logo

Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız. Bakara 183

Bayram günleri, sevinç günleridir. Bu günlerde sevinçli ve güler yüzlü olmak tavsiye edilmiştir. Bayram günleri toplum şuuru bütünleşir. Toplum fertleri birbirleriyle sevişip kaynaşır. Hayatın bitmek tükenmek bilmeyen sıkıntıları içinde bunalan, bitkin ve yorgun hâle gelen insanları bayramlar dinçleştirir ve çalışma azimlerini artırır. Bu günlerde akraba ve komşularımızla olan ilişkilerimiz kuvvetlenir, birlik ve kardeşliğimiz güçlenir. Bayram sabahı camilerimizi dolduran Müslümanların hep birlikte ve içtenlikle Yüce Allah’a yönelmeleri, O’ndan af ve bağış dilemeleri ayrı bir önem taşır. Çünkü böyle bir amaçla bir araya gelen, aynı iman ve heyecanı taşıyan toplulukları Yüce Allah’ın rahmeti kuşatır ve onları affeder.

Bayram günleri barış ve sevinç günleridir. Dargınlık dinen yasaktır. Elbette bir arada yaşayan aile ve toplum fertleri arasında anlaşmazlıklar, sürtüşme ve tartışmalar olabilir. Bu gayet normaldir. Ama bunları dargınlık safhasına vardırmamak gerekir. Bilhassa akrabalar, sıla-i rahim denilen fazla dargın durmalarının uygun olmadığını belirterek şöyle buyurmuşlardır: “Bir Müslümanın diğer Müslümana üç günden fazla dargın durması helâl olmaz.”

İntikam almak dinimize göre haramdır. İnsanı bu noktaya getirecek kin, nefret, haset vs. gibi duygular yasaklanmıştır. Müslümanın, imana, sevgi ve saygıya yataklık etmesi gereken ve ancak bu şekilde iyi ve doğruya giden yolu aydınlatabilecek olan kalbi, bu kötü ve çirkin duygularla doldurulursa manevî fonksiyonunu icra edemez. Sahibine ışık tutamaz. Bunun içindir ki, intikam alma imkânı varken bağış yolunu tutmak büyüklüğün ta kendisidir ve Allah katında çok makbul bir harekettir. Nitekim Kur’an-ı Kerim bu hususa şu ayetle işaret etmektedir: “Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz O, zalimleri sevmez.” Şûra, 42/40

İslâm dini her konuda itidali (orta yolu) emir ve tavsiye eder. Mü’min olmak, fert ve aileleri mutluluğa götüren meşru yolları tıkayarak, dünyayı zindan haline getirmek değildir. Anne ve babaya yakışan, bayramları aile ve çevresindekilerle neşe ve zevk içerisinde geçirmeyi gerçekleştirmeye çalışmaktır. İnanmış, Allah’a gönül vermiş insanlar bencil olmaz. Sadece kendisinin ve yakınlarının sağlık ve mutluluğunu değil, bütün Müslüman kardeşlerininkini de düşünür. Bu konuda çaba sarfeder ve dua eder. Merhamet, insan kalbinin merhemidir. Ama, sevgi ve saygı duygusundan uzak kimseler, katı yürekli olmanın yolunu tutmuşlar demektir. Bu duruma düşenler derhal bundan kurtuluş çarelerini aramaya koyulmalıdırlar. Hz. Peygamber’e bir sahabî gelerek kalbinin katılaştığını hissettiğinden şikayet etti. Peygamberimiz ona: “Kalbinin yumuşamasını istiyorsan, yoksulları doyur ve yetim başını okşa” buyurdu.

İnancımızın kemal derecesini bulması için bayramlarda yapacağımız en önemli işlerden biri de yetim, kimsesiz ve yoksullarla ilgilenmek, onlara maddî-mânevî destek olarak, kendilerine yalnızlıklarını hissettirmemektir. Yetim ve kimsesizlere hep acınır, ama hiç unutmayalım ki onlar, bizler için bu toplumda Allah rızasını kazanmamıza vesile olacak birer can simididir.

Bayram günleri mutlak ve hâlis ibâdet günü olmadığı gibi, katıksız eğlenme günü de değildir. Bu iki hususu bir arada toplayan günlerdir. Bayramları, ibâdet ve taatten tecrit edip, sadece oyun, eğlence, zevk ve safa günü olarak anlamak yanlış olduğu gibi, meşru oyunlardan ve mubah eğlencelerden soyutlayarak sırf bir ibâdet ve taat günü olarak anlamak da hatalıdır. Çünkü insanın manevî varlığı yanında, maddî varlığının da ihtiyaçları vardır. İbadet ve taatlerle ruh, kalp vb. manevî varlığımız tatmin edildiği gibi, çeşitli ikram ve ziyafetlerle, belli ölçüler içinde yapılan meşru oyun ve eğlencelerle de maddî varlığımız tatmin edilmiş olur. Meşru sınırlar içinde yapılan oyun ve eğlenceler, bayramların özünde mevcuttur. Nitekim Hz. Peygamber bir bayram günü Habeşliler tarafından oynanan kalkan ve mızrak oyununu Hz. Âişe ile birlikte seyretmiş; yine Hz. Âişe’nin hâne-i saadette muganniye kızlara bazı ezgiler söyletmesine ses çıkarmamıştır. [Buhâri, îdeyn, 3; Müslim, îdeyn, 16.] Ancak Şunu unutmamalıyız ki, her şeyin ifradının olduğu gibi, oyun ve eğlencenin ifradı da iyi değildir. Bu sebeple oyun ve eğlence konusunda ölçülü hareket etmek, meşruiyet ve cevaz sınırlarına dikkatle riâyet etmek gerekir.

Bayramlar, sosyal dayanışma ve barış şuurunun fertlere kuvvetle hâkim olduğu günlerdir. Dargınların kucaklaşması, aralarında kin, nefret bulunan kabile, aile ve şahısların, düşmanlık ve husumet duygularının sevgiye dönüşmesi, küçüklerin büyüklere saygı, büyüklerin küçüklere sevgi göstermesi, hastaların ziyaret edilmesi, verilecek küçük hediyelerle çocukların gönüllerinin alınması, hısım ve akrabanın bir kere daha yeniden kaynaşması, genellikle bayram günlerinde mümkün olmaktadır. Bayram günlerinin yeme, içme ve sevinç günleri olması yanında, her birinin ayrı bir anlamı da bulunmaktadır. Ramazan bayramı, bir ay boyunca Allah için tutulan orucun arkasından verilen bir “genel iftar ziyafeti” hükmündedir ve bu anlamından dolayı ona “fıtır bayramı (iftar bayramı)” denilmiştir. Ramazan bayramının ilk günü bu yönüyle bir aylık Ramazan orucunun iftarı olmaktadır. Böyle toplu iftar gününde oruçlu olmak, Allah’ın sembolik ziyafetine katılmamak anlamına gelir ki, bu doğru değildir.

Bilindiği gibi bayram, sevinç ve neşe günü demektir. Öteden beri her milletin birçok millî günleri, tarihî hâtıralarını canlandıran bayramları bulunmaktadır. Aynı şekilde bir dine mensup kimselerin de dinî günleri ve dinî bayramları vardır. Bayramlar, inananlar üzerinde çok müspet tesirler meydana getirir, dinî şuur ve duygularını kuvvetlendirir. İnsanlara yeni bir heyecan ve çalışma zevki kazandırır. Bayramların, millî ve dinî duyguların, inanışların pekişmesi, taze ve canlı tutulması fonksiyonu yanında, toplumun birlik ve beraberliğini sağlamada ve bunun bireylerin bilincinde yer etmesinde de büyük önemi vardır. Gerçekten dinî bayramlar, insanlar arasında kaynaşmanın, dostlukları ve ahbaplıkları ilerletmenin bir yolu olarak belli bir öneme sahip oldukları gibi, dinî his ve şuurun sosyal hayatta tazelenmesinin de bir vesilesidir.

01.05.2022
Hâ. Mîm, Apaçık Kitaba yemin olsun ki; Biz onu, mübarek bir gecede indirmeye başladık. Şüphesiz biz, uyarıcıyız. Her hikmetli emir, o gecede ayırdedilir. Duhan 1-4
Şüphesiz dönüş Rabbinedir. Alak 8 / Bayraktar Bayraklı Meali
Yalnız inanıp iyi işler yapanlar hariç. Onlar için kesintisiz bir mükafat vardır. Tin 6 / Süleyman Ateş Meali
(Bir işi bitirip) boş kalınca hemen (başka bir işe) kalk. Ve yalnızca Rabb’ine yönel. İnşirah 7-8

Senin sonun, ilkinden iyi olacaktır. Duha 4 / Süleyman Ateş Meali

Kim (malını) verirse, takvâlı (duyarlı) davranırsa, Ve en güzeli doğrularsa, Onu en kolaya, kolayca ulaştırırız. Kim de cimrilik eder, kendini zengin (ve kendine yeterli) görürse ve en güzeli yalanlarsa, onun için zorluğa ve sıkıntıya giden yolu kolaylaştırırız. Leyl 10

Onu (nefsini) arındıran kişi elbette kurtulmuştur. Şems 9 / Mehmet Okuyan Meali

,Nefse ve onu biçimlendirene, Ona bozukluğunu ve korunmasını (isyanını ve ita’atini) ilham edene andolsun ki: Şems 7-8 / Süleyman Ateş Meali
(Övünerek) “Pek çok mal harcadım.” diyor. Kimsenin kendisini görmediğini mi sanıyor! Beled 6-7 / Mehmet Okuyan Meali

Hayır! Doğrusu, siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksulu yedirmeye de birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Fecr 17-18 / Mehmet Okuyan Meali

O gün bazı yüzler de nimet içindedir (mutludur). Çalışmalarından memnundur. Gaşiye 8-9 / Mehmet Okuyan Meali
Yüce Rabbinin adını tesbih et (yücelt)! Ala 1 / Mehmet Okuyan Meali
Şüphesiz ki onlar bir tuzak kuruyor. Ben de bir tuzak kuruyorum. Kâfirlere mühlet ver, onlara biraz zaman tanı. Tarık 15-17 / Mehmet Okuyan Meali

O ki göklerin ve yerin otoritesi kendisine aittir. Allah her şeye şahittir. Büruc 9 / Mehmet Okuyan Meali

Siz elbette bir hâlden (başka) bir hâle geçeceksiniz. İnşikak 19 / Mehmet Okuyan Meali

Onlar, tekrar diriltileceklerini sanmıyorlar mı? Mutaffifin 4 / Süleyman Ateş Meali

Hayır! Doğrusu siz dini (hesap gününü) yalanlıyorsunuz. İnfitar 9 / Mehmet Okuyan Meali

Değerli mallar terkedildiğinde, Tekvir 4 / Bayraktar Bayraklı Meali

İnsan şu yiyeceğine baksın. Abese 24 / Süleyman Ateş Meali

O gün kalbler titrer, Naziat 8 / İbni Kesir Meali

Andolsun söküp çıkaranlara, O gün o gürültü sarsar. Naziat 1. 6. / Süleyman Ateş Meali

Ve sizi çift çift yarattık. Nebe 8 / Süleyman Ateş Meali

Birbiri ardınca gönderilenlere, görevlerine koştukça koşanlara, iyiden iyiye yayanlara, hak ile batılı ayırdıkça ayıranlara, öğüt bırakanlara, özür veya uyarıda bulunanlara yemin olsun ki, size verilen söz mutlaka gerçekleşecektir. Mürselat 1-7 / Bayraktar Bayraklı Meali

İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi? İnsan 1 / Süleyman Ateş Meali

Evet! Biz onun parmak uçlarını bile düzenlemeye gücü yetenleriz. Kıyame 4 / Mehmet Okuyan Meali
Herkes, kazandığına karşılık bir rehindir. Müddesir 38 / Bayraktar Bayraklı Meali
Onların söylediklerine sabret. Ve onlardan güzellikle uzak dur. Müzzemmil 10 / Erhan Aktaş Meali
Bizden iyiler de vardır, iyi olmayanlar da. Biz çeşitli gruplara ayrıldık. Cin 11 / Bayraktar Bayraklı Meali

Çoklarını şaşırttılar. Sen de zalimlerin ancak şaşkınlıklarını artır! Nuh 24 / Elmalılı Meali

Biz ise onu yakın görmekteyiz. Mearic 7 / Mehmet Okuyan Meali

Malım bana yarar sağlamadı. Hâkka 28 / Mehmet Okuyan Meali

Nun… Kaleme ve (onun) yazdıklarına yemin olsun! Kalem 1 / Mustafa İslamoğlu Meali

Üstlerinde kanatlarını açıp kapayarak uçan kuşları görmezler mi? Onları havada, Rahman olan Allah’tan başkası tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi görmektedir. Mülk 19 / Bayraktar Bayraklı Meali

Allah, inanan kimselere, Firavun’un hanımını örnek verdi. Hani o, “Rabb’im! Katında, benim için Cennet’te bir ev yap. Beni Firavun ve yaptıklarından kurtar. Ve zalimler topluluğundan beni kurtar.” demişti. Tahrim 11 / Erhan Aktaş Meali

Allah, yedi göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Allah’ın emri bunlar arasından inip durmaktadır ki, Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve Allah’ın her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz. Talak 12 / Diyanet İşleri Meali

Ey iman edenler: Doğrusu, eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşmanlık edenler olabilir. Onlara karşı dikkatli olun. Eğer affeder, kusurlarını görmezden gelirseniz ve bağışlarsanız, bilin ki kuşkusuz Allah, Çok Bağışlayıcı’dır, Rahmeti Kesintisiz’dir. Tegabun14 / Erhan Aktaş Meali

Herhangi birinize ölüm gelip de, “Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!” demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayın. Münaffikun 10 / Diyanet İşleri Meali

Allah, eceli geldiğinde hiçbir kimseyi asla ertelemez. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Münafikun 11 / Diyanet İşleri Meali

İşte bu, Allah’ın dilediği kimselere verdiği lütfudur. Allah, büyük lütuf sahibidir. Cuma 4 / Erhan Aktaş Meali

Onlardan, henüz kendilerine katılmamış olan diğerlerine de. O, Mutlak Üstün Olan’dır, En İyi Hüküm Veren’dir Cuma 3 / Erhan Aktaş Meali

Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir öfkeyle karşılanır. Saff 3 / Mehmet Okuyan Meali

Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Saff 2 / Mehmet Okuyan Meali
Belki Allah, gün gelir sizinle, onlardan düşmanlık beslediğiniz kimseler arasında bir sevgi oluşturur. Allah; Çok Bağışlayıcı’dır, Rahmeti Kesintisiz’dir. Mümtehine 7 / Erhan Aktaş Meali
Bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, şüphesiz ki onu Allah’a saygı(sı)ndan dolayı boyun eğmiş bir şekilde, paramparça olmuş görürdün. İşte biz düşünsünler diye şu örnekleri insanlar için veriyoruz. Haşr 21 / Mehmet Okuyan Meali
O gün, Allah onların hepsini diriltecek ve (dünyada) yaptıklarını kendilerine bildirecektir. Allah onların unuttuğu şey(ler)i bir bir sayıp dökmüş (olacak)tır. Allah her şeye şahittir. Mücadele 6 / Mehmet Okuyan Meali
Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih etmektedir. O,güçlüdür; hikmet sahibidir. Göklerin ve yerin mülkiyeti O’nundur. O, yaşatır ve öldürür. O, her şeye gücü yetendir. O, Evvel’dir ve Âhir’dir; Zahir’dir, Batın’dır. Ve O, Her Şeyi En İyi Bilen’dir. Hadid 1-2-3 / Bayraktar Bayraklı Meali

Belli bir günün buluşma vakti için mutlaka toplanacaklardır. Vakıa 50 / Süleyman Ateş Meali

De ki: “Öncekiler de sonrakiler de. Vakıa 49 / Süleyman Ateş Meali
Necm (bitkiler, yıldızlar) ve ağaçlar (Allah’a) secde etmektedirler. Rahman 6 / Süleyman Ateş Meali

Ve doğrusu Biz bu Kur’an’ı ders alınsın diye kolaylaştırdık: öyleyse yok mudur ders alan? Kamer 32 / Mustafa İslamoğlu Meali

Ve gerçek şu ki, insan için çalışmasından başka bir şey yoktur. Necm 39 / Erhan Aktaş Meali
O gün, gök şiddetli bir şekilde sallanıp çalkalanacaktır. Tur 9 / Mehmet Okuyan Meali
Size vadedilenler elbette doğrudur. Zariyat 5 / Mehmet Okuyan Meali
İlk yaratışta yetersiz kaldık mı ki yeniden yaratılıştan şüphe içindeler! Kaf 15 / Erhan Aktaş Meali

Ey inananlar! Eğer bir fasık/yalan haber taşıyan size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırınız. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de, sonra yaptıklarınıza pişman olursunuz. Hucurat 6 / Bayraktar Bayraklı Meali

Biz seni şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fetih 8 / Bayraktar Bayraklı Meali
Onlar, o (Son) Saat’in ansızın kendilerine gelmesinden başka ne bekliyorlar ki! Elbette onun alâmetleri gelmiştir. Kendilerine gelip çatınca (gerçeği) hatırlamaları neye yarar! Muhammed 18 / Mehmet Okuyan Meali
De ki: “Hiç düşündünüz mü; ya bu (Kur’an) Allah katından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, İsrailoğullarından bir şahit de bunun benzerini görüp inandığı hâlde siz yine de kibirlenmişseniz (hâliniz nasıl olacak)?” Şüphesiz ki Allah zalimler topluluğunu doğru yola ulaştırmaz. Ahkaf 10 / Mehmet Okuyan Meali
 
İşte, kitabımız size gerçeği söylüyor. Şüphesiz biz sizin yaptıklarınızı yazdırmıştık. Casiye 29 / Bayraktar Bayraklı Meali
Göğün, açık bir duman getireceği günü gözetle. Duhan 10 /Süleyman Ateş Meali

Allah, Kitap’ı ve mizanı hakk ile indirendir. Nereden bileceksin ki belki de o Sa’at çok yakındır! Şura 17 / Erhan Aktaş Meali

Siz ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin, ne de derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınıyordunuz. Yaptıklarınızdan çoğunu Allah’ın bilemeyeceğini sanıyordunuz. Fussilet 22 / Bayraktar Bayraklı Meali

O (Son) Saat, mutlaka gelecektir; bunda hiçbir şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu inanmazlar. Mümin 59 / Mehmet Okuyan Meali

Sura üflenmiş, Allah’ın dilediği hariç göklerde ve yerde olanlar çarpılıp yıkılıvermiştir. Sonra ona bir kez daha üfürüldüğü zaman onlar kalkarak bakınırlar. Zümer 68 / Erhan Aktaş Meali

Ve onun anlamını bir süre sonra mutlaka kavrayacaksınız! Sad 88 / Muhammed Esed Meali

Muhakkak ki biz, o Dünya semasını gezegenler ile zinetlendirdik. Saffat 6 / Ahmed Hulusi Meali

Sizden bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar. Yasin 21 / Süleyman Ateş Meali

Ve eğer seni yalanlıyorlarsa, bundan önce bir çok peygamberler de yalanlandı. Bütün işler Allah’a döndürülür. Fatır 4 / Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Meali

De ki: “Size göklerden ve yerden kim rızık verir?” De ki: “Allah. O halde, ya biz hidayet veya apaçık bir sapıklık üzereyiz, ya da siz!” Sebe 24 / Diyanet İşleri Meali

Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. Ahzab 40 / Diyanet İşleri Meali

Gökten yere kadar her işi O, düzenler. Sonra sizin hesabınıza göre bin yıl kadar tutan bir günde yine O’na yükselir. Secde 5 / İbni Kesir Meali

İşte görünmeyeni de, görüneni de bilen, güçlü ve esirgeyici olan O’dur. Secde 6 / Süleyman Ateş Meali

İnsanları küçümseyip yüz çevirme. Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Allah kendini beğenip böbürleneni şüphesiz ki hiç sevmez. Lokman 18 / İbni Kesir Meali

O saat başladığı gün, o gün (inananlar ve inanmayanlar) ayrılırlar. Rum 14 / Süleyman Ateş Meali

Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, bilsin ki Allah’ın (belirlediği) zaman elbette gelecektir. O duyandır, bilendir. Ankebut 5 / Mehmet Okuyan Meali

İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve bozgunculuk çıkarmak istemeyen kimselere veririz. Sonuç, takva sahiplerinindir. Kim iyilik getirirse, ona bundan daha üstünü vardır. Kim de kötülük getirirse, o kötülükleri işleyenler ancak yaptıkları kadar ceza görürler. Kasas 83-84 /Bayraktar Bayraklı Meaali

Karınca vadisine geldiklerinde, bir karınca şöyle seslendi: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza giriniz ki Süleyman ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesinler.” Neml 18

Bunun üzerine Süleyman onun sözüne gülümseyerek tebessüm etti. Ve “Ey Rabb’im! Bana, anne ve babama bağışladığın nimetlerin karşılığında, şükretmede ve hoşnut olacağın işler yapmada beni başarılı kıl. Ve rahmetinle beni salih kullarının arasına kat.” dedi. Neml 19 / Bayraktar Bayraklı Meali

Yeryüzüne bir bakmazlar mı? Orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirdik. Şuara 7 / Bayraktar Bayraklı Meali
Bugün bir kez değil, defalarca yok olmayı isteyin. Furkan14 / Erhan Aktaş Meali
Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu, kendileri için daha temizdir. Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır. Nur 30 / İbn Kesir Meali

Sizin üzerinizde yedi kat yaratmışızdır. Yarattıklarımızdan gafil de değiliz. Müminun 17 / Şaban Piriş Meali

Ey insanlar! Rabbinize saygı gösterin! Çünkü son saatin sarsıntısı gerçekten büyük olacaktır. O sarsıntıyı gördüğünüzde, her emzikli emzirdiğini unutur; her hamile, çocuğunu düşürür; insanları da sarhoş olmadıkları halde sarhoş bir halde görürsün; Fakat Allah’ın azabı çok şiddetlidir. Hac 1-2 / Bayraktar Bayraklı Meali
İnsanların hesapları yaklaştı; fakat onlar hala gaflet içinde yüz çevirmektedirler. Rabblerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü alaya alarak dinlerler. Enbiya 1-2 / Bayraktar Bayraklı Meali
Herkese uğraştığının karşılığı gösterilsin diye, zamanını neredeyse kendimden bile gizli tutacağım kıyamet mutlaka gelecektir. Taha 15 / Bayraktar Bayraklı Meali

Kitap’ta Meryem’i de an! Hani o, ailesinden ayrılarak, doğu tarafında bir yere çekilmişti. Meryem 16 / Erhan Aktaş Meali

Hiçbir şey için sakın “Bunu yarın mutlaka yapacağım.” deme! “Ancak Allah dilerse (yapacağım.” de)! Unuttuğun zaman Rabbini an ve “Umarım Rabbim beni doğruya bundan daha yakın olana ulaştırır.” de! Kehf 23-24 / Mehmet Okuyan Meali
De ki: “Rabbim, gireceğim yere doğrulukla girmemi sağla, çıkacağım yerden de doğrululukla çıkmamı nasip et ve benim için kendi katından yardım edici bir kuvvet ver.” İsra 80 / Elmalılı  Hamdi Yazır Meali
Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Sonra size bir sıkıntı dokunduğu zaman da yalnız O’na yalvarırsınız. Nahl 53 /Süleyman Ateş Meali
İslâm dünyasında tarih boyunca Kur’an ve Sünnet ışığında oluşan dinî, hukukî ve felsefî birikimde işlev ve amaç itibariyle insan haklarına hizmet eden çeşitli kurum ve kavramın bulunduğu görülür. Bir kısmı oldukça teorik bulunsa da bunlar İslâm toplumlarında hakları koruma, hak ihlâllerini önleme ve bu yönde kamuoyu oluşturma açısından önemli rol oynamış, dinin genel telkinlerinin de desteğiyle İslâm toplumları insan hakları tarihi açısından başarılı bir sınav geçirmiştir. İslâm bilginleri ve düşünürleri dinin amacının “zarûrât-ı hamse” denilen canın, aklın, namus ve haysiyetin, dinin ve malın korunması şeklinde beş temel ilkeyi yerleştirmek olduğunu ifade etmişlerdir. İnsanın yeryüzünde varlığını sürdürebilmesi ve beşerî sorumluluğunu yerine getirebilmesi için korunması gereken ve bugün insan hakları çerçevesinde düşünülen hemen bütün temel hak ve özgürlükleri kapsayan bu beş ilke, bir yönüyle Allah’ın peygamber göndermedeki maksatlarını teşkil ederken bir yönden de müslüman olup olmadığına bakmaksızın evrensel olarak bütün insanların temel hak ve yararlarını belirlemeye yöneliktir.

Kur’an’da insanın bazı zaaflarının yanı sıra önemli imkân ve kabiliyetlerle de donatıldığı, saygı değer (mükerrem) varlık olarak yaratıldığı, diğer yaratılanların üstlenemediği bir sorumluluk (emanet) yüklendiği anlatılır ve onun yeryüzünde iyilik ve güzelliği hâkim kılmak üzere Allah’ın halifesi olarak görevlendirildiği belirtilir. Yine Kur’an’ın özel anlatım üslûbu içerisinde insanın yaşama, bir dini benimseme ve gereklerine göre hareket etme, sonuçlarına katlanarak dilediği davranışta bulunma, mülk edinme, seyahat, cinsî haklar ve iffet, beden ve ruh sağlığını koruma gibi temel haklarına değinilir ve bunların korunmasına yönelik olarak farklı seviyelerde yaptırımlardan söz edilir. İslâmî telakkiye göre din fıtrîdir ve insanın yaratılıştan taşıyageldiği güzellikleri korumasına yardımcı olur, aklıselimi takviye eder. İnsanın sahip olduğu bütün haklar yaratıcı Tanrı’nın iradesine dayanır ve O’nun insana bağışıdır.

Ferdin Tanrı’nın mutlak güç ve iradesine boyun eğmesi de onun irade özgürlüğünü yitirmesi değil, aksine yaratılış ve var oluş çizgisinde bilinçlenip alt ve dünyevî otoriteler karşısında özgürleşmesi anlamını taşır. Bütün bu telakkiler, hakların dinî veya dünyevî temelli beşerî ve hâkim güçler tarafından tanınıp lutfedildiği ve yine onlar tarafından serbestçe kısıtlanabileceği anlayışını reddetmesi ve insana insan olması sebebiyle bir değer vermesi anlamına geldiğinden insan haklarına tarih boyunca önemli bir zemin oluşturmuştur. Ayrıca Kur’an ve Sünnet’te hak kavramının sadece insan ilişkileriyle sınırlandırılmayıp Allah-insan ilişkileri çerçevesinde de ele alınması, bu kavramın İslâmî bakış açısından sahip olduğu kapsam ve genişliği göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.

Öte yandan insan haklarının tanınmasının ve yazılı metinlerle tesbit edilmesinin tek başına yeterli olmadığı, bunun uygun bir sosyal yapılanma çerçevesinde toplumun bütün fertleri, özellikle de hâkim güçleri tarafından özümsenmiş, âdeta bir yaşam biçimi haline getirilmiş olmasının hayatî bir önem taşıdığı da açıktır. Diğer birçok insanî ve hukukî değer gibi insan hakları da ancak insan unsurunun yetkinliğiyle sağlam bir inanç ve ahlâk zemininde, hukukun üstünlüğünün ve adaletin bulunduğu toplumlarda gerçekleşip gelişebilir. Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in sünnetinde adalete ve hakkın üstünlüğüne devamlı vurgu yapılıp keyfîliğin, kişinin kendi hakkını bizzat kendi kuvvetiyle elde etmesi demek olan ihkāk-ı hakkın, nasların çizdiği sınırların çiğnenmesinin yasaklanması, meşruiyetin ve hukuk düzeninin korunmasının emredilmesi, bu sağlam zemini kurmaya yönelik tedbirler olarak ayrı bir anlam taşır.

İslâm Dünyasında. İnsan hakları kavramı, ferdin insan olarak yaratılmış olmaktan doğan aslî haklarını ifade ettiğinden bildiriminde insanı muhatap alan, ona yaratılış ve var oluşun metafizik boyutunu açıklayan ve onu sorumluluğuna denk bir hak ve yetkiyle donatılmış olarak tanıtan vahiy geleneğinde ve bunun son halkası İslâm dininde de bu haklara büyük önem atfedilmiştir. Ancak kullanılan terminolojinin farklılığından dolayı insanlık tarihine kıyaslandığında uzun bir geçmişi bulunmayan insan hakları söyleminin günümüz formatıyla dinî metinlerde aranması yerine içerik ve işlev yönüyle karşılıklarının araştırılması ve bunların sosyal ve tarihsel bağlamının da göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Nitekim İslâm dininin aslî kaynağı olan Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in açıklamalarında insan hakları doktrininin ana unsurlarını içeren, bu kavramın fikrî temelleri sayılabilecek ilke ve amaçlardan söz edildiği, bu iki kaynak ışığında oluşan İslâm kültür ve geleneğinde kendine has form ve içerikle insan hakları açısından zengin bir birikimin bulunduğu görülür.

Batı’da bugün insan hakları dış politikanın önemli bir unsuru haline getirilmiş olup problemli ülkeler bununla ciddi şekilde rahatsız edilmektedir. Eski Doğu Avrupa devletleri birer birer Avrupa Konseyi’ne alınmaktadır. Avrupa’nın birçok ülkesi için potansiyel sürtüşmelerin kaynağı olarak görülen millî azınlıklar konusunda son zamanlarda Avrupa Konseyi’nin sponsorluğu ile bir çerçeve anlaşma yapılmıştır. Bütün bu gelişmelere rağmen Avrupa’nın ortasında Yugoslavya trajedisi yaşanmış ve emsali görülmemiş bir şekilde insan hakları ihlâlleri olmuş, eski ittifaklar, ön yargılar ve stratejik menfaatler insan haklarına üstün gelmiştir. Müellif Hasan Gündüz

İnsan hakları konusundaki olumlu gelişmelerin önemli bir merhalesi sayılan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve tamamlayıcı protokoller sonucu garanti edilen haklar ve özgürlükler şunlardır: Yaşama hakkı, işkenceye ve zulme, gayri insanî muamele veya cezaya tâbi tutulmama hakkı, köle halinde bulundurulmama hakkı, zorla çalıştırılmama hakkı, kişi güvenliği hakkı, âdil ve tarafsız bir mahkeme önünde mâkul bir süre içinde yargılanma hakkı, kanunsuz suç olamayacağı, cezaların geriye yürüyemeyeceği ve kişinin suçluluğu ispat edilinceye kadar mâsum addedileceği ilkesi, özel yaşama, aile hayatına ve haberleşmenin gizliliğine saygı hakkı, düşünce ve din özgürlüğü hakkı, ifade özgürlüğü hakkı, toplanma, dernek ve sendika kurma hakkı, evlenme hakkı, etkin hak arama yollarına başvurma hakkı, ayırımcılığa tâbi olmama hakkı, eğitim hakkı, mülkiyet hakkı, seyahat ve yerleşme hakkı, ahdî yükümlülükler sebebiyle hapis cezasına mâruz kalmama hakkı. Devletler bu hakları yargı alanları içinde bulunan herkese tanımayı kabul etmişlerdir.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’da liberal anayasa anlayışının hâkim olduğu görüldü. Esasen savaşı kazanan devletler liberal anlayışı temsil ediyordu. Savaşın ardından Avrupa’da kurulan yeni devletler bu anlayışın etkisinde kaldılar. 1920 Çekoslovakya ve Polonya, 1921 Yugoslavya anayasaları bunun örnekleriydi. Zamanın asıl prototip anayasası Weimar anayasası oldu. Klasik hakları bazı sınırlamalara tâbi tutarak kabul ettiği gibi sosyal, ekonomik ve kültürel haklarla da bunları tamamlıyordu. Benzer bir anlayış, II. Dünya Savaşı’nın ardından yapılan Batı Avrupa devletleri anayasalarında da görüldü; 1946 Fransız, 1947 İtalyan ve 1949 Bonn anayasaları bunlar arasında sayılabilir.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’da yapılan anayasaların Amerikan ve Fransız bildirilerinde yer alan temel haklara önemli ölçüde yer verdikleri görüldü. Ancak bunların hiçbirisi, 1930’larda Avrupa’da Nazizm’in ve faşizmin doğmasını önleyemediği gibi II. Dünya Savaşı öncesinde ve bu savaş sırasında en vahşi haliyle ırkçılığın kurumlaştırılmasını da önleyemedi. Bu aynı zamanda insan haklarının millî alanda etkin bir şekilde korunmasının yeterli olmadığı, milletlerarası alanda da korunması gerektiği fikrinin doğması ve hayata geçirilmesi için bir dönüm noktası oldu.

II. Dünya Savaşı’nın ardından yapılan Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda dünya barışı ile insan haklarına saygı arasında bir bağlantı kurulduğu gibi Birleşmiş Milletler’e insan haklarını geliştirme görevi de verildi. Ayrıca üye devletlerin insan haklarına saygı gösterme yükümlülüğü getirildi. Birleşmiş Milletler’in bu alandaki çabaları özellikle standart koyma alanında çok verimli olmuştur. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun hazırladığı İnsan Hakları Evrensel Bildirisi 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda muhalefetsiz, fakat sekiz çekimser oyla kabul edildi. Batı bu bildirinin hazırlanmasına da öncülük ettiğinden bildiri hükümlerinin önemli bir bölümü Batı’nın damgasını taşımaktadır. Belge, otuz maddeden oluşmasına rağmen ilân ettiği haklar daha çok Batı’nın önem verdiği medenî ve siyasî haklardır. Ekonomik, kültürel ve sosyal haklar sosyalist bloka verilen bir tâviz sonucu belgeye konulmuştur. Batı’nın bu alandaki hâkimiyeti, üçüncü dünya ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanarak sayıca çoğalmaya başladığı 1960’lara kadar sürmüştür. 

Bu tarihe kadar belgelerde insan haklarını belirleyen standartlar hemen hemen bütünüyle Batı’nın damgasını taşımıştır. Bunları kabul ederken kendi değerlerinden herhangi bir fedakârlık yapmayan Batı’nın, eşitlik veya ayırım yapmama gibi en temel insan haklarını bile 1945’ten sonra dahi uygulamadığı görülmüştür. 1776’da Virginia Haklar Bildirisi’ni yayımlayan ve dünyanın en eski anayasasına sahip olan Amerika Birleşik Devletleri’nde 1960’lara kadar siyah-beyaz ayırımı varlığını sürdürmüş, Güney Afrika’da ırkçılık politikası Batı’nın yardımları ile en ilkel şekilde kurumlaştırılmıştır.

Ancak Batı’daki bu gelişmelere bakarak XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren Batı’da veya Batı’nın kontrol ettiği yerlerde insan haklarının bütünüyle tanındığı sonucuna da varmamak gerekir. Tam aksine, millî düzeyde görülen anayasal hareketlerde çeşitli gerilemeler ve zikzaklar olmuştur. Fransa’da 1789 bildirisiyle tanınan haklar 1814 ve 1830 şartlarında evrensel olmaktan çıkarılarak Fransızlar’ın kamu hakları haline getirildi.

Dayandığı tabii yaşam ve sosyal mukavele tarihen doğrulanamazsa da fert haklarının tanınıp garanti edilmesinde önemli bir rol oynadığı inkâr edilemeyen bu felsefî yaklaşım, ilk somut etkisini Amerika bildirilerinin düzenlenip kabul edilmesinde göstermiştir. 12 Haziran 1776 tarihli Virginia Haklar Bildirisi’ne göre bütün insanlar eşit, özgür ve bağımsızdır. Doğuştan itibaren sahip oldukları bu haklar topluma katılmakla ellerinden alınamaz. 4 Temmuz 1776 tarihli Bağımsızlık Bildirisi’nde ise bütün insanların eşit yaratıldığı, Tanrı’nın insanlara kimsenin ellerinden alamayacağı haklar bahşettiği, bu haklar arasında özgürlük ve mutluluğu arama hakkının bulunduğu ifade edilmektedir.

Tabii haklar doktrini, aynı etkiyi 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi üzerinde de göstermiştir. Bildiriye göre insanlar hukuken özgür ve eşit doğarlar ve öyle kalmakta devam ederler. İnsanların özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve zulme karşı direnme hakları vardır. Suçta kanunîlik ilkesi esastır. Suçluluğu ispat edilinceye kadar herkes mâsumdur. Bildiride ayrıca kişi güvenliği, fikir ve kanaat özgürlüğü, ifade özgürlüğü düzenlenmiştir. Özgürlük, “başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilme” olarak tanımlanmıştır. Hak ve özgürlüklerin tanınması ve garanti edilmesiyle ilgili olarak hâkimiyetin esas itibariyle millette olduğu vurgulanmıştır. Bu bildirilerin başta gelen özelliği, evrensel ve soyut bir nitelikte ve böylece herkese uygulanacak karakterde olmalarıdır. Herhangi bir ülkede herhangi bir toplumun üyelerine uygulanmaları bu sebeple mümkündür.

Batı ülkelerinin bir bölümünde meydana gelen bu gelişmelere temas edilirken İngiltere’de bunlardan önce meydana gelen bazı gelişmeleri de belirtmek gerekir. 15 Haziran 1215 tarihli Magna Carta, 1628 tarihli Petition of Rights, 1679 tarihli Habeas Corpus Act, 1689 tarihli Bill of Rights, 1701 tarihli Act of Settlement gibi belgelerin krala kabul ettirilmesiyle sağlanan önemli anayasal gelişmeler, dünyada genel olarak insan için bir düzen getirmekten ziyade İngilizler’in pratik ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlamıştı. Fakat yine de getirdikleri haklar bakımından daha sonraki Amerikan bildirilerini etkilemişlerdir.

Bugün dünyada hâkim olan insan hakları kavramı Batı kökenlidir. Kaynağını yine Batı’da doğup gelişen tabii hukuk düşüncesinden almıştır. XVI. yüzyılda modern devletin ortaya çıkmasıyla birlikte yönetimi ellerinde bulunduranların istibdadına karşı felsefî olarak ferdin korunmasını amaçlayan bu anlayış John Locke, Jean-Jacques Rousseau ve Montesquieu gibi filozoflara çok şey borçludur. Tabii hukuk doktrinine göre insan bazı temel haklarla birlikte dünyaya gelir. Bunlar şahsa bağlı, devredilmez, vazgeçilmez haklardır. İnsan tabiatı gereği bunlara kendiliğinden sahiptir. Temel haklar insanların siyasî toplumu kurmalarından önce de vardı. Bunlar tabii haklardır; devlete tekaddüm eder. İnsanlar siyasî toplum haline gelmeden önce tabii halde yaşıyorlardı; mutluydular ve özgürdüler. Onları sınırlayan kurallar yoktu. Ortak güvenliklerini sağlamak için bazı haklarını topluma devrettiler. Bu devri bir çeşit sosyal mukavele ile gerçekleştirdiler ve haklarının geriye kalan kısmını alıkoyup muhafaza ettiler. Bunun pratik sonucu ferdin devlete karşı dokunulmaz bir özgürlükler alanı elde etmesi, devletin de ferdin bu haklarına dokunamaz olmasıdır. Devlet ferdin haklarını ancak tanır ve düzenler, fakat yaratmasına gerek yoktur, onlar zaten vardır. Onları ortadan kaldırması mukaveleye aykırı olur ve ferdin direniş hakkının doğmasına yol açar.

Diline, dinine, ırkına, cinsiyetine, milliyetine, sosyal statüsüne ve rengine bakılmaksızın insana insan olduğu için tanınan hakların genel adıdır. İnsan hakları doktrini çerçevesinde insan, coğrafî sınırlar dikkate alınmaksızın içinde yaşadığı toplum ve mekândan bağımsız şekilde bir varlık olarak algılanmakta ve hak sahibi olarak kabul edilmektedir. İnsan hakları kavramı gücünü baskın fizikî güç karşısında hakkın, doğrunun, iyiliğin ve faziletin üstünlüğünü ifade etmesi, insanı yaratıldığı güzellikte kabul edip insanlar arasında onların sorumlu olmadığı sebeplere dayanarak ayırım yapmamasından alır.

İnsanların öteden beri farklı kültürlere, din ve inançlara, gelenek ve siyasî rejimlere mensup bulunmalarına karşılık insan hakları doktrini bu farklara bakmaksızın herkesin sahip olduğunu var saydığı haklardan yola çıktığı, insan davranışları ve devletle insan arasındaki ilişkiler bakımından evrensel standartlar koyma iddiasında olduğu için insan hakları fikrinin çok defa mevcut inanışlar, hukuk düzenleri ve siyasî güçle bağdaştırılamadığı görülür. Diğer bir ifadeyle, insan haklarının tarifi ve kapsamı üzerinde uzlaşmanın zorluklarına rağmen her ırktan, renkten, cinsten ve inançtan insanı kucaklayacak bir insan hakları tanımı yapılsa bile bunun mevcut kurumsal yapıları ve inanışları rahatsız etmeyeceği söylenemez.

Meselâ insan hakları söylemi açıkça ifade edilmese de devletin yasama organına ve hâkimiyetine müdahale olarak algılanabileceği gibi inanç özgürlüğünün din değiştirme özgürlüğünü kapsaması, cismanî cezaların insan haklarına aykırı bulunması gibi anlayışlar da geleneksel İslâmî yaklaşımla kolayca bağdaştırılamaz. Daha da önemlisi insan hakları demokrasinin varlığını, hukukun üstünlüğünü gerektirir ve bunu sağlayacak rejim sayısı da dünyada fazla değildir. Bu takdirde insan haklarının bütünüyle gerçekleşmesini istemek, aynı zamanda adını koymadan rejim değişikliği talebi olarak da görülebilecektir. 

Öte yandan devletlerin siyasî rejimleri ve yapıları bakımından taşıdıkları farklar bir yana bırakılsa bile, insan hakları doktrini öngördüğü iç ve dış koruma özelliği sebebiyle bugünkü millî devlet yapısı ile de ciddi zıtlıklar taşıyabilir. Çünkü insan hakları her şeyden önce ferdi devlete karşı korumayı amaçlar, devletin vatandaşlarına uyguladığı muamele için milletlerarası alanda hesap vermesini öngörür. İnsan haklarını korumanın hâricî boyutu devletin iç işlerine müdahaleyi gerektirir, bu da devletin millî hâkimiyetiyle çatışır.

Ayrıca hakları çiğnenen bir kimsenin yardımına milletlerarası toplumun gelmesi insan hakları doktrininin tabiatında mevcut olmakla birlikte diğer devletlerin bunu başka amaçlar için suistimal etmesi de ihtimal dahilindedir. O zaman kaçınılmaz olarak insan haklarının devlete karşı, fakat devletin içinde ve devlet tarafından korunmasının yollarını aramak, bu konuda millî standartları milletlerarası standartlara yaklaştırmak ve bu standartları uygulamak için devletin gücünü devreye sokmak gerekli olmaktadır. İnsan haklarını milletlerarası alanda korumanın millî alanda korumaya göre tâli derecede olması da bundandır.

Kazandıkları şeyler onlardan hiçbir şeyi savmamıştı. Hicr 84 / Mehmet Okuyan Meali
O gün yeryüzü ve gökler başka bir hale dönüştürülür. Ve onlar, bir ve gücüne karşı konulamaz Allah’ın huzuruna çıkarlar. İbrahim 48 / Erhan Aktaş Meali
Sizden, düşüncesini açıklayan da gizleyen de bir şeyi gece yapan da gündüz yapan da aynıdır. Rad 10 / Erhan Aktaş Meali
Dedi ki: Ben, üzüntümü ve kederimi yalnız Allah’a açarım. Ve ben, Allah katından sizin bilmediğinizi biliyorum. Yusuf 86 /İbn Kesir Meali
Sabret! Kuşkusuz Allah, iyilerin iyiliklerini asla karşılıksız bırakmaz. Hud 115 / Erhan Aktaş Meali
İçlerinden sana kulak verip dinleyenler de vardır. Fakat sağırlara sen mi duyuracaksın? Hele akıllarını da kullanmıyorlarsa! Yunus 42 / Süleyman Ateş Meali

Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir. Enfal 22 / Bayraktar Bayraklı Meali

Güzel memleketin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar. Kötüsünün ise çıkmaz, çıkan da birşeye yaramaz. Biz, şükreden bir topluluğa ayetlerimizi böyle türlü şekillerle açıklıyoruz. Araf 58 / Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Meali
Rabbin zengindir, merhamet sahibidir. Dilerse sizi yok eder ve sizi başka bir toplumun neslinden yarattığı gibi sizden sonra yerinize dilediği (bir toplumu) getirir. Enam 133 / Mehmet Okuyan Meali

Öte yandan Batı Avrupa ülkelerinde yaşayan müslümanların giderek artan bir şekilde yeniden güçlenen ırkçı saldırılara mâruz kaldıkları gözlenmektedir. Almanya’da Türkler’e, Fransa’da Cezayirliler’e karşı yürütülen saldırılar buna örnek olarak gösterilebilir. Bu durum, Batı’da ırkçılık tohumlarının yeniden yeşermeye başladığını çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştur. Modern insanın böyle tutumlardan uzak kalacağı beklentisi içinde olan toplumbilimciler bu beklenmedik gelişme karşısında derinden endişelenerek ırklar ve etnik gruplar konusunu yeniden ele almak zorunda kalmışlardır (Rattansi – Westwood, s. 9-22). Müellif: RECEP ŞENTÜRK, KADİR CANATAN

Irkçılık problemiyle yeniden karşı karşıya gelen Batılılar için özellikle ırkçılık mağduru olanlar açısından, İslâm’ın sunduğu her ırka saygı duymakla birlikte mânevî ve moral gelişmişliğin üstünde değer tanımayan eşitlikçi anlayış cazip bir alternatif oluşturmaktadır. Özellikle Amerika’da yaşayan ve nesillerdir beyaz ırkçılığın kurbanı olan siyahlar için İslâm yeniden başkalarıyla eşit bir insan haline gelmenin en emin yolu olarak görünmektedir; çünkü Hıristiyanlık, Yahudilik ve Hinduizm gibi geleneksel dinlerin yanı sıra modern ideolojiler de globalleşen ve giderek birbiriyle daha sıkı ilişki içerisine girmek zorunda kalan farklı ırklara mensup insanlar arasındaki beşerî ilişkileri eşitçe düzenleyici kurallar ortaya koyamamaktadır. Halbuki İslâmiyet, Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in şüpheye yer bırakmayan açık beyanları ve İslâm tarihinin şehâdetiyle her türlü ırkçılığı reddetmiştir.

XX. yüzyılda Avrupa kıtası dışında ırkçılığın en yoğun yaşandığı bölgelerden biri Güney Afrika, diğeri de Amerika Birleşik Devletleri olmuştur. XVII. yüzyıldan itibaren Hindistan, Endonezya ve Malezya’dan köle olarak Güney Afrika’ya getirilen müslümanlar da bu ülkedeki ırkçı uygulamaların sıkıntısını yaşamışlardır. Şeyh Yûsuf el-Makassarî, İmam Abdullah İbn Kādî Abdüsselâm, Ahmed Efendi, Abdullah Abdurrahman ve İmam Abdullah Hârûn gibi liderler yanında daha birçok müslüman ferdî olarak veya Afrika Ulusal Kongresi (ANC) gibi platformlarda ırkçılığa, emperyalizme ve baskılara karşı mücadele etmişlerdir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde XIX. yüzyılın sonunda ve XX. yüzyılın başında ırk ayırımını öngören ilk yasalar (Jim Crow Laws) çıkarılmaya başlandı. Bu yasalara yaygın bir şiddet dalgası da eşlik ediyordu. Irk ayırımına karşı yürütülen mücadelelerde siyahlar farklı kamplara ayrıldılar; siyah örgütlerin üç farklı görüş etrafında oluştuğu söylenebilir. Bunlardan siyah burjuvazinin çıkarlarını temsil eden grup (National Association for the Advancement of Coloured People [NAACP]) sadece yasal bir devrim istiyor ve son derece ılımlı bir tavır sergiliyordu. Liderliğini Martin Luther King’in yaptığı, “hemen özgürlük” (freedom now) sloganıyla ortaya çıkan ikinci siyah hareketi beyazlarla entegrasyonu savunuyordu. Gandi’nin sadık bir izleyicisi olan Protestan rahibi King mücadelede şiddet kullanılmasına karşı çıkmış, barışçıl eylemlerle ırkçı uygulamaları yenmeye çalışmıştır.

Günümüz Amerika’sında ayırımcı yasalar ortadan kaldırılmış ve hukukî eşitlik sağlanmıştır. Ancak uygulamada hâlâ beyazlar arasında yer yer ırkçı ön yargılara rastlanmaktadır. Her ne kadar başlangıçta faşizm ile ırkçılık arasında birebir ilişki söz konusu değilse de bugün çeşitli Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan “yeni faşizm” hareketlerinin hepsi ırkçılığı vazgeçilmez bir ilke olarak ideolojilerine katmıştır. Avrupa’da bu tür grupların üzerinde birleştikleri en önemli konu yabancı düşmanlığıdır. Eski Yugoslavya’nın dağılmasından sonra Bosna-Hersek’te ve Kosova’da müslüman Boşnaklar’la Arnavutlar’ı hedef alan etnik arındırma eyleminin de temelinde ırkçılık yatmaktadır.

XIX ve XX. yüzyıllarda Avrupa’da esen milliyetçilik ve ırkçılık rüzgârları zamanla İslâm dünyasını da etkisi altına almıştır. Ümmet bilinciyle yaşayan milletler arasında genel olarak ırkçılık ve kavmiyetçiliğin ne olduğu bilinmezken Batılı devletlerin İslâm dünyasına, özellikle Osmanlılar’a yönelik politikalarında görülen değişikliklerden sonra Arnavutlar, Araplar, Türkler ve Kürtler arasında müstakbel sürtüşmelere zemin hazırlamak üzere kavmiyet ayırımına dayalı ideolojiler gündeme gelmiştir.

Modern dönemde müslümanlar arasında ortaya çıkan ırkçı veya ırkçılığı çağrıştıran akımlar gelişip güçlenmelerine yetecek fikrî, kültürel, siyasî ortam bulamadıklarından çökmeye veya marjinal sınırda kalmaya mahkûm olmuşlardır. Bununla beraber her ne kadar kendi içlerinde ırkçılığı yenseler de müslümanlar dıştan gelen ırkçı saldırılara mâruz kalmışlardır. Müslümanlara yönelik bu saldırılar arasında ilk dikkat çekeni siyonizm ideolojisidir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 10 Kasım 1975 tarihli kararında siyonizmin bir çeşit ırkçılık ve ırk ayırımı olduğunu tesbit ve tescil etmiştir. Aynı şekilde Çinliler’in Doğu Türkistan’da yaşayan Türkler’e, Hindular’ın müslümanlara, Ermeni ve Yunanlılar’ın Türkler’e, Sırplar’ın Arnavut ve Boşnaklar’a, Ruslar’ın genel olarak Orta Asya Türkleri’ne, Bulgarlar’ın Türkler’e karşı uyguladıkları ırkçı politikalar ve saldırılar dikkat çekmektedir.

XX. yüzyıl Batı’da ilk defa tek bir dünya sistemi iddiasının ortaya çıktığı dönemdir. Batı dünyasının gelenekleşmiş olan ırkçılık zihniyetinin bu yüzyılda faşist politikalarla birleşmesinden sonra bazı milletler kendi ırkının üstünlüğünden ve dünya insanlarını kendisinin kurtaracağından söz etmeye başladılar. Almanlar’ın işgal ettikleri her yerde yahudileri soykırımına mâruz bırakmaları bu düşünceden kaynaklanmıştır. Ancak Avrupa’da yahudi düşmanlığı ile pratiğe yansıyan antisemitizm (Sâmî ırkına düşmanlık) olgusu, Cermen ırkının üstünlüğünü ileri süren Adolf Hitler’in yeni bir buluşu olmayıp Batı tarihinde şekillenmiş bir ırkçılık biçimidir.

Yeni ilişki biçimi sürekli olarak yeni teorilerin de ortaya atılmasına yol açıyordu. Fransız Aydınlanmacı düşünürlerinden Boulainvilliers ve Buffone gibi ırkçı fikirleri ortaya atan filozofların ardından ırkçılığı bir sistem halinde ortaya koyan kişi Kont Joseph Arthur de Gobineau oldu. Gobineau, Essai sur l’inégalité des races humaines (I-IV, Paris 1853-1855) adlı eserinde beyaz ırkın aklı ve dürüstlüğü, sarı ırkın fayda, düzen ve ortayolu, siyah ırkın ise hırsı, lirik ve artistik yetenekleri temsil ettiğini ileri sürdü ve Nordik (kuzeyli-beyaz) ırkı insanlığın en üstüne yerleştirdi. Houston Stewart Chamberlain Die Grundlagen des neunzehnten Jahrhunderts (I-II, Munih 1899) adlı eserinde benzeri bir yaklaşım sergileyerek Aryan ve Töton ırkının üstünlüğünü savundu.

Ancak Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’de ortaya atılan ırkçı teoriler daha çok sosyal ve ekonomik faktörlerle bağlantılı bir şekilde geliştirildi; bu teoriler, zencilerin biyolojik olarak daha aşağı oldukları iddiasını sürdürmekle birlikte gelişen siyahî bilincin gelecekte beyazların sosyal ve ekonomik konumları bakımından tehlike arzedebileceği üzerinde durdular. Madison Grant, The Passing of the Great Race (New York 1916) adlı eserinde, Lothrop Stoddard The Rising Tide of Color Against White Supremacy (New York 1920) adlı kitabında Asyalılar ve Afrikalılar arasındaki doğum oranlarının yüksekliğine dikkat çekerek beyaz ırkın gelecekte hâkimiyeti kaybedebileceği endişesini dile getirdiler (The Encyclopedia of Philosophy, VII, 60).

Tarih boyunca Batı kolonyalizmi ve kapitalizminin gelişme aşamalarına bağlı olarak ırkçılık da farklı tezahürlerde gelişmiştir. İlk aşamada Amerika ve Karayipler’in yerli sakinleri olan Kızılderililer sömürgecilerin apaçık talan ve soykırımına mâruz kaldılar; ırkçı teoriler de bu dönemde ortaya çıkmaya başladı. Sömürgeciler, buralarda yaptıkları baskı ve zulümleri izah için ırkçılığı bir araç gibi kullandılar. Nitekim ilk olarak 1550 yılında İspanyol ilâhiyatçı Gaines de Sepulveda Kızılderililer’in aşağılık bir ırk olduğunu ve bunların beyazlara hizmet etmek üzere yaratıldıklarını ileri sürdü. Bu teori Amerika’da uzun yıllar propaganda edilmiştir.

 XVII. yüzyılın ilk yarısında beyaz işçilerle siyah köleler iş yerlerinde yan yana çalışıyorlardı. Ancak siyah köleler beyazlara göre hem ucuzdu hem de her türlü şartlarda çalışmaya razı olduklarından bu dönemde iş gücü olarak sadece siyah köleler kullanılmaya başlandı. Amerika ve Karayipler’de köleler “hayvan sürüsü” olarak adlandırılıyordu. Siyahlar beyazlara özgü hiçbir şeyi taklit edemezlerdi.

XIX. yüzyılın başlarından itibaren siyah-beyaz ilişkileri değişmeye başladı. Çünkü ekonomik ve politik sebeplerle artık köle istihdamı işlevini yitirmişti. İlk olarak 1804 yılında Fransızlar Haiti’de köleliği kaldırdılar; diğer sömürgelerde de köleliğin peyderpey kaldırılmasıyla ırkçılık düşüncesinde de değişmeler gözlendi. Buna göre artık siyahlar da insan sayılmakla birlikte üstün ırka mensup olan beyazlara kıyasla aşağı ırkı oluşturuyorlardı. Üstelik bunlar zihinsel ve kültürel bakımdan geri olduklarını kendileri de kabul ediyor ve bu yüzden beyazlara uyum sağlamaya çalışıyorlardı.

Batı dünyasında ırkçılık, modern çağın en önemli olguları arasında yer alan sömürgecilik ve onunla bağlantılı kapitalist sistemin oluştuğu şartlar altında sömürgeciliğe meşruiyet tanıyan bir ideoloji olarak ortaya çıkmıştır.

Irk farklılaşması diğer birçok kevnî âyetle birlikte yorumlanarak ele alınmalı, Allah’ı ve O’nun bu kâinatı yaratmadaki hikmetini daha iyi tanımaya vesile kılınmalıdır (el-Hucurât 49/13). Renk farklılığı sadece insanlara has bir durum değildir, Allah’ın kudretinin bir işareti olarak bu tür biyolojik farklılıklar tabiatta bitkiler ve hayvanlar âleminde, hatta dağlarda bile gözlenebilir (Fâtır 35/27-28; ayrıca bk. en-Nahl 16/13, 69; ez-Zümer 39/21). Esasen insanların hepsi Âdem’in çocuklarıdır, kâfirlerin şahısları değil inançları ve tutumları red ve tahkir edilir. Nitekim onlar bu inanç ve tutumlarını bıraktıkları anda müslümanlarla aynı değeri ve onuru paylaşırlar. Müslüman bir kişinin ırkdaşları bir yana aynı inançları taşımayan aile üyeleriyle bile dostluk ilişkisi ortadan kalkar (et-Tevbe 9/23).

Kur’ân-ı Kerîm, Araplar arasında son derece önem verilen nesep ilişkilerini ve soy üstünlüğü anlayışını tamamen dışlayarak “sıla-i rahim” (akrabalık bağını sürdürme) bağlamında ve ahlâk kuralları çerçevesinde ödev, hak ve sorumluluklar açısından düzenlemiştir. İslâm’ın önerdiği bu yeni anlayışta akrabalığın devam ettirilmesine yapılan vurgu soyun üstünlüğünden dolayı değil toplum düzeni ve yardımlaşma açısındandır.

Kur’ân-ı Kerîm bu bakımdan sıla-i rahmi teşvik etmiş, soyları ile bağlantıyı koparanları yermiştir, ancak soy ile övünmeyi de yasaklamıştır. Nihaî noktada sadakat soya değil İslâm’adır. Câhiliye dönemindeki ırk, nesep ve kabile bağları bu yeni bakış açısından mahiyet değiştirmiştir. Sosyal yapıdaki bu köklü değişimin önemli bir göstergesi de sahâbîler arasında muharebelerde müşrik akrabalarına karşı savaşanların bulunmasıdır (Kāre, s. 48-49, 66). Bu nevi tarihî hadiseler, Câhiliye dönemi Arap sosyal yapılanmasına tamamen hâkim olan kavim, kabile, aile gibi tabii ve irsî özelliklere dayalı sosyal kimliklerin bir kenara bırakılıp akîdeye dayalı bir kimliğin sosyal ilişkilerde temel belirleyici haline geldiğini göstermesi bakımından önemlidir. Bu olaylar ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’in ırkçılığı yasaklayan hükümlerinin teorik planda birer temenni olarak kalmayıp inananların hayatında gerçeklik kazandığını göstermektedir.

Hadislerde de genellikle asabiyet olarak adlandırılan ırkçılık yasaklanmıştır. Hadis literatüründe asabiyet ırkçılığı da içine alan geniş bir kavram olup kısaca “İslâm dışı bir gaye etrafında gruplaşma” mânasına gelir. Hz. Peygamber, insanlık ailesinin ayırımsız olarak beyazıyla siyahıyla hepsine gönderilmiş tek mürşididir (Müsned, I, 250, 301; Dârimî, “Siyer”, 67; Müslim, “Mesâcid”, 3). Aynı şekilde Resûlullah Vedâ hutbesinde, “Ne Arap’ın Arap olmayana ne de Arap olmayanın Arap olana üstünlüğü vardır” (Müsned, V, 411) derken de o zamana kadarki bütün ırkî üstünlük iddialarını temelinden yıkmayı hedeflemiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’in ortaya koyduğu ilkeler bakımından insanlar arasında renk, cinsiyet ve coğrafya farklılığı gibi fiziksel sebeplere bağlı bir değer hiyerarşisinden söz edilemez; sadece takvâya bağlı olarak ruhlar arasında derece farkı olabilir. Ancak bu türden bir fazilet de sosyoekonomik ilişkilerde üstünlük getirmez; takvânın mükâfatı âhirettedir. İnsanlar arasındaki soy ve cinsiyet farklılıklarını alay konusu yapmak ve insanları aşağılamak Allah’ın onları yaratmadaki hikmetini görmemek mânasına gelir. Hucurât sûresinin 11-12. âyetleri, müslümanlar arasında her türlü bölücü ve aşağılayıcı tavrı fâsıklık olarak nitelemekte, bu cümleden olarak ırkçılığı da yasaklamaktadır. Buna karşılık aynı sûrede inanç ve değer birliğine dayalı kardeşliğin insanlar arasındaki ilişkinin mahiyetini belirlemesini emretmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm, yeryüzünde haksız olarak üstünlük taslayanların veya diğer insanlar üzerinde hâkimiyet kurmak isteyenlerin Allah tarafından şiddetli bir şekilde cezalandırılacağını haber verir. Buna dair âyetler (el-Kasas 28/83-84) insanların ancak kendi fiillerinin karşılığını elde edebileceklerini göstermektedir. Allah ırk ve benzeri özelliklere bakmaksızın insanları inanç ve davranışlarının değerine göre eşit bir şekilde mükâfatlandıracak veya cezalandıracaktır (el-Kehf 18/30). Bir insana karşı bizzat onun kendi fiiline dayanmayan bir özellikten dolayı olumsuz bir tutum içine girmek bir iftira ve apaçık günahtır (el-Ahzâb 33/58).

Câhiliye döneminde Mekke aristokratları sosyal hayatta sahip oldukları yüksek statünün dinî alanda da korunmasını istiyor, ancak bu şartla İslâm dinini benimseyeceklerini, aksi takdirde Habbâb b. Eret, Bilâl ve Ammâr b. Yâsir gibi aşağı sınıftan gördükleri kimselerle aynı mekânda bulunmayı kabul edemeyeceklerini söylüyorlardı. Fakat Kur’an, mânevî ve ahlâkî değer ölçülerine vurgu yapan ifadelerle böyle bir dinî kast sistemini reddetmiş ve eşitliği temel prensip olarak ilân etmiştir (el-Kehf 18/28).

Atalar fetişizmi bir yandan hür düşünceyi ve doğru tercihler yapmayı engellerken öte yandan haksızlıklara, adaletsizliklere, hatta hak dinden sapmaya bile götürdüğü için Kur’ân-ı Kerîm’de birçok âyette yasaklanmış, böylece insana hür düşünceye dayalı seçimler yapma imkânı getirilmiş, insanın atalarının ve ırkının körü körüne takipçisi olmasının önüne geçilmesi istenmiştir (el-A‘râf 7/28, 70; Yûnus 10/75-78; Hûd 11/61-63, 84-88; en-Nahl 16/35; Sebe’ 34/43; ez-Zuhruf 43/22-25).

İslâm dini insanların farklı ırklardan geldiğini kabul etmekle beraber bunun onlar arasındaki ilişkilerde belirleyici rol oynamasını reddeder. Bu bakış açısı teorik alana hâkim olduğu gibi ondan hareketle gerçekleşen sosyal ve hukukî düzenlemelere de yansımıştır. Teorik ve felsefî olarak İslâm’ın insan kavramında ırka dayalı bir üstünlük kabul edilmezken fıkıhta insanlar arası ilişkiler bağlamında da ırkın belirleyici bir yeri yoktur. Muhtelif ırkların varlığı Allah’ın kudret ve ilminin bir işareti olarak yorumlanmış olup bu yorum, ırklar arasında kurulması öngörülen barışçı ve eşitlikçi düzenin inanca dayalı ahlâkî temelini oluşturur. Kur’ân-ı Kerîm’deki prensipler Hz. Peygamber’in ve onun ashabının hayatında somut ifadesini bulmuştur. Daha sonraki devirlerde de felsefe, fıkıh, tasavvuf ve ahlâk alanlarında eser veren âlimler tarafından ırkçılık sürekli olarak reddedilmiştir. Bu açıdan İslâm dini kendinden önceki bazı din ve kültürlerde bulunan ırkçı veya kast sistemine dayalı anlayışlarla mukayese edildiğinde inkılâpçı bir tutum sergilemiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’in mesajı evrenseldir; Kur’an, ırk ayırımı gözetmeksizin yeryüzünde “halife” olarak yaratıldığını bildirdiği her insanı dünya ve âhiret saadetine çağırır. Dil ve renk ayrılığı ile sosyal farklılaşma bir problem değil Allah’ın rahmetinin eseri olan bir nimet ve O’nun ilim ve kudretini ortaya koyan bir alâmettir (İbrâhîm 14/4; er-Rûm 30/22; el-Hucurât 49/13). Özellikle Hucurât sûresinin 13. âyetinde bütün insanlara hitap edilerek onların arasındaki tabii farklılaşmanın ilâhî bir fiil olduğu belirtilmekte ve bu fiilin hikmeti göz önüne serilmektedir.

Tabii farkların karşılıklı tanışmaya ve oradan hareketle Allah’ı tanımaya vesile olması amaçlanmıştır. Tabii ferdî ve sosyal farklılaşmanın getirdiği özellikler birer üstünlük kaynağı olarak görülemez. Üstünlük iradî olmayan tabii özelliklerde değil iradî olan dinî ve ahlâkî duyarlıkla (takvâ) bunun ürünü olan güzel fiillerde aranmalıdır.

İnsanların bu şekilde mensup oldukları kast içinde kalma mecburiyetleri dinî bir hüküm olup her kastın dinî uygulamaları farklıdır. Irk ayırımı bakımından en ilgi çekici din Yahudilik’tir. Yahudi teolojisi İsrâiloğulları’nı seçilmiş ırk olarak görür. Her ne kadar daha çok Amerika Birleşik Devletleri’ndeki modern yahudiler arasında liberal bir kanat yahudi ırkından olmayanların da ihtidâ yoluyla Yahudiliğe girmesine yol açılması gerektiğini savunuyorsa da hâkim anlayışa göre söz konusu dine ihtidâ yoluyla girmek mümkün değildir. “Yahudilik mühtedi kabul etmez” (Herzberg, s. 35, 37-45). Bu anlayış yahudilerin yahudi olmayanlarla (goyim) ilişkilerine de yansımıştır. Yahudi olmayanlarla ilişkileri düzenleyen özel hukuk kuralları vardır (Horowitz, s. 100-102). Meselâ erkek veya kadın bir goyimle evlenmek yasaktır, onların mülkiyet hakları yahudilerinkinden farklıdır. Yahudiler arasında faiz uygulaması yasak olduğu halde goyimlerden faiz almak câizdir.

Yahudilik’teki bu ayırımcı anlayışın temeli Hz. Nûh’un oğullarına kadar götürülür. Tevrat’a göre ırklar tûfandan sonra Nûh’un Sâm, Hâm ve Yâfes adlı üç oğlundan türemiştir (Tekvîn, 5/32; 9/18; 10/32). Hâm babasına karşı bir saygısızlığından dolayı onun lânetine uğradığı için soyundan gelenler de Sâm ile Yâfes’in nesline köle olmaya mahkûm edilmiş (Tekvîn, 9/19-27), böylece ırklar arasında kalıtımla geçen derece farkları ortaya çıkmıştır. Bu derecelenmede en üstün, hatta tek üstün yer Sâm’ın soyundan geldiğine inanılan yahudilere tahsis edilmiştir. Buna göre, “Rab yer üzerinde olan bütün kavimlerden üstün olarak kendisine has bir kavim olmak üzere” İsrâiloğulları’nı seçmiş (Tesniye, 14/12), bu suretle onlar “Allah’ın kavmi” olmuşlardır (Levililer, 26/12; Çıkış, 19/5-6).

Tevrat’ta buna dair şöyle denilmektedir: “Ve onlardan nefret ettim. Fakat size dedim: Siz onların topraklarını miras alacaksınız… Ve bana mukaddes olacaksınız…” (Levililer, 20/24-26). “İşte şimdi bildim ki bütün dünyada Allah yoktur, ancak İsrail’de vardır” (II. Krallar, 5/20). Kitâb-ı Mukaddes’te yahudilerin üstünlüğünü ifade eden daha birçok açıklama yer alır (meselâ bk. Tesniye, 23/20; Mezmurlar, 67/6; II. Samuel, 22/44-48). Tevrat’a göre yahudiler bu üstünlükleri dolayısıyla diğer milletleri idare etme hakkına sahiptir. “Bütün göklerin altında olan kavimler üzerine bugün senin dehşetini ve korkunu koymaya çalışacağım, onlar senin haberini işitecekler ve senin yüzünden titreyip kıvranacaklar” (Tesniye, 2/25).

Yahudiliğin ırka bağlı din anlayışını Hıristiyanlık onaylamamıştır. Ancak Avrupalı hıristiyan milletler gerek sömürgecilik dönemlerinde hâkimiyetleri altına aldıkları Asya ve Afrika ülkelerinde gerekse modern çağda Avrupa’daki yahudilere karşı ırkçı bir tavır sergilemişlerdir. Esasen modern anlamda ırkçı düşünce ve uygulamalar ilk olarak hıristiyan toplumlarda ortaya çıkmış olup günümüzde Batı’da hâlâ farklı ırkların kiliselerinin de ayrı olduğu gözlenmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde siyahların ve Uzakdoğulular’ın kiliselerinin ayrı olması bunun örneğidir.

Günümüz Türkçe’sinde aralarında kan bağı bulunan, aynı soydan gelen büyük insan toplulukları ırk kelimesiyle ifade edilmekle beraber aynı anlamda veya daha az içerikte olmak üzere nesilnesepzürriyetsoysülâle gibi başka kelimeler de bulunmaktadır. Sosyal grupların kalıtımla geçen bazı özellikleri sebebiyle farklılaştığını, bu farklılıkların onlar arasında statü ve değer farklarına da yol açtığını ileri süren akımlara ise ırkçılık denmektedir.

Modern disiplinlerde ırk kavramı başlıca şu anlamları içermektedir: 1. İnsan türünün alt sınıfları (beyaz, siyah, sarı ırk gibi). 2. Etnik grup (Cermen ırkı gibi). 3. Belli bir sosyokültürel grup. Bu son tanımlama nesnel ölçülere dayanmaz. Meselâ Kuzey Amerikalılar’a göre siyah ırk mensupları Brezilya’da beyaz olarak tanımlanmaktadır (Cashmore, s. 237-239). Modern Batı’da ırkçı teoriler de üç farklı iddia sebebiyle birbirinden ayrılmaktadır. Bir iddiaya göre insan türü biyolojik olarak farklı gruplardan oluşmaktadır; irsiyet, tevarüs edilmiş yetenek ve eğilimlerin açıklanmasını mümkün kılan bir faktördür. İkinci görüşte grup özelliklerinin kanla geçtiği ileri sürülürken son görüş ırkçılığın teorisyenlerince ortaya atılmış olup bazı insan gruplarının diğerlerinden fizikî, zihnî ve mânevî açıdan üstün olduğunu iddia eder (The Encyclopedia of Philosophy, VII, 58-59).

Eski Mısır, Yunan ve Roma dinleriyle Hinduizm, Şintoizm, Jainizm, Taoizm, Konfüçyanizm, Zerdüştîlik, Mecûsîlik, Yahudilik ve eski Türk dinleri gibi millî dinler bir milletin veya ırkın dini olarak ortaya çıkmış olup sadece o milletin Tanrı veya tanrılarla münasebetini düzenler ve kurtuluşunu amaçlar. Ancak bunlardan Yahudilik dışında kalanlar, belli bir ırkın üstünlüğüne ve diğer ırklar üzerindeki emellerine vurgu yapmaz. Hinduizm de sınıfçı bir yapıya sahiptir ve kendi mensuplarını kast diye bilinen farklı kategorilere ayırır.

Irk kelimesinin karşılığı olarak Batı dillerinde Latince asıllı racerasse, ırkçılık teriminin karşılığında ise racismeracialismeracism veya rassismus gibi kelimeler kullanılmaktadır. Batı dillerinde bu terimler ırkın, insanın özelliklerinin ve kapasitesinin temel belirleyicisi olduğu ve ırkî özelliklerin, bir ırkın diğerine üstünlüğünü doğurduğu inancını ifade etmektedir (Webster’s Ninth New Collegiate Dictionary, s. 969).
Meryem oğlu Mesih, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmişti. Annesi de dosdoğruydu. İkisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara nasıl ayetlerimizi açıklıyoruz, sonra bak nasıl haktan çevriliyorlar? Maide 75 / Bayraktar Bayraklı Meali

Hikmet iyi, doğru ve güzel kavramlarını eş za­manlı olarak kavramaktır, zira bir şey doğruysa iyidir ve iyiyse güzeldir. Doğru olan bir şeyin kötü, iyi olan bir şeyin çirkin olması muhaldir. Adaletle davran­mak ve haksızlığa karşı çıkmak aynı anda hem doğ­ru, hem iyi, hem de güzel bir eylemdir. Rasyonellik adına kötü ve çirkin bir eylemde bulunmak, en ba­sit ifadesiyle tutarsızlıktır. Örneğin verimliliği ve kârı artırmak için emeği sömürmek, kapitalist ve araçsal akıl açısından doğru bir politika olarak takdim edilir ama akıl, ahlak ve estetik kriterler açısından bir ha­taya, kusura, suça ve çirkinliğe tekabül eder. Dolayı­sıyla iyi, doğru ve güzel kavramları bir bütündür ve bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Er­demli bir tefekkür ve yaşam biçiminin temel unsur­larından biri de bu bütünlüğü esas alan bir zihin ve davranış yapısına sahip olmaktır. İbrahim Kalın – Perde ve Mana, syf. 59-67

Hikmeti kavramadan hüküm vermek, aklın bir skandalidir. Bugün İslam dünyasının temel sorunla­rından biri de burada yatıyor: Hayatımızda çok fazla hüküm var fakat o kadar az hikmet var. Hükümler vererek hayatı birtakım mühendislik kurallarına bağ­lamak ve böylece her şeyi kontrol altına almaya çalış­mak bize zihnî bir konfor getirebilir fakat hakikati ve gerçekliği büsbütün ıskalamamıza da neden olabilir. Hikmeti olmayan hüküm kör, hükmü olma­yan hikmet topaldır. Tefekkür, hikmet ile hükmet­mek, hüküm ile hikmeti korumak ameliyesinin bir diğer adıdır. Bunun için de yolda olmak gerekir. Yol­da olmak, bize tefekkürün mahiyeti hakkında önem­li ipuçları verir. Heidegger’in dediği gibi “Tefekkü­rün kendisi bir yoldur. Yola, ancak yolda kalarak cevap veririz.

Hikmet olarak tefekkür, bir şeyin nedenini ve ge­rekçesini ortaya koyar. “Nasıl” dan önce “neden” soru­sunu cevaplar çünkü “neden” sorusu, bütün sorula­rın başıdır. Aristoteles’ten Kindî’ye, oradan Farabî’ye ve îbn Sina’ya uzanan dizgide “ilk felsefe” nin amacı da bu “neden” sorusunu cevaplamaktır. “Bir şey ne­den şöyle değil de böyledir?” sorusu, varlık (yani “Var mıdır?”) sorusunu takip eder ve en az bir şeyin varlı­ğını ortaya koymak kadar önemlidir. Hatta gündelik tecrübelerimiz açısından ele aldığımızda “neden” so­rusunun varlık sorusundan önce geldiğini söyleyebi­liriz, zira hiss-i müşterek (common sense) düzeyindeki algılarımızda şeylerin varlığını zaten bir veri olarak ka­bul ederiz. Ancak var olduğunu kabul ettiğimiz şeyler hakkında “neden, niçin, nasıl…” sorularını sorarız.

Bu kabilden bütün soruların gelip dayandığı te­mel soru “Neden yokluk değil de varlık var?” sorusu­dur ve bu soruya verdiğimiz cevap, bizim varlık, hik­met ve tefekkür tasavvurumuzu ortaya koyar. Varlık­ların neden var olduğu sorusunu yanıtlayan hikmet, arazdan cevhere, zerreden semaya, su damlasından ok­yanusa kadar bütün varlıklar arasında kuvvetli bir illiyet bağı kurar; zira namütanahi bir tenevvü ile arz-ı endam eden vücudun tüm halleri ve mertebeleri, tek bir kaynağa geri döner. Bu noktaya dikkat eken İbn Sina, hikmete ulaşmayı Yaratıcı’yı bilmek olarak tanımlar: “el-Evvel olan Zorunlu Varlık’ı bilmek, hikme­tin ta kendisidir. Akıl, kendi zâtını bildiği gibi O’nu bilemez. Hakikatte hikmet sahibi olan da el-Ewerin ta kendisidir.” Wittgenstein, “Gizemli olan, dünya­nın nasıl var olduğu değil, var olmasıdır” derken haklıdır. Temel mesele nasıl değil, neden meselesidir.

Bu zengin terminoloji, varlığın çok katmanlı yapısını ancak çok boyutlu bir düşünme biçimi ile idrak edebileceğimizi ifade eder. Bilgimizin konu­su olan şey ile bilme aracımız arasındaki tenasüp, epistemik iddialarımızın doğruluk derecesini belir­ler. Bütün bu kavram ve yöntemlerin amacı, varlığı bir bütün olarak kavramamızı sağlamaktır. Bu bütünlüğün kavranması aynı zamanda “neden” sorusu­na cevap aramayı da tazammun eder.

Kuranın hissetme, akıl yürütme ve düşünme ile ilgili geniş bir kelime dağarcığı kullanmasının sebe­bi gerçekliğin doğasıyla yakından ilgilidir. Gerçeklik çok katmanlı ve çok boyutlu olduğu için tek bir bilişsel yöntemle idrak edilemez. Daha geniş bir kav­ramsal yetenek kümesi gerektirir. Kur’an, bu nok­tada, “görünmez dünya” olarak âlem-i ğayb’dan ve “görünür dünya” olarak âlem-i şehadetten bahseder. Görünmeyen dünya, yalnızca Tanrı tarafından bili­nen varlık alanını ifade eder. Tanrı bu dünyayla ilgili imalarda bulunmuş fakat hakkında kapsamlı bir bil­gi vermemiştir. Görünmeyen dünya, insan deneyimi için erişilebilir olmasa da, görünür varlık dünyasıy­la karşılaşmamızda bize rehberlik eder ve bu nedenle kavramsal analiz ve ahlakî yargılarımız için bir işaret levhası işlevi görür. İçinde yaşadığımız görünür dün­yanın işlerini metafizik ve ahlakî anlamda düzenler. Kur’an’ “görünür dünya” kavramının çarpıcı ya­nı, bu dünyanın doğru bir şekilde idrak edilmesi­nin, bakmak ve görmekten farklı bir şey olan “tanık olma” (müşahede) deneyimine dayanmasıdır. Tanık­lık, kendini takdim eden şeyin önünde hazır olmak ve durmak demektir. Bu, o şeye bakmayı ve onu gör­meyi gerektirir ama aynı zamanda onunla bir ilişki­ye girmeyi de içerir. Daha çok bir manzaraya bakma ve onun bir gestalt [bütünsel] algısına sahip olma de­neyimi gibidir. Zira bir manzarayı dikkatle seyreder­ken parçalar ve bütün arasında gider gelir ve her se­ferinde yeni bir ilişki keşfederiz.

Varlığın gerçekliğiyle karşılaşmamız, bu anlam­da rasyonel ve kavramsal bir süreçtir ancak bu, dar mânâda mantıksal ve söylemsel düşünmenin ötesi­ne geçen daha geniş bir akledilebilirlik ve anlam bağlamında gerçekleşir. Bir boşluk içinde yaratılmış ol­mayan kavramlar, gerçekliğin farklı yönlerine karşı­lık gelirler ve Kur’anın “hakikate şahitlik etme” şek­linde tanımladığı gerçeklikle karşılaşmamızda ortaya çıkarlar. Böylece “ışığı” görür, oduna “dokunur”, gü­lü “koklar”, kirazı “tadar”, boyutu “algılar”, sonsuz­luğu “düşünür”, suya yakın olmanın “farkına varır”, bir şey ile gölgesini birbirinden “ayırır”, bir emri “an­lar”, bir çağrıya “cevap verir”, hakikate “teslim olur”, delili “kabul eder”, yaşamın anlamını “tefekkür ede­riz”.

Bu epistemik eylemlerin her biri, dünyayı an­ladığımız zihinsel ve kavramsal yeteneklerimiz hak­kında bir şeyler söyler. Ama daha da önemlisi, dışı­mızdaki şeylere karşılık gelirler ve kendi öznelliğimi­zin ötesine geçerek ufkumuzu genişletirler. Akıl yo­luyla düşünme, zihnimin içinde birtakım kavramları evirip çevirmek değil, hakikatini bana her an takdim eden varlığın huzurunda durmayı ve onunla akıl ve erdeme dayalı bir ilişkiye geçmemi ifade eder. Aklı­mın ışığını hakikatin ışığıyla birleştirdiğimde dünya aydınlanmaya başlar. Aydınlanma, ancak bu iki ışı­ğın birleşmesiyle mümkündür.

Bu zengin kelime hâzinesi, algılama ve düşün­menin birlikteliğine işaret eder. Duyusal algı ile kav­ramsal analiz arasındaki kategorik ayrımların aksi­ne, varlık ile doğal yani “birinci dereceden” karşılaş­mamız, tek bir deneyim olarak gerçekleşir. Eşya ve hadiseleri algılarken, duyu organlarımız ile aklımız birlikte çalışır. Fiziksel/maddî dünyaya karşılık ge­len duyusal niteliklerle zihin dünyasına karşılık ge­len entelektüel kavramlar arasındaki keskin ayrım­lar, res extensa [maddeye ilişkin olan] ve res cogitans [zihne ilişkin olan] biçimindeki Kartezyen çatallan- manın yansımalarıdır ve bunlar bize algılama ve an­lama eyleminin gerçek ve kesin tanımını vermezler. Bu kategoriler, gerçeklik hakkında, özne-nesne, bilen-bilinen, algılayan-algılanan, zihinsel-materyal gi­bi ayrımlar yaptığımız, “ikinci dereceden” bir mu­hakeme seviyesine aittir. Gerçeklikle birinci derece­den karşılaşmamız ise farklı bir bağlamda gerçekleşir.

Eşya ve hadiselerle ilgili epistemik deneyimleri­mizin bütünlüğü, varlığın bütünlüğünden kaynaklanır. Karşı karşıya gelme ve huzurunda bulunma an­lamında bilme, bilgi nesnemizin önünde “hazır” ol­duğumuz anlamına gelir. Bu bizi varlığın gerçekli­ğiyle özel bir ilişkiye sokar. Söz konusu ilişkide varlı­ğa, epistemik fakültelerimiz aracılığıyla yanıt veririz; yoksa onun anlamını, kendi kendine atıfta bulunan bir tarzda yaratarak değil. Akıl yoluyla bilmenin bu şekilde anlaşılması, akıl kelimesinin “bağlamak, bağ­lanmak, ilişki kurmak” şeklindeki kök anlamlarına dayanmaktadır. 

Akıl bizi hakikate bağlar ve böylece sıradan sebepler zincirinin ötesinde yeni bir ufuk açar, insan aklı, olgular ve kavramlar arasında yatay yönde bir hareket yapar ve bunları birbirine bağlar. Dikey yönde ise aşağıda olanı yukarıdakiyle ilişkilendirir. Kur’an, nedenselliğin bu iki ekseninin, yani fi­ziksel nedenler dünyasını düzenleyen yatay eksen ile doğal dünyaya “ilahı buyruğu” {emir) getiren dikey eksenin birbirine yaklaşarak birleştiği konusunda ıs­rar eder. Bu ikisi arasında bir çelişki yoktur, fakat ay­rı yasalara tâbidirler. Gündüz ve gece, içinde yaşadı­ğımız doğal düzenin bir parçası olarak birbirini ta­kip eder ve bu yasanın bir istisnası yoktur. Ama ay­nı zamanda “O bir şeyin olmasını istediğinde, ona ‘Ol!’ der ve o da olur.” (Yâsîn, 36:82). Her varlık âle­mi farklı bir düşünce türü gerektirir.

Kur’an, çıkarımsal ve sezgisel akıl ve düşünmey­le ilgili bir dizi terim kullanır. Tefekkür yani “düşün­me”, kalp, fuat yani “gönül”, literal anlamı “tohum/ çekirdek” olan lüb yani “aslî kalp” bu terimler ara­sındadır ve bunların her biri algılama, düşünme ve muhakeme etme eylemlerinin farklı bir yönüne kar­şılık gelir. Akılla aynı anlamsal alanı paylaşan başka terimler de vardır: ilim yani “bilgi”, fehm yani “anla­yış”, fıkıh yani “anlama”, idrak yani “kavrama”, şuur yani “bilinç”, burhan yani “kanıt”, hüccet yani “de­lil”, beyyine yani “açık delil”, sultan yani “baskın de­lil”, fırkan yani “ayırt etme”, tedebbür yani “tefek­kür”, nutuk yani “konuşma/düşünme”, hüküm yani “yargı”, hikmet yani “bilgelik” ve zikir yani “anma/ dua”. Tam izahı ayrı bir çalışma gerektiren bu terim­lerin Kur andaki kullanım biçimleri, gerçeklikle yüz­leşmemizde varlığın tüm realitesinin farklı yönleri­ni ortaya koyan bütüncül bir düşünce bağlamı oluş­turur. Daha da önemlisi, deneysel gözlem, rasyonel analiz, ahlakî yargı ve manevî arınmayı birleştiren bir düşünce tarzına yol açar.
Yetimlere mallarını veriniz; temizi pis olanla değiştirmeyiniz, onların mallarını sizin mallarınıza katarak kendi helal ve temiz malınızı kirletip yemeyiniz; çünkü bu, büyük bir günahtır. Nisa 2 / Bayraktar Bayraklı Meali

Cimrilik konusu İslâm ahlâkçıları içinde Gazzâlî tarafından ilmî bir yaklaşımla ele alınarak incelenmiştir. Gazzâlî cimriliğin psikolojik temelleri üzerinde durarak bu olumsuz duyguyu mal sevgisine bağlamakta ve bu sevginin az veya çok her insanda bulunduğunu belirtmektedir. Ona göre eğer her servet biriktirenin cimri olduğu düşünülecek olursa bu takdirde cimrilikten kurtulabilmiş hiçbir insan bulunamaz. Cimrilik hakkındaki hükümler çoğunlukla izâfîdir. Nitekim bir insan kendisinin cömert olduğuna inandığı halde başkaları onu cimri sayabilirler. Bu durum genellikle cimrilik kavramının farklı anlaşılmasından doğmaktadır. Gazzâlî, cimrilik konusunda “harcanması dinî ve hukukî bakımdan gerekli olan malı harcamaktan kaçınmak” veya “hayır yolunda harcama yapmayı sevmemek” şeklindeki tarifleri yetersiz bulmakta ve bu konuya tam olarak açıklık getirebilmek için servetin var oluş gayesini esas almak gerektiğini söylemektedir. Buna göre malı yaratılış gayesinin dışında harcamak israf, bu gaye için harcamaktan kaçınarak elde tutmak cimrilik, yaratılış gayesine uygun olarak harcamaksa cömertliktir (İḥyâʾ, III, 259-260). Müellifi Mustafa Çağrıcı

İslâm ahlâkçıları cimriliği ahlâkî ve psikolojik bir hastalık kabul ederek diğer rezîletler gibi bunun da ilim ve amel yoluyla tedavi edilebileceğini ifade etmişlerdir. İlim yolu cimriliğin ahlâkî, dinî ve içtimaî bakımdan zararlarını ve bundan kurtulmanın yollarını araştırıp öğrenmek, amel yolu ise insanların dertleriyle ilgilenmek, nefse güç gelse de insanlara yardım etmeye kendini zorlamak şeklinde özetlenebilir.

Hadislerde de cimrilik anlamına gelen kavramlar sık sık geçmektedir. Hz. Peygamber, genel olarak insanlar hakkında düşünülebilen en kötü ve alçaltıcı iki huyun cimrilik ve korkaklık olduğunu (Müsned, II, 302, 320; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 21), cimrilik duygusuyla imanın bir arada bulunmayacağını (Müsned, II, 256, 340, 441; Nesâî, “Cihâd”, 8) ifade etmiştir. Başka bir hadiste mal hırsı demir zırha benzetilmiştir: Cömert insandaki yardım duygusu mal hırsını yenip kişi cömertlik yaptıkça üzerindeki zırh gevşer, yani cömert insanda mal hırsının ve cimrilik duygusunun baskısı gittikçe azalır. Aynı zamanda başkalarının sıkıntılarını hafifletmiş olmaktan dolayı da huzura kavuşur. Buna karşılık cimri insandaki mal hırsı kendisini gittikçe sıkan bir zırh gibi rahatsız eder; insanların sıkıntı içinde bulunduklarını görmekten dolayı da vicdanen rahatsız olmasına rağmen cimriliği yüzünden vicdanını rahatlatacak iyilikler yapamaz. Böylece cimrilik duygusu kendisini tam bir psikolojik baskı altına alır (Buhârî, “Cihâd”, 89, “Zekât”, 27, “Libâs”, 9; Müslim, “Zekât”, 76, 77). Bu sebeple Hz. Peygamber cimrilikten Allah’a sığınmış (Buhârî, “Cihâd”, 74), geçmişte bazı kavimlerin cimrilik yüzünden birbirlerinin mallarına saldırmak, kanlarını akıtmak suretiyle helâk olduklarını belirtmiş (Müslim, “Birr”, 56), cimriliğin, bencillik ve çıkarcılığın doğurabileceği sosyal bunalımlara dikkat çekmiştir. İmam Mâverdî de cimriliğin sosyal münasebetler üzerindeki bu olumsuz etkisi üzerinde durmuştur (Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 222).
Allah’ın, lütuf olarak verdiği şeylerden cimrilik eden kimseler, bu tutumlarının kendi yararına olacağını sanmasınlar. Bu, onlar için sadece bir kötülüktür. Cimrilikle yanlarında tuttukları mal, Kıyamet Gün’ü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yeryüzünün mirası yalnızca Allah’a aittir. Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır. Ali İmran 180 / Erhan Aktaş Meali

“Adi, alçak, soysuz” anlamındaki Farsça cimrî kelimesinden Türkçeleştirilmiş olup genellikle “pintilik, hasislik” mânasında kullanılır. İslâm ahlâk literatüründe aynı kavramlar şuh ve buhl kelimeleriyle ifade edilir. Ancak dilciler bu iki terim arasındaki anlam farkı üzerinde durmuşlardır. Buna göre şuh, öncelikle kişiyi mal mülk edinme hırsına sevkeden, harcamalarda bulunmaktan ve yardım etmekten alıkoyan bencil bir duygu, buhl ise bu duygunun etkisiyle iyilik ve cömertlik yapmaktan kaçınmaktır (bk. Lisânü’l-ʿArab, “bḫl”, “şḥḥ” md.leri). Dil âlimleri ve müfessirlerin çoğunluğu, özel olarak mal varlığı konusundaki cimriliğe buhl ve genel olarak iyiliğin her türlüsünden kaçınacak derecede köklü ve yaygın bir huy halini almış bulunan cimriliğe de şuh demişlerdir. Ayrıca buhlü, kişinin kendi malını hayır yoluna harcamaktan kaçınması, şuhhu da başkalarının elindekine göz dikecek veya onların iyilik yapmalarından bile hoşlanmayacak derecede cimri ve iyilik duygusundan yoksun olması şeklinde açıklayanlar da vardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de üç âyette şuh, bir âyette “cimriler” anlamındaki eşihha, üç âyette buhl, dokuz âyette de bundan türetilmiş fiiller yer almaktadır (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “bḫl”, “şḥḥ” md.leri). Bu âyetlerin birinde (en-Nisâ 4/128) nefislerin cimriliğe eğilimli yaratılmış olduğu belirtilmekte, iki âyette de (el-Haşr 59/9; et-Tegābün 64/16) cimrilikten korunanların kurtuluşa ereceği ifade edilmektedir. Zemahşerî bu âyetleri yorumlarken şuh kelimesini, insanın kendisini alçaltacak derecede bencil ve servete düşkün olması şeklinde tarif etmekte, söz konusu âyetlere göre cimriliğin yaratılıştan gelen ve hiçbir zaman tam olarak yok edilmesi mümkün olmayan tabii bir duygu (garîze) olduğunu belirtmektedir (el-Keşşâf, IV, 84). Bu anlayış daha sonra kaleme alınan birçok tefsirde de tekrarlanmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’de, insanın bu bencil duygudan kurtulması ve bunun yerine cömertlik duygusunu geliştirmesi her vesile ile öğütlenmektedir: “Allah… cimrilik edenleri, başka insanların da cimri olmasını isteyenleri ve Allah’ın kendi kereminden verdiğini saklayanları sevmez” (en-Nisâ 4/36-37). Başka bir âyette cimriliğin insanın kendi yararına bir davranış olmayıp aksine tam aleyhine bir sonuç doğuracağı belirtilmiştir (Âl-i İmrân 3/180).

İngilizce Altyazı
İyi bilin ki, onlar bozgunculardır; fakat anlamazlar. Bakara 12 / Süleyman Ateş Meali
Onlara “Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın!” dendiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz.” derler. Bakara 11 /Mehmet Okuyan Meali

Son yüzyılda İslam’ın siyasi hâkimiyetini kaybetmiş olmasını fırsat bilenler; yada bu fırsatı yakalamak için çalışanlar, istediklerini elde edince mücadele biçimlerini değiştirerek, sureti haktan görünen bir yöntemi işleterek İslam’a karşı İslam’ı kullanmaya başlamışlardır. Bu konuda İngilizler’in birinci dünya savaşı yıllarında üzerinde ittifak ettikleri “Böl-Parçala-Yönet” projesini ve ABD devlet başkanı Marşal’ın: “Beyler! Sömürü düzeninizi devam ettirmek istiyorsanız sömürü yönteminizi değiştirmelisiniz” sözünü hatırlamak gerekir. Bu anlayış, her dönemin şartlarına göre uyumlu hale getirilerek, uygulamaya konulmaktadır. Değişen dünya şartlarına paralel olarak İslam yeniden gündeme alınıp değerlendirilmeye tabi tutulunca; Görüldü ki Müslümanların tüm ataletine rağmen, insanların bir çoğu Müslüman oluyor.

Çünkü Komünizm’in ve Kapitalizm’in bunalttığı insanlar bireysel gayretleriyle ulaştıkları İslam’da huzur buluyorlardı. Özellikle Varşova paktının çöküşüyle tek kutuplu hale gelen dünyada ABD imparatorluğundan söz edilmeye başlanmıştı. Bunun ardından Nato’nun varlığının gereksizliği konuşulmaya başlanınca , kapitalist dünyaya yeni bir düşman bulmak gerekti ve bu düşman İslam olarak belirlendi.

Yeterince ses getirmesi için ve gaale alınması, terörle aynı anlama geldiğinin anlaşılması için, kendi imalatları olan El kaide militanlarıyla 11 Eylül eylemini gerçekleştirerek İslam’a fatura edildi. Henüz ikiz kulelerin dumanı üzerinde iken, ABD başkanı tarafından Afganistan hedef gösterildi ve kısa bır zaman sonrada işgal edildi. Amaçları, Sovyetlerden boşalan zengin enerji kaynaklarına daha yakın olmaktı. Sovyet işgali yıllarında Afgan halkının yanında olmak için (!) gelmişlerdi buraya. Bu ülkeyi sevdiklerini, kalkındırmak istediklerini, bunun için gerekli her türlü desteği vereceklerini vaat ederek. İşte bu yıllarda bu halkın içinden ileriki yıllarda kullanacakları insanlara ulaştılar. Hem de bu halkın aleyhine kullanmak için. Bunların marifeti dost olarak girdikleri her ülkede yaptıkları iş böyle neticelenmektedir. Bu bir tesadüf olmasa gerek. Aynı şey yıllar sonra Saddam’ın Irak’ının başına gelecekti. Onun dostu olarak da yanına sokulmuş, İran’a karşı yıllarca savaştırmışlardı. Onca dostluğa (!) rağmen sonuçta Irak’ta ABD tarafından işgal edildi ve bu günlere gelindi. Bütün bunlar olurken kendilerini mazlumların kurtarıcı meleği gibi gösterirken; Müslümanları da insanlığa korku salan terörist olarak göstermeye çalıştılar.

Böylece tüm dünyada İslam terörle aynı kefeye konulmaya, Müslümanlar terörist muamelesi görmeye başladı. Adeta Müslüman’ım demek terörüstüm demek gibi algılanır oldu. Çok geçmeden dünya bunun bir manipülasyon olduğunu anladı. Bu nedenle bu oyunun başını çeken ABD, ne Afganistan’da nede Irak’taki işgal hareketiyle umduğunu elde edememişti.”  İktibas, H. Bülbül)

Allah ile kul arasında bir tür sözleşme ve antlaşma olarak da değerlendirilen Fâtiha sûresi Allah-insan ilişkisinin mahiyetini ortaya koyar ve bunun hangi kurallara bağlı olarak sürdürüleceğini öğretir. Ayrıca söz konusu ilişkinin tek taraflı olarak kulun gayretiyle değil mutlaka Allah’ın hidayet ve yardımıyla sağlanacağını vurgular. Sûrenin ilk yarısı kulun Allah’a hamd ve övgüsünü, ikinci yarısı da onun Allah’tan isteklerini dile getirir. Müellif Emin Işık

Dua ve niyaz üslûbunun hâkim olduğu ikinci bölümde insanların Allah’a bağlılıklarının temel unsurları olmak üzere “ibadet” ve “istiâne” kavramları yer almaktadır. Ulûhiyyet bölümünde ifade edildiği üzere insanların bu dünyadaki inanç ve amellerine göre âhiretteki durumlarını rahmân ve rahîm olan Allah’ın şaşmaz adaleti belirleyeceği için yalnız O’na ibadet etmek ve yalnız O’ndan yardım dilemek (istiâne) gerekir. İnsan bu beyanı ile kulluğunu, tevhid inancını, tevekkül ve teslimiyetini, ihlâs ve kararlılığını Allah’a arzetmiş olur.

Bu seviyeye ulaşan bir iman ve aynı ölçülerle düzenlenen bir amel ve hayat çizgisi “sırât-ı müstakîm”dir. Ömür boyunca bu çizgiyi takip etmenin zorluğu sebebiyle insan bu yolda sürçebilir ve sonuçta kötülüklere rızâ göstermeyen Allah’ın öfkesine mâruz kalmış olan sapmışların yoluna kayabilir. “Bizi doğru yola ilet” sözleriyle başlayan dua cümleleri, bu büyük tehlike karşısındaki aczinin ve kendi kendine yeterli olmadığının bilincine varan insanın âlemlerin rabbi, rahmân ve rahîm olan Allah’a sığınarak hidayetiyle kendisini desteklemesi şeklindeki niyazını ifade etmektedir.

Fâtiha sûresi önce Allah’ı en belirgin nitelikleriyle tanıtmakta ve insanı sağlam bir imanla O’na yöneltmekte, yaratıcıya ve yaratılmışlara karşı sorumluluk duygusuyla hareket etmeyi dinin ve dindarlığın temeli olarak belirlemektedir. Sûrenin, insanoğlunu yaratıcısıyla ve hemcinsleriyle uyum içinde yaşatmak şeklindeki evrensel hedefi gerçekleştirmeyi gaye edindiği dikkate alınırsa onun sadece Kur’an’ın özü değil aynı zamanda bütün hak dinlerin de özü olduğu sonucuna varılabilir.

“Biz ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” meâlindeki bu âyetle üçüncü şahıstan ikinci şahsa geçilir. İltifat sanatı denilen bu geçiş sadece edebiyat bakımından ifadeye bir incelik ve güzellik kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda kulun dindarlığı açısından da çok önemli bir gerçeği dile getirir. Çünkü kişinin mümin bir kul sayılması, ilâhî otoriteye kendi istek ve iradesiyle teslim olduğunu ikrar etmesine bağlıdır. İnsanın kulluğu bu otoriteyi baskı zoruyla değil gönüllü olarak kabullenmiş olmasıyla bir anlam ve değer kazanır.

Sûrede Allah’tan nelerin isteneceği, ayrıca istemenin usul ve âdâbı da öğretilmektedir. Buna göre istemenin şartları önce ne istediğini bilmek, sonra ona gerçekten ihtiyacı olduğunu belirtmek, daha sonra da onu elde etmek için yapılması gerekeni yapmaktır. Böylece gerçek dua, nimeti hayal ve arzu etmek değil o nimete ulaşmanın doğru yoluna girmek ve o yolda sebat edip ilerlemektir. 

Fâtiha sûresi inanan insana kesin bir düstur ve şaşmaz bir formül halinde hidayetle ibadetin önemini ve ebedî nimetin elde ediliş yöntemini bildirmektedir. Böylece sûreyi okuyan mümin Allah’a kul olduğunu ifade ve ikrar ettikten sonra kendisiyle yaratıcısı arasında hiçbir aracı bulunmadan doğrudan doğruya ona seslenir.

Ebedî saadete ve nihayetsiz nimetlere ulaştıran doğruluk ve dürüstlük yolunda ilâhî lutfa nâil olmuş iyilerin izini takip ederek ilerlerken gazaba uğramışların, şaşırmış ve sapmışların durumuna düşmemek için Allah’tan hidayet ve yardım ister.

Fâtiha sûresi, hamdin âlemlerin rabbi Allah’a ait ve mahsus olduğunu bildiren âyetle başlar. Bu âyet, Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûl sebeplerinin başında yer alan tevhidi ifade ve ilân etmektedir (Reşîd Rızâ, I, 36). Endülüslü müfessir İbn Cüzey de Fâtiha’nın ilk âyetindeki “rabbi’l-âlemîn” terkibinin tek başına tevhid akîdesini dile getirdiğini, başındaki “el-hamdü lillâh” ile birlikte ele alındığında ise âyetin kelime-i tevhidden daha kapsamlı bir mâna taşıdığını söyler (Kitâbü’t-Teshîl, I, 57). Bu âyeti Allah’ın esirgeyen ve bağışlayan (rahmân ve rahîm), aynı zamanda din gününün sahibi ve hükümranı olduğunu ifade eden övgü âyetleri takip eder. Allah’ın sonsuz merhametini ve yüce kudretini bildiren giriş niteliğindeki hamd ve senâ âyetlerinin ardından bu yüce kudret sahibi karşısında insanoğlunun durumunu belirleyen âyet gelir.

İster hissî ister aklî olsun mahiyeti bakımından idrak, idrak edilen şeyin sûretini, kopyasını almaktır; algılanan şey dıştaki hakikat değil onun hisseden duyu organında meydana gelen bir benzeridir. Hissedilen şeyin şuurda anlam kazanması, ancak duyu organınca algılanması ve onda iz bırakması ile olur. Akıl ile kavranılan şeyler için de durum aynıdır. Akledilir şey (mâkul), nefiste imajı oluşan hakikatin benzeridir (İbn Sînâ, en-Necât, s. 168; Gazzâlî, Meʿâricü’l-ḳuds, s. 66). Sonuçta her idrak bir soyutlama işlemidir. Bu işlem duyum idrakleriyle başlar ve derece derece yükselerek aklî kavramların oluşmasıyla en yüksek noktasına ulaşır. Sûretin maddeden ve maddî ilişkilerden tecrit edilmesi için dış ve iç duyuların faaliyetlerine ihtiyaç vardır (İbn Sînâ, en-Necât, s. 169; a.mlf., Avicenna’s de Anima, s. 58-59). Aklî idrak dışındaki idrak türlerinin hepsi için madde ve maddî ilintilerin varlığı gereklidir, ancak bunlarda tam soyutlama yapılamaz. Aklî idrak ise tam ve mükemmel bir soyutlamadır.

Akıl şahıslara göre değişmeyen küllî mânayı idrak eder. Nesnenin varlığının hazır veya gaip, uzakta yahut yakında olması durumu değiştirmez. Akıl fizik ve metafizik âleme nüfuz eder ve bunlardaki gerçekleri çekip çıkarır, soyutlar. Eğer idrak edilen şey tamamıyla mânevî bir özellikte ise Gazzâlî’ye göre onu soyutlamaya ihtiyaç duymaksızın da idrak edebilir (Meʿâricü’l-ḳuds, s. 68).

Esasen aklî idrak tabiatı itibariyle bir tür sezgi ve ilhamdır. Fârâbî – İbn Sînâ felsefe ekolünce geliştirilen idrak teorisine göre idrak süreci, insanî güçlerin ruhanî güçlerle ortak çalışması sonucunda tamamlanmaktadır. İdrak olayının insanı aşan metafizik bir boyutu vardır; insan aklı, ancak nefsin dışında gerçek bir varlık olan faal akıl ile bağlantı (ittisal) kurarak hakiki idrake ulaşmış olur. Aklî idrakin objesi olan küllîlerin duyu tecrübelerinden mi tecrit edildiği, yoksa doğrudan faal akıldan mı çıktığı konusunda görüş farkları bulunmakla birlikte idrakin metafizik boyutu ve kaynağı bütün düşünce ekollerinde dile getirilmiştir.

İdrak farkına varma, tanıma, kavrama, tasavvur etme, bilme gibi zihnin çok çeşitli ve karmaşık faaliyetlerini ifade eden genel bir terimdir. Kelimenin Arapça kökü olan derk “kavuşmak, yetişmek; olgunlaşmak, nihaî sınırına ulaşmak; bir araya toplamak; farketmek, anlamak ve bilmek” gibi mânalar taşımaktadır (Lisânü’l-ʿArab, “drk” md.). Kur’ân-ı Kerîm’de idrak fiil haliyle “nihaî aşamaya gelmek” (Yûnus 10/90), “ulaşmak, yetişmek” (en-Nisâ 4/78, 100; Yâsîn 36/40), “algılamak, görmek” (el-En‘âm 6/103; eş-Şuarâ 26/61) anlamlarında kullanılmıştır. Terim olarak “bir nesneyi tam mânasıyla ihata etmek, bir nesnenin sûretinin akılda hâsıl olması, bir şeyin hakikatine ait imaj ve fikirlerin algılayanın zihninde temessül etmesi” şeklinde tanımlanmaktadır. Eğer idrak, olumlu veya olumsuz hiçbir yargı ihtiva etmeden yalnızca zihinde oluşan imaj ve kavramları ifade ediyorsa tasavvur, onlar hakkında bir yargıyı da beraberinde taşıyorsa tasdik adını almaktadır (et-Taʿrîfât, “el-İdrâk” md.; Tehânevî, I, 484). Müellif Hayati Kökelekli

İslâm düşünürleri idrake, algılama ve bilmenin her türünü içine alacak bir genişlikte yer vermişlerdir. Modern psikolojide “duyumlar” ve “idrak” başlığı altında incelenen konuları da ihtiva edecek şekilde insanın nasıl düşündüğünü ve nasıl bildiğini açıklamaya çalışan Ortaçağ İslâm psikolojisinde idrak kavramı zihnî faaliyetin her aşaması için kullanılmıştır.

Fonksiyonları itibariyle nebatî, hayvanî ve insanî olarak tasnife tâbi tutulan nefiste idrak gücü, geleneksel izaha uygun biçimde muharrik güçle birlikte hayvanî fonksiyonlar seviyesinde yer almaktadır. Dolayısıyla aklın devrede olmadığı idrak türlerinde insan ve hayvan ortaktır. “Müdrike” adını alan idrak gücünün organ ve meleke kadrosu beş duyudan ibaret dış idrak güçleriyle hiss-i müşterek, hayal (musavvire), müfekkire (hayvanî nefis söz konusu olunca mütehayyile), vehim gücü ve hâfıza (zâkire) denen beş iç duyudan meydana gelmektedir. 

Bütün bu fonksiyonlar, insanı hayvandan sadece derece itibariyle değil mahiyet açısından da ayıran aklın tasarruf ve yönetimi altında aklî idrakin yani bilme hadisesinin psikolojik malzemesini oluşturur. Buna göre dış dünyadaki nesnelerden etkilenen duyu organlarından her biri aldığı izlenimleri tek tek ortak duyuya iletir. Ortak duyu bu verilerin topluca algılandığı merkezdir. Dış duyuların idrakine “ihsas” (duyum) denir. Bir etkilenmenin sonucunda oluşan ihsas mevcut nesneyi, ondaki nasıllık, nicelik, yer ve durum gibi özel görünüşleri içinde topluca algılamaktır. Hayal gücü ise ortak duyudaki duyu formlarının nesneden bağımsız olarak yeniden idrak edildiği ve başka melekelerin işleyişine sunulmak üzere tutulduğu merkezdir. Mütehayyile denilen asıl hayal gücü bu formların alınıp işlenmesinde aracı rolü üstlenmiştir. Vehim gücü de duyu formlarındaki yararlı-zararlı, haz ve elem gibi cüz’î anlamları idrak eder ve bu anlamlar hâfızada toplanır. Şu halde idrak olayı ortak duyuda hissî, hayal veya musavvirede hayalî, vehim gücünde de vehmî bir karakter taşımaktadır.

Bunların üstündeki aklî idrak seviyesinde ise tahayyül fonksiyonu aklın aktif yönetimine girer ve mütehayyile gücü müfekkire adını alır; onun fonksiyonu düşünmedir. Düşünme, maddî bağlantılarından henüz kopmamış hayal formlarının küllî ve soyut kavramlara ulaşacak tarzda kullanılışı ve küllî bilgiye yöneliştir. Bu yönelişin aklî istidlâle ait şartları yerine getirmesi ve asıl soyut gerçeklerle buluşması durumunda aklî idrak yani bilme meydana gelir.

Bir öznenin kendisi veya dış dünyayla ilgili durum ve gerçeklerin farkına vararak onların bilgisini elde etmesine imkân veren duyum ve algılama faaliyeti.

İlmin anlamı, önemi ve işlevi hadislerde de vurgulanmıştır. Her şeyden önce İslâm ümmetinin benimsediği değerler sisteminin devamlılığı ilme bağlı olduğu için Hz. Peygamber ilmi yüceltmiş ve teşvik etmiş, meselâ ilmin nâfile ibadetten daha üstün olduğunu söylemiştir (Tirmizî, “ʿİlim”, 19; İbn Mâce, “Muḳaddime”, 17). Hadislerde, ilim öğrenme yolunda olanlara peygamberlerinin yaptığı gibi ilimlerinin artması için Allah’a yakarmaları öğütlenir (Tirmizî, “Daʿavât”, 128). Âlimler, bildiklerini hem kendileri hem de insanlar için İslâmî ölçüler içinde yararlı kıldıkları oranda ilim onlar için bir üstünlük kabul edilir. Nitekim ilim zeval bulmaz bir mevcudiyettir, ancak ulemâ zeval bulur (Müslim, “ʿİlim”, 14).

Ayrıca hadislerde, bilginlerin azalması veya yok olmasının İslâm ümmetinin istikamet ve âkıbeti için son derece kötü sonuçlar doğuracağı bildirilir (İbn Mâce, “Fiten”, 26; Dârimî, “Muḳaddime”, 26, 32). Âlimleri peygamberlerin vârisleri olarak gösteren hadis (Buhârî, “ʿİlim”, 10; İbn Mâce, “Muḳaddime”, 17), dolaylı biçimde âlimlerin de peygamberler gibi aksiyon adamı olmaları gerektiğine işaret eder. Buna göre ilim sahipleri, peygamberin artık cismen var olmadığı zamanlarda dinin değişmeyen ilkelerini yaymak, savunmak ve öğretmek yahut değişen şartların gerektirdiği hükümlere varmak durumundadır.

Kur’an’da, doğrudan doğruya insanın zihnî melekeleri sayesinde elde ettiği bilme, anlama, farkına varma, hatırlama gibi faaliyetleri için de ilim kökünden fiiller yer almaktadır. Meselâ “sebt günü”nün kutsallığını ihlâl eden İsrâiloğulları’nın bu dünyada aldıkları ilâhî cezayı gözlemleyenler olayı hatırlayıp bilmişlerdi (el-Bakara 2/65). Yine İsrâiloğulları, kendileri için mûcizevî şekilde yerden fışkıran on iki pınarı görünce her kabile hangi pınardan içeceğini bilmiştir (el-Bakara 2/60; el-A‘râf 7/160).

Hırsızlıkla itham edilen Yûsuf’un kardeşlerinin Mısırlı yetkililere tepkilerini ifade eden âyette (Yûsuf 12/73) ilim, fiil olarak zihnî çıkarıma yahut gözleme dayalı bilgiyi, bir kimsenin ne dediğini bilmeyecek kadar sarhoş olduğu durumda namaza durmaması gerektiğini belirten âyette de (en-Nisâ 4/43) fiilî şuurluluk halini ifade etmektedir. Allah’ın gök cisimlerinin hareketi için belirli konaklar tayin etmiş olmasının insanların takvim ve hesabı bilmelerine yönelik olduğunu bildiren âyette (el-İsrâ 17/12) sözü edilen bilgi sırf aklî bilgidir. İnsanın doğduğunda hiçbir şey bilmediğini (en-Nahl 16/78), ileri yaşlılık dönemine ulaşınca da bildiklerini bilmez duruma geldiğini ifade eden âyetlerde (el-Hac 22/5) tecrübî birikime dayalı bilgilere işaret edilmiştir.

Kur’an’da bilenlerle bilmeyenlerin kesinlikle bir olmayacağı belirtilmekte (ez-Zümer 39/9), “Rabbim, ilmimi arttır!” diye Allah’a yakarmamız öğütlenmektedir (Tâhâ 20/114). Kur’an, bir yönüyle kendini Allah’tan gelmiş bir bilgi şeklinde tanımlarken (el-Bakara 2/120, 145; er-Ra‘d 13/37) ortadan kaldırmayı hedeflediği zihniyeti de “câhiliye” olarak nitelemekle (Âl-i İmrân 3/154) hem zihnî hem de ahlâkî gelişmişliğe vurgu yapmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’de ilim kökünden türeyen kelimelerin yaklaşık 750 yerde geçtiği görülmektedir. Bu sayı, bilginin ve bilme faaliyetinin Kur’ân mesajı bakımından önemini ortaya koymaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de ilim kavramı daha ziyade “ilâhî bilgi” yahut “vahiy” anlamında kullanılmakta, ayrıca gerek insanın vahyedilmiş ilâhî hakikate dair ilmi, gerekse bilme melekesiyle ilgili kazandığı dünyevî ilmi ifade etmek üzere çeşitli âyetlerde yer almaktadır.

Buna göre ilim sahipleri yahut kendilerine ilim verilenler ilâhî bilgiye muhatap olan ve bu bilginin doğruluğuna inananlardır (el-Bakara 2/145; Âl-i İmrân 3/19; el-İsrâ 17/107). Bunun yanında Kur’an yüksek gerçeğin ne olduğu konusunda bilgisizce tartışanların, Allah’a karşı düşmanca tutum takınanların içine düştüğü kötü durumu da zikreder (el-En‘âm 6/108, 119, 144; el-Hac 22/3; er-Rûm 30/29). İlim sahibi olmadıkları için bu hale düşenler sadece zanna uymaktadır (en-Necm 53/28). Halbuki onlar, acı azabı tatma vakti geldiğinde gerçeği kesin bir ilimle (ilme’l-yakīn) bilecekler, bu kesinliğin müşahede (ayne’l-yakīn) ve yaşayarak bilme (hakka’l-yakīn) derecelerini de idrak edeceklerdir (el-Vâkıa 56/95; el-Hâkka 69/51; et-Tekâsür 102/5, 7). Kıyamet gününde her nefis, gelecek için ne hazırladığını ve geride neleri bıraktığını da bilecektir (et-Tekvîr 81/12-14; el-İnfitâr 82/5). İlâhî hakikat konusunda kendilerine ilim verilenler ise o ilimde derinleştikleri veya dereceleri bizzat Allah tarafından yükseltildiği için belli seviye farklılıkları arzedebilirler. Dolayısıyla her ilim sahibinin üzerinde daha fazla bilgiye sahip başka bir âlim vardır (Âl-i İmrân 3/7; Yûsuf 12/76).

Bu ilim dereceleri Allah’ta en mutlak ve kâmil seviyede bulunmaktadır. Her şey O’nun ilminin gereği olarak gerçekleşmektedir. İnsan bir nimete ulaştığı zaman, “Bu bana bir ilimden dolayı verildi” diyerek yaratılışa hükmeden ilâhî kararları yok saymamalıdır (ez-Zümer 39/49). Çünkü Allah, Peygamber’inden, “Allah’ın hazineleri benim yanımda değil, bende gaybın bilgisi de yok” demesini istemiştir (el-En‘âm 6/50). Allah’ın mutlak ilmine göre olup biten hadiselerde âlimler için deliller, ibretler vardır. Allah’ın kendi hakikatlerini kavratmak için verdiği örnekleri ancak âlimler akleder, O’na hakkıyla saygı duyanlar da yine âlim kullarıdır (el-Ankebût 29/35; er-Rûm 30/22; Fâtır 35/28).

Sözlükte “bilmek” anlamına gelen ilim (ilm) genellikle “bilgi” ve “bilim” karşılığında kullanılır. Klasik sözlüklerde “bir şeyi gerçek yönüyle kavramak, gerçekle örtüşen kesin inanç (itikad), bir nesnenin şeklinin zihinde oluşması, nesneyi olduğu gibi bilmek, nesnedeki gizliliğin ortadan kalkması, tümel ve tikellerin kavranmasını sağlayan bir sıfat” gibi değişik şekillerde tarif edilmiştir. “Bilgisizliğin (cehl) karşıtı” biçiminde de tanımlanır.

Yunus Emre :  “İlim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir, sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır.’’   sözüyle aslında ilmin en önemli özelliğinin kişinin kendinin farkına varması gerekliliği üzerinde durmaktadır.

Dinimiz İslam ise ‘’tüm insanlığı ilme davet etmiştir.’’ Şüphesiz ki ilim hak ile batılın ayırt edilmesinde en önemli vasıta, bitip tükenmeyen bir hazinedir.  Nitekim Hz Muhammed (sav) :  “beşikten mezara kadar ilim öğrenin “diyerek aslında ilmin hayatımızda ne denli önemli olduğunu vurgulamıştır. Çünkü ilim bizlere hayatımız boyunca hep gereklidir. Okullardan mezun olmakla öğrenme süreci tamamlanmaz. Tam aksine asıl öğrenmenin son nefesimize kadar devam etmesi gerektiğinin bilincine varırız.

İlim ışığından uzakta kalmış olan cahiliye devrinde kız çocuklarını okutmak bir kenara, onların yaşamalarına bile müsaade edilmiyordu, sırf kız çocuğu olarak dünyaya gelmelerinden dolayı, yaşama hakları elinden alınıyordu. 21. Yüzyılda bu düşünce elbette ki fazlasıyla akıl ve insanlık dışıdır. Ancak o dönemin zihniyetini gözler önüne sermektedir. Fakat sevgili peygamberimiz Hz Muhammed (sav) kendi kız çocukları olan Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma’ya çokça değer verir ve onları gözü gibi korurdu.

Cahiliye devrindeki bu yanlış düşünce biçimi elbette ki günümüzde kırılmış ve kız çocuklarına verilen değer artmış olup kız çocuklarının okutulması, ilim sahibi olması konusunda toplum bilinçlendirilmiştir.

Nitekim Allah Kuran-ı Kerim’de birçok ayette ilimden bahseder. İlimli insanın özelliklerine vurgular yapar“Allah, içinizden iman edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir(Mücadele /58),” “Allah’tan ancak ilim sahibi olanlar korkar.(Fatır /35)”. Şunu belirtmek isterim ki, buradaki korku, bilinen korkunun aksine, Allah’a duyulan güven, sevgi ve saygıyı ifade eder. Allah’tan korkan bir kul, Allah’ı çokça sever, anar ve O’na saygı duyar.

İslam Dini’nde ilim ne denli tavsiye ediliyorsa cehalet de o denli yasaklanmıştır.  Çünkü ilmi olmayan bir insan isyandadır, karanlık bir çukurdadır, şeytanın apaçık dostudur. Gerçek bir ilim, insanı Allah’a kul eder. Şeytana ise düşman eder ve aslında şeytan ilim sahibi olan insanlarla da çokça uğraşır. Onu Allah’ın iyi kulu olmaktan uzaklaştırmak ister fakat ilim sahibi olan insan nasıl davranacağını bilen , iradesi güçlü  olduğu için, şeytanla savaşmakta zorlanmaz.  Allah da böyle insanların mükafatlarını verir. Onların derecelerini yükseltir, makamlara kavuşturur.(Mücadele /58).

Sözün özü ilim, hayrın en faziletlisidir ve İslam dini ilme çokça önem vermiştir. İnsan, eğer Allah için ilim sahibi olursa çok da güzel olur. Allah ilim ehillerinden razı olur ve mükafatlandırır. İlim ehillerinden, Allah’ın razı olduğu kullardan, takvalı kullardan olmak dileğiyle…

İlim, herhangi bir konuda araştırma yapıp, elde edilen bulgular ve bilimdir. İlim deyince, genel bir mana ortaya koymuş oluruz. Yani; ilim dini açıdan da olabilir beşeri açıdan da. İlmi İslami açıdan değerlendirdiğimizde karşımıza şöyle bir sonuç çıkar. İslamiyet bizlere der ki ; ilim alan bir insan ile hiçbir ilim almayan bir insan arasında bir fark olmalıdır.

Nitekim  Allah Kuran-ı Kerim’de : ‘’ Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu ?” ayetiyle bu durumu beyan etmiştir.

İlim sahibi insan öğrendikçe mütevazi ,  Allah’a ve dinine daha bağlı merhametli birey olur. İnsanlara nasıl davranacağını bilerek tevekkül eder, fikirleriyle ve söyledikleriyle tutarlı olup kuruntularından kurtulur.

İlim ,insanı aynı zamanda takva sahibi yapar ve  her an Allah’ın onunla olduğunu bilerek davranışlarına dikkat ederek yaşantısını sürdürür. Yani ilim kuru bir bilgi olmayıp,  insanın davranışlarına, sözlerine, tüm yaşantısına etki etmelidir. Eğer ilim alıp bu özelliklerden yoksunsak  üzerinde düşünülmesi gereken bir sorun var demektir.  Bir insan ilmin faziletlerini bilerek ilim almalıdır. Aksi takdirde aldığı ilim boşunadır, kişi ziyandadır.

İnsan, insanlığı tasvirde yetersizdir. Çünkü insanlık gelişimi tamamlanmamıştır. Bu yüzden bütünün parçaya dair sözleri isabetli ve erdiricidir, esastır. Bugün insan varlıklar aleminde kendisine emsalsiz yerini sağlayan değerlere ilişkin kafa ve gönül mesaisi verecek simaların, beklenenden az yetiştiği çorak bir dünya inşa etmiştir. Bu çoraklık endüstriyle, uzay silahlarıyla, yapay zeka ile giderilemez. İslam’da ilim mutlak olarak kutsal, alim mutlak olarak hürmete layıktır. İlmin konusu ne olursa olsun bu kaide değişmez. İslam tarihinde engizisyon yoktur. Aksine pozitif ilimlerin çoğunun kurucusu Müslümanların çoğu aynı zamanda din adamı olan fertleridir. Buna sebep Kur’an’ın bilimden tedirginliği değil, bilimle kuvvet ve enerji kazanmak olgusudur.

Allah’ın dilediğini yapması (Bakara 284) ise şudur; borçlu veya günahı olan kuldur. Allah alacaklıdır, hak sahibidir. Hakkından rahmetle vazgeçmesi veya geçmemesi O’nun takdiridir. Yani isterse ceza ve azap verir, isterse vermez, bağışlar.

Merhamet, Allah’a inanan ruhun, varlık alemi karşısındaki tavrıdır. Bu tavır hem insana hem diğer varlıklaradır. İslam hakları gasp edilenleri bu haklar için mücadeleye çağırır., hak yiyeni de zalim diye niteler. Hakkın sahibine iadesini merhamete bırakmak, İslam’la uyuşmaz. Merhamet hakkı gasp edileni susturma aracı değil, haklarını tamamen almış olan insanı sevip kucaklama yoludur. Ezilen kitlenin dertlerini merhametin tedavi edeceğini sanmak çıkar yol değildir. Bu dertleri kaldırma yolu cihaddır. Cihad gerektiren hak ihlal ve gasplarını merhamete bırakmak da zulümdür. Bizim için yapılması gereken dinde reform değil, bilgisizlik ve ihanetin perdelediği üstünü örttüğü fıtri gerçekleri ortaya çıkarmaktır. Bu da İslam’ı bilmekle, Kur’an’dan öğrenmekle olur. Bu arayış ve sentez ise aslen ilimdir.

Kur’an, Allah’ı ‘ışığın ve karanlığın yaratıcısı’ olarak tanımlar. (En’am 1) Kur’an varlıktaki düel karakteri ışık-aydınlık ilişkisi ile açıklar. İnsan bir varlık olarak hem kendi içinde bir diyalektiğin sahnesi hem de bütün varlık karşısında verilen bir savaşın süjesi, daha doğrusu kahramanıdır. Cihad, cehd kökünden gelir ve kararlı/şuurlu gayret anlamı taşır. Cihad dört türlüdür; İç dünyamızda nefise karşı cihad (nefsi doğru kavramak, kavranan doğruyla amel etmek, sabırla nefsi eğitmek), şeytan ile cihad (vesvese ve şüphelerle cihad, şehvet ve fısıltılarla cihad), inkarcı ikiyüzlülerle cihad (gönülden, dille, mal ve servetle, canla cihad) ve zalimler, insanlara kötülük edenler ve İslam’ı yozlaştıranlarla cihad (elle, dille, kalple).

Hayat binlerce cihad alanı ile doludur. İnsan sürekli yürümektedir. Bu yürüyüş binlerce cihadı gerekli kılmaktadır. Kılıç kadar kalemin, fırçanın, mızrabın, nefes ve kelimenin yaptıkları da cihaddır. Çünkü bunların hepsi insan yürüyüşünde rol alan gayretlerdir.

Kur’an bir yandan Peygamberliğin bittiğini duyurur, bir yandan tebliğde baskı ve zorla ısrara karşı durur, hoşgörü ve güzelliği öne çıkartır.

Kur’an insanın yüklendiği ‘kainatı ve kendisini fetih’ görevini emanet diye anmaktadır. Bu emanet başka varlıkların üstlenmeye cesaret edemediği görevler bütünüdür. Demek ki insan misak gününde bu emaneti yüklenmekle iki başlı bir zorluğu yenmeyi kabul etmiştir; emanetin gereğini yerine getirmek ve zalimlik/cehaleti yenmek. O halde insan bir yandan kendini kuşatan alemlerle mücadele ederken, bir yandan da kendi kuşattığı alemle yani iç dünyasıyla mücadele etmek zorundadır.

Anlaşılan odur ki Kur’an bütün insanlık tarihi boyunca insanın ilahi irade istikametinde istenen şuur ve olgunluk noktasına getirildiğini, bir başka deyişle ruhsal erginlik yaşına ulaştığını, bu yüzden artık ona baskının gereksiz olduğunu, her şeyin hür seçimle kabullenme devrinin geldiğini vurgulamaktadır.

Kur’an bütün kainatı o arada insanı ‘ilahi ayetler topluluğu’ olarak görür ve ayetlerin tümünün incelenmesini insana görev verir. Ayet; işaret, delil, belirti demektir. Bütün kainat Allah’a götürücü işarettir, ayettir.

İslam’da din ilmi, din dışı ilim ayrımı da olmaz, olamaz. (Teknik olarak din ilimleri – pozitif ilimler olabilir.) Bizzat insanı konu eden, onun iç kuvvetlerini geliştirmeyi esas alan bir ‘insan ilminin’ bütün ilimlerin önünde gitmesi beklenirdi. Bu insanın eğitimi için de şarttı. Ama yapılmadı. Teknik ilimlerin ölçülemeyen değerleri anlamsız sayması, üzüntü, sevgi, şefkat, nefret gibi duyguları devre dışı bırakması acı tecrübelerle sabittir ki en az fiziki değerler kadar reel ve gereklidir. O halde insanı geliştirecek ve tercümesini kolaylaştıracak ‘insan ilmine’ ihtiyaç vardır. İnsanlığın vahiy olmadan bunu yapabilmesi imkansızdır. Vahiy bu nedenle bahşedilmiştir. Mükemmel bir insan ve müreffeh insanlık inşası için ihtiyaç duyulan insanlık ilminde vahiy ve peygamberlik kurumu ilk rolü oynayacaktır.

Asr-ı Saadet’teki dinsel hayatın fıkhi cephesinin yerini sonradan mezhepler, mistik cephesinin yerini tarikatlar almıştır. Bu kurumlar başlarda ana kurumun (din), geniş kitlelere yayılmasına aracılık ve yardım etmişlerse de sonradan orijinal hallerinden uzaklaşmışlardır. Kilisenin cürümü nedeniyle Batı üzerine oturduğu Roma hukuk anlayışıyla, putperestlik önünde Hz. İsa’nın getirdiği tevhidi dik tutamamış ve O’nu iki başlı putçuluğa yenik düşürmüştür. Bu dinin yarattığı boşluk ve kinler ise Marksizm’den Freudizm’e kadar kemirgen ideolojiler yaratmıştır.

İnsan sadece kendisi için değil etrafında dönen hayat ve dünya için de sevinip, üzülen, haberdar olan, etkilenen benliktir. Hayat bir bütündür. İnsan tüm mahlukatla da temas halindedir. Ölüm tükeniş değildir. Tevhid ‘tükenişi kabule’ engeldir. Ruhla madde fıtrat ve oluşun iki ayağıdır. Birliğe ermek mistik anlamda birleşmek değil birleşmenin (birliğin) şuuruna varmaktır. Ruh ve şeytan için de iki ayrı alem yoktur. Rahman şeytan ayrımı da içimizdedir. Yaşayan tüm birlik, Bir’in kendisince düzenlenmiş hedefe doğru olmaktadır. Birliğin bu düzenleyicisi ve yönetici kudreti ‘Allah’tır. Bir’in bu düzenine de fıtrat denir.

Bir’liğin yapıtaşlarını zedeleyen insandır. Yaratan, zıtları barışık tutmuştur. Önemli olan akıl alanı ve vahiy alanı kıstasının korunmasıdır. Vahiy emretmediyse o şey akıl alanındadır demektir. Hakikat ve saadete giden yol ise tektir. İlahi – dünyevi ayrımı da yanlıştır. Çünkü varlık ve oluşta ilahi olmayan yoktur. Bu ayrım realiteyi kirletir. İlahi devlet, dünyevi devlet ayrımı da bu sebeple yanlıştır. Çünkü ‘Mülk ve saltanat sadece Allah’ındır.’ (Zümer 3, Mü’min 16) Buradan hareketle İslam, eşitlik ve laikliği esas alan teokrasidir.

İslam, ‘Setr-i Avrete riayet’ yani iffet ve fazilet ölçülerini zedelememek üzere bir giyim tarzını emretmiştir, bedevi kıyafetini değil. Bu yapısal tespitten şekli zaruret (zorunlu giyim şekli) çıkartılamaz.

Fıtrat dini İslam, geniş anlamıyla ‘yaratılanların, Yaratan karşısındaki tavırları’ olmaktadır. Kur’an bu tavra; tesbih, hamd ve dua tavrı demektedir. Bütün varlık alemi zerreden küreye bir ibadet içindedir. İnsanın varlık yapısına bu ibadet düzenine gönüllü olarak katılmasını sağlayacak bir eğilim (aşk) bizzat Yaratıcı tarafından konmuştur. Yaratan, kainattaki ibadet tavrına uymuş olarak benliğini, varlığın özüne çeviren ve yüzünü iyiye ve güzele yönelten insanı, evrenin gıpta edilecek en değerli varlığı olarak tanıtır. (Nisa 125)

Tarih boyunca İslam’ın değişeni zaman ve mekana göre pratik (muamelat) yönüdür. Evrensel esaslar (iman esasları) bakımından ilk peygamberden son peygambere değin tebliğde hiçbir fark yoktur. Bu da demektir ki; İslam bir fıtrat dinidir, fıtrat dini İslam’ın en ideal kompozisyonu Kur’an bünyesinde gerçekleşmiştir. Yaratılış dini veya fıtrat düzeninin temel nitelikleri bu yüzden ; insan, İslam ve ihsandır. (İnanç, amel ve ahlak diye de tercüme etmek mümkündür.)

Dinlerin birliği fıtrat gerçeğinin zorunlu bir sonucudur. (Dini bölmek ile kast edilen mananın uzun soluklu anlamı da budur.) Düşünce sebepsiz zuhur etmez, Hakk’ın muradı dışında ortaya çıkmaz. Dinler birdir çünkü peygamberlerine bakan her insan sadece Allah’ı görür.

Haniflik; Rum suresi 30 ncu ayet fıtrat dini ile haniflik arasında yakın ilişkiden bahseder. Haniflik sözlükte yönelmek demektir. İslami literatürde ise haniflik; fıtrat düzenine aykırı gidişlerden yüz çevirip dosdoğru olana yönelmek demektir. “ Yüzünü hanif olarak Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat dinine döndür.” (Rum 30, Rum 43) Bir kutsi hadiste ise “Ben kullarımı hanifler olarak yarattım” denmektedir. (Müslim, cennet, 63) Hanifliğin ilk eri Hz. İbrahim (Al-i İmran 67), son eri Hz. Muhammed (sav)’dir.(En’am 161) Hz. İbrahim tevhid dininin azim sahibi büyük peygamberi olmasının yanı sıra, hanifliğin aile çapında da (2 oğlu ve karısıyla) ilk temsilcisi olma şerefini de taşıyan ilk kişidir. O’nun torunları da aynı yolu izlediler.

İslam alimleri fıtratı Allah ile insan arasında ezeli mukavele anlamına gelen misakla aynı zamandan başlatırlar. Buna göre insanın fıtratı (ve doğal olarak dini İslam) ezel (başlangıcı olmayan zaman, bezm-i elest, elest günü, kaalü bela)’de kurulmuştur. O halde insan ruhuyla Allah arası tüm ilişkilerin dayanağı olan ezeli ahd veya misak fıtrat dininin kaynağıdır.

Kur’an peygamberlerin en seçkinlerine azim sahibi peygamberler (Ulu’l-azm) demektedir. Bunlar sırasıyla; Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’dir. Mustafa ıstıfa edilmiş demektir. Mustafa adı bir tek peygamberimizde vardır. Istıfada fıtrat “yaratıcıya yakınlık ve uygunluk” kriterini esas almaktadır. Kur’an buna takva (Allah’a yakınlık) demektedir. (Hucurat 13)

İnsanın varlık yapısı anlamında fıtrat her şeyden önce maddi ve manevi temizliktir. Fıtratın en asil temsilcisi ise iman’dır. Ezelden temiz olan insan sonradan değişmektedir. İnsanın kendisini unutturan (fıtri yapısını) unsurlara perde (hicap) denir. Bu perde üçtür; nefis, tabiat ve yanlış bilgi. İnsan ruh denen ilahi özle, beden denen toprak unsurlardan teşkil yapıdadır. Onun toprak unsurları, dikkat edilmezse ilahi öze musallat ve hakim olur. Böylece insan da kötü kuvvetler saltanat kurar. Buna da nefis denir.

İslam din tabiriyle; kainata hakim olan kanunların, fert ve toplum halinde insan hayatına ilişkin olanlarının toplamını kast eder. İslam ilahiyat ve mistisizminin bel kemiği prensiplerinden biri “bütün varlıkların Yaratıcı’ya ibadet halinde oluşlarıdır.” Bu ibadet tavrı ise teslimiyettir. İslam kelimesi de teslimiyetle aynı kökten gelir. Bu teslimiyetin sonucu insanın kainata hakimiyeti , barış ve huzurdur. Nitekim İslam’la aynı kökten gelen silm (barış) ve selamet (esenlik ve huzur) anlamıyla almak yanlış değildir.

Fatr veya fıtrat, Kur’an ve hadiste yaratılış, yaratış anlamında kullanılır. Yani fıtrat bir şeyi var etmek, onu bir hedefe doğru geliştirmek üzere dallandırıp budaklandırmaktır. ‘Doğmak, ölmek, yeniden dirilmek’ kelimeleri Kur’an’da fatır (fatr) köküyle kullanılır. Fıtrat bir oluştan başkasına geçmektir. Yıkılış ve çöküş bildiren İnfitar da bu köktendir. Yani bu bir sonken aslında yeni bir oluşun başlangıcıdır. Keza bu infitar’dan sonra ‘iade’ ya da ‘neş’et-el-ahire: ikinci doğuş’ gelmektedir.

Fatır, Allah’ın isim-sıfatlarındandır. Fıtratta her yaratış ise eskisinden mütekamil ve orijinaldir. Fıtrattaki hikmet ise Fatır olan Allah’a mahsustur.

Kur’an’da yoktan var etme diye bir fıtrattan bahsedilmez. Tüm fıtrat; şekillendirme, yapma, biçim verme, geliştirme, oluşturmadır. Fıtrat statik değil dinamiktir, sürekli bir oluş söz konusudur. Her bitiş, yeni bir oluşun habercisidir. Bidayette (başlangıçta) nihayet (son), nihayette bidayet vardır. Fıtratta tekerrür yok, gelişmekte olan yaratış vardır.

İnsan için yaşayış tarzı ne ise Yaratıcı kudret için fıtrat odur. Bu fıtrat sünnetullah’tır. Fıtratın sonu ise “son nokta varış Rabbinedir” (Necm 42) ile bildirilen Yüce Allah’a geri dönüştür. Bu fıtrat en çok tabiatta gözlenir ki tabiat ile Allah’ı yakınlaştırmaya çalışmak bir duadır. Aynı şey düşünce ve kavrayışlar için de geçerlidir. Kelam’ın ‘ ispatı vacip’ (Allah’ın varlığının ispatı) konusu, O’nun her an yeni bir iş ve oluşta olmasındadır.

Kur’an’ın fıtratı en güzel anlatan ayeti “Allah’ın yaratışında bir değiştirme söz konusu değildir” ayetidir. (Rum 30). Keza “Sen sünnetullah’ta bir değiştirme ve değişme göremezsin.” denir. (Fetih 23) Fıtrat ve Sünnetullah, Yaratıcı’nın varlık ve oluşa egemen kıldığı ilke ve prensiplerdir. Bu fıtrat düzeni (Sünnetullah) bir din olarak insanın çağrıldığı kurallar bütünüdür, Sırat-ı Müstakim (dosdoğru yol) diye adlandırılandır.

El-Meleu’l-A’la (En yüksek topluluk, en yüksek heyet) en yüksek tanrısal plandır. (37/8, 38/69). Bu yüce plan, tek ve mutlak kudretin irade ve tasarruflarını O’nun emri dahilinde çeşitli boyutlardan bir düzene bağlı olarak alt alemlere, o arada bizim üç boyutlu alemimize kadar ulaştırırlar. Bizim ‘tabiat kanunu’ dediğimiz bu düzene Kur’an ‘Sünnetullah’ demektedir. (Allah’ın tavrı ve tarzı) Sünnetullah’ta bozukluk, aksaklık, değişme olmaz. (35/43)

Sen yüzünü, Allah’ı birleyici olarak doğruca dine çevir: Allah’ın yaratma yasasına (uygun olan dine dön) ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din odur. Fakat insanların çoğu bilmezler. Rum 30

Niyet ile davranış aynı olmalıdır. Mevlana’nın deyişiyle “olduğu gibi görünmek veya göründüğü gibi olmak”. Din insanları mutlak hayra iletir. Sünnetullah (Allah’ın tavrı ve tarzı), Yaratan ve yaratılanın ortak kanun yani yaratılış (fıtrat) düzenidir. Yaratan ve yaratılanın izlediği ortak yol ise ayette “Rabbin de üzerinde bulunduğu dosdoğru yol” (Hud 56) şeklinde tarif edilir. Mutlak hayır bu yaratılış düzenine uymaktır.

Fıtrat düzeni olan din, genel ve değişmez fıtrat yasalarına göredir. İnsanın bunları güzel, uygun, akli, bulup bulmayışı önem taşımaz. Din sadece çağıran değil aynı zamanda ileten bir kurumdur.

Din şu beş şeyin korunmasını emreder; ruhsal yapıyı (Barış, iman ve ihlas), nefsi koruma (cinsellik, sağlık, nefsi müdafaa, temel ihtiyaçlar), nesli koruma (sorumluluk üstlenen gençlik), malı koruma (Haksız kazanç önleme, fakiri ezmeme) ve aklı koruma (akıl sağlığı).

İslam akılcı din, akıl dinidir. Lakin bu din adına verilen fetvaların tamamının doğruluğu anlamında değildir. Sübjektivizmle dine uluorta yorumlar yapmak, vahyi akla mahkum etmektir ki ortada din kalmaz. Türkiye son elli yılını bu sözde akılcılığa boyun eğerek geçirmiştir. İslam bu süreçte herkesin akıl yürüttüğü bir din halini almıştır. Oysa İslam akılcıdır demek akılla çatışmayan din demektir. Fertlerin akıllarının dine hakimiyeti demek değildir. Yazık ki ülke ifrat ve tefritle (abartma ve az değer verme) aklı ilahlaştırıp dini hiçe saymış veya aklı büsbütün reddetmiştir. Bu reddediş de hurafeleri doğurmuştur.

Dinde ihtiyar (serbest seçim) esastır. Allah ile kul arasındaki din hürriyeti gerekli kılar. Burada hürriyet; baskı ve zorlama olmaksızın kulun içten istekle davranış sergilemesidir. İnsana şeref ve sorumluluğu getiren öz ilahidir. Kur’an buna ilahi nefha demektedir. İnsan benliği ile bu ilahi öz aynı şeyi diledikçe yaratanın değer verişi ortaya çıkar. Yani “Allah şekil ve mala değil, gönle ve davranışlara bakar.” (Müslim, iman, 18)

Dinde zorlama yoktur. Bu insan hayatında niyetin ve hür iradenin evrensel yerini ve değerini gösterir. Din insanın hem ruhi-vicdani, hem hukuki-maddi hayatını düzenler. Bu yüzden “kişi için sadece niyet ettiği davranışın karşılığı vardır.”(Buhari, İman, 41) İnsanı dine teslimiyet kaidesinden tamamen kopartmak da çıplak öğüt kılmak da, teslimiyete zorlamak da tehlikelidir. Türk insanının çoğu için hür iradeden söz etmek mümkündür. Cumhuriyet dönemi, hür seçim ve niyetin şekilciliğe galibiyetini mümkün kılmıştır.

Türk insanının din hayatını kemiren iki büyük tehlike dinde reform çığlığı atan odaklar ve diğeri ilme düşman, asırlar öncesinden kalma ilmihalci odaklardır. Asıl tehlike de bu ikinci gruptur. Çünkü bu inancın savunucuları ibadette önderdir, Lakin mezheplerini üstün kılma hevesleri vardır. İlmihal tutkunları da kitleyi asırlar öncesine mecbur ederek zamanın şartlarıyla baş edemez bir boşluğa düşürmekte, İslam’ın güçsüzlüğü inancına sebep olmaktadır.

Din akıl dışı değildir, akıl üstüdür. Akli maluliyetler ve uyku-baygınlık halleri yükümlülüğü ortadan kaldırır. İslam akıl sahiplerini muhatap alır, kulun kudret sınırlarının dışına zorlamaz. Aklın da dinin de sahibi aynı kudrettir. Bu ikisi bu nedenle istese de çakışamaz. İnsanın aceleciliği akıl ve vahyi çakışır gösterir ki akıl vahyi hemen ve tam olarak anlamak ister. Oysa vahiy anlaşılmak için Dehr’e yayılıdır. Dahası vahiy bazı akıl ötesi keyfiyetlere dayanır ki bir kısmı aklen asla keşfedilemeyecek, bir kısmı da zamanla ve parça parça anlaşılır olacaktır.

Mutlu dünyanın ve aydınlığın şartı, akılların vahye teslim olması gereken noktada kalmasıdır. Aklın vahiy önünde teslimiyetinin, harekete dönüşmesi İMAN dediğimiz kabulle gerçekleşir. Bu aklın yenilmesi değil sınırlarını bilerek faaliyetine devam etmesidir. Kur’an aklı yüceltmekle kalmaz emreder. Ama aynı Kur’an mü’minleri gayba inananlar diye anar. Nedir gayb? Gayb, vahyin emri, aklın hiç veya geç fark edeceği sırlardır. Vahiy bu sırları açıklar, insanları inanmaya çağırır.

Akıl açıklayıp düzene koysa da hakikati, sırrı, vahyi anlaşılır kılan imandır. İmana dair pek çok gaybi mesele vardır. Akıl bunları idrak için acele etmemelidir. Peygamberleri filozoflardan üstün kılan şey akılla erişilemeyecek vahyin sırlarını getirmiş olmalarıdır. Akıl bu getirilenleri (çoğunu) kendisi bulamayacak haldedir. Peygamberler bu yüzden ölümsüzdür.

İslam literatüründe din; ilahi buyruklar bütünüdür ki akıl sahiplerini serbest seçenekleriyle doğrudan hayra iletir. (Bir diğer yanıma göreyse; din, akıl sahiplerini Peygamberin tebliğini kabule çağıran ilahi buyruklar manzumesidir.)

Dinin koyucusu sadece Allah’tır. Vahiy kaynaklıdır, Vahiy Allah’a mahsustur. Dolayısıyla dinde reform olamaz. Din değişmezdir, değişen kulların zaman ve mekana bağlı idrakleridir. Şayet o din reform gerektiriyorsa zaten ilahi değil veya bozulmuş demektir. Diyanet ise; geniş kapsamlı, sadece dini değil, dine dair yorumları da içeren alandır. Günümüz dünyasında din, bütün kinlere horlamalara rağmen ruh heyecan ve umut vermeye devam etmektedir. Dini insanlığın geleceği açısından ele almak mutlu gelecek için olmazsa olmazdır. Çünkü din insan ırkının en ciddi meselesidir. Dinin gelecekte var olacağına inanç Türk aydınına umut ve gurur verir ki İslam’dan gayri dinlerin bu manevi boşluğu doldurması imkansızdır. Her ne kadar İslam bugün tanınmaz haldeyse de imansızlığı, inançsızlığı yeisi ancak kafirlere mal ederek yasaklamaktadır.

İslam geçmişte bir altın çağ yaşamıştır ve bir kez daha yaşaması önünde engel yoktur. Dahası bu din ilim ve bilimi, akıl ve idraki öven, teşvik eden olarak insanlığı doruğa çıkarmaya da müsaittir. İslam töhmetten uzak, asli kaynağı orijinal vaziyette korunan dindir. Diyanet alanındaysa aşırı yorumcu haliyle dinle diyanet birbirine gereğinden fazla yakınlaşmıştır.

Dinde kaçınılmaz olarak vahyi unsurların yanı sıra akli unsurlar da vardır. Mezheplerin çıkış noktası da budur. Lakin her mezhep yani yorum zamana, mekana hitap eder, evrensel değildir. Mezheplerin zararı, hem kendi yorumunu dinleştirmesinde hem de diğer yorumları din dışı saymasındadır. Akıl alanına giren yorumu vahiy alanına çekmek demek olan bu gaflet anlamsız ve tehlikelidir.

Din ile ilmi aynı gemiye bindirmeyen Batıyı kopya sevdasındaki ülkeler, yoğun tahrip, ıstırap ve sorun yumağıyla boğuşmaktadır. (TC gibi.) Çağımız Türkiye’sinin Müslüman aydınına göre tarihi en büyük gaflet budur. Bu aydın kesime göre bu gaflette iki büyük kötülük vardır. İlki batının ilim için dini reddedişini kabullenmeden ilimde ilerleme olamayacağı kanısı, diğeri İslam’ın ilimle dostluğunu bilerek ilim – din kavgası çıkartan Batının pek çok yeniliklerini reddetmesidir. Ülke bu iki yaranın acısını yıllardır çekmektedir. Bir yandan ya din ya ilim diyen batı sempatizanı ‘Aydın tip’in yarattığı sorunlar, diğer yandan ‘Batılılaşma İsyan’a darbedir’ diyen inatçı yobazların yarattığı sıkıntılar, hem İslam’a hem bilime zarar vermiştir.

Türk insanı, Toynbee, Carrel, Garaudy’nin eserlerini sıkça okuyup, geleceğin biricik dünya dininin İslam olabileceği ifşaatını görmüş, İslam’la gurur duymuştur. Ancak bu gurur kuru bir halden öte gidememiş, örnek Kur’an’ın yanında örnek vaziyette yer alamayan Müslüman kitle, o biricik dünya dinini halen bile yaşayamadığını anlayamamıştır.

İnsanlık dine duyarsızlığının bedelini çok uzun zamandır ödemektedir. Hizmet için üretilen makinenin efendi olmasıyla, insanlık dinin ulvi değerlerini de yitirdiğinden sahipsiz ve çaresiz vaziyette makine gürültüleri arasında uçuruma yuvarlanmaktadır. İnsanlık bu kaosta maalesef ahlaksızlık girdabında kıvranmaktadır.

Müslüman doğu veya Hristiyan batının pek çok düşünürü, bu talihsizliği Hristiyanların ortaçağda sergilediği tutuma bağlar. Bu görüştekilere göre insanlık dünyasının mukaddeslere karşı olumsuz tutumunda insan yaratılışına, akıl ve hür düşünceye zıt bir yığın doğmayı bünyesinde barındıran kilisenin payı, özellikle kilise düşüncesinin hakim kadrosu olan sınıfın payı çok büyüktür. Bu noktada düşünürler, engizisyon ve endüljans uygulamalarını asla unutmayacaklardır. Kilisenin varlığında bütün mukaddeslere karşı çıkan bir yığın deha, bir değeri layıkıyla temsil edemeyenlerin kişiliğinde, o değerin varlığına, özüne düşman olmak gibi bahtsız bir düşüncenin savunucusu oldular. Endüljans, Orta Çağ Avrupası’nda bir tür günah çıkarma ve ölümden sonra cennete gitmek için Papa’nın sattığı af belgesidir. Kilisenin halktan para alarak cennetten toprak satmasıdır.

Katolik Kilisesi Yeniçağ başlarında harcamalarının artması üzerine bir bildiri yayınladı. Bu bildiriye göre Hristiyanlar günahlarından arınabilmek için kiliselere bağışta bulunmalıydı. Bildiri üzerine yaşanan tartışmalar sonrası, özellikle Martin Luther’in 95 Tezi’nin etkisiyle, Katolik Kilisesi’ne karşı kitlesel eylemlerin ortaya çıktığı ve Reform hareketlerinin başladığı kabul edilir. Kutsal devlet ve kilisenin otoritesinin sorgulanması gündeme geldi. Bunlar temel olarak bir süre sonra halkın, kiliseye olan inancını yavaş yavaş yok etti ve bu da reform hareketlerine yol açtı.

Kilisenin ilim ve alimlere karşı bakışı ne yazık ki şu doğmaya sebep oldu; vicdan ve din adına kutsanan, takdir edilen ne varsa ilim dışıdır, primitiftir (İlkeldir). Günümüz dünyasının hakim medeniyeti batı hala ‘dini olanın ilmi olmaz, ilim dini inkarla olur’ diyebilmektedir. Hristiyanlığı suçlayan düşünürler, Batı’yı ‘Medeniyetleri inkar’la da tenkit etmektedir. Oysa felsefi anlamda tüm medeniyetler çağdaştır.

Allah’ın tek dini ama iki din tarifi, insanın tek doğru ama iki yaşam şekli vardır. Tevhid veya şirk, mü’min veya kafir. İki din de, iki yaşam da aynı kalbe sığmaz. Hangi yaşam ve inancı seçersek gönüllerde ancak ona yer vardır. Dışarıda bıraktığımız şayet Tevhid ise bu takdirde kalbin kapıları Allah dilemedikçe bir daha güzele açılmaz. Yaratıcı kuvvet insanın yapısına, onu kendisi ile bağ kurmaya yöneltecek bir asli duygu yerleştirmiştir. Kuran kaynaklı düşüncenin fıtrat diye andığı bu asli duygu, genel adıyla kutsal ve kutsallık duygusudur. Fıtrat (kutsal duygusu) yaratanın sadece insana bahşettiği bir alıcı verici güçtür.

İnsanın zeka ve ruhunu insanlığın mükemmel hale gelişmesi yönünde oluşturan, başlangıçtan beri dindir, din olmaya devam edecektir. Din, hakim olduğu devirler kadar kenara itildiği devirlerin de en canlı ve aktüel konusudur

Rönesans’tan sonra estetik sanatlar ve coğrafi keşiflerle gelen başarı, takiben ilmi atılımlar Batı’yı ‘dinin ilkel insanların avutucusu bir kurum’ olduğunu iddiaya ve ilmin hakimiyetiyle bu kurumun yaşatılmasına gerek olmadığını söyletmeye başlamıştır. Rönesans’ın tıpkı reformda olduğu gibi asli gayesi de başlatanlarca zaten buydu. Bu yanlış idrak üzerine kurulu felsefi ekoller pek çok eserin ana fikri olarak hayat buldu ve insanlık tarihine damga vurdu. 19 ncu yüzyıl sonlarında makineleşme atılımları ile komünizm gibi kitlesel düşünce ve aksiyonlar aynı paralelde buluşunca da bütün insanlığı din karşısındaki ilgisizlik, hatta düşmanlık esir aldı. Freud gibi maddecilerin de katkısıyla iş büyüdü. Nihayet mukaddesin yerini endüstri, dinin yerini sosyoloji, aldı. Modern ilimler bu sayede yaratılış ilmiyle (diniyle) köklerini kesmiş oldular.

Taltif derken Hz. Peygamber’in (sav) muhataplarına değer vermesini, ihsan ve ikramda bulunmasını, sevgi ve şefkatle yaklaşmasını kastediyoruz. Gerçekten ideal bir eğitim modelinin en önemli ayağı sevgi ve şefkattir. Efendimizin (sav) taltif bahsinin anlaşılması için bir örnek verelim. Yıllarca Efendimizin (sav) hizmetinde olan Hz. Enes (ra) Resulullah’ın (sav) çok iyi tanıyan biri olarak bize şöyle anlatır: “Resulullah yolda biriyle karşılaştığında hemen onun yanına gider, onunla konuşurdu. O şahıs Resulullah’tan ayrılmadıkça Allah Resulü ondan ayrılmazdı. O yüzünü çevirip gitmedikçe Resulullah ona arkasını dönmezdi. Musafaha yaptıklarında karşı taraf elini çekmedikçe Resulullah elini çekmezdi. Bir yerde oturdukları zaman Resulullah da onlar gibi oturur; onların önüne dizlerini bile geçirmezdi.” Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bütün bunlar Resulullah’ın (sav) karşısındaki insana verdiği değerden dolayı yaptıklarıydı.

Hz. Peygamber’in (sav) “Her çocuk parmak izi kadar farklıdır.” düşüncesine sahip birisiydi. Bu bağlamda, Hz. Peygamber bireyleri tanımayı ve bireysel farklılıkları dikkate almayı önemsemiştir. Bir defasında Hz. Peygamber’in yanına farklı kabilelerden farklı seviyelerde insanlar gelmiş, din hakkında farklı sorular yöneltmişlerdi. [Demil, E. Hadisler Çerçevesinde Hz. Peygamber’in Eğitim Metodu] Resulullah (sav) onların anlayacağı dille, ihtiyaçlara göre cevap vermiştir. Bir başka misalde aynı soruya farklı cevaplar verdiğini görüyoruz. “Amellerin en faziletlisi hangisidir?”  sorusuna, muhataba ve zamana göre Peygamberimiz (sav) “Allah’a iman, Allah yolunda cihat, zikrullah, Allah için sevmek, namaz, anne ve babaya hizmet” vb. şekilde farklı cevaplar vererek her birine, kendisi için en münasip olan ameli tavsiye etmiştir.

Hz. Peygamber farklı zaman ve mekânlarda, “Allah beni zorlaştırıcı, sıkıntı verici, yanıltıcı ve şaşırtıcı olarak göndermedi; beni eğitici ve kolaylaştırıcı olarak gönderdi.” buyurmuştur. Ayrıca pek çok sahabi gibi Medineli gençlerden Muâviye b. Hakem de eğitim ve öğretim esnasında Resulullah’ın (sav) kendisini kesinlikle azarlamadığını söyleyerek “Peygamber’in yolunda canım feda olsun, ben ondan önce de ondan sonra da ondan daha güzel bir muallim görmedim.” diyerek onu yâd etmiştir. Bu bağlamda Hz. Peygamber’in eğitimdeki en önemli prensibinin “Zorlaştırmamak, kolaylaştırmak; müjdelemek, nefret ettirmemek.” olduğunu belirtmek mümkündür.

Birleştirici Metodu: Bu metot ayrım yapılmaksızın toplumun tüm bireylerine, yeteneklerini en uygun biçimde geliştirmede eğitim hizmetlerinden eşit ölçüde yararlanma şansının verilmesi şeklinde tanımlanabilir. Hz. Peygamber’in eğitimde eşitlik konusunda zengin-fakir, bedevî-medenî, asil-köle, engelli ve sağlıklı ayrımı yapmadığını ifade etmek mümkündür. Hz. Peygamber (sav) kadınların eğitimi için ayrı bir zaman ayırarak onların sorularına cevap vermiş, kadınların eğitiminde onların ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmuştur. Hz. Peygamber’in âmâ olan sahabi İtbân’ın davetine icabet ederek evine kadar gitmesi, gösterdiği yerde namaz kıldırması onun engellilerin eğitimine verdiği ehemmiyeti göstermesi bakımından mühimdir.

Peygamberimiz (sav) kendisine öğretilen her şeyi muhatabına aynı anda tebliğ etmedi. Basitten zora doğru, somuttan soyuta doğru bir sıra izleyerek muhatabının yaş ve gelişimine göre bilgiyi zaman içinde vererek bilginin muhatabının hafızasında yer etmesini sağladı. Böylece sahabe az bilgi üzerinde daha iyi tefekkür edip amellerine yansıttı. [Bayraktar, M. İslam Eğitiminde Öğretmen Öğrenci Münasebetleri] Bu minvalde Allah Resulünün (sav) hayatında birçok örnek bulmak mümkündür. Genç sahabilerden Cündeb b. Abdullah der ki: “Biz Resulullah’ın (sav) yanında yetişen bir grup gençtik. Çoğumuz onun yanında ergenliğe ulaştı. Biz ondan Kur’an’ı öğrenmeden önce imanı öğrendik. Daha sonra Kur’an’ı öğrendik de onun sayesinde imanımız arttı.” Bu çerçevede diğer örneğe de bakalım; Kur’an okutan bir sahabi şunu haber verdi: “Resulullah’tan (sav) on ayet alıp okuyorduk. Bu ayetlerdeki bilgileri ve amelleri öğrenmeden diğer on ayete geçmiyorduk.”

Peygamberimiz (sav) “Din kolaylıktır. Dinde kim kendini zora sokar ise (mükemmel ve kusursuz olsun derken onun) altında kalır (ezilir ve büsbütün ibadetten kesilir). O halde itidalli davranın, orta yolu izleyin ve ümitvar olun. Günün sabahı, akşamı, biraz da gecesiyle destek ve yardım isteyin!” hadisiyle bizlere itidalli olmayı öğütler. Nitekim başka bir hadiste Efendimizin (sav) muhataplarını bile usandırmadığını, onların hallerini dikkate aldığını, söz ve amelin nerede fayda verecekse orada uygulandığını görüyoruz. Peygamberimizin (sav) ne hitabı ne muhatabı ne de hatibi zayi edecek hallere kapı açmadığını şu sözden anlayabiliyoruz: “İbni Mesud (ra) şöyle anlatır: Ashabı usanıp sıkılır düşüncesiyle Resul-i Ekrem (sav) bize her gün değil, arada bir vaaz ve nasihat ederdi.“ Tecrid, I,77.

Resul-i Ekrem’in (sav) yanındaki muhatapları insanlardı. Doğal olarak yanlış ve hatalı işler yapabiliyorlardı. O (sav) hatalı bir davranış gördüğünde “İnsanlara ne oluyor, niçin şöyle söylerler veya böyle yaparlar!” diye konuşur, yanlışı kişiselleştirmeden düzeltir ve yapanın yüzüne vurmazdı. Başka bir kıssada Hz. Peygamber’in (sav) mescide bevleden bir sahabiye karşı tavrını hatırlayalım. Bir gün Allah Resulü (sav) sahabe ile birlikte mescitte otururken bir bedevi içeriye girdi. İhtimal Efendimize (sav) bir şeyler sorup öğrenecekti. Bir müddet bekledikten sonra küçük abdestini bozmak için mescidin bir tarafına doğru gitti ve orada abdest bozdu. Oradakiler, “Dur, yapma!” diyerek müdahale etmek istediler. Allah Resulü, “Adamı rahat bırakın, adam işini bitirsin!” buyurdu. Sonra “Gidin bir kova su getirip idrarın üzerine dökün ve orayı temizleyin.” buyurdu. Denilen yapıldı. Efendimiz (sav) olaya şahit olan sahabeye dedi ki: “Siz kolaylık göstermek için gönderildiniz, zorluk çıkarmak için değil!” Daha sonra Efendimiz (sav) o bedeviyi yanına çağırdı ve ona yaptığının yanlış olduğunu merhamet dolu bir üslup ile anlattı. Ona dedi ki: “Ey Falan! Mescitler Allah’ın evleridir. Burada Allah zikredilir, namaz kılınır, buraya bevl edilmez.” O bedevi bu nasihati aldıktan sonra gidip abdestini alıp geldi. Namaz kıldıktan sonra dua için ellerini kaldırdığında şöyle dua etti: “Allah’ım! Sadece bana ve Muhammed’e merhamet et! İkimizden başka kimseye merhamet etme!” Resullullah (sav) bedevinin bu duasını duyunca tebessüm etti ve dedi ki: “Ey Falan! Allah’ın geniş olan rahmetini daralttın.” Sadece bu örnek bile Hz. Peygamber’in (sav) yanlışları nasıl tashih ettiğini anlamamız açısından yeterlidir. Yıldırım, M. Emin. (2007) Hz. Peygamber’in (sav) Eğitim Metotlarından ‘Tâlim’ Kavramı Üzerine Bir Değerlendirme. Siyer Araştırmaları Dergisi, 1

Camide İstenmeyen Hareketlerde Bulunan Çocukları Azarlamak Ve Kötü Söylemlerde Bulunmak. Din eğitiminde şekli önceleyen ebeveynler; çocuk namazda kolunu doğru yere koymadı diye, en ufak gürültü yaptı diye çocukların gülen suratını düşürecek olumsuz hareketlerde bulunarak çocuğun camiden uzaklaşmasına hatta dinden soğumasına yol açabilir. Bu bağlamda yaşanmış bir örneğe yönümüzü çevirelim. Cem Karaca 7 yaşlarındayken bir gün camiye gitmiş ve dizinde problem olduğu için ayağını yere uzatmış. Birden yaşlı bir adamın ayağıyla, ayağına vurmasıyla irkilmiş. ‘Utanmıyor musun Allah’ın (c.c.) evinde ayağını uzatmaya, kalk!’ diye sözlere muhatap olan Cem Karaca, oturduğu yerden kalkmış ve ancak 70 yıl sonra camiye dönebilmiş. Şekli önceleyen Müslümanlar olarak şuuru ve manayı perdelediğimiz müddetçe çocukların gönlüne camiyi sokmadan çocuklara camiyi asla sevdiremeyiz. Hatice Kübra Tongar, Korkutarak Değil Sevdirerek Din Eğitimi, s. 31

“Kızını Dövmeyen Dizini Döver, Dayak Cennetten Çıktı.” Gibi Cezaya Dayalı İnanışlar. Bizim kültürümüze de sızmış olan İsrailiyat kökenli bu inanışın temelinde, çocuk dünyaya günahkâr olarak geldiği için –masum- çocuğun bedel ödemesi gerektiğine inanılır. Bu bedel ise eli sopalı bir eğitimden geçer. Bu noktada hayatı boyunca bırakın bir çocuğu dövmeyi, kaşlarını bile çatmadan merhamet merkezli eğitimiyle doğru model olan Allah Resulünün (s.a.v.) bir hadisinde ‘çocukları dövmek’ şeklinde anlaşılan ifade aslında çeşitli metot ve usuller kullanarak namazın kılınmasıdır. Hatice Kübra Tongar, Korkutarak Değil Sevdirerek Din Eğitimi, s. 61-62

Din Eğitimini, Ortaokul Din Kültürü Dersini Alana Kadar Ertelemek. Yaş bir ağacın şekil alması kolaydır. Ancak kuruduktan sonra ağaca yaklaşıp şekil vermek şöyle dursun, ufak bir dokunuşta elimizde kırılabilir. Bundan dolayı ağaç yaşken eğilir düsturuyla erken verilen eğitimin öneminden bahsedebiliriz. Bu bağlamda hatırlarsak küçükken ezberlediğimiz sureler, öğrendiğimiz adaplar; ruhumuzda öyle sağlam ve derin etkiler bırakır ki onları beynimizden söküp atmak zorlaşır. Aynı zamanda bu verilen erken eğitim; her çocuğun ilgi, istek, merak ve yaş gelişim özellikleri farklı olacağından çocukların hazır bulunuşluğuna göre yol almalıyız. Aksi takdirde hazır bulunuşluk gözlenmeden verilen eğitim; çocuktaki ilgi ve kabiliyeti köreltebilir.

Din Eğitiminde “Allah Cehennemine Atar, Taş Yapar, Çarpar…” Gibi Korkutucu Öğelere Yer Vermek. Yapılan araştırmalarda çocuklarda rastlanılan korkuların %90’ı hatalı ya da yanlış eğitimden kaynaklanmaktadır. Çocuk, bu hatalı telkinler ile herhangi bir şeyi sevebilir ya da korkabilir. Her şeyden önce çocuğun kalbini kazanarak ondaki güven, ümit ve bağlanma duygularını geliştirecek bir anlayışta din eğitimi olmalı. Nitekim bu hususta “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhari, İlim, 11) hadisi şerifi yolumuzun aydınlatıcısı olmalı. Şu da unutulmamalı ki Peygamberimiz (s.a.v.) “Üç kişiden kalem kaldırılmıştır (hesap, ceza yoktur); uyanana kadar uyuyandan, aklı yerine gelene kadar deliden, ergenliğe erene kadar çocuktan.” (Ebu Davut: 16; Tirmizi: 1) bu hadisten yola çıkarak, rahmet nazarıyla bakan Allah (c.c.), -korkutucu öğelere boğduğumuz- çocukları mesul tutmaz, cehennemine atmaz vesselam. Mehmet emin ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım? s. 54, 104

“Anneni Üzersen Allah Seni Sevmez, Babanın Sözünü Dinlemezsen Allah Seni Taş Yapar” Gibi Söylemlerle Din Eğitiminde Allah’ı Disiplin Aracı Olarak Kullanmak. Çocuk üzerinde otorite kuramamış ebeveynler, kestirme yol diye düşündükleri bir o kadar da dikenli ve taşlı bir yolu seçerler. Bugün Allah’tan (c.c.) korkutmak hatasına düştüğümüz bu çocuklar, o korktukları ve (haşa) zalim gördükleri Allah’ın (c.c.) olmadığı bir yere kaçacaklardır. Hâlbuki bunalıp dara düştüğünde; O’ndan kaçacakları delik aramak yerine, O’na sığınacakları şefkat ve merhamet yurdu olan Allah’ı (c.c.) sevdirmeliyiz. Bu bağlamda Kur’an-ı Kerim’in yapraklarını çevirdiğimizde Allah’ın (c.c.) hiçbir mecburiyeti yokken besmeleyi 114 yerde zikrettiğini görürüz. Kendi kuluna sonsuz merhametini defalarca hatırlatırken bizler neden yavrularımıza kötücül düşüncelerin barınağı olan bir Allah’ı (c.c.) hatırlatalım? Hatice Kübra Tongar, Korkutarak Değil Sevdirerek Din Eğitimi, s. 45, 13

Herhangi Bir Kriz Durumundaki Sorulara Allah Kavramını Merkeze Alarak Cevap Vermek. Soru cevaplandırılmadan önce sorunun altında yatan sebepler araştırılmalı. Aksi takdirde hemen cevaplamak, çocuğu yanlış anlamaya sevk edeceğinden Allah (c.c.) ile arasındaki bağı güçlendirmek yerine onunla arasına set çekmiş oluruz. Örneğin; yeni kardeşi olan bir çocuk, biricik annesini paylaşamadığından dolayı kardeş kıskançlığı dönemine girer. Çocuğun bu kriz döneminde “Bu kardeş nerden geldi?” sorusuna karşılık “Bu bebeği Allah bize verdi.” diye cevaplandırmamız çocuğun zihninde, Allah’ın bu kardeşi göndermekle kendi mutluluğunu bozduğuna dair bir düşünce filizlendirecektir. Bunun yanı sıra, endişe ve huzursuzlukların kaynağını Allah olarak bilmesine yol açacaktır. Prof. Dr. M. Emin ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım? s. 107

Din Eğitiminde ‘Sen Daha Anlamazsın, Senin Aklın Ermez, Haşaaa…’ Şeklinde Erteleyici Cevaplar Vermek. Ebeveynler, Allah ile ilgili sorular karşısında kendilerini çaresiz hissedebilir. Bilgi eksikliklerinin üstünü örtmek için böyle erteleyici cevaplara sığınabilir. Önemli olan burada nasıl cevap vereceğimizi düşünmeden önce çocuğun sorularına, ilk dişini çıkarttığında verdiğimiz tepki kadar kıymet vermeli ve takdir etmeliyiz. Belki de bu sorular, Rabbimizin minicik çocukların elleriyle, akıl ve kalbimizin kapısına kadar bıraktığı Allah’ı bilme macerasının çıkış biletidir. Eğer bir çocuk bu çıkış biletiyle ilgili bir soru sorduğunda çocuğun yaş ve gelişim özelliklerine uygun bir cevap verirsek bu cevabı anlayabileceğini aklımızdan çıkarmayalım. Nitekim bu doğrultuda Peygamberimizin (s.a.v.) İnsanlara akıllarının alacağı kadar konuşulmasını ve herkese derecesine göre davranılmasını (Ebu Davut, Edeb, 22) konu eden hadislerini düstur ederek açık ve net cevaplar vermeliyiz. Hatice Kübra Tongar, Korkutarak Değil Sevdirerek Din Eğitimi,  s.108)

Şefaat ve merhamete mazhar olabilmenin de şartı bu dünyada aynılarını başkalarına severek ve isteyerek, sadece Allah rızası gözeterek yansıtabilmektir.

Ramazan ayı merhametin doruklara çıkması gereken, sevgi ve hoşgörünün hayata egemen olması gereken bir aydır. Küslüklerin bittiği, muhtaçların mağduriyetlerinin giderildiği, uzak akrabaların ziyaret edildiği, sevilenlerin sevildiğinin hatırlandığı, borçların ödendiği, meselelerin halledildiği, sevgi bağlarının kurulduğu, komşuların anlaştığı, barış ve huzur çiçeklerinin açtığı, kardeşliklerin hatırlandığı bu ay, kutsaldır, nimettir, mübarektir.

Ramazan ayı, infakın, fedakarlıkların, paylaşmanın, el uzatmanın, dert dinlemenin, yardım etmenin, barışmanın, affetmenin ayıdır.

Ramazan; nefse dur demenin, zalimle aramıza mesafe koymanın, şirke savaş açmanın, küfüre cihad etmenin ayıdır.

Ramazan; sevgisizliğin, merhametsizliğin, kibir ve hırsın öldürücü zehirlerine panzehirdir.

Ramazan, kalpleri yumuşatan, vicdanı körükleyen, insan olduğumuzu hatırlatan mübarek bir aydır.

Fabrika, maden adı altında tabiata kast edenler zalimdir ve bunlara merhamet göstermeye de asla izin yoktur.

Özetleyecek olursak; hayatın sonunda yaşanacak ahiret yurdunun esası rahmet ve şefaattir. Yüce Allah mü’min kulları için affedicidir. O bizim acizliğimizi, cehaletimizi inşallah bağışlayacaktır. Bizim bu dünyada yaşarken göstereceğimiz hal de işte tam olarak budur. Nihayetinde herkes ahiret yurdunda merhamete muhtaçtır, şefaate muhtaçtır.

Allah’ın yüce rahmeti ile yağdırdığı yağmur ile dolup taşan derelere, denizlere, kırlara, otlara, havaya, toprağa merhamet göstermek te insanın vefa borcudur. Küresel afetlere yol açan, tabiata zarar veren, yeşili çıkar uğruna kesen, doğayı katleden zalimlerin yeri zaten cehennemdir ve imanlı kullar tabiata ve tüm insanlığın ortak nimetlerine karşı merhametlidir, saygılıdır. Mü’min tüm o tabiattaki varlık ve cisimlerin birer kul olduğunu bilen, hepsinin tesbih ettiğini görendir. Dahası tüm insanlığa ait hayati ihtiyaçların bazılarınca kirletilmesi kabul edilir değildir ve böylelerine merhamet gösterilmez.

İslam’ın egemen olduğu toplumlarda yaptırımı olan yasalar ve dini kuruluşlarca verilen fetvalar zalim ve nankörlere karşı tedbir almakla mükelleftir. Bu görev aynı zamanda toplumu aydınlatmak ve kötüleri tanıtmayı da kapsar. Bunda ihmal ise o kuruluşları da vebale ortak eder.

Kur’an mü’minleri ise bilir ki o ağaçlar birer canlıdır, gün boyu tesbih ederler. Mü’minler bilir ki orman yangınları ile yanan sadece ağaçlar değil milyarlarca hayvancıktır. Mü’min kullar bilir ki zeytin ağacı ağaçların en şereflisi, nur üstüne nurdur.

Merhamet, şefkat gibi yürekte doğuveren nadide bir filizdir. Sevgi ve merhamet, Rahmet sahibi Rahman’ın yeryüzündeki gölgesi, insanlar lutfudur. Sadaka nasıl ömrü uzatır, kötülükleri azaltır, belaları def ederse, merhamet te dünyayı güzelleştirecek, kulun bilemeyeceği tarzda hayatını kolaylaştıracak ve güzelleştirecek huylardandır. Merhametli insanlardan teşkil toplumlar ise refahı yakalayacak ve barışı temin edecektir.

Burada bir husus önemlidir ki cihad yani savaşta dine, cana, mala ve hayata kast edenlere, şirk, küfür ve riya şebekesine üye olanlara, zalimlere ve şer odaklarına merhamet Allah emri değildir. Bunlara acımak, desteklemek, kanmak akla ihanettir ve aklı kullanamayanlar üzerine Allah pislik atar. Çünkü zalimlere yapılacak her yardım ve gösterilecek merhamet bir terör kurşunu olarak o topluma geri dönecektir. Bunun için merhamet sadece iyi kullara gösterilecektir.

Buna rağmen en temel hak olan yaşam hakkı bahsinde, zalimlere bile sınırlı seviyede af Allah emri, insanlık borcudur. Bunu örnekleyecek olursak yaralı ele geçmiş teröristi yaşatmak için ilk yardım yapmak sayılabilir.

Merhamette riya şirktir. Başkaları görsün diye merhamet gösterilerinde bulunmak sadece Allah’ı küstürmektir ve alacağınız ödülde o yaranmak istediklerinizin verebileceği kadardır.

Merhamet ettiklerinize şayet maddi yardım yapıyor iseniz de bunun şartı o paranın helal olmasıdır. Haram para ile efelenmek mü’minin harcı ve huyu değildir.

Merhamet için yapmak yetmez, o yapılanı içten, severek yapmak gerekir. Birisine verdiğiniz bir fıtır sadakasını başa kakmak gibi örneklenecek bu hal zorunlu olarak yapılanı sevgi ile süslemek ve içten gelerek yapmayı gerektirir. Yoksa hükmü kaybolacak veya sevabı azalacaktır.

İşte tüm iyilik ve sevaplarda olduğu gibi yapılan iyilik ve merhamet gösterileri kalp ile desteklenmiyorsa sevap katsayısı düşük kalacak, kalp ile destekleniyorsa buğday başak tanesi gibi sevabı misliyle artacaktır.

Elde olmayan nedenlerle yardım edilemeyen haller de ise sözle, kalple o işe niyet etmek ve mazlumun yanında olmak tıpkı iman bahsindeki gibi merhametin göstergesidir ve inşallah mükafatı da olacaktır. Çünkü Allah kullarını taşıyamayacağı yüklerle sınamaz.

Merhamet toplumsal yaşamın da vazgeçilmezidir ki gün boyu yaşanan aksilik, anlaşmazlık ve çıkar çatışmalarının çözümü barışçı yollardır. Toplumda sayısı hızla çoğalan yardıma muhtaç, engelli, fakir ve zayıf kimselerin topluma kazandırılmasının, kalkındırılmasının, maruzatının giderilmesinin yolu da merhamettir.

Bu meseleleri toplum merhamet ve anlayış ile çözemezse kaos çıkacak, seviyeler arası düşmanlıklar başlayacak ve huzur bozulacaktır. Hadiste belirtildiği gibi toplumun bir kesimindeki rahatsızlık o toplumun tamamını bir süre sonra rahatsız edecek ve tedbir alınmazsa da hasta edecektir.

İman bahsinden konunun izahı ise şudur ki; iman etmedikçe kimse cennete giremeyecektir ve kardeşini kendisi gibi sevmeyen mü’min olamayacaktır. Başka bir deyişle kendisi için istediğini mü’min kardeşi için de istemeyen asla mü’min olamayacak ve cennetlere gidemeyecektir.

Bir başkasını kendisi gibi sevmek ve onun için de kendisi neler istiyorsa aynısını istemek işte bu sevgi, hoşgörü ve merhametin gereğidir. Fani dünya hayatında tüm mülkün, nimetin, hükmün sahibi sadece Allah’tır. Ve dünya hayatı fanidir. Bizlere bahşedilen ne varsa hepsi birer emanettir ve emanetin gerçek sahibi sadece Allah’tır. O halde bunları fani saymak ve paylaşmadan muhafazaya çalışmak ahmaklıktır, nankörlüktür. Oysa ahiret yurduna götürülebilecekler sadece niyet ve amellerdir.

Emanete saygı ile sahip çıkmak, ahde vefaya sadık kalmak, ana babaya saygıda kusur etmemek için merhametli olmak şarttır.

Merhametin aksi ise merhametsizlik değil aslen zulüm ve kibirdir. Bu huylar ise Rahman’ın değil, şeytanın huylarıdır.

Acıma hissi ile yumuşamayan kalpler, nefis ve şeytan oyunlarıyla katılaşacak ve kararacaktır. Bu ise telafisi sadece Allah’ın elinde olan dermansız bir hastalıktır. Buradan hareketle şu denebilir ki merhamet göstermek şeytana teslim olmamak gayretidir aynı zamanda.

Kibir ve hırsın körüklediği aç nefislerin kötüyü emreden hallerinin ilacı durumundaki merhamet affetmeyi, anlayışı, iyi zanda bulunmayı, tevazuyu ve iman kardeşliğini yüceltmeyi emreder ve bunu yapabilenler takva sahipleridir.

Tabiattaki diğer varlıkların da bu merhametten nasibini alması insanın boynuna borçtur, çünkü ister ehil olsun ister yabani olsun canlılar ve tüm varlıklar insanın egemenliğine boyun eğmiş haldedir ve insan bunları kendi çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda kullanır. Yaşlanan atı açlığa mahkum ederek kırlara salmak nasıl uygun değil ise, yabani hayvanları da susuzluğa mahkum etmek öyledir. Hele evlere alınan evcil hayvanların ihtiyaçlarını karşılamak farz ayarındadır. Peygamberimizin dedesinin açlık ve susuzluk dönemlerinde, daha İslam ortada yokken, haniflik gereği dağlara yabani hayvanlar için parçalanmış etler bırakması bu yüce merhamet duygusunun mükemmel bir örneğidir.

Merhamet eden inşallah ahiret yurdunda rahmete ulaşacak, bu dünyada merhametten uzak yaşayan katı kalpliler, ahirette rahmetten az nasiplenecektir. Hele kafir, müşrik ve münafıklar hem bu dünyada hem ahirette Allah’ın rahmetinden ve insanların merhametinden yoksun kalacaktır.

Merhamet ile insanın kaybedecek bir şeyi yoktur. Neticede acımak, anlamak, elinden tutmak, derdi paylaşmak, yardım etmekten öte gitmeyecek bu duygu kazandırdıkları bakımından ise yücedir.

Dinin, sevgi ve anlayış temelli olduğu hatırlanacak olursa merhametin önemi daha iyi anlaşılacaktır.

Savaşlarda, adam öldürmede, hayvanları yemek maksadıyla kesmede bile güzellikten bahseden bir din, insan ilişkilerinde de elbet iyilik, güzellik ve merhameti emredecektir.

Merhamet, yaşlılara, muhtaca, yolcuya, mazluma gösterilmeli, anne-baba ve akrabalar belki de ilk sıraya konmalıdır. Çünkü tüm iyilik çemberleri yakın daireden başlar ve merhamette önce anne ve babayadır.

Merhamet edebilecek ihsana ulaşan mü’min, merhamete de bir gün gelir muhtaç olur ve o an inşallah karşılığını da bulur. Lakin kul merhamet etmeyi zayıflık ve küçüklük olarak görüyorsa muhtaç olduğu bir anda o merhameti ne Allah’tan ne de kuldan göremeyecektir.

Dünyada bu kadar kötü ve kötülük varken hala hayatın devam ediyor olması ve hala bu kadar güzelliğin yaşanabiliyor olması ilahi rahmet ve insani merhamet iledir.

İlahi boyutta adı rahmet, kul seviyesinde merhamet olan bu duygu sorunları barış yoluyla çözmenin, affın, kardeşliğin, paylaşmanın tek ilacıdır. Tevazu ve ihsan gereği her kul muhtaca el uzatmak, derde derman olmaya çalışmakla mükelleftir.

Merhamet kötülüğü emreden terbiye olmamış nefislerin iyiliğe yöneltilebilmesi için vicdani bir yüklenmedir ve merhamet gösteremeyenler nefsin tutsaklarıdır.

Merhamet Allah emriyken, hala büyüklenme ve şımarma ile muhtaçları aşağılayanlar ise dinden nasibini alamamış zavallılardır.

Allah’ın merhameti gazabını geçmiş ve kullarını sarmalamış haldeyken, tüm kainat ve varlıklar da bu rahmetten faydalanır ve dünya bu rahmet üzere döner. Rızıklar, şifalar, nimetler, hikmetler hep bu sevgi ve rahmet gereğidir. İnsan ise çoğu zaman zalim, cahil ve nankördür.

İşler iyi giderken, nimetler akıp gelirken şükreden insan nimetler azaldığında korkmaya, kesildiğinde inkar ve isyana başlar. Nankörlük bu sınavı görmemekte ve bencilliktedir. Oysa yoklukta sabrın sevabı, varlıkta şükrün sevabından daha yücedir. Çünkü yokluk kulu noksanlığa, muhtaçlığa, merhamete muhtaçlığa getirir ki bu gurura, kibre, egoya ciddi bir tehlike oluşturur. Nefis bu durumda alarmları çalar ve bedene bu durumdan kurtulması için her yolu denemeyi emreder ki buna ahlaksızlık ve günah kapıları da dahildir. İşte bu durumda dik durabilenler asıl rahmete mazhar insanlardır. Varlıkta şükretmek şart ve güzeldir lakin rahat ve nefsin zorlanmadığı bir ortamda, geliri tehlikeye atmayacak kadar infak etmek ve yokluğu tatmış olmamanın bilgisizliğiyle ağız ucuyla şükretmek mümkündür. Sevabı da vardır lakin hakkını vermek ve zorluk derecesi bakımından açlıkta sabır, varlıkta şükürden daha zordur.

Konuyu merhametle birleştirirsek ise kul zor anlarda Allah’ın rahmetinden bile ümit kesecek ve şüphe duyacak kadar nankördür, zalim ve cahildir.

O size istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız. Doğrusu insan çok zalimdir; çok nankördür! İbrahim 34

Rahmetin en yücesine sahip Yüce Allah’ın isim ve sıfatlarını kendi ahlakına uydurmak mecburiyetindeki mü’min merhametli olmak ve acımak mecburiyetindedir ki acınası hali yaratan Allah çare vermeye de muktedirdir. Lakin o ister ki bu yardım mü’minlerin istekleri ve elleriyle gerçekleşsin. Mü’minlerin rahmet uzantısı merhametleri devreye girsin ve çare insanların eliyle gelsin.

Eğer insana tarafımızdan bir rahmet tattırır da sonra bunu ondan çekip geri alırsak, tamamen ümitsiz ve nankör olur. Hud 9

Merhamet; yürek yumuşaklığı, acıma hissi, vicdan sesi, rahmet simgesi, acıma ve yardım etme isteği, sevgi sunma yöntemi ve katı kalplerin kilidini açma nimetidir.

Merhamet susuz bozkırlarda açan nadide bir çiçek, karanlık gecelerde ufukları aydınlatan bir güneş, baştan sona bir ihsan ve kalp çırpınışıdır.

Merhamet, insanı insan yapan, kalbi bir organ olmaktan çıkarıp gönülleştiren, bahtları aydınlatan, sevgi ve iman bağlarını güçlendiren yüce bir duygudur.

Merhamet, mazlumun, mağdurun, muhtacın yanında olmak, nefsi zincirlemek, eldekini paylaşmak, fedakarlık etmektir.

Merhamet, yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmektir.

Merhamet bahsi, içerisinde zorlama olmayan dinin, sevgi ve muhabbetle şekillendiği nadide bir ortamdır ki bu hissin ardında devasa bir sevgi ve bir o kadar da korku vardır. Bu ses, sahibine hem iyilik yapmayı emreder, hem kötülükten kaçınmayı, hem de karşısındakinin acısını paylaşmayı.

Allah’a inananlarda bazen merhametin duraksaması veya geçici düşmesi mümkündür. Allahu Teala bu hali “günahkar” olarak adlandırmıştır. Günahkârların tövbe ettiği takdirde merhamet kapsamına gireceğini şu ayeti kerimede açıkladı:

De ki: “Ey kendilerine karşı israf eden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah, suçların hepsini bağışlar. O, Çok Bağışlayıcı’dır, Rahmeti Kesintisiz’dir. Zümer 53

Onlar İslam’a inanmadıkları için merhamet düşüncesine sahip değillerdir ve de reddederler. İnanmayanlarda bulunan acıma hissi “vicdanın sesini” dinleme şeklinde tezahür eder. Yani onlarda merhametin karşılığı vicdandır. Dinde vicdanidir. Vicdanları çerçevesinde dinin bir kısmına inanırlar veya kendilerini tatmin edecek dinden kısmi işlere yönelirler. Maalesef bu çürük düşünce günümüzde Müslümanım diyen bazı şahısların beyinlerine örümcek ağı örmüş, bu sözlerine ve fiillerine/amellerine aksetmeye başlamıştır. Bundan dolayı da İslam’daki merhameti hatırlattığınızda veya hükümlerden bir hükmü zikrettiğinizde “ben rahatım, benim vicdanım böyle kabul ediyor” diyerek dinin değil de vicdanının belirlediği hayat tarzını benimsediklerini ima ediyorlar. Bu tamamen batıdan etkilenmedir. Bundan dolayı da merhameti vicdanına havale ettiği için Müslümanların bir kesimi İslam âleminin derdiyle dertlenmeyi öteliyor, üzerine almıyor veya uzak duruyor.

Oysa merhamet Allahu Teâlâ’nın vahyine kulak vermektir, teslim olmaktır. Allahu Teâlâ’nın istemiş olduğu merhamet düşüncesi ile donanmak demektir. Ki bu İslami şahsiyettir. İslami şahsiyetin dışında kalanlarda -kâfirlerde ve onlara meyledenlerde- bunu göremeyiz. Bundan dolayı da kâfirlerdeki zulüm ve düşmanlık hidayete kavuşmadıkları müddetçe süreklidir. Ya bu düşmanlıklarını alenen yaparlar veyahut ta fırsatını bulana kadar içlerinde saklarlar. Nitekim Allahu Tela bu durumu şöyle bildirdi:

Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin! Onlar size kötülük etmekten asla geri durmaz, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Kin ve düşmanlıkları ağızlarından (sözlerinden) elbette belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Akıl ediyorsanız, ayetlerimizi elbette size açıkladık. Ali İmran 118

Ey oğullarım! Gidin Yusuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin; çünkü gerçeği yalanlayan nankör bir halktan başkası O’nun rahmetinden umudunu kesmez. Yusuf 87

İnsan aklına göre merhametin ölçüsünü tespit etmekte acizdir. Onun için merhametin sınırlarını Allahu Teala belirlemiştir. İtaat etmek emirlere bağlılığı,  emirlere bağlılık da rahmeti getirir. Bunula alakalı delillerde Allahu Teala itaat veya yapılması istenen hususu beyan ettikten sonra merhamet edileceğini açıklıyor:

Sonra iman edenlerden, birbirine sabrı ve merhameti tavsiye edenlerden olmaktır. İşte bunlar sağdakilerdir. Beled 17/18
Ama Allah’a inanıp ona sımsıkı tutunanlara gelince, onları, yakında Kendi lütfundan, rahmetinin içine koyacak ve onları kendisine giden dosdoğru yola iletecektir. Nisa 175
Allah’a ve Resul’e itaat edin ki size merhamet edilsin. Ali İmran 132

Merhamet öğretisini bizlere İslam kazandırmıştır. Kapitalizme ve onun ilkelerine bağlanmak veya yanaşmakla da bu öğretiden uzaklaşılmıştır. İslami yönetimin olmayışı bu merhametsizliği daha da arttırmıştır. Ki bu devletten bireye, aileden toplumun her kesimine  kadar sirayet etmiştir.

İnsanların ortaya koyduğu sistemlere uymak merhamet kaynaklarını kurutmak demektir. Sistem içerisinde merhamet edecek veya ettirecek fikir olmadığı gibi hiçbir kurum da yoktur. Aile yapısını daha da parçalayan, anne-babayı huzur evlerine teslim eden bir düşünce anlayışı katılaşmış kalplerin, şahsiyetlerin merhametsizleştiğinin açık örneklerindendir.

Kapitalizm merhamet düşüncesini insan aklına bırakmış ve insanın egosuna teslim etmiştir. Egosunu tatmin etmekse nefsi acıma duygusuna bırakılmıştır. Onun için Kapitalizmde merhamet göstermek -menfaat dışında- karlı bir iş değildir.

Merhametten soyutlanan her şey vahşileşmeye mahkûmdur. Onun için kapitalizmden doğan her şey vahşi ve zalimdir. Özünde merhameti barındırmadığı için de ona “vahşi batı” tabiri çok uygun düşmüştür.

Oysa merhamet insan aklına bırakılacak bir konu değildir. Merhamet konusu insan fıtratına uygun, sağlam akidevi değerler üzerine kurulur. Bu doğrultuda insan merhamet duygularını doğru olan düşünce ve fikirlerle donatmak zorundadır. Böylesi bir değerse sadece İslam nizamında vardır.

İslam âleminde sorunların artması merhametsizliğin yaygınlaşması da küfür sistemlerine, fikirlerine yönelinmesi ve çözümün orada aranılmasından kaynaklanmaktadır. Bu noktada İslam âlemi batı âlemi ile eşitleşiyor. Çünkü batıya olan özenti hayatın her sahasına sirayet ediyor. Bu gün batıda ne varsa İslam âleminde de o var. “Vahşi batının” tesirinde kalan İslam âlemi vahşi cinayetler işleyen, körleşen, menfaat ilkeleri üzerine toplumsal ilişkiler kuran veya özgürlükler çerçevesinde bireyselleşip herhangi bir sosyal ilişki kuramayan, birbirine duyarsız kalan bir topluma dönüştü. Oysa Allahu Teala şöyle buyurdu:

Muhakkak ki iman edenler kardeştirler! O halde iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korunun ki rahmete eresiniz. Hucurat 10 / Ahmed Hulusi Meali

Günümüzün süper gücü veya kapitalist ülkeler insanlığa merhamet etmez, BM de merhamet üretemez. Kapitalist vakıfların sözde acıma duyguları ile yardıma koşuştukları göstermelik yardım ve gözyaşları merhamet kaynaklı değil sömürgelerini pekiştirmek, nizamlarına hizmet ve gösteriş amaçlıdır.

Kapitalizmi özümseyen, nefsinde yaşayan bireylerde merhamet olmaz. Yönetimlerde ise merhametin izine rastlanmaz. Onda bozgunculuk ve zulüm vardır. Mesela; Kapitalizmin halkına sunduğu barınak olanakları, iş imkanları, su, elektrik, doğalgaz gibi günlük ihtiyaçlar sömürgecilerin sofralarından dökülen kırıntılardır. Hatta insanlar kutu gibi küçük küçük mekânlarda yaşamak durumunda, köleler gibi çalıştırılmakta ve tabii hakları için yüklü faturalar ödetilerek sömürülmektedirler. Kapitalist devletler ise bunu halka götürülen hizmet ve devletin merhameti olarak lanse etmektedirler.  Halka, çok üretip/çalışıp böylelikle çok tüketerek/kazanarak mutluluğu elde edebileceklerini söyleyip hayal tacirliği yapmaktadırlar. Halkta bunu nimetten saymaktadır. Bunun neticesinde batı insanı ruhen hastadır ve zalimdir. Zira maddi şekilcilik ve pırıltılar altında merhamet değil çılgınca bireylerin nefislerini tatmin etme vardır.

Dünyada insanlara dayatılan materyalist düşünceler insanlar arasındaki ilişkileri daha da karmaşık hale getirdi. Merhamet kaba gücün, maddi değerlerin etkisine/etki alanına teslim edildi.  “Güçlü olmazsan ezilirsin, sana merhamet eden olmaz” düşüncesi bütün beyinleri işgal etti. İnsanlardaki fıtri dengenin bozulmasına etki eden kapitalizmden dolayı insan ve insani dengeler de alt-üst olmuştur. Bu yapı ve öngörüler içerisinde merhamet dengeleri inşa edilemez.

 “İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider.  Üstelik sözünün özüne uyduğuna Allah’ı da şahit gösterir. Halbuki gerçekte o, düşmanların en yamanıdır. Senin yanından ayrılınca, ülkede fesat çıkarmaya çalışır,  ürünleri ve nesilleri mahvetmek için uğraşır. Allah, elbette fesadı (bozgunculuğu) sevmez.” (Bakara, 2/204-205)

Günümüz zaman diliminde merhametsizliğin bütün insanlığı sardığı aşikardır. Merhametsizleştirilen bir dünyada yaşıyoruz. Zulmün içerisinde merhamet aramak veya zalimlerin verdiği imkânlar dâhilinde cılız merhametlerle (!) yetinmek nimetten sayılmaktadır. Bunun yanında insanların merhamet duyguları ile oynanmakta ve merhamet duyguları gerçek mecrasının dışında başka işlerle oyalanmaktadır. Bundan dolayı da yukarıdaki ayeti kerimede belirtildiği gibi merhamet husussunda da dar bir alana hapsolunulmuş, merhamete kör kalınılmıştır.

Bu kadar merhametsizleşmenin kökünde kapitalizm sisteminin insanlık üzerindeki tesiri vardır. Kapitalizm kendi toplumunu bireysel özgürlükler çerçevesinde “ben” içerikli bir yaşama teşvik etmektedir. Kibir içerikli bu anlayış insanı acımasız kıldığı gibi maddi sunumlar içerisinde yok edip eritir. Onun için kapitalizmde insanların merhamet anlayışı maddi takanaklıdır. Daha doğrusu kapitalizm merhameti insanın fıtri özelliklerini görmez. Maddeyi fıtri özelliklerin yerine koyar ve onun doyumuna ulaşması için nizamlar ortaya koyar. Bu doğrultuda kapitalizmin merhamet diye bir kavramı yoktur. Bireyden topluma, toplumdan dünyaya bakışı zalimcedir. Merhametsizliğin en çok görüldüğü toplum kapitalist toplumlardır. Dünyada en fazla sosyolog ve psikoloğun faaliyet gösterdiği yer kapitalist ülkelerdir. Yine dünyada en fazla depresyon hapının tüketildiği ülkeler kapitalist ülkelerdir. Elbette insan fıtratını paramparça eden bir sistemde merhamet olmaz.

Kurtuluşun nişanesi olan merhameti Allahu Teala Kitabı ile değerli kılmıştır. Allahu Teala şöyle buyurdu: Kim Ben’im zikrimden yüz çevirirse, bilmelidir ki onun için bunalımlı bir yaşam vardır. Kıyamet Günü de onu kör olarak haşrederiz. Taha 124

Yani Allahu Teala ile ruhi bağ koptuğunda merhamet bağları da kopar. Yoksa Allahu Teâlâ insan fıtratının özelliklerinden olan zalimlik veya merhamet özelliğini fıtratından söküp almaz. Haram işlemekle insan kendi nefsine zulmeder. Haramı terk etmekle de insan kendi nefsine merhamet eder.

Bu, Allah’ın kullarının kalplerine yerleştirdiği merhamettir ve Allah, ancak merhametli kullarına rahmet eder.” (Müslim, Buhârî)

İnsanlardaki merhamet, Allahu Teala’nın rahmet ve merhametinin bir tecellisidir. İnsanlar bunu ancak Allahu Teâlâ’nın gönderdiklerine tabi olurlarsa erişebilir. Katılaşan kalpler ancak Allah Subhanehu Teâlâ’nın gönderdiklerine bağlanmakla yumuşayacaktır. Allahu Teala ancak gönderdiği dine uyanların kalplerine merhamet koymuştur. Bir yerde merhamet Allahu Teâlâ’nın gönderdiklerine tabi olmaktır. Bunu Allahu Teala şöyle açıkladı:

Sonra bunların izinden art arda elçilerimizi göndermiştik. Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından göndermiş, ona İncil’i vermiştik. Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirmiştik. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu onlara biz yazmamıştık. Fakat kendileri, Allah rızasını kazanmak için yapmış, (ancak) buna da gerektiği gibi uymamışlardı. Biz de onlardan iman edenlere ödüllerini vermiştik. İçlerinden çoğu yoldan çıkmıştı.

İnsanın içgüdülerinde zalimliğe yönelik meyiller olduğu gibi merhamete yönelik meyillerde vardır. İnsan her ikisinden birine göre duygularını yönlendirir. İnsana nispet edilen merhamet kulların fiilleri ile alakalı olduğu için akidevi değil şer’i açıdan değerlendirilir, ele alınır. İnsanlar arasındaki ilişkilerde merhamet ancak Allahu Teala’nın koymuş olduğu merhamet ilkeleri hatırlandığında yerini bulur. Yani bu yönde ruhi yönü hatırlamak ve bu doğrultuda Yaratıcının emrine tabi olmakla gerçekleşir.

02.04.2022

Comments are closed.