logo

Bilim ve sanat takdir edilmediği yerden göç eder.

Rabbim izin verirse

Sonuç olarak, bağırsak ile beyin arasındaki bağlantı konusunda halen bilmediğimiz pek çok şey bulunmaktadır. Ayrıca örnek olarak bağırsak mikrobiyotasının davranışları nasıl düzenlemeyi başardığına dair yüzde yüz oranında doğru bir veriye sahip olduğumuzu da söyleyemeyiz. Ancak yine de her geçen gün daha fazla veri gün ışığına çıkarılmaktadır. Bu durum şüphesiz insan vücudunu ve işleyişini daha iyi tanımamıza ve hak ettiğimiz şekilde kendimize daha iyi bir biçimde bakmamıza yardımcı olacaktır.

Bağırsakta bulunan sinir hücrelerinden oluşan sınıflar arasında motor nöronları ve duyusal nöronlar yer almaktadır. Submukozal Pleksus ya da Meissner Pleksusu: Bu sinir hücrelerinden oluşan ağ özofagustan başlar ve anüse kadar uzanır. Temel görevi hormonların, enzimlerin ve sindirim işleminde gerekli tüm maddelerin salımının gerçekleştirilmesidir. Bu ilk ağ temel olarak uyarıcı nitelikteki görevleri yerine getirir. Miyenterik Pleksus ya da Auerbach Pleksusu. Beynin Kimyasal Laboratuvarı: Auerbach plaksusu en kritik işleve sahip sinir ağıdır. Bunun nedeni, bağırsakta bulunan bu nöron grubunun merkezi sinir sistemi ile doğrudan bağlantısının olmasıdır. Bu nedenle bu bölge, merkeze giden ya da duyusal nöronlar, aracı nöronlar ve motor nöronları içerir. Auerbach pleksusunun fonksiyonları şu şekilde sıralanabilir:

  • Gastrointestinal (sindirim sistem ile ilgili) hareketleri düzenler.
  • Safra kesesi, pankreas ve hatta dolaşım sisteminin sinir düğümlerini birbirine bağlar.
  • Bağırsak nöronları gerçek anlamda bir tür kimyasal laboratuvar işlevi görür. Serotonin, dopamin, ağrı uyuşturucuları vb. maddelerin üretimini teşvik eder.
  • Bu sinir ağı bakterilerin bulunup bulunmadığını belirleme yeteneğine de sahiptir. Ayrıca bunların vücuttan atılması için ishal gibi süreçleri başlatır. Bu tür kararları beyinden emir almadan verir.
  • Bağışıklık sisteminde bulunan hücrelerin yaklaşık olarak %70’i bağırsağın bu bölgesinde bulunur.
  • Aynı zamanda bağırsak nöronları, bağırsak dokusunda bir enflamasyon tespit ettiklerinde bağışıklık hücrelerini aktive ederek reaksiyon gösterebilirler.
Beyinle bağırsak hücreleri arasındaki bağlantı çift yönlüdür. Diğer bir deyişle verileri karşılıklı olarak verir ve alırlar. Aynı zamanda bunu özel ve kendilerine ait nöral ağlar üzerinden gerçekleştirirler. Bunun sonucunda da arada aktarılan mesajlar neredeyse anında iletilir. Dr. Diego Bohórdez tarafından yakın zamanda yapılan bir çalışmada, bu iletişimin vagus siniri (akciğer-mide siniri) üzerinden gerçekleştiği keşfedilmiştir. Bu sinir beyin sapını bağlayan sinirdir. Benzer şekilde bu süreç, bağırsak ile beyin arasındaki iletişimi hızlandıran ve optimize eden bir nörotransmitter olan glutamat sayesinde düzenlenmektedir. Öte yandan bu mesajların, basit bir göz kırpmasından çok daha hızlı bir biçimde, 100 milisaniye içerisinde iletildiği ortaya çıkarılmıştır. Bu iletişim sayesinde beyin, sindirim, metabolizma ve hormonal süreçler gibi işlemleri sağlıklı bir şekilde düzenleme şansına sahip olmaktadır. Ancak bunların yanında çok ilginç bir detayın da altını çizmek gerekir. Bağırsak hücreleri beyinden aldıkları bilgiden %90 daha fazla bilgiyi beyne gönderirler. Bu durum, enterik sinir sisteminin pek çok kararı kendi başına aldığını düşünmemize yol açar. Bağırsak nöronları mikrobiyom ile birlikte bizi hem pek çok hastalıktan koruma hem de serotonin üretimi sayesinde ruh halimizi düzenleme konularında kilit görev üstlenirler.
Bağırsağımızda 100 milyondan fazla nöron olduğunu bilmek aslında vücudumuzda ikinci bir beyin bulunduğunu düşünmemizi sağlayacaktır. Ancak konuyla ilgili açıklığa kavuşturmamız gereken küçük detaylar bulunmaktadır. Bağırsakta bulunan bu nöron sistemi düşünmez, mantık yürütmez, matematik problemleri çözmez ya da şiir yazmaz. Fakat zihinsel durumumuzu düzenler.
Enterik sistem özofagus (yemek borusu), mide, ince bağırsak ve kalın bağırsağın tamamını kapsar. Tüm sindirim sistemi ve özellikle de bağırsakların çok geniş bir nöral ağa sahip olduklarını biliyoruz. Harvard Üniversitesinde yapılan ve Nature dergisinde yayımlanan makalede belirtilen çalışma ve diğer bazı araştırmalarda da belirtildiği gibi, bilim insanları hem insan hem de hayvan modeller üzerinde bu nöronların haritasını çıkarmayı başarmışlardır. Bu çalışmalar sonucunda şu bilgilere ulaşılmıştır: Uzunca bir süredir insanın doğumunda var olan bağırsak hücrelerinin ölürken de aynı oldukları düşünülüyordu. Ancak şimdi bunun tam olarak doğru olmadığını biliyoruz. Çünkü bu bağırsak hücrelerinin bir kısmı yaşam süresi içinde kendilerini yenilerler. Diğer taraftan, enterik sinir sisteminin farklı türlerde nöronlara sahip olduğunun da altını çizmek gerekir. Bu noktada kendimize insanın neden bu kadar çok sayıda sinir hücresine sahip olduğunu soracak olursak, bu sorunun cevabı oldukça basit olduğunu belirtmeliyiz. Bağırsak hücreleri beyin ile işbirliği içinde çalışarak bizi hastalıklardan korur, sindirim, hormonal ve metabolizma ile ilgili hayati fonksiyonları yerine getirir, düzenler ve bunun sonucunda da duygusal sağlığın korunmasına yardımcı olur.

Bağırsakta bulunan nöronlar sindirim, bağışıklık, hormonal ve metabolizma konularında farklı görevlere sahiptirler. Bu nöronların işleyişi hem biyolojik hem de psikolojik sağlık açısından son derece önemlidir. Örnek olarak, yakın dönemde bazı depresyonla ilişkili bozukluklar ile geniş bağırsak ekosistemi arasında bir ilişki olduğu ortaya çıkarılmıştır. İstanbul Üsküdar Üniversitesinde yapılan bir araştırma ve benzerleri, hem bağırsak nöral ağı hem de içeriğindeki mikroorganizmaların, serotonin ve gama aminobütirik asit gibi nöroaktif maddelerin üretimi ve dağıtımı için önemli rol oynadıklarını göstermektedir. Bilim insanları büyük bir kısmı gizemini koruyan bu dünyayı mikroskopları ile aydınlattıkça olağanüstü veriler de gün ışığına çıkmaktadır. Bu bağlamda, bağırsak sistemi içinde nöronlardan oluşan ve beyinle birlikte çalışan oldukça karmaşık bir ağın varlığından söz ediyoruz.

İnsan bedeninde olup biten her şeyin tüm evrende olanlardan çok daha büyüleyici olduğu söylenir. Örnek olarak beyin, halen çok büyük ve zorlu bir bilmece olma özelliğini korumaktadır. Aynı şekilde enterik sinir sistemi ve bağırsak nöronları tarafından insanın ruh halinin belirlenmesi ve hatta sağlığımızın korunması hayret verici ve çözülmemiş bilmeceler arasında yer almaktadır. Popüler deyimiyle “ikinci beyin” olarak adlandırılan bağırsağın bu bölümünün ne denli önemli olduğunu anlamak için sadece bir gerçeğin altını çizmek yeterli olacaktır. Bağırsakta bulunan sinir sisteminde omurilikten beş kat daha fazla nöron bulunmaktadır. Bu oldukça karmaşık nöral ağ, içinde yaklaşık olarak yüz milyon nöron barındırmaktadır. Buna ek olarak bağırsak sürekli olarak beyinle işbirliği içinde çalışarak serotonin üretimi gibi çok önemli fonksiyonların yerine getirilmesini sağlar. Ancak bu ikili arasındaki ortaklıkta üçüncü bir faktörü de göz ardı edemeyiz: Bu iletişimin ayrılmaz bir parçası olan ve halen pek çok soru işareti ve gizem barındıran bağırsak mikrobiyotası.

Limbik Sistem: Bu sistem, animal brain olarak da adlandırılır. Hayvan beyni ile ortak noktamızdır. Daha çok duygularımızın oluşumunu sağlar. Nefret, hiddet, mutluluk, sevgi, kızgınlık, saldırganlık gibi davranışları oluşturur.

Hayvanın temel içgüdüleri buradadır. Bir hayvan dışardan tehdit algılamasıyla, kızıp cevap vermesi (saldırganlık, ısırma) limbik sistemle olur. Limbik sistemin yaptığı tüm davranışlar temel olarak dopamin kökenlidir. Dopamin, hareketin ardışık (dövüşürken sürekli yumruk atma vb.) yapılmasına neden olurken, bir yandan da bu davranıştan zevk alınmasını sağlar.

Limbik sistem prefrontal bölgede bulunan haz merkezi (orbitoftontal) ile bağlantı halindedir. Bu bağlantı limbik sistemde oluşan hazzın bilinç seviyesine ulaşmasını sağlar. Bu bağlantılar, prefrontal bölgede oluşan entellektüel hareketlerden de limbik sistemi haberdar eder. Böylece keman çalmak, müzik dinlemek, bilimsel aktivitede de bulunmak, sınavlarda başarılı olmak gibi durumlarda da limbik sistemin haz alması sağlanır. Limbik sistemin accumbens parçası hazzın oluştuğu temel birimdir. Bağımlılık yapan sigara, kumar gibi alışkanlıklar, dopamin denen nörotransmitteri arttırarak bağımlılık yapıcı ve zevk verici etki oluşturur.

Bazal Ganglionlar: Bazal ganglionların temel görevi, hareketlerin koordineli olarak yapılmasıdır. Özellikle ardışık ve çok hızlıca yapılması gereken hareketlerin ifa edilmesinde görev alır. Örneğin koşma, alkışlama, yüz mimik hareketleri, imza atma, piyano çalma vb. En sık görülen bazal ganglion hastalığı parkinsondur.

Beynin İç Kısmındaki Parçalar:

Talamus: Vücuttan gelen tüm duyular (ağrı, kaşınma, dokunma vb.) önce talamusa gelir, ardından duyunun algılandığı esas bölge olan pariyetal loba giderler. Talamus, vücuttan gelen duyuları filtre eder ve ayrıştırır. Yani gereksiz duyuları siler. Örneğin aynı anda etrafınızdaki tüm sesleri duymazsınız, eğer yoğunlaşırsanız birisinin sesini duyarsınız.

Hipotalamus: Hipotalamus hayatta kalmanın temel davranışlarını yerine getirir. Acıkma (lateral bölge), doyma (ventromedial bölge), kalp atışının hızlanması (posterir ve lateral bölge) ve yavaşlaması (anterior ve medial bölge), tansiyonun azalması ve artması, vücut sıcaklığının düzenlenmesi (preoptik bölge), kadın erkek cinsiyetine ait davranışların düzenlenmesi (preoptik/INAH bölgesi) buradaki nöronlarla yapılır.

Epifiz: Pineal bez olarak da bilinir. Karanlıkta devreye giren melatonin hormonu burada yapılır. Uykunun başlamasını sağlayan hormonlardan biridir. Diğer yandan kanserin oluşumunu engelleyen bir özelliği vardır. Bağışıklık sistemini düzenler. Görme engelli kişilerde daha fazla melatonin salınımı olduğundan, bu kişilerde kanser olma riski normal kişilere göre yarı yarıya azdır.

Pariyetal Lob: Yan lob olarak bilinir. Bu lobda dokunma duyusunu alma (gyrus postcentralis), 3 boyutlu tasarım ve planlama, okuma-yazma merkezi bulunur. Temporal Lob: Şakak lobu olarak bilinir. Hafıza merkezi (hipokampus), heyecanlanma ve korku-kaygı merkezi (amigdala), kokuların hatırlanmasını sağlayan merkez (entorinal) bulunur. Ayrıca koku duyusu bu lob tarafından alınır. Oksital Lob: Arka lob olarak bilinir. Görmeyi sağlayan merkezdir. Burada renkli görme ve derinlik algısı oluşur.

Frontal Lob: Ön lob olarak bilinir. Konuşma merkezi (brocka), kasların hareket etmesini sağlayan merkez (gyrus precentralis), hareketleri planlama merkezi (premotor korteks), gözlerin hareketini kontrol eden merkez bu lobda bulunur. Ayrıca bu lobda bulunan ayna nöronları, öğrenmeyi sağlayan temel nöronlardır. Bu nöronlar karşıdaki kişi ne yapıyorsa aynısının beyinde tekrar edilmesini ve böylece öğrenme kalıplarının oluşmasını sağlar. Frontol lobun hemen alnın arkasında bulunan en ön kısmına preforantal korteks denir. Prefrontal korteks insanı insan yapan bölgedir. Muhakeme, empati, karar verme, entelektüel davranıştan sorumludur ve hayvanlarda bulunmaz. Bu bölge neredeyse tüm psikiyatrik bozukluklarda en çok etkilenen bölgedir. Prefrontal korteks 3 kısımdan oluşur: orbitofrontal (haz algısı), ventromedial (hata tespit merkezi), dorsolateral (akıl, bilinç).
Nöronlar arasında milyarlarca bağlantı yolu vardır. Bu yollara sinaps denir. Nöronlar arasında iletişim nörotransmitter denilen kimyasallar vasıtası ile olur. Kısa süreli anlık duygular nörotransmitterlerin artması, azalması ile olurken, karakterinizi belirleyen, sizi siz yapan karakteristik özellikler ise nörotransmitterlerin sebep olduğu protein sentezi ve nöronal ağ yapısı değişiklikleri ile olur.
Beyin, kafatasının içerisindeki diğer dokulara nispeten yağ oranı yüksek bir dokudur, protein ve şeker ihtiva eder. Beyni diğer dokulardan ayıran en önemli fark, nöron adı verilen beyindeki sinir hücrelerinin formunun diğer hücre formlarından farklı olmasıdır. Vücuttaki diğer hücreler bir kutu şeklini andırırken, nöronlar dallı budaklıdır, bir ağaç gibidir. Nöronlar bu yapısı nedeniyle, ilgilenmeyi tercih ettiğiniz meşgalelere göre büyüyüp küçülebilir. Yani ilgi alanınız neyse, beyinde o alanın muhatabı olan bölge büyür.

Gebelik esnasındaki şartlar da yine bebeğin beyin fonksiyonları açısından hayati önem arz eder. Mesela, anne karnında sigara dumanına maruz kalınmışsa, çocuğun genleri hayat boyu sigara içmiş bir kişinin genleri ile benzerlik gösterir ya da anne adayı hamile iken ağır bir grip geçirirse, iltihap genleri tetiklenir ve vücutta iltihap oluşur. Doğan çocuğun hayatı boyunca iltihap (inflamasyon) eğilimli ve sürekli grip olan bir kişinin metabolik özelliklerini taşıyan bir birey olma ihtimali yüksektir.

Johan Swanepoel, Cosmic Intelligence
İnsan beyninde on binlerce işleyici devre (processing) vardır. Her devrenin kendi içinde bir modülü vardır ve kişiye özeldir. Parmak izine benzer. Tüm beyinler temel prensipler olarak aynıdır, fakat düşünce biçimi tamamen faklıdır. İnsan beyni, anne karnında gelişmeye başlayan bir organdır. Hamileliğin yaklaşık 20. ile 24. günü arasında ceninin beyni gelişmeye başlar. Döllenme aşamasındaki çevre şartları, annenin sodyum seviyesi, şeker seviyesi, solunan havadaki karbonmonoksit miktarı, beslendiği gıdaların kompozisyonu epigenetik değişikliklere yol açar.
Beyin bir portakala benzer, iç ve dış kısmı vardır. Dış kısmı portakalın kabuğu gibidir, buraya korteks (kabuk) adı verilir. Beynin dış kısmı olan korteks, frontal, temporal, pariyetal ve oksipital olmak üzere 4 loba ayrılır. İç kısmında ise bazal ganglionlar, talamus, hipotalamus ve limbik sistem vardır.
03.11.2021

Bilim insanları, bilgelik, yalnızlık ve bağırsak mikrobiyotası arasında neden bir bağlantı olduğunu bilmiyorlar. Aslında, psikolojik ve biyolojik faktörlerin nasıl etkileştiğinden emin değiller. Belki de zayıf bir zihinsel durum mikrobiyotayı etkiler. Ancak, bunun tersi de olabilir. Yine de, bu üç faktör arasındaki ilişkiyi destekleyen kesin kanıtlar bulmuşlardır.

Bilim insanları mikrobiyal çeşitliliği iki şekilde ölçtüler. İlki alfa çeşitliliğiydi. Bu, her bireydeki mikrop türlerinin ekolojik zenginliğiyle ilgiliydi. İkincisi beta çeşitliliğiydi. Bu, mikrop topluluğunun bileşimindeki çeşitlilikle ilgiliydi. Sonuçlar şunları önerdi:

  • Daha düşük düzeyde yalnızlık ve daha yüksek düzeyde bilgelik sahibi insanlar, ekolojik olarak daha zengin ve daha çeşitli bir mikrop popülasyonuna sahipti.
  • Azaltılmış mikrop çeşitliliğine sahip insanlar daha zayıf zihinsel ve fiziksel sağlığa sahiplerdi.
  • Mikrobiyota ne kadar çeşitli olursa, patojenlerin istila etmesi o kadar az olasıdır.

Kaliforniya Üniversitesi araştırmasını gerçekleştirmeden önce bilim insanları, daha aktif ve çeşitli bir sosyal hayata sahip olan insanların daha çeşitli mikrobiyotaya sahip olduklarını öne süren kanıtlar bulmuşlardı. Kalifornia Üniversitesi araştırmacıları bu bilgiyi takip etti. Sonuçlarının son derece ilginç olduğu ortaya çıktı. Araştırmacılar, bilgelik, yalnızlık ve bağırsak mikrobiyotası arasındaki ilişkiyi kurmak için anket sonuçlarını dışkı analizleriyle karşılaştırdı. Oldukça tuhaf görünse de, bu, iki unsur arasında bir ilişki olup olmadığını tespit edebildikleri anlamına geliyordu.

Eskiden mikrobiyotayı “bağırsak florası” olarak biliyorduk. Bu, sindirim sisteminde yaşayan trilyonlarca mikroptan oluşur. Bunlar bakteri, mantar veya virüs olabilir. Bilim insanları uzun zamandır bir bağırsak-beyin ekseninin var olduğunu düşünüyorlardı. Başka bir deyişle, iki organ arasında önemli bir bağlantı vardır. Sonuç olarak, bağırsak işlevi beynin duygusal ve bilişsel merkezlerini etkiler ve bunun tersi de geçerlidir. Bağırsak-beyin eksenindeki değişiklikler, diğer süreçlerin yanı sıra stres tepkilerinde, ruh hallerinde ve karar vermede eksikliklere neden olabilir. Ayrıca bilim insanları, mikrobiyotanın ruh sağlığı bozuklukları üzerinde bir etkisi olduğunu keşfettiler. Örneğin, mikrobiyota depresyon ve kaygının varlığını ve düzeyini etkiler.
Araştırmacılar, çalışmayı her iki cinsiyetten 184 katılımcıyla gerçekleştirdi. Hepsinin sağlığı iyiydi. Yaşları 28 ile 97 arasında değişiyordu. Araştırmacılar, tüm katılımcılara yalnızlık ve bilgelik düzeylerini değerlendirmek için bir anket verdi. Anket ayrıca şefkat, sosyal destek ve bağlılık düzeylerini de sordu. Ayrıca, katılımcıların tümü dışkılarından örnekler verdi. Bilim insanları bu örnekleri bir laboratuvarda analiz ettiler. Araştırmacılar, daha önceki çalışmalarda bahsedilen bir teori temelinde çalışıyorlardı. Bu çalışma, bilgelik özelliklerinin beynin belirli bölgelerine karşılık geldiğini öne sürüyordu. Aslında, daha akıllı olanlar daha yoğun mutluluk ve esenlik duyguları geliştirirler. Aynı zamanda, daha az bilge olanlar, hayatları hakkında daha az rahat hissetme eğilimindedir. Ek olarak, daha bilge olanlar daha az yalnızlık duygusu yaşarlar. Benzer şekilde, yalnız olanlar daha az bilge olma eğilimindedir.

Doğanın konuştuğunu ve insanlığın dinlemediğini düşünmek ne kadar üzücü. Victor Hugo

Bilgelik, yalnızlık ve bağırsak mikrobiyotası arasındaki ilişki nedir? İlginç bir şekilde, araştırmacılar, hem bilgeliğin hem de yalnızlığın, bağırsaktaki mikroorganizmaların çeşitliliğinden büyük ölçüde etkilenmiş gibi görünen duygular olduğunu öne sürdüler. Bu, bağırsağın “ikinci beyin” olduğu fikrini onaylar.

ABD’de yapılan araştırmalar, bilgelik, yalnızlık ve bağırsaklarınızdaki mikrobiyota arasında bir bağlantı buldu. Bu üç şeyin ortak noktası nedir ve sizi nasıl etkiler? Muhtemelen bilgelik, yalnızlık ve bağırsak mikrobiyotasının birbiriyle tamamen alakasız olduğunu düşünürdünüz. Ancak, sinirbilim alanında yakın zamanda yapılan bir araştırma, bunların aslında yakından bağlantılı olduğunu gösterdi. Bu araştırmayı ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki San Diego Üniversitesi yürütmüştür. Çalışmayı yöneten Dr. Tanya T. Nguyen’dir. Çalışma, Frontiers in Psychiatry dergisinde yayınlanmıştır.

Nörobik tarafından önerilen egzersizler sayesinde yeni yapılar ve beyin bağlantıları geliştirmek mümkündür. Ayrıca, nörobiyolojik tekniklerin yardımıyla Alzheimer hastalığı, depresyon ve Parkinson gibi çeşitli nörodejeneratif bozuklukların ortaya çıkmasını önleyebilirsiniz.

Uzun bir süre, bilim adamları beynin sadece çocukluk döneminde sinirsel bağlantılar oluşturabileceğine inanıyordu. Ancak Katz, beynin farklı yaşlarda yeni yapılar ve bağlantılar oluşturarak gerekli duyusal katkıları tahsis ettiği ve işlediği sonucuna vardı. Bu alıştırmalarla şunları yapabilirsiniz:

  • Yeni günlük yaşam aktivitelerini deneyerek beyin seviyesinde yeni bağlantılar (sinapslar) oluşturmak.
  • Duyusal ağ yoluyla sinir ağlarının üretimini veya yenilenmesini teşvik etmek.
  • Nörotrofinlerin veya nöronların hayatta kalmasını destekleyen spesifik moleküllerin üretimini teşvik etmek.
  • Beyin egzersizleri yapmak önemlidir, çünkü tüm beyni ve bedeni kullanmaya ve konsantrasyon, denge, düşünme, hafıza, yaratıcılık, işitme, dikkat, algı ve konsantrasyonu geliştirmeye yardımcı olurlar. Bu nedenle, “öğrenme becerilerini ve tutumlarını geliştiren ve motor eksikliklerini, davranış problemlerini, sözelliği, yazmayı geliştiren ve hiperaktiviteyi önlemeye ve gidermeye yardımcı olan bir stratejidir” (Orellana, 2010).

Birçok egzersiz yapabilirsiniz. Ne kadar yaratıcı olursanız, olasılıklar o kadar geniş olacaktır. İşte bazı fikirler: İlerlemenizi takip etmek için zamanlayarak Sudoku bulmacaları çözün. Yeni kelimeler öğrenin ve gelecekteki konuşmalarınıza dahil edin. Bir saatteki zamanı aynadan bakarak tanımlayın. Evinizde geri geri yürüyün (dikkatlice yapın). Baskın olmayan elinizle dişlerinizi fırçalayın veya saçınızı tarayın. Baş aşağı resimlere bakın ve ayrıntılarını takdir edin. Cep telefonunuzu baskın olmayan elinizle kullanın. Gözleriniz kapalıyken giyinin. İşinize, evinize veya okulunuza giden rotayı değiştirin. Kısacası, rutin ve otomatik davranışlarınızı bozan herhangi bir egzersiz, beyninizi çalışmaya teşvik edecektir.

Nörobik’te önerilen antrenman serebral hemisferleri, vücut hareketini ve tüm duyuların kullanımını, özellikle miyelini ve öğrenme kolaylığını uyarmak için gözlerin kullanımını içerir. Bu programın hedefleri şu şekildedir: bir kişinin fiziksel durumunu iyileştirmek, hareketlerinin kalitesini korumak, psikolojik ve bilişsel yeteneklerini güçlendirmek ve vücutlarındaki stres ve gerilimleri ortadan kaldırmak için beyin-beden iletişimine yardımcı olmak.

Bu, zihinsel performansı artırabilecek bir dizi egzersiz, problem ve zihinsel bulmacadan oluşan zihinsel, beyinsel veya nöronal egzersizdir. Kuzey Carolina, Durham’daki Duke Üniversitesinde nörobiyolog olan Lawrence Katz ve Manning Rubin, bu konsepti ortaya çıkardılar. Bu yazarlar Nörobik’i, kişinin rutin değişiklikler ve uzun süreli optimal zihinsel sağlığı koruyabilen bir dizi egzersiz yoluyla bir grup beyin kasını uyaran bir egzersiz programı olarak nitelendirmektedir. Katz ve Rubin’e (1999) göre, Nörobik genellikle mantık egzersizlerini, bulmacaları ve izole seansları içeren diğer beyin egzersiz türlerinden çok farklıdır. Bunun yerine, Nörobik, beynin sahip olduğu çeşitli doğal yolları geliştirmek ve üretmek için tüm duyularınızın kullanılmasını gerektirir. Bu şekilde, farklı bilgi türleri arasında yeni ilişkiler kurarsınız. Kasıtlı olarak yeni çağrışım modelleri oluşturmak, bu tür beyin egzersizlerinin merkezi bir parçasıdır.

Herkes isterse kendi beynini şekillendirebilir. Santiago Ramón y Cajal
Vücudunuza ve genel görünümünüze dikkat etmek iyi bir şey olsa da, beyninizin bir kas olduğunu ve aynı zamanda egzersiz gerektirdiğini de unutmayın. Bu yalnızca başka bir organ değil, paha biçilmez bir işletim sistemidir. Bu nedenle, formda kalmanın harika bir yolu olan Nörobik egzersizlerini denemelisiniz. Önerilen egzersizleri özel ihtiyaçlarınıza göre ayarlayabilirsiniz. Bu şekilde zihinsel yetilerinizi yaşınıza göre geliştirebilirsiniz. Her yaştan çocuklar ve yetişkinler için egzersizler vardır.
Nörobik, beynin çevikliğini ve esnekliğini korumak için bir beyin egzersizi türüdür. Beynin uykuda olabilecek o alanlarını uyandırmak için otomatik veya alışılmış zihinsel şemaları kırarak, beyin kapasitenizi artırır. Batı toplumunda fiziksel görünüş kültü hakimdir. Bu nedenle, birçok insan formda kalmak ve heykele benzer bedenlere sahip olmak konusunda takıntılıdır. Ancak, az sayıda insan beynine egzersiz yaptırma konusunda endişe duyar.

Sinestezi büyüleyici bir fenomendir. Gerçekten de, hem sinirbilimcileri hem de psikologları aynı şekilde ilgilendirir. Önümüzdeki yıllarda kuşkusuz bu ilginç durum hakkında daha fazla gerçek keşfedecekler. Ancak bu arada, sinestezisi olan insanların, bunu sorunlu bulmak şöyle dursun, sahip oldukları bu ilgi çekici hediyenin tadını çıkardıklarını biliyoruz.

Sinestezi olmayan insanlarla karşılaştırıldığında, tüm beyinde daha fazla bağlantı vardır.

Teşhis ve nörogörüntüleme tekniklerinin evrimi ile artık sinestetik beynin neye benzediği hakkında çok daha fazla veriye sahibiz. Gerçekten de, pozitron emisyon tomografisi (PET) ve fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) uygulanan sinestezili birçok gönüllü sayesinde, artık sinestetik beyin hakkında şunları biliyoruz: Görsel korteks bölgesinde daha fazla aktivasyon vardır. Beyin daha yüksek bir gri madde yoğunluğuna sahiptir. İşitme korteksinden insula’ya yüksek bir aşırı bağlantı vardır. İnsula, duygular ve vücut homeostazının düzenlenmesi ile ilgilidir.

Çocukların nörolojik budamadan oluşan bir beyin gelişimi döneminden geçtiğini biliyoruz. Diğer bir deyişle, daha özelleşmiş bir beyni şekillendirmek için nöronlar arasındaki bazı sinaptik bağlantılar ortadan kaldırılır. Aslında, 12-13 yaşlarına kadar, çocuklarda kesinlikle gerekli olandan daha fazla nöron ve sinaps olması yaygındır. Yavaş yavaş ortadan kaybolmaları, beynin düzgün çalışması için gereklidir. Ancak sinestezi olan kişilerin bu budama işleminden geçmediği görülmektedir. Bu nedenle, çeşitli alanlar birbiriyle kesişir. Hollanda’daki Amsterdam Üniversitesinde, oksipitotemporal kortekste renkle ilişkili bölgelerin aniden motor bölgelerle bağlantı kurabileceğini öne süren bir araştırma yapıldı. Bu, sinestezi olan kişilerin yaptığı basit hareketlerin bile onlarda belirli bir tonalite uyandırabileceği anlamına gelir.

Sinestezi olan her kişinin benzersiz deneyimleri vardır. Hepsi beyinlerinin bağlanma şekliyle başlar. Sinestezili bir kişinin beyninin nasıl olduğunu anlamak için limbik aracılık hipotezini düşünmeliyiz. Bunu 1982’de ilk önerenler Richard Cytowic ve Frank Wood’du. Hipotezlerinde sinestezinin limbik sistem tarafından düzenlendiğini öne sürdüler. Daha özel olarak, hipokampusta düzenleniyordu. Sinestezisi olan kişilerin bu bölgede limbik sistemin kendisinden neokortekse kadar çok daha fazla bağ lifi olduğunu keşfettiler. Sonuç olarak, bu daha fazla sayıda algısal fenomen, duyum, hatıra ve hatta duyguya dönüşür.

Çünkü beyinleri daha fazla bağlantıya sahiptir. İsviçre’deki Zürih Üniversitesinden Dr. Gian Bheeli, Nature dergisinde yayınlanan bir araştırma yürüttü. Sinestezinin genetik bir temeli olduğunu ve kalıtsal olduğunu öne sürüyor.

Uzmanlar, nüfusun yüzde üç ila beşinin bir tür sinestezi yaşadığına inanıyor. Ayrıca, bu durum kadınlarda erkeklerden daha yaygındır. Bazıları bu yeteneği bir hediye olarak düşünür. Çünkü dünyayı aynı anda birkaç duyunun bütünleşmesiyle görmek, gerçekliği aynı anda çok daha yoğun, tuhaf ve büyüleyici kılıyor. Sinestetik insanların daha yaratıcı olmaları son derece yaygındır. Ayrıca daha büyük bir hafızaya sahip olma eğilimindedirler.

Bu araştırmacılar, şüphelendikleri bir şeyi keşfettiler. Sinestetik beyin farklı çalışır.

Sinesteziyi tanımlayarak başlayalım. Nörolojik bir bozukluk tarafından düzenlenen algısal bir fenomendir. Olan, belirli uyaranlara yanıt olarak birkaç duyusal veya bilişsel bölgenin aynı anda otomatik olarak ve istemsiz olarak etkinleştirilmesidir. Başka bir deyişle, örneğin seslerin rengi olabilir, müziğin tadı olabilir ve kelimeler belirli seslerle ilişkilendirilebilir. 1871’de Bleuler ve Lehman, sinestezinin halüsinasyon deneyimlerini içerdiğini öne sürdüler. Ancak, durum böyle değil. Şizofreni gibi herhangi bir zihinsel bozuklukla da ilgisi yoktur. Ayrıca aşırı hayal gücü yüksek bir zihnin ürünü de değildir. Sinestezi anlayışındaki ilk önemli dönüm noktası 1995 yılında Dr. E Paulesu ve ekibi tarafından gerçekleştirildi. Pozitron emisyon tomografisi ile sinestezi hastalarına farklı tanı testleri yaptılar. Bu onların hemodinamik tepkilerini ölçmek içindi.

Sinirbilimciler, sinestezinin yaratıcılık ve hatta hafıza gibi bilişsel becerileri geliştirebileceğini keşfettiler. Bunun nedeni, bağlantı kurmada daha usta olan bir beyinde yatmaktadır.

Vincent Van Gogh, Vladimir Nabokov, Wassily Kandinsky ve Nikola Tesla gibi figürlerin iki duyuyu aynı anda yaşayabildiğini biliyoruz. Uzun bir süre uzmanlar, sinestezinin hayal kurmaya meyilli zihinlerin bir özelliği olduğunu düşündüler. Aslında, bu yeteneğin hiçbir bilimsel temeli olduğunu düşünmüyorlardı. Ancak yeni yüzyılın gelmesiyle birlikte sinirbilimciler, psikologlar ve hatta genetikçiler bile bu nörolojik özelliğe dikkat etmeye başladılar. Bugüne kadar, bazı büyüleyici gerçekleri keşfettiler.
Sinestetik beyin farklı çalışır. Bu, renkleri gördüğünüzde sesleri duyabileceğiniz anlamına gelir. Veya bir rengi tadabilirsiniz. Beyindeki bu küçük nörolojik değişiklikler büyüleyicidir. Müzik dinlerken renkleri görmek. Bir dondurmayı tatmak ve yanağınızda bir okşama hissetmek. Bir çiçeğe dokunmak ve ağzınızda tatlı bir tat hissetmek. Bunların hepsi sinestezi örnekleridir. Bu, tüm dünyada binlerce insanın yaşadığı nörolojik bir bozukluktur. Ancak, sinestetik beyin gerçekte nasıldır? Peki, bu yetenek nasıl açıklanabilir?

Bu sebepten dolayı bu gibi yerlerde ve ortak kullanım içeren internet paylaşımları ile internete girdiğinizde kesinlikle facebook, twitter, mail, online bankacılık vs.. gibi sizden şifre ve kullanıcı adı ile giriş yapmanız istenen yerlere bu internet erişimleri ile giriş yapmayın. Olasılık düşük olsa da bilgileriniz çalınabilir, maddi ve manevi olarak zarara uğrayabilirsiniz. Aman dikkat.

Ortak kullanılan bilgisayarlar ve ortak kullanım alanlarındaki internet bağlantıları güvenlik için oldukça tehlikeli bir durum. Ortak kullanılan bilgisayarlarda (cafe, kütüphane vs..) ya da ortak internet kullanımı olan  (cafe, hava alanı, alışveriş merkezi vs..) gibi yerler de internet kullanımı her zaman tehlikelidir. Sizlere bu imkanı sağlayan yerler ya da ortak kullanılan bilgisayarlara herhangi bir zararlı yazılım kurulmuş olabilir. Bu zararlı yazılımlarda sizlerin bilgilerinize erişebilir. Bu da güvenliğiniz için oldukça tehlikeli bir durumdur.

Ayrıca sosyal medyalar ve anlık mesajlaşma uygulamalarından gelen mesajlara da sizden bilgi ve para isteniyorsa, bu istediği yapan kişi tanıdığınız dahi olsa, o kişi ile yüz yüze ya da telefonla arama yöntemi ile iletişim kurmadan bu bilgileri paylaşmayın. Cihazınızda olabilecek gizli zararlı bir uygulama bu bilgileri mesajlaşma uygulamasından erişebilir. Bu bilgileri buralardan paylaşmayın. Bir tanıdığınız da sizden mesajlaşma uygulaması üzerinden para istiyor olabilir. Para transferi yapacaksanız eğer; o kişi ile hemen iletişim kurun ve doğruluğunu teyit edin. Çünkü konuştuğunuz kişi arkadaşınız olmayabilir belki arkadaşınızın mesajlaşma uygulaması birileri tarafından ele geçirilmiş olabilir.

Sosyal medya her geçen gün büyüyor. Yeni gelen uygulamalar ve özellikleri ile her geçen gün kullanıcı sayısını daha da arttıran günümüz internetinin en büyük sanal ortamı olan sosyal medyada güvenlik konusu oldukça hassas bir durumda. Sosyal medyalar üzerinden insanlar arkadaşları ile konuşabiliyor, onların paylaşımlarını görebiliyor ve yorumlar atabiliyor. Bunun yanı sıra sosyal medyalar da yeni kişiler ile de tanışabiliyorsunuz. Ancak bu durum her zaman güvenli olamayabiliyor. Sosyal medyalar üzerinde arkadaş listenize eklediğiniz kişiler sizlerin kişisel bilgi ve fotoğraflarınızı kopyalayabiliyor. Kopyaladıkları bu içerikleri de güvenliğiniz açısından tehlikeli olabilecek yerlerde kullanabiliyor. Bu sebepten ötürü arkadaş listenize ekleyeceğiniz kişileri kabul etmeden bir kez daha düşünmeniz de yarar var. Başınıza böyle bir durum geldiğinde ise hemen yapmanız gereken yasal yollara başvurmak olmalı. Günümüzde internet kullanımına dair yasalar dolandırıcılık ve benzeri faaliyetler uygulayan kişiler için oldukça ağır durumda. Gelişen teknoloji ile birlikte bu kişilere erişim oldukça kolay durumda. Bu gibi durumlarda yasal mercilere başvurarak, durumu izah ettiğinizde gerekli olan yapılacaktır.
Günümüzde e-posta kutularına oldukça gereksiz, reklam, zararlı yazılım ve içerik içeren bir sürü mail gelmektedir. Bu tarz maillerin bir çoğu spam kutusuna düşse de bazıları gelen kutusuna da gelebiliyor. Bu sebepten ötürü özellikle spam kutusuna düşen mailler önemsiz ise eğer; hiç açılmadan (okunmadan) silinmelidir. Ayrıca gelen kutusuna gelen maillerde sizin için önemsiz ve tanımadığınız bir kişiden geldiyse yine ilgili içeriğe erişmemeniz de yarar var. İlgili mailleri açıp okuyorsanız dahi ilgili maillerin eklerinde bulunan dosyaları kesinlikle indirmeniz gerekiyor. Zaralı yazılım içeren maillerin eklerinde yer alan zararlı yazılımlar herhangi bir tıklamanız da bilgisayarınıza bulaşabilir. Bu da güvenliğiniz açısından tehlike arz edebilir. Bu sebepten ötürü bu mailleri herhangi bir veri indirmesi yapmadan direkt olarak çöp kutusuna taşıyın ve ardından çöp kutusundan da temizleyin.
Bilgisayarınızın ya da akıllı telefonunuzun işletim sisteminin güncellemesini düzenli olarak yapın. Gelen her yeni güncelleme ile birlikte yeni özellik ve uygulamalar kullanıma sunuluyor olsa da bu güncellemeler ile birlikte güvenlik açıkları ve hatalar da gideriliyor. Bu sebepten ötürü güncellemeleri düzenli olarak yapın ve takip edin.

Başında “https” yazan internet adresleri ile bağlantı kurduğunuzda, bilgiler sadece karşı taraf ve sizin tarafınızdan okunabilecek şekilde şifrelenir. http ile yapılan bilgi alışverişinde ise bir şifreleme yoktur, başka kişiler de sizin aldığınız ve verdiğiniz bilgilere ulaşabilir. https, bilgi güvenliğine ihtiyaç duyulan yerlerde uygulanan bir güvenli iletişim protokolüdür. Bu konu sizde yanlış bir sezgi oluşturmasın. http ile başlayan siteler güvensiz değildir ancak kişisel bilgi ve kredi kartı bilgisi istenen yerlerde http ile başlanıyorsa bu site güvensizdir.

Sizden kişisel bilgi ve kredi kartı bilgilerinin istendiği internet sitelerinin (online bankacılık, online alışveriş siteleri vs..) güvenlik sertifikası içermesine dikkat edin. Bu tarz bilgileri sizden isteyen firmaların güvenlik sertifikası içermesi zorunludur. Bu sertifikayı içeren sitelerde kişisel bilgilerinizin güvenliği sağlanmaktadır. İlgili sitenin SSL sertifikası içerip içermediğini ise tarayıcınızdaki adres çubuğunun başında yer alan “http” ve “https” ile anlayabilirsiniz.

Ve ne yazık ki dolandırıcıların bu tuzağına oldukça yüksek sayıda kişi düşüyor. Kullanıcılardan bu reklamda yer alan bağlantıya tıklayarak, internet bankacılığına giriş yapmaları isteniyor. Bankaların resmi sitelerini ve online bankacılık sistemlerinin benzer görüntüsünü yapan bu dolandırıcılar, kullanıcıların ilgili bağlantıda girmiş oldukları bilgileri ele geçirerek, kullanıcıların banka hesaplarından para çekiyor. Son zamanların en büyük dolandırıcılık faaliyetlerinden birini uygulayan dolandırıcıların bu tuzağına düşmemek için dikkat edin. Siz siz olun internette karşınıza çıkan bu tarz bağlantılar vasıtasıyla internet bankacılığına erişmeyin. Güvenliğiniz için internet bankacılığına giriş yapmak için bankanızın resmi sitesini adres çubuğundan girerek erişin ya da mobil uygulaması üzerinden erişin. Ayrıca internet üzerinden internet bankacılığına erişim yaparken adres çubuğunun ”https://” şeklinde başlıyor olmasına dikkat edin.

Günümüzde özellikle sosyal medyalar üzerinden zararlı reklam içerikleri kullanıcılara sunuluyor. Bu reklamlar ise genellik bankacılık sektörü ile alakalı reklamlar oluyor. Sizde sıkı bir sosyal medya takipçisi iseniz eğer; bahsetmek istediğimiz noktayı hemen anlamışsınızdır. Son zamanlarda sosyal medyalar üzerinde kullanıcıların karşısına kendilerini bankaların resmi hesapları gibi göstererek, kullanıcılara büyük para ödülü, hediye para puan ya da hediye iPhone tarzı paylaşımlarda bulunacaklarını belirterek dolandırma çabası içerisinde dolandırıcılar bulunuyor.
Ve en önemlisi ANTİ-VİRÜS YAZILIMI kullanır. Güvenli bir internet ve bilgisayar için olmazsa olmazlardan biri olan ANTİ-VİRÜS yazılımı her bilgisayar kullanıcısı gibi kullanmanızda yarar var. Güvenli bir ortam sağlayan bu yazılımlar ile bilgisayarınıza internetten ya da harici depolama aygıtlarından bir şekilde gelebilecek bu zararlı yazılımlardan korunmanın en kolay ve pratik yolu Anti Virüs yazılımı kullanmaktır. Anti Virüs yazılımı kullanmayı güvenliğiniz için ihmal etmeyin.

Dikkatli bir internet kullanıcısı ilk olarak zararlı yazılım içerebileceğini düşündüğü bilinmeyen sitelerden kaçınır, internetten dosya indirirken güvenliği belirsiz yerlerden indirmez, torrent tarzı uygulamalardan kaçınır, tehlike arz edebilecek reklamlara tıklamaz.

Günümüz teknolojisinin en büyük problemlerinden biri de bilgisayarımıza her türlü yolla bulaşabilecek olan zararlı yazılımlardır. Bu yazarlı yazılımlar kullanıcıların bilgisayarına erişerek kullanıcıların kişisel bilgi ve verilerine erişip, kullanıcıları maddi ve manevi olarak zarara uğratabiliyor. Bu zararlı yazılımlardan korunmanın bir çok yolu bulunuyor ancak zararlı yazılımlardan korunmanın en pratik yolu kullanıcı dikkati olmaktadır.
Ayrıca korsan yazılım kullanmak, kullanılmasına teşvik etmek ve kullanıma sunmak yasalar gereği suçtur. Unutmayın ki korsan yazılım kullanarak hem kendi güvenliğinizi riske atmış olursunuz hem de büyük emekler sonucunda hazırlanmış olan bu yazılımlara karşılıksız olarak erişerek yapımcılarına büyük saygısızlık etmiş olunur.

Günümüzün en büyük problemlerinden biri bu aslında. Oldukça yüksek fiyatlı yazılımlar kullanıcıları ne yazık ki lisanssız yani bir diğer tabiri ile korsan yazılım kullanımına teşvik ediyor. Yüksek fiyatlı yazılımlara ücret ödemek istemeyen kullanıcılar, günümüzde erişimi oldukça kolay olan bu korsan yazılımlara erişip kullanıyor. Ancak kullanılan bu korsan yazılımlar içlerinde zararlı yazılımlar (virüs vs.) bulundurabiliyor hatta yüzde %90 oranla bulunduruyor. Bu sebepten dolayı lisanssız olarak internetten bir şekilde indirilen bu korsan yazılımlar kullanıcıların bilgisayarlarına zararlı yazılımlar bulaştırabiliyor. Kullanıcıların bilgisayarını ele geçiren bu zararlı yazılımlar, kullanıcıların bilgisayarlarına erişip, kişisel ve önemli bilgilerini ele geçirip, kullanıcılara maddi ve manevi olarak zarar veriyor. Bu yüzden internetten korsan yazılım indirirken oluşabilecek olası problemlerden dolayı bir kez daha düşünün.

İnternet ortamında e-posta ve sohbet pencereleri gibi yerlerde sizden kişisel bilgileriniz istenirse kesinlikle paylaşmayın. Hiç bir resmi kurum ya da kuruluş sizden internet ortamında T.C kimlik numarası ya da Anne kızlık soyadı tarzında bilgiler istemez, isteyemez. Bu bilgilerin sizden isteniyorsa; dolandırılma olasılığı yüksek, ilgili içerikten hemen kaçınmanızda yarar var. Ayrıca güvenliğiniz için internet ortamında güvenmediğiniz ya da güvenilirliği şüpheli olan uygulama ve içeriklere üye olurken telefon numaranızı paylaşmayın. Güvenilirliği belli olmayan bu yerler verilen bilgileri para karşılığın da başka kuruluşlara satarak, telefonunuza reklam ve dolandırma temalı içerikler göndererek kullanıcılara tabiri uygunsa tacizde bulunmaktadır.
Güvenliğiniz için oluşturduğunuz şifreleri bilgisayarınız ya da telefonunuzda notlarım kısmında bulundurmayın. Günümüzde şifre karmaşıklığından bunalan bir çok kullanıcı şifrelerini telefonlarında veya bilgisayarlarında not ediyor. Aman dikkat! Bilgisayarınıza ya da telefonunuza gelecek olası bir saldırıda bütün şifreleriniz ve hesaplarınız çalınabilir.

İnternette güvenliğiniz için kesinlikle aşağıdaki bahsedilen kelime ve rakamların geçmeyeceği şifreler oluşturmalısınız. Oluşturacağınız şifrelerde kesinlikle adınız, doğum tarihiniz ve ardışık sayılar geçmemeli. Eğer bu dediklerimizi şifreniz de kullanmak istiyorsanız; şifrenizin oldukça uzun olmasına dikkat edin. İnternet güvenliğiniz için oluşturacağınız şifreler kesinlikle 10 karakter üzeri olmalıdır.  Şifrenizi akılda tutmak zor geliyor ve giriş yaparken kolaylık sağlamak için daha kısa da tutabilirsiniz ancak günümüzde bir çok uygulama ve internet sitesi zaten kullanıcılardan minimum 8 karakterde bir şifre oluşturmalarını istiyor. Bu yüzden yinede oluşturacağınız şifrenin 10 karakter içermesi güvenliğiniz için daha iyi olacaktır. Şifre güvenliğiniz için dikkat etmeniz gereken en önemli husus ise ; şifreniz içerisinde ”en az 1 adet özel karakter (- , _ , . vs.) , en az bir büyük harf , en az bir küçük harf ve en az 1 adet rakam” içermesine dikkat etmektir.

Sizde bu tarz şifreleri kullanıyorsanız; şifrenizi hemen değiştirmenizde yarar var. Çünkü internet korsanları bu tarz şifreleri uyguladıkları basit bir kombinasyon yöntemi ile ele geçirebilirler. Ele geçirdikleri bu şifreler ile mail hesabınıza giriş yapabilir, banka hesabınızdan para çekebilir, sosyal medya hesaplarınıza erişebilir.
Kullanıcılar internette bir çok uygulamaya giriş yaparken oluşturmuş oldukları şifreler ile giriş yapıyor. Günümüzde her ne kadar şifreleri yavaş yavaşta olsa parmak izi ve yüz tanıma sistemleri almak üzere olsa da şifrelerden vazgeçemiyoruz. Bunun sebebi de tüm teknolojik ürünlerin ve uygulamaların bu özelliği kapsamıyor olması. Üstelik bu özellikleri sağlayan uygulamalar kullanıcılardan yine de bir şifre oluşturmalarını talep ediyor. Belki önümüzdeki 10 sene içinde bu tarz özellikler daha da yaygınlaşabilir. Sonuç olarak şifreler günümüzde internet dünyasında her türlü yerde ve uygulamada karşımıza çıkıyor ve çıkmaya devam edecek. Peki kullandığımız şifreler güvenli mi ? Bunun cevabı sizde saklı. İnternette bir çok kullanıcı şifrelerini giriş yaparken unutmamak ya da kolay bir şekilde girmek için basit şifreler oluşturuyor. Bu şifrelerde genellikle kullanıcıların doğum tarihleri ve isimleri (Ahmet1985, Mehmet1980 vs..) , tuttukları takımları (Galatasaray1905, Bursaspor1963 vs.) ya da ardışık sayılar (123456, 12345678 vs.) ve bu tarz benzeri şifreleri kullanıyor.

Umuyoruz ki güvenliğinize her zaman dikkat ediyorsunuzdur ! Çünkü günümüzde internet kullanımı kullanıcılarına bir çok alanda kolaylık sağlasa da güvenliğinize dikkat etmediğinizde bu durum oldukça tehlikeli durumlara yol açabiliyor. Günümüzde internet dünyasının bu denli büyümesini fırsat edinen dolandırıcılar, internet dünyasında akıl almaz yöntemlerle kullanıcılara maddi ve manevi olarak zarara uğratma çabasında. Üstelik bu çabalarının karşılıklarını da ne yazık ki internet güvenliğine dikkat etmeyen kullanıcılar sayesinde erişiyorlar.

Peki bu imkanları kullanırken kullanıcılar açısından oldukça önemli olan ve dikkat edilmesi gereken güvenlik düzeyi her zaman üst seviyede mi ? Günümüzde yeni bir dünya olarak ta adlandırabileceğimiz internet dünyasında güvenliğinize her zaman dikkat ediyor musunuz ?
Teknoloji ve internet günümüzde kullanıcılara büyük bir kolaylık ve rahatlık sağlıyor. Günümüzde her alanda karşımıza çıkan ve artık bir ihtiyaç haline dönüşen İnternet, kullanıcılara bilgi erişiminin yanı sıra, online alışveriş imkanı, online para transferi, online televizyon ve dizi, film izleme imkanı, resim ve video paylaşımı, canlı anlık görüntülü görüşmeler ve saymakla bitmeyecek olan bir sürü imkan sağlıyor.
Günümüzde, hemen tüm dünyada ciddi sorunların yaşandığı ve insanların her geçen gün daha zor sorunları çözmek zorunda kaldığı bilinmektedir. Sorunlarını aşamayan şirketlerin ve toplumların hemen her bakımdan kaybetmeye başladıkları, geri kaldıkları yaygın görülmektedir. Karşılaştırmalı üstünlüğü elinde tutanlar, eğitim ve geliştirmenin sürekliliğine inanan ve bu amaçla yeterli kaynaklar ayıranlar olmaktadır. Yalnızca, bireysel ve kurumsal anlamda yeni bilgiler, beceriler ve davranışlar geliştirebilenler ve performanslarını iyileştirebilenler yaşama ve büyüme olanağını bulmaktadır. Bu ölçüde kritik önemi bulunan bir konuda hiç bir toplumun ya da organizasyonun zamanı, parayı, emeği ve umutları boşa harcamaya hakkı bulunmamaktadır. Bu nedenle, eğitimle ilgili olarak, bireysel, kurumsal ve toplumsal anlamdaki her eylem girişiminin bilinçli ve bilgiye dayalı olarak başlatılması gerekir. İnsanların her düzeyde eğitimiyle ilgili tüm kararlar, eğitim ve öğrenmeye ilişkin bilimsel bilgilerin ve başarısı kanıtlanmış deneyimlerin ışığında alınmalı ve uygulanmalıdır.

Eğitim, doğumdan ölüme tüm yaşam boyunca çok önemli etkiler yaratır; başarıyı, duygusal bütünlüğü ve toplumsal ilişkileri belirleyici rol oynar. Çağlar boyu, önemi bilinen bir insan faaliyeti olan öğrenme ve öğretme, günümüzde özellikle modern toplumlarda ve kurumlarda, insanların mutluluğu ve başarısı açısından giderek daha kritik bir önem taşımaktadır. İnsanlarının performansını ve mutluluğunu artırmak isteyen ve onlardan belirli davranışları göstermelerini bekleyen toplumlar ve kurumlar eğitime giderek daha fazla kaynak ayırmaktadır.

Eğitim, insanın değerler sistemini ve inançlarını etkileyerek hayata bakışını belirler. Hayatı daha iyi anlamasını ve onu daha üretken çabalarla daha güvenli ve huzurlu kılmasını sağlar. İnsanın zamanını daha anlamlı ve verimli yaşamasını kolaylaştırır. Eğitim; bilerek düşünmeye, yaratıcılığa, kişinin içinde bulunduğu kalıpları kırmasına, sınırlarının dışına çıkmasına, dünyaya daha esnek ve daha geniş bir açıyla bakmasına olanak sağlar.
Eğitim, önceden belirlenmiş amaçlar doğrultusunda insanların düşüncelerinde, tutum ve davranışlarında ve yaşamlarında belirli iyileştirme ve geliştirmeler sağlamaya yarayan sistematik bir süreçtir. Bu süreçten geçen insanın kazandığı yeni bilgi, beceri ve tutum onun birey olma ve ait olma bilincini artırır, kişiliğini geliştirir ve onu daha değerli kılar. Eğitim insanın içinde yaşadığı bireysel, kurumsal ve toplumsal alanları bütünleştirir. İnsanın mevcut performansıyla arzulanan performansı arasındaki farkı kapatmasına yardımcı olur. Sahip olduklarıyla sahip olmak istedikleri arasındaki farkı azaltmasını ve kişisel bütünlüğe ulaşmasını kolaylaştırır.
Eğitim insanın bugünkü ve gelecekteki yaşamına bir müdahaledir. İnsan düşünce ve davranışlarında amaçlı olarak istenilen yönde bir değişiklik gerçekleştirme sürecidir. İnsanın ve toplumun yararı ve yarını düşünülerek uyumun ve üretkenliğin artırılmasına yönelik düşünce ve davranış değişikliğini yaratma çabasıdır.

Bir başkasının bizim için yaptıklarını takdir etmek ve ona teşekkürlerimizi iletmek aslında en çok kendimize yarar sağlayacak bir davranıştır. Çünkü böylelikle bize yararlı olan ve bizi mutlu eden bir davranışı pekiştirmiş ve devamlılığını sağlamış oluruz. Sahip olduğumuz sağlığı, başarıyı, bilgiyi, becerileri eğer birilerinin katkısı, ilgisi ve yardımıyla elde ettiğimizi ve geliştirdiğimizi biliyorsak, o kişilere takdir ve teşekkürlerimizi iletmeyi önemli ve zevkli bir görev olarak görelim. Bu davranışımız, sahip olduklarımızı korumanın ve artırmanın bir anahtarı olacaktır. ProfDrİsmet Barutcugil.

Hayatımızda bizim için bugüne kadar emek vermiş, zaman ayırmış, bize değer katmış insanları bir düşünelim. Kaç tanesine gerçekten, onu da mutlu edecek şekilde teşekkür ettiğimizi kendimize soralım. Belki çoğuna, “sağ ol”, “eline sağlık” dedik, teşekkür ettik ve hatta elini bile sıktık, omzuna dokunduk. Ancak, gerçekten kendisini takdir ve tebrik edip etmediğimizi, onun yardımının bizim içi anlamını ve önemini hissettirip ettirmediğimizi kendimize soralım. İnsanlar kendilerine değer katacak, mutlu edecek insanları her iyi bir şeyler yaptıklarında fark etmeli ve takdir ettiklerini göstermelidirler. Bunu, en kısa sürede, mümkünse hemen ve o ortamda yapmalıdırlar. Burada sözü edilen, herhangi bir ödül değil takdiri ve teşekkürü ifade eden bir söz veya çabayı öven bir davranıştır ve bunun da bir maliyeti yoktur.
Çalışan, emek harcayan, değer yaratan insanların çok önemli bir beklentisi yaptıklarının fark edilmesi ve çabalarının takdir edilmesidir. İnsanlar, birileri için bir şeyler yaptıklarında bunun boşa gitmediğini bilmek isterler. Karşılarındakinin yapılanın değerini anlamasını, ayrılan zamanın, harcanan emeğin bir bedeli olduğunu görmesini beklerler. Bu beklenti, çoğu kez, yalnızca, bir övgü, bir teşekkür sözcüğü, harcanan emeğin ve zamanın farkında olduğunun bir şekilde ifade edilmesidir. Geliştirdiği yeteneklerin ve ürettiği değerlerin kadir kıymet bilmeyen insanların elinde harcanıp gittiğini görmesi bir sanatçı, bilim ve fikir insanı veya bir emekçi için ne kadar acıdır. Ne yazık ki iş hayatımızda ve özel ilişkilerimizde bilerek ya da bilmeyerek takdir ve teşekkür sözcüklerini olması gerektiğinden çok az kullanıyoruz. Bizim için bir şeyler yapan insanların bunu yapmak zorunda olduklarını düşünüyoruz. İş isterken ve işimizi yaparken ona gösterdiğimiz ilgi ve yakınlığı iş bittikten sonra tümüyle unutuyoruz. Ya da son derece kuru bir ifadeyle veya tek satırla bir teşekkür edip geçiyoruz ve bununla vicdanımızı rahatlatıyoruz, üzerimizdeki yükten kendimizce kurtuluyoruz.
Dijital dönüşüm sürdürülebilir ve konforlu bir yapı sunmakla birlikte, konsepte bağlı fiziki materyallere de gereksinim duyulmaktadır. Eğitim, terminal ve sağlık hizmeti veren alanlarda dijitalleşme süreçlerine ivedilikle adapte olmak için teknolojik çözümleri uygulamak gerekir. Bürotime çözümleri ile bu süreçleri ideal biçimde yönetebilirsiniz. Bürotime elektrifikasyon çözümleri sunan ürünleriyle teknolojiyi kullanabilmenin ön koşulu olan enerji ihtiyacını karşılamayı hedeflerken, sektöre uygun ofis ve yaşam alanları düzenlemeleriyle hem çalışanların motivasyonunu hem de müşterilerin memnuniyetini artırmayı amaçlamaktadır.

Dijital dönüşüm, kullanımdaki çeşitli araçların değişimini içerir. Sıklıkla duyulan e-ticaret terimi dijital dönüşümün herkese açık olmasında önemli bir kaynaktır. Online alışveriş siteleri bu kategoride yer alır. Fiziki büro, dükkân mantığının yerini alan online alışveriş platformları, dijital ortama taşındığında ürün, servis ve hizmetler mekandan bağımsız biçimde satışa sunulur. E-arşiv ve e-fatura, matbu faturaların dijital versiyonunu oluştururken; e-imza ise, ıslak imzanın dijital sürümü olarak yer alır. Kurumlarda dijital dönüşüm uygulayabilmek için öncelikle tüm mevzuatları ve yasal yükümlülükleri incelemek gerekir. Bunlar dijitalleştirme kapsamına dâhil edildikten sonra, şirketin gereksinimlerine uygun biçimde, en faydalı ve tasarruflu olacak dönüşümler seçilip uygulanabilir. Ürün ve servislerin dijitalleştirilmesi, süreci doğru mantıkla ve adımlarla ilerletildiği takdirde kolaydır. İmalat, inşaat, eğitim, sağlık, hizmet sektörü de dahil tüm sektörler için dijital dönüşüm ve entegrasyon gerçekleştirilebilir.

Dijital Dönüşüm Hangi İmkânları Sunar?
Şirketler müşterilerle doğrudan temasa geçer.
Mevcut ve potansiyel kullanıcılarla anlık ve şeffaf iletişim kurulur.
Veri analizi, veri sorgulama gibi kavramlar çok daha hızlı bir biçimde gerçekleştirilir.
Veri aktarımı, ürün stok durumu gibi süreçler daha kolay yapılır.
Veriler koruma altındadır, güvenlik maksimize edilir.
Dijital kayıt alınması neticesinde kâğıt kullanımı azalır, bu sebeple çevre dostu bir yapı benimsenir. Dijital Dönüşüm Neden Önemli? İşleyişe yönelik tüm birimler dijital ortama taşındığı için kâğıt, matbaa, baskı, arşiv gibi işlemlerin maliyetleri ortadan kalkar. Evrak, fatura ve dokümanlar ile uğraşma zorunluluğu bertaraf edilir. Böylece iş yükü azalır, zamandan tasarruf edilir, ticari ilişkiler ivme kazanır ve verimlilik artar. Saklanması gereken veriler anlık olarak işlenir, otomatik olarak kaydedilir. Bu da veri kaybının önüne geçer. Aynı zamanda otomatik kayıtlar, hata oranının azalmasına olumlu etki eder. Tüm bunlar sayesinde veri güvenliği artar. Küçük, orta ya da büyük ölçekli olması fark etmeksizin tüm kurum ve kuruluşlar için güvenlik ve ulaşılabilirlik kavramları son derece önemli olduğundan dijitalleşme süreci doğrudan fayda sağlar.

Teknoloji ve dijitalleşmenin getirisiyle hayatımıza giren “dijital dönüşüm” kavramı son yıllarda çok sık anılmaya başladı. Belirli bir metodu olmayan bu kavram, hem bireysel hem de kurumsal anlamda insanları ve şirketleri belirli düzenlemeler yapmaya yöneltiyor. Şirketler müşterilerine daha fazla temas edebilmek ve sektöründeki diğer oyunculara göre rekabet avantajı elde edebilmek, üyelerine, hizmet alıcılarına daha ulaşılabilir olmak ve daha nitelikli hizmet verebilmek için birbirinden farklı teknolojik çözümler geliştirmeye başladı. Ancak günümüzde verinin toplanmadığı, işlenmediği, analiz edilmediği ve sonuçlarının bir sonraki adımlar için kullanılmadığı hiçbir yapı, dijital olarak dönüşmüş sayılmamaktadır.

Teknoloji temelli elektronik dönüşüm, dijitalleşen global dünyanın sunduğu hız ve kolaylığı iş hayatına taşımaktadır. Dört duvarlı bir işletmenin veri dosyalama ve depolama yöntemlerinden farklı olarak, bir platformun dijital dönüşüm sürecinde olduğu; verilerin depolanması, işlenmesi, analiz edilmesi ve sürdürülebilir olmasından anlaşılmaktadır. Dijital dönüşüm tüm firmalara açıktır. Sürdürülebilir yapıdadır ve çeşitli program entegrasyonlarıyla ilerlemektedir. Dijital sistemlerin birbiriyle etkileşimi esas alındığı için entegrasyon ön plandadır. Bu nedenle, bir nevi veri kontrol sistemlerinin dijitale aktarımı anlamına gelen bu süreç, finans ve ulaştırma sektörlerinde daha hızlı yayılma eğilimindedir.

Dijital dönüşüm; farklı yapıdaki platformların mevcut teknolojiye adapte olmak amacı ile dijital yeniliklerden faydalanması, bir nevi dijitalleşmesidir. Kurumsal kimliğe sahip şirketlerin IT (Bilgi Teknolojileri) departmanları, geçiş süreçlerinde önemli rol oynamaktadır. Küreselleşmenin ve teknolojideki hızlı ilerleyişin bir sonucu olarak, hem bireysel kullanıcıların hem de farklı yapılardaki şirketlerin işleyişlerini ve hatta düşünüş stillerini dijitalleştirmesi; büyüme, zaman ve maddi kazanç bağlamında da zaruridir.

Dijital dönüşümün en önemli faydası kağıt, baskı ve arşivleme maliyetlerini ortadan kaldırması. Dijital dönüşüm sayesinde verimlilik artıyor, zamandan tasarruf yapılıyor, ticaret hızlanıyor, gereksiz iş yükü azalıp saklama masrafları ortadan kalkıyor. Dijital dönüşüm sayesinde gerektiğinde eski evraklara da saniyeler içinde ulaşılabiliyor. Keza kağıt kullanımı da azaldığı için her yıl yüzbinlerce ağacın kesilmesinin de önüne geçiliyor.

Stanford Üniversitesi tarafından yapılan araştırmada ise uzaktan çalışan kişilerin ofis çalışanlarına göre hasta olunan gün sayısı/mesai günü anlamında yüzde 13 daha verimli olduğu belirtiliyor. Connect Solutions tarafından yürütülen benzer bir çalışma, uzaktan çalışanların yüzde 77’nin ofisten çalışmaya göre daha verimli olduklarının gösteriyor. Bunun ana nedeni olarak ise uzaktan çalışmanın, ofisten çalışmaya kıyasla daha az stresli görülmesi. Pieter Levels, 2035 yılında tüm dünyada 1 milyar ‘dijital göçebe’ olacağını belirtiyor. Bu nedenle, gümüz şirketlerinin yeni çalışma düzenine hızlı bir şekilde uyum sağlaması gerekiyor.

Uzaktan çalışma modeli, şirketler için ekonomik faydalar sağlıyor. Şirketler uzaktan çalışma ile ofis kiralama, yol ve yemek giderleri gibi masrafları ortadan kaldırabiliyor. Global Workplace Analytics tarafından yayınlanan bir araştırma raporuna göre, evden çalışmak bir şirketin her çalışan başına yılda 11 bin dolar tasarruf etmesini sağlıyor. Business Insider tarafından paylaşılan istatistiklerde ise ABD’de bir kişinin işe gidip gelmek için yılda 5 bin dolar harcama yaptığı belirtiliyor.
Uzaktan çalışma sistemine yönelik yaptığı araştırmalarla bilinen IWG ise dünyadaki tüm çalışanların yüzde 70’inin haftada en az bir kez online toplantı yaptığını söylüyor. IWG, fiziksel ortamdaki çalışmalarda bile artık uzaktan çalışmaya uyum sağladığımızı belirtiyor. Ayrıca küresel ölçekte çalışanların yüzde 53’ünün çalışma haftasının en az bir gününde uzaktan çalıştığı belirtiliyor. Uzaktan çalışmadaki esnekliğe alışan kişilerin, yeniden katı fiziksel çalışma ortamına dönmesinin ise zorlu olduğu vurgulanıyor.

Koronavirüs salgınıyla uzaktan çalışmanın yaygınlaşması Slack ve Microsoft Teams gibi iş odaklı sohbet ve görüntülü konuşma platformlarında da kullanıcı rekorlarının kırılmasını sağladı. Slack 16 Mart tarihinde 12,5 milyon aktif kullanıcıya ulaşarak rekor kırarken, Microsoft Teams ise günlük 44 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını duyurdu. Kullanıcılar tarafından artan bu talep, yakın gelecekte geleneksel ofis alanlarını ortadan kaldıracak. Hatta Endüstri 4.0 ile yakın dönemde hayatımıza girecek olan holografik toplantılar, yüz yüze etkileşimin eksikliğinin hissedilmemesini sağlayacak.

Günümüzde şirketler, artık çalışanları serbest bırakmaktan eskisi gibi korkmuyor. Hatta günümüzde birçok şirket, haftanın 1 günü için çalışanlarının home office şekilde çalışmasına izin veriyor. Bu tip kontrollü çalışma modeli, uzaktan çalışma konusundaki kötü algıların da kırılmasını sağlıyor. New York City Moda Teknoloji Enstitüsü’nde (FIT) reklam ve pazarlama başkanı olan Theodore Schachter, dördüncü sanayi devrimindeki en önemli teknolojilerden biri olan 5G’nin ‘dijital göçebe dünyası’ yaratacağını söylüyor.

Koronavirüs salgınının sağlık sisteminde çökmelere neden olmaması için birçok ülke vatandaşları için ‘evde kal’ çağrısında bulunuyor. Bu dönemde şirketler de sürece uyum sağlayarak uzaktan çalışabilecek birimleri için home office çalışma modelini devreye aldı. Koronavirüs salgını, tüm dünyada yaygın bir şekilde standart olarak uygulanan mesai saatlerine bağlı kalarak ofis ortamında çalışma modelinde değişikliğe neden oldu. Home office çalışmada yaşanan artış, Endüstri 4.0 ve Dijital Dönüşüm ile gündemde olan ‘Dijital Göçebelik’ modeline yaklaşmamızı sağladı.

Birçok ülkede tıbbi ekipman ihtiyacının artması, dünya devi üreticilerin stratejilerini değiştirmesine neden oldu. Otomotiv sektörünün dev ismi Wolksvagen, oyun sektörünün önemli isimlerinden Ryzen, elektronik eşya üreticisi Sharp, elektrikli süpürgeleriyle bir dünya markası olan Dyson gibi küresel ölçekte önemli bir yer edinmiş üreticiler maske, eldiven, solunum cihazı gibi tıbbi ekipmanlar üretmeye başladı. Fabrikalarını Endüstri 4.0 süreçlerine uyumlu hale getiren birçok üretici, bu geçiş sürecini hızlı bir şekilde atlatabildi. Ülkemizde ise koronavirüsle mücadele kapsamında TÜBİTAK, koronaviürs mücadelesiyle ilişkili olabilecek her türlü projeyi değerlendireceğini ve bunun için Ar-Ge başlangıç destek programı başlattığını duyurmuştu. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ise koronavirüs ile mücadeleye katkı vermek isteyen sanayicilerin, yetkinliklerini bildirebilecekleri bir anket başlatarak, farklı sektördeki sanayicilerin de tıbbi ekipman üretimi konusundaki yetkinlikleri için strateji başlattı.

Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan koronavirüs salgını, kısa sürede tüm dünyayı etkisi altına aldı. Günlük hayatı neredeyse durma noktasına getiren koronavirüs salgını, üretim ve hizmet sektöründe de yeni bir dönemin başlamasına neden oldu.

Ekonomideki her endüstri şimdi avantaj sağlamak için tasarlanmış bir yazılım platformuna sahip. İşletmelerin uzun zamandır yer aldıkları sektörle ilgili geniş bir veri havuzları bulunuyor. Örneğin, makine öğrenmesiyle müşteri davranışları takip edilebiliyor ve direkt olarak hedefli reklam çalışmaları yürütülebiliyor. En eski mesleklerden biri olan çiftçilikte bile hava koşulları ve toprak durumu gibi üretimle ilgili verilerle daha verimli çalışmalar yürütülebiliyor. Artık buluttaki yazılım platformları, her şeyi dijital olarak izleyebiliyor. Bu da şirketlerin maliyet tasarrufu yapması ve daha fazla gelir elde etmesi için güçlü algoritmalara daha ulaşabilir olmasını sağlıyor. İşletmeler ayrıca, iş süreçlerini insan çalışanlardan daha güvenilir olan bilgisayar sistemlerine emanet edebiliyorlar.

Savaşlar ve ticari faaliyetler, teknolojik yeniliklerin en büyük itici gücüdür. Geçtiğimiz yarım asırda bilgi teknolojisi devrimi, inovasyonları hızlandırmaya devam ediyor. Günümüzde işletmelerde bilgi teknolojisi, yeniliklerin çoğunu yönlendiren şeydir. Bilgi teknolojileri, süpermarket kasalarından müşteri ilişkileri yönetimine kadar geniş bir ölçekte etki etmektedir. Bilgi teknolojisi, bilgisayar sistemlerinin kurulmasından, programlanmasından ve bilgisayar ağlarının yönetiminden sorumlu olan bir sektörüdür. Bilgi teknolojisini bu kadar önemli kılan şey ise; bilgi ve verilerin, insan zihninin ulaşabileceği her şeyden daha hızlı şekilde işlenmesidir. Bilgi teknolojileri verilerin toplanması, verimli bir şekilde arşivlenmesi ve ağlar arasında iletilmesini içerir. Veriler analiz edildikten ve işlendikten sonra istenilen yararlı verilere ulaşılır. Bu yönüyle bilgi teknolojileri büyük veriyi girdi olarak alan ve yararlı veriyi çıktı olarak veren bir algoritma görevi de görmektedir. Küçük şirketlerin bile gün içinde çok sayıda müşteriyle etkileşime girdiği ve her gün binlerce veya on binlerce veri noktası oluşturduğu hesaba katıldığında, bu durum küçük işletmeler için de önemlidir.
Bilgi daha önemli hale gelmiştir. Böylelikle bilgi işlem dönemi başlamıştır. Bilgi işlem döneminin ardından sırayla mikro dönemi ve ağ dönemi yerini almaktadır. Bu dönemlerin tamamlanması ile bilgi toplumu oluşmuş, gittikçe bilginin daha da para ettiği ve değer kazandığı bir dönem ortaya çıkmıştır. Peki bilgi toplumu nedir?
Bilgi toplumu, dönemin yeni kazanç kaynağı olan bilgiyi, yüksek seviyede kitlesel olarak üreten ve ürettiği bu bilgileri de sosyal hayatın her alanında kullanan toplumdur. Bilgi üretimi sayesinde de firmalarda ve kurumlarda, bu alanların gelişmesini sağlayacak bilgi işlem adı altında yeni bir bölüm oluşturulmuştur. Bu da bilgiye dayalı eleman arayışını arttırmış, yeni eğitim bölümlerinin oluşmasına sebep olmuştur.
Farklı ölçeklerdeki birçok işletmenin dijital çağa ayak uydurması hayati önem taşıyor. Çünkü dijitale evrilen günümüzün iş yaşamında rekabet oldukça yüksek ve fark edilmek zor. Bu nedenle dijitale adapte olmak için birtakım önlemler almak şart. Ajanslar ile çalışmak, firmaların bu konudaki birincil tercihleri arasında bulunuyor. Google reklam kampanyaları, sosyal medya yönetimi, web sitesi analizi vb. dijital çalışmalar için işletmelerin önemli bir bölümü ajanslar ile çalışarak bu süreci başarılı bir şekilde yönetiyor.

Değişime adapte olmak, dijital dönüşüm için olmazsa olmaz bir kuraldır. Bunun yanı sıra değişim ve dönüşümün sürekli olduğunun farkına varmak, dijital dünyaya ayak uydurmak için gerekli olan temel anlayışlar arasındadır. Dijitale dönüşen ya da dönüşecek şirketlerin öncelikle hayatı anlama konusunda başarılı bir analize ihtiyaçları olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü oyunu kuralına göre oynayamayan işletmeler, ne yazık ki bu dönüşümü tam anlamıyla sindiremez. Online itibar yönetimi ve rekabet analizi gibi iç içe geçmiş farklı süreçler, başarılı bir dijital dönüşüm süreci için yapılması gerekli olan çalışmalardır. Bu çalışmaların ardından işletmeler hedeflerine uygun olarak pazarda kalıcı olmak için gerekli aksiyonları daha rahat alabilir.

Bu kavramın 20. yüzyılın sonlarına doğru başladığını söylemek mümkün. 1990’lı yılların ortalarında hayatımıza giren interneti hayatın dijitalleşmesine katkı sağlayan bir buluş olarak değerlendirebiliriz. İnternetin araladığı kapıdan giriş yapan dijital dönüşüm, daha sonra mobil teknolojilerin ortaya çıkmasıyla ayaklarını yere daha sağlam basan bir süreç olarak hayatımıza girmiştir. Bu bağlamda dijital dönüşüm sürecini başlatan en önemli etkenin internet olduğunu söyleyebiliriz. Mobil teknolojilerin de güç kazanması, dijital dönüşümün önlenemez yükselişini gözler önüne sermiştir.

Akıllı üretim sistemlerinin; akıllı evler, akıllı şehirler, nesneler ve bireylerin internet ortamını kullanarak kuracağı ekosistemdeki ağın önümüzdeki çeyrek asırda küresel ticaret hacminin yaklaşık yüzde 46’sını etkileyeceği ön görülüyor. Bu bağlamda teknoloji şirketleri AB ‘de ABD’de ve ülkemizde de endüstriyi dijitalleştirme başlığı altında hizmet ve üretim detaylarını yapılandırırken ağırlık verecekleri noktaları belirlemektedirler. Bunlar arasında en önemli maddelerden biri ‘dijital dönüşümden faydalanmak için iş gücü alanlarını hazır tutmak’ olmaktadır.

Yıllardır süre gelen üretim ve hizmet sistemleri günümüzde dijital dönüşüm sürecinden geçerek yeni bir yapıya bürünürken hem şirketler hem de ilgi alanının ötesinde meslek tercihi bu yönde olan profesyoneller değişim hızını yakalamak ve yeniliklere imza atabilmek adına kendi bünyelerinde iş geliştirme çalışmalarına ağırlık vermektedirler.
Son yıllarda, çocuk yaştan itibaren telekominikasyon, bilim ve bilişime ilgi duyan bir nesil görmekteyiz. Çocuklarının analitik düşünme yeteneğinin gelişmesini isteyen anne-babalar kodlama tekniklerinin öğrenilebileceği kurslara yöneliyor ve hızla hayata adapte olan yenilikler için çocuklarını hazırlamaya öncelik veriyorlar. Günlük hayatımızda yaptığımız her hareket ve seçim basamak basamak değerlendirildiğinde bir programın algoritması gibi davranış sergilediğimiz gerçeğine dikkat çeken uzmanlar yaşam koşullarımızı yaratırken ve meslek tercihlerimizi yaparken  güncel bakış açısına sahip olmanın zorunluluğunu vurgulamaktadırlar. Bilişim teknolojileri çok geniş kapsamlı bir alandır. Bu alanda kariyer yapmak sektörel gelişimi doğrudan etkileyebildiği gibi kişilerin mesleki ve sosyal yaşamlarında da büyük fark yaratmaktadır.

Dünyada bilişim teknolojileri pek çok alanda büyük bir hızla gelişme kaydetmekte, çok değil on yıl önce aklımıza dahi gelmeyecek atılımlar bugün kolay ulaşılabilir bir özellik göstermektedirler. Büyük data ve nesnelerin internet uygulamaları, robotik cihazlar, 3 boyutlu yazıcılar, sanal gerçeklik gözlükleri, yapay zeka uygulamaları, giyilebilir teknolojiler, medikal cihazlardaki gelişmeler ve nano teknolojilerde yaşadığımız büyük değişim teknoloji ve bilişimin iç içe olduğunu bize göstermekle beraber gelecek nesil için neler yapabileceğimiz konusunda bilinçli davranmaya itmektedir.


Nanoteknoloji yepyeni ufuklar açan bir dünya gibi görünse de, çözüme ulaştırılması gereken birçok endişe de bulunuyor. Bazıları, nano ölçekteki organizmaların ya da makinelerin insanların hayatını ya da doğal yaşamı olumsuz etkileyebileceği endişelerini dile getiriyor. Öncelikle bu küçük parçacıklar, insan sağlığı için zehirli olabilir. Kimse bu yeni nano parçacıkların ve nanomateryallerin zararlı etkilerini tam olarak bilmiyor. Kimyasal tarım ilaçları kullanılmaya başlandığı dönem olan 20. yüzyıl başlarında, bu ilaçların da sağlığa zararlı olduğu bilinmiyordu. Ancak 1960’lı ve 70’li yıllara gelindiğinde gerçek ortaya çıkmıştı. Aynı durum nanoteknolojide de yaşanabilir mi sorusu bu nedenle akıllarda yerini koruyor.

Dünyanın her yerindeki mühendisler, nanoteknoloji için heyecan içerisindeler. Amerika Birleşik Devletleri’nin önde gelen araştırma enstitülerinden Los Alamos National Laboratory bu konuda şu açıklamayı yaptı: “ Yeni nanoteknoloji konsepti öylesine geniş bir alana yayılmış halde ki,teknoloji ve bilimin hemen her alanını, öngörülemez bir şekilde etkileyecek gibi görünüyor. Nanoteknolojinin toplum üzerindeki toplam etkisi ise, bu yüzyılda keşfedilen silikon devreler, tıbbi görüntüleme, bilgisayar destekli mühendislik ve insan yapımı polimerlerin ortaya çıkardığından daha fazla olacaktır.” Bu açıklama oldukça dikkat çekici zira, 21. yüzyılın nanoteknolojisi, geçen yüzyılda ortaya çıkan tüm önemli teknolojik gelişmelerden daha önemli bir noktada konumlandırılıyor.

Bir ucunda pozitif yük olan atom halkalarından oluşmuş bir molekül üzerinde çalışıldığını düşünün. Şimdi de bu molekülün, iki ucunda da negatif yük bulunan bir çubuğa maruz bırakıldığını hayal edin. Pozitif yüklü halka negatif yüklü taraflardan biri tarafından çekilerek hareket ettirilebilir. Daha sonra biraz enerji verilerek bu pozitif yük tekrar diğer negatif yüklü tarafa hareket ettirilebilir. Bu yöntemle pozitif halka ileri geri ya da yukarı aşağı hareket ettirilebilir. Bu fikri genişleterek daha komplike makineler üretilebilir ve ileri geri, yukarı aşağı hareketlerin yanında dairesel ve elektrik motorlarından yapılana benzer hareketler elde edilebilir.

Makineler, hareketli parçaları, dişlileri ve diğer mekanizmaları olan, bizim için faydalı işler yapabilen aletlerdir. Peki ya bu hareketli parçaları molekül boyutlarında yapmak nasıl mümkün olabilir? Bu aynı bir saati milyonlarca kat küçük bir şekilde yapmaya benzer. Bahsi geçen boyutlara ulaşmanın bir yolu var. Bazı moleküller düzenli ve simetrik şekillerde olduğundan, pozitif ya da negatif herhangi bir yük taşımazlar. Diğer türde moleküller ise bir parça daha az simetrik olduğundan, bir uçları pozitif diğer uçları da negatif yüke sahiptir. Bu tür moleküllere polar molekül denir ve en bilindik örneği sudur. Su birçok şeye bağlanarak onları temizler, çünkü bir ucu pozitif diğer ucu ise negatif olarak yüklüdür. Bu mantığı, nano makineler inşa etmek için kullanmak da mümkündür.

Dahası, bu nanobotlar, kullanılmayan nükleer santrallerin temizliği gibi amaçlarla tehlikeli ve zararlı bölgelere gönderilebilir. Hemen her konuda olduğu gibi, burada da insan doğayı taklit ediyor. Bilim insanları doğada görev yapan sayısız nano makineyi çoktan keşfetti. Örneğin E.coli adı verilen yaygın bir bakteri türü, yiyeceğe yaklaşmak için kullandığı ve kamçı görevi gören nanoteknoloji ürünü bir uzantıya sahip. Nano makineler üretmek aynı zamanda moleküler üretim ve moleküler nanoteknoloji adları ile de anılmaktadır.

Nano teknolojinin en heyecan verici olasılıklarından birisi de, tek bir atomdan yola çıkarak dişli, anahtar, pompa ya da motor olmak üzere oldukça küçük makineler yaratabilme fırsatı. Bu nano makineler sayesinde bir gün nano robotlar ya da daha fazla kullanılan adlarıyla nanobotlar yaratılması ihtimali bulunuyor. Bu nanobotlar, vücudumuza enjekte edilebilecek kadar küçük ve hasarlı dokuları onarabilecek beceride olabilir.

Nano teknolojinin hemen herkes tarafından kullanılan bir uygulama alanı da mikro elektroniktir. Bu tanımdaki “mikro” kelimesi, bilgisayarlar tarafından kullanılan mikroskopik ölçekteki çipleri temsil eder. 1970’li yıllarda hayatımıza giren mikroçip kavramı, daha sonraları mühendisler tarafından geliştirilerek kartlar üzerine daha fazla transistör yerleştirilebilmesine ve bu sayede daha küçük, daha hızlı ve daha ucuz bilgisayar yaratılmasına imkan sağladı. Moore Kanunu adı ile anılan bilişimdeki bu sabit ilerleme, nano teknoloji sayesinde, gelecekte de devam edebilecek. 21. yüzyılın başlarındaki transistörler yaklaşık 100 ile 200 nanometre ebatlarındayken, yapılan uç deneyler ile boyutlar çok daha küçük bir hal almaya başladı. 1998 yılında ise, bilim insanları sadece bir karbon nanotube ile transistör yapmayı başardı. Nano teknoloji sadece bilgisayarların içerisindeki çiplerde kullanılmıyor. iPod’lardan akıllı telefonlara, dizüstü bilgisayarlardan televizyonlara, görüntü aktaran hemen her cihaz “Organik Işık Emici Diyot” yani OLEDs teknolojisine geçiş yapıyor. Bu OLEDs teknolojisi de nano ölçekte ince plastik tabakaların oluşturulması ile ortaya çıkıyor.

Karbon nanotubeler nano materyaller arasında en dikkat çekenleridir. Bu çubuk şeklindeki karbon molekülleri, yaklaşık bir nanometre genişliğide. İçleri boş olsa da, bu çubukların yüksek yoğunluktaki yapısı, onları oldukça sert bir hale getirdiği gibi, hemen her şeyin içerisinde de kullanılabilir olmasına izin veriyor. Yakın zaman önce NASA’da görev yapan bilim insanları, dünya yüzeyinden uzaya yapılabilecek bir asansör sisteminde bu karbon nanotubelerin kullanılabileceğini belirtti. İnsanlar ve gerekli malzemeler bu karbon nanotube asansör sayesinde yavaşça uzaya çıkarılıp indirilebilir. Üstelik bu sayede uzaya roket fırlatmak için harcanan para ve zamandan da tasarruf edilebilir.

Hali hazırda nano teknolojiyi kullanıyor olabilirsiniz. Belki nanoteknolojiye sahip pantolon ya da ayakkabı giyiyorsunuz, belki gece nano teknoloji ile üretilen çarşaflarda yatıyorsunuz, belki de seyahatlerinizde nano teknolojili valiz ile yolculuk ediyorsunuz. Tüm bu ürünlerin kumaşları nano ölçekte kaplanıyor. Üst katmandaki bu minik katman sayesinde kir altlara geçemiyor ve alttaki katmanlar temiz kalıyor. Bazı güneş kremleri de nano teknolojiyi aynı mantıkla kullanıyor. Bu ürünler cildinizin üzerinde nano ölçekte titanyum dioksit ve çinko oksit katmanı oluşturarak güneşin zararlı ışınlarını engelliyor.Nano kaplamalar, arabaların tamponlarını korumak, paslanma önleyici boyalar üretmek ve benzeri şeyler için de kullanılıyor.

Nano teknolojinin faydalarının çoğunu gelecekte göreceğiz fakat şimdiden bazı alanlarda yardımımıza koşmaya başladı bile.Muhtemelen içerisindeki teknoloji kelimesi nedeni ile nanoteknoloji denilince aklımıza yeni ve yabancı bir şey gelse de, hayatın kendisi bu kavrama örnek olarak gösterilebilir. Zira proteinler, bakteriler, virüsler ve hücreler nano ölçekte faaliyet gösteren varlıklardır.

Elektron mikroskobunun temel çalışma prensibi, ışık huzmesi göndererek görülmesi mümkün olmayacak kadar küçük parçaları görmek için elektron hüzmeleri göndermektir. Nanoskopik mikroskop ise daha da küçük maddeleri görmek için elektronik ve quantum etkilerini kullanır. Bu tür mikroskopların ucunda küçük bir de probe bulunur. Bu probe sayesinde Lego tuğlaları gibi atomlar ile oynanabilir ve istenilen şekilde hizalanabilir. 1989 yılında, IBM’de görev yapan araştırmacı Don Eigler, bu tür bir mikroskop kullanarak atomları I-B-M yazacak şekilde dizmeyi başardı. Başka bilim insanları da, aynı yöntemi nano ölçekte gitar, kitap ve benzeri şeylerin resimlerini oluşturacak şekilde dizmeyi başardı. Bu uğraşlar aslen insanları nanoteknolojinin gücü ile etkilemeyi amaçlayan boş uğraşlar olarak görülebilir. Öte yandan bu çalışmalar dışında da birçok faydalı girişim tarihe geçmeyi başardı.

Ortalama bir insan parmağı milyonlarca nano metre uzunluğunda olduğundan, çıplak elle atomları tutmaya ve taşımaya çalışmanın bir anlamı yoktur. Bu kilometrelerce uzunlukta bir çatalla yemek yemeye çalışmak gibi bir iş olur. Neyseki, bilim insanları şaşırtıcı bir icat olan elektron mikroskobunu geliştirmeyi başardı. Bu mikroskop sayesinde nano ölçekteci cisimleri görebiliyor ve manipüle edebiliyoruz. Bu elektron mikroskoplarına Atomik Güç Mikroskopları (atomic force microscopes (AFMs)), tarama probu mikroskopları (scanning probe microscopes (SPMs)) ve taramalı tünel mikroskopları (scanning tunneling microscopes (STMs)) adı veriliyor.

Bahsettiğimiz bu farklılıkların meydana gelmesindeki bir neden de, nano ölçekte farklı faktörlerin önemli hale geliyor olması. Gündelik hayatta yer çekimi karşımıza çıkan en önemli güçtür ve çevremizdeki her şeyi bizimle birlikte etkiler. Yer çekiminin, saçlarımızın aşağı doğru sarkmasından, iklimlerin oluşumuna kadar hemen her şey üzerinde etkisi vardır. Fakat nano ölçekte yer çekimi, atom ve moleküller arasındaki elektromanyetik çekim gücünden çok daha önemsiz hale gelir. Termal titreme (atom ve moleküllerin hareket ile ısı depolaması) de bir o kadar önemli hale gelir. Özetle, nano ölçekte bilimin kuralları tamamen farklıdır.

Nanoteknoloji ile ilgili oldukça ilgi çekici bazı detaylar bulunuyor. Birçok madde atom ve molekül boyutlarından normalden farklı davranışlar sergiliyor. Örneğin nano ölçekte bakır transparan özellik kazanırken, normalde etkileşime girmeyen altın, nano ölçekte kimyasal tepkimeye yatkın hale geliyor. Karbon, grafit formunda yumuşak bir malzeme iken, nanotube denilen nano ölçekte sıkışık bir şekilde hizalandığında oldukça sert bir malzeme haline geliyor. Farklı bir şekilde özetlemek gerekirse, maddeler nano ölçekte farklı fiziksel özelliklere kavuşuyorlar. Nano ölçekte atom ve moleküller daha rahat hareket edebildiği için, bu maddelerin kimyasal özelliklerinin değişmesi de mümkün oluyor. Nano parçacıkların diğer nano parçacıklarda temas yüzeyi de fazla olduğundan, kimyasal tepkimeleri hızlandırmaya yarayan katalistler olarak da iyi bir iş görebiliyorlar.

Nano ölçekte bakıldığında, dünyamızda sorunlara neden olan şeylerin aslında atom ve moleküllerden meydana geldiği görülebiliyor. Televizyonlarda sıklıkla yapılan, dünyanın uzaydan görünümü ile başlayıp hızla ve gittikçe büyüyen bir ölçekte yaklaşması ve sonunda birinin evinin arka bahçesini görmeniz gibi düşünün. Dünyaya bakarken yerin yeşil olduğunu görürsünüz çünkü geneli yeşil çimle kaplıdır. Daha da yaklaştığınızda bu çimin üzerindeki kloroplast, bitkinin içerisindeki güneş ışığını enerjiye çeviren yeşil kapsülleri görürsünüz. Daha da yaklaşmaya devam ederseniz de, kloroplastın içerisinde öbek öbek duran ve karbon, hidrojen ve oksijenden meydana gelen moleküller karşınıza çıkar. Bu noktada nano ölçek ile nanobilim uygulamaları gerçek olabilir. Nanobilim, çevremizde tanık olduklarımızın neden olduğunu anlamamız için, olabilecek en küçük ölçekte incelememize izin verir. Nanobilimi anlamaya başladığımızda ise nanoteknoloji için kolları sıvayabiliriz. Nanoteknolojiyi kullanarak yaşadığımız sorunlara çözüm yolları bulabiliriz. Teknoloji yani uygulamalı bilimleri de, her şeyi sadece anlamak için inceleyen bilimden ayıran en önemli özellik de bu çözüm odağıdır.

Tüm bu bahsettiğimiz teknoloji ve gelişmeler oldukça ilgi çekici ve etkileyici fakat ne işe yaradıklarını anlamak için biraz daha derinden incelemek gerekiyor. Gündelik hayatlarımız temelde metrelik ölçekte ve bu hayatı binlerce kat küçülterek yaşamayı tahayyül etmek neredeyse imkansız. Nano ölçekteki dünyada, AIDS, dünya üzerindeki açlık ve yoksulluk ya da küresel iklim değişikliği anlamını yitiren problemler haline geliyor. Öte yandan, atomların, moleküllerin, protein ve hücrelerin hüküm sürdüğü nano ölçekteki dünyada, bilim ve teknoloji tamamen farklı bir anlam kazanıyor.

Günümüz bilim insanları ve mühendisleri, bu maddeleri nano ölçekte değerlendirerek onlardan en yüksek faydayı sağlamanın yollarını bulmayı başardı. Bu süreçte maddelerin güçlerini, dayanıklılıklarını, ağırlıklarını, ışık spektrumlarını artırıp daha büyük hallerine nazaran kimyasal tepkimelere daha hızlı girmelerini sağlamayı başardılar.

Bilim insanları Taramalı Tünel Mikroskobu (STM) ve Atomik Güç mikroskobu (AFM) gibi gerekli araçlara sahip olduktan sonra, nanoteknoloji çağı başlamış oldu.

Fakat atom gibi fazlasıyla küçük bir yapıyı çıplak gözle görmek imkansızdır. Dahası, bu parçacıkların ortalama bir okul laboratuvarında kullanılan mikroskoplarla da görülmesi olanaksızdır. Nano boyuttaki cisimleri görebilmemize imkan veren mikroskop, nispeten yeni bir keşif sayılabilir ve yaklaşık 30 yıl önce icat edilmiştir.

1 santimetre, 64 milyon 516 bin nanometreye eşittir.  Bir yaprak kağıdın kalınlığı yaklaşık 100 bin nanometredir.  Karşılaştırmak istersek; bir bilyenin bir nanometre çapında olduğu varsayılırsa, bir metre dünya kadar boyutta olacaktır.   Nanobilim ve nanoteknoloji, atom ve molekülleri görme ve kontrol etme becerisine sahiptir.  Yediğimiz yemekler, giydiğimiz kıyafetler, yaşadığımız binalar, evler ve hatta vücudumuz da dahil olmak üzere, dünya üzerindeki her şey atomlardan oluşmaktadır.

Nanobilim ve nanoteknoloji fikri ve konsepti, nanoteknoloji teriminin ortaya çıkmasından çok zaman önce, 1959 yılında Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nde (CalTech) düzenlenen Amerikan Fizik Topluluğu toplantısında “Aşağıda Daha Çok Yer Var” (“There’s Plenty of Room at the Bottom”) başlıklı konuşmasında, fizikçi Richard Feynman tarafından gündeme getirildi. Feynman konuşmasında, bilim insanlarının her bir atom ve molekülü ayrı ayrı kontrol edebilecek bir sürecin varlığından söz etti. Bu başlangıçtan yaklaşık on yıl sonra, Profesör Norio Taniguchi, ultra hassas işlemler alanında yaptığı buluşların ardından nanoteknoloji terimini dünyaya kazandırdı. Nanoteknoloji 1981 yılında, taramalı tünel mikroskobu sayesinde her bir atomun görülebilmesi ile temel kazandı.

Nanobilim ve nanoteknoloji, kimya, biyoloji, fizik, madde bilim ve mühendislik gibi alanlarda uygulamaları yapılan, çok küçük ölçekte yapılan çalışmalar bütünüdür.



Asıl ölüm bilimden payını almayanlardır.



Zooloji, tıptan, toplum sağlığından, ziraatten ve toplum bilimlerinden, uzay bilimlerine kadar tüm alanları ilgilendirmekte, bu alanlarda yapılacak herhangi bir araştırma biyoloji, ve dolayısıyla zooloji kapsamına girmektedir. Tüm düşünceler, tüm araştırmalar kökünü doğadan almakta olduğu gerçeği, zoolojinin neden bu kadar önemli bir bilim dalı olduğunu anlatmaktadır.

Zooloji (hayvan bilimi) Yunanca zoon (hayvanlar topluluğu) ve logos (bilim) sözcüklerinin birleştirilmesiyle türetilmiş bir terim olup biyolojinin hayvanları çeşitli yönleriyle inceleyen bir bilim dalıdır. Eski çağlarda yaşamış ve bugün soyu tükenmiş birçok tür ve günümüzde yaşayan bütün hayvanlar, zoolojinin inceleme alanına girmektedir. İnsanların merak ve araştırma eğilimiyle ortaya çıkan zoolojinin insanlık tarihi kadar eski olma olasılığı vardır. İlk olarak Mısır, İran ve Yunan kültürlerinde hayvanları incelemelere ait fikirler, yazılı belgeler görülmektedir. Geçmişte hayvanların basit tanımı ve işlevi, embriyonik gelişimi, beslenmeleri, sağlığı, davranışları, kalıtım ve evrimleriyle; çevreleri ve diğer canlılarla olan etkileşim ve iletişimlerini, incelemeye başlamış olup, daha sonraları altdallara ayrılacak kadar gelişmiştir. Günümüzde her bilimadamı bu bilimin altdallarından biriyle ilgilenmekte, ve ilgilendiği dala göre adlandırılmaktadır.



Akaroloji, Yunanca akari (akarlar) ve -oloji (çalışma); Acari şubesine ait, akarlar, keneler gibi hayvanları inceleyen bir zooloji alt dalı. Özellikle akarları vb. hayvanları inceleyen zoologlara akarolog denir. Akar ya da mayt, kenelerle birlikte acarina alttürünün büyük çoğunluğunu oluşturan eklem bacaklı canlıdır.

Araknoloji; örümcekleri, yalancıakrepleri ve akrepleri inceleyen zoolojinin bir alt dalıdır. Arachnida sınıfına ait hayvanları, inceleyen zoologlara araknolog denir. Bazen küçük örümceğimsileri (örn. akarları) inceleyenlere de araknolog denilse de, daha çok akarolojist olarak tanımlanırlar.

Bugün çağdaş entomoloji çalışmalarının odak noktası hala taksonominin tanımlama evresindedir ve Lepidoptera (pulkanatlılar) takımından kelebekler ve güveler gibi en iyi incelenmiş gruplarda bile sürekli yeni türler tanımlanmaktadır. Larva erişkin biçimleri birbirinden çok farklı olan tümbaşkalaşmalı böceklerin erişkinleri dışında, böceklerin yaşam evrelerini tanımlamak genellikle son derece güçtür.

Biyolojinin diğer alanları gibi entomoloji de birçok alt dala (sistematik entomoloji, ekoloji, etoloji, fizyoloji vb.) ayrılmıştır. Bu alt dalların çoğunda hem uygulamalı, hem de salt araştırmaya yönelik çalışmalar yapılır. Uygulamalı entomoloji çalışmaları böcekleri zararları ve yararları açısından incelerken, kuramsal araştırmaların amacı tüm böceklere ilişkin temel bilgileri toplamaktadır. Uygulamalı entomoloji, tarla ve bahçe bitkileri yetiştiriciliği ile ormancılık gibi alanlarla yakından ilişkilidir.

Entomoloji ya da böcek bilimi, böcekleri inceleyen bilim dalıdır. Bu bilim dalının uzmanlarına entomolog ya da böcek bilimci adı verilir. Hayvanlar aleminin en kalabalık sınıfı olan Insecta, 700 bini aşkın bilinen türün yanı sıra, en az o kadar tanımlanmamış böcek türünü kapsar. Böylesine zengin bir tür çeşitliliği gösteren böcekler doğal olarak insan yaşamında öbür hayvanlardan çok daha büyük bir önem taşır.

Etoloji, özellikle evrim, nöroanatomi ve ekoloji gibi bazı bilim dallarıyla sıkı bir işbirliği içinde yürütülen, laboratuvar ve alan çalışmalarını kapsar. Etolojinin amacı belirli bir hayvan grubunu değil, onların davranışlarını incelemektir ve çoğu kez tek bir davranış kalıbının, örneğin saldırganlığın değişik hayvanlarda nasıl ortaya çıktığını araştırır. Nöroetoloji olarak ayrılmış bir dalı daha bulunur. Özellikle etoloji üzerine çalışan zoologlara etolog denir.

İhtiyoloji, zoolojinin balıklarla ilgilenen alt dalıdır. Kemikli balıklar (Osteichthyes), köpek balığı gibi kıkırdaklı balıklar (Chondrichthyes) ve çenesiz balıklar (Agnatha) ilgi alanıdır. Tüm diğer omurgalı türlerinin sayısı kadar balık türü bulunduğu ve balıklar çok uzun süredir evrimleştiği için, balık sınıflandırması ve biliminde halen bilinmeyenle karşı karşıya kalınmaktadır. Balık biyolojisi ve davranışları halen tam olarak çözülmüş değildir.

Herpetoloji; Yunanca herpeton (sürünmek) ve logos (çalışma). Sürüngenleri ve amfibileri inceleyen zooloji alt dalı. Bazı biyologlar herp`i bütün sürüngenleri ve amfibileri tanımlamak için kullanırlar. Herpetoloji, değişkensıcaklı dörtbacaklıları, morfolojilerini, fizyolojilerini, evrimleşmelerini vs. araştırır. Bu bilimle uğraşanlara herpetolog denir.

Mammaloji, Zoolojinin yalnızca memelileri inceleyen alt dalı.

Mirmekoloji; entomolojinin özellikle karıncaları inceleyen dalı. Karıncaların, yaşam ortamlarını, davranışlarını ve insanda hep merak uyandırmış sosyal yaşantılarını araştırır.

Nöroetholoji; özellikle sinirsel uyartıların, mekanizmaların canlı üzerindeki etkilerini, davranışlarını araştıran bilim dalı. Nöropsikoloji ve etolojinin kombinasyonu bir kavramdır.


Yeryüzündeki yaklaşık 9.856 kuş türünün dağılımı, göçleri, davranışları ve ekolojisi ornitolojinin başlıca ilgi alanını oluşturur. Çok geniş alan çalışmaları gerektiren bu konularda, bilgilerin büyük bir bölümü çok sayıdaki amatör ornitolog tarafından elde edilmektedir. Bu nedenle, ornitoloji amatörlerin önemli katkılar yapabildikleri birkaç bilim dalından biri olarak kabul edilir. Taksonomi ve anatomi çalışmaları ise kuş koleksiyonlarına sahip üniversite ya da müzelerde profosyonel araştırmacılar tarafından yürütülür.

Setoloji, Yunanca; cetus (“balina”) ve -oloji (“çalışma”), balinalar, yunuslar ve musurların sekiz cinsini inceleyen deniz biyolojisi alt dalı. Setolojistler ya da setoloji alanında çalışanlar, Cetacea takımının evrimini, dağılımını, morfolojisini, davranışlarını, toplumsal dinamiğini ve diğer konularını araştırıp, anlamaya çalışırlar.

Geçmişte yaşamış olan hayvan ve bitkilerin taşlaşmış kalıntılarına Fosil denir. Yer bilimlerinde geçmişten günümüze fosilleri inceleyen bilim dalına Paleontoloji adı verilir. Önemli fosil grupları yerkürenin jeolojik gelişmesinin araştırılmasına ve yerkabuğunun oluşum koşullarının tespit edilmesine yardımcı olmaktadır. Jeolojik zamanlar boyunca kara ve denizlerin kapladıkları alanlar, dağılışları ve özelikleri, iklim koşulları, çökelme ortamları ve bunlara bağlı olarak gelişmiş olan sedimanter maden yatakları ile petrol ve kömür gibi önemli enerji kaynaklarının bulunduğu seviyeler Paleontoloji’nin yardımı ile araştırılır. Paleontoloji katında Omurgalı (Vertebrate), Omurgasız (Invertebrate) ve İz Fosillere ait değerli örnekler bulunmaktadır.

Fosilbilim fosil bilim ya da taşıl bilim olarak da bilinir. Bir başka tanımlamayla, ölmüş varlıkların “fosil” olarak isimlendirilen taşlaşmış kalıntılarından ya da izlerinden hareketle, jeolojik zamanda yaşamış olan canlıların en ilkelinden günümüzdeki en gelişmiş olanlarına değin geçirdikleri gelişmeleri, çeşit ve şekilleri, yaşama ortamları, ortaya çıkışları ve yok oluşlarıyla, zaman ve mekandaki dağılış ve yayılışlarını araştıran bilim dalıdır. İlk paleontoloji araştırmaları Leonardo da Vinci tarafından, Mısırdan getirilmiş kireçtaşında nummulitesleri görmesiyle yapılmaya başlanmıştır. Da Vinci Nummulites’in, bir organizma kalıntısı olduğunu anlamıştır.

Paleontoloji ya da taşılbilim ya da fosilbilim, fosilleri veri olarak kullanarak dünyada yaşamın tarihini yazmak amacını taşıyan bilim dalıdır. Yunanca palaios (eski) onto (varlık) ve logos (bilim) kelimelerinden türemiştir. Eski varlık bilimi olan Paleontoloji; Stratigrafi, Sedimantoloji, Tarihsel Jeoloji, Biyoloji, Ekoloji, Coğrafya, Klimatoloji ve Evrim ile yakın ilişkilidir.





Bitkiler, hastalık etmenlerinin saldırılarına karşı kendilerini korumaya ve savunmaya çalışır. Bitkilerde savunma mekanizması doğal olarak bulunur. Hastalık etmeni ortaya çıktığında, sistemi hemen ve kendiliğinden çalışmaya başlar. Savunma mekanizması öncelikle bitki yapısından kaynaklanır. Bitkilerin üst yüzeylerinde mum tabakası, tüyler ve bunların yoğunluğu, kabuk hücrelerindeki mantar dokusunun oluşumu ve bunun kalınlığı, bitkilerde bulunan gözenek, hidadot, lentisel sayıları, yapıları ve bunların açık kalış süresi, hastalıklara karşı direnci belirler. İkinci olarak bitkilerde hastalık etmeni kendisini gösterdiği an, bitki içinde bazı biyokimyasal maddeler meydana gelerek, bunlarla kendisini savunur.

Bitki içine giren hastalık amili ya sistemik olup bütün bitki içine yayılır yada sadece girdiği organlarda kendini gösterir veyahut da lokal bir yerde kalır. Hastalık bitki içindeki seyrini tamamlamağa başlar. Eşeyli veya eşeysiz çoğalma organlarını geliştirir (fruktifikasyon veya sporulasyon). Böylece hastalığın yaşam çemberi tamamlanmış olur. Bu çemberin tamamlanması bazı hastalık etmenlerinde bir yıl içinde gerçekleştirilirken, bazılarında bu süre birkaç yıla çıkar. Doğal koşullarda (hastalıkla mücadele edilmezse) bu çember sürekli tekrarlanır. Ancak yaşam şartlarının kötüleşmesi durumunda, kendisini korumak üzere dayanıklı yapılar şekline geçer ve o şekilde kalır. Koşullar normale döndüğünde tekrar eski yaşamına döner. /Prof. Dr. Atila Günay

Hastalık çemberinde herhangi bir patojenin (mantarlarda sporlarının, misel parçalarının, bakteri ve virüslerde organizmanın tamamının ki bunlara “inokum” denir) konukçu bitkiye temas etmesiyle (inokulasyon), hastalık etmeni burada tutunur ve bitki dokuları içine girer (penetrasyon), ancak hastalığa mukavim olan bitkilerde herhangi bir belirti ortaya çıkmaz ve hastalık bu bitkilerde zarar meydana getiremez. Bazılarında ise hastalık “latent bir döneme” girer ve hatta latent süre birkaç yıl kadar uzayabilir. Buna karşın hastalığa yakalanan ve zayıf bitkilerde kısa bir süre sonra hastalığın belirtileri (enfeksiyon) baş gösterir.

Hastalıkların oluşabilmesi için önce hastalığın ortaya çıkacağı bitkilere ve daha sonra hastalık etmenine ve onun yaşayacağı çevre koşullarına gereksinim vardır. Çok sıcak, kurak veya çok soğuklarda hastalık etmenleri çoğalamaz. Hastalığın yerleşmesi için bitkilerde bağışıklık olmamalıdır. Bu durumda bir hastalık patojen, konukçu ve çevre gibi üç etmenin meydana getirdiği üçgen içinde dolaşım yapar. Bu üçlü ne kadar birbirine uyumlu olursa hastalık o kadar çabuk gelişir ve şiddetli olur. Bu üçlüye hastalık çemberi adını verebiliriz. Hastalık çemberi patojenin hayat döngüsüne bağlı olarak gelişim gösterir.

Detaylı bilgi için: Coyle, H.M, Lung- Lee, C., Lin, W.,Lee, H. C., Palmbach, T.M, 2005. Forensic Botany: Using Plant Evidence to Aid in Forensic Death Investigation, Croatian Medical Journal, Vol.46 No.4

Zorlu, E., Çetin, Ç., 2007. Giysilerdeki ve Ayakkabılardaki Topraktan Elde Edilen Polenlerin Adli Bilimlerde Kullanılması, Journal of Forensic, Medicine, J For Med. 2007;21(3): 13-24

1 Mart 1932’de New Jersey’de gerçekleşen bir olay, bitki biliminin delil olarak kullanıldığı ilk olay olmuştur. Bu olayda, Charles Lindbergh adında bir adamın 20 aylık oğlu kendi evinden kaçırılmıştı. 2 ay sonra ceset kaçırıldığı eve yakın bir yerde bulundu ve ölüm nedeninin kafatasına aldığı bir darbe sonucu olduğu ortaya çıktı. Bebeğin evden kaçırılması dikkate alınarak eldeki tek veri, bebeğin penceresine giden ahşap merdivendi. Şüphelilerin evlerinde yapılan arama sonucunda, Bruno Richard Hauptman’ın evinde ahşap kirişler bulundu. Ahşap kirişler konusunda yeterli bilgi edinebilmek için bir ağaç uzmanına başvurma gereği duyuldu. Alanında bir uzman olan Arthur Koehler bu kirişleri birçok özelliği bakımından (el yapımı- ticari yapım, düğüm desenleri, ağaç büyüme halkaları ile yaş tayini, kaç ağaç kullanıldığı, çeşitli mikroskobik incelemeler), bebeğin evindeki ahşap merdiven ile karşılaştırdı. İnceleme sonucunda büyüme halkaları ( ağaç 16 yaşında idi) ile evdeki merdiven eşleşti. Delil mahkeme tarafından kabul edildi ve Hauptman tutuklandı. Ülkemizde, adli botaniğin kullanımı özellikle polen araştırmaları (Adli Palinoloji) alanında yapılmakta, bu alanda bilirkişi ve uzman görüşlerine başvurulmaktadır. Polenler dışında, bitkilerin genel morfolojik özellikleri, türlerin tespitinde vazgeçilmez olsa da, genetik biliminin gelişmesiyle, tür tespitinde genetiğe başvurmak, elde edilecek delilin güvenilirliğini arttırmaktadır. Nasıl ki DNA’nın eşsiz olma özelliğini tıpta ve vakalarda kimliklendirme çalışmalarında kullanıyorsak, adli botanikte de genetik belirteçlerin kullanılması kaçınılmazdır. Genetik çalışmalarla birlikte adli botanik bilimine ve gerekli durumlarda başvurulacak bilim insanlarının varlığına her geçen gün daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır.

Bitkilerin polenlerin sporlarını inceleyen bir bilim dalı olan palinolojiden, adli olaylarda sıkça yararlanılmaktadır. Polenler ve sporlar, polimorfolojik özellikleri ile bitkinin diğer organları gibi onu taşıyan bitkinin kimliği hakkında bilgi sağlamaktadır. Polenlerin bulunma durumu, eşyalar, uyuşturucu ve cesetin nerden nereye taşındığı ve nerede bulunduğu; katil veya maktulun derisi, bağırsağı, midesi ve solunum sisteminde bulunma durumu ile cinayetin işlendiği yer ve cinayeti işleyen kişi konusunda fikir sahibi olmamızı sağlar. 2007 yılında, polenlerin adli olaylarda güvenilir bir delil olup olmayacağını öğrenmek için bir araştırma yapılmıştır. 5 farklı lokasyondan farklı mevsimlerde topraktan ve deneysel olarak aynı lokasyonlarda bulunan kişilerin giysi ve ayakkabılarından polen örnekleri alınmış, elektron mikroskobu (SEM) ile bu polen izolasyonlarının karşılaştırmaları ve tespiti yapılmıştır. Araştırma sonucunda ayakkabı ve giysilerden izole edilen polenlerle, lokasyondaki polenler uyuşmuştur. Bu araştırmanın sonucu polenlerin adli vakalarda delil olarak kabul edilebileceğini bilimsel olarak göstermiştir.

Bitkilerin bu özelliklerinin tespit edilebiliyor oluşu, farklı organlarının ve parçalarının tarih boyunca birçok adli vakada yer almalarını sağlamıştır. Bunun sonucunda farklı bir alan ortaya çıkmıştır: Adli Botanik. Türkiye’de ve dünyada, kriminal araştırmalarda henüz yeni kullanılan bir bilim dalı olan adli botanik, birçok adli vakada, işlenen suç ve olay yeri arasındaki ilişkiyi çözme konusunda yardımcı olmuştur. Yani, adli botanik, bitkinin fizyolojik, morfolojik, sistematik ve genetik özellikleri dikkate alınarak, olay yerindeki cesetin başka bir yere taşınıp taşınmadığı, olayın gerçekleşme zamanının ve cinayetin işleniş şeklinin belirlenmesi (cinayet, intihar veya kaza), olay yerinin özelliklerinin belirlenmesi konularını aydınlatarak olayın çözülmesine yardımcı olan bir bilim dalıdır.

Dünya üzerinde geniş çeşitliliğe ve tür sayısına sahip olan bitkilerin birçok kullanım alanı mevcuttur. Dünya ekosistemine büyük katkısı olan, atmosferdeki oksijen-karbondioksit dengesini koruyan bitkiler, ilaç, kozmetik sektöründe, yiyecek, içecek ve bioyakıt olarak da kullanılabilmektedir. Bitkilerin bu derece hayatımızda olmasının bir gereği olarak, onları daha yakından tanıyabilmemiz için bitki bilimi ortaya çıkmıştır. Biyolojinin bir kolu olan, bitki bilimi (botanik), bitkileri morfolojik, fizyolojik, sistematik, genetik, sosyolojik vb. açıdan inceleyen bilim dalıdır. Bitkilerin tohum, meyve, çiçek, yaprakları gibi morfolojik özellikleri ve moleküler incelemeleri sonucunda, herhangi bir bölgede hangi bitkinin bulunduğu, bulunan bitkinin o yöreye özgü (endemik) ya da geniş yayılımlı (kozmopolit) olması, polen morfolojileri, hangi dönemde çiçeklenip hangi dönemde meyve verdiği, otsu, çalımsı, odunsu özelliği, tek yıllık, çok yıllık olması gibi özellikleri kolaylıkla tespit edilebilir.

Tüketimi azalt, çöp üretme, değiştir, dönüştür ve yeniden kullan… Çöplerin ayrıştırılması, geri dönüşüm destekli hareketlerin yaşantımızın bir parçası haline gelmesi, tüketimin dengelenerek yeniden kullanma yöntemlerinin benimsenmesi, çöplerin doğru şekilde atılıp, toplanması içinde yaşadığımız dünyaya karşı öncelikli sorumluluğumuzdur.

Üreme döneminde hiçbir canlıyı avlama! Yaşam formlarının sürdürülebilir olması için üremeye ihtiyaçları vardır. Hiç bir form bir diğerinin yaşam döngüsünü kıracak şekilde hareket etme hakkına sahip değildir. Balıkların üreme zamanlarında balık avlamak sonrasında da ekolojik sistemi bozacak kadar tehlikeli balık çiftlikleri ve su ürünleri yetiştiriciliği tesisleri ile denizlerdeki diğer organizmaları yok etmek flora ve faunaya zarar verir. Vahşi yaşam türlerinin yaşam alanlarına ve hayatlarına müdahale etme! Çin’de bir dönem bambu ağaçlarının kesilmesi ile tek besin kaynağı bambu sürgünleri olan Pandaların nesli tehlikeye girmişti. Yine bambu ağaçlarına yönelik müdahalelerden koalaların soyu tükenme tehlikesi yaşamıştı. Çok uzak değil geçtiğimiz ay Avustralya’da çok su tükettikleri gerekçesi ile binlerce devenin katledilmesinin ardından su ve sel baskınları görülmüştü…

Fauna ve Floranın korunması için yapılması gereken en önemli şey; “saygı göstermek”. Söylenişi ile kolay, işleyişi ile çok derin anlamları olan saygı göstermekten kastımız, yaşam formlarının kendi doğal akışı içinde varlığını sürdürebilir kılacak her alanda özenli davranmak. İnsan olarak hayata devam edebilmemiz için fauna ve floranın ne denli önemli olduğunu yazımızın başında söylemiştik. Bu bilinçten hareketle, yok edersek yok oluruz ilkesi tüm ana hatları ile benimsenmeli ve insan, kendi yaşam pratiği içinde kapladığı alan oranında tükettikleri ile yok etmemeye, tükettikleri oranında üretmeye, korumaya, yaşatmaya özen göstermeyi öğrenmelidir.

Günlük Yaşam Dengesi Açısından Değerlidir Ormanlar, parklar, açık ve yeşil alanlar, vahşi yaşam, hayvanlar, deniz kısaca içinde yaşanan coğrafyanın bize sunduğu tüm flora ve fauna zenginliği insanın duygularına hitap etme yeteneği vardır. Bu nedenledir ki fırsatını bulduğumuz her an yaşam sürdüğümüz beton duvarları yıkıp doğaya kaçmak isteriz. İstatistikler, her yıl yarım milyar kadar insanın, ulusal parklar, rekreasyon alanları, yerli ormanlar, tarihi yerler, vahşi yaşam sığınakları ve vahşi ve doğal nehirler gibi güzel korunan manzaraları ziyaret ettiğine işaret ediyor. Tam da bu sebeple flora ve faunanın günlük yaşamımızdaki önemini çok büyüktür..

Bu sisteme ek olarak, insanlar gıda, ilaç ve su kaynakları açısından flora ve faunadan çok büyük oranda faydalanırlar. Ana besin kaynağımızı bitki ve hayvan türleri oluşturur. Hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların içeriğinin %90’ı floradan gelir. Eğer Flora olmasaydı, su da olmazdı ve dolayısıyla insan da var olamazdı…

Flora, fauna için solunum amaçlı ihtiyaç duyulan oksijeni üretir ve serbest bırakır. Buna karşılık, fauna floranın fotosentez için ihtiyaç duyduğu karbondioksit üretir ve serbest bırakır. Bu simbiyotik bir ilişkidir. İnsanlar hem flora hem de fauna olmadan var olamazlar. Nefes aldığımız oksijen floradan gelir ve nefes verdiğimiz karbondioksit flora için hayati önem taşır.

Biyologlar ve çevreciler bölgelerin flora ve faunasını çeşitli nedenlerle incelerler. Bu nedenlerin başında ilgili bitki ve hayvan türlerinin, bu türlerle uyumlu ya da onlara bağlı yaşam süren canlı formlarının korunması vardır. Araştırmalar, biyoloji hakkında yeni şeyler öğrenme, biyolojik çeşitliliği tespit etme, sürdürülebilirlik adına yapılacak çalışmaların şekillendirilmesi amacını taşır.



Ormanda ortama has mikroorganizmaları geliştirip, sonra bunları meyve bahçelerimize aşılayarak süreci daha da spesifik hale getirebiliriz. Bu pratiğe “Dağ Mikroorganizması” (DM) denilmekte. Son bir yıldır DM’yi bahçelerimize devamlı olarak uyguluyoruz ki, M/B oranımız artsın ve bu mikroorganizmaların yerli ormanlara sağladığı patojen kontrolü gibi faydalardan yararlanalım. Bizim için bu süreçteki bir sonraki aşama toprağımızdaki biyolojik içeriği mikroskop ile analiz etmek. Uygun eğitim ve tecrübe ile topraklarımızdaki ve yapraktan uyguladığımız DM içindeki M/B oranlarını belirleyebilmeyi umut ediyoruz.

Bu durum mantarın ve bakterinin toprak-besin-ağında farklı rollere sahip olduğunu gösterir. Mantarlar mineralizasyon/sabitleme sürecinin bir parçası olarak besinleri almada ve tutmada daha başarlıdır. Bu, mikropların besin maddelerini tükettiği, bu sayede onları bedenlerinde sabitleyerek besinlerin alt katmanlara akmasını engellediği süreçtir. Yaşamlarını sürdürdükçe, yani atık üretip, sonunda da besin zincirindeki yukarıda yer alanlar tarafından tüketilince, bu besin maddeleri toprak-besin-ağına bitkiler için kullanılabilir bir formda tekrar dahil olur. Buna mineralizasyon denir. Mantarlar ve bakteriler bu sürecin farklı aşamaları için son derece önemlidi ve ne ile beslendiklerine bağlı olarak etkinlikleri değişir.

Mantarlar yüksek karbonlu maddelere bayılır- ağaç yaprakları ile dallar ve gövdenin temel yapı blokları olan selülozu ve lignini (odunözü) düşünün. Çoğu bakteri bunları parçalamak için zorlanır. Bakteriler, bunlar yerine yüksek azot içeren besin kaynaklarında mutlu olurlar- hayvan gübresini, toprağa karıştırılmış yer örtücülerini düşünün. Bu bilgilerden farklı bahçecilik ve çiftçilik tekniklerinin bu oranı nasıl etkilediğini anlayabiliyoruz. Mesela, odun talaşı ile malçlama yapmak mantarı teşvik ederken, toprağı sürmek mantarları öldürür ve bakteriyi teşvik eder. Farklı toprak katmanlarına organik madde karıştırmaksa oranı bakteri lehine artırır.

Orman topraklarının mantar oranı bakteri oranına göre daha yüksektir. Her ikisinin bir çay kaşığı toprak içindeki miktarlarını ölçtüğümüzde, bakterilerin tarımsal topraklardan çayır topraklarına ve oradan da orman topraklarına doğru açılan yelpazede sabit miktarlarda kaldığını gözlemleriz. Bir çay kaşığı toprakta 100 milyon ile 1 milyar arası bakteri vardır. Hif uzunluğuna göre ölçülen mantar miktarı ise bu yelpaze boyunca ciddi biçimde artış gösterir. Tarımsal topraklarda birkaç yard (yaklaşık 91 cm) olarak ölçülürken, yaprak döken ağaç ormanlarında yüzlerce yard uzunluktadırlar; bu miktar iğne yapraklı ağaç ormanlarında kilometrelere ulaşır.

Bu, mikrobiyal biyokütlenin, yani toprakta yaşayan tüm canlıların topraktaki paylarının ölçümüdür. Yani, canlı organizmalarının ne kadarının mantarsı ne kadarının bakteriyel olduğunu gösterir. M/B oranı aslında toprak-besin-ağı üzerindeki insanın toprağa müdahalesinin etkilerini incelemek için kullanılır. O yüzden, aynı oran her bir bitkinin ne istediğine karar vermek için de kullanılabilir. Mesela, tek yıllık tahıllar ile sebzeler 0:3 ile 1:1 arası bir oranı tercih ederken, meyve ağaçları 10:1 ile 50:1 arası orana sahip topraklarda iyi gelişirler. Yetiştirdiğimiz ürün tiplerine uygun olarak (bizim durumumuzda bu ağaçlardır), toprağımızdaki mantar veya bakteri baskınlığını değiştirmek isteyebiliriz. Bu mikroorganizmalar, özellikle de mantarlar, arazi kullanımındaki değişimlere oldukça duyarlıdır. Bu yüzden, bu oranı farklı tekniklerin nasıl etkilediğini ve neden her şeyden önce bu oranın yüksek veya düşük olmasını istediğimizi anlamamız gerekiyor.

Bu bilgilerden anladığımız, bahsedilen organizmaların bahçemizde veya çiftliğimizde çalışıyor olmasını istediğimizdir. Bunu başarmanın yolu bu canlıların iyi gelişebilmesi için ihtiyaç duydukları ortamı ve besinleri sağlamaktır. Kolay görünebilir ama detaylarına indiğinizde işler hemen karmaşıklaşır. Bu organizmaların her biri farklı besin kaynaklarıyla daha çok rahat eder ve her biri ortamlarını farklı şekillerde değiştirirler. Üstelik, yetiştirdiğimiz her çeşit bitki iyi gelişebilmesi için farklı toprak ortamlarına ihtiyaç duyar: elma ve roka çok farklı evrimleşmişlerdir, evrimsel ihtiyaçları karşılandıkça daha sağlıklı yetişeceklerdir.

“Toprak besin ağı”, bitki gelişimi için sağlıklı bir ekosistem yaratan işlevlere sahip gözle görülmez (mantar, bakteri, tek hücreliler, nematodlar) ile gözle görülebilir (solucanlar, böcekler, eklembacaklılar) canlıların oluşturduğu birbirine bağlı düzendir. Bu canlılar toprağı havalandırır, organik materyali ayrıştırır, besin maddelerini bitkiler için kullanılabilir hale getirir, besin maddelerinin aşağı katmanlara akıp gitmesini engeller, zehirli maddeleri parçalar, bitkileri zararlı mikroorganizmalardan (patojenler) korur, azot bağlar ve daha nicesi.

Organik bahçeciler ve çiftçiler toprakta mikroorganizma yaşamın oluşturulması ve korunması gereğinin farkında. Bunu sağlamanın yolları arasında malçlama, kompostlama ve toprağa mümkün olduğunca az müdahale etme yer alır. Biliyoruz ki, bu stratejiler ve daha birçokları sağlıklı bir “toprak besin ağını” teşvik eder.



Tuscon-Arizona’da yer alan Sonoran Çölü’nde kurulan Biyosfer 2 dünyanın en büyük ekoloji projesi olarak bilinmektedir.

Günümüzde biyosfere, doğa korumada evrensel aktör olan UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Organizasyonu) sahip çıkmaktadır. İnsan ve doğa arasında sürdürülebilir ilişkilerin (sosyal, kültürel, ekolojik, ekonomik) kurulduğu, karasal/kıyı ekosistemlerini içeren bölgeler UNESCO MAB (İnsan ve Biyosfer) programı kapsamında Biyosfer Rezervi koruma altına alınmaktadır. Biyosfer rezervleri; biyoçeşitlilik bakımında yüksek öneme ve kalkınma faaliyetlerini gerçekleştirme mevcudiyeti olan yönetim mekanizmasına sahip, yasal olarak korunan alan, tampon ve geçiş bölgesini kapsayacak büyüklükte olan alanlardır. Dünyada 120 ülkede toplamda 669 biyosfer rezervi mevcuttur. Ülkemiz bir biyosfer rezervine sahiptir. 2005 yılında Artvin’in Borçka ilçesi sınırlarında yer alan Camili (Macahel) Havzası UNESCO tarafından biyosfer rezervi ilan edilmiştir.

Milyonlarca yıldır süregelen bitki ve hayvanların kalıntılarını depolayarak doğal gaz, petrol, taş kömür vb. doğal kaynakların oluşumda rol almaktadır. Su kaynaklarının depolanmasında görev almıştır. Protoplazmanın önemli bir kısmını su teşkil etmektedir. Bitki ve hayvan besinlerinde eritgendir. Su buharı ise güneş enerjisinden kaynaklanan sıcaklığın gezegende kalması sağlamaktadır. Atmosferdeki oksijen ve karbonik asitler canlılığı sağlayan önemli etkenlerdir. Barındırdığı tüm bu özellikler biyosferin önemini gözler önüne sermektedir.

Vernadsky tarafından dünyanın dış örtüsü ve yaşamın kapsamı olarak nitelendirilmektedir. Yaşam kavramının; organik ve mineral maddeleri kapsayan biyojenerik madde, canlı organizmaların inorganik özellikte olmasını sağlayan biyolojik madde ile açıklığa kavuşturulabileceğini belirtmektedir. Tüm yaşamsal faaliyetlerin ve meydana getirdikleri ürünlerin bölgesi olan biyosfer ekosistemleri korumakta önemli bir role sahiptir. Biyosferde gerçekleşen değişimlerin tümü iklim değişiklikler ile sonuçlanmaktadır.

Ayrıca besin teşkil eden organik madde dağılışında biyosferin düzensizliğinin ne denli muntazam bir düzen oluşturduğu anlaşılmaktadır. Rüzgara kapılan polen zerreciklerinin binlerce metre yüksekliğe çıkarak küçük böceklere, bu böceklerin habitatı Everest olan örümceklere besin sağladığı kanıtlanmıştır.

Arthur Tansiy’e göre ekosistemler düzen içerisindedir. Bu ortamlarda yaşayan canlılar biyosenöz olarak adlandırılmaktadır. Yaşanılan alan ise biyotop adını almaktadır. Bu unsurların tamamı hayat üzerinde büyük etkiye sahiptir. Ancak güneş enerjisi canlılığın en büyük kaynağıdır. Enerji, sıcaklık ve iklim koşullarının sağlanmasının yanı sıra bitkilerin büyüme ve üremelerinde ilk şarttır. Klorofil adı verilen madde bitki türlerinin çoğunda mevcut olup güneş enerjisinin kullanılmasına yardımcıdır. Hayvan ve insanların doğadaki kaynakları besin materyaline dönüştürmeleri mümkün olmadığından bu kaynak bitkiler tarafından oluşturulmaktadır.

Atmosfer tabakasında 10000 m yüksekliğe ulaşan biyosferde bu seviyeden sonra mantar ve bakteri sporlarının varlığına rastlanmamaktadır. Kara ekosistemlerinde yaşamını sürdüren hayvanlar için 6500-6800 m, yeşil bitkiler için 6200 m ve deniz canlıları için 5000 m yeterli olduğu saptanmaktadır. Böylece sınırları 16-20 km kalınlığa sahip olmaktadır. 8-10 km deniz ve okyanus derinliğine, 8-10 km deniz seviyesinden atmosfere doğru uzanmaktadır. Canlı yaşamı biyosferin karakteri ve üretkenlik özelliklerini etkilemektedir. Açık termodinamik bir sistemdir. En belirgin özelliği bitki ve hayvanlardaki yüksek tür çeşitliliğidir. Ayrıca düzensiz yapı özelliği mevcuttur. Fiziki ortamlarda unsurlar eşitsiz dağılım göstermektedir. Ancak biyosfer içindeki yerleşimleri karmaşa şekli göstermemektedir.

BİYOSFER Canlı organizmaların birbirleriyle ilişkilerini sürdüğü kayaç, su ve hava katmanlarında oluşan yeryüzü örtüsüdür. Lamarck tarafından “canlı yüzey” olarak yapılan biyosfer tanımı bilim dünyasınca benimsenmektedir. Gezenimizin ince örtüsü olan katman litosferin üst kısmını, kriyosferi, hidrosferi ve atmosferin en alt kısmını içermektedir. Dış kabuğun su, kayaç, toprak ve hava barındıran, canlı yaşamına olanak sağlayan, üzerinde çevrimlerin ve biyotik gelişimlerin yaşandığı bölümüdür. Jeofiziksel anlamda yaşayan organizmaların birbirleri ve çevre ile olan ilişkileri, diğer katmanlar ile etkileşimlerini inceleyen evrensel ekolojik mekanizmadır. Biyosfer komünite ve ekosistemleri kapsamaktadır. Sınırları belirli alan içerisinde yaşayan popülasyonlar komünite oluşturmaktadır. Popülasyonların çevre birlikteliğinin sonucunda ekosistemler meydana gelmektedir. Canlı varlığın yaklaşık 4 milyar yıldır süregeldiği tabakanın 3,5 milyar yıl önce oluştuğu varsayılmaktadır.

Bitki ekolojisi botanikten farklıdır, konusu bitkilerin çevre ile nasıl etkileşime girdiği ve çevresel ve iklimsel değişikliklere nasıl cevap verdiğidir. İnsan nüfusu sürekli artmaktadır ve gittikçe daha fazla toprağa ihtiyaç duyulmaktadır, bu nedenle doğal kaynakların korunması ve bunlara saygı duyulması özellikle keskindir.

Bitki grupları 1. En basit bitkilerin hepsi briyofitlerdir, küçüktürler, sapları, yaprakları ve kökleri yoktur. Mosses yüksek nemli yerleri tercih eder ve üreme için sürekli suya ihtiyaç duyar. 2. Tüm vasküler spor bitkilerinde, yosunların aksine, yaprak, gövde ve kök gibi suyu taşıyan damarlar bulunur. Bu bitkiler aynı zamanda suya oldukça bağımlıdır. Temsilciler olarak örneğin eğrelti otları ve at kuyrukları aranabilir. 3. Tüm tohumlar, tohumlar gibi önemli bir evrimsel avantaja sahip daha karmaşık bitkilerdir. Bu son derece önemlidir, çünkü embriyonun korunmasını ve yemeğinin sağlanmasını garanti eder. Gymnospermler (çam) ve angiospermler (hindistan cevizi avuç içi) vardır.

Genel Botanik: Bitkilerin ortaklama özelliklerinden bahseder. Morfoloji, Anatomi, Histoloji, Sitoloji, Genetik vs. gibi bazı bölümlere ayrılır. Bunlardan «morfoloji» bitkilerin gözle veya büyüteçle görülebilen dış kısımlarını; «anatomi» iç organları; «histoloji» dokuları, «sitoloji» de hücreleri inceler; «genetik» bitkilerde (ve hayvanlarda) irsi özelliklerin nesillerden nesillere devredilişiyle; «bakteriyoloji» bakterilerle; «biyocoğrafya» bitkilerin yeryüzünde dağılış şekilleriyle ilgilenir. Bunlardan başka çeşitli konularla meşgul olan daha birçok botanik kolları vardır.

İsveçli bilgin Augustin Pyramé De Candoll (1778-1841 ) bitkilerin yeryüzünde dağılışını inceledikten başka o zamana kadar yapılmış olan sınıflandırmaları geliştirdi. Bundan sonra da Alman bilginlerinden Van Tieghem (1839-1893) tarafından sınıflandırma işi tamamlandıktan başka gene Alman botanikçisi Hofmeister ( 1822-1877) tarafından da bugünkü prosedürler ortaya atıldı. Bu arada botanik biliminin daha başka bölümlerinde de ilerlemeler kaydediliyordu. Mesela Fransız bilgini Pasteur (1822-1895) bakteriler üzerinde önemli keşiflerde bulundu. İngiliz bilgini Sir Alexander Fleming (1881-1955) bitkisel küflerden penisilin gibi önemli ilaçlar elde etti. İskoçyalı botanik bilgini Robert Brown (1773-1858) hücre konusunda gayet önemli keşiflerde bulundu.

Botanik bilimi bütün Ortaçağ’da daha çok eczacıların ilgilendiği bir konu olarak kaldı. Yakınçağ’ın başlarında İtalyan botanikçisi Andrea Cesalpin (1519-1603) bitkileri çiçeklerine ve yapraklarına göre sınıflandırdı. İsviçreli Gaspard Baubin de (1550-1624) günlük hayatta faydalanılan 6.000 bitkiyi tesbit ederek bunlara bilimsel birer ad verdi. Fransız botanikçisi Jh. Pitton De Tournefort (1656-1708) sınıflandırmada cinsleri gene Fransız botanikçilerinden Bernard Jussieu ( 1699 – 1778) ile Antoine Laurent Jussieu (1746-1836) familyaları tespit ettiler. Bu arada ünlü İsveçli botanik bilgini Carl von Linné (1707-1778) de bitkileri 24 sınıfa böldü. Böylece bugün bile hala esas olarak kabul edilen bir sınıflandırma meydana getirdi.

İnsanlar çok eski çağlarda bile bitkilerle ilgilenmeye başlamışlardı. Bazı bitkilerin köklerini kaynatıp ilaç yapıyorlar bazılarını da besin maddesi olarak kullanıyorlardı. Bundan dolayı, bitkilerin incelenmesi, zehirlisinin zehirsizinden ayırdedilmesi, hangisinin ne zaman, nerede yetiştiğinin bilinmesi gerekiyordu. İlk olarak Eski Yunanlı bilgin Aristoteles‘in öğrencisi Theophrastos (M. Ö. 380-327) botanik konusunda önemli sonuçlara varan incelemelerde bulundu. Bu arada bitkilerin bir çenekli olanlarını iki çenekli olanlarından ayırdettiği gibi ayrıca bazı hurma ağaçlarının tamamen erkek, bazılarının da tamamen dişi olduklarını buldu.


Botanik, klimatoloji, jeomorfoloji ve pedoloji bitki coğrafyasının yardımcı bilimleridir. Bitkilerle ilgili Botanikten, İklimle ilgili klimatolojiden destek alır. Pedoloji bitkilerin yetişme alanı olan toprağı inceleyen bilimdir. Bitki dağılışını etkileyen yükselti ve bakı gibi yer şekilleri için jeomorfolojiden destek alır.

uckun_

Bitki örtüsü genel olarak bulunduğu alanın iklimini yansıtır. Zeytin Akdeniz iklimini, iğne yapraklı ağaçlar soğuk iklimi, hurma ve muz tropikal iklimi, kışın yaprağını döken ağaçlar ılıman okyanusal iklimi temsil eder. Bitki örtüsü erozyonu önler. Türkiye’nin iç kısımlarındaki karasal iklim bölgelerinde olduğu gibi bitki örtüsünün tahrip edildiği yerlerde yoğun erozyon oluşur. Bu durumu engellemek için ağaçlandırma çalışması yapılır. Bitki artıklarının ayrışmasıyla humus oluşur. Humus toprağa verim katar, rengini koyulaştırır. Yağışın, sel ve taşkın yapmasını önler, yeraltına sızmasını sağlayarak, yeraltı suyunu destekler. / Bitki Coğrafyası. İstanbul: İstanbul Ünv. Yay.

Bitki coğrafyası, bitki örtüsünün yeryüzündeki dağılışı, bu dağılışa etki eden faktörleri ve çevre ile ilişkilerini inceleyen fiziki coğrafyanın dalıdır. Fitocoğrafya, vejetasyon coğrafyası da denir. Botanik bitkileri tek tek incelerken, Bitki Coğrafyası bitki topluluklarıyla ilgilenir. Bitki coğrafyası, bitkilerin, anatomi, morfoloji, fizyolojilerini değil, yetişme şartları ve yeryüzüne dağılışlarını inceler. Dağılış şartlarını açıklamaya çalışır. Bitki örtüsü pek çok açıdan coğrafyanın konusudur.



Antropoloji bölümü ırkların oluşumunu, insanoğlunun yer yüzüne dağılırken birbiri ile yaşadığı etkileşimi ve geçmişte yaşayan insanlarla olan davranış ilişkilerini karşılaştırmalı olarak inceler.

Sosyal bilim dallarından biri olan antropoloji geç dönemlerde ortaya çıkmış ve diğer disiplinlere göre daha yeni olan bir bilim dalıdır. Geç dönemlerde ortaya çıkmasının bir dezavantajı olarak araştırma konusu bulmakta zorluk çeken antropoloji, diğer bilim dallarının ilgilenmediği konularda kendine yaşam alanı buldu. Temelde antropoloji insan bilimi anlamına geliyor. Ancak insan denilen kavramın geniş olması sebebiyle antropologlar kendi bilimlerinin sınırlarını belirgin bir biçimde çizerler ve bu sınır içinde kalmaya gayret ederler.
Temelde antropoloji insan bilimi anlamına geliyor. Ancak insan denilen kavramın geniş olması sebebiyle antropologlar kendi bilimlerinin sınırlarını belirgin bir biçimde çizerler ve bu sınır içinde kalmaya gayret ederler.
Arkeoloji, kendi içinde birçok farklı bilim dalını barındırmaktadır. Bunlar arasında tarihöncesi (prehistorya) arkeolojisi, klasik arkeoloji, protohistorya ve önasya arkeolojisi, mısır arkeolojisi, tevrat arkeolojisi, ortaçağ arkeolojisi sayılabilir. Arkeoloji, yazılı tarihten önce ve sonra yaşamış insanlara ilişkin bilgi edinme olanağı sağlaması açısından özellikle önemlidir. Bu bilim dalının uzmanları olan arkeologlar, araç, eşya ve yapı kalıntılarını inceleyerek, eski insanların nasıl yaşadıklarını anlayabilirler.

Bilim tarihi, hem doğal hem de toplumsal bilimler de dahil olmak üzere bilimsel bilgi ve bilimin gelişiminin incelenmesidir. Bilim, gerçek dünyadaki olayların gözlemlenmesi, açıklanması ve öngörüsünü vurgulayan, bilim adamları tarafından yapılan, doğal dünya hakkındaki deneysel, kuramsal ve pratik bilginin bir bütünüdür. Buna karşılık, bilim tarihçiliği bilim tarihçileri tarafından kullanılan yöntemleri inceler.


Yer bilimleri ya da yerküre bilimleri, gezegen olarak Yerküre ile ilişkili bilimler için kapsayıcı/bütüncül bir terimdir. Jeoloji, jeofizik, jeodezi ve coğrafya olmak üzere dört ana yer bilimleri disiplini vardır. Bu ana disiplinler fizik, kimya, biyoloji ve matematik disiplinlerinin, Yerküre sisteminin küreleri ya da temel alanlarının nicel olarak anlaşılması için kullanılırlar.


Epigrafi, anıtlar üzerindeki kitabeleri ve yazıları inceleyen bilim dalıdır. Filoloji ve paleografi bilimleri ile iş birliği içerisinde çalışır. Anıtlar üzerindeki kitabeler ait olduğu dönem hakkında önemli bilgiler verir.




Toplum bilimi geniş çerçeveli bir disiplin olduğu için profesyonel toplum bilimcilerin bile tanımını yapmak güçtür. Bu disiplini tanımlamak için işe yarayan yollardan biri bu disiplini toplumun farklı boyutlarını inceleyen alt dalların oluşturduğu bir küme olarak tanımlamaktır. Örneğin toplumsal sınıflaşma eşitsizliği ve sınıfsal yapıları, demografi nüfusun miktar ve türündeki değişimleri, suç bilimi suç davranışı ve çarpıklıkları, politik toplum bilimi hükümet ve yasaları, ırk toplum bilimi ve cinsiyet toplum bilimi ırk ve cinslerin eşitsizliği kadar ırk ve cinsiyetlerin toplumsal yapılarını inceler. Doğadaki birçok çapraz disiplini içerecek şekilde, ağ çözümlemesi gibi yeni toplumsal alt bilim dalları ortaya çıkmaya devam etmektedir.


Fizik en eski akademik disiplinlerden biridir. 16. yüzyıldan bu yana kendi sınırlarını çizmiş modern bir bilim olmasına karşın, Bilimsel Devrim’den önce iki bin sene boyunca felsefe, kimya, matematik ve biyolojinin belli branşları ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Buna karşın, matematiksel fizik ve kuantum kimyası gibi alanlardan dolayı fiziğin sınırlarını net olarak belirlemek güçtür.






Eğer daha uzağı görebiliyorsam bu, benden önceki devlerin omuzlarında durduğum içindir. Isaac Newton

İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendin bilmez isen, ya nice okumaktır. Yunus Emre

Allah, faydalı bilgiyi isteyene verir. Müslüman olup olmaması fark etmeksizin; isteyen, yoluna baş koyan, uğrunda çalışan ve istidat lisanıyla duâ eden herkes, faydalı bilgiye ulaşma hususunda Allah’tan yardım görebilir, Allah’ın yardımıyla faydalı bilgi elde edebilir. Kim bu uğurda istidat lisanını konuşturur ve Allah’tan isterse, Allah ona verir.

Allah, insanoğlunu doğru bilgiyi öğrenme yetkisi ve donanımı ile donatmıştır. Yeryüzüne halife oluşunun bir alâmeti budur. Müslüman olup olmaması ayrı bir meseledir. Şüphesiz Müslüman doğru bilgiye daha çok koşmalıdır. Fakat günümüzde maddeye ait doğru bilgiler Müslüman olmayanların ellerindedir. Bunu teslim edelim. Çünkü onlar istiyorlar, onlar arıyorlar. İstidat lisanıyla onlar duâ ediyorlar. Allah da onlara veriyor.
Müslümanlara gelince… Ellerindeki dinde, doğru bilgiyi almakla ilgili sayısız emirler bulan Müslümanlar, bu konuda Müslüman olmayanlardan geri durumdadırlar. Bunun cezasını da geri kalmışlıkla ve ileri ülkelerin çantasını taşımakla çekiyorlar. Bu gün İslâm âleminin çektiği sıkıntıların başka bir sebebi yoktur.

Her Müslüman’a ilgi alanına giren ve istidadının kaldırdığı doğru bilgiyi öğrenmek farzdır. Öğrendiklerini insanlığa hizmet olarak sunmak da sünnettir.
Dün böyle değildi. Dün Müslümanlar medeniyetin, doğru bilginin ve gelişmenin üstadı idiler. Fakat bir zaman geldi ki, bilgi aramayı bıraktılar. Seleflerince aranmış ve ulaşılmış bilgileri de bilgi arayan Batı’ya cömertçe ihsan ettiler. Batı’nın Müslümanlardan bilgi almasında bir yanlışlık yoktu. Fakat Müslümanların bilgiye uzak düşmeleri, hiç olmazsa seleflerini takip etmemeleri büyük hata idi.

İlim cihanşümuldur (evrenseldir). Faydalı bilgi, belli bir kavmin malı değildir ve her yerde bulunabilir. Başka bir ifadeyle, doğru bilginin milliyeti yoktur. İnsan doğru bilgiyi Çin’de de olsa aramalı ve onu her nerede bulursa almalıdır.

Dinlenme ve kahve saati

Felsefe, hakkında en fazla yanlış anlaşılmanın olduğu alanlardan biridir. Özellikle günümüzde felsefenin prestiji gerek akademisyenlerin genel kitleye erişmekle uğraşmaması, gerekse felsefe dışından eleştirmenlerin söyledikleri nedeniyle zedelenmektedir.


Felsefenin ne olduğu hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayacak yollardan biri felsefeci denen ve felsefeci oldukları yönünde genel bir fikir birliği olan düşünürlerin eserlerine bakıp ne yaptıklarını anlamaya çalışmaktır. Yani felsefenin ne olduğunu onun herkesçe tanınabilecek örneklerine bakıp sonra bu örneklerde ortak olanın ne olduğunu belirleyerek öğrenmeye çalışabiliriz. Ancak bu noktada pek çok felsefecinin felsefe dediği şeyle felsefeyle ilgilenmeyen kişilerin felsefe dediği şeyler arasında ciddi bir farkın olduğunu gözden kaçırmamamız gerekir. Mesela felsefenin edebiyat, psikoloji, sosyoloji gibi alanlarla neredeyse aynı şey olarak görüldüğüne sık sık rastlıyoruz.


Yine felsefi sorular soyut ve teorik olmaları nedeniyle genel sorular olarak da görünürler. Örneğin ahlakı tartışacaksak şu ya da bu kişinin yaptığı şu eylemin ahlaki olup olmadığından değil, söz konusu eylem biçiminin ahlaki olup olmadığından bahsederiz. Herhangi bir eylemin ahlaki olmasının ne demek olduğunu sorarız. Ahlakla ilgili iyi/kötü, sorumluluk gibi temel kavramların ne şekilde anlaşılmaları gerektiği hakkında düşünürüz.

Bugünkü psikolojik yaklaşımların belkemiğini oluşturan psikanalizin temelleri, 1800’lü yılların sonunda, Sigmund Freud ve onun süpervizör doktor meslektaşı Joseph Breuer tarafından atıldı. Psikanaliz, bugün toplumun büyük bir bölümü tarafından “işe yaramayan, bilimselliği olmayan” ve hükmü kalmamış bir “kocakarı” bilimi gibi algılansa da, sürekli gelişen ve genişleyen kuramlarıyla aslında birçok ruh sağlığı çalışanı tarafından teorileri terapi odalarında uygulanan bir yaklaşımdır.












Değersiz metallerden altın elde etmeye çalışılırken bazı metaller ve metal işleme bilgileri; esans üretimi sırasında damıtma ile ilgili bilgiler ve yöntemler elde edilmiştir. Bu bilgiler günümüze simyadan aktarılmıştır. Aristo’nun Dört Temel Element Kuramı’ndan sonra elementi yeniden tanımlayan ilk kimya bilgini İngiliz Robert Boyle oldu. Boyle, yaptığı bu tanımlama ile modern kimyanın kurucusu sayılır. 18. yüzyılın sonlarında Fransız kimyacı A. L. Lavoisier fiziksel ve kimyasal olaylardaki kütlesel değişimleri incelemiştir. Bu çalışmalar sonucunda Kütlenin Korunumu Yasası’nı geliştirmiş, simyanın bilim hâline dönüşmesini sağlamıştır. Lavoisier ile başlayan bilimsel araştırmalar sonrasında birçok yasa oluşturulmuştur.
Daha sonra Modern Atom Teorisi ile atomun kuantum modeli geliştirilmiş ve atomların fiziksel, kimyasal, radyoaktif özellikleri ve davranışları anlaşılmıştır. Günümüzde de proton, nötron gibi atom altı parçacıkların daha küçük birimlerden oluştuğu anlaşılmış olup bu birimlerin yapısınıve özelliklerini anlamak için deneyler yapılmaktadır. Önceleri maddenin yapısını anlamak için yapılan çalışmalar daha yoğun iken günümüzde maddenin yapısını aydınlatmanın yanı sıra çevre kirliliğinin önlenmesi, temiz enerji elde edilmesi, sağlık alanındaki bilimsel çalışmalar da önplana çıkmıştır.




“Matematiğin temelleri” olarak bilinen matematik dalı matematiğin tümü için geçerli olan en temel kavramları ve mantıksal yapıları inceler. Sayı, küme, fonksiyon, matematiksel tanıt, matematiksel tanım, matematiksel aksiyom, algoritma vb. gibi kavramlar Matematiksel mantık, Aksiyomatik Küme Teorisi, Tanıtlama Teorisi, Model Teorisi, Hesaplama teorisi, Kategori Teorisi gibi yine matematiğim temelleri olarak anılan alanlarda incelenir. Bununla birlikte matematiğin temellerinin araştırılması matematik felsefesinin ana konularından biridir.
Hayatın her alanında… Harita yapımında; telefon, radyo, televizyon da denizcilikte, sanatta matematiğin katkısı bir gerçektir. Matematik olmasa uçaklar uçmaz; radarlar, bilgisayarlar çalışamazdı. Matematik bilgisi gerektiren finansal sorunlar, borsa-fon-yatırım hesaplarını bir anımsayalım.

Comments are closed.