışverişe mümkün olduğunca marketin daha tenha olduğu saatleri tercih edin. Düzenli temizliğinin yapıldığı marketlerden alışveriş yapmaya dikkat edin ve mutlaka maske takın.
• Alışverişe başlamadan önce mutlaka elinizi ve kullanacağımız market arabası ya da sepetin sapını dezenfekte edin.
• Satın alacağınız ürünleri önce gözünüzle belirleyin sonra sepetinize ekleyin.
• Bulunduğunuz reyondaki kişilerle aranızdaki iki metrelik mesafeyi koruyor. Mümkünse aynı anda aynı raftan alışveriş yapmayın.
• Satın aldığınız ürünleri, ihtiyacınız yoksa ve mümkünse bir süre havalanmasını sağlayın. Poşetleri hiçbir şekilde mutfağın içine sokmayın. Sonrasında mutlaka ellerinizi su ve sabunla yıkayın.
• Ürünleri ayırmadan mutfağınızda tezgahınızı bir dezenfektan ile temizleyin ve bu alana sadece temizlediğiniz ürünleri ayırın.
Virüs karton kutuların üzerinde 24 saate yakın kalabildiği için mümkünse ürünleri karton ambalajından çıkarak saklayın. Cam ya da plastik gibi yıkanabilir ambalajları yıkayın, diğerlerini sabunlu bezle sildikten sonra yerleştirin. Poşetli ekmekleri ambalajından çıkarın.
• Sebzelerinizi el değmeden buzdolabına açık olarak ya da temiz bir buzdolabı poşetine koyarak yerleştirin. Meyveleri sirkeli suda beklettikten sonra tek tek ve ovalayarak yıkayın.
• Online yaptığınız siparişlerinizde paketlerin kesinlikle evin içine almayın.
• Dışarıdan yemek sipariş ettiğinizde paketlere eliniz değmeden ürünü, yemeği çıkarın. Mutlaka ısıttıktan sonra tüketin.
• Derin dondurucular virüsü öldürmek için güvenli ortamlar olmadığı için dondurulmuş ürünleri tercih etmeyin. Satın alırsanız da mutlaka ambalajından çıkarın ya da dondurma gibi ambalajlı ürünleri yıkayın.
• Tüm işlerler bittikten sonra ellerinizi su ve sabunla dezenfekte edin.
“Eldiven kullanımını aslında önermiyoruz. Çünkü eldiven, kullananlara bir güven duygusu veriyor. Eldivenle bir yerlere dokunduktan sonra elinize, yüzünüze, gözünüze dokunduğunuzda; eğer eldivenle dokunduğunuz yerde sizi hastalandıracak kadar virüs partikülleri varsa onları direkt alıyorsunuz. O eldivenler de dışarıya atılıyor. Bu yüzden mümkünse eldiven kullanmayın. Cerrahi maskeleri de sadece kronik hastalığı olan hastalar, kapalı yerlere girerken kullanabilirler. Maskenin üzerine elinizi dokundurup başka bir yere de elinizi dokundurursanız, aynı şekilde kontaminasyon riski var. Maskeyi çıkarırken iplerinden çıkarıp, atarken de mümkünse yanlarından kapatın. Dışarı çıkarken maske kullanıyorlarsa yanlarında bir poşet taşısınlar ve çıkartınca onun içine koysunlar ya da hastaneden çıkıyorlarsa hastane çıkışlarında mutlaka tıbbi atık kutuları bulunuyor, o tıbbi atık kutularına atmalarını öneriyoruz. Çünkü bu maskelerde olan mikroorganizmaların üstünde ne kadar virüs var ve bu virüs yükü bunu tutan kişiyi kontamine edecek mi, etmeyecek mi diye bir bilgimiz yok. Biz sürekli hijyen ve temizlik kurallarına uyalım diyoruz ama kendimizi korurken toplumda bizim için çalışan, temizlik yapan insanları enfekte etme riskiyle karşı karşıya kalıyoruz.” Yere atıldığı zaman, atılan maskenin üzerinde yeterli miktarda virüs yükü varsa tutan kişiyi kontamine edebilir ve hastalandırabilir. Bu yüzden hastaysanız, hasta olduğunuzu düşünüyorsanız ya da Covid-19 şüphesi taşıyan bir kişiyle aynı evde yaşıyorsanız ve dışarı çıkıyorsanız maske takabilirsiniz ama çıkardıktan sonra kesinlikle yola direkt atmayalım. Sonuçta evlerinizden çıkıyorsunuz, lütfen mümkünse bir poşet alıp o poşetin içine atın. Atarken de yanlarından içe doğru kapayıp öyle atalım. Çünkü böylece içerideki virüs partiküllerini en azından dışarıya bulaştırmamış oluyorsunuz. Kesinlikle kapalı çöp kutularına atalım. Sokaklarda, ben de bazen maske ve eldiven görüyorum. Biz hep ‘evden çıkmayın, toplumu koruyalım, hijyen kurallarına uyalım’ diyoruz ve bunu yapmaya çalışıyoruz ama ortalıktaki bu görüntü gerçekten bizim için toplum sağlığını korumak açısından çok ciddi risk olacaktır.
Salgından korunmak isteyen birçok vatandaş da önlem amaçlı maske ve eldiven kullanmaya başladı. Koronavirüs vakalarının sayısı artmaya devam ederken, salgın için önlem amaçlı takılan eldiven ve maskelerin sokaklarda yerlere atılması dikkat çekti. Kullanılmış maske ile eldivenlerin en çok toplu taşıma durakları çevresinde yere atılmış olduğu görülürken, atık olan bu ürünler koronavirüs salgınının olduğu bir dönemde hijyen açısından da tehlike yaratıyor.

Yiyeceklerle korona virüs bulaşmaz çünkü midemizdeki asit korona virüsün ölmesine yol açar. Dolayısıyla sebze ve meyveleri bu şekilde temizlenmesi çok fazla önerilmiyor. Sadece suyla sürterek yıkamak yeterlidir. Ancak bunları yıkadıktan sonra da ellerin su ve sabunla en az 20 saniye yıkanmasi gerekli. Aksi takdirde bu yiyeceklerin üstünde korona virüs varsa ellerimizi ağzımıza ya da yüzümüze sürdüğümüzde bulaşma ihtimali var… “antibiyotiklerin  virüslere etkili olduğu bilgisi yanlış, antibiyotikler sadece bakterilere etkili ilaçlardır”.  El dezenfeksiyonunda kullandığımız alkol ve klor spreyleri yüzeyleri ve elimizi temizlemek için kullanılabilir. Bunları yutmak ya da ağza sıkmak söz konusu olamaz. Sarımsak yemenin de Covid 19’dan korunmada faydası olduğuna dair bir kanıt bulunmuyor.
 Bu virüsle ilgili bilgilerimiz şu an için çok yeterli değil. Antikorlar bakteri ya da virüslere karşı vücudun oluşturduğu bir yanıt ancak Covid 19 enfeksiyonuna karşı koruyuculuk süresi net olarak bilinmiyor. Antikor düzeyi ile koruyuculuk arasındaki ilişki de tam olarak açıklanabilmiş değil. Antikor (IgG antikoru pozitif) testinin pozitif olması sadece hastalığı geçirmiş olduğumuzu gösterir. Ancak yeniden hasta olmaktan koruduğunu gösteren yeterli bir kanıt henüz bulunmamaktadır. Bazı antikor testleri yeni koronavirüs ve diğer koronavirüslerle “çapraz reaksiyonlar” verebilir; geçirilmiş olan gribal enfeksiyon sonucunda da test pozitif olabilir. Açık alanlarda dahi maske kullanılmaması ve sosyal mesafeye uyulmaması sonucunda bulaş olabilir. Asemptomatik taşıyıcının maske kullanmaması durumunda sosyal mesafeye de dikkat edilmezse bulaş kaçınılmaz olabilir. Fiziksel mesafeye dikkat edilmediğinde ve karşılıklı iki kişiden birinin maske takmaması durumunda bulaş olasılığı yüzde 5 iken, her iki kişinin maske takması ve fiziksel mesafeye uyması durumunda bulaş riski olmayacaktır. Virüsün damlacık yoluyla ve yakın temasla bulaştığı gerçeğinden yola çıkarak her bireyin maske kullanması ve fiziksel mesafeye dikkat etmesi ve uyum göstermesi bulaşın yayılımının önüne geçecektir.
Koronavirüsün havada uzun süre dolaşamayacağı bilinmektedir. Virüsü taşıyan birinin öksürmesi, aksırması ya da hapşırması sonucunda oluşan damlacıklarla yayılabiliyor. Biliyoruz ki bu damlacıklar ağır ve havada uzun süre salınamıyor ve yere çöküyor. Bu nedenle rüzgâr çok fazla risk faktörü değil. Ancak virüs, rüzgârla bir takım yüzeylere düşüp de yapışırsa ve o yüzeylere dokunulmasından sonra ellerle yüz, burun ve ağza dokunulması risk oluşturuyor. Korona virüs bulaşında kontakt lens kullanımı gözlüğe göre daha fazla risk taşıyor. Ancak kesin bir kanıt yine de bulunmuyor. El hijyenine dikkat edilmediğinde gözde enfeksiyona neden olabilir. Bundan dolayı kontakt lens kullananların bu dönemde el hijyenine daha fazla dikkat etmesi gerekiyor. Prof. Dr. Pınar Çıragil,

Şu an için hastalığı tedavi edecek herhangi bir antiviral ilaç yoktur. Diğer viral enfeksiyonların tedavisinde kullanılan antiviral ilaçlar Coronovirüs enfeksiyonlarının tedavisinde de denenmiş ancak etkili bir sonuç elde edilememiştir. Şu an için tedavi semptomatik olup, yatak istirahati, bol sıvı tüketimi ve günlük alınması gerekli kalorinin alınması vücut direnci açısından gereklidir. Zira hastalığı tedavi edecek olan vücut direncidir.

2019 nCoV enfeksiyonu da mevsimsel gripte olduğu gibi yaşlı hastalarda ya da hangi yaşta olursa olsun altta yatan kronik kalp hastalığı, akciğer hastalığı, kronik böbrek ve karaciğer hastalığı olanlarda daha ağır ve hayatı tehdit eder nitelikte seyretme eğilimindedir. Şu anki bilgiler çerçevesinde hastalığın nasıl ve ne hızda seyredebileceği konusunda kesin bir kanıya varmak mümkün değildir. Ancak buna ilişkin çalışmalar devam etmektedir. Daha önce hastalığın görülmediği bölge ya da ülkelerde de hastalık görülmeye başlayabilir. Hatta hasta sayısı belirgin artabilir ancak bu durum hastalığın daha şiddetli ya da daha yüksek oranda ölüm hızı ile seyredeceği anlamı taşımaz.

Coronavirüs’ler insanları ve çok çeşitli hayvan türlerini enfekte edebilen RNA virüsleridir. İnsanlarda soğuk algınlığından pnömoni (zatüre)’ye kadar değişen çok çeşitli solunum yolu enfeksiyonlarına neden olurlar. Her yıl sonbahar ve kış aylarında Coronavirüs’ler, -35 oranında boğaz ağrısı, kuru öksürük, burun akıntısı, halsizlik ve yorgunluk ile seyreden soğuk algınlığına yol açarlar. Enkübasyon süresi 3-5 gün olup, bu tür Coronovirüs enfeksiyonlarında hastalık 4-6 gün içerisinde kendi kendini sınırlar ve hastalar hızla iyileşirler. Olguların çok az bir kısmında ve özellikle risk grubunda ise pnömoni gelişebilir.

COVID-19’un en yaygın semptomları ateş, yorgunluk ve kuru öksürüktür. Bazı hastalarda ağrı ve sızı, burun tıkanıklığı, burun akıntısı, boğaz ağrısı veya ishal olabilir. Bu semptomlar genellikle hafiftir ve yavaş yavaş başlar. Bazı insanlar enfekte olur, ancak herhangi bir semptom görülmez ve kendilerini kötü hissetmezler. Çoğu insan (yaklaşık% 80) özel tedaviye ihtiyaç duymadan iyileşir. COVID-19 virüsünü alan her 6 kişiden yaklaşık 1’i ağır hastalanmakta ve nefes almakta güçlük çekmektedir. Yaşlı insanlar ve yüksek tansiyon, kalp problemleri, diyabet gibi altta yatan tıbbi sorunları olanların ciddi hastalık geliştirme olasılığı daha yüksektir. Hastalığa yakalanan insanların yaklaşık % 2’si ölmüştür. Ateş, öksürük ve nefes almada zorluk çeken insanlar mutlaka tıbbi yardım almalıdır.
1-3. gün corona belirtileri
Soğuk algınlığı ve gribe benzeyen belirtiler ortaya çıkar.
Hafif ateş ve boğaz ağrısı görülebilir.
Bağışıklık zayıfsa mide bulantısı ve ishal görülebilir.
4.gün corona belirtileri
Boğaz ağrısı şiddetlenir.
Ses boğuklaşır. Yeme ve içmede zorluk yaşanabilir.
Hafif baş ağrısı ile birlikte ishal başlar.
5.gün corona belirtileri
Boğaz ağrısı şiddetlenir.
Yeme ve içme oldukça ağrılı bir hale gelir.
Vücudu ve uzuvları hareket ettirmek sancılı olur.
Eklem ağrıları görülür.
6.gün corona belirtileri
Kuru öksürük başlar.
Konuşurken yutkunurken boğaz ağrısı şiddetlenir. Şiddetli bitkinlik başlar. Mide bulantısı artar.
Zaman zaman nefes almada zorluk yaşanır.
İshal ve kusma şiddetlenir.
7.gün corona belirtileri
Ateş 38 dereceye yükselir.
Öksürük ve balgam çok şiddetlenir.
Vücut ve baş ağrılarıyla birlikte kusma çok şiddetli bir hale gelir.
8.gün corona belirtileri
Soluk alıp vermek çok güç bir hale gelir.
Göğüs bölgesi çok ağır olarak hissedilir. Öksürükle birlikte baş ve eklem ağrıları son derece artar.
Vücut sıcaklığı 38 derecenin üzerine çıkar.
9.gün corona belirtileri
Tüm belirtiler şiddetle artar.
Yüz veya dudaklarda mavileşme görülür.
Öksürük ve balgam çok şiddetlenir.
Vücut ve baş ağrılarıyla birlikte kusma çok şiddetli bir hale gelir.
Belirtisiz olgular olabileceği bildirilmekle birlikte, bunların oranı bilinmemektedir. En çok karşılaşılan belirtiler ateş, öksürük ve nefes darlığıdır. Şiddetli olgularda zatürre, ağır solunum yetmezliği, böbrek yetmezliği ve ölüm gelişebilmektedir. Hasta bireylerin öksürmeleri aksırmaları ile ortama saçılan damlacıkların solunması ile bulaşır. Hastaların solunum parçacıkları ile kirlenmiş yüzeylere dokunulduktan sonra ellerin yıkanmadan yüz, göz, burun veya ağıza götürülmesi ile de virüs alınabilir. Kirli ellerle göz, burun veya ağıza temas etmek risklidir. Ateş, Öksürük, Nefes darlığı ya da nefes alma güçlüğü, Üşüme, Üşümeyle birlikte tekrar eden titreme, Kas ağrısı, Baş ağrısı, Boğaz ağrısı, Tat ve koku alma kaybı.
Sigara kullanımı ile Alzheimer hastalığı arasındaki ilişki son yıllarda çok ilgi çekmiştir. Günümüzden 10-15 yıl önce yapılmış olan bazı çalışmalarda sigara içenler arasında Alzheimer hastalığına yakalananların daha az olduğu dikkat çekmiştir. Bu bulguya dayalı olarak da sigara içmenin Alzheimer hastalığına karşı koruyucu etki yaptığı görüşü benimsenmiştir. Ancak sonradan bu bulgu üzerinde biraz düşünüldüğünde konunun bir başka yönü üzerinde durulmaya başlanmıştır. Alzheimer hastalığı olduk- ça ileri yaşlarda ortaya çıkan bir hastalıktır. Oysa sigara içenler genellikle daha erken yaşlarda bir sağlık sorunu nedeniyle hayatını kaybederler. Bu nedenle sigara içenlerin büyük bir bölümü Alzheimer hastalığının ortaya çıkacağı ileri yaşlara kadar ulaşmazlar. Sigara içmeyen kişiler sigara içenlerden daha uzun süre yaşadıkları için ileri yaşlara kadar ulaşabilirler. Bunun sonucu olarak da Alzheimer hastaları arasında sigara içmeyenler çoğunlukta olarak karşımıza çıkar. Bu düşünceye dayalı olarak yapılan geniş çaplı çalışmalar sonucunda sigara kullanımının Alzheimer hastalığına karşı herhangi bir koruyucu etkisi olmadığı ortaya konmuştur. Hatta bazı çalışmalarda Alzheimer hastalığı ve diğer demans durumlarının sigara içenler arasında daha fazla olduğu şeklinde bulgular ortaya konmuştur.

Sigara ile algılama bozukluğu ilişkisi yalnızca yaşlılıkta ortaya çıkan algılama kusurları konusunda değil çocukluk yaşlarında da kendini göstermektedir. Sigara dumanından pasif olarak etkilenen 9-12 yaşlar arasındaki çocuklarda dil öğrenme yeteneğinin zayıfladığı ortaya konmuştur. Gebelik sırasında anne sigara içmişse doğumdan sonra bebeğin zeka gelişmesi daha yavaş olmuştur. Sigara içen annelerin dünyaya getirdikleri bebeklerin daha agresif (saldırgan) olduğu ve büyüdüklerinde sigara ve ilaç alışkanlığı edinme olasılıklarının daha fazla olduğu, bu çocuklarda zeka geriliğinin daha fazla olduğu ortaya konmuştur.

Sigara içilmesi beyin damarlarında hasar meydana getirdiği için beyin yeterince kan alamaz ve bu nedenle beyin işlevleri zayıflar. Bu durum hafıza ve algılama işlevlerinde bozulma şeklinde kendini gösterebilir. Bir çalışmada algılama düzeyleri tespit edilen 889 yaşlı kişi bir yıl izlendikten sonra algılama durumları yeniden değerlendirildiğinde, sigara kullananlarda hafıza ve algılama fonksiyonunun sigara içmeyenlere göre daha fazla bozulmuş olduğu saptanmıştır. Bu yüzden yaşlı kişilerin sigara içmekten özellikle kaçınmaları gereklidir. Bir başka çalışmada Japonya’dan ABD’ye göç etmiş olan 3429 kişi izlenmiş, sonuçta sigara içenlerde algılama yeteneklerinin daha fazla bozulduğu ortaya konmuştur. Çalışma süresi içinde sigarayı bırakmış olanların algı yeteneklerindeki bozulma da az olmuştur. İngiltere’de yapılan ve 43 ile 53 yaşlar arasındaki kişilerin incelendiği bir çalışmada isim hatırlama ve görülen nesneyi hatırlama konusundaki algı düzeylerinin sigara içenlerde daha erken bozulduğu sonucuna ulaşılmıştır. Algılama bozulmasının içilen sigara miktarı arttıkça daha fazla olduğu da belirlenmiştir.
Sigara içilmesi ile damar sertliği arasında ilişki olduğu bilinmektedir. Başta karbon monoksit olmak üzere sigara dumanı içinde bulunan çeşitli kimyasal maddeler damarların yapısını bozar ve zaman içinde damar sertliği (ateroskleroz) gelişmesine yol açar. Damar sertliği beyin damarlarında da olabilir, bunun sonucunda beyin damarlarında daralma, tıkanma veya kanama şeklinde sorunlar ortaya çıkabilir. Dünyada beyin damar hastalığı sıklığı incelendiğinde, sigara kullanımının yaygın olduğu ülkelerde beyin damar hastalığı sıklığının daha fazla olduğu dikkat çekmektedir. Örneğin Kanada, Singapur gibi ülkelerde sigara içilme sıklığı çok düşüktür, bu ülkelerde beyin kanaması da azdır. Buna karşılık Romanya, Rusya, Bulgaristan gibi ülkelerde hem sigara içme sıklığı hem de beyin kanaması nedeniyle olan ölümler daha fazladır.
Sigara içilmesi bir tür bağımlılık olduğuna göre, sigaranın bırakılması için bağımlılığın tedavi edilmesi gerekmektedir. Sigara içenlerde iki türde bağımlılık söz konusudur. Bunlardan bir tanesi nikotin bağımlılığıdır, diğeri ise sigara içilmesi ile ilgili bazı davranışsal özellikler ve alışkanlıklardır. Bunlardan nikotin bağımlılığı gerçek anlamda bir madde bağımlılığıdır. Madde bağımlılığından kurtulmak için çoğu kez tıbbi destek almak gerekir. Bu amaçla sağlık kuruluşlarına başvurmak doğru yaklaşımdır. Sağlık kuruluşlarında nikotin bağımlılığının düzeyi ile ilgili değerlendirmeler yapılır ve her kişi için ayrı, kişiye özel bir tedavi planı uygulanır. Sigara içme davranışı ile ilgili özellikler, bazı ortamlarda ve durumlarda sigara içme arzusunun uyanmasıdır. Örneğin yemek yedikten sonra veya çay-kahve içerken sigara içilmesi, ya da sigara içen bir arkadaş ile birlikte olunduğu zaman sigara içme arzusu duyulması gibi. Bu tür davranışsal özelliklerin çözümü biraz daha kolaydır, zira sigara içen arkadaşlar yerine sigara içmeyen kişilerle arkadaşlık yapmak veya sigara içme çağrışım yapacak çay-kahve gibi içecekler yerine su içmek veya bir spor etkinliğine katılmak gibi yaşamda yapılacak bazı düzenlemelerle sigaradan uzak kalmak mümkün olabilir.

Sigara ve beyin arasındaki ilişki konusundaki diğer yön ise, sigara kullanımının bir tür bağımlılık olması ve beyin ile bu yönde ilişkili olması konusudur. Sigara içen kişilerde sigara dumanında bulunan nikotin hızla, saniyeler içinde beyine ulaşır, beyinde bazı hormonların salınımına yol açar. Bu hormonların bir kısmı insanda haz ve mutluluk duyusu yaratan hormonlardır. İnsanların bu haz duyusunu arar hale gelmesi ile nikotine, dolayısı ile sigaraya bağımlılık meydana gelmiş olur. Bu durumda kişi aralıklarla sigara içme gereksinimi duyar. Aslında bütün sigara tiryakileri bir tek sigara içerek bu alışkanlığı edinmişlerdir. Sigara içmeyi bir kez deneyen 4 kişiden 3 tanesi sigara bağımlısı haline gelmektedir. Sigara bağımlılığından kurtulma bakımından bağımlılık mekanizmasının iyi anlaşılmış olmasının önemi vardır. Öte yandan sigara içmenin depresyon, şizofreni gibi hastalıklar üzerinde olumlu bir etkisi söz konusu değildir. Bu tür ruhsal sağlık sorunu bulunan kişilerde bağımlılık tedavisinin daha güç olduğu da akılda tutulmalıdır.

Sigara ile beyin ilişkisi birkaç yönden ele alınabilir. Bir yön, sigara kullanımının neden olduğu beyin hastalıkları konusudur. Bu konu içinde beynin damar hastalıkları, beyin kanamaları gibi beyindeki organik bazı sağlık sorunları ele alınabildiği gibi, bazı ruhsal hastalıkların sigara kullanımı ile ilişkisi, hatta hafıza fonksiyonları ile sigara kullanımı arasındaki ilişkiler akla gelebilir. Son yıllarda sigara kullanımı ile Alzheimer hastalığı arasındaki ilişkiler ilgi çekmiş, bu konuda pek çok çalışma yapılmış ve konu açıklığa kavuşturulmuştur.
Sigara kullanımı ile depresyon ve Alzheimer hastalığı arasında da ilişkiler vardır. Depresyon ile olan ilişki iki yönde de olabilir, yani sigara içen kişiler arasında depresyon daha sık görülür. Öte yandan depresyondaki kişiler daha fazla sigara içme eğilimindedir. Sigara içen kişilerde Alzheimer hastalığının daha sık görüldüğü yönünde de bilgiler giderek artmaktadır. Sigaranın yol açtığı bütün bu sorunlardan korunmak için sigaradan uzak durulması çok önemlidir. Sigara içmeyenler hiç içmemeli, içmekte olanlar da en kısa zamanda bu zararlı davranıştan uzaklaşmalıdır.
Sigara bağımlılık yapıcı bir maddedir. Sigara içenlerdeki bağımlılık, sigara dumanı içinde bulunan nikotin hızla beyine ulaşarak haz duyusu meydana getirir. Bir süre geçince kişi nikotinin haz duyusunu arar hale gelir ve sigara içmeye yönelir. Sigara ile beyin arasındaki ilişkinin diğer boyutu ise, beyin ve sinir sistemini de sigaranın neden olduğu hastalıklardır. Sigara genel olarak damar sisteminde bozukluğa yol açtığına göre, beyindeki damarlarda da sigaranın olumsuz etkileri görülür. Sigara içinde damar tıkanması, beyin kanaması, felç (inme) türü rahatsızlıklar daha sık görülür. Beyin damarlarında daralma olduğundan beyin işlevleri zayıflar, düşünme ve hafıza fonksiyonlarında da bozulma olur. Prof.Dr.Nazmi Bilir

Beyin insan vücudundaki en önemli organlardan birisidir. Sigara ile beyin ve sinir sistemi hastalıkları arasındaki ilişki iki açıdan önemlidir. Bunlardan birisi sigaranın bağımlılık yapıcı etkisi, diğeri de sigara içilmesi durumunda beyinle ilgili olarak ortaya çıkan sağlık sorunlarıdır.

Uzun yıllar, vitamin C,E ve betakaroten gibi anti-oksidanlanların (serbest radikal adı verilir ve sağlıklı hücrelere hasar veren bazı maddeleri yok ederler) beynin sağlıklı kalmasına yardımcı oldukları ve belleği güçlendirdikleri düşünüldü. Son bulgular ise çelişkili. Anti-oksidanların yaşa bağlı unutkanlığa olumlu etkisinin olabileceği, ancak Alzheimer hastalığı üzerine etkisinin olmadığı düşünülmektedir. Bu sebeple eğer altta yatan başka bir hastalık ve ilâç kullanımı yoksa (kanamaya yatkınlık ve karaciğer hastalığı gibi…) bu vitaminlerin kullanımı düşünülebilir.

Meyve ve sebze, sağlıklı yağlardan (balık, zeytinyağı, ceviz, badem gibi) ve tam tahıldan zengin diyet; damar yapısını sağlıklı ve temiz tutarak beyni farklı hasarlanmalardan korumaktadır. Belleğe atılan bilgilerin yerleşmesi ve bütünleşmesi için iyi bir gece uykusu şarttır. Çalışmalar 6-8 saat arası gece uykusunun ideal olduğunu göstermiştir. Ama uyku kalitesi de en az süre kadar önemlidir. Çalışmalar, sigara içenlerin yüzleri ve isimleri içmeyenler kadar iyi hatırlamadığını göstermiştir.
Stresin etkisi: Bilim insanları uzun süreli stresin beyin üzerinde kalıcı etkisinin olduğunu ve fonksiyon kaybı yaptığını buldular. İnsan beyninde vücudun strese nasıl cevap vereceğini belirleyen bir bölüm vardır. Meselâ bu bölüm vücut için stresli bir durum belirlerse, kortizol (kortizon öncüsü) salgılanarak vücut “savaş ya da kaç” cevabına hazır hale getirilir. Uzun süreli stres ve kortizol salınımı, korku merkezi (amygdala) ile öğrenme-bellek merkezi (hipokampus) arasındaki bağlantıyı normal dışı arttırarak, bellek ve öğrenmeyi olumsuz etkiler.
Zihin egzersizleri: Yaşlı kişilerde sağlıklı bir beynin en önemli destekleyicilerinden birinin eğitim düzeyi olduğu gösterilmiştir. Hayat boyu beyni aktif tutmanın, zihnî gerilemeyi azalttığı gösterilmiştir. Bu tür aktiviteler sağlıklı beyin hücrelerinin gelişimini ve hücrelerin birbiriyle iletişimini arttırarak, hasara karşı bir yedekleme sistemi geliştirmektedir.
Egzersiz ve spor: Beyin sağlığı beden sağlığı ile birlikte gider. Hayatları boyunca düzenli spor yapan insanların 70-80’li yaşlarda daha berrak bir beyne sahip oldukları bilinmektedir. Bu olumlu etki nasıl olur? Akciğerler daha sağlıklıdır, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol ve felç gibi beyni olumsuz etkileyen hastalıklar daha az görülür. Uyku düzenini sağlar, kendine güveni arttırır. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Nihal Işık
https://youtube.com/watch?v=9R30petM1k0
Toplum sağlığını korumanın en etkili yolu, en temel yapı birimi olan aile sağlığını korumaktan geçer. Sanıldığının aksine birkaç küçük ama etkili yöntem ile aile sağlığını korumak mümkün. Aile sağlığını korumanın en etkili yollarında biri ev içerisinde kullanılan kişisel eşyaların ayrı kullanımıdır. Ülkemizde ortak kullanımın yaygın olduğu tırnak makası, havlu ve kulaklık gibi kişisel eşyaların ayrı kullanımı aile sağlığına büyük ölçüde katkı sağlayacaktır. Vücut temizliğiniz kadar, yaşadığınız evin ve odanın temizliği de aile sağlığı açısından oldukça önemlidir. Günde veya en fazla iki günde bir kere olmak üzere evinizi tamamen temizleyin. Yeterli ve dengeli beslenmek vücut direncinizi arttırır ve hastalıklara yakalanma oranınızı düşürür. Dolayısıyla düzenli, yeterli ve sağlıklı besinler tüketerek aile sağlığınızı koruyabilirsiniz. Buna ek olarak uyku düzeninize de dikkat edin.Tüm aile fertlerinin sık sık duş alması, el ve yüz temizliğine dikkat etmesi ve düzenli olarak tırnaklarını kesmesi aile sağlığını koruyacak bir diğer önlemdir. Aile sağlığınızın korumanın bir diğer yolu da düzenli spor yapmak veya çeşitli fiziksel aktivitelere katılmaktır. Bu sayede vücut direnciniz yükselecek ve bağışıklık sisteminiz kuvvetlenecektir. Aile sağlığınızı korumak için tükettiğiniz suyun yeterli PH değerinin yüksek olmasına dikkat edin. Ayrıca evinize küçük maliyetlerle kurabileceğiniz arıtma sistemleri ile aile sağlığınıza katkıda bulunabilirsiniz. Aile sağlığını korumanın bir temel yöntemi de evsel atıkların uzun süre bekletilmemesidir. Evsel atıklarınızı sık sık evinizin dışına çıkararak mikrop ve bakterilerin yayılmasını önleyeceğinizden tüm aile fertlerinin sağlıklı kalmalarına yardımcı olacağınızı unutmayın.
Aksi takdirde bu tehlikeli durumlar kilo artışına sebep olur ve kilo artışı sağlık sorunlarını da beraberinde getirmiş olur. Önemli olan psikolojik olarak dinç olmak ve kendimizi iyi hissetmektir. İyi düşünerek diğer sorunları da çözebilir ve sağlığımızı koruyabiliriz. Sağlığımızı korumak için beslenme ve sporun yanı sıra beynimizi de aktif tutmak için zihinsel aktiviteler de yapılabilir. Örnek verilecek olursa bulmaca çözmek, kitap, dergi okumak, iyi içerikli filmler izlemek, farklı spor dalları ile ilgilenmek, seyahat etmek ve fotoğraf çekmek gibi yeteneklerimize uygun ve sevdiğimiz aktiviteler ile sağlığımıza katkı sağlar ve daha iyi hissetmiş oluruz.

Sağlık için öncelikle tembel ve hareketsiz yaşam tarzından uzak durmalıyız. Fiziksel aktiviteye ve spor yapmaya devam etmeliyiz. Uyku düzenimizi ve bizim için yeterli olan saat aralığını belirlemeliyiz. Sağlıklı beslenmeye özen göstermeli ve her kategoriden yeteri kadar öğünlere paylaştırarak yemeliyiz. Sigara ve alkol sağlığımız için tehlikelerin başında gelmektedir ve bunlardan uzak durmalı ya da asla tüketmemeliyiz. Günümüz dünyasında stresli yaşamdan uzak durmak mümkün olmayabilir ama bu gibi durumlar için önlem almalı ve sakinleşmek için kendi yöntemimizi bulabiliriz.

Hayat boyu fiziksel ve psikolojik olarak bizi tehdit eden pek çok unsur ortaya çıkmaktadır. Zamanla sağlığımızı ciddi olarak bozmakta ve şiddeti de artmaktadır. Kişiden kişiye göre değişebilen bu durum bazı kişilerde sinsice etkilerini göstermektedir. Beyin sağlığını etkileyen unutkanlık, mide rahatsızlıkları, kalp hastalığı, diyabet ve tansiyon bunların başında gelebilir. Bu yüzden genetik bir hastalık varsa genç yaşta ya da sık sık doktora kontrol ettirilmeli. Hastalıkların temelinde büyük olasılıkla sağlıksız beslenme yatmaktadır. Abur cubur, sık sık tüketilen karbonhidrat ve düzensiz beslenme sonucunda hastalıklar baş göstermektedir.

Sağlık bedenimizin ve ruhumuzun esenlik içerisinde olması olarak nitelendirilir. Çoğu zaman ya iş temposundan ya da bize zor geldiğinden sağlığımızı önemsemiyoruz. Ancak ilerleyen zamanı dikkate alacak olursak sağlıklı ve dinç bir yaşam için çok geçmeden gerekli tedbirlerin alınması gerekir. Beyin sağlığı, bağışıklık sistemi, kalp sağlığı ve bizi oluşturan bütün sistemlerim sağlığını kazanmak ve korumak için azami dikkat etmeliyiz.

Özellikle 65 yaşı geçenler için zaten önemli bir korunma yöntemi olan zatürre aşısı, COVID-19 pandemisi nedeniyle sağlık gündemimizin ana maddelerinden biri haline geldi.
Nedeni malum, pandemide pek çok insanımızı akut akciğer iltihaplanması yani zatürre nedeniyle kaybettik. Zira yeni koronavirüsün en önemli özelliklerinden biri, onu diğer koronavirüslerden ayıran başlıca karakteri hızla akciğerlere yerleşme ve adeta boğulmaları andıran nefes darlıklarıyla karakterli ağır bir zatürreye yol açması. İşte bu nedenle özellikle önümüzdeki günlerde muhtemel bir zatürreden korunmak ve bu nedenle de aşılanmak mühim bir ayrıntı.

ZATÜRRE AŞISI KİMLERE YAPILMALI
Öncelikle aşılanması gerekenler şu kişiler olmalı:
* 65 yaşın üzerindekiler.
* KOAH hastaları.
* Bağışıklık sistemi baskı altında olanlar.
* Şeker hastaları.
* Süper tansiyonlar.
* Kilo sorunu ve obezitesi olanlar.
* Ağır derecede kalp akciğer böbrek yetmezliği bulunanlar.
* Herhangi bir nedenle dalağı cerrahi bir şekilde çıkarılmış olanlar.
* Kanser hastaları.
NOT: Yukarıdaki yazılı olan durumlar dışında da bu aşıyı yaptırması gerekenler olabiliyor. Bu nedenle kime, ne zaman, hangi aşının yapılması gerektiği sorularının yanıtını doktorunuza bırakmak gerekir.
Önce şunu bilelim, daha doğrusu yanlış bir anlamaya meydan vermeyelim. Ne grip aşısı, ne zatürre aşısı sizi COVID-19 enfeksiyonuna karşı korumaz. Çünkü her üçünün de farklı mikrobik etkenleri var. Grip aşısı sadece virüse karşı -o da oldukça sınırlı-, zatürre aşısı pnömökok bakterisine karşı bağışıklık sağlayabiliyor. Dolayısıyla bize hemen, şimdi, acilen yeni koronavirüse karşı etkili bağışıklık sağlayabilecek mükemmel bir aşı gerekiyor. Mesele şu: Eğer günün birinde COVID-19 enfeksiyonuna yakalanırsak -daha şimdiden Allah korusun diyelim-, o enfeksiyon sürecin-de üstüne bir de grip veya zatürre mikrobu kaparsak işte o zaman işler iyice zorlaşıyor. Hastalığı kısa sürede ve selametle atlatmak hayal olabiliyor. İşte bu nedenle böyle bir kötü ihtimali önlemek için biz de özellikle risk grubunda olanların, sadece zatürre değil bu yıl grip aşısını da mutlaka yaptırmalarını öneriyoruz. Bu konuda nasıl bir yol izleyeceğinizi merak ediyorsanız lütfen aile hekimlerinizle ya da en yakın sağlık kuruluşu ile temasa geçiniz. Grip aşısının da öncelikle yukarıda zatürre aşısı için belirtilen risk gruplarına uygulanması gerektiğini bir kenara not ediniz. Prof. Dr. Osman Müftüoğlu

Sıklıkla soğuk algınlığıyla karıştırılan grip, ağır seyreden bir hastalık. Soğuk algınlığı ayakta daha hafif atlatılabilirken, gribe ateş de eşlik ediyor. Çocuk, yaşlı ve akciğer hastalığı gibi kronik hastalığı olan kişilerde bronşit, sinüzit, kulak enfeksiyonu ve zatürre gibi komplikasyonlara yol açabilen grip, hayati tehlike olan bir tabloya dahi neden olabiliyor.

Bağışıklık sistemimizi çok iyi koruyamadığımız dönemlerde, özellikle kış aylarında havaların soğuması, mikropların kolayca yayılabildiği kapalı alanlarda daha çok vakit geçirilmesi gibi faktörler, pek çok hastalığa davetiye çıkartıyor. Bu hastalıklar arasında ise sıklıkla soğuk algınlığı ile karıştırılan ve yaşam kalitesini oldukça düşüren grip, ne yazık ki pek çok kişi tarafından hafif ve geçici görülüyor. Ancak hastalık, çocuklarda, kronik hastalığı olan kişilerde ve yaşlılarda önemli komplikasyonlara neden olabiliyor. Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Sezen Özkök

Toplumda grip aşılarının gribe yol açtığıyla ilgili yanlış bir inanış bulunuyor. Oysa ki grip aşısı ölü aşı olduğu için enfeksiyon gelişme riski barındırmıyor. Ancak aşının yapıldığı mevsim nezle gibi basit viral enfeksiyonlarının yoğun olarak yaşandığı bir dönem olması nedeniyle grip aşısı yaptıran kişiler nezleye yakalandıklarında grip olduklarını düşünüyor. Ancak yine de grip aşısının hastalığı yüzde 100 önleyemediğinin unutulmaması gerekiyor. Her yıl Dünya Sağlık Örgütü’nün önderliğinde salgın yapması beklenen virüslere karşı aşı hazırlanıyor. Dolayısıyla aşı, içerisinde bulunmayan ve diğer salgın yapan virüslere karşı etkili olmadığı için bu virüsler bulaştığı takdirde kişi hastalanabiliyor.

Grip,  normal soğuk algınlığı, üst solunum yolu iltihapları ve nezleden farklı daha ciddi bir hastalıktır. Grip hastalığı; yüksek ateş, orta kulak iltihabı, zatürre, beyin iltihabı gibi ağır ve tehlikeli hastalıklara zemin hazırlayabilmektedir. Bu nedenle; kronik akciğer ve kalp hastalığı bulunan risk altındaki grupta olan 6 aydan büyük çocuklara grip aşısı yapılmalıdır. Ancak grip aşısının, gripten farklı hastalıklar olan soğuk algınlığından ve nezleden korumadığı gerçeği unutulmamalıdır. Dolayısı ile grip aşısı olanların bir daha hiç hastalanmayacaklarını sanmak yanlıştır.

Anne ve babaların yaptığı yanlışlardan biri çocuklarına besinlerle aşırı C vitamini verip, hastalıklardan korumaya çalışmaktır. Yeterli miktarda almak yararlıdır ama fazla C vitamininin hastalıklardan koruyucu bir özelliği yoktur. Çocuğun gerektiği kadar; karbonhidrat, protein, süt ve süt ürünleri ile bol miktarda meyve ve sebze tüketmesi sağlanmalıdır. A vitamini, selenyum, demir ve çinko alımı da çok önemlidir. Tüm bu ihtiyaçlar, her türlü doğal besinden karşılanabilmektedir, fazladan takviye alınmasına gerek yoktur.
Ailelerin çocuklarını mevsim normallerine göre giydirmesi gerekmektedir. Ebeveynler çocuğu üşütmekten, aşırı terletmek ve ona kalın giysiler giydirmekten kaçınmalıdır. Soğuk kendi başına hastalık yapmaz ise de soğukta kalıp üşüyen vücut, mikroplardan daha kolay etkilenmektedir. Yorgunluk da hastalıklara yakalanma riskini artırmaktadır. Yorgun ve uykusuz olunan dönemlerde, daha sık hasta olunmaktadır. Özellikle spor yapan çocukların yeterli oranda dinlenmesi ve beslenmesi gerekmektedir. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Musa Bostancıoğlu

Grip,  normal soğuk algınlığı, üst solunum yolu iltihapları ve nezleden farklı daha ciddi bir hastalıktır. Grip hastalığı; yüksek ateş, orta kulak iltihabı, zatürre, beyin iltihabı gibi ağır ve tehlikeli hastalıklara zemin hazırlayabilmektedir. Bu nedenle; kronik akciğer ve kalp hastalığı bulunan risk altındaki grupta olan 6 aydan büyük çocuklara grip aşısı yapılmalıdır. Ancak grip aşısının, gripten farklı hastalıklar olan soğuk algınlığından ve nezleden korumadığı gerçeği unutulmamalıdır. Dolayısı ile grip aşısı olanların bir daha hiç hastalanmayacaklarını sanmak yanlıştır.

uckun.resimler.2020xs110123hh45

Günün en önemli öğünü olan kahvaltı; çocuklarda dikkat, ders çalışma, anımsama ve öğrenme yeteneği ile bunların bütünü olan okul başarısı üzerinde çok önemli bir etkiye sahiptir. Sabah kahvaltısında; peynir, zeytin, yumurta ve mevsim sebzelerinin yanı sıra beyin gelişimi açısından önemli bir yere sahip olan omega–3 yağ asitlerinden zengin ceviz, pekmez ve fındık ezmesiileaz miktarda bal tüketimi uygundur. Kahvaltından sonraki ara öğünde ise sağlıklı besinler tercih edilmeli, paketli ya da hazır olarak satılan; pasta, bisküvi, kurabiye, çikolata, cips, kola ve gazlı içeceklerden uzak durulmalıdır. Çocuklar için ara öğünlerde; meyve, yoğurt ya da şekersiz süt tatlıları ile ayran, süt ya da taze meyve suyu sağlıklı seçenekler arasındadır.

Bazı besinleri çocukların yemeyi reddetmesi çok sık rastlanan bir durumdur. İstenmeyen besini yeme konusunda çocuklar çok zorlanmamalı ve tekrar yemesi için ayrı günlerde 2-3 deneme yapılmalıdır. Buna rağmen başarılı elde edilemediyse, istenmeyen besin diğer yemeklerin yanında garnitür olarak sunulabilir.
Evde sofra düzeninin olmaması ve aile bireylerinin aynı anda yemek masasında bulunmaması, çocuklarda isteksizliğe neden olabilir. Öğünler atlanmamalı, yemek yeme alanı tek olmalı ve aile bireyleri yemekte bir arada bulunmalıdır.
Çocukların yemek yeme saatleri belli olmalıdır. Öğün aralarında çocukların iştahını kesecek şeker, çikolata, asitli içecekler ile besleyici değeri olmayan raf ürünlerini tüketmeleri sınırlandırılmalıdır.
Besin değeri düşük ya da zararlı gıdaları bir anda yasaklamak çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. Arkadaşları bu besinleri tüketirken, bu konuda yasak koymak cazibeyi artırır. Bunun yerine besinlerin zararları anlatılmalı, bunlarla ilgili videolar izletilerek ikna yoluna gidilmelidir.

Okul çağındaki çocukların beslenmesi; yaşa, cinsiyete, fiziksel aktiviteye ve kiloya göre değişiklik göstermekle birlikte günlük öğün sayıları en az 4 öğün olmalıdır. Çocukların beslenme programında; karbonhidrat, protein, vitamin ve mineral ile yağlar yeterli düzeyde olmalıdır. Süt ve süt ürünlerinden 2-3 porsiyon, et ve yumurta ya da kuru baklagillerden 2-3 porsiyon, mevsim sebze ve meyvelerinden en az 5 porsiyon, ekmek ve tahıl gurubundaki besinlerden 6-9 porsiyon ile yağ ve yağlı bitkilerin tohumlarından yeterli düzeyde tüketim gereklidir.

Günümüzün en önemli sorunlarından biri olan yetersiz ve sağlıksız beslenme alışkanlıkları en çok okul çağındaki çocukları etkileniyor. Öğrencilerin okul başarısına da etki eden bu sorunun öncelikle ailede çözülmesi, anne babaların sağlıklı beslenme alışkanlıkları ile çocuklarına örnek olması gerekiyor. Çocuklarda büyüme ve gelişmenin hızlı olduğu okul çağında, sağlıklı beslenme alışkanlıkları çok önemlidir. Okul çağındaki çocuklar yalnızca fiziksel olarak değil aynı zamanda duygusal anlamda da gelişimin yaşandığı ve hayat boyu sürecek davranışların kazanıldığı bir dönemdedir. Bu süreçte beslenme düzeninde aksamalar, yetersiz ve dengesiz besin tüketimi, çocuklarda dikkat ve algılama düzeyinde eksikliğe, öğrenme güçlüğüne neden olmaktadır. Gelişim geriliğinin yanı sıra obezite, demir eksikliği anemisi, raşitizm ve diş çürükleri de çocukluk çağındaki beslenme alışkanlıklarına bağlı olarak çok sık görülen sağlık sorunlarıdır. Dyt. Merve Kaplan
https://youtube.com/watch?v=7WdLbtLDOxk
Hangi besin grupları güçlü bağışıklık sistemi için gerekli?
Sebzelerden; brokoli, lahana, kereviz, pazı, turp, ıspanak, soğan, sarımsak…
İçerdiği Omega 3 yağları ile balık…
Meyvelerden; portakal, mandalina, limon, elma ve içerdiği C vitamini sayesinde kivi…
Yoğurt ve kefir gibi içerdikleri probiyotikler ve prebiyotikler ile mayalı besinler…
Karides, mantar, dana – kuzu ciğeri, somon ve selenyum içeriği ile ton balığı…
A vitamini içeriğiyle; greyfurt, havuç, kuru kayısı, Trabzon hurması, kırmızılahana, pancar, kırmızıturp, yaban mersini ve böğürtlen…
E vitamini içeriğiyle; kuruyemişler, zeytin, zeytinyağı ve bazı yeşil sebzeler…
Çinko içeriğiyle; kırmızı et, yumurta, süt ve bakliyatlar…
Kara mürver, kuşburnu, ıhlamur ve ekinezya, doğrudan antiviral aktivite gerçekleştirirken, bakterilerin yayılmasını önler ve soğuk algınlığını engeller.
Çocuğunuzun bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek için…
Yenidoğan döneminden itibaren tüm aşılarını yaptırın.
İlk 6 ay sadece anne sütü verin, en az 2 yaşın sonuna kadar da anne sütü verebilirsiniz.
Düzenli ve sık el yıkama alışkanlığı kazandırın.
Sağlıklı ve dengeli beslenmesine özen gösterin.
Rafine olmuş ve raf ömrü uzun gıda maddelerinden uzak durmasını sağlayın.
Bol sıvı tüketmesini sağlayın.
Yeterli ve düzenli uykuyu ihmal etmeyin.
Sigara dumanından uzak tutun.
Mecbur kalmadıkça kalabalık mekanlara sokmayın.
Hasta kişi ve çocuklardan uzak tutmaya çalışın.
Mevsimine uygun giydirin.
Yaşına uygun ve düzenli spor yapmasını sağlayın.

Yaşamın ilk 5 yılında, normal bir immün sisteme sahip olan çocuklar, özellikle sonbahar ve kış mevsiminde yılda 6-8 kez solunum yolu enfeksiyonu geçirebilir. Sigara dumanına maruz kalmak, üst – alt solunum yolları ve orta kulak enfeksiyonları sıklığında ciddi artışa neden olmaktadır. Özellikle kreşe ve okula giden çocuklarda yılda 6-8 kez üst solunum yolu enfeksiyonu ya da 1-2 kez basit gastroenterit görülebilmektedir. Bu durum çoğu zaman ebeveynlerin endişe ile doktora başvurmalarına yol açmaktadır. Ancak kreşte bulunmak ve sigara dumanına maruz kalmak, yaygın risk faktörlerindendir ve solunum yolu enfeksiyonlarının sayısını yılda 10-12 atağa kadar artırabilir.

Pek çok çocuk kış aylarını belirli aralıklarla hastalanarak geçiriyor. Çocukluk çağında genellikle tekrarlayan, kronik enfeksiyonlar görülüyor ancak sık enfeksiyon geçiren çocukların %50’sinde belirgin bir neden bulunamıyor. Çocukluk çağında hastalığa yakalanma nedenleri arasında alerjiler, kronik rahatsızlıklar ve immün sisteminin yetersiz çalışması önemli bir yer tutuyor. Enfeksiyonlarla mücadelede etmek için de bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek gerekiyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uz. Dr. Eser Akkuş

Çocukluk çağında hastalığa yakalanma nedenleri arasında alerjiler, kronik rahatsızlıklar ve immün sisteminin yetersiz çalışması önemli bir yer tutuyor. Enfeksiyonlarla mücadelede etmek için de bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek gerekiyor.

Dondurulmuş gıdalar: Çocuklar hangi besinleri yememeli diyorsanız dondurulmuş gıdaları evlerinize sokmayın. Bu tür yiyecekler dondurulma işlemleri esnasında zararlı organizmaların üremesine müsait olduğu için mide ve bağırsak hastalıklarına neden olabilirler.

Hazır meyve suları: Çocukların yememesi gerekenler dışında içmemesi gerekenler de var elbette. Hazır meyve sularının katkı maddeleri içermesi ve aynı zamanda şeker oranlarının yüksek olmasından dolayı zararı çok fazla.
Hamur işi: Çocuklarımıza sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırmak istiyorsak onları hamur işinden uzak tutmalıyız. Tansiyon, şeker, kalp hastalıklarının tetikleyicisi olan hamur işleri, şişmanlığa da neden oluyor haliyle.

Çocuklarımızın yememesi gereken gıdalar aslında aşina olduğumuz, bizim de yiyerek hata yaptığımız besinler. Yine de çocuklarımızla birlikte tüm hayatımız değiştiği için kendimizi de onu da sağlıklı beslenme düzenine sokabiliriz. Peki hangi besinlerden uzak durmamız gerekiyor? 

 En zararlı yağ türü olan trans yağlar kullanıldığı için hamburger, çocuklarda obeziteye zemin hazırlar ve kalp hastalıkları başta olmak üzere birçok hastalık riskini ciddi oranda artırır.

Çocuklarımızın sağlıklı beslenmesi için büyük emek sarf ediyoruz. Ancak televizyon, internet ve telefon çağında çocuklarımızı sağlıksız yiyeceklerin dayanılmaz cazibesinden uzak tutmak gerçekten zor oluyor. Okulda ya da oyun çağlarında arkadaşlarından gördükleri ya da TV’de ballandıra ballandıra anlatılan reklamlarda denk geldikleri zararlı yiyecekleri denemek istiyorlar. Ama her ne olursa olsun onları zararlı gıdalardan uzak tutmamız gerekiyor.

İçinde yüksek oranda bulunan akrilamid maddesi nedeniyle uzun süre tüketilirse damar sertliğine, şişmanlığa ve kansere neden olabilir.
İçinde boya yapıcı kimyasalları barındıran şekerler diş çürümesi başta olmak üzere, obezite, diyabet, kalp ve damar hastalıkları, kanser, hipertansiyon, felç, ülser, astım, romatizma, kronik yorgunluk sendromu ve kemik erimesine neden olabilir.
Görülme oranı yüzde bir olan ve ölümle sonuçlanan fıstık alerjisi nedeniyle çocuklara fıstık verilmesi sakınca yaratabilir.
Fazla tüketilmesi obeziteye giden yolda önemli etki yapan pastaların içinde çok miktarda bulunan şeker, yağ, un gibi maddeler aynı zamanda mide hastalıklarına da neden olabilir.
Uzmanlar cipsin kanserden obeziteye, diyabetten Alzheimer’a kadar birçok hastalığa neden olabildiğini söylüyor.
 İçinde sodyum nitrit bulunan salam ve sosisin tüketilmesi kansere neden olabilir. Amerikan Pediatri Akademisi, 10 yaşından küçük çocuklardaki boğulma olaylarının yüzde 17′sinin sosisten kaynaklandığını, sosisli sandviçin uyarıyla satılması gerektiğini söylüyor.
Asitli içecekler mide ve bağırsak hastalıklarına neden olabilir.
Birey hastalığıyla ilgili bir yardımcı ararken bazen hekimden ziyade “doktor olmayan doktorlara” müracaat ediyor. Onlardan çare bulamadığı zaman hekime ya da sağlık kuruluşuna müracaat ediyor. Hekimle karşı karşıya gelmeden evvel kendisiyle ilgili çevrelerle, komşularla, arkadaşlarla ve akrabaları ile temasa geçiyor. Günümüzde pek çok hasta televizyon hatta radyo reklamlarından etkisinde kalarak kullanmakta olduğu tıbbi ilaçlarını bırakarak, bitkisel özler kullanması sonucunda ölümcül tehlikelerle karşı karşıya kalıyor.
Hasta, mahremiyetinin korunmasına yönelik bir şüphe duyduğu takdirde hekimle yollarını ayırma tutumunu gösteriyor.
Hastaların sağlık hizmeti sunucuları tarafından verilecek hizmet ve kalite beklentilerinin artması, hasta haklarına yönelik yapılan düzenlemeler ve medyanın da etkisi ile hekim kaynaklı hata, ihmal, yanlış uygulama veya kusurları sonucu hekimlere karşı açılan ceza ve tazminat davaları arttı.
Teşhis ve tedavi sürecinde bilgilendirme. Hastaların hekimlerle geçirmiş oldukları zaman miktarının arttığı durumlarda hastaların hekime yönelik olumlu değerlendirmelerinde bulunulduğu gözleniyor.
Bilgi karmaşıklığı: Örneğin 2009 yılında ülkemizde baş gösteren domuz gribi pandemisi ve buna karşı üretilen aşıların potansiyel yan etkileri nedeniyle toplumda oluşan korku ve panik, başta sağlık çalışanları olmak üzere insanları hastalığa karşı koruma kalkanı olarak üretilen aşıdan kaçınma tutumunu sergilemeye itmiştir.
Hasta algılarına göre; hekimin maddi endişelerle tutumlarını sergilemesi düşüncesi etkili oluyor. Hekime duyulan bu güvensizliğin sonucu olarak, hasta farklı doktorlara görünmek suretiyle zaman ve para kaybı yaşayabiliyor. Hastanın hekimine duyduğu güven sayesinde hasta hekimi ile işbirliği içinde olacaktır.
Etkili bir sağlık hizmeti için hekimin uzmanlığı ve iletişim becerisi en önemli iki faktör. Etkili ve uygun bir iletişimin kurulması, hasta memnuniyeti ve hastanın tedaviye uyumunun artması gibi olumlu çıktıları beraberinde getiriyor.
Hastanın bir hekimi seçmesinde en temel etken o konu ile ilgili uzman olması yani, yetkin bir mesleki tecrübe geçmesine sahip olması.

Hekim-hasta ilişkisinde en önemli etkenlerden biri güven. Hastalar her ne kadar hekimine güvense de, hekiminin vermiş olduğu tedavi kararını başka bir hekime onaylatma eğilimi de gösteriyor.

Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi’nde yayımlanan, Emrah Gülcemal ve Belma Keklik’in, ‘Hastaların hekimlere duydukları güveni etkileyen faktörlerin incelenmesine yönelik bir araştırma’’ konulu çalışmasına göre hasta-hekim ilişkisinde güveni etkiyen pek çok faktör yer alıyor.

İletişim algıya dayalıdır. Bu sebeple hastane ortamında, sağlık personeli ile hasta ve hasta yakınları arasında yaşanan problemlerin birçoğu kişilerin birbirlerini yanlış algılamasından kaynaklanmaktadır. Bu da beraberinde zor bir iş yaşamı ve stresi ortaya çıkarmaktadır. Zaman içerisinde biriken bu sorunlar sağlık personellerinde tükenmişlik sendromunu doğurmaktadır. İnsan ilişkilerinde, çatışmalar en aza indirgenirse yaşanan bu iletişim sorunları da zamanla azalacaktır. Bunu başarabilmenin en güzel ve kolay yolu doğru ve etkili iletişimi kurabilmektir. Unutulmamalıdır ki; algılar kısa bir süre içinde düzenlenir ve yeniden yapılandırılabilir.

Sağlık personeli ve hasta arasında, sevgi, saygı ve güven zeminli, başarılı bir iletişimin sağlanabilmesi için sağlık personelinin dikkat etmesi gereken on altın kural vardır. Sağlık personeli: Hastasına karşı sevgi, saygı ve merhamet duyguları üçgeninde yaklaşmalı, Hastasını olduğu gibi kabul etmeli, uygun olmayan davranışlarını ve bu davranışlarının hastane ortamına neden uygun olmadığının sebeplerini de kırıcı olmayan bir dille açıklayarak onu ikna etmeli, Hastasına baskı ve zorlamalardan kaçınmalı, ona hakları konusunda bilgi vererek seçim hakkı tanımalı, Hastasının güzel ve uyumlu davranışlarını onaylamalı, hastanın tedavi ve bakım sürecine etkin bir şekilde katılmasını desteklemeli, Hastasına karşı onu üzecek, rencide edecek, yanlış bir tavır takındığında, özür dilemekten kaçınmamalı, bir bireye karşı duyulması gereken saygının gereği neyse göstermeli, Hastasına karşı her türlü yardımı sağlamalı, ondan gelen yardım ve ikramları kabul etmeli veya uygun olmadığı durumlarda nedenini açıklayarak kibarca reddetmeli, Hastasını çok iyi dinlemeli ve onu anlamaya çalışmalı, empati kurarak dinlemeyi aktif bir şekilde uygulamalı, Hastasına karşı nazik ve kibar olmalı, kaba ve kırıcı tavırlardan kaçınmalı, Sürekli olarak kendini geliştirmeli ve bilgilerini güncellemeli, en yeni ve en doğru bilgelerle hastasına kaliteli bir sağlık hizmeti sunmalı, A’ dan Z’ ye tüm tutum ve davranışlarına özen göstermeli ve hastasına değerli olduğunu hissettirmelidir.
Sağlık personelinin bu başarıyı yakalaması için, sadece gerekli bilgi ve beceriye sahip olması yeterli değildir. Aynı zamanda etkili ve etkin bir iletişim becerisine de sahip olmalıdır. Böylece, yapmış olduğu tedavi ve bakımın yanı sıra hastalarının da sevgisini, saygısını ve güvenini kazanarak, onu rahatlatmış olur. Yapılan çalışmalar, sağlık personelinin kişiler arası etkili ilişkiler ve iletişim becerisi geliştirmesinin, hastalar üzerinde olumlu etkiler yarattığını göstermektedir. Bu da hizmetten memnuniyetin artması, hastalık ve tedaviye uyum, iyileşmeye motivasyonunun artması gibi pozitif sonuçlar doğurmaktadır. Dolayısıyla hastanede kalış süresi azalmakta ve hastanın daha az zamanda tedavisinin tamamlanıp iyileşmesine büyük katkı sağlamaktadır.

Hayatın her alanında, zorunlu olan iletişim gerçeği karşısında, bazı iş alanlarında yaşam boyu başarıya ulaşmada, hayattan zevk almada, mutlu ve verimli bir yaşam sürmede “insanlar arası ilişkiler” önemli bir yer tutmaktadır. Hastanelerde çalışan birçok sağlık çalışanının yaşamış olduğu sorunların başını iletişim çatışmaları ve yanlış algılanma çekmektedir. Sağlık personelinin yapmış olduğu işten doyum sağlaması ve bunda başarıyı yakalaması, onun, hastalarıyla ve çalışma arkadaşlarıyla olumlu bir iletişim kurmasına bağlıdır.

Bu noktada mutlaka vurgulanması gereken şudur: İlişkiyi yönetmeye çalışma “hasta ve hasta yakınlarının haklı olduğunu kabul etme”, yine de sorun yaşanırsa “ortaya çıkan sorunun sorumlusunun hekim olduğu” anlamına gelmemektedir. Hekimin temel görevi hastanın acısını dindirmektir. Ne yazık ki bazen bu görevin hastaya karşın yerine getirilmesi gerekmektedir. Bu görevin hastaya karşın yerine getirilmesi hastanın bilgilendirilmesi, eğitilmesi ve hekimin rol modeli olması ile mümkündür. Hekimin temel görevini yerine getirebilmesinde hasta-hekim iletişimini ve ilişkisini yönetmek, en az hastadan öykü almak ve hastayı muayene etmek kadar önemlidir. Prof. Dr. Erol ÖZMEN

Hasta-hekim iletişiminde yaşanan sorunları ele alırken, tepkisel davranan hekimlerin bu davranışlarını değerlendirirken en çok dikkat çeken konulardan biri de “anlamaya çalışmak”, “haklı olmak”, “sorumlu olmak”, “suçlu olmak” ve “yönetmek” eylemlerinin farklı anlamlara geldiğinin dikkate alınmadığıdır. Anlamaya çalışmak karşıdakinin “haklı”, anlamaya çalışanın “haksız” olduğu anlamına gelmemektedir. Kişilerarası her türlü ilişkide yaşanan bir sorun ya da çatışmanın ortaya çıkmasından tümüyle (yüzde 100) bir tarafın sorumlu olması çok ender görülen bir durumdur. Bir sorun yaşandığında karşı tarafın ya da ortamın sorumluluğu yanında sorunun ortaya çıkmasında yüzde 1 bile olsa “Benim payım var mı?” sorusu mutlaka sorulmalıdır (Bu soruyu sormak, karşı tarafı haklı görmek ve kendisinin haksız olduğunu kabul etmek anlamına gelmemektedir). Belki de asıl önemlisi, sorunun ortaya çıkmasından yüzde 100 karşı taraf ve/veya ortam/sistem sorumlu olduğunda bile “Ben böyle bir durumda ilişkiyi nasıl ve ne kadar yönetebilirim?” arayışına girmektir.

Diğer yandan hekim, hasta-hekim ilişkisinde yaşanan sorunları anlamayı engelleyen “genelleştirme” ve “her şeyin hesabını sorma” tarzında bir yaklaşım içinde olup olmadığını da değerlendirmelidir. Genelleştirme, her insanın zaman zaman kullandığı psikolojik başa çıkma düzeneklerinden biridir. Bu düzeneği kullanan hekimler, hasta ve hasta yakınları ile yaşanan bazı sorunları (özellikle psikopat hastalar ile yaşanan sorunlar) öne çıkararak, yaşanan tüm sorunlarda aynı durumun söz konusu olduğu yargısına ulaşırlar. Yine, her insanın zaman zaman yaptığı yanlışlardan biri de, uğradığı tüm haksızlıkların hesabını belli bir kişiden sormasıdır. Hekimler doğal olarak, sağlık sisteminin ve günümüz koşullarının yarattığı statü kaybı nedeni ile toplumdan, hasta ve hasta yakınlarından bekledikleri saygıyı görememenin yarattığı hayal kırıklığı içindedirler. Bu hayal kırıklığı bazen birikerek, hesabın tek bir kişiden sorulmasına (hatta bazen patlama tarzında) neden olabilmektedir.

Hasta ve hasta yakınlarının hangi ruh hâliyle davrandığını anlamanın en güzel yolu, hekimin bu hastalar ile empati kurmaya çalışması ve kendisi ya da bir yakını hastalandığında nelerle karşılaştığını, yaşadıklarını ve iç dünyasında olup bitenleri gözden geçirmesidir.

Hekimler tarafından yazılanların ve söylenenlerin önemli bir kısmı doğruluğu tartışılamayacak nitelikler taşımaktadır. Fakat bütün bunların yarattığı duygu ve düşüncelerin etkisiyle hasta-hekim ilişkilerinde yaşanan sorunlara “Hastalar ve hasta yakınları haddini bilsin.” ve “Bu tümüyle yönetsel bir sorundur.” yaklaşımı ile sorunların çözülmesi mümkün değildir. Hastaların kendiliğinden, tam da hekimin istediği şekilde davranmasını beklemek büyük bir yanlıştır. Hastalar kişilik yapıları, içinde bulundukları hastalığın psikolojik etkileri, haksızlığa uğradıkları (ya da haksızlığa uğrayacakları) gibi düşünceler ve geçmişte her alanda yaşadıkları mağduriyetler nedeni ile huysuz ve baş edilmesi zor bir hasta hâline gelebilmektedirler.

Sağlık çalışanları ile hasta ve hasta yakınları arasındaki ilişki ve iletişimin ele alındığı haber ve köşe yazılarının yorumları incelendiğinde, bazı hekimlerin hayal kırıklığı içinde tepki gösterdikleri; hekimlerin haksızlığa uğradıkları, hak ettikleri saygıyı göremedikleri, yöneticiler tarafından suistimal edildiklerini düşündükleri gözlenmektedir.

Ayrıca en çok çocuklarda ve genç erişkinlerde bulunan ve şiddetli, sulu ishal ve kusmaya neden olan rotavirüstür. Ancak bu özel virüs rotavirüs aşısı yoluyla büyük ölçüde önlenebilir. Mide gribinin en az görülen nedeninin biride adenovirüstür. Mide gribi bir virüsden kaynaklanmadığında bakteriyel bir enfeksiyonun suçlanacağı anlamına gelir. Virüsler gibi bakteriyel enfeksiyonlar da gastrointestinal sistemde iltihaplanmaya neden olabilir ve sizi sindirim sorunlarına sürükleyebilir. Birkaç gün iyileşmeyen insanlarda bakteriyel enfeksiyonlar araştırılmalıdır.
Mide gribi teknik olarak gastroenterit olarak bilinir ve sindirim sisteminde iltihaplanmaya yol açan bir bakteri veya virüsün neden olduğu bir durumdur. Gastroenterit bu durumla ortaya çıkan genelleşmiş iltihaplanmayı ifade eder. Gastroenterit genellikle hepsi son derece bulaşıcı olan üç farklı virüsten birinin sonucudur. Bu nedenle mide gribi okul veya ofis gibi yerlerde sürekli dolaşır. Bu üç farklı virüsten birincisi tipik olarak kontamine yiyecek veya su yoluyla yayılan ancak enfekte bir kişi veya yüzeyle temas yoluyla da bulaşabilen norovirüstür. Bu her yaşta en yaygın olanıdır. 

Ancak grip ve mide gribi tipik olarak viral enfeksiyonlardan kaynaklansa da, mide gribine genellikle üç virüsten biri neden olur. Bunlar norovirüs, rotavirüs veya adenovirüslerdir. Bazen de mide gribi virüsün yerine bakteriyel bir enfeksiyonun bir sonucudur. Öte yandan grip, tipik olarak  burun, boğaz ve akciğerler gibi solunum sistemini etkileyen farklı bir virüs grubundan kaynaklanır. 

Mide gribi sert ve hızlı ortaya çıkan rahatsızlıklardan biridir. Gayet iyi hissediyorken bir anda panik içinde banyoya koşturan bir mide bulantısı ve karın ağrısı yaşarsınız. Bu sindirim sorunlarıyla daha önce hiç karşılaşmadıysanız, bilmelisiniz ki tıpkı normal bir grip gibi sizi halsiz ve güçsüz bırakan bir hastalıktır.

Mide gribi sert ve hızlı ortaya çıkan rahatsızlıklardan biridir. Gayet iyi hissediyorken bir anda panik içinde banyoya koşturan bir mide bulantısı ve karın ağrısı yaşarsınız. Bu sindirim sorunlarıyla daha önce hiç karşılaşmadıysanız, bilmelisiniz ki tıpkı normal bir grip gibi sizi halsiz ve güçsüz bırakan bir hastalıktır.

Hasta kişiler hekim önerisi olmadan ilaç kullanmamalıdır. Grip tedavisi olan bir hastalıktır, ancak yapılan çalışmalar ile tedavinin olabildiğince erken dönemde başlanmasının önemi vurgulanmaktadır. Hastalık belirtileri başladıktan sonraki ilk 48 saat içerisinde başlanan tedavinin daha etkili olduğu bilinmelidir. Ayrıca grip olan kişiler bol sıvı almalı, beslenmelerine dikkate etmeli, ellerini sık sık yıkamalı, öksürme ve aksırma sırasında ağızlarını kâğıt mendille, mendil yok ise kolun iç yüzü ile kapatmalı, mümkün ise birkaç gün evde istirahat etmelidir. 

Grip birçok kişide hafif seyretmekte ve bu kişiler birkaç gün içerisinde tamamen iyileşmektedir. Bununla birlikte yaşlılarda, genç çocuklarda, gebelerde ve kronik hastalığı olanlar gibi özellikleri bulunanlarda ağır seyretmekte, hastane yatışlarına ve hatta ölümlere neden olabilmektedir. 

 Daha nadir olarak virüs içeren damlacık ile kirlenmiş, kontamine olmuş yüzeylere, araç ve gereçlere kişilerin önce elleri ile dokunması ve sonrasında ellerini ağız, burun veya gözlerine götürmeleri ile de bulaşabilmektedir. Hastalıktan korunmak için grip sezonunda mümkün olduğunca kalabalık ve kapalı ortamlardan uzak durulmalı, hasta kişiler ile temas etmemeye, sarılmamaya ve tokalaşmamaya çalışılmalı, eller sık sık yıkanmalı ve kişisel hijyen kurallarına dikkat edilmelidir. 

İnfluenza virüsleri hasta kişiden diğer kişilere kolaylıkla bulaşabilmekte, insanların kapalı alanlarda daha çok vakit geçirdikleri kış aylarında hastalık en yoğun dönemine ulaşmaktadır. Grip genellikle hasta olan kişilerin konuşma, öksürme ve hapşırma gibi davranışları ile saçılan ve virüs içeren damlacıkların, hasta kişiye 1 metre ve daha yakın olan kişilerin ağız, burun ve göz mukozalarına geçmesi ile bulaşmaktadır.

İnsanlarda olduğu gibi her canlının kendine ait grip virüsleri mevcuttur ve kuş gribi halk arasında bunun bilinen en güzel örneğidir. Diğer canlılara ait grip virüslerinin insanları hastalandırması beklenmez. Bununla birlikte 2009 yılında tüm dünyanın yaşadığı domuz gribi salgınında olduğu gibi, hayvanlardaki grip virüsleri insanlara geçiş özelliği kazanabilmekte ve tüm dünyayı etkileyen pandemiye neden olabilmektedir. Ancak domuzlardan insanlara geçen domuz gribi virüsleri gibi virüslerde tüm dünyayı etkileyecek bir salgına neden olma yetisini birkaç yıl içerisinde kaybetmekte, sonraki yıllarda mevsimsel influenza etkenleri arasında yerini almaktadır. Başka bir deyişle domuz gribi ifadesi sadece tüm dünyayı etkilediği pandemi döneminde kullanılmıştır ve artık salgın sonrasındaki yıllarda mevsimsel grip etkenleri arasında yer almaktadır, domuz gribi olarak tanımlanmamaktadır. 

Grip aşısı içerisinde bir önceki yıl toplumu en çok hastalandırılan virüsleri içeren 3 veya 4 alt tip influenza virüsü aşı içerisine dahil edilmekte ve her yıl aşı yeni hazırlanmakta, bir önceki yılın aşıları kullanılmamaktadır. İnsanlarda hastalık oluşturan influenza virüslerinin neredeyse tamamı influenza A ve influenza B alt tiplerine aittir ve aşılar içerisinde her iki alt tipe ait suşlar yer almaktadır. İnfluenza A ve influenza B ayrı alt tipler olarak adlandırılmakla birlikte neden olduğu hastalık tablosundaki şikâyetler ve bulgular tamamen aynıdır. Bu iki alt tipin tedavisinde kullanılan ilaçlar da farklı değildir ve hastalar aynı ilaçlar ile tedavi edilmektedir.

Mevsimsel grip hastalığının etkenleri olan influenza virüslerinin çok fazla sayıda alt tipleri bulunmaktadır. Yıllar içerisinde toplumda sık görülen influenza virüsleri sürekli değişmekte, bir önceki yıl görülen virüsten oldukça farklı virüsler sonraki yıllarda insanları hastalandırabilmektedir. Bu durum neden her yıl grip olabildiğimizi net bir şekilde açıklamaktadır. Hastalıktan korunmada en etkili yöntemin grip aşısı olduğu Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından her yıl vurgulanmaktadır.

Grip (influenza) genellikle yıl içerisinde Ekim ayından başlayarak Mart sonu Nisan başına kadar olan dönemde sık görülen oldukça bulaşıcı bir solunum yolu hastalığıdır. Grip kuzey yarım kürede yer alan her ülkede ifade edilen aylar arasında toplumda önemli sayıda kişiyi etkileyen bir hastalıktır. Bu aylarda hasta kişi sayısının belirgin şekilde artması beklenen bir süreçtir ve salgın olarak değerlendirilmemeli, mevsimsel grip hastalığı aktif dönemi olarak ifade edilmelidir.

Özellikle de bağışıklık sistemi zayıf olanların sonbahar aylarında grip, soğuk algınlığı, nezle, bakteriyel zatürre, sinüzit gibi hastalıklara yakalanma riski artıyor. İşin içine bir de grip salgını girince sonbahar ve takip eden kış ayları “hastalıklarla mücadele dönemi”ne dönüşebiliyor.

Özellikle toplu taşıma, halka açık restoran ya da cami gibi kalabalık ortamlardan kaçınılmalı, alışveriş için alış merkezleri veya kalabalık marketler tercih edilmemelidir. Hastalar vakitlerini psikolojik olarak rahatlatıcı aktivitelerle geçirmeli, mümkün olduğunca stresten uzak durulmalıdır. Kaliteli ve sağlıklı beslenilmelidir. Süresi her bünyeye göre farklı olmakta birlikte uyku kalitesi çok önemlidir. Düzenli yürüyüş yapmak kalp damar hastalığı bulunanlar için çok önemlidir. Ancak bu süreçte kalabalıklardan biraz uzak durulmalıdır. İlaçların düzenli kullanımı çok önemlidir. Sağlık Bakanlığımızda bu yaş grubu ve kronik hastalığı olanlara yarımcı olmak adına ilaç rapor sürelerini uzatmıştır. Hastalarımız doktorları ile iletişime geçerek düzenli kullandıkları ilaçlarını kullanmaya devam edebilir. Son günlerde yüksek tansiyon tedavisinde kullanılan bazı ilaçların Covid 19 hastalarında kullanımı ile ilgili spekülasyonlara son vermek amacıyla Avrupa Kardiyoloji Derneği bir rapor yayınlamıştır. Hastaların ilaçları doktoru tarafından değiştirilmedikçe mevcut tedavilerine aynı şekilde devam etmeleri önerilmiştir.

Bu hasta grubunda alınacak en iyi önlem virüsle karşılaşma riskini azaltmak olacaktır. Burada büyük rol hastalara düşmektedir.

Virüsün bulaşıcılığının ve hastalık oluşturma potansiyelinin ne kadar yüksek olduğu rakamlarla görülmektedir. Ancak birçok hasta enfeksiyona yakalansa dahi özel riskli gruplarda değilse büyük oranda diğer viral enfeksiyonlar gibi rahatsızlığı ayakta ve hafif şekilde geçirebilmektedir. Bu durum maalesef kalp damar hastaları için geçerli değildir. Enfeksiyon mevcut hastalık tablosunu kötüleştirmekte diğer yandan da virüsle mücadele gücünü azaltmaktadır.  Uz. Dr. Gülsüm Bingöl, 

Kalp damar hastalıkları çok geniş bir hasta grubunu kapsamakta ve tabloyu ciddileştirecek farklı bir faktör olmasa bile dünyadaki ölümlerin en sık nedenini oluşturmaktadır. Yine tüm dünyada her 3 erişkinden biri hipertansiyon hastasıdır. Bu hasta grupları yaşları ve mevcut hastalıkları nedeniyle daha hassas olup, enfeksiyonlara daha kolay yakalanabilmekte ve hastalığı daha ağır geçirebilmektedir.  Bu dönemde özellikle kalp hastalığı olanların, yüksek tansiyon hastalarının, kalp cerrahisi ya da girişimsel işlem geçirmiş hastaların çok dikkatli olması gerekmektedir.

Kişinin yaşı kaç olursa olsun, ciddi kalp damar hastalığı varsa koronavirüse bağlı ölüm oranı yüzde 13.2, diyabet varsa yüzde 9.2 ve kanser hastalarında yüzde 7.6 oranına yükselmektedir. Görüldüğü üzere en büyük risk gruplarından birini de  kalp damar hastalığı olan kişiler oluşturmaktadır. 
Obezite hastalarında hem bağışıklık sisteminin azalmış olması, hem de aşırı kiloya bağlı akciğerlerin genişleme kapasitesinin azalması nedeniyle artmış risk söz konusudur. Obezite hastaları mutlaka doktora başvurmalı, sağlıklı kiloya inmek için gerekli önlemleri almalıdır. Beden kitle indeksi yüksek olan, diyet ve spor ile kilo veremeyen kişiler için obezite cerrahisi önemli bir seçenektir. Obezite hastaları da kronik hastalığı olan diğer bireyler gibi yeni koronavirüse karşı gerekli kişisel tedbirleri almalıdır. Obezite hastaları mutlaka kilo kontrolünü sağlamalı 

Sigara, hava yolları ve akciğer dokusunda savunma sistemini bozarak enfeksiyonların kolayca gelişmesine ve tablonun daha ağır seyretmesine neden olur. Kişide solunum yetmezliği daha hızlı bir şekilde görülmektedir.

Astım, KOAH ve diğer akciğer hastalıkları solunum problemlerini artırıyor. Yeni koronavirüs en önemli zararları solunum sisteminde görülmektedir. Damlacıklar ve temas yolu ile önce boğaz, solunum yolları ve akciğerlere inerek yerleşebilmektedir. Nefes darlığı ve solunum sıkıntısı bu virüslerin neden olduğu çok ciddi problemlerdir. Bu dönemde doktor kontrolünde tedaviye devam edilmeli, ilaçlar bırakılmamalı ve sigara içilen ortamlardan uzak durulmalıdır.

Diyabet hastalarında kan şekeri seviyelerine dikkat! Kan şekeri seviyesinin yüksek olması, bağışıklık sistemini zorlayabilmekte ve vücudu enfeksiyonlarla ciddi sonuçlara karşı savunmasız bırakabilmektedir. Diyabet hastaları için de bazı kurallar çok önemlidir.

Öncelikle doktor kontrolleri aksatılmamalıdır. Bağışıklık sisteminin güçlenmesi ve genel sağlık için gerekli tedbirler alınmalıdır. Kan şekeri düzeyleri bu dönemde düzenli olarak kontrol edilmelidir. Bu dönemde mümkünse evden çıkılmamalıdır. Ancak işe gitmek ya da sokağa çıkmak bir zorunluluksa kalabalık alanlarda çok bulunmamaya özen gösterilmelidir. Uzun süre evde kalınması gerektiğinde birkaç haftalık ilaç ve malzemelere bulundurulmalıdır. Ellerle göz, burun ve ağza temas etmemek önemlidir.
Tedaviyi aksatmamak ilk kuraldır. Gerekli yaşam tarzı değişiklikleri ve düzenlemeler ile ilgili hasta mutlaka doktoru ile görüşmelidir.
Kapalı mekanlardan mümkün olduğunca uzak durulmalıdır. Ancak kişi o alanda bulunmak zorundaysa maske takabilir.
El yıkama, dezenfektan kullanımı gibi pratik temizlik koşullarına dikkat edilmelidir.
Bu dönemde özellikle ziyaret kabul edilmemelidir.
Sağlıklı beslenme kanser hastaları için hayati önem taşımaktadır. Katkı maddeli, işlenmiş gıdalar tüketilmemelidir. Kanser hastalarının çevresindeki bireyler bile sigara kullanmamalıdır.
Düzenli bir yaşam, kaliteli bir uyku, mümkün olduğunca dinlenmek bu dönemde çok önemlidir.
Hastalıklardan korunmak için bitki çayı, takviye ürün kullanımı gibi konularda kişi mutlaka doktoruna danışmalıdır. Aksi halde kullanılan ürünler bitkisel olsa dahi hastanın mevcut ilaçları ile etkileşim yapabilir. Bu da tedavinin etkinliğine zarar verebilmektedir.

Tüm kanser hastaları yeni koronavirüsten korunmak için ekstra tedbir almak durumundadır. Kemik iliği nakil hastaları ile aktif olarak kemoterapi, immünoterapi ve radyoterapi tedavileri alan tüm kanser hastalarının yeni koronavirüsten korunma konusunda daha dikkatli olmaları gerekmektedir. Kanser tedavisi tamamlanmış ve sağlığına kavuşmuş hastaların riski diğerlerine göre daha düşüktür. Ancak kemoterapi ve radyoterapinin bağışıklık sistemi üzerindeki etkileri, bazen beklenenden uzun sürebilmektedir. Bu sebeple tedavi sonrası da gerekli tedbirlerin üst düzeyde tutulması gerekmektedir. Aktif olarak kemoterapi, immünoterapi ve radyoterapi tedavileri alan hastaların bu sürece kesinlikle ara vermemesi önemlidir. Bu süreçte kanser hastalarının yakınlarına da büyük görevler düşmektedir. 

Bazı kanser türleri ve kemoterapi gibi tedaviler bağışıklık sisteminizi zayıflatmakta, hastayı enfeksiyonlara daha yatkın hale getirmektedir. Şu anda Covid 19’ a karşı geliştirilen aşılar klinik deney düzeyinde olduğu ve hastalığın belirlenmiş net bir tedavisi olmadığı için bunu önlemenin en iyi yolu virüse maruz kalmaktan kaçınmaktır. COVID-19’dan kaçınmak için alınacak önlemler influenza (grip) gibi diğer bulaşıcı solunum yolu hastalıklarıyla aslında aynıdır.

Hastalıklarla ilgili vücut sinyalleri alınmasına rağmen doktora başvurulmayıp, belirtiler göz ardı edildiğinde tedavi için geç kalınmış olabilir. Bazı hastalıklar erken tanı ile kısa sürede kontrol altına alınabilecekken, sürecin geçmesinin beklenmesi, geri dönüşümsüz hasarlara yol açabilmekte ve iyileşme şansını da düşürebilmektedir. Kronik hastalıkları olan bireyler bağışıklık sistemini güçlendirmeli ve genel sağlık için gerekli tedbirleri almalıdır. Bununla birlikte sağlık kontrolleri aksatılmamalı, eğer önerilmişse ilaç tedavisi sürdürülmelidir. Hastalar hastanelerde güvenli bir şekilde hizmet vermeye devam etmekte olan polikliniklere başvurabilir, online görüşme ile doktorlarına ulaşabilir ya da evde bakım hizmetlerinden faydalanabilir. Mutlaka doktorunuzla konuşun!

Kalp ve damar hastalıklarının tedavilerinin ertelenmesi de doğrudan hayati riske neden olabilmektedir. Tıkalı bir kalp damarı ile evde beklemek, kalp çarpıntısı ya da göğüs ağrısı şikayetlerini geçiştirmek, en ufak bir harekette nefessiz kalmak ilk bakışta yeni koronavirüsten koruyucu olabilir ancak yaşam kalitesi ve süresini düşüreceği bir gerçektir. 

Kronik organ yetmezliği de hayati bir durumdur. Ülkemizde on binlerce hasta böbrek ve karaciğer nakli olmayı beklemektedir. Bu dönemde nakil merkezlerine gitmemek için ameliyatı ertelemek, yaşam kaybı ile sonuçlanabilir. Nakil operasyonları da gerekli tüm önlemler alınarak yürütülmekte, hastanın bağışıklık sistemi baskılanmakta olduğu için takip süreçleri de her detay hesaplanarak devam etmektedir.

Kanser hastaları bu dönemde kemoterapi, immünoterapi ve radyoterapi tedavileri almak durumundaysa kesinlikle ara vermemelidir. Tedavi planlamasına göre ameliyat gerekliyse ertelenmemesi önemlidir. Cerrahi uygulamalar hem kişinin hem de operasyonu gerçekleştirecek ekibin güvenliği ön planda tutularak yapılmaktadır. Takip ve tedavileri devam eden hastalar dışarı çıktıklarında mutlaka cerrahi maske takmalıdır. Koruyucu maske hastanedeyken de çıkarılmamalıdır. Kanser hastaları hastanenin kendileri için ayrılan özel bölümlerinde tedavilerini almakta, bu sayede hastalıkla mücadele hız kesmeden devam edebilmektedir. 

Bu süreçte uzun süren bir baş ağrısının bile ihmal edilmesi, hastaya çapı giderek büyümüş olan bir beyin tümörü olarak geri dönebilir. Hastanın korunma tedbirlerini alarak hastaneye gitmesi ya da doktora başvurması, olası pek çok sağlık sorunun önüne geçilmesini sağlayacaktır.  

Belirli hastalık gruplarının tanı ve tedavisi, hangi koşulda olursa olsun sürdürülmelidir. Tüm kanser türleri, kalp ve damar hastalıkları, beyin, karaciğer, akciğer, böbrek ile ilgili rahatsızlıklar ihmal edilmemelidir. Hastalar hem kişisel korunma tedbirlerini almalı hem de sağlık ihtiyaçları için güvendikleri merkezlere başvurmalıdır.

Yeni koronavirüs dünyada ve ülkemizde hızla yayılarak yaşam tarzımızın tümüyle değişmesine neden olmaktadır. Bu dönemde toplumun büyük bir çoğunluğu zorunlu haller dışında evden çıkmayarak, kendisini ve sevdiklerini korumakta, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluğu da yerine getirmektedir. Süreç içerisinde virüse yakalanan bireyler hastanelere başvurarak, gerek ayaktan gerekse yatarak tedavi olmakta, bunun yanı sıra hayati kayıplar da yaşanmaktadır. Bu şartlar altında pek çok insanda hastanelerin Covid 19 hastalarına hizmet verdiği için güvensiz olduğu ve virüsün bulaşmasına zemin hazırlayacağı gibi yanlış  bir kanı oluşmuş durumdadır. Hastalar da, virüs kapma riskinden dolayı acil durumlar dışında hastanelere başvurmayı tercih etmeme eğilimindedir. Bu durum, bazı rahatsızlıkların hızla ilerlemesi riskini ve önemli tehlikeleri beraberinde getirmektedir. Erken tanı ve tedavinin ertelenmeden gerçekleştirilmesi çok önemli.

Kronik hastalıkları ve çeşitli sağlık problemleri olan pek çok birey, hastaneye gittiğinde koronavirüse yakalanabileceği endişesiyle, evde kalmaya devam ederek sorunu ertelemeye çalışıyor. Ancak virüsten korunmak isterken tanı ve tedavi süreçlerinin aksatılması, daha ciddi problemlere hatta hayati riske yol açabiliyor. Özellikle kanser hastalarının ya da kalp, beyin, akciğer, karaciğer, böbrek, mide, bağırsak ve endokrin sistem ile ilgili rahatsızlıkları olanların tedavi süreçlerinin devam etmesi gerekiyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi İç Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Aslan Çelebi, doktora ve hastanelere gidildiğinde koronavirüs tehdidi ile karşı karşıya kalınacağı düşüncesinin son derece yanlış olduğunu, sağlık hizmetlerinin, gerekli güvenlik önlemleri alınarak tüm branşlarda problemsiz yürütüldüğünü belirterek, konu ile ilgili önerilerde bulunuyor.
Kişilerin özel alanlarına saygı duyulmalı, üzerlerine ‘Haydi bir an önce iyileş’ diye bir beklenti yüklenmemelidir. Depresyondaki kişilere karşı olabildiğince anlayışlı, hayatlarındaki pozitif şeyler hatırlatılarak yaklaşılmalıdır. Depresyondaki kişilerin intihar olasılığı, diğer kişilerden 100 kat daha fazladır. Bu nedenle depresyondaki kişiler uzaktan da olsa sürekli bir denetim altında bulundurulmalı, bir göz daima üzerlerinde olmalıdır.

Fizyolojik nedenleri bu denli çok olan duygu durum bozukluğuna yakalanan insanlara karşı yakınları her psikolojik rahatsızlıkta olması gerektiği gibi koşulsuz kabulle yaklaşmalıdır. Depresyondaki kişinin isteksiz ve halsiz davranışları yakınlarını da depresif duygu durumuna sürükler ve tahammül sınırını düşürür. Ancak bu durumun geçici bir süreç olduğu ve kişinin o an belli etmese de yakınlarına ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır.

Ancak kişilerin daha fazla fiziksel aktiviteye yönelerek bu kısır döngü kırması gerekir. Kışın etkisiyle kişilerin günlük yaşantılarında büyük değişiklikler yapmalarından kaçınmaları, hayatlarına olabildiğince aynı düzenle devam etmeleri, zaten hormonlar bizi bu duruma sürüklüyormuş diyerek durumu kabullenip pes etmemeleri, uyku düzenlerini bozacak kötü alışkanlıklardan kaçınmaları mevsimsel duygu durum bozukluğuna yakalanma riskini azaltacaktır.

Ancak kişilerin daha fazla fiziksel aktiviteye yönelerek bu kısır döngü kırması gerekir. Kışın etkisiyle kişilerin günlük yaşantılarında büyük değişiklikler yapmalarından kaçınmaları, hayatlarına olabildiğince aynı düzenle devam etmeleri, zaten hormonlar bizi bu duruma sürüklüyormuş diyerek durumu kabullenip pes etmemeleri, uyku düzenlerini bozacak kötü alışkanlıklardan kaçınmaları mevsimsel duygu durum bozukluğuna yakalanma riskini azaltacaktır.

Mevsimsel duygu durum bozukluğu yaşadığını düşünenler, özellikle sabah gündoğumu ve akşam gün batışı saatlerinde doğaya çıkmalı, düzenli nefes egzersizleri yapmalı ve gözlerinin olabildiğince ışık almasını sağlamalıdır. Mevsimsel duygu durum bozukluğu yaşayan kişiler halsizliğinde etkisiyle hareketten kaçınır ama fiziksel aktivitenin eksikliği nedeniyle daha halsizleşir.

Stresten uzak durun.

Her gün 40 dakika yürüyün. Düzenli ve kaliteli uyuyun. Dengeli ve yeterli beslenin. Sigara ve alkol kullanmayın. Bol su için.
Risk faktörüne sahipseniz salgın dönemlerinde toplu taşıma gibi kalabalık ortamlara girmek zorunda olduğunuzda maske takın. Hijyene dikkat edin. Evi ve bulunulan ortamı iyi havalandırın.
Sonbaharda enfeksiyonlardan korunmak için bu önerilere kulak verin: C ve D vitamini ile çinko, demir eksikliği varsa bunları doğal yollardan kırmızı et, kuruyemiş, bezelye, bamya, ıspanak, mandalina, portakal, limon, greyfurt, biber, ananas, kivi gibi gıdalarla takviye etmeyi ihmal etmeyin. Aşı yaptırın. Riskli gruba giriyorsanız yılda bir kez eylül, ekim, kasım aylarında olmak üzere grip aşısı, beş senede bir defa zatürre aşısı olmanız gerekir.

Saman nezlesi veya alerjik nezle, alerjiye bağlı ilkbahar ve sonbahar aylarında görülmektedir. Burun akıntısı, hapşırık, burun ucunda kaşıntı, gözlerde yaşarma, kuru öksürük ve nefes darlığı şikayetleri olabilmektedir. Bulaşıcı özelliği yoktur.

Menenjit, hastane yatışı ve sıkı takip gerektiren tehlikeli bir hastalıktır. Verem menenjitine dönüşmediği takdirde sakatlık bırakmadan geçmektedir.

Sinüzit, alın orta hattı, elmacık kemikleri ve göz çevresinde dolgunluk hissi, baş ağrısı, ateş, burun akıntısı, burun tıkanıklığı, geniz akıntısı ile seyreden genelde bakteriyel kökenli olduğu için antibiyotik kullanımı gerektiren, baş bölgesindeki kemiklerin içindeki sinüs isimli boşlukların iltihaplı hastalığıdır.

Boğazın içinde sağ ve sol tarafta bademciklerin şişmesi, yutkunmada zorluk, boğaz ağrısı, boyun lenflerinde şişlik ile halsizlik yapabilen, genelde bakteriyel kaynaklı olduğu için antibiyotik kullanımı gerektirebilen bir hastalıktır. Özellikle bademcikler üzerinde beyaz plaklar varsa, zaman kaybetmeden doktora gidilmesi gerekmektedir.

Farenjit; boğaz ağrısı, boğazda kuruma, yutkunmada zorlanma,  ateş yüksekliği, üşüme, titreme, terleme, halsizlik ile seyreden, yüzde 75’i viral kaynaklı olan boğaz iltihabıdır. Muayene sonrasında gerekli görüldüğü takdirde antibiyotik tedavisine başlanabilmektedir.

Orta kulak iltihabı, çocukluk çağında sık görülen orta kulak ve kulak zarının bakteriyel kökenli iltihaplanmasıdır. Mutlaka antibiyotik tedavisine başvurulmalıdır. Yeterli tedavi edilememesi halinde kronik orta kula iltihabı, menenjit, kulak zarı yırtılması, sinüzit ile işitme azlığına neden olabilmektedir.
Zatürre, akciğer dokusunun son derece tehlikeli enfeksiyonu olarak belirtilmektedir. Ateş yüksekliği, öksürük, koyu renkli balgam, nefes darlığı, sırt-göğüs bölgesinde ağrı ile halsizlik ortaya çıkmaktadır. Mutlaka yatak istirahati, bazı özel durumlarda hastane yatışı ve uygun medikal tedavi gerekmektedir.
Bronşitte; ateş yüksekliği, halsizlik, vücut ağrısı olabilmektedir. Ama asıl belirti inatçı, üst üste gelen öksürük ataklarıdır. Bu belirtiler olduğunda bir uzmana başvurulmalıdır. Çünkü tedavisi birbirinden tamamıyla farklı olan alerjik bronşit ile mikrobik bronşitin ayrımı uzman tarafından yapılmalı ve gerekli tedavi buna göre seçilmelidir.

Grip (İnfluenza), birkaç gün yatağa mahkum eden, bulaşıcı ve ağır seyreden bir hastalıktır. 39 derecenin üzerinde ateş, üşüme, titreme, baş ağrısı, tüm vücutta kas-eklem ağrıları ve kuru öksürükle seyretmektedir. Özellikle çocuklarda karın ağrısı, yumuşak bulantı da yapabilmektedir. Yaşlılar, çocuklar ve kronik hastalığı olan kişilerde zatürreye sebep olabilmektedir.

Nezle, genellikle griple karıştırılmaktadır. Ancak gripte ateş daha yüksek, kırgınlık, kas ağrısı, halsizlik daha belirgin ve mutlaka yatak istirahati gerektirecek boyuttadır. Birçok virüs damlacık enfeksiyonuyla bulaşarak nezle yapabilmektedir. Yatak istirahati ve bol sıvı alımıyla kendiliğinden geçmektedir.
Artan grip salgınlarında; hastalarla yakın temastan kaçının, aynı ortamda kalmamaya dikkat edin. Her yıl düzenli olarak ekim- kasım aylarında grip aşısı yaptırın. Şeker, böbrek, akciğer hastaları gibi bağışıklığı zayıflamış kişiler doktor kontrolünde zatürre aşısı da yapılmalıdır. Özellikle ofislerde ve okullarda; kalem, kitap, bilgisayar, bardak gibi özel eşyaları ortak kullanmamaya dikkat edin. Mendilleri tek kullanımlık olarak tüketin ve tekrar tekrar kullanmayın. Beslenme ve uyku düzenine özen gösterin. Doğru ve dengeli beslenin. Özellikle C vitamininden zengin meyve ve sebzeleri tüketmeye özen gösterin.

İnsan vücudunun ısı değişimleri ve yeni koşullara uyum sağlaması için 2 ile 4 hafta arası bir süreye ihtiyacı vardır. Bu da sadece yumuşak mevsim geçişleriyle mümkündür. Ancak günümüzde küresel ısınma nedeniyle bu durum gerçekleşememektedir. Havaların aniden ısınıp soğuması ile ortaya çıkan kısa süreli ısı değişimleri, vücudun adaptasyonunu da zorlaştırmaktadır. Bu durum, vücudun strese girip savunma sisteminin zayıflamasına neden olmaktadır. Hem kolay bulaşması hem de vücudun hassaslaşması özellikle sonbahar-kış döneminde görülen gribal salgınlara yakalamayı da kolaylaştırmaktadır. Bu durum kronik rahatsızlıkları olan hastalarda daha sık görülmektedir. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Salih Bilgin

Güneşin çok yoğun olduğu ortamlarda güneş gözlüğü ile beraber mutlaka siperli şapka desteği ile beraber güneş ışınlarının istenmeyen etkilerinden gözümüzü korumalıyız.


Gözlüğün kullanılmadığı zamanlarda orijinal kutusunda saklanması; temizliğin ise akan su, sabun veya ürünle birlikte verilen mikrofiber bez ile yapılması gerekir • Kontakt lens kullanan kişilerin, lensleri UV filtreli dahi olsa üzerine güneş gözlüğü takmaları gerekir. Güneş gözlükleri, kontakt lens kullanıcılarının sıklıkla karşılaştığı gözlerde kuruma sorununa karşı koruma sağlar.


Doğru Bildiğimiz Yanlışlar… • UV koruması, gözlüğün renginin koyuluğu ile değil yapım maddesi ile ilgilidir. Renklendirme oranı, sadece ışığın şiddetini azaltarak görme konforu sağlar. • Polarize camlar parlamayı keser fakat UV ışıklara karşı koruyuculuğu yoktur. • Gözlükleri giysilerin ucuyla temizlemek, çantaya ya da cebe gelişigüzel atmak sıklıkla yapılan yanlışlıkların başındadır. Bu hatalar cam üzerinde mikro çizikler oluşmasına neden olur. Gözle görülmeyen bu çizilmeler zaman içinde görme kalitesini bozar.


Sahte gözlük takmaktansa hiç takmamak daha iyidir. Sadece görünen ışığı kesen ama UV ışınlarına karşı bir blokaj sağlamayan güneş gözlükleri, gözbebeğinin gözün kendini doğal yolla koruma özelliğini devre dışı bırakır. Gözbebeği, güneş gözlüğünün sağladığı karanlık ortamda iyice açılacağından, görünmeyen UV ışınları açık gözbebeğinden içeri çok fazla oranda girer. Bu nedenle, UV filtresi olmayan sahte güneş gözlükleri kullanılmamalıdır.


Kaliteli bir güneş gözlüğünün mutlaka “UV ışığını engelleyici” özellikte olması gerekmektedir. “Ancak bu engelleme hiçbir fayda sağlamaz, aksine zarar verir. Çünkü renkli cam takıldığında göz bebeği küçülmez. Böylece zararlı UV ışını göz içine bol miktarda girer. Kaliteli bir güneş gözlüğünün kalite ve UV blokaj belgeli olması gerekir.”


Kullanım kılavuzlarında yer alan “ışık emilim oranı”, gözlük camının dışarıdan gelen ışığın ne kadarını emdiğini, ne kadarını yansıttığını ve ne kadarını içeri verdiğini ifade eder. Şehir ortamında yüzde 40-50, güneş ışınlarının daha dik geldiği dağlık bölgelerde yüzde 50-70, deniz kıyısında ve kayak yaparken yüzde 80-85 emilim uygundur.

Gözlüğü taktığınızda bulanık görmemelisiniz ve detaylar kaybolmamalıdır. Kaliteli güneş gözlüklerinde güvenilir tescil belgesi olmalıdır. 1995’ten bu yana Avrupa Birliği standartlarına göre kaliteli gözlüklerin üzerinde CE (Conformité Européene) ibaresi bulunmaktadır. CE belgesi, ürünün minimum güvenlik koşullarına uygun olduğunu ifade etmektedir. Gözlük alırken camların boyama ve mika olup olmadığına, camda çizik, kabarcık ve eğrilik bulunup bulunmadığına dikkat edilmelidir.

Kaliteyi anlamanın bir başka yolu da gözlüğü taktıktan sonra dikey bir çizgiye odaklanmaktır. Bu durumda numarasız bir güneş gözlüğünü hareket ettirdiğinizde görüntü hareket etmez. Gözlüğü hafifçe yukarı aşağı, sağa sola hareket ettirdiğimizde bu çizgide oynama ya da kırılmalar oluyorsa o gözlük uygun değildir. / Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ilgaz Yalvaç

Güneş ışınları, insan gözlerinin algılayamayacağı veya hissedemeyeceği oranda ultraviyole (UV) radyasyonu yayar. Gözlerimizi güneşten korumamızı sağlayan güneş gözlüklerinin UV ışınlarından koruyucu özellikte ve gözümüze uygun olmalıdır. Kaliteli bir güneş gözlüğünde öncelikle camın renginin koyu ya da açıklığından ziyade ultraviyole (UV) ışığını engelleyip engellemediği önem taşımaktadır. Güneş gözlüklerinin mutlaka UV ya da morötesi ışınları kestiğine dair bir sertifikası olmalıdır. Normalde her gözlük camı UV’yi değişik oranlarda bloke edebilmekle birlikte etkili UV blokajı için özel kaplamalar kullanılması gerekmektedir. Güneş gözlüklerinin ışığı bloke etme gücü UV200, UV400 ve UV600 gibi ibarelerle belirtilmektedir. Özellikle deniz kenarında ve kayak yaparken minimum UV400 korumalı güneş gözlüklerinin kullanılması gerekir.

30.06.2020

Yaz aylarında uzun süre güneş altında kalan çocuklarda güneş çarpmaları olabilir. Çocukların ateşi yükselir ve halsizlik gözlenir. Terleme sonucu sıvı kaybı oluşur ve güneş çarpması olan çocuğun sıvı ihtiyacı artar. Bu nedenle bol bol su içirilmeli, vücut sıcaklığı normalin üzerindeyse ateş düşürücü ilaçlar kullanılmalıdır. Yaz aylarında güneşin vurduğu araç içinde çocuklar uzun süre bırakılmamalıdır. Özellikle 1 yaş altı bebekler için bu ısı tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Yaz aylarında çocuklara ince, hafif ve pamuk giysiler giydirilmelidir. Terleme ihtimalleri çok yüksek olduğu için de sık sık kıyafetleri değiştirilmelidir. 1 yaş altı bebekler özellikle baş bölgesinden çok terleyebilir, üşür korkusuyla kalın şapkalardan kaçınılmalı, bahar ve yaz dönemleri için sadece rüzgarı engelleyecek pamuklu şapkalar tercih edilmelidir. Giysiler kadar bebek arabalarının veya oto koltuklarının kumaşlarının da terletebileceği dikkate alınmalıdır.


Güneş ışınlarının dik geldiği, dolayısıyla en etkili olduğu 10.00-16.00 saatleri arasında asla güneşe çıkılmamalıdır. Hava bulutlu bile olsa güneş kremi mutlaka sürülmelidir. Güneşin olmaması zarar vermeyeceği anlamına gelmemektedir. Bu nedenle bu saatlere dikkat etmek ve her havada gerekli önlemleri almak önemlidir.


Bazı güneş kremleri çocuklarda cilt alerjilerine sebebiyet verebilir. Bunun için test edilmelidir. Güneş kremi güneşe çıkmadan bir gün önce çocuğun koluna küçük bir alana sürülür ve yara bandı ile kapatılır. Ertesi gün dışarı çıkıldığında, güneşin altındayken yara bandı çıkarılır. Eğer 15 dakika içinde o bölgede kızarıklık, şişlik ya da kaşıntı olmuyorsa bu güneş kremi kullanılmaya devam edilebilir. bir önceki yıldan kalan güneş kremleri ise kesinlikle kullanılmamalıdır.

Çocuk güneşe çıkarmadan 15 dakika önce koruyucu ürün uygulanmalıdır. Çok açık tenli, renkli gözlü çocuklar ile 1 yaş altı bebeklerde 50 faktör ve üzeri güneş kremleri tercih edilmelidir. Ten rengi koyu, esmer çocuklarda ise 30 faktörlü güneş kremi yeterli olur. Çocuklar dışarı çıkarılmadan en az 15-20 dakika önce krem sürülmelidir. Güneş kreminin koruma süresi en fazla 3-4 saattir. Eğer çocuk yarım saatten fazla dışarı zaman geçirecekse güneş kreminin sık sık yenilenmesi gerektiği unutulmamalıdır.

Çocukların cildi, yaşamın ilk yıllarında çok ince olduğu için güneşe karşı hassastır. Çocukları dışarı çıkarırken mutlaka güneş koruyucu sürmek gerekir. Güneş kremi seçerken de mineral filtre içermesi ve bebeğe alerji yapmayacak özellikte olmasına dikkat edilmelidir. Kimyasal filtre içeren güneş kremlerinde alerji riski daha yüksektir. 1 yaş altı bebeklerin cildi büyük çocuklara göre daha hassastır ve uygulanan her türlü kremin emilimi daha fazladır. Bu nedenle 1 yaş altı güneş kremi seçerken mutlaka doktora danışılmalıdır.


Güneş ve yüksek sıcaklığın zararlı etkilerinden vücudumuzu korumak için; Mecbur kalmadıkça güneşin yoğun olduğu saatlerde dışarıya çıkılmamalı, Terletmeyen ince, açık renkli ve bol giysiler tercih edilmeli, Mutlaka güneş gözlüğü, şapka ve şemsiye gibi güneş ışığından koruyacak aksesuarlar kullanılmalı, Güneşe çıkmadan yarım saat önce güneş koruyucu kremler sürülmeli Günde en az 2,5-3 lt sıvı tüketilmeli (ayran soda su vb.) Sindirimi kolay hafif yiyecekler tercih edilmeli Fırsat buldukça ılık duş alınmalı Uzun ve ağır egzersizlerden kaçınılmalıdır.


Güneş çarpması teşhisi hastanın semptomları gözden geçirildikten, kan basıncı ve sıcaklık değerleri ölçüldükten sonra konur. Bunun için öncelikle ağız içi sıcaklığı yerine rektal sıcaklık ölçülür. Gerekirse hastadan kan ve idrar örneği de istenir. Güneş çarpmasında tablo kötüye gidiyorsa tuz ve elektrolit seviyelerini belirlemek için kan testleri kullanılır. Kan testi sonucuna göre de hastaya sıvı terapisi uygulanabilir. Güneş çarpması sonrasında oluşabilecek komplikasyonlar nedeniyle böbrek yetmezliği gibi durumlara karşı hasta birkaç hafta takip edilir. Sıvı ve tuz dengesi ile sıcaklık değişimleri gözlem altında tutulur.


Güneş çarpması durumunda bunları yapmayın: Hastanın bilinci yerinde değilse su içirilmemelidir. Alkol koklatılmamalıdır. Katı yiyecekler çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle kesinlikle verilmemelidir.

Güneş çarpmasına maruz kalan kişi hemen serin olan bir yere alınarak üzerinde sıkı giysiler varsa gevşetilir ve kusma riskine karşı yan yatırılır. Vücut ısısını düşürmeye yönelik başına göğsüne ve koltukaltlarına soğuk su ile ıslatılmış bez koyulabilir veya soğutucularla soğutmaya çalışmak gerekir. Kan dolaşımını başa doğru yönlendirmek kişinin için ayaklarını yükseltmek, kol ve bacaklara masaj yapmak, duş aldırmak da gerekebilir. Kişinin bilinci açıksa sıvı alımının sağlanması, bilinç kapalı ise kesinlikle içmesi için sıvı verilmemesi takip ve tedavi amaçlı en yakın sağlık kuruluşuna ulaştırılması gerekir.

Özellikle kronik hastalıkları olan hastalar ( yüksek tansiyon, şeker hastalığı, kronik böbrek yetmezliği olanlar), kanser hastaları, aşırı kilolu veya kaşektik olan kişiler, psikiyatrik rahatsızlığı olanlar, 65 yaş üzeri kişiler, 5 yaş altı çocuklar, gebeler sıcak yaz aylarında çok daha dikkatli olmalıdır.

Sıcak çarpmasında görülen en belirgin belirtiler ise şöyledir; Yüksek ateş, Kuru –sıcak-ağrılı cilt, Şiddetli baş ağrısı, Bulantı, Kusma ve baş dönmesi, Kas krampları, Çarpıntı Uykuya eğilim, şuur bulanıklığı ve komaya kadar varabilen ciddi klinik tablolar görülebilir.


Güneş çarpmasının en yaygın belirtileri; baş ağrısı, bulantı, kusma, yüksek ateş, terleyememe, sinir sistemi bozuklukları (sersemlik, yürümede bozukluk vs…), ruhsal durum bozuklukları ve bilinç kaybıdır. Havale, solunumda düzensizlik ve 41 derece üzerinde ateşle birlikte deride kızarıklık da varsa “sıcak koması” görülme ihtimali yükselmektedir. İleri safhalarda oldukça tehlikeli olabilen güneş çarpmalarında, ciddi oranda yaşam kaybı riski olduğu da unutulmamalıdır. Öte yandan, güneş çarpması sonrası iyileşen kişilerin dahi sinir sistemlerinde kalıcı hasarlar oluşabilmektedir. Bu nedenle ilk belirtide tanı konulması ve kişi bilincini yitirmeden gerekli müdahaleye başlanması gerekmektedir.

Sıcak havada insan vücudu kan akışını deri yüzeyine doğru artırır. Terleme ve soluk verme ile kendisini fazla ısıdan kurtarır. Terleme ve soluk almanın tam olarak gerçekleşemediği durumlarda sıcak bitkinliği ve güneş çarpması da kaçınılmaz hale gelir. Sodyum ve klor kaybı ile birlikte güneş çarpması belirtileri de görülmeye başlar.

Güneş çarpmasının en büyük nedeni çok yüksek sıcaklıklara maruz kalmaktır. Hem tatil amaçlı deniz kıyısında geçirilen vakitler hem de normalin üzerinde sıcaklık seviyesine sahip ortamlarda çalışmak güneş çarpmasının en büyük nedenlerinden biridir. Bunun yanı sıra nemli hava da soğutma mekanizmasını azaltarak güneş çarpmasına sebep olabilir. Yüksek sıcaklıklarda fazla alkol tüketmek, kalın giyinmek ve aşırı besin tüketmek de güneş çarpmasını tetikleyebilir.

Güneş çarpması özellikle öğle vakti, güneş ışınlarının dik geldiği zamanlarda oluşmaktadır. Aşırı sıcak havalarda, beden ısısını ayarlayan mekanizmanın bozulmasıyla gelişen güneş çarpması, daha çok çocuklarda görülse de hemen hemen tüm yaş grupları için tehlikelidir. Rüzgarsız günlerde güneş çarpması riskinin arttığı da unutulmamalıdır. Uzun süre yüksek sıcağa maruz kalmak ve vücudun normal sıcaklığına dönebilmek için yeterince sıvı kaybedememesi güneş çarpmasını da beraberinde getirmektedir. Vücut sıcaklığı organları tahrip edecek derecede çok yüksek seviyelere ulaşabilir. Özellikle 40 derecenin üzerindeki sıcaklıklarda ortaya çıkan güneş çarpması, çocuk ve yaşlılarda daha düşük sıcaklıklarda da görülebilir.

Güneş çarpması güneş altında uzun süre kalma sonucu, vücut ısısını ayarlayan mekanizmaların bozulmasına bağlı olarak ortaya çıkan klinik bir tablodur. Hava sıcaklarının ani olarak yükselmesi ile birlikte sıcak çarpması şikayetlerinde de artış görülür. Kendisini yüksek ateş, bulantı ve kas krampı gibi belirtilerle gösterebilen bu tabloda vakit kaybedilmeden gerekli tedbirlerin alınması gerekir. / Uz. Dr. Özlem Kaplan ve Uz. Dr. Mustafa Ertuğrul



Sıcakların bastırması ile terlememiz artar. Özellikle cilt katlanma bölgelerinde pişikler oluşabilir. Bu pişiklerden korunmak için öz bakıma özen gösterilmeli, daha sık duş alınmalı ve bu bölgelerin aşırı nemli kalmamasına dikkat edilmelidir.


Yaz aylarında özellikle doğada daha serbest hareket ettiğimiz için doğada yaşayan böcek ve hayvanlarla irtibatımız daha sık olmaktadır. Kene ısırıkları da bu nedenle sık görülür. Bunu önlemek için doğada çıplak ayak dolaşmak yerine ayakkabı, çorap giyilebilir. Tanımadığımız bir böcek ısırığı olursa ya da kene cilt üzerinde görülürse, hızla en yakın sağlık kuruluşuna başvurmak doğru bir seçimdir.


Bahar aylarında daha çok olmakla birlikte yaz aylarında da alerjiye neden olan maddeler havada bulunabilmektedir. Alerjinin aktif hale gelmesi ile beraber burunda, gözlerde kaşıntı, akıntı, bazen şiddetli öksürük atakları ve baş ağrısı olabilir. Alerjiye neden olan maddelerden uzak kalmak, dolayısı ile alerjiye neden olan maddeleri bilmek önemlidir. Şiddetli olgularda ilaç tedavisi gerekebilir.


Dezenfeksiyonu iyi yapılmamış olan havuzlarda veya kirli sularda yüzmek, bu sularda yaşayan mikropların kulağımıza girmesine neden olabilir. Bu mikropların dış kulak yolunda enfeksiyona neden olması sonucu şiddetli kulak ağrıları veya kaşıntı ile karşı karşıya kalabiliriz. Korunmak için temizliğinden emin olunan yerlerde yüzmek gereklidir. Kulak tıkaçları da yüzme sırasında oldukça koruyucu olabilir.


Yaz aylarının en sık hastalıklarından biri, sindirim sistemi hastalıklarıdır. Bakterilerin ve virüslerin ağız yolu ile vücudumuza girmesi ile bağırsaklarımızın altı üstüne gelebilir. Özellikle çocukları tehdit eden bir durumdur. Bundan korunmak için elleri sık yıkamak ve meyve sebzeyi tüketmeden önce bol su ile yıkamak gereklidir.


Kim istemez etrafa çekici görünmeyi? Pek çoğumuz güneş banyosu sonrası biraz kızarık olduğumuzda kendimizi daha sağlıklı ve daha güzel hissediyoruz. Ancak kontrolsüz olan bu yanıkların, cilt hücrelerimizin DNA’larında kalıcı değişiklikler bırakabildiğini ve hem yaşlanmayı hızlandırdığını hem de cilt kanseri riskini arttırdığını unutmamak gerekli. Bu nedenle güneş koruyucu kremler ve nemlendiricileri elden bırakmamak gereklidir.


Yaz aylarında havaların ısınmaya başlaması ile birlikte su kaybımız artıyor. Bizler su kaybını, yerine koyamadığımız takdirde bazı sağlık riskleri ile karşı karşıya kalıyoruz. Bunların başında böbrek fonksiyonlarının bozulması geliyor. Böbreklere giden kan miktarının azalması ile beraber böbrek fonksiyonları bozulabilir. Bu durumun uzun süre devam etmesi halinde hele bir de beraberinde şeker hastalığı gibi metabolik bir hastalık varsa böbreklerde kalıcı hasar kalabilir. İdrar rengi sizin en iyi su belirtecinizdir. İdrarı şeffaf veya açık sarı renkte tutacak kadar gün içinde su içmelisiniz. / Prof. Dr. Murat Aksoy

Güneş: kesinlikle en önemli varoluş kaynağımız. Ancak bunun yanında fazla maruz kalınması sonucunda çeşitli sorunlar yaşamamız muhtemel. Özellikle son yıllarda ne kadar azaltmaya çalışsak da, gelişmek veya süreklilik için, sera gazları başta olmak üzere dünyamızın atmosferine çeşitli olumsuz etkileri olan gazları yaymaya devam ediyoruz. Bunların sonucunda, güneş ışınları atmosferimizin üst katmanlarında bulunan ozon tabakasının incelmesinden dolayı çok daha fazla zarar verici bir şekilde bizlere ulaşıyor ve sera etkisiyle beraber bazı ışınlar tekrardan yeryüzüne dönüyor. Bu zararlı ışınlardan korunmak ciddi anlamda önem taşımakta. Bunlar için güneşe maruz kalma sürelerinizi ciddi anlamda planlamanız ve gün içinde güneşte kaldığınız saatlere dikkat etmeniz gerekmektedir. Bunların haricinde güneş koruyucuları dikkatli bir şekilde ve yeterli miktarda kullanmalısınız. Güneşlenme sırasında vücudumuzun sıcaklığı da arttığından, vücudumuz bu ısıyı kontrol edebilmek için terleme olayını gerçekleştirir. Terleme sırasında sadece su kaybı oluşmamakta, bununla birlikte ciddi anlamda mineral kaybı da yaşamaktayız. Bu kayıplarımızı telafi edebilmek için su ve mineral içerikli sıvıları tüketme miktarımızı kış aylarına göre çok daha fazla artırmalıyız. Ayrıca sıvı tüketimi deri sağlığımız için de çok önemli bir yer tutmaktadır. / Eczacı Doğan Söğüt

Afiyet olsun


Günlük bir fincan Türk kahvesi sağlıklı bir yeme planında yer alabilir. Eğer Türk kahvesini kendiniz yapıyorsanız şeker kullanımında dikkatli olun. Kafeine karşı hassas iseniz veya yatma vakti yakınsa kafeinsiz olarak Türk kahvesi içiniz


Harvard Tıp Okulu’na göre Türk kahvesi içicileri düşük bir, kolon, meme ve rektal kanser riskine sahiptir. Türk kahvesi ayrıca tansiyonu düşürür ve tür 2 şeker hastalığı oluşum şansını azaltır. Yine Harvard Tıp Okuluna göre Türk kahvesi tüketimi erkeklerde Parkinson hastalığı riskini ortadan kaldırır. Türk kahvesinde bulunan kafein ayrıca uyanıklığı da artırır. Kakule, Türk kahvesine bir tat vermenin yanı sıra normal bir sindirime de yardımcı olur. Kakule bir gaz gidericidir. Bunun anlamı kakule bağırsak gazının giderilmesinde yardımcı olur. Kakule ayrıca size bir enerji patlaması da verebilir.


Bir fincan Türk kahvesi yaklaşık 46 kalori içermektedir. Türk kahvesi herhangi bir yağ içermez iken iyi bir sağlık için iki temel besin maddesi olan lif ve protein de sağlamamaktadır. Türk kahvesi etkileyici bir miktarda ne kalsiyum ne de demir içermektedir.

Kahve, şeker ve kakule karışımı olan Türk kahvesi, normal bir kahveye benzer bir şeyden daha hoş bir ikramdır. Türk kahvesinin bir takım sağlık faydaları mevcut iken, kahvenin faydaları söz konusu olduğunda şeker temel engelleyicidir.

Türk kahvesi, kolon kanseri riskini, kalın bağırsak kanseri riskini yüzde 25, safra kesesinde taş riskini yüzde 45 azaltıyor. / Ahmet Maranki

Aslında kahvelerin kafein içeriği; kahvenin çekirdeğine, kahvenin kavrulma süresine, kahvenin miktarına ve hazırlanma süresine göre farklılık gösterir. -Türk kahvesi (1 fincan= 30ml) = 30 mg -Kafeinsiz kahve (240ml) = 3 mg -Filtre kahve (1 su bardağı = 240ml) = 95 mg -Hazır kahve (240ml) = 30-90 mg -Espresso (30ml) = 65 mg -Double-shot espresso (60ml) = 120 mg -Latte veya Mocha (240ml) = 120 mg


Mide yanması, reflü, ülser gibi mide hastalıklarında kullanılan ilaçların etkisini de azaltırken mide asiditesini yükseltebileceğinden dolayı, antibiyotik gibi ilaçların da sindirimini yavaşlatabilir. Bu nedenle ilaçlarla birlikte kahve tüketmemeye özen göstermeliyiz.

Kahvenin depresyonu azalttığına dair birçok çalışma vardır. -Günde En Fazla 400 Miligram Kahve İçilmelidir. -Yetişkinlerde günlük ortalama 3-4 fincan kahve tüketimi yararlı etkiler sağlar. Yani maksimum kafein alımı günde 400 miligram geçmemelidir.(3 tatlı kaşığı kahve) Fakat kafeinin tolere edilme derecesi; kişinin genetik ve fiziksel özelliklerine, kahvenin tüketim sıklığı ve miktarına bağlı olarak değişiklik gösterir. Bu nedenle de; kimileri için 3-4 fincan kahve yararlı iken kafein toleransı düşük olanlar için 3- 4 fincan kahve uykusuzluk, mide bulantısı ve strese yol açabilir. -Çocuklar ve yaşlılarda yetişkinlere göre kafeinin tolere edilme derecesi düşüktür.Bu yüzden kafein tüketimi 2 fincan ve 1 tatlı kaşığı kahve ile kısıtlanmalı. Kafein; plasentadan anne karnındaki bebeğe geçeceği için gebelerde 2 fincandan fazla kahve tüketimi; düşük, ölü doğum ve düşük doğum ağırlıklı prematüre bebeklerin doğumuna yol açabilir. Bu nedenle hamileler, çocuklar ve yaşlılarda da günlük kafein alımının 200 miligram kafeini geçmemesine özen gösterilmelidir.

Kahve tüketiminin; tip-2 diyabet, Alzheimer, Parkinson ve bunama (demans) gibi sinir sistemi hastalıkları ve siroz gibi karaciğer hastalıklarına ayrıca karaciğer ve kolorektal kanserlerine karşı koruyucu rol oynadığı yapılan çalışmalarca kanıtlanmıştır.


Özellikle bir fincan kahvenin, spordan yarım saat önce tüketimi; yağ hücrelerinin yakımını hızlandırdığı gibi egzersiz sırasındaki performansı artırarak egzersiz yapma süresini uzattığı yapılan çalışmalarda gözlenmiştir.


Kahvenin içindeki kafein; kan dolaşımından beyne geçerek norepinefrin ve dopamin salgısını artırır. Böylece de kişinin bilişsel fonksiyonlarını artırarak, daha aktif, enerjik ve daha dakik olmasını sağlar.

Kahve, enerji metabolizmasında rol oynayan B vitaminleri (riboflavin, niasin, pantetonik asit), magnezyum, potasyum ve manganez gibi birçok vitamin ve mineralden zengindir.

Antioksidanlardan zengin olan kahve, bu sayede hücrelerin yaşlanmasını önler.


Kahve her ne kadarda bizler için vazgeçilmez ve o kadar değerli bir içecek olsa da bizler için ciddi ve telafisi olmayan zararlar verebilecek potansiyele sahip bir içecektir. Bundan sonra bu hoş kokulu içeceği tüketirken daha dikkatli olmanızda yarar vardır. Olabildiğince tüketim miktarınızı kontrol etmeye çalışın ve eğer metabolizmanız bu içeceğe karşı zayıf ise olabildiğince uzak durmanız sizin için en iyisi olacaktır.

Son olarak kahve tüketimini bıraktığınız da, gündelik hayatınızı son derecede etkileyen bazı semptomlarla karşı karşıya kalabilirsiniz. Bunların başında, depresyon, baş ağrısı, tedirginlik duygusu, asabiyet, konsantrasyon eksikliği ve yorgunluk gelmektedir.

Ayrıca kafeine karşı metabolizması yavaş olan insanlarda, kahve tüketimi ölümcül olmayan kalp krizi geçirme riskinin artığı gözlemlenmiştir.


Kahvede bulunan kafeininde birçok olumsuz etkisi vardır, örnek olarak geçici insomnia/uykusuzluk, tedirginlik, huzursuzluk, sinirlilik, ülser ve benzeri mide ve sindirim sistem rahatsızlıkları, hızlı ve dengesiz kalp atışı ve kaslarda istemsiz kasılmalara neden olur.

Filtre edilmemiş kahve, Türk kahvesi, French Press ile yapılmış kahve, sizin LDL diğer bir adı ile kotu kolesterol değerinizi artırabilir. Ayrıca günde 5 fincandan daha fazla kahve tüketen bayanlar tüketmeyen bayanlara kıyas ile daha zor hamile kaldıkları görülmüştür.

Sert kahve tüketen bireylerde genellik ile bedenlerindeki mineral değerleri düşüktür. Bunun nedeni, kahve midenizdeki demir emilimini ve dolayısı ile böbreklerinizin kalsiyum, magnezyum gibi önemli minerallerin emilimini azaltır. Buda sizin sağlığınız için olumsuz bir etki ortaya çıkartır.

Fazla miktarda kahve tüketmek bedeninizin cortisol, epinephrine ve norepinephrine stres hormonlarını üretmesine neden olur. Bu hormonlar bedeninizin kalp atış miktarını, kan basıncını ve tansiyon seviyesini artırır.

Kahvenin vücudunuzdaki etkisi ve bu etkinin bedeninizde bir tepkiye yol açması, tamamı ile sizin vücudunuzun kafein direncine ve metabolizma hızına bağlıdır. Bu nedenden dolayı kahve içerken daha da dikkatli olmanız gerekir.

“her şeyin fazlası zarar zaten”, “ben az miktarda kullanıyorum bir şey olmaz” diye bilirsiniz ama kahvenin etkileri kişiden kişiye değişir. Bazı etkileri kısa sürede kendisini göstere bilirken bazıları ise ilerleyen yıllarda kendilerini göstermeye başlarlar ve genellik ile geri dönüşü veya tedavisi çok zor olan hastalıklara neden olmaktadır.


Günümüzde birçok kişinin olmazsa olmazı olan kahve, tüketicileri tarafından ister kendilerini uzun sureli çalışmalarda dinç hissetmek, ister hoş bir sohbet başlatmak için kullanılan bir içecektir. İster ünlü dünya markalarının aromalı kahveleri ister ülkemizin başlıca güzelliklerinden biri olan Türk Kahvesinin bizler için önemi barizdir. Peki, tükettiğimiz bu hoş kokulu içeceğin bizler için bir zararı var mı? İstediğimiz kadar tüketebilir miyiz?


Bu zamana kadar yapılan çalışmalardan çıkarılması gereken sonuçlar: Yoğun stres ve üzüntü, kırık kalp sendromuna yol açabilir ve bu hastalık çoğunlukla iyi seyirli olmasına rağmen ölüme kadar giden sonuçları olabilir. Kalbinizi kırmayın! Mutluluk kalbe faydalıdır ancak ani ve aşırı üzüntü kadar de ani ve aşırı mutluluk da kalbe zarar verebilir. Belki de buradaki sihirli kelime “aşırı’’dır. Mutluluğun ve heyecanın bile aşırısı nadiren de olsa zararlı olabilir. Herşeyi dozunda yaşayın!


Bu çalışma sonuçları gösteriyor ki; acil servise kalp krizindeki şikayetlere benzer şekilde göğüs ağrısı ve nefes alamama şikayetleriyle gelen hastaların yakın zamanda üzücü veya stresli bir olay yaşayıp yaşamadıklarını sorgulamak kadar, mutlu bir olay yaşayıp yaşamadığını sorgulamak da önemli.

2016 yılında Zürih Üniversitesi Hastanesi’nden kardiyolog Jelena Ghadri ve arkadaşlarının yaptıkları bir çalışma, mutlu olayların da kırık kalp sendromuna benzer sonuçlar verebildiğini ortaya koydu. Bu çalışmaya çeşitli ülkelerden, tetikleyici etkeni tespit edilebilen 485 tako-tsubo kardiyomiyopati olgusu dahil edilmiş. Çalışmaya dahil edilen hastaların %96’sında bu etkenin üzücü ya da kaygı verici bir olay olduğu, %4’ünde ise mutluluk ya da heyecan verici bir olayın tako-tsubo kardiyomiyopatisine yol açtığı tespit edilmiş. Araştırmacıların ‘mutlu kalp sendromu’ adını verdikleri bu hastalığın da tıpkı kırık kalp sendromu gibi, daha çok menopoz sonrası kadınlarda görüldüğü, hastaların %95’inin kadın olduğu ve hastalığın görülme yaşının da ortalama olarak 65 olduğu bulunmuş. Tetikleyici etkenler incelendiğince; doğum günü partisi, evlilik, sürpriz veda partileri, futbol galibiyetleri, büyükanne/ büyükbaba olduğunu öğrenme, beklenmedik torun ziyareti, büyük ikramiye kazanma, doğum gibi mutluluk verici olayların da tako-tsubo kardiyomiyopatisine yol açabildiğini gösterilmiş. Mutlu kalp sendromu ve kırık kalp sendromu olguları karşılaştırıldığında; başvuru anındaki şikayetler (göğüs ağrısı, nefes darlığı gibi), EKG ve laboratuvar bulguları ve 1 yıl sonundaki sonuçlar açısından her iki grubun benzer olduğu, mutlu kalp sendromu olgularında kalbin sol karıncığının orta kısmının (midventriküler) etkilenme sıklığının ise kırık kalp sendromu olgularına göre daha fazla olduğu bulunmuş.

Kırık kalp sendromunun, kalp krizi ile başvuran hastaların %1.7-2.2’sinde bulunduğu bildiriliyor . Spesifik bir tedavisi yok ve günler haftalar içinde kendiliğinden tamamen düzelir. Nadiren de olsa ağır kalp yetersizliği nedeni ile ölümle sonlanır. Tüm kırık kalp sendromu olgularında, hastaneye yatırılan hastalarda ölüm oranı %1.2’dir . Kırık kalp sendromu, daha çok orta yaş üzerindeki kadınlarda görülmekle birlikte, her yaştaki kadın ve erkekleri etkileyebilir. Bu hastalığı tetikleyen etken genelde yoğun bir stres ve psikolojik sıkıntıdır. Literatüre bakıldığında; bir yakının ölümü, sevgili ile ayrılma, biri ile kavga ya da tartışma, spor yarışmaları, doğal afetler, başka bir şehre taşınma, trafik kazaları, topluluk önünde yapılan konuşmalar, evcil hayvan ölümü, ameliyata alınacak olma gibi birçok farklı stres etkeninin hastalığı tetiklediği tespit edilmiş.


Psikolojik veya fiziksel stres sonrası hastalarda göğüs ağrısı, nefes darlığı, akut kalp krizini taklit eden EKG değişiklikleri gözlenir. Hem ekokardiyografide hem de anjiyografi işleminde kalp görüntülendiğinde, kalbin bazal yani üst kısımları fazlaca kasılırken, alt kısımlarında balonlaşma gözlenir. Kalp damar tıkanıklığı olup olmadığını anlamak için yapılan koroner anjiyografide tıkanıklık bulunmaz. Sıklıkla bozulan kalp kasılma fonksiyonları 2-6 hafta içinde normale döner. Bu hastalığın neden ve nasıl oluştuğu tam olarak bilinmiyor. Bir teoriye göre, stres sonrası artan dopamin, efedrin gibi nöroileticiler (katekolaminler) sorumlu tutuluyor. / Dawson DK. Acute stress-induced (takotsubo) cardiomyopathy. Heart. 2018 Jan;104(2):96-102. doi: 10.1136/heartjnl-2017-311579.


Bu ve benzeri birçok tarihsel bilgiye rağmen, bu durumun bilimsel olarak adının konulması ancak günümüzden 29 yıl önce oldu . Sato ve arkadaşları 1990 yılında yayınladıkları çalışmada yoğun ve ani stres sonrası gelişen, laboratuvar, EKG ve ekokardiyografi bulguları açısından damar tıkanıklığına bağlı kalp krizi ile birebir benzer bulguları olan bir hastalık tariflediler . Bu hastalıkta, stres sonrasında kalbin sol karıncığında (ventrikül) ani gelişen fonksiyon bozukluğu olduğu, kalpte oluşan görüntünün Japonya’da ahtapot avlamak için kullanılan “tako-tsubo’’ denilen çömleğe benzediği düşünülerek hastalığa “tako-tsubo kardiyomiyopatisi’’ ismi verildi. Daha sonraki yıllarda bu hastalığa, stres kardiyomiyopatisi, kırık kalp sendromu, sol ventrikül apeksinin balonlaşması gibi isimler de verildi. Yapılan çalışmalarda, bu hastalığın sıklıkla orta yaş ve üzerindeki, postmenopozal ve 58-77 yaşları arasındaki kadınlarda gözlendiği tespit edildi .

Kan dolaşımını ilk kez tanımlayan bilim insanı William Harvey, 1628 yılında kaleme aldığı bir yazıda, kalbin sadece pompa görevi gören bir organ olmadığını, zihni ve psikolojiyi etkileyen korku, üzüntü, kıskançlık, aşk, hırs, ağrı, sevinç, heyecan gibi birçok durumun kalbi de olumsuz etkileyebileceğini söylüyor . Napolyon’un doktoru Corvisart ise ‘’kalp hastalıkları zihnin ihtiraslarına bağlıdır’’ diyerek bu ilişkiyi dramatik şekilde ifade ediyor .

Stres ve kalp hastalıkları arasındaki ilişki çok eski yıllardan beri biliniyor. Aulus Cornelius Celsus (yaklaşık M.S. I. yy. – Roma), Roma’nın en büyük tıp yazarı olarak kabul edilen bir hekimdi. Yazdığı tarım, askerlik sanatı, felsefe, hukuk ve tıp konularını kapsayan ansiklopedinin sadece tıp bölümü günümüze ulaşmış durumda . De Medicina (Tıp üzerine) başlıklı bu bölüm, halen tıp alanındaki en önemli klasik kaynaklardan biri olarak kabul ediliyor. Celsus, De Medicina’nın bir bölümünde korku, üzüntü, öfke gibi zihni olumsuz olarak etkileyen olayların kalbi de etkileyebileceğini belirtiyor . / Celsus: De Medicina. With an english translation by W. G. Spencer, M.S. (Lond.), F.R.C.S. (Eng.). In three volumes (Loeb Classical Library). 6 5/8 × 4 1/4 in. Vol. I (1935). Pp. 499 + xiv. Vol. II (1938). (Prof.Dr. MURAT BİTEKER )


data verlies / data loss :((

MİNEÇİÇEĞİ : Depresyon için kullanılabilen mineçiçeği, rahatlatıcı ve canlandırıcıdır. VETIVERT : Ruhun hem derin hem de yüzeysel düzeylerine etkileri olan vetivert, zihne denge hissi verir.Stres ve gerilim sonucu oluşan problemleri yatıştırırır, özellikle sınav, dişçi öncesinde yaşanan korku benzeri durumlarda faydalıdır. Derin psikolojik problemleri olanlar, özellikle de aşırı hassas ve duygusal yaşamında fazla açık olanlar, vetivert kullanımı ile rahatlayacaklardır. YLANG YLANG : Ylan ylang suçluluk, düşmanlık, sabırsızlık, kıskançlık, inatçılık, ağzı sıkılık, şüphecilik ve öfke gibi elastik olmayan aktif olumsuz duyguları yatıştırır. Uzak ve soğuk hissedenler için faydalıdır, kendilerini aşırı eleştirenlere ve güvensiz olanlara kendine değer verme hissi sağlar ve kolay telaşlanan mizaçları yatıştırır. Endişe, depresyon, uykusuzluk ve şok durumlarında faydalı olduğu gibi, geleneksel olarak cinsel iktidarsızlık ve firijidite durumlarında afrodizyak olarak kullanılmaktadır.


GÜL : Özelliklere kadınlara faydalı olan güçlü bir ilaçtır. Geçmişte kaybolmuş, duygularına aşırı bağlı, kendilerinin çok farkında olanlar ya da aşırı derecede ben-merkezli olan kişiler için faydalıdır. Üzüntü ve pişmanlık durumlarında yatıştırıcıdır, ruha neşe verir, acıyı ve depresyonu, özellikle de bu bir doğum sonrası yaşanırsa, iyileştirir.


BİBERİYE : Zihin ve duygulara berraklık verir, entellektüel yetileri biler ve birikmiş çöpleri temizler. Kendini hafıza zayıflığı ya da zihin karışıklığı şeklinde gösteren zihinsel fonksiyon kaybı durumunda kullanılır. Zihinsel berraklığın olmadığı ve kararsızlığın var olduğu durumlarda odaklanma sağlar ve bir tür koruma hissi verir. Histeri, tembellik, üzüntü ve “Pazartesi Sendromu”na biberiyenin canlandırıcı özellikleri ile yardımcı olunabilinir. ROSEWOOD : Sinir sistemi üzerinde dengeleyici bir etkisi vardır. Bitkin,keyifsiz ve problemlerine fazlası ile boğulmuş olanları canlandırır. SANDAL : Sandal, bir çok olumsuz duygusal durumla başa çıkabilir.Dinginlik veren bu yağ, saplantılar, gerginlik, gelecek olaylar ya da hata korkusu, emniyetsizlik, kendini eleştirme ve güven eksikliği ile kuşatılmış olanlar için bir nimettir.Üzüntü ve depresyonu yatıştırır, kedere yardımcı olur, zor şartlarda sebat sağlar. Bu yağda, geçmişteki olaylara gereğinden fazla bağlı olanlar, bağlayıcı ipleri kesmek için bir yol, içedönük kimseler ise rahatlama bulacaklar. Entellektüel çaba korkusu sandalın etkisi altında erir. Sandal kokusu kendini emniyetsiz hissedenlere korunma hissi verir, tekrarlayan rüya problemi olanlara yardımcı olur. Cinsel iktidarsızlık ve frijidite durumlarındaki kullanımı ile ünlüdür ve içgüdüsel duyuların gelişmesine yardımcı olur.


NIAOULI : Niaouli zihni uyarır, duyguları yeniden canlandırır ve konsantrasyonu sağlar. PORTAKAL : Enerjisi durgunlaşmış kişiler için yararlıdır. Kasvetli düşüncelerden ve can sıkıntısından arındırır, Olumlu bir bakış açısı sağlar ve enerji verir. Portakal yağı psikolojik gerilim ve strese karşı korunma sağlar. KEKLİKOTU : Psikosomatik rahatsızlıkların tedavisinde faydalı olduğu düşünülmektedir. PALMAROSA : Kişiye canlandırıcı bir tazelik verir. Yatıştırır ve düşüncelere berraklık verir. MAYDANOZ : Maydanoz, idrar akışını arttırıcı etkisi yanısıra, aşırı yüklü zihinleri temizleme özelliği mevcuttur. PATCHOULI : Dengeleyici bir yağ olan patchouli, nesnellik sağlar, espritüelliği arttırır, kararsızlık durumundaki zihne berraklık verir ve zihni karışık olanların akıllarını başına toplamasını sağlar. Endişeli olanları yatıştırırır. NANE : Etkileyici ve uyarıcı bir yağ olan nane, zihni yabancı konulardan arındırır, öfkeden uzaklaştırır, zihinsel yorgunluk ve depresyon durumlarında enerji ve dinçlik verir. Kişinin sinirsel heyecan nedeni ile titrediği durumlarda faydalıdır, sinirsel güçsüzlükte güç sağlar. Nanenin etkileyici kokusu, şok ve histeri durumunda kişiyi yatıştırır. PETIGRAIN : Yatıştırıcı ve rahatlatıcı bir yağ olan Petigrain, bazı etkileri ile Neroliye benzer. Panik ve öfkeyi yatıştırır, depresyonda olanlara cesaret verir, zihni canlandırır, duygusal karışıklığı azaltır. KIRMIZI BİBER : Çoğu baharat yağı gibi, kişinin kendini keyifsiz hissettiği durumlarda faydalıdır. Canlandırıcı ve uyarıcıdır. Yorgunluk ve bitkinlik durumlarında zihinsel enerjiyi arttırır. ÇAM : Yorgun zihni güçlendirir ve canlandırır.


LAVANTA : Lavanta düzenleyici bir ilaçtır. Bir moddan diğerine atlayan duyguları dengeler, endişe, panik ve histeriyi yatıştırırken depresyon ve halsizlik durumlarında kişiye canlılık sağlar. Uykusuzluk için genel olarak faydalıdır ve manik-depresyon tedavisinde kullanılabilir. LİMON : Yanan bir kalbi ve zihni yatıştırır, tazeler. Düşüncelere berraklık sağlar. LEMONGRASS : Enerji verici bir yağ olan lemongrass ruhu canlandırır, zihne ve duygulara hareket verir ve zihni daha güçlü konsantrasyonlara yöneltir. Dış dünyalarından bağımsız olarak can sıkıntısı çekenler için faydalıdır. MERCANKÖŞK : Derin ruhsal travmaların seçimidir. Acının yalnızlığında kaybolanları rahatlatır, endişe,hiperaktivite, gerilim ve histeri durumlarında zihni yatıştırır ve uykusuzluk vakalarında iyileştirici bir uyku alınmasına yardımcı olur. MELISSA : Yatıştırıcı ve canlandırıcı bir yağ olan Melissa, duygusal blokların kişinin acı çekmesinde etken olduğu durumlarda faydalı bir ilaçtır. Şok, panik, histeri için kullanılır ve aşırı duyarlı kişileri yatıştırır. Acı içindeki kişiler bu yağ ile olumlu bir bakış açısı kazanabilirler. MÜRRÜSAFİ : Güçlendirici ve yatıştırıcı olan Mürrüsafi duyguların kızışarak kişiyi güçsüzlük, kayıtsızlık ve dürtü eksikliğine sürüklediği durumlarda kullanılır.


GREYFURT : Kafa karışıklığı, kıskançlık ve hayalkırıklığı gibi olumsuz düşünce durumlarında ilaç olarak kullanılır. Greyfurt, bu durumları yok eder ve canlandırıcı karakteri ile kararsızlık, sürüncemede bırakma ve geçmiş için kaygılanma durumlarında fayda sağlar. Manik ve depressif arasında gidip gelen durumlarda yardımcıdır. GUIACWOOD : Meditasyon için de kullanılan Guiacwood rahatlık ve ruhaniliğe teslim olma duygusu verir. ÇÖRDÜKOTU : Nüfuz eden bir yağ olan çördükotu, bulanık zihne berraklık getirir. Gömülmüş duyguları odaklayarak duygusal acıyı azaltır. IMMORTELLE : Şok, korku ve fobilerde faydalıdır. YASEMİN : Yatıştırıcı ve canlandırıcı bir yağ olan yasemin, kendini uzak ve kopuk hisseden kişileri dünyanın daha gerçekçi bir görüntüsüne yakınlaştırır. Depresyon, üzüntü tedavisi ile güven aşılama, kayıtsızlık ve tembellikten sıyrılmanın sağlanmasında kullanılan ana maddedir. Duyguların bir yay gibi gerilerek, katılık, duygusal ifade eksikliği ve kıskançlık gibi belirtiler gösterdiği gergin durumlarda faydalıdır. Yasemin, endişeyi yatıştırır ve gelecek olaylardan korkanlara soğukkanlılık verir, aynı zamanda afrodizyak olarak da kullanılır. ARDIÇ : Bedene olan etkisi gibi, ardıç zihin için de uyarıcı, berraklaştırıcı ve destekleyicidir. Zihnin gereksiz bilgilerden arındırılmasına yardımcı olurken, aynı zamanda endişe, depresyon, hafıza kaybı ve duygusal tükenmişlik durumlarında fayda sağlar.


SELVİ : Rahatlatıcı bir yağ olan selvi, depresyonun hem acı hem de öfke, tedirginlik, aşırı konuşma şeklinde ortaya çıkan diğer yönünü iyileştirir. Büyük ve ani değişikliklerde, kişinin değişimi kabul etmesinde büyük destektir. DEREOTU : Dereotu, kriz anlarında veya şok sonrasında olduğu gibi kişinin olaylara yenik düştüğü durumlarda kullanılır. OKALİPTÜS : Kişiye konsantrasyon ve zihin açıklığı sağlar. Enerjilerin dengesiz olduğu durumlarda kullanılır. REZENE : Sıkıntılı zamanlarda güç ve cesaret verir. Stresli zamanlarda tepki olarak yeme sonucu oluşan oburluk ve alkolizm için kullanılır. FRANKINCENSE : Zihinsel ve duygusal etkileri için çok eski zamanlardan beri kullanılan Frankincense, karışıklık içindeki zihne tutarlılık ve düzen sağlar. Kendini güvende hissetmeme, kendini eleştirme, disiplin eksikliği, şüphecilik, takıntılı olma, yorgunluk ve cesaret eksikliği gibi durumların hepsi, bu yağın sakinleştirici ve aynı zamanda canlandırıcı etkisinden fayda sağlayabilirler.Frankincense, uzun süreli acı durumlarında ve bir şekilde geçmişe takılmış ya da orada kaybolmuş gibi görünen insanlarda faydalıdır. Korkuların her cinsi – hafif endişelerden panik ataklara kadar-bu yağ ile bir rahatlamaya dönüşür ve kabus, klostrofobi ve bilinmeyen şeylerden korkma durumları bu uygulamaya mükemmel cevap verirler. GALBANUM : Devamlı değişen modları olan insanların özlerine dönmelerini sağlar. SARDUNYA : Sardunya, manik depressif eğilimli kişilerde, zihni yeniden dengeler ve içe/ dışa dönüklüğün aşırı uçlarını törpüler,endişe ve depresyonu yatıştırır. Genellikle kişilik olarak çok katı olanlar sardunyanın etkilerinden yararlanabilirler.


PAPATYA : Fiziksel ve ruhsal bir rahatlatıcı olan papatya, depresyon, korku, histeri ve gerilimi yatıştırır. Endişe içinde olanlar için yatıştırıcıdır. Tedirginlik, huzursuzluk,öfke ve sabısızlık durumlarında sükunet verir. TARÇIN : Zindeleştiren bir yağ olan tarçın, yorgunluk ve güçsüzlük durumlarında faydalıdır. CITRONELLA : Ruhu canlandıran bir yağ olan citronella, depresyonda olanlar için faydalıdır. CLARY TOHUMU : Zihin ve düşünce ile ilgili bir çok rahatsızlıkta kullanılır. Normalden fazla aktif çalışan zihinlerde görülen zorlanma, aynı rüyaları görme, sinirsel zayıflık, karmaşık düşünce hissi, aşırı heyecan, panik ve klostrofobi durumları clary tohumuna hızla cevap verir. Kişilerin yaşamlarındaki problemlere daha geniş bir perspektiften bakmasına yardımcı olur, neşesizlik, depresyon ve kendine acıma eğilimi içinde bulunanların yüreklendirilmesinde yardımcı olur.


MELEKOTU : Melekotu heyecan ve ruhsal stresi, akıl ve duygu dengesi hissi vererek teskin eder.Kaçılan problemler ile uğraşmaya motive eder. ANASON : Canlılık hissi verir. FESLEĞEN : Güçlendirici, uyarıcı bir yağ olan fesleğen konsantre olma zorluğu çekenler, dikkati kolayca dağılanlar, kararsızlık ve disipline olma zorluğu içinde olanlar için faydalıdır. Duygusal açıdan kırılgan olanlara güç verir ve düzenleyici olarak depresyon, endişe, histeri ve ruhsal yorgunluk tedavisinde kullanılır. DEFNE : Hafif bir uyuşturucu olan defnenin yatıştırıcı etkisi vardır. ASİLBENT : Asilbentin rahatlatıcı, iyileştirici ve yatıştırıcı bir etkisi vardır. En çok yalnızlık, üzüntü, endişe içinde olanlara faydalıdır. Endişelerden kurtulmaya yardımcı olur ve kendine güveni sağlar. BERGAMOT : Moral yükseltici ve sakinleştirici bir yağ olan bergamot, öfke ve hayalkırıklığını giderir, özellikle endişe ile oluşmuş depresyonda mükemmel sonuç verir. HUŞ : Uyarıcı bir yağ olan huş dinçlik verir ve ruhu canlandırır.

Her ne kadar, bitkisel yağların fizyolojik etkilerinin belirlenmesi zor da olsa, fiziksel problemleri gidermede psikolojinin etkisi gözden kaçırılmamalıdır. Olumlu ya da olumsuz ruhsal durumların kişilere etkisi, bu yazının konusu olmamakla birlikte, diğer alternatif terapilerin aksine ruhsal durumun çok nadir olarak fiziksel bir sorunun tek kaynağı olduğunu düşünülmektedir. Yine de olumsuz ruhsal durumun iyileşmeyi yavaşlatabileceği, olumlu bir ruh halinin de iyileşmeye önemli faydaları olduğuna inanılmaktadır. Aromaterapist doğru kullanılan bitkisel yağların ruhsal etkilerini, bitkisel yağların masaj yolu ile sağlanan fiziksel etkileri ile birleştirerek güçlü bir tedavi oluşturabilir.


Ancak, aromaterapist psikolojik tepkilerin, fizyolojik olanlar gibi genellikle birbirinden küçük nüanslarla -sadece bazı durumlarda kökten farklılıklarla- ayrılacağını bilir. Bu, pratikte bitkisel yağları tedavisinde kullanan terapistin belli bir rahatsızlık için belli bir tedavi yöntemini benimsemesi yerine, her bireyin özgün psikolojik ve fizyolojik farklılığının bilincinde olmasını gerektirir. Belli ruhsal durumları etkileyen bitkisel yağlar için basit ve genel kurallar yoktur. Bu kişiye bağlı olarak farklı etkilerin gözlenebileceği gerçeğini öne çıkarmaktadır.


Bu maddelere tepkiler evrensel değildir- bazılarını cinsel olarak uyarırken, bazıları üzerinde hiç bir etkisi olmayabileceği gibi, bazılarında cinsel isteği ve kuvveti azaltıcı olabilir, bazıları ise kokuyu hiç farkedemeyebilir. İşte bitkisel yağların psikolojik ve duygusal açıdan kullanımının karmaşıklığı ve zorluğu burada yatmaktadır- aynı kokuya maruz kalan kişilerin koklama aygıtının fizyolojik yeterliliğinden bağımsız olarak, bireysel tepkiler hem bireyin farklı yaşam deneyimlerinin koku-duygu reflekslerine yansıması, hem de doğuştan sahip olunan farklı eğilimler nedeni ile farklılık gösterecektir.


Kokuların ruhsal durumumuzu etkilediği hepimiz tarafından bilinir. Bazı kokular zevk verir, bazıları sadece birini etkilerken, diğerleri duyguların belli belirsiz gölgelerini çağrıştırır, bir kısmı bir anının canlanmasını sağlarken, bazı kokular refleks uyarısı nedeni ile korkunç olabilir ve hatta kusmaya yolaçabilir. Cinsel açıdan çekici hoş kokulu kimyasalların-pheromene- hayvan yaşamında-insan da dahil- genellikle de bilinçaltı etkilerinin varlığının keşfi bilimsel tutuculara bile kokunun davranış ve duygularda güçlü bir etkisinin olduğunu gösterdi. Ancak, pheremone ile yapılan araştırmalar aromaterapiyi bilimsel olarak uygulamak isteyenlerin önüne önemli engellerden birini çıkardı.


Açıktır ki evrimsel olarak bakıldığında, koku, duyularımız içerisinde en ilkel ancak en önemli olanıdır. Ceninde koklama sistemine ait hücreler beyin hücrelerinden daha önce gelişirler ve koku alma sinirleri vücutta yenilenmeye uğrayan tek sinir hücreleridir. Bu ve bununla birlikte diğer bir çok anotomik özelliği, bu duyunun ruhsal durum ile sıkıca bağlı olmasını sağlar. Koklama; beyinle dış dünya arasındaki en doğrudan bağlantıdır. İçgüdü, ruh hali, hafıza, duygular ve de hormonal sistem ile de yakından ilişkilidir.


Aromatik maddeler, çok eski zamanlardan beri psikolojik etkileri için kullanılmıştır. Bir çok kayıt, bu maddelerin gerek parfüm olarak, gerekse Mezopotamya, Mısır, Yunan ve Roma uygarlıklarına ait dini törenler ile tarih boyunca günümüze kadar gelmiş olan çeşitli kullanım alanlarına tanıklık etmektedir. Aromatik maddeler oldukça uzun süredir cinsel çekicilik ya da dini duyguların uyandırılması için kullanılsa da, psikoloji ve koku arasındaki ilişki üzerine çok az modern araştırma mevcuttur.


Koku kaybıyla yaşam süresi arasındaki ilişkinin tam olarak bilinmediğini söyleyen araştırmacılar, bu duyudaki azalmanın, hücre onarımının zayıflamasına işaret edebileceğini ifade etti. Araştırmayı yürüten bilim adamları, koku alma problemi olanların paniklememesi gerektiğini, nezle, alerji ve sinüslerle ilgili rahatsızlıkların da koku alma duyusundaki azalmaya neden olabileceğini vurguladı.


Chicago Üniversitesi’nden bilim insanları, 57 ila 85 yaşlarındaki katılımcıları koku testine tabi tuttu. Katılımcılara, nane, balık, portakal, gül ve deri gibi keskin kokular koklatıldı. Araştırmadan 5 yıl sonra en zayıf koku duyusuna sahip olanların yüzde 39’u hayatını kaybetti. En güçlü koku alma duyusuna sahip kişilerin sadece yüzde 10’u bu süre içinde yaşamını yitirdi. Araştırmada yaş, beslenme, sigara kullanımı, yoksulluk ve genel sağlık durumlarının da göz önünde bulundurulduğu belirtildi.


Amerika’da yapılan araştırmaya göre; koku alamayan insanların ölüme daha yakın olduğu iddia edildi. “PLoS One” bilim dergisinde yayımlanan, 3 bin yetişkinin katıldığı araştırmada koku alma duyusu ölçüldü. Bu duyusu en zayıf olan katılımcıların yüzde 39’unun beş yılda öldüğü saptandı. Araştırmacılar, koku alma algısındaki azalmanın doğrudan ölüme neden olmadığını fakat yaşam süresiyle ilgili ipucu verebileceğini ifade etti.


Parkinson, beyinde hücre dejenerasyonu, yani hücre ölümü ve işlev kaybı gibi sebeplere bağlı gelişen ciddi bir nörolojik hastalıktır. Titreme, hareketlerde yavaşlama ve denge kaybı gibi belirtiler gösterir.Yapılan araştırmalar, koku almada azalmanın, Parkinson hastalığının erken teşhisinde önemli rol oynadığını gösterdi. Burnumuzda, beyne devamlı sinyal gönderen sensörler bulunur ve nörolojik bir hastalık olan Parkinson’un, koku alma duyusunu etkileyerek ortaya çıkması tesadüf değildir.Yüksek tansiyon, toplumumuzda sıklıkla görülen bir hastalık. Yapılan araştırmalar, birbirinden farklı çok sayıda sebebi olabilen yüksek tansiyon hastalığının, erken belirtilerinden birinin de koku alma duyusunda azalma olduğunu gösterdi.Chicago’da bulunan Smell&Taste Research and Treatment Foundation’da (Kokutat araştırma ve tedavi merkezi) görevli Dr. Alan R. Hirsch, tat almanın yüzde 90’ının koku almaya bağlı olduğunu söylüyor.”Aşırı tuzlu yemek, yüksek tansiyon hastalığının sebepleri arasında yer alır. Bu hastaların tuzlu yemelerinin altında koku alamamaları yatıyor olabilir” diyen bilim adamları yaptıkları araştırmalar neticesinde, koku alma duyusunda meydana gelen azalmanın yüksek tansiyonun erken belirtilerinden olduğunu ortaya çıkardılar.

ABD’nin Florida Üniversitesi McKnight Beyin Enstitüsü Koku ve Tat Merkezi’ndeki araştırmacılar; hastalığın erken dönemlerinde insanların sol burun deliğinden koku alamamasının Alzheimer’a yakalanma riskini artırdığını açıkladı. Fıstık ezmesi, mentol ve sabun kokusu, bu hastalığın erken teşhisinde kullanılıyor. Yapılan bir araştırmada bu üç koku, Alzhimer hastası kişilere 20 cm mesafeden koklatılmış ve teşhisli Alzhimer hastalarının, bu kokuları duymadıkları tespit edilmiş! Koku duyusunda azalma ya da kayıp, Alzhimer’ın erken belirtileri arasında ilk sırada yer alıyor.

Koku alamadığınızı fark ettiğinizde aklınıza ilk olarak burun temelli solunum yolu problemleri gelir ve ilgili doktora başvurursunuz. Oysa son yıllarda yapılan araştırmalar, koku fonksiyon kaybının; Alzheimer, Parkinson ve multiple skleroz gibi bazı nörolojik ve majör depresyon gibi psikolojik hastalıkların da habercisi olabileceğini gösteriyor.Saydığım bu hastalıkların ilk bulgularından biri, koku fonksiyonunun kaybolmaya başlamasıdır. Elbette koku duyunuz azaldığında aklınıza gelmesi gereken ilk hastalıklar bunlar olmasına rağmen, sadece bu hastalıklar düşünülmemelidir. Alerjik nezle, burun polipleri, sinüzit, ileri evrede burun kemiği ve kıkırdak eğrilikleri, burun travmaları ve burun eti büyümeleri koku kaybının başlıca kaynaklarındandır.


Koku alma duyusunda meydana gelen kayıp, sadece 15 dakika süren ve son derece kolay yöntemlerle uygulanan bir test neticesinde ölçülebilir. Herkesin iyi bildiği sekiz farklı koku, farklı şişelere konuyor ve hastanın bu kokuları ayırt etmesi isteniyor. Ardından ikinci aşamaya geçiliyor ve bu kez kokulu ve kokusuz metaryellerin hasta tarafından ayırt edilmesi isteniyor. İki aşamalı bu test sonucunda koku kaybının varlığı ve derecesi ölçülüyor. Gerek görülmesi halinde tetkikler, tomografi veya MR ile devam ediyor. Koku kaybının sebebi belirlendiğinde ilgili tedaviye başlanıyor.


Kokuların hayatımızdaki yeri sandığımızdan daha önemli. Birçoğumuz bir şeyler koklarken koklayabildiğimizi fark etmeyiz bile. Oysa durum tam tersi olduğunda, yani koklayamamaya başladığımızda bunu kesinlikle hisseder ve rahatsız oluruz. Toplum genelinde ihmal edilse de hayatı zorlaştırmaya başladığında hemen bir uzmana başvururuz. Durumun tespiti ise son derece kolay.


Konu üzerinde yapılan araştırmalar, uzun süre kötü kokuya maruz kalan kadınların ruhsal durumlarının kötüye gittiğini göstermiş. Kanadalı bir araştırma grubu, 20 kadın ve 20 erkek üzerinde bir deney yapmış her iki grup üyesinin elleri sıcak ve soğuk suya sokulmuş.Eş zamanlı olarak kokular koklatılmış. Güzel kokular kadınların ellerindeki yanma hissini çok daha az hissetmelerine sebep olmuş.Elleri sıcak sudayken sirke gibi rahatsız edici kokulara maruz bırakılan kadınlarda ise yanma hissi daha fazla hissedilmiş. Araştırma yeterince ilginç ancak elde edilen en ilginç netice, erkeklerin bu durumdan hiç etkilenmemiş olması. Yani erkekler elleri sıcak suyun içindeyken ne koklarlarsa koklasınlar duydukları ağrının şiddetinde hiçbir farklılık gözlemlenmemiş.


Koku almak; tat almak başta olmak üzere hayattan zevk almak için gereken birçok güzelliğin ilk adımıdır.Yediğimiz yemekten zevk almak, bozulmuş bir gıdadan uzak durmak, birini ya da bir anı hatırlamak… Sayısız duygu; koku alma becerimizle doğru orantılı olarak gelişir.Koku almak ve kokuya bağlı duygu şekillenmeleri, araştırmacıların da dikkatini çekmiş ve kokuların ruhsal dünyamıza olan etkilerini araştırmışlar. Güzel kokuların duyduğunuz ağrının şiddeti üzerinde etkili olduğunu biliyor muydunuz?Yapılan bir araştırma, özellikle kadınların güzel kokular aldıklarında hissettikleri ağrının şiddetinde azalma yaşadıklarını gösterdi. Yani güzel kokuların mutlulukla bir ilgisi olduğu artık bilimsel bir gerçek.Durumun zıttı da ters bir etki yapıyor.Yani kötü kokulara maruz kaldığınızda ruh halinizde farklılıklar meydana geliyor.


Kötü kokuya maruz kalınca depresif, iyi kokuya maruz kalınca mutlu oluyoruz. Peki ya bir gün koku alamazsak? İşte o zaman hastalık belirtileri baş gösteriyor.


1.Kulak kirinin temizlenmesi için pamuklu çubuk ve benzeri şeyler kullanmayın. 2.Kulağı, gelebilecek sert travmalardan korumaya çalışın. 3.Uzun süre denizde veya havuzda kalmaktan kaçının. 4.Erken çocukluk çağlarındaki çocukları, işitme fonksiyonları açısından yakından gözlemleyin. 5.Ağrılı kulak rahatsızlıklarında vakit kaybetmeden doktora başvurun. 6.Gürültüye karşı kulaklarını korumaya çalışın, gürültülü ortamlarda alkol kullanmamaya özen gösterin. 7.Kulaklıkla müzik dinlerken 80-90 desibeli aşmayacak şekilde sesi açın ve 2 saatten fazla kulaklık kullanmayın. 8.Kronik hastalık durumlarında işitme sağlığı testlerinizi ihmal etmeyin. 9.Hemen her türlü ilaç kullanımında, kulak sağlığının risk altında olabileceğini unutmayın. 10.Ani gelişen işitme kayıplarında veya çınlamalarda vakit kaybetmeden bir uzmana başvurun.

Kulak ve işitme sağlığı açısından, gürültüye ve yüksek sese maruz kalmamaya özen gösterilmelidir. Gürültülü ortamlar, yüksek sesle müzik dinlemek, silah, bomba veya top patlaması gibi ani ve şiddetli sesler iç kulak yapılarını geri dönüşümsüz olarak bozabilmektedir. Gürültü şiddetinin veya süresinin iki kat artmasıyla kulağa oluşacak zarar 8-10 kat daha fazla olacaktır. Gürültülü ortamlarda çalışması gerektiğinde ise kulakları sesten koruyan kulaklıklar kullanılması kanuni bir zorunluluktur.


Çocukluk çağında sık görülen geniz eti sorunlarında, üst solunum yolunda tıkanıklıkları sonucu gelişen orta kulakta sıvı birikmesi gibi durumlar, ağrılı kulak iltihaplarına dönüşerek kulak zarında yırtılmalara neden olabilir. Tedavi edilmeyen bu durum sonrası orta kulak sıvaları yoğunlaşır ve buna bağlı enfeksiyonlar tekrarlar ya da kulak zarının delik kalmasıyla da orta kulak kemikçiklerinde erimeler veya kireçlenmeler oluşabilir. Önemli derecede işitme kayıplarına neden olabilen bu durumların ortaya çıkmaması için 7-8 yaşlarına kadar çocukların orta kulak sağlığı için düzenli kontrolleri yapılmalı, enfeksiyon oluşum varsa vakit kaybetmeden tedavisi sağlanmalı ya da zar delikleri için de gerekirse cerrahi yöntemlere başvurmalıdır.


Kulak kepçeleri sesin hangi yönden geldiğinin algılanması açısından önemlidir. Kulak kepçesine gelen herhangi bir darbe, sert travmalar, donma veya yanmalar, kepçenin kıkırdak bölümüne küpe takılması “perikondrit” adı verilen iltihaplara neden olabilir. Enfeksiyon tedavi edilmediğinde, kepçede şekil bozukluğu veya kulak yolunun tıkanması sonucunda işitme kaybı meydana gelebilir. Kulak yolu iltihaplanmasının bir diğer nedeni de kulak temizliğinde belirli kurallara dikkat edilmemesidir. “Kulak kiri” denilen dış kulak yolu salgılarının, pamuklu çubuklar veya sert cisimlerle temizlenmeye çalışılması kulak yolu enfeksiyonlarına yol açar. Yaz aylarında uzun süre suda kalmak ve özellikle bakımları iyi yapılmamış kirli havuzlarda yüzmek de kulak iltihabına yol açan risk faktörleri arasında yer almaktadır.


Kulak ve işitme sağlığı için kulak kepçesinden iç kulağa, işitme sinirlerinden beyin sapına ve beynin işitme korteksine kadar bütün yapıların fonksiyonlarının korunması gerekiyor. Kafa travmaları, baş boyun bölgesinde radyasyona maruz kalmak, kan dolaşımı bozuklukları, kan hastalıkları, sistemik veya kulak tutulumu yapan enfeksiyonlar ve tümörler kulak sağlını olumsuz etkileyebiliyor. /Prof. Dr. Mustafa Asım Şafak


Bebeklerde ise bu durum biraz daha farklıdır. Bebeklerde görülen kulak akıntısının en sık karşılaştığımız nedeni kulak pisliğinin dışarı akmasıdır. Bebeklerde bu pislik daha sıvı ve akışkan olduğu için kulak akıntısı sık aralıklarla gerçekleşir. Bebeklerdeki kulak akıntısının bir başka nedeni ise kulağın daha önce kulak çubuğuyla temizlenmesidir. Bebeğin kulağını kulak temizleme çubuklarıyla temizlemek yerine sadece kulak deliğinin etrafını yumuşak bir bezle ya da peçeteyle ve bastırmadan temizlemek tavsiye edilmektedir. Akıntının başka bir nedeni de bebeklerin kulaklarında bir enfeksiyon oluşmasıdır. Oluşan enfeksiyon, kulağın iç kısmında iltihap yapmakta, bu iltihap da sıvı olarak kulaktan dışarıya akmaktadır. Bazı durumlarda kulak iltihabı farkettirmeden ilerler. Bu nedenle arkası bırakılmamalı, düzenli olarak takibi yapılmalıdır. Nadir de olsa kulak akıntısı kanamalı olabilir. Kulak çubuğuyla derinden temizleme ya da uçak yolculuğu kulakta kanamalı akıntıya neden olabilir. Ani basınç değişiklikleri kulağın dengelerini bozmakta ve kulak akıntılarına neden olabilmektedir. Kulak kanalında var olan egzamalar da kulak akıntılarına neden olan başka bir etmendir.

Yüzücü kulağı adı verilen rahatsızlığın da dahil olduğu bu durum genellikle temiz olmayan havuz ve deniz sularına bağlı olarak gelişir. Çeşitli alerjik cilt hastalıkları nedeniyle dış kulak cildi koruyucu bütünlüğünün bozulması da nedenler arasındadır. Doğal koruyucu tabakası kaybolan dış kulak yolu cildinde enfeksiyona bağlı ödem ve şişlik gelişir. Bazen bu şişlik kulak kepçesine kadar ilerleyebilir. Tedavide damlalarla şişliğin giderilmesi, dış kulak kanalının aspiratör yardımıyla iltihabi akıntıdan temizlenmesi ön plandadır. Ağır enfeksiyonlarda antibiyotik de kullanılabilir. / Dr. Gökhan Güvener

Dış kulakta deri artıkları, ter bezleri ve yağ bezlerinin salgılarıyla meydana gelen karışıma kulak kiri adı verilir. Aslında bir sağlık sorunu olmayıp, adının çağrıştırdığı şekliyle temizlik ve hijyenle de bir ilgisi yoktur. Bazı bünyelerde kirin aşırı üretimi veya dışarı atılımındaki bozukluklar nedeniyle dış kulak yolunda birikim olur hatta kulak kanalı tam olarak tıkanabilir. Çocukların yaklaşık %10’unda görülen bu sorun çok önemli olmamakla birlikte, iletim tipi işitme kayıplarının en sık sebebidir. Elini sık sık kulağına götürme, kulağı çekiştirme gibi bulgular ve tam tıkanma halinde işitme kaybı görülür. Temizleme amacıyla kulak kanalının içine doğru pamuklu çubuklar ve benzeri şeyler sokulması doğru değildir. Yumuşatıcı damlalar kullanılabilir, tam tıkanma ve işitme kaybı durumunda, kir doktor tarafından vakum cihazıyla veya yıkama yöntemiyle temizlenebilir.

Küçük çocukların kulaklarına soktukları yabancı cisimler önemli bir sağlık problemine dönüşebilir. Cismi çıkartmaya yönelik bir müdahale, onu daha derine itebilir. Dikkatsizce bir yaklaşım dış kulak yolu ve kulak zarına zarar verme riski taşır. Böyle bir durum farkedildiğinde en yakın sağlık kuruluşuna başvurmak en doğrusudur. Yabancı cisim hekim tarafından bu işlem için üretilmiş özel enstrümanlarla çıkartılır, bazı durumlarda müdahale yapabilmek için anestezi dahi gerekebilir. Burun ve kulak deliklerine sığabilecek boyutta küçük cisimleri çocukların ulaşabileceği yerlerden uzak tutmak önemlidir.


Her iki orta kulak boşluğunu burnun arka tarafındaki geniz bölgesine bağlayan bu kanalların temel görevleri, orta kulaktaki doğal akıntıların boşalmasını sağlamak ve hava basıncını dengelemektir. Bu görev sağlıklı bir işitme için de çok önemlidir. Üst solunum yolu enfeksiyonları, geniz eti problemleri, alerji gibi nedenlerle östaki borusu tıkanabilir, işlevleri bozulabilir. Bu durum,burun-geniz bölgesindeki mikropların orta kulağa ilerlemesine, iltihabi sıvı birikimine ve enfeksiyonun oluşmasına neden olur. Tedavide ağrı kesici ve ateş düşürücüler çocuğu rahatlatmak için kullanılır. Çoğu olguda antibiyotik kullanılmasına gerek görülür. Antibiyotik kullanımındaki temel amaç, olası komplikasyonları önlemektir. Bebeklerin yatar pozisyonda ve biberonla beslenmeleri de kolaylaştırıcı bir faktördür. Kalabalık kreş ve sınıflarda bulunma, ailenin sigara kullanmasına bağlı pasif içicilik de orta kulak iltihabı riskini arttırır. Sık tekrarlayan enfeksiyonlarda, altta yatan alerji, bademcik ve geniz etinin kronik enfeksiyonları gibi nedenler araştırılmalıdır.


Orta kulak enfeksiyonları Kulak zarının arkasında, derinde yer alan içi hava dolu boşluğa orta kulak adı verilir. Buradaki enfeksiyonlar genellikle östaki borusu aracılığıyla geniz bölgesinden gelen bakteri ve virüslerden kaynaklanır. Bir üst solunum yolu enfeksiyonu esnasında veya hemen ardından devam eden uzamış halsizlik ve rahatsızlıklarda kulaklar mutlaka kontrol edilmelidir. Çocuklarda özellikle yatarken şiddetlenen kulak ağrısı, kulakta basınç hissi, işitme güçlüğü, ateş, baş ağrısı, bazı olgularda mide bulantısı ve iştah bozuklukları orta kulak enfeksiyonlarında sık rastlanan bulgulardır. Enfeksiyon yoğun bir basınç sonucunda kulak zarının delinmesine sebep olduysa, kulaktan dışarı doğru akan iltihabi akıntı görülebilir. Daha küçük çocuklarda ise nedeni anlaşılamayan ateş, beslenme ve uyku düzeninde bozulma, ağlama atakları, elini kulağına doğru götürme ve çekiştirme gibi bulgular şüphe uyandırmalıdır. Orta kulak enfeksiyonlarının çocuklarda daha sık görülmesinin temel sebepleri, bu dönemde daha sık rastlanan üst solunum yolu enfeksiyonları ve östaki borusunun daha kısa ve nispeten mikropların ilerlemesine daha açık yapıda olmasıdır.


Normal bir konuşma ve dil yeteneği için bebeğin işitmesi gerekiyor. Ancak genetik, doğumsal ya da bebeklik döneminde yaşanan bazı sorunlar bebeğin işitme kaybı yaşamasına neden olabiliyor. Her tür sağlık sorununda olduğu gibi işitme kayıplarının önlenmesinde ve tedavi edilmesinde de en önemli etken erken teşhis. / Odyoloji Uzmanı Doç. Dr. Külekçi



Renk Körlüğü ve Sosyal Hayat Bu renk körlüğü ile ilgili yapılan tedavilerden sonra sorulan sorulardan biri şudur. ChromaGen iş başvurularımda bana yardımcı olabilir mi ? Bu sizin başvurduğunuz işin gerektirdiği özelliklere bağlıdır. Ve daha da önemlisi bu konudaki son kararı işvereniniz verecektir. Birçok olguda renk görmede düzelme pratikte bir miktar karışıklık yaratabilecek düzeyde olabilir, bu da bir miktar soruna yol açabilir. Bu durumda ayrıntılı bir açıklama yapma ihtiyacı doğabilir,bu konuyu iş vereninizle ayrıntılı bir şekilde konuşmalısınız.


Renk Körlüğü ve Chromagen Lensler: Genel Renkleri Algılamada Düzelme. Renklerin daha parlak ve net alıgılanması. Daha önce algılanamayan renk tonlarının algılanması. / Renk körlüğünün düzeltilmesi hastalara daha güvenli bir hayat sağlar. Örneğin kişinin trafik ışıklarında yaşabileceği tehlikeleri önler.


Uygulanabilir testler; Psödoizokromatik plakalar Bu test rakamları renkli bir arka fonda gösterir (çoğunlukla noktalar halindedir.). Örneğin kırmızı-yeşil renk körlüğünü saptamak için kulllanılabilir. Farnsworth renkli nokta prosedürü Burada, hastalar taşları değişik tonlarına göre ayırıyorlar. Bu test biraz daha karışıktır. Mavi renk görme eksikliğini saptamak için kullanılabilir. Nagel’ in anomaloskopu Burada, hasta karıştırmak ve çeşitli renk tonlarını belirlemek için dairesel renk test cihazını kullanıyor. Renk körlüğünün derecesine ilişkin bilgi bununla doğrulanmış olur. Kırmızı körlüğünün tanısı en iyi bu testle konur. Boyacı, otobüs şoförü ya da pilot gibi bazı mesleklerde bu bir işe alınmama kriteri olabilir.


Renk körlüğünün tanısı değişik renk testleri yardımıyla konabilir. Tanı koymak önemlidir çünkü hem profesyonel yaşamda hem de trafikte sorunlar yaşanmasına neden olabilir.

Hem doğuştan gelen renk körlüğü hem de iris renk görüş eksikliği genetik bir bozukluk nedeniyle meydana gelir. Erkekler belirgin bir şekilde kadınlardan daha çok etkilenir. Sonradan oluşan en yaygın renk görme bozukluğu sınırlı mavi-sarı görmedir. Sıklıkla meydana gelir, makular dejenerasyon sonucu oluşur. Doğduğu andan itibaren renkleri göremeyen ya da yetersiz gören biri genellikle bu durumun farkında değildir. Bu sorun sadece çevresindeki insanlar o kişinin dikkatine sunduğunda saptanır.

Akromatopsi olarak bilinen bu rahatsızlık seyrek olarak görülür. Bu durumda olan kişiler rengin tonlarını hiçbir şekilde fark edemez. Aynı zamanda ışığa karşı aşırı duyarlıdır. Her zaman ‘gece modundadır’ ve karanlıkta herşeyi kaba taslak algılar.


Kısmi Renk Körlüğü: Bu tür renk körlüğünde duyu hücrelerinden bazıları eksiktir. Bu durumdan etkilenenlerde sadece işler durumda iki tür koni hücre vardır. Sonuç olarak renk görme önemli ölçüde azalır. Bu durum zaman zaman kırmızı renk görmesi eksik ve kırmızı körü olan şoförler için tehlikeli olabilir. Örneğin sisli havalarda, önünde seyreden aracın arka kırmızı lambası yerine sadece siyah görür.


Renk Körlüğü Nedir ? Evet hayatımızı diğer göz hastalıkları gibi çok etkilemiyor gibi görünse bile aslında önemli göz hastalıklarından biridir. Renk körlüğü ile ilgili sizlere önemli bilgiler vereceğimiz bu makalemizde renk körlüğünün sosyal hayatımıza ve iş hayatımıza olan etkilerinden bahsedeceğiz. / Op.Dr. Akın Akyurt


Oldukça güçlük çeken çocuklar renk körlüğünü de içeren göz problemleri açısından kontrol edilmelidirler. Ailesinde renk körlüğü bulunan kişiler, yaptığı işte renk ayrımı zorunluluğu olanlar veya renkleri ayırmada problemi olanlar bu açıdan tetkik edilmelidir. Kalıtsal renk körlüğü tedavisi yoktur. Görme sinirinin zayıflamasına bağlı olan ve görme bozukluğu ile birlikte seyreden renk körlüğü ise bir ölçüde düzeltilebilir ya da en azından ilerlemesi engellenebilir. Renk körlüğü doğuştan olduğunda zararsızdır, hatta birçok kişi uzun süre renk körü olduğunun farkına bile varmaz; ancak bir göz muayenesiyle durum ortaya çıkabilir. Renkleri ayırt etme gücündeki değişiklik, göz bozukluğundan da ileri gelebilir. Bu durumda en iyisi, bir göz hastalıkları uzmanına gidip tedavi görmektir. / Op. Dr. Yavuz Selim Dayıoğlu Göz Sağlığı ve Hastalıkları


Renk körlüğünün yaygın türü olan kalıtsal renk körlüğünde yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı, aynı biçimde algılanır ve ayrı renkler ancak yoğunluklarıyla ayırt edilebilir. Bu bozukluk doğuştan geldiğinden renk körleri zamanla belirli tonları ayıracak hale gelebilirler. Renk körlüğünün ender görülen ve ciddi olan türünde ise görüş bozukluğu ilerleyicidir ve hasta her şeyi siyah – beyaz görür. Renk körlüğü günlük yaşamda önemli bir sorun oluşturmaz, ama hasta, renklerle ilgili belirli işlerde çalışamaz. Kırmızı – yeşil renkler bütün dünyanın kara ve deniz işaretlerinde yaygın olarak kullanıldığından, renk körleri sürücülük ve denizcilik yapamazlar. Bu renklerde önemli uyarılar yapıldığından, görülmemeleri yaşamsal tehlike oluşturabilir.


Renk körlüğü aynı rengin tonlarını ayırmakta olan güçlük şeklinde hafif olabileceği gibi hiç bir rengi ayıramayacak kadar şiddetli olabilir. En çok görülen tipi, kırmızı ile yeşilin ayırt edilememesidir. Nadir görülen bazı vakalarda ise bütün renklerin ayırt edilememesi ve dünyanın siyah – beyaz görülmesi söz konusudur. Her 20 erkekten ve her 200 kadından birinde vardır. Çoğu renk körü olduğunu kendiliğinden fark etmez.


Renk körlüğü değişik renkleri ve gölgeleri algılamaktaki bozukluğu tanımlamak için kullanılır. Kadınlardan fazla erkeklerde görülen, oldukça yaygın bir durumdur. Kadınlarda yüzde 0,6–0,8 oranında rastlanılmasına rağmen bu oran erkeklerde yaklaşık yüzde 10 dur. Bu hastalığın nedeni; gözün retina tabakasındaki bazı pigmentlerin eksikliği veya hiç olmamasıdır.


Presbiyopinin yegane çözümü, çoğunlukla optik düzeltmedir (okuma gözlük¬leri ). Miyop için düzeltici mercekler taşıyan kişiler, çift odaklı gözlüğe (üst kısım uzak görüş içindir ve alt kısım da yakın görüş içindir) ihtiyaç duyarlar ya da iki ayrı gözlük kullanırlar. Presbiyopinin giderek kötüleşmesi yüzünden, 60’lı yaşların sonuna kadar yazılan reçeteler sıklıkla değişir. Bu yaşlara gelince de, presbiyopi durağanlasır 60-65 yaşından itibaren, merceğin esnek-liğini kaybetmesi sebebiyle, gözün odaklama yeteneği fiilen durur; bu aşamada, yakını görmek tamamen gözlüklere bağımlı hale gelir. Bununla beraber, miyop olanlar yakına bakerken uzak gözlüklerini çıkartır ve yakın işlerini yaparken daha rahat görebilirler.

Gözleri gözlüğe alıştırmamak için yakın gözlüğün kullanılmaması; göz zorlanmasına, baş ağrısına, okuma ya da diğer yakın işleri yaparken yorulmaya neden olur. Kişi fark etmeden giderek okuma ve diğer yakın görmeyi gerektirecek işlere karşı isteksiz hale gelebilir. Yakın görme problemi ortaya çıktığında zaman kaybetmeden bir hekime başvurulmalı, kişiye özel olarak refraksiyon durumu saptanmalı ve özel çözümler bir uzman tarafından üretilmelidir.


Presbiyopi yaşamda beklenen bir fizyolojik değişim olsa da ilerleyen yaşın kaçınılamaz ve gizlenemez bir işareti olarak kişilerde, duygusal bir sarsıntı ve yaşlanma adına bir belirti olarak algılanmaktadır. Başlangıçta gözlük kullanımı reddedilebilir. Yakın gözlüğü kullanmamak için direnmek ve cisimleri uzaklaştırarak görmeye çalışmak geçici bir çözümdür. Bunun yanında beslenmenin de yine bu sorun üzerinde direkt bir etkisi bulunmamaktadır. Göz sağlığına faydalı olduğu düşünülen havuç gibi gıdaların tüketilmesi bu durumu geciktirmez ya da ortadan kaldırmaz.

Yaş ilerledikçe gözde katarakt oluşur. Bazı kataraktlar kaynaklı olarak miyopi gelişir ve okuma gözlüğü kullanma gereği biter. Bu durumda uzak görüş bozulmaktadır.

Yakın görme bozukluğu, yaklaşık olarak 40 yaş sonrasında ortaya çıkmaktadır. Yaşla birlikte göz merceği uyum sağlama yeteneğini kaybetmeye başlar. Bu nedenle, gözlük mercekleri ile bu durum kontrol altına alınır. Göz bozukluğu olmayan insanlar, 40 yaş sonrasında küçük yazıları okumakta zorluk çekmektedirler. Bu durumda gözlük takılır. Hipermetrop olan kişiler erken yaşlarda okuma gözlüğü, miyop olanlarsa uzak için gözlük kullanmaktadır. Miyop olanlar zaten yakını görürler, fakat bu durum presbiyoti olmadıkları anlamına gelmemektedir. Bazı insanlarda göz numaraları birbiriden farklıdır. Bir göz yakını diğeri uzağı görmeyebilir. Bu durum doğuştan geliştiğinden, yakın ve uzağı görmek için gözlük kullanmaya gerek yoktur.


Yakın Görme Bozukluğu – Yakın Gözlüğü – Presbiyopi: Yakını görmeme, hemen hemen hepimizin ortak sorunları arasındadır. 40 yaş sonrasında oluşan bu durum, kişinin yakını görmemesi nedeniyle gözlük kullanılmasına yol açmaktadır. Son yıllarda, yakını ve uzağı görmeyen hastalara uygulanan ameliyatlar, yaşam kalitesini arttırdığından çok ilgi görmektedir. Uzak ve yakın gözlüğünüzden kurtulmak için, lasik ya da mercek ameliyatı uygulanmaktadır.

Son yıllarda miyopi sorununun hızla artması, yeni çalışmaları da beraberinde getirdi. Özellikle çocuklarda miyopi artışını artık özel gözlükler ve lenslerle durdurmak mümkün olabiliyor. Progresif olarak adlandırılan bu gözlük ve lensler sayesinde çocukluk dönemindeki göz yorgunlukları ve miyopinin artış hızı, ileriki dönemlerde ise retina yırtığı riski de azaltılabiliyor. Çocuk uzağı görmeye çalışırken, diğer yandan yakın görüş sırasında gözleri uzak-yakın arasında uyum yakalamaya çalışıyor. Fakat çocuklara özel olarak dizayn edilen yeni gözlük ve lensler, uyum yakalama sorununu ortadan kaldırıyor. Bunun yanı sıra miyoptan kalıcı olarak lazer tedavisiyle kurtulmak mümkün olabiliyor. Lazer operasyonuna uygun olmayan hastalar için ise son olarak göz içi akıllı lensler uygulanabiliyor. Fakat bu tedavi yöntemleri için çocuğun 18 yaşına gelmesi bekleniyor.

Kalıtımsal bir rahatsızlık olan miyopi, doğumdan itibaren görülebildiği gibi erişkinlik çağlarında da oluşabilir. Bu nedenle ailenin miyop geçmişi, tanı ve tedavide oldukça etkilidir. Okul miyopisi olarak adlandırılan sorun ise 8 ile 12 yaşları arasında belirti verir. Az ışıkta uzun süre okuma, aşırı dijital ekran kullanımına maruz kalma ve yetersiz beslenme miyopiyi başlatan ya da arttıran risk faktörleridir. Çocuklar çoğu zaman bozuk gördüklerinin farkına varamaz. Yalnızca tahtayı görememe sorunu yaşadıklarını fark ederler. Bu durum, okul miyopisi olarak adlandırılır. Çocuk bu sorunu ailesine yansıttığında, hastalık ilerlemeden bir göz hastalıkları uzmanına danışılmalıdır. Çünkü ergenlik yıllarında vücut hızla geliştiği için miyop hastalığı daha kötüye gidebilir.


Uzun süreli bilgisayar kullanımı miyopinin artışını hızlandırıyor. Yapılan araştırmalar, aşırı bilgisayar kullanımının, miyopinin ortaya çıkmasında kesin olarak bir etkisi olmadığını; fakat artışını hızlandırdığını gösteriyor. Bu nedenle çocukların bilgisayar başında geçirdiği vakit, belli bir program dahilinde gözlem altında tutulmalıdır. Bilgisayar başındaki çocukların, 20 dakikada bir olmak üzere 5 metre ve ilerisine en az 10 saniye bakması gerekmektedir. Yapılacak bu basit göz egzersizleri ile göz kaslarını dinlendirerek rahatlaması sağlanmalıdır. Körlüğün önde gelen nedenlerinden olan ve çoğunlukla genetik olarak ortaya çıkan miyopi; diyabet, marfan, keratokonus, katarakt gibi genel göz rahatsızlıklarıyla veya onların sonucu olarak da ortaya çıkabilir. En çok görülen belirtileri arasında; uzağı görmede zorluk, gözleri kısarak bakmak, odaklanmaya çalışırken oluşan göz yorgunluğu ve baş ağrısı sayılıyor.

Özellikle çocukluk döneminde ortaya çıkan bir görme problemi olan miyopi, vücuda paralel olarak, gözün ön arka çapının büyümesiyle gelişir. Gözün numarası büyüdüğü için göz, lens veya gözlük gibi bir takviyeye ihtiyaç duyar. Dünya genelinde ortalama %25-30 arası kişide bulunan bu problem, yaş ayrımına göre 40’lara kadar çıkıyor. Asya’da, Güney Kore’de, Çin’de ise bu rakam, yüzde 90-95’leri buluyor. Önümüzdeki 5 sene içerisinde 7 milyarlık dünya nüfusunun en az 2 milyarının miyopi olacağı öngörülüyor.

Miyopi (miyop), gözün belirli bir uzaklığın ötesindeki cisimleri odaklayamaması durumudur. Miyopilerde göz küresi normalden daha uzundur. Kornea veya merceğin de kırma gücünün normalden fazla olması miyopiyi başlatır. Bu sebeple görüntü, retinanın yüzeyinde değil önünde oluşur. Miyopi diyabet, marfan, keratokonus, katarakt gibi genel göz rahatsızlıklarıyla veya onların sonucu olarak da ortaya çıkabilir. / Göz Hastalıkları ve Sağlığı Uzmanı Opr. Dr. Şehvar Nefesoğlu


Miyopi, dünyadaki en yaygın göz rahatsızlıklardan biridir. Çoğunlukla kalıtımsal olan miyopi, günlük yaşamı olumsuz etkileyen problemlerin başında geliyor. Özellikle okul çağındaki çocuklarda görülen odaklanma bozukluğu, çocukların okul başarısını olumsuz etkilerken, bilgisayar kullanımı gibi faktörler de miyopinin artmasını tetikliyor.


Hamilelikte ortaya çıkan hipertansiyon ve gebelik zehirlenmesi nedeniyle görmede bozukluk, ışığa karşı hassaslık, göz kararması, çift görme gibi rahatsızlıklara yol açabilir. Ağır vakalarda görme kaybı riski söz konusudur.


Hamileliğin üçüncü ve dördüncü ayında gebelerin göz içi basıncında azalma gözlemlenir. Bu durum doğum sonrasında da devam eder. Tedavisi için kullanılan göz damlaları muhakkak doktor kontörlünde olmalıdır. Gebelik öncesi ve sonrasında ancak doktor tavsiyesi doğrultusunda göz damlası kullanılabilir çünkü göz damlaları hamilelik ve emzirme döneminde bebeğin sağlığı açısından tehlike arz edebilmektedir. Ayrıca gebelerde akamodasyon bozuklukları ve görme alanı daralması gibi rahatsızlıklar da gözlemlenebilmekte, ancak bunlar doğumdan sonra düzelmektedir.


Hamilelikte gözyaşı salınımı azalır ve bu nedenle göz kuruluğu, yanma, batma, ışık hassasiyeti, bulanık görme gibi şikayetler artabilir. Göz doktorunun kontrolünde kullanılacak olan suni gözyaşı damlaları ile bu rahatsızlıklar kolayca tedavi edilebilir. Retinasında delik veya yırtık olan anne adaylarının sezaryen doğum yapması önerilmektedir.


Gözdeki kırma kusurlarını iyileştirmek için uygulanan excimer lazer tedavisinin hamilelikten önceki altı aylık süreçte ve hamilelik sürecinde uygulanması önerilmemektedir. Anne adaylarındaki yüksek miyopi veya retina bozuklukları ise doğum esnasında retinada meydana gelebilecek yırtık riskine karşı gebelik sürecinde yakından takip edilmelidir.

Hamilelikte korneanın kalınlaşması ile birlikte, gözlük numaralarında değişiklikler olabilir. Bu şekilde meydana gelen değişiklikler, kalıcı olmayıp, doğum sonrasında normale dönebilir. Bu nedenle gözlük camlarının numaralarındaki değişiklikler doğumdan sonraki döneme bırakılmadır. Hamilelikte kontak lens kullanımı anne adayının tercihine kalmış olup, kornea hasarı ve enfeksiyon riskini artırır.


Hamilelikte anne adaylarının sağlığını etkileyen unsurlardan biri de göz rahatsızlıklarıdır. Hamilelikten önce görülen göz rahatsızlıkları, hormonlarda meydana gelen değişimlerle birlikte artış gösterebilmektedir. Bu dönemde göz rahatsızlıklarıyla karşılaşan gebeler, doktor kontrolü dışında herhangi bir ilaç veya damla kullanmamalıdır.

Ailenizdeki göz rahatsızlıklarının geçmişini araştırın! Yakınlarınızın sahip olduğu hastalıklar size birçok ipucu verir. Ailedeki göz hastalıklarını gözden geçirerek bazı hastalıklara karşı daha fazla risk altında olup olmadığınıza karar verebilir ve önlem alabilirsiniz.


Numaralı gözlükler kullanın! Çok yaygın bir yanlıştan söz etmemiz gerek. O da numaralı gözlüklerin, gözde tembelliğe ve göz bozulmalarına sebep olduğu yanılgısı. Birçok göz ve görme rahatsızlığı, yaş ilerledikçe artar. Yani numaralı gözlük kullanmak gözlerimizi bozmaz aksine gözlerin daha etkin işlev görmesini sağlar!


Sigara içmeyin! Eğer sigara içiyorsanız bir an önce bırakın. Zira sigaranın gözünün üzerindeki etkilerini saymakla bitmiyor. Sigara yaşa bağlı sarı nokta dejenerasyonun en önemli sebebi. Aynı zamanda katarakt oluşumunu hızlandırıyor ve gözlerinizi kurutuyor. Damar sertliği yaptığı için göz damarlarında tıkanıklığa yol açıyor. Sonuç mu? Geri döndürülemez görme kayıpları!


Mutlaka güneş gözlüğü kullanın! Günümüzde bir moda objesi olarak kıyafetlerin tamamlayıcısı rolünü üstlense de güneş gözlükleri sandığımızdan daha fazla öneme sahiptir. Sertifikalı güneş gözlükleri sizi güneşin zararlı ultraviyole ve kızılötesi ışınlarından korurken gözleriniz için bir kalkan görevi görür. Bu sebeple gözlük seçerken ekstra dikkatli olmalı ve modaya göre değil gözünüze göre güneş gözlüğü seçimi yapmalısınız. Özellikle de gözlüklerin EN 1836 standardına uygun olduğuna dikkat etmelisiniz.


Güçlü ve sağlıklı gözler için besin takviyesi alın! Sağlıklı beslenmenin yanında alacağımız besin takviyeleri hem göz sağlığınız hem de mevcut hastalıkların ilerlemesinin yavaşlaması için büyük bir öneme sahip. Alacağınız A vitamini gece körlüğünü önlerken maküler dejenerasyonu ve katarakt oluşumuna da güçlü bir bariyer oluşturuyor. Vücuttaki B12 vitamini eksikliği gözde yanma/kızarıklık, kornea ve ışık hassasiyeti gibi problemleri beraberinde getirirken besinlerden ve gıda takviyelerinden alacağınız B12 ile bu hastalıkların önüne geçebilirsiniz. Buna ek olarak E Vitamini retinayı korurken C Vitamini diyabetik retinopatiye karşı güçlü bir savunma oluşturuyor.


Sağlıklı beslenin! Özellikle göz sağlığımız için olmazsa olmaz besinler vardır. Havuç, havuç suyu, mango, portakal suyu, kavun, lahana, ıspanak ve balığın başı çektiği bu besinleri soframızdan eksik etmemeli ve günlük beslenme rutinin bir parçası haline getirmeliyiz. Ayrıca sağlıklı beslenerek kilonuzu vücut endeksinize göre dengeli tutmalısınız. Çünkü fazla kilo birçok göz rahatsızlığına davetiye çıkarıyor. Yaşa bağlı maküler dejenerasyon (AMD) ve karatarak bu hastalıklardan sadece birkaçı.


Göz ile ilgili hiçbir belirtiyi görmezden gelmeyin! Günlük hayatta yaşadığımız küçük problemler bile göz sağlığımızda geri dönülemez hasarlar bırakabilir. Gözünüzde yaşadığınız bir kızarıklık veya kaşıntı bile bu süreci başlatabilir. Bu yüzden, kızarıklık/kaşıntı gibi durumlarla karşılaştığımızda öncelikle soğuk su pansumanı yapmalı ve suni gözyaşı takviyesiyle gözün ihtiyaç duyduğu nemi sağlamalıyız. Buna rağmen belirtiler geçmiyor ve artıyorsa (yanma, batma, aşırı çapaklanma, ışık huzmeleri vb.) ihmal etmeden doktorunuza başvurun.


Doktora gidin! Sizin yakını veya uzağı sorunsuz görüyor olmanız göz sağlığı konusunda herhangi bir probleme sahip olmadığınızı göstermez. Birçok göz rahatsızlığı sinsi ilerler ve doktorun derinlemesine analiziyle açığa çıkar. Üstelik düzenli doktor kontrolü, kalıcı görme kayıplarına yol açabilecek göz hastalıklarının erken tanısına ve sistemik birçok hastalığın önceden tespit edilmesine olanak verir. Unutmayın, en tehlikeli hastalıkların ilk belirtileri göz de açığa çıkar. İşte bu sebeptendir ki her yıl 1 kez göz muayenenizi yaptırın!


Gözünüzü bilinçli olarak kırpın. Ekrana bakarken gözler sık sık göz kırpılarak, göz yüzeyinin nemlenmesi sağlanarak kuruluk ya da aşırı sulanma azaltılabilir. Ayrıca ortamda bulunan klimaların akımlarının göze doğru olmasının engellenmesi kuruluk sorununu engelleyecektir.


Ofis ortamında göz sağlığını etkileyen etkenler; ortam aydınlatması, havalandırma ve özellikle klima olarak sıralanabilir. En önemli etken ise uzun süreli ekran kullanımıdır. Bu durumdan gözün iki bölümü daha çok etkilenir. Bunlardan ilki göz yüzeyidir. Ekrana uzun süre bakıldığında göz yüzeyi (kornea) yeterince nemlenemez ve kuruluk, batma, kızarıklık gibi göz yüzeyi tahrişine bağlı sorunlara sebep olur. İkincisi ise göz kaslarıdır. Aynı mesafeden ekrana uzun süre bakılması hem göz uyum kasında hem de gözü hareket ettiren kaslarda spazma neden olarak bulanık görme, odaklanamama ve baş ağrısı gibi rahatsızlıkları ortaya çıkarır.


Ekran mesafesini koruyun.


Bilgisayar başındayken yarım saatte bir mola verin.

Bütün gün masa başında çalışıp bilgisayar ekranlarına bakanlar, gözlerini rahatlatmak için 20-20-20 kuralını uygulayabilirler. 20 dakikada bir 20 saniye 20 adım ileri bakmak göz yorgunluğunu azaltarak gibi göz içi basıncının da düzenlenmesine katkıda bulunabilir. Ayrıca ağırlık kaldırma veya yogadaki belirli pozisyonlar gibi belirli egzersizler göz basıncını artırabilir. Bu nedenle glokomun önlenmesi veya tedavi edilmesi için yeni bir egzersiz planına başlamadan önce mutlaka bir uzmana danışılmalıdır.


Sağlıklı beslenme ve egzersiz glokom riskini azaltıyor. Araştırmalar, yaşam biçiminin glokom riski üzerinde bir etkisi olabileceğini göstermektedir. Yapılan bir araştırmada, günde 1 porsiyon yeşil yapraklı sebze yemenin aslında glokom riskini yüzde 30 düşürebileceğini göstermektedir. Buna ek olarak, şeker hastalığı gibi obezite ile ilişkili bozukluklar, glokom ve görme kaybı riskinde artışa neden olabilir. İdeal kilonun korunmasına özen gösterilmelidir, doğru diyet ve egzersiz planlaması çok önemlidir


Erken teşhis körlüğün önüne geçiyor. Glokom için mutlak bir tedavi yoktur, ancak hastalık erken teşhis edilip tedavi edilirse görme kaybı ve körlük önlenebilir. Kişinin yaşı ne olursa olsun, düzenli göz muayenelerini aksatmaması önemlidir. 40 yaşın altındaysanız, her iki ile dört yılda bir kontrol için göz hekimine başvurulması önerilir, yaş arttıkça muayene olma sıklığı artırılmalıdır. 55 yaşından sonra her iki yılda bir gözlerinizi muayene ettirmelisiniz. Ailede göz hastalıkları öyküsü ya da glokom riskinden endişe duymanız halinde mutlaka göz muayenesi olmanız gerekmektedir. Doktorunuz görme keskinliği testi ve görme alanı testi ve göz içi basıncı da dahil olmak üzere, bir dizi test yoluyla glokom olup olmadığını tespit edebilir. Göz bebeğini büyüterek yapılacak bir göz muayenesi, doktorların retina ve optik sinirlerinize herhangi bir hasar olup olmadığını kontrol etmesine yardımcı olur.


Diyabet hastaları ve ailesinde glokom görülenler dikkat! Her yıl iki milyondan fazla insan glokoma maruz kalıyor ve glokom, dünya genelinde katarakttan sonra körlüğün ikinci en önde gelen nedenidir. Herkeste glokom gelişebilir, ancak 60 yaşın üstündeki insanlar, ailesinde glokom öyküsü olan kişiler veya diyabetliler daha yüksek risk altındadır. Gözlerinizi kontrol altında tutmak ve glokom semptomlarının farkında olmak, erken tanı için yararlı olur.


Dünyada görme kaybı nedenleri arasında katarakttan sonra ikinci sırada yer alan glokom yani göz tansiyonu sessizce ilerliyor ve yaşam kalitesini bir anda düşürebiliyor. Gözde glokomun oluşturduğu hasar bir an önce tespit edilip, hastalık kontrol altına alınmadığı takdirde geri dönüşü olmayan tablolara yol açabiliyor. Glokom, görme bilgisini beyne taşıyan görme sinirinde ilerleyici hasara neden olan bir göz hastalığıdır. Glokomun en yaygın şekli, gözün içinde oluşan sıvının fazla salgılanmasına veya sıvının dışa akımında direnç oluşmasına bağlı göz içi basıncındaki artıştan kaynaklanır. Bu basınç artışı zamanla görme kaybına ve tedavi edilmezse körlüğe neden olabilir. Bir kez geliştiğinde, görsel hasar çoğunlukla geri döndürülemez. Bu durum, glokomun “sessiz kör edici hastalık” ya da “görmenin gizemli hırsızı” olarak tanımlanmasına yol açmaktadır.

Erken teşhis ile körlük önlenebilir. Rutin göz muayeneleri ile önemli rahatsızlıklara teşhis konulmasının yanı sıra, öğrenme yetisinin %85’ini sağlayan gözleri tehdit eden görme rahatsızlıklarının da önemli olduğunu belirten, “Göz muayenelerinden istenilen sonucu alınabilmesi için hastaların, muayenenin yapıldığı merkezde göz sağlığı konusunda en yeni teknoloji ve tekniklerin kullanıldığından ve hekimlerin tecrübeli olduğundan emin olmaları gerekmektedir. Kapsamlı bir göz muayenesi en az 30 dakika sürer. Bu muayenede; görme keskinliği testi, gözlük muayenesi, göz kapaklarının ve göz kaslarının muayenesi, göz tansiyonu ölçümü, biomikroskobik muayene ve göz gibi kontrollerinin gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Tüm bu farklı aşamalar sayesinde hem gözde hem de vücudun farklı bölgelerinde oluşabilecek rahatsızlıklar tespit edilerek hastalar gerekli tedavilere yönlendirilebilirler” diyerek sözlerini tamamlıyor.


Ciddi hastalıklar gözden teşhis edilebiliyor. Göz muayeneleri sayesinde, gözlerde oluşabilecek rahatsızlıklara ek olarak, hayati tehlike yaratan farklı hastalıkların da ilk belirtilerinin gözlemlenebildiğini belirten Prof. Dr. Tayfun Bavbek, “Rutin olarak gerçekleştirilen göz muayeneleri sırasında fark edilebilecek pek çok hastalığın teşhisi ve ardından doğru branşlara yapılacak yönlendirmeler, özellikle kanser hastalarında hayati önem taşıyabiliyor. Göz muayeneleri sayesinde; yüksek kolestrol, tümörler, tiroit, yüksek tansiyon, diyabet, kanser türleri, AIDS, MS, alzheimer, parkinson ve bağışıklık sistemini olumsuz olarak etkileyebilecek pek çok farklı rahatsızlığın ilk belirtilerini tespit edebilmek mümkün” ifadelerini kullanıyor.


Göz sağlığınızı ihmal etmeyin! Düzenli göz muayenesi hayat kurtarıyor. Rutin göz muayeneleri sayesinde önlenebilir görme kayıplarının önlenmesinin yanı sıra, kanser, beyin tümörü, tiroit ve yüksek tansiyonun da aralarında bulunduğu pek çok hastalığın teşhis edilebileceğini söyleyen Prof. Dr. Tayfun Bavbek kapsamlı göz muayenelerini düzenli olarak gerçekleştirmenin önemi ve bu sayede önlenebilecek rahatsızlıklar ile ilgili önemli bilgiler veriyor. Göz muayenesi neden önemli ve hangi aralıklarla yaptırılması gerekiyor?



Bizim için ani başlayan, çok şiddetli ve geçmeyen baş ağrısı Spontan Subaraknoid Kanama (SAK) dediğimiz ağır bir beyin kanamasının en önde gelen belirtisidir. Bu kanama türü çok ağır sonuçları olan; ancak zamanında müdahale edildiğinde tedavi şansı ve başarı oranı yüksek bir tablodur. Kişinin daha önce yaşamadığı kadar şiddetli yaşadığı baş ağrısına aynı zamanda ense sertliği, bulantı, kusma, bilinç düzeyinde bozulma, taraf gösteren kuvvet kaybı, duyu bozuklukları, anlama ve/veya ifade kaybı ile ortaya çıkan konuşma bozukluğu, görme bozuklukları, sara (epilepsi) atakları ile birlikte nörolojik ve nörolojik olmayan akla gelebilecek her türlü belirti de eşlik edebilir. Klinik tablonun bu kadar zengin olması, olayın aniden gelişmesine, çok yüksek bir basınçla büyük hacimli bir kanın; beyin, omurilik ve sinirlere yayılmasına ve böylece tüm sinir sistemini hem hacimsel olarak hem de işlevsel olarak bütünüyle etkilemesine bağlıdır. Subaraknoid kanama, %80 sıklıkla beyin atardamarındaki bir baloncuğun (anevrizmanın) yırtılarak kanaması sonucu ortaya çıkar. Beyin anevrizması ve bunun kanaması ile ortaya çıkan subaraknoid kanama, tanı ve tedavi yönünden, yüksek donanımlı bir merkezi ve esas olarak beyin cerrahı, anestezi ve yoğun bakım uzmanı, nöroradyologdan oluşan deneyimli bir ekibi gerektirir. İlk andan başlanarak yapılacak iyi bir tedavi ile beynin korunması sağlanır ve anevrizma kapatılırsa iyi sonuçlar alabilmek mümkün olur. / Op. Dr. Murat ÇOBANOĞLU

Hasta uygun merkeze ulaştırılana kadar solunum ve kalbinin çalışması emniyete alınmalı; rahat bir pozisyonda tutulmalıdır. Bu süreçte İlk Yardım Sağlık Ekibine haber verilmeli ve uygun koşullarda hastaneye götürülmelidir. Buradaki en önemli nokta götürülecek hastanenin yüksek donanımlı, bu alanda uzmanlaşmış deneyimli ekibi olan bir merkez olmasıdır. Anevrizma kanamasına bağlı subaraknoid kanamalı hastalarda çağdaş tedavi, hastayı olabildiğince erken dönemde (dakikalar-saatler içinde) Nöro-Yoğun Bakım Ünitesi’ne alarak ilk dakikalardan itibaren tüm hayati fonksiyonların kontrol altına alınmasıdır. Böylece beyin korunarak, beyin damarlarının anjiyografisi ve tüm ileri incelemeleri tamamlanarak deneyimli bir Serebrovasküler Cerrahi ekibince ameliyata alınarak yüksek standartları gerektiren tedaviler uygulanabilir. Hastada sonucu belirleyen en önemli faktörler kanamanın şiddetinin ölçüsü ve buna yol açan anevrizmanın teknik zorluklarıdır. Tabii ki, hastaya özgü faktörler olarak yaş, hastanın damar yapısı, genel sağlık durumu, hipertansiyon, diyabet, kronik obstrüktif akciğer hastalığı gibi eşlik eden ciddi süregen sistemik hastalıklar da hastalığın seyrinde ve sonuçta etkilidirler.


Bir beyin damarı anevrizması patladığında klinik olarak spontan subaraknoid kanama (SAK) ortaya çıkar: Baş ağrısı (başağrısının özellikleri: Ani, daha önce hiç yaşamadığı derecede çok şiddetli, hiçbir şekilde hafiflemeyen, ısrarcı baş ağrısı) kardinal belirtidir ve tanı koymada çok kıymetlidir. Bunu sadece tüm hekimlerin, tıp öğrencilerinin, sağlık çalışanlarının değil aynı zamanda tüm toplum bireylerinin bilmesi gereklidir. Çünkü bu tablonun olabileceği ne kadar erken akla gelir, erken tanı konur ve hasta uygun merkeze ulaştırılır ise, sonuç da o ölçüde iyi olacaktır.


Bu dinamik sürecin başından sonuna değin, en temelde beynin kaba morfolojik yapısını, kafa içindeki kompozisyonu, beyin damar ağacını ve bu yapıdaki patolojik oluşumları, kanamanın yerleşimini, büyüklüğünü ve seyrini, beynin ve damar yapısının bu sürece nasıl yanıt verdiğini anlamak için beynin kanlanmasını ve işlevsel haritasını, vücudun hayati fonksiyonlarının ve tüm diğer sistemlerinin durumunu sürekli bir şekilde izlemek gereklidir. Bunun için pek çok tetkik yapılır ve bunlar birbirini tamamlayacak bilgiler sağlar. Bilgisayarlı beyin tomografisi kanamayı, kanamanın etkilerini ve muhtemel etyolojik lezyonu göstermede; serebral anjiyografi (DSA), beyin damar ağacını ve beyin anevrizmasını ya da başka bir damarsal lezyonu (beyin damar yumağı gibi) ayrıntılı olarak ortaya koymada; serebral manyetik rezonans görüntüleme (MRG) beyin görüntülemesi ve beyin fonksiyonları ile ilgili daha ileri bilgiler sağlamada, Nöro-Yoğun Bakım Ünitesinde kullandığımız çeşitli girişimsel monitörizasyonlar da tüm vücut ve özellikle hayati fonksiyonların takibini sağlamamızda ve bu değerleri optimal aralıkta tutmamızda bize yararlıdır.


Bu belirtiler varsa çok dikkatli olun! Hastaların çok azında (%10’dan daha azında) anevrizmanın kitlesi ile etraf beyin yapılarında bası oluşturması ve bunlara ait nörolojik bulguların ortaya çıkması söz konusudur. Bu belirti ve bulgular; Görme bozuklukları Göz hareketlerinde kısıtlanma ve bununla ilişkili olarak çift görme Göz etrafında ve/veya yüzde ağrılar Konuşma bozuklukları Vücudun bir tarafında kuvvet ya da duyu kaybı Yürüme bozuklukları Bunama Duygulanım bozuklukları Baş ağrısı

Beyin anevrizması ve spontan subaraknoid kanamalı hastaların yaklaşık onda birinde ailesel öykü mevcuttur; bu hastalarda klinik tablonun genellikle daha erken yaşlarda ortaya çıktığı ve daha ağır seyrettiği bilinir. Ehlers-Danlos sendromu, Marfan sendromu, psödoksantoma elastikum, nörofibromatozis, polikistik böbrek hastalığı, aorta koarktasyonu gibi bazı sistemik bağ dokusu hastalıklarında, beyin anevrizması görülme ihtimali artar. Yaş ve cinsiyet de önemli bir etkendir. Tüm yaş gruplarında görülse de 40-60 yaş grubunda kadınlarda biraz daha yüksek oranda rastlanır. Edinsel faktörlerden damar yapısını ve kan-akış dinamiğini etkileyen hipertansiyon, diyabet, sigara kullanımı, narkotikler, alkolizm, kanda iltihaplanma/sepsis gibi enfeksiyonlar, kafa-beyin darbeleri (kranyoserebral travmalar) anevrizma oluşumunda rol oynarlar. Beyin anevrizmalarının doğal seyrinde %90’ından fazlası, anevrizmanın yırtılıp kanaması ile ortaya çıkar. Bu, spontan subaraknoid kanama (SAK) dediğimiz çok ağır bir beyin kanamasıdır. Bu klinik tabloda, anevrizma ile birlikte eşlik eden ağır beyin kanamasını ve bu kanamanın tetiklediği bir dizi komplikasyonu tedavi etmemiz gerekir. Çok karmaşık ve güç olan bu tedavinin çok iyi donanımlı bir merkezde, beyin damarı mikrocerrahisinde deneyimli ve işbirliği içinde çalışan “Beyin cerrahisi/Serebrovasküler cerrahi–Nöroanesteziyoloji ve Yoğun Bakım– Nöroradyoloji” ekibinin dinamik bir tedavisiyle yapılması gerekir.

Beyin anevrizmalarının sıklığında ırk ve bölge özellikleri önemlidir; bazı toplumlarda ve ailelerde anevrizma görülme oranı çok yüksektir. Dolayısıyla genetik faktörlerin önemi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak son yıllarda beyin anevrizması ile ilişkili yeni genetik bilgiler bulunmuş olsa da; bu faktörlerin neler olduğu ve rolleri tam olarak henüz anlaşılamamıştır.


Beyin damarlarının yapısı diğer organların damar yapısından farklıdır. Beyin damar duvarındaki katlar bazı kişilerde eksik ya da daha zayıf olabilir. Bunun da etkisiyle özellikle atardamarların çatallanma noktalarında ya da damar çıkış yerlerinde, damar duvarındaki kas tabakasının ve damarın iç duvarını döşeyen elastik tabakanın defektli olduğu alandan damarın baloncuk yapması ile anevrizma oluşur. Doğuştan gelen damar duvarındaki zayıflığın üstüne, edinsel olarak kan akışı ile ilgili faktörlerin ve damar duvarının yapısını etkileyen süreçlerin de eklenmesiyle anevrizmaların oluştuğu düşüncesi yaygın olarak kabul görmektedir; ancak yine de tam nedeni bilinmemektedir.


Humanite Psikiyatri Tıp Merkezi

Sağlıklı, dengeli yemekler yemeye çalışın, düzenli egzersiz yapın, bolca uyuyun, alkol ve uyuşturuculardan kaçının. Kendinize iyi bakın. Kendinize zaman ayırın, stres belirtilerini tanıyın ve bunların geçeceğini kendinize hatırlatın. İyi hissetmek için hoşlandığınız bazı etkinlikleri yapmaya çalışın. İnsan ilişkilerinizi sürdürmeye özen gösterin. Endişelerinizi ve nasıl hissettiğinizi bir arkadaşınız ya da aile üyenizle paylaşın. Sosyal mesafelenme sürecinde yakınlarınız ve sevdikleriniz ile iletişimi sanal olarak sürdürün, telefon ve internet aracılığı ile paylaşımlarınızı devam ettirin. Eğer herhangi bir sebepten dolayı karantina süreci yaşıyorsanız, hastalık belirmese bile stresli hissedebilirsiniz. Yakınlarınızdan uzak kalmak, çalışamamak ya da ailevi görevlerinizi yerine getirememek ile ilgili kaygılarınız ve olumsuz duygularınız olabilir. Sanal iletişiminizi sürdürün, yukarıdaki önerilerinizi uygulayın hekimlerinize danışarak hem kendinizi hem de yakınlarını doğru bilgilendirin. /Prof. Dr. Sedat Özkan


Tüm çocuklar strese aynı şekilde tepki vermez. Çocuklarda takip edilmesi gereken ve sık görülen değişiklikler arasında ağlama, sinirlilik ve öfke atakları, endişe, üzüntü, uyku ve yeme alışkanlıklarında değişimler, tuvalet alışkanlığında değişimler, önceden hoşlanılan etkinliklerden kaçınma, somatik yakınmalar, anne ve babaya aşırı düşkünlük görülebilir. Ebeveynler ve bakım verenler çocuklarına en iyi desteği sakin ve güvenli bir şekilde başa çıktıklarında sağlayabilirler. Mevcut durum ile ilgili anlayabilecekleri ölçüde bilgi vermek önemlidir. Okulların kapandığı ve yoğun olarak evde vakit geçirdikleri bu dönemde bunun neden olduğunu anlamak ve geçeceği mesajını vermek onlar için önemli olacaktır. Telaşlandırmadan bulaşıcı salgın hastalığı anlatmak, onların sorularına cevap vermek, hijyen kurallarını hatırlatmak, onları elinizden geldiğince koruyacağınızı hissettirmek önerilir. Evde oldukları bu dönemde rutinlere sadık almak, eğitim ve eğlenceleri için vakit ayırmak, sevdikleri ile iletişimi arttırmak onları bu belirsizliğin içerisinde stabil tutmaya yardımcı olacaktır. Son olarak da mümkün olduğunca sosyal medya ve haberlere maruz kalmalarını sınırlandırmak önemlidir. Gerekli bilgiyi onlara siz verin, sorularını cevaplamak için vakit ayırın.


Stres belirtilerini tanımak çok önelidir. Fiziksel olarak; halsizlik, yorgunluk, iştah değişiklikleri, sinirlilik, tahammülsüzlük, baş ağrıları ve genel sağlık sorunlarında şiddetlenme, davranışsal olarak; uyku düzensizlikleri, uyarılmışlık, kötü bir şey olacak hissi, kişisel çatışmalarda artış, sosyal içe çekilme, allkol-madde kullanımında artış, duygusal tepkiler içinde; hüzün, çaresizlik, alınganlık, hırçınlık, öfkelenme, hissizlik, umutsuzluk, karamsarlık ve suçluluk duyguları, bilişsel tepkiler arasında; dikkat ve konsantrasyon sorunları, unutkanlık, kararsızlık, rüyalar, olağandan abartılı korunma planları, manevi ve dini inançlarda değişimler görülebilmektedir.


Bulaşıcı hastalık salgını sırasındaki tepkiler şunlar olabilir; kendi sağlık durumunuz ve COVID-19’a maruz kalmış olabilecek sevdiklerinizle ilgili korku ve endişe, kronik sağlık sorunlarının kötüleşmesi, mevcut belirtilerinizi COVID-19 belirti ve bulgularına benzetmek ve hastalığı yaşıyor olduğunuzu düşünmek. Sürekli olarak salgın hastalık haberlerini, tıbbı makale ve sosyal medya yazışmalarını takip etmek ya da tam tersi kaçınmak da görülebilecek tepkilerdendir.


Doğal afetler, kitlesel travmalar gibi salgın hastalıklar da insanlar için kaygı uyandırıcı olabilir. Bir hastalık hakkındaki korku ve kaygı zorlayıcı olabilir ve yetişkinlerde ve çocuklarda yoğun duygulara neden olabilir. Bu duyguları tanımak ve olağan olduğunu bilmek belki de atılacak en önemli adımdır. Stresle işlevsel bir şekilde başa çıkmak, kaygıyı azaltmaya yönelik davranışlarda bulunmak bu süreçte hepimize yardımcı olacaktır. Kişiler zorlu durumlara farklı tepkiler verebilmektedir. Bu tepkiler ne olacağı ne kadar kalıcı olacağı, ne kadar işlevsellikle bozukluğu sebep olacağı veya uzun vadeli bir psikolojik sorun yaratıp yaratmayacağı pek çok faktöre bağlıdır. Kaygı ve stres belirtilerinin hepimizde olabileceğini söylemek mümkün ama riskli yaş grubu sayılan 60 yaş ve üstü bireyler, kronik hastalığı olanlar, yakın zamanda riskli bir ülkeye seyahat etmiş ya da seyahat eden biri ile yakın temasta bulunmuş kişiler, çocuklar ve ergenler, sağlık çalışanları ve mevcut psikiyatrik tanıları olan bireyler daha çok etkilenebilir.



İyi beslenme, açık havada bulunma, kapalı alanların havalandırılması, egzersiz, uyku düzenine dikkat edilmesi genel sağlığın artması ve virüsün yerleşmesinin azalmasına etki eder.

Ilık su ile boğaz gargarası yapılması ve bol ılık sıvı tüketilmesi virüsün yerleşmesini engelleyebilir.
Panik Değil, Önlem Kurtarır!





Saman nezlesi’ olarak da adlandırılan alerjik rinit, burun mukozasının alerjik nedenlerle iltihaplanması anlamına geliyor. Ev tozu ve küf mantarları derken yıl boyunca da görülebilen alerjik rinit ilkbaharda havada uçuşan polenler nedeniyle artış gösteriyor. Hapşırık, burun akıntısı, burun tıkanıklığı, burun kaşıntısı, öksürük, geniz akıntısı, koku almada güçlük, gözlerde kaşıntı, sulanma ve kızarıklık alerjik rinitin belirtileri arasında yer alıyor. Alerjik riniti olanların yüzde 30’unda alerjik astım da görülebiliyor. Bu nedenle ‘bahar alerjisi’ deyip geçmemek düzenli tedaviye başlamak şart. Alerjenlerden korunmak ve polenlerin yoğun olduğu yerlerden uzak durmak, gerektiğinde maske kullanmak etkili oluyor.
İlkbaharda alerjik astımı olanları zor bir süreç bekliyor. Hava yollarının daralmasıyla kendini gösteren, ataklarla seyreden bir hastalık olan alerjik astımda da alerjik nedenlerle oluşan bir iltihap söz konusu. Burada etkilenen yer hava yolları (bronşlar) oluyor. Bu iltihap nedeniyle hava yollarının mukozası şişerek ödem oluşuyor. Kişi dış ortamdaki etkilere daha hassas hale geliyor. Öksürük, nefes darlığı, hırıltılı nefes alerjik astımın belirtileri arasında yer alırken, ateş ve koyu renk balgamlı öksürüğün eklenmesi enfeksiyon eklendiğini düşündürüyor. Tedavinin aksatılmaması ve alerjenlerden korunmak çok önemli.
İlkbahar aylarında nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte reflü, gastrit, peptik ülser gibi hastalıklarda da artış yaşanıyor. Daha önceden hafif şikayetleri olanlarda alevlenmeler olabilirken, hiç şikayeti olmayanlarda da yakınmalar başlayabiliyor. Karnın üst kısmında ağrı ve yanma, şişkinlik, geğirme, ağza ekşi su gelmesi, bulantı, kusma ve gece uykudan uyandırabilecek kadar şiddetli ağrı belirtiler arasında yer alıyor. Bu hastalıktan korunmak için kızartma, yağlı ve baharatlı yiyecek, kahve ve gazlı içecek, alkol ve sigaradan kaçınmak gerekirken, az ama sık yemek ve kilo kontrolüne dikkat etmek önem taşıyor.
Bahar yorgunluğundan korunmak için; düzenli spor yapmak, düzenli beslenmek, vitamin ve mineral eksikliklerini gidermek, alkol ve sigaradan uzak durmak, bol su tüketmek ve uyku ritmine dikkat etmek önemli.
Bahar aylarında hava sıcaklığıyla birlikte nem oranlarının da değişmesi, özellikle yaz mevsiminden kış mevsimine geçiş dönemi olan sonbaharda havaların serinlenmeye başlaması ve sonbaharın belirtilerinin ortaya çıkması insan psikolojisi üzerinde olumsuz etki göstermektedir. Depresyona yatkın olan bireyler bu dönemden daha çok etkilenebilir. Toplumda bahar yorgunluğu olarak bilenen bazı olumsuz değişimlerin de aslında depresyonun belirtileri olabileceği unutulmamalıdır. Alınacak bazı önlemler ile bahar depresyonundan korunmak mümkündür.
Bahar depresyonuna karşı yaşam biçiminizi düzenleyin. Düzenli bir uyku günün ritmini tutturmak, doğanın değişimine ayak uydurmak için önemlidir. Böylelikle vücudun biyolojisi düzene girmiş olur. Televizyondan, bilgisayar ve telefondan uzak sessiz bir odada kitap okumak uykuya dalmayı kolaylaştırır. Erken yatıp erken kalkmak ve her gün aynı saatte uyumak, yorgunluk ve stresi azaltacaktır.
Spor ya da açık havada her gün yarım saat yürüyüş yapmak mutluluk hormonu olarak bilinen serotonin salınımını artırır. Serotonin, mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren özellikte bir hormondur. Eksikliğinde depresif, yorgun, sıkılgan bir ruh hali görülür. Spora veya yürüyüş yapmaya ekstra vakit ayıramıyorsanız, alışverişe, işe yürüyerek gidebilir ve asansör kullanmak yerine 2-3 katı yürüyerek çıkabilirsiniz.
Güneşe çıkmak kendinizi iyi hissetmenize yardımcı olur. Yetersiz güneş ışığı beyinde kimyasal maddelerin düzeylerini ve dağılımlarını bozabildiğinden bazı bireyler depresyona daha açık hale gelir. Bunun için güneş ışığında özellikle sabahları yarım saat kadar oturmak, mevsimsel geçişlerdeki depresyonu ve halsizliği önler. Güneşli havalarda dışarıda vakit geçirmek mevsimsel depresyonu hafifletmede etkilidir.
Kafeinli içecekleri ve alkolü azaltmak, günde ortalama 2,5 litre su içmek, taze meyve suyu, bitki çayları tüketmek kaygı durumunu azaltır, çökkün duygu durumun iyileşmesine yardımcı olur.
Bu dönemde mümkün olduğunca stresli ortamlardan uzak durulmasında fayda var. Stresli ve kaygılı ortamlar baharda değişen duygu durumunun depresyona çevirebilir. Açık ve yeşil alanlarda vakit geçirilebilir, yürüyüşlere çıkılabilir ve sevilen etkinliklerde bulunulabilir.
Dengeli ve düzenli beslenmek, mevsime uygun sebze ve meyveler tüketmek hem ruh hem de beden sağlığına iyi gelir. İşlenmiş hazır gıdalardan uzak durmak, omega 3’ten zengin ceviz, semizotu, balık gibi besinler ile beslenmek, mevsimsel depresyonu önlemede veya yatıştırmada faydalı olur. Aşırı kilolu bireyler de bu dönemde dikkatli olmalıdır. Bu nedenle diyete dikkat etmeli ve gerekirse uzman desteği almalıdır.
****

Vücudumuzda, öğrenebilme, düşünebilme ve hafızada saklama kapasitesinde iki sistem bulunmaktadır. Bunlardan biri beyin, diğeri de bağışıklık sistemidir. Bağışıklık sistemi, genetik olarak var olan, atalarımızdan aktarılan bilgilerimizi kullanıp, bir mikroba karşı bu bilgiyi işleyip, daha sonra sadece mikrobun olduğu bölgeye odaklanarak savaşan, yok edinceye kadar yılmadan uğraşan ve bu deneyimini unutmayıp saklayan, her yeni durum için bu tecrübeyi de kullanarak yeni bir yanıt üretebilen bir sistemdir. Geçmişten gelen bilginin saklanmış hali olarak, bir takım refleks yanıtlarımız vardır. Bağışıklık sistemi de beyin gibi bu bilgiyi var olan durum karşısında değerlendirip, sentezleyip, mikroba özel ya da kansere, hastalığa, organ nakline özel yanıtlar üretir. Bu, beyin ve bağışıklık sistemi dışında hiçbir sistemde, hiçbir organda olmayan bir özelliktir.







***
Sorun ne sıklıkta yediğimiz değil; ne kadar yediğimizdir.




Kan şekeri yüksek olan bireyler özellikle doktorun verdiği insülini doğru zamanda doğru dozda ve doğru şekilde uygulamaya özen göstermelidir. Enfeksiyon kapmak, grip, zatürre gibi hastalıklar kan şekeri miktarını yükseltebileceği için hijyen kurallarına dikkat edilmelidir. Enfeksiyon kapmak, grip, zatürre gibi hastalıklar kan şekeri miktarını yükseltebileceği için hijyen kurallarına dikkat edilmelidir. Düzenli olarak egzersiz yapılmalıdır. Hareketsiz kalmak hastalığı tetikleyebilir. Doktorun önerdiği diyete uyulmaması hastalığın ilerlemesine zemin hazırlar.


Vitaminler vücutta birçok reaksiyonu katalize eden bileşikler olup, hayati fonksiyonlar için mutlaka gereklidir. İnsan vücudunda sentezlenemedikleri için besinlerle dışarıdan alınmaları zorunludur.

Stres, hava kirliliği, kötü beslenme gibi etmenlerden beynimiz olumsuz etkilenebiliyor, hafızamız zayıflayabiliyor ya da bir işe odaklanmamız güçleşebiliyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Dilan Eker, güçlü bir beyin ve hafıza için antioksidanlardan, vitamin ve minerallerden zengin, sağlıklı yağlar içeren dengeli bir beslenmenin önemine dikkat çekiyor.
Yaban mersini ve diğer koyu renkli çileksi meyveler, tıpkı yeşil yapraklı sebzeler gibi anti-inflamatuar ve antioksidan etkilerinin oldukça güçlü besinler. Antioksidanlar beynin yaşlanmasına ve nörodejeneratif hastalıklara zemin hazırlayan oksidatif strese karşı savaş açarlar. Özellikle yaban mersininin, içindeki antioksidanlarla beyin hücreleri arasındaki sinyal iletimini geliştirebileceği gösterilmiştir. Yaban mersini aynı zamanda hafızayı iyileştirmeye ve kısa süreli hafıza kaybını geciktirmeye de yardımcı oluyor. Mevsiminde taze yemenizin önerildiği koyu renkli çileksi meyvelerden, mevsimi dışında dondurulmuş ya da kurutulmuş olarak tüketerek de faydalanabilirsiniz.
Yağlı tohumlar “beyin dostu” nitelemesini sonuna kadar hak ediyorlar. Sağlıklı yağ asitleri, antioksidanlar, mineraller ve vitaminler açısından oldukça zengin olan ceviz, badem, fındık, keten tohumu ve çörek otu özellikle yüksek oranda vitamin E içeriyorlar. Antioksidan kapasitesi yüksek olan vitamin E, hücre zarlarını serbest radikallerden koruyor ve zihinsel gerilemeyi yavaşlatıyor. Beyin sağlığı için gerekli yüksek Omega-3 içeriğiyle cevizin bir adım öne çıktığı yağlı tohumları günde 1 avuç içi kadar ve çiğ olarak tüketmenizde sayısız fayda var.

Omega-3 yağ asidi kaynağı yağlı balıklar, hafızayı geliştirmede ve beyin gücünü artırmada en önemli besin öğelerinin belki de başında yer alıyor. Omega-3 yağ asitleri, sinir hücreleri arasındaki elektrik sinyalini teşvik ederek beynin daha iyi ve hızlı şekilde iletişim kurmasını sağlıyor. Ayrıca zihinsel konsantrasyonu ve hafızayı iyileştirmeye yardımcı oluyor. Yeterli Omega-3 alımı için tercihen küçük ve yüzey balıklarını mevsiminde haftada 2 veya 3 defa tüketmek ve yüksek ısıda kızartmadan uzak durmak gerekiyor. Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) balık tüketiminin yetersiz olduğu durumlarda ise Omega 3 takviyesi alınmasını öneriyor.
Kolayca sorulan, çoğu zaman da basit bir cevabı olduğu düşünülen, fakat detaylı bir cavabını birkaç ciltlik bir kitapta verebileceğiniz bir sorudur “kanser nedir ve neden olur”. Yine de en karmaşık görülen olguların bile bir tanımı olmalıdır. Kanser için bu tanım şu şekildedir: Kanser, hücrelerde DNA hasarlarının birikmesi sonucu, hücrelerin düzensiz olarak çoğalmasıyla ortaya çıkan hastalıklar grubuna verilen genel addır.
Kanser hastalığı için en çok karmaşa yaratan konulardan birisi de kanserin kalıtsal bir hastalık olarak görülmesidir. Önemle vurgulamak gerekir ki “kanser, hücresel seviyede genetik bir hastalıktır”. Vücudumuzun normal fonksiyonlarını yerine getirmesinden sorumlu genlerde meydana gelen hasarların birikmesi sonucu hücrelerimiz kontrolsüz olarak çoğalmaya başlar ve yavru hücrelere bu bozuk genleri aktarılar. Ancak bu tüm kanserlerin kalıtsal bir hastalık olduğunu göstermez. İnsanın gen haritasının çıkartılmasıyla birlikte yapılan araştırmalarda kanser oluşumuna neden olan hasarların (mutasyonların) çoğunun vücut hücrelerinde meydana geldiği bulunmuştur. Yani, bu hasarlar kalıtım yoluyla yavru döllere geçmez. Ancak az da olsa üreme hücrelerinde meydana gelen mutasyonlar yavru döllere geçer ve kanser riskini artırıcı yönde etki yapar.

Özellikle yaşla beraber görülme sıklığı artan şeker hastalığı ve tansiyon yüksekliğinin en önemli faktörler olmak üzere birçok nedenle damar sertliğinin geliştiğini ifade eden Dr. Muharrem Arslandağ, bu risk faktörleri içinde en önemli olanının sigara ve alkol tüketimi, şeker hastalığı, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, beslenme bozuklukları, şişmanlık ve hareketsiz yaşam tarzının geldiğini söyledi.
Çocukluk yaşlarından itibaren genetik olarak yatkınlığı olan bireylerde bu risk faktörlerinin yardımıyla damar sertliği oluşum sürecin başladığını belirten Dr. Arslandağ, “Özellikle beslenme bozukluğu yani abartılı beyaz un, yaş, şeker tüketimi ve hareketsizlik ile damar iç duvarını saran hücrelerimizde sıkıntılar gelişir. Damarlar sağlıklı oldukları sürece kanı ve oksijeni dokularımıza taşımakla görevlidirler, bu işlevi gerçekleştirirken en önemli elemanları damar iç duvarını çepeçevre saran damar hücreleridir.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verileri; dünya nüfusunun yüzde 23’ünün hareketsiz yaşam sürdüğüne ve bu durumun tüm ölüm nedenleri arasında 4. sırada yer aldığına işaret ediyor. Bunun nedeni ise hareketsizliğin obezite, koroner kalp hastalığı, diyabet, hipertansiyon, metabolik sendrom, kemik erimesi, meme ile kalın bağırsak kanseri gibi hayatı tehdit eden sağlık problemlerine yol açabilmesi. Yürekleri ferahlatan tablo ise egzersizin, örneğin düzenli olarak yapılan yürüyüşün hareketsizlik sonucu gelişen çok sayıda hastalık riskini azaltması veya var olan bu hastalıkların belirtilerini hafifletmesi. Yapılan araştırmalar, düzenli yürüyüş ve jogging yapan kişilerin hastalığa daha az yakalandıklarını ve bu egzersizi ömür boyu yaptıkları takdirde 6 yıla varan daha uzun yaşam sürelerine erişebildiklerini göstermiş.

Araştırmalar düzenli yürüyüşün, egzersizin miktarıyla doğru orantılı olarak artan şekilde tıkayıcı koroner kalp hastalığı, kalp krizi ve bunlarla ilişkili ölüm riskini yüzde 20’den 35’e varan oranda azalttığını ortaya koydu. Yürüyüş ile kanda kalp damarlarında birikerek daralma ve tıkanmalara neden olan kötü huylu kolesterol LDL seviyesi düşüyor. Damar içerisindeki yağ parçacıklarını toplayıp karaciğere taşıyan iyi huylu kolesterol HDL seviyesi de yükseliyor. Bir diğer kan yağı olan trigliserid seviyesi yüksek olan kişilerde de düzelme oluyor. Koroner kalp hastalığı riskini artıran kolesterol yüksekliği dışında, kan basıncı (hipertansiyon) ve kan şekeri yüksekliği gibi hastalıklar da düzenli yürüyüşten olumlu yönde etkileniyor. Sonuç olarak, yürüyüş sayesinde damar sertliği riskinde azalma, kolesterol değerlerinde olumlu değişim, kan şekeri ve tansiyon değerlerinde düşme sağlanıyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Burak Pamukçu tüm bu olumlu etkilerin kalp damar hastalıklarına bağlı ölüm riskini yüzde 35’lere varan oranda azalttığını söylüyor.
Hareketsiz yaşam ve kötü beslenme; insülin direnci ile kilo artışına yol açabiliyor, bunun sonucunda da genetik yatkınlığı olan kişilerde diyabet tablosu ortaya çıkabiliyor. Çağımızın yaygın bir hastalığı olan ve görülme sıklığı her geçen gün artan diyabet gelişimi de kalp ile beyin damar hastalıkları riskinde çok ciddi artışları beraberinde getirebiliyor. Düzenli olarak yürüyüş yapmak insülin direncini azaltarak ve fazla kilolardan kurtulmamızı sağlayarak diyabetin ortaya çıkma riskini azaltıyor.
Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Burak Pamukçu dünya nüfusunun yaşlanması, hipertansiyon, diyabet, kolesterol yüksekliği, sigara kullanımında artış ve hareketsiz yaşam gibi nedenlere bağlı olarak inme ve inmeyle ilişkili ölümlerin yüzde 24 gibi yüksek bir oranda artış gösterdiği uyarısında bulunuyor. Hareketsiz yaşam; kan basıncı, kilo ve kolesterol artışı gibi mekanizmalarla tıkayıcı beyin damar hastalıkları gelişme riskini artırıyor. Araştırmalar düzenli yürüyüş yapan kişilerde inme riskinin azaldığına işaret ediyor.

Comments are closed.