logo

Hasta olmayan, sağlığın kıymetini bilmez.

Wir Sehen Uns

Tanı ve tedaviye yönelik tüm işlemlerinizi doktorunuza danışmadan uygulamayınız. İçeriklerde Acıbadem Sağlık Grubu’nun tedavi edici sağlık hizmetlerine yönelik bilgiler yer almamaktadır.

Farenjit ve bademcik enfeksiyonu. Boğazın arka duvarının iltihabı olarak bilinir. Boğazda yanma ve ağrı ve bademciklerde kızarma, ateş, yutkunmada zorluk, ateş ve ses kısıklığı ile başlar. Hastalığın tedavisinde boğaz kültürü istenir. Çocuklarda özellikle beta hemotilitik streptekok enfeksiyonlarının diğer viral ya da bakteriyel tonsillofarenjitlerde ayırıcı tanısı boğaz kültürü ile yapılır.

Çocukları kapalı ve havasız ortamlardan uzak tutun. Beta enfeksiyonlarının tedavisi ve süresi diğer enfeksiyonlardan farklıdır. Çocuklarda özellikle geç kalınan vakalarda akut eklem romatizması ve akut glomerolonefrit gibi ciddi kalp ve böbrek hastalıklarına neden olacağı bilinmelidir. Korunma, boğaz enfeksiyonu geçirdiğini bildiğiniz kişilerden çocukları uzak tutmakla mümkün olur. Çocukları kapalı, havasız ortamlardan uzak tutmak da çözümlerden biridir.

Akut bronşit. Genellikle virüslerin neden olduğu 2 yaş altında görülen özellikle de 3-6 yaş aralığındaki erkek bebeklerde sık görülen bir solunum enfeksiyonudur. Sonbahar ve kış aylarında sık rastlanır. Burun akıntısı, hapşırma ve hafif üst solunum yolu enfeksiyonu belirtileri ile başlar. Ateş hafif veya yüksek ateş olabilir. Bu belirtilerden bir iki gün sonra hışıltı, solunum sıkıntısı, hızlı nefes alma, huzursuzluk ve öksürük gibi yakınmalar başlar. Şikayetleri azaltmak için çeşitli ilaçlar kullanılır. Genellikle antibiyotik gerekmez, ancak bakteriyel bir enfeksiyon eklendiği düşünülüyorsa antibiyotik verilir. Tekrarlayan bronşit ataklarında astım, zatürre, kalp yetersizliği ve daha başka önemli hastalıklar gelişebileceği için doktor takibi önem taşır. Tedavisi hışıltıyı azaltan solunum yolundan alınan (inhaler) tedaviler, sıvı takviyesi ve geniz ve bronştaki sekresyonu sıvılaştıran ekspektoran ilaçlardır.

Çocuklarda özellikle…

Kafatasını oluşturan kemiklerin arasında bulunan “sinüs” adı verilen hava ile dolu boşluklarda enfeksiyon oluşması sonucunda “sinüzit” hastalığı ortaya çıkar. Genellikle enfeksiyonlar nedendir. Ancak çocuklarda alerji, tozlu ve asit içeren ortamlarda bulunma, doğumsal ya da travmalar nedeniyle oluşan deformiteler sinüzitin oluşmasını ve tekrarlamasını tetikler. Şiddetli baş ağrısı, yüzde basınç, burun tıkanıklığı ve irinli burun akıntısı ile devam eder ve ateş sıklıkla eşlik eder. Belirtilere öksürük eklenebilir. Sinüzit, çoğunlukla nezle ya da kısa süren soğuk algınlığından sonra oluşur. Kafatası içindeki sinüs adı verilen içi hava ile dolu kemik boşlukların enfeksiyonu olarak bilinir. Dolgunluk hissi oluşur. Antibiyotik tedavisi gerekir. Yılda dörtten fazla sinüzit enfeksiyonu söz konusu olduğunda sinüs ağzının açılması için cerrahiye başvurmak nadiren gerekli olabilir. Sinüzit çok kolay tekrarladığı için, koruyucu tedavi büyük önem taşır. Terlemeyi takiben soğuğa maruz kalınmamalı ve kışın soğuk havalarda koruyucu başlık kullanılması önerilir. Sinüzit olmamak için mutlaka saçların ıslak bırakılmaması ve nemli saçla rüzgara çıkılmaması önerilir.

YÜZDE BASINÇ

En sık görülen üst solunum yolu enfeksiyonu nezle ve griptir. Mevsim geçişlerinde, kapalı ortamlarda ve hijyenin yetersiz olduğu durumlarda hızla yayılırlar. Çocuklarda ortaya çıkan şikayetler yeteri kadar hızlı tedavi edilmezse 2-3 haftaya kadar uzayabilir. Burun tıkanıklığı ve burunda kuruma, şeffaftan başlayarak yeşilimsi hale gelen burun akıntısı, ateş ve halsizlik, kırgınlık, iştahsızlık, eklem ağrıları ve öksürük görülür. Gribal enfeksiyonlarda antibiyotiğin faydası yok. Viral bir hastalık olduğundan gribal enfeksiyonlarda antibiyotik kullanmanın bir faydası yok. Tedavide ateş düşürücüler, ağrı kesiciler, vitamin takviyesi, buhar banyoları, dinlenme ve bol sıvı takviyesi önerilir. Ateş çok yüksek seyrederse, koyu burun akıntılarında şikayetler uzun sürerse antibiyotik kullanmak gerekebilir.

Grip ise daha ani başlayan, sıklıkla ateşin daha yüksek seyrettiği bir hastalıktır. Gripte kas ve eklem ağrıları daha yoğun, ateş ve halsizlik daha belirgin hale gelir. Nezle ve grip de kendiliğinden düzeldiğinden komplikasyon gelişmedikçe antibiyotik kullanımına gerek olmaz. Gribal enfeksiyonlar sırasında bol sıvı tüketmek ve dinlenmek gereklidir. Gribal enfeksiyonlardan sonra sık komplikasyonlar arasında orta kulak iltihabı, sinüzit veya bronşit sayılabilir. Bu hastalıklar geliştiğinde antibiyotik tedavisine ihtiyaç duyulur.

Asıl tedavi koruyucu tedavidir. Eylül-ekim aylarında tek doz olarak, altı aylıktan büyük her çocuğa aşı yapılabilir. Eğer çocukta çok sık gribal enfeksiyon görülüyorsa, şikayetler uzun sürüyorsa, her seferinde antibiyotik kullanılması gerekiyorsa, farenjit, bronşit gibi komplikasyonlar gelişiyorsa veya anne babanın eve gribal enfeksiyon getirme ihtimali yüksekse (anne baba hemşire, doktor, öğretmen gibi) grip aşısı mutlaka önerilir.

Alerjik hastalığı olanlar grip aşısı olmalı. Aşılar; 65 yaş üzerindekilere, kronik kalp ve karaciğer hastalığı olanlara, diyabet gibi kronik sistemik hastalıkları olanlara, bağışıklık sistemi yetersiz hastalara, toplu halde yaşayanlara ve doktor, hemşire gibi risk grubundaki kişilere önerilir. Çocuklarda alerjik hastalığı veya astımı olanlar, kalp hastalığı olanlara grip aşılaması önerilir. Çocukluk çağında döküntülü hastalıklardan korunmanın en önemli yolu aşıdır.

Bademcik ve sinüs iltihapları sık tekrarlarsa ameliyat gerekebilir. En sık görülen üst solunum yolu enfeksiyonları tekrarlayan sinüs, bademcik, geniz eti ve orta kulak iltihaplardır. Tonsillitlerin (bademcik iltihabı) yılda beşin üzerinde olması, sık tekrarlayan geniz eti ve kulak enfeksiyonları yılda dördün üzerinde sinüs iltihapları operasyon gereksinimine neden olur. Bademcik iltihaplarında boğaz ağrısı, yutma güçlüğü, ateş en önemli belirtilerdir. Hastalığın tedavisi için gerek olduğunda doktor kontrolünde antibiyotik kullanılması gerekir. Geniz eti iltihapları ise burun akıntısı, geniz akıntısı ve buna bağlı olarak ortaya çıkan öksürük ve ateşle seyreder.

Enfeksiyon ortaya çıktığında uygun tedaviye başlamak için gecikmemek gerekir. Uygunsuz antibiyotik kullanılmamasına özellikle dikkat edilmelidir. Çünkü viral enfeksiyonlarda gereksiz antibiyotik kullanımı başka hastalık etkenlerinin direnç göstermesine neden olabilir. Bakteriyel enfeksiyonlarda ise erken dönemde alınacak antibiyotiklerle bu hastalıkları atlatmak kolay olur. Maske takmak, tokalaşmamak, öpüşmemek, başkalarıyla aynı çatal, kaşık, bardak gibi eşyaları kullanmamak alınacak önlemler arasında yer alır. Risk grubundakilerin grip aşısı olması korunmak açısından önem taşır.

Sonbaharda bu hastalıklara hazır olun. Sonbahar aylarının gelmesi ile birlikte çocuklar daha sık hastalanır hale gelir ve genelde bu sağlık sorunlarının temelinde üst solunum yolu enfeksiyonları yatar.

Sonbaharda çocukları bekleyen üst solunum yolu enfeksiyonları. Sonbaharda okulların açılması, çocukların kalabalık alanlarda toplu şekilde bulunmaları hastalıkların yayılımını artırır. Vücudumuz da değişen hava koşullarına ayak uydurmakta güçlük çeker ve bu aylarda üst solunum yolları hastalıkları artar. Soğukların gelmesiyle kapalı alanlarda daha çok zaman geçirilmeye başlanır. Soğuk havaların gelmesi insan vücudundaki kılcal damarlarda büzüşmelere yol açar, bu da vücudun savunma elemanlarının hastalık etkenlerinin olduğu bölgelere ulaşmasında güçlüğe neden olur. Havada asılı kalan partiküllerin solunması bulaşmayı kolaylaştırır. İşte tüm bu nedenlerden dolayı sonbaharda ve kış ayı başlangıcında çocuklardaki enfeksiyonlarda artış görülür.

Karaciğerin bir çeşit kanseri olan Hepatoblastom, çocuklardaki tüm karaciğer tümörlerinin hemen hemen yarısını oluşturuyor. Nedeni bilinmeyen bu kanser türü en sık okul öncesi çocuklarda görülmektedir. Hastaların yarısı hayatın ilk birinci yılında çoğunluğu 3. yaş günlerinde tanı alır. Batında kitle, iştahsızlık, bulantı, anormal kilo kaybı, ishal, sarılık, kaşıntı, ateş ve karın ağrısı gibi belirtiler olabilir. Tedavisinde cerrahi ve kemoterapi vardır. Hepatoblastom Tanısı Çoğunlukla 3 Yaşında Konuyor. Çocuk Onkolojisi Uzmanı Dr. Asım Yörük
Çocukluk çağı kanserlerinin yüzde 2’sini oluşturan bu göz kanseri tanısının genellikle 2 yaş civarındadır. 6 yaş üzerinde nadirdir. Genellikle anne-baba veya doktor çocuğun gözünde farklılık fark eder. Retinoblastomlu gözde gözbebeği beyaz veya pembe görünür. Tedavisi cerrahi ve kemoterapiyle gerçekleştirilir.
Osteosarkom ve Ewing sarkom olarak 2 ana gruba ayrılan kemik kanserlerinin çocukluk çağı kanserlerinin yüzde 3’nü oluşturmaktadır. Genellikle de büyük çocuklar ve ergenlerde görülmektedir. En önemli belirtisi kemik ağrısı olan kanserde, ağrının geceleri veya hareketle artmasıdır. Ayrıca kemikte şişlik, eklemde hareket kısıtlılığı ve kırık olabilir. Osteosarkom tedavisi cerrahi ve kemoterapidir. Ewing sarkom daha nadirdir. Kemik ağrısı ve kemikte şişlik vardır. En sık kalça kemiği, göğüs duvarı veya uzun kemiklerin orta kısımlarında görülür. Ewing sarkom tedavisi cerrahi, kemoterapi ve radyoterapidir.
Çocukluk Çağı Kanserlerinin Yüzde 5’inin Nedeni Wilms Tümörü. Bir veya her 2 böbrekten köken alabilen Wills tümörü en sık 3 – 4 yaşlarında görülüyor. 6 yaş üstü çocuklarda nadir ortaya çıkan bu kanserin belirtileri arasında karında şişlik, ateş, ağrı, bulantı, kabızlık, idrarda kanama veya iştah azalması ilk sırada yer alıyor.
Çocukluk çağı kanserlerinin yüzde 6’sını oluşturan Nöroblastomun genellikle bebek veya küçük çocuklarda görülüyor. Nöroblastom Embriyo Ve Fetüsün Öncü Hücrelerinden Gelişiyor. 10 yaş üzerindeki çocuklarda nadir görülür. Vücudun herhangi bir yerinde başlayabilse de en sık karında böbrek üstü bezinde başlar. Bu nedenle çocukta karında şişlik ve kitle, kemik ağrısı ve ateş şikâyetleri olabilir. Tedavisinde hastalığın evre ve risk grubuna göre kemoterapi, cerrahi, radyoterapi, kemik iliği nakli gibi çeşitli yöntemler kullanılır.

Kol veya Bacakta Ağrı veya Şişlik Yumuşak Doku Sarkomlarının İlk Belirtisi. Vücudun herhangi bir yerinde görülebilen yumuşak doku sarkomları çocuklardaki kanserlerin yüzde 7’sini oluşturuyor. Baş, boyun, karın bölgesi, pelvis, kol veya bacakta başlayabiliyor ve ağrı, şişlik veya her iki belirti bir arada olabiliyor.

Lenfomada belirtiler hastalığın başlangıç yerine göre değişebilir. Kilo kaybı, ateş, terleme, yorgunluk, halsizlik, boyun, koltuk altı ve kasıktaki lenf bezlerinde şişlik gibi belirtilere dikkat edilmesi gerektiğine işaret etti. Hodgkin lenfoma çocuklarda görülen kanserlerin yüzde 3’ünü, Non-Hodgkin lenfoma ise yüzde 5’ünü oluşturuyor ve süratle ilerleyeceğinden tanı konur konmaz tedavi başlanması önem taşıyor.

Beyin ve santral sinir sistemi tümörleri çocuklarda en sık görülen ikinci kanser türünü oluşturuyor. Beyin öğrenme, duyu (işitme, görme, koku, tat, dokunma), duygulanım, hareket, organ ve damarları kontrol ettiği için beyin tümörlerinde çok farklı belirtiler ortaya çıkabilir. Baş ağrısı, bulantı, kusma, bulanık veya çift görme, sabit bakış, tekrarlayan otomatik hareketler, nöbet geçirme, baş dönmesi, denge bozukluğu, yürümede zorluk ve cisimleri tutmada zorluk gibi belirtiler vardır.
Çocuklarda yüzde 31’lik görülme oranıyla lösemiler en sık görülen kanserlerin başında geliyor. Kemik iliği ve kandan kaynaklanan bu kanser türünün nedenleri olarak radyasyon, benzen gibi kimyasallar, bazı virüsler ve bazı genetik hastalıklar gösteriliyor. Löseminin belirtilerini, yorgunluk, baş dönmesi, nefes darlığı, renk solukluğu, geçmeyen veya tekrarlayan enfeksiyonlar, ciltte morluklar, burun kanaması, diş eti kanamasıdır. Ayrıca iştahsızlık, kilo kaybı, gece terlemeleri, ateş gibi genel belirtiler de gözlenebilir. Çocuklarda lösemi tedavisinde ilk sırada kemoterapi yer alıyor, bazı durumlarda kemoterapiye ilave olarak radyoterapi yapılabiliyor. Ayrıca yüksek riskli, tedaviye dirençli veya nüks eden lösemilere kök hücre nakli de tedavide yer alabiliyor. 
Çocuklar yetişkinlerin birer küçük kopyaları olmadığı için hastalıkları da farkı yaşıyor. Görülme sıklığından belirtilerine kadar hastalık farklı şekillerde seyredebiliyor. Çocukluk çağı kanserlerini de yetişkin kanserlerinden ayıran en önemli özelliği görülme sıklığıdır.
Görüşürüz….

Kronik kabızlık sorunu yaşayan çocukların çeşitli sağlık problemleri nedeniyle aldıkları ilaçlar da kabızlık yapabiliyor. Örneğin bebeklik döneminde kullanılan demir ilaçları bazen kabızlığı tetikleyebiliyor. Bazı sağlık problemleri de kabızlığa yol açabiliyor. Örneğin tiroit hormonlarının az salgılanması anlamına gelen hipotiroidi en sık kabızlık yapan hastalıklar arasında yer alıyor. Kabız olan çocuğun muayenesinde ‘anal fissür’ denilen çatlakların varlığının mutlaka araştırılması gerekiyor. Çünkü bazen anüs olması gerekenden biraz daha önde yerleşmiş oluyor ve bu durum da kabızlığa yol açabiliyor. Bunun yanı sıra ‘anal stenoz’ denilen, özellikle son yıllarda pediatri hekimlerinin farkındalığı sayesinde daha erken saptanan makat darlığı da kabızlık oluşturabiliyor. Bu sorunların tedavi edilmemesi halinde kronik kabızlık sürecine davetiye çıkaran bir durum oluşuyor. Aile içi sonuçlar, yeni bir kardeş, okula başlama, anne baba ayrılığı gibi durumlar da kabızlık sorunlarına yol açabiliyor. Kabızlığa yol açan etkenlerden biri de kalın bağırsakta sinir sisteminin iyi gelişmemesi. Eğer bu konuda şüphe varsa biyopsiye kadar giden süreçle sinir hücrelerinin mutlaka iyi gelişip gelişmediğinin ortaya konması, hücreler gelişmemişse bu durumda mutlaka cerrahi tedaviye başvurulması gerekiyor. Prof.Dr. K. Latif Abbasoğlu

Kabızlığa neden olan bir başka önemli etken de çocukların okula başladıktan sonra tuvalet alışkanlığını düzenleyememeleri. Okul çağındaki çocuklar okulda tuvalete girmemek için okul öncesi çocuklar da oyuna ya da çizgi filme dalmaları veya herhangi bir şeyle oyalanmaları nedeniyle dışkı yapmayı erteleyebiliyorlar. Bu alışkanlık kabızlığı tetikleyen önemli bir faktör olarak öne çıkıyor. Bunların yanı sıra katı dışkı yapma sırasında oluşan ağrıdan korktukları için bağırsak hareketlerini önleyen çocuklar bunu tekrar tekrar yaparak dışkılamayı engelleyebiliyor. Zamanla bu durum alışkanlık haline gelebiliyor.

Özellikle bebeklerde anne sütünden inek sütüne geçişlerde aşırı inek sütü tüketmek, katı gıdalara geçişler ve mama konsantrasyonunun değiştirilmesi kabızlığa en sık yol açan nedenler arasında yer alıyor. Eskiden meyve ve sebze yeme alışkanlıkları toplumda çok yaygın iken son zamanlarda bunun yerini fast-food tarzı beslenme aldı. Posalı ve sulu yemekler yerine katı gıdalarla beslenmek çocuklarda kabızlığı tetikleyen en önemli etkenler arasında yer alıyor.

Takviye besinler konusunda çok seçici olunmalıdır. Çocuk hekimi kontrolünde, kan sayımıyla çocuğun eksikleri saptandıktan sonra, bu eksiklerin yerine konması hedeflenmelidir. Örneğin demir eksikliği olan bir çocukta vitamin bombardımanı yapmak son derece yanlış olur. Önce demiri yerine koymak gerekir. İştah açıcı şuruplar ise önerilmez. Tüm bu söylediklerimiz altta organik bir sebebi olmayan iştahsız, sağlıklı çocuklar için geçerlidir. Altta yatan organik patolojisi olan çocuklar ayrı değerlendirilmelidir.

Zorla yemek yedirmek bir süre sonra inatlaşma ve semptom yaratmaya, çocuğun kendi kendini kusturma gibi istenmeyen davranışlar edinmesine sebep olabilir. Yemeklerden 10-15 dakika önce çocuğun dinlenmesi sağlanmalıdır. Aşırı yorgunluk açlığı baskılayabilir. Yemek masasında iştahsız çocuğun dikkatinin yemekte olması gerekir. Bu nedenle kitap-oyuncak benzeri şeyler kaldırılmalı ve televizyon kapalı olmalıdır. Beslenme süresi 20-30 dakika ile sınırlı tutulmalı, süre dolduğunda sofra kaldırılmalıdır.

İştahsız bir çocukta tüm organik sebepler ekarte edildikten sonra olayın psikososyal boyutu ele alınmalıdır. Uygun tat, form ve kokuda, besinsel değeri yüksek gıdaların hazırlanması ve öğünlerin düzenlenmesinden ebeveynler sorumludur. Bunlardan neyi ne kadar yiyeceğine ise çocuk karar vermelidir. İştahsız çocuğun gün boyu atıştırmasına, aşırı süt meyve tüketmesine izin verilmemelidir. Yemek zamanları eğlenceli dönemler olmalı, çocuklar kesinlikle zorlanmamalıdır. Rüşvet, tehdit ve cezalandırma kesinlikle önerilmez. İştahsız çocuk aile ile birlikte sofraya oturmayı öğrenmeli. Bilinmelidir ki; çocuklar büyükleri taklit ederler.

Tüm öykü ve muayene bulguları iştahsızlığı işaret ediyor ise yeme rutinleri ayrıntılı sorgulanmalı ve besin tipi, miktar ve nutrisyonel (beslenme) değerini de içeren 24 saatlik ya da 3 günlük diyet öyküsü, sıvı, kalori, mineral ve vitamin miktarının hesaplanmasında önemlidir. Elde edilen bilgiler beslenme yöntemi hakkında bilgi verirken, yetersiz kalori alımı veya yaşa uygun olmayan besin seçimleri, beslenme yetisi bozukluklarını işaret edebilir. Öte yandan sorunun altında yatan gastroenterolojik nedenler de olabilir. Bunların başında reflü (gastroözofagialreflü) gelmekle beraber çölyak ve diğer olası tanılar açısından incelenmelidir. Tiroid fonksiyonları da değerlendirilmelidir. Yemekten sonraki kusmalarda reflü ve özellikle ilk iki saat içerisindeki kusmalarda besin alerjileri açısından dikkatli olunmalıdır. Ancak bu tanılar, bebeklik ve çocukluk yaş gurubu için ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

Çocuk beslenmesi ve gelişiminde pediatristlerin kullandığı bir takım göstergeler vardır. Bunlardan en kıymetlisi çocuğun kilo ve boy persentillerinin kendi yaş gurubundaki türk çocuklarıyla karşılaştırıldığı persentil eğrilerinde hangi aralıkta olduğudur. Persentil eğrilerinde ilerleyici düşme, yetersiz alım ve ileri inceleme gibi gereklilikler ortaya konur. Fizyolojik ihtiyaçların normal olarak giderildiği, normal büyüyen, mikro ve makro besin eksiklileri göstermeyen bir bireyde normal iştahtan söz edilebilir.

Birçok anne babaya göre çocukları yeterince yemek yemiyor ve iştahsızdır. Ebeveynler, iştahsızlığı tanımlarken sıklıkla çocuklarının çok az yediği, seçici beslendiği, kendi kendine beslenmekte zorlandığı, itirazcı beslenme davranışı ve tuhaf yeme alışkanlıkları olduğundan bahsederler. Bu tür sorunlar çocukların yüzde 25’inde görülür. Ancak bu çocukların çoğunda büyüme geriliği, mikro ve makro besin eksiklikleri gözlenmez.

Öksürük vücudumuzun savunma mekanizmalarından biri. Çocuğu rahatsız eden kuru öksürüklerde doktor kontrolünde şurup kullanılabilir ancak balgamlı öksürüğü durdurmamak gerekiyor. Çocuklarda balgamın ağız yoluyla atılmasının şart değildir. Bunun için çocukların zorlanmaması gerekir. Çocuk öksürdüğünde balgam akciğerinden çıkar, ağızdan çıkaramazsa yutar ve dışkı ile atar. Bu yüzden öksürdüğünde balgamını ağzından çıkarması için zorlamayın ve bol sıvı almasını sağlayın ki daha rahat atabilsin.

Bağışıklık sistemi için önemli olan vitaminler, bizim olduğu gibi çocuklarımızın da hastalıklara karşı savunma sistemini destekliyor. Ancak ilaç şeklinde almak yerine meyvelerde bol miktarda olan vitaminleri doğal yoldan ve düzenli almak daha önemli. Hasta olduktan sonra vitamin yüklemesi yapmanın bir faydası yok.

Çocukların kış enfeksiyonlara yakalanması, aileleri bazen fazlasıyla endişelendirip gereksiz antibiyotik kullanımına neden olabiliyor. Oysa her gribal enfeksiyonda antibiyotiğe sarılmak, gereksiz ve sakıncalı. Çocukların geçirdiği enfeksiyonların çoğu virüslere bağlıdır. Her yüksek ateş ve yeşil burun akıntısı görülen çocukta antibiyotik tedavisine başlamak gerekmediğini vurguluyor. Antibiyotiklerin ancak doktorun önerisiyle kullanılması gerektiğinin altını çiziyor.

Ailelerin ateşten çok tedirgin olmalarının bir nedeni de; beş-altı yaşa kadar ateşli havale geçirme ihtimali. “Ateş arttıkça mutlaka havale geçirecek diye bir şey yok. Özellikle genetik yatkınlığı olanlarda havale geçirme eğilimi varsa, daha ilk yükselme anında havale geçirebileceğini belirtiyor. Havale anında soğuk suya sokmak, soğan koklatmak, baş aşağı sarkıtmak gibi davranışları kesinlikle yanlıştır. Sakin bir şekilde yumuşak bir yere yatırıp kafası yan çevrilerek ortam havalandırılmalı ve en kısa zamanda bir sağlık kuruluşuna götürülmelidir.

Ateş, aslında öksürük gibi vücudun bir savunma mekanizması… Mikroplarla vücudun savaşabildiğinin bir göstergesi olan ateşi düşürmek enfeksiyonu tedavi etmiyor, sadece çocuğu rahatlatıyor. Ateşi çıkan çocuk için uygulanabilecek doğru yaklaşımlar şunlardır. Ateşi yükselen çocuk titriyor ve eli-ayağı soğuk diye üzerini örtmeyin, tam tersine soyun. Çocuğu sirke, alkol, soğuk su ile yıkamak ateşi ilk önce hızla düşürse de, sonra daha fazla yükselmesine sebep olur. Normal banyo sıcaklığındaki ılık suda oturabilir ya da ılık bezlerle vücuduna kompres yapılabilir.

Genelde dondurma ülkemizde sadece yaz aylarında tükettiğimiz bir yiyecektir. Çocuklarımıza da kışın dondurma yenmeyeceğini öğütleriz. Oysa sağlıklı koşullarda üretilmiş dondurma, çocuklar için iyi bir süt ürünü ve kalsiyum kaynağı. Yutakta ödem ve şişkinlik gibi rahatsızlıkları hafifletici etkileri de bulunan dondurmayı kışın tüketebilmenin kuralları var. Çocuklar, yemekten sonra dondurma yiyebilir. Ancak buzlu değil sütlü dondurma tercih edilmeli. Ayrıca çocuğa yalayarak küçük miktarlar halinde yemesi öğretilmeli ve sonrasında ılık su içmesi sağlanmalı.

Soğuk havalarda çoğumuz banyo yapan çocuğun hastalanıp üşüteceğine inanırız. Oysa banyo yapmak çocukları rahatlatıyor, burun tıkanıklarını açıyor ve enfeksiyonları vücuttan uzaklaştırıyor. Siz de fark edeceksiniz, banyo sonrası çocuğunuz mışıl mışıl uyuyacak. Eğer eviniz soğuk değilse, yattığı odada hava akımı yoksa çocuğunuzu yazın her gün, kışın haftada 3-4 kez banyo yaptırabilirsiniz.

Çocuğun bağışıklık sistemini sadece bir şurup ile güçlendirmek mümkün değil. Çocuğun uyku, oyun ve yemek saati belli bir düzen içinde olmalı ve bu rutin dışına çok çıkılmamalıdır. Kışın çocukları evden çıkarmayıp “Soğuk havada hasta olur” düşüncesinin de yanlış olduğuna değinerek, özellikle güneşli havalarda dışarı çıkarıp hava alma önerisinde bulunuyor. Çocukların hasta olup enfeksiyonları tek tek geçirdikçe bağışıklık sistemleri olgunlaşır. Doktorunuz önerirse bazı destek ürünler kullanabilirsiniz.

Çocuğunuz büyüme-gelişme eğrisine paralel gelişiyor ve doktorunuz gelişimini normal buluyorsa, fazla yemeye zorlamanızın hiçbir yararı yok. Önemli olanın çocuğun çok kilo alması değil dengeli beslenmesidir. Özellikle sebze, meyve, kırmızı et, yoğurt, yumurta tüketmesini sağlanmalı; ara öğünlerde cips, hazır gıda, çikolata, şeker verilmemeli. Ara öğünlerde tercih edilen yiyecekler kuruyemiş ve kuru meyveler olmalı. Eğer bunları yiyorsa, vitamin şurubuna ihtiyacı olmaz, fazladan verdiğiniz şurup da yarar sağlamaz.

Çocuklar üşüdükleri için değil, solunum yolu enfeksiyonuna sebep olan mikroplar soğuk havada daha çabuk çoğaldığı için hasta oluyor. Ayrıca kışın kapalı ortamlarda kalabalık halde bulunduğumuz için mikroplar daha hızlı yayılıyor. Kalın giydirmekle terleme artar ve asıl bu şekilde hastalıklara davetiye çıkarılır. Çünkü çocuk kalın kıyafetler içinde terli bir şekilde dış ortama çıktığında daha çok üşüyor. Bebek ve süt çocuklarına sizin giydiğinizden bir kat fazlasını, daha büyük çocuklara ise sizin giydiğiniz kalınlıkta giydirebilirsiniz. Bu arada çocukların eli ile ayağı daha soğuk oluyor. Eli-ayağı soğuk diye üst üste giydirmeyin. Vücut ısılarını en iyi enseden, gövdeden anlayabilirsiniz.
Özellikle kış aylarında çocukları kapalı alanlarda ve hasta çocukların olduğu alanlara götürmeyin.
Çocukların beslenmesinde tüm besin öğelerinden mutlaka tüketmesine özen gösterin.
Çocukların yanında kesinlikle sigara içilmemesi ve içilen bir ortamda bulundurulmasına dikkat edin.
Zatürreden korunmak için aşıları aksatmayın.
Zamanında tanı alıp tedavi edilen zatürrede oldukça hızlı iyileşme sağlanabiliyor.
Zatürre tedavisi süresinde çocukların mutlaka dinlenmesini sağlayın.
Tedavi sırasında ve gündelik yaşam içinde çocukların bulunduğu alanları sık sık havalandırın.

Alınan mikrobun yapısı, çocukta altta yatan farklı hastalıkların olması, beslenme ve uyku düzeni, bağışıklık sisteminin gücü, yaşam şartları gibi birçok etken aynı virüs ya da aynı bakteri kaynaklı zatürrenin bile farklı bir seyir izlemesine neden olabiliyor. Bu nedenle her çocuk bu hastalığı farklı şekilde geçiriyor. Muayene bulguları ve çocuğun genel durumuna göre kan sayımı ve enfeksiyon değerlerine göre antibiyotik tedavisi planlanıyor. Çok endikasyon yoksa ve hastalığın tekrarlama durumu yoksa akciğer filmi tercih edilmiyor. Genelde ağır zatürre ise damardan antibiyotik, daha hafif tipiyse ağızdan antibiyotikle tedavi uygulanıyor. Atipik pnömoniler gibi bazı hastalarda kombin antibiyotik tedavisi de gerekebiliyor. Tedavi genelde 10 gün içinde tamamlansa da bu süre çocuğun genel durumuna göre değişiyor. Çocukta solunum sıkıntısı yaşanıyorsa, oksijen düzeyi düşükse, beslenme güçlüğü yaşanıyorsa, kontrol altına alınamayan ateş, kusma ya da sürekli sıvı kaybı söz konusuysa tedavinin hastanede gözlem altında sürdürülmesi tercih ediliyor.

Ateş pek çok enfeksiyonda olduğu gibi bu hastalıkta da ilk belirti olarak ortaya çıkıyor. Özellikle 0-5 yaş arası çocuklarda belirgin bir hastalık hali olmasa da 3 gün boyunca tedaviye rağmen düşmeyen ateşin uyarıcı olması ve zaman kaybedilmeden hekime başvurulması gerekiyor. Bununla birlikte öksürük, burun akıntısı, beslenme zorluğu, huzursuzluk hali de diğer belirtiler arasında. Ateş ve diğer belirtileri her çocukta aynı şikayetler gözlenmeyebiliyor. Akciğer alt loblarında ortaya çıkan enfeksiyonlarda öksürük hiç görülmeyebilirken ateşle birlikte karın ağrısıyla da kendini gösterebiliyor. Bu nedenle, çocukta ateşin nedeni tam olarak bulunmadığında bazen akciğer filmleri bile yeterli olamayabiliyor. Bu durumda daha ayrıntılı görüntülemeye ihtiyaç duyulabiliyor. Yılda iki ve üzeri zatürre geçiren çocuklarda başta kistik fibroz olmak üzere, yabancı cisim aspirasyonu, reflü, bağışıklık sistemi bozukluğu gibi altta yatan farklı sorunları araştırmak gerekiyor. Zatürre sadece bir akciğer problemi değil. Kalbi de yorduğu için kalp yetmezlikleri oluşturabiliyor. Bu nedenle özellikle çok fazla akciğer enfeksiyonu geçiren çocukların kalbinin de kontrolü önemli.
Hastalığa karşı ilk önlem aşılanmadır. Sağlıklı beslenme, düzenli uyku gibi bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi de büyük öneme sahip. Türkiye’de de yaklaşık 25 yıllık kullanılan karma aşının içinde zatürre nedenlerinden biri olan hemofilüs influenzaya karşı da aşılama yapılıyor. Çocukların rutin aşı takviminde de yer alan ve içinde bir tip pnömoni mikrobuna karşı aşının da olduğu karma aşının 2’nci, 4’üncü, 6’ncı aylarda ve 18’inci ay mutlaka uygulanması gerekiyor. Bir de 2’nci, 4’üncü, 6’ncı ay ve 1 yaşında da zatürre aşısı yapılıyor. Ayrıca, viral zatürrelerden korunmak için de özellikle 6 ay ila 3 yaş arasında çocuklara grip aşısı yapılması öneriliyor. Bununla birlikte, farklı hastalıklara bağlı olarak, bağışıklık sistemi düşmüş ya da dalağı alınan, özel kan hastalıkları gibi sağlık sorunları olan kişilere özel bir pnömoni aşısı yapılması ve duruma göre tekrarlanması önem taşıyor. Bu aşı da kalıcı hastalığı olan kişilerde 5 yılda bir tekrarlanırken, geçici hastalığı olan kişilerde o hastalık döneminde yapılıyor.

Sonbahar ve kış aylarında çocuklarda sıkça görülen zatürre bulaşıcıdır. Solunum yoluyla alınan bakteri veya virüs üst solunum yolunda tutulmuyorsa direkt akciğere inerek enfeksiyon yaratıyor. İyi beslenmeyen, hastalıklar nedeniyle bağışıklık sistemi zayıflamış olan, alerjik yapısı bulunan çocukların zatürre geçirme riski daha yüksek oluyor. Özellikle 0-1 yaş arası çocuklarda öksürük refleksleri çok zayıftır ve göğüs kafesini iyi kullanamadıkları için mikropları dışarı atamazlar. Bu nedenle 0-1 yaş arası bebekler en riskli gruptur. Bağışıklık sistemi gelişimi tamamlanmamış olan 1-5 yaş arasındaki çocuklar ise ikinci en riski grubu oluşturuyor.

Ciddi gelişmeler neden olsa da zatürre hala yaşam kayıplarına neden oluyor. Doktora gitmekte geç kalınması, aşılanmaların doğru yapılamaması ve göçler nedeniyle hayat kaybı yaşanıyor. Sorunun bu boyutta devam etmesinin bir diğer nedeni ise influenza haricinde birçok virüse bağlı zatürreye karşı hala bir aşının bulunamaması. Influenza aşısının risk gruplarında yapılması viral pnömonilerin büyük bir kısmını engelleyebiliyor. Aşılarla bakteriyel zatürre kontrol altına alınabiliyor. Sanayileşme ve endüstriye bağlı hava kirliliğinin artması gibi nedenlerle mikroplar havada daha uzun süre kalıyor ve dolayısıyla daha fazla enfekte olunuyor. Bunun yanında çocukların daha küçük yaşlardan itibaren kreşe gitmesi, alerjilerin artması, dünyanın her yerine seyahatler kolaylaştığı için mikropların artık çok daha rahat yer değiştirebilmesi gibi nedenlerden dolayı birçok enfeksiyon hastalığı gibi zatürre de devam ediyor.

Zatürre nedir? Halk arasında zatürre olarak bilinen hastalık yani tıptaki adıyla pnömoni, virüs veya bakterilerin akciğerde yarattığı enfeksiyondur. Geliştirilen aşılar ve tedaviler sayesinde geçmişte ölümcül olan zatürre günümüzde daha kolay tedavi ediliyor. Ancak gelişmekte olan ülkelerde 0-4 yaş arasındaki çocuk ölümlerinin ikincil nedeni olması nedeniyle ebeveynleri hala korkutuyor. Dünyada her yıl yaklaşık 10-20 milyon arasında çocuk, zatürre nedeniyle hastaneye yatırılıyor ve bunların yaklaşık 2 milyonu da yaşamını kaybediyor. Türkiye’de ise ilk yaşta hastaneye yatışların yüzde 30-50’sinin nedenini zatürre oluşturuyor. Tüm çocuk hastaların zatürreye yakalanma oranı da yaklaşık yüzde 40 olarak gösteriliyor. Özellikle son 25 yılda zatürreye neden olan bakterilere karşı geliştirilen aşılarla birlikte Türkiye’de ölüm oranlarını ciddi oranda düştü. Aşılar sayesinde negatif tablo değişse de ebeveynler korkmaya devam ediyor. Ancak alınabilecek önlemlerle riskleri ortadan kaldırmak mümkün.

Kız çocuklarında genital bölgeye bulaşan bakterilerin mesaneye ulaşması daha kolay çünkü bu yol erkeklere göre daha kısa. Bu nedenle kız çocuklarında idrar yolu enfeksiyonu daha fazla görülür. Günlük temizliğin tuvalet kağıdıyla önden arkaya doğru yapılması lazım. En ideali suyla yıkamaktır. Eğer ıslak mendille temizlik yapılacaksa, su bazlı olanların tercih edilmesinde yarar var. Çok sulu bırakılırsa da kurulanması gerekir. Bunların dışında sıkı giyinmemek, çamaşırın sentetik değil pamuklu olması önemlidir. Enfeksiyon tedavisinden önce idrar kültürü testi yapılır, kültürde üreyen bakteriye göre tedavi doktorun gerekli duyması halinde uygun antibiyotiklerle yapılır. Tedavinin ardından çocuklar 3-4 günde iyileşir. Ancak ilaçların 10 gün kullanılması gerekir. İyileşti diye ilacı bırakmamak önemlidir. İlaç bitiminden 3 gün sonra idrar kültürü yeniden alınarak kontrol edilmelidir. Erkek çocuklarda sünnet enfeksiyondan koruyucu bir etkendir.

Okul öncesi çocuklarda idrar yolu enfeksiyonu kabızlık, iştahsızlık, bulantı, kusma, kilo alamama gibi belirtilerle ortaya çıkar. Okul öncesi çocuklar bulguları çok dile getiremezler. Daha çok anneleri kesik kesik çişini yaptığını, huzursuz olduğunu, ateşlendiğini söyler. Okul çağındaki çocukların iletişimi daha kolaydır. Onlar da sırt, bel ağrısı çektiklerini, idrar yaparken canlarının acıdığını ifade eder. Genital bölge çok sık olarak sabunlu veya şampuanlı suyla yıkanmamalı. İdrar yolu enfeksiyonları özellikle de kız çocuklarında sık görülür.
Çocuklarda idrar yolu enfeksiyonları üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra en sık görülen enfeksiyon. Okul çağında bu sorun daha da artar. Çocuklara genital bölge temizliğinin öğretilmesi gerekir. Bu konuda şu hususlara dikkat edilmeli: Küçük çocukların bu temizliği yapması zordur. Özellikle de 2,5-5 yaşındaki yuva dönemi çocuklarının. Bu nedenle her akşam çocuklara ayakta mutlaka tam veya yarım bir duş aldırılması önemlidir. Çünkü bu çocuklarda genital bölgenin tam anlamıyla temizlenmesini sağlar. İdrar yolu enfeksiyonu oluşmasının en önemli nedeni, kaka yoluyla bulaşan bakterilerdir. Genital temizlik iyi yapılmadığı takdirde bu bakteriler idrar yolunda kolayca ilerler anlamlı sayıya ulaştıklarında idrar yolu enfeksiyonu ortaya çıkar. Bebeklik döneminde bakım anneye ait olduğundan genital bölge temizliği her zaman daha özenlidir. Çocuklar tuvalete girmeden önce ve girdikten sonra mutlaka ellerini yıkamalıdır. Tuvalet kağıdıyla temizlemek faydalıdır ama akşam ayakta duş alarak temizlik tam anlamıyla gerçekleşmiş olur. İdrar yolu enfeksiyonları özellikle bu bölgenin anatomik yapısı nedeniyle kız çocuklarında daha sık görülür. Kız çocuklarının alt bakımı hangi yaşta olursa olsun daha özenli yapılmalıdır.

İdrarın mesanede uzun süre kalması, orada hastalık yapan bakterilerin artmasına, koruyucu hücrelerin bozularak idrar yolu enfeksiyonu oluşmasına yol açar. Çocukları bezden kurtarıp tuvalet ihtiyacını söyler hale getirmek anneler için ciddi bir mesai istiyor. Bu alışkanlığı edindirmek de yetmiyor. Özellikle de yuva ve anaokulu çağındaki çocuklar birçok nedenle tuvalete gitmeye çekinir, idrarını tutar. Bu da idrar yolu enfeksiyonlarına yol açar. Okul öncesi çocuklar idrarını yapmayı alışkanlık haline getirebilmesi için; okuldayken 4-5 saat aralıklarla tuvalete götürülmesi gerekir. Çünkü idrarın mesanede uzun süre kalması, orada hastalık yapan bakterilerin artmasına, koruyucu hücrelerin bozularak idrar yolu enfeksiyonu oluşmasına yol açar.

İşitme engelli çocuklar oyun oynamayı severler. Normal çocuklara göre daha çok bağırır, ağlar, hırslanır, kavga eder, oyuncakları kırar, oyunu bozar ve etrafı dağıtırlar. Uzmanın, çocuğa uygulayacağı tedavinin başarılı olması için aile ve öğretmeninin de desteklenmesi gerekmektedir. Sosyal ve psikolojik olarak kendini iyi hisseden çocuk aldığı destek eğitimi sayesinde daha uyumlu ve kendini geliştiren, öğrenmeye istekli, kendinden emin, sorunlarının üstesinden gelmek isteyen, her türlü zorlukla mücadele eden bir ruh hali içine girecektir. Unutmamalıdır ki işitme ve konuşma engelli çocuğun en büyük destekçisi ailesidir. Konuşma güçlüğü olan bireylere uzman kişiler tarafından koyulacak teşhis, çocuğun ilerideki eğitim hayatını ve tüm yaşamını olumlu veya olumsuz etkileyeceğini unutmamamız gerekir. Koyulan teşhise göre bir tedavi ve eğitim alacak olan çocuğun ilerideki yaşamı bunların ne kadar doğru ve yerinde alınmış kararlar olduğunun bir göstergesi olacaktır.

Doğumda hiçbir genetik faktör ve problem yaşamayan anne ailenin bir ile dört yaş arası konuşamayan çocuklarının farkına varmasıyla işitme engelli olduğu anlaşılır. Bu çocuklar konuşamadıklarından dolayı daha çok gözlem yardımıyla incelenmektedirler. Çocuğun gelişimi normal olup konuşmayı öğrenebilir fakat büyük kazalar, duygusal şoklar nedeniyle konuşma yetilerini kaybedebilirler. (Aile içi şiddet, cinayete tanık olma, tecavüz vakaları) İlk yetişkinlik döneminde çocuğun yasadığı her türlü kötü olay bireyin kendini ifade etmesini zorlaştırır ve konuşma gelişimini negatif olarak etkiler. Gecikmiş konuşmanın en önemli belirtileri; öğrendikleri kelime sayısının azlığı, ben ve benim zamirlerini kavramakta zorlanmaları, cümle kuramamaları, eksik heceler, çevredeki insanların konuşmalarını dinlememe, isteklerini ifade edememe, isteklerini ve duygularını hareket yardımıyla ifade etme, çekme itme, vurma, işaret etme, elleyerek göstermedir.

Biyolojik sebepler: bunlar doğuştan ya da sonradan oluşan etkenlerin insan biyolojisine verdiği zarar neticesinde konuşma yetilerinin tamamen ya da kısmen kaybolmasıyla ortaya çıkar. İnsan biyolojisinin bebeğin gelişim aşamasından başlayıp doğumla birlikte çocuğun vücudunun şeklini aldığı, doğumdan sonrada belirli organların gelişimin devam ettiği (Beyin, akciğer ve çeşitli organlar) bilinmektedir. Zekâ geriliği olan bireyin, doğuştan veya genetik unsurlar sebebiyle konuşmasında çeşitli problemler oluşabilmektedir. Beynin, insan biyolojisi açısından çok kıymetli bir organ olduğu unutulmamalı ve bu organın en ufak bir zarar görmesi neticesinde tüm vücudun bundan etkilenerek çok ciddi anlamda deformasyonuna, çeşitli hastalıkların oluşumunun tetiklenmesine sebep olacağı bilinmelidir. Mikrobik hastalıklar, ses tellerinin bozulması, ameliyatlar, beyin felci sinir ve kas sağlığının bozulması, konuşma organlarının zarar görmesi, gelişime bağlı olarak çene ve dil kaslarının yetersizliği gibi biyolojik sebeplerden sayabiliriz.

Konuşma engeli olan bireyin yaşadığı başlıca sıkıntılar: Bireyin konuşma engeli varsa yaşı ilerledikçe bunun farkına varacaktır. Çocukluktan ergenlik çağına kadar çevre, aile ve toplumdan reddedilme, alay edilme, izole olma, acınma gibi korkular yasarlar. Bu kişilerin dilinde tutukluk veya kekemelik olabilir. Dil ve konuşma güçlüğü yaşayan bireylerin erken önlem alınması sayesinde normal okullarda eğitim ve öğretim görebilmektedirler. Konuşma özrünün çeşitli türleri vardır bunlar kabaca şu şekildedir: Ses bozukluğu, işitme kaybı, kekemelik, tarım damak, yabancı dil, şiveler, gecikmiş konuşma gibi… Çeşitli sebepler konuşma güçlüğüne neden olur. Bu sebepler; Biyolojik ve Psikolojik sebeplerdir.

Söylenenleri işitmeyen bu çocuklar ihtiyaçlarını konuşarak anlatamaz, sinirlenirler ve kendilerini kötü hissederler. İşitemeyen çocuklar saldırgan olabilir, kendilerine olan güvenleri azalır ve çevresiyle etkileşimi kaybolur. İşitme engeline sahip bireyin ailesiyle birlikte öğretmeni de ilgilenmez ise ihmal edilen bireyin sözel tepkileri azalır böylece yazma ve okuma öğrenimindeki problemler de artar.

Dil ve konuşma öğreniminin kazanılmasında duyu organlarımızın önemi çok büyüktür. Çevre uyarılarını alan çocuk kısa sürede kendi dilinin gramerini anlar ve kazanır böylelikle dil kurallarını pekiştirerek kavrar. Yeni doğan bebek için ilk sesler ağlama, hıçkırık, gülme olabilir bu sesleri çıkaran bebek duyu yolu ile kendini duyar ve sesleri anlamlandırarak hisseder. Bebeğin konuşmaya başladığı ilk evreler çevresini taklit ederek sesler çıkarmaya başlamasıyla mümkün olmaktadır. Dilin kazanımı seslerin sınıflandırılması, organizasyonu ve sıralanmasıyla gerçekleşir.

İşitme-konuşma engelli olan çocuğa Odyolog, çevresinde bulunan kişiler ile anne ve babasının tedavi sırasında ve ömür boyu yardımcı, anlayışlı olmaları gerekmektedir. İşitme engelli bireylerin dikkatlerini anlamlı sesler ve konuşma seslerine odaklanmaları sağlanmalıdır. Böylece işitme engelli birey seslere daha kolay adapte olacak ve duyduğu seslere konuşma dilinde cevap vermeye çalışacaktır.
Konuşma bir iletişim biçimidir. Dilin anlamlı bir şekilde organizasyonu sonucu hecelere ve sonrasında cümlelerin anlam bütünlüğü bozulmadan sıralanmasıyla konuşma gerçekleşir. Konuşma diğer bir ifadeyle anlamlı organize olmuş seslerdir. İşitme engelli bireylerin ailelerinin işitme araçlarının kullanımı, bakım ve basit onarımı hakkında bilgilendirilmelidirler. İşitme engelli çocukların işitme cihazı takıldıktan sonra ilk önce duymaları garanti altına alınır. İşitmeye başlayan çocuklarda alıcı dil, verici dilden önce gelişmeli çevredeki sesleri duyan birey cesaretlendirilmeli, inandırılmalı, duyduğunu söylemesi için teşvik edilmeli ve işitme deneyimi olmayan engelli bireyin bu ilk deneyimi iyi bir şekilde geçmesi için çevre sesler dinlettirilmeli ve seslerin ne olduğunun fark edilmesi sağlanmalıdır.

Öğretmenler, işitme engelli öğrenciler için bireysel çaba sarfederek çeşitli sorunları gidermeye ve eğitime devam etmeye çalışmaktadırlar. İşitme engelli çocuğun tanısının konması ve ailenin bunu kabullenmesi, bu konuda bilgilenmesi gerekmektedir. Ülkemizde işitme engellilerin teşhisinin gecikmesinin sebeplerinden, Odyologların sayısının azlığı, yanlış cihazlandırma, bilgi ve yönlendirmenin eksik olması gibi pek çok neden sayılabilir.

Zekâ seviyeleri normal olan sadece işitme kaybı bulunan bireyler kaynaştırma eğitimi ile eğitim ve öğretim hayatlarına devam etmektedirler. Ülkemizde işitme kaybı olan bireylerin eğitimleri için sınıf öğretmenlerinin destek alamadığı bilinmektedir. İşitme engelli olan bireyler eğitim hayatları boyunca öğretmenleri ve ailesinin bıkmadan usanmadan destek olması, her alanda yardımcı olunması engelli çocuğun daha iyi öğrenmesini sağlayacaktır.
Normal işiten bebekler dış çevreden sesleri duyarak tepki verir ve seslerle oyun oynamaya, taklit etmeye çalışır ve dili doğal olarak öğrenir. İşitme kaybı olan bebeklerde 8-9 aylara kadar normal sesleri çıkarırken daha sonraki dönemlerde sessizleşme, seslendirememe, gerileme, anlayamama, taklit edememe, mırıldanamama, eşlik edememe, sesin kaynağına yönelememe gözlenir.

Dilin gelişimi, insanın doğumuyla başlayıp ömür boyu süren bir eğitim sürecini kapsamaktadır. Doğum anından itibaren bebeklik döneminde çevreden duyduğu sesleri anlamaya çalışan bebek, ağlama, bağırma, gülme gibi sesler çıkarır ve duyduğu sesleri taklit etmeye çalışır. Bebek ilerleyen yıllarda ses taklitleri, heceler, kısa cümleler ile dil gelişimde belirli aşamaları geçerek konuşulanları, sesleri anlaması ve konuşmaya başlaması ile bu süreç devam eder.

İşitme sorunu olan kişilerin erken tanısının koyulması, kişinin sosyal, psikolojik, zihinsel gelişimi acısından önem arz etmektedir. Erken tanının koyulmasıyla beraber bireye çeşitli faydaları olacaktır. Bu faydalar sırasıyla; işitme engellinin eğitiminde kolaylık, ailenin uyum sağlamasının kolaylaşması, işitme cihazının erken takılması, bireyin sosyal uyumunun gelişmesi ve çevresiyle iletişim becerisini arttırması, tedavi acısından kolaylık getirmesidir.
İşitme kaybı, insanın ses duyarlılığını yitirip iletişim görevini yapamamasıdır. İşitme engeli, bireyin işitme eşiğinin odyogram üzerinde sıfırdan herhangi bir şekilde belirli derecede sapması işitme engeline neden olmaktadır. İşitme engelliler, işitme problemleri olan ve özel eğitime ihtiyaç duyan kişilerdir.
Doğum Öncesi Faktörler: Annenin hamilelik esnasında geçirdiği hastalıklar (sarılık, kızamıkçık, kabakulak) gebe kalındığı sırada röntgen çekilmesi radyasyona maruz kalması, sigara, alkol kullanımı, toksin madde solunması, çeşitli kazalar, akraba evliliği, kan uyuşmazlığı ve genetik faktörlerdir.
Doğum Anı Faktörleri: Doğum anında oluşan kazalar, komplikasyonlar, bebeğin kordonunda meydana gelen problemler, doğum anında bebeğin oksijensiz kalması, bebeğin erken doğumu, ağırlığının çok düşük olması, kan değişimini gerektirecek kadar ciddi sarılık vakası, doğum anında bebeğin baş, kol ve gövdesinde, omurilikte, boyun ve kulakta görülen zedelenmeler.
Doğum Sonrası Faktörler: Kulak yapısında deforme (orta ve iç kulak) çeşitli çocuk hastalıklarının meydana gelmesi (yüksek ateşle gelen havale, kızıl ve kızamıkçık, menenjit) devamlı orta kulakta akıntı ve iltihaplanma, çeşitli kazalar (kafatasına ve kulak kısmına darbe, kulakta yırtılma, kafatasında çatlak, yüksek sese maruz kalma ve kulağa sokulan sert cisimler)
İşitme engelli olmanın çeşitli nedenleri vardır. Bu engelliliğin (%95) doğum öncesi (%5) ise çocuk dili öğrenirken oluşmaktadır. İşitme engelliliğin nedenleri üçe ayrılır. Bunlar; Doğum Öncesi Faktörler, Doğum Anı Faktörleri ve Doğum Sonrası Faktörler’dir. Dr. Yıldırım Bayezit Deldal
Sağlıklı Günler

Hamilelik döneminde ortaya çıkan ruhsal değişiklikler lohusalıkta daha belirgin hale gelebilir.Lohusalık dönemine damgasını vuran en önemli psikolojik değişiklik ruhsal labilitedir (“değişkenlik”, “dalgalanma”). Çoğu anne bu değişiklikleri kısa sürede atlatırken, ileri durumlarda annede doğum sonrası depresyonu adını alan ve tedavi gerektiren durum ortaya çıkabilir.

Bebek doğduktan sonraki ilk dakikalarda vücuttan ani ısı kaybedilmesine bağlı olarak annede fizyolojik titreme ortaya çıkar. Bu titreme bazen beraberinde üşüme hissiyle de beraberdir, kısa sürelidir ve anne rahatsız olduğunda üzerine battaniye örtülmesiyle kısa zamanda kaybolur. Lohusalığın ilk gününde vücut ısısında hafif bir artış görülebilirse de bu kısa sürer ve ikinci günde normale döner. Vücut ısısı farklı zamanlarda yapılan ölçümlerde 38 derece ve üzerine çıkarsa muhtemel bir enfeksiyonu ortaya çıkarmak için doktor kontrolü gerekir.
Hamilelik döneminde idrar yollarında da önemli değişiklikler ortaya çıkar. Bunların çoğu anne adayı tarafından farkedilemez. Ancak rahimin mesaneye yaptığı mekanik bası, özellikle birinci ve üçüncü trimesterde mesane kapasitesinin azalmasına neden olur. Buna bağlı olarak az miktarda idrar bile “idrar yapma ihtiyacı” uyandırır. Bebek doğduktan sonra mesanedeki bu bası kısa zamanda ortadan kalkar. Mesane kapasitesi aniden hamilelik öncesi döneme ulaştığından mesane işlevleri lohusalıkta belli bir süre azalır. Buna bağlı olarak bu kez de geçici “idrar yapamama” şikayetleri ortaya çıkabilir. Vajina girişinde bebek doğarken ortaya çıkan ufak tefek sıyrıkların ağrı uyandırması bu şikayetleri artırabilir.Mesaneyle ilgili diğer bir sorun da öksürme esnasında ortaya çıkar. Mesaneyle üretra (idrarı dışarı boşaltan kanal) arasındaki kapak mekanizmasının işlevlerinin azalması öksürme, hapşırma, ıkınma ve karın içi basıncı artıran diğer işlemlerde (“hoplama, zıplama” gibi) idrar kaçırmaya neden olur. Bu da sıklıkla geçici bir durumdur ve lohusalık dönemi bittiğinde bu belirti ortadan kalkmış olmalıdır. Her ne kadar idrar yapımı ve boşaltımı artmış olsa da mesane tam olarak boşalmakta zorlandığından mesane içinde “artık idrar” kalmaktadır. Bu durum bakterilerin çoğalmasını ve idrar yolu enfeksiyonlarının oluşmasını kolaylaştırabilir. Lohusalık döneminde bu nedenle annelerin yaklaşık %3’ünde idrar yolu enfeksiyonu ortaya çıkar.

Yine dolaşım yavaşlamasına bağlı olarak anne adaylarının bir kısmında bacaklarda varisler şiddetlenir veya önceden hiç varisi olmayan anne adaylarında hamilelik döneminde varisler ortaya çıkabilir. Dolaşımın yavaşlamasına bağlı olarak anne adaylarının bir kısmında basur ortaya çıkar veya önceden var olan basurun şiddeti artar. Hamilelik döneminde dolaşım sisteminin mekanik basıya bağlı olarak yavaşlamasıyla ortaya çıkan bu değişikliklerin hemen tümü, bebek doğduktan ve bası ortadan kalktıktan sonra kaybolur. Bu nedenle hamilelik döneminde varis ve basurlarda, çok şiddetli belirti vermediği sürece cerrahi tedavi tercih edilmez ve mümkün olan her durumda doğum sonrası beklenir. Her iki durum da lohusalık döneminde hızla hafifler.

Hamilelik döneminde dakika solunum sayısı ve dakika kalp atım sayısı artar. Lohusalık döneminde bu değişiklikler kısa zamanda geri dönerler. Bazı lohusalarda dakika kalp atım sayısı geçici olarak hamilelik öncesi değerlerden daha düşük olabilir. Hamilelik döneminde büyüyen rahimin diyafragma kasına (diyafragma göğüs kafesi ile karın boşluğunu birbirinden ayıran yapıdır) ve akciğerlere bası yapması özellikle hamileliğin ilerleyen dönemlerinde nefes darlığı hissinin ortaya çıkmasına neden olur. Bebek doğduktan sonra bu bası ortadan kalktığından bu belirti kısa zamanda ortadan kalkar. Hamilelik döneminde dolaşım sisteminde önemli değişiklikler ortaya çıkar. Bu değişikliklere bağlı olarak hamilelikte tansiyon değerleri düşme eğilimi gösterir. Hatta bazı anne adaylarında ayakta dururken düşen tansiyon değerleri bayılma hissine neden olabilir. Lohusalık döneminde bu değişiklikler de hızla geri döner. Hamilelik döneminde rahimin ana toplardamarlara bası yapması nedeniyle vücudun alt kısmında kan dolaşımı nispeten yavaşlar. Buna bağlı olarak anne adaylarının önemli bir kısmında, sıvı tutulmasının da katkısıyla, özellikle ayakta durmakla artan ödem (şişme) meydana gelir.

Hamilelik döneminde vücutta önemli derecede sıvı artışı olur. Bu artışla beraber kan hacmi de artar ve dokular arasında biriken sıvı özellikle ayaklarda fizyolojik ödem (şişme) oluşumuna neden olur. Lohusalığın ilk saatlerinden itibaren vücutta biriken bu fazladan sıvı bir yandan idrar yoluyla, öte yandan terlemeyle atılır. Süt üretimi devreye girdiği andan itibaren süt salgı bezlerini uyaran hormonlar ter bezlerini de kısmen uyardıklarından bazı anne adaylarında lohusalıkta aşırı terleme ortaya çıkabilir. Terlemeyle atılan sıvının yerine konması açısından annelerin sıvı alımını artırmaları son derece önemlidir.
Hamileliğin başlamasıyla birlikte kadın vücudunda önceden var olmayan, hamileliğe özgü çok sayıda hormon üretilir. Bazı hormonlar ise hamilelik öncesi dönemde de kadın vücudunda bulunurlar ve hamilelikte bu hormonların seviyeleri yükselir (progesteron, östrojenler, prolaktin gibi). Tüm bu hormonlar anne adayının hamileliğe uyum sağlaması, bebeğin gelişmesi ve nihayet zamanı geldiğinde doğum eyleminin başlaması açısından son derece önemlidirler. Östrojen hormonu doğum sonrası kısa sürede hamilelik öncesi seviyeye iner. Progesteron hormonu yaklaşık bir hafta içerisinde hamilelik öncesi düzeye inerken, beta-HCG’nin kandan kaybolması ve hamilelik testlerinin menfileşmesi iki hafta gibi bir sürede gerçekleşir. Süt üretimini sağlayan prolaktin hormonu bebek emdikçe seviyesini korumaya devam eder. Oksitosin adı verilen ve bir yandan rahimin kasılması ve “toparlanmasını”, öte yandan üretilen sütün kanallar içinde ilerlemesini sağlayan hormon da bebek emdikçe salgılanmaya devam eder.

Sonuç olarak, günümüzde tüp bebek tedavisi, çocuk sahibi olmak isteyen kısır çiftler için en büyük umut kaynaklarından biridir. Ancak unutulmamalıdır ki tüp bebek tedavisi her ne kadar bir mucize olarak görülse de hiçbir tüp bebek adayı bir diğeriyle aynı değildir. Tüp bebekte başarı için en önemli faktör sonucu etkileyebilecek tüm değişkenlerin büyük dikkatle analiz edilerek her çiftin durumuna özel tedavi stratejisinin belirlenmesi, tedavide kullanılacak yöntemlerin doğru olarak seçilmesi ve hastanın ihtiyaçlarının her zaman ön planda tutulmasıdır. Uzman Dr. Senai Aksoy

Açıklanamadığı düşünülen pek çok kısırlık aslında günümüzde çeşitli testler yapılarak açıklanabilmekte. Örneğin bazı vakalar, erken evrede olduğu için teşhis edilemeyen endometriozis kaynaklıdır (bu durum laparoskopi ile teşhis edilebilmektedir) Bazıları ise hafif derecede hormonal bozukluktan veya immünolojik implantasyon sorunundan kaynaklanıyor olabilir. Araştırmalara rağmen nedeni saptanamayan kısırlık vakalarında özellikle de kadın 35 yaşın üstündeyse ve diğer tedavilere cevap vermiyorsa, tüp bebek doğru tedavi seçimidir.

Başarı oranı yüksek olan tüp bebek merkezlerinde bile kadının yaşı 35’in üzerindeyse tedavinin canlı doğumla sonuçlanma olasılığı düşmektedir. Dolayısıyla kendi yumurtalarıyla çocuk sahibi olmak isteyen kısır kadınların proaktif olmalarında fayda vardır. Örneğin tüp bebek tedavisi gören 40-43 yaş arasındaki kadınların doğum oranı siklus başına %10-20’dir. Dolayısıyla biyolojik saati hızla ilerlemekte olan 35 yaş üzeri kadınların, CGH ile seçilen iyi kalite embriyolarını (tercihen blastokist evresinde) daha sonra kullanmak üzere dondurmaları iyi bir seçenek olabilir.

Endometriozis derecesi ne olursa olsun, tüplerin çevresindeki pelvik bölge sıvılarında ‘toksik madde’ artışı ile ilişkilidir. Kadının tüpleri, spermin yumurtayı döllemek için beklediği bölge olduğundan, sadece ilaç tedavisi veya aşılama uygulandığı durumlarda yumurta(lar) döllenmek üzere tüplere girdiğinde bu toksik maddelere maruz kalmaktadır. Toksinlere neden olan endometriyotik birikimin temizlenmesi için cerrahi uygulandığında ise tümünün temizlenememesi ya da cerrahi sonrası tekrar oluşmaya başlaması durumunda aynı sorun tekrar edecektir. Ancak tüp bebek tedavisinde yumurtalar, yumurtalıktan toplandığı için bu toksik maddelerle temas etmeden vücuttan alınabilmektedir. Bu nedenle günümüzde tüp bebek tedavisi, endometriozis kaynaklı kısırlık vakalarının çoğunda öncelikli olarak seçilen tedavi şeklidir. Ancak unutulmamalıdır ki endometriozisi olan kadınların yaklaşık %30’unda endometriyal dokuda doğal öldürücü hücre çoğalması nedeniyle immünolojik bir implantasyon (embriyonun rahime tutunması) problemi de yaşanmaktadır. Bu durum tedavi edilemezse, tüp bebek ile başarı elde edilme olasılığı da düşüktür.

90lı yılların başında tüp bebek sonucu elde edilen canlı doğum oranlarının artışı ile birlikte kısırlık tedavisinde tubal cerrahinin kullanılmasına gerek kalmadı. Günümüzde özellikle enfeksiyon kaynaklı tubal kısırlık vakalarında tüp bebek tedavisi ile oldukça yüksek başarı oranları elde edilmektedir.

Tüp Bebek orta ve şiddetli erkek kısırlığı durumlarında öncelikle tercih edilen tedavi şeklidir. Aşılama (IUI) tekniği (ilaçlı veya ilaçsız) bu tür erkek kısırlığı vakalarında tüp bebeğe kıyasla yeterince etkili olamamaktadır. Tüp bebek, erkek kısırlığında uzun süredir kullanılan bir tedavi olmakla beraber, 90lı yıllarda mikroenjeksiyon (ICSI) yönteminin ortaya çıkışı ile kadın kısırlığı vakalarında elde edilen başarıya eşdeğer bir başarı oranı elde edilmeye başlanmıştır. Mikroenjeksiyon (ICSI) tek bir spermin yumurtaya enjekte edilerek döllenmenin sağlanmasıdır.

Son 30 yılda yardımcı üreme tekniklerinde çok büyük aşamalar kaydedildi. Tüp bebek (IVF), başlangıçta sadece tubal (kadının tüplerinden kaynaklanan) kısırlık vakalarında kullanılmak üzere geliştirilmiş bir teknikti. 10 sene öncesine kadar da tüp bebek kısırlık tedavisinde son seçenek olarak düşünülürdü; her yol denenip başarı elde edilemeyince başvurulan son çare… Ancak günümüzde durum böyle değil. Yumurtalıkların uyarılmasında kullanılan ilaçların gelişmesi, kişiye ve duruma özel protokol (yumurtalıkların uyarılmasında kullanılan yöntemler) seçeneklerinin artması, embriyo kültürü gibi ileri laboratuvar tekniklerinin ortaya çıkması, mikroenjeksiyon (ICSI) tekniğinin kullanılmaya başlanması, vitrifikasyon gibi gelişmiş yumurta/embriyo dondurma yöntemlerinin keşfi ve son olarak CGH yöntemi sayesinde yumurta/embriyo seçiminin mükemmelleşmesi ile son yıllarda tüp bebek tedavisi pek çok kısırlık vakasında öncelikli tedavi yöntemi haline gelmiştir.
Tüp Bebek (IVF) yani yumurta ve spermin laboratuvar ortamında döllenmesi, doğal üreme sırasında oluşabilecek engellerin çoğunun ortadan kaldırılarak, bebek sahibi olma şansının önemli ölçüde artırılması mantığına dayanır. Günümüzde tüp bebek tedavisi artık o kadar başarıyla uygulanmaktadır ki; tüp bebek merkezi seçiminin doğru yapıldığı durumlarda canlı doğum yapma oranı, klasik yöntemle (normal yoldan hamile kalma) elde edilen oranın iki katından fazladır. Günümüz şartlarında, normal yumurtalık rezervine sahip, 35 yaşın altındaki kadınlara iki adet blastokist (gelişmiş evrede embriyo) transfer edilen tek bir tüp bebek siklusu, %40-50 oranında canlı doğum ile sonuçlanmaktadır. Gelişmiş genetik embriyo seçim yöntemleri (CGH) kullanılarak en kaliteli embriyolar seçilip transfer edildiğinde ise sadece bir adet embriyo (kromozomal olarak normal olan) transferinin normal doğum ile sonuçlanma ihtimali %60’ın üzerindedir.
Yapılan bu çalışmada 46 yaşından önce menopoza giren kadınlar erken menopoz  olarak tanımlanmış. Veriler 1980-95 yılları arasında tüp bebek tedavisine alınan 26.428 kadından elde edilmiş. Takipler sonucu 38 kadının erken  menopoza girdiği saptanmış. Sonuçta ilk tüp bebek denemesinde 3 ya da daha az sayıda yumurta hücresi  üreten kadınların üçten fazla yumurta üreten kadınlara göre erken menopoza girme olasılığının 12 kat fazla olduğu saptanmış.
Tüp bebek uygulamaları genelde değişik tedaviler denemesine rağmen hamile kalamayan kadınlarda son çare olarak uygulandığı için bu kadınların yaşı nispeten daha ileri oluyor. Bu durumdaki kadınların overlerinde kalan yumurta sayısı da doğal olarak daha azalmış olduğundan hamile kalma olasılıkları genç yaştaki kadınlara göre biraz daha düşük oluyor. Fertilite ve Sterilite isimli tıp dergisinde yayınlanan araştırmada bir kız bebek doğduğunda overlerinde yaklaşık 1-2 milyon yumurta hücresi barındırdığı, bu sayının giderek azaldığı ve ilk adet kanamasını gördüğünde yaklaşık 300.000 yumurta hücresi kaldığı hatırlatılıyor. Bu sayı kadın 30luyaşların ikinci yarısına ulaştığında 25.000 civarına düşüyor. Tüm yumurtalar tükendiğinde ise kadın artık menopoza giriyor.
Düşük yumurta sayısı erken menopozun habercisi olabilir. Hollanda’da yapılan bir çalışmanın sonucu tüp bebek tedavisi gören kadınlarda toplanan yumurta sayısı ile menopoz yaşının ilişkili olabileceğini düşündürüyor. Araştırmaya göre tedavi sırasında az sayıda yumurta geliştiren kadınların erken menopoza girme olasılıkları daha yüksek Amsterdam’da yer alan Hollanda Kanser Enstitüsünde yapılan bu araştırmanın verileri aynı biyolojik yaşta olmalarına rağmen kadınların yumurtalık fonksiyonlarını farklı zamanlarda kaybetmelerini açıklayan üreme sisteminin yaşlanması kavramının destekliyor. Bilindiği gibi 20 yıldan beri uygulanan tüp bebek işleminde erkekten alınan sperm ile kadından alınan yumurta laboratuar şartlarında dölleniyor ve elde edilen embryolar rahim içerisine geri veriliyor. Dr. Senai Aksoy
Üreme potansiyeli azalıyor mu? Bu soru hem konu ile ilgilenen hekimlerin hem de olayla direk ilgili olan çiftlerin cevabını aradığı sorulardan biridir. Cevap kesin değildir ancak muhtemelen önerme doğrudur. Kadının evlenme yaşının artması, cinsel özgürlük ile birlikte cinsel yolla bulaşan hastalık oranlarındaki yükselme, nedeni bilinmemekle birlikte erkekte sperm sayısındaki global azalma bu durumun nedeni olabilir. Sperm sayılarındaki azalma ilginç bir global gözlemdir. Gerçekten de son 15-20 yılda tüm dünyada yaygın olarak sperm sayılarında bir azalma eğilimi dikkati çekilmektedir. Bu durumun çevresel kirlenmeden mi yoksa modern yaşamın yüklediği stresten mi kaynaklandığı belli değildir. Sevindirici olan ise üreme potansiyeli üzerindeki bunca olumsuzluğa karşın, yardımla üreme tekniklerindeki gelişmeler ve buna bağlı olarak artan başarı oranlarıdır. Yine modern insanın infertiliteyi tabu olmaktan çıkarması ve tedavi alternatiflerini bilinçli bir şekilde değerlendirmesi de kayda değer bir ilerlemedir. Uzman Dr. Senai Aksoy
İnfertiltenin geçmişe göre daha sık görülmesinin nedenlerinden biriside kadınların çalışma hayatı içinde daha fazla yer almalarıdır. Çoğu kadın çocuk sahibi olmak için işinde yükselmeyi beklemekte bu nedenle de yaşı ilerlemektedir. Yine pekçok işveren -ki buna çok büyük holdingler de dahildir- işe alacakları bayan personele belirli bir süre gebe kalmama kısıtlaması getirmektedir. Zaman geçtikçe kadının üreme potansiyeli azalmakta ve dolayısı ile infertilite daha sık karşımıza çıkmaktadır. Aslına bakılırsa bebek sahibi olmak için en uygun zaman diye birşey sözkonusu değildir. Kadının üreme potansiyeli 20-30 yaş arasında zirvededir. 30 yaştan sonra azalan bu potansiyel 35 yaşından sonra keskin ve hızlı bir düşüş gösterir. Bebek sahibi olmak için en uygun zaman oldukça kişisel bir karardır. Ancak çeşitli nedenler ile çocuk sahibi olmayı geciktiren ya da geciktirmeyi düşünen şiftlerin karşısında başka bir problem daha vardır: Sosyal baskılar. Hemen her toplumda özellikle aile büyükleri biran önce torun sahibi olmak için baskı kurma eğilimindedirler. Medyada yer alan ve çiftlerin biran önce bebek sahibi olmasını öneren yazılar da benzer şekilde baskı unsurudur. Tüm bu faktörlerin etkisi ile yeni evli ya da uzun süre etkili yöntemlerle korunmuş çiftler daha infertilite sınıfına girmedikleri halde sırf kadın 30 yaşına geldi diye doktor, doktor dolaşabilmektedirler.

İlişkinin sıklığı yanı sıra zamanlaması da son derece önemlidir. İnsan dışında hemen hemen bütün canlılar yumurtlama dönemini bilirler. Östrus ya da kızgınlık dönemi olarak adlandırılan bu devrede cinsel istekleri artar ve çiftleşirler. Hatta kedilerin bu özelliği pek çok espiriye de konu olmaktadır. Oysa insanlarda durum farklıdır. Kadında belirgin bir kızgınlık dönemi yoktur ve pek çok kadın yumurtlama dönemini fark edemez. Çeşitli yöntemler ile kadının adet düzeni saptanır ve ovülasyon dönemi tespit edilebilir. Fertil dönem denilen gebe kalma olasılığının yüksek olduğu dönemde bu nedenle gün aşırı ilişki önerilir.

Fertilite üzerinde etkili bir başka faktör de sigara ve alkoldür. Sigara erkeklerde sperm sayısını azaltırken kadınlarda da yumurta kalitesini bozar. Benzer şekilde alkolde sperm sayısı üzerinde olumsuz rol oynadığı tespit edilen bir maddedir. Değişik hastalıklar için kullanılan ilaçlar da fertiliteyi etkiler. Özellikle ülser ve tansiyon ilaçlarının sperm sayıları üzerine etkili olduğu bilinmektedir. Kafein alımının azaltılması ise konsepsiyon şansını arttırır. Cinsel ilişki sıklığı üreme yeteneğini direk etkileyen en önemli faktörlerden birisidir. İlişki ne kadar sık olursa gebelik şansı o derece yüksek olur. Burada kastedilen her gün girilen ilişki değildir. Bu sperm sayı ve kalitesini azaltır. İdeal olan ovülasyona yakın günlerde gün aşırı ilişkiye girmektir. Günümüzde hem erkeğin hem de kadının çalışma hayatı içinde olması, mesleki stresler ve kaygılar nedeni ile cinsel güdülerde ve istekte azalma çoğu çiftin ortak yakınmasıdır. Bu nedenlerle ilişki daha ziyade hafta sonları olmaktadır. Doğal olarak bu çiftlerin gebelik elde etmesi gecikecek ve büyük olasılıkla çift infertilite nedeni ile hekime başvurmak zorunda kalacaktır.
Hekime başvurmadan önce bazı basit önlemler ile üreme potansiyelinizi arttırabileceğinizi aklınızdan çıkartmayın. Bu önlemlerin en başında gelenlerden birisi vücut ağırlığı, diyet ve egzersiz arasındaki dengenin sağlanmasıdır. Uygun diyet ve egzersiz optimal üreme fonksiyonu için son derece önemlidir. Düşük kilolu ya da aşırı şişman kadınlar gebe kalmada güçlükler yaşayabilirler. Kadınlık hormonu olan östrojenin büyük kısmı yumurtalıklarda üretilir. Ancak yağ dokusu da küçümsenemeyecek bir östrojen kaynağıdır. Döllenme olayı hassas hormonal dengelerin rol aldığı karmaşık bir olaydır. Bu olayın başarı ile sonuçlanabilmesi için stabil bir hormonal durum gereklidir. Bu nedenle az ya da fazla kiloların infertiliteye neden olabilmesi şaşırtıcı bir durum değildir. Normalin %10-15 altında ya da üstünde olan vücut ağırlığı üreme sistemini kökten etkileyebilir. Bunun en güzel örneği beslenme bozukluğu olan aşırı zayıf kişilerde adet kanamalarının düzensiz oluşudur. Bu düzensiz kanamalar genelde anovülasyon yani yumurtlamanın olmaması ile bir arada seyreder. Maraton koşucuları, yüzücüler gibi ağır sporlar ile uğraşan kadınların pek çoğunda adet düzensizlikleri ve dolayısı ile infertilite sorunu mevcuttur.
Bazı durumlarda ise hekime müracaat etmeden önce 1 yıl beklemek gereksizdir.
Çok sık ya da seyrek adet görmek
Geçirilmiş pelvik enfeksiyon öyküsü
2’den fazla sayıda düşük
Kadın yaşının ileri olması
Erkekte testislerin küçük olması
Prostat enfeksiyonu öyküsü.
varsa vakit kaybetmeden profesyonel bir yardim ya da öneri almak için girişimde bulunmak akıllıca olacaktır.
Eğer bir yıldan uzun bir süredir ovülasyona denk gelen günlerde 2-3 günde bir düzenli olarak cinsel ilişkide bulunuyorsanız ve herhangi bir korunma yöntemi uygulamadığınız halde gebe kalamadıysanız infertil sınıfına giriyorsunuz demektir. Bu asla normal yollardan gebe kalamazsınız demek değildir ancak istatistiksel anlamdan bakıldığında şans azalmış olmaktadır. Artık tıbbi yardıma ihtiyacınız vardır. Bu yardım için belirli ve kesin bir zaman yoktur. Bebek sahibi olmamanız sizi endişelendirmeye başladığında bir jinekoloğa gitmelisiniz. Pek çok çift infertiliteyi çekinecek hatta utanacak bir durum olarak görür ve kendilerini yalnız hissederler. Oysa durum bu derece kötü değildir. Tüm dünyada pek çok çift aynı problemi yaşamaktadır ve bunları önemli bir kısmı çok basit tedavilerle gebe kalabilmektedir. Burada çiftleri kısıtlayan infertilitenin her zaman önemli bir problem olmasına rağmen acil olmamasında yatmaktadır. Genelde kişiler doktora gitmeyi herhangi bir bahanenin arkasına saklayarak ertelemekte ve sürekli gelecek ay demektedirler. Oysa hayatta zaman dışında her şeyin telafisi mümkündür.

Eğer bir çiftte fertilite problemi varsa bu gebeliği nasıl etkiler? Gebe kalma pek çok faktörün etkisi altındadır. Örneğin sperm sayısı olması gerekenin yarısı kadar olan bir erkek ve normal bir kadından oluşan çiftte gebelik şansı yarı yarıya azalır. Gebeliği etkileyen her faktör için durum böyle değildir. Örneğin kadında her iki tüpün de tıkalı olduğu durumlarda gebelik şansı neredeyse yok gibidir. Benzer şekilde testislerinde sperm üretimi olmayan ya da spermleri testisten dış dünyaya taşıyan kanalların fonksiyon görmediği erkeklerin de doğal yollardan çocuk sahibi olmaları büyük sürpriz olur. Bu açıdan bakıldığında çocuk isteği ile hekime müracaat eden çiftlerde hem erkek hem de kadın detaylı olarak incelenmelidir. Çiftin her ikisinde de problem olduğunda gebelik şansı bunların toplamı ölçüsünde değil çarpımı ölçüsünde azalır. Eğer insan ömrü 300-400 yıla çıkarılabilse ve bu süre zarfında kadından yumurta, erkekten de sperm üretimi sağlanabilse, açıklanamayan infertilite vakalarının tamamına yakını gebe kalabilirdi. Bu durum infertilitede zamanın önemini açıkça ortaya koyan bir olgudur. Gebelik olasılığı arttırılmalıdır ve bu da ancak tıbbi tedavi ile mümkün olmaktadır.

Tek bir adet siklusunda gebe kalma şansı pek çok faktörün etkisi altındadır. Bu faktörleri inceleyecek olursak
Kadının yaşı: Biyolojik saat ilerledikçe kadının gebe kalma şansı giderek azalır. Bunun en önemli nedeni yaş ile birlikte yumurtalıklardaki yumurta sayısı ve kalitesinin azalmasıdır. 20 yaşında bir kadın ile 21 yaşındakinin gebe kalma olasılıkları arasındaki fark çok büyük değilken 30lu yaşlarda bu fark daha fazla anlam kazanır.
Cinsel ilişki sıklığı: Cinsel ilişki sıklığı açısından normal ya da anormal diye bir sınıflama yapmak doğru değildir. Önemli olan ilişki sayısının az ya da çokluğu değil yeterliliğidir. Bunun için optimum sayı haftada 3 ilişkidir.
Zamanlama : Cinsel ilişki sıklığının yanı sıra ilişkinin zamanlaması da önemlidir. Yumurtlamanın olduğu günlerde girilecek olan ilişki, gebelik olasılığını arttıracaktır.
Süre: Çiftin ne kadar zamandır çocuk istediği önemli bir noktadır. Gebe kalmaya uğraşan çiftlerde aradan geçen süre uzadıkça, tıbbi yardım almadan başarılı bir gebelik elde etme olasılığı da o ölçüde azalmaktadır.
Patoloji: İnfertiliteye neden olabilecek bir patolojinin varlığı da gebelik şansını azaltır. Bunlara en güzel örnek geçirilmiş ameliyatlar ya da endometriozisdir.
Hiçbir sağlık problemi olmayan tamamen normal bir çifti ele aldığımızda, kadının tek bir adet döneminde, her gün ilişkide bulunsalar bile, gebe kalma olasılığı sadece %25dir. Çiftin fertilite potansiyelini gösteren bu durum “fekundite” olarak adlandırılır. İnsan, organizma olarak üreme potansiyeli çok yüksek bir canlı değildir. Bunun pek çok nedeni vardır. Bazı yumurtalar döllenmez, bazıları da döllense bile embriyo döneminde gelişme gösteremez. Gebelik bir anlamda şans işidir. Bunu kabaca Rus ruletine benzetmek mümkündür. Hangi çiftin gebe kalabileceğini, yada hangisinin gebe kalamayacağını önceden tahmin etmek imkansızdır! Tek bir ilişkide %25 olan gebelik elde etme şansı bir yılın sonunda %85e çıkar. Yani bir yıl sonunda her 100 çiftten 85inde gebelik elde edilecektir. Geri kalan 15 çift ise infertilite ile karşı karşıya demektir. Bazı yazarlara göre ise birinci yılın sonunda gebelik olmaz ise, çifte infertil demek doğru değildir. Bunun için 2 yıl beklemek gerekmektedir. Gerçekten de ilk yılın sonunda %85 olan gebelik oranı ikinci yılın sonunda %92 civarında saptanır.

“Ne zaman çocuk sahibi olmayı planlıyorsunuz ?” sorusu pek çok yeni evli çiftin en çok karşılaştığı sorudur. Aslında bu soru yeni evlenen çiftlerin kendi kendilerine de ilk sordukları soruların başında gelir. Özellikle kadının çalışmadığı, geleneksel aile yapısındaki çiftlerde balayında gebe kalma hayali kuran çok genç çift vardır. Çocuğun ailenin geçimi ve işleri için önemli olduğu, kırsal alanda ise sadece çocuk sahibi olmak için evlenen kadın ve erkekler azımsanamayacak kadar çoktur. Bizim toplumumuz gibi çocuk sahibi olmanın ayrıcalık ve prestij olarak görüldüğü toplumlarda ise infertilite neredeyse hayati öneme sahiptir. Bir başka grup ise, çalışma hayatının zorlukları içinde evlenmeye zaman bulamamış ancak yaşı ilerlediği için bir an önce evlenip çocuk sahibi olmayı düşünen bireylerden oluşur. Tüm bu bireylerin ortak yanılgısı istedikleri anda, hatta belki balayında gebe kalabileceklerini düşünmeleridir. Pek çok sinema filminde ve romanda kahraman tek bir ilişki ile ya da bebek istediği zamanda gebe kalabilirken gerçek hayatta durum bu değildir.

Tanım olarak, en az 1 yıl herhangi bir korunma yöntemi uygulanmaksızın haftada 2-3 kere girilen cinsel ilişkiye rağmen gebelik elde edilmemesi infertilite yani kısırlık olarak adlandırılmaktadır. İnfertilite görülme sıklığı toplumlar arasında büyük farklılıklar göstermez. Tüm dünyada çiftlerin yaklaşık yüzde onbeşi infertilite nedeni yardımla üreme tekniklerine başvurmak zorunda kalmaktadır. Bu çiftlerin büyük bir kısmında gebe kalamamanın nedenini açıklayacak sebepler bulunabilirken, yaklaşık yüzde 10-12sinde herhangi bir patoloji tespit edilemez. Bu çiftler açıklanamayan infertilite olarak adlandırılırlar. İnfertilitenin nedenlerini anlayabilmek ve tedavisini planlayabilmek için önce kadında ve erkekte üreme döngüsünün nasıl işlediğini ve gebeliğin oluş mekanizmasını anlamak gerekir.

Tedavi tanı konulan kadının çocuk sahibi olmak istemesine göre değişir. Eğer çocuk sahibi olmak istenmiyorsa takip yeterli olacaktır. Bu durumda geçirilmiş olan enfeksiyonun alevlenme riski vardır. Çocuk istenilmesi durumunda ise yumurta ile spermin bir araya gelmesini sağlayacak tedavileri uygulamak gerekir. Öncelikle tıkalı olan tüplerin cerrahi yollardan açılma olasılığı laparoskopi ile değerlendirilmelidir. Laparoskopi genel anestezi altında yapılan ve göbek deliğinden ince bir teleskopun karın içine sokularak karın içi organlarının görüntülenmesi prensibine dayanan bir ameliyattır. Laparoskopide eğer mümkünse tüplerin ucu açılmaya çalışılır. Ancak bilinmelidir ki tek başına tüplerin uçlarının açılması yeterli olmayabilir. Tüplerin içinde biriken sıvı basınçla içeride bulunan tüycükleri harap etmiş olabilir. Aynı şekilde hidrosalpikse neden olan enfeksiyon tüplerin ucunda yapışıklık yaptığı gibi tüpün içerisinde de yapışıklıklara sebep olmuş olabilir. Yine tüpler uygun şekilde açılmalarına rağmen tekrardan bu kez cerrahi işleme bağlı olarak yapışabilir. Bu nedenle tedavi sonrasında eğer tüplerin açılabildiği düşünülüyorsa bir süre normal yollardan gebelik oluşması beklenir. Bu süre genellikle 6 ay kadardır. Bu süre içinde gebelik oluşmadığı taktirde tüp bebek uygulaması düşünülebilir.

Hidrosalpinks genellikle belirti vermez. Bazen kasık ağrısı, bası hissi gibi belirtiler olabilir. En sık görülen belirti cinsel ilişki esnasında kasık ağrısı oluşmasıdır. Bu kasık ağrısı vaginismustan farklı olarak vajina girişinde değildir. Bu ağrılar sürekli veya zaman zaman ortaya çıkabilir. Çoğu zaman doktora başvurma nedeni kısırlıktır. Muayeneler esnasında tanı bazen ultrasonda sıvı birikmesinin gözlenmesi ile konulabilir. Ancak tanı koymanın en yaygın yolu histerosalpingografi (HSG) denilen rahim ve tüplerin ilaçlı filmi ile konulur. Bu test sonucunda tek tüpün veya her ikisinin tıkalı olduğu ve balon gibi şiştikleri gözlenir. Hidrosalpinks fallop tüplerinin enfeksiyon sonrası tıkanmasına bağlı olarak geliştiği için cinsel yoldan bulaşan hastalıklara meyilli kadınlarda daha sık görülür. Bu enfeksiyon bazen kürtaj gibi tıbbi bir müdehalenin komplikasyonu olarak ta gözlenebilir. Bu nedenle cinsel yönden aktif olunan genç yaşlarda görülme sıklığı daha fazladır.
Uzun zamandır hamile kalamıyorsanız, cinsel ilişki esnasında kasık ağrılarınız varsa bunun nedeni Hidrosalpinks olabilir. Rahimin her iki tarafında bulunan, görevleri yumurtayı rahim boşluğuna iletmek olan fallop borularının birinin veya her ikisinin uçlarının tıkanması sonucu içlerinde sıvı birikmesi durumuna hidrosalpinks denir. Bu biriken sıvı fallop tüplerinin içerisini kaplayan doku tarafından üretilir. Hidrosalpinks yumurtalık ve fallop tüplerinin birinin veya her ikisinin iltihaplanması ve gerekli şekilde tedavi edilmemesi sonucu oluşur. Enfeksiyona bağlı olarak fallop tüplerinin ucu birbirine yapışır. Normal koşullarda içinde bulunan hücrelerden salgılanan ve karın boşluğuna akan sıvı tüpün içinde birikmeye başlar.

Pelvik enfeksiyonu tanısının konması için jinekolojik muayene esnasında rahim ağzından gelen akıntının özellikleri ve yumurtalıklarda ağrı olduğu göz önünde bulundurulur. Pelvik enfeksiyonları gonore’nin yanı sıra klamidya isimli bakteriler de yol açabilir. Çoğunlukla bu tür enfeksiyonlarda her iki bakteri birlikte bulunur. Gonore bakterisinin enfeksiyona neden olup olmadığını anlamak için mikroskop incelemesi ya da kültür yapılır. Pelvik enfeksiyonlarının neredeyse tamamında antibiyotik tedavisi uygulandığından hangi bakterinin hastalığa yol açtığı çok önem taşımaz. Gonore bakterisinin yol açtığı enfeksiyonların tedavisin tablet veya iğne şeklinde antibiyotik tedavisi uygulanır. Tedavi hastanın eşine de uygulanır. Daha ağır durumlarda hastanın hastanede yatılı olarak tedavi edilmesi gerekir. Tedavinin en önemli amacı hastalığın vücuda daha fazla yayılmasını önlemek ve genital organlarda kalıcı hasar bırakmasını önlemek. Tüplerin tıkanmasını önlemek için tedaviye erken başlanması çok önemli. Dr. Senai Aksoy

Bel soğukluğunun erkeklerdeki en belirgin belirtisi penis ucundan meni benzeri bir akıntının gelmesi ve idrar yaparken yanmaya hissinin oluşması. Nadir vakalarda hiçbir belirti ortaya çıkmayabilir. Enfeksiyon kadınlarda hafif vakalarda akıntı ve kaşıntıya neden olabilir. Daha ağır durumlarda akıntıya şiddetli kasık ağrısı ve ateş eşlik eder. Bazı durumlarda da enfeksiyon karın içine ve eklemlere yayılabilir. Ender durumlarda ise belirti vermez. Tüplere zarar verme ihtimali olan enfeksiyonların neredeyse tamamında akıntı ve kasık ağırsı görüldüğünden bu iki belirtiden şikayetçi olan kadınların zaman geçirmeden bir uzmana başvurmaları gerekir.
Gonore veya ‘Bel soğukluğu’ bir bakteri enfeksiyonudur,
· Bel soğukluğu cinsel yolla bulaşır. Cinsel yolla bulaşan diğer hastalıklar gibi olduğu erkekten kadına bulaşması daha kolay,
· Erkekte ve kadında belirti olmaksızın hastalık bulunabilir,
· Gençlerde daha sık görülür,
· Kadınlarda görülen enfeksiyona ‘pelvik enfeksiyon’ denir.
Hastalığın nedeni olan Gonore bakterisi erkeklerde sperm kanallarının tıkanmasına kadınlarda ise tüplerin tıkanmasına yol açar. Buna bağlı olarak üreme sorunları ve hamile kalamama durumları yaşanabilir. Ayrıca Fallop tüplerinde neden olduğu hasar dış gebelik yaşanması olasılığını artırabilir.
Halk arasında erkeklere özgü bir hastalık olarak bilinen bel soğukluğuna kadınlar da yakalanabiliyor. En önemli belirtisi akıntı olan hastalığın nedenleri, tedavisi ve korunma yöntemlerini bu yazıda bulabilirsiniz. Bel soğukluğu kendini erkeklerde en çok penis başından meni görünümünde akıntı ve idrar yaparken yanma hissi ile gösterir. Genelde erkeklerde teşhis edilmesi kolay bir hastalık olan bel soğukluğu bu özelliği nedeniyle toplumda bir erkek hastalığı olarak algılanır. Ancak bel soğukluğu cinsel yolla bulaştığı ve yayıldığı için kadınlarda da görülür. Hatta kadınlarda genital sistemde ciddi sorunların oluşmasına neden olabilir.

Teşhis koymak için kullanılan en önemli yöntemler FSH, LH, prolaktin, duruma göre troid hormonları, ultrasonografidir. Şayet beyin içerisinde bir patolojiden şüphelenilmişse CT veya MR incelemeleri gerekebilir. Bazı vakalarda ise HSG (histerosalpingografi), SİS (salin infüzyon sonografi) ya da histeroskopi ile rahim içerisinin gözlenmesi gerekebilir. Gebelik sekonder amenorede en sık görülen nedenlerden biridir. Bundan dolayı öncelikle kadının hamile olup olmadığı araştırılmalı. Kadının hamile olmadığı durumlarda adet görememe nedenine uygun olan tedavi şekli uygulanır. Ancak öncelikle iyi beslenememe, aşırı zayıflık, stres, depresyon, aşırı egzersiz gibi neden varsa bu durumlar düzeltilmeli. Rahim (uterus), rahim ağzı (serviks) ya da vajen gibi organlarla ilgili bir anatomik bozukluk söz konusu ise tedavi bunu düzeltmeye yönelik ameliyat olarak belirlenir. Beyindeki hipofiz bezinde aşırı prolaktin hormonu (süt hormonu) üretimine neden olan bir tümör mevcutsa, tedavi tümörün boyutuna göre ilaç tedavisi veya ameliyat şeklinde yapılır. Yumurtlama bozukluğu (anovulasyon, polikistik over sendromu) gibi nedenlerden oluşan amenore durumlarında tedavi için östrojen ve progesteron hormonu içeren ilaçlar, doğum kontrol hapları kullanılır. Uzm. Dr. Senai Aksoy

Hipotalamus (beyinde talamusun altında bulunan ve üçüncü ventrikülün tabanını oluşturan önbeyin bölgesidir), hipofiz, over (yumurtalık) ve uterus (rahim) düzenli adet gören bir kadında tamamen normal çalışır. Beyinde bulunan hipotalamus ve hipofiz FSH ve LH hormonları aracılıyla yumurtalıkları uyarır. Bu sayede uyarılan yumurtalıklar östrojen ve progesteron hormonu salgılar. Östrojen ve progesteron hormonu da rahim iç tabakasını yani endometriyumu uyararak adet kanamalarının oluşmasını sağlar. Normal ve her ay düzenli bir adet kanamasının oluşması için bu organlar arasındaki ardışık mekanizma gereklidir. Mekanizma herhangi bir aşamada bozulduğunda adet görememe ya da adet düzensizliği oluşur. Ayrıca bu mekanizmaların dışında adet kanamasının olabilmesi için kanın akış yolunda (rahim ağzında, vajinada, kızlık zarında) herhangi bir nedenle tıkanıklık olmaması gerekir.

Adet kanaması ile ilgili ne zaman bir doktora gitmeli?
15 yaşına kadar adet dönemi başlamamışsa
Göğüs büyümesi başladıktan sonraki 3 yılda adet dönemi başlamamışsa veya göğüsler 13 yaşına kadar büyümemişse
Periyodunuz aniden 90 günden fazla süre kesilmişse
Dönemleriniz düzensizlşmişse
7 günden fazla kanamanız varsa
Her zamankinden daha çok kanamanız varsa ya da her 1-2 saatte birden fazla ped veya tampon kullanıyorsanız
Dönemler arası kan kaybettinizse
Döneminiz boyunca şiddetli ağrılarınız varsa
Tampon kullandıktan sonra birdenbire ateşlendiyseniz ve hasta hissediyorsanız
Amenore, bir genç kızın 15 yaşına kadar adet kanamasının başlamamış olması durumunda söz konusu olacaktır. Yada kadınların daha önce adet görmesine rağmen 90 gün süreyle kanamasının olmaması durumudur. Ayrıca tedaviye ihtiyaç duyan ciddi tıbbi durumlar gibi durumlarda da adet kanamaları kesilebilir. Amenorya, menstrüel dönemin olmaması anlamına gelen tıbbi terimdir; bir hastalık değildir, ancak başka bir durumun belirtisi olabilir. Birincil amenore, bir kızın ilk periyodunu 16 yaşına kadar almadığı zaman ortaya çıkar. İkincil amenore, düzenli periyotları takiben üçten fazla adet görmeyen kadınları tanımlar. Amenorenin en yaygın nedeni gebeliktir. Altta yatan durumun tedavisi genellikle amenore’yi giderir.
Tamponlar adet kanamasını engellemez. Çünkü tamponlar sünger gibidir ve sıvıyı emer. Tampon dolduğunda, sıvı tamponu geçerek vajinadan dışarı akar. Doğru yerleştirilmiş tampon kanamayı engellemediği gibi sızıntıya da olanak vermez. Adet sancıları doğum yaptıktan hemen sonraki dönemde azalma gösterebilir. Gebelik ve çocuk sayısı arttıkça, adet sancılarının azalma olasılığı artar. Ancak, endometriozise (çikolata kisti) bağlı adet ağrıları olan hanımlarda, bir süre sonra adet ağrıları yine eski düzeyine çıkabilir. Adet döneminde hamile kalınabilir. Genel olarak yumurtlama zamanı, adetin birinci gününden itibaren 10-18 gün sonradır. Ancak daha erken yumurtlamalar olabilir. Bu nedenle henüz adet kanaması bitmemiş olsa da cinsel ilişki gebelikle sonuçlanabilir. Örneğin 8.gündeki bir ilişki, sperm 2 gün yaşayabildiğinden 10. gün olan bir yumurtlamada gebelik yaratabilir. Bu nedenle, etkin doğum kontrol hapının yerini takvim metodu alamaz.
Adet döneminde egzersiz yapmaya devam edebilirsiniz ve bunun size hiçbir yan etkisi olmaz. Aksine, vücudunuzda adet döneminden kaynaklanan ağrıları dindirmeye yardımcı olur. Bu nedenle adet döneminde spor yapmak sakıncalı değildir. Adet dönemi ağrıları, psikolojik değil tamamen fizyolojiktir. Rahmin kasılmasına neden olan biyokimyasal maddeler ağrıya neden olur. Bunların salınımını önleyen , adet dönemine özel üretilen ağrı kesiciler, bu ağrıları kesmekte çok etkilidir. Ayrıca doğum kontrol hapları da düzenli kullanıldığında adet sancılarını ve ağrılarını büyük ölçüde azaltır. Ağrınızın başlayacağını hissettiğinizde uzanın, ağrı kesici alacaksanız hemen başlayın. Çünkü ağrı kesicilerin en etkili olduğu zaman ağrı başlangıcıdır. Karnın alt tarafını ovuşturmak ve bu bölgeye sıcak torba uygulamak oldukça etkili olabilir. Sıcak uygulaması kasların gevşemesine sebep olarak ağrıyı azaltabilir. Ilık bir duş aynı etkiyle ağrıyı azaltabilir. Germe egzersizleri gibi hafif egzersizler, yürüyüş ve yoga gibi aktiviteler yararlıdır. Zencefil ve ahududu içeren içecekler ve çaylar ağrı kesici özellik gösterebilir. Bu dönemde bu tip içeceklerin tüketimi arttırılabilir. Sigara ve alkol damarlarda daralma etkisi yaratacağından ağrıları arttırabilir. Yağ tüketimi az olan ve yeşillikten zengin beslenenlerde regl ağrılarının daha az olduğuna dair bilgiler vardır. Bu dönemde kan kaybı olduğu için demir içeren besinler de mutlaka daha fazla tüketilmelidir. Regl ağrıları fazlaysa ve diyet, beslenme değişiklikleri, ağrı kesicilere cevap vermiyorsa bir doktora mutlaka danışmak gerekir. Ağrıların arkasında endometriozis, adenomyozis, pelvik inflammatuvar hastalık veya miyom gibi bir problem olmadığından da emin olmak gerekir. Ağrılar anatomik bir problem olmadan da fazla oluyorsa doğum kontrol hapları ile kontrol altına alınabilir. Bir doktora danışarak doğum kontrol haplarına başlamak ağrıyı tümden ortadan kaldırabilir. Doğum kontrol hapları da adet ağrısını dindirmekte kullanılmaktadır. Doğum kontrol hapları endometriyumdaki kan miktarını azaltarak, ağrıyı önlemeye yardımcı olur. Böylece, adet kanamalan hafif ve daha az ağrılı olmaya eğilim gösterir. Bunlar prostaglandin adı verilen ve ağrıdan sorumlu olan maddelerin yapımını azaltarak krampları engelleyebilir. Sıcak uygulama: Alt karına koyulan sıcak su torbaları ve sıcak kompres uygulama, rahmin kan dolaşımının hızlanmasına yol açarak ağrıyı azaltmaktadır. Ilık duş almak, ayaklarını sıcak su içinde bekletmek de faydalı olacaktır. Yaklaşık 40 derece ısı önerilir ve ihtiyaç duyulan sıklıkta uygulanabilir.






Başka bir adet problemi ise aşırı adet görmedir, tıp dilinde menoraji olarak bilinir. Bir adet döneminde kadınların kaybettiği kanın miktarı kişiden kişiye değişir. Adet döneminin beş ila yedi günden daha uzun sürmesi yada ardışık birçok adet döneminde aşırı kanama olması menoraji olarak tanımlanır. Fazla kanamanın birçok nedeni olabilir. Doktorunuz, yaş grubunuzda en yaygın görülen sorunları değerlendirmelidir. Bazı sorunlar ciddi değildir ve tedavisi kolaydır. Anormal kanama tedavisini nedenine göre planlanır. Aşırı adet görme tek başına olabileceği gibi adet ağrısı gibi başka bir belirti ile birlikte de görülebilir. Aşırı adet görme mutlaka ciddi bir problem olduğu anlamına gelmez ancak kadını bedensel, duygusal ve sosyal olarak olumsuz etkileyebilir, hatta günlük yaşamını alt üst bile edebilir. Menorajiye çoğunlukla menopoz sonrasında olduğu gibi hormon düzeylerindeki, özellikle progesteron ve östrojendeki dengesizlikler sebep olur.
Kadınlar, adet dönemi boyunca, ağrı, şiddetli kanamalar ve atlanan dönemler gibi çeşitli sorunlarla karşılaşabilirler. Adet öncesi sendromu; döneminizin başlamasından bir ila iki hafta önce gerçekleşir. Pek çok kadınlar çeşitli fiziksel ve duygusal belirtiler ve değişimler yaşarlar. Adet öncesi sendromunun sebep olduğu sorunlar:
şişkinlik, sinirlilik
sırt ya da bel ağrısı
baş ağrısı, göğüs ağrısı
akne, yemek isteği
Aşırı yorgunluk
depresyon, kaygı
Stres duyguları
uykusuzluk hastalığı
kabızlık, ishal
Hafif mide krampları
Adet döngüsü vücudunuzun gebelik için hazırlandığı bir dizi doğal süreçtir. Ay boyunca hormon seviyelerinin yükselmesi ve düşmesi bu döngüyü kontrol eder. Adet döngüsü uzunluğu kadınlarda farklılık göstermekle birlikte yaklaşık 28 gündür.
Periyodunuz boyunca kalınlaşmış rahim astarını ve fazladan kanı vajinanızdan atarsınız. Döngünüzün süresi ya da kanamanızın şiddeti her ay aynı olmayabilir. Aynı zamanda diğer kadın dönemlerine göre de farklılık gösterebilir. Çoğu dönem 3 ila 5 gün sürer. Ancak, 2 ila 7 gün arasında yer alan süre normaldir. Adet başladıktan sonraki ilk birkaç yıl boyunca daha uzun döngüler yaygındır. Bir kadının döngüsü zaman içinde kısalma eğilimi gösterir ve artan yaşla birlikte daha düzenli hale gelir. Döngünün ilk yarısında östrojen seviyeleri (kadın hormonu” yükselmeye başlar. Östrojen sağlığınız için çok önemli bir hormondur. Özellikle güçlü kemikler inşa etmenize ve yaşlandıkça onları güçlü tutmanıza yardımcı olarak önemli bir rol oynamaktadır. Östrojen ayrıca rahim astarını kalınlaştırır. Rahimin astarı gebelik oluşması durumunda embriyoyu besleyen bir yerdir. Rahim astarı kalınlaşırken, yumurtalıklardan birisinde bir yumurta olgunlaşmaya başlar. Ortalama 28 günlük döngünün yaklaşık 14’ünde yumurta yumurtalığı terkeder. Buna yumurtlama (ovülasyon) denir. Yumurta yumurtalıktan ayrıldıktan sonra fallop tüpü üzerinden rahime gider. Hormon seviyeleri yükselir ve hamilelik için uygun ortam oluşur. Bir kadının ovülasyondandan önceki 3 gün boyunca ya da ovülasyon gününde hamile kalma olasılığı yüksektir. Aklınızda tutun; ortalamadan daha kısa veya uzun döngüleri olan kadınlar, 14. günden önce veya sonra yumurtlayabilir.
Mensturasyon adet dönemi sırasında duyulan ağrıdır. Tıbbi adı “dismenore”dir. Genellikle ağrı kanamadan önce ya da kanamayla birlikte başlar, aralıklı olarak 1 ila 3 gün içerisinde azalarak sonlanır. Adet sancısı sırasında hissedilen kramplara; mide bulantısı, ishal, baş dönmesi, tansiyon düşüklüğü, çarpıntı, bel ve sırt ağrısı, yorgunluk eşlik edebilir. Bu süreç; hayatı olumsuz etkileyebilecek düzeyde sinirlilik, uykusuzluk ve konsantrasyon kaybı ile gelişebilir. Kadınların çoğu düzenli şekilde âdet görmeyebilir; 21-35 günde bir âdet görmek normal kabul edilir. Adet kanamaları azalarak 3 ila 7 gün devam eder. Bu süre zarfında yaklaşık 35-40 ml. kan kaybedilir. Bu miktar çoğu kadında 50 ml’nin altındadır. Adet kanaması düzenli olarak gerekleştiğinde bu durum adet döngüsü olarak adlandırılır. Adet döngülerinizin düzenli olması, vücudunuzun önemli bölümlerinin normal bir şekilde çalıştığının bir işaretidir. Adet döngüsünü, bedeni sağlıklı tutmak için hormonlar olarak adlandırılan önemli vücut kimyasalları tarafından sağlanır.
Adet, (periyot) kadınların aylık döngüsü ile oluşan normal vajinal kanamadır. Âdet, kadınlarda rahim iç yüzeyinde oluşan damar ve dokuların, üreme ve döllenme amacıyla kan ile birlikte vücuttan atılması sürecidir. Tıp dünyasında menstrüasyon, halk arasında ise aybaşı, regl ya da hayız olarak bilinir. Ergenlikle birlikte kadın vücudu her ay kendini hamileliğe hazırlar; gebelik gerçekleşmez ise rahim astarını döker ve bu kan ile birlikte dışarı atılır. Periyotlar genellikle 11-14 yaşları arasında ergenlikle başlar ve 51 yaşlarında menopoza kadar devam eder. Genellikle 3 ila 5 gün sürer, kimi kadınlarda şiddetli ağrı ve aşırı kanama ile eziyetli şekilde olabilir. Adet sürecinde kanamanın yanı sıra, karın veya kramp ağrısı, bel ağrısı, şişkinlik, sinirlilik, baş ağrısı ve yorgunluk gibi durumlar yaşanabilir. Âdet döngüsü her 28 günde bir tekrarlar; sadece gebelik süresince durur.

Adet döneminde görülen kanama miktarının veya gününün artması durumu özellikle myom varlığında oldukça belirgindir. Ayrıca polikistik overde de karşımıza çıkmaktadır. Ek olarak rahim iç zarının (endometrium) enfeksiyonu; yani endometrit de görülmektedir. Kanamaların sebebi üreme organlarından kaynaklanmakta ise; yani hormon düzensizliği değilse, tedavi nedene yönelik olarak yapılır. Örneğin; rahimde büyük myom veya polip varsa hasta ameliyat edilmelidir. Özellikle son yıllarda bu ameliyatların çoğu laparoskopi denen kapalı ameliyat yöntemleri ile de tedavi edilebilmekte ve hastanın hastanede kalış süresi ve ameliyat sonrası ağrı ve işe dönüş süresi önemli derecede azalmaktadır.

Adet düzensizliklerinin oluşmasını sebepleri açısından iki ana başlıkta değerlendirilmektedir. Organik kökenli adet düzensizlikleri vakaların %25’ini oluşturmaktadır. Üreme organları ile ilgili çeşitli problemlerden kaynaklanan düzensizliklerdir. Rahimde miyom, polip, tümör veya over (yumurtalık) kistleri gibi problemler bu tür adet düzensizliklerinin sebebi olabilmektedir. Disfonksiyonel uterin kanamalar ise vakaların %75’ini oluşturmaktadır. Yapısal bir problem olmaksızın, yalnızca hormonal problemlere bağlı adet düzensizlikleridir. Öncelikle düzensiz adet kanaması yakınması mutlaka bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı tarafından değerlendirmelidir.

Her kadın zaman zaman adet düzeninde sapmalar, gecikmeler ya da ara kanamalar yaşayabilir. Normal insan hayatında yaşanılan stresler, sıkıntılar, ani kilo değişiklikleri, spor, üzüntüler gibi pek çok faktör adet düzenini etkileyebilir ve düzenli işleyen bu mekanizmada sapmalara neden olabilir. Adet düzenindeki sapmaların hiçbir türlüsü normal değildir ve araştırılması gerekir. Çünkü kadın üreme sistemindeki hemen hemen bütün patolojilerin en sık verdiği belirti adet düzensizlikleridir. Her adet düzensizliği anormal olmasına rağmen her zaman bir patolojiyi, kisti, myomu ya da kanseri işaret etmez. Altta yatan anatomik bir patoloji olmadığı halde normal adet düzeninde meydana gelen anormal kanamalara Disfonksiyonel Uterin Kanama (DUK) adı verilir. Burada önemli olan nokta kanama bozukluğunu açıklayacak oluşumun bulunmamasıdır.

Üreme çağındaki bir kadında normal adet kanaması, 21-35 günde bir olup, 2-6 gün sürer. Bu adet kanamaları 20-60 ml kan kaybı ile sonuçlanmaktadır. 7 günden uzun süren, 80 ml veya daha çok kan kaybı olan, 21 günden kısa veya 35 günden daha uzun aralıklarla olan kanamalar anormal olarak değerlendirilir.

Her kadında regl dönemine ait belirtiler farklı olabilir. Kimi kişilerde hiçbir belirti olmazken, kimilerinde değişik derecelerde adet öncesi, gerginlik, sinirlilik, depresyon, yorgunluk, iştah değişikliği, bulantı, kusma, memelerde gerginlik, ağrı, karında ve vücutta şişme, sık idrar, bel ve kasık ağrıları olabilir. Hormon ve bazı mineral düzeylerinde adet döneminde olan düşüşler, kan şekerinde de düşmelere sebep olabilir. Ayrıca bu dönemde olabilen depresif ruh hali de iştahın açılmasına ve şekerli gıdaların fazlaca tüketilmesine sebep olabilir.

Kadın sağlığı konusunda en önemli noktalardan biri de adet döngüsüdür. “Regl dönemi” ya da menstruasyon kanaması” gibi farklı farklı isimlerle ifade edilse de bu süreçte kadınları endişelendiren en önemli sorun adet gecikmesidir. Senede birkaç günlük gecikmeler normal kabul edilirken daha sık yaşanan adet düzensizlikleri miyom ve kit ya da çeşitli hastalıklara işaret edebilir. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Arda Lembet

Kadınlarda cinsel isteksizlik tedavisinde cinsel eğitim, psikoterapi, ilaç tedavisi uygulanabilir. Altta yatan nedenler tespit edilip düzeltildikten sonra tıbbi tedavi yapılabilir. Cinsel isteksizlik kullanılan ilaçların yan etkisi nedeniyle gelişmiş olabilir. Antidepresan kullanan kadınların %56’ında cinsel isteksizlik olabilir, antidepresan bırakıldıktan sonra hastaların %70’inde düzelme görülebilmektedir. Cinsel istekte kullanılan antidepresan dozunu azaltılması ya da ilaç değişimi (bupropion, mirtazapin gibi ilaçlar psikiyatri uzmanının da görüşü alınarak)  ile gelişme sağlanabilmektedir. Ağrı nedeniyle cinsel isteksizlik yaşayan hastaların ağrılarına yönelik tıbbi sebeplerin bulunması ve bunlara yönelik tedavilerin yapılması gerekir. Cinsel isteksizlik nedeni TSH, prolaktin ya da testosteron eksikliği ise, bu eksikliklere yönelik hormon tedavisi yapılır. Prof. Dr. Ömer Faruk Karataş

Cinsel isteksizliğe yol açan düzeltilebilir bir neden varsa öncelikle mutlaka bu neden düzeltilmelidir. Devam eden, uzun süreli cinsel isteksizlik durumunda bu konuda tecrübeli bir hekime başvurarak yardım almak faydalı olabilir.
Düzenli egzersiz yapılması.
Stres düzeyinin azaltılması.
Partner ya da eş ile iletişimin sağlanması ya da düzeltilmesi.
Kötü alışkanlıklar varsa bırakılması (sigara, alkol, madde bağımlılığı gibi…)
Kilo kontrolü ve obezite ile mücadele.
Sistemik hastalıkların düzenli tedavisi.
Uzun süreli kullanılacak ilaçların buna göre düzenlenmesi.
Özellikle proteinler başta olmak üzere diyetin bu tedavi doğrultusunda düzenlenmesi cinsel isteği artırmak için yapılabilir.
Kadınlarda cinsel istek düzeyini pek çok belirleyen hormon bulunmaktadır. Bu hormonların başında ise Testosteron gelmektedir. Testosteron normalde erkeklik hormonu olup erkeklerde hem cinsel fonksiyonların sağlanmasında hem de sperm üretimini başlatıp devamını sağlayarak üreme fonksiyonlarının normal çalışmasında etkili bir hormondur.
Bununla birlikte kadınlarda da erkeklere nazaran daha az oranda testosteron bulunmaktadır. Kadınlarda en önemli fonksiyonu ise cinsel istek düzeyi üzerinedir. Testosteron ile birlikte;
Estradiol
Prolaktin
Progesteron
Tiroid hormonları kadınlarda cinsel fonksiyonlar üzerine etkilidir.
Cinsel isteksizlik durumunun en az 6 aydır olması hastada strese yol açıyor olması yanında aşağıdaki belirtilerden en az 3 tanesinin olması tanı için gereklidir.
Cinsel ilişki isteğinde azalma ya da hiç olmaması.
Cinsel fantezi ve düşüncelerde azalma olması ya da hiç olmaması
Cinsel ilişkiyi başlatmada azalma olması ya da hiç olmaması ve cinsel partnerin cinsel ilişki başlatma çabalarına cevapsızlığın olması.
Cinsel ilişki sırasında heyecan ve haz almada azalma olması ya da hiç olmaması
İç ve dış erotik işaretlere karşı tepkisizlik.
Cinsel ilişkilerin yaklaşık %75-100’ünde genital ya da genital dışı hazzın azalması ya da hiç olmaması.
Cinsel istek bozuklukları (cinsel isteksizlik ve aşırı cinsel isteklilik)
Uyarılma bozuklukları,
Orgazm bozuklukları,
Ağrı ve tiksinti bozuklukları, Kadınlarda cinsel işlev bozukluk tanıları için bu şikayetin hastalarda son 6 aylık dönemin %75’i kapsaması ve hastada stres yaratıyor olması gerekir.

Cinsel istek cinsel ilişkiye girmeye istekli olunması durumudur. Normal cinsel fonksiyon nörolojik, vasküler ve endokrin sistemler tarafından düzenlenir. Bunlara ek olarak biyolojik faktörler, dini inanışlar, sağlık durumu, kişisel tecrübeler, ırk ve sosyokültürel düzey de önemli role sahiptirler. Cinsel istek heyecanlanmayı sağlayan (dopamin, norepinefrin, melanokortin, oksitosin ) ve baskılayan (seratonin, opioid…) yolakları düzenleyen nörotransmitter ve hormonlar (prolaktin, tiroid hormonları, testosteron) gibi nöromodülatörler tarafından ayarlanır. Kadınlar için yeterli cinsel istek; istek için dopamin, cinsel uyarılma ve orgazm için epinefrin, norepinefrin ve serotonin arasındaki hassas denge sayesinde olur. Cinsel isteksizlik; kadınlarda tekrarlayan ya da sürekli olarak cinsel fantezi olmayışı ve cinsel ilişki isteğinin olmamasıdır.  Hipoaktif cinsel istek bozukluğunda, hasta için bu durum stres yaratıyor olup, cinsel isteksizliğe yol açabilecek tıbbi ya da psikolojik başka bir durum, ilaç ya da madde kullanımı ya da travmatize bir cinsel ilişki öyküsünün olmaması gerekir.

Kadınlarda cinsel işlev bozukluğu, kadınların istediği şekilde cinsel ilişkiye girmesine engel olabilecek çeşitli problemlerin oluşturduğu bir tanımlamadır. Cinsellik biyolojik/fizyolojik olma yanında aynı zamanda psikosomatik bir durumdur. Cinsel işlev bozukluklarında hem psikolojik hem de somatik problemler vardır. Kadınların özgüveni, iyilik halleri, kendileri ve partnerlerinin yaşam kalitesi üzerinde olumsuz etkilere sahiptir. Kadınlarda cinsel işlev bozuklukları yaşla birlikte görülme sıklığı giderek artan bir durumdur. Kadınlarda cinsel bozuklukların görülme sıklığının %38 ile %63 arasında değiştiği düşünülmektedir. 65-79 yaş arası kadınlarda, özellikle cinsel partneri olan kadınlarda olmayanlara göre daha sık olup bu oran  %88’e kadar yükselebilmektedir. Kadınlarda cinsel isteksizlik heyecanlanmayı sağlayan sistemlerin az çalışması, baskılamayı sağlayan sistemlerin çok çalışması ya da ikisinin birlikte olmasıyla olur. Bu sistemlerin çalışmasını etkileyen hastalık ve ilaçlar, hormon eksiklikleri kadınlarda cinsel isteksizliğe yol açar. Özellikle menopoz sonrası hem azalmış östrojen nedeniyle, hem de vajina atrofisine bağlı ağrılı cinsel ilişki nedeniyle cinsel isteksizlik görülebilir. Kadınların hem fiziksel hem de ruhsal durumunu etkileyen cinsel bozukluk tanısı için ayrıntılı hikaye alınıp, tam bir fizik muayene yapılmalıdır.

Kadınların yaklaşık %40’ı tüm yaşamları boyunca çeşitli cinsel problemler yaşamaktadır. Kadınlarda cinsel istek yıllar içinde değişkenlik gösterir. Evlilik, hastalık durumu, gebelik ve menopoz gibi hayatlarında ciddi değişiklik olduğu dönemlerde cinsel istekte artma ya da azalma olabilmektedir. Kadın cinsel işlev bozuklukları tanısı koyulamayan ve tedavi verilmeyen bir sürü kadın olduğu düşünülmektedir. Bu durum hem hastaların cinsellik ile ilgili konuşmaktan çekinmesi, şikayetlerini bildirmemesi; hem de bir kısım hekimlerin cinsellikle ilgili problemlere nasıl yaklaşacağına tam olarak hakim olmaması ile açıklanabilir. Cinsel problemlerin tanısının konulabilmesi soruların nasıl sorulduğu, ne sorulduğu ve kim tarafından sorulduğu ile ilişkilidir. Cinsel işlev bozukluğu hem kadınları hem de erkekleri olumsuz etkileyen bir durumdur. Çiftlerden herhangi birinde var olan cinsel sorun bir diğerini de olumsuz yönde etkilemektedir. Bu nedenle cinsel işlev bozuklukları çiftin hastalığı olarak kabul edilmekte ve çoğunlukla birlikte tedavi edilmektedir. Bu nedenle son yıllarda Androloji alanında erkek cinsel işlev bozuklukları yanı sıra kadın cinsel işlev bozuklukları da çok sayıda bilimsel araştırma yayınlanmıştır. Cinsel işlev bozuklukları konusunda tecrübeli hekimler ile kadınlar için tanı alabilme ve tedavi olabilme şansı da yükselmektedir.

Cinsel isteksizlik yaşayan kişide direk olarak ereksiyon problemi vardır denilmesi doğru bir yaklaşım değildir. Ereksiyonu sağlama mekanizmasında testosteron ve cinsel istek önemli rol oynamaktadır. Kişide cinsel istek olmadığı durumlarda zaten ereksiyon yaşanmamaktadır. Cinsel isteksizlik yaşayan kişide bu bağlamda ereksiyon sorunu ortaya çıkabilmektedir. Ancak burada sorunun temelinde cinsel isteksizlik yatmaktadır. Diğer taraftan, tersi durumlarda yani ereksiyon sorununa bağlı olarak da cinsel isteksizlik yaşanabilmektedir. Ereksiyon sorunu yaşayan kişi ilişkiyi sağlayamadığı için; başarısızlık duygusu, bunun getirdiği tedirginlik ve korkudan dolayı ilişkiye girmek istememektedir. Bu durum da ikincil kazanç olarak cinsel isteksizlik gelişmesine neden olabilmektedir. Aynı problem erken boşalma problemleri yaşayan kişilerde de söz konusu olabilir. Erken boşalma sorunu olan erkekler devamlı aynı sonuçla karşılaşıp partnerini memnun edemeyeceği fikrine kapılarak ilişkiden kaçınmakta ve kronik dönemde cinsel isteksizlik yaşayabilmektedir. Cinsel isteksizliğin belirlenmesinde detaylı bir değerlendirme gerekmektedir. Öncelikle detaylı bir öykü alınarak sorunun ne olduğu, cinsel isteksizliğin birincil tablo mu yoksa altta yatan diğer cinsel fonksiyon bozukluklarına bağlı olarak ikinci kazanç olarak mı geliştiği değerlendirilmelidir. Olaya neden olan olası psikolojik faktörler irdelenmelidir. Hastanın muayenesinde klinik yakınmalarının derecesini sorgulanmalıdır. Neden olabilecek organik bir hastalık varlığı veya ilaç kullanımı araştırılmalıdır. Prof. Dr. Mehmet Murad Başar

Andropoz kadınlardaki menopoz durumundan türetilen bir kelimedir. Menopoz, menarşın yani kadında adet görme ve üreme faaliyetinin durması anlamına gelen kelimedir. Halbuki sağlıklı bir erkekte androjenik aktivite yani cinsel fonksiyon ve sperm üretimi hiçbir zaman durmamaktadır. Kadın ve erkeğin temel üreme fonksiyonu arasındaki temel fark budur. Bu nedenle androjenik aktivitenin kesilmesi anlamına gelen “andropoz” terimi, özellikle ileri yaşlarda ortaya çıkan cinsel isteksizlik ve cinsel fonksiyon bozukluğunun adlandırılması için doğru bir ifade değildir. 
Erkeklerde cinsel isteksizlik için belirli bir yaş grubu bulunmamaktadır. Cinsel isteksizlik oldukça genç yaşlarda da ortaya çıkabilmektedir. İlk deneyimde başarısız olan, daha önce hiçbir cinsel deneyim yaşamayan veya evlilik öncesi tedirginliğe bağlı olarak ortaya çıkabileceği gibi yoğun ders ve sınav temposu yaşayan öğrenci hatta normal günlük aktivitesini sürdüren ancak aşırı stres altındaki işadamında bile görülebilmektedir. Sıklıkla psikolojik etkilerin erken yaşlarda izlenmesine rağmen erkekte cinsel isteksizliğe yol açan organik sorunlar da genç yaşlarda yaşanabilmektedir. Testosteron salınımını etkileyen beyindeki hipofiz ve hipotalamus bölgesi hastalıkları veya testislerdeki fonksiyonel bozukluklar her yaşta ortaya çıkabilmektedir. Ama genellikle halk arasında yanlış bir şekilde “andropoz” olarak adlandırılan bir testosteron eksikliği tablosu 50 yaşından sonra karşımıza çıkmaktadır. 

Psikolojik nedenlere bağlı cinsel isteksizlik stres başta olmak üzere çeşitli etkili faktörlere bağlı olarak zaman zaman değişik tablolar gösterebilir. Cinsel istek tablosunda zaman zaman azalma yaşanabildiği gibi artışlar da olabilir. Ama organik faktörlere bağlı gelişen cinsel isteksizlik başlangıçta hafiftir ve zamanla ilerleyerek belirgin hale gelir.

Prostat Ve Şeker Hastalığı; Her iki hastalık da yaşam kalitesini bozmaktadır. Özellikle, gece uyku düzenini etkileyecek şiddete varan prostat yakınması olan kişilerde yaşam kalitesinin bozulması sonucu cinsel isteksizlik gelişebilir. Diğer taraftan, prostat yakınması olan kişilerde cinsel fonksiyon bozukluğu da sık izlenen bir sorundur. Şeker hastalığının direk olarak cinsel isteksizlikle bir ilgisi bulunmamaktadır. Ama yaşam kalitesini bozması ve kronik bir hastalık olması bu hastalarda da psikojenik faktörleri devreye sokarak dolaylı olarak cinsel isteksizliğe neden olabilmektedir. Diğer taraftan, şeker hastalığı organik olarak cinsel fonksiyon bozukluğuna neden olan en önemli sağlık sorunlarından biridir. Beslenme ve cinsel isteksizlik konusunda herhangi bir ilişki kurmak zordur. Afrodizyak etkili çilek, çikolata, ginseng, kakao yağı içeren gıdalar gibi bir takım besinler cinsel dürtüyü uyarıcı etkisi bulunmaktadır.

Antidepresan ilaçlar uzun süreli kullanıldığında özellikle 6 aydan sonra santral etkili mekanizmalarda etki göstererek cinsel fonksiyonu ve isteği baskılamaktadır. Uzun süreli antidepresan kullanan hastalara bu etkilerinden dolayı sertleştirici ilaçların kullanımı önerilmektedir.  B 12 vitamini eksikliğinin cinsel istek ve cinsel fonksiyon üzerine etkili olabileceğine dair çeşitli yayınlar bulunmaktadır. Ancak, bu konu da henüz yeteri bilgi yoktur. Diğer taraftan, B 12 vitamini özellikle erkeğin gençleştirilmesi amacıyla destek tedavisi olarak kullanılmaktadır. Antidepresan ilaçları gibi bir kısım tansiyon ilaçları da benzer etki ile cinsel isteksizlik yapabilmektedir. Diğer taraftan, tansiyonun varlığı zaten cinsel fonksiyon için risk faktörleri arasında yer almaktadır. Dolayısı ile cinsel fonksiyon bozukluğuna bağlı ikincil kazanç olarak cinsel isteksizlik gelişebilir hipertansif kişilerde.  Testisin iki temel fonksiyonu sperm üretimi ve testosteron hormonu sentezidir. Özellikle, ileri derece varikosel testis boyutlarında küçülme ve sonuçta testiküler fonksiyon bozukluğuna neden olabilir. Böylece, testosteron sentezini azaltarak cinsel isteksizliğe neden olabilmektedir.

Temel belirti cinsel isteğin olmamasıdır. Bunun sonucu olarak cinsel ilişki sıklığında azalma yaşanmaktadır. Diğer taraftan depresif duyguların gelişmesi, yorgunluk, halsizlik gibi belirtiler de izlenebilir. Cinsel isteksizlik genel olarak psikolojik faktörlere bağlı olmanın yanı sıra erkeklik hormonu olan testosteron eksikliği neticesinde de karşımıza çıkabilmektedir. Testosteron erkeklerde cinsel dürtü yani libidonun düzenlenmesinde etkili temel faktördür.
Cinsel isteksizlik kişinin cinsel ilişkiye girme duyumunda ya da cinsel ilişkiye girme isteğinde azalma olması tablosudur. Halk arasında ‘’cinsel soğukluk’’ olarak da adlandırılan cinsel isteksizlik yeterli cinsel uyarı olmasına rağmen kadın ve erkekte cinsel herhangi bir isteğin duyulmaması anlamına gelir. Cinsel isteksizlik cinsel etkinlik isteğinin azalması ya da hiç olmaması şeklinde tanımlanabilir.

HPV’nin bulaşmasını kolaylaştıran sebeplerin başında çok eşlilik gelmektedir.Erken yaşta cinselliğe başlamak, güvenli olmayan cinsel ilşkiye girmek bu tür HPV virüsüna bağlı kanserlerin hazırlayıcı nedenlerinden bir tanesidir. Genital siğiller in tanısı deneyimli bir hekim tarafında göz ile kolaylıkla konulabilmektedir.Şüpeli siğillerde ve/veya tiplendirme yapmak için ise biyopsi veya sürüntü alınarak da tanı koymak mümkündür. Erkeklerde penis kanserine yol açabilen HPV makat bölgesi civarına yerleştiğinde, makat ve kalın bağırsağın son kısmı olan rektum bölgesinde kansere rastlanabiliyor.Bunun dışında HPV, özellikle oral seks yoluyla erkeklerde geniz, bademcik, dil, gırtlak kanserive bazıdurumlarda yemek borusu kanserine de neden olabilmektedir. Erkeklerde Hpv tedavisi mutlaka yapılmalıdır.Erkekte kondilom tedavisi için en iyi yöntem yakma yöntemidir.Erkekte kondilom tedavisi için seçenekler sırası ile koterizasyon, lrrp veya lazer ile doktorun seçeneğine göre yakma işlemi gerçrekleştirilir.Tedavide genital siğilleri yakmanın yanı sıra dondurmak, cerrahi olarak çıkarmak ve küçük siğillerde özel kremler sürerek tedavi etme seçeneğide bulunmaktadır.Erkekte HPV tedevisi seçenekleri arasında yakma yöntemi en kalıcı yöntem olup nüksler yani tekrarlar daha azdır. Üroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Hamit Öztürk / Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

Kuluçka süresi HPV tipi ne göre değişken olup bulaştıktan sonra 2 ay ile 6 yıl arasında bir bir kuluçka devresini takiben kadında veya erkekte genital bölgede, anüsde, ağıza sayıları ve büyüklükleri değişen siğiller (genital siğil, kondilom lezyonları)olüşturur. Yani bazı kişilerde virüsü aldıktan 2 ay sonra siğil çıkabildiği bazı kişilerde ise bu virüs yıllarca hiç brlirti vermeyip örneğin 5 yıl sonra genital siğil olarak ortaya çıkabilmektedir. Oral seks ile ağza bulaşabildiği gibi komşuluk yolu veya anal seks ile makata etrafına veya içine de kondilom genital siğil lozyonları çıkabilmektedir.Prezarvatif HPV’ de tam koruma sağlamamaktadır. Bu nedenle sadece peniste değil tüm genital bölgede siğil görünebilmektedir. Hatta bu siğiller karına, kasıklara ve makat kısmına doğru yayılabilmektedir. Kısacası cinsel yolla bulaşan hastalıklardan koruyan prezarvatif, HPV’de tam koruyucu olamamaktadır.

“Human papillorna Virüs” daha çok hem erkek hemde kadın genital bölgede ve bu bölge mukozalarında enfeksiyon yapan ve kondilom(condyloma acuminatum) adı verilen siğil şeklinde kitlelerin oluşumuna neden olan bir çeşit virüstür.HPV bir kez vucuda girdiğinde hücreler içine yerleşir ve dönemsel olarak tekrarlıyan enfeksiyonlara yol açar.HPV virüsü ve buna bağlı genital siğil enfeksiyonu cinsel yolla bulaşan hastalıklar gurubuna yer almasına rağmen çok nadiren de olsa cinsel ilişki dışında da bulaşabildiği bilinmektedir. Virüsün bulaşması kişinin enfekte bölgesinin örneğin penis veya kadın dış genital organı gibi diyer bireyin genital bölgelerine veye ağız makat gibi bölgelerine deri- mukoza temesı ile bulaşır. Rahim ağzı kanserine yol açan HPV virüsünün, erkeklerde de penis kanserine neden olduğu bilinmektedir.Genellikle erkeklerin taşıyıcı olduğu ve bu nedenle korunmasınında kadınlar kadar önemli olduğunu unutmamak gerekmektedir.Genital siğil erkek hastalar için de önemli riskler oluşturmakta olup tespit edildiğinde, zaman kaybetmeden tedavi edilmelidir.

Cinsel yolla bulaşan siğiller kapsamında olan genital siğil HPV virusü (Human papilloma virus) enfeksiyon sonucu oluşan hem kadında hem de erkekte genital bölgede sonucu gelişen karna bahar görünümünde, bazen tek bir bölgede, bezen bir kaç bölgede bazen topluiğne başı kadar ufak 1-2 tane, bazen çok sayıda, bazen de 3-4 çapına erişebilen ağrısız, kısmen sert kitlelerdir. HPV enfeksiyonu ülkemizdede giderek artan sıklıkla görünmekte. Hem erkekte hem de kadında ciddi ciddi sağlık problemleri yaratmaktadır.

Hıv virüsünün vücuda kan ve cinsel temas ile bulaşması sonucu vücudun bağışıklık sistemini etkilemekte olan AIDS oldukça riskli ve tehlikeli bir rahatsızlıktır. Vücudun bağışıklık sistemini zayıflatarak hastalıklara karşı savunmasız bırakan hıv virüsünün vücuda girişi ile oluşan AIDS rahatsızlığında erken tanı ve tedavi oldukça önemlidir. Prof. Dr. Murat Arslan

Cinsel yolla bulaşan hastalıklar içerisinde oldukça tehlikeli olan frengi, cinsel organ dokularında bakteri yoluyla bulaşma riski taşıyan bir rahatsızlıktır. Cinsel organ etrafında bazı durumlarda el bölgelerinde yaralar ile kendini gösteren frengi, uzman bir hekim danışmanlığında tedavi edilmelidir. 

Genellikle herpes virüsünün cinsel organlara bulaşması yoluyla ortaya çıkan siğil ve yaraları ifade eden genital herpes hastalığı, doku teması yoluyla karşı bireye bulaşmaktadır. Herpes tanı ve tedavisi süresince uzman bir hekimin muayenesinde takip edilmelidir. 

Bel soğukluğu bir diğer adıyla üretrit, idrar yolu enfeksiyonlarının bir kısmını oluşturmaktadır. Sıklıkla idrar yapma sırasında yanma, sık idrara çıkma ve kötü kokulu akıntı ile kendini göstermekte olan üretrit, bel soğukluğu uzman bir ürolog hekimin tetkikleri ile teşhis edilmektedir. 

Her iki cinsiyette de görülmekte olan trichomonas, bakteriler yoluyla kişiden kişiye geçmekte olan cinsel yolla bulaşan hastalıktır. Sıklıkla vajinal ve penis ucunda kötü kokulu bir akıntı yoluyla semptom göstermekte olan trichomonas çeşitli yöntemler ile tedavi altına alınmaktadır. Erkeklerde zaman içerisinde prostat, mesane ve üretra enfeksiyonu riski oluşturan trichomonas hastalığında erken tanı ile birçok rahatsızlığın önüne geçilmesi sağlanmaktadır. 
Genellikle sıvı aktarımı ile bulaşma riski taşımakta olan cinsel yolla bulaşan hastalıklar cinsel ilişki sırasında korunma yöntemlerinin kullanılmaması sonucu kişiden kişiye geçiş sağlamaktadır. Cinsel yolla bulaşan hastalıklar birçok farklı çeşide ayrılmaktadır. Her bir çeşidinde görülen birçok farklı semptom, tanı ve tedavi yöntemleri sayesinde hastalık ile mücadele edilmektedir. Vücut içerisine enfekte olan virüslerin yayılması sonucu birçok farklı cinsel rahatsızlığa sebep olan cinsel yolla bulaşan rahatsızlıklar, bireylerin hayat akışını bozmaktadır. Günümüzde sıklıkla yetişkin bireylerde ortaya çıkan cinsel yolla bulaşan hastalıklar, korunma yöntemlerinin kullanılmaması, çok eşlilik ve güven vermeyen cinsel ilişki deneyimi sonrasında ortaya çıkmaktadır.
Yetişkin ve cinsel hayatında aktif bireylerde rastlanmakta olan cinsel yolla bulaşan hastalıklar, günümüzde sıklıkla güvenli ilerlemeyen birliktelikler esnasında ortaya çıkmaktadır. Her iki cinsiyette de görülmekte olan cinsel yolla bulaşan hastalıklar, üreme organı içerisinde virüslerin enfekte olması yoluyla bulaşmaktadır. 

Sarılık… Hepatit B… Cinsel yolla veya kan yoluyla bulaştığını biliyoruz ve aşısı var; aşısını yaptırıyoruz. Yine de Hepatit B aşısı olan kişiler, hiç test etmeden istediği herkese kanını veremez ya da herkesten kan alamaz veya cinsel yollarla bulaşan her türlü hastalığa karşı korunmaz. Çünkü bu aşıların da %100 koruma sağlamadığını biliyoruz. Aynı durum koronavirüs aşısı için de geçerli. Aşıyı yaptıran kişiler sonsuza kadar korunuyorum, benim maske takmama, sosyal mesafeye dikkat etmeme ya da ellerimi temiz tutmaya gerek yok diye düşünmemeliler. Dünyanın en başarılı aşısında bile mutlaka bir korumama yüzdesi var. Özetle; 2021’in yaz aylarında maskeleri atabilecek konuma gelebiliriz diye düşünüyoruz ama maskeyi atsak bile mesafeye dikkat etmemiz gerekecektir. Maalesef eski normale dönmemiz en az 3-4 sene kadar sürecektir. Yine mesafeye dikkat edeceğiz. Kalabalık partiler, toplantılar yapmayacağız. Bir arada olsak bile otururken bile mesafemize dikkat etmemiz gerekecek. Ve tabii ki, ellerimizi her zaman yıkayacağız. Sadece koronavirüsten korunmak için değil, diğer bakterilerden korunmak için de ellerimizi yıkamaya her zaman devam etmemiz gerekiyor.

Corona aşısı yaptırabilmek için Covid’i geçiren kişilerde de, geçirmeyen kişilerde de öncelikle İmmünglobülin M’nin ve İmmünglobülin G’nin negatif olması gerekiyor. Yani, vücudun daha önce bu virüsle tanışmamış olması lazım. Eğer, kişi Covid’i geçirdiyse ve vücudunda kalıcı İmmünglobülin G, yani koruyucu antikorlar varsa zaten doğal yoldan aşılanmış demektir. Yani, vücudumuz bu mikroorganizmayı tanımış, hafıza hücrelerine bunu yerleştirmiş; aşılanmış olarak düşüneceğiz. Corona aşısı ilk planda bu hastalıkla hiç tanışmamış olan, yani hem İmmünglobülin M’si hem de İmmünglobülin G’si negatif olanlara yapacağız. Böyle bir çalışma yapılacaktır veya yapılmaktadır: Covid – 19 hastalığını geçirmiş olmasına rağmen vücudunda İmmünglobülin G seviyesi yükselmemiş olanlar var; bazı hastalarda durum böyledir. İmmünglobülin G’si yükselmemiş olan veya yükseldikten sonra negatifleşenlere yapılacak mı? Evet, bunun üzerinde de corona aşısı çalışması yapılabilir. Corona aşısı için eğer o kişi risk grubunda olan bir kişi ise yani hem yaş, hem yaşadığı ortam nedeniyle veya mesleğinden dolayı risk grubunda olan bir kişiyse ikinci aşama olarak onlara da corona aşısı yapılabilir.

Corona aşısı hakkında merak edilenlerden bir tanesi de kaç doz yapılması gerektiğidir. Piyasada sıkça adı duyulan dört aşı da bir doz yapılıyor, daha sonra üç-dört haftalık bir süreç geçmesi gerekiyor. Corona aşısı için ortalama 28 gün olarak düşünülebilir. 28 günlük süreç geçtikten sonra ikinci dozun; yani destekleyici, kuvvetlendirici dozun yapılması gerekiyor. Çünkü ilk doz yapıldığında vücudumuzdaki antikor seviyesi bir miktar yükseliyor. Yani virüsü tanıyan, virüse karşı güçlenmiş askerler dediğimiz antikorlar yükseliyor ama daha sonrasında düşme eğilimine giriyor. Bu seviye düşmeden, yani ortalama 28. günde ikinci doz yapıldığında tam azalmadan, antikor seviyesi tekrar yükseliyor ve ikinci dozla beraber hem daha hızlı hem de daha yüksek bir antikor seviyesi elde ediliyor. Bu da daha uzun süren, daha kalıcı bir antikor seviyesi demektir. Yani corona aşısını iki doz yapmak gerekiyor.

Corona aşısı bunu nasıl sağlıyor? Vücudu, zayıflatılmış ya da hastalık yapma gücü olmayan mikroorganizmalarla uyarmış oluyor, yani vücudun hafıza hücrelerine bu virüsü tanıtmış oluyorsunuz. Bir gün covid-19 virüsünün gerçeği, hastalık yapma yeteneğinde olan hali insan vücuduna girdiğinde; vücut bir önceki aşı çalışmasından virüsü tanıdığı için daha hızlı cevap verebiliyor ve virüsü öldürebilecek antikorları bir an önce virüsün/bakterinin üzerine salarak zaman kazanmış oluyor. Aslında hastalık yapan virüsün, zayıf halini, yani hastalık yapmayan halinin vücuda tanıtılması işlemine aşı deniyor. Corona aşısı gerekli mi sorusunun bir diğeri de aşıyı yaptırma sebebimizdir. Bağışıklık sistemimizde birtakım askerler vardır. Bu askerlere, bu düşmanı yani virüsü tanıtmak zorundayız ki, daha güçlüsü geldiğinde, hastalık yapan mikroorganizma vücuda girdiğinde hazırlıklı bir şekilde olabilelim.

Corona aşısı nedir, aşı vücutta antikor üretilmesi istenen mikroorganizmaların hastalık yapma etkileri, güçleri ellerinden alınmış; yani zayıflatılmış hallerinin vücuda verilerek gerekli antikor cevabının oluşturulması demektir. Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı. Uzm. Dr. Songül Özer
Erkek kısırlığını çözebilecek tedaviler aşağıdakileri içerebilir:
Ameliyat. Örneğin, testis toplardamarlarında şişme yaşanması (varikosel) durumunda, ameliyat ile bu tüpler tamir edilebilir.
Enfeksiyon tedavisi. Üremeye etki eden enfeksiyonlar antibiyotikler aracılığıyla tedavi edilebilir fakat bu her zaman üretkenliği tekrar sağlayamayabilir.
Hormon tedavisi ve ilaçlar. Hormon veya ilaç alımı, hormon seviyelerindeki dengesizlikleri düzeltebilir. Bu tedavinin meni analizlerinizde tam anlamıyla etkisini gösterebilmesi için üç ile altı ay arasında bir süre beklemeniz gereklidir.
Yardımcı üretkenlik teknolojisi (ART). ART tedavisi, isteğiniz ve özel durumunuza göre, bir dönor yardımıyla, normal boşalma yolu ile veya cerrahi yollar ile sperm alınması yoluyla üretkenliği sağlar. Elde edilen sperm ise, kadının genital sistemine enjekte edilerek veya intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu yapılarak kullanılır.
Kısırlığa neden olabilecek çeşitli sebepler aşağıdaki gibi olabilir.
Yasadışı ilaç kullanımı. Kas gücü ve büyümeyi artırmak için alınan anabolik steroidler, testislerin sperm üretiminin azalmasına sebep olabilir. Uyuşturucu maddelerin alımı da sperm sayısını ve kalitesini düşürebilir.
Alkol. Alkol, testesteron seviyesini azaltarak sperm üretiminin düşmesine sebep olabilir.
İş. Uzun süreli bilgisayar veya monitör başında oturmak, uzun süreli masa başı işleri veya işten dolayı oluşabilecek stres kısırlık riskinizi artırabilir.
Tütün kullanımı. Sigara içen erkekler, içmeyenlere göre daha az sperm sayısına sahiptir.
Duygusal stres. Üretkenlik konusunda yaşadığınız stres de dahil olmak üzere, pek çok uzun süreli duygusal stres, sperm üretiminde gerekli olan hormonları etkileyebilir.
Kilo. Obezite, hormon değişiklikleri yaparak, erkek doğurganlığını azaltabilir.
Uzun süre bisiklet sürmek. Uzun süreli bisiklet kullanmak da testislerinizi azaltmak sureti ile doğurganlığı düşürebilecek olan muhtemel sebepler arasındadır.
Sıcaklık, toksinler ve kimyasallar gibi çeşitli ekstrem çevresel koşullar sperm üretimini ve fonksiyonunu etkileyebilir. Endüstriyal kimyasallar. Benzenlere, toluen, ksilen, herbisit, pestisit, organik çözücüler, kurşun boya içeren malzemelere uzun süre maruz kalınması düşük sperm sayısına sebep olabilir.
Ağır metallere maruz kalmak. Herhangi bir ağır metale uzun süre maruz kalmak doğurganlığı azaltabilir.
Radyasyon veya X-Ray. Radyasyona maruz kalmak sperm üretimini azaltabilir. Bu gibi durumlarda sperm üretiminin normale dönmesi yıllar sürebilir. Büyük dozda radyasyon alınması ise sperm üretimini kalıcı olarak düşürebilir.
Testislerin fazla ısınması. Saunaların veya sıcak banyoların sıklıkla kullanılması, geçici olarak sperm sayınızı azaltabilir. Uzun süre oturmak, sıkı giysiler giymek veya dizüstü bilgisayarınızı dizinizin üstünde uzun süre kullanmak skrotum bölgenizdeki ısıyı artırarak sperm üretimini düşürebilir. Sperm sayınıza etki etmeyecek bir iç çamaşırı giymeniz önerilmektedir.

Ancak bazı çiftler için en doğru yöntem mikroenjeksiyon yani tüp bebek yöntemidir. Mikroenjeksiyon yöntemi ile başarı oranı %80 olup hamilelik oranı ise %40 oranlarında sağlanabilir. Mikro cerrahi ve üremeye yardımcı olan teknikler ile daha eskilerde netice alınamayan çiftler bile çocuk sahibi olabiliyor. Daha önce baba olmuş bir erkeğin ilerleyen zamanlarda varikosel nedeni ile tekrar çocuk sahibi olması mümkün olmayabilir. Erkek kısırlığının tedavi aşamalarında kaliteli ortam ve teknikler de başarı oranlarını etkiler. Prof. Dr. Bülent Traş

Erkeklerde kısırlık  çoğu zaman belirti gösterir. Örneğin idrar yaparken yanma ve zorlanma olabilir. Bazı tedavi yöntemleri bu hastalıkların ilerlemesine neden olur. Eczaneden doktor tavsiyesi olmadan alınan ilaçlar hastalığı tam olarak iyileştiremediği gibi prostat ve testislere sıçrayarak kısırlığa neden olur. Daha önceki zamanlarda geçirilmiş olan verem hastalığı da kısırlığa neden olabilir.
Alkol ve sigara kullanımı da erkekte üreme bozuklukları yapabilir. Ayrıca kas geliştirmek için alınan doping ve steroid tarzı ilaçlar erkeklerde kısırlığa yol açabilir ve çocuk sahibi olmayı engelleyebilir. Doping tarzı ilaçlar hormonal hastalıklara neden olabilir. Bu tür ilaçların alınması vücutta üretim bozukluğuna neden olarak üretim organlarını etkisiz hale getirir. Erkeklerde kısırlığa özellikle çalıştığı iş ve günlük rutin davranışları da sebep olabilir. Çok sıcak ortamda çalışmak, sürekli oturarak çalışmak, kimyasal maddeler kullanılan işlerde çalışmak da kısırlığa neden olabilir.
Erkekte kısırlık çok farklı nedenlerden meydana gelebilir. İltihaba bağlı hastalıklar, genetik sorunlar, daha önce geçirilmiş cerrahi işlemler, doğum  esnasında meydana gelen anormallikler, hormona bağlı hastalıklar ve kimyasal faktörler en sık rastlanılan etkenlerdir. Ayrıca en sık karşılaşılan ve cerrahi işlemlerle iyi sonuçlar alınabilen varikosel yani damarlarda oluşan varisleşme de kısırlık belirtisidir.
Her ikisinin de beraber başvurmasında yarar vardır. Ancak önce erkeğin incelenmesi gerekir. Erkeğe ilk olarak sperm ve hormon testleri yapılır. Erkek kısırlığında tedavi yöntemleri aşamalar halinde yapılır. İlk önce kolay ve nedene bağlı tedaviler uygulanır. Sorun tam anlamıyla ortadan kalktıktan sonra çiftlere evlerinde normal yolla hamilelik sağlaması için ilaç tedavisi daha sonra mikro cerrahi ve ardından endoskopi uygulanır. Kesin bir sonuca ulaşılamazsa bu tedavilere ek olarak üreme teknikleri ile alakalı tedavilerle başarı sağlanmaya çalışılır. Erkek kısırlığı tanısı konan bazı çiftler en kolay tedavi şekli olan aşılama tekniği ile fayda görür.

“Endometriozis, uterusun endometrial kaplaması dışında ortaya çıkan ve normal adet döngüsüne ve hormonal etkilere cevap veren endometrial hücrelerdir. Adenomyozis, miyometriyel adı verilen rahim kasında aktif olmayan ve mevcut olan endometrial hücrelerdir”, detaylar Bay Fevzi Shakir, Kuzey Londra’da Kraliyet Serbest Hastanesinde Danışmanlık Jinekolog ve Endometriozis Uzmanı ve Endometriosis UK Danışmanı. Peki, ağır dönemlerinizin ve acınızın neden olduğu durumu nasıl anlıyorsunuz? Muhtemelen doktorunuz sizi pelvik ultrason için veya bazı durumlarda MRI için gönderecektir. Shakir, “Endometrioziste olduğu gibi kesin tanı doku biyopsisidir. Bazen endometriyal biyopsi ile saptanabilir, ” diyor. “Eğer bir kadının ağır, acı verici dönemleri ve / veya gebe kalma zorluğu ve ultrasonografisi adenomiyoziyi düşündürüyorsa, bu olasılık ve olasılıkla, bu iki durumun ve yönetimin farklılaşmasının bir endometriozis / endoskopik cerrahi uzmanı tarafından yapılması daha olasıdır.

Vücudunuzun alanı adenomiyozu etkilediği için, gebe kalma kabiliyetinizin üzerinde bir dereceye kadar kontrole sahip olabilirsiniz. Ciddi durumlarda veya son çare olarak, bir histerektomi ağrının hafifletilmesi için bile düşünülebilir, ancak tipik olarak, doktorlar bu tür ameliyatları çocuk sahibi oluncaya kadar sunma konusunda isteksizdir. Karar, daha önce başka tedaviler denediniz ya da denemediniz ve prosedürün olasılığını kişisel olarak nasıl hissettiğinize bağlı olarak yaşınıza bağlı olacaktır.
En sık görülen adenomyoz semptomları, düzensiz bir programda ortaya çıkan, ya da uzun bir süre süren ağır, ağrılı dönemler ve döneminizde olmasanız bile belirgin pelvik ağrı ve rahatsızlıktır. Bazı hastalar ayrıca cinsel ilişki sırasında veya tuvalete gittiklerinde ağrının olduğunu bildirmektedir. Bununla birlikte, bu semptomlar adenomiyoz için özel değildir, bu da onu tanı koymayı veya bireysel olarak tanımlamayı zorlaştırabilir.
Adenomyoz, birçok kadının duymadığı bir durumdur, ancak beklediğiniz daha yaygındır. Aslında, oldukça önemli sayıda insan, onları etkilediğini bilmeden günlük yaşamlarına gider. Bununla birlikte, başını uzattığı zaman, adenomyoz – esasen rahminizin kaplamasından gelen hücrelerin kas duvarında bulunduğunda – ağır kanamayı ve aşırı ağrıyı içeren yaşamı sınırlayıcı semptomlara neden olabilir ve bu yüzden ipucu almak çok önemlidir.

Proteinler, bağışıklık sisteminde görev alan antikorların yapımında önemli rol almaktadır. Glutamin ve arginin, bu yapılarda rol alan önemli aminoasitlerdendir. Bu aminoasitler genel olarak hayvansal besinlerin içerisinde yer almaktadır. Et, tavuk, balık, yumurta ve kurubaklagiller önemli protein kaynaklarıdır ve yeterli miktarlarda tüketilmelidir. Esansiyel yağ asitleri grubunda yer alan omega 3 yağ asitleri, kroner kalp hastalığından inflamasyona kadar birçok hastalığın önlenmesinde gerekli olan önemli yağ asitidir. FMF beslenmesinde; balık yağı, ceviz yağı, , avokado yağı, fındık vb. kuruyemişlerin yağları gibi enfeksiyonu önleyen omega 3 yağ asiti bakımından zengin olan bu yağlar diyetlerde yer almalıdır. FMF hastalığında beslenme dışında dikkat edilmesi gereken başka dış faktörler de vardır. Birçok hastalıkta olduğu gibi FMF hastalığında da stres önemli bir tetikleyicidir. Bu konu ile ilgili yapılan bir çalışmada bireylerde stresli etkinliklerin artmasının atak sıklığını arttırdığı belirtilmiştir. Yine aynı çalışmada, ağır fiziksel aktivite ile FMF atakları arasında pozitif ilişki görülmüştür.

Kolşisin tedavisi alan hastalarda üzerinde durulması gereken bir başka vitamin B12’dir.Kolşisin, B12 vitamini eksikliğine neden olabilmektedir. Kolşisin kullanan hastaların B12 replasman kullanma gerekliliği günümüzde net olmayan bir konudur. Bu konu ile ilgili araştırmalar sınırlı olup, ülkemizde yapılan bir araştırmada; düzenli kolşisin kullanan 95 FMF hastasının B12 vitamin düzeyi ölçülmüş ve 90 kişilik kontrol grubuyla kıyaslama yapılmıştır. B12 vitamin eksikliği açısından bireylerin değerlendirildirildiği bu çalışmada, hasta bireylerin %12,6’sında, kontrol grubunda ise %3,3’lük bir eksiklik saptanmıştır. Sonuç olarak, düzenli kolşisin kullanan hastalarda kontrol grubu ile kıyaslanıldığında anlamlı düzeyde fazla kişide B12 vitamin eksikliği saptanmıştır. Çalışmanın sonuçları doğrultusunda uzun süreli düzenli kolşisin alan hastalarda klinik olarak asemptomatik B12 vitamin eksikliği gelişebileceğinden, bu eksikliğin tedavi edilmemesi durumunda vitamin eksikliğine bağlı ciddi sorunlar ortaya çıkabileceğinden, hastaların düzenli aralıklarla B12 düzeylerini ölçtürmesi önerilmektedir.

Dengeli beslenmenin bir parçası olan vitamin ve mineraller, bağışıklık sisteminin etkili birer oyuncularıdır. Antioksidan vitamin ailesinin başında C, A ve E vitamini yer almaktadır. Son zamanlarda yapılan araştırmalar, D vitamininin de bağışıklık sisteminde etkin bi rolü olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Ülkemizde D vitamini eksikliği oldukça yaygındır. Buna ek olarak FMF’ye sahip çocuklarda yapılan bir araştırmada; serum D vitamininin, diğer çocuklara nazaran daha düşük olduğu bulunmuştur. Bu araştırma göz önüne alınarak, FMF’li çocuklarda D vitamini takip edilmeli ve D vitamininden zengin olan süt, yoğurt, yumurta, balık, FMF’li hastaların beslenme listesinde yer almalıdır. Dyt. Büşra Altıntaş

Pyrin proteini vücutta inflamasyonu baskılmaktadır. Ancak bu hastalıkta mutasyon pryinin görevini yapmasına engel olmakta ve vücudun bağışıklık sistemi zayıf düşmesiyle birlikte ateş ve iltihabi bazı durumlar oluşmaktadır. Bu bağlama göre düşünüldüğünde, anahtar kelimeler inflamasyon ve bağışıklık sistemi olabilir. Bu hastalıkta bağışıklık sistemini güçlendirecek yeterli ve dengeli bir beslenme yaklaşımı ve uygun fiziksel aktivite, ilaç tedavisine ek destek sağlayabilmektedir. Vücudun savunma sistemi bağışıklık sistemidir. Yeterli ve dengeli beslenme, güçlü bağışıklık sisteminin temelinde yer almaktadır. Bağışıklık sistemini güçlendirecek besinler düşünüldüğünde; vitamin ve minerallerin, antioksidanların temel kaynağı olan sebze ve meyve grubu ilk akla gelendir. Yalnızca vitamin ve mineralden zengin beslenmek bağışıklık sistemi için yeterli değildir. Bu sistemin güçlü olabilmesi için, yeterli karbonhidrat ve protein tüketimi, esansiyel yağ asitleri alımı da oldukça önemlidir.
Öncelikle atağın Ailevi Akdeniz ateşi hastalığına bağlı olduğunun doğrulanması için bir hekimin görmesinde fayda vardır. Atak sırasında kolşisin dozunu arttırmak çok faydalı olmayabilir. Ataktan emin iseniz, ağrı kesici ilaç alıp atağın sonlanmasını bekleyebilirsiniz. Tek doz ilacın atlanması atağı tetikleyebilir. Bu nedenle en önemli nokta ilacın düzenli kullanılmasıdır. Ailevi Akdeniz ateşi hastalığı hastalarının büyük bir kesimi kolşisine tam veya kısmi yanıt verir. Kolşisine yanıtsızlık oranı % 5’den daha azdır. Bu durumda öncelikle ilacın düzenli kullanıldığının doğrulanması önemlidir. Buna rağmen ataklar sürüyorsa tanı gözden geçirilmelidir. Ailevi Akdeniz ateşi hastalığı ile karışabilecek bazı hastalıklar hakkında konusunda bilgi sahibi bir hekime başvurmanız gerekebilir. Hastalıktan şüphe yok ise dirençli bazı hastalarda kullanılabilen alternatif tedavileri düşünmek gerekebilir. Kolşisin kullanan hastalar gebe kalabilir. Gebelik süresince ilacın kesilmemesi gereklidir. İlacın bebek üzerinde belirgin bir zararı yoktur. Ancak gerekir ise gebelik döneminde amniosentez yapılabilir. Kolşisin erkekte sperm sayı ve hareketliliğini azaltabilir. Ancak bu etki çok bariz gözükmemektedir. Bu etki gözlenir ise ilacın kesilmesi ile yeniden sperm hareket ve sayısı düzelecektir. Prof.Dr. Timuçin Kaşifoğlu
Ailesel Akdeniz ateşi hastalığı olan kişinin çocuklarında hastalık riski daha yüksektir. Ancak kesin olarak hasta olacağını söylemek mümkün değildir. Hastalığın genetik geçişi çekinik özelliktedir. Bu nedenle çocuklarda hastalık görülmeme ihtimali daha yüksektir. Ailesel Akdeniz ateşi hastalığı olan bir bireye mensup aile üyelerinin bu hastalığa ait genleri taşıması olasıdır. Ancak bu hastalık olacağı anlamına gelmez. Bu konuda iki yaklaşım vardır. İlki, klinik bulguları uyumlu olmayan bireylerin izlenmesi. İkinci ise, yakın aile bireylerine genetik mutasyon taşıyıcılığı açısından bakılması ve riskli mutasyona sahip olanların tedaviye başlamasıdır. Günümüzde hastalığın tedavisinde çiğdem çiçeğinden elde edilen kolşisin isimli ilaç tek seçenek gibi gözükmektedir. Ülkemizde Colchicum dispert® ve Kolsin® isimli iki preperatı vardır. Günlük doz en az üç tablet olmalıdır. İlacın yan etkisi (ishal, kemik iliği etkilenmesi) gibi durumlarda azaltılabilir. İlaç sıklıkla ilk başlandığı dönemde ishal yapabilir. Ama sıklıkla bu yan etkiye karşı tolerans gelişir.
Ailevi Akdeniz ateşi hastalığı tanısında genetik testler, eğer klinik bulgular uyumlu ise hastalık tanısını koymada yardımcıdır. 16. kromozom üzerinde bakılan mutasyonlardan M694V, M680I, V726A, E148Q mutasyonları ülkemizde en sık görülen mutasyonlardır. Mutasyonun pozitif olması hastalık anlamına gelmez. Ülkemizde her beş kişiden birinde bu mutasyonlardan biri olabilir. Dolayısıyla klinik bulguları olmayan kişilerde bu mutasyonların istenmesi hasta olamayan kişilerin de Ailevi Akdeniz ateşi hastalığı tanısı almasına yol açacaktır. Ancak ailede Ailevi Akdeniz ateşi hastalığı  olan bireylerin birinci derece yakınlarında sessiz seyirli hastaların olabileceği düşünülerek istenebilir. Ailevi Akdeniz ateşi hastalığı ailede tek kişide olabilir. İlgili geni o kişinin taşıması, genetik mutasyonun o kişiden başlamış olması veya ailenin eski kuşaklarında hastalık olabileceği düşünülmelidir.
Sıklıkla 20 yaşından önce başlayan ve periyodik olarak tekrarlayan, sıklıkla 1-3 gün içinde geçen karın ağrısı ve ateş yüksekliği (>38°C) ile kendini gösterir. Ancak bu tipik başlangıcın yanı sıra ayak bileğinde şişlik ve kızarıklık (sıklıkla ayakta kalma veya uzun süreli seyahatler sonrasında belirginleşir), eklemlerde (sıklıkla diz eklemlerinde) şişlik, nefes alırken göğüste batma, testislerde ağrı ve şişlik gibi bulgularda görülebilir. Eğer hastalığa bağlı böbrek amiloidozu gelişir ise tüm vücutta şişlik görülebilir. Ailevi Akdeniz ateşi hastalığı tanısı esas olarak hastanın hekime verdiği hikaye ile konulur. Kesin tanı koydurucu laboratuar parametresi yoktur. Ailevi Akdeniz ateşi hastalığın da genetik incelemesi, kanda özellikle atak sırasında iltihap değerlerinin yükselmesi (fibrinojen gibi), böbrek amiloidozu gelişmiş ise idrarda fazla miktarda protein kaçağının olması tanıya yardımcı olabilir.

Ailevi Akdeniz ateşi hastalığı, ülkemizin de içinde bulunduğu Ortadoğu ve Akdeniz kökenli toplulukları etkileyen bir hastalıktır. En sık olarak Türk, Arap, Ermeni, Yahudi ırklarında görülmekle birlikte diğer ırklarda daha az oranlarda bildirilmektedir. Sıklıkla küçük yaşlarda başlayan ve tekrar eden karın ağrıları, ateş, eklem şişlikleri, ayak bileğinde kızarıklık gibi bulgular ile seyreden genetik bir hastalıktır.

Comments are closed.