logo

İnsanlığı anlamak, her insandan daha kolaydır.

Yeniden güvenmek hayati zekanın anahtarıdır. İnsanlar sırtından bıçaklandığında, “Bir daha asla kimseye güvenmeyeceğim. İnsanlar canımı acıtıyor. İnsanlar kıymet bilmez ve bencil,” gibi şeyler düşünürler. Bu şekilde düşünmek hayatınızda isteseniz de istemeseniz de geri dönülmez bir kaosa sebep olur. İnsanlar hem kalıtımsal hem de evrimsel olarak birbirleriyle bağ kurmaya programlanmıştır. Bağ kurmak için, psikolojimizi, zihnimizi ve duygularımızı güçlendirmek için, hayati zekaya ulaşmak için güven duyarız.

Hayati zeka, bizi hayatta kalmaya ve kendimizi gerçekleştirmeye iten bilinç altıdır. Kendimize ve insanlara güven en güçlü cesaret kaynağıdır burada. İsteyin ya da istemeyin, önünde sonunda içimizi birisine açmalı, onları olduğu gibi kabul etmeliyiz ki kendimizi bulabilelim yine. Hayatta pek az şey bundan daha tatmin edicidir.

İnsanların size güvenmesini istiyorsanız onlara güvenmelisiniz. Biri bizi yarı yolda bıraktığında onlara yeniden güvenmenin çok zor olduğunu kabul ediyoruz. Sanki Venedik Taciri’ndeki Shylock ödeme olarak etimizi kabul etmiş de bizden bir parça koparmış gibi. Yarı yolda bırakılmak, bizi başkalarına tekrar güvenmekten alıkoyan derin, kalıcı bir yaradır. Çoğumuzu en derinden yaralayan hayal kırıklıkları bize en yakın insanların ürünüdür. Ama en kötüsü de bu güvensizlik duygusunun hayatımızın tüm alanlarına yayılmasıdır. Herkesten korkan, dinmek bilmez üzüntünüz tarafından toplumun sessiz köşelerine itilmiş bir hayalete dönüşene kadar insanlara olan güveninizi kaybedersiniz.

Birine güvenmek, kişisel ilişkimizi sadeleştirmek için belirsizliği yok etmeyi içerir. Karşınızdaki insanın davranışlarına bir tehdit olarak bakmayı bırakıp gelecekte birbirinize olumlu davranacağınızı ve karşınızdakinin size zarar vermeyeceğini, size el uzatacaklarını, ışıklarını sizinle paylaşmaya hazır olacaklarını ve size rehberlik edeceklerini varsaymaya başlarsınız. Güven, partneriniz, aile üyeniz ya da arkadaşınız hakkında her şeyi bilmek zorundasınız demek değildir. Bir açıklamaya ihtiyacınızın olmaması demektir. Gözlerine baktığınızda samimiyet görmeniz demektir. Zihinleriniz ahenk içinde demektir. İkiniz arasında talep, kontrol veya sürekli onay ihtiyacı yoktur.

Unutmayın, beynimiz gündelik işleri risk olmadan yapmayı tercih eder ve olayları basitleştirmeye ihtiyaç duyar. Beynin yeterli duygusal dengeye ihtiyacı olduğundan güven en iyi silahtır. Bir düşünün, kendimizi adeta otomatik pilotun ellerine bıraktık ve kötü bir şey olmayacağına güvendik.

Hepimizin doktorun ne yaptığını bildiğine ve bize yardım edeceğine olan güveni tam. Hepimiz evden çıktığımızda her köşe başında ölümle burun buruna gelmeyeceğimize güveniyoruz. Eğer bu otomatik pilotu işlerin başında bırakmasaydık bizi gerçeklikten tamamen koparacak ve denge anlayışımızı alt üst edecek bir sinir hastalığına yakalanırdık.

Birisine güvenmek ona verebileceğiniz en narin hediyeyi, kalbinizi vermek gibidir. Güven değerli bir mülk, dikkatle dağıtılması gereken bir hazinedir çünkü arkadaşlığın en güzel yanı, ilişkinin en güçlü bağıdır. Güveninizi verdiğiniz kişinin her şeyini bilmeniz gerekmez. Sahip olduğunuz bağ istisnaidir çünkü. Samimiyetin gelişmesi için güven gerekir. Bu konu psikoloji alanının da ötesine geçer. Sosyal davranışlarımıza şekil veren duygusal bir güçtür. Öyle ki psikoloji ve sosyoloji bilimlerine göre insanlarda görülen güven diğer canlılara kıyasla daha sahicidir ve saklı şeyleri açığa çıkaran bir yapısı vardır. Diğer canlılar kendi türlerinin üyelerine basit içgüdüsel davranışlar aracılığıyla güvenir. İnsanlar da sıklıkla deneyim süzgeçlerini kullanarak bilinçli olarak güven duyar.

Herkese güvenmek saçma, hiç kimseye güvenmemek ise deli sakarlığıdır. Juvenal

Bağlarımıza güç veren olumlu bir duygudur güven. Pek az şey, bireyin spesifik kişilik türünü diğer insanlara duyduğu güvenden daha iyi tanımlar. Düşük özgüven, travmatik çocukluk ya da ihanete uğramış olmak bu hediyeyi vermekten alıkoyabilir insanı. Güven sorunları duygusal anlamda çok yorucudur. Güvenin psikolojik ve evrimsel faydalarından biri de kendimizi koruma, belirsizlik ve korku içgüdülerimizi geçici olarak askıya alma fırsatı vermesidir bize. Yara almaktan ya da sırtımızdan bıçaklanmaktan korktuğumuz zamanlarda olduğu gibi pek az şey sürekli savunma halinde bulunmaktan daha büyük duygusal bozukluğa sebep olabilir.

Güven, bir yaşam tavrı. Hepimiz hayal kırıklığını yaşadık. Onun tadını iyi biliyoruz ve bu nedenle beynimiz bunu fiziksel bir yanık gibi yorumluyor. Onu kırılmaz ve uzun ömürlü olduğunu düşündüğümüz bir şeyin çöküşü olarak görmesinin sebebi bu. Aşağılanmış hissedebiliriz kendimizi. Ve daha da kötüsü, o kişiye güvendiğimiz için hatanın bizde olduğuna inanabiliriz. Oysa hiçbir şey gerçekten bu kadar uzak olamazdı. Hata asla güvenen kişiye ait değildir. Çünkü güvenmek bizim doğamızdadır, çünkü güvenmek bir içgüdüdür. Hata, ihanet eden kişiye aittir. Çünkü hiçbir şey kişisel kazanç ve çıkarlar için sosyal bağları koparmak kadar yıkıcı ve hakaret edici olamaz. Bize güvenen insanlara saygı duymak gibi insanlığın en temel ilkelerinden birine karşı çıkmaktan daha akıl dışı bir şey yoktur.

Ama bütün bunlarda unutmamız gereken temel bir nokta var. Bazı insanların bize kimi zaman nasıl davrandığının ötesine bakabilmeliyiz. Güvenin, genel olarak yaşam için alınan bir tavır olduğunu anlamalıyız. Güven sadece geçmişte anımızı yakmış insanlara karşı aldığımız özel bir tavırdan ibret değildir. Yaşamak, ilerlemek ve gelişmek, gelecekte risklerin olacağını göz önüne almak demektir. Güven bizi daha mutlu, özgür ve dürüst bir geleceğe götürebilecek bir tavırdır.

Oksitosin: Bu konuda söyleyecek sözü olan pek çok uzman var. Onlara göre oksitosin sosyal ilişkilerimizin “gerçek tutkalı” olabilir. Çünkü bu hormon güven bağını kurar. Bizi cömert kılan ve bu duyguyu pozitif ve faydalı hâle getiren şeydir. Yani bu tür süreçlerin tam tersini yaşadığımızda beynimiz bunu bir tehdit şeklinde algılar. Sonra da kortizol salgılar: stres ve anksiyete hormonunu. Prefrontal medial korteks. Pozitif olarak gördüğümüz herhangi bir sosyal süreç beynin çok spesifik bir alanını yönde uyarır: prefrontal medial korteks. Beynimizin bu kısmı, ödülleri ve olumlu duyguları ele alır. Burası ayrıca ilişkilerimizle ilgili anıları topladığımız alandır. Bu hatıralara dayalı kararlar almamıza yardımcı olur. Dolayısıyla, olumlu toplumsal süreçlerin daha güçlü bir beyin oluşturduğunu görüyoruz. Daha az korku, belirsizlik ve endişe içeren bir beyin. Ancak bazen Santiago’nun yaşadığına benzeyen bir ihanet yeter. Onun durumunda olduğu gibi beyninin bu bölümündeki faaliyet tamamen değişebilir.

Aslında, duygusal hayal kırıklıkları, örneğin gerçek bir yanık yaşadığımızda olduğu gibi aynı ağrı merkezlerini uyarır. Bütün bunlar samimi ve sosyalliği destekleyen, güven dolu güvenen davranış ve ilişkilerin sağlığımız için büyük önem taşığı sonucuna bizi ulaştırır. Bunun tersini yaşadığımızda kendimizi yabancı bir yerde, bir süre hayattan kopuk hissederiz…

İnsanlara güvenmeli ve inanmalısın, aksi hâlde yaşamak imkânsızlaşır. Anton Chekhov

Pozitif olarak gördüğümüz

Nörolojiye göre güven duygusu. Santiago, birkaç yıl önce hayatının en kötü ihanetini yaşadı. En iyi arkadaşı, Aynı zamanda sınıf ve çalışma arkadaşı olan en iyi arkadaşı, birlikte yaptıkları bir projeyi sadece kendi çalışmış gibi göstererek bütün övgüyü aldı. O zamandan beri, bir çok kişi Santiago’ya arkadaşını affetmenin bir yolunu bulup hayatına devam etmesi ve içindeki güceniklik duygusundan kurtulması gerektiğini söylüyordu. Ama Santiago bunu yapabileceğini düşünmüyordu. elinden geleni yapıyor gibi hissetmiyor. Ve o zamandan beri kendi içine kapanık oldu, daha temkinli ve özellikle de güvensiz hâle geldi. Santiago, yaşadığı arkadaşlığı havada dans eden iki trapez sanatçısı gibi olmaya benzetiyor. Birlikte, riskler aldılar ve zorluklar üstlendiler. Ama asla korkmamıştı. Arkadaşının elleri onu havada yakalamak üzere bekliyordu daima. Gökyüzünde yakalamak için oradaydı. Ta ki günün birinde onu yere düşürene dek. O düşüşün acısı hiç geçmedi.

Güven, anlamlı her ilişkiyi bir arada tutan şeydir. Güven, dürüstlük ve tutarlılıkla birlikte, ilişkiyi sağlam kılan şeydir. Çok az psikolojik yönümüz, birine güvenmemiz kadar önemli ve karmaşıktır. Sanki kendinizin bir parçasını vermek gibidir bu. Birkaç saniye durup bu konuda düşünürsek, güvenin her gün yaptığımız her şeyde rol oynadığını görürüz. Örneğin; taksiye binmek arabayı kullanan kişiye güven duymak anlamına gelir. Doktora gitmek, bir ameliyat geçirmek, o doktorun becerisine güvenmek demektir.

Zira insan ilişkilerini bir arada tutan şey, karşılıklı çıkardan ziyade karşılıklı güven duygusudur.  H. L. Mencken

Bu doğru. Her sokağa çıktığımızda kimsenin bize zarar vermeyeceğine güveniyoruz. Arkadaşlarımızın, dostlarımız olmaya devam edeceğine inanıyoruz. Hayatın devam edeceğine güveniyoruz. Aynı kurallarla, kaosun ortasındaki küçük huzur parçaları ile günlük yaşamdaki dengeyle her şeyin süreceğine inanıyoruz. Fakat bunun yerine, gerçekliğimizi kalıcı bir güvensizlik perspektifinden görebiliriz. Eğer perspektifimiz belirsizlik ve korkuyla doluysa ise korkunç bir nevroza gireriz. Güvensizlik felç eder insanı. Her türlü sağlıklı ilişkiyi imkansız kılar.

Güvensizlik bizi hayattan “koparır” ve bizi karanlık, tehditkâr bir köşeye bırakır. Bunun çok basit bir nedeni vardır. İnsanlar tabiatları gereği sosyal varlıklardır ve birbirimize bağlanmak için tasarlandık. Bazen bu olmaz veya daha da kötüsü, hayal kırıklığı veya ihanet yaşarız. Bu durumda beynimiz bunu gerçek, derin, acı veren bir yara olarak görür…

GÜVENİN OLMADIĞI YERDE KAOS VE

MUTSUZLUK OLUR!

Her gün yeni baştan başlayın. Tutku ve yakınlığın duygusal bileşenleri, genellikle, insanlar aşkı düşündüklerinde ilk akla gelen unsurlar. Bununla birlikte, bağlılık, özellikle uzun vadeli ilişkilerde, aslında, ilişkideki memnuniyet seviyesinin bir numaralı destekçisi (Acker ve Davis, 1992). Romantik ilişkiler ikili etkileşimler ve bu nedenle sürekli değişen ve karmaşık bir yapıyı temsil ederler. Başarılı bir evliliğin mutlaka bir reçetesi bulunuyor tabii ki. En azından, yapılan araştırmalara göre, sadece karşısındaki için fedakarlık yapma iradesini ve yeteneğini gerektiriyor.

Sevginizi gösterin. Araştırmalar, samimi ve anlamlı iltifatların, ilişkideki doyuma şaşırtıcı derecede güçlü bir faydası olabileceğini göstermekte (Marigold, Holmes ve Ross, 2007).

Karşılıklı yakınlık, kendinize savunmasız kalma izni vermeniz ile ilgili. Çoğu insan evlenir ve birlikte bir hayatı paylaşmayı umar, ancak günümüzün gerçekleriyle, bu evliliklerin neredeyse % 40-50’si boşanmayla sonuçlanacak, boşanma olmazsa da evlilikler kağıt üstünde kalacaktır. Dahası da var, istikrarlı görünen evlilikler daha mutlu evlilikler olarak tanınmak zorunda değiller. Diğer bir deyişle, insanlar pek çok nedenden dolayı (çocuklar mali konular ve din) kendileri için hiç de tatmin edici olmayan ilişkilerin içerisinde kalırlar. Bu nedenle, sorun yalnızca istikrarla ilgili değil, kaliteyle ilgili aslında. Ortalıkta dolaşan pek çok duygusal yağmacı var ve insanlar hala bu kişilerden “eşleri” olarak bahsediyor. Her ilişki türü, belirli miktarlarda ilişkiye katılması gereken belirli besin maddelerine ihtiyaç duyar. Genellikle, bu eklenecekler, bu ilişkiyi oluşturanlara, aynı zamanda da mevcut koşullara ve ikilinin arasındaki bağlantılara da bağlı olacaktır. 

Her tür ilişkide nezaket esastır ve ilişkide karşılıklı nezakete değer verilmesi gerekir. Karşınızdaki insandan duyduğunuz hoşnutsuzluk, aranızdaki ilişkiyi zayıflatır.

İlişkiniz üzerinde çalışmak ve elinizden gelenin en iyisini yapmak. Son dönemde yapılan araştırmalar, ilişkileri üzerinde aktif olarak çalışan kişilerin mutlu ve uzun süreli ilişkilere büyük katkıda bulunduğu fikrini desteklemekte (Ogolsky ve Bowers, 2013).

Bir ilişkide beklenen davranış türleri, olumlu duyguları ifade etmeyi, açık olmayı, ilişki ile ilgili güvenceler vermeyi, bireysel destek çemberlerini kullanmayı ve ilişkideki destekleyici noktaları içeriyor. Ayrıca, bir partnerin ilişki içerisindeki örtük sorumluluklarını, devam eden bir ilişkide, zaman içinde ve çok fazla çatışma olmaksızın bir şekilde paylaşmak gerekiyor.

Çok önemli bir durum olmadığı sürece bırakın gitsin. Yakın zamanda yapılan bir çalışmada, araştırmacılar, boşanmış evliliklerin neden başarısız olduğunu araştırdı. Katılımcılar, sadakatsizlikten sonra, ikinci sırada, sık sık tartışmalar yaşanmasını, ayrılığa en büyük katkıda bulunan şey olarak değindiler (Scott, Rhoades, Stanley, Allen ve Markman, 2013). Aslında, başlangıçta önemsiz bir şeyden çıkan bir tartışmanın nasıl bir ayrılığın başlangıcı olabileceğini anlattılar.

Hiç kimsenin kendi öz güzelliğini anlayıp bilemeyeceği veya başka bir sevgi dolu ve şefkatli insanın yansımasında görene kadar kendi değerini anlayamayacağı bu durum, mutlak anlamda insani bir gerçeklik.John Joseph Powell

İlişkilerdeki yakınlık karşılıklılık ile ilgili. Günümüzde ve hatta geçmişte, neredeyse herkese, sevilmek için önce kendi kendilerine saygı duymaları gerektiği söylenegelmiştir. Bu öğretiler, çok fazla verici olmamayı, her zaman elinizin altında birkaç kartınızı tutmayı, daha az ve parçalar halinde elinizi açmayı öğütlüyorlar. Ancak, bununla birlikte, birçok insan, gerçek sevginin ne olduğunu hiç bilmeden ve oldukça kendine saygılı biri olarak ölecek. Bunun anlamı, aşk ve sevgi söz konusu olduğunda, böyle bir kuralın geçerli olmamasıdır. Elinizi ve gönlünüzü açmak, planlayıp programlayabileceğiniz bir şey değil. Ayrıca, bu paylaşım, her zaman için adil olmayacaktır. Eşitlik ilkesi, sevgiye (ya da daha çok sevme sanatına) uygulanamaz. Gördüğünüz gibi, her zaman dengesizlikler olacaktır ve bu normaldir.

Dahası, açgözlülük ve hesaplar yapmak, aşk ve sevgi anlayışına oldukça ters kavramlar. Bir kişi, açgözlülükle başkalarından beslenebilir ve onları yağmalayabilir ve manipüle edebilir. Bu tür insanlar tam olarak ne istediklerini bilirler ve kendi kişisel başarıları için başkalarının enerjisini ve hayatını emerler. Açgözlü insanlar “Başkalarından ne alabilirim?” diye kendilerine sorarken, sevgi sunan insanlar ise “Başkalarına nasıl daha fazlasını verebilirim?” sorusunun cevabını ararlar.

Anlamlı ilişkilerin temel unsurlarından biri olan yakınlık, zamanın neden olduğu yıpranmaya karşı koymayı hedefler. Peki sizce karşılıklılık bu yakınlığı nasıl etkiler? İlişkilerdeki yakınlık, ister romantik bir ilişki ister arkadaşlık olsun, büyük ölçüde, gerçekte bu ilişkinin içerisinde kim olduğunuzu ve gerçekte ne hissettiğinizi tanımlamanıza yardımcı olacaktır. Karşılıklılık, en basit haliyle, koyduğunuz şeyi geri almak anlamına geliyor. Ne yazık ki, bu dünyada duygusal yağmacılar ve onların karşısında da hayatı kolaylaştırıcılar ile birlikte ortaya çıkan belirli bir boşluk durumu ve yüzeysellik var.

Duygusal bir yağmacıyı tanımanın en iyi yolu, ışıklar söndüğünde veya hatlar kesildiğinde, bu kimsenin gözünde verecek veya sunacak hiçbir şeyin kalmamış olması. Buna karşılık, hayatı kolaylaştırıcılar da dediğimiz duygusal anlamda destekleyici rolü olan diğerlerinin bedenlerinde ise kendilerini sürekli besleyen ve anılarından yola çıkarak gelişen kökleri bulunuyor. Bu noktada önemli olan, boş ilişkiler arayanların kişilerin başkalarını tüketmemesinin temini. Bazı insanlar, yalnızca karşılıklılığın bir ilişkideki yakınlık ve samimiyeti mümkün kıldığına inanır. Bunun nedeni, sonunda geriye kalan tek şeyin bu olduğunu anlamış olmaları aslında.

KASIM 2022

Fazla hassas kişilerin algıları son derece açıktır. Durumların özelliklerini kavrarlar ve en küçük değişiklikleri fark ederler. Bu ayrıntı yönelimi, birçok senaryoda olumlu bir özelliktir. Başkalarının beğenilerine, hoşlanmadıklarına ve tercihlerine karşı son derece uyumlu olursunuz ve bu kavrayış size anında dost ve müttefik kazandırabilir. Diğer yandan, dikkatli davranmazsanız titizliğiniz mükemmeliyetçiliğe dönüşebilir ve ayrıntılarda kaybolmanıza yol açabilir. Fazla hassas kişiler durumlara daha güçlü tepki verme eğilimindedir. Bazen etrafınızdaki dünyadan neden bu kadar derinden etkilendiğinizi merak edebilirsiniz, diğerleri ise işleri kolayca görmezden gelebilir. Bu kişiler, çok hassas oldukları için kendilerinde bir sorun varmış gibi hissedebilirler. Sonuç olarak, birçok insan, yeteneklerini ve güçlü yanlarını inkar etmek için yıllarını harcar. Bu işaretlerle özdeşleşiyorsanız, çok hassas bir insansınız! Sizin için inşa edilmemiş bir dünyada son derece hassas bir insan olmak bunaltıcı gelebilir, ancak iyi haber şu ki; kendinizin farkında olduğunuz sürece tuzaklardan kaçınabilir ve hayatınızı daha iyi hale getirmek için rutininize kolay adımlar ekleyebilirsiniz. Bazen çok hassas insanlar için hayat bir mayın tarlası gibi gelebilir. Potansiyel tuzakların farkında olmak, ortaya çıktıklarında bunlarla başa çıkmak için zihinsel olarak hazırlanmanıza yardımcı olabilir. Fazla hassas insanlar için bazı potansiyel tuzaklar şunları içerir:

  • Telaşlı günler: Bütün gün bir şeyden diğerine koşmak en iyimiz için bile yorucu olabilir, ancak özellikle fazla hassas biriyseniz aşırı uyarılmış ve bunalmış hissetmenize neden olabilir.
  • Kişilerarası çatışma: Siz ve başka biri arasında çatışma çıktığında genellikle strese daha yatkın hissedersiniz.
  • Beklentiler ve kıyaslamalar: Çevrenizdeki insanların beklenti ve ihtiyaçlarını kolayca algılayıp, bunları kolayca içselleştirebilir ve karşılayamadığınız için kendinizi hırpalayabilirsiniz.
  • Başarısızlık: Hiç kimse başarısız olmayı sevmez, ancak bu sizin için sakatlayıcı gelebilir. Küçük hatalar için bile kendinizi hırpalayarak, kendinizden şüphe duyarak ve takıntılı düşüncelere eğilim göstererek kendinizi yorarsınız.

Kendi ihtiyaçlarınızın farkında olarak ve olası tuzaklara hazırlıklı olarak kendinize alan yaratabilirsiniz. Kendinizi bunaltıcı ve tuzaklardan yalıtmanıza yardımcı olacak bazı kolay püf noktaları:

  • Tuzaklardan kaçının: Yoğun bir günün sizi yorduğunu biliyorsanız, etkinlikler arasında dinlenmek için programınıza zaman ayırın. Kendinizi bunaltmamak için gün ve hafta boyunca çalışmaları ve etkinlikleri önceden planlayın.
  • Stresten kaçının: Korku filmleri gibi aşırı strese neden olan şeylerden veya duygusal enerjinizi her zaman tüketen iş arkadaşınızdan uzak durun.
  • Hayır deyin: Fazladan çalışma, ekstra planlar veya kendinizden beklentileriniz için olsun. Kendinize bazı şeylere hayır demeyi ve onunla sorun yaşamamayı öğretin.
  • Yatıştırıcı bir alan yaratın: Evinizi (veya en azından içinde bir odayı) sakin ve güvende hissetmenize yardımcı olacak bir alan yapın. İçini yastıklar, battaniyeler, kitaplar, filmler veya iyi hissetmenize yardımcı olacak her şeyle doldurun.

Çevrelerindeki olaylardan kolaylıkla etkilenen fazla hassas kişiler depresyon, kaygı bozuklukları gibi psikolojik sorunlara daha yatkındırlar. Ancak bu durum hassas bir kişilik yapısının kötü olduğu anlamına kesinlikle gelmez. Yalnızca kendimizi tanımak, kişilik özelliklerimizi bilmek bile kendimiz ile ilgili alacağımız kararların çok daha doğru ve bizleri mutlu edecek kararlar olmasını sağlayabilir. Psikolog Eren Artun Ergül

Çevreniz Tarafından Yanlış Anlaşıldığınızı Düşünüyorsanız. Yüksek hassasiyet genellikle yanlış etiketlenir. Size “utangaç” veya “endişeli” denmiş olabilir ve belki de sizde bir sorun olduğu ima edilmiş olabilir. Benzer şekilde, birçok fazla hassas kişi içe dönük olarak etiketlenir, çünkü içe dönükler ve fazla hassas kişiler, çok fazla tek başına vakte ihtiyaç duyma gibi birçok özelliği paylaşır. Bununla birlikte, fazla hassas kişilerin büyük bir kısmı aslında dışa dönüktür.

Diğer İnsanların Duygularını Özümsemekten Sık Sık Duygusal Olarak Yorgun Düşüyorsanız. Çok hassas insanlar mutlaka empati kurmasalar dahi diğer insanların duygularını “emme” eğilimindedir. Fazla hassas bir kişinin, bir odaya girmesi ve içindeki insanların ruh hallerini hemen hissetmesi alışılmadık bir şey değildir. Bunun nedeni, çok hassas kişilerin yüz ifadeleri, beden dili ve ses tonu gibi diğerlerinin gözden kaçırabileceği inceliklerin çok iyi farkında olmalarıdır. Bunu hassas kişinin doğal olarak yüksek empati düzeyiyle eşleştirdiğinizde kendilerine ait olmayan duygular hissetmeleri gayet doğal olur. Sonuç olarak, çok hassas insanlar sık sık duygusal tükenmeden mustarip olma eğilimindedir.

Şiddet ve Zulmün Her Türlüsünden Nefret Ediyorsanız. Herkes şiddet ve zulümden nefret eder, ancak çok hassas insanlar için bunu görmek veya duymak son derece rahatsız edici olabilir. Çok korkutucu, kanlı veya şiddet içeren filmleri üzülmeden ve hatta fiziksel olarak hasta hissetmeden izleyemiyorsanız, fazla hassas olabilirsiniz. Benzer şekilde, hayvan zulmü veya benzeri vahşi eylemlerle ilgili bir haberi sindiremeyebilirsiniz ya da bunları görmekten kaçınabilirsiniz.

Zaman Baskısı Sizi Gerçekten Sarsıyorsa. Okulda, süreli sınavlar veya hız testleri sizi aşırı derecede endişelendirdiyse hem de bu endişe belki de normalde yaptığınız kadar iyi performans gösterememe noktasına kadar devam ettiyse fazla hassas olabilirsiniz. Bir yetişkin olarak, yapılacaklar listenizde çok fazla şey olduğunda ve bunları bitirmek için yeterli zamanınız olmadığında kendinizi çok stresli hissedersiniz. Fazla hassas kişiler stimülasyona daha duyarlıdır ve zaman baskısı istisna değildir.

Tek Başınıza Geçirdiğiniz Zaman Sizin İçin Önemliyse. İster içe dönük ister dışa dönük olun, tercihen tek başınıza olmak üzere bolca boş zamana ihtiyacınız vardır. Uzun bir günün sonunda, uyarılma seviyenizi düşürmek, duyularınızı yatıştırmak ve yeniden şarj olmak için kendinizi genellikle sessiz, karanlık bir odaya çekilirken bulursunuz. Ancak bu her zaman kötü bir şey değildir. Sosyal hayat dengesi sağlandığı sürece tek başına vakit geçirmek oldukça faydalı ve eğlenceli olabilir.

Fazla Hassas Olduğunuzu Nasıl Anlarsınız? Belki insanlar size rutin olarak “çok hassas” olduğunuzu veya “çok fazla düşündüğünüzü” söyler. Belki de gürültülü ortamlarda kolayca aşırı uyarılırsınız. Belki de bazı şeylerin sizi neden diğer insanlardan daha fazla rahatsız ettiğini merak ediyorsunuz. Bunlar, son derece hassas bir insan olabileceğinizin işaretlerinden sadece birkaçı. Ancak size yol gösterecek çok fazla işaret var…

Son derece hassas beyinde de derin farklılıklar vardır. Son derece hassas bir insansanız, empati, duygu ve sosyal ipuçlarını okuma ile ilgili alanlarda ve ayrıca beynin “bilinç yeri” olarak bilinen kısmında, özellikle sosyal ortamdayken muhtemelen daha fazla aktiviteye sahip olursunuz. Bu, fazla hassas insanların son derece tetikte olduklarını ve etraflarındaki insanlara çok duyarlı olduklarını gösterir.

Çok hassas insanlar diğerlerinden farklı davranmaya ve hayattan farklı şeyler istemeye eğilimlidirler. Genel olarak konuşursak, yavaş bir tempoyu tercih eder ve ince deneyimlerin tadını çıkarmak için zaman ayırmayı severler. Aşırı uyarılabilen biri için bu oldukça mantıklıdır: küçük zevkler ve daha yavaş bir program, onların ellerinden gelenin en iyisini yapmalarını sağlar, aşırı yüklenmeden hassas yeteneklerini ortaya çıkarır.

Duyarlılık, herkesin sahip olduğu bir kişilik özelliğidir, ancak bazı insanlar diğerlerinden daha hassastır. Bu, bazı insanların “düşük duyarlı”, bazılarının “yüksek duyarlı” olduğu ve insanların çoğunluğunun ortada bir yerde bulunduğu anlamına gelir. Ne kadar hassas olduğunuz, kısmen genlerinize, kısmen de yetiştirilme tarzınıza bağlıdır. Genleriniz, temel hassasiyet seviyenizi belirler, yani çok hassas bir insansanız, muhtemelen bu şekilde doğmuşsunuzdur ancak yaşam deneyimleriniz de bu özellikler üzerinde etkilidir.

Son derece hassas bir kişi dünyayı diğerlerinden farklı deneyimler. Doğdukları biyolojik bir farklılık nedeniyle, son derece hassas insanlar inceliklerin daha fazla farkındadır ve bilgiyi derinlemesine işlerler. Bu, yaratıcı ve anlayışlı olma eğiliminde oldukları anlamına gelir, ancak aynı zamanda strese ve bunalmaya diğerlerinden daha yatkın oldukları anlamına da gelir. “Çok hassas kişi” terimi, beyinleri duygular, düşünceler ve duyusal girdiler de dahil olmak üzere tüm bilgileri çok derinden işleyen bir grup insanı tanımlamak için oluşturulmuş bir terimdir. Bu onları diğer insanlara göre fiziksel ve duygusal olarak daha hassas hale getirir. Yüksek duyarlılık, normal, sağlıklı bir kişilik özelliği olarak kabul edilir, ancak – tüm kişilik özellikleri gibi – kendi avantajları ve dezavantajları vardır. Aynı özellik “Duyusal İşleme Duyarlılığı”, “Çevresel Duyarlılık” ve “Farklı Duyarlılık” olarak da adlandırılır.

Fazla hassas kişiler genellikle olumsuz olarak “çok hassas” olarak tanımlanır. Ama fazla hassas olmak kötü bir şey değildir. Herhangi bir kişilik özelliği gibi, zorluklarla birlikte birçok güçlü yönü de beraberinde getirir. Örneğin, son derece hassas insanlar yaratıcılık, empati ve başkalarının gözden kaçırdığı şeyleri fark etme veya başkalarının görmediği bağlantıları kurma yeteneğine sahip olma eğilimindedir. Aslında, yüksek hassasiyet üstün zekalılıkla bağlantılı kabul edilir. Bu hediyelerin takası, hassas zihnin kolayca aşırı çalışabilmesidir, bu da fazla hassas insanları aşırı uyarılmaya veya duygusal olarak aşırı yüklenmeye meyilli hale getirir.

İlişkiler herkes için zorlu olabilirler. Fakat herkesin en küçük ruh hali değişimini, sinirliliğini ve hatta yalanlarını hissedebilmenin ne kadar zorlu olduğunu hayal edebilirsiniz. Pozitif duygular da çok yorucu olabilirler ve ilişki sizi çevreliyor gibi olabilir. Fakat bundan daha fazlası var. Birlikte yaşamaya başladığınızda, paylaşılan ortam bir güçlük yaratabilir. Birlikte yaşadığı insanın enerjisi empat için daima mevcuttur ve bu bir işgal gibi bile hissettirebilir. Empatlar evlerini duygusal hislerin sürekli talebinden uzakta bir mabet olarak görürler ve bir partner bunu değiştirir. Bazı empatlar bu nedenle yalnız olmayı seçerler, diğerleri ise adapte olmayı öğrenirler. Yani sınırlarına saygı duyan bir partner ararlar ve kendi özel alanlarının olduğu bir odaya bile sahip olabilirler. Uzman Klinik Psikolog Diana Güler

Yardım Etmeksizin Acıları Hissedemezsiniz. İhtiyacı olan birisinin yanından onun için ne yapabileceğinizi merak etmeden geçebilir misiniz? Yapacağınız işler olduğu için başkalarına dair endişelerinizi devre dışı bırakmakta zorlanıyor musunuz? Eğer cevabınız evet ise, aceleniz olduğunda bile başkalarına önem veriyorsanız, empat olma ihtimaliniz yüksek. Bu yüzden empatlar insanlığın önemli bir değeri durumundalar. Bir empat için insanlar çevrelerindeki en önemli şeydir ve başkalarının ihtiyaçlarına tepki vermemek imkansızdır. Empatın iyileştirici gücü bundan gelir ve buna dünyamızda daha fazla ihtiyaç var.

İnsanlar Üzerinde Sakinleştirici Etkiniz Vardır. Bu bir gerçek. İnsanlar empatlara tavsiye için danışırken aynı zamanda onların varlığında daha huzurlu hissederler. Hatta insanlar zorlu zamanlarda istemeseler bile empatik arkadaşlarını ararlar. Bu geliştirebileceğiniz bir şey ve insanları iyileştirmek için kullanabilirsiniz. Geçmişten gelen duygusal yüklerini aşmaları ve sağlıksız düşünceleri bırakmaları için onlara yardımcı olabilirsiniz. Fakat empati ve hassasiyetinizi gizlerseniz bunu yapamazsınız. Fark yaratmak için bu hediyenizi benimsemeniz gerekli.
İnsanların Sadece Duygularını Değil, Fiziksel Hastalıklarını da Hissedebilirsiniz. Birisi hastalandığında ya da sakatlandığında, onun hastalığını kendi hastalığınız gibi hissedebilirsiniz. Bu sadece onlar için sempati ve endişe göstermek anlamına gelmiyor. Ağrı, nefes darlığı, tatsızlık gibi fiziksel hisleriniz onlarla aynı bölgelerde ortaya çıkabilir. Sanki empatik beyniniz sadece o kişinin yaşadıklarını taklit etmiyor, fiziksel olarak onları bedeninize yansıtıyor gibidir.

Hayvanlar ve Bebekler İçin Sevginizi İçinizde Tutamazsınız. Herkes bebeklerin tapılası küçük mucizeler olduklarını ve kedi köpeklerin sevimli olduklarını bilir ancak sizin için bu hisler çok daha güçlü olabilirler. Birisinin çocuğunu sevmekten veya bir yavru köpeğe sevgi göstermekten kendinizi alamayabilirsiniz. Bazıları bu tepkiyi biraz fazla görebilirler ancak insanların nasıl böyle tepki vermediklerine şaşırırsınız. Pek çok şekilde bu, bir empat olmanın pek çok özelliğinden birisidir. Tüm duygularınız, pozitif olanlar da dahil olmak üzere daha yüksek düzeydedir.

TV’deki Trajik ve Şiddetli Olaylar Sizi Güçsüz Düşürebilirler .Eğer empatsanız, korkunç bir olayı tam olarak varlığınızda hissetmeniz için illa ki sizin başınıza gelmesi gerekmez. Binlerce kilometre uzakta olsanız bile olayın acısı veya kayıplarını yaşarsınız. Hatta uydurma bir hikayedeki duygular bile sizi etkilerler. Bu deneyim bazen çok yorucu olabilir. Empatlar, yüksek hassasiyetli insanlar gibi şiddet görüntüleri veya insan trajedilerini izlediklerinde sorunlar yaşarlar. Bu rahatsız edici, hatta zorlayıcı olabilir. Empatların sahip olduklarına sevindikleri hediyelerden de birisi muhtemelen değil. Empatların iyi bakıcılar olmalarının sebeplerinden de birisidir. Bu yetenek olmaksızın acı çeken birisiyle gerçek bir bağ kuramazlardı ve onları rahatlatacak şeyin ne olduğunu fark edemezlerdi. Empatların hemşire, doktor, yaşlı bakımı veya iyileştirici rollerini üstlenmeleri sürpriz değil. Eğer herkesin acısını hissedebiliyorsanız, bunun hakkında bir şey yapmak istememek şaşırtıcı olurdu.
Empat uzmanı Dr. Judith Orloff, bunun empatların temel özelliği olduğunu ve başkalarının duygularını algılamaktan bile daha önemli olduğunu belirtiyor. Çünkü empatlar duyguları bu kadar özümsememeyi öğrenebilirler ve hatta bazı empatlar nadiren tüm duyguları algılarlar. Ancak tüm empatlar içgüdüsel olarak zorlandıkları zamanlarda bile birisinin neyi ifade etmeye çalıştığını anlayabilirler. Neticede empati, temel olarak başkalarını anlama ve onlarla bağ kurmaktır. Bunun anlamı ise insanların nereden geldiğini anlamaktır.

Toplum İçinde Bazen Ani, Yoğun Duygular Yaşarsınız. Başkalarının duygularını sadece birebir sohbetlerde hissetmezsiniz. Çevrenizde başka insanlar varken herhangi bir uyarı vermeksizin her an başınıza gelebilir. Eğer bir empatsanız, toplum içine karışmak zorlu olabilir çünkü kendinizi bir anda yokluktan ortaya çıkan duygular ile dolmuş şekilde hissedebilirsiniz. Bu duygular aslında ortamda bulunan birisinden gelirler.

Odanın Havası Sizin İçin Çok Önemlidir. Empatlar çevrelerindeki atmosfere veya hisse karşı çok hassastırlar. Huzur ve sakinlik ile çevrelendiklerinde güç kazanırlar çünkü bunları içlerinde hissederler. Bu nedenle güzel olan yerler empatlar için dönüştürücü güce sahip olabilirler. Bu sakin bir bahçe de olabilir, güzel bir yatak odası da olabilir, bir müzenin salonları da olabilir. Benzer şekilde kaotik, depresif ortamlar ise empatın enerjisini anında emerler.

Başkalarının Duygularını Kendinizinmiş Gibi Bilirsiniz. Bu empatın klasik, bir numaralı özelliğidir. Yakınınızdaki kişi ne hissederse hissetsin, hatta hislerini göstermediğini de düşünse, muhtemelen bunu hemen algılayacaksınız. Hatta bunun da ötesinde, duyguyu kendi duygunuz gibi hissedeceksiniz ve onu bir sünger gibi emeceksiniz. Bu sürecin nasıl işlediği bir tartışma konusu. Ancak yüksek düzeyde empatiye sahip olan insanların çok aktif ayna nöronlara sahip olduğunu biliyoruz. Bu nöronlar diğer insanlardaki duygusal ipuçlarını okuyorlar ve ne düşünüp ne hissediyor olabileceğini fark ediyorlar. Yani empatsanız, ifadelerdeki, beden dilindeki, ses tonundaki başka insanların kaçırdığı küçük değişimleri fark etme ihtimaliniz yüksek ve böylece kişinin ne hissettiğini hemen sezebilirsiniz. Aynı aktif ayna nöronlar hisleri kendi hisleriniz gibi yaşamanıza sebep olacaklardır. Bu güçlü bir hediye olmanın yanında bazen yorucu ve bitirici de olabilir.

Pek çok yüksek hassasiyetli insan aynı zamanda empattır fakat empatlar ile yüksek hassasiyetli insanlar arasında bir fark olabilir. Yüksek empati düzeyi sizi yüksek hassasiyetli yapabilecek 4 özellikten bir tanesidir ancak yüksek hassasiyetli insanlar duygulara ek olarak pek çok farklı uyarana karşı da hassasiyet gösterirler. Çoğu empatın yüksek hassasiyete sahip olması büyük bir ihtimal ancak tüm yüksek hassasiyetli insanlar da illa ki empat olmak zorunda değiller. Empat, çevresindekilerin duygularının yüksek düzeyde farkında olan ve hatta bu duyguları kendisi de hissedebilen kişilere denir. Empatlar dünyayı diğerlerinden farklı bir şekilde görürler. Diğerlerinin, onların acı noktalarının ve duygusal olarak neye ihtiyaç duyduklarının büyük oranda farkındadırlar. Ancak bu sadece duygularla alakalı değil. The Empath’s Survival Guide’ın yazarı Dr. Judith Orloff’a göre, empatlar fiziksel acıyı da hissedebilirler ve ayrıca insanların niyetlerini ve nereden geldiklerini de sezebilirler. Yani empatlar çevrelerinde yaşanan deneyimlerin büyük kısmını algılayabilirler.

Ancak bu şu sorunun akla gelmesine sebep oluyor, nasıl oluyor da zihin algı ve davranış arasında aracılık edebiliyor ve biz nasıl başka insanların zihninde olup bitenlerle ilgili çıkarımlar yapabiliyoruz? Başka insanların yalnızca düşüncelerini sezerek onların davranışlarını nasıl ettiğimizi açıklayabilmek için bu soruları cevaplamak önemli. Psikolog Riviére ve ekibi bunu açıklamak için nedensel bir teori geliştirdi. Riviére’ye göre her şey, gerçeklik hakkında inançlar oluşturduğumuz algı ile başlıyor. Algı, eğitimsel ve biyolojik geçmişimize eklendiğinde ortaya arzular çıkıyor. Bu arzular, onları hayata geçirmemizi sağlamak için niyetlerimizi değiştirmemize sebep oluyorlar. İnançlar ve arzular arasındaki bu etkileşim, arzularımızı gerçekleştirme amacıyla yaptığımız bir dizi davranışın ortaya çıkmasını sağlıyor.

Bu teoriyle ilgili sorun davranış denilen realiteyi açıklamak için fazla basit görünmesi. Ancak, aslında ne olduğunu değil de beyinin nasıl akıl yürüttüğünü anlamaya çalıştığımız için illa ki bilimsel bakış açısıyla değerlendirmek zorunda değilsiniz. Öyle görünüyor ki beyin, bireyin kendisinin ve başkalarının davranışlarını tahmin etmek ve yorumlamak için bu teoriyi kullanıyor. Tam bir kesinlik arz etmeyebilir, zaman zaman başarısız gibi görülebilir ancak çoğunluğu doğru olan bir kısayol.

Zihin teorisiyle doğmadık ancak ona hazır bir potansiyelle doğduk. Beyinde kurulu olarak geliyor ancak tamamen işlevsel olabilmesi için kritik gelişim dönemlerinde doğru bir şekilde uyarılmaya ihtiyacı var. Genellikle 4-5 yaş aralığında, çocuklar yanlış-inanç problemini (false-belief task) çözmeye başladıklarında gelişiyor. O zamana kadar gelişmiyor çünkü öncelikle çocuğun iki önemli kavramı anlayabilecek şekilde yeteneklerinin gelişmiş olması gerekiyor:

Arzular ve inançlar – çocuk bir kişinin davranışlarının kendi arzuları ve inançları tarafından idare edildiğini anlamalı. İnançların yanlış olabileceğini, arzuların hayata gerçekleştirilemeyebileceğini öğrenmeliler.
İnsanlar objektif gerçekliğe subjektif bir açıdan bakarlar – çocuk davranışın, gerçeğin subjektif değerlendirmesiyle idare edildiğini anlamalı. Böylece yanlış inançların varlığını anlayıp onlar için sebepler üretebilecekler. Zihin teorisi çok gelişmiş olsa da, pasif bir süreç haline dönüşmüyor. Empati de dahil, diğer pek çok yeteneğin gelişmesini etkileyen bir yetenek. Çocuk inançları ve başka insanların arzularını anlamaya başladığında, kendini onların yerine koymaya da başlayabilir.

Zihin teorisi, insanları, kavramlara dayanarak gerçek hakkında sezgisel teoriler üreten canlılar olarak gören konstrüktivizm (oluşturmacılık) anlayışına dayanır. Bu, zihin teorisinin temelinde beyin hakkındaki tüm fikirlerin ve düşüncelerin büyük bir kavramsal sistem oluşturduğu inancının yattığı anlamına gelir. Kavramsal sistem, net bir tanımı olmayan, ilişkili kavramlar ağının oluşturduğu bir şeydir. Bu kavramsal sistem hakkında anlamamız gereken iki temel nokta vardır:

  • Yorumsaldır – ruh durumunu temsil etmek ve bu bilgi etrafında bir gerçeklik inşa etmek için kavramları kullanırız.
  • Çıkarımsaldır – kavramlar arasındaki mantıklı ilişki, sebep ve sonuç aracılığıyla gelecekteki davranışları açıklamamızı ve tahmin etmemizi sağlar.

Bu yüzden, zihin teorisini, kavramsal sistemlerin ve çıkarımların desteğiyle, davranışları yöneten, yorumlayan ve tahmin eden bir bilişsel sistem olarak tanımlayabiliriz. Bu tanım zihnin algı ve davranış arasında bir aracı olduğunu ifade eder. Eğer kendi zihninizde başkasının davranışını canlandırırsanız, onun davranışının anlamını çözebilirsiniz.

Zihin Teorisi kendi zihninizle başkalarının zihnini ayırt edebilme yeteneğidir. Başkalarının davranışlarını, onlara atfettiğiniz ruhsal durum aracılığıyla yorumlar ve tahmin ederiz. Burada ruhsal durumdan kasıt bir kişinin düşünceleri, hisleri, inançları, istekleri v.b. olabilir. Şu örneği düşünün, diyelim ki pencereden dışarıya bakıyorsunuz ve komşunuzun evinden çıktığını gördünüz. Komşunuz birkaç adım ilerledikten sonra ceplerini yokladı, geri döndü ve eve tekrar girdi. Büyük ihtimale bu davranışı anlamakta zorluk çekmezsiniz – belli ki evde bir şey unuttu. Bunun nedeni onun beynine girip davranışını yorumlayabilmeniz. Psikolojide, bu yetenek zihin teorisi olarak bilinen şemsiyenin altında yer alır.
Doktor Ramachandran, bize ayna nöronları ile, türlerimizin inanılmaz bir genetik sıçrama yaptığı anlamına geldiğini hatırlatır. Diğer hayvanların da empatik yetenekleri olduğu doğrudur. Bununla birlikte, insanlarda, bu uzman hücreler inanılmaz bir ilerleme anlamına gelir. Kültür, toplum ve uygarlığın doğuşunu temsil ederler. Farkındalığımız büyüdü, düşüncelerimiz daha da soyut bir hal aldı ve birbirimizle olan ilişkilerimiz daha sofistike hale geldi. Zalim ve şiddetli zamanlardı evet ama, aynı zamanda daha fazla insaniydi. İyiliği, düzeni ve dengeyi geliştirmeye yöneldik. Empatik beyin, sosyal ilişkilerimizin ve öğrenmemizin özüdür. Uygun bir yönde, azar azar hareket etmemizi sağlar.

Ortega y Gasset, durumu en iyi şekilde ifade etti. Diğer insanlar olmadan, “öteki” olmadan, insanlar birbirlerini anlayamazlardı. Toplum kavramını da anlayamazlardı. Gasset, insanın, sosyal manada bir diğer insan ile ve aynı zamanda karşılıklı olarak dönüşümlü göründüğünü. Bu fikir, bir kelime oyunu gibi görünüyor, felsefenin ötesine geçen bir gerçeklik yaratıyor. Bu durum, psikoloji ve nörolojiyi de kapsayan bir kavramdır. Ayna nöronları, tıpkı Dr. Keysers’ın dediği gibi, medeniyet fikrimizi oluşturan şeydir. Bunu, diğer insanın farkında olarak yaptılar. Gözlemlediğimiz ve taklit ettiğimiz diğer kişi yani. Kendimizin yansımasını gördüğümüz diğer kişi. Empatik beyin bize sadece önümüzdeki kişinin bakış açısını anlamamıza izin vermekle kalmaz, ayrıca, niyetleri veya ihtiyaçları da öngörmemize yardımcı olur. Çünkü kendimizi başkalarına da yansıttığımızı görüyoruz. Beynimiz için “başka insanlar” de kendimizin birer uzantısıdır.

Kendinize empatinin gerçek amacının ne olduğunu soruyor olabilirsiniz. Bu soruya kesin bir cevap yoktur. Empatinin, diğer insanlarla önemli bir şekilde bağlantı kurmamızı sağlayan yetenek olduğunu biliyoruz. Bununla birlikte, Vilayunur Ramachandran gibi iyi bilinen davranışçı nörologlar, empatinin amacının başkalarında her zaman iyi yönlü olmadığına işaret etmektedir. İnsanoğlu her zaman insani yardım eylemine yardım etmeyi veya yardım almayı tercih etmez. Çünkü empati, sempati ile eş anlamlı değildir. Çoğu zaman, birçok sosyal durumda olduğu gibi, başka çıkarlarımız var.

Başkalarının bakış açısıyla hayata bakabilmek, güçlü bir özelliktir. Dünyayı diğer insanların gözünden görmek güçlü bir silahtır. Bu, örneğin, önünüzdeki kişinin kötü niyetleri varsa, size tam olarak o durumu anlatabileceğiniz zihinsel haritalar oluşturabileceğiniz anlamına gelir. Dahası, diğer insanların tepkilerini bile tahmin edebiliriz. İnsanları manipüle etmek için zayıf yanlarımızı, lehimize kullanabiliriz. Kendi çıkarlarımız için başkalarının duygularıyla oynama kapasitesine sahibiz.

Empatik beyin, diğer insanların duygu ve ihtiyaçlarını bilmemize yardımcı olmaktadır. Bu, sosyalleşmemizin evrimsel sonucudur, bizi başkalarına bağlayan bir bağdır, böylece toplum içerisinde, uyum içinde yaşayabiliriz. Bu farkındalık, çatışmaları çözmemize ve hayatta kalmamızı garanti etmemize izin verir. Empati, refahımızı garanti eden (veya olması gereken) bir beceridir. Çok özel bir nedenden dolayı “olmalı” diyoruz. Çoğumuz empatinin insani eylemleri garanti etmediğini biliyoruz. İnsanlar başkalarının duygularını okuyabilir ve bu gerçekten harika. Bunun hakkında hiç şüphe yok. Kimin ıstırap çektiğini söyleyebiliriz, korkudan kurtulup, diğer insanların yüzlerindeki endişeyi görebiliriz. Ancak, kendimizi bir başkasının yerine koymak, mutlaka bir sonraki adımı garanti etmez. Her zaman yardım etmeye çalışmayız.

Empati kuramıyorsanız ve etkili ilişkilere sahip değilseniz, o zaman ne kadar zeki olursanız olun, çok uzağa gidemeyeceksiniz. Daniel Goleman

Bu nedenle, Christian Keysers (Hollanda Nörobilim Enstitüsünden) gibi iyi bilinen nörologların da ifade ettiği gibi, hala empatik beyin dediğimiz şey hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Giacomo Rizzolatti’nin 90’ların sonlarındaki ayna nöronlarının keşfi, insanın evrimin başka bir evresine ulaştığına bir an için de olsa bizi inandırdı. Birçok insan bizi homo empathicus olarak vaftiz etmek istedi. Yine de davranışlarımız oldukça bireyseldir. Empati, başkalarıyla bağlantı kurmamıza ve diğer duyguları kendi içimizde hissetmemize olanak sağlar. Bu durum bize olağanüstü bir güç veriyor ve bunu biliyoruz. Bununla birlikte, buna rağmen, bu gücü tam potansiyeli ile kullanamıyoruz. Bazı bilim adamlarının işaret ettiği gibi, empati için gerçek bir bağlılığımız yok. Bunu hissetmek yeterli değil, aynı zamanda onu kullanmak da zorundayız.

Ayakkabılarım olmadığı için üzülürdüm , ta ki sokakta ayakları olmayan adamı görene kadar.

En empatik ve aşırı duyarlı insanlar, çevrelerindeki uyaranları daha yoğun bir şekilde işlerler. Ayrıca, hem kendilerinin hem de başkalarının duygularını somatize etme eğilimindedirler. Bu kategoriye giriyorsanız, işyerinde bazen kaygı bozukluklarına yol açan daha şiddetli psikolojik yorgunluk yaşarsınız. Ayrıca, bir noktada, muhtemelen merhamet yorgunluğundan ve hatta tükenmişlikten muzdarip olacaksınız. Aslında, duygusal bir süngerseniz, sadece zor bir dönemden geçen biriyle konuşuyor olsanız bile, bunu stresli bir şekilde işleme eğiliminde olursunuz. Çünkü, başkalarının mutluluğuyla bağlantı kurarken, onların olumsuz duyguları gerçekten size zarar verir.

Çevrenize çok duyarlısınız. Her şey sizi etkiler.
Empati yeteneğiniz yüksek.
Duygularınızı yönetmekte zorlanıyorsunuz.
Düşüncelisiniz.
Küçük de olsa her durumu analiz etme eğiliminiz var. Örneğin, kafanızda yaptığınız konuşmaları veya eylemleri ve verdiğiniz kararları tekrar tekrar gözden geçireceksiniz.
Kendinizden çok fazla şey talep etme eğilimindesiniz.
Bilgileri çok kişisel bir şekilde işlersiniz. Örneğin, yakın çevrenizde bir şey olursa, bunun sizinle bir ilgisi olup olmadığını kendinize sorgularsınız.
Eleştiriye karşı hassassınız.
Sanatlara (müzik, resim, ve benzerleri) değer veriyorsunuz.
Olumsuz haberler sizi ciddi şekilde etkiler.

Bu tür bir kişiliğe sahipseniz, muhtemelen büyük bir hayal kırıklığı, acı (başkalarının ıstırabı nedeniyle), işte tükenmişlik ve hayatınızda stres ve endişe yaşayacağınız doğrudur. Bunun sonucunda, bazı zihinsel sağlık sorunları yaşamanız muhtemeldir. Bu nedenle, günlük yaşamınızda bazı temel hayatta kalma stratejilerini uygulamayı bir öncelik haline getirmelisiniz:

Reaktif empatiden reaktif olmayan empatiye geçin. Başkalarına harcadığınız enerjinin bir kısmını kendinize yönlendirmeye çalışın. Kendinize şefkatle davranın. Kendinize neye ihtiyacınız olduğunu sorun ve bunu kendinize verin. Ayrıca kendinizi korumak için sınırlar belirlemeniz gerekir. Herkese yardım edemeyeceğinizi anlayın. İş yerinde ekpati alıştırması yapın. Bu kavram empatinin tam tersi değildir, ancak onun tamamlayıcısıdır. Kendinizi korumak için stratejik bir denge geliştirmek anlamına gelir. Aslında, ekpati, başkalarıyla daha sağlıklı bir şekilde etkileşim kurmanızı sağlayan zihinsel bir kaynaktır. Başka bir deyişle, başkalarının duygularına tamamen kapılmazsınız. Günlük duygularınızın yönetimi. Günlük yaşamınızda hem kendi duygularınızın, hem de başkalarının duygularının etkisini nasıl azaltacağınızı öğrenmeniz gerekir. Gerçekten de, duygusal yoğunluğu nasıl tanımlayacağınızı, anlayacağınızı ve azaltacağınızı bilmek sizi daha iyi bir yaşam biçimine götürecektir.

Gerginlik, endişe, üzüntü, hayal kırıklığı… Bazen, size ait olmayan tüm bu ağır duyguları eve getirirsiniz. Kendinizi başkalarının sorunlarıyla dolu bir sırt çantası taşırken bulabilirsiniz. Bu psikolojik olarak yorucu olabilir. Aşırı derecede empatik iseniz, bu her gün başınıza gelebilir. Hatta duygusal bir sünger bile olabilirsiniz. Muhtemelen fazla empatik olduğunuzu düşünebilirsiniz. Başkalarının yerine geçmeyi ve onların gerçeklerini deneyimlemeyi kolay bulan insanlardan birisiniz. Bununla birlikte, duygusal bir sünger olduğunuzda, karışıma eklenen başka bir unsur daha vardır: aşırı duyarlılık. Bazı insanlar son derece empatiktir ve bununla iyi başa çıkabilir. Ancak, duygularla başa çıkmakta zorlanan ve çevrenize karşı oldukça hassas olan insanlardan biri olabilirsiniz. Aslında, stresli bir çalışma ortamına girmek bile sizi etkileyebilir. Bu profile uyuyorsanız, muhtemelen duygusal bir süngersiniz ve bu durumda aşırı duyarlılık belirtileri de göstereceksiniz. Bu özellik çocuklukta kendini gösterir. Aslında, muhtemelen kendinizi zaman içinde bir stres ve endişe birikiminden etkilenmiş olarak bulmuşsunuzdur. Başkalarının duygularının sizi etkilediği gerçeği, kendinizi duygusal bir sünger olarak etiketlemek için yeterli değildir. Bu kategoriye girmek için, kendinizi onların duygularını yaşayacak kadar başkalarının yerine koymanız gerekir. Bu genellikle diğer semptomların yanı sıra yorgunluk, baş ağrısı ve uykusuzluğa neden olur.

Yoğun duygulara sahip aşırı hassas bir insan olduğunuzun söylenmesi sorunun özü değildir. Çünkü başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğü hiç önemli değil. Sonuçta, onu otantik, yoğun ve tutkulu bir şekilde deneyimlemezseniz hayat nedir? Bir şey daha var. Yoğun duygusal kimliğinizin hassasiyeti, uyum sağlamanızı, tatmin edici sosyal ilişkiler sürdürmenizi ve dünyanın adaletsizliklerine karşı bağışık olmanızı genellikle zorlaştırır. Ek olarak, özellikle üzüntü, hayal kırıklığı, çelişki veya ıstıraba yol açabilecekleri zaman duygularınızı düzenlemekte zorlanabilirsiniz. Yeteneklerinizden en iyi şekilde nasıl yararlanacağınızı öğrenmeniz gerekiyor. Bunu, duygularınızı yönetmek için belirli beceriler geliştirerek yapabilirsiniz. Ayrıca, insanlarla ve hayatın kendisiyle ilgili beklentilerinizi ayarlamalı ve daha gerçekçi olmalısınız. Çünkü kanatlarla doğdunuz ama bazen çok yükseğe uçuyorsunuz ve görüş alanınızı kaybediyorsunuz.

Dinamiksiniz ve büyük entelektüel uyarıma ihtiyacınız var. Bu, herkesin size ayak uyduramayacağı anlamına gelir. “Fazla hiperaktif, tutkulu, değişken” olarak görülüyorsunuz… Ayrıca, büyük empatiniz ve duygusal derinliğiniz göz önüne alındığında, duygusal ilişkilerinizde sıklıkla problemler yaşıyorsunuz. Aslında, her zaman olması gerektiği kadar sevildiğinizi hissetmiyorsunuz. Ayrıca eleştiriye karşı son derece hassassınız ve sık sık hayal kırıklığına uğrarsınız.

Duygusal olarak yoğun olduğunuzda, yaşadığınız neşe, tutku ve canlılık, bazen yaşayabileceğiniz ıstırapla doğru orantılıdır. Hayatınızı maksimumda yaşıyorsunuz.

Aşırı hassas kişilik, yüksek duyarlılık ve diğer özelliklerle ilişkilidir. Aslında, Tennessee’deki Vanderbilt Üniversitesi ve Massachusetts Hastanesi, birkaç yıl önce konuyla ilgili bir çalışma yayınladı. Tespit için bir ölçek geliştirilmiştir. Duygusal derinlik ve tutku. İster olumlu ister olumsuz olsun, her duyguyu yoğun bir şekilde yaşarsınız. Ayrıca yaptığınız işe son derece bağlı ve tutkulusunuz. Yüksek empati ve duyarlılık. Hem duygusal hem de fizyolojik olarak yüksek hassasiyet özelliğine sahipsiniz. Bu, belirli seslerden, kokulardan ve yoğun ışıklardan etkilenme eğiliminde olduğunuz anlamına gelir. Yüksek algı ve gözlem. Ayrıca son derece sezgiselsiniz. Kişilik yapınız dışa dönüklük ile ilişkilidir. Son derece yaratıcı ve dinamiksiniz. Aktifsiniz ve bulunduğunuz ortamla bağlantı kurmanız gerekiyor. Varoluşsal krizler yaşama eğiliminiz var. Örneğin, toplum, ilişkiler, hayatın anlamı gibi gerçekliğin birçok yönünü sorgularsınız. Duygusal kararsızlık. Genellikle hem olumlu hem de olumsuz düşünceler ve/veya duygular yaşarsınız.

Duygusal olarak yoğunsanız, coşku yaşarsınız. Bu, sanattan, işinizden, arkadaşlıklarınızdan veya aşktan zevk aldığınızda deneyimlediğiniz ezici bir duygudur. Hayattan keyif almanın coşkulu bir yolu olsa da çoğu zaman başkaları için endişe verici veya korkutucu olabilir.

“Aşırı hassas olduğumu, her şeyi çok kişisel aldığımı ve başıma gelenleri abartmaya meyilli olduğumu söylüyorlar.” Bu size tanıdık geliyor mu? Aslına bakarsanız, içsel evrenlerimizde hepimiz duygularımıza karşı duyarlıyız. Ancak, bazılarımızın hissettiklerini ele almasının farklı bir yolu var. İnsanlar aşırı hassas olduğunuzu söylüyorsa, muhtemelen duygularınızı bastırmıyorsunuzdur, onları hiçbir filtre kullanmadan açıkça ifade ediyorsunuzdur. Aslında, insanı tanımlayan tüm duygu yelpazesini daha derin bir şekilde deneyimlersiniz. Bu, bazen kararsız hale geldiğiniz anlamına gelir. Örneğin, mutlu anlarda üzüntü ve ıstırap unsurları hissedebilirsiniz. Bu size benziyor mu? Eğer öyleyse, bu psiko-duygusal profille özdeşleşmenizde bir sakınca var mı? Cevap hayır. Ancak, alışılmış ve ‘normallik’ tanımına neredeyse takıntılı bir dünyada yaşıyoruz. Bu nedenle, yoğun duygulara sahip bir kişilikseniz, tahmin edilemez ve kontrol edilmesi veya anlaşılması zor biri olarak görülme eğiliminde olabilirsiniz. Aslında insanlar sizi anlamıyor.

İnsanlar size aşırı hassas biri olduğunuzu söylerlerse, kendinizi bu konuda oldukça sinirli ve gergin hissedebilirsiniz. Aslında, başkalarına etiket yapıştırmayı seven birçok insan var. Ayrıca toplumumuz, duygularını açıkça ifade edenleri veya herhangi bir olaya daha duyarlı tepki verenleri kabul etmiyor ve anlamıyor. Bu insanlar sizi sadece anlaşılması değil, aynı zamanda eğitilmesi de zor olan nadir bir kuş olarak görüyorlar. Sizi öngörülemeyen, aşırı tutkulu ve kendini kısıtlamaya alışmış bir dünyada konformist olmayan bir canlılık sergileyen biri olarak görüyorlar. Sizin gizli olduğunuzu düşünüyorlar. Bununla birlikte, herhangi bir ‘farklı’ kişilik türünü tehdit edici olarak görme eğilimindeler.

Hayatta yaşadığımız değişimlerden önce korkular ortaya çıkar ve bu kararın uygun olup olmadığı konusunda bizi şüpheye düşürür. Hata yapabiliriz fakat yaptığımız hatalar sayesinde hayata dair değerli dersler alırız. Yaşamak, bizi neyin beklediğini bilmeden körü körüne yürümek demektir. Dolayısıyla, nedenlerimizi gözden geçirdiğimizde, korkularımızı aşıp onlarla yüzleşerek ilerlemeye karar vermeye değecektir. Çoğu zaman, en kötü seçenek, karar vermemektir. Hareketsiz kalmak, değişime izin vermemek, bizi yolumuzdan alıkoyar. Bunun sonucu genelde diğer seçeneklerin sonuçlarından çok daha kötü olacaktır. Cesaret sahibi kimse, korkularını yenen kişidir; hiç korkusu olmayan değil.

Birçok seçenekle karşı karşıya kaldığımızda öncelikle, kendimizle bağlantılı olmamız, kim olduğumuzu ve hayat vizyonumuzu bilmek önemlidir. Başkalarına ve onların ne düşünüp söylediklerine odaklanmamalıyız. İkinci olarak, her seçenek üzerinde dikkatle düşünmeliyiz, eksi ve artı yönlerini tartmalıyız. Bunu yapmanın en iyi yolu, her birinin önemlerine göre seçeneklerin eksi ve artı yönlerine puan vermektir. Mesela, 0 ve 5 arasında bir puanlama yapabilirsiniz. Böylece her düzey için nedenlerin önemini karşılaştırabilir ve hangisinin bizim için en faydalı olduğunu anlayabiliriz. Bu nedenle, her özelliği içten bir şekilde değerlendirmek önemlidir. Ayrıca bu değerlendirmeyi yaparken başkalarının değil kendi ilgilendiğimiz şeylere yoğunlaşmalıyız, çünkü kararı verecek olanlar onlar değil biziz.

Özellikler ve nedenler, eksi ve artı yönlerine göre değerlendirildikten sonra sonuca güvenmelisiniz. Bu şekilde, karar başarıya ulaşacaktır. Bundan sonra yapılacak tek şey başkalarına söylemektir. Böylece son derece değerli olan ve verdiğimiz karardan kaynaklanan nedenlerimizi dışa vururuz. Bundan sonra verdiğimiz kararı uygulamak için hayatımızı bu yönde ilerletmemiz ve bu noktaya ulaşmamızın nedenlerini hatırlamamız gerek.

Bazen en küçük karar, hayatınızı sonsuza dek değiştirebilir.  Keri Russell

Özgüvensiz hissetmek kendimize yoğunlaşmamak demektir. Bunun yerine başkalarının kararımız hakkında ne düşündükleriyle ilgileniriz. Başkalarının beklentilerine dayandığımız sürece karar vermek zordur. Güvensizlik, içimizde büyür, kararsızlığımız ve korkularımız artar ve bu döngü, sonu gelmeksizin sürer gider ve bizi giderek tıkanmış ve hareketsiz hale getirir. Kendimizden emin olmak, özgüvene sahip olmayı gerektirir. Kendimizi tanımamız, güçlerimizin ve zayıflıklarımızın farkında olmamız gerek. Güvenli olmak, kendimizi tanımak ve hayata dair değer ve arzularımızın farkında olmaktır.

“Ne karar vereceğimi bilmiyorum” cümlesi belki de özgüvensiz ve tereddüt yaşayan kimselerin en çok kullandığı kalıptır. Karar vermek, sonuçların sorumluluğunu almak demektir. Bu nedenle, bilhassa önemli konularda hafife alınmayan bir ödevdir. Aslında, hepimiz karar vermeyi biliriz. Gerçek şu ki karar verme becerilerimizden şüphe duyarız ve bu durum bizi adeta felç eder. Kendimizden emin olduğumuz müddetçe, karar vermek kolaydır. Fakat yaşamımız hakkında karar vermekten bizi alıkoyan tam da güvensizliğimiz ve korkularımızdır.

Robbins’e göre hatanın gerçek nedeni denememek. Yanlışlardan ders çıkarmadığınızda ve yeniden ayağa kalkmadığınızda asıl hata yapmış olursunuz. Ona göre gerçek hata: dikkat etmemek, öğrenmemek insana özgü pek çok eksiği göz ardı etmektir. “Hayata davranmazsan, o sana karşı davranır.” Robin Sharma

Kısacası, devamlı kararsız olmak Robbins için esas yapılan hata. Harekete geçmemek vasatlık, mutsuzluk ve korkuya sebep oluyor. Bazen kazanır bazen de kaybedersiniz. İşte ya da aşkta ters giden şeyler olması, her zaman böyle devam edeceği anlamına gelmez. Geçmişin geleceği etkilediği doğru ancak tek belirleyici değildir. Bahaneler üretmeyi bırakıp karar alın ve her şeyinizi ortaya koyup seçtiğinizin yoldan keyif almaya bakın.

Dünyada kendi eşsiz fikirlerine sahip 7 milyardan fazla insanın yaşadığını unutmayın. Elbette her hareketiniz bunca insanı aynı anda memnun edemez! Ve elbette yaptıklarınızdan memnun olup hoşlanacak insanlar da var. Bu yüzden, başkalarının ne düşündüğü sizi harekete geçmekten alıkoymasın. Meksikalı milyoner Carlos Slim şöyle özetliyor: “Başkaları için yaşamaya başladıysan, öldün demektir.”

Daima Karasız Olmak Nasıl Bir Şey? Bu soruya cevap vermek için Tony Robbins’in teorilerine göz atalım. Ünlü konuşmacı ve yaşam koçu Robbins’e göre başarısızlığın en büyük sebebi net olmamak. Burada başarısızlıktan kasıt iş veya para konusu değil. Konu ister romantik ilişkiler, arkadaşlıklar isterse de projeler veya hayaller olsun, kararsızlık varsa başarısızlık kaçınılmaz. Robbins soruyor: Bizi karar vermekten alıkoyan ne?

Karasızlığın bir sebebi eleştirilme korkusu. Sosyal canlılar olarak her zaman yaptıklarımızla veya yapmadıklarımızla başkalarını memnun etmeye odaklanırız.

Robbins’e göre kararsızlığın ikinci önemli nedeni hata yapma korkusu. Başka bir deyişle, insanların harekete geçmesine engel olan bir hata yapacaklarını düşünmesi.

Peki nedir hatanın tanımı? Başarının tersi mi? Aslına bakarsanız, hayır. Bununla yaşamayı öğrenmeliyiz çünkü hayatımız boyunca hatalar yapmak ve tökezlemek aslında doğaldır. Aksine hatalar yaparak ders çıkarır ve daha çok öğrenip önlemler alırız.

Eğer başkalarının fikirlerinden etkileniyorsan, kendi fikrine yeterince güvenmiyorsundur. Napoleon Hill
“Yapmam gerekeni yaparım.” Bu sözleri pek çok kez duymuş olmanız muhtemel çünkü bu dünyanın en güçlü motivasyonlarından biri; görev. Bizi harekete geçirecek yegane söz. Kayıtsızlık ve uyuşukluk karşılayacağımız bir işi yapmaya zorlayan bir güçtür. Barışçıl lider Indira Gandhi’nin de dediği gibi “Karasızlık hapishanesinde mahkum olunamaz, çünkü zaten bütün kapılar açık bırakılmıştır.” Bu, daha sonradan psikolojik olarak da kanıtlanmış bir teoriyi akla getiriyor: Seçenekler ne kadar artarsa kararsızlık da o oranda artar. Bu karasızlık hali sizi istenmeyen durumlara sürükleyebilir. Unutmayın ki uzun vadede harekete geçmemek hiçbir zaman iyi bir seçenek değildir.

Karar verdikten sonra aklınızın kaynayan bir tencereye dönüştüğünü ve bütün baloncukların da diğer seçenekler olduğunu düşünün. Ya da bir psikoloji öğrencisi olduğunuzu varsayın. Bütün o eleştirel düşünme derslerinden sonra daha somut bir meslek seçmek aklınıza gelse ne olur? İşsizlik oranı daha düşük; daha yüksek maaşlı bir meslek?

Gerçek Hayat Kararlarla Doludur. Bir gün eğitiminiz biter. Hayatınızın bir noktasında evlenir, çocuk yapar ya da belki yalnız yaşamayı tercih edersiniz. Arkadaşlar ve işler seçersiniz… Bütün bunlar hayatınızı şekillendiren kararlardır. Bundan şüpheniz varsa, verdiğiniz herhangi bir karar farklı olsa hayatınız şimdi nasıl olurdu diye bir düşünün. Ya da bu kararları sizin yerinize bir başkası almış olsa?
Kararsız olmayı bırakmak için kendinize hata yapma fırsatı vermelisiniz. En iyi seçeneği seçmenin her zaman mümkün olmadığını unutmayın. Gerçekten de, zamanla, bazen en kötü kararı verdiğinizi anlayacaksınız. Aslında, onları çözmeden önce her zaman kabul etmeniz gereken belirli olaylar olacaktır. Kararsızlıktan vazgeçmek kolay değil. Ancak, iyi haber şu ki, bu mümkün. Bir psikoloğa gitmek, kararsızlığınızın kaynağını belirlemenize yardımcı olacaktır. Bu çok önemlidir. Bununla birlikte, tüm değişikliklerin zaman ve ısrar gerektirdiğini unutmayın, bu nedenle beklediğiniz dönüşüm biraz zaman alıyorsa sabırsızlanmayın.
Mükemmeliyetçiyseniz, kararsız kalmanız muhtemeldir. Gerçekten de, aşırı dozda mükemmeliyetçilik, kararlarınızdan şüphe duymanıza veya güvenmemenize neden olabilir. Bu tutumun üstesinden gelmek için, durumunuza başka bir açıdan bakmaya çalışın ve yaptığınız şeyden bir adım geri atın. Kendinize olan güveninizi besleyin. Güven eksikliği, yeterli olmadığınız veya belirli bir görevde başarılı olmak için gerekenlere sahip olmadığınız gibi mantıksız bir inançla el ele gider. Kendinizi kabul etmeyi ve yeteneklerinize inanmayı öğrenin.

Kararsız olmayı bırakmak istiyorsanız, geçmiş kararlarınızın sonuçları hakkında suçluluk duymamayı öğrenmelisiniz. Bunun nedeni, başarısız olma ve tekrar suçlu hissetme korkusu, karar vermekten kaçınmanıza neden olabilir. Geçmişi değiştiremeyeceğinizi unutmayın. Bunun yerine, kontrol edebileceğiniz şeylere odaklanın ve kararlarınızla şimdi bir değişiklik yapın.

Kararsızlığınız, güvensizliğinizin açık bir işareti olabilir. Bu nedenle, kendinize olan güveniniz ve benlik saygınız üzerinde çalışmalısınız. Bir karar verirken hangilerinin sizi güvensiz hissettirdiğini anlamak için kusurlarınızı ve zayıf yönlerinizi gözlemlemeye çalışın.

Nereye gittiğinizi, ne istediğinizi veya hedeflerinizin ne olduğunu bilmediğiniz için kararsız olabilirsiniz. Ancak, nihai olarak ne istediğinizi bilmiyorsanız, hangi ortamın işinize yarayacağını, hangisinin yaramadığını ve hangi kararın en uygun hangisinin uygun olmadığını bilemezsiniz. Bu nedenle, hangi kararı hangi zamanda vereceğinizi bilmek için hedeflerinizi netleştirmelisiniz.

Süreç durma noktasına geldiğinde kararsızlık sorunları yaşarsınız ve şu aşamalardan birinde takılıp kalırsınız:

  • Durumsal farkındalık. Karar vermeniz gereken bir durumla karşı karşıyasınız.
  • Hedeflerin belirlenmesi. Kararınızla neyi başarmayı umduğunuzu ve hedefin sizin için ne kadar önemli olduğunu açıklamaya çalışıyorsunuz.
  • Bilgi Toplama: Daha fazla bilgi edinmek için araştırma sürecindesiniz.
  • Seçenekleri belirleme. Kullanabileceğiniz alternatifleri tanımaya çalışıyorsunuz.
  • Seçenekleri değerlendirmek. Kendi hedeflerinizi göz önünde bulundurarak artıları ve eksileri dengeliyorsunuz.
  • Tercih edilen seçeneğin seçilmesi. Kendi değerlendirmenize göre en iyi seçeneği seçmeye çalışıyorsunuz.

Bu süreç son derece zorlu ve yorucu hale gelerek karar vermenizi giderek zorlaştırabilir. Bu nedenle, deneyebilir ve geciktirebilir veya mümkün olduğunca kaçınabilirsiniz.

Güvensizlik. Ne yapmak istediğinizi biliyor olabilirsiniz ama kendinize güvenmeyerek, yeteneklerinizden şüphe ederek ve kim olduğunuz konusunda güvensizlik hissederek sonunda kendinizi bir karar vermekten alıkoymuş olursunuz

Mükemmeliyetçilik. Mükemmel kararı verme takıntısı sizi kararsız hale getirebilir çünkü başarısız olmak veya kusurlu görünmek istemezsiniz. Bu genellikle hataların hoş görülmediği bir ailede yetiştirilmekten kaynaklanır.

Sorumluluk korkusu. Bazen karar vermekten kaçınırsınız çünkü işler ters giderse sorumlu olmak istemezsiniz. Sonuç olarak, kendi hayatınızın kontrolünü bıraktığınızı fark etmeden başkalarının sizin için karar vermesine izin veriyorsunuz.

Dış kontrol odağı. Hayatta size rehberlik edecek faktörlere güvenerek ‘kader’in, durumun veya başkalarının karar vermesine izin verirsiniz. Bu nedenle, karar vermekten kaçınırsınız çünkü seçiminizi bir şeye veya bir başkasına devrettiğiniz için seçiminiz üzerinde hiçbir kontrolünüz olmadığına inanırsınız.

Son derece hassas olmak. Son derece hassas insanlar büyük değişikliklerden muzdarip olma eğilimindedir.

Hepimiz bazen belirli kararlar vermeden önce kendimizi engellenmiş hissederiz. Ancak, bazı insanlar sürekli olarak bu tür bir sorun yaşarlar. Burada, bunun olmasını önlemek için bazı önerilerde bulunuyoruz. Kararsız olduğunuzda, bir veya daha fazla seçenekle karşı karşıya kaldığınızda, kendinizi şüphe duygularıyla bloke edilmiş halde bulursunuz. Aslında, kararsızlığın etkisiyle donup kalmak, değerlerinizle ve o anda ne istediğinizle ve ne için özlediğinizle tutarlı bir konumu benimseyemeyeceğiniz anlamına gelir.

Önemli kararlar vermek genellikle zor ve karmaşıktır. Bunun nedeni genellikle istediğiniz tüm bilgilere sahip olmamanız veya konunun önemli olmasıdır ki, bunları etkili bir şekilde işlemenin gerçekten zor olmasıdır. Böylece birden fazla belirsiz etkisi olan olasılıklarla karşı karşıya kaldığınızda karar verme süreciniz kesintiye uğrar. Karar vermek aynı zamanda bir ölçüde vazgeçmek anlamına da gelir. Sonuçta, bir alternatif seçtiğinizde diğer seçeneklerden vazgeçiyorsunuz. Ancak, belki pes etmeyi ve bırakmayı zor bulursunuz, bu nedenle felç edici bir kararsızlık yaşarsınız. Bunun nedeni, bazen kararların kaçırmak istemediğiniz sonuçları olmasıdır. Bu koşullar bir seçenek seçmeyi zorlaştırır ve bunu yapmak zaman alır.

Kararsızlıkla ilgili sorun, yaşamanızı engellemesidir. Çünkü hayat kararlarla doludur. Attığınız her adım, yaptığınız seçim ve uygulamaya koyduğunuz her plan, karar vermenizi gerektirir. Öyleyse, karar vermek günlük bir olaysa, neden bazen sizin için bu kadar zor oluyor? Ayrıca, bu kadar kararsız olmayı durdurmak için ne yapabilirsiniz?

Eğer kendinizi, hayatınızı, gelirinizi veya başka bir açıdan sizi geliştirecek, fakat bir başkasını olumsuz etkileyecek bir şey bilir durumda bulursanız, hiçbir şey söylemeyin! Karmaşık bir durum halini alabilir, zira konuşma arzusu duyarsınız, fakat bir şey söylemek sizi güvenilmez biri gibi gösterebilir. İster inanın, ister inanmayın, böyle bir durumda sessiz kalmak uzun vadede size daha fazla yarar sağlayacaktır. İster işte, ister dostlar arasında, bir gün her birimiz kendimizi konuşulan konuyla ilgili en küçük bir fikrimizin olmadığı durumda buluruz. Konuyla ilgili hiçbir fikrinizin olmadığını itiraf etmek egonuzu incitebilir, fakat uygunsuz ya da sizi olumsuz etkileyecek bir şey söylemektense böylesi daha iyi olacaktır.

Susun. Dinleyin. Bekleyin. Bu anlar sonradan pişman olacağımız şeyleri söylediğimiz zamanlardır. Üzgün olduğunuzda bir şey söylemek asla iyi bir fikir değildir. Patronunuzla, anne babanızla, ailenizle tartışabilirsiniz, fakat tartışma söz dalaşına dönerse, susmak en iyisidir. Sakinleşene ve fikrinizi düzgünce söylemeyi başarabileceğiniz ana kadar bekleyin. Haklıysanız dahi bekleyin, çünkü tartışmanın karşı tarafı sizi anlamayacaktır. İlk başta susmak zor gelecektir, fakat bütün ihtiyacınız olan biraz pratik!

Başkaları aşk hayatınız hakkında soru sorduklarında “Dün geceki randevun nasıldı?” ya da “Cinsel hayatın nasıl gidiyor?” çok yaygın iki sorudur ki aşk hayatlarımızla ilgili karşılaştığımız pek çok sorudan sadece ikisidir. Bu sorular genelde arkadaşlarımızdan gelir, bu yüzden çok bilgi içeren cevaplar vermek masum görünebilir. Fakat bu tip sorular karşısında yapacağınız en iyi şey gizeminizi korumaktır. Bunun ilk gerekçesi, büyük ihtimalle partnerinizin sizinle ilgili gelebilecek benzer sorulara cevap vermesinin hoşunuza gitmeyecek olmasıdır. Fakat aynı zamanda bu tip konularda serbestçe konuşmanız, sizin güvenilmez biri olarak görünmenize yol açabilir. Eğer bir sorun hakkında yoruma ya da birinin sizi dinlemesine ihtiyaç duyarsanız, en iyi arkadaşınızla ya da partnerinizle konuşun.

Birisi bir işi berbat ettiğinde ya da bariz bir hata yaptığında, o anda fikirlerinizi kendinize saklamanız en iyisidir. Bu tür şeyler olduktan hemen sonra, incitici ya da hatalı suçlamalarda bulunabiliriz, bu yüzden yorumdan kaçınarak bu tuzağa düşmekten kurtulabilirsiniz. Her fırsat bulduğunuzda o kişiye hatalı olduğunu söyleme arzusuna karşı koyun. Eğer hatayı yapan siz olsaydınız, her türlü suçlamaya karşı kendinizi savunmak doğru olurdu, böyle olmadığına göre savunarak hatalı kişiyi aptal durumuna düşürmekten kaçının. Kendini beğenmiş durumuna düşebilirsiniz ki bu daha da kötü olur.

Hepimiz bir şeyde en iyiyizdir, fakat bunu yükseklerden ilan edip durmak yapılacak en iyi şey olmasa gerek! Eğer başkalarının sizin uzmanlığınızı fark etmeleri ihtiyacı duyuyorsanız, bundan gerçekten uygun zamanda bahsetmeye çalışın. Örneğin aile ya da arkadaşlarla akşam yemeği yerken, onlarla geçirdiğiniz zamanın kıymetini bilmeye odaklanın. İş yerinde ya da patronunuzla iş yemeğinde uzmanlığınız hakkında konuşma fırsatı zaten bulacaksınız.

İnsanlar dedikodu yapmayı severler, bu kadar basit! Eğlenceli gelebilir, fakat başkalarının arkasından konuşma tuzağına düşmeyin! Gelecek sefer birisi arkadaşlarınız ya da tanıdığınız biri hakkında konuşursa, yorum yapmaktan kaçının. Sadece dinleyin ve göreceksiniz ki sadece konuşulan kişi hakkında değil, konuşan kişilerle de ilgili çok şey öğreneceksiniz.

Eğer eleştirdikleri kişi hakkında fikrinizi soracak olurlarsa, yapılacak en iyi şey ya sessiz kalmak ya da “Bence ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlar” bağlamında bir şeyler söylemektir. O anda biraz rahatsız hissettirse de, sonradan şüphesiz çok daha iyi hissedeceksiniz.

Hiç patavatsızlık yaptığınızı düşündüğünüz oldu mu? Hepimizin kendimizi bazen kastetmediğimiz bir şeyi söylemiş halde bulduğumuz olmuştur. Belki özel bir anı mahveden bir şaka yapmışızdır ya da özensiz bir yorumda bulunmuşuzdur. Doğrusu şu ki, gereksiz münakaşadan kaçınma adına sessiz kalmanın daha doğru olduğu anlar vardır. Bazı durumlarda konuşmaktansa sadece dinlemek daha uygundur. Çoğu zaman, konuşmanın dışında kalmak kimin ne söylediğini daha iyi anlamanızı sağlar. Çünkü mimiklerini ve kendilerini nasıl ifade ettiklerini gözleyebilirsiniz. Çoğu zaman sessiz kalmak daha yararlı bir durum olabilir.

Bazen sessiz muamele romantik ilişkiler, yakın dostluklar veya kardeşler gibi birbirini seven kişiler arasında da görülebilir. Bunun sebebi, insanların bazen sessiz kalarak karşısındaki kişinin davranışlarını değiştirmesini veya istediklerini yapmasını sağlamaya çalışmasıdır. Bunu neredeyse bir eğitim yöntemi olarak uygularlar. Bir başkasını sessizlikle cezalandırmak yalnızca o ilişkiye zarar verir. Saldırgan ve güvensiz pek çok yöntem gibi sessiz muamele yapmak iletişim eksikliğinin olduğunu gösterir. Sessizlik, şiddetli tartışmaları önlemek ve daha büyük kırgınlıklara engel olmak için kullanıldığında yararlı olabilir. Fakat sessizlik bir başkası üzerinde kontrol kurmak veya cezalandırmak için kullanılırsa suistimale dönüşür.

Kimse bir başkasının kendisini yok saymasına izin vermemeli, en azından bu davranışının açıklamasını istemeyi bilmeli. Kimse tartışmalara çözüm getirmek için sessiz muameleye başvurmamalı. İki kişi arasında bir anlaşmazlık varsa, bunu çözmenin en iyi yolu karşılıklı konuşarak bir çözüm aramaktır. Sessiz kalmak ve mesafe koymak hiçbir sorunu çözmediği gibi yenilerini yaratır.

Yok sayılan veya görmezden gelinen kişiler depresyona sebep olabilecek olumsuz duygularla karşı karşıya kalabilir. Öfkeli, korkmuş, endişeli ve suçlu hissedebilirler. Bir insanı yok saymak, dolaylı olarak o kişiyi itham etmek veya suçlamak anlamına gelebilir. Bu nedenle karşıtlıklarla mücadele etmek için sessizliği kullanmak sağlıklı bir yöntem değildir. Bu muameleye maruz kalan kişiler, bu durumun neticesinde aşırı derecede depresif duygulara sahip olabilirler. Nerede yanlış yaptıklarını ve karşıdaki insanın neden böyle davrandığını sorgularlar. Bu durumda kontrolü yitirmiş hissettikleri için stres artar. İşte tam olarak bu nedenle bu türden davranışları suistimal olarak adlandırıyoruz. Görünürde birine vurmak ya da bağırmak yok; ancak kesinlikle şiddet olduğu bir gerçek.

Araştırmalar, yok sayılmanın veya dışlanmış hissetmenin beyinde bazı değişimlere yol açtığını ortaya çıkardı.  Beynin “ön singulat korteks” isimli bölümü acıyı farklı derecelerine göre tespit etmekle görevlidir. Uzmanlar, sessizlik muamelesine maruz kaldığında kişinin beynindeki bu bölgenin aktive olduğunu kanıtladı. Beynin bu bölgesinin harekete geçmesi, fiziksel bazı belirtilerin görülebileceğine işaret ediyor. Bu semptomlardan en belirgin sık görülenleri ise baş ağrısı ve sindirim sorunlarıdır.  Halsizlik ve uykusuzluk da görülen diğer fiziksel tepkilerden.  Belirtilen sık görülmeye başlanır ve uzun sürerse, tansiyon, diyabet hatta kanser gibi ciddi problemlere yol açabilir.

Bu durumun sebep olduğu yüksek strese bağlı olarak otoimmun sistem de etkilenir. Özellikle de sessiz muamelenin hedefindeki kişi toplumda belirli bir statüye sahipse, örneğin bir öğretmen, patron veya ebeveynse bu durumun sonuçları sanıldığından çok daha tehlikeli olabilir.

Sessiz muameleye maruz kalan bir insan oldukça yoğun negatif duyguların kurbanı olabilir. Bir insanı yok saymak, o insana değer vermediğinizi veya o insanın hiçbir anlam ifade etmediğini gösterir. Tüm bunlar, zalim ve soğuk bir sessizlik hali içinde daha da sağlıksız bir boyut alabilir; buna maruz kalan kişi bu durumu nasıl yorumlayacağını dahi bilemeyebilir.

Sessiz muamele, sıklıkla kendi hakimiyeti konusunda fazlaca iradeli olan ve olaylara karşı duygusallıktan çok gerçekçi yaklaşan kişilerin kullandığı bir yöntemdir. Ayrıca, pasif şiddetle ilişkisi olmasının yanı sıra psikolojik suistimalin gizli bir yöntemidir. Daha doğrusu, bu durumun olumsuz sonuçlarına maruz kalacak kişinin de açıkça zarar görmesine neden olur. Sessiz muamele, genel anlamıyla karşıdakinin davranışlarını yok saymak üzerine kuruludur. Bunu arkadaşlık, evlilik, aile, çocuklar gibi her türlü sosyal ilişkide görmek mümkün. Sessiz muamele çoğu durumda olası tartışmaları veya çatışmaları engeller. Ancak bazen bu davranışların hedefindeki kişi, karşı taraf bunu açıkça belli etmediği için karşıtlığı anlamayabilir. / Türümüzün en büyük günahı nefret etmek değil; en büyük zalimlik olan yok saymaktır. George Berbard Shaw

Sessiz muamele biriyle konuşmayı reddetmek, söylenenlerle ilgilenmemek, duymazlıktan gelmek, söylediklerini sanki orda değilmiş gibi dikkate almamak, istek veya ihtiyaçlarını belli eden ifadelerini görmezden gelmek ve bir insanı herhangi bir şekilde değersiz ve yok saymak gibi davranışlarla açıklanabilir.

Bu türden davranışlar ne olursa olsun zarar vericidir. Yalnızca olgun olmama, bayağılık veya duygusal zekadan yoksunluğun belirtisi değil; aynı zamanda karşı karşıdaki insan için de kırıcı ve ciddi sonuçları olan bir tutumdur. Kontrolü sağlamak veya suistimal etmek için bu davranışı benimsemek hiçbir ilişki için pozitif bir etkiye sahip olamaz.

Bir partner bulamasanız ya da bulunduğunuz ilişkiden memnun değilseniz bile, kendinizi bulmak, aşkı başka yerlerde aramak yerine kendi içinizde geliştirmek için asla geç değildir. Ana Moreno için sevgi, dürüstlük ve takdirle hareket etmek kadar basit bir şey; sunmanız gerekeni paylaşma ve kendinizi başkalarına vermek. Sevgiyi anlama biçimi ile ilgili en iyi şey, kendinizi bütün hissetmek için başkasına ihtiyaç duymamanızdır. Sevgi bulmaya, başkalarının sizi nasıl gördüğüne veya başkalarının kendi ihtiyaçları ve bağımlılıklarına dayanarak nasıl davrandıklarına bağımlı olmazsınız. Bu, öz saygınızda, kişisel gelişimde ve kendi değerlerinizin keşfedilmesinde önemli bir egzersizi tamamlamayı gerektirir, çünkü yalnızca kendinizi tanıdığınız zaman kendinizi sevebilirsiniz.

Kendinizle ne kadar iyi birlikte olursanız, hayatınız o kadar iyi olacaktır. Başka insanların sizi nasıl gördüğünün bir önemi yok. Ana Moreno

Yeterlisiniz. Kimsenin sizi tamamlamasına gerek yok. Eşiniz kendinize daha iyi bir örnek olmanıza ve size en iyisini sunmanıza yardımcı olabilir. Birlikte bir hayat kurabilir ve birlikte gelişebilirsiniz. Ancak eşinize bağımlı iseniz ve/veya eşiniz size bağlı ise, siz sadece birbirinizi aşağı doğru sürükleyeceksiniz. Kendinizi bilmek, hayatınızda sevgi yaratmak için yeterlidir. Başkalarını memnun etmeye ya da onların istek ve arzularına göre hareket etmeye çalışmak gibi yararsız eylemler üzerine gayretlerinizi harcamaktan kaçınmalısınız. Başkası olmaya çalışmak, öyle gözükmese bile, sizi ya da başkasını mutlu etmeyecektir. Eğer öncelikli olarak başkasını mutlu etmek için kendi ihtiyaçlarınızı düşünmeden uğraşırsanız, kendinizi daha boş ve daha eksik hissedeceksiniz. Aşk hayatınıza başkasından gelmeyecektir. İçinizden yükseldiği zaman onu kendinize çekeceksiniz.

Sevgiden yapılmış hissetmiyorsanız, sizi tamamlamak için başkasına ihtiyacınız olduğunu düşünürsünüz, ama bunu yaparken başkasına karşı sahiplenici bir hal alacaksınız, çünkü onlar olmadan bir hiç gibi hissedeceksiniz. Ama bu bencilce ve sevgi ve bencillik birbiri ile uyumlu değildir. Çektiğiniz her şeyin, sunmanız gereken her şey olduğundan emin olmak daha da önemlidir. Eğer olmadığınız biri olmaya çalışırsanız, otantik bir kişi bulamazsınız. Kendinize gerçek sevgi ve saygı göstermiyorsanız, kendine ya da siz de saygı duymayan birini bulacaksınız .

Sevgi bulmak, başka birisini bulmak anlamına gelmez; aksine, kendinizi bulmanız demektir, çünkü siz sevgisiniz. Zaten kendi içinizde sevgiye sahip olduğunuzu kabul ettiğinizde, aşk hayatınızda, sizinle aynı nitelik ve yoğunluğa sahip olacak. Ana Moreno

Kadınların sevildiklerini hissetmeye ihtiyaçları vardır, ancak gerçek aşk içinizden gelir. Kendini seven bir kadın sevgi yayar ve sevgi alır. Düşünsenize: zaten ona sahip değilseniz, yaşamınız için bir şeyler çekemezsiniz.

Aşkı bulmak için asıl yol, sevgiden geldiğinizi bilmek ve bunu beklentiler olmadan tüm dünyayla paylaşmayı seçmektir.  Ana Moreno

Sevgi, saygı ve sorumluluk çerçevesinde, yaratıcılık, merhamet ve özgünlükten yararlanan bir süreçtir. Daha çok sevmek, hayatın tüm sorunlarına sunulabilecek bir çözümdür.

Karanlık karanlığı uzaklaştıramaz; bunu ancak ışık yapabilir. Nefret nefreti uzaklaştıramaz; bunu ancak sevgi yapabilir.

Kendiniz olun. Tamamen homojen bir dünyanın yanılsaması altında yaşıyoruz. Buna uyum sağlıyoruz çünkü bir ilişki kurmanın tek yolunun bu olduğunu düşünüyoruz. Ancak, samimiyet ve özgünlükten gelen bir güç ile ilişkilerimizi yaşama ihtimalimiz de var. Ancak o zaman kendimizi, bize dayatılan kimliklerden ve geleneklerden kurtarabiliriz. Erich Fromm

Size her şeyini verecek birini bulun ve siz de onlar için aynısını yapın. Aşk, sevgi; bunlar fedakarlık ister. Canlılık, güç ve kudret ile doludur ve bizi mutluluğa götürür. Ama tüm bunlar, kendimize duyduğumuz saygımız çerçevesinde vuku bulmalıdır. Bu bakış açısını paylaşan birini bulursanız, birbirinize çok mutlu edersiniz.

Eşinizi tanımaya zaman ayırın. Yazar Fromm, çiftlerin birbirlerini tanıdıklarını düşündüklerini, ama aslında bunu tam anlamı ile yapamadıklarını ifade ediyor. Sahip olduğumuz her deneyim, bizi bir şekilde etkiliyor. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Eğer eşinizi daha yakında tanıma isteğinizi canlı tutarsanız, bu bir rutine girmeyecektir.

Ne tür bir sevgi alış verişinde bulunmak istediğinizi bilin. Pek çok farklı tür var ve hangisinin size daha yakın olduğunu bilmek, sahip olduğunuz ilişki türünü de belirleyecektir. Bununla birlikte, hiçbir şey olgun ve bilinçli sevgiden daha iyi değildir. Bu sizin nihai hedefiniz olmalı: kendileri olmayı sürdürebilen, tek bir vücuttaki iki insan misali.

İlişkide karşılaştığınız zorlukları ve anlaşmazlıkları kabul edin. Aşk bir çatışmazlık hali değil, daha çok, karşılaştığınız zorluklara birlikte göğüs gerdiğiniz bir yolculuktur.

Eğer sevgi bir çiçekse, saygı onu koruyan saksıdır. Çiçek solmaya başlamışsa dikkat edin, saksı mutlaka çatlamıştır.

Sevmek bir sanat mı? Buna inanan insanlar, aynı zamanda, sevginin bilgi ve çaba gerektirdiğini de bilir. Yoksa şans eseri hissettiğiniz hoş bir his ya da bir gün sokakta bulabileceğiniz bir şey midir sevgi? Erich Fromm tarafından yazılan Sevme Sanatı (The Art of Loving) adlı kitap, çoğu insanın, sevginin bir şans işi olduğunu düşünmesine rağmen, aslında bir sanat olduğunu öne sürüyor. Bu durum, insanların, sevginin önemli bir mesele olmadığını düşünmedikleri anlamına gelmez. Gerçekten, hepimiz sevgiye aç ve muhtacız. Hem mutlu hem talihsiz aşk hikayelerini anlatan sayısız film izleriz. Kulağımızda çalan bir aşk şarkısı hep vardır. Ama neredeyse hiç kimse, sevmeyi öğrenmenin de gerekli oluğunu düşünmez.

Her sevgi teorisi, insanın varoluşu ile başlamalıdır. Sevgi bir eylemdir ve bu nedenle, sabit olmaktan daha ziyade süreklilik arz eder. Kendi hayallerini gerçekleştirmeyi ve sağlıklı ilişkiler kurmayı öğrenmek için sevmeyi de öğrenmelisiniz.

İnsanlar, para ya da statü gibi bazı maddi faydalar sağlayabildikleri takdirde, sadece bir şeylerin öğrenmeye değer olduğunu düşünmektedirler. Peki ya ruhun yararına olan şeyler ne olacak? Sevmeyi öğrenmek mümkün mü? Hissedebileceğiniz ama dokunamadığınız bir şeyi öğretebilir misiniz? Modern toplumumuzda, çoğu insan bu yazının başlığına bakıp okumaktan vazgeçip, sevginin yaşamın anahtarı olduğunu fark etmeyecektir.

Neredeyse herkes, nasıl sevmesi gerektiğini bildiğini düşünüyor. Birinin duygularını hissetmenin yeterli olduğunu düşünüyoruz, ama gerçek aşkın, bir bahçe ile ilgilenmek gibi bir şey olduğunu unutuyoruz bazen. Bu bahçeyi her gün sulamamız, toprağını tazelememiz ve buna özen göstermeniz gerekir ki böylece çiçekler büyümeye devam edebilsin. Hiç kimse rahat bir hayat sürme cazibesinden kaçma becerisini gösteremez ama sevgi, bu cazibeye karşı direnmenin bir yoludur. Büyük meseleleri tartışmayı, sağlıklı sınırlar koymayı ve paylaşılan bir mutluluğu teşvik etmeyi içerir.

Dünyada ne kadar insan varsa, o kadar farklı sevgi anlayışı da vardır. Ama nasıl anladığımızdan bağımsız olarak, gerçekten nasıl seveceğimizi biliyor muyuz? Bu hayatta yaptığım ya da söylediğimiz her şey sanki sevgi ile bir mücadele şeklinde geçiyor. Buna inanmak istemesek bile, her zaman gelişim ve değişim için bir yer vardır.

Başkalarıyla yalnızca sahip oldukları karakterler aracılığı ile değil, aynı zamanda bize ne kattıkları için de bağlantı kurarız. Ancak, sevginin mutluluğa bağlı olması için, bunu nasıl başarılı bir şekilde yapacağınızı bilmeli ve buna gerçekten gönül vermelisiniz. Sevgi sözcüğü, dilimizde oldukça yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bu sözcük, insan olarak yaşayabileceğimiz en önemli duygulardan bazıları ile ilişkilidir: içten gelen bir şefkat, sadakat ve başka birine olan bağlılık hissi.

Küsmek ve darılmak için bahaneler aramak yerine, sevmek ve sevilmek için çareler arayın.

Yürüyen ve bizi mutlu eden ilişkiler duygusal olarak olgundur ve farkındalıkları yüksektir. Gizli korkular, güvensizlikler ya da partnerin kişisel alanına müdahale olmadığı için kontrol etme ihtiyacı da yoktur. Bilinçli ve olgun insanlar, eksiksizliklerini paylaşırlar. Bencilliğin gölgesini yanlarında taşımazlar, başkalarının doldurmasını bekledikleri boşlukları yoktur. Olgun ilişkiler sevgiyle yürür, partnerler aynı anda hem özgür hem de ortak bir projenin parçasıymış gibi hissederek, kendi gelişimlerini akıllarında tutmayı göz önünde bulundurabilirler. Sonuç olarak, birinin bizden sürekli bir şeyler talep ettiği, bizi kontrol ettiği ve bizi düşünmediği hissi romantik ilişkilerin dışındaki ilişkilerde de ortaya çıkabilir. Ailemiz ya da arkadaşlarımız da aynı davranışları gösterebilirler.

Harekete geçin, alanınızı koruyun, haklarınıza sahip çıkın ve her şeyin ötesinde, saygı bekleyen kalbinizin sesini duyun. Kendinize iyi bakmanız esastır. Kendinize duyduğunuz saygıya da iyi bakın çünkü kimse söz konusu kendisiyle ilgilenmek olduğunda cimri davranmamalıdır.

Hem kontrol etme ihtiyacı hem de bağımlılık, ilişkide dengesizliğin lehinde olan iki kısıtlayıcı faktör. Sevgi dolu ilişkiler karmaşık olduğu belli ve bunu hepimiz biliyoruz. Ancak aslında, karmaşıklığın ilişkilerden değil de ilişkideki insanların özelliklerinden kaynaklandığını söylemeliyiz. Kontrol etme ihtiyacı duyan insanlar, sevmenin böyle bir şey olduğunu düşündükleri için bu ihtiyacı hissediyorlar. Diğerleri ise partnerlerini gerçekten seviyorlar ancak yeterli şekilde karşılık vermeleri için gereken duygusal yeteneklerden yoksunlar. Tüm ilişkilerimizde “istek” yerine “mükemmelliğe” öncelik vermemiz önemli. Bunu yapabilmek için ise aşağıdaki stratejileri uygulamakta fayda olabilir:

Kendinizle ve ihtiyaçlarınızla ilgilenmeyi hiçbir zaman unutmamanız çok önemli. İşin tuhafı, The Journal of Personality and Social Psychology dergisinde yayınlanan bir çalışma, gençlerin,öz saygılarının 60 yaşındaki insanlara göre daha az olduğunu ortaya koydu.

Kendinize duyduğunuz saygı, kendinizi bilmeniz ve iyi bir duygusal yönetim, size, sizi aklından çıkaranları, sizle ilgilenmeyenleri, size hak ettiğiniz dikkati vermeyen, göz yaşlarınıza değmeyen kişileri hatırlatacak. Bu yüzden mutluluklarınızı başka bir yere taşımakta tereddüt etmeyin.

Zaman, her parçamızı bir bir yerine koyarken, deneyim de daha dengeli ve soğukkanlı bir şekilde olgunluğa ulaşmamız için bizi şekillendiriyor gibi görünüyor. Ancak önemli olan hayatın her aşamasında yer alan her bir dönemin keyfini çıkarmak ve kendimizle kurduğumuz öz saygı denilen o bağı güçlendirmek için daha özgüvenli bir şekilde yürümek.

World of Psychology dergisinde yayınlanan ilginç bir makalede, iki farklı kişilik türü tanımlanıyor. Bu tanımlar, bir tarafın kontrol ettiği, diğer tarafın da buna izin verdiği, zamanla stabil hale gelen ilişkinin profilini harika bir şekilde çıkarıyorlar. Temel özellikler şöyle sıralanıyor:

Bağımlı kontrolcü, bağlılığı bir tür bağımlılık olarak deneyimliyor. Baskın olma ihtiyacının arkasında kendine güven eksikliği yatıyor. Bu yüzden, karşılarındaki kişiyi pasifleştirmek ve ağlarının altına almak için stratejiler belirliyor, savunma mekanizmaları kuruyorlar.

Bağımlı kontrolcü tarafından hissedilen anksiyete o kadar yüksek ki, tek bir “mikrodünya”nın var olması için kendi alanları yok oluyor. Bu ortak dünya, güvensizlikle, suçlamalarla ve negatif duygularla dolu.

Merhametli kelimesinin İngilizce’deki kökenleri Latince dilinden geliyor ve “paylaşılan acı” anlamını taşıyor. Merhametli olan kişi partnerine olan bağımlılığının ve onun kaybetme korkusuyla ortaya çıkan kontrolcülüğünün farkında. Ancak buna rağmen onu sevmekten ve kendisinden önce ona öncelik vermekten vazgeçemiyor. Oldukça bariz bir acı döngüsünün içine hapsolup çürüyen karmaşık ilişkiler.

Tuhaf görünse de, bu tür ilişkileri sürdüren çiftler vardır. Sizi, öz sevginizi koruyarak, sebepleri bilerek nasıl doğru davranabileceğinizi anlamaya davet ediyoruz.

Size ilgi göstermek, sizi aklında tutmak konusunda endişelenmeyen ancak buna rağmen sizi kaybetmemek için aranıza koca bir çit ören insanlar vardır. Sevgi gibi asil bir şeyi talep eden ve bozan, gözyaşlarını artıran, bağımlı kişiliklerin egolarına dayalı olarak ortaya çıkan ilişkilerdir bunlar. Sevdiğimiz kişinin bizden uzak olması korkusu, her şeyin ötesinde, kendine güvensizlik demektir ve bazen partnerini sahip olduğu bir eşya gibi görmeye kadar gidebilen tehlikeli bir fikirdir. Korkunun herhangi bir türüne dayalı olan tüm ilişkiler eninde sonunda kaçınılmaz olarak acıya sebep olur.

Bazı insanlar size nasıl ilgi göstereceğini bilmez, üzüntülerini anlayamazlar ya da çok kez hayal kırıklığı yaratırlar. Ancak şunu unutmayın: onlar sizi akıllarından çıkarabiliyorlarsa, siz kendini aklınızda tutmayı ihmal etmeyin. Kalbinizi dinleyin ve kendinizle ilgilenin.

Yüreğinde hissedersen mesafe yoktur.

Öte yandan, Yale Üniversitesi’nde psikolog olan Paul Bloom tarafından önerilen ilginç bir fikir var. Makalelerinin pek çoğu tartışmalı, çünkü empatinin şu anda bize hiç hizmet etmediği fikrini savunuyor. Bu çarpıcı ifadenin ardında bariz bir gerçeklik gizli. Başkalarının neler hissettiğini hepimizin hissedebildiği, görebildiği  ve algılayabildiğimiz bir noktaya ulaştık. Televizyonda bile. Bununla birlikte, buna öyle alıştık ki artık kayıtsız kalıyoruz. Başkalarının acısını normalleştirdik. Böylelikle kendi küçük dünyalarımıza öylesine dalmış durumdayız ki, içinde yaşadığımız balondan kurtulamıyoruz. Bu nedenle Profesör Singer, bizi “etkili ve aktif  yardımseverler” olmaya çağırıyor. Ayna nöronları ve empati beynimizin standart programlamasını oluşturur . Bir bilgisayar için hazırlanmış bir işletim sistemi gibidir. Bilgisayarla birlikte gelir, ancak potansiyelinden tam olarak yararlanarak onu etkili bir şekilde nasıl kullanacağınızı öğrenmemiz gerekir.

Bu nedenle başkalarına bakmayı ve ön yargılarımızı geride bırakmayı öğrenmeliyiz. Aslında kendimizi sadece “başkalarının hissettiklerini hissetmeye” kısıtlamak, asıl hedefimiz değildir. Kendi gerçekliğimizi korurken onların gerçekliğini de kavramalıyız. Ancak bu şekilde onlara etkili bir biçimde yarım edebilir ve destek olabiliriz.
Ayna nöronlar çevremizdeki kişilerle empati kurmamıza yardımcı olur. Bunlar bizi birleştiren bir köprü görevi görür. Buna karışılık üç çok temel süreci yaşamamıza da olanak sağlar. Karşımızdaki insanın ne hissettiği ya da yaşadığını bilebilmek ve anlayabilmek (bilişsel unsur). O kişinin hissettiği “duygular” (duygusal unsur). Son olarak, kesinlikle daha fazla karmaşıklık ve duyarlılık gerektiren bir cevap verilir burada. Merhametle cevap verebiliriz. Bu da bir grupta ilerlemek için ihtiyaç duyduğumuz sosyal davranışları şekillendirir.
Bir başkasının gözleriyle görmek, başka birinin kulaklarıyla işitmek, bir başkasının kalbiyle hissetmek. Alfred Adler
Empati ile bir dizi duygu yaşamak için biyolojik bir temele sahip değilsek oyun mantıklı olmayacaktır. O temel olmadan yaşamın “tiyatrosunun” hiçbir önemi yoktur. Aksi hâlde boş nesneler olurduk, dil ve konuşma becerisini bile geliştirememiş bir hominidler medeniyetinden ibaret olurduk. Bu nedenle, ayna nöronların ve empatinin sinir bilim, psikoloji, antropoloji, pedagoji ve sanat alanlarında ilgi uyandırmaya devam ettiğine şaşırmamalıyız. İç mekan mimarimizi, o muhteşem mekanizmaları  biraz daha iyi anlamak için onlarca yıldır çalışmaktayız. Ve hala her şeyi bilmiyoruz.

Ayna nöronlar ve empati sinir bilim alanındaki en muhteşem süreçlerden biri arasındadır. Bu süreçler, başkalarının duygularını fark ederek empati içinde bir cevap vermemize olanak sağlar. Sosyal bir arka planı olan mekanizmalar da vardır ve bunları kullanmak, günlük ilişkilerimizi önemli bir ölçüde etkiler. Bir an için bir tiyatroda oturmakta olduğunuzu hayal edin. Şimdi bir de tam karşınızda performans sergileyen aktörleri, beden hareketleri ve jestler yaptıklarını canlandırın gözünüzde. Her kelimeyi mükemmel bir şekilde telaffuz ediyor ve sonsuz sayıda duyguları yansıtıyorlar…

Pek çok bilim adamı ve psikolog, biyoloji için DNA’nın keşfi ne ise psikoloji alanı için de ayna nöronların o olduğunu söyleyecektir. Ayna nöronları ve empati hakkında daha fazla şey bilmenin birbirimizi biraz daha iyi tanımamıza yardımcı olduğu doğrudur. Bununla birlikte, bu süreçlerin bizi insanın yapan tek şey olduğunu söylemek hatasına da düşmemeliyiz. Bugün olduğumuz şey, sayısız süreçlerin hepsinin güçlerini birleştirmesinin bir sonucudur. Empati, sosyal ve kültürel evrimimizi kolaylaştırdı, ancak tek belirleyici faktör değildi. Sinir bilim alanları söz konusu olduğunda hâlâ bir kenara atmamız gereken bazı efsanelerin bulunduğunu açıkça söylememiz gerek. Örneğin, kadınların erkeklerden daha fazla ayna nörona sahip olduğu doğru değil. Her iki cinsiyette de, nöronlarımızın yaklaşık% 20’si bu türdendir.

Ancak onları kendi içimizde hissettiğiniz takdirde anlayabilirsiniz insanları. John Steinbeck

Yarayı bandajla sarmak, tedavi değildir. Yaralandığımızda acı içinde ağlarız. Sonra da yarayı temizleyip iyileşebilsin diye sararız. Sarmadan kendi hâline bırakmayız çünkü o şekilde iyileşmeyeceğini biliyoruz. Tam tersine, iyice iyileşene kadar yaraya dikkat ederiz. Hepimizin duygusal yaraları var. Duygusal yaralar, hayatımızdaki acı verici anlardan gelen ve henüz kabul etmediğimiz duyguların, düşüncelerin ve hareket tarzlarının tümüdür. Bu yaraların mahkumları olmuş hâldeyiz. Esenliğimiz, bu duyguları ve düşünme biçimlerini bilgelik ve deneyime dönüştürmeye dayanır. Bizi daha iyi bir insan olmaya teşvik etmelerini sağlamayı gerektirir.

Onları unuttuğumuz takdirde yaralarımız, bilinçdışımızın bir parçası olur ve düşüncelerimizi, ruh halimizi ve davranışlarımızı etkiler. Ve sonra içeride, kalbimizde delikler açar. Sonra sizinle aynı deliklere, aynı yaralara sahip biriyle tanışır ve bağ kurarsınız. Yaralar aynalıdır ve iyi bir şey yaşanır bunun sonucunda. Ama dikkatli olmalısınız, çünkü bunun gibi yaralar insanları ayırabilir de. Yaralar iyileşmezse, er ya da geç ilişkiyi bozacaktır. Güvensizlik, korku, kıskançlık, sahiplenme… Sanki yaşam, nasıl büyüyeceğinizi göstermek için size yansımalar göndermeye çalışıyor gibidir. Bu işaretleri anlamaz ve size söylediklerine dikkat etmezseniz, büyüyemezsiniz.

Tam tersine bu yaralar büyümenizi engelleyecek ve ilişkilerinizi zayıflatacaktır. Bu yüzden ayna teorisini aklımızda tutalım ve kendimiz hakkında edinmemizi sağladığı değerli bilgilerden yararlanalım. Dikkat edelim ve büyüyelim.

Ayna teorisi doğrudan veya ters bir şekilde hareket edebilir. Bir örnek verelim. Diyelim ki bir arkadaşınızın bencilce davranışlarına katlanamıyorsunuz. Aslında doğrudan bir şekilde, görmeyi reddettiğiniz kendi bencil parçanızı yansıtıyor olabilirsiniz. Öte yandan, tersine, sizin ne kadar özverili olduğunuzu da yansıtabilirler. Belki sürekli başkalarıyla ilgileniyor ve kendinizi unutuyorsunuz. Her iki durumda da, kendinizi tanımak ve büyümek istiyorsanız bu yansıtmalar değerli bilgilerdir. Patronunuzun sizden çok fazla şey talep ettiğini düşünebilirsiniz. Ama belki de siz kendinize karşı çok talepkar ve mükemmeliyetçi davranıyorsunuz. Patronunuz, bu durumda, kendinize karşı davranışlarınızın sadece bir yansımasıdır. Alternatif olarak, çok gevşek davranıyor ve hayatınızda biraz disipline ihtiyaç duyuyor olabilirsiniz. Hepimiz dengenin bir erdem olduğunu biliyoruz.

Bir insanla bağlantı kurduğunuzda neler olduğunu hiç merak ettiniz mi? Bir süre sonra, kişiliklerinin beğenmediğiniz yönlerini gördüğünüz oldu mu? Jacques Lacan’ın ayna teorisinin bu süreci hakkında söyleyecekleri bir şey var. Lacan’a göre, kimliğimizi başkalarına yansıtarak inşa ederiz. Dolayısıyla, başkalarıyla olan ilişkilerimiz, kendi kişiliğimizin sevdiğimiz ya da sevmediğimiz özelliklerinin yansımalarıdır. Tıpkı aynaya baktığımızda vücudumuzun ve görünüşünün hoşumuza gitmeyen yerlerini gördüğümüz gibi kişiliğimizin de kabul etmek istemediğimiz yönleri vardır. Diğer insanlarda en çok nefret ettiğimiz şeyler aslında kendi içimizdedir, en azından sembolik bir şekilde. Başka bir deyişle, başkalarında hoşlanmadığımız şeyler aynı zamanda kendimiz hakkında da sevmediğimiz şeylerdir.

Sürekli olarak kendi özelliklerimizi yansıtıyoruz ayırıyoruz. Ve genellikle kendi gölgelerimizi hatta güçlerimizi göremediğimizden, yaşam bize ilişkiler denen nimetleri verir. İlişkilerimiz bize içimizde neler olduğunu gösterir. İnsanlar aynalar gibi davranıyor, bizi yansıtıyor ve kim olduğumuzu görme şansı veriyor.

Hem duygusal empati hem de bilişsel empati bilişsel süreçlerdir. Bununla birlikte, aralarında önemli farklılıklar vardır ve bunlar beynin farklı bölümlerinin aktivasyonunu içerir. BES (Temel Empati Ölçeği) gibi her bir özel empati türünü ölçen psikometrik testlerimiz bulunmaktadır. Bu testler bir deneğin empati tipini ve seviyesini değerlendirir. Duygusal empati ayrıca iki kategoriye ayrılır: Paralel: Başka birinin nasıl hissettiğini bilme ve aynı duyguları deneyimleme. Reaktif: Yukarıdaki yeteneklere ek olarak, reaktif empati sahibi insanlar, doğrudan etkilenmiş gibi duygulara tepki verebilirler.

Her iki empati türü de beynin duygusal merkezi olan amigdalayı etkiler. Bu tür bir empatiyi “sıcak” bir empati olarak düşünebilirsiniz. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, sosyal medya trolleri bu tür empatiden tamamen yoksundur. Ayrıca daha az yaygın olan ve iyi bilinen bir başka “soğuk” empati türü de vardır. Buna bilişsel empati denir ve sosyal medya trolleri yüksek seviyelere sahiptir. Bilişsel empati (bazen “perspektif alma” olarak da adlandırılır) başka bir kişinin duygusal bir bileşen olmadan ne hissettiğini bilme yeteneğidir.

Başka bir deyişle, yüksek bilişsel empati sahibi insanlar başkasının acısını çekebilir, ancak bunu hissetmezler. Aslında, bu tür empati sayesinde, sosyal medya trolleri kurbanlarının duygusal acılarını tahmin edebiliyor ve tanıyabiliyor. Sahip oldukları bilgiyi mümkün olan en fazla hasara yol açmak için kullanırlar. Bilişsel empati beynin iki bölgesini etkiler: prefrontal korteks ve posterior parietal korteks. İkisi de muhakeme ve karar alma sürecine dahil oluyor.

Bir insanın her iki özelliği de varsa, bu onun mutlaka trol olacağı anlamına gelmez. Kesin olarak bildiğimiz şey, sosyal medya trollerinin zehirli olduğu. Başkalarını zehirlemek zorundalar ve kendilerini anonimlikle koruyorlar. Diğer benzer çalışmalar, bazı konuların sosyal medya trolleri için özellikle çekici olduğunu ortaya koymuştur. Çoğu zaman insanların yazılarını bile okumazlar ya da sadece onlara göz gezdirirler ve amaçlarına uyacak şekilde yeniden yorumlarlar. Trolleri nasıl durdurulacağına dair bir çalışma yok, ancak saldırılarını görmezden gelmek onlara daha fazla güç vermekten kaçınmanın en iyi yolu gibi görünüyor.

Birinin sosyal medyada başkalarına saldırmasına neden olan şey nedir? Neden bazı insanlar diğerlerine zarar veriyor? İnternet, olumsuz ve kötü niyetli insanlar için nasıl mükemmel bir platform haline gelir? Yorumlarının agresif ve potansiyel olarak saldırgan olduğunu bilen insanlar var, ancak onları yine de eğlenceli buldukları için yazıyorlar. Avustralya Federasyon Üniversitesi Sağlık ve Yaşam Bilimleri Fakültesinden bir araştırma ekibi, bu tür İnternet kullanıcılarının kişilik özelliklerini analiz etmek için bir çalışma yaptı. Bugünlerde onları sosyal medya trolleri olarak tanıyoruz. Bu şekilde hareket eden kadın ve erkeklerde belirli özellikleri ve sosyal becerileri aradılar. Çalışmadaki trollerin iki önemli kişilik özelliğinde, diğer insanlardan çok daha yüksek puan aldığını keşfettiler: psikopati ve bilişsel empati.

Psikopati, antisosyal bir kişilik bozukluğudur. Bugünlerde klinik dünyada çok yaygın bir terim değildir. Sosyopati daha çok kullanılıyor. Bu kişilik bozukluğunun kökeni belli değildir. Bireyin çocukken ne kadar şefkat aldığına bağlı olarak tezahür edebilecek veya etmeyecek genetik bir bileşen var gibi görünmektedir. Uzmanlar ayrıca, ana nedeninin, malformasyon, hastalık veya beyin hasarı nedeniyle frontal lob hasarı olabileceği hipotezini de göz önüne alır. Psikolog Dr. Robert Hare otuz yılı aşkın bir süredir psikopatiyi araştırmaktadır. Bu bozukluğu olan kişilerin birkaç ortak özelliği olduğu sonucuna varmıştır. Psikopatlar kolayca sıkılır, sürekli uyarılmaya ihtiyaçları vardır ve uzun vadeli hedefler koyamazlar. Manipülatiflerdir ve diğer insanlar üzerinde güçleri ve kontrolleri varmış gibi hissetmeleri gerekir. Psikopatların da birçok narsist özelliği var.

Ayrıca ciddi dürtü kontrolü sorunları var ve öfkeyle tepki gösteriyorlar. Bu bozukluğu olan bireylerin sosyal ve ahlaki normları ile ilgili sorunları vardır. Bununla birlikte, genellikle yüzeysel olarak çekici ve uyumlu görünüyorlar. Psikopatlar kendilerini bir şey zannederler. Başkalarına acı vermek, onlara zevk verir. Bu bozukluk erkekleri ve kadınları etkiler, ancak erkeklerde istatistiksel olarak daha yaygındır. Ayrıca psikopatların empati eksikliği var gibi gözükür, ama durum tam olarak böyle değildir.

Bu, mikro diktatörlüklere teşvik edildiği anlamına gelir. Bazı fikirler için onay görevi gören sanal varlıkların yaşadığı küçük alanlardır. İnsanlar sosyal ağlar nedeniyle daha radikal ve inatçı hale gelmiştir. Ayrıca daha basitleşmiştir. Benzer olanla değil de farklı olanla ilişki kurma becerilerimizi geliştirdiğimizde daha akıllı ve daha iyi olduğumuzu düşünürüz. Bir balonun içinde kalmak, tüm dünyanın eşdeğer olduğuna inanmak bizi aptallaştırır. Bakış açımızı küçültür. Her zaman haklı olduğumuza inanmamıza neden olur. Sonunda, gerçeklik küçülür ve biz onun sahipleri gibi yaşamaya başlarız. Bu, modern cehaletimizin ana semptomu ve ağların ideolojik manipülasyonunun asıl sonucudur.

Lanier’ın yazdığı kitap En Çok Satanlar listesine girdi. Kitabın adı:” Şu An Tüm Sosyal Medya Hesaplarını Silmeniz İçin 10 Argüman”. Nedenlerin her biri kitabındaki bölümlerden birine karşılık gelmekte ve şunları söylemektedir:

  • Karar verme özgürlüğünü kaybedersiniz.
  • Sosyal ağlar, günümüzde bir tür deliliktir.
  • Sosyal ağlar insanları aptallaştırır.
  • Sosyal ağlar gerçeği manipüle eder.
  • Sosyal medya söylediklerinizin ilgi düzeyini ortadan kaldırır.
  • Sosyal ağlar empati kapasitesini yok eder.
  • Sosyal medya insanları mutsuz eder.
  • Sosyal ağlar, ekonomik itibarınızı kaybetmenizi ister.
  • Sosyal ağlar, siyasetin otantik uygulanmasını engeller.
  • Sosyal medya ruhunuzdan nefret eder.

Neden Lanier ve Zygmunt Bauman gibi diğer büyük düşünürler ağların aptal olduğunu iddia ederler? Abartıyorlar mı? Ne yazık ki, her şey hayır bunun abartılı olmadığını gösterir. İnternet bizi birbirimize değil, birimizi diğerimize bağlar.

Değerimizin, yaratıcılığımızın, gerçeklik duygumuzun kaynağının kendimiz olduğumuzu hatırladığımız sürece bilgisayarlarla yaptığımız tüm çalışmalar değerli ve güzel olacaktır. Jaron Lanier

Hiç Jaron Lanier’i duydunuz mu? Sosyal medya şirketlerinin küresel merkezi ve sermayesi olan Silikon Vadisindeki en büyük isimlerinden biridir. Aslında, şimdiye kadarki en zeki bilgisayar mühendislerinden biridir. Ayrıca, sosyal ağları olan çok önemli bir kişidir. Önceden internetin demokrasinin son kalesi olduğuna inanılırdı. Bugün ise bunun yerine, internet ve özellikle sosyal ağlar bir yanda absürt ve kabile liderlerinin, diğer yanda aptalların fabrikası olarak görülmektedir.

Birçok insan, sosyal ağların bize gerçeklik vizyonumuzu tamamen değiştirebilecek ideolojik bir manipülasyon uygulayıp uygulamadığını merak eder. Bu konudaki kanıtlara bakılırsa, cevabı evettir. Kullandıkları mekanizmalar o kadar incedir ki, onları tespit etmek imkansızdır. Fikrimizi değiştirdikleri ve bunu yapmak için onlarla işbirliği yapmamızı sağladıkları için tehlikelidir. Bize ne yaptıklarının farkında değilsek, buna nasıl direnebiliriz?
Sosyal ağlar, farkında olmadan sizi bir balonun parçası haline getirir. Sizin için özel olarak tasarlanmış bir gerçeklik hikayesi inşa ederler korkularınızı, ihtiyaçlarınızı, zevklerinizi, arzularınızı… bilirler. Prensipte neyi takip etmek istediğinize veya ilginizi çeken konulara karar veren sizsinizdir. Robot bu veriyi özenle seçer ve ona göre size bir bilgi gönderir. İşte bu algoritmalar sizin için karar veren mekanizmalardır. En sık göreceğiniz kişilerin kimler olması gerektiğine ve internette gezinirken karşınıza çıkacak ögelere onlar karar verir. Kişilerinizden birinin ağınızda göze çarpan bir yerde görünmemesi, son gönderilerinin üstünden uzun zaman geçtiği anlamına gelmez. Sistem, günlük güncellemelerinizde görünmesi için gönderilerini seçmemiştir. İçerikte de benzer bir şeyler olur. Gördüğünüz haberlerin veya bilgilerin en güncel veya en ilginizi çeken şeyler olduğunu sanmayın. Karşınıza çıkan şeyler zevklerinize ve tercihlerinize göre listelemenin dikkatli bir seçimidir. Bunda hiç kuşkusuz pazarın sizi nasıl ele geçirebileceği söz konusudur. Kısacası, dünyanın sosyal medya ağlarınızda görünmeyen bir şey olduğuna inanmaya başlamamız muhtemeldir. Bunu size bir sunucu vasıtasıyla sağlayan büyük ölçüde bunun için tasarlanmış minik bir balona erişim imkanınız vardır.

Sosyal ağlar ve ideolojik manipülasyonları sayesinde insanlar davranışlarını değiştirirler. Farkına varmadan radikalleşme, hoşgörüsüzlük ve kendi kendine yeterlilik duygusu hakim olmaya başlar. Sosyal medya, etkilerinin ağırlığını doğru bir şekilde yerleştirmek için çok yeni bir olaydır. Ancak bildiğimiz şey, bunların zihnimiz, duygularımız ve yaşam tarzımız üzerinde rahatsız edici etkileri olduğudur. Yüzeysel bir analizle her zaman görünür olmayan ideolojik manipülasyon mekanizmalarını içerdikleri görmek mümkündür. Sosyal ağlar için şirketlerde olduğu gibi insan davranışı bir ticaret ürünüdür. Bilmek, anlamak ve değiştirmek için onu inceleme becerisine sahiptirler. Esas amacı insan davranışını değiştirmektir. Pazara ve tüketime yönelen ideolojik manipülasyonun yanı sıra, herhangi bir şekilde bizi bir siyasi görüşe ve insani yaklaşıma da yönlendirebilir.

Sosyal medyanın kendinizden nefret etmenizi sağlama yollarından biri, potansiyelinizi hafife almaktır. Örneğin, fotoğrafçılık, şiir, sanat veya moda gibi belirli bir faaliyetle ilgileniyorsunuz. Bununla birlikte, internette, bu belirli alanlarda yalnızca istisnai ve seçkin insanlarla karşı karşıya kalma eğilimindesiniz. Facebook, Instagram ve TikTok bu konuda özellikle suçlu. Çoğu zaman motivasyonsuz hissetmenize neden olabilir. Sosyal ağlar, birçok kişinin beğenilerin zorbalığı tarafından yargılandığını hissettiği halka açık yerlerdir. Bu, çevrimiçi bir fotoğraf yüklemenin basit gerçeğini bile travmatik hale getirebilir. Çünkü insanlar düşünmeden eleştirmeye meyillidirler. Ayrıca, neden olabilecekleri hasarı görmek için etrafta dolaşmazlar.

Ergenlerin sonunda kendilerinden nefret etme mekanizmalarından biri, gerçek olanla değil, yalnızca sanal imajlarıyla özdeşleşmektir. Aslında, sadece filtreleri kullanarak kendilerini kabul eder ve beğenirler. Akıcı arkadaşlıklar, gölgelenme, taciz: güvenle başlayan ve hayal kırıklığıyla biten ilişkiler. Hangimiz daha sonra hayal kırıklığına uğramak için sosyal medya aracılığıyla bir bağlantı oluşturmadık? Tek yolu bu. Aslında, gerçek hayat size ara sıra hayal kırıklığı yaşatsa da, teknoloji bu zarar verici olayları büyük ölçüde artırdı.

Bu nedenle, sosyal ağların kendinizden nefret etme yollarından biri, birine güvendiğiniz için pişmanlık duymanızdır. Örneğin, çevrimiçi ortamda arkadaşlıklar yaygındır. Bir süreliğine referans noktalarınız ve günlük desteğiniz haline gelen, ancak bir gecede ortadan kaybolan insanlar. Bu, şahsen tanışmadığınız birine çok çabuk güvendiğiniz için kendiniz hakkında kötü hissedebileceğiniz anlamına gelir.

Sosyal ağlar zamanınızı tüketir. Gerçekten de Instagram, TikTok veya Twitter’a bakmak, zamanınızı harcamanın oldukça boş bir yolu. Örneğin, bazen sosyal ağların sizi daha kötü hissettirdiğini ve çevrimiçi bazı günlerin gerginlik ve nefretle dolu gibi göründüğünü biliyorsunuz. Ayrıca gördüklerinizin çoğunun yalan olduğunu, bu insanların size kendilerinin bile hissetmedikleri mutluluğu ve kimsenin sahip olmadığı bir mükemmelliği sattığını da biliyorsunuz. Ancak, işte buradasınız, bildirimleri açıyorsunuz , birinin size verdiği gibi görünüyorsunuz… Aslına bakarsanız, sosyal ağların kendinizden nefret etme yollarından biri de , onlara bağımlılığınızın farkına varmanızdır.

Ancak bunun farkına varılması olumlu bir adımdır. Bu bir uyandırma çağrısı. Belki de bu kaynakları daha iyi kullanmaya başlamanız gerektiğini anlamanızı sağlayan bir alarm zili. Bütün yaşam tarzınız değil, yaşamınızda sadece bir eğlence biçimi olmalarını sağlamanın sırrı budur.

Sosyal ağlar dünyaya açılan pencerelerdir – ancak filtreleri vardır. Her gün özdeşleştirdiğiniz veya sahip olmak istediğiniz belirli şeyleri görürsünüz. Bir şeylere duyulan özlem, satın alma davranışını yönlendirir. Görünüşe göre Instagram, kullanıcılarında en çok kıskançlığa neden olan uygulama.

Dijital dünyanın aktif bireyleri veya sözde Z kuşağı (7ile 23 yaş arası), bu alanda ruh sağlığı sorunlarının artmasıyla en çok ilişkilendirilen kuşaktır. Aslında, çocuk hastanelerinden alınan verilere göre depresyon, yeme bozuklukları (ED) ve benlik saygısı sorunları artmıştır. Birçok çocuk, Tourette sendromundan muzdarip ergenlerin TikTok’ta videolarını izleyerek eğleniyor. Bu aşırı maruz kalma, onların kendilerinde sinirsel tikler geliştirmelerine neden oldu. Bu, anksiyete bozukluklarıyla bağlantılı bilinçsiz bir tepkidir. Bu nedenle, sosyal medya kullanımının bazen çok net anlaşılmayan risklerini bilmek çok önemlidir.

Bazıları, sosyal ağların insanlarda en kötüyü ortaya çıkarma eğiliminde olduğunu iddia ediyor. Eleştiri, argümanlar, trolleme , sahte haberler ve hatta taciz çok fazla. Ancak diğer yandan, bazen içimizdeki en iyiyi ortaya çıkarabilir. Bağlanmamıza, ilham almamıza, öğrenmemize, paylaşmamıza ve hatta bağış toplama kampanyaları başlatmamıza izin veriyor… Gerçekte, sosyal medya, kendi yararınıza hareket etmesi için nasıl ele alacağınızı bilmeniz gereken başka bir etkileşim alanıdır. Herhangi bir güçlü araçta olduğu gibi, onu zeka, saygı ve denge ile kullanmanız gerekir. Bunu yapmak için riskleri bilmelisiniz. Bunlardan biri, sosyal medyanın sizi kendinizden nefret ettirme yollarının farkına varmaktır. Akıl sağlığınız açısından oldukça önemlidir.

Sosyal medya kendinizden nefret etmenize birçok farklı yöntemle neden olabilir. Ancak, bunun farkına varmama eğiliminde olabilirsiniz. Çünkü Facebook, Instagram, TikTok, Twitter gibi platformlar sizi eğlendiriyor, istediğiniz kişiyle bağlantı kurmanızı sağlıyor, sizi bilgilendiriyor ve tüm dünyayı parmaklarınızın ucuna getiriyor. Akıl sağlığınız için olumsuz ve hatta tehlikeli olabileceklerini kim düşünür ki? Gerçek şu ki, olabilirler. Bununla birlikte, bu yeni teknolojiler evreninin diğer yönlerinde olduğu gibi, her şey sosyal medyayı kullanma şeklinize bağlıdır. Bununla birlikte, bilimsel araştırmalar, sosyal medyanın etkisinin özellikle genç nüfusta tehlikeli olduğunu göstermiştir.
Teknoloji sosyal davranışlarımızı değiştirdi. Eskisi gibi değiliz. İhtiyaçlarımızın değişmesi değil, onları tatmin etme şeklimiz değişti. Daha az mahalle ve kasaba var. Bugünün toplulukları ‘bulut’ içindedir ve e-posta şeklinde yardım gelir, yorum şeklinde şakalar ve söylentiler ağları aydınlatan baruttur. Biz daha evrenseliz ama aynı zamanda daha kişiliksiz ve ikame edilebiliriz. Büyük bir filtre koleksiyonu sayesinde, diğerleri yüzümüzün artık sivilceli veya kırışık olmadığını görüyor. Çalışmak, spor yapmak, ailece gezmek ve alışveriş yapmak için bolca zamanımız var. Görünen o ki, yalnızca günden güne değil, aydan aya ve yıldan yıla yaşayabiliyoruz. Ta ki bir pandemi gelip bize gerçekte ne kadar kırılgan olduğumuzu ve gerçek gücümüzün kimliğimizde değil, gerçekte ne inşa edebileceğimizde olduğunu hatırlatana kadar.

Kendinizi izole etmek ve başkalarıyla etkileşime girmemek sizi uzaklaştırır ve üzüntünüzün daha da derinlerine batar. Sarılmalara, öpücüklere, okşamalara, cesaretlendirici sözlere ve teselliye ihtiyacınız var. Aslında, diğer insanlarla birlikte olmanız ve onların neşesinin ve bulaşıcı gülümsemelerinin tadını çıkarmanız gerekir. Ancak, belki de kimseyi görmek istemiyorsunuzdur. Yine de, böyle hissettiğinizde, dışarı çıkıp eğlenmek için en iyi zaman budur, çünkü hiçbir beklentiniz yoktur. Kendinize bu soruyu her gün sormalısınız. O zaman sizi  korkutan şeyleri bir kenara koyabileceksiniz. Unutmayın, işleri yapmanın birçok yolu vardır ve bunları kendinizi rahat hissettiğiniz şekilde yapmak önemlidir. Korkunuzun üstesinden gelmek ve risk almak, korkunuzun tamamen üstesinden gelinebileceğini fark etmenizi sağlayabilir. Ayrıca kendiniz tarafından oluşturulur.

Başarılı olsanız da olmasanız da, konfor alanınızdan çıkmak ve riskli bir şey yapmak, size yaşama sevincini tattıracak ve varlığınızın tadını çıkarmaya değer olduğunu gösterecektir.

Ağlamanız gerekiyorsa, yapın. Kimin baktığı önemli değil. Hüznünüzü bırakın. Tutmayın. Gözyaşlarının endişelerinizi ve sizi mutlu etmeyen her şeyi yok etmesine izin verin. Aslına bakarsanız, gözyaşlarınızı daha sonra güzel bir gülümsemeyle değiştirebilmek istiyorsanız, ağlamak gereklidir.

Her şeyi bir anda yapmaya çalışmaktan vazgeçin. Ara verin. Neyin acil olduğunu ve neyin bekleyebileceğini düşünün. İster ay ışığında yürümek, ister arkadaşlarınızla veya ailenizle bir yemeğin tadını çıkarmak, ister partnerinizle akşam yemeği yemek olsun, kendinize zaman ayırmak, en sevdiğiniz şeyin tadını çıkarmak için zaman bulun. Kendiniz için bir an bulmak her zaman mümkündür.

Duygularınız önemlidir. Kendinize, hayatınızın şu anda size nasıl hissettirdiğini sorun. Bunun neresini sevmiyorsunuz? Üzgün hissediyorsanız, değişiklik yapmaya başlamanın zamanı geldi. Kendinizle başlayın. Giyinme şeklinizi veya saçınızı tarama şeklinizi değiştirin. Yürüme şeklinizi, insanlarla ilişki kurma şeklinizi değiştirin. Kaybedecek bir şeyiniz yok. Bu sadece yeni bir şey deneyeceğiniz ve hatta eğleneceğiniz anlamına gelir.

Hayatınızın hızını yavaşlatın…
Ne istiyorsunuz? Sizi ne heyecanlandırıyor? Başkalarının sizin için düşündüklerinden etkilenmenize izin vermeyin. Ne istediğinizi ve sizi neyin mutlu ettiğini düşünmelisiniz. Hepimizin gerçekleştirmekten korktuğumuz hayalleri ve arzuları var ama hayat kısa ve gerçekten özlemini çektiğiniz şeye doğru yürümenin zamanı geldi. Düşünmek yetmez. Ayrıca sizi hayalinize götürebilecek her şeyi yapmaya başlamalısınız. Örneğin, her zaman bir oyuncu olmak istediyseniz, bir tiyatro kursuna kaydolarak başlayın, tiyatro veya sinema ile ilgili etkinliklere gidin ve sizinle aynı ilgi alanlarına sahip insanlarla etkileşime geçin. Böylece sizi mutlu eden şeylerden keyif almaya başlayacaksınız.

Hayatınızda sizi mutlu eden hiçbir şey yoksa, belki de sizi yeniden parlatacak şeyi kendi içinizde aramanın zamanı gelmiştir. Bazen yolunuzu kaybedersiniz ve sizi mutlu edecek, devam etmenize yardımcı olacak bir şey bulmanız zorlaşır. Belki eşiniz sizi mutsuz ediyor, işinizi sevmiyorsunuz ya da hayatınızı görme ya da yaşama şeklinizi değiştirmek istiyorsunuz. Ancak, kendinizi sıkışmış hissediyorsunuz, ilerleyemiyorsunuz.

Günlük hayatın kaosu, yaptığınız şeyin gerçekten yapmak istediğiniz şey olup olmadığını düşünmekten sizi alıkoyuyor. Ayrıca hiçbir şeyin sizi neden mutlu etmediğini düşünmenizi de engeller. Ayrıca, tüm günlük aktiviteleriniz sizi çok önemli olan başka bir şeyden uzaklaştırır: kendinizden.

İyileşmek, kim olduğunuzu bilmek ve gideceğiniz yerin sizi mutlu edeceğinden emin olmak için zaman zaman biraz sağlıklı bencillik gerekir. Ayrıca, buranın başkalarının sizin için seçtiği değil, sizin seçtiğiniz yer olduğunu netleştirmek için.

Sıkışmış hissettiğinizde ilerlemek için yapabileceğiniz birçok şey var. En önemlisi duygularınız, hisleriniz ve arzularınız üzerinde derinlemesine düşünmektir.
https://youtube.com/watch?v=6LBWAi2nJck

Zihinsel, duygusal ve fiziksel süreçlerden oluşan bu kaleydoskop, genellikle bir kişinin yaşayabileceği en tatsız durumlardan biri olarak tanımlanır. Yaşamdaki “dur” düğmesine basmak ve inisiyatif eksikliğiyle umutsuzluğun hüküm sürdüğü garip bir boyutta askıya alınmak gibi bir şey. Kimse gerekenden daha uzun süre bu alanda olmamalı.

Apati kelimenin tam anlamıyla “duygu eksikliği” anlamına gelir. “Bu biraz abartılmış gibi gelse de, apatinin size en son hâkim olduğu ve aklınızda şu gibi düşüncelerin dolandığı zamanı hatırlayın:“ Hiçbir şey ilgimi çekmiyor. Her şey anlamsız. Bundan sonra ne olacağı umrumda değil. Hiçbir şey önemli değil…”

Bu dayanılmaz uyuşukluk bir kişinin bilişini büyük ölçüde etkiler. Odağını bozar. Bilgilere odaklanamaz veya aklınızda tutamazsınız. Ancak ilgisizliğin gölgesi duygularınızı daha da etkilemektedir. Öyle ki, depresyon belirtileri yaşayıp yaşamadığınızı merak edebilirsiniz. Burada iki şey açıklığa kavuşturulmalı. Depresyonun bazen apati ile beraber ortaya çıktığı doğru olsa da, bu her zaman böyle olmayabilir. Apati ya da ilgisizlik her zaman depresyonun bir parçası değildir. Bazı kişilere apati içermeyen depresif bozukluk tanısı konmuştur ve bunun tersi de doğrudur.

Yani, apati tek başına, depresyonun doğrudan bir göstergesi değildir. Bu nedenle, bu rahatsız edici refakatçinin mevcudiyetini algıladığınızda, onu en kısa zamanda terk etmeye zorlamak zorundasınız. Öncelikle, nereden geldiğini ve neden olduğunu bilmelisiniz.

Bazen zamanın geçiyor ama ben hiçbir şey yapmıyorum, hiçbir şey olmuyor ve hiç bir şey beni heyecanlandırmıyor gibi hissetmeme neden olan o korkunç duyguya kapılıyorum. Mario Benedetti

Çoğumuz bunu en az bir kez yaşamıştır. Peki ama ilgisizlik gerçekten bir ruh hâli mi? Yoksa bu bir duygu mu? Belki de hayata karşı bir tutum olamaz mı? Apati ya da ilgisizlik aslında çok yönlüdür. Bunu biliyoruz çünkü ilk elden deneyime sahibiz. Etkisi, varlığımızın hemen her parçasına ulaşır. Motivasyon eksikliğidir, yorgunluktur, hayal kırıklığıdır, üzüntüdür…

İnsanlar apati ya da ilgisizliğin bir lanet gibi olduğunu söylüyor. Bir kez yakaladı mı, peşinizi bırakmadığını söylüyorlar. Sanki bir güç, “Hayatını mahvedeceğim, içindeki ateşi ve hislerini tamamen söndüreceğim,” diyor gibidir. Cesaretsizliğin bol olduğu, umudunun ortadan kalktığı ve hatta vücudunuzun incindiği bir durumdur. Enerji ve arzunuz yok olmuştur, adeta mutlak bir fiziksel ve zihinsel donukluğun mahkumu olmuşsunuzdur.

Birisi size isteksizce yaşadığını söylese ne yaparsınız? Bu kişi sizin desteğinize ve aktif dinlemeye ihtiyaç duyabilir. Onları anlamaya çalıştığınızı ve size güvenebileceklerini hissetmeleri gerekiyor. Onlar arzuları olmadan yaşamak için ne anlama geldiğini ifade etme, devam etmelerinin ne kadar zor olduğunu açıklama konusunda rahat olacaklar. Araştırmaya göre, bir ilgisizlik içinde, arzu olmadan yaşamanızın nedeni fizyolojik bir bileşen olabilir. Bilim adamları bu durumları belirli beyin devreleriyle ilişkilendirir. Belirli zamanlarda işlevlerinde belirli anormallikler gösteren durumlar olabilir. Bu nedenle, birinin apatisinin arkasında başka dış etkenler olabileceğini düşünüyorlar.

Örneğin, ilgisizliğin altında altta yatan bir psikolojik durum, depresyon veya distimi olabilir. Bu nedenle, bu durumun üstesinden gelmek için ilk adımlardan biri tıbbi problemleri veya psikolojik problemleri elemektir. Bu durumda, İster kişinin en yakın çevresin veya bir profesyonel aracılığıyla olsun, destek istemek hayati önem taşır. Çünkü zaman zaman acı dayanılmazdır ve bir kişi bu durumla kendi başına baş edemez. Gördüğünüz gibi, dışarıdan gelecek yardıma ihtiyaçları var.

Apatinin fark edilmediği zamanlar vardır. Çünkü apatiden etkilenen kişi motivasyon eksikliğini fazlasıyla telafi eder. İsteksizliklerini çabaları ile örterler. Dolayısıyla, isteksizlik sarmalında yaşayan bir kişiye yakın olan insanlar, onların içinde bulundukları duygusal acıyı fark etmeyebilirler. Bu nedenle, bir dakika durup düşünün, insanlar iyi göründüklerinde apati yaşadıklarını nasıl anlayabilirsiniz?

Bu çok önemli bir noktadır çünkü başkalarının duygusal durumuna herhangi bir ilgi göstermeyeceğiniz zamanlar vardır. Özellikle de bu insanlar sıkıntı içinde görünmediklerinde. Ve özellikle işte, evde ve sosyal çevrelerindeki görevlerini yerine getirmeye devam ettiklerinde. Hatta gülümseyip şakalaşabilirler bile! Mesele şu ki isteksizce yaşıyorlar ama bu durumu kendilerine saklıyorlar.

Birisi size nasıl hissettiğini açıkladığında, onlara samimi olarak tavsiyeler verebilirsiniz. “Tamam”, “Bu da geçecek”, “Herkesin sorunları var”, “Neşelen” veya “Çok fazla önem verme” gibi sözler söyleyerek onları teselli etmeye çalışabilirsiniz. Evet, yardım etmek için bunu yapabilirsiniz. Ancak bu tür bir tavsiye, istekleri olmadan yaşayan bir kişi için anlamsızdır. Aslında hiç de rahatlatıcı değildir aslında tam tersi etki yaratır. Depresyonda olan bir kişi, anlaşılmadığına inanırsa sizinle iletişim kanallarını kapatabilir. Aslında, kendilerini daha da geri çekeceklerdir.

Depresyondaki insanların her sabah kalkmasının onlar için çok zor olduğunu unutmayın. Bunun nedeni, belirli görevleri yerine getirme gücünden yoksun oldukları halde bu görevlerle zaman geçirmeleri gerekmesidir. Bir bakıma, taşıdıkları ekstra ağırlık nedeniyle ekstra çaba sarf etmeleri gerekir. Hepsi de kahvaltı etmek, giyinmek ve duş almak gibi basit hedeflere ulaşmak için. İsteksizlik o kadar iç karartıcıdır ki, herhangi bir konuda inisiyatif almak çok zorlaşır.

İsteksiz yaşamak üzüntü, ilgisizlik ve arzu eksikliği olarak kendini gösterir. Ancak, birçok insan bu duruma müdahale etmeden, bu konuda iletişim kurmadan ve yardım istemeden hayatlarına devam eder. Ama neden ne hissettiklerini gizliyorlar? İsteksiz yaşamak tamamen apatinin bir yansımasıdır. Şu an ne olduğu veya gelecekte ne olacağı ile ilgili olmak konusunda motivasyon eksikliğidir. Bu durumda her gün yataktan kalkmak genellikle bir çile haline gelir. Bu durum, apati yaşayan bir insanın aklını yöneten ağırlık nedeniyle tırmanması çok zor ve dik bir yokuştur.

Dinamiksiniz ve büyük entelektüel uyarıma ihtiyacınız var. Bu, herkesin size ayak uyduramayacağı anlamına gelir. “Fazla hiperaktif, tutkulu, değişken” olarak görülüyorsunuz… Ayrıca, büyük empatiniz ve duygusal derinliğiniz göz önüne alındığında, duygusal ilişkilerinizde sıklıkla problemler yaşıyorsunuz. Aslında, her zaman olması gerektiği kadar sevildiğinizi hissetmiyorsunuz. Ayrıca eleştiriye karşı son derece hassassınız ve sık sık hayal kırıklığına uğrarsınız.

Duygusal olarak yoğun olduğunuzda, yaşadığınız neşe, tutku ve canlılık, bazen yaşayabileceğiniz ıstırapla doğru orantılıdır. Hayatınızı maksimumda yaşıyorsunuz.

Yoğun duygulara sahip aşırı hassas bir insan olduğunuzun söylenmesi sorunun özü değildir. Çünkü başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğü hiç önemli değil. Sonuçta, onu otantik, yoğun ve tutkulu bir şekilde deneyimlemezseniz hayat nedir? Bir şey daha var. Yoğun duygusal kimliğinizin hassasiyeti, uyum sağlamanızı, tatmin edici sosyal ilişkiler sürdürmenizi ve dünyanın adaletsizliklerine karşı bağışık olmanızı genellikle zorlaştırır. Ek olarak, özellikle üzüntü, hayal kırıklığı, çelişki veya ıstıraba yol açabilecekleri zaman duygularınızı düzenlemekte zorlanabilirsiniz.

Yeteneklerinizden en iyi şekilde nasıl yararlanacağınızı öğrenmeniz gerekiyor. Bunu, duygularınızı yönetmek için belirli beceriler geliştirerek yapabilirsiniz. Ayrıca, insanlarla ve hayatın kendisiyle ilgili beklentilerinizi ayarlamalı ve daha gerçekçi olmalısınız. Çünkü kanatlarla doğdunuz ama bazen çok yükseğe uçuyorsunuz ve görüş alanınızı kaybediyorsunuz.

Aşısı hassas kişilik, yüksek duyarlılık ve diğer özelliklerle ilişkilidir. Aslında, Tennessee’deki Vanderbilt Üniversitesi ve Massachusetts Hastanesi, birkaç yıl önce konuyla ilgili bir çalışma yayınladı. Tespit için bir ölçek geliştirilmiştir. Başka bir deyişle, duygusal yoğunluk ölçülebilir ve tanımlanabilir özelliklere sahiptir.

Duygusal derinlik ve tutku. İster olumlu ister olumsuz olsun, her duyguyu yoğun bir şekilde yaşarsınız. Ayrıca yaptığınız işe son derece bağlı ve tutkulusunuz.

Yüksek empati ve duyarlılık. Hem duygusal hem de fizyolojik olarak yüksek hassasiyet özelliğine sahipsiniz. Bu, belirli seslerden, kokulardan ve yoğun ışıklardan etkilenme eğiliminde olduğunuz anlamına gelir.

Son derece yaratıcı ve dinamiksiniz. Aktifsiniz ve bulunduğunuz ortamla bağlantı kurmanız gerekiyor.

Varoluşsal krizler yaşama eğiliminiz var. Örneğin, toplum, ilişkiler, hayatın anlamı gibi gerçekliğin birçok yönünü sorgularsınız. Duygusal kararsızlık. Genellikle hem olumlu hem de olumsuz düşünceler ve/veya duygular yaşarsınız.

Duygusal olarak yoğunsanız, coşku yaşarsınız. Bu, sanattan, işinizden, arkadaşlıklarınızdan veya aşktan zevk aldığınızda deneyimlediğiniz ezici bir duygudur. Hayattan keyif almanın coşkulu bir yolu olsa da çoğu zaman başkaları için endişe verici veya korkutucu olabilir.

Kişilik yapınız dışa dönüklük ile ilişkilidir. Yüksek algı ve gözlem. Ayrıca son derece sezgiselsiniz.

İnsanlar size aşırı hassas biri olduğunuzu söylerlerse, kendinizi bu konuda oldukça sinirli ve gergin hissedebilirsiniz. Aslında, başkalarına etiket yapıştırmayı seven birçok insan var. Ayrıca toplumumuz, duygularını açıkça ifade edenleri veya herhangi bir olaya daha duyarlı tepki verenleri kabul etmiyor ve anlamıyor. Bu insanlar sizi sadece anlaşılması değil, aynı zamanda eğitilmesi de zor olan nadir bir kuş olarak görüyorlar. Sizi öngörülemeyen, aşırı tutkulu ve kendini kısıtlamaya alışmış bir dünyada konformist olmayan bir canlılık sergileyen biri olarak görüyorlar. Sizin gizli olduğunuzu düşünüyorlar. Bununla birlikte, herhangi bir ‘farklı’ kişilik türünü tehdit edici olarak görme eğilimindeler.

“Aşırı hassas olduğumu, her şeyi çok kişisel aldığımı ve başıma gelenleri abartmaya meyilli olduğumu söylüyorlar.” Bu size tanıdık geliyor mu? Aslına bakarsanız, içsel evrenlerimizde hepimiz duygularımıza karşı duyarlıyız. Ancak, bazılarımızın hissettiklerini ele almasının farklı bir yolu var. İnsanlar aşırı hassas olduğunuzu söylüyorsa, muhtemelen duygularınızı bastırmıyorsunuzdur, onları hiçbir filtre kullanmadan açıkça ifade ediyorsunuzdur. Aslında, insanı tanımlayan tüm duygu yelpazesini daha derin bir şekilde deneyimlersiniz. Bu, bazen kararsız hale geldiğiniz anlamına gelir. Örneğin, mutlu anlarda üzüntü ve ıstırap unsurları hissedebilirsiniz.

Bu size benziyor mu? Eğer öyleyse, bu psiko-duygusal profille özdeşleşmenizde bir sakınca var mı? Cevap hayır. Ancak, alışılmış ve ‘normallik’ tanımına neredeyse takıntılı bir dünyada yaşıyoruz. Bu nedenle, yoğun duygulara sahip bir kişilikseniz, tahmin edilemez ve kontrol edilmesi veya anlaşılması zor biri olarak görülme eğiliminde olabilirsiniz. Aslında insanlar sizi anlamıyor.

Duygusal yoğunluk, aşırı duyarlılık profiline sahip yüksek düzeyde empatik insanlarda sıklıkla görülen bir özelliktir.

Son olarak, yalnız olmaktan hoşlananlar genellikle kendilerini gerçekten iyi tanırlar. Bu özellik onları son derece yansıtıcı yapar ve eylemlerinin ve onlardan doğabilecek sonuçların net bir farkındalığına sahiptirler. Ayrıca, daha az bağımlılığa sahip oldukları için daha iddialı olma eğilimindedirler. Buna ek olarak, üretken ve talepkar olma eğilimindedirler. Zorluklarla yüzleşmek için özgüvenlerini olumlu bir şekilde yönetebilir ve yeni öğrenme veya projeler üstlenme gerçeğinde büyük bir motivasyon kaynağı bulabilirler. Bu aynı zamanda zorluklar karşısında etkili başa çıkma stratejilerine sahip olmalarını sağlar. Bunun nedeni, duygularını ve güvensizliklerini bilmeleri ve yeteneklerini tanıyıp objektif olarak değerlendirebilmeleridir.

Ayrıca zamanlarını iyi yöneten düzenli insanlar olma eğilimindedirler. Yaptıkları her şeyde genellikle disiplinli, organize ve vicdanlıdırlar. Aynı şekilde, genellikle başkalarının zamanının bilincindedirler ve dakik olmaya ve planlarını çok fazla değiştirmemeye çalışırlar. Yalnız kalmaktan hoşlanan insanlar genellikle daha empatiktir, büyük bir dikkatle dinleme kapasitesine sahiptir, değer yargılarında bulunmaktan kaçınır ve diğer insanların duygularıyla kolayca bağlantı kurabilirler. Bu özellikleri onları açık fikirli, farklı bakış açılarına saygılı, kendi istek ve zevklerini uzlaştırabilen ve tanıyabilen insanlar yapar.

Kötü bir birliktelik içinde olmaktansa tek başına olmak daha iyi… Başlangıç olarak, bu insanlar için onlar kendi en iyi arkadaşlarıdır. Ayrıca, ilişkileri konusunda oldukça seçici olma eğilimindedirler ve sosyal etkileşimlerde daha çekingendirler. Bu aynı zamanda onları sadık arkadaşlar ve yoldaşlar yapar. Bunun nedeni, yalnız olmaktan çok güvenlerini kazanmış kişilerle birlikte olmaktan keyif almalarıdır.

Ancak, özellikle yeni insanlarla tanışırken, bazen kendileri gibi olmayı zor bulabilirler. Yine de, kendilerini rahat hissetmeye başladıklarında, iyi sohbetçiler olabilirler. Bunun nedeni genellikle yalnız olmaktan hoşlanan insanların zamanlarının büyük bir bölümünü farklı ilgi alanları ve hobiler geliştirmeye harcamalarıdır. Ek olarak, çoğu durumda, yalnız olmaktan hoşlanan insanlar, bekar olmaktan korkmazlar. Tabii ki, bir ilişki içinde olmaktan keyif alabilirler, ancak onlar için kendi alanlarına sahip olmak önemlidir. Yalnız olmanın yalnız hissetmekten farklı olduğunu anlarlar. Genel olarak, bu insanlar çoğunlukla yalnızlık duygusu yaşamazlar. Gerçekten de, yalnız olmakla yalnız hissetmek arasındaki farkı anlıyorlar. Başka bir deyişle, çok sayıda arkadaşa sahip olmanın veya çok sayıda insanla çevrili olmanın, gerçekten ihtiyaç duyduklarında onları dinleyecek ve destekleyecek birine sahip olacaklarını garanti etmediğini bilirler.

Öte yandan, kendileriyle vakit geçirmekten hoşlanan insanlar reddedilmeye karşı aşırı duyarlı değildir ve duyguları kolay kolay incinmez. Diğer insanlarla birlikte yaşamanın gerektirdiği karmaşıklığı anlarlar. Bu nedenle, başkalarının kötü zamanlar geçirdiğini veya her zaman herkes tarafından sevilmek zorunda olmadıklarını kabul ederler.

Bazı insanlar kendi başlarına aktivite yaparken kendilerini kısıtlanmış hissedebilir. Bunun nedeni, yargılanacaklarını ya da savunmasız ya da üzgün görüneceklerini düşünmeleridir. Ancak, yalnız olmaktan gerçekten hoşlanan insanlar bu klişelerden korkmazlar ve kendileriyle, ilgi alanlarıyla ve tutkularıyla vakit geçirmeyi severler.
https://youtube.com/watch?v=V317ZYD7Uts

Kendinizi insanlarla çevrelemek için zamanınızı yönetin. Sürekli bir yaşam biçimine dönüştürürseniz yalnızlık iyi değildir. Dünyaya açılın ve insanlarla önyargısız bir şekilde tanışın. Çoğu zaman, neredeyse öyle olmak istediğiniz için kendinizi yalnız buluyorsunuz. Hayatınıza giren herkese sınırlar koyarsınız. Kimsenin mükemmel olmadığını ve hiç kimsenin sizi yüzde yüz tatmin etmeyeceğini anlamıyorsunuz. Sizinle tanışmak isteyen ve tanışmak istediğiniz milyonlarca insan olduğunu anlayın, ancak onlara açılmanız gerekiyor.

Nasıl yalnız olunacağını bilmenin, başkalarını tanımak ve onlarla ilişki kurmak için çok önemli olduğunu unutmayın. Ayrıca, kendinizle baş başa olmaktan nasıl mutlu olacağınızı bilmek, kendi refahınızı destekler.

Kendinizi yalnız zaman geçirmeye zorlayın. Değişmek için sadece zihinsel veya bilişsel düzeyde değil, aynı zamanda davranışsal düzeyde de hareket etmelisiniz. Tüm hafta sonlarını kendinizle baş başa programlayın. İsterseniz bir kitabın veya filmin tadını çıkarın, ancak sosyal medyadan kaçının. Sinemaya, sahile, dağlara tek başınıza gidin. Herhangi bir eşlikçi olmadan bir seyahate çıkın. Bunu yeterince uzun süre yaptığınızda, hayatta kaldığınızı, korkularınızın gerçek olmadığını ve kendi gerçek benliğinizle tanıştığınızı ve artık kendinizi daha iyi tanıdığınızı anlayacaksınız.

Hayattaki en büyük işkencemiz yalnız olamamızdan geliyor. Dolayısıyla tüm eylem ve çabalarımız bu yalnızlıktan kurtulmaya yöneliktir. Açıkçası, kendinize günde yüz veya daha fazla kez, yalnız olmanın korkunç bir şey olduğunu, kimsenin sizi sevmediğini ve sonunda yalnız öleceğinizi söylerseniz, gerçeklikle uyuşmayan bu fikir ve düşünceler yüzünden duygularınız aşırı derecede yoğun olacak ve korkunç hissedeceksiniz.

Yalnızlıktan bu kadar korkan insanlar, dünyada kendi başlarının çaresine bakamayacaklarını da hissederler. Mutlu yaşayabilmeleri için yanlarında birine ihtiyaçları var. Bu fikir de yanlıştır, çünkü gerçeklik kimsenin kimseye ihtiyacı olmadığını gösterir.

Aslında bu tür insanları sıkıntıya sokan şey güvenlik ve özgüven eksikliğidir. Ayrıca, genellikle yalnız kalmaktan korktukları için kendilerine hiçbir faydası olmayan bir partnerle uzun yıllar birlikte kalırlar. Gerçekten de kendilerini bulmak için bir adım atmaktansa kötü bir zaman geçirmeyi tercih ederler. Ancak bu ciddi bir hatadır. Çünkü psikolojik olarak büyümek ve olgunlaşmak için yalnız kalmayı öğrenmek son derece gereklidir.

Yalnızlığı yönetmenin ilk adımı iç diyaloğunuzu gözden geçirmektir. Kendinize yalnızlığın sizin için ne anlama geldiğini sorun. Kendinize yalnızlığın korkunç bir şey olduğunu, yalnız olmanın tehlikeli olduğunu ve hayatta kendinizi koruyamayacağınızı söylüyorsanız, bir sorununuz var demektir. Bu nedenle, bu irrasyonel fikirleri daha rasyonel ve gerçekçi olanlarla değiştirmelisiniz. Kendinizle tartışmaya cesaret edin, bu düşüncelerin lehinde ve aleyhinde kanıtlar arayın, korkularınızı analiz edin ve bunlarla yüzleşmek için kaynaklarınız olup olmadığını ve gerçekten o kadar kötü olup olmadıklarını görün. Bu analiz muhtemelen sizi şaşırtacak ve korkularınızın hiçbir dayanağı olmadığını göreceksiniz.

Nasıl yalnız olunacağını bilmek, gerçekte kendi kendinin en iyi arkadaşı olduğunu anlamaktır. Bu sayede varlığınızla bağlantı kurar, olasılıklarınıza güvenir ve hayatta tek başınıza yürüyebileceğinizi anlarsınız.

Yalnızlık toplum tarafından olumsuz olarak görülme eğilimindedir. Ancak son derece olumlu olabilir. Yalnız olmanın tuhaf olduğu inancını yıkmak oldukça zordur. Gerçekten de, insanlar doğası gereği sosyaldir, eşlik edilmeyi ve başkalarının bizi önemsediğini hissetmeyi severiz. Eski zamanlardan beri tehditlerle karşı karşıya olduğumuzda, bir sosyal gruba kabul edildiğimizde, işbirliği yaptığımızda her şeyin daha kolay olduğunu öğrendik, çünkü yalnızken hayatta kalamamamız için bir olasılık vardı.

“İnsanlar neden yalnız kalmaktan kaçınırlar? Çünkü kendileriyle baş başa kaldıklarında çok az kişi iyi bir arkadaştır.” Carlo Dossi

İnsan olduğunuz için yalnız kalmaktan korkuyorsunuz ve bu gerçek tehlikeler artık mevcut olmasa bile bu bilgi yükünü milyonlarca yıldır taşıyorsunuz. Ayrıca toplum, eğitim ve kültür, yalnızlıkla ilgili bazı mantıksız inançları güçlendirmeye katkıda bulunur. Toplum, biri 40 yaşındaysa ve yalnız yaşıyorsa, bir şeylerin yanlış olduğunu düşünmeye meyillidir. Bununla birlikte, temel sorunun, onu çevreleyen inanç olma eğiliminde olduğu anlaşılmalıdır. Başka bir deyişle, sorun yalnızlığın kendisi değil, onun hakkında ne söylendiği, nasıl yorumlandığı ve ona verilen anlamdır.

Bugün kalabalık yerlerde yaşıyoruz ve sosyal medya sayesinde inanılmaz derecede birbirimize bağlıyız. Yine de bu sizin için yeterli olmayabilir ve bekar olduğunuz veya tamamen yalnız yaşadığınız için kendinizi yalnız hissediyor olabilirsiniz. Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi, sorun bu değil. Bu sizin onu görme biçiminiz ve bu konuda kendinizle kurduğunuz diyalog, sorun işte budur. Sizi endişeli, depresif ve içinizde boş hissettiren şey budur.

Mantıklı düşünürsek, ilk etapta yalnızlığın gerçek bile olmadığını anlayacağız.

Çocuğunuza saygı duymayı öğrettiğinizde, genellikle kendinizi ona yapmaması gereken şeyleri söylemekle sınırlarsınız. Örneğin, vurmamalı, başkalarından bir şey almamalı, bağırmamalı, itmemeli vb. Bu, çocuğunuzun zihninde “ Bunu yapma” ve “ Yapma ” gibi yasakların fazla olduğu anlamına gelebilir. En uygun şey, ne yapılması gerektiğini, saygının nelerden oluştuğunu ve nasıl uygulandığını gerçekten erken belirlemek olacaktır.

  • Saygı, diğerine görünürlük vermek ve herkesin farklı, benzersiz ve istisnai olduğunu anlamak anlamına gelir. Gerçekten de, farklılıkları kabul etmek, refahın anahtarıdır.
  • Saygı, nasıl iletişim kuracağını bilmektir. Bunu yapmak için, bir çocuğun mümkün olan en kısa sürede dinlemeyi, gözlemlemeyi ve karşısındaki kişiyle sabırla ve empatik bir şekilde bağlantı kurmayı öğrenmesi gerekir.

Her şey oldukça basit ve açık görünüyor. Bununla birlikte, yetişkin dünyamızda, her ne pahasına olursa olsun haklı olmaya çalışan ve anlamadan konuşan birçok kişi var. Bu insanlar saygı duymak için önce kendilerine saygı duyulmasını isterler. Ya da sadece kendilerine saygı duyarlar ve kendilerini diğerlerinden üstün görürler, haklarını, özsaygılarını ve itibarlarını ihlal ederler. Söylemeye gerek yok, bu tür davranışlardan ne pahasına olursa olsun kaçınılmalıdır. Ayrıca, her zaman saygı kültürünün esenlik ve mutluluğun temeli olduğunu unutmayın.

Psikolog ve Zürih Üniversitesi’nde profesör olan Guy Bodenmann, bu fikre başka bir unsur ekliyor. 2018’de yapılan ilginç bir çalışmada, kendisi ve meslektaşları, başkalarına saygı duymanın temel taşının nasıl dinleyeceğini bilmek olduğuna dikkat çekti. Ayrıca, aktif dinleme becerisi genellikle sağlıklı benlik saygısına ve ayarlanmış empati düzeyine sahip bir kişi tarafından gerçekleştirilir.

Anlamak için dinlemek ve cevap vermemek, iletişim için mükemmel bir formüldür. Ne yazık ki, gerçekte, arzu edilenden çok daha az sıklıkta olur. Bununla birlikte, başkalarına nasıl saygı duyulacağını bilme yetkinliği her zaman tedavi ve iletişim ile başlar. Aslında, herhangi bir sağlıklı ilişkinin temelidir.

Aşağıdakilerden herhangi biri olursa, diğer kişinin size saygı duymadığı anlamına gelir.

  • Sizi dinlemiyorlar.
  • Size ilgi göstermiyorlar.
  • Esnek olmayan bir tutum sergiliyorlar. Örneğin, akıl yürütmenize dikkat etmezler ve konuşmadan önce bir engel oluştururlar.
  • Sizi dinlerler ama buna göre hareket etmezler ve ne söylediğinizi ve neye ihtiyacınız olduğunu dikkate almazlar.

Hiçbir şeye saygı duymuyorsan, zeki olmak büyük bir başarı değildir. Johann Wolfgang von Goethe

Genellikle saygı duyulması gereken iki unsur olduğu söylenir. Birincisi, diğerine değer verdiğiniz ve görünürlük sağladığınız an, ikincisi ise karşılık verdikleri andır. Ancak, daha az önemli olmayan üçüncü bir öğe eklemeliyiz. Bu kendine saygıdır. Başkalarına değer vermek için kendinize değer vermenin gerekli olduğunu anlamayı içerir.

Pozitif psikoloji araştırmalarının öncülerinden Martin Seligman bu konuda ilginç bir uyarı veriyor. Benlik saygısı, refahınızın anahtarıdır ve ayrıca sosyal ilişkilerinizi kolaylaştırır. Kendiniz hakkında iyi hissettiğinizde ve kendinize saygı duyduğunuzda, başkalarıyla daha başarılı bir şekilde etkileşime girersiniz. Bununla birlikte, çok yüksek benlik saygısı, narsisizme ve başkalarının haklarını aşma eğiliminin ortaya çıktığı bir benliğin yüceltilmesine yol açar.

Çok az etik, sosyal ve hatta ahlaki değer, başkalarına saygı duymayı öğrenmek kadar önemlidir. Ancak, saygının kazanılması gerektiğini savunanların az olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Sanki saygı dokunulmaz bir hakmış gibi savunuyorlar ve hepimiz dünyaya ona sahip olarak geliyoruz. Nitekim saygı, mutlu bir yaşam için en güçlü bileşendir. Çünkü kendilerine ve başkalarına saygı duymayı öğrenenler daha dolu, daha empatik ve anlamlı bir birlikte yaşamayı şekillendirebilirler. Ancak, ünlü Fransız romancı, filozof ve gazeteci Albert Camus’un dediği gibi, korkuya dayalı saygının aşırı derecede bol olduğu bir toplum türü yarattık.

Gücü olana saygı duyarız çünkü o bizden üstündür ve onlara karşı gelmenin sonuçlarından korkarız. Bu gerçek, diğerlerine ek olarak , fiil saygısını yeterince bağlayamadığımız anlamına gelir.

İlişkilerimizi etkileyen, mesafeler oluşturan ve özgün bir saygı kültürü oluşturmayı zorlaştıran hatalar, duygusal yazım hataları yaparız. Ancak saygıyı kolaylaştırmak ve bu önemli sosyal ve psikolojik boyutu sıfırdan inşa etmeyi öğrenmek, kendimizi eğitmemizi gerektirir. Her şeyden önce kendimizi dinlemeyi öğrenmek için eğitmeliyiz.

İnsanlar olarak, kategorize etme eğilimindeyiz. İnsanları ayırıp belirli kutulara koyarız. Sınıflandırma, kendi sınıflarımıza dahil ettiğimiz insanları kayırdığımız anlamına gelir. Diğer kategorilerden olanlara karşı ise önyargı duyarız. Dolayısıyla, önyargınızı kontrol altına almak istiyorsanız, bu sınıfların sınırlarını daha esnek hale getirmelisiniz. Bunu yapmanın üç yolu var:

Sınıflandırmayı kaldırmak: bu, diğer sınıfların üyelerini sadece bir grubun bir parçası olarak değil bireyler olarak görmekten oluşur. Bunu yapmak, önyargılarınızı kontrol altına almanıza ya da azaltmanıza yardımcı olacaktır. Birini başka bir ülkenin “üyesi” olarak görmek yerine, onu bağımsız bir birey olarak görün. Bu, birine karşı daha olumlu bir tutum sergilemenin bir yoludur.

Çapraz sınıflandırma: bu teknik, birbirleriyle çakışan grupların sahip olduğu ortak noktaları vurgulamakla alakalıdır. İnsanları, paylaştıkları kategorilerden haberdar ettiğiniz zaman, birbirlerine karşı daha olumlu duygular beslerler. Benimkinden farklı bir dine inanıyor olabilirsin ancak seninle cinsiyet ve millet ortaklığımız var.

Yeniden sınıflandırma: bu, farklı sınıfların üyelerini kapsayan yeni bir sınıf oluşturmaktan oluşur. Örneğin, İspanyol ve Fransız değiliz, Avrupalıyız.

Hepimizin önyargıları var. Önyargılar, insan gruplarına ya da belirli bir grubun üyelerine karşı sahip olunan olumlu veya olumsuz tutumlardır. Tanımadığımız insanları değerlendirmek ve etiketlemek için önyargıları kullanırız. Örneğin, bir çingeneyle tanışıyorsunuz. Ve tüm çingenelerin gitar çalmakta iyi olduğuna inanıyorsunuz. Sonuç olarak, bu kişiyle olan etkileşiminiz, çingenelerin iyi müzisyenler olduğuna dair inancınızdan etkilenecektir. Önyargılar, farklı gruplar arasındaki statü hiyerarşilerinin korumasına yardımcı olur. Neyse ki, önyargılarımızı kontrol altına almak ve onları azaltmak için başvurabileceğimiz farklı yollar vardır.

Uzmanlar önyargıların üç bileşeni olduğuna inanıyorlar. Bunların arasında klişeler bilişsel bileşendir. Bir grubuna dair zihninizde olan imajı temsil ediyorlar. Başka bir bileşen duygusal olandır. Bunlar, bir grup insanla alakalı sahip olduğunuz duygulardır. Son bileşen ise davranışsal olandır ve ayrımcılıkla temsil edilir. Bu, önyargılı olduğunuz gruba karşı sergilediğiniz olumsuz davranıştır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, önyargılar insan gruplarına ya da belirli bir grubun üyelerine karşı sahip olunan olumlu veya olumsuz tutumlardır. Bununla birlikte sosyal psikoloji, önyargılarınızı kontrol altına almak için farklı yollar geliştirmiştir. Bu yöntemler kategorizasyon ve sosyal kimlik teorilerine dayanmaktadır.

Kaliforniya Üniversitesi’nde Dr. David López tarafından yürütülen araştırma da aynı şeyi gösteriyor. Aldığınız bilgiler inançlarınızla tutarlı olduğunda, zevk ve belirli bir memnuniyet yaşarsınız. Öte yandan, bir şey sizinle çeliştiğinde, engeller oluşturan türden bir şüphecilik duyarsınız. Tüm tutumlarınız, seçimleriniz ve görüşleriniz tamamen nesneldir. Ayrıca, kendi argümanlarınızı insanların önünde, onların mutlak gerçekler olduğuna inanarak savunmanız da yaygındır. Bu tamamen normaldir. Ne de olsa beyniniz, çevreniz tarafından bilinçsizce aşılanmış olduğunuz her deneyim, yorum, bilişsel önyargı yoluyla inşa edilmiştir.

Belirli boyutlarla sahip olduğunuz duygusal bağ. Neredeyse her zaman, savunduğunuz her şey, tanımlamanız gereken temel bir duygusal alt tabakaya sahiptir. İnançlarınız sizi tanımlar ve kimliğinizi oluşturur. Örneğin, cinsiyetçi ve ataerkil davranışların oldukça yoğun olduğu bir ortamda eğitim almış olsaydınız (ve bunları içselleştirmiş, geçerli kabul etmiş olsaydınız), cinsiyet eşitliğine inanmanız son derece zor olurdu. Ayrıca bir kadını güçlü bir konumda görmek size ters düşer ve sizi rahatsız eder.

Kendi sosyal gruplarınız sizi şekillendirir. Gerçekten de bu ‘mikro dünyalar’ sizi belirliyor. Neredeyse farkına varmadan, fikir ve düşünce kalıplarını üstlenirsiniz, üzerinde düşünmeden onları doğal kabul edersiniz. Bilişsel uyumsuzluktan kaçının. Zihniniz, inançlarınızla çelişen bilgileri sevmez. Bu nedenle, başka bakış açılarını anlamak ve hatta kendi bakış açınızı güncellemek için bu verileri analiz etmek ve yansıtmak yerine, ona karşı çıkıyorsunuz. Kendi gerçeklerinize meydan okuyan şey, içinizde bilişsel uyumsuzluk yaratır. Bu, kendi vizyonunuza bağlı kalmaya devam ettiğiniz anlamına gelir. Aslında, konumunuzu korumak için imkansızı savunduğunuz gerçekçil akıl yürütmeyi uygularsınız.

Sonuç olarak, bu tür bir önyargı, açık ve esnek bir zihniyetten yararlanmanın önemini göstermektedir. Kendinizi görelileştirmenize ve entelektüel alçakgönüllülüğü uygulamanıza izin verirseniz, yalnızca bir arada yaşama durumunuzu iyileştirmekle kalmayacak, aynı zamanda kendinizi geliştirecek ve daha nazik ve şefkatli olacaksınız.

Twitter ve diğer sosyal medya dünyasını dolduran influencerlar ve (bilgili veya bilgisiz) insanlar tarafından beslenen bir toplumda yaşıyoruz. Bu nedenle hiçbir dayanağı ve mantığı olmayan bilgilerin geçerli kabul edilmesi son derece kolaydır. Bilimin aksini kanıtlamaya çalışması önemli değil. Kuralları koyan, beğeniler ve retweet edilmektir. Ayrıca, bilgi üzerinde düşünmekten çok uzak olan dürtüsel davranış, kaynağın güvenilirliği ile değil, duygu tarafından sürüklenmesine izin verir. İlginçtir ki, Max Planck bizi 20. yüzyılın ortalarında bu konuda uyarmıştı.

Bu ünlü Alman fizikçi ve matematikçi, bilimsel gerçeğin her zaman galip gelmediğine dikkat çekti. İnsanları bir şeyin kanıtına ışık tutarak ikna etmeye çalışmanın çoğu zaman faydasız olduğunu. Çünkü insan zihninde her zaman güvensizlik, korku ve hatta gurur gibi katı inançlar ve duygular inşa eden engeller vardır. Bunlar, en bariz mantığa karşı bile bir barikat görevi görür. Gerçekçil akıl yürütme bize her zaman gördüklerimizi, bize söylenenleri ve başımıza gelenleri filtrelediğimizi söyler. Yine de, gerçekleri nadiren kendimiz inceleriz

Çok az duygusal önyargı, psikolojik mimarinizde motive olmuş akıl yürütme kadar derinlerde bulunur. Örneğin, sevmediğiniz birinin doğru veya takdir edilmeye değer bir şey söylediğini veya yaptığını fark ettiğinizde, bunu şüpheyle karşılarsınız. Dahası, kendinize “Karşılığında bir şey istiyorlar” dersiniz. Veya kendi ideolojinize karşı olan bir siyasi parti, herkes için faydalı olan bir yasayı teşvik etmeye karar verirse, bazı nüansları görecek ve şüphe duyacaksınız. “ Onları hayatım boyunca eleştirdim. Nasıl olur da iyi bir şey yapabilirler?” Aslında, kendi fikirlerinizin herhangi bir çelişkisine nadiren müsamaha gösteriyorsunuz.

Kural olarak, her şey siyah ve beyazdır ve onlara verdiğiniz anlama göre ayarlanmalıdır. Bu yaklaşımı benimsemek size zaman kazandırır. Ancak bu psikolojik bir tembelliktir ve başka bir bakış açısına sahip olmak için zihninizi açmanıza engel olur.

Tüm tutumlarınız, seçimleriniz ve görüşleriniz tamamen nesneldir. Ayrıca, kendi argümanlarınızı insanların önünde, onların mutlak gerçekler olduğuna inanarak savunmanız da yaygındır. Bu tamamen normaldir. Ne de olsa beyniniz, çevreniz tarafından bilinçsizce aşılanmış olduğunuz her deneyim, yorum, bilişsel önyargı yoluyla inşa edilmiştir.

Hepimizin biraz daha entelektüel alçakgönüllülüğe ihtiyacı var. Bununla, bazı şeyleri algılamamızı sınırlayan ve her zaman farkında olmadığımız duygusal önyargıların, inançların ve esnek olmayan şemaların çoğunu devre dışı bırakabiliriz. Genellikle haklı olmak istersiniz. Bazen yaklaşımınızın net bir temeli vardır ve bu nedenle fikirlerinizi saygıyla savunmaya tamamen hakkınız vardır. Bununla birlikte, diğer durumlarda, gerçekçil akıl yürütme ile bilmeden bile kendinizi kaptırabilirsiniz. Bu, arzularınızın, korkularınızın ve ihtiyaçlarınızın argümanlarınıza hakim olduğu duygusal bir önyargıdır.

İnanmak istediğinize inanma eğiliminiz var. Bu son derece yaygın bir davranış türüdür. Örneğin, ciddi bir suç işlemesine rağmen hayranları tarafından hala savunulan bir ünlüyü ele alalım. Veya belirli bir spor takımının taraftarları, ihlal açık olmasına rağmen hakem tarafından belirtilen bir hatayı inkar etmekte ısrar edebilirler. Bu gibi durumlar yaşanma eğilimindedir, çünkü bir insan olarak duygularınızın yanı sıra inançlarınız, tutkularınız ve tutumlarınız tarafından da etkilenirsiniz. Sonuç olarak, yaptığınız, ifade ettiğiniz veya düşündüğünüz her şey, nesnelliğinizi bozan türden önyargı ve peşin hükümlerden arınmış değildir.

Michael Trimble gibi bazı yazarlar, ağlamanın bir “bilimi” olduğunu iddia ediyorlar. Bu, bazı insanların ağlamaya neden diğerlerinden daha fazla yatkın olduğunu açıklayabilir. Ad Vingerhoets gibi başka uzmanlar ise, birinin ağlamaya yatkınlığının iki farklı karakter özelliğine bağlı olduğunu söylüyor: empati ve nevrotiklik. Neyden kaynaklanıyor olursa olsun, kendinizi daha iyi tanımak, ağlamanın en büyük faydalarından biridir. Ağlamak genellikle bir zayıflık işareti gibi kabul ediliyor olsa da, gerçekte duygusal güce işaret eder. Gözyaşları, bizimle ilgili aslında çok şey anlatır. Zayıf yönlerimizi anlamamıza, başkalarına ne zaman ve ne kadar ihtiyacımız olduğuna ve bizi gerçekten etkileyen şeylere dair bize öngörü sağlarlar.

Şimdi artık ağlamanın neden yararlı olduğunu biliyorsunuz. Gözyaşlarınızı tutmak, ağlamamaya çalışmak ihtiyacın olan duygusal boşalmayı ve rahatlamayı geciktiriyor. Bu nedenle kendinizi ifade etmemizi sağlayan bu durumdan korkmanıza ya da utanmanıza gerek yok. Bırakın gözyaşlarınız aksın gitsin!

Düşündüğümüzde bu, ağlamanın en iyi yanlarından biri, değil mi? Stres yaşadıktan sonra bu duruma karşı ağladığınızda, gözyaşlarınız ilk esnada strese neden olan kimyasallarla aynı kimyasalları serbest bırakır. Aslında paradoksal, ama doğru. Örneğin, ağladığınızda, manganez seviyeleriniz düşer. Manganez, anksiyete, sinir ve saldırganlık durumlarıyla yakından ilişkili bir mineraldir. Ağlamak ayrıca adrenalin ve noradrenalin gibi stresli ya da tehlikeli durumlarda normalden daha fazla salgıladığınız maddelerin vücuttaki konsantrasyonunu düşürür.

Normalde, başka bir insanın ağladığını gördüğümüzde, onlarla empati kurarız ve onlara omzumuzda ağlayabileceğini söyleriz. Yardıma ihtiyaçları olduğunu ya da hayatlarında bir şeylerin korkunç gittini varsayarız. Ağlayan kişinin onu inciten ve üzen bir durum yaşadığı anlamını çıkarırız. Her halükarda, karşımızdakinin ağlaması ona yardım etme isteği duymamıza sebep olur ve bizi karşımızdakine duygusal olarak bağlar.

Ağlamak çevremizdeki insanlardan rahatlık ve destek almanın bir yoludur. Nedeni ise bağlanma davranışıdır. Bu açıdan değerlendirildiğinde, ağlamak, yardım ya da çevremizden ilgi istemek için bir yoldur.

Ağlamak, sizi rahatlatır ve üzerinizdeki kötü bulutları atmanıza yardımcı olur. Ama aslında ızdırap yaşamanıza sebep olan şeyler gibi altta yatan daha derin konuların, çözülmesine ve kendinizi değiştirmenie yardımcı olur. Anlayacağınız, ağlamak aslında iyidir. Peki ya neden? Çünkü ağlamak, kısa bir süre içinde sonra vücudun gevşemesini teşvik eden ve sonrasında da devam ettirilmesini sağlayan ve vücudun dinlenme döneminden sorumlu olan parasempatik sinir sistemini (PNS) harekete geçirir. Vücudunuzdaki parasempatik sinir sistemini tetikleyen molekülleri harekete geçirerek, strese tepki göstermesine ve metabolik düzenlemeye katılmasına yardımcı olur.

2014 yılında yapılan bir çalışmada, duygusal ya da psikolojik tabir edilen gözyaşlarının insanların iyi hissetmek için ihtiyaç duydukları iki maddeyi serbest bıraktığı bulunmuştur: oksitosin ve endorfinler. Hem fiziksel hem de duygusal olarak hissedilen negatif duyguları hafifletir, çünkü salgılanan bu hormonlar zevk ve derin bir iyilik hissi yaratır.

Ağladıktan sonra bazen durup gülümseriz. Daha az önce ağlamaktan tüm mendillerimizi bitirmişken şimdi nasıl gülümsüyor olabiliriz? Çünkü salgılanan oksitosin ve endorfin hormonları ruh halinizi iyileştirir. Onun yatıştırıcı, mod yükseltici ve ağrı giderici etkisi, sonrasında daha kolay uykuya dalmanıza ve kaliteli uyumanıza yardımcı olur.

Gözyaşının yapısında bulunan bir enzim olan lizozim sizi bakterilerden korumada önemli bir rol oynar. Bakteriyostatik bir bariyer görevi görür, çünkü bakterilerin sahip olduğu hücre duvarlarının yapısını değiştirir ve eritir. Bu nedenle, fiziksel düzeyde bakıldığında, gözlerinizi sağlıklı ve temiz tutmak için çok etkili ve doğal bir yoldur. Hatta yapılan bazı araştırmalar, şarbon gibi maddelerden korunmanıza ve bakterilerin antibiyotiklere karşı geliştirdiği direncin üstesinden gelmenize bile yardımcı olduğunu söylüyor.

İnsanlar üç farklı tipte gözyaşı üretirler. Her biri işlev gördüğü yere ve başlangıç noktasına göre kendine ait bir içeriğe sahiptir. Bazal gözyaşları genel olarak protein yapılıdır ve her bir göz kırpmasından sonra gözlerin nemlenmesine yardımcı olur. Refleksif gözyaşları sigara dumanı ya da rüzgar gibi çevresel faktörlere bağlı olarak üretilir. Gözlerin bu tarz dış etkenlerden kaynaklanan iritasyonunu engeller. Duygusal ya da psikolojik gözyaşları o anda hissettiğimiz duygulara bağlı olarak üretilirler, bunlar ağlarken gözlerimizden döktüğümüz gözyaşlarıdır. Doğal ağrı kesici etkisi olan çeşitli nöromodülatör elemanlar (prolactin, adrenokortikotropik hormonlar ve enkefalin) içerirler.

Ağlamak, sizi rahatlatır ve üzerinizdeki kötü bulutları atmanıza yardımcı olur. Ama aslında ızdırap yaşamanıza sebep olan şeyler gibi altta yatan daha derin konuların, çözülmesine ve kendinizi değiştirmenize yardımcı olur. Anlayacağınız, ağlamak aslında iyidir.

Ağlayan bir insan gördüğümüzde, aklımızda hemen olabilecek en kötü senaryoyu canlandırırız. Aslında gerçek şu ki, ağlamak sadece nostalji, hüzün, keder, acı ya da öfkeyi değil, aynı zamanda mutluluk ya da neşeyi de ifade eder. Yapılan birçok çalışma bize, bir kişinin fiziksel ve duygusal refahı için ağlamanın yararlarını destekleyen kanıtlar sunmaktadır.

Ağlamak, herhangi bir anda yaşadığımız duyguları dışarı yansıtmak için kullandığımız bir yoldur, genellikle de yansıttığımız negatif duygular olur. Ağlamak, aslında insanların düşündüğünden daha doğal, yararlı ve normaldir. Herhangi bir durumda ağlamamamız bizi daha güçlü ya da zihinsel olarak daha stabil kılmaz.

Bazen rutin ve günlük işleriniz tüm fiziksel ve zihinsel enerjinizi tüketir. Gerçekten de, günlük görevlerinizi yerine getirmeye odaklandığınızda, boş zaman ve sosyal ilişkilerinizle ilgilenmeye zaman ayırmama eğilimindesiniz. Yine de, gelecekte hayatınızdan gerçekten yararlanmadığınızı hissetmek istemiyorsanız, bir denge bulmak önemlidir. Günlerinizin sonunda en çok değer vereceğiniz şey, anılarınız, paylaştığınız anlar ve o anın tadını çıkarmanızı sağlayan deneyimler olacaktır. Verimli olması gerekmeyen, ekonomik olarak katkı sağlamayan, ancak kişisel düzeyde son derece değerli olan zaman dilimlerine yer açın.

Bu konuda bir çalışma yapılmıştır. Sonuçlar son derece açıklayıcıydı. Çalışma, insanların genellikle arzu yerine göreve öncelik verdikleri için pişmanlık duyduklarını iddia etti. Bu, günlük rutinlerinde daha çok görev ve sorumluluklarını yerine getirmekle ilgilenirler. Ancak belli bir yaştan sonra gerçek arzu ve isteklerine sahip çıkmadıkları için pişmanlık duyarlar. Bu nedenle, toplumun size ne olmanız gerektiğini söylediğine göre yön almayı bırakmalısınız. Sizden ne beklendiğini unutun ve kendinizden ne beklediğinizi kendinize sormaya başlayın.

Yaşamaya cesaret edemediğinize pişman olacaksınız. Görünüşe göre insanların gerçekten pişman oldukları şey yaptıkları değil, asla cesaret edemedikleridir. Başka bir deyişle, kendinizi korku, utanç veya suçlulukla sınırlamanıza izin verirseniz pişman olacaksınız. Sonunda, evet deseydiniz ne olacağına dair sonsuz bir şüphe bırakacak. Ani ağrı veya rahatsızlıktan kaçınmaya odaklanma eğilimindesiniz. Bu, fırsatlardan da vazgeçtiğiniz ve yalnızca anlık sonuçları düşündüğünüz anlamına gelir. Ancak karar verirken vizyonunuzu genişletmeli ve iç sesinizi dinlemeye çalışmalısınız.

Aslında, doğrudan konuya girmek ve belirsizliğinizi aşmaya çalışmak genellikle tercih edilir. Başarısızlıktan korkmayı bırakın, hatayı hayatınızın bir parçası olarak kabul edin ve her deneyimden bir şeyler öğrenmeye karar verin. Çünkü bazen risk almamak daha risklidir. Bugünü yaşayın, böylece yarın pişman olmak zorunda kalmazsınız.

Bazen hayatınızı günlük görevlerinize o kadar odaklanmış şekilde yaşarsınız ki, eğlenmeyi unutursunuz. Gelecekte pişman olmak istemiyorsanız, bakış açınızı değiştirmelisiniz. Genellikle günü kurtaracak şekilde yaşarsınız. Acil ihtiyaçlarınızı karşılamaya çalışıyorsunuz ve hayatınızın gittiği yön hakkında çok fazla düşünmüyorsunuz. Ancak, gelecekte nelerden pişman olabileceğinizi hiç merak ettiniz mi? İstediğiniz hayatı yaşadığınızı düşünüyor musunuz?

İnsanların daha sonraki yaşamlarında pişmanlık duymaya meyilli oldukları konuları netleştirmek için araştırmalar yapılmıştır. Sonuçlar ilginç. Aslında, kendi hedeflerinizi ve önceliklerinizi yeniden düşünmenizi sağlayabilirler. Çoğu zaman gerçek mesleğiniz olmayan bir işte çalışmak zorunda kalırsınız. Gerçekten de finansal ihtiyaç, tatmin edici olmayan ve hatta sizi mutsuz edebilecek bir işi kabul ettiğiniz anlamına gelebilir. Bu, insanların yaşamlarına dönüp baktıklarında genellikle pişmanlık duydukları en büyük etkenlerden biridir.

Tutkulu olduğunuz bir alanda çalışmak her zaman mümkün olmayabilir ancak mutlaka denemelisiniz. Denemeden pes etmemek, gelecekteki olası pişmanlıkları azaltacaktır. Ayrıca, işinizi içermese bile tutkunuzu hayatınıza entegre etmeye çalışabilirsiniz. Asıl önemli olan, zamanınızı (veya en azından bir kısmını) sizi zenginleştiren ve doğal olarak sizi cezbeden faaliyetlerde kullanmaktır. Yeteneklerinizi geliştirmek, daha dolu bir hayat yaşamanızı sağlayacaktır.

Duygularınızı ifade etme ve paylaşma konusunda genellikle bilinçli hissedebilirsiniz. Bunun uzun vadeli yansımaları olabilir. Aslında, gelecekte net, katı veya samimi olmadığınıza pişman olabilirsiniz.
Örneğin, sizi inciten bazı insanlar için sınırlar koymadığınız için pişmanlık duyabilirsiniz. Ya da sevdiklerinize sevginizi ifade etmemişsinizdir. Söylemedikleriniz boğazınızda yumrular, kalbinizde ağırlıklar olur. Bu nedenle, duygusal tarafınızla bağlantı kurmaya başlayın ve size rehberlik etmesine izin verin. Girişkenliğiniz ve duygusal yönetiminiz üzerinde çalışmaya çalışın. Hissetmeye ve ifade etmeye alışın. Duygularınızı bastırmayı bırakın ve tamamen hissetmeye izin verin.

Ne istiyorsunuz? Sizi ne heyecanlandırıyor? Başkalarının sizin için düşündüklerinden etkilenmenize izin vermeyin. Ne istediğinizi ve sizi neyin mutlu ettiğini düşünmelisiniz. Hepimizin gerçekleştirmekten korktuğumuz hayalleri ve arzuları var ama hayat kısa ve gerçekten özlemini çektiğiniz şeye doğru yürümenin zamanı geldi. Düşünmek yetmez. Ayrıca sizi hayalinize götürebilecek her şeyi yapmaya başlamalısınız. Örneğin, her zaman bir oyuncu olmak istediyseniz, bir tiyatro kursuna kaydolarak başlayın, tiyatro veya sinema ile ilgili etkinliklere gidin ve sizinle aynı ilgi alanlarına sahip insanlarla etkileşime geçin. Böylece sizi mutlu eden şeylerden keyif almaya başlayacaksınız.

Bir dakika içinde tavrımı değiştirebilirim ve o dakika içinde bütün günü değiştirebilirim. Spencer Johnson

Her şeyi bir anda yapmaya çalışmaktan vazgeçin. Ara verin. Neyin acil olduğunu ve neyin bekleyebileceğini düşünün. İster ay ışığında yürümek, ister arkadaşlarınızla veya ailenizle bir yemeğin tadını çıkarmak, ister partnerinizle akşam yemeği yemek olsun, kendinize zaman ayırmak, en sevdiğiniz şeyin tadını çıkarmak için zaman bulun. Kendiniz için bir an bulmak her zaman mümkündür. Duygularınız önemlidir. Kendinize, hayatınızın şu anda size nasıl hissettirdiğini sorun. Bunun neresini sevmiyorsunuz? Üzgün hissediyorsanız, değişiklik yapmaya başlamanın zamanı geldi. Kendinizle başlayın. Giyinme şeklinizi veya saçınızı tarama şeklinizi değiştirin. Yürüme şeklinizi, insanlarla ilişki kurma şeklinizi değiştirin. Kaybedecek bir şeyiniz yok. Bu sadece yeni bir şey deneyeceğiniz ve hatta eğleneceğiniz anlamına gelir.

Ağlamanız gerekiyorsa, yapın. Kimin baktığı önemli değil. Hüznünüzü bırakın. Tutmayın. Gözyaşlarının endişelerinizi ve sizi mutlu etmeyen her şeyi yok etmesine izin verin. Aslına bakarsanız, gözyaşlarınızı daha sonra güzel bir gülümsemeyle değiştirebilmek istiyorsanız, ağlamak gereklidir. Kendinizi izole etmek ve başkalarıyla etkileşime girmemek sizi uzaklaştırır ve üzüntünüzün daha da derinlerine batar. Sarılmalara, öpücüklere, okşamalara, cesaretlendirici sözlere ve teselliye ihtiyacınız var. Aslında, diğer insanlarla birlikte olmanız ve onların neşesinin ve bulaşıcı gülümsemelerinin tadını çıkarmanız gerekir. Ancak, belki de kimseyi görmek istemiyorsunuzdur. Yine de, böyle hissettiğinizde, dışarı çıkıp eğlenmek için en iyi zaman budur, çünkü hiçbir beklentiniz yoktur.

Yapılana kadar her zaman imkansız görünür. Nelson Mandela

Hayatınızda sizi mutlu eden hiçbir şey yoksa, belki de sizi yeniden parlatacak şeyi kendi içinizde aramann zamanı gelmiştir. Bazen yolunuzu kaybedersiniz ve sizi mutlu edecek, devam etmenize yardımcı olacak bir şey bulmanız zorlaşır. Belki eşiniz sizi mutsuz ediyor, işinizi sevmiyorsunuz ya da hayatınızı görme ya da yaşama şeklinizi değiştirmek istiyorsunuz. Ancak, kendinizi sıkışmış hissediyorsunuz, ilerleyemiyorsunuz. Günlük hayatın kaosu, yaptığınız şeyin gerçekten yapmak istediğiniz şey olup olmadığını düşünmekten sizi alıkoyuyor. Ayrıca hiçbir şeyin sizi neden mutlu etmediğini düşünmenizi de engeller. Ayrıca, tüm günlük aktiviteleriniz sizi çok önemli olan başka bir şeyden uzaklaştırır: kendinizden.

İyileşmek, kim olduğunuzu bilmek ve gideceğiniz yerin sizi mutlu edeceğinden emin olmak için zaman zaman biraz sağlıklı bencillik gerekir. Ayrıca, buranın başkalarının sizin için seçtiği değil, sizin seçtiğiniz yer olduğunu netleştirmek için. Sıkışmış hissettiğinizde ilerlemek için yapabileceğiniz birçok şey var. En önemlisi duygularınız, hisleriniz ve arzularınız üzerinde derinlemesine düşünmektir.

Şimdiki zamanda yaşamak, yalnızca burada ve şimdi olanlara dikkat etmeyi gerektirir. Başka bir deyişle, şu anda olanlarla uyum içinde olmak ve zihniniz ve hayal gücünüz dışında her şeyin basitçe var olmadığının farkında olmak anlamına gelir.

Kendinizi şimdide yaşamak için eğitmeyi başarırsanız, ne geçmişin hayaletleri ne de geleceğin korkuları iç huzurunuza eziyet edemeyecektir. Bunu yapmanın bir yolu meditasyon veya farkındalıktır. Bir şans verin!

Bu ifadenin oldukça yıpranmış bir klişeyle sınırlandığını biliyoruz. Aslında, kendiniz olmayı öğrenmek bir meydan okumadır, ancak refahınızı garanti eden temellerden birini temsil eder. Çoğu zaman fikirlerinizi, arzularınızı, zevklerinizi ifade etmekten korktuğunuzu ve uyum sağlamak için bir maske takma eğiliminde olduğunuzu fark edebilirsiniz. Ancak, uzun vadede bu iç huzurunuzu bozar.

Bu nedenle ideal olanı, kendinizle bağlantı kurmayı ve başkalarının ne dediğini umursamadan hayatınızı yaşamayı öğrenmenizdir. Bu sayede özlediğiniz iç huzura kavuşabileceksiniz.

Yatmadan önce son bir saatinizi kafanızı dağıtacak rahatlatıcı ve keyifli bir aktiviteye ayırın. Sonuçta, bugün artık kafanızı meşgul eden konular için hiçbir şey yapamazsınız ama yarın onlarla ilgilenebilirsiniz. Şimdilik uykunuza öncelik verin.

Dinlenmenizin hem nicelik hem de nitelik olarak yeterli olmasına dikkat edin. Anksiyetenin en yaygın belirtilerinden biri uykusuzluk veya uykuya dalma güçlüğüdür. Ayrıca, genel bir uyku eksikliği sadece durumu daha da kötüleştirir. Bu nedenle, yatmadan önce endişelerinizi bir kenara bırakmaya dair kesin bir karar alın.

Hayatın her fırsatını, kaynağını ve olumlu yönünü belirlemek için beyninizi kolayca eğitebilirsiniz. Bunu bilinçli olarak yaparak başlayın. Sahip olduğunuz tüm iyi şeylerin her gün farkında olmak ve onlar için minnettar olmak için çaba gösterin. Zamanla bu fonksiyon otomatik hale gelecek ve ne kadar şanslı olduğunuzu bir anda anlayacaksınız.

Sakinlik ve rahatlama durumuna ulaşmak için hareket etmeniz gerektiğini düşünmek mantıksız olabilir. Ancak, gerçekten öyle. Düzenli olarak egzersiz yapmak sadece fiziksel sağlığınıza fayda sağlamakla kalmaz, aynı zamanda zihinsel sağlığınızı da iyileştirir. Zihninizi arındırmanıza, endişelerinizden sıyrılmanıza ve güven ve öz saygı kazanmanıza yardımcı olur.

Dünyaya hangi gözlükten bakmak istediğinizi dikkatlice seçmek çok önemlidir. Şikayetler, mağduriyet ve güçsüzlükle ilgilenirseniz, yalnızca hüsrana uğramış ve çaresiz hissedeceksiniz. Bunun nedeni, zihninizi problemler, zorluklar ve sınırlamalar gibi sizi çevreleyen olumsuz her şeyi aramaya, bulmaya ve tespit etmeye alışmış olmanızdır. Etrafınızın zorluklarla çevrili olduğunu düşünüyorsanız, mutlu olamaz ve kendinizi huzurlu hissedemezsiniz.

Yine de, bu kaynağı sadece bir acil durum önlemi olarak kullanmamalısınız. Aslında gerçekten iç huzuru yakalamak istiyorsanız derin nefes almayı bir alışkanlık haline getirin. Düzgün nefes almaya her gün en az iki on dakika ayırın. Çok geçmeden, genel kaygı düzeyinizin önemli ölçüde düştüğünü fark edeceksiniz.

Fiziksel durumunuz ile zihinsel durumunuz arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bu nedenle, endişe sizi bunalttığında, oturun ve nefes alın. Yavaş, derin, diyafragmatik nefesler alın ve hemen fiziksel olarak rahatlamış hissetmeye başlayacaksınız. Ardından, zihinsel gerginliğinizin de nasıl azaldığını göreceksiniz.

Odağınızı değiştirin ve endişelenmek yerine dikkatlice düşünün. Olumsuz bir durumla karşılaştığınızda, dikkatlice analiz edin. Ardından, bir çözüm olup olmadığına ve bu konuda bir şeyler yapıp yapamayacağınıza karar verin. Yapabiliyorsanız, devam edin ve harekete geçin. Sevmediğiniz şeyi değiştirmek için harekete geçmek sizin işiniz.

Öte yandan, bir çözümünüz yoksa yine de harekete geçmelisiniz. Ancak bu sefer zihninizi kontrol etmek için harekete geçmelisiniz. Sonsuz bir endişe ve ruminasyon döngüsüne girmenize izin vermeyin. Gelen gerçekliği kabul etmeye odaklanın, akışta kalın, ondan bir şeyler öğrenin ve devam edin.

Yapmanız gereken en önemli değişikliklerden biri, endişeyi hayatınızdan çıkarmaktır. Endişelenmek, bazen kaçınılmaz olsa da, aslında işe yaramaz. Bir konu üzerinde tekrar tekrar durmak, sizi yalnızca çıkmaza sokar ve endişenizi artıran aynı zihinsel yolculuğu çıkmak anlamsızdır.

Hayatı yaşarken takmayı seçtiğiniz gözlükler, onu görme şeklinizi tanımlar. Bu nedenle, stres ve kaygıdan muzdarip birçok insandan biriyseniz ve bu gerçeği değiştirmek istiyorsanız, işe kendinizi değiştirerek başlayın. İç huzur sahibi olmak, bugünlerde ütopik bir istek gibi görünüyor. Gerçekten de, bu kadar çok iş, aile ve kişisel sorumlulukla nasıl sakin kalabilirsiniz? Sosyal olarak sizden istenen statüye ve başarıya ulaşmak ve tüm yükümlülüklerinizi yerine getirmek için gün içinde yeterli zaman yoktur. İç huzur, adından da anlaşılacağı gibi, dış koşullarınıza veya başınıza gelenlere bağlı değildir. Aslında bu, hayata nasıl bakmaya karar verdiğinize bağlı.

Ancak, önceliklerinizi yeniden düzenlerseniz ne olur? Gerçekten hak edene değer vermeye başlasanız: Sağlığınıza, huzurunuza, sevdiklerinizle birlikteliğinize ve küçük şeylerdeki mutluluğa. Adından da anlaşılacağı gibi, iç huzur dış dünyadan ve içinde bulunduğunuz koşullardan bağımsız, kişisel olarak benimsemeyi seçtiğiniz tutumdan gelen bir şeydir.

Her ilişkide belirli sınırlar koymak gerekir. Eğer ilişkiniz başından beri açıksa yedekte tutmak doğru kelime olmayabilir. Kendini sevmek yedekte olmayı engeller. Bazı çiftler açık ilişkiden yanadır. Uzun vadede bunun işe yaramadığını görenler de olur. Bu nedenle daha fazla acı ve hayal kırıklığıyla ilişkilerini bitirirler. Eğer durum buysa siz yedekte tutulan kurban değilsiniz. Bu sadece ilişkide olduğunuz kişiyle iletişimin eksik olmasıdır. Bu türden aslında size uygun olmayan bir ilişkiyi kabul etmek sadece sizin sorununuz, başkalarının değil.

Öte yandan kendinizi yedekte hissediyor ya da sizden bilgi saklandığını düşünüyorsanız silahınızı kuşanın. Kötü bir ilişkidense yalnız kalmanın daha iyi olduğunu anlayacak kadar kendinizi sevmelisiniz.

Bazen birini sevdiğimizde cevap vermekte gecikiriz. Büyü bozulsun istemeyiz. Ayrıca karşımızdaki kişinin çok hevesli olduğumuzu düşünmesini de istemeyiz. Bu yüzden sizin için önemli olan birinin mesajlarına cevap verirken gecikmeniz normal. Normal olmayan günlerce hatta haftalarca cevap vermemektir. Eğer birlikte olduğunuz kişi size böyle davranıyorsa gardınızı alın. Çünkü sizi gerçekten sevenler çok fazla zaman geçmeden cevap verirdi. Gerçekten bir şey olmadığı sürece beklemek istemez ve ilginizi kaybetmekten korkarlar.

Önce duygusal ve fiziksel anlamda sizi pohpohlar, ne kadar özel olduğunuzu, özgün, çekici ve farklı olduğunuzu söylerler. Böylece özgüveniniz artsa da aslında bunu kendileri için yaparlar. Onlara ihtiyaç duymanızı ve onlar olmadan yapamamanızı isterler. Aynı şekilde istedikleri zaman sizi yok sayarlar. Bu da kafanızın karışmasına ve kaybolmanıza neden olur. Bu noktada yedekte tutulan kişi genelde diğerine bağımlı olur.

Belki de sayısız kez ilişkinin nereye gittiğini sorarsınız. Ama bu konuda konuşmak istemezler. Aslında bu konuyla ilgili her türlü konuşmadan kaçınırlar. Sizi pohpohlamaya devam eder ancak gerçekte nasıl hissettiklerini dürüstçe söylemezler. Tek niyetleri sizi bekletmek ve daha iyisinin gelip gelmeyeceğine bakmaktır. Nasıl hissettiğinizi veya göreceğiniz zararı umursamazlar.

Bunun yerine yalnızca kendi hislerini umursarlar. Yalnız olmaktan korkarlar. Egolarını okşayacak birilerinin etrafta olmamasından korkarlar. Korkuları büyük resmi görmelerinin önüne geçer. Birilerini yedekte tutmak ikinci sırada birilerinin olduğundan emin olmaktır. Bunu yapanların korkusu yalnız kalmaktır.

Eğer seni sevmek kendime olan sevgimi bir kenara koymak anlamına geliyorsa seninle bağım zehirli demektir. Bu bana göre değil. Walter Riso

Basit görünmesine rağmen genelde işler biraz daha fazla karışıyor. Birkaç sefer dışarı çıktıktan sonra taraflardan biri artık ilgilenmiyor ama bunu nasıl söyleyeceğini de bilemiyor. Bazen utanç ve bencillikle bir anda ortadan yok olunuyor ve hiçbir açıklama yapılmıyor. Bu durumda tek edilen kişi artık mesajlarına ve aramalarına cevap alamıyor. Ortada hiçbir görünür sebep yokken ayrılan kişi diğerini bütün sosyal medya hesaplarından siliyor. Terk edilen kişi ise neler olduğunu anlayamadığı için hayal kırıklığına uğruyor, öfkeleniyor, güvensiz ve mutsuz oluyor.

Tıpkı ortadan kaybolmak gibi yedekte tutmak da karşınızdaki kişiyle yüz yüze görüşmeden ilişkiye son vermek anlamına gelebilir. Ancak diğerinden farklı olarak yedekte tutmayı kafaya koyan biri ayrılmak istediği insanla bağlarını tamamen koparmaz, onu kullanmaya devam eder. Kelimenin anlamı aslında tıpkı spordaki gibi. Yedek oyuncu tutmak. Gerçek anlamda ilginizi çekmeyen ve ciddi düşünmediğiniz birini yedekte bekletmek anlamına geliyor.

Bunun nedeni aslında gerçekten hoşlandığımız başkası olması ya da bağlanmak istemeyişimiz olabilir. İki türlü de yedekte tutma işi gençler arasında gittikçe yayılıyor. Belirsizlik içinde yaşamak başta cazip gelebilir. Neler olacağını bilmemek ya da karşıdaki kişi gerçekten hoşlanma ihtimali ilginç gelir. Fakat yedekte tutulan kişi için bu durum gerçekten yıkıcı olabilir. Bencilliğin sonunun iyi olduğu pek görülmemiş.

Sosyal medyanın gittikçe gelişmesiyle birlikte ilişkiler de değişti. İlk görüşte aşk artık Instagram’da ne kadar beğeni aldığınızla ölçülüyor. Hatta Facebook’ta doğru kişiden gelen “like” günümüzü güzelleştirebilir. “Ghosting” (bir anda yok olmak) ve “benching” (yedekte tutmak) gibi sözler artık tamamen dilimize yerleşmiş durumda. Başka bir deyişle korkakça davranışlarımıza artık isim de buluyoruz.

Teknolojiye bağımlı hale gelmiş toplumlarda ilişkilerin de çevrimiçi olmasına şaşırmamak gerek. Biraz mesajlaştıktan sonraki mantıklı adım bir kahve içmek olacaktır. Böylece modern zamanlar aşkı (ya da belki kalp kırıklığı) başlamış oluyor.

Söylediğiniz bir şeyi anlamıyormuş gibi yapan insanlar da manipülatiflerdir. Bu yolla kendilerinin sorumlu olduğu bir sorunun sorumluluğundan kurtulmaya çalışıyor olabilirler. Bu da başka insanları kendi çıkarları uğruna kullanmanın bir başka türüdür. Bu manipülasyon türlerinin hepsi sahtekarlığa ve çıkarcı ilişkilerin doğmasına yol açar. Hiçbir koşulda bu tür şeyleri hoş görmemelisiniz çünkü onlardan hiçbir fayda gelmez.

Aptal rolü yapan insanlar aslında bildikleri bir şeyi bilmiyormuş gibi yaparlar. Yapabilecekleri bir şeyi yapamıyormuş gibi de davranabilirler. Zor işleri, o kişilerin “daha iyi yapacaklarına” inandıkları için başkalarına verirler. Bir başka deyişle, kendileri yapmak zorunda kalmasınlar diye her işlerini başkalarının sırtına yüklerler. Kendilerinin daha kötü yaptıkları iddiası tamamen safsatadır.

Katlanmaları gereken sonuçlardan veya cezalardan kaçınmak için manipülasyona başvururlar. Bu sayede insanların onların hatalarının üzerinde durmamalarını sağlamayı umarlar. İnsanlar da ortaya çıkan anlaşmazlıklarla ilgili, manipüleye başvuranların değil, kendilerinin suçlu olduklarını düşünmeye başlarlar. Manipüle eden kişinin yaptıkları her zaman yanına kar kalır.

Her şeyle ilgili anlaşmazlık yaratan insanlar sizi her zaman manipüle ediyorlar demektir. En ufak bir şey için olay çıkaran türden insanlardan bahsediyoruz. İnsanların, onlarla çatışmaktan kaçınmak için sürekli onlara özel davranmaları gerekiyormuş gibi hissetmelerini sağlarlar.

Örneğin belli bir şekilde davranmanızı “tavsiye” ediyorlarsa sizi manipüle ediyorlar demektir. Eğer onların söyledikleri şekilde davranmazsanız istemeyeceğiniz bir duruma düşeceğinizi söylerler. Mantıklı konuşuyormuş gibi görünürler. Ancak asıl yaptıkları şey, korkutarak sizi bir şeyi yapmak üzere koşullandırmaya çalışmaktır.

Birini sindirmek için illa bağırmaya veya tehditler savurmaya gerek yoktur. Manipüleye başvuran insanlar, sezdirmeden korkutma konusunda uzmandırlar. Kurnazca, yaptığınızın bir davranışın tehlikeli olabileceğini söylerler.

Yağcılığın en iyi panzehri kendinizi iyi tanımanızdır. Kimse sizin güçlü ve zayıf yanlarınızı sizden daha iyi bilmez. Eğer kendinizi iyi tanıyorsanız taşkın hayranlık gösterileri ve övgüler sizin kafanızı karıştıramaz. Başkaları size “yağcılık” yapamaz.

İnsanların size yaptıkları övgülere her zaman inanmayın. Bazen niyetleri gerçekten de savunma mekanizmanızı zayıflatarak sizi daha manipüle edilebilir bir hale getirmek olabilir. Biri sizi övdüğünde sizin samimiyetinizi kazanabilir. Ama bu övgüler her zaman iyi niyetle yapılmaz.

Biri sürekli başkasına muhtaç gibi davranıyorsa, bu bir tür manipülasyondur. Siz de onlar için üzüldüğünüzden belli davranışlar sergilersiniz. Fark etmediğiniz şey, onların tuzağına düştüğünüz ve sizi kontrol ediyor olduklarıdır.

Bazı insanlar başka insanları manipüle etmek için kurban rolünü oynamakta ustadırlar. Çok kırılgan veya muhtaçmış (bazen farkında olmadan) gibi davranırlar. Başka insanların merhametini kendi çıkarları için kullanmayı umar, bu insanlara suçluluk hissettirmeye çalışırlar.

Eğer kendinize güven duymuyorsanız, yaptıklarınızın ve söylediklerinizin eleştirilmesi, sizinle dalga geçilmesi ve birilerinin sizi küçümsemeye çalışması, manipülasyonun farklı türleridir. Manipülasyona başvuran kişiler sizin kafanızı karıştırmaya, küçük hatalarınızı büyük hatalarmış gibi göstermeye çalışabilirler. Onların sizi, sizin kendinizi tanıdığınızdan daha iyi tanıdıklarını düşünmenizi isterler.

Özgüvensizlik insanların sizi manipüle etmek istediklerinde çıkar sağlamak için kullandıkları duygulardan biridir. Bunu, sizin özgüvensiz davrandığınız durumları ve zayıf noktalarınızı tanımlayarak yaparlar. Kendi çıkarları için sizin durumunuzdan yararlanırlar.

Bu taktiklerin neredeyse hepsi korku, öfke veya sempati gibi temel duygulardan çıkar sağlama üzerine kuruludurlar. Manipülasyona başvuran insanlar sebepsiz yere sizde bu duyguları uyandırmaya çalışırlar. Bu yüzden bu kişileri tanımayı ve tanımlamayı öğrenmek çok önemlidir. 

Suçlamak oldukça yoğun bir duygudur. İnsanların çok mantıksız davranmasına sebep olabilir. İyi bir duygu yaratmaz çünkü bir insanın kabullenip değer verdiği ahlaki kurallarını alır, eğer büker.

İnsanlar suçlama yoluyla davranışlarınızı yargılayıp sizi manipüle edebilirler. Yaptığınız şeyin iyi mi kötü mü olduğuna karar verirler. Eğer bir şey hakkında hüküm vermek için kullandığınız kendinize ait kriterleriniz yoksa bu tuzağa düşmek çok kolaydır. Manipülasyona başvuran insanlar, başkalarının çıkarı için bir şey yapmanızı veya bir şey söylemenizi sağlarlar. Bunu yaparken de sizin kendi çıkarınız için bunu yapıyormuş gibi görmenize neden olurlar. Sizi bu şekilde suçluluk duygusundan kurtardıklarına inanırlar.

Hepimiz başka insanların davranışlarını öyle ya da böyle bir şekilde etkilemeyi isteriz. Ancak bazı insanlar bu konuda aşırıya kaçarlar. Yalnızca başka birini etkilemek için çaba göstermekle kalmaz onu hem kontrol etmek hem de manipüle etmek isterler. İşte böyle bir durumda, siz farkında bile olmadan manipülasyon taktikleri devreye girer. Bu taktiklerin çoğu “normal”, sıradan bir davranışmış gibi uygulanırlar. Zaten bu yüzden fark edilmeyebilirler ve tam olarak bu yüzden sorunludurlar. Davranışlar ortadadır ancak siz nelerin döndüğünün farkına varmazsınız.

Gerçeği manipüle etmek için kullanılabilecek en temel manipülasyon aracı kelimelerdir. Eğer kelimelerin anlamlarını kontrol edebilirseniz, onları kullanması gereken insanları da kontrol edebilirsiniz. Philip Dick

Gurur genellikle kibirle karıştırılır, ancak gerçekte ikisi farklı olgudur. Gurur, kişinin kendine duyduğu yüce bir öz sevgiden ibarettir. Kibir ise, daha çok yaralı özgüvenle ilgilidir. Kendini sevmek, kendini kabul etmenin ve kendine değer vermenin sonucudur. Buna karşılık, bu gerçekliğe dayanarak, kim olduğumuzla rahat olma hissini daha da artıran bir başarıya ulaştığımızda gurur doğar.

Diğer taraftan kibir ise temelde bir yalandır. Başkalarından gelen takdir ve yüceltmeyi arar. Kendinizi üstün hissetmenizi sağlayacak bir mesafe belirler ve bu sayede kendinizle ilgili fikirleri geliştirir. Kibir, başarıları paylaşmaktan çok onurlandırır. Derinlerde bir yerlerde biraz acı vardır, yeri hiçbir şeyle doldurulamaz.

Kibir, bu nedenle, kendini sevme eksikliğini telafi etme çabasıdır. Genellikle yapay ve agresiftir. Başkaları kibirli kişinin değerini anlamazsa, kibir duygusuna sahip kişi derinden hüsrana uğrar. Başkalarının ne düşündüğüne bakmaksızın, kendisini iyi değerlendirebilecek durumda değildir.

Tevazu ve gurur birbirlerinden uzak değildir. Bu gerçekler birbirini dışlamaz, aksine birbirini tamamlar. Kişi kendisi başarısıyla gurur duyarken aynı zamanda alçak gönüllü konumunu koruyabilir. Bu kişinin kendisiyle övünmesi ya da başkalarının hayranlığını ya da tanınmasını sağlamak değildir aynı zamanda kişinin kendi değerini küçültmesi ya da kendini görünmez kılmaması anlamına gelir.

Aşırı mütevazı veya kibirli olan kişi, başkalarının düşüncelerine aşırı bir önem verir. İlk başta korktuğu ve utanma duygusu taşıdığı için kendisiyle yüzleşmeye çekinir. İkinci durumda ise başkalarına hükmetme çabası vardır. Kibrin karşılaştırılması, kazanılması ve başkaları tarafından oldukça görünür kılınması gerekir.

Kim olduğumuzdan ve başardığımız şeylerden gurur duymak pozitif ve sağlıklıdır. Çabalarımıza ve başarmamıza mal olan her şey, kendimizi takdirini etmemizi hak eder. Üzüntüyü veya yenilgiyi başkalarıyla paylaşmak da başarıları paylaşmak gibi iyi bir şeydir. Başkalarının takdirini kazanmak büyük bir önem kazandı. En tavsiye edilen şey, kendimizin bu düşünceler tarafından istila edilmesine izin vermemek ve kendi kriterlerimizi kendimizi ölçtüğümüz standarda dönüştürmektir.

Çok mütevazı olmanın sosyal ilişkilerin bazı yönlerini kolaylaştırdığı doğrudur. Bu şekilde mütevazı davranan kişiler zararsız olarak algılanır. Çünkü bu kişiler hasetten, kıskançlıktan ve zıtlaşmadan kaçınır. Günümüz dünyasında aşırı derecede rekabetçi olan birçok birey vardır. Aslında sosyal medya bizi daha da rekabetçi hale getirdi. Çok mütevazı biri bu gerilimlerden kurtulmayı başarır.

Kendinden emin olan kişinin ne gösteriş yapmasına, ne övünmesine ne de başkalarının takdirini kazanmasına gerek yoktur. Bu yüzden doğal ve spontan bir şekilde mütevazı olabilirsiniz. Çok mütevazı olanlar da farklı şeyler olur. Mütevazı ola kişinin amacı basitçe kibirli olmamak değil, aynı zamanda kendini saklanmaya, kendi değerini küçümsemeye ve hatta kendini görünmez kılmaya çalışmaktır.

O halde aşırı alçak gönüllülüğün mütevazılığın değil, çekingenlik göstergesi olduğu söylenebilir. Başkalarının tepkilerinden korkarsınız ve bununla başa çıkmanın bir yolu, kendinizi taklit etmek ve görünür olmayı engellemektir. Sanki kişinin bazı yönlerden eşdeğer veya diğerlerinden daha iyi olma hakkı yokmuş gibi. Öyle ya da böyle, kişinin kendisine karşı bir utanç duygusunu temsil eder.

Çok mütevazı olmak pek tavsiye edilen bir şey değildir çünkü bu bizi görünmez yapabilir ve kendimize güven duygusunu zedeleyebilir. Kendini sevmek kişinin kendisiyle gurur duyması, kibirli olmasıyla alakalı değildir, kendimize borçlu olduğumuzun haklı takdiridir. Çok mütevazı olmak, aşırıya kaçan her şey kadar kötüdür. Kilit unsur “aşırı” kelimesindedir. Bu sözle büyük erdemler kusurlara, büyük zevkler işkenceye dönüşebilir. Aşırılık neredeyse her zaman bir şeylerin doğasını çarpıtmaya yol açar. Alçak gönüllülük, basitlik, tevazu ve ölçülülük gibi önemli insani değerlerle ilgili büyük bir erdemdir. Günümüz dünyasında çok fazla yer edinmiş iki kelimenin tam tersidir: kibrin ve gururun. Mütevazı olan, bir şey hakkında övünmeye ihtiyaç duymaz ve övünmeyi istemez. Ancak aşırı mütevazı olanlar, başarılarını ve niteliklerini en aza indirgeme noktasına gelirler.

Aşırı kibir, antipati yaratır. Başkalarıyla araya bariyer koyarken, aşırı alçak gönüllülük başkalarıyla veya kişinin kendisiyle değil sağlıklı ilişkiler kurmasına engel olur. Ne olduklarından ve yaptıklarından uzaklaşanlar belirli faydalar elde edebilirler, ancak bunun yerine kendilerini yeniden onaylama ve hak ettikleri takdiri alma olasılığını kaybederler.

“Alçak gönüllülük, bir resim çerçevesi içinde bulunan figürü gölgeleme sanatıdır: Ona canlılık ve rahatlama verir.” Jean de la Bruyere

Dünya merhamet ve onurdan yoksun. Önemli olanın verilen hasarın değil, namusun geri kazanılmasının önemli olduğu namus odaklı kültürlerde, ilişkiler ateşe verilir. Ancak intikamı saldırılarla körüklemek sadece nefretin alevlerini körükleyecektir. Aslında, küllerden kurtarılabilir bir şey olduğundan emin olmanın tek yolu yangını söndürmek.

Acıya daha fazla acıyla yanıt vermek durumu değiştirmez ve kendinizi daha iyi hissetmenizi de sağlamaz. Çoğu zaman cesur olmak, diğerinden daha güçlü bir şekilde tepki vermek değil, kendinizi sizi inciten kişinin yerine koymak ve başkasının o acıyı tekrar yaşamasını istemediğinize karar vermek anlamına gelir.

İki veya daha fazla kişi arasında bir sorun ortaya çıktığında, birkaç alternatif vardır: kaçmak, saldırmak veya sorunu çözmek. İntikam durumunda, seçilen alternatif saldırmaktır. Her iki kişi de aynı stratejiyi kullanmaya karar verirse, taraflardan biri bu savaşta zaten çok fazla şey kaybedildiğine karar verene kadar çatışmanın şiddeti artacaktır.

İntikam, genç kaldığınız ve hiçbir kuralın ve sorumluluğun olmadığı Bir Daha Asla Ülkesinde bulunur.

İntikam, teraziyi dengelemek için başarısız bir girişimdir. Çünkü ne kadar ayar yapılırsa yapılsın her zaman dengesiz kalacaklardır. Gerçekten de, yaralı kişi olarak, size zarar veren kişiden her zaman daha kötü hissedeceksiniz. Bu nedenle, başlangıçtaki denge konumunuzu yeniden kazanmak için onları incitmeye çalışırsınız. Veya üstünlük elde etmek isteyebilirsiniz.

İntikam aldığınızda genellikle ortaya çıkan ilk duygu tatmindir. Ayrıca, her şeyin dengesini yeniden kazandığını hissedersiniz. Ancak, bu duygu hızla kaybolur ve yerini suçluluk ve pişmanlık duygularına bırakır. Aynı zamanda, büyük bir projenin sonuna geldiğinizde olduğu gibi, boşluk hissine de yol açabilir. Özellikle de, intikamınızı planlamak ve yürütmek için çok fazla zaman ve kaynak ayırdıysanız.

Öte yandan, intikamınızı aldıktan sonra hiç pişmanlık hissetmiyorsanız, terazi yine de dengede durmaz. Çünkü, intikamınızın sonuçları kalıcıdır. Ayrıca etkilerini gelecekte, zarar verme arzunuz ortadan kalktıktan çok sonra hissedeceksiniz. Aslına bakarsanız, verdiğiniz zarara gerçekten üzüleceksiniz.

Geleceği tahmin etmek ve yanınızda kime ihtiyaç duyacağınızı bilmek imkansız. Belki bugün canını yakmak istediğiniz kişi yarın hayatınızda önemli olacak. Unutmayın, intikam duygusu geçer ama bu duygunun verdiği acı derin ya da kalıcı olabilir.

İntikam aldığınızda genellikle ortaya çıkan ilk duygu tatmindir. Ancak, bu duygu hızla kaybolur ve yerini suçluluk ve pişmanlık duygularına bırakır. Gandhi, “Göze göz felsefesi tüm dünyayı kör bırakır” dedi. İntikam konusundaki uyarısını anlamak basit ama uygulamak zor. Biri sizi derinden incittiğinde genellikle intikam alma arzusu hissedersiniz. Gerçekten de, sevdiğiniz ve değer verdiğiniz biri sizi incittiğinde, yoğun bir acıyla yanan duygusal bir yara izi bırakır. Saldırganınızın kalbinin derinliklerinde başka bir yaraya neden olarak acıyı hafifletmek isteyebilirsiniz.

Derin bir duygusal yara ile karşı karşıya kaldığınızda, sizi inciten kişiye, ilk başta çektiğiniz acıdan daha fazla zarar verme ihtiyacı hissedebilirsiniz.

Bu ifadenin kökeni tam olarak açık değildir. Nitekim hem İncil’de hem de Hammurabi Kanunları’nda farklı bir yapı, aynı anlamda bulunur. Her iki metinde de söze verilen anlam, günümüze kadar gelenle aynıdır. Diğer bir deyişle, ceza ve misilleme benzerdir. Bu ifade aynı zamanda Talion Yasası olarak da bilinir. “Aynı” veya “benzer” anlamına gelir. Aynı zamanda adaletin gerçekleşmesi için ceza ve aynı misilleme ihtiyacına da atıfta bulunur.

Ancak, aynı şekilde karşılık vermek gerçekten adaleti garanti ediyor mu? Yoksa onu durmak bilmeyen bir intikam sarmalıyla mı besliyoruz?

Bu insanlar kendiliklerini ve ötekinin kendiliğini bütünleşmiş olarak algılayamamakta ve bu bütünleşmişlik gerçekleşmediği ve bu yüzden de öteki de bu şekilde algılandığı için kişi sahte kendilik ve sahte ötekini sahte bir ilişki içinde yaşar. Bu bütünleşmesinin gerçekleşmeyişi normalde yaşanabilecek travmatik ,olumsuz olaylar ve durumları da tolere edebilmek ve göğüsleyebilmek çok ağır gelmekte hatta göğüsleyememekte herkesin yaşayabileceği ilişkinin döngüsü içinde olabilecek çatışmaları çözümlemek bir kenara dursun onlara tahammülleri az olacaktır. İşte tam bu noktalarda da bütünleşmemiş kendilik hasarlarıyla birlikte kendisini savunmaya geçecek daha büyük bir yıkım yaşamamak ve dağılma durumuna karşı da ilkel yöntemlere başvuracaktır.

Kendiliğin bütünleşemediği bu insanlar öteki ile de ilişkisel düzeyde bütünleşemedikleri için sevgi ilişkilerinin içi boşaltılmıştır. Dünyaları cansız nesnelerden ibaret olur ve sevdiklerini söyledikleri ve cansız nesneler acı verecek şekilde anlamsızlaşır. Boşluk hissi depresif bir pozisyon değildir, ayrıca bir depresyon değildir. Boşluk hissi bir depresyonu başlatabilir ama boşluk hissi bir depresyonun ürünü değildir. Boşluk hissini yaşamak depresif pozisyona sahip olamamak la ilgilidir. Boşluk hissi melankolik bir durum da değildir. Yalnızlık ise bu durumunda depresyona daha yakındır. 

Boşluk hissi yapısı gereği ve süreci içindekilerle ve aynı zamanda gelişimsel dönem olarak da yalnızlık ve depresyondan farklıdır. Yalnızlıkta ulaşılamaz olan içsel nesneye duyulan özlemi anlatmakla birlikte buna suçluluk ve süper egonun benliğe saldırışından söz edebiliriz. Boşluk hissinde aslında hissizlikten, hissedemeyişten söz edilir. Dolayısıyla bu insanların ifadelerindeki acı ve huzursuzluk dışında suçluluk yoktur.

Boşluk hissi ‘’içsel ve ters akıntı’’ gibi hem içeride hissedilen ama dışsallaştırmaya çalışılan hem kökeni hissedilmeyen ama kökenin yansımalarından acı ve huzursuzluğun temsilciliğinde hissedilendir. Boşluk hissi şizoid bir durum aynı zamanda yarı otistik bir yapılanma gibidir. Sürekli boşluk hissinden söz eden acıyı kendince tarif etmeye çalışan ama diğer yandan ciddi miktarda ‘’ot’’ içen bir hastanın kendisini otistik/ ot-istik hissedişi gibi…

  • Boşluk hissi
  • Acı, huzursuzluk verici
  • öznel yaşantı
  • Depresif-Anti depresif savunma
  • (eylem vurma)
  • Geçici boşluk doldurma
  • boşluk hissi

Kişi yukarıdaki kısır döngü içinde yaşamakta savunmaları çökene kadar da bu bunaltının yeterince farkında değildir.

Bu hisleri yaşayan insanların bir kısmı bu öznel yaşantıları, acı ve huzursuzluk verici durumları yaşamak, hissetmek, düşünmek yerine onları mekanikleştirip, cansızlaştırıp kendilik ile onu dolduran iç nesneler dünyası arasındaki bağlantıyı koparma girişiminde bulunurlar. Ve ilişkilerinde özellikle ötekini içsel nesne olarak belirleyip ona yapışarak hatta onunla bütünleşerek aşırı eylem yerine eylemsizliği seçerler.

Bu seçim bilinçdışı bir seçimdir. Seçimin bilinçdışı olması nedeniyle kişi bunu bilinçli savunma ve açıklamalarla kendince kılıflandırıp-yasallaştırarak bu gerçekliği yaşamaya başlar. Bu gerçekliği açıklaması ise ”onsuz yapamamak”, ”ne kadar yakın olursam o gitmez ”,gibi kendisinin de anlayamadığı bir şekilde ilişki kurar. Yapışarak kurduğunu sandığı ilişki sevgi nesnesine yatırımdan ziyade içsel kaygıyı susturmaya yöneliktir. Yani asıl yatırım ötekine ve kendiliğe değildir. Yatırım yapmak bütünleşmiş ve farkında olunan kendiliğin ve ötekinin kendiliğinin farkında olması ile ilgilidir. Boşluk hissinden söz eden bu insanların bir kısmı ise yukarıda söz ettiğim gibi direkt olarak eyleme-harekete yani düşünce ve hissin önüne geçebilecek her türlü davranışsal manevraya başvurur.

Oysaki eylemle-eylemsizlik arasında fark yoktur. Bu boşluk hissi ile eylem(acting out) yaparak baş edenler(aslında baş edemeyenler) biraz daha ”labil”(oynak) kişilik organizasyonuna sahipken , mekanikleştirenler ise biraz daha ”inhibe” olmaktadırlar. İnhibe olanı ”labil” kılmak açmak, cansız olanı canlandırmak çok daha zordur. Boşluk duygusuna sahip bu insanlarda, kendilerini herhangi bir meşguliyetin olmadığı yani meşguliyetsizliğin öznel acıyı ve huzursuzluğu tetiklediğinde umutsuzluk içine girip sevilmek ve sevebilmek konusunda yaşadıkları kuşku da aslında bu öznel boşluk hissiyle baş etme yöntemidir. Bu kez de bu boşluk hissi , depresif duygulanımlarla dolmaktadır. Bu depresif insanların boşluk hisleri, yalnızlık duygusuna yakındır ama boşluk hissi yalnızlık değildir. Depresif duygu durumuyla birlikte arzulanacak bir şey olmadığını düşünen kişi doyumdan ve umuttan uzaklaşamaya başlayarak kaçmaya çalıştığı acı verici öznel yaşantıyla tekrara karşılaşır.

Herkesin yalnızlığı ve boşluk hissi kendine desek de, herkes benzer şeyleri tarif ediyor. Yalnızlık ve boşluk hissi benzer olsa da farklı şeyleri tarif eder. Ama içerden gelen, öznel olan, içsel öznelin bir yansımasıdır. Kendiliği sarar, kendiliği kaplar. İçsel olanla kendilik arasındaki bağı bir gevşetir bir sıkılaştırır. Bir halatın gerilmesi ve gevşemesi gibi. Boşluk doldurulmak istenir. Ama o boşluk her malzemeyi kabul etmez. Boşluk doldurulmak istenenle dolmaz. Çünkü boşluk başka bir şeye ihtiyaç duyar. Yalnızlık her ne kadar gidermek istese de yine kendilik boşluğu ve yalnız kalmayı sabote eder. Boşluk dışsal olanla, yalnızlık ise çevresel olanla alaka kurulur. Fakat bunların dışsallıkla alakası yoktur. İçten gelenin çaresi içeridedir.

Bazı insanlar çoğu zaman bir ”boşluk hissi” olarak adlandırdıkları acı verici ve rahatsız edici bir öznel yaşantı tanımlarlar. Bu boşluk hissi ile insanlar içsel yaşantılar-bir boşluğu oluşturan ve hissedilen bu acının ve huzursuzluğun- nedenleri üzerinde durmaktan ziyade bir çok faaliyet (alkol, madde, seks, saldırganlık, aşırı yeme davranışı ve düşünmeyi ve asıl içsel olanı hissetmeyi engelleyecek diğer faaliyetlerde bulunurlar. Böylece bu acı verici içsel yaşantıdan, öznel yaşantılamadan anlık-geçici olarak kurtulmuş olurlar.

Yalnızlık siyah değil, çünkü siyahın rengi var. Yalnızlık şeffaf görünen , gösteren, gizlemeyen savunmasızlık ‘’cenin’’ gibi. Koruyan bir kalenin olmayışı , boşluk yaratan ama boşluk değil. Kocaman bir yerde küçücük kalmak. Yalnızlık için ‘’ yalnızlık’’ kelimesi bile kalabalık. Yalnızlık ‘’ su’’ gibi renksiz. Aslında çok derin saran ama kapsayamayan. İçinde var olduğun ama içinde hissedemediğin bir şey, içindeyken hep dışında hissettiğin. Yalnızlık, ‘’içi boş’’ bir kucak, bir bebeğin kucakta asılı havada asılı kalması, Ne yerde ne havada olmak. Yalnızlık acı değil, sızı değil, yağlanmış bir makine. Hissizliğin hissi aslında. Düşüncenin boşluğu, istikrarlı bir kesintisizlik….İddialı bir çaresizlik.

Yalnızlık, yalnızlıkla yalnız başına baş edilebildiği zaman yalnızlık olmaktan çıkar. Yalnız kalabilmek kendine kendiliğine tahammül edebilmektir. Kendini , kendiliği duyabilmek Kendine kulak misafiri olmadan dinleyebilmek. Dinlemeye gönüllü olmak, duyacaklarından korkmadan dinleyebilmek. İşittiklerini işleyebilme cesareti gösterebilmek. İçsel keşif yapmaya, içsel yolculuğa çıkabilmeye önce niyet sonra da cesaret gösterebilmek.

Nihayetinde yalan, sosyal hayatın bir parçası konumundadır. Farklı sebeplerden meydana gelen yalanların, kişiye doğrudan veya dolaylı şekilde fayda sağlayabildiği gibi hem kendisine hem de çevresine zararlar verdiği de göz ardı edilmemelidir. Güven inşa ederken ve sosyal ilişkilere yön verirken yalana başvurulması olumsuz sonuçlarla karşılaşmayı beraberinde getirecektir. Bu sebeple yalanlar, dilde yaygın şekilde yer alan renklerinden arındırılarak tek bir yalan kimliğiyle var olduğunda değerlendirmek çok daha kolay olacaktır.

Ünlü filozof Kant’ın ahlak anlayışı doğrultusunda yalanın hiçbir biçimde kabul edilemez olduğunu savunan yaklaşım ile bir başkasının yararını gözetmek amacıyla ortaya çıkan yalanı makul bulan faydacı yaklaşım, bugüne kadar karşı karşıya gelmiştir. Bu noktada bir eleştiri getirirken yalanın 2 farklı boyutu ele alınmalıdır: kendisine/başkalarına yarar sağlama ve zarar verme. Bağlam çerçevesinde bireyi yalana iten sebeplerin anlaşılmasında, ahlaki ve vicdani değerler bir yana, yalanın ne amaçlanarak söylendiği de önemli bir husustur.

Yalan söyleme davranışının bireyde ne zaman ortaya çıktığına baktığımızda ilk yalanlara çocukluk döneminde rastlamaktayız. Doğrudan gözleme dayanarak elde edilmiş araştırma bulgularına göre neredeyse her çocuğun 2-3 yaşından itibaren okul öncesi dönemin sonuna değin yalan söyleyebildiği ortaya konmuştur. Fakat literatürdeki yalan tanımı göz önünde bulundurulduğunda çocuk, 7 yaş öncesinde soyut düşünme yeteneği geliştiremediğinden gerçek ile yalan arasındaki farkı ayırt edememektedir. Dolayısıyla bu dönemde söylenen yalanlar ile bu yazıda ele alınan yalan kavramı aslında çok farklı şeylerdir ve çocuklukta yalan söylemenin anormal olarak değerlendirilmesi yanlış olacaktır. Çocuğu yalana iten sebepler ise şöyle sıralanabilir.

  • Aileden öğrenmek ve model almak
  • Ebeveynin ilgisini çekmek
  • Cezadan kaçınmak veya ödül kazanmak
  • Takdir edilmek
  • Gerçekleşmemiş hayal ve arzular
  • Sosyal kabul arzusu
  • Öz güven düşüklüğü
  • Suçluluk duygusu
  • Kıskançlık
  • Korku

Çocukların yalana başvurmadaki ilk sebeplerinin cezadan kaçınma olduğu raporlanmıştır. Özellikle ebeveynin çocuğa olan katı tutumu ve cezalandırıcı davranışları sonucu çocuk, yalan söyleyebilmektedir. Hayatın ilerleyen dönemlerinde de cezadan kaçınma, bireylerin yalana başvurmasında kendini gösteren sebeplerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

İnsanların hangi sebeplerden yalan söyleme davranışı geliştirdiği üzerine yürütülen çalışmalar, altında yatan birçok faktörü ortaya koymaktadır. Örneğin bireyler, kendilerini dezavantajlı bulduğu bir durum karşısında kendini koruma ihtiyacından yalan söyleyebildiği gibi bir başkasına gelecek zarara karşı o kişiyi korumak amacıyla da yalan söyleyebilmektedir. Alanda yapılmış araştırmalardan yola çıkarak yalan söylemenin altında yatan sebepleri kabaca şöyle sıralayabiliriz.

  • Var olan imajı korumak veya başkaları üzerinde olumlu etki bırakmak
  • Sosyal ilişkilere yön vermek
  • Çatışmaları önlemek
  • Güç elde etmek
  • Kazanç sağlamak
  • Özel hayatı korumak
  • İstenmeyen durumdan kaçınmak
  • Birini herhangi bir zarardan korumak
  • İnsanların davranışlarına yön vermek
  • Başarısızlığın üstünü örtmek
  • Şaka yapmak

Tüm toplumlarda yaygın biçimde görülen yalan söyleme davranışı, yalana ilişkin algılar ve altında yatan nedenler hususunda farklılaşma göstermektedir. Bireyci kültürlerde kişisel sebepler yalan söyleme davranışında daha ağır basarken diğer yandan toplulukçu kültürlerde bireylerin yakın çevresine yönelik durumların söz konusu olması onları yalana daha çok itmektedir.

Yalan, kısaca tanımlanacak olursa, başkalarında kasıtlı şekilde doğru olmayan kanılar oluşturmaktır. Diğer bir deyişle yalan, bir amaca yönelik olarak gerçeğin bilinçli bir şekilde değiştirilmesidir. Bir ifadeyi yalan olarak nitelendirebilmek için gerçekle örtüşmemesi, söyleyenin bu ifadenin gerçek olmadığının bilincinde olması ve bu kişinin bir başkasını istençli şekilde kandırmaya yönelik bunu sergilemesi gerekmektedir.

“Bir efsaneye göre, güzeller güzeli “gerçek” ile yalan bir gün buluşurlar. Yalan gün içinde şaşırtıcı biçimde sürekli doğruyu söyler. Bütün gün çok iyi vakit geçirdikten sonra bir kuyunun önüne gelirler. Yalan “Su çok iyi, birlikte suya girelim.” der. Gerçek, şüpheyle yaklaşarak suya dokunup suyun gerçekten de güzel olduğunu gördüğünde Yalan’a inanarak kıyafetlerini çıkarır ve kuyuya girer. Gerçek’in bir anlık dalgınlığından faydalanan Yalan, hemen sudan çıkarak Gerçek’in kıyafetlerini giyerek ortadan kaybolur. Gerçek ise kızgın bir şekilde kuyudan çıkar ve Yalan’ın peşine düşer.

Dünyada çıplak Gerçek’le karşılaşanlar ona öfkeyle bakarak aşağılarlar. Zavallı Gerçek kimsenin kendisine yardım etmeyeceğini anlayarak sonsuza dek ortadan kaybolmak üzere kuyuya geri döner. Yalan ise o günden bu yana Gerçek’in kıyafetlerini giymiş şekilde insanların içinde yaşar.”

Hatalar yapan insanları, sakar kişileri mükemmel olan insanlardan daha çok severiz. Çünkü beynimiz, hata yapan insanları, mükemmel insanlardan daha sıcak ve samimi bulur. Kendimize benzeyen insanları da daha çok severiz. Bazen sırf çevremizdeki insanların davranışları, düşünceleri, dinî inanışı, giyim tarzı bize benzemediği için nasıl onlardan uzak duruyorsak, benzediği için de onlara sempati duyabiliriz.

Yalnız insanların, sevgiden yoksun olduğu düşünülebilir. Fizyolojik ve psikolojik rahatsızlıklara daha yatkın oldukları ve bazılarının hayatlarından memnun olmadıkları söylenmektedir. Bunun aksine yalnızlığın mutluluğun formülü olduğunu iddia edenler de vardır. Çevremize baktığımızda pek çok yalnız insanın, sevgilisi ya da eşi olanlara göre daha mutlu olduğunu görebiliriz. Gözükmekten öte gerçekten de mutludurlar çünkü onlar için hayat tek kişiliktir.

Neredeyse her ortamda samimi ilişkilerimiz olduğu insanların olmasını isteriz. Çünkü insanın dışlanacağı ve yarım hissedeceği birçok an vardır hayatta. Yeni bir ortama girdiğimizde insanlarla tanışmak ve kaynaşmak isteriz. Bunu yapmadığımızda yalnız kalacağımızı biliriz. Başımız sıkıştığında danışacağımız, maddi ve manevi destek alabileceğimiz, eve geldiğimizde günün nasıl geçti diye soran, bizle sinemaya gelen, çekirdek çitleyip dedikodu yapan birinin varlığına ihtiyacımız vardır. İnsanın şarkı dinlerken çağrışım yapması için bir nedene ihtiyacı vardır. Uzun lafın kısası egomuzu tatmin edecek bir id gerekli.

Yale Üniversitesi psikoloji profesörü Paul Bloom, Hazzın Bilimi adlı kitabında “sevdiğimiz şeyleri neden severiz?” sorusuna cevap arar. Kitaptaki temel argümanını hazzın derinliği üzerine kurgular. Eserinde “Asıl önemli olan şey duygularımızın algıladığı dünya değildir. Aksine, bir şeyden aldığımız zevk onu ne olarak düşündüğümüzden ileri gelir.” der. Elliot Aronson da birini neden başkalarından daha çok sevdiğimizin, beynimizin neden bazı kişilerden daha çok hoşlandığının, onlara karşı sempatimizi artıranın nedenini “pratfall efekt” olarak bulmuştur. Pratfall efekt; kişinin ne kadar mükemmel değilse sevilme oranının o kadar artması anlamına gelir.

Schachter ve Singer, tıpkı James ve Lange’ın açıkladığı gibi bedenimizin periferik fizyolojik tepkilerini yorumlarken duyguların ortaya çıkabileceğini savundu. Ancak onlar duyguların bilişsel bir değerlendirmenin sonucu ortaya çıkabileceğini iddia ettiler. Paul Ekman ise duyguların kültürel bir kökene sahip olduğunu iddia etmiştir. J. Tomkins; sevinç, ilgi, şaşkınlık, ıstırap, korku, öfke, utanç, küçük görme, iğrenme ve nefret olmak üzere 9 temel duygu tanımlamıştır. Bu temel duyguların her birinin kendine özgü ve doğal ortaya çıkarıcı uyaranları bulunmaktadır ve her biri kolayca şartlanabilirler.

Sevgi sözlükte “İnsanı bir şeye ya da bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu” olarak tanımlanmaktadır. İnsanın sevgisiz yaşayamayacağını, en büyük ihtiyaçlarından birinin de sevmek ve sevilmek olduğunu doğrulayan araştırma sonuçları vardır. Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi Teorisi‘ne de baktığımızda; 3. basamağında ait olma, sevme ve sevilme ihtiyacını görürüz. Ama insanlar birinci ve ikinci basamaktaki ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra sevgisiz de yaşayabilirler.

Karşımızdaki kişinin sözlerine ve vücut diline bakarak neler hissettiğini anlama imkanımız yoktur. Çünkü duygular evrensel olarak ifade edilip tanınamazlar. İki bin yıldır süregelen görüşe göre duygular doğuştan gelir. Beynimizde duygu devreleri vardır ve zaman zaman duygular kontrol edilemez reaksiyonlara yol açar. Nörobilimci Lisa Feldman Barrett duyguların doğuştan geldiği görüşüne karşı çıkar. Ona göre duygular, milyarlarca beyin hücresinin birlikte çalışarak oluşturduğu tahminlerden başka bir şey değildir ve bu tahminleri kontrol edebiliriz. Dolayısıyla duygular kültürden kültüre ve hatta insandan insana değişiklik gösterir. Beynimiz esnekliği sayesinde duyguları öğrenir ve kendimizce karşılık veririz. Barrett bu görüşe Kurgulanmış Duygu Teorisi (Theory of Constructed Emotion) adını veriyor.

19. yüzyılda Willam James ve Danimarkalı Carl Lange, duyguların iki etkene bağlı olduğunu açıkladı: bir uyarıcıyla karşılaştığımızda organizmamızda meydana gelen fiziksel değişimler ve bunlar hakkında yaptığımız yorumlar. Yani bu yazarlara göre fizyolojik tepki, öznel düşünceler ya da duygulardan önce tetiklenir.

“Duyguları yönetmek” derken sadece gerçekten üzücü, kısıtlayıcı duyguları kastediyorum. Duyguları hissetmek hayatı zengin kılan şeydir. Daniel Goleman

Psikolojik terapi çok önemlidir. Bu, travma yarasını tedavi etmek ve kurbanın kimliğini ve benlik saygısını yeniden inşa etmek içindir. Ayrıca, duygusal olarak zarar verici ilişkiler kurma konusundaki eski kalıplarına geri dönmemeleri için kullanmaları için stratejiler verir. Son olarak, genellikle bu tür ilişkiler geliştiren kişilerin sorunlu bir yetiştirme ve çocukluk dönemi geçirdikleri görülmektedir. Bu durumlarda, herhangi bir psikolojik tedavi daha derinlemesine ve son derece hassas bir şekilde yapılmalıdır. Bunun nedeni, tedavinin, hastanın ilişkilerinde kendini gösteren, ömür boyu sürecek bir travmanın izlerini iyileştirmesi gerektiğidir. Doğal olarak, bu tür durumlar son derece karmaşıktır.

Bir destek ağının geliştirilmesi. Kurbanların hayatlarında onlara yardım edebilecek yeni insanlar olmalıdır. Konuşabilecekleri ve deneyimlerini paylaşabilecekleri insanlar, dolayısıyla bir değer duygusu hissetmeye başlarlar. Gerçekten de, saldırganları dışındaki figürlerle yakınlık, durumlarını başka bir şekilde görmelerine yardımcı olacaktır. Aslında, kendilerini daha güçlü hissedecekler ve geleceğe bakabilecekler. Mağdur, saldırgandan ayrılmalıdır. Ek olarak, duygusal istismarın, kötü muamelenin ve karşılıklı bağımlılığın yanı sıra eşlerine sağlıksız bağlılıklarının da farkında olmaları gerekir.

Travma bağının korunabilmesi için, daha önce de belirttiğimiz gibi, belirli bir istismar döngüsü vardır. Bu çizgileri takip etme eğilimindedir: İlişkide bir gerilim birikimi var. Örneğin, tartışmalar, kötü muamele, aşağılama, küçümseme vb. Sonunda, daha ciddi bir olay meydana gelir ve kurban tepki verir. İstismarcı davranışlarını değiştirmekte hızlı davranır. Sevgi ve pişmanlık gösterip değişmeye istekli davranırlar. Uzlaşma gerçekleşir. Bu genellikle yoğun ve ödüllendiricidir. Ardından, kısa bir belirgin uyum dönemi vardır. Kötüye kullanım yeniden ortaya çıkar. Böylece döngü yeniden başlar. Travma bağının temel özelliklerinden biri, istismarcı mağdura zarar verdiğinde, istismarcının affedilmeyi ve teselli edilmeyi beklemesidir. Bu, travmatik bağı tekrar besler. Travma bağı hakkında anlaşılması gereken şey, güç dengesizliğini geri beslemesidir. Bu nedenle, kurbanın kalıbı kırması çok önemlidir. Ancak, genellikle tamamen izole oldukları için bu karmaşık olabilir. Nitekim narsistler kurbanlarını ailelerinden ve arkadaşlarından ayırma eğilimindedir. Bu nedenle, ayrılmaları genellikle zordur. Bu gibi durumlarda sosyal hizmetler, arkadaşları, komşuları gibi sosyal desteğe ihtiyaç duyarlar.

Kötüye kullanma döngüsü ve zararlı sevgiye bağımlılık. Kurbanın duygusal, bilişsel ve davranışsal kalıplarına ek olarak, bu sağlıksız sevgi türüne olan bir bağımlılıktır. Aslında, her şeye hoşgörülü bir bağlanma stili sergilerler. Bu bağımlılık biçimi, düşük benlik saygısı, diğerini idealleştirme, yalnızlık korkusu ve narsist partnere karşı kendini feda etme ile karakterizedir.

Psikologlar Donald Dutton ve Susan Painter 90’lı yıllarda bir çalışma yürüttüler. Bu tür ilişkiler hakkında biraz daha araştırma yapmak ve anlamak istediler. Nitekim, istismarcı partnerlerinden ayrılmaya çalışan birçok kadının bunu yapamadıklarını keşfettiler. Bunun nedeni, son derece yoğun bir bağlanma stili sergilemeleridir. Buna, istismarcılarının baskın kişiliğinin yanı sıra mağdur olanların düşük özgüvenleri de eklendi. Travma bağları genellikle narsist bir kişilikle kurulur. Bu tür insanlar, kurbanlarını tüm psikolojik ve duygusal dirençlerden arındırma, kontrol etme ve tüketme konusunda ustadırlar.

Psikoloji 1980’lerde travma bağlarını incelemeye başladı. Bu amaçla psikologlar Donald G. Dutton ve Susan L. Painter, partnerleriyle birlikte yaşayan yüzlerce hırpalanmış kadın vakasını inceledi. Bu durumlarda, korkunun genellikle olağan şekilde,kendini göstermediğini buldular. Aslında bu durumlarda görülen teslimiyet ve açık bir güç farkıdır. Başka bir deyişle, bir ortak diğerini bastırır. Kurbanın bu tür acılara neden tahammül ettiğini sorabilirsiniz. Gerçekte, bu ilişkiler döngüsel bir model izleme eğilimindedir. İstismarcı bu tür bir döngü izler: “Sana karşı iyiyim, sonra zalimim, sonra kızıyorsun, sonra beni affediyorsun ve her şeye yeniden başlıyorum.” Travma bağı, mağduru istismarcıya bağlayan ve acı çekme döngüsüne geri beslenen bir yapıştırıcıdır.

İlk olarak, bu tür bir ilişki içinde olan bir kişiye eşinden mümkün olan en kısa sürede ayrılmasını söylemenin bir anlamı yoktur. Çünkü karşılıklı bağımlılık o kadar yoğun olabilir ki, zihin rasyonel olarak çalışmayı bırakır. Aslında sağlıksız bir bağlanma biçimi ve buna bağlı duygular tarafından kontrol edilir. Bu yozlaşmış bir bağ olmasına rağmen yine de mağdurun terk edilme korkusunu bastırmak gibi bazı temel ihtiyaçları karşılar. Bir travma bağındaki iki kahraman, kurban ve onların duygusal istismarcısıdır. Bu, istismarcı güç ararken, kurbanın ilgilenilmeyi özlediği türden bir bağdır.

Tutsak duygusal ilişkilere sıklıkla rastlanır. Onlar aşkın acıttığı türlerdendir. Ayrıca, mutluluk ve özgüvenin yok olmasına neden olurlar. Ancak bu duruma rağmen mağdur bağını koparamaz. Bunun nedeni, eşlerine karşı duydukları sevgi ve çekicilik yüzünden kör olmalarıdır. Travma bağı, Stockholm sendromuna benzer bir profile sahiptir. Dışarıdan bakan biri için bu tür bir durum garip ve çelişkili görünebilir. Neden kimse katlanılmaz olana tahammül etsin ki? Neden onları küçük düşüren, kötü davranan ve duygusal olarak kötüye kullanan biriyle birlikte kalalım? Gerçek şu ki, insan ilişkileri alanında anlaşılması gereken gizli psikolojik süreçler vardır.

Kalbimiz tutku içinde acıyla kıvranırken ve geçmiş deneyimlerin yaşattığı acıyla cezasını çekerken, sükunete ve dinlenmeye ihtiyaç duyduğunuz bir an gelir çatar. İşte o an alacakaranlık aşkının kalbinizi mutlulukla doldurması için ideal fırsat doğar. Çünkü alacakaranlık aşkı sakin ve dinlendirici bir aşktır. İki kişi arasındaki birliktelik hissidir. Kabalık, acele ya da geçmiş ilişkilerdeki abartılı durumlarla ilgisi yoktur. Alaca karanlık aşkı deneyimlerden beslenir. Ne istediğimizi eksiksiz biçimde bildiğimiz bir an gelir. Geçmişteki acı veren deneyimlerden ders aldığımız için bir anda hayatımızda neyi istemediğimizi bilir duruma geliriz. Önce kendimizi ve hislerimizi tam olarak tanımalıyız. Böylece sonrasında doğru kişiyle tutku dolu ve sakin güzel bir ilişki yaşayabiliriz.

Geçen yıllar içinde insanların aşk nedeniyle muazzam miktarda duygu ve his deneyimlediği herkes tarafından bilinen bir şeydir. Çok genç yaştan itibaren, güçlü duygulara ihtiyaç duyan kalp atışımızı hissetmeye başlarız. Gençliğimizde, özellikle de ergenlik yıllarında, ruhumuzdaki her duyguyu yoğun bir şekilde yaşamamıza sebep olan kontrolsüz bir tutku kalbimizi uyandırır. Öyle ki sevdiğiniz kişiyle birlikte olmak acı verir. İlk aşk, vahşi, ateşli, sınırsız bir yangındır.

Daha sonra deneyimi ve keşfetmeyi harmanlayan ilişkiler gelir. Gençlik yıllarında yaşadığımız aşklar zaten deneyimlediğimiz ilişkilerin farklı varyasyonları olabilir. Kişiliğimizin temellerini inşa etseler de içlerinde bir miktar ergenlik toyluğu ve çekişmeli bir savaş barındırdıkları için onları alaca karanlık aşkı olarak farz etmek mümkün değildir.

Sonunda, acı, üzüntü, haz ve diyalogla dolu uzun soluklu bir süreçten sonra alaca karanlık aşkı için doğru zaman gelir. Kalplerimiz onca partnerden sonra yorgun düşmüştür ve bir savaşçı gibi dinlenmeyi hak etmiştir. Artık kalplerimizi iyi tanıdığımız için onu isteklerine kavuşturabilecek duruma gelmişizdir. Zengin bir deneyim elde etmiş ve ruhlarımız hakkında bilgi sahibi hale gelmiş durumdayızdır.

Alaca karanlık aşkı geldiğinde, sonunda tutkularınızın kölesi olmayı bırakırsınız. O an, her şey gözünüze daha kolay görünür. Gençliğinizde sevdiğiniz kişiden ayrı kalmak ruhunuzu yıkıp yakıyormuş gibi geliyordu. Ancak, deneyimle kazandığınız bilgelik ve sabır sayesinde, aşk hikayenizi çok daha iyi bir şekilde hayatınıza entegre edebileceksiniz.

İster acı ister tatlı, yaşadığınız tüm deneyimler yanı başınızdaki kişinin değerini bilmeyi öğrenmenize yardımcı olacak. Aynı zamanda, partnerinizi anlamanız gerektiğini öğreneceksiniz. Böylece aranızda harika bir birliktelik duygusu, benzersiz ve müthiş bir iletişim doğacak. Ancak alaca karanlık aşkının, siz onu gerçekten istemeden ya da hazırlıklı olmadan size gelmeyeceğini de unutmayın. Eğer partnerinizi anlamıyor ve onunla iyi geçinemiyorsanız alaca karanlık aşkı gelip sizi bulmayacaktır. Deneyim ve sükunet kalbi iyileştirir ve bir çift bu iki şeye sahip olduğunda, mutluluğu bulacaktır.

Aşk nadiren geldiğinde bizi uyarır. Ziller yoktur, davetiye yoktur, uzaktan gelirken fark etmemiz için yanında heyetiyle de  gelmez. Onu nasıl kabul ettiğimize bağlıdır. Ancak, ansızın çıkagelmek için en mükemmel koşulları bilerek seçmiş gibi göründüğü zamanlar olur. Alaca karanlık aşkı böyledir. Hiç alaca karanlık aşkı hakkında düşündünüz mü? Alaca karanlık aşkı, size tam da onun değerini bileceğiniz doğru zamanda gelen, daha önce gelse değerini bilmeyeceğiniz aşktır. Hepimiz belki de çok erken gelen aşkı deneyimledik ve alaca karanlık aşkı mutluluğun hoş geldin diyen işaretidir.

Alaca karanlık aşkı, tam olarak doğru zamanda gelen, sevgi ve anlayışın taşıdığı o sakin duyguya karşılık gelir. Hayatta pek çok deneyim yaşamanın doruk noktasıdır. Ne istemediğimizi ve kalplerimizin neye hasret olduğunu bilecek kadar bilgelik kazanmış bir durumda oluruz.

İletişim her ilişkinin anahtarıdır. Sağlıklı bir aşk yaratmaya çalıştığımız romantik bir ilişkide iletişimi mutlaka iyi tutmak gerekir. Ancak bunu karşılıklı uzlaşma ve memnuniyetle yapmalısınız.

Çift olmak, beraber kararlar alabilen fakat her zaman aynı fikri paylaşmayan iki insan arasında kurulan bir ilişkidir. Anlaşmaya varabilmenin şartı sakin bir şekilde ve güven çerçevesinde konuşmaktır.

Bu yedi ana direk çiftin geleceğini garantileyecektir diyemeyiz. Ancak kesin olan bir şey var ki o da birbirlerine olan aşklarını daha sağlıklı, olgun, eğlenceli ve ikisi için de gelişim ve ilham kaynağı olacak bir şekilde yaşayabilecekleridir. Onlara göz kulak olmaktan daha iyi ne olabilir?

Aşık olmak tesadüfleri sevmektir ve sevmek de farklılıklara aşık olmaktır. Jorge Bucay

Çiftlerin aralarında kendi bireysel kimliklerini korumaları çok önemlidir. Her iki tarafın da kendi kişiliğini ve onu o yapan her yönünü koruyabilmesi gerekir. Bunun yolu, tarafların kendi seçtikleri bu ilişkide kendine olan sevgisini koruyabildiği bireyselliğine sorumlu bir şekilde sadık kalmasıdır. O kişiye olduğu kadar kendimize de değer vermektir. Ancak bu şekilde kendimizi tamamlanmış hissedebiliriz.

Çiftlerden her iki taraf da bu ilişkide bir sorumluluğa sahiptir ve ilişkiye aynı itinayı göstermelidir. Karşılıklı alışveriş adil ve sağlıklı bir aşkın temelini oluşturur. Sevgimizi verdiğimiz zaman sevgi görmeyi bekleriz çünkü duygusal ilişkiler bu karşılıklı sevgi alışverişinden beslenir. Bu açgözlülükten değil, karşılıklı olarak gösterilen cömertlikten gelir: tarafları daha çok yakınlaştırır.

Gerçek aşk, o kişinin olmak istediği insan olabilmesine yardım etme isteğimizin önüne geçemiyormuşuz gibi hissetmekten başka bir şey değildir. Jorge Bucay

Hissettiklerimiz konusunda kendimize olduğu kadar partnerimize de dürüst olmak çok önemlidir. Kendi içimizde olanları değerlendirmeden etkili bir değişim mümkün olmaz. Bu da demek oluyor ki kendi tercihlerimizin, arzularımızın, hayallerimizin, umutlarımızın ve beklentilerimizin makul olduğundan ve partnerimizin haklarını hiçe saymadığından emin olmalıyız.

İlişkide karşılıklı destek çok önemlidir. Destek olmak, bir yandan kendi ihtiyaçlarımızı partnerimizin ihtiyaçlarından ayırabilmek, diğer yandan da onun kişisel ve profesyonel anlamda kendini geliştirmesine izin vermektir.

Size problemler değil, cevaplar veren bir aşka tutunun.

Korku değil, emniyet veren. Şüphe değil, güven veren. Paulo Coelho

Saygı o kişiyi olduğu gibi görebilmek ve kabul edebilmektir. Onun benzersizliğinin farkında olmaktır. Onun kendi tutkularına göre önündeki yolu istediği doğrultuda nasıl gideceğini ve bu yolun bizim planlarımızla ne kadar uyuştuğunu görmek istemektir.

Bir çiftte güven, partnerimizin yaptığı ve söylediği her şeyin doğruluğunu sorgulamak zorunda hissetmemektir. O kişiyle birlikte iyi anlar kadar kötü anlar da paylaşabileceğimize olan inançtır.

Sağlıklı aşk nicelikten çok nitelikle ilgilidir. Çok sevmek iyi sevmek anlamına gelmez. İyi sevmek saygı, güven, dürüstlük, karşılıklı destek, almak ve vermek arasında dengeyi ayarlayabilmek, tarafların ayrı ayrı kişiliklerini koruyabilmesi ve iyi bir iletişim gerektirir.

İlişki başlamadan önce, başladıktan sonra ve ilişki esnasında partnerimizin nasıl biri olması gerektiği hakkında hepimizin bir fikri vardır. Tıpkı arkadaşlarımızın ve ailemizin de nasıl olması gerektiği hakkında bir beklentimiz olduğu gibi. Üstelik çoğumuz, bir partnerimiz olduğunda onu “idealize edilmiş hali”yle karşılaştırma ve bu idealle örtüşmesi için elimizden geleni yapma eğilimi gösteririz

Bu yüzden de o kişinin bizi sinir eden tavır, görüş ya da davranışlarını ideal partner ile gerçek partnerimiz arasındaki fark oluşturur. Öyleyse, ilişkinin yürümesi için elimizdeki kutunun içindekileri bi noktaya kadar kabul etmemiz gerekir. Bazı konularda uzlaşabileceğimiz gibi diğerlerinde ya kabullenmek ya da yeni bir partner bulmak durumda kalırız.

İki tarafın da paylaştıkları gerçeklikte tahammül edebileceklerinin sınırlarını belirlemesi, sağlıklı bir aşkın temelini oluşturacaktır. Diğer yandan, partnerini manipüle etme hatasına düşmeden akıllıca değişiklikler yapabilmek de çiftin aynı yolda beraber büyümesine yardımcı olacaktır.

Bu yüzden, sofradan tabağını kaldırmamak ya da diğer ev işlerine dahil olmamak gibi sonradan öğrenilen davranışlar söz konusu olduğunda, partnerimizle karşılıklı konuşarak bu davranışını değiştirmesini isteyebilir, ya da bu konu hakkında hiçbir şey yapmamaya karar vererek kabullenmeyi seçebiliriz. Ya da konu onun kişiliğinin bir parçasıyla ilgiliyse, örneğin, partnerimiz bizden daha çekingense, onu olduğu gibi kabul etmeliyiz. Asla kabul etmememiz gereken zaman, o kişinin davranışları değerlerimize bir bütün olarak ters düştüğü zaman olmalıdır. Şiddet görmek ya da hakarete uğramak gibi hiçbir ilişki türünde olmaması gereken davranışlardan bahsediyoruz.

“Her zaman ‘seni seviyorum’a verilecek en güzel cevabın “ve ben de senin sevgini hissedebiliyorum’ olduğunu düşünmüşümdür.” Jorge Bucay

Çeşitli alt süreçleri olan devamlı bir büyüme sürecinden bahsediyoruz. Bu, çiftler ancak sağlıklı bir aşk yaşıyorsa gerçekleşecek bir süreçtir. Ayrıca bu, ilişkiyi şekillendiren tarafların bireysel olarak da büyüdüğü bir süreç olmalıdır.

Her ilişkide sorumluluklar vardır. İki kişi arasında yürümeyen bir şeyler varsa bu her ikisinin de problemidir ve her ikisi de çözümün parçalarını oluşturur. Elbette sorumlulukları her zaman eşit derecede olmayabilir.

Bu durumda, yaşanan her şeyin sorumlusunun kendimiz olduğunu düşünmek ya da hiçbir hata kabul etmemek söz konusu olamaz. Bu konu aslında daha çok, iki tarafın da birbirilerine olan bağında kurabileceği dengeyle ilgilidir. Yani akıllı bir çift, sorumluluklarını kendi güçlü yanlarını öne çıkaracak şekilde nasıl paylaşacağını bilecektir.

Sorumlulukları paylaşmaktaki temel rolü ise iletişim oynar. Özellikle de bağlılık sözü vermek ya da anlaşmaya varmak söz konusu olduğunda. En sonunda, sorumluluk alma vakti geldiğinde dikkat edilmesi gereken önemli bir diğer nokta ise yapabileceklerimizi ve yapamayacaklarımızı gerçekçi bir şekilde belirlemektir. Belki de ona çok pahalı bir hediye alamıyoruzdur ama kendi elimizle de bir hediye hazırlayabiliriz. Belki de sevgilimizi iş yerinden alamıyoruzdur fakat onu işe bırakabiliriz.

“Sevdiğiniz kişi için ölmek zorunda değilsiniz, sadece birlikte eğlenmek için yaşayın.” Jorge Bucay

Doğru kişiyi bulmak ve o kişinin de bizim doğru kişi olduğumuzu düşünmesi bazen imkansız bir hedefmiş gibi gelir. Bu yüzden başımıza geldiği zaman da olağanüstü bir heyecana kapılırız. Bu öyle bir heyecandır ki hayattaki ufak tefek sinir bozucu şeyler artık daha önemsiz gelmeye başlar. Bütün bunlar böylesine bir şansın yanında çok küçük kalır.

Bir diğer yandan, ilişkinin ilk evrelerinde dünyayı toz pembe görmek de oldukça yaygın bir durumdur. Bu kadar harika bir renk tonu, bizi kör edebileceği ve ilişkinin olması gerektiği gibi sağlıklı olmadığını görmemize engel olabileceği için tehlikelidir. Bu yüzden, aşkın en başından sağlıklı olması çok önemlidir.

“Aşkın bir tanımı: o kişi sırf var olduğu için mutlu olmak.” Walter Riso

Walter Riso ve Jorge Bucay gibi yazarlar, çiftlerin birbirilerine gösterdikleri ilgi ve şefkat içeren davranışlarına karşı minnetlerini göstermesinin büyük öneminden bahsediyor. Birbirilerinin kıymetini bilmeleri sağlıklı bir aşk yaratmalarına, yaşamalarına ve bu aşkın tadını çıkarmalarına yardımcı olacaktır.

İyi bir hayat süreçtir, durağan değil. Carl Rogers

Carl Rogers, Abraham Maslow’la birlikte, psikolojiye en ilginç yaklaşımlardan birini getirdi: hümanizm. Bu teori, zaman içinde sessiz bir devrim olarak görülüyordu; insanlarda ilk defa, istedikleri şeyi elde etmek için kapasitelerini ve içsel potansiyelini gören dinamizmle dolu bir güç olarak. Bu yüzden hepimiz bu sürece başlayabiliriz, çünkü yaşam sadece değişikliklere uyum sağlamakla ilgili değildir, çoğu zaman kendimizi yaratmamız gerekir.

Yetenek değil tutumdur konumunu belirleyen. Zig Zaglar

Bu, popüler bir motivasyon konuşmacısı Zig Ziglar tarafından dile getirilen pozitif enerjiyi kurtarmak için en iyi alıntılardan biri. Bunu bir an için düşünün, gerçekten bize büyüklük veren, bizi başkalarından ayıran ve kendimize saygı duymamızı sağlayan şey, bizim yeteneklerimiz değil, bizim tutumumuzdur. Tutumlar, insanın en güçlü silahı, bizi en iyi şekilde başarıya götürecek olanlardır

Evrendeki harikalar onları alabildiğimiz ölçüde var. Vizyonumuzun keskinliği ne kadar gördüğümüzle değil ne kadar hissettiğimizle ilgilidir. Helen Keller

Hayatı, kendimizi ve evreni anlamak için Helen Keller’a yine döndük. Çevremizdekilere ne kadar anlam verirsek o kadar hayatta kalırız. Nasıl mı? Çünkü hayata anlam verenin motivasyonu, amacı ve hayalleri vardır.

Zihnini değiştirirsen hayatını değiştirebilirsin. William James

Bu güzel sözlerden bize bırakanlardan biri de filozof, psikolog ve ünlü yazar Henry James’in kardeşi olan William James. Öncelikle sorumluluğun bizde olduğunu bilmemiz gerekiyor. Bu nedenle bir şeyi değiştirmek istiyorsanız önce kendi zihninizden başlamalısınız.

Başarının nasıl hissettirdiğini merak ediyorsan bu yolculuktan keyif almalısın. Yağmurun gökkuşağı getirdiği gibi zorlukla dolu yolculuklar da başarıyı getirir. Paulo Coelho

Bazen günlerce bir şey yapmadan yatar ve içimizdeki potansiyelin farkında bile olmayız. Bazen çevre ya da aile yüzünden kendimiz ve dünya için yapabileceklerimizi tetikleyen o kıvılcımı bir türlü ortaya çıkaramayız. Bütün negatifliklerden arının ve kendinizi bunlardan kurtarın. İçinizdeki potansiyeli ortaya çıkarın.

En karanlık günün sabahında bile güneş doğar. Victor Hugo

Her karanlık gecenin bir sabahı ve aydınlığı vardır. En kötü fırtınalar bile diner ve sonunda gökkuşağı bize gülümser. Her zorluk son bulur ve sonunda daha iyi bir seçenek karşımıza çıkar. Zor zamanların sonsuza kadar sürmediğini bilin.

İyimserlik başarıya giden yoldaki inançtır. Hiçbir şey umut ve güven olmadan olmaz. Helen Keller

Bu, yirminci yüzyılın en önemli ve ilham verici figürlerinden biri tarafından söylenen olumlu enerjiyi geri kazanmanın en iyi alıntılarından biridir. Helen Keller, 19 aylıkken işitme ve görme yetisini kaybeden bir yazar ve politik aktivistti. Farklı olmak onun cesaretini ve durumunun üzerine çıkma yeteneğini zayıflatmadı.

İrade psikolojisi, kendimize güvendiğimiz sürece istediğimiz şeyin mümkün olduğunu hatırlatır. Albert Einstein bunu biliyordu ve bize fizik dünyasında, duyguların, acının, kalbin gücünün ve kararlı bir zihnin yönlendirdiği boyun eğmeyen irade dolu öyküleriyle bize gösterdi.

Buhardan, elektrikten ve nükleerden daha kuvvetli bir güç var: irade. Albert Einstein

Pozitiflik ve bu duygusal durumdan gelen enerji hakkında anladığımız ilk şey, dışarıda olmamasıdır. Bu yenilenme ve coşkulu güç, eğer alıcı değilsek, bizi yönlendiremez. Dahası, endişelerimize, gerginlik ve kaygılarımızla meşgul olan günlük yaşamımız boyunca hareket edersek onu bile algılamayacağız. Belli bir enerjinin bize ulaşmasını sağlamak için öncelikle kendimizi olumsuzluklardan boşaltmalıyız. Ancak o zaman yeni girişe izin vereceğiz, bu da değişim yaratabilir…

Pozitif enerji dendiği zaman aklımıza neşe, motivasyon, mutluluk, iyilik ve daha buna benzer bir dolu şey gelir. Bu kesinlikle harika ve kulağa ilginç gelse de Avustralyalı psikiyatrist Wilhelm Reich bunu bazı şekillerde çoktan açıklamış. Ona göre, insanın “orgon enerjisi” dediği bir şeyi vardır. Bu, yaşamsal ve yaratıcı bir destek, deneyimlerin memnuniyetini ve zevkini bize ulaştıran bir şey. 20. yüzyılın başında formüle edilen teorisi, zamanın bilim çevrelerini kna etmedi. Bununla birlikte, bir anlamda, hepimizin günlük yaşantımızda uygulayacağı pozitif destekle yapacak çok şeyi var.

İstek ve iyimserliğe ihtiyacımız olduğu zaman kulak vermemiz gereken pozitif enerji sağlayıcı sözler var. Sonunda bazen olumlu düşünüp aklımızdaki tüm olumsuz düşünceleri bir kenara atmak hayatımızın gidişatını değiştirmeye yeter. “Pozitif enerji” sözünün son zamanlarda moda olduğunu ve bunun bir şekilde alıştığımız psikoloji anlayışından uzak olduğunu biliyoruz. Ancak bunu kişisel gelişim adına uyguladığımızda duygusal ve hatta psikolojik anlamda iyileşmemize katkı sağladığını görebiliriz.

Ölüm korkusu hayatta istisnası olmayan tek gerçek. Her şeyin bir istisnası var. Tüm yasaların bir istisnası var. ‘Kötülükler neden var?’ sorusunun cevabı var ama ‘Hayat neden var?’ sorusunun cevabı yok. Ölüm kötülük mü değil mi? Eğer doğru yaşam felsefesi olan bir yaşlıysa ölümü düşman gibi görmez. Ölüm hayatın kaçınılmaz bir sonudur. İnsanın gücünün yettiği şey var yetmediği şey var. Değiştirebileceği, değiştiremeyeceği şeyler var. Ölüm bir insanın değiştiremeyeceği bir şey. Prof. Dr. Nevzat TARHAN

Pandemi döneminde Alzheimer tetiklendi, romatizma hastalıkları yaşlılarda arttı. Yaşam tecrübelerinden faydalanmak onlarla sohbet etmek gerekiyor. Yaşlıların yapacağı en güzel şey, insanlara bilgisini, tecrübesin, ilmini paylaşarak mutlu olmaktır. Modernizm bize böyle tüketerek mutlu olmayı öğretti. Şu anda Batı dünyasında en büyük sorunu yalnızlık. Yalnızlık sorununa karşı çözüm bulamıyorlar. Toplum olarak sıcak ilişkileri seven bir toplumuz. Hareketli bir toplumuz o yüzden bu özelliklerimizi kaybetmemeliyiz.

Özellikle kimseye muhtaç olmadan yaşamış onurlu yaşlılarda çok önemlidir. İnsanın değer yargıları varsa, emeği ile kazanıyorsa ve onuru ile yaşıyorsa ileri yaşta o kişinin başkalarına muhtaç olup kötü duruma düşmesi sebep sonuç açısından mümkün değil. Mesela para harcama korkusu çıkıyor ileri yaşta. Kendini kapatıyor müthiş bir savunma oluyor. Büyük bir servetin üzerinde yatıyor ama hiç kullanmıyor. Halbuki verdikçe kendi de mutlu olur başkaları da mutlu olur.

Kişi eve gidiyorsa hep aynı yoldan gitmemesi, kitap okuyorsa hep aynı türleri okumaması, hep aynı televizyon programını seyretmemesi lazım. Aktivitelerinde değişiklikler yapan, zıtları beyninde çarpıştıran kişiler daha az yaşlanıyorlar ve yeni deneyimlere açık oldukları için de beyin büyüme faktörü üretiyor. Bu faktörü ürettiği zaman beyindeki kök hücrelerden hipokampus bölgesi, kök hücrelere yeni kök hücre üretiyor. Vücudumuzda hangi yaşta olursa olsun kök hücre var ama bunun içinde kök hücreleri harekete geçirecek bir yaşam tarzı olması lazım. Uyaransız, hep aynı tarz, monoton ve sedanter yaşantı beyindeki kök hücreleri körelten bir şeydir. İbn-i Haldun’un çok önemli bir sözü vardır; ‘İnsan beyni değirmen taşına benzer. Değirmen taşı devamlı döner. Dönen değirmen taşının içerisine buğday ya da öğütülebilecek bir şey koymazsanız kendi kendini öğütmeye başlar’ diyor. Çok ilginç bir tespit. Onun için beyne yeni bilgi eklemek gerekiyor.

“Süper yaşlı olabilmesi için kişide neler olması gerekiyor? Mesela birincisi beyin dostu bir yaşam tarzı. Beslenme ile birlikte bir yaşam tarzı oluşturulması gerekiyor. Mesela emekli olunca insanlar bakıyorsunuz sanki meslekten emekli değil de hayattan emekli olmuş. Halbuki hayattan emekli olunmaz. Emekli olduğu zaman bir kimse ilgi alanını işten başka alanlara çevirir, bu yeni ilgi alanlarıyla kişi pozitif anlam yükler ve hayata yeni bakış açıları getirerek sağlıklı olmayı başarır. Fiziksel aktiviteyi devam ettirmenin beden sağlığına etkisi olduğu kadar beyin sağlığına da yararı var. Kim olursa olsun beş bin adımı atmaya çalışması gerekiyor. Vücut kaslarının kullanılmasının beyine dolaylı bir faydası var” 

“Genetiğin kuantumudur epigenetik. Bu da insanın beynini kullanmasıyla çok yakından ilgilidir. Beynini doğru kullanan kişilerde süper yaşlılık denilen durumu ortaya çıkıyor. Süper yaşlılık kavramı şu aralar konuşuluyor. Kimler süper yaşlı? Kişi 80 yaşında fakat müthiş zeki, müthiş enerjik, müthiş bir muhakeme gücüne sahip oluyor. Böyle kişiler var. Mesela Mimar Sinan en büyük eserini 80 yaşından sonra yapmış. Bazı kişiler neden böyle oluyor diye araştırılıyor. Sağlıklı yaşlanmak için önümüze çıkan bazı kavramlar var. Her yaşın artıları, eksileri, kazanılan ve kaybedilen yetileri var. İleri yaşta daha başarılı, daha mutlu olabiliyoruz, bu da ileri yaştaki kişilerin önem verdiği yatırım yaptığı konularla ilgili.”

Yaşlılıkta beyinle ilgili yetenekler ön plana çıkmaktadır. “Batı medeniyeti, modernizminin insanın beden sağlığına, fiziksel sağlığına katkıları çok oldu. Fiziksel hastalıklar daha iyi tedavi ediliyor, ortalama ömür uzadı. Ortalama yaşam süresi 45’lerden 75’lere, 80’lere çıktı. Müthiş bir gelişme var. Fiziksel sağlığımız iyi, birçok hastalığı daha kolay tedavi ediyoruz ama ruh sağlığında modernizm sınıfta kaldı, çözüm üretemiyor. İleri yaştaki kişilerde çok fazla Alzheimer artışı oldu. Alzheimer hakkında çok fazla araştırma yapılıyor. Alzheimer ile ilgili çeşitlendirilmiş genler var ama bu genlerin rolü yüzde 30-40 civarında. Yaşlanmanın yüzde 65’i yaşam tarzıyla ilgilidir”

Kişi 80 yaşında fakat müthiş zeki, müthiş enerjik, müthiş bir muhakeme gücüne sahip oluyor. Mimar Sinan da en büyük eserini 80 yaşından sonra yapmış. Yaşlılık psikolojisi kavramı yanlış kullanılmakta, doğrusu yaşlanma psikolojisidir.  “Yaşlanma kelimesi yerine de yaş alma denilmesi doğru. Bunlar yaşlılığa doğru anlam yüklemek açısından çok önemli yaklaşımlar. Çünkü çocuk doğar doğmaz yaşlanmaya başlıyor. Hücrelerin üzerinde kaç defa bölüneceğini, çoğalacağını gösteren telomerler var ve onlar azalmaya başlıyor. DNA ile ilgili genetik bir boyut var burada. Vücutta onun için planlanmış hücre ölümleri vardır. Yaşlanma öyle bir şey ki vücudumuzda 150 trilyon hücre var, her bir hücre bir buçuk voltluk elektrik üretiyor. Ve 150 trilyon hücrenin sadece 150 milyarı sadece beyinde. Ağırlığı yüzde iki olduğu halde beyin vücuda giren oksijen ve glikozun yüzde 25’ini kullanıyor”

Bu araştırmada iki nesil arasında ciddi farklar olduğu anlaşıldı. Genç gruptakilerin kişilikleri genel olarak aşağı yukarı aynı kalırken, yaşlılarda ise kişilik özelliklerinin değişmeye başladığı, daha az dışa dönük oldukları ve daha huysuzlaştıkları görüldü. Mõttus, “Bence bu mantıklı, çünkü yaşlılıkta insanların başına gelenler de hızlanmaya başlıyor” diyor ve yaş ilerledikçe sağlığın bozulduğunu, hayatlarında önemli insanları kaybetmeye başladıklarına dikkat çekiyor. Kişiliklerimizin hayatımız boyunca değiştiğini bilmek bunları takip edebilmek için de önem taşıyor. Damian, “İnsanlar uzun süre böyle olmadığını düşündü. Artık kişiliklerimizin uyum sağlayabildiğini görüyoruz ve bu, hayatın bize getirdiği zorluklarla başa çıkmamıza yardımcı oluyor” diyor.

Yaşam süremiz boyunca nasıl değiştiğimizi incelemenin iki olası yolu var. Birincisi, farklı yaş gruplarına mensup çok sayıda insanı ele almak ve kişilikleri arasındaki farkları incelemek. Bu yöntemin sorunlarından birisi, belirli bir dönemin kültürü tarafından şekillendirilmiş kuşak özelliklerinin yanlışlıkla yaşlandıkça meydana gelen değişimlerle karıştırmanın kolay olması. Bunun ikinci yolu ise bir grup insanının hayatları boyunca büyümelerini takip etmek. İskoçya’da böyle bir çalışma yapıldı. Mõttus, Edinburgh Üniversitesi’ndeki meslektaşları ile birlikte yıllar boyunca yüzlerce kişinin kişilik dönüşümlerini izledi. Mõttus, “İki farklı insan grubumuz olduğu ve her ikisi de aynı ölçümlere tabi tutulduğu için, her iki stratejiyi de aynı anda kullanabildik” diyor.

Kişilik olgunlaşması evrensel bir olgu olduğundan bazı bilim insanları kişilik değişiminin genetik etkenlerden ya da evrimsel güçlerden kaynaklanıyor olabileceğini düşünüyor. Diğer yandan başka uzmanlar ise kişiliklerimizin kısmen genetik unsurlar tarafından şekillendirildiğine ancak yaşamımız boyunca sosyal baskılarla dönüştürüldüğüne inanıyor. Örneğin, California Üniversitesi’nden psikolog Wiebke Bleidorn’un araştırması, insanların evlenmek, çalışma hayatına atılmak ve yetişkin sorumluluklarına üstlenmek gibi daha hızlı büyümelerinin beklendiği toplumlarda kişiliklerinin de daha genç yaşta olgunlaşma eğiliminde olduğunu ortaya koydu. Damian, “İnsanlar davranışlarını değiştirmeye ve zamanla daha sorumlu olmaya zorlanıyorlar. Kişiliklerimiz hayatın zorluklarıyla başa çıkmamıza yardımcı olmak için değişiyor” diyor.

Yaşlandıkça kişiliklerimiz belirli bir yöne doğru evrilirken, aynı yaş grubundaki insanlarla kıyaslandığında belli bir istikrar olduğu da gözlemleniyor. Örneğin, yaşlandıkça bir kişinin nevrotiklik düzeyinin azalması beklenir. Bununla birlikte 11 yaşındayken yaşıtlarına göre daha nevrotik olan bir kişi, 80 yaşına geldiğinde de yine kendi yaş grubundaki en nevrotiklerden biri olabilir. Damian, “Özümüz belli düzeyde aynı kaldığı için yaşıtlarımızla kıyaslandığında sıralamamızda fazla bir değişi olmaması normal. Ancak kendimize göre, kişiliklerimiz kesin değil, değiştirilebilir şeyler” diyor.

Psikologlar, yaşlandıkça meydana gelen değişim sürecini “kişilik olgunlaşması” olarak adlandırıyor. Bu, gençlik dönemlerinde başlayan ve en azından 80’li yaşlara devam eden kademeli ve fark edilmesi güç bir değişim. İlginç bir şekilde bu evrensel bir süre. Bu eğilim, Guatemala’dan Hindistan’a kadar tüm kültürlerde görülüyor. Houston Üniversitesi’nde sosyal psikolog Rodica Damian, “Bu kişilik değişikliklerine değer yargıları koymak genellikle tartışmalı bir durum. Ancak bunun faydalı olduklarına dair bulgular mevcut” diyor. Örneğin duygusal istikrarın düşük olması akıl sağlığı sorunları, yüksek ölüm oranları ve boşanma gibi olaylarla ilişkilendiriliyor. Diğer yandan Damian, vicdanlı birinin bulaşıkları yıkamak gibi işlere yardımcı olma ya da aldatma eğiliminin düşük olmasından dolayı hayat arkadaşının daha mutlu olasılığının yüksek olduğunu belirtiyor.

Uzmanların yıllardır düşündüğünün aksine, insanların kişilik özelliklerinin çocuklukta ya da 30’lu yaşlarda sabitlenmek yerine, daha akıcı ve şekillenebilir olduğu anlaşılıyor. Mõttus, “İnsanlar daha iyi ve sosyal olarak daha uyumlu hale geliyor. Yaşamla ilgili beklentileri ile toplumun talepleri arasında giderek daha iyi bir denge kurmaya başlıyor” diyor.

Kişiliklerimizin kademeli olarak değişmesinin bazı olumlu yanları da var. Daha vicdanlı, daha hoş ve daha az nevrotik olabiliyoruz. Makyavelist yaklaşımlar, narsisizm ve psikopatiyi içeren ve “Karanlık Üçlü” olarak tanımlanan kişilik özellikleri, azalma eğilime girer ve böylece suç işleme ya da madde bağımlılığı gibi zararlı davranışlara bulaşma riski de azalır. Araştırmalar, daha fedakar ve güven duygusu yüksek bireylere dönüştüğümüzü ortaya koyuyor. Yaşla birlikte irade gücünün arttığı ve mizah anlayışının da geliştiği görülüyor. Ayrıca, ilerleyen yaşlarda insanlar duyguları üzerinde daha fazla kontrol sahip olmaya başlıyor. Bu araştırmanın sonuçları aslında yaşlıların daha huysuz ve geçimsiz olduğu klişesinin de değişmesi gerektiğine işaret ediyor.

Çoğumuz kişiliğimizin hayatımız boyunca nispeten aynı olduğunu düşünmek isteriz. Ancak araştırmalar durumun pek de böyle olmadığını gösteriyor. Karakter özelliklerimiz sürekli değişiyor ve 70 ile 80’li yaşlara gelindiğinde ise insanlar önemli bir dönüşüm geçirmiş oluyor..

Bilim insanları, yaşlanmanın etkileri üzerine onlarca yıl süren araştırmaların ardından artık daha gizemli başka bir değişikliği daha ortaya çıkardı. Edinburgh Üniversitesi’nden psikolog René Mõttus, “Bu araştırmadan elde ettiğimiz net sonuçlara göre, hayatımız boyunca aynı insan olmayız” diyor.

Son olarak, hiç unutmamanız gereken önemli bir ayrıntı var. Diğer insanlara verdiğiniz enerji, onların size geri vereceği enerjidir. Eğer gerginlik, rahatsızlık, olumsuz ifadeler ve ilgisizlik gösterirseniz, başkalarından da aynı şeyleri alırsınız. İlişkileriniz tarafından verilen enerji her iki tarafın da çaba göstermesini gerektirir. Herkese en iyi şekilde davranmak için, kendinize yatırım yapmaya başlayın.

Enerji direklerini değiştirin. Muhtemelen uyandığınız zaman gevşeme ya da stres yönetimi teknikleri uygulamak için çok fazla vaktiniz yok. Rahatsızlık hissini kovmanız gerekebilir, ama hala bir noktada bu tür teknikleri uygulamanız önemlidir. İçsel negatif enerji akışınızı değiştirmek istiyorsanız, hızlı bir şekilde sizi daha iyi bir duygusal duruma sokabilen birkaç basit strateji vardır:

  • Sağlıklı bir kahvaltı.
  • İşe giderken yolda rahatlatıcı müzikler dinlemek.
  • Yürürken derin nefes alıp vermek.

Enerjinizi kendi lehinize kullanmak için vücudunuzu anlamanız gerekir.

  • Sabah ayağa kalktığınızda, nasıl hissettiğinizin farkında olmaya çalışın. Vücut zekası, vücudunuzda birçok duygusal durumun olduğunu hatırlatmak için vardır. Gerginlik, mide ağrısı, baş ağrısı, kas ağrısı… tüm bunlar duygulardan kaynaklanabilir.
  • Unutmayın, fiziksel rahatsızlık genellikle dil ve tutumunuzla dışa vurulur. Yorgun uyanırsınız/bir şey yapmak istemezsiniz ve bunu sonunda eşinize yansıtırsınız. Bu, onlara kaba davranmanıza ya da kötü şeyler söylemenize neden olabilir.
  • Yapabileceğiniz en iyi şey duygusal durumunuzun farkında olmak ve bu sorunun kaynağını bulmak. Bundan kurtulmak için sadece bunu yapmak yeterli değildir. Ağrı kesici alıp gününüze devam edemezsiniz. Bu duygu, bu rahatsızlık, hala orada olacaktır ve ilişkilerin kalitesini aşağı çekebilir.

Herkes memnuniyet verici, akıcı ve anlamlı ilişkiler ister. Ama çoğu zaman uyum yerine sürtünme yaşanır. Bu iletişim, siz ve eşiniz, çocuklarınız ya da iş arkadaşlarınız arasında son zamanlarda gerginlik oluşturmuş olabilir. Aynı zamanda günlük aktivitelerinizde kendinizi daha az üretken ya da yaratıcı hissedebilirsiniz. Bunun yanı sıra, ilişkilerinizin verdiği enerji sadece insanlarla ilgili olmak zorunda değildir. İş ya da zihinsel/fiziksel aktivite ile ilişkiniz de önemlidir. Bunlar yaşamın çok enerji talep eden yönleridir (motivasyon, çıkar, olumlu bir tutum…). Yani buradaki fikir, tüm duyguları ve zihinsel durumları kendi lehinize kullanmaktır. Bu şekilde, yaptığınız her şeyin keyfini çıkarmaya başlayabilirsiniz. Buradaki önemli nokta, kişisel ilişkileri geliştirmek, başkalarını olumlu yönden etkilemek ve zenginleştirici bir enerji ile ortamlar oluşturmaktan geçer.

Duyguların, özellikle de stres, gerginlik, ve anksiyeteden gelenlerin, yayılması kolaydır. Psikologlar buna “sosyal takas” adını veriyorlar. Temelde, ruh halinizde ve zihinsel durumunuzda değişikliğe neden olurlar. Bu, çevrenizdeki insanların tutum ya da duygusal durumlarından kaynaklanır. Bu “iklim”in kişi üzerinde olumludan çok olumsuz etkisi olabilir. Bu fiziksel yorgunluk, düşük motivasyon, çarpık düşünme, rahatsızlık vb durumlara neden olabilir … İlişkileriniz tarafından verilen enerji çok özel bir atmosfer yaratır. Enerji alanının (zenginleştirici ya da etkisizleştirici) durumu, sizin refahınızı ya da rahatsızlık durumunuzu etkiler. Bu alanda çalışan uzmanlar, takasın tektipleştirilmesine odaklanmak gerektiğini söylüyor. Başka bir deyişle, herkesin faydalanabileceği duygusal bir karşılıklılık durumu oluşturmanız gerekir. Bu belli ki, bir aile, romantik ilişki, herhangi bir iş yada okul ortamında iyi bir hedefi yerine getirmektir. Bunu yapmak için, kendinizle başlamak zorundasınız. Bedensel istihbaratın ortaya çıktığı yer burasıdır.

Her hücre, sinir lifleri, nöral ağlar ve vücuttaki dokuların çalışması için enerjiye ihtiyacı vardır. İnsan olarak yaptığımız her şeyi kontrol eden büyük bir dürtüler ağı taşıyoruz. Bunlar, nöronların birbirleriyle iletişim kurduğu alanlardır. Onlar yaptığınız, düşündüğünüz ya da herhangi bir anda hissettiğiniz şeylere dayalı elektrik beyin dalgaları oluşturur. Ayrıca tüm bunların içinde gerçekten öne çıkan bir şey var. Ruh halleriniz, olduğunuz yerlere bir “iz” bırakır. Daha önce, iş ve ev ortamları hakkında konuştuk. Muhtemelen hepiniz bir noktada bunu fark ettiniz. Bazen bir arkadaşınızın evine girdiğiniz zaman ya da yeni bir işe başladığınızda, orada sizi rahatsız eden bir şey olur. Orası ile ilgili bir şey ruh halinizi düşürür.

Bu teoriye göre, hepimizin iç enerjileri hakkında daha bilinçli olması gerekiyor. Her zaman fark etmeseniz bile, vücudunuza takılı kalan enerjiler var. Yani biz “enerjiler” hakkında konuşurken, gerçekten bizi sınırlayan ya da ufkumuzu genişletmeye yardımcı olan duygusal durumlardan bahsediyoruz. Ayrıca bunları diğer insanlara da yansıtırız. Bu teori bazı ilginç şeylere de işaret eder. Çoğumuz sadece duygusal, zihinsel ve bedensel enerji alanlarından oluşan bir dünyada yaşadığımızı bilmeyiz. Bu maddenin, bir çalışma ortamının ya da mobilyaların ötesindedir … Küçük lüksler ve konforları olan güzel bir evin ötesine geçer. Tüm bunların ardında, hayatımızın her yönünü kapsayan duygusal bir ağ var.

Yapmak istediğiniz şey hakkında hevesli olduğunuzda, olumlu enerji hissedersiniz. Çok basit. Paulo Coelho

İlk bakışta, böyle bir fikir muhtemelen olası ve büyüleyici görünüyor. Bu son birkaç yıl içinde, duygu ve kinestezi alanındaki çalışmalarda bahsetmeye değer büyük gelişmeler oldu. Şimdi yeni araştırma alanları ortaya çıkmaya başladı, ve onlara değinmeye kesinlikle değer. İyi örnek bir araştırma “vücut zekası” denilen şey hakkında yapılıyor.

İlişkileriniz tarafından verilen enerji, hayatın nasıl bir şey olduğunu belirler. Dış duygulardan kurtulmanın imkansız bir dünyada yaşıyoruz. Diğer insanların ifadeleri, kelimeleri ve eylemleri ya sizi büyüleyebilirsiniz ya da rahatsız edebilir. İnsan olarak, vücudumuzun üzerinde dolaşan görünmez lifler bizi her türlü şekilde şartlandırır. Bazılarını hiç fark etmeyiz bile …

Biyolojik olarak erkeklerin cinsel aldatma riski kadınların romantik aldatma riskleri eşittir. Cinsel aldatma ve poligami eğilimi erkekte yüksektir. Cinsel aldatma romantizme ciddi zararlar verdiği  ve kontrolü zor olduğu için erkekler daha çok aldatıyor gözüküyorlar.  Namus kadın ve erkek için aynıdır. ProfDrNevzat Tarhan,

Aşk acısını unutmanın kısa yolu ikinci bir aşk aramaktır. Ancak öç alma duygusu ile hareket edilirse yeni bir maceraya girilir. Amaca yönelik Aşk içinde bilgelik olan aşktır ve devamlıdır. Yaşam amacını unutmadan aşık olmayı başarmak emek ve yatırım gerektirir.

BU TUZAKLARA DÜŞMEYİN: Aşkın birinci tuzağı aşkın ‘Aşkın Bir insanın diğer insan içinde kaybolması’ olarak anlaşılmasıdır. Karşı tarafın özgürlüğünü yok ettiği için aşk devam etmez. Aşk yolculuğunda fırtınalı dönemlerde hemen gemiyi terketmek güveni zayıflatır ve aşka zarar verir. “Aşkın gözü kördür, kaynanalar olmasaydı” sözü olumsuzu ve olumluyu aynı zamanda görüp olumluyu bekleyen aşıklar tuzağa düşmezler. Yanlış anlaşılmış bir feminizmdir. Kadın ve erkek ilişkisini kadın erkek savaşlarına dönüştüren feminizm aileyi ve aşkı kurban ediyor. Kadın erkek birbirini tamamlamayı asıl, çatışmayı istisna yapan ilişkilerde  aşk uzun ömürlü olur.

Aşk uzun bir yolculuğa çıkmak veya yanan bir ateşi seyretmek gibidir. Ateşe aşkla bakanlar onu canlı tutmak için çalışmazlarsa ateş söner. Aşkın kısa sürmesinin sebebi aşıkların ateşin içine atılıp yanmanın gerektiğini düşünmeleridir. Beslenemeyen bakılmayan ateş söndüğü gibi bakımsız ilişki kolay söner. YANAN ATEŞİ CANLI TUTUN.

Aşık olmak H2O olmaktır. Oksijen ve hidrojen atmosferde özgürdür. Birleştiklerinde yaşam kaynağı olurlar ama özgürlükleri sınırlanmıştır artık. Hem özgür hem de iyi aşık olunamaz.  İyi aşık önce sevdiğini anlamaya çalışır sonra kendini bilmeye ve değiştirmeye çalışır daha sonra eşini değiştirmeye çalışır. Bu sıra bozulursa aşk zarar görür. İyi aşıklar sıkıntılı durumlarda kişiliklerinin bir bölümüne tampon görevi verirler. Olayları yumuşatıp daha sonra tepki verirler. Düşünce katılığından vazgeçip düşünce esnekliği gösterirler. Yani inatçılık Aşkın en büyük düşmanıdır. İyi aşıklar günlük ve anlık ihtiyaçları ile uzun vadeli amaçları arasında denge kurmayı başarırlar. Aşkın en büyük düşmanı bencil bir vericiliktir. Bencil verici verdikten sonra karşılık bekler. Aşık olduğu kişiyi kendisinin parçası gibi görür.

Aşkın formülü H20’dur. Pozitif iletişim kurulamazsa aşk buhar olup uçar. ‘AŞK İYİ İLİŞKİNİN SEBEBİ DEĞİL, AŞK İYİ İLİŞKİNİN SONUCUDUR’ Bu söz ezber bozucu bir sözdür. Çünkü iyi aşık olmak iyi evlilik için yeterli değildir. Bu nedenle iyi aşıklar birbirlerine bakan ve sarılanlar değil aynı yöne benzer biçimde bakanlardır. AŞKIN DÜŞMANLARI: İNATÇILIK EN BÜYÜK DÜŞMANDIR. Pozitif iletişim kurulamazsa aşk buhar olup uçar. Erkek romans verir seks ister, kadın seks verir romans ister. Taraflar bunu bilmelidir.

Erkekler hoşgörü gösterilmesi gereken hataları daha fazla yaparlar. Kastedilen bu hoşgörünün düzeyi zaman zaman kaçamak aldatmalara da hoşgörü gösterilmesi düzeyine çıksa da hoşgörülü kadın erkeğin gözünde hep bir adım öndedir. Erkekler cinsiyetleri gereği “potansiyel aldatan” damgası yerler. Tarihsel ve kültürel süreç tabi ki bu damgalanmayı haklı çıkarmıştır. Bu yüzden aldatan da aldatmayan da kendisine güvenilmek ister. Güvenilen erkek hareketlerinde daha rahat, kendine daha güvenli, daha huzurlu ve mutludur. Kadının karşısındaki erkeğe duyduğu saygı aynı zamanda kendine ve ilişkisine duyduğu saygıyı gösterir. Tüm ilişkiler saygıyla yol alınabilir…. Dr. Sabri Burhanoğlu Psikiyatri Uzmanı

Sadece kadın erkek ilişkilerinde değil her türlü ilişkide saygı anahtar rolü oynar. Kültürel yapımız erkeğe aile reisi rolünü biçtiğinden erkeğin saygı beklentisi oldukça artar. Erkekler genelde ilişkide patron rolünü benimsemeye çalışır. Şüphesiz ki bu rol saygıyı hak eder. Sevgi ilişkide anahtar rol oynar. ‘Dırdır’ kelimesi kadınla özdeşleşmiştir. Kadın-erkek tartışmalarının çoğu erkeklerin maçlara, oyun konsollarına, internete veya kağıt oyunlarına harcadığı zamandan kaynaklanır. Erkek bu zamanı huzurlu bir şekilde geçirmek ister. Kadınların çoğunun bu zamana tahammülü yoktur. Bazen de erkek kendi başına kalmak isteyebilir. Ev hanımlarına veya yoğun çalışmayan kadınlara göre erkek daha fazla insanlarla iletişim halindedir. Bu nedenle huzur arayışı daha fazla artar. Huzur ararlar….

Daha çok kadınlara has bir beklenti gibi görünse de erkekler de kadınlardan ilgi görmeyi beklerler. Erkekler, tanışma ve flört gibi dönemlerde erkeğe yüklenen ilgi gösterme yükümlülüğünü ilişkinin ilerleyen dönemlerinde erkekler de beklerler. Merak edilmek, küçük hediyeler almak, çeşitli yükümlülüklerine yardım teklifi almak ilgi gördüklerini düşünmelerine yeter. İlgi görmek keyif verir. Kadınlar kadar olmasa da erkekler de beğenilmek isterler. Kimisi yakışıklılığı ile kimisi karizması ile kimisi cömertliği ile kimisi de yarattığı iyi baba-iyi eş imajı ile beğenilmek ister. Beğenilen erkeklerin eşleri ilişkilerine daha fazla sahip çıkar. Ancak kadınların bu noktada erkeği şımartmamaya dikkat etmesi gerekir. Egosu aşırı şişmiş bir erkek serseri mayın gibidir. Beğenilmeyi arzu ederler.

Kadının toplumsal yerinin ülkemizde hala geri planda olması erkeğin aldatmasını affedilmesi gereken bir kaçamak haline getirmişken kadının aldatması ise cinnet veya cinayet sebebi olur. Bir kez dahi olsa aldatılmış bir erkeğin kadınlara güveni oldukça düşer. Yıllar önce boşandığı karısının bile başka bir erkekle birlikte olmasını aldatmak sayan zihniyetler vardır. Sadakat olmazsa olmazlarıdır. Sanılanın aksine erkeklerin beklentilerinde büyük çoğunluğunda cinsel performans kaygısı mevcuttur. Bu kaygıyı yatıştıran kadınlarla daha fazla birlikte olma eğilimindedirler. Gerek cinsel kimlik algısı gerek cinsel istek ve fonsiyonlarındaki karmaşa cinselliği erkeğin en zayıf alanı haline getirir. Evlilik ilişkiler nedeniyle biten evliliklerde buzdağının görünmeyen kısmı cinselliktir. Erkekler doyumlu bir cinsel hayat ister.

Erkekler sevilmek ister. Erkeklerdeki sevilme ihtiyacı anne sevgisinin tezahürüdür. “Erkekler annesine benzeyen kadınlarla evlenirler” kabullenmesi sevilme ihtiyacının karmaşık psikolojik süreçlerle doyurulmasından ortaya çıkmıştır. Sevilmek kişisel bir ihtiyaçtır. Erkekler oldukça basit bir psikolojiye sahiptir. Takdire şayan şeyler yapmasa da takdir görme isteği mevcuttur. Evdeki ufak tamiratları yapması veya özel günleri hatırlaması takdir görmesi için yeterli bir davranıştır. Takdir edilmek mutlu eder.

Sanılanın aksine erkeklerin beklentilerinde büyük çoğunluğunda cinsel performans kaygısı mevcuttur. Bu kaygıyı yatıştıran kadınlarla daha fazla birlikte olma eğilimindedirler. Gerek cinsel kimlik algısı gerek cinsel istek ve fonsiyonlarındaki karmaşa cinselliği erkeğin en zayıf alanı haline getirir. Evlilik ilişkiler nedeniyle biten evliliklerde buzdağının görünmeyen kısmı cinselliktir.

Erkeklerin ise ilk önceliği “Cinsellik”. Yine de sadakat erkeklerin sıralamasında çok gerilerde yer almıyor, sadece ikinci sırada. Her ne kadar sıralar değişse de erkeklerle kadınların ortak beklentileri aynı aslında. Erkeklerin beklentisi: Sevgi, anlayış, ilgi, hoşgörü, huzur, güven. Erkeklerin kadınlardan beklentilerini uzmanlar anlatıyor.

19.12.2021

Cinselliğe ilişkin yanlış inanışlardan biri de “cinsel ilişki sıklığının belli bir sayıda olması gerektiği” düşüncesi. Oysa cinsel isteği ve cinsel ilişki sıklığını etkileyebilen pek çok etken bulunuyor. Bunlar; cinsel deneyimsizlik ve bilgisizlik, cinselliğe dair yanlış inanışlar, çift ilişkisinin uyumsuzluğu, dini ve kültürel birtakım adetler gibi sosyal nedenler olabileceği gibi, anksiyete bozukluğu, depresyon, alkol ve madde bağımlılığı ile diğer psikiyatrik hastalıklar ya da yaş, gebelik, hormonal dengesizlikler, akut ve kronik tıbbi hastalıklar, fiziksel yorgunluk ve ilaç yan etkileri gibi biyolojik nedenler de olabiliyor. Cinsel istekle ilgili özellikle bilinmesi gereken bir diğer nokta da cinsel istek düzeyinin normal olup olmadığını belirleyen sabit bir değer ya da sayının olmaması. Bu noktada, çiftin cinselliği isteme sıklığının uyumu büyük önem taşıyor. Örneğin, eşlerin ikisinin de her gün veya ayda bir cinsel isteği varsa aralarında uyumlu bir cinsellik yaşayabiliyorlar. Ama eşlerden biri her gün, diğeri ayda bir cinsel istek duyarsa cinsel sorunlar kaçınılmaz oluyor. Kısacası, önemli olan eşlerin cinsel istek sıklığının birbirine uyumlu olabilmesi!  Dr. Dilek Sarıkaya

Cinsel isteğin azalmasında ya da olmamasında etkili psikolojik faktörler arasında; kişilik sorunları, cinsel fobiler ve kaçınmalar, maskelenmiş parafililer, cinsel kimlik bozuklukları, gebelik korkusu, stres ve üzüntü kaynağı olan yaşam olayları, ruhsal travmalar, eşe ilgi kaybı ve ilişki uyumundaki bozulma sayılabiliyor. Böyle durumlarda cinsel terapi seçeneğinin yanı sıra çift terapisi veya uzun süreli bireysel psikoterapilerin de tedavi seçeneği olarak düşünülmesi gerekiyor.

Azalmış cinsel istek; her yaştan, her sosyokültürel durumdan kadın ve erkekleri etkileyebilen, sık görülen bir cinsel işlev bozukluğunu ifade ediyor. Bu tabloda; kişide belirgin sıkıntıya, çift ilişkisinde zorluklara yol açabilen cinsel ilgi, istek ve fantezilerde azalma görülüyor. Çok çeşitli nedenlerden kaynaklanabildiği için cinsel terapiye başlamadan önce ayrıntılı bir değerlendirmeye ihtiyaç duyuluyor. Cinsel isteğin azalmasına neden olan faktör belirlenerek, buna yönelik tedavi planlanması uygulanması önem taşıyor. Bazı durumlarda üroloji ve kadın doğum muayenesi de gerekebiliyor. Ayrıca azalmış cinsel isteğin kötü giden bir ilişkinin sonucu olduğu durumlarda cinsel terapiden önce çift terapisine başlamayı düşünmek gerekiyor.

Bu sorunlar sadece cinsel sağlığın kesintiye uğramasıyla sonuçlanıyor. Gerek kadın gerekse erkekte halkalar halinde ruhsal sağlığın, eş ilişkisinin, aile yaşamının ve sosyal hayatın da bozulmasına yol açabiliyor. Çünkü cinsel sorunların, insanları en çok mutsuz eden sağlık sorunlarının başında geldiğini biliyoruz.

Cinsel ilişkiyi, iki insanın bedenlerini kullanarak birlikte haz ürettikleri bir cinsel etkinlik olarak tanımlayabiliriz. Cinsellik alanında eşlerin karşılıklı onayı, eşit söz hakkı, etkin katılımı ve ortak doyumu söz konusu olmalı. Eşlerin iletişimi, ilişkinin her alanında olduğu gibi cinsellik konusunda da büyük önem taşıyor. Cinsel partnerlerin; kendi istek ve ilgilerini, hoşlandıkları ve hoşlanmadıkları ya da cinsel hazlarını yaratan ve kaçıran şeyleri, eşlerinden beklentilerini, cinsel yaşam özellikleri hakkındaki düşünce ve duyguları konusunda içtenlikle konuşabilmesi gerekiyor. Eşlerin her biri kendisinin ve eşinin bedenini, cinsel uyaranlara verdiği cinsel yanıtları ne kadar iyi tanıyorsa, ne kadar içten ve açık bir cinsel iletişim kurulabiliyorsa, ön sevişme ne kadar uzun ve renkliyse, eşlerin sevişmeye eşit katılımları ne kadar fazla ve çeşitliyse sağlıklı ve iki eş için de doyumlu bir cinsel yaşam kurulması da o kadar kolaylaşıyor.

Cinsellik, davranışların yanı sıra duyguları da içeren bir kavram. Dolayısıyla cinsellik söz konusu olduğunda ilk etapta haz, arzu, üreme, aşk ve yakınlık kelimeleri akla geliyor. Cinsellik; insanların değerleri, tutumları, davranışları, fiziksel görünümleri, inanışları, duyguları, kişilikleri, sevdikleri ve sevmedikleri şeyler ile içinde yaşadıkları topluma göre şekilleniyor. Yaşamın doğal ve sağlıklı bir parçası olduğu için doğum öncesi başlayıp, ömür boyu devam ediyor. Kültürel ve ahlaki faktörlerden etkileniyor. üremeyi, cinsel zevk almayı ve zevk vermeyi kapsıyor. Temelde duyuya dayalı bir deneyim olan cinsellik; yalnızca cinsel organları değil, tüm bedeni ve aklı içeriyor. Her insanın cinsel organı, duyguları, dürtüleri ve davranışları olsa da cinselliğin herkesin yaşamındaki yerinin ve öneminin farklı olabildiğinin de unutulmaması gerekiyor.” 

Sağlıklı yaşam için gerekli birtakım etkenler var. Cinsellik de bunlardan biri. Ancak kimi zaman kişinin cinsel yaşamı düzenli olmuyor. Bu da bazı kişilerde hayatın olması gibi ilerlemesini engelliyor. Yetişkin yaşamının vazgeçilmezlerinden biri de cinsellik… Dolayısıyla sağlıklı bir hayatta cinselliğin rolü yadsınamaz. Ancak bazen kişinin düzenli cinsel hayatı olmaz. Peki bu yaşamı nasıl etkiler? “Cinselliği, ‘kendi içimizde hissettiğimiz ve başkaları ile paylaşmak isteyebileceğimiz, haz verici bir enerji’ olarak tanımlayabiliriz. Nasıl yaşandığı ve duyumsandığı ise kişiden kişiye değişir”

– Sizin eve gidiş geliş saatleriniz ve programınıza daha çok dikkat etmeye başlaması ve ne zaman nerede olacağınızla ilgili sorular sorması
– Daha önce adlarını duymadığınız yeni kadın arkadaşlarıyla sık sık mesajlaşması ve buluşması
– Kız kıza bir akşam geçireceğiz diyerek sürekli dışarı çıkmaya başlaması Belli bir spor ya da müzik türüne aniden ilgi duymaya başlaması
– Uyku düzeninin bozulması, geceleri uyuyamaması
– Sürekli depresif ve endişeli görünmesi
– Seni seviyorum dememesi

ALDATAN KADINLAR NASIL DAVRANIR? Aldatan Kadınların Belirtileri: Sizin yanınızda soyunamıyor ve sizden utanıyorsa. Ona dokunduğunuzda, sanki bir yabancı dokunmuş gibi ürperiyorsa…

– Saç rengini veya modelini değiştirmesi
– Giyim tarzında değişiklik yapması
– Durup dururken diyet yapıp kilo vermeye çalışması
– Evlilik yüzüğünü takmaması
– Sizinle daha az zaman geçirmesi
– Konuşurken sizinle göz göze gelmemeye çalışması
– Size ilgi ve yakınlık göstermemesi
– Sizi sürekli eleştirmesi ve suçlaması
– Cinsel ilişkide bulunmamak için mazeretler ileri sürmesi
– Sürekli telefonla konuşması ve telefonla konuşurken sizin yanınızdan uzaklaşması
– Telefonundaki arama listesini ve mesajları sürekli silmesi
– Ev işlerini ihmal etmesi
– Sık alışverişe çıkarak modayı takip etmeye başlaması

Yukarıda saymış olduğumuz belirtiler her ne kadar aldatan erkeklerin belirtileri gibi görünse de tek başlarına yeterli bir sebep değillerdir. Yani demek istediğimiz şey somut bir kanıta ulaşmadan hiç kimseyi suçlayamazsınız. Öncelikle bu durumdan emin olmanız gerekiyor. Size ‘’Başım ağrıyor, yorgunum’’ dediğinde bu gerçekten doğru da olabilir. Sizlere önerimiz eğer erkek arkadaşınızdan veya eşinizden şüphe duyuyorsanız bu durumu bir kesinliğe kavuşturmalısınız.  Eğer saymış olduğumuz bu belirtileri somut bir kanıt ile desteklerseniz o zaman birlikteliğinizle hakkında bir sonuca varabilir ve bir karar verebilirsiniz. Aksi halde emin olmadan vermiş olduğunuz kararlar sonrasında büyük bir pişmanlık yaşayabilirsiniz. Prof. Dr. Nesrin Dilbaz

Aldatan erkeklerin hepsinden aynı belirtiler ortaya çıkmamaktadır. Kimisi hissetmiş olduğu suçluluk duygusu ile birlikte size aşırı kibar davranmaya başlayabilir. Yaptıkları jestlerle durumu kendi içlerinde telafi ettiklerini düşünerek hareket edebilirler. Aslında bir nevi günah çıkarırlar. Kimisi ise hissettiklerinizden dolayı sizi aşırı kıskanç ve paranoyak olmakla suçlayabilir. Bu davranış ile aslında bir şey olmadığını ama sizin sürekli şüpheci davranarak onu daralttığınızı dile getirmeye çalışmaktadır. Tabi bunlardan daha farklı davranan erkekler de vardır. Mesela size karşı göstermiş olduğu ilgi bir anda yok olabilir. Ona yaklaştığınız zaman tepki gösterebilir veya sürekli bir bahanenin arkasına sığınarak sizden kaçabilir. İş yerinde çok yoruluyorum, başım çok ağrıyor, işler çok birikti vs. vs. vs.

Temel olarak duygusal bir uzaklaşma sonucunda gerçekleştirilen bu eylemin de tabi ki belirlileri vardır. Gömleğindeki ruj izi, üstüne sinmiş kadın parfümü kokusu veya yaşamış olduğu cinsel birlikteliğin izleri… Aslında erkeklerde bu davranışın bir suç olduğunun farkındalar. Kimisi utandığı için, kimisi karşı tarafın hayatından çıkmasını istemediğinden, kimisi ise farklı bir heyecan arayışından dolayı bu durumu gizlemeye çalışmaktadır. Ancak gerçeklerin her zaman ortaya çıkma gibi bir huyu vardır öyle değil mi?

Aldatan Erkeklerin Belirtileri: Yoğun mesai saatleri. Aldatan erkekler sık sık yoğun çalışma saatlerinden şikayetçi olur, toplantıları, iş gezilerini bahane etmeye başlar.

Telefonlara geç cevap verilmesi
– Dış görünüşüne, giyimine daha fazla özen göstermeye başlaması
– Eve sık sık geç gelmesi
– Sevgisizlik
– Sürekli iş yemeklerine ve şehir dışı gezilerine çıkması
– Evlilik yüzüğünü takmaması
– Zamansız banyo yapıp çamaşırlarını değiştirmesi
– Sık sık yalan söylemeye başlaması
– Sizinle daha az iletişim kurması, size güzel sözler söylememesi
– Ufak tefek meselelerden tartışma çıkarması ve çabuk sinirlenmesi
– Kasten kavga çıkararak evden gitmek için bahane yaratması
– Gizemli bir havaya bürünmesi; cep telefonu ve bilgisayarına şifre koyması
– Evde olduğu zamanlarda bilgisayarla daha çok zaman geçirmesi
– Cep telefonunu yanından hiç ayırmaması

Daha fazla para harcamaya başlaması
– Size durup dururken hediyeler alması
– Geceleri televizyon karşısında uyumayı tercih edip sizinle birlikte yatmaması
– Daha önce denemediğiniz yeni cinsel fantezilerinin olması
– Cinsel performansında azalma olması
– Aldattığına dair sorduğunuz sorulara “Ne alakası var, saçmalama, yok artık daha neler” gibi kaçamak cevaplar vermesi
– Adatmayı ima etmeyen onunla ilgili sorularınıza tepki göstermesi ve sizi terslemesi
– Seni seviyorum dememesi
– Telefonlara cevap vermemek
– Yüzük. Nişanlı ya da evli erkekler birdenbire yüzük takmamaya başlar.
– Hediyeler
– Olağandışı ilgi, sevgi
– Mesajlara geç cevap vermesi
– İlgisizlik
– Dalgınlık
– Sürekli tartışma yaratmak
– Eve geç gelmek
Tahammülsüzlük

Onu artık anlamadığınızı düşünmesi? Hatta daha da korkuncu ‘’sadece anlık bir şeydi’’ cümlesi ile kendini savunan -daha doğrusu savunamayan- ve ne yaptığını bilemeyen erkekler? Ne yazık ki daha nice şey sayabiliriz. Aldatma eğilimi hayatımızda öyle değil mi? Eşiniz veya erkek arkadaşınız yukarıda saymış olduğumuz nedenlerden ötürü veya açıklama isteği bile duymadan sizi aldatabiliyor. O büyük sevgi sözleri ne yazık ki koca bir yalana dönüşüyor. Aldatılan taraf olan siz ise büyük bir hayal kırıklığının içine düşüyorsunuz. Klinik Psikolog Ömer BAYAR

Aldatılan kişinin inançları derinden sarsılmıştır. İnsanlara güvenme, sevildiğine inanma ve kendine güven duygusu aldatma ile şiddetli bir depreme maruz kalır. İlk anda yaşanan şoktan sonra karmaşık duygular yaşanır. Korku, endişe, çaresizlik ve utanç duyguları birbirine karışır. Eskiye göre daha gergin olur kişi. İçe kapanma ve sürekli olayın hatırlanması. Yaşanan olay sonrasında aldatmayı hatırlatan  yerlerden, durumlardan, düşüncelerden kaçınmaya çalışır.  Yoğun öfke, olayı anlamlandırmaya çalışma sürecinin sonrasında, üzüntü yaşanır.

Kısaca aldatmanın birçok nedeni vardır. Bu nedenle de her ilişkiyi kendi içinde değerlendirmek gerekir. Kadınlar da erkekleri aldatır mı? Erkekler tek eşli mi çok eşli midir? Aldatmak erkeklerin genlerinde var mıdır? vb.. sorular devam ede dursun, aldatmanın ardından her iki cinsi de zor günler bekler. Aldatan kişinin bahaneleri nedenleri ne olursa olsun bu durumu yaşattığı kişinin hayatında bir iz bırakır. Aldatılan kişi ne kadar karşısındakinden kuşkulansa da olayı ilk yaşadığı an büyük bir şaşkınlık yaşar. Ardından da yoğun  bir öfke oluşur. Aslında bu öfke için de derin bir üzüntüyü de barındırır.

Bu süreç kişi için yakınlaştığı ilişkilerde tekrarlayıcı şekilde devam eder. Bazı ilişkilerde de partnerlerden biri diğerini üzdüğünde, incittiğinde, ilgisi azaldığında intikam almak adına aldatmaya yönelebilir. Aldatan erkeklerde bu tarz aldatmalar kısa sürelidir, uzun süre devam etmez. Kişi intikam aldığını hissettiğinde ilişkisini bitirir. Bunu eşine söyleyebilir. Ancak burada amaç karşısındaki kişiyi cezalandırmak da olsa kişi eşine onu aldattığını hissettirmeyebilir.

Aldatmaya nedenlerinden biri bağlanmaktan kaçınmaktır. Bazı kişiler için ayrılık ölümden beterdir.  Ayrıldıkları zaman kendilerinden bir şeyler yitirdiğini düşünür yoğun korku hissederler. Acı çektiren bu deneyimi yaşamamak için de ilişki derinleşmeye başladığı zaman yakınlaşmamak adına başkalarıyla ilişkiye girer. Bu şekilde yakın ilişkiden kendini uzak tutmuş olur.

Aldatılmanın diğer bir nedeni de ayrılmak da zorlanmadır. Ayrılmakta zorlanan karşısındakine bunu söyleyemeyen kişiler, ilişkilerindeki tatmin azalsa da ilişkilerini devam ettirirler. Yalnız kalmaktan korktukları için ilişkiyi sürdürürler. Ancak bu esnada başka biri ile ilişki fırsatını yakaladıklarında da bu ilişkiye de başlarlar. Sıklıkla dile getirilen nedenlerden biri de eşiyle ilişkisinde eksik gördüğü, mutsuz olduğu noktaları, başka biriyle yakınlaşarak aşmaya çalışması. Bu durumda kişi birinden biriyle ilişkisini bitirmek istemez. Çünkü her ikisinin de kendisini mutlu eden yanları vardır. Zorunluluklar oluşmadığı müddetçe de her iki ilişkiyi devam ettirir. Bazı durumlarda yaşın ilerlemesine bağlı olarak da aldatma görülebilir. Yaşın ilerlemesiyle birlikte beğenildiğini, değişimlerin kendisini etkilemediğini hissetmek adına da aldatabiliyorlar. Aldatan erkekler ayrıca ekonomik koşullar, iş stresi gibi nedenlerle mutsuz olan kişiler ev yaşantısında da sorunlarla başa çıkamayınca başka bir ilişkiye kolaylıkla kayabiliyor.

Sabah mutsuzluğunun bir diğer nedeni de depresyondur. Depresif bir ruh hali sadece uyku sorunlarına, dikkat bozukluklarına, konsantrasyon güçlüklerine, unutkanlık ve yorgunluklara değil, mutsuzluğa da yol açar, özellikle sabah mutsuzluğu bunların başında gelir. Ne iyi ki “düşük şeker/hipoglisemi” sorunu da, “depresyon” problemi de çözümlenebilir veya yönetilebilir sağlık problemleridir. Güne mutsuz başlayanlara acilen duyurulur!

Hipoglisemi yani kanda şekerin aşırı düşmesi, bir anlamıyla beynin hayati ihtiyacı olan şekerden mahrum kalması demektir. Oysa beynimiz en güçlü şeker tüketicisi organlardan biri, hatta birincisidir. Kanımızdaki şekerin büyük bir kısmını beynimiz kullanır. Tıpkı kaslarımızın fiziksel faaliyetleri için bol şekere ihtiyaç duymaları gibi beynimiz de düşünsel faaliyetlerini şekersiz yapamaz. Bir örnek vermek gerekirse; vücut ağırlığının neredeyse 50’de biri kadar olan beyniniz, ağırlığına göre çok fazla miktarda şeker tüketir, kan şekerinizin neredeyse 5’te 1’i beynimiz tarafından kullanılır. Bunun bir anlamı da şudur: Beyin kanda şekerin noksanlığına yani kan şekeri düşmelerine (hipoglisemiye) en hassas organımızdır. Yeteri kadar şeker bulamadığında daha öfkeli, daha karamsar, daha endişeli, daha mutsuz bir duygu durumu içine girebilir. Bu nedenle sizde ya da evinizdeki, işyerinizdeki herhangi birinde yerleşik bir sabah mutsuzluğu/yorgunluğu durumu varsa bunun arkasında gözden kaçmış bir hipoglisemi sorununun olabileceği aklınızda olsun.

Güne keyifli başlamak önemlidir. Bedenen ve ruhen güçlü, moraliniz yüksek, mutlu bir başlangıçla sadece kendinizi daha iyi hissetmezsiniz, işiniz, sosyal yaşamınızdaki verimliliğiniz ve başarınız da artar. Gelin görün ki bu iş pek çok nedenle her zaman mümkün olmaz, olamaz. Özellikle sabah mutsuzluğu bana göre giderek yaygınlaşan bir sorun olma yolunda. Sabah mutsuzluğu ya da keyifsizliğinin altında pek çok başlık var: Sabah yataktan yorgun ve bitkin uyanmak, her sabaha endişe ve vesvese ile başlamak, güne iyi ve güzel beklentilerle değil de can sıkıcı bir ruhla günaydın demek ya da tam tersi her sabaha “tersinden uyanıp” her öneriye “negatif tavırlar” oluşturmak ve de her şeye olumsuz yaklaşmak, sabah mutsuzluğunun işaretleridir. Sabah mutsuzluğunun pek çok nedeni var. Bana sorarsanız ikisi çok ama çok önemli olmalarına rağmen hep gözden kaçıyor. Bunlardan biri hipoglisemi, diğeri de depresyon sorunu.

Diğer bir yandan, etrafınızda ne kadar dikkat dağıtıcı unsur olursa, bir şeyleri yapmak için o kadar zamana ihtiyacınız olacak. İyi bir çalışma alanı ve etkili planlama, üretkenlik ve denge konusunda çok önemlidir. Yeterli uyku uyumak, sağlıklı beslenmek ve kendinize yeterli boş zaman ayırmak da üretken ve zevkli bir hayat için anahtardır. Kimse gün içinde daha fazla zamana sahip olmuyor. Hepimiz çalışmak, eğitim almak ve eğlenmek için aynı süreye sahibiz. Fark yaratan şey ise, nasıl organize olduğunuz ve görevlerinizi nasıl önceliklendirdiğinizdir. Hayatınızdaki her bir anın tadını çıkarttığınızdan emin olun. Ne bekliyorsunuz?

Beyninizin rahatlamak için de bir alana ihtiyacı vardır. Gün içinde yaratıcılığınız ve doğaçlama şeyler için de zaman ayırdığınızdan emin olun. Bir şeyleri sevdiğiniz için yapmak çok önemlidir. Bunun anlamı ise, planlamadığınız bir alan bırakmak demektir. Bu sizi iyi hissettirir ve bir yandan da ajandanızın kölesi olmadığınız anlamına gelir. Son zamanlardaki bir araştırma, bir dikkat dağıtıcı unsurdan sonra herhangi bir şey için dikkati geri toplamanın 23 dakika sürdüğünü söylemektedir.

Yazılı bir ajanda, zaman ve görevleriniz konusunda mental bir harita oluşturmanıza yardımcı olur. Ayrıca, kullanışsız düşünceleri durdurmak konusunda değerli bir araçtır, çünkü enerjinizin kontrolünüzün olduğu şeylere odaklanması için sizi zorlar. Ajandanızı renklere anlamlar vererek tutmak ise önceliklendirme konusunda size yardımcı olur ve görsel hafızanızı aktive eder. Bu şekilde de beyninizin bilgileri tutmasına yardımcı olur. Sabah uyandığınızda, bir önceki günden kalan ruhsal enerjiniz ve iradeniz genellikle yenilenir. Çoğu uzman günün ilk saatlerini en az sevdiğiniz veya sizi endişelendiren görevleri yapmaya ayırmanızı öneriyor. Daha geç bir vakte bırakırsanız, erteleme olasılığınız artacaktır. Bu da, ertesi güne daha fazla yapılacak iş ve daha fazla stres anlamına gelecektir.

Zamanı daha iyi organize etmek için ne çeşit bir ajanda veya planlayıcı kullanmalısınız? Kaliforniya Üniversitesinde yürütülen bir çalışma gösteriyor ki, öğrenciler bir şeyleri el ile yazdıklarında hatırlamaları ve organize etmeleri daha kolay oluyor (klavye ile yazdıklarına oranla). Bunun sebebi ise; el yazısının beyindeki ince motor kısmını aktive etmesidir, yani el yazısı bu şekilde uzun süreli hafızada daha derin etkiler oluşturmaktadır. Eğer bir şeyleri yazarak yaparsanız, beyniniz düşünceleri organize etmek ve konsepti işlemek konusunda daha iyi performans sergileyecektir.

Bu iş için bana ne kadar zaman gerekli? Bir şey yapmadan önce kendinize bunu sorun ve kendinize bir yanılma payı da bırakın. Kendinize dürüst olun ve beklemediğiniz ne gibi şeyler ortaya çıkabilir, bu konu hakkında da düşünmeye çalışın. Örneğin, bugün planlarınız; alışverişe gitmek, bir arkadaşınızı aramak, iş arkadaşınıza mail atmak, özel bir akşam yemeği hazırlamak ve bir sunumu bitirmek ise, her görev için kendinize yeterli zaman ayırın ki, acele etmek zorunda kalmayın. Örneğin, ulaşımda harcayacağınız zamanı, beklenmedik dikkat dağıtıcı unsurları, alışverişte kuyrukta bekleyeceğiniz dakikaları, trafiği vs. hesaba katmaya çalışın.

Herkesin bir günde sahip olduğu zaman aynıdır, kimse bunu değiştiremez. Esas kontrolünüzün olduğu şey; bu zamanı nasıl kullandığınızdır. Daha rekabetçi olan ve her gün hızlanan bir toplumda, bu özellik gittikçe daha önemli olmaya başlamıştır. Bu özellik, bir işi almanızda veya yararlı hissetme konusunda fark yaratmanızı sağlayabilir. Daha iyi organizasyon için ilk strateji; planlama yapmaktır. Gününüzü, haftanızı, ayınızı ve yılınızı planlamaya birkaç dakikanızı ayırmanız, yapmanız gereken şeyleri etkili bir şekilde önceliklendirmenizde size yardımcı olur. Aynı zamanda, geleceğe dair bir öngörüye sahip olmak; neyin acil, neyin önemli olduğunu ayırt etme konusunda da faydalı olabilir.

Zamanı yönetmeyi iyi bilmek, iş görüşmelerinde sizi öne çıkaracak bir özelliktir. Sadece bununla da bitmez. Zamanı daha iyi organize etmek, hayatınızdaki her alanda, daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Neden herkesin benden daha çok zamanı varmış gibi geliyor? Zaman neden avuçlarımın arasından kayıp gidiyor gibi? Zamanı daha iyi organize etmeyi nasıl öğrenebilirim? Sosyal hayatımı, aileme ve işime ayırdığım zamanı, fiziksel ve ruhsal sağlığımı dengelemem mümkün mü? 

Sabah alarmını erteleme fonksiyonunu devreden çıkarmak yapılacak en doğru harekettir. Alarm çalar çalmaz yataktan kalkılmalıdır. Elbette bu süreç bir süre sizi zorlar ancak birkaç denemeden sonra güne tazelenmiş olarak uyanarak kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacağından işe yarayacaktır. Alarm saatini yatağınızın en uzak noktasına koymak da işe yarayabilir. Ayrıca geceleri uyku kaçıran sağlık problemleri için de en sürede uzman bir doktordan yardım alınması gereklidir.

Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

Sağlık Problemleri: Huzursuz bacak sendromu ve obstrüktif uyku apnesi gibi problemler, zayıf, parçalanmış bir uyku deneyimi yaşanmasına neden olabilir.

Yatak Odasının Rahatsız Olması: Yatak odası uykuya dalmak için rahat bir ortam değilse uykuya dalmak zorlaşır ve gece boyunca uyku bölünmeleri yaşanabilir. Yatağınızın ve yastığınınız rahat olmasını sağlayabilirsiniz. Ayrıca yatak odasının olabildiğince sessiz, karanlık ve serin tutulmasına da özen göstermelisiniz.

Uyku Kaçması: Akşam yemeğini fazla kaçırmak özellikle aşırı yağlı ve hamurlu gıdalar tüketmek ya da yatmadan önce kafein içeren içecekler içmek uykuya dalmayı engelleyebilir. Tam uykuya dalacakken internette dolaşmak, sosyal medyada gereksiz zaman geçirmek de uykunuzun kaçmasına neden olabilir. Diğer taraftan, ılık bir duş almak ya da kitap okumak daha sakin ve daha rahat hissettirerek uykuya dalmanızı kolaylaştırır.  

Yetersiz fiziksel aktivite: Yapılan araştırmalar, gün içinde aktif olan kişilerin hareketsiz olanlardan daha iyi uyuma eğiliminde olduklarını gösterir. Haftanın birkaç günü en az yarım saat süren yürüyüşler yaparak daha kaliteli bir uyku uyuyabilirsiniz ve  sabahları alarmı erteleme isteği duymazsınız.

Geç yatmak: Uzmanlara göre en ideal uyku miktarı günlük 7-8 saattir. Eğer saat sabah 7’de kalkacaksanız en geç gece yarısı yatakta olmalısınız. Aksi halde yeterli uykuyu alamadığınız için alarmı erteleme sendromuna yakalanabilirsiniz.

Bir süre sonra, bu etkiler toplanmaya başlar. Stresli olan kişi, odaklanmak için daha çok zaman harcar ve kendini daha huzursuz hisseder. Bağışıklık sistemi ihtiyaç duyulan kapasiteden daha az çalışır ve hastalıklara daha kolay yakalanır. Kronik olarak yüksek düzeyde iltihaplanmalar oluşabilir ve kalp hastalığı, kanser, felç ve kognitif düşüş gibi ciddi sağlık problemleri riskinde artış gözlenebilir.

Eğer erteleme düğmesine basar ve uykuya geri dönerseniz tekrar kendinizi REM döngüsüne atarsınız ve alarm ikinci kez çaldığında tam da REM döngüsünün ortasında uyanırsınız. Bu durum da kendinizi gün boyunca yorgun ve huzursuz hissetmenize neden olur. Sonuç olarak, ihtiyaç duyduğunuz kaliteli uykuya sahip olamaz ve sürekli alarm erteledikçe çok daha ciddi sağlık problemlerine yol açabilirsiniz. Sadece bir hafta bile ihtiyaç duyulan kaliteli uyku alınmadığında stresin artmasına, bağışıklığın azalmasına ve inflamasyonun artmasına neden olur.

Bu evrede beyniniz oldukça aktiftir ve rüya bu evrede görülür. Bu nedenle REM evresinde hızlı göz hareketleri gözlenir. REM uykusu beynin en aktif olduğu evre olmasına rağmen ertesi gün kendinizi odaklanmış ve zinde hissetmenizi sağlar. Bu evre genellikle uykuya daldıktan sonraki 90 dakikada başlar ve gece boyunca döngü halinde devam eder. Sabah alarm çaldığında genellikle son REM döngüsünün sonuna yaklaşırsınız. Alarm çaldığında hemen uyanıp yataktan çıkarsanız REM döngüsü biter.

Yatağa yatıp başınızı yastığa koyduğunuz anda, kalp atışlarınız yavaşlamaya başlar, vücut sıcaklığınız düşer ve hafif uyku konumuna gelirsiniz. Hafif uyku evresini oldukça önemli olan derin uyku takip eder. Derin uyku sırasında vücudunuz, dokularını tamir etme, yeni hücreler yaratma, bağışıklık sistemini güçlendirme gibi aktivitelere yoğunlaşır. Derin uyku evresinden sonra ise REM evresine geçersiniz.

Sabahları erken uyanmak birçok insan tarafından sevilmeyen bir durumdur. Sabah saati ertelemek aslında her insanda görülebilen bir davranıştır. Yapılan araştırmalarda sabahları her yetişkinden biri saatini ertelediği ve bu yetişkinlerden yarısından fazlasının yirmili ve otuzlu yaşlarda olduğu belirtilmektedir. Siz de sabahları alarmı erteleyenlerdenseniz zararlarını bilmeniz gerekir. 

Bağımlılıkların altında genellikle psikolojik faktörler bulunur. Bu nedenle tedavi hedefi öncelikle bağımlılığın altında yatan psikolojik faktörlerin tespit ve tedavi edilmesidir. Oyun bağımlılığın tedavisinde doktorunuz ilaç ya da psikoterapi uygulayabilir. Özellikle bilişsel davranışçı terapi internet/video oyunları ya da teknoloji bağımlılığında yaygın olarak kullanılır. Bilişsel davranışçı terapide kişinin oyun oynamayla ilgili kalıplaşmış yanlış düşüncelerini fark etmesi ve bunları sağlıklı düşünce ve fikirlerle değiştirmesi sağlanır. Bu davranış kalıplarından kurtulabilmesi için kendisiyle bazı çalışmalar yapılır ve bazı somut ödevler verilir. Terapinin sonunda, kişi kendisiyle ilgili gerçekçi inanışlar geliştirir ve kötü davranış kalıplarını bırakır. Medical Park 

Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

Özellikle son madde, çocuklarda oyun oynanmadığı zaman hissedilecek olan yoksunluk sendromlarının giderilmesini sağlamak açısından çok önemlidir. Fiziksel aktivite, bir yandan çocuğa eksik olan dopamini kazandırırken, bir yandan da uzun süre oturmalardan doğan sağlık risklerini azaltır.  Kişi kendisinde ya da yakınında oyun bağımlığı riski hissediyorsa öncelikle oyuna harcanan süreye bir limit getirmeli ve bu limite uyulması için aktif olarak çaba göstermelidir. Oyun haricinde yapılacak diğer hobi ve aktivitelere yönlenmeli ve egzersiz yapmalıdır. Bütün bunlar işe yaramıyorsa bir uzmandan destek almak gerekebilir.

Özellikle ebeveynlerin çocuklarındaki oyun bağımlılığını engellemek için uygulayabilecekleri birkaç önlem bulunur. Bunlar aşağıdaki şekilde sıralanabilir:

  • Önceden anlaşarak bir zaman limiti koymak ve bu limitin aşılmasına izin vermemek.
  • Telefonları ve oyun oynayabileceği diğer aletleri yatak odasının dışında tutmak böylelikle gece gizlice kalkıp oynamalarını engellemek.
  • Çocukları sanatsal ve kültürel hobilere, egzersize ve fiziksel aktiviteye yönlendirmek.

Kimler oyun bağımlılığı riski altındadır? Teknoloji ile yakından alakalı, bilgisayar ve telefon kullanan ergenler en büyük risk altındadır. Bunun yanı sıra oyun bağımlılığı çok daha erken evrelerde gözlenmeye başlanmıştır. Son yapılan çalışmalar Asperger sendromlu ya da dikkat bozukluğu ve hiperaktivite öyküsü olan bireylerin oyun bağımlılığı açısından daha yüksek risk altında olabileceğini göstermektedir.

Aşağıda bahsi geçen kriterler kullanılarak, özellikle 14-17 yaş arasındaki gençlerde video/internet oyun bağımlılığı sıklığı kapsamlı bir anket çalışmasıyla araştırılmıştır. Yedi farklı Avrupa ülkesinin (Almanya, Hollanda, Polonya, Yunanistan, Romanya, İspanya ve İzlanda) dahil edildiği bu çalışmada 12.938 kişilik ergen grubunun %1,6’sının kriterlerin hepsini karşıladığı, %5,1’inin ise risk altında olduğu belirtilmiştir. Ülkemizde bu konu hakkında şu ana kadar çok kısıtlı çalışmalar yapılmış olsa da, İstanbul’da 95 gencin üzerinde yapılan bir çalışma ile oyun bağımlılığı yaygınlık oranının %9,4 olabileceği belirtilmiştir. Farklı bir deyişle her 10 gencimizden biri video oyun bağımlısı olabilir. 

Video oyunları neden bağımlılığa neden olur? Video/internet oyunlarının başarısı sadece oyuncu sayısı değil, oyun içerisinde geçirilen vakit ile de ölçülür. Bu nedenle, bu oyunlar özellikle oyuncuların daha fazla vakit geçirmeleri için tasarlanır. Örneğin video/internet oyunları çok zor olduklarında oyuncular pes ederek oyunu bırakır. Fazla kolay olduklarında ise oyuncuların başarılı güdülerini tatmin etmezler. Oyundaki başarı, kişi biraz daha çaba gösterirse kazanılacakmış gibi hissedilir. Bu özellikleriyle oyun bağımlılığı kumar bağımlılığıyla benzerlik gösterir. Hangi oyunların bağımlılık yaptığı önceden bilinemez, bununla beraber çevrimiçi platformlarda birçok kişinin aynı anda oyuna katıldığı, sonu olmayan oyunlar daha fazla bağımlılık yapma riski taşır. Bu tip oyunlarda kişi gerçeklerden kaçarak oluşturduğu oyun karakterinin özelliklerinden haz alır. Sosyal ortamlarda zorluk çeken gençler, bu tip gruplarda daha fazla kabul gördüklerini hissedebilir, dolayısıyla çevrimiçi platformda daha fazla zaman geçirir.

Benzer şekilde, video oyunları oynamak için kendilerini diğerlerinden tecrit edenler de kısa vadede aile etkinliklerini, arkadaşlarıyla gezileri veya diğer sosyal etkileşimleri kaçırabilir. Bu, uzun bir süre boyunca bir kalıp olmaya devam ederse, bağımlılar kendilerini toplumdan izole olmuş bulabilirler. Video oyunu bağımlılığının dikkate alınması gereken diğer uzun vadeli etkileri finansal, akademik ve mesleki sonuçlardır. Video oyunları ve video oyunu ekipmanları, özellikle çevrimiçi çok oyunculu oyunlar için gerekli olan yüksek hızlı internet bağlantısı gibi yinelenen maliyetler hesaplandığında çok pahalı olabilir. Bu oyunlar aynı zamanda çok zaman alabilir ve oyun bağımlıları eğitimlerine veya kariyerlerine odaklanmak için gerekli zamanı bulamazlar.

Diğer tüm kompulsif bozukluklar gibi, video oyunu bağımlılığının da ciddi olumsuz sonuçları olabilir. Bağımlılık doğru şekilde ele alınmadığı takdirde daha ciddi ve uzun vadeli yan etkilere neden olabilir. Örneğin, video oyunlarına bağımlı olan biri, oyun oynamaya devam etmek için genellikle uyumak veya yemek yemekten kaçınır. Bunun kısa vadeli etkileri açlık ve yorgunluğu içermekle birlikte, sonunda uyku bozukluğuna veya kiloyla ilgili sağlık sorunlarına yol açabilir. Özellikle gelişimini tamamlamamış olan ergenlerde bu durum ileride gözükebilecek ciddi hastalıklara zemin oluşturur.

Oyun bağımlılığın kısa ve uzun süreli etkileri nelerdir? Oyun bağımlılığının psikolojik etkilerinin yanı sıra birtakım fiziksel etkileri de bulunur. Bunların başında yorgunluk, yüksek konsantrasyon nedeniyle migren ve göz ağrıları, karpal tünel sendromu (ellerde uyuşma, karıncalanma, ağrı, kuvvetsizlik ve beceriksizlik gibi semptomlarla seyreden) gelir. Bunun haricinde, kişi oyun oynamaya daha fazla süre ayırmak için küçük sorumluluklardan kaçtığı için kişisel hijyen ve bakım kötüleşir. 

Video oyun ve internet bağımlılığı, henüz Amerikan Psikiyatri Derneği tarafından tanımlanmış bir bağımlılık olmamasına rağmen, Dünya Sağlık Örgütü’nün tıbbi referans kitabı olan Uluslararası Hastalık Sınıflandırması’nın 2018 versiyonuna “bilgisayar oyunu bağımlılığı” adı altında eklenmişti. Her ne kadar, ruhsal bozukların tanımlanmasında el kitabı olarak kullanılan DSM-5’teki bağımlılıklar arasında listelenmese de bu kitabın üçüncü ekinde tanısal kriterleri kumar bağımlılığına benzer bir şekilde tanımlanmıştır. Bu tanımlamaya göre kişi aşağıdaki kriterlerden 5’ini ya da daha fazlasını en az bir senedir gösteriyorsa internet/video oyun bağımlısı olarak nitelendirilebilir:

  • Video/internet oyunları üzerine aşırı kafa yormak.
  • Oyun oynamadığında kötü hissetmek ya da yoksunluk belirtileri göstermek.
  • Kendini daha iyi hissetmek için giderek daha da artan sürelerde oyun oynamayı istemek. 
  • Kendisini kısıtlamaya çalışsa da daha az oyun oynamayı becerememek. 
  • Daha önceden severek yaptığı diğer işleri yapmayı istememek.
  • Okulda, iş yerinde ya da evde fazla oyun oynamaya bağlı olarak gelişen problemlerle kaşılaşmak.
  • Oyun oynama süresini gizlemek için yakınlarına ya da başkalarına yalan söylemek.
  • Kendini kötü hissettiğinde duygu durumunu iyileştirmek için oyun oynamak.
  • Video/internet oyunlarına katılımdan dolayı önemli ilişki, iş, eğitim ya da kariyer fırsatlarını kaçırmak.

Video oyunları, 1970’li yıllardan bu yana insan hayatının bir parçası olsalar da bu oyunların sağlığa olası zararlı etkileri hakkında yapılan araştırmalar hala erken evrelerdedir. Özellikle genç nesilleri daha çok tehdit eden oyun bağımlılığı, günümüzde son derece yaygındır. 

Sonuçlar, katılımcıların oyunlara verdikleri tepkilerin değiştiğini göstermekteydi; tahmin edilebilir versiyonun getirdiği avantajlar algılanmakta ve katılımcılar tarafından kullanılmaktadır. En önemlisi ise, tahmin edilebilir olan oyunda katılımcılar daha yüksek teklifler almanın yanı sıra, daha kontrollü davranıp daha yavaş karar vermekteydiler. Özetle, öngörülebilir durumlara karşı insanlar hem daha temkinli hem de bu harekete geçmede yavaşlamanın bir sonucu olarak daha isabetli kararlar alabilmektedirler. Beyin taramalarının sonuçları ise bu seçimlerin, ileriye dönük düşünmeye dahil olduğu bilinen bir karar verme merkezi olan ventromedial prefrontal korteksteki nöral aktivite tarafından yönlendirildiğini göstermektedir. Prof.Dr. Kemal ARIKAN/ KAYNAK: Na, S., Chung, D., Hula, A., Perl, O., Jung, J., Heflin, M., … & Gu, X. (2021). Humans use forward thinking to exploit social controllability. eLife, 10.

Bu fikri test etme adına, araştırmacılar ilk etapta 48 sağlıklı gönüllüyü bir beyin tarayıcısına oturttular ve 20 doları rakibiyle paylaşmalarının istendiği iyi bilinen bir pazarlık alıştırması olan “ültimatom oyununun” iki farklı versiyonunu oynamalarını istediler. İlk oynanan oyunun “kontrol edilebilir” versiyonunda kurallar tahmin edilebilir şekildeydi. İlk teklifler her zaman 5 dolardan başlıyordu. Eğer 5 dolar kabul edilirse, bir sonraki teklif bir veya iki dolar daha düşük olacaktı; reddedilirse, sonraki teklifler ilk miktarla aynı miktarlarda artış gösterecekti. İkinci “kontrol edilemez” versiyonda ise katılımcının ilk kararının takip eden teklifler üzerinde hiçbir etkisi olmayacaktı. Bunun yerine teklifler rastgele seçilecek ve bu nedenle tahmin edilemez olacaklardı. Her bir katılımcı, iki farklı versiyon arasında dönüşümlü olarak 40 tur oynamıştır.

Araştırmacılar çalışmada, özellikle başkalarını etkilemeye çalıştığımız veya “sosyal kontrol” uyguladığımız zamanlarda ileriye dönük düşünmenin kullanılıp kullanılmadığının üzerinde durmaktadır. Önceden yürütülmüş çalışmalar da sosyal kontrolün esenlik ve ruh sağlığı üzerinde derin etkileri olabileceğini göstermektedir. Birkaç çalışma, ileriye dönük düşünmenin sosyal olmayan durumlarda kullanıldığını gösterse de nadir çalışmalar başkalarıyla nasıl etkileşimde bulunduğumuzdaki rolünü ön plana çıkarmaktadır.

Araştırmanın direktörü olan Xiaosi Gu da yürüttükleri çalışma ile alakalı olarak “İnsanlar sosyal varlıklardır. Ve bize göre, birçok psikiyatrik bozukluk, beynin yazılımının sosyal durumları ele almak için nasıl programlandığıyla ilgili sorunların sonucudur. Bu çalışmada, bu yazılımın nasıl programlandığını yöneten kuralları anlamaya çalıştık. Sonuçlarımız, belirli sosyal durumlarda beynin, satranç oynarken sıklıkla kullanılan ileriye dönük düşünme yönteminden faydalandığını göstermektedir.” ifadelerine yer vermektedir.

Başkaları üzerindeki kontrol duygusunun beynin karar verme süreçlerini nasıl etkileyebileceğini anlamak için, Miami’de bulunan Mount Sinai hastanesinin Icahn Tıp Okulu’nda yürütülen bir çalışmada araştırmacılar sağlıklı insan deneklerin bir tür pazarlık oyununu oynama yeteneklerini test etmişlerdir. Bu çalışmada evvela insanların başkalarını etkilemeye çalışırken “ileriye dönük düşünme”yi kullandıkları görülmektedir. İleriye dönük düşünme, deneklerin gerçekten başkalarını etkileyip etkilemediğine bakılmaksızın gerçekleşmektedir ve beynin iyi bilindik karar verme merkezindeki sinirsel aktivite tarafından yönlendiriliyor gibi görünmektedir.

Beynimizin önemli ve kıymetli özelliklerinden biri de öngörülü davranışlarda bulunmamıza aracılık sağlayabiliyor olmasıdır. Kendimiz ya da bir başkası olması fark etmeksizin insanın geçmişten dersler alması geleceğini doğru yönlendirmesi noktasında kendisine şüphesiz yardımcılık etmektedir. Kierkegaard “hayat yalnızca geriye dönük bir şekilde anlaşılabilir; fakat ileriye dönük bir şekilde yaşanmalıdır” derken, bir bakıma bunu da kastediyor olmalı.

İntihardan başka çözümler düşünemiyorsanız, bu başka çözümler olmadığı için değil, şu anda onları göremiyor olmanızdır. Şu anda deneyimlemekte olduğunuz yoğun duygusal acı, düşüncelerinizi çarpıtarak olası çözümleri görmenizi veya destek sunabilecek kişilerle bağlantı kurmanızı zorlaştırabilir. Terapistler, danışmanlar, arkadaşlar veya sevdikleriniz, sizin için görünür olmayan çözümleri görmenize yardımcı olabilir. Lütfen onlara yardım etme şansı verin. Prof. Dr. Kemal Arıkan – Psikiyatrist & Psikoterapist KAYNAK: Are You Feeling Suicidal? HelpGuide

Kaçınılması gerekenler:

  • Yalnız olmak. Yalnızlık intihar düşüncelerini daha da kötüleştirebilir. Bir arkadaşınızı veya aile üyenizi ziyaret edin veya telefonu kaldırıp bir kriz yardım hattını arayın.
  • Alkol ve uyuşturucu. Uyuşturucu ve alkol depresyonu artırabilir, problem çözme yeteneğinizi engelleyebilir ve dürtüsel davranmanıza neden olabilir.
  • Kendini daha kötü hissettiren şeyler yapmak. Hüzünlü müzik dinlemek, belirli fotoğraflara bakmak, eski mektupları okumak veya sevilen birinin mezarını ziyaret etmek olumsuz duyguları artırabilir.
  • İntihar ve diğer olumsuz düşünceleri düşünmek. İntihar düşünceleriyle meşgul olmamaya çalışın çünkü bu onları daha da güçlendirebilir. Size acı veren duygularınız ve düşünceleriniz ile ilgili konuşacağınız birini bulun.

Kişisel hedeflerinizi hatırlayın. Her zaman belirli bir yere seyahat etmek, belirli bir kitap okumak, evcil hayvan sahibi olmak, başka bir yere taşınmak, yeni bir hobi öğrenmek, gönüllü olmak, okula geri dönmek veya bir aile kurmak istemiş olabilirsiniz. Kişisel hedeflerinizi yazın.

Size neşe getiren şeylere zaman ayırın. Şu anda çok az şey size zevk getirse bile, kendinizi eskiden zevk aldığınız şeyleri yapmaya zorlayın.

Sizin için güvenli olan etkili bir egzersiz yapın. En fazla faydayı elde etmek için günde 30 dakika egzersiz yapmayı hedefleyin. Ama küçük adımlarla başlayın. 10 dakikalık üç aktivite patlaması, ruh hali üzerinde olumlu bir etkiye sahip olabilir.

Günde en az 30 dakika güneşe veya doğaya çıkın.

Her gün kendiniz için yazılı bir program yapın ve ne olursa olsun ona bağlı kalın. Duygularınız kontrolden çıkmış gibi görünse bile, mümkün olduğunca düzenli bir rutini koruyun

Bir güvenlik planı yapın. Bir intihar krizi sırasında izleyebileceğiniz bir dizi adım geliştirin. Doktorunuz veya terapistiniz ile acil bir durumda yardımcı olacak arkadaşlarınız ve aile üyelerinizin iletişim numaralarını önceden bir yere not edin ve kolay ulaşabileceğiniz bir yere koyun.

Her gün biriyle, tercihen yüz yüze konuşun. Geri çekilmek isteseniz bile, güvendiğiniz arkadaşlarınızdan ve tanıdıklarınızdan sizinle zaman geçirmelerini isteyin. Veya bir kriz yardım hattını aramaya devam edin ve duygularınız hakkında konuşmaya devam edin.

Durumunuz ne olursa olsun size ihtiyacı olan insanlar, fark yaratabileceğiniz yerler ve size hayatın yaşamaya değer olduğunu hatırlatabilecek deneyimler vardır. Ölümle yüzleşmek ve eşiğinden dönmek gerçek cesaret ister. Bu cesareti hayatla yüzleşmek, depresyonun üstesinden gelmek için başa çıkma becerilerini öğrenmek ve devam edecek gücü bulmak için kullanabilirsiniz;

  • Duygularınız sabit değil – sürekli değişiyorlar. Bugün hissettikleriniz dün hissettiklerinizle ya da yarın ya da gelecek hafta nasıl hissedeceklerinizle aynı olmayacak.
  • Yokluğunuz, arkadaşlarınızın ve sevdiklerinizin hayatında keder ve ıstırap yaratacaktır.
  • Hayatınızda başarabileceğiniz birçok şey var.
  • Hayatta sizi memnun edecek deneyimler vardır.
  • Zevk veren duyguları deneyimleme gücünüz, üzücü duyguları deneyimleme gücünüze eşittir.

Şimdi beğenerek baktığınız yetenekli, başarılı, akıllı vs. dediğiniz insanların çoğunun daha önce sizin durumunuzda olduğunu unutmayın.

İntiharı düşünüyorsanız, hissettiğiniz acı yoğun ve kalıcı görünebilir. Ancak intihar düşünceleri ve duygularıyla başa çıkmanın, acının üstesinden gelmenin yolları var. Şu anda ne kadar acı çekiyor olursanız olun, yalnız değilsiniz. Çoğumuz hayatımızın bir noktasında intihar düşüncesi yaşamışızdır. İntihara meyilli hissetmek bir karakter kusuru değildir ve bu sizin deli, zayıf veya kusurlu olduğunuz anlamına gelmez. Bu sadece şu anda başa çıkabileceğinizden fazla acınız olduğu anlamına gelir. Ancak zamanla ve destekle sorunlarınızın üstesinden gelebilirsiniz. Acı ve intihar duyguları geçecektir.

Cotard Sendromunun kesin bir tedavi yöntemi bulunmamakla birlikte, çeşitli antidepresan gibi ilaçlar kullanılabilmektedir. Ayrıca, beyne elektrik şoku uygulanmasıyla da tedavi edilebilmektedir. Ancak bu tedavi biçiminin etik niteliği tartışmalı olduğundan dolayı tedavi için yapılan çalışmalar devam etmektedir.

Bazı Vaka Örnekleri:

  • 43 yaşındaki bir kadın kendisinin bir beyne, damarlara, iç organlara sahip olmadığını ve sadece kemik ve deriden oluştuğunu söylemiş ve semptoma bağlı çektiği güçlükler ve açlık sebebiyle hayatını kaybetmiştir.
  • İngiltere’de 59 yaşındaki bir kadın vücudunun çürüdüğünü ve bacaklarının koptuğunu söyledikten sonra hastaneye götürülmüştür.
  • Portekiz’de bir kadın, kocasının ani ölümünden sonra yemek yemeyi bırakmıştır. 66 yaşındaki kadın yemek borusu ve midesinin birbirine yapıştığını ileri sürmüştür. 19 kilo kaybettikten sonra hastaneye götürülmüştür.
  • Yaşlı bir adam Belçika’da bir hastaneye gidip birkaç defa ölmesine karşın hiç kimsenin onu gömmediğini söylemiştir. Yaşlı adama anksiyete (kaygı), depresyon ve Cotard sendromu tanısı konmuştur.

Cotard Sendromuyla alakalı bu zamana kadar dünyada toplam 100 vaka bildirilmiş ve vakaların çoğunluğunun kadınlardan oluştuğu görülmüştür. Ayrıca içine kapanıksosyallikten uzak olan kişilerin Cotard Sendromunu geliştirmeye daha yatkın oldukları belirtilmiştir.

Cotard Sendromu, şiddetli depresyon, şizofreni, bipolar bozukluk, anksiyete (kaygı) belirtileri ile ilişkili olabilmekte ve bu rahatsızlıklarla birlikte görülebilmektedir. Nörolog Jules Cotard, bu sendromu bir tür psikotik nitelikli depresyon olarak sınıflandırmıştır.

Yürüyen Ölü Sendromunun nedenleri birçok farklı etkene bağlı olabilmektedir. Bellek kaybı, beyinde görülen hasarlar, frontal korteksin büyük kısımlarında çok düşük metabolik düzey, nöral bağlantılarda meydana gelen bozukluk bu sendromun nedenleri arasında görülebilmektedir. Aynı zamanda, nörolojik nedenlerin yanı sıra, psikolojik ve sosyal faktörler de etkili olabilmektedir.

Cotard Sendromu, her şeyini kaybetmiş olduğu duygusunun var olmasıyla başlayabilmektedir. Bu duygunun baskınlığı sonucunda kişi, zamanla fiziksel olarak kayıplar yaşadığını ve vücudunun bazı kısımlarını veya tüm bedenini kaybettiğini düşünmektedir. Bu durum da ölüm duygusunu ortaya çıkarmaktadır. Ölü olduğuna inanan kişi, bu düşüncesini kanıtlamak için intihar girişiminde de bulunabilmektedir. Ayrıca, kişiler bu rahatsızlıklarının gereği olarak vücut kısımlarının bulunmadığını veya öldüklerini düşündükleri için besin almanın gereksizliğine inanmaktadırlar. Dolayısıyla, bu kişilerde yeme bozukluğu da oluşabilmektedir.

“Yürüyen Ölü Sendromu” olarak da bilinen Cotard Sendromu, ilk kez 1880 yılında Fransız Nörolog Jules Cotard tarafından tanımlanmış ve bilim dünyasına girmiştir. Bu rahatsızlığa sahip olan kişiler kendilerinin öldüklerine, çürüdüklerine, vücutlarındaki kan ve organların yok olduğuna ve hatta kendilerinin hayatta hiç var olmadıklarına inanırlar. Cotard Sendromu, dünyada nadir olarak görülen, bilişsel ve nihilistik (hiççilik) bir bozukluktur.

İnsanların kimi zaman gerçekten kasıtlı olarak yalan söyleyip söylemediklerini anlamak başlı başına bir sorun. Bunu açıklığa kavuşturmak için öncelikle yalanın bir tanımlamasını yapmak gerekiyor. Washington Üniversitesi felsefe uzmanlarından James E. Mahon’a göre, bir tümcenin yalan düzeyine ulaşması için öncelikle kişinin yalan olduğuna inandığı bir tümceyi dile getirmesi gerekiyor. İkincisi, tümceyi dile getiren kişinin seslendiği kişileri o tümcenin doğru olduğuna inandırmak istemesi gerekiyor. Mahon’a göre bu koşullar olmadığı sürece söylenenler yalan kapsamının dışında kalıyor. Rita Urgan /

Üstelik yalan söylemek hiç de kolay bir iş değil. Bir araştırma yalan konuşmanın doğruyu söylemekten %30 oranında daha uzun bir zaman gerektirdiğini gözler önüne serdi. Son araştırmalar e-posta aracılığıyla gönderilen iletilerde eski yöntem mektuplara kıyasla çok daha fazla yalana yer verildiğini de ortaya koyuyor.

İnsanların neden sürekli yalan söyledikleri konusunda kesin bir bilgimiz yok. Ancak araştırmalar yalan söylemenin son derece yaygın bir davranış olduğunu ve çoğu zaman derin ruhsal unsurlarla bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Massachusetts Üniversitesi ruhbilimcilerinden Robert Feldman, yalan söylemenin kişinin özsaygı duygusuyla ilintili olduğuna inanıyor ve insanların özsaygılarının tehlikeye düştüğü duygusuna kapıldıkları anda, çok daha yüksek dozlarda yalan söylemeye başladıklarını öne sürüyor.

2008’de yapılan bir araştırma, görünürde insanların şiddete tıpkı cinselliğe duydukları gibi bir arzu duyduklarını ortaya koyuyor. Söz konusu araştırmada farelerin beyinlerindeki ödül merkezleriyle ilintili hücrelerin şiddete duyulan istek karşısında da devinime geçtikleri görüldü. Araştırmacılar insan beyninde de aynı durumun geçerli olduğuna inanıyor ve insanlarda şiddetin yaşamda kalabilmeye yardımcı olmak üzere evrilmiş bir eğilim olabileceğine dikkat çekiyorlar.

İnsan tarihinin her evresinde şiddete tanık olunduğundan yola çıkan kimi araştırmacılar, insanın şiddet delisi olduğu, şiddetin genlerimizden kaynaklandığı ve beynin ödül merkezlerini etkilediği yönünde bir yargıya vardılar. Gelgelelim milyonlarca yıl öncesine baktığımızda, en erken tarih öncesi insanlar arasında yamyamlığın izlerine rastlanmakla birlikte, insanların o dönemlerde günümüzden çok daha barışçıl olduklarını görüyoruz.

Hırsızlık insanların genlerinden gelen bir özellik olabilir. Maymunlarda bile böyle bir eğilime tanık olunuyor. Başlıklı maymunlar uyarıcı sesler çıkartarak düşmanın gelişini öteki maymunlara bildirirler. Ancak kimileri yalancıktan ses çıkartıp kaçanların bıraktıkları yiyecekleri aşırırlar.

Gereksinim insanı hırsızlığa itebilir. Ne var ki, çalma hastaları (kleptomanlar) salt aşırmanın yaratacağı coşku uğruna hırsızlık yapabilirler. 43 bin kişi üzerinde yapılan bir araştırmada deneklerin %11’inin yaşamlarının belli bir noktasında en az bir kez mağaza hırsızlığı yaptıklarını itiraf ettiklerine tanık olundu. Araştırmacılar bu kişilerin çaldıkları eşyayı rahatlıkla satın alabilecekken, salt haz duyma pahasına aşırmayı yeğlediklerini belirtiyorlar. 2009 yılında yapılan bir araştırmada da, deneklere ya bağımlılığı gemleyici naltrexone adlı bir ilaç, ya da plasebo verildi. Naltrexone, araştırmacıların aşırma sırasında salgılandığından ve beyinde haz duygusunu tetiklediğinden kuşkulandıkları iç kaynaklı opioidler adı verilen maddeleri etkisiz kılıyordu. Sonuçta ilacın, aşırma dürtüsünü azalttığı görüldü.

İnsana özgü çok az sayıda özellik bizleri bu denli büyüleyebilir. İnsanların büyük bir çoğunluğu dürüstlüğün bir erdem olduğunu öne sürerken, Pew Araştırma Merkezi tarafından yapılan bir araştırma, A.B.D’de her beş kişiden birinin vergi kaçırmanın törel bir sorun oluşturmadığına inandığını ortaya koyuyor. Nüfusun yaklaşık %10’u eşini aldatma konusunda benzer bir ikircikli tavır sergiliyor. Araştırmalar törel değerleri en çok önemseyen kişilerin en büyük dolandırıcılar olduklarını ortaya koyuyor. Bu kişiler yüksek törel değerleri benimserlerken, garip bir biçimde yoldan çıkarak, aldatmanın kimi durumlarda etik açıdan savunulabileceğine inanıyorlar.

İnsanoğlu alışkanlıklarına bu denli bağlı bir tür olmasaydı belki de bu listede yer alan öteki unsurların tümü de o denli büyük bir sorun yaratmazdı. Gerçekten de, araştırmalar kötü bir alışkanlığın doğurabileceği kötü sonuçlar çok iyi bilinse de insanların o alışkanlıktan kolay kolay vazgeçmediklerini ortaya koyuyor. Burada bir bilgiden yoksunluktan çok, insanların genellikle içinde bulundukları anı ve yakın geleceği düşünerek yaşama eğiliminde olmalarından söz ediliyor. Alberta Üniversitesi ruhbilim uzmanlarından Cindy Jardine’e göre insanlar aşağıdaki nedenlerden ötürü alışkanlıklarına sıkı sıkıya bağlı kalıyorlar:

  • İnsanın doğuştan edindiği başkaldırma güdüsü
  • Toplumsal kabul gereksinimi
  • Çekincenin doğasını tam olarak kavrayamama
  • Dünyayı bireysel bir bakış açısıyla görme ve kötü alışkanlıklara kendince haklı bir gerekçe bulma yeteneği
  • Bağımlılığa genetik açıdan yatkın olmak
Araştırmalar ilkokul çağındaki çocukların en az yarısının sataşmaya hedef olduklarını ortaya koyuyor. 2009 yılında İtalya’da yapılan ve okulda kabadayılık taslayan çocukların bir olasılıkla evde de kardeşlerine aynı davranış biçimini sergilediklerini gösteren bir araştırmadan yola çıkan Ersilia Menesini, sataşmanın çoğu zaman evlerde gelişen bir özellik olduğuna inanıyor.

Ne var ki, sataşma yalnızca çocuklara özgü bir durum değil. A.B.D’de yapılan bir araştırma ofis çalışanlarının yaklaşık %30’unun patronlarının ve iş arkadaşlarının -işin yapılması için gerekli bilgileri vermemekten tutun da, aşağılayıcı söylentiler yaymak ve daha başka küçültücü davranışlarda bulunmaya uzanan- çeşitli türlerde zorbalıklarına hedef olduklarını ortaya koyuyor.

Sataşma, doğası  gereği ufaktan ufaktan başlayıp giderek tırmanan bir davranış olduğundan, önüne geçilmesi son derece güçtür. Ruhbilimcilere göre insanlar statü ve güç sahibi olmak amacıyla birbirlerine sataşıyorlar ve kimileri sataşmaları katlanılması son derece güç bir durum olarak değerlendiriyorlar. Araştırmacılar maymunlarda da bu tür davranışlara tanık olunduğuna dikkat çekerek köklerinin evrimsel sürecin çok gerilerine uzandığını düşünüyor.

Gerginlik, kalp sorunları ve kanser çekincesini bile arttırarak, ölümcül bir etki yaratabilir. Gerginlik, bunalıma neden olabilir ve bu da-salt insanlara özgü bir başka yıkıcı davranış olmakla birlikte bu listede açıkça yer almayan-intihara yol açabilir. Gelgelelim, insanlarda neyin gerginliğe yol açtığını tam olarak kestirmek güç. Ancak günümüz iş çevrelerinin birçok kişi ve de çocuklar için belirgin bir gerginlik kaynağı olduğu da bir gerçek.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün verilerine göre, dünya üzerinde 600 milyonu aşkın kişi haftada 48 saatten çok bir süreyi işine harcıyor. Teknolojik gelişmeler – akıllı telefonlar ve genişbant internet – çalışma saatleri ile boş zaman arasındaki sınırın belirsizleşmesi anlamına geliyor. Son bir araştırmaya göre, A.B.D nüfusunun hemen hemen yarısı eve iş götürüyor. Bir araştırma hem çalışıp hem de çocuk bakmaktan kaynaklanan gerginliğin 2007 yılından bu yana ciddi bir sorun olarak karşımıza çıktığını, daha yaşlılarda bu denli yoğun bir gerginliğe rastlanmadığını gösteriyor. Sağlık uzmanları gerginlikle baş edebilmenin iki yolu olarak, insanlara daha çok egzersiz yapmalarını ve uykularını yeterince almalarını öneriyorlar.

Görünüşe bakılırsa, kumar da genlerimize ve beyinlerimize kazınmış bir özellik. Bu da, kişide son derece yıkıcı etkiler yaratabilecek bir davranışın neden öylesine yaygın olduğunu açıklayabilir. Kumar, maymunlarda da tanık olunan bir davranış. Maymunların meyve suyu ödülünü kazanma arzularını ölçen bir araştırmada, olası ödüller azaldığında bile bu canlıların mantıksız davranışlar sergilediklerine ve ötekilerden biraz olsun daha kazançlı çıkmak için kumarı sürdürdüklerine tanık olundu.

Cambridge Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma da, kazanma eşiğinde olma duygusunun bile maymunların beynindeki kazanmayla ilintili devreleri devinime geçirdiği ve kumar güdüsünü körüklediğini gözler önüne seriyor. Başka araştırmalar kumarda yitirmenin bireyleri aşka getirdiğini de gösteriyor. İnsanlar ne denli kumar oynayacaklarını önceden tasarladıklarında serinkanlı bir mantık sergiledikleri, ancak yitirdiklerinde bu mantıklı tavrın uçup gittiği ve sonuçta oyun taktiğini değiştirerek daha da büyük oynadıkları görülüyor.

Araştırmalar dedikodunun grup sınırları oluşturduğunu ve özsaygıyı körüklediğini ortaya koyuyor. Dedikodu çoğu zaman doğruluğu ve kesinliği hedeflemez. Önemli olan, dedikodunun -çoğu zaman üçüncü bir kişiye zarar verme pahasına- yaratacağı bağdır. Üçüncü bir kişiye duyulan hoşnutsuzluğun paylaşılması iki kişiyi birbirlerine daha da yakınlaştırır.

Uzmanlara göre insanlar, ne denli acıtıcı olursa olsun, başkalarını çekiştirmek ve onları yargılamak üzere evrilmişlerdir. Habeş maymunları toplumsal bağları pekiştirmek amacıyla birbirlerinin bakımını üstlenir. Daha gelişmiş bir tür olan insanlar toplumsal bağlayıcı olarak dedikodudan yararlanır. Her ikisi de sonradan edinilmiş davranışlardır.

Hayvanların büyük bir bölümüne kıyasla insanlar kendi türlerine ve bizzat kendilerine zarar veren bir dizi davranışlar sergilerler. İnsanlar yalan söyler, aldatır, çalar, kendi bedenlerini oyup kazıyarak süsler, çok gerilip kendilerini ve elbette başkalarını da öldürürler. İnsanoğlu gibi zeki bir türün görünürde neden öylesine kötücül, kinci, kendine ve başkalarına zarar veren davranışlarda bulunduğu konusunda epey bilimsel veri var.

Düşünmeden verilen tepkiler sonucunda oluşan zihinsel kirlenmelerin ve öteki önyargıların düzeltilmesine yardımcı olan Sistem 2’dir. İnsanların sorunlu inançları ve hatalı akıl yürütmeleri genelde bu sistemin eksikliğiyle ilintilidir. Neyse ki, aceleciler için bir umut var. Araştırmacılar bu kişilerin önyargılarını hedef alan ve özellikle de şizofreni araştırmalarında sıklıkla uygulanan biliş ötesi öğrenme türünde (metabilişsel) eğitimlerin onların biraz daha enine boyuna düşünerek tepki vermelerine yardımcı olabileceğini belirtiyorlar.

Peki, bu düşüncesizce ortaya atılmanın ardında yatan ne? Ruhbilimciler genelde iki düşünme türü olduğunu öne sürüyorlar: Sistem 1 olarak adlandırılan ilki bir anda, kendiliğinden ve çaba harcamadan akla gelen düşünceleri yansıtırken, Sistem 2, çözümleyici, özenli ve ölçüp biçilerek yapılan bilinçli ve çaba gerektiren akıl yürütme biçimini içeriyor. Çeşitli deneylerle katılımcıların tepkilerini ne denli ölçüp biçerek verdiklerini belirleyen araştırmacılar, hem acele karar verenlerin hem de enine boyuna düşünenlerin otomatik Sistem 1 düşüncelerinden eşit oranda etkilendiklerine, ancak acelecilerin sistem 2’den ötekiler kadar etkilenmediklerine tanık oldular.

Acele karar verenlerle vermeyenler arasındaki düşünce farklılıklarının sözel sınavlarla ölçülen zekâ düzeyi ve kişilik farklılıkları hesaba katıldığında da geçerli olup olmadığını anlamaya çalışan araştırmacılar, farklılığın yalnızca verilen görevlerin alelacele yerine getirilmesinden kaynaklanmadığını gördüler.

Kumar oyununda da, şipşak karar verenlerin, kazanma olasılıkları daha yüksek olan iddialara girmek yerine kazanma olasılığı daha düşük seçeneklere “atlama” eğiliminde oldukları görüldü. Olaylara “atlama” eğiliminde olanlar aynı zamanda aşırı bir özgüven duygusuna da sahiptiler. 

Örneğin, iyice düşünmeden bir yargıya varanların komplo teorilerine, paranormal olgulara inanmalarının daha kolay olduğu tespit edildi. Sözgelimi, cep telefonlarıyla kanser arasındaki bağlantının bilerek gizlendiği türündeki söylentilere  inanmaları daha olasıydı. Bu kişilerin özenle düşünmeyi gerektiren sorunların çözümünde yaptıkları yanlışlar da daha çoktu. 

600’ü aşkın kişinin katıldığı araştırmada, bu tür önyargılı davranışlar şizofrenlerde çok daha yaygın olduğundan, şizofrenlerle ilgili çalışmalarda uygulanan bir düşünme oyunundan yararlanıldı. Bu oyunda oyuncular iki gölde de balık tutan bir kişiyle konuşturuluyor. Göllerin birinde balıkların çoğu kırmızı iken, ötekinde griler çoğunlukta. Balıkçı balıkları birer birer tutar ve ancak oyuncular balıkların hangi gölden tutulduğunu söyleyebildiklerinde avlanmaya son verir. Bu süreçte kimi oyuncuların karar vermeden önce çok sayıda balık görmeleri gerekirken, alelacele karar verenler için bir iki balık görmenin yeterli olduğu görüldü. Araştırmacılar, katılımcılara birtakım sorular yönelttiklerinde, oyuncunun görmesi gereken balıkların sayısı azaldıkça o kişinin başka görüşlerini dile getirirken, akıl yürütürken ve karar verirken yaptıkları yanlışların da arttığına tanık oldular. 

Illinois Üniversitesi’nden Carmen Sanchez ile Michigan Üniversitesi’nden David Dunning tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçları ilginç: Üzerinde düşünmeden yargıya varmak, genelde hata yapmaya yatkın daha geniş kapsamlı davranış ve düşünce örüntülerinin yalnızca bir parçası. Akıl yürütme sürecinde düşünmeden yargıya varma eğiliminde olan kişiler ağır bedeller ödemek durumunda kalabiliyor 

Kimileri seçim yapmadan önce en ince ayrıntısına dek araştırıyor hatta kimi zaman bunda aşırıya kaçtığı da oluyor. Öte yandan, üzerinde hiç düşünmeden alelacele görüş belirten insanlar da var. Ruhbilimde bilişsel önyargı adıyla bilinen bu düşünme biçimi, belli bir zihinsel yanlışa yatkınlık olarak tanımlanıyor.

Ruhbilimde bilişsel önyargı adıyla bilinen bu düşünme biçimi, belli bir zihinsel yanlışa yatkınlık olarak tanımlanıyor. Aşırı özgüven ve komplo teorilerine yatkınlık da bu durumun birer yansıması.

Geçinilmesi zor insanlar doğru yönlendirilirse özellikle iş yaşamında avantajlı olabilirler. Bunun için ilişkiler ve çatışmalar iyi yönlendirilmelidir. Zor insanların kendilerine özgü üstünlükleri vardır ve bu üstünlüklerini bilinçli şekilde kullanmak gerekir. Ayrıntıların ve detayların önemli olduğu işlerde başarılı olabilirler; Arkeoloji, gizli müşteri, kalite değerlendiriciliği vb. Başarı onlara iyi gelecektir.  İlknur Işık 

Onlarla iletişim kurarken kendi davranışlarımızı da sorgulamamızda fayda var. Aile Danışmanı, Yaşam Koçu ve benzer meslek üyelerinden yardım almak faydalı olabilir. Profesyonel bakış açısı bizim de bakış açımızı genişletir. Belki de ilişkimizi zorlaştıran nedenlerden biri bizim davranışlarımızdır. Onların davranışlarını kişileştirmek hata olur. Onların zorluğu sadece bize karşı değil ki. Herkese karşı zorlar ve her yerde, her ortamda zorlar. Diyelim ki ne yaparsak yapalım kendimizi anlatamıyoruz. Üstelik öfkemizi kontrol edememeye başladık. Peki ne yapmalıyız. Bağırıp çağıralım mı? Kırıp dökelim mi? Bu konuda standart bir reçete sunmak mümkün olmasa da bazı önerilerde bulunmak isterim.

  • Sınırlarımızı belirlemek işe yarayabilir. Özellikle kırmızı çizgilerimizi dürüst ve açık şekilde ifade etmeliyiz.
  • Zor insanla yaşadığımız sorunlara takılıp kalmamalıyız. Bunun yerine çözüme odaklanmak daha faydalı olacaktır.
  • Muhtemelen karşınızdaki size oluşturduğu zorlukları yadsıyacaktır. Tartışmaya girmekten kaçınmalıyız.
  • Mutlu olacakları konuları bulmalarını destekleyebiliriz. “Peki ne yapmamı istersin? Sence nasıl davranmalıyım?” soruları onları düşünmeye sevk edecektir.
  • Kişiyi genel olarak değerlendirmek ilişkiyi daha da çıkmaza sokabilir. Bunun yerine sadece bir davranışı ele almak daha faydalı olacaktır. İstediğimiz değişikliği sağlayabilirsek bir sonraki aşamaya geçebiliriz.
  • Geçmişte yaşadığımız sorunları unutmaya çalışıp mevcut probleme odaklanmalıyız.
  • Gerekirse bir uzmandan yardım almalıyız.

Sakin ama kendimizden emin şekilde hareket etmeliyiz. Esnek bir tutum sergilemeli ve hoşgörülü olmalıyız. Bu yaklaşım tarzıyla çatışmaları olabildiğince engelleriz. Zor insan dediğimiz kişi vaz geçemeyeceğimiz biriyse durumun vahamiyeti artar. En kötüsü eşimiz, annemiz, babamız, patronumuz ya da çocuğumuzun zor insan olmasıdır.

Geçinilmesi zor insanlarla birlikte yaşamak ve çalışmak oldukça güçtür. Bu insanlarla sağlıklı ilişki kurabilmek çoğu zaman mümkün değildir. En iyisi onlardan olabildiğince uzak durmaktır. Polemiğe girmemek gerekir. Onları değiştirmeye çalışmak, boyun eğmelerini istemek ya da onlara boyun eğmek gibi davranışlar çok yanlıştır.

Bu tarz insanlarla ilişkiye devam etmek eziyete dönüşebilir. Sınırlarınızı koyabilir ve sabredebilirseniz en az hasarla kurtulursunuz. Bunu başaramazsanız, üstelik zor kişi çok yakınızda ise, profesyonel destek alma vaktiniz gelmiş de geçiyordur.

Zor insanlar sınırları ihlal etmekten zevk alırlar. Hele ki yönetici pozisyonundaysalar geçmiş olsun. Psikolojik mobbinge hazırlıklı olun. Ne söylerseniz söyleyin zor olduklarını kabul etmezler. Karşısındaki kişilerin duygu ve düşüncelerini dikkate almazlar. Kin tutarlar, şüphecidirler, öfkelerini kontrol edemezler.

Zor insan tipleri her zaman her yerde farklı kimliklerle karşımıza çıkabilir. Örneğin; gece yarısı çamaşır makinası çalıştıran komşu, sürekli yakınan bir eş, hastalık hastası bir akraba, banka sırasında öne geçmeye çalışan bir müşteri, yerli yersiz arayan bir arkadaş vb. Zor insan tiplerini sınırlandırmak zor olsa aşağıda listeleyeceğim başlıklarda gruplandırmak mümkündür.

  • Asabi ve agrasifler: Her şeye çabuk sinirlenirler. Karşılaştıkları olumsuzluklara saldırganlaşırlar. Rencide etmekten kaçınmazlar.
  • Mağdurlar: Sorumluluk almaktan kaçarlar. Başlarına gelen en basit olayları bile dramatize ederler. Kendilerine acındırmaya bayılırlar.
  • Sızlananlar, mızmızlananlar: Çocuk gibi davranırlar. Küçücük istekleri bile yerine gelmese yüzleri asılır. Küser ya da duygu sömürüsü yaparlar, alınırlar ve kırılırlar. Böyle bir ev arkadaşınız olduğunu bir düşünün maazallah…Hele ki hayat arkadaşı (!)
  • Çok bilmişler, bilmiş geçinenler: Bilsin bilmesin her konuda fikirleri vardır. Daha da kötüsü fikirlerini savunmaktan asla vaz geçmezler. Hatalarını kabul etmezler. Her şeyi yapabildiklerini iddia ederler.
  • Ukalalar: Her şeyin en iyisini onlar bilir. Kendilerini herkesten üstün görürler. Ne söylesek çürütmeye odaklanırlar, kontrolcüdürler. Bu kişilerle inatlaşmak deveye hendek atlatmaya benzer. En iyisi onlara danışıp görüşlerini almaktır. O zaman en az zararla çıkabilirsiniz.
  • Pasif agrasifler: Temelinde suçlanma duygusu yatar. Özgüvenli şekilde kendilerini ifade edemezler. İsteklerini, ihtiyaçlarını ve duygularını ima yoluyla ifade ederler. Agrasif düşüncelerini olumsuz şekilde dışa vururlar. 
  • Memnuniyetsizler: Kimseye güvenmezler. Bu nedenle sürekli başkalarını suçlarlar. Yapılan hiçbir şeyden memnun olmazlar.
  • Dalga geçip aşağılayanlar: Eksikliklerinin ve komplekslerinin üzerini örtmek isterler. Bunun için karşılarındaki kişinin eksikliklerini bulup her fırsatta dile getirirler.

Aslında “zor” insan diye etiketlediğimiz kişilerin neden zor olduğunu anlamaya çalışmalıyız. Ne yaşadılar da zor oldular? Hani Yeşilçam filmlerinde huysuz dedeler, nineler vardır ya; bahçelerine giren çocukları kovalarlar. Tüm mahalle çekinir onlardan. Oysa kalpleri yaşadıkları nedeniyle kabuk bağlamıştır. O kabuğu kaldırabilseniz pamuk gibi bir insanla karşılaşırsınız. Biz de zor dediğimiz insanları anlamaya çalışmalıyız. Anne ve baba ilişkilerinde mi sorun var? Davranışlarının nedeni bilinçaltına attıkları bir sorun ya da yaşadıkları bir travma olabilir mi? Hayal kırıklığı, aldatılma, terk edilme ve daha bir çok duygu ile baş edemiyorlardır belki. Yeniden kırılmamak için, aldatılmamak için, terk edilmemek için ördükleri duvarlardır bize zor görünen. Her ne olursa olsun zor bir insanla karşılaştığımızda kendimize öncelikle şu soruları sormalıyız:

  • Zor insanın bu tutum ve davranışları hep var mıydı?
  • Bu durum bir olay sonrasında başladı ve geçici mi?
  • Bu kişinin benim hayatımdaki rolü ve değeri ne? 
  • Onunla iletişim kurma çabama değer mi?
  • Çabalarımızın o kişiye faydası olur mu?
  • İletişimi kessem ona, çevresine ve bana bir zararı olur mu?

Cevaplarınız davranışlarımızı yönlendirecektir.

Zor insanı kısaca tanımlayacak olursak düşünce ve davranışları nedeniyle ilişki kurmakta zorlanan kişilerdir diyebiliriz. “Geçimsiz insan” olarak da nitelemek mümkündür. Fazla hırslı, inatçı, kaprisli, agrasif, dinlemeyi bilmeyen, sabit fikirli, kaprisli diye de detaylandırabiliriz. Günlük hayatımızda zor insanları tanımak güç değildir. Çevresinde olup bitenleri çarpıtarak algılıyorsa ve aşırı duygusal tepkiler veriyor, sosyal ortamlarda sorun çıkarıyorsa o kişiye “zor insan” demek doğru olur.

Her insanın olumsuz karakter özellikleri olabilir. Bu gayet normaldir. Zor olduğumuz anlamına gelmez. Tuzumuz biberimizdir küçük huysuzluklarımız. Bir şeyler ters gittiğinde agrasifleşen ve hatayı hep başkalarında arayan kişiler zor insanlardır. Zor insanların bazı karakter özellikleri kalıplaşır, uyum sorunu yaşarlar ve hem kendileri hem de karşılarındaki için durumları kaotikleştirirler. Onlarla ilişki kurmak zor, vakit geçirmek ise eziyettir.

Çabaladıkça kendi enerjimiz düşüyor. Aurası tamamen negatif olan bu insanlar ya mutsuzluktan besleniyorlar ya da ukalalıktan. Her iki durumda da çekilmez olduklarını söylemek yanlış olmaz. Kendilerini seven, sevmeyen herkesin sınırlarını zorlar bu insanlar. “Zor insan” denmesi de bu yüzdendir. Adeta olumlu enerjimizi emen vampirler gibidirler. En iyisi onları görünce “Eyvah yine geliyor!” diye kaçmak sanırım. Kaçarken çevrenizdekileri de uyarmayı unutmayın ki onlar da kaçabilsin.

Söz konusu insan olduğunda akan sular duruyor. İnsanı özetleyen bir formül yok, karakterleri bir kalıba dökmek mümkün değil. Bazen ne yaparsak yapalım aynı frekansı tutturamadığımız insanlarla karşılaşabiliyoruz. Onlara, mahallemizde, okulda, iş yerimizde daha da kötüsü evimizde rastlamak mümkün. Köşe bucak kaçtığımız, alttan alsak da kurtulamadığımız, tüm çözümlerimizi çözümsüz bırakan bu insanlarla ilişki kurmak oldukça meşakkatli.

Gün geçtikçe hayatımız zorlaşıyor. Yoğun iş temposu, trafik, gelir problemi ve gelecek kaygısı gerginliklerimizi alevlendiriyor. Biraz da küresel ısınma, çevre sorunları, hayvan hakları gibi konularda duyarlı isek yaşam enerjimiz iniş eğilimine geçiyor. Tüm bu olumsuzlukların içinde bizi en çok yoran ise insan ilişkileri diyebiliriz. Neden mi? Çünkü sıraladığımız diğer tüm sorunların belirli çözümleri var.

Sonuç: Trafiğin bir toplumun birbiri ile nasıl bir ilişki ve iletişim içinde olduğunu yansıtan önemli bir gösterge olduğu dikkate alındığında trafikte yaşananlar toplumumuzdaki iletişimsizliğin boyutunu çok açık olarak göstermektedir. rol Özmen, Burası Türkiye / Hiçbir Şeye Şaşırmayacaksın, Psikoloji-Psikiyatri.Com Kitapları, 2010.

Ülkemizde trafik kuralları dayısı olanlar için uygulanmaz; amirden gelen bir emirle yazılan ya da yazılmak istenen ceza anında iptal olur. Bu durum, kusurlu olduğunu bilse bile trafik polisine yakalandığında Türk insanında “yanlış yaptım ve bunun bedelini ödüyorum” duygusu yerine öfke yaşamasına neden olur. Yaşanan, dayısı olmamanın yarattığı öfke ve değersizlik duygusudur; başka bir deyişle kendisini kimsesiz ve enayi gibi hisseder.

Yeşil ışığın yanmasını beklerken sarı ışık yandığı anda öndeki sürücüyü hareket etmesi için korna çalarak uyarmak çok sık görülür. Bu davranışın nedeni sabırsızlık mıdır, acelecilik midir, hak etmediği biçimde bekletildiğini düşünme midir bilinmez. Her ne kadar bir çeşit “yardımlaşma” ve “iyi niyetli uyarı” olduğu ileri sürülebilecek olsa bile, bu davranış çoğu zaman öndeki sürücüde işine karışıldığı düşüncesi yaratarak onun öfkelenmesine neden olur. Anlaşılması ve yorumlanması zor bir davranış olmakla birlikte, korna çalarak öndeki sürücüyü uyarma, “hakkının yenmesini önlemek için alınan bir önlem” gibi görünmektedir. Nitekim Türk insanı trafikte kolayca hakkının yendiği duygusu yaşadığından, karşıdakini uyarmak amacıyla bir elinin sürekli kornada olması da bunu kanıtlamaktadır.

Ülkemizde karşıdan gelen arabanın selektör yapması “trafik polisi var” anlamına gelir. Kuralı çiğneyen varsa onun yakalanması için trafik polisine yardım edeceğine Türk insanının sürücüleri uyarması ilginç bir durumdur. Bir çeşit otoriteye karşı kardeş dayanışması vardır bu davranışta.

Ülkemizde her hangi bir aracı geçmeye “sollama” deniliyor olsa da bunun sağdan geçme, soldan geçme ve öndekine selektör yaparak yolu açma biçiminde çeşitli yöntemleri bulunmaktadır. Öndeki aracı trafik kurallarına uygun bir mesafede takip etmek bir kusur olarak görülür; ülkemizde yazılı olmayan trafik kurallarından birisi de budur ve böyle bir durumda ya öndeki arabayı yakın mesafeden takip etmek ya da sağa çekilerek arkadan gelene yolu açmak gerekmektedir.

Türk insanı karşılaşabileceği riskler ile her koşulda baş edebileceğini düşünür. Kendisine çok güvendiği için kolayca risk alır. Usta bir sürücü olduğunu düşünür. Bu nedenle alkollü iken bile araç kullanmakta hiçbir sakınca görmez.

Kurallar her fırsatta esnetilmeye çalışılır. Görünürde bir polis ya da hareketsiz bırakan bir trafik yoksa kurala uymamak için kolayca bir bahane uydurulur. Ya ‘ışığın gereksiz yere konduğu’ ya ‘trafiği bozmadan geçtiği’ ya da ‘acelesi olduğu’ düşünülür. Kırmızı ışık yandıktan sonraki ilk saniyelerde sürücülerin durmak için girişimde bulunmak yerine gaza basarak yollarına devam etmeleri de bunun uzantısıdır. Geçmeyi başaran sürücü ‘başardım!’ın keyfini yaşar. Bu uyanıklık ise diğer sürücülerde bir mağlubiyet yaşadığı hissi yaratır. ‘Haksızlığa uğradığı’ ve ‘bana bunu nasıl yapar’ duygu ve düşünceleri içinde tepki göstermesine neden olur (fakat fırsatını bulduğunda da aynısını kendisi yapar).

Polis yoksa kurala uyulmaz
Ülkemizde zorunlu olmadıkça trafik ışıklarına uyulmaz. Trafiğin işlek olmadığı yerlerde ve zamanlarda kırmızı ışıkta durmayan sürücü sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.

Ülkemizde trafiğe ve trafikte yaşananlara bakıldığında “hakkım yendi”, “hakkımı kimseye yedirmem”, “benim ondan aşağı kalan neyim var”, “beni kimse geçemez”, “bana bir şey olmaz”, “karşılaştığım her türlü sorunu aşabilecek kadar usta sürücüyüm”, “şu an bu kurala uymanın hiç bir anlamı yok” gibi anlayışların yaygın olduğu görülmektedir. Bunlara bağlı olarak da “rekabet”, “değersizlik”, “aşağılanma” gibi duygu ve düşüncelerin canlandığı; bu duygu ve düşüncelerin etkisiyle insanların hayatı birbirlerine zehir ettiği gözlenmektedir.

Diğer yandan tek tek sorulduğunda da herkesin trafikteki karmaşadan yakındığı fakat iş kurallara uymaya gelince, çoğunluğun kurallara uymadığı, kuralların her fırsatta esnetilebildiği görülmektedir. Türk insanının trafikte kendi işinin en önemli olduğunu düşündüğü, başkasının hakkını umursamadığı ve hakkının yendiğini düşündüğünde denetimini yitirdiği görülmektedir. Bütün bu özellikler de Türk insanını kaza yapmaya yatkın bir kişi haline getirmektedir.

Ülkemize bakıldığında ise görünümün ne yazık ki olması gerekenden çok farklı olduğu, özellikle büyük şehirlerde trafiğin büyük bir kargaşa içinde işlediği ve trafikte insanların birbiri ile ilişkilerinin uygar nitelikler taşımadığı görülmektedir. Keyfilik, başkasını önemsememe, öncelikle kendini düşünme, her zaman kendini haklı görme, kurallara uymama, başkası uymadığında şiddetli tepki gösterme, didişme, şiddete başvurma oldukça yaygın görülen davranışlardır.

Bir toplumda insanların birbirine saygılı olduğunu söyleyebilmek için trafiğe çıkan sürücülerin “kurallara uyması”, “yayalarla ve diğer sürücülerle eşduyum kurması”, “karşıdakinin acil bir gereksinim ya da bir anlık dalgınlık nedeniyle yanlış davranabileceğini düşünmesi”, “diğer sürücüleri ve yayaları umursaması, önemsemesi”, “risk almaktan kaçınması”, “öfkesini denetleyebilmesi” ve “yaşanan sorunları kişiselleştirmemesi” gerekmektedir.

Trafik o toplumu oluşturan bireylerin birbiri ile nasıl bir ilişki içinde olduğunu ve nasıl bir iletişim kurduğunu yansıtan önemli bir göstergedir. Başka bir deyişle trafik o toplumun aynasıdır.

Bu faktörler yollardaki tehlikenin artmasına, trafik ihlallerine, ölümlere, yaralanmalara vb. neden olmaktadır. Türkiye’de alkollü içki etkisinde araç kullanmak suçtur. Buna karşın ülkemizde alkollü içki etkisinde araç kullanılması sanıldığından daha yaygındır. Hemen hiç kimse gittiği bir lokantada, bir arkadaş evinde içki içtiği için arabasını kullanmaktan vazgeçmemektedir. Çok içkili olduğu halde arabasını kullanan hatta kendisini uyaran arkadaşına “Ne o yoksa korkuyor musun?” diye karşılık veren kişilerin sayısı az değildir (Yılmaz, 1996). Aslında sorun da buradan kaynaklanmaktadır. Alkollü kişinin kendine güveni artmakta, buna karşılık dikkati azalmakta ve refleksleri zayıflamaktadır. Araştırmalara göre erkekler, kadınlara göre sarhoşken araba kullanmaya daha fazla eğilimlidirler. 18-25 yaş grubundaki gençler daha çok trafik kazası yapmalarına rağmen bu gruptakilerin sarhoşken kaza yapma oranları diğer yaş grubundaki insanlardan daha yüksek değildir. Öte yandan 60 yaşın üzerinde alkollü araç kullananların sayısı bir hayli düşüktür. Resmi kayıtlara geçen sarhoşken kaza vakaları, toplam kaza vakalarının %15’ini oluşturmaktadır. Bu konuda yapılmış araştırmaların pek çoğu, kandaki alkol düzeyi ile kaza arasında nedensel bir ilişki olduğunu göstermektedir (Got, 1989). Alkol ve Trafik Psikolojisi Uzm. Psk. Hatice Singir Karaçanta

Basch, Di Cicco ve Malfetti’e (1989) göre, gençlerin alkollüyken de araç kullanmalarına yol açan faktörler şunlardır:

Bireyin alkollüyken, sarhoş olduğunun farkında olmaması

Alkolün etkisini tahmin edememesi

Alkollüyken de güvenli bir şekilde araba kullanılabilir gibi savunma mekanizmalarını kullanması.

Gençler arasında alkollü araç kullanmanın eğlence, özgürlük, yaşıtları tarafından kabul edilme gibi olumlu etkileri olduğu yolunda yaygın bir inancın bulunmasıdır.

Özetle, alkollü olarak araba kullanma ile yollarda meydana gelen ölümler arasında sıkı bir ilişki vardır. (Akt. Huxley ve Chesterton, 1971). Yılmaz’a (1996) göre de alkol ve trafik kazaları arasında önemli bir ilişki vardır. Bu ilişkinin acı sonuçları, neredeyse her gün günlük gazetelerin sayfalarında görülmektedir. “Sarhoş sürücü can aldı”, “Sarhoş sürücü otomobiliyle evin çatısına uçtu”, “Alkollü araç kullanmanın acı faturası: 4 ölü, 2 yaralı”, “Düğün sonrası otomobil köprüden uçtu.” Bu başlıklar altındaki haberlerde, çoğunlukla gecenin geç saatlerinde içkilerin bolca içildiği bir yemekten, bir toplantıdan, bir düğünden sonra kullanılan araç ile yapılan kazanın öyküsü anlatılır.

Selzer ve Vinokur’a (1974) göre, tehlikeli bir şekilde araba kullanmak, alkolün etkisiyle öfkenin dışavurumudur. Alkoliklerin, intihara eğilimli oldukları bilinen bir gerçektir. Bu nedenle, alkolikler, zaman zaman kendi araçlarını bir intihar aracı olarak kullanmaktadırlar. O halde, alkoliklerin yaptığı kazalar, genellikle intihar düşüncesiyle işlenmiş kazalardır. Aşırı alkollüyken araba kullanmak, trafik kazalarına neden olmaktadır. Bunun yanısıra alkollü olarak araba kullanmak, şiddeti, antisosyal davranışı, öfkeyi, paranoid duyguları, ölüm ya da öldürme isteğini de beraberinde getirebilmektedir.

Fazla alkol gözde kararmaya neden olmakta, dikkat, düşünme ve karar gücünü bozmaktadır. Alkol miktarı arttıkça kandaki oksijen azalmakta ve beyin ihtiyacı olan oksijeni temin edemediği için işlevlerini yavaş yavaş kaybetmeye başlamaktadır. Alkol etkisi ile kişi saldırganlaşmakta, bazen de uyku hali ve uyuşukluk başlayarak kurallara uymamakta ve fren, vites ve direksiyonu zamanında gereğince kullanamaz duruma gelmektedir. Hız tahminleri ve hız karşılaştırmaları azalmakta ve hatta hızın korku veren etkisinden uzak kalarak hızı çekici bulma tutkusu başlamakta, mesafe tahmini sıfıra inmektedir (Yılmaz, 1996). Böylece, alkollü araç kullananlar yollarda tehdit unsuru oluşturmaktadırlar. Alkollün sürücüler üzerindeki olumsuz etkileri alkollü sürücülerin trafik kazaları yapmasına neden olmaktadır. 

Son yıllarda sürücülerin içki kullanması belirgin olarak artmıştır. Bazı ülkelerde trafik kazalarının %30-40’ının nedeni alkoldür (Pelkin ve Landzhev, 1977). Alkol almış sürücünün sürücülük yeteneğinin alkolün etkisi sonucu olumsuz olarak etkilendiği bilimsel olarak ispat edilmiştir. Küçük dozlarda kullanıldığında, insanlar sabırsız, haddini bilmez olmakta ve reflekslerin yavaşlamasıyla zihinsel faaliyetler bozulmaktadır. (Yılmaz, 1996). Alkollün fazlası ise bireye aşırı güven verdiğinden, aşırı alkol alan kişiler, kusursuz oldukları sanısıyla kusur yapmaktadırlar. Bir duble bira ya da 60 cm3 viski ya da rakı alanlarda yarım saat araba kullanamayacak kadar denge kusuru olmaktadır.

18-25 yas grubundaki gençler daha çok trafik kazası yapmalarına rağmen bu gruptakilerin Sarhoşken kaza yapma oranları diğer yas grubundaki insanlardan daha yüksek değildir. Öte yandan 60 yaşın üzerinde alkollü araç kullananların sayısı bir hayli düşüktür. Resmi kayıtlara geçen Sarhoşken kaza vakaları, toplam kaza vakalarının %15’ini oluşturmaktadır. Bu konuda yapılmış araştırmaların pek çoğu, kandaki alkol düzeyi ile kaza arasında nedensel bir ilişki olduğunu göstermektedir. (Got, 1989). Alkollü Araç Kullanımının  Engellenmesi İçin Çözüm Önerileri Thurman, Jackson ve Zhao’ya (1993) göre, alkol bağımlılığı ve alkollü olarak araba kullanma davranışı ortadan kaldırıldığında  sorunlar da ortadan kalkacaktır. Bunun için vatandaşların gönüllü olarak alkol savaşında yer alması sağlanabilir. Kanada’da alkollü araç kullanmanın neden olduğu olumsuz etkileri en aza indirmek amacıyla farklı türde tedbirler alınmaktadır. Öncelikle bu konuda halk eğitilmeye çalışılmaktadır. Alkollü araç kullanmayla ilgili tutumlar hakkında halkın bilinçlendirilmesi trafik güvenliğinin sağlanması açısından uzun vadede etkili olan bir yöntemdir.

Türkiye’de alkollü içki etkisinde araç kullanmak suçtur karşın ülkemizde alkollü içki etkisinde araç kullanılması sanıldığından daha yaygındır. Hemen hiç kimse gittiği bir lokantada, bir arkadaş evinde içki içtiği için arabasını kullanmaktan vazgeçmemektedir. Çok içkili olduğu halde arabasını kullanan hatta kendisini uyaran arkadaşına “Ne o yoksa korkuyor musun?” diye karşılık veren kişilerin sayısı az değildir (Yılmaz, 1996). Aslında sorun da buradan kaynaklanmaktadır. Alkollü kişinin kendine güveni artmakta, buna karşılık dikkati azalmakta ve refleksleri zayıflamaktadır. Araştırmalara göre erkekler, kadınlara göre Sarhoşken araba kullanmaya daha fazla eğilimlidirler. 

Kanada’da ölümle sonuçlanan kazaların %43’de, Amerika’da ise %60’ında sürücünün alkollü olduğu saptanmıştır(Jonah ve Wilson,1993). Mc Lellan, Vingilis, Larkin, Stoduto, Macartney ve Sharkey’e (1993) göre de, Kanada’daki ölümlerin ve yaralanmaların büyük bir bölümü trafik kazalarından kaynaklanmaktadır. Alkollü araba kullanan sürücüler ölümcül olsun veya olmasın trafik kazalarının önemli bir kısmından sorumludurlar (Little ve Clontz, 1994). Selzer ve Vinokur’un (1974) yaptığı araştırmada da problemli gençlerin alkol alma ve tehlikeli biçimde araba kullanma eğiliminde oldukları görülmüştür. Bu gençler alkolün kendilerini daha saldırgan, korkusuz ve cesur yaptığını iddia etmektedirler. Farrow’a (1989) göre de, bireyin alkolün etkisi hakkındaki görüşleri, alkole bağlı tehlikeli araba kullanmayı etkileyen en önemli etkenlerden birisidir. Alkol; saldırgan, yabancılaşmış, kendini güçsüz hisseden kişilere güçlülük duygusu vermektedir.

Little ve Clontz’a (1994) göre alkollü araba kullanmaktan kaynaklanan kazalarda ölüm oranı onbeş ile yirmidört yaş arası gençlerde son derece yüksektir. Ross’un (1993) yaptığı araştırma sonuçlarına göre de alkol kullanımının ölümcül trafik kazalarına yol açtığı bulunmuştur. Henderson’a (1987) göre, alkollü sürücüler yüzünden her yirmi dakikada bir ölümcül kazalar olmaktadır (Akt. L > Clontz, 1994). Miller ve Bilincoe’nun (1994) yaptıkları araştırmaya göre, tüm motorlu taşıtların  üçte birinden fazlası, alkollü araç kullanan şoförlerin yol açtığı kazalarda parçalanmaktadır. Aberg’e (1993) göre, alkollü olarak araç kullanan sürücüler trafikte büyük bir risk yaratmaktadırlar. İsveç’te alkollü araç kullanan sürücülerin oranı yalnızca 1 olmasına rağmen kaza yapan sürücülerin %6 ile %11’inin kaza anında alkollü oldukları belirlenmiştir. 

Bunun yanı sıra alkollü olarak araba kullanmak, şiddeti, anti-sosyal davranışı, öfkeyi, paranoid duyguları, ölüm ya da öldürme isteğini de beraberinde getirebilmektedir. Özetle, alkollü olarak araba kullanma ile yollarda meydana gelen ölümler arasında sıkı bir ilişki vardır. (Akt. Huxley ve Chesterton, 1971). Yılmaz’a (1996) göre de alkol ve trafik kazaları arasında önemli bir ilişki vardır. Bu iliskinin aci sonuçları, neredeyse her gün günlük gazetelerin sayfalarında görülmektedir. “Sarhoş sürücü can aldı”, “Sarhoş sürücü otomobiliyle evin çatısına uçtu”, “Alkollü araç kullanmanın acı faturası: 4 ölü, 2 yaralı”, “Düğün sonrası otomobil köprüden uçtu.” Bu başlıklar altındaki haberlerde, çoğunlukla gecenin geç saatlerinde içkilerin bolca içildiği bir yemekten, bir toplantıdan, bir düğünden sonra kullanılan araç ile yapılan kazanın öyküsü anlatılır.

Böylece, alkollü araç kullananlar yollarda tehdit unsuru oluşturmaktadırlar. Alkollün sürücüler üzerindeki olumsuz etkileri alkollü sürücülerin trafik kazaları yapmasına neden olmaktadır. Aşağıda bu konuyla ilgili görüşlere yer verilmiştir. Trafik Kazaları ve Alkollü Sürücüler Arasındaki İlişki Selzer ve Vinokur’a (1974) göre, tehlikeli bir şekilde araba kullanmak, alkolün etkisiyle öfkenin dışa vurumudur. Alkoliklerin, intihara eğilimli oldukları bilinen bir gerçektir. Bu nedenle, alkolikler, zaman zaman kendi araçlarını  bir intihar aracı olarak kullanmaktadırlar. O halde, alkoliklerin yaptığı kazalar, genellikle intihar düşüncesiyle kazalardır. Aşırı alkollüyken araba kullanmak, trafik kazalarına neden olmaktadır.

Alkollün fazlası ise bireye aşırı güven verdiğinden, aşırı alkol alan kişiler, kusursuz oldukları sanısıyla kusur yapmaktadırlar. Bir duble bira ya da 60 cm3 viski ya da rakı alanlarda yarım saat araba kullanamayacak kadar denge kusuru olmaktadır. Fazla alkol gözde kararmaya neden olmakta, dikkat, düşünme ve karar gücünü bozmaktadır. Alkol miktarı arttıkça kandaki oksijen azalmakta ve beyin ihtiyacı olan oksijeni temin edemediği için işlevlerini yavaş yavaş kaybetmeye başlamaktadır. Alkol etkisi ile kişi saldırgan olmakta, bazen de uyku hali ve uyuşukluk başlayarak kurallara uymamakta ve fren, vites ve direksiyonu zamanında gereğince kullanamaz duruma gelmektedir. Hız tahminleri ve hız karşılaştırmaları azalma tutkusu başlamakta, mesafe tahmini sıfıra inmektedir (Yılmaz, 1996).

Alkolün Sürücüler Üzerindeki Etkileri Son yıllarda sürücülerin içki kullanması belirgin olarak artmıştır. Bazı ülkelerde trafik kazalarının %30-40’inin nedeni alkoldür (Pelkin ve Landzhev, 1977). Alkol almış sürücünün sürücülük yeteneğinin alkolün etkisi sonucu olumsuz olarak etkilendiği bilimsel olarak ispat edilmiştir. Küçük dozlarda kullanıldığında, insanlar sabırsız, haddini bilmez olmakta ve reflekslerin yavaşlamasıyla zihinsel faaliyetler bozulmaktadır. (Yılmaz, 1996).

Bir taraftan sayısı ve hızı artan araçlar yaşantımızın vazgeçilmez bir parçası olurken, diğer taraftan birçok insanın yaşamına son vermekte, onları sakatlamakta ya da maddi zararlara neden olmaktadır. Trafik kazaları, dünyanın temel ve Türkiye’nin ise en başta gelen ve çözümü zor sorunlarından biri olduğu için incelenmesi ve çözüm yolları bulunması gerekmektedir. Erdem’e (1977) göre, birçok ülkede ölümlerin hemen hemen %50’si ve hatta daha fazlası trafik kazalarından ileri gelmektedir. Trafik kazalarının basta gelen nedenlerinden biri alkol kullanımıdır. Alkollü olarak araba kullanma, büyük ölçüde alkol bağımlılığından  kaynaklanan bir semptom olarak kabul edilmektedir. Bu yazıda daha çok alkollü araç kullanma ile trafik arasındaki ilişkiler üzerinde durulmuştur.

Ruhbilimde yeni alan: Psikoloji ilkelerinin trafik ve yol güvenliği alanına uygulanması anlamına geliyor. Türkiye’de yeni bir alan. İlgi alanına giren başlıklar, sürücü yeteneklerinin psikoteknik değerlendirilmesi, sürücülük tarzları ve trafikte risk alma davranışı, sürücü eğitimi ve rehabilitasyonu, ergonomi, trafik güvenliği için bilinçlendirme, yasaları yapan ve uygulayanlara danışmanlık, trafikle ilgili davranış, tutum, yetenek ve becerileri ölçme araçları geliştirme, bu konularla ilgili araştırmalar ve üniversitelerde bu konu hakkında dersler verme olarak sıralanabilir. Henüz Türkiye’deki üniversitelerde bu alanda yüksek lisans programları yok. Ancak Türk Psikologlar Derneği’nce sürekli eğitim programları düzenleniyor. Kim Psikoloji

Aslında başta İstanbul olmak üzere trafiğin büyük sorun olduğu metropollerde, insanlar yaşamlarını trafiğe göre düzenleyerek, trafik stresi ile baş etmeye çalışıyorlar. İş yerleri ile evlerini aynı semtte seçmeye çalışıyorlar örneğin. Ya da trafiğin ne zaman, nerelerde yoğunlaştığını önceden öğrenip, alternatif yollar buluyorlar. Tabii herkesin böyle olanakları olmayabilir. O nedenle de başka yöntemlere de gerek olabilir. Örneğin, stresinin artmaya başladığını hissettiğinde kişi (sıkışık bir trafik ortamında çakılıp kalmış bir sürücü örneğin) nefes egzersizi ile kendini yatıştırabilir.

Trafik stresini diğer streslerden ayıran nedir? Aslında temelde bir fark olduğunu söyleyemeyiz. Engellenmek, kontrol duygusunu kaybetmek, belirsizlik, stres yaratan en önemli nedenlerdir. Yaşadığınız şehrin trafik ortamı bir kronik stres kaynağı oluyorsa, işiniz zor demektir gerçekten. Bazı yöntemler bulmak önemli elbette. İşin doğrusu, şehirlerimizi düzenleyen görevlilerin, sorumlu kişilerin toplu taşımacılığı (özellikle de metro gibi raylı sistemleri) huzurlu, yaygın ve konforlu hale getirerek bu sorunu çözmeleri gerekir. Ama ne yazık ki şu anda böyle bir şansımız yok.

Evet, eğer siz de agresif bir sürücü olduğunuzu itiraf ediyorsanız; diğerlerine göre daha fazla materyalist, kompulsif, yasaları görmezden gelen ya da ergenlikten çıkamamış olma eğiliminizin normal sürücülere göre daha fazla olduğunu unutmayın. Ya da sorumluluk sahibi bir yetişkin gibi davranın ve yolların sizin oyun bahçeniz olmadığının farkına varın.

Araştırma sonuçlarına göre araştırmacılar şunları söylüyor: “Bireyler arabalarını ve yolda işgal ettiği alanları kendi bölgesi gibi görür ve kontrolü sürdürmeye ya da gerektiğinde kendini savunmaya çalışır.” Ruvio’ya göre araştırma sonuçları sayısız kültürel kontekste rahatlıkla görülebilir, çünkü araba ve kimlik arasında güçlü bir ilişki mevcut.

Araştırmada elde edilen sonuçlara göre:

  • Arabalarını kendilerinin öz-kimliğinin (self-identity) bir yansıması olarak algılayan sürücüler yolda daha agresif davranıyor ve yasaları çiğniyorlar.
  • Kompulsif eğilimleri olanlar (kişinin iradesine rağmen belli bir şekilde davranmaya zorlanması) potansiyel sonuçları göz ardı ederek daha agresif sürüyor.
  • Kişilerde materyalizmin ya da mal varlığının önemi arttıkça agresif sürme eğilimi artıyor.
  • Kendi öz-kimliğini oluşturma aşamasında olan gençler, kendi arabalarını ve sürüş becerilerini gösterme ihtiyacını diğerlerinden daha fazla hissederler. Ayrıca kendilerinden daha fazla emin olup, umursamaz tarzdaki sürüşlerinin riskli taraflarını görmezden gelirler.
  • Agresif sürdüğünü itiraf edenler, yasaların çiğnendiği olaylarla daha ilişkili.
  • Zaman ve baskı altında olma hissi daha agresif sürüşe yol açıyor.

Psikoloji & Marketing Dergisi’nde (Journal of Psychology & Marketing) yayımlanan Ruvio’nun bu araştırmasında Israil’de yürütülen iki çalışma yer aldı. Kişilik, tutum ve değerlerin etkilediği bütüncül bir bakış acısı veren ilk araştırmaya ortalama yaşları 23.5 olan 134 kadın ve erkek katılımcı dahil oldu. 298 katılımcının yer aldığı ikinci çalışmaya ise; risk cazibesi,  haz veren bir aktivite olarak sürüş, zaman baskısı ile ilgili algılamalar ve dürtüsellik gibi faktörler eklendi.

Özelikle büyük bir şehirde yaşıyorsanız trafik sizi oldukça meşgul edecektir. Bu yoğun trafikte aracı kullanan kişi eğer sizseniz, diğer araç sürücülerinden kaynaklanan hataları da düşündüğümüzde gününüz kabusa dönebilir.

Tüm sürücüler trafik kurallarına uymak zorundadırlar. Kuralsızlık trafikte kargaşaya yol açar, en kötüsü de yaralanma ve ölümleri de beraberinde getirir. Trafikteki tüm unsurlar uyum içerisinde olmalıdır. Siz kurallara uyarak hata yapmayabilirsiniz. Ancak, bir başka sürücünün hatası yine ölümcül kazalara yol açabilir. İyi niyetli ve kurallara karşı saygılı bir sürücü olunuz. Yoğun trafiğe, park yerinden çıkarak karışmak isteyen sürücüye yol vermeniz, size bir şey kaybettirmez, diğer sürücünün riske girmesini önlersiniz. Yol verdiğiniz bu sürücünün diğer sürücülere, belki de size yol verdiğini görmek mutluluğunu da yaşayabilirsiniz. Şu altın öğüdü de aklınızdan çıkarmayınız. “HAKKINIZDAN VAZGEÇEBİLİRSİNİZ, AKLINIZDAN ASLA”

Sürücülerin yetenek beceri ve kişisel özelliklerinin tanımı; Trafik kazalarında sürücüler daha fazla rol almaktadırlar. Bu nedenle araç sürücülerinin psiko-teknik yöntemlerle zihinsel ve psiko-motor yetenek ve becerilerinin değerlendirilmesi çok önemlidir. Çok fazla trafik kazası yapan sürücülerin diğer sürücülere karşın yaygın aile sorunları olduğu, yetişme çağlarında suça eğilim gösterdikleri, olumsuz, olgunlaşmamış, sorumsuz ve saldırgan oldukları tespit edilmiştir. Kişilik özelliklerinin kazaya yol açtığını, kaza riskini artırdığı gözlenmiştir. Duyguları kontrol etme yetersizliği, öfke, kızgınlık, depresyon, prestij ve güç aramaya yönelik davranışlar kazalara neden olan önemli faktörlerdir.
Kazaya yatkınlık, sürücünün trafik kazasına karışma olasılığını yükselten kişisel özelliklerin tamamıdır. Bu da kazaya karışan sürücünün kendi içinde gösterdiği tutarlılıktır. Kazaya karışanların farklı yatkınlıkları vardır. Bu farklılıkların araştırılmasında, nedenlerinin tespiti trafik psikologlarınındır.

Trafik kazalarının %98.2nin insandan kaynaklandığı düşünülmektedir. Bununda %95’inin sürücü hatası olduğu kabul edildiğine göre “insan faktörü” ön plana çıkmaktadır. Bununda sınıflandırılması KALICI FAKTÖRLER VE GEÇİCİ FAKTÖRLERLE yapılır. GEÇİCİ FAKTÖRLER: Sürücünün anlık olarak hata yapmasına, yol ve çevreyi olumlu algılayamamasına neden olan unsurlardır. Alkol, sağlık, diğer sürücüler, iklim ve yol koşulları/stres. KALICI FAKTÖRLER: Trafik kazalarının meydana gelmesinde önemlidir. Trafik kaza riskinin %75’i kalıcı kişisel faktörlere bağlıdır. (Kazaya yatkınlık, sürücülük tarzı ve yeteneği).

Araç kullanan kişinin bilgi ve becerisinin yeterli olmaması kurallara uyma bilincinin bulunmaması, yanlış alışkanlıklara sahip olması, kişinin kazaya yatkınlığını göstermektedir. Araç kullanmak için gereken temel yetenek ve beceriler algı, dikkat ve konsantrasyon, şekil fark etme, hafıza ve göz-el-ayak koordinasyonu gelişimiyle zaman içerisinde sürücülük davranışlarını olumlu yönde geliştirir. Sürücülerin yetenek ve becerilere ne kadar sahip olabildikleri psiko-teknik değerlendirme ve psikiyatri uzmanı kontrolü ile mümkün olabilmektedir ve her 5 yılda bir yenilenmek zorundadır. Sürücülükte yetenek ve beceriler tehlikenin algılanmasından, trafik işaretleri ile (Trafik polisi-trafik işaret levhaları-trafik ışıklı cihazı-yol çizgileri ve yer işaretlemeleri) karşılaşıldığında gerekli mesajın alınması, karşıdan gelen aracın hız ve mesafesinin tahmini sürücülükte yaşamsal önem taşıyan etkenlerin yerine getirilmesi için gereklidir.

Trafik kazalarının %98.2nin insandan kaynaklandığı, yapılan araştırmalarla saptanmıştır. Bu olgu, (insan faktörü) somut olarak tanımlanmadığı sürece, kazaları önlemek için yapılan çalışmalar amacına ulaşamaz. Trafik ortamında, insan faktörü sürücüleri, yayaları, denetçileri, araç içerisindeki yolcuları kapsar. Trafikte araç kullanan tüm sürücülerin sahip olması gereken özellikler;

– Kişinin trafik ve sürücülük konusunda aldığı eğitim ve bilgi seviyesi,
– Kişinin araç kullanmak için sahip olması gereken becerileri,
– Kişinin kurallara uyma bilinci ve isteği,
– Kişinin araç sürme tarzı ve alışkanlıkları.

Bakımı yapılmamış araçların kazalara neden olabileceği akıldan çıkarılmamalıdır. Kaygan yollarda (karlı ve buzlu) güvenli bir sürüş için lastik dişlerinin ve hava basınçlarının önemi çok büyüktür. Yoldaki gizli buzlanmalar, köprü üstlerinde, viyadüklerde, tünel çıkışlarında olur. Kar ve yağmur yağışlı, sisli havalarda, sis lambalarının yakılması gereklidir. Görüşün kısıtlı olduğu yol kesimlerinde, ormanlık alanlarda yeşil, asfalt üzerinde gri, karda beyaz araçların görülmesi zorlaşır. Hız limitleri aşılmamalı, yol, hava, trafik durumunun gerektirdiği şartlara uygun hızda araç sürülmeli. Takip mesafesine uyulmalı. Cam silecekleri sık sık temizlenmeli ve 6 Ayda bir değiştirilmelidir. Kış şartlarında kalorifer sistemi ön camdaki buğuyu önleyici olmalı, arka cam rezistansı arka camda oluşan buğuyu önleyebilmesi için iyi çalışması gerekmektedir.

İnsanların trafikle içiçeliği, anne karnında başlar, ölene kadarda devam eder. Trafik çok yönlü ve çok karmaşık bir konudur. Mühendislik, fizik, mekanik, fizyoloji, psikoloji ve diğer davranış bilimleri ile eğitim, sosyoloji, ekonomi, hukuk ve sosyal bilimler, doğrudan veya dolaylı biçimde trafik kavramı içindedir. Trafik ülkenin kaynaklarını, sanayi, ticaret alanlarını ve sosyo-ekonomik yapısını önemli şekilde etkiler. Trafikten dolaylı veya dolaysız etkilenmeyen kişi yoktur. Trafikte üç temel unsur vardır.

İNSAN UNSURU: Sürücüler, araç sahipleri, yayalar, yolcular, trafiği düzenleyen ve denetleyen görevliler.
ARAÇ UNSURU: Motorlu ve motorsuz araçlar, yük ve yolcu taşıyan taşıtlar.
ÇEVRE UNSURU (YOL): Şehir içi ve şehirlerarası karayolları, yoldaki yapı ve tesisler, trafik yapı sistemleri ve araçları, çevrenin doğal koşulları (sis, yağmur, kar yağışı, ormanlık alanlar, göl ve bataklık çevreleri, sahiller gibi)

Son bir karar vermeden önce, sizin içinize sinen her okulda çocuğunuzun biraz zaman geçirdiğinden emin olun. Bazı ebeveynler çocuklarına okulu hiç göstermeden kayıt yaptırıyor. Siz o okulu çok sevmiş olabilirsiniz ama unutmamanız gereken, o okulda siz değil çocuğunuzun eğitim alacak olduğu. Kendiniz için seçenekleri daralttıktan sonra kararı çocuğunuza bırakabilirsiniz. O okuldan başka alternatifiniz yoksa çocuğunuzun eğitim-öğretim dönemi başladığında daha kolay alışabilmesi ve oryantasyon problemi yaşamaması için kayıt olmadan önce okulu görmesi için imkan yaratabilirsiniz. Kendinizi çocuğunuzun yerine koyabilirsiniz. Patronunuzun size sormadan alacağınız eğitimi seçmesini mi tercih edersiniz yoksa sizin de fikrinizin alınmasını mı? Ya da alacağınız eğitim ile ilgili önceden bilgilendirilmeyi mi yoksa eğitim günü geldiğinde mi öğrenmeyi tercih edersiniz?

Çocuğunuzun sağlıklı bir eğitim almasını sağlamak için aklınızdaki okulların koronavirüs ile ilgili planlarını inceleyebilirsiniz. Okullar, Covid-19’un yayılmasını azaltmak için 3 temel alanda strateji uygulamalıdır:

  • Yayılmayı azaltan davranışları teşvik ediyorlar mı? (Sosyal mesafe, el yıkama, maske vb. gibi konularda ne kadar hassaslar?)
  • Sağlıklı ortamların sürdürülmesi konusunda ne kadar kaynağa sahipler? (Uygun havalandırmanın sağlanması (mümkün olduğu kadar her sınıfı gezmenizi tavsiye ederim çünkü bazı sınıflarda çok küçük pencereler olabiliyor, sık dokunulan yüzeylerin temizlenmesi ve dezenfekte edilmesi gibi konulara ne kadar önem veriyorlar? Bu konuda yeterli personele sahipler mi?)
  • Sınıf düzeni ne kadar uygun? (Sınıf mevcudu öğrenciler arasında birer metre mesafe oluşturulabilecek durumda mı?)

COVID-19 nedeniyle karar alırken, hem yüz yüze hem de online eğitim seçenekleriyle ilgili tüm bilgileri almaya çalışın.

  • Online dersleri hangi program üzerinden yürütüyorlar?
  • Öğrenci katılımı nasıl?
  • Online eğitim sürecinde öğrenci takibini nasıl yapıyorlar?
  • Ödev yapmayan öğrenciyle nasıl ilgileniyorlar?

Muhtemelen çocuğunuzun özel öğrenme ihtiyaçlarına ve mizacına bağlı olarak kendi sorularınız da olacaktır. Herhangi birini sormayı unutmadığınızdan emin olmak için ziyaret etmeden önce sorularınızı yazabilirsiniz. Özel okullar genelde kayıt görüşmesi sırasında müdürle görüşme imkanı sunmaz ama okul müdürüyle görüşmeniz kurumun yapısını anlamak için en etkili yöntemlerden biridir. Müdürler velilerle görüşmeye açık olmalı, okul ve personel hakkında bilgi vermelidir. (Kayıt sırasında görüşmeyi reddeden idareci ile yıl içerisinde yaşayacağınız bir sorunda görüşme imkanınız olmayabilir. Bunu göz önünde bulundurmanız gerekir.) Diğer araştırma türleri arasında genellikle okuldaki anne-babalarla konuşmak yer alır. Ancak, diğer ebeveynlerin bir okul hakkında söylediklerinin mutlaka sizin için belirleyici faktörlerden biri olmaması gerekir. Bir çocuğun ya da velinin olumlu veya olumsuz bir deneyim yaşamış olması, çocuğunuzun (tamamen farklı bir insanın) aynı deneyimi yaşayacağı anlamına gelmez. O yüzden, okuldaki ebeveynlerle yapacağınız görüşmeler riskli olabilir.

Okul ziyaretinizden önce, görüşeceğiniz müdüre ve kayıt personeline sormak için bazı sorular hazırlayın.

  • Öğretmenler nasıl eğitilir, desteklenir ve takip edilir?
  • Okulda davranış sorunları nasıl ele alınır?
  • Öğrencilere ne kadar ödev verilir?
  • Öğretmenlerin birbirleriyle iletişimleri nasıldır?
Çocuğunuza uygun görünen bir okul bulduğunuzda, sınıfları görmek ve personelle tanışmak için ziyaret etmek iyi bir fikirdir. Okuldayken, veli katılımına ilişkin beklentilerin neler olduğu, öğretmenlerin ve personelin öğrencilerle nasıl bir ilişki içinde olduğu ve genel öğrenme ortamının neye benzediği hakkında iyi bir fikir edinmek için okul müdürü ve öğretmenlerle görüşmenize izin verilmelidir. Not: Bu süreçte kendi ihtiyaçlarınızı da dikkate almak bencilce değildir. Eğer okula siz götürecekseniz evinize ya da iş yerinize uzaklığı sizin için önemli bir faktör olabilir.
Bazı okullar diğerlerinden daha geniş bir eğitim yelpazesi sunar. Çocuğunuzun ilkokulda ikinci bir dil öğrenmesi önemliyse, müfredatın temel bir parçası olarak yabancı dili içeren bir ilkokul seçebilirsiniz. Çocuğunuzun sanatta bir geçmişe sahip olmasını veya dini eğilimli bir eğitim almasını istiyorsanız, bu bileşenleri sunan okulları arayarak bir başlangıç yapabilirsiniz. Her okul müfredatı aşağı yukarı aynı olsa da okulların eğitim-öğretim politikasına göre ders içerikleri ve etkinlikleri bu doğrultuda şekillenir. Şuan bir okuldan ne beklediğinizle ilgili bir cevap veremiyorsanız, endişelenmeyin. Birkaç okul gezdikten sonra bir okuldan ne beklediğinizi yavaş yavaş anlamaya başlayacaksınız. Test puanları bir okulun değeri hakkında her şeyi anlatmayabilir, ancak o okuldaki öğrencilerin akademik olarak ne kadar iyi performans gösterdiğini belirlemede önemli bir bileşendir.

Doğru okulu seçmenin ilk adımı, çocuğunuzun ne tür bir öğrenci olduğunu ve büyük olasılıkla hangi ortamda mutlu olacağını belirlemektir. Herhangi bir okulun özelliklerini düşünmeden önce, çocuğunuzun ihtiyaçlarına, güçlü yönlerine ve genel kişiliğine bakarak başlayın. Bunu belirlemekte güçlük yaşıyorsanız okul rehber öğretmenlerinden ya da bir çocuk psikoloğundan destek alabilirsiniz. Mesela okul dışı etkinliklere çok önem veren ya da tam gün eğitim almak istemeyen bir öğrenci için devlet okulu güzel bir seçenek olabilirken, başka bir öğrenci için tam gün eğitim daha uygun olabilir. Not: Ebeveynlerin belirli bir okula veya okul türüne gitmiş olması, bunun çocukları için doğru olduğu anlamına gelmez. Daima çocuğunuzun özel ihtiyaçlarını göz önünde bulundurun.

Birçok ebeveyn ve veli, çocuklarının yeni dönemde hangi okula, nasıl döneceği konusunda zor seçimlerle karşı karşıya. Çocuğunuz için normal bir zamanda bile okul kararı alırken, yemek menüsü, sosyal imkanları, müfredat dışı etkinlikleri, sosyal-duygusal destek imkanı ve ulaşım gibi öğretmenlerin ötesinde düşünülmesi gereken konular üzerine bir de koronavirüs nedeniyle düşünülmesi gereken şeyler eklenmiş bulunmakta. Koronavirüs hala devam etse de gelecek yeni dönem için çocuğunuzu bir okula kayıt ettirme zamanı geldi. Çocuğunuz için doğru okul, onun akademik hayatında büyük fark yaratabilir. İyi haber şu ki, bugün mahallenizdeki devlet okulunun dışında birçok seçenek mevcut. Kötü haber ise, seçeneklerin bolluğu, ebeveynleri çocukları için en iyi ortamı nasıl seçecekleri konusunda sıklıkla ikilemde bırakıyor. Çocuğunuzun özel ihtiyaçlarıyla mümkün olan en iyi eğitimi almasını sağlamak için bir okulda neleri arayacağınızı bilmek önemlidir. Bazı durumlarda, bu gerçekten mahallenizdeki devlet okulu olabilirken, diğer çocuklar farklı bir ortama ihtiyaç duyabilir.

Bunalım ve endişe halleri çocuğun okul başarısını da engelleyici rol oynar. Psikolojik düzensizliğin belirli bazı halleri (depresyon) başarısızlık olasılığını yükseltir. Düşünce süreci sağlıklı olmayan çocuk doğal olarak başarısız olur ve bu başarısızlık çoğu kez varolan düzensizliği daha da yoğunlaştırabilir. İlkokul çocuk için yeni bir sosyal çevredir. Okulun uyulması gereken kuralları çocuğun diğer çocuklar ve öğretmeni ile tanışıp anlaşması ve başarmak zorunda olduğu öğrenim görevleri vardır. Bütün bunlar çocuğun çevreye uyumunu güçleştirebilir. Okuldaki sosyal çevreye uymakta zorluk çeken çocuklar ise daha çok okul öncesinde aile dışına çok az çıkmış sosyal ilişkilerden mahrum bırakılan çocuklardır.

Görme, işitme kaybı, bulaşıcı hastalıklar gibi nedenler ders çalışmayı engellediği ve dikkat dağılmasına neden olduğu için başarısızlığa zemin oluşturur. Bu hastalık hallerinden başka okul olgunluğuna sahip olmama, aşırı hareketlilik, yerinde duramama ve hareketlerde kararsızlık gibi durumlarda da çocuğun dikkatinin toplanması güç olduğu için başarısızlık ortaya çıkmaktadır. Çocukta öğrenme güçlüğü olması başarısızlığın çocuktan kaynaklanan en önemli nedenidir. Başarının ön koşullarını oluşturan yetenekler açısından bazı çocuklar diğerlerine kıyasla daha dezavantajlıdır. Öğrencinin doğuştan getirdiği özelliklerin yanı sıra onun başarısını etkileyen bir faktörde öğrencinin sorumluluk alma gücünü kazanmış olmasıdır. Bunun diğer bir anlamı çalışma alışkanlığının olmasıdır.
Çocuğun ön bilgilerinin yetersiz olması, diğer bir ifadeyle bulunduğu sınıf düzeyine gelinceye kadar almış olduğu eğitimle oluşturduğu akademik temelin gereken becerileri ortaya koymasına engel olması akademik başarıyı olumsuz etkilemektedir. Anlayamadığı konularda soru sormaktan çekinen, utangaç, kendine güveni düşük ve sınavlarda çok heyecanlandığı için bildiği soruları dahi yapamayan, kaygılı kişilik yapısı da akademik başarıda önemli bir faktördür. Geçmişte aynı dersten başarısız olma veya o ders, konuyla tanışık olmama nedeniyle “Nasıl olsa başarısız olacağım” ön yargısıyla çocuğun yeterince çalışmaması.
Ortaokul ve lise yıllarına rastlayan ergenlik döneminde yoğunluk kazanan duygusal nedenler, ilgi alanlarının değişmesi ve çeşitlenmesi önemli başarısızlık nedenlerinden biridir. Bu dönemde hızlı bir gelişme ve değişim sonucu ergenin dikkatinin zayıfladığı ve duygusal gerginlik nedeniyle içe çekildiği, kendisiyle ilgilenmenin arttığı ve belirli noktalarda yoğunlaşmayla düşünce alanının daraldığı, bütün bunların da çalışma ve başarıyı olumsuz etkilediği görülmektedir. Yaşıtlarına oranla fiziksel olarak geç olgunlaşma da gencin kendine güvenini zedelemekte, kişisel ve sosyal uyumunu bozmaktadır. Bunun getirdiği özgüvensizlik başarıyı olumsuz etkilemektedir.
Başarısız öğrencilerin tümevarım, tümdengelim gibi akıl yürütme süreçlerinde sayı ve hafıza kullanma konularında başarılı öğrencilerden daha düşük düzeyde oldukları söylenebilir. Araştırmalar başarısızlığın kaygı düzeyinin yüksek olmasına bağlı olduğunu göstermekte ve başarısız öğrencilerin kaygı düzeyinin başarılı öğrencilerin kaygı düzeylerinden belirgin derecede yüksek olduğunu ortaya koymaktadır.  Kendi bedenleri konusunda olumsuz düşüncelere sahip bireylerin de akademik başarılarında düşüş olur.

Araştırmalar, motivasyon düzeyi yüksek olan öğrencilerin daha güçlü akademik benlik saygısına sahip olduklarını, daha yaratıcı davrandıklarını ve daha yüksek akademik başarıya ulaştıklarını göstermektedir. Ders çalışma alışkanlığı; düzenli ve sistemli çalışma, not tutma, hatırlama, tekrarlama, sınavlara hazırlanma, yazılı kaynaklardan yararlanma, dikkati bir noktaya toplayabilme ve problem çözme ile ilgili çalışma tekniklerinin öğrenilerek bunların gerektiği anda kullanılması şeklinde tanımlanmaktadır. Yapılan araştırmalarda, öğrencilerin çalışma alışkanlıkları ile akademik başarıları arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Tutum, bireylerin belli bir kişiyi, grubu, kurumu veya bir düşünceyi kabul ya da reddetme şeklinde gözlenen, duygusal bir hazırbulunuşluk hali veya eğilimidir. Eğitim sürecinin önemli bir öğesi olan tutum, öğrenmenin gerçekleşmesinde etkilidir. Öğrencilerin öğrenmeye ve derse yönelik tutumlarının olumlu olması, akademik başarıyı artırmaktadır.

Öz-yeterlik, herhangi bir konuda istenilen başarı düzeyine ulaşılabilmesi için karşılaşılması olası zorlukların üstesinden gelebilmede bireyin kendi beceri ve yeteneklerine olan inancıdır. Öz-yeterlik inançları, bireylerin, istekliliğini, hedeflere ulaşma çabalarını, güdülenme düzeylerini ve zorluklara rağmen vazgeçmemelerini, analitik düşünme becerilerini etkilemektedir. Araştırmalar öz-yeterlik algısının akademik başarı ile pozitif yönde ilişkili olduğunu göstermektedir.
Öğrenmede bireysel farklılıklar büyük önem taşır. Öğrenme gücü her insanda farklı düzeydedir. Bazı insanlar rahat ve çabuk öğrenirler, çabuk unuturlar; bazıları geç öğrenir, çabuk unutmazlar; bazıları öğrenmede güçlük çeker, bazıları hiç öğrenemezler. Öğrenme gücü, bireyin zekâ durumuna, gelişim ve olgunluk düzeyine, duruma ve konuya göre değişir. O halde denilebilir ki öğrenme bazı koşullara bağlıdır. Bu koşullardan bir kısmı öğrenmeyi kolaylaştırırken, bir kısmının da öğrenmeyi engellediği görülür.
Akademik başarı; yüzyıllardır toplum, okul ve aileler tarafından önemsenen bir kavram olmuştur. Ancak akademik başarının okuldaki derslerde alınan notlarla sağlandığı düşünülse de elde edilmesinin arka planında görünen ve görünmeyen etkenler vardır. Görünen ve ön planda olan kısım, öğretmenin verdiği eğitim ve öğrencinin kendi çabasıdır. Görünmeyen kısım ise çok daha büyük bir alanı kapsamaktadır. Bu görünmeyen kısımda okul iklimi, ailenin eğitime ilişkin tutumu, ana babaların okulda ve evde eğitime katılımı, ana babaların çocuklarının eğitimine dair gelecek beklentileri, okulun içinde bulunduğu çevre, çocuğun sınıf seviyesi ve içinde bulunduğu gelişim dönemi, ana babanın karakter özellikleri, çocuğa yakınlığı, eğitim düzeyi, sosyo-ekonomik düzeyi, öğrencinin karakter özellikleri, öğrencinin cinsiyeti gibi çoğaltılabilecek bir sürü etken vardır.

İnatlaşma nöbetlerini engellemek için çocuğa seçim yapma olanağı tanımalısınız. Örneğin pilav mı yemek istersin yoksa makarnamı belki de sebze yemek istersin gibi seçenekli bir durumda çocuk kendi seçimi yapacağını hissettiğinde inatlaşmaya girmeden istediğinizi yapacaktır. Sonuç olarak her zaman anne babaya düşen görevlerin önemi karşımıza çıkmaktadır. Unutmamak gerekir ki çocuklar bir toplumun geleceğidir ve çocuk yetiştirmek çok ciddi bir meseledir. En önemlisi çocuklar söylenileni değil gördüklerini eyleme geçirirler. Onlar için verimli bir rol model olmak tamamen bizim inisiyatifimizdedir. Çocukların negatif ve agresif tutumları genellikle 3 ile 3.5 yaş arasında son bulur ancak bu durumun 4 yaşın sonuna kadar sürdüğü durumlar da görülebilir. Çocuğun kişisel ve duygusal gelişimine göre farklılık gösteren 2 yaş sendromu, kesinlikle bir hastalık değildir. Çocuğun zihinsel ve duygusal olarak yeterli olgunluğa erişmesi ile birlikte sendrom sona erer. Sinirli hâlleri, hemen her şeye karşı ters ve olumsuz yaklaşımları biter. Bu dönemin aileler tarafından ilk ergenlik dönemi olarak ele alınması gerekir. 2 yaş sendromu ile başa çıkmakta zorluk çeken ailelerin, bu konuda yardım almak için uzman bir hekime başvurmaları, çocuğun bu dönemi kişisel gelişimine katkıda bulunacak şekilde atlatmasına yardımcı olur.

Anne babaların bu dönemde yaptıkları en büyük yanlışlarından biri de sırf ağlamasının önüne geçmek için çocuğun her istediğini yapmaktır. Bu durum kısa vade de sizi sıkıntıdan kurtarsa da bir diğer öfke nöbetinde iki katı zorlukla kaşınıza çıkacaktır. Çocuğunuz sevgi ve şefkat kadar otoritenize de ihtiyaç duyar. Kendinden emin, sınır koyabilen bir tutum içerisinde olmanız onun gelişimine büyük katkı da bulunur. Anne baba olarak çocuğunuza karşı tutarlı davranışlar içerinde olmanız gerekir.
Kabul etmek gerekir ki bu dönem aileler içinde çok kolay bir dönem değildir. Çocuğunuzun gün içinde girdiği ağlama krizleri, inatlaşmaları, öfke nöbetlerini aşmanın en önemli yolu çocuğun dikkatini dağıtmaktır. Dikkatini başka bir yöne çekebilmeyi başarabilirseniz olumsuz davranışını hemen unutacaktır. Eğer durumu uzatıyorsa en iyi çözüm çocuğunuzu kendi haline bırakmak, üstüne gitmemektir. Sakinleştiği zaman kararlı ve iyimser bir şekilde konuşmak en doğru yoldur.

Aileler bu dönemde çözüm bulmakta ve nasıl davranmaları gerektiği konusunda zorluk yaşar. Sakin kalmak, çocukların verdiği içgüdüsel tepkilere mantık çerçevesinde yaklaşmak, çocuğun zihinsel ve duygusal gelişimi üzerinde pozitif etki bırakır. Ailelerin duygusal yaklaşımdan uzak durması ve kimin otorite olduğunu göstermeye çalışmaması gerekir. Bu yaş grubundaki çocuklar henüz otorite ile ilgili olarak bilinçlenecek yaşta olmadıkları için bu durumu anlamakta zorlanır. Ancak bu durum önceden “Hayır.” denen konuya, çocuğun ağladıktan ya da ısrar ettikten sonra “Evet.” denmesini gerektirmez. Ailenin tutarlı olması, aynı konu üzerinde önce hayır, sonra evet dememesi gerekir. Ayrıca anne ya da babanın kabul ettiği ya da etmediği bir duruma diğer ebeveyn farklı bir yanıt vermemelidir.

Öncelikle anne ve babaların çocuklarının geçirdiği bu dönemin geçici bir durum olduğunu kabul etmeleri ve çocuğun davranışlarını değiştirmek yerine kendi davranış biçimlerine dikkat etmeleri gerekmektedir. Bu dönemde çocuk bir birey olduğunu ailesine ve çevresine ispatlama tutumu içerisindeyken ebeveylerin ısrarla doğru davranışı öğretme çabaları sonuç vermediği gibi durumu daha da zor bir hale getirir. Çocuğunuzu belli sınırlar çerçevesinde bağımsız bırakarak çevresini doyasıya keşfetmesine izin vermeniz gerekmektedir. Örneğin kumandayı kurcalayabilir, çekmecelerinizi karıştırabilir, dağıtabilir, çantanızı boşaltabilir. Etrafındaki her şeyi öğrenmek isteyen bir çocuğun merak duygusunu dizginlemek hayal dünyasına büyük zarar verir ve onu hırçınlaştırır. Çocukların kendileri ile alakalı hemen her konuda ailesi ile çatışabildiği 2 yaş dönemi, aileleri bir hayli kaygılandıran bir süreçtir.
Çocukların kişilik gelişiminde önemli bir yer tutan 2 yaş sendromunda çocuklar, sınırlı tecrübeleri ve kelime hazineleri ile kendi benliklerini dış dünyaya anlatmaya çalışır. Duygusal olarak da tam olarak gelişmemiş olan 2 yaş dönemindeki çocuklar, çoğu zaman kendilerini ağlayarak ifade eder. “Hayır”, “olmaz”, “istemiyorum” gibi olumsuz kelimelerin sıklıkla kullanıldığı 1,5 yaş ile 3 yaş aralığındaki çocuklar, istekleri yerine getirilmediğinde, kendilerini yere atma, kendisine ve çevresindekilere vurma, bağırma, nesneleri atma, öfke nöbetine girme gibi davranışlar sergiler. Öfke nöbetinin devam ettiği süre boyunca, yemek yeme, oyun oynama ve normalde eğlendiği aktiviteleri yapmama gibi durumlar ortaya çıkabilir. Kendilerini dünyanın merkezinde gördükleri bu dönemde çocuklar bencil ve dürtüsel davranışlar sergileyebilir. Bu davranışlarını engellemek için çaba sarf etmez ve dışarıdan yapılan engellemeleri de kabul etmez. Onun yerine çoğunlukla ebeveynlerin söylediklerinin tam tersini yaparak inatlaşır. Etraflarındaki çevre üzerinde hakimiyet kurmaya çalışan 2 yaş dönemi çocuklarının öfkeli tutumlarına aynı şekilde karşılık vermek onların gerginliğinin daha da artmasına neden olur. Bu gibi 2 yaş sendromu belirtilerinin görüldüğü durumlarda ebeveynlerin sakin kalarak, durumu kontrol altına almaları, çocuğun duygularını ifade etmesine müsaade etmeleri gerekir.

Henüz mantıklı hareket etmeyi düşünecek yetide olmayıp, iyi-kötü davranışı ayırt etmede zorlandığı için sosyalleşmeye ve paylaşmaya dirençlidir. Oyuncağını ya da herhangi bir eşyasını paylaşmak çocuk için büyük bir yıkım olabilir. Çocuğa doğru bir şekilde yaklaşarak, onun ihtiyaçlarını anlamaya çalışmak, hoş görebilmek ve kesin sınırlar çizmek son derece önemlidir. Çocuk ile doğru iletişim kurmanın altın kuralı olan oyun oynamak, eğlenceli olduğu kadar sağlıklı da bir yöntemdir. Sözel olarak anlatılamayan duygu ve düşünceler oyun içinde kurgulanarak, etkili bir şekilde çocuğa aktarılabilir.

2-3 yaş dönemi; bebeklikten çocukluğa geçişin başladığı dönemdir. Bu dönem “2 yaş sendromu” olarak da isimlendirilmiş olup anne babaların çocuklarındaki değişimler üzerine en çok kaygılandığı “zorlu” bir gelişim aşamasıdır. Terrible two olarak da bilinen 2 yaş sendromu, tüm sağlıklı çocuklarda olması beklenen, psikolojik gelişimin bir parçasıdır. Yürüme ve konuşmasının artmasıyla hareketlenen çocuk, bağımsızlığını fark eder; kendisini ve çevresini keşfetmek için sınırlarını zorlamayı dener. Anneye bağımlı olarak geçirilen ve tek başına var olmanın imkansız olduğu bebeklik döneminin ardından konuşabilen ve yürüyebilen çocuk, kazandığı bu gelişim özellikleri ile hem fiziksel hem de duygusal olarak anneden yavaş yavaş uzaklaşır. Bireyselleşme ihtiyacı ile anne babasına ihtiyacının azaldığını düşünen çocuk onlardan uzaklaşmayı istese de aslında bu yetilere tamamen sahip olmadığını fark ettiği her anda isyan ile boyun eğme arasında bocalar. Bu bocalama süreci içerisinde en çok sergilediği davranışlar; inatlaşma, ısrarcı davranma, huysuzlanma, isteklerini zorla kabul ettirme ve anlaşılma çabasıdır. Bu dönemde ani öfke patlamaları ve uzun ağlama krizleri yaşanabilir. Aniden sebepli sebepsiz ağlamaları ve sakinleşmeleri olabilir. 2 yaş döneminde sağlıklı bir şekilde gelişimi süren çocuğun, her şeye hayır demesi, agresif davranışlar sergilemesi, öfke nöbetleri geçirmesi son derece normal bir durumdur.

2 yaş sendromu, gelişim evrelerinden biri olan, çocukların bebeklik döneminden çıkıp kendilerini birey olarak kabul ettirmeye çalıştıkları dönemdir. Bireyselleşmenin ilk adımı olan ve 18. ile 36. aylar arasında görülen bu sendrom hem çocuklar hem de ebeveynler için oldukça sağlıklı tüm çocuklarda olması gereken bir özelliktir. Henüz dil gelişimi ve iletişim becerileri gelişmemiş olan çocukların, inat, öfke nöbetleri, agresif tavır, her şeye hayır deme, bağırma ve istediğini elde edene kadar huzursuz davranma gibi davranışları oluşur ve sosyal-psikolojik gelişimin bir parçasıdır. 2 yaş sendromu, ebeveynlerin sabırla yönetmesi gereken önemli bir dönemdir. Sürecin geçici olduğu unutulmamalıdır. Anne ve babalarının gözetiminden çıkmaya çalışarak, kendi kişiliklerini ispat etmeye çalışan çocuklar, bu dönemde kendilerini tüm dış dünyaya kanıtlama çabasındadır. Çocuklarının saldırgan ve inatçı tavırları ile karşılaşan ebeveynler, çocuklarının şımardığını, gereksiz kapris yaptığını düşünüp öfkelenebilirler. Ancak henüz tam olarak gelişmemiş olan çocuklar bu öfkeli tutuma karşı daha da fazla tepki göstererek, aileyle zıtlaşır. 2 yaş sendromunu yaşayan çocuklara nasıl yaklaşılması gerektiğine geçmeden önce, “2 yaş sendromu nedir?” bunu iyi anlamak gerekir.
Zaman kişiliğimiz üzerinde etkili olan ve değerlerimizi şekillendiren önemli bir güçtür. Bunun sonucunda da bazen önemli fırsatları kaçırır, bazen de başımızı derde sokacak ve pişman olacağımız kararlar veririz. İnsan bunu ancak geriye baktığında geçmişe dönük olarak kabul eder. Hatta bazen bunu bile kabul etmekte zorluk çeker. İnsan her dönemde içinde yaşadığı dönemi çok önemser ve en sonunda “olacağını düşündüğü kişi olduğunu” düşünür. Oysa insan beyninin en önemli özelliği, ilerleyen yıllarda azalsa da, esnekliği ve yeniden şekillenebilmesidir. Prof. Dr. Acar Baltaş

İnsan, aldığı geribildirim karşısında üç farklı tepki geliştirebilir:

  • Savunmaya geçmek veya sükunetle dinlemek
  • Reddetmek veya kabul etmek
  • Görünürde uyum göstermek veya samimi olarak kabul etmek.

Kolayca tahmin edilebileceği gibi gerçek değişim ancak geribildirimi samimi olarak kabul etmekle mümkündür. Bu durumda kişi ayrıntılı bilgi ister, yardım talep eder, belirli aralıklarla sağladığı gelişim ile ilgili yeni geribildirimler talep eder. Ancak bu koşulların varlığında gerçekten davranışlarda bir değişim meydana gelir.

İnsanın sadece zamana bağlı olarak yavaş gelişen değişimini hızlandıran durumlar vardır. Bunlardan daha ender meydana gelen bir tanesi, terör olayına karışmak, ağır bir trafik kazası geçirmek gibi yaşamı değiştiren travmalardır. Bir diğeri ehil bir terapistle yaşanan uzunca bir psikoterapidir. Bunların dışında insanı değiştirme potansiyeline sahip olan önemli bir diğer etken “geribildirim”dir. Bize verilen geribildirimlerden hoşumuza gidenleri alır ve başkalarıyla paylaşırız. Ancak hoşumuza gitmeyenleri ya hiç algılamayız, ya görmezden geliriz, ya da nedeni dışımızdaki bir duruma bağlarız. Bir bakıma insana en iyi geribildirimi eşi ve rekabet içinde olmadığı iyi bir arkadaşı verebilir. Gerçekte hepimiz sürekli olarak gündelik hayat içinde dolaylı geribildirimler alırız. Doğrudan aldığımız geribildirimler çok enderdir. Bunun için doğru yapılmış bir performans görüşmesi, işe alım veya yükseltmelerdeki değerlendirme merkezi uygulamaları ve yapılandırılmış kişilik testi sonucuna ilişkin geribildirimler, fırsat olarak değerlendirilmelidir.

Gerçekte bu değişiklikler hem yavaş meydana gelir, hem de meydana gelen bu değişiklikler özellikle kişilik açısından; bizi bir noktadan alıp öbür noktaya getirmez. Örneğin tedbirlilik düzeyi 1-100 arasında 40 olan, “cesaret edip risk almayı” erdem kabul eden otuzlu yaşlarının başındaki bir kişi, altmış yaşına geldiğinde aynı ölçekte 20 düzeyine gerileyebilir. Bunun açıklaması şudur: Bu kişi çevresinde bulunan kendi yaş grubundaki kişilere kıyasla yine atak olarak algılanır, ancak görmediği virajlara girmek konusunda eskisi kadar cesur davranmaz. Benzer şekilde, hırsı görece yüksek bir kişi otuzlu yaşlarında çocuğuyla oynadığı oyunlarda onu yenerek ağlatır ve çocuğunun “yenile yenile yenmeyi öğreneceğini” düşünürken; altmışlı yaşlarında torununa yenilmekte sakınca görmez. Ancak arada sırada onu da yenmekten kendini alamaz.

Değişim yaşla birlikte yavaşlasa da, her yaşta insanlar gelecekte ne kadar değişeceklerini öngörmek konusunda yanılırlar. Bunun insan hayatına hangi alanlarda yansıdığını göstermek için Harvard Üniversitesi psikologlarından Daniel Gilbert bir araştırma yapmıştır. Bu araştırmada en iyi arkadaşları, en iyi tatilleri, en sevdikleri spor ve müzik toplulukları konusunda katılımcılara üç soru sorulmuştur. Bu sorulardan birincisi bugünkü tercihleri, ikincisi gelecek on yılda bunun değişip değişmeyeceği konusundaki öngörüleri, üçüncüsü de son on yılda spor ve müzik zevklerindeki değişikliği değerlendirmeye yöneliktir. Aşağıdaki bilgilerin ışığı altında, katılımcıların son on yılda bu konuda önemli değişiklikler olduğunu ancak gelecek on yılda böyle bir değişiklik beklemediklerini söylemelerini tahmin etmek zor olmaz. Bunun nedeni insanların hatırlamanın kolaylığı ile hayal etmenin zorluğunu karıştırmasıdır. Bu nedenle on yıl önce nasıl bir insan olduğumuzu kolayca hatırlayabilirken, on yıl sonra nasıl olacağımızı gözümüzde canlandırmakta zorluk çekeriz. Bu durumu öngöremediğimiz için de, bize bu konuda bilgi verilse de, böyle bir sonucun gerçekleşme ihtimalini uzak buluruz.

Yaşam yolculuğunda değişen sadece değerler olmayıp, değerler için yukarıda belirttiğimiz kalıp, kişilik boyutları için de geçerlidir. Kişilik, günümüzde yaygın olarak kabul edilen görüşe göre, beş temel boyut üzerinden değerlendirilir. Bunlar; iç uyum (nevrotiklik), hırs ve sosyallik, uzlaşılabilirlik, tedbirlilik, yeniliğe ve öğrenmeye açıklıktır. Davranışlarımız kişiliğimizin yansımasıdır. Aşağıda sıraladığımız yaş aralıklarında insanların başarı yönelimlerini belirleyen “hırs” boyutunda düşüş olur. Yirmili yaşlarında başkalarıyla olduğu kadar kendileriyle de yarışan, her konuda iyi olmak için çaba harcayan insanlar, her şeyi iyi yapamayacaklarını görürler ve sınırlarını kabullenirler. Orta yaştan başlayarak, ileri yaşlarda belirginleşen şekilde tedbirlilik düzeyleri yükselir, insanlar eskisi kadar atak olmazlar, harekete geçmeden önce düşünmeye başlarlar. Öğrenmeye ve yeniliğe açıklığın da yaşam yolculuğunda yıllar içinde gerileyen özellikler olduğu herkes tarafından bilinir.
On sekiz yaşından başlayarak gençlerin hayatındaki en büyük değer haz ve heyecandır. Yönettiğimiz grup çalışmalarında otuz yaşlarına kadar gençlerden en çok duyduğum değerler, yukarıda sıraladıklarıma ek olarak bağımsızlık, eğlence, yeniliktir. Yirmi beş yaşından sonra insanların karar ve davranışlarını yöneten değerlerin en tepesinde “başarı” gelir. Yine grup çalışmalarında evli olanlar buna “aile”yi ekler. Bu dönemde evli kadınlarda sıkça öne çıkan bir değer de “sadakat”tir. Yirmi yaşın başındakiler hiçbir zaman otuz yaşına geldiklerinde değerlerinin değişeceğini düşünmezler. Ellili yaşların ortalarına gelindiğinde öne çıkan değer “dürüstlük” ve “doğruluk” olmaya başlar. Yaşlandıkça değişimin hızı yavaşlasa da, değişim öngördüğümüz kadar yavaşlamaz. On sekiz yaşından altmış sekiz yaşına kadar bu kalıp değişmez ve insanlar önlerindeki on yıl içinde ne kadar değişeceklerini öngöremezler. Kendilerinden bir tahmin yapmaları istendiğinde değişimin daha az olacağını düşünürler. Değişimin bir bölümü kişinin içinde yaşadığı koşullara bağlı gibi gözükse de esas neden, insan biyolojisi içinde gizlidir. Testosteron hormonunun seviyesinin düşmesi, özellikle erkeklerde saldırganlığı azaltır. Dopamin salgısının azalması nedeniyle gençlerdeki heyecan arayışı yerini orta yaşlarda daha tedbirli olmaya ve daha hesaplanmış riskler almaya yöneltir. Doğumdan sonra kuvvetlenen oksitosin hormonu, kadınların meslek ve kariyer yönündeki enerji ve tutkularını çocuklarına yöneltmelerine neden olur.

Bunun bir nedeni insanın zamanın üzerindeki etkisini öngörememesidir. İnsan değişir. Bu değişimin çocukluk döneminde çok hızlı, yaşlandıkça daha yavaş olduğu bilinir. Bu değişimin gerçekleştiği sihirli bir an veya bir basamak var mıdır? Bir başka ifadeyle soracak olursak, “ne zaman olacağımız kendimiz oluruz?” “Ben oldum. Artık bundan sonra böyle olacağım” dediğimiz zaman, hayatın hangi dönemidir? İnsan gerçekte büyük bir yanılgı içinde yaşamaktadır. Bu yanılgı, “kişisel tarihinin sona erdiği”ne inanmasından kaynaklanır. Bu yanılgı, “olmak istediğimiz ve bundan sonra da hayatımızın sonuna kadar olacağımız kişi olduğumuz yanılgısı”dır.

İnsan geleceği tasarlama ve bunu gözünde canlandırma yeteneğine sahiptir. Ancak kendisini memnun edeceğini düşündüğü gelecekteki durum gerçekleştiğinde, çok kere umduğunu bulamaz ve yeni bir gelecek tasarımı içine girer. Onbeş yaşından başlayarak hayatın her aşamasında kendisi için en doğru kararı verdiğine inanır ancak bir süre sonra bu kararlarından pişmanlık duyar. Örneğin ergenlik döneminde yaptıracağı dövmenin iyi olması için bütçesini zorlar, ancak daha sonra bu dövmeden kurtulmak için daha çok para öder. Buna ergenlik yanılgısı diyebilirsiniz. Orta yaşa geldiğinde, gençlik döneminde aşık olduğu ve uğruna ölümü göze alacağına yürekten inandığı insandan boşanmak için, hayat boyu kazandıklarının yarısından vazgeçer. Bu listeyi uzatmak mümkündür. Bunları düşündüğümüz zaman; “insan neden gelecekte pişman olacağı kararlar verir?” sorusu önem kazanmaktadır.

Algısı zayıf, bilinci bulanık bir kişi, olayları sağlıklı değerlendiremeyeceğinden, genel olarak ruhen de huzurlu ve mutmain değildir. Zihni açık, algısı kuvvetli, idraki güçlü insanlarda ise değerlendirmeler genellikle isabetli olur. Çok alıngan, güvensiz, ezik ve kompleksli bir ruh yapısında olan insanlar da zihinlerini toplayıp düşünmekte, objektif bakmakta ve işe yarar çözümler üretmekte zorlanırlar. Demek oluyor ki ruhun huzurda olması, zihnin, alıcıların, algıların ve değerlendirmelerin huzur içinde yapılmasına sebeptir.

Zihin, çok mucizevî bir bilgi deposudur. Özel, genel bir çok bilgiyi ve tecrübeyi zihnimizde saklarız. Teorik ya da pratik yollarla öğrendiğimiz nice bilgiyi zihin arşivinde bekletiriz. Diğer yandan zihin, anlayış ve kavrayış gücümüzün de ifadesidir. Algılama ve düşünme, zihinle olur. Dolayısıyla, yaşadığımız olaylardan sonuçlar çıkarmamız, dersler almamız, tecrübeler biriktirmemiz zihin yoluyla gerçekleşir. Zihnin aktivitesi ruhla ilgilidir. Ruhsal, yani manevi bir etkinliktir. Ruh sağlığı yerinde olan bir insanın, olayları, sözleri ve görüntüleri algılayıp yorumlaması da sağlıklı olur. Halbuki şizofreni, paranoya gibi ruhsal hastalıkları olan kişilerin, algı ve yorumları da ne yazık ki sağlıksızdır. Ruhsal hastalıkları olan insanlar, ölüm, ayrılık, negatif eleştiri gibi durumlarda, dengesiz ve aşırı tepkiler verirler.

Her alanda olduğu gibi, hareketlerde de dengeyi yakalamak önemlidir. Bazen sevinçle heyecana kapılmış birini, tuhaf hareketler yaparken bulur ve gülümseriz. Bazen de tam tersine, kederle mahzunlaşmış birinin, şiddetli bir halsizlikle yemeğini bile yiyemeyecek kadar acizleştiğine şahit olur, ibretle seyrederiz. Elle tutulmaz, gözle görülmez olan ruh, kendini bize işte böylece gösterir. Bizzat göremediğimiz ruhu, vücudumuzu etkileyişiyle, hâl ve hareketlerimizi düzenleyişiyle hissederiz. Diğer yandan, en kederli anlarında bile, kişinin kendini toparlamaya çalışması, zorlayarak da olsa hareketlenmesi gereklidir. Aslında ruh, bir yandan hareketlerimizi olumlu ya da olumsuz etkileyen, diğer yandan, hareketlendikçe kendine gelen ve kuvvetlenen özdür. Sinirlendiğimizde yumruklarımızı sıkarız. Ferahladığımızda kaslarımızı serbest bırakır rahatlarız. İnatla bir şeyi kabul ettirmek istediğimizde ayaklarımızı yere vururuz. Israrla savunma yaptığımızda kaşlarımızı çatarız. Çok öfkelendiğimizde dişlerimizi sıkarız. Kısacası, duygularımız hareketlerimizi şekillendirir. Hareketlerimiz duygularımızı ele verir.

Vücudun hareketi, büyük ve küçük kaslar ile eklemlerin ortak çalışması sonucu oluşup devam eden bir aktivitedir. Beyin, kalp ve bütün diğer organlar da az ya da çok hareketlerimizi etkilerler. Fiziksel açıdan sağlıklı olmasına rağmen, hareket edemeyen insanların durumu, psikolojik etkilerle açıklanır. İnsan, yaşadığı üzüntüler sebebiyle kuvvetten düşebilen, ümit ve sevinçle kuvvet bulabilen bir yapıda yaratılmıştır. Dolayısıyla, ruhen sağlıklı ve mutlu olmayan kimselerde bazen elini kolunu kaldıramayacak kadar halsiz düşmek, yürümeye, koşmaya hatta bazen konuşmaya mecali kalmamak gibi durumlar söz konusu olabilir.

Ruh sağlığı yerinde olan bir kişi, kendileriyle aynı düşünceyi paylaşmıyor olsa bile, çevresindekilerle uyum içinde olabilir. Başkalarının fikirlerine ve tercihlerine saygı duymak, farklılıkları hazmedebilmek, olgun ve anlayışlı tavırlar sergileyebilmek, ruhu sağlıklı olan insanların gösterebileceği erdemlerdir. Güvenli bir insan, kendini ifade ederken de daha net ve rahattır. İçine kapanık bir insanın kendini ifade edişi de kapalıdır. Anlamayı ve anlatmayı, yani anlaşmayı gerektiren sosyal ortamlarda, özgüvenin önemi büyüktür. Zaten, sağlıksız bir ruh, insanların arasına girmek hususunda da isteksiz olacaktır. Sinirlilik, yalnızlık, tepkisizlik ya da aşırı tepkiler, mutsuzluk, ümitsizlik, çekingenlik gibi birçok ruhsal problem, sosyal ilişkileri olumsuz etkilemekte ve sosyal ortamda kabul edilme oranını aşağıya çekmektedir.

Kederli bir insanın yüzündeki mimik kasları, o duyguya göre şekillenir. Sevinçli birinin vücut dili de yine o sevince uygun olarak devrededir. Kendine güvenen birinin vücudu dik dururken, güvensizlik yaşayan birinin omuzları genellikle çöküktür. Ruhun hâli, fiziksel özelliklerimize yansır. Tecrübeli bir insan, çoğu zaman, karşısındakinin görüntüsüne bakarak, gönlüyle ilgili isabetli tahminlerde bulunabilir. Kıskanç bir insanın yüz ifadesiyle, kanaatkâr birinin yüz ifadesi kesinlikle değişiktir. Ümitsizlik hisseden bir insanın bakışıyla, ümit taşıyan birinin bakışları farklıdır. Fiziksel durumumuz, ruhumuzun bir nevi aynasıdır dersek, doğru bir tespit yapmış oluruz. Çünkü duruşumuz, kıyafetlerimiz, mimiklerimiz, yürüyüşümüz ve vücut dilimiz, ruh hâlimize göre şekillenen değişken özelliklerimizdir.  Yorgunluk, çeşitli ağrılar, iştahsızlık, uykuda düzensizlik, gıdalardan tat alamama gibi bir çok fiziksel aksaklık, ruh sağlığının bozuk olmasıyla çok yakından ilişkilidir. 

Ruh sağlığı yerinde olan kişinin fiziksel özellikleri de genel olarak düzenli ve huzur vericidir. Sıkıntılardan, iç kavgalardan, isyandan arınmış sağlıklı ve dingin bir ruh, fiziksel görüntüyü de olumlu etkiler. Ruhu huzurlu olan insan, kendisine zaman ayırmak için istek ve kuvvet taşır. Bazen, içiniz sıkıldığında banyo yapmak bile istemezsiniz. Saçınızı taramaya, elbisenizi ütülemeye gücünüz olmaz. Moral bozukluğu, çoğu zaman fiziksel gücü aşağıya çeken bir faktördür. Bazı kişilerde de fazla yemeye veya iştahın kaçmasına sebep olur. Hâsılı, ruhsal problemleri olan bir insanın, fiziksel açıdan da sağlıksız, bakımsız, dağınık bir portre çizmesi kuvvetle muhtemeldir. Büyük ve küçük kasların kuvveti, sadece alınan besinlerle değil, moralle de yakından ilgilidir. Cildin parlaklığı, gözlerin ışıltısı, çoğu zaman içeriden gelen güzel duygularla artan bir şeydir. Sıkıcı olaylarla karşılaşmış ya da afetzede olmuş biri, genellikle kıyafetini ya da tırnaklarının düzgün olup olmadığını düşünmez. Kısacası, ruhun huzuru fiziksel ihtiyaçlara konsantre  olabilmemiz için, fiziksel ihtiyaçların karşılanması da ruhumuzun sükûnete kavuşabilmesi için gereklidir.
Hastalık, vücudun dengesini bozan, organizmada meydana gelen bazı olumsuzluklar sebebiyle, kişiyi kuvvetten ve normal düzeninden alıkoyan bir rahatsızlık halidir. Fiziksel rahatı bozulan her insan, bu durumdan ruhsal olarak da etkilenir. Hasta bünyenin sabır eşiği düşer. Dayanıklılığı azalır, duygusallığı ve hassaslığı artar. Dolayısıyla, hasta biriyle konuşurken çok daha dikkatli olmak gerekir. Hasta insan, sağlıklı insana göre çok daha kırılgandır. Çok daha çabuk yorulur ve normalde tepki vermediği durumlara, beklenmedik tepkiler verebilir. Hasılı, hastalık, organizmanın dengesini bozduğu gibi, ruhun dengesini de menfi yönde etkiler. İnsan hasta iken, aczinin ve zayıflığının daha iyi farkına varır. Başkalarına muhtaç olduğunu daha yoğun hisseder. Böyle zamanlarda, yanında düşünceli, tecrübeli, nazik, sevgi dolu ve dayanıklı bir refakatçi bulunan hastalar, durumu daha kolay atlatabilirler.

Hava durumunun sık sık değişkenlik gösterdiği bölgelerde yaşayan insanların daha tedbirli; ılıman iklimde yaşayanların ise daha toleranslı ve rahat bir yapıya sahip olabilirler. Bunların yanı sıra afetlerin ve beklenmedik iklim değişikliklerinin, insan psikolojisini nasıl da olumsuz etkilediğini hepimiz bilmekteyiz. Deprem, sel, kasırga gibi genel olarak zararlı etkileri olan afetler, şüphesiz en çok çocukların ruh sağlığı açısından ciddi sıkıntılara yol açmaktadır. Stres, ümitsizlik, depresyon, isyan gibi haller, özellikle inançsız insanların çok sık içine düştüğü hasta ruh halleridir.

İklim, havanın sıcaklık, basınç, nem ve rüzgar gibi şartlarını topluca ifade eden bir terimdir. Yeryüzünün herhangi bir yerinde bu hava olaylarına bağlı olarak gerçekleşen etkilerin uzun yıllar boyunca alınan ortalamaları farklılık gösterir. Genel özellikleri bakımından yeryüzünde görülen başlıca iklim tipleri sıcak iklimler, ılıman iklimler ve soğuk iklimler olarak üç gruba ayrılır.  İklim, sadece tarımı, ekonomik yapıyı ve hatta kıyı şekillerini etkilemekle kalmaz, o bölgede yaşayan insanların karakterini de büyük ölçüde şekillendirir. İklimin, insanların yaşam biçimleri, yiyecek – giyecek seçimleri ve sağlığı üzerinde, dolayısıyla, karakter ve ruhsal yapıları üzerinde, oldukça belirleyici bir rolü vardır.

Çok sıcak havalarda bunalmak, çok soğuk havalarda sığınmak, yağmurlu havalarda duygulanmak, açık havalarda coşkulanmak, yani havanın durumuna göre değişken davranış ve ruh özellikleri göstermek, insânî bir durumdur.

Soğuk ve sert iklimlerde yaşayan insanların, hareketli, dayanıklı ve biraz sert mizaçlı olmaları doğaldır. Çünkü soğuk havada, ısınmak için doğal olarak daha fazla harekete ihtiyaç vardır. Daha fazla hareket, daha kavi bir bünyeye sebep olur. Zorluklar, sürekli bir savunmayı gerektirdiğinden, bu tip iklimlerde yaşayan insanlarda biraz bencillik de olabileceğini söylersek, çok da yanılmış olmayız. 

Sıcak iklimlerde yaşayanların ağırkanlı ve öfkeli olmalarını da tuhaf karşılamamak gerekir. Çok sıcak havalarda, hareket kabiliyeti azalır. Kişi, sürekli olarak kaybettiği enerjisini dengeleyebilmek için suya ve dinlenmeye daha fazla ihtiyaç duyar. 

Her insanın bu şekilde olumlu düşündüğünü varsayacak olursak, kişiler arasında hiçbir sorun kalmayacaktır. Ve bu durumda ister insanlara karşı olsun, ister hayattaki diğer olumsuzluklara karşı olsun ilginç bir sevgi duymaya başlarsınız. Bu şekilde bir hareket karşıdaki kişide de değişmelere sebep olacak ve onun olumlu adımlar atmasına vesile olacaktır. Başımıza gelecek olumsuz olayların zaman zaman yararımıza olabileceğini ya da karşılaştığımız olumlu olayların zaman zaman zararımıza olabileceğini anlamak ilk etapta zordur. Yolda giderken lastiğinizin patladığını düşünün,. arabayı kenara çekip indikten sonra 100 metre ileride geçeceğiniz köprünün çöktüğünü hayal edin. Ya da size yüklü miktarda bir miras kaldığını ve bu mirası alıp dönerken bindiğiniz uçağın düştüğünü.

Bir insanla sorun yaşadığınızı düşünün bir an için. Ve bu kişi ilk etapta öyle bir tepki veriyor ki, olayların gelişimini öyle bir değerlendiriyor ki sormayın. Bu değerlendirme esnasında kelimelere öyle bir anlam kazandırıyor ki, nefsi bir bakış açısı ile acı olan gerçeğin üzerini gelin gibi giyindiriyor. Ve haksız olduğunu bile bile geçmişte sizinle olan uzun vadedeki birlikteliğini, bir anda ters yönde değerlendiriyor. Halbuki birliktelik fedakarlık ister, birliktelik bakış açınızın dar olmamasını gerektirir. Arada sorun olarak görülen şeylerin, aslında bir hiç olduğunu ve arkadaşını yarı yolda bırakmanın acısını ancak ondan uzaklaşınca anlar. Gemiyi en son kaptanın terkedeceğini biliyoruz ama tayfaların da yolculardan önce kendilerini kurtarma çabalarına anlam olumlu bir anlam veremeyiz. Bütün tayfaların kaptana yardım ettiğini düşünürsek bunun adına “Gemisini kurtaran kaptan ve tayfalar” deriz.

Bir de bu olayların tersine bakalım isterseniz. Yağmurun ve güneşin faydalarını bilen ve buna şükreden patronlar, sel karşısında insanların mağduriyetlerini düşünen bir elektrikçi, “Yaptığım yemek güzel olmadı” diyerek sebebini araştıran ve daha güzelini yapmaya çalışan bir aşçı, “Birlikte yürüdüğüm kişi bana neden böyle söyledi ?” diye düşünen ve bundan ders çıkaran Müslüman… Evet, bakın bir anda nasıl da değişiyor insanın bakış açısı. Yeter ki o çemberi geniş tutarak olaylara doğru yerden bakabilelim.

İnsan, çerçevesini küçük, dar bir alanla sınırlı tutarsa bakış açısı da o derece küçük olur. “Sürekli güneş var” diye ekinlerinin kuruyacağını düşünüp güneşe söylenenler, “Yağmur yağıyor işçiler çalışamayacak” diyen patronlar , “Sel gelip motorlar arızalansın da para kazanayım” diye bekleyen elektrikçiler, verilenler karşısında cüzi bir miktar parası alınacak diye düşünenler, “Verdiğim yemek zayi oldu” diye oturup üzülenler, yol arkadaşı kendisine bir şey dedi diye kızıp gidenler… İşte bunlar, bakış açıları dar, olaylar karşısında tamamen aciz, nefislerine yenik düşmüş ve küçük kabuklarının içinden çıkamayan insanlardır. Kendilerine belirli bir çember çizmiş ve bu çember içerisinden çıkmamak için direnmektedirler.

İnsan olarak hayatta acı ve tatlı pek çok olayla karşılaşırız. Yol arkadaşlarımız tarafından terk edilebilir, hastalanabilir, mal varlığımızı yitirebilir, sevdiklerimiz bize kapılarını kapatabilir v.s Genelde bu gibi durumlarda insanlar çok çabuk sinirlenip üzülürler, hayata ve olaylara karşı bakış açılarında bir değişme oluşur. Hatta aynı hareketleri, olayları onlar da karşılarındakine yapmaya kalkarlar. Bu da insanın nefsi karşısındaki acizliğini gösterir. Nefsine yenik düşmeyen insanlar ise bu olayları sabırla karşılayarak bu durumları olumlu şekilde nasıl değerlendirebileceklerini düşünürler.

Yaşadığımız zaman mücadeleyi gerektiriyor ama aynı zamanda yaratıcılığa ve yeni doğumlara, yeni potansiyellere ve yeni olasılıklara açık zamanlar. Olanlara bu yönünden bakmak enerjimizi yeniden akışkanlaştıracak ve açacaktır. Bu, yalnızca bizim hayata katabileceğimiz eşsiz hediyelerin kaynağıdır. Bağımsızlığımızı korumak bu içsel bütünselliğe akort olmak ve kimliğimizi onurlandırmak (kendimizi onurlandırmak) ve hayatla birlikte oluşturduğumuz bağlantıları onurlandırmaktır. Büyük mücadeleler büyük insanlara gelir ve her birimizin içindeki ruhun ve hayatın büyüklüğü çoğumuzun umduğundan daha büyüktür. Bağımsızlığımızı korumak kapıları içimizdeki genişliğe ve etrafımızdaki hayatla daha güçlü bir ilişki kurmamıza açar. Sevgi dolu olun. Sevgi gerçekten de insani problemlere yanıttır; kendini sevmek, başkalarını sevmek, bulunduğu yeri sevmek, yaptığı işi sevmek, doğayı sevmek, hayatı sevmek, dünyayı sevmek, tüm harikalığı ve ihtişamı içinde ruhu sevmek. Sevgi enerjimizi özgürleştirir. Bizi açar ve pek çok düzeydeki ruh ve hayat akışının içine bırakır. Sevgi tezahürün ardındaki gerçek sırdır. Sevginin olduğu yerde birbirimize yardımcı olabiliriz. Sevginin olduğu yerde ayrılığın üstesinden gelme ve ayrılığın getireceği korkuyu altetme isteği vardır. Birbirimiz için birer yürek, zihin ve istek gücü olabiliriz. İçinde bulunduğumuz zor bir zaman olabilir, ama sevgi sayesinde zor insanlar olmaktan kurtulabiliriz.

İster zamanımızı verelim, ister enerjimizi ya da paramızı; cömert olmak kalplerimizi, zihinlerimizi açmanın; bir akışı yenilemenin en hızlı ve emin yollarından biridir. Size bununla ilgili bir sır vermek istiyorum. Vermek hediye etmektir. Karşılık gerektirmez. Cömertliğin doğası, kendinden gerçekten bir şeyler verip karşılığında bir şey beklememektir. Eğer karşılık olarak bir şey beklersek, beklenti kendiliğinden bir sıkıştırmaya dönüşür, enerji alanımızda baskılayıcı bir güç halini almaya başlar, özellikle de cömertliğimizin kabul görmeyeceği ya da en azından tahmin ettiğimiz şekliyle karşılığını bulamayacağı hayal kırıklığına, kızgınlığa dönüşürse. Bir hediye hem vereni hem de alanı özgürleştirir, onları bir zorunluluk ve beklenti zincirleriyle birbirlerine bağlamaz.

Her şey dağılmıyor, ya da en azından bir asteroidin dünyaya çarpıp tüm hayatı silip süpürmek üzere olduğu bir durumda değiliz. Durup etrafınıza bir bakın ve görmeye çalışın. Korkunuzun bir felaket balonu gibi dünyanıza inmesine izin vermeyin. Hayat ihtiyaçlarımızı varlığımızın temiz, berrak bir havuzunun içinde okuyabilir, ama eğer suyun yüzeyi sürekli çalkantılıysa bunu yapamaz. Eğer korktuğumuz için bağlantımızı koparırsak bize yardımların gelebileceği daha geniş bir dünyayla olan iletişimimizi ve bağlantımızı koparmış oluruz. Bolluk, bütünlük ve bağlantılı oluş halinde akar, bu, izole ve muhtaç bir durum içindeyken bize verilmiş özel bir mucize değildir. Enerjinizin genişlemesini ve dünyanın iyiliğine katılımda bulunmasını istiyorsunuz ki dünya da size her zaman sizin için hazır bekleyen hediyelerini, kutsamalarını sunsun.

Negatif düşünce ve duygular içimize sızdığında bize geri dönecek olan tuhaf bir kızgınlık ve korku yaratabilir; çünkü bunlar birbirlerine bağlı enerjilerdir ve kolektif şuurdan sızıntıya neden olacak en küçük bir çatlaktan birlikte içeri giriverirler. Bu şekilde önce negatif bir düşünceye sahip olup ardından da bundan dolayı kendimizle ilgili negatif hissetmek enerjimizi kesinlikle bloke edebilir. Pozitif düşünmek, ya da bağlantıda kalmamızı sağlayan, geniş ve akışkan kalabilmemize izin veren düşünce biçimi olarak tarif edilebilir. Sık sık eğlenceli hatıraları, deneyimleri, düşünceleri ve bunun gibi şeyleri düşünmek ruh halimizi değiştirebilir. Bu tür düşünceler beynin mutluluk kimyasallarının akışını tetikleyebilir ve endorfin hormonu beden kimyamız üzerinde ani ve pozitif etkiler meydana getirebilir. Mutlu bir beden ise daha temiz ve akışkan bir enerji alanı yaratacaktır. Bu aynı zamanda şuursuzca korkulara kapılmayıp insanların hayatlarına pozitif enerji, pozitif imajlar, düşünce ve duygular aktarmak ve böylelikle dünyanın kalbindeki güzelliğe uyumlanmalarına yardımcı olmak demek.

Suçlama korkudan ve kızgınlıktan kaynaklanır, enerji alanımızı sıkıştıran ya da oluşturan duygular çalkantılı ve inciticidir, suçlama, bir insana saldırıda bulunmaktır, cezalandırmak için duyulan isteği açıkça veya dolaylı olarak ifade etmektir. Zamanınızı insanları suçlamaya ve kızgınlığınızı dışa vurmaya harcamak o an için iyi hissettirebilir, tıpkı kanınızda yükselen şeker oranı gibi, ama bu ruhunuzun diyabete uğramasına neden olur ki bu da körlükle ve başkalarını sevmek ve kucaklamak için ihtiyacımız olan ruhsal kollarımızın kesilmesiyle sonuçlanabilir.

Unutmayın, tek korkmamız gereken korkunun kendisi. Enerjetik olarak yapılması gereken en iyi şey bununla yüzleşmek ve korku yüklü enerjiyi kabul etmek olmalı. Bu cesaret isteyecektir ama korkuyla yüzleşmek bizi güçlendirir. Korku da tıpkı acı gibi bize yanlış olan ve dikkat etmemiz gereken bir şeyleri gösterebilir. Bizi bir durumu düzeltmek için eylemde bulunmaya çağırıyor olabilir. Aslında bazı değişimler iyi olduğu gibi bizi eskisinden daha güçlü yapmayı hedefliyor da olabilir ama o an içinde bunu bilmediğimiz ve emin olamadığımız için korku duyuyor olmamız mümkün. Korkularınızı derinlemesine dinlemek üzerlerindeki yükü azaltabilir ve sizi hayatınızda önemli değişimler yapmaya yönlendirebilir.

Hiçbir şey enerjinizi fiziksel aktivite gibi akışkanlaştıramaz ve bu aktivite nefes almak kadar basit olabilir. Paniklemek üzere olduğunuz kim bilir kaç kez derin nefes almanız söylenmiştir size! Bunun bir yolu ritmik olarak nefes almaktır. Yürümek, enerji akışını yenilemek için bir diğer harika ve kolay yoldur.

İlişkileri sürekli kontrol etmeye çalışmak kötü bir alışkanlıktır. İlişkinizi tümüyle kontrol etmeye çalışırsanız partneriniz bu ilişkide hiçbir etkisi ve rolü olmadığını fark eder ve ilişki eninde sonunda mutsuz bir şekilde sona erer. Yakınlarımız ve sevdiğimiz insanların başlarına kötü bir şey gelmesini istemeyiz. Ancak onları nereye kadar kontrol edebiliriz. Herkesin bir hayatı var ve bunu sürekli bir şekilde yaşamak zorunda. Yaşamımız doğası gereği tehlikeli ve öngörülemezdir ve çocuklarınızı veya arkadaşlarınızı kaza veya diğer sorunlara karşı korumak neredeyse imkansızdır.

Geleceğiniz her ne kadar kesin olarak planlamak isteseniz de hiçbir zaman kesin olamaz. İnsanlar geleceğini kontrol etmeye çalışırken hayattan ve etraflarındaki insanlardan çok fazla şey beklerler ve hem kendilerini hem de onları mutsuz ederler. Şu an yaşadığınız hayatı ihmal etmenize neden olur. İnsanlar size bir şey borçlu değiller ve hiç kimse sizin beklentilerinize cevap vermek zorunda da değil. İnsanların davranmasını istediğimiz yol her zaman doğru yol değildir. İnsanları takdir etmeye başlamanın en kolay yolu, onların ne söylediğini, düşündüğünü, yaptığını veya hissettiğini kontrol etmeye çalışmaktan vazgeçmektir.

Ne kadar çok başarısızlığa uğrarsak, başarıya giden yolumuz o kadar açılır.

Başkalarına güvenemeyen insanların kendileri de güvenilmezdir. Kendi içlerinde güvensizlik yaşayan insanlar, çoğunlukla, diğerlerini inciterek kendilerinin incinmemesini sağlarlar.

Ne kadar çok seçeneğiniz varsa, seçtiğinizden o kadar az haz alır olursunuz. İnsanlara fazla seçenek sunulunca, seçtikleri hakkında bir türlü emin olamazlar ve akılları diğerlerinde kalır.

 Bir insanla ne kadar çok tartışırsanız, onu ikna etme ihtimaliniz o kadar düşer. Çünkü, tartışmaların sebebi çoğu zaman duygusaldır; kişinin tartıştığı konu ile ilgili duygusal olarak takıldığı bir durum vardır ve bunu tartışarak yok edeceğini düşünür. Halbuki tartışmak bir nevi boş enerji kaybıdır.

 Bir insanı kendinize ne kadar çok yakın tutmak isterseniz, onu o kadar uzağa itersiniz.

Kendi defolarınız hakkında ne kadar dürüstseniz, kişiler sizin o kadar mükemmel olduğunuzu düşünürler

 Bir şey ne kadar el altındaysa, onu isteme ve değerini bilme durumunuz o kadar azalır.. İnsanların çoğu el altında olan şeylerin kıymetini bilemezler.

Herkesle ve her şeyle ne kadar çok irtibattaysak, yalnız, izole ve depresif hissetme oranımız da o kadar yüksektir.

İnsanlara zalimce yaklaşanlar, kendilerine de öyle yaklaşıyordur. Diğerlerine karşı gösterdiğimiz tutum, kendimize gösterdiğimiz tutumun işaretidir.

 Ne kadar çok öğrenirsek, ne kadar az bildiğimizi daha çok anlarız.

Çoğu zaman başlarına gelen tüm bu durumların kendilerinden kaynaklandığını, kişi istemedikten sonra karşılaştıkları tüm bu durumların onları etkilemeyeceğini, ayrıca tüm bu sorun ya da mutsuzluk diye adlandırılan deneyimlere teşekkür ve şükretmek gerektiğinin bilincinde olamazlar. Oysaki hepsinin karşımıza çıkmasının bir amaç uğruna olduğunu ve hepimizin bunları deneyimleyerek dahi iyi birer insan haline geleceğimizi fark etmemiz gerekir.

Kendi dışımızda gelişen olayları ve insanları bu kadar irdelemek yerine, kendimizi irdelemeye vakit ayırsak, mutluluğun kaynağına ulaşmamamız daha kısa bir zaman alacaktır. Olumsuz enerji her daim olumlu enerjiye göre daha güçlü bir boyuttadır. İnsan zihni durmaksızın tetikte olabilmek adına, hayatta kalabilmek için olumsuz enerjiden faydalanır çünkü olumsuz enerji kişiyi sürekli savaş halinde tutma gücüne sahiptir fakat öte taraftan bu enerjinin çok fazla kullanımı bizi bir virüs gibi içten içe kemirip bitirir fakat ne yazık ki biz bunu fark edemeyiz. Olumsuzluğun gücüne bir kere kapıldık mı oradan kendimizi çekip çıkarmamız çok zaman alır. Aynı bir bataklık gibidir mutsuzluk… Yavaş yavaş sizi içine çeker. Etrafta tutunacak ve kendimizi yukarıya doğru itecek bir dal aramak yerine, korkuyla debelendiğimizde bizi içine daha da çekecektir. İşte bu yüzden ruhu o olumsuzluk bataklığına saplanmış kişilerden uzak durmaya çalışmak gerekir. Bu kişileri izlediğinizde konu hep döner dolaşır, ne kadar şanssız olduklarına, başkalarının onlara yaptıkları ihanetlere, nankörlük görmelerine, umutlarının kalmadığına gelir.

Televizyonun karşısında saatlerce ağlayan yalvaran acılar içerisinde kıvranan dizi oyuncularını izlemekten keyif alıyoruz. Bir dostumuz, arkadaşımız gelip mutsuzluğu ile ilgili yakındığında onunla birlikte üzülüyormuş gibi yapıp içten içe rahatlamış hissediyoruz. Biz mutsuz insanlardan hoşlanıyoruz çünkü böylelikle onların yaşadıkları bizim başıma gelmediği için mutlu oluyoruz, egomuzu parlatıyoruz. Diğer bir taraftan çoğumuz mutluluğu sürekli dışarıda aramaktayız. Dış odaklı bir mutluluk arayışı, kendi içine dönmek ve ruhu iyileştirmek yerine, mutluluğun da mutsuzluğun kaynağının da bizim dışımızda sebeplere dayalı olduğunu değişmez bir şekilde savunuyor olmak ne kadar da büyük bir yanılgıdır. Etrafımızdaki her şey olumsuz, anlamlanamamış ve neşesiz çünkü biz kendi içimizde olumsuz anlamlanamamış ve mutsuzuz. “Kimse beni sevmiyor” peki “biz kendimizi ne kadar seviyoruz?”
Hiç kimse mutlu bir insandan hoşlanmaz, çünkü mutlu insan diğerlerinin egosunu incitir. Mutsuz ruh hali bizim insanımızın yaşam biçimi halini almış. Etrafımız mevcut durumundan memnun olmayan insan kalabalığı ile sarılmış. Bu kalabalık o kadar güçlü bir olumsuz enerjiye sahip ki onlardan biri olabilmeyi sağlamak için bizi kara delik misali içlerine çekmeye çalışıyorlar. Bu insan kalabalığı; mutsuzlukla beslenen, başkalarının mutluluğundan rahatsızlık duyan, “bu kadar mutlu olacak ne buluyorlar, gerçekten sinir oluyorum” diye hayıflanan kişilerden oluşuyor. Bu durum her daim aklıma Osho’nun “Hiç kimse mutlu bir insandan hoşlanmaz, çünkü mutlu insan diğerlerinin egosunu incitir” sözünü aklıma getirir. Mutsuz ruh hali bizim insanımızın yaşam biçimi halini almış. O kadar ki tabir yerinde ise mutsuzluktan mutlu oluyoruz, melankoliyi, dramayı seviyoruz.

Eğer hiç bir şey işe yaramazsa, ve negatif durumlardan uzak duramaz, değiştiremez, dikkatini başka yere veremez ve düşüncelerinizi değiştiremezseniz ve duygular bardaktan boşalırcasına hissediliyorsa, duygu düzenlemedeki son adım tepkinizi kontrol altına almaktır. Öncelikler vücudunuz dinleyin. Belki kalbiniz deli gibi çarpıyor, belki enerjiniz hızla düşüyor, belki titremeye başladınız… Derin nefesler alın, tepki vermeden önce mutlaka nefesinize odaklanın ve nefesinizin sizi sakinleştirmesine izin verin. Psikoloji profesörü Susan Whitbourne

En derin duygularımızın temelinde onları yaşatan inançlar yatar. Bir şey kaybettiğinize inandığınızda üzülür, iyi bir şey olacağına inanırsanız mutlu olur, sabırsızlanırsınız. Ama bazen çok sevindiğiniz şeyler arkasından büyük zorluklar getirir, çok üzüldüğünüz şeylerse yeni kapılar açar. Düşüncelerinizi değiştirerek durumu değiştiremeyebilirsiniz ancak durumun sizi nasıl etkilediğini değiştirebilirsiniz.

İstenmeyen bir duyguyu yaratacak durumlara girmemeye özen gösterin. Eğer aceleniz olduğunda sinirleneceğinizi biliyorsanız, işleri son dakikaya bırakmayın. Evden ya da ofisten 10 dakika erken çıkın ki yayalardan, arabalardan ve yavaş asansörlerden rahatsız olmayın. Bu duruma benzer olarak, görünce rahatsız olduğunuz bir tanıdığınız varsa, karşılaşmamanın bir yolunu bulun. Beki de azaltmak istediğiniz duygu hayal kırıklığıdır. Ulaşılamaz mükemmelliği düşlüyor olabilirsiniz. Bu aradığınız “mükemmel” işinizde başarı ya da hazırladığınız yemek olabilir. Durumu sizin kabiliyetlerinize uygun şekilde çözebilirsiniz. Örneğin, çikolatalı sufle yapamıyor olabilirsiniz, ama çok güzel sütlaç yapıyorsanız, o akşam gelecek misafirlerinize sufle yerine sütlaç ikram edebilirsiniz.

Sinirliyken sakinleşmeyi denemek, söylemesi kolay yapması zor bir iştir. Eğer ipin ucunu kaçıracak seviyedeyseniz ve nefretinizi sizi duyabilen herkese kusuyorsanız, duygularınız arkadaşlıklara, işinize, hatta sağlınıza mal olabilir. Belli metotlar uygulayarak ve pratik yaparak duygularınızı kontrol etmeyi öğrenmeniz mümkün. Duygusal düzenleme pratiğinin büyük kısmını kötü bir durum oluşmadan yapabilirsiniz. Kendinizi önceden hazırlayarak, sorunun duygusal hayatınızı etkilemeden çözülmesini sağlayabilirsiniz.

Duygular günlük hayatımızın çok önemli bir parçası. İster sizi gülümseten bir mesaj olsun, ister trafik stresi, hayatın iniş ve çıkışları nasıl hissettiğinizi etkiliyor. Psikologlar tarafından yapılan araştırmalar duygusal düzenlemeyi, yani duyguların hissedilme ve ifade edilmesini kontrol etmeyi anlamakta ilerleme sağlıyor. Bazı duygusal tepkilerin düzenlenmeye ihtiyacı yoktur. Eğer duygu, duruma uygunsa ve sizi iyi hissettiriyorsa olduğu gibi kalabilir. Komik bir şey olduğunda herkesle beraber gülmek uygun bir tepkidir. Ama ciddi bir toplantı sırasında telefonunuza gelen mesaja bakıp kahkaha atmak durumla uymaz. Trafikte sizi sinirlendiren bir aracın önünü kesip, arabadan inip bağırmaya başlamak sizi iyi hissettirse de durumla uygunsuz ve güvenliğinizi tehlikeye atan bir tepkidir.

Eşinin ailesiyle anlaşmazlık yaşayan kişiler de dahil olmak üzere evlilik terapisinin yanı sıra bireyse terapi de alabilirler. Bireysel terapilerde kişilere doğru davranış şekilleri öğretilmeye çalışılır. Evliliklerde sorun ister karşılıklı olsun ister tek taraflı olsun ilişkinin tamamen onulmaz bir hal almaması ve kurtarılabilmesi için çift terapisi de tavsiye edilen terapi çeşitleri arasındadır. Bu seansların tamamında bireyin önce kendisini fark etmesi sağlanır. Daha sonra sorunun kimden ve nelerden kaynaklandığı tesit edilerek, sorunun ortadan kaldırılması için adımlar atılır.

Evlilik terapisi eşler arasında yaşanan pek çok sorun için çözüm olabilmektedir. Uzman bir psikologdan yardım almak çiftlerin evliliklerinde yaşanan aileyle anlaşamama sorununun daha kolay bir şekilde çözülmesini sağlar. Psikolog, çiftleri dinler, neler yapmaları, yapmamaları, nasıl davranmaları ve bu sürecin doğru atlatılması için gerekli adımları tespit ederek çiftlere anlatır. Evliliği aile sorunları nedeniyle çıkmazda olan çiftlerin evlilik terapisinden faydalanmaları önerilir.

Ayrıca eşlerin de sorun yaşanması halinde üzerlerine düşen bazı görevler vardır. Eşinin ailesiyle anlaşamadığını söyleyenlerin büyük bir çoğunluğu eşlerinin de kendi ailelerinden yana olduğunu söylerler. Aile ile anlaşamama gibi bir durumda diğer eşin anlayışlı ve adaletli davranması gerekir.  Ayrıca eşe adaletli olunduğunun hissettirilmesi de önemlidir. Hatta bazen karışmamak ve tarafsız olmak da gerekebilir. Soruna objektif olarak bakan eşlerin evliliklerindeki sorun en aza indirilebiliyor.

Düğüne hazırlık süreci hayli yorucu ve zorlu bir süreçtir. Bu dönemde aileler de devreye girer. Kimi zaman kültür farklılıkları, kimi zaman maddi konulardan dolayı çeşitli sorunlar çıkar. Eşyalar seçilirken ve alınırken, düğünün nerede yapılacağına karar verilirken veya gelenek görenekler gibi konularda bazı tartışmalar yaşanabilir. Aileler arasında ya da çiftlerden birinin diğer aile ile arasında yaşanan bu sorunlar her ne kadar o sürecin stresine bağlanıp, üzerinde durulmasa da, çiftler üzerinde kalıcı etkisi vardır.

Evliliklerde en çok rastlanan sorunların başında kadın ya da erkeğin, eşinin ailesiyle anlaşamaması gelir. Kötü giden evliliklerin büyük bir bölümünde sorun ailelerle ilgilidir. Bazı evliliklerde ailelerin sorun olmasında çiftler haklıdır. Bazılarındaki sorunun temelinde ise eşlerin aralarında yaşadıkları her şeyi ailelerine yansıtması sebeptir. “Eşimin ailesi ile anlaşamıyorum” diyen kişilerin sorunları genellikle düğün öncesi süreçte veya düğün sırasında başladığı gözlemlenir. Uzm. Psk. Sefa Mutlu Özdemir

Belirtileri 15 yaş civarında başlayan antisosyal kişilik bozukluğu için etkili tedavi yöntemleri vardır. Alanında uzman bir psikolog tarafından bilişsel davranış terapi seansları denenen ilk tedavi şeklidir. Bu terapilerin ergenlik çağında alınması hastalığın ilerleyen yaşlarda devam etmesini engelleyebilir. Bilişsel davranış psikoterapisi seanslarına katılan antisosyal kişilik bozukluğu hastası gençlerin gösterdikleri davranış eğilimlerinde önemli ölçüde azalmalar olduğu gözlemlenir.

Antisosyal kişilik bozukluğu nedenleri olarak kalıtsal etkenlerden ve beyindeki bazı bölgelerin hasarlı olmasından söz edilir. Çevresel faktörler de önemli nedenler arasındadır. Antisosyal kişilik bozukluğu olan hastaların beyinlerinin öğrenme, cevap verme, üzüntü, korku gibi yetiler ile ilgili bölümleri daha küçüktür. Bazı kişilerin çocukluk çağlarında yaşanan duygusal ve cinsel istismar gibi travmalar, yetersiz beslenme, aile tarafından sevgi görmeme, ihmal edilme, doğumdan önce annenin kullandığı ilaçla antisosyal kişilik bozukluğu nedeni olabilmektedir. Bu hastalık alkolik anne babaların çocuklarında da görülebilir.

Antisosyal kişilik bozukluğu belirtileri konunun uzmanları tarafından saptanmıştır. Bu teşhisin netleşmesi için aşağıda sıralanan belirtilerin gözlemlenmesi gerekir.

  • Yasaları sürekli çiğnemek ve tutuklanmayı umursamamak
  • Diğer kişilere saygısızlık etmek
  • İçinde bulunduğu davranışlara dair suçluluk hissetmemek
  • İş ilişkilerinde başarılı olamamak
  • Maddi yükümlülükleri genel olarak yerine getirememek
  • Kendi güvenliği ve diğerlerinin güvenliğini hiçe saymak
  • Öfke, saldırganlık, sinirlilik ve düşmanlık eğilimleri
  • Fiziksel kavgadan kaçınmamak
  • Yalan söylemeyi alışkanlık haline getirmek
  • Kendi ismini başlarına yanlış söylemek
  • Eğlence veya maddi kazanç elde etmek için başkalarını kandırmak
  • Sağlıklı düşünememek ve plan yapamamak
Antisosyal kişilik bozukluğu bir karakter bozukluğudur. Diğer kişilerin haklarını ihlal etmek, yasaları çiğnemek, kavga etmekten kaçınmamak, kendisinin ve başkasının güvenliğini riske atmak bu kişilerin özelikleridir. Tüm bunları yaparken hiçbir suçluluk duygusu hissetmezler ve yapıklarının sorumluluğunu almazlar. Çünkü sergiledikleri her davranış onlar için aslında normaldir. Sürekli bir sinirlilik hali içindedirler. Tüm davranışlarını dürtüsel olarak sergilerler. Antisosyal kişilik bozukluğu olan kişilerin bu durumu genellikle genetik faktörlere, biyolojik sebeplere ve beynin bazı kısımlarında görülen arızalara bağlıdır.
Her toplumun kendine göre kuralları, kültürü ve devam eden alışkanlıkları vardır. Antisosyal kişilik bozukluğu bir kişinin içinde bulunduğu toplumun geneline aykırı ve normal kabul edilmeyen davranışlar sergilemesi olarak tanımlanır. Bu rahatsızlık davranış biçimi olarak kalıcıdır.
Odaklanma ve konsantrasyon konusunda problem yaşayan insanların bu sorunun üstesinden gelebilmek için yapabileceği en iyi şeylerden bir diğeri de bir psikolog ya da terapistten destek almaktır. Bu gibi durumlarda uzmanlar danışanlarının yaşadıkları konsantrasyon bozukluğuna neden olan faktörleri araştırmakta da buna göre bir çözüm süreci planlayarak yürütmektedir. Bu doğrultuda uygulanan terapi yöntemleri çoğu zaman konsantrasyonu ve odaklanmayı geliştirme konusunda oldukça etkili olurken, kısa sürede problemin aşılabilmesini de sağlamaktadır. Üstelik bu tedavi yöntemi bireylerin diğer pek çok psikoloji sorunlarını aşabilmesine de büyük ölçüde yardımcı olmaktadır. Uzm. Psk. Sefa Mutlu Özdemir

Odaklanmayı geliştirmek için uygulanabilecek pek çok farklı yöntem ve teknik bulabilmek mümkündür. Örneğin;

  • Kişisel olarak odaklanma teknikleri geliştirmek, görev ve sorumluluk listesi oluşturmak,
  • Sağlıklı beslenmek,
  • Yürüyüş ve spor yapmak ya da bunun gibi fiziksel aktivitelerde bulunmak,
  • Düzenli ve sağlıklı bir uyku düzeni oluşturmak,
  • Düzenli olarak beyin egzersizleri yapmak, bulmaca çözmek, akıl ve zeka oyunları oynamak konsantrasyonu artırmak için uygulanabilecek en etkili yöntemler arasında yer almaktadır.
Konsantrasyon, iç ya da dış uyaranların etkisi altında kalmadan dikkatle beraber bir işe ya da konuya yoğunlaşma, iş ya da konu üzerinde dikkati sürdürülebilir hale getirme durumu olarak ifade edilmektedir. Günümüzde her ne kadar doğal bir durum olarak kabul edilse de odaklanma sorunu belli bir seviyeye ulaştığında ya da sıklıkla tekrar etmeye başladığında, ciddi bir problem olarak kabul edilmekte ve müdahale gerektirmektedir. Odaklanma ve konsantrasyon sorunu kalıcı bir sorun olmamakla beraber, bu problemin üstesinden gelebilmek için profesyonel bir desteğe de ihtiyaç duyulabilmektedir.
Odaklanma sorunu ve konsantrasyon bozukluğu günümüzde birçok insanın sıklıkla yaşamış olduğu problemlerden biridir. Psikoloji ile de yakından ilişkili olan bu sorun, insanların gerek eğitim hayatını gerek çalışma hayatını gerekse günlük yaşantısının olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Özellikle de teknolojinin bu denli ilerlemesi nedeniyle ortaya çıkan konsantrasyon bozukluğunun üstesinden gelebilmek önem teşkil ederken, bu gibi durumlarda bir psikologdan destek almak ve bazı teknikleri uygulamak gerekmektedir.
Sedanter (hareketsiz) yaşam, gelişen teknolojinin sağladığı erişim kolaylığı ile ortaya çıkmış bir yaşam tarzıdır. Gündelik ihtiyaçlar için alışveriş ya da keyfi olarak hareket etmek yerine evinden çıkmadan yaşanan bu yaşam tarzı, özellikle Avrupa ülkelerinde fazlası ile rağbet görmektedir. Yapılan araştırmalara göre sürekli oturmak ölüme neden olabilmektedir. Günde 5 saatten fazla oturanlar içinse bu risk çok daha fazladır. Getirdiği tüm risklerin dışında kendisi tek başına bir risk faktörüdür. Yine yapılan başka bir araştırmada günlük hayatta hareketsizlik arttıkça kronik hastalıklara yakalanma oranının arttığı gözlenmiştir.
1 MET(Metabolik Eşdeğer Dakika ), kişinin dinlenme halinde dakikada yaktığı enerji miktarıdır ve 1,25 kaloriye denk gelir. Diğer bir deyişle dinlenme esnasında tüketilen oksijen miktarıdır ve 3,5 ml/kg/dk ‘dır. Enerji tüketim hızı, iş seviyesine veya aktivite düzeyine göre kategorize edilerek sınıflandırılır. Kişinin egzersiz sırasında en fazla tüketebileceği oksijen miktarının (VO2 maks.) eşdeğeri 10 MET olup, egzersiz yoğunluğu, VO2 maks.’ın % 60-80’ine karşılık gelecek şekilde, 6-8 MET olarak düzenlenir. 1,5 MET hafif aktiviteleri, 4,5 MET orta düzeydeki aktiviteleri, 6 MET şiddetli aktiviteleri gösterir. Örneğin Obezlerde genellikle 2-5 MET’lik egzersizler önerilmektedir. Bazal metabolizma hızı 1 kcal/kg/sa. olan 90 kg’luk bir kişide yaslanarak oturmak 1,0 MET ve 90 kcal/sa. , ayakta durmak 2 MET ve 180 kcal/sa., ev temizlemek 2,5 MET ve 225 kcal/sa., orta hızda yürümek 4 MET ve 360 kcal/sa., aerobik egzersizler 5-7 MET ve 450-630 kcal/sa. enerji harcamasına denk gelmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre yılda 3.2 milyon kişi fiziksel aktivite azlığı nedeniyle ölmektedir. Sedanter bu yaşam tarzını bilinçli ya da bilinçsiz olarak seçen kişilere verdiğimiz isimdir. İnsanların çok çalışmaktan ölebildiği bir dünya da (Özellikle Uzakdoğu ülkeleri Japonya, Çin gibi ülkelerde) hareketsizlikten ölen insanların sayısının 3.2 milyon gibi bir sayıda olması oldukça endişe verici olduğu kadar sizlerde kabul edersiniz ki garip bir durumdur. Bırakın günlük spor yapmak ya da aşırı hareketli bir yaşamı, bu nokta da sorulması gereken soru sanıyorum bir insan neden böyle bir yaşam tarzını seçer olmalıdır.

Günümüz dünyasında vakitlerimiz çoğunluk yoğun ve yorucu tempoyla başlayıp eve geçtiğimizde kendimiz bir kenara atmamızla son buluyor. Peki size bunun tam tersi aşırı hareketsiz bir yaşam tarzının olduğunu söylesek ? İlk anda kıskanılacak bir hayat tarzı gibi görünse de gerçekte durum öyle değil. Aşırı hareketten insanların nadiren öldüğü görülse de hareketsizlikten ölen insan sayısını öğrendiğiniz de gerçekten neden kıskanmamanız gerektiğini anlayacaksınız.
Sedanter kelime olarak hayatımıza modern çağda katılan bir kelime. Sedanter kelimelisi Türkçe’ye hareket etmemek olarak çevrilse de tam kelime anlamı olarak “durağan” sözcüğünün İngilizcesi olan “sedantary” kelimesinden gelmemektir. Bu sözcüğün kökeni de, Latince “oturmak” anlamına gelen ‘sedere’ fiilinden gelmektedir. Günümüzde pek çok kaynaktan bilgi alabileceğiniz bu yaşam tarzı artık başta genç nüfus olmak üzere tüm yaş aralıklarını tehdit eden bir sağlık sorunu haline gelmiştir.

Yazarlara göre bu çalışma, yoğun bir hayat süren insanların yerleşik zamanını azaltmanın mümkün olduğunu göstermektedir. Özel danışmanlıkla bunun sağlanmış olması önemlidir, çünkü yaşlandıkça sedanter zaman artmaya eğilim gösterir. Özel yaşamda da ebeveynler ilk önce çocuklarıyla geçirdikleri zamanlarının kendileri için faydalı olmadığını düşünebilirler, ancak bu şekilde oturma saatlerini ve zamanlarını azaltabilirler Fiziksel olarak aktif bir yaşam tarzı elde edinmeleri çocukları için de iyi bir örnek oluşturur. Epidemiyolojik çalışmalar, artan oturma süresinin tip 2 diyabet, kardiyovasküler hastalıklar ve erken ölümle ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu çalışma, yerleşik zamanı azaltmanın mümkün olduğunu ve yerleşik zamandaki küçük bir azalmanın bile sağlıklı bir hayat için yararlı olabileceğini gösteren ilk araştırmalar arasındadır.

Başlangıçta, katılımcılar iş yerinde günde 5.6 saat süreyle ve boş zamanlarda günde 3.8 saat süreyle sedanter yaşam sürmekteydi. Danışmanlık sonrasında, hafif aktiviteler artarken, sedanter zamanları günde 21 dakika azaldı. Müdahale grubunun yıl sonunda halen sedanter vakitleri 8 dakika daha azken, kontrol grubunda ise hafifçe artma eğilimi mevcuttu. Erkekler için olmasa da kadınlar, iş yerinde oturma süresini azaltıp hafif aktiviteyi arttırmayı başardılar. Bir yıl boyunca çeşitli sağlık işaretleri izlendi. Danışmanlıktan sonra, müdahale grubunun açlık glikoz seviyelerinde hafif düşüş görüldü. Kolestrol taşıma kapasitesinin yeni bir biyobelirteci olan ve kardiyovasküler riski gösteren Apolipoprotein B-Apolipoprotein A-1 oranı, yıl boyunca iyileşti. Aynı zamanda, müdahale gruplarında bacak kası kütlesi korunurken, kontrol grubunun kas kitlesi yarı yarıya azaldı.

Sağlıklı yaşamın anahtarı sedanter yaşam tarzından uzak durmak olarak bilinmektedir. Daha hareketli bir yaşam sürerek daha sağlıklı bir hayat sürmek mümkündür. Peki vücut kas kitlesini korumak ve sağlığın kötüleşmemesi için minimum gerekli süre nedir? Yeni bir çalışmada araştırmacılar bu sorunun yanıtını aradı. Çalışmaya küçük çocukları olan toplam 133 ofis çalışanı katıldı. Katılımcılar iki grupta randomize edildi. Müdahale grubunun katılımcılarına, iş yerinde ve boş zamanlarda oturmayı azaltmaları için ne gibi stratejiler geliştirebileceklerini belirlemek için özel danışma sağlandı. Katılımcılar, günlük hayatları elverdiği düzeyde kişisel hedeflerini belirlediler. Çalışma süresinin en yaygın amacı, çalışırken ve kahve molalarında oturma sürelerini yarıda kesmekti. Boş vakitler için en yaygın hedefler aktif şekilde işe gidiş geliş ve ailenin aktif vakit geçirmesiydi.

Terapist, serbest dalgalanan dikkatini korumak ve sürdürmek için, analizden çok daha fazla enerjiye gereksinim duyar. Bunu yapabilmek için hem hasta ile iletişimini korumayı hem de zihnini bir kısmını bölerek orada serbestçe düşünebilmeyi becerebilmelidir. Analistin hafızasını, arzusunu, yönünü bırakma fırsatı ve şansı psikanalitik psikoterapi yapan terapistte yoktur. Serbestliğin ve varlığın amacı değişmiştir. Psikanalizde hiç kimse olmaya çalışarak hastanın düşlemini geliştirme amaçlanırken, psikanalitik psikoterapide bir kimse olunmaya çalışılarak hastanın düşleminin yapılandırılması amaçlanır. Yani bir yandan hasta ile çalışma sürdürülürken bir yandan da zihinsel esneklik, hareketlilik, yaratıcılık, bütünleştiricilik, bireşimcilik de sürdürülmeli ve bunlar seansa taşınabilmelidir. / Broken Structures, Salman Akhtar

Terapistin nesne sürekliliğini korumada özel bir çabası ve gücü olmalıdır. Bunu, uyarmadan, yutucu ve otoriter olmadan, yansızlığı koruyarak yapabilmek yetenek ve deneyim gerektirir. Geri düzeydeki hastalar sık sık öfke hissettirebileceğinden, kızgınlığını ve düşmanlığını kontrol edebilmeli, bu duygularla ve eyleme vurmalarla çalışabilmelidir. Eyleme vurmalara ilgisiz kalırsa ya da çok dikkate alırsa bunlar artabilir, süperegosunu çok ön plana çıkarırsa hasta katlanamayabilir. Öfkesini anlayamazsa tekniği, öfkesini kendisine yöneltirse iç dünyası, öfkesini dışarıya taşırsa diğer hastalarıyla ilişkileri olumsuz etkilenecektir. Hastaların bağlara, yatırıma ve meraka yönelik saldırılarını iyi göğüslemeli, tutma/taşıma işlevini sürdürebilmelidir.

Terapist, örseleyici ve engelleyici durumların üstesinden gelebilmek, nesne sürekliliğini güçlendirmek, kendisini olduğu gibi kabul ederek derinliğini arttırmak için narsisistik eğilimlerinin üstesinden gelebilmiş olmalıdır. Çünkü tüm bunlar, hastaya yansıyacak, hastanın içinde de bu değişimler yaşanacaktır. Terapistin duygularını anlama, tanıma ve ortaya koyma konusundaki yeteneği gelişmiş olmalıdır. İç dünyasındaki duygu yelpazesinin genişliği; merakı, kızgınlığı, acımayı, üzüntüyü, erotik heyecanı ve uyarılmayı, kıskançlığı, merhameti, iğrenmeyi, korkuyu, sevgiyi, şefkati, dostluğu hissedebilmesini ve anlayabilmesini sağlayacak, hastanın da duygularını anlayıp tanımasına, araştırmasına yol açacaktır.

Olumsuzluk yüklendiğinde bununla mücadelede ve bu olumsuzlukları araştırmada daha zorlu bir ortamda olmak, affektif katılımı ve sözel olmayan iletişimi hastanın çabuk algılayıp fark edebilmesi de diğer zorluklardır. Beklemek, durmak, düşünmek için daha sınırlı bir alan vardır. Vücudun ve yüzün görülmesi, bazı açılardan hastayı rahatlatsa da terapistin serbestliğini azaltır. Düşlemi ortaya çıkaran, düşlemi ve fanteziyi devreye sokan, arananın orada olmaması, ama arananın yansıtılabileceği bir figürün var olmasıdır. Bu yüzden terapistin tüm varlığıyla ortada olması, hastanın düşleminin devreye girmesi ihtiyacını azaltır. Aktarımın doğası psikanalizdekinden farklılaşır. Karşı aktarım ile çalışmak ve bunu kullanmak için terapistin çok daha etkin ve deneyimli olması gerekir.

Psikanalitik psikoterapide daha ağır hastalarla çalışıldığında, daha zorlayıcı ve düş kırıklığı yaratıcı, umutsuzluk yaratan durumlarla karşılaşma olasılığı yüksektir. Zor durumlar ve gelecekteki iyileşmeler için terapistin çok sabırlı olması gerekecektir. Terapistin, hastasındaki değişime duyduğu inanç; öncelikle kendisinden ve kendi analizinden, sonra hastasından, süpervizörlerinden, meslektaşlarından ve bu alandaki öncülerden, örnek çalışmalardan beslenir.

Analistin bilgisi ve deneyimi önemlidir. Psikanalitik psikoterapi yapan terapistlerin; temel psikanalitik kuramları, gelişimsel konuları, teknikle ilgili yaklaşımları ve gerilemiş hastalarla ilgili yazını bilmeleri gerekir. Kuramı bilme, verileri toplama ve yorumlama bir terapistin önemli özellikleridir. Kuram olmadan veriler bir bilgi yığını olacaklar hatta veri olarak kabul edileceklerin neler olacağı bile bilinemeyecektir. Kuramı iyi öğrenmeye, iyi okumaya ihtiyaç vardır. Ülkemizde psikanaliz alanındaki kaynaklar artmakla birlikte hala çok azdır. Bu yüzden yabancı dil bilme zorunluluğu kendisini hissettirmektedir. Ama Metis Yayınlarının Ötekini Dinlemek Serisi, Halime Odağ Vakfı Yayınları ve İstanbul Psikanaliz Derneğinin yayınları bu alandaki açığı kapatan önemli kaynaklardır. Terapistin eğitiminin konuşulması, kurumu da gündeme getirir. Psikanalitik psikoterapinin kurumunun olmayışı, klasik psikanaliz gibi kurumsallaşamaması yüzünden terapist eğitiminin standartlarının oluşmamış olması bir zorluktur. Çünkü yeterliliği olmayan kişilerin de psikanalitik psikoterapi yaptığını, psikanalitik psikoterapi eğitimi verdiğini iddia etme ama bunu denetleyememe durumu vardır. Ülkemizde bunun örnekleri mevcuttur.
Psikanalizi temel alan yöntemlerde Freud’un yazıları esas alınır. Bilinçdışı ele alınır ve bilinçdışının incelenmesi temel amaçtır. Teknik yansızlık konumu sürekli olarak korunur. Terapide neler olup bittiğini anlamak için aktarımdan yararlanılır. Kişinin kendisini tanıması ve anlaması için özel bir ortam oluşturulur, bu ortam korunmaya ve sürdürülmeye çalışılır. Bireysel analiz, eğitimin olmazsa olmaz bir parçasıdır. Teknik olarak yansızlığın ve sözel yorumların kullanılması ve öneri, destek ve eylemden kaçınılması esastır. Süreçteki iyileşme büyük içsel dönüşümlere dayandırılır. Tam bir aktarım nevrozunun gelişmesinin kolaylaştırılması ve bunun yorumlamalarla psikanalitik açıdan çözümlenmesi asıldır. Terapist; samimi, otantik, sıcak, sağduyulu olmalı, yaratıcı bir biçimde kişilik özellikleri ile karşı aktarımını tekniğinde bütünleştirmelidir. Freud’un 1910’da dediği gibi “hiçbir psikanalist, komplekslerinin ve dirençlerinin izin verdiğinin ötesine geçemez”, yani analistin kişiliği ile tekniği, analizin derinliği ve sonuçları arasında sıkı bir bağlantı vardır.

Kimlik dağılması ve kimlik sorunları, çifte değerliliğe katlanamama ve hep ya iyi ya kötü ayrımında kalma, yoğun duygusal dalgalanmalar ve duygusal taşmalar, cinselliğin çok bastırılması ya da sapkınlık düzeyinde yaşanması, şiddetli ve işlenemez suçluluk ve utanma duygularının yanında ağır biçimde cezalandırılma korkuları ve düşlemleri, psikanalitik psikoterapi yapılmasını gerektirecek meselelerdir. İyiliğin, sevginin ve şefkatin gücü, iç dünyadaki varlığının olumlu etkileri gözlenemez, zor hissedilir ya da hızla parlayıp söner.

Benlik dağılma kaygısını sıklıkla yaşar. İçsel bağlar, dışsal bağlar ve iç-dış arasındaki bağlar tehdit altındadır. Bu tehdit ve zaman zaman yaşanan kopmalar gerçekliğin değerlendirilmesini, kaygının bastırılmasını zorlaştırır. İç ve dış gerçeklik arasındaki sınırda sorunlar vardır. Buradaki sorunlar da gerçekliğin değerlendirilmesini bozar. Bağlara, yatırıma ve meraka yönelik saldırılarla karşılaşılır. Bireyselleşme ve ayrılma sekteye uğramış, bu alandaki sorunlar güncelliğini korumuştur. Bu yüzden nesne sürekliliği zayıftır ya da yoktur, nesnenin yokluğuna tahammül azdır, güven duygusu azdır, ilişkilerdeki uygun mesafe ayarlanamaz, tümgüçlü kontrol korunmaya çalışılır ve saldırganlık nötralize olamamıştır. Bu durum seansları aşırı beklentilerle yükler, birçok konunun konuşulmadan kalmasına neden olur. Her şeyi yapabilen, tek seansta iyileştirebilen ve herşeyi verebilen anne gibi terapistler ve terapi yöntemleri aranır. Elbetteki bunlar beraberinde, hayal kırıklığı ile sık sık terapist değiştirme, sürekli olarak birgün aradığı tümgüçlü terapisti bulma umudunu sürdürme ile sonuçlanır. Bu arzuları tatmin etme iddiasındaki sözde terapistlerce istismar edilme komplikasyonu ya da sahte iyileşmeler ile karşılaşılır.

Antisosyal eğilimler, bilinçli bir çarpıtma ile yalancılığın varlığı, klasik psikanalizin ve psikoterapinin uygulanmasını ve olanaksızlaştırır. Hastanın diğer insanlarla derinleşmiş ilişkilerini bir miktar ayrımlaştırma yetisi olduğunda, ilkel aktarımların analitik ortam üzerindeki yıkıcı etkilerinin ortaya çıkma olasılığı azalır. Psikanalitik psikoterapi gerektiren hastalarda; kronik huzursuzluk, sık dalgalanan duygular, oynak, kararsız ilişkiler, gerçekdışı hedefler, eşduyum güçlüğü, gerçekliği kendini merkeze koyarak yorumlama, yas tutma yetisinde sorunlar, sevme güçlüğü, cinsel sorunlar ve ahlaki bozukluklar vardır. Çelişkili kendilik ve nesne tasarımlarını bölme ya da etkin bir biçimde çözerek ayırma kullanılan ana savunma mekanizmalarındandır. Buna yadsıma, ilkel ülküleştirme ve değersizleştirme, yansıtmalı özdeşim, tümgüçlü kontrol gibi diğer ilkel savunma mekanizmaları eşlik eder. Yapısal olarak; benliğin çatışmalar dışındaki kısmı çok sınırlanmış, üstbenlik zayıf bir biçimde içselleştirilmiş ve bütünleştirilmiş, benlik-üstbenlik sınırı belirsizleşmiş, en önemlisi de kendilik kavramındaki bütünleşme eksikliği yüzünden kimlik dağılması ortaya çıkmıştır.

Hem psikanaliz hem psikanalitik psikoterapi için hasta seçimin iyi yapılması çok önemlidir, çünkü pahalı ve uzun süreli bir tedavinin en yararlı bir biçimde kullanılması iyi olur. Psikanaliz için; en azından olağan bir zekâ düzeyi, görece ılımlı olan bir nesne ilişkileri patolojisi, yalnızca hafif düzeydeki antisosyal özelikler, tedavi için yeterli düzeyde güdülenme ve bir içgözlem ile içgörü yetisi olmalıdır. Psikanaliz; nevrotik kişilik örgütlenmesinde, histerik kişiliklerde, takıntılı-zorlantılı kişiliklerde ve depresif-mazoşistik kişiliklerde bir tedavi seçimi olabilir. Altta yatan sınır kişilik örgütlenmesine rağmen, dürtü denetimi, kaygıya dayanma ve yüceltme kanalları varsa, saldırganlık yıkıcı değilse, antisosyal eğilimler yoksa, nesne ilişkileri iyiyse narsistik kişilikler de analiz edilebilir. Eyleme vurma olasılığının ve gözlemleyici benliğin düzeyi, sınırda hastanın analizden geçip geçemeyeceğiyle ilgili önde gelen ölçütlerdir. Nesne ilişkilerinin gelişmişlik düzeyine, en azından bazı gelişmiş veya nevrotik aktarımların var olup olmadığına bakılmalıdır.
Psikanaliz iyileştirme amacını açıkça belirtmez ve ön plana çıkartmaz. Analiz etme, aktarımı derinleştirme ve yorumlama, ardından sonlanma ve ayrılma psikanalizin asıl konularıdır. Burada görece daha gelişmiş bir yapılanma olduğundan hastaların yorumlama ve sentez kapasitesi de genelde daha gelişmiştir. Değişme ve iyileşme arzusu daha yoğun olarak analizandan gelir. Psikanalitik psikoterapi, adında “terapi” kelimesini taşımasından da anlaşılacağı gibi iyileştirme ve bütünleştirme amacını daha çok üstlenmiştir. Analizin, taşıyıcılığın, sentezin ağırlık noktası terapiste doğru kaymıştır. Psikanalitik psikoterapiler başlığında; dinamik, dışavurumcu ve destekleyici gibi farklı yaklaşımlar da vardır. Kernberg bunları; Kullanılan ana teknik araçlara (açıklığa kavuşturmaya ve yorumlamaya karşın önerilerde bulunma ve çevresel müdahale), Aktarımların ne düzeyde yorumlandığına ve Teknik yansızlığın ulaştığı düzeye göre tanımlar.

Divana uzanamayanlar; simgeleştirmede, hayal etmede, bütünsel kendilik ve nesne tasarımlarına sahip olmada, kaygıya tahammülde, bastırmayı kullanabilmede zorluklar yaşayanlar, psikosomatik rahatsızlıkları olanlar psikanalitik psikoterapi ile sağaltılabilirler. Ama yine de hastanın seçilmesi gerekliliği burada da sürmektedir. Psikanalitik psikoterapide ilaç kullanım imkanı vardır. Psikanaliz ancak, analizanın ilaç kullanımını gerektirecek düzeyde kötüleşmediği durumlarda sürdürülebilir. Psikiyatrik ilaç kullanımının gerektiği durumlarda psikanalitik psikoterapiye geçmek ya da en baştan psikanalitik psikoterapi ile başlamak gerekir ki bu durumda bile terapiyi sürdüren kişi ile ilaçları düzenleyen kişinin farklı olması önerilir. Müdahaleler psikanalitik psikoterapide daha serbesttir, daha seslidir. Terapsitin etkinlik düzeyi daha fazla olabilir. Şimdi ve burada ile çalışmak her zaman önemli olacaktır. Her iki çalışmada da hasta hem yaşamında hem de kendinde değişiklikler yapma ve yaşamını ve kendisini araştırma isteği taşımalıdır. Bu istek beraberinde; zaman, para, enerji yatırımını, samimi bir biçimde kendini ortaya koymayı getirmelidir. Çerçevenin içini ancak bu arzu, istek, motivasyon ve libido yatırımı doldurabilir.

Böylelikle psikanalitik psikoterapi, psikanalitik bir yaklaşımın uygulanabileceği popülasyonu genişletir. Bu bir avantajdır, çünkü analitik bir tutumun içselleştirilmesi kişisel gelişim için çok müthiş bir olanaktır. Sıklık ve maliyet gibi bazı açılardan kullanım ve uygulama kolaylığı getirir ama hangisinin daha kolay olduğu tartışmalıdır. Yine de psikanalitik psikoterapi, çerçevenin sınırları daha sık zorlanır, dış gerçekliğe klay kayılır. Psikanalitik psikoterapide sıklık azaltıldığında hastanın tedaviye yaptığı yatırım azalır. Yatırımın azalması, bağlantının yeterince oluşmamasına, aktarımın istenen düzeyde ele alınamamasına neden olur, dirençleri güçlendirebilir. Böylelikle terapist daha güçlü dirençleri daha çok yorumlamak, ele almak zorunda kalacaktır.

Psikanalitik psikoterapi, bir bakıma, psikanalizin çerçevesiyle oynanmış, çerçevesi değiştirilmiş halidir. Seans sayısı farklı olabilir, görüşme divan kullanılarak değil, yüz yüze oturularak yapılır. Psikanalizi psikanaliz yapan, özel kılan öğelerden birisi çerçevesi olduğu için, çerçevenin değişmesi yöntemin adının ve dinamiklerinin de değişmesine neden olmuştur. Bir tarafta psikanalitik psikoterapi; psikanalizden geçebileceği düşünülen ama çerçeveye uyamayan, sık gelemeyenler gibi, hastalarla yapılan, psikanalitik tutumun temel alındığı terapilerdir. Diğer taraftan kişilik özellikleri nedeniyle psikanaliz yapılamayacağına karar verilen, daha geri düzeydeki hastalara uygulanan, yine analitik tutumun sergilendiği terapiler de psikanalitik psikoterapidir. Bunlarda çerçeve, hastanın durumu, gerileme yeteneği, aktarım biçimi gibi ögeler göz önüne alınarak çerçeve değiştirilmiştir.
Psikanalitik psikoterapide yine zihinsel süreçler araştırılır ama yalnızca nevrotik hastalıklar değil, nevrotiklerden daha geri düzeyde olan, narsisistler, borderlinelar ve borderline kişilik örgütlenmesi olan, ilkel savunmalar kullanan, nesne ilişkilerinde sorunlar olan diğer hastalar da  ele alınır. Aynı biçimde bu yolla elde edilen veriler, psikanalitik kuramda kullanılagelmiş ve bazı durumların daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır. Psikanaliz dinamiktir. Freud, bu yönüyle, yaşamı boyunca kuramını geliştirmesi, farklı açılardan ele alması ile örnek bir bilimsel tavır sergilemiş, verileri kuramla bütünleştirmiştir. Akranları ve ardından gelenler bu mirası devralmış ve psikanalizi hem kuramsal hem klinik uygulama açısından geliştirmeyi sürdürmüşlerdir.
Gestalt terapisinin amacı, kişinin o anda geçerli olan deneyimini açık olarak algılayarak farkındalığını arttırmak ve ne yaptığı, nasıl yaptığının farkındalığını kazanmasıdır. Terapinin her aşamasındaki farkındalık; çevreyi bilme, secim yapmanın sorumluluğunu alma, kendini bilme ve kendini kabul etme ve temas becerisidir. İnsan hayatında iki temel amaç vardır; varlığını sürdürmek ve büyümek. Bu amaçları gerçekleştirme yolculuğumuz zorluklarla doludur. Bu zorlukların bazılarının üstesinden geliriz. Bazılarının ise üstesinden gelmek kolay olmaz. Canımızın yandığı, utandığımız, üzüldüğümüz, kızdığımız, sustuğumuz, isteksizleştiğimiz, kaygılandığımız, kendimizi suçlu hissettiğimiz bu anlar sık veya sürekli olduğunda kendimize farklı bir çıkış yolu ararız. Terapi, insanın bu farklı yol arayışına eşlik etme sürecidir. Bu amaçla pek çok farklı yaklaşım geliştirilmiştir. Bu yaklaşımlardan biri olan Geştalt terapi, daha önce ortaya çıkan çeşitli kuram, bakış açısı, ve terapi yaklaşımlarının bilgi birikiminden yararlanan ve bunları kendi içinde bütünleştirerek psikoterapi alanına geniş bir yelpazede ve zengin yöntemler sunmaktadır. Geştalt Terapi yaklaşımında kişiler önce “nasıl olduklarının” farkına varırlar, yani duygularının, düşüncelerinin, davranışlarının, bedenlerinin, istek ve ihtiyaçlarının farkına varırlar. Sonra böyle olmayı seçtiklerini görerek bunun sorumluluğunu alırlar ve daha sonra da “isterlerse farklı şekillerde davranarak” yaşamlarını değiştirebileceklerini anlarlar.
Geştalt Terapi Yaklaşımı, kişinin büyüme ve bütünleşme sürecini desteklemeyi, kişinin kendi ihtiyaçlarını karşılamasını ve kişinin çevresiyle uyum içinde yaşayabilmesini amaçlar.
Gestalt yaklaşımına göre;
• Her birey kendi çevresinin bir parçasıdır ve onu çevresinden ayrı olarak anlayamayız.
• Her birey beden, duygular, düşünceler, hisler ve algılamalardan oluşan bir bütündür ve bunlar birbirleriyle ilişkili olarak işlevsellik kazanır.
• Her birey çevreye yalnızca tepkide bulunmaz, aynı zamanda çevresini etkiler de. Çevreyle temasında yaşadıklarının hem nedeni hem de sonucudur.
• Her birey kendi duyumlarının, düşüncelerinin, duygularının ve algılamalarının farkında olma kapasitesine sahiptir.
• Her birey kendisinin farkında olabildiği için, seçim yapma kapasitesine de sahiptir ve bu nedenle de kendi davranışından kendisi sorumludur.
• Her birey kendini ancak içinde bulunduğu AN’da yaşayabilir. Geçmiş ve gelecek de, yalnızca ŞU AN’da yaşanabilir. Geçmiş ŞU AN’da hatırlanarak, gelecek ise ŞU AN’da sonra olacaklar tahmin edilerek yine ŞU AN’da yaşanır.

Geştalt terapi yaklaşımını ortaya atan Frederic Pearls ( 1969 ) de, çoğu kuramcı gibi, başlangıçta psikanaliz ile ilgilenmiş ve onun yetersiz olduğu alanları görmüş bir kişidir. Pearls’a göre insan yaşamına bir bütün olarak başlamakta, ama büyürken, gelişirken geçirdiği rahatsız edici yaşantılar yüzünden bazı parçalan ile bağlantıları zayıflamakta ya da kopmaktadır. Terapinin amacı bu parçalanmışlığı bütünlüğe dönüştürmektir. Pearls’e göre bir gereksinmenin ortaya çıkması ile diğerleri zemine geçer ve bir parçalanma olur. O gereksinmenin karşılanması ile bütünlük ( geştalt ) tekrar oluşur. Bu defa başka bir gereksinme zeminden ayrılıp öne geçer bu defa onun giderilmesi için harekete geçilir ve bu süreç böyle devam eder. Pearls’e göre organizmanın net hücresi, her organı, her hangi bir fazlalığı atmaya, eksik olanı tamamlamaya ve böylece denge durumuna gelmeye çalışır. Bu dinamik sayesinde değişen koşullara karşın organizma homeostasis denilen bu kararlılığı korumuş -: Şimdi ve burada olma : Pearls insanların kendileri ile ve başkaları ile ilişkilerinde bütünleşme yolu olarak şimdi ve burada olana yoğunlaşmanın gereğine inanır. Şimdi ve burada olma» durumunun farkında olma, duyumları tam olarak alma, duygulanma ve bütünleşme, yaşarken ve davranışta bulunurken olup bitenlerin ayırdında olma demektir. Olan olmuş, olacak olan da henüz olmamıştır. Bir kimsenin sürekli geçmiş olaylar üzerinde durmasının ya da henüz olmamış olayları olmuş gibi değerlendirmesinin yıkıcı etkileri olacağı görüşündedir. Kaygı şimdi ile sonra arasındaki açıklıktır. Kişi şimdiki zamandan kopar, sürekli olarak gelecekle ilgilenirse kaygı duyar. Çünkü ya gelecekte olabilecek felaketleri düşünerek bunalıma girer ya da hiçbir zaman gerçekleşmeyecek harikulade durumlar hayal eder. Bunlara erişemedikçe hayal kırıklığı yaşarlar.

Gestalt Almanca bir sözcük olup “kendine özgü bir bütünlüğü olan şekil, örüntü” anlamına gelmektedir Geştalt psikolojisine göre her varlık bir takım parçalardan oluşur ama bu parçaların oluşturduğu bütünlük parçaların toplamından başka ve fazla bir şeydir. İnsan çevresinde!» olayları nesneleri, durumları bir bütün olarak algılar, onları oluşturan parçaları değil, Daha çok algı psikolojisi üzerinde duran geştalt psikologlarına göre her nesne bir zemin üzerinde algılanır. İnsan dikkatini bir nesneye, yönelttiğinde o nesne zeminden ayrılır, şekil olarak algılanır. Dikkat bir başka nesneye yöneldiğinde ilk nesne zemine geçer ikincisi şekil olur. Geştalt terapi geştalt psikolojinin bu temel kavramı yanında, psikanalizin, varoluşçu yaklaşım, ve Zen Budizm inancının temelini oluşturan kavramları yeni bir biçimde bütünleştiren ve buna dayanarak psikolojik sağlık alanına bazı yeni teknikler getiren bir terapi anlayışıdır.

Çalışma sırasında en çok önemsenen, bireyin “o andaki” algısıdır. Yani, birine sıradan gelen bir şeyin, bir başkası için çok önemli olabileceğini bilmek, bir Geştalt Terapisti’nin birincil bakış açısıdır. Geçmişte yaşanan bir şeyin, o an ve orada o birey tarafından nasıl algıladığı önem taşır. Terapi odasında olan bireylerle, bu bakış açısı temelinde, bireyin önemli gördüğü herşey saygı ve titizlikle ele alınır. Değişim, kabulle başlar. Dolayısıyla, çocuk ya da diğer aile bireyinin sahip olduğu özelliklerin terapist tarafından yargılanmadan kabul edilmesi, onlara ihtiyaç duydukları değişim için bir basamak sunar. Sadece bütünü görmek, gözden pek çok özelliği kaçırmaya neden olabilir. Sadece parçalarla ilgilenmekse bütünün yarattığı güzel tabloyu bozabilir. Önemli olan, bütünlük içerisindeki ayrışmaların farkedilmesi ve tabloyla uyumlu “renkler” kullanarak bütünleştirilmesidir. Geştalt Terapisi’nin ve terapistin “sanatı”, tabloda bazen renklerin uygun şekilde bütünleştirilmesi, bazen de hatların oluşturulmasına destek olabilmesidir aslında.
“Öğrenmek, bir şeyin mümkün olabildiğini görmektir“ (F. Perls)

Geştalt Terapi, sahip olduğu pek çok yaratıcı teknik sayesinde, terapide olabildiğince etkin çalışmaya olanak veren zengin bir yaklaşımdır. Birtakım canlandırmalar, rol oynama çalışmaları, dil çalışmaları, hayalleme çalışmaları, beden duruş çalışmaları, resim çizme, sandalye çalışmaları gibi tekniklerle hem ebeveynlerin hem de çocukların kişisel farkındalıkları üzerinde çalışılır. Teknikler yardımıyla, çocuğun ihtiyacının ne olduğu, evde kiminle nasıl temas kurduğu ve o kişiden nasıl tepki aldığı ile ilgili bir alan üzerinde durulur. Bu alanı çocuğun ve ailedeki diğer bireylerin nasıl algıladığı üzerine konuşmak, farklı bakış açılarını anlamak için fırsatlar sağlar. Geştalt Terapi, aile ve çocuklarla yapılan çalışmalarda kullanılan bir teknik olduğu gibi; bireysel, çift, aile ve gruplarla çalışmaya da uygun teknik ve içeriğe sahip bir bakış açısı sunar. Depresyon, kaygı bozuklukları, uyum bozuklukları, bağımlılıklar ve ilişki sorunlarından kişilik bozukluklarına kadar çok geniş bir yelpazede çalışma alanına sahiptir. Geştalt Terapi, bireyi “tek” olarak, tüm yönleriyle (duygu, düşünce, amaç, beden duruşu, ihtiyaçları vb.) ele alır. Bireyin, sahip olduğu yönlerini farketmesi, anlamlandırması ve birbiriyle bütünleştirebilmesini amaçlaması açısından Geştalt Yaklaşımı, diğer terapi yaklaşımlarından farklılaşır.

Kişisel sorumluluk almak ve bir başkasının değişmeyecek özelliklerini kabul etmek de Geştalt Terapi sürecinin yadsınmayacak önemdeki parçasıdır. “Çocuğum benim dediğimi dinlemiyor” cümlesiyle, ” Çocuğuma dediğimi dinletmiyorum/dinletmeyeceğim/dinletmem” ifadeleri arasındaki farkın, ebeveynlerde ortaya çıkaracağı farkındalığı yaratmak oldukça önemlidir. Benzer şekilde “annem ve babam benim isteklerimi anlamazlar” cümlesiyle “ben annem ve babama isteklerimi uygun şekilde anlatmam/anlatmayacağım/anlatmıyorum” ifadesi arasındaki farkın, çocuk ya da gençte yaratacağı farkındalık, ona değişik bakış açıları sağlayabilecektir. Bu noktaya gelindiğinde ya da siz bu satırları okurken akıllara ” Yapmayan taraf hep ben miyim?; Karşı taraf sahiden işbirliğinden uzak davranıyor olamaz mı?” soruları gelebilir. Elbette bunlar mümkündür. Ancak, siz onun yaklaşımı karşısında tek bir seçeneğe sahip olmadığınızı fark ettiğinizde, sorunla baş etme gücünüz artacaktır. Yani, ebeveynler bazen gerçekten de çocuk ya da gençlerin söylediği şeylere duyarsız kalabilir. Ya da bir çocuk sahiden ebeveynine uygunsuz şekilde davranıyor olabilir. Önemli olan kendiniz için farklı ne gibi seçenekler üreteceğinizdir. Verilen iki örnek için, daha net sınır koymak, etkileşimde olduğumuz kişinin ihtiyacını anlamaya çalışmak, anlatmak için uygun zaman kollamak ya da ısrarcı olmak akla gelen seçenekler olabilir. Bunlar ve diğer başka davranışları yapmıyor olmakla ilgili engellerin ne olduğu üzerinde durmak da terapinin işlevidir.

Geştalt Terapi denildiğinde genellikle “bütün parçaların toplamından daha fazladır” ifadesi çağrışım yapar. Bir insanı sadece belirli özelliklerine göre açıklamak, sahip olduğu tüm özelliklerin anlamını bozar. İnsanı anlamak, onu bir bütün olarak görmekle mümkün olmalıdır. Çünkü “bütün”, kendini oluşturan parçaların birlikte ve birbirleriyle işbirliği içerisinde çalışmasıyla oluşur. Geştalt Terapi Yaklaşımı’na göre aile de bir bütündür ve bu bütünün parçaları, aile bireylerinden oluşur. Bireylerin hepsi, farklı duygu, düşünce, istek, ihtiyaç, amaç, algı, beklenti ve ilişki tarzına sahiptir. Yani ailedeki tüm bireylerin, hayata farklı pencerelerden, farklı gözlerle baktıklarını söylemek yanlış olmaz. Farklılıklarıyla birlikte, ortak duygu, düşünce ve amaçlar da elbette var olabilir. Ailedeki her birey, aile ortamını etkiler ve kendisi de bu ortamdan etkilenir. Ailedeki çocuk/çocuklar da, kendilik kavramını, yani kendiyle ilgili algısını bu şekilde oluşturur. Kısaca çocuğun zihninde, ailesindeki tüm bireylere ilişkin bir algı süreci işler. Geştalt Terapi’ye göre, terapiye gelen bir çocuğun uyum sorunu yoktur. Bunun yerine “bakım verenler ve çocuk arasındaki uyumsuzluk” ifadesi daha doğru olur. Terapi sürecinde yapının tüm parçaları ve bu parçaların birbirleriyle olan ilişkisi ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmelidir. Bir çocuk, hareketli, meraklı ve etkileşimsel mizaca sahip olarak dünyaya gelebilir. Ancak, bakım vereni, bebeğin hareketliliğine eşlik edemez, onun merakını uygun bir şekilde karşılamaz ve etkili bir iletişime geçemezse, çocuğun hareketliliği huysuzluğa, merakı da dürtüselliğe doğru gelişebilir ve bu durum “çocuk ve ailenin birlikte” uyumsuzluğu olarak değerlendirilir. Çocuğun hangi davranışı nasıl, ne zaman ve ne şekilde sergilediği ve ebeveyninden hangi zaman ve koşullarda ve nasıl tepki aldığı, terapide üzerinde belki de en çok durulan konudur. Çünkü birey, her ne yapıyorsa, onu bir amaçla ve bir ihtiyacı karşılamak için yapar.

Yaklaşıma göre her birey;
• kendisini daha çok geliştirmeye ve büyümeye
• kendisini ve çevresini, kendine özgü bir şekilde anlamaya
• sahip olduğu, duygu, düşünce, beden, ihtiyaç, istek,algı, ilişki tarzlarıyla bir bütün olarak var olmaya eğilimlidir. Geştalt Yaklaşımı’na göre yaşamın temeli ihtiyaçlar; amacıysa, bu ihtiyaçları karşılamaktır. Günlük yaşamda pek çok ihtiyacımız ortaya çıkar ve bunları farkettiğimiz ölçüde karşılamaya çalışırız. Karşılanan her ihtiyaç, ihtiyaç sıralamamızda fona geçer ve sonrasında sahip olduğumuz diğer bir ihtiyacımızı karşılamaya çalışırız. Yaşam, bu şekilde ihtiyaçların karşılanması ile geçer.
Geştalt Terapi Yaklaşımı, 1940′lı yıllarda Fritz Perls, eşi Laura Perls ve Paul Goodman tarafından geliştirilmiş bir psikoloji yaklaşımıdır. Geştalt, Türkçe karşılığı olmayan bir Almanca sözcüktür ve “bütün”, “örüntü”, “görünüş” gibi anlamlara gelir. Geştalt Yaklaşımı, Psikanalitik Kuram, Varoluşçuluk, Psikodrama, Zen Felsefesi, Organizmik Kuram gibi pek çok kuramsal yaklaşıma dair öğeleri bir araya getirmiş zengin ve farklı bir yaklaşım olarak karşımıza çıkar. Geştalt yaklaşımı, her bireyin, doğuştan var olan potansiyellerini açığa çıkarabilme dürtüsüne sahip olduğu görüşünü benimser. Bireylerin, “aslında olmadıkları” birinin özelliklerine sahip olmalarını değil; aksine, daha çok kendi özelliklerini ve potansiyellerini farkedip bunlara sahip çıkabilmelerini ve “kendilerini gerçekleştirmelerini” amaçlar.
Gestalt terapisi; hümanist psikoloji ile varoluşçu psikoloji akımlarından etkilenmiş ve son otuz yıl içinde geliştirilmiş bir tedavi kuramı ve yaklaşımıdır. Fritz Perls bu terapinin kurucusu ve öncüsü sayılır. Gestalt psikolojisi, özellikle algı alanında ortaya çıkmıştır. Dayandığı kuramsal temelin özü şöyle; bütün, parçalardan oluşur, ancak parçalar tek tek bütünü yansıtmazlar, belirlemezler. Tersine bu parçalar bütünün özelliğine göre belirlenirler. Perls’de organizmayı bir bütün olarak içinde bulunduğu çevre ile birlikte ele alarak bu tedavi yöntemini geliştirmiştir. Gestalt, Almanca şekil, form (ing. shape, form) anlamına gelmektedir.
Bilişsel davranışçı psikoterapide, hastaların sadece güncel sorunları çözülmeye çalışılmaz, terapide öğretilen becerilerle, hastalar, bütün bir yaşamları boyunca ruhsal çıkmazlarına karşı kullanabilecekleri yöntemler edinirler. Bilişsel Davranışçı Terapi kısa adıyla BDT, özellikle yaygın anksiyete bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk, panik bozukluk, depresyon, fobiler başta olmak üzere bir çok psikiyatrik hastalığın tedavisinde hastalara çok büyük faydalar sağlamaktadır. Yapılan çalışmalarda, aynı psikiyatrik hastalığa verilen ilaç tedavileriyle karşılaştırıldığında BDT’nin, hastalara en az ilaç tedavisi kadar faydalı olduğu kanıtlanmıştır, hatta ilaç kullanılmasının sakıncalı olabileceği gebelik, kronik sistemik hastalıklar gibi durumlarda ya da hastanın ilaç kullanmayı tercih etmediği durumlarda BDT en iyi seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. İlaç tedavileriyle hastaların şikayetleri geriledikten sonra zaman içinde hastalığın tekrarlama olasılığı olabilirken, BDT ile sorunun temel kaynağına inildiğinden ve hastaya sorunu çözebilme becerisi öğretildiğinden terapi sonlandırıldıktan sonra bile uzun vadede hastalığın tekrarlama ihtimali en aza inmektedir.
Psikoterapi; bireylerin, bilişsel, duygusal ve davranışlar sorunlarının, bu konuda eğitim almış bir profesyonel eşliğinde sözel görüşmeler yoluyla çözümünü ve bireylerin ruh sağlıklarının korunmasını ve geliştirilmesini amaçlayan tekniklerin genel adıdır. Psikiyatri tarihi boyunca çeşitli dönemlerde o dönemin şartlarına göre şekillenmiş değişik psikoterapi türleri geliştirilmiştir. Bütüncül, dinamik, , bilişsel davranışçı, varoluşçu, Geştalt ve kişilerarası psikoterapi, psikoterapi türlerinin başlıcalarıdır. Bilişsel davranışçı psikoterapi, dayandığı temel itibariyle diğer psikoterapilerden farklılaşır. Bilişsel davranışçı terapi, olayları algılama ve yorumlama biçimimizin, duygusal ve davranışsal tepkilerimizi değiştirdiği temel varsayımı üzerine şekillenmiştir. Yunan filozof Epiktetus, ‘’İnsana rahatsızlık veren şey olaylar değil, olayları algılayış biçimidir.’’ diyerek bilişsel davranışçı kuramın bir nevi temel özetini yapmıştır. Tarih boyunca dile getirilen bu düşünce 20. YY’ da çağdaş psikiyatrist ve psikologlar tarafından yeniden yorumlanmış, kavramsallaştırılmış ve günümüz psikiyatrisinde kullanılan güncel bir psikoterapi biçimi haline gelmiştir.
Psikoterapi eğitimi almış psikiyatrist ya da bu alanda çalışan psikologlar tarafından uygulanabilir. Günümüzde psikoterapi dendiğinde farklı meslek gruplarından ya da uygulamalardan da bahsedilmektedir (Yaşam koçluğu, danışmanlık…). Fakat psikoterapist (klinik psikolog ya da psikiyatrist) uzun ve derinlemesine bir eğitim sürecinden geçtiği için danışanlarına ya da hastalarına daha geniş yelpazede ve daha derin çalışmalar yapabilmektedir. Psikoterapi bu noktada “danışmanlık”tan ayrılmaktadır. İlk seansta, terapist sizi tanımaya ve geliş nedenizi anlamaya çalışır. Çeşitli sorular sorarak ve testler kullanarak sizinle ilgili bilgi edinir. Bu bilgiler ışığında bir tedavi planı oluşturur. Her birey birbirinden farklı olduğu için sonraki seansların içeriği de kişiye göre değişecektir. Psikoterapistiniz duygularınızı, deneyimlerinizi paylaşmanız ve keşfetmeniz için sizi teşvik edecektir. Uzmanın eğitimine ve bağlı olduğu kurama göre uyguladığı teknikler de farklılık gösterecektir.
Devam eden, yoğun mutsuzluk, çaresizlik ve umutsuzluk duyguları yaşıyorsanız. Yaşadığınız duygusal zorluklar, kaygı ve korkularınız yaşamınızı olumsuz etkiliyorsa. Davranışlarınız kendinize ya da diğerlerine zarar vermeye başladıysa (madde ya da aşırı alkol kullanımı varsa, agresif hale geldiyseniz…) Yaşadığınız duygusal zorluklar nedeniyle aileniz ya da yakınlarınızla karşı karşıya kalıyorsanız. İş performansınızla ilgili kaygınız varsa.. Psikoterapi için başvurmanız önerilir.
Terapist ile danışan arasındaki ilişki, profesyonel, danışan odaklı, etik kurallara bağılı ve tedavi edici bir ilişkidir. Terapist, sizi eleştirmez, yorum yapmaz, öğüt vermez. Sizin kendi özelliklerinizin farkına varmanıza yardımcı olur; hedeflenen değişimi gerçekleştirebilmeniz için işbirliği içinde çalışır, bilgi ve deneyimini kullanarak değişimi mümkün kılar. Yani sizi gideceğiniz yere doğrudan bırakmaz, bu yolculukta size eşlik eder.
Psikoterapi nedir? dendiğinde birçok kişinin aklında bir divana uzanıp, çocukluğunuzu anlattığınız ya da terapistin size akıl verdiği bir resim canlanmaktadır. Peki gerçekte psikoterapi nedir, ne değildir? Psikoterapi, gerekli eğitimleri almış bir uzman eşliğinde duygularınızı, düşüncelerinizi, kendiniz ve diğerleriyle ilgili inançlarınızı, kişisel yaşantılarınızı güvenli bir biçimde keşfetme sürecidir. Bir profesyonel ile yapılan konuşma tedavisidir. Psikoterapi size, yaşadığınız zorluklar ya da sıkıntılarla ilgili içgörü kazandırmayı, düşünce ve davranışlarınızda değişiklikler meydana getirmek için motivazsyonunuzu arttırmayı ve bu değişiklikler için uygun yollar bulmanıza yardımcı olmayı amaçlar.

Bu hastaların insani olarak ilişkiye duydukları ihtiyacın gözardı edilmesi bile damgalamanın ve ötekileştirmenin bir yansımasıdır. Nasıl ki psikopatolojiye sahip olmayan bireylerin psikoterapi sürecine başvurma, devam etme ve verim alma konusunda öznel görüş ve tercihleri oluyorsa; şizofreni hastalarının da bu imkanı deneyimleme konusunda tercih ve ulaşılabilirlik hakkı vardır. O halde farklı eğitim, kültür ve sosyo-ekonomik düzeye sahip bütün insanların olduğu gibi; ilaç tedavisine düzenli ve hekim kontrolünde devam eden, iletişimi başlatmayı sağlayacak bilişsel işlevlere sahip bütün şizofreni hastalarının da psikoterapi sürecinden faydalanmalarının önünde bir engel bulunmamaktadır.

Sosyal destek, psikoterapi ve nitelikli ilişkilere sahip olmanın da alevlenme dönemlerinin azalması ve hastaların işlevsellik artışını yordadığı kanıtlanmıştır. O halde tekrar etmek gerekir ki insan, hayatta kalmanın ötesinde varoluş ve anlam kavramları ile yaşayan, niyetli eylemde bulunabilen ilişkisel bir canlıdır. Bu sebeple şizofreni hastalarının yaşadıkları bütün yaralayıcı deneyimler ve izolasyonun yaratacağı varoluşsal tehditlerin, doğasında “ilişki” olan bir süreç olarak psikoterapiden alabileceği yarar yadsınamaz.

Şizofreni hastalarının gerçeklik algılarındaki bozulmalar ilaç tedavisi ve tıbbi müdahale ile dengeye ulaştığında en temelde “insana dair” olan süreçlerin; yaşama karışma, sosyalleşme, damgalamanın etkileri, yeni baş etme yolları, ihtiyaçlarının farkına varma, sorumluluk alma, amaç edinme, anlam katma, harekete geçme, güven, ilişki kurma ve daha birçok varoluş yönünün düzenlenmesinden geçen yol psikoterapidir. Yapılan araştırmalar şizofreni hastalarının yakınlarının duygu dışavurum düzeylerinin (olumsuz duyguların eleştirel biçimde hastaya yansıtılması) hastalığın alevlenme dönemlerini yordayıcı nitelikte olduğunu göstermiştir.
O halde şizofreninin bir “beyin hastalığı” olarak ele alınması sürecin psikolojik yönü ile nasıl “zıt” yahut “ayrı” olabilir? Üstelik psikolojik süreçlerin nöral yönleri hakkında bu kadar bilgi varken? İnsan beyin, zihin ve bedende bütün; kendi türüyle ilişkiye ve iletişime ihtiyaç duyan bir varlıktır. En temelde beyin ve bir bütün olarak organizma kendini korumaya programlıdır. Bu kendini koruma süreci uygun olmayan yollarla seyrettiğinde denge bozulur ve zarar vermeye dönüşür. O halde en basit haliyle semptomları hem psikolojik hem de fizyolojik açıdan işlevsiz baş etme yolları olarak değerlendirdiğimizde ve bu iki kavramı birbirinden ayrı tutamadığımıza göre, yeni yollar nasıl kurulur?

Birçok psikopatolojide veya nöral hastalıkta ileri beyin görüntüleme teknikleri bize o hastalığa yönelik ortak bir tablo sunuyor ancak bu süreçler yaşamsal pratiklerde her kişi için öznel yönleri ile ortaya çıkabiliyor. Genetik araştırmalar bize hastalıkların ortaya çıkışı ve seyrinde her zaman “sebep” değil çoğunlukla “ilişki ve etken” sunuyor. Bu da insana ait çoğu süreçte betimlemenin ve gözlemin ötesine geçmenin güçlüğünü gösteriyor. Örneğin hala birçok oto-immün hastalık tanımlı fakat “sebepleri” belirsizdir. Günümüzde birçok çalışma, şizofreni de dahil olmak üzere çoğu psikopatolojinin ortaya çıkışında genetik faktörler ve psiko-sosyal süreçlerin birlikte rol aldığını göstermektedir. Hangisinin “gerçek sebep” olduğu ise tamamen bir bilinmez olarak görülür ve bu soruya cevaplar aranırdı; ancak artık böyle determinist bir ilişki arayışından ziyade karşılıklı etkileşimsel bir süreç olduğu kabul edilmektedir. Böylece insanın sebep-sonuçla değil; sebep-sonuç süreçlerini “barındıran” fakat “etkileşim” ile ele alınması gereken bir canlı olduğu tekrar anlaşılmaktadır.

Şizofreninin “beyin hastalığı” olarak ele alınması; kimileri tarafından hastaların psikiyatrist gözetimi ve ilaç tedavisi ile sınırlandırılmasının temel çıkış noktası olarak görülmektedir. Oysa insan hayatta kalmanın ötesinde “varolma” ve varoluşuna tanık arama ihtiyacında bir canlıdır. Nitekim insan türünü diğer canlılardan ayıran temel fark da bu niyetli ve muhakeme içeren üst düzey bilişsel aktivitelerdir. Victor Frankl’ın yaklaşımında da esas aldığı “insanın anlam arayışı” pekala kendisini nöral süreçlerde gösterir fakat bugün bir insan beynini incelediğimizde “işte burada varoluşsal anlam duruyor” diyemiyoruz; bizi bu kavramlara götüren bilişsel işlevlerden sorumlu beyin alanlarından bahsedebiliyoruz. Çünkü insan basit ve bir o kadar da karmaşık bir varlıktır. Eylemlerimizin, duygularımızın ve bilişsel süreçlerimizin nöral tablosunu görmek her zaman “açıklamak” anlamına gelmiyor. Evrensel ve ortak olan bize biricik ve öznel olanın varlığını yanlışlamıyor.

Belirsiz olan kaygı yaratır; kaçınma ve ötekileştirmenin/damgalamanın önemli bir amacı da zarar görmemektedir. O halde bilgiyle ve gerçekle temas edelim ki belirsizliği azaltalım ve şizofreni hastalarını bir tehdit olarak algılamaktansa damgalamayı önlemeye önce kendi tutumlarımızdan başlayalım.

Yapılan araştırmalar sosyal destek sınırlılığı ve ayrımcılığa uğramanın şizofreni hastalarının alevlenme dönemleri ve hastalığın seyri ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Üstelik bu hastalar ve yakınları “içselleştirilmiş damgalama” yaşayarak kendi kendilerine yönelik ayrımcı bir yaklaşımda bulunmaktadır. Damgalama davranışı ve bilişsel süreçleri ile ilgili çalışmaların koruyucu ve önleyici nitelikte kamuoyunu bilgilendirme sürecinde rol alması; toplumsal algının hasta yakınlarından başlayarak yeniden düzenlenmesi gerekir. Bu noktada ailelerin destek ve psikoeğitim süreçleri önemli rol oynamaktadır. Sizler de kullandığınız dili, tutum ve davranışlarınızın niteliğini gözden geçirmeye hastalığa, hastalığın kişiye özel seyrine, ağırlık düzeylerine ve tedavi sürecine yönelik bilimsel bilgiler edinmekle başlayabilirsiniz.

Bireysel ve toplumsal inançlar, bilgiler ve öğrenmeler belirli davranışsal kalıplarla kendini gösterir. Bu kalıpların belirli gruplara yansıtılması ayrımcı, dışlayıcı, değersizleştirici bir formda olduğunda damgalama süreci söz konusudur. Dezavantajlı sayılan özelliklere sahip bireylerin oluşturduğu çeşitli gruplar damgalamaya maruz kalmaktadır. Günümüzde ve tarih boyunca hastalıklar, maddi koşullar, doğuştan gelen ve sonradan kazanılan özellikler, toplumsal kimlik ve roller gibi birçok alanda ayrımcılığı görmek mümkündür. Damgalamaya maruz kalan gruplardan biri de şizofreniye sahip bireylerdir. Bu süreçte yazılı ve sözlü medyada çıkan haberlerde kullanılan dil ve yorumlar kadar, sosyal medyada da bilimsel olmayan bilgilerin yargılar ve kişisel yorumlar içererek yayılması önemli rol oynamaktadır. Bu yargılayıcı ve ayrımcı üslup, şizofreni hastalığına sahip bireylere maddi ve manevi zararlar vermektedir. Yapılan araştırmalar çoğu ülkede hastaların iş bulma, sosyal çevre edinme, saygınlık görme, kariyer, eğitim, benlik saygısı gibi çeşitli alanlarda zorluk yaşadığını göstermektedir. Özellikle bu kişilerin tehlikeli olduğu algısı, en yaygın görüşlerden biridir. Oysa bilinmektedir ki, tedavi sürecinin gerekliliklerini yerine getiren bir hastanın bir başkasına zarar verme ihtimali, bu hastalığa sahip olmayan birinin bir başkasına zarar verme ihtimalinden fazla değildir.

Bazı toplumlarda ise doğaüstü atıflar şizofreni hastalarının özel yetenekleri olan, seçilmiş insanlar olarak görülmesiyle yansımaktadır. Fakat tarihsel süreçte şizofreni hastalarının genelde çoğunluk tarafından “öteki” olarak görüldüğü söylenebilir. 15. yüzyıla kadar cüzzamlıların tecrit edildiği miskinhanelere daha sonra şizofreni hastaları kapatılmıştır. 20. yüzyılın başlarında ilk defa Emil Kraepelin bu hastalığı günümüz tanı kriterleri ve sınırlarına ışık tutan bir çerçevede tanımlamış; böylece diğer hastalıklardan ayırmıştır. Aynı yüzyılın ortalarında ise antipsikotik ilaçlar klorpromazin adlı ilaç ile piyasada yer almaya başlamıştır. O zamana kadar yatılı tedavi gören hastalar ayakta tedavi yolu ile sürecin çoğunu yakınlarıyla geçirmeye başlamışlardır. Günümüz bilim anlayışı ve teknolojik değişimlerin etkisi ile şizofreninin nöro-kimyasal süreçleri ve çeşitli psikoloji kuramlarıyla psiko-sosyal yönü büyük oranda açıklanmıştır. Fakat sorulmalıdır ki tüm bu “ilerleme” bu hastalığa sahip kişilerin öteki olmadığı anlamına gelir mi? Tarihsel konumları ve geçmiş anlamlandırmalar post-modern dünyada farklı bir formda devam ediyor olabilir mi?

Çoğu belirtiler kişilerarası ilişkileri yoğun biçimde etkilemektedir. Yapılan çalışmalar şizofreni hastalığının ortaya çıkışında genetik yatkınlık ve stres gibi psiko-sosyal faktörlerin birlikte rol aldığını göstermiştir. Şizofreni tarihinin ilk çağlara kadar uzandığı bilinmektedir. Dönem koşulları, inançlar, toplumsal yapılar ve kültürler bu hastalığın geçmişteki konumunu ve anlamını şekillendirmiştir. Çoğu dönemde kötü ruhların ve lanetlerin etkisi, cadılık, tanrıların cezası, büyü vb. doğaüstü kavramlarla olumsuz nitelikte açıklandığı görülmektedir. Özellikle Ortaçağ Avrupası’nda bu kişiler yoğun işkencelere maruz kalmış, öldürülmüş, toplumdan tecrit edilerek cezalandırılmışlardır.

Şizofreniyi, en temelde kişinin gerçeklik algısında görülen bozulmalarla seyreden; beyinde dopamin adlı nörotransmitterin artışı ile karakterize kronik bir hastalık olarak tanımlayabiliriz. İleri beyin görüntüleme teknikleri ile incelendiğinde şizofreniye sahip bireylerin frontal korteksin (kısaca ön beyin) aktif rol aldığı işlevlerinde (karar verme, muhakeme, ketleme vb. beceriler) bozulmalar olduğu görülmüştür. Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nda farklı türleri ve semptomları ile tanımlanan bir üst başlık olarak da ele alınmış ve her birinin tanı kriterleri ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Bu çatıya bağlı tanımlanan bozuklukların olduğunu belirtmekle beraber şizofreni hastalığının belirtilerini iki başlık altında toplayabiliriz; negatif ve pozitif belirtiler. Negatif belirtilerde içe kapanma; bilişsel, duygusal ve davranışsal süreçlerin azalarak sınırlanması, öz bakımda azalma veya kayıp, amaçsızlık ve isteksizlik görülmektedir. Pozitif belirtilerde gerçekle uyumlu olmayan düşünceler (varsanı/hezeyan) ve bu düşüncelere olan koşulsuz inanç, paranoya, gerçek dışı işitsel, görsel veya koku sanrıları (halisünasyon), dağınık ve/veya bağlamdan kopuk konuşma ve davranış ya da katatoni mevcuttur. / Uzm. Kl. Psk. Efsane Akıncı

Diğer pek çok kişilik bozukluğu türlerine göre paranoid kişilik bozukluğu, tedavisi en zor olan psikolojik rahatsızlıktır. Bunun nedeni ise tüm kişilik bozukluklarını ortak belirtilerinden biri olan paranoyak olan kişilerin rahatsızlığını kabul etme ve bir uzmandan gerekli profesyonel desteği almayı inkar etme durumu paranoid kişilik bozukluğunda daha fazladır. Dolayısıyla tedaviye başlama süreci de, terapi süreci de uzun yıllara yayılabilmektedir. Bunun ile beraber paranoid kişilik bozukluğu tedavi edilmezse, ömür boyu devam edebilmekte ve kötü sonuçlar doğurabilmektedir. Özellikle de şiddet eğilimi olan paranoyaklar tedavi edilmediğinde intihar, cinayet ya da bunun gibi pek çok kötü sonuca sebebiyet verebilmektedir.

Paranoid kişilik bozukluğuna sahip olan kişiler, bu rahatsızlığını genellikle kabul etmemekte ve inkar etmektedir. Dolayısıyla bir profesyonelden yardım alma fikirlerini de red cevabı ile geri çevirmektedirler. Paranoid kişilik bozukluğu tedavisi, süreci oldukça zor işleyen tedavilerden biridir. Bu gibi psikolojik rahatsızlıkların tedavisinde tercih edilen ikincil tedavi yöntemi farmakolojik yöntem olurken, en temel ve birincil tedavi yöntemi ise psikoterapi olarak bilinmektedir. Fakat her ne kadar psikoterapi birincil yöntem olsa da, paranoid kişilik bozukluğu tedavisinde bu rahatsızlığa sahip olan kişinin terapiye katılımı oldukça düşük ihtimallerle gerçekleşmektedir. Öte yandan olumlu bir sonuç alınabilmesi için uygulanan psikoterapilerin yıllara dayanan oldukça uzun bir süre düzenli bir şekilde devam etmesi gerekmektedir. Çünkü bu gibi kişilik bozukluklarında ilaç tedavisi pek sonuç vermezken, terapilerle düşünce ve davranış biçimlerini düzeltebilmek mümkündür.

https://youtube.com/watch?v=bIlecaLQlb0
Paranoid kişilik bozukluğunun anlaşılabilmesi için bazı belirtilerin görülmüş olması gerekmektedir. Örneğin; bu kişiler, yeterli bir nedene dayanmadan başkalarının kendisini sömürdüğünden, kandırdığından ya da zarar verdiğinden şüphelenebilmekte ya da oldukça alıngan, saldırgan bir tutum sergilemektedir. Bunun ile beraber dostlarının, iş arkadaşlarının kendisine karşı güvenilirliğinden şüphe etmek, devamlı olarak kin beslemek, kendisine yapılan haksızlıkları asla affetmemek, ifadelerinin kendisine karşı kötü amaçla kullanılacağını düşünmek ve herhangi bir sebep olmaksızın eşinin ya da yakınlarının kendisine karşı sadakatsiz olduğunu düşünmek gibi şüpheler de, paranoid kişilik bozukluğu belirtileri arasında yer almaktadır.
Halk arasında paranoyak olarak bilinen paranoid kişilik bozukluğu, garip olmayan bir kurgu ve oldukça başarılı bir şekilde düzenlenen düşünce şekliyle, çevresinde bulunan hemen hemen her kişiden şüphelenme durumu olarak tanımlanmaktadır. Çoğunlukla savunmacı bir kişiliğe sahip paranoid kişilik bozukluğu olan kişiler, diğer pek çok ruhsal problemi olan kişilere kıyasla daha farklı davranış şekilleri sergilemektedir. Dolayısıyla dışarıdan bir göz olarak durumun farkına varıp tanı koyabilmek mümkün olmazken, ancak uzman psikologlar tarafından yapılan detaylı incelemelerin ardından tanı koyulabilmektedir. Bu rahatsızlıkla alakalı olarak bilinen en belirgin paranoid kişilik bozukluğu belirtileri, kişinin birbirinden farklı pek çok şüphe geliştirerek bu şüphelerini karşısındakine oldukça mantıklıymışçasına anlatabilmesi ve karşısındakini ikna edebilmesidir. Bunun ile beraber bu rahatsızlığa sahip olan kişiler şiddet eğilimi de gösterebilmektedir. / Uzman Psikolog Mehmet Cem Yiğit
Histerik kişilik bozukluğu olan kişiler aşırı duygusallık, aşırı ilgi görme ve dikkati üzerine çekme isteği, olayları büyütme, dramatize etmeye eğilim, abartılmış duygusal tepkiler verme gibi özellikler gösterirler. Bu rahatsızlığa, ancak sürekli tekrarlıyor, günlük yaşamı ve sorumlulukları bozuyor ise teşhis konabilir. Bu kişiler yakın ilişki kurmakta zorlanırlar. Aşırı yakın ve samimi görünebilirler ama bu duygusallıktan uzak içi boş bir görüntüdür. Bir yandan ilişkilerindeki kontrolü kendileri sağlamaya çalışırken bir yandan ise kendilerini aşırı derecede bağımlı hissederler. Bu kişiler sürekli ilgi odağı olmak istediklerinden ve yarışmacı yapılarından ötürü karşı cinsi bir rakip veya bir tehdit olarak görürler. Temelde bulunan cinsellikle ilgili korkularına rağmen dışarıdan izlendiklerinde flörtiyöz yaklaşımları vardır. Hayal kırıklığına toleransları düşüktür; hayal kırıklığı sonrasında duygulanımları hızla öfke ve üzüntüye dönüşebilir. Değersizlik duygusu ve reddedilme korkusu hakimdir ancak bu dışarıdan pek anlaşılmaz. Çok büyük bir hevesle bir işe sarılırlar fakat ilgilerini çabuk kaybederler. Bu kişilerin intihara teşebbüs eğilimi fazladır. Belirsiz ve etkileyici bir ses tonu kullanmaya özen gösterirler. Abartılı duygusal tepkiler: Olumsuz ve olumlu duygularını abartılı bir şekilde yaşarlar ve dışa vururlar. Olumlu ve olumsuz duygular arasında ani geçişler yaşayabilirler. Dışarıdan bakıldığında, duygularını rahatça ifade edebilen kişilermiş gibi algılanabilirler, ancak bu durum duygularını kontrol edememeleri ile ilgilidir. İnsanlarla hemen yakın ve samimi ilişki kurma: Çok sıcak kanlı ve hemen kaynaşabilen biri gibi algılanırlar. Ancak bu durum duygularını kontrolsüz bir biçimde dramatik bir şekilde yaşamalarından kaynaklanan bir mesafe koyamama sorunudur. Değersizlik duygusu: Özgüvenli, yakın ve iletişime son derece açık görünümlerinin ardında derin bir değersizlik duygusu hakimdir. Dışardan görünümleri, bu değersizlik duygusunu hissetmemek için kullandıkları bir kamuflaj gibidir. Doç. Dr. Adnan Çoban
Histerik bireylerin düşünce biçimleri ve özellikleri şöyledir: İnsanların ilgisini çeken biriyim. Mutlu olabilmem için insanların ilgisinin benim üzerimde olması gerekir. İnsanlar bana ilgi göstermezse mutlu olamam. Herkes benimle ilgilenmeli. İnsanlar beni eğlenceli biri olarak tanımalı. Böylece zayıf yanlarımı fark etmezler. Ben abartılı davranıp aşırıya kaçmadıkça kimse bana ilgi göstermiyor. İnsanların beni görmezden gelmeleri korkunç! Duygular ve sezgiler mantıklı düşünmekten daha önemlidir. İlgi odağı olmadığı durumlarda rahatsız olur.
Çeşitli duyu bozuklukları, çırpınmalar, kimi zaman da inmelerle kendini gösteren nevroz tipinde akıl hastalığı olup sıklıkla 30 yaş altındaki bireylerde görülür. Genellikle bilinç altında kalmış zihinsel bir nedenin çok çeşitli fiziksel ya da psikopatik bozukluklara yol açtığı histeride ya geçici ve çok şiddetli krizler ya da sürekli davranış bozuklukları görülür. Fransız hekimi Charcot’nun tanımladığı “büyük kriz” dışında, bedensel belirtileri şunlardır: Felçler, ağrıya duyarsızlık, titreme, nefes darlığı, kasılma, görme, konuşma ve işitme bozuklukları, spazm hatta yalancı gebelikler. Daha seyrek olmak üzere rastlanan psikopatik bozuklukların en önemlileri bellek yitimleri (amnezi), konuşma bozuklukları, uyurgezerlik ya da taşkınlıklardır. Büyük değişmeler gösteren, çok güçlü bir duygusal bağımlılık, teşhirciliğe ve mitomaniye (hastalık derecesinde yalan söyleme eğilimi) açık bir eğilimle kendini belli eden histerik bir kişilikten söz edilebilir.
https://youtube.com/watch?v=Ay4vm771-YQ
Görünümlerine önem veren, renkli, çevrelerine karşı olumlu izlenim bırakmaya çalışan, dikkatleri üzerine çekmeye isteği ve çabası olan, bu nedenle ilişkilerinde etkileyici tutumlar sergileyen, olayları olduğundan daha abartılı yaşayan çoğu zaman dramatize eden, iş birliği kurup çabuk arkadaş edinebilen fakat bir o kadar da kendilerini çabuk reddedilmiş hisseden bireylerdir. Bireyler duygularını uygunsuz ve abartılı sergileyebilirler. Duygularında ani değişimler görülebilir. Sürekli bir yenilik ve heyecan arayışı içinde olabilirler. Sıradan günlük olaylar karşısında sıkkınlık yaşayabilirler.

İnsanlar çalışmak, toplantılara gitmek gibi günlük zorunlu işlerin dışında kendilerine vakit ayıramamaktadırlar. Oysa herkesin günde ayıracağı maksimum 1 saatlik zaman günlük koşuşturmadan uzaklaşmayı sağlayan, kişinin hava alabileceği bir pencere gibidir.
Geçiş dönemlerinde , mevsim değişikliklerinde depresif duygulanımlar insanları daha çok etkilemekte ve bireylerde zaten böyle bir eğilim varsa bu durum kış ayları ile mevsimsel geçişlere bağlı olarak alevlenebilmektedir. Aşağıda bahsedilen durumlar kendinizce baş etme yöntemleri olup depresyon bir hastalıktır. Bu baş etme yöntemlerine rağmen bir şeyler değişmiyorsa psikiyatrik ve psikolojik yardım almak önemli.Çünkü depresyon ciddi bir ruhsal problemdir.

Sağlıklı ve düzenli beslenmek kişinin ruhsal durumunu ve zindeliğini etkileyen bir unsurdur. Bazı yiyecekler insanlarda duygusal iniş çıkışlar yaratır ve konsantrasyonunu etkiler. Özelikle aşırı miktarda alınan şeker, beyaz ekmek ve karbonhidratlar duygularda keskin iniş çıkışlar yaratır. Sağlıklı ve düzenli beslenme bu duygu dalgalanmalarını dizginler. Kış aylarında insanlar dışarıya çıkmayı tercih etmeyip evlerde ya da barlarda arkadaşlarıyla alkol almayı tercih eder. Fakat alkolün ruhsal çöküntüyü arttıran özelliğini unutmamak gerekir. Fazla alkol alımı kişinin enerjisini azaltır, yorgunluk hissi yaratır. Bu yüzden yoğun alkol kullanımı sağlıklı bir baş etme yöntemi değildir.

Kış mevsimi diğer mevsimlere göre daha uzun geçer, hava erken kararır. Bu yüzden kış aylarında insanlar ev dışında daha az vakit geçirirler. Dolayısıyla gün ışığından daha az faydalanırlar..Bu durum kişiyi daha da karamsarlaştırır ve duygusal çöküntüyü pekiştirir. Bu yüzden kış aylarında dışarıda daha fazla vakit geçirmek ve aynı zamanda gidilen yerde daha çok cam kenarında, gün ışığına yakın oturma alanlarını tercih etmek kişinin kendini iyi hissetmesini sağlayacaktır.

Kış aylarında insanlar daha fazla uyumaya eğilimlidirler. Düşünmek, anlamak ve hissetmek yerine uyumayı, uyuşmayı tercih ederler. Bu, ruhsal durumu ağırlaştırmaktan başka işe yaramaz. Bilakis fazla uyumak kişinin kendisini halsiz ve dinlenmemiş hissetmesine neden olur. Çok fazla uyumak yerine günde 10-20 dakikalık yapılacak şekerleme günün daha zinde geçmesini sağlayacaktır.
Düzenli egzersiz kilo vermek ve beden sağlığı için gerekli olan bir unsur olmakla beraber aynı zamanda stresle baş etme yöntemidir. Düzenli aktivite sayesinde metabolizmanın çalışması hızlanır, bu durum kişinin kendisini gün boyu enerjik hissetmesini sağlar. Kış aylarındaki düzenli aktivite iyi hissetmeyi sağlayan kimyasalların salınımını arttırarak ruh halini olumlulaştırır. Arkadaşlar ve aileden alınan olumlu ruhsal desteğin kış depresyonlarında önemi büyüktür. Mutsuz, karamsar, hayata olumsuz bakan kişilerle daha az beraber olmak işe yarar yöntemlerden biridir.
Havanın sürekli kapalı olması, insanlarda ruhsal çöküntüye neden olabiliyor. Evden dışarı çıkmamak, zamanının çoğunu uyuyarak geçirmek, özellikle baş ağrısı olmak üzere bedensel ağrılar çekmek, enerji azlığı, yorgunluk, halsizlik ise bu ruhsal çöküntünün önde gelen belirtileri. İlişkilerde tahammülsüzlük, sinirlilik ve iletişim problemleri de bu ruhsal çöküntünün devamını oluşturuyor.

Kimlik onarımı, kendiliği inşa etmek, kendi kişisel tarihi yeniden yazmak yaşadıklarını ve yaşamış olduklarını anlayabilmekle mümkündür. Yaşamış olduklarını anlayabilmek, geçmişi dinlemekle mümkündür çünkü geçmiş dinlendikçe dinlenir ve bu günün yakasını bırakır. Geçmişi inkar etmek temeli yok saymak demektir.Burada çocukluğa inmekten ziyade günlük hayatımız içerisinde yaşadığımız ilişkilerde geçmişin esintileriyle hatta bazen şiddetli fırtınalarıyla karşılaşabilmemiz muhtemeldir. Esintiyi fırtınaya dönüşmeden engellemek kolaydır ama fırtınayı esinti değil çoğu zaman yıkım yaratır. Bizler inkar ederek, yok sayarak, geçiştirerek, görmezden gelerek çoğu şeylerin üstesinden geldiğimizi düşünür, baş ettiğimizi zannederiz baş ettiğimiz çatışmalarımız değil, anlık susturduğumuz kaygılarımızdır. Susturulan kaygılar, görmezlikten gelip anlaşılmayan istekler çığlık atakları şeklinde karşımıza gelirler ve çığlıklar karşısında çocuk çaresizliği içinde kalır, çaresizliğin dizgininde yolumuza yokluklarla, tatsız bir şeklide devam ederiz.

Yolculuklar heyecanlı, eğlenceli ,sürprizlerle dolu, bazen beklenmedik olaylar, beklenmedik gelişmeler, kontrol dışı yaşantılar, korkular, heyecanlar, iliklerinize kadar hissedebileceğiniz duygular, karışık ve karmaşık düşünceler, yaratıcı düşünceler, keşfin tadı, yeni yerleri görmenin bilgeliği, zamanı değerlendirmenin ve yaşamı renklendirmenin zenginliği..
İnsanların kendilerini bulabilecekleri bakacak yerler o kadar çeşitlidir ki, bakacağın yerler cesaret silahıyla bulacakları, kaybedeceklerinden daha fazladır. Buraya kadar söylediklerim insanın kendi içsel yolculuğuna çıkmaya karar verdiğinde görebileceği manzaralardır.
Bizi hayvandan ayıranın bilincinde olduğunun bilincinde olmanın dışında farkında olmanın farkındalığını yaşayabilme özelliği ve özerkliğidir .Burada bilgili olmaktan ya da bilgi edinmekten söz etmiyorum ,insanın kendisini düşünceleriyle, duygularıyla ve duygulanımlarıyla harmanlanmış kavrayabilme yetisinden söz ediyorum. Kendilerini rüyalarda, ilişkilerde, söylemek isteyipte sansürleyip söyleyemediklerinde, yapmak isteyipte yapamadıklarında, söyleyecekken susmak, susacakken söylemek zorunda kalışlarında ,geçmişinde, geçmiş çatışmalarında ,geçmişten bugüne yansımalarda, ötekine yansıttıklarında, ötekinden kendisine ‘mal’ ettiklerinde ,isteklerinde, arzularında ,ihtiyaçlarında, bilmek istemediklerinde, cesaret edemediklerine ve gözü kara kahramanlıklarında ,bağımlılıklarında yada bağımsız olduğunu söylediği nara’larında bulabilirler.

Son yıllarda çoğu insan aslında kaçtığını ne kadar çok telaffuz eder. Sanki bir itiraftır. Ama bu sadece gerçek içgörüye karşı oluşturulmuş yalancı iç görüden başka bir şey değildir .Mesela uykunun bir kaçış olduğundan, yaşamlarındaki değişiklerin bir kaçış olduklarından söz edip dururlar .Farkında olmanın farkındalığını yaşamadan kaçmaya devam ederler. Hem kaçarlar hem söylerler. Bazıları alkole kaçar, bazıları uyuşturucuya, çoğu insanda bunların dışında uyuşacak ve kendilerini uyuşturacak bir şeyler bulurlar kendilerine.. Ve söze kendimi uyuşturduğumun farkınayım diye başlayıp aynı cümleyle bitirirler..Bu noktada ne yapacağını bilememenin çaresizliği, farkında olmanın sağlayacağı bilgeliğin bilgisini reddererek klişe ve kısır döngü düşüncelerin tutsaklığında ya da benzer ve yasal duyguların boyunduruğunda yaşıyormuş gibi yaparak yol alırlar…

Farkındalık kazanmak, farkındalıktan kaçmak, kendinden kaçmak insana özgüdür. Bazen ülke değiştirmek bazen şehir ve iş dekor üzerinde yapılan değişiklerden başka bir şey değildir. Dekor değişir ,dekorun ardındaki kalır.
Nihayetinde anlamı sorgulamak, anlama ihtiyacı hastalıkların bünyesinde kendilerini göstermek zorunda kalırlar. Sormak, sorgulamak, soruşturmak hastalığın pençesinde büyük bir yorgunluk ve acı içerisinde gerçekleşmeye başlar ama devam edemez.
Bazen rüyalarda o hisleri, bütün çıplaklığında hisseder, o hisleri en şiddetli, en yoğun, en canlı haliyle iliklerimize kadar yaşarız. Uyandığımızda ise o hislerin etkisinden çıkmamızda o kadar güç olur ki his bütün çıplaklığıyla bizi sarmış, sarmalamış olur bize düşense bilincin kurtarcılığınızda bir o kadar hızlı, uzağa kaçmak olur. Kurtulmak isteriz,çünkü hissetmemek kurtuluştur.Ve bilinçte o hisleri en etkisiz, savunmasız bırakacak hale getirir onları bize bulaşmayacak zırha sararız. Hissizleşmek kurtuluştur,çaresizliğe karşı çaredir.Hissizleşmek parmaklıkların ardında yaşamak gibi korunaklı ama izole, gidilebilecek alanı azaltan, dolaşılacak yeri daraltan ve içsel yolculuğu imaknsız kılandır. Bildik, tanıdık yerlerde yaşar, aynı manzarayı ezberler, kısır bir hayal gücünü yapılandırır ve bıkmaya kapıyı açarsınız.

Çoğu insan kendisiyle karşılaşmamak için türlü oyunlar icat eder yada icat edilmiş oyunları oynar,bir saklambaç misali kendisinden kaçarak, kendi kendisinin karşısına çıkamama cesaretsizliği içinde yaşayarak hayatını bitirir. Bir çok insanda zaten bunları bildiğini söyleyerek farkındalık kapılarını kapatır, gelişimlerini duraksatır. Anlamak; yorulmak,var olanı yıkmak,yeniyi inşa etmek ve bunları yapabilme cesareti gösterebilmektir. Cesaret,yürek diyorum evet ‘anlamak’,’anlaşılmak’,’anlatmak ‘ zordur, Anlama giden yol ‘söz’ dür’sözcük’ tür,’ kelimeler’ dir. Kelimelerin gücünde ve kelimelerin ardındaki duyguyu hissedebilmektir. Bizler olayları, yaşarken,birşeylere maruz kalırken, olaylar yaşanırken ve yaşarken yaşananların tazeliğinde hissederiz. Olanlar bitince unutulduğunu, geçtiğini düşünür ve ” his şalterleri”ni kapatırız.

Daha sonrada havasızlıktan ,rutinden,alışkanlıklardan söz eder, kederleniriz. Kimi zaman depresyon kıyısında gezinir, kimi zaman içine girer, çıkarız. Anlamın derinliğinden korkar, anlamsızlığın sığ sularında güvenli ama farkındalıksız dolaşırız. Evet sonunda ‘dolaşır’,’düşünceler birbirine karışır’ arap saçı olan düşünceler yumağında, tarifi ve tasarımı zor duygular karşısında karışırız. Sonra da bu karmaşayı kabullenir, kanıksar ”zaten hayat dediğin nedir ki’ gibi yasal bir zemine koyar, benliği onun üzerine inşa eder, anlık rahatlama ve rahatlatmalara demir atarız.
Herkesin bir anlam tarifi, herkesin bir varoluş açıklaması, herkesin bir hedefi, tutmuş olduğu bir yol, çevrildiği ve takip ettiği bir yön vardır. Bazen başkalarının yolundan gider, başkalarının yönlerine ihtiyaç duyar ya da başkalarının hayatını onların sorumluluğunda ama risk almadan yaşarız. Başkalarının arzularının kahyalığını yapar, kendi arzularımızı arzulamaktan korkarız. İstemek bir bedel, arzulamanın sonunun ölüm olduğunu düşünürüz. Yasaklardan hoşlanmadığımız için istemekten vaz geçer sadece ihtiyaçlar dünyasında, güvenli bir çizgi film havasında yaşar ve hayallerimizde herşeyi mümkün kılar, otizm balonunda yaşarız. Olgunlaşmama pahasına çiğ ve tatasız bir hayatı yaşar,günlük hayatımızın hengamesi içine karışmış mutsuzluğu soluruz.
İçinde kendini bulma umuduyla kocaman bir anlam denizine dalmaya hazır mısın? Ya da anlam denizine hiç dalmadan,”başkalarını suçlamak” adlı patikalara dalıp kaçamaya devam mı edeceksin? Donmuş duygularının buzları çözüldüğünde aynı tazeliğini koruyan duygularının çoğu zaman acı tatlarını tatmaya hazır mısın?

Acı hem de bedende yaşamın kötü yanını hem de benliğin kötü yanına karşı bir somutlaştırmadır. Benlikteki var olan iyiyi kötü ben den koruyan ve yaşamın kötü tarafına karşı verilen çetin bir mücadeledir. Kaybolan bir sevgi ve ilgiyi yada değer duygusunu geri getirmenin bir yoludur. Bu kişiler çok erken dönemde o kadar çok birilerini istemişlerdir ki bir o kadar o birilerini bulamamışlardır. Ve her şartta kendi başlarının çaresine bakmak zorunda olan bireyler olup bunu anormal ve çok ilkel metotlarla da olsa yapmayı denemektedirler. Bu insanlar kendilerini yaralayan, ezen ve aşağılayan ilişkilerin içinde kendilerini bulurlar ve bu tarz ilişkileri tekrar tekrara yaşayarak bu ilişkiler içinde kendilerini mahkum ederler. Bu kişilerin kendi ayaklarının altına ‘sabun atmaları’’ bilinen bir gerçekliktir. Hayatlarındaki İşlerin yolunda gitmesi adeta onlarda çok ciddi panik duygusu yaratır ve iyi gideni bozmak bildikleri tek yaşama biçimidir.

Annenin regüle etmesi gereken zamanda regüle edemediği duygulanımlar artık acının varlığıyla dengelenir. Bu kişilerin lisanı acı olduğuna göre keserek ve kendilerini yaralayarak konuşmaktadırlar. Nasıl ki henüz konuşamayan bir çocuğunun kendisine ait bir dili varsa ve biz bunu anlamakta güçlük çekiyorsak bu kişilerinde acı dilini kullananları karşısında hem çaresizlik yaşarız hem de anlamakta güçlük çekeriz. Anlamakta güçlük çekmemizin bir diğer nedeni ise yaşana o içsel boşluk ve anlamsızlık duygusu ve çaresizlik o kadar yoğun ve acı vericidir ki dinlemeye ve hissetmeye katlanamayız.

Aslında bu dengeyi sağlayan ilk dönemlerde annedir. İlk önce bebek sonra çocuk annenin bütün duygulanımlarını ,dilini ,düşünce sistemini ve toplamda da benliğini ödünç alır kendi benliği oluşana kadar. Annenin yokluğu ile ödünç alınamayan bir benliğin yerini bebeğin içi doldurulamamış boş bir benlik alır işte bu da tam da boşluk hissine eşittir. Araştırmacı Davıd Le breton buna ” acı çekiyorum o halde varım ” diye adlandırmıştır.

Özellikle sıkıntı hislerinden çok söz eden bu bireyler (sıkılmak başka ,sıkıntı başka) kendi eksikliklerini(sanki eksiğim ve eksik bir şeyler var içimde) ,sevilmedikleri ve yeterince değer görmedikleri duygusu, uyum sorunlarını, çocuksu yalnızlıklarını bu acının varlığı ve temsilciliğiyle baş etme yoluna giderler. Yani acı bir gerçeklik güvencesi, kendilikle bir ilkel ilişki biçimidir. Acı, içseli dışarıya vuran yeni bir dil, lisan olmuştur. Acı tehdit altındaki ve güvensiz bir hem iç hem dış gerçekliği dengede tutan bir dengeleyici olmuştur.

Yetişkinlikte sürekli yinelenen korku ve dehşet duyguları ile son derece uç durumlara giden bu bireyler yaşamak için acı çekmek zorunda olduklarını düşünürler.Derinlerden gelen suçluluk duygusu bu acıyı sürekli besler. Suçluluk hissini durdurmanın yolu(geçici de olsa) acı çekmekten geçer. Suçluluk o kadar şiddetli ve yoğundur ki acı artık acı değildir. Acı, haz veren olmuştur. Acının varlığı bireyin hissedemediği varlığının göstergesi olmuştur. Var oluş ‘’acı’’nın üzerine temellenmiştir. Kişi zaman ilerledikçe bir acı kabuğu içine gömülmeye başlar ve bu acı onu hem suçluluk duygusuna karşı korur hem de bireyin varlığının ispatıdır. Yani acı nın ve acı çekmenin işlevi hayati bir önem kazanmıştır. Ayrıca bu ”acı kabuk” bir kalkan görevi görmekte tıpkı çok erken dönemdeki yaşanan ve algılanan acımasızlığa karşı geliştirilen ve yaygınlaştırılan ” hayat acımasız ve çok tehlikeli” algısına karşı koruyucu bir duvar oluşturulmuştur.

Çok erken dönemdeki çocuklar dış dünyayı kendilerince yorumladıkları için bu ihmal ve istismar süreçlerini kendi hataları olarak yorumlayabilirler.Ve kendilerinin yanlış ve kötü bir şeyler yaptıkları hissini yaşarlar ve bu ihmal ve istismarı da hatalarının bir kefareti gibi algılarlar. Her ne kadar yetişkinlik döneminde öfke ve nefreti yaşadıklarını söyleseler de bu nefret ve öfke çocuklukta bir nevi kodlanan ” benim hatam ”, ‘’benim suçum’’ düşüncesiyle bu nefret ve öfke kişinin kendisine yönelir ve bu cezalandırmayı kendi bedenini kullanarak uygulamaya geçerler.Tabi ki bu olanların hepsi bilinçdışı süreçlerin etkisi ile gerçekleşir ve kişi bunun farkında olmadığı gibi acıdan zevk aldığını söylemeye devam eder. Kendilikteki bu soyut izler daha sonra somut yaralara dönüşür ve bu izler geçmişin şahitleri olurlar. İlk dönem zedelenmeleri olan çoğu birey kollarındaki ya da vücutlarındaki kesikleri göstererek ” iz bıraktım o dönemi işaretledim” diyerek hem unutmamak ,hem şahit göstermek hem de o dönemde açılan ”benlik” yaralarının yerlerini işaretlemek adına bunu yaparlar.

Bu bireyler, bağlanma,sorunları içinde yer alan ayrışamama, bireyselleşmeme, bütünleşememe ve karşı tarafla-öteki ile gerçek manada birleşememe gibi durumları çok acı bir şekilde yaşayıp acı dan hem kıvranırlar hem de acıyı davet ederler.Bu bir nevi ‘’tekrarlama takıntısı’’ ile benzer ve sağlıksız ilişki tarzlarını sürdürürler. Boşluk hissi bazen yalnızlık duygusu ile birlikte yaşanmaya başladığı noktada derin bir anlamsızlık ve amaçsızlık yaşanır.Bu duygulanımın yoğunlaşması ile bireyler bir şekilde boşluk ve boşluk hissinin yaşandığı hasarlı ve eksik benliklerini hem telafi edebilmek hem de yaşadıklarını ve canlılıklarını hissetmek için tekrar tekrar kendilerini değişik yollarla dürtme yoluna giderler. Bu yollar kendilerine zarar verme, intihar teşebbüsleri, alkol ve madde kötüye kulanımları, riskli davranışlar,seks bağımlılığı gibi sayılabilir. Amaç bütünleşmemiş olanı bütünleştirmek, kendiliği hissetmek ,var olduğunu görmek ve göstermek gibi. Fakat bu uygulanan yöntemlerin hiçbirisi de düşünmeyi,düşünceyi barındırmaz ve tıpkı bu hasarın neden olduğu ,gerçekleştiği ve yaşandığı dönemdeki gibi ilkel ve çocuksudur.

Annenin varlığına rağmen yokluğu, çocukta bir karmaşa yaratır.Annenin öncelikle kendisini görememesi ve kendi varlığından tereddütü otomatik olarak çocuğun kendi varlığını algılayışına yansır. Çünkü anne aynadır,yansıyandır,yansıtandır. Çocuğun ruhsallığı da bu yansımalardan,yansıtılanlardan oluşur. Aynada ilk başlarda ne görürseniz ‘’o’’ sunuzdur. Anne tarafından görülmeyen ve varlığı kabul edilemeyen ve dolayısıyla sevilmeyen çocuk için annenin varlığının yerini boşluk hissi alır. Boşluk aslında ihmalin bıraktığı ”iz” dir. Daha önceki yazımda da boşluk ile ilgili tanımlamalar ve örneklerle anlatmaya çalıştığım gibi boşluktan söz etmek demek çok erken dönem ihmal ve istismarın ürünüdür. Gerek kötü annelik görmüş olmak, gerek aynalanmamış olmanın yaratmış olduğu eksiklik , tanımsızlık , ilgi ve sevgiden yoksun büyümüş olmak bireylerin yetişkin yaşamlarında yakalarını bırakmayan ve onlarda bir yapı bozukluğuna neden olan gerçek olduğunu hissetmemekten doğan boşluk hissi ile birey kendi gerçekliğini tam yaşamadığı gibi bir yere ait olmak , bir ilişkiyi sürdürebilmek ve istikrarlı olan her türlü durum ve tutumlardan uzak kalmak zorunda kalır ve bunun farkında olmaz.Bu bireyler hem yaklaşmayı isterler hem de fazla yakınlaşmanın yaratmış olduğu korku ile uzaklaşma yoluna giderler ve ne bir ilişkiyi sonuna kadar sürdürüp yaşayabilirler ne de ayrılabilirler.

Maksimum doyum, sonunda ölüme götürüyorsa hazsızlık da aynı sonuca götürür. Bir başka deyişle melankolide “hazsızlıkta” sorun olduğu söylenebilir. Melankoliğin narsisistik zeminde obje seçimi Haz İlkesinin işleyişini bozucu etki gösterir. Dürtüsel tatmin gerçekleşmediği için ruhsal aygıtın sürekliliği tehlikeye girer. Melankolinin aksine yasta, hazzın sürekliliği kesintiye uğrar fakat bu kesinti aslında hazzın ertelenmesinden başka bir şey değildir. Yas durumunda yemeden içmeden kesilmek ve diğer negatif belirtiler içsel ve dışsal gerçekliği korumaya yöneliktir. Çünkü bu negatif belirtiler objeden ayrılma ve dışsal gerçekliğe yatırım yapmaya yönelik olarak gerçekleşir.

Haz/Hazsızlık ilkesi devreye girdiği zaman otoerotik ve sanrısal nitelikteki sahte doyum mekanizması devreye girer. Bilindiği üzere gerçeklik ilkesi, haz ilkesi, arzunun gerçek doyumudur. Gerçeklik ilkesi doyurulmamış olan dürtülerin doyumunu sağlayandır. (Freud 1920). Melankoliğin aslında objeye yönelik olan olan fakat objeye değil de kendisineymiş gibi yaşantıladığı nefret, açık bir şekilde ve gerçek kaynağında yaşantılanamadığı için ilişki daima narsistik bir zeminde ilerlemektedir. Bu noktada önemli bir duygu olan nefretten bahsetmek gereklidir. Freud’a göre nesne nefretle doğar. Nefret hem objeden ayrılabilmeyi hem de bireyselleşmeyi sağlayan bir duygudur. (Freud 1897). Çocuk ‘anne neredesin, beni doyur’ diye ağlar ve nefretini belli eder. Melankoliğin nefreti ise son derece dolaylı ve karmaşık yaşandığı için doyum daima otoerotik düzeyde kalır, dürtü doyumu gerçekleşemez, gerçeklik ilkesinden uzaklaşır nesnesel ilişki ancak simbiyotik bir içe alım yolu ile, içte yaşanır. “Ben” içinde “biz” oluşur. Ancak dürtüler doyumsuz kalamaz. Otoerotik doyumla sadece doyurulmuş gibi olur bu da karnı açıkan yada susayan birinin su içtiğini hayal etmesi ya da karnının doyduğunu düşünmesi gibi tehlikeli, hatta ölümcül bir sonuca denk düşer. Barbara Low un önerdiği kavram olan Nirvana İlkesinin tam tersi şekilde çalışarak aynı sonuca varır. (Low B.1923)

Bilindiği üzere arzunun doyumu dışsal gerçekliğe bağlı olarak gerçekleşir. Bu durumda melankolide haz sanrısal bir şekilde gerçekleştirilir. Yani bir bakıma melankoliğin söylemi şu şekildedir: “Obje içimde ve benim dış dünyaya ihtiyacım yok”. Yani objenin Ben’e dahil edilmesi ile dışsal gerçekliğe ihtiyaç ortadan kalkmaktadır. Oysa dışsal ve içsel gerçeklik daima birlikte hareket etmekte ve içsel gerçekliğin bir ayağı dışsal gerçeklikte olmaya devam etmektedir. Dolayısı ile yas ile melankoliyi birbirinden ayıran en önemli farkın bu olduğu söylenebilir. Yas durumunda ve hüzünde dışsal gerçeklikle içsel-ruhsal gerçekliğin bir etkileşimi söz konusudur. Hüzün, dış gerçeklikteki objenin kaybından dolayıdır. Objenin yitirilmesi inkar edilmediği gibi dışsal gerçeklik de inkar edilmez. Ayrıca içsel ve ruhsal bir cılızlaşma değil, dışsal gerçeklikte bir yoksunluk yaşantılanmaktadır. Obje dışsaldır ve objenin anıları içselleştirilip yaşantılanır. Yas durumunda libidinal yatırım dışsal gerçekliğe aktarılmaya devam eder. Narsisistik regresyona gerek duyulmaz. Melankolik obje ise ‘Ben’e katıldığı için dışsal gerçekliğe gerek kalmaz ve libidinal yatırım narsisistik bir şekilde devam eder.( Yaşanan doyum sahte bir doyumdur). Bu sahte doyum yani içsel/ ruhsal gerçekliği, dışsal gerçeklikten ayırma ve bu süreçler sonucunda yaşanan haz hiçbir zaman gerçek bir haz deneyimi değildir. Dolayısı ile gerçek hazzı yaşayamayan Ben yoksullaşıp, cılızlaşır ve güçsüzleşir. Çünkü dürtü doyurulmak için vardır. Doyurulmayan dürtüler ya da sahte doyuma ulaşmış dürtüler belli bir süre sonunda canlılıklarını ve işlenebilir (doyurulmak, tatmin bulmak) olma özelliklerini yitirirler. Dolayısı ile dürtüsel dünyanın kuruması da beni zayıflatır, cılızlaştırır ve kurutur. Dış gerçekliğe kapanan kapıların ardında Ben, doyum bulacağını düşündüğü içselleştirilmiş obje ile birlikte kısır, yoksullaşan bir dünyaya girer. Melankolik objeyi içselleştirerek kendi benliğinde oluşturduğu splitting-bölme mekanzimasını iç ve dış gerçeklik arasında da oluşturur. Melankoliyi karmaşık hale getiren bu iki yönlü işleyen -içte ve iç/dış arasında- bölme mekanizmasıdır. Bu mekanizmanın devreye girişi ile dış gerçeklik askıya alınır ve benlik dış gerçeklikten bağımsız kılınmaya çalışılır, öznel gerçeklik, nesnel gerçekliğe dönüşür. Nesnel gerçeklik melankolik için tek gerçeklik halini alır. 

Melankolide nesne, yasta olduğu gibi gerçekte ölmüş değilken tıpkı yastaki gibi o ölmüş gibi davranma ve onun ölmemiş olduğunu yadsıma söz konusudur. Yani gerçekte nesnenin ölmemiş ancak yitirilmiş olması melankolik için aynı oranda travmatiktir. Melankoliğin kişisel dünyası, düşünceleri ve öznelliği o kadar gerçektir ki bu dünya nerede ise gerçekliğe eşdeğer ve o kadar etkindir. Melankoliğin içselleştirdiği obje, melankoliğin Ben’ine dahil edilir ve obje nesnelleşerek bir başka ben içerisinde hayat bularak onun bir parçası olur. Melankoliğin objeyi bu yamyamsı tutumla içine alması,yutması ve nihayetinde benliğine dahil etmesi Haz/Hazsızlık ilkesinin aleyhine çalışan bir durumdur (Freud, 1920)
İçsel nesneleri tarafından “terkedilmiş hissetme” deneyimi evrensel olmasına rağmen yeterli içsel ya da dışsal baskı altında herkes bu terk edilme deneyimini yaşayabilir ve bu durum fazla sürmeden düzelir. Ancak bazıları bu korkunç içsel tehdit karşısında kendilerini kurban konumunda hisseder ve bu ruh durumunun varlığını inkâr etmek için tasarlanmış psikolojik düzenekler inşa ederler. İşte melankoli bu tip inşaalardan biridir. Freud, kendiliğin hayatta kalabilmek için içsel nesneleri tarafından seviliyor hissetmesi gerektiğini söyler ve “Ego için yaşamak, SüperEgo tarafından sevilmekle aynı anlama gelir” diye devam eder. Melankoliğin dehşeti, içindeki herhangi bir şey tarafından sevilme hissini kaybetmesi ile ilgilidir. (Freud 1915)

Melankolideki obje seçiminin narsisistik bir zeminde gerçekleşmesinin melankolik için hayati bir değeri vardır. Bu zeminin bir ucunda ‘ben’ diğer ucunda obje bulunmaktadır. Her iki geçişi mümkün kılan bu zemin sayesinde, bir tehlike ya da düşünsel bir kayıp durumunda libido ‘Ben’e kayarak, melankoliği obje ve/ veya objenin bir özelliğinin kaybına karşı korumaktadır. Görüldüğü üzere melankolide tutulan bir yas reaksiyonundan ziyade, düşünsel düzeyde de olsa bir kayıp tehlikesi ve bu tehlikenin yaratmış olduğu korku, endişeye karşı kendiliği korumaya yönelik bir durum söz konusudur. Kaybedilenin ne olduğu net olarak anlaşılamaz. Melankolide özdeşleşilen ve içe alınan obje ile birlikte bir bütünlük oluşur. Aslında yitirilen sevgi nesnesine karşı beslenen nefretin gerçekleşmesi ve nefretin sadistik bir şekilde uygulanışı melankoli ile mümkündür. Bu bize melankolinin sado-mazoşistik yönünü göstermektedir. Bu konuda Gabbard şöyle demektedir; “Bu tür hastaların nesne ilişkileri sado-mazoşistiktir; ya kendisini berbat, değersiz hisseder ya da persekütörle özdeşim yaparak etrafındakilere çile çektirir. İntihar da bunun doruk noktasıdır” (Gabbard 1994). İçe alınan objeye kısmen duyulan ve gerçekleştirilen sadistik duygular aslında melankoliğin mazoşistik arzularının dolaylı tatminidir. Melankoliğin benliğinden tümüyle değersiz, ahlaksal yönden aşağılanacak bir nesne gibi söz etmesi ve sözde kendini aşağılaması aslında ambivalans yaşadığı sevgi nesnesine yönelik duygularını ifade eder. Bu duruma, görünüşte mazoşistik bir tutum ancak gerçekçi bir sadistik arzu diyebiliriz. Melankolide mazoşizmin türevlerine objenin içe alımının yanı sıra dış gerçeklikten çekilmeyi ve narsisistik kapanmayı da ekleyebiliriz.( Melankoliğin gerçekle bağdaşmayan kendisine yönelik aşağılama, değersizleştirme çabaları negatif narsistik tutuma karşılık gelebilir. Bu mekanizmanın işleyişine baktığımızda melankolide pek çok kavramın ve bir çok ruhsal gelişim döneminin hem iç içe geçmişliğinden hem de bu dönemlere ait ruhsal çatışmaların ne kadar arkaik ve regresif olduğundan söz edilebilir. Melankolikteki dış çevrenin fakirleşmemesinin tam tersine benlikteki zayıflığı ve fakirleşmeyi içeride birkaç cephedeki savaşıma ve libidinal yatırımın bu savaşımda harcanmasına bağlayabiliriz.(Freud 1917). Görüldüğü gibi melankolide dıştan görülmeyen ama içerde oldukça yoğun ve enerji gerektiren çetin bir mücadelenin varlığı söz konusudur. Uzman Klinik Psikolog Fatih Sönmez

Melankoliğin narsistik regresyonları, yani objeyi içselleştirip onu kendi benliğinde işlemesi, benliğin bölünmesine ve objenin benliğin bir parçası haline gelmesine neden olur. Ben’in bir parçası vicdan, bir parçası obje haline gelir. Yani melankolide dışarıdaymış ya da dışsal gerçekliğin içindeymiş gibi görünen sorunsal, tamamen benliğin içinde gerçekleşir. Fakat bu süreç içinde de içsel olan dışsal olandan ayrılır bir başka deyişle kapılar dış gerçekliğe kapanır. Benlik içinde gelişen bu karmaşık olaylar, bazen objenin değersizleştirilerek, Ben’in objeye üstün gelmesi hazzını yaşaması , bazen de bu hazzın, büyüklenmeci tutumu da kapsayan manik reaksiyonlarla sonuçlanmasına neden olur. Maninin ortaya çıkışının diğer bir yolu da benliğin bir parçası olan vicdanın, benliğin diğer parçalarını sorgulaması ve sonunda üstün gelerek ‘ben suçlu değilim’ düşüncesine ulaşması ile gerçekleşir. Melankolide benliğin bir parçası olan vicdan, zaman zaman Ben’in diğer bölünmüş parçasının objeye sadistik tutumunu eleştirir, zaman zaman da benliğin bir parçası haline gelen objeye karşı kazanılan zaferin hazzını yaşarken, diğer taraftan da vicdanın etkisi ile suçluluk duyguları ağır basıp Ben’in bir parçası narsisistik regresyona maruz kalır. Görüldüğü gibi melankoli yastaki gibi yalın bir dışavurumdan öte karmaşık ve çeşitli cepheleri olan bir savaşım, konfüzyonel bir durumdur. Dikkat edilirse melankolik kişi zaman zaman manik savunmalara başvurmakta, çoğunlukla depresyonu ve bazen de mani ve depresyonu bir arada yaşamaktadır ( Rank.O. 1923)

Freud’un ortaya koyduğu mekanizma aslında melankoliğin kendisiyle ilgili belirtmiş olduğu aşağılama ve değersizleştirmenin tamamen objeye yönelik olduğunu ortaya koymaktadır. Bu konuda freud şöyle der: ‘Eğer kişi bir melankoliğin çok sayıdaki ve çeşitlilik gösteren, kendine yönelik suçlamalarını sabırla dinlerse sonunda bunların en şiddetlisinin hastanın kendisine hiç uymadığını ama küçük düzeltmelerle başka birisine, hastanın sevdiği ya da sevmiş olduğu, sevmesi gereken birine uyduğu izleniminden kurtulamaz’. Freud’a göre yastaki histerik biçimde cezalandırılma isteği, melankolide söz konusu değildir. Yani yas ve melankolide gerek obje seçimleri ve objeye yatırımlar ve gerekse bu yatırımların niyeti ve kalitesi Ödipal ve pre-Ödipal düzeyler olarak farklılaşırlar. Abraham , objenin ‘ben’ tarafından kendine mal edilmek istenmesi ve bunun oral yamyamsı bir tutumla yapılmak istenmesinin göstergesi olarak yemeden içmeden kesilmeyi göstermiştir. Melankolide içeri alınmak istenen tek şeyin obje olduğunu, objenin içeri alınarak, onu Ben’in bir parçası kılmaya çalışmanın, objeye yönelik cezalandırma istemi ve çabası ile ilgili olduğunu ifade etmiştir. Melankolideki bu durum yastaki yalın mekanizmaya göre oldukça tahripkar ve yıkıcıdır.(Abraham K.1908) Nitekim Freud da ‘Ben’in nesne ile bütünleşme isteğini, içinde bulunduğu libidinal gelişimin oral ya da yamyamsı evresine uygun olarak, objeyi yiyip yutmak suretiyle gerçekleştirmek istediğini belirterek oral evrenin melankolideki ağırlıklı rolünü 1914’te yayımladığı ünlü ‘Kurt Adam’ adlı olgu öyküsünde de tartışmıştır. Freud melankolide objenin, Ben tarafından oral ve yamyamsı fantazilerde yutulmak istendiğini, objeye yönelik libidinal bağlanmanın, regresyonla narsisizme dönüşerek Ben’in objeyi kendine mal etmeye çalıştığını ortaya koymuştur. (Freud 1914).

Freud’a göre, yasta ve melankolide sevilen birinin, bir idealin ya da bir nesnenin kaybından soz edilmektedir. Ancak melankolide yastan farklı olarak bu kayıp duygusunun yol açmıs olduğu“kendini önemsemede yaşanan bir bozukluk’ mevcuttur. Freud’un bu tespiti melankolinin en özgün yanlarından biridir. Melankolinin göstermiş olduğu belirtileri “derinlemesine acı veren bir hüzün, dış dünyaya yönelik ilginin kesilmesi, sevme yeteneğinin kaybı, tüm etkinliklere ket vurulması ve kendini önemseme duygularının, kendini suçlama ve sanrısal bir cezalandırılma beklentisiyle sonuçlanması” olarak tarif eder.(Freud 1915) Yas durumunda ise kişinin kendi egosunun değersizleşmesinin ve önemsenmemesinin söz konusu olmadığını, egonun değersizlesmesi ve benlik duygusunun zayıflaması ile özgüvenin yitirilmesinin yas ile melankoli arasındaki en önemli fark olduğunu ortaya koyar. Freud yas durumunda gerçek bir nesne kaybı olduğunu, melankolide ise gerçek bir kaybın olduğu ve olmadığı durumlarda dahi kişinin bir sevgi nesnesini kaybetmiş gibi davrandığını belirtir. Melankolinin üç ön şartı olarak nesne kaybını, ambivalansı ve ego içindeki libidoya regresyonu gösterir. (Freud 1917)

Melankoli hakkında klasik psikanaliz çerçevesi içinde oluşturulan metinlerde ilk göze çarpan yaklaşımın narsisizmle kurulan ilişki olduğu görülmektedir. “Klasik psikanaliz yönelimli araştırmacılar melankoliyi, insanların narsistik yaralanmalara karsı gösterdikleri tepki olarak açıklamaktadır.
Homeros döneminde melankoli ciddi bir tanımlamalar silsilesiyle açıklanmaya çalısılmıştır (Homeros,İlyada) Bu, melankoliye verilen önemi göstermektedir. Melankolinin çeşitli varyasyonları üzerine geliştirilen kavramsallaştırmalar sadece beden ya da ruh kaynaklı olmayıp bir tür ruh beden ilişkisini/birliğini yansıtmaktadır.Bunlardan bazıları kararma,öfkelenme,göğüs bölgesi, bedenin orta bölgesi sözcükleridir. Bedenin orta bölgesi, göğüs ve üst karın bölgesini kapsamaktadır. Burası soluğun kaynağı ve yedinci duyunun da bulunduğu yer olarak tanımlanmakta ve akciğerler, mide ve kalp gibi organları içine alan bir bölge olarak belirmektedir. Salt bedensel bir açıklama gibi görünse de aslında bu bölgeye yapılan vurgu beden/ruh bütünlüğüne işaret etmektedir. Bunun nedeni ise buranın kararmasının bedensel bir bozukluk olarak değil ruhsal kaynaklı bir etki sonucu oluştuğuna inanılmasıdır. Yine aynı görüşe göre gündelik kimi yaşantılar bu bölgenin durumunu da değiştirebilmekte, hatta vücudun anatomisinde farklılaşmalara yol açabilmektedir. Kararma sözcüğü de bedenin orta bölgesiyle ilgili görüşe paralel bir bicimde iç organların kararmasına işaret etmektedir. Buna göre öfkelenme sonucunda bedenin görünmeyen iç kesimleri kararmakta ve şişmektedir. Bu durum daha çok dışarıya yansıtılmayan duyguların yoğunlasması sonucunda ortaya çıkmaktadır. Korkular, heyecanlar, hüzün, kaygı bedenin iç bölgelerinde birikerek buraları karartmaktadır.“Kararma’, hem göğüs ve karnın üst bolgelerinde, kanın ve safranın toplanmasıyla ortaya çıkar hem de heyecan, öfke vb. diğer gibi duygu birikimleri sonucu, kararma görülür. Bu Anatomik, fizyolojik, psişik bir kararmadır. “Orta bolgenin kararması” organ bozukluklarından çok, yaşanan olaylar sonucu ortaya çıkmaktadır.
Melankolik insan karakteri yazılı kültürde ilk olarak Homeros destanlarında yer almaktadır(Teber S. 2002). Homeros destanlarında “melankoli” sözcüğü kullanılmamakla birlikte bazı kahramanların mizacı ve melankolik davranışları çok belirgin bir anlatımla sunulabilmiştir. Bunlar arasında keskin bir biçimde öne çıkanlar ilk olarak Bellerophontes ve Aias’tır; onlar kadar olmasa da Agamemnon’un da melankoliye özgü ruhsal davranıslar sergilediği görülmektedir. İlyada Destanında geçen şekliyle Bellerophontes tanrılar tarafından yapayalnız bir yaşama mahkum edilerek cezalandırılmıstır. Bu şekilde cezalandırılmasının nedeni bilinmemekle birlikte İlyada Destanında Bellerophontes’in çekmiş olduğu acılara, sıkıntılara değinilmektedir(Homneros,İlyada). “Bellerophontes, yazılı din dışı tarihin tespit ettiği ilk melankolik kişilik, ilk arketiptir ve Antikçağ’ın ünlü hekimi Kapadokyalı Aretaus’un mani-melankoli yaklaşımını geliştirmesinde ona kaynaklık etmiştir. (Teber S. 2002) Aretaus, öfkeli ve saldırgan davranışların ardında üzüntü ve korku duygularının varlığını öne sürmüş, melankoliyi öfke nedeniyle ortaya çıkan bir tür ruh ve iç organ kararması olarak tanımlamıştır.
Melankoli eski çağlardan beri bilinen ve üzerinde düşünülen,çalışılan ve tanımlanmak istenen bir kavram olmuştur.İnsanların dikkatini ve ilgisini çeken bu kavram, değişik disiplinler tarafından o disiplinin kendi öznelliği içinde değerlendirilmek istenmiştir. Sanırım bunun nedeni de melankolinin kendisine ait bir öznelliğinin bulunmasıdır.Bu öznellik geçmiş çağlardan günümüze kadar değişik disiplinler tarafından yan anlamlar katılarak nesnelleştirilmeye çalışılmış ve her çağın kendi özellikleri doğrultusunda el alınmıştır.Örneğin Antik Yunan’da tıp alanı içerisinde değerlendirilmiş ve Hippokrat’ın da etkisi ile hastalık tanımı çerçevesi içinde ele alınmıştır (Teber S.2002) Theophrast ve Aristotales’in tanımlamalarıyla birlikte daha çok edebiyat ve sanatla ilişkili olarak kulanılmaya başlanmış,ortaçağ döneminde ise bu kavramın kavramsallaştırma çabası bir kenara bırakılmış, miskinlik ve tembellikten öte bir şey olmadığı söylenmiştir.Modern dönemlerde ise melankoli tekrar ele alınıp anlaşılmaya çalışılmış, psikoloji ,sosyoloji ve edebiyat gibi birbiriyle bağlantılı disiplinlerin ortak inceleme konusu olmuştur. Düşünürlerin yazarların dikkatini çeken meklankoli için Aristoteles’in ‘filozof olsun, devlet adamı, şair ya da sanatçı olsun neden bütün üstün nitelikli adamlar belirgin bir şekilde melankoliktir’ şeklindeki sorusu melankolinin hem depresyondan farklı bir durumu olduğunu hem de yaratıcılıkla, düşünürlükle bağlantısının araştırılmasını ve nihayetinde de melankolinin daha sonraki dönemlerde anlaşılmasına dair yeni bir kapıyı açmıştır. Her ne kadar melankoli içerisinde kaygı, korku, çöküntü,keder gibi duyugulanımları barındırsa da melankoliyi anlamak ancak kendi öznelliği içinde mümkündür.
Mutluluk ver mutsuzluk birbirini tamamlayan iki temel duygu. Birisi olmadan diğerinin hiçbir anlamı yok. İkisinin de insana kattığı değerler var, Sadece mutluluk arzusu içinde yaşayıp, çabalamak ise hem nafile, hem de paradoksal şekilde tatminsizliğe, depresyona ve bağımlılığa yol açıyor. Mutluluğu sevdiğimiz gibi, ‘acıyı da bal eylemenin’ yolunu bulmak, daha derinlikli ve tatmin edici bir tamamlanmışlık hissine ulaşmanın yegane yolu aslında.

Acı ve sıkıntıya tahammül edebilme gücünün insanı geliştirdiğini, yaratıcılık, sanatsal üretim, mizah ile zor durumların üstesinden gelebilme gibi özel bazı yeteneklerin, insanın acı ve sıkıntıyla imtihanından çıktığını görmezden gelmemeliyiz. Aşı olmaktan kaçan ufak çocuklar gibi, mutsuzluktan kaçmaya çalışmak, mutlu olmaya çalışıp, aslında o kadar da mutlu olunamayınca, yerini bir çaresizlik hissine ve depresyona bırakabiliyor çünkü… Ardından, bu varoluşsal depresyonu aşabilmek için, kolay ve hızlı haz veren kokain, eroin gibi maddelere saran insan, kendini birden mutlu olma çabası- başarısızlık- mutsuzluk- madde kullanımı- mutluluk- daha fazla mutluluk için daha fazla madde kullanımı gibi bir kısır döngünün içinde bulabiliyor.

Aynı, doğumu, neşeyle ve çoşkuyla kabul edip, ölümü, sanki hayatın dışında ve hiç gerçekleşemeyecek bir olay gibi görerek yadsıdığımız gibi, mutsuz olma halini de kendimizden uzak tutmak için aşırı derecede enerji sarf ediyoruz. Çocuksu bir iyimserlikle, mutluluğun istisnai bir durum değil de daimi bir hal olmasını istiyoruz. En ufak sıkıntı ve gerginlikte, komşudan, eşimizden dostumuzdan duyduğumuz antidepresanlara elimiz gidiveriyor. Gerçekten ihtiyacı olan için mucizevi birer iyileşme aracı olan depresyon ilaçlarının en büyük müşteri kitlesini, aslında depresyonda olmayan, mutsuzluk fobisi olan hayat tatminsizleri oluşturuyor Oysa kabul etmemiz gereken gerçek, mutsuzluğun da hayatın içinde, kaçınılamayacak, özgün ve zenginleştirici bir duygu olduğu..
Okuduğumuz kitaplarda, seyrettiğimiz filmlerde ve reklamlarda rastladığımız mutlu insan yaşantılarına gıpta ediyor, o yaşantılara ulaşmaya çabalıyoruz. Bazen, kapasitemizi o kadar zorladığımızdan, hedeflediğimiz ve bizi mutlu edeceğini düşündüğümüz şeylere ulaşmak öylesine yorucu ve meşakkatli olabiliyor ki, sonunda elde ettiğimizde, anlamını yitirip, değersizleşiyor. Ama, yine de yerlerine hemen yeni ‘mutluluk hedefleri’ koymakta gecikmiyoruz.

Mutlu olmamız için gerekli olduğunu düşündüğümüz şeylerin çoğuna, hiç farkında olmadan şartlanıyoruz. Anne babalarımızın beklentilerini içselleştirmekle daha çocuk yaşlarda başlayan bu süreç, içinde yaşadığımız çevrede makbul sayılan koşullara ulaşmadan, ‘başarılı ve ön planda biri’ olmadan mutlu olamayacağımızı zihnimize kazıyor, reklamlarda gördüklerimize sahip olmamız gerektiği gibi sosyal dayatmalarla sürüp gidiyor.

Biyolojik anlamda baktığımızda mutluluğun tanımı gayet nettir ve basitçe, acı çekmiyor olmaktır. Acı çekme hali hem fiziksel hem psikolojik olabilir. Biz insanlar, gelişmiş zihinlere sahip, oldukça karmaşık yapıda varlıklarız. Bu nedenle, bir ameliyattan çıkmadıysanız veya ağrılı bir hastalıktan muzdarip değilseniz ya da sevdiklerinizden birini kaybetmediyseniz, sadece acı çekmiyor olmak çoğumuzu mutlu etmeye yetmez. Hepimiz, mutlu olma durumumuzu, hayat içinde yaşayıp giderken edindiğimiz farklı ve zor elde edilen şartlara bağlıyoruz. Böylece kendi kendimize bir tuzak oluşturuyoruz, o da mutluluğu yakalanınca tadı çıkarılan nadir bir keyif olarak değil, uğrunda devamlı uğraşılarak elde edilen ve daima hissedilmesi gereken bir duygu olarak görmeye başlamak.
Mutlu olmak istemeyen insan yoktur. Acıdan kaçma ve hazza yönelme, en temel şekillenen insani yönelimlerden biridir. Freud’un bunu söylemesinin ardından yüz sene zaman geçtikten sonra biliyoruz ki, haz veren faaliyetler, beynimizdeki ödül sistemini harekete geçirir ve dopamin adlı beyin kimyasalının aracılık ettiği bir mekanizmayla tekrar edilmeleri ve pekiştirilerek öğrenilmeleri sağlanır. Ne var ki, keyifli faaliyetlerin hızlı bir şekilde öğrenilmesi ve tekrar edilmelerine yatkınlık oluşması, bağımlılığın da temel taşını oluşturur. Hazza olan meyilimiz, bizi bağımlılığa karşı savunmasız bırakır. Hazzı öğreniriz ve sonra da bırakamayız. Haz odaklı yaşamak, bununla ilgili sağlıklı bir çerçeve ve bilinç geliştiremeyen insanın kaderidir

Bazı Batı Avrupa ülkelerinde esrara tolerans gösterildiği gençler arasında sıklıkla bu maddenin daha az zararlı ve daha az bağımlılık yapan bir madde olduğuna dair bir kanıtmış gibi algılanır. Oysa gerçek öyle değildir, bu toleransın nedeni madde takibinin ve bağımlılığın bu şekilde daha kolay kontrol altına alınabileceği düşüncesidir. Son zamanlara Hollanda’da yapılan bazı bilimsel çalışmalar , esrar kullanımının dünyadaki şizofreni vakalarının neredeyse ’inden sorumlu olduğunu ortaya koymuştur. Bu kanıtlar nedeniyle büyük ihtimalle esrar giderek daha fazla denetlenen bir madde haline gelecektir Bellek ve konsantrasyon bozulmasına bağlı okul ve öğrenme güçlüğü olduğu ve bunların, kullanma süresinin uzunluğu ile arttığı da gözlenmiştir . Depresyon ve intihar girişimleri de esrar bağımlılığı olan grupta olmayanlara göre sekiz kat daha fazla görülmektedir .

Cannabis kullanımını takiben yarım saatlik bir zaman içinde psikolojik ve fizyolojik değişiklikler görülmeye başlanır. İlk ortaya çıkan bir öfori hissi ve rahatlamadır. Motor koordinasyon (denge) yavaş yavaş bozulur, zamanda bir yavaşlama algısı ortaya çıkar. Alınan maddenin miktarına, kullanım yoluna (örneğin ağız yoluyla alımda etkiler gecikir), kişinin bireysel tolerans ve maddeyi emme hızına göre değişmekle birlikte etkilerin başlaması birkaç dakika ile yarım saat arasındadır ve 3-4 saat sürebilir. Kullanımım ardından iki saat içinde gözde kızarma, artmış iştah, ağız kuruluğu ve taşikardi (çarpıntı) belirtilerinin en az iki tanesinin ortaya çıkması tanıya götürür.. Akut cannabis entoksikasyonu (esrar zehirlenmesi) bazen acil bir müdahaleyi gerektirir. Sıklıkla yoğun bir psikolojik stres , huzursuzluk ve korku hissiyle acil servise başvurulabilir. Cannabis, panik atak, paranoya, anksiyete ve hatta şizofreniyi tetikleyebilir. Prof. Dr. Özgür Öztürk
Esrar kullanımının tedavisi (yoksunluk ve destek)  diğer kötüye kullanılan maddelerin tedavisiyle aynı ilkeleri  içerir:. Yoksunluk, ya hastaneye yatırılma gibi doğrudan yaklaşımla ya da kullanımından sonraki 4  hafta içinde esrarı saptayan  idrar testleri ile kontrolu gerçekleştirilen ayaktan izlem ile  sağlanmaktadır. Destek tedavisi ise  bireysel, aile ve grup terapileri ile sağlanır. Eğitim, yoksunluk ve destek programlarında  önemli bir noktadır.  Madde kullanım problemi tedavisine  ilişkin entelektüel nedenleri anlamayan hasta bırakmak için çok az motivasyon gösterir. Bazı hastalarda çekilme  belirtilerinin rahatlatılması için kısa dönem anksiyolitiklerin kullanılması yararlı olabilir. Bazı hastalarda ise altta yatan depresyon ile ilişkili olabilen  esrar kullanımı antidepresan tedaviye yanıt verir.
Gençleri esrar kullanmaya götüren sebepler çok çeşitli olsa da ilk kullanım genellikle meraktan gerçekleşiyor. Bu yaşlarda, farklı ve heyecan verici deneyimlere, risk almaya gençlerin daha eğilimli ve hevesli olmaları bu merakın pratiğe dönüşmesine sebep oluyor. Ayrıca arkadaş çevresinde esrarın bağımlılık yapmadığına ilişkin gerçek olmayan bu düşünce de gençleri ilk kullanıma iten önemli sebeplerden bir tanesi. Esrar kullanımı sonraki dönemde bir grupa ait hissetmek, büyüdüğünü göstermek, stresle başaçıkmak, rahatlamak, eğlenmek gibi sebeplere bağlı devam ettirilse de zaman içinde kişinin hayatında belirgin bozulamlara sebep olur. Uyuşturucu maddeler gençler için büyük tehlike oluşturmasına rağmen aileler ve gençler buna bağlı risklerin ne yazık ki yeterince farkında görünmüyorlar. Madde kullanımı günden güne yaygınlaşmakta ve ilk kullanım lise yıllarında başlayabilmektedir. Bu yüzden hem ailelerin hem de gençlerin bu konuda bilinçli olmaları çok önemlidir.
Esrar kullanımına ilişkin tehlikeleri iki temel başlık altında inceleyebiliriz. Birincisi, kısa dönem tehlikeler yani esrarın etkisine bağlı yaşanacak komplikasyonlar ve buna bağlı yapılacak riskli davranışlardır. Esrar adıyla çok farklı maddeler satılabildiğinden bu etkiler ölümle bile sonuçlanabilir. Uzun dönemde ise, bağımlılıkla birlikte hafıza ve dikkat sorunlarından psikoza kadar uzanabilen farklı psikolojik sorunlara sebebiyet vermektedir. Ayrıca uzun dönem kullanımlarda kişilerin sosyal ilişkilerinde, aile ilişkilerinde ve iş-okul performanslarında belirgin bozulmalar görülebilmektedir. Herşeyden önce ailelerin bu konuda dikkatli olmaları önemlidir. Benim çocuğum böyle şeyler yapmaz demek bir şeylerin farketmeden ilerlemesine sebep olabilir. Aileler okul ve arkadaş çevresi gibi çevresel risk faktörlerine karşı dikkatli olmalıdır. Çevresel faktörler dışında çocuklarının yaşadığı zorluklara, bunlarla nasıl başa çıktğına, sosyal ilişkilerindeki tutum ve davranışlarına, rahatlamak ve iyi hissetmek için neler yaptıklarına karşı aynı şekilde dikkatli olmalıdır.
Esrar kullanımına bağlı ağız kuruluğu, açlık, gözlerde kızarma kan basıncının artması ve alınan miktara bağlı olarak çarpıntı sık görülen etkileridir. Kronik kullanımında testesteron düzeyi ve sperm sayısının azalması, kadınlarda kısırlık ve yeni doğan bebeğin düşük doğum ağırlığa sahip olması görülebilir. Dikkat ve tepkilerde yavaşlamaya sebep olur. Kimi kişide ise bunun aksine kimi zaman kaygı, sıkıntı, yoğun korku hissi, panik ataklara yol açabilir. Esrarın kişi üzerine etkisi içilecek esrarın gücü, içecek olan kişinin esrardan beklentisinin ne olduğu, beraberinde alınan alkol veya başka maddenin varlığı ve esrarı alış şekli gibi birçok faktöre bağlıdır. Esrarın huzursuzluk, uykusuzluk, iştah azalması, kilo kaybı ve tahammülsüzlük gibi psikolojik ve fizyolojik yoksunluk belirtileri vardır.
Esrarın tesiri altındayken kişinin gereksiz yere güldüğü gözlemlenir. Bazen bunun tam tersine korku ve panik hali hâkimdir. Denge kaybı, gözlerde kızarma, reflekslerin yavaşlaması, unutkanlık da görülebilir. Esrarın etkisi geçtikten sonra ise uyku hali, yorgunluk ve huzursuzluk gözlemlenir. Esrar kullanımına bağlı duygu-düşünce bozuklukları son yıllarda biz psikiyatristlerin sıkça görmeye başladığı bir durumdur. Özellikle uzun süre ve yüksek miktarda esrar kullanan kişilerde ani başlayan ve kimi zaman birkaç saat, kimi zaman birkaç gün süren halüsinasyon, duygusal gel-gitler, bilinç bulanıklığı ve varsanılardan oluşan bir tablo gelişir. Bazen de tamamen şizofreni benzeri tablolara da sebep olabilir. Esrarın beyne olan etkisi bununla sınırlı değildir. Esrar kullanımına bağlı beyinde atrofi denilen beyin hacminin azalması ve yıkımı da söz konusudur.
Esrar, ağız yoluyla emmek ve çiğnemek suretiyle de alınabilir, ancak en sık kullanım yolu sigara olarak içine çekme şeklindedir. Temel psikoaktif maddesi delta 9 tetrahidrocannabiol’ dur (THC). Esrar dumanı içinde ana psikoaktif bileşen olan delta 9 tetrahidrocannabiol haricinde 400 kimyasal madde daha bulunduğu bildirilmiştir. Santral sinir sistemi etkileri, maddenin beyne ulaşma hızıyla direk ilişkili olup, sigara şeklinde içme, bunu sağlamanın en hızlı yolarından biridir, esrar, akciğerlere çekildikten birkaç saniye sonra beyne ulaşabilmektedir. Cannabis’in beyin ödül ve stres sistemini aynı opiat (eroin), kokain ve nikotin gibi etkilediğini, nikotin ve kokain gibi, cannabisin (esrar) de mezolimbik bölgede dopamini arttırdığını iddia edilmiştir. THC beyinde ve yağ dokusunda birikir, yağda erime özelliği, THC’ ye (esrara) bir nevi depo özelliği kazandırır, bu nedenle de vücuttan atılma hızı düşük, yoksunluk belirtileri ise fizyolojikten ziyade psikolojiktir ancak bağımlılığı derin ve şiddetli bir bağımlılıktır. Bazen vücudun esrardan arınma süresi 3 hafta ile bir ayı bulabilmektedir.
Okullarda ergenlerde yapılan “Geleceğin takibi ( Monitoring the future)”  izleme çalışmalarına göre, 1990’ların ilk yıllarında başlayan bir eğilimin devamı olarak 8. ve 10. sınıflarda günlük, yaşam boyu, yıllık ve son zamanlarda ( son 30 gün içinde) marijuana kullanımında yeni bir artış olduğu saptanmıştır. Marihuana kullanımının prevelansının diğer bir ölçümü ABD’de nüfusa bağlı random ev ahalisi üzerinde  yapılan Madde Kötüye Kullanımı Üzerine Ulusal Ev Ahalisi  çalışmasıdır. Çalışmaya göre marihuana en yaygın kullanılan yasa dışı maddedir. Yaşam boyu prevelansı 34 yaşına kadar her yaş grubunda artmakta, daha sonraki yaşlarda tedricen düşmektedir. 18-21 yaş grubunda marijuana kullanımı son bir yıl (%25) ve  son ay (%14) da  en yüksek iken , 50 yaş ve üzerinde en düşüktür (%1 ve altı). DSM-IV-TR’ye göre esrar kötüye kullanımı ve bağımlılığının tüm yaşam boyu hızı  %5’dir. Irk ve etnik grup da marijuana kullanımı ile ilişkilidir, fakat bu ilişki yaş grubuna göre  değişiklik gösterir. 12-17 yaş grubunda, beyazlarda siyahlara göre yaşam boyu ve son bir yıl içinde kullanma oranı daha yüksektir. 17-34 yaş erişkinlerde, beyazlarda yaşam boyu kullanım oranı siyahlardan ve İspanyol’lardan daha yüksektir. Fakat 35 yaş ve üzerinde siyah ve beyazlarda kullanım oranlarının aynı olduğu bildirilmiştir. Siyah erişkinlerde  yaşam boyu kullanım oranı İspanyol’lardan belirgin olarak yüksektir. Esrar sigara gibi içildiğinde öforizan etkisi dakikalar içinde görülür, 30 dakikada enyüksek seviyesine ulaşır ve 2-4 saatte sonlanır. Bazı motor ve bilişsel etkileri 5-12 saat sürer. Esrar oral olarak browni ve kekler  gibi yiyeceklerin içinde alınabilir. Dumanının inhalasyonu ile elde edilen etkinin sağlanması için esrarın oral alımındaki miktarı inhale edilenin 2-3 katı olmalıdır. Esrarın psikoaktif etkileri kullanılan esrarın gücüne, kullanım yoluna, içme tekniğine, sıcakta eritmenin (pirolizis) kannaboid içeriğine etkilerine, doza, kullanılan mekana, kullanıcının son deneyimine, kullanıcının beklentisine ve kullanıcının kannaboidlerin etkilerine olan biyolojik yatkınlığına bağlı olarak değişir.

Öte yandan bulimik hastalarda kleptomaninin sıkça görüldüğü düşünülmektedir. Bilindiği gibi son yıllarda iştahında serotonerjik bir regülasyona bağlı olduğu ifade edilmektedir. Bu klinik beraberlik, kleptomanide serotonerjik disregülasyona ilişkin bir ipucu vermektedir. Bazı hastalarda, herhangi bir profesyonel kişiden yardım istemeksizin kendilerine alışverişi yasaklayarak, kendilerini dolaylı olarak “tedavi” yoluna gitmektedirler. Alışverişe çıkmadıklarından “aşırma”da yapamaz olmaktadırlar.

Ancak yararlanmayan çok sayıda olgu olduğunu da ifade etmek gerekir. Fishbain’de bu hastalarda “içgörü oryantasyonlu destekleyici tedavi” uygulaması yapmıştır. Hastaların niçin “risk alma davranışı” gösterdikleri, kişinin kleptomanik davranışlarının aile üzerinde yarattığı etkilere karşı duyulan suçluluk, hepsi birarada çözümlenmeye çalışılmıştır. Bu uygulamanın yanı sıra eşlik eden depresyona karşı ilaç tedavisi yapılmıştır. Bu kombine tedaviden birisinin bırakılması, özellikle de ilaç tedavisinin kesilmesi depresyonun ve çalma davranışının tekrar ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu bulgu kleptomanide, ilaç tedavisi olarak öncelikle antidepresif ilaçların denenmesinin gerekliliğini ortaya çıkartmaktadır. Antidepresif ilaçlar içinde de serotonin reuptake blokerlerinin öncelikli olarak kullanılması gerektiği ve daha faydalı bulunduğu ifade edilmektedir. Çünkü impulsivitenin serotonerjik disfonksiyonla ilgili olduğu bilinmektedir.

Kleptomani’de başarılı bir tedavinin varlığını rapor eden pek az çalışma vardır. Uzun süreli takip çalışmaları yoktur. Bu nedenle kısa dönemli tedavilerde sonuç başarılı olsa bile uzun sürede bu başarının ne ölçüde kalıcı olduğunu bilmemiz olanaksızdır. Keutzer hastalarına, ne zaman akıllarına çalma fikri gelse nefeslerini tutmalarını öğütlemiştir. Keutzer bu yöntemin 10 haftalık bir takip süresi içinde gayet etkili olduğunu ifade etmiştir. Ancak daha uzun süreli takiplerde sonucun ne olacağını bilememekteyiz. Covert’de çalma arzusu ile beraber hastalarına; bulantı ve kusma duygusunu ve davranışını imajine etmelerini söylemiştir. Bu karşı şartlandırmanın hastaları çalma davranışından uzak tuttuğu gözlenmiştir. Psikanalitik yönelimli psikoterapi, bu hastaların tedavisinde değişik sonuçlar vermektedir. Kleptomaninin altındaki çatışmayı bulup çıkartmak, hastalarda çoğu kez rahatlama sağlamaktadır.

Anneyi bir nesne haline getirip, her an el altında bulundurabilmek için o nesneyi çalan çocuk böylece kendi omnipotensini de hissetmiş olur. Omnipotent bir şekilde annesine hakim olur, onu kontrol eder. Self teorisi açısından incelendiğinde kleptomaninin narsistik bir zedelenme ile ortaya çıktığı söylenebilir. Castelnuova ve Tedesco kleptomanik davranışın narsistik yaralanmalara karşı bir cevap olduğunu ve kişinin dağılmasına engel olduğunu söylemektedirler. Yine self teorisyenlerine göre bu kişilerde matür bir kendilik yapısı gelişmemiştir. Kleptomaniyi, obsesif kompulsif bozukluğun bir şekli olarak görenler de vardır. Kleptomanide çalma eylemi kişiye zevkin yanısıra ruhsal bir rahatlama da verir. Bu aynen obsesif kompulsif bozuklukta, kompulsiyonların yerine getirilmesinin kişiyi rahatlatmasına benzemektedir.
Örneğin Moak tarafından ortaya atılan hipoteze göre kleptomanik çalma davranışı, biyojenik amin sentezindeki düşüklüğün sonunda ortaya çıkmaktadır. Biyojenik amin düzeylerindeki azalma bir disinhibisyon sonunda kleptomanik davranışa neden olmaktadır. Bu hipotez yeterince açık olmamakla beraber konuya biyolojik bir yaklaşım getirmiş olması açısından önemlidir. Kleptomanideki biyolojik hipotezlere ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Çünkü beynin değişik yerlerinde lokalize lezyonların çalma davranışını ortaya çıkartıp çıkartmadıkları, yani arada bir neden-sonuç bağlantısının bulunup bulunmadığı açık değildir. Kleptoman bir kişide parietal bölgede bir lezyon ya da BOS’ta transmiter son ürünlerinden birisinde azalma olabilir. Ama bu kleptomaninin gerçek nedeni olduğunu göstermez.
Bazı araştırıcılar, kleptomanik hastalarda organik bazı faktörler olduğunu göstermişlerdir. Örneğin 66 yaşında kleptomanik davranışlar gösteren bir hastada sol frontal ve sağ parietotemporal beyin bölgelerinde atrofi olduğu gösterilmiştir. Başka bir raporda 25 yaşındaki bir kleptomanda kortikal atrofi olduğu bildirilmiştir. Yine sağ pariatal beyin bölgesinde yer işgal eden lezyonu olan bir kişide de benzer bir klinik tablo görülmüştür. Bu kişide çalma epizodlarının hecmeler halinde geldiği gözlenmiş ve hastanın amitriptilin, fenitoin ve psikoterapi kombine tedavisine olumlu cevap verdiği tespit edilmiştir. İlginç bir gözlemde, psikomotor atakların kleptomani davranışının nedeni olabildiği, depresyonun ise bu bozukluğu agreve ettiğidir. Kleptomanların yaklaşık onda birinde disosiyatif bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bu grup hastalarda kleptomani davranışı füg benzeri bir durum içinde meydana çıkmaktadır. Narkolepsisi olan bir kadında kleptomani olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca insülinomaya sekonder ortaya çıkan hipoglisemide ve anksiyolitik ilaç alan bir kadında nedensiz çalma davranışı ortaya çıkmıştır. Kleptomaninin organik bazı faktörlerle birlikte olması bu konuda biyolojik bir takım yaklaşımların ortaya çıkmasını da sağlamıştır.
Fenichel gibi yazarlara göre kleptomaninin seksüel bir anlamı vardır. Çalınan nesnelerin de cinsel bir anlamı vardır. Kleptomaniklerin çoğunda, bazı nesnelerin fetişistik anlamları vardır. Bu hastalarda vajinismus, seksüel isteksizlik ve sterilite ya da bu olaylarla aşırı zihinsel meşguliyet vardır. Kleptomanik eylemler, kadınlarda menstruasyon ve hamilelik dönemlerinde daha sık ortaya çıkmaktadır. Psikanalistlere göre kleptomaninin altında bir psişik çatışma vardır. Fenichel’e göre kleptomani, impulsif ve infantil ihtiyaçlara bir doyum sağlar. Bunlara göre kleptomanik kişiler fallik dönemde takılmışlardır. Bu nedenle de penise imrenme veya kastrasyon korkuları vardır. Bu kişilerde antisosyal özeliklerde vardır. Çoğu sosyal olarak izole ve depresif bir yaşantı içindedir. Bazı araştırıcılara göre kleptomanide aşırı gelişmiş bir süperego vardır. Bu nedenle kişi kendini cezalandırma ihtiyacı içinde küçük hırsızlıklar yapar. Obje ilişkileri ile ilgilenen teorisyenler açısından ise kleptomani tehlikeli ve korku verici nitelikteki nesneleri kontrol etmenin onları zararsız hale getirmenin bir aracıdır.
Kleptomaninin kendiliğinden ortadan kalkması güç bir iştir. Kleptomanik bir kişinin tespiti zordur. Orta yaştaki kadınlarda genellikle bir kayba karşı, örneğin çocuğun evi terketmesine karşı ortaya çıkar. Pek çok hasta evli ya da duldur. Her ırktan kişilerde bulunur. İyi eğitim görmüş kişilerdir. Kleptomani ile ilgili literatürün pek çoğu, onun anksiyete, depresyon ve seksüel bozukluklarla olan ilişkisine dikkat çeker. Pek çok araştırıcıya göre kleptomani kişiyi stres ve depresyondan kurtarıcı bir rahatlık sağlar. Hatta depresyonun kleptomani için uyarıcı bir etki oluşturduğunu söyleyebiliriz. Yayınlanmış bir olguda deprese bir kadının kleptomani davranışı anında mastürbasyon yaptığı rapor edilmiştir. Sonuç olarak kleptomaninin depresyonu ortadan kaldırıcı semptomları azaltıcı bir etkisinin bulunduğunu söyleyebiliriz. Kleptomaniye akut, kronik ve tekrarlayıcı nitelikte mizaç bozuklukları ile bulimik tablolar eşlik edebilir.
Uzun süre klaptomanların yalnızca kadınların arasından çıktığı düşünülmüştür. Ancak bu inanç son yıllarda iyice sarsılmıştır. Bütün kleptomanların %20’si erkektir. Oranın kadınlar lehine bu kadar yüksek olmasının bir nedeni de, kadınların yakalandığında psikiyatrik muayeneye, erkeklerin ise hapishaneye gönderilmesinden kaynaklanır. Bir de kleptomaniyi impuls kontrol bozukluğu olarak görürsek, böyle bir kontrol bozukluğunun erkeklerde piromani, intermitant patlayıcı davranış ve patolojik kumarbazlık şeklinde geliştiğini, kadınlarda ise kleptomani ve trikotilomani biçiminde belirdiğini söyleyebiliriz. Kleptomanik kadınların ortalama yaşı 35, erkeklerin 50’dir. Kadınlarda ortalama 20 yaş civarında baş gösterir. Ancak 6 yaşındaki kız çocuklarında da tespit edilmiştir.
Kişinin ihtiyaç duymadığı, değersiz eşyaları çalmak olarak bilinir. Çok az anlaşılmış bir bozukluktur. Kleptomaniklerin her yıl 40 milyar dolar zarara yol açtığı düşünülmektedir, ABD’de. DSM-III-R kleptomaniyi bir impuls kontrol bozukluğu olarak sınıflandırır. Semptomlar çocuklukta başlar ve aralıklı olarak erişkin dönemde de devam eder. 150 yılı aşkın bir süredir bilinmektedir. Hastaların çok azı kendiliğinden tedaviye gider(yaklaşık %15’i tedaviyi kendiliğinden ister). Bütün mağaza hırsızlarının yaklaşık %4’ü kleptomaniktir(bazı araştırıcılara göre bu oran %10’dur). Fakat, pekçok klaptomaniğin de yakalanmadığını ya da yakalansa bile çoğu kez serbest bırakıldığını bilmekteyiz. Yakalanan kleptomanlar genellikle şiddetli bir emosyonel travma geçirmektedirler.  Prof.Dr. Mehmet Emin Ceylan

Platon’a göre Güzellik, Adalet, İyilik ve Doğru ile aynıdır. Yani aşk her zaman bu bahsettiğimiz kavramlarla ilgilidir. Platonik aşk, temelde kendi ruhunuzda eksikliğini çektiğiniz şeyi karşınızdaki insanda aramaktır. Ama, o insan genellikle her şeyi iyi, güzel, doğru ve adil olarak gördüğünüz bir temsildir.

“Platonik aşk” ifadesini 15. yüzyılda ilk kullanan kişi Marsilio Ficino’dur. O bunu, bir kişinin fiziksel görünüşüne değil zekası ve karakterinin güzelliğine odaklanan aşkı anlatmak için kullanmıştır. Bu sadece fikirler dünyasında var olan mükemmel ve yozlaştırılamayacak bir aşktır. According to Platon’a göre hiçbir zaman bu hissi gerçekten saf bir şekilde elde edemeyiz. Çünkü ona göre aşk ilgilerle alakalı değildir, erdemle alakalıdır. Başka bir deyişle, bu mükemmel bir aşk olurdu ama mükemmeliyet sadece bir ilüzyondur. Bu dünyada hiçbir şey mükemmel değildir çünkü mükemmellik sadece düşünceler dünyasında var olabilir. Temelde platonik aşk, cinsel bir arzunun olmadığı bir aşktır. Bu yüzden bu terimi günlük hayatta kullanırken romantik olmayan aşkı ya da bir arkadaşa duyulan cinsel olmayan hayranlığı ifade ederiz.

Son adım, tutkulu, saf ve bencil olmayan bir güzelliğin ifadesidir. Bu hiçbir zaman geçmeyecek ya da zamanla değişmeyecek bir hisle ilgilidir. Yani aslında bu romantik olmayan aşkla ilgili değil, mükemmel, sonsuz ve anlaşılabilir olan bilgileri takdir etmekle ilgilidir.

Fiziksel güzellik: bu ilk aşamadır. Fiziksel bedene duyulan aşk hissiyle başlar ve daha sonra genel güzelliği takdir etme olarak ilerler.
Ruhun güzelliği: bir kişinin fiziksel bedeninin güzelliğini takdir etmekle ona aşık olmak arasındaki çizgiyi geçince içerde nasıl birisi olduğuna odaklanmaya başlarsınız. Yani bu aşama karşınızdakinin ahlaki ve kültürel geçmişi ile ilgilidir. Bu aşamada materyalin (bedenin) ötesine geçersiniz ve materyal olmayana (ruha) doğru ilerlersiniz.
Bilgeliğin güzelliği: Ruhsal güzelliği takdir etme yolu her zaman bilgi ve fikirlere duyulan aşkın yolunu açar. Bu, sevdiğiniz insanın ötesine geçer.
Kendindeki güzellik: ilk üç aşamayı geçtiğinizde son bir kapı daha açılır. Aşkın güzelliğini kendinde ve kendi kendi kendine başka bir özne ya da nesneye bağlı olmadan tatmaktır. Bu yüzden de bu aşkın en yüksek seviyesidir.
Platon’a göre, güzellikle karşılaştığımızda aşkı deneyimlemeye başlarız. Tabi ki onun aşk tanımının bizi güzelliği keşfetmeye iten şey olduğunu unutmamak lazım. Aslında farklı tarzlarda güzelliği deneyimlediğiniz birçok aşama vardır:

Platon, Symposion (Şölen) ‘da şöyle söylemektedir: “dış görünüş güzelliğinden çok zihnin güzelliğini daha yüce görecektir. Yani eğer yüce bir ruh ama çok az güzellik sahibi birisi gelirse, onu sevecektir ve gençleri geliştirebilecek düşünceleri meydana getirecektir, ta ki kurum ve yasalardaki güzelliği görüp oluşturana ve ailedeki güzelliği anlayana kadar, daha sonra kişisel güzelliğin önemsiz olduğunu anlayacaktır.”

Aşkın önüne “platonik” kelimesini koyduğumuzda Platon ve onun felsefesinden bahsetmiş oluruz. Sokrates’in bir konuşmasından yola çıkarak Platon, aşkın güzelliği anlama ve deneyimleme isteği ya da dürtüsü olduğunu söyler. Bu, her ne kadar onu da kapsasa da fiziksel güzelliğin ötesine geçen sonsuz, anlaşılabilir ve mükemmel fikirlerin güzelliğini de sevmektir. Başka bir deyişle, Platon, aşkın güzelliği keşfetme ve deneyim etme isteğinden geldiğini düşünür.Bu süreç, fiziksel güzelliği takdir ederek sonrasında ruhsal boyuta ilerlediğinizde başlar. Yani bunun en yüksek seviyesi, saf, tutkulu ve bencil olmayan şekilde ifade edilmesidir.

Hangi türden bahsedersek bahsedelim bu his her zaman için çok güçlüdür. Hatta karşı konulamaz olduğunu da söyleyebiliriz çünkü temelde bundan kaçmak imkansızdır. Platonik aşk aslında ilişkilerimiz için çok önemlidir çünkü sanatta ve psikolojik çalışmalarda bir ilham kaynağı olmuştur.

Aşk.. bu kavram için çok farklı anlam, his ve kullanımlar vardır. Yani bunu basitçe tanımlamak hiç de kolay değildir. Ama aşkla ilgili kesin bir şey varsa o da bunun, bizim başkalarıyla bağımızla ilgisi olan evrensel bir kavram olduğudur. Dilimizde bu sözün birçok farklı anlamı vardır. Tutkulu bir istekten romantik bir aşka, hatta ailenize bile hissedebileceğiniz seksüel olmayan hislere kadar birçok duyguyu anlatabilir. Hatta daha derin bir şey olan dini aşktan da bahsedilebilir.
Platonun aşk fikrinin de kaynağı olan filozofik kavram işte budur. Fakat birçok insan bunu yanlış anlamıştır. Hatta bu anlayış, aşkın kanaatkar ve manevi bir sevgi olarak görüldüğü bir noktaya gelmiştir. Ama aslında bu doğru değildir. Bu filozofun aşkla ilgili düşüncesi biraz daha ikisinin ortasında kalmaktadır: tam olarak seçici olmama ya da kanaatkar olmayla ilgili değildir ama stabilitenin mükemmel olduğunu söylemektedir.
Bunlar birlikte gelebilir ama asla gerçekten karışmazlar. Platon insanların ruh ve bedenden oluştuğunu ve ruh fikirler alemindeyken bedenin materyal dünyaya ait olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca ruh, içine sıkıştığı bedenle birlikte var olmak zorundadır ama iki gerçeklik birbirinden tamamen bağımsızdır.
Platon, aşkı, uğrunda güzelliği keşfettiğimiz ve deneyimlediğimiz bir kavram olarak görmüştür. Ama onu tam olarak anlamak için düalizm teorisini de anlamanız gerekir çünkü bu Platon’un felsefesindeki ana fikirlerden biridir. Düalizm, kendi gerçekliğimizi hiçbir zaman karışmayan iki ayrı şekilde görmemizi anlatan kavramdır, bu iki durumsa şöyledir: materyal (fiziksel) ve materyal olmayan (ruhsal).
Platonik aşk, aslında günlük dilde yaygın olarak kullanılan bir ifadedir. Bunu kullandığımızda genelde seksüel ya da romantik olmayan, iki arkadaş arasında da olabilecek bir sevgiyi kastederiz. Bu ifade her ne kadar Platon’un felsefesiyle ilgili olarak kullanılsa da bu makalede göreceksiniz ki bu kullanım, onun aşkla ilgili düşüncesiyle tam uyuşmamaktadır. Aşk, her zaman hakkında en çok konuşulan konulardan biri olmuştur. İlk zamanlardan beri şairler, yazarlar, düşünürler ve filozoflar için her zaman bir ilham kaynağı olmuştur ve hala da olmaya devam etmektedir. Tabi ki Yunan filozof Platon da bunların arasında yer almaktadır.
Enstitü tarafından sunulan online eğitimler iyi bir çözüm yolu olabilir. Özellikle kişisel gelişim eğitimleri, kendinizi bireysel anlamda daha iyi geliştirebilmenize olanak sağlar. İş yaşamında başarılı olmak için çabalamak, kendinizi geliştirmek, başarısızlık korkunuzun üstesinden gelmenizde önemli yere sahiptir. İş hayatı eğitimleri ile kendinizi kariyer anlamında geliştirebilirsiniz. Ne olursa olsun kendinize güvenin. Başarısızlıklarınız da başarılarınız gibi sizi siz yapan şeylerdir. Onlara da sahip çıkın, kabullenin, ders çıkarın ve devam edin.
Kontrolünüz altında olan, yapabildiğiniz şeyleri düşünün. Bugüne kadar gerçekleştirdiğiniz başarılara odaklanın. İstediğinizde aslında ne kadar başarılı olabileceğinizi anımsayın. Geçmişte yaşamak iyi değildir ancak geçmiş başarılarınızı düşünerek bugüne ve geleceğe daha iyi motive olabilirsiniz. Başarısızlık korkusu, kendinizi geliştirebilme konusunda araç olabilir. Nasıl mı? Kendinizi geliştirmede başarılı olabilir, özgüveninizi yerine getirebilirsiniz.

Etrafınızdaki insanlar, ruh haliniz üzerinde önemli etkilere sahiptir. En yakın çevrenizde eğer motivasyonu düşük, başarısızlıktan korkan, risk almayan kişiler varsa, siz de muhtemelen bu etki altında kalacaksınızdır. Başarısızlık korkusunu aşmak, üstesinden gelmek için çevrenizdeki insanları gözden geçirin. Kendinizi daha olumlu, gerçekçi ve çözüm odaklı insanlarla çevrelendirin. Başarısız olmaktan yüksek derecede kaygı duyuyorsanız, muhtemelen bu olumsuzluğu yaşayabilirsiniz. Risk almak, şansınızı denemek hayatınızı değiştirebilecek bir şeydir. Her zaman olumsuz neticelere sebep olmaz. Risk almanın büyük başarılar ile sonuçlandığı çok sayıda durum olmuştur.

Yaşanan bazı olumsuzluklar, başarısızlık korkunuzu arttırabilir. Yaptığınız işleri basit ve anlaşılır tutmak, başarısızlık korkunuzu ortadan kaldırmanın en iyi yollarından biridir. Sadelik, hayatın her alanında daha verimli olabilmeyi mümkün kılar. Zihninizi arındırmak, daha sağlıklı bir atmosfer yaratmak için de önemli bir detaydır. Başarısızlık korkusunun üstesinden gelmenin bir diğer yolu da anda olmaktır. Yaşadığınız anın farkında olmak ve bilinçli bir şekilde değerlendirmek gerekir. Geçmişte yaşamak ve gelecek ile ilgili kaygı duymak fayda sağlamayacaktır. Çünkü geçmiş, çoğu kez acı tecrübelerle dolu olabilir. Bunlara odaklanmak, motivasyonunuzu ve moralinizi düşürür. Gelecekte yaşamak ise endişelerle doludur. Henüz gelmemiş günler hakkında işlerin kötü sonuçlanıp sonuçlanmayacağı konusunda kaygı duymaya neden olur. Anda olmak ve motivasyonu yüksek tutmak gerekir.
Başarıyı olduğu kadar başarısızlığı da kabullenirsek, pek çok şey öğrenebiliriz. Çünkü başarısızlıklardan da öğreneceğimiz çok şey olacaktır. Önceden yaptığımız hatalardan ders almak, değerlendirmek önemlidir. Başarısızlıklar bize ne yapmamamız gerektiğini ve neyi daha iyi yapabileceğimizi öğretiyor. Sizi neyin engellediğini keşfedin. Güven eksikliği, bu engellerden en önemlisi olabilir. Bunun yerine başarısızlığı kabullenin ve kendinizi geliştirmenin yolunu bulun.
Başarısızlık korkusu yaşıyorsanız, bunun önüne geçebilmek ve yaşam kalitenizi yükseltmek için başarısızlık korkunuzun üstesinden gelmeniz gerekir. Başarısızlık korkusunun üstesinden nasıl gelinir?
Başarısızlık korkusunun hayatımızı yönetmesine izin vermemeliyiz. Aksi halde sürekli olumsuz kaygılar yaşamak, yaşam enerjimizi ve motivasyonumuzu düşürebilir. Başarısızlık korkusu; yeni ilişkiler geliştirmemizden, potansiyelimizi keşfedip başarılar elde etmemizden, yeni işler için risk alabilme cesaretinden alıkoyuyor. Bu durum, bize daha çok zarar verebilir. Başarısızlık korkusu hissettiğinizi düşünüyorsanız bunun üstesinden gelmeniz gerekir. Başarısızlık korkusunun nasıl yenilebileceğine geçmeden önce başarısızlık korkusu belirtileri neler? Başarısızlık korkusu nelere sebep olur?
Başarısızlık korkusu, diğer insanların sizin hakkınızdaki fikirlerini gereğinden fazla düşünmenize,
Başarısızlık korkusu, insanların size olan ilgilerini kaybedeceğinizden endişelenmenize,
Ne kadar akıllı ya da yetenekli olduğunuz konusunda endişelenmenize, kendinize güven duymamanıza,
Sıklıkla yaşanan baş ağrılarılarına, mide ağrılarılarına, fiziksel yorgunluğa, dikkat dağınıklığına,
Yapmanız gereken işleri, sorumlulukları erteleme eğiliminde olmak gibi durumlara neden olabilir.
“Hayal ettiğim üniversiteyi kazanamazsam ne yaparım?”, “Bu işi yanlış yapmaktan korkuyorum” bu cümleler tanıdık geldi mi? Hayatımızın belirli dönemlerinde önemli dönüm noktaları yaşarız. Bu dönemlerde yapmamız, başarmamız gereken çeşitli durumlar vardır. Eğitim, iş, kariyer, sosyal ilişkiler… Başarmamız gereken şeyler hayatımızın her alanında olabilir. Başarısız olma, başarısızlık korkusu tahmin ettiğinizden çok daha yaygın. Çoğumuz hayatımızda sık sık neyin yanlış gittiğini düşünürüz. Bu son derece kuvvetli bir duygudur. Bu korkuyu sık yaşamak, hayatımızda büyük şeyler yapmamıza engel olabilmekte.
Onu görmeden yapamamak. O olmadığında yemekten içmekten kesilmek. Geceleri onu düşünmekten uyuyamamak. Sanki her an elinden kayıp gidecekmiş gibi endişelenmek. O giderse ben ne yaparım diye tasalanmak. Bir an yüz çevirmesin diye kendini hırpalamak. Delicesine paralanmak… Aşka düşmüş insanın yaşadığı duygulardan bazıları bunlar. Birçok insan hayatının bir döneminde bu duyguları yaşar. Yaşaması da gerekir. Aşk olgunlaştırır, ayrılık da ilişki seviyesini belirler. Her bir aşk macerası bir sonraki ilişkinin daha sağlıklı olması için yaşanmış bir tecrübedir. Aşk bir ilişkinin çocukluk çağı gibidir de. Bir insan hayata heyecanla başlar. Duygu dünyası fantezilerle ve hayallerle süslenir. Ama olgunlaştıkça ve tecrübelendikçe bu çocuksu duyguların yerini üretme, paylaşma, ahlak gibi değerler alır. Arada çocuksulaşır ama olguncasına. Bir birine âşık iki insanın yaşadığı ilk dönem yani aşk dönemi çocukluk dönemi gibidir. Heyecanlı, fırtınalı ve coşkulu geçer. Ama sonra sevgi, güven ve saygı gibi sağlam duyguların yaşandığı dönem gelir. Eğer bu döneme geçilebilirse ilişki kalıcı ve doyurucu olur. Aksi taktirde aşkta fiske olmuş bir ilişki halini alır. Gelişimini tamamlayamamış bir çocuk gibi olgunlaşamaz. Olgunlaşamayan bir ilişki ya biter ya da hastalıklı bir aşka dönüşür.
Hastalıklı aşk, eskilerin tabiriyle “marazi aşk”, “takıntılı aşk”, “patolojik aşk” veya “narsisistik (bencil) aşk” diye de adlandırılır. Burada aşık ilişkiyi bir benlik mücadelesine dönüştürür. Onun için maşuk benliğini besleyen bir nesnedir. O olmazsa yaşayamaz, o olmazsa mutlu olamaz, o olmazsa kendini güçlü hissedemez. Bu korku ve tutku aşıkın samimiyetini bozar. Ya her şeyi alttan alan, her şeye acı çektiği halde katlanan ya da karşısındakini aşırı kontrol eden, bunaltan bir kişi haline gelir. Karşısındaki için çok şey yaptığını zanneder, ama asıl gayesi benliğini kurtarmaktır. Hani ilahi aşkla mecazi aşk arasındaki fark nedir diye sorulur ya. İşte budur. İlahi aşkta benlik git gide yok olur, mecazi aşkta ise bir balon misali git gide şişer, devasa boyutlara ulaşır. Doyurulamaz ve tatmin edilemez olur. Birliktelik artık katlanılamaz hal alır. Maşuk kaçmaya başlar. Her fırsatta kavgalar olur. Defalarca ayrılmalar ve birleşmeler olur. Artık hiçbir zaman eski tat yakalanamaz. Tılsım bozulmuştur bir kere. İlişki gangrene olmuştur. Birinden birini kesip atmanız gerekir. Yani en büyük çare ayrılıktır.
https://youtube.com/watch?v=dJ1NVu_WZ0w
Aşk hastalığının altında birçok sebep yatabilir. Bazı taşkınlık tabloları kendisini hastalıklı aşk şeklinde gösterebilir. Klinik deneyimleri aşk hastalıklarının altından azımsanmayacak derecede taşkınlık hastalığının yattığını göstermektedir. Takıntı hastalığının bazıları aşk takıntısı şeklinde ortaya çıkabilir. Depresyon benliği zayıflattığı için patolojik aşka sebep olabilir. Bağımlı, takıntılı, narsisistik, sınır kişilikler de takıntılı aşk yaşamaya meyillidirler. Bazı insanlarda ayrılmayı birinin kaybı gibi değerlendirmeden dolayı patolojik yas reaksiyonu gelişebilir.
Böyle bir aşk eğer ayrılık sonrası bir ay içinde git gide azalıp geçiyorsa bir sorun yoktur. Tabi ki aşık olduğu birinden ayrılan bir insan üzülecektir, ağlayacaktır, sıkıntı duyacaktır, özleyecektir. Ama bunların makul bir sürede geçmesi gerekir. Geçmiyor ve kördüğüm halini alıyorsa altında bir psikiyatrik durumun olduğunu düşünmek gerekir. Bu durumda yapılması gereken bir uzmana danışıp yardım almaktır.
Geçmiş Travmatik Deneyimler: “Hiçbir erkeğe güvenmiyorum”, “Hiçbir kadına inanmıyorum”, “Bu kişi de beni terk edecek” “Ya terk edilirsem” Önceki ilişkilerde yaşanan taciz, anne-baba ile yaşanan sorunlar, fiziksel şiddet gibi travmatik yaşantılar kişinin beraberlik öncesinde sorunlar yaşamasına sebep olabilir. Yaşanan travmatik deneyimler kişinin dünyaya ve kendine olan güvenini etkilediğinden temel güven duygusu sarsılabilir. Travmaların en sıkıntı yaratan tarafı genellemelere ve olumsuz düşünce dayatmalarına yol açmasıdır. Kişi ilişkilerinde “Erkeklere/kadınlara güvenilmez” “Hiç kimseye güvenilmez”, “Diğerleri gibi bu kişi de beni terk edecek” gibi genellemeler sonrasında ilişkiyi bozan davranışlara girer.
“Beni hiç aramıyor. Benimle ilgilenmiyor. Benim onun için bir değerim yok”
“Sürekli neredesin, ne yapıyorsun demesinden sıkıldım. Resmen bana güvenmiyor. ”
İlişkinin başlangıcındaki beklentiler ve arzular kişiden kişiye farklılıklar gösterebilir. Bir kişi çok aranmaktan hoşlanırken bir diğeri beraber olduğu kişinin sürekli aramasından rahatsızlık duyabilir. Bu ihtiyaçları belirleyen aslında kişinin çocukluk ve ergenlik çağı yaşantılarıdır. Bu beklentiler aşırı ve sağlıksız olduğunda sorunlar başlar. Hastalıklı bir beklentiyi sağlıklı bir şekilde karşılayabilmek pek mümkün değildir. Mesela kendisinin sürekli aranmasını isteyen biri bir zaman sonra “kabak tadı” verecektir. Sürekli hesap soran biri aşığının bıkmasına, bunalmasına, soğumasına ve sonuçta kaçmasına sebep olacaktır.
Karşı cinsle ilişkiler bir insanın en temel sorunlarındandır. Çoğu insan çocukluk ve ergenlik döneminde tohumu atılan olumsuz şartlanmalara bağlı olarak karşı cinsle ilişki problemi yaşar. “Başaramazsam…”, “Rezil olurum…”, “Ya kabul edilmezsem…”
Kişinin yoğun bir şekilde sosyal kaygı yaşaması önemli bir karşı cins sorunudur. “Rezil olurum, ya kabul edilmezsem” şeklindeki olumsuz ve otomatik düşünceler kaygıya, o da uzak durmaya sebep olur. Kişi aslında hoşlandığı arkadaşıyla çok istediği halde iletişime giremez. Bu özellikle erkeklerde sıkça gözlenen bir durumdur. Sevdiği kıza bir türlü açılmaya cesaret edemez, arkadaş sohbetlerinde sürekli ondan bahseder, ama gidip de bir kelime bile konuşamaz.

EMDR aşk acısında oldukça etkin bir yöntem. Aslında EMDR bizatihi beynin kendi yöntemidir. Beyin her gece uykunun REM yani hızlı göz küresi hareketleri döneminde, gözleri bir sağa bir sola oynatmak suretiyle günlük travmaların duygusal yüklerini silmeye çalışır. Burada püf noktası beynin sağ ve sol yarımküresini ritmik olarak uyarmaktır. Bu sayede beyin mantıksal ve duygusal alanları hep birlikte çalıştırarak günlük üzücü, sinirlendirici, sıkıcı olayların zararlı etkilerini yok etmeye çalışır. Aşk acısı yaşayanlarda bu yöntemle kişinin aşk nesnesine takılmasını, bu konudaki aşırı duyarlılığını ve sebep olan geçmiş travmalarını çözmek mümkün olabiliyor. Bu sayede kişi aşk acısından ve aşk konusundaki olası şartlanmalardan kısa sürede kurtulabiliyor.

“Tutkulu aşk”ın çoğunlukla çocukluk döneminde yaşanan olumsuz olayların bir uzantısı olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Burada kötü giden ilişki kadar bu ilişkinin çağrıştırdıkları da travma etkeni olabiliyor veya kötü gidişat geçmişteki travmaları tetikleyebiliyor. Tutkulu aşkla gelen danışanlarımın birçoğunun geçmiş dönemde “değersizlik, yetersizlik, güçsüzlük, yalnızlık, eksiklik, eziklik, çaresizlik, şanssızlık” gibi düşüncelere sebep olan travmatik olaylara maruz kaldıklarını görüyoruz. Dikkat ederseniz “onsuz ben bir hiçim, onsuz değerim yok, onsuz yapamam, onsuz ben bir ölüyüm, o olmazsa…” tarzındaki düşünceler bu düşüncelerle bire bir örtüşmektedir. Sonuç olarak hastalık derecesindeki aşkın bir ‘hastalık takıntısından’ veya bir ‘madde bağımlılığından” oluşum açısından farkı yok gibidir. Tutkulu aşk da diğer psikiyatrik bozukluklar gibi biyolojik, psikolojik ve sosyal stresörlerin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Aşk hastalığının sebebi aşk değildir. “Narsisistik aşk, “takıntılı aşk”, “aşk iptilası”, “marazi aşk”, “bencil aşk”, “patolojik aşk” gibi birçok şekillerde ifade edilen tutkulu aşkta insanın aslında yaşadığı bir aşktan ziyade takıntıdır. Âşık aşk objesini yani ‘mâşuk’u benliğini besleyen bir varlık olarak görmeye başlar. Bunun sonucunda bencilleşen tutkulu âşık maşuku üzmeye, bezdirmeye ve sıkmaya başlar. Bu nedenle süreç gitgide tutkulu aşkın o çok korktuğu sonu yani ayrılığı hazırlar. Ayrılığın ardından yaşanansa büyük bir hayal kırıklığı, hüsran ve melankolidir. Tutkulu aşka düşen birçok kişi genellikle bu dönemde psikiyatriye başvururlar.
Aşk ve aşk acısının yarattığı hüzün evrensel bir olgudur. Yaşı, dili, dini, ırkı, kültürü yoktur. İnsanlığın ortak yaşantılarındandır. Her yerde ve her toplumda hemen hemen aynı şekilde yaşanır. Özellikle gençlik yıllarının vazgeçilmezidir. “Onsuz yapamam, onun için canımı bile veririm, o benim herşeyim” sözlerini sarf etmeyen, en azından içinden geçirmeyen yok gibidir. Aşk bazen toplumsal bir hayal ve avuntu aracı da olmuştur. Türk toplumu bir dönem göçün, hayat şartlarının ve yokluğun getirdiği sıkıntıları umutsuz ve amansız aşkların konu edildiği Türk filmleriyle avutmuştur. Bu, şarkılara, şiirlere, filmlere ve edebiyata konu olan aşk çoğu zaman masumdur. Dönemliktir. Gelir, yaşanır ve biter. Hayata uzunlamasına etki etmez. Lakin bir de bitmeyen, dinmeyen ve hayatı zindan eden aşk acısı vardır ki âşıkı canından usandırır. İşte bu aşka biz ‘tutkulu aşk” diyoruz.
https://youtube.com/watch?v=ddoUBC1qrgg
Okulda yeterli gözlem yapılmaz ve çocuğa sosyal fobi tedavisi için;
Müdahale edilmezse problem gelişim göstererek çocuğun eğitim hayatına devam etmesini zorlaştıracaktır. Yapılan araştırmalar da okulda sosyal fobi belirtilerine sahip olan çocukların zorunlu eğitimin ardından, eğitim süreçlerine devam etmeyi tercih etmediğini göstermektedir. Sosyal fobi belirtileri gösteren çocuğa karşı ailelerin de bilinçli davranması son derece önemlidir. Çocuğa karşı büyük beklentiler içerisinde olmak ve gerçekçi beklentilerden uzaklaşmak, çocuk üzerindeki baskıyı arttıracak ve kaygı yaratacaktır. Birçok ailenin çocuğu kıyaslama konusunda düştüğü hata, okulda sosyal fobiyi arttıran etmenlerdendir. Çocuğa kendisini yetersiz hissettirecek davranışlardan kaçınmak, profesyonel psikolog desteği almak ebeveynlerin dikkat etmesi gereken konular arasındadır.

Okul sürecinde meydana gelen bu davranışları özellikle öğretmenin gözlemlemesi, ebeveynleri bilgilendirmek açısından son derece önemlidir. Bu noktada öğretmenin çocuk üzerinde kurduğu baskı kaygı seviyesinde artış yaratabilir ve çocukluk çağı sosyal fobi daha travmatik bir anıya dönüşebilir. Çocukluk çağı sosyal fobisi travmatik anı ağı oluşturacağından yetişkinlik döneminin tetikleyici durumlarında tekrar alevlenebilir. Sosyal geri çekilme ciddi bir öz güven eksikliğine yol açabileceğinden iyi ilişki kuramayan öğretmenler ve ebeveynlerce daha da zorlaşır. Sosyal fobi tedavisi çocukların ileride sağlıklı bireyler olabilmesi için gerekli bir destektir.

Okul dönemindeki çocuklarda sınıf içerisinde daha belirgin olarak gözlemlenebilen sosyal fobinin belirtileri şunlardır;
Sınıf içerisinde çekingen tavırlar sergilemek ve konuşmamak
Soru sorulduğunda strese girmek, sessiz kalmak ve cevaplarken zorlanmak
Sınıfta yapılacak grup etkinliklerinde huzursuz hissetmek, ağlamak ve etkinliklere dahil olamamak
Sınıfta yüksek sesli okuma yapamamak
Konuşurken göz kontağı kurmaktan kaçınmak
Çocukluk çağı sosyal fobisi yetişkinden benzerlik göstermesinin yanında bazı farklılıklarda görülebilir. Korktuğu durumlarda ağlamalar, annesin babasının arkasına saklanmalar, göz teması kurmaktan kaçınmalar, hırçınlık, okula gitmek istememek görülebilir. Ergenlik döneminde ses titremesi ,konuşmada zorlanma, karşı cinsle iletişime geçmekte zorlanma, çekinme, etkinlik ve faaliyetlerden uzak durma içe kapanma görülebilir. Çocuklarda Sosyal fobi; kişinin yeni ya da tanıdık olmadığı ortamlarda iletişime geçmek zorunda kaldığında olumsuz değerlendirileceği, alay konusu olacağı, saçmalayacağı, küçük düşeceği gibi yaşadığı korku, kaygı, endişeyle birlikte bedensel olarak titreme, terleme, sıcak basması, ağız kuruluğu, çarpıntı, heyecan gibi belirtileri yaşamasıdır.

KGB ve KOB tedavisinde söz konusu çocuğun ve ailenin rolü büyüktür. Ergenlerde ve çocuklarda görülen bir davranış bozukluğu olarak nitelendirilen karşıt olma ve karşıt gelme probleminde amaç çocuğa zarar verici davranışları ortadan kaldırmaktır. Sosyal ilişkilerinde iyileşme sağlaması amaçlanan çocuğun ailesiyle de ilişkilerinin düzeltilmesi önemlidir. Karşıt olma ve karşıt gelme tedavisi sürecinde aileye önemli görevler düşer. Ebeveynlerin koyduğu kurallar ve bu kurallar karşısındaki tutarlı tavırları, rahatsızlığın giderilmesi için etkili olacaktır. İdeal tedavi yöntemleri arasında bilişsel davranışçı terapiler ve aile terapileri bulunur. Tedavi sürecini önemsemek ve uzman desteği almak çocuğun hem sosyal hayatı hem eğitim hayatı için önem teşkil edecektir. Ancak karşıt olma ve karşıt gelme problemine sahip çocuğun doğru teşhisini yapabilmek, tedavinin başında gözle görülür sonuçlar alınmasa dahi verimli sonuçlar görebilmek için önemlidir. Bu nedenle uzman psikiyatr ve psikologlarımız eşliğinde çocuğunuz için en doğru teşhisi yapacak ve doğru tedavi yöntemini uygulayarak topluma daha sağlıklı bireyler kazandıracağız.

Sürekli şekilde sinirlenme hali
-Yetişkin kişiler ile tartışmaya yönelim
-Karşıdaki bireyi kışkırtma isteği
-Yapılan hatalar için sürekli başkalarını suçlamak
-Kolay sinirlenmek
-Erişkinlerin kurallarını şiddetle reddetmek
-Söylenilen önemsiz şeylere dahi alınmak / gücenmek
Yukarıda sıralanan belirtiler tanı aşamasında kullanılmaktadır. Sizlerde çocuğunuzda bu belirtileri gözlemliyorsanız profesyonel bir destek almak için geç kalmamanız gerekir. Karşıt olma – karşıt gelme tedavisiile çocuğunuzun daha sağlıklı bir birey olmasını sağlayabilirsiniz.

Çocukluk ve ergenlik gibi zor bir süreçte karşıt olma durumu ile karşılaşmak hem çocuk hem de ebeveynler için oldukça zordur. Bu aşamada çocuk okul eğitim dönemini de ilerlettiği için öğretmenleriyle de sıkıntılar yaşayabilirler. Sabırsız davranışlar ve hoş görüşüz tavırlar sergileyebilirler. Ebeveynlerin çocuklarına bu dönemde verecekleri yanıtlar çok önemlidir. Ailelerin bu süreçte çocuklarına doğru bir davranış sergilediği düşüncesi iletmemesi gereklidir. Çocuk, davranışlarının desteklendiğini görürse bu tutumlara devam edecektir. Psikiyatrik destek almak ailelerin çocukları için uygulayacakları en sağlıklı yoldur. Karşıt olma-karşıt gelme tedavisi problem ilerlemeden uygulanmalıdır. Problemin ilerlemesi çocuk ya da ergenin karşısındakini bilerek kışkırtması ve öfkelendirmesi noktasına ulaşabilir. Bu sorun çocuğun sosyal çevre ve yaşantısını derinden etkiler. Karşıt olma ve karşı gelme problemi beraberinde farklı psikolojik sorunlar da oluşturabilmektedir.

Hastalığın seyrinde zaman içerisinde iniş çıkışlar görülebilir. Antisosyal aile ilişkisi ve düşük sosyo ekonomik düzey hastaların seyrinin olumsuz olarak devam etmesine neden olabilir. Bu nedenle tüm belirtilere karşı hassas olmak ve erken dönemde çocuk için psikiyatr desteği almak son derece önemlidir. Tedavi sayesinde çocuğa, aileye ve sosyal çevreye erken dönemde müdahale edilir.

İtaatkarsız davranışlara yönelirler. Ebeveynlerinin koydukları kurallar ve oluşturdukları düzenlere uymamak için direnirler. Bu süreçte çabuk sinirlenirler. Tepkilerini hemen ortaya koymaya çalışırlar. Ağlayarak söylenenleri reddetmeye yönelirler. Tüm bunlar karşısında kendi suçları nedeni ile çevrelerindeki insanları hatalı bulurlar ve böyle davranmaya onların neden olduğunu vurgularlar.

Çocukluk ile ardından gelen ergenlik sürecinde belirli bir noktaya kadar sergilenen karşıtlık ve tavırcı durumlar normal karşılanırlar. Ancak bunun ileri gitmesi ve davranışların ailesel/sosyal çevreyi etkilemeye başlaması karşıt olma – karşı gelme problemini gözler önüne serer. Bu sorun ile çocuklar ailenin ilettiği hemen her duruma zıt davranmaya başlarlar. Karşıt olma karşı gelme çocuklarda görülen yıkıcı davranış biçimleri içindedir.

Karşıt olma ya da karşı gelme problemi çocukların yaşına ve davranışlarına göre daha saldırgan bir tutum sergilemesi halidir. Tartışmacı tavırlar ve ısrarlar bu sorunu yaşayan çocuklarda görülen en genel nitelikli belirtilerdir. Özellikle okul çağındaki çocuklarda görülen problem erkeklerde daha sık ortaya çıkar. Bu davranış bozukluğunun ortaya çıkış nedeni farklı nedenlere bağlı olabilir. Okul çağındaki çocuklarda %2 ile %16 arasında görülen davranış bozukluğu tedavi edilmediği zaman ilerleyen dönemlerde toplumsal, mesleki ve akademik işlevsellikte bozulmalara yol açabilir.
Ergenliğin sonuna gelip de halen cinsel, toplumsal ve mesleki kimlik gelişimini tamamlayamayan bireylerde kimlik kargaşası görülür. Bu dönemin sonunda kimlik duygusu edinebilmiş bireylerde yakın ilişkiler kurma ve bu ilişkileri sürdürme, iş ve eş seçebilme becerileri gelişir.

Ergenler devamlı bir arayış içerisindedir. Birçok kimliği dener. En sonunda kendine uygun özerk bir birey haline gelir. Ebeveynlerin de bu konuda çocuklarına fırsat tanıması, yol gösterici olması gereklidir. Günümüzde ergenlerin daha çok deneyerek, yaşayarak öğrenme yolunu seçtiğini görüyoruz. Bu durum ailelere yanlış bir yol gibi gelse de çocuğumuzu desteklemek her zaman en iyi yöntemdir. Çünkü bilmeliyiz ki, er ya da geç bir karar verecek ve yetişkin birey haline gelecektir.

Ergenlikte, birey kendi için birçok araştırma yapmaktadır. En önemli araştırmalardan biri de meslek seçimidir. Bir ergen hangi mesleği yapacağı ile ilgili araştırmalar yapıyor ve sonunda bunun için karar verip çabalıyorsa başarılı kimlik oluşturmuş demektir. Ancak ergen bazen hiçbir araştırma yapmamaktadırlar. Kimisi ailesinin istediği mesleği seçerken (ipotekli), kimisi puanı nereye yettiyse o bölüme gitmeyi seçer ancak bölümü ile ilgili araştırması veyahut ilgisi yoktur.
Psikolojik Danışman Kübra YILDIZHAN
 Başarılı kimlik, bireyin değer ve inançları araştırarak kendine uygun bulduğu değerlerde karar kılması ve özerk bir birey haline gelmesidir.
Kimlik, bireyin “ben kimim, ne olacağım?” sorusuna verdiği yanıt olarak açıklanabilir. Ergenlik dönemi kimlik oluşumunun kritik evresidir. Ergenler kendilerine sıkça “ben kimim?” sorusunu yönetir ve kimliğini şekillendirir. Ancak kimlik oluşumu bireyden bireye değişiklik gösterebilmektedir.
Bu konuda Marcia’nın oluşturduğu kimlik statülerine bakmalıyız. Marcia 4 çeşit kimlikten bahseder. Bunlar; dağınık, ipotekli, moratoryum, başarılı kimlik şeklindedir. Dağınık kimlik, bireyin kendi değer, düşünce veya inançla ilgili herhangi bir araştırmaya girmediği, bu nedenle de belirli bir kimlikte karar kılmamasıdır. İpotekli kimlik, bireyin kendi ile ilgili herhangi bir araştırmaya girmediği ve ebeveyninin değer ve inançlarının aynısına bağlanmasıdır. Moratoryum kimlikte ise, bireyin değer ve inançları uğruna çeşitli araştırmalar yapmasına rağmen bir türlü belirli bir karar verememesidir. 
Ergenin kimliğini belirlemesinde aile hayatının da oldukça önemli bir yeri vardır. Aile bireyleri arasındaki ilişki, ergenin hayata karşı tutumunu etkiler. Anne babadan ayrılıp bağımsız bir birey olarak toplumda yer edinme isteği yaşayan ergen, aynı zamanda ebeveynlerinin desteğinin de olmasını ister. Bu karışık duygular içinde, kendine bir dünya görüşü ve hayata bakış açısı edinmeye ve kimliğini oluşturmaya çalışır. Karşıt duyguların yaşanması da ergende içsel bir gerginliğe yol açar (Yavuzer, 1987). Bu gerginlik ve kaygı durumuyla bazıları daha iyi baş ederken, bu dönemi daha karmaşık ve yoğun bir şekilde yaşayan bazı ergenler ise desteğe ihtiyaç duyabilir. Bu gibi durumlarda bir profesyonelden yardım almak da bir seçenek olabilir. Uzm. Klinik Psikolog Cangül Tokmaktepe
Kimlik karmaşasına giren gençler, kendilerine belli bir yön veremeyen, bir yerde kök salamayan gençlerdir. Erikson kimlik karmaşası yaşayan genci şöyle tanımlar: İnsanlara yaklaşma ve sıkı ilişkiler kurmada başarısızlık gösterir ve bunun sonucu yalnızlık çeker. Uygun olmayan rastgele kişilerle arkadaşlık eder. Çalışamama, kendini bir işe verememe, dikkatini toplama güçlüğü belirgindir. Yarışmaktan kaçar ve yeteneklerine uymayan işlerde kendini tüketir. Ailenin ve toplumun onaylamadığı rollere girer. Ters ya da olumsuz kimliğe bürünür.
Erikson’a göre ergenlik dönemi, ergenin kimlik arayışı içinde olduğu dönemdir. Çocuklar bu dönemde farklı davranışlar sergileyerek kendilerine kimlik oluşturmaya çalışırlar ve zorlu bir süreç ailelerini bekler. Hangi toplumda olursa olsun ergen, çağına özgü olan duygu, tutum ve davranış içindedir. Bu çağın temel özelikleri, duygusal coşku ve taşkınlık, çabuk kurulan ve bozulan ilişkiler, kolay etkilenme, toplum içinde sivrilme, ilgi çekme, rol sahibi olma çabası içinde özetlenebilir.
Erikson’a göre bu dönem ergenin kimlik arayışı içinde olduğu dönemdir ve ergen farklı yol ve davranışları deneyerek kendisi için bir kimlik oluşturmaya çalışmaktadır. Çoğu kültür ve bilim adamından da ergenin bu döneminde farklı davranışlarını deneyebileceğini ilişki bir beklenti vardır. Uzman Pedagog Didem Küt

 Hala kötü bir çocukluğun nasıl onarılacağını tam olarak bilmiyoruz. Bunlar edinilmiş acılardır; ama yine de, zor da olsa, akılda tutulması gerekenler vardır. İçinizdeki çılgınlığı anlamak için yapabileceğiniz her şeyi yapın. İlk sezgileriniz ve tepkileriniz hakkında şüpheci olun. Gelişme şansınızı sabote etmek için yapacağınız garip denemelere dikkat edin. Başınızdan neler geçtiği hakkında etrafınızdaki insanları kibarca ve dikkatli bir biçimde uyarın. Onları, sizi zorlu biri olduğunuz için suçlamaktansa; sizin adınıza üzgün olmaya davet edin.  Kitaplarla, terapiyle ve düşünerek, kazanabileceğiniz en üst düzey iç görüyü kazanmaya çalışın. Bunun size kalan bir miras olduğunu ve siz nereye giderseniz gidin sizinle birlikte geleceğini kabul edin. Normal olan kendiniz için acıma değil; ama biraz üzüntü duyuyor olmanız.

Bir diğer çocukluk dönemi ise mücadele ve acı dolu; kötü çocukluk dönemidir. Ağladığınızda sizi yaygaracı olarak adlandırırlar, zorlandığınızda dikkat eksikliğinden müzdarip olduğunuzu söylerler, başarılı olamadığınızda bunu sizin karakteriniz olarak alırlar, dağıldığınız zamanlarda sizden rahatsız olurlar, güçlü olmaya çalıştığınızda sizi sınarlar, güçsüz olduğunuzda aşağılarlar. Kısaca, sizin etrafta olmanız biraz utanç vericidir. Tam olarak varolmayı hak ediyormuşsunuz gibi değildir. Bir yükmüşsünüz gibidir ve en nihayetinde koca bir hayal kırıklığı… İlk tip çocukluk herkesin sahip olmak isteyeceği en güzel hediye gibidir. Tatminkar ilişki formlarına ulaşmada, cinselliği kabullenmede, mükemmeliyetçilikten uzak bir elde etme arzusunda ve sıkıntıya karşı direnç kazanmada yol göstericidir. Kötü bir çocukluk dönemi ise kalıcı ve sonu olmayan bir sorun gibidir. İlişkileri baltalar, özgüveni zedeler,  cinsellik etrafında sonsuz sorunlar oluşturur, kaygı, öz-nefret ve utanç üretir.
Şimdi iki tip çocukluk dönemi hayal edelim. Bunlardan biri iyi geçen bir çocukluk dönemi olsun. Bununla ilgili olarak ilk söyleyebileceğimiz iyi hissettiren bir çocukluk olduğudur; üzgün olduğunuzda  birisi acınızı dindirmek için size el uzatır, öfkelendiğinizde birisi sakinleşmenize yardımcı olur, anlamadığınızda birisi açıklar, dağınık olduğunuz zamanlarda utanç duymanıza engel olur, hata yaptığınızda size hatalı biri olarak bakmaz. Eğer ortada bir problem varsa siz bunun üstesinden geleceksindir. Kısaca, siz var olmayı hak edesinizdir. Rekabetçi  düzenin değer yargıları her ne olurlarsa olsunlar, siz  bir ya da iki sevgi dolu yetişkinin merkezinde olduğunuz evrende fazlaca değerlisinizdir.

Kısacası bu dönem oldukça fırtınalı bir dönemdir. Genç kendisiyle ve çevresiyle sürekli bir savaş halindedir. Kimi gençte bu dönemi oldukça gürültülü geçirirken, kimisi daha az çalkantılı geçirebilir. Ergenin yetişkin otoritesiyle çelişkide bulunduğu bu dönemde, yetişkinin onu kabul etmesi, ona koşulsuz bir saygı ve anlayış sunması gerekir. Anne-baba ergenin bağımsız davranmasına, onun kendi kendine karar vermesine, kendine güvenmesini sağlayacak yaşantılar geçirmesine özen göstermelidir.

Vicdan gelişimi bu dönemde birtakım temel değer yargılarının gelişmesi biçimini alır. Hayatta neye değer verdiğini belirleyen ergen, bu nedenle sık sık ideolojik kötüye kullanmalara maruz kalır. İdeolojik düşüncelerin yoğunlaşması bu gelişim döneminin bir görüntüsüdür. Değer sistemi geliştirme ve sosyal gelişimle bağlantılı olarak ergen artık yetişkin toplumsal düzeni içine girmek ve sorumluluk yüklenmek ister. Ergenlik dönemindeki sosyal ve ideolojik hareketlerin bir anlamı da budur. Başka bir deyişle ergenler sorumluluk yüklenmek istemektedirler.

Gençler ne yetişkin ne de çocuk olarak kabul edildikleri bu geçiş döneminde uyum sağlamakta güçlük çekerler. Kimlik arayışına giren genç bu dönemde ya kimliğini kazanmış olarak ya da kimlik kargaşası ile çıkar. Yine bu dönemde genç, gelecekteki işi için belirlemeler yapmak durumundadır. Hayatı boyunca nasıl bir iş yapmayı ummaktadır? Bu karar aşaması gencin bir anlamda geleceğini de belirleyecektir. Başka bir deyişle hangi okulda okuyacağını belirlemesi demektir.

Ergenlik dönemi, genç için çalkantılı bir dönemdir. Bu dönemde bireyin kişiler arası  ilişkileri gelişir, artar ve nitelik değiştirir. Artık çocuk değildir. Sosyal ilişki kurma becerisi artmaya başlamıştır.Toplum içinde kendi başına girişimlerde bulunabilir. Başkalarıyla kendi tercihleri doğrultusunda etkileşimler kurabilir. Bunun sonucunda duygusal yakınlıklar yaşayabilir. Bu duygusal yakınlıklar aynı zamanda anne babadan duygusal anlamda ayrılmanın bir görüntüsüdür.
Ergenin bu dönemde:
Fiziksel değişimi hızlıdır.
Üreme olgunluğu oluşmaya başlar.
Kimlik arayışına odaklanmıştır.
Yaşıtları, benliğinin gelişmesine ve onu test etmesine yardımcı olur.
Soyut düşünme ve bilimsel sorgulama gelişir.
Ergen ben merkezciliği bazı davranışlarda sürdürür.

Ergenlik dönemi, bedensel değişikliklerin yaşandığı bir dönemdir. Çocukluk döneminde kısmen yavaşlayan bedensel büyüme ve gelişme, ergenlik döneminde yeniden hızlanarak bu dönemin sonunda yetişkinlikteki yapısına ulaşır. Gencin beden oranları değişmeye başlamıştır. Bu değişim yüzünden genç biraz sakarlaşabilir, değişen bu oranlara uyum sağlayabilmesi için biraz zamana ihtiyacı vardır. Genellikle ergenlik ve gençlik çağı en sağlıklı yaşam dönemidir. Çocukluk hastalıkları geride kalmıştır, yetişkin çağa özgü hastalıklar ise çok uzaktadır. Ergenliğe özgü denebilecek tek hastalık belki de ergenlik sivilceleridir ( acne ). Ter ve yağ bezlerinin salgıları artmakta ve birikim olmaktadır. Bu durumun erkeklik ve dişilik hormonlarının ( androjen ve östrojen ) dengesizliğinden ileri geldiği sanılmaktadır.

İlkokulun ilk yıllarında görülen büyümedeki yavaşlama 10 yaşına doğru vücut biyokimyasındaki farklılaşmaya bağlı olarak hızlanır. Kız çocuklarında ani bir boy artışıyla birlikte ikincil cinsiyet özelliklerinin belirmeye başladığı görülür. Erkek çocuklar 9-10 yaşına kadar kızlardan biraz daha uzun ve daha iri bir bedene sahipken, 10-11 yaşlarında kızlardan daha ufak bir görünüme bürünürler. Çocukların bu dönemde sağlıkları genellikle iyidir. Önceleri çok hastalananların sağlık durumu bu dönemde düzelmiştir.

Çocukta zihinsel gelişim soyut işlemlere hazırlanmaya başlamıştır. Okul öncesi dönemde temelleri atılan vicdan gelişiminin başlaması bu dönemde değerlerin, tercihlerin ve tutumların belirginleşmesi şeklinde devam eder. Çocuğun konuşma yeteneği ve kelime hazinesi oldukça gelişmiştir. Bu dönemde kız ve erkek çocuklar kendi aralarında gruplaşarak oynamayı tercih eder. Bir yandan arkadaşlarıyla bir arada olmaktan hoşlanırken diğer yandan grup içinde sivrilme, üstünlüğünü kanıtlama çabası vardır.

Çocuk, okulda hayatı boyunca ihtiyaç duyacağı okuma-yazma ve hesap becerilerini edinmeye başlar.  Çocuk bu becerilere dayanarak ileriki yaşlarda karmaşık problemleri çözebilir hale gelecektir. Gündelik yaşamda olup bitenler çocuğun ilgisini çekmeye başlamıştır. Ülkelerinde ve dünyada olup bitenler ile ilgili fikir beyan etmeye başlar.

Çocukta bu dönemde:
Mantıklı düşünme başlar.
Ben merkezcillik azalır.
Yaşıtları önem kazanır.
Bellek ve dil becerileri artar.
Bilişsel becerileri artar.
Fiziksel gelişme durağanlaşmıştır.
Benlik kavramı gelişimi, benlik yapısını geliştirir.
Güç ve sportif beceriler artar.

Çocuğun aile ortamından çıkıp dış dünya ile daha içice olduğu dönemdir. Bu dönemin başlangıcı ilkokula yeni başlama, son yılları ise çocuğun ergenlik dönemine girmeye başlaması açısından son derece önemlidir.

Çocukta vicdan gelişiminin ve ahlakın yargıların temelleri bu dönemde atılır. Yalan söylediklerinde suçlandıkları, hatalı bir davranışta bulunduklarında bunu anladıkları görülür. Bu kazanım daha sonraki dönemlere de taşınır. Her alanda olan gelişim gibi daha sonraki dönemlere biraz şekil değiştirerek devam eder. Oyun bu dönemde çocuk için en önemli etkinliktir. Zamanını büyük bir bölümünü oynayarak geçiren çocuk, daha çok hayal gücüne dayalı oyunlar oynar. Çocuğun ebeveyni ile kurduğu özdeşim oyunlarına da yansır. Okul öncesi eğitim kurumları, çocuklar için yeni arkadaş çevresi , zengin bir oyun ortamı ve çeşitli deneyimler kazanabileceği bir yer olması nedeniyle oldukça önemlidir. Çocuk okul öncesi eğitim kurumlarında okula hazır hale gelir.
Çocuk rahatlıkla koşup zıplayabilir; ancak dar bir tahta üzerinde denge sağlayarak daha üst düzeyde motor koordinasyon gerektiren hareketleri yapmakta güçlük çeker. Bir önceki dönemde cinsiyetini fark etmiş olan çocuk, cinsiyetine uygun davranmayı öğrenir. Bu dönemde cinsiyetine uygun davranma davranışı ağırlıklıdır.Cinsiyet farklılıkları bu dönemde keşfedilir. Bu konuda sorular sormaya başlar. Çocuğu sorduğu sorular yüzünden azarlamak, araştırma girişimlerine engel olmak, çocukta suçluluk duygusunun gelişmesine neden olur. Erkekler/Kızlar şöyle yapar ifadeleriyle başlayan cümleler kullanır.

Çocuk yavaş yavaş aile ortamından çıkmakta ve başkalarıyla karşılaşmaktadır. Bu dönemde bedensel gelişme hızı, bebeklik dönemine oranla yavaşlar. Beden orantılarında da değişiklik göze çarpar.Yine bu dönemde kaslardaki gelişme dikkati çeker.

Bu dönemde çocuk, belli bir yapılanmayı tamamlamış olan bedenini etkili bir şekilde kullanmayı ve oyunlarında bedenini ustaca kullanmayı öğrenmiştir. Aynı zamanda çocuk büyümeye devam etmektedir. Bir yandan büyümeye devam ederken diğer yandan kendisinin ve bedeninin farkına varmaya başlamıştır. Çocuk, bu dönemde sosyalleşmeye de başlamıştır. Başkalarını keşfetmiş ve onlarla birtakım kurallar çerçevesinde bir araya gelmeye çalışmaktadır. Çocuk davranışlarında egosantrik ( ben merkezcil )tir. Okul öncesi eğitim kurumlarına gitmekte ve sınıf arkadaşlarıyla karşılaşmaktadır. Sokakta yaşıtlarıyla ortak etkinliklerde bulunmakta, parkta birlikte salıncağa binmektedir. Çocuğun bu dönemde kazandığı beceriler, sonraki yıllarda sosyal ilişkilerinin temel yapı taşı olarak kullanılacaktır.
Okul öncesi yıllarını içine alan ilk çocukluk dönemi, çocuğun aktif olarak çevresine yöneldiği, uyarıcılar ile dolu dış dünyayı keşfetmeye çalıştığı, insan yaşamının en temel becerilerinin kazanıldığı bir dönemdir.
Bu dönemde ebeveynin her ricası çocukta bir ikilem yaratır. Kazanacak mıyım kaybedecek miyim? Hem anne babasını sever hem de kendini ortaya koymak ister. Çocuğun her türlü kontrole direndiği böyle bir dönemde tuvalet eğitimine başlanmamalıdır. Yaşıtlarını taklit çok fazladır ve en iyi arkadaş grubu bir-iki kişilik gruptur. Arkadaşlar arasındaki saldırganlıklar daha çok kontrolün kaybedildiği durumlarda ortaya çıkar ve gerçek saldırganlık değildir. Bu yaş grubundakiler için ayrılıklar da çok üzücüdür; ancak bebeğin tepkisi ne olursa olsun ayrılıklar önceden çocuğa bildirilmelidir. Bu hem ayrılık anını kolaylaştırır hem de bebeğin gelecekte insanlara güven duymasını sağlar. Bebeğiniz daha fazla çocuk oldukça daha fazla sözel tepki verecek ve daha makul hale gelecektir.