logo

Hayır! bilim bir hayal değildir;

Kızılötesi filtre kullanımları yaygın olduğundan, kızılötesi ışık spektrumunun çok özel aralıklarını geçmek veya engellemek için üretilmiştir. Bu, teknolojiyi, kızılötesi ışık ışınını güvenlik sistemleri, tüketici ürünleri için tarama sistemleri veya kablosuz kontroller gibi çeşitli iletişim amaçları için değerlendiren sensörlerde faydalı kılar. Kızılötesi filtre bu nedenle etkileşime girdiği ışık aralığının ne olduğu ile sınıflandırılır. Sınıflandırma terimleri dar bant geçidi (NBP), geniş bant geçidi (WBP) ve yansıma önleyici (AR) içerir. Filtreyi geçmesine izin verilen veya engellenen ışığın dalga boyu için tolerans seviyesi genellikle ± 10 nanometredir.

Kızılötesi teknolojisinin gelişimi fotoğrafçılığın yanında başka birçok kullanıma da yol açmıştır. Çevre ve kirlilik kontrolü izleme sensörlerinde, dünyadaki ozon tabakasını analiz etmek için klimatolojide, askeri uygulamalarda ve uçak kontrollerinde yaygın olarak kullanılır. Kızıl ötesi emisyonlar, kanın analiz edildiği veya diğer biyolojik aktivitelere bakmak için spektroskopi ekipmanının kullanıldığı tıbbi bilimlerde de önemlidir.

Fotoğrafçı esasen sonuçları hemen göremediği kör olan resimler çekerken, kızılötesi fotoğraf filtrelerini kullanmak hantal bir görevdi. Bu, iyi bir fotoğraf elde etmek için film ve ayarlarla ilgili çok pahalı deneylere yol açtı; filmin kalitesi, film geliştirilinceye kadar bilinmeyen kaldı. Binlerce resim depolayabilen ve film geliştirme süreci gerektirmeyen dijital kameraların ortaya çıkışıyla, kızılötesi filtre fotoğrafçılığı çok daha popüler hale geldi. Kızılötesi filtre kullanılarak fotoğraflanan dış mekan ortamındaki en koyu özellikler okyanus, kuru zemin ve yapay taş ve beton yapılar olma eğilimindedir. En fazla ısıyı Dünya’dan geceleri uzaya geri getiren ve dolayısıyla kızılötesi spektrumdaki en parlak olan özellikler, kızılötesi fotoğrafçılığa eterik, hayalet benzeri bir görünüm veren bitki örtüsü, yaban hayatı ve kumlu toprak veya plajlardır. geniş bir görsel çekiciliği var.

Bir kızılötesi filtre genellikle tüm görünür ışığı engellemek ve yaklaşık 800 nanometre dalga boyunda ışık olan kızılötesi ışığın geçmesine izin vermek için tasarlanmış bir ışık filtresidir, görünür ışık ise dalga boyunda 400 ila 700 nanometre arasındadır. Bu tür filtrelemenin yaygın bir kullanımı, siyah beyaz geleneksel fotoğraflara benzeyen fotoğraflar çeken kızılötesi kamera filtreleridir. Kızılötesi fotoğraflar ve standart siyah-beyaz fotoğraflar arasındaki fark, kızılötesi görüntülerin, bir ısı biçimi olan kızılötesi ışık yayarken, kara veya gökyüzü gibi özelliklerin daha koyu göründüğü bitki örtüsü ve hayvanlar gibi biyolojik nesneleri parlak bir şekilde göstermesidir. Bazı kızılötesi filtre türleri ters bir işlev görür ve yalnızca kaynak gözlüklerinde görülebilmesi için bu gibi ısı enerjisini tıkayan kaynak gözlüklerinde kullanılanlar gibi kızılötesi ışığı engeller.

Bunu yaparken de basit yöntemler uygulayarak en azından tuzaklardan kaçınmak mümkün olabilir. Paylaşılan bilgiyi sorgulamak, parazit bilgiyi görmezden gelmek, insanlığın eski dostu basılı bilgi kaynaklarını taramak ve sürekli olarak nitelikli bilgi edinmek için çaba harcamak gerek. İçimizde oluşmaya başlayan karanlıktan kurtulabilmenin ve etrafa ufacık da olsa bir ışık yayabilmenin yegâne yolu bilgi ile ama doğru ve özgür bilgiyle donanmaktan geçiyor.

Gerçek ve değerli bilgiye ulaşmak aslında sandığımızdan çok daha zor. Bilginin yolu üzerinde kurulu birçok tuzağı aşabilmek, zaman, emek ve hatta ekip işi. Sonsuz veri tabanına ulaştığımızı sandığımız dijital çağda giderek taassuba gömülmemiz, bilgi ile ilişkimizi yeniden gözden geçirmemizi zorunlu kılıyor.

Çeşitli kitle iletişim araçları da Obskürantizmin hizmetinde. Yani bilgiden doğan teknoloji yine bilgiyi saklamak ve ulaşılmasını zorlaştırmak için kullanılabiliyor. Bunun en iyi örneği on yıllardır insanoğlunun hayatında yer eden televizyon. Bir diğeri ise özgürleştirici bir alan olarak gördüğümüz sosyal medya. Başlangıçta toplumlararası sınırları fiziki olmasa da iletişim anlamında kaldıran, bilgi ve kültür alışverişini kolaylaştıran, diğer yandan özgürlük fikrinin yayılımında ciddi katkı sağlayarak kullanılan bu mecra kısa sürede iktidar erkini elinde bulunduranlar tarafından da çözümlendi. Küçük şaşkınlıklarını atlattıklarından beridir bu mecrayı da parazit bilgi ve sansür işbirliğinde bir propaganda aracına dönüştürmeyi başardılar. Üstelik korku endüstrisinin acı sosunu da üstüne serperek. Parazit bilgi anahtar kavramlardan biri, çünkü özgür düşünceyi savunduğunu iddia eden biri bile gerçek bilginin üstüne örten bu parazit bilginin alıcısı ve taşıyıcısı olabiliyor.

Bilgiyi tekelinde tutmak aynı zamanda gücü de elinde tutmak anlamına gelir. Bu güce sahip olmak isteyenler bilgiye erişimi zorlaştırmanın yanında, bilgiyi anlaşılmaz kılmaya da çalışırlar. Bunun için de en kullanışlı araç dildir. Özellikle inanç sistemlerini tekelinde tutmak isteyenler onu sadece belli kesimlerin konuşabildiği ama insanlığın çoğunun anlamadığı dillerin içine hapseder. İnanç sistemleri dışında da toplumların dilleri üzerinde yapılan “tuhaf” planlar aynı amacı taşırlar. Obskürantizm özgür düşüncenin karşıtıdır ve genellikle radikal dincilik ve faşizmle birlikte hareket eder. Gerçekte bilgiye karşı, bilimi reddeden, toplulukları bilgisiz/cahil bırakmayı hedefleyen bu düşünce sistemi her disiplinin içine sızabiliyor ve eğitim sistemi de onun yoğun saldırıda bulunduğu alanlardan biri.

Kısa bir yazıda bunların hepsine birden cevap vermek zor, ancak bilgi saklamanın bir ideolojik aygıt olduğu gerçeğinden hareketle bazı çıkarımlar yapmak mümkün. Obskürantizm, dilimize Karanlıkçılık ya da Bilmesinlercilik olarak çevrilmiş olup, sözlük anlamı şöyledir; “Egemen güçlerin kendi hoş görmediği kavramlara, kişilere, topluluklara ilişkin toplumun bilgi erişimini sistematik olarak kısıtlama çabası”. Obskürantizmi kullanışlı yapan önemli özelliklerinden biri  “gerektiği yerde gerektiği kadar bilgi vermesidir.” Açığa çıkan/çıkarılan bu bilgi sadece bilgiyi kendi çıkarına kullanacak olanların işine yaracak şekilde düzenlenmiştir. Toplumun çeşitli kesimleri bilgiyi alır, kendine göre yorumlar ve artık içinde yaşadığımız dijital çağda sosyal medya aracılığıyla bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu bilginin taşıyıcısı olur.

Sosyal medyanın hayatımıza girişiyle birlikte yerleşen bazı düşünce ve kalıplar bilgi ve bilgiye erişimle ilgili bizleri bir ya da birkaç yanılgıya sürüklüyor olabilir. Yaşanan bazı örneklerden yola çıkarak ortaya attığımız “Artık hiçbir şey gizli kalmıyor”, savının gerçeği ne denli yansıttığı ise tartışılır. Gün boyu sayısız bilgiye maruz kalıyoruz.  Bu yoğun bilgi akışının zihinde yarattığı doygunluk, bilgi ile ilişkimizi gözden geçirmemiz konusunda bize zaman ve alan bırakmıyor. Üstelik burada elde edilen bilginin değeri ve katkısı da meçhul… Bilgi ile ilgili yanılgılar üzerine biraz kafa yorulduğunda ise cevaplaması zor sorular birbiri ardına geliyor;

Bilgiye gerçekten erişebiliyor muyuz? Erişebildiğimiz bilgi doğru ve gerçek mi?

Bazı bilgiler sadece dip gürültüsü yaratmak ve toplumu gerçeklerden uzaklaştırma amacıyla özellikle mi ortaya sürülüyor? Siyasi erk ve çeşitli mekanizmaların bilgi saklayabilme yeteneği sandığımızdan daha mı fazla? Bilginin sahibi kim? Farkında olmadan taşıyıcısı olduğumuz bilgiler kimlerin işine yarıyor?

Sanchez, “Yüzde yüz emin değiliz ve cismin dünyaya yakın nesneler olarak bilinen gruptan olma ihtimalini reddetmiyoruz. Emin olmanın tek yolu, örnek almak” diyor. Bu da yakın gelecekte olabilecek bir şey. Planlandığı gibi giderse, Çin bu on yıl için Kamo’oalewa ve bir kuyruklu yıldızdan örnek almayı düşünüyor. Kamo’oalewa’nın esrarı işte o zaman çözülecek.

Gök bilimciler bu asteroidi izlerken, alışılmadık biçimde kırmızı olduğunu gördüler, bu da metalik minerallerin varlığına işaret ediyor. Juan Sanchez, nelerden oluştuğunu anlamak için güneş ışınlarının Kamo’oalewa yüzeyinden nasıl yansıdığını incelediklerini belirtiyor. “Silikatlı minerallerden oluştuğunu anladık. Dikkatimizi çeken de, görünümünün dünya yakınlarındaki diğer asteroitlere değil, Ayın yüzeyine benzemesi oldu” diyor. Bilim insanları daha önce buna benzeyen tek taş parçasının 1970’lerdeki Apollo Uzay gemileri tarafından Ay’dan alınan bir örnek olduğuna dikkat çekiyorlar. Bu da Ay’dan kopan bir parça olabileceği görüşünü destekliyor.

Yaklaşık 40 metre uzunluğunda ve teknik olarak bir Ay’dan çok “yarı uydu” olarak değerlendiriliyor. Sanchez’e göre yarı uydu, Dünya ile ortak yörüngesi olan cisimlere deniyor. Dünya, Güneş etrafında dönerken, yarı uydu da dünyaya yakın bir mesafeden aynı yörüngeyi izliyor. Ayın aksine, Kamo’oalewa dünyanın değil, güneşin etrafında dönüyor. Dünya olmasa da mevcut yörüngesinde dönmeye devam ederdi deniliyor. Bilim insanları şimdiye kadar beş yarı uydu tespit etti. Ancak bunlardan incelemesi en kolay olanı Kamo’oalewa. Zira yılda bir kez, Nisan ayında dünyadaki büyük teleskoplarla gözlemlenecek kadar parlak görünüyor. Diğer yarı uydular bu kadar görünmediği için incelenemiyor.

Arizona Üniversitesi’nde gök bilimci olan Benjamin Sharkey, Nature dergisinde yayımlanan yeni araştırmayı kaleme alan yazarlardan biri. Kamo’oalewa’nın normal bir asteroite benzemediğini söylüyor. Araştırmaya katılan bilim insanlarından Juan Sanchez de BBC’ye yaptığı açıklamada, “Belki de Ay ile bir gök taşı çarpışması sonucunda, muhtemelen Ay yüzeyinden fırlamış bir parçadır” dedi. Kamo’oalewa’nın ne olduğunu anlamanın tek yolu üzerinden örnek alıp incelemek. Bunun 10 yıl içinde yapılabileceği söyleniyor. Yine de bilim insanlarına ortaya atılan bu son görüşün doğru olduğunu düşündürtecek nedenler var.

Kamo’oalewa ufak bir asteroit. Uzunluğu yaklaşık 40 metre. Epeydir dünyaya görece olarak yakın bir yörüngede güneş etrafında dönüyor. Nereden geldiği ve aslen ne olduğu ise henüz tam olarak kanıtlanmış değil. Bilim insanları bir süredir Kamo’oalewa asteroitinin (küçük gezegen) kökenini araştırıyor. 2016’da keşfedilen Kamo’oalewa hakkında dünyaya yakın paralel bir yörüngede döndüğünden başka pek bir şey bilinmiyor. Ancak yapılan yeni araştırmalar Kamo’oalewa’nın gizemli kökeni hakkında yeni ipuçları ortaya çıkardı. Buna göre Kamo’oalewa, Ay’dan kopmuş bir parça olabilir.

Son 25 yılda dünyadaki ve uzaydaki teleskopların çalışmaları sayesinde Güneş Sistemi dışında keşfedilen gezegenlerin sayısında büyük artış yaşandı. Bu aynı zamanda Samanyolu galaksisindeki hemen her yıldızın, çevresinde Dünya benzeri en az bir gezegen barındırdığının da bir göstergesi. Astronomların bundan 30 yıl önce bu bilgiden emin olmaları mümkün değildi. Paris Gözlemevi tarafından tutulan “Güneş Sistemi dışındaki gezegenler ansiklopedisine” göre bu gezegenlerin sayısı 4 bini aştı. Gözlemevinden Dr Françoise Roques BBC’ye yaptığı açıklamada “İyi haber şu; artık yıldızlı gökyüzünden gezegenli gökyüzüne geçmiş bulunuyoruz. Yıldızdan daha çok gezegen var. Ayrıca gezegen sistemleri yapısal olarak çok çeşitlilik gösteriyor. Sıfır, bir, iki yıldızın hatta başka gezegenlerin yörüngesinde olan gezegenler var” dedi.
Dr. Stefano da, yeni optik ve kızılötesi teleskopların, gök cismi fazlalığının yol açtığı karmaşa ve kararma sorunlarını telafi edemeyeceğini, bu yüzden de diğer galaksilerdeki gezegenlerin tespitinde X ışını dalga boylarının ana yöntem olmaya devam edeceğini söylüyor. Stefano ayrıca mikrolens yönteminin de galaksi ötesi gezegen keşfine katkıda bulunabileceğini de ekliyor.
Messier 51 galaksisi, spiral şekli nedeniyle Girdap Galaksisi olarak da adlandırılıyor. Araştırma sonuçlarını kaleme alanlardan biri olan Princeton Üniversitesi’nden Julia Brendtsson, “Heyecan verici ve ciddi bir iddiada bulunduğumuzu biliyoruz. Diğer gök bilimcilerin de bu konuyu dikkatle incelemesini bekliyoruz” diyor.
Chandra teleskobu 1999’da evrenin sıcak bölgelerinden yayılan X ışını emisyonunu incelemek üzere uzaya gönderildi. Araştırmacılar, X ışını yoluyla belirlenen cismin galaksi dışında yeni bir gezegen olarak yorumlanması için daha fazla veriye ihtiyaç olduğunu kabul ediyor. Ancak bu cismin geniş bir yörüngeye sahip olması, önünden geçerken kararmasına yol açtığı yıldızın etrafından yeniden dolaşıp aynı noktaya gelmesinin 70 yıl sürmesi anlamına geliyor. Bu ise kısa vadede yeniden gözlem olanağını ortadan kaldırıyor. Yıldız ışığının kararmasına gaz veya toz bulutunun yol açma ihtimalinin de göz önünde bulundurulması gerekiyor. Ancak gök bilimciler verilerin gaz bulutu ile uyumlu olmadığını belirtiyor.

Galaksi dışı yeni gezegen olasılığı, bu gök cisminin kendisine eşlik eden bir yıldız önünden geçerken onun ışığının bir kısmını engellemesi ile oluşan kararmanın teleskoplarla gözlenmesi sonucu tespit edildi. Güneş Sistemi dışında binlerce gezegenin belirlenmesinde de bu teknik kullanıldı. Nature Astronomy dergisinde yayımlanan araştırma, ABD’deki Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi’nden Dr. Rosanne Di Stefano ve ekibi tarafından yürütüldü. Diğer galaksilerdeki gezegen sistemlerini keşfetmede bu yöntemin kullanıldığını belirten Stefano, “Bu ikili X ışını, herhangi bir mesafede ışık bükümünü ölçebileceğimiz yegane yöntem ve gezegen keşfine uygun” ifadesini kullandı. Ancak Stefano, Samanyolu galaksisindeki gezegenleri keşfetmeye uygun olan bu yöntemin, büyük mesafeler söz konusu olduğu için galaksi dışını gözlemede sorun yaratabileceğini belirtiyor. Zira mesafe nedeniyle teleskoba ulaşan ışık miktarı azaldığı gibi, gözlenen alanda pek çok gök cisminin toplanmış halde karmaşa oluşturması tek tek yıldızların tespitini zorlaştırıyor.

Gök bilimciler, Samanyolu galaksisinin dışında keşfedilen ilk gezegen olma ihtimali taşıyan bir gök cismine rastladı.
Bugüne kadar Güneş Sistemi dışında 5000’e yakın gezegen bulundu. Ancak bunların tümü Samanyolu galaksisi içerisinde yer alıyor. Galaksi dışında keşfedilen ve Satürn gezegeninin boyutlarına yakın olduğu belirtilen olası yeni gezegen, Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) Chandra X-Ray Teleskobu ile tespit edildi. Gezegen, Samanyolu galaksisinden 28 milyon ışık yılı uzaklıktaki Messier 51 galaksisinde yer alıyor.
Galaksi dışında keşfedilen ilk gezegen olma ihtimali, nötron bir yıldız veya kara deliğin, onlara eşlik eden yıldızdan gaz çekmesinin X ışını yoluyla gözlenmesine dayanıyor.

Beşeri Coğrafya’nın temel çalışma alanlarından biri olan nüfus coğrafyası dinamik ve kompleks yapısıyla hızla değişiklik gösteren özelliğe sahiptir. Kelime anlamı olarak; Yunanca demos (halk) ve graphe (tasvir- yazma) kelimelerinin birleşiminden ortaya çıkan (İng. Demography) demografi nüfus bilimi demektir. Nüfus pek çok bilim dalının araştırma konuları arasındadır. Bu kapsamda multidisipliner bir özellik taşıyan nüfus çalışmalarında, coğrafyanın yanı sıra tarih, sosyoloji, antropoloji, istatistik ve iktisat akla ilk gelen bilim dallarıdır.

Coğrafya biliminin iki ana dalından biri olan Beşeri Coğrafya kapsamında nüfus coğrafyasının yeri ve önemi büyüktür. Nüfus coğrafyası; insanın mekânsal dağılımını ve bu dağılışta etkili olan doğal ve beşeri unsurları coğrafi prensipler çerçevesinde ele alan, sosyal ve kültürel etkileşimi gelişen ekonomik faktörlerle birlikte açıklayarak, nüfuslanma sürecinde etkili olan unsurları bir bütün halinde inceler.

Nüfus coğrafyası, beşeri coğrafya çalışmalarında üzerinde önemle durulması gereken başlıca konulardandır. Çünkü; ziraat hayatı, sanayi ve ticaret faaliyetleri, şehir coğrafyası araştırmaları, siyasi coğrafya, ulaşım ve turizm gibi pek çok araştırma konularının ortak paydasını nüfus oluşturmaktadır. Nüfus coğrafyası araştırmalarında, nüfus sayımları ve bunların sonuçlarını ifade eden nüfus istatistiklerinin önemi oldukça büyüktür. Çünkü bu veriler olmaksızın nüfusun mekansal dağılışını ve nedenlerini açıklamak olanaksızdır. Nüfus coğrafyasında kullanılan istatistiksel veriler demograflar tarafından hazırlanır. Dolayısıyla nüfus coğrafyası ve demografya arasında çok sıkı ilişki vardır.

Doğal çevre şartları bitki ve hayvanlar açısından son derece önemli olduğu gibi, aynı zamanda bu şartlarda hayatını sürdüren insan üzerinde de etkilidir. İnsanların gerçekleştirdiği faaliyetlerin hiç biri örneğin iklim ve toprak özellikleri anlaşılmadan tam ve doğru olarak açıklanamaz. (Örneğin bir kutup ayısı, deve, kaktüs, bir eskimo, bir bedevi vs..)

Beşeri coğrafya insanın mekânla olan karşılıklı etkileşimini incelediğine ve her etkiye karşılık bir tepki oluşacağına göre, önce doğanın esnan üzerindeki etkisini değerlendirmek gerekmektedir. Coğrafya her zaman öncelikle insanın içinde yaşadığı çevre şartlarını incelemekte daha sonra da bu ortamda yaşayan insanın hayat tarzını ve faaliyetlerini değerlendirmektedir.

Belirtilen inceleme alanlarında faaliyet gösteren coğrafyanın insan- mekân ilişkisini açıklarken diğer bazı bilim dallarından yararlanması kaçınılmazdır. Coğrafyacı, araştırmalarında yararlanmak üzere meteoroloji, jeoloji, hidroloji, botanik, antropoloji, tarih, sosyoloji, demografi, iktisat, zooloji, astronomi ve kartografya gibi fiziki ve sosyal bir çok bilim dalına gereksinim duymaktadır. Ancak coğrafya meteorolojinin yaptığı gibi iklim ve iklimi oluşturan süreçlerin ayrı ayrı incelenmesi değil bunların insan hayatı ve faaliyetleri üzerindeki rolünü incelemektedir. Örneğin basınç, rüzgar, yağmur, şimşek, fırtına gibi meteorolojik olaylar, bunları ortaya çıkaran süreçler ve atmosferin değişen hallerini incelemez, bunların hesaplarını yapmaz ve hesaplara bağlı olarak hava tahminlerinde bulunmaz. Coğrafyacı meteorologların yaptığı bütün bu ölçümlerin ve hesaplamaların sonuçlarından yararlanır. Örneğin çeşitli ortalamalar çıkarır, basınç, yağış, izoterm haritaları yapar, bunlardan yararlanarak iklim tiplerini belirler ve bu iklim tiplerinin akarsuların debisi ve rejimi, bitkilerin fizyonomileri, nüfus dağılışı, tarım ekonomisi, köylülerin hayat tarzları ve mesken şekilleri üzerindeki etkisini araştırır. Botanik bitkilerin anatomisi ve yapılarını, aynı bitki türünün cinslerini, hastalıklarını ve ait oldukları familyalar ile isimlerini araştırır. Coğrafya ise karakteristik bitkileri, belirli coğrafi çevredeki savan, step, doğal mera, tundra gibi bitki toplulukları üzerinde durur. Bu bitki topluluklarından insanların nasıl yararlandıkları ve yararlanabilecekleri, yeryüzündeki dağılışları, tahrip edilmeleriyle meydana gelebilecek erozyon ve bunların sonuçları üzerinde durur. Coğrafya ele aldığı konuyu açıklayabilmek için çeşitli bilim dallarından yararlanır fakat bu yararlanmanın ölçüsüne dikkat etmek zorundadır. Coğrafi amaca hizmet ettikleri oranda yararlanmaya özen gösterilmelidir.

Beşeri coğrafya ise, yeryüzü unsurları üzerinde insan kaynaklı faaliyetleri inceler. Buna göre beşeri coğrafya; insan topluluklarının yeryüzü ile münasebetleri, bu toplulukların yeryüzünün diğer olaylarıyla bağlantılı olarak karşılıklı aksiyon ve reaksiyonları dâhilinde inceleyen bilim dalıdır. Beşeri coğrafya insanı, özelliklerini ve faaliyetlerini çevreyle ilişki içinde ve meydana getirdikleri mekânsal örgütlenme biçimiyle inceler. Beşeri coğrafya da fiziki coğrafya gibi kendi içinde kollara ayrılmıştır. Nüfus coğrafyası, ziraat coğrafyası, yerleşme coğrafyası, siyasi coğrafya, ulaşım coğrafyası, ticaret coğrafyası, turizm coğrafyası, sanayi coğrafyası gibi.
Kartografya coğrafyanın harita yapımı ile ilgilenen alanıdır. Bir harita yerleri, bağlantıları ve bölgeleri gösteren nokta, çizgi ya da alan verilerini gösteren mekânın kağıt halinde sunumudur. Tipik olarak haritalar yeryüzünün bazı özelliklerinin konumlarını gerçekteki
konumlarına bağlı kalarak gösterir. Coğrafi bilginin büyük bir kısmı haritalarda sunulduğu ve gösterildiği için haritalar fiziki coğrafya çalışmaları için temel bir rol oynarlar. Bir coğrafyacı için haritaları okuma yetisi temel gereksinimlerden biridir. Günümüzde haritalar gazetelerde, televizyonda haberlerde ve özellikle hava durumu haberlerinde çokca kullanılan bir araçtır. Ayrıca cep telefonlarımıza yüklü navigasyon (seyrüsefer) yazılımları da birer harita yazılımlarıdır.

Coğrafyadaki araçlar aynı zamanda matematik modelleme ve istatistik de içerir. Coğrafik süreçleri modellemek için kullanılan matematik ve bilgisayarlar doğal ve insani olayları anlamak için oldukça güçlü araçlardır. İstatistik ise farklılıkları, eğilimleri ve desenler hakkında soru sorabileceğimiz coğrafik verilerin işlenmesine yönelik yöntemler sunar.

Uydu tabanlı görüntüleme cihazları coğrafik çalışmalar için hayati önemi olan karalar, okyanuslar ve atmosfer hakkında oldukça zengin bir veri imkanı sağlarlar. Uzay ve hava araçlarından elde edilen görüntülerin işlenmesi, geliştirilmesi ve analiz edilmesi uzaktan algılama olarak bilinir. Uzaktan algılama, coğrafi bilgi sistemleri ve GPS bilgilerini birbirine bağlayan son teknolojik gelişmeler ve internetle birlikte hayatımıza giren Google Earth gibi görüntüleme araçları da coğrafyacıların ilgisini çekmektedir.

Coğrafyacılar mekânsal veriler ile çalışmak, onları keşfetmek ve verilerin etkileşimlerini ortaya koymak için bazı özel araçlar kullanırlar. Bunlardan en eski olanı istenen unsurların mekân üzerinde nerede olduklarını kağıt üzerindeki sunumu olan haritalardır. Günümüzde bilgisayar ve coğrafi bilgi sistemleri (CBS) yazılımlarındaki gelişmeler nedeniyle kağıt üzerindeki haritaları sayısal bir hale sokup onları depolama ve analiz yaparken kullanmak mümkündür. Coğrafi bilginin coğrafi bilgi sistemleri içine bir girdi olarak edinilmesi son yıllarda küresel konumlandırma sistemi (GPS) kullanarak oldukça kolay bir hale gelmiştir. GPS’ler artık el boyutunda uydulardaki sinyalleri kullanarak dünyada bulunduğunuz herhangi bir noktanın tam olarak enlem, boylam ve yüksekliğini bir kaç metre ile bulma imkanı veren bir elektronik cihazdır.
Büyük afetler (catastrophe)- taşkınlar, yangınlar, kasırgalar, depremler, heyelanlar- insan ve doğal sistemler üzerinde büyük ve uzunömürlü etkilere neden olurlar. Acaba artan insan faaliyetleri bu tür afetlerin sıklığını arttırıyor mu? Değişen sera etkisine bağlı olarak gezegenimizin sıcaklığı artarken, küresel iklim modellemecileri şiddetli hava olaylarının daha şiddetli ve sık olacağını tahmin ediyorlar. Kuraklıklar ve bunların sonucu yangınlar gelecekte daha sık olacak. Diğer şiddetli doğa olayları, depremler, volkanik püskürmeler ve sismik deniz dalgaları (tsunami) insan faaliyetlerinden etkilenmez ve gücünü yerin derinliklerinden alır. Ancak insan nüfusunun artması ve şehirlerin büyümesi sonucu teknoloji ne kadar ilerlemiş olsada bizi bu tür
olaylara karşı hala hassas ve kırılgan halde olmamıza neden oluyor.
İnsanların faaliyetleri küresel iklimi değiştiriyor mu? Neredeyse her yıl bu yılın en sıcak ya da en sıcak yıllardan biri olduğunu haberlerde duyarız. Ancak iklim öyle hemen değişen bir şey değildir. Acaba böyle sıcak yıllar normal bir değişimin parçası olabilirler mi? Bu soru küresel iklim değişikliği çalışan bilim adamlarının cevaplamaya çalıştığı anahtar sorudur. Son on yıldır neredeyse tüm bilim adamları insan faaliyetleriin iklim değişikliğini tetiklediği konusunda hem fikir. Peki bu nasıl oldu? Bu sorunun cevabı sera etkisin de (greenhouse efect) saklı. İnsani faaliyetler (tarım, sanayi, ulaşım, ısınma vs.) atmosfere gaz salınımına devam ettiği sürece yeryüzünden yansıyan sıcaklık radyasonunu engellemekte ve buda sıcaklığı dolayısıyla sera etkisinin de şiddetini arttırmaktadır. Bu gazlardan en önemli olanı karbondioksit (CO2) fosil yakıtların yakılması ile ortaya çıkmaktadır. Diğer gazlar methan (CH4), nitroksit (NO) ve buzdolabı ve klimalar içinde soğutucu olarak işe yarayan ve parfüm şişelerinde püskürtme için kullanılan kloroflorokarbonlar gibi gazlardır. Diğer gazlarla birlikte bu gazla yeryüzü sıcaklığını arttırarak tarım alanlarının yok olmasına ya da
yerdeğiştirmesine, deniz seviyesi yükselmesine, şiddetli fırtınalar gibi büyük hava olaylarının sıklıklarının artmasına ve kuraklığına neden olurlar.

Günümüzde çevresel değişimler milyonlarca yıldır dünyamızı şekillendiren doğal süreçlerin bir sonucu olarak değil aynı zamanda insanların faaliyetleri sonucu da gerçekleşmektedir. İnsan ırkı yeryüzünde zaman içinde sayıca arttıkça insan etkisinde kalmamış ancak bir kaç yer kalmıştır. Öyleyse küresel değişim sadece doğal süreçleri değil aynı zamanda onları etkileyen insan faaliyetleri de içerir. İşte fiziki coğrafya bu etkileşimi anlamada anahtar bir rol üstlenir.

Fiziki coğrafya kısaca insanın çevresindeki doğal dünya ile ilgilenir. Doğal süreçler herzaman faaliyet halinde oldukları için içinde yaşadığımız çevre de her zaman değişim halindedir. Bazen yerkabuğu levhalarının uzun jeolojik dönemlerde hareket edip kıtaları ve okyanus havzalarını meydana getirdiği gibi değişiklikler yavaş ya da belirsizdir. Bunun yanında kasırga rüzgârlarının ormanları düzleştirmesi ya da evleri uçurması ya da yıkması gibi değişimler oldukça hızlıdır.

Doğal Afet Değerlendirmeleri fiziki ve beşeri coğrafyayı harmanlayan bir alandır. Bir akarsu kenarında yaşamanın riskleri nelerdir ve oralarda yaşayanlar bu riskleri nasıl algılıyor? Hükümetlerin yurttaşlarını taşkınlardan korumadaki ya da taşkının meydana getirdiği hasarın onarılmasındaki rolü nedir? Böyle soruların cevaplanması sadece fiziki sistemlerin nasıl çalıştığının bilinmesinin yanında kişisel ya da toplumsal olarak insanların fiziki çevreleri ile ilgili algıları ve etkileşimlerini de göz önüne almak gerekmektedir.
Biyocoğrafya farklı mekân ve zaman ölçeklerinde canlıların dağılışlarını ile bu dağılışı etkileyen süreçleri çalışır Bitki ve hayvanların dağılışı yerel olarak dağılışları tipik olarak onlara yaşama olanağı verecek olan habitatların uygunluğuna bağlıdır. Bu uygulamada biyocoğrafya canlılar ile çevre ile ilişkileri çalışan ekoloji ile yakından ilişkilidir. Daha geniş ölçeklerde ve zaman aralıklarında, göç, evrim ve bitki ve hayvanların yok oluşları bunların mekânsal dağılış desenlerini belirleyen anahtar süreçlerdir. Biyocoğrafcılar farklı çeşitlerdeki fosil kanıtları kullanarak hayvan ve bitkilerin geçmişteki dağılış desenlerini yeniden yapılandırmaya (reconstruction) çalışırlar. Biyoçeşitlilik- yer yüzündeki yaşam formları ve yaşam çeşitliliğini sağlayan bakış açısı ile biyolojik çeşitliliğin değerlendirilmesi- insanın çevreye etkisi devam ettiği için önemini koruyan biyocoğrafik bir konudur. Yer yüzünün büyük biomları olarak yaşam formlarının mevcut küresel ölçekteki dağılışları biyoçeşitlilik için temel bir konudur.
Hidrografya, uygulamalı bilimlerin bir alt dalı olup okyanusların, denizlerin, kıyı alanlarının, göl ve akarsuların fiziksel özelliklerinin ölçüm ve tanımlanmasını ve bunların zaman ve mekândaki değişimlerini inceler. Antik Yunan kelimesi olan hidrografya ὕδωρ (hydor), “su” and γράφω (graphō), “tasvir” kelimelerinden meydana gelmektedir. Hidrografya yer altı sularını, kaynakları, akarsuları, gölleri, denizleri ve okyanusları dolayısıyla tüm yerküre üzerindeki suları inceleyen bir bilim dalı olarak karşımıza çıkar. Hidrografya kapsam olarak fiziki coğrafyanın bir alt disiplinidir ve suların coğrafyasıdır. Coğrafyanın sularla ilgili konularını inceleyen hidrografyayı kara hidrografyası ve deniz hidrografyası olmak üzere iki kısma ayırmak mümkündür. Karalar üzerindeki ve içindeki yer altı suları, kaynaklar, akarsular, göller ve buzullardan oluşan sular kara hidrografyası dâhilindedir.
Toprak Coğrafyası toprak tiplerinin dağılışı ve özellikleri ile toprak oluşumunu kontrol eden süreçleri çalışır. Bu alt alan kayaçların ayrışması gibi jeomorfik süreçler ile toprak içinde yaşayan organizmaların gelişimi, faaliyetleri ve yok oluşları gibi konularla ilişkilidir. Tabii burada jeomorfik ve biyolojik süreçler yüzey sıcaklığı, nem ve büyük ölçekte toprak örnekleri sıklıkla iklimle ilişkili olduğunu unutmamak gerekir.
Karbondioksitli suların kireçtaşı olmak üzere jips, kaya tuzu ve dolomit gibi çözülebilen kayaları çözündürmesi ile oluşur. kalkerlerin erime özelliğine ve suda çözünme özelliklerine göre yeryüzünde oluşturduğu topografyaya karst topografyası denir. Yeryüzü şekilleri az yaygın bir şekilde jips, dolomit, tebeşir ve kaya tuzu gibi suda eriyebilen kayaçlar üzerinde etkilidir. Karstlaşmanın gelişebilmesi için kayaç cinsi, iklim, tabakalanma özellikleri, jeomorfolojik özellikleri ve zamanın oluşur.
Yeryüzü şekillerinin belirlenmesinde en kuvvetli etkiyi akarsular oluşturur. Kutuplar, kurak bölgeler ve dağların zirve kesimlerinin dışında kalan kesimlerde akarsular etkilidir. Akarsuların sahip olduğu aşındırma yeryüzünün %66,7’sini meydana getirir. Akarsuların toplam alanı 106 milyon km2’dir. Akarsular sürekli akışa sahip olduğundan sürekli aşındırma görülür. Diğer aşındırma şekillerine göre daha geniş alanlara sahiplerdir. Binlerce kilometre uzunluğa sahip akarsular yeryüzünü sürekli aşındırır. Yeryüzünün çok farklı alanlarında akarsu aşınması görülebilir. Farklı iklim bölgelerinde de akışını sürdürmektedir.
Buzul Jeomorfolojisi; Buzulları yeryüzü şekilleri üzerinde dağılımlarını ve oluşumlarını inceleyen bilim dalıdır. Buzul şekillerine göre orta ve küçük buzulları ve şelf buzulu olarak sınıflandırılmıştır. Buzullar üzerinde değişimlere yol açan zaman, yatak eğimi, ana kayanın yapısı, çizilen malzemenin sertliği, buzulun kalınlığı ve buzulların hareket hızı gibi faktörler etkilidir. Buzullar üzerindeki değişimleri araştırır. Buzul abrazyonu: Buzul ağırlığının anakayaya yaptığı basınç kuvvetinin etkisiyle zeminde ve yamaçlarda törpülenme yaratır. Buzullarda kopmalar, parçalanmalar meydana gelir. Basıncın oranına göre törpülenme o denli şiddetli olur. Buzulaltı direnajın etkinliği: Buzulun altındaki sıcak su kaynaklarının mevsimlere göre sıcaklığının değişmesi, buzulun erimesine yol açar. Ilıman buzullardaki erimeler buzulları parçalar. Tabanında meydana gelen erimeler buzulu aşındırır.
Jeomorfoloji, iç ve dış kuvvetlerin etkisiyle oluşan yeryüzü şekillerini inceleyen, tanımlayan, değişimleri ve dağılışlarını araştıran bilim dalıdır. Dünya var olduğundan beri yeryüzü şekilleri değişkenlik göstermiştir. Jeomorfoloji, yeryüzü şekillerini, çökeltilerini ve oluşum süreçlerini inceleyen bilim dalıdır. Yeryüzünün coğrafi özelliklerinin nasıl oluştuğunun araştırmasını yapar. Yerkabuğunun yapısı ve özelliklerini inceleyen, doğa çevre koşulları arasında fiziksel coğrafya bilim dalı olarak tanımlanmıştır. Dünya var olduğundan itibaren yeryüzünde sürekli fiziksel değişimler oluşmuştur. Yeryüzü şekiller değişkenliğe uğrayarak günümüzde en son halini almıştır. Dünya üzerinde yeryüzü şekilleri sürekli değişmektedir. Yavaş olmasına rağmen yüzyıllar sonra görünen manzara değişiyor. Süreç yavaşça işliyor, bazen bir toprak kayması bazen de seller yeryüzü şekillerinin değişimine etki ediyor. Volkanik patlamalar, depremler, tsunamiler ve toprak kaymaları jeolojik değişimleri gösterir. Uydular aracılığıyla yeryüzündeki değişimler görülebiliyor.
Klimatoloji özellikle karalar üzerinde olmakla birlikte yer yüzündeki sıcaklık ve nem durumlarının mekânsal ve zamansal olarak değişimini açıklayan bilim olarak tanımlanır. Sıcaklık ve nem hava durumunun elemanlarıdır, iklimi ortalama hava durumu ve dünya üzerindeki dağılışı olarak düşünebiliriz. Klimatoloji aynı zamanda geçmiş ve
gelecekteki iklim değişikliği ile ilgilenir.
Diğer tüm bilim alanlarında olduğu gibi coğrafya da kendi içinde alt çalışma alanlarına sahiptir. Bunlar farklı konulara odaklanmış olsalar da sıklıkla birbirleri ile çakışır ya da yakından bağlantılıdır. Bu alt alanları iki ana başlık altında toplayabiliriz – insana dair sosyal, ekonomik ve davranışsal süreçleri inceleyen beşeri coğrafya (human geography) ve insan faaliyetleri için fiziki ortamı sağlayan yeryüzünde oluşan doğal süreçleri çalışan fiziki coğrafya (physical geography)
şeklindedir.
Coğrafyanın üçüncü özgün bakış açısı ise sunumdur. Coğrafyacılar mekânsal bilgiyi gösteren ve işleyen harika yöntemler geliştirmişlerdir. Kartografya – haritaların çizimi ve tasarımını ifade eden bir sanat ve bilim- coğrafyanın bir alt dalıdır ve mekânsal ilişkilerin görsel anlatımına odaklanır. Görsel anlatım aynı zamanda uzaktan algılama – yeryüzünün görüntülerinin hava ya da uzay araçları ile elde edilmesi ve mekânsal bilginin daha iyi sunumu için geliştirilmesini içerir. Sözel tanımlamalar coğrafik olayların açıklanması veya anımsatılması amacıyla kelimelerin gücünü kullanır. Matematiksel ve istatiksel modeller bir doğal olayın mekânsal ve zamansal olarak nasıl değiştiğini tahmin eder. Coğrafi bilgi sistemleri mekânsal bilgiyi birçok esnek yol ile depolar, işler ve görsel hale getirir. Bilişsel sunum mekânsal ilişkileri insan beyninde saklandığı gibi sakar – gerçek mekânın insanın tecrübe ettiği öznel (subjective) mekân içinde zihinsel haritalanması. Birlikte ele alındıklarında, bakış açıları, sentez ve sunum coğrafyayı yerin fiziki ve kültürel manzarasını ve mekân ve zamanın etkileşimini üzerinde insan ve doğanın nasıl izler bıraktığına odaklanan özgün bir disiplin olarak tanımlamaktadır.
Coğrafyanın özgün bakış açılarından ikincisi sentezdir. Coğrafyacıları farklı alanlardaki fikirleri bir araya getirme ve onları bilimsel süzgeçten geçirerek yeni bilgiler üretme ile oldukça ilgilidirler. Bu sürece sentez denir. Geleneksel çalışma alanlarını birbirine bağlayan çalışmalar coğrafyanın özel ilgi alanına girer. Örneğin, fiziki coğrafyada, bir biyocoğrafyacı akarsu kanallarının kenarlarındaki ağaçların bir akarsu taşkının nasıl etkilediğini araştırabilir, böylece fiziki coğrafyanın alt dalları olan ekoloji ile hidrolojiyi birleştirir. Bir beşeri coğrafyacı ekonomik yeniliğin (yeni ürün ya da hizmet geliştirilmesi) kültürel ve yasal faktörlere göre nasıl değiştiğini çalışabilir, böylece beşeri coğrafyanın alt dalları olan ekonomi, politika ve sosyolojiyi birleştirir.
Çevresel süreçler ve insan faaliyetleri arasındaki birçok bağlantı da coğrafik sentezin konularıdır. Örneğin, coğrafyadaki klasik çalışmalardan birisi insanların afet algısıdır- insanların evlerinin büyük bir taşkın ya da fırtına sonucu sular altında kalması sadece bir an meselesi iken neden akarsu ve deniz kıyılarına ev yaparlar? Burada, coğrafyacılar algı ile hidrolojiyi ve bilişsel öğrenmeyi çalışırlar. Doç. Dr Tolga Görüm ve Cengiz Yıldırım

Coğrafyanın özgün bakış açılarından ilki mekânsal bakış açısıdır. Coğrafyacılar olayın nasıl oluştuğunun yanında bu olayın nerede olduğunu ve bu olayın yakın ve uzak çevredeki diğer
olaylarla nasıl bir ilişkisi olduğu ile ilgilenir. Mekânsal bakış açısı üç seviyede odaklanır. Bunlardan ilki yer (place) seviyesidir. Coğrafyacılar tek bir yerdeki ya da bir bölgedeki süreçlerin
nasıl bir bütünleşik ilişki içinde olduklarını çalışır. Örneğin, bir şehir coğrafyacısı belirli bir şehrin mekânsal yapısını ve ticari merkezlerinin nasıl ve nerede geliştiklerini ve bunların özgün karakteristiklerini çalışabilir. ya da bir fiziki coğrafyacı bir milli park içindeki ekoloji, iklim ve toprakları inceleyebilir. Mekân (space) seviyesinde coğrafyacılar yerlerin birbirleri ile ne kadar bağımlı olduklarına bakarlar. Bu durumda ekonomik coğrafyacı mal, bilgi ve para akışının farklı boyutta ve mesafede bulunan şehir ve kasabaları birbirlerine nasıl bağladıklarını araştırabilir. ya da bir fiziki coğrafyacı bir akarsu içine dökülen çökellerin kaynaklarını haritalayabilir ve bunların akarsuyun aşağı çığırındaki etkisini çizelge ile gösterebilir.

Coğrafyanın diğer bilimlerden farkı insanın faaliyetleri ile doğa olaylarını kendine has geniş bir bakışı açısı ile incelemesidir. Coğrafyacıların mekânsal bakış açısı, coğrafyacıların
geleneksel çalışmaların sınırlarını aşan fikirlerin sentezine olan ilgisi ve coğrafyacıların mekânsal bilgi ve olayları temsil ve idare eden araçları kullanması bu geniş bakış açısı içindedir.

Coğrafya kökleri çok eskiye dayanan ancak modern bir bilim dalıdır. İnsanoğlu yeryüzündeki ilk varlığından itibaren doğal olayları anlamaya çalışmış ve kendi faaliyetlerini onunla ilişkilendirerek coğrafi bilgiyi üretmeye başlamıştır. Bu nedenle Coğrafya insanı da doğanın bir parçası olarak görür, doğal olayların ve insan faaliyetlerinin nasıl, neden ve nerede oluştuğu ve birbirleri ile nasıl etkileşim içinde olduklarını merak eder.

Başlangıçta, coğrafya, doğa, farklı alanların ekonomisi ve nüfus hakkında bir tür ansiklopedik bilgi topluluğuydu. Daha sonra, coğrafi bilimler sistemi bu bilgi üzerine kuruldu. Farklılaşma süreci, bilimin bölünmesini etkiledi, yani. Bir yandan, doğal bileşenlerin (iklim, toprak, kabartmalar), çiftlikler (tarım, sanayi), nüfus ve diğer yandan, bu bileşenlerin bölgesel kombinasyonlarının sentetik olarak incelenmesi ihtiyacı, coğrafi sistemde aşağıdakiler göze çarpmaktadır: – fiziki-coğrafi veya doğal fiziksel coğrafyayı (peyzaj bilimi, arazi mülkiyeti, paleocoğrafya), jeomorfoloji, klimatoloji, arazi hidrolojisi, okyanusoloji, jeoloji, jeokriyoloji, biyocoğrafya ve toprak coğrafyasını içeren bilim; – sosyal coğrafya bilimi, yani bölgesel ve genel ekonomik coğrafya, ekonomik sektörlerin coğrafyası (tarım, sanayi, ulaştırma), nüfus coğrafyası ve siyasi coğrafya: – teknik bilim olan kartografi, ancak aynı zamanda diğerleriyle ortak amaç ve hedeflerden dolayı bu sisteme girer. coğrafi bilimler – bölgesel coğrafya, doğa, ekonomi ve nüfus ile ilgili bilgilerin bölgelere ve ülkelere göre entegrasyonunun incelenmesi – coğrafi bilimler dışında diğer disiplinler, tek bir coğrafya sistemine dahil edilir; uygulamalı doğa – askeri coğrafya ve tıbbi coğrafya. Aynı zamanda, birçok coğrafi disiplin, bilimler arasındaki keskin sınırların bulunmamasından dolayı bir dereceye veya diğer bilimlerin sistemlerine (biyolojik, ekonomik, jeolojik) aittir.Tekrarlı hedeflerin yanı sıra, coğrafyadaki her disiplin, kendi amacını araştırır. kapsamlı ve derin bir çalışma için gerekli çeşitli yöntemlerle öğrenilir. Tüm bilimlerin kendi genel teorik ve bölgesel bölümleri ve uygulamalı bölümleri vardır. İkincisi bazen “uygulamalı coğrafya” adı altında birleştirilir, ancak bağımsız bir bilim oluşturmazlar, sonuçlarındaki coğrafi disiplinler, durağan ve keşif yöntemleriyle yürütülen ve haritalandırmanın eşlik ettiği araştırma materyallerine dayanır.

Coğrafya, doğal ve endüstriyel bölge komplekslerini ve bileşenlerini inceleyen bir sosyal ve doğa bilimleri sistemidir. Tek bir bilim içindeki disiplinlerin böyle bir kombinasyonu, ortak bilimsel görev ile incelenen nesneler arasındaki yakın ilişkidir.

Eski zamanlarda, bilimin doğuş döneminde, Dünya hakkındaki tüm bilgilerin tek bir disipline birleştirilmesi ilginçtir. Ancak, daha sonra, yeni bilgiler toplandıkça, yer bilimleri farklılaşmaya başladı. Böylece fizik, coğrafya, jeoloji, biyoloji ve onlarca yeni disiplin ortaya çıktı. Bununla birlikte, tüm bu bilimler çalışmanın bir nesnesi tarafından birleştirilir. İşte sadece onların amaçları ve amaçları – farklı. Fizik, tüm doğal süreçleri ve fenomenleri inceleyen biyoloji, gezegenimizin hayvan ve bitki dünyasının tüm çeşitliliğini tanımlar, ancak coğrafya, Dünya’nın coğrafi kabuğunun işleyişini düzenleyen yasaları inceleyen evrensel bir bilimdir.
Goldman eser oluşturulurken ya da incelenirken artzamanlı ve eşzamanlı yaklaşımların her ikisinin de kullanılması gereğini vurgular. Sistemlerden ve yapılardan vazgeçen, yalnızca tarihsel düzleme dayanan artzamanlı bir açıklama ne kadar eksikse, yalnızca sistemler ve yapılara dayalı tarihsel düzlemi yadsıyan bir yaklaşım da bir o kadar eksiktir. Tarih, yapılaştırma süreçlerinin nesnesidir ve bu süreçler eğer elde yerleşik modeller yoksa incelenemez. Oysa, yapılar sadece geçicidir, insanların, kendilerini verili yapılar içinde dönüştürdükleri belirli ve somut durumlardaki davranışlarının sonucudur. Bu açıdan yeni yapılar yaratılırken tarihsel düzlem de göz ardı edilmemelidir.

Rus sosyolog Mihail Bahtin, Saussure ‘ünlü dilbilimsel düalizminin tam karşısında yer alarak, toplumsal iletişim açısıyla tarihsel bir yapısalcılık geliştirmişti. Dili soyut dilbilim sistemi olarak açıklayan, dilbilimde bireyi edilgen olarak gören Saussure ‘e karşı Bahtin, dilin tarihsel bir niteliğiyle birlikte somut sözlü iletişimle canlı bir biçim kazandığını ifade ediyor ve ekliyordu: “Dilin canlılığı, ancak ondan yararlananların diyalojik etkileşiminde görülür.” Dil toplumsal bir olgu olarak üretkenliği ile dünün ve günümüzün toplumsal açılımları ile birlikte gelecekteki içkin olasılıkları belirler. Dilin tüm kuralları, grameri, biçimsel ve anlamsal ilişkileri, söz haline gelmezse, yani konuşularak somutlaşmazsa diyalojik anlamda eksik kalacaktır. Bahtin’ci bir yaklaşımla, Faruk Nafiz Çamlıbel, Han Duvarları’nda üç günlük yolculuğun tarihini yazarken vezin, şekil ve içerik bakımından çok farklı olmasına rağmen Maraşlı Şeyhoğlu’nun koşmasını da şiire alarak, şiirine farklı bir toplumsal açılım getirmiştir.

Yapısalcı analiz, esere bir göstergeler sistemi olarak bakmanın ötesinde bu göstergelerin birleşip anlama dönüşmesini sağlayan temel yasalar kümesini yalıtmaya çalışır. Bu analizde hedeflenen amaç iki temel üzerinde ifade edilebilir: Ele aldığı eserin, G. Genette’nin deyimiyle, iskeletini ortaya çıkararak o yazıyı betimler ya da eserin aracılığı ile (ve ona benzeyen başka çalışmalara dayanarak) edebiyatın özelliğini, yapılarını bulmaya çalışır. Jameson’un ifadesiyle, yapısalcılık dilbilimin terimleriyle yeni baştan, bir kez daha düşünme girişimidir. Bir şiire yapısal bir açılım getirmek, şiiri oluşturan her ögenin kendi bünyesinde bir anlam barındırdığını, aynı zamanda farklı imgelerin şiir bünyesinde bulunduğunu görmek anlamına gelir. Yapısal bir açılımla ortaya çıkarılmak istenen bu farklı imgelerin nasıl bir araya getirildiği, bu bir araya gelişten doğan yeni imgeler, anlamlar dünyasını açığa çıkarmaktır. Bununla birlikte imgelerin anlamlarının birbirleriyle olan ilişkilerinin sonucu oluşan yeni anlamlar şiir dilinin yapısını oluşturur. İmgeler özdekliğin ötesinde ilişkisel bir anlam sunarlar. Yani imgeler varlıkları ve bir araya gelişleri ile birbirlerini tanımlar ve tamamlarlar. Behçet Necatigil’in “Kilim” şiiri bu tanımlama ve tamamlama için oldukça iyi bir örnektir. Şair, üzüm çöpleri, armut sapları, mavi ve beyaz isterken kara, paslı borulardan katran, soba zifiri… yaşadığı zamanı ve hayatı kötü malzemelerle dokunmuş kilimle imgeleyip tanımlarken, kızgınlığını ve öfkesini şiirin bütününde sert sessiz harfleri yoğun kullanımıyla ve bunu ” Çok çiğ” tekrarlarıyla güçlendirerek tamamlıyor.

”Dil işaretler sisteminden ibarettir” diyen Saussure, eşzamanlı (bir sistem olarak dilin o andaki varlığı) ve artzamanlı (tarihsel süreci içerisinde) olmak üzere dile iki farklı açılım yapar ve dilbilimi kendi içinde satranca benzetir. Her bir taşın değerinin bütünle ilişkisi, kendi iç hareket kuralları oyunu belirler ve satrancı anlamak için önce sistemini bilmek gerekir. “Nasıl her dilbilimsel terimin değeri diğer bütün terimler karşısındaki durumundan geliyorsa, taşların göreli değeri de satranç tahtasındaki konumlarına bağlıdır.” Saussure, dilin toplumdan ve bireyden bağımsız kollektif bir fenomen, tek tek sözlere indirgenemeyecek bir sistem olarak var olduğunu dolayısıyla konuşma dilinin de bu dilbilimsel kodlar sistemine bağlı olduğunu ifade ederek, anlamların, kavramların bilinçten, zihin durumlarından türetildiği ya da dogmatik olduğu bütün idealist anlayışları yapısal çerçeve dışında bırakır.

Ferdinand de Saussure, “Genel Dilbilim Dersleri” kitabında, dilin toplumsal bir olgu örneği olduğunu ifade eder. Dilin kollektif karakteri ve konuşmanın bireyci kullanımı dolayısıyla dil ile konuşmayı da birbirinden ayırır. Dil, konuşmacıların ruhsal durumlarına ya da toplumun evrimine indirgenemez, toplumsal, edilgen kurallar bütünü; konuşma ise öznel ve etkendir. Toplumsal bir olgu olarak dil, sözleriyle bütünün eksik bir yansımasını sergileyen bireylerin konuşmalarından bağımsız biçimde varolan belirli bir sistem ya da yapıyı oluşturmaktadır. Nasıl herkes tüm tıp sistemini bilemezse, tüm dil sistemine de herkesin hakim olması olanaksızdır. Tıp örneğinden eylemle, herkeste sağlıklı olma bilinci vardır ama.

Dil adı verilen ve değişik ülkelerde çeşitli toplumların birbirinden farklı sembol istemleri biçiminde kullandıkları, fakat birçok ortak nitelikleri olan iletişim sistemini inceleyen bir bilim dalıdır. Bu niteliği ile dil bilimi, ana dil başta olmak üzere çeşitli dillerin yapısı, bilicilerin üniversite ve araştırma kurumları dışında çalışma imkanları yor gibidir. Dil bilimi programı, dil adı verilen ve değişik ülkelerde çeşitli toplumların birbirinden farklı sembol sistemleri biçiminde kullandıkları, fakat birçok ortak nitelikleri olan iletişim sistemini inceleyen bir bilim dalıdır. Bu niteliği ile dil bilimi anadil başta olmak üzere çeşitli dillerin yapısı, kullanımı ve tarihi ile ilgili konularda eğitim vermektedir.
https://youtube.com/watch?v=HIlG2NKnsVA

Konu başlıkları bir disiplinin kavramsal ve kuramsal çerçevesinin anlaşılabilmesi için en önemli araçlardandır. Bilim dalının kapsamı ancak o bilim dalının faaliyet gösterdiği araştırma konuları ile ortaya konulup, sınıflandırılabilmektedir. Disiplinlerarası nitelikteki bilim alanlarında bu konu sınıflamasını yapmak oldukça zordur. Tüm bu zorluğa rağmen iletişim bilimleri disiplininin kuramsal çerçevesine katkı sağlamak amacıyla bu alanının konusal kapsamı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Türkiye’de iletişim bilimleri ilk kez ana bilim dalı olarak 1998 yılında Anadolu Üniversitesi’nde; bilim dalı olarak 1999 yılında Marmara Üniversitesi’nde; fakülte altında bir bölüm olarak 2009 yılında Çukurova Üniversitesi’nde açılmıştır. 1992 yılında Anadolu Üniversitesi iletişim fakültesi ismini iletişim bilimleri fakültesi olarak değiştirmiştir.

Bölüm mezunları;
Gazeteler,
Radyo Kuruluşları,
Televizyon Kanalları,
Haber Ajansları,
Film Yapım Şirketleri,
Dijital Ajanslar,
Reklam Ajansları
Gibi alanlarda ya da kamuda ya da özel sektörde hizmet veren kurum ve kuruluşlarda iletişim uzmanı veya danışmanı olarak, medya analisti, medya yöneticisi ya da içerik üreticisi olarak iş olanağı bulabilirler. Pedagojik formasyon alan mezunlar, okullarda medya okuryazarlığı üzerine de bir kariyer planı çizebilir.
İletişim Bilimleri; toplumu oluşturan en küçük birim olan kişiden başlayıp sonrasında grup, örgüt ve kurumların davranış biçimlerini, kendi aralarında ve haricinde bulunan kitlelerle iletişim amaçlı kullanmış oldukları iletişim metot ve süreçlerini inceleyen akademik bir disiplindir. İletişim Bilimleri Bölümü, adından da anlaşılacağı üzere tüm gözlem ve çalışmalarında bilimsel yöntemlere başvururlar. Bu sayede kitleler arası iletişim biçimlerini, stratejilerini ve süreçlerini inceleyerek anlamlı sonuçlar verebilir. Bu bölümü üniversite tercih döneminde listesine eklemeyi düşünen aday öğrenciler;
Temel Fotoğrafçılık,
İletişim Sosyolojisi,
Sözlü ve Yazılı İletişim Becerileri,
Hukukun Temel Kavramları,
Kitle İletişim Kuramları,
Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntemleri,
İletişim ve Etik,
Tüketici Davranışı,
Dijital Medya,
Haber Toplama ve Yazma Teknikleri,
Popüler Kültür ve Modernleşme,
Kültürlerarası İletişim,
Halkla İlişkiler Plan ve Uygulamaları,
Görsel Medya Uygulamaları,
Stratejik Planlama ve Yönetim Bilimleri
Ve benzeri daha birçok dersten 8 yarıyıllık eğitim süreleri boyunca sorumlu olacaklardır.
Radyo, televizyon ve sinema gibi kitle iletişim araçları üzerine yapılmış araştırmalardan oluşan bu tezleri izleyen çalışmalarda; yeni iletişim teknolojisi, basın ve siyaset, televizyon yayın politikaları, yetiştirme kuramı, radyo yoluyla propaganda, gazetecilik eğitimi, popüler kültür gibi konularda araştırmalar yapılmıştır. Daha sonraları hem devlet hem de vakıf üniversitelerinde iletişim fakülteleri açılmıştır ve açılmaya da devam etmektedir. İletişim bilimleri bölümleri çoğunlukla iletişim fakültelerine bağlı olarak açılan bölümlerden biridir.

Türkiye’de iletişim araştırmalarının 1914 yılında Columbia Üniversitesi’ne Ahmet Emin Yalman tarafından sunulan “The Devolopment of Modern Turkey as Measured by its Press” adlı basın tarihi konusundaki çalışması ile başladığı bilinmektedir (Tokgöz, 2000, 2002, 2006, 2014 ; Aziz, 2006). Türkiye’de ilk iletişim okulu olan ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi içerisinde yer alan Gazetecilik Enstitüsü’nün 1950 yılında eğitime başlamasına kadar olan zamanda, günümüzde olduğu gibi çeşitli disiplinlerin iletişimi konu alan çalışmalar yaptığı görülmektedir. Gazetecilik enstitüsü İstanbul Gazeteciler Cemiyeti’nin eğitimli gazeteci yetiştirilmesi talebinin bir sonucu olarak üç yıllık gazetecilik eğitimi vermek üzere açılmıştır. 1964 yılında Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nin öncü girişimiyle ve yabancı dil bilen gazetecilerin yetiştirilmesi talebinin sonucu olarak Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde kitle iletişim araçları üzerine dört yıllık eğitim verecek olan Basın Yayın Yüksek Okulu öğrenci alımına başlamıştır (Tokgöz, 2014: 118 ; Yüksel, 1988: 228). Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda 1971 yılında tamamlanan ilk doktora tezi Ünsal Oskay tarafından hazırlanan “Gelişim Açısından Kültür Değişimi” isimli çalışmadır (Tokgöz, 2014: 122). İletişim alanındaki ilk doktora tezleri 1971-1979 yılları arasında ilk beşler diye anılan Oskay, Tokgöz, Aziz, Kocabaşoğlu ve Abisel tarafından tamamlanmıştır (Tokgöz, 2006: 3).

İletişim, kitle iletişimde yeni teknolojilerin ortaya çıkmasına bağlı olan bir gereksinimdir. Kitle kültürü, medyanın etkileri, kamuoyu incelemesi, bildirişim, örgütsel ağlar dinamiği internet, çoklu ortam ve bilgisayarlar üzerine çalışmalar, dönemlerinin teknik yenilikleri üzerine kaynaklar geliştirirler. Kişiler arası iletişim üzerine kuramlar sibernetiğin ve bildirişimin istatistiksel kuramının bir çok temel kavramını benimser. Toplumsal düzenin dönüşümlerine eşlik eden telekomünikasyon gibi teknik olgular da iletişim bilimlerini doğuran düşüncenin odağında yer almaktadır. Böylece yeni iletişim çalışmalar iletişim sürecini yalnızca iletilerin alımlanması açısından değil, sürecin bütününü değerlendirerek bakış açılarını değiştirmek zorunda kalmışlardır. Tüm bu gereksinimler iletişim bilimlerince araştırılan konuların, tek boyutlu bakış açısıyla kavranamayacak göçebe konular olduğunu göstermektedir. Bu nedenle iletişim ilişkisi değişken bir süreç oluşturmakta yalnızca iletiyle ya da iletişim kanallarıyla sınırlı kalmamaktadır. Etkileşim sürecinde bireylerin söylenene ortak bir anlam vermesi de önemli konulardan biridir. İletişim bilimlerinin sinyallerin üretimine, aktarımına ve alımlanmasına, bunların simgesel bir dizgeyle bağlantılanmasına, bireylerin ve toplumsal grupların davranışlarına, inançlarına, değerlerine ve aynı zamanda da toplu örgütlenme biçimlerine etkileri bulunmaktadır (Bourse & Yücel, 2012: 27 ; Sherry, 2010 ; Fiske, 2003: 16).

İletişim, XX. yüzyıl boyunca ortaya çıkan evrensel çatışmalara ve toplumsal dışlama üzerine temellenen diktatörlüklerin belirmesine bağlı olarak beliren bir gereksinim olarak değerlendirilmektedir. Bu tarihsel ve toplumsal durum, gözlemciler ve özneler için yeni sorular ortaya koymaktadır. Bunun neticesinde iletişim, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından neredeyse her türden toplumsal ve ekonomik sorunu çözmeyi sağlayabilecek, çevresinde bir toplumsal uzlaşmanın gerçekleştirilebileceği bir merkez değer olarak görülmüştür. Bu dönemdeki iletişim bilimlerinde uzmanlaşmış araştırmacıların bir çoğu Avrupalı psikososyologlardır.

Piaget’ye göre bilimsel disiplinler arasında üç karşılaşma vardır. Birincisi ortak bir izlek çevresinde farklı disiplinlerden, kendi kavram ve yöntemlerini kullanan araştırmacıların bir araya geldiği çok disiplinliliktir. İkincisi iki ya da bir çok disiplin arasında bilgi, inceleme ve yöntemlerin aktarımı ve alışverişini varsayan disiplinler arasılıktır. Üçüncüsü ise sınırlara adırmadan farklı bilimleri kapsayan bilginin söz konusu olduğu disiplinlerötesi ilktir. İletişim bilimlerinde bu üç karşılaşma türü de bulunmaktadır. Pozitif bilimler ve teknikler sürekli bir araya gelen bir çok düzey yoluyla iletişim bilimlerinin özgün bakış açısını oluşturmaktadır. Kurum iletişimi, reklam, halkla ilişkiler ve kurum kültürü de iletişime ilişkin değerlendirilmektedir. Ayrıca kitle medyası ve gazetecilik alanı, politikada iletişim, kamuoyu araştırmaları ve işlevleri iletişim alanının kapsamında ele alınabilmektedir. Ayrıca iletişim, matematiği, psikolojiyi, mantığı, dilbilimi, antropolojiyi, sosyolojiyi, ekonomiyi, tarihi, göstergebilimi kapsayan bir çok disiplinden bilimsel katkı sağlamaktadır. Anketler ve istatistikler, vaka incelemeleri, katılımcı gözlem gibi araştırma yöntemleri iletişim alanında da kullanılmaktadır.

İletişim bilimleri disiplinler arası niteliğinden dolayı bir çok disiplinin kavşağında yer almaktadır. Toplum bilimlerinin alt konusu olan bu alanın, bilimsel meşruluk sorunuyla sürekli ilgilenmek durumunda olduğu görülmektedir. Bu durum, iletişim alanını pozitif bilimlerden esinlenerek genellikle şemaları benimsemeye ve bilimsel modeller aramaya yöneltmiştir. Bununla birlikte iletişim bilimlerinin üçlü bir gereksinimden (epistemolojik, tarihsel-toplumsal-politik ve teknik) doğduğu ileri sürülmektedir

Hayatın değeri uzun yaşanmasında değiI , iyi yaşanmasındadır.
Kendini bilimlerle donat ve düzelt, bilimden başka şeylerin hepsini bırak. Bilimde her şey vardır, her şey bilimdedir. İnsanın ruhu kandil, bilim onun aydınlığı ve tanrısal bilgelik de kandilin yağı gibidir, bu yanar ve ışık saçarsa o zaman sana diri denilir, o zaman sen dirisin, yanmaz ve karanlık kalırsa o zaman sen de ölürsün. İbn-i Sina

Comments are closed.