logo

Hak şerleri hayreyler, Zannetme ki gayreyler, Arif anı seyreyler… Mevlâ görelim neyler, Neylerse güzel eyler…

Rabbim izin verirse. Ekim 2022

Teşhir etmek de aşkın hasmıdır. İnternet çağının verdiği hasarlardan birisi de bu. Tahrip ettiği şey de sadece aşk değildir, cinselliği de tahrip eder, üstelik katı ahlakçılıktan bile çok daha kesin ve ölümcül şekilde. Pascal Bruckner, “Sevmenin tehlikeye atılma olduğu güzel günler geride kalalı pek de uzun zaman olmadı. Bugün aşklarımız henüz açlığı bile tanımadan doygunluktan ölüyor.” demişti Hınç Ayları’nda. Aşkın, cinselliği barındıran tarafı Batı’nın çileci (asketik) inançlarında ve püriten ahlakçılığında daima zemmedilmiş, hor görülmüştü. Ortaçağda Kilise’nin, erkeklerin eşine âşık olmasını ve ona tutkuyla davranmasını kınayan yaklaşımı meşhurdur. Kadınlar için bu mesele zaten tartışılmamıştır bile. Oysa Âşık Şem’i ne diyordu gazelinde “Şems gibi izhâr olur, her kimde var envâr-ı aşk/ Âşikâre yanmalı, âşıklara ihfâ nedir?” Doğuda aşk sadece sanat değil, ibadetti aynı zamanda.  S.310

Samiha Ayverdi bu tevhidi gerçeği ne güzel açıklar: “Şunu bil ki, aşkın hakikatı bulunmadıkça, hilkatin maksudu ele gelmez ve insan aşkının kemâli derecesine göre mükemmel olur. Hilkatin ve kâinatın manasını bulmak istersen aşkı bul. Çünkü insan aşkı bulmak için dünyaya gelmiştir. Hayatın sebebi aşktır; mükevvenat da aşkın tekazası sebebiyle tekevvün etmiştir. Ancak aşkı bulandır ki, maksuduna ve hilkatinin manasına kavuşmuştur.” Sufiler için aşk, kayıtlanmamış ilahi bir sıfattır, hem âşık hem maşuk hem de aşk’ın bizatihi kendisidir. Ayna da, aynaya bakan da, aynada görünen de aşktan ibarettir. Tagore, “Aşkının fenerini tuttuğunda yüreğime/ Vuran şavkı var ya/ O şavk senindir/ Gölgesi benim” demekte.  S.317

Ham adamın biri çıkıp, “Çok sevdim, ya benimsin ya kara toprağın!” diyor, zulmediyor, şiddet uyguluyor. Hayır, bunu kimse yutmaz. Sen onu sevmedin, sen sadece kendini sevdin, kendi ihtiyaçlarını sevdin. Sevdiğini sandığın kişi tarafından çılgınca sevilme arzunu sevdin. Buna ancak narsistik sahte sevgi diyebiliriz; sadece kendisinin ihtiyaçlarını karşılayacak bir nesnedir; seçme şansı verilmemiş, özgürlüğü tanınmamış bir alt-insandır. Kişilik bozukluğu olan bireylerde bu tarz narsistik sözde aşkları sıklıkla görüyoruz.  S.288

Freud’un ifadesiyle, “Seven insan kibrini kırar, alçakgönüllü olur. Seven insan, narsistliğinin bir parçasını, tabiri caizse, sevdiğine rehin olarak bırakır.” Cibran’ın sevenlere şu tavsiyesi nasıl da yerindedir: “Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın, Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır, çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.” İlahi rüzgârın sevenler arasında dolanmasından çıkan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller birbirinden ayrıdır. Yine de teller birlikte ve birbirine nispetle var olurlar. “Birbirini tamamlayan, birbirini sınırlayan ve birbiri önünde eğilen iki yalnızlık” der Rilke.  S.294

Aşk gerçekten de ruhun görülmeyen şeylere derinlerden dalmış bakışıdır. Bu, insanların dünyasında hafiften tökezleyen, biraz acemi, kendine örtünmüş, yüreğimizin çizgilerini taşıyan bu kişinin kendi dünyasındaki zarafeti dikkatimizi celbeder. Her aşkın başlangıcı böyle bir “başka dünyanın zarafeti” hayalidir. Yanlış anlaşılmasın, bizi etkileyen insanlar acayip, sakar, beceriksiz vs. hakir gördüğümüz insanlar değildir.

Bilakis yetkinliğini ve güzelliğini gördüğümüz insanlardan büyülenir, onlara güvenip bağlanırız. Ancak bu güzellikte bir küçük kusur, o yetkinliği daha da belirgin kılan kendine özgü bir yeteneksizlik, o kişiyi dokunulabilir ve gerçek bir insan kılar bizim için. “Resmi güzeller”, kişinin sadece bir anlığına ve belirli bir uzaklıktan baktığı ilgi çekici şeyler, kamusal anıtlardır. Kişi onların karşısında kendisini bir turist gibi hisseder, fakat bir âşık gibi değil,” diyordu Ortega y Gasset.  S.297

Halil Cibran ne güzel bahseder aşktan: Çünkü aşk, hem başınıza taç koyar, hem çarmıha çeker sizi; Çünkü aşk, hem besler, suvarır, büyütür, hem dallarınızı budar sizin. Çünkü aşk, hem en tepelere tırmanır ve okşar, gün ışığında titreyen en körpe dallarınızı orda, hem köklerinize kadar iner ve çekip çıkarır, toprağa tutunan köklerinizi. Aşk, mısır demeti gibi toplar kucağında sizi. Taneleriniz çıkarmak için, harmanda döver sizi; Kabuğunuzdan ayırmak için, elekten geçirir, savurur sizi; öğütür ak pak un oluncaya kadar. Yoğurur bir kıvam buluncaya kadar. Ve sonra kutlu ateşine sokar sizi, közlenmiş ateşine sokar. s.299

Boş zaman ne demek? Zaman mukaddes bir şeydir. Zaman her ânı dolu dolu yaşanması gereken bir şeydir. Boş zaman, eğlence zamanı, öldürülmeye ayrılan zaman. Yani zamanı lakayt bir şekilde kullandığınız, onu eze eze kullandığınız, hiçbir iş yapmadığınız aylak aylak dolaştığınız zamandır. Seyyah ile turisti ayırmak gerekli birbirinden. Seyyah gittiği yerin hikâyelerine katılan, gittiği yerin tozuna dumanına bulanan, yurtiçi veya yurtdışında her nereye gitmişse yerel halkla oturup kalkan, onların sohbet halkasına dahil olan, mahalli yemeklerden yiyen, halkın oturduğu kahvelerde, çayhanelerde oturan ve hikâye toplayan kişidir. Turist ise gittiği yerleri kamerasının imgesine hapseden, yaşantıyla arasına mesafe koyan, halkın hayatına katılmayan, sadece göstermek, resimlemek ve yaşamış olmak için bir yerlere giden kişidir. Yaşantıyı satın alır, sosyal medyada gittiği yerlerin resimlerini paylaşır ve böylece kendisini daha imtiyazlı hisseder. S.263

Hacıların geçmişte dini saiklerle yaptığı şeyi, turist seküler bir ayin gibi tekrar ediyor. Gezip görme, dinsel ritüel yerine geçiyor, yüksek kültürün tapınaklarını ziyaret etmek seküler bir din olan yaşam sanatında yücelmeyi temin ediyor. Turist tapınaklara gidiyor, onların resmini çekiyor, Süleymaniye’yi görüyor, Selimiye’yi görüyor, Tac Mahal’i görüyor, katedralleri geziyor, fakat tüm bunların içindeki ruhaniyete, maneviyata ortak olmuyor. Sultanahmet’e giren bir turisti düşünün, hatlara, mihraba -işlemelere, bezemelere- bakıyor, fotoğraflarını çekiyor; O sırada ibadetini yapmak üzere huşu içinde Allah’a yönelen bir vatandaşı düşünün bir de. İkisi aynı mekânın içinde, ikisi de tamamen farklı niyetlerle bulunurlar orada. S.271

12.07.2022 VEDA

Zaman algımızın bilişsel ve duygusal tepkilerimiz üzerinde de etkisi mevcut. Dolayısıyla psikolojik sağlığımızda önemli bir rol oynuyor. Sağlıksız zaman algısı, depresyon gibi duygu durum bozuklukları yaşayan kişilerin aşina olduğu bir durum. Depresif bireyler için zaman yavaş akar, anda kalmakta güçlük çekerler, zira birçoğunun zihinleri geçmiş ile meşguldür. Depresyon, insanlarda zaman algısını değiştiriyor. Zaman akmıyor, adeta donup kalıyor. Depresyonda olan bireyler için ânın genişliğinde ve o bütünün akışında kendini bulmak, kendini bilmek kolay değil. Denilebilir ki, zamanımıza sahip çıkmak ruh sağlığımız üzerinde de ciddi tesirlere sahip. Aynı şekilde duygu durumumuz da zaman algımızı değiştirebiliyor.  S.239

Vakit nakittir cümlesini hepimiz işitmişizdir. Hakikaten vakit nakit midir? Öyle ise nakde dönüşmeyen vakte ne oluyor? Bu söz boşta kalmanın zaman kaybı olduğunu ve daha az para, başarı ya da güç anlamına geldiğini ima eder. Her an, paraya tahvil edilmelidir. Aynı zamanda zaman hırsızlığı yapan duman adamların da sloganlarından biridir bu cümle.  S.235

“Fakat yalnızca zaman içindedir gül bahçesindeki o an/ Yağmurun vurduğu o çardaktaki o an…” diyor Eliot. Buradalık hissi, beynin algının öğelerini iki üç saniye süren zaman birimlerine bağlamasıyla oluşur. Şimdinin zamansallığı, önce olmuş olandan ve sonra olacak olandan da öğeler içermektedir. Ânı, bu öğeleri birleştirmek suretiyle algılıyoruz.  S.231

İnsan ilişkilerinde, siyasette, kendimize bakışımızda gücümüz; kurduğumuz yakınlık kadar, arada geri çekilip uzaktan bakabilmekte. Arada dostluklarımıza da uzaktan bakabilmeliyiz. Zira çok fazla yakınlık, görmeyi engelliyor. S.217

Pascal’in çok sevdiğim bir sözü var, diyor ki “Mutsuzluğun tek nedeni, insanın tek başına odasında nasıl oturacağını bilememesidir.” Halbuki hepimizin bir masada, bir odada sessizce oturup tefekkür etmeyi, okumayı, hayal kurmayı, gönlümüzden bir şeyler geçirmeyi başarabilmesi gerekir.  S.222

“Dostluk/arkadaşlık Öteki’yle kurulan ve Ben’i stabilize ederek gerçekleştiren bir ilişkidir. Sosyal medyadaki ‘arkadaşlar’ Öteki’nin olumsuzluğundan yoksundur. Alkış tutan bir kitleden ibarettir onlar. Başkalıklarını Like ile yok etmektedirler… Performans öznesi kendisi yüzünden yorgun, kendisi yüzünden tükenmiş bir haldedir. Kendi kendisinden çıkmayı kesinlikle becerememekte, kendi kendisine diş geçirmekte, dolayısıyla paradoksal bir biçimde kendi içini oymakta ve boşaltmaktadır. Bu özne bir kapsülün içinde kendine tutsaktır ve Öteki’yle olan bağını yitirmektedir. Kendime dokunurum ama kendimi ancak başkasına dokunduğum zaman hissederim. Öteki, istikrarlı bir kendiliğin oluşumu için kurucudur. Öteki ortadan kalkarsa, Ben boşluğa düşer…” Byung-Ghul Han’ın Kapitalizmin Ölüm Dürtüsü adlı kitabındaki sözleri bunlar. Veya Martin Buber’in belagatli ifadesiyle söylersek “Sende Ben olurum.”  S.208

“Kendisine dost olmayanlar, gayrıya dost olamazlar, kendileri ile barışa varamayanlar, gayrı ile barışa varamazlar,” demişti merhum Fethi Gemuhluoğlu. Kendi kendisiyle arkadaş olmanın hedefi, insanın kendi içindeki tahripkâr bir düşmanlıktan kaçınmaktır. Kendine dost olmayan, iç çatışmalarını çözümleyememiş kişi, kendisiyle o kadar meşguldür ki ötekilere yüzünü dönüp de onu göremez. Kişi ancak kendinin dehlizlerinden sağ kurtulduktan sonra sağ kalan bir başkasını aramaya başlar.  S.210

Dostluk hiyerarşi gözetmez, bir rütbe meselesi değildir. Bir dostluk ilişkisinde bütün zaaf ve kusurlarınızla var olmaya devam edersiniz ve dostunuza kırılgan taraflarınızı göstermekten çekinmezsiniz. Çünkü dostlarımız aynı zamanda bizim şifacılarımızdır, varlıklarıyla, zor zamanda yanı başımızda belirivermeleriyle bizi iyileştirirler. “Aşk görmez, dostluk göz yumar,” demiş Peyami Safa. S.206

Kalbimize misafir ettiklerimiz ve kalplerine misafir olduklarımız. Dostluk, şu karanlık dünyada sevginin mum ışığıdır.  S.204

“Neyi daha iyi yapabilirim?” sorusunu sormaya başladığımızda öğrenmeye de başlamışız demektir. Oysa insanlar “Hangi alanda başarılı olacağım, kendimi nasıl göstereceğim?” diye çırpınıp duruyorlar. Saygınlık ve itibar statüyle ölçülmeye başlandı ve tehlikeli olan bu. Performans toplumu yorgunluk toplumuna dönüşüyor zorunlu olarak. Ne zaman aylaklık edeceğim, Tanrı’nın pencerelerini, gökyüzünü seyrederek güzel ilhamların kalbime dökülesine izin vereceğim, yıldızları seyre duracağım, kâinatı temaşa edeceğim? Daha ne kadar “çatlarcasına” koşacağım?  S.196

William Chittick, Varolmanın Boyutları isimli o harikulade eserinde “Çok daha genel düzeyde son iki yüz yıldır Müslümanlar arasında entelektüel açıdan önem ve öncelik verilen konulardaki kaymanın en açık belirtisi, bugün pratikte tüm Müslüman ebeveynlerin, çocuklarının doktor ve mühendis olmalarını istemeleridir. Mesele basitçe iyi gelir ve rahat bir yaşam kaygısı değildir. Burada çok daha derin bir şeyler olmaktadır. İslam dünyasında ilgi’ye her zaman gösterilmiş olan geleneksel saygı, çağdaş dünyada kendisini bilgi olarak takdim eden şeye, yani mesleğe kaymış bulunmaktadır.” diyordu.
Gandhi’nin şöyle bir duası var: “Rabbim! Güçlülerin yüzüne gerçeği söylemek, zayıfların sevgisini kazanmak ve yalan söylememek için bana yardım et… Eğer bana para verirsen mutluluğumu alma. Eğer bana güç verirsen beni muhakeme yeteneğimden, eğer başarı verirsen beni alçak gönüllülüğümden, eğer bana alçak gönüllülük verirsen beni saygınlığımdan yoksun bırakma.., Benim düşüncelerime katılmıyorlar diye bana karşı olanları hainlikle suçlayarak, onların karşısında suçlu duruma düşmeme izin verme… Kendimi sever gibi diğerlerini sevmeyi ve diğerlerini yargılıyormuş gibi kendimi yargılamayı öğret bana… Başarılı olduğumda sarhoşluğuma izin verme; Başarısız olursam umutsuzluğa düşmeme izin verme; Başarısızlığın, başarının öncesindeki bir deneme olduğunu hatırlamamı sağla.” Bilhassa bu son cümle bana çok önemli geliyor.

“Büyük düşün!” guruları bize sosyal sorumluluklarımızı bir kenara bırakarak; adanmışlık, öz-disiplin ve kararlılıkla rekabet yarışında öne geçmemizi telkin ediyor. Başkaları için değil yalnızca kendimiz için yaşadığımız bir hayat. Artık modern hayatın temel düsturu tamahkârlık olmuştur.  S.188

Materyale bağlı başarıyı, zenginliği ve statüyü hayatta mutluluğun tek anahtarı olarak gören insanlar yetiştiriyoruz. Halbuki başarı mutluluğun anahtarı değildir, mutluluk başarının anahtarıdır. Bir insan mesleğini yapmaktan keyif alıyorsa, işini zevkle yapıyorsa, o meslekte sadece kendisinin katkı olarak sunabileceği bir şeyleri de başarıyor. S.189

Maskenin yokluğu, rolün yokluğu anlamına gelmiyor. Sinema sanatının yakın plan bize gösterdiği insan yüzleri bile bir maskeyle malul. John Berger, “Fotoğraflar, videolar, filmler asla yüzü bulmaz; olsa olsa görüntülerin ve suretlerin anılarını bulabilirler. Halbuki yüz, daima yenidir: daha önce hiç görülmemiş ama tanıdık bir şey. (Tanıdıktır çünkü uyuduğumuzda, bütün dünyanın yüzünü görürüz belki rüyamızda, doğduğumuzda körlemesine içine fırlatıldığımız dünyanın.) Biz yüzü ancak bize bakıyorsa görürüz. (Vincent’in ayçiçeği gibi.) Profil asla yüz değildir ve kameralar her nasılsa çoğu yüzü profile dönüştürür.” diyordu Sanatla Direniş adlı eserinde.  S.182
Schopenhauer’un “Aslında bir insanın çehresi kural olarak dilinden daha ilginç şeyler ele verir, çünkü bütün düşüncelerinin ve özlemlerinin kaydı yahut sicili olması nedeniyle onun yüzü, söyleyip söyleyebileceği her şeyin özetidir. Ayrıca dil bir insanın sadece düşüncelerini ele verir, oysa çehre tabiatın düşüncesini dışa vurur,” billurlaşan bir düşünce var; insanı bedeninden, biyolojik ve toplumsal yaşantısından sıyırıp da bir benlik tanımlaması yapamayız; yüz birçok durumda kendimizin bildiğinden daha fazlasını söyler muhataba.  S.179

İnsanlar arası bağı, birinin delik açtığı kayıktaki iki kişinin durumu olarak tanımlayan hikmetli bir eski İbrani kıssası vardır, kayıktaki adam arkadaşına sorar, “Neden delik açıyorsun?”, diğeri yanıt verir “Sana ne, ben kendi altıma delik açıyorum senin altına değil.” Öteki şöyle yanıtlar, “Aptal! İkimiz birlikte boğulacağız!” İki kişiden biri o kadar bigâne ki, o deliği açmakla sandalın tamamını batıracağını ve ikisini birden tehlikeye attığının farkında değil. Bazı insanlar böyle bir bakar körlük halinde; at gözlükleriyle yaşıyorlar, etrafta yarattıkları tahribatı görmüyorlar.  S.163

Emmanuel Levinas, “Tanrı Kabil’e Habil’in nerede olduğunu sorduğunda, Kabil öfkeli biçimde bir başka soruyla yanıt verir: ‘Ben kardeşimin bekçisi miyim?” Öfkeli Kabil’in bu sorusuyla birlikte her türlü ahlaksızlık başladı. Elbette ben kardeşimin bekçisiyim ve ahlaklı bir kişi olmak için özel bir sebep aramadığım sürece ahlaklı bir kişi olurum ve öyle kalırım. Kabul etsem de etmesem de kardeşimin bekçisiyim; çünkü kardeşimin iyiliği benim ne yaptığıma ya da neyi yapmaktan geri durduğuma bağlıdır.” demişti. “Ben kardeşimin bekçisi miyim?” Ahlak işte bu soruyla başlar. Her insan evladı öteki kardeşinin bekçisidir. Onun bekçisi olarak biz ahlakın alanına gireriz, ahlaklı bir varlık oluruz.

Şeyh Sâdi, Bostan eserinde “Birisine iyilik ettiğin zaman, ‘Ben efendiyim, beyim; o bana muhtaçtır!’ diye büyüklenme. Zaman, o muhtaç kimseyi vurmuş deme. Zirâ vuran kılıç henüz kınına girmemiştir; mümkündür ki o kılıç bir gün seni de biçer,” der. Bir başkasına yardım ettiğimiz, ona zarar verecek musibetin önüne geçtiğimiz zamanlarda yalnızca onu korumakla kalmıyoruz, ileride bize isabet etmesi ihtimali hiç azımsanmayacak bir tehlikeyi de bertaraf ediyoruz; o sebeple böbürlenmenin bir dayanağı yok.  S.167

Dinle kederli insan, bak ne diyeceğim… Kış nasıl ki hayatın bitişi değil, hayatın yokluğu hiç değil, sadece canlılık döngüsünde bir safhadır, üzgünlük de hayatın bir parçasıdır. Bir sonraki ilkbahara hazırlık, içinin kuytularını keşfederek için bir fırsattır.

Güzel görelim, güzel düşünelim, hayatımızdan lezzet alalım. Seçtiğimiz, konuştuğumuz kelimeler sadece dünyamızı tasvir etmez, dünyamızın sınırlarını da çizer.

Hep kötüyü görür, hep kötüyü tanımlarsak, etrafımızda hep olumsuzlukları gündeme getirirsek bir süre sonra ruhumuz kararmaya başlar. Hayatın içinde saklı güzelliklerden de kâm almaya bakalım.

Hayatı yaşanmaya değer kılacak olan biziz. İnsanları ak ya da kara diye nitelemeyelim, insanların içindeki güzelliği, doğruluğu, iyiliği bulmaya çalışalım. İnsanların içindeki güzel tarafları biz bulalım, biz bir cevher keşfetmiş gibi o madeni işleyelim, açığa çıkaralım, gayret edelim.  S.159

Hayatta birkaç alanda behremiz olsun, birkaç alanda mutlu olmayı bilelim. Sadece iş ve aile
değil… İşin ve evin dışında uğraştığımız bir hobimiz olsun, müzikle uğraşalım, resimle uğraşalım, bir yardım cemiyetinde faaliyet gösterelim ama iş, ev, aile üçgeninin dışında bir yerde, kendimizi var ettiğimiz, varlığımızı hissettiğimiz, insanların ruhuna dokunabildiğimiz, kendi ruhumuza dokunabildiğimiz bir yerimiz olsun.

Hayatımızın idaresini elimizden yitirmediğimiz anlamlı bir işte çalışarak kendimizi gerçekleştirir ve özsaygımızı kazanırız. Halihazırdaki işimiz ve pozisyonumuz buna uygun olmayabilir ama biraz daha azına bile olsa daha insani bir işte çalışmak her zaman için tercih edilmesi gereken bir seçimdir. Ayrıca, mevcut işimizde de başka insanlara yardımcı olarak, onların hayatlarını iyi yönde değiştirerek inisiyatifi belirli ölçüde geri kazanabiliriz. Doğru şeyler için onların gerektirdiği kadar para kazanıp doğru yerlere harcayarak daha çok yaşayabiliriz. Yanlış şeylere değer vermemizi öğüt» leyen medyatik ve toplumsal telkinlere kulak tıkayabilmeliyiz. Bizi hasta eden sığ ve çöp değerlere bir “karşı ritim” oluşturabiliriz.
DEĞERLİ AİLEM İÇİN…. 10.07.2022

İnsanlar sürüden olduklarıyla değil yaptıklarıyla ayrılacaklarını sanıyor. Sadece ortalama veya iyi uyumlanmış bir birey olmak veya özel yetenekler ve çekici nitelikler içeren gelişmiş bir portföyden yoksun olmak, içsel yaşamınız ve kendinizle olan ilişkiniz ne olursa olsun, bir başarısızlık işareti, “özgün olmamanın” bir işareti sayılıyor. “Öne çıkın ve değerinizi kanıtlayın” talebi, günümüzde psikolojik bozuklukların ulaştığı yüksek seviyeyi açıklamaya çok katkısı olan bir “sistematik bir hayal kırıklığı yaratıcısı’dır.  S.146

Batı dünyasının çoktan unuttuğu ve giderek Doğu toplumlarını da etkisi altına alan mutluluğun özelleştirilmesi anlayışı, en iyi ihtimalde dahi, işlemeyen bir perspektif. Batı’da da işlemiyor. Ortega y Gasset’in söylediği gibi “Ben, kendim ile çevremden müteşekkilim ve eğer çevremi kurtarmazsam kendimi de kurtaramam.” Depresyonun panzehri olarak sosyal güvenin tesis edilmesi gerekir. Başka insanlara, ihtiyaçları için el uzattığımızda onlar da bizim elimizden tutarlar. Daha sonra değil, aynı anda. El vererek el alırız. Bir başkasını iyileştirerek kendimizi severiz. Depresyondaki insanlar en çok kendilerini sevmezler, ne kadar çok sevilseler de kendilerini o sevgiyle sarmalayıp ısıtamazlar. Bilince takılan her şey olumsuzdur, kendilerini bulaştırmak istemezler kimseye. İnsanlar nadiren bir başkasına karşı bu kadar zalimdir. Ama bir başkasına yardım ederken tüm bu çekinceler askıya alınır, kişi kendi öz değer yargısından sıyrılır; önemli olan yardım etmektir. İşte bağlantı da o temas anında kurulur böylece.

Konuştuğumuzda ilk önce kendi sesimizi işitiyoruz, kendimizi de dinliyoruz. Terapilerde de insan kendi öyküsünü kendi sesinden dinlemekle iyileşmeye başlar. Yakınlık ve içtenlik; insanın insandan, insanın tabiattan uzaklara savrulduğu bu yabancılaşma çağında ilaçtır. Kendi doğamızı başkalarıyla bağ kurarak tazeleriz, yeni bir soluk alır ve yola devam etmek için derman kazanırız.  S.156

Davis’in makalesini izleyerek devam edelim: Özgünlügün iç yaşamımızla ilgili anlamları artık yok oluyor. Dünyayı büyük bir “özgünlük devrimi” kasıp kavuruyor. Bir ara büyük şehirlerimizde otantik köy kahvaltısı en büyük hafta sonu eğlencesi değil miydi? Eİ yapımı ekmek ve ev yapımı ürünleri, alışılmışın dışında seyahat noktalarını ve yerel çeşitliliği, çevrimiçi profilleri ve Netflix/ Spotify çalma listelerini, “bir hikâyesi olan” ürünleri ve “atmosferli” mekânları düşünün. Buna yerel ürünlere rağbeti, kimselerin gitmediği yerlere gitme arzusunu, gittiğimiz yerleri kameraya alma çılgınlığını da ekleyelim. Bu liste, özellikle eğitimli orta sınıflar arasında sınırsızdır. Şimdi, çok büyük bir enerji, bu tipik, sıradan ve kitlesel-üretilmiş şeylerden ayrı duran, özel ve farklı olan şeylerin “özgün” gösterilmesi için kullanılıyor. Her kişiye, özel ve sıra dışı bir şey başarmak için kalabalığın arasından sıyrılması tembihleniyor. “Özgünlük” bir zorunluluk haline geldi. Bu anlamda özgünlük, bir “var olma” yoludur, çünkü “biri” olmak, benzersiz benliğinizi, diğerlerinden farklılığınızı ve bir başkasınınkiyle değiş tokuş edilemeyen kendi yaşamınızı geliştirmek demektir.

“Özçekimler, sosyal medyada markalaşma ve profilinizi yönetme” üzerine kurulan yeni dünyada önemli olan, gerçekte kim olduğunuz değil kim göründüğünüzdür. Günümüzde herkes özgün olmak istiyor. Bu konuda çok önemli bir makale yayınlayan ve bu alt başlıkta izlenimlerini aktaracağım John Davis şöyle yazıyor:

“İnsanları, kendileri olduklarında, kendi kişilikleriyle tutarlı ve numara yapmadıkları ya da yapar gibi görünmedikleri halleriyle ‘sahici’ olarak kabul ederiz. Anlık kaprislere veya toplumsal duygusal onay ihtiyacına genellikle direnç gösterdikleri, inanılır ve güvenilir oldukları zamanlarda da öyle. Başka bir deyişle de kendilerinin, geçen zaman içinde ve farklı koşullarda da istikrarlı ve tutarlı olduklarını gösterdiklerinde. Sahicilik kendinize karşı dürüst olma taahhüdünüz ve ruhunuzu, bireyselliğinizin, bağlı olduğunuz tasarılarınız ve en derin inançlarınızın doğru bir ifadesini sağlayacak şekilde kumanda etmeniz ve hayatınızı böyle yaşamanız olarak ifade edilmiştir.

Gerçek benliğinizi bulmanın anlamı, benliğiniz hakkında derinlemesine düşünmek, samimi bir şekilde öz-değerlendirme yapmak ve ‘sahici öz-bilgiyi’ aramaktır. Bu, aynı zamanda sizin için hayati önem taşıyan gerçekleri, sadık kalmanızın doğru ve gerekli olduğu gerçekleri sahiplenmek anlamına gelir. Bu anlayışta içe dönüş, kendi içinde bir son değildir. Kişisel bütünlüğe ve benliğin ötesine geçen ve daha zengin, daha insani bir dünyaya katkıda bulunan ortak ‘anlam’ ufuklarına erişimin bir yoludur.”  S.145

Depresyona götüren kişilik yapılarından birisi de bağımlı kişilik. Onaylanma bağımlılığı da diyebiliriz. Bazı insanlar daha bağımlı kişilik yapısı gösteriyor ve her yaptıkları için bir başkasından onay isteyebiliyor. İnsanları koltuk değneği olarak kullanarak hayata devam etmeye gayret ediyor ve kendilerinin yapıp ettiklerinin meşruiyetini başkalarından aferin almakla ölçüyorlar. Bu, aslında insanın kendine yeterliliğinin de az olması demek. Kendine yeten insanlar, sosyal bağları güçlü tutmasalar da depresyonun kucağına düşmüyorlar. Buna karşın onay merkezleri dışarıda olduğu, kendilerini sevemedikleri için depresyondaki insanlar daha çok onaylanmaya ve beğenilmeye ihtiyaç duyuyor. Sosyal medyada beğeni almak herkesin hoşuna gider ama oradan beklediği geri bildirimi alamadığında mutsuz olmak, bir tür sosyal medya bağımlılığıdır.  S.144

Hüzün, keder geldiğinde bizi içimizin daha önce keşfetmediğimiz ayrıntılarıyla buluşturur, bizi daha insan kılar, faniliğimizi, bu dünyadaki sonluluğumuzu, ölümlülüğümüzü bize daha kuvvetli çizgilerle hissettirir.

Materyalist değerlerin, yani bir şeylere sahip olmak ve biriktirmek suretiyle mutluluk arayışının depresyon ve kaygı seviyesinin yükselmesindeki etkisini incelemiş Tim Kasser. Bu araştırmanın sonuçlarına göre insanlardaki içsel güdüler tatmin edildiğinde mutluluk duygusu artmasına rağmen, dışsal güdü ve hedeflere ulaşan insanların mutluluğunda herhangi bir artış gerçekleşmiyordu. İçsel güdü dediğimiz şeylere aslında “gerçek ihtiyaçlar” da diyebiliriz. “Peki, nedir gerçek ihtiyaçlar?” diye sorulabilir. Buna şöyle cevap verebiliriz: Bir insanın, kendisini bir insan gibi gerçekleştirmesine yarayan bütün ihtiyaçlar birer gerçek ihtiyaçtır.  S.137

Hayat kayıplardan yapılmadır ve kayıplar da hayatı nasıl daha doğru ve güzel yaşayabileceğimizi bize öğretir. Kayıp olmadan hayat gelişip büyüyemez. “Çok düğünde eğlenen çok cenazede ağlar.” Çok başlangıçlarda hazır bulunan kişi, çok bitişleri de görür. Ne var ki zaman, bütün kayıpları iyileştirir. Daha iki ay önce babasını Covid yüzünden toprağa veren genç danışanım şimdi gülümseyebiliyor. İyileşme inişli çıkışlı bir süreçtir, tamlığa giderken birden ümitsizlik uçurumuna düşersiniz, ilerlerken gerilersiniz, bitti derken başlarsınız. Kaybettiğin kişiye bir daha dünya gözüyle dokunamayacaksın ama usul usul iyileşeceksin. Kara bulutlar azar azar dağılacak, uzaktan güneş görünecek.  S.93

Bencillikten uzak olarak verdiğimiz her şey dünyamızı dışarı doğru büyütür. Hayatlarımız bize ait olduğu kadar başkalarına da aittir, bu yaşama ait olduğu kadar bir başka yaşama da aittir. “Vermektir almak, affedilmektir affetmek ve ebedi hayata doğmaktır ölmek,” demişti Assisili Aziz Francis de. Koşulsuz sevgi, başarısızlık ve düş kırıklıklarına rağmen sevgi adına sevmeye, hayat adına hayatın hediyesine şükran duymaya, insanların içinde iyiliğin olduğuna inanmaya devam etmeyi taahhüt etmek demektir. Sevmek sevinç duymaktır.  S.87

Sevgiyi var kılan, bir sevgi nesnesinin varlığı değil, sevebilme kabiliyetidir. Erich Fromm’un Sevme Sanatı’ndan ilhamla söylersek, “Çocuksu sevgi şöyle der, sevildiğim için seviyorum. Olgun sevgi ise şöyle, sevdiğim için seviliyorum. Ham sevgi şöyle der, seni seviyorum zira sana ihtiyacım var. Olgun olan sevgi ise şöyle, sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum.”  S.88

Çocuklarınızı dünyada yaşanan yoksulluktan, bunun sebebi olan küresel ölçekteki eşitsizlikten ve adaletsizlikten haberdar edin, muhtemel ki dünyanın büyük bir yüzdesinden çok daha iyi şartlarda bir yaşama sahipsiniz veya en azından sizden çok daha kötü şartlarda yaşayan milyarlarca insan var; çocuklarınızın bunu görmesini, buna karşı bir dikkat geliştirmesini sağlayın. Vermede yaşanan lezzeti, henüz ruh cevheri parlak ve akışkan iken çocuğunuzun ruhuna vermelisiniz. ,  s.82

Cömert insanlar, ayrıca bilgilerini, emeklerini, zamanlarını, mekânlarını, güç ve iktidarlarını, ünsiyet ve merhametlerini, dostluklarını da öncelikle sevdikleri insanlar için, daha da ilerisinde bunlara ihtiyaç duyan zorda kalmış başka insanlar için sayarak değil saçarak veren insanlardır.  s.78

Cömertliğe konu “verme” eyleminin içtenlikle ve gönül hoşluğuyla, adeta gölgesini esirgemeyen bir çınar ya da kokusunu bağışlayan bir çiçek gibi doğal bir saikle yapılması gerekir.  S.79

Sevgi, incinmeyi göze alır. İyi bir eş ve aşk ilişkisi sevgi ve ihtimamla olur. Gerçek özen de keşfe, değişmeye ve büyümeye izin verir. Rilke, “Sevgi, bir baş kası uğrunda dünya olmaktır.” demişti. Kişinin kendi içinde olgunlaşıp kendi içinde bir varlık sahibi olması, bir dünya olması. Gerçek sevgi cömert bir nezaket ve dikkatle “almayı ummadan vermek” üzerine kuruludur, öylesine hesapsız, kendiliğinden.  S.74

Çöle direnmenin yolu, benmerkezcilikten kurtularak fark yaratmak ve başkalarına mutluluk vermektir. Alırken verdiğimiz şeylerse en büyük mutluluğu yaratan şeyler. Nasreddin Hoca fıkrasını bilirsiniz, derede boğulmak üzere olan cimri bir adama “Ver elini,” diye defalarca seslenip kurtarmak isterler, adam tereddüt edip bir türlü elini uzatmayınca Nasreddin Hoca “Elimi al!” diye uzatır ve adamı kurtarır. Kendinizi mutsuz hissediyorsanız, başkasını mutlu etmeyi deneyin. Kendinizi boş ve işe yaramaz hissediyorsanız bir başkasının hayatında ufak da olsa bir değişim yaratın. Bunu coşku ve tutkuyla yapın, coşku ve tutkuyla verin. Zengin bir hayatın yolu başkalarına hizmet etmekten, bulduğumuzdan daha iyi bir dünya bırakmaktan geçer. İhtiyaç sahipleri için her zaman yeterince vardır ancak tamahkârlar için hiçbir zaman yeterince yoktur. Verenden eksilmez, veren aslında Sultan’ın sonsuz mülkünden almaktadır. Başkalarının hayatında olumlu bir değişim yaratan kendi hayatını güzelleştirmiş olur. İnsan, ektiğini biçer. Vermek hayatımızı anlam ve mutlulukla donatır. Cömertlik yapabileceğinden fazlasını vermek, kibir ise ihtiyaç duyduğundan azını almaktır. Zamanından ver, bilginden ver. Dikkatinden, sevginden, neşenden ver. Vermenin güzellik ve gücünü yaşa.  S.72

“Vermek, daha önceden alınmış bir şeye mukabil başka bir şey vermek değildir, zira buna borç ödemek diyoruz. Bilakis vermek, kendi özünden bir başkasına üleştirebilmek, ona kendinden katmak, onu aktardığı şeyle daha iyiye doğru değiştirmek ve ona bağlanmaktır. ,  s.73

Kendi iç bütünlüğünü sürdürebilmek. Sevdiğim kişinin serpilmesini, gelişmesini isterim; onun için isterim bunu, kendim için değil. Sevdiğim şeyi büyütmek isterim. Sevmek, bir şeye emek vermek ve onu büyütmek istemektir. Kendini bulan sevgiyi, sevgiyi bulan kendini bulur. Yunus dilinde söyleyince: “Sen senlüğün elden bırak tenden içerü cândadır.”

Umut tek başına kanseri iyileştirmez. Sadece umutla pandemi bir nihayet bulmaz. Umut kayıp ve müteakip yas ihtimalini yok etmez ama bize bir şey fısıldar. Bir kış bahçesinde saklanan tohumlar, zamanı gelince yeşerir. Tıpkı onun gibi, sevginin tohumları da zamanını bekler. Umut yoksa çaba da yoktur. Umut bizi geleceğin yollarına düşürür, bugünün şartlarından özgürleştirir. Tutku ve rüyalarımızı onun ışığını izleyerek gerçekleştiririz. Sadece insan, geleceği hayal eder ve bekler. Her şeyin daha iyi olabileceğine, bir hedefi başarabileceğimize, bugünün mutsuzluklarından silkinebileceğimize umutla inanırız.   S.60

Yaşıyoruz, çünkü umut edebiliyoruz. Umut onca derdin arasında: “Bu da geçer ya Hu!” diyebilmektir. Sabredersen yarın daha güzel bir gün olabilir. Koca bir karanlığı aydınlatmaya bir mum yeter!

Umudun kandilini içimizde diri tutalım. Koca bir karanlık, bir kandilin ışığını boğamaz ama bir kandil koskoca karanlığı dağıtır.   S.67

“Umut etmek” dilek tutmak veya temennide bulunmaktan farklı. İlkinde büyük bir çaba gerekir, ikincisi zahmetsizdir. Umut gerçekçi ve olumlu bir geleceği tahayyül edebilmektir. Güven yoksa paranoyaklaşır, umut yoksa depresyonun uçurumlarına sürükleniriz. Güven olmadığında “İnsanlar beni incitebilir,” diye düşünürüz, umut olmadığında ise şöyle: “Lanetli biriyim ben, başıma iyi bir şey gelmeyecek.” İnancı olmayanların geçmişi, umudu olmayanların da geleceği yoktur. Yeisten, geleceğin sakladığı ihtimallere umutla sıçrarız. Bu bakımdan umut, insan olgunluğunun bir ölçüsüdür.  S.59

Georg Simmel, Modern Kültürde Çatışma eserinde “Utanç duygusunun kaynağı olan bu bireysel dikkat çekicilik, utanmaya yol açan özgül içerikten bağımsız olduğu için, insan birçok durumda, iyi ve asil olmaktan da utanır. Toplumda, kelimenin dar anlamıyla sıradanlık kabul görüyorsa bunun tek nedeni, herkes tarafından taklit edilemeyecek bireysel, benzersiz bir dışavurumla toplum içinde öne çıkmanın uygunsuz sayılması değildir: Diğer bir neden de herkes için benzer ve eşit derecede erişilebilir form ile faaliyetin dışına çıkanların, adeta kendi kendilerine verdikleri bir ceza olan utanç duygusundan duyulan korkudur,” demişti. Bir nevi, Oğuz Atay’ın yaşamaya fırsat bulamamış, “hayat bilgisi”nden yoksun, çocuk kalmış, kötü bir resim asarım korkusuyla duvara hiç resim asmamış karakterleri gibi.   S.54

Seçimlerimizin dünyanın gidişatına tesir edebileceğini, küçük gibi görünen hayatlarımızda yaptığımız ve bize pek önemsiz gibi görünen seçimlerin daha güzel bir dünya için çok büyük etkiler doğurabileceğini unutmayalım.

Şiddetin köküne indiğinizde de utancı bulabilirsiniz. Kimi genç erkekler utancı zafere dönüştürmek için şiddete başvuruyorlar. Utanç duygusunun içeriğindeki değersizlik ve mutsuzluğun yarattığı iç sıkıntısını bastırmaya çalışırken bununla başa çıkamayıp saldırganlık ve öfkelerini çevrelerine yöneltebiliyorlar. Bazen öfke, en derinlerdeki utancın maskesidir. Öfke ve onu izleyen şiddet, utancı gurura çevirmenin yanlış vasıtalarıdır. İnsan başkasını inciterek kendi utancını iyileştiremez.

Geçtiğimiz yıllarda sosyal medya başkalarının utandırılması için topyekün bir linç silahına dönüştürüldü; bazı insanlar bu sebeple canına kıydı. Özellikle Instagram postlarını düşünelim, herkes kendini olmak istediği formlarda gösterebiliyor bu ortamda. Aile mutlulukları, seyahat, yeme içme, giyim kuşam, tüketme özgürlüğünün türlü tezahürleri. Bunlar, insanların gözüne bu kadar sokulmamalı. Her ailenin, her şahsın daha mahrem yaşantıları olmalı. Tohum, karanlıkta ve tenhada filizlenir. Başka insanların gözünün önüne getirilmiş yaşamlar, tabii seyrinden başka rotalara savrulur.

Hassas, ince ruhlu insanlar, başkalarının yerine de utanabilen insanlardır; kötü bir şeyi iyi bir şeyle değiştirememenin, onu “hiç olmamış” kılamamanın utancını, sorumlu ama aciz olmanın, insanlığa verdikleri taahhüdün gereğini yerine getirememiş olmanın utancını iliklerinde hissederler.

İnsanlar kendilerinde teşhis ettikleri ve yüzleşmekten kaçındıkları duyguyu bir başkasına yansıtır; utanmayı bilmeyenler başkasını utandırarak var olur.  S.49

Utanç duygusu biraz da “Ben ihtiyaç duyduğum zamanda, utandırılırken, hiçbir el belirmedi, el uzatıp beni o çukurdan çıkarmadı; demek ki ben bunu hak ediyorum, demek ki ben sevilecek bir varlık değilim, bütün bu yaşadıklarımı hak etmişim,” düşüncesiyle ilerleyip pekişiyor. Bu düşünceyi, hayatta karşımıza çıkacak birtakım yaşam deneyimleri iyileştirebilir. Örneğin, değer verdiği iyi bir eş tarafından sevilmek, iyi bir işe sahip olmak, etrafında sevilen bir kişi olmak, iyi bir dünya görüşüne, inanca sahip olmak insanın ilk yoksunluklarını iyileştirebilir. Ama bazı insanlar bunlarla karşılaşmazlar; karşılaşmayınca da kendilerini sonsuza dek kurban olarak kurgulayabilirler.“ Ben ne yaparsam yapayım kötüyüm zaten, yaşadığım her şeyi hak ediyorum!” düşüncesine mağlup olabilirler. Bu tür bir utanç narsisizmden depresyona, sosyal fobiye kadar pek çok patolojinin, pek çok ruhsal sıkıntının temelinde yer alır.  S.42

Küçük çocukların, bebeklerin utanması temelde, görüldüğünün, ilginin muhatabı olduğunun tatlı farkındalığıdır. Bir dostumuzun çok sevimli küçük kızına “Tanışalım mı” dediğimde hemen annesinin eteğinin ardına saklanmış ve “Utandım,” demişti. Bana o yaşta bu kelimeyi yerli yerince kullanabilmesi şaşırtıcı gelmişti. Freud’un kavramsallaştırdığı, nesnelerin saklanıp sonra ortaya çıkarıldığı “fort-da” ((gitti-burada”) oyununun çocuğun anneden ayrılabilmesindeki fonksiyonunu bizim kültürümüzde annelerin “ceee” oyununun icra ettiğini söyleyebiliriz. Ancak bu iki oyun arasında, bebeğin tepkisindeki belirgin bir farkı da gözden kaçırmamak gerektiğini düşünüyorum:

Bazı bebekler ce-ee oyununda güler; bazıları da utanır veya bazen güler bazen utanır. Bunun, fort-da oyunundakinin aksine, ce-ee oyunun bakışımsal niteliğinden kaynaklanması kuvvetle muhtemeldir; sadece bebek görmez annesini (oyuncağın-nesnenin görülmesi gibi), anne de oyun kurgusu içerisinde dalgın olmayan bir dikkatle bebeğini görür. Oyunun, otizmde en erken teşhis yöntemlerinden biri olmasının nedeni, görülme farkındalığının ateşlediği süreçlerin zihinsel yetiler ve kişilik gelişimi için hayati öneme sahip olmasıyla ilişkilidir.  S.34

Utancın bedende yarattığı tepkiler çok anlamlıdır: Yüzü yere eğmek, omuzların ve başın çöküşü, gözleri kaçırma, bedenin büzülmesi, kapanması. “Yerin dibine geçseydimi!” temennisi, yüzü ve avuçları al basması. Sanki benliğini ateşte yakıp kavruklaşan, buruşan bir kâğıt gibi ortadan kaldırma arzusunu gösterir kişi. Gerek Hint-Avrupa dil grubunda, gerekse Arap dilinde utanma fiilinin etimolojisinin, insanın cennetten çıkarılış hikâyesine göndermede bulunurcasına “örtünmek” fiili ile kökensel yakınlığı dikkat çekicidir. Utançla ilgili en temel duygu yanlış kişilerin, uygunsuz bir biçimde, seni yanlış bir durumda görmeleriyle ilgilidir. Çıplaklıkla doğrudan ilgilidir, öyle ki utanan kişi ya örtünmek/kendisini gizlemek ya da saklanmak ister.  S.40

Utanç…Bu duygu dünyayı kurtaracak. Tarkovski, Solaris

Çocukluğum boyunca birisi beni merak etsin de arayıp bulsun diye tavan arasına saklandım ama kimse beni aramaya gelmedi, her seferinde ağlayarak indim’. Genç bir kızın bana söylemiş olduğu bu söz, bana Winnicott ustanın çok zaman önce söylediği bir sözü hatırlattı: ‘Saklanmak bir hazdır, bulunmamaksa bir facia’. Saklanan bulunmak ister, kaybolmak değil. Birisi onu gelip bulsun ister. Dünyadan saklanırız ama sevdiğimiz biri gelip bizi bulsun, farkımıza varsın, bize değer versin isteriz. Bulunan kişiye bir el uzanmış demektir.  S.29

Duyguları tanımak önemli, zira pek çok insan kendi duygularından saklanıyor. Saklanmanın bu hali tehlikeli: Duygularımızı bilmezsek kendi kendimizi nasıl bulacağız? Kendimizden saklanırsak, bir başkası nasıl gelip bizi bulabilecek? Erkek çocukları duygularını tanıyamadığından korku, sıklıkla saldırganlığa dönüşüyor. Çocuklarımıza zengin bir içsel hayat hediye etmek, anne ve babanın ilk görevi. Onların bulunacaklarından emin olarak saklanmalarını temin etmek, biz anne babaların üzerine bir borç.  S.30

Tek başınalık başka insanlardan ayrı kalmak değil, kendimizden ayrı düşmemek demek. Başkalarının yokluğu değil, kendi başımıza ve kendimize var olabilmek. İnsan birbirine bağlı ve bağımlı bir varlık, bunun idrakinde olduktan sonra yüz yüze olmamız gerekmiyor. Kendimizi bir ilişkinin gerçekliğine bütünüyle açmak, mesele bu. Ruha izin verecek bir mesafede durabilmek.  S.28
Güzellik nerededir? Diğerleri gibi ölmeye mahkûm büyük şeylerin içinde mi, yoksa hiçbir iddiası bulunmadan, anın içine bir sonsuzluk tomurcuğu yerleştirmeyi bilen küçük şeylerde mi? M. Barbery, Kirpinin Zarafeti  s.27

Sürekli mücadele korkuya geçit verir: Sanki her zaman, hayatımızın tüm cephelerini kontrol etmek zorundayızdır. Nasıl bir yanılgıdır bu! Oysa teslimiyet; kendimizi akışa bırakmak, dalgayla birlikte yüzmek, rüzgârı kanatlarının altına almaktır. Çoğumuz kontrolün çok önemli olduğunu düşünür ve işleri kendi haline bırakmanın bir şeyleri ters yüz edebileceğinden korkarız. Oysa yaşamak tevazu ister, hayatın getirdiği derslere açık olmayı gerektirir. Teslimiyet, Allah’a güvenmektir. Bazen hayır gibi görünende şer, şer gibi görünende hayır gizlidir.

Teslimiyet; vazgeçmek, bırakmak değil, bir seçim yapmaktır. Hayatı olduğu gibi bütün sevinç ve kederleriyle, acı ve tatlı sürprizleriyle kabullenmek. ‘Yalnızca nedeni görmek istediğinde göz kör olur’ diyor Mevlâna. Teslimiyetten kaçış, işler benim istediğim gibi olmadığı sürece mutlu olmayacağım demektir.

Tekkelerin duvarında ‘ah, teslimiyet!’ yazarmış geçmişte. O mazi ki orada teslimiyet hayatın dokusunu oluşturuyordu. ‘Farklı bir şey dene’ diyor pirimiz Mevlâna, ‘teslim ol’. Denemekten vazgeçme, bu sefer teslim ol ki zorlukları teslim alasın. Akıntıya karşı kürek çekme, rüzgarla es, akıntıyla ak.  S.22

Ruh dolar boşalır. Kalp takallüp eder. Halden hale evrilir, çevriliriz. Ruhumuzun boşluğu yalnız ilâhi olanla dolabilir. Ona kendimizi açmak için masivadan arınmalı, ruhu özge misafire hazır hale getirmeliyiz. Manevi açlığımızı sözümüzü doyuran o sahte gıdalardan, yanılsamalar aleminden özgürleşmeli ve ancak o arınışla hazırlanmış olan ruhun evine, gönlün tahtına o Çalab’ı buyur etmeliyiz. ‘Gönül Çalab’ın tahtı gönüle Çalap bahdı / İki cihân bed-bahtı kim gönül yıkar ise’.  S.24

Teslimiyet deyince bir yenilgi, bir boyun eğiş anlaşılıyor. Halbuki teslimiyette acı ve zayıflık yoktur. Teslim olmak beni esenleyen bir büyük kudretin ellerine kendimi bırakmamdır, öyle ki o kudret tarafından gözetileceğimize ve bu sebeple de her şeyin yolunda olduğuna iman ederiz.  S.20
Öğrenmek, zihnimize hep yeni şeyler almak değil, bazen bildiklerimizi unutmak demektir. Gerçek bir öğrenme; ezberleri bozmakla, yanlış ve lüzumsuz bilgiyi zihinden boşaltmakla başlar. Ruhumuzu mâsivâdan boşaltalım.

İncittiğimiz her varlık, bizi de azar azar yok ediyor. İnsanın insana duyduğu ihtiyaç onun zayıflığı değil tam aksine kuvvetidir. Bu ihtiyaç sayesinde dışımızdaki zenginliklere yönelir, başkalarının hikâyelerini dinler ve böylece dünyaya açılırız. İnsan insana sığınaktır. İnsanın ödevi, bir kalbi kırılmaktan koruyabilmektir. “Kendimizi bulmanın en iyi yolu, onu başkalarının hizmetinde kaybetmektir,” demiş Gandhi. Buna kendini aşarak kendisini gerçekleştirmek de diyebiliriz. En iyilerimiz, merhameti yüreğinde bir mücevher gibi gezdirenlerimiz. En iyilerimiz gönül yapmayı, yara sarmayı bilenlerimiz. İnsan ıstırabının sebeplerinden biri, kendisinden mahrum kalmayı bilememesi. Kendimizi dünyanın merkezine koymayalım.  S.17

Bir şeyin hakikati, yıkılırken ortaya çıkar. Düşerken, yıkılırken, kaybederken ne isek; aslında oyuz. İnsan düş kırıklığından da öğrenir. Kayıp ve ayrılıklar bize o kadar da dünyanın merkezinde olmadığımızı, kendimizde vehmettiğimiz yeteneklerin sınırlı olduğunu gösterir. Böylece, yetinmeyi öğreniriz. “Bir durumu artık değiştiremediğimizde … kendimizi değiştirmeye zorlanırız,” demişti Viktor E. Frankl. Zorluk eşikte belirdiğinde, neyi yapabilecek ve neyi değiştirebilecek isek ona odaklanmalıyız. Her zorluk insanın ruhsal tekâmülü için de bir imkândır. “Karanlık basacak diye gündüzü, şafak sökecek diye geceyi kaybediyorlar,” diyor Seneca.
ÖZEL 09.07.2022

Oysa ikisi arasındaki temel fark hakikaten Allah rızası olmalıydı, talip oldukları şey Allah rızası olmadığı için, kavuştukları ya da ellerine geçen şey de Allah rızası olmadı. Çünkü bu fark, zengin ve fakirin, paraya dayalı dünyalık rollerinden sıyrılmalarıyla, hakikaten “kendileri” olmalarıyla su yüzüne çıkan ya da fark edilebilen bir şeydi. Siz buna, ister kalite deyin, isterseniz kumaş… Bunu anlamanın en kolay yolu, elbiseleri geçici olarak değişmeye dayalı bir empati ya da farkındalığı yakalayabilmekten geçiyor. Yani İslam’ın insana, ısrarla düşünmesini istediği şeyden…Yani zenginliğin ve malın bir imtihan aracı, yoksulluğun da bir imtihan vesilesi olduğunu anlamaktan…

Ama bunu yaparken sadece duygulanmak için değil, zekat, yardım ve infak hususunda amel ya da ahlaka dönüşmemiş bir tefekkür için değil, başkalarının ihtiyaçlarını gidermek ve kendimize ihtiyaçlarımızın ötesinde bir dünya kurup, kendi ihtiyaçlarımızı abartmamak için de diyebiliriz. Yoksa, Uruguaylı bir yazarın dediği gibi; “Diken önce fakirlerin ayağına batar.” gerçeğini kim değiştirebilir ki… Koskoca bir dünyayı Marksist görmek istemiyorsak, dünyadaki gerçekliği müslümanca kuşanmayı bilmemiz gerekiyor. Dünyadaki olaylara hikmet nazarıyla bakmak, insanın günlük hayatına dair gerçekleri daha güçlü bir şekilde görmemize yarıyorsa, hayata dair yeni bir hikmetten mahrum olmadığımız ya da olmayacağımız anlamına gelir bu. Aksi halde, kader ekranında “kaderi” değil, “kaderciliği” okuruz hiç farkında olmadan.

Bu da fakirliği sadece gayret ya da kabiliyet eksikliği, zenginliği nefis ve benlik kökenli bir imtiyaz gibi görmemize yol açan bir kibir ve ucub (kendini ve yaptıklarını beğenmişlik) kültürüne taşır bizleri. Aslında o an, hayat içinde göremediğimiz şey sadece kitaplarda okuyup adını bildiğimiz ama canlı canlı yaşadığımız halde farkında olmadığımız “nefsimiz” yani “ene”mizdir. Yani bencilliğimiz, yani güçlü çıkar duygumuz, yani vahşi tarafımız, yani kapitalizme teşne olan çirkin yüzümüz… Demek ki günümüzün en güçlü İslami anlayış ve hizmeti, fakiri düşünmek, nefsimizi bu konuda terbiye etmek, “komşusu açken tok yatmamak”, başkalarından daha kolay kazandığımız serveti hiç zorlanmadan daha güçsüz ve daha fakir olanlara aktarma ya da onlar için de yeni dünyalar kurabilme erdemini gösterebilmektir.

Ve bunu sadece Allah rızası için yapmanın adına İslam’da “ahlak” dendiğini bilmek ve bu uğurda “ahlaklı toplum” oluşması için çaba harcamaktır. Bunu “din adına” yaptığını iddia etmekse, bazen “din bezirganlığına” düşme tehlikesi ve şüphesini, düşünce iklimimizden uzak kılmamalı. Çünkü bu da “riya insanı olma” ve “riya toplumuna” kayma riskini beraberinde getiriyor. Yani kendini ve başkalarını kandırmayı… Yani Allah rızasından uzaklaşmayı… Aksi halde İslami kimliğin evrensel standartları, ahlaki muhtevası, toplumsal duruş ve faydaları ortaya konamamış, hayat içinde Peygamberî sünnetin meyveleri toplanmadığı gibi, sinelerde vahyin rüzgarları değil, -Allah korusun- küfrün tahakkümü esecektir… Dr. Alper Yücel Zorlu

İzzet ve şeref noktasında elle alınırsa, izzet ve şeref, paralı ya da parasız olmaktan bağımsız bir ahlak sabitesidir diyebiliriz. Nitekim sadece zenginliği nedeniyle ilgi ve itibar bekleyen bir zengin, gün olup fakir düşünce, zengin karşısında kendini boynu bükük hisseden bir fakir rolünü benimserken, sadece zenginliği nedeniyle zengine saygı gösteren bir fakir de gün olup zengin olursa, fakirleri ezecek bir zengin olacaktır. Al birini vur ötekine… İkisi de şahsiyet eksikliğiyle malül, ikisi de sadece eksikliğini hissettiği şeylerle güçlü… Elbiselerinden ve rollerinden sıyrıldıklarında ise, geriye hiçbir şeyleri kalmıyor…

Nitekim ne fakirlik şeref ne de zenginlik şerefsizlik anlamına gelmiyordu. İkisi arasındaki farkı fark etmek, bunların hayattaki karşılıklarının insanı insan yapan gerçek değerler üzerine değil, insanı insanlıktan soyunduran bir yüzeysellikle malül oluşlarının bize sunduğu resmin ne kadar farkında olup olmadığımızın sorgulanmasına dair duruşumuzla alakalı idi. Üzeri resimlerle kaplı kağıt parçalarının ya da mülkiyetin insanda sınırsız bir abartıyla donattığı malikiyet duygusunun bu denli önemsenmesinin insanın derinlerinde bir yerlerde büyük yarıklar ya da çatlaklar açması başka ne ile açıklanabilirdi ki…

Şerefli fakirle şerefsiz zengin arasındaki en önemli farkın ne olduğunu düşündüm uzun uzadıya… Bula bula tek şey buldum ama bilmem ki taliplisi çıkar mı? Çünkü o tek şey Allah’ın rızasından başka bir şey değildi. O nedenle fakirlikle şerefi, zenginlikle şerefsizliği yan yana getirerek düşündüm. Oysa her iki kelimeyi yan yana getirerek düşünmemin sebebi, fakirliğin şeref, zenginliğin şerefsizlik getirmesi ya da şerefsizlikle sonuçlanması değildi. Aksini düşünmek servet düşmanlığı servetin çok matah bir tercih olduğunu düşünenler için- anlamına gelirken, fakirlikte şerefi ya da izzeti pekiştiren bir unsur bulmak da günümüzde hele- asla mümkün değildi. Nitekim şerefli zengin olmanın karşıtlığının şerefsiz fakirlik olmadığı gibi. Peki derdimize ne oldu da, fakirlikle şerefi zenginlikle şerefsizliği birbirinin tamamlayıcı cüzleri gibi sunduk ya da sunma ihtiyacı hissettik dersiniz?

Yeter ki, dünyanın geçici ve küçük olmasına mukabil, insanın yani kendimizin ne muhteşem ve büyük, üstelik de ebedi, sonsuz bir hayata aday olduğumuzu iyi bilelim… Hz.Ali Efendimizin; “Ahiretle aramızdaki perdeler kalksa imanım zerre kadar artmaz.” dediği keyfiyet, hikmet ve incelik… Daha insanı bundan başka ve bundan daha fazla “ne” harekete geçirebilir ki… Nedir bundan daha fazla anlamlı olabilecek ve hayatımızı doldurabilecek “anlam…” Tabii ki, “hiçbirşey.” Burada çok ama çok önemli olan ve hayatın anlamını oluşturan fiilî durum; bizi yaratan, bize “şah damarımızdan daha yakın”, bizi bilen, bize acıyan ve merhamet eden, bizi ateşten kıskanan, bize ümit veren, bizi Cennetine davet eden, bizi kötülük ve rezilliğe, zillete düşmememiz hususunda uyaran, iyi, güzel, nezih, manen onurlu bir yaşamla hayat bulmamızı isteyen bir Rabbin, yani terbiye edicinin, yoktan varedicinin, hayat bahşedenin ve bahşedecek olanın varlığıdır.  DrAlper Yücel Zorlu.

Tüm bunlar, modern insanla GERÇEK İNSAN arasındaki mesafeyi ortaya koymakta. Hiç şüphesiz gerçekten insan olmak isteyenler için bu mesafe, aşılamayacak bir mesafe değil, tam aksine kolay hem de çok kolaydır. Sevgi, ümit, muhabbet ve gayretle aşılamayacak yol yoktur, bu böyle biline…

Günümüz insanının yani “modern insanın” kendini tanımak için bir yolculuğa çıkmayı düşünüyorsa eğer, tüm bunları algılaması, idrak etmesi, hissetmesi, kabul etmesi kaçınılmaz görünüyor. Bireyselleşmenin “bencillik” anlamına geldiği bir dünyada, “kalplerin boş olması” maalesef yanlış bir tesbit olmasa gerek. Oysa insanın bireysel olarak kendinin farkında olması, onun şu koca kainatta “Allah’a (Celle Celalühü) kul olması” itibariyle sorumluluklarının farkında ve önemli bir canlı olduğunun şuurunda olmasıyla başlamalıydı. Yani yerini, konumunu, kendini bilen bir canlı. İdraki olan, hikmet ve marifet peşinde koşan, aklını kullanan, ölüm ve ötesini tahayyül edebilen bir canlı.

Hayatın sadece bu dünya hayatından ibaret olmadığını fark eden, yaşadığımız hayata “gerçek bir anlam” yükleyen, o anlam dairesinde huzurlu ve mutlu olmayı başarmanın mümkün olduğunu gören bir canlı. Nice hikmet erbabı vardır ki, hayatı birkaç güzel kelimeyle özetleyip atabilir. Yani kavranması hiç de güç olmayan, üstelik de kendini kandırmadan, başkalarını kandırmadan bu işi başaran nice insanlar gelip geçmiştir şu koca, yani aslında vermemiz gereken değer itibarıyla ahirete kıyasla şu “küçücük” dünyadan…

İşte Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin;  Güdeni de güdüleni de ıslah et ya Rabbi.” dediği güçler, “akıl ve kalptir.” Yani “aklı da kalbi de ıslah et, ya Rabbi” diyerek dua ediyordu insanlığın güneşi, peygamber halkasının sonuncusu, Allah’ın (Celle Celalühü) sevgilisi. Akıl, dimağda, sevgi, kalpte, davranış bedende tezahür ediyor. Demek ki akıldan kalbe dediğimiz yol, aynı zamanda kalpten akla doğru olan bir yoldur. Önemli olan o kanalın açık olmasıdır. Burada sevgi yani duygu, işimizi kolaylaştıran bir katalizör vazifesi görüyor. Sevgiyle yani kalbe ait bir enerjiyle ancak engellerimizi aşmak mümkün. Çünkü akıl, kalbe müteveccih… Kalbimiz bomboş ise vay halimize!..

Yani sevgiden yana, merhametten yana, tevazudan yana, iyilikten yana bir güzellik yoksa; korku ve endişelerimiz, vehim ve vesveselerimiz, kalp otağımıza çadır kurmuş da haberimiz yok demektir.

Çünkü insan sadece duygudan müteşekkil bir canlı değil. Doğruyla yanlışı ayırt etme gücü dediğimiz “akıl” melekesi de insana verilmiş önemli bir cevher. Akıl ise, “ilim” süzgecinden yani “neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmemizi sağlayan bilgiden” yararlanarak kendine doğru bir yol çizebilir, rotasını belirleyebilir. Akıl ve ilimdir ki, insanı harekete geçiren yani aksiyonu doğuran güçlerin en önemlileridir. Duygu yani bir bakıma sevgi ise akıl ve ilim süzgecinden geçmekle mantıklı ve insani bir aksiyonu, davranışı doğurabilir. Çünkü insanda akıl, kalbe bakar. Kalpte ise ne tür bir hikmet ya da garabet varsa, akıl, kendini o doğrultuda ortaya koyabilir. “Anlam” dediğimiz şey ise, aklın temiz bir kalpte ortaya çıkardığı hikmettir diyebiliriz. Daha sonra ancak, “hikmetli iş yapmak” dediğimiz davranışlar ortaya çıkar.

Günümüzü tanımlamak için “modern zamanlardan” bahsedilir. Dolayısıyla “modern insanlardan…” Çünkü hayatın aktif öznesi insan, üstelik de hayat, insan merkezli olarak tanımlanıyor. İnsan ve insana ait irade, hayatın birbirini tamamlayan cüzleri durumunda. İnsan, iradeye teslim… Peki insan iradesi neye teslim acaba? Yani insanın iradesiyle yapıp edegeldikleri şeyler neler? Yemesi, içmesi, oturması, kalkması, cinselliği, kazancının peşinden koşması, düşünmesi, davranması ve konuşması. Tüm bunlar için insanın parmağını kıpırdatmaya başlamasının temelinde ne var? Tabii ki niyetleri, yani kasdetmesi, amaçları ve bunlara verdiği değer. Sonuç olarak insan, neye değer verdiği ile hedefleri anlaşılır hale gelen bir canlı… Yani gayesiyle anlaşılır hale gelen ve değerlenen bir canlı. Bu anlamda “anlamsızlık” bir “boşluk” demek. Boşluğu ise boşlukla doldurmak, saçmalıkların en başı olsa gerek. Hayatı anlamlı kılan en önemli şey ise sevgi. Sevmek, her şeyi harekete geçiren saik olma özelliğinde insan duyguları içinde başat rolü üstlenmiş görünüyor.

Sevmek ise sevdiğini söylemeyi gerektiriyor. Yoksa sevgi biraz eksik kalıyor. Sevginin estetiğine yakışmıyor bu durum. Saymak, saydığını göstermeyi gerektiriyor. Evet, sevgi ya da saygının göstergesi, biraz da bunları göstermek. Aksi halde sevgi ya da saygı, imtihan edilmezdi, test edilmezdi. Ama her ikisiyle de imtihan olunuyoruz, test ediliyoruz. O içimizdeki sevgi ya da saygı özüyle eşyaya, insana dokunmamız, konuşmamız, irtibat kurmamız isteniyor. Eşya da, insan da bu çabaya müsbet bir cevapla geri dönüyorlar bize. Yani bizdeki cevhere, öze… Bu sayede ruhlarımız ruhlarımızla kucaklaşıyor, önceden tanıştıkları, biliştikleri halde buna ihtiyaç duyuluyor.

Tüm bunları değerlendirdiğimizde kıyaslama yapmanın sadece olumlu ya da olumsuz bir davranış olduğunu söyleyemeyiz.  Bu yüzden kıyaslama yaparken bunun sizi nasıl etkileyeceğini değerlendirmek önemli olacaktır.

Kendimizi kıyasladığımız kişilerin sayısı da kıyaslamanın etkileri üzerinde belirleyici olabilir. Örneğin; kısıtlı bir kontenjanı bulunan bir iş kolundaki başvuru sayısı arttıkça, kişiler kıyaslama yapmaya daha az gerek duyabilirler. Başvuran kişi sayısı azaldığında ise, işe alınacak çalışan sayısı aynı olmasına rağmen, kişiler arası kıyaslama önem kazanabilir ve dolayısıyla kişiler mülakattaki görüşmelerinin iyi geçmesi için daha çok çaba sarf edebilirler.

Kıyaslamanın etkisini belirleyen bir diğer faktör de kıyaslamanın yapıldığı alandaki standarda yakınlıktır. Bir standarda yaklaştıkça kıyaslamanın yaratacağı endişe de artabilir. Örneğin; birincinin ödüllendirileceği bir spor müsabakasında, 2. ve 3. sıradaki kişiler arasındaki gerilim sıralamanın sonundaki kişilere oranla daha yüksek olabilir. Standart noktadan uzaklaştıkça kişilerin başarı motivasyonları zayıflayabilir.

Kıyaslamanın etkisi, bağlama göre de değişebilir. Örneğin; ortalama başarıya sahip bir öğrenci, görece daha başarılı öğrencilerin olduğu bir okulda eğitim gördüğünde akademik olarak kendini daha yetersiz hissedebilir. Buna karşılık ortalamanın altında başarıya sahip öğrencilerden oluşan bir okulda ise, aynı öğrencinin akademik doyumu artabilir.

Bahsedilmesi gereken önemli faktörlerden biri kıyaslamanın yönüyle ilişkilidir. Yaptığımız karşılaştırma yukarı ya da aşağı doğru olabilir. Kendimizi belli bir alanda bizden daha iyi performansa sahip kişilerle kıyaslayabileceğimiz gibi daha zayıf performans gösterenleri de tercih edebiliriz. Bu iki durumun bizdeki etkileri bireysel farklılıklarımıza göre değişebilir. Örneğin; kendimizi daha iyi bir performansa sahip kişilerle kıyaslamayı tercih ettiğimizde, eğer o alandaki becerilerimizi geliştirmeye yönelik bir hedefimiz ve inancımız varsa, bu kişiler bize ilham ve motivasyon kaynağı olabilir. Eğer değişim için çok geç olduğunu düşünüyorsak da örneğin; ehliyet alabilmek için yaşımızın çok büyük olduğu gibi bir fikre sahipsek, bu kıyaslama başarısız veya değersiz hissetmemize neden olabilir. Benzer şekilde daha zayıf performansa sahip kişileri gözlemlediğimizde ise, bulunduğumuz pozisyondan memnuniyet duyabileceğimiz gibi; o kişileri küçümseyici davranışlar da gösterebiliriz. Görüldüğü gibi her iki tercihin de olumlu ve olumsuz sonuçları olabilir.

Öncelikle kendimizi kıyaslamayı tercih ettiğimiz kişiler, bizim önemli bulduğumuz alanlarla ilgilenen insanlardır. Örneğin; bizim için cesaret sahibi olmak fiziksel olarak çekici olmaktan daha önemliyse, her ne kadar iki özellik de genellikle olumlu kabul görse de kendimizi cesaretli davranışlarıyla bilinen kişilerle kıyaslarız. Ya da örneğin; sporla hiç ilgilenmiyorsak, bu konuda başarılı bir kişiyle kendimizi karşılaştırmaya da gerek duymayız.

Kendimizi kıyasladığımız kişileri seçerken dikkat ettiğimiz bir diğer şey ise, o kişilerin bizimle benzerliğidir. Bu benzerlik yaş grubu, cinsiyet, etnik köken gibi kişisel özelliklerde aranabileceği gibi yapılan bir işteki performans düzeyinde de bulunabilir. Örneğin; denizde kendi akranlarımızla yüzme yarışı yaparken onları geçmek bizi keyiflendirebilir; ama aynı yarışmayı bizden yaşça daha genç ve dinamik insanlarla yapmayı tercih etmeyebiliriz veya kendimizi başarılı bir yüzücüyle kıyaslamak aklımıza dahi gelmeyebilir.

Yaşamın ilk yıllarından itibaren, konuşmayı öğrenmekten herhangi bir ortamda nasıl hareket edeceğimize kadar pek çok davranışımızı geliştirmek için başvurduğumuz yollardan biri de insanları gözlemlemektir. Kişiliğimize, yeteneklerimize ve başarımıza yönelik kendi öz değerlendirmemizi yapabilmek için de yine başkalarına bakmayı; onlarla kendimizi kıyaslamayı tercih edebiliriz. Örneğin; bir iş ortamında ne kadar işbirlikçi olduğumuzu, kendimizi diğer çalışma arkadaşlarımızla kıyaslayarak öğrenebiliriz ya da yaptığımız bir yemeğin ne kadar lezzetli olduğunu başkaları tarafından yapılan yemekleri de tadarak anlayabiliriz.

Özellikle iki durumda kendimizi diğerleriyle karşılaştırma ihtiyacını duyabiliriz. Bunlardan birisi kendi değerlendirmemizden emin olamadığımız zamanlarda gerçekleşir. Örneğin; yabancısı olduğumuz bir kültürde hangi davranışımızın sıcak ve olumlu kabul edileceğini anlamak için, kendi davranışlarımızla o kültürden insanların davranışlarını karşılaştırabiliriz veya bir konudaki mesleki etik değerlerimizin ne kadar doğru olduğundan emin değilsek diğer meslektaşlarımızın fikirlerini almak isteyebiliriz. Sonuç olarak bu yolla yeni şeyler öğrenmeye devam edebilir, bir konuda kendimizi geliştirebiliriz.

Kıyaslamaya başvurmamızın bir diğer nedeni de yeteneklerimiz ve performansımızla ilgilidir. Diğerleriyle kendimizi kıyasladığımızda hem başarımızı ölçebilir hem de kendimizi geliştirmek için motive edebiliriz. Örneğin; müzik kulağının iyi olmadığını düşünen bir çocuk, bazı notaları okul korosundaki diğer arkadaşlarından daha iyi yakalayabildiğini fark ederse; bu, onun çok sevdiği koroya devam etmesini ve daha güzel şarkı söyleyebilmek için daha istekli bir şekilde çalışmasını teşvik edebilir.

Düşüncelerinizi net bir şekilde ifade etmeye çalışın. Eğer kendinizi ifade edebildiğinizi düşünmüyorsanız, konuşmayı başka zamana erteleyin.

Hepimiz, adalet, minnet, uzlaşmak ve her şeyi kendi yolumuzla yapmak isteriz. Bunların olamadığı durumlarda, hepimiz üzülür ve hayal kırıklığına uğrarız. Ancak asabi insanlar bunları talep eder. Talepleri karşılanmadığında da hayal kırıklıkları öfkeye dönüşür. Bilişsel yeniden yapılanmalarının bir parçası olarak, öfkeli insanların bu zorlu özelliklerinin farkında olmaları ve beklentilerini, arzulara dönüştürmeleri gerekir. Başka bir deyişle, bir şeyi “isterim” demek, “talep ediyorum” veya “sahip olmalıyım” demekten daha sağlıklıdır. İstediğimizi elde edemediğimizde normal tepkilerimiz, hayal kırıklığı ve incinmedir. Ancak öfke değildir. Bazı insanlar, bu öfkeyi ‘incinmiş hissetmekten kaçınmak’ için kullanırlar.

Bazen öfke ve hayal kırıklığımız, hayatımızdaki çok gerçek ve kaçınılmaz sorunlardan kaynaklanır. Öfke, çoğu zaman bu zorluklara sağlıklı ve doğal bir yanıttır. Ayrıca her sorunun bir çözümü olduğuna dair ‘kültürel inancımız’, aslında her zaman doğru değildir. Bu inanç hayal kırıklığı duygumuzu arttırmaktadır. Çözümü bulmaya değil, sorunu nasıl ele aldığımıza ve nasıl onunla yüzleşeceğimize odaklanmak en doğru yoldur. Bir plan yapın ve gelişiminizi izleyin. Elinizden gelenin en iyisini yapın. Çözüm hemen gelmezse, kendinizi cezalandırmayın. Duruma en iyi niyetleriniz ve çabalarınızla yaklaşın. Yüzleşmek için ciddi bir girişimde bulunursanız, sorun çözülmese bile, sabrınızı kaybetmeniz veya “ya hep ya hiç” tavrına düşme ihtimaliniz daha düşük olacaktır.

Öfkeliyken sonuçlara atlama eğilimindeyizdir ve bu sonuçların bazıları çok yanlış olabilir. Sıcak bir tartışmadayken yapılacak en iyi şey, yavaşlamak ve yanıtlarınız üzerinde düşünmek olmalıdır. Aklınıza gelen ilk şeyi söylemek yerine, duraksayın ve ne söylemek istediğinizi dikkatlice düşünün. Aynı zamanda, diğer kişinin ne dediğini de dikkatlice dinleyin ve cevaplamadan önce anlamaya zaman ayırın.

Öfkenin altında yatan mesajı da dinleyin. Mesela, özgürlüğünüzü ve kişisel alanınızı seviyorsunuz ancak partneriniz daha fazla bağlanmak ve yakınlık istiyor. Sizden şikayet etmeye başladığında, partnerinize hapishanedeki bir gardiyanmış gibi görüp misilleme yapmayın. Eleştirilirken kendimizi savunmaya almak doğaldır, ancak söylediklerine direnç göstermeyin. Bunun yerine, söylediklerinin altında yatan mesajları dinleyin. Aslında partneriniz, ihmal edilmiş ve sevilmediğini hissediyor olabilir. Sizin için bu, çok fazla irdeleme demek olabilir. Biraz nefes almak için alana ve zamana ihtiyacınız olabilir. Ancak sizin veya partnerinizin öfkesiyle, tartışmanızın kontrolden çıkmasına izin vermeyin. Sakin kalmak, durumun feci bir hale gelmesinden daha iyidir.

Öfkelendiğimizde, içsel düşüncelerimizi yansıtan oldukça renkli terimlerle, lanet okumaya, küfür etmeye veya bağırmaya eğilimliyizdir. Ancak sinirlendiğimizde, düşüncelerimiz aşırı abartılı olabilir ve dramatikleşebilir. Bu yüzden bu abartılı düşünceleri, daha mantıklı düşüncelerle değiştirmeyi deneyin. Mesela, “ah, korkunç, çok kötü, her şey mahvoldu” diye düşünmek yerine, “bu sinir bozucu durum yüzünden üzülmem doğal ve anlaşılabilir. Ama dünyanın da sonu değil ve sinirlenmek bu durumu düzeltmeyecek” diye düşünebilirsiniz.

Mantık öfkeyi yener. Çünkü öfkemiz haklı olsa bile, çabucak mantıksız hale bürünebilir. Bu yüzden, öfkelendiğinizde soğuk ve sert bir mantık kullanın. Kendinize, “tüm dünyanın size karşı olmadığını” hatırlatın. Günlük yaşamın zorluklarından bazılarını, herkes gibi siz de deneyimliyorsunuz. Her öfkelendiğinizde mantığınızı, en iyi tarafınızı ortaya çıkarmak ve daha dengeli bir bakış açısı kazanmak için kullanın.

Kızmanın hiç bir şeyi düzeltmeyeceğini, daha iyi hissetmenizi sağlamayacağını (ve aslında sizi olduğunuzdan daha kötü hissettireceğini) kendinize hatırlatın.

Öfke yönetimi konusunda uzmanlaşmış bir psikolog olan PhD, Jerry Deffenbacher’a göre; bazılarımız ortalamanın üzerine “asabi” olabiliriz. Yani bazı insanlar, diğerlerine göre, daha kolay ve daha fazla sinirlenebilirler. Bazıları da öfkelerini, yüksek sesle ve hiddetle göstermeseler de, kronik olarak huzursuz ve huysuz olabilirler. Kolayca sinirlenen insanlar, her zaman küfredip eşyaları etrafa fırlatmazlar. Bazen sadece somurtkan olabilir, bazen de sosyal hayattan elini eteğini çeker ve/veya fiziksel olarak hastalanabilirler. Kolay sinirlenen insanlar genellikle, psikologların “hayal kırıklığına karşı düşük tolerans” dedikleri bir düşünce yapısına sahiptir. Asabi insanların bu düşünce yapısı, hayal kırıklığına, rahatsızlık veya sıkıntıya maruz kalmamaları gerektiğini düşündükleri anlamına gelir. Her şeyi yoluna sokamadıkları ve özellikle adaletsiz görünen durumlarda çılgına dönerler. Peki bu insanları asabi yapan nedir? Bir sürü şey olabilir.

  • Bunun bir nedeni genetik veya fizyolojik olabilir. Bazı çocukların, asabi, alıngan ve tahammülü düşük doğduğunu ve bu belirtilerin çok erken yaşlarda ortaya çıktığına dair kanıtlar vardır.
  • Bir diğeri sosyo-kültürel olabilir. Toplumda öfke, genellikle olumsuz olarak kabul edilir. Endişe, depresyon veya diğer duyguları ifade etmenin doğru olduğu, fakat öfkeyi ifade etmenin doğru olmadığı öğretilir. Dolayısıyla, öfkeyi nasıl ele alacağımızı veya yapıcı bir şekilde kanalize edeceğimizi öğrenemeyebiliriz.
  • Araştırmalar ayrıca, aile geçmişinin rolü olduğunu da ortaya çıkardı. Kolay sinirlenen insanlar çoğunlukla, yıkıcı, kaotik ve duygusal olarak olgunlaşmamış ailelerden gelmektedir.

İfade edilemeyen öfke, başka problemler de yaratabilir ve öfkenin patolojik ifadelerine yol açabilir. Örneğin, “pasif-agresif davranışlar”, yani insanlarla yüzleşmek yerine, dolaylı olarak öfkeyi ifade etmek gibi. Sürekli başkalarını aşağı çeken, her şeyi eleştiren ve alaycı yorumlar yapan insanlar, öfkelerini yapıcı bir şekilde nasıl ifade edeceklerini öğrenmemişlerdir. Dolayısıyla, insan ilişkilerinde başarılı olmaları oldukça zordur. Öfke kontrolünün amacı, hem duygusal yükü, hem de öfkenin neden olduğu fizyolojik etkileri azaltmaktır. Sizi kızdıran insanları veya olayları değiştiremez ya da onlardan kaçınamazsanız, tepkilerinizi kontrol etmeyi öğrenebilirsiniz.

“Agresif tepkiler” vermek, öfkeyi ifade etmenin içgüdüsel ve doğal yoludur. Öfke, tehdit veya saldırıya uğradığımızda savaşmamızı ve kendimizi savunmamızı sağlayan, güçlü duygu ve davranışlara ilham verir. Bu nedenle, hayatta kalmak için belirli bir miktarda öfke gereklidir. Öte yandan, bizi rahatsız eden/ sinirlendiren herkese veya her şeye saldıramayız. Yasalar, sosyal kurallar ve sağduyu, öfkemizi ifade şeklimize sınırlar koyar. Öfkemizle baş edebilmek için, hem bilinçli hem de bilinçsiz üç ana yol vardır. Bunlar;

Kızgınlığımızı agresifleşmeden, güvenle ifade etmek, öfkeyi ifade etmenin en sağlıklı yoludur. Bunu yapmak için, başkalarına zarar vermeden, ihtiyaçlarımızın neler olduğunu ve nasıl giderileceğini öğrenmelisiniz. Güvenli ve net olmak, talepkar veya saldırgan olmak anlamına gelmez. Kendimize ve başkalarına saygılı olmak demektir.

Öfke önlenebilir, yönlendirilebilir veya dönüştürülebilir. Bu, öfkemizi düşünmeyi bıraktığımız ve olumlu bir şeye odaklandığımız anlamına gelir. Amaç, öfkemizi önlemek ve daha yapıcı bir davranışa dönüştürmektir. Öte yandan tehlike şudur; dışa dönük ifade etmememiz durumunda, öfkemizin içe doğru, yani kendimize, yönelebilmesidir. İçe dönük öfke ise, hipertansiyon, yüksek tansiyon veya depresyona neden olabilir.

İçsel olarak sakinleşebiliriz. Sakinleşmek, yalnızca dışa dönük davranışımızı kontrol etmekle kalmaz, aynı zamanda içsel etkileri de kontrol etmemizi sağlar. Kalp atış hızımızı yavaşlatır ve yoğun duyguların yatışmasına neden olur. Spielberger’in belirttiği gibi, “bu üç tekniğin hiçbiri işe yaramazsa, o zaman bir şey ya da biri zarar görür”.

Aynı diğer duygularımız gibi, öfkelendiğimizin de fizyolojik ve biyolojik etkileri olur. Sinirlendiğimizde, kalp atış hızımız ve kan basıncımız artar. Ayrıca enerji hormonlarımız, adrenalin ve noradrenalin seviyelerimizde de yükselmeler olur. Öfke, hem içsel hem de dışsal olaylardan kaynaklanabilir. Belirli bir kişiye (iş arkadaşınız veya amiriniz gibi) veya olaya (trafik sıkışıklığı, iptal edilmiş bir uçuş gibi) kızmış olabiliriz. Öte yandan travmatik veya sinir bozucu olayların hatıraları ya da kişisel sorunlarımız da öfkemizi tetikleyebilir.
Hepimiz öfkeyi biliriz ve onu hissederiz; gerek kısacık bir sıkıntı olarak gerekse tam teşekküllü hiddet olarak. Öfke, tamamen normal, genellikle sağlıklı bir duygudur. Ancak kontrolden çıktığında ve yıkıcı hale geldiğinde, bazı problemlere yol açar. İş hayatımızda, kişisel ve sosyal ilişkilerimizde veya yaşamımızın genel kalitesinde sorunlara neden olabilir. Hal böyle olunca, tahmin edilemez ve güçlü bir duygunun insafına kalmış gibi hissetmemiz doğaldır. Öfke araştırmalarında uzmanlaşmış bir psikolog olan Charles Spielberger’e göre öfke, “hafif kızgınlıktan, şiddetli öfke ve hiddete kadar değişken yoğunlukta hissedilen, bir duygu durumdur”
Son olarak, yaşanan kaygı aşırı olduğunda kişinin günlük hayatını olumsuz etkilemeye başlayabilir. Böyle bir durumda psikolojik destek almak faydalı olacaktır.

Geleceğe dair yaşanılan kaygının en büyük nedenlerden biri belirsizliktir. Geleceğe dair plan yapmak önümüzdeki belirsiz süreci daha belirli bir hale getirmemize olanak sağlar. Yaşanılan bir aksilik karşısında alternatif bir planı olan kişiler genellikle krizden daha az etkilenirler. Bu sebeple, birden çok seçeceğin bulunduğu bir planlama yapmak, bir yol haritası belirlemenizi sağlayarak olumsuz bir durumla karşılaştığınızda alternatifleriniz olduğunu hatırlamanıza olanak tanır. Genellikle yaşanan olumsuz bir durumdan çok zarar gören kişiler bu olumsuzluk karşısında alternatifi olmayan yani hazırlık yapmayan kişilerdir. Hedefin belli olmadığı noktalarda da kaygı artar. Yol haritası bu nedenle de oldukça önemlidir.

Kaygı anında hedef belirlerken zaman zaman gerçekçi olmayan ya da var olan şartlar için çok yüksek olabilecek hedefler belirleme eğiliminde olabiliriz. Öncelikle, daha kolay gerçekleştirebileceğimiz hedeflerden başlamak kendimize olan güvenimizi arttıracağı için kaygımızı kontrol altına almamızı sağlamamızda faydalı olabilir. Örneğin, planladığınız ve başarmayı çok istediğiniz bir iş mülakatı için hazırlık aşamanızı planlarken mülakatta karşınıza çıkabilecek sizin daha hakim olduğunuzu düşündüğünüz konulardan çalışmaya başlayabilirsiniz.

Yaptığınız planda yolunda gitmeyen herhangi bir durum ile karşılaştığınızda önce bu durumun üstesinden nasıl gelebileceğinizi düşünmeye çalışın. Yaşanılan olumsuzluğun tek başına üstesinden gelmeniz baş etme gücünüzü ve kendinize inancınızı olumlu etkiler. Bu sebeple, olumsuzluk karşısında dışarıdan yardım istemek akla gelse de öncelikle kendi kendinize nasıl bir yol izleyeceğinizi düşünmek daha faydalı olacaktır.  Tek başınıza denediğiniz çözüm yolu sizi sonuca ulaştırmasa dahi, çabalamış olmanız size bir ivme kazandırır ve daha önce denediklerinizi tekrar denemenizi kolaylaştırır.

Benzer durumda olan diğer insanlar ile kendimizi karşılaştırmak objektif değerlendirme yapmamızı engelleyebilir. Kaygılı hissettiğimiz bir konuda başkaları ile bir kıyaslama yapmak, hissettiğimiz kaygı sebebi ile doğru bir değerlendirme yapmamayı beraberinde getirir. Bu sebeple, kendimizi karşılaştırdığımız kişilerin mevcut şartlarının daha iyi olduğu yargısına varmamızı sağlayabilir. Bu durum da kaygı düzeyimizi ve kendimize olan güvenimizi olumsuz etkileyebilir.

Gelecek kaygısını yenmek için yapabilecekleriniz: Kaygının optimum düzeyde varlığı aslında kişinin kaygı duyduğu unsura karşı harekete geçmesine, çözüm üretmek için çabalamasına sebep olur. Bir başka deyişle, kaygı hissettiğimizde kendimizi o durum konusunda uyarır, önlem alır ve tehdidi azaltmak için harekete geçeriz. Bu sebeple, günlük hayatımızı işlevsiz hale getirmediği sürece kaygının olması var olan şartları iyileştirmek için bir itici güçtür. Kaygı, algılanan tehlikelere karşı bizi uyararak harekete geçmemizi sağlar. Üniversite sonrası süreçte gençler arasında mesleki kararsızlıklar ve belirsizlikler oldukça yaygındır. Dolayısıyla, bu süreçte kaygı duyuyor olmak normaldir ve birçok insanın yaşadığı bir durumdur.

Geleceğe dair kaygı duymak, gelecekte başarısız olacağımız endişesidir. Başarısız olacağımızı düşündüğümüz zamanlarda kendimize dair negatif şeyler düşünmeye başlarız. Bu tutumumuz kendimize olan güvenimizi zedeleyebilir ve çaba gösterme konusunda kendimizde yeterli gücü bulamamamıza sebep olabilir. Bunun sonuncunda da gerçekten başarısız olabiliriz. Bunun yerine daha önce üstesinden geldiğiniz zorlukları ve kişisel gücünüzü kendinize hatırlatacak ifadeler kullanmak daha faydalı olabilir.

Kişinin aklına gelebilecek soru işaretlerinden bazıları ailenin desteğinin yitirilmesi ve yaşam mücadelesinde yalnız kalacağı korkusu olabilir. ”Eskiden var olan destek olmadan idare edebilir miyim?” endişesinin yanı sıra bireysel sorumluluk almaya dair korku ortaya çıkabilir : “Kendi kendime yeterli olabilecek miyim?” gibi soru işaretleri aklına gelebilir. Bu durum genç için oldukça büyük bir değişikliktir. Genellikle değişimler, bizi eskiden yeniye, devam eden aynı durumdan farklı bir başka duruma ve bilmediğimiz yeni bir yere sürükler.  Bu değişimler, geleceğin belirsizliğini hissettirebilir. Geleceğe yönelik belirsizlik de yoğun bir şekilde kaygı duyulmasına sebep olabilir.

Yaşamın ilk yıllarından itibaren başlayan eğitimin kademesel olarak ilerlemesi kişinin üniversite yıllarına kadar nasıl bir yol izleyeceği hakkında fikir verirken, üniversiteden mezun olma eğitimin genellikle son kademesi olması sebebi ile belirsiz bir sürecin başlangıcıdır. Bununla birlikte, öğrencilik yaşamının bittiği yeni bir döneme girecek olmak gençlerin bu yeni dönemi nitelikli bir hale getirip getiremeyeceği konusunda endişe duymasına sebep olabilir. Üniversitenin son yılı öğrencilerin mezun olduktan sonra hayatlarında yeni bir döneme girmeleri açısından ayrı bir öneme sahiptir. Bu dönem, çeşitli sorumluluklar alması gerektiği konusunda kaygı yaratabilir.
25.04.2022
Hiç hata yapmayan insanhiçbir şey yapmayan insandır. Ve hayatta en büyük hata, kendini hatasız sanmaktır.

Resul-i Ekrem (s.a.s) Efendimiz de, boş ve gereksiz işleri terk edenleri kamil mümin olarak nitelendirdi. “Allah’a ve âhiret gününe inanan kişi, ya hayır konuşsun ya da sussun…” buyurarak kelamımızın anlamlı ve hikmetli olmasını istedi. / Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü

Bilelim ki Allah’ın gazabına neden olan, kişinin kendisine ve çevresine zararı dokunan her iş ve söz haramdır. Dilimizden gelişigüzel, kuralsızca dökülen sözler, kaba ve çirkin ifadeler, yalan, iftira, gıybet, bunların her biri dinimizde yasaktır. İnsanların özel hallerini araştırmaya, insanlar arasında laf taşımaya, fitne ateşini körüklemeye yönelik her türlü kelam boş sözdür, günahtır. Her boş söz ise sadece dilin değil, insanın afetidir. Böylesi sözler, sahibinin şahsiyetini, onur ve haysiyetini zedelediği gibi buna muhatap olan şahsın da hem hakkını ihlaldir, hem de büyük bir vebaldir. Çünkü dilden dökülen her söz sorumluluk gerektirir. Her sözün bir ahlakının olması gerekir. Ahlakı olmayan her söz israftır, günahtır.

Boş ve gereksiz işler, insanın zihnini meşgul, gönlünü mahkum eder; çok değerli olan vaktini öldürür. Halbuki günümüz insanının en çok ihtiyaç duyduğu, çoğu kez yokluğundan yakındığı nimet, zamandır. Özellikle bugün, kitle iletişim araçlarının çeşitlenip çoğalması, teknolojik imkanların yaygınlaşması ile zamanı verimli ve anlamlı kullanma problemi daha çok hissedilir olmuştur. Üzülerek belirtmek gerekir ki, günümüzde nice ömürler, ekran karşısında anlamsızca tüketilmektedir. Nice hayatlar, nice umutlar, sanal dünyada yalanlar, sahtelikler üzerine inşa edilmektedir. Oysa vahiyle, peygamberle terbiye edilen, akılla desteklenen insan başıboş yaratılmamıştır.

Öyleyse geliniz, boş ve anlamsız her iş ve sözden, sorumluluk ve muhasebe bilinciyle uzak duralım. Hutbemizi Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in, anlam dolu şu duasıyla bitirelim: “…Allah’ım! Sana teslim olan bir kalp, doğru sözlü bir dil ve güzel bir ahlâk istiyorum. Günahlarımı bağışlamanı ve her türlü hayırdan bana lütfetmeni istiyorum. Bütün şerlerden de sana sığınıyorum…

Yüce dinimiz İslam’ın en temel gayelerinden birisi, insanın hayatını anlamlı kılmaktır. Onun boş, anlamsız ve beyhude her türlü söz ve davranıştan uzak bir hayat yaşamasını sağlamaktır. Bu nedenledir ki, Kerim Kitabımızda kurtuluşa eren müminlerden şu şekilde söz edilmektedir: “Onlar, anlamsız bir söz işittiklerinde ondan yüz çevirirler ve ‘Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz de size olsun. Selam olsun size. Cahillik edenlerle işimiz yok’ derler.”

“Onlar, yalana şahitlik etmezler. Faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip giderler.”

İslam’ın özünden, yaratılış gayesinden uzaklaşıldığı içindir ki, günümüzde zihin ve gönüller kötü düşüncelere, diller hesabı verilemeyecek lüzumsuz ve beyhude sözlere esir oldu. Bedenler, faydasız işlerde heba edildi. Saygınlıklar, hayasızlıkla tarumar edildi. Ömür sermayeleri, hoyratça tüketildi.

Oysa Rabbimiz bizi vahiyle, peygamberle terbiye etti; akılla, idrakle ve sayılamayacak nice nimetlerle donattı. Bize yolumuzu ve yönümüzü gösterdi; varlığımız ve yaratılışımızın gayesini öğretti; merhamet, muhabbet ve adalet duygusu lütfetti. Yüce Rabbimiz, bütün bunlara karşılık bizi sorumlu kıldı. Dilimizden dökülen her bir sözün, elimizden sadır olan her bir işin mahkeme-i kübrada hesabının sorulacağını Kerim Kitabımızda defalarca hatırlattı.

Müslüman, Allah’a ve O’nun mesajlarına saygı duyan, Allah’a ta’zimde bulunan ve Allah’ın yarattığı bütün mahlukata şefkat nazarıyla bakan insandır. Müslüman, Müslüman kardeşini en az kendisi kadar değerli ve saygıdeğer görür. Onu hor, hakir ve küçük göremez. Müslüman, kendisi için istediğini kardeşi için de ister. Müslüman güvenilir insandır. Eli ve diliyle zarar vermez; kardeşine zulmetmez, haksızlık etmez, düşmanlık etmez. Müslüman, kardeşine sırt çevirmez; sıkıntılı anında ona destek olur. Müslüman, kardeşinin üzüntüsünü, sevincini paylaşır.

Bugün Âdem’in çocukları olarak kardeşliğe, merhamete, şefkate, insaf ve vicdana her zamankinden daha fazla muhtacız. Bugün insanlık ailesi olarak yüce değerleri hayatımıza aktarmaya her zamankinden daha fazla muhtacız. Bugün insan olmaktan kaynaklanan kardeşliğimizi yeniden hatırlamaya ve bu doğrultuda birlikte yaşamanın hukukunu ve ahlakını oluşturmaya her zamankinden daha fazla muhtacız.

Bugün İslâm ümmeti olarak İslâm diyarlarını yeniden ilim, hikmet ve marifet yurduna dönüştürmek için çalışmaya ihtiyacımız var. Bugün İslâm coğrafyasında yeniden barış ve esenliği, merhamet ve şefkati, kardeşlik ve dostluğu, hak ve adaleti, ahlak ve fazileti egemen kılmaya ihtiyacımız var. Birliğe, beraberliğe, yardımlaşmaya, dayanışmaya, saygı ve muhabbetle birbirimizi kucaklamaya ihtiyacımız var. İslâm’ın medeniyetler inşa eden eşsiz ilkelerine yeniden sarılmaya ihtiyacımız var. Kur’an-ı Kerim’in rahmet yüklü mesajlarına, Efendimiz (s.a.s)’in çağlar üstü örnekliğine ihtiyacımız var.

Hepimiz insan olarak aynı özden, aynı topraktan yaratıldık. Hepimiz beşer olarak aynı babadan, Âdem’den; aynı anneden, Havva’dan geliyoruz. Hepimiz aynı dünyayı, aynı âlemi birlikte paylaşıyoruz. Hepimiz aynı güneşin ısısından, aynı ayın ışığından istifade ediyoruz. Hepimiz Âdem’in çocukları olarak Allah nazarında tarağın dişleri gibi eşitiz. Hz. Ali’nin, “Ya hilkatte eşimsin ya dinde kardeşimsin” sözü bu hususu veciz bir şekilde ifade etmiştir. Geleneğimize göre insan, insanın kurdu değil yurdudur. İnsan, insanın umududur, sığınağıdır. Bunun içindir ki; medeniyetimizin insan anlayışı, modern zamanların sözde insan merkezli anlayışından oldukça farklıdır. Yunus Emre’nin ifadesiyle bizler, “Yaratılanı Yaratan’dan ötürü severiz”. Zira her insan Allah’ın bir ayetidir. Her insan Allah’ın bir eseridir.

Bizim hem insan olmaktan hem de İslam’a inanmaktan kaynaklanan kardeşliğimizin bir hukuku ve bir ahlâkı vardır. İnsan olmaktan kaynaklanan kardeşliğimiz gereği hangi dinden, hangi ırktan, hangi renkten, hangi coğrafyadan olursa olsun her insan saygındır. Bu sebeple insan, insana zulmedemez. İnsan, insana haksızlık edemez. Her insanın canı, kanı, malı, onur ve haysiyeti muhteremdir, mukaddestir, dokunulmazdır. Bizlere bu yüce değerleri öğreten dinimizdir, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.s)’dir. O, Medine-i Münevvere’ye hicret ettiğinde, bütün gayr-i müslimlerle bir sözleşme imzalamıştır. Böylece farklı dinler ve kültürlerin bir arada barış ve huzur içerisinde yaşayabilmelerinin ahlâkî ve hukukî temellerini atmıştır.

Din-i mübin-i İslâm’dan kaynaklanan kardeşliğimize gelince; bu kardeşlik, soy, sop, dil, bölge ve asabiyet temelinde bir kardeşlik değildir. Hele hele çıkar temelinde bir kardeşlik hiç değildir. Yüce değerler ve yüksek idealler etrafında bir kardeşliktir. İman ve takva ekseninde bir kardeşliktir. İslâm kardeşliğidir. Müslümanlar, aynı bütünün parçalarıdır. Aynı birin yansımalarıdır. Tevhid ile gelen vahdetin temsilcileridir. Müslümanlar, aynı bedenin organları, aynı binanın tuğlaları gibidir. Müslümanlar, birbirlerine hak bağı ile bağlıdır.

İmanın şartlarını gerektiği gibi yerine getiren bir insan, geçici dünya nimetleri karşısında imanından ve imanın prensiplerini yerine getirmekten kolayca vazgeçmez. Allah’a olan ahdini hatırlar. İnancının gereklerini yerine getirir. Bunu çevresine yansıtır. Eşi, çocukları, komşuları, akraba ve yakın çevresiyle iyi ilişkiler kurar. İnsanlara ve etrafındaki her şeye karşı, Allah’ın ‘mümin’ kullarına yakışır bir davranışla muamele eder. Yaptığı her işin ardından, “bu iş bir mümine yakışır mı?” diye sorulduğunda hiç rahatsızlık duymadan ve rahatlıkla “evet” diyebilecek bir şekilde yaşar. İçki, kumar, fuhuş, hırsızlık, yalan ve sahtecilikten uzak durur. Bu işlerin münâfıkların, fâsıkların ve şeytanın yolundan gidenlerin işleri olduğunu bilir. Hakkıyla iman eden bir insan tüm fiillerinin eksiksiz olarak kaydedildiğini, bir gün önüne konulup hesaba çekileceğini aklından asla çıkarmaz. Hepsinden de önemlisi peygamberimizin buyurduğu gibi; “bir mümin, büyük günahları işlemekten ateşten korkar gibi korkar”. Gerçek iman da bunu gerektirir.

Hiç aklımızdan çıkarmayalım ki; dünyada başımıza gelen her sorun ve sıkıntı, sabır ve metanetle atlatmamız gereken bir imtihandan öte bir şey değildir. Ve yine hiç unutmayalım ki: dünyada peşinde koştuğumuz bütün nimet ve zenginlikler de geçici birer oyalanmadan ibarettir. Her şey fanidir. Bâki olan yalnızca celal ve kerem sahibi olan Allah’tır. Biz müslümanlar için Allah’a iman etmek ve O’nun rızasını kazanmak her şeyin üstündedir. Ve Allah katındaki derecemiz imanımızın sağlamlığı ve amellerimizin güzelliği oranındadır. Rabbim imanımızı sağlam kılsın amellerimizi ve ahlakımızı güzelleştirsin.

Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve kişi, yarın için önceden ne gönderdiğine baksın. Allah’tan korkun; çünkü Allah, her ne yaparsanız haberdardır. Haşr 18

Dünya ahiretin tarlasıdır. Ahiret tarlasını iman ile ekmeyenler, vakti gelince cennet biçemezler. Çünkü insanı, Allah katında şerefli kılan, onun imanı ve Allah’a olan sıkı bağlılığıdır. Kim ne yapmışsa onu mutlaka görecektir. İman ekip, imanıyla amel edenler bunun karşılığını elbette alacaklardır. Nifak ve fesat ekenler de bu yaptıklarının karşılığını hem dünyada hem de ahirette mutlaka göreceklerdir.

Hepimizin bildiği gibi, insanlar; yaratılıştan, inanma ihtiyacıyla doğarlar. İman her kalpte yönlendirilmeye hazır bir duygu olarak mevcuttur. Yaratılış gereği en ilkel insanda bile ortaya çıkar ve doğar doğmaz bir şeylere inanmak yönünde hareket eder. Allah’a binlerce şükürler olsun ki bizler iman ve kitapla tanışmış, Allah’ın varlığına ve birliğine iman eden bir toplumda dünyaya gelmişiz. İçinde bulunduğumuz bu şeref için ne kadar şükretsek azdır. Yüce kitabımız Kuran; bahsimize konu olan iman hakkında ayrıntılı bilgi verir ve ‘inandım’ diyen müminleri bile yeniden imana davet eder. Pek çok ayeti kerimede cenâb-ı Allah Müminlerden; imanlarının gereğini yapmalarını istemekte, ve bunun karşılığında inananlara cennet ve cemâlullah’ı müjde olarak teklif etmekte, inanmayanları ise yakın ve elim bir azapla uyarmaktadır.

İman yalnızca “bir cümle, bir ifade ya da ‘inandım’ demekle gerçekleşen bir hal değil, bilakis başlı başına bir hayat tarzıdır. ‘İnandım’ diyen insan, rabbinin karşısında, söz verip, senet imzalayan, ve bunu yerine getireceğine dair teminat veren tüccara benzer. Sözünü tutması karşılığında cenneti satın alacaktır. Sözünü tutmayan ve dediğini yapıp senedinin icabını yerine getirmeyenler ise Allah’ın kitabında münafık, yalancı ve müşrik olarak zikredilmektedir.

Oysa hayatımızın her alanında olduğu gibi alışverişte de asıl olan Yüce Rabbimizin rızasıdır. Öyleyse geliniz! Kazancımızı doğruluk ve samimiyet üzerine inşa edelim. Kul hakkına riayet ederek sofralarımızı, ömrümüzü daha da bereketli kılalım. Kendimizin, eşimizin, evladımızın boğazından haram bir lokma geçmemesi için duyarlı olalım. Alışverişimizde, ticaretimizde Peygamberimiz (s.a.s)’in şu hadisi hepimiz için bir ölçü olsun: “Dünya malı, tatlı ve çekicidir. Kim onu tok gözlü bir şekilde alırsa o mal bereketlenir. Kim de onu açgözlülük ve ihtirasla alırsa bereketi kaybolur.”

Ne hazindir ki, kimileri gün geçtikçe helal kazanç duyarlılığını yitirmektedir. Kimileri, her yolu mubah sayarak sadece kazanç ve menfaat odaklı hareket edebilmektedir. Kimileri, hırs ve tamahın, kuralsızca daha çok kazanmanın, hâsılı dünya malının esiri olabilmektedir. Kimileriyse Allah’ın en büyük ayeti olan insanın maddi ve manevi kazanımlarını ölçüsüz ve hayasızca istismar edebilmektedir.

Allah Resûlü (s.a.s), “Dürüst ve güvenilir tüccar, peygamberler, dosdoğru kimseler ve şehitlerle beraberdir.” buyurmuştur. Bu hadisten de anlaşılacağı üzere alışverişte, ticarette açık sözlü, şeffaf olmak, önemli ahlaki bir ilkedir. Şu olay bunun en güzel örneklerindendir: Sahabeden biri, alışverişle ilgili zihnini meşgul eden bazı hususları danışmak üzere Peygamberimiz (s.a.s)’in yanına gelir. Allah Resûlü, onu dikkatlice dinledikten sonra kendisine şu nasihatte bulunur: “Bir şey satın almak istediğin zaman, verebileceğin fiyatı söyle! Bir şey satmak istediğin zaman da, yüksek fiyat değil, onun piyasadaki değerini söyle!”

Peygamberimiz (s.a.s), “Kusurlu bir malı, kusurunu açıklamadan satması Müslümana helâl değildir.” hadisiyle bizleri uyarmıştır. Zira malın kusurunu gizlemek, alışverişin bereketini, insanların birbirine olan güvenini yok eder. Satıcı, her ne kadar kâr etmiş gibi gözükse de onun kârı hüsrandır. Bunun bilincinde olan bir mümin, kâr ve kazanç elde etmek için her yolu mubah göremez. Aldatıcı reklam, hile, haksız rekabet ve aşırı kâr gibi yollara tevessül edemez. Bir başkasının kaybı ve zararı üzerinden kazanç ve kâr devşiremez. Bilir ki bir başkasını aldatması aslında bizatihi kendisini aldatmasıdır. Nitekim Yüce Rabbimiz, geçmiş toplumlardan kimilerinin, alışverişte dürüst davranmayarak yeryüzünde bozgunculuk çıkardıkları için helak edildiklerini bildirmiştir.

Ticaret ahlâkının temel ilkelerinden biri de kazancın helâl olmasına dikkat etmektir. Yapıp ettiklerinden bir gün mutlaka hesaba çekileceğine inanan bir mümin, kazancına haram karıştıramaz. Bu anlamda Yüce Allah’ın haram kıldığı şeyleri alıp satmak bir Müslüman için helâl değildir. İçki, uyuşturucu ticareti yapmak, kumar oynamak veya oynatmak, vergi kaçırmak gibi hususlardan Müslüman uzak durmalıdır.

Yüce dinimiz İslam, bizlere bir alışveriş, bir ticaret ahlakı öğretmiştir. Bu ahlakın başında dürüst davranmak vardır. Yalan ve aldatmaktan kaçınmak vardır. Zira doğruluk ve dürüstlük, mümin olmanın bir gereğidir. Erdemli bir birey olarak yaşamanın şartıdır. Kaldı ki, sadece alışverişte değil; mümin, hayatın her alanında samimiyeti kuşanması gereken kişidir. Yüce Rabbimizin “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” emri, müminin söz, tutum ve davranışlarının mihveridir. Peygamberimiz (s.a.s)’in “Bizi aldatan bizden değildir” uyarısı, müminin insanlarla olan ilişkisinde vazgeçilmez bir ilkedir.

İman edenler ve imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya işte güven onlarındır ve onlar doğru yola ulaştırılmışlardır. Enam 82 / Mehmet Okuyan Meali

Rabbimiz, kâinatı yoktan var etmiş, güven ve huzur dolu bir hayat kurması için varlık âlemini insana emanet etmiştir. Ayet-i kerimede güvenli bir dünya tesis etmemizin iki şartı olduğu beyan edilmektedir. Birinci şart, imandır. Allah’a ve Resûlüne iman etmeden, mümin olmadan doğru yola erişilemez. Emaneti koruyup güvenilir bir insan olmadan da imanın hakikatine erilemez. Eman olmazsa iman olmaz, İslam yaşanamaz.

Emniyetli bir dünya inşa etmenin ikinci şartı ise imanımıza hiçbir şekilde zulmü, şirki bulaştırmamaktır. Adaleti şiar edinmek, haksızlığa göz yummamaktır. Yeryüzünün, hayatın, Allah’ın nimetlerinin ve çevremizdeki her bir insanın birer emanet olduğunu akıldan çıkarmamaktır.

Güven; inançtan, imandan, ihlastan beslenir ve yüreğe yerleşir. Kalbimizde eman oluşturmadan ne kadar dış güvenlik tedbirleri alsak da evlerimizin, çarşılarımızın, okullarımızın emniyetini sağlayamayız. Gönül evimizin güvenliğini sağlama almadan, mahallemizin, şehrimizin, ülkemizin güvenliğini koruyamayız. Mümin, önce Rabbine güvenir, ne zaman sarsılmaz bir güven kaynağı arasa, “esenlik veren ve emniyet ihsan eden” Yaratıcısına sığınır. Sonra bu iman sayesinde kendine güveni gelişir, çevresine güven aşılayan, dürüst ve merhametli bir insan haline gelir. İman güvendir. Mümin güvenen ve güvenilendir. Rabbine, kitabına, Peygamberine güvenmeyen bir insan, kendine nasıl güvenebilir? Kendine güveni olmayana kim güvenir?

Bütün peygamberler insanlığı imana davet etmiştir. Onlar yeryüzünü bir eman yurduna dönüştürmek için nice zorluklara, çetin imtihanlara katlanmışlardır. Her peygamber, emanı önce kendi kalbinde, kendi hayatında bizzat yaşamıştır.

“Rabbim! senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni her türlü eksiklikten tenzih ederim. Ben gerçekten nefsine zulmedenlerden oldum.” diye yakaran Hz. Yunus (a.s.), karanlık denizlerde balığın karnında emandaydı.

İbrahim Halilullah, tevhid uğruna atıldığı ateşte Allah’ın himayesiyle selamete ve güvene kavuşmuştu. O, oğlu İsmail’le birlikte Kâbe’nin temellerini yükseltirken “Rabbim! Burayı güvenli bir belde yap!” diyerek Rabbinden öncelikle güven niyaz etmişti.

Hz. Yusuf (a.s.), kardeşleri tarafından kuyuya atıldığında, iffetine iftira edildiğinde hep Rabbine güvenmişti. Babası Hz. Yakup (a.s.) ve annesi yanına geldiklerinde, “Allah’ın izniyle güven içinde Mısır’a girin!” diyerek onları bağrına basmıştı. Hz. Musa ise, Allah’ın yardımı ve muhafazasıyla Firavun’un yanında güvende büyümüştü.

Hayatı tevhid ve tebliğ yolunda meşakkatlere göğüs gererek geçen Sevgili Peygamberimiz de hicret esnasında Sevr Mağarasında Allah’ın emanına sığınmıştı. Mağaranın ıssızlığında Sâdık dostu Ebû Bekir’e “Üzülme! Endişelenme! Zira Allah bizimle beraberdir.” diyerek güven telkin etmişti. O, dostun da düşmanın da, yakının da uzağın da kendisine güven duydukları Muhammedü’l-Emin’di. Elinden, dilinden, halinden, gönlünden kimsenin zarar görmediği dürüst, temiz, mütevazı insandı.

Müminler olarak bize düşen, peygamberler zincirini örnek almak, Sevgili Peygamberimizin ahlakıyla bezenmek, emin peygamberin emin ümmeti olmaktır. Unutmayalım ki, güvenilir olmanın şartı imana ve Rabbimizin emanetlerine sahip çıkmaktan geçer. Ama insan emanete hıyanet ederse, huzur da, güven de yok olur. İnsan emin oldukça, haneler emin olur. İnsan emin oldukça, beldeler emin olur. İnsan emin oldukça, ülkeler emin olur. Yüreğimizdeki iman ve güven, kâinatın, tabiatın, dünyamızın emin bir yer olmasının teminatıdır.

Şu fâni dünyada bizleri huzura erdiren; zorluklar karşısında direncimizi artıran; ümitlerimizi ve istikbale dair ideallerimizi diri tutan büyük bir nimet vardır. Bu nimetin adı “dua” dır. Dua, Yüce Rabbimizin bizlere bahşettiği bir rahmet ve bereket kapısıdır. Dua, Allah’a iman ve teslimiyetimizin, kulluk bilincimizin bir ifadesidir. Bizleri bir an olsun terk etmeyen, yalnız bırakmayan bir Rabbimiz olduğu şuurunun tezahürüdür. Hamd ve şükür ile Allah’ın yüceliği karşısında acizliğimizin itirafıdır dua.

Dua, varoluşun keşfidir. Bizler dua ederken neye muhtaç olduğumuzu, sınırlarımızı, maddi ve manevi imkânlarımızı fark ederiz. Haddimizin ve takatimizin, yaratılış gayemizin, sorumluluklarımızın farkında olduğumuzu dile getiririz. Kendimizi biliriz, Rabbimizi biliriz. yani “Resûlüm! De ki: Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?” âyetinde belirtildiği gibi Rabbimizin katında duamızla daima değer buluruz.

Dua, kulluğumuzun Allah’a arzıdır. Dualarımızla Allah’ın emrine ve kararına razı olduğumuzu dile getiririz. Esasen bütün ibadetlerimiz, O’nun rızasını murat ederek yakarmaktır. Biliriz ki; bütün ibadetlere ruh ve anlam katan duadır. İbadet, yani kul olma bilinci, duayla tamamlanır. Bu yüzdendir ki; Peygamberimiz (s.a.s) “Dua, ibadetin özüdür.” buyurmuştur.

Dua, hem bir davettir, hem de davete icabettir. Rabbimiz, “Bana dua edin ki, duanıza icabet edeyim.” buyurarak bizleri duaya davet etmektedir. “Bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm.” âyetiyle de duamıza icabet edeceğini müjdelemektedir. Yeter ki bizler, bu bilinç içerisinde Rabbimize dua edelim. O’nun rızasını, yardımını, bereketini, affını isteyelim.

Dua, tembel, sorumsuz, şuursuz, cesaretsiz bir insanın boynunu büküp de yalvarmasının adı değildir. Bilakis dua, azmin, gayretin, halis niyetin adıdır. Dua, sadece dil ile ifade edilen kalıp cümlelerden ibaret değildir. Tefekkür, aklın duasıdır. Aşk ve merhamet, kalbin duasıdır. İstiğfar ise sadece dilin duasıdır. Akıl ve kalp duaya durmadan dilin duası fayda etmez. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s), şöyle buyurmuştur: “Allah’a, kabul edileceğine gerçekten inanarak dua ediniz. Biliniz ki Allah, ciddiyetten uzak ve umursamaz bir kalp ile yapılan duaları kabul etmez.”

Dua, kardeşlerimizle buluşmaktır. Kardeşlik bilincimizi, ümmet sevgimizi pekiştirmektir. Dua ederken bencil davranamayız. Sadece kendimizi düşünemeyiz. Gıyabında yaptığımız duanın makbul olacağı bilinciyle dünyanın dört bir yanında bulunan kardeşlerimiz için de dua ederiz. Zira Peygamberimiz (s.a.s), umreye gitmek için izin isteyen Hz. Ömer’e şöyle buyurmuştur: “Kardeşim! Duana bizi de ortak et, bizi unutma.”

Dua, yüce değerlere talip olmaktır. Peygamberimizin bizlere öğrettiği dualarda sadece maddi ihtiyaçları istemek yoktur. Bilakis O’nun dualarında ahlak ve erdemi, insanı yücelten faziletleri istemek vardır. O’nun duaları, toplumda sevgi, saygı, muhabbet, merhamet, adalet ve huzurun teminine yöneliktir. O’nun duaları alçaklıktan, zillet içerisinde ve başkasına muhtaç olarak yaşamaktan; ahlaksızlıktan korunma isteğidir.

Efendimizin öğrettiği duaları da vesile kılarak Rabbimize şöyle niyazda bulunalım: “Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği istiyoruz.” “Allah’ım, bozgunculuktan, nifaktan ve kötü ahlâktan sana sığınıyoruz.” “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, ürpermeyen kalpten, doymak bilmeyen nefisten ve kabul edilmeyen duadan sana iltica ediyoruz.”

https://youtube.com/watch?v=R35EsfYQroo

Aşkın, umudun, affedilmenin adı sadece Allah’tır. O, tek vekil ve tek dosttur, güvenilmeye tek layık olandır. Kalp bu idrakle atar, vicdan ve ruh aynı sese kulak verir. Beyin ve beden ise farklıdır, gördüğüne, işine gelene inanmayı ve teslim olmayı seçer. Kalbi bastıran, taşlaşan, karanlık güçlerle oturup kalkan bedenler acıyı da sevinci de derin hissedemezler. Bu yüzden de çoğu zaman ağlayamazlar. Ağlamak bu nedenle insanlık göstergesi olduğu kadar merhamet ve vicdan sesidir. Ağlamayan, aksine ağlatanlar ise merhametsiz ve kalpsizlerdir.

Allah, kendisine sevgi ve itikad ister ki kalpsizlerin sevgi beslemesi de söz konusu değildir. Oysa merhamet edilmeyene edilmez, sevmeyen sevilmez ve herkesin Allah’tan göreceği karşılık, bu hayatta Yüce Allah’a verdiği değer ve kıymet kadardır. İman, kalpleri yumuşatan, ruhu eğiten, huzuru getiren, yanlışı engelleyen, umudu canlı tutandır. İmansızlar ağlamayı dahi bilmeyenler, acizlik ve küçüklük olarak gören kibir tutkunlarıdır. Oysa ağlamak zayıflık değil yüceliktir.

Neden ağlandığı ise göz yaşlarının kıymetini belirleyen olarak mühimdir ve gereksiz açlıklar, boş hevesler ve dünyalıklar için dökülen gözyaşları, merhumların ardından dökülen abartılı gözyaşları ve feryatlar imandan değil, imansızlıktandır. İnsanı bu dünyada en çok ağlatan şey, bedeni işkenceler değil, kullardan haksızlık ve adaletsizlik gördüğü anlardır. Ahirette ise en çok ağlatacak olan; beyhude yaşamlara feda edilen imanların, ahiret esenliklerine vesile olduğu görüldüğünde duyulacak ve Allah’ın şefaatinden mahrum kalındığı anda hissedilecek pişmanlıklardır. 

Kalpler, Allah’tan başkası için attığında mutsuz, Allah için çırptığında mutludur. Umut, Allah aşkı varsa vardır. Rahmetin binlercesinin gölgesinde serinleyen insan, kendisi de merhamet ettikçe, bağışladıkça huzur bulandır. Gözler, kalbin küfür ve şirkle kanayan pınarlarıdır. Gözler, iman dolu akşamların, rahmet dolu sabahların esen rüzgarlarında Allah’ı bulabilen ve acizlik ve şükür ile Yaratan’ına aşık olanlardır. Gözler kimi zaman kanlı yaş savuran yanardağlara, kimi zaman minnet fışkıran saadet pınarlarına dönendir.

Gözler kalbin aynasıdır ve gözyaşları masumiyettir. Masumiyet ise hak ve adil olmanın, kul bilinci taşımanın, ilahi nizamı idrak edebilmenin adıdır. Kalp, insansızlıklardan, kötülüklerden, haramlardan kararan, helallerden, salih amel ve ibadetlerden, ahlaklardan, imandan mutlu olan ve karalıklardan kurtulandır. İnsan, kalbiyle, ruhu ve vicdanı ile vardır ve etten, kemikten ibaret diğer canlılardan farklıdır.

Güdüleri ile değil, cüzi iradesi ile yaşayan insan, doğru tercih ve halleriyle sevinen, yanlış yapınca üzülendir. Tüm bu hissiyat ise derin ise göz yaşı olarak kendisini belli edendir. En büyük acı ve sızı kaynağı ise elbette kirlenen ruhlardır ve menfaat, dünyalık için kararan kalpler ruhu boğar, öldürür. Nefis, durmaksızın açtır ve hırsları, yasak şehvetleri körükler. Vicdanın ev sahibi kalp ise aksini savunur ve tevazuyu, hakkaniyet ve iyiliği emreder. Kalp, nefse sözünü dinletemezse mahzundur, yoksundur, umutsuzdur.

Hak ve adalet kalbin en derin acı ve sevinçleridir ki varlığında huzur, yokluğunda zulüm vardır.

Fıtrati ruhlar, Kur’an mü’minleri ile aynı şekilde derin acıları, sınırsız sevinçlere tercih eden kullardır. Onlar zalim, cahil ve nankör insanların tüm icraatlarından hicap duyan, dine vurulan darbelerden en çok rahatsızlık hisseden, imansızlıkla fethedilen kalelerin burçlarına bakıp gizli göz yaşı dökenlerdir. Vicdanlı kalpler ezilenlerle bir olan, ezilenleri elinden tutup kaldırmaya çalışan, ezilenlerin dertlerine ortak olmaya çalışanlardır.

Kalpler, imanlı kullara dost, imansızlara düşmandır.

Şükür ve minnet, umut ve özlem daima vardır ama imtihan için asıl lazım olan acizliği bilerek, düzelmeyi ve affedilmeyi umut ederek, dua ve tevbe ile yaşamaktır. Acı ile pişen ruhların aksine sevinç ve huzurla nefes alan kalpler tevbeden uzaklaşmakla kalmaz, bir zaman sonra şükrü de terk ederek manasız bir güvene sahip olur. Çünkü sevinç ve huzurlarına esas teşkil eden varlık ve imkanlar çoğu zaman acı ve çile sahipleriyle paylaşılmaz ve hatta o acı dolu hallerin sokağından dahi geçilmez ki bu da acının müşkülatını anlamaya engeldir.

Sevinçlerde ise durum tam tersidir ve sevgiyle umut gerçek aşka ulaşılamasa da, mücadeleyi ve yol katetmeyi teselli mertebesine yükseltir. O’nun izinde ve yolunda olmak dahi mutlu eder ve minnet hissi uyandırır. Yağan yağmur, esen rüzgar hep bir tecellidir ve bunlara şahit olan kul yeryüzüne ve ahirete varis olmakla ne büyük bir nimete sahip kılındığının idrakiyle sevinçlere boğulur. Huşu ve samimiyet dolu Allah’a yönelişlerin tamamı bu çerçevededir ve secdeler bu gözyaşlarıyla kutsanır, rahmet duaları daha yükseklere tırmanır.

Kalp, sevinç ve umutla değil aslen acı ve hüsranla terbiye olur. Çünkü acizliğin idrakindeki bedenler ne yaparsa yapsın Allah’ı layıkıyla tanıyamadığının ve günah işlemekten geri kalamadığının farkındadır. Bu acı ve endişe ise kalıcı bir ıslaha yol açar ve kalpte muhafaza edildiği sürece de daha büyük günahlara mani olur. Sevinçler ise geçicidir, öğretmez ve terbiye etmez. Aksine gereksiz bir güven hissi vererek hedefleri saptırır ve mücadele azmini zayıflatır. Bu nedenle büyük şahsiyetler daima acı ve sabır imtihanlarıyla denenmiş ve o karanlık acılardan semalara yükselmiştir.

Bolluk ve refah içinde olanların büyük işler yapması bu nedenle imkansızdır çünkü terbiye ve tevazudan uzaktırlar. Nefislerini körletemeyen, terbiye edemeyen bu sevinçli kullar hüznü, kaybı ve acıyı yeterince tatmadıklarından acının terbiye ediciliğinden de yoksundurlar.

Kalp, daima gerçek aşkı olan Allah’a yönelir, sevgi ve umut besler, her ayette O’nu arar, gözler, kulaklar sadece O’nu duymak, görmek ister, çiçeklerde, ışıkta, seslerde bu aşkı canlı tutar ve asla ulaşamayacağı gerçek aşka duyduğu ilgi ve sevgiye ulaşamamaktan dolayı derin acılara sevk olunur. Fıtratta kalbine konan hak ve adalete uygun muamele görmemek de kalbi acıtır, hayata damga vuran zulümlere şahit olmak da. Sünnetullah’a aykırı her söz ve davranış kalbe ağır gelir ve hakkaniyete indirilen bu darbeler, Allah dostlarının yüreklerini burkar.

Ağlamak insanın kalp taşıdığının, his üretebildiğinin, akıl yoluyla acıyı hissedebildiğinin, özlem duyabilmesinin ve şefkat sahibi olduğunun işaretidir. Sadece insana mahsus olan bu hal ruhumuzla, vicdanla, fıtratımızla ve bedenimizle yakından ilgilidir. İnsan, kalp acısından, bedeni ağrı ve sızıdan, sevinçten, özlemden, huşudan ağlar ve tüm bunları ana olarak bedeni ve vicdani olarak ikiye ayırmak mümkündür. Tahmin edildiği gibi burada muradımız bedeni acılar değildir. Kalbi ağlamaları ise acıdan ve sevinçten olmak üzere yine ikiye ayırmak doğru olacaktır.

Acıdan kaynaklananlar Kayıp, yitik ve özlemlerden. Umutsuzluk, karamsarlık (yeis) ve çaresizlikten, Ayet ve manaları bulamamak ve boşluğa düşmekten, Haksızlık ve adaletsizlikten, zulüm ve eziyetten, Şahit olunan imansızlıklardan, Pişmanlıklardan, yanlış yapmaktan, Zulme güç yetirememekten, Dostların acılarını paylaşmaktan

Sevinçten kaynaklananlar: Derin mutluluk ve sevinçlerden. Minnet ve şükürden. Dostların sevinçlerine ortak olmaktan. Huşudan, acizliği idrakten. Allah’ın ayetlerini görebilmekten şeklinde tasnif edilebilir.

Kalbi ağlayışların tamamı daha iyiye duyulan özlem yollarına engel olunduğunda veya bu özlemler hayata geçtiğinde gerçekleşir ve tamamında kalpten bir nida fışkırır ki beyin devreye girerek gözlere talimat verir ve yaşlar yanaklara süzülüverir. Bu his ve sonuç sadece insana hastır ve olağanüstü bir mucizedir.

Allah, büyüklük taslayanları, böbürlenenleri, kibirlenenleri sevmez. Öyleyse bizlere düşen, tevazu ve vakarla yücelmektir.

Allah, kendisine, Yüce Kitabına, Peygamberine, değerlerine, kardeşlerine ihanet edenleri asla sevmez. Öyleyse bizlere düşen, her türlü ihanetten, ikiyüzlülükten, aldatmaktan uzak durmaktır.

Allah, küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez. Öyleyse bizlere düşen, Rabbimizin sayısız lütfuna, bizlere yapılan iyiliklere kör, sağır ve dilsiz kesilmekten, nankörlük etmekten sakınmaktır.

Allah, haddi aşanları, taşkınlık yapanları sevmez. Öyleyse bizlere düşen, yıkıcı ve bölücü değil; yapıcı ve birleştirici olmaktır.

Allah, israf edenleri sevmez. Öyleyse bize düşen, sahip olduğumuz kazanımları saçıp savurmaktan, Allah’ın vermiş olduğu nimetleri ölçüsüzce kullanmaktan sakınmaktır.

Allah, ifsat edicileri ve bozguncuları sevmez. Öyleyse bizlere düşen, huzurumuza, birlik ve beraberliğimize, kardeşlik ve muhabbetimize hep birlikte sahip çıkmaktır.

Allah, zalimleri sevmez. Zira zulüm, en büyük günahlardandır. Hak ve hukuku ayaklar altına almaktır. Öyleyse bizlere düşen, her daim zalimin karşısında, mazlumun yanında yer almaktır.

Yüce Rabbimiz, kendi rızasına ulaştıracak amelleri Kerim Kitabında bizlere gösterdiği gibi, rahmetinden uzaklaştıracak amelleri de beyan etmiştir. Sevgisine mazhar olan kimseleri haber verdiği gibi, sevgi ve merhametinden mahrum kalanları da bildirmiştir. 

Allah, maddi ve manevi anlamda temiz olanları sever. Öyleyse geliniz, fıtratımızı her türlü kötülüklerden koruyalım. Zihin ve gönüllerimizi kötülük ve çirkinliklerin esiri değil; iyilik ve güzelliklerin merkezi kılalım.

Allah tövbe edenleri sever. Öyleyse aziz kardeşlerim! Geliniz, tövbelerimizle kulluğumuzun farkına varalım. Rabbimize teslimiyetimizi, günahlarımıza nedametimizi dile getirelim. O’nun engin merhametine sığınalım. Tövbenin, adeta hayata yeni bir başlangıç olduğunu unutmayalım.

Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever. Öyleyse geliniz, her daim görev ve sorumluluğumuzun bilincinde olalım. Hayatımızı yaratılışımızın gaye ve hikmetine uygun yaşayalım.

Allah, kendisine tevekkül edenleri sever. Öyleyse geliniz, üzerimize düşeni yerine getirdikten sonra حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!” diyelim. Rabbimizin rahmet, nusret ve inayetinden hiçbir zaman ümidimizi kesmeyelim.

Allah, muhsinleri; her işinde, her sözünde kendi rızasını gözetenleri sever. Öyleyse geliniz kardeşlerim! Rabbimizin her an bizi gördüğü bilinciyle hareket edelim.

Allah sabredenleri sever. Sabredenlerle beraberdir. Öyleyse geliniz, hayatın bir imtihan olduğu bilinciyle kendimize sabrı, sükûneti şiar edinelim

Allah, adil olanları sever. Öyleyse geliniz, her daim adaleti yüceltelim. Unutmayalım ki; adalet, güven ve huzurun anahtarıdır. İnsanca bir yaşamın olmazsa olmazıdır.

De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Allah, Çok Bağışlayıcı’dır, Rahmeti Kesintisiz’dir. Ali İmran 31
12.04.2022

Kur’an ve bilim üzerine araştırmalarıyla tanınan Maurice Bucaille, hayat olgusunu bu tür deneysel terimlerle açıklamanın mümkün olmadığı görüşündedir. Bucaille’a göre 1955’te buhar, metan, amonyak ve hidrojenden oluşan bir gaz atmosferinde elektrik kıvılcımları kullanarak hücre proteinlerindeki aminoasitler gibi karmaşık kimyasal bileşikler elde edilebileceği sonucuna götüren Miller deneyi (bu deneyin değerlendirilişi için bk. Koyuncu, s. 19-25), bu organik kimyasal bileşiklerin canlı maddenin yaratılışına yol açtıkları konusunda hiçbir şekilde bilimsel kanıt teşkil etmez. Bilim açısından canlılığın nihaî faktörü tam bir muammadır. Müellifi İlhan Kutluer

Bazı bilim adamları bilgisizliklerini itiraf edememenin mazereti olarak “tesadüf” kavramına sığınmakla işe yarar gördükleri kaçamak bir yola sapmışlardır (Bucaille, s. 21-22). Hücre organizmasının genetik koda göre işlediği bilinmekle birlikte bu “kumanda sistemi”nin menşei, görüşlerinde tesadüf kavramını merkezîleştirmesine rağmen Jacques Monod gibi bilim adamlarının da itiraf ettiği bir muammadır. En basit organizmanın (meselâ bakteri) üreme de dahil olmak üzere her bir fonksiyonunu düzenleyici, yönlendirici bilgi kümesini nasıl sağladığı, bakteriden insana genetik kodun yeni bilgilerle nasıl böylesine zenginleştiği soruları, genetik kodun menşeini bilimsel bir problem olmakla bırakmayıp gerçek bir muamma haline getirmektedir.

Bu çerçevede Allah’a inananlar O’nun yaratıcı fiilinin nihaî tesirine inanmanın ötesinde bilimin aksini kanıtlayamayacağı, tersine bilimsel bulgularla tam bir uyum içinde bulunan bir konuma sahiptirler (a.g.e., s. 276-277). Tabiatıyla böyle bir inancın bilimle uyum içinde olması, onun bilimsel olarak kanıtlandığı anlamında değil mevcut bulgularla çatışmadığı anlamındadır.

Dünyada böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi için 10242 yıl gerekmekteydi. Halbuki yeryüzü 2 milyar yıl yaşındaydı ve hayatın başlangıcı yaklaşık sadece 1 milyar yıl geri gidiyordu. Bir protein molekülünün oluşumu için bu kadar düşük olan ihtimal bir hücrenin oluşumu için imkânsızlığa dönüşecektir. Dolayısıyla bu olguları açıklamak üzere söz konusu tesadüf fikrinin ortaya çıkardığı bu imkânsızlığın zıddı bir faktör olarak Tanrı’nın kabulü gerekir. Wallace I. Matson bu yaklaşıma itiraz etti. Ona göre Noüy’ün imkânsız dediği şey, bir protein molekülünün şans eseri birdenbire teşekkülüdür. Halbuki evrimci yaklaşım böyle bir iddiada bulunmamaktadır. 

Evrimsel süreç, çok büyük rakamlarla ifade edilen ardarda aşamaların bir sonucudur. Yani Noüy’ün ihtimal ya da imkânsızlığı ile evrimci ihtimal kavramı farklıdır. Evrimde tek bir ihtimal değil ihtimallerin sonucu mümkün görülmektedir. Ayrıca Matson’a göre bütün boyutlarıyla işleyişi bilinmeyen bir süreç hakkında böyle bir ihtimal hesabı geçersizdir. Kaldı ki ilkel proteinlerin yapı taşları olan aminoasitlerin deneysel olarak teşekkülü başarılmıştır. Dolayısıyla hayatın yapı taşlarının teşekkülünde böyle ihtimal hesapları bağlayıcı değildir (Hick, s. 14-17).

Yeterli zamanın geçmesiyle tabii şartlardan canlılığın tesadüfî olarak oluşmasının mümkün olduğu inancına Fransız bilim adamı Pierre Lecomte du Noüy tarafından karşı çıkılmıştı. Bu bilgine göre canlı organizmaların temel kimyevî parçalarının tesadüfen bir araya gelme ihtimali o kadar küçüktü ki bütün canlılığa ilişkin olguları, onların gelişim ve evrimini bilimsel olarak hesaplamak tamamen imkânsızdı. Dolayısıyla canlıların oluşum ve gelişimini açıklamak için bilim ötesi bir “antişans faktörü” kabul edilmeliydi ve tesadüfün zıddı olan bu faktör Tanrı idi. Buna göre bizim organik ve canlı âlemimiz Tanrı hipotezi olmadıkça kavranmaz oluyordu. Bu sonucu temellendirmek için Lecomte du Noüy, yaşayan varlıkların temel unsurlarından sayılan protein moleküllerinden bir tanesinin var olması ihtimalini araştırdı ve Charles Eugène Guye’un yaptığı ihtimaliyet hesaplarına dayanarak bunun 2,02 × 1/10321 (kabaca 1/10160) olduğunu tesbit etti.

Görüşleri Oparin’e yakın olan Hoagland bir canlı hücrenin başlangıçta nasıl oluştuğunu, canlılığın nasıl başladığını bilimsel açıdan hiçbir zaman cevaplandırılamayacak bir soru olarak değerlendirmektedir. Bunun nasıl mümkün olabileceği sorusuna ise bazı senaryolarla karşılık verilebilir. Bunun için gerekli olan şeyler, a) ılık bir ortam; b) çok miktarda su, c) karbon, hidrojen, oksijen, nitrojen ve fosfor gibi gerekli atomların kaynakları; d) enerji kaynağıdır. Arzda su ve ısı şartı mevcuttu. Milyonlarca yıllık yağmurların oluşturduğu okyanusları yavaş yavaş soğumakta olan arz yeterince ısıtmıştı; henüz ozon tabakasının oluşmaması sebebiyle güçlü ultraviyole ışınları sulara ulaşıyor, şimşekler yeterli enerjiyi sağlıyordu.

Deniz suyunda erimiş olan karbon, hidrojen, oksijen, nitrojen ve fosfor içeren basit bileşikler, ultraviyole ışınları ve şimşeklerle sürekli bombardıman edildiler ve değişik terkipler oluşturacak etkilere mâruz kaldılar. Yüz milyonlarca yıl boyunca değişik kombinezonlar, yeni moleküller ve bu arada aminoasitler açısından zenginleşen denizler, ilkel canlı organizmaların oluşumuna elverecek koyu bir çorbaya dönüştü. Bu çorbada hayat zincirinin ilk moleküler halkası ve bu halkalardan oluşan zincirler meydana geldi. 

Kimyasal reaksiyonları hızlandıran enzimlerin ve özellikle çift sarmallı DNA zincirinin oluşumunun ardından çoğalma mümkün hale geldi. Bu arada temel maddeler protein ve yağlardan oluşmuş zarlarla paketlenip hücreye çok benzer hale geldiler. Daha sonra da bugün tam anlaşılamayan bir şekilde hücrenin bölünerek çoğalma süreci başladı. Bu yeryüzünde hayatın başlangıcı demekti (Hoagland, s. 37-46).

Batı’da hayatın başlangıcı konusundaki görüşler üç farklı varsayıma dayanmaktadır. Bunlardan ilki, bütün evrende canlılığın cansızlıkla hemzaman olduğudur. Arzda hayatın bir başlangıcı olduğu bilindiğine göre bu görüş sahipleri ilk hayat verici unsurların dünyaya meteorlar, kozmik toz bulutları veya başka vasıtalarla dışarıdan geldiğini ileri sürdüler. Lord Kelvin ve Helmholtz bunlardandır. Son yıllarda Francis Crick, Leslie Orgel ve Fred Hoyle gibi moleküler biyoloji uzmanları, bu görüşü moleküler evrim teorisine rağmen savunmaktadırlar (Koyuncu, s. 36-37).

İkinci varsayım canlılığın cansız ortamdan oluştuğu fikridir. Bu görüşe göre, yoğun bir radyasyona mâruz kalan yeryüzü kimyasal açıdan çok zengin bir çorba ile kaplıydı. Çeşitli reaksiyonlarla aminoasitler dahil farklı organik terkipler meydana geldi. Bioşimik karmaşıklık ve etkinlik arttıkça canlıların ilk numuneleri olan varlıklar (eobiont) oluştu. Bunlar da bir metabolizmaya dönüşüp kendi kendini üretir hale gelince yaşayan varlıklar türedi. Bu görüşün ana fikri, canlılığa el veren (probiyotik) bir çorbada sayısız molekül artışının hayatın temelini tesadüfen oluşturacak seviyeye ulaşmasıdır. Bu görüşün en önemli temsilcisi A. O. Oparin’dir. 

Üçüncü varsayım ise hayatın kaynağının yalnızca tabiat üstü bir yaratıcı postulasıyla açıklanabileceği yönündedir. Bu görüşe göre canlıdaki belli özellikler onu inorganik olandan ayırmakta olup arada hiçbir köprü yoktur. Dolayısıyla hayat dünyaya fizik ötesi, şuurlu, hayat sahibi bir varlık sebebiyle gelmiş olmalıdır (The Encyclopaedia of Philosophy, IV, 477-479).

Batı düşüncesinde canlılık meselesine bütün felsefe tarihi boyunca farklı filozoflar tarafından çeşitli açıklamalar getirilmiştir. Ancak modern biyoloji felsefesi bakımından problemin kaynağı, Kartezyen düalizm denilen “res coqitans” (düşünen cevher, ruh) “res extensa” (yer kaplayan cevher, cisim) ayırımına kadar geri götürülebilir. Descartes ruh ile beden (cisim) arasında su geçirmez bir duvar örmüş, cismanî ve bedenî olanın müstakillen ve tamamıyla mekanik terimlerle anlaşılabileceğini ileri sürmüştür. Hatta filozofa göre ruhu olmayan hayvanlar da birer makineydi. Canlı organizmanın bu şekilde mekanizm perspektifinden tanımlanması, modern biyolojinin öteki bilimler gibi tabii bir bilim olarak mekanist evren telakkisini esas almasına yol açtı. Cismanî âlemde gözlenebilen her şey ve dolayısıyla canlı organizmalar, maddî sonuçların maddî sebepleri olduğu şeklindeki mekanistik anlayışla sınırlı bir çerçevede tanımlandı. Bu tanıma göre hayat fizikî ve kimyevî süreçlerin bir toplamından ibarettir. Modern biyolojinin etkili teorilerinden olan evrim de canlı organizmaların oluşumunu mekanistik terimlerle açıklıyor, ayrıca sistemi ilâhî, ruhî ve gāî (final, teleolojik) herhangi bir ilkeden arındırmak için de tesadüfü sisteme dahil ediyordu (Duralı, s. 12-17, 25-27).

Ancak canlıyı cansızdan ayıran şeyi, can veren bir ilkeden bağımsız olarak açıklamaya çalışan mekanizmin ruhun gerçekliğine inanan felsefe muhitlerinde tatmin edici bulunamayacağı tabiidir. Kökleri antik felsefeye dayanan ve son devirlerde Vitalizm denilen bu karşı görüş, yapı taşlarına ayrıştırıldığında her biri cansız olan parçalardan oluştuğu görülen canlı organizmadaki hayatiyetin organik sisteme dahil olmuş bir cevherden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Buna göre yaşayan bir organizmada tek tek cansız parçalara ait olmayan, bu parçaların toplamına da nisbet edilemeyecek olan bir canlılık varsa, bu canlılık bir araz olmayan aksine bir cevher olan hayata nisbet edilebilir; kısacası canlılığı bir hayat cevheri açıklayabilir.

İslâm felsefe geleneği insanın hareket, hayat ve idrak prensibi olarak tasavvur ettiği nefsin her şeyden önce bir araz değil cevher ve bu cevherin de gayri cismanî olduğunu savunmaktadır. Yeni Eflâtuncu sudûr teorisini benimsemiş olan filozoflara göre insan ruhunun kaynağı dindeki adıyla Cibrîl, felsefedeki adıyla faal akıldır. Nebatî ve hayvanî seviyelerdeki organizmalar faal akıldan yalnızca “hayat veren gücü” alırken insan organizması doğrudan doğruya “hayat veren cevher”i alır. Bunun sebebi, insan organizmasının nebat ve hayvanların aksine faal akla benzeyen cevheri kabule daha müsait oluşudur (Durusoy, s. 38). İnsan nefsinin bu cevherliliği onun ölümsüzlüğünün de temelidir.

Canlı ile cansızı ayıran sınır konusunda müslüman düşünürler varlık mertebeleri çerçevesinde akıl yürütmüş ve cansızdan canlıya geçişte organizma yetkinliği ve ruh faktörünü daima birlikte düşünmüşlerdir. Fârâbî ve daha sonra İbn Sînâ’nın kaleminde gelişen kozmolojik şemada (eş-Şifâʾ, s. 435) cansızdan canlıya geçiş, madenî varlık mertebesinden nebatî varlık mertebesine geçişe denk gelmektedir. Daha önce belirtildiği gibi Fârâbî ve İbn Sînâ geleneğinde hayat verici güç veya cevher gök akıllarının sonuncusu olan faal akıldan (Cibrîl) gelmektedir.

Bu varlık şemasında cansızdan canlıya yahut madenden bitkiye yükselişi açıklamak üzere müslüman düşünürlerden bazıları yukarıda bir örneği İbn Tufeyl’in fikirlerinde verilen kendiliğinden oluşum, bazıları da türlerin dönüşümü (transformasyon) nazariyesini hatırlatır görüşler ileri sürmüşlerdir. Evrimci bir zihniyete dayanıp dayanmadığı tartışmalı olan bu görüşlerin ortak yanı, semavî-ruhî etkilerle tabii-organik karmaşıklık seviyesi faktörünü felsefî açıklamanın merkezine almalarıdır. Kendiliğinden oluşum fikrinde bitki, hayvan ve insan türleri birbirine dönüşmeksizin, “mayalanmış çamur”dan belli iklim şartları altında tohum, döl, yumurta vb. embriyolojik süreçler söz konusu olmaksızın kendiliğinden oluşmuş ve zaman içinde gelişmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de canlılığın ruhî-melekî ilkesi Rûhulkudüs olup can verme yahut diriltme de nefh (üfleme) fiilinin ardından gerçekleşmiş olmaktadır. Allah bu ruhu ve nefh fiilini ya kendine nisbet etmekte, yahut kendi izin ve emriyle melekî/beşerî varlık seviyesinde tezahür ettirmektedir. Şöyle ki, Allah insanın (Âdem) bedenini düzenlemiş ve ona “ruhundan üflemiştir” (el-Hicr 15/29; Sâd 38/72). Hz. Îsâ’nın babasız yaratılışı ise onun ilâhî bir kelime ve ruh olarak Hz. Meryem’e ilkāh edilişiyle yahut ruhtan kendisine nefhetmek suretiyle gerçekleşmiştir (en-Nisâ 4/171; el-Enbiyâ 21/91; et-Tahrîm 66/12); gerek Hz. Îsâ gerekse vâlidesi Rûhulkudüs ile teyit edilmiştir (el-Bakara 2/87, 253). Nitekim Hz. Îsâ’nın, çamurdan yaptığı bir kuşa nefhetmek suretiyle onu Allah’ın izniyle canlandırıp uçurma mûcizesi de (Âl-i İmrân 3/49; el-Mâide 5/110) bu gerçeklerle bağlantılıdır.

Şu halde İslâm inançlarına göre canlandırma veya diriltme fiilinin hakiki ve nihaî fâili hay ve muhyî isimleriyle Allah olup hayat bedene ilâhî bir soluk vermenin neticesidir. Bu soluk, Rûhulkudüs olarak adlandırılan Cibrîl’den (inorganik yahut organik) cansız nesnelere ulaştığında o nesneler canlanmaktadır. Bu hakikat Âdem ile Îsâ’nın mûcizevî yaratılışında kanıtlanmıştır. Rûhulkudüs ile teyit edilmiş muayyen bir nebevî güç ise Hz. Îsâ örneğindeki gibi Allah’ın izniyle diriltme mûcizesini gerçekleştirmektedir. İlâhî yaratma fiili hem tabiatta gözlenen canlanış ve dirilişin hem insanın biyolojik gerçekliğinin hem de öldükten sonraki dirilişin metafizik sebebidir. Kur’an, özellikle ölü topraktan bitkilerin çıkarılışı ile insanın topraktan yaratılışı ve toprak olduktan sonra yeniden diriltilişi arasındaki benzerliği sık sık vurgulamaktadır.

Hz. Peygamber’in bir hadisinde (Müslim, “Münâfiḳīn”, 27) yeryüzünde canlıların ortaya çıkışıyla ilgili olarak önce yer kabuğunun oluştuğu, daha sonra bitkilerin, ardından hayvanların ve son merhalede Âdem’in yaratıldığı beyan edilmektedir. Bu hadiste haftanın günleriyle simgeleştirilen kozmolojik devir yahut merhalelerin kaç yılı kapsadığı herhalde Kur’an’daki “yevm” (gün) teriminin tefsiriyle alâkalıdır (Yeniçeri, s. 179-181, 276-287).

Bu ölüm gerçeği karşısında insan bilmelidir ki gerçek ve tükenmez hayat (hayevân) âhiret hayatıdır (el-Ankebût 29/64). Dünya hayatı ise geçici, oyalayıcı olup esasen bir imtihan sürecinden ibarettir (el-Bakara 2/85; Âl-i İmrân 3/14; en-Nisâ 4/74; el-En‘âm 6/32). Bu dünyada 1000 yıl yaşama temennisinin hiçbir anlamı yoktur ve azabı hak edenler uzun yaşayarak onu erteleyeceklerini sanmamalıdır (el-Bakara 2/96). Dolayısıyla insan niyazını, kurbanını, hayat ve ölümünü hiçbir ortağı bulunmayan âlemlerin rabbine adamalıdır (el-En‘âm 6/162; el-Câsiye 45/21).

Kur’ân-ı Kerîm’de hayat kelimesi hem kozmolojik-biyolojik hem de ahlâkî bir muhtevaya sahiptir. Çok sayıda âyet, hayatın metafizik prensibinden canlılığın başlangıcı ve tabii âlemdeki çeşitli görünümlerine kadar uzanan bir yelpazede birbirini tamamlayan açıklamalar ihtiva etmektedir. Bu açıklamaların hep birlikte vurguladığı itikadî ve ahlâkî mesaj, canlılığın kaynağının ilâhî yaratma fiili olduğu ve insanın öldükten sonra tekrar diriltileceğidir. Kur’an, tabii âlemdeki tezahürleriyle her türlü var olma ve canlanış olgusunun ölümden sonraki dirilişin bir kanıtı olduğunu vurgulayarak insanların bu olgular üzerinde düşünüp gözlem yapmalarını istemektedir.

Kur’an’da “hay” (diri) ve “muhyî” (dirilten, can veren) şeklinde zikredilen isimleriyle (el-Bakara 2/255; er-Rûm 30/50) Allah hayatın sebebidir. O ölüden diriyi çıkarır (Âl-i İmrân 3/27; el-En‘âm 6/95; Yûnus 10/31; er-Rûm 30/19) ve ölüyü diriltir (er-Rûm 30/50; Fussılet 41/39); insan cansız iken Allah ona can vermiştir; sonra onu öldürmektedir, sonra yine diriltecektir; nihayet dönüş yine Allah’adır (el-Bakara 2/28; el-Hac 22/66; er-Rûm 30/40; el-Câsiye 45/26). Nitekim O, ölü toprağa gökten indirdiği su ile can verip diriltmektedir. İnsanlar da tıpkı bunun gibi yeniden diriltilecektir (el-Hac 22/66; Kāf 50/11). Esasen bütün canlılar sudan diri kılınmıştır (el-Enbiyâ 21/30). Toz toprak haline gelmiş kemiklere yeniden hayat verecek olan da O’dur (Yâsîn 36/78). Netice olarak ölümü ve hayatı insanlardan hangilerinin iyi işler yapacağını sınamak için yaratmıştır (el-Mülk 67/2).

Yeni Ahid’deki hayat kavramı genel olarak yahudi düşüncesindeki anlayışı yansıtır. Grekçe Yeni Ahid’de hayat için kullanılan kelime “psühe”dir. Hayatı veren ve alan Tanrı’dır (Matta, 16/16; 26/63; Luka, 12/20; Yuhanna, 6/68-69; Korintoslular’a İkinci Mektup, 1/9). Umumiyetle hem Yahudilik hem Hıristiyanlığa göre yaşanan hayat ebedî hayata hazırlayıcı bir geçiş süreci olarak algılanmıştır.

Eski Ahid’de hayat kavramı ile alâkalı olarak birbirine yakın anlam taşıyan, hatta bazı durumlarda eş bir anlama bürünen dört kelime kullanılır. Canlı taşıyan özne için kullanılan umumi kelime “hayyim”dir. Hayyim aynı zamanda Elohim’in sıfatlarından biridir (Tesniye, 5/26; Yeşu, 3/10; I. Samuel, 17/26; II. Krallar, 19/4). Rüzgâr ya da soluk anlamına gelen “ruah” kelimesi, Tekvîn’deki (1/2) ifadeden anlaşıldığı kadarıyla dirilik veren unsurdan ziyade ruh ya da kişide bulunan kalıcı bir öz kavramının karşılığıdır (I. Samuel, 16/15-16, 23; 18/10; 19/9; I. Krallar, 22/21). Canlılığı sağlayan ya da hayat verici güç anlamında kullanılan esas kelime ise “nefeş”tir. Bununla birlikte bu hayat gücünün kendi başına bir önemi yoktur; nefeşi insana bahşeden ve geri alan bizzat Tanrı’dır (I. Samuel, 2/6; Eyub, 4/9; 34/14; Mezmurlar, 49/8-9). Nefeşin bedende ikamet ettiği yerin genellikle kalp ya da kan olduğu düşünülmüştür. Milâttan önce III. yüzyıldan itibaren yahudi hikmet literatüründe ayrıntılı şekilde işlenen hayat kavramı Zohar’da zirvesine varmıştır. Zohar, “sefirot” kavramı ile kâinattaki her şeyi canlı ve şuurlu varlık olarak yorumlamıştır (IDB, III, 124, 126). Nefeş kelimesiyle birlikte kullanılan “neşama” terimi yaşamak için alınıp verilen soluğu ima eder (Tekvîn, 2/7).

Budizm, anatman doktrini gereği kozmosun yaratıcısı olan soyut bir ilâh kavramını reddettiği için hayatın menşeine yönelik izahları yalnızca dünyevî varlığın sınırları içerisinde kalarak yapmaya çalışmıştır. Böylece insana hayat veren unsur “skandha” kavramı ile ilişkilendirilmiştir. Skandha varlığı idare eden beş biopsişik unsurun (rūpa, vedanā, samjñā, samskāra ve vijñāna) oluşturduğu cismanî bir kümenin adıdır. Bu beş unsur varlığa ait her şeyi kontrol eder (The Encyclopedia of Eastern Philosophy and Religion, s. 335; ER, XIII, 441-446). Bununla birlikte varlıklara canlılık veren unsur “samskrita dharma” adını alan atomik bir yapıdır (The Encyclopedia of Eastern Philosophy and Religion, s. 299, 307; ER, IV, 334). Canlılara hayat veren bu unsur skandhalar ile birlikte çalışır.

Taocu olsun Konfüçyüsçü olsun bütün Çin literatüründe canlılara hayat veren unsur “ch’i” adını alır. Bu güç yalnızca insanlara ya da hayvanlara canlılık vermez; zira Çin düşüncesine göre taş, toprak veya kozmosu oluşturan her şey canlıdır; ch’i bütün kozmosu ayakta tutan evrensel enerjidir (a.g.e., XIII, 448). İnsan söz konusu olduğunda bu gücün bulunduğu yer göbek bölgesidir (The Encyclopedia of Eastern Philosophy and Religion, s. 69). Bu hayat kaynağının ilk şekli, evrendeki erillik ve dişillik özelliklerini temsil eden yinyang prensiplerinin henüz ayrılmadığı bir zamanda mevcut olan ilk enerji “yüan ch’i”ye kadar ulaşır (a.g.e., s. 432). Daha çok ruh anlamında kullanılan “han” ve “p’o” kavramlarının ise hayat verici unsurla bir ilişkisi yoktur (ER, III, 238, 239).

Hinduizm’de canlılık veren prensip kavramı özellikle Vedanta literatüründe geliştirilmiştir. Ancak bu konudaki ilk örnekler Vedalar’da ortaya çıkar. Rig Veda’da hayat veren unsur “asu” (hayat soluğu) adını alır; ölüm “asuniti” (hayat soluğunun gitmesi) olarak adlandırılır (ER, XIII, 439). Vedalar’daki boyutuyla hayat tipik bir natüralist inanç çerçevesinde işlenmiştir. Bununla birlikte Vedalar sonrası Vedanta literatüründe asu yerine “prāna” (soluk) adı tercih edilerek hayatın kaynağı konusu üzerinde ayrıntılı şekilde durulmuştur. Vedanta okullarına göre insana hayat veren unsur prāna adını alır ve fonksiyonlarına göre hayatın özünü teşkil eden “prāna”, bu özün bedendeki dolaşımını kontrol eden “vyāna”, bedendeki boşaltım sisteminin işleyişini düzenleyen “apāna”, bedenin mânevî varlık alanıyla ilişkisini sağlayan “udāna” ve biyolojik metabolizmayı düzenleyen “samāna” olmak üzere beş bölüme ayrılır (a.g.e., XI, 483-484). Öte yandan Hinduizm’e göre biyolojik hayatı sürdüren prāna ile, ruh göçüyle nakledilen jīva arasında belli bir ayırım yapılır. Jīva evrensel ruh Atman’ın bir parçası ise de insana hayat bahşeden unsur değildir. Jīva bir anlamda nirvanaya ulaşıncaya kadar varlıkların özünde bulunan ruhtur. Bu anlamda canlılık prensibi ile alâkası yoktur.

Organizmaların mahiyetiyle ilgili olarak hayat kavramına tarih boyunca çeşitli dinler ve felsefelerce açıklamalar getirilmiş; bu açıklamalarda kavram genellikle canlılığın ilâhî, melekî yahut ruhî ilkesi, evrende canlılığın başlangıcı, biyolojik gerçekliği ve nihayet anlamı açısından ele alınmıştır. İptidai düşüncede insan ve tabiat arasındaki ilişkiyi anlamlandırmaya yönelik tasnifler ve düzenlemeler mevcutsa da kozmosu meydana getiren canlı var oluş biçimleri arasında ontolojik bir ayırıma gidilmediği bilinmektedir. Natüralist bir inanç çerçevesinde gelişen bilgi anlayışı, varlıkların birbirlerine dönüşebildikleri bir evren şeması üretmiştir. Bu evren anlayışında canlıların hayatı ortak bir yasaya tâbi canlılık unsuruyla ilişkilendirilmiş, böylece herhangi bir hayvanı canlı tutan unsurla insanı canlı tutan unsur aynileştirilmiştir.

Bütün canlılarda diriliği sağlayan bu unsurun beden ısısında, spermde, kanda, solukta veya bitkiler söz konusu edildiğinde ağaç öz suyunda bulunduğu farzedilen cismanî bir öz olduğu düşünülmüştür. Bu inanışa göre söz konusu unsurun vücudu terketmesiyle ölüm olayı meydana gelir. Bununla birlikte ölümden sonraki hayatta varlığını sürdüren ruhun bu unsur mu yoksa iptidai kültürlerde çok defa “gölge benlik” şeklinde anılan “ikinci beden” mi olduğu konusu açık değildir (ER, XIII, 428-430; ERE, XI, 726-731).

Hayat veren bu unsurun kaynağı konusunda ise ilkel topluluklar arasında genel bir uzlaşma görülmektedir. Bütün kadim geleneklerde devrî bir kozmoloji anlayışı bulunduğu için hayatın belli bir zaman noktasından başlayarak yaratıldığı ve ilerlediği inancı yoktur. Bundan dolayı iptidai zihniyetin hayatın kaynağı konusunda karmaşık olmayan sebep-sonuç ilişkilerine (étiologie) dayalı izahları vardır. Bu izahlara göre yeryüzündeki hayatın başlangıcı ve insana hayat bahşedilmesi, çoğunlukla ilâhların “mitik zamanlarda” (ab origina) kendi aralarında yaptıkları mücadelelerle ilişkilendirilmiştir (a.g.e., IX, 201-207).

Tevazu sahibidir müminler. Kibirlenmezler. Gururlanmazlar. Üstünlük taslamazlar. Vakurdurlar. Dünya ve âhiretlerine faydası olmayan boş söz, tavır ve tutumlardan uzak dururlar. Cahillerin sataşmasına sadece “selâm!” diyerek karşılık verirler. Tevekkül ehlidir müminler. Sadece Allah’a dayanıp güvenirler. Sadece O’ndan yardım isterler. Hata ve günahlarına tövbe ederler. Yanlışlarını bilerek, ısrarla sürdürmezler. Her daim sabrı kuşanırlar. Zorluk ve musibetler karşısında yılmazlar, ümitlerini yitirmezler. Hayatın bir imtihan olduğu bilinciyle,

اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ “Biz her şeyimizle Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.” diyerek teslimiyet ve metanetlerini dile getirirler. Öfkelerini yenerler. Kendilerine yapılan kötülükleri affederler.

Müminler, doğruluğu, sadakati kendilerine şiar edinirler. Yalandan, yalancı şahitlikten, aldatmadan kaçınırlar. Verdikleri sözden kesinlikle dönmezler. Emanete asla ihanet etmezler. Hak ve hukuktan ayrılmazlar. İffet ve haysiyetlerini korurlar. İnsanca bir yaşam uğrunda mücadeleden bir an olsun geri durmazlar. Yoklukta ve varlıkta Allah yolunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmazlar.

Birbirlerinin dostları ve kardeşleridir müminler. Birbirlerini yalnızlığa terk etmezler. Başkalarının kötülüğünü istemezler. Şerde değil, hayırda yarışırlar. Kötülükte değil, iyilikte yardımlaşırlar. Şefkat ve merhameti elden bırakmazlar. Zulme, şiddete, vahşete geçit vermezler. Birbirlerinin saygınlığına gölge düşürmezler, hadlerini aşmazlar. Hiçbir zaman itidalden ayrılmazlar. Nazargâh-ı İlahî olan gönlü incitmezler. Hele hele Allah’ın mükerrem ve haram kıldığı bir cana asla kıymazlar.

Kur’an’da bizlere takdim edilen müminler, yaratılış gaye ve hikmetinin farkında olanlardır. Gördüklerine duyduklarına, yaşadıklarına tefekkür, tezekkür ve ibret nazarıyla bakanlardır. Kulluk ve ibadet bilinciyle yaşayanlardır. Namazlarını, şuur ve huşuyla eda ederek, miraç bilenlerdir. Zekâtı sırf Allah rızası için, gönülden verenlerdir. Oruçlarını kötülüklere kalkan kılanlardır. Rahmân’ın has kullarıdır müminler. Kalpleri, Allah’ı hamd ve zikirle mutmain olur. O’nun ismi anıldığında yürekten, derin bir saygı duyarlar. Allah’ın âyetlerine, emir ve yasaklarına kör ve sağır kesilmezler. Bütün bunları doğru anlamaya, en güzel şekilde yaşamaya gayret gösterirler.

Dua, tembel, sorumsuz, şuursuz, cesaretsiz bir insanın boynunu büküp de yalvarmasının adı değildir. Bilakis dua, azmin, gayretin, halis niyetin adıdır. Dua, sadece dil ile ifade edilen kalıp cümlelerden ibaret değildir. Tefekkür, aklın duasıdır. Aşk ve merhamet, kalbin duasıdır. İstiğfar ise sadece dilin duasıdır. Akıl ve kalp duaya durmadan dilin duası fayda etmez. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s), şöyle buyurmuştur: “Allah’a, kabul edileceğine gerçekten inanarak dua ediniz. Biliniz ki Allah, ciddiyetten uzak ve umursamaz bir kalp ile yapılan duaları kabul etmez.”

Dua, yüce değerlere talip olmaktır. Peygamberimizin bizlere öğrettiği dualarda sadece maddi ihtiyaçları istemek yoktur. Bilakis O’nun dualarında ahlak ve erdemi, insanı yücelten faziletleri istemek vardır. O’nun duaları, toplumda sevgi, saygı, muhabbet, merhamet, adalet ve huzurun teminine yöneliktir. O’nun duaları alçaklıktan, zillet içerisinde ve başkasına muhtaç olarak yaşamaktan; ahlaksızlıktan korunma isteğidir.

Şu fâni dünyada bizleri huzura erdiren; zorluklar karşısında direncimizi artıran; ümitlerimizi ve istikbale dair ideallerimizi diri tutan büyük bir nimet vardır. Bu nimetin adı “dua” dır. Dua, Yüce Rabbimizin bizlere bahşettiği bir rahmet ve bereket kapısıdır. Dua, Allah’a iman ve teslimiyetimizin, kulluk bilincimizin bir ifadesidir. Bizleri bir an olsun terk etmeyen, yalnız bırakmayan bir Rabbimiz olduğu şuurunun tezahürüdür. Hamd ve şükür ile Allah’ın yüceliği karşısında acizliğimizin itirafıdır dua.

Dua, varoluşun keşfidir. Bizler dua ederken neye muhtaç olduğumuzu, sınırlarımızı, maddi ve manevi imkânlarımızı fark ederiz. Haddimizin ve takatimizin, yaratılış gayemizin, sorumluluklarımızın farkında olduğumuzu dile getiririz. Kendimizi biliriz, Rabbimizi biliriz. قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ yani “Resûlüm! De ki: Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?” âyetinde belirtildiği gibi Rabbimizin katında duamızla daima değer buluruz.

Dua, kulluğumuzun Allah’a arzıdır. Dualarımızla Allah’ın emrine ve kararına razı olduğumuzu dile getiririz. Esasen bütün ibadetlerimiz, O’nun rızasını murat ederek yakarmaktır. Biliriz ki; bütün ibadetlere ruh ve anlam katan duadır. İbadet, yani kul olma bilinci, duayla tamamlanır. Bu yüzdendir ki; Peygamberimiz (s.a.s), الدُّعَاءُ مُخُّ الْعِبَادَةِ yani “Dua, ibadetin özüdür.” buyurmuştur.

İmtihan, insan yaşamının tümünü içermesi bakımından uzun soluklu bir süreçtir. Bu sürecin başarı ile sonuçlanabilmesi için kişinin bu denenme sürecini bir imtihan olarak algılaması gerekmektedir. İmtihan sürecinde tövbe ve tevekkül ana iki kavramdır. İnsanın hatalarını kazanca dönüştürmesinin yolu, yapılan hataları bir daha yapmamak üzere pişman olması, bu süreçten ders çıkarması ve bu süreci kendisi için eğitici yapıya dönüştürmesidir.  İnsan bütün sınırlılıklarına rağmen en güzel şekilde yaratılmış bir varlıktır. İnsanı insan yapan şey sınırlılıklar içerisinde mümkün olanı, kendisine yakışan şeyi yapmaya çalışması ve bu yolda çaba harcamasıdır.

İnsanın bütün imtihanlarında ön planda olan kavram “sabır”dır. Birey Allah’ın varlığının farkına vararak ve bu dünyanın geçici bir yer olduğunu kabullenip bütün bu imtihanlara sabırla karşılık vermesi gerekmektedir.

İmtihan tek bir alanda değerlendirmeye tabii değildir. Kur’an’da insanın bütün hayatı deneme alanı olarak nitelendirilmiştir. “Her canlı ölümü tadar, bir deneme olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Ve siz ancak bize döndürüleceksiniz.” “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma ile deneriz.” “Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz.” “Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir ve büyük mükâfat Allah’ın katındadır.” Aşağıdaki ayetlerde de belirtildiği gibi imtihan sadece iyilik ve kötülükle değil can, mal, evlat, korku, açlık, ürünlerden azaltma, rızkı daraltma, hastalıkla, savaşla vb. şeylerle de gerçekleşebilmektedir.

Hayr, sağlık, mutluluk, zenginlik, evlat, nimet gibi insanın hayatını güzelleştiren her şey; şerr ise fakirlik, hastalık, savaş, ölüm, acı veren olaylar ve sıkıntılar gibi insanın hayatı boyunca karşılaştığı kötü olayları içermektedir. Allah insanı hem sabrı gerektiren nimetlerle hem de şükrü gerektiren nimetlerle sınar bu durum imtihanın gereği olarak insanın hayatındaki her hali kapsar. İnsanın iyilikle denenmesi onun düşüncesi ile yeni şeyler ortaya koymasını ve o iyi olanın rehavetine kendini kaptırıp kaptırmaması; kötülükle denenmesi ise ondaki kötüye yönelme gücünün kontrol edebilmesi ve o kötülükle başa çıkıp çıkmamasının kontrol edilmesi olarak ifade edilebilir. 

İnsanın her iki durumda da bilinçli olarak hareket edip etmemesi başka bir deyişle Allah yolunda hareket edip etmemesi denenmektedir. İnsanın nimetle imtihan edilmesinin sebebi, Allah’ın insana verdiği nimete şükürle karşılık verip vermeyeceği amacına bağlıdır. Dünya nimeti olarak anılan ve insan hayatına farklı boyutlar katan servet ve evlat sevgisinin imtihan sebebi olması, insanı Allah’ı anmaktan alıkoyması yönüyledir. Yani kişinin serveti ve evladına düşkünlüğünü arttırıp ona asıl bu nimetleri bahşeden Allah’ı anmaktan ve ona şükretmekten vazgeçip vazgeçmeyeceği denenmektedir.

İnsan yaşamı boyunca kendi özgür iradesi ile yaptıkları, kimi zaman da kendi dışındaki insanların etkisiyle denenmektedir. Çünkü insan etkiye açık bir varlıktır. Birinin yanlış bir hareketi sonucunda insanlar sakat kalabiliyor veya ağır hastalıklarla karşılaşabiliyorlar, bu durumda insanın takınması gereken tavır insanın etkiye açık bir varlık oluşunu kabul etmesi ve bu zorlu süreci Allah’tan yardım isteyerek sabırla atlatmaya çalışmasıdır.

Kur’an’da bu kelimenin kullanımı; kişinin iyi ve kötü yönlerini ortaya çıkarma, her şeyin ortaya çıkması, dökülmesi anlamlarıyla yer almaktadır. İnsanın denenme süreci hem hayır hem de şerle gerçekleşmektedir. İmtihanı ifade eden bela kelimesi, insanın sahip olmaktan hoşlandığı, beğendiği ve kendisine zevk veren şeylere karşı gösterdiği tutumu hem de ona zarar veren hoşuna gitmeyen şeylere karşı gösterdiği tutumu içermektedir. Fitne kelimesi ise “ن-ت-ف” kökünden türemiştir. Daha çok zorluklarla ve sıkıntılarla denenmeyi ifade eden fitne kelimesi, insanın kötü olan imtihanlarını kapsar. Son kavram olan musibet ise “ب-و-ص” kökünden türemiştir. Musibet insanın iradesi dışında meydana gelen sıkıntıları, imtihan çeşitlerini ifade eder. İmtihan, bela, fitne, musibet kelimelerinin, Kur’an-ı Kerim’de ele alınan bağlamlarından yola çıkarak insanın denenmesinin iki boyutu olduğu söylenebilir.

Bunlardan ilki denenme alanının ve denenen varlığın denenmeye uygun bir yapıya sahip olmasının takdir edilmesi ve bu takdire uygun olarak yaratılmasıdır. İkinci boyutu ise, denenen varlığın denenme konularını, sürecini anlamlandırması, bu anlamlandırmaya bağlı olarak yaşaması, olaylar karşısındaki tutum ve davranışları, bu süreç içerisinde bilinçli olarak gerçekleştirdiği davranış değişiklikleri, bireyin bizzat eğitilmesi ve dindar bir birey olarak kendini yeniden inşa etme çabası oluşturmaktadır.

Kişilerin kader algısı imtihan algılarını da belirlemektedir. Yani Allah tek tek bütün insanlara özel imtihanlar mı belirliyor yoksa belirli yasalar çerçevesinde insanın imtihan alanlarını mı oluşturuyor. Bu soruya verilen cevap oldukça önemlidir, çünkü tek tek her insana verilen bir imtihan şekli kabul edildiğinde insanın kendi yaptığı hareketlerden sorumluluğu kalkacak ve zaten bu olayları Allah tarafından yaşadığını ileri sürecek ve kendisi sorumlu olmaktan kurtulacaktır. 

Bu kader algısı insanı etkisiz hale getiren ve onun tercihlerini hiçe sayan bir Allah tasavvuruna yol açmaktadır, ama insan yaptığı tercih ve eylemlerden sorumludur. Allah dünya hayatında bir takım kurallar koymuş ve insanın karşısına tercihler çıkarmıştır. İnsanın imtihanı da burada başlıyor; konulan yasalarda ve önüne gelen tercihlerde Allah’ın yolundan kendini alıkoyacak seçeneklerden uzak durduğunda imtihanı kazanmış olacaktır. Kader ile imtihan arasındaki ilişki bu yüzden çok önemlidir. Sorumluluktan uzak bir kader algısı belirlendiğinde imtihandan bahsetmek mümkün olmaz. 

İmtihan, insanın bireyselleşme sürecinde yaşadığı olaylara karşı bakış açısını, tutumunu ve sorumluluğunu ifade eden bir kavramdır. Bu yönüyle insan hayatının tümü, Kur’an-ı Kerim’de bir denenme alanı olarak belirlenmiştir. Kur’an’da insan, Allah’ın diğer varlıklardan ayrı ve özel olarak yarattığı bir varlık olarak tanımlanır. Bu bağlamda insanı, diğer canlılardan ayrı kılan birtakım özellikleri vardır. Bunlar akletme, bilme, bilgi üretme, konuşma, özgürce eylemde bulunma vs. gibi özellikleridir. İnsan, bu niteliklere sahip olması ve bunlara uygun davranması bakımından da “en güzel şekilde yaratılan varlık” olarak nitelendirilmiştir. İnsan,  kapasitesinin bir gereği olarak, gerçekleştirdiği eylemlerinden ve yaşamı boyunca keşfettiği hakikate uygun davranıp davranmamasından sorumludur. Bu sorumluluk, yapılması ya da yapılmaması gereken davranışlar insanın imtihan olgusunu oluşturmaktadır. İnsanın denenme sürecinin adil bir şekilde gerçekleşmesi için Allah, insanı doğru yola iletmek üzere peygamberler ve kitaplar göndermiş, peygamber göndermedikçe hiçbir topluma azap etmeyeceğini taahhüt ederek, insanın görevini kolaylaştırmıştır.

Kur’an’da insanın imtihan edilmesi; imtihan, bela, fitne ve musibet gibi farklı kelimelerle de ifade edilir. İmtihan kavramının iyi anlaşılması için bu kavramların da iyi bilinmesi gerekir. İmtihan kelimesi “ن-ح-م” kökünden türemiştir. Bu kelimenin isim hali olan “mihne” ise deneme, imtihan etme, kişinin kalbinde gizlediği şeyi öğrenmek amacıyla denemek gibi anlamlara gelir. İmtihan kelimesi Kur’an’da iki yerde geçer. Bunlardan Mümtehine Suresi’ndeki “Onları imtihan ediniz” ifadesini, “Kalplerinin dilleriyle söylediklerine uygun olduğuna kanaat getirinceye kadar sınayın” şeklinde yorumlamaktadırlar. Bu yorum iman ile eylem arasındaki tutarlılığı belirlemesi açısından imtihanın niteliğini ortaya koymaktadır. Diğer bir kelime olan bela kelimesi “و-ل-ب” kökünden türemiştir.

Bu vesîle ile Peygamber Efendimiz; “Canım kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki sizler îman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de îman etmiş olmazsınız…” buyurmaktadır. (Müslim, Îman, 93-94; Tirmizî, Et’ime, 45)

Âciz, küçük, zayıf, câhil, unutkan, zâlim, nahif olan insanoğlunun dünyada her şeye yetişmesi ve her şeyin en iyisini elde etmesi mümkün değildir. Ama insan, bu zayıflığına rağmen birçok zaman unutur bu özelliklerini… Hep “daha fazlası”, “daha iyisi” diye koştururken ayağına takılan hayırları göremez.

Bu arada eşini, evlâdını, komşusunu, sevgisini ihmal ediverir, farkında olmadan… Bunlara vereceği selâm ve muhabbetten mahrumiyet ise en fazla insanın kendisini yaralar, kurutur tâbiri câizse. Nitekim insan fiziğinden daha evvel metafiziğiyle, yani rûhu ve gönlü ile insandır. İnsanı yeşertip besleyen; kabuğu, kürkü değil; özü, içidir.

Sevgiyle yaşayarak çevresine sevgiyle bakabilmek, günümüz insanlarının en fazla özlediği şeydir. Vaktinde yetişemeyen yığınla dünyevî işlerimiz, bizleri bir tebessümün dilencileri kılarken selâma ve hasbihale de hasret bırakmıştır. Sabahleyin aceleyle evden çıkarken “Hayırlı sabahlar!”ı, akşam eve dönerken “Hayırlı akşamlar!”ı hep unutmuşuzdur; esirgemişizdir etrafımızdan… Yoğun gündem programları, âile efrâdını aynı sofra etrafında toplamaya izin vermez birçok akşamlar… Kapitalist sistemin yorgunlukları ise kaldırmıştır artık komşu gezmelerini, arkadaş sohbetlerini ve akraba ziyaretlerini…

Saraycıkları andıran evlerimiz misafir kabulüne bir türlü müsait olamaz… İşçi ve memurlar işyerlerinde sevgisiz, stresle çalışırken, çocuklar okulda şiddete meyyâl, evde hanımlar, sokakta yetişkinler agresif kişilik yapısı sergilemektedirler. İşgaller, toplu ölümler, ağlayan mazlumlar ise cabası…

Çevrelerine asabî ve agresif bakarlar. Güzellikler yerine hep olumsuzluklar takılır objektiflerine… Yürekleri sevgiden fakir kaldığı için çoraktır; ümitler yeşermez. Âmâdır onlar, nîmet ve hayırları görmez; kendilerinden de insanlar hayır ve güzellik görmez. Kısır dünyaları daima güdük kalır.

Sevmek ve sevgiyle yaşayabilmek, insanın sahip olduğu en büyük zenginliktir. Sevgi, sevene hayat kaynağı, sevilene dinamizmdir. Sevgi, yolları aydınlatan bir ışık, toplumu yıkayıp arındıran bir rahmet, besleyip büyüten bir gıdadır. Sevgi gibi bol kazançlı bir ticaret ve zengin eden bir sermaye yoktur. Sevgi, ilâhî bir tılsımdır; girdiği her yere inanmayı, güvenmeyi ve hoşgörüyü getirir.

Sevgi, bütün güzelliklerin tohumudur. Yüreklere bir atan, bin bulur. Sevgiyle yola çıkan her yolcu engelleri aşar, menzillere ulaşır. Sevmek, her kişinin değil; er kişinin hakkıdır. Sevmeyenler, gerçek mânâda yaşamayanlardır. Onlar ölü ruhlardır. Hayatı mânâsız ve tatsız duygularla âdeta bitkisel hayatta geçirirler. Gönüllerinde sevginin yerini süflî duygular kapladığı için kendileriyle dahî çatışma içindedirler.

Yeryüzündeki bütün canlılar da sevgiyle yaratılmışlar ve sevgiyle hayatlarını devam ettirmektedirler. Yüksek dağlarda keskin kayalarda açan rengârenk çiçekler, hep sevgiliye olan muhabbetlerinden açarlar, yaz-kış demeden… Issız denizlerde gelip giden dalgalar, her seferinde aşkla vururlar başlarını kıyıya gece ve gündüz… İpek böceğinin sevgisi ise dillere destandır. Bütün bir ömrünü adamıştır kozasına sevgiyle…

Hayatta her şey sevgiyle doğar, sevgiyle yaşar ve sevgiyle kavuşur Mahbûbuna… Dünyaya sevgi basamağıyla adım atan her canlı için, yaşarken en büyük gıda sevgidir. Sevgi bedene kan, rûha enerji, hayata heyecandır. Bütün canlılar âleminde görülen bu sevgi tezâhürünün en bâriz misâlini, iki ayrı cins, iki ayrı fıtrat ve iki ayrı kültürden gelen eşler arasındaki sevgide görürüz. Sonra anne ve çocuk sevgisinde… Birbirlerini Allah için seven İslam kardeşliği sevgisine ise, tarifler kifâyetsiz kalır.

İnsanoğlu, et ve kemik yapısına ilâveten, ruh ve gönülle tamamlanmış karmaşık bir varlıktır. Diğer canlılardan ayrıldığı irâde vasfı ise ona “halîfelik” vazifesi yüklemesi yanında, gönül dünyasını şekillendirmesini de sağlamaktadır. Yaratmış olduğu canlıları çok seven, onlar tarafından da çok sevilen “el-Vedûd” olan Rabbimiz; kullarının da aynı ölçüde sevmesini, sevginin tezâhürü olan merhametle yaşamasını istemiş, bu sebeple onlara kendi rûhundan üflemiştir. Bu vesîle ile bütün insanlık, hep birlikte dayanışma ve sevgi ile yaşamaya muhtaçtır.

Cihat iyi kalple kucaklaşmak, zenginlikleri paylaşmak, maddi ve manevi anlamda bütünleşmek, mümin kardeşini ve Allah’ın yarattığı kulları sevmek, korumak ve kollamakla mümkündür. Cihad çok geniş mânâ yelpâzesine yayılmış bir kavramdır. Bu sebeple İslâm âlimleri tarafından etraflı şekilde incelenmiş ve yorumlanmıştır. Nefs, şeytan ve fasıklarla mücadele etmek; Allah’ın ismini yüceltmek, Islâmiyet’i tanıtmak, tebliğ ve insanları İslam’a devet etmek, insanlara iyiyi, güzeli ve doğruyu göstermek, adaletli davranmak ve benzeri konular, cihad kavramı içerisinde yer aldığı halde, kelimeyi yalnızca ‘silâhlı savaş’ yönüyle ele alanlara da rastlanmaktadır.

Siz ey iman edenler! İçinizden her kim dininden dönerse, iyi bilsin ki Allah zaman içerisinde onun yerine başka bir topluluk getirir; O onları sever, onlar da O’nu; mü’minlere karşı alçakgönüllü, kafirlere karşı onurlu davranırlar; Allah yolunda tüm çabalarını sergiler, kınayacak olanın da kınamasından korkmazlar: İşte bütün bu özellikler Allah’ın isteyene bahşetmeyi dilediği lutfudur. Zira Allah engin (lütuf) sahibidir, her şeyi ayrıntısıyla bilendir. Maide 54 / Mustafa İslamoğlu Meali

Peygamberimiz (s.a.v.)’in hayatı, bu ilahî sevginin, affediciliğin somut hâlidir. Onunla herhangi bir nedenle karşılaşıp, maddi veya manevi bir alışverişte bulunup da onun engin sevgisine, müsamahasına, nezaketine şahadet etmeyen yoktur. O, sevgi ile nefret, kolaylık ile zorluk, yumuşaklık ile sertlik ve benzerleri arasında bir tercih zorunda kaldığı zaman daima birincileri, yani sevgiyi, kolaylığı, yumuşaklığı, insanların lehine olanı tercih etmiştir. Biz ümmetine de, “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; sevdirin, nefret ettirmeyin” buyruğunu vermiştir.

De ki: -Ey kendilerine karşı günah işlemekte aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlayıcıdır. O, çok bağışlayıcı ve merhametlidir. Zümer 53 / Şaban Piriş

Kuran’da Allah (c.c.)’ın en belli, en göze batan, en sık vurgulanan sıfatları bunlardır. Cenab-ı Hak, en ağır, en batırıcı günahları işlemiş olanları dahi kapsayıcı şekilde rahmetinden ümit kesilmemesini, bağışlayıcılığının sınırsız olduğunu ilan ediyor. Yüce Rabbimiz birçok ayette, günah işleyenlerin, kötü yola sapanların, sonra yaptıklarından samimi olarak pişman olup bağışlanma dilediklerinde bunun kabul edileceğinin müjdesini veriyor.

Âlemlerin Rabbi ve tek hâkimi olan Allah Teâlâ kullarının selameti için kötülükleri göstermiş, onlardan uzak durmayanlara tehditler yöneltmiştir. Bu, madalyonun bir yüzüdür. Madalyonun bir de çok daha net ve berrak olan öbür yüzü vardır. Buna göre, İslam’ın inanılmasını emrettiği Allah; kullarını çok seven, onlara çok acıyan, çok merhamet eden, çok bağışlayan, onları hep kollayan bir Tanrı’dır.

İslam’da sevginin her şeklinin yeri ve değeri vardır. Öncelikle mücerret sevgi duygusu yüceltilmiştir. Sonra insanın insanı, insanın Allah’ı ve Allah’ın insanı (kulunu) sevmesi söz konusu edilmiştir. Bu sevgi çeşitlerinden bizi esas ilgilendiren, Allah’ın kulunu sevmesidir. Bazı zihinlerde yerleşmiş olan, İslam’da Allah’ın hep tehdit eden, ceza veren, cehenneme atan Tanrı oluşu, bu konuda oluşturulan ve yayılan hava kesinlikle yanlıştır.

Kuran’da tehdidin, cezanın, hesap görmenin yer aldığı bir gerçektir ve tamamen normaldir. Allah, sonsuz egemenlik sahibidir. Bunun sonucu olarak kulları için bazı kayıtlar, sınırlar, yasaklar koyması; koyduğu sınırları tecavüz eden, yasakları çiğneyenler için cezalar ön görmesi insaf sahipleri için anlaşılmaz bir şey değildir.

Allah’tan gelen rahmet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli biri olsaydın etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet. Onlar için bağışlanma dile. Yapacağın işlerde onlara danış. Karar verdikten sonra da artık Allah’a tevekkül et. Kuşkusuz Allah, kendisine tevekkül edenleri sever. Ali İmran 159 / Erhan Aktaş Meali

Hiçbir söz, “sevgi” sözü kadar kulağa hoş gelmez, kulağımızı okşamaz. Yüzyılların deneyi,  sevginin insanlara yaklaşmada, onları kazanmada ve yönlendirmede sihirli bir güce sahip olduğunu göstermiştir. Hiçbir şey, hiçbir araç insanları etkilemede sevgiden üstün bir yöntem olamamıştır.  Bunun içindir ki, Yüce Allah’ın insanoğluna dinlerin en mükemmeli olarak gönderdiği, sonsuzluk ve saadet dini İslam’ın tebliğ bayrağı, temel dinamiği sevgidir. Dinimiz başta insan, her varlığa, her yaratığa sevgi ile yaklaşır. İslam’ın yayılmasında sevgi, bağışlayıcılık ve merhamet kadar tesirli olmuş bir metot yoktur. Rakiple, hasımla anlaşmazlıkların, problemlerin çözümünde bile; iyiliği, sevgiyi, sevgi ağırlıklı tüm yöntemleri denemeden güç kullanmaya kalkışmak İslam siyasetinde yoktur. Güç kullanmak kaçınılmaz hale geldiğinde de, bunun en güzel şekilde, adaletle, asla zulüm ve işkenceye sapmadan yapılması da bu siyasetin bir parçasıdır.

Kesinlikle sizi korkuyla, açlıkla, mal, can ve verim kaybıyla sınarız. Ama sabredenleri müjdele! Bakara 155 / Mustafa İslamoğlu Meali
Ey iman edenler!* Sabır ve salât* (fedakârlık) ile (Allah’tan) yardım isteyin! Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir. Bakara 153 / Mehmet Okuyan Meali
Allah yolunda harcama yapınız. Kendi kendinizi tehlikeye atmayınız ve iyilik yapmaya devam ediniz; Allah iyilik yapanları sever. Bakara 195 / Bayraktar Bayraklı Meali
Hayır, kim sözünü yerine getirir ve (günahtan) korunursa, şüphesiz Allah da korunanları sever. Ali İmran 76 / Süleyman Ateş Meali
Kim Allah’a ve Resul’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği, nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştırlar! Nisa 69 / Erhan Aktaş Meali
Her canlıya yapılan iyilikte bir sevap vardır.

Allahı sevmek ne Onun tarafından sevilmek

Allah’ı seven Allah dostlarını sevmek ki bunlar, Allah’ın nimetleriyle ödüllendirdiği Peygamberler, Sıddıklar, (Dosdoğru olup, doğrulayanlar), şehitler ve Salihlerdir. Nisa Sûresi 69

“Allah’ım! Beni senin sevginle ve sevgisi Senin yanında bana fayda verecek kimselerin sevgisiyle rızıklandır. Allah’ım! Sevdiğim şeylerden bana ihsan ettiklerini Senin sevdiğin şeyleri yapmam için bana kuvvet vesilesi kıl! Allah’ım! Sevdiklerim içinde benden aldığın şeylerin bıraktıkları boşlukları, Senin sevdiğin şeylerle doldurmayı nasip eyle” Tirmizi, Deavat, 74, (3491)

Sevgili Peygamberimizden nakledilen her iki duada da, Allah’ın sevdiği şeyleri sevmek için kendi sevdiklerinden vazgeçme ve böylece Sevgilinin sevdiklerini severek O’nunla aynîleşme temennisi vardır. Bu da sevginin en üstün tezahürlerindendir. Çünkü (hakiki)sevgi, İbn Kayyim el-Cevziyye’nin de dediği gibi ”kalpte bulunan ve sevgilinin arzu ve isteklerinin dışında kalan her şeyi yakan bir ateştir.” İbn Kayyim, medaricu’s-Salikin, III/10;Bkz, Sevgi Medeniyeti, shf.30

Bu Hadis-i Şerif, Peygamber Efendimiz (s.a.s)’ in, Hz. Davud (a.s)’dan naklettiği bir duayı haber vermesi sebebiyle iki Nebi’nin ortak sözdür ki bu da ona ayrı bir değer katar. Peygamber Efendimiz (s.a.s) ’ den benzer manada olmak üzere olmak üzere şöyle bir dua da nakledilmiştir:

İslâm’da en yüce sevgi Allah sevgisidir. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah: ”İnsanlardan bâzıları Allah’tan başkalarını Allah’a denk ( ve eş) tutarlar, Allah’ı sever gibi onları severler. İNANANLAR İSE EN ÇOK ALLÂH’I SEVERLER…” [Bakara Sûresi 165] buyurmuştur. Seven, sevdiğini hoşnut etmek, ona kendisini beğendirmek, sevdirmek ister. İşte bu yüzden, kendilerini yokluktan varlık sahnesine çıkaran Allah’ı her şeyden çok seven inananlar da bütün hayatları boyunca davranışlarında ve yaşantılarında kendilerini Allah’a beğendirmek ve sevdirmek için ellerinden geleni yaparlar. İslâm’ı aşkla yaşarlar.

Allah’ın isimleri arasında birisi vardır ki, diğerlerinden farklıdır. Bu isim “ Vedûd” ismidir. Diğer isimlerin hepsi tek taraflıdır ve sadece Allah’a ait bir özelliği veya O’nun kullarına olan bir ihsanını anlatır. Sözgelimi Allah “Rahim” dir. Kullarına son derece merhametlidir; ama kulları O’na ( hâşâ) merhamet edemez. Allah “Rezzâk”tır. Bütün canlıların rızkını verendir. (Hâşâ) kimse O’na rızık veremez.” Vedûd” ismi ise Allah ile kulları arasında paylaşılan bir isimdir. Allah “Vedûd” tür. İnanan ve iyi işler yapan kullarını sever ve onlar tarafından sevilir. (el- Vedûd: seven ve sevilen )

Sevgi varoluş sorusunun cevabı, hayatın özüdür: Kur’an-ı Kerim’de sevgiyi anlatmak için en çok kullanılan kelime “muhabbet” tir. Bu kelimenin “tohum” manasına gelen “hıbbe” kökünden türediğini ileri süren bazı İslâm âlimleri, böylece, sevginin hayat ağacının tohumu, varlık bilmecesinin cevabı olduğunu söylemişlerdir. Sonuç olarak Yüce Allah bizimle birlikte bütün varlıkları kendisini bilip tanımamız,[Muhammed Sûresi 19] en yüce sevgiyle sevmemiz, minnettarlıkla ve saygıyla O’na yönelip ibadet etmemiziçin yaratmıştır. [Zâriyat Sûresi 56]

İslâm, sevgi dinidir. Sevgiye çağırır, sevgiyle yaşanır. Gözleri görmeyen bir kimse gül bahçesinde de olsa, nasıl rengârenk güllerin güzelliğini fark edemezse, yüreğinde sevgi olmayanlar da İslâm’ın güzelliklerini göremez. Bunlar gönül gözleri kör olmuş, yürek özürlü kimselerdir. İslâm’ın güzelliklerini görebilmek için gözlerimizi açmalı; Kur’an ve Sünnet bahçesindeki eşsiz güzellikleri; önyargısız bir aklın, iyi, doğru ve güzel olanı takdir etmesini bilen sevgiye açık bir gönlün penceresinden seyretmeliyiz.

Yakınlık ne zamanla ne mekânla sınırlıdır. Eller Allah’a açıldığında akla ilk gelen sevilenlerdir. Aklımda yüreğimde ve duamdasınız. Cumanız mübarek olsun

Comments are closed.