logo

İslam’ın özü samimiyettir.

“Allah’ım, aramızı ıslah et, kalplerimizi birleştir ve bizi esenlik yollarına ilet, bizi zulmetten kurtar, nura kavuştur, bizi açık, gizli bütün kötülüklerden, fenalıklardan uzaklaştır. Allah’ım kulaklarımız, gözlerimiz, kalplerimiz, eşlerimiz, çoluk çocuğumuz ve neslimiz hususunda bize feyz-u bereket ver. Tevbelerimizi kabul eyle, şüphe yok ki Sen tevbeleri kabul eden büyük rahmet sahibisin. Bizleri sayısız nimetine sena ederek Sana şükredenlerden eyle ve nimetini üzerimize tamamla.” Taberani, Hakim

Gündüzün iki tarafında ve gecenin yakınlarında salatı ikame et. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, anlayanlara bir öğüttür. Hud 114 / Erhan Aktaş Meali

İster hissî ister aklî olsun mahiyeti bakımından idrak, idrak edilen şeyin sûretini, kopyasını almaktır; algılanan şey dıştaki hakikat değil onun hisseden duyu organında meydana gelen bir benzeridir. Hissedilen şeyin şuurda anlam kazanması, ancak duyu organınca algılanması ve onda iz bırakması ile olur. Akıl ile kavranılan şeyler için de durum aynıdır. Akledilir şey (mâkul), nefiste imajı oluşan hakikatin benzeridir (İbn Sînâ, en-Necât, s. 168; Gazzâlî, Meʿâricü’l-ḳuds, s. 66). Prof. Dr. Hayati Hökelekli

Sonuçta her idrak bir soyutlama işlemidir. Bu işlem duyum idrakleriyle başlar ve derece derece yükselerek aklî kavramların oluşmasıyla en yüksek noktasına ulaşır. Sûretin maddeden ve maddî ilişkilerden tecrit edilmesi için dış ve iç duyuların faaliyetlerine ihtiyaç vardır (İbn Sînâ, en-Necât, s. 169; a.mlf., Avicenna’s de Anima, s. 58-59). Aklî idrak dışındaki idrak türlerinin hepsi için madde ve maddî ilintilerin varlığı gereklidir, ancak bunlarda tam soyutlama yapılamaz. Aklî idrak ise tam ve mükemmel bir soyutlamadır. 

Akıl şahıslara göre değişmeyen küllî mânayı idrak eder. Nesnenin varlığının hazır veya gaip, uzakta yahut yakında olması durumu değiştirmez. Akıl fizik ve metafizik âleme nüfuz eder ve bunlardaki gerçekleri çekip çıkarır, soyutlar. Eğer idrak edilen şey tamamıyla mânevî bir özellikte ise Gazzâlî’ye göre onu soyutlamaya ihtiyaç duymaksızın da idrak edebilir (Meʿâricü’l-ḳuds, s. 68). Bu aşamada Gazzâlî, aklî idrakten sonra zevke dayalı tasavvufî idraki söz konusu etmektedir. Gazzâlî, nebevî hakikatlerin aklı aşan bir boyutunun bulunduğunu ve bu boyutun ancak tasavvufî zevk vasıtalarıyla idrak olunabileceğini söyler (el-Münḳıẕ mine’ḍ-ḍalâl, s. 72-83).

Esasen aklî idrak tabiatı itibariyle bir tür sezgi ve ilhamdır. Fârâbî – İbn Sînâ felsefe ekolünce geliştirilen idrak teorisine göre idrak süreci, insanî güçlerin ruhanî güçlerle ortak çalışması sonucunda tamamlanmaktadır. İdrak olayının insanı aşan metafizik bir boyutu vardır; insan aklı, ancak nefsin dışında gerçek bir varlık olan faal akıl ile bağlantı (ittisal) kurarak hakiki idrake ulaşmış olur. Aklî idrakin objesi olan küllîlerin duyu tecrübelerinden mi tecrit edildiği, yoksa doğrudan faal akıldan mı çıktığı konusunda görüş farkları bulunmakla birlikte idrakin metafizik boyutu ve kaynağı bütün düşünce ekollerinde dile getirilmiştir.

Günümüz psikolojisinin duyumların zihinde idrake nasıl dönüştüğünü henüz çözememiş olduğu (Baymur, s. 124) dikkate alınırsa bu fikrin önemi anlaşılır. İbn Sînâ’ya göre sıradan insanın düşünen zihni, faal akıldan gelen seri halindeki fikirlerin üzerine aksettiği bir ayna gibidir. İnsan başlangıçta basit bir kavrayışa sahiptir; bu kavrayış daha sonra ortaya çıkan ayrıntılı ve tutarlı bilginin kaynağıdır (Avicenna’s de Anima, s. 241-244). Böylece idrak vetîresinin anlamlı basit bütünlerden daha karmaşık ve ayrıntılı bütünler tarzında geliştiğini öne süren çağdaş idrak teorileriyle müslüman düşünürlerin görüşleri arasında yakın benzerlik olduğu anlaşılmaktadır. Bu görüşü açık şekilde ifade eden Gazzâlî’ye göre her idrak önce kapalı ve mücmel, daha sonra ayrıntı ve parçalarıyla tam olarak açıklığa kavuşur (İḥyâʾ, I, 102).

İslâm düşünürleri idrake, algılama ve bilmenin her türünü içine alacak bir genişlikte yer vermişlerdir. Modern psikolojide “duyumlar” ve “idrak” başlığı altında incelenen konuları da ihtiva edecek şekilde insanın nasıl düşündüğünü ve nasıl bildiğini açıklamaya çalışan Ortaçağ İslâm psikolojisinde idrak kavramı zihnî faaliyetin her aşaması için kullanılmıştır. Fonksiyonları itibariyle nebatî, hayvanî ve insanî olarak tasnife tâbi tutulan nefiste idrak gücü, geleneksel izaha uygun biçimde muharrik güçle birlikte hayvanî fonksiyonlar seviyesinde yer almaktadır.

Dolayısıyla aklın devrede olmadığı idrak türlerinde insan ve hayvan ortaktır. “Müdrike” adını alan idrak gücünün organ ve meleke kadrosu beş duyudan ibaret dış idrak güçleriyle hiss-i müşterek, hayal (musavvire), müfekkire (hayvanî nefis söz konusu olunca mütehayyile), vehim gücü ve hâfıza (zâkire) denen beş iç duyudan meydana gelmektedir. Bütün bu fonksiyonlar, insanı hayvandan sadece derece itibariyle değil mahiyet açısından da ayıran aklın tasarruf ve yönetimi altında aklî idrakin yani bilme hadisesinin psikolojik malzemesini oluşturur.

Buna göre dış dünyadaki nesnelerden etkilenen duyu organlarından her biri aldığı izlenimleri tek tek ortak duyuya iletir. Ortak duyu bu verilerin topluca algılandığı merkezdir. Dış duyuların idrakine “ihsas” (duyum) denir. Bir etkilenmenin sonucunda oluşan ihsas mevcut nesneyi, ondaki nasıllık, nicelik, yer ve durum gibi özel görünüşleri içinde topluca algılamaktır. Hayal gücü ise ortak duyudaki duyu formlarının nesneden bağımsız olarak yeniden idrak edildiği ve başka melekelerin işleyişine sunulmak üzere tutulduğu merkezdir.

Mütehayyile denilen asıl hayal gücü bu formların alınıp işlenmesinde aracı rolü üstlenmiştir. Vehim gücü de duyu formlarındaki yararlı-zararlı, haz ve elem gibi cüz’î anlamları idrak eder ve bu anlamlar hâfızada toplanır. Şu halde idrak olayı ortak duyuda hissî, hayal veya musavvirede hayalî, vehim gücünde de vehmî bir karakter taşımaktadır. Bunların üstündeki aklî idrak seviyesinde ise tahayyül fonksiyonu aklın aktif yönetimine girer ve mütehayyile gücü müfekkire adını alır; onun fonksiyonu düşünmedir.

Düşünme, maddî bağlantılarından henüz kopmamış hayal formlarının küllî ve soyut kavramlara ulaşacak tarzda kullanılışı ve küllî bilgiye yöneliştir. Bu yönelişin aklî istidlâle ait şartları yerine getirmesi ve asıl soyut gerçeklerle buluşması durumunda aklî idrak yani bilme meydana gelir.

İdrak farkına varma, tanıma, kavrama, tasavvur etme, bilme gibi zihnin çok çeşitli ve karmaşık faaliyetlerini ifade eden genel bir terimdir. Kelimenin Arapça kökü olan derk “kavuşmak, yetişmek; olgunlaşmak, nihaî sınırına ulaşmak; bir araya toplamak; farketmek, anlamak ve bilmek” gibi mânalar taşımaktadır (Lisânü’l-ʿArab, “drk” md.). Kur’ân-ı Kerîm’de idrak fiil haliyle “nihaî aşamaya gelmek” (Yûnus 10/90), “ulaşmak, yetişmek” (en-Nisâ 4/78, 100; Yâsîn 36/40), “algılamak, görmek” (el-En‘âm 6/103; eş-Şuarâ 26/61) anlamlarında kullanılmıştır. Terim olarak “bir nesneyi tam mânasıyla ihata etmek, bir nesnenin sûretinin akılda hâsıl olması, bir şeyin hakikatine ait imaj ve fikirlerin algılayanın zihninde temessül etmesi” şeklinde tanımlanmaktadır. Eğer idrak, olumlu veya olumsuz hiçbir yargı ihtiva etmeden yalnızca zihinde oluşan imaj ve kavramları ifade ediyorsa tasavvur, onlar hakkında bir yargıyı da beraberinde taşıyorsa tasdik adını almaktadır (et-Taʿrîfât, “el-İdrâk” md.; Tehânevî, I, 484).

Kur’an’da bir de “kalb-i selîm” geçmektedir (bk. eş-Şuarâ 26/89). Bundan bahseden âyet, mühürlendiği için isabetli düşünmekten mahrum kalmış kalplerden bahseden (bk. Muhammed 47/24) âyetle birlikte değerlendirilecek olursa, kalb-i selîmin akl-ı selîme yakın bir mâna taşıdığı veya en azından aklın selâmetini koruyabilmek için yaratılıştaki saflığını ve istikametini devam ettiren bir kalbe yahut da vicdana sahip bulunmak gerektiği sonucuna varılabilir. Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay

Her insanda az veya çok duyarlık, hâfıza ve hayal gücü gibi akl-ı selîm de vardır. Déscartes, “doğruyu yanlıştan ayırma gücü” diye tarif ettiği akl-ı selîmi (le bon sens) akıl ile aynı kabul eder ve bunun bütün insanlarda eşit olduğunu söyler. Buna göre akl-ı selîmin Kur’an’da (bk. er-Rûm 30/30) ve hadislerde geçen fıtrat ile yakın alâkası olduğu söylenebilir. Müfessirler fıtratı genellikle, “bütün insanların yaratılışında bulunan hak dini ve onun mesajlarını kabul etmeye müsait olan kabiliyet” şeklinde yorumlamışlardır. Hz. Peygamber de, “Her çocuk fıtrat üzere doğar; sonra ebeveyni onu yahudi, hıristiyan veya Mecûsî yapar” (Müslim, “Ḳader”, 22) buyurmak suretiyle insanın yaratılıştan akl-ı selîm sahibi olduğuna işaret etmiş ve aklın bu özelliğinin çevre tesirleri ile bozulabileceğini belirtmek istemiştir. İbn Sînâ, selim olan insan fıtratının akıl diye isimlendirildiğini belirtir. Fahreddin er-Râzî ise aklın doğru bilgiye ulaşabilmesi için hiss-i selîme muhtaç olduğunu söyler.

Kur’an’da akılla aynı anlama gelmese bile ona yakın bir mâna ifade eden kalb (çoğulu kulûb), fuâd (çoğulu ef’ide) ve elbâb (tekili lüb, Kur’an’da geçmez) kelimelerinin kullanıldığı dikkati çekmektedir. “Sezme, anlama ve bir şeyin mahiyetini kavrama gücü” anlamına gelen bu kelimeler, daha çok insanın derunî, vicdanî âlemine ve gönül dünyasına hitap etmek maksadıyla kullanılmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm “ancak bilenlerin akledebileceğini” söyler (el-Ankebût 29/43). Bu gücü ve bu bilgiyi iyi kullanmadıkları için kâfirleri, “… Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden akledemezler” (el-Bakara 2/171) diyerek yermiş, “O, aklını kullanmayanlara kötü bir azap verir” (Yûnus 10/100) âyetiyle bütün insanlığı uyarmış ve akıllarını kullananların cehennem azabından kurtulacakları (bk. el-Mülk 67/10) belirtilmiştir. Kur’an’ın birçok âyetinde, akıl sayesinde kazanılan bilginin gene bu gücün kontrolünde kullanılması gerektiği, bunu yapmayanların sorumlu tutulacağı sık sık ifade edilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de, eşyadaki nizamı anlama gücüne sahip olan akla, aynı zamanda ilâhî hakikatleri sezme, anlama ve onların üzerinde düşünüp yorum yapma görev ve yetkisi de verilmiştir. Nitekim, “Allah âyetlerini akledesiniz diye açıklamaktadır” (el-Bakara 2/242) âyetiyle aklın bu fonksiyonuna işaret edilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’e göre insanı insan yapan, onun her türlü aksiyonlarına anlam kazandıran ve ilâhî emirler karşısında insanın yükümlülük ve sorumluluk altına girmesini sağlayan akıldır. Kur’an’da akıl kelimesi biri geçmiş, diğerleri geniş zaman kipinde olmak üzere kırk dokuz yerde fiil şeklinde geçmektedir. Bu âyetlerde genellikle “akletme”nin yani aklı kullanarak doğru düşünmenin önemi üzerinde durulmuştur. Kur’an terminolojisinde akıl “bilgi edinmeye yarayan bir güç” ve “bu güç ile elde edilen bilgi” şeklinde tarif edilmiştir (bk. Râgıb el-İsfahânî, “ʿaḳl” md.). Dinen mükellef olmaya esas teşkil eden akıl birinci anlamdaki akıldır.

Sözlükte masdar olarak “menetmek, engellemek, alıkoymak, bağlamak” gibi anlamlara gelen akıl (el-akl) kelimesi, felsefe ve mantık terimi olarak “varlığın hakikatini idrak eden, maddî olmayan, fakat maddeye tesir eden basit bir cevher; maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline getiren ve kavramlar arasında ilişki kurarak önermelerde bulunan, kıyas yapabilen güç” demektir. Bu anlamıyla akıl sadece meleke değil özdeşlik, çelişmezlik ve üçüncü şıkkın imkânsızlığı gibi akıl ilkelerinin bütün fonksiyonlarını belirleyen bir terimdir. İnsanın her çeşit faaliyetinde doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ve güzeli çirkinden ayıran bir güç olarak akıl, ahlâkî, siyasî ve estetik değerleri belirlemede en önemli fonksiyonu haizdir.

Akıl, göz gibidir, İslamiyet bilgileri de ışık gibidir. Gözümüz, maddeleri, cisimleri karanlıkta göremez. Allahü teâlâ, görme aletimizden faydalanmamız için güneşi, ışığı yaratmıştır. Güneşin ve çeşitli ışık kaynaklarının nuru olmasaydı gözümüz işe yaramazdı. Tehlikeli cisimlerden, zararlı yerlerden kaçamaz, faydalı şeyleri bulamazdık. Evet, gözünü açmayan veya gözü bozuk olan, güneşten faydalanamaz, fakat bunların güneşe kabahat bulmaya hakları olmaz.

Selim olmayan akılların, yanıldıkları için bir hakikati kabul etmemelerinin, uygun bulmamalarının, bir kıymeti yoktur. Selim olan akıllar, yani Peygamberlerin akılları, din hükümlerinin hepsinin pek yerinde ve doğru olduklarını açıkça görür. İslamiyet’in her hükmü, bu akıllar için, pek meydanda, aşikâr ve apaçıktır. 

(Akıl, her şeyi anlayamaz, hele âhiret bilgilerini hiç anlayamaz) demek, akla ipotek koymak mıdır? Işık olmadan göz göremez demek, göze ipotek koymaktır denebilir mi? Nakil olmadan, dinin emir ve yasaklarını sırf aklıyla kim anlatabilir ki?

Yazar, (Akla ipotek konunca fakirin aklı elinden alınıyor) diyor. Fakirin aklı alınıyor da zengininki niye alınmıyor? Bu ipotekten niye fakir etkileniyor da, zengin hiç etkilenmiyor, üstelik servetini artırabiliyor? Mısırlı sosyalist yazarlar gibi, her fırsatta servet düşmanlığı yapılıyor. Bir de yazar, cahil halk ağzıyla, (Aklın mucizesi) tâbirini kullanıyor. Mucize, sadece Peygamberlerde görülen harika hallere denir. Bu, evliyada olursa keramet denir. Deyimler yerli yerinde kullanılmazsa, din anarşisi çıkar. M. Ali Demirbaş

Reformcunun (Akıl her şeye yeter) iddiasına, bugün de devam ediyoruz…  Aklın anlayamadığı veya yanlış anladığı çok şey vardır ki, bunları Peygamberler bildirir. Peygamberler, uzman birer doktor gibidir. İlaçların tesirlerini iyi bilirler. İnsanlar, doktora az bir şey vermekle ilaçların faydalarına kavuşur, hastalıktan kurtulurlar. Peygambere lüzum yoktur demek, doktora lüzum yok demekten daha yanlıştır. Peygamberin bildirdiği hükümler, Allahü teâlâdan vahiy olduğu için, hepsi doğrudur, faydalıdır. Doktorun bilgileri, düşünce ve tecrübeyle olduğu için, hepsinin doğru olduğu da söylenilemez.

İkinci olarak arkadan yırtılır Yusuf’un gömleği. Züleyha’nın eliyle… Gömleği yırtan ve gömleği yırtılan tarihte kalmış olsa da, gömleği yırttıran şehvet şimdi ve burada. Şehvet de kendine her daim yeni Züleyhalar bulur. Züleyha da Yusuf’un gömleğini çıkarmak isterken, aslında kendi üzerindeki iffet gömleğini soyunur. Kendisini şehvete karşı savunmasız bırakır. Kendisini nefsin kötülük isteyen fırtınasına açık hale getirir. Gömleği yine de yırtmayı başarır; ama arkadan… Şehvetin hedefi olan her kadın ve erkeğin Züleyha’nın el uzatacağı bir gömleği vardır: şimdi ve daima…

Yusuf gömleğinin yırtığı, en iffetli erkeğin ve kadının bile, yırtılmaya müsait bir yanının olduğunun habercisidir. Kimse şehvete karşı korunmuş değildir, kimse “kötülüğü isteyen nefis” karşısında bağışıklanmış değildir. Öyle ki, Kur’an “kadın”ın Yusuf’a meyletmesini anlatırken,”… o da kadına [meyletti]” sahnesine koyar Yusuf’u. Yusuf’un fazileti şehvete meylinin olmaması değil, meyli olduğu halde şehvete karşı durabilmesidir. Şehvetin olmadığı yerde iffetten söz edemeyiz. “Gönlünün akmadığı şeyle sınanmış olmazsın ki…” İnsanın içinde karşı koyması gerekli, direnç göstermesi gerekli bir şehvet olmasaydı, hiç kimse için “iffetli” diyemezdik. Her erdem gibi iffet de sınamayla açığa çıkıyor. Tıpkı cambazın marifetini ip üzerinde göstermesi gibi, biz de ipler üzerinde düşme ihtimaliyle yürüdükçe iffetli sayılırız. Düşmeyi göze alamayan yükselemez. Tam da burada hatırlamalıyız ki, kimse nefsini yok ederek fazilete kavuşacağını düşünmesin. Kimse ne kadar fazilet sahibi olursa olsun günaha uzak kalacağını hesap etmesin.

Herkesin arkasından yırtılabilir bir gömleği vardır; hatta önden de yırtılabilir, en nihayet hepten çıkarılabilir. Şu halde, gömleği üze-rinde ve bütün olan, gömleği arkadan yırtık olanı; gömleği arkadan yırtık olan, önden yırtık olanı; önden yırtık olan, hepten gömleksiz kalanı ayıplamamalı… Her birimizin meyledeceği, kayabileceği, sürüklenebileceği o karşı konulmaz yokuşun aşağı doğru uzanan eğimi göz önünde. Sınanmadığımız günahların masumu sayamayız kendimizi. Sınanıp kaybedenleri görünce de, sırf sınanmayışımız yüzünden masum kalışımızı da başkalarını ayıplama gerekçesi yapamayız. Yoksa kendimizi hatasız kılmak gibi bir yokuşa sararız.

Nefsinin kötülüğü istediğini bilmeyen, nefsinin istediği kötülükleri iyilik sanıp yapmaya başlar. Bu bağlamda, “tezkiye-yi nefis, tezkiye-yi nefis etmemektir” diyen Said Nursi’ye can kulağı vermeli. Yani ki nefsini arındırmak istiyorsan, nefsinin arınamaz olduğunu bilmelisin. Nefsini kötülükten uzak tutmak istiyorsan, onun kötülüğe her daim yakın durduğunu kabullenmen gerekir. Nefsini temize çıkardığında, nefsinden emin olursun, aldanırsın. Aldatmalarına karşı savunmasız kalırsın. Karşı koyman daha da zorlaşır… İnsan kötülüğü isteyen nefsiyle, her daim “kapıları sıkı sıkıya kapalı” ve “haydi gel!” diyen Züleyhalar inşa eder. Bu anlamda, “suç” biraz da Yusuf olmakta aranmalı, değil mi? Ne işi vardı Züleyha’nın orada? Yusuf’ta muradına değer bir şey olmasaydı, muradını Yusuf’ta aramazdı.

Üçüncü gömleği ise Yusuf kendisi çıkarır. Kardeşlerine merhameti yeniden öğretir. Böylece kardeşlerine, üzerlerinden çıkardığı merhamet gömleğini yeniden giydirir. Kendi nefislerinin kendilerine neler ettirdiğini gösterir. Eylemleri arasında kaybettikleri niyetlerini gün yüzüne çıkarır. Onları yeniden kardeşlerini bilecekleri, kardeşliği de bilecekleri merhamet yurduna çağırır… Dr. Senai Demirci

Yusuf’un başına gelenleri okumak başına geldiyse, başına gelenleri de Yusuf’un başında okumaya geldi sıra. Yusuf’un gömleği üç kırılma anında sahneye girer. O kırılma anları tüm hayatların kırılmalarının izdüşümüdür. Sahnenin oyuncuları geçmiş gitmiş olsa da, sahne şimdi ve buradadır. Gerçektir. Günceldir. Aktiftir. Kendine yeni oyuncular arar. Ve bulur da. Gömleğin nesne olduğu sahnelerin hepsinde, tarafları tahrik eden hâller şimdi ve buradadır. İlk olarak kardeşleri, hasetleri nedeniyle Yusuf’un üzerinden gömleği çıkarırlar. Kardeşler gitmiştir ama haset şimdi ve buradadır. Haset kendine yeni kardeşler bulmakta hiç zorlanmayacaktır. En eski ama hep yeni ve yenilenen bir cürüm olarak yakamızdadır. Hasetçi kardeşler Yusuf’un gömleğini üzerinden çıkarırken, aslında kendi üzerlerindeki şefkat ve merhameti soyunurlar. Doğrusu, hasedin var olduğu yerde şefkat ve merhamet kuyuya atılır: şimdi ve daima… Şefkat ve merhameti kuyudan çıkarmak bize düşer şimdi ve daima…

Yusuf’tan binlerce yıl sonra anladığımız bu sırrı, Yusuf, bizim gibi yeryüzünde nefes alırken, hayal kurarken fark etmiş. Yusuf’un yaşarken kendisinin rüyalaşacağını fark ettiğini fark eden okuyucu kendisinin rüyalaşacağını fark etmemişse, çok derin bir uykuda değil midir? “Uyanın, uyanın!” der bize Yusuf, “Siz de Yusuf’sunuz. Siz de sonra gelenlerin okuduğu kıssa olacaksınız. Şimdi ibret alansınız; sonra ibret alınan olacaksınız.”

Kıssa üç rüya ile katmanlaşır, üç gömlekle kıvrımlar kazanır. Her rüya ile yeni bir katta akmaya başlar. Gömleklerin başına bir şey geldiğinde ise, Yusufça yaşayışın yeni kıvrımları başlar. Yusuf’un başına gelenleri okuyan, kendi başına Yusuf’un başına gelenleri okumanın geldiğini görmeyebilir. Yusuf’un gördüğü rüyaya, yorumladığı rüyalara bakarak, Yusuf’un da artık bir rüya olduğunu görmeyebilir. Okuyucu uyuyabilir. Yazar uyuyabilir. Peki rüya değil mi kıssası anlatılan o Yusuf? Nerede şimdi? Nerede Yakub? Nerede Mısır? Hangi sarayda Züleyha? Saray kaldı mı ki? Nerede kardeşler? Yusuf’un kuyusu nerede? Yusuf’un oturduğu taht da zindan da artık eşit değil mi? Hepsi gelmiş geçmiş. Hepsi bir görünmüş bir kaybolmuş. Rüya… Dünyadan da geriye kalacak sadece bir “dün” hasreti, bir “yâ” esefi: “Dün yâ!”

Bir de bu kıssayı ilk anlatıldığı Mekke ortamında ilk muhatabının gözünden okumak var. Peygamber’e [asm] Mekke’nin Yusuf’u olarak ümitler veriyor, teselliler sunuyor. Yusuf’a öğrettiği “olayların altındaki gerçeği yorumlama”yı Mekke’nin Yusuf’una uygulayarak öğretiyor. Diyor ki: “Ey Mekke’nin Yusuf’u senin kardeşlerin de haset kriziyle canına kastedecek, seni baba ocağından uzak edecek. Sonra sen de sana kasteden kardeşlerini senden yardım isterken bulacaksın.” Gerçekten de, daha sonra, Hazreti Peygamber [asm] Hayber’in fethinden elde ettiği ganimetleri, o sırada kıtlık içindeki Mekkelilerin yardımına gönderecektir. Diyor ki Mekke’nin Yusuf’una: “Çok daha sonra sana hıyanet eden kavmin de tıpkı Yusuf’un kardeşleri gibi yaptıklarına pişman olacaklar, yüzleri yerde özür dilemeye gelecekler.” öyle de oldu. Mekke’nin fethi günü Kabe’de namazını serbestçe kılan Peygamber Mekkelilere sorar: “Bugün size nasıl davranmamı istersiniz?” Mekkeliler ise, “Biz seni hep asil bir kardeş bildik…” derler. Bunun üzerine Peygamber [asm] yıllar önce, kardeşlerinin kendisini ve dostlarını aç bıraktıkları, canına kıymayı planladıkları, sevdiklerini yalnızlaştırdıkları sırada aldığı “Yusuf dersi”ni verir: “Ben de Yusuf kardeşimin dediğini derim size: Bugün size kınama yok…”

Mesela, Yakub’un durduğu yerden bakınca kıssa bambaşka bir renk alır. Yakub, kıssa boyunca çok az konuşuyor. Olayların akışını yönlendiren ve anlamlandıran bir suskun kavşak oluyor. Yakub’un sabrı ve tevekkülü olup bitenlerin, inip çıkanların arkasında sakin bir fon olarak duruyor. Ve Yusuf’un gömlekleri… Yakub, ilk iki gömleğe bigâne; hele de birincisi burnunun dibinde olduğu halde kokusunu alamıyor, ancak üçüncüde kokluyor. Hem hissediyor hem hissetmiyor, hem biliyor hem bilmiyor. Yakub’un hikmetli bekleyişi yüzeyde olup bitenlere bir dip akıntısı oluyor; olaylar Yakub’un ağzından yeniden konuşuyor.

Bir Yusuf rüyasına yatar insan. Bir Yusuf uykusundan uyandırılır. Kuyuda Yusuf sen olursun, ben olurum. Kâh Yusuf’a kuyu biz oluruz, kâh kuyuya Yusuf’u itenlerin yanında dururuz. An gelir, Yakub oluruz. Gün olur, kapıları sıkı sıkıya kapalı bir sınavda terleriz. Züleyha’yı karşımızda buluruz. Gömleğimizi ele kaptırırız. Yusuf’a zindan arkadaşı oluruz. Gördüğümüze kanıp düşe düşeriz. Kıssanın birden çok odağı vardır. Üç gömleğin yakasına tutunarak seyredebiliriz kıssayı. Üç rüyanın içinden geçerek de katılabiliriz akışa. Kişilerin durduğu yerden de okuyabiliriz. Her tercih de odak olmanın hakkını verir. Odaklandığımız kişi ya da sahne birden diğer sahnelerin ve serüvenlerin merkezine oturur. Merkeze aldığımız karakter, diğer karakterleri resimleyeceğimiz harika bir çerçeve sunar. Odaklandığımız sahne diğer sahnelerin üzerine ışıldar ve gölgeler düşürür.

Bir uyandırma servisidir Yusuf kıssası. Farkındalık okuludur. Uyku-rüya-uyanıklık arasında gider gelir. Uykuda olan, uyanık olana açılır, ardından uykuda olanı uyandıran uyanığı da uyandıran daha uyanığı çıkar. Birbiri içine sanlıdır uykular-uyanışlar. Uyanık olanların bir başkasına göre uyur sayıldığı sarsıcı uyanmalar… Uyuyanların, başka uyanıkların dürtmesiyle uyandığı sarmaşık rüyalar… Her bilenin üstünde bir başka bilenin konuştuğu unutmalar-hatırlatmalar… Her uyanığın üstünde bir başka uyanığı gösteren uyarılar…

Kıssanın mihver ayeti şöyle der: “Her bilenin üstünde bir Bilen var.” Demek ki her bilen, üstündeki bir bilene göre cahildir. Üstündeki bilen de daha üstündekine göre bir bilmezdir. Sonu yoktur daha iyi bilenlerin. Sonunda Bir Bilen’e bağlanır tüm bilmeler. Kıssanın akışı, kıssa okuduğunu sanan muhatapları uyandırır. Muhatabını şimdi ve burada kendi akışına katar. Her muhataba yeni bir son yazar.

Kıssalar geçmiş zaman masalları değildir. Asla! Şimdi ve buradaki varoluşumuzla bizi yüzleştiren aynalardır. Bize geçmişin hiç de geçmemiş olduğunu bildirir. Sancısı hiç ölmez geçmişin. Acısı hep canlıdır ölmüş günlerin. Yusuf’un varlığının Yakub’un ağzından “Yâ esefâ…” diye esefle anılması, hasretle dillendirilmesi, gam ve kederlere yoldaş edilmesi, içimizdeki “Yâ esefâ”lara eğilelim diyedir. Şimdi burada adımızı “Yusuf diye bilelim diyedir. Şimdi burada feryadımızı “Yâ esefâ!” diye duyalım diyedir.

Bir sahnedir Yusuf kıssası. Eski sandığımız Yusuf sahnesinde yeni oyuncularız biz. Kur’an’ın kurduğu Yusuf sahnesine her gün yeni oyuncular gelir, yeniden oynarlar. Kur’an’ın kurduğu diyaloglar yeni ağızlarda “yeni sözler” olarak seslendirilir. Allah’ın haber ettiği bir olay için, yer, zaman, kişiler ve nedenler hep yenidir. Eskimez olaylar; hep tazelenir, hep yinelenir. Her daim gündemdir. Yusuf’un yerinde kendimizi bulmak içindir kıssa. Yusuf’un varlığıyla, içimizde saklı ışığa bir prizma tutar Rabbimiz. Yusuf’un yerinde durunca, renklerimizle tanışırız, tonlarımızın farkına varırız.

Kur’an’da hiçbir kıssa Yusuf kıssası kadar uzun ve detaylı anlatılmamıştır. Yusuf Suresi’nden başka hiçbir sure, tek bir kıssaya ayrılmamıştır. Kıssa Mekke’de anlatılmıştır. Mekke’nin Yusuf’una [asm] bir teselli pınarı olarak akıtılmıştır. Mekke’nin Yusuf’unun [asm] dudağından insanlık kervanına “Müjde, müjde, bir oğlan çocuğu!” diye fısıldanmıştır. Değerli bir meta diye saklanmıştır, ama çoğu kez ucuza satılmıştır.

Katı yanlarımızı çözer vahiy. Uyuyanlarımızı uyandırır. Kabuğumuzu çatlatır. Gizli yaralarımızı kanatır. Yüreğimizdeki saklı filizleri ayağa kaldırır. Bulut bulut öper aklın yamaçlarını. Yağmursa vahiy, Yusuf Suresi aniden bastıran sağanaktır. Daha yakından duyulur sesi. Serinlikler sunar nefesi. Ümit denizlerini yeniden çalkalandırır. Bir Yusuf çağrısı olur, içimizin tortularını dağıtır. Yusuf hüsnünü ayna diye tutar yüzümüze. ‘Yusuf hüznünde tutar kalpleri. Yusuf’un sesinde kendi iç sesimize kulak kesiliriz. Yusuf’u bekleyen, hep bekleyen Yakub’a döneriz.

Pıhtılaşmış hayat damarlarında sıcacık bir akıştır vahiy. Ruhu çekilmiş yaşayışın göğsünde taze bir kalp vuruşu… Varlık dağının eteğinde duru bir pınar… Dudağımızı dayayıp içtiğimiz… Göklü söz ağaçlarının boyumuz hizasına eğilişi… Çorak yüreğimize bin yağmur inişi… Kıpır kıpır akan söz ırmağının göğsümüzden geçişi… İçimizden geçen, içinden geçtiğimiz derin çağıltıların can kulağımıza değişi…
02.02.2022

Kulun Allah’tan daima ümitvar olması kulluk gereğidir; kendine göre yardım gelmedi diye O’ndan ümit kesmek, kulluğun bir parçasını terk etmek demektir. Allah’a kulluk şarta bağlı olmaz; O, istediğimizi versin vermesin ibadete, tevekküle, yardım ümidine layıktır. Allah’tan bir şeyi isteyen kimse O’nun, isteneni vermesi için koyduğu kurallara riayet etmesi gerekir. Tedbirde, faaliyette, bilgide… kusurlu olup buna rağmen “ben üzerime düşeni yapmayayım ama sen yine de ver” demek, ilâhî düzen bakımından doğru değildir.

Burada önemli olan husus, Allah’tan ümidi kesmemenin, O’nun, kulun istediği şeyi mutlaka vereceği anlamına gelmediğidir. Öncelikli olarak böyle bir durum, Allah Teâlâ’nın kul karşısında bir şeyleri yapmaya, onun taleplerini yerine getirmeye mecbur ve mahkûm bir varlık olduğu anlamına gelecektir ki böyle bir şey düşünülemez. Allah’ın kulun ümit ve beklentisine, bu doğrultuda yaptığı duaya icabet etmesi, O’nun şu veya bu hikmete binaen, kulun talebine en uygun biçimde karşılık vermesi demektir ve bu, onun talebini yerine getirerek de istediği şeyi hemen o anda veya dünya hayatında vermeyerek de olabilecektir. Şüphesiz ki insan için mutlak hayrın, iyinin ne olduğunu en iyi bilen Allah’tır. Sonuç itibariyle insanın ulaşacağı en büyük hayır da bu dünyada elde ettikleri değil, bu dünyada yaşadığı şartlar ve karşılaştığı durumlar muvacehesinde kendisine düşen kulluğu yerine getirmek ve imtihanını başarmakla ahiret hayatında mutluluğa ve nimetlere erişmektir. Nitekim Yüce Allah “(Dünyalık olarak) size verilen her şey, dünya hayatının geçimliği ve süsüdür. Allah’ın katındaki ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Kasas 28/60; ayrıca bk. Şûrâ 42/36) buyurarak buna işaret etmişti.

Allah Teâlâ “Allah’ın lütuf ve merhametinden ümidinizi kesmeyin, çünkü Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler ümit keser” (Yûsuf 12/87) ve “Rabbinin rahmetinden haktan sapmış olanlardan başka kim ümit keser” (Hicr 15/56) buyurarak Allah’a karşı ümitsizliğin ancak kâfirler ve yanlışa dalıp gitmiş kimselerin özelliği olduğunu bildirmiştir. Zira biraz derinlemesine düşünülürse ilâhî rahmetten ümit kesmenin, ancak ya Allah’ın iyilik yapmaktan âciz ve merhametsiz olduğuna veya O’nun her şeyi bilmediğine ya da cömert davranmadığına inanmaktan kaynaklanabileceğini söylemek mümkündür. Böyle bir şey ise ancak kâfirlerden beklenebilecektir. Yüce Allah, bir kudsî hadiste de Hz. Peygamber’in nakliyle “Rahmetim gazabımı geçmiştir” (Buhârî, “Tevhîd”, 55; Müslim, “Tevbe”, 14) buyurmuştur ki bu, insanın ümitvar omasını gerekli kılar. Peygamber Efendimiz de Allah’ın, rahmeti yarattığında hemen hemen tamamını kendisine ayırdığını, bütün yaratıklarına sadece az bir kısmını verdiğini bildirmiş, akabinde “Eğer kâfir Allah’ın katındaki rahmetin tamamını bilseydi Cennet’ten ümidini kesmezdi; mümin de Allah’ın katındaki azabın tamamını bilseydi Cehennem’den kurtulacağından emin olmazdı.” buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 334, 397, 484; Buhârî, “Rikâk”, 19; Müslim, “Tevbe”, 23).

Kişinin ümit sahibi olması bir yandan da Allah hakkında hüsnüzan sahibi olmasıyla ilgilidir. Nitekim Hz. Peygamber “Allah, kulunun zannı üzeredir” (bk. Buhârî, “Tevhîd”, 15; Müslim, “Tevbe”, 1) buyurmuştur ki bu, şayet kul Rabbini rahmet, cömertlik ve af sahibi olarak düşünürse Allah’ın onun bu zannına göre muamele edeceği anlamına gelir.

İnanan bir kimsenin, Allah’tan beklediği şeylere yönelik ümit ve beklenti içerisinde olmasına recâ denir. Bu umut ve beklenti, öncelikli olarak uhrevî kazanımlara ilişkin olmalıdır. Nitekim doğru davranışlarda bulunan kimsenin Allah’tan sevap beklemesi, yaptıklarından pişman olan günahkârın da affedileceğini ümit etmesi recânın iki makbul türüdür. Dünyevî meselelerde de insanın Allah’a yönelik ümit sahibi olması aslında onun, ulaşmak istediği şeyler hususunda girişimde bulunmasının ve faaliyete geçmesinin temel sebebidir. Bu anlamda, gerekli çabayı gösterip sonrasında ümit besleyen kimse bir nevi toprağa tohum atıp ürün vermesini bekleyen çiftçi gibidir.

Kur’an, dünyadaki her şeyi ahiret yurdunu satın alacak geçici bir meta olarak görmeyi ancak dünyadan da haddi aşmadan nasiplenmeyi, bozgunculuğa karşı çıkmayı önermiştir.(28/77) Ahiret yurdunu isteyen, her işini Kur’an’a danışarak yapmalı, dünyasını adaletle imar etmeli, cahillerden ve cahillikten yüz çevirmeli, hakkı ve sabrı tavsiyeleşenlerle bir arada olmalıdır. Rabbinden dünya ve ahiret iyiliğini bir arada talep ederek baki olanı önceleyenler asla pişman olmazlar.

İnsanı yaratılış hedefine odaklayabilecek, nefsinin arzu ve ihtiraslarını dizginleyebilecek en büyük etmen dünya nimetleri kadar gerçek olan ölümdür. Dünyada kalacağımız süre ölüm yurdunda kalacağımız sürenin yanında yok hükmündedir. Ölüler, yaşayanlardan nüfusça fazla değil midir? Dünyadaki nimetlere derinden bağlanan, ömrünü bir serabın peşinde heba edip ölüm ve kayıplar karşısında büyük yıkıma mahkûm olur. İmdat gelmez yerden medet umar, teskin etmeyenden teselli bekler. Ancak ve ancak ömür mesaisini Kur’an ile dopdolu kılanlar hayatın imtihanlarına karşı şükürlü, sabırlı, mütevekkil ve azimkâr durabilir ve ölüm sonunda mesrur olabilirler.

Ahireti yok sayan, tanrısını öldüren modern insan yaşam-ölüm dengesini kurmakta zorlandıkça, inançları kendine göre yeniden üretmekte, kontrolü Rabbinde olmayan parçalı, çelişkili ve muğlak bir hayat sürmektedir. “Kendilerine yerleri gökleri yaratan kimdir?” diye sorulduğunda ‘Allah’ diyen insanların, ‘bazısına inanırız, bazısına inanmayız’ dercesine Allah’ın ayetlerine sırt döndüğü vakidir. Kur’an, Müslümanlara her davranışlarında Rablerine dönmeyi, müşrik ve kâfirlerin tavırlarından köklü bir tutumla ayrılmayı tavsiye eder. Allah’ın asla bağışlamayacağını bildirdiği şirkte ısrarcı kişilerin en temel vasfı hesap gününü yok sayıp yalnızca dünyayı tamahla talep etmeleri, yoksulu doyurmamaları, başlarına misket bombası yağdırılan yetimleri umursamayıp itip kakmaları, namazı terkederek batıla dalanlarla birlikte dalmaları ve gösteriş yapmalarıdır. İlahi sınırları tanımazlığın karşılığı ise ebedi cehennem azabıdır.

Açlığın, savaşların, afetlerin ve zulümlerin kol gezdiği bir gezegende dünyayı yalnız bir gölgelik algılayan kültürün bu kötülükleri engellemek yerine haz ve hız çağına yeni üretimler sunmasının altında neye hizmet ettiğini anlayamayan, sorumluluk almayan çarpık anlayışlar yatmaktadır. Görkemli evlilik ayinleri, şatafatlı bebek mevlitleri, yoksulların gözünü çıkaran saray özentisi muhteşem ziyafetler, kan emici tüketim çarkına eklemlenmekte beis görmeyen gösteriş tutkulu kutlu merasimler yayılıp çoğalmaktadır. Unutulmamalıdır ki insanlığın acılarında ilahi ölçütler yerine beşerî kıstasları ikame eden insanlar başat aktördür.

İslam coğrafyasının dünya ile ilişkisi her zaman dengeli olamamıştır. Bu topraklarda Kur’an talebesi olan müminlerin egemen olduğu adil vakur dönemlerin varlığı gibi dünya nimetlerinin görkemine kanıldığı veyahut dünyadan el etek çekildiği düşkün dönemlerin de şahitlikleri vardır. Bir lokma bir hırka geleneğinin ve fakirliğin yüceltildiği metinler, ‘dehr, devran, âlem, talih, kader’ gibi değişmeceli ifadelerle irade sahibi varlık gibi kederlerden mesul tutulan dünya manalı lügatler, insan-dünya ilişkisinde coğrafyamızın yanılsamaları olarak okunabilir.

Kur’an, insanın, mezuniyeti ölüm olan mektebidir. Kur’an-mümin ilişkisi ön kabullere dayalı soyut, duygusal bir ilişki değildir. O interaktif ve organik bir bağdır. Öfkelendiğinde yatıştıran, küstüğünde barıştıran, kırdığında bağışlatan, darıldığında bağışlayan, mutsuzluğunda sevindiren, miskinleştiğinde çalıştıran, düştüğünde kaldıran, yanıldığında düzelten, hastalığında iyileştiren, haddi aştığında uyaran, zulüm gördüğünde karşı çıktıran, yük yığdığında hafifleten, eğrildiğinde düzelten hikmetli yol arkadaşı Kur’an’dır.

.Dünyevileşmek yalnızca mal ile ilgili olmadığı gibi dünyevileşmenin öznesi sadece mal yığan zengin değildir. Kişinin amellerini belirleyen temel ölçütün ne olduğu sorusu aslında nereye yöneldiğinin de cevabını belirler. Mürebbisi Allah olmayanı çeşitli ve değişken beşerî ölçütler yönlendirir. Allah, bu duruma birden çok efendisi olan, her efendinin başka yöne çektiği, kime hizmet edeceğini şaşırmış insan ile misal getirir.(39/29) Her çağın insanı için Allah’ın terbiyesinden kopmayı betimleyen bu durum ne geçmişte kalmış bir hikâyedir ne de bugün veya gelecekte görülmeyecek bir gerçekliktir

İnsanın giyinme, yeme, aile kurma gibi temel ihtiyaçlarını karşılarken kanaatkâr ve mutedil olmak, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmamak, ifsada da fırsat vermemek sorumluluğu vardır. Allah’ın resulleri dünyayı ahiretin tarlası olarak görmüşler, dünyada iken Allah’ın razı olacağı amelleri yeryüzüne ekerek salihatın güzel bir bitki gibi büyümesi, çoğalması için gereken fedakârlığı göstermişlerdir. Pak ve temiz elçiler dünyayı ahirete tercih etmedikleri gibi ahireti dünyaya tercih etmek adına toplumsal meselelerden kendilerini uzaklaştırmamışlar bilakis Rablerinin emirlerine uyarak toplumsal huzur ve adaletin teminine çalışmışlardır. Bu hususta tepkilere maruz kalmışlar, eziyet görmüşler, savaşmışlar ve her daim Hakk’ın canlı şahitleri olarak Rablerine kavuşmuşlardır. Onlar bizler için en güzel örneklerdir.
https://youtube.com/watch?v=mfL_CYnor6k

İnsanın ebedi düşmanı şeytandır. Şeytan, Rabbinin emrine karşı gelmiş bu sebeple de Rabbinin katındaki yerini kaybetmiştir. Sonra da kendisini cehenneme götüren davranışını sorgulayıp nasuh tövbeyi seçmek yerine emri takdir eden Rabbine ve Âdemoğluna düşmanlığı tercih etmiştir. Şeytan, dosdoğru yol üzerine pusu kurup insanı saptırmak için her yolu deneyeceğini beyan ederek Rabbine meydan okumuştur. Allah, dünya hayatında şeytanın ayartmasından kullarını kendi rehberleriyle koruyacağını vadetmiştir. Lakin insan unutkandır. Kendisini Rabbine götürecek Kur’an ipine sımsıkı tutunmadığında şeytanın tuzaklarını fark edememekte, şaşırmakta, yanlış kıyas ve kıstaslarla azgınlaşmaktadır. Malının, evlatlarının, iktidarının gücüne güvenen, resulleri ve müminleri hor gören, ölçüde tartıda hile yapan müstekbirlerin kötü akıbetini haber veren ayetler insanın dünya nimetleri ve eşya ile ilişkisinin yanlış kurulduğu örnekleri temsil eder.

Dünyadaki yaşamaya atfen dünyevilik, insanın yalnızca dünya ile ilgilenmesi, dünya nimetlerini sınır tanımaksızın kendine isteyip biriktirmesi durumunu anlatsa da aslında yaratılmışın, yaratanın koyduğu kurallardan kendisini bağımsız gördüğünün tezahürüdür. Bir tek olan ilahına iman edip Allah’ın çizdiği sınırlar ile davranışlarını düzenlemeyen insan, özgür kaldığını sanırken her an yeni bir tanrının peşine takıldığını fark etmez. Kimi zaman hevasına, kimi zaman bedenine, kimi zaman mal ve ticaretine, kimi zaman liderine veya partisine, kimi zaman atalarına yahut evlatlarına tutulan insanın ölçütleri göreceleşir. Oysa Allah, en güzel surette yarattığını ruh ve bedeniyle iyi tanımaktadır ve insana, Rabbine derin muhabbet ile bağlanarak diğer tüm bağlardan azadeliği ve mutmainliği önerir.

Kıyametten önce insanlığa son çağrıyı duyuran Kur’an, tutarlı değerler bütünü olarak yaş ve kuru her şeyin bilgisini taşımakta, hayat-ölüm arasında nasıl bir denge tutturacağını insana öğretmektedir. İnsanın aciz kaldığı sorular/sorunlar karşısında makul cevap ve çözümler sunan Kur’an ancak gereği gibi okunduğu zaman yeryüzüne rahmet ve bereket sebebi olabilecektir. Kur’an, insanın nasıl bir yaratılış ve mizaçla, hangi maksatla, ne kadarlık süre ile nasıl bir dünyaya geldiğini, onun davranışlarının sebep, sonuç ve sınırlarını detaylandırarak dünya hayatını kuşatır. Bir süre dünyada yaşadıktan sonra varılacak ölüm yurduna dair yapılan tariflerin hiçbiri Kur’an’ın tasviri kadar Âdemoğlunu ikna edici değildir.

Kâinatta doğal olan her şey muntazam denge/döngü içindedir. Yaratılmışların en mükemmeli olan insan, dünyaya tesadüfen gelmemiştir. İyi, kötü bir dizi amellerden sonra ölen insanın kemik yığını ve toprak halinde yok olup gitmesi, yaptıklarına dair hesap vermemesi düşünülemez. İnsan, doyurulup giydirilecek bedenden öte kulluk ve ibadet edecek bir fıtrat ile yaratılmıştır. İnsanın “Nereden, niçin geldim? Nereye gidiyorum? Öldükten sonra bana ne olacak?” sorularının kaynağında bu fıtrat vardır. Kul, insana fücurunu da takvasını da ilham ederek süreceği yaşam konusunda ona seçim hakkı veren Rabbe karşı kendi konumunu belirlemede her an bir rehbere muhtaçtır.

İnsanlık tarihinin yaratılıştan kıyamete biricik sorusu hayatın amacı ve hayat yolunu kimin belirleyeceği üzerine kuruludur. Vahiyden beslenen tüm resuller, insanlığı Allah’tan başka ilah ve rab olmadığı hakikatine çağırırlar. Tevhid kavramında özünü bulan bu hakikat, elçilere gönderilen kitap ile insana bildirilir. İlahi kitaplar, insan-yaratan, insan-yaratılan, insan-eşya arasındaki ilişki temasında mutabıktırlar. Şüphesiz Kur’an ilahi kitapların kâmil halidir.

Açlığın, savaşların ve zulümlerin kol gezdiği bir gezegende dünyayı bir gölgelik algılayan kültürün bu kötülükleri engellemek yerine haz ve hız çağına yeni üretimler sunmasının altında neye hizmet ettiğini anlayamayan, sorumluluk almayan anlayışlar yatar.

Sonuçta müslüman kişi dünyevi hayat karnesindeki kırık notları da dikkate aldığında ölüm tecrübesinden alabildiğine ürküp korkar. Bu yüzden de bir an önce Rahmet-i Rahmân’a ve uhrevi mükâfata kavuşma ümidini canlandırmaya azmetmek yerine hiç istifini bozmadan kendini bu dünyanın hengamesine râm olmaya zorlar ve hemen her fırsatta daha uzun yaşamanın yollarını arar. Böylece patolojik bir hâlet-i rûhiyeyle tanatofobik bir şahsiyet olup çıkar. / Prof. Dr. Mustafa Öztürk

İnançlı insanlardaki ölüm fobisinin ardında birkaç faktörün mevcudiyetinden söz edilebilir. İlk faktör, müslümanların ahirete iman ettiklerini söylemelerine rağmen kalbî bir amel olan imanın gerekli kıldığı güven duygusundan uzak olmaları, dolayısıyla ahireti öbür ucundan ışık görünmeyen zifiri karanlık bir tünele girmek gibi algılayıp ister istemez hep dünyada kalmayı arzulamaları ve dört elle dünyaya sarılarak yaşamaya çalışmalarıdır.  İkinci faktör, bilerek isteyerek dünyevileşme hastalığına yakalanmaktır. Bu hastalığa yakalanmanın yolu dünyaya haddinden fazla anlam/değer yüklemek ve hayatı tûl-i emellerle sürüklemektir ki bunun kaçınılmaz sonucu da ölümü hiç hatırlamamaya çalışmaktır. Üçüncü faktör, özellikle dinî tebliğ ve vaaz edebiyatında çok fasih ve belağatli bir korku diliyle ballandıra ballandıra cehennem ve azap tasvirleri yapmak, yani öteki dünyayı -haşa- ilâhî şiddet dünyası olarak tanımlamaktır. Bu korku dili ölüm vakasını insanın başına gelebilecek en büyük bela, ölüm sonrasını da korkunç azap ve işkence süreci olarak tanımlar ki bu tanımlama ister istemez yüreklerdeki engin ilâhî rahmet ve mağfirete nailiyet ümidini buharlaştırır. 
Tanatofobi, ölüm korkusu demektir. Kişisel gözlemlerime göre günümüzdeki müslümanların hatırı sayılır bir kısmı tanatofobiktir. Yani ölümle yüzleşme konusunda hayli korkak ve ödlektir. Buna mukabil pek çok ateist varoluş macerasının bu dünyada başlayıp bu dünyada bittiğine inanmasına rağmen ölüm karşısında daha yürekli bir tavır takınabilmektedir. İhtimal ki bu yüreklilik ölümü de tıpkı doğum gibi doğal bir şey olarak görmekle ilgilidir. Ahiret inancına sahip müslümanlar ile ilâhî referansa dayalı hiçbir inancı bulunmayan ateistlerin ölüm konusundaki tutumları birbiriyle kıyaslandığında ortaya çıkan sonuç tam bir ironidir.
* En iyi rızık takvadır

Halife olduktan sonra pek çok kez ihanet, hıyanet ve gadre uğramasından ve dahi güvendiği dağların çok kar kaldırdığını görmüş olmasından dolayı genç yaşta saçı sakalı ağaran, ayrıca Cemel, Sıffîn, Nehrevân gibi son derece acı olayları yaşamak gibi bir kadere mahkûm olan ve muhtemelen bu yüzden dünyaya karşı çok ciddi rezervler koyan Hz. Ali bu sözü Sıffîn savaşından dönüşte Kûfe civarındaki bir mezarlığın sakinlerine söyler ve o esnada yanındaki kişiye dönerek şöyle der: “Eğer onların konuşmasına izin verilseydi bize kesinlikle şunu söylerlerdi: fe-inne hayra’z-zâdi’t-takvâ! * / Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Ey yalnızlık diyarının, ıssız yerlerin, karanlık kabirlerin sakinleri! Ey toprağa girip gurbete düşmüş, yalnızlığa eş olmuş, tenha yerlerin sakinleri! Sizler bizden önce gelip gittiniz. Biz ise ardınıza düştük ki size yetişmek üzereyiz. Sizin bırakıp gittiğiniz evlere yeni kiracılar geldi. Yeni çiftler evlendi. Bize miras kalan mallar(ınız) çoktan taksim edildi. İşte bizden haber; ya sizden ne haber? (Nehcü’l-Belâğa)

Hem sonra bu hayat, kimi zaman insanı “Bir can verir bize bin alır; gideriz gözümüz arkada kalır” (Bedri Rahmi) deme noktasına getiren acı tecrübelere gebedir. Nitekim pek çok tecrübeyle sabittir ki bu gebelik sonunda kucağımızda bulduğumuz kusursuz doğumların ekserisi acı, keder ve sükût-ı hayal olur; mutluluk ve sevinçlerimiz ise çok kere prematüre doğup hemencecik zeval bulur. Öyleyse, “el-hayâtu’d-dünyâ”nın acısına mümkün mertebe aldırmadan, tatlısına da kanmadan emaneti sahibine teslim etmek gerekir. Emaneti kırıp dökmeden teslim etmek için ise hayattan çok, “ölüm”ün o soğuk ve sevimsiz yüzünü -maalesef- hatırlamak gerekir. Tıpkı Hz. Ali’nin hatırladığı gibi: 

İslâmî gelenekte söz konusu tabiri -biraz abartılı olmakla birlikte- en iyi anlayan zümre, hiç şüphe yok ki sufiler olmuştur. “Biraz abartılı” demekten kastımız, “zühd”ün çoğu kez dünyaya büsbütün sırt çevirmek biçiminde tecrübe edilmiş olmasıdır. Kanımca, dünyaya mesafe koymak, kalıbı çürütmekten ziyade kalbi hayatın periferisinde kalmaya ikna etmektir. Kalbi buna ikna etmek bir zarurettir. Çünkü birkaç günlüğüne misafir olunan evin tapusunu istemek, en iyimser ifadeyle, arsızlıktır. 

İmdi, bir Müslüman olarak bana düşen vazife, bizim başlatmadığımız ama kendimizi tam ortasında bulduğumuz bu kavgadan en az hasarla çıkmak. Naçizane kanaatime göre bunun ilk şartı, hem insanın kendi hayrı hem de hayatı var edenin hatrı için dünyevileşme anlamındaki hayata mesafe koymaktır. Zira dünyanın sahtekarlığına, son derece aldatıcı ve ayartıcı olduğuna ilişkin ilâhî uyarılara dikkat buyurulduğunda Kur’an’daki “el-hayâtü’d-dünyâ” tabirine, “adi, bayağı ve rezil hayat” anlamının ne kadar çok yakıştığını anlamak için arif olmak gerekmez. Dolayısıyla, bu tabirin betimleyici değil değer biçici -ki Kur’an’ın dünyaya biçtiği değerin tam karşılığı değersizliktir- bir özellik taşıdığını kavramak da fazladan bir zihinsel çaba gerektirmez. 

Allah’ın sözüne kulak verildiğinde bütün bunlar el-hayâtü’d-dünyâ’da vuku bulması mukadder kötülüklerdir. Çünkü babamız Âdem Allah’ın gözünden düştüğü (hubût) gün böyle takdir edilmiştir: Kâh şeytanla, kâh şeytanlaşan “ben”imizle, kâh türdeşimiz olan ötekiyle kavga etmek ve dünyada bu minval üzere belli bir süre yaşam kavgası vermek (7/A‘râf 24). Kuşkusuz, babamızın yediği erik biz torunların dişlerini kamaştırmadı ama maalesef o zamandan bu yana kavgasız/gürültüsüz, cürümsüz, cinayetsiz bir günümüz de olmadı…

Öte yandan, ortalıkta diz boyu kötülük olduğu da herkesin malumu. Bizim teolojide ilâhî belâ ve ibtilanın cilvesinden sayılan tabiî ve gayr-i tabii (ahlâkî) bütün kötülükler de “hayat” denen o trajik duygunun tadına doyulmaz sosu. Mesela, Çernobil denen yerdeki birkaç eyyamcı yüzünden kanser illetine yakalanmak, fırıldak bir müteahhit yüzünden tonlarca betonun altında kalmak, Irak’ta hemen her gün onlarca masum insan/müslüman kanının heder edilişine “Lanet olsun” deyip seyirci kalmak, şimdilerde ise yine Irak’ta Sünnî ve Şiî Müslümanların birbirlerini kesip biçme vahşetine tanık olmak, öte yandan Filistin’de, yani sözüm ona Tanrı Yehova’nın kendi halkına tapuladığı topraklar(!) üzerinde bir müslüman çocuğu olarak dünyaya geldiği için babasının koynunda delik deşik edilen ana kuzusuna yanmak, ama İsrail’in çocuklarıyla türdeş olmak gibi bir kadere her saniye isyan etmekten başka bir şey yapamamak…

Haddi zatında dünyevî hayatın bizatihi kendisi esef verici. Zira ölmek için doğuyorsun, haliyle bugün varsın yarın yoksun. Gerçi, “ölüm aslında bir son değil, en hakiki hayat yurdunun giriş kapısıdır” şeklindeki muhkem inanç, dünyada misafir olduğunu bilen insan için epeyce teskin edicidir; ama son kertede, ölümün soğuk nefesini her dem ense kökünde hissetmek hiç de haz verici değildir. Zannederim, buraya geldiğine pişman olanın gitmeyi istememesi, bu hissiyattan olsa gerektir. 

Meğer hayat Ömer Hayyam’ın bu dizelerinde de az çok ifadesini bulan bir paradoks, çok trajik bir olgu imiş. Hele de Allah’ın bunca yatırım yaptığı “Halife”nin (Bakara 2/30) can, mal, güvenlik, haysiyet, şeref ve en önemlisi de dinî-ahlâkî değer harîmini haleldar edecek tüm mekanizmaların iş başında olduğu veya en azından hazır kıta bulunduğu bir iklimde yaşamak meğer ne zor imiş. Böylesine yaşamak, yani çocukken meleklere, büyüyünce Allah’a emanet -ki burada anılan “emanet” Allah’ın emanı altında olmayı değil, “Saldım çayıra mevlam kayıra” tekerlemesinde dile gelen bedavadan yaşama durumunu karşılar- yaşamak gerçekten kahredici…

Dünyaya gelmek elimde olaydı gelmezdim.
Buradan gitmek de ihtiyarımda olaydı hiç gider miydim?
Keşke bu kevn-fesat âlemine ne geleydim,
Ne burada olaydım, ne de buradan gideydim.

Her zaman yaptığı işlerin dışına çıkarak farklı aktivitelerle meşgul olmak, kişiyi, esas işine daha büyük bir şevkle devam etmesi hususunda motive eder. Zaten gerçek dinlenme, bir işten bir başka işe geçmekledir. Farklı meşguliyetler, vakti boşa harcamadan dinlenmeye yardımcı olur. Fotoğraf çekmek, yemek yapmak, el sanatlarının örgü, dikiş, ahşap gibi herhangi bir dalıyla meşgul olmak, kültürel gezilere çıkmak, akraba ziyaret etmek, bahçe işleriyle uğraşmak, balık tutmak, kitap okumak, yazmak gibi birçok farklı meşguliyet hem zihni hem de bedeni dinlendirip kuvvetlendirir. Rutin işlerden arta kalan vakitlerde bu tarz çalışmalara vakit ayırmak, kişinin zihnini ve üretici yönünü geliştirir. Üretebilen insan, hem birilerine muhtaç olmaktan büyük ölçüde kurtulur hem de başkalarına faydalı olmaya başlar. Bu durum, güven duygusunun gelişmesine ve kişinin kendini daha kıymetli hissetmesine yardımcı olur. Ayrıca lüzumsuz düşüncelerden, vesveselerden korunmak için de son derece faydalıdır. Hayırlı işlerle meşgul olanlar, hayırsız işlerden korunurlar. Demek ki rutin işlerimiz dışında vakit ayıracağımız yararlı uğraşlar, hepimizin gündemine aktif olarak girmelidir. Kabiliyetlerimizi keşfederek Allah rızası yolunda kullanmak, ruh sağlığımızı pozitif yönde etkileyecek olan, çok kıymetli ve önemli bir ibadettir.

Asıl ferahlık ise Allah’ı anmak ve yarattıklarını tefekkür ederek O’na yaklaşmakladır. Kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olup huzur bulur (Ra’d, 28). Bunu her zaman hatırlamalı, bulunduğumuz her yerde Rabbimizi anarak gerçek sevince ermenin gayretiyle dolmalıyız.

Zaman zaman farklı mekânlara gitmek, ruhu ferahlatır; fakat elbette bu etki, gidilen mekânların da temiz ve ferah yerler olmasıyla mümkündür. Bir kişinin, ferahlamak adına boğucu ve sıkıcı yerlere gitmesi, hiç de akıllıca değildir. Ruh, günahtan, kötülükten, çirkinlikten uzak yerlerde ferahlayabilir. O halde münker işlenmeyen açık alanlarda dolaşmak, câmi ziyaretleri yapmak, komşularımıza ya da akrabalarımıza misafir olmak gibi aktivitelerin, ruhu da dinlendirmesini bekleyebiliriz. İmkân dâhilinde yapılacak şehir dışı gezileri de hem kültürümüzün gelişmesine, hem bazı iç sıkıntılarımızın hafiflemesine sebep olacaktır. İnsan, her zaman aynı yerlere gittiğinde, aynı kişilerle görüştüğünde ve aynı manzarayı seyrettiğinde, hayat monoton bir hâl alarak, bunaltabilir. İşte bunun önüne geçebilmek için farklı yerler görmeye gitmek büyük nimettir. Bu sırada israf etmemeye, imkânların dışına çıkarak maddî sıkıntılara kapı aralamamaya da dikkat etmek lâzımdır. Çok büyük masraflar yapmadan, meselâ pikniğe giderek, yürüyüşe çıkarak, ev içinde küçük değişiklikler yaparak ferahlamak mümkündür.

Tevekkül ise tedbirden sonraki faslı Allah’a teslim edebilmektir. Yani kişi, bir zarardan korunmak ya da bir işi başarmak adına gayret eder. Gücü yettiğince çalışır, çabalar. Netice olarak bir başarı söz konusu olduğunda, elinden geleni yapmış olmanın haklı onuruyla, sevinir. Bir başarısızlık söz konusu olduğunda da elinden geleni yapmış olmanın verdiği vicdan huzuruyla, rahat eder. Tevekkül, kendisi üstünde bir kudretin olduğuna inanmakla başlar. İnsan bazen her işi kendi gayretiyle başarabileceğini, her şeye güç yetirebileceğini zanneder. Halbuki Allah’ın takdiri, kulun tedbirini bozmaya kâdirdir. Tedbir, ancak Allah’ın takdiriyle örtüştüğünde işe yarar. Bunu kabul etmek, hem imanın gereğidir hem de haddini bilmeye ve benlikten korunmaya yardımcı olur. Her zaman “ben, ben ben!” demeye alışmış bir kişi, başarılarıyla kibre, başarısızlıklarıyla da ümitsizliğe düşme tehlikesi altındadır. Böyle bir durum, hem ruh sağlığı açısından hem de olumlu karakter gelişimi anlamında makul değildir.

Rıza hoşnutluk ve memnuniyetle kabullenmedir. İnsan kendisinden, çevresindekilerden, yaşadığı olaylardan başına gelen hayırdan ve şerden razı olabilirse, mutluluk hisseder. Aksi taktirde devamlı bir itiraz ve sorgulama hâlinde olur ki bu, çok yorucudur. Başımıza gelen her olay, bir hikmetledir. Bazen şer gibi görünen hadiselerden hayırlar; hayır gibi görünenlerden de şerler çıkabilir. O halde dikkatli bir seyir, kuvvetli bir tefekkür ve güzel bir sabır gerekir. Rıza, her Müslümanın ulaşması gereken çok kıymetli bir derecedir. Çünkü Müslüman, yapıp edenin Allah olduğuna, sebepler ötesinde bir sonsuz kudretin var olduğuna, kaza ve kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine iman eder. Bu iman, en zorlu imtihanlarda bile kişiye şunu dedirtir: Allah’ım! Benim aklım almadı; fakat sen bilmediğimi bilensin. Benim gönlüm yatmadı; fakat sen ilmi ve rahmeti sonsuz olansın. Ben hikmeti çözemedim; fakat sen her sırrın sahibisin. O halde, şimdi bana çok zor ve ağır gelse de inanıyorum ki bu imtihan, sana yaklaşmam için lutfettiğin bir fırsattır. O halde, isyana ve itiraza düşmeden razı ve memnun olabilmeyi bana nasip et. Elimden geleni yaptıktan sonra, netice hakkında sana güvenebilecek imanı bana ikram et.

İslam kelimesi lügat olarak teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek; ıstılah olarak ise, Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen, dünyada ve ahirette insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekli, itikadî ve amelî bir nizam anlamına gelmektedir. Hz. Adem (as)’dan bu yana gelen bütün peygamberlerin getirdiği dinin ortak adı da İslam’dır. Nitekim Allah’u Teâlâ Müslümanlar için din olarak ‘İslam’ı seçmiş (Maide, 5/3) ve isim olarak da ‘Müslüman’ ismini vermiştir. (Hac, 22/78) Dolayısıyla Allah nezdinde din tektir, o da İslam’dır. (Al-i İmran, 3/19) İslam’dan başka kim bir din ararsa, o din, ondan asla kabul edilmeyecektir. (Al-i İmran, 3/85) Bu nedenle ben Müslüman’ım diyen bir kimsenin İslam’dan başka bir din araması ya da seçmiş oluğu Din’i (İslam’ı) başka –batıl- bir dinle veya bu dinin bir parçası ile –sanki İslam eksikmiş gibi- tamamlamaya çalışması asla kabul edilemez. Çünkü İslam Dini, tamamlanmış (Maide, 5/3) ve kitabında da hiçbir şey eksik bırakılmamış bir dindir. (En’am, 6/38) Demek ki, bizim İslam’dan başka bir dine ihtiyacımız yoktur. Dolayısıyla bizim için seçilmiş ve tamamlanmış bu dinin yani İslam’ın, başka dinlerle birleştirilmesine, varmış gibi eksikliğinin tamamlanmasına ve sentez yapılmasına da ihtiyacı yoktur. Bu din, kıyamete kadar gelecek bütün insanlığın ihtiyacını gidermeye, bireysel ve toplumsal hayatını tanzim etmeye muktedir bir dindir. Çünkü bu dinin sahibi de bizim de sahibimiz olan Allah’tır. O halde Allah nezdinde din tektir, o da İslam’dır.

“Şimdi Youtube kanalımda İslami içerikler üretiyorum. İnsanlara yardım etmek, dine yaklaşmalarını istiyorum. Sonradan Müslüman olan birçok kişinin hikayesini de paylaşıyorum. Din konusunda onlara yardım etmek, tek amacım bu. Umarım başarılı olurum. İstanbul’u ve Türkiye’yi çok seviyorum çünkü İslam’ı burada keşfettim. Ziyaret ettiğim ilk Müslüman ülke de Türkiye. Buraya eşime, Müslüman olduğum yeri, harika bir şehir olan İstanbul’u göstermek için geldim. İnsanlar burada gerçekten harika. Buradaki ortam ve ezan müthiş.” TRT HABER

Camide yaşadığı duyguların hayatında bir dönüm noktası olduğunu söyleyen Rosalie, cami çıkışında aldığı Kur’an-ı Kerim’i İngiltere’ye götürüp okumaya devam ettiğini dile getirdi. Rosalie, aynı dönemde İslam’la ilgili ciddi bir araştırma sürecine girdiğini ve İngiltere’de Müslüman olmaya karar verdi. “Müslüman olunca yeniden doğmuş gibi hissettim” Rosalie, yaşadığı birçok zorluğa rağmen İslam’ı yaşamaktan ve anlatmaktan vazgeçmeyeceğini, Allah’ın, İslam’la kendisini daha iyi ve mutlu bir insan olmasını sağladığını söyledi. “Biz kalbimizi eğlenceyle, popülariteyle, uyuşturucuyla doldurmaya çalışıyoruz ama kalbimizi huzurlu kılacak tek şey sadece Allah’tır”

Camiye gittiğimde insanlar namazı bitirmiş dua ediyorlardı. İnternetten ne dediklerine baktım, ‘Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu ekber. Ben de onlarla söyledim. Ne anlama geldiğini tam olarak bilmiyordum aslında. Sonra caminin içine girdim ve ‘Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu ekber’ diyerek, ben de tekrar etmeye başladım. Yarım saat kadar tesbihat yaptım. Etrafıma bakıyordum ve harika ve huzur dolu bir ortam vardı. İnanamıyordum. Etrafımda namaz kılanları izliyordum. Caminin içindeki güzellik ve huzurdan çok etkilendim. Kimse bana bağırmıyordu ya da kaba davranmıyordu, korktuğum gibi. Şoka girmiştim.”

“Türkiye’de bir dini bulmak gibi amacım yoktu” Google’dan gezilecek yerlere baktım. Sultanahmet Camii vardı. ‘Belki giderim’ dedim. Ama gerçekten korkuyordum. ‘Acaba bana bağırırlar mı, kızarlar mı?’ diye düşünüyordum. Çünkü Müslümanlar hakkında iyi fikirlerim yoktu. İslam hakkındaki bilgilerimin kaynağı da sadece medyaydı. Yine de camiye gitmeye karar verdim. Şimdi de taktığım eşarbı o gün satın alıp camiye gittim. Saygılı olmak istiyordum ve saçlarımla kimseyi rahatsız etmek istemiyordum.

Rosalie, 22 yaşında Türkiye’ye gelerek, kapsamlı bir İstanbul turu yaptı. “Hayatının dönüm noktası” olarak nitelendirdiği bir gün, İslamofobik söylemlerden dolayı “Belki bana bağırırlar ya da kötü davranırlar’ diye korkarak girdim” dediği Sultanahmet Camii’ni ziyaret eden Rosalie, ibadet eden Müslümanlar ile atmosferden çok etkilendi. Rosalie, bir yıllık araştırmanın ardından Müslüman olmaya karar vererek, sosyal medya hesaplarında İslam’ı anlatmaya ve İslamofobik söylemlere karşı mücadele etmeye başladı. “Camiye girince bana bağırırlar, kötü davranırlar diye korkuyordum”

Aisha Rosalie, Türkiye gezisi sırasında Sultanahmet Camii’ndeki atmosferden etkilendi. İslam’ı araştırmaya başlayan ve Müslüman olan Rosalie, şimdi kendini İslam dinini tanıtmaya adadı. İngiltere’de dini hassasiyetleri az olan bir ailede dünyaya gelen 24 yaşındaki Rosalie, “en büyük hayali” aktris ya da yönetmenlik için lise yıllarından itibaren sinema sektöründe çalıştı. Birçok filmde rol alan, senaryo yazan ve uzun metraj filmde yönetmen koltuğuna oturan Rosalie, sinema ve oyunculuk için Los Angeles’ta eğitim gördü, bir süre ABD’de yaşadı.

Tabii lüks yaşamak kolay değil. Herkes bu kadar parayı nereden bulacak? Bulamayanlar da toplumsal dürtünün etkisiyle rüşvete, çalıp çırpmaya, ticarette hileye  , karakteri zayıf bazı kadınlar da haram işlemeğe  yöneliyor. Böylece olan geniş halk kütlesine oluyor. Tüyü bitmemiş yetimin hakkı yeniliyor. Topluma huzursuzluk yayılıyor. Hırsızlık, kapkaç, intihar, kavga  , karşılıklı aldatma  aldı başını gidiyor.  İsraf şimdiden çok, gelecek kuşakların aleyhine çalışıyor. Kendimizi disipline etmenin zamanı geldi de geçiyor. “Komşusu aç iken karnını doyurup yatan bizden değildir” hadîsini prensip edinirsek toplumsal huzura ve mutluluğa kavuşuruz.  Ne mutlu israftan, aşırılıktan uzak duranlara, ne mutlu insanların dertlerini ve mutluluklarını paylaşanlara!

Çok kimse gereğinden kat kat fazlasını pişiriyor, yarısından fazlasını çöpe döküyor. Nîmeti çöpe dökmek yazıktır, günahtır. Oysa Peygamberimiz: “Biz acıkmadıkça yemeyiz, tam doymadan da yemeği bırakırız.” buyurmuştur. İşte sağlığın reçetesi! Her şeyde israf, yemede, içmede, kullandığımız eşyada. Konutlarımız, gereksiz mobilyalarla dolup taşıyor ve herkes daha lüks mobilya için birbiriyle yarışıyor. İsrafı sadece evlerimize değil, kabirlere kadar taşıyoruz. Dünyada milyonlarca insan açlıkla, yoksullukla pençeleşirken biz binlerce lira harcayıp saray gibi mermer kabirler yaptırıyoruz. O kabirlerin, altında yatan ölüye yararı ne? Kabrin belli olması için bir taş yeter. Bu ne israftır kabirlerde yapılan? Hiç İslâmî değil. Hattâ sade ve kibar da değil. Kabirlerde bir düzen yok, kimi yüksek, kimi alçak, kimi mermerli, kimi daha yaldızlı.  

Son zamanlarda yeme içme nerdeyse bir tutku halini aldı. Gereğinden fazla yiyoruz. Sonuç aşırı şişmanlık. Dünyayı bir obezite derdi sardı.   Fazla  kilo derttir. Kiloyu atabilmek için ağzını tutma yerine çeşitli diyetlere, yağ aldırma operasyonlarına başvuruyorlar. Oysa gereğinden fazla yenilmese bu şişmanlık belası olmayacak. İnsan kırkından sonra yediği lokmayı hesap etmelidir. Hz. Peygamber, “İnsanoğlu, karnından (mîdesinden) daha kötü bir kab doldurmamıştır. İnsanoğluna belini doğrultacak birkaç lokma yeter. Bunu yapamıyorsa mîdesini üç bölüme ayırsın. Bir bölümünü yemeğe, bir bölümünü içmeğe, bir bölümünü de rahat nefes almaya bıraksın!” buyurmuştur.

Peygamber ahlâkını almış olanlar israftan kaçındılar. Bugün bizim israf içinde yüzmemiz, Müslüman atalarımızın davranışıyla hiç mi hiç bağdaşmıyor. Kur’ân ne diyor? ‘Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah, israf edenleri sevmez.’(A’raf: 31) Hz. Ömer, bir gün çarşıda bir adamın beğendiği bir eti satın aldığını görmüş. İzlemeğe aldığı adamın çarşıda görüp beğendiği her şeyi aldığını görünce adama asasıyla dokunmuş ve: “Allah’ın Elçisi bize böyle öğretmedi!” demiştir.  Hz. Ömer’in bu sözü, bugün Amerika’da bir ekonomi prensibi gibi söylenmektedir: Adam bir şey alırken kendi kendine sormalı: Buna ihtiyacım var mı, yoksa sadece almak mı istiyorum? Eğer ihtiyacı varsa almalı, sadece alma dürtüsüyle alacaksa almamalı.

Osmanlı döneminde kışın sıcak ülkelere göç edemeyen kuşları beslemek amacıyla vakıflar kurulmuştur. Bir de bugüne bakın, yüz binlerce hayvanı kuş gribi gerekçesiyle hiç acımadan diri diri ateşe atıp yaktılar, sağ sağ hayvanların boynunu, bacaklarını kırdılar. Bir Müslüman bunu nasıl yapar? Sokakta kalan kedileri köpekleri aç bırakmak şöyle dursun, bazı vicdansızlar hayvanlara işkence etmekten zevk alıyorlar. Sokaklara salınan hayvanları aç susuz bırakıyorlar.

Ömer ibn Abdülaziz zamanında hazineye çok miktarda zekât geliyor. Halife bu zekâtların yoksullara dağıtılmasını, artanın Müslüman askerlere verilmesini emrediyor. Yine artıyor. Artan miktar ile de fakir Müslümanların borçlarının ödenmesini, artanıyla da bütün Hıristiyan ve Yahudi fakirlerin borçlarının ödenmesini emrediyor. Yine artıyor. Artan ile de, kuşların gelip yemesi için buğday satın alınıp dağların başına konulmasını emrediyor! Ya, işte İslâm düşüncesi ve adâleti bu. Onlar sadece kendilerini değil, halkı düşündüler, Müslüman, gayri Müslim ayrımı yapmadılar, sadece insanları değil, kuşları da düşündüler.

Ancak insanı salih amele sevk eden iman, kesin, tereddütsüz, köklü ve doğru imandır. Kendi hayallerini, dar görüşlerini, dar düşüncelerini putlaştırıp kalbine yerleştirmiş ve o örümcek ağlarıyla kendisini hapsetmiş kişinin imanı, belki kendisini dar çerçevede dürüstlüğe yöneltir ama aynı zamanda o kimse, birçok insana da Allah’ın düşmanı gözüyle bakıp düşman olur. Allah’ın kullarına iyilik edeceği yerde düşmanlık etmeğe başlar. Onun için imanın, hurâfâta, asılsız, boş şeylere, zanlara değil, kesin esaslara dayanması gerekir. İman, sağlam esaslara dayanıp kalbe yerleşmedikçe meyve vermez. Bundan dolayı bir gelenek veya topluma uyma veya gösteriş için namaz kıldıkları halde surenin tanımladığı olgun davranışı göstermeyenler, gerçekte mü’min değillerdir. Kur’ân öyle insanlara mü’min değil, sadece Müslüman denileceğini bildiriyor (Hucurat: 14)

Toplum saâdetinin temel taşları olan iman, güzel eylem, hakkı ve sabrı tavsiye, İslâm da‘vetinin en önemli prensiplerindendir. Sûrede iman prensibi, sâlih eylem prensibinden önce anılmıştır. Çünkü eylem imana dayanır. Kalbe yerleşen inanç, güzel eylem biçiminde görünür. Demek ki sâlih amel sahibi olmayan mü’min, gerçek mü’min değildir. Bazı insanlar inanmadıkları halde güzel davranışlar sergilerler. Fakat bunlar, toplumlarda bir kural oluşturmayacak kadar nadirdirler. Güzel ahlâkın, inanca dayandığı genel bir kuraldır. İmana dayanmayan güzel ahlâk çabuk sarsılabilir. Onun için sadece eğitim veya vicdan, iyi ahlâkın temeli olmağa yeterli değildir. İyi ahlâkın temeli imandır. Sağlam, tereddütsüz iman, mutlaka insanı yüce ahlaka, güzel amele sevk eder.

İnanıp güzel işler yapanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye ederler. Gerçek, doğru anlamına gelen hak, Allah’ın isimlerindendir. Kişinin kendisine âit bir şeye de hak denilir. Sabır ise olaylara dayanma, olaylar karşısında umutsuzluğa düşmeyip tahammül etmedir. İşte inanıp güzel işler yapanlar, birbirlerine hakkı, doğruyu, gerçeği, hak dini, başkalarının hakkına saygıyı, doğruluktan ayrılmamayı, olaylar karşısında yılmamayı, azim ve irâde ile Allah’a tevekkül ile hak uğrunda sabretmeyi tavsiye ederler.

Eğer insan, âyetlerin öğütlediği biçimde yararlı iş, hakkı ve sabrı tavsiye ile vaktini geçirirse yaptığı bu işler kendisinin yararınadır, kalıcıdır. Böyle yararlı işler yerine vaktini boş işlerle geçirirse ömrü gider, tükenir ama yanında günahtan başka bir şey kalmaz. Meselâ bir insan ömrünü bilimsel araştırtmalar ile geçirir, eserler yazar, sonra geriye bir bakar: Kırk elli yıl geçmiş ama, yaptığı güzel işler, araştırmalar, yazdığı eserler, giden ömürden kendisine kâr kalmıştır. Eğer çalışmasa, vakitlerini değerlendirmeseydi, ömür yine geçecek, ama kendisine hiçbir şey kalmayacaktı. Koca ömrü heder olup gidecekti.

Asr Sûresi’nin 1-3. âyetlerinde bütün insanların ziyanda oldukları, yalnız inanıp yararlı işler yapan, birbirlerine hakkı ve sabrı öğütleyenlerin ziyanda olmadıkları, asra yemîn edilerek vurgulanmaktadır. Asr 80-100 yıllık bir zaman birimidir ki insan ömrüne işarettir. Burada insanın ömür süresine yemîn edilerek insanın, ziyan içinde olduğu bildirilmektedir.

Mü’minun Sûresinin 1-11. âyetlerinde de sadece inandık diyenlerin değil, fakat inanıp saygı ile namaz kılanların, yalandan, boş sözlerden yüz çevirenlerin, zekâtlarını veren, nâmuslarını koruyanların cennete girecekleri vurgulanmaktadır. İşte inananlar, bu vasıflarla nitelenen, doğruluk timsali, melek-sıfat insanlardır. İman insanı güzel ahlâk sahibi yapmadıktan sonra ona iman denmez. İman, sâlih ameli yani güzel ahlâkı gerektirir. Güzel ahlâk, imanın bir gereği ve sonucudur.

İslâm’da iman, laftan ibaret değil, bedende salih amel şeklinde görünen inançtır. Eylemsiz imanın fazla değeri yoktur. Kur’ân’da iman sözü, yalnız başına değil, hep salih amel ile birlikte anılır. Kur’ân, bütün inananları değil, ancak güzel ahlâk ve ibâdet sahibi inananları cennetle müjdelemektedir. Furkan, Mü’minun ve Ra‘d Sûrelerinde inananların temel nitelikleri anlatılmaktadır.

Görülüyor ki Kur’ân-ı Kerîm, bir milleti topyekûn azâba mahkûm etmemiş, indirilen Hak Kitâb’ı’nın ruhuna bağlı kalanların ödüllendirileceğini; onun yolundan ayrılanların da cezâlandırılacağını belirtmiştir. Bu, Allah’ın genel yasası, İlâhî prensibidir. Son Peygamber Hz. Muhammed’e inanmış olduğunu söyleyen herkesin de cennete gideceğini söylemez, ancak Allah’a ve âhirete inanıp sâlih amel yapanların cennete vâris olacaklarını vurgular. Kur’ân’a göre îmân, sadece kuru bir sözden ibaret değildir. Güzel eylemler biçiminde görünen kesin düşüncedir. Ra‘d Sûresi’nin 19-24’üncü âyetlerinde cennetlik olan mü’minlerin vasıfları anlatılmaktadır. Bunlar sadece “İnandık” diyenler değil, fakat sözlerinde duran, Allah’ın buyruğunu yerine getiren, Allah’a saygılı, âhiret hesabına inanıp bundan korkan, Hak yolunda çekilecek eziyetlere sabreden, namazlarını kılan, Allah’ın kendilerine verdiği rızıktan sadaka veren, kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. Mü’minûn Sûresi’nin 1-11’nci âyetlerinde de cennete girecek olan mü’minlerin vasıfları anlatılmaktadır. Bunlar, saygı ile namazlarını kılan, yalandan, boş sözlerden uzak duran, zekâtlarını veren, namuslarını koruyan, sözlerinde duran, emânetlere hiyânet etmeyen sâlih insanlardır. 

Âl-i İmrân Sûresi’nin 112. âyetinde de İlâhî mesaja, peygamberlere karşı olumsuz davranışlar içine giren Yahudilerin, Allah’ın gazabına uğradıkları belirtildikten sonra; hepsinin bir olmadığı; Kitâb ehli içinde Allah’a ve âhirete inanıp, geceleri ibâdet eden, hayır işlerine koşan sâlih kimselerin de olduğu ve ödüllendirileceği, üzüntüye uğratılmayacağı vurgulanmaktadır.

Kur’ân, aşırı davranışlarıyla dinlerini bozan, dinin ruhundan ayrılan çıkarcı Kitap ehlini kınar ama Kitap ehlinin hepsini aynı kategoriye sokmaz. Peygamberlerini tanrılaştıran, yahut Allah’ın oğlu mertebesine çıkaran veya Allah’ın üç varlıktan oluştuğunu söyleyen Kitaplıları kâfirlikle nitelerken (Mâide: 72-73), dinlerinin aslı olan tevhîde bağlı kalanları övmektedir:

Kur’ân, Allah’ın birliğine inanan ve yalnız O’na tapan insanların, birbirlerine destek olmalarını, tek Allah’a iman ve ibadette birleşmelerini istemektedir: “De ki: “Ey Kitap ehli, bizim ve sizin aramızda ortak olan söze gelin: Yalnız Allah’a tapalım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; birbirimizi Allah’tan başka rablar edinmeyelim.” (Âl-i İmrân: 94/64)

Kur’ân, hiç bir milleti topyekûn cehenneme mahkûm etmez. Her milletin içinde iyilerin ve kötülerin olduğunu, Yahudilerin de çoğu sapmış olsa dahi içlerinde ılımlı, iyi işler yapan, temiz kalbli kişilerin bulunduğunu söyler: “İçlerinde tutumlu (ılımlı) bir ümmet var, ama onlardan çoğu, ne kötü işler yapıyorlar!” (Mâide: 66)

İlâhî Kitap sahibi olan bütün insanlar, birliğe ve kardeşliğe çağrılıyor: “İşte sizin bu ümmetiniz (toplumsal dininiz) bir tek dindir; ben de sizin Rabbinizim, benim rızamın dışına çıkmaktan korunun.” (Enbiyâ: 92, Mü’minûn: 52)

Görüldüğü üzere Kur’ân, kendinden önceki İlâhî kitapları kaldırmıyor, övüyor, kendisinin de onlara uygun olarak indiğini söylüyor. Kitaplarının gösterdiği yoldan ayrılanları kınarken, Kitaplarının ruhuna bağlı kalanları övüyor. A’râf Sûresi’nde bu husus belirtilir: “159- Mûsâ kavmi içinde Hakka uyup hak ile adâlet yapan bir topluluk vardır…. 181- Yarattıklarımız arasında Hakka uyup hak ile adâlet yapan bir topluluk vardır.” (A‘râf: 159, 181)

Mâide Sûresi’nin 43-44’ncü âyetlerinde Tevrât’ın hükümlerini güzel uygulayan Yahûdî din adamları övülüp, Tevrât’taki İlâhî hükümleri uygulamayanların kâfir oldukları vurgulandıktan, sonra İsâ’ya da İncîl’in verildiği bildirilmekte ve: “İncîl sahipleri,  İncîl’in hükümlerini uygulasınlar.” (Mâide: 47) deniliyor.

Kendinden önceki Kitâb’ı neshetmek şöyle dursun, ona sâhib olucu, koruyucu ve doğrulayıcı olarak indirildiği bildirilen Kur’ân (Mâide: 48), Kitâb ehline, Kitâplarını bırakmalarını değil, tam tersine, Kitaplarının hükmünü olduğu gibi uygulamalarını emreder: “43-İçinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrât yanlarında dururken seni nasıl hakem yapıyorlar da sonra dönüyorlar? Onlar inanıcı değiller. 44- Gerçekten Tevrât’ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nûr vardır. İslâm olmuş peygamberler, onunla yahûdîlere hüküm verirlerdi. Kendilerini Tanrıya vermiş zâhidler ve âbidler de Allah’ın Kitabını korumakla görevlendirildiklerinden onu uygular ve gözleyip kollarlardı. (Mâide: 43-44)

Kur’ân’ın, Kendisinden Önceki Kitâb’ı Neshetmez, Tasdîk eder (Fâtır: 43/31; En‘âm: 55/92; Ahkaf: 66/30; Bakara: 92/41, 89, 91, 97, 101; Âl-i İmran: 94/3; Nisâ: 98/47) âyetlerinde Kur’ân’ın, kendinden önceki Kitâbı doğruladığı; “Sana da kendinden önceki Kitâb’ı doğrulayıcı ve onu kollayıp koruyucu olarak bu Kitâb’ı gerçekle indirdik.” (Mâide: 110/48) âyetinde de o Kitabı hem doğruladığı, hem de koruduğu vurgulanır. Yani Kur’ân o Kitâbı neshetmiyor; tersine kollayıp koruyor.

Bu genel prensibi her yerde vurgulayan Kur’ân, Arabistan’da bilinen din mensupları içinde bu prensibe bağlı kalan insanları cennetle müjdelemiştir: “Şüphesiz inananlar; Yahudiler, Hristiyanlar ve sâbiîler(den) Allah’a ve âhiret gününe inanan ve iyi iş(ler) yapanlara, Rableri katında mükâfât vardır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (Bakara: 92/62, Mâide: 110/69)

Cennetin belli bir zümreye mahsus olduğu iddiâsını böylece reddeden Kur’ân, onun iddiâ ile değil, gerçek îmân ve eylem ile olacağını; Yahûdîliği ve Hristiyanlığı getiren peygamberlerin atası İbrâhîm’in gerçek tevhîdi getirmiş olduğunu; onun yolunda giden her insanın cennete gireceğini açıklıyor:(Bakara: 92/112)

Her peygamber, insanlığa bu sonsuz İlâhî rahmeti sunmağa çalışmış ve Allah’a şirksiz, âhirete şeksiz inanan ve sâlih amel yapan her İlâhî din mensubunu cennetle müjdelemiştir. Ama insanların bencilliği, İlâhî mesajın geniş ufkunu daraltmış, her din mensubu, sadece kendilerinin cennete girebileceğini iddiâ etmiştir. Yahûdîler, cenneti yalnız kendilerine tahsis ederken, Hıristiyanlar da kendilerinden başkasına cennet vizesi vermemişlerdir: “Yahûdî yahut Hıristiyan olandan başkası cennete girmeyecek,” dediler. Bu, onların kuruntusudur. De ki: “Doğru iseniz, delîlinizi getirin.” (Bakara: 111)

Kur’ân’a göre Allah, yalnız belli bir zümrenin rabbi değil, bütün âlemlerin Rabbidir. “Övgü, âlemlerin Rabbine mahsustur.” âyeti, namazın her rek‘atinde okunarak, Allah’ın, bütün yaratıkların Rabbi olduğu vurgulanır. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın, rahmeti de belli bir zümreye özgü değil, her yaratığını kapsamaktadır. Evet, O’nun gazabı da var ama rahmeti, gazabını geçmiştir: “Rabbiniz, kendisine rahmeti yazmış(acımayı prensip edinmiş)tir” (En’âm: 12, 54), “Rahmetim, her şeyi kaplamıştır.” (A‘raf: 156)Bir kudsî hadîste de Allah’ın rahmetinin, gazabını geçtiği buyurulmuştur (Buhârî, Tevhîd: 55, Bed’u’l-Halk: 1; Müslim, Tevbe: 14-16) .

Bu anlamıyla bütün peygamberler İslâm’ı getirmişlerdir. Kur’ân’da İslâm kelimesi, yalnız Hz. Muhammed(s.a.v.)in getirdiği din için değil, bütün peygamberlerin getirdiği din için kullanılmıştır. Çünkü peygamberlere verilen mesajın mâhiyeti aynıdır. Hepsi insanları tek Allah’a kulluğa, âhirete îmâna, ibadete ve sâlih amele çağırmıştır. Bu bakımdan misyonları aynı olan peygamberler arasında bir ayırım yapılamaz: “O’nun elçileri arasında bir ayırım yapmayız.” (Bakara: 92/286) Yüce Allah, ilk elçisi olan Nûh’a neyi vahyetmiş ise, son elçisi Muhammed (ikisine de selâm olsun)a da onu vahyetmiştir: “Biz Nûh’a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik…”(Nisâ: 98/163) Bakara: 131-133,136 da bütün peygamberlerin ortak mesajının İslâm olduğu anlatılmaktadır.

Kur’ân’a göre İslâm, yalnız Allah’a tapmak, ibâdeti yalnız O’na özgü kılmaktır. Ünlü Alman şairi Goethe İslâm’ın anlamını çok güzel ifade eder:

“Eğer İslâm, teslim olmak anlamına geliyorsa Allah’a Hepimiz yaşayıp ölmekteyiz İslåm’da.” (Haarman, Maria (Hrsg): Der Islam (EinLesebuch). München: Beck, 1992, s. 36)

Kur’ân-ı Kerîm, evrensel bir mesaj getirmiş, âhiret saâdetine erip cennete girmek için gerekli şartları açıklamıştır. Bunlar: Allah’a şirksiz, âhireteşeksiz inanmak ve sâlih amel (dünyâya ve âhirete yararlı güzel işler) yapmaktır.

İnsanı tutarsız düşüncelerden kurtarıp tevhîdin nurlu yolunda dünya ve âhiret mutluluğuna götürmek için insan doğasına en uygun dini getiren Kur’ân mesajı, sağduyunun sevgilisidir. Kur’ân, bütün İslâm ilimlerinin temelidir. İslâm alanında yazanlar mutlaka Kur’ân âyetlerine dayanmak zorundadırlar.

Allah’ın, insanlığa ebedî mesajı olan Kur’ân-ı Kerîm, yalnız mânasıyla değil, kelimelerinin kulağı okşayan senfonisiyle de eşsiz bir mu’cizedir; dikkatle okuyanların gönüllerini huzur, mutluluk ve vecde boğar.

Bu haliyle Kur’ân sadece bir din ve âhiret kitabı değil, dünya ve âhireti kaynaştıran İlâhî bir mesajdır. Nasıl dünyadaki hayat, ruh ile cesedin kompozisyonu ise, Kur’ân da dünya ve âhiretin, madde ile mânânın kompozisyonudur. Kur’ân’da bütün evren, bütün doğa kıpır kıpırdır. Bundan dolayı Kur’ân’ın konuları, belli bir yerde toplanmış değil; sûrelerin çeşitli âyetleri arasına serpiştirilmiştir. Bağlam gereği çeşitli konular, muhtelif yerlerde değişik söylem ve çeşni ile yinelenir.

Birden bütün parlaklığıyla görünen Güneş, kuşluk vaktinde insanı sarmalayıp ısıtır. Sonra insan, gecenin; gündüzün ışığı üstüne, gündüzün de gecenin karanlığı üstüne dolanmasını izler.

İnsan düşüncesi yerin, göğün derinlikleri içinde dolaştırılır. Dünyadan âhirete götürülmüşken tekrar göz açıp yumma gibi kısa bir zamanda dünyaya getirilir. İnsan kendisini âhirette, cennetin ni’metleri veya cehennemin alevleri arasında bulmuşken birden dünyaya gelir; denizler, ırmaklar, ormanlar, şifalı besin üreten balarıları, gökte cıvıl cıvıl uçan kuşlar arasında dolaşır. Zifiri karanlıklar içerisinde bardaktan boşalırcasına yağan yağmur altında kalır; gökte çakan ürpertici şimşeğin parıltısını görür; kulakları yırtan gök gürültüsünü işitince korkudan yüreği hoplar.

Kur’ân-ı Kerîm’in temel amacı tevhîd (Allah’ın birliğine), meâd (âhiret) ve sâlih amel (ibâdet, güzel ahlâk)tır. Kur’ân’ın temel prensibi olan bu konular, hemen her surede değişik söylemlerle dile getirilir. Fakat öyle soyut ifadelerle değil, somutlaştırılarak, filmleştirilerek anlatılır. Bu temel prensipleri, ruha yerleştirmek için sunduğu kıssaların, hikâyelerin başına, arasına ve sonuna yerleştirir. İnsan hikâyeyi okurken veya filmi izlerken doğal olarak bu prensipleri de bellemiş olur. Bu maksatla yerin göğün yaratılışı ve hârika olayları ispatlayıcı kanıtlar olarak takdim edilir.

Kur’ân, olayları hep ikili, karşıtlı olarak anlatır: Gök, yer; cennet, cehennem; melek, şeytân; emir, nehiy; va‘d ve va‘îd. Bunlar birbiri ardından anlatılır. Mü’minlerin hali anlatıldıktan sonra kâfirlerin hali; Allah’ın gökteki kudret işaretlerinin ardından yerdeki kudret işaretleri; zamandaki kanıtların ardından mekândaki kanıtları anlatılır. Ve her şey karşıtıyla anlatılınca daha iyi kavranır. Kur’ân’daki bu karşıtlık üslûbu, ruhta derin etki yapar. Allah’tan korkanlar, Kur’ân’ı dinleyince o kadar etkilenirler ki derileri diken diken olur.

Zümer Suresi’nin 23. âyetinde Allah’ın, sözün en güzeli olan Kur’ân’ı, müteşâbih-mesânî bir Kitab olarak indirdiği; Rablerinden korkanların, onu dinlerken derilerinin ürperdiği, sonra derilerinin ve kalblerinin Allah’ın Zikrine yumuşadığı belirtiliyor ve bunun, Allah’ın dilediği kimseyi doğru yola ileteceği bir yol gösterici olduğu; Allah’ın şaşırttığını kimsenin doğru yola getiremeyeceği vurgulanıyor. Müteşâbih, burada güzellikte, belâğatte birbirine benzer demektir. Mesânî de ikişerli anlamına gelen mesnânın çoğuludur. Allah, sözlerin en güzeli olan Kur’ân’ı, bütün âyetleri güzellikte, belâğatte, düzende, kapsamda birbirine benzer, ikişerli, tekrarlı olarak, her şeyi çiftiyle, karşıtıyla açıklayan ve anlatımları birbirinden güzel bir kitap olarak indirdi, demektir.

Yûnus: 37-38. âyetlerde Kur’ân’ın uydurulacak bir söz olmadığı; ondan kuşkusu olanların, bütün yardımcılarıyla işbirliği ederek ona benzer bir sure getirmeleri; Hûd: 13-14’ncü âyetlerdede Kur’ân’a insan uydurması diyenler, ona benzer getirmeğe dâvet edilmekte; Kur’an’ın, Allah’ın bilgisiyle indirildiği vurgulanmakta; İsrâ: 88) âyetinde de insanlar ve cinler bir araya toplanıp birbirilerine yardım etseler yine Kur’ân’ın benzerini getiremeyecekleri vurgulanmaktadır. Peygamber(s.a.v.)in en büyük mucizesi Kur’ân’dır. Kur’ân’a denk bir mucize yoktur. Bundan dolayı Peygamber’den çeşitli mu‘cizeler isteyenlere: “Kendilerine okunan Kitâb’ı sana indirmemiz, onlara yetmedi mi? Şüphesiz inanan bir toplum için bunda bir rahmet ve öğüt vardır” (Ankebut: 50-51) şeklinde cevap verilmiştir. Kur’ân, gönüllere şifâ veren (İsra), meskenet içine düşmüş topluma hayat veren ruhtur: (Mü’min: 15), (Şûra: 52)

Kur’ân insan sözü değil meleğin vahyidir.

Gaye, Kur’ân kelimelerini tekrar etmek değil, onun mânâsını anlamak ve okunan Kur’ân’a göre hareket etmektir. Sahâbîler, Peygamber’den duydukları âyetlerin mânâsını anlamadan başka âyetlere geçmezlerdi. Abdullah ibnMes‘ûd: “Biz on âyet öğrendiğimiz zaman onların anlamlarını ve nasıl uygulanacağını bilmeden başka âyetlere geçmezdik” demiştir (İbnKesîr, Tefsîr: 1/4). Hiç anlamadan Kur’ân’ı birkaç günde hatmetme yerine, anlayarak günde yarım sayfa, bir sayfa okumak daha iyidir.

Fakat Hz. Muhammed’in peygamberliği cihanşümuldür. Kur’ân’ı Kerim’in prensipleri de bütün insanlık için geçerlidir. O halde dilleri başka olan ve Arapçayı anlamayan Müslümanların, Kur’ân’ı kendi dillerinde okumaları gerekir. Bu insanların, Arapça Kur’ân’ı anlamadan tekrar etmeleri yerine onun, kendi dillerindeki doğru anlamını düşüne düşüne okumaları çok daha iyidir.

Allah’ın, insanlar arasından elçi seçip onlara Kitap indirmesinin hikmeti, o elçiler ve kitaplar vasıtasıyla kullarını doğru yola iletmektir. İbrâhîm: 4’ncü âyette belirtildiği üzere her millete, kendi içinden, kendi diliyle konuşan bir insan, peygamber olarak görevlendirilmiş; o peygambere, konuştuğu dilde Kitabı oluşturan vahiy indirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in açık ifadesinden anlıyoruz ki Allah’ın, bütün peygamberlere indirdiği Kitap, aynı prensipleri içeren tek Kitaptır. Ancak aslı bir olan bu Kitap, her peygambere, kendi diliyle indirilmiştir. Mûsâ’ya ve Îsâ’ya İbrânî diliyle indirilmiş olan o Tanrı Kitabı, Araplar arasından seçilen Hz. Muhammed’e de Arapça olarak vahyedilmiştir: (En’âm: 92), (Yusuf: 2) âyetlerinin açıkça belirttiği gibi Kur’ân’ın Arapça indirilmesindeki hikmet de Arapça konuşan insanların, Allah’ın buyruklarını anlamları ve ona göre kendilerine yön vermeleridir.

Yusuf: Suresi’nin 2. Âyetinde de hitabettiği insanların anlayabilmesi için Kur’ân’ın Arapça indirildiği belirtilir. Aynı hikmet İbrahim: 4. Âyette de vurgulanmıştır.

“Onu, er-Rûhu’l-Emîn (güvenilir ruh, Cebrâîl) indirdi: 194- Senin kalbine; uyarıcılardan olman için, 195- Apaçık Arapça bir dille.” (Şu‘ara: /193-195)

Fussilet Suresi’nin 42. âyetinde ne Kur’ân’dan önce ne de sonra onu boşa çıkaracak, hükümsüz bırakacak bir kitap bulunmadığı vurgulanmaktadır. Bunun anlamı şudur: Kur’ân, kendinden önceki kitapların temel misyonuna ve içeriğine uygundur. Doğruladığı o kitaplar kendisini iptal etmez, destekler. Kendisinden sonra da onu hükümsüz kılacak hiçbir kitap gelmeyecektir. Onun hükmü sonsuza dek bakidir. 

Yunus emre Hazretleri kardeşliğe ve dostluğa ne güzel vurgu yapmış:

Kimseye düşman tutmazuz, ağyâr dahi yârdur bize

Kanda ıssuzlık var ise mahalle vü şardur bize

Adumuz miskindür bizüm, düşmanumuz kindür bizüm

Biz kimseye kin tutmazuz, kamu ‘âlem yârdur bize…

İslâm bütün ilâhî dinlerin ortak adıdır:

İslâm, bütün İlâhî dinlerin ortak adıdır. Bu dinlerin, dillere göre adları başka başka olsa da ruhları İslâm’dır. Hiç bir milletin veya kişinin, kendisini Allah’ın seçkin kulu, başkalarından üstün görmeğe hakkı yoktur. Allah âlemlerin Rabbidir. İnsanların hepsi Allah’ın kuludur. Her toplumda iyiler de vardır, kötüler de. Yahudilerin de kötüleri yanında iyileri de vardır: “Onların içinde de ılımlı, orta yolda giden bir toplum vardır ama çoklaro ne kötü işler yapıyorlar!”(Mâide: 66)

Namaz, oruç, zekât yalnız Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından değil, önceki peygamberler tarafından da emredilmiş, Hac ibâdeti de Hz. İbrâhîm tarafından konulmuştur.

“Allah size, dinden Nûh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrâhîm’e, Mûsâ’ya ve İsâ’ya tavsiye ettiğimizi şerîat (hukuk düzeni) yaptı. Şöyle ki: dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin…” (Şûrâ: 13), “Allah size gerçeği açıklamak ve sizi, sizden öncekilerin yasalarına iletmek ve sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor.” (Nisâ’: 26) âyetlerinde İlâhî dinlerin özde birliği vurgulanmaktadır.

Allah’a inanan insanların, hep birlikte Allah’a sarılıp saygı ve hoşgörü ile huzur ve barış içinde yaşamaları gerekir. Çünkü Tanrıları birdir, amaçları da birdir. Hepsinin amacı Tanrının rızasına ermektir. O yüce ve güzel Mevlâ, kullarının boğazlaşmasından, birbirine düşman olup ateş püskürmelerinden değil, kardeşlik, barış, sevgi ve saygı içinde yaşamalarından hoşlanır. Zaten dinleri de insanları birbirine sevdirmek, dost etmek, mutlu kılmak için göndermiştir. O, ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcıdır!

Kur’ân-ı Kerîm, Mâide Sûresi’nin 73’ncü âyetinde teslîs (üçleme) inancını bırakmayanlara acı bir azâbın dokunacağını bildirmekte ve onları bu sözden vazgeçmeğe çağırmakta; Âl-i İmrân Sûresinin 64’ncü âyetinde de onları tevhîd inancında birleşmeğe davet etmektedir.

Tekrar vurgulayarak belirtmek isteriz ki: Kur’ân’a göre Allah’a şirksiz, âhirete şeksiz inanan ve sâlih amel yapan her İlâhî din mensubu cennetle müjdelidir. Ancak herhangi bir kimseyi veya peygamberi Allah’ın oğlu sanmak, Allah’a kızlar, oğullar, eşler, ortaklar vermek yahut Allah’ın üç varlıktan biri olduğunu söylemek küfür(Allah’a karşı nankörlük, saygısızlık, küstahlık)dür.

Yalnız Müslümanlar değil, bütün insanlar Allah’ın kullarıdır. Ve O’nun merhameti, insanların merhametiyle kıyaslanamayacak derecede geniştir, boldur. İnsanların dar düşüncesi, egoizmi O’nun geniş rahmetini daraltmış; düz yolunu eğri büğrü göstermiştir. Dar düşünce ile yapılan yorumlar, İslâm’a destek değil, köstek olmuştur. Kendi düşüncelerini Allah’ın hükmü görenler, Kur’ân’ın açık ifadesine göre onmazlar. Çünkü onlar, kendi düşüncelerini Allah’a iftirâ etmişlerdir. “Uydurduğu yalanı Allah’ın üstüne atanlar onmazlar!” (Yunus: 69, Nahl: 116)

Hiç mü’min kişi fasık bir kimse gibi olur mu? Bunlar bir olmazlar. secde/18

Rabbim izin verirse….. BU GECE
Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, eşit olarak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar? Verdikleri hüküm ne kötü! 45/21

Kur’ân’a göre mülkün asıl sahibi Allah’tır. “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır” (Bürûc: 9, Furkan: 42/2, Şûrâ: 49, Zuhruf: 63/85, Câsiye: 65/27, Âl-i İmrân: 189, Nûr: 42, Fetih: 14, Mâide: 17, Hadîd: 112/2, 5, Tevbe: 116). Ancak Allah’ın, halîfe yaptığı insan (Bakara: 30), Allah adına mülkü yönetir, dünyâda düzeni sağlar. Mülk, Allah’ın insana emanetidir. Bu emâneti güzel yönetmek, hor kullanmamak gerekir.

İnsan, kısa ömür içinde eline geçen mülkü güzel yönetmeli, sırf kendi kişisel çıkarı için güzel dünyâ çevresini sorumsuzca kirletmemelidir. “İnsanların elleriyle yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde bozukluk çıktı. Belki uslanır, dönerler diye Allah onlara yaptıklarının bir kısmını tattırmaktadır!” (Rum: 41), “(Fakat Allah, yine de insanlara fırsat vermektedir) Eğer Allah, insanları yaptıkları işler yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde tek canlı kalmazdı. Fakat Allah onları cezalandırmayı belli bir süre erteliyor!” (Fâtır: 45) âyetleri, sorumsuzca çevreyi kirletmenin, diğer canlıların haklarına tecavüz olduğunu ve bunun felâkete yol açacağını belirtmektedir.

Kur’ân’ın getirdiği din ve vicdan özgürlüğü prensibi, çeşitli surelerde vurgulanmaktadır. Hz. Muhammed’in görevi, insanları dini kabul etmeğe zorlamak değil, gerçeği anlatmaktır: “Öğüt ver, çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin.” (Ğâşiye: 21-22),“Elçinin görevi sadece açıkça duyurmaktır.” (Ankebût: 18, Nûr: 54) gibi pek çok âyet, Peygamber’in görevinin, insanları zorlayarak yola getirmek değil, gerçekleri duyurmak olduğunu bildirmektedir. Bunlar, vicdan özgürlüğünün en güzel kanıtlarıdır. Savaşı emreden âyetler, müşrikleri zorla dine sokmak için değil, onların saldırılarına karşı koymayı, şerlerini savmayı, vicdanlar üzerindeki baskılarını kaldırıp herkesin özgürce inandığı dini uygulamasını sağlama amacına yöneliktir.

Vicdanlar üzerinden baskının kalkmasını isteyen Kur’ân, daha ilk surelerinden olan Kâfirûn Sûresi’nde din ve vicdan özgürlüğünü şöyle vurgulamıştır: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (Kâfirun: 6)

Kur’ân’a göre herkes düşünce ve inanç özgürlüğüne sahiptir: “Dileyen inansın, dileyen inanmasın.” (Kehf: 29), âyeti ve benzerleri, bu özgürlüğü vurgulamaktadır. Hiç kimse bir inanca zorlanamaz. Zaten zorla, baskıyla inanç olmaz: “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara: 256)

İnsanlar arasında artan lüks, maalesef diğer canlıların aleyhine gelişmektedir. Yirminci yüzyıl insanı daha insancıl, daha şefkatli gibi görünmekte ise de gerçekte en merhametsiz, en öldürücü hale gelmiştir. Tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar hayvan öldürülmemiştir. İlkel âletlerle sınırlı sayıda hayvan öldürülürken modern teknoloji ile bir günde milyonlarca hayvan öldürülmektedir. Haksız yere hiç kimsenin canına, malına ve namusuna dokunulamaz. Yüce Allah tüm mâsûm insanları kastederek: “Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin.” (İsrâ: 33) buyurmuş ve Allah’ın hâlis kullarının, haksız yere cana kıymayacaklarını vurgulamıştır (Furkan: 68).

Haksız yere bir insanı öldürmek haram olduğu gibi, bir ihtiyaç olmadan sırf zevk için bir hayvanı öldürmek de haramdır. Nesâ’î ve İbn Hibbân’ınrivâyet ettikleri bir hadîste Hz. Peygamber: “Bir kuşu, boş yere öldürenler için kıyamet gününde o kuş bağıracak; ‘Yâ Rabbi, falan adam yararlanmak niyeti olmadan beni boşuna öldürdü!’ diye şikâyet edecektir!’ buyurmuştur.” (Müslim, Sayd: 1; Nesâ’î, Dahâyâ: 32) Yemek için usulüne göre hayvan kesilebilir veya avlanabilir ama sırf zevk için hayvanı öldürmek ve öyle bırakıp gitmek, Allah katında günahtır, böyle yapan Allah’ın cezasına uğrar. Zevk için avcılık yapılmamalıdır.

Hakların başında yaşama hakkı gelir. Yalnız insan değil, her can, kendini koruma ve savunma güdüsüyle donatılmıştır. Yakın zamanda bir dostumun yeni yaptırdığı evin balkonuna birkaç kırlangıç çokça gelip gittiğini fark ettim. Beton sütunun tavana birleştiği yeri kendi barınmaları için elverişli görmüş olacaklar ki özellikle ikisi ağızlarıyla taşıdıkları çamura saman, çöp katarak oracıkta çamuru betona tutturmaya çalıştılar. Yapıştırdıkları çamur tutmayıp düşünce yenisini getirdiler. Birkaç günlük uğraştan sonra gayet sağlam bir yuva yapıverdiler. Sonra anne olacak kuş, yumurtalarının üstüne yattı. Baba bir şeyler getiriyor, anne ise civciv çıkarmak için yuvadan ayrılmıyordu. Biz bu hayvanları akılsız biliriz ama kendilerine yetecek kadar akılları vardı. Yoksa çamuru tutturmak için samanla karıştırmayı nasıl yapacaklardı? Demek ki Yaratan, her yaratığına yaşamını sürdürecek kadar bir akıl, bir içgüdü vermiştir. Her canlı, yaşamak için çırpınır, kendisine zarar verecek şeylerden doğal olarak kaçar. Kendini savunma tedbirleri alır. Allah’ın yarattığı canı bir başkasının öldürme yetkisi yoktur. Bir başkasına zarar vermeyen canlı öldürülmez. Özellikle haksız yere bir insanı öldürmek çok büyük bir suçtur.

Her İlâhî din, insan hakları üzerinde durur. Ama özellikle İslâm, insan haklarını daha net biçimde dile getirmiştir. Kur’ân-ı Kerîm, her insanın, doğuştan birtakım hakları olduğunu belirtir. Bunların başlıcaları: 1) Yaşama hakkı- 2) İnanma hakkı, din ve vicdan özgürlü, 3) Mülkiyet hakkı, 4) Evlenme ve üreme hakkı, 5) Seçme ve seçilme hakkı, 6) Seyahat hakkı, 7) İkamet (vatandaşlık) hakkı…vs.dir.

Ama fütuhatın gelişmesi sonucu zenginlik başlayınca İslâm’ın getirdiği demokrasiden vazgeçilip krallık sistemine geçilmiş, gelişmeci aklî düşünce yerini yavaş yavaş statükoculuğa bırakmış, böylece ictihad kapısının kapatılmasıyla durağanlık başlamış, akıl ve bilim yolunda ilerleyip yeni bilimsel eserler, keşif ve icatlar yapma yerine asırlarca iskolastik zihniyetin tutkunu insanlar, ayrıntı ile uğraşmayı yasaklayan Kur’ân’ın rağmına ayrıntılarla uğraşıp durmuşlar, kılı kırk yaran, orijinal eserler üretme yerine metinlere şerhler, şerhlere haşiyeler yazarak insanları Kur’ân düşüncesinden uzaklaştırmış, Kur’ân üzerinde düşünme yerine, işte bu insanların ürünü olan fıkıh, rivayet, yorumlar üzerinde düşünüp vakit kaybetme çabası içine girmişlerdir. Tam bu sırada Rönesanslar ve ardından gelen reformlarla Batı Statükocu zihniyetten bilimsel zihniyete geçerken İslâm âleminde bunun tersi bir çizgiye girilmiş, bilimsel düşünceden, gelişmeden, statükoculuğa, durağanlığa geçilmiştir. Bir taraftan siyasi sistem demokrasiden despotizme, krallığa; Hz. Ömer’in: “Yanılırsam ne yaparsınız?” sorusuna “Sen yanılırsan seni kılıçlarımızla düzeltiriz” diyebilen bir özgürlükçü sistemden, başı rahat olsun, diye hükümdarları yeryüzünde Allah’ın gölgesi kabul eden ve “Her ki sultan bikonedşîrîn es: Hükümdarın yaptığı her şey tatlıdır” diyen teslimiyetçi bir tebea yaratılmıştır. Özgürlüğün olmadığı yerlerde bilimsel gelişme olmaz. Prof. Dr. Süleyman ATEŞ

Şunu iyi bilmek lâzım ki Hz. Muhammed, fizik varlığı itibariyle bir ortaçağ insanı ise de düşünce itibariyle modern çağın, en ileri çağların insanıdır. İki gününü birbirine eşit geçiren insanı aldanmış Kabul eden o yüce Peygamber, tarihte en büyük devrimi yapmış, köhne kuralları yıkmış, insanı insanın kölesi olmaktan, yaratıklara tapmaktan kurtarıp özgürlüğe kavuşturmuş, kralla efendiyi insanlık açısından bir saymış, her türlü hurafeyi, köhne zihniyeti ortadan kaldırmanın savaşını vermiştir. Onun bu akılcı, ilerici mesajı istikametinde yürüyen ilk Müslümanlar bilimin her alanında büyük gelişme göstermişler, tarihin, metodolojinin, deney ve gözlem metodunun temellerini atmışlar, yeni yeni disiplinler geliştirmişlerdir.

Öyle ise dinsel eğitim veren okul ve fakültelerimizdeki müfredat programları yeniden düzenlenmeli, Kur’ân’a ters ve yanlış olduğu açıkça anlaşılmış bulunan konular, yeniden yazılmalı ve din, asıl temel kaynağı esas alınarak öğretilmelidir. Böylece insanların elini, kolunu bağlayan, pek çok güzel şeyi harâm kılan, insanları yasaklarla çevreleyen gelenekçilerin biçimlendirdiği İslâm yerine, Kur’ân’ın anlattığı sade, kolay İslâm, ayân beyân ortaya konmalıdır.

Gazâli, dinde çeşitli düşünce ve hayallerle aldananları anlatırken şöyle diyor: “Bir grup da Kur’ân okumakla aldanmıştır. Bunlar öyle çabuk Kur’ân okurlar ki gündüz ve gecede Kur’ân’ı hatmederler. Dillerinden Kur’ân sözleri geçer ama kalbleri başka vâdîlerde dolaşır. Kur’ân’ın anlamlarını düşünmezler ki uyarısından çekinsin, öğüdünden yararlansınlar. Zannederler ki Kur’ân’ın indirilmesindeki amaç, gaflet ile hemheme (paldır küldür okuma)dır. Bunların durumu, efendisinin yazdığı; kullandığı toprakta yapacağı işleri bildiren talîmât mektubunu anlayıp gereğini yapma yerine, sadece mektubun sözlerini yinelemekle vakit geçiren, ama mektupta yazılanları yapmayan köleye benzer. Oysa amaç, mektubu anlamadan sürekli okumak değil, okuyup anladıktan sonra verilen emirleri uygulamaktır. Ama bu köle mektubun içeriğini anlamaya çalışmaz, sadece sözlerini ezberler ve efendisinin yazdığı emir ve yasaklara aykırı gitmeğe devam eder. Fakat ezberlediği mektubu her gün sesli, nağmeli olarak yüz kere okur. Bu köle, sonunda cezayı hak eder. Çünkü mektuptan amacın, onun içeriğini uygulamak değil, sözlerini okuyup tekrarlamak olduğunu sanarak aldanmıştır.

Atina’da doğan Sokrat, sokakta yürüyerek, halk diliyle görüşlerini anlatırdı. Yazmak yerine konuşuyor yahut sorguluyordu. Gerçeğe ancak ortak çaba ile ulaşılacağına inandığı için konuyu tartışmaya açıyor, muhatabının düşüncesini, kurduğu mantık örgüsüyle kendi istediği yöne çeviriyor ve inandığını muhatabına kabul ettiriyordu. Safsataya karşı çıktı. Etkileyici üslubuyla, düşünen birçok genç onun çevresinde toplanmıştı. Gençleri baştan çıkarmak, Atina sitesine yabancı tanrılar sokmakla suçlanan Sokrates, 11 kişinin yönettiği mahkeme önünde savunmasını yapmış; ölüme mahkûm edilmiş; bu cezayı sürgüne çevirme seçeneği varken Atina dışına çıkmak istemediği için sürgünü kabul etmemiş; idam hükmünü giydikten sonra bir ay kadar kaldığı hapishanede kendisini her gün ziyarete gelen sadık öğrencileri tarafından kaçırılma önerisini kabul etmemiş ve ruhun ölümsüzlüğüne, gerçek filozof olan temiz ruhların, yüce ruhlarla, meleklerle beraber büyük göllerin, ırmakların bulunduğu bahçelerde ebedi mutluluğa ereceğine inandığı için bir an önce o saâdet hayatına kavuşmak üzere ölümü gülerek kabul etmiş; son demine kadar öğrencilerine ruhun ölümsüzlüğünü ve ahiret hayatının mutluluğunu anlatmış, gün batarken sunulan zehri fütursuzca bir yudumda içerek huzur ile bu dünyadan ayrılmıştır.

O halde bu anlatılan vakaların anlamı nedir? Şayet anlatılanlar doğru ise bu, ölenin ruhunun, bebeğin ruhuyla bağlantı kurması, onun beynini etkilemesi anlamında düşünülebilir. Yani o ruh, bu bebeğin ruhuyla irtibat kurup onu etkiler ve o çocuk da 3-4 yaşına geldiğinde kendisinin ölen kişi olduğunu sanır. Onun etkisinde olduğu için onun yaşadığı olayları anımsayıp söyler. Gerçekte çocuğun asıl ruhu, daha önce ölmüş olan kimsenin ruhu değildir, ama o ruhun etkisinde kaldığından onun yaşamış olduğu olayları anımsamaktadır. Eğer anlatılan vakalar doğru ise kanaatime göre ancak böyle açıklanabilir. Bu, reenkarnasyon değil, ruhlar arası bir etkileşim sonucudur. Nitekim tasavvufta da sülûk esnasında bazı kimselerin, cezbe sonucu şeyhlerinde, Allah Elçisinde kendilerini kaybedip şeyhlerinin veya Allah Elçisinin kendilerinde göründüğü ve tasarruf ettiği halleri anlatılmaktadır. Bu hale fena fişşeyh, daha ilerisi fena firresul, daha da ilerisi fena fillah (Allah‘ta yok olma, kendini Allah’ın varlığında kaybetme) halidir. Gerçeği Allah bilir.  

Hatay, Antakya, Adana yörelerinde ölen kişinin, birkaç saat sonra doğan çocuğa girip dünyaya geldiği hakkında olaylar anlatılmaktadır. Bu tür olaylar reenkarnasyonun varlığına delil oluşturacak güçte değildir. Zira bilindiği üzere anne karnında bebek, 3-4 aylık iken hareket etmeğe başlar ve anne, karnındaki bebeğin darbelerini hisseder. 16 haftalık bebeğin beyni de, hareketlerini sağlayacak ve yönetecek duruma gelmiş ve tamamlanan vücut organları arasında iletişim sağlanmış olur. Yani bebek artık ruhuyla bedeniyle başka bir insan olmuştur. Cenînin ruhu, bedenle birlikte gelişmektedir. Ölen kişinin ruhunun, ölümden birkaç saat sonra doğan bebeğin bedenine girip o bedenle dünyaya gelmesi için doğan bebeğin, doğumundan birkaç saat öncesine kadar ruhsuz olması gerekir. Ruhsuz bedenin ne gelişmesi, ne de doğması mümkündür.

İslâm âleminde de tenâsühe inananlar vardır. İhvânu’s-Safâ (Safâ Kar­deşler) Risâlelerinde “Derileri piştikçe, azâbı tatsınlar diye onlara başka deriler vereceğiz…” (Nisâ: 98/56), âyeti tenâsüh anlamını verecek şekilde yorum­lanmaktadır.

“Biz onları yarattık, yapılarını sıkıca bağladık. Dilediğimiz zaman onları benzerleriyle değiştiririz.” (İnsan: 90/28)

“Nutfeden yarattı, ona biçim verdi. Ona (anakarnından çıkma) yolunu kolaylaştırdı. Sonra onu öldürdü, kabre koydurdu. Sonra dilediği zaman onu yeniden diriltti.” (Abese: 24/19-22) âyetleri de bu anlamda yorumlanmağa müsâit bulunmuştur. Fakat cumhûra göre tenâsüh tezi bâtıldır. İnsan rûhu, bedenden ayrıldıktan sonra tâ Kıyâmet e dek tekrar bedenlenip dünyâya dönmeyecektir.

“İlk defa Hind’de ortaya çıkan tenâsüh inancı, üçyüz yıl sonra Mısır’a atlamış ve Mısırlıların inançlarına uygun bir şekle sokulmuştur. Böylece Hindistan’da ruhun bedenden bedene geçeceğine inanılırken Mısır’da yine kendi bedenine gireceğine inanılmış ve bunun için beden mumyalanmıştır. Bu inanç böyle uzun zaman sürmüştür. Sonra Hıristiyanlık ve İslâm gelmiş, bu inancı değiştirmiştir. Kur’ân’da bizim, ölümden sonra nîmet veya azâb göre­ceğimiz ve dünyâdaki eylemlerimize göre haşredileceğimiz bildirilmiştir. Kimi Kıyâmette Rabbine bakar, kimi üzüntü içinde kalır. Ruhun bedenden bedene geçeceği söylenmemiştir.” (el-Cevâhir: 20/28)

Yalnız cumhûrun reddettiği tenâsüh ile, bu anlattığımız, olgunlaşmamış ruhların beden değiş­tirmesi görüşü (reenkarnasyon) arasında bir fark vardır: Tenâsüh, kötülük yapmış olan kişilerin ruhlarının, azâb çekmek üzere hayvan bedenlerine girerek dünyaya gelmesidir. Bizce bu, Allah’ın koyduğu evrim yasasına aykırıdır. Çünkü insanlık mertebesine kadar evrimleşmiş bir ruh, bu mertebeden aşağı düşmez. Suçunu çekmek üzere yine insan bedenlerine geçirilir. Evrim geriye gitmez. Suçlu ruh, cezâsını, sıkıntı çekeceği bir beden içinde dünyâya gelerek öder; sıkıntı çektikçe de olgunlaşır. Azâb, sıkıntı gibi gelen eylemler ve haller aslında ruhu olgunlaştırır; onun için çektiği azab, Allah’ın rahmetidir, fakat kul bunun farkında olmaz. Bu izah, âhireti inkâr değildir. Olgunlaşmış ruhlar, soyut biçimde, huld cennetinde ebedîlik içindedirler. Ama suçlular oraya giremezler. Bir süre rûhânî azâb da çekerler; fakat Rahmân olan Allah, onları arındırmak ve yüceltmek için yeni bedene gönderir. Zaten cehennemin, cennet gibi ebedî olmadığı da yine kesin delîlle sabittir.

Her bedensel hayatta yapılanlar, ruhun daha sonraki hayatının mâhi­yetini çizer. Kötülüklerden korunan ve Allah’a ibâdetle olgunlaşan ruh, ebedîlik cennetine girer; bir daha, gerçekte azâb olan bu bedensel hayata dönmez. Ama olgunlaşmayan ruhlar, ölümlerinden sonra sorguya çekilir, belki bir süre ruhsal azâb ve ıstıraplara çarpılır, sonra olgunlaşabilmeleri için, Yaratan’ın dilediği bir zamanda, O’nun dilediği yer, dilediği toplumda, dilediği ebeveynler aracılığı ile dünyâya getirilirler ki olgunlaşabilsinler. Olgunlaşmanın tek yolu da Allah’a ibâdet ve güzel ahlâktır. Aslında eskilerin sözlerinden de bu mânâ anlaşılıyor ise de onlar, bu dünyaya gelmeyi insan bedeni içinde değil de, mesh (yani hayvan bedenleri) içinde gelme şeklinde anlamışlardır. Nitekim Hasan-ı Basrî’nin, âyeti: “Sizi maymunlara, domuzlara çevirir, onların kılıklarına sokarız” biçiminde (Mefâ­tîhu’l-ğayb: 29/178-179) anlamıştır. Ayrıca cumhûrun kanısına göre ba‘s (yeniden diriltme) şu arz (dünyâ) üzerinde olacaktır. Âyetlerden ilk anda, bizim izah ettiğimiz mânâ anlaşılmakla beraber, tenâsüh (ruhun bedenleri dolaşması) demek olan bu açıklama, cumhurun anlayışına aykırıdır. Bu bakımdan bu mânânın, ilk anda akla gelen kuvvetli bir mânâ olmakla beraber cumhûrca âyetlere böyle bir mânâ verilmediğini belirtmemiz gerekir. Onlara göre haşr, ölülerin, kabirlerinden birden bire diriltilip kaldırılmaları şeklinde olacaktır.

Oysa cehennemde olanlar: “Rabbimiz, bizi iki kez öldürdün ve iki kez dirilttin. Günâhlarımızı itirâf ettik. Şimdi (şu ateşten) çıkmak için (bize) bir yol var mı (acaba)?” (Mü’min: 60/11) demektedirler. Demek ki onlar iki kez bedenlendirilmiş ve iki kez ölümü tattıktan sonra cehenneme düşmüşlerdir. Bu kadar geniş fırsattan sonra olgunlaşmayan insan da cehennemi hak eder. Onun ruhu cehennemde azâb çeke çeke olgunlaştırılacaktır. Çünkü her ruh, olgunlaşmağa mecbur ve mahkûmdur.

“Şunlar (Kureyş kâfirleri) de diyorlar ki: ‘İlk ölümümüzden sonra bir şey yoktur. Biz diriltilecek değiliz’.” (Duhân: 64/34-35) âyetlerinde inkârcıların, ilk ölümden başka bir şey olmadığını söylemeleri kınanmakta ve onların yeniden diriltilecekleri anlatılmaktadır. Şimdi burada ilk ölüm’den başka bir şey olmadığı söyleminin inkâr tarzında anlatımından, ilk ölümden başka ölümlerin olduğu anlamı çıkar. Ama birçok ölüm, olgunlaşmamış ruhlar içindir. Onlar olgunlaş­tırılmak üzere yeniden bedenlendirilir, bu kez o hayatlarının ölümünü tadarlar. Fakat ilk hayatlarında olgunlaşıp cennete girme düzeyine gelen ruhlar, artık şu bildiğimiz maddî bedene muhtaç olmadıkları için fiziksel bedene girmezler. İşte bu husus da cennetliklerin durumunu anlatan şu âyetten anlaşılmaktadır: “Orada, güven içinde, her meyveyi isterler. Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar (sürekli yaşarlar). Ve (Allah) onları cehennem azâbından korumuş­tur.” (Duhân: 64/55-56)

Bu âyetler, olgunluk kazanmış mü’min insanlara değil, âhireti inkâr eden, kemal bulmamış cehennem halkına hitaptır. Bundan, olgunlaşmamış inkârcı insanların, olgunlaşmak üzere yeniden bedenlere sokularak yaratıla­cakları anlaşılır. Bu takdîrde ba‘s, (yeniden bedensel hayata çıkarma, öldükten sonra dirilme) olayı, kemal bulmamış ruhlara mahsus olabilir. Kemal bulmuş ruhlar, huld cennetine gittiklerinden, bedensel hayata dönmezler. Buna göre ba‘s, kemal bulmamış ruhların, olgunlaşmak üzere bedensel hayâta getirilme­sidir ki bedenden bedene geçen ruh, bu bedenler içinde dünyanın ıstırabını, sıkıntılarını çekerek olgunlaşır.

Müfessirlerin görüşlerini böylece belirttikten sonra deriz ki: “Aranızda ölümü takdir eden (ne zaman öleceğinizi belirleyen) biziz. Ve bizim önümüze geçilmiş değildir (Kimse bizi önleyemez). 61- (Sizi böyle ölümlü yarattık) Ki sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi, bilmediğiniz bir biçimde yeniden inşâ edelim.” âyetlerinde gayet açık bir anlam vardır ki buna dikkat edilmemiştir: 61’nci âyetin “Sizin yerinize benzerlerinizi getirelim” cümlesinden, ölen kuşakların yerine yine kendilerine benzer kuşakların getirileceği “Ve sizi bilmediğiniz bir biçimde ve sıfatta inşâ edelim” anlamındaki ikinci cümlesinden de ölen insanların, bilinmeyen bir biçim ve sıfatta yeniden yaratılacakları anlaşılır. Daha önce geçen benzeri âyetlerle karşılaştırılırsa bu âyetlerden de kemal bulmadan ölmüş insan ruhunun, bilinmeyen bir bedene sokulup bedensel hayata getirileceği mânâsı çıkarılabilir. İkinci âyette, yeniden yaratılacak insanın, yaratılma eylemi halk fi‘liyle değil, inşâ fi‘liyle anlatılmaktadır. Bizce bu söylemden, insanın yeniden yaratılışının, yine ilk yaratılması gibi hücrelerin bölünüp çoğalmasıyla olacağı anlaşılır. Çünkü inşâ, yapı malzemelerini üst üste koyup binâyı yapmaktır. İnsanın anne karnında yaratılma eylemi de, bölünüp çoğalan hücrenin üst üste binerek inşâ edilmesidir ki bu eylemin ifadesi için, inşâ fi‘li daha uygun düşmektedir.

Bu mânâ, hem dünyâdaki değişimleri, hem de âhiretteki ba‘si ifade eder. Hattâ bundan ruhların başka bedenler içinde yeniden dünyaya gelecekleri anlamını çıkaranlar da olabilir. Hasan-ı Basrî Hazretleri, va‘îd cihetini düşünerek âyetten: “Sizi maymunlara, domuzlara çevirir, onların kılıklarına sokarız” biçiminde bir tehdîd anlamıştır (Mefâtîhu’l-ğayb: 29/178-179; Hak Dini Kur’ân Dili: 6/4716).

Râzî’ye göre, “Aranızda ölümü takdîr eden (sizi ölümlü kılan) biziz. Ve bizim önümüze geçilmiş değildir (kimse bizi engelleyemez). (Size böyle ölümü takdir ettik) Ki sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir biçimde yeniden inşa edelim.” âyetleri iki anlama gelebilir: Birine göre “Biz sizi benzerlerinizle değiştirmek, sizi giderip yerinize başkalarını getirmek ve sizi de bilmediğiniz biçim ve kılıkta yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü takdir ettik”, demektir. Buna göre benzerler, ölenlerin kendileri değil, onlara benzer başka insanlardır. Sağlar ölürken, yerlerine yenileri yaratılır, ölenler de ayrıca niteliğini bilemeyecekleri bir biçim ve kılıkta yeniden yaratılırlar. Diğerine göre benzerler, ölenlerin kendileridir. Yüce Allah, insanları benzer, mâhiyet ve sıfatı bilinmeyen bir biçimde yeniden yaratacaktır. Fakat emsâlin, iki fethali meselin çoğulu olması daha kuvvetlidir. Mesel sıfat ve şekil, maddî ve ma‘nevî benzerlik, huy ve kılık demektir. Bu takdirde mânâ şöyle olur: Bulunduğunuz kılıklarınızı değiştirmeğe ve sizi bilmediğiniz bir biçimde yeniden yaratmağa kadiriz. Buna kimse engel olamaz.

“Sizi benzerlerinizle değiştirelim” . Meşhur görüşe göre bu âyetin başındaki alâ, bundan önceki “Bizim önümüze geçilemez, kararımız önlenemez” âyetine bağlıdır. Yani sizi benzerlerinizle değiştirmekten âciz değiliz. Başka bir görüşe göre alâ, “Buna gücümüz yeter” âyetine bağlıdır. Takdîri şöyledir: “Biz ta başlangıçta sizin neslinizi tamamen kesmek üzere değil, sizi benzerlerinizle değiştirmek üzere aranızda ölümü takdîr ettik (ölümlü olmanıza karar verdik). Bir kısmınız ölürken onların yerine başkaları gelecektir. Biz aranızda ölümü böyle koyduk. Biz ölümü, bütün insanları yok edecek biçimde değil, benzerlerinizi yerinize getirmek üzere aranızda takdir ettik. Sizi öldürüp götürür, yerinize başkalarını getiririz. Daha sonra sizi, bilmediğiniz biçimde yeniden yaratırız. Buna göre benzerleri, öldürülen insanların kendileri değil, başkalarıdır. Yani insanlardan kimi ölürken, onların yerine, yine kendileri gibi insanlar doğar, hayat kendisini tazeler.

Bu âyetlerde inkâr edenleri âhirete inandırmak için Allah’ın buna kadir olduğuna dair çeşitli kanıtlar verilmek üzere buyuruluyor ki: Siz yok iken ilk defa sizi biz yarattık. Sizi ilk defa yaratan, yeniden yaratamaz mı? Bunu düşünerek bizim ölüleri dirilteceğimizi doğrulamanız gerekmez mi? Akıttığınız menîyi yaratan da siz değilsiniz, biziz. Menîden insan yaratırız da ölenleri yeniden yaratamaz mıyız? Biz sizi menîden yarattık ve aranızda ölümü takdir ettik. Ne kadar isteseniz ölümden kaçamazsınız, bu hükmümüzü aslâ engelleyemezsiniz. Sizi ölümlü yarattık, belli bir ömürden sonra ölmenize hükmettik ki sizi benzerlerinizle değiştirelim ve sizi bilmediğiniz bir sıfat ve biçimde yeniden yaratalım. Ölüm, son değil, yeniden yaratılışa geçiştir. Siz ilk yaratışımızı bildiniz. Siz, hiç varlık âleminde değil iken sizi yaratıp şu dünyâya getirdiğimizi bilirsiniz. Böyle olduğuna göre sizi neden yeniden yaratmayalım? Bunu düşünüp öğüt almanız, yeniden yaratılacağınıza inanmanız gerekmez mi?

Evet tenâsüh, yani bedeni içinde olgunlaşmayan ruhun, ceza çekmek üzere tekrar hayvan bedenlerine düşmesi Kur’ân’a ve gerçeklere aykırıdır, ama olgunlaşmayan veya buna vakit bulamadan bedenden ayrılan ruhun, yine bir insan bedeninde bir kez daha dünyaya getirilmesi klâsik tenâsüh değildir. Özellikle Vâkıa Suresinin 57-62. âyetlerinde bu olaya işaret sezilmektedir: 57- Biz sizi yarattık; doğrulamanız gerekmez mi? 58- Akıttığınız menîyi gördünüz mü? 59- Siz mi onu yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz? 60- Aranızda ölümü takdîr eden (sizi ölümlü kılan) biziz. Ve bizim önümüze geçilmiş değildir (kimse bizi engelleyemez). 61- (Sizi böyle ölümlü yarattık) Ki sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir biçimde yeniden inşa edelim. 62- Andolsun, ilk yaratmayı bildiniz, (bunu) düşünüp ibret almanız gerekmez mi?”

“Nihâyet onlardan birine ölüm geldiği zaman: ‘Rabbim, der, beni geri döndürünüz! Ki terk ettiğim dünyada yararlı bir iş yapayım!’ Hayır, bu, onun söylediği bir sözdür. Önlerinde tâ diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.” (Mü’minûn: 74/99-100) âyetlerinden, ruhun tekrar dünyasal bedene döndürülmeyeceği mânâsı çıkarılabilir ise de bu âyette, ruhun hiç dünyaya dönmeyeceği değil, tekrar bedenleneceği zamana kadar bir geçit, yani bir ara zaman bulunduğu anlatılmaktadır. Âyette ruhun ba’s olunacağı kesindir. Ancak bu ba‘s hemen ölümün ardından değil, belli bir zaman aralığından sonra olacaktır. Cumhura göre bu ba‘s, âhiret bedenlenmesidir. Âhiret bedenlenmesi muhakkak ama, acaba bu âyette olgunlaşmamış ruha bir kez daha dünyada bedenlenme fırsatının verileceği anlatılmış olamaz mı? Bu ihtimal de vardır. Ama bu, sadece bir ihtimaldir. Kesin kes böyledir, denilemez. Önemli olan kıyâmet’i inkâr etmemektir. Kıyâmet, inanç esası olduktan sonra bir insanın tekrar denenmek üzere bir kez daha bedenlendirilmesi, inanca aykırı bir şey olmayabilir. Aydın bir din bilgini, yeniden doğuştan söz eden bir ruhiyatçıya “Oğlum, biz bu milleti, bir kerecik dirilmeğe inandıramadık. Siz eğer birkaç kez dirilmeğe inandıracaksanız hodri meydan!” demiş.

Kur’ân-ı Kerîm’de bu mânâya gelebilecek âyetler vardır. Geleneksel yorumları bırakıp âyetler üzerinde düşünürsek, bu mânânın muhtemel olduğu anlaşılır. Zaten öyle olmasaydı, İhvân-ı Safâ gibi bazı felsefî akım mensupları, söz konusu âyetlerden bu anlamı çıkarmazlardı. Nitekim Râzî de tefsîrinde bu tür yorumlara yer vermiş, kimi yerde reddetmiş, kimi yerde sadece böyle görüşleri nakletmekle yetinmiştir.

Acaba burada ölümle bedenden ayrılmış ruhun, yeniden bedenlenerek bedensel hayata getirildiğine mi işaret edilmektedir? Bu takdirde ölümün hayattan önce anılması, son derece uygun ve anlamlıdır. Çünkü insanın bu hayatını bir ölüm geçmiş, bu hayat, bir ölümü izlemiştir. Bu durumda elbette ölümün önce anılması tam hikmettir.

Fakat Müfessirlerin bu konudaki yorumları kesin bir kanıta dayanmaz, tahminlerden ibarettir. Herhalde birinci âyetin sonunda Allah’ın, her şeye kadir olduğu vurgulanınca, ikinci âyette O’nun kudretini belirtmek üzere canlıları öldürüp yenilerini yaratacağı belirtilmiştir.

Mülk: 2. âyette Allah’ın, insanları, hareket ve davranışlarıyla sınayıp hangisinin daha güzel iş yaptığını ortaya çıkarmak için ölümü ve hayâtı yarattığı buyurulmaktadır. Hayât ölümden önce olduğu halde, her iki âyette de önce ölümün, sonra hayâtın anılması çeşitli biçimlerde yorumlanmaktadır.

Eğer hadîslerde anlatılan, ruhun üflenmesiyle kasıt, insana bilinç verilmesi değil de cenîne insan ruhunun üflenmesi ise bu, ruhun, bedenden önce var olduğunu gösterir. Şu bedenlerden önce yaratılmış insan ruhlarının oluşturduğu bir ruhlar âlemi bulunmadığına göre, bedene üflenen ruh nereden alınmaktadır? Bunun için tek yol kalıyor: Bedenlerden ayrılan ruhlar âleminden alınması yolu. Demek ki cenîne üflenen ruh, daha önce insan düzeyine gelmiş, fakat henüz olgunlaşmadan bedeninden ayrılmış bir insan ruhudur. “Allah’a nasıl nankörlük edersiniz ki, siz ölüler idiniz, O sizi diriltti; yine öldürecek, yine diriltecek; sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara: 28), “O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayâtı yarattı.” (Mülk: 77/2)

Bedenden ayrılan rûh, başka bedenlere girmez. Rûhun başka bedenlere girmesine tenâsüh denilir. Tenâsüh, diğer hayvanlardaki ruhların bir gün insan bedenine girmesi, insan bedeninde olgunluk kazanarak kâinâtın küllî ruhuna karışmasıdır. Şayet ruh, insanlık düzeyine gelip de bu beden içinde olgunluk kazanamaz, kötü işler yaparsa, cezâ çekmek için ölümden sonra tekrar başka hayvan bedenlerine girer. İnsanlık mertebesine kadar çıkmış olan ruhun geriye gitmesi demek olan bu inanç, âyetlerin ruhuna aykırı olduğu gibi, kâinâta egemen olan evrime ve bilimsel gerçeklere de aykırıdır. Evet, tenâsüh, yani bedeni içinde olgunlaşmayan ruhun, cezâ çekmek üzere tekrar hayvan bedenlerine düşmesi Kur’ân’a ve gerçeklere aykırıdır, ama olgunlaşmayan veya buna vakit bulamadan bedenden ayrılan ruhun, yine bir insan bedeninde bir kez daha dünyaya getirilmesi klâsik tenâsüh değildir.

Âlem-i ervâh vardır ama bu, henüz bedenler yaratılmadan önce insan ruhlarının yaratılıp bulundukları yer değil, bedenlerden ayrılan ruhların gittiği yerdir.

Şimdi bedenler yaratılmadan önce ruhların yaratılmış olduğu inancı sağlam naslara dayanmadığına göre, eğer ana karnında cenîne rûh üflendiğini bildiren hadîsler sahîh ise ve bunlarla, önce izah ettiğimiz gibi bilinç üflenmesi gibi mecâzî bir anlam değil de kelimenin hakiki anlamıyla insan ruhunun üflendiği belirtiliyorsa o zaman bedenden önce var olan rûh, ana karnındaki cenîne, melek tarafından üfleniyor demektir. Klâsik anlamda, bedenler öncesi bir ruhlar âlemi olmadığına göre, ruhlar âlemi, bedenlerden ayrılan ruhların oluşturduğu âlemdir. Demek ki cenîne üflenen rûh, bedenden ayrılıp, ruhlar âlemine gitmiş olan bir insan ruhudur. Ba‘s de, ruhun başka bir bedenle bedenlenip kalkmasıdır. Bütün ruhların, bedenlerden önce ruhlar âleminde var olduğu düşüncesi, Kur’ân ’dan alınmış bir düşünce değildir. Sahîh hadîslerde de bu konuda açık bir delîl yoktur. İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitâbu’r-Rûh’unda bunu ayrıntı ile açıklamaktadır. İbn Kayyim el-Cevziyye’ye göre İbn Hazm’ın, ruhların, bedenlerden önce yaratılmış olduğu ve bedenlerinden ayrıldıktan sonra eski bulundukları yere dönecekleri şeklindeki görüşünün, Kitap,Sünnet ve icmâ‘danbir dayanağı yoktur. Gerçekte bu anlamda olmayan naslar bu anlamda yorumlanmakta ve bazı sahîh olmayan hadîsler bu görüşe dayanak yapılmaktadır. [ Kitâbu’r-Rûh: s. 137]

Bazı tefsîrlerde bütün Âdem oğullarının, Âdem’in belinden çıkarılıp o zerreciklere tanıklık yaptırdığına dâir rivayetler yer almıştır ki bu rivâyetler güvenilir değildir. Çünkü âyette Âdem’den değil, Âdem oğullarından söz edilmektedir. Bütün Âdem oğulları, âyetin kapsamına girer. Eğer söz konusu Âdem olsaydı, “Âdem oğullarının zürriyetlerini Âdem’in belinden aldık.” denilirdi. Ayrıca âyette bel de çoğul olarak “Zuhûr: beller” şeklinde geçer. “Âdem oğullarının bellerinden” kasıt, her insanın zürriyetinin kendi belindeki menî(sperm)den alındığıdır. Her çocuk babasının belindeki menî hayvancıkla­rından yaratılır. Âyetin delâletine göre yüce Allah, her insanın içine de kendisinin varlığının ve birliğinin kanıtlarını koymuştur. İnsan, içindeki bu eğilim ile Allah’ın hârika yaratıklarını ve kudretini görüp anlamıştır. İşte onların içine koyduğu bu işhâd (gerçekleri görüp tanıma ve itirâf etme kabiliyeti) ve bu düşünce, “Evet, sen bizim Rabbimizsin!” ikrarı gibidir. İnsanlar, Allah’ın, kendilerinin Rabbi olduğu düşüncesini içlerinden geçirmek ve bunu sezmekle böyle ikrar etmiş olurlar. Bu tanıklığın sözle söylenmiş olması şart değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de hal (durum) ikrarının da söz ikrarı gibi ifade edildiği yerler vardır.

Âyette şu bedenler hiç yaratılmadan önce ruhlar âleminin bulunduğunu ve Allah’ın, oradaki insan ruhlarına, kendisinin, onların rabbi olduğuna dâir tanıklık ettirdiğini belirten en ufak bir işaret yoktur. Âyet, insan nesillerinin, atalarının bellerinden alındığını; daha tohum halinde iken içine Allah’ı tanıma duygusu verilen insanın, yaratılışından gelen bu duygu ve sezgi ile Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ve itirâf ettiğini anlatmaktadır. Her insanda Allah inancı vardır. Bu inanç, sonradan kazanılmış değil, yaratılışından kaynaklanan bir duygudur. “Her çocuk İslâm (yani Allah’ı tanıma ve O’na teslîm olma) doğası üzerine doğar.” (Müslim, Kader: 25; İbn Hanbel, Müsned: 4/24) hadîsi de bu inancın, insanda yaratılıştan var olduğunu gösterir. İbn Kesîr de bazı selef bilginlerine dayanarak bu tanıklığın, insanın içindeki Allah’ı tanıma sezgisi olduğunu söylüyor (Tefsîr: 2/265).

Gerçekte âyette ruhlar âlemine işaret yoktur. Biraz önce belirttiğimiz gibi Kur’ân-ı Kerîm’de insanın ruhunun, bedeninden önce yaratılmış olduğuna dair bir ifade de yoktur. Tersine Kur’ân’ın ifadesinden, insanın rûh ve bedeninin birlikte yaratıldığı anlaşılmaktadır. Ancak bedenden sonra ruhun yaşadığı ve tekrar bedenlendirileceği (ba‘sedileceği) hususu, Kur’ân’ın birçok âyetinde vurgulanır. Kur’ân’ın ba‘s (yeniden bedenlendirme) ifadesinden ilk anda anlaşılan mânâ, âhirette insanın diriltilmesidir. Fakat yine bazı âyetlerden bu ba‘sin, bedeninden ayrılmış olan ruhun, yeni beden içinde dünyaya getirileceği mânâsı da anlaşılabilir. Eğer o âyetlerdeki kasıt bu ise, o zaman müfessirlerin ruhlar âlemi açıklamaları uygun olabilir. Ancak ruhlar âlemi, bedenden ayrılan canların oluşturduğu berzah âlemidir.

A’râf Suresinin 172. Âyetinde müfessirler, âyetin ruhu ile hiç ilgisi olmayan açıklamalar yapmışlardır: Bir kısmına göre bu âyet, dünyaya gelmeden önce insanların, ruhlar âleminde Allah’ın, kendilerinin Rabbi olduğuna şâhidlik ettiklerini bildirmektedir. İşte bu tefsîrden “Elest Bezmi” veya “Elestu birab­bikum” denen bir terim doğmuştur. Buna göre Allah, bedenlerden önce ruhları yaratmıştır. Ruhlar, bu bedenlere girmeden kendilerine özgü bir âlemde bulunmaktadır. İşte bu âlemde iken Allah onlara: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demiş. Onlar da: “Evet, sen bizim Rabbimizsin.” diye cevap vermişler. Âyet, ruhlar âlemindeki bu tanıklık durumunu hikâye etmektedir.

Bu izahımız, hadîste rûh üfleme ile kastın, bilinç üflenmesi varsayımına göre doğrudur. Ama hadîste böyle mecâzî bir anlam değil de hakîkî olarak ruhun üflendiği anlatılıyorsa, o zaman sorunu başka türlü açıklamak gerekir: “Rabbin, Âdem oğullarından, onların bel­lerinden zürriyet­lerini almış ve: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye onları kendi­lerine şâhid tutmuştu. ‘Evet, (buna) şâhidiz!’ dedi­ler…” (A’raf: 172)

Anne rahminde belli bir süre kaldıktan sonra cenîne ruhun üflenmesi de –Allah bilir,– organlarının oluşmasından sonra ona insanî bilincin verilmesidir. Zirâ cenîn, hücrelerdeki cüz’î bilinç ile değil, ancak kendini ve çevreyi kavrama kaynağı olan bu büyük bilinç ile insan sıfatını kazanır.

Bu bilinç verilince çocuk kendini bilmeğe, bilinçli olarak hareket etmeğe başlar. Bu şuur ile birlikte ona kabiliyet ve kapasitesi (yani kaderi) de verilir. Çünkü onun kabiliyeti, kaderi büyük ölçüde kendisine verilen bu bilince bağlıdır.

Menî hayvancıklarında ve yumurtada da rûh vardır, fakat onlardaki ruh, sadece canlılık vasfını taşır. Onlar sadece hücre bilincine sahiptir. Bundan dolayı aşılanma ile organları tam oluşmadan önceki ruhları, sadece canlılık anlamına gelen hayvansal ruhtur. Fakat yumurta aşılandıktan, hadîste belirtilen süre içinde çocuğun organları teşekkül ettikten sonra melek tarafından ona insan bilinci üflenir. İşte insânî rûh budur.

Buna göre cenîne ruhun üflenmesi, rahimde çoğalan, fakat henüz hareket kabiliyetine ulaşmayan cenîn hücrelerinin sentezine bağımsız ha­re­ket kabiliyeti, kendi başına oynama ve bağımsız bir varlık olarak davranma gücünün verilmesidir. Organları teşekkül edince hücrelerin birleşik bilinci, insanî bilinç haline gelir. İşte insana bu bilinci kazandıran rahimdeki İlâhî yasa, meleksel güçtür.

Allah bu kâinâtın düzenini meleklerle yürütmektedir. İşte naklettiğimiz hadîste rahimde çocuğun yapısını oluşturan ve ona insan ruhu üfleyen melek, Allah’ın rahme koyduğu güç, üreme yasası olabilir. Müslim’in rivayet ettiği bir hadîs, rahme vekil kılınan meleğin, döllenen yumurtadaki üreme gücü olduğunu daha güzel ifade eder: “Nutfe (döllenmiş yumurta) rahimde kırk, yahut kırk beş gece kaldıktan sonra melek, nutfenin üzerine gelir, ‘Ya Rabbi, der, şakî mi olacak, sa‘îd mi?’ Şakî mi, sa‘îd mi olacağı yazılır. ‘Ya Rabbi, erkek mi, dişi mi olacak?’ Erkek mi, dişi mi olacağı yazılır. Yapacağı işler, eseri(eylemleri), eceli ve rızkı da yazılır. Sonra sayfa dürülür, artık ona bir şey eklenmez ve ondan bir şey eksiltilmez.” (Müslim, Kader: b. 1, h. 2) Bu rivayetin son kısmında Kelâm tartışmalarının zuhur ettiği sıralarda zuhura gelen cebriye yanlılarının kokusu gelmektedir. Şayet bu mealdeki hadîsler sahih ise anne karnındaki cenîne meleğin ruh üflemesi, Allah’ın koyduğu üreme kanunu ile üreyen her hücreye ruhun nüfuz ve sirayetidir. Yani hücreler arasındaki iletişimin kurulması aşamasıdır. Yoksa anne karnında birkaç gün veya birkaç ay ruhsuz olarak gelişen hücrelere sonradan ruh üflenmiş değildir. Çünkü ruhsuz bir maddenin büyüyüp gelişmesi, çoğalması, hareket etmesi mümkün değildir. Rûh rahme düşen spermde ve yumurtalıkta mevcut yumurtada vardır. Fakat bunların ruhu, hayvansal ruhtur. Bilinçleri, hücre bilinci olduğu için henüz bunlardaki ruh, insan ruhu düzeyinde değildir. Bu kanun, hücreleri geliştirir, canlının iç ve dış organlarını, kafasını, beynini, kol ve bacaklarını, el ve ayaklarını, sindirim organlarını yapan hücrelerin, kendi aralarında toplanıp üremelerini ve bu organları yapmalarını sağlar.

Anne rahminde cenîne ruh üflendiği bu ve benzeri hadislerde geçer ama Kur’ân-ı Kerîm’de cenîne ruh üflendiğine dair bir delil yoktur. Gerçi Hicr Suresi 29, Sad Suresi 72, âyetlerde Allah’ın, insana kendi ruhundan üflediği belirtiliyor ama bu âyetler, ilk yaratılan insana İlâhî ruhun üflendiği hakkındadır, Allah’ın, çamurdan yarattığı insana buyruğundaki ruhtan üflediğini belirtmektedir. Anne rahminde üreyen insana (cenîne) ruh üflendiği belirtilmemiştir. Tersine insanın, anne karnında ruh ve bedenle birlikte yaratıldığı ifade edilmektedir: “Andolsun biz insanı çamurdan bir süzme­den yarattık. Sonra onu bir nutfe (sperm) olarak sağlam bir karar yerine koy­duk. Sonra nutfeyi alaka(embriyo)ya çevirdik, alaka(embriyo)yı bir çiğnemlik ete çevirdik, bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik, kemik­lere et giydirdik; sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allâh, ne yü­ce­dir!” (Mü’minun:13-14).

Tekâmül etmiş ruhlar, bedenin ölümünden sonra yüceler âlemine çıkar. Günahla kirlenmiş ruhlar ise, berzah denilen âlemde azâb denilen türlü olgunlaştırma sürecinden geçirileceklerdir. Acaba bunlara ve henüz tekâmül etme yaşına gelmeden, bu fırsatı bulamadan ölmüş olan insanların ruhlarına, başka bir insan bedeninde dünyaya gelip tekâmül etme fırsatı verilecek midir? İşte burada reenkarnasyon sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu mes’eleyi açıklamak için insanın yaratılışına kısaca bir göz atmak gerekir: Abdullah ibn Mes‘ûd, Allah Elçisi’nin şöyle buyurduğunu aktarmıştır: “Sizden her birinizin anne karnında kırk gün içinde yaratılışı toplanır; sonra o kadar bir zaman (yani kırk günde de) alaka olur; sonra o kadar bir zamanda da mudğa olur. Sonra Allah bir melek gönderir. Meleğe şu dört şeyi: onun yapacağı işleri, rızkını, ecelini, şakî veya sa‘îd olacağını yazması emredilir. Sonra ona Rûh üflenir…” (Buhârî, Kader: 1, Tevhîd: 28; Müslim, Kader: 1)

Reenkarnasyon savları yeni değildir. “Başınıza gelen her­hangi bir musîbet kendi ellerinizin yaptığı (işler) yü­zündendir. Birçoğunu da affeder. (Şûrâ: 30) ayetini, günahsız insanların, meselâ çocukların başlarına gelen sıkıntıların-işken­celerin, önceki hayat­ları­nın bir cezası olduğuna kanıt getirmiş­lerdir. Bu görüş tartışılabilir. Ama bize ceza gibi gelen olayların, ille de bir kötülüğün, günahın cezası olması gerekmez. Allah, her ku­lu­nun mizacını bilir, her ruhun olgunlaşması için gerekli sınavları takdir eder. Belki kü­çüklükten felç olmuş, sakatlanmış insanlar, sıkıntılarla yüceltilmektedirler.

Özetle söyleyeyim ki ben reenkarnasyon konusunda kesin bir yargıya varmış değilim. Bu olayın ne varlığı, ne de yokluğu hakkında kesin bir şey söylemiyor, gerçeği Allah’ın bilgisine havale ediyorum. Çünkü reenkarnasyona kanıt olabilecek âyetler bulunduğu gibi bunun aksine kanıt olacak âyetler de vardır. Onun için kesin bir şey söylenemez. Şimdi gerek Kur’ân Ansiklopedisinde, gerek yeri geldikçe öteki kitaplarımda bu konudaki açıklamalarımın özetini sunacağım. Prof. Dr. Süleyman ATEŞ

Son yıllarda ard arda yapılan eş zamanlı çalışmalar ile sadece beden sağlığımız değil aynı zamanda ruh ve zihin sağlığımızla ilgili de yapılan terapötik desteklerden oldukça başarılı sonuçlar almamız ve manevi dinamikleri işleterek zor kapıları aralamamız biraz olsun bizleri umutlandırdı. Zorlaştırmak yerine kolaylaştırmalı, ümitvar olmalı, sabırla yolumuzu aydınlatmalı ve nefsani tuzaklara karşıda, el ve gönül birliği ile cemaat ve cemiyet şuuru içinde yılmadan usanmadan yolumuza devam etmeliyiz. Dr. Ali Akben

Kendini keşfetmek, sevmek, mutlu etmek, başkalarına bağımlı olmamak önemli hale gelmiş durumda. Ancak giderek yalnızlaşan ve kendi başlarına kalan bir insan, nefsani heva ve heveslerinin peşinde koşarak ne kadar mutlu olabilir ki? İşte bu yüzleşme sonucu zihnimizi ve ruhumuzu ihmal ettiğimiz nefsi emarenin hile ve desiselerin içinde oyalandığımız ortaya çıkıyor. Yalnızca kendine odaklanmanın, yalnızlaşmanın, hazza odaklı bir yaşamın, sınırsız beklentilerin sonuçları ne olabilir? Koskoca bir kaos olmasın… Batı toplumundan başlayarak bizim de toplumumuza sirayet etmeye başlayan moda hastalıklara bu özenilen yaşam tarzı sebep oluyor… Farkında mıyız?

Gençler, her şeyi yapabilecekleri, hayallerinin peşinden koşmaları tavsiye edilerek aşırı öz güvenli ve nefsi emarenin tuzaklarına açık hale getirilmiş durumda. Beklentiler sınırsız, ancak yaşam şartlarının bu beklentilerin gerçekleşmesine izin vermediği bir dünyada gençleri hayal kırıklıkları bekliyor. Ruhsal sapmalar, kişilik bozuklukları, dikkat eksikliği ve hiperaktivite gibi günümüz moda hastalıklarının oluşumunda nefs terbiyesinde yapılan affedilmez hataların rolü her gün biraz daha berrak şekilde su yüzüne çıkıyor.

İnsanlar için yaşam artık bir kişisel ifade biçimi halini almaya başlamış durumda. Giyinirken, yerken, gezerken, evlenirken bile farklı olmak, kendilerini ifade etmek biçimi olarak öne çıkarılıyor. İnanç sistemleri de kişiselleşiyor. Dini hassasiyetler ve kurumsallaşmış dini inanç zayıflamış durumda. Cemiyet ve derneklere katılım azalıyor. Paylaşım esas olmaktan çıkarılarak, insan kendi nefsi heva ve hevesinin adeta esiri haline getirilmeye çalışılıyor. Anne babaya ve ebeveyne saygı küçüklere sevgi ve şefkat gibi ruh halimizi güzelleştiren hasletler yerini daha yapmacık ve sığ görsel ritüellere bırakmış durumda…

Kendi öz güveni çok fazla olsa da başarıları ile gururumuzu okşasa da bizden sonra gelen kuşak dünya ile entegre olmanın da etkisi ile nefsi emaresinin tesiri altında daha fazla kalacak gibi görünüyor. Toplum kuralları, yeni nesil için anlamını yitiriyor, fedakarlık gibi değerler yerine, kendisi olmak birey için en önemli değer haline geliyor. Görüntülü ve yazılı basın aracılığıyla insanlar sık sık ‘kendin ol, başkalarının ne düşündüğünü önemseme ve yalnız kendin için yaşa’ gibi klişeleşmiş sözler ve sloganlarla adeta nefsinin esiri haline getirilmeye çalışılıyor.

Günümüz insanı mutsuz, huzursuz ve bir o kadar da yalnız ve sahipsiz. Öyle bir yalnızlık ve sahipsizlik ki bu, milyonların kalabalığında ve akan insan seli içerisinde tek başına… Kendisi ve yaşadığı çevre ile kavgalı… Varlık içinde yoksulluğun acı ve ızdırabını yudumlayarak yaşam savaşı veriyor. Ruh-beden-zihin üçgenindeki bu kavga ve kaotik durum, günümüz insanının yorgun, gergin, stresli ve hasta olmasının ana sebebi olsa gerek. Örneğin günümüz çocuklarının eski nesillere kıyasla daha fazla psikolojik problem yaşadığının farkındayız. Gençlerimiz ve çocuklarımız daha bencil, daha tembel ve daha az fedakar… Ben merkezli, hayalci ve sadece kendini düşünen, kaygılı, sıkıntılı ve kasvetli bir nesil geliyor arkamızdan…

Diğer bir ifadeyle, “hased”, kendisine takdir olunan ilâhî taksime râzı olmamaktır. Mâlumdur ki, ilk cinayet Kaabil’in Hâbil’e olan hasedi neticesinde işlenmiştir. Öyleyse başkalarının saadet ve nâiliyetlerinden, kendi saadet ve nâiliyetimiz gibi haz alıp onlarla mesrûr olup olamadığımıza dikkat ederek kendimizi ölçmeliyiz. Yoksa îmân prensiplerini, sadece dil ile “ikrar” yeterli olmayıp onların kalpte kökleşmesine çalışmak gerektir. Bu gayretin istenilen seviyeye ulaşıp ulaşmadığını, hased belâsından ne kadar kurtulabildiğimize bakarak anlayabiliriz. Kötü ahlâkın en tehlikelilerinden olan hırs ve hasedin yegâne tedâvîsi, ancak kanaatin huzurlu ruhâniyetine bürünmekle mümkündür. Çünkü kâinâtın gönle verdiği ilâhî hazîneler, ne biter, ne de tükenir. Nitekim Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-: “Kanaat, bitmez tükenmez bir hazinedir.” (Deylemî, Müsned) buyurmaktadır. Dolayısıyla zenginliğin gerçek ölçüsü, kanaattir.

Hasedin barınıp geliştiği zemin “egoistlik: bencillik”tir. Daha doğru bir tabirle hodgâmlaşmadır. Hâlbuki dinin asıl gayesi, insanı benliğinden arındırmak ve diğergâmlaştırmaktır. Bunu temin etmek için, îmânın kemâl noktasına doğru yükseltilmesi gâyesiyle emredilmiş olan ibadetlere, dikkat ve hassasiyetle yönelmek lâzımdır. Bilindiği üzere îmânın, insanoğlunda ilk meyvesi “merhamet” ve bütün varlıklara “muhabbet”le yönelmektir. İnsanoğlu, sevdiğine sevdiği ölçüde ikramda bulunmak meylini kazandığı gibi sevdiklerinin nâiliyetlerinden de haz almaya başlar. İşte bu haz ne kadar yüksekse, insanoğlundaki fıtrî temâyül, o derecede zaafa uğrar ve ortadan kalkar. Muhabbet ve merhametin varlık sebebi, îmânda kemâle doğru yükselmektir. Kâmil îmân sahipleri gitgide genişleyerek bütün mahlûkâtı şümûlüne alan bir merhamet duygusuna sahip olurlar ki, böyle bir insanda kin, hased ve kıskançlık gibi temâyüller dumûra uğrayıp yok olmaya mahkûm olur. Bu demektir ki, hased, bir müminde îmânın lâyık olan kıvama yükselememiş bulunduğunun göstergesidir.

Kişideki hased duygusu, menfaatleri üzerinde toplamak için başkalarını yaşatmamak hırsındandır. Böyle hastalıklarla dolu kendi iç dünyasından habersiz olan kimse, ruh âfetlerinin en fecîsine dûçâr olmuştur. Samimiyetsiz insan, samimi olmadığını bilseydi belki kurtulurdu. Fakat o, kendi iç âleminden şaşırtılmıştır. Ona pusu kuran gerçek düşman, kendi içindeki ham nefsidir.

İlâhî güzellikler manzûmesi hâlinde dünyaya gelen insan, nefsinde gizlenen fısk u fücûr (şer temâyüller) ve takvâ temâyülleri ile başbaşa bırakılmıştır. Yani, insanoğlunun iç dünyası hayır ve şer temayülleri arasında bir çatışma ve çarpışma meydanı hâlindedir. İç dünyamızdaki bu harp meydanında, en güç bertaraf edilecek olan menfî temâyülün en şerlisi “hased”dir. Kökü çok derinlerde olan bu menfî temâyülü söküp atmak güç olduğu gibi, o bir defa kök salıp yerleşince de insanı dâimî bir huzursuzluğa mahkûm eder. Hâlbuki dinin gâyesi, beşer hayatını, önce dünya, sonra da ukbâ itibariyle huzurla doldurmaktır. Huzurun en büyük düşmanı ise “kıskanma” ve onun neticesi olan “hased”dir.

Zu­lüm; ha­kî­kat­te mer­ha­met ve sev­gi­den na­sip­siz­li­ğin bir ese­ri­dir. Bu iki yü­ce has­let­ten mah­rûm olan­lar, her za­man zul­me mey­le­de­bi­lir­ler. Mer­ha­met, mu­hab­be­tin mey­ve­si­dir. Sev­gi te­me­li­ne otur­ma­yan bir âi­le yu­va­sın­da bi­le hu­zur, sü­kûn ve be­re­ket ol­ma­ya­ca­ğı gi­bi, mu­hab­bet­siz bir hiz­met­ten de ha­yır­lı ne­tice­ler bek­le­ne­mez. / Osman Nuri Topbaş

Yine bu yüzdendir ki, sev­gi, şefkat ve mer­ha­met mah­rû­mu, ben­li­ği­ne düş­kün idâ­re­ci­ler, em­ri al­tın­da­ki­le­rin gö­nül­le­ri­ne hük­me­de­me­dik­le­ri için zo­ra­ki bir ita­at te­min et­me­ye ça­lı­şır­lar. Bu­nun için de in­san­la­rın hayâtı­na ze­hir sa­çar­lar. Dolayısıyla başarıları asgarî seviyede kalır. Böyleleri, ergeç nefretin girdabında boğulmaya mahkûm olurlar. Dolayısıyla, merhamet ve şefkat mahrûmu menfaatperest bir insanı idâreci yapmak, insanlığa zulmetmektir.

Nitekim bir mu­al­li­me du­yu­lan mu­hab­bet, ona olan bağ­lı­lı­ğı ve öğ­ret­tik­le­ri­ne karşı alâ­ka­yı ar­tı­rır. Onun mu­hab­bet ve mer­ha­met­le yak­laş­ma­sı, tel­kin ettikle­rini ak­lî bir mec­râ­dan zi­yâ­de kal­bî bir yol­dan ak­tar­ma­sı­nı sağ­lar. Böy­le­ce tel­kin, mu­hâ­ta­bın rû­hî te­mâ­yül­le­ri­ne uy­gun bir muh­te­vâ ka­za­na­rak âza­mî de­re­ce­de şahsiyete inkılâb eder. Bu sebeple özellikle kalplere te­sir için şef­kat ve mu­hab­bet­le yak­laş­mak ge­re­kir. Yer­yü­zü­nün ger­çek fâ­tih­le­ri de, bu şekilde kalple­ri fet­hedebilenlerdir.

Dî­nin zâ­hi­rî kıs­mı akıl­la; bâ­tı­nî ve de­rû­nî kıs­mı, yani özü ise gö­nül­le te­lâk­kî edi­lir ve öğ­re­ti­lir. İn­san­la­rı ter­bi­ye, sevk ve idâ­re­de, mer­ha­met ve mu­hab­bet, da­ha be­re­ket­li bir ne­tice hâ­sıl eder. Çün­kü ka­ba kuv­vet­le hâ­kim olu­na­ma­yan ni­ce in­san, mu­hab­bet ve mer­ha­me­te râm olur. Bu ba­kım­dan, Al­lâh’ın rah­met ve mer­ha­me­ti­ni ön pla­na çı­ka­ra­rak ümit ve­ri­ci bir üs­lûp ile tel­kin­de bu­lun­mak, mâ­ne­vî buh­râna sürüklenmiş olan ce­mi­ye­ti­miz için de fev­ka­lâ­de ehem­mi­yet­li­dir. İn­san­la­rı akıl kav­ga­la­rı­na sü­rük­le­mek de­ğil, his­sen ka­zan­mak, da­ha fay­da­lı bir yol­dur. Zira bir­çok­la­rı, ak­len yan­lış bir şe­kil­de şart­lan­dı­rıl­mış ola­bi­lir­ler. Onun için “ce­del ve mü­nâ­ka­şa” ile ik­nâ edi­lip ka­za­nıl­ma­la­rı ço­ğun­luk­la im­kân dâ­hi­lin­de ol­maz. Çün­kü men­fî şart­lan­ma­lar, ak­lî de­lil­le­ri ka­bû­le mâ­nî­dir. Kalple­rin ha­kî­kat­le ül­fet ede­bil­me­si için, ev­ve­lâ mü­sâ­ma­ha ile yak­la­şı­lıp, içteki yü­ce te­mâ­yül­le­rin ye­şer­me­si­ne ça­lış­mak ve bir muhabbet havası tesis etmek, da­ha te­sir­li bir yoldur.

Hz. Âişe’nin “Yaşayan Kur’ân” olarak tavsif ettiği Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarında da geniş bir muhabbet yelpazesiyle karşılaşmak tayız. Kur’ân’da belirlenen sevgi türevlerini teyit eder şekilde Hz. Peygamber de muhtelif hadislerinde iyilik severliği, müsamahayı, yumuşak huyluluğu, mütevaziliği, kolaylaştırıcı olmayı, kusurları örtmeyi, haya ve iffet sahibi olmayı, takvayı Allah’ın sevdiği erdemler olarak nitelemiştir. Bu bağlamda insanların birbirlerini sevmelerinin önemine dikkat çeken çok sayıda sözü vardır. Bununla birlikte sevginin nihai amacının Allah’ın rizasını kazanmak olması gerektiğini özellikle vurgulamıştır. Bir hadisin de Allah için birbirini seven, bu sevgiyle buluşup bu sevgiyle ayrılanların mahşer gününde Allah’ın özel lütfuna mazhar olacaklarını müjdelemiş tir. Kendilerini “mümin” olarak niteleyen kimselerin gerçek anlamda mümin sayılmalarını birbirlerini sevme şartına bağlamıştır. Keza “iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş sayılmazsınız” sözüyle de aynı hususu vurgulamıştır. Hadislerde ayrıca gerçek mümin olabilmek için Allah’ın ve elçisinin herkesten ve her şeyden daha fazla sevilmesi gerektiği hatırlatılmıştır.

Kur’an’da “sevgi” karşılığında “muhabbet“, “hubb” kelimeleri ve bunların fiil şekilleri kullanılır:” Allah’ın sıfatlarından biri “çok seven” anlamında “vedud“dur. Bu kelimelerin geçtiği ayetlerde hem Allah’ın insanlara olan sevgisinden hem de insanların taşıdığı sevgi türlerinden söz edilmektedir. Her iki halde de sevgi veya muhabbetin belli değerler ve bu değerlere dayalı eylemler bağlamında dile getirilmiş olmaları dik kat çekicidir. Bir diğer ifadeyle Allah, sevgisine layık gördüğü insanların özelliklerini sıralar: Bu insanlar takva sahipleri, iyilik severler, maddi ve manevi temizliğe önem verenler, tevekkül edenler, sabırlı olanlar, adaleti hakim kılanlar, Hz. Peygamber’i sevip ona uyanlardır. Buna mukabil hakkı gördükleri halde gizleyenler (küffar), zulüm ve haksızlık yapanlar, günah işlemekte ısrar edenler, böbürlenip kibirlenenler, nankörler, sözlerinde durmayanlar (hainler), aşırı gidip azgınlaşanlar, şımarıklar Allah’ın sevgisinden mahrum kalanlar olarak nitelenir. Sevginin insana nispet edildiği ayetlerde Allah sevgisi, iman sevgisi, müminlerin birbirine sevgisi gibi sevgi türleri methedilirken insanın dünyaya, mala-mülke, geçici hazlara düşkünlüğü, hak etmediği halde övülmeyi ve çirkin olan şeyleri açığa vurmayı sevmesi yerilmektedir.

Muhabbet, yöneldiği varlığın sevilmeye liyâkati ölçüsünde şiddetli olur. Bu bakımdan muhabbetlerin en ulvî ve en feyizlisi, “muhabbetullah”tır, yani kulun Rabbine karşı olan sevgi ve aşkıdır. Çünkü ondan başka büyük bir aşk ile yönelmeye lâyık hiç bir varlık yoktur ve olamaz. Zîrâ muhabbetin hâlıkı, O’dur. Nitekim âyet-i kerîmede müminlerin Allâh’a olan muhabbetleri anlatılırken: “…Müminlerin Allâh’a olan muhabbetleri ise herşeyden daha ileri ve daha kuvvetlidir…” (el-Bakara, 165) buyurulmaktadır.

Hakîkaten muhabbet tahakkuk edince zahmet, rahmete inkılap eder; güçlükler kolaylığa dönüşür. Bir kimse aşkla yöneldiği bir yolda, karşılaştığı güçlükleri aşmak için muhabbet sâyesinde bir kudret, liyâkat ve dirâyet kazanır. Ferdî ve tabiî hayatta bile karşılaşılan zorluklar, yaptığı işi seven insanlar için, muhabbetinin gücü nisbetinde yok olur veya küçülür, ehemmiyetsizleşir. Nitekim ashâb-ı kirâm, İslâm dinine bağlılıkları, Allâh’a ve Peygamber Efendimize muhabbetleri sebebiyle, bu yüce dinin tebliği için Çin, Semerkand ve İstanbul gibi uzak diyarlara zorlu, çetin ve çileli seferler yapmışlar, ama bu onları yormamıştır. Zîrâ sînelerinde taşıdıkları risâlet nûrunun izleri ve îmân aşkı, bu uzun ve meşakkatli seferlerde çektikleri çileleri kendileri için âdetâ bir lezzet hâline getirmişti. Ferhat’a da dağları delmek, mecâzî, fânî aşkı sayesinde bile kolaylaşmış ve o, bu güç işin üstesinden zevkle gelmişti.

Hazreti Mevlânâ Mesnevî’de “Muhabbet, bulanık suları berraklaştırır. Gerçek muhabbet, ölü kalbleri diriltir; pâdişâhları bile kul-köle eyler!

Akıllıca yaşayan insan, zararıyla faydasını ayırt ederek yaşayan değil midir? Ailemiz içindeki fertler olarak “manevî iyiliği de paylaşırsak”, ne kaybederiz? Ailemiz içinde “manevî iyiliği de paylaşmazsak”, ne kazanırız? Kaybımız olmayacak; aksine kazancımız olacaksa, bizi bundan alıkoyan nedir?

En çok satılan kitapların, “yemek tarifi kitapları” ve kadınların da ev işleri arasında en çok sevdikleri işin “yemek yapmak” olduğu söylenilmektedir. Mesleği aşçılık olanlar, zaten yemek yapmayı ya onun kursuna giderek veya “usta-çırak eğitim sistemi” ile öğrenmişlerdir ve yemek kitabı alarak yemek yapmayı öğrenmek ihtiyacını pek duymazlar. Yemek kitaplarını satın alanlar daha çok, aile içinde yemek yaparak aile fertlerine veya misafirlerine paylaşılacak maddî gıdalar, lezzetler vermeğe çalışanlardır. Aile içinde maddî gıdalar ve lezzetler sunmak için sarf edilen zaman, enerji, gayret, dikkat ve itina, “ruhların açlığının giderilmesi ve onlara manevî lezzetlerin tattırılması” için “manevî gıdalar” sunabilmek mevzuunda da ihmal edilmemelidir. Ailelerinin fertlerini maddî gıdalarla doyurmak ve onlara damak zevkleri sunmak için gayretler, imkânlar ve kabiliyetlerle yapılanlar, onları yapanların aile fertlerine hizmetleri ve iyilikleridir. Ancak, bu iyilikler kâfi değildir. Aile fertlerinin, imkânlarını ve kapasitelerini iyi kullanmak suretiyle; ebedî saadetlerin yolunu açan çok mühim hakikatleri “manevî gıdalar” gibi hem bizzat almaya ve hem de aile fertleri arasında paylaşmaya çalışmaları gerekir.

Bazıları bu dünyada “hayatlarını yaşamak” sevdalarından bahsederler! Bu dünyada “hakikaten yaşamak”, en mühim hakikatlerle yaşamaktır. ve o yaşayışıyla ölüm sonrası ebedî hayatını “ebedî saadet”e dönüştürebilmenin sebeplerine tevessül etmeye çalışmaktır. Ancak, bu bahsedilenler gibi en mühim hakikatleri insanlara söylemek de çok hassas bir konudur ve hassasiyetine riayet edilmezse, faydadan çok zarar getirebileceği haller de vardır. Bu mühim tebliğ, muhatapta meydana getireceği tesirin ne olabileceğini dikkate almadan yapılmamalıdır. Çünkü “Her zaman def-i şer, celb-i nef’a râcihtir.” Yani her işte önce zarardan uzak kalmaya; daha sonra faydayı elde etmeye çalışılmalıdır. Tarz-ı beyan ve üslûpta hata edilip, “Ben hakikati söylüyorum.” denilerek, muhatabın enesine (benliğine) ve bazı menfi hissiyatına dokunulur ve tahrik edilirse, maksadın aksi bir netice ile muhatabın “hakka muhalefet” damarı kabartılmış olabilir. Vefat etmek üzere olan birinin yanında yüksek sesle kelime-i tevhid veya kelime-i şehadet söylenirken, o kişinin bu tavsiyeye uymaması veya reddetmesi halindeki zararı çok büyük olacağı için, ona “Sen de söyle!” denilmemesi de bu sebeptendir, Aynı sebepten, cemiyetimizin temeli olan ailelerimizin yapısını sağlamlaştırmak ve muhafaza etmek için ailelerimizde yapılacak “iyilik paylaşımları” da en mühim hakikatleri; usulüne uyarak, muhalefet hislerini tahrik etmeden ve İslâm’da tebliğ metotlarına uyarak  söylemek suretiyle yapılmalıdır.

İnsan bu dünyada ölüme çare arayıp bulmak ve uygulamak için değil; âhirette zaten kaçınması imkânsız olarak yaşayacağı ölümsüz ebedî hayatının iyi şartlarda olabilmesi için çalışmalıdır. İnsanın âhiretteki ebedî hayatının şartları da, onun bu dünyada aklıyla ve iradesiyle imtihanının neticesinde ortaya çıkacaktır. İnsanda buna iman varsa; “bir insana yapılabilecek en büyük iyiliğin, onun ebedî hayatında saadetine vesile olabilecek hakikat derslerini vermek olduğunu” anlamakta ve kabul etmekte de güçlük çekmez.

Ailelerin bozulmasının, o ailelerin meydana getirdiği cemiyetlerin de bozulması sonucunu hâsıl edeceği, çok basit bir misalle şöyle de açıklanabilir: Bir şehirdeki her evin çöpünü evinin önüne koyması yasaklanmasa, herkes evinin çöpünü evinin önüne koysa ve o çöpler de o şehrin belediyesi tarafından gerekli ve yeterli şekilde muntazaman alınmasa, tüm şehir “çöplük” haline gelir. Bu çok basit misal de, cemiyetin temel birimi olan ailelerin bozulmasının tüm cemiyetin de bozulmasına sebeb olacağını açıkça belirtir.

Sosyoloji biliminde aile, “karı, koca ve çocuklardan meydana gelen, fıtrî bağlar üzerine kurulan küçük sosyal bir topluluk” şeklinde tarif edilmektedir. Aile en mühim okuldur. İnsanın aile içi eğitiminin o daha doğmadan, annesinin karnında bulunduğu sırada başladığı söylenmektedir. Muhtelif aile tipleri vardır, fakat hepsi de “cemiyetin temel birimi olmak” gibi ortak bir vasfa sahiptir. “Aile cemiyetin temel birimi” ise, cemiyetin temel biriminin bozulmasının, cemiyetin tümünün de bozulması olacağı çok açık bir gerçektir. Prof. Dr. Mustafa Nutku

Söyleyene takılmadan, söyletene gönlümüzü açabilirsek; kimi zaman egoist ya da kibirli benliğimizin burnunu sürtmek, Kaf Dağlarında fütursuzca dolaşan ayaklarını yere bastırmak gibi sayısız hikmet ve sebepleri, kendimizi geliştirdiğimiz ölçüde ve tabiî ki Mevlâ’mızın izin verdiği nisbette fark edebiliriz. Gerçek ve kalıcı kazanç, âhiret kazancı olduğuna göre, Allah Teâlâ’nın dikkatimizi yoğunlaştırmamızı istediği pek çok hayrı da o yönde vereceğini ummalıyız. “İlâhî, ente maksûdî ve rıdâke matlûbî” (Ey Rabbim! Maksadım Sensin, isteğim de Senin rızândır.)cümlesini dille söylemenin yanında, hayatımıza yaygınlaştırdığımız sürece, gerçek huzur ve tevekkülü tatmaya yaklaşabiliriz, inşâallah… “Bir olduklarında samanlığın seyran olduğu gönüller”, sadece sıradan ve avâm gönüller değildir diye düşünüyorum. Dünyadaki vakti açısından, kendisini “bir ağaç gölgesi altında dinlenen yolcu”ya benzeten Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ümmetinin vasfıdır, maddî ve mânevî kanaat hazinesine sahip olabilmek!.. Bölüşülen bir hurmada şükür ve mutluluğu paylaşabilmek… O kıvamdaki gönlün harcıdır sadece, Vahşî -radıyallâhu anh- için bile geçmişe bir şal örterek, beyaz bir sayfa açabilmek…

Rabbimiz, kıyametten önceki son uyarıcısı olan Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- aracılığı ile temel ve umûmî mesajlarını iletmiş insanlık âlemine… Karakterimize, zaaf ve eksiklerimize yönelik bize has soruları ise, çevremizdeki insanlar; özellikle de en yakınlarımız aracılığı ile bize yönlendiriyor.

Çevremizdeki bütün gölge varlıklar, bizi yaratılış gayemize ulaştıracak vasıta ve basamaklar aslında… Bunu bilsek de bu vasıta ve basamaklar, zihnimizi, gönlümüzü gereğinden fazla meşgul ediyor, çoğu zaman… Araç olması gereken pek çok şey, gayeye dönüşüyor. Hâlbuki “hayat” denilen kişiye özel imtihanda birer soru, karşılaştığımız bütün hâdiseler… Hoşlandığımız hâdiselerde de şükür mü yoksa nankörlük ve rehâvet mi göstereceğimiz tartılıyor. Madem ki “esas hayat, âhiret hayatı”; fânî hayatın çalkantılarındaki mesajları iyi okumaya çalışmak, bir soru üzerinde gereğinden fazla zaman kaybetmemek, başka sorularla puanlarımızı artırmaya gayret etmek akıllıca olan…

Müşkülpesentlik, bir türlü memnun ve mutlu olamama, çoğu zaman bir karakter zaafı ve kişilik bozukluğu olarak kendini gösterir. Bu durumda olan kişiler, hayatı hem kendilerine, hem de sevdiklerine zorlaştırırlar. Nefis terbiyesi, gerektiğinde terapi ve tedavi ile çaresine bakılmazsa, bahsettiğimiz uzayıp giden listeler ve surat asma bahaneleri çoğu zaman bitmez maalesef… Ufkumuzu Güneş gibi aydınlatan Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in tavrı ise, bu tutuma taban tabana zıt… Engin hoşgörü, insanî hataları görmezden gelme, yüreklere inşirah veren dâimî mütebessim bir çehre ve her vaziyette güzellikleri görme çabası onun şiârı… Kendisinde, yüz çevrilen ölü köpeğin dişlerindeki güzelliği fark edecek kadar pozitif bakış açısında zirve… Bize yakışansa, yolunda ölmeye gayret olmalı, mü’min olarak…

Tamamı, Allah ve Rasûl’ünü seve seve seçen Annelerimizin bu uyarılış tarzı, bizim de kendimize çeki düzen vermemizi gerektiriyor. Beklenti listesi, her zaman dünya malı şeklinde olmayabilir elbette… Memnuniyetsizlik pek çok şekilde kendini gösterebilir. Meselâ evi, eşi ve çocukları için pek çok fedâkârlığa katlanan bir hanımın çabaları görmezden gelinerek eksik ve hatalarının büyütülüp yüzüne vurulması da hazin bir vâkıa… Akşama kadar bir çift tatlı söz ve sıcacık güler yüz umuduyla türlü yorgunluklara aldırmadan koşturan bir hanım ya da beyin çeşitli hata ve eksikleri sebebiyle sitem ve eleştirilere mâruz kaldığını düşünsenize… Ne büyük bir hayal kırıklığı olur kim bilir?! Bardağın boş tarafını görmek, meselelere dar pencerelerden bakıp bütünü keşfedememek bu olsa gerek…

Ümmetinden olmakla şeref duyduğumuz Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in âile efrâdının, Medîne’ye geldiği günden vefat ettiği âna kadar üç gün arka arkaya buğday ekmeği ile karnını doyurmadığını, iki ayda üç hilâli görünceye dek evlerinde hiç ateş yanmadığı günler olduğunu ve daha nice sıkıntılar içinde hayat sürdüklerini bilenlerin, maddî beklentilerini tekrar gözden geçirmesi gerekir şüphesiz… Kâ’bına varılmayacak bu mütevâzî hayat hikâyelerini, pek çok hadîs-i şerîf ve siyer kitabı vesîlesiyle iç geçirerek okuyup, açlığın şiddetinden karnına taş bağlayan Peygamber (sallâllâhu aleyhi ve sellem) ve ashâb-ı kirâmı yâd ederek gözleri dolanlar, dünyanın fânîliği ve yalan oluşu ile ilgili ilâhîleri vecdle dinleyenler, pratik hayattaki sonu gelmez dünyevî isteklerindeki çelişkiyi nasıl îzah edebilirler acaba? Âdeta sonu gelmeyip sürekli uzayan istek listeleriyle, eşlerini bunaltan ve bir türlü memnun da olmayan kişiler, yıldız sahabîlerle aralarındaki uçurumu fark etmiyorlar mı? Böylesine mütevâzî hayatlarına rağmen, günümüze kıyasla çok mâsum bazı dünyevî isteklerde bulunduklarında, şu âyetle ikaz ediliyor Ümmetin Anneleri: “Ey Peygamber! Eşlerine şöyle söyle: «Eğer dünya dirliğini ve süsünü (refahını) istiyorsanız; gelin, size boşanma bedellerinizi vereyim de sizi güzellikle salıvereyim. Yok, eğer Allâh’ı, Rasûl’ünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, muhakkak ki Allah, içinizden ihsan sahibi olan kadınlara büyük mükâfat hazırlamıştır.” (el-Ahzâb, 28-29)
Meselâ dar bir geçimle imtihan edilen bir âile reisi düşünelim. “İyi günde, kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta…” diye başlayan klasik söz cümlelerine cân u gönülden ve belki de üzerinde fazla düşünmeden “evet” diyerek başlanan bir âile yuvasında, böyle bir maddî sıkıntı oluştuğunda, müslüman âilenin farkının ortaya çıkması gerekmez mi?

Romantizmin, hoşgörü ve nezâketin en üst seviyede yaşandığı hikâyelerle büyüyen gençler, gerçek hayatla karşılaştıklarında ciddî bocalamalarla yüz yüze gelebilmektedir. Hele kişide şımarıklık ve maymun iştahlılık da varsa, kimi zaman yuva kurmadan önce “Bir deneyelim bakalım, yürümezse boşanırız!” fikrine sahip olarak, baştan sakat bir tutumla yola çıkanlar giderek çoğalmakta, maalesef… Evlilik gibi ciddî bir müesseseye, büyüklerimizin tabiriyle “geçinmeye gönlü olmayan”, “burnu Kaf Dağı’nda” fertler olarak adım atılınca, “ben”likten “biz” olmaya değil geçmek; geçmeye niyette bile sıkıntılar yaşanmaktadır. Ayette geçen “hoşlanmak” kavramının üzerinde bir müslüman olarak kafa yormak gerek önce… “Hoşlanmadığımız durumlar, gerçek problemler mi; yoksa bizim problemli bakış açımızdan kaynaklanan görme bozuklukları mı?” sorusuna cevap bulmalıyız. Yanlış numaralı ya da puslu gözlükle net görüş elde edilemeyeceği gibi, problemli bakış tarzıyla da sağlıklı tesbit yapılamaz. Kriterlerimiz, evlilik kurumuna yüklediğimiz misyon, bu hususta çok önemli mihenk taşları… Hayat çizgimizde “pergelin sabit ayağı, Kur’ân ve Sünnet çizgisine oturtulmadıkça”, hevâ ve nefsten yana zikzaklar çizmemiz kaçınılmaz olacaktır.

İki farklı fert ve karşı cinsin, bir âile olmasının tamamen sancısız olmasını beklemek, toz pembe tablolar hayal etmek; insaf ve gerçek dışıdır. Kimi çizgi film veya filmlerde sergilenen, neredeyse kusursuz sevda ve birliktelikler, gençlerde maalesef o türden beklentilere yol açabilmektedir. Dîdar Meltem Erdem
Bir kimse karısına kin beslemesin, onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.
Âile huzurunu baltalayan, saâdete gölge düşüren temel sebeplerden biri de memnuniyetsizliktir. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde bu mesele net bir şekilde ele alınmıştır. Rabbimiz, Nisâ Sûresi 19. âyette şöyle buyurmuştur: “…Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur.”

Mükemmel insanın vasıfları; güler yüzlü, tatlı dilli, doğru sözlüdür. Kızmaz, kızsa da zararlı iş yapmaz. Büyüklenmez, son derece mütevazı, alçak gönüllüdür. Kendisine başvuran herkesi dinler ve imkan buldukça yardım eder. Vakarlı, kibar, ağır başlı, haysiyetlidir. Ailesini ve vatanını sever. Ana babasına, hocasına, âmirine karşı saygılıdır. Kumar oynamaz, uyuşturucu kullanmaz, sarhoş olmaz, yalan söylemez, hırsızlık, gasp yapmaz, kimsenin hakkına tecavüz etmez. Hiç kimsenin canına, malına, ırzına dokunmaz. Hasetçi değildir. Başkasının zararına sevinmez. Onlara karşı kin beslemez. Üç günden fazla dargın durmaz, küsmez. Yumuşaktır, fakat pasif değildir. Cömerttir, cimri değildir. Dedikodu etmez, suizanda bulunmaz. Sözünde durur kimseyle alay etmez, onlara zulmetmez. Hainlik etmez. Sahtekâr değildir. Fitne çıkarmaz, özür dileyeni affeder. Vaktini boş geçirmez. Lüzumsuz şeylerle uğraşmaz. Ancak faydalı şeylerle meşgul olur. Müslüman, bu emir ve yasaklara uyduğu ölçüde mükemmel insandır. Tam uyabilirse mükemmelliği de tam olur. Allahü teâlânın evliya kulları böyledir. İslam dini kadar, açık ve mantıki hiçbir din yoktur. Bu dinin esasını anlayan, seven ve uygulayan bir kimse, dünya ve ahirette mutlu olur. Eğer bütün insanlar, İslam ahlakı üzere yaşasalar, dünyada ne kötülük, ne hile, ne savaş, ne şiddet ve ne de zulüm kalırdı. Bunun için, mükemmel bir insan olmaya gayret etmek lazımdır.

Kurallara uyabilmek için beden ve ruh sağlığı çok önemlidir. Rahat, huzur buna bağlıdır. Bunun önemi gün geçtikçe daha iyi anlaşılmaktadır. Halbuki bu 1400 küsur yıldır İslam ahlakının temeli olup, emir ve tavsiyelerin başında yer almaktadır. Bir hadis-i şerifte İslami bilgilerin beden ve ahlak bilgisi olarak ikiye ayrıldığı, bu ilimler içinde bedeni koruyan sağlık bilgisi ile ruhu koruyan din ahlak bilgisinin önemi bildirilmektedir. Demek ki her şeyden önce, ruhun ve bedenin zindeliğine çalışmak İslamiyet’in emridir. Hatta İslamiyet, beden bilgisini, din bilgisinden önce öğrenmeyi emrediyor. Çünkü, bütün iyilikler, bedenin sağlam olması ile yapılabilir. İslamiyet’te ruh temizliği esastır. Yalancı, hilekâr, insanları aldatan, haksızlık eden, insanlara yardım etmeyen, büyüklenen, yalnız kendi çıkarını düşünen bir kimse, ne kadar ibadet ederse etsin, hakiki bir Müslüman sayılmaz.

İşte İslam ahlakına uygun yaşayan insan, inanmasa bile Allah’ın yarattığı nimetlerden fayda görür. Branşında uzman olan bilim adamı, incelediği zaman İslamiyet’in o hususta bildirdiği kuralın faydalarını bulur. Yabancı bir bilim adamı diyor ki: “Namazdaki hareketler beden için çok faydalı jimnastik hareketleridir. Gün gelecek, [Bağnaz olmayan] doktorlar bunu reçetelerine yazacaklardır.” Oruç, zekat, sadaka [yardımlaşma], sünnet olmak, temizlik, az yiyip az içmek, az uyumak, istişare, kanaat, tevekkül, sabır, kul hakkı, adalet için yazılıp çizilenleri çok kişi biliyor. Bunların tam ve en iyi şekli İslam ahlakında vardır. Bir ateist bile bunları uygulasa dünyada faydasını görür. Müslüman olarak uygularsa, o zaman kalbinde sevgiden hasıl olan Allah korkusu da olacağı için, hiç kimse olmasa bile, hiç kimse anlamasa bile, hiç kimse yakalayamasa bile, bu kurallar dışına çıkmaz, başkasına zarar vermez. Veriyorsa, sevgisinde, kusur var demektir. Bunun suçu da kurallarda değil, kendisindedir.

Bu sözlerin hiçbir ilmi değeri yoktur. Kuralsız yaşamak insanlara mahsus değildir. Emir ve yasaksız toplum hayal edilemediği gibi, beraber yaşayan iki kişiye bile kurallar gerekir. Birisi uyurken ötekinin gürültülü şekilde çalışması uygun olur mu? Kuralsız toplum olmaz. Kuralsız oyun bile olmaz. Yolda yürümekte bile kural gerekir. Trafikteki kurallar olmasa ne olur? Elbette kargaşa olur. İnsanların, sağlam ve rahat, neşeli yaşamaları ve ahirette sonsuz mutluluğa kavuşmaları için Allahü teâlâ, insanlara gerekli bütün nimetleri yarattı. Bunlardan nasıl yararlanacağımızı, nasıl kullanacağımızı, Peygamberleri aracılığı ile gönderdiği kitaplarında bildirdi. Bu bilgilere Din denir. İslamiyet’in koyduğu kurallar, sadece ahirette değil, dünyada da rahat içinde yaşamaya sebep olur. Bir ateist bile, İslam ahlakına uygun yaşarsa, dünyada rahat ve huzur içinde olur. Mesela, bir eczanede yüzlerce ilaç vardır. Her ilacın kutusunda tarifesi vardır. İlacı, tarifeye uygun kullanan, yararını, tarifeye uymayan zararını görür. Yeni bir makine, cihaz imal edilince, içine prospektüsü [tarifesi] konur. O cihazı yapan, aletin sağlıklı çalışabilmesi için nelere dikkat edilmesi gerektiğini bilir. İnsanları yoktan yaratan da, onun sağlıklı çalışabilmesi için ne yapması gerektiğini elbette bilir. Kur’an-ı kerimde, (Yaratan hiç bilmez mi?) buyuruluyor. (Mülk 14)

Ateist genç diyor ki: Din insanları uyuşturur, tembel yapar, sağlıklı düşünemez, çalışmayı, ilerlemeyi engeller, binlerce yasak ve emirlerle insanı köle haline getirir. Kısaca yaşamı zindan eder. Hiçbir kayda ve şarta yani bir kurala bağlanmayan ise, huzur içinde yaşar.

Allahü teâlâ, İslam dinini, insanların dünyada rahat ve huzur içinde, kardeşçe yaşamaları ve ahirette sonsuz azaplardan kurtulmaları için göndermiştir. Kâfirler, yani Müslüman olmayanlar, bu saadet yolundan mahrum kalmış zavallı kimselerdir. Bunlara, acımalı ve incitmemelidir! Bunları gıybet etmek bile haramdır. Bunlar, şeytanın veya Müslümanlıktan haberi olmayanların aldattıkları zavallı kimselerdir. Bunların çoğu, Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için, yanlış yola saptırılmış insanlardır. Biz bunlara sabır ile, tatlı dille, akıl ve mantık ile doğru yolu göstermeliyiz! İslam dini, ırk, milliyet, siyasi inanç, dil ve tahsil seviyesi ayırmaksızın, her insanın şeref ve itibarına hürmet eder. Herkes aynı haklara, aynı itibara sahiptir. Ferdin, muayyen bir topluluğun, hatta yalnız Müslümanların değil, bütün insanlığın, hür ve medeni bir hayat seviyesine ulaşmasını emreder. Bu sebeplerden dolayı da, yabancılar arasında Müslümanlık yayılmaktadır. Allahü teâlâ, Kur’an-ı kerimde bütün insanları doğru yolda bulunmaya davet ediyor. Doğru yola kavuşan insanın, geçmişteki bütün günahlarını affedeceğini vaad buyuruyor.

Hangi dinden olursa olsun bütün insanlara, dinimizin emrettiği şekilde, daima tatlı dil ve anlayışla hitap etmelidir. Müslüman olmayanın yüzüne karşı, kâfir, dinsiz diyerek, onun kalbini incitmenin günah olduğu, böyle söyleyenin cezalandırılması gerektiği, fıkıh kitaplarında yazılıdır. Maksat, herkese İslam dininin yüceliğini anlatmaktır. Bu cihad da, ancak tatlı dille, sabır, ilim ve imanla olur. Bir kimseyi bir şeye inandırmak isteyenin önce kendisinin ona inanması şarttır. Mümin ise, hiçbir zaman sabrını kaybetmez ve inandığını anlatmakta zorluk çekmez. İslam dini kadar, açık ve mantıki hiçbir din yoktur. Bu dinin esasını anlayan, herkese bu dinin biricik hak din olduğunu kolaylıkla ispat edebilir. Kâfir olmak, yani Müslüman olmamak, her zaman ve her yerde kötüdür. Çünkü küfür, insanı dünyada ve ahirette felakete götüren zararlı bir inanış ve bozuk bir yaşayıştır. Bununla beraber, başka dinden olan kimselerin hepsini, kötü huylu bir insan kabul etmemelidir. İçlerinde iyiliğe elverişli kimseler bulunabilir.

Unutmamak gerekir ki, her insanın kalbinden Allahü teâlâya giden bir yol vardır. Bütün mesele, bu yoldan İslam nurunun insanlara ulaştırılmasıdır. O nuru kalbinde hisseden bir insan, hangi kısımdan olursa olsun, yaptığı kötülüklere pişman olur ve doğru yolu bulur. Eğer bütün insanlar, İslam dinini kabul etseler, dünyada kötülük, hile, savaş, anarşi ve zulüm kalmazdı. Bunun için, tam ve mükemmel bir Müslüman olmaya gayret etmek ve Müslümanlığın esasını ve inceliklerini izah ederek, ve kendimiz de yaşayarak bütün dünyaya yaymak, herkesin boynuna düşen bir borçtur. Bunu yapmak cihad olur.

Herkes çevresinde ve işyerinde çeşitli karakterde insanlarla karşılıyor. Bir Müslüman olarak onlara karşı hareketlerimizi bilmemiz gerekir. İmam-ı Gazali hazretleri insanları dört kısma ayırmaktadır:
1- Yiyip içmek ve zevk etmekten başka bir şey bilmeyenler.
2- Şiddet, zulüm ile hareket edenler.
3- Hile ile etrafındakileri aldatanlar.
4- Güzel ahlak sahibi olan, gerçek Müslümanlar.

https://youtube.com/watch?v=Y1uQm13vJAI

Huzursuzluğun sebeplerinden biri de yaşça, bilgice büyük olanların çevrelerine karşı olumsuz, yersiz, bazen kaba, sert tutum ve davranışlarıdır. Bu durum kimi zaman, baskıya dönüşebilmektedir. Unutulan şey şudur: öğrenilen-öğretilen bilginin davranışa dönüşmesi zaman isteyen bir hadisedir. Daha doğrusu bu bir süreçtir ve sürecin ne zaman tamamlanacağı, kişilerin elinde değildir. İstendik davranışlar öyle kolay gerçekleşmez. Gün, hafta, ay değil, bazen yıl/lar alabilir. O bakımdan ebeveynler, öğreticiler birçok şeyin zamanla olacağını dikkate almalı, çocukların, öğrencilerin bir sürece ihtiyaç duyduklarını görmelidirler.

Günümüzü, geçmişten farklı kılan unsurlardan biri de herkesin rahatlıkla kabul edebileceği üzere, internettir. İnsanın ürettiği iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış her şeyin kolayca erişilebildiği bir vasat olan internet ortamındaki malumat yığını, yeterli bilgi ve donanıma sahip olmayan kişilerin zihinlerini darmadağın etmektedir. Şurası bir gerçektir ki sadece sistematik bilgi, insana fayda sağlar, kimlik ve kişilik kazandırır. Belli bir düzen içinde edinilmeyen bilgi, insanı aptallaştırır, uzun vadede fayda yerine zarar verir. Özellikle dinî bilgi söz konusu olunca bu, daha büyük ehemmiyet arz eder.

Halkın dinle ilişkilerinin zayıflamasındaki en önemli etkenlerden biri de medyada yapılan tartışmalardır. Burada kullanılan dil ve üslup, dinin huzur veren bir kurum olma özelliğini yok etmektedir. Programlarda yer alan kişiler, -yazarlar, akademisyenler, araştırmacılar- duruş, bakış ve yöntem olarak dinin öğrenilmesi ve anlaşılmasından çok dinin anlaşılmaz, karmaşık, tartışmalı bir alan olduğu algısına sebep olmaktadırlar. Ekranın dayanılmaz cazibesi, bu tür programlara katılanlar açısından televizyon aracılığıyla tebliğ ve irşad yapmanın zorluğunu görmelerini perdelemektedir. Televizyon, varlığı gereği ilgi çekmeyi amaçlayan bir araçtır. Reyting denen şey de onun olmazsa olmazıdır. Televizyon kanalları, program yapımcıları, katılımcılar bir şeyler kazanırken, tartışma konusu yapılan din maalesef kaybetmektedir. Bu tür programları izleyenlerde kalan izlenim ve etki: boşluk, karmaşa ve zihin bulanıklığıdır.

Müsamaha bizim tarih, kültür ve geleneğimizin en başat unsurlarından biridir. Günümüzde bu özellik, çeşitli sebeplerden dolayı yok oldu. Bunu tekrar ihya ve inşa etmek gerekmektedir. Tarihte müslüman olmayan unsurları içinde barındıran, onları taşıyan, onlardan yararlanacak bir kültür var eden İslam âlemi, şimdi birbirini taşıyamaz hale geldi. Müslüman kardeşini taşıyamayan, ona katlanamayan biri, diğer insanlara, müslüman olmayanlara nasıl bir tutum ve davranış içinde olacaktır? Böyle bir imkân ve ihtimal var mıdır? Bu nahoş, gayri insanî ve gayri İslamî harekete tanık olan insan, dinden yorulmasın, dinden bezmesin de ne yapsın?

İslam’ın nasları ile bu nasların yorumları birbirinden iyice tefrik edilemezse, din yorucu ve bezdirici bir kuruma dönüşebilir. Bunun sorumluluğunun kime ait olduğu gayet açıktır. Dinimiz İslam’ın kimsenin korumasına ihtiyacı yoktur. Dinin koruyucusu, o dinin vâzıı, koyucusudur. Bunu elbette kullarından bazıları ile yapmıştır, yapmaktadır ve yapacaktır. Şunu unutmamak lazım: Böyle bir nimetle müşerref olan insanın ancak kulluğunu, şükrünü artırması beklenir. Bugün birçok din anlatıcısı, dini anlatmayı bir ayrıcalık, bir üstünlük aracı olarak görmektedir. Sözel olarak böyle bir şeyi söyleyene rastlanmaz elbette. Ama davranışsal olarak karşımıza çıkan manzara budur maalesef. Bu yorum merkezli din anlatımının ve söyleminin vardığı yer, ötekileştiriciliktir. Anlatıcının, söyleyicinin yorumu tasvip edilmediğinde takınılan tavır, muhatabın dışlanmasıdır. Çünkü doğru tektir, bu da anlatıcının, söyleyicinin doğrusudur. Bu bakış açısı, terminatör bakış açısıdır. İslam düşünce tarihi, zenginliğini ve özgünlüğünü, farklı bakış açılarını, değişik yorumları içinde barındırmasından almaktadır. Geçmişteki zenginlik bugüne taşınamadığı için bu sorunlar yumağı içinde oyalanıp durmaktayız millet olarak. Bu tektipleştirici tutum, dinle ilişkili insanları dinden, imandan soğutmakta, neticede bu yazının yazılmasına sebep olan yorgunluk ve bezginliğe yol açmaktadır.

O vakitler bu görüş ve anlayışlar belli bir seviyedeki kişiler arasında konuşulur, tartışılırdı. Halkın büyük bir kesimi, bunlardan haberdar olmazdı. Bu meseleler kendilerini ilgilendirmezdi çünkü. Şimdi tarihte ve günümüzde ele alınan kimi konular her yerde, her ortamda konuşulur oldu. Vatandaşın düzeyi bunları kaldıramadığı için psiko-sosyal sorunlara, rahatsızlıklara yol açtı, açıyor. Son birkaç yıldır din yorgunluğu, din bezginliği denen halin mahiyeti budur. Tabii olarak din/İslam, asla ve asla insanları, müntesiplerini yormaz, bezdirmez. Çünkü böyle bir durum, dinin varlık sebebine aykırıdır. Allah’ın gönderdiği din, huzur, itmi’nan ve sükûnet kaynağıdır. Eğer İslam’ın mümessilleri temsilde, tebliğde yetersiz, eksik, donanımsız, birikimsiz ise Müslümanı da, Müslüman olmayanı da yorar, bezdirir.

Buradan hemen dini öğreten kişilere geçebiliriz. Modern zamanların din öğreticileri, duruş, konum, dil, üslup ve içerik olarak sorun/lu/durlar. Birçoğu kendini dinin vâzıı, dinin koyucusu olarak görmektedir. Dinin, İslam’ın vâzıı, Allah’tır (c.c.). Bir de bu dinin tebliğcisi, anlatıcısı, uygulayıcısı vardır, Efendimiz Muhammed (s.a.v.). Peygamberimizin ahirete irtihalinden bugüne kadar her yerde, her zaman birbirinden farklı, hatta birbirine zıt birçok görüş ve anlayış ortaya çıkmıştır.

Öncelikle şunun altını kalınca çizmek lazım: Türkiye toplumu, bütünüyle bir değişim geçirmektedir: Kentlisi köylüsü, erkeği kadını, genci yaşlısı, okumuşu okumamışı geçmişte görülmeyen bir toplumsal değişim, dönüşüm, başkalaşım içindedir. Ülkemiz, son yıllarda artık köylü toplum olmaktan şehirli olmaya doğru evrilmiş bulunmaktadır. Ekonomik açıdan yeterli olan köylerde bile göç tahmin edilemeyen oranlara yükselmiştir. Artık millet toprakla, hayvanla uğraşmak istememekte; en ağır, en olumsuz şartlarda bile şehirde çalışmayı, dolayısıyla şehirde yaşamayı tercih etmektedir. Bunun sosyal, kültürel, psikolojik maliyetini görecek anlayış ve birikimden yoksun olan köylü milleti, yeni hayat alanlarında ferdî ve ailevî olarak tökezlemekte, değerler çatışması yaşamaktadır. Şehir hayatı, bir bütün olarak karmaşık bir hayattır. Karmaşanın içinde doğruyu eğriden, güzeli çirkinden, beyazı karadan ayırmak, zorun zorudur. İşte böyle bir tablo içinde yaşayan insanlar, hayatta en sağlam tutamakları olan dine, İslam’a sarılmaktadır doğal ve zorunlu olarak. Köylerinde edindikleri din eğitimi ile yeni çevrelerinde aldıkları eğitim onları dini anlama ve yaşama konusunda ikileme itmektedir. Hangisinin doğru olduğu meselesi, zihinsel ve davranışsal problemlere yol açmaktadır. Sorunların üstesinden gelemeyen bireyler, aşamadıkları sorunların altında ezilmektedir. Faturayı kendilerine, dini kendilerinden öğrendikleri kişilere değil, bir biçimde dinin kendisine çıkarmaktadırlar.

https://youtube.com/watch?v=xRZXAR99V7A
Müslüman/İslamcı câmianın yirmi otuz yıl öncesine kıyasla daha kültürlü, daha eğitimli, daha donanımlı olmasına rağmen çok endişeli, çok tedirgin, çok huzursuz olmasını nasıl anlamalı, nasıl yorumlamalıyız? Ne oldu da böyle oldu? Neden bu hale gelindi? Bu bağlamda sorular çoğaltılabilir. Ortada bir sorun var. Ertelenmesi, ötelenmesi imkânsız bir sorun. İslamî bir çevrenin içinde veya yakınında bulunmuş, yaşamış gençlere, insanlara ne oluyor?
Meseleye bu şuurla nazar ettiğimizde, ruhumuzda bazı hakikatlere işaretler bulabiliriz: Ruh, beden ülkesinin yegane sultanıdır; birdir, şeriki yoktur. Ruh, bedenin hiçbir cüz’üne, hiçbir organına benzemez. Ruhun zatı, bedenin zatına benzemediği gibi, sıfatları da bedenin sıfatlarına benzemez. Ruhun bir meseleyi tefekkür etmesiyle, midenin bir lokmayı yoğurması arasında benzerlik düşünülemez. Ruh doğmaz, doğurmaz, bedende mekan tutmaz. Bunlar hep bedenin, maddenin özellikleridir. Ruhu mahiyetiyle kavramak mümkün değildir. Onun zatı hakkında ne düşünülse, ona şirk koşulmuş olur. Bir bedende iki ruh bulunsa, beden fesada gider. Bedenin eliyle ne alınırsa alınsın, şükür daima ruha yapılmalıdır. Ruhun bedendeki icraatı, güneş’in gezegenlerini döndürmesi gibi, mübaşeretsizdir; yani bu iş, dokunmaksızın, temassız yapılır. Bir hücreyi idare etmekle, bütün hücreleri idare etmek arasında, ruh için bir fark düşünülemez; birincisi ona daha hafif, ikincisi daha zor değildir…
Mana sesten önce de vardı, sesle birlikte göründü, sesten sonra da varlığını devam ettirmede. Ruh Allah’ın kanunu, beden o’nun mahluku. Bu bedeni, o kanunla tanzim ve idare ediyor.Allah’ın mahlukata benzemekten münezzeh olduğundan gaflet etmemek şartıyla, insan kendi ruhunda, birçok rabbani hakikatlere işaretler bulabilir. Bu işaretleri hakikate tatbik ederken, çok dikkatli olmak gerek. İşaretle asıl arasında bir benzerlik kurma gafletine düşülmemeli. Haritadaki bir nokta, bir şehre işaret eder, ama o nokta ile şehir arasında bir benzerlik kurmak cehalettir. Bir yazı, katibini gösterir, onun sanatına delil olur; lakin, katibi yazıya benzetmek, yahut yazının özelliklerinde yazarın sıfatlarını aramak manasızlıktır.

Ruh ile beden arasındaki ilgi, bir bakıma, sesle mana arasındaki ilgiye benzer. Ses mananın bedeni, mana sesin ruhudur. Bu ruh o bedenin ne sağındadır, ne solunda, ne içindedir, ne dışında… Mana, hayatiyetini devam ettirmek için sese muhtaç değildir. O, hafızada sessizce durur, dimağda gürültüsüz meydana gelir, kalpte kelimesiz bulunur. Ancak, görünmek ve bilinmek istedi mi, işte o zaman, sese görev düşer.Ses, muhatabın kulağına varınca ömrünü tamamlar. Mana ise ondan sonra da varlığını sürdürür.

Ters yöne giden bir arkadaşımıza, “dur! Geri dön!” Diye sesleniriz. Bu seslenişte muhatabımız, ne onun kulak zarı, ne de ayaklarıdır. Kulak sadece bir ahizedir, ayaklar ise doğru yahut yanlış yoldan anlamazlar. Bedenin ruh namına hareket etmesi, gayb aleminin şu şehadet alemine hakimiyetini temsil etmede. Ayaklar diledikleri yöne gitmedikleri gibi, şu dünya da kendi keyfince dönmüyor. Göz, kendi arzusuyla bakmadığı gibi, güneş de ışığını kendi iradesiyle vermiyor. Beden şu alemdeki birçok hadisenin tesirinde kalır. Ama ruhun bedene tesiri bunların hepsinin üstünde. Aşırı soğuk da sinir sistemi üzerinde olumsuz tesir yapar; ama bu tesir hiçbir zaman bir ihanetin, bir zulmün, bir vefasızlığın tesiriyle kıyaslanamaz. Bazı gıdalar da tansiyonu yükseltici tesire sahip; lakin bu yükseltme, üzüntünün, heyecanın tesirleri yanında küçük kalır…

Ruhun önünde nice düşündürücü levhalar, nice ibret sahneleri ve hayret tabloları mevcut. Kainatı temaşa, bedeni tefekkür, kainatla beden arasındaki mükemmel münasebete nazar, beden ile ruh arasındaki akıl almaz ilgiye hayret ve bu sonuncusunu vesile ederek gayb alemi ile şu görünen alem arasındaki ulvi rabıtalara iman. Bir de ruhun kendi mahiyetini bilmedeki aczi var ki, bu acz, nice hakikatlere pencereler açıyor… Her biri diğerinden güzel olan bu mevzulardan sadece bir ikisine kısaca işaret edelim: Ruhla beden arasındaki ilgi, gerçekten, çok mükemmel. Beden hizmetçi, ruh ise efendi. Hizmetçi efendiye tabi. Gözden akan yaş, üzüntüden haber veriyor. Üzülen ne göz, ne de onun takılı olduğu beden makinesi. Zira bedenin kederle bir alakası yok. Ruhtaki teessür, gözden yaş olarak dökülmede.

İşte bu insan meyvesinin şu görünen beden hanesinin ötesinde, şu alemi memnun yahut mahzun eden bir efendi mevcut. Elini dilediği meyveye uzatabiliyor. Gözlerini arzu ettiği istikamete dikiyor. Ayaklarını keyfince hareket ettirebiliyor. İşte bütün bir kainat ve top yekun insan bedeni o efendi için yapılıp çatılmış. Renkler alemi onun gözü önünde hazır. Tatlar alemi onun diline arz edilmekte. İlim ve hikmet alemi onun aklına bakıyor. Bu beden ve şu kainat, o ruhun önünde iki sahife gibi. Dilerse bedeni okur, isterse kainatı… Beden ve kainat, bir başka cihetle de o ruhun önünde iki sofra. Her ikisinden de istifade ediyor. Her ikisini de seviyor; her ikisi için de halik’ına şükrediyor.

Ruh: “can. Canlılık. Nefes. Cebrail(a.s.)…”,“bir kanun-u zivücud-u harici.”(sözler), “emir aleminden olup, beden ülkesini idare etmesi için kendisine müstakil bir varlık verilen bir kanun. Beden olmayınca da varlığını devam ettirebilen latif bir cisim.” Kaba, sert bir ağacın, narin ve nazik bir meyve vermesi gibi, bu haşmetli ve cansız alemden kendisine pek de benzemeyen bir varlık süzülmüş: insan… Güneş yakarken o yanmış, rüzgar eserken o nefes almış, ırmaklar akarken o kanmış, toprak mahsul verirken o tüketmiş.. Ağacı cansız iken o canlı olmuş, alem görüp işitmezken o görücü ve işitici kılınmış… Artık bu üstün meyve, kainat ağacının gözü kulağı kesilmiş. Bu şerefli rütbe ile birlikte büyük de bir mesuliyet yüklenmiş. O, neye hizmet etmişse, kainat da manen o işin peşine düşmüş; o neye kulak vermişse alem onu dinlemiş ve o neye bakmışsa bütün hizmetçiler de onu seyre koyulmuşlar.
“irade” gerçeği ise, başlı başına bir harikadır. Seçmek, karar vermek, ayırmak, istemek, reddetmek, bilgisiz bir et yığınının yapacağı işler değildir. En mükemmel uzuv olan beynin, irade sahibi olduğunu iddia eden adam gülünç olur. O, irade etmez, sadece ruhun istediğini yapar. Milyarlarca hücreden yaratılan beyin, akılları hayrette bırakacak kadar harikulade bir bilgisayardır. Fakat her bilgisayar gibi, onu birinin programlaması gerekir. Beyin, ruhun ürettiği paket programları uygulamak, bedenin diğer parçalarına iletmek için kurulmuş bir santrale benzer. Yeni yollar, başka imkanlar, farklı işler peşinde koşacak iradeye sahip değildir. Ona, “ben bir bilgisayarım” dedirtebiliriz. Fakat bu deyiş, teybin ses vermesi gibidir. Hiçbir bilgisayar kendini aşamadığı gibi, beyin de kendini aşamaz, ancak belli bir program dahilinde faaliyet yapar. Beyin denilen o harika cihaz, ruhu inkara değil, yaratanı kabule götürür. Basit bir hesap makinesinin bile ustasız olamayacağını bilirken, beynin sonsuz ilim ve irade sahibi bir ustası olduğunu nasıl inkar edebiliriz?
Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: “Ruhun ne olduğunu ancak rabbim bilir, size ise pek az bilgi verilmiştir.” İsrâ Suresi – 85
https://youtube.com/watch?v=Y1uQm13vJAI
İnsan, ilim sahibidir. Hem kendini, hem de diğer varlıkları bilir. Üstelik bildiğini de bilir. Bilgisi bilinçlidir. Bilgisayar disketinden farklıdır. Bir diskete de birçok bilgileri kaydetmek mümkündür, ama o disket kendisinde bulunan bilgilerin farkında değildir. Öğrenmek için herhangi bir arzusu da yoktur. İlmi istemek ve öğrenmeye çalışmak ise, maddenin özelliklerinden değildir. İlimden mahrum atomlar, ne kadar mükemmel bir şekilde bir araya gelmiş olurlarsa olsunlar, ilim sıfatını kazanamazlar. Beyin de bu ilimsiz ve şuursuz atomlardan meydana gelmiştir. Bilgileri aktarır ve kaydeder, ama bu işi şuursuzca yapar. Bilgisayar disketinden farkı yoktur. O, ruh adlı varlığın emirlerini yerine getiren bir alettir sadece.
Bedenin sultanı olan ruh, nurani, şuurlu, diri ve harici vücut sahibi bir varlıktır. Sonradan yaratılmıştır, ama ebedidir. Birdir, bölünmez, parçalara ayrılmaz. Tesirleriyle bedenin her yerinde bulunur, fakat mekanı yoktur. Bedenin içinde olmadığı gibi, dışında da değildir. Ona ne uzaktır, ne de yakın. Bütün işleri aynı anda idare eder, bir iş diğerine mani olmaz. O, tabiattaki kanunlara benzer. Eğer kanun şuurlu olsaydı ve harici vücut giyseydi ruh özelliği kazanırdı. Ruh, kendisinin ve diğer varlıkların farkındadır. Ruh, sahip olduğu maddi ve manevi cihazlarıyla işler yapar. Şuuruyla fark eder, aklıyla anlar, vicdanıyla tartar, karar verir, hayaliyle planlar yapar, hafızasıyla bilgi depolar, kalbiyle sever. Onun sayılamayacak kadar çok kabiliyeti vardır. Bunların bir kısmı da maddi uzuvlarla ortaya çıkar. Ruh, eliyle tutar, gözüyle görür, kulağıyla işitir, ayağıyla yürür… Bedende bulunduğu sürece bedene muhtaçtır. Faaliyetleri bedenle sınırlıdır. Ölüm, onun beden zindanından kurtulup, hürriyetine kavuşmasıdır. O zaman bedene ihtiyacı kalmaz. Gözsüz görür, kulaksız işitir, beyinsiz düşünür. Mahşere kadar bedensiz bekler. Ahirette yeniden ve yeni bir bedene kavuşur.

Vahiy ebedî ve ezelî olandan gelir. Bir “sonsuzluk bildirimi”dir. Akıl ise sonsuzluktan bahsedemez. Çünkü onu kavrayamaz. Bu nedenle ona bir isim bile verememiştir ve ona “sonsuz” yâni “sonu olmayan” demiştir. Fakat o sonu olmayanın ne olduğunu idrâk edemediğinden dolayı ona bir isim bile verememektedir. Vahyin emirleri-önermeleri her zaman akılla uzlaşır da değildir. Meselâ tutulması farz olan orucun yaz günlerine denk geldiğini düşündüğümüzde, sıcağın altında açlıktan-susuzluktan kavrulmanın akılla bağdaşır bir yanı bulunamaz. Çünkü bu, îman ile alâkalıdır ve zâten oruca dayanıklılık daha çok îmandan gelir. Yoksa akıl, susuzluk başladığında bir-an önce su içilmesini emreder. Bu nedenle de oruç tutanlar akıllıca bir iş yaptıklarından dolayı değil, îmanlarının zorlamasıyla ve istemesiyle oruçlarını tutarlarken, oruç tutmayanlar da, akıllarının almamasıyla ve îman eksikliği nedeniyle oruç tutmazlar. İnsan, “tam inandığı” bir şeyi yapmaktan geri durmaz çünkü. Yâni oruç tutmamanın nedeni, îmânın değil de, aklın baskısıdır. Aklın görevi, “vahiy-merkezli kıyaslamalar yaparak olası sorunlara çözüm getirmek” ve “vahyin emirlerini-tavsiyelerini yerine getirmek” şeklindedir. Böyle olmadığında bir “akıl-merkezlilik” ortaya çıkar ve aynen günümüzde olduğu gibi, akıl kısa zaman sonra ilahlaştırılır. Şu da unutulmamalıdır ki; peygamberlerin örnekliği, akıllarının üstün olmasından değil, îmanlarının üstün olmasındandır. Zîrâ Dünyâ’yı Allah’ın istediği gibi îmar edecek olanlar, vahiy-merkezli akleden îmanlı mü’minler olacaktır. En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Akıl ile din -sözde- uzlaştırılınca ve aynılaştırılınca, din ortadan kalkar. Akla bire-bir uygun olan bir vahiy varsa, vahye gerek yoktur. Çünkü akıl da bire-bir vahye uygundur ve akıldan sâdır olan her-şey de vahiy gibi olur. Varılan yer artık “deizm”dir. Akıl, vahiy süzgecinden geçirilmelidir; vahiy, akıl süzgecinden değil. Vahyin süzgecinden geçen akıl, vahiy-merkezli akletmeye başlarken; akıl süzgecinden geçen vahiy ise, beşer-merkezli akletmeye başlar. Fakat beşer aklı sınırlı olduğu için, sınırlı olandan sınırlı ve dolayısı ile eksik bilgi çıkacaktır. Eksik bilgi ile de hiç-bir şey yerli-yerinde yapılamaz ve ortaya adâletsizlikten ve zulümden başka bir şey çıkmaz.

Peygamberlerin diğer insanlardan tek farkı vahiy almasıdır. Kur’ân’da Peygamberimiz şöyle der: “De ki: Ben ancak benzeriniz olan bir beşerim. Bana yalnızca, sizin ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyolunur. Öyleyse O’na yönelin ve O’ndan mağfiret dileyin. Vay hâline o müşriklerin” (Fussilet 6). Peygamberimiz diyor ki; “Ben de sizin gibi akıl-sâhibi bir insanım. Aramızda fark yok. Fakat benim tek farkım bana vahyediliyor olmasıdır. Vahyin sizlerden birine değil de bana yapılması, benim çok üstün bir akla sâhip olmam falan değil, ahlâki üstünlüğümden dolayı, Allah’ın içinizden beni seçmesi ve bana vahyetmesidir”. Bu nedenle vahiy almak hâriç, Peygamber için kullanılan, “örnek alınamayacak” tüm nitelemeler şirktir.
Bir de şu var ki, Kur’ân bir “îman kitabı”dır. Ona îman etmek gerekir. Eğer Kur’ân sâdece elimizde tuttuğumuz bir kitaptan ibâret ise, o hâlde onun neyine îman etmemiz istenmektedir?. Îman etmek, gayba olacağından, -çünkü elimizde tuttuğumuz ve gözümüzle gördüğümüze îman etmemize yâni ondan emin olmamıza gerek yoktur- Kur’ân’a îman onun maddî yönüne değil, mânevî yönüne olmalıdır. Onun Allah’tan geldiğine ve kesin gerçek ve hakîkat olduğuna îmân etmemiz isteniyor. Aynen Peygamberlerin de, etine-kemiğine değil, resûllüğüne-nebîliğine îman ettiğimiz gibi. Yoksa Peygamberimizi her gören îman etmiyordu. Demek ki îman, maddî olana değildir. O hâlde akıl da, îmâna yönlendirse ve tasdik etse de, asıl tasdik kâlp ve eylemle ile olur.

Vahiy; ahlâk, akıl, bilgi-sâhibi bir insanın (peygamber) o özel mânâları kâlbinden alarak kelimelere dökmesi şeklinde ve “Peygamber’in, vahyi gökten-melekten-Allah’tan değil de, o kelimelerin kâlbinde belirip şekillenmesiyle kâlbinden alması” şeklindeki yaklaşım yanlıştır. Çünkü bu anlayışa göre gayb iptâl olur ve elçiye-meleğe gerek kalmaz. Hem peygamberler, vahyi kâlbinden alıyorsa, neden daha önce ve her-an almadılar ve meselâ Peygamberimiz neden “fetret-i vahy” denen dönemi yaşadı ve Hz. Âişe ile ilgili “ifk hâdisesi”nde o kadar sıkıntıya girdi?. Vahyi, istedikleri zaman kâlplerinden alıp ortaya koyabilirlerdi. Peygamberler vahiyleri kendi iç dinamikleriyle ve özel şartlarda kâlplerinde oluşturup da kelâma dök(e)mezler. Vahiyler o kâlbe, özel bir şekilde Allah tarafından bir elçi aracılığı ile gönderilir ve Peygamberler de o vahyi hem tebliğ ederler hem de bizzat kendileri de ona uyarlar ve vahyi hayâtta uygulayarak yaşarlar. Vahiy ile arasındaki ontolojik fark bunu gerektirir çünkü. Vahiy, peygamberlerin kâlbine “çok özel bir şekilde” Allah tarafından görevlendirilmiş bir elçi (melek) aracılığı ile gelir ve onlar da gelen emirleri-önerileri insanlara tebliğ şeklinde, aynen geldiği gibi aktarırlar.

Vahiy ancak bir rahmettir. Vahiy, insanlar içinden en temiz, ahlâklı, dürüst, aklı başında ve duyarlı olanlara gelir. Yoksa ille de bilgi sâhibi, uzman ve “dâhi” olanlara gelmez: “Böylece sana emrimizden bir rûh vahyettik. Sen, kitap nedir, îman nedir bilmiyordun. Ancak Biz onu bir nûr kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidâyete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip-iletiyorsun” (Şûrâ 52).

Akıl kullanılarak vahyin yorumu yapılabilir ve vahiy anlamlandırılabilir. Fakat vahiy, akıl-üstü bir öğretidir. Aksi-hâlde akıl, “vahiyden üstün” yada “vahiy ile aynı üstünlükte” olsaydı, akıl da bir vahiy meydana getirebilirdi. Yâni insanlar, akıllarını kullanarak gerçek bir peygamber olabilirdi, hak bir din kurabilirlerdi ve vahiy-merkezli bir kitaba sâhip olabilirlerdi. Fakat böyle bir şey imkânsızdır: “De ki: Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir-kısmı bir-kısmına destekçi olsa bile- bir benzerini getiremezler” (İsrâ 88).
Kur’ân’ı-vahyi, ille de; modern aklın, modern bilimin ve modern çağın ışığında yorumlama ve bunlara uydurma düşüncesi, aslında vahyin, salt akılla mutlak anlamda idrâk edilemeyeceğinin göstergesidir. Çünkü vahiy, tüm bu modern etkenlere karşı bâriz bir üstünlüğe sâhiptir. Buna göre vahyin, sahih olarak bu etkenlerin ışığında yorumlanması ve anlaşılması imkânsızdır. Peki neden “vahyin ışığında bilim” değil de, “modern bilimin ışığında vahiy” diyoruz?. Niçin “vahyin ışığında bilim üretmek”ten değil de, “modern bilimin ışığında vahyi anlamak”tan söz ediyoruz?. Çünkü zamânımız, dînin yâni vahyin arka-plâna atıldığı ve aklın aşırı şekilde öne çıkarılıp kutsandığı bir zamandır. Vahyin akla boğdurulduğu bir zamandayız.
Vahyin gelişi direkt olarak Allah’tan insana olmaz. Zîrâ arada ontolojik (vâroluş) fark vardır. Bu nedenle de bir kula ancak yine bir “kul” olan melek Cebrâil aracılığı ile vahiy iletilmiştir. Zâten Allah ile kul arasındaki aracılık sâdece vahiy-mesaj-emir indirilirken olur. Allah’tan vahiy ve emir insana direkt olarak gelmezken, insandan Allah’a duâ, yakarış, ibâdet ise direkt yapılmalıdır. Aksi-hâlde şirk olur ki şirk denen şey zâten budur. Put, insandan Allah’a giden yoldaki aracılardır. Fakat Allah’tan insana vahiy getiren Cebrâil’in aracılığı şirk değildir. O hâlde “insan ile Allah arasına” aracı giremez fakat “Allah ile insan arasına” aracı (melek-elçi) girebilir” diyebiliriz. Yâni Allah insana hitâp edeceğinde mutlakâ bir aracı oluyor ama insan Allah’a aracısız ibâdet ve duâ edebilir ve yalvarışta bulunabilir ki, zâten böyle yapılmayıp da aracı konulduğunda şirk başlar.
Vahiyden derece olarak daha düşük konumda bulunan akıl, vahiy ile uzlaşmadığında yada vahyi idrâk edemediğinde, mecbûren onu yorumlamaya (te’vil) başlar ve vahyi yorumlamayı akıl-merkezli yaptığından, bu yorumlama işini “akla uydurana kadar” devâm ettirir. Fakat ortaya çıkan yorum, “mutlak vahiy” olmaktan çıkar. Akıl, bu tarz bir yorumla, Dünyâ’yı “mutlak olmayan vahye göre” şekillendirmiş olur. Akıl ancak bu şekilde iş görür. Mutlak vahyin en doğru yorumu ise ancak “sünnet” ile olabilir. Zîrâ sünnet, Peygamberin vahyi amel-eylem şeklinde yorumlaması ama bunu Allah’ın kontrôlünde yapmasıdır. Eğer Allah onu yaptığından dolayı uyarmışsa ve düzeltmişse -ki uyardığı ve düzelttiği yerler de vardır- (Tahrîm 1, Ahzâb 37) o zaman sünnet, “Allah onaylı” ve mutlak vahye göre söz ve amel ile yapılmış en doğru yorum olmuş olur. Zâten bilgi ve bilincin kaynağı Kur’ân iken, amel ve eylemin kaynağı sünnettir ve bu nedenle de sünnet bağlayıcıdır. Bağlayıcılığı ve evrenselliği bu nedenledir.
Herhangi bir beşer ile Allah’ın konuşması ancak vahiy ile yahut perde arkasından ya da bir elçi gönderip, izni ile, dilediğini vahyetmesi şeklinde olabilir. Muhakkak ki O çok yücedir, engin hikmet sahibidir. Şûrâ Suresi – 51
Akıl, gayb alanında çâresiz kalır. O hâlde din yâni İslâm, “yarı-dogma” bir inanç şeklidir. Zâten akıl ile gaybın sırrı çözülebilseydi, o zaman îmâna gerek kalmazdı. Zîrâ insanın, aklı ile çözebildiğine ve idrâk edebildiğine îman etmesi gerekmez. Îman “gayb” ile ilgili olandır. Yâni îman, “gabya îman”dır. Peygamberimizin vefâtı ile birlikte Peygamber de aramızda olmadığı için, “elle tutulur, gözle görülür îman kaynağı” olarak elimizde bir tek Kur’ân vardır fakat îman edilmesi gereken şey, Kur’ân’ın kâğıdı, mürekkebi, mürekkebinden oluşan yazıları, cildi vs. değildir. Îmâna konu olan şey, Kur’ân’ın Allah tarafından, Cebrâil aracılığı ile, âlemlere rahmet Peygamberimize gönderilmiş olduğu ve gönderilen vahiylerin kıyâmete kadar bize rehberlik edebilecek yeterlilikte ve kalitede olduğudur. Bu da onun gaybî özelliğidir. Yâni biz Kur’ân’ın kâğıdına-yazısına değil, kaynağına, getirenine, geliş şekline ve mesajına îman ediyoruz. O mesajın Allah’tan geldiğine ve Allah’tan geldiği gibi korunduğuna inanıyoruz. Onu tâkip ettiğimizde bizi karanlıklardan aydınlığa çıkaracağını biliyoruz ve kabûl ediyoruz. Evet; gözle görülen şeye îman edilmez, çünkü onun varlığından emin (îmân) olmaya gerek yoktur. O hâlde biz, îman ettiğimiz şeyin gereğini yapmakla mükellefiz, onun ne olduğunu bilmekle değil. Zâten buna aklımız da yetmez.
Kur’ân’a bakıldığında, Allah’ın bildiriminin peygamberlere gelişi; 1-Vahyetme, 2-Perde arkasından hitâp, 3-Elçi gönderip sözlerini iletme, şeklindedir. Âyette vahyin niteliğine ve geliş şekline bakınca, vahyin niteliğinin tam olarak anlaşılamayacağı ve hattâ onu peygamberlerin bile, hissetse de anlamlandıramayacağı anlaşılıyor. Çünkü arada bir “ontolojik fark” (varlık farkı) vardır ve farklı varlıkların birbirleriyle olan iletişimleri, benzer varlıkların iletişimleri gibi olmaz. Mutlak Varlık olan Allah’ın, sınırlı ve mukayyet bir varlık olan insan ile direkt olarak, “rûberû” yâni karşılıklı şekilde, yüz-yüze gelerek, insan-insana konuşma gibi bir konuşma yapması beklenemez. Bu nedenle Allah’ın vahiyleri, insana mutlakâ bahsedilen bu üç yolla gelmek zorundadır.

Kur’an’da nasihat kelimesi isim ve fiil şeklinde türevleriyle birlikte on iki ayette geçmektedir. Bu kullanımlarda dikkat çeken nasihat ve tebliğ kavramlarının gerek amaçları gerekse konu ve metotları bakımından ortak özelliklere sahip olmasıdır. Genellikle tebliğ ve nasihat kavramları aynı ayette birlikte kullanılmaktadır . Müslümanların iletişim alanı hakkındaki en önemli nokta, “İnanan insanların iletişim alanı bütün insanlıktır. Müslümanların sorumluluğu hiçbir maddi karşılık beklemeden Allah rızası için ilahî hakikatleri insanlara ulaştırma yöntem ve imkanlarını geliştirme gayreti olmalıdır” diyebiliriz.

Kur’an’da davet kelimesi altı ayette geçmekte olup aynı kökten değişik türevleri iki yüz beş defa kullanılmıştır. Bu kullanımlarında en çok öne çıkan, çağrı anlamıdır…İletişim açısından tebliğ ve davet, amaç açısından her türlü mesajı insanlara ulaştırma gayreti gösteren kavramlardır. Ancak bu kavramlar arasında amaç ve gaye birlikteliği olsa da, Kur’an’da aynı anlamda kullanıldığı söylenemez. Tebliğ ve davet, birbirini takip eden faaliyetler olmakla birlikte öncelik sonralık bakımından derece ve bazı metot farklılıkları vardır. Tebliğ, konuya ilk defa muhatap olanlar için sadece bir bilgilendirme, bilgiyi ve mesajı ulaştırma, insanda bir bilinç uyandırmayı ifade ederken; davet, bunların benimsetilmesi ve davranışa dönüştürülmesi için gösterilen daha özel çabayı karşılamaktadır. Burada muhatabın sosyo-kültürel durumu göz önünde bulundurularak, mesajın anlaşılmasını sağlayacak metotların uygulanması gerekmektedir.

Kur’an’da tebliğ kavramı, insanlarla iletişim kurarak ilahî mesajları insanlara ulaştırmak ve onları bu mesajlar hakkında bilgilendirmek anlamında kullanılmıştır… İnsan için tebliğ, muhatabın zihninde, mesajın anlaşılma ve algılanma gayretinin ilk faaliyetidir. Bununla birlikte tebliğ, bir mesajın birtakım ifade kalıplarına dökülerek muhataba rastgele duyurulması demek de değildir. Bir mesaj, bir bilgi muhatap tarafından doğru olarak anlaşılmış ve algılanmışsa ona ulaşmış demektir .

“Kur’an, insanlar için rehberlik misyonu vardır (Bakara, 2/1). Bu nedenle insanlar için nelerin doğru ve nelerin yanlış olduğunu birbirlerinden ayırmıştır (Furkan). Aynı şekilde insanlara gerçekleri hatırlatan ve dünyada nelerin kendilerini ebedileştireceğini beyan etmektedir (Zikir), (Muddesir, 74/54). Kur’ani değerler bütün bu özellikleriyle insanlığın mutlu bir hayat yaşamaları için gerçeklere doğru zihin ve kalp gözeneklerini açarak kendilerine manevi görme istidadını bahşeder. İnsanlık her zaman doğru kaynaktan beslenen rehbere ihtiyaç duymuştur. İşte Kur’an hem doğru kaynaktan gelmekte hem de bütün insanların elini tutmaktadır. İnsanlar çıkarcı bir yapıya sahip oldukları için rehberlik konusunda her zaman taraflı davranabilirler. Aynı şekilde insan aklı da sınırlı olduğu için insanlar için faydalı olan düşünce ve bilgilileri üretebileceği gibi zararlı bilgi ve düşünceleri de üretebilir. Çünkü aklın sınırları bellidir. Çoğu zaman da zihinsel bazı hastalıklardan dolayı gerçeklere nüfuz da etmeyebilir. İşte bütün bunlardan dolayı insanlığın Kur’an’ın rehberliğine ihtiyacı vardır. Kur’an’la iletişim kurulurken onun rehberlik yönü her zaman hafızalarda canlı tutulmalıdır.” Kur’an Allah’ın insanla iletişimi olduğu kadar insanın insanla da iletişimidir. Kur’an’da iletişimin önemini aktarırken, Kur’an’ın ortaya koyduğu iletişim prensiplerinin hayatın bütününü kuşattığını ifade etmektedir. İletişimle ilgili olan “Tebliğ et”, “İlet”, “Çağır”, “Söyle”, “Haber ver”, “Bildir”, “Anlat”, “Öğüt ver”, “Selam ver” gibi hitapların Kur’an’da baştan sona kadar iletişim sürecinin varlığını göstermektedir. Kur’an’ın çok yönlü bir iletişimi ortaya koyan evrensel bir kitaptır. Diğer taraftan da Kur’an’ın kendine özgü iletişim kavramlarının bulunmaktadır. Bu kavramların bir kısmı, “tebliğ”, “davet”, “nasihat”, “hidayet”, “zikir”, “beyan”, “haber-nebe’”, “kelam ve kavl”, “nida” olarak maddeleştirebiliriz.
Vahiy Allah’ın insana tenezzül etmesidir. Bir başka ifadeyle Yüce Allah’ın ilahi kanallarla onunla iletişime geçmesidir. İnsana sorumluluklarını hatırlatması (zikir) ,ve onu sorumluluk makamına getirmesidir(halifelik). Bu sorumluluk bağlamında itaat emri ile ona yükümlülükler getirmesi (kulluk), onun bu yükümlülüklerindeki samimiyetinin de deneneceğini bildirmesidir (imtihan-ibtila). Vahiy anlam ve gaye bütünlüğü içerisinde incelendiğinde kitap, ne yalnızca peygamberi muhatap alır, ne bir kabileye ne de tarihsel süreçte bir topluma inmiştir. Vahiy insanı muhatap alan insanın olduğu her an ve mekanda da canlılığını- etki ve gücünü sürdürecek olan ilâhi bir mesajdır. Vahyin normlaştığı “kitap” ile yine bu kitaba göre çeşitli şekillerde iletişime geçeriz.

Kâinatta meydana gelen olay ve olgular, O’nun aşkınlığı kadar içkinliğini de gösterir. Ancak, Allah’ın ‘içkinliği’ doğal ya da insani hareket ve davranışların bilfiil Allah tarafından yerine getirilmesi demek değildir. Allah olgu ve olayları oluşturmada tabiat ya da insanın ne rakibi, ne ikamesidir; ne de bunların işleyişine dışarıdan müdahale edendir. Çünkü Allah olgular arasında bir olgu değildir. Ondan ziyade, onlara anlamlılık bahşeden, yeni bir boyut veren ve onları bir düzene sokandır. Dolayısıyla, Allah’ı devreden çıkardığımız zaman kaybedeceğimiz şey, anlamlılık, düzen ve amaçlılıktır. Kur’an’a göre Allah’ın bu özelliği öylesine önemlidir ki Allah’ı unutanlar sonunda kendilerini de unuturlar; yani onların ferdi ve toplumsal kişilikleri darmadağın olur gider; çünkü kendi başlarına, varlık düzeni ve bütünlüğü ile anlamlı ve uyumlu bir ilişkiye giremezler. (Onlar), Allah’ı unuttular böylece (O da) onları unuttu. (Tevbe sursi.67.ayet) Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir. (Haşr suresi,19.ayet)

Fazlur Rahman’a göre, Allah fikri ve birliğinin temel fonksiyonlarından birisi de, vahyin kâinatın düzenliliğinin hakikat ve değerini ortaya koymasıdır. Kâinatta hiçbir boşluk, karmaşa ve kuralsızlık yoktur; evren canlı bir bütündür. Bu da Allah’ın birliğini ve azâmetini gösterir. Allah’ın mümkün olan her türlü mükemmeliyetin ötesinde, ama aynı zamanda bu mükemmellik haritasının her noktasında hazır ve nazır olması Allah kavramının iç mantığının bir sonucudur. Kur’an dikkatli bir şekilde incelendiğinde, yağmur yağmasından, toplumların yükseliş ve düşüşüne, savaş kazanmaktan- kaybetmeye, kozmik ve doğal süreçlerin tamamının Allah’a atfedildiği görülür. Bu da gösterir ki O, sadece sadece “en aşkın” değil aynı zamanda “en içkin” olandır. Kur’an bu bağlamda şöyle buyuruyor; “Nerede olursanız olun O (Allah) sizinle beraberdir.”(Hadîd 57/4.)

Vahiy, anlamını yitirmiş olan âleme ilâhi ve ontolojik bir anlam yükleme çabasıdır. Hz. Peygamber’le Kur’an arasındaki ilişkinin harici ve mekanik olmayıp kalp, akıl ve diğer duyu organları ile anlam ilişkisi kurmaktır. Bu; vahyin “anlam” ve “lafız”olarak Peygamber’in kalbine indiği, onun dili ve kelimeleriyle ifadeye döküldüğü, anlamına gelmektedir. İlk iletişim kavramı olan “oku” ifadesi bunun en açık şeklidir. Vahiy وحى kökünden türeyen bir mastar olup etimolojik olarak; işaret, yazı, yazılmış olan şey, elçilik, ilham, gizli konuşma ve başkasına iletilen şey gibi anlamlara gelmektedir. Vahiy tabiri, çoğu fiil kalıbında olmak üzere, Kur’an’da yetmişi aşkın yerde geçer. İlgili âyetlerin çoğunluğu Allah’a nispet edilmektedir. Allah’a nispet edilen vahyetme fiili peygamberlere, peygamber olmayan ama peygamberlerin yakınında olan bazı insanlara, meleklere, balarısına, yeryüzüne ve göklere yöneliktir.

Teolojik bağlamda vahiy, Allah’ın bütün canlılarla, kâinatla (kozmos) ve insanla kurduğu etkili- canlı iletişim şeklidir diyebiliriz. Evrende Allah varlığı ve kudreti gerçeği yadsınamaz bir realitedir. Vahyi, Allah-âlem ve Allah-insan ilişkisi olarak değerlendirmemiz gerekmektedir. Bu konunun tarihin ilk çağlarından beri insan zihnini meşgul eden en önemli sorunlardan biri olduğunu söyleyebiliriz. Allah’ın evreni bir gayeye yönelik olarak yaratmış olduğu düşüncesi, bu gayeyi bilme ve bu gayeye uygun davranışlarda bulunmayı gerektirmektedir. Bu durum söz konusu amacı insana bildirecek peygamberlik kurumunun varlığına ve gerekliliğine götürmektedir. Peygamber, varlığını Allah’ın varlığından ve evreni bir gayeye yönelik olarak yaratmasından alırken; Yüce yaratıcı Allah kendisinin nasıl bir varlık olduğunu ve kendisini diğer varlıklardan ayıran yönlerini, sadece peygamberleri aracılığıyla gönderdiği vahiy ile ortaya koymaktadır. Allah’ın, peygamberlerine –keyfiyeti beşeri duyu organları ve araçlarıyla algılanamayan -mesajlarını iletmesi esrarengiz bir olaydır. Hiç şüphe yok ki, vahiy olayını olağanüstü ve esrarlı kılan sebep ilâhî kaynaklı oluşudur. Vahyeden Allah ile vahyi alan Peygamber arasında ontolojik bakımdan tek bir benzerliğin dahi bulunmamaktadır.

Emeviler dönemiyle başlayıp Abbasilerle devam eden yabancı kültür akımı Müslümanların maalesef ilmin gerçek kaynağı Kuran’dan uzaklaşarak farklı mecralara girmelerine zemin hazırlamıştır. Prof. Celalettin Vatandaş ”Vahiyden Kültüre” isimli eserinde; Hulefa-i Raşidin döneminde başlayan fetih hareketlerinin hızlı gelişmesi sonucu, İslam dinini sahabe gibi özümsemeden Müslüman olan topluluklar, kendi inanışlarındaki bazı eski dini anlayışlarını sanki İslam’danmış gibi terk etmediler. Emeviler’in baskıcı politikaları Yunan (Helenistik), İran, Hint ve diğer felsefi eserlerin yoğun çevirisi ve hemen akabinde Müslümanların büyük bir bölümünün Kurani çizgiden ayrılarak, başta tasavvuf olmak üzere çeşitli ekollere yöneldikleri bir hakikattir.

Piyasada, ilmi dindarlık değil de hissi dindarlık pirim yapınca, insanlar ellerindeki Kitap’a dönüp bakmazlar. Onun ebedi mucize olduğunu görmezden gelirler. Zaten Kuran’ı okumadıkları için, iman ettikleri vahyin ne dediğini de bilmezler. Hz. Peygamberle onlara yetmez, onları kesmez. Maneviyat dünyasının yer altı baronları öyle uçuk kaçık şeyler anlatır, Hz. Peygamber onların taleplerine cevap vermez. Onlar uçuk kaçık taleplerine cevap verecek peygamberden bile üstün kişiler ararlar.

Hiç bir mezhep din değildir ancak dinin anlaşılma biçimlerinden ibarettir. Dinin temel ilkelerinin dışına çıkılmadığı sürece mezhepler arasında ayrım yapmak, yargılamak, dışlamak doğru bir davranış değildir. İnsanlar arasındaki görüş farklılıkları vakıa olarak karşımızda durmaktadır. Mezhepleri yok saymak veya görmezden gelmek bilimsel bir yaklaşım olmayacaktır. Mezheplerin insan ürünü olduğu ve hiçbir mezhebin İslam’la özdeşleştirilemeyeceği düşüncesi etrafında şekillenen “Mezhepler üstü yaklaşımla” hareket ederek Müslümanların, mezhep taassubundan kurtulmaları ve birbirlerini ötekileştiren tutum ve davranışlardan uzak durmaları gerekmektedir.

 Mezheplerin dogmatik yapılara dönüşmesi, İslâm düşüncesini anlamamızı ve tecrübesini fark etmemizi de önleyebilir. İslâm dini, her insanı, Kur’an’ın emanet olarak isimlendirdiği yeryüzünde ahlâka dayalı bir sosyal düzen kurma görevini yürütmeye teşvik etmiştir. Bu teşvik ve özendirme, evrenseldir ve zaman sınırlaması olmaksızın çağlar ötesini de kapsamaktadır. Dinin bu evrensel dünyasının mezhep tarafından daraltılan ve sınırlandırılan bir bakış açısıyla anlaşılması pek mümkün değildir. Vahyedilen dinî hakikat ile bunun anlaşılması ve açıklanması için üretilen terimler, ifadeler ve yorumlar birbirinden ayrıdır. Dinin mesajı evrenseldir ve süreklidir. Zamana ve mekâna bağlı olarak ortaya konan hükümler geçicidir, bunların dogmalaştırılması beraberinde problemleri getirir. Daraltıcı bu tür din yorumlarına yönelik eleştirilerin tekfir mekanizmasıyla karşı karşıya gelmesi, doğruya ulaşmayı engeller. Birçok mezhep bu sorunla karşı karşıyadır. Sözgelimi Ehl-i Sünnet imanın tasdik ve ikrarla gerçekleştiği ve Ehli kıblenin tekfir edilemeyeceği görüşünü benimsemesine ve asırlarca savunmasına rağmen bugüne gelindiğinde bünyesinde birbirini tekfir eden birçok kurumsal yapıyı barındırabilmektedir. Kuran öğretisini ve temel değerlerini çarpıtarak kendi söylemine uyarlayan dinî yapılar, yanlış din algısından beslenen kitleleri daha kolay etkilemekte ve yönlendirmektedir. İçinde bulunduğu gelenekten kaynaklanan din algısı sebebiyle dinî doğru anlayamamış ya da gereken araştırmayı yapamamış kişiler bu yönlendirmelerden etkilenmektedir. Özellikle haksızlığa maruz kalan, ayrımcılığa uğrayan ve ötekileştirildiğini hisseden insanlar kullanılmaya müsait hale gelmekte ve çatışmaların malzemesi olabilmektedir.

Mezhep eksenli anlaşılma biçimi, bizatihi dinin, geleneğin gölgesinde kalıp silikleşmesine ve bireysel kurtuluşun göz ardı edilerek tekfir mekanizmasının güç kazanmasına yol açmaktadır. Bu tür yaklaşımlardan ve olumsuz etkilerinden uzaklaşmanın yolu; Kuran’ın belirleyiciliğinden hareket etmek, araştırmak, incelemek ve sorgulamaktır. Mezheplerin dini kendi tekellerine alma tutumları; insanları başta Kuranî yöntemden uzak tutmaya, düşüncenin -tezekkür, tedebbür, teakkul, tefakkuh ve tefekkür gibi- her çeşidinden uzaklaştırmaya, bilgiye ve araştırmaya dayalı imandan alıkoymaya, mitolojik söylencelere yöneltmeye, ütopik bir şekilde Mehdi ve karizmatik imam gibi kendine yarar sağlamayacak muhayyel kurtarıcı beklemeye götürebilmektedir. Dolayısıyla mezhep odaklı yapıların günümüz sorunlarına sunduğu çözümler, geçmişi taklit ve kendi görüşünü vazgeçilemez olarak sunması nedeniyle açmazları da beraberinde getirmektedir.

Mezhebi hassasiyetler bazen kişisel görüşlerin veya aklın önüne geçebilir, insanlar makul yaklaşımlar yerine duygusal yaklaşımlar sergileyebilirler. Mezheplerin mevcut din anlayışları doğrultusunda, özellikle kendisini dinle özdeşleştiren mezheplerde yenilenme imkânı ortadan kalkmaktadır. Dini doğru anlama ve yaşama konusundaki yanlışlıklar ve taklide dayanan din algıları, dinin temel öğretisiyle çelişen birçok şeyin hakikat olarak sunulmasına yol açmaktadır. Böylece kendi koşulları çerçevesinde oluşan din anlayışı donuklaşmakta ve İslâm olarak sunulan çerçeve, belli bir noktadan sonra insanların ihtiyaçlarına cevap veremez ve sorunlarına çözüm önerisi sunamaz hale gelebilmektedir. Geçmişi kutsamak, gelenekle dini özdeşleştirmek, fıkhı dinleştirmek, toplumun doğasını bozan taklide sürüklemiştir. Ezilen insanların adaleti bulabilecekleri yeni bir dünya beklentisi, din(den)miş gibi görülen mitik bilgilerle meşgul olmak, dine yönelik olumsuz algılara ve dinin inkârına sebebiyet vermektedir.

İslam dünyasında mezhep farklılıklarına dayalı Mezhepleşme süreci zaman zaman mezhep taassubuna yol açmaktadır. Bu da mezhepler arası ilişkilerin bozulmasının yanı sıra, mezheplerin ayrı birer din gibi algılanmasına ve neticede “ötekileştirme” sürecinin hızlanmasına sebebiyet vermektedir. Ötekileştirme gruplar arası düşmanlığın ortaya çıkışının bir aşamasını oluşturmaktadır. Mezhep tassubu fikri üretkenliği sekteye uğratarak düşünce dünyasında bir donuklaşmaya yol açabilmektedir. Mezhep liderlerinin “mutlak” otorite olarak kabul edilmesi ve çözümlerin sadece bu otoritelerin eserlerinde aranmaya başlanması sıkıntıları artırmaktadır. İnsanlar bağlı bulundukları mezhebin dışına çıkamayarak, doğru veya yanlış olabileceğini düşünmeden kendi mezhebinin görüşlerini savunmakta ve mezhep mensuplarıyla aynı doğrultuda tavır geliştirebilmektedir.

Mezhep liderlerinin “otorite” olarak kabul edilmesi ve çözüm için bu otoritelerin eserlerinin dışına çıkılmaması ise söz konusu süreci hızlandırmıştır. Mezhep mensupları kendi mezheplerinin sınırları dışına çıkmamış ve herkes kendi mezhebinin “Fırka-i Naciye/yani hak ve kurtuluşa eren fırka” olduğu iddiasının peşine düşmüştür. Taklit yoluyla dini öğrenme kronikleşmiş ve bu durum zamanla bilgi açığının büyümesi, mezhep taassubunun artması ve yeni fikirlere tahammülsüzlüğün azalmasıyla sonuçlanmıştır. Tarih boyunca mezheplerden bazıları, siyasi çevrelerce dini ve siyasi menfaat temin etmekte birer araç olarak kullanılmıştır. Bunun neticesinde, mezhepler nadiren de olsa, dinin yeni yorumlarla güncelleştirilmesi ve işlevsel kılınması yerine Müslümanlar arasında ayrılık ve kavgaların, taassubun, iktidar savaşlarının birer aracı haline gelebilmiştir.

Dinle mezhep arasındaki ilişki her zaman masum olmamıştır. Mezheplerin bazıları siyasi çevrelerce dini ve siyasi menfaat temin etmekte birer araç olarak kullanılmıştır. Bunun neticesinde mezhepler dinin yeni yorumlarla güncelleştirilmesi ve işlevsel kılınması yerine Müslümanlar arasında ayrılık ve kavgaların, taassubun, iktidar savaşlarının birer aracı haline gelebilmiştir. Mezhep taraftarlarını kendi görüşlerini diğerlerine dayatması ve böylece ötekileri dışlaması Müslümanlar arasında ciddi ayrılıklara sebebiyet vermiştir. İslam düşüncesinde mezhep taassubunun yol açtığı “ötekileştirme” ve “tekfir etme” eğilimi bu ayrılıkları kurumsallaştırmıştır.

 Yeni yetişen kuşaklar umumiyetle kendi meselelerine kendileri çözümler bulmak yerine, asırlar boyu tarihe karışmış, güncelliği ve fonksiyonelliği kalmamış olan geçmişin problemleriyle uğraşmaya başlamış ve geçmişten çözüm arama yoluna başvurmuşlardır. Din yerine mezheplerin ilkeleri öğretilmeye başlanmış ve böylece dini anlamada mezhepler birer araç iken amaç haline ge(tiri)lmiştir. Sonuçta Kuran’ın bir bütün olarak anlaşılması kaygısından uzak kalınarak sadece mezheplerin görüşlerine destek bulmak için Kuran’a gidilmeye başlanmıştır. Zaman içerisinde mezheplerin din gibi algılanmaya başlanması bazı problemlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Başlangıçta fikri üretkenlik ve sorunlara çözüm bulma adına son derece katkı sağlayan mezhepler zaman içerisinde fikri üretkenliğin önündeki engellerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Mezheplerin mutlaklık iddiasında bulunmaya başlaması ve zamanla her mezhebin kendisini dinin tek ve en doğru anlaşılma biçimi olarak sunmaya başlamasıyla birlikte Müslümanlar arasında fikri ve siyasi ayrılıklar baş göstermeye başlamıştır.

Mezheplerin Hz. Peygamberin vefatından en az 100 sene sonra ortaya çıkmıştır. Mezhepleri anlatan kaynaklara baktığımızda mezheplerin çıkışını “ayet ve hadislerde açık olarak izah edilmeyen meselelerden kesin ve herkesin itirazsız olarak kabul edebileceği bir hüküm verebilecek bir otoritenin olmamasından ortaya çıktı.” diye anlatıyorlar. Yani, Hz. Peygamberin vefatından önce Kuran’ın indirilmesi tamamlandığı için zamanla dini emirleri ve özellikle ibadetleri uygulama konusunda gereksiz detaylara girilmiş, bunun üzerine de kararsızlıklar olmuş ve farklı yollar ortaya çıkmıştır. Yani farklı mezheplere ayrılınmış. Tam da ayetlerde Allah’ın bizi uyardığı “gruplara ayrılmayın” uyarısı gibi… Günümüzde Müslümanların en temel sorunlarından birisi, din temelli guruplaşmalar, hizipleşmelerdir. Kuran, “hepiniz birden Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” (3/103) derken, Hz. Peygamber, müminlerin kardeş olduklarını belirtirken, Müslümanlar, maalesef din anlayışları yüzünden gittikçe daha da küçük guruplara ayrılmaktadırlar.

Hz. Muhammed’in vefatından sonra vahiy kapısı kapanmıştır ve bundan sonra artık hiç kimse genel geçer nitelikli, doğruluğu tartışılamayacak, özel ilahi bir bilgiye sahip olduğu iddiasında bulunamaz. İman esasları Kuran’la belirlenmiştir. Hz. Muhammed’in sağlığında her hangi bir mezhep, tarikat, cemaat veya din anlayışını merkeze alan faklı bir zümreleşme söz konusu değildir. Mezhepler sonradan ortaya çıkan ve dinin anlaşılma biçiminin tezahürleridir. Bu sebeple mezhepler, din değil, dinin anlaşılma biçimleridir, insan ürünüdür. Hiçbir şahıs, mezhep, kurum İslam inanç esaslarını belirleme yetkisine sahip değildir. Bu hususta tek otorite Allah’ın bizzat kendisidir. İslam düşünce tarihinde ortaya çıkan mezheplerin tamamı içinde doğup, geliştikleri toplumun ve dönemin sorunlarına çözüm üretme refleksinin bir neticesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Din-mezhep ilişkisi çerçevesinde, hiçbir mezhebin tek başına İslam’la özdeşleştirilmesi mümkün değildir. İslam, akıl sahibi olan insanlara, kendi hür iradeleriyle hayırlara sevk eden ilahi kurallar bütünüdür. İslam Allah tarafından gönderilen vahiy temelli bir din olup Hz. Muhammed’in sağlığında tamamlanmıştır. Mezhep taassubu ve bilgisizlik sebebiyle söz konusu çatışmaların yol açtığı olumsuzluklar ortaya çıktıkları zaman dilimini de aşarak yüzyıllar boyunca etkisini devam ettirmiş ve hatta devam ettirmektedir.

Mezhep, insanların oluşturduğu bir kurumdur; Yorumu kim getirmişse mezhep onun malıdır ve onu bağlar. Mezhepleri dokunulmaz, tartışılmaz ilan etmek, mezhep önderlerini yanılmaz, aşılmaz kabul etmektir. Tartışılmazlık ve dokunulmazlık niteliklerini Kuran ve Hz. Muhammed dışında kimseye verilemez. “Mezheplerin dini tamamladığı” yolundaki iddia “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı/Allah’a teslim olmayı seçtim.” Ayeti kerimesine ters düşmektir, Kuran’a aykırı gitmektir. Mezhepler din’ haline getirildi. Kuran-ı Kerim’i egemen kılarsak, mezhepler dökülecek. Kuran’dan bilgiyi alırsak, hataları ortaya çıkacak. Beşeri nitelik taşıyan bütün dini oluşumlar tabiatı gereği her türlü tenkit ve tahlile açık olmalıdırlar. Bu sebeple mezheplerin din gibi algılanması veya geleneğin din haline getirilmesi dinin etki alanının daraltılması anlamına gelmektedir.

“Mezheplerin dini tamamladığı” yolundaki iddia Maide suresi, 3. ayete açıkça aykırı bir Kuran dışılıktır. Allah’ın: “Bugün mükemmel hale getirdim, tamamladım….” dediği bir din, ancak anlaşılmak için incelenir, eksiklerini tamamlamak için değil. Bazı mezhepler için “hak mezhep” nitelemesi yapılmasında iki İslam dışılık yan yanadır. Birincisi “hak” sıfatının beşeri bir kurum olan mezhep için kullanılması; ikincisi, belli bir grubun benimsediği yorumların dinin ve gerçeğin tek temsilcisi gibi gösterilmesi. Kuran’ın açık beyanlarına göre, Hak, Allah’tan gelir; bunda asla kuşkuya düşülmemelidir (bk. Bakara suresi 147. ayet; Al-i İmran suresi 60. ayet) Peygamberler bile hakkın kendisi değil, sadece temsilcisi olabilirler. Hak sıfatı yalnız Allah’a verilebilir (bk. Yunus suresi 32. ayet)

Yaşar Nuri Öztürk mezhep konusunda üç noktanın çok önemli olduğunu şöyle ifade ediyor:
Mezhep din değildir, kutsal değildir; din bilimleriyle uğraşan bilim adamlarının kişisel yorumlarıdır. Bu yorumlar, onları üretenlerin hayatlarında bile birçok kez değişebilmiştir.
Bir toplumda bilim ve düşün faaliyeti ne kadar zengin ve canlı ise o toplumda mezhep faaliyeti ve sayısı da o ölçüde zengindir. Çünkü bilen ve düşünen insanların çokluğu, daha çok yorumun doğmasıyla eşanlamlıdır. Daha çok yorum, daha çok mezhep demektir.
Mezhep yorumları içinden herkes istediğini seçebilmelidir. Bu seçim engellenip “sadece bir kişinin yorumunu esas alabilirsiniz” dendiği anda mezhep dinleştirilmiş ve ikinci bir din yaratılmış olur. Bir insan, İslam’ı sadece filan ya da falan mezhebin temsil ettiğini söylerse dinden çıkar. Çünkü böyle bir söylem, Allah’ın dinine karşı yeni bir din ortaya sürmenin ta kendisidir.

Müslümanların tarihi dinleştirilmiş gelenek örnekleriyle doludur. Bu örneklerin başında asabiyet/kavmiyetçilik yer alır. Atalarının faziletinden yola çıkarak onların her yaptığını doğru bulup gelenek haline getirmişler. Bu gelenek süreç içerisinde itikada (inanç esasına) dönüştürmüştür. Müslümanlar, tarih boyunca yapa geldiklerini mutlaklaştırdılar. Onları terk edilmez kılarak nesiller boyu sürüp gelen bir olguya dönüştürdüler. Adına “gelenek” denilen ve kaynağı ‘din’den bağımsız olan söz konusu olgu, bu süreçte, insanın dinin yerine ikame ettiği bir gerçeklik kazandı.

https://youtube.com/watch?v=kmMgrei8EWQ

“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve peygamberine geliniz’ denildiğinde, ‘babalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter‘ derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?” (Mâide 5:104). Delil yerine atalarının uydukları sisteme göre dini yaşayan ve düşüncelerini şekillendirenlerin Lokman31:21; İbrahim14:10; Hud11:62,109; Maide5:104 ve Araf7:28 ayetlerini okumaları gerekir.
Taklitçiler öylesine sabit fikirlidirler ki, dünyaları değişse bile kendilerini asla değiştirmezler. Geçmiş düşünce ve davranışlarının tutsağı haline gelmişlerdir. Taklitçi zihinler sürülmemiş tarla gibi yabani otların (hurafe) istilasına uğrar geçmişi sorgulamadan ona teslim olmakta, geçmişin işe yaramayan yığınları içinde kaybolup gitmektedir.

Taklit insan zihnini kirleten ve körelten oradan toplumu çürümeye götüren cehalet ürünü bir davranıştır. Hiçbir şey üretmeden, geçmiş nesillerin söylediğini olduğu gibi aktarmak anlamında taklit kötü neticeler doğurur, toplumları yıkıma sürükler. Bir bakıma taklit, insanın zihnine vurulan bir zincirdir. Yüce Allah bu konuyu Kuran’da defalarca gündeme getirmektedir. Ataları körü körüne taklit etmeyi Kuran yermiştir: “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyunuz’ dendiğinde, ‘hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları akıllarını kullanamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler de mi?” (Bakara 2/170).

Kuran sadece okunmuş (seslendirilmiş), anlamına bakılmamış, böylece Müslümanın hayatından koparılmıştır. Hayattan uzaklaştırılan Kuran’ın yerini yabancı kültürler doldurmuştur. Nesiller boyu sürüp giden bu durum, kültürün dinleşmesine sebep olmuştur. Sözde din alimleri Allah’ın Kuran’da ne dediğine, konuları nasıl çözümlediğine bakma, öğrenme ve öğretme yerine, geçmiş alimlerin görüşlerini din olarak insanlara öğretmişlerdir. Derin dini bilgisi olduğunu düşünülen insanların söz ve davranışlarını din, akıl, izan ve vicdan süzgecinden geçirerek değerlendirmek gerekir. Alimlere veya herhangi bir zümreye mutlak itaate dayalı bir tutum içerisine girmek İslam’ın onaylamadığı bir durumdur. Allah’ın elçisi olduğu halde Peygamberimiz ashabıyla arasında mutlak itaate dayalı bir ilişki oluşmamasına gayret etmiştir.

Kültürel birikime din muamelesi yaparak asılsız rivayetleri iman esası gibi benimseyen bireyler ve yapılar günden güne çoğalıyor. Bugün İslam aleminde yaşanan din, Kuran’dan kaynaklanan din değildir. Kuran’ın arkada bırakıldığı, devre dışı kaldığı ve dikkate alınmadığı bir din anlayışı ve uygulaması hüküm sürmektedir. Dinin biricik kaynağı Kuran önceki vahiyler gibi tahrif olmadı. Fakat Müslümanlar yabancı kültürlerin istilasını durduramamış, neticede o anlayışları İslam dini olarak kabullenmişlerdir. Kuran’dan uzak kalan nesiller, bu kültüre din olarak sarılmış ve sarılıyorlar.

https://youtube.com/watch?v=yqRooMHJ6kA
Geleneğe din muamelesi yapmak aklı devre dışı bırakarak hisse teslim olmak ve tahkik yerine taklidi yüceltmektir. Bu sürecin bir sonucu olarak; otoritesi tartışılmayan, peygamberden fazla yetki kullanan, sorgulanamaz binlerce ‘masum’ önder ortaya çıkmıştır! Geleneğe din muamelesi yapmakla Kuran’ın otoritesi kırılmıştır. Hz. Peygamberin vefatından itibaren kültür dinleşmeye başlamış gün geçtikçe de zincirin halkaları kalınlaşmış ve uzamıştır. Çünkü yalanların, hurafelerin ‘profesör’leri de yetişti ve yetişiyor. Kuran’dan uzak olan bu kültürün üniversitede yer alması ve din kisvesine bürünmesi artık kolaylaşmış; zihinleri tutsak etmiş, sorgulayanları acımasızca devre dışı bırakma gücüne ulaşmıştır. Allah’ın indirdiği, Kuran’ın açıkladığı, Hz. Peygamber’in öğrettiği din yerine atalarından devraldıkları kültürel mirasa din muamelesi yapan günümüz Müslümanları bu durumdan çok da rahatsız görünmemektedir.

Oysa anne babanın uyarıları en azından bu davranışın yanlış olduğunun kavranmasına yardım eder. Çocuk bu davranışları yine yapsa bile, bunun yanlış olduğunun bilincinde olacak, belki özür dilemesi veya düzeltmesi daha kolay olacaktır. Ancak dikkat edilmesi gereken konu şudur; çocukları terbiye edeceğiz derken, öz güvenlerini yitirecek kadar baskıcı olmamak gerekir. Çocuğun kişiliği okul öncesi çağda önemli ölçüde belirginleşir. Bu nedenle 0-7 yaş dönemi çocuğun kişilik gelişiminde çok önemlidir. Çünkü bu dönemde çocuğun geleceği için son derece önemli olan temel karakter profili şekillenmiş, hatta çocuk tercihlerini yapmıştır. Bu nedenle çocukların bu en önemli dönemlerinde rastgele kişilere teslim edilmemeleri gerekir. Mümkünse her .anne çocuğunu kendisi büyütmeli, sevgi ve desteğini hissettirmelidir. Eğer anne çalışmak zorundaysa. veya başka bir nedenle çocuğunun yanında olamayacaksa, bakıcı çok iyi seçilmelidir. Çünkü çocuğun bu dönemde benlik algısı önemli ölçüde belirlenecektir.

Özellikle küçük yaşlarda kazanılan alışkanlıklarda anne babanın rolü çok belirgindir. Örneğin, yeme alışkanlığı, önemli ölçüde anne tarafından kazandırılır. Annenin beslenme biçimi, daha anne sütü çağından itibaren çocuğu etkiler. Sebze ve meyve gibi doğal gıdalarla beslenen annenin sütüne bu besinleri tatları geçmekte, çocuk küçük yaşta bu tatlara alışmaktadır. Yemek seçen annelerin çocukları da yemek seçmektedir. Sofrada genellikle yoğun lezzetli bol kalorili gıdaları bulunduran anne, çocuğun tercihlerini etkiler. Bu çocuğun ilerde hafif sebze yemeklerinden zevk alması zor olacaktır. Yine sigara, alkol alışkanlıklarında da anne babanın örnekliği çok belirleyicidir. Karakterin biçimlenmesinde anne babanın örnekliği yanında ve bilinçli bilinçsiz teşvik ettiği, onayladığı davranışlar da çok önemlidir. Çocuklar birçok davranışı gözlemler ve denerler ama anne babanın onaylamaması halinde bazılarından vazgeçebilirler. Örneğin arkadaşlarına saldıran bir erkek çocuk, babanın gözlerinde onay ve takdir görürse saldırganlığı adet haline getirir. Arkadaşının kalemini silgisini çantasına koyup getiren bir çocuk, annesi tarafından uyarılmazsa bu hareketin yanlış olduğunu öğrenmez, devam ettirir.

Sıkça yapılan bir benzetmeye başvuracak olursak, mizaç mutfaktaki temel malzemedir, ancak karakter, aşçının ustalığını göstererek pişirdiği yemektir. Nasıl ki her aşçı temel malzemelerden farklı oranlarda alıp birleştirerek, farklı lezzetlerde yemekler üretebiliyorsa, anne babaların yetiştirdiği çocuklar da böyledir. Bir başka deyişle mizaç; karakter gelişiminde temel eğilimi ve alt yapıyı gösterir. Çocuğun mizacı, ileride yapacağı tercihleri ve yaşamında baskın rol oynayacak karakter özelliklerini işaret eder. Mizacın bir başka önemi de şudur ki, çocuk anne babanın genetik bir devamı olduğu için, onları kendisine yakın hisseder. Bu nedenle çocuklar, anne ve babanın kişilik özelliklerini modellemeyi öncelikli olarak tercih ederler. Çocuğun örnek alarak benimsediği tutum ve davranışlar, bir süre sonra onun alışkanlıklarını oluşturmaya başlar. Bu alışkanlıklarda bilinçaltı boyutta karakter özelliği dediğimiz davranış profillerinin şekillenmesini sağlar. Mesela bir çocuk, anne babasını sosyal yaşamdan uzak durup, evde, kendi halinde zaman geçirirken gözlemlerse, kendisi de bu tutumu uygun ve kolay bulur, benimser. Tam tersi, anne babasını sürekli dışarıda veya sosyal çevrede zaman geçirirken gören bir çocuk da kendisine sosyalleşmeyi görev bilecektir. Bunların istisnası da olabilir elbette; ancak anne babanın önemli bir model olduğu unutulmamalıdır.
Yine yapılan araştırmalarda beyindeki hipofiz bezleriyle dişilik hormonları ve mutluluk hissi arasında bağlantı görülmektedir. Aynı şekilde böbrek üstü bezler ve androjen hormonlarla heyecanlı ve enerjik olup olmama arasında bir alaka tespit edilse şaşırtıcı olmaz. Ancak bu konuda kesin kanaate varabilmek zordur. Yani, kişinin huyu mu hormonların çalışmasını etkiliyor, yoksa hormonları mı huyunu belirliyor, bu sorunun cevabını verebilmek kolay değil. Belki de bu sorular daima bir bilim adamının varlığa bakışındaki ana felsefesine izafi olarak cevaplanacaktır. Şu kadar var ki, dünyaya gelen her bebek anne ve babası başta olmak üzere aile geçmişinin genetik kazanımları ile doğar. Annenin hamilelik dönemindeki beslenmesi, alışkanlıkları ve psikolojik durumu gibi etkilerle birlikte biçimlenen bu ilk genetik miras çocuğun mizacının da temelidir. Doğumdan itibaren alacağı eğitimle birlikte mizaç yavaş yavaş eğitilir, karaktere dönüşür.
Kişilik; bir insanın benimsediği tutumlar ve davranışlarla ortaya koyduğu genel yapısıdır. O kişiye mahsus özelliklerin bütünüdür. Bir kişinin her hangi bir zorlama altında kalmadan ve yapmacık olmayan gerçek benliğidir. Bir insanın herhangi bir olaya ya da bireye karşı tepkileri ve tutumları, onun kişiliği doğrultusunda şekillenir. Kişilik bir insanı başkalarından ayıran durum ve davranışları içeren tüm ruhsal özelliklerden oluşur. Diğer bir deyişle, bir insanın tüm eğilimlerini, hareketlerini, görünüşünü ve çevresine uyum biçimini kapsar. Kişilik, bir kişinin hem doğuştan getirdiği özelliklerini, hem aile ve çevreyle ilişkileri sırasında kazandığı davranışların bütünüdür. Mesela ezilen, hor görülen veya baskıya maruz kalan çocukların hem kendi mizaç özelliklerinde hem de anne babaları tarafından yetiştirilme biçimlerinde kusur görülmektedir. Bunun yanında şunu da gözleyebiliyoruz ki; aynı anne babanın iki’’ çocuğundan biri baskınken, diğeri pasif ve çekingen olabilmektedir. Bu da gösteriyor ki, kişilik eğiliminin ana unsuru ‘kişinin kendi öz yapısıdır.’ İşte insanın doğuştan getirdiği bu temel eğilim ve özelliklere ‘mizaç’ diyoruz. Mizaç kavramı çok eski zamanlardan beri kullanılır. Geleneksel tıpta mizacın vücuttaki kan, balgam, sarı safra, kara safra gibi sıvılarla ilişkili olduğu ileri sürülürdü. Modern tıpta ise böyle bir bağlantıdan söz edilmemektedir. Ancak insanların mizacında vücut hormonlarının belli bir dereceye kadar etkisi olabileceği de kabul edilmektedir. Örneğin, troid bezleri fazla çalışan kişilerin asabi ve tez canlı oldukları tespit ediliyor. Troid bezi gerekenden çok daha az çalışıyorsa kişinin duygusuz, çevresine duyarsız, hantal olabildikleri görülmektedir.
‘’O halde yüzünü, Allah’ı bir tanıyarak dine, Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah’ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.‘’ (Rum 30)
Mizaç; insanın büyük oranda doğuştan getirdiği, genetik yolu ile aktarılan, değişime uğramayan tabiatı / huyu olarak ifade edilmektedir. Kalıtımsal geçiş sürecinde, çevresel şartların etkisi doğum öncesinden hatta geçmiş nesillerden başlamaktadır. Bu etkileşim süreci mizacın kelime anlamı olan; bir şeyin başka bir şeyle karıştırılmasını teyit edip, onu fıtrat kavramından ayırır. Daha çok duygusal yönleri içermektedir. Kişinin sakin-hırçın, sert-yumuşak, atılgan ve çekingen olması gibi durumlar mizaçla ilgilidir. Karakter kelimesi ise, kalıtımsal bir yönü olmakla birlikte, daha çok doğum sonrası çevre koşullarının etkisi altında şekillenen ve ‘’hulk’’, yani ahlaki değerleri içerip bir yönü mizaca diğer yönü şahsiyete eklemlenen, değişmesi zor ama mümkün olan halin adı olarak tanımlanıyor. Düzgün, dürüst olmak- yalancı güvenilmez olmak gibi. Fıtrat kelimesi, yaratılış manasına gelip, bir şeye yatkın, yetenekli ve kabiliyet sahibi olmayı ifade etmekle beraber, ıstılahi anlamı konusunda alimler farklı açıklamalar yapmışlardır. Bazıları fıtratı, her insana ilk yaratılışta yerleştirilen, iyilik ve kötülüğe aynı oranda meyilli olma hali, yani nötr bir durum olarak ifade ederken, bazıları ise fıtratı İslam’la özdeş, ya da ona yatkınlık olarak kabul edip, fıtratı hakikate meyletme yeteneği olarak tanımlamışlardır. Fıtrat kelimesi, yaratılış manasına gelip, bir şeye yatkın, yetenekli ve kabiliyet sahibi olmayı ifade etmekle beraber, ıstılahi anlamı konusunda alimler farklı açıklamalar yapmışlardır. Bazıları fıtratı, her insana ilk yaratılışta yerleştirilen, iyilik ve kötülüğe aynı oranda meyilli olma hali, yani nötr bir durum olarak ifade ederken, bazıları ise fıtratı İslam’la özdeş, ya da ona yatkınlık olarak kabul edip, fıtratı hakikate meyletme yeteneği olarak tanımlamışlardır.
Kişilik/Şahsiyet kavramları ise yaratılıştan gelen, kalıtımsal ve sonradan edinilmiş tüm süreçleri kapsaması bakımından mizaç, karakter ve fıtratın bütünü sonucunda bir insanın kendine ait oluşan, özellik, hareket ve davranışların toplamı olarak, ferdi diğerlerinden farklı kılan biricik durumdur. Allah, her insanı benzersiz yaratmış olup, her birinin parmak izleri nasıl farklı ise her insanının kişiliği de kendine özgüdür. Görüleceği üzere tüm kavramlar iç içe olup, hepsinin kesiştiği noktalar olmakla beraber, aralarında bulunan nüanslar bize konuyu daha iyi anlama fırsatı sunabilir. Bu durumda tekrar başlığa dönersek (başlıkta karakter, kişiliğe yakın anlamda kullanılmıştır) insanların bazen mizaç, kimi zaman karakter, çoğu zaman da kişiliğine göre insan ve toplum ilişkilerini belirlemeleri tabi gözükebilir. Kişiliğin Latince kökenli karşılığı olan personality kelimesi, o dönem tiyatroda kullanılan maskeye verilen bir isimdir. Yani insan gerçek hayatta da rol yapmaktadır. Bu durumda emanet olan maskenin kişiyi, hayatın farklı bölümlerinde birbiri ile çelişkili/çokyüzlü rollere zorlaması mümkündür. Her ne kadar kişiliğin içerisinde belli bir tutarlılığı taşıması önemsense de kelimenin böyle bir anlamı çağrıştırması dikkate değerdir. Bundan ötürü yükselmek, uzaktan gözükmek anlamından türeyen şahsiyet kelimesi, tutarlılığı ifade etmesi bakımından daha olumlu bir kavramsallaştırma seçeneği olarak kullanılabilir.
Mizaç, huy, karakter kavramları çoğu zaman birbirlerine karıştırılmakta ve birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Hâlbuki ibn Sînâ’ya göre mizaç; unsurların zıt özelliklerinin etkileşmesinden ortaya çıkan bir keyfiyettir. ‘Benlik ve özelliklerinin bireysel ve biricik oluşunun biyolojik temeli’ olan mizaç, huydan farklıdır. Mizaçlar eğitimle değiştirilemez, onlar doğuştan gelen özelliklerdir. Huy ise; nsanın ruhsal ve yaratılış özelliklerinin kendine özgülüklerinin tümüdür, alışkanlıklarıdır. Huylar eğitim sayesinde değişebilir.
Mizaç ve huy birbirinden ayrı kavramlar mıdır? Bedenin yapısı ile mizaç mı huy mu daha çok ilişkilidir? Mizaç ve huy aynı yerde mi bulunurlar? İmanın yeri, aklın yeri, ruhun yeri (mahal) neresidir? Sorularına mizacın yerini de ekleyebilir miyiz? Hiç şüphesiz bu son sorunun cevabı mizacın mahiyetinin bilinip bilinmemesi ile de doğrudan ilişkilidir. Ahlâkın sözlük anlamı içerisinde peş peşe saydığımız hulk, fıtrat, seciye, alışkanlık, tabiat (doğa değil), huy ve karakter ile organların durum ve şekilleri ile yakından ilişkili olduğu düşünülen mizacın; değişen, büyüyen, küçülen, dengesini kaybeden, yaşlanan, yeniden gençleşen, aynı bedende ölüp yine aynı bedende dirilen… Bir şey olup olmadığını da kendimize sormalıyız.
Mizaç merkezli bir bölümleme ve tarifte ahlâk: nefsin düşünüp taşınmadan kendi fiillerini ortaya koymasını sağlayan durumdur. Bu durum ikiye ayrılır: Birincisi, mizaçtan kaynaklanan tabiî ahlâktır (vehbî). En küçük bir şeyle öfkelenen ve heyecanlanan,
işittiği en küçük bir ses veya haberden korkuya kapılan, hoşa giden ufacık bir şeyden dolayı kahkaha ile gülen kimselerin durumu böyledir. İkincisi de alışkanlık ve eğitimle kazanılan ahlâktır (kesbî). Başlangıçta bu düşünüp taşınma ile olur ve gittikçe bir alışkanlık
(mu’tâd), huy ve âdet haline gelir. Ahlâk felsefesi tarihi ve ahlâk eğitimi (terbiye) bu ayrıma çok da dikkat etmeden; huy ve mizacı bir ve aynıymış gibi değerlendirerek insanı ya iyimser ya kötümser ya da bunun ikisinin ortası bir noktada görme eğilimindedir. Ancak
durum göründüğünden çok yönlü, çok daha karmaşık, çeşitli, çok renkli ve nihayet ontolojiktir.





Rabbimiz bizlere, düşmanımız şeytana ve dostlarına karşı uyanık, bilinçli, dirayetli, basiretli ve ferasetli olmayı, sadece kendisine bağlanıp teslim olarak şeytanın tüm oyun ve tuzaklarını bozmayı, ona kardeş, veli ve taraftar olmaktan da, onun iğvaları sonucu günaha dalmaktan da korunmayı, bir şekilde günah işlediğimizde ise tıpkı Adem (as) örneğinde olduğu gibi hemen pişman olup tevbe ederek arınmayı nasip etsin inşaAllah. Rabbimiz, şeytanın tuzaklarının farkında olup korunarak, bütün hayat alanlarında ve ömür boyu sadece kendisine secde/itaat eden muhlis kullarından olmayı, sadece kendisini vekil ve veli edinerek şeytanın gücünün ve etki alanının dışında kalmayı hepimize nasip etsin inşaAllah.

Diğer taraftan kendi güçlerine veya Allah’tan başka güçlere güvenenler, şeytanla imtihan edildiklerinde, bu imtihandan başarılı çıkamayacaklardır. Şeytan kendisini, tüm dünyada en güçlüymüş gibi, tüm dünyayı egemenliği altına almış gibi gösterir. Yaygaralarıyla, propagandalarıyla herkesi etkisi altına almaya çalışır. Eğer bizler Rabbimizi vekil bilebilirsek, Rabbimize sığınabilirsek, Rabbimizin istediği gibi halis mü’minler olabilirsek kesinlikle bilelim ki onun da avenelerinin de bize karşı yapabilecekleri hiçbir şey yoktur.

İnsanlar şeytanı veli ve vekil edindiklerinde, onun etkisi, sultası, hâkimiyeti altına girmekte­dirler. Onun içindir ki, İsra Sûresi 65. âyetin sonunda “vekîl olarak Rabb’in yeterli olacağı”na dikkat çekilmektedir. Allah’ın vekâletine sığınan, O’na daya­nan insanın üzerine şeytanın hiçbir yaptırımı olamaz. Onun için insanlar, Allah’ın kudretine sığınıp O’nun yoluna ve Hablullah’a sarılırlarsa ve bu inancı davranışlarına yansıtırlarsa, şeytanın etki alanının dışında kalacaklardır. “Rabbin vekil olarak yeter.” Allah’a güvenen, O’nun hidayetine ve yardımına inanan kimseler, şeytanla imtihan edildiklerinde başka bir desteğe ihtiyaç duymayacaklardır. Çünkü Allah onların şeytanın saptırmalarından uzak kalmalarına yardım edecek, onları koruyacak ve doğru yola iletecektir. Ayrıca Allah, hâlis (ihlâs sahibi) kullarını meleklerle de destekleyecektir. Melekler, muhâfızlık yaparak, haber (vahy) getirerek, mü’minleri müjdeleyerek, cihadda mü’minlerle birlikte yer alarak ve onlar için Allah’a dua ederek mü’minleri destekleyeceklerdir. (Âl-i İmran, 3/124, 125; Enfâl, 8/9, 12; Nahl, 16/32 vd.).

Ayrıca başka âyetlerde de şeytanın Allah’ın ihlâslı kullarını saptırmaya gücü yetmeyeceği, çünkü Allah’a teslimiyetlerinin ve sadece Allah’ı vekil edinmelerinin onları koruyacağı, şeytanın saptıracaklarının ise, zaten azgın tercihleriyle şeytana kulluk yapmaya eğilimli kimseler olacağı ifade edilmiştir: “Benim (mü’min) kullarıma gelince senin onlara gücün yetmez (onlar üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin olmaz). Vekîl olarak Rabb’in yeter.” (İsra, 17/65). Yüce Allah’ın, “benim kullarım” derken kastettikleri, ihsanda bulunan “Muhsin” ve ihlâsa ulaşan “muhlis” kullardır. Zaten şeytan da: “…‘Senin mutlak kudretine yemin ederim ki: Onlardan ihlâsa erdi­rilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım’, …” (Sâd 38/82-83) demek suretiyle “ihlâslı kullara” hiçbir şey yapamayacağını itiraf etmektedir. İşte kendi itirafıyla da şeytanın gücü, muhlis, muhsin, muttaki denen ihlâslı mü’minlere, manevî doyuma ulaşmış kişilere yetmemekte, onları etki alanına alamamaktadır. Onlar şeytanın manyetik alanına girmediklerinden şeytan, on­ları kendine çekememekte, onlar üzerinde tesirli olup aldatamamaktadır. İşte İslam’ın tebliği ve eğitimi de, şey­tandan az-çok etkilenen insanı, bundan koruyacak niteliğe kavuşturma görevi ile yükümlüdür.

İblis ve dostlarının aldatma ve tuzaklarından, kandırma ve şerlerinden kurtulmanın yolu, dinde ihlâs sahibi olmak, İslâm’ı samimi bir şekilde yaşamak ve Allah’a sığınmaktır. İmanlarında sebat eden, Allah’a sığınan, ondan yardım isteyen, O’nun hidayetiyle hidayet bulanlar, ahkâmıyla amel edenler ve işlerinde O’nun azabından korkup takvayı kuşananlar… İşte bunlara kesinlikle şeytanın etkisi yoktur.

Şeytanın cazip ve süslü göstermede kullanacağı malzeme ise, insanın arzu ve isteklerinde sınır tanımama eğilimi, hırsları, ihtirasları, makam, mevki, şan ve şöhret arzuları, servet ve şehvete dair azgın istekleridir. Şeytanın kozu, kötülüğü cazip gösterip güzelleştirmektir. Silahı ise, kötülüğün bu yapay cazibesine kapılıp onu işlemelerini sağlamaktır. Bu yüzden insanın işlediği hiçbir kötülük yoktur ki, üzerinde şeytandan kaynaklanarak nefse hoş gelen bir cazibe, yalancı bir güzellik olmasın. O halde insanlar şeytanın elindeki kozu iyi tanımalıdırlar. Bir şeyde cazibe olduğunu fark ettiklerinde ve içlerinde bu cazibeye karşı bir arzu uyandığını gördüklerinde, ilahi ölçüleri ve ahlakî ilkeleri dikkate alıp ahiret ve hesabı hatırlayıp “ihlâslı kullar” olmaya çalışmalı, ölçüleri ve hududullahı aşan o şeyden sakınmalıdırlar. Bilinmelidir ki, ancak Allah’a bağlanıp samimiyetle teslim olduklarında, O’na gereği gibi kulluk yaptıklarında -bu şartla- şeytanın Allah’ın muhlis kullarının üzerinde hiçbir etkinliği yoktur.Ne diyor şeytan? “Hepsini yoldan çıkaracağım.” “Sadece içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç,”. Yüce Allah, kendisini Allah’a adayanları, kendisine ihlâsla teslim olup hayatlarını ibadet kılanları, seçkin kullarına katar. Kendilerini, sırf Allah için arındıran ve Allah’ı görüyormuşçasına ibadet eden muhlis kullarının arasına alır. Şeytanın bu kullar üzerinde hiçbir etkinliği yoktur. Mel’un şeytan başka türlüsünün imkânsız olduğunu, çünkü bunun Allah tarafından konulmuş bir kural olduğunu bildiği için işte bu şartı ifade ediyor. Bu kurala göre Yüce Allah, kendisini arındırıp Allah’a teslim olanı seçkin kullarına katar, onu korur ve gözetir.

Şeytanın ve insan dostlarının işi aldatmak olduğuna göre, doğal olarak vaatleri de sahtedir, boş vaadlerden ibarettir. Bu sebeple, şeytan ve dostları, bu boş kuruntu ve sahte vaatlerle insanları Hak yolundan alıkoyarlar, sonra da ahirette yalnız bırakıp “biz sizi zorlamadık ki, siz zaten sapıktınız ya da bir çağrımızla peşimizden koşmaya teşneydiniz, o halde siz kendinizi suçlayın” derler. Gerçekten de, onların insanları zorlamaya gücü yoktur, kim onların bu boş vaadlerine kanıp peşlerine takılmışsa, bilmelidir ki, aslında kendisi hevasına uyup onlara yönelerek yoldan çıkmıştır ve bu sebeple doğrudan kendisi sorumludur. Bütün bunlar, Kur’an’da bu kadar detaylı ve dikkat çekici sahneler hâlinde neden aktarılmıştır? Şüphesiz ki, insan daha imtihan alanı olan dünyadayken kendisine düşman olan şeytanı ve dostlarını iyi tanıyıp fark etsin, onun oyunlarını, tuzaklarını ve ona uyanların ahirette başına gelecekleri önceden bilerek hazırlıklı olsun, bunlar üzerinde düşünüp aklederek şeytanın iğvalarına, vesveselerine ve süslü göstermelerine kanmasın, tuzağa düşmesin diyedir.

O gün geldiğinde ve azap belirdiğinde, şeytan dünyadayken kandırdıklarını yalnız bırakır: “…Çünkü şeytan insana, ‘İnkâr et’ der; insan inkâr edince de, ‘Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım’ der.” (Haşr, 59/16). Görüldüğü üzere, hem insanı inkâra teşvik ediyor, bâtıl yola yönlendiriyor, hem de sonra “ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” diyerek saptırdığı insanı yalnız bırakıyor. Nitekim hesap günü pişman olanların beyanıyla şeytanın bu tutumundan yakındıkları başka ayetlerde de bildiriliyor: “Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim!” “Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’an’dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı yapayalnız ve yardımsız bırakandır.” (Furkan, 25/28-29).

İnsan şeytanı olan müstekbirlerin, yani insanları saptırmada öncülük edenlerin, kandırdıkları zayıfların/güçsüzlerin ahirette kendilerinden şikâyet etmeleri üzerine aralarında yaşanan tartışmalara dair sahneler başka âyetlerde de tekrarlanır: “… Her topluluk (arkasından gidip sapıklığa düştüğü) yoldaşına lânet eder. Nihayet hepsi orada toplandığı zaman peşlerinden gidenler, kendilerine öncülük edenler için, ‘Ey Rabbimiz! Şunlar bizi saptırdılar. Onlara bir kat daha ateş azabı ver’ derler. Allah, der ki: ‘Her biriniz için bir kat daha fazla azap vardır. Fakat bilmiyorsunuz’.” (Â’raf, 7/38).

Bununla birlikte şeytan, doğru yolda gitmek isteyenleri zorla yoldan çıkaracak gücünün bulunmadığını, insanlara sadece çeşitli yollardan telkinde bulunduğunu, onların da bunu kabul ettiklerini ifade ederek şeytanı değil, kendilerini kınamaları gerektiğini söyleyecektir. Çünkü şeytan dünyada insanlara ancak vesvese ve ayartma yoluyla ulaşabilmekte, onların işlediği günahları kendilerine sadece güzel göstermeye, kendi hevâ ve heveslerine uymada ahlâken bir sakınca olmadığına onları inandırmaya çalışmaktadır. Râzî’nin de ifade ettiği gibi asıl şeytan insanın kendi nefsi, arzu ve hevesleridir. İnsan nefsinde şehvete, boş ve bâtıl inançlara önceden bir eğilim ve yatkınlık olmasaydı bu şeytanî vesvese ve ayartmalar etkili olamazdı. İşte şeytan “Beni kınamayın, kendinizi kınayın” diyerek bu gerçeğe işaret etmek istemiştir. “Ben daha önce de beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim” cümlesiyle de şeytan insanları yoldan çıkarmaya çalışmış olmakla birlikte kendisini Allah’a eşit bir yere koymadığını ve kendisinin O’na ortak koşulmasını kabullenmediğini ifade etmektedir. Nitekim Kur’an’da birden fazla yerde kendisinin Allah tarafından yaratıldığını söylediği (A‘râf 7/12; Sâd 38/76), Allah’a “rabbim” diye hitap ettiği görülmektedir (Sâd 38/79). Ancak vesvese verip yoldan çıkardığı kimseler onun aldatmalarına uymak suretiyle dolaylı olarak onu ilahlaştırmış ve Allah’a ortak koşmuşlardır. Bu sebeple âyetin son cümlesinde ona uyanların zalimler olduğuna, onlar için elem verici bir azabın hazır bulunduğuna işaret edilmektedir. (Kur’an Yolu Tefsiri).

İbrahim Suresi 22. âyette, dünyada şeytanı veli edinip ona kulluk/itaat edenleri, şeytanın hesap günü yalnız bırakacağı bildiriliyor. Şeytanın, insanlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücü olmadığını itiraf edip kendisine uyanların kendi istekleriyle davetine icabet ettiklerini ve bu sapmadan dolayı sorumluluğun da kendilerine ait olduğunu ifade ederek kendisine tâbi olanları suçlayacağı haber veriliyor. “Allah’ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: ‘Şüphesiz Allah size gerçek bir vaadde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi (inkâra) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın.Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah’a) ortak koşmanızı reddettim.‘ Gerçek şu ki, zalimler için elem verici bir azap vardır.” (İbrahim, 14/22).İşte İblis, dünyada kandırıp azaba sürüklediği insanları ahirette böyle yalnız bırakıp “sizi ben zorlamadım, zaten zorlamaya gücüm de yoktu, sizi çağırdım ve siz de zaten müsait olduğunuz için çağrıma uyarak koşup geldiniz. O hâlde beni kınamayın, Allah’ın emrine, yoluna uymayıp da benim çağrıma ve yoluma gelmenizden dolayı kendi nefsinizi kınayın” demektedir.

İşledikleri günahlarda ısrar edip tevbe etmeden ölen ve bu sebeple şeytan ile insan ilişkisinde ikinci kategoride yer alanlar, ahirette kendilerini kandıran cin ve insan şeytanlarından şikâyetçi olacaklardır. Hâlbuki şeytanın insanlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücünün, hâkimiyetinin olmadığı gerçeği birçok âyette tekraren vurgulanır: “Şüphesiz kullarımın üzerinde senin bir gücün (hâkimiyetin/sultan) yoktur.” (İsra, 17/65) “Şüphesiz kullarım üzerinde senin (şeytanın) bir (zorlayıcı gücün) hâkimiyetin (sultân) yoktur. Ancak azgınlardan (ğâvîn) sana uyanlar müstesna.” (15/Hicr, 42) Demek ki, şeytanın, ancak azgınlık yaparak kendisine kapıyı açık tutanları, hevasına uyup şeytana ve şeytanın süslü gösterdiklerine meyledenleri etkilemesi mümkündür. Yani şeytanın insanları zorlama, kendilerine rağmen insanlar üzerinde zorla hâkimiyet kurma gücü bulunmamaktadır.

Cin ve insan şeytanlarının, Allah’ın ihlâslı kullarını hâkimiyetleri altına almaya güçleri yetmez. Bu sebeple, ihlâs sahibi kullardan da zaman zaman günaha meyledenler olsa bile, bunlar günahta ısrar etmek yerine büyük bir pişmanlıkla hemen tevbe edip Allah’a sığınırlar. Şeytanların güçleri, ancak kendilerine meyleden ve kendiliğinden şeytana uymaya yönelen azgınları etki altına almaya yeter. Dünyada olduğu gibi hesap günü de kendi aralarında dayanışma gösteren cin şeytanları ile müstekbir insan şeytanları, kandırdıkları zayıf ve güçsüz kesimlerin ise ahirette kendilerini suçlamalarına ve kendilerinden şikâyetçi olmalarına muhatap olacaklardır.

İntihar, bizzat bir problem değil, diğer problemlerin sonucudur. Ana problemler faize dayalı sömürücü ekonomi, güce dayalı devlet algısı ve bireysel haz peşindeki insan tipi, anlamı öteleyen, fiyatı değere, eşyayı insana tercih eden küresel paradigmadır. İslam, ekonomiyi faizden emek ve üretime, devleti güçten adalete, insanı da bireysel hazdan (heva) evrensel duyarlılığa (takva) davet etmiştir. Mutluluğu güç, para ve arzularının karşılanması olarak tanımlayan putperest algının yerine, anlamı, değeri, mantığı ikame etmiş, varlığı ve anlamı hakikate endekslemiştir. Tarihi tecrübe, varoluşsal (fıtri) gerçekliğimiz bugüne dek, insanı eşyaya, anlamı şekle, içi dışa, değeri fiyata öncelemeyen fıtri/evrensel/ilahi paradigma hükümran olmadığı sürece tıbbın, psikolojinin, ekonominin insanın varoluşsal yaralarını tedavi edemeyeceğini doğrulamıştır.

Modern bilim bugün intihara teşebbüs etmiş kişiler üzerinde araştırma yaparken onları buna sevk eden sosyal ve ekonomik yapıyı irdelememektedir. Temel ilkelerini tevhitten alan fıkıh bilimi, böyle bir parçalanmışlıktan uzak durmalıdır. İslam fıkhı; toplumu, bireyi ve onun muhatap olduğu her durumu inceleyebilir ve hakkında fikir belirtebilir. İntihar hakkında fıkhın söylemesi gereken kanaatimizce, insanın değerinin korunması ve fıtratın gereklerinin karşılanmasıdır. İnsanlar değersizlik ve anlamsızlık hissine kapıldığı için intihar etmektedir.

Bu nedenle İslam’ın intiharı yasaklamasından ziyade kişinin, bu sonuca gitmesine engel olacak tedbirleri toplumun dikkatine öncelikle sunulmalıdır. İntihar varoluşsal bir çıkmazdır. Kişi yaşamında çaresiz, yalnız, ümitsiz hissettiğinde ölümü bir çare olarak değerlendirir. İslam ise dua, namaz, güzel söz, kardeşlik gibi ilkeleriyle kişinin bu çıkmaza girmesine baştan engel olur. İslam’ın yetimi korumayı emreden emirleri, yaşlıyı, kimsesizi ve hastayı korumaya teşvik eden hadisler, intiharı önleyen en tesirli hükümlerdir. Peygamberimizin Medine’de sosyal faydayı azami seviyeye getiren emirleri, uygulamaları ve örnekliği, bugün farklı dinden kişilerin dahi özlediği ve istediği ilkelerdir.

İntihar eylemini gerçekleştirenlerin yüzde doksanının zihin hastası olduğu bilgisine dayanarak, intihar eden herkes için ebedi cehennem hükmünün verilemeyeceği ortaya çıkmaktadır. Peygamberimizden rivayet edilen bu manadaki hadislerde zikredilen ebedi cehennemin, peygamberimizin bazen korkutarak bazen de müjdeleyerek takip ettiği eğitim usulünün bir yansıması olduğunu ifade edebiliriz. Davranışlarının neticesini sağlıklı değerlendiremeyecek kadar yoğun ve şiddetli duygusal baskı altındaki birine Allah’ın azap edeceğini iddia etmek, bilerek ya da bilmeyerek Allah’a zulüm isnat etmektir. Allah kimseye takatinin üzerinde yük yüklemeyeceğini vaad etmiş, İslam fıkhı da bu ilke üzerine inşa edilmiştir. Dış dünyadaki bir kuvvetin iradeyi engellemesi, İslam fıkhı açısından eylemin bağlayıcılığını ortadan kaldırıyorsa, iç alemdeki kuvvetlerin iradeyi baskılayıp işlemez hale getirmesi de bu bağlamda değerlendirilmesi gerekir.

Dini hükümler; irade sahibi, aklını kullanabilen, yaptığı eylemin sonuçlarını ölçüp tartabilen insanlar içindir. İntiharın yasaklanması intiharı düşünen bir kişi için etkin bir caydırıcılık üstlense de intiharı gerçekleştiren kişiler açısından anlamsızdır. Çünkü intihar eden kişi bu yasağı anlayabilecek zihin duruluğundan mahrumdur. Aklını doğru kullanamayanlar için yapılacak şey yasak koymak değil, faciayı önleyici tedbirler almak sonrasında mağduriyet yaşanmadan önce kişiyi tedavi etmektir.

Fıkıh açısından, bir eylemin hükme medar olabilmesi için, failin eylemini hür irade ile vermesi gereklidir. Kişiyi iradesini kullanmaktan men edecek bir engellenme (klasik kaynaklarda geçtiği haliyle ikrah, medeni kanunda zikredildiği haliyle korkutma) durumunda kişi yaptığı eyleminden mesul tutulamaz. İntihar davranışının bu bağlamda kişinin hür iradesiyle ortaya çıkan bir tercihli eylem değil, yoğun fiziki ya da duygusal uyarılma neticesinde zihnin (korteks) devre dışı kalması, duyumsanan aşırı yoğun acının bir an önce bitmesi için beynin/benliğin kendini koruma refleksi olduğu ortaya çıkmıştır. Kişinin bilişsel ve duygusal birikimi, güçlü sosyal bağları, inanç ve değer yargılarının etkinliği, onun acıya dayanma eşiğinin yükselmesinde önemli bir rol oynamaktadır.

https://youtube.com/watch?v=HB8qEdT19xg

İntiharın genel olarak çaresizlik ve yoğun yalnızlık durumlarında ortaya çıktığı bilgisinden hareketle; amaçsız insan topluluklarının (kalabalık), insan iletişimini azalttığını çıkarımlayabiliriz. Şehirlerin devingen ve değişen bünyesi, yeni üyelerin toplumla sağlıklı ve zamanında bütünleşememesine neden olmakta, bir gruba aidiyet ihtiyacı sağlıklı karşılanmayan bu üyeler de ya suç örgütleriyle sosyalleşmekte ya da yalnızlığı tercih edip belli bir müddet sonra da yoğun acı duygusundan kurtulmak için ölümü tercih edebilmektedir.

Bilimsel veriler ve vaka sunumundan anlaşılacağı üzere intihar, insan fıtratına aykırı bir eylemdir. İnsan bilinci ve bilinçaltı yaşam odaklıdır. İnsan nefsi, yaşamak için başkasını öldürebilir fakat normal şartlar altında hiçbir canlı kendi hayatını tehlikeye atacak, kendine acı verecek bir karar almaz. Ancak kişi, ailesi ya da arkadaşları tarafından reddedilirse bu durumda hayatı çekilmez bulup ölümü tercih edebilir. Bu etrafı ateşle sarılmış bir akrebin kendini sokarak öldürmesine benzer bir reflekstir.

İntihar duygusunu tetikleyen, kişinin psikolojik direncini, öz saygısını yitirmesine neden olan bir başka olgu da bağımlılıklardır. İslam, kişinin aklını ve özgürlüğünü kısıtlayan her türlü maddeyi yasaklayarak bağımlılıkla mücadelede önemli bir rol oynamaktadır. Manevi bağımlılıklar için de kişiliği destekleyici, aile bağlarını kuvvetlendirici, güvenli bağlanmayı ve sağlıklı aile ve toplum ilişkilerini teşvik edici emirleri, manevi bağımlılıklardan koruyucu işleve sahiptir.

İntihara sürükleyen bir başka etken olan dürtülere hâkim olamama durumu için de İslam’ın ahlaki hükümleri, sosyal kontrol, iyiliği emretme, kötülüğü nehyetme ilkeleri önemli bir tedbir işlevi görebilecektir. Duygusal dürtülerini kontrol edebilen kişiler için cennet vaadi, sağlıklı insanlar için önemli bir motivasyon, duygu durum rahatsızlıkları yaşayanlar için de umudu tazeleyen bir veridir.

Diğer bir sebep olan kişilik bozuklukları, dürtülerine hâkim olamama ve ümitsizlik gibi durumlar karşısında da İslam’ın emirleri terapötik etki gösterecektir. Kişinin dua sayesinde Allah ile yakınlaşma hissini tatması, hayatın yaratıcısına bağlanarak ümidini kesmemesi, her halükârda Rabbimizin bağışlayabileceğinin telkin edilmesi, intihara teşebbüs eden kişinin ağır duygusal sıkıntılarla baş etmesinde yardımcı olacaktır.

İntiharın en önemli nedenlerinden olan sosyal etkileşimsizlik, sosyal reddedilme (social disengagement) karşısında İslam’ın başta anne baba olmak üzere akrabaya yardım etme onlarla iletişim halinde olma, etkileşimi koparmama gibi önemli emirleri ve peygamberimizin örnekliği mevcuttur.

İntiharı önlemede dini düşünce ve aidiyet duygusu, başka diğer tedbirlere kıyasla daha etkindir. Herhangi bir dini oluşum için anlamlı olabilecek bu durum, söz konusu İslam olduğunda ayrıca bir değer kazanmaktadır. İslam toplumları; Yahudilik, Protestanlık, Katolik toplumlara göre en düşük intihar oranına sahiptir. Bunun en önemli nedeni İslam’ın hayat ve fıtratla uyumlu emirleri ve peygamberimizin örnekliğidir.

Tamamlanmış intihar davranışlarının temelinde sosyal bağların kopması/bilinçsizlik, kişinin dürtülerinin etkisinde kalması, çöküntü, endişe, ümitsizlik olmak üzere beş temel etken olduğu ifade edilmiştir. Araştırmalar beynin düşünme ve entelektüel faaliyetlerini üstlenen korteksin normal durumlarda duyguların rehberliğinde çalıştığını, duygusal taşkınlıkların doğru karar vermeyi engellediğini bulgulamıştır. İslami literatür bu durumu kişinin hevasına tabi olmasıyla kavramlaştırır. Peygamberimiz de akıllı karar vermeyi engellediği için duygusal taşkınlık durumlarından uzak durmayı tavsiye buyurmuştur.

Beynin entelektüel faaliyetlerini üstlenen korteksin yoğun duygulanımlarda (sevinç, öfke, yas vb.) devre dışı kalması, kişiyi bu tür durumlarda yapılan işlemlerinde hukuk nezdinde olmasa dahi Allah nezdinde özürlü kılacaktır. Çünkü yarattığı kulunun her halini en iyi bilen odur. İnsanlar, diğerlerinin iç alemini dışına yansıttığı ve ifade ettiği kadarıyla (zahir) bilir. Bu nedenle “intihar haram mıdır?” diye soran bir kişiye “haramdır” fetvası verilebilir fakat esas yapılması gereken fetva vermek değil, kriz anlarında yönlendirme ve müdahale yapabilecek, gerekli toplumsal kurumları işler hale getirmek, bu imkanlara erişilebilirliği artırmak, intihara götüren sebeplerin meydana gelmesine mâni olmaktır. Sele engel olmanın yolu yağmuru yermek, yağmur hakkında hüküm vermek değil, toprağın kalitesini artırmaktır.

Normlar ve fıtri ölçüler çerçevesinde büyüyen bir akıl intihara müsaade etmez. Kişinin akıl işleyişi ve duygu durumu bozulduğunda ise akıl kendini koruma önlemi olarak intiharı gündeme getirir. İntihar teşebbüsünde kişinin inancı, değerleri ve bilişsel kabiliyetleri devreye girerek bu teklifi geri çevirebilir. Eğer kişinin dış ve iç alemi yoğun bir duyusal ve duygusal baskı içeriyorsa bu durumda akıl bu yoğun baskı karşısında devreden çıkar ve kontrol amigdalanın, duygusal beynin eline geçer. Beyin, aklın ilkeleri çerçevesinde herhangi bir değerlendirmeye tabi tutmaksızın önüne gelen en mantıklı seçeneği devreye sokar. Kişinin o anki duygu durumunda herhangi bir davranışın en mantıklı olması, normal durum ve şartlarda o davranışın mantıklı bir seçenek olmasını garantilemez.

Beyni besleyen duyuların ve duyguların ilk gelişimi ailede başlar. Aile, çocuğu şefkatten mahrum bırakarak ya da benliği şımartarak çocuğun kişiliğini bozabilir. Toplum da aynı şekilde bireyi anlamsız, değersiz bir kişilik olarak etiketleyebilir. Kişi bu durumda kendini koruyacak sağlam bir dayanağa (Allah’ın ipi) sarılmadığı, aklın ve hissin fıtri düsturu olan ilahi değer ve emirlere ulaşamadığı takdirde, yakın ve uzak çevresinin (aile ve toplum) kendisini sürüklediği çıkmazlara girebilir ve bir ömür acı içinde yaşamak yerine çabucak bu karanlıktan kurtulmayı (ölüm) tercih edebilir.

Kur’an’da nefs olarak tabir edilen duygusal beyin, normal durumlarda intiharı bir seçenek olarak görmemektedir. Çünkü duygusal beyin (limbik sistem) varlığı için bir tehlike gördüğü takdirde öldürmeyi (katl) dahi emredebilir. Kendine zarar verme ya da öldürme ise fıtri akıl yürütmenin bozulması takdirinde gündeme gelebilir. Duygusal beynin yargılarını değiştirebilecek ilk ve öncelikli kuvvet, onu madden ve manen çevreleyen korteks (akıl), ikincisi ise dış çevreden gelen sinyallerdir.

Bebek ya da çocuğun aklına gelmeyen bu ihtimal ergenlikte ve yetişkinlikte neden bir seçenek olarak kişinin gündemine gelebilmektedir? Ergenlikten itibaren kişinin soyut düşünme ve muhakeme kabiliyetinin işlemesi (activation) söz konusudur. Ergenlik, kişilik ve benlik algısının oluştuğu, kişinin kendisi ve çevresi hakkında değer ve yargılara sahip olmaya başladığı dönemdir. Ergenlik öncesi dönemde kişinin sevgi, takdir edilme, toplum içerisinde kabul görme gibi fıtri ihtiyaçları tatmin edilmediğinde, kişinin değersiz olduğuna inanması, psikolojik rahatsızlıklara sebep olabilir. Psikolojik rahatsızlıklar seviyesine göre kişide duygu durum bozukluğu, depresyon vb. şekilde tezahür edebilir. Bu hastalıklar da kişide yoğun duygusal acılara neden olur. Bu acı bir kişinin tahammül seviyesini aştığında kişinin beyni “daha fazla yaşayıp acı çekmektense ölmenin daha mantıklı” olduğu düşüncesini onaylayabilir.

Aklın müdahalesine kısmen kapalı bu işleyişi görmek için bebek ve çocukların davranışlarını gözetlemek yeterlidir. Bebekler bilişsel kapasite gerektirmeyen reflekslerle doğarlar. Bilmeden emerler, yutarlar, herhangi bir şeye tutunabilirler. Çocuklar ise algılayabilirler fakat değerleyemezler. İyi ya da kötüyü bilerek ve inanarak değil, duyumlarıyla yargılarlar. Kendine zarar ve acı veren durum ve eşyayı kötü, sevdiklerini iyi olarak nitelerler. Bu yapı ancak temyiz dönemiyle bilişsel değerlendirmelere açılır ve ergenlik dönemiyle gerçek anlamda bir sorumluluk duygusu kazanılır. Bu nedenle bir bebek ya da çocuğun kendini öldürme ya da bilerek zarar verme davranışı gösterdiğine nadiren rastlanır. Normal bir çocuk ya da bebek korktuğunda ağlayarak yardım ister, motor becerileri yeterliyse tehlikeli ortamdan kaçar. Fakat kendini öldürmek bir seçenek olarak aklına gelmez.

Kişinin akıl ve iradesinden bağımsız çalışan fakat irade ile kontrol altına alınabilen limbik sistem Kur’an-ı Kerimde nefs olarak isimlendirilmektedir. Arapçada kendi anlamına gelen nefs’in, akıldan bağımsız çalışabilen bu yapıya isim olarak konulması anlamlıdır. “Nefse ve onu şekillendirene yemin olsun ki, onu tezkiye eden kurtulmuştur, onu kötülüğe bulayan ise aldanmıştır.” ayeti limbik sistemin korteks tarafından yönetilmesi durumunda kişiyi doğrulttuğunu, aksi durumda benliğin bozulmasına neden olacağını ifade etmektedir. Limbik sistemin kilit organı, latince badem anlamındaki amigdaladır. Bu organ herhangi bir tehlike anında kişiye kaç ya da savaş komutu verir. Bu yönlendirme dışarıdan herhangi bir müdahaleye kapalıdır. Kişinin inanca bağlı değerleri, bu yapının işleyişini değiştirebilir. Örneğin yılanın tehlikeli bir varlık olmadığına inanan kişi, artık yılan gördüğünde amigdalası kaç emrini vermez dolayısıyla korkmaz.

Bir kişi neden intihar eder? Fıkıh derin bir anlayış ve kavrayış yeteneği olduğuna göre, fakihlerin öncelikli görevi hüküm çıkarmak değil, hakkında hüküm istenen olayı anlamak olmalıdır. İntiharı anlamanın öncelikli yolu da insanın fıtratını (nature) anlamaktır. İnsan fıtratı, insanın davranışlarını kontrol eden beynin içgüdüsel yapısı, insanın yaşaması için programlanmıştır. İnsan beyni, kişinin duyularını ve duygularını algılayan yorumlayan limbik sistem ve bu verileri anlamlandıran, analiz eden korteks yapıdan oluşur. Bilişsel görevleri üstlenen korteks, kişi doğduğu anda neredeyse yok seviyesindedir.

Din olgusu kişinin hayatına kattığı anlam ve değerler, dindarları arasında ortaya çıkardığı sosyal kaynaşma ve aidiyet duygusu nedeniyle intihar düşüncesinin en önemli sağaltıcısı durumundadır. Semavi dinlerin tümünde intihar yasaklanmıştır. Yahudilik istisnai durumlar hariç intiharı yasaklamıştır. Aziz Augustine, intiharın kutsal kitabın temel unsurlarından “öldürmeyeceksin” emrini çiğnemek olacağını bildirmiş ve yasaklamıştır. İslam dininin cemaat olmayı, sosyal kaynaşmayı sevap gören ahlaki temelleri, intihar davranışının ve düşüncesinin İslam dünyasında yayılmasını sınırlamıştır.

İntihar eylemlerinin ahlaki ve hukuki mahiyeti, günümüz sivil toplumu tarafından da tartışılmış, masum halkı öldürmenin İslam ile bağdaşmadığını vurgulayanlar olduğu gibi, bazı durumlarda intiharın vacip ve meşru olabileceğini ifade edenler de ortaya çıkabilmiştir. İntiharın bir fiilden ziyade başka eylem ve durumların sonucu olması hasebiyle, intihar saldırılarına tepki vermek, üzerine ateş tutulan bir kâğıdın yanmasından çok farklı olmayacaktır. Toplumsal bir afet olan intiharın bitmesi isteniyorsa intihar hakkında değil, intiharı hazırlayan sebepleri bulmak ve onları yok etmek gerekecektir. Bu manada bu tür eylemlerin önlenmesi isteniyorsa, öncelikle intihara sürüklenen insanların barış ve mutluluğunu tehdit eden davranış ve politikalara tepki vermek gerekir. Hiç kimse huzur içinde dinlenirken “Bugün kendimi nerede patlatsam acaba?” diye düşünmez. Fakat evi yıkılmış, yavrusunun cansız bedenini gören bir anne, kendisine yapılan bu zulmün intikamını bir şekilde almak isteyecektir.

İstişhad, Kur’an’da şahit çağırmak manasında kullanılırken konumuz bağlamında bu kavram “şehit olmayı istemek” demektir. Vakıa olarak ise bir Müslümanın “cihat” maksadı ile üzerindeki bombaları patlatarak intihar etmesidir. Bu tarz bir eylemi, aklı başında ve sağlıklı bir insanın icra edebileceğini düşünmüyoruz. Bununla beraber hangi durum ve şartların bir kişiyi böyle akıl dışı bir eyleme sevk edebileceği üzerinde düşünmemiz gerekir. Tarihte ilk bombalı intihar eylemi 13 Mart 1881’de Ignaty Grinevitsky tarafından Çar II. Alexander’a karşı gerçekleştirilmiştir. Sistematik intihar saldırıları ise ilk defa 1944 yılında II. Dünya Savaşı esnasında Japonlar tarafından gerçekleştirilen kamikaze saldırılarıdır. Yakın zamanda bu saldırılar Müslüman coğrafyada yayılmıştır.

Anormal bir sürecin sonucu olduğu anlaşılan intihar davranışının, başkasını öldürmek üzere bir savaş aracı olarak kullanılması son yüzyılda sıkça rastlanan bir olgu haline gelmiştir. Canlı bomba ismi verilen kurbanlar, üzerlerinde patlayıcı ile kalabalığa girerek birçok kişinin ölümüne neden olabilmektedir. “İstişhad” adı ile bu eylemlerin İslam ve cihad başlığıyla eşleştirilmeye çalışılması ciddi bir bilgi ve algı kirliliğine neden olmaktadır.

İntihar, sağlıklı bir akıl yürütme süreci ile karar verilen bir davranış değil, fiziki ya da duygusal acılarla baş edememe karşısında insanın kendi hayatını çaresizce sonlandırmasıdır. Gribal enfeksiyona yakalanan bir kişinin burnunun akması gibi, anlamsızlık, değersizlik, hayat üzerinde kontrolsüzlük düşüncelerine kapılan bir kişi intiharı seçenek olarak görebilir. İntihar sürecinde kişide ümitsizlik, kin, kızgınlık, intikam duyguları, düşüncesizce hareketler, çıkmaza düşmüş
gibi hissetme, alkol ve madde kullanımında artış, arkadaşlardan, aileden ve toplumdan çekilme, endişe, uyuyamama, aşırı uyuma, ani duygudurum değişiklikleri, hayatı yaşamak için anlam bulamama gibi değişiklikler gözlemlenmektedir.

Kişinin akıl ve ruh dengesinin bozulduğu, kimlik arayışına girildiği ergenlik döneminde intihar teşebbüsleri önemli oranda artmaktadır. Günümüzde medya karşısında çocukların savunmasız bir şekilde telkine maruz kalması sebebiyle çocuk denebilecek yaşlarda da intihar vakaları görülebilmektedir.

İntiharın temel nedeni psikolojik bozukluklardır ve intihar vakalarının yüzde 90’ında psikolojik bir hastalık izine rastlanmıştır. Akıl hastalıkları olarak nitelenen depresyon, bipolar (çift kutuplu) bozukluk, sınırda kişilik bozukluğu, şizofreni, dürtü kontrol bozuklukları, madde kullanım bozukluğu, anoreksiya (yememe bozukluğu) gibi hastalıkların büyük bir kısmı kişide intihar düşüncesi uyandırmaktadır.

Erkeklerin intihar teşebbüslerinin daha çok ölümle sonuçlanmasındaki diğer bir neden de kadınların erkeklerden daha fazla ve daha çabuk depresyona girmesi, erkeklerin ise daha nadir depresyona girip daha zor kurtulabilmesidir. Erkeklerin sosyal iletişim kapasitesinin kadınlara göre düşüklüğü onların ruhsal çöküntüden kurtulmalarını zorlaştıran sebeplerden bir tanesidir.

İntihara teşebbüs ve intiharın gerçekleşmesinde cinsiyet açısından zıt oranlar söz konusudur. Erkeklerin intihar ederek kendini öldürme oranları daha fazla iken kadınlar erkeklerden daha fazla intihar teşebbüsünde bulunmaktadır. Erkekler daha çok ateşli silahla yahut kendilerini asarak; kadınlar ise zehirli madde içerek intihara teşebbüs etmeleri nedeniyle erkeklerin intihar teşebbüsünün daha çok ölümle sonuçlandığı şeklinde yorumlanabilir.

2012 verilerine göre dünyada her yıl 800.000’den fazla insan intihar nedeniyle ölmekte, daha fazlası intihara teşebbüs etmektedir. İntihar oranı en az olan 10 ülkeden dokuzu Müslümandır. Suudi Arabistan, milyonda 8 [yüzde 75 erkek yüzde 25 kadın] kişiyle en az intihar oranına sahip ülkedir. Türkiye’de intihar oranı Arap ülkelerinden yüksek, Avrupa ülkelerinin çoğundan düşüktür.

İntiharın aşağıdaki tanımının yanında; kendini öldürmek için katil kiralayarak, zehirli bir hayvana ısırtarak kişinin kendi ölümüne sebep olma; denize tüpsüz dalarak, yangın mahalline elbisesiz girerek ölüm tehlikesi karşısında tedbir almama; madde bağımlılığı alkolizm, sigara tiryakiliği ile ölüm riskini artırma gibi durumları da intihar kapsamında değerlendirenler olsa da bu durumların intihar başlığında değil, hayatı riske atmak başlığında değerlendirilmesi gerektiğini, dolayısıyla bu çalışmanın kapsamına girmediğini düşünmekteyiz.

İntihar bir insanlık sorunu olduğu gibi onu önleyebilmek de bütün insanlığın birlikte üstesinden gelebileceği bir meseledir. Bu nedenle intihar sorununun her yönüyle ele alınması bir çalışmanın sınırlarını ve gücünü aşacağı bilinmelidir.

Çok boyutlu, karmaşık bir insan davranışı olarak intihar, insan ve toplum bilimlerince araştırılmıştır. Felsefe, sosyoloji, psikoloji, tıp bilimleri bu konuda önemli ve hacimli bir literatüre sahipken, ilahiyat bilimleri bu önemli sosyal problemi çok az araştırmıştır.

Klasik dönem fıkıh kitaplarında intiharın ele alınmamasını, o günün İslam toplumlarında sık rastlanan bir olgu olmayışı ile gerekçelendirebiliriz. Günümüzde ise şehir hayatının sosyal uyumu arka plana atan, yalnız ve rekabetçi yaşamaya teşvik eden yapısı, küreselleşen ekonomi ve insanı öteleyip eşyayı ve hazzı önceleyen kültürel algı, intiharı insanlığın ortak gündemi haline getirmiştir.
İntihar ya da özkıyım, davranış bilimleri terimi olarak kişinin öldürme amaçlı kendi hayatına son verme girişimidir. Bu girişimin, ölümle sonuçlanıp sonuçlanmaması eylemin sonucunu değiştirebilecek fakat niteliğini değiştirmeyecektir. Klasik dönem İslam hukuku eserlerinde intihar konusunu müstakil olarak değerlendiren bir başlığa rastlanılmamaktadır. Kişinin başkasını öldürme ve yaralamasının fıkhi hükmüne dair önemli bir birikim olduğu halde, kişinin hem katil hem maktul olduğu böyle bir durumun fıkıhtaki karşılığı irdelenmemiş, netice itibarıyla da bu tür eylemlerin hükmü fıkıh açısından netleştirilmemiştir.

Öz Kişinin kendi hayatına son verme teşebbüsü olarak tanımlanabilecek intihar, sadece şahısları ve aileleri değil toplumları derinden sarsan, bütün insanlığı ilgilendiren uluslararası bir insanlık sorunudur. İslam başta olmak üzere bütün semavi dinlerin olumsuz değerlendirdiği ve önlemeye çalıştığı bu eylemin, sebep ve sonuçlarının özellikle de İslam fıkhı açısından incelenmesi önem arz etmektedir. Modern yaşam alışkanlıkları ile zamanla sayısı artan bu eylem, İslam toplumlarında da görülebilmektedir. Bu davranışın İslami
ilkeler ve modern bulgular çerçevesinde yeniden değerlendirilmesi, İslam toplumlarının geleceğine katkıda bulunacaktır. /Ahmet Bayraktar

https://youtube.com/watch?v=gG1tBUZ4Pvo
İntihar; ölen kişi tarafından ölümle sonuçlanacağı bilinerek yapılan
olumlu ya da olumsuz bir fiilin doğrudan ya da dolaylı sonucu olan her
ölüm olayına denir. İntihar girişimi ise, bu biçimde tanımlanan, ama
ölüm sonucu doğmadan durdurulan fiile denir (Durkheim, 2002: 21).
Adler’e göre intihar; öç alma hareketidir. Bunun, yakınları,
akrabaları etkilemek, bu yolla kaybedilenleri geri kazanmak amacına
dönük olduğunu söyler. Bu nedenle intiharı bir tür iletişim aracı olarak
savunur (Adler, 1997: 267).
İnsanlık tarihi boyunca bir kısım insanlar, yaşamının bir
döneminde intihar girişiminde bulunabilmekte, bu girişimlerin bir kısmı ölümle sonlanmaktadır. İntihar düşüncesi ve davranışı yaşama isteğine zıt bir eylem (Kaya, 1998: 9) olmakla birlikte intihara iten birçok risk faktörü bulunmaktadır. Bu risk faktörleri intihar girişiminde bulunan her birey için söz konusu olmakla birlikte her yaş grubu için de farklılık arz etmektedir. Bu nedenle çocuklar, gençler ve yaşlılarda farklı nedenlere bağlı olarak intihar girişimlerine rastlanmaktadır. Ayrıca bu bireylerin intihar için kullandığı yöntemler yaş gruplarına göre değişiklik arz etmektedir (Eşkin, 2003: 135). Halil Apaydın-Şuayip Özdemir-Ayşe Z. Ünal
Rabbim izin verirse…… 01.11.2020

بسم الله الرحمن الرحيم

Ey iman edenler! Karşılıklı rızâya dayanan ticaret dışında mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir. Nisâ Suresi – 29 
Kendinizi öldürmeyin.
Müslüman, yaratılışta Allah ile doğruluk üzere olacağı bir ahdin varlığından haberdar olandır. Ayrıca Müslüman kişi için bu ahde vefa, şükür, dua ve kararlılıkla ilerleyeceği yoldaki sadakati ölçüsünde olacaktır. İslam dini dua demektir. Nasıl dua edeceğini öğreten ilahi kılavuzu ona, Müslüman kalma yollarını dua ile aydınlatmasını öğütler. Dua irade ile yapılan bir eylemdir. Müslüman için de doğru yolu bildiği halde yoldan çıkmak an meselesidir. Bu yüzdendir ki Hz. Peygamberimiz Muhammed’in en güzel dua örneklerinden biri de nefsi ile bir an olsun baş başa kalmamak duasıdır.

Her insanın ömrü uzunluğunda olan bu yolun köşe başlarında bu iki saptırıcı bekler. Bunlar ufak bir tökezlemede süslü dünya metaı sunan sözde dostlardır. Bu yol boyunca insana fısıldananlar ilham ya da vesvese olacaktır. Gerçek bir Müslüman olma gayreti içinde olan kişiyi ilahi yardımlar olan ilhamlar yoldan çıkmamaya sevk edecek, yolun farkında olmayıp şuursuz bir dünya hayatı için yaşayan insanı ise vesveseleri yol kenarına çekecektir.

Müslüman için doğru yol şartları ne kadar zorlu, dikenli, çileli olsa da sonu nurludur. Bu çileli yolda yürümeyi iradesi ile seçer, Kur’an-ı aklıyla düşünüp anlar, hayatı ile örtüştürür, kalp hissiyatıyla yaşar ve tasdik eder. Müslüman için doğru yolun ilahi mihmandarı Kur’an-dır. Bu yola Allah’ın izni ile Kur’an ışığını yansıtansa Hz. Peygamberimiz Muhammed (s.a.v)’dir.

Fıtrat olarak hem üstün hem aciz olarak yaratıldığını bilen, yoldan saptıracak nefs ve şeytan unsurlarının farkında olarak yaşayan kişidir Müslüman. Bu bilgilere haiz gerçek bir Müslüman için en büyük korkuysa, nefsine uyarak kötüleşmek, şeytana uyarak şeytanlaşmak olacaktır. Müslüman bu iki saptırıcıdan Allah’a sığınması gerektiğini yine Kur’an-ı Kerim’den öğrenir.

Müslüman kişi, yüce Rabbimizin verdiği akıl, kalp ve irade cevherlerini doğru yola bağlılık için kullanıldığında fıtrata uygun ilerleyeceğini bilen kişidir. Beşerdir şaşar sözünde olduğu gibi zaman zaman yoldan sapmalarda yine akıl ve kalple yol aydınlanırsa tövbe kapısından geçilip tekrar doğru yola girmek söz konusu olacaktır. Rabbimizin gönderdiği peygamberlerin tümü uyarılarını fıtrattan sapılmış yolun sonuçlarını anlatılarak yaparlar. Hemen ardından doğru yolun sonundaki nimetler anlatılsa da kalbi kararmış, iman ışığı sönmüş kişiler bu uyarılara kulaklarını tıkarlar. Böyleleri manevi sağırlık, dilsizlik, körlükle dünya metaı içinde çırpınmaktadırlar.

https://youtube.com/watch?v=hr4_9uEysxM

İnsanın fıtrat özellikleri nelerdir sorusunun cevabı Kur’an-ı Kerim içinde yer alır. Doğru, dürüst, ahlaklı ve inanma ihtiyacıyla temiz ve pak olarak yaratılan insanın fıtratına aykırı davranışlar sergilemesi doğru yoldan sapması anlamına gelir. Yüce Rabbimiz fıtrata aykırı olarak yaşayan, yoldan sapmış toplumlara tekrar doğru yola iletilmeleri için peygamberlerini uyarıcı olarak göndermiştir. Bu, yüce Rabbimizin sonsuz rahmeti ve merhametindendir.

Evet! İslam dini tüm insanlığa bu doğru yola davet eden dindir. Gösterdiği zor bir yol olup sonu ışığın kaynağına, hidayete ermeye, kurtuluşa çıkacaktır. Bu yolda Müslüman olarak yürüyüp gayret göstermek her kulun boynunun borcudur. Yaratılış olarak iradeli yaratılan insan seçme hakkını hakikatten ya da aldanıştan yana kullanacaktır. İrade bahşedilen yegane varlık olan insan, bu yönü ile üstün vasıflarla yaratılmıştır.
İslam dini Allah katında tek dindir ve Müslüman kişi için doğru yolda olmak dua ile dilenen, gayret edilen yegane amaçtır. Yaratan Rabbimizin adıyla okumaya başladığımız ilahi kılavuzumuz Kur’an-ı Kerim bize, doğru ve eğri yolu göstermede rehberlik eder. Sonsuz kainat karanlığı içindeki insan için Kur’an, yolunu aydınlatan, maddi ve manevi dünyasında yaşadığı sorunları çözmesini sağlayan ilahi ışıktır. Kur’an’da, Müslüman için doğru yol ve istikamet üzeri olması için neleri yapıp yapmaması gerektiği anlatılmış, bu yoldan sapmamak için gayretinin yanı sıra, yüce Rabbine nasıl dua edeceği de öğretilmiştir. Müslüman kul, Allah’ın huzuruna namaz için her çıktığında Fatiha Suresi ile doğru yola iletilmek ve sapmamak için yakarır.

Affetme her zaman kolaylıkla gerçekleştirilebilen bir eylem değildir. Kişinin birini ya da bir olayı affedebilmesi için kendi iç dünyasında bir savaşa girmesi gerekir. Bu durum kişi mazlum taraftayken daha zor bir süreci kapsar. Yani haksız olan tarafı affetme oldukça zor bir olgudur. Dünya yaşamı aldatıcıdır ve herkes için türlü mücadelelerle geçer. Bu noktada, zalime karşı merhametli; haksıza karşı da bağışlayıcı olmak gerekir. Bu şekilde davrananlar dünya ve ahiret yaşamında saadete kavuşurlar. Zaten Kuranı Kerim ayetlerinde de bu durum açıkça belirtilir.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed affedici olmakla alakalı ne buyururlar? Hata yapanı bağışlamak ve affedici olmak, İslamiyet inancında salih kimselerin taşıdığı bir vasıftır. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed de konuyla alakalı bazı tavsiyelerde bulunur. Buna göre, kendisi bir hadisinde şöyle der: “Musa aleyhisselam, ‘Ya Rabbi, senin indinde en aziz kimdir?’ diye sordu. Allahü Teala da ‘İntikam almaya gücü yeterken affedendir’ buyurdu.” (Haraiti) İlgili hadisten de anlaşılacağı üzere affedici olmanın dinimizde yeri büyüktür. Konuyla alakalı türlü hadislere rastlamak ve Kuranı Kerim ayetlerine ulaşmak da mümkündür. Allahü Teala’nın hem bu dünyada hem de ahirette rızasına ve merhametine kavuşmanın tek yolu da affedici olmaktır.

Zihinde oluşan negatif duygular, kişinin psikolojik baskı altında hissetmesine neden olur. Bu baskıyla birlikte kişinin tüm hayati sistemlerinde türlü olumsuzluklar ortaya çıkar. Kişi affedici olduğu takdirde de bu tarz problemler daha başlamadan son bulur.

Tıp dünyasında yapılan birtakım araştırmalar, insan psikolojisi ve fiziksel sağlık arasında ciddi bir ilişki olduğunu göstermektedir. Bu kapsamda kin tutmanın ve affedici olmaktan kaçınmanın bazı sonuçları; kalp ve damar hastalıkları, unutkanlık, hafıza kaybı ve diğer nörolojik bozukluklar şeklinde sıralanır.

Affetme kavramını benimsemeyen ve kin tutan bir kimsede fiziksel ve psikolojik bakımdan bazı bozukluklar görülür. Oysa affedici olmak sağlıklı bir ruh haline araçtır. Affetme erdemine sahip kişi, geçmişe takılı yaşamaz ve aldığı yaraları kendi içerisinde iyileştirmeyi bilir.

Kişinin affedici bir vasıfta olması aslında İslamiyet ahlakının esaslarından biridir. Bu şekilde davranmak her zaman kolay olmasa da, affedici olmanın kişiye sağladığı pek çok yarar bulunur. Hatta dinimizde affedici olmak, şifa bulmaya benzetilir. Kişinin affedici olmasının faziletleri nelerdir? Kişinin hem kendi yaptığı hem de başkaları tarafından yapılan hataları üstelemeyip, üstünü örtmesi; onun affedici olduğunun bir göstergesidir. Öfke hali nasıl olumsuzlukları beraberinde getiriyorsa, affedici olmak da faydalı şeyleri beraberinde getirir.

“Onlar bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah işini güzel yapanları sever.” (Al-i İmran Suresi 134. Ayet) buyrulur.

İslamiyet inancında insan bazı davranışlarıyla övülür ve Kuranı Kerim incelendiğinde bu davranışlardan birinin de affetme olduğu anlaşılır. Allahü Teala affedicidir ve kulları arasında da affedici olanları sever. Takva sahibi, salih müminler affedici olmalarıyla tanınırlar. Bu bağlamda, Kuranı Kerim içerisinde yer alan bir ayeti kerimede:
İslamiyet inancında affedici olmanın yeri nedir? Al-i İmran Suresi’nin ilgili ayetinden ve Kuranı Kerim içerisinde yer alan diğer ayetlerden anlaşılacağı üzere affedici olmak, güzel bir vasıftır. Bencillik, cimrilik, hırs ve kindarlık gibi kötü duygular; kişinin öfke, intikam ve kızgınlık hissetmesine neden olur. Bu gibi duygular kara birer leke gibi kalbi çevreler ve zamanla da manevi bir çöküşe dönüşür.
Bu, evrensellik ilkesi ile iç içe olan bir durumdur. İslam’da yalnızca bir toplumdaki bireyler eşit kılınmak yerine tüm insanların hakkı gözetilmiştir. Yeni doğmuş olan bir bebek ile ölmek üzere olan bir adamın tüm hakları eşittir. Yani, İslamiyet sayesinde insanların temel hak ve özgürlükleri korunmaya alınmıştır.

Yaşanan coğrafya, sahip olunan ırk, konuşulan dil, giyilen kıyafetler, çalışılan işler İslamiyet için bir fark yaratmaz. Dinimiz her coğrafya için gönderilmiştir ve evrensellik ilkesine bağlı olarak dünyanın tamamında bulunan insanlara ait kuralları kapsamaktadır. Son gönderilen din ve Kur’an-ı Kerim ile evrensellik sağlanmıştır.

Günümüzde dünyanın her yerinde Müslüman olan, Allah’a inanan ve ibadet eden kimseler bulunur. Bu Müslümanlar, İslam hukukuna göre yönetilen bir devlette yaşayabileceği gibi başka dini yaşayan ülkelerde de bulunabilir. Önemli olan Allah’a iman etmektir.

İslam’ın evrensellik anlayışıyla; insanlara yaşama, tercih etme ve Müslüman olma hakkı verilmiştir. Bu noktada insan; ırk, maddiyat ya da kültürel alışkanlıkları gözetilmeksizin insandır ve temel haklara sahiptir. Yani dinimizde yer alan eşitlik ve evrensellik sayesinde kölelik ve asillik gibi sınıf farkları ortadan kalkmış; yöneticiler ve geri kalan halka aynı haklar tanınmıştır.

Cahiliye döneminin sona erişi İslam’ın tebliğ edilmesiyle birlikte başlar. İslam dininden önce yapılan birçok çirkin gelenek, insan sınıfları ve kölelik de eş zamanlı olarak sona erer. Yani, insanlar arsındaki eşitlik dile getirilmeye ve sosyal yaşamda uygulamaya geçmeye başlar.İslam’ın eşitlik ilkesi bildirildikten sonra hem hukuk değer kazanmış hem adaleti destekleyecek bazı kurallar getirilmiştir. Suçlulara verilen cezalarda herhangi bir ayrım yapıldığı için de suç oranları ciddi bir oranda azalmıştır. İslamiyet’in temel esaslarından olan, eşitlik ilkesi kadınlar ve erkekler arasındaki statü farkında da büyük değişikliklere sebep olmuştur. Buna göre, kız çocuklarına yaşama hakkı ve kadınların çalışacağı işlere karar verme yetkisi verilmiştir. İslam’ın eşitlik ve evrensellik ilkesi sayesinde evlatlar birbirine eş tutulmuştur.

Allah’ın emir ve buyrukları evrensellik ilkesine uygun olarak yaratılan tüm insanlara hitap eder. Daima iyiliği emreden dinimiz, insanları kötü işlerden uzak durmaları konusunda uyarır. Allah’ın rızasına nail olabilmek de ancak bu şekilde mümkün olabilir.

İslam’ın insanlar arasında bireysel ayrım gözetmediği için evrensellik olgusuna uyumlu kabul edilir. Burada yer alan temel dini emir ve hükümlerin hepsi; insanların dünya ve ahiret huzuruna erebilmesi içindir.

İslam diniyle evrensellik kavramı arasındaki ilişki: Kur’an-ı Kerim’de kavimlerin her biri için Allahü Teala’nın peygamber gönderdiği ifade edilir. Bunlar arasında son peygamberlik vazifesi Hz. Muhammed’e verilmiş ve bundan sonra da insanlar İslam’a davet edilmiştir.

İslamiyet, evrensellik ve eşitlik kavramlarıyla birlikte Hz. Muhammed’e tebliğ edilen bir dindir. Allah tarafından gönderilen son din olması, Kur’an-ı Kerim’in evrensellik ilkesini de beraberinde getirmiştir. Buna göre coğrafi yaşam alanı ya da bulunduğu zümre fark etmeksizin herkes için bu dinin hükümleri geçerli sayılmıştır.
Yapılması gereken, doğru bilinçlenmenin önünü açacak gerçek insan hak ve hürriyetlerini garanti altına alacak yeni bir uluslararası hukuksal sürecin başlatılmasıdır. Sivil inisiyatifin ise devletlerden daha fazla sorumluluk alması, bu sürecin kalıcılığı için gereklidir. Batı merkezli düşünce sistemi ve hegemonik güç mücadelesinin nüvesi olan bir beyanname, Doğu/İslam toplumları için bir anlam teşkil edememektedir (Bkz; geçmiş terör saldırıları arasındaki tepkisel fark). Bizim kendi ahlaki, insani hak ve değerlerimizi yeniden gün ışığına çıkarmamız gerekiyor. Zira bu dünyaya ışık hep Doğu’dan geliyor.

Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi Suriye’de, Mısır’da, Arakan’da, Doğu Türkistan’da, Orta Afrika’da, Irak’ta, Bangladeş’te ve Yemen’de -kısacası Avrupa sınırlarının dışında- gösterilen tepki ve tutumlar ile değersizleşmiş, sıradanlaşmıştır. O beyannamenin işlerliği, Avrupa kıta sahanlığı için geçerlidir ne yazık ki. Yani bu durumda, sorunların çözümü için bu kıtanın devletlerinden ve sistemlerinden medet ummak akıldışıdır.

Evrensellik maskesi altında kolonyalist hegemonya anlayışını devam ettirmenin kirli hesaplarını yapan devletler grubunun, bugün adalet ve insan haklarından, hoşgörü ve demokrasi lakırdısından kendilerini kurtarıp hesaba çekmeleri gerekmektedir. Tüm muasırlaşmış(!) devletlerin ilgisizce seyrettiği ölümlerin, savaşların önüne geçmenin bir yolu yok mudur? Bugün, her insanın temel hakkı olan yaşama hakkına son verilmesini kayıtsızca izleyen bu devlet ve liderlerini tarih sayfaları nasıl anacaktır? Uluslararası barış ve güveni tesis etmekle yükümlü örgütlerin vurdumduymazlığının faturası, kefensiz cesetler olmaya devam mı edecektir? Sahi evrensel insan hakları gerçekten var mıdır? Varsa kim için, ne zaman ve hangi şartta geçerlidir?

Postmodern sistemin dünyayı okuyuşunda başlayan problemli yapı, insan hak ve hürriyetlerine de sirayet etmektedir. Azınlığın çoğunluğa veyahut çoğunluğun azınlığa tahakküm kurmaya çalıştığı bir dünyada, evrensel insani değerlerden bahsedemezsiniz. Dünyada her gün, her geçen saat ve dakikada bir insan suçsuz yere baskı altına alınırken, şiddet ve istismara uğratılırken, haksız yere öldürülürken, insan haklarının varlığından söz edemezsiniz.

Dünyamızın insani suçlar bakımından temiz olduğunu ileri sürmek, oldukça manasız ve ütopik durmaktadır. Belirli bir tarihte imzalanan antlaşma ile herkesçe mutabık kalınmış bir İnsan Hakları Beyannamesi ortaya atılmış olsa da sorunların devasa boyutlarda olduğu göze çarpmaktadır. Bugün, kadın haklarından çocuk haklarına, bireysel ve kolektif özgürlük ile değer alanlarına kadar, pek çok alanda çifte standartın geçerli olduğu aşikârdır.

1948 yılında yayınlanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin başlangıç kısmında: İnsanlık ailesinin bütün üyelerinin doğal yapısındaki onuru ile eşit ve devredilemez haklarını tanımanın, dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğu, insan haklarını göz ardı etmenin ve hor görmenin, insanlığın vicdanında infial uyandıran barbarca eylemlere yol açtığı belirtilir. Devamında, insanın zorbalık ve baskıya karşı son çare olarak başkaldırmak zorunda kalmaması için insan haklarının hukukun egemenliğiyle korunmasının önemli olduğuna vurgu yapılır. Tarih boyunca pek çok toplum, psikolojik travmalara sebebiyet veren siyasi, ekonomik ve sosyal hadiselerle baş etmek zorunda kalmıştır. Ancak son yüzyıllarda, hiçbir hadise tüm dünyayı derinden sarsan Fransız İhtilali kadar etkili olmamıştır. Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı evrensel değerler, bugüne kadar sosyal bilimcilerce sorgulana gelmiştir. “Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” olarak üç temele dayanan evrensel değerlerin geçerliliğinin kabul edilebilir olup olmadığı tartışılmıştır.
İnsan hakları değerler sisteminin, dünya genelinde ne derece uygulandığı şüpheli bir durumdur. Fransız İhtilali ile sarsılan Eski Dünya’nın, yüzyıllar boyunca kabul edip sosyal hayatta kanıksadığı pek çok metodolojik kuram ve yaklaşım, değişime uğramıştır. Mutlak monarşilerin yerine geçen ulus devletler sisteminin dünyaya egemen olması ile beraber, giderek muğlaklaşan bir evrensellik sancısından bahsetmek mümkündür. İnsan hak ve hürriyetleri bağlamında ele alınacak olursa II. Dünya Savaşı sonrası gelişen süreç içerisinde, tüm dünya için ortak bir anlayış ve ortak bir sistemin uygulanamadığı görülür. Evrensel bir insan haklarının varlığını ifade etmek ve onu birtakım olgularla gerekçelendirip temellendirmeye çalıştığınızda, aslında anlamsız bir uğraş içinde çırpındığınızı hissedebilirsiniz.
Kişinin öfkesine hâkim olması elbette büyük bir erdemdir. Çünkü kişi bu erdemli davranış sayesinde kendisini tehlikelerden korur.
Öfke halinde kendini kaybetmemek, iradesine hâkim olmak, nefsini
dizginlemek gerçekten büyük bir kuvvet ve maharet gerektirir. Zira
insan öfkeliyken yaptığının ve söylediğinin farkında olamayacağı
için her türlü davranışı sergileyebilir. Dolayısıyla öfke kontrolü çok
önemli bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Öfke, sağlıklı olarak yaşandığında son derece fonksiyonel bir duyguyken kontrol edilemediği zaman hem kişi, hem de çevresi için oldukça zararlı bir duyguya dönüşmektedir. O halde bu duygunun yönetilmesi ahlaki açıdan fevkâlede gereklidir. Psikoloji bize insanın öfkeyle baş edebilmesinde bir takım çözüm yolları ortaya koyar.
Ayrıca din de öfkeyle baş edebilme konusunda bir takım öneri ve
öğütlerde bulunur. Biz de bu makalede özellikle dinin öfkeyle
başaçıkmada bize sunduğu materyalleri din psikolojisi açısından
değerlendirmeye çalıştık. Çünkü kişiye zarar verecek hâle dönüşen
öfkeyle mücadeledeki psikolojik önlemler yanında din de bu olumsuz duyguyla baş edebilme konusunda hayatı daha sağlıklı ve kaliteli yaşamaya dair önemli katkılar sunmaktadır.

Tevhid düşüncesi de, öfkeyi bertaraf etmenin önemli zihinsel
yollarından biridir. Bu, Allah’tan başka failin olmadığını, O’nun
dışındaki her failin gerçek fail olmadığını bilmek ve hatıra getirmektir. Kişi, bir başkasından hoşuna gitmeyen bir davranışla karşılaştığında, “Allah isteseydi, bu olmazdı.” düşüncesini aklına getirmesi onu öfkeden uzaklaştıracaktır. Ayrıca bu işin, şeytanın ve nefsin bir oyunu ve aldatmacası olduğunu idrak etmektir. İşte nefs ve şeytanın öfke ateşini körüklediği o anda insan, dînî ve ahlâkî her türlü telkine ve uyarılara kapalıdır.

Sevgi duygusunu ön plana çıkararak olayları sevgi ile değerlendirmek öfke duygusu ile baş edebilmede bilişsel açıdan kolaylık
sağlar. Nitekim Yunus Emre’nin “Yaratılanı sev yaratandan ötürü”
öğüdü bir psikoterapi yöntemi olarak uygulanabilir. Bunun yanı sıra
günlük hayat içerisinde duygularımızı sevgi içerikli kelimelerle ifade etme de sevgi duygusunun gelişimine katkı sağlar. Çünkü sevgi,
bir kimseye veya bir şeye muhabbet besleme hissidir. Sevgi, insanlarda doğuştan bulunan bir duygudur. Sevgi, topluma huzuru ve
kardeşliği getiren birleştirici bir unsurdur. Kur’an, kalplerin sevgi ile
birleşmesine önem verir. Mü’minin gönlü sevgi ile doludur. Allah
Teâlâ iman edenlerin kalplerini sevgi ile birleştirmiş, onları bu sevgi
ve bağlılıkla güçlendirmiştir. Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor: “…ve
O, kalplerin arasını sevgi ile birleştirdi. Yoksa yeryüzünde ne varsa
hepsini harcasaydın, yine onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat
Allah, onların arasını sevgi ile birleştirdi.” Kur’an, Enfal, 8/63.
Yine, Peygamberimiz (sav)’in öfkesine hâkim olanlarla ve yumuşak huylu olmanın güzelliği ile ilgili olarak övgü dolu sözlerini
hatıra getirmektedir: “Kuvvetli kimse pehlivan değildir. Gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsini yenen kimsedir.” Yine, “Allah
indinde kişinin yuttuğu en sevaplı yudum, Allah’ın rızasını düşünerek kendini tutup, yuttuğu öfke yudumudur.” “Allah sertliğe vermediği mükâfatı yumuşak huyluya vermiştir.” “Yumuşaklıktan
mahrum olan kişi bütün bir hayırdan mahrum olur.” gibi hadisler
bunu açık bir şekilde ifade ederler. Görüldüğü gibi burada dini
inancın tavsiyesi sabır devreye girmektedir. Sabır, İnançlı insanın
böylesi durumlarda başvuracağı önemli dinî motivasyonlardan biridir. Sabır, bireyin arzu etmediği bir durumla karşılaşması halinde
ona tahammül göstermesidir. Bu tahammülü gösterdiği takdirde bunun mükâfatının Allah tarafından fazlasıyla verileceği, sabır ve
tahammüllün karşılığının cennet olacağı inancına sahip olan bir
kimse güven duygusu içerisinde olur, ruhu sıkıntıyla değil, genişlik,
ferahlık ve huzurla dolar. Nitekim sabır Allah’a beslenen gerçek
imânın esaslı bir yönünü oluşturmaktadır. Bu yüzden “Allah’ın
sabredenlerle beraber olduğunun” unutulmaması ve sabır duygusunun daha da geliştirilmesi önem arz etmektedir.
Bununla birlikte, bu hayatın geçici ve fâni olduğu ve bir gün
herkes gibi kendisinin de öleceği düşüncesi insanın öfkesiyle mücadelesinde önemli bir zihinsel kontrol mekanizması görevi üstlenir.
Zira ölüm düşüncesi, insanın nefsî arzularının isteği doğrultusunda hareket etmesini engelleyen güçlü bir oto-kontrol mekanizmasıdır. Bu anlamıyla ölüm insan için en büyük bir nasihattir.
Bir diğer çare ise, Allah’ın her şeye gücü yettiğini düşünerek
öfke neticesinde meydana gelecek olumsuzluktan dolayı vereceği
cezayı hatırlayarak korkmaktır. Ayrıca, bir anlık öfkenin sonucu
olarak, hem kendisine hem de karşı tarafa vereceği (belki de ölümle
neticelenen) zararları düşünmektir. Kısaca, öfkeyle kalkanın zararla
oturacağını aklından çıkarmamaktır. İntikam almanın zillet ve neticesini düşünmektir. Âhiretteki akıbet üzerine düşünmenin de bu konuda bir çare sunacağı söylenebilir. Ahiret’te hesap vermeyi düşünmek insanın öfkeli davranışlar sergilemekten alıkoyar. Bu bağlamda, insanın yaptığı her fiilin sadece dünyada değil âhirette de bir karşılığının olduğu düşünerek, yaptığı her davranışın hesabını orada vereceğini hatırlamaktır. İnanan insandaki âhiret düşüncesi onu yapacağı yanlış davranışları engellemesi bakımından önemlidir. Zira âhiret inancı, yani, ölümden sonra hayatın devam edeceği ve esas olanın âhiret hayatı olduğu fikri, insanın yaşantısını daha bilinçli bir şekilde geçirmesine, kendisini oto-kritik etmesine yardımcı olur. Bu husus bireyin olumlu bir değişim ve kaliteli bir yaşam sürmesine imkân
sağlar. Zira birbirinden çok farklı izah tarzları getirmiş olsalar bile
tarih boyunca ölümden sonraki hayata atıfta bulunmayan hiçbir din
yoktur.
Zihinsel (Bilişsel) Çareler: Yani bilgiye ve bilince dayalı baş edebilme yollarıdır. Yani öfke/ duygusunun ne olduğu, faydalı ve zararlı yönlerinin bilinmesi, kontrol ve baş edebilme yollarını bilme ve bu durumun farkında olma halidir. Bunlar, hem öfkelenmeden önce koruyucu önlemler, hem de öfke anında başvurulan çareler olarak değerlendirilebilir.
Nasıl ki, tıpta koruyucu hekimlik bireyin hastalanmamasını sağlıyorsa, aynen bunun gibi, öfke konusunda bilgili ve bilinçli olma da
öfkeyi önlemeyi ve kontrol etmeyi sağlar.
Bu çarelerin ilki, öfkesine hâkim olanlarla ilgili olarak Allah’ın
verdiği mükâfatı, övgüyü ve O’nun sevgisini elde etmeyi düşünmektir. Nitekim öfkeyi kontrol etmenin önemine ayet-i kerimede de yer
verilmekte ve bu kimseler övülmektedir. “Onlar bollukta ve darlıkta
infâk ederler, öfkelerini (gayz) yutarlar ve insanların kusurlarını affederler, Allah iyilik yapanları sever.” ( Kur’an, Âl-i İmrân, 3/134. ) Yine bir başka ayette de; “büyük günahtan ve fuhşiyâttan kaçınıp öfkelendikleri (gazap) zaman da bağışlayıcı olanlar” (Kur’an, Şûrâ, 42/37.) övülmektedir. Bu âyette büyük günahtan kaçınmanın hemen ardında öfkeden bahsedilmesi bu konunun önemli olduğunun bir göstergesi sayılabilir. Kini, kızgınlığı ve düşmanlık duygusunu yöneterek affı öne çıkarmak, ahlâkın temel değerlerinden birini teşkil etmekte, olgun bir insan olmanın da zirve noktasını oluşturmaktadır. Elmalılı, bu âyette geçen öfkeyi yutmayı; zarar gördüğü kimselere karşı gücü yettiği halde intikâma kalkışmamak, hoş olmayan bir hal göstermeyip, hazmetmek ve sabretmek olarak açıklamaktadır.
DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ CİLT 10 SAYI 2
Dinin insan üzerindeki olumlu etkilerinin olduğuna dair yapılan araştırma sonuçları ortaya çıktıkça dinin bu yapıcı yöndeki tavsiye ve ilkelerinden yararlanmaya yönelik çalışmaların da arttığı görülmektedir. Amerika’da alkolle mücadele eden bir kurum, inancın ve mâneviyatın birey üzerindeki olumlu etkilerinden yararlanarak alkolikleri tedavi etmektedir. Bu tedavide dinin manevi prensiplerine dayalı olarak, hastalara yüce bir gücün yardımına güvenmeleri telkin edilmektedir. Birey dini inancı sayesinde, sağlam ve güçlü bir maneviyata sahip olarak, hayatın getirdiği çeşitli engeller karşısında mücadele edebilme gücü bulabilmekte, stres ve depresyondan kendisini koruyabilmektedir. Ayrıca din, insan için üzüntü ve ızdırapları azaltan, ona teselli veren bir umut kaynağıdır. Dinî inanç, tutum ve davranışlar bir taraftan depresyon, intihar, kaygı gibi birtakım olumsuz ruhî durumları engellerken ya da ortadan kaldırırken, diğer taraftan fertlerin psikolojik açıdan daha iyi olmalarını sağlamaktadır.

Kendimizi kontrol edemediğimiz, ne zaman ortaya çıkacağını
bilemediğimiz çok güçlü bir duygunun tüm benliğimizi kuşattığını
hissettiğimiz zamanki öfke, bizim kendisiyle baş etmeye çalışacağımız öfkedir. Yani kontrolden çıkıp, yıkıcı bir hale dönüşüp, iş hayatında aile hayatında, okul hayatında, sosyal ilişkilerimizde ve hayat
kalitemizin düşmesine sebebiyet veren öfkedir. İşte öfke duygusu, sağlıklı bir şekilde ifade edilmediğinde ve kontrol edilmediğinde, bedensel ve ruhsal bir takım rahatsızlıklara yol açar. Yoğun olarak yaşanan, ama ifade edilmeyen öfke bireyin enerjisini bitirdiği gibi davranışlarını kontrol etmesini de zorlaştırır. Bastırılarak içe atılan öfke yüksek tansiyon, migren, ülser gibi psikosomatik hastalıklara neden olmaktadır. Gündelik hayatımız içinde bizi sıkıntıya sokan öfke ile baş edebilmede dinî inancın önemli katkısının olduğunu söylemek mümkündür. Zira bilindiği gibi inançlar, genellikle hayatın zorluklarını
yenmeye yarayan anlamlara sahiptir. İnsanın çevre şartlarını değiştirip değiştirmemesinden ziyade, zorlukları yenebileceğine olan
inancı oldukça önemlidir. Bununla birlikte din, insana karşılaştığı
sıkıntıların karşılığını mükâfat olarak alacağını da vaat etmektedir. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki, din, insanın hem bireysel hem de toplumsal yaşamında karşılaşmış olduğu ruhsal ve maddi problemlerin aşılmasında ve baş edilmesinde önemli katkı sağlamaktadır. Dinin ruh sağlığı üzerindeki etkisi hakkında yapılan çalışmalarda Allah’a olan imanın ve bağlanmanın artmasıyla bireyde özsaygının ve psikolojik huzurun arttığı, depresyon, umutsuzluk ve intiharın azaldığı ortaya konmuştur.

Peygamber (sav), öfke duygusunun insanlardaki farklı görünümlerinden hareketle bu duygunun her insanda bir olmadığını
ifade ederek öfkeli insan tiplerini şu şekilde açıklar.. 1- Geç öfkelenip, çabuk yatışan.
2- Çabuk öfkelenip, çabuk yatışan.
3- Geç öfkelenip, geç yatışan.
4- Çabuk öfkelenip, geç yatışan.
Bu tiplemeleri yaptıktan sonra bunlardan insan için normal
olanının yani zararsız olanının birincisi olduğunu, dördüncüsünün
de insanı belaya sürükleyen ve kendine zararlı olduğunu ifade
eder.

İ’tidâl Yani orta yollu olanıdır ki, bu da şecaattir. Şecaat (cesaret),
ihtiyaç görüldüğünde şiddet ve tehlikelere karşı korkmadan cesaretle karşı durabilmek ve mücadele edebilmektir. Bu, olması gereken
normal bir durumdur. Zira belli düzeydeki öfke duygusu insanın
varlığını sürdürebilmesi için gereklidir. İslâm düşünürleri ılımlı bir
öfke duygusunu “şecaat” ve “hamiyet” olarak ifade ederek insanın
onurunu, haklarını ve değerlerini korumak için bu iki duygunun
gerekliliğini vurgulamışlar. İnsanların mizâcı öfke duygusunun kabul etme bakımından çeşitlilik gösterdiğini söyleyebiliriz. Kınalızâde’ye göre, “bazı mizâçlarda öfke duygusu barut ve ateş gibidir, parlamaya ve alev almaya hazırdır. En küçük olumsuz bir harekette bu duygu harekete geçer. Bazıların öfkesi tavadaki yağ gibidir, ses çıkarır, hemen alev almaz. Ama kiminin mizâcı ise, çabuk yanan ve sönen kuru odun
gibidir, çabuk parlar hemen söner. Bir kısım insanın mizâcı da yaş
oduna benzer ki, çabuk yanmaz, zor tutuşur ve hemen söner. En
arzu edilen de bu mertebedir. Akıllı, ilim sahibi ve selîm kişiler buna örnektir.

Tefrit….bu derecede öfke duygusu ya tamamen kaybolur ya da zayıf
kalır, korkulmayan şeylerden bile korkar ki, buna cebânet (korkaklık) denir. Bununla ilgili olarak İmâm-ı Şafii, “ Kızmayı gerektiren
yerde kızmayan merkeptir.” demiştir. İmâm-ı Gazali ise, cebâneti
aşırı gerilik ve korkaklık olarak, böyle duyguya sahip olan insanı da
hamiyetsiz olarak nitelendirir. Bu tip insanlar kendilerine yapılan
zulme, haksızlığa, eziyetlere katlanır, hatta ailesine karşı yapılan
hakaretlere bile aldırmaz, her türlü rezillik ve kepazeliklere boyun
büker. Bu da kabul edilebilir bir durum değildir. Bazı psikologlar bu tür acizlik duygusu ve bunun neden olduğu ruhsal bunalım ve çöküntüyü bertaraf etmek için saldırganlık eğitimini tavsiye ederler. Burada kişiye gerektiğinde kendisine engel olanlara ve haksızlık edenlere kızabileceği ve böyle durumlarda öfkelenmenin olumlu bir davranış olduğu öğretilir.

Ayrıca kin duygusunun çeşitli yönlere doğru çevrilmiş olduğu da söylenmektedir. Örneğin; tek tek insanlara, bir millete, bir sınıfa,
belli bir ırka veya karşı cinse yönelebilir. Hatta kin, insanın her türlü ilişki kurma imkânını ortadan kaldıracak kadar yaygın bir şekil
bile alabilir. Öfke duygusunun ileri derecede görünümlerinden biri de saldırganlık duygusudur. Saldırganlık, engellenmeye bilinçsiz yapılan
tepkilerden biri olarak karşımıza çıkar. Psikologların hemen hemen
hepsi, insanlarda saldırganlığın yalnız doğuştan gelen faktörlere
indirgenemeyeceğini, öğrenmenin saldırganlık davranışının türü ve
miktarı üzerinde önemli bir etkisi olduğunu savunur.

Öfkenin bu derecesinde olan insanlar öfkelerini dindiremedikleri zaman öfke içe döner ve kin duygusunu besler. Kin duygusu ise,
genellikle düşmanca bir tavır takınmış olan insanların ayırt edici bir
özelliği olarak karşımıza çıkar. Çoğu zaman ilk çocukluk döneminde görülen kin duyma eğilimleri, ya öfke nöbetlerinde olduğu gibi
çok şiddetli bir şekil alabilir, ya da huysuzluk ve hainlik etme gibi
daha yumuşak şekillerde ortaya çıkabilir.

Öfke duygusunun aşırı dereceye varması, din, itaat ve aklın hâkimiyetinden çıkmış olması halidir ki, buna tehevvür (taşkınlıksaldırganlık) denir. Bu anda düşünme ve muhâkeme devre dışı kalır. Bu derecede öfkeli olan kimseler ne maddî ne de manevî şeylerden korkmazlar. Öfkelendiği kimseye karşı kin ve düşmanlık beslerler. Gitgide çekememezlik, haset, alay hatta namusa leke sürmek derecesine kadar ulaşabilir. Bütün istibdâtlar, tahakkümler, haksızlıklar ve zulümler bu derecenin ürünüdür.

Bu duygunun kendisinde sürekli olarak var olduğu ve dikkat
çeken alışılmış bir tepki olarak ortaya çıktığı görülen bazı insanlar,
öfkeyi sistemli bir yöntem haline getirmişlerdir. Karşılaştıkları herhangi bir problemi başka türlü ele alamamaları dikkat çekicidir. Öfkeyi alışkanlık haline getirmiş olan insanlar, çok geçmeden karşılarına çıkan herkesle çatışır hale gelirler. Bundan dolayı hemen hiddetlenen, öfkeli, hırçın insanların, topluma ve hayata düşman oldukları da söylenebilir.

Yaratılış olarak insanların birbirlerinden farklı olmaları, yaş,
cinsiyet, farklı kalıtımsal ve kişilik özellikleri de öfke duygusunun
insanlarda farklı şekil ve derecelerde ortaya çıkmasına yol açar.
İnsanın doğuştan getirdiği bu duygunun sınırlarını çizmek zor olmakla birlikte, genel anlamda üç farklı derecede değerlendirmek mümkündür.

Ayrıca kalp; kin, nefret, çekememezlik, karşıdakinin felaketine sevinmek, sevincine üzülmek, öfkelendiği kimse hakkında bildiklerini açıklamak, onu rezil etmek, onunla alay etmek gibi kötülüklerle dolar.

Öfke anında kaşlar çatılır, alın kırışır, boyun damarları genişler,
göz bebekleri büyür, yüz kızarır, burun delikleri açılıp kapanır, dudaklar titrer, gözler kızarır ve surat ekşir. insanın öfkeliyken söylemiş olduğu, daha sonra da pişmanlık duyduğu sözlerdir. Sesin kalınlaşması ve çirkinleşmesi, hakaret ve küfür içeren kaba sözler söylemek, sövüp saymak, tükürmek, dişleri sıkmak, dişleri gıcırdatmak, dudakların titremesi, hıçkırmak, sık sık nefes alıp verme vb. durumlardır. Ayrıca bu durumlarda ağızdan çıkan sözler ahenksiz ve biçimsizdir. Bedendeki hormonal dengedeki değişiklik, adrenalin hormonunun salgılanması, kalp basıncı artarak atışlarının hızlanması, kalp
damarları genişlemesi, nabzın atışlarının sıklaşması tansiyonun
yükselmesi, yüzün kızarması, sesin kalınlaşması, ellerin titremesi vb
gibi. Bunlara ek olarak da vücut bazı “stres kimyasalları” salgılar.
Bunların aşırı salgılanması da zamanla damarları tıkayarak kalp
ritmini bozar ve kanın pıhtılaşma eğilimi artar.

İnsan, beklenmedik, ani, farklı tutum ve davranış içine girdiğinde organizmada gerilim artar, kaslarda sertleşme olur, kalp çarpıntısı artar, gözbebekleri büyür. Buna irkilme tepkisi denir. Öfkenin şiddeti, engelin şiddetine ve doyum sağlamak istediği güdünün önemine göre değişiklik gösterir. Öfkenin ifade biçimi yaş, cinsiyet ve kişilik özelliklerine, çevresel koşullara ve öfkelendiği kişinin mevkisi, otoritesi ve bunları kaybetme korkusuna göre de farklılaşır. İnsanın öfke anında bedeninin farklı bölgelerinde fizyolojik ve biyolojik bir takım belirtiler görünür. Ağlama, gülme, kendine zarar verme (başını duvara vurma), inatçılık, konuşmama, surat asma, alaya alma, tepinme, yemek yememe, öç alma, acısını başkasından çıkarma, uyuşturucu ve keyif verici maddelere yönelme bunlar arasındadır.

Öfke ifade tarzına giden yolda üç temel alt yapı olduğu belirtilmiştir. Bunlar ‘bilişsel yapı’, ‘fizyolojik yapı’, ve ‘davranışsal yapı’dır. Bunlardan bilişsel yapı, beklenti ve inançlar gibi öfke ile ilgili
şemaları barındıran yorumlama şekilleridir. Fizyolojik yapı, kişi
öfkelendiğinde kardiyovasküler sistem, endokrin, limbik sistem ve
tansiyondaki değişimleri içermektedir. Davranışsal yapı ise, saldırganlık ve düşmanca davranışları içeren öğrenilmiş öfke ifade tarzlarıdır. Düşmanca yorumlamalar fizyolojik sistemi, fizyolojik sistem
de davranışı etkileyerek bu üç yapı birbirine bağımlı ve etkileşim
halinde, bireyin öfkesini ifade etmesindeki süreci betimlemektedir. Görüldüğü gibi öfkenin, duygusal yönünün yanında, fizyolojik
ve bilişsel (zihinsel) bileşenleri de vardır. Diğer bir ifade ile öfke,
düşünce ve davranışlarla ilgilidir. Böyle bir duygu, bedenin kendisini olumsuz durumlardan korumaya yönelik bir tepkisidir. Vücut
stres altında kaldığı zaman, böbrek üstü bezlerinden adrenalin denilen bir hormon salgılayarak alarm durumuna geçer. Kandaki artan adrenalin miktarı, kan basıncının yükselmesi, kalp atışlarının
hızlanması gibi fizyolojik değişikliklere yol açar. Sonuç olarak da vücut kendini tehdit eden uyarana karşı kendini koruma gücü bulur. Kaçar, kovalar, saklanır, bağırır, dövüşür. Tüm bunlar fizyolojik
kökenleri olan davranışlardır ve bu davranışları kendimizi olumsuz
duyguların etkilerinden kurtarmak için gerçekleştiririz.

Dış etkenler olarak sayılan şeylerin etkisi kişinin o anda, içinde
bulunduğu duygu, düşünce ve ortama göre de değişiklik gösterebilir. Yani birey farklı zaman ve mekânda, farklı duygu ve düşünce
içerisinde, aynı dış etkene karşı farklı şekil ve derecede tepki verebilir.

Öfkelenme nedenlerini belirlemek ve sınıflandırmak için yapılan amprik bir çalışmada, genel anlamda bireyin öfkelenmesine en
çok sebep olan 10 ana faktör tespit edilmiştir.
Her zaman en iyiyi bildiğini düşünen, diğer kişilerin
görüşlerini ciddiye almayan kendini beğenmiş kişiler,
İftira atılması, zorbalık, yalan söylenmesi,
Aşağılanma, küçük düşürülme gibi durumlar,
Abes ve patavatsız davranışlar,
Alay edilmesi, sataşmalar,
Birey tarafından engellenme,
Çatışma, azarlanma, kusur bulunması,
Fiziksel olarak taciz edilme/rahatsız edilme, saldırılma,
Çevresel nedenli engellenme,
Kişisel eşyaların çalınması, tahrip edilmesi.
Adler, içkiyi hiddet ve öfkenin ortaya çıkmasında en önemli dış
etkenlerden biri olarak sayar. Çünkü çok az içki içmek bile çoğu
zaman öfkeli bir sonuç yaratabilir. Böylece birey, içkinin etkisiyle
toplum içinde uygarca davranmasını sağlayan kontrol mekanizmasını kaybetmiş olur. Bununla ilgili olarak yapılan deneysel bir
çalışmada alkollü içki kullananların saldırgan sözlü ifadeleri, öfkenin ortaya çıkışını desteklediği ve tetiklediği ortaya konmuştur.
DEVAM EDECEK
Ayrıca sosyal ortamlar da öfkeyi ortaya çıkaran ve besleyen önemli
unsurlardandır. Sosyal öğrenme kuramlarına göre, öfke ve saldırganlık gözlemsel öğrenme, taklit, özdeşleşme, kopyalama ve rol
alma yoluyla öğrenilir. Bununla birlikte, insanın doğumundan ölüme kadar gelişim dönemlerindeki karşılaştığı bazı durumlar ve engellemeler öfke duygusunun ortay çıkmasına, gelişmesine ve köklü bir hal almasına yol açar. Çocukluk döneminde eğitim, terbiye ve çocuğun istekleri karşısında yer alan yasaklar çocuğu öfkelendirir. Ergenlik döneminde ise, aileden koparak bağımsız olma isteği ile güvensizlik ve yetişkinlerin desteğine duyulan ihtiyaç, çatışma ve öfkeyi doğurur. Yetişkinlikte rekabet şartları, sorumluluktan kaynaklanan zorluklar, aile, arkadaş ve toplum tarafından reddedilme duygusu insanda şiddetli öfkenin doğmasına yol açar. Orta yaştan ileri yaşa geçişte ise, gelecek ile ilgili güvensizlik ve bunun getirdiği belirsizlikler, yaşın getirmiş olduğu sınırlamalar öfke duygusuna neden olmaktadır.
Bireyin dışında, sosyo-kültürel çevreden (aile, iş ve arkadaş
çevresi. vb.) kaynaklanan olaylar ve hatalı disiplin uygulamalarıdır. Bunların kişi üzerinde farklı boyutlarda etkileri olabilir. Bu,
kişinin o andaki ilgi ve alakasıyla doğrudan ilişkilidir. Kişiye yapılan
haksızlık, saygısızlık, aşırı şaka, alay, aşırı tenkit, kişinin dinî ve
ahlâkî değerlerine yapılan sözlü veya fiilî saldırı vb. şekillerde yapılan şeyler kişinin öfkelenmesine sebep olabilir. Bunun yanı sıra,
sadece bireyin kendisine değil, başkalarına veya sevdiği kimselere
yapılan olumsuz tutum ve davranışlar da bireyi öfkelendirebilir.
Ayrıca bu durum bireyin kendisinden kaynaklanan içsel olaylarla da alakalıdır. Yani, takıntılar, kuruntular, kaygılar, merak ve
daha önce başımızdan geçen ve bireyi öfkelendirmiş olan anılar ve
çağrışımlardır. Burada öfke düşünce ve duygularla harekete geçirilir. Yine İslâm ahlâk kitaplarında, insanın kendisini üstün görmesi
(kibir), kendisini beğenmesi, hırs göstermesi, şöhret düşkünü olması, övünmesi, aşırı şakacı olması, başkalarını kıskanması, başkalarıyla alay etmesi, inatçı olması ve bencil olması öfkelenmesine sebep olan içsel faktörler olarak sayılmaktadır. Bunun yanı sıra kişinin öfkelenmesine organik, bedensel rahatsızlıklar da sebep olmaktadır. Bunların başında guatr, sara, beyin urları, iç salgı bezi düzensizlikleri, kuduz, menopoz… vb gelmektedir.
Öfkeyi doğuran nedenlerden biri de kışkırtmadır. Kışkırtma
(tahrik-provocation), karşıdaki bireyi tahrik eden ve onu bir davranış yapmaya zorlayan uyarımlardır. Öfkenin ortaya çıkmasına neden olan etkenlerden biri de reddedilmedir. Reddedilme katlanması güç bir durumdur. Kişi her yaşta aile ilişkilerinde veya toplum ile ilişkilerinde reddedilme ile karşılaştığında öfkelenir. Öfkeye neden olan diğer etkenler ise, rahatsız edici ve hoş olmayan uyaranlar, model alma, memnuniyetsizlik, kişisel haklara ve benliğe saygı gösterilmemesi ve değer verilen sosyal normların ihlal edilmesidir. Ayrıca ahlâksızlık ve kötülük içeren davranışlar da öfkeye sebep olan etkenler arasında sayılabilir. Genel olarak ifade edeceğimiz bu etkenlerin içte ve dışta farklı şekillerde görünümleri vardır. Yani öfke iki temel nedenle ortaya
çıkabilir. Bunlardan birincisi bireyin kendisinden (iç etken), ikincisi ise karşıdaki bireylerin (dış etken) onda oluşturduğu duygulardan
kaynaklanabilir. İnsanların öfkelenme nedenleri ve bu nedenlere tolerans düzeyleri birbirlerinden farklılık gösterebilir. Bu durum insanın kendi karakter özelliklerinden kaynaklanır. Bazı insanlar mizâç olarak öfkeli tiplerdir. Böyleleri çok hassastır, çabuk kızarlar, kötülüğe karşı serttir, metindir, iradeli ve inatçıdır.

Genel olarak görüleceği üzere, İslâm ahlâk kitaplarında, öfke
duygusu ile ilgili tanımlamalarda; bunun öncelikle insanî bir duygu
olduğu, dışarıdan gelecek tehlikelere karşı insanın kendini koruyabilmesi için Allah tarafından insanın benliğine konulduğu, kalp
içindeki bir sıcaklık olup bunun fizyolojik ve davranışsal bir takım
etkilerinin olduğu ifade edilmiştir. Psikologlar öfkeye neden olan etkenlerin farklılığına dikkat çekerler. Bunların başında engellenme (frustration) gelmektedir. Engellenme, istek, ihtiyaç ya da bir davranışın amaca ulaşmasının önlenmesidir. Başka bir deyişle engellenme, bireyin elde etmek istediği bir nesneye, ulaşmak istediği belirli bir amaca varmasında veya ihtiyaçlarının giderilmesi önlendiği zaman ortaya çıkan olumsuz duygudur. İnsan haz almaya yönelik bir özelliğe sahip olduğundan, haz almasını engelleyecek her durum, olay veya kişi, öfke duygusunun sebebini oluşturur. Engellenmeden kaynaklanan saldırganlıkla ilgili diğer bir husus da, imrenme ve kıskançlığın ortaya çıkardığı düşmanlıktır. Hem kıskançlık hem de imrenme özel bir tür engellenmedir.

Öfke duygusunun ahlâk kitaplarında yapılan tanımlarından bazıları da şöyledir; öfke, insanın hayatını sürdürebilmesi ve onu dış tehlikelerden koruyabilmesi için fıtratına konulan bir duygudur. Öfke, insanda ve bütün canlılarda doğuştan var olan, tabii bir heyecan halidir. Duygusal ve oldukça şiddetli bir tepkidir. İrade dışı bitkisel reflekslerle birden meydana gelir. Ahmet Rıfat Efendi de öfkeyi; dışarıdan gelecek tehlikelere karşı koyabilmek için Allah’ın tarafından insanlara ihsan edilen bir güç, olarak tanımlar. Gazâlî ise öfkeyi şu şekilde açıklar; öfke, maksada erişilemediği anda kalpte meydana gelen bir hararet olup, kalp atışlarını hızlandırır. Kanın yüze ve beyine hücum etmesine neden olur. Böylece meydana gelen kuvvet, gelecek tehlikeyi önlemeye çalışır. Gazâlî, bireyin öfke duygusu sayesinde ruhsal ve bedensel dengesinin sağlandığını ifade ederek bu durumu örnekle şöyle açıklar: “Allah Teâlâ canlı varlıkları yaratırken onları iç ve dış bir takım bozulma ve hayâtî tehlikelerden koruyabilmek için bazı dengeleri de onların tabiatlarına koymuştur. Meselâ canlının iç bünyesinde yer alan harâret ve rutûbet özellikleri arasında kıyasıya bir mücadele vardır. Harâret
sürekli olarak rutûbeti kurutmaya ve buharlaştırmaya çalışır. Ama
Allah Teâlâ bu rutûbetin korunması için canlı fıtratına gıda alma
ihtiyacını koymuştur. Böylece canlı organizma, harâretin rutûbete
olan zararını dengeleyerek çürümekten korur. Tıpkı bunun gibi canlıyı yok etmeye yönelik dış unsurların da dâhili bir güç ve gayretle bertaraf edilmesi için gazap özelliğini ateşten yaratıp fıtratına yerleştirmiş; insanın mayasıyla yoğurmuştur.”
Psikoloji, öfke duygusunu, heyecan konusu içinde ele alır. Heyecan, çok yoğun olarak yaşanan ve insanda gerginlik ve taşkınlık
yaratan duygulardır. Bu heyecan neticesinde ruhsal ve bedensel
denge bozulur. Bu bakımdan korku, keder, sevinç, sevgi, kıskançlık
merhamet, öfke, nefret, hayret gibi duygular heyecanların en tipik
örneklerdir. Öfke duygusu, insanda, engellenme, incinme, saldırganlık, hışım ve hiddet tepkileridir. Öfke, güçlü olma ve başkalarına söz
geçirme çabasının tipik bir örneği olarak da tanımlanır.
Psikoloji sözlüğünde, öfke kavramı, “engellenme, saldırıya uğrama, tehdit edilme, yoksun bırakma, kısıtlama vb. gibi durumlarda
hissedilen ve genellikle, sebep olan şeye ya da kişiye yönelik şu ya
da bu biçimde saldırgan davranışlarla sonuçlanabilen oldukça yoğun olumsuz bir duygu” olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir tanıma göre öfke, hoş olmayan durumlar karşısında kişilerde ortaya
çıkan önemli bir duygudur. Bu duygu, engellenme ve korku karşısında oluşan bir tepki olup aşırı derecesi bilinç bulanıklığına ve
davranışsal bozukluklara yol açabilir. Başka bir yönüyle öfke,
önem verdiğimiz kişinin, beklentilerimiz doğrultusunda davranmadığında ya da hakkımız olanı alamadığımızda yaşadığımız duygunun adıdır.
İnsanın hem bireysel hem de toplumsal yaşantısında huzurlu
olabilmesi için olumsuz duygularını kontrol etmesi ve bunlarla baş
edebilmesi gerekir. Bu bağlamda psikoloji insanın bu tür problemlerine çözüm yolları bulmaya çalışırken, din de aynı amaç doğrultusunda bireyin hem bu dünyada, hem de öteki dünyada (âhiret) mutlu olabilmesini sağlayacak prensip ve ilkeler ortaya koyar. Çünkü her din, mensupları için davranış kuralları belirler, davranış
kalıpları üretir ve yaşanan olaylara ilişkin açıklamalar yapar. Bu
yönüyle din bir anlamda davranış için güdü işlevi görür.
Günümüzde, öfke duygusu ve öfke duygusuyla ortaya çıkan istenmeyen davranışlar toplumsal hayat içerisinde önemli bir problem olarak görülmektedir. Bu çalışmamızda, insanın temel duygularından biri olan ve günlük hayat içerisinde zaman zaman hepimizi
birdenbire içine çekiveren ve bütün bedenimize, duygularımıza,
benliğimize hâkim olan öfke duygusunun psikolojik yönü ile dinî
metinlerde yer alan açıklamalara dayalı olarak baş edebilme yolları
ortaya konacaktır. Bu bağlamda dinin, insanları derinden etkileyen
ve hayatlarına yön veren bir tarafı olduğu kadar, evrensel değerleri
ile insanı olumlu yönde geliştiren bir tarafı da vardır. Yani, din, insanın hayatına inanç ve ritüellerle karışarak onun anlamlı, kendisi
ve çevresiyle barışık bir hayat yaşamasına imkân vermekte; ümitsizliğe ve boşluğa düşmesini engellemektedir.
İnsanların kendileriyle ve içinde yaşadıkları toplumla uyum
içinde hayatlarını devam ettirmelerinde duygu, düşünce ve davranışlar önemli yer tutar. Duygu ve heyecanlar, davranış ve yaşantımızla birlikte meydana gelir. Hayat boyunca karşılaştığımız olaylar
ve davranışlar bizim duygu ve heyecanlarımızın harekete geçmesi
ve şekillenmesinde de etkili olurlar. Örneğin, sevilmemek ve sayılmamak insanı üzer; başarılı olmak, mutlu eder; engellenmek ve
hakarete uğramak ise öfkelendirir. Duygular, insanın kendisini daha iyi veya daha kötü hissetmesine sebep olurlar, ama bir insanı iyi ya da kötü olarak değerlendirmeye tek başına yetmezler. Olumlu duyguların hissedilebilmesi için insanın öncelikle yeme, barınma ve korunma gibi temel ihtiyaçlarının karşılanmış olması gerekmektedir. Temel ihtiyaçları karşılanmayan insanlarda olumsuz duygular harekete geçer. İşte Öfke de olumsuz bu duygulardan biridir.

https://youtube.com/watch?v=s0rXi8x8gNg
Öfke duygusuyla ortaya çıkan olumsuz düşünce ve davranışlar hem psikolojik,
hem de toplumsal hayatı olumsuz yönde etkilemektedir. Bu bağlamda psikoloji
insanın öfke duygusuyla baş edebilmesinde çözüm yolları bulmaya çalışırken,
din de bu konuda bir takım öneri ve tavsiyelerde bulunmaktadır. Bu çalışmada,
insanın temel duygularından birisi olan öfke duygusunun psikolojik yönü ile dinî
açıdan baş edebilme yolları ortaya konmaya çalışılmıştır. Bireylerin öfke ile mücadelede psikolojik çareler yanında dinî çarelere de başvurmasının hem bireysel,
hem de toplumsal hayatına olumlu katkılar sağlayacağı söylenebilir. Doç. Dr. Hüseyin İbrahim YEĞİN
Yaşadığımız evler insanca bulunduğumuz mekânlar olarak takdir edilmelidir. Mescitlerimizde insan olarak bulunmaya mecburuz. İş yerlerimizde vasfımız ne olursa olsun önce insanız. Konuşurken insanca konuşmaya, insanca olanı dinlemeye, insanın görebileceğine bakmaya, insanın temas edebileceğine temas etmeye mecburuz. Yürüyüşümüzden giyinişimize kadar insanca olmanın gereğine mecburuz. İnsanı kuşatan ve ona mecbur olunan her neyse o bir insanlıktır. Bireyi veya toplumu ile o insanlık biziz. Biz de insanız. İnsan da mükerremdir, onu kuşatan insanlık da mükerremdir.

İnsanın hayat hakkı saygın olduğu gibi onurlu bir hayat hakkı da saygındır. Böyle bakılması da bizim yaşadığımız asrın gerektirdiği bir kültür değildir. Mü’min insanın arkasından onun hoşlanmayacağı bir sözü konuşmayı yani gıybetini yapmayı, ‘onun ölü etini yemek’ gibi kabul eden kitabımız Kur’an’a iman ediyoruz. Bu da bizim, mü’min kardeşimizin ve kendimizin onurunu ya da insanca bulunma hakkını zedelemeyi bir insan için en tiksindirici iş olarak görmemiz gereken, ‘ölmüş etini yeme’ ikazına ya da insanı sözle de olsa saygın tutmamaya bakış derinliğimizi özetlemektedir. İnsan saygındır. İnsanın bedeni saygındır. İnsanın kimliği saygındır. İnsana ait olan şeyler saygındır. İnsanın kendisine ve kendisi gibi diğer insanlara saygıyı benimsemesi ise insanca bir iştir. Böyle bir bakış asla fantezi sayılamaz.

Gözümüz, kulağımız, el ve ayağımız, bütün sıhhatimiz bize Allah’ın emaneti ise ki öyledir, insanlık onuru ve saygınlığı da bize, bizi yaratanın emanetidir. Kendi organı bile olsa ona zarar vermeyi caiz olmaz gören mü’min, insanı insan yapan değerlere de o değeri ihsan eden Allah’ın emaneti olarak baktığı için göz çıkarmayı algıladığı gibi algılar ve onur zedelemez, onurunun zedelenmesine izin vermez. Hiçbir derinliğe inmeden bakıldığında mesela gıybetin en ağır haramlardan biri olarak bize gösterilmesinin hikmeti başka ne olabilir? Nemime neden cennete girmeye mâni insan kökenli hastalıklardan biridir? Neden iftira cehennem ateşine davetiye olarak kabul edilmiştir?

Hayatın herhangi bir alanında insan olarak bulunduğumuz her zaman diliminde bizi kuşatan kural budur. Helal ve temiz yiyip içmekle mükellef olmamız bu insanlık sınırlarının zorunlu ettiği hakikattir. İnsan ve hayvan arasındaki fark yediği ve içtiğinde de açık gözle izlenebilir bir fark olmalıdır. Giyim böyledir. Oturup kalkma olarak özetlenebilecek sosyal ilişkilerdeki insan onuru taşımanın farkı da gözle izlenebilmelidir. İnsan kendisini ve diğer insanları ‘insan’ olarak görmeye mecburdur. İnsan, mahlukatın en şereflisi olup sıradan oturup kalkma, yeme içme, giyinme veya konuşma düzeyinde kalamaz. Yaratılışa aykırı düşmek  olarak görebileceğimiz bir hata insan onurunun bizzat kişinin kendisi veya başka insanlar tarafından zedelenmesi olur.

İnsan, meskeninden giyimine kadar, en değerli organlarından biri olan gözünden kesip attığı tırnağına kadar bu saygın tutulma dairesi içindedir. Henüz sesi veremediği yerde yani anne rahminde iken, ses vermeye ve nefes almaya başlayacağı güne göre orada da saygın tutulur. Yolda yürüyen veya ana rahminde ayların geçmesini bekleyen biri olması aynıdır. Çünkü o, insandır. Bebek veya cenin ya da reşit bir insan; kural aynı kalmaktadır. İnsan mükerremdir. Her insan kendisini mükerrem bilmeye ve diğer insanlara karşı ‘mükerreme layık bir tutum’ içinde olmaya mecburdur. Âdem’in evladı olmak, kendi hemcinsleri arasında bir tarağın dişleri gibi bulunmak sonucunu getirmektedir. İnsanın mükerrem olduğu elimizdeki kitabımızın ilanıdır. Allah Teâlâ Âdem’i ve çocuklarını mükerrem yaratmıştır. İnsan saygındır. İmanına veya küfrüne bakılmadan sadece insan olduğu için saygın tutulması emredilmiştir. En ağır savaş şartlarında, en ağır cezalandırma durumlarında dahi bu ‘Âdem evladının saygın tutulması’ gerçeği yok kabul edilemez bir hakikattir.
https://youtube.com/watch?v=REM2SizeEWM
Elimiz temiz mi, dilimiz, gözümüz, kulağımız, kalbimiz, zihnimiz temiz mi?
Yetimin başını okşuyor muyuz?
Hasta ziyaret ediyor muyuz?
Aç kalan kediye süt veriyor muyuz?
Yoksa bir kere kapılarını çalalım diye yaşlı anne – babalarımızın gözleri yollarda mı kalıyor?

Dünyaya ölçü ihraç edeceğimize, “kriter” ithal eder hale gelmiş ve birileri zaman zaman gelip bizim o “kriterler”e ne kadar uyup uymadığımızı denetliyorsa, ya da kaybettiklerimizi başka dünyalardan yeniden toparlamaya çalışıyorsak ortada çok ciddi bir problem var demektir.
Sonuçta insan ilişkilerindeki kalite, bizim kim olduğumuzu ya da kimliğimizle aramıza ne kadar mesafe girdiğini göstermektedir.

Aile mahkemeleri boşanma davalarından geçmiyorsa, en derin sevgi – şefkat alanlarımız tarümar olmuş demektir.
Müslüman kimliği içinde yapılıp edilenler, insanların İslam’a gelişini engelleyecek mahiyette ise, farkında olarak – olmayarak yol kesici hale gelmişiz demektir.
Şu belli ki, İslam toplumlarının kişilik MR’ı çekilse, vücudumuzun bir çok yerinde cerahatler biriktiği görülecektir.
O yolculuğun gerçekleşmediği durumlarda ise, genel kabul itibariyle kişi ve toplum olarak “Müslüman” vasıflandırması yapılsa bile insan ilişkilerinde değer kayıpları, İslâm azalması gerçekleşir.
-Aile içi iletişimde namazında niyazında insanlar arasında bile sancılar yaşanıyorsa, namazı niyazı biliyor, İslam’ın aile içi hukukunu bilmiyoruz demektir.
-Daha çok para kazanmak için hileli mal üretiliyorsa, ticaret – sanayi ahlâkında aşınmalar var demektir.
-Fabrikamızın kimyasal artığı, çimento tozları yeri – göğü kirletiyor ve insanların hatta tüm canlıların varlığını tehdit ediyorsa, gökteki yerdeki tüm canlıların hukuku ihlal ediliyor demektir.
-Siyaset dili hakkaniyet hassasiyetini kaybetmiş, yalanı, dolanı, iftirayı bühtanı su gibi içer hale gelmişse, bu alandaki İslam hassasiyetleri, “siyaset gerçeği” jargonuna kurban edilmiş demektir.
-Medya – sosyal medya alanı mahremiyetlerin ayaklar altında süründüğü, haysiyetlere hunharca tecavüz edildiği, yargısız infazların yapıldığı bir alan haline gelmişse, oralardan İslâm hassasiyeti uzaklaşmış demektir.
-Mahkemeler cinayet davasından geçilmiyorsa, insan varlığına karşı İslam’ın istediği temel hassasiyetten yoksunluk var demektir.
Ticari ilişkilerde, sözleşmelerde münazaalı durumlara sebebiyet verecek davranışlar içine girmemek.
-Medya alanında, ister yazılı, ister görsel, ister sosyal tüm medya ilişkilerinde haysiyetlere, mahremiyetlere tecavüz niteliği taşıyacak hiçbir hamle yapmamak. Her sözün, her davranışın yazıldığı ve ahirette önümüze çıkacağı bilincini kaybetmemek.
-Siyasette yalandan, kibirden, riyadan, iftiradan, lakap takmak gibi rakiplerin haysiyetini rencide edecek söylemlerden kaçınmak.
-Bütün davranışlarda haddi aşmama hassasiyeti geliştirmek ve nefsine “Dur” diyecek supablar oluşturmak. Bu çerçevede, tüm davranışlarda “Allah’ı görüyormuş gibi yaşama”, yani ihsan, “Dikenli bir yolda yürüyormuş gibi dikkat etmek” yani, takva, “Benim bu davranışımdan Allah razı olur mu?” yani Allah rızası, “Bunlar ahirette önüme çıkarsa savunabilir miyim?”, yani ahiret hassasiyeti disiplinleri içinde hareket etmek.
Kul hakkına taalluk eden tüm alanlarda yarın hesabı verilecek hassasiyeti ile hareket etmek.
-Yönetici olduğumuzda sahip olduğumuz yetkiyi adaletle kullanmak, haksız tasarruflara, zulme ve insanlara tahakküme yönelmemek. Devlet malına tasallut etmemek.
-Teahhütlere riayet etmek, söz verince yerine getirmek.
-Aile içinde insaflı, müşfik, hakkaniyet sahibi, adil olmak.
-Anne-baba hukukunu gözetmek. Yaşlandıklarında onlara hizmet ederken “öf” bile dememek.
-Yetimlerin hukukunu gözetmek. Onların mallarını yönetmek söz konusu olduğunda sui istimali akla getirmemek.
-Sokağa her ne şekilde çıkılırsa çıkılsın, sokağın hukukunu gözetmek. Trafikte kul hakkını ihlal etmemek. Gözleri korumak, yolda insanlara eziyet verecek davranışlara (yanlış parklar, kaldırım işgalleri) yönelmemek, varsa mani olmak…
Müslüman, terbiye yolculuğuna girer ve sebat ederek yürürse o ufku yakalar. O ufuk yolculuğu Müslüman’a şu çerçevede bir hassasiyet kazandırır:
-İstikamet sahibi olmak.
-Emin – güvenilir olmak.
-Haksızlığa, zulme yol açmamak.
-Kendi aleyhimize bile olsa adaleti ayakta tutmak.
-İncitmemek, incinmemek.
-Kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına karşı yapmamak.
-Bütün ilişkilerde sulhü öncelemek. Kavgalardan, tartışmalardan, öfkeden kaçınmak. Sonunda “Ben bunu neden yaptım?” denilecek işlerin içinde olmamak.
-Çalıştırdığımız insana, hakkını, alın teri kurumadan vermek.

İnsanın Allah Teâlâ ile, Rasu­lullah ile ilişkileri sağlıklı bir çerçeveye oturduktan sonra, “İbadullah – Allah’ın kulları” ile ilişkisinin tanzimine sıra gelir. Burası çok çok geniş bir hukuk alanıdır.
Dinin tarifinde bu alan “şefkat li halkillah” diye ifade edilmiştir. Yani “Allah’ın yarattığı her şeye karşı şefkat…”
Bu alan, Rasulullah’ın “alemlere rahmet” ve “yüce ahlâk” vasıflarının insanlar tarafından temessül edilmesi, yaşanması, örnek olarak hayata taşınmasıdır.
İnsan otomat ya da makine değildir. “Ahlâk sahibi” ya da “Rahmet insanı” olmak, ancak terbiye ile, donanım ile mümkündür. Allah Rasulü “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12) buyuruyor. İnsan, yolunu bulup kendini inşa edecek.

Rasulullah (s.a.v.)’ın kişilik kıvamı, Kur’an’da, yani Allah Teâlâ’nın nezdinde “Yüce bir ahlâk üzerine” diye tanımlanmışsa, Müslüman, önce Hazreti Peygamber’in “Yüce ahlâk”ını öğrenmek sonra da, onu kendi kişilik kıvamı haline getirmek durumundadır.
Ölçülerin bir kısmı insanın, Yaratan ile ilişkilerini tanzim eder. İnsan bütün hayatı boyunca bu ilişkilerde hassasiyet gösterecektir. Bu, yaratılmış olmanın hukukudur. “İman” onun başında gelir, ardından “Kulluk” çerçevesindeki sorumluluklar sıralanır. Allah’a bağlı hukuk, O’nun, diğer varlıklarla hukuk alanındaki tanzimine de riayeti gerektirir.
Bu çerçevede, mesela, Allah Rasulü (s.a.v.) ile hukuk da tanzim edilmiştir. O’nu Allah’ın elçisi olarak tanımak, onun önderliğini, örnekliğini, muallimliğini kabul etmek, O’nun getirdiğini kabul edip, nehyettiklerinden de kaçınmak, bu hukuk çerçevesine girer. Bunun yanında mesela, “onun yanında sesini onun sesinin üstüne çıkarmamak” gibi, “Onun zevcelerinin mü’minlerin anneleri olduğunu” kabul etmek gibi hukuk ölçüleri vardır; daha özel hukuk tanzimleri de söz konusudur.

İslam toplumu ölçüler toplumudur. ölçüler ilahi kaynaklıdır. Peygamber ilahi kaynaklı ölçülerin bir insan kimliğinde kişiliğinde müşahhaslaştığı şahsiyettir. bu vasfıyla da örnektir. Kur’an’ın ifadesiyle “Güzel örnek”tir.
Her bir Müslüman, bir kere İslâm dairesine girdikten sonra ölçüleri kalben içselleştirmeye ve sonra da Rasulullah’ta olanı kendi kişiliğine taşımaya yönelecektir. Rasulullah’ın kişiliği “Alemler” diye nitelenen ve adeta kainatı kapsayan bir alanda “Rahmet insanı” olmaksa Müslüman da önce “Rahmet” vasfının neyi kapsadığını öğrenecek, sonra da “Rahmet insanı” olma cehdine soyunacaktır.

26.09.2020 INSHALLAH

Netice olarak İslam insani ilişkilerin temeline saygı, sevgi, adalet, yumuşak başlılık, ara bulma gibi bugün çokça ihtiyacını duyduğumuz duyguları yerleştirmiştir. Bugün bazı mahfillerde Müslümanlara yakıştırılmaya çalışılan, şiddet yanlısı olma, insanlara kaba davranma, kadınları aşağılama gibi davranışların Kuran ve sünnet ile yakından uzaktan hiçbir alakası yoktur. Bilakis Peygamberimizin tüm hayatı şiddet, taassup,  zulüm gibi çirkinliklerle savaşmakla geçmiştir. Peygamberimizin insani ilişkilerindeki nezaketi, hilmi, hoşgörüsü Sufiler tarafından en güzel şekilde yaşanmış ve Yunus Emre bu tutumu “Yaratılanı sevdik Yaratandan ötürü” şeklinde ifade etmiştir. İnsani ilişkilerimizde sufilerin bu nebevi anlayışlarına her zamankinden daha çok ihtiyaç duymaktayız. Rabbimiz güzel dinimizi tüm boyutları ile yaşamayı, aramızda kardeşliği, adaleti, sevgiyi ve merhameti yaşamayı hepimize nasip etsin.  Amin.

5- Ailemizin en kıymetli fertleri olan anne babalarımızla ilişkimizde de Kurani ölçü sevgi, saygı ve merhamettir. Bu saygı o kadar ileri boyuttadır ki en ufak bir rahatsızlık ifadesi olan “öf” demek bile ayet tarafından yasaklanmıştır: “Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle, Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.” (İsra, 23-24)
6-Aile fertleri ve anne babalar ile ilişkide sevgi, merhamet öne çıkar. Rabbimiz eşler arasındaki ilişkiyi şu ayetle veciz olarak tarif eder: “Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp, aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de O’nun (varlığının) delillerindendir.” (Rum, 21) Eğer bugün yuvalar yıkılıyor, aile içi şiddet hatta cinayetler artıyor ise bu bizim bu ayetin ruhundan ne kadar uzak olduğumuza delildir. Mahmut Sami Ramazanoğlu maneviyat dersi aldıktan bir süre sonra eşinden ayrılmak isteyen bir müridine; “Biz bu dersi sizin ailenizi parçalamak için vermedik” demiş ve ailenin bölünmesine izin vermemiştir.
İmam Rabbani hazretleri bu dünyada kullara karşı işlediğimiz sorumsuz davranışların ahirette karşımıza büyük bir vebal olarak çıkacağını, bu sebeple insanlarla ilişkilerimizde dikkatli olmamızı bizlere hatırlatır:
“Salik kul haklarını ödemek için azamî çaba sarf etmelidir ki boynunda kimsenin hakkı kalmasın. Dünyada kul hakkını ödemek mümkündür, insan yumuşaklıkla ve nezaketle kul haklarından kurtulabilir. Ama bu iş ahirete kalırsa, çözümü mümkün olmayan bir probleme dönüşür. (Mektubat, c.1:73. Mektup)
3- Devletlerarası ilişkilerimiz: Hucurat suresi Müslüman milletler arasındaki ilişkilerde adaleti öne çıkarmış, hiçbir şekilde bir kavmin başka bir kavme zulmetmesine seyirci kalınmamasını emretmiştir. Uluslararası ilişkilerin temeline her zaman sevgiyi koymak mümkün değildir, ama adaletli olmak mümkündür. Yine bu hususta günümüzde ayetin emrinin çok gerisinde kaldığımızı görmekteyiz. Müslüman ülkeler birbirlerine düşmanlık etmekte, hatta birbirleri aleyhine düşmanlarla işbirliği yapabilmektedir. Bu hususta idarecilerimizi uyarmalı, ümmetin dirliği için çalışanlara destek vermeyi vazife bilmeliyiz.
4- Gayr-i müslim milletler ile olan ilişkilerde ise muarefe onlarla tanışmak, konuşmak ve karşılıklı saygı öne çıkar. Allah Teâlâ hepimizin bir ana ve babadan geldiğimizi bu sebeple kimsenin kimseye üstünlüğünü olmadığını ifade eder. Irkçılık problemini en güzel şekilde çözen yüce kitabımızdır: “Ey insanlar, şüphe yok ki biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve sizi, aşiretler ve kabileler haline getirdik tanışın diye; şüphe yok ki Allah katında sevabı en çok ve derecesi en yüce olanınız, en fazla çekineninizdir;” (Hucurat, 13) ayeti hiçbir kavmin bir diğerine üstünlüğünün olamayacağını zira hepimizin aynı anne babadan geldiğimizi ifade etmektedir. Üstünlük ancak güzel ahlakta ve takvadadır.
Modern hayata baktığımızda ise maalesef bugün gayri müslim halklar ile olan ilişkilerimiz onları taklit etme şeklinde olmaktadır. Onlar hiçbir konuda bizi ciddiye almaz iken biz kılık kıyafetimiz, düğünlerimiz, davet usullerimiz ve pek çok konuda onları körü körüne taklit etmekteyiz. Hâlbuki dinimiz bu hususta güzellikleri paylaşmayı emretmekte, dinimize ters olan taklidi yasaklamaktadır.

Yüce dinimiz evvel emirde insan ile Rabbi arasındaki münasebeti kulluk bağlamında düzenlemiş, hemen peşinden de insanın sosyal ilişkilerini tanzim etmiştir: İslam akrabalık, anne-babalık, karı-kocalık, komşuluk, dindaşlık kısaca her tür insani bağlar ile ilgili emir ve yasaklar koymuştur, yapılan ihlalleri de cezalandırmıştır. Bugün İslami yaşantıya yapılan itirazların çoğu bu sahalarda görülür. Bazıları istiyor ki din kul ile Allah arasına sıkıştırılsın,  ticaret, evlilik, akrabalık, devletlerarası ilişkilerimizi biz kendi menfaatlerimize göre şekillendirelim. Hâlbuki Kuran-ı Kerim’in önemli bir bölümü bizim bu dünyadaki yaşantımız ve ilişkilerimiz ile ilgilidir. 

1-Allah ve Resulü ile olan hukukumuz, onlara tam teslimiyet şeklinde olmalı, kul kendi düşünce ve fiillerini Kuran ve sünnetin önüne geçirmemelidir. Kendi aklımızla fetva verip Kur’an ve Sünnetin buyruklarını çiğnemeyeceğiz. Bu teslimiyet halini Mevlana hazretlerinin şu beyitleri ne güzel anlatır:
“Ben yaşadıkça Kur’an’ın kölesiyim, Ben, Hz. Muhammed Musta­fa’nın yolunun tozuyum.
Biri benden bundan başkasını naklederse, Ondan da şikâyetçiyim, onun sözünden de”
2- Surede ikinci olarak Müminin mümin ile ilişkisi ele alınmış, bu ilişkinin çerçevesi kardeşlik olarak çizilmiştir. İnsan nasıl kendi ailesini ve kardeşlerini seviyorsa diğer müminleri de böyle sevmeli, onların aralarındaki anlaşmazlıkları da en güzel şekilde gidermelidir:
“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah´tan korkun ki rahmete eresiniz.” (Hucurat, 10) bir sonraki ayette kardeşlik hukukunu bozan bazı en temel davranışlar ise yasaklanmıştır: “Ey inananlar, içinizden bir topluluk, başka bir toplulukla alay etmesin, olabilir ki alay edilenler, öbürlerinden daha hayırlıdır ve kadınların bir kısmı da başka kadınlarla alay etmesin, olabilir ki alay edilen kadınlar, öbürlerinden daha hayırlıdır ve birbirinizi kınamayın ve kötü lakaplarla çağırmayın.” (Hucurat, 11)
Allah Teâla müminler arasındaki ilişkileri bozan sui zan, tecessüs, dedikodu, gibi günahları zulüm olarak görmüş, tevbe etmeyenleri ciddi bir cezanın beklediğini haber vermiştir. Bugün Müslümanlar olarak kardeşlerimizle ilişkilerimizde bu hassasiyetleri gözden geçirmemiz gerekir. Sufiler ise bu yıkıcı davranışları kıllet-i kelam prensibi ile terbiye etmeyi hedeflerler. Dikkat edersek insan ayette bahsedilen haramları dilini kontrol edemediği için işler. Bu prensip sayesinde salik elinde geldiğince az konuşur, dili ile kul hakkına girmekten korunmuş olur.
Cenab-ı Hakkın büyük bir ciddiyetle men ettiği bu yıkıcı davranışlar  maalesef İslam toplumlarında aynı ciddiyetle akis bulmamaktadır: Başka birinin bir lirasını almanın günah olduğunu bilen mümin bundan titizlikle kaçınırken, biraz sonra bir mümin kardeşinin şerefi, ırzı ile ilgili bir konuda hiç çekinmeden ileri geri konuşabilmektedir. Hümeze suresi önemsiz görülen bu çirkin davranışların acıklı sonunu şöyle anlatır: “Mal toplayıp onu tekrar tekrar sayan, insanları arkadan çekiştirip, kaş göz hareketleriyle alay edenlerin (hümeze ve lümezenin) vay haline! (Hümeze, 1)

Tarih boyunca İlahi Dinler Allah ile kul arasındaki münasebeti düzenlemekle kalmamış, insanlar arasındaki ilişkileri de tanzim etmiştir. Ne var ki kralların zorlaması, din adamlarının tavizleri ile dinler tahrife uğramış, insanın sosyal hayatını şekillendiren ilahi kanunlar rafa kaldırılmıştır. Din uzlet içinde yaşanan, kul ile Allah arasındaki ibadet hayatını düzenleyen, toplumun işleyişine karışmayan bir hale getirilmiştir. Avrupalılar bu yaklaşımı “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrının hakkı Tanrıya” şeklinde özetlemişlerdir.

İslam dini öğrenmeye ve öğretmeye çok önem vermiştir. Yüce Allah ayetlerinde
bilmenin ve düşünmenin önemini çokça vurgulamıştır. Hz. Peygamber de öğrenmek
ve öğretmeyi en kıymetli şeyler olarak görmüş, kendisinin de bir öğretmen olduğunu söyleyerek şöyle buyurmuştur: “Şüphe yok ki, ben de sadece bir öğretici
olarak gönderildim.” Hz. Peygamber “İlim ancak öğrenmekle elde edilir.” buyurmuştur. Bize bilgiyi öğretecek olanlar öğretmenlerimizdir. Bilginin öneminin farkında olmalıyız. Bize bilgiyi veren öğretmenlerimize büyük bir saygıyla yaklaşmalı, onların değerini bilmeliyiz. Öğretmenlerimizin geleceğimiz için ne kadar önemli olduğunu unutmamalı ve
onları üzecek davranışlardan kaçınmalıyız.
İlim öğrenen ve öğrendiklerini uygulayan kişiler toplumda ve Allah (c.c.) katında
daha değerli olurlar. Bu yüzden ilim sahibi olmak için çeşitli kitaplar okur, okullara
gider ve eğitimler alırız. İlim öğrenme yolunda bizlere rehberlik eden kişiler ise
öğretmenlerimizdir. Onlardan öğrendiğimiz bilgilerle daha iyi insanlar olmak için çaba gösterir ve insanlık için faydalı şeyler üretebiliriz.

Yüce Allah bizleri akıl sahibi varlıklar olarak yaratmıştır. Aklımız ve duyu organlarımız sayesinde bilgi edinir ve bu bilgilerle insanlar için faydalı bireyler olmak için çalışırız. Bilgi çok önemli bir güçtür ve gelişmek için de gereklidir. Bu yüzden hayatımız için faydalı olabilecek bilgilere sahip olmak bizim öncelikli amaçlarımız arasındadır.

İlim öğrenen ve öğrendiklerini uygulayan kişiler toplumda ve Allah (c.c.) katında
daha değerli olurlar. Bu yüzden ilim sahibi olmak için çeşitli kitaplar okur, okullara
gider ve eğitimler alırız. İlim öğrenme yolunda bizlere rehberlik eden kişiler ise
öğretmenlerimizdir. Onlardan öğrendiğimiz bilgilerle daha iyi insanlar olmak için çaba gösterir ve insanlık için faydalı şeyler üretebiliriz.

Allah (c.c.) birbirimize haksızlık yapmadan, kötü bir söz söylemeden, dostça ve kardeşçe yaşamamızı istemiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.) “Birbirinizi çekememezlik gibi kötü huylara kapılmayınız. Öfke ve hıncınızı birbirinizden çıkarmaya kalkmayınız. Birbirinizin ayıplarını araştırmayınız. Başkalarının konuştuklarına kulak kesilmeyiniz… Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz!” buyurmuş ve kardeşliğimizi bozacak şeylere karşı bizi uyarmıştır.

Birbirimize selam vererek, tebessüm ederek, dostumuzun ve arkadaşımızın hâlini hatırını sorarak aramızdaki sevgiyi artırmış oluruz. Hz. Peygamber “…Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız.” buyurarak tavsiyede bulunmuştur.

Hepimiz zaman zaman hatalar yapabilir, arkadaşlarımızı kırabilir veya arkadaşlarımıza kırılabiliriz. Ancak böyle durumlarda bizim de hata yapabileceğimizi unutmamalıyız. Hataları affetmeli ve bilmeyerek de olsa kırdığımız bir arkadaşımız varsa özür dilemeliyiz. Etrafımızda birbirine kırılmış arkadaşlarımız varsa onları da görmezlikten gelmemeliyiz. İslam dini insanların arasını düzeltmeyi sadakadan bile daha değerli görmüştür. Yüce Allah bu konuda bizlere şöyle buyurmuştur: “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin…” Bu nedenle bizler de birbirimizi affedebilmeli, küs olan arkadaşlarımızı barıştırmalı, onların da arkadaşlıklarını devam ettirmelerine yardımcı olmalıyız.

Arkadaşların birbirinden etkilenmesi kaçınılmazdır. Birbirini seven ve birlikte vakit geçiren insanlar zamanla benzer şekilde davranmaya başlarlar. Hatta sevdiğimiz bir kişiye benzemeyi istemek de ona olan sevgimizin bir göstergesidir. Bu yüzden sevdiğimiz ve arkadaşlık yaptığımız kişileri doğru seçmemiz önemlidir. Hz. Peygamber’in zamanında yaşamış, Müslüman olarak onu görmüş ve sohbetinde bulunmuş kişilere sahabe denir. Bu kelime, “dost, arkadaş ve sohbet edilen” anlamlarına gelir.

İnsanlar çevrelerinde vakit geçirebilecekleri ve konuşabilecekleri birilerine ihtiyaç duyarlar. Tek başına bir hayat sürmek hayatımızı zorlaştırır ve mutsuz olmamıza sebep olur. Birileriyle arkadaşlık yapmak ise yaptığımız etkinliklerden, oyunlardan zevk almamızı sağlar. Üzüntümüzü, sırrımızı, sevincimizi paylaşabileceğimiz birilerinin var olduğunu bilmek bizlere güven verir. Arkadaşlarımızla oyun oynarken veya sohbet ederken mutlu olmamızın sebebi, onlara duyduğumuz sevgidir. Çünkü arkadaşlıklar sevgi üzerine kurulur. Hz. Peygamber sevginin arkadaşlıklarımız üzerindeki önemini şu sözü ile bildirmiştir: “Kişi sevdiği ile beraberdir. Birbirini sevmeyen insanların arkadaşlıkları gerçek bir arkadaşlık değildir ve uzun süre devam etmez. Çünkü sevgi insanları birbirine bağlayan bir bağdır. Sevgi ile bağlandığımız arkadaşlarımızı, sık sık görmek ve konuşmak isteriz.

Komşularımıza kötülük yapmaktan kaçınmalı ve onların haklarını ihlal etmemeliyiz. Gösteriş yapmamalı ve onları küçümsememeliyiz. Komşularımıza birbirlerinin kötü özelliklerinden bahsetmekten kaçınmalıyız. Onların özel hayatlarıyla ilgili bilgileri başkalarıyla paylaşmamalıyız. Onları rahatsız etmemeye ve zarar vermemeye özen göstermeliyiz. Komşularımıza zor durumlarında yardımcı olmalı, bizde olanı onlarla paylaşmalıyız. Hastalandıklarında ziyaretlerine gitmeli, onlara destek olmalıyız. Selam vermeli ve güler yüzle iletişim kurarak aramızdaki sevgiyi artırmalıyız. Bize nasıl davranılmasını istiyorsak biz de komşularımıza öyle davranmalıyız.

İnsanlar için yalnız yaşamak zordur. Bu yüzden köy, şehir gibi yerlerde birbirine yakın evlerde yaşamayı tercih ederler. Birbirine yakın yaşayan bu insanlara komşu denir. Komşularımız bize en yakın kişiler arasındadır. Onlarla gün içinde çokça karşılaşırız. Hatta apartmanlarda yaşayan insanlar, birbirine çok daha yakın mesafelerde yaşarlar. Bazı durumlarda akrabalarımızdan da önce sıkıntılarımızı paylaştığımız kişiler komşularımızdır. Çünkü akrabalarımızla bazen uzak mesafelerde olabiliriz ama komşularımız evimize en yakın olan kişilerdir. Evimizde karşılaştığımız acil bir olayda ilk olarak komşumuzun kapısını çalar, ondan yardım isteriz. Bu yüzden komşularımız bizim için önemlidir. Hz. Peygamber iyi bir komşuyu mutluluk kaynağı olarak görmüştür. Komşuların birbirleriyle iyi geçinmesini çok önemsemiş ve hediyeleşip ikramlarda bulunulmasını tavsiye etmiştir.

Hz. Peygamber akrabalarını hiç ihmal etmemiş ve onları her fırsatta ziyaret etmiştir. O, teyzenin anne gibi, amcanın ise baba gibi olduğunu söylemiştir. Hz. Peygamber akrabalarının zor durumlarında onlara yardım etmiş, elindekini onlarla paylaşmıştır. Bizlere de akrabalarımıza karşılıksız bir şekilde yardımda bulunmayı, onlardan kötülük görsek bile affedip onlara iyilik yapmayı öğütlemiştir.

Anne babamız ve kardeşlerimiz bizim çekirdek ailemizdir. Bunun yanında bir de geniş
ailemiz vardır. Dede, nine, teyze, amca, dayı, hala ve onların çocukları bizim geniş ailemizi oluşturur. Bu kişiler aynı zamanda bizim akrabalarımızdır ve çekirdek ailemizden sonra bize en yakın olan kişilerdir. Akrabalarımızla ilişkilerimiz önemlidir. Çünkü ailemizin bir parçası da akrabalarımızdır. Akrabalar zor zamanlarında birbirlerinin yardımına ilk koşan kişilerdir. İnsanlar üzüntülerini ilk olarak akrabalarıyla paylaşırlar, sorunlarını birlikte çözer ve birbirlerine destek olurlar. Düğünlerde, bayramlarda, hastalıklarda ve özel günlerde yanımızda olmasını istediğimiz ilk kişiler akrabalarımızdır. İslam dini akrabalar arasındaki ilişkilerin güzel olmasını önemsemiştir. Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde akrabalara iyilik yapmak, yardım etmek ve onlarla sık sık görüşmek öğütlenmiştir. Hz. Peygamber, “Akrabalar arası bağların koparılmaması, aile içinde sevgi, malda bolluk ve ömrün uzamasına (bereketlenmesine) sebeptir.” buyurmuştur. Hz. Peygamberin bu sözü bize akrabalarımızla ilişkimizin ailede sevgi ve bereket için ne kadar önemli olduğunu gösterir. Hz. Peygambere, cennete girmeyi sağlayacak ibadetler sorulduğunda bu ibadetlerden birinin de akrabalarla ilişkileri koparmamak olduğunu söylemiştir.

Aile içinde kardeşler arasında güçlü bir bağ vardır. Kardeş, insanın ilk arkadaşıdır. Kardeşler birbiriyle aynı aile ortamını paylaşır ve birlikte büyürler. Aynı ortamda yetişmiş olan kardeşlerin birçok ortak anısı vardır. Bu nedenle sevinç ve üzüntülerini birbirleri ile paylaşmak isterler. Zor zamanlarında birbirlerine destek olurlar. Bu durum kardeşler arasındaki sevgi bağını kuvvetlendirir. Kardeşler benzer ortamlarda yetişmelerine rağmen farklı özelliklere sahip olabilirler. İlgi alanları ve yetenekleri değişebilir. Bu tür durumlar kardeşlerin birbirine güzel şeyler öğretmesini sağlar. Böylece kardeşler arasındaki farklılıklar, aralarındaki bağı güçlendiren bir zenginlik haline gelir. Kardeşler arasındaki ilişkide büyüklerin küçüklere örnek olması, onlara sevgiyle yaklaşması gerekir. Böyle olursa küçükler de büyüklerine karşı saygılı olur ve onların öğütlerini dinlerler. Bu şekilde davranmaları kardeşlerin iyi geçinmelerini sağlar. Hz. Peygamber, “Küçüğümüze merhamet etmeyen, büyüğümüze saygı göstermeyen bizden değildir.” buyurarak büyüklerin küçüklere, küçüklerin de büyüklere karşı görevlerini belirtmiştir.

İnsanların zor zamanlarında yardım isteyeceği ilk kişiler aile bireyleridir. Çocukların anne, baba ve aile büyüklerine yardım etmesi onlara olan saygılarının da bir göstergesidir. Aile büyükleri, yapabilecekleri işler konusunda çocuklarından yardım isteyebilir. Çocuklar da ev ödevlerini yaparken, bir konuyu araştırırken büyüklerinden destek isteyebilir. Bu ve benzeri durumlarda aile içindeki yardımlaşma ve dayanışma aile bağlarının güçlenmesine katkı sağlar. Aile içindeki her birey üzerine düşen görevi yerine getirdiği zaman birçok sorun
çözülür. Bu nedenle ailemiz içindeki birlik ve beraberliğe önem vermeliyiz. Sorunlarımızı birlikte çözmeli, birbirimize destek olmalıyız. İnsanlara sevgi ve saygıyla davranarak hem kendi mutluluğumuza hem de çevremizdeki kişilerin mutluluklarına katkı sağlamalıyız.

İslam dini anne baba hakkına büyük önem verir. Yüce Allah “Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti…” buyurarak anne baba hakkının önemini vurgulamıştır. Aile içinde çocukların anne babalarına karşı bazı sorumlulukları vardır. Çocuğun en temel görevi, onu fedakârlıklarla büyüten anne ve babasına ve aile büyüklerine iyi davranmaktır. Onların dine uygun olan isteklerini yerine getirmektir. Kur’an-ı Kerim’de “Biz insana anne babasına iyi davranmayı emrettik…” buyrularak anne ve babaya iyi davranılması istenmektedir. Anne ve babanın rızasını alarak hareket emek, onların hoşnutluğunu kazanmak gerekir. Bu konuda Hz. Peygamber, “Rabbin hoşnutluğu anne babanın hoşnutluğuna bağlıdır…” buyurarak anne babanın rızasını almanın önemine dikkat çekmiştir.

İnsan bakıma muhtaç olarak doğar. Anne, baba ya da büyüklerinin desteği ile hayata tutunur. Yeme, içme, giyinme, barınma gibi temel ihtiyaçları aile büyükleri tarafından karşılanır. Anne ve babalar, çocukları için her türlü fedakârlığı yapar. Çocuklarıyla ilgilenir, sorunlarını çözmede onlara yardımcı olurlar. Sevgi ve merhametle çocuklarını büyütür, çocuklarına maddi ve manevi her türlü konuda destek verirler. Tüm bu fedakârlıkları da karşılıksız olarak yaparlar.

BU GECE

Arkadaşlarımızla ve çevremizdeki insanlarla huzur içinde yaşayabilmemiz için sevginin yanında saygı da gereklidir. Saygı; bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranma, başkalarını rahatsız etmekten çekinme duygusudur. Birbirine saygı duymayan insanların bir arada yaşaması çok zordur. Çünkü bu kişiler karşılarındakileri sürekli kendi bakış açılarına ve zevklerine göre değerlendirirler. Oysaki kişilerin duygu, düşünce ve zevkleri farklıdır ve bu durum gayet doğaldır. Farklı düşünce ve davranışlar başkalarına zarar vermediği sürece zenginliktir. Herkes aynı oyunu sevmek veya aynı rengi beğenmek zorunda değildir. Bu nedenle sadece bizim tercihlerimizin ve beğendiklerimizin en güzel olduğunu düşünmemeliyiz. Farklılıkların aramızda huzursuzluk oluşturmasına ve bu yüzden aramızdaki sevginin azalmasına izin vermemeliyiz.

Severek yapılan her şey daha güzeldir. Severek yapılan iş hem zevkle yapılır hem de daha güzel sonuçlar verir. Sevmeden yapılan iş ise insana çok zor gelir. Okula severek giden öğrenci derslerinde daha başarılı olur. İşini severek yapan bir doktor hastalarına gülümser onlara yardımcı olmaktan mutluluk duyar. Böylece hastalar da kendilerini daha iyi hisseder. İşini severek yapan marangoz bir şeyler üretiyor olmaktan zevk alır. Böylece daha güzel ürünler ortaya çıkarabilir. Kısacası sevgi gibi bir nimet sayesinde yapılan bütün güzel işler insana mutluluk ve huzur verir.

İnsanların birlikte yaşayabilmeleri için gereken en önemli şey sevgi, saygı ve merhamettir. Sevginin ve merhametin olmadığı yerde insanlar arasında kin ve nefret yaygınlaşır. Bu yüzden sevgi bizler için önemlidir. Yüce Allah bizlere iyilikle, sevgiyle ve birbirimize yardım ederek yaşamamızı öğütlemiştir. Sevgi; insanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygudur. Sevgi insanı insan yapan en önemli değerdir. Sevgi sayesinde insanlar birbirlerine şefkat ve merhamet duyar, birbirlerinin iyiliğini ister ve kötülük yapmaktan kaçınırlar. Sevdiğimiz zaman insanlara zarar vermeyi düşünmez, onların ihtiyacı olan konularda yardımcı olmak isteriz. Arkadaşlarımızla iyi geçinir, sevinçlerimizi paylaşarak çoğaltmaya, üzüntülerimizi ise paylaşarak azaltmaya çalışırız. Sevginin olmadığı ortamlarda ise kötü davranışlar ortaya çıkar ve toplumun huzuru bozulur.

Saygı bir değer olarak insan ilişkilerinin temelini oluşturur..

Sonuçta hayatımız üzerinde Rabbimiz’den başka bir tesir sebebi aramak boşunadır. Gaybı Allah’tan başka bilen olmadığı gibi, onun kullarını yaratırken verdiği karakter ve diğer özellikleri de yıldızlardan gelen ışınlara bağlamak da yanlıştır. Dünyada birbirinin eşi iki insan yoktur. Aynı gün, aynı saat, aynı yer ve aynı anneden doğan eş yumurta ikizleri bile çok farklı karakterlere sahip olmaktadır. Kardeşliğin ötesinde bu ikizleri bağlayan genetik yapı da dahil olmak üzere binlerce sebep varken bu ayrılık niye? Eğer karakter ve kaderimize yıldızlar yön verseydi, en azından bunun gibi ikizlerin her özelliğinin aynı olması gerekirdi. Ayrıca insana gerçek mânâda karakter ve diğer hissî özelliklerini veren varlık ruhtur. Ruhlarımız ise yıldızlardan önce yaratılmıştır.

Semada gördüğümüz harikulade düzen Yaratıcısını göstermenin yanında bazı olaylara gerçekten işaret ediyor olabilir. Fakat bu bizim maddi manevî özelliklerimizin kaynağı değil, ama olsa olsa göstergesidir.

Zaten bilimsel olarak kendini ispatlamış olan NASA veya ESA gibi büyük merkezlere bakarsanız ki, buralarda astroloji değil astronomi ilmiyle ilgili binlerce çalışma yürütülüyor; kesinlikle yıldızların veya Güneş sisteminin astrolojik özellikleriyle ilgili birilerini bulamazsınız. Çünkü bahsettiğimiz mesafeler ve özellikler oradaki bilim adamlarınca çok iyi bilindiğinden, kimse müspet bilimin üzerinde kavramlarla vakit kaybetmez.

Gezegenlere gelince Güneş yörüngesinde bugüne kadar keşfedilmiş dokuz gezegenin en büyüğü olan Jüpiteri ele alırsak ,bu gezegenin dünyaya ortalama uzaklığı Güneşinkinin yaklaşık beş katıdır. Güneş dünyadan hacim olarak 1.300.000 kat daha büyükken, Jüpiter, sadece 1.300 (bin üçyüz) kat büyüktür. Ayıca Güneş bir yıldız özelliği gösterirken Jüpiter dev bir gaz topudur. Güneşle Jüpiter arasındaki bu 1000 (bin) katlık farka bir de mesafeyi eklememiz gerekiyor. Fizikte ışık ve kütleçekim etkileri uzaklığın karesiyle ters orantılı olarak azalır. Yani Güneşe göre bize beş kat daha uzak olan Jüpiter, boyut farkıyla birlikte eğer bir yıldız dahi olsaydı 25.000 (yirmi beş bin) kat daha az etkili olacaktı üzerimizde. Böylece gezegenlerin en büyüğünün dahi ne kadar önemsiz kaldığı ortaya çıkmış oluyor Güneşin yanında.

Bir büyük yanlışlık ise, geçmişteki şahsiyetlerin burçlarının hesaplanmasında yapılmaktadır. Dünyanın 26.000 (yirmi altı bin) yılda bir tamamladığı bir spin (dönme) hareketi vardır ki, bu yaklaşık her 2.300 (iki bin üç yüz) yılda bir burçların bir kademe ileri kaymasına sebep olur. Yani 1 Ocak 2000 tarihinde doğan bir kişi oğlak burcundadır, ama 1 Ocak M.Ö. 300 yılında doğmuş olan başka bir kişi kova burcunda olmak durumundadır. Yani Hz. İsa 25 Aralık M.Ö 1. yılında doğduğunda Güneş Kova burcundaydı. Fakat bu günkü gökyüzünde 25 Aralık 2000 tarihi Oğlak burcuna denk gelmektedir. Siz bu günkü duruma göre hesap yaparsanız geçmiştekilerin burçları yanlış çıkar ve bu konudaki çoğu istatistik bilgi birikimi yanlışlarla dolu olur.

Fakat burçları oluşturan yıldızlar arasındaki mesafe, çoğu zaman bizim onlara olan uzaklıklarımızdan daha fazla. Bunu şöyle de ifade edebiliriz. İstanbul’dan doğuya bakan bir kişi en yakındaki İzmit ile en uzaktaki Kars ilimiz arasında iki boyutlu ölçekte sadece birkaç metre varmış gibi bir izlenime kapılır, ancak arada bin kilometreden fazla mesafe vardır. Biz de uzaya baktığımızda derinliği algılayamıyoruz. Yanyana duran iki yıldızı birbirinin kapı komşusu zannediyoruz. Ancak aralarında binlerce ışıkyılı mesafe olabiliyor. Belki de biz yakın olan yıldıza komşu zannettiğimiz diğerinden çok daha az uzaklıkta yer alıyoruz. Örneğin Akrep takımyıldızında birbirine çok yakın görünen Antares (Alpha Scorpii) ve Sigma scorpii yıldızları arasında en az 1277 ışık yılı mesafe vardır. Ama bunlardan bize yakın olanı Antares dünyaya 276 ışık yılı uzaklıktadır. Aynı takımyıldıza dahil edilen bu iki yıldızın aralarındaki mesafe bizim yakın olanı ile aramızdaki uzaklıktan dört kat fazladır. Tabi bunu yeni öğreniyoruz. Daha önce bunların uzaklıklarını hesaplama şansımız yoktu. Ama insanlar binlerce yıldır bunları komşu zannediyordu.

İnsanların burçları doğum gününde güneşin dünyaya göre bulunduğu veya geçmekte olduğu takımyıldıza göre belirleniyor. Örneğin her yıl Kasım ayının ilk yarısında güneş Akrep takımyıldızında bulunur ve bu günlerde doğanlar akrep burcuna dahil olarak kabul edilirler. Bu kişilerin özelliklerinin bu takımyıldızın etkisinde olduğu kabul edilir. Ancak büyük bir gerçek vardır. Güneşin bir burçta bulunduğu an aslında o burcun dünyaya en uzak olduğu andır. Çünkü söz konusu burcun dünyaya olan ortalama uzaklığına bir güneş dünya mesafesi daha eklenmiş olur. Tabii eğer bir de gece doğduysanız güneşin o anda bulunduğu burçtan gelen ışınların dünyanın tüm toprak kaya ve magma tabakasını delerek size ulaşması lâzımdır. Çünkü güneşin bulunduğu burç güneşle birlikte batar ve gece dünyanın öteki tarafında kalır.! Neyse bu duruma da yükselen burç kavramıyla bir çare bulunmuş.

En yakın yıldız olan proxima centauri yaklaşık dört ışık yılı uzaktayken, Başak takım yıldızının en parlak üyesi Spica (alpha virginis) 281 ışık yılı uzaklıktadır. Yani Newyork örneğinden yaklaşık yetmiş kat daha uzak.! Bunu aynı ölçeğe koymaya kalksak mesafeler yetmiyor ve yine dünyanın dışına, uzaya çıkmak zorunda kalıyoruz… Bu yine de iyi bir örnek. Bazı burçları oluşturan yıldızların içinde dünyadan binlerce ışık yılı uzakta olanlar bile var. Mesela Kova takımyıldızının en parlak iki üyesi alfa ve beta aquarius (Sadalmelik ve Sadalsuud) sırasıyla 1359 ve 2174 ışıkyılı uzaklıktalar. Bu durumu az önceki örneğe aktarırsak, Newyork’taki ateşi ayın da ötesine taşımak gerekiyor.
Hadi insanları yıldız konumlarına göre tahlil etmek tamam da bu yıldızların oluşturduğu ve sadece bizim açımızdan bakıldığında bazı hayvan vb. şekillere benzetilen takımyıldızların insanlara da bu benzedikleri hayvanın karakterini vermeleri doğrusu pes dedirtiyor. Eğer yıldızlar bizi ışınlarıyla etkiliyorsa, hepimizde en yakın yıldız olan güneşin verdiği karakteristik özelliklerin bulunması gerekiyor. Çünkü eğer güneş ile dünya arasındaki uzaklığı gözünüz ile şu anda okuduğunuz dergi arasındaki mesafe olarak küçültürsek. En yakın yıldız (Proxima Centauri ) Newyork’ta olacaktır. 40 cm. ötenizde yanan bir ateş varken birilerinin Newyork’ta yaktığı ateşin sizi etkilediğini söyleyebilir misiniz? Kaldı ki 12 burcu oluşturan yıldızlar, bahsedilen yıldızdan çok daha uzaktadır.

İnsanın, yaratıldığı ilk günden 21. yüzyılın şu yaşadığımız günlerine kadar sürmüş olan en büyük meşguliyeti kendini tanıma çabası olmuştur. Bazı insanlar doğduğunuz gün ve saate göre sizin hayatınızın kısa bir özetini ve karakter özelliklerinizi verebildiklerini iddia ediyorlar. Böylece de bu “ezelden gelen” merakımız sayesinde epey iyi para kazanıyorlar. Buna sebep olarak da doğduğumuz anda, esas olarak güneşin bulunduğu burç ve diğer bazı burçların ve gezegenlerin konumlarına göre ilgili yıldızlardan bazı ışınların bizi etkilediğini ve özelliklerimizi şekillendirdiğini söylüyorlar. Oldukça da enteresan yaklaşımları var konuya. Meselâ oğlak burcunda olanların keçi gibi inatçı olduğunu ya da yengeç burcundakilerin aynı bu böceğin yürümesi gibi hafifçe yan yürüdüğünü iddia ediyorlar. Bu dediklerimi hemen her astroloji kitabında görebilirsiniz.

Asıl kaynağı batıl din ve inançlar olan falın dinle, imanla, Kur’an ve İslam’la uzaktan yakından bir ilgisi ve alakası yoktur. İnanan bir insan böyle batıl şeylerle aklını, kalbini ve imanını tehlikeye atmamalı, her şeyin Allah’ın elinde olduğuna inanmalı, Rabbine itimat edip güvenmeli, dua ederek O’na yalvarmalı, kadere olan inancını sağlam tutmalıdır.

Bilim adamları da falcılığın birer huzursuzluk kaynağı olduğunu ifade ederler. Özellikle aile geçimsizliklerinin ve yakın akrabalar arasında düşmanlık tohumlarının ekilmesine sebep oldukların söylüyorlar. Psikiyatri uzmanı Prof. Dr. İlhan Yargıç diyor ki: “Falcılar, genellikle benzer söylemleri kullanır. Kadının kocasıyla sorunu vardır, problem aslında konuşulsa çözülebilecektir. Fakat falcı, birisinin kendisine büyü yaptığını söyler. Bu durumda kadın, tüm aile fertlerine karşı düşmanca tavır besler. Gerçekte böyle bir şey olmamasına rağmen, kehanet kendini kanıtlar ve aile ilişkileri kopar.” Bir medyumcunun itirafı da dikkat çekici, diyor ki:
“Medyumluk popüler olunca bunu hobi olarak yapanlar işi ticarete döktü. İyi kötü fark etmiyor. Toplumun ruh sağlığı gerçek anlamda tehlike altında; çünkü medet bulmak için gidilen kişilerin birçoğunun kendisi problemli. Bu işi yapanların çoğunun ruh sağlığı bozuk.”

Birer batıl inanç ve hurafe olan falcılığı İslam dini yasaklamasına rağmen, gerek Doğu’da, gerekse Batı’da, dünyanın her yerinde, tarih boyu insanlar kendilerini bu kötü alışkanlıktan kurtaramamışlardır.
İslam öncesi Cahiliye döneminde bazı fal çeşitleri vardı. Kum üzerine bazı çizgiler çizilerek bakılan bir fal türü vardı ki, buna hattü’rreml denirdi. Bunun yanında kelime ve isimlerle fal tutma, zarlarla fal açma, astrolojik fallar, koyunun kemiğine, kurbanın ciğerlerine bakarak fal açma, su falı, çay falı, kahve falı, bakla falı, kurşun dökme, tuz falı, balmumu falı, el yazısı falı gibi fal çeşitleri uygulanmıştır.

Gayb ve gelecek bilgisi Allah’ın elinde olduğuna göre, Allah’ın elçisi dahi Allah bildirmezse bilemeyeceğine, hiçbir İslam âlimi da gayb ve gelecek hakkında konuşmayacağına göre, falcıyı nereye koyarsınız? Yapıp durduklarına bir hak payı, bir inandırıcılık verebilir misiniz? “Ama falcının dediği bazen çıkıyor” diyenler de yok değildir. Gerek kâhin, gerekse falcı veya medyum, tarotlar, hatta burçları okuyanlar, kendilerine hangi adı takmış olursa olsunlar, dinin izin vermediği bir konuda konuşuyor, hüküm veriyorlarsa, aynı kategoriye girerler. Söyledikleri bazen tutsa bile, bu yüz tane yalanın arasından çıkan bir doğrudur. Buna doğru demek bile su götürür. Yapanı da, yaptıranı da, inananı da tehlikeye sürükler.
“Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır. Başkası onu bilemez.”(En’am, 6/59)“De ki: Allah’tan başka ne göklerde, ne de yerde hiç kimse gaybı bilemez.”(Neml, 27/65)“De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır veya ‘Ben gaybı bilirim’ demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana uyarım.”(En’am, 6/50)
Pek çok kişi fal baktırırken geleceği görmeyi değil, eğlenmeyi amaçladığını söyler. Peki fal baktırmak günah mıdır? Fal konusunda dinimiz ne emrediyor? Bugün kenarda, köşede, neredeyse her mahallede çeşitli adlar altında kendilerine birtakım “masum” ve “modern” unvanlar takarak “meslek”lerini icra eden had ve hesaba gelmeyen falcılar kol geziyor. “Falcılık kadar insan merakını, insan duygusunu istismar eden bir başka yol yoktur” desek, mübalağa etmiş olmayız.
İnsanların en çok merak ve takip ettiği yeni bir konuyla beraberiz.
Bu gece Rabbim izin verirse.

Bitkilerin faydaları için ciltlerle eser yazmak denizden bir damla almaktan başka İleriye götürmez. Bitkilerin faydasını çok bariz olarak görmek istiyorsak İkİ gün aç, çıplak ve ilaçsız kalalım. Şu durumda: ciğerlerimizi temizleyen, vücudumuzu çeşitli gıdalarla besleyen, sağlığımızı korumaya vasıta olan, beşiğimizden tutun da tabutumuza varıncaya kadar muhtaç olduğumuz hayati ihtiyaçlarımızı karşılayan bitkilerin kıymetini birer akıl sahibi olarak bilmemiz gerekiyor. Bitkileri kesip kurutma yerine onları ekip dikmemiz icap ediyor. Bu hayati ihtiyaçlarımızı da bitki vasıtasıyla sağlayan yüce Yaratıcıya sonsuz şükürlerimizi az da olsa ödeme yolunu tutmamız gerekiyor.

Bitkiler iklime de tesir eder. Hava şartlarını düzenli bir şekle sokar. Orman bölgeleri yazın serin, kışm ılıktır. Çünkü orman, iklimi bu şekle
sokmaya müsaittir. Yeşillikler insanlara neşe verir. İnsanın saadet işaretidir. Yeşil olmayan göz kör olur, muratsız olur. Yeşil, hayatın kaynağıdır. Ağaç, meyvesiyle de insanlara en gıdalı bir yiyecek maddesidir. Bunun yanında bitkiler hayatımızda daha çeşitli ihtiyaçlarımızı giderir. Evlerimizin yapımında, mobilyacılıkta, kimya sanayiinde, kâğıt yapımında, gıdalanmada ve eczacılıktan başka ihtiyaçların sonsuzluğu içerisinde hudutsuz yerlerde kullanılır.

Nebatat insanı ruhen de geliştirir. İnsanı insan eden ruhtur. Madde ruhun emrindedir. İnsan ruhen hasta olursa; vücudu ne kadar sağlam olsa gene de huzursuz olur. Ormanların temiz havası, türlü türlü kuşları,
kokuları İnsanı ruhen de büyüler ve olgunlaştırır. Yeşillikler insanı en yorgun anlamda bile kısa bir zamanda dinlendirir. Çünkü o her haliyle dinlenmeye müsaittir. Okul, kışla, hastane, park, çocuk bahçesi, spor yurtları gibi müesseselerin orman içinde yapılması da bu sebeptendir.

Orman fazla yağmurlu zamanlarda selleri önler. Çünkü fazla sulan çeker ve böylece akıntıya bir düzen verir. Böylece sellerin toprağa, mahsule, mal ve cana getirmiş olduğu hasar ortadan kalkmış olur. Ormansız
memleketlerde sellerin yapmış olduğu tahribat herkesçe malumdur.
Yapılan hesaplara göre yurdumuzda her yıl 544 milyon metre küp toprak bulundukları yerden denizlere akmaktadır. Oysaki zirai topraklar
binlerce yılda teşekkül etmekte. Orman toprak kaymalarını önler. Ağacın kökü saçak şeklinde olup, toprağı tuttuğundan toprağın kaymasını önler. Memleketimizde ormansızlık yüzünden hesapsız toprak kaymaları olmakta ve bir sürü zararlar vücuda gelmektedir.

Bugün yeryüzünde nebatattan hiçbir canlının faydalanmadığı düşünülemeyeceği gibi tarih boyunca da faydalı olmadığı zaman tasavvur edilemez. Nebatatın sonsuz faideleri içerisinde yalnız insan nesline olan birkaç faydası şunlardır: Orman başta, canlı sağlığının koruyucusudur. Canlı hayatının temeli olan havanın ve suyun temiz ve düzenli olmasını sadece bitkiler sağlar. Demek ki içtiğimiz her yudumda, ciğerlerimize çektiğimiz her nefeste bitkilerin üzerinde hakkı vardır. Şu durumda bitkilerin kıymetini bilmiyorsak; susuz havasız ve sağlıksız gezmeye razıyız demektir. Hasta dahi olsak yine aldığımız ilaçlar bitkilerin mahsulüdür. O da yine ağaçtandır.

Ey aklım var diyen insan! Düşün bir defa senin diktiğin ağaçtan çalınan
meyve dahi sadaka olur, zimmetine geçer de sen nasıl olur ona ihanetkarlık yaparsın. Sen kendi paranı cebinden çıkarıp atar mısın? Elbetteki atmazsın. Hem atmayı da ahmaklık, akılsızlık sayarsın. İşte ağacı kesmen paranı cebinden atman gibi akılsızlık, ahmaklıktır. Ağacı dikmen koruman da cebine para koyman gibidir. Resulullah’ın sünnetinde ağaçların korunmasına büyük bir önem verildiği, hatta Resulullah’ın ağaç kesmeyi savaş esnasında yapılmaması gereken işler sınıfına soktuğu bilinmektedir. Onun diğer uygulamaları arasında bazı ağaçlar için özel koruma getirmesi, kesilenlerin yerine yenisini dikmesi, bazı bölgelerde ağaç kesmeyi yasaklaması da bulunmaktadır
Her sene yeryüzünün bir defa Ölüp dirilmesi bizlerin de öldükten
sonra tekrar dirileceğimize ve ilahi muhasebeye çekileceğimizi apaçık delildir.
İnsan, yeryüzündeki bu ibret levhasını gözetleyerek Allah’ın büyüklüğünü ve
ilahi divana çıkacağını anlar. Böylece mükemmel bir insan olma yolunu tutarak
dünya ve ahiret saadetini kazanabilir. Tabarani’nin rivayet etmiş olduğu bir hadis-i şerifte peygamberimiz: “Hurma vesaire gibi meyveli ve meyvesiz ağaçlar, gerek sahibi ve gerekse
ondan gelecek evladı ve ahfadı için Allah’ın nimederine şükrettikleri müddetçe
hayır ve bereket getirir” Hadis-i şerife göre insanın dilemiş olduğu ağaç Allah’ın nimetlerine
şükrettikleri müddetçe kendileri için hayır, bereket getirdiği gibi evladı ahfadı
için de hayır, bereket oluyor. İnsan için bu ne büyük bir ganimettir? Kendimize
gelelim. Fırsatları kaçırmayalım. Verilen ömür sermayesinden biraz da ağaç
dikmeye ayıralım. Dikelim de kendimizi kurtaracağımız gibi evladımızı, ahfadımızı da kurtaralım.
https://youtube.com/watch?v=Pscj8bs4sU4
Bir de o insan yiyeceğine baksın, Biz o suyu bol bol döktük,
Sonra toprağı nasıl da yardık, Bu suretle orada ekinler bitirdik,
Üzümler, yoncalar, Zeytinlikler, hurmalıklar, İri ve sık ağaçlı
bahçeler, Meyveler, çayırlar bitirdik, Siz ve hayvanlarınız
faydalansın diye, Kulakları sağır eden o gürültü geldiğinde, O
gün kişi kaçar, kardeşinden…, Anasından , babasından., Eşinden
ve oğullarından, Onlardan her birinin o gün başından aşan işi
vardır, Yüzler var ki, o gün parıl parıl, Güler, sevinir, Yüzler de
var ki, o gün tozlanmış, Onları karanlık bürümüş, İşte onlardır
kâfirler, haktan sapanlardır. Bu ayetlerde Allah, insanlara öncelikle kendi yiyeceklerine bakmasını
düşünmesini emretmektedir. Allah, insandan yiyeceğin yaradılışında ne kadar
hayret verici sanatlar olduğunu düşünmesini istemektedir. Daha sonra vurgulu
bir lafızla semadan yağmur sularını döktüğünü ve yine vurgulu bir şekilde toprağı yardığını vurgulamaktadır. Allah Teâlâ bu şekilde size ve hayvanlarınıza
menfaat olması için o toprakta buğday ve arpa, mısır, mercimek, nohut, fasulye
ve sair gibi taneleri yaş ve kuru üzümleri ve zeytin, hurma tanelerini, sık ağaçlı
bahçeleri ve envai çeşit meyve ve hayvanatınızın yiyeceği merada biten birçok
otları belirtmektedir.
Yunus’un cenneti ağaçlı olarak hayal etmesi bitkilerin cennet gibi sevilen,
istenen bir varlık olduğunu gösterdiği gibi insan için değerinin de ne kadar büyük olduğunu bize aşikâr olarak göstermektedir. Zaten böyle olmasa şairlere
konu olabilir miydi?
Bu ayet aynı zamanda yeryüzünüzün insanlar için yaratıldığını, meyvelerin,
hurmaların ve hububatın arzda bulunduğunu beyan; insanların bu gibi menfaatleri yeryüzünden elde etmek İçin çalışması lazım olduğuna delalet eder. Çünkü
insanın çalışması olmaksızın yeryüzünden bir şey hâsıl olmaz. Zira ağaç dikmezse meyve olmadığı gibi yere tohum atmazsa ekin de bitmez. Binaenaleyh;
arzdan meyve almak için insanın çalışması gerekmektedir. Bitkisiz, çorak, verimsiz yer cehennemin; bitkilerin olduğu yer cennetin
müjdecisidir. Bitkisiz toprak canlı için bir ızdırap kaynağından başka bir şey
değildir. Susuzluk, havasızlık, odunsuzluk, kuraklık insanoğlunu sıkıntılarla boğar. Ama ağaçlı yer zümrüt gibi yeşilliğiyle, çeşit çeşit çiçekleriyle, güzel güzel
kokularıyla, türlü türlü Öten kuşlarıyla cennetin habercisidir. Büyük şairimiz
Yunus Emre bitkilerin bu manzarası karşısında hislerinin sonsuzluğu içerisinde
şu dörtlüğü ile cennet duyguları içerisindedir:
“Salınır Tuba dalları,
Kuran okur hem dilleri
Cennet bağının gülleri
Kokar Allah deyu deyu”
Allah, yeri canlılar için yaratmıştır. Orada meyveler ve salkımlı
hurma ağaçları vardır. Yapraklı daneler ve hoş kokulu bitkiler
vardır. O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz ? Bu ayetlerden Allah’ın insanlar başta olmak üzere tüm canlıların menfaati
için yeryüzünü döşediği, bunların hepsinin orada rahat ettikleri ve arzu ettikleri
her şeye orada sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu canlılar bu nimetlerle hayatlarını devam ettirdikleri gibi Rablerine de şükr ederler. Yeryüzünde çok sayıda
meyve ve özellikle meyvesini örten hurma ağaçlan vardır ki bunların özellikle o
zamanki Arap toplumu için büyük öneme sahipti. Diğer taraftan hurma ağacının
meyvesinin yaz-kış bulunduğunu da bu noktada hatırlatmak gerekir. Ayetlerde
yeryüzünde insanlara hizmet eden yeşil yapraklı ve güzel kokulu tanelerin de olduğu kaydedilmektedir.

Allah Teâlâ insanlara vermiş olduğu nimetleri sıralaması esnasında otları ve
ağaçları zikretmiştir. Zira otlar; cümle hayvanatın rızkının asandır. Eğer otlar
olmazsa hiçbir hayvan yaşayamaz ve bilhassa insan katiyen idame-i hayat edemez. Çünkü insanın rızkı bitkilere ve bitkilerden hâsıl olan hububat, süt ve et gibi şeylere münhasır olduğundan bitkiler olmasa insan için yaşamak mümkün
değildir. Şu halde vücut nimetinden sonra insan için en büyük nimet rızık
olduğundan Cenab-ı Hak hilkatten sonra insanın rızkının esası olan otları zikretmiş ve insanın beka-yı hayatına hadim olan otların secdelerini beyanla insanın
Cenab-ı Hakk’a secde etmeye daha elyak olduğuna işaret buyurmuştur.

(Gökyüzünde) yıldızlar ve (yeryüzünde) ayak üzerinde dikilen otlar ve ağaçlar Allahü Teâlâ’ya secde ederler. Rahman Suresi, 6

Kuran’da bitkiler hakkında ayrıntılı bilgilerin olmasının sebebi iman
saadetinin sıkı bir şekilde bitkilere bağlı olmasıyla alakalıdır. İnsanın Allahü
Teâlâ’nın bitki ihsanı karşısında ifa eyleyeceği şükür borcu sadece koca bir hiçten ibarettir. Bu kadar hayati önemi olan bitkilerin kıymetini bilmesi insanoğluna ödenilmez bir borçtur. Nasıl borç olmasın ki? Hatırlamak gerekirki insan
bu dünya saltanatını ağaç üzerine kurduğu gibi bitkilerdeki ilahi sanata bakıp
Allah (C.C) ın birliğini, yüceliğini kavrayarak hakiki bir kul olma yolunu tutarak öbür dünya hayatını da kazanabiliyor. Unutulmamalıdır ki insanın doğduğunda beşiğinden tutun öldüğünde tabutuna kadar olan bütün ihtiyaçlarını konu
alan bitkilerdir.

İslam dini, insan için önem taşıyan her şeye değer vermiş ve Allah, yüce kitabı Kuran-t Kerim’de bunlarla ilgili gerekli bilgileri vermiştir. Kuran-ı Kerim’de insanlar için hayati önem taşıyan bitkilerden de bahsedilmektedir. Mesela ağaç kelimesinin Arapçası olan şecer kelimesi 26 defa zikredilmiş, yine ağaçların bir araya gelmesinden meydana gelen bağ ve bahçenin karşılığı olan cennet kelimesi tekil olarak 70, çoğul olarak 76 defa geçmektedir. Yine aynı anlamdaki firdevs kelimesi de 2 kere zikredilir.

Kuran-ı Kerim’de insanlar için hayati önem taşıyan bitkilerden de bahsedilmektedir. Kuran’da bitkiler hakkında ayrıntılı bilgilerin olmasının sebebi iman saadetinin sıkı
bir şekilde bitkilere bağlı olmasıyla alakalıdır. Diğer taraftan bu bitki isimlerinin aynı
zamanda dönemin sosyo-kültürel, iktisadi, ticari hayatı açısından da önemli olduğu
hatırlatılmalıdır. Bütün bu yönleri dikkate alındığında bir çevre ahlakı oluşturmak adına
Kur’an’da ve hadislerdeki geçen bitkiler ve bunların bağlamları üzerine yoğunlaşmanın
uygun olacağı kanaatindeyiz. Prof. Dr. Fahri Kayadibi

Bütün ömrünü biyolojiyle ve botanik ilmiyle geçirmiş bilim adamlarının ancak bundan 100 sene önce keşfedebildiği bir gerçeği, bundan 1.400 sene önce yaşamış okuma-yazma bilmeyen bir zatın tek başına keşfetmesini ve bunu bir kitapta yazmasını hiçbir akıl kabul edemez. Bunu kabul edene de akıl sahibi denilemez. Aklın kabul edebileceği tek bir cevap vardır. O da: Kur’an’ın Allah’ın kitabı olmasıdır.

Şimdi şu noktayı düşünelim: Peygamberimiz (s.a.v.) döneminde biyoloji gelişmiş bir bilim değildi. Bitkilerin üremesi, bu üremedeki dişi ve erkek unsurların rolü bilinmiyordu. Biyoloji ve botanik ilminin gelişmesiyle tohumlu ve çiçekli bitkilerde erkek ve dişi üreme hücrelerinin varlığı anlaşıldı. Botanikçiler bitkilerde cinsiyet ayrımı olduğunu ancak 100 sene evvel keşfedebilmişlerdir. Peki, insanların botanik ve biyolojiden habersiz olduğu bir dönemde, okuma-yazma bilmeyen bir zat bitkilerde erkeklik ve dişiliğin olduğunu nasıl bildi? Bu sorunun tek bir cevabı olabilir. O da şudur: O zat bunu kendi başıyla bilmedi; bitkilerden eşler çıkartan Allah’ın bildirmesiyle bildi. Eğer bu cevap kabul edilmezse, O zatın bilimsel gerçeklerden haber vermesini ve verdiği haberlerin doğru çıkmasını hiçbir şekilde izah edemeyiz.

Bitkiler üzerine yapılan incelemelerde bitkilerde de erkekliğin ve dişiliğin olduğu, bu farklı organlar sayesinde bitkilerde üremenin gerçekleştiği anlaşılmıştır. Tohumlu ve çiçekli bitkilerde erkek ve dişi üreme hücreleri vardır. Bu hücreleri, her ikisi de çiçeğin ortasında bulunan erkek organ ile dişi organ üretmektedir. Dişi organın yumurtalık denen şişkince bölümünde küçük ve yuvarlak tohum taslakları, bunların içinde de dişi üreme hücreleri bulunur. Erkek üreme hücreleri ise erkek organın başçık bölümünün ürettiği çiçek tozlarının içinde saklıdır. Çok hafif olan çiçek tozları rüzgârlarla ya da çeşitli hayvanlar aracılığıyla çiçekten çiçeğe taşınırken, içlerinden bir bölümü dişi organın tepeciğine yapışıp kalır. Daha sonra bu çiçek tozu taneciği boyuncuktan aşağıya doğru inerek yumurtalıklardaki tohum taslaklarına ince bir borudan uzanır. Erkek üreme hücresi de bu borudan geçer ve tohum taslağının içindeki dişi üreme hücresiyle birleşir. Erkek ve dişi üreme hücrelerinin birleşmesiyle tohum taslakları onlardan da tohumlar oluşur. Bu tohumlardan da yeni bitkiler gelişir.

Gökten bir su indirdi ve onunla çeşit çeşit bitkilerden eşler çıkardık. Taha Suresi: 53 / Bütün meyvelerden ikişer eş yaratmıştır. Rad Suresi: 3 -Kur’an’ın bu ayetleri, bitkilerin eşler halinde yaratılmasından haber vermekte ve ancak asrımızda keşfedilebilen büyük bir hakikate işaret etmektedir. Şöyle ki: Ayet-i kerimelerde geçen “ezvac” ve “zecveyni” kelimelerinin kökü “zevc” kelimesidir. “ezvac” kelimesi, “zevc” kelimesinin çoğulu; “zecveyni” kelimesi de “zevc” kelimesinin ikilidir. “Zevc” kelimesi ise, “eş” anlamına gelmektedir. Bu kelime Türkçemize de geçmiş bir kelimedir. Bu izahlardan anlıyoruz ki, Kur’an bu ayetleriyle, bitkilerin eşler halinde yaratıldığından haber vermekte ve bitkilerde de dişiliğin ve erkekliğin olduğunu bildirmektedir. Acaba bu konuda bilim adamları ne demektedir? Gerçekten de bitkilerde dişilik ve erkeklik var mıdır? Gelin şimdi, bilim adamlarının sözlerine kulak verelim:

Görmüyor musun ki, Allah gökten su indiriyor da yeryüzü yemyeşil oluveriyor! Kuşkusuz Allah latîftir, her şeyden haberdardır. Hac Suresi – 63

Yapılan tüm araştırmalar, elde edilen bu olağanüstü sonuçlar, bitkilerdeki çiçeklenme olayının zamanlamasından, genlerin ve proteinlerin işleyiş ve kontrolüne kadar her türlü faaliyetlerini düzenleyen, hepsini bilgisi ve denetimi altında bulunduran üstün bir Aklın ve gücün delillerini ortaya koymaktadır. Allah üstün gücü ve sonsuz ilmiyle her yerde yaratılış delillerini bizlere göstermekte, bunları görerek öğüt almamızı ve düşünmemizi istemektedir. Kuran’da da belirtildiği gibi, ancak aklını kullanabilen kişiler öğüt alıp düşünür ve Rabbimiz gerektiği gibi tanıyıp takdir edebilirler.

Max Planck Gelişimsel Biyoloji Enstitüsü yöneticisi Detlef Weigel bunu şöyle açıklıyor: “FT genini 1990’ların sonunda keşfettik ancak bu küçük proteinin nasıl olup da çiçeklerin oluşmasını sağlayan genlerin faaliyetlerini kontrol ettiğini uzun yıllar anlayamadık. Araştırmalar sonucu, FT’nin bitkilerin büyüme noktalarında var olan FD proteinine ihtiyacı olduğunu gördük ki, bunun da çok büyük önemi var. Çünkü FD ve FT ancak aynı hücrede güçlerini birleştirdikleri taktirde aktif olabilirler.ˮ
Bu mRNA filizlere ulaşana kadar bitkinin damar ağında yer değiştiriyor. Çiçek tomurcuklarının üretildiği en yüksek noktada, mRNA, FT proteinin sentezlendiği hücrelere geçiyor. FT proteini de tomurcuğun hücrelerinde üretilen FD proteiniyle ilişki kuruyor. Bu iki protein bir araya geldikten sonra, çiçeklenmeye sebep oluyorlar.

FT proteinin çiçeklenmeyi sağlayıcı güçlü bir etken olduğu bilinmesine rağmen, FT’nin çiçeklerin oluşmasını kontrol eden genler üzerinde nasıl bir etkisi olduğu konusu belirsizdi. Esas buluş FT proteinin FD denilen bir başka proteine bağlandığının keşfedilmesi oldu. FD proteini bitki gövdesinde tomurcuklanmaya sebep olan genler üzerine doğrudan etki eder. Dalların uçlarında üretilen FD proteini yalnızca FT proteini ile bağlandığında aktif hale gelir. İki molekül birlikte çiçeklerin doğru zaman ve doğru yerde oluşmasını sağlarlar. Bu moleküler olaylar zinciri FT geninin harekete geçişi ile başlar.
Yapraklarda, FT geni üzerinden mRNA sentezi yapılır. Yapraklarda bulunan FT geni, çiçeklenme için yılın en uygun zamanını belirler. Işığın artışına hassas FT geni günün en uygun zamanı geldiğinde harekete geçer. İlk olarak DNA molekülündeki genetik şifrenin kopyasının çıkarılması gerekmektedir. Bu aşamada DNA molekülü üzerinden, DNA’daki genetik bilginin bir kopyasını içeren tek zincir şeklindeki mRNA molekülünün yazılımı gerçekleşir. RNA polimeraz adlı enzim aracılığıyla DNA dizisindeki genlerin şifresi mRNA şeklinde oluşturulur. DNA’daki her baza mRNA zincirindeki tamamlayıcı bir baz karşılık gelir. Mevcut bir genin bilgilerini ihtiva eden mRNA molekülü hücre çekirdeğinden ayrılarak sitoplazmadaki ribozomlara varır ve bilgilerini işlemeye başlar. Bu mesaj daha sonra ribozomda çözülebilecek ve taşıyıcı RNA’lar sayesinde ilgili protein zincirini oluşturacak olan aminoasitlerin birleşiminde kullanılacaktır.

İsveç’teki incelemeye katılan, Grenoble Bitki Hücre Fizyolojisi Laboratuvarı CNRS araştırması sorumlusu François Parcy bu konuyla ilgili şöyle diyor: “mRNA yapraktan yola çıkıyor ve en uçtaki tomurcuğa ulaşmak için bitkinin damar ağını kullanıyor. Uç noktada, FD proteinine katılarak çiçeklenmeyi başlatan FT proteinine sebep oluyor.ˮ

Bitkiler güneşe maruz kaldıkları süreyi “florigen” adlı özel bir hormon sayesinde yaprakları aracılığı ile algılayabilmektedirler. Florigen hormonu çiçeklerdeki mevsimlere bağlı gelişimleri başlatan ilk sinyali verir. Yapraklar “florigen” adı verilen bu sinyali, çiçeklerin olduğu dalların uç kısımlarına doğru gönderirler. Günler yeterince uzadığında faaliyete geçen bu hormon, bitkilerde tomurcukların doğru yer ve zamanda ortaya çıkmalarını sağlar. Bitkiler bu sinyale dayalı özel bir sistemi ağustos ayının sonuna kadar kullanırlar.
Almanya’daki Max Planck Enstitüsü, Japonya’daki Kyoto ve İsveç’teki Umea Üniversiteleri’nden araştırma görevlileri “tere bitkisi” üzerinde yaptıkları inceleme ve gözlemler sonucunda florigen hormonunun yapraklardaki FT geninin (Flowering Locus T) mesajcı RNA’sı üzerinden sentezlendiğini keşfettiler. Bitkiler çiçeklenmeyi teşvik eden bir uyarı aldıktan sonra FT geni yapraklarda uyarılır. Söz konusu mRNA yapraklardan büyümenin meydana geldiği uca doğru ilerliyor. Orada FT proteini FD olarak bilinen büyüme ucuna özgü proteinle etkileşime geçiyor. Bu çift etkili moleküler unsur bitkilerde tomurcukların doğru yer ve zamanda ortaya çıkmalarını sağlıyor.

Gelişimin önemli bir basamağı olan çiçeklenme, bitkide harekete geçen özel sinyallere ve hücre çekirdeğinde kayıtlı bulunan genetik bir programa bağlıdır. Peki, acaba bunları harekete geçirerek çiçeklenme için en uygun mevsimin geldiğini bitkiye haber veren esas faktörler nelerdir? Bu faktörler biri bilim adamlarının “Fotoperiyot” olarak adlandırdığı gündüz süresi ve diğeri de soğuk dönemin varlığıdır.

1950’li yılardan bu yana bitkilerin gün uzunluğunu yapraklarıyla tespit ettiklerini biliniyor. Çiçekler dalların ucunda oluştuğu için, çiçeklenmeyi sağlayan sinyal, yapraklardan çiçeklenmenin başlayacağı alana doğru ilerler. Bitkilerin bu zaman ayarlamalarını yapan biyolojik saatleri, güneş ışığının yapraklara düşme süresini de hesaplar. Her bitkinin biyolojik saati bu süreyi bitkinin kendi yapısal özelliğine göre hesaplar. Yapılan hesap ne olursa olsun çiçeklenme en uygun zamanda gerçekleşir. Bu öyle bir moleküler sistemdir ki, bitkilere ilkbahar ve sonbahar arasındaki sıralama ve ısısal farklılıklar arasında ayırım yapmasını da sağlar. Fakat nasıl oluyor da, ilkbahar hücreleri genç filizin soğuğa maruz kaldığını hatırlayabiliyorlar? Allah, işte bu bilgiyi, bitkinin DNA’sında “yazmıştır”!

İlkbaharın gelişi ile birlikte ağaçlar da çiçeklerini açmaya başlar, etrafınızda değişik renklerde birçok ağaç ve çiçek görürsünüz. Çiçeklenme, birçok bitkinin gelişim sürecinin bir parçasıdır. Bitkilerin çiçeklenmesi kendiliğinden gerçekleşen, sıradan bir olay değildir. Bitkiler belirli faaliyetleri için belirli zamanları seçerler. Çiçeklenme de bu olaylardan biridir. Bildiğiniz gibi çoğu bitki yılın sadece belli zamanlarında çiçeklenirler. Bitkiler adeta çiçeklenme için en uygun olan mevsimi seçerler. Bunu da güneş ışığındaki değişimlere bağlı olarak yaparlar. Bu hareketler her seferinde bitkinin yaşaması ve neslinin devamı için, hep en uygun zamanda gerçekleşir. Birçok bitkide çiçeklenme, yılın belli bir zamanında olur ve bu, bitkinin çiçeklenmesi için en uygun zamandır.

Rabbim tekrar karşılaşmayı nasip etsin. Selam ve Dua ile

Yâ Rabbî! Doğruyu bize doğru olarak göster ve ona uymağı bize nasip et ve yanlış, bozuk olan şeylerin yanlış olduklarını bize göster ve onlardan sakınmamızı nasip et!İnsanların en üstünü hurmetine bu duâmızı kabûl buyur!

Gel, gel, ne olursan ol yine gel, İster kâfir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel, Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…

Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, katına yükselmeyen (kabul olunmayan) amelden, huzur bulmayan kalpten ve kulak verilmeyen duadan sana sığınırım.

Alzheimer ve benzeri geri dönüşü olmayan hastalıklar, kişinin içine düştüğü durumun ciddiyeti sebebiyle, insana acziyetini hatırlatır. Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) acizlik, fakirlik ve cimriliğin yanısıra ‘bunama’dan da Allah’a sığındığını görürüz. Hastalığın tedavisinde yetersiz kalınması, insanın her yönüyle Rahmet-i Sonsuz’a muhtaç olduğunu ve O’na (celle celâlühü) sığınılması gerektiğini hatırlatır.

Hastalıktan korunma adına kişinin sürekli okuma ve yazmanın yanısıra, sık sık bulmaca çözmek, güzel şiir ve Kur’ân’dan âyetler ezberlemek suretiyle dâima zihnî faaliyetlerde bulunması lazımdır. Egzersiz maksatlı günlük yürüyüşler yapma, bir yere yürüyerek gidip gelme, çevredeki göze hitap eden uyaranların değişmesi ve aklî melekelerin daima işletilmesi adına gidiş-gelişlerde farklı yolları kullanma oldukça faydalıdır. Atalarımız “Tebdil-i mekânda sıhhat vardır.” demişlerdir. Mekân değişikliğinin husulü için kısa mesafelere de olsa seyahat etme ve sıla-i rahîmde bulunma çok mühimdir. Hareketleri kısıtlı ve eve hapsolmuş yaşlı kişiler, günde birkaç defa abdest alarak vücutlarının çeşitli bölümlerini uyarmak, beş vakit namaz kılmak, hattâ diğer nafile ibadetleri yapmak suretiyle hareketsizlikten, ataletten korunabilirler. Evde sürekli bir koltukta oturarak televizyona hapsolmuş, bedeni ve zihni pasifize olmuş kişilerin aklî melekelerinin her geçen gün zayıflaması ve gittikçe dumura uğraması kaçınılmazdır. Devamlı televizyon seyretme, bilgisayar ve internete aşırı bağımlılık gibi insanın çevresiyle irtibatını kesen bir hayat tarzının menfî tesirleri, birçok akademisyen, eğitimci ve psikolog tarafından ortaya konmuştur.

Toplumda risk grubu içerisinde yer alan sağlıklı yaşlılarla Alzheimerlı yaşlılarda klinik belirtiler ortaya çıkmadan önce, yeterli mineral ve vitamin ihtiva eden diyetlerin uygulanması, hastalıktan korunmada ve belirtilerin ortaya çıkmasını geciktirmede faydalı olacaktır. Hastalıktan korunmada, kişilerin eğitim seviyesinin yükseltilmesi, sürekli zihnî aktivitede bulunmaları, düzenli fizikî egzersiz yapması, güçlü içtimaî bağlantılarının olması ve katılımlı aktif bir hayat tarzının benimsenmesi ve bunların hayat boyu sürdürülmesi oldukça mühimdir.

AH’nin kaynağında, bazı vitamin ve minerallerin tesirinin olduğu düşünülmektedir. B12 vitamini ve folatın yetersizliği, B6 vitamini metabolizmasındaki bozuklukların “Alzheimer”la münasebetli olduğu ve buna bağlı olarak Alzheimer’da plâzma homosistein seviyesindeki yüksekliğin damar hastalıklarının gelişiminde rol oynadığı tespit edilmiştir. Alzheimer hastalarında plazma B1 (tiamin) seviyesi ve beyin magnezyum yoğunluğu düşük, beyin sıvısında çinko, alüminyum ve demir düzeyinin yüksek olduğu tespit edilmiştir. Beyindeki artmış oksidatif strese karşı E ve C vitamini gibi antioksidanların koruyucu tesirinin olduğu bildirilmiştir.

Yaşlı nüfusun artması ile birlikte AH, ülkeler için mühim bir problem teşkil etmektedir. AH’nin başlangıcının 5 yıl geciktirilmesi, ortaya çıkmasını da % 50 azaltır. Bu sebeple hastalığı önleyici tedbirler önemlidir ve aşağıdaki hususlar göz önüne alınmalıdır.- AH’nin başlangıcını geciktiren veya yavaşlatan ilâçlar, hastalıktan korunmada da tesirli olabilir.- Hipotiroidi, normal basınçlı hidrosefali (beyin-omurulik sıvısındaki artış), vitamin B12 eksikliği gibi bunamaya yol açtığı bilinen tedavi edilebilir hastalıkların, yanlışlıkla AH tanısı almaması için iyi değerlendirilmesi ve kesin teşhis konması önemlidir.

PET görüntüleme ile Alzheimer hastalığında beynin özellikle şakak loblarında, metabolizma düşüklüğünün olduğu gösterilmiştir. Son yıllarda yapılan araştırmalarda, beynin bu bölgelerine uygulanacak manyetik uyarıcı seanslarının metabolizma düşüklüğünü ortadan kaldırarak hastalığın iyileşmesine katkıda bulunacağı ileri sürülmektedir. Manyetik uyarıcı tedavisi ile beyin dokusunun metabolizmasının arttığı SPECT ve PET çalışmaları ile ispatlanmıştır. Bu metot dünyada 3–4 yıldan beri uygulanmaktadır. Bu metodun hastalığın belirtilerinde ve kendisinde önemli düzelmelere vesile olarak hastaya çok şey kazandırdığı gibi, bilinen hiçbir yan tesiri de yoktur.

Alzheimer hastalığını kesin teşhis eden bir test henüz yoktur. Hastalığın klinik teşhisi, hastayı tam bir fizikî muayeneden geçirip, hasta hakkında bilgi verecek bir yakını ile ayrıntılı görüştükten sonra diğer sebepler elenerek konulmaktadır. MR ve PET görüntüleme teknikleri, beynin yapısındaki ve fonksiyonundaki değişiklikleri göstererek teşhise yardımcı olur. Kesin teşhis, ancak otopside beyin dokusunun mikroskopla incelenmesiyle konabilir. Alzheimer hastalığının tedavisinde, hastanın hafızasını iyileştirme, endişesini yatıştırma, varsa uyku bozukluğunu düzenleme gibi hususların üzerinde durulur. Tedavi ile hedeflenen, hastanın hayat kalitesini mümkün olduğunca yükseltmektir. Hafıza kaybı, kafa karışıklığı ve bunama; metabolik problemler, depresyon, ilâç zehirlenmesi, tiroid hastalıkları ve vitamin eksikliği gibi geri dönüşü olan hastalıklardan kaynaklanabilir. Bu durumlarda ne kadar erken teşhis konulursa, tedavi de o kadar kolay olur. Ayrıca, bunamayla birlikte olabilecek depresyon, kaygı-endişe ve uyku bozukluklarının tedavisi, hastanın durumunda sıklıkla iyileşme sağlar.

Geç başlayan hastalığa sebep olduğu bilinen genetik mutasyonların ortak özelliği beta-amiloid öncü proteinin anormal işlenmesine ve parçalanmasına yol açmasıdır. AH’de görülen patoloji, nöronlarda beta-amiloid plâkları ile nörofibril yumaklarının birikimidir. Beyinde aşırı beta-amiloid birikimi çok sayıda plâk oluşumuna yol açar. Hastalığın belirtilerinin şiddeti ile nörofibril yumaklarının birikimi arasında mühim bir orantı vardır. Nörofibril yumakları, sinir hücresi içindeki tau proteini aracılığıyla oluşturulur. Bu protein, sinir hücresinin iskelet yapısını ayakta tutmaya yardımcı bir proteindir. Hücre iskeletini ayakta tutan mikrotubüllerin tau proteinlerinden ayrılmasıyla hücre içinde nörofibril yumakları oluşur ve neticede hücre iskeleti çökerek nöronun ölümüne yol açar. Araştırmalar, Alzheimer hastalarının beyinlerinde bariz bir iltihaplanma olduğunu göstermiştir. İltihaplanma, beyin destek hücreleri olan mikrogliaların, hasar görmüş nöronları bölgeden uzaklaştırmaya çalışmasından kaynaklanabilir.

Genetik sahasındaki çalışmalarda AH ile münasebeti olan dört kromozom belirlenmiştir. Hastalığın erken başlangıçlı formları otozomal dominant genetik geçiş özelliğine sahiptir ve bunlar vakaların % 3-5’ini oluşturur. Erken başlangıçlı AH’de; kromozom 1 (presenilin 1 geni), kromozom 14 (presenilin 2 geni), kromozom 21 (amiloid prekürsör protein geni); geç başlangıçlı AH’de ise kromozom 19’un (Apo E geni) rolü vardır. 12. kromozomdaki alfa-2 makroglobulin geni de risk faktörü olarak hâlen araştırılmaktadır.

Alzheimer hastalığı, beynin temel fonksiyonel hücresi olan nöronu harap eder. Bu harabiyet, öncelikle hafıza sisteminde merkezî vazife gören hipokampusta başlar. Bundan dolayı, hastalığın en mühim belirtisi hafıza kaybıdır. Sonra sırasıyla amigdal ve limbik sistem adı verilen duygu ve düşünceye tesir edici rol oynayan bölümler ve beyin kabuğu (korteks) etkilenir. Bu bölgelerdeki sinir hücrelerinin hasar görmesi neticesinde, beyin kütlesi küçülür. Kişide lisan becerileri, plân yapma ve muhakeme kapasitesi azalır, zamanla saldırgan ve şüpheci davranışlar ortaya çıkar. Hastalığın son dönemlerinde ise hastaların çoğu yemek yeme, idrar yapma gibi fonksiyonlarını kontrol etme kabiliyetini kaybederek bakıma muhtaç ve yatalak hâle gelir.

Beyinde hafızanın depolandığı ve işlendiği belirli bir yer yoktur. Zihnî faaliyetlerin çoğu, beynin değişik bölgelerinin birlikte çalışması ile gerçekleşir. Şakak (temporal) loblarının iç kısmında bulunan hipokampus, hafıza sistemlerinin ana santrali gibidir. Aynı zamanda frontal (ön) ve temporal korteksin de hafızaya katkısını gerektirir. Hipokampus, kendisine gelen bilgileri tasnif eder, gruplandırır ve beynin değişik yerlerindeki uygun depo ağlarıyla birleştirir.

Alzheimer, yaşlılıkta ortaya çıkan ve genellikle 60 yaş üzerindeki kişileri etkileyen bunamalı seyreden ilerleyici bir hastalıktır. Hastalığın seyri, normal yaşlanmada görülen durumdan çok daha farklı ve ağırdır. Zihnî fonksiyonlarda bozulmaya yol açan kronik beyin yetmezliği söz konusudur. Hastalık yavaş ve sinsi bir şekilde başlar ve beyinde harabiyet oluşturur; hastalığın sebebi tam olarak bilinmemektedir. Beyindeki hasarın derecesi, kişiden kişiye değişmekle birlikte sürekli ilerleyici vasıftadır. Hastaların zihnî becerileri ve hafıza kapasiteleri zamanla azalır; mantıklı düşünme, öğrenme ve çevresiyle iletişim kurabilme kabiliyetleri giderek bozulur. Kesin bir tedavisi olmayan hastalığın ileri safhalarında hastalar, günlük basit işlerini bile yapamaz ve bakıma muhtaç hâle gelir.

Bunamanın belirtileri kişiden kişiye farklılık gösterir. İlk belirtiler, sürekli unutkanlık ve kafa karışıklığı (konfüzyon) olmakla birlikte; hafıza kaybı, mücerret (soyut) düşünmede beceriksizlik, dikkati toparlama güçlüğü, karmaşık işleri yapmada zorlanma, kişilik değişiklikleri, şüpheci ve tuhaf davranışlar sergileme mühim belirtilerdir. Yaşlılarda görülen depresyon gibi bazı durumlar bunama ile karıştırılabilir. Bunamanın sebepleri arasında en büyük grubu Alzheimer teşkil eder (% 56). Bunamanın en sık görülen prototipi olan Alzheimer hastalığı üzerinde biraz durmakta fayda vardır.

Normal yaşlanma sürecinde bazı kişilerde görülen, hafif belirtilerle seyreden yaşlılık bunaması (senil demans), umumiyetle kliniğe yansımayan bir durumdur. Bunamanın her yaşlıda gelişmediği bilinen bir hakikattir. Bunama gelişmeyen insanların genellikle zihnî aktivitesi yüksek, sürekli okuyup yazan, başkalarıyla kolayca diyaloğa geçen içtimaî yönü güçlü kişiler olduğu görülür. Bu yüzden entelektüel kişilerde bunama görülme nispetinin çok az olduğu söylenebilir. Yaşlı kişinin kendisine bakabilmesini engelleyecek derecede ağır zihnî fonksiyon bozuklukları ile seyreden bunama, sinir hücrelerinin tahribatına yol açan hastalıklar neticesinde gelişir. Bu gruba giren Alzheimer, Parkinson, Huntington ve Frontotemporal bunama gibi pek çok hastalık, bunama ile seyreder. Bu hastalıklarda normal yaşlılık sürecinde görülenden daha fazla nöron (sinir hücresi) harabiyeti vardır. Bazısı irsî olan ve birçoğunun sebebi bilinmeyen bu hastalıkların gelişiminde genellikle beyinde hatalı üretilen proteinlerin birikimi söz konusudur. Nöronlarda biriken bu proteinler, hücrelerin normal fonksiyon göstermesini engelleyerek ölümlerine yol açar.

Bunama, bir kişinin günlük hayatını aksatacak derecede hafızasında, zihnî ve sosyal becerilerinde azalma ile karakterize edilen ilerleyici sürecin adıdır. Beraberinde konuşma ve anlama problemleri de olabilir ve yaş ilerledikçe görülme sıklığı artar. Bunama görülme nispeti 65 yaşın üzerinde % 4–8 iken; 85 yaş üzerinde bu rakam % 38’e kadar çıkabilmektedir.

Dünyanın yaratılışı ve süslü kılınması, daha sonra tekrar harap olması… İlkbahar, tabiatın canlanması, dirilmesi, sanki insanın çocukluk ve gençlik devresi gibidir. Yazın gelişi, ağaçların ve diğer bitkilerin yapraklanıp çiçeklendikten sonra meyve verişi, sanki insanın olgunluk devresidir. Sonbaharın gelişi, ağaçların yapraklarının solup düşmesi, bitkilerin sararması ve esen rüzgârların onların her birini bir tarafa savurması, sanki insanların gözü görmez, eli tutmaz, ayağı yürümez devri olan ihtiyarlık çağıdır. Hastalıklar, rahatsızlıklar o doktordan bu doktora, o hastaneden bu hastaneye, o diyardan bu diyara gidip gelmeler… Kışın gelmesi, yağmurlar, fırtınalar, boralar, kar ve tipi. Ağaçlar tamamen yapraklarını dökmüş, çıplak kalmış sanki kurumuşlar. Diğer bitkiler çürümüş, kökleri yer altına çekilmiş, yeni bir ilkbaharı, yeniden dirilme zamanını beklemek üzere saklanmışlar. Bu durum sanki insanın ölüm hali ve sonrası olan kabir hayatını andırır. Yeniden bir başka âlemde dirilmek için toprak altına çekilmek ve beklemek. Rabbimiz Allah bu hakikati şöyle beyan buyurur: “Bilin ki gerçekten Allah ölümden sonra yeryüzüne hayat vermektedir. Şüphesiz Biz, umulur ki aklınızı kullanırsınız diye size âyetleri açıkladık.” (Hadid, 57/17) İnsan hayatı mevsimler gibi. Önemli olan, her mevsimi meşru şartlar altında dolu dolu yaşayabilmek ve bir sonraki dönemde ‘eyvah’ ya da ‘keşke’ kelimelerini kullanmamak.

İnsan hayatı mevsimler gibi gelip geçiyor. İnsan hayatı, genel olarak çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık dönemlerini kapsar. Yaşlanma insanlar için kaçınılmaz bir durumdur. Yüce Allah bu gerçeği şöyle bildirmektedir: “Onlara dünya hayatının örneğini ver: Dünya yaşayışı gökten indirdiğimiz suya benzer, onunla yeryüzündeki bitkiler birbirine karıştı, böylece rüzgârların savurduğu çalı-çırpı oluverdi, Allah, her şeyin üzerinde güç yetirendir.” (Kehf, 18/45)

Genel kural yaşlılığın 65 yaşında başladığı şeklindedir. Toplumlara göre değişik yaş sınırları verilebilir, ancak 65 yaş sınırının Türkiye için de gecerli olduğu kabul edilebilir. Yaşlılık, yetişkinliğin bir uzantısı olarak yaşam süresinin ileriki döneminde fiziksel ve ruhsal değişimlerin görüldüğü bir evre olarak tanımlanmaktadır. Genel anlamda bu şekilde tanımlanan yaşlılık; fizyolojik değişimler, psikososyal faktörler ve kronoloji gibi farklı kıstasların tanımlamada göz önünde bulundurulduğu bir dönem olarak kabul edilmektedir.

Tabiî ki, yaradılış gayesi açısından bakıldığında, insan meçhul bir varlık değildir; o mesul (sorumlu) bir varlıktır. (Tekâsür, 102/8) Çünkü insanlar dünyaya tesadüf eseri gelmiş değildir. İnsanlar, dünyaya bir amaç ve gaye için, Allah’a kulluk yapmak için gelmiştir. (Zâriyât, 51/56) Dünyaya gelişimizin gayesi, Allah’ı tanımak ve ona ibadet etmektir. Allah Teâlâ’ya kulluk/ibadet yapmak için yaratılan insan, bu temel görevini yerine getirirse dünyada da âhirette de huzur ve mutluluğa kavuşur. Yüce Allah şöyle buyurur: “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse ve Allah’tan korkup emirlerine uygun yaşarsa (doğru inanç içinde, ibadet ve güzel davranışlarda bulunursa) ‘kurtuluşa ve mutluluğa’ erenler bunlardır.”(Nur, 24/52) Müslüman olan kişi, ergenlik döneminden itibaren İslâm’ın prensiplerine göre haytını yaşarsa dünya ve âhirette mutlu ve huzrlu bir yaşantı içersinde olur.

Ergenliğin ardından birey, yetişkinlik dönemine girer, yetişkin birey, büyümüş bir kişi sayılır. Ergenlik döneminde yolunu bulmaya çalışan birey, yetişkinlik döneminde daha başka durumdadır. Kim olduğunu, ne istediğini, becerilerini, sorumluluklarını biliyordur. Yaşam tek düze ve durağan değildir. Yeni hâdiseler, güçlükler karşısında üstesinden gelebilir. Birçok toplumda, yetişkinlik öğrenim yaşını bitirmiş, tam zamanlı bir işe girmiş ve evlenmiş olmakla tanımlanmıştır. Fakat bir yetişkin olarak, çeşitli toplumlarda çok farklı bir konudur. Genç veya orta yetişkin kişinin, fiziksel ve psikolojik bakımdan olgunlaşmış olduğu varsayılmaktadır. Genç yetişkenlik, bireyin ergenlik döneminin sonunda başlayarak, orta yaşa kadar geçirdiği zamanı kapsar. 20 ile 40 yaş arasındaki yıllardır. Hayatın iki önemli kararı, iş ve eş secimi, genelde bu evrede hayata gecirilir. Orta yetişkinlik, 40 yaşlar ile 60-65 yaşlar arasındaki yaşam dönemidir.

Çünkü düzenli çalışma, anne-babaya, büyüklere ve çevreye saygı, hoşgörü sabır ve yardımlaşma, Allah. Peygamber ve insan sevgisi, kurallara uyma, doğruluk, inanç, ibadet ve güzel ahlâk sahibi olma bilinci, güzel erdemler bu dönemde kazanılır. Gençlik, çalışıp kazanma, evlenip âile kurma, insanlara yararlı olma ve Allah’a ibâdet etme bakımından hayatın en verimli çağıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurur: “Allah, gençliğini Allah’a itaat yolunda geçiren genci sever.” Çünkü müslüman genç, Allah ve rasülüne itaat eder, iman, ibadet ve güzel ahlâk sahibi olursa dünya ve âhirette mutlu ve huzurlu olur.

Gençlik; aşk, para, eğlence ve top peşinde koşmakta ve bunlarla kendini ispatlama çabasına girmektedir. Zira insana verilen ömür, geri dönüşümü olmayan bir fırsattır. Yaratılış gayesinden uzak sorumsuzca bir hayat yaşayan gençler, kötü ve zararlı alışkanlıklar edinmektedirler. Böylece hem kendilerine, hem de başkalarına zarar vermektedirler. Ergenlik çağındaki bir gence ailesinin yapabileceği en büyük yardım; onu anlamak, sorunları konusunda yanında olduğunu hissettirebilmek ve ona güzel örnek olmaktır. Ancak, ne var ki bu dönemde anne-baba ile genç arasında birtakım problemler çıkmaktadır. Problemlerin çözümü ise, ebeveyn ile ergen arasında etkili ve sağlıklı iletişim kurulmasından geçmektedir. Karşılaşabileceğimiz olumsuzluklarla baş edebilme imkânını ve her şeye rağmen hayatta kalabilme, mutlu ve huzrlu olma gücünü bize yalnızca Allah ve âhiret inancı verebilir. Bu inancın gereklerini gençlik döneminde yerine getirebilmenin ayrı bir önemi vardır.

Gençlik çağı oldukça fırtınalı bir dönemdir. Ancak kimi gençte bu dönem sıkıntılı geçer, kimisi de daha az çalkantı ile atlatır. Günümüzde gençlik, birçok sorunla karşı karşıyadır; hayalcilik, özenti, kimlik bunalımı ve kendini tanımama. Bencillik, idealsizlik, cinsellikle ilgili aşırılıklar ve marka düşkünlüğü. Ayrıca manevî değerlerin azalması, ahlâkî çöküntü, uyuşturucular, fanatizm ve kötü alışkanlıkların kazanılması, zararlı yayınlar. Aile ile geçimsizlik, okul hayatı ve şiddet. Karamsarlık, can sıkıntısı, güvensizlik, işsizlik ve gelecek kaygısı. Başkaları ile sağlıklı iletişim kuramamak, meslek ve eş seçimi. Televizyon, bilgisayar, internet ve instagram, twitter, facebook bağımlılığı gibi durumlar, günümüz gençliğinin temel sorunları olarak görülmektedir. Günümüz gençliğinin en önemli sorunu, yaratılış gayesinden habersiz olmalarıdır. Gençlik, bir nevi belirsizlik, arayış ve şekillenme dönemidir. Gençler arasında yaygın olarak kullanılan, “hızlı yaşa genç öl, cesedin yakışıklı olsun”, “atın ölümü arpadan olsun”, “gençliğini yaşayacaksın!” gibi sözler, kural tanımazlıklarını meşrulaştırmaya yönelik olumsuz beyanlardır.

Gençlik çağını birkaç evreye, ya da alt döneme ayırabiliriz. Hızlı büyüme ve cinsel uyanışın olduğu 11-15 yaşlar arası ergenlik ya da ilk gençlik olarak bilinir. Olumsuz davranış ve tepkilerin yoğun olduğu evredir. 15-17 yaşlar arası, çekingenliğin ve kendine güvensizliğin belirgin olduğu delikanlılık evresidir. 17-21 yaşlar arası kendine güven ve gösterişin ağır bastığı delikanlılık evresi, 21 yaş ile 25 yaş arası da uzamış gençlik çağı olarak değerlendirilir. Ortaokul yıllarına denk düşen ilk gençlik ya da yeni yetmelik yıllarında, cinsel uyanışla birlikte yeni ruhsal özellikler ve davranışlar kendini gösterir. Dengeli ve uyumlu ilkokul çocuğu gider, yerine oldukça tedirgin, güç beğenen ve çabuk tepki gösteren bir genç gelir.

Bu dönemdeki bedensel gelişim, bir anlamda duygusal, sosyal ve zihinsel olgunlukların temelini oluşturmaktadır. Bir başka deyişle ergenlik, biyolojik değişmeyle başlar ve bedensel, zihinsel ve ruhsal gelişmeyle son bulur. Gençlik çağının başı ergenliktir. Ergenlik dönemi, insan hayatının en fırtınalı, en bunalımlı dönemidir. genliktir. Bu dönemin başlangıcı kızlar için 11, erkekler için 13 civarıdır ve 21 yaşına kadar sürer. Ergenlik dönemi, biyolojik, psikolojik, zihinsel ve sosyal açıdan büyük gelişimin olduğu çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemidir.

“Onlardan hayatta bıraktığımız kimsenin ise, hilkatini tersyüz ederiz…” (Yâsin/68) mealindeki âyette nazara verildiği gibi, yaşlılıkta insan tekrar çocukluk devresine dönmüşçesine gittikçe acziyetin en kesif devresine girer. Bu devre, acziyetin zirvesi olduğu gibi, birçok açıdan rahmetin de sağanak hâlinde lütfedildiği bir dönemdir. Ne var ki, insanların çoğu kendisine emanet verilen bedenî, aklî ve hissî nimetleri yerli yerinde kullanmak suretiyle şükrünü eda etmez, elinde fırsat varken çoğu defa onları zâyi eder. Kendisine ihsan edilen ömrü hebâ etmesi, bazen kişiyi çok rezil bir ömre maruz bırakabilir.

Yaşlanma, insana ölüme doğru giden bir yolcu olduğunu hatırlatan mühim bir ihtarcıdır. İnsan, dünyaya geldiğinde nasıl acizse, yaşlılığında da benzer şekilde çaresizliğe düşer. İnsan yaşlandıkça birçok şey kendisine zor gelmeye başlar; zamanla yeme-içme gibi alelâde günlük işlerde bile başkasının yardımına muhtaç hâle gelir. İnsanın hafızasına ve aklî melekelerine tesir eden ve bunama (demans) ile seyreden hastalıklar bunlardan bazılarıdır. Bazı kimselerin maruz kaldığı kendi kaynaklarımızda “erzel-i ömür” (ömrün çok rezil bir hâle gelmesi) olarak da ifadesini bulan böyle bir gidişatı muhakkak ki hiç kimse istemez.

2-6 yaş arasındaki okul öncesi dönemine, oyun dönemi adı verilir. Oyun çocuğu kendi yaşıtlarıyla oynamayı sever. Paylaşmayı bilir ve öğrenmeye karşı isteklidir. Sürekli soru sorar, hayal gücü gelişmiştir. Gerçekle hayali ayırt edemez. Masallara, çizgi romanlara inanır. Bu döneminde çocuklar, inatçı ve isteklerinde ısrarcı olurlar. Cinsiyetinin farkına varırlar. Kızlar annelerini, erkekler ise babalarını örnek alır ve taklit eder. Kelime dağarcığı gelişmiştir. İfade ve anlatım yeteneği artmıştır. Bu dönemde, çocuğun ruhsal gelişimi de, duygu ve davranışlarını kontrol edebilmesini sağlar. Bu gelişim dönrminde olgunlaşmaya bağlı olarak yürümeyi ve yemeklerini yemeyi başarması; kendi başına giyinme, elini yüzünü yıkama, uyuma gibi ihtiyaçlarını kendi başına gidermesi, tuvaletini tutmayı tamamen kontrol altına alması, kendini anlatabilecek ve ifade edebilecek şekilde konuşmayı öğrenmesi gerekir. Bu dönemdeki çocuklarınıza yavaş yavaş sorumluluklar yükleyebilirsiniz. Örneğin, oyuncaklarını toplaması, annesine sofrayı kurarken yardım etmesi, erkek çocuğun babasıyla beraber eve ait bir işi birlikte yapmaya çalışması sağlanabilir. Bu şekilde çocukların kendilerine olan güvenleri artar.

0-2 yaş döneminde çocuğun annesiyle olan ilişkleri çok önemlidir. Annenin veya babanın çocuğun ihtiyaçlarını gidermesi, ağladığı zaman hemen onunla ilgilenmeye başlaması ve gülümsediği zaman onunla beraber gülümsemesi sağlıklı bir iletişimin temelini oluşturur. İhtiyaçları özenle karşılanan ve ilgi gören çocukların güven duyguları diğer çocuklara göre daha çabuk gelişir. Büyüdüklerinde her şeyden çekinen bir kişilikten öte kendine güven duyan, kendi başına iş yapma becerisi olan bir kişilik yapısı kazanır.

Çocuğun doğum sonrası dönemdeki gelişimi; bebeklik/süt çocukluğu, ilk çocukluk, son çocukluk ve ergenlik evrelerine ayrılır.

Çocukları olmayan ailenin gereken tıbbî çarelere başvurduğu ve Allah’a çok duâ ettiği halde yine de çocukları olmuyorsa “(Allah) dilediğini kısır yapar.” Bu da Allah’ın takdiridir, imtihan gereğidir. Eşler gereğini yaptıktan sonra çocukları olmadıysa sabretmeli, dünya hayatı imtihandan ibarettir. “And olsun ki sizi, biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. (Ey Peygamber!) Sen sabırlı olanları müjdele!” (Bakara, 2/155) Görüldüğü gibi birtakım nimetlerden yoksun bırakılarak da imtihana tabi tutulduğumuzu Rabbimiz bize bildiriyor.

Cinsiyeti belirleme yetkisinin Allah’a ait olduğunu âyet-i keri­mede Yüce Allah (c.c.) bildirmektedir. Takdir Yüce Allah’ındır. Ya kız, ya erkek, ya da ikiz, üçüz verir, ya da kısır yapıp hiç çocuk vermez. Bu, Rabbimiz Allah’ın dilemesi, takdiri ile olmaktadır. An­cak kişi Allah’a duâ eder, yalvarır Allah Teâlâ da duâsını kabul ederse, o zaman kız çocuk istiyorsa kız, erkek çocuk istiyorsa erkek çocuk verir. Çünkü “Allah her şeye gücü yetendir.”

Toplumlarda, doğan çocuğunun cinsiyeti kız olduğunda, hanımını kınayanlar, “senin yüzünden çocuğun cinsiyeti kız oldu veya erkek oldu” diyenler olabiliyor. Bu durumda, bu konuda kınanacak biri varsa, o da kadın değil erkektir. Fakat cinsiyeti belirleme yetkisinin Allah’a ait olduğunu âyet-i keri­mede Yüce Allah (c.c.) bildirmektedir: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Dile­diğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder. Yahut onlara hem erkek hem de kız çocuklar olmak üzere çift (ikiz) verir. Dilediğini de kısır bırakır. O her şeyi bilendir. O (her şeye) gücü yetendir.” (Şûrâ, 42/49-50)

Bunlar dıştan içe doğru para­met­rium, miometrium, endometrium denilen ışık, ısı ve su geçirmez zarlarla sarılı bulunan üç doku ile yapılmıştır. Kur’ân-ı Kerim ışık geçirmez bu perdelere zulmet diyor ve insanın üç zulmet (karanlık) içinde yaratıldığını söylüyor. “Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur.” (Âl-i İmrân, 3/6) “O (Rab) ki seni yarattı. Seni düzen­ledi, sana ölçülü bir biçim verdi.” (İnfitâr, 82/7)“Allah, sizi analarınızın karnından, siz hiçbir şey bilmez durumda iken çıkardı. Şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.” (İnfitâr, 82/7) Ayetlerde açıkça görüldüğü gibi, Rabbimiz Allah, insanları en güzel bir biçimde yarattığını bildirmektedir. Yakın bir zamana kadar insanlar, bebeğin cinsiyetinin anne hücreleri tarafından belirlendiğini sanıyorlardı. Ya da en azından, anne ve babadan gelen hücrelerin birlikte cinsiyet belirledikleri zannediliyordu. Ancak Kur’ân’da bu konuda farklı bir bilgi verilmiş ve erkeklik ve dişiliğin, “rahime dökülen meniden” yaratıldığı bildirilmiştir: “Rahme dökülen meniden erkek ve dişi iki çift, O yarattı…” (Necm, 53/45-46) Kur’ân’da verilen bu bilginin doğruluğu, genetik ve mikrobiyoloji bilimlerinin gelişmesiyle birlikte bilimsel olarak da ispatlandı. Cinsiyetin tümüyle erkekten gelen sperm hücreleri tarafından belirlendiği, kadının ise bu işte hiçbir rolünün olmadığı anlaşıldı.

“İnsanı nutfeden (meninin milyonlarca parçasından biri olan spermden) yarattı.” (Nahl, 16/4) “Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, yaratmadan ya­ratmaya (aşamadan aşamaya) geçirerek yaratmaktadır. İşte bu, Rabbiniz olan Allah’tır.” (Zümer, 39/6) Kimi mü­fessirler bu ayeti tefsir ederken üç karanlık; karın, rahim ve eş ka­ranlığıdır diyorlar. Bu mânâ aslında doğrudur. Çünkü karın ci­darı karanlıktır, bundan sonra rahim cidarı, ondan sonra da cenini sa­ran eş zarının karanlığı gelir. Böyle olmakla beraber ayet, karın içinde, ceninin yaratıldığı yerde üç karanlıktan bahsetmektedir. Bu­rası da rahim demektir. Demek ki üç karanlık bizzat rahim içindedir. Cenini saran zar­ların üç tane olduğu görülür.

Çoğu doktorlar Alak sûresinde bahsedilen çocuğun ana karnındaki ilk evresinin ifadesi olan “alaka”nın pıhtılaşmış kan mânâsına geldiğini söyleyenlere karşı çıkmışlar ve alaka’nın karışık nutfenin rahim çeperle­rine asıldığı ve orada takılı yapışıp kaldığı safha olduğunda görüş birliğine var­mışlardır. Zaten “alak” kelimesinin arapça’daki anlamı, “bir yere asılıp tutunan şey” demektir. Hatta kelime asıl olarak deriye yapışarak oradan kan emen sülükler için kullanılır. İnsanın nasıl yaratıldığını, ne gibi merhalelerden geçerek var olduğunu insanı yaratan Rabbimiz bizlere Kur’ân-ı Kerim’inde bildirmektedir: “İnsan neden yaratıldığına bir baksın. (O) atılan bir sudan (meniden) yaratıldı. (Erkeğin) beli ile, (kadının göğüsleri) kaburga kemikleri arasından çıkan (bir sudan)” (Târık, 86/6-7)

Anne karnında çocuğun oluşumu konusunda, Kur’ân-ı kerimde şöyle buyruluyor: “And olsun Biz insanı çamurdan (süzülüp çıkarılmış bir özden) yarattık. Sonra onu emin ve sağlam bir karargâhta (rahimde) nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi alakaya, alakayı (embriyoyu) bir çiğnemlik ete, bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik. Kemiklere et giydirdik, sonra onu bambaşka bir yaratık (insan) olarak teşekkül ettirdik. Yapıp yara­tanların en güzeli olan Allah (c.c.) pek yücedir.” (Mü’minun, 23/12-14)

Canlılar âleminin en mükemmel yaratığı olan insan, belirli bir cinsiyetle doğar, ya “erkek” veya “dişi” olur. Erkekten gelen “sperm” ile dişide oluşan “ovum” birleşir, yeni canlının ilk hücresi meydana gelir ve böylece yeni bir canlının yaratılışı da başlamış olur. Bu olay, gebe kalmadır. İnsanda doğum öncesi yaşam, 38-40 hafta veya 9 ay 10 gün devam eder. Bu sürece “Prenatal Dönem” denmiştir. Üç bölümde incelenmektedir: 1- Ovum Evresi: (Zigot) Döllenme anından ikinci haftanın sonuna kadar. 2- Embriyo Evresi (Embriyon): Üçüncü haftadan sekizinci haftanın sonuna kadar. 3- Fetus Evresi: Üçüncü aydan doğuma kadar olan dönem.




Doğru davranıldığında zorluklar nimete dönüşebilir. Önemli olan yaşadığınız zorlukların sizi yere vuracak bir travma değil, tam aksi sizi olgunlaştıracak, yükseltecek bir basamak olduğuna inanmak. Çocuğunuza da bunu doğru aktarabilirseniz o da boşanmanızı en hafif şekilde atlatacaktır.

Sonuçta imtihan dünyası. Çocuğunuzla bunu ara ara konuşun. Herkesin çeşit çeşit imtihanı var. Boşanmak sizin için de çocuğunuz için de bir imtihandır. Bu imtihanı kaygılarla, korkularla, söylenerek, şikayet ederek, yapamadıklarımız için bahane ederek değil, ancak Rabbimize dayanak kârlı bir şekilde atlatabiliriz.

Siz elinizden gelen gayreti gösterin ve dua edin. Allah’a emanet edin. Çocuk yanı başında dünya iş çevirip, aynı evin içinde hiç haberi olmayan anne-babalar var. Bunlar okumuş bilmiş kişiler. Bazen en güvendiği yerden darbe alır insan, zira Rabbine değil kendine güvenmiştir.

Boşandığınız için çocuğun psikolojisinin bozulacağı ya da iyi yetişemeyeceği düşüncesine kapılmayın. Anne-baba ile beraber yetişen çocukların hali de ortada. Bu devirde çocuk yetiştirmek zor, tehlikeler fazla. Konuyu boşanmaya bağlamadan neler yapabileceğinizi düşünün. Fazlaca kaygı ve korku çekerseniz bu çocuğa da sirayet eder, bu da onu yanlış yöne sevk edebilir.

Çocuğun normalde yapmasına izin vermeyeceğiniz şeyleri suçluluk duygusuyla yapmasına müsaade etmeyin. Almak istemediğiniz bir şeyi almayın. Çocuklar anne-babanın zaaflarını çok iyi fark ederler ve bunu kullanırlar. Bu konuda hassasiyetinizi anlarlarsa kullanabilirler. Mesela sizinle kalıyorlarsa her hafta sonu onu nereye götüreceğinizin derdini çekmeyin. Çocuğu sürekli yemeğe götüreyim, sinemaya götüreyim aman evde sıkılmasın üzülmesin derdine düşmeyin. Anne-babanın işi çocuğu mutlu etmek değil, onları dünya ve ahret hayatına hazırlamaya gayret etmek.

Çocuğun boşanmayı kullanmasına izin vermeyin: Çocuğun mutsuzluğunu, ders notlarını, hatalı davranışlarını boşanmanıza bağlamasına müsaade etmeyin. Siz diğer ebeveyni kötülemeden elinizden gelen gayreti göstermişseniz, çocuğu bir düşmanlığın içinde bırakmamışsanız boşandığınız için suçluluk duymanıza gerek yok.

Çocuk diğer tarafta kalıyorsa kendinizi iyi göstermek için onun kurduğu bir disiplin varsa onu bozmayın. Çocuğun canı sıkıldıkça oradan kaçıp kaçıp size gelmesine müsaade etmeyin. Özlediği için istediği zaman gelebilmeli fakat diğer ebeveyni onun iyiliği için ev, okul ya da sosyal hayatı ile ilgili bazı yasaklar koymuşsa ondan kaçıp onu cezalandırmak için sizi kullanmamalı. Çocuğu az gördüğünüz için onu şımartacak şeyler yapmayın.

Yaptığınızı Allah rızası için yapın, çocuktan karşılık beklemeyin. O normal anne-baba saygısını göstersin yeter. Saygı sağlamanın yolu da yaptıklarınızı başa kakmak değildir.

Çocuk sizde kalıyorsa bunu çocuğun başına kakmayın: “Seni ben aldım da, senin için şu fedakarlıkları yapıyorum da, sen üzülme diye bir daha evlenmedim de, bu sıkıntıları senin için çekiyorum da, onunla kalsaydın şöyle perişan olurdun da benim kıymetimi bil…” Bu tarz sözler çocuk için büyük bir minnet yüküdür. Çocuğa kendini suçlu hissettirir. Ve ilginçtir ki kişi kendini suçlu hissettiğinde ona bunu hissettirene kızgınlık duyar. Sizinle çatışmaya girebilir.

Sadece siz değil, sizin anne-baba ve yakınlarınızın da eski eşiniz hakkında kötü konuşmasına izin vermeyin, çocuğun yanında hele hiç konuşulmamalı. Zaten dinimizin de hoş görmediği, yasakladığı davranışlar bunlar. Hem kin tutmak kötü hem aleyhinde konuşmak kötü.

Fakat senin annen ya da baban “şöyle yalancı, şöyle kötü, şöyle ahlaksız…” demenin olayı anlatmaya faydası olmaz sadece çocuğu fazlasıyla üzmüş olursunuz. Sevdiğiniz biri hakkında kötü konuşulması çok inciticidir. Hele bu kişi anne ya da baba ise çok daha can acıtır.

Karşı taraf sürekli sizi kötülüyorsa bile siz yapmayın, sadece çocuğa “Biz anlaşamadık, benim de hatalarım oldu, kabul etmek istemese de onun da hataları var. Fakat ben bu konularda konuşup senin canını sıkmak istemiyorum. Bunlar artık geçmişte kaldı, konuşmanın bir faydası yok.” deyip konuyu kapatın. Sadece çocuk özel bir olayla ilgili bir soru sorarsa yine karşı tarafı kötülemeden “O çok yanlış anlamış o olay söyle olmuştu…” deyip durumu anlatabilirsiniz.

Eski eşlerin birbirini kötülemelerinin altındaki bir sebep de “bu yuva yıkıldı fakat benim suçum değildi, diğerinin suçuydu” diye çocuğu masum olduğuna inandırıp kendi yanına almak ya da onun sevgisini kaybetmemek düşüncesi olabilir fakat niyet ne olursa olsun bu davranış yanlış,

Anne ve baba birbirlerinin arkasından konuşurlar ve çocukları üzerinden kendi öfkelerini dindirmeye çalışırlarsa bu durum çocuğun psikolojisini çok olumsuz etkiler. Çocuğun anne ve babasını sevmeye ve onların sevgisine ihtiyacı vardır. Onların birbirini kötülemesi yaşadıklarını çocuğa anlatmaları, öfkelerini çocuğa yüklemelerine sebep olur. Öfkenin yükü de çocuğa ağır gelir.

Yeri geldiğinde siz rahatlıkla boşandığınızı söylüyorsanız onlar da rahatlıkla söyleyebilirler. Boşanma konusunda siz alınganlık etmiyorsanız onlarda etmezler.

Fakat şu bir gerçek ki siz boşanmış olmaktan dolayı utanır, çekinirseniz çocuklar da boşanmayı utanılacak bir durum olarak algılar ve başkalarına söylemeye çekinirler. Ve söylemek zorunda kalmanın kaygısını yaşarlar. Arkadaşları anne-babalarından bahsederken onlar sessiz kalırlar. Yeni arkadaş edinmeye çekinebilirler. Bu yüzdende boşandıkları için anne-babaya öfke duyabilirler. Bu öfkede aile ile çatışmaya dönüşebilir.

Öncelikle boşanmayı çocuğunuzun kabullenmesi için sizin kabullenmiş olmanız gerekir. Pek çok boşanan kişide durumu kabullenmeme olabiliyor. Boşandıklarını söylemekten kaçınıyorlar. Özellikle kadınlar boşandıklarını söylemeye daha fazla çekiniyorlar.

Boşanma sonrası bazı anne-babalar çocukları için çok tedirgin oluyorlar. Boşanmanın çocuklarının hayatında bir yıkım olmasından ve bu durum yüzünden çocuklarının psikolojisinin bozulmasından korkan anne-babalar



İslâm, iffetli bir toplum oluşturmak için evliliği özendirmiş ve kolaylaştırmıştır. İslâm’a göre doğal ve fıtrî bir gereklilik olan evlilik, hem kadın ve erkek için huzur ve sükûn kaynağıdır hem de yeni nesillerin sağlıklı olarak yetişebildiği en uygun ortamdır. Yapılan ideal bir evlilik, eşlerin hem dinî hayatlarını hem de iffetlerini ve nesillerini koruma altına alacaktır. Müslüman bir bireyin mutluluğu, uygun bir evlilikle huzurlu bir toplum ise sağlam temeller üzerine kurulmuş aile yuvalarıyla sağlanır. Diğer bir ifade ile ailenin korunması, toplumun da korunması ve geleceğe ümitle bakabilmesi anlamına gelir. Şüphesiz herkes mutlu bir evlilik yapmak ister. Bu amaçla gerekli çabalar gösterildikten ve şartlar yerine getirildikten sonra, aile huzurunun devamı için ayrıca dua da edilmelidir. “Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle.”

Sevgili Peygamberimiz (sav), “Kadını, kocası aleyhinde kışkırtan bizden değildir.” buyurmak suretiyle aileye dışarıdan yapılan müdahalelerin tehlikesine işaret eder. Yine Sevgili Peygamberimiz (sav), “Bu, bir daha yanımıza gelmesin.” buyurarak aile huzurunu kaçıracak kimselerin aile içine girmesine engel olunmasını istemiştir.

Aile olmak, bir bütünü tamamlamak demektir. Kur’an’ın ifadesiyle eşlerin birbirlerine örtü olmaları demektir. Eş olmak, kişinin kendi eksikliğini kabul edip eşiyle tamamlanması, kemale doğru adım atması, eşinin onu bir örtü gibi sarıp sarmalamasıdır.

Aile, vefanın fedakârlıkla, bilginin hikmetle, sevginin hürmetle harmanlandığı yerdir. Bundan sonra bereket kendiliğinden gelir. Ailede, sevgi, kanaat, yemek, mutluluk ve acılar ayrımsız paylaşılır. Ailede bulunan herkes kendince katkıda bulunur bu yuvaya. Eşler birbirlerinin üstüne titrer ve ailenin sağlam birer dayanağı olurlar. Bencilliğe yer yoktur ailede, sürekli bir yardımlaşma vardır. Aile yapısı sağlıklı olan toplum da sağlamdır.

Merhamet; şefkatli olma, acıma, kalp inceliği ve iyilik yapmak gibi duygu yüklü manalar taşır. Evliliğin özellikle ilerleyen dönemlerinde merhamet daha da önem kazanır. Eşler yaşlanıyor, ister istemez hastalıklar baş gösteriyor. O zaman yardımlaşma ve dayanışma daha çok ön plana çıkar.

Muhabbet; karşılık beklemeden sevmek manasına gelir. Aile, sevgi üzerine kurulur. Sevgi olmadan, mutluluk olmaz. Sevgi dolu ve sevecen olmak, ailedeki huzurun ve mutluluğun temelini oluşturur. Eşler arasında bir sevgi, bir muhabbet olmalı ama bu sevgi ve muhabbet, saygıyla yoğrulmuş, örülmüş olmalıdır. Sevmek ve sevdiğini hissettirmek çok önemlidir. Hele kadınlar için sevgi hava gibi, su gibidir. Sevgiyi karşı tarafın anlayabileceği bir dille, bir yolla anlatmak, sevgi dilini bilmek gerekir. Aile içindeki ilişkiler duygusal ağırlıklıdır. Eşlerin birbirine duydukları en önemli ihtiyaç, duygusal ihtiyaçtır. Yeme, içme, barınma ihtiyacı daha sonra gelir, duygusal doyuma ulaşan birine artık bir lokma kâfidir. Aile muhabbetin, neşenin ve lezzetin paylaşılarak kıymet kazandığı yerdir.

Yüce Rabbimiz evliliğin ilk gayesini, ‘’evlilikte sekinet bulmak’’ olduğunu ifade eder. Sekinet; huzur, güven, maddi ve manevi olarak sakin olmak anlamlarına gelir. Kadın ve erkek evlilik yoluyla sükûn ve mutluluğa kavuşur. Her şeyden önce evlilik, eşler arasında huzur ve sevgi kaynağıdır. Eşler aile ortamında hem huzur bulmalı hem de o ortama huzur katmalıdır. Ailede sekineti sağlamanın yolu eşlerin görev ve sorumluluklarını yerine getirmesidir. Eşlerin sekinete, yani aile içi mutluluk ve huzura katkıları karşılıklıdır. Sekinet eşler arası sağlıklı iletişimle olur.

Yüce Allah Kur’an’da, “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de Allah’ın (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” buyurmaktadır. / 30; 21 /// Ayetten anlaşıldığına göre Yüce Allah, eşler arasında sevgi, şefkat, merhamet, kaynaşma ve yakınlaşma duygularını yaratmıştır. Evliliği ayakta tutan, devam etmesini sağlayan ölçüler ve bir takım prensipler vardır. Bunlar; sekinet, muhabbet ve merhamettir.

Anadolu’da gelenekselleşmiş bir nikâh duası vardır. “Allah’ım! Bu anlaşmayı bereketli ve mübarek kıl. Yeni evlenen çifti ülfet, muhabbet ve bağlılık duygularıyla kaynaştır. Aralarına nefret, fitne ve ayrılığın girmesine izin verme. Tıpkı Âdem ile Havva’yı, Muhammed (sav) ile Hatîcetü’l-Kübrâ’yı ve Ali ile Fâtımatü’z-Zehrâ’yı kaynaştırdığın gibi…” Biz bu duada Hz. Ali’nin Fâtıma’ya olan sevgisini görürüz. Hz. Fâtıma’nın eşine olan aşkını duyarız.

Sevgili Peygamberimiz (sav) aileyi hem bir bereket kaynağı hem de büyük bir zenginlik olarak değerlendirmektedir. Aile, inanan bir insan için bereketin hiç kapanmadığı bir kapıdır. Bu kapıdan dualarla girmek, sevgi, şefkat ve merhamet duygularıyla yuvayı imar etmek ve dualarla yaşatmak gerekir.

Her şeyden önce evlenecek çiftler ekonomik endişelerin evliliklerini zedelemesine izin vermemelidirler. Rızkı verenin Allah olduğunu hatırlamalıdırlar. Aileler de bu konuda anlayışlı davranmalı, evliliği kolaylaştırmak için ellerinden geleni yapmalıdırlar. “En hayırlı nikâh en kolay olanıdır.” hadisi hem evlenecek çiftlere hem de ailelerine rehber olmalıdır. Aksi takdirde evlilik yolu tıkanır, toplumda bozulma ve ahlaki çöküntü başlar. Günümüzde evliliklerin çok pahalı olması sebebiyle evlenmek istedikleri hâlde evlenemeyen Müslüman gençlerin durumu, en önemli sosyal problemler arasındadır. Ekonomik nedenlerle sıcak bir aile yuvası kuramadan orta yaşlara giren bu kimselerin hayattan beklentileri, ümitleri, hayalleri, planları tükenebilmektedir. Bu durum onlarda bazen psikolojik rahatsızlıklara, bunalımlara ve daha başka problemlere yol açmaktadır.

İnsan, sevgi ve rahmeti elde etmek amacıyla gayret gösterir. Bir eş ile hayatın zorluklarını aşmayı ve güzelliklerini paylaşmayı ister. Kimi zaman güzel, kimi zaman kariyer sahibi, kimi zaman şöhretli, kimi zaman dindar ve ahlâklı eşler aranır. Elbette bütün bunlar önemlidir, önemsenmelidir. Her insanın kendine göre beğenileri, tercihleri, idealleri vardır ve hayatının belli dönemlerinde bunlara uygun kararlar alır. Ancak insan hayatında en önemli kararlardan biri olan eş seçiminde aranması gereken en önemli husus ahlâkî erdemlere bağlılık olmalıdır. Çünkü bu ölçüye uygun olarak yapılan bir evlilik, dünyada huzur ve mutluluk kaynağıdır. Evliliğe süreklilik ve anlam kazandıran sır, eşlerin güzel ahlâk sahibi olmalarıdır. Yuvadaki geçim, huzur ve mutluluğun devamlılığı, ailenin sıkıntılara karşı metanetli olması dinî hassasiyet ve ahlâkî olgunluk gibi iki temel değerle mümkündür. Allah Resûlü’nün ifadesiyle salih-saliha bir eş âdemoğlunun üç mutluluğundan biridir. Kötü eş ise mutsuzluk kaynağıdır.

اِنَّ اللّٰهَ عَالِمُ غَيْبِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

Bitkilerin koku veren esansı, ya da bir geyik türünden elde edilen misk, sıvı veya katıbir madde olmasına karşın, ondan yayılan kokunun aslında maddenin ötesinde henüz sırrı çözülmeyen kudret harikası bir cevher olduğu anlaşılmıştır. Ruhun üflenmesi gibi, rayihanın da bu maddelere üflendiği akıldan uzak değildir.

Dünya hayatında insana sunulan lezzetler, ilahî nimetleri tanıtıcı olup insanın dikkatini nimetlerin hazinesi ve kaynağı olan cennete çevirmek amacını taşıdığı için yalnızca tadımlıktır. Onun için sınırlı ve geçicidir. Koku nimeti de böyledir; etkisi kısa sürer. Moleküllerinin havada dağılması ya da bir süre sonra burnun alışması kokudan alınan lezzeti kısıtlı duruma getirir. Bu nedenle kokunun güzelliği kadar etkisinin kalıcılığı da önemlidir.

Eğer koku alma duyusu olmasaydı, yiyecek ve içecekler tat olarak birbirinden ayırt edilemez ve her birinden ayrı ayrı lezzet almak mümkün olmazdı. Kur’an-ı Kerim cennet nimetlerini, mizacındaki güzel kokularla haber vermektedir: “Onlara, mühürlü (el değmemiş) saf bir içecekten içirilir. Onun (içiminin) sonu bir misktir (ağızda misk gibi kokubırakır). İşte yarışanlar, bunun için yarışsınlar.” (Mutaffifîn, 25-26)Yine Cennet ehlinin, mizacı keskin ve hoş kokulu bir bitki olan zencefil ve mizacı cennete has bir koku olan “kâfûr”olan kadehlerden içeceklerini haber vermektedir. (İnsan, 5,17.)

Koku,başlı başına bir lezzet olduğu gibi, insanın yiyecek ve içeceklerden aldığı lezzette de önemli bir paya sahiptir. Koku adeta gerçek tadı almayı sağlayanbir aracıdır. Örneğin: Pişmemiş isotun kokusu fark edilmediğinden lezzetsiz sayılır ama közlenmiş isotun dayanılmaz güzel kokusu, acısının eziyetine katlanmayı kabul ettirecek bir lezzet sunar. Halk arasında isot pişince acısının azaldığı söylenir; oysa ortaya çıkan güzel kokusu sayesinde acısına aldırılmadığı için azalmış zannedilir.

İnsanruhunun hoşlandığı kokulara “rayihâ-i tayyibe” denir. Esasen insan vemelek gibi ervah-ı tayyibe olarak nitelendirilen iyi ve güzel ruhlar, güzelkokulardan, ervah-ı habise denilen kötü ruhlar da kötü kokulardan hoşlanır.İnsan su, hava, ışık ve gıda ile beslenip lezzetlendiği gibi nurdan yaratılanve halis tayyib ruha sahip melekler de zikir, tesbih, hamd ve ibadet nurlarıyla gıdalanıp lezzet alıyorlar. Nura yakın olduğu için güzel kokunun da melekleringıdalarından olduğu bildirilmiştir. Bediuzzaman, “Ervah-ı Tayyibe, revâyih-itayyibeyi sever” (Güzel ruhlar, güzel kokuları sever) şeklindeki özlüsözüyle bu gerçeğe işaret etmiştir. (Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, s.318)

Gariptir ki hem rüzgâr anlamındaki “rîh” hemkoku anlamındaki “rayihâ” kelimeleri “ruh” ile aynı köktendirler. Çünkü herşeyin kokusu onun ruhu hükmünde bir etkiye sahiptir. Ayrıca koku da ruh gibibir mahiyet içindedir. Manevi ve latif olduğu için mahiyeti bilinmez amavarlığı da inkâr edilemez. Koku ruha benzer hatta kimisine göre ruhun birözelliği olması itibariyle ruhla aynı kökten türetilmiştir. Güzel kokularınruhun hoşuna gitmesi de bundandır.

Hervarlıkta, bu kendine özgü kokusunu dışarıya saçan “esans” dediğimiz ve Arapçada“ıtr” kavramıyla ifade edilen bir özü vardır. Bu özden saçılan koku“rayiha” olarak adlandırılmıştır. Gözle görülmediği halde etkisi hissedilen rüzgârda rayiha ile aynı kökten olan “rîh” kelimesiyle ifade edilir. Çünkü koku dagörülmez ama etkisi hissedilir.

Ayet vehadislerde “rîh”, “reyhan” ve “râyihâ” kavramlarıyla ifadeedilen koku, insan için aynı zamanda büyük bir nimettir. Kur’an-ı Kerim nimet özelliğineşöyle dikkat çekmektedir: “Yeri bütün yaratıklar için serdi. Ondameyveler ve salkımlı hurma ağaçları var. Yapraklı taneler ve güzel kokulubitkiler var. Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?”(Rahman Suresi, 10–13)

Yüce Allah, kâinattaki her varlığa, onamahsus, onun bir nevi kimliği mahiyetinde bir koku yerleştirmiştir. Bu nedenleher şey kokusuyla tanınır. Üzerinde düşünmemiz gereken, Rabbimize iman vehayranlığımızı arttıran, Kudret mucizelerden biri de kokudur.

Ateşin nimet olmadığını iddia etmek mümkün mü? Kendi suistimaliyle bir organını yakan kimsenin, bu davranışı ateşi nimet olmaktan çıkarır mı? İşin özeti şudur: Allah’ın nimet olarak verdiği hiçbir şeyin imalat hatası yoktur. Bu nimetlerin zararlı bir tarafı varsa, orada insanlardan kaynaklanan bir kullanım hatası vardır.

Şunu unutmayalım ki, olumsuz olan şeylerin hiç biri doğrudan kulak, göz gibi nimetlerin ürünü değildir. İnsanların meydana getirdiği kötülüklerdir. Onun içindir ki, Allah göz ve kulak gibi insan bünyesindeki organların ve akıl, kalp gibi latifelerin nimet yönlerini zedeleyen kötülüklerden korumayı emretmiştir. Yasakların hepsi de bu türdendir.

Kötü bir söz duymak nimet değildir. Ancak, kulağın binde bir olacak kötü bir söz duymaması için sağır olsaydı milyonlarca güzel kelimeleri duyamazdı ve bu nimetlerden mahrum kalırdı. Kötü bir şey duymamak, kötü bir şey görmemek için sağır, kör olmasını arzu eden bir kimse var mı? Kullandığımız ilaçların bir çok yan etkisi vardır; bu yan etkileri var diye, ilaç almamak doğru bir karar olabilir mi?

İnsanı meydana getiren ruh ve bedenin tamamı bir nimettir. Nimet, insanın yararına olan her şeydir. Gözün görmesi ve kulağın işitmesi gibi nimetlerin, elmayı yemekten daha büyük bir nimet olduğu açıktır. İnsanın damağına ve midesine hitap eden gıda ve meyveleri gibi, maddî rızıklar birer nimet olduğu gibi, dimağına, aklına ve kalbine hitap eden ilim, hikmet, sevgi de birer rızık ve nimettir.



Sonra ona düzgün bir şekil vermiş ve ruhundan ona üflemiş; sizi kulak, göz ve gönüllerle donatmıştır. Ne kadar da az şükrediyorsunuz! / Secde Suresi – 9

Görüldüğü gibi bu sistemin ve gözü oluşturan her tabakanın, her parçanın ve organelin aynı anda, birden var olmaları gerekmektedir. Göz bir bütün olarak ortaya çıkmıştır yani Allah tarafından yaratılmıştır.

Herhalde yapılan tartışmalar sonucunda problemi çözebilecek tek yol hücreler tarafından oybirliğiyle kabul edildi. Bundan sonra hücrelerin hepsi, kendi tasarladıkları bu eşsiz plana göre hareket ettiler. Her hat ortalama 140 hücrenin sinyallerini iletmeye başladı. Hem sinyal kaynaklarının sıralarını değiştirerek hem de bir saniyede binlerce sinyal ileterek… Fakat, sadece bu sistemi kurmak yeterli değildi. Bu sistemin bir sonraki kuşağa da aktarılması gerekiyordu. Bu sefer de mevcut düzenleme ile ilgili binlerce basamak genetik bilgi, bu sistemin bilgilerini aktarabilecek bir şifreleme yöntemiyle, eksiksiz bir şekilde, göz hücrelerinden çok uzakta olan üreme hücrelerine yerleştirildiler. Eğer bu olmasa bir sonraki nesil yine kör doğacak, yaşayamayacak, böylece nesil tükenecekti. Eğer yetersiz hatlarla ilgili problem çözülemese, gözü oluşturan diğer bölümler, kornea, retina, mercek, göz bebeği, göz kasları, her şey boşuna meydana gelmiş olacaktı. Bu üstün mekanizmalar canlının ölmesiyle beraber yok olup gideceklerdi.

Gözü oluşturan bütün tabakaların, merceğin, korneanın, göz kaslarının, beynin, beyne bağlantı yapan bir milyon sinir hattının, retinayı oluşturan 140 milyon hücrenin, göz kapağının, gözyaşının, göz pınarlarının, gözü besleyen kan ve lenf damarlarının ve içlerindeki kan ve lenfin hepsinin aynı anda, birbirleriyle bağlantılı bir şekilde -bütün imkânsızlığına rağmen- tesadüfen meydana geldiklerini varsayalım. Görme yine gerçekleşemeyecekti, çünkü mevcut hatlar beyinle bağlantı kurmak için yeterli olmayacaktı. Mevcut sinyallerin yalnızca 140’ta biri beyine ulaşacak, kopuk ve eksik sinyallerden ötürü görüntü oluşamayacaktı.
Bu engel nasıl aşıldı? Acaba sinir hücreleri ve korneayı oluşturan hücreler baş başa verip bir plan mı yaptılar? Ya da bu hücreler telekomünikasyon eğitiminden geçip kendi kendilerine, bir hattan 140 ayrı sinyali gönderebilecek sistemi mi geliştirdiler?

Göz ile beyin arasında bulunan sinir hatları da aynı şekilde hücreler tarafından ortaklaşa kullanılırlar. Böylece milyonlarca hücreden çıkan elektrik sinyalleri her an beyne ulaşır. Bu örnekte de görüldüğü gibi insan vücudunda son derece gelişmiş bir sistem vardır. Şimdi bu sistemi evrim teorisinin iddiaları doğrultusunda -gerçekleşmesi kesinlikle imkânsız olan varsayımlarla açıklamaya çalışalım.

Soruyu cevaplamadan önce insan yapısı telekomünikasyon sistemlerinin günümüzde eriştiği son noktayı incelemek yerinde olur. Kıtalararası haberleşmede son derece gelişmiş sistemler kullanılır ve her an binlerce görüşme yapılır. Buna karşın mevcut hatlar, görüşme sayısına oranla son derece azdır. Kullanılan çok gelişmiş bir sistem sayesinde tek bir hata birden fazla konuşma yüklenilebilir. Bu konuşmaların sinyalleri sırayla yer değiştirerek hattan geçerler. Bu yer değiştirme o kadar hızlı olur ki herkes yalnızca kendisine ait bir hat olduğunu zanneder. Bir hatta her saniye yüzlerce defa bağlantının alınıp, başkasına verilip, sonra tekrar geri alındığı hissedilmez bile. Hatlardan büyük ölçüde tasarruf sağlayan bu sistem gözdeki sistemin bir kopyasından başka bir şey değildir.

Ağ tabaka üzerindeki hücreler bir sinir hattı sayesinde doğrudan beyne bağlanırlar. Hücreler sinyallerini bu hatlar üzerinden beyne iletirler. Ağ tabakada bulunan 140 milyon hücreye karşılık, görme sinirlerinin sadece 1 milyon sinir hattı vardır. Yani her 140 hücreye yalnızca 1 hat düşer. Normal şartlarda bu son derece büyük bir problemdir ve bunun aşılamaması görüntünün oluşamamasına neden olacaktır. Öyleyse nasıl olur da her hücrenin sinyali beyne eksiksiz ulaşır ve görme gerçekleşir?

Bir TV kamerasının çalışma prensipleri incelenirse sözü edilen gerçek daha iyi anlaşılır. TV’nin çalışma ilkesi görüntülerin değil, bir görüntüyü yeniden oluşturacak olan az ya da çok ışıklı nokta dizilerinin iletilmesine dayanır. Bu yüzden kamera karşısındaki nesne, satır denilen belirli sayıda kuşağa bölünmüş olduğu için, yayın sırasında bir “tarama” işlemine başvurulur. Bir fotosel lamba, böyle bir satırın bütün noktalarını soldan sağa birbiri ardınca görür. Hepsinin ışık durumunu değerlendirir ve sonunda bunlara dayanarak birtakım sinyaller verir. Bir satırı baştan sona kadar taradıktan sonra, bir sonraki satıra geçer ve tarama işlemi böylece sürüp gider. Bu fotoselin çalışma ritmi, bir görüntünün 625 ya da 819 satırını 1/25 saniyede tarayabilecek şekilde hesaplanmıştır. Böylece bütün bir görüntünün tamamlanması bitince, yeni bir görüntü iletilir. Bu şekilde iletilen bildirilerin sayısı çok fazladır ve sinyaller baş döndürücü tempoyla üretilir. Gözün tüm bu anlattıklarımızdan çok daha üstün bir işleyiş mekanizmasına sahip olduğu dahası hiçbir bakım ve parça değişimine ihtiyaç duymadığı düşünülürse gözün yapısının ne kadar şaşırtıcı ve mükemmel olduğu çok net bir şekilde anlaşılır./ Ali Demirsoy, Yaşamın Temel Kuralları, Ankara: Entomoloji, 1992, s. 161

Göz, görüntünün aynı anda hem siyah-beyaz, hem de renkli fotoğrafını çeker. Daha sonra bu fotoğraflar beyinde sentezlenerek normal görüntü halini alırlar. Retina tabakasında bulunan çubuk hücreleri görülen şeklin siyah-beyaz görüntüsünü tespit ederler. Çubuk hücrelerinin bir diğer görevi bakılan nesnenin biçimini, hatlarını ayrıntılı olarak algılamaktır. Koni hücreleri ise nesnenin biçimi değil renklerini tespit ederler. Sonuçta, her iki hücreden alınan sinyallerin değerlendirilmesiyle, dış dünyanın görüntüsü şekiller ve renkler halinde beyinde oluşur.

Bir fotoğraf makinesinde gündüz çekilen fotoğraf net olur. Aynı film ve makineyle gece yıldızlar ve gökyüzü çekildiğinde ise fotoğrafta hiçbir şey gözükmez. Oysa göz kapakları saniyenin onda biri zamanda açıldığında bile yıldızlar çıplak gözle görülebilir. Çünkü göz çok çeşitli aydınlanma koşullarına ve değişik ışık şiddetlerine göre kendisini her an otomatik olarak ayarlayabilir. Bunun sağlayan gözbebeği etrafındaki kaslardır. Eğer ortam karanlık olursa bu kaslar açılır, gözbebeği genişler ve göze daha çok ışığın girmesi sağlanır. Eğer ortam aydınlık olursa bu sefer kaslar kapanır, gözbebeği küçülür ve içeri giren ışığın miktarı azaltılır. Bu sayede hem gece hem gündüz görüntü net olur.

Oysa insan gözü bu ayarı her an, çok kısa bir süre içinde kendi kendine yapar. Üstelik kullanılan yöntem taklit edilemeyecek kadar üstündür. Göz içinde bulunan göz merceği, çevresinde bulunan kaslar sayesinde görüntüyü retina üzerine kesintisiz düşürür. Yapısı son derece esnek olan ve kolay biçim değiştiren bu mercek gerektiğinde bombelenerek, gerektiğinde gerilerek ışığın düştüğü noktayı sabit tutar. Eğer gözde bu ayar kendiliğinden yapılmasaydı, örneğin, bir düğme yardımı ile insan baktığı noktaya odaklama yapmak zorunda kalsaydı, görmek için sürekli özel bir çaba harcaması gerekecekti. Görüntü bir netleşip bir bulanıklaşacaktı. Bir nesneye bakıldığında görebilmek son derece zaman alacak, hayat büyük ölçüde yavaşlayacaktı. İnsan karşısında belli bir uzaklıkta duran nesneyi net olarak görmek istediğinde, aradaki mesafeyi, merceğin odaklama ayarını ve bunlarla ilgili birçok optik hesaplamaları yapmakla uğraşmaz. Nesneyi net görebilmek için yalnızca ona bakması yeterlidir. Geri kalan tüm işlemler otomatik olarak göz ve beyin tarafından halledilir. Üstelik bütün bu işlemler yalnızca bir isteme süresi kadar kısa sürer.

Fotoğraf çekilirken yapılacak ilk işlem netlik ayarıdır. Görme işleminde, etrafımızdaki görüntülerin duyarlıtabaka üzerine net olarak düşmesi için göz merceğinin görmek istediğimiz nesnenin uzaklığına göre kendiniayarlaması gerekir. Fotoğraf makinelerinde bu işlem elle, gelişmiş kameralarda otomatik olarak yapılır. Daha özel amaçlarda kullanılan mikroskop ve teleskoplarda da netlik ayarı yapılır. Her durumda bu işlem zaman alır.

Fotoğraf makinesinde temel prensip olarak mercek, üç boyutlu dünyayı iki boyutlu bir düzleme odaklar. Görüntü, bu düzleme olduğundan daha küçük ve baş aşağı olarak düşer. Görme İnsan gözünün ön kısmında bulunan kornea ve daha içerde bulunan göz merceği de görüntüyü gözün içine odaklar. Gözün içi adeta bir karanlık oda gibidir, ancak bu karanlık odanın canlı olduğu unutulmamalıdır. Görüntünün baş aşağı düştüğü yer ise retina adlı dokudur. Üzerinde görüntünün oluşması açısından retina, fotoğraf filmine benzetilebilir. Retinanın görevi bu görüntüyü elektrik sinyalleri halinde beyne göndermektir.

Gözün çalışma sisteminin kabaca taklit edilmesiyle icat edilen en yaygın optik cihazlardan birisi fotoğraf makinesidir. Gözün mucizevi çalışma sistemini kısaca hatırlamak ve ne kadar gelişmiş olursa olsun gözün en ileri teknolojik buluşlardan çok daha üstün bir yapı ve işleve sahip olduğunu görmek için bu aletin bazı özellikleriyle gözü karşılaştıralım.

Tıp teknolojisinin gelişmesine paralel olarak insan gözünün ne kadar büyük bir mucize olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Göz hakkında elde edilen bilgilerin teknolojiye uyarlanmasıyla da her geçen gün eskisinden çok daha gelişmiş kameralar, fotoğraf makineleri ve sayısız optik sistemler üretilmektedir. Ancak, teknoloji ne kadar ilerlese de yapılan elektronik aletler gözün ilkel birer taklidi olmaktan öteye gidememiştir. Bilgisayar destekli kameralar dahil olmak üzere hiçbir insan buluşu alet göze rakip olamaz. / Maurice Burton, Böcekler, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1979, s. 33

Göz yuvarlağının en arkasındaki tabakadır. Burada foto reseptörlerin bulunduğu sarı benek bölümü bulunur. Gözümüzde bulunan foto reseptörler iki çeşittir. Koni: Yeterli ışıkta renkli görmemizi sağlayan reseptörlerdir. Çubuk: Karanlıkta görmemizi sağlayan reseptörlerdir. Renklere de duyarlı değildir. Sadece siyah-beyaz görmemizi sağlayan reseptörlerdir. Cisimlerden gelen ışınlar korneadan geçerek göz bebeğinden geçip, merceğe ulaşır. Mercekte kırılan ışınlar camsı cisimden geçerek sarı benekte bulunan reseptörler tarafından alınır. Işınlar asarı beneğe ters düşer. Bu yüzden görüntü terstir. Burada sinirlerle beynin görme merkezine iletilir. Ters görüntü burada düzeltilerek tekrar aynı yolla görme olayı netleşir. Böyle bir mükemmellik, böyle bir görev dağılımı tesadüf eseri olabilir mi? Bunu hangi aklı selim insan düşünebilir? Böyle düşünen insanların bahsettiğimiz mükemmellikteki gözlere sahip olması onların kör olduğu gerçeğini maalesef değiştirmiyor. Rabbim gören gözlere sahip olup da hakikatler karşında kör olan kullarından olmaktan korusun…

Damar Tabaka; Kan damarlarının bulunduğu tabakadır. Gözü besler. Gözün bu bölümünde iris, göz bebeği, göz merceği, kirpiksi cisim ve camsı cisim bulunur. İris: Göze rengini veren kısımdır. Görmede yetkisi yoktur. Renginin farklı olması kalıtsaldır. Burada melenin pigmentleri bulunur. Gözbebeği: İrisin arkasında ince kenarlı saydam bir tabakadır. Göz merceği kornea ve gözbebeğinden gelen ışınları kırarak, ağ tabakadaki sarı benek üzerine düşmesini sağlar. Kirpiksi cisim: Göz merceğinin bulunduğu yerde sabit kalmasını sağlayan kaslardır. Camsı cisim: Göz yuvarlığın içini dolduran göz merceğinden sonraki boşluktaki sıvıya denir. Camsı cisim renksiz, jölemsi parlak bir sıvıdır. Camsı cisim ile göz yuvarlağının şekli korunur. Kan damarlarından yoksun kornea ve merceğin beslenmesini sağlar. Göz içinde iç basınç oluşturarak göz küresinin sabit kalmasını sağlar.

Sert tabaka, gözümüzün en dışında bulunan sağlam tabakadır. Sert yapısıyla gözü dışarıdan gelen tehlikelerden korur. Görevi: Göze gelen ışığın ilk kırıldığı ve merceğe ulaşmasını sağlayan yerdir. Sert tabaka, gözün ön tarafında incelip saydamlaşmış ve hafif şişkinlik kazanmıştır.

Hepimiz her konu hakkında az ya da çok bilgi sahibiyizdir. Soran olunca arabamızın özelliklerini, telefonumuzun kaç GB hafızası olduğunu, kaç megapiksel kamerası olduğunu vs. çoğumuz tek tek sayarız. İlgiliyiz, çünkü merak ediyoruz, araştırıyoruz. Gereksiz çok şey biliyoruz… Peki, bir cisme bakarken saniyenin onda biri kadar kısa bir sürede yüz milyarlarca işlemin gerçekleştiği, tam 576 megapiksel olan gözlerimiz hakkında ne biliyoruz? Görme organımız olduğu bilgisi dışında hiçbir şey.. O zaman gelin yaratılış harikası gözlerimiz hakkında birazcık bilgi sahibi olalım.

Huzur arayışı ve hayat kalitesi, her ferdin fıtrî bir arayışıdır. Bu uğurda nimetler, imkânlar, iktidarlar ve fırsatlar peşinde koşulur da koşulur. Bu arayışta insan, çoğu zaman elindekine değil, hayalindekine ya da başkasının içinde yaşadığı nimetlere bakar. Bu bakış, kişiyi kendine karşı körleştirirken Rabbine karşı da nankörleştirir.

Kur’ân-ı Kerim’de sık sık “üzerinizde olan nimetlerimi bir hatırlayın” buyurulmak suretiyle vicdanların harekete geçmesi murâd edilir. Zira nimeti görmek, nimet sahibini hatırlatacak ve O’na karşı teşekkür duygularını harekete geçirecektir. Kâfiri kâfir kılan, çoğu zaman nankörlüğüdür, yani nimeti ve nimet vereni görememesidir.

Hakîkaten, renklerin ve ışığın sayısız tonunu, Güneşʼin gurubda resmettiği muhteşem manzaraları, yıldızları, mehtâbı, geceyi, gündüzü, deryaları, ormanları, hayvanları vs. Cenâb-ı Hakkʼın kâinatta sergilediği muhteşem sanatın eserlerini ilk defa görüyor olsaydık, kim bilir ne kadar mesʼud olurduk!.. Sadece görebilme nîmetinin doyumsuz zevkinden ve târifsiz sevincinden âdeta mest olurduk. O anda gördüğümüz varlıklara, şimdiki gibi sathî ve sıradan bir nazarla değil, tıpkı derin bir okyanusa bakar gibi; ibret, hikmet ve hayranlık hissiyâtıyla nazar kılardık

Cenâb-ı Hakkʼın maddî-mânevî, bilip bilmediğimiz sayısız nîmetiyle perverde hâldeyiz. Bunların kıymetini idrâk edip şükredebilmemiz için, Cenâb-ı Hakkʼın nîmetleri üzerinde sık sık tefekkür etmemiz gerekir. Şayet doğuştan âmâ olarak dünyaya gelmiş olsaydık ve bize yıllar sonra görme imkânı bahşedilseydi, o anda kim bilir nasıl bir sevince gark olurduk?! Görebilme nîmetin büyüklüğü, güzelliği ve ihtişâmı karşısında, nasıl hayretlere düşerdik?! Bu nîmeti lûtfeden Rabbimizʼin kudretine hayran olur, Oʼna şükran duygularıyla dolardık.





BÜYÜKLERİMİZİ UNUTMAYALIM

HAYIRLI BAYRAMLAR ÇOCUKLAR





Hayatımızın her alanında tevazuu kuşanalım. Hiç kimseyi incitmeyelim. Fani dünyanın geçici heveslerine aldanarak birbirimizi üzmeyelim. Dünyamızı zindana, ahiretimizi cehenneme çevirecek olan kibirden, gururdan ve riyadan sakınalım. İnsanları küçümseyerek onlara surat asmayalım. Yeryüzünde böbürlenerek yürümeyelim. Unutmayalım ki Yüce Rabbimiz, kibirlenen ve kendisiyle övünen kimseleri sevmez.

Mümin, her işinde olduğu gibi tevazuda da aşırıya kaçmaz. Zira mümin, tevazu içinde bir hayat yaşamakla yükümlü olduğu kadar kendisinin ve Müslüman kardeşlerinin şeref ve haysiyetini korumakla da görevlidir. O, müminleri hakir görenlere karşı asil ve vakur duruşunu muhafaza eder. Müslümanların şeref ve izzetini korumak için var gücüyle çalışır. Yüce Rabbimizin “Muhammed, Allah’ın Resûlü’dür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı kararlı ve tavizsiz, birbirlerine karşı da merhametlidirler…” buyruğuna gönülden bağlanır. ( Fetih, 48/29)

İslam, bir yandan müminin ruhuna alçak gönüllü olmayı nakşederken, diğer taraftan kibirden olabildiğince uzaklaşmasını hedefler. Çünkü kibir, Peygamberimizin ifadesiyle “Hakikati inkâr etmek ve insanları küçük görmektir.” Kibirli insan, dünyanın kendi etrafında döndüğünü zanneder. İnsanları küçümseyerek onlardan yüz çevirir. Oysa mümin, hangi sebeple olursa olsun hiç kimseyi hakir görmemelidir. Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.s) bu konuda bizleri şöyle uyarmıştır: “Allah bana, mütevazı olup birbirinize karşı övünmemenizi ve birbirinize karşı haddi aşan davranışlarda bulunmamanızı vahyetti.”

Sevgili Peygamberimizi kendisine örnek alan mütevazı bir mümin, bütün nimetlerin asıl sahibinin Yüce Rabbimiz olduğunun bilincindedir. Sahip olduğu her bir nimetin aynı zamanda kendisinin bir imtihanı olduğunun farkındadır. Mümin, elindeki bütün imkânları Allah’ın rızasını kazanmak için seferber eder. Makam ve mevkii, şöhret ve zenginliği ne olursa olsun kendini diğer insanlardan farklı bir konumda görmez. Allah katında üstünlüğün ancak takvada olduğuna inanır.

Biz müminler, tevazuu Peygamber Efendimizden öğrendik. O, daima sade bir hayat sürdü. İnsana, insan olduğu için değer verdi. Mütevazı olmanın, cennet ehlinin özelliklerinden biri olduğunu bildirdi. Müslüman bir kardeşimizi küçük görmenin kötülük olarak bizlere yeteceğini hatırlattı. Resûl-i Ekrem (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde tevazu sahibi olmanın insanı Allah katında yücelten bir vasıf olduğunu bizlere şöyle haber vermiştir: “…Allah, bir kulun hoşgörülü olması sebebiyle izzetini artırır, Allah için tevazu gösteren kişiyi ise yüceltir.”

Tevazu, alçakgönüllü olmaktır. Kendini beğenmişlikten ve böbürlenmekten uzak durmaktır. Gurur ve kibirden arınmış bir hayatı benimsemektir. Yaratılmış her bir canlıya saygı, şefkat ve merhamet göstermek, kibar davranmaktır.

Kamil bir imanın hayatımızdaki en büyük tezahürü, salih amelle birlikte güzel ahlak sahibi olmaktır. Zira güzel ahlak, dünyamızı aydınlatan ve ahiretimizi cennete çeviren en kıymetli sermayemizdir. Bizler, sonu cennet olan bir hayatın ancak güzel ahlakla tamamlanacağına inanırız. Rabbimiz katında bizleri yüceltecek olan bu ahlaki güzelliklerin başında ise tevazu gelir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Kim Allah için huşûundan dolayı tevazu gösterirse, Allah onu kıyamet gününde yüceltir. Her kim kibrinden dolayı böbürlenirse Allah da onu kıyamet gününde alçaltır.”

Rahmân’ın has kulları o kimselerdir ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler / Furkân, 25/63.



Aldanırsın insanlara Dalarsın derin sulara Yenilirsin korkulara Siste, ateşte kalırsın Hiç eksilmez ah-u zarın Seninledir intizarın Serüven biter mezarın Kazılır, düşte kalırsın Yaşarsın mutluymuş gibi Hakikati bulmuş gibi Hep zavallı bir kuş gibi Büzülür taşta kalırsın Hayat dağ gibi inan ki Doğar doğmaz bunalırsın Yaşamak kolay mı sanki? Kuruda, yaşta kalırsın Hiç eksilmez ah-u zarın Seninledir intizarın Serüven biter mezarın Kazılır, düşte kalırsın Yaşarsın mutluymuş gibi Hakikati bulmuş gibi Hep zavallı bir kuş gibi Büzülür taşta kalırsın

Eğer illa da haset edeceksek işte bunun ölçüsü: “Haset sadece şu iki kişiye yapılabilir: İlki Allah’ın Kur’an ilmi verdiği kişidir. Bu kişi¸ gecenin saatlerinde¸ gündüzün (muayyen) zamanlarında Kur’an okur. Onu kıskanan kim­se de: ‘Keşke şu adama verilen Kur’an nimeti gibi bana verilmiş olsaydı da onun gibi ben de amel etseydim’ der. Diğeri de Allah’ın mal verdiği kişidir. Bu kişi de¸ malını hak yolunda harcar. Onu¸ kıs­kanan kimse de: ‘Keşke şuna verildiği gibi bana da mal verilseydi de¸ ben de onun yaptığı gibi hak yolda harcama yapsaydım.’ der.”

Müslümanın iki temel ilkesinin olması gerekmektedir: Birincisi¸ yaşadığımız hayatı kendi içimizde güzelleştirmek zorundayız. Elimizdeki nimetlere hamd edip halimize razı olmak durumundayız. Elimizdekiyle mutlu olamazsak hayatı kendimize zindan ederiz¸ mutlu olamayız. İkincisi: Başkalarını kendimize ölçü almamalıyız. Sadece kendi hayatımızı yaşamalıyız. Birilerini kendi hayatımızın orta yerine koyup onlara göre yaşam sürmemeliyiz. Zira böyle bir hayat bizim yaşantımız olmaktan çıkar. Başkalarına endeksli bir ömür olur. O nedenle Hz. Peygamber (s.a.v)’in buyurduğu gibi¸ bu illetten kurtulmak için istiğfar etmeli ve başkalarını takipten vazgeçmeliyiz.

Kıskançlık gerçekten de büyük bir problemdir ve insanların çok önemli bir kesimi bundan muzdariptir. Nitekim nice insan nefsinin hasedi ve tamahı ardından hem dünyasını hem de âhiretini hebâ etmiştir. Hapishanelerde çürüyen mahkûmların önemli bir kısmı bu yüzden içeridedir. İnsan neden bu düşünceden kurtulamaz diye sorulacak olursa¸ buradaki temel sorunun Allah korkusunun ve hale rıza gösterme duygusunun azlığı olduğunu görürüz. Allah korkusu taşıyan bir insanın başkalarının kötülüğünü istemesi düşünülemez. Acziyetini düşünerek sadece kendi hatalarını düzeltmek üzerine odaklanır¸ başkalarıyla uğraşmaz.

Buradan şunu anlamaktayız: İnsanın bir takım hataları olabilir ancak içinden bunlara pişmanlık duymalıdır. Bunun yanında¸ iyi niyetli olmalıdır. Kalbi fesat yuvası olmamalıdır. Başkalarının kuyularını kazma planları yapmamalıdır. Çevresindekilere karşı güzel duygular beslemelidir. Bu şekilde olmadığı takdirde kalbinde taşıdığı kötü duygular âhirette en çok sıkıntı çekeceği hususlar olacaktır.

Bir diğer âyette de sahibimiz şöyle ferman etmektedir: “Kendini arıtan saadete ermiştir. Kendini fenalıklara gömen kimse de ziyana uğramıştır.“

O gün ne mal fayda verir ne de evlat! Ancak Allah’a temiz bir kalp ile gelenler müstesna.

Her insan şöyle veya böyle bir takım günahlar işleyebilir. Hatta amellerimizde bile noksanlıklar olabilir. Allah’ın geniş rahmetine sığınarak eksiklerimizin mazur görülmesini¸ günahlarımızın bağışlanmasını talep ederiz. Dolayısıyla günah işlememiş bir insan tasavvur edilemez. Ancak Allah Teâlâ’nın ameller kadar önem verdiği çok önemli bir husus daha bulunmaktadır. O da kalp temizliğidir¸ iyi niyetli olmaktır¸ fesat olmamaktır. Dolayısıyla kalbi temiz olmayan kişi ibadetlerini yerine getirmeye devam etse bile Allah’ın istediği kulluğu gerçekleştiremiyor demektir. Nitekim âyette şöyle buyrulmaktadır:

Bu insanlar başkalarına kilitlenmiş bir yaşam sürdüklerinden dolayı gözleri sürekli başkalarının ve onların sahip oldukları üzerindedir. Bu nedenle de nazarları çok güçlüdür. Kendilerini odaklayarak baktıklarından dolayı bakışlarının olumsuzluğu insan üzerinde etkili olur. Buna maruz kalan kişi rahatsızlanır¸ etkisi altına alır. Böyle bir durum yaşadığınızda üzerinizdeki anormalliğin o kişiyle görüşmeden sonra oluştuğunu hemen anlarsınız. Bu insanların nazarlarından korunmak için görüşmeyi olabildiğince azaltmak ve onunla konuşurken mevzuyu sizin üzerinizden başka alanlara çekerek dikkatini dağıtmak son derece yararlı olacaktır. İlgili âyetleri okuyarak dua etmek de son derece faydalıdır.

Başkalarının elindeki güzelliklere her zaman haset ile tamah eden insanlarda müthiş bir çekememezlik olduğundan bakışları saplantılıdır. İnsanı rahatsız edicidir. Böylesi gözleri gördüğünüzde onların içten olmadığını hemen anlarsınız. Yüzlerini kaplayan sözde sevecenliğe kanmazsınız. Zira dışarı yansıtmaya çalıştıkları memnuniyet soğuktur¸ yapmacıktır. Ne kadar gizleseler de çekemezlikleri kendisini ele verir.

Âyette “Haset ettiğinde¸ haset edenlerin şerrinden… sabahın Rabbine sığınırım.” buyrulmasının hikmetlerinden biri budur. Zira kindar ve kıskanç kişi bir kişiyi kendisine problem edindiğinde ona bizzat zarar vermek için de uğraşır. İşin kötüsü¸ bu zararın nereden geleceğini tahmin edemezsiniz. Çünkü sizin için planları olan kişi her fırsatı kollamaktadır.

Amaçlarını gerçekleştirmek için her türlü yolu denemeye başlar. Haset ettiği kişinin ardından onu küçültücü¸ tahkir edici¸ alay edici konuşmalar yapmak vazgeçemeyeceği bir huy olur. Bundan hırs dolu bir zevk alır. Bunun yanında yarıştığı kişinin önüne çeşitli engeller çıkarmak için çabalar. Bütün çabalarına rağmen başarılı olamazsa iftira atmak da dâhil olmak üzere her yolu dener. Hatta fırsatını bulursa bizzat onun bedenine veya malına zarar vermek için vesileler kollar. Bir kere gözünü hırs bürümüştür. Hedefine erişmeden onu durduracak bir şey yoktur.

Başkalarının başarısını çekemeyen ve onların elde ettiklerinden daha fazlasına sahip olmak isteyen insanda haram helal titizliği zayıflar ve bir müddet sonra kaybolur. Gözünü bürüyen hırs Allah korkusunu geri plana iter. Bütün hedefi elde etmek istediğini kapmak¸ kaybetmesini istediği kişinin zarar etmesini sağlamak olduğundan artık önünde helal haram diye bir çizgi kalmaz.

Haset ediciler zihinleri sürekli meşgul olduğundan dolayı her zaman dalgındırlar. Hırs ve aç gözlülük¸ başkalarının önünü kesme düşüncesi onları hâkimiyeti altına aldığından kendilerini bu düşüncelerden kurtaramazlar. Hem önlerindeki işe hem de haset ettikleri kişiye odaklandıklarından dolayı bedenleri iki ağır düşünceyi aynı anda taşıyamaz ve bunu dışarı yansıtırlar. Sizinle konuşurken dalıp giderler. Sanki dünyanın tüm sorunlarını çözme görevi kendisine verilmiş gibidirler. O yüzden de onlarla oturup konuşmaktan hoşnut olmazsınız. Ağzınızın tadıyla bir sohbet edemezsiniz. Bedenen yanınızda olmasına rağmen aklı başka alanlarda gezindiğinden dolayı bir konuşmayı doğru düzgün tamamlayamazsınız. Sizinle konuşur görünmesi canınızı sıkar ve bir an önce yanından kalkmak istersiniz.

Başkalarını takip eden insan hırsından ve tamahından ötürü her zaman huzursuzdur. Gülerken bile mutsuzdur. Zihni birilerinde olduğundan hiçbir şey onu gerçek anlamda keyiflendirmez. Mutsuzluğunu evine de taşır. Başını yastığa koyduğunda rahat uyuyamaz. Sürekli planlar yapar. Geceleri kâbuslar görür¸ sayıklar. Silkinerek yataktan fırladığı çok olur. Sabahleyin çoğu kez yorgun olarak kalkar. Böylesi insanların en mutsuz oldukları an kendilerini kıyasladıkları kişileri gördükleri anlardır. İşte o anda normal düşünme duygularını kaybederler. Moralleri tamamen bozulur. Kıskandığı kişi aynı iş yerinde onun önündeyse¸ ona daha çok değer veriliyorsa¸ daha başarılıysa bunu asla hazzedemez. Onun başarıları veya kazandığı itibar bir ok gibi yüreğine saplanır. Aynı havayı teneffüs ettiği ortam dünyada yaşadığı cehennem gibidir. Bu yüzden haset ettiği kişiyi gözünün görmemesi için çırpınır durur.

İnsan sürekli olarak etrafındaki kişileri takip ettiğinde kendi başarılarından keyif almaz. Çünkü her zaman açtır. Müthiş bir doyumsuzluk içindedir. Kanaat duygusu körelmiştir. İçinde bulunduğu nimetlere¸ elde ettiklerine şükretmez. Pek çok insanın onun sahip olduklarından yoksun olduğunu aklına getirmez. Hep daha fazlasını ister. Çünkü gözü başkalarında olduğundan kendi kazandıkları ona yetmez. Etrafındaki kişilerin kazandıklarını da elde etmek ister. Her zaman en çoğunu kendisinin elde etmesini arzular. Elindekileri başkalarıyla kıyasladığından elde ettiği gözünü doyurmaz. Hele başkası da onun gibi bir başarı elde etmişse kendi başarısı hiç gözüne gelmez. Hatta kendi başarı ona elem bile verir. Neden daha fazla kazanamadım diye hayıflanır.

Başkalarını kendisine ölçü alan¸ onların elde ettiklerini elde etmeye çalışan¸ kıskanan ve haset eden¸ hep bende olsun başkalarında olmasın diyenlere gelince… İşte bunlar hayatı kendilerine zehir edenlerdir. Diğer insanların başarılarını hazmedemeyenlerdir. Kendi hayatlarını yaşayamayanlardır. Böylesi insanlara baktığımızda şöyle bir tabloyla karşılaşırız:

Mutlu insan kendi hayatını yaşayabilendir. Elindeki nimetlere şükretmesini bilen¸ başkalarını kendisine ölçü almayandır. Kendisinden daha iyi durumda olanlara haset etmeyen¸ başkaları bir musibete uğradığında bundan keyif almayandır. Allah’ın herkese ihsanda bulunmasını talep eden¸ başkaları için her zaman iyilik düşünendir. Velhasıl iyi kalplidir.





Haset edenin huzuru, çabuk darılanın dostluğu ve yalancının yiğitliği olmaz. Hz. Ali R.A













Allah Resûlü (s.a.s) bir hadis-i şerifinde bizleri şöyle uyarmaktadır: “Allah sizin görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” O halde, Rabbimizin katında iyi bir kul, halis bir Müslüman olmak istiyorsak, temiz bir yüreğe ve samimi amellere sahip olalım. Allah’ın rızasını hayatımızın amacı haline getirelim. O’nun gizli-açık her halimizi görüp bildiğini ve sadece samimiyetle yaptıklarımızı ödüllendirdiğini aklımızdan çıkarmayalım. Gösterişten ve ikiyüzlülükten uzak duralım. Hep birlikte Peygamberimizin duasıyla Allah’a yalvaralım: “Ey Rabbimiz ve her şeyin Rabbi olan Allah’ım! Beni ve ailemi dünya ve âhirette her an sana ihlâsla bağlı kıl. Ey yücelik ve ikram sahibi!

İnsanı hırsına esir eden ve samimiyete gölge düşüren en büyük illet, riya ve gösteriştir. Yüce dinimiz, söz ve davranışlarımızın her türlü hileden ve çıkar oyunlarından uzak olmasını emreder. “Karşılığını sadece Allah’tan umarak” iyi işler yapmayı bize öğütler. Dürüstlükten ve samimiyetten ödün veren, insanların gözünü boyayarak kazanç sağladığını zanneden kimselerin aslında kaybettiğini söyler. Zira “görsünler ve duysunlar diye” iş yapan riyakârın eline geçecek olan, dünyada da ahirette de ziyandan başka bir şey değildir

Müslüman, “ümmet-i Muhammed” ailesinin şerefli bir ferdi olduğunun idrakindedir. Cinsiyeti, ırkı, rengi ve dili ne olursa olsun, bütün müminlere karşı hasbi davranır. Şefkat ve merhametle açılan kardeşlik kollarını, muhabbetle edilen sıcak bir kardeş duasını her türlü kazancın üstünde tutar.

Müslüman, içinde yaşadığı toplumda huzurun hâkim olması, barış ve güvenin sağlanması için kul hakkına riayet eder. Eğitimden ticarete, aileden mahalleye her alanda ve her şartta hakkı, hukuku ve adaleti korur. Amir ya da memur, kadın ya da erkek, çocuk ya da yetişkin farkı gözetmeksizin, çevresindeki herkese karşı sorumluluklarını samimiyetle yerine getirir.

Peygamberimizin mübarek ifadelerinden anlıyoruz ki, din deyince aklımıza samimiyet gelmelidir. İslam dinini ihlas ve samimiyetten, halis niyetler ve saf yüreklerden ayrı düşünmek imkânsızdır. Müslüman, Cenâb-ı Hakk’a samimiyetle kulluk eder. İbadetlerinin, dualarının, yardım taleplerinin tek muhatabı Allah’tır. “Sözlerin en güzeli” olan Kur’an-ı Kerim’e samimiyetle bağlanır. Kur’an’ın lafzını zihnine, hükmünü hayatına aktarmak için gayret eder. Resûl-i Ekrem Efendimize sadakatle itaat eder. Derin bir sevgi ve samimiyetle onu örnek alır, onun gibi yaşamak için uğraşır.

Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: Allah, ancak samimiyetle ve sadece kendi rızası gözetilerek yapılan ameli kabul eder. / Yüce dinimiz İslam’ın özü samimiyettir. Söz ve davranışlarımızın Allah katında değer kazanması, samimiyetimize bağlıdır. Samimiyet; Rabbimize gönülden iman etmek, bu imanın gereği olarak da hiçbir dünyevi karşılık ve menfaat beklemeden sadece Allah’ın rızasını amaçlayarak yaşamaktır. Samimiyet, canlı-cansız bütün varlıklara karşı iyi niyet beslemektir. Samimiyet, ya olduğu gibi görünmek ya da göründüğü gibi olmaktır.

“Biz bu kitabı sana gerçeğin bilgisi olarak indirdik. Öyleyse samimi bir inanç ve bağlılık göstererek sadece Allah’a kulluk et.” / Zümer, 39/2





“Allah’ım, senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği istiyorum.”

O halde, Rabbimize yürekten ettiğimiz duaların mutlaka karşılık bulacağına inanalım. Duayla gelen bereketten, huzurdan, güvenden mahrum kalmayalım. Kendimize olduğu kadar, ailemize, sevdiklerimize, mümin kardeşlerimize, mazlumlara dua etmeyi unutmayalım. Anne babamızın, hastaların, yaşlıların ve muhtaçların duasını almaya gayret edelim.

Bir mümin, dualarının kabul olmadığı düşüncesine asla kapılmamalıdır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s), bir hadisinde şöyle buyurur: “Sizden biriniz, ‘dua ettim de duam karşılık görmedi’ deyip acele etmediği müddetçe duası karşılık bulur.” Zira Yüce Rabbimiz, bazen dualarımız vesilesiyle bizi sayısız nimetlere erdirir. Bazen de üzerimizdeki bir musibeti kaldırır. Kimi zaman günahlarımızı affeder. Kimi zaman da istediğimizden daha hayırlısını bize ihsan eder.

“Allah’ım! Acizlikten, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, ihtiyarlıktan ve kabir azabından sana sığınırım. Allah’ım! Nefsime takvayı nasip et ve onu arındır; onu en iyi arındıracak olan sensin. Onun dostu ve velisi sensin. Allah’ım! Huşû duymayan kalpten, doymayan nefisten, fayda vermeyen ilimden ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım.”

Dua, dertlere deva bulmak, her türlü kötülükten korunmak, görünür-görünmez musibetlerden uzak olmak için kulun Rabbine ilticasıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz Rabbine şöyle sığınırdı:

Nihayet akşam olur, gün sona erer, Peygamberimiz geceyi şu duayla karşılardı: “Ya Rabbi! Bu gecede olanların ve sonrasında olacakların hayrını senden dilerim. Bu gecede olanların ve daha sonrasında olacakların şerrinden de sana sığınırım.” Resûl-i Zişan Efendimiz, yatacağı zaman ise şöyle dua ederdi: “Sığınacak yeri ve ihtiyacını giderecek kimsesi olmayan niceleri varken; bizi yediren, içiren, ihtiyaçlarımızı gideren ve bizi barındıran Allah’a hamdolsun.”

“Allah’ım! Bize dünyada iyilik ver, âhirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!” şeklinde niyazda bulunurdu.

Gün boyunca, her işinde Allah’ın rızasını gözeten Resûl-i Ekrem (s.a.s), daima O’na dayanır, güvenir ve “Allah’ım! Bana hayırlısını ver ve benim için en hayırlısını seç.” diye dua ederdi.

Sabah olur, gün başlar, Peygamber Efendimiz şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Senin kudretinle sabaha çıktık, senin kudretinle akşama gireriz. Senin kudretinle yaşar, senin kudretinle ölürüz. En son dönüşümüz de ancak sanadır.”

Her davranışında Rabbine karşı duyduğu sevgi ve sadakate şahit olduğumuz Allah Resûlü (s.a.s), dilinden duayı eksik etmezdi. Gece gündüz, kalabalıkta ve yalnızken, sevincinde, korkusunda, hüznünde, ahireti düşündüğünde, evinde, minberde, yolculukta, velhasıl her an ve her mekânda dua ederdi. Hayatı duayla ilmek ilmek işlerdi. Bizlere nasıl dua edeceğimizi de o öğretmişti.

Allah Teâlâ’nın bir ismi de “el-Mücîb” yani “dualara icabet eden”dir. Bize bizden daha yakın olan Rabbimiz, gizli ya da açık bütün dualarımızı işiten, bilen ve kabul edendir.

Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Kullarım, beni sana sorarlarsa, bilsinler ki, ben onlara çok yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına karşılık veririm. Şu halde kullarım benim davetime uysunlar ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulsunlar.”

Dua, Allah’a içtenlikle yalvarıp yakarışımızdır. O’nun eşsiz kudreti karşısında zayıflığımızı itirafımızdır. O’nun lütfuna ve affına sığınma çabamızdır. O’na kulluğumuzu arz edip, O’ndan yardım istemektir

Fani dünya hayatında, gün gelir nimete nail olur, şükrederiz; gün gelir sıkıntıyla karşılaşır, sabrederiz. Başarı ve mutluluğu olduğu gibi, keder ve meşakkati de mümince karşılamaya gayret gösteririz. Bizler her durumda imanımızı ve tevekkülümüzü artıran, hayatımıza umut ve direnme gücü katan, eşsiz bir nimete sahibiz. İşte o nimet, ibadetlerin özü olan “dua”dır.

inshaAllah 15.05.2020


“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ot çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar, bir de bakarsın ki sararmış, ardından da çer çöp haline gelmiştir. Ahirette ise ya çetin bir azap yahut Allah’ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.” (Hadîd 20)

İşte bu otobüs dünyadır. Varacak durağa sadece bir vasıta. Otobüse, içindekilere aşk ve bağlılık duyarsak son durağa varınca hüsrana uğrarız. Koltuğun ve otobüsün bir önemi olmamalı. Önemli olan bizlerin o otübüste doğru ve etkin bir hayat sürdürüp, ineceğimiz durağa kadar zamanı iyi değerlendirmemizdir. Hedefe varınca da durakta otobüsten inip, ayrılmaktır. O halde kaliteli bir yaşantı için dünyayı kullanın ama ona bağımlı olmayın. Aşırı dünya sevgisiyle hayatınızı doldurmayın. Dünya ve dünyanın hiç bir nimeti için üzülüp, ağlamayın. Var olan siz ve değerleriniz olmalı. Dünyevi hiç bir madde sizin için büyük bir değer ifade etmemelidir.

Evet, o yolcu ve bizler kendi inmemiz gereken durakta inmesek de otobüs birgün son durağa varacaktır. Sonunda da öyle oldu ve otobüs durağa varıp, son durak dedi. İşte o an o yolcu bir şok geçirdi. Otobüs durdu. O inmek istemedi, çünkü inince yapacağı bir şey yok gibiydi. Gitmesi gereken ve yapması gerekenler burada değildi. Olsa bile artık çok geçti. Ama ne çare, otobüsün kapıları açıldı ve tüm yolcular indi. Sadece o kalmıştı, aniden bir sessizlik ve soğuma kapladı etrafı. Dışarısı buz gibiydi. O, sevdiği ve terk etmek istemediği otobüs ona buzlu gemi gibi olmuştu. Ondan kurtulmak istiyordu ama yapamıyordu.

Şimdi bir kişi düşünün bu otobüste seyahat ediyor. Otobüse bindi ve yolcular kalabalık. Oturacak yer yok. Boş bir koltuk bulmanın derdinde. Sonra bir yolcu inmesi gereken durağa gelince kalkıp, indi. Bu koltuk bekleyen yolcu ise bunu fırsat bilip, boş koltuğa oturdu. Önce rahatlık ve huzur buldu. Ayaktakilerin derdini unuttu. Öyle ki, hasta ve yaşlıları da görmezden geldi. Sonra yeri ona rahatsızlık verdi. Çünkü ayaktaki yolcular ona çok yakın. Yaşlı adam ondan yer vermesini istercesine bakıyor. Adeta yalvarıyor. Bu yolcu diğer bir yolcunun inmesini de fırsat bilip, cam kenarına geçti ve taktı kulaklığı, açtı müziği, yumdu gözlerini. Yolculuk bir keyifli, anlatılamaz onun için. Diğer yolcular umrunda bile değil. Sonra koltuğu ve otobüsü sevdi. Yolculuk hoşuna gitti. Hedefi olan inmesi gereken bir durak var. Oradan nasıl olsa yine geçer düşüncesi ile kalkmak istemedi. Yolculuğa devam edip, bir sonraki durakta inerim dedi. Derken duraklar gelip geçti. Bu yolcu zamanla otobüse öyle alıştı ki, inmek istemez oldu. İneceği durağı da unuttu.

Bireysel olarak farkında olmadığımız birçok hastalık günden güne bizleri yiyip, kemirmektedir. Dünyevileşme hastalığı da bunlardan birisidir. Dünyevileşme Hastalığı, birey ve toplumun aşırı biçimde dünyaya ve dünya nimetlerine, süslerine sevgi duymasını, bağlanmasını, kendisini adeta dünyaya ait ebedi bir sahip gibi görmesi, tüm haz ve lezzetleri dünyada araması ve dünyayı ölümsüz varlık nidasıyla sömürmesidir. İlk başlarda gelen cezbedici haz ve huzur, aslında ilklerin ve keşfediciliğin verdiği hazdır. Dünyanın verdiği haz ve huzur değildir. Bu yanılgıyı zaman geçince, her şey tek düze ve sıkıcı bir hal alınca birey anlar. Yine çözümü dünyada arayıp, farklı nimetler deneyerek bu hastalığı bastırır.

Peki iyi ama dünya ile olan münasebetimiz nasıl olmalı? Dünya sevgisi hastalığı, diğer deyişle Dünyevileşmek ne demek? Dünya, son demine kadar insanoğlu için mekan, barınak ve rızıklanma yeri olarak tayin edilmiştir. Nimetleri ise dünyanın süsü ve cazibeleridir. Dünya sözcüğü, “yakın olmak, en yakın” gibi anlamlara gelen Arapça kökenli sözcüktür. Geldiğimiz yeri ve gideceğimiz sonu unutup, aşırı ebedi hayatmış gibi dünyaya aşk duyup bağlanmak gibi bir hastalık ise günümüzün en büyük hastalıklarından birisidir. Öyle ki, bu hastalığa tutulanlar kârda, olmayanlar zararda gibi bir algı operasyonu da vardır. Tıpkı uyuşturucu gibi çeşitli maddeler bir şekilde satıcı ve torbacısı tarafından cazip gösterilmektedir. En masum roman kitaplarından kişisel gelişim kitaplarına kadar bu hastalığa yakalayıcı unsur söz konusudur.


Birçok sağlıklı ve mutlu yaşam platformunda, kişisel gelişim kitaplarında “Kendini ve Dünyayı Sev” ibaresini ve vurgusunu görmek mümkündür. Ancak biz, kaliteli yaşamanız için farklı bir bakış açısı sizlere sunuyor, öneriyoruz. Dünyayı sevin demiyoruz. Sevmeyin de demiyoruz. Hele dünya ve dünya nimetlerinden nefret edin, elinizin tersiyle bir kenara itin ASLA demiyoruz. Çünkü insan yaşadığı ve faydalandığı hiç bir şeye nankörlük etmemelidir ki, dünya yaşadığımız yer ve nefret duymak nankörlük olacaktır. Kişinin iç dünyasında ise nefret ve kim sağlıksızlık göstergesidir. Kişiyi mutsuzluğa ve kalitesiz bir hayata sürükler.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, dünya menfaatlerine aldanarak ömrünü iflâsa sürükleyenler hakkında şöyle buyurur: “İnsana ne oluyor da altının, dünya malının kölesi oluyor? Hak yolunda harcanmayanlar nedir? Neyi ifâde eder? Dünya malının esiri olarak onun kapısında yılan gibi kıvrılıp yerlerde sürünmek zilleti, insanı göklere (yani âhirete) eli boş gönderen bir sefâlet sebebi değil de nedir?!.”


Rasûlullah -sallâllahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: “Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakir gelmeye başlar. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah onun iki gözünün arasına fakirliğini koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.” (Tirmizî, Kıyâmet, 30/2465)

“Rabbi, insanı denemek için ikram ve değer verip, nimetlere garkedince o: «Rabbim bana değer verdi.» der. Ama yine denemek için nasibini daraltınca o: «Rabbim beni zelil, perişan etti.» der. Hayır! Siz (Allâh’tan hep ikramı devam ettirmesini istersiniz ama) yetime değer verip ikram etmezsiniz! Muhtaçları doyurmaya teşvikte bulunmazsınız. Mîrasları helâl-haram demeden ne gelse yersiniz. Zîrâ mal mülk sevgisi bütün benliğinizi kaplamıştır!” (el-Fecr, 15-20) Niceleri vardır ki, ömür sadağında bulunan altın değerindeki zaman oklarını böyle boş yere tüketmiştir. Aynen çocukların oyuncaklara kanıp zaman tüketmesi gibi… Dolayısıyla aslı bırakıp hayâlin peşinde koşmak; ömrü ziyan edip eli boş ve kalbi karanlık kalmaktan başka bir şey değildir.

Bugün bizler için teknolojiden tamamen uzak bir hayat sürmek elbette mümkün değildir. Zaten İslam’ın da böyle bir talebi yoktur. Ancak teknolojiyi helal-haram hassasiyeti taşıyarak, ahlaki ilkeleri koruyarak, insan hak ve özgürlüklerini ihlal etmeden kullanmak öncelikli sorumluluğumuzdur. Böylece vaktimizi daha verimli ve emeğimizi daha anlamlı hale getirebiliriz. Yeryüzünü iyilikten ve huzurdan yana imar edebiliriz. Yeter ki her nimet gibi teknolojiyi de Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu ölçü ve sınırlara riayet ederek kullanalım.

Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.

Mahremiyete saygı göstermeyen her adım Kur’ân’ın, “Birbirinizin kusurlarını ve mahremini araştırmayın.” emri ile çelişir. Günlük hayatta yalan söylemek, insanları karalamak, iftira atmak nasıl günahsa, yayın dünyasında ve sosyal medyada da aynı şekilde günahtır. Âlemlerin rabbi olan Allah, sanal âlemde de bizleri görmektedir. Oradaki söz ve davranışlarımızdan da bizi hesaba çekecektir.

Hepimizin hayatında yerini alan internet ve sosyal medya, başıboş, ilkesiz ve sorumsuz bir alan olmamalıdır. Müslümana yakışan daima sorumluluk bilinciyle hareket etmek, Rabbinin koyduğu sınırlara uymaktır. Her durumda gerçeğin ve doğrunun yanında yer almaktır. Unutmayalım ki normal hayatta olduğu gibi internet ve sosyal medyada da insanların haklarını ve özel hayatlarını ihlal etmek haramdır.

Diğer yandan telefon, televizyon ya da bilgisayar ekranının önünde vaktini heba ediyorsa, kendisine, ailesine ve Rabbine karşı vebal altına girmektedir. Maalesef aynı çatı altında ama birbirinden habersiz yaşayan ailelerin sayısı her geçen gün artıyor. İnsanoğluna zaman kazandırması gereken teknoloji, günümüzde zaman kaybetmenin ve vakit öldürmenin en aldatıcı tuzağı haline geldi. Hâlbuki Peygamber Efendimiz (s.a.s) bu hususta bizleri şöyle uyarmaktadır: “İki nimet vardır ki insanların çoğu onları değerlendirme hususunda aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit.”

Allah’ın verdiği aklı ve hammaddeyi kullanarak teknoloji üreten insan, bunu iyilik yolunda kullanmakla sorumludur. Eğer teknolojiyi kullanarak helal kazancın yerine kumara, tasarrufun yerine israfa, iffetin yerine ahlaksızlığa, merhametin yerine şiddete yöneliyorsa, büyük bir yanlışın içerisindedir. Kendi eliyle fesadı yaygınlaştırıyor, geleceğini tehlikeye atıyor demektir.

Teknolojiyi dinin güzel saydığı, ahlakın onayladığı ve akl-ı selimin doğru bulduğu şekilde kullanmak mümince bir duruşun gereğidir. Bu alanı amaçsız, verimsiz ve kontrolsüz bir mecra olarak görmek ise İslam’ın korunmasını emrettiği beş temel değeri ihlal etme anlamı taşır. Zira teknolojinin bilinçsiz kullanımı, kişinin sağlığını tehdit ederek canına, maddi kayba uğramasına neden olarak malına zarar vermektedir. Gayr-i ahlâkî yönelimlerle iffetini, aşırı ve sapkın ideolojilerle inancını zedelemektedir. Düşünme ve idrak etme kabiliyetini bozmakta, akli melekelerini zayıflatmaktadır.

Yüce dinimiz İslam’ın ana gayesi, yeryüzünün en şerefli varlığı olarak yaratılan insanın can, mal, akıl, ırz ve inancını korumaktır. İslam, bu beş temel değeri dokunulmaz kabul eder. Hangi sebeple olursa olsun bu değerlerin zarar görmesine rıza göstermez. Hayatın bütünü için geçerli olan bu durum teknolojiyi kullanırken de, internet ve sanal âlemde gezinirken de aynıdır.

Ellerimizin kıymetini çok daha fazla kavradığımız şu günlerde, geliniz hep birlikte emeklerimizin de kıymetini anlamış olalım. Rabbim bizleri emek ve gayretten uzak eylemesin. Rabbim bizleri tembellikten, acizlikten, çaresizlikten muhafaza eylesin. Cumamız mübarek olsun.

Dünya genelinde alınan salgın hastalık tedbirleri gereği son birkaç ayda birçok işletme kapanmak durumunda kaldı. Her birimiz çalışamamanın ve üretememenin hayatımızı nasıl olumsuz etkilediğine hep birlikte şahit olduk. Bu süreç bizlere aynı zamanda, birbirimize ne kadar muhtaç olduğumuzu hatırlattı.
işçi
Bizler, ailesini geçindirmek için çalışan ve kazma-kürek tutmaktan elleri nasır bağlayan bir sahabenin ellerini, tüm emekçilerin ellerini öper gibi öpen[Tıbyan] bir peygamberin yol arkadaşları olarak emeği ve emekçiyi nasıl hor ve hakir görebiliriz? Bizler, duaya ellerini-yani elinin emeğini, gayret ve çabasını-Rabbine sunarak başlayan, kul olarak elinden geleni yaptığını arz edip, elinden gelmeyenleri Allah’a ısmarlayan, duası bitince yine ellerini alnının teriyle buluşturan bir dinin mensupları olduğumuzu nasıl unutabiliriz?
işçi
Unutmayalım ki; Peygamberimiz de bir emek insanıydı. O, küçük yaşlarda çobanlık yapmış, gençlik yıllarında ticaretle meşgul olmuştu. Emek vermeyi, alın teri dökmeyi daima teşvik eden rahmet peygamberi; tembelliği, sorumsuzluğu ve emeksiz kazancı ise asla tasvip etmemişti. Bir gün, kendisine gelerek maddi yardım isteyen yoksul birine, evindeki eşyaları satmasını, elde ettiği parayla bir balta almasını ve odunculuk yaparak ailesini geçindirmesini söylemişti.( Ebu Davut; Zekat, 1641) Bizler, işte böylesi bir emek peygamberinin ümmeti olarak, tembelliği nasıl kendimize meslek edinebiliriz?
İşçi
Hangi sektörde ve hangi alanda çalışırsa çalışsın, işini düzgün yaptığı için tercih edilen kişi olmalıdır mümin. Kendi çıkarlarını savunduğu gibi işverenin de çıkarını koruyan güvenilir bir insan olmalıdır mümin. Bünyesinde çalıştırdığı işçilerin haklarını gözeten, adalet ve hakkaniyeti ilke edindiği için çalışanlarından daima hayır dua alan örnek bir işveren olmalıdır mümin. Rabbim böyle örnek müminler olma yolunda bizlerden yardım ve desteğini hiçbir zaman esirgemesin.
işçi ve emek
Mümin; “insan için yalnızca kendi çalıştığının karşılığı vardır” Necm; 53/39 ayetine güvenen ve bu doğrultuda hareket eden bilinçli insan demektir. Mümin, ahireti kazanma mücadelesini sürdürürken, dünyadan da nasibini unutmamalı; Kasas: 28/77 sanki ölmeyecekmiş gibi dünya için, hemen ölecekmiş gibi ahiret için çalışan bir denge insanı olmalıdır. Yediği en hayırlı lokmanın, alın teriyle kazanarak yediği lokma olduğunu bilen, ‘alan el’ değil; ‘veren el’ olmak için mücadele veren çalışkan insan olmalıdır mümin.
JUMMA
Her birimiz ilahi yasa gereği birbirinden farklı kabiliyetlere yatkın özellikte yaratıldık. El emeğiyle geçinmenin, peygamberlerin sünneti olduğunu bilerek, kimimiz ticarete atıldık, kimimiz esnaf olduk. Kimimiz çiftçilik yaparak ekmeğimizi topraktan, kimimiz maden ocaklarında ekmeğimizi taştan çıkardık. Eğitimde, sağlıkta, sanatta, bilimde, hizmet sektöründe ve daha birçok alanda insanlık için değer ürettik, üretmeye de inşallah devam edeceğiz.

Takvimler, 1 Mayıs 1886 tarihini gösterdiğinde dünyamız, küresel çapta büyük ses getiren bir gösteriye ev sahipliği yaptı. Daha insanî bir çalışma ortamı elde etmek isteyen yaklaşık yarım milyon işçi, tüm önyargıları bir kenara bırakarak zencisiyle-beyazıyla, genciyle-yaşlısıyla, kadınıyla-erkeğiyle aynı amaç doğrultusunda kenetlendi. Dünya genelinde bir farkındalığın oluştuğu o gün; “Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak belirlendi. Birçok ülkede de 1 Mayıs günü resmî tatil olarak ilan edildi.

Bu uyarıya kulak verelim. Rabbimizle aramızdaki kulluk bağını özenle koruyup güçlendirelim. O’na hakkıyla ibadet edelim; yalnız O’ndan yardım dileyelim. Rabbimize gönülden dua edelim. İşlediğimiz tüm günahlarımıza tevbe edelim. Unutmayalım ki kim Rabbini unutur ve Onunla arasındaki kulluk bağını koparırsa, Allah Teâlâ da onu rahmetinden uzaklaştırır. Dünyada yüreğine korku salar, ahirette yüzüne bakmaz ve onu büyük bir azaba uğratır.

JUMMA
Kur’an bizi uyararak şöyle diyor: “Allah’ı unutan ve bu yüzden de Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. 59/19


Kur’an-ı Kerim’de bize şöyle buyurur: Ey kendilerinin aleyhine günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. 39/53

ALLAH
Ancak ne olursa olsun yegâne sığınağımız “merhametlilerin en merhametlisi” olan Yüce Allah’tır. O, affedicidir, affetmeyi sever. Merhamet ve mağfiret kapısını son nefesimizi verinceye kadar açık tutar.
ALLAH
İnsanoğlu kimi zaman nankör ve bencil, kimi zaman da aceleci ve gafil davranabilir. Biz kuluz. Bazen Rabbimizin bizi her an gördüğünü, duyduğunu ve bizden salih ameller beklediğini unutabiliyoruz. Günaha düşüyor, bilerek ya da unutarak hata edebiliyoruz. Yolumuzu kara bulutlar kapladığında, ayağımız kaydığında, gözümüze perde indiğinde pişman olacağımız işler yapabiliyoruz.

CUMA

ALLAH
Rabbimiz de: Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır. müjdesiyle onu karşılar.

Allah Teâlâ, mümin kullarının dua ve yakarışlarına icabet eder. Rızasına erişmek için çalışanları yalnız ve yardımsız bırakmaz. Kul her ne zaman َAllah’ın yardımı ne zaman gelecek? diye niyazda bulunsa,

ALLAH
Yüce Rabbimiz, samimiyetle kendisine iman eden kullarından razı olur. İmanında samimi olmak, gönülden ibadet etmeyi ve güzel ahlâka uygun yaşamayı beraberinde getirir. Mümin, Allah Teâlâ’ya olan muhabbetini, saygısını ve bağlılığını ibadetleri kadar, temiz ve nezih davranışlarıyla da gösterir.
ALLAH
Sabah uyandığımız andan gece uykuya varana kadar, aldığımız her nefeste, attığımız her adımda, verdiğimiz her kararda Allah’a karşı sorumluluğumuz vardır.
JUMMA
Varlığımızın yegâne sebebi Allah Teâlâ’dır. O’nun “Ol!” emriyle, gökler ve yer arasındaki bütün varlıklar dünya hayatındaki yerini alır. Bizleri yoktan var eden; kudreti, ihsanı ve yardımı ile yaşatan; nimet verip sınayan O’dur.
CUMA

Hep birlikte Müslümanlığımızı yeniden gözden geçirelim. İbadetlerimiz bizi kötülüklerden alıkoysun. Sadece Müslümanların değil, tüm insanlığın iyiliğini amaçlayan İslam’ı öyle diri, öyle canlı ve sahih yaşayalım ki, bizi öldürmeye gelen bizde dirilsin.




Ey insanlar! Canımıza, aklımıza, inancımıza, malımıza ve neslimize zarar veren şeylerden uzak duralım.

O zaman sadece size değil, sadece yaşadığımız şehrin insanlarına değil, sadece Müslümanlara değil, tüm insanlara seslenmek istiyorum:







Bizleri bu mübarek aya ulaştıran yüce Rabbimize sonsuz hamd ü sena, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s)’e salât ve selam olsun.

O halde, bugün itibariyle ilk orucunu tuttuğumuz bu Ramazan ayı için, geliniz, kendimiz ve ailemiz için bir Ramazan planı yapalım. Bu Ramazan’da bizi Allah’a yaklaştıracak, gönüllerimizi arındıracak bir hedefimiz olsun. İftar sofralarımız lütfen israf sofraları olmasın. Evlerimiz mabetlerimiz, bizler imam, eş ve çocuklarımız cemaatimiz olsun. Bizden yana kırık bir kalp varsa onarmadan girmeyelim bu aya. Bir yandan oruç tutarken diğer yandan bu büyük ibadete gölge düşürecek her türlü haram ve günahtan sakınalım. Sadece midemizle değil bütün azalarımızla oruç tutalım.

Ramazan ayı topyekûn bir ibadet ayıdır. Bu aya özgü bir ibadet olarak teravih namazı, manevî hayatımızı zenginleştiren, birlik ve beraberliğimizi güçlendiren çok faziletli bir ibadettir. Bu sene salgın sebebiyle camilerimizde buluşamayacak olsak da bu güzel sünneti evlerimizde ihya etmenin gayreti içinde olacağız. Yine evlerimizde kaldığımız şu salgın günleri itikaf ibadeti için bulunmaz bir fırsat sunuyor bizlere. Gündelik ve dünyalık kaygılarından uzak bir şekilde muhasebemizi yapabileceğimiz, tefekkür ve ibadete yoğunlaşabileceğimiz bu fırsat zamanlarını en iyi bir şekilde değerlendirmenin gayreti içerisinde olacağız.

Ramazan ayı cömertlik ayıdır. Verdiğimiz sadaka, zekât ve fitreler ile garip gurebanın duasını alırız. Susuz kalmış toprağa yağmurun düşmesi gibi, fersiz gözlere can, buruk yüreklere derman oluruz. Sadakalarımızla boynu bükük bir yetime, evsiz kalmış fakir ve yoksullara umut ve ışık oluruz. Bu özelliğiyle Ramazan kalplerde yaraları onaran bir ilaç olur.

Ramazan ayı aynı zamanda bir Kur’an ayıdır. Yüce Allah “Ramazan ayı insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği ayıdır.” buyurmak suretiyle Ramazan ayına kıymetini veren şeyin Kur’an-ı Kerim’in bu ayda indirilmesi olduğunu ortaya koymuştur. Öyleyse bu mübarek ayın en güzel kazanımlarından biri de Kur’an-ı Kerim’i bolca okumak ve anlamaya çalışmak olmalıdır.

Ramazan, samimiyet ve ihlasla oruç tutanları öfkelerinin esiri olmaktan korur ve onlara affetmenin erdemini öğretir. Ramazan, mü’minlerde oluşturduğu yüksek insanî değerlerle renk, dil, din, ekonomik ve sosyal statü gözetmeksizin toplumu bir bütün halinde kucaklamanın yüceliğini ve hoşgörünün lezzetini tattırır. Cahilce sataşmalara ‘Selam!’ deyip geçmeyi öğretir. İhlas ve samimiyetten yoksun bir ibadetin kuru bir emek olduğunu hatırlatır. Ramazan, dinî, sosyolojik ve psikolojik yönleriyle herkes için gerçek bir insanlık mektebi olur.

Ramazan ayı öncelikle bir oruç ve sabır ayıdır. Mü’minler bu ayda oruç tutarak nefislerini dizginlemeyi, hevâ ve heveslerine set çekmeyi öğrenirler.


İlahî rahmet ve mağfiretin sağanak sağanak yağdığı, gönüllerimizin en derinliklerinde heyecanını ve huzurunu hissettiğimiz Ramazan-ı Şerif’in ilk gününe kavuşmuş bulunuyoruz. Bu kadri ve kıymeti büyük ayın, haftalık bayram günümüz olan Cuma gününe denk gelmesi ise bizleri ayrıca mutlu etmiştir. Bizleri, bu mübarek aya kavuşturan Yüce Rabbimiz’e hamd ediyor, O’nun sevgili kulu ve elçisi Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.s.)’e binlerce salât ve selam ediyoruz.






Millet olarak nice zorlukları birlik-beraberlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhuyla aştık. Yaşadığımız bu günleri de tedbir ve tevekkülle, istişare ve sağlam bilgiyle, sağduyu ve basiretle, sabır ve duayla atlatacağız inşallah. Yeter ki sorumluluklarımızın bilincinde olalım. Tavsiyelere, kararlara ve tedbirlere titizlikle uyalım. İyiliğimiz,
sağlığımız ve güvenliğimiz için özveriyle çalışan kardeşlerimizin işlerini zorlaştırmayalım. Birlik ve beraberliğin bizi güçlü bir geleceğe taşıyacağı şu günlerde birbirimize karşı daha hassas ve anlayışlı davranalım. Çaresizlik üzerinden toplumu istismar etmek, fitne ve fesat tohumu ekmek isteyenlere fırsat vermeyelim.



Nitekim Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: Rum 30/41











Kendisi ve çevresindekiler hakkında sorumluluk bilinciyle davranmak, mümince bir tavrın gereğidir. Yeni tip koronavirüs ortaya çıktığı andan itibaren devletimiz, bizlerin sağlığını korumak için olanca gayretiyle çalışmaktadır. Bu süreçte her birimize de ayrı ayrı görev ve sorumluluklar düşmektedir. Zira hepimiz hem kendi hayatımızı hem de sevdiklerimizin hayatını korumakla mükellefiz. Allah’ın en büyük nimetlerinden biri olan sağlığımızı muhafaza etmekle yükümlüyüz.

Bizi zorluklar karşısında diri tutan en büyük gücümüz imanımızdır. İmanı bize lütfeden Rabbimiz, varlıkta ve yoklukta, bollukta ve darlıkta, farklı sıkıntılar karşısında nasıl davranacağımızı bize öğretmiştir.



İnsanlık olarak zor bir dönemden geçiyoruz. Dünyanın çaresini bulmakta aciz kaldığı bir salgın hastalıkla mücadele ediyoruz. Yeryüzünde nice insan hayatını kaybediyor. Millet olarak bizim de acı kayıplarımız var. Hastalığın pençesine yakalanmış kardeşlerimiz deva bekliyor. Bu salgın hastalık sebebiyle hayatını kaybedenlere Yüce Rabbimizden rahmet, yakınlarına sabr-ı cemil, tedavi görmekte olanlara acil şifalar diliyorum. Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü






İçinde bulunduğumuz süreç hepimize zor, bunaltıcı ve gergin günler yaşatıyor. Salgın hastalığın yayılmaması için vaktimizi büyük ölçüde evlerimizde geçiriyoruz. Bu süreç sabrımızı ve irademizi deniyor, sahip olduğumuz nimetlerin kıymetini bir kere daha hatırlatıyor. Ancak bütün olumsuzluklarına rağmen, böyle bir sınav bizim için nice hayırlar barındırabilir






Kullarıma söyle, en güzel şekilde konuşsunlar. Yoksa şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık düşmanıdır. İsra/53






Birbirlerinin haklarını ihlal ve kendi sorumluluklarını ihmal etmeden yaşarlar. Asla şiddete başvurmadan, kırmadan, incitmeden iletişim kurmak için gayret gösterirler.




Aksine mutlu yuva, yaşadığı sorunların farkında olan ve bunları en doğru şekilde çözebilmek için hep birlikte gayret gösteren aile demektir.


Mutlu yuva, hiçbir sıkıntının ve anlaşmazlığın yaşanmadığı mükemmel aile demek değildir.


Yüce Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de ailenin varlığını kendi varlığının ve kudretinin delillerinden biri olarak beyan eder. Huzurlu bir yuvanın ancak sevgi ve merhametle kurulabileceğini bize öğretir.








İnsan, Peygamberimizin bu uyarılarını dikkate alarak sorumluluk bilinciyle hareket ettiği müddetçe hayatını ve
çevresini güzelleştirir. Dünyada mutlu, ahiretten umutlu olur. Yapması gerekenleri ihmal etmek ise kişiyi ancak derin bir huzursuzluğa sevk eder. Sorumluluk bilincinin, hayatımızın farklı alanlarında yansımaları vardır. İnsanın ilk ve en önemli sorumluluğu, onu yaratan, yaşatan ve türlü nimetlerle donatan Rabbine karşıdır.


İnsan, kendisine karşı da sorumludur. Çünkü ona bahşedilen can, beden, akıl ve irade sorumluluğu ağır bir
emanettir. Helal ve nezih gıdayla beslenmek, sağlığımızı korumak, maddi ve manevi anlamda temizliğe özen
göstermek, zararlı alışkanlıklardan kaçınmak hepimizin öncelikli görevidir. Elbette, bedensel ihtiyaçların yanında
ruhsal ve duygusal ihtiyaçlarımızın karşılanmasını da unutmamak gerekir. Sorumluluk sahibi bir mümin, Rabbine
karşı kulluk görevlerini hakkıyla yerine getirir. İbadetlerini vaktinde eda eder. Güzel ahlaktan, erdemli ve onurlu bir yaşamdan taviz vermez. Toplumsal hayatın düzeni ve huzuru, o toplumda yaşayan bireylerin sorumluluklarını yerine getirmesine bağlıdır. Dolayısıyla mümin, yakın ya da uzak, insanlık ailesinin bütün fertlerine karşı vazifeleri olduğunu bilir. Sevgi, saygı, adalet, merhamet, sabır ve anlayışla ailesini kucaklar. Akraba ve komşularına yardım eder. Fakir ve yoksulları gözetir. Yaşlı ve kimsesizlere kanat gerer. Toplumun bütün fertlerine huzur ve güven telkin eder. Herkes ondan iyilik umar. Hiç kimse ondan kötülük beklemez. Peygamberimiz bu örnek şahsiyeti şöyle anlatır: “Mümin, insanların can ve mal hususunda kendisine güvendiği kişidir. Müslüman; elinden ve dilinden insanlara zarar gelmeyen kimsedir.
İnsanın sorumluluk halkası, yeryüzünü kendileriyle paylaştığı diğer canlılar ve bütün bir kâinat ile tamamlanır.
Eşsiz bir dengeye sahip olan kâinat düzeni, Allah’ın eseridir ve her şey O’nun mülküdür. Bütün mahlûkata karşı
hissedeceğimiz sorumluluk, Allah’ın eserine, mülküne ve hikmetine olan saygımızın gereğidir.


Bir virüsle hayatımızın değiştiği zorlu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Yaşadığımız bu salgın hastalıktan kurtulmanın yolu da yine sorumluluklarımızı yerine getirmekten geçiyor. O halde, hem kendi sağlığımızı hem de kardeşlerimizin sağlığını korumak için tedbirli davranalım. Hastalığın yayılmaması için gerekli özeni gösterelim. Alınan önlemlere titizlikle riayet edelim. Her bir ihmal ve kusurumuzun hem insanlara hem de Cenâb-ı Hakka karşı bize vebal yükleyeceğini unutmayalım. Yaşadığımız bu zor günlerde, tedbir ve tevekkülümüzle, sabır ve namazımızla, dua ve niyazımızla, tevbe ve istiğfarımızla Rabbimizin engin rahmetine sığınalım.

Comments are closed.