logo

Duyguları bilimsel olarak tedavi etmek kolay değildir.

Psikolojinin amacı bize en iyi bildiğimiz şeyler hakkında tamamen yeni fikirler vermektir.  Paul Valéry  

Her şeyden önce sabırlı olun. Evinizi terk etme korkusunun üstesinden gelmek kolay bir iş değildir. Bununla birlikte, küçük çabalarla, hayatınızı geri almak, nasıl hissettiğinizden sorumlu olmak ve zamanınızı düzenlemek gibi müthiş şeyler başarabilirsiniz. Ancak, bunu kendi başınıza yapabilecek durumda hissetmiyorsanız ve endişeniz artmaya devam ediyorsa, üstesinden gelmek için bir ruh sağlığı uzmanına gidin.

Maruz kalmaya en uygun gevşeme durumunda başlamak önemlidir. Ayrıca kaygınız arttığında kaçmamaya çalışmalısınız. Bunu yapmak için semptomlara odaklanmamaya çalışın ve durumu kontrol edebileceğinizi kendinize tekrarlamayı unutmayın. Rahatlayın ve kötü bir şey olmayacağını unutmayın, sadece nefes almak için bir dakikaya ihtiyacınız var. Bu belirli adımlara ek olarak, rutininize geri dönüp orada yapılması gereken her şeye odaklanmanız önemlidir. Sakin yerlerde yürüyüş yapmak ve arkadaşlarınızla buluşmak gibi aktiviteler yardımcı olabilir. Ayrıca kafein veya alkol gibi uyarıcılar almaktan kaçının, çünkü bunlar endişenizi artıracak bir uyarı durumuna yol açabilir.

Alıştırmaları hayal gücünüzle gerçekleştirdikten sonra, gerçek deneyimlere geçebilirsiniz. Bunu kademeli olarak, birkaç dakikadan başlayarak ve her seferinde süreyi biraz daha uzatarak yapmalısınız. Önceki alıştırmada olduğu gibi, yavaş yavaş yüzleşmeniz için bir durum listesi hazırlayabilirsiniz.

Sizi korkutan durumların bir listesini yapabilirsiniz. Ardından, onları daha az yoğundan daha yoğuna doğru sıralayın ve hayal gücünüzde düzenli bir şekilde bunlar üzerinde çalışın. Durumu hayal ettiğinizde, kendinizi bir anksiyete atağı yaşamak da dahil olmak üzere tüm olasılıklarla yüzleşirken görselleştirmelisiniz. Bu strateji, kendinizi görerek ve onları kontrol edebileceğinizi hissederek inançlarınızı yıkmanızı sağlayacaktır. Ayrıca korkunuz ve korktuğunuz durumlarla başa çıkmak için duygusal ve davranışsal kaynaklar bulmanıza yardımcı olacaktır.

Kendi kendine eğitim tekniğini öğrenin. Bu psikolojik teknik, belirli bir durumda kendinize talimat vermeyi öğrenmekten oluşur. Örneğin, bir anksiyete krizi geçirdiğinizde kendinize söylemeniz için bir dizi yorum oluşturun. “Başıma ciddi bir şey gelmeyecek”, “Kendi başımın çaresine bakabilirim”, “Endişelerim geçici ve geçecek”, “Rahatlayabilir ve yaptığım şeye devam edebilirim” veya “Bu daha önce başıma geldi ve hala hayattayım, yani endişelenecek bir şey yok” gibi yorumlar işe yarayabilir. Kendinizi korktuğunuz durumlarla karşı karşıya kalmış bir şekilde hayal etmek, tekrar tekrar yapılırsa son derece yardımcı olabilir. Bunu rahat bir şekilde yapmak için, kendinizi sokakta yürürken veya sizi endişelendiren yerlere giderken görselleştirmeniz gerekir.

Korkuları ifade edin ve onları ortadan kaldırın. Korku, bir dizi müdahaleci, olumsuz ve genellikle mantıksız düşünceden kaynaklanır. Bu nedenle, düşüncelerinizi sözlü olarak ifade etmek ve duygularınızı iletmek önemlidir. Bu, durumu analiz etmenize ve hangi fikirlerinizin özellikle korkunuzu ürettiğini veya güçlendirdiğini bilmenizi sağlar. Onları tanımladıktan sonra, bu inançları ya kendi başınıza ya da yardım alarak ortadan kaldırmak son derece yararlıdır. Bu, daha rasyonel bir bakış açısı alacağınız ve büyük olasılıkla korkunuzun azalacağı anlamına gelir.

Gevşeme, anksiyete tedavisinde ve herhangi bir durumda aktivasyonu azaltmak için esastır. Bu teknikler, gerginliği serbest bırakmanıza ve zihninizi sakinleştirmenize izin verir. Bu şekilde, daha aydınlatıcı bir bakış açısı alabilir ve daha düşük kaygı düzeyine sahip durumlarla yüzleşebilirsiniz.
Agorafobiden muzdaripseniz, bunu aşmanın en iyi yolu psikolojik terapiye gitmektir. Orada, korkunuzu çevreleyen inançlar yeterince ele alınacaktır. Üstelik. kontrollü bir şekilde maruz kalma stratejilerini öğreneceksiniz. Öte yandan, korkunuz sadece hafifse ve agorafobi olarak sınıflandırılmak için gerekli kriterleri karşılamıyorsa, üstesinden gelmek için bir dizi egzersiz yapabilirsiniz.

Ayrıca, aşağıdaki psikolojik belirtilerle karşılaşabilirsiniz.

  • Yalnız kalma korkusu
  • Kaçamama korkusu.
  • Kontrolü kaybetme korkusu.
  • Diğer insanlara bağımlılık.
  • Başkalarından yabancılaşma hissi.
  • Umutsuzluk duyguları
  • Derealizasyon veya ortamın gerçek dışı olduğu hissi.
  • Duyarsızlaşma veya kendi vücudunuzdan ayrılma hissi.
  • Ajitasyon veya sinirlilik.
  • Sosyal durumlardan kaçınma.
  • Uzun süre evde kalmak.

Herhangi bir anksiyete bozukluğunda olduğu gibi, agorafobide de bir dizi fiziksel semptom yaşarsınız. En yaygın olanları arasında şunlar bulunur:

  • Göğüs ağrısı.
  • Boğulma hissi.
  • Hiperventilasyon.
  • Baş dönmesi.
  • Bayılma.
  • Mide bulantısı veya diğer sindirim sistemi rahatsızlıkları.
  • Artan kalp atış hızı.
  • Terleme veya titreme.

Sorun şu ki, bu korkular o kadar yoğun olur ki, dışarı çıktığınızda endişe belirtileri yaşar ve onları tehlikeli bir durum olarak yorumlarsınız. Bu nedenle, evden çıkmaktan tamamen kaçınma eğiliminde olursunuz. Bu da bir dahaki sefere dışarı çıktığınızda sizi daha çok korkutur. Aslında, sizin için daha az özgürlüğe sahip, giderek güçlenen bir endişe çemberi yaratır. Ayrıca, çevrenizle ilgili belirli haberlere veya bilgilere maruz kaldığınızda durum ağırlaşabilir. Örneğin, belirli tehlikeler veya şiddet olayları hakkında haberler duymak veya okumak, evinizden ayrılmanın tehlikeli olduğu fikrinizi güçlendirerek daha da korkmanıza neden olabilir.

Agorafobi, klostrofobinin zıttı olmadığı gibi kapalı alan korkusu da değildir. Evinizi terk etme, yardım bulmanın veya kaçmanın zor olduğu durumlarda bulunma veya yerlere gitme korkusudur. Derinlerde, agorafobiden muzdarip olduğunuzda, kontrol edemediğiniz durum veya ortamlarda bulunmaktan korkarsınız. Bu nedenle, kendinizi çaresiz hissedersiniz ve panik atağa yol açabilecek kaygı yaşamaya başlarsınız. Evden ayrılma korkusu veya agorafobi, siz dışarıdayken neler olabileceğine dair çeşitli korkularla ilişkilidir. Bunların arasında kalp krizi geçirme, yardım alamama, bayılma, ölme, kendini aptal yerine koyma veya kaçamama korkusu vardır.
Evinizden ayrılma korkusu, genellikle agorafobi adı verilen bir anksiyete bozukluğunun göstergesidir. Genellikle, ev dışında bir veya daha fazla anksiyete nöbeti geçirdiğinizde gelişir. Ya da dışarıda hoş olmayan başka bir olay yaşamanın sonucu olabilir. Her durumda, tekrar olacağı korkusuyla evde kalarak durumdan kaçınırsınız. Bu bozuklukla ilgili temel sorun, giderek daha da kötüleşmesidir. Dışarı çıktığınızda endişe veya başka bir rahatsız edici olay yaşayabileceğiniz fikriyle başlar, bu nedenle kendinizi yakın ve tanıdığınız yerlere gitmekle sınırlarsınız. Daha sonra, evden çıkmaktan kaçınmanız nedeniyle korkunuz artar ve bu da daha fazla endişe yaratır. Bu nedenle, mantıksız inançlarınızın ve korkunuzun sürekli olarak güçlendirildiği bir kısır döngü başlar.

Bu durumlarda, psikolojik terapiye yeterince deneyimli bir profesyonel ile başlamak en iyisi. Bu durumlarda belirli terapiler veya psikanaliz genellikle çok iyi sonuç veriyor. Ancak, bu bozukluğa sahip kişiler terapistlerini idealleştirme eğiliminde oluyorlar. Bu nedenle, terapistlerin de, bu aşırı beklentiye nasıl cevap vereceklerini iyi bilmeleri gerekiyor. Çok zor bir rahatsızlık olduğu için bu durumun tek başına üstesinden gelmek hiç kolay değil. Dışarıdan destek olmadan, kişi iç yaralarını gerçekten iyileştirmekten kaçınacaktır. Her durumda, sanat, okuma, meditasyon ve spor çok yardımcı olan faktörler olacaktır.

Gerçekçi olmak gerekirse, duygusal kopma bozukluğunu asla tamamen çözemezsiniz. Ancak bu, bazı sorunları çözmenin imkansız olduğu anlamına da gelmez. Çocukluk sevgisinden yoksun yaşamayı öğrenebilir ve hatta bundan yararlanabilirsiniz de. Ancak en zor kısım bunu yenmek için gereken sürece başlamak. İlk adımı attığınızda, yapmanız gereken işler sizin için daha net hale gelecektir.

Duygusal uzaklaşma bozukluğu yaşa göre farklı şekillerde kendini gösterir. Bununla birlikte, bazı temel özellikler her yaşta mevcut olacaktır, ancak nasıl ifade edildikleri, olgunluk derecesine ve ortama göre değişir. Yaşı da hesaba katarsak, aşağıda saydıklarımız da, bu bozukluğun nasıl ortaya çıkabileceğinin örnekleri olarak sayılabilir:

  • Erken çocukluk. Bu bozukluğa sahip bebekler veya çocuklar çok ağlayabilir, nadiren gülümseyebilir ve sık enfeksiyon geçirebilir. Sindirim sorunları yaşamaları yaygın görülen bir durum olacaktır. Ayrıca, bazı durumlarda, bu çocuklar için büyüme bozukluklarından da bahsedilebilir.
  • Okul öncesi yaş. Bu çocuklar akranlarıyla ilişkiler konusunda endişeli olacaktır ve çoğu zaman dil konusunda güçlük çekerler.
  • İlkokul çağı. Öğrenme güçlüğü, odaklanma ve konsantre olma güçlüğü ve değersizlik duyguları yaygın olacaktır. Çocuk kendinden şüphe duyabilir ve kendisine karşı olumsuz duygulara sahip olabilir. Bu çocuklar, yaptıkları herşeyle başkalarını kızdırdıklarına da inanabilirler.
  • Ergenlik öncesi ve ergenlik. Bu bozukluğa sahip gençler dürtüsel, aktif ve görünüşleriyle meşgul olma eğiliminde olacaktır. Çok kolay heyecanlanabilirler ve bağımlılık belirtileri gösterebilirler.
  • Yetişkinlik. Genellikle yetişkinler yalnızlık, amaç ve hedeflere bağlılık eksikliği ve sık sık başarısızlık duyguları sergiler. Ayrıca, sağlıklı ilişkiler kuramazlar ve kendilerini sürekli olarak işle meşgul durumda tutabilirler.

Kendini sevmeme. Bu insanlar, kendilerine hiç bir şekilde sempati duymazlar. Kendi içlerindeki erdemli yönleri bulmakta zorlanırlar ve bulduklarında onları çok hızlı bir biçimde küçümserler. Esasen, bu insanlar, kendilerini küçümserler. Sosyal ortamlardan uzaklaşmak. Bu rahatsızlığı olan kişiler için, güçlü bir reddedilme korkusu olduğundan, düşündüklerini veya hissettiklerini başkalarına göstermek zor bir durum olacaktır. Benzer şekilde, reddedilme durumu yaşadıklarında da, bu durumla ilgili önemli sorunlar yaşarlar. İstikrarsızlık. Kişilerarası ilişkilerinde istikrarsız olma eğilimindedirler. Sonuç olarak, ilişkilerindeki bağlarından, terk ederek uzaklaşabilirler.

Duygusal uzaklaşma durumu olan kişilerde bazı ortak özellikler mevcut olacaktır. Birçok insan sevilmediğini hissetmiş olsa da, bu duyguyu sendromun kendisinden ayıran şey semptomların kararlılığı. Duygusal uzaklaşma bozukluğunun en yaygın belirtileri şunlar: Değersizlik duyguları. Bu tür bir durumda, kişi kendini pek de değerli hissetmez. Sürekli olarak yeteneklerinden şüphe eder ve çoğu koşulun güçlerinin veya yeteneklerinin ötesinde olduğuna inanır. Başarısızlık algısı. Bu bozukluğa sahip kişiler, başarısız olsalar bile, genellikle çok kötü bir şekilde başarısız olduklarını hissederler. Kendilerini de ciddi şekilde eleştirirler.

“İçindeki hapishaneyi neyin yok edeceğini biliyor musun? Aldığın her derin ve gerçek sevgi. Arkadaş olmak, kardeş olmak, sevmek, hapishaneyi büyülü bir güçle, üstün bir güçle ortadan kaldıran şey budur. Bunlar olmazsa ruhun ölü kalacaktır. Ama ne zaman sevgi canlanırsa, hayat yeniden canlanır.”  Vincent van Gogh

Çocuklukta şefkat eksikliği sağlıklı olması gereken duygusal gelişimi engeller. Bebeklerin ve çocukların sevgi ve şefkat, güzel sözler, özen ve duygusal destek yoluyla kabul görmeye ihtiyaçları var. Bir çocuk bunu almadığında, duygusal bir hasar meydana gelir ve bu hasar, psikolojik evrimin doğal seyrini izlemesini engeller. Duygusal kopma bozukluğu, sevilemez olduğunuza dair derin bir inanç sahibi olmanızdan kaynaklanacaktır. Ayrıca kendinizle ilgili önemli bir memnuniyetsizlik sahibi olmanız ve terk edilme korkusuna sahip olmanız da bununla birlikte yer almakta. Bir kişi, bu özelliklere hayatı boyunca sahip olabilir, ancak kopma bozuklukları, her yaşta farklı bir şekilde tezahür edecektir.
Duygusal uzaklaşma veya kopma bozukluğu olarak tanıdığımız durum, bazı insanlarda çocukluk çağındaki şefkat eksikliğinden kaynaklı bir biçimde sahip olduğu bir dizi özelliği kapsıyor. Çocukluk dönemi, her insanın son derece savunmasız olduğu bir yaşam aşaması. O yıllarda yaşananlar, kişinin hayatı boyunca kendini gösterebilecek kalıcı izler bırakıyor.

Ölmeden evvel anne babasına ebeveyn olmuş çocuğa ne mutlu! Ve yalnızca cenazesine gelip anne babasına her gün yavaş yavaş elveda diyememiş çocuk ne bahtsızdır.

Yaşlanmak, eşyalara tutuna tutuna yürümektir. Yaşlanmak, merdivenler olmadan tırmanmaktır yukarı. Kendi evimizde yabancıya dönüşmektir. Her detayı korkuyla ve belirsizlikle gözlemleyeceğiz, şüphe ve endişeyle. Siniri bozuk mimarlar, tasarımcılar ve mühendisler olacağız. Nasıl oldu da anne babamızın hastalanıp bize ihtiyaç duyacağını düşünemedik. Kanepelere, heykellere ve döner merdivene pişman olacağız. Bütün engellere ve hatta halıya pişman olacağız.

Her çocuk, annesi ya da babası öldüğünde kendisi anne baba olur. Belki yaşlı anne babamızla ilgilenmek, tuhaf bir şekilde hamilelik dönemine benzer. Son derstir. Yıllardır bize sundukları ilgi ve sevgiyi geri vermek için fırsattır. Tıpkı bebeklerimizi korumak için elektrik prizlerini kapatıp oyun bahçesi hazırladığımız gibi şimdi de anne babamızın rahat etmesi için evimizdeki mobilyaları yeniden düzenleriz. Anne babalarımızın ebeveynleri olarak, banyoyu onların kolayca kullanabilmesi için destekli hâle getiririz. Bir an için bile onları yalnız bırakamayız. Evin duvarlarında kıskaçlar olacaktır. Ve kollarımız tıpkı merdiven trabzanı gibi uzanacaktır onlara.

Ailenin tarihinde bir çatlak var. Çağlar yığılıp üst üste binmiş ve eşyanın doğal düzeni, anlamsız hâle gelmiş burada: İşte çocuğun anne baba olduğu zamandır bu. Anne babalar yaşlanıp sanki karda yürüyormuş gibi yavaş hareket ettiğinde olur bu. Yavaş yavaş, tereddütle. Siz küçükken elinizi güçle tutmuş anne babanız artık yalnız olmak istemiyordur. Bir zamanlar güçlü ve yenilmez olan anne baba giderek zayıfladığı ve ayağa kalkmadan önce nefes nefese kaldığı zamandır. Bir zamanlar size emirler yağdırmış anne babanız şimdi zar zor nefes alıp hırıldadığı ve şimdi onlara çok uzak gözüken pencere ya da kapıya baktığı zamandır. Bir zamanlar hazır ve çalışkan olan anne baba kendi giysisini bile giyemediği ve ilacını almayı unuttuğu zamandır. Ve biz çocuklar, anne babamızın yaşamından sorumlu olduğumuzu kabul etmekten başka bir şey yapamayız. Bizi yaratmış olan hayat artık huzurla ölmek için bize dayanmaktadır. 

Anne babaları yaşlandığında çocukların üstlendiği rol üzerine düşünmek için Fabricio Carpinejar karanlık zamanlarda bize biraz ışık olacak muhteşem bir yazı yazdı. Genelde kendinizi iyi hissetmek zordur çünkü size nasıl konuşacağınızı, büyüyeceğinizi, yemek yiyeceğinizi ve yürüyeceğinizi öğreten insana elveda demekle yüzleşmek kolay unutulabilecek bir şey değildir. İşte Carpinejar’ın yazdıkları:

Şimdi yardıma ihtiyacım olan şeyleri yapmayı sana öğretmek için ne kadar çok zaman harcadığımı hatırla. Ailede yeni bir misyonum var artık. Bu yüzden sana verdiğim fırsatı kaçırmamanı istiyorum senden. Yaşlandığımda sev beni çünkü ben hâlâ aynı kişiyim, saçlarım bembeyaz olsa bile.

Üzülme çünkü ben senden yaşlıyım, ağrılarım ve acılarım var. Benden utanma. Dışarı çıkmama, temiz hava almama ve güneş ışığının tadını çıkarmama yardım et. Sabrını yitirme yavaş yürüdüğüm için. Bağırırsam, ağlarsam ya da geçmişin savaşlarından söz açarsam kızma bana.

Yaşlı bir ebeveynden mesaj: Hafızamı kaybetmeye ya da bir sohbeti takip edememeye başladığımda, hatırlamam için bana zaman ver. Tek başıma yemek yiyemediğimde, kazalar yaptığımda ya da ayağa dahi kalkamadığımda sabırla bana yardım et.
Yaşlılığı hayatın son aşaması olarak yani negatif bir şekilde görmeniz normaldir. Ne var ki bu dönemi çok güzel bir aşama ve acıyı atlatmak için gerekli dönemlerden biri olarak görmek de mümkün. Anne babamız ya da büyükanne ve büyükbabamızla zaman paylaşmak, bir anlamda bir elvedanın da başlangıcını işaret eden şefkat ihtiyacını paylaşmak demektir. Bizi büyüten ve bize hayat veren insanları, elveda demenin gerektirdiği aynı güçle desteklemek demektir.
Günümüzde birçok anne baba uzun bir ömür sürerek yaşlılığa ulaşıyor. Ama bu durum, sağlıklarının kötüleşmesine neden olarak çocukları olarak bizim ilgi, şefkat, koruma ve dikkatimizi gerektiriyor. İşte bu yüzden anne babalarımız ölüme yaklaştığında bizler anne baba konumuna geçiyoruz. Çünkü onları sarma, besleme ve sözlerimiz ve ilgimizle ruhlarına dokunma sırası bize geçiyor. Şefkatimizle onların bize daima sağladığı sıcaklığı hatırlayarak anne babamızın ruhları için adeta birer baston hâlini alıyoruz.
İçinde yaşadığımız dünya yeterince zorlayıcı olabilir. Arkadaşlar ve aile, hayal kırıklıklarından, başarısızlıklardan ve günlük uyumsuzluklardan kurtulma teklifinde bulunur. İstikrar, destek ve varlığınızı merkeze almaya yardımcı olurlar. Zehirli arkadaşlıklar tam tersini yapar. Gurur duyduğunuz şeylerden neşe duyuyorlar ve temel değerlerinizi sorgulamanıza neden oluyorlar. Güven duygunuza ihanet ederler ve sağlıklı ilişkileri anlama şeklinizi etkileyebilirler. Zehirli arkadaşlıkları tanımak ve ortadan kaldırmak zihinsel sağlığınız için çok önemlidir. Bu kadar çok şeyin sizi rahatsız edebileceği bir dünyada, gerçekten güvenebileceğiniz bir destek sistemi oluşturmak önemlidir – karşılıklı saygı, sevgi ve sevgi üzerine kurulu bir sistem. Arkadaşlıkların dışında bir şey varsa, veda etme ve daha sağlıklı ilişkilere geçme zamanı.
Her yıl insanlarla tanışıyor ve kaybediyormuş gibi hissediyor musunuz? İlişkileri tekrar tekrar yaşıyormuşsunuz gibi geliyor mu? Hayatınızda dönen bir insan kapısı varsa, bu her ilişkiye toksisite kattığınızın iyi bir işaretidir. İlk başta, ne olduğunu anlamak zordur. Gerçekten mi devam ediyor. Başkalarını suçlamak ve kendinize “gerçek arkadaşlar böyle davranmaz” demek cazip gelecektir. Ancak hayatınızdaki kısa süreli arkadaş değişimi, çevrenizdeki insanlarla gerçek ilişkiler kuramadığınızı gösterir. Bunun hayatınızda bir kalıp haline gelip gelmediğini kendinize dürüstçe sorun. Cevabınız evet ise, bir adım geri çekilmeli ve sizi zehirli arkadaş yapan şeyin ne olduğunu değerlendirmelisiniz. Ancak zehirli eğilimlere sahip olduğunuzu kabul ederek ilişkilerinizi onarabilir ve gelecekte uzun süreli ilişkiler kurabilirsiniz. Başarısız ilişkiler geçmişiniz var!

Onlardan kötü (veya iyi) haberleri asla duymazsınız. İster bir iş terfisi ister bir aile trajedisi olsun, bu kişisel hikayeleri artık ağızlarından çıkan işitmiyorsunuz. Eskiden hayatlarındaki tüm iyi ve kötüleri ilk bilenler arasındaydınız, ama şimdi kesilmiş gibi hissediyorsunuz. Onların ihtiyaç anında hiç duyarsızlık veya güvensizlik gösterdiniz mi? Başarıları sırasında hiç destek ve kutlama dışında bir şey gösterdiniz mi? Öyleyse, geçmişte duygularını geçersiz kılmış olabilirsiniz, bu yüzden sizi bunun dışında bırakmayı seçiyorlar.

Sadece Instagram veya Facebook’ta eğlenceli hafta sonu fotoğrafları paylaştıklarını görmek için ‘Üzgünüm, bu gece çıkamıyorum’ ifadesini kaç kez duydunuz? Dışlanma her zaman bir zorbalık eylemi değildir; bazen zorbaları uzak tutmak için tek çare budur. Arkadaşınızın kendisi hakkında kötü hissetmesine neden oluyorsanız, sizinle gittikçe daha az zaman geçirmek isteyeceklerdir. Başkalarına zaman ayırmaları, ancak sizin için her zaman erişilemez ve meşgul görünmeleri gerçeği, çevrelerindeki en iyi benliğiniz olmadığınızın bir işaretidir. Arkadaşınız başkalarıyla takılıyor ama sizinle değil!

Arkadaşlıklar dinamik bir güçtür. Pek çok değişken, bir zamanlar mutlu, verimli bir arkadaşlığı nefret dolu ve kıskanç bir şeye dönüştürebilir. Sadece zamanın her iki tarafa da zarar vermesi ve sizi artık tanımayacağı bir şeye dönüştürmesi olabilir. Biriniz aldıklarından daha fazlasını veriyor olabilir. Ya da arkadaşlık nihayet sona ermiş olabilir. Günün sonunda, masaya ne getireceğinizi sormanız önemlidir. Arkadaşlığın durgunlaşmasına veya daha kötüsü çürümesine izin verdiği için diğer kişiyi suçlamak kolaydır. Bununla birlikte, arkadaşlığınızı kurtarmak biraz kendi üzerine düşünmeyi gerektirir. Bunu yaparak hayatınızdaki her arkadaşlığa en iyi halinizi getirebilirsiniz.

Davranışları özgüveninize son derece zarar veriyor; Arkadaşlığı canlı tutma konusunda ısrarcıdırlar; İnce ipuçları alamazlar; Kendin için biraz zamana ihtiyacın var. Bazı durumlarda, arkadaşınızı tamamen bırakmak da tamamen makul bir çözümdür. İletişim yok, yürekten mesaj yok, bir şeyleri düzeltmeye çalışmak yok. Zehirli insanları tamamen ortadan kaldırmak, yıllarca süren istismarın tek cevabıdır. Size kötü muamelede bulunduktan ve ihtiyaçlarınızı duymadıktan sonra, kesildiklerini onlara bildirme zorunluluğunu hissetmemelisiniz. Ee ne yapıyorsun? Bunları sosyal medyada silebilir ve size ulaşmamaları için iletişim bilgilerini engelleyebilirsiniz. Bu noktada, bu kişi artık senin arkadaşın değil ve hayatının bir saniyesini olumsuzluk kasvetli içinde harcamak istemediğin için kendini kötü hissetmemelisin.

Davranışları konusunda açık olmak, zor ve bencil insanlarla baş etmenin tek yoludur. Konuşmadan danışmanlığa, savunmasız olmaya kadar her şeyi denedikten ve karşılığında hiçbir şey almadıktan sonra, ayaklarınızı yere koyup onlara ne yapıldığını bildirme zamanı. Belki olmayı öğrenecekler bir dahaki sefere daha iyi arkadaşlar; belki yapmazlar. Arkadaşlığı sona erdirmek onlarla ilgili değil – tamamen senin fikrini söylemen ve onlara suistimallerine sonsuza kadar tolerans gösterileceğini bildirmenle ilgili.

Arkadaşınıza geri bildirimde bulunmak istiyorsunuz; Size ve arkadaşınıza kapanış vermek istiyorsunuz; Sakin bir şekilde konuşabileceğinden ve işleri huzur içinde bitirebileceğinden emin olursun. Eleştiriyi arkadaşınızla paylaşma ihtiyacı hissediyorsanız, arkadaşlığınızı resmi olarak sona erdirmeye hazırlıklı olmalısınız. Zehirli insanlar eleştirilerinizi kabul etmeye hazır olmayacaklar, hararetli bir tartışmadan sonra arkadaşlığınız da yok.
Yavaşça Uzaklaşın: Diğer kişinin değişmekten aciz olduğunu düşünüyorsunuz; Yüzleşmekten rahatsız oluyorsunuz; Arkadaşlık konusunda ne yapacağınızdan emin değilsiniz; İletişimde kalmak ama birbirinizle daha az arkadaşça davranmak istiyorsunuz.. Kendinizi yavaşça arkadaşınızın hayatından çıkarmak, pasif-agresif bir korkak olduğunuz anlamına gelmez. Sonunda arkadaşınız eksik varlığınızı anlayacak ve bunu kendiniz için zamana ihtiyacınız olduğuna veya arkadaşlığınızı düşürmeyi seçtiğinize dair bir ipucu olarak alacaktır. Daha rahat olduğunuzda veya işler biraz daha az gergin olduğunda ne hissettiğinizi bilmelerini sağlayabilirsiniz. Zamanı geldiğinde, ilişkinizin nerede durduğu ikiniz için de belli olacak ve bitirmek çok daha kolay ve daha az karmaşık olacaktır.

Arkadaşlığın sizi iyiden çok kötü yaptığı durumlarda, olası tek çözüm ilişkiyi tomurcukta bitirmek olabilir. Şu durumlarda daha faydalı ve daha az toksik ilişkilere geçmeyi düşünün: Geçmişte arkadaşınızla konuştunuz ve hiçbir şey değişmedi. Pişmanlık ya da kişisel farkındalık belirtileri göstermezler. Eleştiriye açık değildirler ve onlara yardım etme çabalarınızı duygusal bir krize dönüştürürler. İlişkinizin yalnızca araçsal ve tek taraflı olduğunu açıkça ortaya koyuyorlar. İhtiyaçlarınız karşılanmadı. Devam eden bir istismar ve kötü davranış döngüsü var. İhanet ve kötü konuşma arkadaşınıza doğal olarak gelir. Etraflarında yumurta kabukları üzerinde yürümek zorunda olduğunuzu hissediyorsunuz. Olumsuz tepki vereceklerinden korkarak onlarla iyi haberi paylaştığınızdan emin değilsiniz. Duygusal olarak tükenmişsiniz ve artık arkadaşlığı korumak istemiyorsunuz. Kendi başlarına yaşayamazlar ve sizi her şeyden sorumlu tutarlar. Onlarla zaman geçirmek sosyal bir angarya gibi geliyor.

Tüm zamanınızı harcama eğilimindedirler ve onlara öncelik vermediğinizde sinirlenirler. Kişisel bir kriz sırasında her şeyi bırakmanızı ve% 100 ulaşılabilir olmanızı bekliyorlar. İhtiyaç duyduğunuzda soğuk olma ve boşluk olma eğilimindedirler. Çevrelerindeki her şey hakkında şikayet ederler, söylerler ve olumsuz sözler söylerler, bu da sizi bitkin hissettirir. Tartışmaya girdiğinizde arkanızdan konuşuyorlar.
Davranış: Senden iyilik istiyorlar ama karşılığını alamıyorsun. Sohbetleri biriktirirler, asla sizi, işinizi veya ilgi alanlarınızı sormazlar. Özel olarak veya başkalarının önünde, masrafları size ait olmak üzere şakalar yaparlar. Sevdiğiniz ve inandığınız şeyler konusunda sizi kötü hissettirirler.
Zehirli bir arkadaşlığı çözmek, her zaman önemli noktalara inmeniz gerektiği anlamına gelmez. Bazı durumlarda, olumsuz, nefret dolu ve küçümseyen bir arkadaşa en iyi çözüm, onlara biraz sabır, sevgi ve şefkat göstermektir. Bu özellikleri zehirli arkadaşlara göstererek, onlara daha iyi arkadaşlar ve bireyler olmaları için ilham verebilecek model davranışları tasvir ediyorsunuz. Ancak, güzel yoldan gitmek her zaman uygun çözüm değildir. Zehirli insanlar, farkına bile varmadan başkalarını aşağılama alışkanlığını edinebilir ve bu da aydınlanmaya ilham vermeyi zorlaştırabilir. Zorlama dürttüğünde, davranışları konusunda arkadaşınıza karşı dürüst olmayı düşünmelisiniz.
Arkadaşlığınız zamanın sınavından geçti mi? En azından eski günlerin hatırına arkadaşlığınızı onarmayı denemelisiniz. Eski bağlar sizi birbirine yapıştıran tek şey olsa bile, en azından ilişki hakkında ne hissettiğinizi bilmelerini sağlamalıdırlar. Artık aynı şeyleri sevmemeniz ve zar zor takılmanız önemli değil. Daha önce kalın ve zayıf bir deneyim yaşadıysanız, hala arkadaşlığı yeniden canlandırma şansınız yüksektir. Ama her şey başarısız olursa, arkadaşlığınızın mevcut durumunu gerçekçi bir şekilde değerlendirebilir ve yine de birlikte geçirdiğiniz her zaman onurlandırırken vedalaşabilirsiniz.
Arkadaşlığınız hakkında konuşmak biraz zaaf gerektirecektir. Bunun işe yaraması için, diğer kişinin eleştiriye açık ve değişime açık olması gerekir. Arkadaşınızın nefret dolu, eleştiriye karşı ve aşırı hassas olduğu biliniyorsa, onlarla konuşmak hiçbir şeyi düzeltmeyebilir. Arkadaşlığınızı ileriye taşımak yerine, yanlışlıkla kendinizi düşman statüsüne düşürebilirsiniz. Bu “arkadaşınız” masum çabanızı tam bir pembe diziye dönüştürebilir. Arkanızdan konuşmaya başlayabilir ve size kendini beğenmiş demeye başlayabilirler, bu noktada uzaklaşmak ya da işi bırakmak daha iyidir.
Arkadaşınla takılmaktan hoşlanıyor musun? Neden hoşlanmadığınız bir arkadaşlığı sürdürmeye çalışasınız? Arkadaşlıklar, bağları paylaşmak, anılar yaratmak ve birbirlerine yardım etmekle ilgilidir. En azından arkadaşlarınızın varlığını hoş bulmalısınız. Mesajlarını görünce korkuyor, sosyal hesaplarını sessize alıyor ve her sosyal görüşmeyi kasıtlı olarak görmezden geliyorsanız, arkadaşınızla vakit geçirmek yerine yalnız kalmayı tercih etme şansınız yüksektir. Belki kendileri hakkında ve başka hiçbir şey hakkında konuşma alışkanlığı kazanmışlardır, belki de farkında olmadan sizi kötü hissettirme eğilimindedirler. Sebep ne olursa olsun, bu arkadaşın yanında olmak sizi iyi hissettirmez ve bunun yerine açıklığa kavuşmanız gerektiğinin açık bir işaretidir.
Arkadaşınla aynı ilgi ve değerleri paylaşıyor musun? İnsanlar birbirlerinden uzaklaşır ve bazen bu yaşam değişiklikleri her zaman daha iyiye götürmez. Belki arkadaşınız bazı zor zamanlar geçirdi ve sonuç olarak daha acı ve öfkeye daha çabuk dönüştü. Bu, hayata karşı bu yeni tutumun özünde kim olduklarını tamamen değiştirdiği anlamına gelmez. Aynı şeyleri seviyoruz, aynı erdemlere değer veriyoruz ve aynı ilkelere göre yaşıyoruz. Sevmek zorunda değilsin Her bir şey arkadaşın hakkında, ama en azından kim olduklarını sevmelisin. Hâlâ devam ediyorsanız, bu, arkadaşlığınızın hala kurtarılmaya değer olduğunun bir işaretidir.
Mazeret yok, sahte sebep yok. Gerçek şu ki, toksisite belirtileri sergileyen pek çok arkadaşlığımızla, genellikle bunun sadece bir aşama olabileceğini bildiğimiz için zehirli arkadaşlıklarda sebat etme kararını vermek zorundayız ya da onların toksik davranışları tüm hikayeyi anlatmıyor. Zehirli arkadaşların akıllarında kötü niyetli düşünceler olması gerekmez. Zehirli bir arkadaşın sadece biraz yardıma ihtiyacı olan veya zorlu bir dönemden geçen biri olduğu birçok durum vardır. Bu, yalnızca sizin yapabileceğiniz bir yargılama çağrısıdır ve her zehirli arkadaşlıkla düşünmeniz gereken bir şeydir. Zehirli arkadaşlarla yüzleşmek zor bir durumdur. Bir yandan, nihayet onlarla konuşmak arkadaşlığınızı daha iyi hale getirebilir. Bununla birlikte, zehirli arkadaşınız da çabalarınıza tepkisiz olabilir ve arkadaşlığınızda geri dönüşü olmayan hasara neden olabilir. Onları hayatınızdan çıkarmadan önce arkadaşlığınızın kurtarmaya değer olup olmadığını değerlendirmeye çalışın.

Hayatları bir çok olumsuz dönüşe uğradı ve şimdi bunu sizden ve diğer yakın arkadaşlarından alıyorlar. Ancak, sırf onları çok uzun süredir tanıdığın için onlara karşı bir tür sadakat hissediyorsun, bu yüzden ilişkiyi bitirmeye dayanamıyorsun.

Tuttuğumuz zehirli arkadaşlarımızın çoğu, çocukluğumuzdan beri arkadaş olduğumuz insanlar. Belki onlarla parkta oynardın ya da belki ortaokulda en iyi arkadaştın. Ama şu ya da bu nedenle, onlar senin birlikte büyüdüğün aynı iyi insan değiller.

Zehirli arkadaşlar edinmek için en yaygın bahanelerden bazıları şunlardır: Mazeretiniz: ‘Çocukluğumuzdan beri onlarla arkadaşım. Sandığınız kadar kötü değiller. ‘ Nasıl Avantaj Sağlarlar: Onlarla yüzleşmeye çalıştığınızda, eski zamanlardan ve geçmişi hatırlayarak “çocuk” kartını oynuyorlar.

Zehirli bir arkadaşın ortak belirtileri şunlardır:

1) Kendi başlarına ürettikleri anlamsız dramlara katılarak en yakın arkadaşlarını bile zaman ve enerjilerini öldürerek sabote ederler.

2) Arkadaşlık kıdemine rağmen bazı arkadaşları diğerlerine göre önceliklendirdikleri için arkadaşları gruplardan dışlarlar.

3) Arkadaşlarının başarılarını neredeyse hiçbir zaman kabul etmezler, ancak her zaman kendilerininkinden bahseder.

4) İnsanları yeni arkadaşlar edinmek için kullanacaklar ve sonra ilk arkadaşları unutacaklar. Bu, nirengi olarak bilinir.

5) Mağduru oynamayı severler, her zaman sosyal gruplarında en fazla zorluğu yaşadıklarından emin olurlar.

6) Kendi toksik davranışlarını etrafındakilere yansıtırlar, bu da arkadaşlarının davranışlarını gerçekten tanımlamalarını zorlaştırır çünkü sonunda kendilerini suçlarlar.

7) Ne zaman iyi oynayacaklarını bilirler, böylece arkadaşları onları zehirli olmakla suçlamaz. Başkaları etrafta olduğunda, davranışları mükemmel olacaktır.

8) Arkadaşları onlara karşı çıkarsa, arkadaşlarını zehirli azmettirici olarak çerçevelerler ve başından beri kurban olurlar.

9) Empati kuramıyorlar ve konuyu değiştirecekler ya da bir arkadaş onlara açılıyorsa dikkat etmeyecekler.

10) Etrafındakilere zarar veren, ancak hakaret olarak düşünülecek kadar açık olmayan gölgeli yorumlar yapacaklar.

Zehirli bir arkadaşlık içinde olabileceğinden şüpheleniyorsan, onu reddetmek yerine ciddiye alman önemlidir. Zehirli olduğundan şüphelenilen arkadaşınızla ne kadar sık ​​etkileşime girerseniz, onu tanımanız ve gerekirse hayatınızdan çıkarmanız o kadar önemlidir. Zehirli bir arkadaşa sahip olmanın psikolojik etkisi, hayatınız üzerinde ciddi bir etki bırakabilir. Zehirli arkadaşlıkların hayatlarında devam etmesine izin veren insanlar genellikle özgüven sorunları yaşarlar. Streslerinin ve zihinsel yorgunluklarının kaynağına karşı koymak yerine, sadece konuyla doğrudan yüzleşmekten kaçınmak için neden toksik arkadaşlıklarının devam etmesine izin verdiklerini düşünürler.

Zehirli bir arkadaşlığı doğru bir şekilde tanımlamak için, önce etrafınıza bakmak en iyisidir. Dışarıya bakarak zehirli bir arkadaşlığı tanımlamanın üç adımı:

Diğerlerini İzle: Olası zehirli arkadaşınızın diğer insanlara nasıl davrandığını görün. Size yaptıklarıyla aynı toksik davranışı onlara mı yapıyorlar?

Etrafa Sor: Bunların başkaları için zehirli olduğunu görürseniz, sormanın zamanı gelmiştir. Ortak arkadaşlarınıza da aynı şekilde hissedip hissetmediklerini sorun.

Onlara bakmak: Olası zehirli arkadaşınızın birçok uzun vadeli ilişkisi var mı? Sık sık diğer insanlardan şikayet ediyorlar mı ve arkadaşlarını, ailelerini ve romantik partnerlerini etrafta tutmakta zorlanıyorlar mı?

İnsanların hayatlarındaki zehirli arkadaşlıkları tanımlarken karşılaştıkları en büyük engel şüphedir. İlk içgüdümüz, arkadaşlarımızdaki iyiliği doğal olarak görmektir, bu nedenle toksik olduğunu düşündüğümüz davranışları gördüğümüzde, onları ilk savunan biz oluruz – ‘Ah, onlar sadece kötü bir gün geçiriyorlar,’ ‘ Bunu kastetmediler o yol ‘ve’ Bir dahaki sefere daha güzel olacaklar.
Neden olur: İnanılmaz derecede akıllı olsalar bile, zehirli insanlar gelecekte çok uzağa bakma yeteneğinden yoksundur. Bu yüzden kendileriyle ilgili bile olmayan küçük şeyler yüzünden fazla duygusal, acı ve içerlerler. Nasıl ortaya çıkıyor: Kendilerine fayda sağlayacak bir yol görürlerse en yakın arkadaşlarına düşman olacaklar. Uzun vadeli düşünmek yerine şu anda neler olup bittiğini çok önemsedikleri için dedikodu, yalan, kin ve kabadayı yayacaklar.
Neden olur: Çok büyük güvensizlik sorunları var ve kendileriyle ilgili bir konuda rahat değiller – bedenleri, zekaları, başarıları veya başka bir şey. Nasıl ortaya çıkıyor: Arkadaşlarını aşağılarlar, onları her zaman çeşitli şekillerde küçültürler. Bir başkası onlar hakkında iyi bir şeyden bahsederken, doğru olsun ya da olmasın onları kendi hikayeleriyle bir araya getirmek zorunda kalacaklar.
Neden olur: Büyürken kimse onlara hayır demedi. Başkalarına nasıl öncelik vereceklerini ve kendilerini arka koltuğa nasıl koyacaklarını bilmiyorlar. Nasıl ortaya çıkıyor: Sadece ondan bir şey çıkarabilirlerse diğer insanlara yardım etmeyi teklif edecekler. Ama başkalarına asla kalplerinin iyiliğinden yardım etmezler.
Ancak zehirli arkadaşlar insanlara memnuniyetin tam tersini verir. Bizi strese sokuyorlar ve işleri olması gerekenden daha zor hale getiriyorlar. Bunlar bizi canlandırdıklarından daha çok tüketen ve onlarla geçirdiğimiz zamandan pişmanlık duymamızı sağlayan arkadaşlar. Çoğu zaman, bir kişinin toksik davranışı, tüm yaşamları boyunca taşıdığı ve beslediği belirli özelliklerin veya kişilik özelliklerinin bir yan ürünüdür.
Ama çoğumuz, farkında olsak da olmasak da zehirli arkadaşlarla yaşarız ve kendimizi ilişkiden çıkamayacak durumda buluruz. Arkadaşlık özünde iki kişi arasındaki bir anlaşmadır. Arkadaşlık hayatınızla ne kadar alakalı veya önemli olursa olsun, her iki bireyin de ilişkiden aynı çabayı ve memnuniyeti verdiği ve aldığı bir denge olmalıdır.
Toksik bir arkadaşlık bir oksimoron gibi görünebilir – bir arkadaşlığın hayatınızı zenginleştirmesi beklenirken, toksik olan her şey bir sağlıksızlık ve mutsuzluk kaynağıdır.

Size neşeden daha çok stres getiren arkadaşlıklarınız var mı? Yalnız değilsin. Üzücü gerçek şu ki, hepimiz en azından kısmen zehirli arkadaşlıklar ile çevriliyiz. Yakın zamanda yayınlanan bir araştırmaya göre PLOS one, ortalama bir insanın arkadaşlıklarının yalnızca yaklaşık% 50’si her iki yöne gider. Bu, arkadaşınız olarak gördüğünüz tüm insanlardan sadece yarısının sizin için aynı şekilde hissettiği anlamına gelir. Yine de, ne kadar genç ya da yaşlı olursak olalım, hayatımızın her alanında ve evrelerinde zehirli arkadaşlıkları sürdürmeye devam ediyoruz. Öyleyse zehirli bir arkadaşlığı ne kılar ve neden bu kadar çok arkadaşlık bozulur ama hayatta kalır?

Genellikle 4-5 yaş aralığında, çocuklar yanlış-inanç problemini (false-belief task) çözmeye başladıklarında gelişiyor. O zamana kadar gelişmiyor çünkü öncelikle çocuğun iki önemli kavramı anlayabilecek şekilde yeteneklerinin gelişmiş olması gerekiyor: 1. Arzular ve inançlar – çocuk bir kişinin davranışlarının kendi arzuları ve inançları tarafından idare edildiğini anlamalı. İnançların yanlış olabileceğini, arzuların hayata gerçekleştirilemeyebileceğini öğrenmeliler. 2. İnsanlar objektif gerçekliğe subjektif bir açıdan bakarlar – çocuk davranışın, gerçeğin subjektif değerlendirmesiyle idare edildiğini anlamalı. Böylece yanlış inançların varlığını anlayıp onlar için sebepler üretebilecekler. Zihin teorisi çok gelişmiş olsa da, pasif bir süreç haline dönüşmüyor. Empati de dahil, diğer pek çok yeteneğin gelişmesini etkileyen bir yetenek. Çocuk inançları ve başka insanların arzularını anlamaya başladığında, kendini onların yerine koymaya da başlayabilir.

Zihin teorisiyle doğmadık ancak ona hazır bir potansiyelle doğduk. Beyinde kurulu olarak geliyor ancak tamamen işlevsel olabilmesi için kritik gelişim dönemlerinde doğru bir şekilde uyarılmaya ihtiyacı var.
İnançlar ve arzular arasındaki bu etkileşim, arzularımızı gerçekleştirme amacıyla yaptığımız bir dizi davranışın ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu teoriyle ilgili sorun davranış denilen realiteyi açıklamak için fazla basit görünmesi. Ancak, aslında ne olduğunu değil de beyinin nasıl akıl yürüttüğünü anlamaya çalıştığımız için illa ki bilimsel bakış açısıyla değerlendirmek zorunda değilsiniz. Öyle görünüyor ki beyin, bireyin kendisinin ve başkalarının davranışlarını tahmin etmek ve yorumlamak için bu teoriyi kullanıyor. Tam bir kesinlik arz etmeyebilir, zaman zaman başarısız gibi görülebilir ancak çoğunluğu doğru olan bir kısayol.

Başka insanların yalnızca düşüncelerini sezerek onların davranışlarını nasıl ettiğimizi açıklayabilmek için bu soruları cevaplamak önemli. Psikolog Riviére ve ekibi bunu açıklamak için nedensel bir teori geliştirdi. Riviére’ye göre her şey, gerçeklik hakkında inançlar oluşturduğumuz algı ile başlıyor. Algı, eğitimsel ve biyolojik geçmişimize eklendiğinde ortaya arzular çıkıyor. Bu arzular, onları hayata geçirmemizi sağlamak için niyetlerimizi değiştirmemize sebep oluyorlar.

Ancak bu şu sorunun akla gelmesine sebep oluyor, nasıl oluyor da zihin algı ve davranış arasında aracılık edebiliyor ve biz nasıl başka insanların zihninde olup bitenlerle ilgili çıkarımlar yapabiliyoruz?

Bu kavramsal sistem hakkında anlamamız gereken iki temel nokta vardır: 

  • Yorumsaldır – ruh durumunu temsil etmek ve bu bilgi etrafında bir gerçeklik inşa etmek için kavramları kullanırız.
  • Çıkarımsaldır – kavramlar arasındaki mantıklı ilişki, sebep ve sonuç aracılığıyla gelecekteki davranışları açıklamamızı ve tahmin etmemizi sağlar. Bu yüzden, zihin teorisini, kavramsal sistemlerin ve çıkarımların desteğiyle, davranışları yöneten, yorumlayan ve tahmin eden bir bilişsel sistem olarak tanımlayabiliriz. Bu tanım zihnin algı ve davranış arasında bir aracı olduğunu ifade eder. Eğer kendi zihninizde başkasının davranışını canlandırırsanız, onun davranışının anlamını çözebilirsiniz.
Zihin teorisi, insanları, kavramlara dayanarak gerçek hakkında sezgisel teoriler üreten canlılar olarak gören konstrüktivizm (oluşturmacılık) anlayışına dayanır. Bu, zihin teorisinin temelinde beyin hakkındaki tüm fikirlerin ve düşüncelerin büyük bir kavramsal sistem oluşturduğu inancının yattığı anlamına gelir. Kavramsal sistem, net bir tanımı olmayan, ilişkili kavramlar ağının oluşturduğu bir şeydir.
Zihin Teorisi kendi zihninizle başkalarının zihnini ayırt edebilme yeteneğidir. Başkalarının davranışlarını, onlara atfettiğiniz ruhsal durum aracılığıyla yorumlar ve tahmin ederiz. Burada ruhsal durumdan kasıt bir kişinin düşünceleri, hisleri, inançları, istekleri v.b. olabilir. Şu örneği düşünün, diyelim ki pencereden dışarıya bakıyorsunuz ve komşunuzun evinden çıktığını gördünüz. Komşunuz birkaç adım ilerledikten sonra ceplerini yokladı, geri döndü ve eve tekrar girdi. Büyük ihtimale bu davranışı anlamakta zorluk çekmezsiniz – belli ki evde bir şey unuttu. Bunun nedeni onun beynine girip davranışını yorumlayabilmeniz. Psikolojide, bu yetenek zihin teorisi olarak bilinen şemsiyenin altında yer alır.

İsteklilik ve proaktivite. Kendinize sorun, “O kişiyi daha iyi hissettirmek için ne yapabilirim? Onlara nasıl destek olabilirim?“ Son olarak, hepimiz bu yeteneği etkinleştirme ve geliştirme yeteneğine sahibiz. Başkalarının duygularının, bu bilgiye dayalı olarak değerli müdahaleler yapmak için yeterince önemli bir şekilde bizimle yankılanmasını sağlayabiliriz. Aslında daha insancıl, sevecen, fedakar bir dünya şekillendirmemizi sağlayacak şekilde ilerlememizi sağlayacak olan budur.

Aşkınlık ve anlam. Rezonanslı bir şekilde empati kurmak için, anlam bulmak için gözlerinizin gördüğünün ötesine geçmeniz, aşmanız gerekir. “Meslektaşım yorgun görünüyor ama bence bu yorgunluk bir tür üzüntüyle alakalı. Belki evde sorunları vardır, yardıma ihtiyacı olup olmadığını sorayım.” diyebilirsiniz.

Dikkatinizi şimdiki ana odaklamayı öğrenin. Çevrenizde farkında olmadığınız şeyler oluyor. Yavaşlayın ve gözlerinizi buraya ve şimdiye ayarlayın.

Hem empati hem de empatik rezonans, toplumumuzda daha fazla bulunması gereken iki boyuttur. Gerçekten de gözlerimizin içine bakan, duygularımızı ve ihtiyaçlarımızı anlayan ve buna göre hareket eden insanlara ihtiyacımız var. Ne yazık ki, aceleye getirilmiş, yüzeysel ilişkiler ve sürekli büyüyen narsisizmle dolu bu yeni dijital dünyada, bu tür yetenekler tamamen gözden kaçma eğilimindedir. Bu tür bir empatik rezonans geliştirmenin bir yolu var mı? Aslında, birkaç strateji var, ancak en belirleyici olanı bunu yapma iradesidir. Önünüzde kimin olduğuna dair gerçek ilgi ve proaktiflik anahtardır. Gerçekten de duygusal rezonans, bağlantı kurmayı, anlamayı ve harekete geçmeyi içerir.

Ekpati terimini ilk kullanan kişi psikiyatri profesörü JL González idi. Bu terim, biriyle empatik olarak ancak diğerinin duygularına kapılmadan bağlantı kurma yeteneğini tanımlar. Bu şekilde empatik rezonans benzerdir, çünkü diğer insanların duygularına kapılmamak ve aktif ve pratik bir şekilde hareket edebilmek anlamına gelir. Toronto Üniversitesi, empatik rezonansın her psikoterapistin geliştirmesi gereken temel bir beceri olduğunu belirten bir araştırma yaptı. Bunun nedeni, hastayla bağlantı kurmaları ve anlaşıldıklarını görmelerini sağlamaları gerekmesidir. Bununla birlikte, hastanın duygusal gerçekliği tarafından engellenmeden de hareket edebilmelidirler. Bu kesinlikle gereklidir.
Bir de araçsal empati vardır. Bu, insanların sizinle bağlantı kurmak için kullandıkları türdendir, ancak bunu tek bir amaç için, sizi manipüle etmek için yaparlar. Ancak empatik insanları tanımlayan en önemli faktör, harekete geçme isteğinin açık olmasıdır. Duygularınızı hisseden, sizi anlayan ve harekete geçen insanlardır. Empati, bağlantı derinliğinde empatik rezonanstan farklıdır. Aslında, empatik rezonans, önümüzde sahip olduğumuz gerçekliği yakalayan tam bir açıklığı içerir. Karşımızdakinin duygularını, düşüncelerini ve kişisel durumlarını anlarız. Aynı şekilde, bir şey bizimle “rezonansa girdiğinde”, bizi harekete geçmeye ve yardımcı, destekleyici davranışları teşvik etmeye davet eder…
Terapide profesyonel, danışanının karmaşık duyguları tarafından asla “enfekte edilmemeli” veya “aşağıya çekilmemelidir”. Aksi takdirde, bir psikolog, dönüştürücü ajan ve değişimin destekçisi olarak görevlerini yerine getiremezdi. Bu nedenle duygusal rezonansın bileşenlerinden biri de etraflarındakilerin duygusal rezonansını yaşayanların korunmasıdır. Her zaman ilham verici ve pozitif olan bir konsepte isim vermemiz gerekseydi, şüphesiz bu empati olurdu. Ancak bazen bu psikolojik gerçekliğin önemli nüansları olduğu gerçeğini unutuyoruz. Aslında, düşündüğümüz kadar istisnai olmayabilir. İlk olarak, sadece duygusal empati yaşayanlar vardır. Bunlar, acı çektiğinizi bilen ama nedenini anlamayan insanlardır. Bununla birlikte, bilişsel empati onların biraz daha ileri gitmelerine ve probleminizin ne olduğunu anlamalarına izin verecektir.
Örneğin, yankı uyandıran liderliği duymuş olabilirsiniz. Bu fikir Daniel Goleman tarafından şekillendirilmiştir. Bu, liderliği üstlenen kişinin, ekibinin duygularını bağlayıp anlayabildiği ve bunları performanslarını geliştirmek için kullanabildiği anlamına gelir. Bu tip liderler, liderlik ettikleri insanların duygularını okuyabilirler. Ayrıca, bu bilgiyi kendilerine fayda sağlayacak değişim veya desteği oluşturmak için kullanırlar. Diğer kişinin duygusal rezonansını hissetmek, empatik bağlantının en derin ve en zenginleştirici şeklidir. Hümanist psikoterapist Carl Rogers, duygusal rezonansın en büyük savunucularından biriydi. Hatta bunu kişi merkezli terapisinde uygulamıştır. Hedeflerinden biri, her zaman karşısındaki kişinin duygularını anlamak ve onunla bağlantı kurmaktı. Başka bir deyişle, onlara otantik, yoğun ve sıcak bir empati iletmek. Nihai amacı, o kişiye tüm terapötik süreç boyunca duyulduğunu, anlaşıldığını ve eşlik edildiğini hissettirmekti.
Rezonans, müzik evreninde çok yaygın bir olgudur. Diyorlar ki, iki diyapazonu birini diğerinin önüne koyarsanız ve birini titretirseniz, diğeri kendiliğinden aynı sesi çıkaracaktır. Empatik rezonans da benzer bir yol izliyor gibi görünüyor. Aslında, insanlar arasındaki duygusal ve bilişsel gerçekliklerin yoğun bağlantısı olarak anlaşılmaktadır. Rezonans, dilimizin en güzel sözcüklerinden biridir. Bir yankı gibi, bir taraftan başlayıp aynı anda birçok yeri etkileyen bir sesi ifade eder. Bu, birçok yönden yükselen ve izini bırakan bir uyarıcıdır. Aslında, psikologların on yıllardır merakını uyandıran bir alandır.
Ayrılıkla ilgili duyguların ifade edilmesi bu süreci atlatmanın en sağlıklı yöntemlerinden biridir. Bu nedenle ne hissettiğinizi anlatın. Çünkü İfade edilmeyen duygu ve düşünceler kişinin içinde yaşamaya devam eder. 
Yaşadığınız ilişkiden neler öğrendiğinizi ve neler kazanıp kaybettiğini yazın. Bu sayede yaşadıklarınıza daha objektif şekilde bakabilirsiniz.
Her şeyi bir anda unutamazsınız. Bu nedenle kendinize zaman tanıyın ve şefkat gösterin.
Aile ve arkadaşlarınızla daha sık görüşün, bu sayede kendinizi daha az yalnız hissedersiniz. 
Gelecekle ilgili olumlu düşünün, hayal edin. Bu şekilde motivasyonunuz da artar.
Yeni aktivitelerin deneyin. Hobilerinize, sevdiğiniz faaliyetlere zaman ayırın. Neşeli şarkılar dinleyip komedi filmleri izleyin. Bütün bunlar modunuzun yükselmesine yardımcı olur. 
Yeme düzeninize, uykunuza özen gösterin, spor yapın.
Bu süreçle tek başınıza başa çıkmakta zorlanıyorsanız profesyonel bir uzmandan destek almanız en sağlıklı ve doğru yol olacaktır.

Kendimize kayıp ve yas duygularını yaşayacak zaman ve alan tanımamız çok önemlidir. Ayrılıkla sağlıklı bir şekilde başa çıkma yollarından biri de ayrılığı bir hayat tecrübesi olarak görmektir. Geçmişi değiştirmek mümkün değil ama ileride bazı şeyleri daha farklı yaşamak mümkün. Bu nedenle yaşadığınız ilişkiden edindiğiniz tecrübeler çok değerlidir. Uzman Klinik Psikolog Cansın Alsancak

Ayrılık sürecinin ardından bazen yaşadığımız kaybı kısa sürede atlatmak için yeni bir ilişkiye başlayabiliyoruz. Ayrıldığımız kişinin yerine bir başkasını koyarak yoksunluğunu yaşadığı duyguları telafi etmeyi deneyebiliyoruz. Dürtüsel olarak verilen bu tarz kararların sonrasında pişmanlığa neden olabilmektedir.
Yas sürecinde üzüntü ve kızgınlık gibi olumsuz duyguların hissedilmesi doğal, bu duyguların kişinin kendisine ve etrafındakilere zarar verecek boyutta olmadığı sürece normaldir. Her şey bittikten sonra kendinizi veya bir başkasını suçlaması kolay ama bir o kadar da sağlıksız bir başa çıkma yöntemidir. Geçmişte kalan keşkeleri ve ihtimalleri düşünmek size yardımcı olmaz. Bu nedenle kendinize karşı suçlayıcı olmak yerine yapıcı olmalısınız. Ayrılık sürecinde kendinizi terk edilmiş veya yalnız hissedebilirsiniz. Bu hisler etrafta çiftler görülmesiyle tetiklenebilir. Böyle hissettiğinizde kendine, o kişiyi mi yoksa onunla beraberken edindiğiniz alışkanlıkları mı özlediğinizi sorun. Yalnız hissettiğinizde arkadaşlarınız veya ailenizle vakit geçirmeniz faydalı olabilir. Ayrıca dışarı çıkarak, kurslara yazılarak ve yeni hobiler edinerek kendinizi meşgul etmek de isteyebilirsiniz. Bu durum sürecin kolay geçmesi için destekleyici olabilir. Ancak bunları duygularınızı yok saymak, inkar etmek için kullanırsanız duygusal patlamalar yaşayabilirsiniz.
Ayrılık sonrasında beyinde düzenli olarak salgılanan dopamin, serotonin ve oksitosin hormonlarında bir azalma gözlemlenebilir ve bu da nörolojik açlığa sebep olur. Bu kimyasallar beynin ilişki süresince alışkın olduğu seviyelere gelmezse kişi endişeli, depresif ve yalnız hissedebilir. Klinik araştırmalara göre, bu yoksunluğu azaltmak için insanlar ayrılık dönemlerinde beynin yine ödül merkezini çalıştıracak alışkanlıklara yönelebilir. Eski partnere dönme girişimleri, düşünmeden yanlış romantik ilişkilere atılma, eski partnerin sosyal medya hesaplarını kontrol etme ve çekilmiş fotoğraflara bakma ödül merkezini canlandıran hareketlerdir. Ancak bu davranışların hiçbiri, beyni uzun vadede yaşadığı yoksunluktan kurtarmak için yeterli olmaz. Ayrılığın atlatılma süresini uzatabilir.
Biten bir ilişkinin ardından herkes farklı duygular yaşıyor. Kimilerimiz bu süreci kolayca atlatırken, kimilerimiz aylarca biten ilişkisinin ardından adeta yas tutuyor. Ayrılık, herkesin farklı şekilde deneyimlediği bir süreç… Her ilişki kendi hatıra ve duygularını beraberinde getirdiği için ilişkinin bitişi ve kişilerin hissettikleri de farklılık gösteriyor. Bazıları için kolay geçen ayrılık dönemi bazıları için sancılı olabiliyor. Kişinin ayrılık sürecini atlatmak için kendine zaman tanıması gerek. Yas olarak adlandırılan bu süreçte inkâr, öfke, korku, üzüntü ve pazarlık aşamalarından geçilmekte, bütün bunların sonunda ise kabul ve rahatlama gelmektedir. Ayrılık dönemini atlatmak için belirli bir zaman olmamakla beraber, ilişkinin uzunluğu, paylaşılan deneyimler, hatıralar, ayrılık sebebi ve duygu derinliği gibi birçok faktör bu süreçte rol oynamaktadır.

Doğal afetlerde, salgınlarda, savaşlarda ve diğer felaketlerde hep dayanışma vurgusu yapılır. Toplumlar ve ülkeler birbirlerine yardım ederken herkes becerilerini, bilgilerini, kaynaklarını paylaşır. Bunun en küçük ölçekteki yansıması ilişkilerdir. Ev içinde, hayat içinde sorumlulukları paylaşmanın bireylere, ev halkına ve ilişkilerine iyi geleceğini düşünüyoruz. Klinik Psikolog Elif Gökçe

“Erkekliğin Türkiye Halleri” kitabında şöyle diyor: “Ataerkil sistemin kadınları olduğu kadar erkekleri de ezdiğinin farkına varılması ve bu farkındalığın hem kadınlar hem de erkeklerce kazandırılması da çok önemli. (…) erkeklerin de birer birey olarak kendilerini gerçekleştirmelerini sağlayacak farkındalığın kazandırılması önemli[oratav, H. B., Fişek, G. O., & Eslen-Ziya, H. (2017). Erkekliğin Türkiye Halleri. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları].Yaşamakta olduğumuz ezber bozan bu günlerde, toplumsal cinsiyet rollerinin bireyler ve ilişkiler için ne kadar yıkıcı olduğunu, eşitliğe ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu belki daha çok fark ediyoruz. Tam bu anlarda, evde eşitlikçi bir iş bölümü yapabilmek için atılabilecek adımlar var:

  • Fikir birliğine varmak: Evdeki işlerini yapabilmek her şeyden önce önemli bir beceridir. Örneğin, ebeveynlere “Çocuğunuz ilerde nasıl bir yetişkin olun istersiniz?” diye sorduğumuzda, sıkla “Kendi kendine yetebilsin, kimseye muhtaç olmasın” gibi cevaplar verirler. Tam da bu noktadan hareketle, bulaşık makinesini çalıştırmak, çamaşırları asmak, yemek yapmak, evi süpürmek, çöpü atmak, evdeki çocuk ve yaşlılarla ilgilenmek gibi işlerin nasıl yapıldığının öğrenilmesi herkes için bir kazanımdır. Bu ufak tefek gibi görünen işlerin belirli bir kişide toplanması ise, yorucu ve öfke uyandırıcı olabildiği gibi, ev içinde gücün yönünü de belirler. Bazıları kendi kendine yetebilme, kendine ve başkalarına bakabilme gibi becerilerini gelişirken, bazıları az-çok bağımlı bir yaşam sürmek zorunda kalabilir, zamanla kendilerine bakmakta, yalnız kalmakta zorlanabilirler. Tüm ev halkının ortak yaşam içinde sorumluluk alma konusunda fikir birliğine varması ve bu doğrultuda irade göstermesi önemlidir.
  • Ev işlerinin listesini yapmak: Yapılacak işleri birlikte gözden geçirerek toplam iş yükünü ortaya açıkça koymak iyi bir başlangıç olabilir. Bu liste üzerinden kimlerin, neler yapabileceği, kimin ne kadar vakti olduğu, kimin neleri yapmaktan hoşlandığı gibi konular konuşabilir. Bu noktada önemli olan, ev işlerinde herkesin –yaşına ve gelişimine göre çocuklar dahil- belirli sorumluluklar alması ve bunları sürdürebilmesidir. Bu sorumluluk listesi, her eve göre değişebilir, haftalık, aylık güncellenebilir.
  • Birbirinden öğrenmek: Ev işleri, hayatımız boyunca hiç yapmadığımız, belki bize öğretilmemiş işler olabilir. Yazı yazmayı nasıl öğrendiğimizi düşünelim. Öncelikle yazı yazmayı bilen biri bize gösterdi, etrafımızda yazı yazanları, ebeveynlerimizi, ablamızı, abimizi, arkadaşlarımızı gözlemledik, bir sürü deneme yaptık, bazen istediğimiz gibi olmadı, bazen bu denemeleri başkaları beğenmedi, tekrar tekrar denedik ve sonunda başardık. Tıpkı yazı yazmayı öğrenmek gibi, evdeki işlerini de zamanla, sabırla, yapa yapa, deneye yanıla öğrenebiliriz.
  • Ezber bozmanın zorluklarında birbirine destek olmak: Evdeki yeni düzeni oluştururken kızgınlık, utanç, üzüntü, korku, mahcubiyet gibi duygulara kapılmak mümkün olabilir. Bu süreçte, bu duyguları fark etmek, kabul edebilmek, birbirini dinleyebilmek önemlidir. Alınan yeni sorumluluklarla ilgili birbirini takdir etmek, öğrenme süreci boyunca beklentileri somut, açık, net bir şekilde ifade etmek ve hemen vazgeçmeden sabırlı davranmak, değişimleri daha mümkün kılacaktır.
Geleneksel ataerkil düzende, erkeklerin “evin direği” olması, eve ekmek getirmesi, “dışişleri”nden sorumlu olması beklenirken, kadınların tüm “içişleri”ni çekip çevirmesi beklenir. Peki, evde çokça vakit geçirdiğimiz, mevcut koşullardan dolayı zorunlu olmadıkça dışarı çıkamadığımız, ev işleri ile ilgili dışarıdan gelen desteklerin de çoğunlukla kesildiği bu salgın döneminde ev içinde kime, hangi roller düşüyor? Kimden, neler, hangi sorumluluklar bekleniyor? İş hayatının evlere gelmesiyle birlikte “dışişleri” ve “içişleri” belki de hiç olmadığı kadar birbirine karışmış durumda. Evden çalışmak, ücretli izinde olmak, işten çıkarılmak gibi günlük düzeni temelden değiştiren durumlar karşısında, evdeki sorumluluklarımızı gözden geçirmek durumunda kaldık. Bu gözden geçirme anı, evde daha eşitlikçi bir iş bölümü yapmak açısından bir fırsat sunuyor. Bin bir şekilde ezberlediğimiz toplumsal cinsiyet rollerinin ötesine geçmek elbette kolay olmuyor. Bu roller, kimi zaman “çocuğun altını babası değiştiremez” kimi zaman “kadın kocasından çok kazanırsa evde sorun olur” şeklindeki cümlelerde vücut buluyor.

Bir tanı, bir uzman tarafından konmuş olsa dahi kişiyi tanımlamaz. Tanılar, ruh sağlığı alanında uzman kişilerin, belirtileri değerlendirerek, bir öngörü ve plan oluşturmak için kullandıkları tanımlamalardır. Hatta, bir parça abartarak, aramızda daha hızlı ve kolay anlaşmak için yarattığımız kategoriler olduğunu söyleyebiliriz. Her kategorizasyon doğası gereği geneldir; tıpatıp olmayan pek çok şey iç içe geçer. Başladığı, bittiği noktalar yani sınırları varsayımsaldır, gri alanları boldur. Örneğin, kahverengi göz denildiğinde, nasıl da aynı tonda olmayan gözler, göz biçimleri, kirpik türleri aynı başlığın altına giriverir. Hatta hangi göz kahverengidir de hangisi eladır, bazen kavga konusudur. Sonuçta kategoriler, tüm genellemeler gibi eksiktir. Tanılar karşısında kişinin hikayesi, belirtilerin oluşumu, süreci, etkileri, kişinin bu bağlamda yarattığı anlamlar benzersizdir. Bir tanı kimsenin varoluşunu tanımlayamaz. Nasıl birine “Gastritli” ya da “Kalp krizli” diye hitap etmek tuhaf duyuluyorsa, “Kalp krizi geçirdi ama hayatı bir tek bundan ibaret değil ki” gibi bir cümle aklınızdan geçiyorsa, benzer durum psikiyatrik tanılar için de geçerlidir. Yaygın toplumsal görüşün aksine, kimse keyiften, bile isteye, güle oynaya psikiyatrik belirtiler geliştirmez. Her birinin altında duyulmayı, anlaşılmayı, dile dökülmeyi bekleyen ihmaller, istismar, acı, ızdırabın olduğunu unutmamak gerekir. Hele ki, birinin varlığını doğru yanlış tanılar üzerinden tanımlamak, değişmeye zorlamak, ilişki kurmasını, gelişmesini, öğrenmesini, çalışmasını engellemek hepimizin üzerinde durup düşünmesi gereken ciddi bir ayrımcılık sorunudur. Vakit, önyargılarımızı fark etme, kullandığımız dili gözden geçirme, ayrımcı tutum ve davranışlarımızı değiştirme, çevremizdeki kişilere de bu yaklaşımı paylaşma vaktidir. Klinik Psikolog Ege Ortaçgil

Bu hap bilgiler, kulağa hızlı ve çözüm odaklı gelse de önemli bir soruyu gündeme taşıyorlar. Bu bilgileri alıp ne yapacağız? Nasıl kullanacağız? Uyguladığımızda ilişkiye etkisinin ne olmasını bekliyoruz? İlişkinin “daha iyi” olması için neden illa karşımızdakinin değişmesi gerekir? Ona nasıl davranmam gerek bilgisi yerine ben nasıl bir ilişki istiyorum, neye ihtiyacım var, bu ilişkide ben ne yapıyorum soruları daha anlamlıdır. Gerçek şu ki; kimse kendi iradesi dışında, sırf bir başkasına hoşluk olsun diye, baskıcı müdahaleler eşliğinde değişip, dönüşmez. Değişime yakından şahitlik eden terapistler dahi kişinin nasıl biri olması, nerede yaşaması, hangi işte çalışması, kiminle birlikte olması gibi kararları danışanları adına almaz, onları yönlendirmezler. “Bu durumda şöyle değil de böyle hissetmeniz gerekir” gibi söylemlerde bulunmazlar. Aksi, her terapistin kendi “ideal insancıklarını” yaratması anlamına gelir ve en hafifinden insan hakları ihlali olurdu.

Tanılar üzerinden etiketlemelere ek olarak, o kişiyi, duygularını, davranışlarını değiştirmeyi, “düzeltmeyi” görev edinmek de başka bir sorundur. “Takılma böyle şeylere”, “Çok düşünme”, “Böyle hissetme” gibi işe yarama ihtimali olmayan söylemler sık sık tekrarlanabilir. Öte yandan, gizliden araştırma işlerine girenler olabilir. Örneğin, “Bir narsiste nasıl davranmalı?”, “Asosyallerle iş yaşamı”, “Kaçıngan bağlananlarla uzun ilişkinin sırları” gibi hap bilgiler internette oldukça yaygındır. Maalesef bu tür önerilerin bazıları düpedüz duygusal şiddet içerir. Örneğin, insanların biraz kendilerini geri çekmeleri, kişiyi görmezden gelmeleri, gizemli davranarak telefonları açmamaları, mümkünse ilişkiyi sonlandırmaları gibi yoksun bırakmaya odaklı, cezalandırıcı tutum ve davranışlar teşvik edilebilir.

İnsanları tanı ile etiketlemek, “anormal”, “arızalı”, “suçlu” olduklarını düşünmelerine neden olabiliyor. Ayrımcılık literatüründen de çok iyi bilindiği gibi, farklılıklar, bizden olmayan “ötekiler” kötü ve tehlikeli algılanabiliyor. Örneğin, tez canlı, çekingen, bencil ya da ukala olmak bazen ne kadar olağan, “E bizimki de böyle, kabul ettik” diyerek geçilen bir durum. Oysa “ötekiler” için onca özellik arasından özenle çekilen ve tüm varoluşlarını tanımlayan sıfatlara dönüşebilirler. “O biraz titizdir” olur size “Aman o obsesif, onunla çalışmak kâbus gibi”. Bu utanılması, saklanması, ivedilikle değiştirilmesi gereken bir duruma dönüştürülür, kulaktan kulağa fısıldanır. Tarih boyunca tanılarla damgalanan insanlar, kurban edilme, cezalandırılma, suçlanma gibi davranışlara maruz kalmış, çeşitli şekillerde değersiz, yetersiz hissettirilmiş, yalnızlaştırılmışlardır. Birini tanı ile damgalamak, tanının kendinden daha tehlikeli olabilir. Tanı koymak yetmez, elimiz değmişken düzeltmek…

Gündem hepimizi haklar, eşitlik üzerine düşünmeye davet ederken, önyargılarımızı, kalıplarımızı, dilimizi, otomatik davranışlarımızı sorguluyoruz. Fark etmeye, fark ettikçe değişmeye, dönüşmeye çalışıyoruz. Hatta buna mecbur hissedebiliyoruz. Peki, psikiyatrik tanıların insanlara ne kadar sık ve rahatlıkla yapıştırıldığını hiç fark ettiniz mi? “Tam bir ruh hastası”, “Psikopatın teki”, “Hiperaktif midir nedir?”, “Yöneticim tam bir obsesif” gibi söylemler, etkileri pek de düşünülmeden ağızdan çıkabiliyor. Kişiler bazı özellikleri nedeniyle etiketleniyor, damgalanıyor, değişmeye zorlanıyor, doğrudan ya da dolaylı olarak ayrımcılığa maruz kalabiliyor. Sohbet arasında birbirimize tanı koymak… Uzmanlar arasında bile tanı koymanın kendisi tartışmalı ve zaman zaman gri bir alanken, günlük bir sohbetin içinde “O tam bir narsist, uzak dur ondan” cümlesini duymak mümkün. Bu kişinin narsist olarak tanımlanmasına neden olan göstergeler neler? Bu tanıyı kim koymuş? Ruh sağlığı alanında uzmanlığı var mıymış? Neden ve nasıl bu kadar kişisel, gizli bir bilgi ulu orta konuşulabilir olmuş? Bu tür soruların cevapları olmadan, bu bilgiyi gerçek kabul edip, davranışlarını bu bilgiye göre şekillendirenlerin sayısı hiç de az değil.

Travmatik bir olay yaşamış bir kişi, yukarıda listelenen yollarla kendilerinin daha iyi hissetmesine yardımcı olabilirler. Travma sonrası hayat son derece zorlu ve korkutucu olabilir. TSSB veya benzeri travma sonrası etkilerle mücadele eden herkesin travmatik olaylarla yüzleşmenin, kabul etmenin ve bunlardan uzaklaşmanın tamamen mümkün olduğunu bilmesi önemlidir.

Krizin ortasında kendi eylemlerini kabul etmek ve teselli bulmak.
Olayı ve etkilerini atlatmak için bir başa çıkma stratejisi oluşturmak.
Arkadaşlardan, aileden veya bir destek grubundan sosyal destek bulmak.
Korkmasına rağmen kriz anında hareket ettiğini fark etmek.

Bir kişi TSSB’ye sahip olduğunda, birkaç spesifik semptom gösterecektir. Bu semptomları dört gruba ayırabiliriz:

  1. Uyarılma: kişi asabi, sinirli veya saldırgan hale gelebilir; tetikte olabilir ve kendisini kolayca korkmuş ve ürkek bulabilir; ya da uyumakta ya da günlük işlere konsantre olmakta güçlük çekebilir.
  2. Kaçınma: Bu, kişi olay hakkında konuşmamaya veya düşünmemeye çalıştığında veya ona travmayı hatırlatan etkinliklerden, kişilerden veya yerlerden kaçındığında ortaya çıkabilir.
  3. Flashbacks (Müdahaleci anılar): Kişi, travmayı hayalinde yeniden yaşayabilir, bununla ilgili rahatsız edici rüyalar görebilir veya kendisine olayı hatırlatan bir şey yaşadığında ciddi duygusal sıkıntı yaşayabilir.
  4. Ruh hali ve düşüncelerdeki olumsuz değişiklikler: uyuşma veya umutsuzluk duyguları genellikle TSSB’nin önemli bir parçasıdır; kişi aynı zamanda kendisi veya diğer insanlar hakkında kötü hissedebilir, olumlu duygular hissedemeyebilir veya eskiden zevk aldığı şeylere ilgisini kaybedebilir.

Bir kişi birçok farklı durumun sonucu olarak travma yaşayabilir. Travma, bir bireyin birçok korkutucu düşünce ve duyguya boğulmasına neden olabilir. Travmatik bir deneyim kısa bir süre devam edebilirken, bazı kişiler etkilerini yıllarca hissedebilir. Bu uzun süren travma ele alınmazsa kişi daha da fazla acı çekebilir. Bu nedenle, travma yaşamış kişilerin sadece travmatik deneyimi ele alması değil, aynı zamanda onu nasıl kabul edeceğini de öğrenmesi gerekir. Travma yaşamak, bir kişinin çeşitli şekillerde tepki vermesine neden olabilir. Travmatik bir olaydan geçmenin yaygın bir sonucu, Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) geliştirmektir. Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü (NIMH), bir kişi aşağıdakilerden herhangi birini deneyimlediğinde TSSB’nin gelişebileceğini belirtir:

  • Aşırı korku, korku veya çaresizlik hissetmek
  • Travmatik bir olaydan sonra sosyal destek bulamamak
  • İncinmek
  • Akıl hastalığı geçmişine sahip olmak
  • İnsanların incindiğini veya öldürüldüğünü görmek
  • Travmatik bir olaydan sonra ek stresle mücadele etmek
  • Tehlikeli veya travmatik bir olaydan kurtulmak

Travmatik olarak bahsedilen nedir? Travma, insanı olağanüstü zora sokan kişisel bir yaşantının sonucu olabilir. Kişinin başından geçen böyle bir olay, eğer kendi olanakları bu durumla başa çıkmak için yeterli olamıyorsa, yani taşıyamayacağı bir ağırlığın altına girmişse travmaya yol açabilir. Fiziksel ve zihinsel sağlığımızın herhangi bir beklenmedik ihlali bir travma olarak kabul edilebilir. Travma sonrası stres bozukluğuna yol açabilecek en yaygın travmatik olaylardan bazıları şunlardır:

  • Sevilen birinin ani veya beklenmedik ölümü (bir gencin ya da sağlıklı birinin ölümü)
  • Savaş (Savaşa katılmak ya da savaşın olduğu bir ülkede yaşamak)
  • Tecavüz
  • Adam kaçırma
  • Doğal afetler (örneğin, kasırgalar, depremler, vb.)
  • Terörist saldırıları (Şahit ya da mağdur olmak)
  • Araba veya uçak kazası
  • Saldırı
  • Cinsel veya fiziksel istismar
  • Çocukluk ihmali (duygusal, fiziksel ihmal)
Travmatik bir olay deneyimleyen herkes TSSB yaşamamaktadır. Ciddi bir olay sonrasında kabus görmek, korkmak ve olanları unutmakta zorluk çekmek normaldir. Ancak bu tepkileriniz gün geçtikçe azalmaz, hatta etkisi giderek çoğalmaya başlarsa o zaman TSSB yaşama ihtimaliniz artar. Travmatik bir olaydan etkilenen yaklaşık on kişiden birinde TSSB’nin ortaya çıktığı tespit edilmiştir. Ortalama olarak, erkeklerin % 60’ı ve kadınların % 50’si yaşamları boyunca travmatik bir olay yaşamaktadir. Bunlardan erkeklerin % 4’ünün TSSB geliştirdiği ve kadınların % 10’unun hayatlarının bir noktasında Travma Sonrası Stres Bozukluğu geliştirdiği bulunmuştur. Tecavüze uğrayan bireylerin, herhangi bir travmatik olaydan daha fazla travma sonrası stres bozukluğu geliştirme olasılığı daha yüksektir; bu nedenle, kadınların tecavüze uğrama olasılığı erkeklerden daha yüksek olduğundan (% 9’a karşı % 1 olasılık), bu cinsiyetler arasındaki travma sonrası stres bozukluğu istatistiklerinde dengesizliği açıklamaktadır. Ek araştırmalar, travma sonrası stres bozukluğundan etkilenen bireylerin çoğunun başka bir psikolojik bozukluktan (örneğin, depresyon, anksiyete) muzdarip olduğunu göstermektedir. Bu bireyler ayrıca uyuşturucu ve / veya alkol, madde kötüye kullanımı ile ilgili sorunlara daha yatkındır.
Büyük bir araba kazası, şiddetli bir deprem veya aile içi şiddet gibi korkunç bir olay veya deneyim yaşarsanız, muhtemelen paramparça hissedecek, başa çıkma ve uyum sağlamada zorluk çekeceksiniz. Bununla birlikte, zaman geçtikçe ve kendinizle ilgilendikçe, muhtemelen daha iyi hissedecek ve hayatınıza devam edeceksiniz. Öte yandan, yaşadığınız sorunlar devam ederse Travma Sonrası Stres Bozukluğu yaşama ihtimaliniz artacaktır. Dışarıdan bir müdahaleyle ruhsal sağlığı bozan nadir rahatsızlıklardan biri olan travma, korkunç bir olayı yaşayarak veya tanık olarak deneyimleyebileceğiniz bir durum olacaktır.

Problem çözme ve sosyal becerilerini geliştirin: Örneğin, iki kardeş kavga ediyorlarsa, önce birbirlerinin duygularını dinleyip anlamaları için onları teşvik edin. Daha sonra aralarındaki problemi çözmek için neler yapabileceklerini düşünmelerini söyleyin ve problemi çözmek için buldukları olumlu yolları destekleyin. Uyarı: Travmatik bir olaya karşı dayanıklı olma konusunda bir takım kültürel farklılıklar olabilir ve yukarıda sayılan özelliklerin bazıları Türk kültürü açısından pek istendik davranışlar da olmayabilir. Örneğin, bağımsızlık bizim kültürümüzde pek de teşvik edilen bir özellik değildir. Bu durumda bağımsızlığı, içinde yaşanılan kültürün hatta alt kültürlerin özelliklerine ve ailelerin kendi değerlerine uygun biçimde yeniden tanımlamak gerekecektir. Bunun yanı sıra bağımsızlığın, kendi kararlarını verebilmek olduğunu, bunun aileden tamamen kopma anlamına gelmeyeceğini çocuklara öğretmek ve bağımsızlığı, içinde yaşadığımız kültür özelliklerine uygun bir biçimde yeniden tanımlamak çocukların kendi kültürlerine yabancılaşmaksızın daha özerk bireyler olarak yetişmelerine katkıda bulunacaktır.

Tutarlı disiplin uygulayın:

  • Kendine güvenli çocuk yetiştirmede belli ölçüde disiplin ve çocuğun yaşına uygun, gerçekçi ve kabul edilebilir sınırlar koymanın gerekliliği bugün artık tartışmasız kabul edilmektedir.
  • Disiplin uygularken yetişkinler kendi aralarında tutarlı davranmalıdır.
  • Bu tutarlılık hem ailede ana-baba arasında, hem de okul-aile arasında bulunmalıdır.

Kendine güven ve öz kontrol duygusunu geliştirin:

  • Çocuğun kendine güven duygusunun gelişebilmesi yetişkinlerin ona gösterdikleri güvene bağlıdır. Çocuğun kendi işini yapabilme çabalarını küçük yaştan itibaren destekleyin ve ödüllendirin.
  • Kendi kararlarını verebilmesi için ona fırsat tanıyın. Onun yerine karar vermeyin.
  • Gerek ailede gerekse sınıf içinde verilen kararlara onları da dahil edin ve fikirlerini sorun. Bu onların kendilerini önemli hissetmelerini sağlayacaktır.
  • Onları başka çocuklarla kıyaslamayın. Unutmayın, her çocuk kendine özgü özellikleri olan bir bireydir.
Yetişkinlerin yapabileceklerinin en başında, küçük yaştan başlayarak çocukta ait olma duygusunu geliştirmek ve ona kendisini koşulsuz seven, onun ihtiyaçlarını karşılamaya hazır, her zaman güvenebileceği bir ailesi ve çevresi olduğu duygusunu aşılamak gelmektedir.

Lütfen Unutmayın! En sevgi dolu ailelerde bile aile üyeleri travmatik yaşantılar yüzünden zaman zaman kendilerini tükenmiş ya da duygusal olarak bitmiş hissedebilirler ve birbirlerini desteklemede yetersiz kalabilirler. Böyle zamanlarda sabırlı olmak ve olumlu yaşantıları vurgulamak iyi olabilir. Bazen aileler kısa vadede işe yarayan ama uzun vadede olumsuz sonuçları olan ve daha fazla soruna yol açabilen çözümler (örneğin alkol alma, ilaç kullanma gibi) üretebilirler. Bazı aileler travmatize olmuş aile bireylerine ihtiyaçları olan desteği sağlayacak iç ve dış kaynaklardan yoksun olabilirler Bu gibi durumlarda bir psikolog veya psikiyatristin desteği gerekebilir. Toplumda yardımcı olabilecek kişi ve kuruluşlara ulaşmakta gecikmemelidir.

Geçirilen yaşantılar ne kadar örseleyici olursa olsun, aile üyeleri birbirlerine ya da kendilerine zarar verici davranışlarda bulunmamalıdır. Aile içinde hiçbir biçimde şiddet ya da saldırganlığa izin verilmemelidir. Aile üyeleri aynı zamanda madde, ilaç ya da alkol kullanımından kaçınmalıdırlar. Sağlıklı bir ailede, sıcak ve kabul edici ana-baba-çocuk ilişkilerinin yanı sıra, aile içindeki yetişkinler arasında da sağlıklı ilişkiler olması gerekmektedir. Anne-babalar ailede olan geçmişteki tatsızlıkları önleyemediklerini, bunları silip atmalarının da mümkün olmadığını, ancak bundan sonra çocuklarını güven içinde tutmaya çalıştıklarını çocuklarına açıkça ve mümkün olduğunca somut bir şekilde anlatmalıdırlar. Özellikle travmatik bir olay sırasında çocuklar, gelişim özelliklerine daha uygun olduğu için, kendilerine yapılan bu somut açıklamalardan yarar görürler. Anne-babaların bu davranışları aile üyelerinin birbirlerine karşı hoşgörülü olmasını, zorluklarla başa çıkmada birbirlerine yardımcı olmalarını kolaylaştıracaktır. Böylece aile bireyleri geçirmiş oldukları olumsuz yaşantıyı ilerde hatırlayacakları, dersler çıkaracakları ve zorlukların üstesinden gelebildiklerini gördükleri önemli bir yaşantı olarak görebilirler. Anne-babalar açısından çocuklarının sorunlarını dinlemek, olan bitenleri inkar etmeden ve çocuğun kaldırabileceğinden daha fazla ayrıntı vermeden onlara bilgi vermek özellikle önem taşır.

Katı kuralları olan aileler, travma sonrasında eskiden uyguladıkları kuralları mevcut şartlarda uygulayamayacakları için, travmatik olayın yarattığı strese karşı özellikle korunmasız kalabilirler. Buna karşın, yardım aramaya, yeni şeyler denemeye, rollerini ve alışkanlıklarını geçici olarak da olsa bir kenara bırakabilmeye, önceliklerini değiştirmeye ve daha düşük beklentiler oluşturmaya gönüllü olan aileler zorluklar ve güçlüklerin üstesinden daha kolay gelebilirler. Travmatik olayla olumlu bir şekilde baş etmek için geçmişte yaşananlardan dersler çıkarmak, bunları paylaşmak, ailede herhangi bir krizin ortaya çıkmasını engelleyecek planlar yapmak ve açık iletişim kurmak gerekir. Aile içi rol ve beklentiler açısından esnek olan aileler, hem aile içinde hem dışında ulaşabilecekleri tüm olanakları en iyi biçimde kullanabilen ailelerdir.

Travmatik bir olaydan sonra ortaya çıkan tüm zorluklara rağmen, eğer aile üyeleri birbirlerini destekler ve teşvik ederlerse stres yaratıcı olayların üstesinden daha kolay gelebilirler. Stresle daha iyi başa çıkan ailelerin birbirlerine sevgi ve şefkatle davrandıkları bilinmektedir. Bazı aileler sevgilerini sözle, bazıları birbirlerine sarılarak, öperek, bazıları ise birbirlerine yardımcı olarak ve diğerlerini memnun edecek işler yaparak gösterebilirler. Genelde birbirlerine sevgi ve destek verebilen aileler, “bana dokunma, yaklaşma, beni yalnız bırak” gibi mesajlar veren ailelere kıyasla, stresle daha kolay başa çıkabilmektedirler. Bazen anne-babalar çocuklarının iyiliğini düşünerek travmatik bir olaydan sonra çocuklarını bir akraba veya tanıdığın yanına başka bir yere göndermek isteyebilirler. Önemli olan aile bireylerinin mümkün olduğunca birlikte kalması, özellikle küçük çocukların aileyle kalmasıdır. Stresle olumlu bir şekilde başa çıkabilen aileler genellikle birbirleriyle açık ve etkili bir şekilde iletişim kurabilen ailelerdir. Bu, zor duyguları aile üyeleriyle paylaşabilmeyi ve gerektiğinde onlardan yardım ya da destek isteyebilmeyi de içermektedir. Açık iletişim aynı zamanda aile üyelerinin birbirini dinlemesini ve birbirlerini anladıklarını göstermelerini de gerektirir.

Stres yaratan durumu kabul etme: Stresle başarılı bir şekilde başa bilmek için ilk önce olayı kabul etmek gerekir. Kabul edilmeyen durumlarla başa çıkmak mümkün olmayacaktır. Sorunlarla başa çıkmak için onları göz ardı etmektense aktif bir şekilde çözüm yolu bulmaya çalışmak daha etkili olacaktır. Sorunları hep birlikte uğraşarak çözme: Yaşanan olay bireysel bir konu olsa bile aile olarak birlikte çözülmesi ve kişinin tek başına çözüm yolu bulmaya çalışmaması gerekir. Aile üyelerinin hepsinin aktif bir rol aldığı durumlarda herkes kendini daha verimli hisseder ve biz biliyoruz ki yardım etmek travma sonrasında insanlara en iyi gelen şeylerden biridir. Yaşamla ilgili yeni ve olumlu bir bakış açısı geliştirme: Aile üyeleri sonraki travmatik yaşantılara karşı daha iyimser bir bakış açısı geliştirmek için birbirine yardımcı olabilir. Travmatize olan kişiler olayla (örneğin trafik kazası ile) ilgili olarak suçluluk duyabilir ancak kişilerin o anda aldıkları kararlar en iyisi olmasa bile o anda alınabilecek en iyi karar olabilir. Birbirlerine destek olmak, çocukların kendilerini suçlamasını engellemek ruhsal sağlığımız açısından daha yararlı olacaktır.

Travmanın yaşandığı evlerde aile ilişkilerinde değişiklikler yaşanabilir ve travmanın etkileri aileye yansıyabilir.

  • Travmaya maruz kalmak aile yapısının ve rollerinin değişmesine neden olabilir.
  • Akraba, arkadaş ve komşuların desteğinden uzak kalmaya yol açabilir.
  • Aile üyeleri kendilerini birbirlerinden uzaklaşmış hissedebilir.
  • Aile kendisini toplumdaki diğer ailelerden uzaklaşmış hissedebilir.
  • Aile bireylerinde travmatik olay hakkında güçlük ve başkalarını üzmemek için konuşmaktan kaçınma görülebilir.
  • Aile içinde tartışmalar ve aile bireyleri arasında çatışmalar ortaya çıkabilir.
  • Çocukların güven gereksinimleri artabilir, daha çok ilgi görmek isteyebilirler.
  • Ailenin birlikte olması ve hoş vakit geçirmesi için koşullar uygun olmayabilir. Aile bireyleri arasında kayıplarla ilgili yas tutma tutum ve tarzlarındaki farklılıklar ve bunlara bağlı çatışmalar ortaya çıkabilir.
  • Maddi ve manevi kaynakların azalması sorun olabilir.
Çocuklar kendi yaşantılarını başkalarıyla paylaştıklarında, kendilerini daha iyi hissetmeye başlar ve olan bitene ilişkin farklı bir bakış açısı edinirler. Ayrıca başkalarının da kendilerininki gibi benzer tepkileri olduğunu öğrenmeleri onların kendi gelecekleriyle ilgili daha olumlu bir bakış açısı geliştirmelerine yardımcı olur.

Bazen de çocuklar yaşanan olaydan sonra konuşmak istemeyebilirler. Bunun nedenleri arasında:

  • Çocuklar kendileri ve özel yaşantıları hakkında konuşmaya pek alışık olmayabilirler.
  • Daha önce, bu gibi konularda kendilerini ifade etmek için hiç cesaretlendirilmemiş olabilirler.
  • Duygularını tanımlamakta zorlanıyor olabilirler.
  • Travmatik olaydan bahsetmek onlara acı veriyor olabilir.
  • Yetişkinlerden korkuyor veya onlara güvenmiyor olabilirler.
  • Yetişkinlerin kendilerini anlamayacaklarını düşünüyor olabilirler.
  • Yetişkinleri üzmek ya da endişelendirmek istemiyor olabilirler.
.
Çocuklar genellikle acı veren yaşantılarıyla ilgili olarak kendilerini ifade edemeyebilir veya etmek istemeyebilirler. Ancak karşılarındaki kişinin kendileriyle ilgilendiğini ve onu dinleyip anlayabileceğini açık bir biçimde hissederlerse yaşantılarını paylaşmaya daha çok gönüllü olurlar. Yetişkinler çoğunlukla, çocukları, başlarından geçen travmatik yaşantıları hakkında konuşmaya teşvik etmenin uygun olmadığını düşünmekte ve onları kendi hallerine bırakmaktadırlar. Yetişkinlerin bu varsayımı her zaman doğru olmayabilir hatta bazen bu durum, çocukların, yaşamış oldukları acı ve kayıplardan kendilerini koruma ihtiyaçlarına dayanıyor olabilir. Bazı yetişkinler de çocukların olan biteni anlama kapasitelerini yetersiz buluyor olabilirler.

Hem çocuklar hem de yetişkinler için travmatik bir olaydan etkilenmeyi belirleyen bazı etmenler vardır. Bu etmenlerin kişiden kişiye değişiyor olması nedeniyle bütün çocuklar ya da yetişkinler yaşanan travmatik olaydan farklı düzeyde etkilenirler.

  1. Aşırı durumlara tanık olma: Kişiler travmatik olayı bizzat yaşıyorlarsa ya da olayın meydana geldiği yere ne kadar yakınlarsa etkilenme düzeyleri o denli yüksek olmaktadır.
  2. Stres yaratan durumlara maruz kalma süresi: Kişiler travmatik olaylara ne kadar uzun süre maruz kalırlarsa o denli çok etkilenmektedirler.
  3. Yaşamın tehlikede olduğunu düşünme: Kişiler travmatik olay sırasında öleceklerini düşündüklerinde etkilenme fazla olmaktadır.
  4. Stresle başa çıkma gücü: Kişilerde travma öncesi var olan başa çıkma gücü etkilenme düzeyini azaltmaktadır.
  5. Sosyal desteğin doğası ve derecesi: Kişilerin travmatik olay sırasında ve sonrasında yeterli derecede sosyal desteğe sahip olması ve bu desteği alabilecek durumda olması travmatik olaydan etkilenme düzeyini azaltacaktır.
  6. Anne-babanın etkilenme düzeyi: Anne-babaları güçlü olumsuz tepkiler gösteren çocuklar travmatik olaylardan daha fazla etkileneceklerdir.

Hepimiz zaman zaman kendimizi kederli ve üzgün hisseder, hatta bazen ağlarız. Kayıplardan sonra şiddetli üzüntü tepkileri vermek ve kaybedileni özlemek normaldir. Bunlar, kişiye rahatlama duygusu verir.

  • Travmatik yaşantı sonrasında normal kabul edilen bazı depresif tepkiler şunlardır:
  • Depresif ya da sinirli bir ruh hali.
  • Tüm etkinliklere duyulan ilginin azalması ve bunlardan haz alamama
  • Diyet yapılmadığı halde bariz şekilde kilo kaybı veya artışı
  • Kaybedilen kişiyi özleme.
  • Sevilen birinin kaybını ‘kabullenmeme’.
  • Uykusuzluk ya da aşırı uyuma.
  • Aşırı huzursuzluk.
  • Aşırı yavaşlık.
  • Enerji kaybı/azalması ve derin bir yorgunluk hissi.
  • Değersizlik duygusu.
  • Aşırı ya da duruma uymayan suçluluk duyguları.
  • Konsantre olmada ya da karar vermede zorluk.
  • Tekrarlayan ölüm düşünceleri.
  • Hayatın yaşamaya değmediğine dair tekrarlayan düşünceler.

Travma sonrası stres tepkisi temelde bir kaygı tepkisidir. Bu tepki sırasında bireyin bedeni ve zihni sanki bir tehlikeye maruz kalmış gibi tepki verir. Çocuklar travmatik bir olaydan sonra, aşağıda belirtilenler gibi, belirgin olmayan kaygılar geliştirebilirler:

  • Okul, sosyal yaşam ve gelecek gibi alanlarda ortaya çıkan sürekli bir kaygı hali
  • Avuçların terlemesi, titreme, mide sorunları, baş ağrıları, kas gerginliği gibi fiziksel uyarılmışlık belirtileri
  • Karanlıktan, belirli hayvanlardan ve başkalarının önünde konuşmadan aşırı korkma (Bu korkuların bir kısmı, 7-10 yaş arasındaki çocuklarda yaşa bağlı olarak ortaya çıkan normal gelişimsel korkulardır ve hiçbir müdahalede bulunulmasa bile kendiliklerinden ortadan kalkarlar. Travma sonrası kaygı tepkisi olarak nitelendirilmeleri için bu korkuların aşırı boyutlarda olması gerekir)
  • Sevilen birisinden ayrılma korkusu – özellikle küçük çocuklar ayrılık kaygısı belirtileri gösterebilirler.
Anılar (görüntüler, sesler, kokular), kaçınma tepkileri gibi travmatik bir olaydan sonra ortaya çıkan belirtilerin çok güçlü bir fizyolojik temeli vardır. Travmatik olaylar insan bedeni ve zihni açısından korkunç bir şoktur ve aşırı bir fizyolojik uyarılmaya yol açabilir. Bu aşırı uyarılma hızlı kalp atışı, avuç içlerinin terlemesi, konsantrasyon sorunları ve uyku güçlükleri gibi belirtiler ortaya çıkarır. Travma sonrasında olay anını hatırlatan herhangi bir uyarıcı ile karşılaşıldığında kişiler yeniden travmatik olay oluyormuş gibi hissedebilir ya da belli bir yer onlara yaşadıkları travmayı hatırlatabilir ve beden otomatik olarak tekrar aşırı bir fizyolojik uyarılma durumuna geçer. Bu fizyolojik tepkiler, kas ağrıları, sırt ağrısı veya karın ağrısı gibi belirtilere de neden olabilirler.

Kaçınma tepkisi kişinin yaşadığı travmatik olayla ilgili olan düşünceler, duygular, etkinlikler ve mekanlardan kaçınmasına işaret etmektedir. Kişi açısından olup bitenler o kadar acı vericidir ki; kişi kendisine travmayı hatırlatabilecek her şeyden uzak durarak adeta olup biteni tümüyle unutmaya çalışmaktadır. Travmatik olaylara maruz kalan pek çok kişide istenmeden akla gelen anılar ortaya çıkar. Bunlar çok acı verici olduğu için kişi bu anılardan ve bunların aklına gelmesine yol açan her şeyden kaçınmaya çalışır. Olayın yaşandığı yere gitmek istenmez, o olaya dair düşünceler akla geldiğinde düşünülmek istenmez ve bunun için yoğun çaba sarf edilir.

Travma sonrası yaşanabilecek stres tepkilerini üç ana başlıkta sıralayabiliriz. 1. İstenmeden akla gelen düşünce ya da görüntüler:

  • Kişinin hatırlamayı isteyip istememesinden bağımsızdır (travma sırasında olup bitenler)
  • Olayların en acı ve sıkıntı verici bölümleri.
  • Her şey yeniden oluyormuş gibi travmatik olayı yeniden yaşanır.
  • Yaşanan her şeyi ‘görüyor’ gibi olduklarını ifade edebilirler.
  • Bir kamera varmış ve filmi geriye sarmış gibi hissedebilirler.
  • Ses ve koku, hatta hareketleri hissettiklerini belirtebilirler (Örneğin, zemin sallanıyor gibi ‘hissederler’).
Doğal afetler, insan eliyle yaşanan olaylar, kaza, ölüm gibi travmatik olayların ardından çocuklarda yaygın olarak görülen iki grup tepki vardır: 1. Doğrudan doğruya travmaya maruz kalmaktan kaynaklanır ve çocukların kendilerini tehlikede hissetmeleri, oldukça dramatik olaylara tanık olmaları gibi yaşantılar içerir. Bu tip yaşantılar travma tepkileri dediğimiz tepkileri ortaya çıkarırlar. Tamamen normal kabul edilmekle birlikte, bu tepkiler bireyler için çok şiddetli ve korkutucu olabilirler. Yetişkinler gibi çocuklar da travma tepkileri gösterebilirler. Bu tepkiler travma sonrasında koşulların düzelmesine bağlı olarak zamanla azalır, ancak bazı kişiler uzun bir süre bu tepkileri vermeye devam edebilirler. Travma sırasında ve sonrasında oluşan anne baba, diğer aile üyeleri, arkadaş ve yakınların kaybedilmesiyle ve ev, ailenin malvarlığı gibi diğer kayıplarla bağlantılıdır. Kayıplarla sonuçlanan travmatik yaşantıdan sonra şiddetli üzüntü tepkileri hissetmek normaldir, bazı çocuklarda bu tepkiler epeyce uzun sürebilir ve hatta depresif tipte bazı tepkilere de yol açabilir.
Travmatik bir olay “herhangi bir kişi için, aşırı derecede yıpratıcı veya başa çıkılamayacak kadar zor olan, kişi için tehdit edici, varlığını zedeleyen, normal yaşantı haricindeki herhangi bir olay” olarak tanımlanır. Deprem travmatik olayın tipik bir örneğidir ve depremi yaşayan herkes bu olayın ne kadar korkutucu ve yaşamı tehdit edici olduğu konusunda hemfikirdir. Çocuklar açısından travmatik olayın ne olabileceğine bakıldığında, herhangi bir zamanda trafik kazası geçirmek veya herhangi bir kazaya tanık olmak, tacize uğramak, bir yakının ölümünü görmek, ciddi bir şekilde yaralanmak veya yaşamı tehdit eden başka bir olaya maruz kalmak çocuklar için travmatik olaylar olarak nitelendirilebilir.
Depremi yaşayan insanların büyük bir çoğunluğu normal yaşamlarına bir ölçüde dönebilir olsalar bile, bir kısmı yaşananları bir süre daha hatırlamaya devam edecek gibi. Hatırlananların büyük çoğunluğu yıkımlarla, kayıplarla ve afetten sonra depremi yaşamış insanlar açısından tamamen değişen hayatlarıyla ve oldukça acı verici anılarla ilgili olabilir. Bu ve benzeri travmatik olaylar karşısında, yetişkinler ve çocuklar duygusal, bilişsel ve davranışsal tepkiler verebilirler. Bu tepkiler deprem, sel, yangın, taciz, trafik kazası, ölüm gibi olaylar ve kayıplardan sonra kişilerde görülen normal ancak çok şiddetli olabilen tepkilerdir.

Hayat peri masallarında ki gibi ya da romantik komedi kıvamında gitmiyor. Evlilik böyle kurgulanmış bir film senaryosu değildir. Evlilikten olağanüstü beklenti içinde olmak insana hayal kırıklığı yaşatır. Mükemmel evlilik yoktur. Fakat iyi evlilik vardır. Mükemmelin peşinde koşmak sizi de ilişkinizi de yoracaktır. Bunun yerine iyi bir evlilik için ‘Neler yapabilirim?’ deyip ilişkinize sahip çıkın. Karamsar bile olsanız bu huyun yönünü değiştirmeye çalışın. ‘Ne yapayım ben zor bir insanım, beni böyle kabul et’ demek sorunlarınıza çözüm getirmediği gibi çözüm yollarını da kapatır. İşleri zorlaştırmak ilişkileri gerer ve bir gün sizi bağlayan o gergin bağlarıda koparır.

Aşkla seven kişi, ister ki oda beni sevsin, benim sevgimin karşılığını versin. Fakat şefkatle sevmek aynı bir annenin çocuğuna gösterdiği gibi, karşılıksız çocuğu ne yaparsa yine de evladım deyip bağrına basmak gibidir. Eşinizi de tıpkı çocuklarınızı sevdiğiniz gibi beklentisiz sevgi, şefkat ve merhamet ile sevin. Onun sizde hayat bulması için havası, suyu, yağmuru, güneşi olun. Kainatın sevgi üzerine var olduğu gibi, evliliğinizde sevgi üzerine tekrar inşa edin.

Yaşadığımız ya da karşılaştığımız hiç bir şeyi tesadüfen değildir. Durum ne kadar karışık ve sıkıcı da görünse muhakkak almamız gereken pozitif bir ders vardır. Her zaman pozitif olmak size de ilişkinize de iyi gelecektir. En basit şeyde ‘Zaten sen hep böyle saçma sapan işler yaparsın.’ gibi cümlelerle karşı tarafı suçlamak yerine ‘Olur, böyle şeyler hallederiz’ ya da ‘Olan oldu bundan sonra ne yapabiliriz’ gibi pozitif düşünceler ilişkinizi yapıcı yönde geliştirecektir.

Her zaman ifade ettiğim gibi hayatınızda olumlu olaylara odaklanmak hayatınıza olumlu olaylar getirirken olumsuz yönlere odaklanmak ise hayatınıza olumsuzlukları taşıyacaktır. ‘Keşke seninle evlenmeseydim’ yerine ‘İyi ki, seninle evlenmişim’ sözü de aynı tren raylarının yönünü değiştirmek gibi eşinizin iyi yöne doğru yönelmesine zemin hazırlayacaktır. Aksi ise size olumsuz ve gergin bir ilişki olarak geri dönüp, eşinizin daha çok zıtlaşmasına sebep olacaktır.

Bazı tavırlar vardır, kişileri haklı olsa bile haksız duruma düşürebilecek. Bunlardan biride alev gibi parlamaktır. Olaylar karşısında alev gibi parlayıp eşinizin gönül sarayını yakmayın. Hem kendinizi hem eşinizi mahveden öfke küpüne binmek yerine sabır ağacının dallarına tutunun. Böyle öfkeli tavırlar konuşmak için hiç uygun zamanlar değildir. Kendinize öfkenizi sağlıklı bir şekilde dışarı akıtacak ve sakinleşmenizi sağlayacak yöntemler geliştirin. Böylece hem eşinizi yıkmamış hem de daha sonradan pişman olacağınız sözleri sarf etmemiş olursunuz.

Karşınızdaki kişi sizin hayat ve yol arkadaşınız. Bir yola beraber çıkıldı ise sevinçler kadar kederleri, rahatlar kadar sıkıntılarıda paylaşmak gerekir. Bütün sorumluluğu eşinizin omzuna yıkıp, ‘Yapmak zorunda’, ‘Bakmak zorunda’ gibi tavırlara girmek, ilişkinizi gerginleştirip, birbirini düşünen, anlayan bir çift olmak yerine sizi birbirinize uzaklaştırır. Evliliğinizde hayatı paylaştığınız gibi sorumlulukları da paylaşmalısınız. Unutmayın ikinizde aynı gemidesiniz. Gün gelip eşiniz yorulduğunda gemi su almaya başlarsa bundan iki tarafta zararlı çıkacaktır. Her iki eşin de sorumluluğunu bilmesi hayat yükünü hafifletir.

Her güzel şey gibi evlilikte emek ister. Fedakarlıkta bulunmakta bu emeğin bir parçasıdır. Fedakarlık, eşler arasındaki muhabbeti çoğaltır. ‘Neden fedakarlıkta bulunacakmışım bana ne!…’ kelimesi ise sevgiyi muhabbeti azaltır. Burada unutmamanız gereken beklentileri bir kenara bırakıp karşılıksız ilişkiniz adına bir şeyler yapmaktır. Aslında yaptığınız fedakarlıkları sadece karşı taraf adına değil kendi mutluluğunuz adına da yaptığınızı her zaman aklınızda bulundurmalısınız. Evlilikte hiç bir zaman ne tek kişi mutlu nede tek kişi mutsuz olur.

Günümüz evliliklerinde en sık rastlanan davranış hatalarından biride samimiyetin saygıyı yok etmesidir. Yoksa mutlu bir evliliğe baktığımızda aradan geçen yıllara rağmen çiftlerin birbirlerine saygıyı muhafaza ettiklerini görüyoruz. Saygı sınırını aşmayın. Saygısız tavırlar, temelleri güzellikler ile atılan bir evliliğe inen balyoz gibidir. Güzel söz ve davranışlar ise dışarıdan harabe gibi görünen bir binayı sıvayıp, boyayıp eski sağlam günlerine geri getirmek gibidir.

Kadınlar değerli olduğunu görmek ve hissetmek ister. Oysaki sadece kadınlar değil erkeklerde kadınlar kadar değerli olduklarını hissetmek isterler. Eşinizin değerli olduğunu hissettirin. Eşinize kendisi için özel ve önemli olduğunu hissettirin. Peki eşinize nasıl değerli olduğunu hissettirebilirsiniz?

Yaratılış olarak her birimiz bizi iyi hissettiren ve değerli olduğumuzu her fırsatta bize gösteren kişilerin yanında mutlu oluruz. Eğer niyetiniz evliliğinizi tekrardan yapılandırmakta en iyi yaklaşım, eşinize değerli olduğunu hissettirerek başlamaktır.

Evliliğinizde yaşanan sorunlar kangren haline geldiyse elbette boşanmak çözüm olabilir. Fakat her evlilik kurtarılmak için yeni bir şansı hak eder. Ruhen sağlıklı çiftlerin evlilikleri, biraz sabır, biraz çaba, biraz gayret ve fedakarlıkla yıkmak yerine yeniden yapılandırılabilir.

Evlilik doğru kişi ile yollarınızı birleştirdiğiniz sürece hayatınızı güzelleştirip, yaşam kalitenizi yükseltir. Bekarlar ile mutlu evliliğe sahip olan kişileri karşılaştırdığımızda; evli kişilerin çok daha dingin, düzenli, huzurlu ve mutlu bir yaşam sürdüklerini görmekteyiz.
Mutlu ve ömür boyu beraberlik adına kurulan evliliğinizde, ya işler hesapladığınız gibi gitmezse evlilik iyi güzel de ya mutluluğu yakalayamazsanız! Ya eşinizle geçinemez iseniz soluğu mahkeme kapısında mı almalısınız? Psikoterapist/ Aile ve Evlilik Danışmanı Sevinç Karakaya

Aşkla bilişsel kontrol arasındaki bağlantı araştırmaların halen cevap aradığı bir soru olma özelliği taşıyor. Neden aşık insanlar dikkat gerektiren işleri, günlük rutinlerini, temel problem çözme becerilerini etkili bir biçimde sürdüremiyorlar? Tam olarak bilmiyoruz. “Sevdiğim kişiyi düşünmek varken, neden sıkıcı bir işle ilgileneyim?” mantıklı bir açıklama olarak görünse de, bilimsel bir veri olma özelliği taşımamakta. Belki de tersinden bakarsak: “bilişsel kapasitemiz düştüğü noktada, hissettiğimiz romantik duyguların şiddeti artıyor olabilir mi? Tam da entelektüel kontrolümüz azaldığında aşık oluyor olabilir miyiz?” Neden olmasın! Gelecek dönemdeki araştırmalar, bu soruların yanıtlarını aydınlatıyor olacak…

İlk aşık olunan zamanlarda, başka şeylere odaklanabilmek tabi ki son derece zordur, çünkü bilişsel kapasiteniz, neredeyse bütünüyle sevdiğiniz kişiyi düşünmeye kendini adamış durumdadır. Ancak uzun süreli ilişkilerde, bilişsel kontrole sahip olmak son derece önemlidir. İlişkide başarıyı aslında bu kontrol getirir.

Basit bir testte katılımcılardan bir dizi dikkat gerektiren beceri göstermeleri isteniyor ve anlaşılıyor ki, kadın-erkek fark etmeksizin, duyulan aşkın şiddeti yükseldikçe test başarısı düşüyor. Kişi ne kadar aşıksa, odaklanabilme becerisi de o kadar düşük oluyor. Aslında bu olağan bir sonuç; çünkü beynin kognitif kapasitesinin büyük bölümü aşık olunan kişiyi düşünmekle meşgul. Dolayısıyla, bilişsel kontrol oldukça düşük.

Aşık olmak dopamin, adrenalin ve norepinefrin gibi kimyasalların düzeyini arttırırken, beyindeki serotonin düzeyini de düşürüyor. En basit tanımlarıyla, dopamin mutluluk sağlarken, adrenalin ve norepinefrin de kesintisiz enerji, hız (bohçacının bahsettiği acele) ve kalbin durmaksızın atmasını sağlıyor. Aşkın tüm güzellikleri… Beynin ödül ve zevkten sorumlu alanları çok mutlu. Aşık olduğumuzda bu alanlardaki kan akışı inanılmaz. Aynı alanlar, obsesif kompulsif davranışlardan da sorumlu. Tamam, bu da takıntılı biçimde aşık olduğumuz kişiye odaklanmamızı sağlıyor. Burada kadar her şey yolunda, her şey beklendiği gibi… Peki ya başka neler oluyor?

Yıllardır biliyoruz ki, aşık olmak, beyinde kokain etkisi yaratmakta. Sevdiğiniz birinden ayrılmak, ya da severken terk edilmek de, beyinde kokain yoksunluğuyla birebir aynı etkileri ortaya çıkarmakta –fiziksel acı da dahil… Tüm bu etkiler sadece duyguları ilgilendiren alanlarda gerçekleşmemekte; aşk denen muammadan, beyniniz, beyinlerimiz hem fiziksel hem de entelektüel olarak etkilenmekte. Saniyenin beşte biri kadar sürede gerçekleşen bu muamma, bizleri de bir hayli aptallaştırmakta.

Dünya Ekonomik Forumundaki konuşmacılardan Yale Üniversitesi Psikoloji Profesörü Laurie Santos’a göre sosyal bağlantı alanında, daha iyi hissetmek için  peşinden gittiğimiz veya yaptığımız birçok şey hakkında zihnimiz bize yalan söylemektedir.  Sosyal ağlarda yanlış şeyler ararız. İnsanlar işten eve gidiş yolunda tanımadığı kimselerle sohbet etme yerine telefon, sosyal medya gibi kanalları tercih etmektedirler.

Yalnızlık artık dünyadaki hükümetlerin ele almaya başladığı bir alan olarak ortaya çıkmaya başlıyor. Örneğin 2018 yılında İngiltere’de yalnızlıktan sorumlu bir bakanlık kuruldu. İngiltere’nin Ulusal İstatistik Ofisi aynı yıl 16 ile 24 yaşları arasındaki kişilerin 65 yaşından büyük olanlardan daha yalnız hissettiklerini bildiren istatistikleri yayınladı. Ayrıca yalnızlığın kötü yaşam beklentisi ile ilişkili olduğu konusunda uyardı. 2017 yılında  yayınlanan İngiltere hükümetinin raporu, yalnızlığın fiziksel ve zihinsel sağlık üzerindeki etkisini göstererek, günde 15 sigara içmek kadar zararlı etkileri olduğunu ortaya koydu. Bir bilimsel çalışma, yalnızlığın bir halk sağlığı sorunu olduğunu savundu.

Yalnızlıktan mustarip olmak fiziksel acı çekmeye benzer. Bir deneyde, ağrı kesici kullanımı yalnızlık ağrılarını azaltmıştır. Bir doz parasetamol alan yalnız bireylerin taramalarında, beynin ağrı işleyen alanlarında azalmış aktivite gözlemlenmiştir. Ayrıca yalnızlık, zarar ve tehlikeyle karşılaşan bir kişide savaş ya da kaç tepkisini arttırmaktadır. Bu yüksek tepki kişiyi aşırı hassas yapabilir hatta sinirlendirebilir. Başkalarıyla bağlantı kurmak yerine yalnız kişi diğerlerine saldırır. Sürekli tehdit altında olmak kişide zararlı bir tecrit ve kopukluk döngüsünü de besler.

Hayatımızda bize anlam veren ve bizi mutlu eden nedir? Bazı insanlar bu konuyu ün ve şöhret olarak cevaplayabilir. Ancak yapılan çalışmalar arkadaşların ve ailenin gerçek bir ganimet olduğunu gösteriyor. Bağlanma ihtiyacımız doğuştan olsa da bazılarımız yalnızız. Diğer taraftan, bazılarımız gün boyunca başkaları tarafından kuşatılmış, hatta yıllardır evli olsa da derin ve yaygın yalnızlık hissetmektedir. Yalnızlık ve tecrit hissi her yaş insanı etkiler ancak gençler ve yaşlılar gibi bazıları diğerlerinden daha fazla etkilenir. Bir gencin 500 instagram bağlantısı olması, bu geniş ağın, duygusal yalnızlığını ve duyduğu kederi iyileştiremediği söylenebilir. Daha az sayıda ancak daha yakın ilişkiler daha önemlidir. Yaşlılarda da yalnızlık ve izolasyon riski yüksektir. Araştırmalar 60 yaş üstü kişilerin yüzde 20’sinden fazlasının kendilerini çok  yalnız hissettiğini gösteriyor.

Bir yardım almak için sorun yaşamayı beklemeyin. Biz biliyoruz ki ilk evliliklerde çiftler çift terapistinin kapısını bir sorun yaşadıktan ortalama altı sene sonra çalıyorlar. Problemler altı sene içinde çok daha kronik ve işin içinden çıkılmaz bir hale geliyor. Bugünkü araştırmaların ışığında daha ilişkinin başlarında bile hangi alanlarda sorun yaşayabileceğinizi, sorun çözme becerilerinizi anlayabilir ve önleminizi baştan alabilirsiniz. Her zaman söylediğimiz gibi; hiç fikir ayrılığı ve sorun yaşamayacağınız bir eş veya bir ruh ikizine sahip olmak pek mümkün değil. Kaldı ki böyle olsaydı hayat biraz sıkıcı olabilirdi. Bunun yerine evliliğini mutlu bir şekilde yürütmeyi gerçekten isteyen ve bunun için çaba sarf eden eşler olmak mutlu bir ilişkiye sahip olmak için yeterli.

İkinci evliliği aceleye getirmeyin. Yapılan araştırmalar ikinci evliliklerde tanışıklıkları bir seneden daha kısa süren çiftlerin boşanma olasılıklarının daha fazla olduğunu gösteriyor. Evliliğin sağladığı alışılmış olan konfora belki de düzen olarak tanımladığınız şeye bir an önce kavuşmak için erkenden bu adımı atabilirsiniz. Ancak ikinci kez evlilik kararı alan biri olarak birbirinizi daha iyi tanımanız gerektiğini, ilişkiye dair kaygı duyduğunuz alanları eş adayınızla paylaşmayı önemsemenizde fayda var. Bunun yanı sıra ikinci evlilik sizin dışınızda başka kişileri de etkileyecek olabilir. Örneğin eşinizin ve sizin önceki eşlerinizden çocuklarınız olabilir. Çocuklarla ilişkiler nasıl olacak? Önceki eşlerle nasıl sağlıklı bir iletişim sürecek? Vb. gibi başka kişileri de etkileyeceğini düşündüğünüz konulara mutlaka bir açıklık getirin. İkinci evlilikler, önceki evliliğinizden çocuklarınız varsa ya da eski eşle bu evliliği etkileyen bir çatışma yaşanıyorsa profesyonel destek de almanız gereken uzun bir süreç olabilir.

Bunun yanı sıra ikinci ilişkiye başlamadan önce ikinci eşinizle yaşayacağınız problemlerin neredeyse % 69’unun çözümsüz olacağını ve bazı çatışmaları çözmek yerine yönetmeye ihtiyacınız olacağını bilmeniz gerekiyor. Yine önceki evliğinizin sonlanmasından tamamen karşı tarafı sorumlu tutuyor iseniz bunu bir kenara bırakıp sizin neleri hatalı yapmış olabileceğinizi de düşünün. Liste biraz uzun gibi görünse de hem kendinizi tanımak hem de ilişki becerilerini öğrenerek ikinci evlilikte mutluluğu yakalama olasılığınızı arttırıyor, kısacası işinizi şansa bırakmıyorsunuz. Evliliklerin iyi gitmesi sadece karşınıza iyi bir insanın çıkmasından ibaret değildir. Evliliğe her zaman ilgi göstermeniz gerekir.

Birinci evliliğinizin neden bittiğini iyi analiz edin! Yaptığımız araştırmalar belli bazı davranışların ilişkiyi mutlaka o hazin sona sürükleyeceğini gösteriyor. Nedir mi bu davranışlar? John Gottman’ın 40 yıl boyunca çiftlerle yürüttüğü çalışmalarda ortaya çıkan Eleştiri, Aşağılama, Savunma ve Duvar Örme davranışları. Bu davranışlara sahipseniz bunları nasıl değiştireceğiniz ve yeni ilişkinizde kendinizi nasıl ifade edeceğinizi öğrenmeniz gerekiyor. Aynı zamanda eşinizi ne kadar tanıdığınız, ona ne kadar ilgi gösterdiğiniz, onu dinleyip dinlemediğiniz, ondan gelen her türlü farklı fikre veya görüşe karşı açık mı yoksa tamamen kapalı mı olduğunuzun farkına varmanız da gerekiyor.

Bu istatistiklerin yanı sıra, ilk evliliği boşanma ile sonuçlananlar boşanmayı bir başarısızlık olarak değerlendirirse ikincisinde “ ya başaramazsam” diye bir endişe yaşıyor. İkinci evliliğin şansa bağlı olduğunu düşünenler de var. Bu sefer işler yolunda giderse mutlu bir evlilik yaşanacak! Ya da bu kez doğru insanı buldum diyenler. İşte bu sefer ruh ikizimi buldum! Bütün bunları sıklıkla duymakla beraber işinizi şansa bırakmamanızı öneriyoruz.

Kötü giden ikinci evliklerde ise en çok sıkıntı şu alanlarda yaşanıyor;

  • Üvey anne baba olmakla ilgili sıkıntı yaşamaları
  • Eski eşle duygusal bağlantılar ya da çatışmalar yaşamaları
  • Ve ekonomik sıkıntılar.

2007 yılında Falke tarafından yapılan başka bir araştırmada ise iyi giden ikinci evliliklerde;

  • Çiftlerin onlar için önemli olan konularda fikir birliğine varabildiklerini
  • Arkadaşlarından ve ailelerinden sosyal destek aldıklarını
  • Finansal bir belirlilik hali olduğunu gösteriyor.

Amerika’da Furstenberg ve Cherlin tarafından yapılan bir araştırma ikinci evliliklerin ilk 5 senede sona erme oranının ilk evliliklere göre çok daha fazla olduğunu gösteriyor. Bu araştırma yazının başında söylediğimizi destekliyor gibi. Ancak ilk evliliklerde ilk 5 sene çok kritik bir zaman. İlk 5 seneden sonra ikinci evliliklerde de daha az boşanma oranı olduğu görülüyor.

İlk evliliğinize başlarken onun sonsuza dek süreceğini düşünürsünüz. Ancak o bitip de ikinci evliliğinize aynı duygu ile başlamanız neredeyse olanaksızdır. Ayrılık aklınızın bir köşesinde mutlaka durur. Gerçekten de böyle mi? Bilimsel çalışmalar bu konuda ne diyor? 
0-4 yıl arası evliliklerde, eğer eşlerden kadın olanın ailesinde boşanma varsa çiftin boşanma ihtimali % 87, eğer eşlerden ikisinin de ailesinde boşanma varsa bu ihtimal % 620 oluyor.
5-10 yıllık evliliklerde, eğer eşlerden kadın olanının ailesinde boşanma varsa çiftin boşanma ihtimali % 41, eğer eşlerden ikisinin de ailesinde boşanma varsa bu ihtimal % 160 oluyor.
11 yıl ve üstü evliliklerde, çiftlerin ailelerinin boşanma geçmişi olması çiftin boşanmasını etkiliyor görünmüyor.
Ebeveynleri boşanmış olan çiftlerin kişisel problemlere sahip olması (kolayca öfkelenmek, kıskanç olmak; para yönetimi becerilerinin düşük olması, aldatmak) ebeveynleri boşanmayanlara göre çiftin boşanma ile karşılaşma ihtimalini iki kat daha fazla arttırıyor.

Erkekler Aldatıyor.. Evet, bu gerçekten önemli bir boşanma sebebi. Ama aldatmanın kendisinden çok sonucunda oluşan ve evliliğin temel taşlarını yerinden oynatan güven, yakınlık azalması ve çatışmanın artması gibi nedenler boşanmaya sebep oluyor.

  • Evli erkeklerin % 20-25’i en az bir defa eşini aldattığını söylüyor.
  • Çift terapistlerinin raporuna göre mahkemeye taşınan çift problemlerinin % 50 sini aldatma oluşturuyor.
  • İlk sefer boşanmaların % 90’ı aldatma nedeniyle oluyor, bu aldatma genellikle evliliğin son yılında yaşanmış olup ve boşanma sürecinde genellikle gizleniyor.
  • Uzlaştırma uzmanları aldatmanın % 20-25 oranında bir boşanma nedeni olduğunu ama % 80 oranla yakınlığı bozduğunu ve bu nedenle boşanma olduğunu söylüyor.
  • 1970 lerde erkelerin % 70’i kadınların ise % 40’ı aldatırken, son dönem çalışmaları bu oranın erkekler ve kadınlar için % 45 ile eşitlendiğini gösteriyor. Boston’da bir hastanede yapılan bir çalışmaya göre yeni doğan bebeklerin % 30 u biyolojik olmayan babalarına merhaba diyor.
  • Çiftlerin % 25’i cinsel ilişkinin olmadığı “duygusal aldatma” yaşıyorlar (örn; internet ilişkileri) Bu çiftin duygusal yakınlığını bozuyor.

Düşük ya da Yüksek Beklentiler; Araştırmalar, mutlu çiftlerin ilişkilerinde beklentilerini yüksek tuttuklarını, mutsuz çiftlerin ise düşük tuttuklarını gösteriyor. Kilit Problemleri Çözerken Başarısız Olmak; Boşanmak için güzel bir neden.. Ancak araştırmalar mutlu çiftlerin % 69’unun önemli olarak gördükleri sorunlarına bir çözüm bulamadıklarını ve bu problemlerle karşılaştıklarında uzlaşmaya ve uyumlu kalmaya çalıştıklarını gösteriyor.

Araştırmalar boşanmanın en geçerli sebebini çiftler arası iletişimde, çatışma çözümlemede, cinsellik ve yakınlıktaki bozulmalar olarak gösteriyor. Araştırmalara rağmen herkesin boşanma ile ilgili bir fikri var. Bu yaygın görüşlerin bir kısmı hiçbir gerçeklik taşımazken bir kısmı da gerçeklik içeriyor. Erkekler Marstan Kadınlar Venüs’ten…Bu gerçekçi olmayan görüşlerden biri.. Eğer böyle olsaydı çiftlerin boşanma oranı % 100 olurdu.. Eşitlik İlkesi bozulur. Kısaca evlilikte eşitlik ilkesi: Sen bunu benim için yap ben de senin için bunu Yapacağımdır. Yani davranış alışverişi.. Eğer eşiniz sizin için yeterli miktarda iyi şey yaptıysa, onun için aynı sayıda iyi şey yapabilirsiniz. Evet mutlu olmayan çiftler böyle bir alışverişle uğraşmazlar ama çok net olan şu ki mutlu çiftlerde asla böyle bir hesapla uğraşmazlar.

Yapılan araştırmalar her aldatmanın birbirine benzemediğini ve aldatan insanların farklı eğilimleri olduğunu göstermektedir. Araştırmaların şimdiye kadar saptadığı bazı aldatma eğilimleri şunlardır.

Çatışma Engelleyen Aldatma; Evliliğinde yoğun olarak çatışma yaşayan bireylerin buna engel olmak için aldatma yolunu seçtikleri aldatma eğilimi.

Yakınlık Aldatması; Eşi ile duygusal yakınlığı azalan bireylerin başka biri ile yakınlık kurmaları ve eşlerini aldatmaları.

Bireysel (Varoluşsal ya da Gelişimsel) Aldatma; Orta yaş bunalımı, yaşlanma korkusu, boşluk, depresyon gibi nedenlerle aldatmanın gerçekleşmesi.

Seks bağımlılığı; Seks bağımlılığı dürtü kontrolünün azalmasına bazen yok olmasına sebep oluyor. Bunu tatmin etmek için sürekli olarak seks yapma arayışı içinde olmak ve eğer bir ilişki içindeyseler eşlerini aldatmaları.

Kısa Süreli Aldatma; Bu daha çok bir gecelik ilişkiye giren aldatma türü. Anında oluyor. İnsan doğru zamanda doğru (yanlış) yerde olduğunda oluyor. Genellikle, sarhoş olma hali, bir dürtü veya merak sonucu oluyor.

Güvenli Yer Peşinde Koşan; Bazı bireyler kendilerini güvensiz hisseder, bunu yenmek ve kendileri ile ilgili bir onay alabilmek için ilişkiye girerler. Daha çok narsistik ve dürtü kontrolü olmayan bu bireyler aldatmaya yakın durabilir.

İntikam Amacıyla; Bazen eşlerden biri aldattığında diğeri de intikam almak, cezalandırmak amacıyla aldatabilir.

Tatmin Etmeyen Evlilik; Bu tarz aldatma kötü bir iletişim, yakınlığın bulunmaması, desteğin ve cinselliğin olmadığı ilişkinin sonucunda var olabilir.

Aldatma Çıkışı; Aldatma çıkışı yapan kişiler genellikle ilişkilerini sonlandırmakta zorlanan kişilerdir ve ilişkiyi bitirmek amacıyla için aldatmayı deneyebilirler.

Paralel Yaşamlar; Bu aldatma eğiliminde ilişki çok uzun sürelidir. Hem evlilik hem de ilişki uzun süre devam eder. Bu evlilik dışı ilişki bir şekilde evliliği bitirmez hatta evlilik için de iyi bir ortam yarattığı bile olur. Bazı durumlarda eşin aldatıldığını bildiği, tolerans gösterdiği bile olur.

Online Aldatma; Online aldatma internetin, akabinde online flört ve pornografinin yayılması ile hızla yaygınlaştı. Bazı görüşler ulaşılabilirlik, gerçek bilgilerini gizleme şansı ve bağımlılık ile beraber online aldatmanın ilişkiler için büyük tehdit oluşturduğunu düşünüyor.

Rızaya Dayalı Evlilik Dışı Cinsel ilişki: Bazı evlilik dışı ilişkiler evliliğin içinde var oluyor ve eşler buna rıza gösterebiliyor. Bu evlilikler aynı zamanda açık evlilik olarak da tanımlanmaktadır.

Aldatma pek çok insanın düşündüğü gibi az rastlanan ya da sadece erkeklere özgü bir olgu değildir. Evliliklerin üçte birinin aldatma ile karşılaştığı bir dünyada yaşıyoruz. İstatistikler kadınların erkeklere aldatma konusunda ne kadar yakınlaştıklarını gösteriyor. Son zamanlarda internet üzerinden aldatma da oldukça yaygınlaştı ve evlilikler için büyük bir tehdit oluşturmaya başladı. Şunu bilmek lazım ki pek çok toplumda evlilik dışı ilişki sanıldığından daha yaygın ve evlilik bununla yaşamayı öğrenmeye başlıyor gibi…

Önemli olan sorununuzun uzmanlar tarafından değerlendirilmesi ve sorunun çözümü için hipnoterapi yönteminden yararlanıp yararlanılamayacağının tespit edilmesidir. Hipnoterapi ile tedavi olmaya karar verdiğinizde maksimum fayda sağlamak için ise bu yönteme ve bu yöntemi uygulayan uzmana güvenmeniz gerekecektir. Hipnoterapi yöntemini uygulayabilecek olan uzmanların bu konuda eğitimli doktorlar ve diş hekimleri olduğunu da unutmamak gerekir. Uygun şartlar sağlanarak yardım alınan hipnoterapi yöntemiyle yapılan tedavi uygulamalarının çok etkili olduğunu, sonuçlara nispeten daha kısa sürede ulaşıldığını ve ulaşılan çözümlerin kalıcı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Hipnoz ve hipnoterapi neredeyse bütün psikoterapötik yöntemlerde tamamlayıcı olarak kullanılabilir. Ama etkinliğinin bazı sorunlar için olduğu da söylenebilir. Temel kural ise ‘hipnoz kullanmadan tedavi etmek mümkün değilse, hipnoz ile tedavi etmek de mümkün değildir’ şeklinde koyulabilir. Neredeyse tüm fobiler, cinsel işlev bozuklukları, tik, sınav kaygısı, kekemelik, yeme problemleri ve obezite, gece işemeleri, sigara bağımlılığı gibi birçok psikiyatrik sorunda hipnoterapi yönteminden yardım almak mümkündür. Tabi karanlık korkusu, iğne korkusu, sebebi bilinmeyen ağrı gibi daha özele inilen sorunlar için de bu yöntemden faydalanılabilir.

Sonuç olarak karanlık korkusu ile baş etmek için yararlanılabilecek en uygun yöntemlerden bir tanesinin hipnoterapi olduğu söylenebilir. Tabi sadece karanlık korkusu için değil, pek çok farklı sorunun çözümüne ulaşmak için de hipnoterapi yönteminden faydalanılabilir.

Hipnoterapi, hipnoz ile tedavi anlamına gelen bir sözcüktür. Klasik terapi yöntemlerinden farkı ise hastanın bilinçaltına doğrudan ulaşılmasını sağlaması olarak gösterilebilir. Hipnoz altında bulunan kişi kendi bilinçaltına, düşüncelerine ve hipnoterapistin verdiği telkinlere yoğunlaşmıştır. Bu sayede sorunlarını çözmeye istekli olan kişilerin yararlandığı hipnoterapi seansları sırasında, klasik terapi yöntemlerinde karşılaşılabilen direnç gösterme, egzersizlerin ya da ödevlerin eksik uygulanması veya hiç uygulanmaması gibi sorunlarla karşılaşılmaz. Kısacası hipnoterapi yönteminin uygulanabileceği psikolojik sorunlar söz konusu olduğunda, hipnoterapi yöntemiyle ulaşılan tedavi sonucunun diğer yöntemlere göre daha etkili, daha kısa sürede gerçekleşen ve kalıcı olan çözümler olduğu söylenebilir.

Bireylerin erken dönemlerinde, çocukluklarında yaşadıkları bazı olaylar, travmalar ya da tecrübeler karanlık korkusunu tetiklemiş olabilir. Yetişkin olduklarında ise bu korkudan söz etmekten çekinebilirler, utanabilirler. Karanlık korkusu ile baş etmek için ışıkları sürekli açık bırakmak, odaları sürekli olarak kolaçan etmek ve karanlıkta yalnız kalmamak gibi farklı kaçış yöntemlerine başvurabilirler. Ama bu kaçış yöntemleri takıntı, saplantı haline dönüşerek karanlık korkusu sorununun daha da derinleşmesine yol açabilir. Dolayısıyla bireylerin hayatını önemli ölçüde etkilemeye başlar. En doğru yol, karanlık korkusu ile yüzleşmek ve bu sorunu çözmek için uzmanlardan yardım almak olacaktır.

Karanlık korkusunu tetikleyen, ortaya çıkaran nedenleri bulmak ve sorunları çözümlemek amacıyla psikologlardan, psikiyatristlerden yardım alınabilir. Sorunun kaynağını tespit ettikten sonra farklı terapi yöntemleriyle karanlık korkusunu ortadan kaldırmak mümkün olabilir. Ama klasik terapi yöntemlerinin bir dezavantajı olduğunu söylemek mümkündür. Bu da gerçekleştirilen terapiler sırasında kişilerin bilinçli olmaları ve sunulan tedavi yöntemlerini, savları ya da egzersizleri reddetmeleri, direnç göstermeleridir. Dolayısıyla psikolojik temelleri olan ve hastanın uzun yıllar içinde edindiği düşünce yapısıyla ya da yaşam tarzıyla, davranış kalıplarıyla çelişen önerileri kabullenememesi, direnç göstermesi gibi sorunlar ortaya çıkabilir. Bu da problemi çözmeyi zorlaştıracak ve tedavi süresinin uzamasına neden olacaktır. Tedavi sürecinin daha kısa sürmesini ve klasik terapi yöntemlerinde karşılaşılan dirençle karşılaşılmasını istemeyen kişiler ise farklı psikiyatrik sorunlar için hipnoterapi yöntemine başvurabilirler.
Karanlık korkusu pek çok farklı etken nedeniyle ortaya çıkan bir korku olabilir. Çocukken karanlıkta tek başına kalmak, karanlıkta sıkıntılı, tehlikeli bir olay yaşamak karanlık korkusunu tetikleyebilir. Karanlık korkusunun ortaya çıkmasının asıl sebebi de tehlike korkusu olarak gösterilebilir. Çünkü karanlık bilinmeyendir, farklı tehlikeleri barındırdığı düşünülebilir.

Karanlık korkusu, toplumdaki birçok bireyin yaşadığı ve özellikle yetişkinlerin çoğu zaman bahsedemediği, açıklamaktan utandığı korkulardan bir tanesidir. Zaman içinde ilerleyen ve ortaya çıkmayan karanlık korkusu, özellikle yetişkin bireylerin hayatını önemli ölçüde etkilemeye ve kısıtlamaya başlayabilir.
Madde kullanıcısından iyi bir öykü almak, çok önemli bir adımdır. Çünkü madde
kullanıcılarındaki en belirgin özelliklerden birisi süregen kullanıma bağlı madde
kullanımının hastalarca daha az önemli kabul edilmesidir. Hastanın önem vermediği
şeyler arasında; hastanın sağlığı, güvenliği ve sosyal işlevleri de vardır. Hastaların maddeyi kullanımını sürdürebilmek için minimize etme, yalan söyleme, önemsememe ya da alkol madde kullanımına bağlı ortaya çıkan problemleri saklamaları bir sürpriz değildir. Öykü almada genel bir strateji olarak en azından başlangıçta madde kullanan kişiyi dirençli hale sokacak sorulardan kaçınmak gerekir. Bunun için hastanın; tıbbi, yasal, fizyolojik veya duygusal problemlerinden önce hayat öyküsünün, iş yaşamının, okul, aile ve arkadaşları arasındaki problemlerin sorgulanması daha uygundur.
Sorgulama mutlaka tüm yaşam süresini kapsayan şekilde olmalıdır.




Vücudun dışarıdan gelen maddeye karşı oluşturduğu fizyolojik savunma mekanizmaları nedeniyle kişi zaman içerisinde dışarıdan aldığı maddeyle sağladığı haz duygusunu aynı şiddette yaşayamamaya başlar. Bu durumda kişi haz duygusunu aynı şiddette yaşayabilmek için daha fazla ve daha sık dışarıdan madde almaya başlar. Buna tolerans denir. Tolerans başlangıçta bağımlılık yapan maddenin, başlangıçtaki dozda alınıyor olunmasına rağmen haz arttırıcı etkisinin zamanla azalması ve etki süresinin kısalmasıdır. Vücudun dışarıdan gelen maddeye karşı oluşturduğu fizyolojik savunma mekanizmaları nedeniyle kişi zaman içerisinde dışarıdan aldığı maddeyle sağladığı haz duygusunu aynı şiddette yaşayamamaya başlar. Bu durumda kişi haz duygusunu aynı şiddette yaşayabilmek için daha fazla ve daha sık dışarıdan madde almaya başlar. Buna tolerans denir. Tolerans başlangıçta bağımlılık yapan maddenin, başlangıçtaki dozda alınıyor olunmasına rağmen haz arttırıcı etkisinin zamanla azalması ve etki süresinin kısalmasıdır.

Peki doğal olarak bu hormon salgılanıyorsa; kişiler neden dışarıdan bir madde almaya ihtiyaç duyarlar? Beyin ödül mekanizmasında bağımlılık yapan maddeler aracılığıyla salgılanan dopaminin etkisi, doğal yolla salgılanan dopamine göre daha ani, daha şiddetli ve buna bağlı olarak daha haz verici olur. Böylece doğal olarak salgılanan bu hormona benzeyen ve onunla aynı etkiyi hem de daha yoğun olarak yapan maddeleri dışarıdan kolaylıkla sağlayabilen kişi, ödülünü doğal yollardan kazanmaya gerek duymaz.

Ödül mekanizmasının çalışma prensibinde önemli olan nokta mutlu olduğumuzda vücudumuza salgılanan dopamin hormonunun etkisidir. Günlük hayatta farklı yollarla (yemek yemek, elde edilen başarılar, cinsel yaşam, sevilen bir müziği dinlemek vb.) defalarca uyarılan “ödül mekanizması”nda doğal olarak kişiyi yükselten, haz alıcı durumlara aracılık eden beynin kendi kendine salgıladığı dopamindir. Bağımlılık yapan maddeler ise bu yükselmelere aracı olan dopamine doğrudan veya dolaylı olarak uyarıcı etki yaparlar. Örneğin kokain ve amfetaminler dopamin salınımını doğrudan uyarır, morfin vb. maddeler ise endorfin salınımına sebep olmaları sonucu dopamin salınımını arttırmada dolaylı etkiye sahip olmuş olur.

Merkezi sinir sistemi beyin ve omurilikten oluşur. Beyin fonksiyonları milyarlarca sinir hücresi (nöron) tarafından gerçekleştirilir. Bu fonksiyonların (görme, işitme, konuşma vb.) gerçekleşebilmesi için beyinde özelleşmiş olan belirli bölgeler vardır. Beyindeki “ödüllendirme mekanizması” da benzer şekilde özelleşmiş olup bağımlılığın oluşmasında ortak ve merkezi bir sistem konumundadır. Aktif hale geldiğinde kişiye haz duygusu veren mekanizma bu nedenle “beynin haz merkezi” olarak da isimlendirilir. Ödüllendirme mekanizmasının alanları, beyinde limbik sistem denilen ve vücudun iç düzenlemesi, bellek, öğrenme, duygu, güdüler, cinsel davranışlar, beslenme davranışları gibi pek çok alanında rolü olan sistemin parçalarıdır.

Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Dr. Nuşin Bilgin

Biliyoruz ki çocukların dayanıklılığını artıran en büyük besin kaynağıduygularının anlaşıldığı, sevildiği ve değer verildiği ortamın yaratılarak yaşamın rutini içindeki alışkanlıkları kazandırma ve yaşamdan beklentilerine ulaşırken onlara öncülük etmenin sağlanmasıdır.

Pozitif Aile Terapisi ve Pozitif Psikoloji Teorileri pozitif duyguların yapılandırılıp, genişletilmesi esasına dayanır. Tahmin edileceği üzere pozitif düşünme ve duyguların öne geçirildiği, keyifli ve farklı ilgi alanlarının çoğaltıldığı bir bünyede negatif duyguların barınması daha kısa sürelidir. Dayanıklılığınızı artırmaya yönelik kendinizi canlandıracağınız alanlar şunlar olabilir:

  • Sosyal İlişkiler: Seni dinleyen ve problemlerine yol göstereci, destekleyici kişilerle arkadaşlıklar oluştur, veya aktif görev aldığın gönüllü grup çalışmalarına katıl.
  • Günlük Rutin İşlerde: Gerçekçi hedefler oluştur ve gün içinde yaptığın aktiviteler ile hedefe ulaşmaya çalış,
  • Kendini Keşfet: Zor durumların sana öğrettiklerini süzgeçten geçir ve yaşadığın trajik olayların sana neler kattığını görmeye çalış. Bazen zor durumlar sana sahip olduğun ilişkiler veya kendinin değerini hissettirecektir.
  • Vizyonunu Geniş Tut: Tek ağaç değil, ormanı gör ve sadece o problemin hayatını ele geçirmesine izin verme.
  • Hayatın İyi Şeyler de Getireceğini Umut Et: Korkuların ve endişelerin yerine neler istediğine odaklan ve optimistik ol.
  • Kendine İyi Bak: Hem beden hem de zihninin ihtiyaçlarını sapta ve onlar için çaba göster. Seni neşelendirecek ve gevşetecek uğraşlar edin. Spor egzersizlerini ihmal etme.
  • Başına Gelen Kötü Olaya “Dünyanın Sonu Değil” Diye Yaklaş ve Unutma Yaşam Devam Ediyor: Yürüdüğün yolda geleceği güzel düşün ve olumsuz düşüncelerden bir an önce kurtul.
  • Kişiliğinin Pozitif Yönlerini Besle: Kabiliyetlerinin farkına var ve sorun halletme becerilerine güven.
  • Değişimler Kaçınılmaz ise Kabul Etmeye Çalış.
  • Yeni Planlar Oluştur ve Motivasyonunu Canlı Tut.

Tabii ki dayanıklılık kişisel özelliklerle şekillenir ve her insan için sorunlarla baş etme şekli biriciktir denilebilir. Ancak bilindiği gibi doğuştan getirdiğimiz özelliklerin farkına varıp belli egzersizlerle güçlendirilebildiğimiz de bir yanımızdır.

Dayanıklılık zorlukların üstesinden çabuk gelme ve kişinin bükülüp eğildiği yerden doğrulup yoluna devam edebilme halidir. Dayanıklı insanlar stresli hayat olayları ve değişimlerine çabuk adapte olanlardır.  Daha doğrusu negatif duyguları yaşayıp bununla baş ederken doğru kararı verme ve seçebilme kabiliyetini hızlıca gösterebilenlerdir. Dr. Nuşin Bilgin

Bu nedenle onu kontrol altına almak çok zordur. Sadece bu olaylara tepki verirken ,olayın farkında olmayı bildiğiniz anda, olaya yaklaşım şeklinizi değiştirmeniz gerekir. Heyecanlanırken vücut sağlığında bir takım değişikliklere rastlanır. Nefes alırken zorlanma ve ya hızlı solunum gerçekleşebilir. Kalbinin yerinden çıkacakmış gibi hızlı atması gerçekleşir. El ve ayaklarda ,dizlerde titremeler meydana gelir. Bu durumlarda öncelik sakinleşmeyi beklemek ve bunun üstesinden gelmektir. Yapmanız gerekenler, olayın içinde iseniz ve heyecanınızı atlatamıyor sanız, bir yere oturun ve sakinleşmeyi bekleyin. Bir bardak suyu yavaş yudumlarla içiniz. Derin nefes alıp verin. Heyecanın size zarar vereceğini o an için düşünün. Sağlığınızı riske atacak ani çıkışlarda, duygu patlaması yaşamayın. Kontrol her ne kadar bu durumlarda zor olsa da ,beyin mekanizması bunu empoze edebilir, olayları bastırabilirsiniz. Sağlığınız için size zara verecek aşırı sevinçten, aşırı üzüntüden ve korkulardan uzak durun. Heyecan duygusu güzel yaşansa da sağlığınıza ciddi anlamda zararlar verebilir. Heyecan duygusu herkeste aniden gelişebilir, bunun önüne geçmenizi mümkün değil, ama azaltmak sizin kontrolünüz ile sağlanır. Sağlıklı, mutlu günleriniz daim olsun.

Bazen aşır sevinçler söz konusu iken aniden gelişen üzücü haberlerde de heyecan oranı artabilir. Sakin ve endişe içinde olmadan tepki vermek zordur. Bu kontrol dışında gelişen bir olgudur. En çok gelişen durumlar, sosyal fobi, panik atak durumlar, endişe ve kaygılar, başaramama duygusu, ya da başarı duygusunun fazla sevinci, istediğini başarma, hediye alma, şaka yapma, ve aniden gelişen korkular, kalabalığa çıkma fobisi, çok fazla insan içinde konuşma yapma, cesaretsizlik, sınav kaygısı ve ya sınav sonucunda aldığı nota aşırı tepki verme, evlenme teklifi, ilanı aşk ve buna benzer her durumda heyecanlanırız.

Ani bir duygu patlaması sonrası,el ve ayaklarda titreme gelişir. Kalp ritmi değişir. Hızlı atan kalp değişime uğrar. Yüzün renginde kızarmalar oluşur. Bu yoğun hissiyat bütün hücrelere kadar yansır. Heyecan duygusu hem güzel hem de ani çıkışlarda sağlıksız bir durum olarak kabul edilmektedir. Heyecanlı kişilerin daha fazla hata yaptıkları söylenir. Sakin insanlar,olayları daha iyi teraziye koyarak işin ehlinin olması gerektiği gibi yol almasına öncü olur. Bu nedenle bir şeye her ne kadar fazla sevinsek bile bunun dozunu ayarlamalı yüksek duygu yoğunluğu ile gerçekleşen heyecanın oluşmasını engellemeliyiz. Bu risk içerebilir. Hatta fazla heyecan kalp krizlerine bile yol açar. Bunun sonucunda hayati risk fazlası ile bulunuyor.

Heyecanlanmak,aşırı sevinçler ve başarılar sonrası meydana gelir. Bu duygu yoğunluğu aslında sağlığı olumsuz bir şekilde etkilemektedir. Her ne kadar heyecan duygusu normal olarak bilinse de bu aşırı ani tepkiler için önceden önlemler almamız gerekir.

Kısaca ifade etmek gerekirse herhangi bir şeye hayranlık duymak, merak, yaratıcılık, esneklik, umut, dikkat gibi unsurların çoğalmasına yardımcı olur. Yararları, meditasyonun ve Uzak Doğu öğretilerinin sağladığı yararlara çok benzer. Dünya toplumu, cihazlara, elektronik aygıtlara giderek daha fazla bağlanıyor ve doğadan giderek uzaklaşıyor. Oysa uygar toplumlar olma özelliğimizi koruyarak yeryüzünde var olan etkileyici birçok unsuru keşfedebiliriz. Dünyayı daha farklı ve güzel bir yer olarak görebilmek için daha sık şaşırmak ve hayranlık duymak gerek. / Psychology Today

Arizona Devlet Üniversitesi Sosyal Psikoloji Profesörü Michelle Shiota, yöneticisi olduğu SPLAT (Shiota Psychophysiology Laboratory) adlı laboratuvarda insanın pozitif duygularını, doğasını ve bunun yaşama olan etkilerini incelemek üzere uzun yıllardır araştırmalar yapmaktadır. Burada uygulanan bütünleşik fizyolojik, davranışsal, bilişsel ve evrimsel yaklaşımlar sayesinde Shiota ve ekibi, hayranlık ve benzeri duygulara yönelik önemli bulgulara ulaştılar. Yapılan bu araştırmaların sonucuna göre hayranlık duygusunun 10 yararı bulunmakta, işte yararları!

  1. Çoğu zaman dünyayı mevcut bilgilerimizle algılarız. Hayranlık duygusu sayesinde, kısa yol olarak kullandığımız bu bilgiler yerine bilişsel becerilerimizde değişiklikler meydana gelir ve mevcut bilgiye ve varsayıma olan bağlılığımız azalır. Örneğin, sevgilinizin romantik bir akşam yemeği sürprizi hazırlaması sizin için mutluluk ve hayranlık duyguları uyandırarak çevreye ilişkin yeni bilgileri kodlamanıza yardımcı olur.
  2. Bedeni ve zihni yatıştıran ve rahatlatan fizyolojik değişiklikleri kolaylaştırır.
  3. Merak duygusu uyandırır. Neden, nasıl sorularını daha sık sormaya başlar hale geliriz. Böylece, bilgi alma kabiliyetimizi ve keşfetme arzumuz da artırır.
  4. İnsanları bir araya getirerek bir deneyimin daha da büyümesini sağlar ve daha büyük bir resmin parçası olduğumuzu hatırlatır.
  5. Farkındalığımızı artırır. Meditasyonda olduğu gibi, bu akıl durumu bizi yeni bilgilere daha açık hale getirir ve daha olumlu duygulara sahip olmamıza imkan tanır.
  6. Daha iyi bir ben olmamızı sağlar. Korku ve hayranlık duyguları karşısında benlik çözülür. Korkunun ve heyecanın uyandırdığı hisler adaletli karar alma, cömertlik ve prososyal yardım davranışı gibi unsurları tetikler.
  7. Fiziksel sağlığa olumlu etki eder. İnterlökin, vücutta stres, kalp hastalıkları ve depresyonun bulunduğuna dair bir belirtidir. Toronto Üniversitesi’nde Profesör Jennifer Stellar’ın yaptığı bir araştırmada, hayranlık gibi olumlu duygular besleyen kişilerde interlökin maddesinin daha düşük değerlerde seyrettiği ortaya koyuldu.
  8. Yaratıcılığı artırır. Hayranlık sayesinde hem esnekliği hem de farklı perspektifleri keşfedebiliriz. Bu kabiliyetler ise yaratıcılıkta doğrudan ilişkilidir.
  9. Hayranlık duyulan şeylere her zaman erişemeyiz. Doğal olaylar ise her zaman korkuyla karışık bir hayranlık ve merak duygusu uyandırır. Tüm bunlar yeni şeyler yaratmak ve keşfetmek için ilhamımızı güçlendirir.
  10. Mutluluk sağlar. Fiziksel, psikolojik ve manevi açıdan kendimizi daha iyi hissederiz.

Albert Einstein, bilimin ve sanatın kaynağının “hayranlık” olduğunu söylemiştir. Ona göre doğadan ya da herhangi bir olgudan ilham almak için ona hayranlık duymak gerekir. Hayranlık bazen bilinmezlik, saygı, merak bazen de korku duygularıyla karışık olarak varlığını gösteriyor. Gördüğümüz bir güzellik, bir başyapıt, yeni bir buluş ya da bir güç karşısında duyduğumuz hayranlık, ilham kaynağına dönüşüp bazen de “neden olmasın” sorusunun ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Bu da bizi daha iyi işler yapmamız için motive ediyor. Keltner ve Haidt’e göre korkuyla karışık hayranlık iki özelliğe sahip: Genişliği algılama ve bilişsel konumlandırma! Uyarıcı kendimizden daha büyük olduğu için onun genişliğini, yayıldığı ya da etki ettiği alanı anlamaya çalışırız. Diğer taraftan aklımız uyarıcıyı kolayca özümseyemediğinden içgüdüsel olarak onun hakkında daha fazla bilgi toplayarak zihnimizde onu doğru yere konumlandırmaya çalışırız.

Bu duyguyu somutlaştırmak isterseniz, uçsuz bucaksız ağaçlarla çevrili bir ormanı görmek, gece parlak yıldızlarla dolu gökyüzüne bakmak, Michelangelo’nun kusursuz heykellerin olduğu bir galeride gezinmek ya da olimpiyatlarda yeni bir dünya rekoruna tanıklık etmek!
Son araştırmalar, güçlü duygular hissedebilmemize yani direk olarak duygularımızla bağlantı kurabilmemize olanak sağlayan aktivitelerin, genel sağlık durumumuza daha önemli etkiler sağladığını ortaya çıkardı. Birçok açıdan daha iyi hissetmemizi sağlayan bu güçlü duygulardan biri de; hayranlık duygusu!

Takip edilme ve gözetlenme hissine bir benzer rahatsızlık çok az da olsa Anatidaefobi hastalığıdır. Latince köklerden oluşan bu hastalık anatidae (ördek) ve phobia (korku) kelimelerinden türetilmiştir. Hastalık küçük yaşta, suya düşüp, ördekler tarafından gagalanmış çocuklarda görülmektedir. Diğer insanlara göre mümkün olamayan bu tip rahatsızlıklarda, hasta devamlı travma halindedir. Kendisinin devamlı bir ördek tarafından izlendiğini ve takip edildiğini zannetmektedir. Bu tip rahatsızlıklar sosyal ve aile yaşantılarını zor duruma sokar. Beyin bazen böyle hatalar verebilir, bu yüzden eğer takip edilme yada biri beni gözetliyor diyorsanız önce bir hastanenin nöroloji servisine gidin ve tüm gerçekliği ile sorulan sorulara cevap verin. Bu tip sorunlar psikoterapilerle normal bir yaşam statüsüne gerileyebilir. Çözüm için başka herhangi bir yola başvurmanıza hiç gerek yok.

Görsel Korteks rahatsızlığı olmayan kişiler, Nörolog kontrolü ile sağlama yaptıktan sonra, kendisinin birileri tarafından izlenme yada gözlemlenmesi hissi kesinlikle psikolojik bir rahatsızlık olarak görülüyor. Uzmanlar Bipolar Bozukluk sınıfına girebileceği, psikolojik destekle düzeltilebileceğini söylüyor. Devamlı takip ediliyorum hissi zamanla toplumdan soyutlaşma ve sosyalleşme sorunlarını beraberinde getirir. Çünkü “sen nereye bakıyorsun? Ne bakıyorsun?” gibi aslında var olmayan suçlamalarla delirmiş olabileceğiniz bile düşünülebilir. Bu tip psikolojik rahatsızlıklar genelde sonradan edinim değil de aileden geldiği genetik bir tarafı olduğu düşünülmektedir. Çok çalışkan, neşeli, sosyal bir kişilikten bir anda çekilmez, suçlayıcı, içine kapanık bir hale dönüşebilir. Uzmanlar bu dönemin ne kadar süreceği ile ilgili süreyi kestirememektedir.

Gözden gelen bilgi aslında Beynin 10 farklı bölgesine gelir. Serebral korteks yani beynin gri maddesi olarak isimlendirilen, beyinde bulunan bir örtüdür. Beynin neredeyse üçte ikisi bunla kaplıdır. Hem sağ hemde sol yarım kürede olmak üzere 2 bölümdür. İnsan beyninin en gelişmiş kısmı da burasıdır. Çünkü insanı diğer canlılardan ayıran, düşünme, görme, algı ve konuştuğumuz dil gibi işlevler buradan yapılmaktadır. Serebral korteks’in içinde görme işlevini yapan bölüme Görsel Korteks denir. Hafıza ve tanılama, şekil, kalınlık, renk gibi göz retinasından gelen her türlü ayrıntı burada işlenir. Görsel korteks ne gelirse beyne iletir. Bunun yanında görsel korteks verileri diğer korteksler ile yazılımdaki gibi dizi mantığı yapar. Yani elma görüntüsü gelir diğer duyusal alanlar ile ilişkilendirilip tat duyusuda eklenir. İnsanlarda eğer yaşadıkları kaza sonrası yada benzeri bir problemde görsel korteksi hasar görürse, görme duyusu da etkilenmeye başlar. Yani bir görüntü gelir ve beyne düzgün bir şekilde işlenemez. Görme Korteksi tamamen yitirildiğinde bilinçli görme artık sonlanır. İşte bu duruma Sinir hastalıkları uzmanları “Kortikal Körlük” diyor. Görsel korteksini kaybeden beyin, gözden gelecek şekilleri görüntüleyemez ama, diğer beynin bölgeleri tarafından işlenebilir.

Görme duyusu, göz organının varlıkların şeklini ve rengini ayırmaya sağlayan doğal bir işleyiştir. Aslında etraftaki nesnelerden yansıyan ışıklar gözün dış kısmındaki kornea ile iç kısımdaki lensten geçerek bir kırılım sağlar. meydana gelen görüntü tam tersinedir. Bu görüntü optik sinirler ile beynin görme merkezine iletilir. Görüntü düzleştirilir ve nesneyi görürsünüz.  Tüm ışıkları kapattığınızda karanlık bir ortamda görememenin nedeni de budur. Çünkü herhangi bir nesneden yansıma gelmez.
Beyin hala sırrı çözülemeyen, çok karmaşık merkezi bir organdır. Bazen işleyiş olarak, genetiksel, insanın yaşadığı ortam, edindiği kötü tecrübeler ve psikolojik travmalar bozukluklara neden olabilir. Bazen bir park yürüyüşünde bile arkanıza dönme hissini oluşturup, bir karartı hissetmek yada durakta beklerken geçen otobüsteki insanların sizi izliyor hissi, duyularımızdan gözün nasıl bizi ters köşeye yatırdığına bakalım.

Yolda yürürken aniden arkanıza dönerek takip edildiğinizi mi hissediyorsunuz? Kalabalık bir yerde gözlerin sizi izlediğini mi düşünüyorsunuz? Birinin sizi gözetlediğini mi düşünüyorsunuz? Bu his normal duyulardan farklı bir istem dışı olarak gelmekte ve kesinlikle Nöroloji Uzmanı tarafından incelenmesi gereken bir sorundur. Peki bu hatanın oluşması için beyinde neler oluyor? Biri beni izliyor hissi neden oluşur? Psikolojik bir sorun mu? Bu his hangi Psikolojik hastalıkların habercisidir?
“Trust In The Balance” kitabında R. B. Shaw, şirketlerdeki güven duygusunun temel taşları olarak şunları belirtmiştir.
Sonuçlar: Sözlerini tutan ve beklentilerimizi karşılayan insanlar bizim gözümüzde güvenilir olur.
Bütünlük: Davranışlarını önceden kestirebileceğimiz, dürüst, ahlaki değerlerle yaşadığını bildiğimiz insanlara daha çok güveniriz. Bütünlük, durumlardan ve zamandan bağımsız bir tutarlılıktır.
İlgi: Başka birinin bizim duygularımızı, ihtiyaçlarımızı hesaba kattığını ve ilgilendiğini fark edersek güven duyarız. İlgisizlik ve aldırmazlığın fark edilmesi güvensizlik duygusunu doğurur.
a. Beklentiler: Güven genel olarak beklentilerin karşılanması olarak tanımlandığına göre, insanlar kendi beklentilerini karşılayacaklarını inandıkları kişilere güvenirler.
b. Kişisel özellikler: Güvenimizi hak eden insanların belirli özelliklere sahip olmasını isteriz. Bu özellikler bazen sadece bizim bildiğimiz özellikler olabilir. Kadın erkek ilişkisindeki güven çoğunlukla bu temele dayanır.
c. Dünya görüşü: İnsanların başka insanlara güven derecesi büyük çoğunlukla dünyayı barışa dönük veya savaşa dönük bir ortam olarak algılamalarına bağlıdır. Bu algı büyük çoğunlukla hayatın ilk yıllarında şekillenir. Birbirini destekleyici aile ilişkilerine sahip olan insanlar büyük çoğunlukla dünyayı dostluk ilişkilerinin kurulabileceği barışçıl bir ortam olarak görürler. Aksi takdirde ise dünya, güvensiz ve çevrelerindeki aldatmaya hazır insanların bulunduğu bir ortam olarak algılanır.
d. Risk: Güven ve risk birbirine bağlı iki kavramdır. Sonuç insanlara ne kadar zarar verecek ise “güven duymak” o kadar zorlaşır. Sonuç hiç bir risk içermiyorsa “güven duymak konu olmaz.” İnsanlar risk sonucu uğrayacağı zararı azaltmak için çok kere daha az güven duygusu gösterirler.
e. çıkarlar: çıkarlar ortak oldukça güven kolaylaşır. çıkarlar farklılaştıkça güvensizlik artar.

Güven duygusu söz konusu olduğu zaman ilk aklımıza gelen başkalarına güvenmektir. Seminerlerimizde çok defa “Karşımdakine güvenmek istiyorum ama bakalım o bu güvene layık mı? Bunu bilmeden nasıl güvenebilirim?” sözünü duyarız. Bu yaklaşım ilişkileri çıkmaza sürükleyen bir yaklaşımdır. Karşıdaki kişinin de aynı düşüncelere sahip olması ilişkiyi kitler. Bir ilişkide kendinizi karşınızdakinin yerine koyun ve onun sizi güvenilir bulup bulmayacağını düşünün. Bu soruya cevap verebilmek için, güvenilir bulduğunuz başka insanların özelliklerini hatırınıza getirin. Bir insanı güvenilir bulmak için çoğunlukla şunlara ihtiyaç vardır.

Sözünü tutmak,
Bütünlük sergilemek (özü sözü bir olmak),
Bir görevi yapacak yetkinlik ve beceriye sahip olmak,
Dürüst olmak,
Sorumluluk sahibi olmak.
Bunların dışında bir insana güvenebilmek için o insanın sizin beklentilerinizi karşılamış olması gerekir. Bunun için de beklentilerin açıkça ortaya konması büyük önem taşır. Açıklığın temelinde bu vardır.

İnsanın kendisine güven duyması, kendini ve sınırlarını kabul etmesi ile başlar ve kendi iç sesine kulak vermesiyle şekillenir. İnsanın temel ahlaki değerlerini ve bu konudaki kararlılığını içine alır. örneğin, kişi yanlış olduğuna inandığı bir şeyi “başkaları yapıyor” diye yapmaz. Kişi kendi niyetini ve gayretini, doğru olduğuna inandığı değerler üzerine oturtursa, çıkarının zarar gördüğü veya korktuğu durumlarda bu değerlerden kolayca ödün vermezse, kendi gözünde değer kazanır. Kendine güven, güvenilir olmak ve başkalarına güvenmenin temelini oluşturur. Türk kültüründeki “Kişiyi nasıl bilirsin? Kendim gibi” sözü bunun en güzel örneğidir.

Başka insanlara duyulacak olan güven duygusunun temelinde kendine güven yatar. Kendine güvenmeyen insan başkalarına güvenemez. Kendi güvenilir olmayan insan da başkalarına güvenemez. Halk arasında yaygın bir deyiş vardır “Babana bile güvenme.” Biz eğitim programlarımızda ” ‘Babana bile güvenme’ diyen insana güvenme” diyoruz.

Güven ortamını oluşturacak insanları bir “tohum” gibi, güven ortamının oluşacağı kurum kültürünü de bir “toprak” gibi düşünmek gerekir. Güven duygusunun yaşanabilmesi hem bireysel özelliklere, hem de şirketteki ilişkilerin kalitesine bağlıdır. Güven duygusunu yeterince açıklıkta tanımlayamasak da insan ilişkilerinin temelini bu duygu oluşturur. Güven duygusunun olmadığı hiç bir ilişki yürümez. Güven duygusu olmaksızın ne sipariş verilebilir, ne hizmet anlaşması yapılabilir, ne dostluk kurulabilir, ne de kadın erkek beraberliği sürdürülebilir. Güven duygusunun varlığı ile dostlukları, evlilik ilişkilerini, ortaklıkları ve iş anlaşmalarını başlatmak mümkün olur. Kısacası güven duygusu iş hayatında, sosyal hayatta ve özel hayattaki her türlü ilişkinin temelindeki harçtır.

Neden birine güveniriz de, bir başkasına güvenmeyiz? Güvendiğimiz bir insana karşı davranışımızla, güvenmediğimiz bir insana olan davranışımız neden farklılık gösterir. Güven duygusunun yokluğu çalışma ortamında ilişkileri, verimliliği ve herkesin sağlığını bir kanser tümörü gibi kemirir. Stephen Covey’e göre: “Güven, insan motivasyonunun en yüksek biçimidir. İnsanların doğasında var olan “iyi” ve “güzel”i ortaya koymalarına imkan verir.” Güven duygusu, iş motivasyonu üzerinde bu kadar önemli olduğuna göre iş ortamında bu duygunun yaşanmasını sağlamak nasıl mümkün olabilir?

Birisine inanmanın ne anlama geldiğini herkes kalbinin derinliklerinde hisseder. Güvenilen birinin ihanetinin nasıl bir hayal kırıklığı yaratacağını hepimiz biliriz. Ancak “güven”in tanımını yapmak çok kolay değildir. Güven kavramını tanımlamak istersek kavramın karmaşıklığı ortaya çıkmaya başlar. Güven duygusu kelimelere dökülmesi zor, elle tutulmaz, gözle görülmez soyut bir kavramdır. Ancak bu duygunun yokluğu ve varlığı kendisini hayatın her anında hissettirir.

Güven, açıklık ve dürüstlük, bir çalışma ortamında işbirliğinin ne ölçüde gerçekleşeceğini belirler. Güven duygusu, sağlıklı bir ekip çalışmasının temelini oluşturur. ProfDrAcar Baltaş

Sağlıklı, Mutlu, Huzurlu yarınlara 2021
Çocuklarımızın hızla gelişip büyüdüğü dönemde profesyonel destek katkı sağlayıcıdır. Çocuğunuzun psikodrama grubunda hoş vakit geçirirken farkında olarak yarar sağlayacağı kazanımlar vardır. Bunlardan bazıları; Çocuğun iletişim becerilerini güçlendirir. Kendisini daha iyi ifade etmesini sağlar. Çocuğun kendisini ve güçlü yönlerini tanımasını sağlar ve özgüvenini destekler. Oyun ve dramalar aracılığıyla farklı sosyal rolleri deneyimleyerek sosyal ilişkilerde empati duygusu gelişir. Korku, kaygı, üzüntü ve öfke gibi duygularını ifade etmeyi ve bu duygularla nasıl baş edeceklerini öğrenirler. Böylelikle rol repertuvarlarını geliştirmiş olurlar. Sözel olduğu kadar bedensel olarak da kendini ifade etmeyi öğrenir. Spontanitesini destekler, sorunlara anlık ve yaratıcı çözümler üretebilmesini sağlar. Alayla baş etme becerilerini destekler. Benim dışımda da sıkıntı yaşayan çocuklar varmış bir tek ben değilmişim duygusunu görerek suçluluk duygusunu azaltmaya yarar sağlar. Birey olarak yaşantısına sahip çıkma ve kendisi için doğru kararlar alabilme becerisini destekler. Kendileri ile ilgili farkındalıklarının artışı..
Çocuk psikodraması çocukların günlük yaşamlarında yaşadıkları zorlukları, geçmişlerinde kalan önemli olayları ve bunlara ilişkin duygularını, yetersizliklerini, başarılarını ve bunlara bağlı olarak gelişen önyargılarını ve inançlarını sahneleyerek ortaya koydukları ve bu yolla değişimin sağlandığı bir terapötik süreçtir. Bu ortam dürüstlük ve samimiyet içerisinde, öğütler almadan ve eleştirilmeden kendini gerçekleştirebileceği bir ortamdır. Çocuklar birbirlerinden güç alarak iç dünyalarını karşılaştırabilir, birbirlerini zenginleştirerek olumsuz duyguların yerine olumluları koyabilme fırsatı yakalarlar. Uzm. Kl. Psk. Murat Aldan
Günlük hayatımıza bir bakalım yapmak istediğimiz şeyi önce arzu ederiz. Oturduğumuz evi kiralamayı yada almayı, aynı şekilde arabamızı almayı önce arzu ederiz. Basit bir elbise için de durum aynı. Telefon alırken de… Eğer istemesek almayız. Bu yazıyı yazmak istemesem yazmazdım. Önce hayal etmek, düşünmekle başlar her şey. Düşünce bir enerjidir. Kullandığımız her şey önce bir düşünceydi. Önce hayal ettik sonra hayatımıza aldık. Düşüncemizi denizde bir damla olarak kabul edersek , damla olarak pekte işlevsel olmayabilir. Düşünce damlalar gibi evrende bir parçadır. Bu damlayı evrenin bir parçası gibi görmek bizi deryalara ulaştırabilir. Aksi halde damla kuruyup yok olacaktır. Düşüncelerimizin evrensel bir parça olduğunu görmek düşüncelerimizin önünü açacak evrende anlam bulacaktır. Nasıl düşünürsek kendimizi o şekilde var ederiz. O halde tersini düşünerek de durumu tersine de çevirebiliriz. Eminim diyorsunuz ki “ben bunu istiyorum ve düşünüyorum” .Burada ince ayrıntı var. Gerçekten kendinize sorun; “Yalnızca istediğiniz şeyi mi düşünüyorsunuz, yoksa istediğiniz şey gerçekleşirse başınıza gelecekleri mi?” Oturup hayal kurduğunuzda hayatınızda olmasını istediğiniz şeylerden çok bunu yaparsam başıma neler gelir, başkaları ne der diye mi düşünüyorsunuz.
“Hayallerin gerçekleşmeyeceğine duyulan inanç, hayallerin gerçekleşmesi için atılacak adımı bir şekilde engeller, psikodrama hayallerimizle aramızdaki engelleri görmemizi sağlar.” Hayatta yaşadığımız güçlüklerin çoğu yaşadıklarımızdan çok o yaşadıklarımıza verdiğimiz anlamla ilgilidir. Hayata olumlu bakmakta zorlanan biri için olumlu ya da gerçekçi bakış açısını kazanmak çok hızla kazanılacak bir yöntem değildir. Kişilerin yaşam karşısındaki tutum ve bakış açıları deneyimle öğrenilmiştir.Yine deneyimle, yeniden öğrenerek eski deneyimler değiştirilebilir.Yanlış deneyimlerden dolayı yapılan hatalardan dolayı yaşananları önlemenin yollarından biri de terapidir.Uygun bir terapistle yapıldığında terapi insanın kendisini yeniden bulmasını sağlar. Çocukluğumuzda yaşadığımız olayları bir çocuk gözüyle görür, çocuk gözüyle yorumlarız.Yetişkin halimizle olayları yeniden yorumlamak için heyecanlı bir yolculuktur psikoterapi.

Bazı psikoterapi türleri, güncel duyguları anlamak için geçmişe bakmaya odaklanır. Buna karşılık, BDT mevcut düşünce ve inançlara odaklanmaktadır. BDT, düşünce ve inançların kritik olduğu birçok sorunu olan insanlara yardım edebilir. Bir kişinin bir durumu nasıl gördüğünü tanımlama, meydan okuma ve değiştirme gereğini vurgular. BDT’ye göre, insanların düşünce kalıpları, dünyayı belli bir şekilde görmemizi sağlayan bir çift gözlük takmak gibidir. BDT bu düşünce kalıplarının gerçekliğimizi nasıl yarattığımızı ve nasıl davranacağımızı belirlediğimizi daha da bilinçlendirir.

Terapistler, depresyon tedavisi için yaklaşık 50 yıl önce ilk TCMB modellerini yarattılar. Şimdi aşağıdakileri içeren çok çeşitli koşulların tedavisi için modeller vardır:
-panik atak
-travma sonrası stres bozukluğu (TSSB)
-yaygın anksiyete bozukluğu
-uykusuzluk
-sosyal fobi
-çocukluk çağı depresyonu
-öfke
-evlilik çatışması
-madde bağımlılığı ve bağımlılık
-borderline kişilik bozukluğu
-yeme bozuklukları
-diğer birçok zihinsel ve fiziksel koşullar
BDT için öğrenme araçları şunları içerir:
-düzenli bire bir veya grup tartışma oturumları veya ikisinin bir kombinasyonu
-sık geribildirim
-rol yapma etkinlikleri
-zihin ve bedeni sakinleştirme yolları
-yavaş yavaş korku veren şeylere maruz kalmanın artması
-ev ödevleri
-bilişsel davranış günlüğü tutmak
-Olumlu davranış değişikliği ve büyümeyi teşvik etmeyi öğrendiği becerileri uygulama
Bir BDT kursu sırasında, bir kişi şunları öğrenebilir:
-sorunları daha net bir şekilde tanımlamak
-otomatik düşünceler konusunda farkındalık geliştirmek
-yanlış olabilecek temel varsayımlara meydan okumak
-gerçekleri ve mantıksız düşünceleri ayırt eder.
-geçmiş deneyimlerin mevcut duygu ve inanışları nasıl etkileyebileceğini anlamak
-en kötüden korkmayı bırakmak
-bir durumu farklı bir bakış açısıyla görmek
-diğer insanların eylemlerini ve motivasyonlarını daha iyi anlamak
-durumları düşünme ve görme konusunda daha olumlu bir yol geliştirmek
-kendi ruh hallerinin daha fazla farkında olmak
-ulaşılabilir hedefler oluşturmak
-genellemelerden ya da ya hep ya hiç düşüncesinden kaçınmak
-her şey için suçu üstlenmeyi bırakmak
-olması gerektiğini düşündüklerinden ziyade işlerin nasıl olduğuna odaklanmak
-onlardan korkmak yerine korkularıyla yüzleşmek
-kendilerini ya da başkalarını yargılamak yerine tanımlamak, kabul etmek ve anlamak
BDT, bir kişinin düşüncelerinin, inançlarının ve tutumlarının duygularını ve davranışlarını nasıl etkilediğine odaklanan bir psikoterapi şeklidir. İnsanların yararsızlıklarını düşünmek psikolojik sorunlara yol açabilir. Eğer insanlar yararsız davranışı öğrenirse, bu da psikolojik sorunlara yol açabilir. İnsanlar daha yararlı düşünme ve davranış biçimlerini öğrenebilirler. Yeni alışkanlıkları zihinsel ve fiziksel koşulları belirtileri hafifletmek ve insanların daha iyi şekillerde davranmasına izin verebilir. Uygulayıcılar, BDTyi, sorunların insanların olaylara ve aynı zamanda olayların kendilerine verdiği anlamdan kaynaklandığı teorisine dayandırır. Yararsız düşünceler bir insanın farklı durumlarda güvenle çalışmasını zorlaştırabilir. TCMB insanların kendilerini nasıl hissettiği ve hareket ettiği ve zorluklarla başa çıkmalarına yardımcı olacak stratejilerle donatma konusunda olumlu bir etkiye sahip olabilir. Araştırmalar, BDT’nin depresyon, panik bozukluğu ve diğer sağlık durumları olan kişilere destek sunabileceğini göstermektedir. Kronik ağrıyı hafifletmeye yardımcı olabileceğine dair kanıtlar artmaktadır. BDT geniş bir konsepttir. Farklı BDT türleri, yaşamın çeşitli yönlerine odaklanır. Bazı türler, duygusal veya sosyal zorluklar gibi belirli sorunları ele almaktadır.
Bilişsel davranışçı terapi veya BDT, insanların düşünce kalıplarını değiştirerek yeni davranışlar bulmalarına yardımcı olabilecek kısa süreli bir terapi tekniğidir. BDT ile etkileşime geçmek, insanların stresi azaltmasına, karmaşık ilişkilerle başa çıkmasına, kederle başa çıkmasına ve diğer birçok ortak yaşam sorunuyla yüzleşmesine yardımcı olabilir. BDT, yaşam olaylarını düşünme ve yorumlama şeklimizin nasıl davrandığımızı ve nihayetinde nasıl hissettiğimizi etkilediği temelinde çalışır. Çalışmalar bunun birçok durumda faydalı olduğunu göstermiştir. Daha spesifik olarak, BDT, bireyin başarılı olmak için aktif katılımını gerektiren, probleme özgü, hedefe yönelik bir yaklaşımdır. Günümüzün zorluklarına, düşüncelerine ve davranışlarına odaklanır. Aynı zamanda zaman kısıtlıdır, yani bir seansın ne zaman biteceğini bilen ve ne bekleyeceği konusunda bir fikirleri olduğu anlamına gelir. Genellikle, bir seans 20 bire bir oturumdan oluşur, ancak bu her zaman böyle değildir. Uzman Klinik Psikolog Gizem Kıyıcı
Biyopsikoloji alanında da önemli olan nörotransmiterlerin eylemleridir. Nörotransmiterler nöronlar arasında bilgi taşır ve kimyasal mesajların vücudun bir bölümünden beyine gönderilmesine olanak sağlar ve bunun tersi de geçerlidir. Vücudu farklı şekillerde etkileyen çeşitli nörotransmiterler vardır. Örneğin, nörotransmitter dopamin, hareket ve öğrenmede rol oynar. Aşırı miktarda dopamin, şizofreni gibi psikolojik bozukluklarla, çok az dopamin ise Parkinson hastalığına eşlik etmektedir. Bir biyopsikolog, insan davranışları üzerindeki etkilerini belirlemek için çeşitli nörotransmiterleri çalışabilir.
Frontal Lob: Beynin bu kısmı motor beceriler, üst düzey biliş ve ifade dili ile ilgilidir.Oksipital Lob: Beynin bu kısmı görsel uyaran ve bilgilerin yorumlanmasında rol oynar. Parietal Lob: Beynin bu kısmı, basınç, dokunma ve ağrı gibi dokunsal duyusal bilgilerin yanı sıra diğer birçok fonksiyonun işlenmesinde rol oynar. Geçici Lob: Beynin bu kısmı, duyduğumuz seslerin ve dilin, hafıza işlemenin ve diğer fonksiyonların yorumlanmasında rol oynar. Sinir sisteminin bir diğer önemli kısmı, iki kısma ayrılan periferik sinir sistemidir: Motor (efferent) bölümü merkezi sinir sistemini kaslara ve salgı bezlerine bağlar. Duyusal (afferent) bölüm her türlü duyusal bilgiyi merkezi sinir sistemine taşır. Sinir sisteminin otonom sinir sistemi olarak bilinen ve kalp atışı, solunum ve kan basıncı gibi otomatik işlemleri düzenleyen başka bir bileşeni var. Otonom sinir sisteminin iki kısmı vardır: “Dövüş ya da uçuş” tepkisini kontrol eden sempatik sinir sistemi . Bu refleks vücudu çevredeki tehlikeye cevap vermeye hazırlar. Parasempatik sinir sistemi, vücudunuzu dinlenme durumuna geri getirmek için çalışır ve sindirim gibi işlemleri düzenler.
Bu erken etkilerden bu yana, araştırmacılar beynin nasıl çalıştığı ve davranışın biyolojik temelleri hakkında önemli keşifler yapmaya devam etmişlerdir. Evrim araştırması, beyin fonksiyonunun lokalizasyonu, nöronlar ve nörotransmiterler, biyolojik işlemlerin düşünceleri, duyguları ve davranışları nasıl etkilediğine dair anlayışımızı geliştirmiştir. Biyopsikoloji alanıyla ilgileniyorsanız, biyolojik ana süreç ve fizyolojinin yanı sıra biyolojik süreçleri de anlamak önemlidir. Anlanması gereken en önemli bileşenlerden üçü beyin, sinir sistemi ve nörotransmiterlerdir. Merkezi sinir sistemi beyin ve omurilikten oluşur. Beynin en dış kısmı, beyin korteksi olarak bilinir. Beynin bu kısmı biliş, duyum, motor beceriler ve duygular içinde çalışmaktan sorumludur.

Araştırmacılar ayrıca beynin farklı bölümlerinin insan davranışını nasıl kontrol ettiğini anlamakla ilgilenmeye başladılar. Bunu anlamaya yönelik erken bir girişim, frenoloji olarak bilinen sahte bir bilimin gelişmesine yol açtı. Bu görüşe göre, bazı insan fakülteleri, kafatasının yüzeyinde hissedilen beynin tümseklerine ve çentiklerine bağlı olabilir. Frenoloji oldukça popüler hale gelirken, kısa zamanda diğer bilim adamları tarafından da reddedildi. Ancak, beynin belirli bölümlerinin belirli işlevlerden sorumlu olduğu fikri gelecekteki beyin araştırmalarının geliştirilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Yıkıcı beyin hasarı çeken bir demiryolu işçisi olan Phineas Gage’in ünlü durumu, beynin belirli kısımlarına verilen hasarın davranış ve işleyişi nasıl etkileyebileceğini anlamada da etkili oldu.

Hatırlanması gereken önemli bir şey, insanlık tarihinde, aklın asıl yerini anlamak için insanların daha yakın zamanda geçtiğidir. Mesela Aristoteles, düşüncelerimizin ve duygularımızın yürekten çıktığını öğretti. Hipokrat ve daha sonra Platon gibi Yunan düşünürler beynin zihnin bulunduğu yerde olduğunu ve tüm düşünce ve eylemlerin kaynağı olduğunu belirtti. Daha sonra Rene Descartes ve Leonardo da Vinci gibi düşünürler, sinir sisteminin nasıl işlediğine dair teoriler sundu. Bu erken teorilerin daha sonra yanlış olduğu kanıtlanmış olsa da, dış stimülasyonun kas tepkilerine yol açabileceği konusunda önemli bir fikir belirlediler. Refleks kavramını tanıtan Descartes’ti, ancak daha sonra araştırmacılar bu kas yanıtlarında kritik rol oynayan omuriliğin olduğunu gösterdi.
Biyopsikoloji, beynin, nörotransmiterlerin ve biyolojimizin diğer yönlerinin davranışlarımızı, düşüncelerimizi ve duygularımızı nasıl etkilediğini analiz eden bir psikoloji dalıdır. Bu psikoloji alanına sıklıkla biyopsikoloji, fizyolojik psikoloji, davranışsal sinirbilim ve psikobiyoloji gibi çeşitli adlar denir. Biyopsikologlar çoğu zaman biyolojik süreçlerin duygularla, bilişlerle ve diğer zihinsel süreçlerle nasıl etkileşime girdiğine bakarlar. Biyopsikoloji alanı, karşılaştırmalı psikoloji ve evrimsel psikoloji dahil olmak üzere diğer bazı alanlarla ilgilidir. Biyopsikoloji, beyni incelemek için ileri araçlar ve teknolojinin getirilmesi sayesinde oldukça yeni bir gelişme gibi görünse de, alanın kökleri, ilk filozofların zamanına kadar binlerce yıl öncesine dayanır. Şimdi zihin ve beyni eş anlamlı olarak görmemize rağmen, filozoflar ve psikologlar zihin / beden sorunu olarak bilinen şeyleri uzun süre tartıştılar. Başka bir deyişle, filozoflar ve diğer düşünürler, zihinsel dünya ile fiziksel dünya arasındaki ilişkinin ne olduğunu merak etmişlerdir.

Sosyal ortamlarda, bir arkadaşınıza, üvey kızınızı ya da oğlunuzu tanıştırırken kullanacağınız hitap şeklinde sıkıntı yaşayabilirsiniz. “Eşimin kızı” ya da “oğlu” demek; sanki “Benim değil, eşimin” anlamını vurgular. Bu durumda, onları ismiyle tanıtmak, çocukların kabul sınırları içinde “Kızım, oğlum” demek, daha sıcak, samimi ve iyi hissettirebilir.

Çoğu çocuk için üvey ebeveyni kabul etmek, öz ebeveyne sırt çevirmek demektir. Bu ebeveyni değil sevmek, kabul etmenin bile diğer ebeveyni üzeceğini düşünürler. Çocuklar, onun hayatında nasıl bir yeri olacağından, ona nasıl hitap edeceklerinden emin değillerdir. Babalarının evliliğe tepkisi, onları endişelendirir. Bu kişiyi, kendilerini düş kırıklığına uğratacak potansiyel bir insan olarak algılayabilirler. Siz, hayatınızda kalıcı olacağını umduğunuz, tekrar bir aile olmanızı sağlayacak, ekonomik olarak sizi güçlendirecek bu yeni kişiye, çocuğunuzun da olumlu bakmasını beklersiniz. Çocuğunuzun aynı istek ve yaklaşımda olmamasına üzülerek, eşinize daha da yakınlaşırsınız. Bu da, yeni ailenin sorunlarının artmasına neden olur. Disiplin konusunda, yetkiyi üvey babanın üstlenmesini bekleyebilirsiniz ancak üvey babanın otoritesinin kabul edilmesi için, önce çocuğunuzun ona saygı duyması ve güvenmesi gerekir.

Babalık duygusu, annelik gibi içgüdüsel değildir. Anneler, biyolojik yapılarıyla, beyin ve üreme organlarıyla anneliğe hazır olurlar. Annelerin koruyuculuğu, hassasiyeti, kolaycılığı buradan gelir. Babaların ise, çocuklarına sevgi ve bakım verdikçe beyinlerindeki yapısal endişe noktaları harekete geçer. Üvey babaların işi biraz daha zordur. Genellikle çocuklarıyla birlikte yaşayan bir kadınla evlendikleri için, sürekli çocuklarla yaşamak durumundadırlar. Üvey baba, çocukları seveceği ve onlara ebeveynlik yapmaya istek duyabileceği gibi, onlardan sorumlu olmadığını da düşünebilir.

Üvey anne psikolojisine benzer duygu ve davranışlar üvey baba psikolojisi için de geçerlidir. Babanın kendi çocuğu varsa ve velayeti annedeyse, kendi çocuğuna karşı bir eksiklik hissedebilir; onu yeterince göremediği ve onunla ilgilenemediği için, vicdan azabı gibi duygular yaşayabilir. Bazen bu duygular o kadar yoğundur ki, çocuğu yokmuş gibi davranarak, onunla hiç ilgilenmeme, maddi manevi sorumluluk almama gibi bir durumla da karşılaşabilir, bu boşluğu, üvey çocuğunda telafi etme yoluna gidebilirler. Eğer kendi çocuğu yoksa ve eşinin çocuğuna üvey baba olduysa, tanımadığı, hiç yaşamadığı bir duygu ve sorumluluğun içinde hissedebilir kendini. Böyle bir durumda, kafasında oluşturduğu ya da gözlemlediği bir baba modelini uygulayabilir.

Üvey anneye yüklenen imaj, üvey annenin psikolojisini de etkiler. Bu imajı değiştirme çabası içinde; sınırlarını koyma, duygularını bastırma, disiplinli davranma konularında kararsızlıklar yaşayabilir. Her biyolojik anne, çocuğuna zaman zaman çeşitli olumlu, olumsuz tepkiler verir. Üvey annenin olumsuz tepkisi daha olumsuz, olumlu tepkisi de küçümseyici, sahte olarak görülebilir. Üvey anne, çocuğun onaylamadığı bir davranışı görmezden gelmek, kendine yapılan saygısızlığı koşulsuz kabullenmek, babayla olan keyfi ya da keyifsizliği gizlemeyi istemek, çocuğa onu kabul etmesi için maddi hediyeler almak, aşırı özverili davranmak gibi davranışlara girebilir. Bu psikoloji; kendini anne rolü oynamaya mecbur hissetme, eşiyle çocuk arasında dengeler kurma çabası, hata yapmama isteği, iyi olanı koruma adına daha çok çaba sarf etme ve sorumluluk almaktır.

Bu gün pek çok aklı başında, eğitimli, kültürlü dediğimiz öz babalar, ayrıldıkları eşlerinin evlilikleri söz konusu olduğunda, çocuklarının, üvey baba ile aynı ortamda bulunmasını onaylamadıklarını söylüyor. Bunu, velayetlerini anneden alma tehdidi olarak kullananlar bile var. Üvey baba ortamı, sanki güvensiz, tehditkar, tacizkar olarak algılanıyor onlar tarafından. Evlilikler, boşanma ile sonuçlansa bile, eşlerin birbirlerine verdikleri bir zaman ve emek vardır. Tartışan, kavga eden çiftler bile bir iletişim içindedir aslında. Boşanma, bunları kaybetmek gibi bir hayal kırıklığı yaratır. Birbirine verilen, verilmesi gereken, verildiği zannedilen değerin yitirilmesidir. Sonraki evlilikler, bu durumu tetiklediğinden baba, eski eşinin evliliğine çocuk kanalıyla engel koyabilir, çocuğu karşısında kendi durumunu riske atmak istemez, çünkü üvey baba, onu kendisinden daha çok görecektir, “Ya üvey baba onunla çok iyi anlaşırsa.” gibi düşüncelere girebilir. Üvey baba, bu baskı ve yaklaşımın muhatabı olarak, eşini çocuğuyla birlikte kabul edecek, aile sorumluluğunu üstlenmeyi isteyecek kişidir.
Masallarda, romanlarda, dizilerde, “üvey anne” denince insanların aklına sinirli, kıskanç, çocukla rekabet içinde, kötü, ondan kurtulmaya çalışan, merhametsiz, üvey çocuğa eziyet eden bir kişi gibi olumsuz, yanlış bir imaj çizilmiştir. Bu imaj, hem çocuk hem de üvey anne için önyargılar oluşturur. Temel anlamda, üvey anne olmak demek, babanın bundan sonraki yaşamını paylaşmak istediği kişinin, çocuklara göre oluşan konumudur. Bu konumda, kendine ait olmayan çocuklara iyi davranan, olumlu ilişkiler içinde olan üvey anne modelleri de az değildir. Psikolog Şeyda Özdalga

Çocuğu severken çocuğun kişiliğini değil, davranış ve çabalarını sevmeliyiz. Mesela çocuk odasını topladı, annesine yardım etti. Bunlar çocuğa sevgi göstermek için bir fırsat. Sevgi dilleri kullanabilmek için bir fırsat. Bu fırsatları iyi kullandığın zaman sevgi ödül haline geliyor. Sevgi, davranış geliştiren bir sevgi oluyor. Tabii çocuğumuz olduğu için de seveceğiz ama sadece bununla yetiniyorsak çocuk davranış geliştirmeyi öğrenemiyor. ‘Nasıl olsa iyi de yapsam kötü de yapsam annem beni seviyor’ diye düşünüyor. ‘Seni seviyorum ama senin de sorumlulukların var’ dememiz gerekiyor. ‘Bana yardım edersen daha çok severim, daha çok mutlu olurum’ dediğin zaman çocuk sevgiyi yönetmeyi de öğrenir. Özellikle çocuğu ödüllendirirken davranış ve çabalarını ödüllendirmek gerekir. Her dediğine evet demek bir çocuğa yapılacak en büyük kötülüktür.

Yaşanan olumsuz hayat olaylarından ders çıkarılması da gerekir. Yaşanan hayat olaylarının her biri bir eğitmendir. Bir derstir ve bu dersi çıkarabilmek önemlidir. Onun için ansızın karşımıza çıkan hayat olaylarını düşman gibi görmeyelim. Deprem gibi olaylara karşı elbette önlem almamız gerekir ama kimi zaman önlem de alsak bazı şeylerden kaçamayız. Hayat olaylarına karşı da böyle olursak çocukluk travmaları bizde kalmaz. Bunları kazanıma dönüştürürüz. Böyle bir şeyi yaşamışım ama bunu yaşamam gerekiyormuş diye düşünmek gerekir.

Her evde kurallar olmalı ve o kurallara uyulmalı. Evi kurallı ortam yapmamız lazım. Her şeye izin veren ebeveyn tarzı, o çocuğu ilerde bencil yapıyor. Hiç vermeyen hep alan bir kimlik yetiştiriyor. Bu kişi de ilerde yalnız kalıyor.  Bencilliğin en kötü yanı kişiyi yalnızlaştırmasıdır.

Çocuğun hakları olduğu gibi sorumlulukları da vardır. Bunu çocuğa anlatmamız gerekiyor. Evet, senin hakkın var ama bu evde senin de sorumlulukların da varı hatırlatmalı, anlatmalı. Hak ve sorumluluk, özgürlük ve sorumluluk dengesini de öğrenmesi gerekir. Bu da bir haktır. Yani ‘senin bu evde bir işin ucundan tutman gerekir. Mesela şu kadar saat ders çalışman lazım. Anne ve babana yaz tatillerinde yardım etmen lazım’ şeklinde ona görev ve sorumluluklar verilmeli. Ama bunu çocuğa buyurgan tarzda, emir vererek değil seçenekler sunarak yapmalı.

Çocuk yetiştirmede dengeli tutumlar da oldukça önem arz etmektedir. Bazen bazı şeyleri farkında olmadan yapıyoruz. Mesela çocuğa bir şeyleri verirken yalvartarak verme de çocuğu ihmal etmek anlamına geliyor ya da çocuğa baskı yapmak korkutmak da bir çeşit ihmal oluyor.  Elbette çocuğun her istediğini yapmak, her dediğine evet demek de yanlış. O zaman da çocuk erkil aile oluyor. Çocuk evin küçük hükümdarı gibi yetiştiriliyor. Bu da çocuk haklarında öbür uca kaymaktır. Yani dengede hassa olmalı.

Pozitif bir şekilde bir şeyler yapmaya çalışmak özgüven gerektirir. Bunu çocuklar anneden, babadan ve çevreden öğreniyorlar. Bunu öğrenebilmeleri için çocuğa iyi örnek olmamız gerekiyor. Bu nedenle çocuğumuza nasihat vermekten daha önemli olan şey ona doğru bir şekilde örnek olmaktır. Anne babanın çocuğuna rol model olmasıdır. Çocuk haklarını ihmal eden, çocuklarına eziyet eden, hayvanlara eziyet eden bir çocuk yetiştiriyorsak burada kusur anne ve babanındır.

Şiddeti onaylayan kültürlerde çocuk ihmal ve istismarları oldukça fazladır. Çocuk, yetişkin olana kadar korunmaya muhtaçtır. Anne ve baba onun haklarını korumakla mükelleftir. Anne ve babanın çocuğu yetiştirirken ona örnek olacak şekilde davranmalı. Bu çok önemli. Çocuğa değer vermek, çocuğun kendini doğru tanımasını sağlıyor. Özgüven oluşuyor.

Çocuğa olan sevgi mutlaka söylenmeli ve gösterilmeli. Kimi zaman bazılarından ‘Ben babamın beni hiç kucağına aldığını hatırlamıyorum, beni hiç dizine oturtmadı’ şeklinde cümleler duyarız. Bir insan böyle düşünüyorsa burada da duygusal ihmal vardır. Aslında bizim inanç sistemimize uymayan bu yaklaşımı tam aksi gösterme eğilimleri sergileyenlere de şahit oluruz. Oysa Hz. Muhammed’in hayatına baktığımız zaman Peygamber Efendimizin duygularını açıkça ifade ettiğini görürüz. Mesela literatür, sevdiğiniz kişiye sevdiğinizi söyleyin diyor. Sevgiyi saklamak beceri değil. Bu bizim geleneklerin oluşturduğu yanlış bir zemin. İslam’dan geliyor zannı hatalı. Şiddet uygulamak, çocuğu dövebilmek veya herhangi bir olayda şiddet uygulamak İslam geleneğinde yoktur. 

Derine indiğimizde sopayla, kemerle dövülen, fiziksel istismara uğramış, aç bırakılmış çocuk tabloları ortaya çıkıyor… Çocuğun bakımına özen göstermemek bir fiziksel ihmaldir. İleri yaşta bir kimse ‘Çocukluğumda kimse beni sevmedi, sevilmeden büyüdüm’ diyorsa orada durmak gerekir. Çünkü duygusal ihmale maruz kalmıştır o kişi. Yemeye, içmeye, proteine ihtiyacımız olduğu gibi aynı şekilde sevgiye, saygıya da ihtiyacımız olduğu unutulmamalı. O nedenle sevmek, değer vermek ve paylaşmak ebeveynlerin en büyük görevlerinden biri olmalı. Aksi halde çocuğa sevgini belli etmiyorsan, ona değer vermiyorsan, onunla paylaşım yapmıyorsan çocuk kendisini değersiz hissedecek, sonuç; özgüveni düşük bir çocuk, ruhsal hastalıklara aday bir birey…

Çocukluk döneminde yaşanan travmaların ileride özgüven eksikliği gibi önemli sonuçları beraberinde getirdiğini klinik tecrübelerimizde görüyoruz. Bize başvuran danışanlara uyguladığımız çocukluk çağı travma ölçeği sonucu bunu fazlasıyla doğruluyor. Sonuç; hastaların %80-90’ında çocukluk çağı travması…
Çocuğa anne ve babasının mutlaka sevgi göstermesi gerekir. Onu güler yüz, tatlı bakış ve tebessümden mahrum bırakmamalı. Bu mahrumiyet bir çocuk hakkı ihlalidir. Çocuğa sevginin belli edilmediği durumlarda çocuk kendisini değersiz hisseder ve özgüveni düşük bir çocuk olarak yetişir. Öyle olunca çocuk, ileri yaşta ruhsal hastalıklara aday bir birey haline gelir. Bu konuya dikkat çekmek istememin nedeni duygusal ihmalin de bir çocuk hakkı ihlali olduğuna dikkat çekmek istemem… 1989 yılında Birleşmiş Milletler kararıyla her 20 Kasım Çocuk Hakları Günü olarak kutlanır. Bugün önemli çünkü küreselleşmenin getirdiği sorunlardan bir tanesi de çocuklara farkında olmadan yapılan zulüm ve haksızlıklar. Öyle ki kimi anne ve babaların çocuklarını çocuk gibi değil de bir eşya gibi görmesi durumlarına şahit olabiliyoruz. Üstelik kimi anne babalar eziyet etmeyi, haksızlık yapmayı kendileri için bir hak gibi algılıyor. O nedenle bu ve benzeri konuları farkındalık oluşturabilmek, sağlıklı bireyler yetiştirebilmek adına bu konuyu çok daha fazla konuşmamız gerekiyor… Prof. Dr. Nevzat Tarhan /Psikiyatrist
Sizi, çocukla olan ilişkinizi ayakta tutmanız için teşvik etmek isterim. Çocuklar için her durumda, onlar için mücadele eden bir babanın varlığının bilinci, onlarla ilgilenmeyen ve umursamaz bir babadan daha iyidir. Maalesef, dışlanmış olan babalara, arka planda durmaları önerilir. Anne ve çocuğa zaman tanınması, çocuğun kendi irtibat kurmak için kendisinin istek belirtmesinin beklenmesi. Ancak bu yanlış bir tavsiyedir. PA-Sendromunun (Ebeveyn çocuk yabancılaşması) gelişmesi, aşamalı bir oluşumdur. Çocuk manipüle edilmiş davranışlarla ne kadar uzun zaman muhatap olursa, sendromu durdurmak bir o kadar zorlaşır. Babaların çocukları ile irtibat kurma ısrarlarının çatışmayı ağırlaştırma suçlaması haksızdır. Bu davranış daha ziyade, çocuğun çıkarları ile uyumludur ve dışlamak fiili ile eşdeğer ve gerekli bir cevap sergiler. En fazla başarı vadeden yol, aile psikoloğundan yardım almaktır. Bunun için, aile bireylerinin, bunun çocuğun çıkarları doğrultusunda zorunlu olduğunu anlamaları lazım. Ancak manipüle edene ebeveyn, bunu genellikle kabul etmez. Böylece dışlanan ebeveyn, mahkemenin yardımına muhtaçtır. Burada önemli olan, mahkemelerin dışlanmış ebeveyn ve çocuğun irtibatının koparılmasına kesinlikle izin vermemeleri. Çocuğa ilişkin korunması kararını verebilmesi için gereken serbestlik alanını, irtibatın sağlanmasını emreden mahkeme hükümleri sağlar. Böylece çocuk davranışının hesabını, manipüle eden ebeveyne vermek zorunda kalmaz. Gerekirse manipüle eden ebeveynin karşı koymasına rağmen, uygulanan bir mahkeme yönetmeliği, yalnıza çocuğa yardımcı olmaz. Aynı zamanda, manipüle eden ebeveynin kaybolmuş olan haksızlık bilincine yönelik bir çağrı görevi üstlenir. Çünkü o genellikle, çocuğunu ve diğer ebeveyni nelerden mahrum ettiğinin farkında değildir. Uzman Klinik Psikolog Dr. Sinem Malkoç

Gerçek bir temele dayandırılmayan korku senaryoları tertiplenir. Örneğin çocukların, diğer ebeveyn ile karşılaştıklarında yollarını değiştirmeleri, ondan kaçmaları veya saklanmaları, ya da ona kapıyı açmama talimatları verilir. Böylelikle çocuğa şu anlatılır: ‘Senin baban korkulması gereken bir insan’. Diğer ebeveynin, çocukla ilgili önemli toplantılara katılmasına müsaade edilmez. Böylece sadece baba-çocuk ilişkisi zedelenmez, aynı zamanda çocuğa: ‘Senin baban istenmeyen bir insan’ izlenimi verilir. Çocuğun çevresindeki, babayı hatırlatabilecek her şey uzaklaştırılır. Onun resimleri yoktur ve hakkında konuşulursa bile, sadece olumsuzluklar konuşulur. Ondan gelen hediyeler alınmaz, hatta iade edilir.

Çocuk üzerinde, double-bind denilen durumu uygulamak çok etkili bir yöntemdir. Yani çocuk sözlü olarak şu mesajı alır: ‘Eğer istiyorsan babanı ziyaret edebilirsin. El kol hareketleri ve mimik ile şu ifade edilir: ‘Eğer beni seviyorsan, kalırsın’. El kol hareketleri ve mimik daha etkilidir. Bu yüzden çocuklar bu iletiye göre tepki gösterir. Çocuk, diğer ebeveyn ile yaşadıklarını anlattıklarında, manipüle eden ebeveyn bu yaşanmışlıkları, basit, önemsiz ve tehlikeli olarak adlandırarak, küçümser. Reddedilen ebeveynin çocuğu ile irtibat halinde kalma çabalarıysa eziyet olarak nitelendirilir. Oyunbozan ve tahrikçi olarak damgalanır. Çocuk ne kadar küçükse bu değerlendirmeleri benimsemesi de o denli yüksektir, çünkü henüz kendisi bu durumları bağımsız olarak değerlendiremez. Veya babanın asıl irtibat kurma amacının çocuğu görmek değil, güç gösterisi yapmak istediği iddia edilir. Diğer ebeveynin çocuğa olan sevgisi yansıtılmaz.

Bazen çocuğun isteğinin gerçekleşmesine çok değer verilir. Manipüle eden ebeveyn ve çocuk, diğer ebeveyni ziyaret etmemesinin, çocuğun bağımsız ve tesir edilmemiş kararı olduğunu vurgularlar. Ve örneğin şu tür ifadelere başvurulur:’ Çocuk babası hakkında ne düşüneceğini kendisi biliyor. Onu ziyaret etmek istememesini anlayabiliyorum’. Diğer ebeveyn ile ilişki kurmasında sorumluluk almak yerine, manipüle eden ebeveyn, çocuğa isteğinin gerçekleşmesini desteklediğinin garantisini verir. ‘Eğer babanı gerçekten ziyaret etmek istemiyorsan, benim desteğimi hesaba koyabilirsin. İsteğinin gerçekleşmesi için her şeyi yaparım’.

Genellikle manipüle eden ebeveyn, diğer ebeveyne çocuğun nerede olduğunu bildirmeden evden taşınır. Veya irtibatın (henüz) kurulmaması için sürekli yeni sebepler uydurulur. Genellikle yapılan argüman, çocuğun yeni duruma alışması için sakinliğe/zamana ihtiyacı olduğudur. Babaya yapılan ziyaret, çocuğun psikolojik olarak bunu kaldırabileceği zamanlarda yapılmalıdır. Çocuğun yaşanan ayrılıktan dolayı gösterdiği semptomlar, diğer ebeveyn tarafından meydana getirilmiş olarak gösterilir: “ Can babasını ziyaret etmeden önce hep çok gergin oluyor. Ve döndüğünde onu tekrar sakinleştirmem bazen günler alıyor. Babası, ona nasıl ulaşılacağını bir türlü anlamıyor. Onunla, çocuğu yoran ve heyecanlandıran şeyler yapıyor. Bu yüzden çocuk için en iyi şeyin, babasıyla daha az görüşmesi veya ikisinin şimdilik görüşmemeleri olduğu kanısındayım”.
Amaç, diğer ebeveyn ile olan ilişkiyi zedeleyerek, çocuğun kendisi ile olan ilişkisini kuvvetlendirmektir. Bunun için gereken zamanı kazanmaktır istenen. Bu yüzden, verilmiş olan mahkeme kararları ya diğer ebeveynin aleyhinedir ya da görmemezlikten gelinir. Mahkeme kararının uygulanamaması ile ilgili sürekli yeni sebepler uydurulur. Diğer tüm olaylar (örneğin anaokulu ziyaretleri, arkadaşlara misafir olmak, uzak akrabaların veya tanıdıkların doğum günü kutlamaları, hatta belirli televizyon programları), baba ile olan ilişkiyi korumaktan daha önemlidir.

Bazen ebeveynlerin bu yardımı eksik kalır ya da bir ebeveyn (genellikle çocukla birlikte yaşayan ebeveyn), , bilerek ya da bilmeyerek, çocuğun bu sadakat çelişkisini diğer ebeveyni çocuğun hayatından dışlamak için kullanır. Bu durumda çocukta bir PA-sendromu gelişir. Ebeveynlerin, birinin sevilen (iyi), ve diğerinin ise, sözde nefret edilen(kötü) olarak ikiye ayrılması durumu. Genellikle tercihen edilen annedir ve çocuk, babasıyla ilgili bir şey duymak istemediğini söyler. Aslında çocuk babasını sevmeye devam eder. Manipüle eden ebeveyne karşı sadık görünmek adına, ona olan eğilimini inkâr eder. Çocuğun kabul etmeyen davranış biçiminin sebebi, kabul edilmeyen ebeveynde değil, tercih edilen ebeveynle olan ilişkisinde saklıdır. PA- Sendromu (Parental Alienation Syndrome- Ebeveyn çocuk yabancılaşması) gelişiminde, korku büyük bir rol oynar. Kimi zamansa nefret veya intikam duygusu, ebeveynlerin böyle davranmasını sağlar. Kendi korkusunu azaltmak için, ya da intikam duygularını tatmin etmek için veya nefret duygularını yaşayabilmesi için çocukla diğer ebeveyn arasındaki ilişki koparılmalıdır diye düşünür. Bunun için çocuk kullanılır. Çocuğun manipüle eden ebeveyn gibi düşünmesi ve davranması beklenilir. Çocuğun diğer ebeveyne olan içten bağlılığa ihtiyacı olduğu algılanmaz. Bunun için başvurulan yöntemler babayla çocuğun arasındaki ilişkiyi bölmek ve babanın insan olarak değerini düşürmektir: O bir yalancı, başarısız, dolandırıcı, vs. ve eğitici olarak: Sana iyi bakamıyor, seni anlamıyor, seninle gereğince ilgilenmiyor. Çocuk, babaya olan eğiliminin yanlış olduğu mesajını alıyor. O sevimli bir şahıs değil. Eksik olan, baba çocuk ilişkisi, çocuğun kendisinin (başka) tecrübeler edinmesini engelliyor. Bu yüzden çocuk zamanla kendi duygularına ve hislerine güvenmeyi bırakır ve manipüle eden ebeveynin hislerini yaşamaya başlar. Bu durum, çocuğun bağımsız olarak yetişmesini ve baba-çocuk ilişkisini etkiler.
Çocuğun bir ebeveynden diğerine geçmesi sismografik olarak değerlendirilebilir. Burada mevcut sorunların çapı görülür. Genellikle çocuklar, bu sorunları, diğer ebeveyn ile irtibatı reddetmekle eylemlendirir. Ama bu durum, her durumda diğer ebeveyni artık sevmediği veya gerçekten irtibat halinde olmak istemediği anlamına gelmez. Bilhassa küçük çocukların, babayı görmek için anneyi terk etme veya tersi bir duruma alışmaları gerekir. Çoğu kez teslim etme ve teslim alma durumunu çocuklara göre ayarlamak yeterlidir. Bu durum, çocuğu bir paket gibi kapı önünde teslim etmektense babayı içeriye davet etmek şeklinde gerçekleştirilebilir. Çocuğa, babaya ısınma fırsatı verilirse ve anne yavaş yavaş çekilirse çocuğun babayla gitmesi genellikle sorunsuz olur. Yahut zaman aralıkları çok uzun olabilir. Böylece çocuk, her seferinde, diğer ebeveynin onu tamamen terk ettiğini hissine kapılır ve bu da güvenilir bir ilişki kurulmasını engeller. Bu durumda atılması gereken doğru adımlar, zaman aralıklarını kısaltmak, diğer ebeveynin daha fazla ebeveyn görevlerine entegre olmasıyla yakınlığın sağlanmasıdır. Ama bazı durumlarda, çocuk iki cephe arasında kalır ve bu yüzden diğer ebeveyn ile irtibatını koparır. Ebeveynlerin ilişkisinin parçalanması durumunda birçok çocuk sadakat çelişkisi yaşar. Bu durumda her iki ebeveyni sevip sevemeyeceklerini bilmezler ve her iki ebeveynin yardımına ihtiyaç duyarlar. Her bir ebeveyn, çocuğun diğer ebeveyni sevmesine ve bu sevgiyi açıkça göstermesine izin vermelidir. Çocuğa diğer ebeveyne kendilerinden daha farklı hislerle bağlı olmalarının doğal olduğunu aktarmaları gerekir.
Eğer doğru çocuk eğitimi hakkında, gerçekten farklı anlayışlar mevcut ise, ebeveynlerin bu farklılıkları kabul etmeyi öğrenmeleri önemlidir. Çocuklar, olayları farklı açılardan gözlemleme tecrübesinden yararlanabilir. Ebeveynler birlikte yaşadıklarında da bir ebeveyn esnektir ve bir tanesi diğerine oranla daha serttir. Ebeveynler örneğin masa düzeni, temizlik eğitimi, kuralları uygulama, sağlıklı beslenme veya televizyon saatleri gibi konular hakkında farklı öncelikler belirleyebilir. Bu yüzden ayrı yaşayan ebeveynler, diğer ebeveynin çocuk eğitimine veya diğer evdeki kurallara karışmak ve sürekli, çocuk ile birlikte neler yaptığını kontrol etmek yerine, anlaşmalar sağlamak durumundadırlar. Çocuklar, diğer evde başka kurallar ile yaşandığını genellikle çok iyi algılayabilirler. Bu düşünceyi, çocukların iki ayrı evde yaşadığı başka konularda edinen tecrübeler destekliyor. Bunlara örnekler: Çocukların büyük anne-babalarda, bakıcı ailelerde yuvalarda veya yatılı okullarda kalması.
İkinci ebeveynin bu gibi aktivitelerden dışlandığında, ailelerin yarısından fazlasında, çocuk ile ayrı yaşayan ebeveyn arasındaki ilişkiler kopmuştur. Ebeveynlerin birbirleriyle irtibat halinde kalmaya razı olmaları, diğer ebeveyni bu tür aktivitelere dâhil etmesi bu sebeple çocuk açısından vazgeçilmezdir. Ancak bu durum çoğu kez ebeveynler (veya anneler) tarafından beklenebilir bir durum değildir. Bu ince hat tam olarak gelecekte öncelik kazanacak olan şeyi belirler: ebeveynlerin çıkarları mı gerçekleşmelidir, yoksa çocukların çıkarları mı? Çoğu zaman, ilişkinin sürecinde, eşlere olan bakış açısı değişir. Bilhassa ayrılıkların yaşandığı zamanlarda, o insan için zamanında hissedilenlerden duygular yok olur ya da azalır. Ve zamanında o insana biçilen değerler unutulur. Kriz durumunda, kendi çıkarları ön sıraya konulur ve başkalarının çıkarları ve ihtiyaçları unutulur. Bu sebeple, ayrılık veya boşanma esnasında, çocuğun ve diğer ebeveynin durumu çoğunlukla göz ardı edilir. Çoğunlukla sadece eşin durumu değil, çocuk yetiştirmeye yeterli olup olmadığı da sorgulanır ve ebeveynler eşlere duyulan sevginin bittiğini hissederken, çocuğun diğer ebeveyne hissettiği sevginin halen aynı şekilde kaldığını göz ardı ederler. Ebeveynlerin birbirlerini insan olarak nasıl değerlendirdiklerinden bağımsız olarak, çocuğun her iki ebeveyn ile olan irtibatının sağlanması ve anne babaya olan içten bağlılığın korunması önemlidir. Bu yüzden, ebeveynler sorunlarını bir kenara bırakmalı ve eşleriyle ilgi olan sorunların ebeveyn bazına sıçramamasına, dolayısıyla çocuk hakkında kavgaya dönüşmemesine özen göstermelidirler.
Ebeveynler mümkün olduğunca birbirlerine yakın mesafede ikamet etmelidirler. Çocuğu ile yaşayan ebeveyn, çocuğun diğer ebeveyn ile aktiviteler düzenleyebileceği alanlar yaratmalıdır. Çocuğundan ayrı yaşayan ebeveyn, bilinçli olarak çocuğun günlük gelişiminin bir parçası olmalıdır. Çocuğun her bir ebeveyn ile günlük hayatını paylaşabilmesi önemlidir. Ebeveyn-çocuk ilişkileri, ziyaret ilişkileri değildir ve bu yönde şekillendirilmemelidirler. Çok küçük çocukların ilişki kurabilmelerini mümkün kılmak için, ikinci ebeveynin günlük rutin hayata dâhil olması önemlidir. Eğer ebeveynler birbirilerine saygılı ve iyilikle yaklaşırsa çocukların % 63 ü ayrı yaşayan ebeveyn ile aralarında samimi ve sevgi dolu bir ilişki olduğunu hissederler. Eğer birbirleriyle yollarını kesiştirmezlerse ve sadece çocuklar aracılığı ile irtibata geçerler ise, bu durumda çocukların sadece % 38i ayrı yaşayan ebeveyn ile olan ilişkilerini samimi ve sevgi dolu olarak tarif ederler. Eğer ebeveynler ilişkilerini tamamen keserse bu durumda çocukların sadece % 5 i ayrı yaşayan ebeveynle olan ilişkilerinin kendileri için yeterli ve tatmin edici olarak tarif etmektedir. Ve ebeveyn ilişkisinin, çocuğun dışarıda olan ebeveynle arasındaki ilişki kalitesine olan etkisini belgeleyen bir diğer önemli araştırma sonucu daha mevcuttur: Ayrı yaşayan ebeveynin, ailenin bir parçası olarak değerlendirilen, ebeveynlerin çocukla ilgili bilgileri paylaşıldığı ve belli aralıklarla (örneğin okul eğlenceleri, veli toplantıları, çocuğun hobileri) görüşüldüğü ve ikinci ebeveynin verilen kararlarda söz hakkının olduğu durumlarda, çocuğun ikinci ebeveyne olan ilişkisinin devamı gözlenmiştir.
Bir ebeveynin ölümü her açıdan matemin ayrı bir biçiminin yaşanmasını sağlar. Bu gibi durumlarda baba, anne tarafınca unutturulmaz. Babanın hatırlanmasını anne sağlar. Bu sayede, çocuğun babasına olan içten bağlılığın baki kalmasına yardımcı olunur. Baba kaybının üstesinden gelmek için, babanın çocuğuna karşı ilgisizliğinden doğan bir suçunun olmaması etkilidir. O çocuğunu isteyerek terk etmemiştir. Terk edilen çocuklar sıklıkla kendilerini babalarının öldüğü kurgusu ile avuturlar. Bu hayal, babasının kendisi ile ilgilenmediği düşüncesinden daha katlanabilirdir.
Evlatlık alınan çocuklarda edinilen tecrübeler, bakıcı aile ile her ne kadar iyi ilişkiler kurulmuş olsa bile, öz ebeveynlere olan ilişkinin ne kadar önemli olduğunu gösterir. Bu yüzden, kimliğini gizleyerek yapılan evlat edinmelerden, açık evlat edinmelere geçiş düşüncesi var olmuştur. Üvey ebeveyn araştırmaları, bu tür ailevi durumların olumlu sonuçlanması için çocuğun öz ebeveyni ile ilişki kurmasından feragat etmek zorunda bırakılmaması gerektiğini ortaya koymaktadır. İşlevsel bir aile birimi ancak öz ebeveynlerin de kucaklanması durumunda sağlanabilir. Bilimsel araştırmalar, çocuğun kendisini en kötü hissettiği anın yeni ilişki uğruna babayla olan ilişkisinden vazgeçmek zorunda bırakıldığı an olduğunu göstermektedir. Çocuğun üvey aile ile en iyi şekilde anlaşması, her iki ilişkiyi yaşayabilmesi halinde olur.
Çocuklarından ayrı yaşayan babalar onlarla mümkün olduğunca sık kontak kurmalıdır. Sıklıkla yapılan kısa ziyaretler, uzun zaman aralıklarıyla yapılan uzun ziyaretlerden daha uygundur. Amerikan bilim adamları, 2,5 yaş altı çocuklar için günlük iletişimi öneriyor. Ebeveynlerin aralarındaki mesafe uzak ise ve günlük ziyaretler mümkün değilse ebeveynler baba ile çocuğun her 2-3 gün aralığında irtibat kurmasını sağlamalıdır. Ancak çoğu zaman bunun tam tersi yaşanıyor. Ebeveynler ve uzmanlar, sık yapılan görüşmelerin çocuğu yorduğu görüşünde birleşiyor. Bu veriler 20 yıldır var olmasına rağmen günlük hayatta pek nadiren uygulanır. Ebeveynler, babanın çocuk gelişimindeki öneminin çoğu zaman bilincinde olmuyor, aynı zamanda yargı sisteminde de bugüne dek bir önem kazanabilmiş değiller. Bugüne kadar, çocuklarından ayrı yaşayan babaların (çocuğun yaşından bağımsız olarak), 14 günde bir, bir hafta sonu için görüşmeleri ve de okul tatillerinin yarısını onlarla geçirmeleri yeterli bulunmuştur. Küçük çocukların ihtiyaçlarına uygun bir şekilde verilmiş mahkeme kararı yoktur, ya da tarafımca bilinmiyor. Genellikle şu tavır alınır; baba çocuğun büyümesini ve annesinden ayrılığı kaldırabilir duruma gelmesini beklemelidir. Bu esnada şu nokta gözden kaçar; Çocuk en baştan itibaren, babasıyla bir ilişki kurma olanağına sahipse, babası ile irtibata geçmesi, dolayısıyla annesinden ayrılması, nihayetinde aslında hiç bir sorun teşkil etmez.
Baba en baştan itibaren önemlidir. Bugün, babanın benimsenen kişi olarak var olduğu sürece, çocukların anneye paralel olarak babaya da bir ilişki geliştirdikleri bilinmekte. Bunun için baba, çocuğun bakımı ile ilgili, anne ile aynı oranda katılım göstermek zorunda değil. Edinmiş olan tecrübeler, geleneksel rol bölümünde dahi (baba ailenin ekonomik açıdan bakımını sağlar, anne çocukların bakımından sorumludur), her iki ebeveynle de yoğun ilişkiler kurulduğunu göstermektedir. Önemli olan, babanın, çocuğun ihtiyaçlarını ne kadar iyi tespit edip karşılayabildiğidir. Bunu öğrenebilmek için de tıpkı anne gibi zamana ve çocuğu ile kurduğu münasebet tecrübesine ihtiyacı vardır. Zamansal kapsam ile ilgili olarak da şu genel kural geçerlidir; çocuk ne kadar küçük ise, o kadar fazla ilişki kurmak gereklidir. Çünkü küçük çocuklar ebeveynin gösterdiği gerçek ilgiyi sevgi olarak algılar; yani onlar için benimle ilgilenen beni seviyor demektir ki benzer şekilde burada olmayan da beni sevmiyor demektir. Bu nedenle namevcutluk sevgiden mahrum etmek anlamına gelir. Zamansal aralar açıldığında çocuk sıklıkla burada olmayan beni daimi olarak terk etti düşüncesine kapılır ki buda güvenilir bir ilişki kurulmasını engeller.
Kız çocuklar ise, bir erkeğe davranış hallerini bilmiyor. Bu genellikle, kendilerini karşı cins ile ilişkilerinde güvensiz veya rahatsız hissetmelerine yol açıyor. Bu durumda ileriki hayatlarındaki eş seçimini ve ilişkinin dayanıklılığını etkiliyor. Kız evlatların, kendilerine kadın olarak bakış açılarını, büyük bir ölçüde babaları üzerinden uyguladıkları biliniyor. Onlara, ilgi göstererek, önemli olduklarını veya onlarla ilgilenmeyerek, önemsiz olduklarını hissettiren ilk erkektir. Bu da, daha sonraki eş ilişkilerinde kendisine biçtiği değeri belirler.
Bir Efsane olan, annelerin babalardan daha önemli olduğu düşüncesinin boşluğu bilimsel olarak çoktan kanıtlanmış durumda. Ama bu efsane, inatla ebeveynlerin ve uzmanların kafalarına yerleşmiş durumda. Babalar bugün halen, çocukları için önemsiz olduklarını ve anneler, kendilerinin çocuklar nazarında eşlerinden daha önemli olduklarını düşünürler. Ama kavgalı velayet davalarında bugün hala, hangi ebeveynin her iki ebeveyn rollerini üstlenebileceğini araştırmak yerine, hangisinin çocuğun nazarında, daha çok benimsenen kişi olduğu tespit edilmeye çalışılıyor. Oysa ki çocuğun gelişim zedelenmesini engelleyen şey, her iki ebeveynin varlığıdır.
Eğer baba, ikinci bağlılık objesi olarak eksik ise, kendilerinin de bir ilişki içerisinde bulunduğu, iki kişi ile aynı anda bir bağlı olma tecrübesinden mahrum kalır. Yani üçlü bir ilişki ile yaşamayı öğrenemez. Asli tecrübesi ikili bir ilişki ile kısıtlı kalır. Bu da kendisinin ilişki biçimlendirmesini etkiler. Sürekli, bir ilişkiye müstesnayı durumlar katılmaya çalışılıyor, bu da genellikle sosyal izolasyona yol açıyor. Yetişkin olduğunda ve ikili bir ilişki, üçlü bir ilişkiye dönüştüğünde, yani bir bebek geldiğinde, sorunlar çıkabiliyor. Bu durumda, genellikle bebek-ebeveyn ilişkisine müstesnayı durumlar katılmaya çalışılıyor ve ebeveynler çocuk için savaşan birer rakibe dönüşüyor. Ya da ebeveyn ilişkisini ve eş ilişkisini paralel şekilde yaşamak başarılamıyor ve bir ebeveyn, ya ebeveyn rolünden, ya da eş rolünden kendisini çekiyor. Babanın eksik olduğu ailelerde çocuklar için cinsiyet rolünü üstlenen bir modelin eksikliği yaşanıyor. Erkek çocuklar, bu durumda bir erkek olarak nasıl davranmaları gerektiğini bilmiyor, başka erkek çocuklarla ilişkileri emin olmuyor ve bir erkek çocuk olarak, kızlara nasıl davranacağını da bilmiyor.
Eşinden ayrılmış ve yalnız çocuk yetiştiren annelerin sayısı git gide artmakta. Kendilerine sıklıkla şu soruyu soruyorlar ‘ Bir çocuğun babaya ne kadar ihtiyacı vardır?’. Ama aynı zamanda, çocuklarından ayrı yaşayan babalar da kendilerine şu soruyu yöneltiyorlar, ‘Çocuğum için ne kadar önemliyim?’. Birbirleriyle kavgalı ebeveynler genellikle şu soruların cevaplarını bilemezler: çocuk gelişimi için müdahale etmem mi gerekir, yoksa karışmamak ve diğer veliye bırakmak çocuk için daha mı kolay olur?  Bilimsel tanı, babasız yetişen çocukların, kişilik ve özgüven gelişimlerinde, bağlılık ve ilişki kapasitelerinde ve de verimliliklerinde kısıtlanmalar yaşadıklarını gösterir. Çocukların sağlıklı kişilik gelişimleri her iki ebeveyne bağımlıdır. Bugün kesin tanı olarak belirlenen şey, daha önemli/önemsiz bir ebeveyn olmadığıdır. Çocuk gelişimi için, her iki ebeveyn de aynı önemi taşır. İkinci ebeveyn yoksa eğer, çocuk bazı gelişim adımlarını uygulayamaz, ya da sınırlı şekilde uygular. Böylece, örneğin anne ve çocuk en baştan beri, birbirlerinden kopmak gibi bir gelişim görevi üstlenirler. Bu esnada babanın rolü mühimdir. Çocuk için anneden ayrı olup, aynı zamanda anneye bağlı kalabilmenin bir modelidir. Ve babayla olan ilişki, çocuğun gerekli olan kopma adımlarını atabilmesini sağlar. Çünkü güvence veren ikinci bir ilişkinin varlığı, çocuğa anneden kopma ile bağlantılı olan ihtilafları daha rahat kabul edebilir. Bu ikinci ebeveyn ilişkisinin yokluğu, genellikle diğer ebeveyne fazlasıyla bağlanmaya yol açar. Bunun sonucunda ya gitmeyen çocuklar, ya da ayrılmayı çok ani, yani tamamen uygulayan çocuklar oluşur.

Sonuç olarak sosyal öğrenme kuramına göre şiddet ve saldırganlığın ortaya çıkmasında çocukların örnek aldıkları modeller, ailelerin tutum ve davranışları, akran grupları, toplumsal cinsiyet rolleri, televizyon ve internet etkili olabilmektedir.

Sosyal öğrenme teorisi, cinsiyet temelli davranışların öğrenilmesi yönünden de önemlidir. Ödül, ceza ve model alma yolları ile kadınlar ve erkekler küçüklüklerinden itibaren farklı sosyalleşmekte ve toplumsal cinsiyetten etkilenmektedirler. Erkek rollerinin kadınlara göre daha baskın, kontrol edici, saldırgan ve öfkeli olmalarının, kendileriyle alay edildiğinde kavga etmelerinin beklenmesi ve bu beklentilere uygun davranan erkeklerin ödül alması şiddet uygulama davranışını pekiştirmektedir. Kadınların ise sert ve saldırgan olduklarında onaylanmaması, itaatkâr olma olasılıklarını artırmaktadır.

Sosyal öğrenme teorisinin gençlerin şiddet olaylarıyla ilişkilendirilmesinin diğer yolu, ebeveynler arasındaki şiddete tanık olmaktır. Bandura’ya göre düşmanlık ve saldırganlık içeren davranışlar özellikle çocuklar tarafından taklit edilmekte olan davranışlardandır. Sosyal öğrenme teorisine göre, gözlemsel öğrenme yoluyla ergenler, şiddetin “sonucunun” ebeveynin istediğini almasına yardımcı olduğunu gözlemlemektedir. Saldırgan eylemin ceza yerine ödüle yol açacağına dair beklenti, saldırganlığı artırmaktadır. Kurulan ebeveyn özdeşimi, çocuğun ailenin değerlerini, davranışsal ve kişilik özelliklerini içselleştirmesine neden olmaktadır.

Saldırganlık, düşmanca eylemi haklı çıkaran bilişsel süreçlerle devam edebilmektedir: bir kişinin eylemlerinin, bir başkasının daha aşırı eylemleri yönüyle karşılaştırmak, kendisini veya başkalarını koruyabilmek gibi olumlu nitelendirilen eylemler için uğraşmak, sorumluluğu başkasına yüklemek veya kurbanlarına aşağılayıcı etiketlemeler yaparak insan olarak görmemek gibi. Televizyondaki saldırganlığı izlemek özellikle erkek çocuklar ve saldırganlık öyküsü olan çocuklarda saldırganlığı artırabilmektedir. Şiddet içerikli bilgisayar oyunları oynamak veya izlemek de aynı etkiye sahip olabilmektedir. Olumsuz davranışlara sahip akran grupları veya mahalle çeteleri gibi gruplara üye olmak da saldırganlık için model olmakta ve grup üyelerinin saldırganlığını pekiştirebilmektedir.
Çocuklar, model yüksek bir sosyal sınıftan olduğunda ve modelin olumlu sonuç ve ödüllerle karşılaştığını gördüğünde veya saldırganlığı için ceza almadığını izlediklerinde modeli taklit etme eğilimlerinin daha fazla olduğu bilinmektedir.
Çocuklar, saldırganlığı uygulama fırsatları verildiğinde, kurbanlarına zarar verdikleri zaman caydırıcı veya itici sonuçlarla karşılaşmazlarsa veya ödüle ulaşmayı başarırlarsa saldırgan davranışları öğrenmektedirler.
Ceza da acıya neden olduğu veya cezalandırılan tepkiye olumlu sunulan seçenek olmadığı, ceza geciktiği veya tutarsız olduğu zaman saldırganlığı artırmaktadır.
Cezayı veren kişiye yönelik karşı saldırının başarılı olma olasılığı söz konusuysa saldırganlık sürdürülmektedir.
Çocuğu inciterek veya karalayarak cezalandıran yetişkin acıya sebep olmakla kalmaz, saldırganlık için de bir model olmuş olur.
Bandura, sosyal öğrenmeyi bir bireyin sosyal çevresi içinde gerçekleşen öğrenme türü olarak tanımlamıştır. Sosyal bağlamda gözlemleyerek ve model alarak öğrenme olarak açıklanabilecek bu kavramda insanların başkalarının eylemlerini ve eylemlerinin sonuçlarını gözleyerek öğrenmesi söz konusudur. Bandura, bazı insanların saldırganlık içeren davranışlarının pekişip bazılarının pekişmemesini, gözlemleyerek öğrenmede bulunması gereken dört aşamaya bağlamıştır: davranışa dikkat etmek, bilgiyi hatırlamak, görülen şeyi gerçekleştirmek ve bunun sonucunda ödüllendirileceğini düşünmek. Bu süreçte kişiler modelledikleri kişinin davranışının önemli niteliklerine odaklanmakta ve bunları aklında tutmaktadır. Sonraki aşamada ise gördüklerini gerçekleştirmekte ve bir sonuç beklentisi içine girmektedirler. Kavga ettiği gerekçesiyle çocuğunu cezalandıran ebeveynler, bu yolla, büyük ve güçlü olanın istediğini yapabileceğini göstermiş olmakta ve bu da çocuklarda daha fazla saldırganlığa yol açmaktadır. Saldırganlık gösteren çocukların aileleri; saldırgan çocuk ve bir diğer aile üyesi arasındaki zor etkileşimlerle, ebeveynlerin tutarsız, cezalandırıcı veya denetim eksikliği içeren ebeveynlik stilleriyle, yüksek saldırganlık gösterilmesinde rol oynamaktadırlar. Bir birey diğerine vurma, bağırma gibi bir etmen yarattığında, diğer birey de kendi olumsuz tepkisini sunacaktır.
https://youtube.com/watch?v=olt3NpQKye0
Sosyal öğrenme kuramı saldırganlığın, saldırgan olan veya olmayan eylemlerin doğrudan sonuçları yoluyla ve saldırganlığın ve onun sonuçlarının gözlenmesi sonucunda öğrenildiğini ileri sürmektedir. Saldırganlığın sosyal bilişsel analizi üç temel kontrol edici etkiyi içermektedir: davranışın sıklığını belirleyen veya pekiştirip-cezalandıran çevresel koşullar, davranışın kendisi ve bilişsel duygusal değişkenler. Bir kişinin saldırgan davranış gösterip göstermeyeceği bu üç etmenin karşılıklı etkilerine ve bireyin sosyal geçmişine bağlıdır.
Sosyal mecralarda her an herkese ulaşmak çok kolay. Bu ilişkideki güven mekanizmasını nasıl etkiliyor? Güven duygusu, ilişkinin en temel bileşenlerinden biri. Kriterler kişiden kişiye değişse de karşılıklı olarak bunun sınırlarını belirlemek mümkün. İlişki biçimimiz, beklentilerimiz konusunda açık olmak ve karşı taraf ile konuşmak önemli. Diğer yandan partnerimizin davranışları, sosyal medyadaki etkileşim alanı, sosyal medyayı kullanma biçimi çiftler arasında ciddi sorunlara yol açabiliyor. Sadece görsellik üzerinden aktarılan beğeni, sadece görselliğe odaklı etkileşim biçimi karşılaşılan sorunların temelinde yatıyor. Diğer önemli nokta da sosyal medyada geçirilen zaman. Çiftler bir arada oldukları sınırlı zamanda dahi zamanın çoğunu sanal ortamda geçirme eğilimi gösteriyor ve bu durumda karşıda başka bir partner olma riski olmasa da başka yöne kanalize olan bu abartılı ilgi güven duygusunu oldukça zedeliyor.

İlişkiyi sürekli paylaşmak ne derece doğru? Çevreden, takipçilerden onaylanma ihtiyacından bahsedilebilir mi? Paylaşım yapma motivasyonu daha çok olumlu duygu ve olumlu anlar üzerine. Ancak dikkatli bakarsanız kimilerinin de sürekli sorun iletme ve yardım arayışı ile de orada olduklarını görürsünüz. Bu da kişiden kişiye değişen bir tarz. Neyin daha çok talep gördüğü ile ilgili. Sosyal medya kullanımının en temel motivasyonunun ise onay ve beğeni alma üzerine kurulu olduğunu düşünürsek, evet bir onay mekanizmasından bahsedilebilir. Ancak kişiler birbirlerine zarar vermedikleri sürece istedikleri motivasyon ile paylaşım yapma özgürlüğüne sahip. Burada tüketici olarak bizim neyi nasıl aldığımız konusunda bilinçli ve sorumlu olmamız gerekiyor. Hem ilişkimiz hem de kendimiz için farkındalık önemli.

Sosyal medya hesaplarında başkalarının yaptığı paylaşımlar kıyas yapmaya, rekabet ve hırsa teşvik ediyor denilebilir mi? Kişisel motivasyonunuz burada önem kazanıyor. Elbette sizin yapmayı arzuladığınız ancak ulaşamadığınız şeyleri başkalarının hayatında kolaylıkla ve keyifle yer aldığı hissine kapılabilirsiniz ve bu sizi yorabilir. Çünkü orada genelde sadece sonuç ve tek anlık en iyi kareler yer alıyor. Diğer yandan gerçek yaşamda eylemde bulunmayıp yalnızca sosyal medyada pasif bir gözlemci olarak yer alıyorsanız bu duygulara kapılma riskiniz daha büyük olabiliyor.

İlişkinin sağlam temellerde ilerleyebilmesi ve etkilenmemesi için sosyal medya kullanımı nasıl olmalı? Kullanmamak, kesin çözüm olabilir mi? Sosyal medyayı kullanıp kullanmamak kişisel bir tercih. Hiç dahil olmamayı ya da bir hesap açıp izleyici olmayı ya da aktif paylaşımlar yapmayı seçebilirsiniz. Bunu başkalarının paylaşımlarını gözlemek, ticaret veya reklam, bilgi paylaşımı ya da duygu paylaşımı için veya başka pek çok amaçla da kullanabilirsiniz. Ancak sosyal medyayı kullanım biçiminiz veya sürenizin ilişkinize olumsuz yansıdığını fark ediyor, partnerinizden serzenişe maruz kalıyorsanız, kendinize dönüp neler oluyor bakmakta bir fayda var. Sorun partnerinizle mi, yoksa sosyal medya ile olan ilişkinizden mi kaynaklanıyor?

Son yıllarda aldatma ve boşanma oranlarının artmasında sosyal medyanın etkisi var diyebilir miyiz? Boşanma ve aldatma konusunda yükü sosyal medyaya atmak bir nevi ilişkideki kendi sorumluluğumuzdan kaçmak gibi… Ancak etkisi olmadığını söyleyemeyiz elbette. Çünkü diğer seçenekler sanal mecrada gerçekte olduğundan daha güzel, daha parlak ve mutluluk vadedici görünüyor. Diğer yandan gerçek hayatta temas edebileceğimizden daha fazla seçenek ve kolay ulaşım imkanı sunuyor. Bu nedenle elbette ilişkide farklı arayış veya kafa karışıklığı içinde olanlar için kolay bir uygulama alanı yaratıyor. Boşanma gerekçesi olarak sosyal medyada yapılan eylemler karşımıza artık sıkça çıkabiliyor; aldatma konusunda da kolay ulaşılabilir bir mecra. Sosyal medyanın ilişkimize nasıl yansıyacağını da biz belirliyoruz ve tek etkisi bunlar değil elbette.

Bazı ilişkiler sosyal medya mecralarında başlayabiliyor. Bu, ilişkinin geleceğini tehdit ediyor mu? Sosyal medya üzerinden kurulan ilişkiler aslında gerçek hayattaki ilişki biçimlerinin de bir yansıması. Ancak olasılıklar daha fazla, kolay ulaşılabilir ve daha manipüle edilebilir bir halde. Burada sorun sosyal medya değil, kişinin kendi ilişki kurma biçimi, ilişkiden beklentileri ve ilişkide ilerlerken güven parametrelerini gözetip gözetmediği… İlişkinin geleceğini belirleyen de nasıl bir ilişki beklentisi içinde olduğumuzu fark etmek, karşı tarafın buna uygun olup olmadığını değerlendirebilmek ve elbette ilişkiyi tek bir mecradan çıkarıp gerçek hayatın içinde gözlemleyebilmek oluyor. Tabii istediğimiz böyle bir ilişki ise… Önemli bir diğer nokta da bir ilişkinin (uzun süreli güven içeren bir ilişki) süreç içinde gelişmesi ihtiyacına rağmen, sanal dünyada her şeyin çok hızlı olup bittiği hissini yaratması oluyor.

İlişkiler, belki de sosyal medyadan en çok nasibini alan mecralardan biri. İnsan hayatı ilişkiler üzerine kurulu. Tek başınalık bile kendi ile ilişki içinde olmak demek, yani insan ilişki kavramından bağımsız düşünülemez. Hal böyle olunca ilişki içinde olma, ilişkilenme ihtiyacı bir biçimde karşılanmak zorunda ve günümüz koşullarında sosyal medya bunun için derya deniz. Hem kendimizle hem başkaları ile ilişkilenme için çok boyutlu ve bazen de tehlikeli bir hazine sunuyor. Bu biraz bizim onu nasıl kullandığımız ile ilgili. Onu beslenmek için mi yoksa yaralarımızı kanatmak için mi kullandığımızı bir an evvel fark etmek gerekiyor. Bazen güzel ilişkilerin bitmesine, bazen de güzel bir deneyim yaşamaya hizmet edebiliyor.

Azı karar çoğu zarar. Sosyal medya hesaplarınızın ilişkinizi etkilemesine izin vermeyin! Ne onunla oluyor ne de onsuz… Sosyal medya çoğumuzun hayatının merkezinde. Instagram, Facebook, Youtube ve Twitter derken her haberi, anlık paylaşımları ya da güncellemeleri anında görebiliyoruz. “Ne var bunda?” diyor olabilirsiniz… Ancak iş partner ilişkisine gelince zaman zaman tehlike çanları çalabiliyor. Çiftlerin sosyal mecraları kullanma biçimi ya da geçirdikleri süre büyük önem taşıyor. Sosyal alanları avantajlı şekilde kullanabilmek, çağa ayak uydurabilmenin en güzel yanlarından ama aşırıya kaçıldığında ya da doğru şekilde kullanılmadığında ilişkiler hüzünle sonuçlanabiliyor.

Çağın en büyük gereksinimlerinden biri de sosyal ağlar… Nasıl etkileniyoruz? Gereksinim ya da ihtiyaçların bağımlılığa dönme riski taşıdığı bir çağdayız. Bu noktada ihtiyaçları yeniden gözden geçirmekte fayda var. 2019 istatistikleri ülkemiz nüfusunun yüzde 63’ünü oluşturan 52 milyon kişinin aktif olarak sosyal medyayı kullandığını söylüyor. 18-44 yaş aralığı da en sık kullanıcı yaş aralığı… Youtube ve Instagram ülkemizde kullanımı en yüksek iki mecra. Haliyle sosyal medyanın bu denli yoğun kullanıldığı bir ortamda mutlaka bireysel sağlık, toplum sağlığı ve ilişkilerimiz bu alanlardan nasibini alıyor. Uzm. Klnk. Psk. Handan Ergün Hoşrik

Sevileni ve sevgiyi korumanın önemli yollarından biri de, kendini iyi ifade edebilmektir. Uyumlu çiftlerin, kendi uyumsuzluklarının ve duygusal ihtiyaçlarının temelindeki nedenlerin farkında olan, aynı şekilde karşı tarafın da doyurulması gereken istek ve ihtiyaçlarına duyarlı olan kişilerden oluştuğu görülmektedir. Çiftlerin karşılıklı olarak birbirlerine değer verdiklerini hissettirmeleri önemlidir.  

Partnerinizin zihnini okumak yerine, onunla açık ve şeffaf diyaloglar kurun.
Kesintisiz beraber olma fırsatı ve zaman zenginliğini; anılarınızı gözden geçirerek, ortak arkadaşlarınızla iletişim kurarak değerlendirin.
Bir rutin belirleyerek (kahvaltı saati, kahve saati, uyku saati gibi) günlük program dahilinde ortak hareket edin.
Birbirinizin özel alanlarına saygı duyun (müzik dinlemek, kitap okumak, yakın çevre ve arkadaşlarla iletişim ) ve bireysel aktivitelere gün içinde zaman ayırın.
Çift olarak size keyif veren (evde birlikte egzersiz yapmak, yemek yapmak, dizi izlemek gibi) aktiviteleri artırın.
Stresle farklı şekilde baş eden, farklı insanlar olduğunuzu unutmayın.

Karantina günleri ilişkiler açısından önemli fırsatlar da içermektedir. Daha önce trafikte ve mesaide harcanan zaman, ilişkileri olumsuz etkilerken; sosyal izolasyon, evde partnerinizle kaliteli ve derin bağ kurmak için alan yaratmaktadır. Ortak hedeflerin belirlenmesi ve aynı ev içinde hoşunuza giden ilgi alanlarında hareket etmek, bu bağı güçlendirebilir.

Değişen rutinler ve kısıtlamalar gün içinde duygu durumumuzda gelgitlere sebep olabilir. Bu da çiftler arası çatışma ortamını tetikleyebilmektedir. Tartışma sonrası partnerinizin sizin peşinizden gelmesi, mola vermeyi zorlaştırabilir ve tartışmayı alevlendirebilir. Partnerinize doğrudan “Şu an çok sinirliyim, kendime vakit ayırmak istiyorum ve öfkemi dindirmek istiyorum” gibi cümleler kurmak birbirinizi anlamanıza yardımcı olabilir. Dış ve iç gerçekliği dengelemek için, kişinin kendisine ve çevresine iyi bakması gereken bu süreçte; çiftlerin duygusal ve insani temaslarını artırmaları, birbirlerinin gözüne daha çok bakarak konuşmaları, ev içindeki işbölümünde sorumlulukları paylaşmaları, çift olarak adaptasyon ve uyumlanma hızını artırabilir.

Romantik ilişkilerdeki çeşitli zorluklar, aynı zamanda gelişme olanakları da sağlayabilmektedir. Pandemi sürecinin psikolojik, sosyolojik ve de ekonomik etkilerine herkesin uyumlanma süreci değişkenlik gösterir. Gün içinde aynı evde olsanız bile kendinize özel fiziksel bir alan yaratmanız, kendi duygusal ihtiyaçlarınızı da karşılayabilmek için size ruhsal anlamda faydalı olacaktır. Yaşanılan olayların sizi nasıl etkilediğini keşfetmek, ilişkinizdeki çatışmaların da çözümüne katkı sağlayacaktır. Engellenme eşiğinin ve stres toleransının düştüğü bu dönemde, çiftlerin birbirlerine sevgilerini ve takdirlerini daha çok ifade etmeleri, empati göstermek için fırsatlar bulmaları, ilişkiye değer katacaktır.

Sınırlı bir alanda normalden daha stresli ve belirsiz koşullarda uzun süre bir arada kalmak,  ilişkilerde hem pozitif hem de negatif dinamiklerin harekete geçirmesine neden olmaktadır. Normalde son derece uyumlu olan çiftler bile bu zorlu dönemde karşılıklı olarak tutum ve davranışlarını rahatsız edici bulabilir, birbirlerine tahammülleri azalabilir. İletişim becerileri zayıf, aşırı eleştirel, birbirlerini takdir etme ve anlama eğilimleri zayıf olan çiftler için ise bu süreç yıkıcı sonuçları hatta boşanmaları da beraberinde getirebilmektedir. Ancak tüm olumsuzluklarına rağmen bu dönemi ilişki için bir fırsata dönüştürmek de mümkündür. Uzm. Psk. Gizem Mine ÇÖLÜMLÜ

Yeni koronavirüs nedeniyle alınan sosyal izolasyon önlemleri doğrultusunda, toplumun büyük bir çoğunluğu evden çıkmıyor. Bu süreçte günlük yaşam alışkanlıklarının değişmesi, hastalığa yakalanma endişesi; bir yandan iş, eğitim hayatı ya da diğer bireysel sorumlulukların devam etmesi ve tüm bunlar olurken çiftlerin birlikte çok fazla zaman geçirmesi, ikili ilişkileri de olumsuz etkileyebiliyor.

Ortodoks tıbbının gelişimi ile unutulan ve binlerce yıldır kullanılmış olan müzikle tedavi, Batı tıbbı tarafından yeniden fark edilmeye başlanmıştır. Artık, müzik ve müzikoterapinin nörobilimi çalışılmaktadır. Müzik terapisi; müziği ve onun fiziksel, duygusal, mental, sosyal, estetik ve spiritüel olmak üzere tüm yüzlerini, kişinin sağlığını düzeltmek veya geliştirmek için kullanan, eğitimli bir müzik terapisti ile hasta ilişkisine dayanan, yardımcı bir sağlık uzmanlığıdır.
Müzik terapisti, temelde hastanın sağlığının düzelmesine kognitif fonksiyonlar, motor beceriler, duygusal ve affektif gelişim, davranış ve sosyal yetenekler ve yaşam kalitesi gibi çeşitli alanlarda müzik deneyimlerini (doğaçlama, şarkı söyleme, şarkı yazma, müziği dinleme ve tartışma, müzikle hareket etme) kullanarak tedavi yöntem ve hedeflerine ulaşarak yardımcı olur. Müzik terapi, fizyolojik fonksiyonlara daha holistik yaklaşır. Yani, ritm, melodi, tını, dinamikler, harmoni ve formdan oluşan altı unsurla, sistemi düzenlemek, daha doğru bilgiyi alıp işlemesini sağlamak için beden ve ruha yönelir. Literatürdeki pek çok nitelik ve niceliksel araştırmalarla hem bir sanat, hem de bir bilim olarak kabul edilmektedir. Uygulama, birebir kişiyle veya grup ile birlikte, aktif katılımcı veya pasif dinleyici şeklinde, doğaçlama veya belli bir müzik üzerinden yapılabilir.

Artan sayıda birey zihinsel sorunlar yaşamaktadır. Sosyal hayat karmaşıklaştıkça, zihinsel sorunlar da farklılaşmaktadır. Tedavi protokolleri de bu çer- çevede yeni boyutlar kazanmaktadır. Müzik terapisi, günümüzde birçok hastalığın tedavi sürecinde hastaların psikolojik durumlarının iyileştirilmesinde kullanılmaktadır.Ucuz ve yan etkisi olmayan bir yöntem olmakla birlikte, hastaların fiziksel, psikolojik, sosyal, duygusal ve manevi olarak iyileşmesinde olumlu etkisi vardır. Müzik, dinleyen bireyde hem fizyolojik hem de psikolojik cevaplara neden olduğu için eşsiz bir uyarandır.

Şamanların, davulu ve Kırgız Türkleri’nde baksı denen kopuzcuların, kopuzu sihir ve tedavide kullandıkları ve bu kişilerin de kutsal sayıldıkları, halk içinde insan ruhunun uzmanı olarak maneviyatlarına eşlik ettikleri bilinmektedir. Kırgız Türklerinde baksı, bir nevi şamandır ve müzik, şiir ve dansla hastasını iyileştirmeye çalışır. Günümüzde halen baksılar ve şamanlar, Orta Asya steplerinde mevcuttur. Halen Asya Türk illerinde kullanılan koray, sıbızgı adlı üflemeli aletler, dombra, dutar gibi telli aletler ve uskurık, tastavık gibi topraktan yapılmış üflemeli aletler pentatonik (beşli) özellik taşımaktadır. Pentatonik melodiler, halen Londra Kraliyet Müzik Terapi Okulu’nda otistik çocukların adaptasyonunda kullanılmaktadır. Tedavi merkezlerinde uygulanacak müziğin gerilimden uzak olması istendiğinde beş ses sistemine başvurulmaktadır. Ayrıca Selçuklu, Memlüklü ve Osmanlı Türkleri’nin Şam, Kahire ve Bursa’daki hastanelerinde akıl hastalarını, ilaçla, uğraşıyla ve müzikle tedavi ettikleri bilinmektedir.

Türklerde en az 6000 yıldan beri süregelen bir müzik tarihinden bahsedilmektedir. Davul, Türklerde en yaygın olan müzik, ilan ve işaret aletidir. Ayrıca çeşitli üflemeli, vurmalı ve yaylı çalgılar tarih boyunca var olmuştur. M.Ö. 3000-2000 yılları arasında Anadolu’ya yerleşen Oğuzlar’ın müziği, Şaman müziğine kaynak gösterilmektedir.

Müzik, insanların sezgilerinin uyanmasına yardımcı olduğundan her asırda mistik törenlerde kullanmıştır. Kahire’nin büyük hastanelerinde, hastalara güç kazandırdığına inanıldığı için, operasyonlardan önce müzik dinletilmiştir. Eski Çin’de gür ses veren “lo” isimli bir gongun kötü ruhları ve cinleri hastanın ya- nından kaçırdığına inanılmıştır. Antik devirlerde Mısır, Anadolu, Yunanistan ve Roma’daki felsefe ve bilim alanındaki gelişmeler, Ortaçağ Avrupası’nda Hıristiyanlık dininin etkisi ile yerini skolastik düşünceye bırakmış ve Avrupa için karanlık bir dönem başlamıştır. Bu dönemde Avrupa, ancak Türk-İslam bilim adamlarının etkisiyle antik dönem bilgi birikimine ulaşabilmiştir. Müzik terapiye ilişkin önemli örnekler sınırlıdır. Serras’nın 1742’de yayınladığı bir kitapta, 15. yüzyılda tarantula cinsi örümceğin ısırmasına bağlı gelişen tarantizm İtalya’da müzikle tedavi edilmiştir. Yazılı kaynaklara göre bu hastalar, müzik yardımlarına yetişmezse, ölünceye kadar büyük bir korku ve dehşet içinde bulunmaktaydılar. Müzik duyduklarında ise bitkin düşünceye kadar dans edip terleyerek derin bir uykuya dalar ve iyileşirlerdi. Bu amaçla iyileştirici özel besteler de yapılmıştır. Bu besteler, diğer böcek zehirlenme- lerinde de kullanılmıştır. Bu tip tedavi seansları, 2-3 gün gece gündüz süren, bitkinlik hali ile sona eren bir ‘katharsis’, yani temizlenme olarak kabul edil- miştir. Tarihte müziği Tanrı’nın bir armağanı olarak kabul eden din adamları olduğu gibi, şeytani kabul edip insanları engizisyon mahkemelerinde yakan din adamları da olmuştur. Zamanla müzik, ruhi bir tedavi aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim Protestanlığın kurucusu Luther, iyi bir müzisyendir ve müziği Tanrı’nın bir hediyesi olarak kabul etmiştir.

Aurelianus, kronik hastalıkların tedavisinde Frigya usulü obua çalmayı önermiştir. Aynı zamanda Frigya usulü müzik, Pisagor’a göre, cinsel sorunların te- davisinde de faydalıdır. Çeşitli kaynaklara göre, Batı Anadolu’da yüksek bir medeniyet kuran Frigyalılar, müzikle tedavinin başlangıcında önemli bir mihenk taşını oluşturmaktadır. Homere, ameliyatlarda müzik kullanmış ve başarılı olmuştur. Platon sağırlığın tedavisinde trampet kullanmakla ünlüdür. Eski bir Yunan atasözü, ‘İnsan ıstırabını dindirmek bir şarkıyı kullanabilme olanağı ile bağlantılıdır’ der. Heroes Asklepios, hekimlik tan- rılığına yükselince M.Ö. 4. yüzyılda Yunanistan’da bulunan Epidauros’taki Asklepionun bir benzerini Bergama’ya da kurdurmuştur. Bunlar, dünyanın bilinen ilk hastaneleridir. Kapılarında ‘Buraya ölüm giremez’ yazar. Yazıtlardan öğrendiğimize göre, Asklepionlarda bugün de halen kullanılmakta olan, telkin, fizyoterapi ve müzik terapi yöntemleri uygulanmıştır. Sami bir kavim olan İbraniler’in, bazı kaynaklara göre, Sümer ve Hitit müziklerinden yararlandıkları bilinmektedir. İskenderiye’li bir tarihçi olan Kleman, Hz. Musa’nın tababetle musikiyi Mısırlılar’dan öğrendiğini yazmaktadır. Hz. Davud (M.Ö. 1055-974), Kral Saul’ün cinnetini çeng (bir arp çe- şidi) çalarak iyileştirmiştir. Eski Mısır’a göre müzik, sanatların en gizlisidir.

Araştırmalarda sık sık kaynak olarak Farabi’ye başvuran İbni Sina, müzik notalarının insan ruh hallerindeki iniş çıkışları temsil ettiğini tespit etmiştir. Ona göre müziği bize hoş gösteren, işitme gücümüz değil; o besteden çeşitli telkinler çıkaran idrak yeteneğimizdir. Yani müziğin bize uyandırdığı duygularımızdır. Tıbbın babası sayılan Hipokrat, bazı hastaları tedavileri için ilahilerle tapınağa götürmüştür. Hipokrat’a göre tıbbın diğer vasıtalarının faydasız kaldığı hastalıklarda müziğin denenmesi önemlidir. Sokrat’ın öğrencisi Platon (Eflatun) M.Ö. 400 yıllarında müziğin ahenk ve ritmle ruhun derinliklerine etki ederek kişiye bir hoşgörü ve rahatlık verdiğini belirtmiştir. Antik Yunan’da müziğin epilepsi, depresyon, sıla hastalığı (melankoli), mani, cinnet, somnambulizm, letarji, katatoni, histeri, felç, afazi, tarantiz- ma, korea, gut, ateşli hastalıklar, romatizma, çeşitli ağrılar, veba, kızamık ve kuduz gibi hastalıkların tedavilerinde kullanıldığına dair veriler vardır. M.Ö. 9. yüzyılda yaşamış olan Homeros’un yazdığı Odysseia’da müziğin kanamaya iyi geldiği iddia edilir. Anatomi ve fizik bilgini Gallen, müziğin akrep ve böcek sokmalarına karşı bir panzehir olduğunu söyler. Athennoaops, hasta bölgenin üzerinde çalgı çalarak ağrı tedavi etmiştir. Aristidis, Teofrastos, Platon, Asclepiades, Xnocrates, Cicero ve Celsus musiki ile akıl hastalıklarını tedavi etmişlerdir.

18 ve 19. yüzyılda Avrupa’da, müziğin tedavide kullanılmasına ilişkin fikirler ortaya konmaya başlamış, 20. yüzyılda bu tedavi yönteminin hak ettiği yere ulaşması için gereken temeller atılmıştır. Müzikle birlikte kontrolsüz kasların harekete geçtiğinden, müzikal etkinliklerin bireysel olarak ve grup halinde uygulanabileceğinden söz edilmiştir. Bu dönemde, okullarda ve hastanelerde hem çocuklar hem de erişkinler için müzikle tedavi seansları düzenlenmeye başlamıştır. Özellikle çocuk hastalarda oldukça başarılı sonuçlar alınmıştır. Ayrıca, ameliyat edilen hastaların yanına her gün şarkı söylenip çalgı çalacak hastabakıcılardan oluşan bir ekip verilmiştir. Türk İslam tarihinin büyük isimlerinden biri olan İbni Sina da, müziğin insan bedenine etkisini incelemiştir. Tedavinin etkili olması, hastanın akli ve ruhi dengesini artırmak için çevresinin sevimli hale getirilmesi gerektiğini keşfetmiş, bunun için de müzik dinletmenin en etkili yollardan biri biri olacağını savunmuştur.

 Seslerin harmonisinin bir sonucu olan müzik, Pisagor’a göre vücuttaki harmoninin bozulduğu durumlarda en etkili devadır. Bilinen tarihin ilk dönemlerinde insanlar, bir şeyi anlatamadıkları zaman onun büyülü ve esrarlı olduğunu düşünürlerdi. Sesleri de tabiattaki ruhların sesi olarak nitelendirir ve davul çalarak veya başka sesler çıkararak ruhlara ulaştıklarına inanırlardı. Her canlının, dolayısıyla ruhun bir sesi, bir frekansı vardır. Düşüncesiyle şarkı ritim ve büyü yoluyla ruhların sesine ulaşmaya çalışırlardı. Şamanlar, bir nevi hastalık etkeni olarak düşündükleri kötü ruhların, hastaların bedenini terk etmesi için büyü yaparlardı. Şamanlar ritim, müzik ve dansın etkisiyle insanları çeker, onları adeta hipnotize eder ve böylelikle topluluklara yön verirlerdi. Hastalıkların tedavisinde söylenen şarkılar, çalınan müzik, ritim ve yakılan tütsüler hep kötü ruhları kovmak içindi.

Müzik, aslı Yunanca olan bir kelimedir ve dünyanın her yerinde aynı anlamı taşımaktadır. Türkçede musiki kelimesi de kullanılmaktadır. Mitolojiye göre Zeus’un kızları sayılan dokuz peri kızına ‘Mousa’ (Müz) adı verilirmiş. Eski yunanlılar bu peri kızlarının tüm dünya güzelliklerini ve ahengini düzenlemekle görevli olduklarına inanırlarmış. O yüzden bugün hemen hemen her dilde kullanılagelmiş olan ‘müzik’ veya ‘musiki’ kelimesinin bu ‘müz’ kökünden geldiği kabul edilmektedir. Müzik terapisi en eski tedavi yöntemlerinden biridir ve dört bin yıldan beri çeşitli kültürlerde hastaları tedavi etmek amacıyla kullanıldığı bilinmektedir. Eski Yunanlılar, müziği her türlü erdemin kökeni saymışlardır. Eski Yunan mitolojisinde güzel lir çalmasıyla tanınan Apollon, hem müziğin hem de hekimliğin tanrısı sayılmış ve lir çalarak insanların sıkıntılarını gidermiştir. Eski Yunanlılarda müzik, her türlü erdemin esası olup ruhun eğitimi ve arınmasında büyük bir etmen olarak kabul edilmiştir. Filozof ve matematikçi Pisagor, umutsuzluğa düşen kimseleri veya çabuk öfkelenen hastaları belirli melodilerle tedavi edebilme imkanını araştırmıştır.

Müziğin kuramsal olarak iletişimdeki rolü insanlık tarihiyle başlar. Müzik, tarih boyunca kişiler ve toplumlar arasında duygu ve düşüncelerin anlatımında ve iletişiminde kullanılmış en etkili yöntemdir. Dünya kurulduğundan beri toplumların dini, askeri ve manevi güçlerinin geliştirilmesinde en büyük rolü oynamıştır. İletişimde müzik, konuşmadan çok daha önce başlamıştır. Müzik, kişilerin zihinsel, bedensel ve ruhsal davranışlarını etkileyen, iletişim ihtiyaçlarını karşılayan ve toplumsal ilişkileri dengeleyen çok güçlü bir temel olgudur. Müzik terapi metodu olarak kullanıldığında, kişiler hangi yaşta olurlarsa olsunlar, onların ruh ve beden sağlığını korur ve geliştirir. Müzik, kişileri sadece ruhsal olarak güçlü kılmaz, aynı zamanda akıl ve vücut sağlığının tedavisinde kullanılan en etkili terapi metodlarından biridir.

Müzik düşüncelerimizi ve duygularımızı açığa çıkararak, kendiliğin farkına varılması ve ifadenin zenginleşmesi için eşsiz bir olanak sunabilir. Tarih boyunca müzik, insanlar için sanatsal bir ilham kaynağı olmasının yanında, toplumsal bilinci ifade etmede de rol oynamıştır. Hayatın her alanında, doğumdan ölüme kadar müziksiz bir sürece maruz kalınmadığını bilmekteyiz. Her yaştan ve kültürden insanların, etrafını çevreleyen, kulakarını dolduran tınıların varlığı, müziği tedavide halen etkin ölçülerde kullanmadığımız gerçeğini de açık etmektedir. Müzik terapisi çok eski tarihlere dayanan, aslen denenmiş, ama bir yandan da henüz potansiyeli yeterince kavranmayan ve günlük pratiğe yansıtılmayan bir tedavi modelidir.
Sık döngülü duygudurum bozukluğu ve distimi: Günlük hayata yayılmış, uzun süren ve neredeyse sürekli etkisi altında olunan bozukluklar olarak düşünülebilir. İnatçı duygudurum bozuklukları olarak kabul edilen distimi, klinik belirtileri silik ancak varlığını hep hissettiren hafif bir depresyon halinin çok uzun süre boyunca devam ettiği bir bozukluktur. Sık döngülü duygudurum bozukluğu ise haftalık ya da birkaç haftalık duygudurum değişikliği periyotlarının sürekli devam ettiği bir durum olarak düşünülebilir. Burada da duygudurum değişiklikleri varlığını hissettirmekle birlikte klinik belirtiler silik ve düşük şiddette seyreder. Tekrarlayıcı depresif bozukluk: Tekrarlayan depresyon ataklarının görüldüğü durumdur. Bu bozukluklarda atakların belli bir süreyi kapsaması gerekir; ataklar günlük ya da haftalık hızlı duygusal değişiklikleri tarif etmek için kullanılmaz. Kısa süreli, ani duygusal değişiklikler daha çok anksiyete bozukluklarının bir belirtisi olarak düşünülmelidir. Depresyon ve tekrarlayıcı depresif bozukluk, adından da anlaşılacağı gibi mani dönemi içermeyen, depresyon ataklarıyla devam eden bir süreçtir. Bipolar bozukluk, ağır depresyon atağı (major depresyon): Depresyon ataklarının ve mani ataklarının farklı zamanlarda ortaya çıktığı durumdur. Bipolar duygudurum bozukluğu yaşam sürecinde bazen birbiri ardına eklenen bazen ise yıllar sürebilen aralıklarla tekrarlayan mani ve depresyon ataklarını tarif eder. Her yaşta ortaya çıkabilir. Genel kabul olarak sadece tekrarlayan mani ataklarıyla seyreden bir bozukluk olmadığı, şiddeti düşük olsa da aralarda depresyon ataklarının bulunması gerektiği düşünülür.
Depresif atakların belirtilerinin çok benzer olan başka bozukluklarla çok kolay karıştırılabilir.Özellikle ağır yaşam olaylarına tepki olarak doğan depresif mizaçlı uyum bozuklukları ve karışık tip anksiyete ve depresyon bozukluğu duygudurum bozuklukları içinde yer alan depresyon ile çok karıştırılan, dikkatle ayırıcı tanısı yapılması gereken bozukluklardır. Bu her iki bozukluk da anksiyete bozuklukları içinde yer alır. Günlük yaşama dair olaylarla bağlantısı ve psikososyal stres faktörleriyle tetiklenebilme özellikleri ön plandadır.
Duyguların dalgalanmasının normal olduğunun ve içinde bulunulan şartların sürekli değişkenlik gösterebilir. Buna bağlı olarak duygularımız da sürekli iniş çıkış halindedir. Gün içinde ve aylık ya da mevsimsel gibi daha uzun süreli periyodları düşündüğümüzde bu değişkenliği kolayca fark edebiliriz. Duygularımızın şartlara ve bizim iç halimize göre değişkenlik göstermesi sağlıklı bir durumdur. Kötü şeyler yaşanırken kötü hissetmek depresyon olmadığı gibi, iyi şeyler yaşanırken mutlu ve heyecanlı hissetmek de mani değildir.

Duyguların çevreyle insan arasındaki ilişkinin ne kadar uygun ve olumlu olduğunu gösteren bir ölçüm aracı gibi kabul edilebilir. Ortam genel anlamda bizim için ne kadar olumluysa biz de o kadar rahat, ortama açılmaya istekli ve kendimizi canlı hissederiz. Bir tehlikenin olmadığı, sevdiğimiz insanlarla birlikte olduğumuz bir ortam doğal olarak bizi daha enerjik, güçlü ve çevreye açılmaya istekli hissettirir. Tam tersi bir durumda ise savunmacı, içe kapanık, tedirgin ve mutsuz hissetmemiz beklenir ki nitekim bu normaldir. Sürekli karamsar, mutsuz, çaresiz hissediyorsunuz fakat devam eden hayatınızda bunun gerçek bir nedeni yoksa bu duruma depresyon demek daha doğru olur. Aynı aksaklığın tersini de mani olarak tarif edebiliriz. Yani sürekli anlamsız biçimde iyi, güçlü, sağlıklı ve mutlu hissediyorsunuz ama bunun hayatınızda gerçek bir nedeni yok. Ancak bir duruma mani ya da depresyon demek için bir sürecin olması gerektiği unutulmamalı. Günlük duygusal dalgalanmalar, değişen faktörlere bağlı olarak gün içinde değişiklik gösteren duygusal değişimler mani veya depresyon olarak ifade edilmez.

Hiçbir neden yokken aşırı enerjik, sağlıklı ve mutlu ya da hiç olmadığı kadar mutsuz ve depresif hissetmek gibi belirli bir süreci kapsayan iniş ve çıkışlar duygudurum bozukluğu belirtilerindendir. Adından da anlaşılacağı gibi duygudurum bozukluğunun özellikle duygusal alanı ilgilendiren bir hastalıktır. Duygudurum bozukluğunun toplum içinde görülme oranı anksiyete bozukluklarıyla karşılaştırıldığında sosyoekonomik koşullara çok daha az bağımlı. Bu nedenle anksiyeteyle bağlantılı bozukluklara oranla daha az göze çarpan, biraz daha arka planda kalmış bir hastalıktır. Fakat psikiyatri ve psikolojiye olan ilginin giderek artması ve duygudurum bozukluklarının kendine özgü özelliklerinin edebiyat ve görsel sanatlar alanında da daha çok ele alınması, soruna karşı merak ve öğrenme isteğini artırmış durumda. Psikiyatri Uzmanı Dr. Cem Hızlan

Comments are closed.