logo

Sen O’ndan razı, O da senden hoşnut olarak rabbine dön.




Nefs-i mutmainne derecesine ulaşan insanın iç çatışmaları yatışmış, sıkıntı ve gerilimleri son bulmuştur; o Allah ile barışık, insanlarla barışık ve kendisiyle barışıktır; dolayısıyla huzur ve tatmin içerisindedir. İnsan için en büyük saadet, kulluktaki kemali sayesinde rabbini kendisinden hoşnut etmiş, rabbi tarafından ödüllendirilerek kendisi de O’ndan hoşnut kalmış olmasıdır. Allah Teâlâ’nın cennetine kabul ettiklerini “Benim kullarım” diye anması iltifatların en güzelidir. Bu sevgi ve hoşnutlukların kullara kazandırdığı son nimet ise cennete kabul edilmeleridir./ Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 621-622

Kendisini beğenmiş, bencil ve muhteris insan tipini eleştiren âyetlerin, dolaylı olarak samimi müminler için de “Allah’ın emrine saygı ve Allah’ın yarattıklarına şefkat” şeklinde özetlenen bir inanç ve yaşama modeli ortaya koyduğu ifade edilmişti. İşte 27. âyette sözü edilen “imanın huzuruna kavuşmuş insan”, dünya hayatını bu modele göre yaşayıp tamamlamış olan mümindir. Bu âyetlerde, “Ona âhirette şöyle seslenilecek” gibi bir ifadeye yer verilmeden, doğrudan insana hitap edilmesi, Cenâb-ı Hakk’ın bu yapıdaki kullarına çok güzel bir iltifatı ve özellikle âyetlerin, doğrudan kulu muhatap alan son derece zarif ve sıcak üslûbu, inanan insana, uhrevî saadetin bu dünyaya kadar yayılan müjdeli bir kokusu gibi gelmektedir. “İmanın huzuruna kavuşmuş insan” diye çevirdiğimiz “nefs-i mutmainne” bu bağlamda yukarıda başlıca özelliklerine değinilen modele göre bir dünya hayatı yaşayarak ruhunu kemale erdirmiş mümini ifade eder.

27-30: Ey imanın huzuruna kavuşmuş insan! Sen O’ndan razı, O da senden hoşnut olarak rabbine dön. Böylece has kullarımın arasına sen de katıl. Cennetime gir!

Kıyamet sahnelerini tasvir eden bu âyetler, benlik iddiasına, mal-mülk ihtirasına kapılarak Allah’a ve insanlara karşı sorumluluğunu unutan insana, hayatın geçiciliğini, kıyametin dehşetini, bunun ardından kendisini bekleyen, hak ettiği büyük cezayı ve sonuç vermeyecek pişmanlığı hatırlatmaktadır.

“Rabbin gelip melekler de saf saf dizildiğinde” diye çevirdiğimiz 22. âyeti selef dediğimiz daha çok ilk dönem müfessirleri herhangi bir te’vile gitmeksizin, âyetin lafzına bağlı kalarak anlamışlardır. Bu âlimler, hesap gününde Allah’ın geleceğine inanırlar, fakat “gelmek”ten maksadın ne olduğu bilgisini Allah’a bırakırlar. Halef denilen sonraki müfessirler ise tenzih ilkesinden hareket ederek âyeti, “Allah’ın gelmesinden maksat O’nun emrinin gelmesidir” şeklinde te’vil etmişlerdir. Buna göre âyetin meâli şöyle olmaktadır: “Rabbinin emri gelip melekler de saf saf dizildiğinde…” Allah’ın veya emrinin gelmesi ve meleklerin saf saf olması gayb âleminden olduğu için bunların mahiyeti hakkında bir şey söylemek mümkün değildir. Müminlerin görevi ise âhiret hayatına ve dünyada yaptıklarından dolayı orada Allah’ın huzurunda hesap vereceklerine iman etmektir. / Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 621

25. O gün Rabbinin vereceği azabı kimse veremez. 26. Onun vuracağı bağı da kimse vuramaz. / Süleymaniye Vakfı Meali

24.“Âh, keşke bu hayatım için önceden bir şeyler yapsaydım!” der./ Bayraktar Bayraklı Meali

21. Hayır, yer birbiri ardınca sarsılıp dümdüz edildiği zaman, 22. Melekler sıra sıra dizili durumda Rabbine geldiği zaman. 23. Ve cehennem de getirildiği zaman. İşte o gün insan anlar, ama artık anlamanın kendisine ne yararı var? / Süleyman Ateş Meali

Bu âyetler bir bütün olarak değerlendirildiğinde burada söz konusu edilen imtihanı (ibtilâ) kazanmanın iki temel ölçüsünün olduğu ortaya çıkmaktadır: 1. Nimetin asıl sahibinin Allah olduğunu, O’nun nimeti bize, liyakatimiz dolayısıyla vermeye mecbur olduğu için değil, bir lütuf olarak verdiğini bilmek ve O’na minnettar olup şükretmek; nimetini kıstığı zaman da hükmüne razı olup sabretmek; 2. Allah’ın verdiği nimetleri yoksul ve himayeye muhtaç olanlarla paylaşmak, buna başkalarını da teşvik ederek bu hususta toplumsal bir duyarlılığın gelişmesine, dayanışma ve yardımlaşmanın kurumsal bir hale gelmesine katkıda bulunmak. Mekkî sûrelerin ana konularından olan bu iki davranış ölçüsü, İslâmî kaynaklarda, “Allah’ın emrine saygı, Allah’ın yarattıklarına şefkat” şeklinde formülleştirilmiştir (meselâ bk. Râzî, XXXI, 170). Gerek bu âyetlerde gerekse Kur’ân-ı Kerîm’in bütününde oluşturulmak istenen temel dinî, ahlâkî, toplumsal zihniyetin özü budur. 15-20. âyetlerde müşrik Araplar’daki Allah’a karşı küstahlık derecesine kadar varan benlik iddiası, “öteki”ne karşı tam bir sorumsuzluk ve ilgisizliğe götüren egoizm ve çılgınca bir mal tutkusu son derece veciz ve etkileyici bir üslûpla eleştirilirken müslümanlar da Alah’ın iradesine uygun bireysel ve toplumsal hayatın dinî ve ahlâkî temeli konusunda aydınlatılmıştır./ Kur’an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa: 619-620

19. Mirası da hak gözetmeden yiyorsunuz. / Şaban Piriş Meali 20. Malı da pek çok seviyorsunuz. / Cemal Külünkoğlu Meali

18. Yoksula yedirmeğe teşvik etmiyorsunuz. / Süleyman Ateş Meali

17. Hayır, Yetime ikramda bulunmuyorsunuz. / Şaban Piriş Meali

Azgınlık ve taşkınlıkları yüzünden helâk edilen kavimlerin durumu haber verilerek gereken uyarı yapıldıktan sonra insanoğlunun azmasına ve kötü sonuçlara sürüklenmesine sebep olan, kendini beğenmişlik ve bencillik duygularından gelen başka zaaflarına dikkat çekilmektedir. Hz. Peygamber Mekke müşriklerine tuttukları yolun yanlış olduğunu, bu gidişleriyle bir gün mutlaka Allah tarafından cezalandırılacaklarını hatırlattıkça onlar da tam tersine, kendi yollarının doğru olduğunu, nitekim bu sayede Allah tarafından kendilerine bol nimetler ve servetler ikram edildiğini savunuyorlardı. Şu halde 15. âyetteki “insan” kelimesiyle bilhassa belirtilen karakterdeki Mekke müşrikleri ve aynı karakteri taşıyanlar kastedilmiştir. Yüce yaratıcı, hikmeti ve imtihan düzeni gereği, böyle birini çeşitli yeteneklerle donatıp bol nimete kavuşturduğunda o, bu nimetlerle bir sınamadan geçirildiğini, bunların bir hikmetle kendisine verildiğini düşünerek şükrünü yerine getirmesi gerekirken, bu sorumluluğu aklından bile geçirmeyip sırf lâyık olduğu için kendisine bu nimetlerin ikram edildiğini düşünüp mutlu olur; sahip olduğu nimetlerden başkalarını yararlandırarak onların da bu mutluluğa ortak olmaları yönünde bir gayret göstermez. Fakat aynı insan rızkında bir daralma olduğunda bunun da bir hikmet gereği meydana geldiğini, uhrevî bir mükâfata erişmesine veya akılsızca bir zevk ve safaya düşmekten korunmasına vesile olabileceğini yahut kendi kusurunun, çalışma ve gayretteki noksanlığının bir neticesi olabileceğini düşünerek sabretmesi ve kusurlarını gidermesi gerekirken o, kendisinin Allah tarafından göz ardı edildiği ve haksızlığa uğradığı iddiasında bulunma anlamına gelebilecek davranışlar içine girer, yakınıp sızlanmaya ve isyan etmeye başlar.

16. Ama Rabbi onu sınayıp rızkını daraltırsa: “Rabbim beni alçalttı (perişan etti)” der. / Süleyman Ateş Meali

15. Ama insan, her ne zaman Rabbi onu sınayıp da ikramda bulunur, nimet verirse, “Rabbim bana ikram etti.” der. / Elmalılı Hamdi Yazır Meali

 


Это относится к адитам, самудянам, Фараону и всем, кто последовал их примеру, бесчинствовал и причинял страдания рабам Аллаха, мешая им исповедовать истинную религию и благоустраивать свою жизнь. Они совершали всевозможные грехи, исповедовали безбожие, враждовали с посланниками и мешали людям встать на путь Аллаха. Когда же их заносчивость достигла такой степени, что их погибель стала неизбежна, Аллах низвел на них свою кару.

13. Bu yüzden Rabbin onların üzerine azab kırbacını çarptı. / Süleyman Ateş Meali 14. Çünkü senin Rabbin hep gözetlemektedir. / Süleymaniye Vakfı Meali

11.Bunlar ülkelerde azmışlardı. / Süleyman Ateş Meali 12. Oralarda çok bozgunculuk yapmışlardı. / Süleymaniye Vakfı Meali

Zikredilen son örnek Firavun’dur. Sözlükte, “kazıklar sahibi anlamına gelen zü’l-evtâd deyimi, Firavun’un binlerce çadırlık askerî gücünü ve toplumsal itibarını ifade eden mecazi bir anlatımdır (diğer yorumlar için bk. Sâd 38/12). Bu âyetlerde özellikle şu noktalar dikkati çekmektedir: a) 6. âyetteki “görmedin mi?” sorusundan Kur’an’ın ilk muhataplarının, anılan kavimlerin hayat hikâyeleri ve başlarına gelen felâketler hakkında kulaktan dolma da olsa bazı bilgilere sahip oldukları anlaşılmaktadır; ayrıca onların uygarlıklarına ait bazı kalıntıları görmüş veya duymuş da olabilirler. b) Bu âyetlerde söz konusu edilen kavimlerin iki özelliğine dikkat çekildiği görülmektedir: İlki çok güçlü olmaları, ikincisi de ülkelerinde azgınlığa sapmaları, günah ve isyanda sınır tanımamaları ve durmadan fesat çıkarmaları. Şu halde bir toplumda özelde yöneticiler ve genelde sorumluluğu olan herkes, inanç ve davranışlarında, uygulamalarında Allah’ın hükümlerini, kitabının ve peygamberinin davetini hiçe sayar, hak ve adalet ölçülerinden sapar ve sonuçta ülkeyi fitne fesat ortamı haline getirirlerse, kaçınılmaz felâketi de hak etmiş olurlar.

Bu kümedeki âyetlerde, geçmişte bazı toplulukların inkâr ve azgınlıkları yüzünden nasıl helâk edildiklerine, maddî güç ve imkânları olsa da bunların kendilerini ilâhî azaptan kurtaramadığına dikkat çekilmekte ve sonraki nesillerin bunlardan ders çıkarmaları hedeflenmektedir. Hz. Nûh’tan sonra tarih sahnesine çıkmış olan Âd kavmi, Yemen’de Uman ile Hadramut arasındaki bölgede yaşamış eski ve önemli bir Arap topluluğudur. İrem ise Âd kavminin bir kolu olup adını kabilenin atası olan İrem’den almıştır. Aynı zamanda topluluğun yerleşim merkezine de bu ad verilmiştir. “Memleketler içinde benzeri görülmemiş olan, sütunlarla dolu İrem’e” şeklinde çevrilen 7-8. âyetlerde, son derece mâmur ve azametli sütunlarıyla görkemli yapıları, rengârenk bağları ve bahçeleriyle tanınan İrem şehri söz konusu edilmiştir (bilgi için bk. Ömer Faruk Harman, “İrem”, DİA, XXII, 443). Bu âyetlere “Ülkelerde benzerleri yaratılmamış İrem halkına” şeklinde de mâna verilmiştir. Şevkânî bu mânayı tercih eder. Bu takdirde âyet burada yaşayan Âd kavminin güçlü, benzeri görülmemiş ve uzun ömürlü bir uygarlık kurduğuna işaret etmiş olur (bk. V, 508-509; krş. Rûm 30/9; Fussılet 41/15). Ancak onlar Hûd peygamberi yalancılıkla suçlamaları sebebiyle güçlerine rağmen helâk olup gitmişlerdir (bk. Hâkka 68/6-7; Âd kavmi hakkında bilgi için bk. Hûd 11/50-60).

10. Ve kazıklar sâhibi Fira’vun’a? / Hayrat Neşriyat Meali

8. Ki ülkeler içinde onun benzeri yaratılmamıştı. / Elmalılı Hamdi Yazır Meali 9. Ve vadide kayaları oyan Semûd’a, /Erhan Aktaş Meali

6. Görmedin mi Rabbin neler yaptı Âd’a? / Abdulbaki Gölpınarlı Meali 7. Sütunlu İrem’e? / Süleyman Ateş Meali

Аллах поклялся несколькими знамениями в подтверждении их истинности. Подобное допустимо в арабском языке, если речь идет о чем-то очевидном и важном, и именно так обстоит дело в данном случае. Утренняя заря наступает в конце ночи и в преддверии утра. Всевышний поклялся ею, потому что именно в последние часы ночи проявляются великие знамения, свидетельствующие о могуществе Аллаха, Который один управляет делами Вселенной и один достоин поклонения. В эти часы совершается рассветный намаз, который настолько важен и значителен, что заслуживает того, чтобы Аллах поклялся им.

“Akıl” mânasında kullanılan hıcr kelimesinin kök anlamı “engellemek”tir, akıl kavramının sözlük anlamı da aynıdır. Akıl, insanı yanlış bilgi ve düşünceden, kötü davranışlardan alıkoyma yeteneğine sahip olduğu için ona bu isim verilmiştir. Buna göre âyet, genel olarak ilâhî bildirimlerin, özellikle de bu âyetlerde üzerlerine yemin edilen doğal varlık ve olayların anlam ve değerini, Allah’ın neden bu varlıklar üzerine yemin ettiğini, insanın ancak aklını doğru kullanarak anlayabileceğini ifade etmektedir.

5. âyetteki “Düşünen kimse için bunlar yemine konu olacak kadar önemli değil midir?” cümlesinin başında aslında soru edatı bulunmakla birlikte bunun, kesinlik edatı olan “kad” anlamıyla kullanıldığı konusunda görüş birliği vardır. Bu ifade tarzı, yukarıda kendilerine yemin edilen varlıkların çok önemli varlıklar olduğunu gösterir. Uygun olan her türlü takdire açık olsun diye yeminlerin cevabı yani ne maksatla yemin edildiği belirtilmemiştir. Müfessirlere göre Allah Teâlâ bu dört âyette kendi katında önemli olan varlıklara yemin ederek öldükten sonra dirilme, kıyamet, hesap, ceza ve mükâfatın gerçekleşeceğini vurgulamıştır; yahut yeminin cevabı “Çünkü rabbin her şeyi yakından izlemektedir” meâlindeki 14. âyettir. Bu da şöyle yorumlanmıştır: Yukarıda sayılanlara yemin olsun ki rabbin her şeyi yakından izlemektedir; hiçbir şey O’nun bilgisi dışında değildir; O, bütün yapıp ettiklerinizi bilmektedir ve karşılığını ceza veya ödül olarak verecektir” (Şevkânî, V, 507).

“Sabah aydınlığı” diye çevirdiğimiz fecr kelimesi masdar olarak “tan yerinin ağarması”, isim olarak “sabah aydınlığı, şafak vakti, tan yerinin ağarma zamanı” gibi anlamlara gelmektedir. Tan yerinin ağarma zamanı ortalığın aydınlanmaya, canlıların da uyanmaya başlaması, bir çeşit yeniden dirilmeye benzediği için yüce Allah sabah aydınlığına yemin ederek aşağıda anlatılacak konulara dikkat çekmiştir (Râzî, XXXI, 161; ayrıca krş. Tekvîr 81/18). 2. âyette geçen on gecenin, hac ayı olan zilhiccenin ilk on gecesi, hicrî yılın birinci ayı olan muharremin ilk on gecesi, ramazanın ilk veya son on gecesi olduğu yönünde değişik rivayetler vardır. Ancak birinci mâna tercihe daha uygundur. Çünkü bu sûre Mekke’de indiğine, ayrıca ramazan orucu da Medine’de farz kılındığına göre ikinci ve üçüncü şıklardaki günler sûrenin indiği dönemde özel bir önem taşımıyordu. Zilhiccenin ilk on günü ise sûrenin inmesinden önce de Araplar’da kutsal sayılıyordu. 3. âyette geçen “çift ve tek”ten neyin kastedildiği konusunda da farklı yorumlar bulunmakla birlikte, çift olanıyla, tek olanıyla bütün varlıklar üzerine yemin edildiğini söylemek en uygun olanıdır. Çünkü varlık yokluğa göre bizâtihî bir değerdir. Nitekim İslâm düşünce tarihinde varlık hayır, yokluk şer kabul edilmiştir. Ayrıca burada belli varlıklardan ziyade bu kavramlara (tek ve çift) dikkat çekildiği; mutlak tek olan Allah’ın dışında “tek”in bulunmadığına, tek gözüken yaratılmış varlıkların, ortak özellikleri göz önüne alındığında çift ve benzer olduklarının düşünülmesi yönünde yol gösterildiği de söylenebilir (bilgi için bk. Şevkânî, V, 506; Ateş, X, 457). 4. âyette zikredilen “geçip gitmekte olan gece”nin, “Müzdelife gecesi” veya “bayram gecesi” olduğu söylenmiştir (bk. Elmalılı, VIII, 5797). Ancak ifadenin mutlaklığını ve başka pek çok âyette birçok kozmik varlık ve olaylara, belirleme yapılmaksızın yemin edildiğini dikkate alarak bunu da bütün geceler olarak anlamak daha uygun olur.

5. Bunda akıl sahibi için bir yemin var (değil) mi?/ Ahmet Varol Meali

4. Gitmekte olan geceye. / Elmalılı Hamdi Yazır Meali

3. Ve çifte ve teke. / Abdulbaki Gölpınarlı Meali

2. Ve on geceye! /Hayrat Neşriyat Meali

1. Yemin olsun tan yerinin ağarmasına; / Diyanet İşleri

RAHMAN RAHİM OLAN ALLAH’IN ADIYLA

EN DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR


Bazı müfessirler 19-21. âyetlerin (bk.Taberî, XXX, 146), bazıları ise 5-19. âyetlerin (bk. Elmalılı, VIII, 5881), müşriklerin işkence ettiği köleleri satın alıp âzat ederek hürriyetlerine kavuşturan Hz. Ebû Bekir hakkında indiğini söylemişlerdir. Müşrikler Hz. Ebû Bekir’in bu yaptıklarını bir iyilik veya bir menfaat karşılığında yaptığını iddia etmişlerdi. Burada, böyle bir iddiaya karşı cevap da olabilecek şu önemli husus dile getirilmektedir: İman ve amelde takvâ düzeyine ulaşmış hiçbir mümin, birine iyilik yapmak için mutlaka ondan bir iyilik görmek, bir nimet elde etmek gerektiğini, karşılıksız iyilik yapılamayacağını düşünmez; mümin, her türlü nimetin yalnızca Allah’ın bir lutfu olduğuna, iyiliklerin de bir karşılık elde etmek için değil, sadece Allah rızâsı için yapılması gerektiğine inanır. Böylece bu âyetlerde müşriklerin bencil ve çıkarcı zihniyet ve ahlâk yapılarının yansımasından ibaret olan yukarıdaki iddiaları reddedilmiş, Hz. Ebû Bekir örneğinde gönüllerini insan sevgisi ve cömertlikle bezeyen müminler Allah tarafından takdirle anılmıştır. Kur’an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa:635

19. Bunu kimseden karşılık beklemeden yapar. / Erhan Aktaş Meali 20. Onu sadece yüce Rabbinin rızasını kazanmak için yapar. / Mehmet Türk Meali 21. Elbette yakında kendisi de hoşnut olacaktır. / Elmalılı Hamdi Yazır Meali

QURAN

17. En çok korunan da ondan uzak tutulur. 18. O ki malını hayra vererek arınır, yücelir. / Süleyman Ateş Meali

Yüce Allah kullarına doğru yolu göstermekle yetinmemiş, aynı zamanda yanlış yolda gitmenin sonucu olan cehenneme karşı da onları vahiy ve peygamberleri aracılığıyla uyarmıştır. Kur’an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa:635

14. Ben sizi alev saçan bir ateşe karşı uyardım. 15. Ona ancak haydut olan girer. 16. O ki, yalanlandı ve sırtını döndü. / Süleyman Ateş Meali

Путь Аллаха — это прямой путь, ведущий к Нему и позволяющий снискать Его благоволение. А пути заблуждения не приводят к Господу и ведут своего путника к суровому наказанию. Аллах один управляет жизнью на земле и жизнью после смерти, и никто не разделяет с Ним Его власти. Пусть же всякий, кто жаждет помощи, обращается только к Нему и перестанет надеяться на беспомощные творения.

Kitap indirmek ve peygamber göndermek suretiyle hidayet ve dalâlet yollarını, hayrı ve şerri açıklamak Allah’a aittir. Bir önceki sûrede açıkça belirtildiği üzere Allah insana duyu ve bilgi vasıtaları, akıl ve irade vermiş; hayrı şerden, hakkı bâtıldan ayırma imkânını bahşetmiştir. 13. âyette Allah Teâlâ hem dünya hem de âhiret hayatının kendisine ait olduğunu ifade buyurarak, her iki dünyanın kendi yönetiminde olduğunu belirtmekte, dolayısıyla her iki dünyanın iyilik ve güzelliklerini O’ndan istememiz gerektiğini ima etmektedir. / Kur’an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa:634

13. Kuşkusuz ilk de son da Bizimdir. / Erhan Aktaş Meali

TEFSİR

12. Doğru yolu göstermek muhakkak bize aittir. / Elmalılı Hamdi Yazır Meali


Он не раздает обязательных и добровольных пожертвований, удерживая душу от выполнения того, что повелел и предписал Аллах. Он не поклоняется Аллаху и считает, что не зависит от Него. А ведь спасти собственную душу, добиться успеха и обрести счастье можно только тогда, когда ты любишь своего Господа, поклоняешься Ему и стремишься к Нему. Но этот человек не поступает так. Он отвергает все истинные воззрения, уверовать в которые Аллах повелел Своим рабам. И поэтому Он делает его жизнь тяжкой, а качества — порочными. Где бы он ни находился, перед ним раскрываются врата зла, которые приводят его в омут ослушания. Упаси нас Аллах от этого!

Cimrilik edip kendisiyle yetinen, yani kendi gücüne ve elindekilere güvenip Allah’ın yardımına muhtaç olmadığını zanneden kişi için Allah’ın kolaylaştıracağı bildirilen zahmet yolu “en zor” anlamına gelen usrâ kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu sebeple cümle genellikle “Biz onu en zora hazırlarız” şeklinde anlaşılmıştır. Allah’ın kulunu zor olana hazırlamasından maksat da kulun, Allah ve resulünün gösterdiği yolu kabul etmeyerek yanlışlarda ısrar etmesi, bu sûre bağlamında ise cimriliğini sürdürmesi neticesinde Allah’ın ondan hidayet ve yardımını çekmesi, onu kendi haline bırakmasıdır. Bu ise insan için en büyük mahrumiyettir. Çünkü bu şekilde kendi başına kalan kul helâl haram demeden nefsânî arzularını tatmine çalışır; kötülük yapmak, günah işlemek ona kolay gelir, bunlardan zevk alır. Sonuçta cehennemi boylar; dünyada cimrilik edip biriktirmiş olduğu servetini orada fidye olarak verip cehennem azabından kurtulmak ister ama bu da mümkün olmaz. Kur’an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa:634

11. Çukura düştüğü zaman malı ona hiçbir fayda sağlamaz. / Süleyman Ateş Meali

8. Kim de cimrilik eder, kendini zengin (ve kendine yeterli) görürse, 9.,Ve en güzel(söz)ü de yalanlarsa, 10. Ona da en güç(yolda gitmey)i kolaylaştırırız. / Süleyman Ateş Meali

Он выплачивает закят, делает пожертвования, раздает искупительную милостыню, расходует средства на благие цели и тем самым поклоняется Аллаху посредством своего имущества. Он также поклоняется своему Господу телом, совершает намаз, соблюдает пост. Наряду с этим он выполняет смешанные обряды поклонения, такие как большое и малое паломничество. Он избегает грехов, от которых предостерег Аллах. Он свидетельствует о том, что нет божества, кроме Аллаха, исповедует правильные воззрения и верит в воздаяние. Такому человеку Аллах облегчает судьбу, помогает обрести благо и избежать зла. А происходит это, потому что он сам пошел по пути, который по воле Аллаха делает человеческую жизнь легкой.

“Güzel karşılık” diye çevirdiğimiz 6. âyetteki hüsnâ kelimesini müfessirler “iman, kelime-i tevhid, en güzel din olan İslâm, namaz, oruç ve zekât, ibadetlerin güzel karşılığı” gibi anlamlarla açıklamışlardır (bk. Şevkânî, V, 530; Elmalılı, VIII, 5876). Bize göre hüsnâ kelimesi bu bağlamda inanç, ibadet, muâmelât ve ahlâk ilkeleriyle İslâm inanç ve uygulamaları bütününü ifade eder. 7. âyette geçen ve Allah’ın cömert kulu için kolaylaştıracağı bildirilen rahatlık ve mutluluk yolunu ifade etmek üzere “en kolay” anlamına gelen yüsrâ kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime “daha fazla iyilik yapma özelliği, erdemi” olarak da açıklanmıştır. Buna göre insan iyilik yapmaya çalıştıkça Allah da onda iyilik iradesini güçlendirir, iyilik yollarını kolaylaştırır ve sonunda cömertlik denilen güzel haslet onun kişiliğinin ayrılmaz bir özelliği haline gelir.


Bu sûrenin indiği Mekke’de insanlar arasında büyük bir gelir farkı bulunuyor; varlıklı putperest Araplar yoksullar karşısında inanılmaz derecede bencil, duyarsız, umursamaz davranıyor; hatta dönemin canlı şahidi olan Kur’ân-ı Kerîm’in bildirdiğine göre zengin putperestler, “Dilese Allah’ın doyuracağı kimseleri biz mi besleyeceğiz!” diyecek kadar küstahlaşıyor (bk. Yâsîn 36/47), birbirlerine cimriliği öğütleyecek kadar insafsızlıkta ileri gidiyorlardı (bk. Nisâ 4/37; Hadîd 57/24). Bu sebeple Mekke döneminde inen âyetlerin Allah’ın birliği inancının yerleştirilmesinden sonra en büyük hedefi insanların kalplerini yoksul ve himayesizlere karşı bencillik, sevgisizlik ve cimrilikten arındırmak; dertlerin de nimetlerin de paylaşılabildiği bir toplumsal ruh ve zihniyet geliştirmek olmuştur. Konumuz olan sûre bu zihniyeti hazırlayan anlamlı tesbitler, öğütler, uyarılar ve müjdeler içermektedir. Sonuç olarak sûrede iki farklı karakter tipi ortaya konmakta; açıkça belirtilmemekle birlikte ifadenin genelinden kolayca anlaşıldığı üzere bunlardan ilki olan cömert ve özverili tip müslüman insanı, cimri ve bencil tip de inkârcıyı temsil etmektedir.

5. Kim (hayır için) verir, korunursa, 6. Ve en güzel(söz)ü doğrularsa, 7. Ona en kolay(yolda gitmey)i kolaylaştırırız. / Süleyman Ateş Meali

Bu yeminler, üzerine yemin edilen varlıkların değerini, onları yaratan gücün büyüklüğünü göstermekte; ayrıca gelecek konunun önemine dikkat çekmektedir. Allah Teâlâ, 3. âyetteki yeminle ilim ve kudretinin sonsuzluğuna ve sanatının üstünlüğüne işaret etmiştir. Zira aynı maddeden yaratılmış olan erkek ve dişi arasındaki cinsiyet farkının şuursuz tabiat tarafından bir tesadüf eseri olarak meydana getirilmesi ihtimal dışıdır. 4. âyette, insanların çabalarının, yaptıkları işlerin türleri, nitelikleri ve amaçları bakımından başka başka olduğu belirtilerek sonucu etkileyecek asıl farklılığın cinsiyete değil davranışların mahiyetine bağlı olduğu ima edilmiş; sonraki âyetlerde ise bu çeşitli işlerin yararlı ve zararlı olanları tanıtılmıştır.

4. Doğrusu sizin çalışmalarınız çeşitlidir. / Bayraktar Bayraklı Meali

3. Erkeği ve dişiyi yaratana and olsun ki, / Elmalılı Hamdi Yazır Meali

Аллах поклялся временем, ибо в течение него Божьи рабы творят свои добрые и злые деяния. Он поклялся ночью, которая покрывает все творения своим мраком, и каждый из них находит свое пристанище и укрывается в своем доме, отдыхая после тяжелого труда. Он также поклялся днем, который освещает этот мир для того, чтобы люди могли трудиться во благо себе.

2. Göründüğü zaman gündüze andolsun, / Süleyman Ateş Meali

ALLAH

1. Örttüğü zaman geceye andolsun, / Süleyman Ateş Meali

quran

RAHMAN, RAHİM OLAN ALLAH’IN ADIYLA


Упомянутые в этой благословенной суре прекрасные заповеди и повествования, записаны в свитках Ибрахима и Мусы — свитках двух самых славных посланников после Мухаммада. Эти заповеди были ниспосланы в законах всех пророков, ибо они касаются преуспеяния в обеих жизнях и приносят пользу в любую эпоху и в любом месте. Хвала же за это надлежит одному Аллаху!

EN DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR

Şuarâ sûresinin 196. âyetinde olduğu gibi bu son âyetler de vahyin tek kaynaktan, Allah’tan geldiğini ve ilâhî dinlerin iman, ibadet ve ahlâk konularında aynı prensipleri, evrensel gerçekleri ve değerleri getirdiğini ifade etmektedir. Konuyla hiçbir alâkası olmadığı halde bu âyetlerden, Kur’an’ın lafız değil, mâna ve hüküm olduğunu, bunun ise belli bir dile ait bulunmadığını, başka peygamberlere gönderilmiş kitaplara da Kur’an denilebileceğini ve Kur’an’ın namazda her dilden okunabileceğini söyleyenler, peşin hükümlerine sonradan kanıt arama yoluna girenlerdir. Söyledikleri doğru olsaydı bile okumak için –sıradan insanların çevirileri değil– eski peygamberlere gönderilen vahyin asıl metinlerine ihtiyaç olur, yalnız bunlar okunabilirdi. Bu da –o metinler mevcut olmadığı için– fiilen imkânsızdır. Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 606

“Kitaplar” diye çevirdiğimiz suhuf kelimesi kitapla eş anlamlı olan sahîfenin çoğuludur. Bu bağlamda kitap, Allah tarafından peygamberlere gönderilen vahyi ifade eder. Buna göre her iki âyette yer alan suhuftan maksat, “Hz. İbrâhim ve Hz. Mûsâ’ya verilen kitaplardır. Bu iki peygambere nisbet edilen sahîfeler, geçmiş vahiylerin sadece birer örneğini teşkil eder. Çünkü vahiy bunlarla sınırlı değildir. İsimleri bildirilen başlıca kitaplar, Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’an’dır. Sahîfelerden 10’unun Hz. Âdem’e, 50’sinin Şît’e, 30’unun İdrîs’e, 10’unun da İbrâhim’e verildiği rivayet edilir (bk. Zemahşerî, IV, 245).

19. İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde. / Elmalılı Hamdi Yazır Meali

18. Kuşkusuz bu ilk sahifelerde vardır, / Elmalılı Hamdi Yazır Meali

Сознательный и верующий человек никогда не предпочтет скверное прекрасному и не согласиться вечно страдать за удовольствие, которое можно испытать в течение короткого часа. Поэтому причиной всех несчастий является именно любовь к этому миру и предпочтение его миру вечному.

Вы ставите жизнь здешнюю выше Последней жизни и тем самым меняете жизнь отравленную, беспокойную и преходящую на жизнь вечную. Она превосходит мирскую жизнь по всем качествам и длится целую вечность, тогда как здешний мир непременно разрушится и исчезнет.

Önceki âyetlerde kurtuluşun, nefsi ve malı arındırıp âhirete hazırlıklı gitmekte olduğu bildirilmişti. 16. âyette ise insanların genellikle geçici dünya hayatı ve zevklerini âhirete tercih ettikleri hatırlatılmaktadır. Oysa âhiret hayatı daha hayırlı, kalıcı ve sonsuzdur. Bu durum, –yüce Allah’ın rahmetinin bir tecellisi olarak– inkârcıları bir kere daha uyarmak, müminlere de böylesi yanlışlardan uzak durmaları yolunda telkinde bulunmak üzere 17. âyette vurgulu bir şekilde ifade edilmiştir (ayrıca bk. A‘râf 7/169; Yûsuf 12/109; Duhâ 93/4).

17. Oysa ahiret daha iyi ve daha bakidir. / Diyanet İşleri

16. Ama sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz. / Diyanet İşleri

14. âyette “arınan” diye tercüme ettiğimiz tezekkâ fiili, “insanın nefsini kontrol altına alması, her türlü şirk, kötülük ve günahtan uzaklaşması, Allah’ın birliğine iman edip dinin emir ve yasaklarını yerine getirmesi” anlamına geldiği gibi “zekât vererek arınmak” mânasına da gelir. Ancak Mekkî sûrelerde yer alan “zekât” tabirleriyle (Zâriyât 51/19; Meâric 70/24), hükümleri etraflı olarak açıklanmış zekât değil, mutlak anlamıyla malî içerikli dinî görevler kastedilmiştir. Çünkü kurumsal anlamda zekât Medine döneminde farz kılınmıştır (bk. Tevbe 9/103). Şu halde âyetteki tezekkâ kelimesi hem malı haramlardan ve kul haklarından hem de nefsi günah kirlerinden arındırmayı ifade eder. 15. âyette Allah’ın adını anan ve namaz kılan kimsenin kurtuluşa ereceği bildirilmiştir. Ancak burada geçen, “namaz kılma” olarak çevirdiğimiz sallâ fiiliyle ilgili farklı yorumlar yapılmıştır. Bazı müfessirlere göre bundan maksat bilinen beş vakit namazdır; bazılarına göre bayram namazı, bir kısmına göre de “salât” kelimesinin sözlük anlamı olan duadır (Taberî, XXX, 100). Beş vakit namaz Mekke döneminin sonlarına doğru farz kılındığına ve bu sûre de oldukça erken bir dönemde indiğine göre, buradaki salât kavramını da beş vakit namaz olarak değil, ilk müslümanların beş vakit namazdan farklı ibadetleri olarak anlamak uygun olur. Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 604-605

14-15. Temizlenenler, Rabbinin adını anıp O’na dua edenler, kesinlikle kurtuluşa erecektir. / Bayraktar Bayraklı Meali /﴾14-15﴿ Doğrusu arınan ve rabbinin adını anıp namaz kılan kurtuluşa ermiştir…. Diyanet İşleri

12. O ki, en büyük ateşe girecektir. / Elmalılı Hamdi Yazır Meali 13. Sonra ne ölecek onda ne hayat bulacaktır / Elmalılı Hamdi Yazır Meali






Люди делятся на тех, кто извлекает пользу из напоминания, и тех, кто не внимает ему. Первые страшатся Аллаха, поскольку страх перед Ним и знание о грядущем воздаянии заставляют раба отдалиться от всего, что Он ненавидит, и устремиться к добру. А вторые окажутся в пылающем Пламени, которое будет пожирать людские сердца.

10-11. âyetlerde öğüdün herkese fayda vermeyeceği, ondan ancak Allah’tan korkanların faydalanacağı, Allah’tan korkmayan, isyan ve günah batağına saplanmış olan bedbahtların ise ondan kaçacakları bildirilmiştir. 12. âyet öğütten kaçmanın, hakikate sırt çevirmenin sonuçta insanı cehenneme sürükleyeceğini haber vermektedir. “Sonra orada ne ölür ne de yaşar” meâlindeki 13. âyet ise azabın ebedîliğini ve korkunçluğunu ifade etmektedir. Cehennemdekiler ölmezler, yaşarlar; ancak çektikleri dikkate alındığında bunun olumlu anlamıyla yaşamak olmayacağı da muhakkaktır. Buna karşılık 14-15. âyetlerde öğütlere kulak veren, kalplerini şirk, günah ve kötü ahlâkın kirlerinden temizleyen, namaz kılıp sadaka ve zekât vermek suretiyle nefsini arındıran kimselerin kurtuluşa erecekleri bildirilmiştir.

11. Bedbaht olan ondan kaçınacaktır. / Diyanet İşleri Meali (Eski)

10. Saygısı olan öğüt alacaktır. / Elmalılı Hamdi Yazır Meali


“…Öğüt fayda verirse öğüt ver” meâlindeki ilk âyetin lafzından, öğüt verilebilmesi için verilecek öğüdün muhataba fayda sağlamasının şart koşulduğu anlaşılırsa da müfessirler, öğüt fayda verse de vermese de peygamberin öğüt vermek zorunda olduğu, âyetin böyle anlaşılması gerektiği kanaatindedirler. Râzî, öğüt vermenin veya hakikati anlatmanın ilk etapta gerekli (vâcip) olduğunu, tekrarının gerekli olmasının ise öğüdün yarar sağlaması ve böylece amacın gerçekleşmesi durumuna bağlı bulunduğunu belirtmiştir (XXXI, 144). Buna göre Hz. Peygamber’in Allah’tan aldığı tâlimatı muhataplara duyurması onun misyonunun gereğidir. Öğüt vermenin faydalı olacağı kanaatine varıldığı takdirde devam etmek de vâciptir. Ancak inkârda kararlılık gösteren, gerçekle alay eden insanlara öğüt vermek onların inkâr ve inatlarını arttırmaktan başka bir şeye yaramaz. Bu yüzden Allah, “O halde bizi anmaktan yüz çevirenden … sen de yüz çevir” buyurmuştur (bk. Necm 53/29). Âyetteki “öğüt fayda verirse” diye çevrilen kısım, “Öğüt mutlaka fayda verir” şeklinde anlamaya da elverişlidir. Burada belli bir grup değil, öğüde muhatap olan herkes kastedildiği için muhatapların sayısı az veya çok olsa da bir kısmının öğütten mutlaka yararlanacağı kesindir. Nitekim 10. âyette bu husus açıkça ifade edilmiştir.

9. Faydalı olacaksa insanlara öğüt ver. /Diyanet İşleri

Müfessirler, “Sana kolaylık ve huzurun yollarını açacağız” meâlindeki 8. âyeti de Hz. Peygamber’in şahsına özgü olarak değerlendirip kolaylaştırmayı “Allah’ın onu, beşerî bir çaba göstermeden Kur’an’ı ezberlemeye, dinin kurallarını uygulamaya, kendisini cennete götürecek amelleri yapmaya muvaffak kılması” şeklinde yorumlamışlardır (Zemahşerî, IV, 243-244; Râzî, XXXI, 142-143). Şevkânî ise “din ve dünya işlerinden hangisine yönelirse o yolda muvaffak kılması” anlamında yorumlamıştır (bk. V, 494). / Kur’an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa:603-604

ALLAH

8. Kolay olanı yapmayı sana kolaylaştırırız. /Diyanet İşleri

7 . Allah’ın dilediği bundan müstesnadır. Doğrusu açığı da, gizliyi de bilen O’dur. / Diyanet İşleri


О Мухаммад! Возрадуйся великой вести! Мы сохраним все откровения, ниспосланные тебе в Писании, соберем их в твоем сердце, и ты не забудешь ничего из этого. Но если твой Премудрый Господь решит, что тебе следует забыть часть откровения ради всеобщего блага и огромной пользы, то это произойдет. Воистину, Ему ведомо все, что приносит пользу Его рабам. Он велит все, что пожелает, и судит, как пожелает.
QURAN
Hz. Peygamber ilk dönemlerde kendisine gelen Kur’an vahyini ezberleme konusunda oldukça aceleci davranıyor, bir kelime veya harfi kaçırma korkusuyla Cebrâil vahyi henüz tamamlamadan tekrar etmeye çalışıyordu. Bu sebeple Resûlullah’a Kur’an okurken acele etmemesini emreden ve onu unutmayacağı konusunda güvence veren Kıyâmet 75/16-19. âyetleriyle, “Sana Kur’an’ı okutacağız ve Allah dilemedikçe unutmayacaksın” meâlindeki bu sûrenin 6. âyeti inmiştir. Böylece bir taraftan Hz. Peygamber bu davranışından vazgeçirilmiş oluyor, diğer taraftan da vahyin korunmasının güvenceye alındığı bildiriliyordu (Şevkânî, V, 494). Hz. Peygamber’in unutmaktan korunmuş olması da Allah’ın kudretini gösteren delillerdendir. Peygamberin şahsında gerçekleşen bu ilâhî mûcizenin sırrı, Kur’an’ı okuma ve ezberleme tarzında ümmetin hafızalarında sürekli olarak tecelli etmektedir. 7. âyette unutturmama garantisine, “Allah dilemedikçe…” şeklinde yapılmış bulunan istisnâ hususunda müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları bu istisnanın neshe delâlet ettiğini yani “Allah herhangi bir hükmü yürürlükten kaldırmak istediği zaman onu peygambere unutturur” mânasına geldiğini ifade ederler. Bazı âlimlere göre ise bu âyet –tıpkı “Gerçek şu ki, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız” (bk. İsrâ 17/86) meâlindeki vb. âyetlerde (meselâ bk. Hûd 11/107-108) olduğu gibi– peygamberin unutmasını Allah’ın hiç dilemediği, dolayısıyla onun da hiçbir zaman unutmadığı” anlamına gelir (bk. Şevkânî, V, 494; Elmalılı, VIII, 5760). Bize göre “Sizler ancak rabbinizin (bunu) dilemesi sayesinde dileyebilirsiniz” (İnsan 76/30) âyetinde olduğu gibi burada da bir ilâhî kanuna, bir ilkeye atıf yapılmaktadır. Kulunu yaratılış amacına uygun olarak şekillendiren ve donatan Allah’tır. O böyle yapmasaydı insan böyle olmazdı; düşünemez, konuşamaz, aklında tutamaz, unutamazdı. 6. âyete göre Resûlullah, kendisine okutulanı (Kur’an’ı) asla unutmayacaktır; ancak bu, Allah istediği için böyledir; unutmasını isteseydi elbette unutacaktı.

6. Sana Kuran’ı Biz okutacağız ve asla unutmayacaksın; /Diyanet İşleri


4 ve 5. âyetler, Allah’ın baharda yeşil bitkileri bitirip vakti gelince onları kapkara bitki kalıntısı haline getirmesi şeklinde açıklandığı gibi mecazen “canlı varlıklara hayat veren ve zamanı gelince onları öldüren” anlamında da yorumlanabilir. Bazı çağdaş yorumcular 5. âyetin, kömür madeninin teşekkülüne işaret ettiğini ileri sürmüşlerdir. Buna göre ilâhî kudret önceleri her türlü bitkileri, ağaçları yetiştirip uzun zaman sonra bunları kömür haline getirmiştir, âyet bu olayı ifade etmektedir. Zira kömür yataklarının daha önceki jeolojik dönemlerde yaşamış olan dev bitkilerle ormanların geçirdiği değişikliklerin ardından yer altında basınç ve ısı etkisiyle kömüre dönüşmüş olduğu bilinmektedir. Cansız madde olan taş ve topraktan yemyeşil otların ve ormanların çıkması nasıl Allah’ın kudretini gösteren bir olaysa onların zamanla taş kömürüne dönüşmesi de öylece O’nun kudretini gösteren bir olaydır (bk. Elmalılı, VIII, 5747-5758; Emin Işık, “A‘lâ Sûresi”, DİA, II, 311).

5. Sonra da onu, kurumuş, kararmış bir hale çevirdi. / Ali Fikri Yavuz Meali

4. Ve O ki otlağı çıkardı, / Süleyman Ateş Meali

Allah’ın yol göstermesinden (3. âyet) maksat, yarattığı şeylerin tabiatını belirleyip onu hedefine doğru yöneltmesidir. Şevkânî âyeti şöyle yorumlar: “Allah varlıkların cinslerini, türlerini, niteliklerini, ne yapacaklarını, ne söyleyeceklerini, ecellerini takdir etmiştir; her birini yapabileceği, kendisine uygun olan davranışlara yöneltmiş ve yaratıldığı amaç istikametinde hareketini kolaylaştırmış, din ve dünya işlerinde yapması gerekeni ona ilham etmiştir” (bk. V, 493).

3. Ve o ki takdir etti de doğru yolu gösterdi. / Ömer Nasuhi Bilmen Meali

Sûrede Allah, vahiy ve Kur’an, peygamber ve tebliğ görevi, tebliğ karşısında insanların takındıkları farklı tavırlar ve bunun ebedî hayattaki sonuçları ele alınmıştır. Mushaftaki sıralamada seksen yedinci, iniş sırasına göre sekizinci sûredir. Tekvîr sûresinden sonra, Leyl sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğine dair rivayet de vardır (Şevkânî, V, 492). Kaynaklarda, Hz. Peygamber’in A‘lâ sûresini okumaktan büyük zevk aldığı; vitir, bayram ve cuma namazlarında onu okuduğu bildirilmektedir (bk. İbn Kesîr, VIII, 399-400; Emin Işık, “A‘lâ Sûresi”, DİA, II, 310-311). Mekke döneminde inmiştir. 19 âyettir. Sûre, adını birinci âyette yer alan ve AllahTeâlâ’yı niteleyen “el-A’lâ” kelimesinden almıştır. A’lâ, en yüce demektir.


Всевышний повелел поминать Его, поклоняться Ему и проявлять смирение и покорность пред Его величием. А для того, чтобы это прославление соответствовало величию Всевышнего Аллаха, люди должны поминать Его возвышенные имена и осознавать славный и великий смысл каждого имени. Они также должны поминать Божьи деяния, одним из которых является сотворение Вселенной в столь совершенном и прекрасном облике.

quran

2. O ki yarattı, düzene koydu. / Edip Yüksel Meali

Tesbîh, Allah’ı kendisine lâyık olmayan isimlerden, niteliklerden ve eylemlerden tenzih etmek, O’nun böyle kusurlardan uzak olduğunu kabul ve ifade etmektir. “Uygun şekil verme” diye çevirdiğimiz 2. âyetteki tesviye kavramı, Kur’an’da genellikle Allah’ın, yarattığı varlığa, onun varlık türünün gerektirdiği yapıyı, şekli vermesi, uygun forma kavuşturması” anlamında kullanılmaktadır. Bu âyette ise “sevvâ” fiilini –nesnesi belirtilmediğinden– “her şeye uygun şeklini verme” olarak anlamak gerekir (ayrıca bk. Hicr 15/29).

ALLAH

1. Yüce Rabbinin adını tespih et. /Diyanet İşleri

RAHMAN, RAHİM OLAN ALLAH’IN ADIYLA


Благодаря ему вы должны поминать своего Господа и Его совершенные качества, лишенные любых недостатков и не присущие никому иному, и не забывать о Его мудрых повелениях и запретах, а также о законах Божьего предопределения, законах небесной религии и законах справедливого возмездия, одним словом, обо всем, что приносит вам пользу в обоих мирах. Выполняя заповеди этого напоминания, вы сможете обрести подлинное счастье как на земле, так и на небе. Вот чего добьется человек, который пожелает пойти прямым путем после того, как ему станет ясна грань между истиной и обольщением, между прямым путем и заблуждением.

En doğrusunu Allah bilir.

Kur’an’ın insanlar için, özellikle doğru yolu tercih etmek isteyenler için uyarıcı ve yol gösterici bir kitap olduğu vurgulandıktan sonra İslâm’ın din ve vicdan özgürlüğü ilkesi esas alınarak artık bunlardan ders çıkarıp doğru yolu seçmek insanların hür iradelerine bırakılmıştır. Hiç kimse kendi iradesinin dışında bir tercihe zorlanamaz. Ancak insanların irade ve güçleri kendilerinden değil, Allah’tandır; imtihan gereği Allah böyle olmasını dilemiş, insanlara irade hürriyeti vermiştir (bk. İnsan 76/30). / Kur’an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa: 566

27-28 O, herkes için, sizden doğru yolda gitmek isteyenler için bir öğüttür. / Diyanet Vakfı Meali 29. Ve âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz. / Ömer Nasuhi Bilmen Meali


“O, gayba ait bilgileri sizden esirgemez” ifadesi, Hz. Peygamber’in ilâhî vahyi insanlara duyurma, öğretme hususunda cimri davranmadığını, Allah’ın mesajlarını en mükemmel bir şekilde insanlara tebliğ etmek için her türlü eziyete katlandığını göstermektedir (gayb hakkında bilgi için bk. Bakara 2/3). Oysa müşriklerin Hz. Peygamber’i benzetmeye kalkıştıkları sihirbaz ve kâhinler ücret almadan ne sihir yaparlardı ne de bilgi verirlerdi. 24. âyet, dolaylı olarak din konusundaki tebliğ ve irşad faaliyetlerinde özverili çalışmanın önemini de göstermektedir. 24. âyetteki danîn kelimesini “zanîn” şeklinde okuyanlara göre meâl şöyledir? “Onu, gayb âleminden getirdiği bilgiler konusunda kimse yalancılıkla itham edemez.” 25. âyet yine öncekileri pekiştirmekte ve Kur’an’ın müşriklerin iddia ettiği gibi kovulmuş şeytanın sözü olmadığını ifade etmektedir. “Öyleyse nereye gidiyorsunuz?” sorusu, “Bu Kur’an’dan, onun gereklerini yerine getirmekten uzaklaşıp da nereye gidiyorsunuz?” veya “Size burada açıklanandan daha doğru bir yol var mıdır ki Kur’an’ın yolunu bırakıp da o yoldan gidesiniz” gibi farklı şekillerde açıklanmıştır. Âyetin, artık inkâr edemeyecekleri gerçeklerle karşı karşıya bulunan ve her yönden delillerle kuşatılmış olan müşriklerin, inkârlarına hiçbir mâkul gerekçe gösteremeyeceklerini ifade ettiği de belirtilmiştir.

26. Nereye gidiyorsunuz? / Diyanet İşleri

25. O, kovulmuş bir şeytanın sözü değildir. / Elmalılı Hamdi Yazır Meali

“O, gayba ait bilgileri sizden esirgemez” ifadesi, Hz. Peygamber’in ilâhî vahyi insanlara duyurma, öğretme hususunda cimri davranmadığını, Allah’ın mesajlarını en mükemmel bir şekilde insanlara tebliğ etmek için her türlü eziyete katlandığını göstermektedir (gayb hakkında bilgi için bk. Bakara 2/3). Oysa müşriklerin Hz. Peygamber’i benzetmeye kalkıştıkları sihirbaz ve kâhinler ücret almadan ne sihir yaparlardı ne de bilgi verirlerdi. 24. âyet, dolaylı olarak din konusundaki tebliğ ve irşad faaliyetlerinde özverili çalışmanın önemini de göstermektedir. 24. âyetteki danîn kelimesini “zanîn” şeklinde okuyanlara göre meâl şöyledir? “Onu, gayb âleminden getirdiği bilgiler konusunda kimse yalancılıkla itham edemez.” 25. âyet yine öncekileri pekiştirmekte ve Kur’an’ın müşriklerin iddia ettiği gibi kovulmuş şeytanın sözü olmadığını ifade etmektedir. “Öyleyse nereye gidiyorsunuz?” sorusu, “Bu Kur’an’dan, onun gereklerini yerine getirmekten uzaklaşıp da nereye gidiyorsunuz?” veya “Size burada açıklanandan daha doğru bir yol var mıdır ki Kur’an’ın yolunu bırakıp da o yoldan gidesiniz” gibi farklı şekillerde açıklanmıştır. Âyetin, artık inkâr edemeyecekleri gerçeklerle karşı karşıya bulunan ve her yönden delillerle kuşatılmış olan müşriklerin, inkârlarına hiçbir mâkul gerekçe gösteremeyeceklerini ifade ettiği de belirtilmiştir. /Kur’an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa: 565-566

24. O vahyi gizlemez. /Erhan Aktaş Meali


Аллах отправил его к народу невежественному и неграмотному. Когда же он скончался, его сподвижники были признанными богословами и мудрыми учеными мужами, постигшими вершины богословия и познавшими его тонкости и подлинный смысл. Они навеки закрепили за собой право преподавателей и учителей, а все остальные в лучшем случае могут называться их учениками.
Tekvir suresi
Ağırlıklı yoruma göre 23. âyetteki “gören” Resûlullah, “görülen” de Cebrâil’dir. Görenin Resûlullah, görülenin Allah olduğu yönünde bir görüş daha vardır. “Apaçık ufuk” ile ne kastedildiği konusunda çeşitli açıklamalar yapılmıştır (bk. Şevkânî, V, 453-454). Müfessirler bu âyeti dikkate alarak Hz. Peygamber’in Cebrâil’i kendi sûretinde yani melek olarak yaratılmış olduğu sûrette gördüğünü söylemişlerdir (ayrıca bk. Necm 53/1-18). Hz. Peygamber Cebrâil’in kendisine vahiy getirdiğini söyleyince müşrikler onunla alay etmeye başlamışlar ve gördüğünün melek değil cin olduğunu veya böyle bir meleğin varlığını hayal ettiğini ileri sürmüşlerdi. İşte âyette onların bu iddiaları reddedilmiştir.

23. Andolsun ki, onu (Cebrail’i) apaçık ufukta görmüştür./ Diyanet Vakfı Meali

Враги Пророка Мухаммада, мир ему и благословение Аллаха, считают его миссию ложью и обвиняют его в безумии в надежде затушить принесенный им свет. Однако они лгут, потому что он является самым разумным, самым красноречивым и самым правдивым человеком. Он видел ангела Джибрила на ясном небосклоне, когда тот закрывал собой все, что объемлет человеческий взор. Он не скрывает божественного откровения и достоин называться правдивым посланником, которому доверяют обитатели небес и земли и который безошибочно доносит послание своего Господа. Он не утаивает его ни от богатых, ни от бедных, ни от вождей, ни от простолюдинов, ни от мужчин, ни от женщин, ни от горожан, ни от кочевников.

Kureyş’e mensup bazı kimseler, âhiret fikrine alışık olmadıkları için Hz. Peygamber’den bu inancı doğrulayan haberler işitince onu mecnunlukla itham etmişlerdi (Hicr 15/6; Kalem 68/51). “Arkadaşınız” nitelemesiyle Hz. Peygamber kastedilmiştir. O, Mekkeliler tarafından ahlâkî yapısı bakımından olduğu kadar, akıl ve zekâsının mükemmelliği ile de tanınıp bilindiği için kendilerine bu bilgileri hatırlatılmış, buna rağmen ona “mecnun” demelerinin bu bilgileriyle çeliştiği ortaya konmuştur (Şevkânî, V, 453).

22. Arkadaşınız (Muhammed) deli değildir. /Ümit Şimşek Meali

Erişilmez bir nazım güzelliği ve edebî incelikler taşıyan 15-18. âyetlerdeki yeminler, ileride verilecek olan vahiy ve peygamberle ilgili bilgilerin gerçekliğini teyit amacı taşıması yanında, muhatabı bu bilgilerin önemini kavramaya hazırlamaktadır. Çünkü peygamberin dürüstlüğü ve vahyin gerçek olduğu hususunda kuşku duyan insanın, hiçbir dinî bildirimi tanıyıp kabul etmesi beklenemez. Müfessirler 19. âyette anlatılan “değerli elçinin sözü”nden maksadın Kur’an olduğunu söylemişlerdir. Elçiden maksat bir görüşe göre Cebrâil’dir (Taberî, XXX, 51; Zemahşerî, 224). Cebrâil, Allah’ın kelâmı Kur’an’ın Hz. Peygamber’e ulaştırılmasında aracılık yani elçilik ettiği için ona “değerli elçi” denilmiş ve Allah’ın vahyettiği kelâm Hz. Peygamber’e onun tarafından okunduğu, vahye uygun söz kalıbına girmiş olarak ondan ulaştığı için “onun sözü” olarak ifade edilmiştir. Diğer bir yoruma göre “değerli elçi” Hz. Peygamber’dir. O, Allah’ın elçisi olarak Kur’an’ı insanlara tebliğ ettiği için Kur’an onun sözü olarak ifade buyurulmuştur (İbn Âşûr, XXX, 154-155). “Değerli elçi” ifadesini Hz. Peygamber olarak açıklayanlara göre 20-21. âyetlerin anlamı şöyle olur: Peygamber Allah’tan gelen mesajları ümmetine tebliğ edecek güç ve yeteneğe sahiptir; Allah katında onun yüce bir makamı ve itibarı vardır; kendisine indirilen vahyi koruma ve tebliğ etme hususunda güvenilir bir elçidir; Allah’a itaat eden müminler ona da itaat ederler (Şevkânî, V, 453; arş hakkında bilgi için bk. A‘râf 7/54).

Аллах отправил Свое писание с этим благородным ангелом, охарактеризованным такими совершенными качествами. Это свидетельствует о величии и важности Корана, ибо даже короли и правители отправляют знатных вельмож только в особо важных случаях с очень ценными письмами.

Аллах назвал этого ангела благородным из-за его благородного нрава и славных качеств. Джибрил является самым достойным из ангелов и занимает самое славное положение перед Аллахом среди них. Он способен выполнить любое повеление Аллаха, и свидетельством его могущества является то, как он перевернул вверх дном поселение народа Лута и уничтожил их. Наряду с этим Джибрил является приближенным ангелом и занимает особое место перед Властителем Трона. Он обладает могуществом и высоким положением и превосходит всех других ангелов. Ему повинуются обитатели небес, потому что он — один из приближенных. Ангелы исполняют его приказы и прислушиваются к его мнению. Он заслуживает доверия, потому что исполняет все повеления Господа без излишеств и недочетов и не преступает границы дозволенного.

21. İtaatli ve de güvenilir elçidir. / Bayraktar Bayraklı

19-20. O (Kur’an), şüphesiz değerli, güçlü ve Arş’ın sahibi (Allah’ın) katında itibarlı bir elçinin (Cebrail’in) getirdiği sözdür./ Diyanet Vakfı

Речь идет об ангеле Джибриле, который принес на землю Откровение от Аллаха. Всевышний сказал: «Воистину, это — Ниспослание от Господа миров. Верный Дух [Джибрил] сошел с ним на твое сердце, чтобы ты стал одним из тех, кто предостерегает» (26:192–194).

19. Şüphe yok ki Kur’an, büyük bir elçinin sözüdür. / Abdulbaki Gölpınarlı

Рассвет начинает брезжить с того момента, как начинают различаться первые его признаки, и первый свет едва-едва рассекает мглу. Продолжается же этот промежуток времени до восхода солнца. Аллах поклялся этими великими явлениями в подтверждение величия и славы Священного Корана, который защищен от проклятых побиваемых камнями дьяволов.

17-18. Kararmaya başladığı zaman, geceye!/Hayrat Neşriyat Meali 18* Ve nefes almaya başladığı zaman, sabaha; / Ali Bulaç Meali

15-16. Andolsun, bir görünüp bir sinenlere, akıp gidip kaybolanlara, / Diyanet İşleri Meali (yeni)


Defterleri ellerine verilen insanlar ilâhî huzura hangi amellerle geldiklerini eksiksiz göreceklerdir (bk. Âl-i İmrân 3/30).

14. Her can, kendine ne hazırladığını bilecektir. / Bayraktar Bayraklı

События, которые произойдут в День воскресения, встревожат сердца и вселят в них великую скорбь и печаль. От их ужаса затрясутся поджилки, и людей охватит неописуемый страх. И поэтому обладатели разума должны готовиться к этому дню и избегать всего, что влечет за собой хулу в тот великий день. Вот почему один из праведных мусульман сказал, что если человек хочет воочию увидеть, каким будет День воскресения, то ему следует поразмыслить над сурой «Когда солнце будет свернуто…


Cennetin yaklaştırılması. Cennetin dünya hayatını Allah’a sevgi ve saygı şuuru içinde yaşayan ve O’na itaatsizlikten sakınan kullara (takvâ ehline) yaklaşmasından maksat, o saadet ülkesine girme zamanının yaklaşmasıdır; bunun takvâ ehline verdiği tatlı heyecandır (krş. Şuarâ 26/90; Kaf 50/31). Kur’an Yolu Tefsiri Cilt:5 Sayfa: 561-564

13. Ve cennet yaklaştırılınca. /Abdulbaki Gölpınarlı

12. Cehennem tutuşturulduğunda, / Bayraktar Bayraklı

Всевышний сказал: «В тот день небо разверзнется [и покроется облаками]» (25:25); «В тот день Мы свернем небо, как сворачивают свитки для книг» (21:104); «Не ценили они Аллаха должным образом, а ведь вся земля в День воскресения будет всего лишь Пригоршней Его, а небеса будут свернуты Его Десницей» (39:67).

Gökyüzünün sıyrılıp açılması. Gökyüzü yerle birlikte (maddî evren) yok edilecek, insanın önündeki madde engeli kalkacak, madde ötesi ile yüzyüze gelmesi sağlanacaktır. Bu anlamda sema açılınca gayb âleminin gizli gerçekleri açığa çıkacak; insanların cennet, cehennem, melek vb. gayb varlıklarını hakikatleriyle tanımaları mümkün olacaktır.

11. Ve göğün perdesi kaldırılınca. / Abdulbaki Gölpınarlı

Defterlerin ortaya serilmesi. İnsanlar öldüklerinde hesap gününde açılmak üzere amel defterleri kapanır. Hesap gününde bu defterler ortaya konduğunda herkes, dünyada iken hayır veya şer adına ne işlemişse kendi amel defterinde yazılmış olduğunu görür ve yaptıklarını hatırlar. Hesabı görüldükten sonra artık hakkında amellerine göre işlem yapılır (amel defterleri hakkında bk. Hâkka 69/19-28; ayrıca krş. İsrâ 17/13-14; Kehf 18/49).

Tekvir suresi 10

10. Amel defterleri açıldığında, / Elmalılı Hamdi Yazır

9. Hangi suç yüzünden öldürüldün diye. / Abdulbaki Gölpınarlı


В доисламские времена невежественные арабы живьем зарывали своих дочерей из-за нищеты и бедности. Такую девочку спросят, за какой же грех она была убита? Естественно, на ней не было никакого греха, но зато в этих словах содержится суровое предупреждение детоубийцам.

Diri diri toprağa gömülen kıza hangi suçundan dolayı öldürüldüğünün sorulması. Câhiliye döneminde –nâdir de görülse– bazı Araplar kız çocukları yüzünden utanç duydukları (bk. Nahl 16/58-59), bazıları da onları büyütüp beslemede sıkıntı çekmekten endişe ettikleri için (bk. En‘âm 6/151; İsrâ 17/31) onları diri diri toprağa gömerlerdi. İşte âhirette sorgulama başladığında bu katiller öldürdükleri kızlarıyla birlikte mahkemeye getirilecek ve hesaba çekileceklerdir.

8. Diridiri gömülen kıza sorulunca. / Abdulbaki Gölpınarlı


Nefislerin amelleriyle birleştirilip şekillendirilmesi. Bu âyetle ilgili yorumlar şöyledir: 1. Ölüm anında bedenden ayrılmış olan ruhların kıyamet koptuktan sonra yeniden dirilirken bedenle birleşmesi. Bu olay insanlar öldükten sonra ruhlarının yok olmadığını ve yeniden dirilme anında bedenleriyle birleştiğini gösterir. 2. Kıyamet gününde insanların benzerleriyle, yani müminlerin müminlerle, kâfirlerin de kâfirlerle bir araya getirilmesi (İbn Âşûr, XXX, 144). 3. Müminlerin nefislerinin hurilerle, kâfirlerinkinin de şeytanlarla bir araya getirilmesi. 4. Kişinin dünya hayatında beraber bulunduğu inanç ve zihniyet önderleriyle bir araya getirilmesi. 5. Kişinin aynı inanç ve ahlâkı, paylaştığı insanlarla bir araya getirilmesi. 6. Azgınların kendilerini azdıranlarla, itaatkârların da kendilerini itaate davet eden peygamberler ve müminlerle bir araya getirilmesi. 7. Nefislerin amelleriyle bir araya getirilmesi (Şevkânî, V, 450-451). Bize göre burada, her insanın (nefsin) dünya hayatında yapıp ettiklerini temsil eden veya bunlarla oluşmuş bir şekle girmesi kastedilmiştir. Nitekim insanların yeniden diriltilirken günah-sevap çeşidine göre şekiller alacaklarını ifade eden birçok hadis vardır (bk. Muhammed b. Abdullah el-Hatîb et-Tebrizî, III, 1533-1535).

7. İnsanlar (amelleriyle) eşleştirilip (buna göre) şekillendirildiğinde; / Diyanet İşleri 7. Ruhlar (bedenlerle) birleştirildiğinde, / Diyanet Vakfı

Buraya kadar anlatılanlar kıyametin kopması esnasında meydana geleceği bildirilen olaylardır. Müfessirlerin tamamına yakını bütün bunların jeolojik ve kozmik bir felâket olarak vuku bulacağını kabul ederler. Bundan sonrakiler ise kıyamet koptuktan sonra meydana geleceği haber verilen olaylardır.

Minnesota’daki St Thomas Üniversitesi’nden termal bilimler profesörü John Abraham, Guardian’daki yazısında, geçen yıl sıcaklıklardaki dramatik artışın 2017 yılına kadar dünya okyanusları için en sıcak sınıra yükseldiğini söyledi. Bilim insanları, dünya okyanuslarında ölçülen en yüksek sıcaklığın 2017’de kaydedildiği konusunda uyarılarda bulundu. Çinli uzmanlardan oluşan bir ekibin yaptığı araştırmada okyanus sularının 2000 metre derinliğine kadar olan kesimde tespit edilen sıcaklığın 2015’te tespit edilen sıcaklıktan daha fazla olduğu kaydedildi.

Denizlerin kaynatılması. Bu, şiddetli sarsıntı neticesinde yerkürede meydana gelecek olan volkanik patlaklar ve derin çatlaklardan dışarı püsküren magmanın, lav kütlelerinin deniz sularını ısıtıp kaynatması yahut dünyanın şiddetle sarsılmasının ve dağların parçalanıp yok olmasının doğal sonucu olarak denizlerin birbirine karışması ve tek deniz haline gelmesi demektir (İbn Âşûr, XXX, 143; krş. Tûr 52/6; İnfitâr 82/3).

6. Denizler kaynatıldığında, / Diyanet Vakfı Meali


( وَإِذَا الوحوش حُشِرَتْ ) أى : وإذا الحيوانات المتوحشة – كالأسد والنمر وغيرهما .

( حُشِرَتْ ) أى : جمعت من أماكنها المتفرقة ، وخرجت فى ذهول ، وتلاقت دون أن يعتدى بعضها على بعض ، مخالفة بذلك ما طبعت عليه من النفور والتقاتل .

قال الآلوسى قوله : ( وَإِذَا الوحوش ) جمع وحش ، وهو حيوان البر الذى ليس فى طبعه التأنس ببنى آدم . . ( حُشِرَتْ ) أى : جمعت من كل جانب . وقيل : حشرت أى : أميتت . . وقيل : حشرت : بعثت للقصاص ، فيحشر كل شئ حتى الذباب .

Yabani hayvanların toplanıp bir araya getirilmesi. Bu da ya kıyametin şiddetinden dolayı yabani hayvanların bile deliklerinden ve yuvalarından fırlayıp öteden beri korktukları şeyleri unutarak birbirlerinden ve insanlardan korkmadan dehşet içinde –denizlerin karalara taşması gibi– felâketin başlangıcındaki tehlikeli yerlerden çıkmaları ve daha güvenli yerlerde bir araya toplanmaları veya bu büyük felâketin tesiriyle kitleler halinde ölmeleri, cesetlerinin üstüste yığılmasıdır.

5. Yabani hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde; /Diyanet İşleri

Люди бросят даже самое ценное имущество, о котором они заботились и которое берегли как зеницу ока. Они оставят свое богатство без присмотра, потому что их постигнет нечто, что заставит их позабыть обо всем на свете. Всевышний особо подчеркнул беременных на десятом месяце верблюдиц, потому что они были самым ценным имуществом арабов той эпохи. Тем не менее, этот аят относится ко всем материальным ценностям.

Doğacak develerin başı boş bırakılması. “Doğacak develer” diye çevirdiğimiz ışâr (tekili: uşerâ) kelimesi “gebelik süresi 10 ayını doldurmuş; fakat henüz doğurmamış olan develer” anlamına gelir. Kur’an’ın indiği dönemdeki Arap toplumu bu develeri en değerli mal sayarlardı. Temsilî olarak kıyametin şiddetiyle karşılaşan insanın, böylesine değerli mallarına dahi ilgi göstermeyeceğini ifade eder (krş. Hac 22/1-2). “Doğuracak develerin başı boş bırakılması”nın mecazi bir anlatım olduğu, bununla bulutların artık yağmur yağdırmaz olacağı, bu yüzden yeryüzünde hayatın bütünüyle yok olmasına sebep olacak bir kuraklığın yaşanacağı anlamının kastedildiği yorumu da yapılmıştır (İbn Âşûr, XXX, 142-143).

4. Doğurması yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman; / Diyanet İşleri 4. Kıyılmaz mallar bırakıldığında, / Elmalılı Hamdi Yazır 4. En değerli mallar terkedildiği zaman, / Edip Yüksel

Dağların sökülüp yürütülmesi. Bu ise yerkürede meydana gelecek olan şiddetli sarsıntı neticesinde dağların parçalanması ve yerlerinden kopup dağılması anlamına gelir (krş. Kehf 18/47; Nebe’ 78/20; Müzzemmil 73/14). Yerküredeki canlıların hayat kaynağı olan güneşin yok olmasıyla zaten burada hayatın devam etmesi mümkün değildir.

3. dağlar yürütüldüğünde, /Mustafa İslamoğlu

Yıldızların dökülüp sönmesi. Güneş ışığının sönmesi, bir kısmı parlaklığını güneşten alan diğer yıldızların da söneceğine işaret eder. Ayrıca kıyametin kopmasıyla kozmik sistem bozulunca yıldızların da birbirine çarpmak, yörüngelerinden kaymak, çekimden kurtulmak gibi gelişmelerle mevcut düzen ve işlevlerini kaybedecekleri, uzay boşluğuna saçılacakları da düşünülebilir (İbn Âşûr, XXX, 141-142; ayrıca bk. İnfitâr 82/2).

2. Yıldızlar dökülüp söndüğünde; /Diyanet İşleri

Güneşin dürülüp kararması. Bundan maksat ya güneşin ışığının sönmesi veya kütlesinin tamamen dağılması, bildiğimiz formunu ve işlevini kaybetmesidir.

Когда наступят эти страшные явления, а люди разделятся на две большие группы, тогда каждая душа узнает, что она приготовила для Последней жизни, сколько добра и зла она припасла для себя.

1. Güneş dürülüp karardığında, /Diyanet İşleri

Kıyamet gününün nasıl dehşet verici bir gün olduğunu ifade etmek ve insanları böylesine dehşetli bir gün için hazırlık yapmaya teşvik etmek üzere, altısı kıyametin başlangıcından hesap zamanına kadar, altısı da hesabın başlamasından itibaren gerçekleşecek on iki olay anlatılmaktadır:

Mekke döneminde inmiştir. 29 âyettir. Sûre, adını birinci âyette geçen “küvviret”fiilinin mastarından almıştır. Tekvîr, dürmek demektir. Sûrede başlıca, kıyamet, vahiy ve peygamberlik konuları ele alınmaktadır. Mushaftaki sıralamada seksen birinci, iniş sırasına göre yedinci sûredir.

Rahman, Rahim Olan Allah’ın Adıyla

Sûrede Hz. Peygamber’in amcası olup ona karşı düşmanca davranışlar sergileyen Ebû Leheb ve karısı eleştirilmekte, onlar gibi servet ve gücüne güvenenlerin acı sonu bildirilmektedir. /(Kur’an Yolu)



Ebû Leheb’in karısı, Harb’ın kızı ve Ebû Süfyân’ın kız kardeşi Ümmü Cemîl Avrâ’dır. “Dedikodu yapıp söz taşıyan…” diye çevirdiğimiz 4. âyeti, Hz. Peygamber’e eziyet etmek maksadıyla diken, çalı çırpı toplayıp geceleyin peygamberin yoluna serdiği için “odun taşıyan” diye çevirenler de vardır. Biz meâlde, insanların arasını bozmak amacıyla laf götürüp getirdiği ve Hz. Peygamber’i maddî sıkıntısı sebebiyle aşağıladığı için mecazi anlamda böyle (hammâlete’l-hatab) nitelendirildiği şeklindeki yorumu tercih ettik. Taberî, her iki yorumu destekleyici rivayetler aktardıktan sonra kendisi birinci mânayı tercih etmiştir (bk. XXX, 338-339). Ayrıca hata ve günahlarını yüklenip taşıdığından dolayı mecazi anlamda “yanacağı cehennem için odun taşıyan” olarak nitelendirildiği kanaatinde olanlar da vardır (bk. Şevkânî, V, 607-608). Aynı kadın, Lât ve Uzzâ isimli putlara yemin ederek mücevherden yapılmış kıymetli gerdanlığını Hz. Peygamber’e düşmanlık uğrunda harcayacağını büyük bir gururla söylediğinden dolayı da 5. âyet, “Dünyadaki gerdanlık yerine âhirette boynuna ateşten bir ip takılacaktır” şeklinde yorumlanmıştır (bk. Kurtubî, XX, 242).


“Ebû Leheb’in elleri kurusun!” meâlindeki 1. âyet mecazi bir ifade olup onun helâk olması yönünde bir bedduadır. Devamındaki “tebbe” fiili, bedduanın gerçekleşeceğini ifade eder; nitekim öyle de olmuştur. Müfessirler 2. âyette Ebû Leheb’in kazandığı bildirilen şeyden maksadın onun çocukları, malı, mevki ve itibarı olduğunu söylemişlerdir. Buna göre âyet, bunların hiçbirinin kendisini kötü sondan kurtaramadığını ifade eder. “Ona ne malı fayda verdi ne de kazandığı” diye çevirdiğimiz 2. âyete, “Malı ona ne fayda sağladı, o ne kazandı?” diye soru şeklinde de mâna verilmiştir (Şevkânî, V, 606-607).

1. Ebu Leheb’in elleri kurusun (yok olsun o), zaten yok oldu ya. 2. Ne malı ne de kazandığı onu kurtaramadı. 3. (O), alevli bir ateşe girecektir. 4. Karısı da odun hamalı olarak (onunla beraber girecektir). 5. Boynunda da hurma lifinden bir ip olacaktır. /- Fizilalil Kuran

Ebû Leheb, Abdülmuttalib’in oğlu ve Hz. Peygamber’in baba bir amcasıdır. Asıl adı Abdülüzzâ olup parlak yüzlü olduğundan veya öfkelendiğinde yanakları kızardığı için babası tarafından kendisine “alev gibi, çok parlak” anlamına gelmek üzere Ebû Leheb lakabı verilmiştir. Daha önce Hz. Muhammed’i çok sevdiği, hatta iki oğlunu onun kızlarıyla evlendirdiği halde peygamber olduktan sonra onun azılı düşmanı oldu. Hz. Peygamber, insanların Allah katında eşit olduğunu, onların dinî ve ahlâkî erdemlerine göre değerlendirileceklerini söylüyordu. Ebû Leheb ise kibirli, gururlu ve zengin biri olup fakir ve zayıf insanların kendisine eşit tutulmasını kabullenemiyordu. Rivayete göre Resûlullah panayırda dolaşarak insanları İslâm’a davet ederken Ebû Leheb de arkasından gider ve çevresindekilere onun yalancı olduğunu söylerdi (Kurtubî, XX, 236). Hz. Peygamber’e karşı daima onun düşmanlarıyla birlikte hareket etmiş, hem kendisi hem de karısı ona eziyet etmişlerdir. Hicretin 2. yılında çiçek hastalığına yakalandığı için Bedir Savaşı’na katılamamış, fakat yerine adam göndermiş, ayrıca müşriklere malî destekte bulunmuştur. Kureyş’in Bedir’deki yenilgisini ve ağır kayıplarını haber aldıktan yedi gün sonra kahrından öldüğü söylenmektedir. Çiçek hastalığı kendilerine de bulaşır endişesiyle ailesinden hiç kimsenin ona yaklaşmadığı, öldüğünde ücretle tuttukları Sudanlılar’a defnettirdikleri rivayet edilir. Ebû Leheb’in kızı müslüman olarak Medine’ye hicret etmiş, oğulları Utbe ile Muttalib de Mekke’nin fethinden sonra İslâm’a girmişlerdir (fazla bilgi için bk. Mehmet Ali Kapar, “Ebû Leheb”, DİA, X, 178-179).





Birkaç ayetten oluşan Fâtiha, yaratanın, yaratılışın ve yaratıkların bütün sırlarını toplayan son derece kapsamlı bir sûredir. Baş taraftaki üç âyetle sondaki üç âyeti birbirine bağlayan “kulluk” ayetiyle Fâtiha, sayıya gelmez bir varlıklar denklemini beyân etmektedir. Fâtiha’daki bu ruhu ve denklemi, şu kudsî hadis ne güzel izah eder: “Ben namaz sûresi olan Fâtiha’yı kendim ile kulum arasında yarı yarıya taksim ettim; yarısı benim, yarısı kulumundur. Kuluma istediğini veririm”. Peygamber Efendimiz devamını şöyle açıklıyor: Kul, «Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur» deyince Allah da; «kulum bana hamdetti» der. Kul «O, Rahmân ve Rahîmdir» deyince Allah da «kulum beni övdü» der. Kul «O, hesap ve ceza gününün tek sahibidir» deyince, Allah da «kulum beni ululadı» der. Ve buraya kadar benimdir. «Rabbimiz! Sadece sana kulluk eder ve sadece senden yardım isteriz» kısmı kulumla benim aramdadır. Sûrenin sonu olan «Bizi sırat-ı müstakîme eriştir. Kendilerine nimet verdiğin, gazaba uğramayan ve dalâlete düşmeyenlerin yoluna» kısmı ise «yalnız kuluma aittir ve kulumun istediği kendisine verilecektir» buyurur.” (Müslim, Salât 38)

Uckun Kaan

İşte dosdoğru yol olan İslâm, insanın duygu ve düşüncelerine varıncaya kadar her hususta en güzel, en iyi ve en itidalli olanını emir ve tavsiye etmektedir. Mü’mine gereken ifrât ve tefrîtten uzak durarak orta yolu izlemek ve bu yol üzre devam etmektir. Kur’ân-ı Kerîm’de bunu emreden pek çok âyet ve işaretler vardır. Nitekim: “Harcamalarında ve başkalarına yardımda eli sıkı olma, ancak varını yoğunu da saçıp savurma!” (İsrâ 17/29) âyeti, isrâf ile cimrilik arasında orta bir yolu emretmektedir.


İslâm dini, insan fıtratının gereği olan her hususta ifrat ve tefritten uzak itidal halini tavsiye etmektedir. Mesela insanda akıl kuvveti vardır. Bunun tefriti ahmaklık, ifratı ise cerbeze olup hakkı bâtıl bâtılı hak gösterecek derecede aşırı bir zekâdır. Bunun ortası ise hikmet olup, hakkı hak bilip ona uymak, bâtılı bâtıl bilip ondan kaçınmaktır. İnsanda öfke kuvveti vardır. Bunun tefriti cebânet dediğimiz korkaklıktır; korkulmayacak şeylerden bile korkmaktır. İfratı ise tehevvürdür; maddi mânevî hiçbir şeyden korkmamaktır. Her türlü zulüm ve tahakküm bundan ileri gelir. Orta hali ise şecaattir ki, dinî ve dünyevî hakları için gerektiğinde canını bile feda edebildiği halde, meşrû olmayan işlerden çekinmektir. Yine insanda şehvet duygusu vardır. Bunun tefriti sönüklüktür ki, ne helâle ne de harama iştahı yoktur. İfratı fücûrdur ki, helâlle yetinmeyip harama meyleder. Ortası ise iffettir ki, helâline isteği var, haram olana yoktur. (Bedîuzzaman, İşârâtü’l-İ‘câz, s. 24)

Uckun Kaan

İşte biz “hidâyet ver” duamızla Rabbimizden bütün bu güzellikleri istemekteyiz. Bunlar içinde de hususiyle “sırat-ı müstakîm”e ulaştırmasını niyaz etmekteyiz. “Sırât-ı müstakîm”, kelime olarak “eğriliği ve sapması olmayan dosdoğru yol” demektir. Bundan maksat, yegâne hak din olan İslâm dinidir. Burada asıl maksada ulaştıracak olan vesîle, maksat olarak ifade buyrulmuştur. Çünkü asıl maksat Hak Teâlâ’nın rızâsıdır. Din ise o maksada götüren vesiledir, yoldur. Bu sebeple ona sırat-ı müstakîm denilmiştir. “Sırat” kelimesinde “inişli çıkışlı, bazan dar bazan geniş, aşması zor yol” mânası da vardır. Bu tarifiyle o, inişi çıkışıyla, bazan dar bazan geniş keyfiyetiyle Allah’ın rızâsına giden ve geçilmesi zor olan bir yolu; diğer taraftan cehennem üzerine kurulan ve insanların cennete girmek için muhakkak üzerinden geçmeleri gereken sıratı hatırlatmaktadır. Mekandan münezzeh olan Allah Teâlâ, kulun cennete varması ve cemâline ermesi için bu yolda yürümesini ve bu köprüyü geçmesini istemektedir.


Evet, Rabbimizden en büyük niyazımız bizi sırat-ı müstakîme, en doğru yola ulaştırmasıdır. Ayette geçen اِهْدِنَا (ihdinâ) kelimesi “bize hidâyet et” mânasına gelir. “Hidâyet”, istenilen hedefe ulaştıracak şeye lutuf, letâfet ve nezaketle kılavuzluk etmektir. Bu kılavuzluk, yolu sadece göstermek veya yola götürüvermek ve hatta sonuna kadar götürmek şekillerinden biriyle gerçekleşebilir. Birincisine açıklayıcı kılavuzluk veya irşat, ikinciye ulaştırıcı kılavuzluk veya tevfîk denilir. Bu kılavuzlukta lutuf ve letâfet esastır. Lutuftan maksat, sertlik ve şiddetin karşılıtı olan tatlılık ve yumuşak huyluluktur. Letâfetten maksat ise nezâket ve inceliktir. Hidâyet yalnız, iyiliğe yöneliktir. Mesela hırsıza hırsızlık için yol göstermeye, rehberlik etmeye hidâyet denilmez. Dolayısıyla hidâyet her istenilen şeye mutlaka rehberlik etmek değil, irşat gibi maksadında iyilik, yapılış şeklinde de iyilik ve incelik bulunan bir rehberliktir.

Uckun Kaan

Ayette önce ibâdet, sonra yardım talebi dile getirilmiştir. Çünkü kulluk, ilâhî yardımın gelmesine sebeptir. Nitekim “Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım isteyin! Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir” (Bakara 2/153) buyrularak bu gerçeğe vurgu yapılmaktadır. Dolayısıyla ihtiyaç beyânından önce, ona vesile olacak şeyi zikretmek talebin karşılanmasını kolaylaştıracaktır. Ayrıca, Allah’ın yardımı olmadan hiçbir şey yapılamayacağı gibi, kulun ibâdete de güç yetirmesi mümkün değildir. Bunun farkında olan mü’min, yaptığı ibâdetten nefsine pay çıkarmayacak, gururlanmayacak, böylece ibâdetini ihlasla yapma imkânı bulacaktır.


Allah’a ibâdetimizi ve yardım talebimizi arzederken “yalnızca sana”, “yalnızca senden” diyerek, Rabbimizi sözümüzün başına alıyoruz. Böylece bütün varlığımızla masivâdan uzaklaşıp Allah’a yöneliyoruz. Uzaktan yakına, gaybetten hitaba geçerek, sanki Allah’ı görürcesine bir kulluk ve ihsan kıvamı elde ediyoruz. Rabbimizi tâzim ve O’na verdiğimiz ehemmiyeti ilân ediyoruz. Sadece O’na kulluk edeceğimizi, O’ndan başkasına kulluk etmeyeceğimizi beyân ediyoruz. Dolayısıyla kul ibâdet ederken, her şeyden önce Rabbine yönelmeli, dikkat nazarlarını O’na tahsis etmeli, sonra ibâdetini yapmalıdır. Yaptığı ibâdetin, Rabbine kuvvetli ve şerefli bir bağlılık ve Allah ile kendi arasında kıymetli bir vuslat vesilesi olduğu şuuruna ermelidir.

Uckun Kaan

اَلْلإسْتِعَانَةُ “İstiâne”, yardım talep etmektir. Bütün hayırlı işlerde başarılı olmamız, ibâdetlerimizi ihlasla ve kolaylıkla yapabilmemiz ve karşılaştığımız bütün zorlukların üstesinden gelebilmemiz için Allah’tan yardım dileriz. Kul yardım isteyecek, Allah da kuluna yardım edecektir. Allah’ın yardımı iki türlüdür. Birincisi zaruri olan, ikincisi zaruri olmayandır. Zaruri olan, rahmetinin bir tecellisi olarak bizi yaratan Allah’ın, mâhiyetimize emanet ettiği ve yaşamamızı mümkün kılan alet ve edevat kısmından sayılacak hususlardır. Bunlar el, ayak, göz, kulak, akıl ve idrak gibi şeylerdir. Mesela biz gözümüzle görür, gözlerimizin aldığı mânaları fikir laboratuarında değerlendirir, bunlarla adeta bal yapıyor gibi mârifet petekleri oluşturmaya çalışırız. Bunu ise kalp ve beyin yapar. Fakat Rabbimiz önceden kalp ve kafamıza bu fakülteleri yerleştirmiş, mekanizmalar arasında hassas bir münasebetler zinciri tesis etmiş ve her şeyiyle işleyen mükemmel bir fabrika haline getirmiştir. Bunlardan bir tanesi eksik veya arızâlı olsa insan, istenilen şeyleri tam olarak yapamaz. Zaruri olmayan yardımı ise, bu temel yardıma ilave olarak Allah’ın kulunu melekleri ile teyid etmesi, ona rahmeti ile hayır yollarını göstermesi ve Hâdi ismiyle imdadına yetişmesidir. İşte biz yaptığımız bütün işlerimizi, Allah’ın bu şekilde yardım etmesiyle yaparız. Onun için sadece Allah’tan yardım dileriz. Zira kuvvetin ve kudretin olduğu gibi, yardımın da yegâne kaynağı Yüce Rabbimizdir.

Şeriat dilinde ibâdet; hâlis bir niyetle, mükâfatını bekleyerek, Allah’a yakınlaşmayı arzu ederek Cenâb-ı Hakk’ın istediği tarzda kulluğu ifa etmektir. İnsanın ruh ve bedeni, dış ve iç âlemiyle yani bütün varlığıyla yalnız Allah için yaptığı şuurlu bir itaat ve yakınlıktır. Görüldüğü gibi bunda ilk önce niyet şarttır. Niyet ise yapılacak işin ifa edilmesinde ancak Allah’a itaat ve yaklaşmayı kastetmek demek olan yeni bir istektir. “Azmetmek” bir işi yapmadan önce, “kastetmek” yapmakla beraber olduğu gibi “niyet” de niyet edilen şeyi bilmekle beraber onu yapmaya bitişiktir. Hem bilgi hem de isteği ihtiva eden bu tam şuur hali, ruh ve kalbin işidir. İkinci olarak, bir amelin ibâdet olması için Allah katında itaat olarak kabul edilen bir amel ortaya koymak gerekir. Yoksa yalnız bir şeyi yapmayı istemek, düşünmek ve hatıra getirmek gibi iç duygularla ilgili ameller, itaat ve yakınlığa sebep olsa da ibâdet sayılamaz. Aynı şekilde niyet edilmeden yapılan ameller de ne olursa olsun ibâdetin şümûlüne giremez. (Elmalılı, Hak Dini, I, 96)

Uckun Kaan

Kulluk edilecek ve yardım istenecek tek varlık Allah’tır. Çünkü kulun ibâdetini kabul buyuracak ve istediklerini yapabilecek güç ve kuvvet sadece Allah’a aittir. Zaten sûrenin buraya kadar olan kısmı da bu gerçeği ifade etmektedir. Kullar bu hitapla, her şeyi işiten, her şeyi bilen tek merci olan Allah’a yönelmekte ve böylece tevhidin hakikati ortaya çıkmaktadır.


“Rasûlüm! Hesap ve ceza gününün ne olduğunu sen bilir misin? Sonra bilir misin sen, nedir o hesap ve ceza günü? O, kimsenin kimseye faydası olmayacağı bir gündür. O gün bütün emir, hüküm ve yetki yalnız Allah’ındır!” (İnfitâr 82/17-19)

Uckun Kaan

Cenâb-ı Hak, bütün zamanlarda ve zeminlerde, kıyametten önce ve sonra yegâne mâlik ve meliktir. Buna rağmen âyet-i kerîmede O’nun mâlikliği ve melikliği özellikle hesap günü olan kıyamet gününe tahsis edilmiştir. Şüphesiz bunun pek mühim sebep ve hikmetleri bulunmaktadır: Öncelikle bütün dikkatleri hesaba çevirmekte ve kıyamet gününün zorluğu, şiddet ve dehşetiyle yürekleri titretmektedir. Geçici hayattan maksadın ne olduğuna işaret ederek, insanlığın önündeki en büyük hedefi netleştirmektedir. Hesap gününün ehemmiyetini gözler önüne sermektedir. Allah’ın rahmetine güvenip şeytana aldanarak o günde perişan olmamayı öğütlemektedir. Daha da ötesi, ilâhî rahmetin ve ebedî nimetin tam mânasıyla tecelli edeceği saadet-i ebediyeyi temine teşvik etmektedir. İkinci olarak dünya hayatında kullara ait bir kısım geçici mâlikiyet ve melikiyet söz konusu olabilir. Bunlara aldanılmamalıdır. Zira hesap günü bunlar zahiri bakımdan da ortadan kalkacaktır. Asılsız görüntüler yok olacak, Allah’ın mâlikiyet ve melikiyeti tam olarak ortaya çıkacaktır. Üçüncü olarak “din günü”nün bir mânası da “dinin dünyada emrettiklerinin akıbeti ve âhiret ahvaliyle ilgili verdiği haberlerin açıktan açığa ortaya çıkacağı gün”dür. Biz dünya hayatında inanılması emredilen hususlara iman ediyoruz. Dinin ibâdet, muamelât ve ahlâka dair hükümlerini yerine getirmeye çalışıyoruz. İşte bütün bu inandıklarımız ve yaptıklarımız, orada hakiki mâna ve mâhiyetiyle zuhur edecektir. Kısacası ayet ve hadislerde âhirete ait haber verilen hakikatlerin hepsi tahakkuk edecektir. O günün tek hükümdarı, sahibi ve yegâne yöneticisi olan Allah, dilediği gibi davranacak, kullarını hesaba çekecek, iyilere iyiliklerinin ve kötülere de kötülüklerinin karşılığını verecektir. Allah’tan başka kimsenin bir söz hakkı olamayacaktır. Şu âyet-i kerîmeler bu mânada “din gününü” ne güzel tarif etmektedir:

Allah sonsuz merhamet sahibidir. İki güzel isim birlikte âdeta, “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” (A‘râf 7/156) mânasını tefsir ve teyid etmektedirler. Daha çok celâl tecellisi ifade eden Allah ve Rab isminden sonra, bu iki isim Allah’ın cemâlini hatırlatmakta ve kulu yaratıcısı karşısında korku ile ümit arasında tutmaktadır. Terhib yani korkutmadan sonra terğib yani teşvik mânası taşımaktadır.

uckun kaan

İşte Allah Teâlâ, bütün bu âlemleri var eden, iptidai hallerinden alarak adım adım olgunluğa erdiren, her türlü ihtiyaçlarını karşılayan ve işlerini idare edendir. Yokluk karanlığından varlık aydınlığına geçen bütün mahlukâtı terbiye eden Cenâb-ı Hak’tır. Her varlık bizzat Yüce Rabbimiz tarafından kendi fıtrat sınırları içinde terbiye edilmektedir. Bu ilâhî terbiye çerçevesi dışına çıkan bir yaratığın olması mümkün değildir. Bu muazzam, ince ve son derece şumüllü terbiyenin yegâne sahibi Allah’tır. Mülk ve melekût âleminde, uçsuz bucaksız kâinatın her bir safha ve sahifesinde terbiye nâmına ne lazım geliyorsa istisnâsız hepsini yapan O’dur. İnsanı terbiye eden de O’dur. Onu yoktan yaratan, büyüyüp gelişmesi için her türlü imkânı var eden, ihtiyaçlarını karşılayan, bedenî, ruhî ve aklî kemâline yönlendiren Hak Teâlâ’dır. Ona kitap ve peygamberler göndererek, gereğini yerine getirmek şartıyla fıtratını kemale erdireceği nizamı öğreten de yine O’dur. / Allah, bütün hamdlere layıktır. Çünkü:

7. Nimete erdirdiğin kimselerin yoluna; gazaba uğrayanların, ya da sapıtanların yoluna değil. / Diyanet İşleri



Это означает: покажи нам прямой путь, направь на него и помоги следовать им. Этот ясный путь ведет к Аллаху и заканчивается в Раю, а пройти по нему может только тот, кто познает истину и руководствуется ею в делах. Это также означает: приведи нас к прямому пути и проведи нас по нему. Первое подразумевает обращение в ислам и отречение от всех других вероисповеданий, а второе – изучение законов религии и претворение их в жизнь на практике. Эта молитва является одной из самых полезных, глубоких и всесторонних молитв в исламе. Аллах обязал людей взывать к Нему этими словами в каждом ракате намаза, потому что каждый человек нуждается в Божьей помощи.


Allah’ın peygamberleri ile kullarına gönderdiği dinlerin genel adı da İslâm’dır. Yaratan ile yaratılan, Allah ile kul, akıl ile vahiy, hürriyet ile cebir, haksızlık ile adalet, iyi ile kötü… ancak İslâm’da yerli yerine konmuş, doğru ilişkiler ve dengeler kurulmuş, kurulma yolları gösterilmiştir. Hadiste yer alan bir örnekle açıklanacak olursa dosdoğru bir yol, yolun iki tarafında iki duvar, duvarlarda açılmış perdeli kapılar ve yolun başında da bir çağırıcı var ve o, “Ey insanlar! Hepiniz doğru yola giriniz, dağılıp parçalanmayınız!” diye sesleniyor. Birisi perdeli kapılardan birine girmek istediğinde yukarıdan bir başka çağırıcı sesleniyor: “Sakın o perdeyi kaldırma! Kaldırırsan girer gidersin!” (Müsned, IV, 182-183; Şevkânî, I, 20). Bu örnekteki yol İslâm’dır, duvarlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, kapılar haramlardır, yolun başındaki çağırıcı Allah’ın kitabıdır, yukarıdaki çağırıcı ve uyarıcı, her müminin kalbindeki ilâhî öğütçüdür. Böylece İslâm’da vahiy, vicdan ve akıl birlikte işletilerek doğru yol bulunmaktadır. / Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 63

“Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek ille de azgınlaşmaktadır! Oysa (kuldaki) her şey yalnız rabbine aittir (O’na dönecektir)” (Alak 96/6-8). “Bize doğru yolu göster” duası aynı zamanda rabbin, kullarına bir irşad ve uyarısıdır; eğer insan kendine yeterli olsaydı, doğru yolu görmesi ve bulması için bir başkasına ihtiyacı olmazdı. Yaratıcı bu tâlimatı verdiğine göre kula düşen, ilâhî irşada kulak vermek, insanî bilgi ve kabiliyetlerini bu irşad doğrultusunda kullanarak her adımını doğru atması için O’nun tarafından sağlanan imkânları gerektiği gibi kullanmaktır. “Doğru yol” (sırât-ı müstakîm) İslâm’dır.

İnsanlar maddî ve mânevî hayatlarını düzenlerken doğrunun yanında yanlış da yapmışlar; hatalı, çıkmaz, saptırıcı yollara da yönelmişlerdir. Sapmanın ve yanılmanın baş sebebi insanın kendini yeterli sanması, bilgi ve güç almak için Allah’a yönelmeyi reddetmesidir.

6. Bizleri doğru yola ilet, / Fizil-al il Kuran

В соответствии с грамматикой арабского языка, если местоимение стоит перед глаголом, то действие совершается только в отношении упомянутого лица и никого более. Поэтому обсуждаемое нами откровение имеет следующий смысл: мы поклоняемся Тебе и не поклоняемся никому иному, и мы взываем о помощи к Тебе и не взываем о помощи ни к кому иному. Поклонение упомянуто прежде, чем мольба о помощи, и подобный оборот является примером включения частного в общее, потому что при перечислении общее принято упоминать раньше частного. Наряду с этим такая последовательность слов указывает на то, что право Всевышнего Аллаха превыше права Его рабов. Поклонение – это понятие, охватывающее все слова и деяния, совершаемые как душой, так и телом, которые Аллах любит и одобряет. Мольба о помощи – это обращение к Всевышнему Аллаху с просьбой одарить добром и уберечь от зла, проникнутое верой в то, что это непременно сбудется. Именно поклонение и мольба о помощи являются верным способом обретения вечного счастья и избавления от всякого зла. Помимо этого нет иного пути к спасению. Вот почему очень важно знать, что поклонение обретает свой подлинный смысл лишь тогда, когда совершается ради Аллаха в полном соответствии с наставлениями Его посланника, да благословит его Аллах и приветствует. Без выполнения этих двух условий немыслимо никакое поклонение. Несмотря на то, что мольба о помощи является одной из форм поклонения, Всевышний Аллах упомянул о ней отдельно, потому что при совершении любого обряда раб Аллаха нуждается в помощи своего Господа. Без Его помощи человек никогда не сможет исправно выполнять Божьи веления и избегать грехов.


Âyette “ederim, dilerim” yerine “ederiz, dileriz” şeklinin seçilmiş olması tevhid ehli müminlerin bir bütün teşkil ettiklerini, bu sebeple “Sen ben değil, biz varız” ilkesi doğrultusunda hareket etmelerini, ferttoplum arasındaki dengeyi korumalarını işaretlemektedir. Burada “biz”i oluşturan bağ imandır, bir Allah’a kulluktur; “Allah’ın kulları! Kardeş olun” (Buhârî, “Nikâh”, 45; Müslim, “Birr”, 23, 28-32) meâlindeki hadis de bu mânaya açıklık getirmektedir.
Müminler kardeşçe yardımlaşırlar, fakat kimin elinden gelirse gelsin gerçekte her nimetin Allah’tan geldiğini, O dilemedikçe kimsenin bir şey veremeyeceğini bilirler.

İbadet “kulluk ve tapınma” olarak anlaşılmıştır. Bu kavramın içinde kâmil mânada “sevgi, korku ve boyun eğme” vardır; bu üç tavır ve duygunun birlikteliği ibadetin temelini oluşturur. İnsanların yaratılış gayesi ibadettir; ancak onlar buna mecbur tutulmamışlardır; yani terim anlamıyla ibadet, iradeye bağlı olmayan hareketler ve oluşlar gibi hâsıl olmamakta; ilâhî emri kul, –dünya hayatında bir imtihan olarak– serbest iradesiyle yerine getirmekte veya ihmal etmektedir. Dünyanın bütün nimetleri ve imkânları insanın, insanca (yalnız Allah’a kulluk ederek) yaşaması için verilmiş araçlardır. Bunları amaçlarına uygun olarak kullanmayanlar nimetin kıymetini bilmemiş ve israfa sapmış olurlar. İnsanın sınırlı gücü ve iradesi her zaman maddî ve mânevî ihtiyaçlarını karşılamaya ve kendisinden beklenenleri yerine getirmesine yeterli olmamaktadır. Bu sebeple insanlar hem diğer insanlardan hem de insan üstü güçlerden yardım istemeye ve almaya kendilerini mecbur hissetmişlerdir. Fakat onların bu iki kaynaktan yardım istemek ve almak için tuttukları yollar, benimsedikleri sistem ve usuller, ilâhî irşada kulak asmadıkları zamanlarda şirke ve bedbahtlığa düşmelerine sebep olmuş; dolayısıyla birçok bâtıl din, işe yaramaz sistem ortaya çıkmıştır. Bu âyet, ibadet ederken ve yardım isterken yöneleceğimiz doğru adresi bize göstermekte ve tevhidi (bir Allah’a ibadeti, sığınmayı ve yönelmeyi) getirmektedir.

Besmeleden buraya kadar kendisi ve sıfatları, kulları ve kâinat ile kesintisiz ilişkisi, dünya hayatının sonu ve hesap günü hakkında önemli açıklamalar yapan Allah Teâlâ, bunları iman içinde dinleyip anlayan ve şuuruna yerleştiren kullarında hâsıl olacak duygu ve düşünceye, davranış biçimine tercüman olarak “Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz” buyuruyor. Şu halde yukarıda sıralanan eşsiz ve benzersiz sıfatlar Allah’a mahsus olduğuna göre ibadetin ve yardım dilemenin O’na özgü kılınması da –kul açısından– tabii hale gelmektedir.

5. Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz. / Diyanet İşleri

“Ödül ve ceza (din) günü”nün âhiretteki hesaba çekme ve hüküm verme günü olduğu, bunu açıklayan başka âyetlerden anlaşılmaktadır (meselâ bk. İnfitâr 82/17-19).
Allah Teâlâ bütün zamanlarda ve zaman kavramına bağlı olmaksızın mutlak hâkim, sahip, melik ve mâliktir. Ancak Allah Teâlâ dünya hayatında, imtihan için kullarına da sahiplik ve iktidar vermiş; imanı olduğu halde gaflet içinde bulunan kimseler –zaman zaman da olsa– Allah’ın sahipliği ve iktidarının bilincinde olmaya özen göstermemişler; imanı olmayanlar ise bunun şuurundan tamamen yoksun kalıp inkâr etmişlerdir. Âhiret âleminde kulun, bu görünürdeki ve geçici iktidarı da ortadan kalkacağı için Allah’ın melik ve mâlik sıfatı bütün azametiyle ortaya çıkacak, belli olacaktır. Bunun için âhirette O, gerçekte ve görünürde “melik ve mâlik”tir. Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 61

“Ödül ve ceza (din) gününün hâkimi” diye çevirdiğimiz tamlamada geçen mâlik “malın, mülkün sahibi” demektir. Kıraat âlimlerince “hükümdar, iktidar sahibi” anlamında “melik” şeklinde de okunmuştur. İnsanlar için kullanıldığında mâlik ile melik arasında güç, yetki ve tasarruf hakkı bakımlarından önemli farklar vardır. Mal ve mülkün sahibi (mâlik) kişinin başkalarına hükmü geçmez, başkalarına hükmü geçen hükümdar (melik) ise her malın ve mülkün sahibi değildir. Allah Teâlâ hakkında mâlik ve melik sıfatları kullanıldığı zaman mâna çerçevesinde bir eksiklik olamaz; çünkü O hem âlemlerin sahibidir hem de herkese ve her şeye hükmü geçer; O’nun iktidarı üstünde bir iktidar tasavvur bile edilemez. Melik O’nun zâtına, mâlik ise fiiline ait sıfatlardır.

Властелином называется Тот, Кто обладает царством и властью и в силу этого волен повелевать и запрещать, вознаграждать и наказывать, полновластно распоряжаться своими подчиненными. Кому же принадлежит подлинная власть, станет ясно в День воздаяния. Это – один из эпитетов Дня воскресения, когда люди получат воздаяние за свои благие и скверные деяния. Именно в тот день Божьи творения ясно увидят совершенство власти Аллаха, совершенство Его справедливости и мудрости. Они потеряют все, чем обладали ранее. Цари и подданные, рабы и свободные – все будут равны перед Господом, покорны Его величеству и смиренны перед Его могуществом. Они будут ожидать Его приговора, жаждать Его награды и страшиться Его возмездия. Вот почему Господь нарек себя Властелином Дня воздаяния, хотя Его власть и распространяется на все времена.

4. Din gününün sahibi /Seyyid Kutub

3. The Entirely Merciful, the Especially Merciful,


В этом откровении Всевышний нарек себя Господом миров и тем самым подчеркнул, что Он один творит, управляет и одаряет благами. Он богат и не нуждается в Своих творениях. Напротив, все творения нуждаются в Нем и все­ сторонне зависят от Него.


Господство Всевышнего Аллаха бывает двух видов: всеобщее и частное. Всеобщее господство выражается в том, что Он создает творения, ниспосылает им пропитание и указывает им верный путь, благодаря чему они могут благоустроить свою
жизнь в этом мире. А частное господство проявляется в том, что Аллах воспитывает Своих возлюбленных рабов в духе набожности, помогает им обрести и усовершенствовать веру, защищает их от всего, что может сбить их с прямого пути и отдалить от Него. Сущность этого господства в том, что Аллах облегчает Своим рабам путь ко всякому добру и оберегает их от всякого зла. Возможно, именно поэтому пророки чаще всего в своих молитвах называли Аллаха своим Господом. Да и устремления этих людей были связаны исключительно с частным господством Всевышнего Аллаха.

Это — слова восхваления Аллаха за совершенные качества и деяния, которые Он вершит либо по милости, либо по справедливости. Вся хвала принадлежит Ему, и Он достоин ее целиком и полностью. Он один господствует над всеми мирами. К этим мирам относится все сущее, кроме Самого Аллаха. Он сотворил Вселенную, обеспечил ее обитателей средствами к существованию и облагодетельствовал их великими щедротами, лишившись которых они не смогут просуществовать. Все блага, которыми облагодетельствованы творения, являются дарами Всевышнего Господа.


Rab kelimesi tek başına söylendiği zaman bundan yalnızca “Allah” kastedilir, O’nun güzel isimlerinden biridir, “sahiplik ve terbiye edicilik” özelliğini ifade eder. Bu kelime “rabbü’d-dâr” (ev sahibi) gibi tamlama şeklinde başkaları için de kullanılır. / Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 60-61

Âlem maddî ve mânevî, görülen ve görülemeyen, dünyada ve âhirette Allah Teâlâ’nın yarattığı her şeydir. Görülen, hissedilen, insan bilgisinin ulaşabildiği maddî varlıklara “mülk ve şehâdet âlemi”, madde ötesi varlıklara da “gayb ve melekût âlemi” denilir. Gayb ve melekût âleminin tek sahibi Allah’tır. Mülk ve şehâdet âleminin ise gerçek sahibi Allah olmakla beraber görünürde ve mecazen başka sahipleri de olabilir. Vahiy yoluyla gelen bilgilere göre şehâdet ve mülk âlemi, gayb ve melekût âlemine nisbetle denizden bir damla, sahradan bir kum tanesi kadardır. Günümüze kadar insan bilgisinin ulaşabildiği uzay akıllara hayret verecek büyüklüktedir. Fakat bu büyüklük gayb âleminin yanında bir kum tanesi kadar kaldığına göre gayb âleminin azametini akıl terazisi çekemez. Konuya bu açıdan bakıldığında evrenin büyüklüğüne ve ondaki düzenin inceliklerine dair ulaşılan her yeni bilgi, Allah’ın insana bahşettiği aklın nerelere kadar ulaşabileceğini ortaya koymasının yanında, erişeceği sırların enginliğini tasavvur edebilmesi için bir ölçü de oluşturmaktadır. Şu halde gayb âleminin bu büyüklüğü iman ve irfanla kavranmakta, oradan da bütün âlemlerin rabbi (sahibi, mâliki, takdir edip yaratanı, koruyanı, geliştireni) olan Allah’ın azamet ve büyüklüğü karşısında kula yakışan hayret haline ulaşılmakta; bu azamet karşısında kul secdeye kapanınca onun hayret hali, “huzur, güven, sevgi, yakınlık ve tatmin”e dönüşmektedir.

Şükür ve teşekkür “isteyerek yapılmış (ihtiyarî) bir iyilik ve ihsana karşı dille veya başka şekillerde uygun mukabelede bulunmak”tır. Bu, hem Allah’tan hem de insanlardan gelen iyilikler karşılığında yerine getirilmesi beklenen ahlâkî bir ödevdir. Hamdetmek de dil ile yapılır; “hamdolsun, elhamdülillâh…” denir, ancak bunun sebebi yalnızca nimet ve ihsan değil, irade ve ihtiyara dayalı bütün güzellik ve iyiliklerdir. Bu mânada hamd yalnızca Allah’a mahsustur. Çünkü başkalarına ait olan iyilik ve güzellikler, gerçek ve kâmil mânasıyla onların isteklerine bağlı değildir. İnsanların kendi isteklerine bağlı iyilik ve güzelliklerde Allah’ın da iradesi vardır. Onların irade ve isteklerine bağlı olmayan iyilik, güzellik ve hizmetler ise doğrudan yaratıcının, fıtrat ve özellikleri takdir edip yaratarak insanlara bahşeden kudretin eseridir. Dolayısıyla bu mânada hamdin tamamı Allah’a mahsustur, O’na aittir.

Dilimizde övme ve teşekkür etme, Arapça’da medih ve şükür kelimelerinin hamd kelimesine yakın mânaları bulunmakla birlikte bunlar arasında birtakım ince farklar da vardır. Methetme (övme) bir iyilik ve güzellik karşısında yapılır; bu iyilik ve güzelliğin sahibi, kendisinin bunda iradesi ve etkisi olsun olmasın methedilebilir. Kişi kendi iradesinin eseri olmayan güzelliği sebebiyle övüldüğü gibi cömertlik ve cesaret gibi erdemlerinden dolayı da övülür. Halbuki hamd ancak irade ve istekle hâsıl olan iyilik ve güzellik karşısında yapılır.

2. Hamd, tüm alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. / Sey­yid Kutub


Kur’an dilinde rahmân sıfat-ismi de Allah’a mahsustur, başka hiçbir varlık için kullanılmamıştır. Rahmân “en uzak geçmişe doğru bütün yaratılmışlara sonsuz ve sınırsız lutuf, ihsan, rahmet bahşeden” demektir. Rahmân, rahmetiyle muamele ederken buna mazhar olan varlığın hak etmesine, lâyık olmasına bakmaz, bu sıfatın tecellisi yağmur gibi her şeyin üzerine yağar, güneş gibi her şeyi ısıtır ve aydınlatır. Rahîm “çok merhametli, rahmeti bol” demek olup bu sıfatla kullar da nitelenebilir. Allah’ın rahîm sıfat-ismi O’nun, daha ziyade kullarının gelecekte elde etmek üzere hak ettikleri, lâyık oldukları sınırsız rahmetini, lutuf ve merhametini ifade etmektedir. “Esirgemek” ve “bağışlamak” bu sonsuz, engin ve etkisi çeşitli rahmetin ancak bir parçası, etkilerinin yalnızca bir çeşididir.

Allah yerine “tanrı”, rahmân yerine “esirgeyen”, rahîm yerine de “bağışlayan” kelimelerinin kullanılması bu isimlerin anlamlarını tam olarak karşılamaz. Çünkü Allah ismi, bu isme hakkıyla lâyık olan “tek, eşsiz, benzersiz, bütün kemal sıfatlarına sahip ve eksikliklerden uzak, varlığı zaruri (olmazsa olmaz), yokluğu düşünülemez” olan yüce zâta mahsustur, bu sıfatları taşımayan hiçbir varlığa Allah denemez. Halbuki insanların uydurdukları, kendilerine göre bazı nitelikler yükledikleri mâbudlara tanrı denebilir. Başka bir deyişle tanrı kelimesi Allah için de kullanılabilir, halbuki Allah ismi O’ndan başka hiçbir varlık için kullanılamaz ve Arap dilinde de kullanılmamıştır.


Kul herhangi bir davranışta bulunurken, önemli bir işe teşebbüs ederken önce eûzü çekerek muhtemel olumsuz etkileri defetmekte sonra da besmeleyi okuyarak “kendinin tek başına yeterli olmadığını, başarı ve gücün ancak Allah’tan gelebileceğini, Allah’ın yeryüzünde halife kıldığı bir varlık olarak O’nun mülkünde, O’nun adına tasarrufta bulunduğunu, asıl mâlik ve hâkim olan Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa emanete hıyanet etmiş olacağını…” peşinen kabul etmekte ve bundan güç almaktadır. Burada tevhid cümlesinin mânası da üstü kapalı olarak mevcuttur. Zira nasıl ki tevhid cümlesinde “lâ ilâhe” denilerek önce bütün sahte tanrılar zihinlerden siliniyor, sonra da “illallah” ifadesiyle hakiki, tek, eşi ve benzeri bulunmayan Tanrı (Allah) kalbe ve zihne yerleştiriliyorsa, eûzü besmele çekildiğinde de önce kulluk ilişkisine engel olan kirli çevre temizleniyor, sonra da bu ilişkinin en uygun anahtarı kullanılmış, doğru kapılar açılmış, sağlıklı bağ kurulmuş oluyor.

Şeytanın insandan en uzakta olması gereken zaman olan Kur’an okuma halinde bile –okumaya başlarken– eûzü çekmek tavsiye edildiğine göre diğer işlere başlarken bunu yapmanın daha da gerekli olacağı anlaşılmaktadır. Kötülüğe karşı bile iyilik yaparak insanlardan gelecek belâyı defetmek, eûzü çekerek de şeytandan gelecek olan vesvese ve kışkırtmayı kendilerinden uzaklaştırmak Kur’an’ın, müminlere tavsiyeleri arasında yer almıştır (bk. Mü’minûn 23/96-98).

Следует знать, что все праведные богословы единодушно говорили о необходимости веры в Аллаха и Его божественные качества. Господь — Милостивый и Милосердный, то есть обладает милосердием, которое проявляется на Его рабах. Все блага и щедроты являются одним из многочисленных проявлений Его милости и сострадания. То же самое можно сказать и об остальных именах Аллаха.
Он всеведущ, то есть обладает знанием обо всем сущем. Он всемогущ, то есть облладает могуществом и властен над всякой тварью.

“Eûzü” veya “istiâze” diye bilinen bu cümle, bu şekliyle bir âyet olmadığı için mushafa yazılmamıştır. “Kur’an okuyacağın vakit o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın” (Nahl 16/98) şeklinde buyurulduğu için Kur’an okumaya başlayanlar, besmeleden önce “eûzü…” ifadesini okumak suretiyle bu emri yerine getirmektedirler. Asıl adı İblîs olan şeytan, Allah’ın “Âdem’e secde et!” emrine uymadığı, kendisinin daha üstün olduğunu ileri sürerek emre karşı geldiği için meleklerin vatanından (melekût âlemi) kovulup sürgün edilmiş; o da imtihan dünyasında Allah’ın kullarını, O’nun yolundan ve rızâsından ayırmak için uğraşmayı kendine vazife edinmiştir (A‘râf 7/11-17). Şeytan, kendine uyan diğer cinleri ve insanları da kullanarak vazifesini yapmaya çalışmaktadır (En‘âm 6/112). Ancak Allah’a iman eden, O’na dayanan ve güvenen müminlere şeytanın zarar veremeyeceği ve onlara hükmünün geçmeyeceği ilgili âyetlerde açıklanmıştır (Nahl 16/98-100).

Это означает: я начинаю во имя Аллаха. Из лексического анализа этого словосочетания ясно, что подразумеваются все прекрасные имена Всевышнего Господа.Аллах — одно из этих имен, означающее «Бог, Которого обожествляют и Которому поклоняются, Единственный, Кто заслуживает поклонения в силу Своих божественных качеств — качеств совершенства и безупречности». Прекрасные имена Милостивый и Милосердный свидетельст­вуют о Его великом милосердии, объемлющем всякую вещь и всякую тварь. Милосердия Аллаха в полной мере будут удостоены Его богобоязненные рабы, которые следуют путем Божьих пророков и посланников. А все остальные творения получат лишь часть Божьей милости.

1. Rahman, Rahim olan Allah’ın adıyla





Azim olan Allah ne güzel ne doğru söyledi.


Воля Аллаха непременно исполняется. Ни малое, ни великое не может произойти вопреки Его воле. Этот аят опровергает воззрения кадаритов, которые считают, что рабы Аллаха вершат свои дела независимо от воли Аллаха, и джабритов, которые, наоборот, полагают, что человек вообще лишен воли и не способен совершить что-либо самостоятельно. Джабриты ошибочно полагают, что человек принужден совершать то, что предписано ему Аллахом.
Однако Всевышний Аллах заявил, что Его рабы имеют волю и способны самостоятельно выбирать, какое деяние им следует совершить. Тем не менее, их воля зависит от воли Аллаха. Его следует бояться, и Ему надлежит поклоняться, потому что Он — Единственный Бог, Который достоин поклонения. В то же время, Он прощает тех, кто исполнен страха пред Ним и стремится снискать Его благосклонность.

Âyetler uyarıcı olarak Kur’an’ın gönderildiğini ifade ettiği gibi başka kitap gönderilmeyeceğine, dünya ve âhiret mutluluğu için Kur’an’ın yeterli olduğuna da işaret etmektedir. Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 501

56. Allah dilemedikçe de öğüt almazlar. İşte kendisinden sakınılmaya layık O’dur; bağışlamak da O’na yaraşır. / Harun Yıldırım


Они не получат желаемого, ведь своими речами они всего лишь надеялись изобличить бессилие пророков. Они не страшатся Последней жизни, ведь если бы в их сердцах был страх перед нею, то они бы не поступали таким образом.

55. Artık kim dilerse öğüt alır. / Ahmed Varol

Öğüt ve uyarı olduğu belirtilen şey Kur’an âyetleridir. 55. âyette samimiyet ve iyi niyetle öğüt almak, gerçeği bulmak isteyenlerin, aradıklarını Kur’an’da bulacakları bildirilmiştir. Kuşkusuz her şey Allah’ın dilemesine, izin ve imkân vermesine bağlıdır. Ama Allah iyilik dileyen için iyiliği, kötülük dileyen için de kötülüğü murat edip yaratmaktadır, uyguladığı kural budur.

Несмотря на свое нечестие, они имеют большие притязания и желают получить развернутые свитки с небес. Они заявляют, что только в этом случае последуют за истиной, но они лгут. Воистину, они не уверуют, даже если им откроются все возможные знамения, пока не увидят воочию мучительное наказание. Им были ниспосланы ясные знамения, разъясняющие истину, и если бы в них была хотя бы частичка добра, то они бы уверовали в нее. Поэтому далее Всевышний Аллах сказал:

54. Hayır, muhakkak ki o, bir öğüttür./ İbn-i Kesir

53. Hayır! Aslında onlar ahiretten korkmuyorlar./ Diyanet Vakfı

Burada yapılan benzetme, inkârcıların peygamber ve onun mesajı karşısında gösterdikleri tepkinin normal bir insandan beklenmeyecek kadar bilinçsiz, ahmakça, kaba ve edep dışı olduğunu ortaya koymaktadır. Tefsirlerde anlatıldığına göre Ebû Cehil ve yandaşlarından bir grup Hz. Peygamber’e hitaben, “Allah’tan, her birimizin adına yazılmış olup sana tâbi olmamızı emreden bir kitap, bir belge getirmedikçe sana iman etmeyiz” demişlerdi. 52. âyet onların bu isteklerini dile getirmektedir (Zemahşerî, IV, 188; İbn Âşûr, XXIX, 331). 53. âyete göre onların bu olumsuz tavırlarının asıl sebebi âhirete inanmamalarıdır. Çünkü âhirette herkes dünyada yapıp ettiklerinden dolayı sorguya çekilecektir. Şu halde bu inanç, hayatı bütünüyle sorumluluk bilinci içinde geçirmeyi gerektirir; inkârcılar ise günah kaygısı taşımadan, sorgu sual düşünmeden nefislerinin istediği şekilde yaşamaktan vazgeçmiyorlardı. İşte âyet onların İslâm ve peygamber karşısındaki inkâr ve inatlarının temelinde böyle bir sorumsuzluk psikolojisinin bulunduğunu göstermektedir. /Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 501

Bu kümedeki âyetlerde iman veya inkâr konusunda yapılan tercihin sonuçları anlatılmakta, kişinin tercihine göre cennetteki nimetlere kavuşacağı veya cehennemdeki azaba sürükleneceği bildirilmektedir. 38. âyetle her nefsin yaptıklarına karşılık rehin olarak tutulması, sorumluluğun ferdî olduğunu, her insanın dünyadaki iman ve itaatine göre hesap gününde ödül veya ceza alacağını, geleceğinin, yani kendini rehin olmaktan kurtarmanın buna bağlı olduğunu ifade eder. Kısacası insana ebedî kurtuluşu sağlayacak olan da onu ebedî felâkete götürecek olan da benimsediği inancın doğruluğu veya yanlışlığı, amellerinin ilâhî iradeye uygun veya aykırı oluşudur. İnancı bâtıl, ameli bozuk olanı en yakınları bile kurtaramaz; nitekim Hz. Nûh öz oğlunu, Hz. İbrâhim öz babasını kurtaramamıştır (bk. Hûd 11/45-46; Tevbe 9/114). “Hakkın ve erdemin tarafında olanlar…” diye çevirdiğimiz ashâbü’lyemîn tamlamasındaki ashap “topluluk, arkadaşlar, taraftarlar”, yemîn ise hem “sağ taraf” hem de mecazî olarak “doğru, gerçek, güç” anlamlarında kullanılır. Bu deyimi kısaca “sağcılar” şeklinde çevirenler bulunmakla birlikte, “sağcılar” kelimesi günümüzde daha çok siyasal veya ideolojik anlamlar içeren bir terim olarak kullanıldığından bu çeviriyi Kur’an’ın kastettiği anlam ve amaca uygun bulmuyoruz. Zira ashâbü’l-yemîn Kur’an’da genellikle iman ve amelleriyle gerçeğin ve erdemin tarafında olanları ifade eder. Müfessirler bu deyimi, “âhirette amel defterleri sağ taraflarından verilenler, müminler, müslümanların çocukları, melekler, Hz. Âdem’in sağ tarafında bulunanlar, dünyada hayırlı işler yapanlar, dürüst, erdemli ve kutsanmış kimseler” gibi farklı şekillerde yorumlamışlardır (Râzî, XXX, 210; İbn Âşûr, XXIX, 325; Esed, III, 1208). Bize göre burada söz konusu olanlar, Allah’ın iradesine uygun bir inanç ve amel çizgisi benimseyip hayat boyunca bu çizgide sebat eden müminlerdir. Nitekim 43-47. âyetlerde sıralanan günahkârların özellikleri, bir bakıma ashâbül-yemîn deyimiyle ne kastedildiğine de işaret etmektedir. Buna göre ashâbül-yemîn hayatlarının sonuna kadar namazlarını kılar, yoksulu doyurur, bâtıla dalanlardan uzak durur, ceza gününe inanırlar. Buradaki namaz Allah’a iman ve itaati, yoksulu doyurma yaratılmışlara şefkat ve merhameti, imkânları olmayanlarla paylaşmayı; bâtıla dalanlardan uzak olma, daima hakka inanma, hak ölçülerine göre yaşama, hakkı ve haklıyı destekleme, haksızın karşısında olmayı; ceza gününe inanma ise hayatının bütün anlarında, her türlü karar, tercih ve eylemlerini Allah’ın huzurunda sorguya çekilip bunların tek tek hesabını vereceğini bilerek yaşamayı ifade eder. “Şefaatçilerin şefaati inkârcılara fayda vermez” meâlindeki cümle şefaatin varlığını göstermekte ve kıyamet gününde başkalarına şefaat edilebileceğini ima etmektedir (şefaat hakkında bilgi için bk. Bakara 2/48, 255).

52. Belki de her biri, kendisine (vahiy inip) açılmış sahifeler verilmesini diler! / Ahmed Hulusi

Они отворачиваются от наставления и пренебрегают проповедями? Они испытывают к нему отвращение и бегут от него, словно дикие ослы, бросившиеся бежать от льва, охотника или стрелка. Это — ярчайший пример того, как нечестивцы избегают истины и отворачиваются от нее.

51. Aslandan ürküp kaçarcasına! /Ahmed Hulusi

50. Onlar sanki ürküp kaçan yaban eşekleri gibidirler! /Ahmed Hulusi

Это было следствием того, что они погрязли во лжи и отвергали истину, потому что Судный день является величайшей истиной. В этот день свершится суд над людьми за их деяния, и в полной мере проявится власть Аллаха и Его справедливость ко всем творениям.

Нет за нами ни искренней веры, ни благих дел, ни пожертвований в пользу нуждающихся. Мы погрязали во лжи вместе с остальными и пытались оспорить истину. Мы отрицали даже Судный день.

49. Öyleyken, bunlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? / Diyanet İşleri

48. Artık onlara, şefaatçilerin şefaati fayda vermez./ Bay­rak­tar Bay­rak­lı

46-47: Ve cezâ gününü yalanlardık. Bize ölüm gelip çatıncaya dek./ Abdulbaki Gölpınarlı

45. (Nefsanî zevklere) dalanlarla beraber dalardık! /Ahmed Hulusi

44. Yoksula da yedirmezdik/ El­ma­lı­lı Hamdi Yazır


Они пребудут в Райских садах, где им будет доступно все, чего они пожелают, где они обретут полный покой и умиротворение. Они будут беседовать друг с другом и разговор зайдет о грешниках. Они спросят: «Что же с ними происходит? Получили ли они обещанное Аллахом наказание? Они будут интересоваться друг у друга: «Что вы о них знаете?» Тут они увидят их в самой середине Ада, в пучине мук и страданий, и спросят: «За что вы попали в Адское Пламя? За какой грех?»

43. Cevap verecekler: “Biz hem Allah`la bağımızı koparmıştık, / Mustafa İslamoğlu

42. Nedir sizi Sekar’a sürükleyen? / İbn-i Kesir

41. günahı hayat tarzı edinenlere: /Mus­ta­fa İsla­moğ­lu

39. Ancak ahiret mutluluğuna eren kimseler başka./Diyanet İşleri 40. Cennetlerdedirler… Sorarlar; /Ahmed Hulusi

38. Her nefis kendi kazancına bağlıdır. / El­ma­lı­lı Hamdi Yazır




Yüce Allah gece karanlığında dünyayı aydınlatan ay, aydınlanmak üzere olan gece, aydınlanıp ışığı her tarafa yayılmış olan sabah üzerine yemin ederek bir yandan bu tabii-ilâhî âyetlere, kanıtlara bir yandan da 36. âyetteki uyarıcının önemine dikkat çekerek inkârcıları ikaz etmiştir. 36. âyette insanlık için uyarıcı olduğu bildirilen şeyin “cehennem, Kur’an, peygamber” olduğu yönünde farklı görüşler vardır (Şevkânî, V, 382). “İleri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler” diye çevirdiğimiz cümle ise “iman edip iyi işler yaparak Allah’a yaklaşmak isteyen veya imandan ve iyi amelden geri kalıp uyarılara kulak vermeyen kimseler” olarak yorumlanmıştır. Nitekim Kehf sûresinin 29. âyetinde de “Dileyen iman etsin, dileyen de inkâr etsin” buyurulmuştur. /Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 499-500

Мы сообщили вам о нем и даровали вам ясное знание о его предназначении. Пусть же всякий, кто пожелает, продвинется и творит благодеяния, которые приблизят его к Аллаху и благодаря которым он обретет Его благосклонность и заслужит право обитать в райских домах. А тот, кто пожелает, пусть отступит от цели, ради которой Мы сотворили его, и отвернется от всего, что любит и одобряет Аллах, и совершает грехи, которые приведут его в Ад. Всевышний также сказал: «Скажи: “Истина — от вашего Господа. Кто хочет, пусть верует, а кто не хочет, пусть не верует”» (18:29).

Всевышний поклялся луной, отступающей ночью и занимающейся зарей, потому что все вышеперечисленное несет в себе великие знамения Аллаха, свидетельствующие о Его могуществе и мудрости, необъятности Его власти и милости и безграничности Его знания. А поклялся Всевышний в подтверждение того, что Адское Пламя является одним из величайших несчастий и важнейших творений Господа.

35. Muhakkak ki o, elbette en büyüklerden biridir! 36. Beşer için bir uyarıcıdır; 37. Sizden ileri geçmeyi yahut geri kalmayı dileyen için (uyarıdır). /Ahmed Hulusi

34. Aydınlandığında sabaha. / Ahmed Hulusi

33. Dönüp gittiğinde geceye, / harun yıldırım

32. Hayır, andolsun aya, /Elmalılı Hamdi Yazır


Allah Teâlâ kitapları ve peygamberleri vasıtasıyla insanlara doğru yolu göstermiştir. O’nun irşad ve yardımlarından yararlananlar doğru yolu bularak kurtuluşa ererler; kendi iradeleriyle Allah’ın emrine karşı geldikleri ve nefislerine uydukları için Allah’ın irşad ve yardımından faydalanamayanlar da sapkınlıklarına devam ederek bedbaht olurlar. İşte böylece Allah dilediğini sapkınlıkta bırakır, dilediğine de doğru yolu gösterir (bu konuda bilgi için bk. Bakara 2/26).

Bir önceki âyet indiğinde müşrikler, alay yollu sözlerle kendilerinin kalabalık bir topluluk olduğunu, dolayısıyla on dokuz bekçinin güç yetirip onları cehenneme atamayacağını söylemişlerdi. Ardından gelen bu âyetle cehennem işlerine bakmakla meleklerin görevlendirildiği bildirilerek onların meleklere güç yetirmelerinin mümkün olmadığına dikkat çekilmiştir. Aslında inkârcıların hepsi bir araya gelse bir meleğe bile güçleri yetmez. Âyette on dokuz sayısının verilmesi sadece bir imtihan vesilesi olarak gösterilmiştir. “Kendilerine kitap verilenler iyiden iyiye öğrensinler” şeklinde çevirdiğimiz cümle bazı Ehl-i kitap mensuplarının, bu âyetlerde verilen bilgileri Tevrat ve İncil’in ruhuna uygun bulduklarını gösterir. Çünkü müşriklerin aksine, müslümanlar gibi yahudiler ve hıristiyanlar da âhirete iman ederler. “Kalplerinde hastalık bulunanlar”ın kimler olduğuna dair iki farklı görüş vardır: a) Bunlar münafıklardır; her ne kadar Mekke döneminde münafık yok idiyse de âyet ileride böyle bir grubun ortaya çıkacağını haber vermiştir. Nitekim Medine döneminde önemli bir münafıklar grubu vardı. b) “Kalplerinde hastalık bulunanlar” Hz. Peygamber’e iman edip etmeme hususunda tereddütte kalan müşriklerdir (Râzî, XXX, 207; Şevkânî, V, 380). Müşriklerin “Allah bu sayı misaliyle ne demek istemiş olabilir?” anlamındaki sorusunda geçen misalden maksat, cehennemin on dokuz görevlisiyle ilgili 30. âyetteki anlatımdır. Âyetteki mesel kelimesi, “haber, söz, bilgi” şeklinde de yorumlanmıştır. Müşrikler bu soruyla cehennemin on dokuz bekçisinin bulunduğunu söyleyen sözün vahiy olduğuna, yani Allah’ın böyle bir söz söyleyeceğine inanmadıklarını anlatmak istemişlerdir (İbn Âşûr, XXIX, 317). Zira onlar Kur’an’a inanmadıkları için Kur’an’ın verdiği bilgiyi doğru sayarak bu bilgiye dayalı samimi soru sormaları da mümkün değildir. Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 496-498


Только Аллаху ведомо, как велико воинство ангелов и других творений. Вы ничего не знали о существовании этого воинства, а Знающий и Ведающий Господь сообщил вам о нем. Так уверуйте же в эту весть без всякого сомнения. Эта проповедь и напоминание не ниспосланы для забавы и развлечения. Им предписано наставлять людей и учить их совершать только то, что приносит им пользу, и избегать всего, что может навредить.


Для тех, кого Господь наставляет на прямой путь, Откровение, ниспосланное посланнику Аллаха, мир ему и благословение Аллаха, является милостью. Оно усиливает их веру и преданность религии. А тем, кого Он сбивает с прямого пути, ниспосланное откровение лишь усиливает их несчастья, смятение и несправедливость в отношении к самим себе. Поэтому каждый человек обязан повиноваться всему, что сообщил Аллах и Его посланник, мир ему и благословение Аллаха.


Благодаря этому правдивые рабы Господа различаются от лжецов. В сердцах последних царят сомнения и двуличие, и поэтому они спрашивают: «К чему привел Аллах эту притчу?» Причина их слов кроется в их сомнении и недоумении, в их неверии в знамения Аллаха и Священные Писания. Поэтому именно благодаря этим знамениям и Писаниям Всевышний одних ведет прямым путем, а других вводит в заблуждение.

Кораническим откровениям надлежит развеять сомнения, которые могут возникнуть у правоверных и людей Писания, и не допустить их колебания. Вот величайшая цель жизни, к которой со вниманием должны отнестись все обладающие здравым разумом. Это — стремление обрести веру и убежденность, усиливать их с каждым часом, использовать для этого все возможности и избавиться от сомнений и заблуждений, которые возникают на пути истины. Всевышний возвестил, что достичь этой величайшей цели можно лишь руководствуясь тем, что было ниспослано посланнику Аллаха, мир ему и благословение Аллаха.


Адскими стражами достойны быть только ангелы, обладающие силой и могуществом. Аллах поведал об их количестве для того, чтобы испытать неверующих. Существует мнение, что смысл этих слов в том, что эти ангелы будут наказывать и карать неверующих в Последней жизни. Адское наказание названо испытанием, потому что муки грешников будут постоянно усиливаться. Всевышний также сказал: «В тот день они будут гореть в Огне» (51:13).
Согласно другому мнению, Аллах сообщил о количестве адских стражей только для того, чтобы выявить, кто уверует в истину, а кто сочтет ее ложью. Это подтверждается и продолжением этого аята. Люди Писания могут сравнить и сопоставить откровения, ниспосланные предыдущим пророкам, со Священным Кораном, и еще больше удостовериться в его истинности. Что же касается правоверных, то они уверуют в очередной ниспосланный аят, отчего их вера и убежденность также усилятся.

31. Biz cehennemin bekçilerini sırf melekler kıldık. Sayılarını da, inkâr edenlere bir imtihan yaptık ki, kendilerine kitap verilenler Kur`ân vahyinin doğruluğundan emin olsunlar; inananların imanı artsın; kitap verilenler ve inananlar şüphe etmesinler; kalplerinde inanç sorunu olanlar ve inkâr edenler de, “Allah bu örnekle ne demek istedi?” desinler. Allah dileyeni böyle saptırır, dileyeni de doğru yola ulaştırır. Rabbinin ordularını kendisinden başka kimse bilemez. Bunlar insana sadece bir öğüttür. /Bayraktar Bayraklı


30. Onun üzerinde on dokuz vardır!/ Ahmed Hulusi

Rivayete göre müşrikler Hz. Peygamber’e ve tebliğ ettiği Kur’an’a karşı nasıl bir tavır takınmaları gerektiğini Velîd b. Mugîre’ye sormuşlar, o da düşünüp taşındıktan sonra Hz. Peygamber’in bir sihirbaz, Kur’an’ın da önceki sihirbazlardan intikal eden bir sihir, bir beşer sözü olduğunu insanlar arasında yaymalarını tavsiye etmiştir. İşte 18-25. âyetlerde Velîd b. Mugîre örneğinde Kur’an’a karşı benzer şekilde inkârcı tutum sergileyenler kınanmış; 26-30. âyetlerde ise hak ettikleri uhrevî ceza özetlenmiştir. 26. âyette geçen “sekar” kelimesi ateşin isimlerinden olup cehennemin ağır cezalık kısımlarından birini ifade ettiği belirtilir (bk. Şevkânî, V, 377). 27-28. âyetler ise sekar hakkında, “hiçbir şeye acımayan, içine atılanları yakan ve insanın derisini kavuran korkunç bir yer” şeklinde detaylar vermektedir. “İnsanları kavurur” diye çevirdiğimiz 29. âyete “insanlara görünür” şeklinde de mâna verilmiştir (Zemahşerî, IV, 183). Aynı âyet, “Cehennem, orayı hak eden insana kendini gösteren bir tablo, bir aynadır” şeklinde de anlaşılabilir. Müfessirler, 30. âyetteki “on dokuz” sayısını “cehennemde görevlendirilmiş olan on dokuz melek; meleklerden on dokuz grup; on dokuz saf; her birinin emrinde bir grup melek bulunan on dokuz yönetici melek” şekillerinde yorumlamışlardır (Zemahşerî, IV, 184; Şevkânî, V, 378; İbn Âşûr, XXIX, 298). Nitekim Tahrîm sûresinin 6. âyetinde de cehennemin başında iri cüsseli, sert tabiatlı ve Allah’ın emirlerini hemen uygulayan meleklerin bulunduğu bildirilmiştir. Râzî, insanın günah işleyip cehenneme girmesine sebep olan beden ve zihin güçlerini on dokuz olarak tesbit etmiş; cehennemde gözetim vazifesi yapan zebânîlerin sayısı ile bu güçler arasında bir ilginin bulunduğunu ifade etmiştir (XXX, 203)./ Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 496

26-29) İşte bu adamı yakıcı bir ateşe yaslayacağım. Yakıcı ateşin ne olduğunu sen nerden bilirsin? O, ne geri bırakır ne de azabdan vazgeçer.İnsanın derisini kavurur; / Diyanet İşleri

Он подумал над своими словами, и тогда ненависть и отвращение к истине отразились на его лице. Он отвернулся и возгордился, что было следствием его размышлений, слов и поступков. Затем он нарек писание Аллаха словами человека, но не словами добропорядочного и славного человека, а словами злостного, лживого и порочного колдуна. Да сгинет он! Что отвратило его от прямого пути и привело к погибели?! Как может прийти в голову, что самая прекрасная и самая великая речь, речь благородного и славного Господа, является словами беспомощных и далеких от совершенства творений?! Как может с этим согласиться человеческая совесть?! Как же осмелился этот упрямый лжец сказать такое о словах Всевышнего Аллаха?! Воистину, он заслужил самое мучительное наказание, и поэтому Всевышний Аллах сказал:

24-25) Bu, sadece öncekilerden nakledilen bir büyüdür. Bu yalnızca bir insan sözüdür.

23. Sonra yüz çevirdi, büyüklük tasladı./ Fizil-al il Kuran

19. Kahrolası, nasıl bir değerlendirme yaptı?/ /20. Bir daha kahrolası, nasıl bir değerlendirme yaptı? / 21.Sonra baktı, / 22. Sonra suratını astı ve kaşlarını çattı. ( Fizil-al il Kuran)


Müfessirler bu âyetlerin Mekkeli müşrik Velîd b. Mugîre hakkında indiğini rivayet etmişlerdir (Taberî, XXIX, 96; Şevkânî, V, 376). Velîd, Kureyş’in ileri gelenlerinden olup çok sayıda oğulları vardı ve oldukça zengindi; buna rağmen Allah’ın kendisine lutfettiği nimetlere şükredecek yerde hem Allah’a hem de peygambere karşı nankörlük etmiş, İslâm’ı boğmak isteyenlere öncülük edenlerden olmuştu. Allah Teâlâ’nın “Yarattığım şahsı tek başına bana bırak” meâlindeki buyruğu iki türlü yorumlanmıştır: a) Anasının karnında âciz ve tek başına bir durumda yarattığım o şahsı bana bırak, senin onunla ugraşmana gerek yok, ben onun cezasını veririm. b) Onu tek başına benimle baş başa bırak; ben onun hakkından gelir ve gereken cezayı veririm (bk. Şevkânî, V, 376). Âyet, Velîd b. Mugîre hakkında inmiş olsa da amacı genel olup şu mesajı vermektedir: Nimete karşı şükretmek, nimet sahibine minnettar olmak en yalın ahlâkî ödevlerden biri, akıl ve adalet gereğidir. Sıradan birinin alelâde yardım ve iyiliğine bile minnettar olup teşekkür ederken varlığımızı, hayatımızı, sahip olduğumuz, yararlandığımız her türlü maddî ve mânevî nimet ve imkânları lutfeden Allah’a minnettar olmamak, şükretmemek, ibadet ve itaat etmemek büyük bir nankörlüktür; özellikle Allah’ın varlığını ve birliğini tanımamaktan da öte giderek inkâr, şirk ve zulüm hareketlerine öncülük etmek bütün nankörlüklerin ve haksızlıkların en ağırı, en vahimidir./ Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 495-496

18. O düşündü ve değerlendirme yaptı. / Fizil-al il Kuran

Не быть тому, чего он желает. Все произойдет наоборот, ибо он убедился в правдивости Божьих знамений и отверг их. Он отвернулся от истины и не последовал за ней. Однако он не довольствовался тем, что отвернулся от нее, и встал на путь борьбы с истиной, стремясь изобличить ее во лжи. Поэтому Всевышний сказал: Он обдумал свой замысел и рассчитал, как ему поступить и что сказать, чтобы изобличить Коран во лжи.


17. Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım! / Diyanet Vakfı


16. Hayır, çünkü o bizim âyetlerimize karşı bir inatçı kesildi. / Elmalılı Hamdi Yazır

Аллах дал ему возможность пользоваться мирскими благами и широко распахнул перед ним пути для достижения богатства. Благодаря этому он достиг всего, чего желал и к чему стремился. Но, несмотря на оказанные ему милости и поддержку, он желал, чтобы Аллах также одарил его блаженством в Последней жизни.

Этот человек появился на свет одиноким. У него не было ни богатства, ни семьи, ни родственников, но Аллах позаботился о нем и воспитал его. Он даровал ему большое состояние и сыновей, которые постоянно находились возле него и помогали ему, а он, в свою очередь, радовался им и охотно пользовался их помощью.

15. Sonra, daha da arttırmam için tamah eder (doyumsuz istekte bulunur). / Tef­him-ul Kur’an

12-13) Kendisine geniş bir servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim; / Diyanet işleri */ 14. Her işini yoluna koydum./ Fizil-al il Kuran

11. Beni, yalnız olarak yarattığımla (başbaşa) bırak; / Ahmed Hulusi

А когда протрубят в рог, то наступит День воскресения, и мертвые восстанут из своих могил и вернутся к жизни. Из-за многочисленных ужасов и потрясений этот день будет тяжелым для неверующих, которые отчаются в благом исходе и будут уверены в том, что их постигнет погибель. Из этого следует, что для правоверных этот день будет легким. Поэтому Всевышний сказал: «И неверующие скажут: “Это — Тяжкий день!”» (54:8).

10. Kafirler için hiç de kolay değildir. / Fizil-al il Kuran

9. İşte o gün zorlu bir gündür / İbn-i Kesir

8. Sûra üflendiği zaman / Diyanet işleri


7. Rabbin için sabret.


Посланник Аллаха, мир ему и благословение Аллаха, подчинился перечисленным выше повелению и поспешно бросился выполнять его. Он увещал людей и посредством ясных знамений разъяснял им все божественные указания. Он часто возвеличивал Аллаха и призывал к этому других. Он стремился очистить свою душу и свое тело от зла. Он избегал всего, чему поклонялись помимо Аллаха и наряду с Ним, был далек от идолопоклонства и идолопоклонников, зла и злоумышленников. Все человечество в долгу перед ним — но в первую очередь, перед Аллахом, — однако он никогда не просил от людей ни награды, ни благодарности. Он проявил величайшую стойкость на пути Аллаха: терпеливо выполнял его повеления, избегал грехов и стойко переносил тяжелые удары предписанной ему Аллахом судьбы. Благодаря всему этому он превзошел самых великих и самых твердых в своей вере Божьих посланников.

Некоторые толкователи считают, что смысл этих аятов в том, что нельзя приносить людям дар, желая, чтобы они отблагодарили тебя чем-то большим. Однако это повеление Аллаха относилось только к Пророку, мир ему и благословение Аллаха.

Не попрекай людей за сделанное им добро, касающееся мирской или Последней жизни, не жди от них награды и не считай их обязанными себе. Напротив, твори для людей добро, используя для этого любую возможность, и не ожидай от них благодарности. Проси награды у Всевышнего Аллаха и не делай разницы между теми, кому ты оказал милость, и другими людьми.

Одни толкователи Корана считают, что под скверной подразумеваются языческие идолы, которым люди поклоняются наряду с Аллахом. Таким образом, Он повелел отречься от поклонения им и всего, что связано с этим, как на словах, так и в делах. Другие толкователи считают, что скверна — это все плохие деяния и речи и что Всевышний велел не совершать грехов ни в душе, ни языком, ни телом, будь то малые или великие грехи. Конечно же, сюда входит как многобожие, так и другие прегрешения.

К этому относится и очищение одежды от скверны, потому что благодаря этому достигают совершенства совершаемые человеком благодеяния. Это в большей степени относится к намазу, потому что, по мнению большинства мусульманских ученых, удаление скверны с одежды и тела является одним из условий правильности намаза.

Существует мнение, что под одеждами подразумеваются человеческие деяния, очистить которые можно только искренне совершая их во имя Аллаха и исправно выполняя Его повеления. Правоверный должен очищать свои деяния от злых умыслов, показухи, лицемерия, тщеславия, высокомерия, небрежности и всех недостатков, которые могут сделать его деяния тщетными либо уменьшить награду за них. Всевышний повелел Своим рабам избегать всего этого.

Ранее уже отмечалось, что слова «завернувшийся» и «закутавшийся» схожи по смыслу и что Аллах повелел Своему посланнику, мир ему и благословение Аллаха, усердно поклоняться Ему. В предыдущей суре речь шла о необходимости поклоняться Господу и стойко переносить страдания, причиняемых ему соплеменниками. Здесь же Всевышний Аллах повелел Пророку, мир ему и благословение Аллаха, начать открыто проповедовать Его религию и увещевать людей. / Решительно и усердно увещевай людей своими речами и деяниями, чтобы достичь желаемой цели и разъяснить людям, в каких грехах они погрязли и что их ожидает. Именно это побудит их отказаться от непослушания Аллаху. Возвеличивай своего Господа, претворяя в жизнь принципы единобожия и стремясь только к Его лику, дабы люди вняли твоим проповедям, сами стали возвеличивать Аллаха и поклоняться Ему.

“Kalk, uyar” emri Muhammed aleyhisselâmın, peygamber olarak tevhid dinini ve Allah’ın mesajlarını insanlığa tebliğ etmekle görevlendirilişinin ilânıdır. Resûlullah efendimiz bu emri aldıktan sonra insanları tevhid dinine çağırmaya başlamış, son nefesine kadar da bu görevini sürdürmüştür. “Sadece rabbinin büyüklüğünü dile getir” emri, tevhid dininin en önemli unsuru olan “Allah’ın birliğine iman ve O’na kulluk” esasını ortaya koymaktadır. İslâm’ın bu temel ilkesinin hemen ardından gelen “Elbiseni temiz tut” emri ise Hz. Peygamber’in maddî olarak elbisesini necâset vb. pisliklerden temiz tutması, mânevî olarak da güzel ahlâkla bağdaşmayan davranışlardan ve günahlardan nefsini arındırması anlamında yorumlanmıştır (Zemahşerî, IV, 180-181). Âyetteki siyâb (elbise) kelimesinin mecaz olarak kullanıldığını belirten ve bu kelimeye “amel, kalp, nefis, beden, aile, din, ahlâk” gibi farklı mânalar veren başka müfessirler de olmuştur (bk. Şevkânî, V, 374). Buradaki temizlik maddî mânada alındığında “elbise” bir örnek olup genel olarak beden temizliğinin, kezâ ev bark, mâbed vb. özel veya ortak alanların temizliğinin de bu buyruğun kapsamına girdiğinde kuşku yoktur. 5. âyette “Her türlü pislikten uzak dur” diye çevirdiğimiz cümle de dış temizlikten sonra inanç ve ahlâk temizliğini, iç arınmayı vurgulamaktadır. Sonuç olarak bu iki âyette, son derece veciz bir üslûpla, Hz. Peygamber’e ve onun şahsında müslümanlara hem maddî hem de mânevî temizlik emredilmiş olup, bu buyruğun daha ilk inen ve Hz. Peygamber’i risâlet görevine hazırlayan âyetlerde yer alması son derece anlamlıdır.
Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 494-495

2.Kalk ve uyar! / 3. Rabbini yücelt. 4. Elbiseni tertemiz tut./ 5. Kötü şeyleri terke devam et. / 6. Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.

Müddessir suresinin ilk ayetleri dördüncü ders olarak Mekke döneminin başlarında inmiştir. Ancak diğer ayetler, peygamberimizle müşrikler arasında bazı sürtüşmelerin yaşandığı izlenimini vermektedir. Dolayısıyla surenin son bölümünün peygamberimiz tarafından yapılan davetin ilk safhalarında değil de, sürtüşmelerin ortaya çıkmaya başladığı daha sonraki safhalarda indiğini düşündürmektedir. Bundan önceki üç surede olduğu gibi, bu surede de peygamberimizin eğitimine devam edilmektedir. Eğitime devam edilmekle beraber artık toplumun önüne çıkma zamanının geldiği de ilk kez bu surede açıklanmıştır

Sûrede Hz. Peygamber’e, ilk vahyi aldığında yaşadığı heyecana rağmen dini tebliğ görevini yerine getirmesi, inkârcıları uyarması ve bu konuda karşılaşacağı sıkıntılara katlanması emredilmiştir. Kıyamet gününün sıkıntılarından söz edilmiş, Kur’an’a sihir ve beşer sözü diyerek onu reddeden müşriklerin yakıcı cehenneme sürüklenecekleri haber verilmiştir. Meleklerden ve kitap ehlinden, cehennemin görevlilerinden söz edilmiştir. Sûrede ayrıca inkârcıların cehenneme girmelerinin sebebi hakkında müminlerle aralarında geçen bir konuşmaya yer verilmiş ve inkârcıların haktan yüz çevirmelerinin sebepleri anlatılarak sûre sona ermiştir.

Mushaftaki sıralamada yetmiş dördüncü, iniş sırasına göre dördüncü sûredir. Müzzemmil sûresinden sonra, Fâtiha sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Müzzemmil sûresinden önce indiğini söyleyenler de vardır (bk. İbn Âşûr, XXIX, 292).

1. Ey örtüye bürünen!

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Azim olan Allah ne güzel ne doğru söyledi.


(Part 2)


Qari Abdul Baset Abdus Samad – Sura Al-Muzammil





“Allah’tan mağfiret dileyin, şüphesiz ki, Allah, Gafur’dur, Rahim’dir”: Ayet -dolayısıyla sure- Allah’ın mağfiretine yapılan çağrı ve O’nun Gafur ve Rahim sıfatlarına yapılan vurguyla sona eriyor. Allah’tan mağfiret dileyin, O’nun bağışlayıcılığını arayın, şüphesiz ki, Allah Gafur’dur, Rahim’dir. Dikkat edilmesi gereken husus, istiğfarın sadece sözle değil, aynı zamanda fiille af dilemek olduğudur. Rağıb, Nuh Suresi’nin 10. ayetinde sözü edilenlerin Allah’tan sadece sözle değil, aynı zamanda fiille bağışlanma dilemekle emrolunduklarını belirtir. Nitekim “Fiille değil, sadece sözle bağışlanma dilemek yalancıların işidir” denmiştir. Ki, böylece sözün tek başına anlam ifade etmediğini, ispatı gerekli kıldığını, dolayısıyla söylemlerin sağlamasının eylemler olduğunu bir kez daha anlamış oluyoruz. /Rağıb el-İsfahânî, a.g.e, c. 2, s. 284-285, G-f-r Mad.

10-19. ayetlerde gözler bir anda nimet sahiplerinin (Uli’n-ni’me), servet içinde yüzen sermayedarların, rızık kaynaklarını gasp etmek, malı sürekli kendilerine doğru çekmek ve diğerlerini ondan men etmek suretiyle rahat, güzel bir yaşam süren servet ve iktidar sahibi ileri gelenlerin üzerine çevriliyor. Toplumu ortadan ikiye bölen, kendileriyle diğerleri arasındaki uçurumu her geçen gün derinleştiren bu güruh, dünya nimetlerini tek başına sahiplendiği, iktisadî ve siyasî egemenliği elinde bulundurduğu için Tevhid mesajına muhalefet etmekte, statükonun devamı için iftira ve kara propaganda yoluna başvurmaktadır. Bu noktada Hz. Peygamber’e bir kez daha “sabret” denilerek müşrikler topluluğundan büyük ahlak sahibine yakışır güzel bir tarzda kopup ayrılması emrediliyor. Böylece bir iman ve hareket adamının kendisine yönelik saldırılar karşısında nasıl bir tavır takınması gerektiğini öğrenmiş oluyoruz. Şöyle denmektedir: Beni vekil edinin, onları bana bırakın ve müşrikler güruhuna biraz daha süre tanıyın. Ardından nimet içinde yüzen yalanlayıcıların akıbetleri haber veriliyor.

O,Doğu’nun ve Batı’nın Rabbidir, tüm yönler O’na aittir, Doğu’suyla Batı’sıyla tüm yeryüzü O’nun mülkiyeti, O’nun egemenliği altındadır; Batı’da Bizans’ın, Doğu’da Perslerin -bugüne getirecek olursak, Batı’da ABD ve AB’nin, Doğu’da Rusya ve Çin’in- hükümran gözükmesi hiçbir şeyi değiştirmez! O, her hal ve şartta mutlak egemenlik sahibidir. O’ndan başka ilah/O’ndan başka kanun koyucu yoktur! Böylece Tevhid bilinci zihinlere nakşediliyor ve hem Mekke hem de dünya ölçeğinde istikbar ne denli büyük ve güçlü görünürse görünsün, Allah’a adanmış benlikler için bunun gerçekte hiçbir anlam ifade etmeyeceği, etmemesi gerektiği ifade ediliyor (Kelime-i Tevhid’in ilk defa bu ayette zikredildiği dikkatlerden kaçmamalıdır). Kur’an bu ayetle sınırları aşıyor, dar kalıpları paramparça ediyor ve evrensel bir devrimin tohumlarını atıyor. Bu, cihanşümul bir harekettir; “O, Doğu’nun ve Batı’nın Rabbidir”, “Doğu da Batı da Allah’ındır” (2/142) şiarıyla İslam, Mekke ve Arap Yarımadası ile yetinmeyeceğini, küçük olsun bizim olsun mantığı gütmeyeceğini peşinen ilan ediyor. Ardından “O’nu vekil et” emr-i ilahisi ile karşılaşıyoruz ki, Hz. Peygamber ve onunla birlikte olan Mü’minler, Tevhid ilkesi gereği hâkim sınıf ve süper güçler karşısında yalnızca tek bir güce dayanmalı, zorluklar karşısında yalnızca O’na güvenmeliydiler. Nitekim Âl-i İmran Suresi’nin 173. ayetinde Mü’minlerin bu tavrından övgüyle söz edilir: “Onlar ki, insanlar kendileri için ‘Şüphesiz insanlar size karşı toplandılar, artık onlardan korkun’ dediklerinde bu, onların sadece imanlarını artırdı ve ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’ dediler.” (3/173) “Vekîl” (“V-k-l/bıraktı, devretti, emanet etti, güvendi, dayandı, bir kimseyi kendi yerine -vekil- tayin etti” kökünden) “güvenilen, bir şeyin veya bir işin kendisine emanet edildiği kimse, bir işi üstlenen kişi” demektir, “yönetici, şef, yardımcı, temsilci” anlamlarına da gelir. “Tevekke’l-Allah”, “Allah’a tevekkül etmek, güvenmek, dayanmak”tır. Dolayısıyla Allah, emir ve yasaklarına riayet ederek sorumluluklarını yerine getirmeleri ve O’nun yolunda gayret göstermeleri kaydıyla O’na güvenen, O’nun vekâleti altına giren, kendilerini O’na emanet eden kimselerin işlerini üzerine alacağını beyan etmektedir. Nitekim “O nimet sahiplerini bana bırak” şeklindeki 11. ayet bunu açıkça ortaya koyar. Hasbunallah ve ni’mel vekîl/Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!

8. ve 9. ayetlerde hem Gece Kıyamı/Gece Eğitimi için diğer talimatlar veriliyor hem hayatın her alanında nasıl bir bilinç ve duyarlılık içerisinde hareket edilmesi gerektiği beyan ediliyor hem de evrensel bir misyonun temelleri atılıyor.

Unutulmaması gereken husus, Hz. Peygamber ve ashabının okumayı namazda (namazla) gerçekleştirdikleridir. Tertil üzere okuma, her şeyden uzaklaşarak Allah’a yönelme, O’nun ismini anma (zikir), dolayısıyla sınırsız şanını yüceltme (tesbih), bütün bunlar namazda mündemiçtir. Namaz vahyin nüzûlünden önce de Araplar tarafından biliniyor ve değişik şekillerde kılınıyordu. Bu bir yana, Ebu Cehil, Kâbe’de namaz kılan ve Allah’ın ayetlerini okuyan Hz. Peygamber’i bundan men etmiş, onu, bir daha böyle bir şey yaptığını gördüğü takdirde boynunu çiğnemekle tehdit etmişti. Kur’an’ın bütününe bakıldığında da Gece Kıyamı’nın namazdan soyutlanamayacağı açıkça görülür (bkz. 17/79, 51/17-17, 76/26). Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Hz. Peygamber ve ashabının kıldıkları namazın bugün şekilden ibaret hale getirilmiş, törenselleştirilmiş, asıl anlam ve amacından uzaklaştırılmış, içi boşaltılmış, sosyal boyutu felce uğratılmış, işlevsiz kılınmış namazla herhangi bir ilgisinin olmadığıdır. Zira Hz. Peygamber ve ashab, namazda Kur’an’ın mânâ ve muhtevasını tefekkür ediyorlardı. Hz. Ali’nin şu sözü ashabın bu konuda nasıl bir anlayışa sahip olduğunu gösterir: “İyi bilin ki, içinde tefakkuh/fıkhetme bulunmayan ibadette, tefehhüm/anlayış ve idrak etme çabası bulunmayan ilimde, tedebbür/ileriye yönelik sonuç çıkarmanın bulunmadığı bir okumada hayır yoktur.” Burada çatı kavram tefekkürdür; zira tefekkür, bunların hepsini (tefakkuh, tefehhüm ve tedebbürü) içine alan geniş bir kavramdır.

Помимо больных людей есть купцы, которые отправляются в торговые поездки, чтобы заработать деньги и не нуждаться в подаянии. Человек, находящийся в путешествии или в поездке, заслуживает того, чтобы Аллах облегчил ему его обязанности, и поэтому Господь позволил путешественникам объединять полуденный намаз с послеполуденным, а закатный — с вечерним. Он также позволил сокращать до двух ракатов обязательные намазы, состоящие из четырех ракатов.

начале этой суры Аллах велел Своему посланнику, мир ему и благословение Аллаха, совершать молитву в течение половины ночи, трети ее или двух третей. Мусульмане же должны подчиняться Аллаху и брать пример со своего пророка. Поэтому в этом аяте Всевышний сообщил, что Пророк и верующие покорились Его воле. Однако в связи с тем, что людям порой трудно выстаивать молитву в ночные часы, Господь облегчил им обязанности и определил меру дня и ночи. Он знает, какая ее часть прошла, а какая осталась. Он также знает, что вы не сможете определить часы дня и ночи совершенно точно, избежав ошибок, потому что это требует большого внимания и дополнительного труда. Вот почему Он облегчил ваши обязанности и велел вам совершать только то, что вам по силам, даже если вы что-либо прибавите к тому сроку, что предписан Аллахом, или убавите от него. Читайте из Корана то, что помните наизусть. Не создавайте для себя трудностей и совершайте дополнительный ночной намаз, пока вы бодры и активны. Если же вас одолевают леность и дремота, то вам следует отдохнуть, чтобы затем уже встать на намаз отдохнувшими и успокоившимися. / Затем Аллах перечислил несколько причин, по которым он облегчил обязанности Своих рабов. Прежде всего, среди людей есть больные, которым трудно простаивать на молитве полночи, две трети или даже одну треть ночи. Поэтому им разрешается молиться исходя из собственных возможностей. Им не обязательно даже совершать намаз стоя, если это причиняет им беспокойство. Более того, если больной не в состоянии совершать добровольные намазы, то он может не совершать их, но Аллах дарует ему ту же награду, которой он удостаивался, пока был здоров.

İlk âyetlerde gece namazına kalkılması ve bunun belli bir vakit içinde eda edilmesi emredilmişti. Uygulamada hem gece namaza kalkma hem de istenen vakti tesbit etme hususunda zorluk ortaya çıkınca yükümlülük hafifletilmiş veya maksadın kesin olarak vakte riayet etmek ve mutlaka kılmak olmadığı, emrin teşvik ve tavsiye mahiyetinde olduğu açıklanmıştır. Gece namazının başlangıçta hem Hz. Peygamber’e hem de ümmete farz kılındığını, daha sonra halkın zorlandığı ortaya çıkınca onlar için nâfile, Hz. Peygamber için farz haline getirildiği görüşünde olanlar da vardır (Şevkânî, V, 371-372). -/- Müfessirler “Artık Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun” meâlindeki bölümü iki türlü yorumlamışlardır: a) Geceleri kolayınıza gelen miktarda teheccüt namazı kılın; b) Gece namazında Kur’an’dan kolayınıza gelen miktarda okuyun (bk. Şevkânî, V, 371-372; İbn Âşûr, XXIX, 283-284). Birinci yoruma göre müminler geceleyin belli bir vakte bağlı kalmadan ve farz olmaksızın kalkıp kolaylarına geldiği miktarda nâfile namaz kılarlar; ikinci yoruma göre ise gece kalkıp kıldıkları namazda Kur’an’dan kolaylarına gelen miktarda ve kolay gelen âyetleri okurlar. Bununla birlikte bu cümleyi, namazla alâkası olmaksızın, “Sadece Kur’an’dan kolayınıza gelen miktarı okuyun” şeklinde yorumlamak da mümkündür (bk. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, IV, 1881). -/- Âyetin bundan sonraki bölümünden anlaşıldığına göre hastalıktan, geçim temini için veya başka maksatlarla yapılan yolculuklardan; vatan savunması, özgürlük, bağımsızlık vb. yüce amaçlarla cihadda bulunmak gibi mazeretlerden dolayı Allah Teâlâ kullarına kolaylık lutfetmiş, müminlerin gece kalkıp kolaylarına geldiği miktarda namaz kılmaları farz değil, mendup olmuştur. -/- Son bölümde ise yüce Allah müminlere, namazlarını usul ve âdâbına uygun olarak kılmalarını, zekâtlarını vermelerini, Allah rızâsı için hayır yapmalarını, iyilikte bulunmalarını, fakirlere karşı şefkat ve merhametle davranıp onlara yardım etmelerini buyurmakta, dünyada bu tür iyi işler yapanların âhirette Allah katından bu yaptıklarının karşılığını kat kat alacaklarını haber vermektedir. Müfessirler genellikle burada geçen, “Namazı kılın, zekâtı verin” cümlesindeki namazı beş vakit namaz, zekâtı da farz olan zekât olarak yorumlamışlarsa da sûrenin tamamının Mekke döneminde inen ilk sûrelerden olduğunu dikkate alırsak bu yoruma katılmak mümkün değildir. Çünkü beş vakit namaz ve belirli kurallara bağlanmış haliyle zekât vecîbesi yıllar sonra farz kılınmıştır. Buna göre âyette, İslâm’ın beş temel şartından ikisini teşkil eden namaz ve zekât ibadetlerine ilişkin yükümlülük bilincini oluşturmanın ve bunların ilk uygulamalarını başlatmanın amaçlandığı söylenebilir. Kullar dünya hayatında ne kadar dikkat ederlerse etsinler hatadan kurtulamayacakları için sûrenin son cümlesinde Allah’tan bağışlanma istemeleri emredilmiştir.

20. Rabbin senin gecenin üçte ikisinden daha azında, yarısında ve üçte birinde kalktığını; Seninle beraber bulunanlardan bir topluluğun da böyle yaptığını biliyor. Geceyi ve gündüzü takdir eden Allâh, sizin onu sayamayacağınızı (zamanı hesab edip gecenin belli sâ’atlerinde kalkamayacağınızı) bildiği için sizi affetti. Artık (belli bir sâ’at gözetmeden) Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun (ne miktar kolayınıza gelirse o kadar gece namazı kılın, kendinizi zorlamayın.) Allâh, içinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allâh’ın lutfunu arayan başka kimseler ve Allâh yolunda savaşan daha başka insanlar bulunacağını bilmiştir. Onun için Kur’ân’dan kolayınıza geldiği kadar okuyun. Namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için verdiğiniz hayırları, Allâh katında verdiğinizden daha hayırlı ve mükâfâtça daha büyük bulacaksınız. Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allâh, çok bağışlayan, çok esirgeyendir./ Sü­ley­man Ateş

В этой проповеди Аллах поведал об ужасающих явлениях, которые произойдут в День воскресения. Она служит напоминанием для богобоязненных рабов и поддержкой для верующих. А всякий, кто пожелает, может встать на путь, ведущий к Аллаху, и придерживается законов, которые Он разъяснил самым лучшим образом./ В этом аяте содержится доказательство того, что Всевышний создал для Своих рабов условия самим принимать решения и даровал им достаточно сил для этого. Это полностью опровергает взгляды джабритов, считающих, что человек совершает дела, не имея собственной воли. Подобные воззрения противоречат как логике, так и священным текстам.

Indeed, this is a reminder, so whoever wills may take to his Lord a way.

19. Şüphesiz bunlar bir öğüttür; artık dileyen rabbine ulaştıracak bir yol tutar.

Yüce Allah önceki âyetlerde inkârcılıkta devam edenlerin dünyada nasıl cezalandırılacağını Firavun olayını da örnek vererek anlattıktan sonra bu âyetlerde bir misalle kıyamet gününün şiddetini ve inkârcıların o günkü hallerini tasvir etmektedir. 17. âyetin, kıyamet gününün dehşetinden dolayı çocukların yaşlanacaklarını bildirdiği veya kıyamet olayı karşısında insanların güçlerini kaybedeceklerini gösteren temsilî bir ifade olduğu şeklinde yorumlar vardır. Artık bunlardan ders çıkarıp Allah’a giden yolu seçmek insanların hür iradelerine bırakılmıştır; dileyen Allah yolunu seçerek kurtuluşa erer, dileyen de şeytanın yolunu tercih ederek cezasını bulur. Hiç kimse bu yollardan birini seçmeye zorlanmaz. Bu ve benzeri âyetler Kur’an’ın din ve vicdan özgürlüğüne ne derecede önem verdiğini göstermesi bakımından ayrıca dikkat çekicidir./Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 488-489

Как же вы сможете избавиться от Божьей кары и обрести спасение в День воскресения, когда по свету разлетятся тревога и страх, от которых даже младенцы станут седыми, когда расплавятся твердыни, когда разверзнутся небеса и осыплются звезды? Это обещание непременно исполнится, ибо слово Господне неизменно и ничто не в силах помешать ему сбыться.

18.O günün dehşetinden gök yarılır. Allah’ın sözü kesinlikle gerçekleşmiştir. / El­ma­lı­lı Hamdi Yazır

Peki inkâr ederseniz, çocukları ihtiyarlatacak o günden (kıyamet gününden) kendinizi nasıl kurtaracaksınız? / El­ma­lı­lı Hamdi Yazır

Geçmişte kudret ve saltanatına güvenerek hak yoldan saptığı, zorbalık yaptığı ve Allah’ın gönderdiği peygambere karşı geldiği için cezalandırılmış olan Firavun örnek verilerek insanların bundan ders almaları istenmektedir. Hz. Mûsâ ile Hz. Peygamber’in durumları ve dini tebliğ ettikleri kimselerden aldıkları tepkiler birbirine benzediği için yüce Allah bu örneği vermiştir (Hz. Peygamber’in insanlar hakkında şahit olarak gönderilmesi konusunda bk. Bakara 2/143; Nisâ 4/41).

Всевышний учит нас славить и благодарить Его за то, что Он отправил к нам Своего пророка, который благовествовал и увещал на доступном людям арабском языке и который будет свидетельствовать о деяниях, совершаемых мусульманами. Так возблагодарите же своего Господа и не забывайте об этой славной милости. Остерегайтесь неверия и неповиновения вашему Посланнику и не будьте похожи на Фараона, к которому Аллах послал пророка Мусу, сына Имрана. Он призвал его к вере в Аллаха и единобожию, но Фараон не поверил ему и ослушался, за что Аллах схватил его хваткой мучительной, суровой, невыносимой.

16. Firavun, gönderdiğimiz peygambere karşı geldi de kendisini sert bir şekilde yakalayıverdik. / Seyyid Kutub

15. Firavun`a bir peygamber gönderdiğimiz gibi size de, size şahitlik edecek bir peygamber gönderdik. / Bay­rak­tar Bay­rak­lı

“Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları bana bırak” cümlesi, elde ettikleri nimetlerin şükrünü yerine getirmeyen ve Allah’ın gönderdiği peygamberi yalancılıkla itham eden varlıklı ve despotik tavırlı Mekke müşrikleriyle ilgilidir. Allah Teâlâ Hz. Peygamber’e onlarla uğraşmasına gerek olmadığını, onların cezalarını kendisinin vereceğini bildirmiştir. Müfessirlerin çoğunluğu, bu cezalandırma sürecinin hicretten sonra Bedir Savaşı’yla başladığını belirtirler. 12. âyet onların cezalarının dünyada sona ermediğine, âhirette de cehennem ateşiyle cezalandırılacaklarına işaret etmektedir. “Prangalar” diye çevirdiğimiz enkâl kelimesi “kelepçeler, bukağılar, demir halkalar” anlamına da gelmektedir. Buna göre âyet suçluların elleri kelepçeli, ayakları bukağılı, boyunlarına halka geçirilmiş olarak cehenneme sürüleceklerine işaret eder. Müfessirler “boğazdan geçmeyen yiyecekler”den maksadın zakkum ağacı ve kuru diken olduğunu söylemişlerdir (Şevkânî, V, 367; krş. Gåşiye 88/6). 13. âyetin son bölümünde suçlular için ayrıca mahiyeti belirtilmeyen elem verici bir azaptan söz edilmektedir. 14. âyette de bu cezaların, dağların ve yeryüzünde bulunanların şiddetli bir şekilde sarsılması ve dağların kum yığını haline gelmesi ve kıyametin kopmasıyla başlayacağı haber verilmiştir (dağların parçalanması hakkında bilgi için bk. Kehf 18/47). Bütün bunlar dünyada verilen ağır cezalara benzetme yoluyla uhrevî cezanın ağırlık ve dehşetini tasvir etmeye yönelik anlatımlardır. / Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 487-488

Аллах пригрозил неверующим, которые не прекращают гневить Аллаха, мучительным наказанием и жестокой расправой. Они будут вкушать пылающий огонь и ужасные яства. Из-за их горечи, отвратительного вида, противного вкуса и скверного гнилого запаха адские мученики будут давиться этими яствами. Воистину, они испытают самое болезненное и ужасное наказание. Земля и горы будут сотрясаться от великого ужаса, а некогда могучие, твердые и непоколебимые горы превратятся в сыпучий песок, после чего станут развеянным прахом.

(12-13) Hiç şüphesiz bizim nezdimizde (onlar için hazırlanmış) boyunduruklar, yakıcı bir ateş, boğazdan geçmez bir yiyecek ve elem verici bir azap vardır. / Di­ya­net Vakfı 14. O gün yer ve dağlar sarsılacak, dağlar erimiş bir kum yığınına dönecek./ El­ma­lı­lı Hamdi Yazır


Оставь их наедине с Аллахом, Который отомстит им за совершенные злодеяния. Он предоставил им отсрочку, но не предал их забвению. Он даровал им богатство и умножил их состояние, но в ответ они преступили Его закон и впали в беспутство. Об этом сказал Всевышний: «Но нет! Человек преступает [границы дозволенного], когда ему кажется, что он ни в чем не нуждается» (96:6–7).

ayet 11

11. Nimet içinde yüzen o yalancıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver.

Önceki âyetler, ilâhî mesajı alarak onu kendi mânevî dünyasına yansıtması ve insanlara tebliğ etmesi için Hz. Peygamber’i psikolojik yönden hazırlamaya yönelikti. Bu âyetler ise mânevî hazırlıkla birlikte tebliğin nasıl yapılması ve nelere dikkat edilmesi gerektiğini öğretmektedir. Bunlar, daima Allah’ı anarak O’ndan yardım istemek, samimi kalp ile O’na yönelmek, O’nun gücüne dayanmak ve koruyuculuğuna güvenmek; inkârcıların kendisi hakkında söyledikleri “sihirbaz, kâhin, şair, mecnun” gibi yakışıksız sözlere, iftiralara aldırmamak, bunlara sabırla göğüs germek ve böyle durumlarda bu tür sözleri söyleyenlerle gereksiz ve verimsiz bir tartışma ve çatışma ortamına girmektense onlardan uzaklaşmaktır (krş. En‘âm 6/68). Mekke döneminin ilk zamanlarda inkârcıların, Resûlullah’a ve yeni müslüman olan az sayıdaki insana karşı tutumları daha çok sözlü sataşma şeklindeydi. Âyette Hz. Peygamber’in gittikçe şiddetlenecek olan bu olumsuz davranışlar karşısında takınacağı tavır belirlenmektedir. Buna göre Resûl-i Ekrem’in gerek üstün ahlâkı gerekse tebliğ görevi onun kötülüğe kötülükle karşılık vermesini engelleyecek; dolayısıyla o, –korktuğu, âciz olduğu için değil– ödevi gerektirdiği için düşmanlarının haksız sözlerine, sataşmalarına katlanmayı bilecektir. Onun, bu tür saldırganlardan “uygun bir şekilde uzaklaşması” da fiziksel anlamda uzaklaşmaktan çok, onlarla tartışma ve çatışmaya girişmekten, karşılık vermekten kaçınmak şeklinde yorumlanmıştır. Nitekim hicrete kadar Hz. Peygamber’in tutumu da burada belirtildiği şekilde olmuştur. / Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 487

Аллах велел Своему посланнику, мир ему и благословение Аллаха, не внимать тому, что неверующие ругают его самого и оскорбляют его учение, а продолжать дело своей религии, дабы его враги не смогли ни остановить его, ни сбить его с пути. Аллах велел ему избегать их и уходить от них по-доброму тогда, когда в этом есть здравый смысл и польза для религии. Нельзя уходить от них, причиняя им боль и обиду, уподобляясь им. Но иногда с ними можно вступать в полемику, приводя при этом самые лучшие доводы.

10. Onların söylediklerine sabret, yanlarından güzellikle ayrıl.

Под востоком и западом понимаются области горизонта, откуда восходят и где заходят солнце и луна. Велик же Аллах, Господь востоков и западов и всех светил, что плывут по небосводу и приносят огромную пользу на небесах и на земле. Он — Господь всего сущего, творец, правитель. Только Он заслуживает поклонения и достоин того, чтобы Его любили и возвеличивали, почитали и славили. Вот почему посланнику Аллаха, мир ему и благословение Аллаха, было велено избрать Его своим покровителем и помощником во всех делах. В предыдущих аятах Аллах повелел Пророку поминать своего Господа и совершать намаз. Благодаря этому раб Божий обретает могучую силу и становится способен переносить трудности и исполнять даже самые тяжелые повеления Аллаха. Далее Он заповедал ему терпение и приказал стойко переносить все, что говорят противники истины.

O doğunun da batının da Rabbidir; O`ndan başka ilah yoktur: Öyleyse kendini yalnızca O`na emanet et! / Mus­ta­fa İsla­moğ­lu

Полностью предайся своему Господу и обрати к Нему свои устремления, а для этого ты должен отречься от творений, возлюбить Аллаха и совершать только то, что приближает тебя к Нему и помогает тебе снискать Его благоволение.

8. Rabbinin adını an ve bütün benliğinle O’na yönel. / Di­ya­net İşleri


“Ağır söz”den maksat Kur’ân-ı Kerîm’dir; yüceliği, önemi ve değerinden, içeriğinin zenginliğinden, getirdiği sorumlulukların ağırlığından dolayı ona ağır söz denilmiştir (Râzî, XXX, 174; Şevkânî, V, 365). Hz. Peygamber’in geceleri kalkıp namaz kılmasının emredilmesinin de onun psikolojik olarak bu ağır göreve hazırlanmasına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. “Gece vakti” diye tercüme ettiğimiz nâşie kelimesine müfessirler “gece vakitleri ve bu vakitlerde meydana gelen olay, gece kalkan kimse” gibi anlamlar vermişlerdir (Şevkânî, V, 365). Âyette gece vaktinin sessizlik, tenhalık, karanlık, serinlik gibi özelliklerinden dolayı huzur ve sükûn içerisinde ibadetle meşgul olmak ve Kur’an okumak için gündüzden daha elverişli olduğu veya geceleyin kılınan namazın insanı mânen yüceltmeye, Kur’an’ı anlayacak ve üzerinde düşünecek şekilde okumaya daha müsait hale getireceği bildirilmektedir.
7. âyetteki sebh kelimesi, “yüzme” anlamının yanında, mecaz olarak, “ihtiyaçlar ve türlü meşguliyet alanları için koşuşturma, gidip gelme, dolaşıp durma” şeklinde de açıklanmış olup (bk. Şevkânî, V, 366) meâlde bu mâna dikkate alınmıştır. Burada Hz. Peygamber’e ve onun şahsında ümmetine, gündüzleri daha çok maişet temini, Kur’an’ı tebliğ, dini öğretme ve daha başka işlerle meşgul olacakları, bu tür maksatlarla koşuşturacakları; bu sebeple namaz, Kur’an okuma gibi ibadetler için gecenin daha elverişli bir zaman olduğu hatırlatılmıştır. /Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 486-487

7. Çünkü gündüzün sana uzun bir meşguliyet vardır. /Diyanet İşleri


Sûrenin muhtevasını üç bölüm halinde ele almak mümkündür. Birinci bölüm, son peygamberin nübüvvet görevine hazırlanmasını sağlayacak ilkeleri ortaya koymaktadır. İfası zor bir mesaj gönderileceği ifade edilerek kendisinden önce şahsını eğitmesi için gece ibadetine devam etmesi, Kur’an’ı düşüne düşüne okuması istenmekte, ayrıca rabbinin adını anarak O’na gönülden bağlanması emredilmektedir. Çünkü bütün dünyanın gerçek sahibi Allah’tır; şu halde peygamber O’nun himayesine girmeli, dine davet sırasında karşılaşacağı tepkileri sabırla karşılamalı ve kötü söz sahiplerinin meclisini nezaketle terketmelidir (âyet 1-10).

Мы откроем тебе этот Весомый Коран, в который заложен великий смысл. Он славен прекрасными эпитетами и заслуживает того, чтобы Божьи создания готовились к его восприятию, размеренно читали его и размышляли над его значениями.

5. Çünkü biz sana sorumluluğu ağır bir söz indireceğiz. 6. Çünkü gece kalkışı hem daha etkili, hem de söz bakımından daha sağlamdır. / El­ma­lı­lı Hamdi Yazır


Mekke döneminde nâzil olmuştur. 10, 11 ve 20. âyetlerin Medine’de indirildiği rivayet edilmekte, bu husus muhtevalarından da anlaşılmaktadır. Adını ilk âyetindeki “müzzemmil” (örtüsüne bürünen kimse) kelimesinden alır. Yirmi âyet olup fâsılaları ا، ل، م harfleridir. Nüzûl sebebi vahyin ilk gelişi münasebetiyle Hz. Peygamber’in içinde bulunduğu ruh hali olmalıdır. Aynı dönemde nâzil olan Müddessir sûresiyle bu sûrenin nüzûl sebebi olarak kaydedilen olaylar arasında benzerlik bulunmaktadır. Bir rivayete göre Hz. Peygamber’in, Kureyş’in ileri gelenlerinden incitici sözler duyup evinde elbisesine bürünmesi, genel kabul gören bir diğer rivayete göre ise Hira mağarasında kendisine gelen ilk vahiyden dolayı duyduğu korku ve heyecan sebebiyle evine gidip örtüye bürünmesi üzerine nâzil olmuştur. Bu iki sûrede kendisine peygamberlik görevinin verildiği ve bunun için hazırlanmasının gerektiği tebliğ edilmektedir.

Господь повелел ему поклоняться Аллаху, терпеливо переносить страдания, причиняемые его соплеменниками, подчиняться всем повелениям Господа и проповедовать веру в Единого Аллаха. Всевышний повелел ему совершать самый главный из обрядов поклонения — намаз. Он заповедал творить молитву в лучшие из отведенных для нее часов, то есть выстаивать ее по ночам. Из своего сострадания Аллах не предписал молиться в течение всей ночи и отвел для молитвы определенные часы. Поэтому мусульмане могут молиться треть ночи, или половину ночи, или две трети ночи, читая Священный Коран размеренно и неторопливо. Только так можно вникнуть в смысл коранических аятов и поразмыслить над ними. Такое чтение пробуждает сердца, готовит их к восприятию Писания и заставляет их поклоняться Аллаху.

3. Gecenin yarısında uyanık ol, ya bu miktarı biraz eksilt/ Fizil-al il Kuran 4. Ya da artır da ağır ağır Kur’an oku.

Ангел явился к нему и повелел: «Читай!» Мухаммад ответил ему: «Я не умею читать». Тогда ангел изо всех сил сжал его тело, а затем вновь приказал ему читать, и Пророк, мир ему и благословение Аллаха, впервые прочел ниспосланное ему откровение. Аллах поддержал Своего избранника, ниспосылая ему Священный Коран в течение долгих лет и сделав его стойким борцом за правую веру. Благодаря этому Пророк Мухаммад, мир ему и благословение Аллаха, превзошел всех других Божьих посланников.

Слово муззаммиль (‘закутавшийся’) имеет тот же смысл, что и муддассир (‘завернувшийся’). Всевышний назвал Пророка Мухаммада, мир ему и благословение Аллаха, закутавшимся в одежду из-за события, которое произошло, когда Аллах почтил его Своим посланием и впервые низвел на него откровение посредством ангела Джибрила. Пророк, мир ему и благословение Аллаха, никогда не видел ничего подобного, и перенести такое потрясение дано только избранным посланникам. При встрече с Джибрилем его охватили тревога и волнение. Испуганный, он пришел к своей жене и сказал ей: «Укрой меня! Укрой меня!»

1. Ey elbisesine bürünen. /Abdulbaki Gölpınarlı 2. Gecenin birazı müstesna kalk./ İbn-i Kesir

Rahmân Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Azim olan Allah ne güzel ne doğru söyledi.

52. Halbuki o âlemler için bir öğüttür. /El­ma­lı­lı Hamdi Yazır

Hz. Peygamber’den Kur’an’ı dinleyen müşriklerin gözleri (bakışları) etkili oklara benzetilerek ona karşı duydukları kin, nefret ve kıskançlık gibi menfi duyguları tasvir edilmektedir. Kur’an’ın edebî üstünlüğü karşısında hayranlık duygularını bastıramayan müşrikler, gerek dil gerekse içerik bakımından onda tenkit edebilecekleri herhangi bir kusur bulamayınca insanların Hz. Peygamber’e karşı gösterdikleri ilgi ve dikkati başka yönlere çevirmek için onun sözüne güvenilmez bir mecnun olduğunu propaganda etmeye başlamışlardır. Ancak yüce Allah Kur’an’ın üstün niteliklerini açıklayarak onların menfi propagandalarını etkisiz hale getirmiştir.
Müşrikler Hz. Peygamber’i gördüklerinde, ona karşı duydukları kıskançlık ve düşmanlık sebebiyle gözleriyle onu oklayıp öldüreceklermiş gibi bakarlardı. 51. âyet onların bu psikolojik durumunu tasvir etmektedir. Bu âyetin nazarla (göz değmesi) ilgili olduğu yolunda yaygın bir kanaat bulunmakla birlikte bu kanaat kesin bir bilgiye dayanmamaktadır. Nitekim Şevkânî’nin aktardığına göre (V, 319) çok yönlü bir âlim olan İbn Kuteybe de âyette müşriklerin Resûlullah’a nazar değdirmelerinden söz edilmediğini, Resûlullah Kur’an okuduğunda inkârcıların ona kinle ve düşmanlık duygularıyla baktıklarının anlatıldığını ifade etmiştir. Buna göre nazar hakkında başka deliller varsa da bu âyetin onunla ilgisi yoktur./ Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 439

51. Şüphesiz inkâr edenler Zikr’i (Kur’an’ı) duydukları zaman neredeyse seni gözleriyle devirecekler. (Senin için,) “Hiç şüphe yok o bir delidir” diyorlar. / Di­ya­net İşleri

Терпеливо исполняй повеления своего Господа и стойко переноси тяготы Его предопределения! Не гневайся и не печалься, а лишь покорно повинуйся воле своего Господа! Не повторяй проступков человека в рыбе, то есть пророка Йунуса, сына Матты, который не проявил должного терпения и оказался во чреве огромного кита. Он разгневался на своих соплеменников, сбежал и сел на корабль. Однако судно начало тонуть, и тогда моряки решили бросить жребий и определить, кому же суждено быть выброшенным за борт. Жребий пал на пророка Йунуса. Моряки выбросили его в море, и его проглотил кит. Опечаленный и озабоченный, он молился Аллаху во чреве кита, говоря: «Нет божества, кроме Тебя! Пречист Ты! Воистину, я был одним из беззаконников» (21:87). Всевышний внял его мольбе, и рыба выпустила его на волю. Волны выбросили его исхудавшее и больное тело на безлюдный берег, но Аллах взрастил там тыкву.

50. Ancak Rabbi onu seçti ve onu salihlerden kıldı. / Ahmet Varol

49. Eğer Rabbinden ona bir ni’met yetişmeseydi, yerilerek çıplak bir yere atılırdı. / Sü­ley­man Ateş

48. Rabbinin hükmüne sabret, balık sahibi gibi olma. Hani o öfkeye boğulmuş da nida etmişti. / El­ma­lı­lı Hamdi Yazır

Неужели им стало известно, что они на прямом пути и что их ожидает награда от Аллаха? Ничего подобного. Они воспротивились истине и погрязли в несправедливости. Тебе же не остается ничего, кроме как стойко переносить причиняемые ими страдания и не переставая призывать их к Аллаху.

47. Yahut gayb bilgisine sahipler de oradan mı alıp yazıyorlar?

Peygamber, tebliğ faaliyetinin karşılığında ücret beklemez, muhataplar da maddî anlamda borç altında olmazlar, tebliğ de itaat de maddî kaygılarla ilgisi olmayan, tamamen dinî ve ahlâkî birer görevdir.

46. Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır borç altında mı kalıyorlar? /Fizil-al il Kuran

О Мухаммад! Оставь Меня наедине с теми, кто считает Великий Коран ложью. Не торопись, потому что Я сам покараю их за злодеяния. Я дарую им большое богатство и много детей. Они не будут стеснены и будут творить великие дела. Но это будет всего лишь обольщением, ибо они все глубже и глубже будут увязать в омуте, в котором они не найдут для себя ничего, кроме зла. Такова сокрушительная хитрость Аллаха! Велики козни, которые Он замышляет против своих врагов, и ужасно приготовленное для них наказание!

45. Onlara mehil veriyorum; doğrusu Benim tuzağım sağlamdır.

Müfessirlerin çoğunluğuna göre buradaki “gün”den maksat, son derece şiddetli ve sıkıntılı olayların ortaya çıkacağı kıyamet günüdür. “İş ciddileşip paçalar sıvandığı…” diye çevirdiğimiz “yükşefü an sâkın” deyimi lafzan “incikten açılır” şeklinde tercüme edilmekte; bununla ciddi, önemli ve güç bir işe girişilmesi veya bütün hakikatlerin açıkça ortaya çıkması ya da bir olayın iyice yaklaşması kastedilmektedir (Şevkânî, V, 316-317). Âyette bu deyim özellikle kıyamet gününü ve o günün sıkıntılarını ifade etmektedir. İnsanların o günün sıkıntısından kurtulmaları için mahşerde görevli melekler veya Allah’ın ilham ettiği kimseler onları Allah’a secde etmeye çağırırlar (İbn Âşûr, XXIX, 99). Râzî’ye göre inkârcılar dünyada Allah’a secde etmedikleri için âhirette kınanmak ve azarlanmak maksadıyla secdeye çağrılacaklardır (XXX, 96). Hadiste buyurulduğu üzere erkek kadın herkes Allah’a secde eder; dünyada gösteriş için secde etmiş olanlar da secde etmek isterler, fakat eğilemezler (bk. Buhârî, “Tefsîr”, 68/2). Başka bir rivayette inkârcıların da secde etmek isteyecekleri fakat buna güçlerinin yetmeyeceği haber verilmiştir (Şevkânî, V, 317). Onlar, gözlerine korku çökmüş, zillet içerisinde ve perişan bir halde bulunurlar. Halbuki dünyada yapabilecek durumda iken de secdeye çağrılmışlar, fakat secde etmemişlerdi. Bu sebeple âhirette secde etme güçleri ellerinden alınacaktır (bk. Râzî, XXX, 96).


Воздаяние Аллаха всегда соответствует человеческим деяниям. В мирской жизни нечестивцев призывали поклоняться Аллаху и не приобщать к Нему сотоварищей, но они сочли это недостойным себя и отказались. А ведь они тогда были в полном здравии, и ничто не заставляло их поступать так. Посему не спрашивай в Судный день об их участи и печальном исходе — на них разгневался Аллах, для них настал час возмездия и они лишились любой возможности исправить содеянное, ибо ни раскаяние, ни мольбы о прощении уже не помогут им. Воистину, это напоминание не может не встревожить сердца и не заставить их опасаться грехов и неповиновения Аллаху.

44. Kuran’ı yalanlayanları Bana bırak; Biz onları bilmedikleri yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız. /Diyanet İşleri

43. Gözleri düşkün bir halde. Kendilerini de zillet bürür. Oysa onlar sağlamken secdeye çağrılıyorlardı. / Ahmet Varol

 

42. O gün işler zorlaşır ve secdeye davet edilirler; fakat güç yetiremezler.

Kur’an âhirette müminlere büyük ödüller, (nimetlerle dolu cennetler) müjdeledikçe müşrikler dünyadaki sosyal konumlarına aldanarak böyle bir şey olduğu takdirde kendilerinin daha büyük nimetlere mazhar olmaları gerektiğini savunmuşlardı; âyetler onlara cevap vermektedir. Cevapların soru tarzında sıralanması onların tutumlarının hayret verici ve kabul edilemez olduğuna işaret etmektedir. 37-38. âyetlere göre âhiretteki mutluluk dünyadaki güç ve zenginliğe değil, iman ve iyi amele bağlıdır; bu mutluluğu kimlerin hak ettiğini de en iyi Allah bilir; çünkü hak etme şartlarını ve ölçülerini koyan yalnız O’dur. Bu husustaki rehber de O’nun kitabıdır.

Всякий, кто решил, что они будут равны, глубоко ошибся. Скверно его суждение и неверно его решение! Нечестивцы, предположившие подобное, не имеют никаких аргументов и доказательств. У них нет Писания, в котором бы они прочли это и в котором бы было записано, что они окажутся в Раю и получат все, что пожелают для себя.
Аллах не обещал им, что все задуманное ими будет исполняться вплоть до наступления конца света. У них нет даже сотоварищей и помощников, которые могли бы помочь им достичь желаемого. Если же у них есть помощники, то пусть они представят их в подтверждение своей правоты.
Конечно же, у нечестивцев нет ни Писания, ни завета с Аллахом о том, что их злодеяния спасут их от Аллаха, ни сотоварищей, которые могли бы помочь им. Их притязания тщетны и порочны. Кто из них поручится за притязания, бессмысленность которых очевидна? Воистину, ни одна душа не возьмет на себя такое и не посмеет предположить подобное.

41. Yoksa onların ortakları mı vardır? Doğru sözlü iseler ortaklarını getirsinler.

40. Sor onlara: “Bunu kim üzerine alır?”

39. Yoksa dilediğinizi yapabilirsiniz diye kıyamete kadar geçerli, bizden alınmış bir sözünüz mü var?

﴾37-38﴿ Yoksa elinizde okuduğunuz bir kitap var da orada dilediğinizin sizin olacağı mı yazılı?

36. Ne oluyorsunuz? Ne biçim hükmediyorsunuz?

Всевышний сообщил о награде, которую Он приготовил для тех, кто боялся впасть в неверие и погрязнуть в грехах. Это — разнообразные блага и блаженное бытие по соседству с великодушным Господом. Он также сообщил, что Его мудрость не допустит того, чтобы богобоязненные праведники, искренне и усердно поклонявшиеся Аллаху, подчинявшиеся Его повелениям и стремившиеся снискать Его благосклонность, оказались наравне с грешниками, ослушавшимися Аллаха, отвергавшими Его знамения, упорно сопротивлявшимися Его посланникам и сражавшимися с Его возлюбленными рабами.

yoksa, Bize teslim olanlara suçlular ile aynı şekilde mi davranalım? Muhammed Esed

34. Allah’a karşı gelmekten sakınanlara, Rableri katında nimet cennetleri vardır.


Они раскаялись в том, что вознамерились не выполнять своих обязанностей перед Господом и попереть права Его рабов, обратились к Аллаху с просьбой даровать им нечто лучшее, чем их прежний сад, и обещали устремить к Нему свои помыслы и упорно трудиться во имя Него оставшуюся жизнь. И если они были верны своим словам, то Аллах возместил им их утрату с лихвой. Ведь Аллах отвечает на мольбу тех, кто воззвал к Нему с надеждой и искренним устремлением. А для того, чтобы подчеркнуть важность происшедшего, Всевышний Аллах сказал: Мирское наказание которое постигает тех, кто заслужил его своими злодеяниями. За их бесчинство и распутство Аллах лишает их того, что повлекло за собой их грехи и заставило их отдать предпочтение мирской жизни. Он лишает грешников того, в чем они нуждаются больше всего. А наказание в будущем мире намного мучительнее наказания земного. И если бы люди по-настоящему познали истину, то непременно постарались бы избежать всего, что влечет за собой Божью кару и лишает человека награды.

Bu âyetlerdeki kıssada bir bahçe olayı örnek gösterilerek Allah’ın verdiği nimetlere şükretmeyen Mekke müşrikleri uyarılmaktadır. Rivayete göre geçmişte dindar bir adamın her türlü meyve, ekin ve hurma ağaçları bulunan bir bahçesi vardı. Hasat zamanı geldiğinde fakirleri çağırır, bahçenin ürünlerinden onlara ikramda bulunurdu. Adam ölünce oğulları, aile fertlerinin çokluğunu ileri sürerek yoksulların payını kesmeye ve bahçenin ürününü sabahleyin erkenden gizlice toplamaya karar vermişler, ancak gece gelen bir âfet ürünü imha etmişti (bk. Râzî, XXX, 87). Yüce Allah, Kur’an’da birçok yerde, verdiği nimete şükredenlere daha fazla nimet vereceğini, nankörlük edenleri de cezalandıracağını haber vermiştir (meselâ bk. Nisâ 4/147; İbrâhim 14/7; Lokmân 31/12). Nitekim Hz. Peygamber’i yalancılıkla itham edip getirdiği mesajı reddeden Mekke müşrikleri de peygamber aralarından ayrıldıktan sonra eski refahlarını, özellikle ticarî imkânlarını giderek kaybetmişler, sonunda müslümanlar karşısında varlıkları son bulmuştur. Müfessirlerin çoğunluğu 18. âyeti, “Bahçe sahipleri ‘Allah izin verirse’ demeden ertesi gün yapacakları iş hakkında karar verdiler” şeklinde açıklamışlardır ‘(“Allah izin verirse” gibi) bir kayıt koymaksızın’ diye çevirdiğimiz bölüm hakkında “yoksulların payını ayırmaksızın” şeklinde de bir yorum vardır (Şevkânî, V, 312). Gelecekte bir işi yapmaya niyet ederken “inşaallah” diyerek işi Allah’ın iradesine bağlamak gerekir. Nitekim bu konuda yüce Allah Hz. Peygamber’i şöyle uyarmıştır: “‘Allah izin verirse’ demeden hiçbir şey için ‘Şu işi yarın yapacağım’ deme!” (Kehf 18/23-24); “Hiç kimse yarın ne elde edeceğini bilemez” (Lokmân 31/34). Zira bir şeyin meydana gelmesi için sadece insanın irade ve gücü yeterli değildir, Allah’ın da onu dilemesi gerekir. /Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 433-434

33. İşte azap böyledir; ama ahiret azabı daha büyüktür; keşke bilseler! Diyanet İşleri

Belki rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Biz rabbimizden bunu diliyoruz.”

30. Ardından, birbirlerini kınamaya başladılar: 31. “Yazıklar olsun bize” dediler, “Gerçekten biz azmış ve sapmıştık.

29. Şöyle cevap verdiler: “Rabbimizin şanı yücedir; doğrusu biz haksızlık etmişiz.”

28. İçlerinden aklı başında olan biri şöyle dedi: “Ben size, ‘Allah’ın yüceliğini dile getirmelisiniz’ dememiş miydim?”


Когда владельцы сада увидели, что он стал подобен мрачной ночи, они воскликнули от волнения и замешательства: «Очевидно, мы заблудились и по ошибке забрели в чужой сад». Когда же они убедились в том, что не ошиблись, то пришли в себя и сказали: «Да ведь мы лишились нашего сада». Они поняли, что это было Божьим возмездием

26-27. Bahçeyi gördüklerinde ise, “Herhalde yanlış yere gelmişiz; yok yok, ürünü kaybetmişiz” dediler.

С этим намерением они направились в сад, беседуя вполголоса и обсуждая, как же утаить то, что надлежит раздать во имя Аллаха. Они спешили, чтобы закончить сбор урожая до того, как соберутся люди, и решили не раздавать милостыни ни бедным, ни неимущим. Из-за своей жадности и алчности они шептались, опасаясь того, что кто-нибудь может услышать их и оповестить бедняков. Они поставили себя в гнусное положение. Бессердечные и лишенные сострадания, они твердо решили не раздавать предписанной Аллахом милостыни, будучи уверенными в своей силе и в своем могуществе.

25. Amaçlarını, planladıkları gibi gerçekleştirmek üzere erkenden yola düşüp gittiler. (Diyanet işleri Başkanlığı)

22. “Eğer devşirecekseniz erkenden tarlanızın başına gidin!” 23. Derken yola koyuldular. Birbirlerine şöyle fısıldıyorlardı: 24. “Aman, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın!”

Божья кара обрушилась на их сад ночью, когда они спали. Сад был уничтожен и погублен. Он стал подобен мрачной ночи: в нем не осталось не деревьев, ни плодов. Тем временем владельцы сада даже не подозревали о постигшем их несчастии.

Biz, vaktiyle şu bahçe sahiplerine belâ verdiğimiz gibi onlara da belâ verdik. Hani bahçe sahipleri, (“Allah izin verirse” gibi) bir kayıt koymaksızın sabah erkenden bahçenin mahsulünü kesinlikle devşireceklerine yemin etmişlerdi. Fakat onlar uykudayken rabbin tarafından gelen kuşatıcı bir âfet bahçeyi sarıverdi de bahçe kesilip kurumuş gibi oldu. Sabahleyin birbirlerine şöyle seslendiler:

Всевышний сообщил, что Он искушает тех, кто отрицает истину, тем, что наделяет их мирскими благами. Он дает им отсрочку и продлевает их удовольствия в этом мире, дарует им богатство и детей, позволяет им прожить долгую жизнь. Он удовлетворяет их желания, но это отнюдь не делает им чести. Более того, это может быть искушением, которое затягивает их в омут неверия так, что они даже не замечают этого. Они обольщаются так же, как были обольщены владельцы сада. Когда поспели плоды в их саду и настала пора собирать урожай, они решили, что он уже в их руках и что никто не в силах помешать этому. Поэтому они поклялись, что соберут урожай по утру, но не сказали при этом: «Если угодно будет Аллаху». Они не ведали о том, что Аллах находится в засаде для неверующих и что Его наказание падет на их сад без промедления и опередит их.

Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi onları da sınıyoruz. Hani bir vakit onlar, sabahleyin kesinlikle meyvelerini toplayacaklarına yemin etmişlerdi. “İnşallah” dememişlerdi. /Bayraktar Bayraklı


Несмотря на это, обсуждаемые нами аяты в полной мере относятся ко всем, кто обладает подобными порочными качествами, потому что Коран ниспослан как истинное руководство для всех людей — как для тех, кто жил в первые годы его ниспослания, так и для их потомков. Некоторые коранические аяты ниспосылались по поводу того или иного человека, но заключали в себе всеобщий смысл. Благодаря этому правоверные и по сей день на примере отдельных личностей познают судьбу всех им подобных.
السلام عليكم
Одним словом, Всевышний Аллах запретил повиноваться лжецам, расточающим свои клятвы, имеющим подлый характер и дурной нрав, особенно, если они склонны к самолюбованию и высокомерию и превозносятся над истиной и людьми, презрительно относятся к ним, распространяют слухи, сплетни и хулу и ослушаются Аллаха. Эти аяты были ниспосланы о некоторых язычниках, одним из которых был аль-Валид б. аль-Мугира. Он обладал большим состоянием и имел много сыновей. Однажды, когда ему прочли кораническое откровение, он сказал: «Это — лишь древние предания». Из-за своего богатства и большой семьи он преступил закон Аллаха и превознесся над истиной. Он отверг ее тогда, когда она сама открылась ему, и счел ее древними преданиями, в которые можно и верить, и не верить.
Аллах
Расточителем клятв называют тех, кто часто клянется, и эта черта бывает присуща лжецам. А всякий лжец непременно окажется презренным — подлым, лишенным мудрости, не желающим творить добро. Более того, все желания такого человека направлены на удовлетворение низменных страстей, которыми переполнена его подлая душа. Он является хулителем, потому что непрестанно пытается выявить в людях пороки, разносит сплетни и насмехается над окружающими. Он также является сплетником, потому что доносит одним людям о том, что говорят другие, дабы поссорить их друг с другом и посеять между ними вражду и ненависть. Он скупится на добро и не желает выплачивать из своего имущества предписанные Аллахом милостыню, искупительные пожертвования и закят. Он является преступником, который покушается на жизнь, состояние и честь людей. Он погряз в грехах и не выполняет своих обязанностей перед Аллахом. Он груб, злобен, лишен сострадания и не желает повиноваться истине. Он высокого мнения о себе, хотя в действительности он лишен тех качеств, которые могут принести добро ему или людям. Напротив, нрав его в высшей степени порочен, и ему не видать успеха и благополучия. Его удел — низость и клеймо зла, по которому люди будут узнавать его.

16 – Onun havada olan burnunu yakında yere sürteceğiz.


15 – Ayetlerimiz ona okunduğu zaman: “Öncekilerin masalları” der. (Diyanet İşleri)
Ayetlerimiz ona okunduğu zaman:
14 – Mal ve oğullar sahibi olmuş diye (yolunu şaşırmış) Fizil-al il Kuran

13 – Kaba, sonra da soysuz, alçak. (Seyyid Kutub)

 Cruel, moreover, and an illegitimate pretender.

12 – Hayra engel olan, saldırgan, günahkar. (Seyyid Kutub)
SURAH AL QALAM

11 – Herkesi kınayan, söz götürüp getiren. (Seyyid Kutub) / 11. Alaycı, ayıplayan, laf taşıyan; (Ahmed Hulusi Meali)
SURAH AL QALAM

10 – Yemin edip duran alçağa uyma! (Bayraktar Bayraklı Meali) / 10. Ve sen, (çiğneyeceğini bile bile) ağız dolusu söz veren hiçbir alçağa da boyun eğme! (Mustafa İslamoğlu Meali)
SURAH AL QALAM

Resûlullah’ın şahsında bütün müminlere hitap edilerek peygamberi yalancılıkla itham eden ve hakkı yalan sayanlara boyun eğmemeleri, onların iradelerine teslim olmamaları istenmektedir. Çünkü inkârcılar Hz. Peygamber’in ahlâkî prensipler ve mânevî değerler konusunda tâviz vermesini, bu anlamda uzlaşmacı davranmasını ve İslâm’ın kendilerine ters gelen, çıkarlarıyla çatışan yönlerinin bırakılmasını istiyor; buna karşılık kendilerinin de tâviz vereceklerini ve ona engel olmayacaklarını söylüyorlardı. Hatta bir müddet Hz. Peygamber’in kendi ilâhlarına tapmasını, bir müddet de kendilerinin Hz. Peygamber’in ilâhı olan bir Allah’a tapmalarını teklif etmişlerdi (Şevkânî, V, 309). Allah Teâlâ onların bu tutum ve beklentilerine karşı Hz. Peygamber’in tâvizsiz davranmasını, gevşeklik göstermemesini istemektedir. Zira doğru yol O’nun yoludur ve hak ile bâtıl birbirine karıştırılamaz.
Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 430-431 /

9 – Onlar isterler ki, sen onlara taviz veresin, buna karşılık kendileri de sana. (Mustafa İslamoğlu Meali))
SURAH AL QALAM

8 – Bundan böyle, yalanlayanlara itaat etme;
surah al qalam
7 – Doğrusu senin Rabbin, yolundan sapıtanları çok iyi bilir; O, doğru yolda olanları da çok iyi bilir. (Diyanet işleri Meali)
surah al qalam

6 – hanginizin aklından zoru olduğunu. (Mustafa İslamoğlu Meali)
surah al qalam
5 – Yakında göreceksin, onlar da görecekler, (Hasan Basri Çantay Meali)
surah al qalam

4 – Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin. Diyanet Vakfı Meali
kalem suresi
3 – Şüphesiz sana tükenmez bir mükâfat vardır. Diyanet İşleri (Yeni) Meali
surah al qalam
Mekke müşrikleri şair, kâhin ve sihirbazların cinlerden bilgi ve ilham aldıklarına inanırlardı. Hz. Peygamber’in de onlar gibi cinlerin etkisi altına girdiğine ve söylediklerinin ona cinler tarafından telkin edildiğine inandıkları için ona şair, kâhin, sihirbaz ve mecnun diyorlardı (krş. Hicr 15/6; Tûr 52/29-30; Müddessir 74/24 ve bu sûrenin 51. âyeti). Bu sebeple Allah Teâlâ kaleme ve kalem ehlinin yazdığı satırlara yemin ederek onun, iddia edildiği gibi mecnun olmadığını, aksine Allah’ın lutfuna yani peygamberlik gibi bir şerefe erdiğini ifade buyurdu (Şevkânî, V, 308). Diyanet işleri Başkanlığı
Burada kalem ile simgelenen yazının, insanın düşünce, tecrübe ve kavrayışlarının kayıtlar aracılığıyla bireyden bireye, kuşaktan kuşağa ve bir kültür çevresinden diğerine aktarılmasında önemli bir etken; bilginin yazılıp korunmasında, ilim ve irfanın gelişmesinde, dolayısıyla toplumların aydınlanmasında vazgeçilmez bir araç olduğuna işaret vardır. Kur’ân-ı Kerîm’in ilk inen sûresine (Alak) “oku!” buyruğuyla başlandığı gibi ikinci inen bu sûrenin ilk âyetinde de Allah Teâlâ tarafından yazı aracı olan kaleme ve kalem ehlinin onunla yazdıkları üzerine yemin edilmiş olup bu durum, İslâm’ın okuma yazmaya, bilime ve yazılı kültüre verdiği önemi göstermesi açısından oldukça anlamlıdır.

2 – Sen Rabbinin nimetiyle mecnun değilsin. Elmalılı Hamdi Yazır Meali
Surah al qalam
1 – Nûn, Kaleme ve yazdıklarına andolsun.
surah al-qalam
Mushaftaki sıralamada altmış sekizinci, iniş sırasına göre ikinci sûredir. Alak sûresinden sonra, Müzzemmil sûresinden önce Mekke’de inmiştir. 17. âyetten 50. âyete kadar olan kısmının Medine’de indiği yönünde bir rivayet bulunmakla beraber (bk. Şevkânî, V, 307) âyetlerin üslûp ve içeriğinden bunların da Mekke’de indiği anlaşılmaktadır.

Mekke döneminde inmiştir. 52 âyettir. Sûre, adını birinci âyette geçen “elKalem” kelimesinden almıştır. “Nûn” sûresi diye de anılır. Sûrede başlıca, Hz.Muhammed’in peygamberliğinin ispatı ve mü’minler ile kâfirlerin akıbetleri konu edilmiştir.
quran
Muhammed aleyhisselâmın Allah tarafından gönderilmiş gerçek bir elçi olduğu, yüksek şahsiyeti ve Mekkeli müşriklerin onun getirdiği mesaj konusunda yaymaya çalıştıkları tereddütler, müşriklerdeki şahsiyet bozuklukları, nimete karşı nankörlüğün sonucunu açıklamak amacıyla anlatılan “bahçe sahipleri kıssası”, âhiretin sıkıntılı ve dehşetli halleri, Allah’ın müminler için hazırlamış olduğu ödüller ve kâfirlere vereceği cezalar, sûrenin başlıca konularıdır. Ayrıca Hz. Peygamber’e metânetli olması, Yûnus peygamberin yaptığı gibi sabırsızlık göstermemesi tavsiye edilmektedir.

RAHMAN, RAHİM OLAN ALLAH’IN ADIYLA


Allah doğru söyledi.




Sûrenin son âyeti buna işaret etmek üzere secde emrini ihtiva etmektedir; nitekim bu son âyette tilâvet secdesi* vardır. Sûre, insanı hem başlangıç, hem sonuç bakımından bütün olarak ele almaktadır. İnsan olarak yaratılmak bilmeyi, tanımayı, tanımak ise yaratana secde etmeyi gerektirir. Sûre bütünüyle, “Ben cinleri ve insanları yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım” (ez-Zâriyât 51/56) âyetinin açıklaması gibidir.


Birinci emrin yaratanı, ikinci emrin ise kalem karinesiyle yaratılanları tanımaya işaret olduğu da söylenmiştir. Kur’an, insanın öteki canlılar arasındaki yerini belirlerken onun “mazhar-ı esmâ” (el-Bakara 2/31) kılındığını ve bu öğrenme özelliği ile onlardan ayrıldığını ifade eder. Bilgisiz olan ve biraz da zenginliğine güvenip şımaran kimsenin kolayca emir ve kuralları çiğnediği, bu sûrenin daha sonraki âyetlerinde bildirilir. İnsanın gerçek kurtuluşu ise Allah’a yakınlaşma çabasına bağlıdır. Bu da onun çevresine zarar veren kötü ve çirkin huylardan arınıp Allah’ın emirlerine itaat etmesiyle ve bu itaatin en belirgin ifadesi olan secde ile mümkündür.



Alak sûresi, vahiy bilgisinin insanı olgunlaştırmadaki önemini belirtmektedir. Buna göre yaratanı tanımak, ilmin de dinin de temelini teşkil eder. İlk vahyin “oku” emriyle başlaması ve bu emrin beş kısa âyet içinde iki defa tekrar edilmesi, okumanın insan hayatında ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.





﴾19﴿ Sakın onun isteğine uyma! Secdeye kapan ve Allah’a yakınlaş.
Alak Suresi

Пусть этот мученик зовет сторонников из своего окружения в надежде, что они поддержат его в тот час, когда его постигнет Божья кара. Мы велим адским стражам схватить его и подвергнуть лютой каре. Тогда он увидит, кто из них сильнее и могучее. Это наказание обещано каждому, кто чинит препятствия правоверным. Что же касается самих правоверных, то им велено не уступать желаниям грешников и не подчиняться им. Поэтому далее Всевышний сказал:
﴾18﴿ Biz de zebânileri çağıracağız!


“Kurultay” diye çevirdiğimiz nâdî kelimesi, “bir konuda istişare etmek üzere toplanmak” anlamına gelen nedve kökünden türemiş olup kurultayda bir araya gelen heyeti ifade eder. Câhiliye döneminde Mekke’de bu tür toplantıların yapıldığı yere Dârunnedve denilirdi. “Zebâniler” diye çevirdiğimiz zebâniye kelimesi ise “itmek, savmak” anlamına gelen zeben kelimesinden türemiş çoğul bir isim olup azap meleklerini ifade eder. Rivayete göre Resûlullah İbrâhim’in makamında namaz kılarken Ebû Cehil, “Ben sana namaz kılma demedim mi!” diyerek onu tehdit edip engellemek istemiş, Hz. Peygamber de ona sert bir şekilde karşılık vermişti. Ebû Cehil, “Sen beni ne ile tehdit ediyorsun? Vallahi ben bu vadide adamları en çok olan kimseyim” demiş, bunun üzerine bu âyetler inmiştir (bk. Kurtubî, XIX, 127). Allah Teâlâ, “O hemen kurultayını çağırsın, biz de zebânileri çağıracağız” buyurarak Hz. Peygamber’e meydan okuyan Ebû Cehil’in aczini ortaya koymak istemiştir. Nitekim Ebû Cehil bu âyetleri dinlediği halde kötü niyetini gerçekleştirme yönünde herhangi bir teşebbüste bulunmaya cesaret edememiştir. Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: Sayfa: 655-656
﴾17﴿ O hemen kurultayını çağırsın.
Y ¡que llame a sus secuaces,

“Perçeminden yakalayacağız” sözü mecazi bir ifade olup, “Onu tutup cehenneme atacağız, yüzünü kara çıkaracağız, yüzünü damgalayacağız, alçaltacağız” gibi değişik şekillerde açıklanmıştır (bk. Râzî, XXXII, 23). Kendini kendine yeterli gördüğü için azgınlık eden ve Allah’ın kullarının ibadet etmelerine, dinin emirlerini yerine getirmelerine engel olan kişinin, imtihan gereği bir süre veya dünya hayatı boyunca serbest bırakılsa da sonunda bir gün gelip yakasına yapışılacağı, hak ettiği cezayı göreceği bildirilmektedir. Âyette bu cezanın dünyada mı yoksa âhirette mi verileceğine dair bir açıklama yapılmadığına göre her ikisini de kapsadığı düşünülebilir. Nitekim Ebû Cehil ve benzerleri müslümanlar karşısındaki yenilgileri ve tükenişleriyle bu dünyada cezalarını görmüşlerdir; ayrıca âhirette de cezalandırılacakları birçok âyette haber verilmektedir. Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: Sayfa: 655
﴾16﴿ O yalancı, günahkâr perçeminden!
copete que miente, que peca.
Если он не воздержится от своих поступков и речей, то Мы схватим его за хохол и будем к нему безжалостны. Всевышний назвал хохол этого нечестивца лживым и грешным, потому что его речи лживы, а поступки порочны.

15﴿ Hayır, hayır! Eğer vazgeçmezse mutlaka onu perçeminden yakalayıp sürükleriz!
Keineswegs! Wenn er nicht aufhört,

Неужели этот грешник сопротивляется истине, не признает Коран и отворачивается от повелений Аллаха? Неужели он не боится своего Господа и не страшится Его наказания? Неужели он не знает, что Аллах видит каждый его поступок?
14 – O Allah’ın, her şeyi gördüğünü bilmiyor mu?
¿No sabe que Dios ve?

13 – Gördün mü? Ya (bu engellemek isteyen) yalanlıyor ve yüz çeviriyor ise.

О грешник! Ты посмел чинить препятствия молящемуся. А вдруг этот молящийся знал истину, придерживался ее и призывал к благочестию других людей? А если так, то можно ли препятствовать этому? Разве, мешая ему, ты не проявляешь величайшую враждебность к Аллаху и сопротивление истине? Чинить подобные препятствия может лишь тот, кто сбился с правого пути и вводит в заблуждение других.

Müfessirlerin çoğunluğuna göre bu âyetler Hz. Peygamber’e hitap ederek onun ve müminlerin Kâbe önünde namaz kılmalarını engellemeye kalkışan Ebû Cehil’e karşı bir eleştiri ve uyarıdır. Ancak bunları genel anlamda bütün insanlık için bir uyarı olarak değerlendirmek daha uygun olur. Zira âyetlerin içeriği dikkate alındığında burada, belli tarihsel kişi ve olayların ötesine uzanılarak her dönemde görülen ve dinin sosyal hayatı iyilik, hak ve adalet ilkeleri yönünde şekillendirme işlevini engellemek isteyen bütün zorbaların eleştirildiği ve insanlığın onlara karşı uyarıldığı anlaşılmaktadır. 11-12. âyetler ise hem kendisi doğru yolda olan hem de başkalarına Allah’a saygılı olmayı ve sorumluluk şuuru içerisinde bulunmayı emreden bir kimsenin ibadetten veya dinin emirlerini yerine getirmekten engellenmesinin kesinlikle yanlış ve haksız olduğunu ifade eder. Kaynak : Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: Sayfa: 654

﴾9-10﴿ Gördün mü, bir kulu namaz kılarken engelleyen o adamı? ﴾11﴿ Peki, düşündün mü (ey inkârcı), ya o kul doğru yolda ise? ﴾12﴿ Yahut günahtan sakınmaya çağırıyorsa!



6. Hayır! Doğrusu insan azgınlık eder. 7. Kendisinin muhtaç olmadığını zannettiği için. 8. Muhakkak ki dönüş mutlaka Rabbinedir.


Человек появляется на свет совершенно безграмотным, но Аллах одаряет его слухом, зрением и разумом и облегчает для него познание окружающего. Он учит его Корану и мудрости и учит тому, как обращаться с письменной тростью. Благодаря перьям и ручкам люди охраняют знания, оберегают свои права и общаются друг с другом, а письма порой даже замещают самих людей. Хвала Аллаху за то, что Он одарил Своих рабов благами, за которые Его невозможно отблагодарить сполна!

Его великодушие и добродетель огромны, а щедрость бесконечна, и из своего великодушия Он научил человека различным наукам.

Аллах особо упомянул о сотворении человека, который вначале представляет собой всего лишь сгусток крови. Господь, сотворивший человека и позаботившийся о нем, не оставил его без повелений и запретов. Он отправил к человечеству посланников и ниспослал Писания. Вот почему после повеления читать Аллах сообщил о том, что именно Он создал человека.

Bismillâhirrahmânirrahîm 1- Yaratan Rabbinin adıyla oku! 2- O, insanı bir alekadan (embriyodan) yarattı.3- Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir .4- O Rab ki kalemle yazmayı öğretti. 5- İnsana bilmediği şeyleri öğretti.

Henüz okunacak bir kitap verilmeden oku oku denilmekle “İşte bu kitap” (Bakara, 2/1) diye başlayarak okunacak kitabı tamamladıktan sonra bitimine doğru “oku oku” diye emredilmesindeki mânâ elbette farklıdır. Bunda olgunluk döneminden, zamanın geçmesinden sonra da peygamberliğin ilk durumunu hatırlatmakla sonu baş tarafa çeviren bir yenileme ve hiçbir zamanda okumaktan doyulmayacağını anlatmak üzere “O halde bir işi bitirdin mi daha yorucu olana koş, ancak Rabbinden iste.” (İnşirah 94/7-8) mânâsı gereğince biri bitince diğerine başlamak suretiyle bir devam mânâsı vardır. İlk indirildiğinde okumaya başlamak için varid olan bu pekiştirilmiş emir sonradan da tekrar tekrar devam etme mânâsını ifade etmek ve bu şekilde önceki sûrede geçen ahsen-i takvim ile ahkemü’l-hâkimîn (hükmedenlerin en doğru hükmedicisi) olan Allah, dininin gereğini uzun uzadıya açıklama hususunda buraya derc etmiş. Ve onun içindir ki bunun başında ilk indirilen beş âyet, sonradan insanın kendini ihtiyaçsız görmesinin sakıncalı olduğunu açıklayan ve Allah’a dönüşü ifade eden “Hayır! Gerçekten insan, kendisini zengin görünce azıyor. Oysa dönüş, elbette Rabbinedir.” âyetleri ile takip edilmiştir. Demek ki İslâm dini, başlangıçta diye okumak emri ile gelmiş ve sonra da insan bir mertebeye gelir de okumaktan, ilimden, din ve kulluktan kendisini doygun olur zannetmemesi ve başlangıç ve sonuç birleştirilerek, her sonucun bir başlangıç gibi bilinmesi için bu emri kapsayan bu sûre buraya yerleştirilmiştir. Bu mânâ “Ecelin gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr 15/99); “Ve de ki: Rabbim! İlmimi artır.” (Tâhâ, 20/115) âyetlerinin de mânâsıdır. ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR

Эта сура была первой коранической сурой, ниспосланной посланнику Аллаха, мир ему и благословение Аллаха. Она была ниспослана в самом начале его пророческой миссии, когда он ничего не знал о Коране и вере. К нему явился ангел Джибрил с посланием его Господа и велел ему читать, но Мухаммад, мир ему и благословение Аллаха, отказался, оправдав свой отказ тем, что не умеет читать. Тем не менее, ангел настоял на том, чтобы он повторял вслед за ним то, что ниспослал Аллах.

İnsanın gerçek kurtuluşu ise Allah’a yakınlaşma çabasına bağlıdır. Bu da onun çevresine zarar veren kötü ve çirkin huylardan arınıp Allah’ın emirlerine itaat etmesiyle ve bu itaatin en belirgin ifadesi olan secde ile mümkündür. Sûrenin son âyeti buna işaret etmek üzere secde emrini ihtiva etmektedir; nitekim bu son âyette tilâvet secdesi* vardır. Sûre, insanı hem başlangıç, hem sonuç bakımından bütün olarak ele almaktadır. İnsan olarak yaratılmak bilmeyi, tanımayı, tanımak ise yaratana secde etmeyi gerektirir. Sûre bütünüyle, “Ben cinleri ve insanları yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım” (ez-Zâriyât 51/56) âyetinin açıklaması gibidir.

Birinci emrin yaratanı, ikinci emrin ise kalem karinesiyle yaratılanları tanımaya işaret olduğu da söylenmiştir. Kur’an, insanın öteki canlılar arasındaki yerini belirlerken onun “mazhar-ı esmâ” (el-Bakara 2/31) kılındığını ve bu öğrenme özelliği ile onlardan ayrıldığını ifade eder. Bilgisiz olan ve biraz da zenginliğine güvenip şımaran kimsenin kolayca emir ve kuralları çiğnediği, bu sûrenin daha sonraki âyetlerinde bildirilir.

Alak sûresi, vahiy bilgisinin insanı olgunlaştırmadaki önemini belirtmektedir. Buna göre yaratanı tanımak, ilmin de dinin de temelini teşkil eder. İlk vahyin “oku” emriyle başlaması ve bu emrin beş kısa âyet içinde iki defa tekrar edilmesi, okumanın insan hayatında ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Adını ikinci âyetinde geçen alak kelimesinden alan sûrenin âyet sayısı, bazı farklı görüşler olmakla birlikte, on dokuzdur. Fâsılaları ب، ة، ق، م، ى harfleridir. Genellikle “kan pıhtısı” diye açıklanan alakın, döllenmiş hücrenin ana rahminde tutunan, yani embriyon safhasından önceki halini (nidation) ifade ettiğini söylemek mümkündür. “Oku” anlamına gelen ilk kelimesi ikra’dan dolayı İkra’ adını da alan bu sûrenin ilk beş âyeti Hz. Muhammed’e gelen ilâhî vahyin başlangıcını teşkil etmektedir. Alak sûresinin Mekkî sûrelerden olduğu kesindir; ancak onun Kur’an’ın ilk nâzil olan sûresi olduğu konusunda ihtilâf vardır. Bazı müfessirler ilk nâzil olan sûrenin Müddessir, bazıları da Fâtiha olduğunu ileri sürmüşlerdir. Daha çok tercih edilen görüşe göre, Alak sûresinin ilk beş âyeti Kur’an’ın ilk nâzil olan âyetleridir. Müddessir sûresinin ilk âyetleri ile daha başka bazı âyetlerden sonra tam sûre olarak ilk nâzil olan sûre ise Fâtiha’dır.







Senin için verince verenin feyzi artar
Gönülden bir sadaka dağca bir ömrü tartar
Kâinatta ne varsa hepsinin zikrinde sen
Hamd ve şükür sanadır, her şey seninle esen
Sen ki, sana geleni çevirmezsin eli boş
Aşık boşa dememiş; “lütfun da, kahrın da hoş”
Bir beyaz dilekçedir sana her yalvarışım
İmanımla, amelim, hem perdem, hem nakışım
Çalı bile kendine sığınan kuşu itmez
Sen Gafur’sun, Aziz’sin, senin keremin bitmez
Geldim işte kapına, kul senden ırak olmaz
Sana adanmamışsa yürek de yürek olmaz
Benden önce esirge Muhammed ümmetini
Esen gitsin her kervan, en sona ula beni
Kâinat bir mozaik, her şeye sahip Allah
Ey gizli ve aşikâr, her derde tabip Allah
Her insan günah işler, senden saklanır mı sır?
Tövbe dilekçesiyle sırttan kalkar bu nasır
Kâinatı yarattın, donattın, rızık verdin
Kimine sonsuz körlük, kimine ışık verdin
Yanlış adım atmayın diye indi her kitap
Sana açılan eli geri çevirmezsin Rab
Ulu bir silsileden peygamberler gönderdin
Gökyüzüne yıldızlar, yere çiçekler serdin
Senden önce bir sen yok, kâinatta ilk sensin
Bu kâinat bir meta, hepsine malik sensin
Rabbim seni tanıyan bilir doluyu, boşu
Kapına geldi işte yorgun bir aşk sarhoşu
Garibim, muzdaribim, ama umutsuz değil
Seninle dost olanlar cihanda mutsuz değil
Kulunum, kurbanınım, Rabbim senin mülkünde
Garip kulun ne söyler?
Gülümse dilekçeme

Rahman ve Rahim olan adına sığınarak
Açtım iki elimi, kor gibi iki yaprak
Bir edep ölçeğinde umutlu ve utangaç
İşte dünya önümde benim ruhum sana aç
Bu seyriyen ellerle senden seni isterim
Senden seni isterken canımdan çıkar terim
Sana aşık ruhumdu, merceği yakan ışık
Gözlerim cemalini görmeden de kamaşık
Bir mirasyediyim ben iflasın eşiğinde
Hep sabrım ölçülüyor ihlas bileşiğinde
Kimim? Kimlik ararken hem güler, hem ağlarım
Yükseklerden dökülen sular gibi çağlarım
Çok tuzlu bir denizim, her anım med ve cezir
Sana aşık olalı yüreğim kut’la esrir
Döşeğim kara toprak, yorganım kara bulut
Ben seninle doluyken vurgun yapamaz kunut





Fizik Varlığın ana unsuru madde ve onun çift ve tek olma gibi hususiyetleri de Kur’ân-ı Kerim’in ele alıp anlattığı mevzulardandır. Meselâ, Zâriyat suresinde “iyice düşünesiniz diye biz herşeyi çift olarak yarattık” (Zariyat/49) herşeyin çift olarak yaratıldığı ve Kur’ân’ın kullandığı malzeme itibariyle, bunun önemli bir esas ve âlem-şümul bir prensip olduğu anlaşılmakta. Şuarâ suresindeki ayette ise” Yeryüzüne bakmıyorlar mı? Biz onda nice içaçıcı çiftler yaratıp yetiştirdik” (şuara/7)denilerek, her sene gözümüzün önünde haşr-ü neşr olan yüzbinlerce çifte dikkat çekilmekte ve Allâh’ın nimetleri hatırlatılmakta. Yâsin suresindeki ayet ise, daha şümullü ve daha enteresan. “Ne yücedir o Allah’ki toprağın bitirdiklerinden, (onların) kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden hep çiftler yaratmıştır” (Yasin/36) şeklindeki beyanıyla, bugün bilip tesbit edebildiğimiz çift yaratıkların yanında, henüz bilemediğimiz birçok çiftlerin varlığı da, ihtar edilmektedir.





Göklerin ve yerin egemenliği üzerinde, Allah’ın yarattığı her bir nesne üzerinde ve kendi ecellerinin yaklaşmış olabileceği hususunda hiç kafa yormadılar mı? Ona değilse hangi söze inanacaklar?



Öyleyse biz de ellerimizi açıp sürekli O’na dua etmeliyiz. Dua ederken de, himmetimizi âlî tutmalı; yakın çevremizden başlayarak inananların ve bütün insanlığın hayır ve saadetini istemeliyiz.


Kullarım Ben’i senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler. Bakara Suresi 186





Kur`an bütün insanları Allah`ın varlığına, birliğine îmana, yani, tevhid inancına dâvet eder. Zihinlerde Allah`ın kudret ve azametini tespit edip yerleştirir.İnsanları putperestlik ve şirkten şiddetle men`eder. Yalnız ve yalnız, tek olan Allah`a ibâdet etmeye ve O`na hiçbir şey`i şerik koşmamaya dâvet eder.
Kur`an insanları ilme, irfana, tefekküre çağırır. İnsanları gaflet içinde şuursuzca yaşamaktan men`eder. Allah`ın kudret ve hikmetine dikkat etmelerini, kâinata ve hâdiselere ibret gözüyle bakmalarını ister.
 İnsanlara gönderilmiş bâzı peygamberler ve onların ümmetlerini irşad ve tebliğ tarzları hakkında bilgi verir. Geçmiş ümmetlerin hallerinden ders almamızı söyler.
İnsanların nefislerine esir olmamalarını, dünyayı âhirete tercih etmemelerini, dünyada her an imtihan içinde olduklarını unutmamalarını bildirir.
 İnsanlar arasında adalet, istikamet, tevâzu`, sevgi ve şefkat, ihsan, afv, edeb ve eşitlik gibi ahlâkî değerleri tavsiye eder. İnsanları zulümden, hıyânetten, kibirden, cimrilikten, intikam duygularından, katı yüreklilikten, fuhşiyattan, haramdan men`eder.

Allah`ın kâinata koymuş olduğu kanunların değişmeyeceğini, muvaffakıyet için bu kanunlara riayet etmenin lüzumunu anlatır. İnsana kendi gayret ve çalışmasından başka hiçbir şey`in fayda vermiyeceğini bildirir.
Kur’an-ı Kerîm, Allah’ın insanlara indirdiği son Mukaddes Kitaptır. Kur’an, son Peygamber Hz. Muhammede (asm) Cebrâil (as) tarafından vahiy yoluyla indirilmiş ve ondan tevatür yoluyla nakledilerek günümüze kadar gelmiştir.
İşte bu (Kur’an) da indirdiğimiz mübarek Kitaptır. O’na uyun ve korunun ki size rahmet edilsin! (En’âm, 6/155).
“Onlar, hâlâ Kur’an’ın Allah kelâmı olduğunu ve mânasını düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan birçok söz ve ifadeler bulurlardı.” (Nisâ, 4/82).
“O Kur’an, insanları Hakk’a ulaştırır; helâl ile haramda ve din hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır…”(Bakara, 2/185).
“Kur’ân-ı Kerîm doğru yol gösterici, mü’minlere derecelerle kurtuluşu müjdeleyicidir.” (Bakara, 2/97).
“Bu Kur’an, akıl sâhiplerinin, âyetlerini iyice düşünüp anlamaları ve ders almaları için, sana indirdiğimiz saadet kaynağı bir kitabtır.” (Sâd, 38/29).

“De ki, bu Kur’an’ın benzerini meydana getirmek için insanlar ve cinler bir araya gelseler ve hattâ birbirlerine yardım da etseler, onun gibisini meydana getiremezler…”(İsrâ, 17/88).
Elde edemedikleriyle, elde ettikleri arasında sıkışan insan, hayata anlam veremeyişinin bedelini ağır ödüyor. Tarih süresince değişse de manzara, çıkmazlar değişmiyor. Bir “insan modeli” aranıyor, “bir hayat şekli” irdeleniyor.
Farkında olsun ya da olmasın, insan fıtratını arıyor. Bu anlam arayışının fıtratlarla kesiştiği nıktalar, Kurân’ın öngördüğü insanın yalnızca bir yönüne işaret ediyor. “Kur’ân insanı”nın, bir başka deyişle “kâmil (bütün) insan”ın gerçekleşmesi ise hayattan beklentilerin tümünün fıtratla örtüşmesini gerektiriyor.
Bu çalışma, “Kurân Nedir?” sorusunu bu amaçla sormakta, ona insan hayatını anlamlandıran ilâhi cevap olarak yaklaşmaktadır. Çünkü Kurân-ı Kerîm, kendini “hidâyet rehberi” olarak tanımlamakta, insan modelinin nasıl olacağını göstermekte, insan-hayat-tabiat-evren bütünlüğünün gerçekleştirilmesi için kurallar koymaktadır. (Prof. Dr. Ahmet Nedim Serinsu)

Andolsun ki biz Kuran’ı öğüt almanız için kolaylaştırdık. Öğüt alacak yok mu? (54-Kamer Suresi 17, 22, 32, 40)

Bu ümmetin en büyük problemi tefrikadır. Kaynağı birlemeden tefrika illetine çözüm bulmak imkânsızdır. İslam’ın sahibi Müslümanlar değil, yüce Allah’tır. Müslümanlar İslam’ın talibi olabilirler, sahibi değil. Din olarak İslam’ın imar planı ve ruhsatı da Allah’a aittir. Yüce Allah, bu dini son vahiy olan Kur’an ile tamamlamış ve mükemmel hale getirdiğini beyan etmiştir. Tamamlanmışın üzerine yapılacak her ilave, kaçak ve ruhsatsız yapı hükmündedir. Şehircilikte kaçak yapı ve ruhsatsız ilave, insanın bu dünyasını tehdit eden bir kanundışılık ve insan hakkı gasbıdır. Allah’ın dinine yapılan kaçak yapı ve ruhsatsız ilave, insanın hem bu dünyasını hem ahiretini heba eden bir sapmadır ve Allah’ın hakkını gasba yeltenmektir.
Din binasının sahibi olan yüce Allah, bu binaya tek meşru kapı açmıştır. Yüce Allah’ın rahmet peygamberi Hz. Muhammed bu binaya o kapıdan girmiştir. Hz. Peygamber o kapıdan girmeden önce kitap nedir, iman nedir bilmezmiş, bunu Kur’an’dan öğreniyoruz. Bu binaya sonradan sağdan, soldan, arkadan, hatta gizli tünel kazarak alttan kaçak kapılar açılmıştır. Bu kaçak kapıları açanlardan bazıları, Allah’tan utanmadan Allah’ın açtığı tek meşru kapıya “buradan girilmez” levhası bile asabilmişlerdir. Allah’ın mubîn olarak vasfettiği Kur’an’ı, “biz anlayamayız”, “siz anlayamazsınız” diyenler işte onlardır.

Sonunda “indirilmiş din”e paralel olarak bir de “uydurulmuş din” ortaya çıkmıştır. İndirilmiş dinin şarii Allah’tır. Bu din son vahyin son ayeti ile kemale ulaşmıştır. Fakat uydurulmuş dinin şarii, din üzerinden üretilen kültürdür. O, asla tamamlanmayacak, sürekli yapılan ilavelerle büyüyecektir. Bunun adını Kur’an, “Allah’a din öğretmek” şeklinde koymuştur. Müslümanların ürettiği kültüre ‘kültür’ olarak bakıldığı sürece hiçbir beis yoktur. Kültürsüz medeniyet olmaz. Fakat o ‘kültür’ dine dâhil edilip dinleştiğinde, âdet ibadetleşir, atalar putlaşır, bidat imanlaşır, taklit kutsallaşır, beşeri olan ilahi olana karışır ve din yozlaşır. Bu sorunun çözümü Kur’an’ın layıkıyla anlaşılması ve yaşanmasına bağlıdır.
¡En el nombre de Alá, el Compasivo, el Misericordioso!

HAYATTA VE KUR’AN’DA KALİTE

Var olmak iletişim kurmaktır.

ALLAH İNSAN İLİŞKİSİNE DAİR KAVRAM VE DEĞERLER

ALLAH RESULÜ’NDE İLETİŞİM İLKELERİ

İslam’ın ilk yıllarında Peygamberimizin Yaşadıkları

Vahyin Başlangıcı ve Risaletin İlk Yıllarında Neler Yaşandı

Prof. Dr. Mehmet Okuyan, Kur’an Aydınlığında Yürümek

Allah’ın rahmeti, bereketi, mağfireti ve hidayeti üzerinize olsun.

İnkâr edenler, “Kur’an ona bir defada toptan indirilseydi ya!” dediler. Biz, Kur’an’la senin kalbini pekiştirmek için onu böyle kısım kısım indirdik ve onu ağır ağır okuduk. Furkân Suresi 32. Ayet

Kur`an insanları ilme, irfana, tefekküre çağırır. İnsanları gaflet içinde şuursuzca yaşamaktan men`eder. Allah`ın kudret ve hikmetine dikkat etmelerini, kâinata ve hâdiselere ibret gözüyle bakmalarını ister.

Kainatta mevcut her şey, Allah’ın varlığını, birliğini, yüceliğini, kudretini haykırmaktadır. Ama bunlar içinde Yüce Yaratıcı’nın varlığını en açık ve kesin şekilde bildiren, insanın varlığıdır. Yüce Yaratıcı’nın varlığını, büyüklüğünü anlamak, bilmek için uzaklara bakmak gerekmez. İnsan kendi varlığını; gerek fizikî yapısını, gerekse rûhî yapısını iyi inceler ve araştırırsa, Allah’ın varlığını ve birliğini kolayca anlayabilir. Ama inanma niyet ve düşüncesiyle araştırırsa, bu sonuca ulaşır. Yoksa, “mutlaka buna ulaşır” diye bir kural elbette yoktur.









(ZÜMER suresi 1-2. ayetler)


(KADİR suresi 1. ayet)


(DUHÂN suresi 2-3. ayet)



(BAKARA suresi 97. ayet)

(ŞUARA suresi 193-195. ayet)

(HİCR Suresi 9.ayet)


(A’LA Suresi 6-7. ayetler)

Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir. (BAKARA suresi 2. ayet)


Ben Kur’an’ı her yönden inceledim, her kelimesinde büyük bir hikmet gördüm.
Bismarck
Senin asrında yaşamadığım için üzgünüm ey Muhammed! Öğreteni ve neşredeni olduğun bu kitap, senin sözlerin değildir; bunun Allah’tan geldiğini inkâr etmek, mevcut ilimlerin yanlışlığını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bismarck


Kur’an’ın içinde pek çok tekrarlar vardır; onu okuduğumuz zaman bu tekrarlar bizi usandıracak sanılıyor fakat biraz sonra bu kitap, bizi kendisine çekiyor, bizi hayranlığa ve sonunda büyük saygıya götürüyor. Goethe
Modern ilmin on dört asır geriden takip ettiği Kur’an, yemin ederim ki Allah kelamıdır. Jacques Cousteau

Yol kesenler, Kur’an’ı okuyup öğrenince yol gösterici oldular. Muhammed İkbal

Çağların daima önünden giden şey, Allah kelamıdır. Roger Garaudy

Bu (Kur’an) insanlar için bir beyan, sakınanlar için de bir hidayet ve öğüttür. (ALİ İMRAN suresi 138. ayet)


De ki: Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür? De ki: Allah benimle sizin aranızda şahittir. İşte bu Kur’an bana, onunla sizi ve eriştiği herkesi uyarayım diye vahyolundu……. (EN’ÂM suresi 19. ayet)

Allah, kendi içinde uyumlu, gerçekleri tekrar tekrar dile getiren bir kitap olarak sözlerin en güzelini indirdi. Rablerinden korkanların onun etkisiyle tüyleri ürperir, sonra yine Allah’ı anmaya yönelerek bedenleri ve kalpleri huzura kavuşur. İşte bu kitap, Allah’ın bir rehberi olup dilediği kimseyi onunla doğruya yönlendirir; ama Allah kimi şaşırtırsa artık ona doğru yolu gösterecek yoktur. Zümer Suresi – 23
Gerçekliğinde şüphe bulunmayan, her şeye hükümran olan Allah yüceler yücesidir. Sana vahyi tamamlanmadan Kur’an’ı okumada aceleci davranma ve Rabbim! İlmimi arttır de. Tâhâ Suresi – 114

Comments are closed.