logo

İnsanları olgunlaştıran yaşı değil; yaşadıklarıdır.

Sevilen kişiyi esirgemek, sevilen kişiyi kıskanmak bazen şuna dönüşebiliyor: Sevdiğimiz insanı bir başkasından kıskanıyoruz, bu sefer kendimizi onunla kıyaslamaya başlıyoruz. “Benimle değil de onunla arkadaş oldu. Acaba o daha mı eğlenceli, o daha mı akıllı, o, ona daha mı iyi bir dost oluyor?” Maalesef, ama aldatılma durumlarında insanların çok yaptığı bir şeydir kıyas. Önce eşini kıskanır, sevdiği kişiyi kıskanır, “Neden bir başkası onun hayatına girdi” diye, sonra onunla kendini kıyaslamaya başlar. Bu çok tehlikeli. “Acaba bende bulamadığı neyi onda buldu? Daha mı güzel, daha mı akıllı, daha mı sevgi dolu, daha mı çekici, nedir onda olup bende olmayan.” dediğimiz zaman yine hasede giriyoruz. İkisi birbirine geçişli duygular… Uzman Psikolog Rukiye Karaköse

Varlığını, zenginliğini, ilişkisini, ailesini teşhir etmek, sergilemek, hasedi tetikleyen bir şey. Bilinç dışı olarak yıkıcı bir hasedi tetikliyor. Teşhir niye yapılır? Kişinin içerisinde haset duyguları varsa ve başkalarının hayatlarına çok fazla odaklanıyorsa, kendini de bir çeşit garantiye almak için, değerlilik duygusunu inşa etmek için, “Bakın, bende de var.” demek için teşhir ediyor. İnsanlar genellikle hasetle başa çıkmak için teşhir eder. Başkalarına haset ettiği zaman onun dünyasını didikler. Ne yapar, ne yemiş, ne içmiş, ne giymiş, nereye gitmiş, bunların peşine düşer. Hasetçi insan çok fazla teşhircileri izler ve kendisi de teşhir ederek kendi içindeki hasetten korunmaya çalışır. “Bakın, sizde var, ama bende de var.” 

Haset ettirecek ve kıskanıldığı zaman ancak gerçekten yeterli olduğunu hissedecek. Yani kendi evinde huzurunu mutluluğunu yaşasa, yeterince mutlu olmamış gibi olacak. Fakat birileri görüp haset ederse “Bakın, kıskanıyorlar bizi, çekemiyorlar bizi…” diyecek. İşte o zaman emin olacak ki, evet, harika bir şey yaşıyor.

Hasetle kıskançlığı nasıl ayırırız? Haset, “Onda olan benim olsun.” demek; kıskançlıksa “Benim olanı geri istiyorum.” demek. Yani bir kere elde ettiğimiz birinin sevgisini… Bu eş olur, nişanlı, sevgili olur. Burada, kıskandığımız, esirgediğimiz şey, sevdiğimiz insan ve onun nitelikleri. Onun bize ait kalmasını istiyoruz. Çocuğun kardeş kıskançlığı da bu manada. “Anne benimdi ve anneyi geri istiyorum.” diyor, “Baba benimdi; babayı geri istiyorum. Oyuncaklarımı geri istiyorum…” Aynı şekilde, kişi sevdiğini, dostunu ya da arkadaşını da bir üçüncü şahıstan kıskanır, der ki: “Benim olanı geri istiyorum. Sadece bana özel olsun. Başkaları gelmesin, aramıza girmesin.” Hani bir şarkıda diyor ya: “Aramıza kimse gelip girmesin / Ayırmasın Mevlam bizi ömür boyunca.” İşte bu temenni, “aramıza kimse gelip girmesin” sözü, tam olarak kıskançlığın tarifi.

Haset ettiğinde, kişi karşıdakiyle bir rekabete giriyor. Kıyas yapmaya başladıysa kendini tüketmeye başlamıştır. Bu çok yıpratıcı bir durum. Kıyas varsa saplantı oluşuyor. “Onda var, bende yok.” Sürekli bu mercekten bakıyor. Hâlbuki bize ne öğretildi? “Dünyevi hususlarda senden aşağıda olana bak ve sahip olduğun nimetlerin farkına var, kıymetini bil, elhamdülillah de, sağlığın için şükret, fiziksel âzâların için, sahip olduğun her nimet için şükür et…”

Mesela, “Haset dünyalıkta olur, gıpta dinî hususlarda olur.” denir, manevî hususlarda olur. Dünyalıkta; “Onda var, bende niye yok?” denir. Oysa Kur’ân-ı Kerîm der ki: “Hayırda yarışınız.” Yani “manevî hususlarda gıpta ediniz ve birbirinizi geçmeye çalışınız.” Bunda bir kötülük yok. Arkadaşım şöyle namaz kılıyorsa ben de öyle namaz kılmaya çalışacağım; ama el âleme göstermek için değil. Diyeceğim ki: “Ne kadar güzel bir hâl yaşıyor. Bunun yolu nedir, ben de öğreneyim.” Sadaka veriyorsa “Helal olsun, harçlığından biriktirip böyle bir şey yapıyor. Ben niye boşa harcıyorum; ben de böyle yapacağım.” diye hayırda yarışabilmek lazım, manevî hususlarda gıpta edebilmek lazım. Ama haset mi, kıskançlık mı dersek; haset en çok kişinin birinci planda kendine zarar verir, kıskançlık karşı tarafa daha çok zarar verir.

Gelişmek isteyen insanda haset duygusu varsa, bu aslında bir açıdan büyük bir potansiyeldir. Haset ettiğimiz şey aslında bizim hasretini çektiğimiz şeydir, olmak istediğimiz şeydir. Grup çalışmasında bir katılımcımız şöyle söylemişti: “Çok gülen insanlara eskiden çok kızardım. Ben biraz donuk ve tutuk biriyim, içimden gelerek öyle dolu dolu gülemiyorum. Sonra anladım ki onları kıskanıyormuşum.” Kendisiyle ilgili bir şey fark etmiş, kendisinin bu konudaki eksikliğiyle yüzleşmiş. Bu çok güzel bir şey. Bunu düzeltmek için de fırsatı var demektir. Bir şeyle ilgili güçlü duygular hissediyorsak durup oraya bakmamız lazım. Bu insandan niye bu kadar rahatsız oluyorum, bu insan bir şey yaptığı zaman niye huzursuz oluyorum ve onu huzursuz etmek geliyor içimden, eleştiresim geliyor? Güçlü bir duygu, yakıcı bir duygu hissettiğimiz zaman kendimize bir sormamız lazım; ben bu konuda niye bu kadar rahatsızlık hissediyorum? Haset ettiğimiz şey bizim hasretini çektiğimiz şeydir demiştik, olmak istediğimiz nokta, varmak istediğimiz yer belki. Benim durduğum yerle haset ettiğim şey arasındaki mesafe benim gelişim potansiyelim.

Duyguların enerjisi vardır. O yıkıcı enerjiyi, o kişiye kötü bir enerji yönelterek, nazar ederek, haset ederek, dedikodusunu yaparak, olumsuz şeyler söyleyip canını sıkarak mı dile getirirsek daha hayırlı bir iş olur -bu da bir enerji, kötü bir enerji- yoksa, o enerjiyi gelişimimize ayırırsak mı daha güzel bir iş olur? Çünkü haset kalbin amelidir. Eğer eyleme dökmezsek, karşıdakine belki zarar vermeyecek; ama bize içten içe fena hâlde zarar verecek. Bu enerjiyle ne yapacağım? Ben niye bu arkadaşımı görünce çok rahatsızlık hissediyorum; çünkü bu konuda çok başarılı, bu konuda çok yetkin, ben de kendimi yetersiz hissediyorum belki, eksik hissediyorum. O zaman demektir ki, benim bu konuda gelişmeye ihtiyacım var. 

Haset çok yıkıcı bir duygudur. Hasedin özünde bu yıkıcılık var. Çünkü kişi haset ettiği zaman karşısındakinin elindeki yok olmazsa rahat etmiyor. Hâlbuki duygular enerji yüklüdür. Mesela, bir insan diğerinin güzel özellikleri karşısında ne tür duygular hissedebilir; beğeni hissedebilir, takdir hissedebilir, gıpta edebilir ki güzel özellikler karşısında tavsiye edilen şey budur. Özenme, imrenme, öykünme, arzu etme bunlar bizim dağarcığımızda olan şeyler… Bunlar bize ilham verir. “Bak, arkadaşım ne kadar güzel giyiniyor, ne kadar yakışmış. Ben de böyle bir tarz oluşturabilirim…” Eğer beğenme, takdir etmeyse, ilham alırız. Gıptaysa, “Arkadaşım şu konuda ne kadar birikimli. Bak, çok iyi yetiştirmiş kendisini. Ben de okuyayım, ben de öğreneyim. Hatta söyleyeyim, bana kitap tavsiye etsin, yer göstersin…” 

Hasetlik doğuştan gelen bir şey mi? Yoksa öğrenilen bir şey mi? İnsanın yapısında; biraz bencillik ya da paylaşımcılık bir eğilim olarak olur. Daha bebekken bile kimi çocuk, oyuncakları kendine alır, daha ilgi odağı olmak ister, büyükler gelip etrafında pervane olsun ister, kimi de daha az bir ilgiyle yetinir. Bu iki çocuğun büyüdüğünde aynı eğitimi aldığını bile varsaysak, aynı derecede hasetçi olacaklarını söyleyemeyiz. Ama biri biraz daha bencilse yani biraz daha kendini önemsiyor, ön plana çıkmayı seviyorsa (“Beni alkışlayın, bana bakın” diyen çocuklar vardır) bu bir yatkınlık doğurabilir. Mizaç olarak biraz daha ilgiyi seven kişiler haset etmeye daha yatkın olabilir. Neden? En ufak bir şey onlar için kışkırtma anlamına gelebilir. Yanında birinin övülmesi, “Bak, ne kadar güzel yapmış ne kadar başarılı” denilmesi, kendini gölgede kalmış hissetmesine yol açabilir. 

Haset veya diğer olumsuz duyguları biz hissediyoruz ya da hisseden birini görüyoruz; bunu ifşa etmek yerine, bu hastalıklara karşı ne tavsiye edersiniz?

Öncelikle farkına varmalıyız. Kişi, başkaları için “haset ediyorlar” demeden önce kendi kalbine bakmalı, “Ben acaba haset ediyor muyum?” diye… Kendi duygumuzu ilk bakışta fark edemeyebiliriz. İnsan kendine karşı bazı kör noktalar taşır. Duygumuzu fark edemediğimizde, bastırdığımızda, yok olmaz. Bu duygu, itici şakalarla ortaya çıkar, lâf sokmalarla, iğnelemelerle, imalarla açığa çıkar ve kişi kendini baskı altında hisseder, ama adını koyamaz. O kişiyi seviyor da olabiliriz; ama bu sevginin içerisine öfke, kin, hırs ve haset karışıyor. Onun bazı güzel özelliklerinin bizde olmasını arzu ediyoruz, yani “Sende olan şey bende olmalıydı.” Hasedi tetikleyen duygu bu aslında.

Yetersizlik duygusu, değersizlik duygusu, küçük düşme duygusu temel sebepler… Çok fazla kıyaslanarak büyümüş insanlarda hasedin gelişmesi daha mümkündür. Çünkü ona, çocukken bizatihi kendisi olduğu için değer verilmemiş. Genellikle, “Komşunun çocuğu şu puanı aldı, komşunun kızı bunu yaptı, ağabeyin bunu başardı…” gibi hep kıyaslanmış, “Bak, o bunu yaptı, o daha değerli” ya da “O daha önemli” demeye getirilmiş. Şu mesaj verilmiş: “Birini geçersen değerli olursun, birinin önüne geçersen başarılı olursun.”

Çocukluktan itibaren kıyas yapmak, başkasını geçince/başkasının üzerinden kendimizi iyi hissetmek gibi bir alışkanlığa sebep olur. Bu da bizde kin duygusunu oluşturuyor. Hasedin yanı sıra sayılan başka kalp afetleri var; bunlardan bir tanesi kin, bir tanesi nefret. Hasetle birlikte kin, nefret, intikam arzusu, kızgınlık, küçük düşmüşlük hissi, onu küçük düşürme isteği oluşur. Kişi bazen haset ettiği kişiye açıkça zarar vermeyi tercih edebilir; Kâbil gibi, Yusuf (a.s.)’ın kardeşleri gibi. Bazen de bunu örtülü şekillerde dile getirir: İğnelemek, bazı lâflar çarptırarak kişiyi kötü hissettirmek, başarısını değersizleştirip aşağıya çekmek, o kişinin gıybetini yapmak gibi yollara başvurulur.

Peki ne demek haset? Sahip olunmayan bir özelliği bir başkasında görüp, onu tutkuyla, şiddetle arzulamak demek. Bizde bu özellik yoksa, karşımızdakinde varsa ve bunu şiddetle, tutkuyla arzuluyorsak ve bu arzu yıkıcı bir hâle gelmişse buna haset diyoruz. İnsanoğlu güce, zenginliğe, güzelliğe, itibara, kişinin sevilebilen birisi olmasına, başkalarıyla iyi geçiniyor olmasına, etki bırakmasına, kısacası olumlu görünen her türlü özelliğe haset edebiliyor. Haset, “kalp afetleri” arasında anılır. İmam Muhammed Birgivî’nin Tarikat-ı Muhammediye adlı eserinde detaylarıyla zikredilir. (Eser bu yanıyla bir tasavvuf eseri olmasının yanı sıra, aslında çok da iyi bir psikoloji kitabıdır.) Haset, kişinin öfke ve nefret hissetmesine neden oluyor. Karşıdakine zarar verme duygusu; yani haset eden kişi, “onun başına bir şey gelsin, o nimet onun elinden gitsin, ölsün, hastalansın, başına felaketler gelsin” bunu istediğinde de hasediyle amel etmiş oluyor maalesef. Aslında o nimeti ona layık görmüyoruz, Hakk’ın takdirine razı gelmiyoruz. Oysa Allah o nimeti ona takdir etmiş, bize de başka güzel şeyler vermiştir. Hasedi daha çok kendisiyle barışık olmayan, kendi elindeki imkânlarla hayatına devam etmek yerine hep başkası odaklı yaşayanlarda mı daha çok görüyoruz? 

Haset, en başta ve en çok haset eden kişiye zarar veriyor. Haset eden kişi acı çekiyor, eksiklik duygularıyla boğuşuyor, yetersizlik duygularıyla boğuşuyor. Bu da şundan kaynaklı; referansı hep bir başkası. Kendisi kendi çapında, kendi standartları içinde bazı noktalarda iyi de olabilir, yeterli de olabilir; ama ölçüsü bir başkasıysa kişi huzur bulamaz. Zira her güzelden daha güzel bulunur, her akıllıdan daha akıllı bulunur, her varlıklıdan daha varlıklı bulunur. Eğer kıyas noktamız bir başkasıysa, onu mihenk taşı alıp onun üstünden kendimize değer biçiyorsak, maalesef bu bizim değerlilik duygumuzu yerle bir eder. Eğer başkasının sahip olduklarına çok fazla bakarak, odaklanarak kendimize değer biçiyorsak, kendimize değil hep etrafımızdaki insanların neye sahip olduğuna odaklanacağız, o zaman da maalesef gelişemeyeceğiz, değişemeyeceğiz, öğrenemeyeceğiz, büyüyemeyeceğiz demektir.

Haset, insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. Hasedi ilk Hâbil ile Kabil’in hikâyesinde görüyoruz. Hâbil, kardeşi Kabil tarafından katledildi, yani ilk cinayetin sebebi hasetti. Kabil, kardeşinin Allah’ın gözünde daha sevgili olmasına haset etti ve yeryüzünde haset yüzünden ilk cinayet işlendi. 

Yine, Hz. Yusuf’un kardeşleri ona haset ettiler ve aynı zamanda onu kıskandılar. Bu olumsuz duygular onun ölmesini isteyecek kadar ileri gitti. En son, “öldürmeyelim ama kuyuya atalım” düşüncesinde karar kıldılar. 

İbret almak, o olaydaki harikalığın farkına varıp, yeni bir keşif düşünce kapısı olarak aralamaktır. Öz bilinç uyandıkça, insan kainatın kendi yararına işlediğini fark eder. Onun için korku yoktur. Ne olursa olsun kazançlı bir yön mutlaka vardır. Bu sebeple hayatı coşku ve neşe içinde yaşar. Ego bilinç ise, kar-zarar, iyilik-kötülük bakışını atamadığı için keder, sıkıntı ve üzüntü yaşar. O adeta kendisine herkesin tavır aldığı düşman bir dünyada yaşamaktadır. İnanç ve hayata bağlılık tedavi için çok önemlidir. Hayatı başka bir şekilde kontrol altında tutamayız. Evet, hayat sürprizlerle dolu. Hayat karşımıza ne çıkarmaya karar verirse versin, onun üstesinden gelebileceğimize inanmamız lazım. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in şu hadisi çok anlamlı bence, ‘Ey insanlar! Tedavi olun. Allah nerede hastalık yaratmışsa tedavi de yaratmıştır, öyleyse tedavi arayın. Zira Allah, bir tanesi hariç tedavisiz hastalık yaratmamıştır. O da ihtiyarlıktır’.”

Bir hastalık bizi birkaç gün,birkaç hafta, hatta birkaç ay alışılmış yaşam tarzından ayrı düşürebilir. Bu süreci yeni bir başlangıç için gerekli bir fırsat olarak görelim. Hayatımızda neleri değiştirmemiz gerektiğini düşünelim ve yenilenip arınalım. Prof Dr Öznur Özdoğan

‘Psikolojik sağlığı da olumlu etkileyen ‘iyi düşünme’ yetisi, bir çok hastalığı önlediği gibi var olan hastaların iyileşmesini de sağlıyor. Hatta kimi tümörleri bile küçültebiliyor. Hayat bir öğrenme sürecidir. Aslında yakalandığımız hastalıklar, kendimizi koruma ve sevme sorumluluğunu tekrar kazanmak için gerçek bir uyarı ve harika bir fırsattır. Hastalık ve şifa süreci, değişim için bir fırsat olarak görüldüğünde iyileşme daha hızlı gerçekleşir. Hayata bakışımız, kendimize verdiğimiz değer ve önem, bir bütün olan ruh ve beden sağlığımızı da etkiler.”

Tehdit veya saldırganlıkla başkalarını kontrol etmeye çalışmak. Başkalarını manipüle etmek için zeka, çekicilik veya karizma kullanma. Hatalardan veya cezalardan ders almamak. Kişisel çıkar için yalan söylemek. Fiziksel şiddete ve kavgaya eğilim gösterme. Genellikle yüzeysel ilişkiler. Bazen çalmak veya başka suçlar işlemek. Harekete geçme niyeti olmadan manipüle etmek için intiharla tehdit etmek. Bazen, uyuşturucu veya alkolü kötüye kullanmak. İş, fatura ödeme vb. sorumluluklarla ilgili sorunlar. Duygularını göstermeyerek veya başkalarının hayatlarına yatırım yapmayarak “soğuk” olmak. Zeynep Güçlücan

Başkalarını manipüle etmek için mizah, zeka veya karizma kullanma. Üstünlük duygusuna ve güçlü, sarsılmaz görüşlere sahip olmak, hatalardan ders almamak, Olumlu arkadaşlıklar ve ilişkiler sürdürememek. Başkalarını korkutarak veya tehdit ederek kontrol etmeye çalışmak. Sık sık yasal sorun yaşamak veya suç işlemek. Kendileri veya başkaları pahasına risk almak. Bu tehditleri hiçbir zaman yerine getirmeden intiharı tehdit etmek. Uyuşturucu, alkol veya diğer maddelere bağımlı hale gelmek.

Sosyopat olduğundan kuşku duyduğunuz kişiyi bu tutarsızlıklarla yüzleştirin ve davranışlarını izleyin. Normal bir insan verdiği bilgiler arasında tutarlılık sağlamaya çabalarken, sosyopatların pek çoğu sorgulanmayı hakaret olarak algılar, tepkileri öfke ve saldırganlık şeklinde ortaya çıkar. Sosyopatın çevresindeki hayranları, genellikle yaratmış olduğu hayal ürünü olayları gerçekmiş gibi içselleştirme eğilimindedir. Sosyopat politikacıların çevresindeki “müritleri”, ustalarının ağzından çıkan her sözü doğrulamaya hazırdır. Örneğin milyonlarca işsize iş alanı yarattığını iddia eden politikacı, aslında bir işsizler ordusu yaratmış olsa bile, çevresindekiler işsizliğin azalmış olduğu yönünde beyanlarda bulunur. Dolayısıyla gerçekleri sosyopatın etki alanı dışındaki çevrede araştırmalısınız. Sosyopatın verdiği bilgilerle gerçekler uyuşmadığı zaman bir sosyopatla karşı karşıya olup olmadığınızı anlayabilirsiniz.

Sosyal normlara veya yasalara saygı duymaz. Sürekli olarak yasaları çiğnerler veya sosyal sınırları aşarlar. Yalan söyler, başkalarını aldatır, sahte kimlikler veya takma adlar kullanır ve başkalarını kişisel kazanç için kullanır. Uzun vadeli planlar yapmaz. Ayrıca genellikle sonuçları düşünmeden davranırlar. Agresif veya ağırlaştırılmış davranış gösterir. Sürekli kavga ederler veya başkalarına fiziksel olarak zarar verirler. Kendi güvenliğini veya başkalarının güvenliğini düşünmez. Kişisel veya mesleki sorumluluklarını takip etmez. Bu, tekrar tekrar işe geç kalmayı veya faturaları zamanında ödememeyi içerebilir. Başkalarına zarar verdiği veya onlara kötü davrandığı için suçluluk veya pişmanlık duymaz.

4) Sosyopat Kişilikler, Deneyimleri ile ilgili beklenmedik yalanlar icat etmekte çok ustadırlar. Olayları o kadar abartırlar ki bir noktadan sonra saçmalamaları kaçınılmaz hale gelir. Ancak çarpıtılmış gerçekleri bir öykünün arasına ustaca gizleyerek, saf ve iyi niyetli insanları yalanlarına kolayca kandırırlar.

5) Sosyopat Kişilikler,  İnsanlara hükmetmeye bayılırlar. Bedeli ne olursa olsun her tartışmada ve kavgada kazanan taraf olmak isterler.

6) Sosyopat Kişilikler, Çoğu zekidir, ancak zekâlarını diğer insanları kandırmak için kullanırlar. Yüksek IQ’lu olanlar toplum için gerçek bir tehdit unsuru olabilirler. İşte bu nedenle yasalara yakalanmadan cinayet işleyebilen seri katillerin çoğu sosyopattır.

7) Sosyopat Kişilikler, Sevme ve âşık olma yeteneğinden yoksundurlar. İstediklerini elde etmek için severmiş, empati duyarmış gibi yaparlar. Gerçek yaşamlarında kimseyi sevmezler.

8) Sosyopat Kişiliklerin şiirsel bir dilleri vardır. Sözcükleri çok ustaca kullanırlar. İnsanları konuşmalarıyla kendilerine hayran bırakacak kadar iyi hatiptirler. Öykü anlatma ve şiir okumada ustadırlar.

9) Sosyopat Kişilikler Hiçbir zaman özür dilemezler. Yanlışlık yapmış olduklarına inanmazlar; suçluluk hissi duymazlar. Hatalı oldukları kanıtlanmış olsa bile özür dilemezler ve saldırılarına devam ederler.

10) Sosyopat Kişilikler, Derin bir hayal âleminde yaşarlar. Bütün bu özellikleri nedeniyle bir sosyopatla mantık çerçevesinde tartışılmaz. Tartışmaya girmek yalnızca zaman kaybına neden olur.

Dr. Stout’a göre bir sosyopatı ele veren 10 işaret şöyle: 1) Sosyopat Kişilikler, Genellikle karizmatiktirler; çevrelerinde çoğunlukla bir hayran kitlesi bulunur. Cinsel açıdan da çekici oldukları söylenebilir.
2) Sosyopatlar kararlarında ve davranışlarında spontandırlar; planlı, programlı yaşadıkları söylenemez. Sıradan insanlardan farklı olarak tuhaf karşılanabilecek davranışlarda bulunurlar. Normal sosyal ilişkileri kopuktur. Tehlikeli ve mantıksız eylemlerde bulunmaktan çekinmezler. 3) Sosyopat Kişilikler, Utanma, suçluluk veya pişmanlık duymazlar. Aslında beyinlerinde bu duyguları işleyebilecek bir merkez yoktur; varsa bile bozuktur. Dolayısıyla en ufak bir vicdan azabı duymadan insanları kolayca kandırabilir, tehdit edebilir veya zarar verebilirler. Kendi çıkarları için başkalarına zarar vermekten çekinmezler. “Başarılı” bir sosyopatın bir ülkede üst düzey mevkilere rahatça yükselmesi bu yüzdendir.

Sosyopati kişilik bozukluğunun temeli aslında yaşamın çok erken dönemlerine dayanır ve genellikle 15 li yaşlardan itibaren kendini belli eder. Bu bozukluğa sahip bireyler yaşamlarının ilk yıllarında ilgisiz ve sevgisiz büyürler. Şiddete, cinsel istismara maruz kalmış olabilirler. Bu da beyinlerinin utanma, suçluluk veya pişmanlık  ile ilgili kısımlarının yeterince gelişmemesine sebebiyet verir. Sonuç olarak bu bireyler katı, sert, antisosyal, soğuk, ifadesiz, suça meyilli bir şekilde gelişir ve yaşamlarının sonuna kadar da bunu idame ettirirler. Onlar için bırakın başkaları için üzüntü duymayı bir başkasına zarar vermek zevkli bir uğraştır adeta. Birilerine kızmaları durumunda ise o kişiye karşı bir öfke biriktirirler içlerinde, uygun zaman geldiğinde ise acımasızca intikam alırlar. Öfke kontrolleri yoktur. Sosyopat bireyler için hayatta kendilerinden başka değerli hiç kimse yoktur. Onlarda bağlılık ya da sadakat anlamına gelen hiçbir bağ yoktur.

Empati kurabilme duygusundan mahrumdurlar, herkese karşı inanılmaz bir acımasızlık duyguları vardır. Bir ortamda daima hükmedici gücün kendilerinde bulunmasını isterler. Yalan söyleme becerileri o kadar iyi gelişmiştir ki karşılarındaki kişileri rahatlıkla kandırabilirler. Neredeyse hiç arkadaşları yoktur, kimseye bağlılık duymak istemezler daha doğrusu değer vermek istemezler. Plansızdırlar, dürtülerine göre hareket ederler. İlginçtir ki bu bozukluğa sahip kişiler genellikle çekici ve karizmatik bulunur. Bu kişilerin hayran kitleleri bile vardır.

Sosyopati ile psikopati genellikle karıştırılır ama aralarında bir takım farklar vardır: sosyopatinin zamanla çevre etkisi ile geliştiği varsayılıyor fakat psikopatinin ise doğuştan olduğuna inanılıyor. Psikopatlar bir eylemde bulunurken bunun üzerinde uzun zamanlar düşünerek ve her hareketi planlayarak harekete geçerler oysa sosyopatisi bulunan bireyler ise oldukça plansızdırlar, hatta çoğunlukla duruma göre ne yapacaklarına karar verirler. Psikopatlar içlerinde gizli gizli hesaplar yaparak hareket ederler ama sosyopatlar ise herhangi bir davranışlarını gizleme gereği duymazlar. Bu yüzden seri katiller genellikle psikopatisi olan kişilerden çıkar çünkü planlama yetileri oldukça gelişkindir.

Sosyopatisi olan kişiler bu bozukluğa sahip olduklarının farkında değillerdir dolayısıyla tedaviye de çevrelerindeki kişiler sayesinde başlayabilir. Sosyopatinin tedavisi çok zordur, eğer hastalığın altında yatan neden alkol ya da madde bağımlılığı ise tedavi etme imkanı biraz vardır fakat sebep yaşamın erken yıllarında maruz kalınan kötü yaşam olayları ise tedavi biraz daha zorlaşır hatta imkansızlaşabilir bile.

Sosyopati kişilik bozukluğu olan, bireyler toplumu ve toplumun kurallarını dikkate almayan antisosyal kişilik bozukluğu olan kişilerdir. Başkalarının ne düşündüğü, ne hissettiğinin onlar için bir anlamı yoktur. Suç işlemeye meyilli kişilerdir ve işledikleri suçların sorumluluğunu asla almazlar hatta bundan ders de almazlar çünkü onlara göre suçlu olan kendileri değildir ki. Peki bu bozukluğun temeli nedir? Bir insan neden soğukkanlılıkla suç işler ve bunun sorumluluğunu reddeder?

Geçmişte yaşadığımız bu gibi olaylardan sonra insanlara güvenmekten korkar hale geliriz. Literatürde ise bu güven korkusuna pistantrofobi denmiştir. Pistantrofobi kötü tecrübelerimiz sonucu insanlara karşı güven duymaktan aşırı derecede korkmaktır. Pistantrofobi olan insanlar genellikle “Artık kimseye güvenmiyorum.”, “Sürekli insanlara güvenip yüzüstü bırakılmaktan çok yoruldum.”  ya da “ Kimseye güvenecek gücüm kalmadı.” gibi söylemleri çok kullanırlar. İnsanlara güvenmekte zorluk çekerler ve bunu bazen dışarıya yansıtamazlar. Ancak duygusal olarak çok derinlerde çok büyük bir güven hasarı oluşmuştur. Evlilik ve aile terapisti Dana McNeil; “Pistantrofobi, başkalarına güvenme korkusudur ve genellikle önceki bir ilişkide ciddi bir hayal kırıklığı veya acı verici bir son yaşamanın sonucudur.” diye tanımlamıştır.

Pistantrofobi sahibi insanlar ne kadar yakın olursa olsun her insana ve her konuya şüphe ile yaklaşırlar. Kendi başlarına kalmayı isterler ve bunun bir tercih olduğunu düşünürler. Yaşadığı güven problemi sebebiyle bir daha eskisi gibi mutlu olamayacağını ve asla güzel ilişkiler kuramayacağını düşünürler. Genelde bu gibi konular üzerinde çok fazla düşünmeye eğilimlidirler ve bu düşüncelerde karamsarlık hakimdir. Ayrıca aşırı kıskançtırlar ve bu kıskançlık onların kurdukları ilişkilere zarar verebilir. Başta dediğimiz gibi kimseye güvenmek istemezler ve bunu bilerek yaparlar.

Öncelikle güven sorununun nedeni bulunmalıdır. Geçmişte yaşanan hangi olumsuz durumun insanlara güvenmemeyi tetiklediği anlaşılmalıdır. Sonra yaşanan kötü duruma olumlu düşüncelerle yaklaşılmalıdır. Tedavi sürecinde bireyin kendisi kritik noktadır. Zamanla her şeyin değişebileceğine, her insanın farklı olduğuna inanması ya da bu düşüncelere hayatında yeniden yer vermesi zor olabilir. Pistantrofobi sahibi bir danışanla çalışan klinisyen, romantik bir ilişki içinde olmanın nasıl bir şey olduğunu gözlerinde canlandırmalarını isteyerek ve onları mevcut deneyimleri üzerinden konuşmaya teşvik ederek sorunların küçük olduğunu gösterebilir. Zaman içinde yaşadığı kötü tecrübe sonrası aldığı tedavi ile danışan eski hayatına geri dönebilir.

İnsan sosyal bir varlıktır ve diğer insanlarla sürekli iletişim halindedir. Kurdukları iletişimler diğer insanlarla aralarında bir ilişki oluşturur. Bu ilişkilerin temelinde de güven yer alır. Bir insanla arkadaş olabilmemiz için onun bizim yanımızda olacağına inanmamız, bu konuda ona güvenmemiz gerekir. Bir insana sırrımızı söyleyecek kadar güveniyorsak ve onun sırrımızı başkasıyla paylaşmayacağına inanıyorsak dostumuz olur. Bir insanla bir ömür geçirmeye karar vermişsek ona olan sonsuz güvenimizden, onun bizi asla bırakmayacağına ve her daim yanımızda olacağına dair inancımızdandır. Peki ya bırakıp giderse? Ya da dostumuz diye güvendiğimiz insan sırrımızı açık ederse? Arkadaşlarımız bizi yüzüstü bırakırsa?.. İşte o zaman onlara karşı olan güvenimiz yerle bir olur ve diğer insanlarla olan ilişkilerimizi etkiler.

Erotomani, kişi genellikle kendisinden daha yüksek konumda ya da daha ulaşılması zor konumda olan bir kişinin kendisi ile aşk yaşadığı, ya da bir ilişki yaşadığı düşüncesi içerisinde olmaktadır. Bu kişi zaman zaman işyerinde çalıştığı bir kişi, yolda gördüğü bir yabancı ya da ünlü bir kişi olabilmektedir. Bu durum kişi ile tartışılarak çürütülemeyecek ve mantıklı açıklamalar ile ikna edilemeyecek düzeydedir. Kişi bu durumu sistematik bir şekilde savunur. Erotomani hastalığında her zaman için bu hezeyanı ve yaşadığı hezeyanları doğrulayacak açıklamalar bulabilmektedir. Örneğin; yanıma gelmiyor çünkü duyulmasını istemiyor, doğru zamanı bekliyor gibi. Zaman zaman kişilerin bu alan dışında başka belirti göstermemeleri ve işlevselliklerinin bozulmamış olduğu gözlemlenebilir.

Erotomani psikotik bozukluklar içerisinde yer alan bir rahatsızlıktır. Ancak Bipolar duygudurum bozukluklarında ataklar esnasında yine erotomanik hezeyanlara rastlayabiliriz. Örneğin; manik epizodda olan bir hasta bir sanatçinin kendisine aşık olduğunu, bir şarkıyı kendisi için yazdığını, bir tv programında sarf ettiği cümlenin aslında kendisine mesaj olduğunun inancı içerisinde olabilmektedir.

Erotomani, halihazırda bipolar duygudurum bozukluğu, psikotik bozukluk, hezeyanlı bozukluk gibi psikiyatrik tanı almış kişilerde semptom olarak görülme ihtimali mevcuttur. Bazı kişilik bozukluklarında da benzer tablolar gözlemlenebilir.

Erotomani psikofarmakoterapi (ilaç tedavisi) ve eş zamanlı ilerlenen psikoterapi süreci ile kontrol altına çoğunlukla alınmaktadır. Kişiye özel tedavi protokolü geliştirilmesi ve tedavi ekibinin multidisipliner tedaviye beraber devam etmesi büyük önem taşımaktadır. Psikiyatri uzmanının değerlendirmeleri ve gerek görülmesi durumunda kişiye ek tedaviler de uygulanabilmektedir. Bu durum erotomaniye eşlik eden başka bir psikiyatrik rahatsızlık olması durumunda örneğin bipolar bozukluk, tedavinin seyri ve yanıtı değişkenlik gösterebilir. Böyle bir durumla kişinin onaylanmaması aynı zamanda da bu konunun kişi ile tartışılmaması gerekmektedir. Kişiyi bu konuda uzmana yönlendirmek ve bir uzman desteği almak gerekmektedir. 

“Bu yerden bir tane daha var ve ben aynı zamanda oradayım.” diyen biriyle karşılaştığınızda muhtemelen afallayacaksınızdır ama bu bir psikolojik sendrom.  Paramnezi kelime olarak çarpık anımsama, gerçekle hayalin karışmış olduğu bellek anlamına gelmektedir. Bu kavram ilk defa 1903 yılında Arnold Pick tarafından ortaya atılmıştır. Pick’in bir hastası, içinde bulunduğu mekanın aynısının kendi şehrinde de olduğunu söylemiştir. Bunun mümkün olmadığı kanıtlandığında ise aynı hastanenin ve hatta doktorun bile kendi şehrindeki evinde olduğunu söylemiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere paramnezi sendromunda zaman ve mekan kavramları hatta hayal ile gerçekler bile birbirine karışmaktadır. Kişi bulunduğu yeri tam olarak idrak edememektedir. Bu sendromda hastalar bir anıyı hatırlamaya çalışırken arada kalan boşlukları kendilerince uydurup doldururlar. Bu da gerçekten var olmayan bir anının varlığına kendilerini inandırmalarına sebebiyet verir. Aslında hiç yaşamamış olduğu ve yaşama ihtimalinin de olmadığı olayları sanki yaşanmış gibi kendilerini inandırırlar. Hastalara bu durumun aksi ispatlandığında uzlaşmış gibi görünseler bile gerçekte hala kendi fikirlerini savunmaya devam ederler.

Paramnezinin nedenlerine bakıldığında, daha çok travma ve lezyonlardan kaynaklandığı düşünülmektedir. Hastaların gösterdiği belirtilere bakacak olursak, genel olarak şu üç başlık altında toplanabilir: “Yer Değiştirme, Kimerik Asimilasyon ve Abartılı Mekansal Yerleşim.” Son olarak, paramnezi sendromu dejavu ile karıştırılabiliyor fakat birbirlerinden farklıdır. Deja vu bir psikolojik rahatsızlık değildir ve anlıktır. “ben bu anı daha önce yaşamıştım sanki.” gibi cümleler kullanılır ancak kesinlik yoktur. Ek olarak, deja vu uydurma değildir sadece hissetmeyle ilgilidir. Paramnezi de ise olmayan bir anının varlığı iddia edilir ya da yer kavramı karıştırılır.

Othello Sendromu psikopatolojik bir rahatsızlık olmasıyla beraber başka psikolojik rahatsızlıkların tetiklemesi halinde de gelişebilecek bir hastalıktır.

  • Takıntılı ya da sanrılı kıskançlığın özünde özgüvensizlik ve düşük benlik algısı yatar. Bu gibi psikolojik sorunlar kişiyi kaygı bozukluğuna sevk eder. 
  • Othello sendromunda borderline kişilik bozukluğu, bipolar bozukluk, şizofreni (paranoid) ya da psikoz gibi nörolojik rahatsızlıklar risk faktörü oluşturmaktadır. Bu hastalıklar othello sendromunun oluşmasına zemin hazırlayabilir.
  • Beynin sağ ön lobunun düzgün çalışmaması ya da hasar alması durumunda kişi, Othello sendromu belirtileri gösterebilir. Parkinson hastalığı gibi nörolojik hasar kaynaklı hastalıklar ya da benzeri beyin travmaları ve beyin hastalıkları takıntılı kıskançlığa neden olabilmektedir.
  • Alkolizm ve madde bağımlılığı da Othello sendromu oluşumunu tetikler.

Daha ılımlı olan form ise sosyal medyadan kişinin sürekli saplantı haline getirdiği kişiyi takip etmesi, kişiyi depresyona sürüklemektedir. Bu kişiler kendini,

  • Hüzünlü
  • Çaresiz
  • Değersiz
  • Mutsuz hissetmektedir.

Karşı tarafı sıkarak, kontrolü ele alarak, gittiği her yeri bilmeye çalışarak, arkadaşlarını belirlemeye çalışarak hayatı zindan ediyor. Böyle bir sevgi maalesef kabul edilebilir değildir. Bu tip kıskançlık durumlarında da en azından bir terapi desteği almak gerekmektedir. Toplum içerisinde dile getirilen ‘’dozunda kıskançlık’’ , ‘’seven insan kıskanır’’ sözlerinin her zaman masumiyet ve sevgiyi ifade etmeyeceğini vurgulamak gerekmektedir.

İkili ilişkilerde her gün kavga, her gün gürültü, sevdiği kişiye hayatı zehir etme durumu vardır. Oldukça ciddi bir tablodur. Bazen 3. sayfalara yansıyan ‘cinnet getirdi’ haberlerinin bir kısmında patolojik kıskançlık vakaları vardır. Kadın cinayetlerinin bir kısmının altında othello sendromu ( patolojik kıskançlık )  vardır. Adama göre kadın boşanmak istediyse bunun gerekçesi şiddet ya da geçimsizlik değil mutlaka aldatmadır. Bu vakaların mutlak suretle psikolojik tedavi görmesi gerekir.

Başkasında olan bir özelliğin ya da nesnenin kendisinde de olmasını istemek buna gıpta yani imrenme denir. Bunun patolojik bir yönü yoktur. ‘’Ben de yoksa başkasında da olmasın ‘’düşüncesi haset dediğimiz duyguyu tetiklemektedir.. Othello sendromu (patolojik kıskançlık), elinde olan şeyi kaybetmeme korkusu üzerine kurulu kıskançlık, diğeri ise başkasında olan kendisinde olmasını isteme kıskançlığıdır. Elinde olanı kaybetmeme kıskançlığı kendine güvensizliği göstermektedir; Değersizlik, Çaresizlik duygularını getiriyor. Othello sendromu(Patolojik Kıskançlık) belirtileri ikili ilişkilerde daha çok ortaya çıkan durumlardandır. Genellikle othello sendromu yani kıskançlık belirtileri aşağıdaki şekilde kendini gösterebilir.

  • Birlikte olduğu kişiyi her şeyden ve herkesten saplantılı şekilde kıskanma
  • Olmadık senaryolar kurup ona inanma
  • Sevgiliden, eşten ayrılmayı fobi haline getirme
  • Basit bir olaya duruma karşı verilen aşırı tepki
  • Aşırı saldırganlık ve şiddet eğilimi
  • Saplantılı bir şekilde kişiyi her şeyden kısıtlama eğilimi

Othello sendromu kadınlara kıyasla erkeklerde daha sık görülmektedir. Othello sendromu bir kimse, partnerine yönelik aldatma suçlamalarında bulunur. Deliller arama girişiminde bulunur ve partnerini sık sık sorgular. Bununla beraber partnerinin sadakatini test etmeye çalışır. Othello sendromu; psikoz, şizofreni, alkolizm ve madde bağımlılığı ile ilişkilidir.

Othello sendromu nasıl teşhis edilir, sorusunu cevaplandırmak gerekirse, alanında uzman bir danışman aracılığıyla Othello sendromu testi danışana uygulanır. Uzmanın soracağı birtakım sorular aracılığıyla kişi analiz edilir ve sendromun belirtilerinin de desteğiyle Othello sendromu tanısı konur. Daha sonra psikiyatristin değerlendirmesine göre hastaya uygun bir tedavi yöntemi belirlenir. Hastanın rahatsızlığını kabul etmesi ve tedavi sürecine hazırlıklı olması bu aşamada önem taşımaktadır. Kişi tedavi sonrası kendini daha rahat ve mutlu hissedecektir. Çevresi ile ilişkilerinde daha sağlıklı bir iletişim kuracak ve hoşgörülü bir tutum sergileyebilecektir.

Othello sendromunda kişi bu durumun farkında olsa bile dürtülerini kontrol edemez bu yüzden mutlaka bir uzman psikiyatristten destek alması gerekmektedir. Destek alınmadığı takdirde kişi daha da kötüleşebilir hem kendisine hem de hayatındaki insana zorlu zamanlar yaşatabilir ve zamanla bu durum içinden çıkılamaz hale gelebilir. Othello sendromu mutlaka tedavi edilmesi gereken psikopatolojik bir rahatsızlıktır. Eğer hasta tedavi edilmezse günlük yaşam dengesini kuramaz ve zorluk yaşar. Othello sendromu olan kişilerin karşı cinsle sağlıklı bir iletişim çerçevesinde uzun süreli ilişkiler kurması oldukça zordur. Bu kişiler çevrelerindeki insanlara ve olaylara odaklanmakta zorluk yaşarlar. Bu sebeple Othello sendromu olan kişilerin bir uzman desteğiyle tedaviye başlaması gerekmektedir. Othello Sendromu ciddi bir rahatsızlık olduğundan, bir uzmandan destek almadan tedavi etmek mümkün değildir.

Kıskançlık özellikle ikili ilişkilerde zamanla tarafları yıpratıcı, büyük bir sorun haline gelebilir. Kişilerarası iletişimde sıkça rastlanabilen bu duygu durumu zaman zaman açıklaması ya da ifade etmesi zor bir kavram olmasıyla beraber, çoğu zaman bireyler arasında anlamlandırılamamaktadır. Kıskançlığın kişi üzerindeki belirtilerinin şiddetinin artması ve vakanın davranış ve tutumlarıyla patolojik bir tablo çizmesi durumuna Othello sendromu adı verilmektedir. Takıntılı kıskançlık olan Othello sendromunun temelinde düşük benlik algısı ya da güven eksikliği gibi sebepler yatmaktadır. Othello sendromu tedavi edilmesi gereken ve ciddi etkiler doğurabilecek psikolojik bir rahatsızlıktır.

Othello sendromu (patolojik kıskançlık), patolojik kıskançlık olarak da adlandırılan, kişide saplantılı düşüncelere neden olan tedavi edilmesi gereken hastalıktır. Patolojik kıskançlık, başkasında olup kendisinde de olmasını istemek haset dediğimiz hadisenin de öncülüğünü getiren ilk adımı olarak sayılmaktadır. Bende yoksa onda da olmasın’ düşüncesinin ilk adımıdır.

Othello Sendromu, birlikte olduğu kişiyi her şeyden ve herkesten saplantılı şekilde kıskanma, olmadık senaryolar kurup ona inanma, sevgiliden, eşten ayrılmayı fobi haline getirme, basit bir olaya duruma karşı verilen aşırı tepki, aşırı saldırganlık ve şiddet eğilimi… Othello sendromu, patolojik kıskançlık olarak da adlandırılan, kişide saplantılı düşüncelere neden olan ve tedavi edilmesi gereken hastalıktır.

Adını ünlü yazar William Shekespeare’in “Othello” adlı eserinden alan bu hastalık kişinin sevdiği birini aşırı derecede kıskanması durumu olarak ifade edilmektedir. Kişi eşinin hep kendisini aldattığını ve sadık olmadığını düşünür. Bu kişiler karşısındaki insana zarar verebilmektedir.
Munchausen Sendromu DSM-V sınıflandırılmasına göre yapay bozukluklar arasında en ağırı ve tedavisi en zor olanıdır. Hastalık ömür boyu sürebilir. Sosyal destek, hastaların altta yatan psikopatolojilerin ortaya çıkarılarak, psikiyatrik tedavisinin başlanması, psikiyatri uzmanı ve başvuru yaptığı hekim arasında işbirliğinin sağlanması, ailenin bilinçlendirilmesi tedavide son derece önemli olabilmektedir. Hazırlıyan Muhammed Burak Bereketoğlu
Munchausen sendromunun alt türü olup çocuğun ebeveynlerinin veya çocuktan sorumlu kişilerin gerçekte olmadığı halde çocukta hastalık üretmesi sonucu ortaya çıkan her türlü durumu tanımlar. Çocuğun sorumluluğunu üstlenen kişinin ürettiği hastalık sonucu veya tanı ve tedavi uygulamaları sonucu zarar görür. Çocukta fizyolojik olarak kolaylıkla açıklanamayacak acayip bulguların varlığında ve bu bulgular sadece sorumlu kişilerin yanında oluyorsa bu sendromdan şüphelenilmelidir.

Munchausen sendromu, hasta bireyin ailesinden ,arkadaşlarından ve sağlık personelinden ilgi görebilmek için kendine zarar vermesi, hastalık bulgularını taklit etmesi ve sık sağlık kuruluşu değiştirmesi durumudur. Bu sendrom ilk olarak 1951 yılında Asher tarafından tanımlanmıştır. Hastalık adını 1720-1797 yılları arasında yaşamış, Karl Fredrich von Munchausen’den almıştır. Munchausen Alman Baronuydu ve Rus ordusunda paralı süvariydi. Rus-Osmanlı savaşından dönüşte arkadaşlarına, komşularına kahramanlıklarıyla ilgili öyküler anlatmaya başlamışlar. Öyküleri o kadar abartılmış ki, sonunda yalan olduğu ortaya çıkınca yalancılığıyla ünlenmiştir. Bu nedenle yalan hastalık öyküleri anlatanları tanımlayan sendroma ismi verilmiştir.

Her ne kadar Munchausen sendromunu  genetik, sosyal ve ailevi birçok görüşe dayandırılsa da nedeni bilinmemektedir ve bu kişiler genelde geçmişinde yeterince ilgi görmemiş veya yakın bir zamanda yalnız bırakılmış, ailesini kaybetmiş, işsiz kalmış, erkek bireylerdir. İlgi yoksunluğundan dolayı ilgi toplayabilmek için hasta rolüne girerler ve bu rolde çok inandırıcıdırlar. Kendilerine seçtikleri hastalığın taklidini o kadar iyi yaparlar ki en zeki doktorları bile kandırabilirler. Hastaların öyküsü yalanlarla doludur, sahte isim verebilir, laboratuvar testlerini değiştirebilirler. Hatta hasta olduğunu inandırabilmek için gırtlaklarını keserek kan kendilerine kusturabilir, derilerinde kesikler açabilir, kendilerine insülin vererek kan şekerini düşürerek şoka girebilir kendilerini digoksin gibi kalp ilaçlarıyla zehirleyerek kalp krizi bile geçirebilirler. Eğer bu kişilerin yalanları doktorlar tarafından fark edilirse hastaneyi ve çalışanları suçlar, hasta olduğuyla ilgili yalanlar söyler, hemen her zaman doktorlar ve hemşirelerle şiddetli tartışmalardan sonra kendi kendine ayrılır, başka bir sağlık kurumuna giderler. Bu döngü bir psikiyatrist tanı koyana kadar onlarca hatta bazı vakalarda yüzlerce olacak kadar sürer.

Halk dilinde “hastalık hastası” olarak da bilinen bir psikolojik rahatsızlıktır. Kişinin çevresindekilerin ilgisini çekmek ve sempati kazanmak amacıyla ruhsal ya da bedensel olarak ciddi bir hastalığı varmış gibi davranmasıdır. Ancak bu davranışların zaman zaman kişinin rol yaptığı hastalığa yakalanmasına neden olabildiği gözlenmiştir.

Hayalet bacak sendromu, kişinin bacakları ya da vücutlarındaki herhangi bir organını kaybetmesine rağmen o organı varmış gibi hissetmesidir. Bu psikolojik sorun genelde herhangi bir organı ya da uzuvları alınmış kişilerde görülür. Kaybedilen organın olduğu bölgede de büyük acı duyarlar.

Vücut Bütünlüğüne İlişkin Kimlik Bozukluğu. Hayalet bacak sendromunun tam tersi bir psikolojik rahatsızlıktır. Bu hastalığı yaşayan kişiler, vücutlarındaki bir organdan ciddi derece rahatsızlık duyarlar. Vücut bütünlüğüne ilişkin kimlik bozukluğu rahatsızlığı ilerlemiş olan kişilerden bazıları bu organlarını kendileri kestikleri de olmuştur. Tedavisi ise yok. Ancak genelde cerrahi operasyon sonucu kişiler bu organlarını aldırabiliyor.

AIWS tedavisi için öncelikle altta yatan beyin tümörü, epilepsi, inme gibi hastalıkların dışlanması gerekir. Belirtilere yol açan herhangi bir neden saptanamazsa tedavi için yapılabilecek en iyi şey dinlenmek ve belirtilerin geçmesini beklemektir. Ayrıca hastanın semptomların zararlı olmadığı konusunda kendisine telkinde bulunması rahatlaması için faydalı olur. Migreni önlemeye yönelik diyetler ve diğer uygulamalar ataklardan korunmada yardımcı olabilir. Aynı şekilde, öpücük hastalığı gibi enfeksiyonları tedavi etmek semptomları durdurmaya yardımcı olabilir. Strese bağlı oluştuğu düşünülen vakalarda meditasyon, yoga, spor gibi rahatlama yöntemleri belirtileri azaltmada etkili olabilir. Şikâyetleri tetikleyebilecek ilaçların kesilmesi ya da değiştirilmesi de tedavinin önemli bir basamağını teşkil eder. Hastalık genellikle yaş ilerledikçe azalarak tamamen ortadan kalkar. Nadiren kronikleşerek ömür boyu devam eder.

Alice Harikalar Diyarında Sendromu belirtileri, genellikle kişi küçük bir çocukken başlar ve sadece atakların olduğu dönemlerde ortaya çıkar. Semptomlar, hastadan hastaya ve hatta aynı hastada ataklar arasında bile değişiklik gösterebilir. Tipik bir atak birkaç dakika gibi kısa bir sürede sonlanırken bazen bu süre yarım saate kadar uzayabilir. Hastalıkla ilişkili belirtiler arasında şunlar sayılabilir: Dr. Hatice İstanbullu

Boyut algısında bozulma: Kişi kendi vücut kısımları veya etrafındaki nesneleri gerçekte olduğundan daha büyük ya da daha küçük görebilir. Nesnelerin, insanların veya hayvanların gerçek hayatta olduğundan daha büyük görülmesine tıp literatüründe makropsi denir. Tam tersi şekilde küçük görülmesine ise mikropsi ya da lilliputyen halüsinasyonu adı verilir. Lilliputian, Jonathan Swift’in başyapıtı Gulliver’in Gezileri’nde Lilliput adasında (kurgusal olarak) yaşayan “küçük insanları” ifade eden bir terimdir.

Mesafe algısında bozulma: Kişi çevresindeki nesneleri gerçekte olduğundan daha yakın veya daha uzakta hissedebilir. Nesnelerin olduğundan daha yakında hissedilmesine pelopsi, uzakta hissedilmesine ise telopsi denir. Zaman algısında bozulma: AIWS’li bazı insanlar zaman duygusunu kaybeder. Zamanın gerçekte olduğundan daha hızlı veya daha yavaş aktığı hissine kapılabilir. Ses algısında bozulma: Her ses, hatta tipik olarak alçak sesler, yüksek ve rahatsız edici olarak algılanır. Kol ve bacaklarda kontrol kaybı ve koordinasyon bozukluğu: Bu belirtide kişi, kaslarının istemsiz bir şekilde hareket ettiğini hisseder. Aynı şekilde uzuvlarının uyum içinde çalışması konusunda problem yaşayabilir ve olağan şekilde hareket etmekte zorluk çekebilir.

Düz çizgileri dalgalı görebilir. Renkleri ekstra parlak olarak algılar. Hareketsiz olan nesneleri hareket ediyor gibi görebilir. Üç boyutlu nesneleri iki boyutlu olarak algılayabilir. Cisimlerin renkleri değişiyor ve nesneler eğilip bükülüyor gibi görebilir. Sert nesneler yumuşak olarak hissedilebilir. Kişilerin yüzlerini garip ve bozuk şekilde görebilir. Altta yatan bir nedene bağlı olmayan izole AIWS’de belirtiler kafa karıştırıcı olsa da, zararlı ya da daha ciddi bir sorunun işareti değildir. Alice

Bazı bireylerde görülen algıdaki bu olağandışı değişikliklere neyin sebep olduğu henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Sendrom, beynin duyusal bilgileri işleyen kısımlarındaki değişikliklerin bir sonucudur. Yapılan çalışmalardan yola çıkan bazı uzmanlar, ataklar sırasında beyinde oluşan olağandışı elektriksel aktivitenin, beyin ortamını işleyen ve görsel algıyı deneyimleyen beyin bölgelerine anormal kan akışına neden olduğunu tahmin etmektedir. Bazı araştırmacılar, AIWS’nin bir tür migren aurası olabileceğini tahmin ederken, diğerleri migrenin bir alt tipi olduğuna inanır. Auralar, bazı kişilerin migren baş ağrılarından önce ya da ağrı ile birlikte yaşadıkları görsel ve duyusal problemlere verilen isimdir. Yanıp sönen ışıklar, parıldayan noktalar, kulak çınlaması, ellerde karıncalanma gibi farklı şekillerde ortaya çıkabilir. AIWS genellikle migren atağından hemen önce, atak sırasında veya sonrasında gerçekleşir. 

Todd sendromu olarak da bilinir; çünkü ilk olarak 1950 yılında Psikiyatri Uzmanı Dr. John Todd tarafından tanımlanmıştır. Todd, migren baş ağrıları ve epilepsi nedeniyle tedavi ettiği insanlardan duydukları tuhaf semptomları tanımlamak için “Alice harikalar diyarında sendromu” terimini kullanmayı tercih etmiştir. Hastalık kısaca, ingizcedeki “Alice in Wonderland Sydrome” şeklindeki isminin baş harflerinden meydana gelen AIWS olarak da bilinir. Hastalığa bağlı olarak kişi, örneğin kendisini normalden çok büyük ya da küçük olarak algılayabilir. Ayrıca, içinde bulunduğu odanın ya da odadaki mobilyaların gerçekte olduğundan daha uzakta ya da daha yakında olduğunu hissedebilir. Bu durum, bir görme problemi, nörolojik hasar ya da halüsinasyonun bir sonucu değildir. Beynin kişinin kendi vücudunu ya da içinde bulunduğu ortamı algılama şeklindeki değişiklikten kaynaklanır. Bu sendrom; sadece görme değil dokunma, işitme, koklama gibi birçok duyuyu etkileyebilir. Ayrıca hasta, zaman kavramı ile ilgili hissi karmaşa da yaşayabilir. Zamanın normalden çok daha hızlı veya yavaş aktığı duygusuna kapılabilir.

Alice harikalar diyarında sendromu (AIWS); alan, zaman ve beden imgesinde bozukluk ile karakterize bir durumdur. Bu sendroma sahip olan birey, vücudunun tamamı veya bir kısmının ya da çevresindeki nesnelerin şekil ve büyüklük bakımından değiştiği hissine sahiptir. AIWS hastalarından çoğunun ailelerinde migrene bağlı baş ağrısı öyküsü vardır ya da kendileri migren hastasıdır. Alice Harikalar Diyarında Sendromu, en sık olarak vücut imajının değiştiği bir dizi semptomdan oluşur. Belirtiler, vücut parçalarının veya dış cisimlerin boyutlarının yanlış algılanması sonucu ortaya çıkar ve en sık olarak geceleri görülür. Altta yatan bir nedene bağlı olmayan AIWS’nin kanıtlanmış ve etkili bir tedavisi yoktur. Tedavi planı sıklıkla migren diyeti ve migrenden korunmaya yönelik diğer uygulamalardan oluşur. Rahatsızlık genellikle geçici olsa da kronik vakalar da mevcuttur.

Kişinin zaman, mekan ve vücut algısını kaybetmesidir. Yani kişinin kimi zaman kendisinin küçüldüğünü ya da vücudundaki bazı bölgelerin küçüldüğünü ve vücut şekillerinin bozulduğunu hissetmeleridir. Bu hastalık aynı şekilde çevresindeki kişilerde de, hayvanlarda da ve objelerde de görmesine neden olur.

İnsanların bedensel sağlığı kadar ruhsal sağlığı da çok önemlidir. Bedensel olarak nasıl bir hastalık yaşıyorsak aynı şekilde ruhsal olarak da hastalıklar yaşıyoruz. Bu hastalıklar kimi zaman hayatı olumsuz yönde çok etkilemezken bazen de hayatı zindan edecek derecede olumsuz etkileyebiliyor. Psikoloji, kendi içerisinde temel olarak kısa süreli ve uzun süreli olarak ikiye ayrılıyor. Kısa süreli olan ruhsal sorunlar, gündelik yaşamı ciddi derece etkilemeyen ve zamanla kendiliğinden geçen hastalıklardır. Uzun süreli ise kişinin gündelik yaşamını engelleyen ve iyileşme süreci oldukça zor olan hastalıklardır.

Ayrıca insanların benimsediği inançların ve işlediği bütün fiillerin tesbit edilmiş olup kıyamet gününde yazılı bir belge (kitap) halinde kendilerine sunulacağı (el-İsrâ 17/13-14), bu belgenin cennete gireceklere sağdan, cehenneme gireceklere soldan veya arkadan verileceği (el-Hâkka 69/19-26; el-İnşikāk 84/7-12) bildirilmektedir. Yazılı belgeden bahseden âyetler dolaylı olarak yazıcılara da işaret etmektedir. Yazıcı melekler -Kāf sûresindeki âyet hariç (50/17)- çoğul şeklindeki kelimelerle zikredilmiştir. Müfessirler adı geçen sûredeki âyetten hareketle bunların sayısının iki olduğunu, diğer âyetlerde bütün insanların yazıcı meleklerine işaret edildiği için çoğul olarak kullanıldığını söylemişlerdir (a.g.e., XXXI, 83). Kur’ân-ı Kerîm’de kaydedici meleklerin kayıtlarını nereye yazdıkları belirtilmemiştir. Kıyamet gününde yazılı belgelerden başka insanın el ve ayak gibi organlarının da konuşacağını ifade eden âyetler (Yâsîn 36/65; Fussılet 41/20-21) dikkate alındığında bu kaydın insanın fizik yapısı üzerine yapılmış olacağını söylemek mümkün görünmektedir. Müellif İlyas Üzüm

İlmi her şeyi kuşattığı halde Allah’ın amelleri yazmak üzere melekleri görevlendirmesinin insanları sorumluluk gerektiren bütün düşünce, söz ve tutumlarında dikkatli olmaya teşvik etmesi, kıyamet günü hesap sırasında dünyada yapılanlarla ilgili somut delillerin bulunması, hakla bâtılın, haklı ile haksızın herkes tarafından belgeleriyle birlikte bilinip ayırt edilmesi gibi hikmetlere bağlı olduğunu söylemek mümkündür.

Sözlükte “yazan, kayda geçiren” anlamındaki kâtib ile “iyi, dürüst ve değerli” anlamındaki kerîm kelimesinin çoğulundan oluşan kirâmen kâtibîn terkibi “değerli yazıcılar” mânasına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de ceza ve mükâfat günü olarak nitelendirilen kıyametin vukuunu inkâr edenlere hitap edilirken insanların üzerinde yaptıklarını bilen gözetleyicilerin bulunduğu ifade edilir ve bunların Allah nezdinde makbul yazıcılar olduğu belirtilir (el-İnfitâr 82/9-12). Âyetin “makbul yazıcılar” anlamındaki kısmı cümle kuralları gereği kirâmen kâtibîn şeklini almıştır.

Kur’an’da yazıcı meleklere atıfta bulunan çeşitli âyetler vardır. Allah’ın insana şah damarından daha yakın olduğu, kişinin sağında ve solunda karşılıklı oturan iki meleğin (mütelakkī = alıcı) bulunduğu ve onun ağzından çıkan her sözü meleğin kaydettiği belirtilmektedir (Kāf 50/16-18). Her ne kadar Muhammed Esed “iki alıcı” ile, insanın içinde üstünlük kurmak için mücadele eden iç dürtü ile aklın kastedildiğini söylüyorsa da (Kur’an Mesajı, s. 1062-1063) bunun isabetli olmadığı anlaşılmaktadır. Zira bütün müfessirler, bu ifadenin sevapları ve günahları yazan iki meleğe işaret ettiğini ittifakla söylediği gibi (meselâ bk. Taberî, XXVI, 98; Âlûsî, XXVI, 179-181), gerek âyetin bağlamı gerekse diğer bazı âyetlerde yazıcı meleklere açıkça temas edilmiş olması bunun insanın iç duyguları ve aklıyla yorumlanamayacağını göstermektedir.

Aynı sûrede, sûra üfürüldükten sonra insanın mahşere “sürücü” (sâik) ve “şahit”le gideceğini belirten âyet de (Kāf 50/21) bazı müfessirlerce iyilik ve kötülükleri yazan iki melek, bazılarınca sürücü olan ayrı bir melek, şahit ise yazıcı melek olarak kabul edilmiştir (Âlûsî, XXVI, 183-184; Elmalılı, VI, 4515). Diğer taraftan müşriklerin kendi aralarındaki sırları ve gizli konuşmaları kimsenin işitmediği yolundaki zanlarının yanlışlığına temas edilen âyette, “Yanlarında bulunan elçilerimiz her şeyi yazmaktadır” (ez-Zuhruf 43/80) cümlesi de açıkça yazıcı melekleri anlatmaktadır. Bazı âyetlerde yazma işi doğrudan Allah’a izâfe edilmekteyse de (el-Enbiyâ 21/94; el-Câsiye 45/29) bu beyanı müfessirler O’nun tarafından görevlendirilen melekler şeklinde yorumlamışlardır (Fahreddin er-Râzî, XXVII, 272). 

Oysa sizin üzerinizde gözcüler vardır. Değerli yazıcılar. Onlar sizin ne yaptığınızı bilirler.
Hayır! Doğrusu siz dini (hesap gününü) yalanlıyorsunuz.
Ey insan! Cömert Rabbine karşı seni aldatan nedir?
Her can, ne (yapıp) öne sürdüğünü ve ne (yapmayıp) geride bıraktığını bilir.
Kabirlerin içi dışına getirildiğinde,
Denizler fışkırtıl(ıp kabar)tıldığında,
Gezegenler dağılıp yayıldığında.
Gök yarıldığında,
Rabbim izin verirse…. 2022

Müslümanların insan ve adalet devletinin temelinde hadlerin öncelendiği İslam fıkhı değil, insana haddini ve hududuna öğretmenin öncelendiği İslam ahlâkıyer almalıdır. Ancak bu ahlâk sayesinde suçluda bir vicdan inşa edilebilir. Sonucunun ölüm olduğunu bile bile “beni günahtan arındır” diye yalvaran vicdan, işte bu vicdandır. İlk inşa ettiği nesilde bunu gerçekleştirmiş olan Kur’an, bu konudaki ehliyetini ispat etmiştir. Mustafa İslamoğlu

Devletin görevi kendini değil insanı güçlendirmek, insanı savunmak, insanı kendine hizmet ettirmek yerine insana hizmet etmek olmalıdır. Ahlakın en çok lazım olduğu yer, güç-servet-iktidarın bir araya geldiği yerdir. İşte o devlettir. Şu halde devleti dinden uzak tutmak yerine, dinin devlete ahlakı taşımasının önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.

Vahyin inşa ettiği bir akla göre devlet şu beş temel üzerine konuşlanmalıdır:

Hakikat (tevhid)

Adalet

Merhamet

Ehliyet

Meşveret

Dini devletle aynı çuvala koymak, yılanla çuvala girmekten farksızdır. Tarihteki örnekler bu tür bir ilişkiden her zaman zararlı çıkanın din olduğunu göstermiştir. Böylesi bir durumda devlet zulmünü din üzerinden meşrulaştırmaya çalışıyor, mazlumların bir kısmı devletten gelen zulmü dinden bilme gafletine düşüyorlar.

Reşid Rıza’nın Osmanlı hilafetinin yıkılışı ardından gündeme getirdiği İslam Devleti kavramı, ödünç bir kavramdır ve modern ulus devletlerin etkisiyle ortaya çıkmıştır. Vahyin inşa ettiği bir aklın kavramsallaştırması bu değildir. Müslümanlar “İnsan Devleti”nin ve “Adalet Devleti”nin peşinde olmalıdırlar. Zira devletin imanı adalettir.

Muhammed Hamidullah’ın da bu alanda bir eseri var: İslam’da Devlet İdaresi. Kadim adı “Siyer” olan İslam Devletler Hukuku’na yoğunlaşmış olması eserin alanını daraltmış görünüyor. Belki bu alanda çığır açıcı çalışmalardan biri Muhammed Esed’in İslam’da Yönetim Biçimi adıyla çevrilen çalışması. Esed içinden çıktığı Batı’yı taklide karşı çıkarken, geleneği taklide de karşı. Geleneği taklit konusuna, başta Buhari olmak üzere en muteber kitaplarda sahih hadis diye nakledilen “İmamlar Kureyş’tendir” sözü gösterilebilir. M. S. Hatiboğlu Hoca tarafından mukni delillerle hadis olmadığı ortaya konulan  bu söze dayanarak, Kur’an’da emredilen yönetimde ehliyetin yerine kavmiyet konulabilmiştir. Esed, cenderenin iki ucunu temsil eden bu iki taklide karşı siyasi alanı bir “içtihat alanı” olarak tanımlıyor ve sözünü şöyle bitiriyor: İslam bizim her şeyimizdir. İnsan, “Bu, işte bu!” diyor.

Osmanlı din-devlet ilişkilerini yansıtan tasavvuru biz kâtibi meçhul Mızraklı İlmihal’in girişinde görüyoruz. Orada bir üçleme yer alıyor: Allah-Peygamber-Padişah. Bu bizi hiç de şaşırtmıyor. Bunun arkasında, hocaların din diline “din ü devlet, mülk ü millet” tekerlemesini bir amentü gibi yerleştiren bir geleneği görüyorsunuz. Dini devletin kucaklamasının ne büyük bir felaketle sonuçlandığını Osmanlı’nın yıkılışı öğretiyor. Zira Osmanlı yıkılırken, hilafet, meşihat, evkaf, medrese, ifta gibi kurumlar da Osmanlı’nın ölüsüne sarılıp gömüldü. Acaba sırtını devlete yaslamak yerine kendi ayakları üzerinde durur hale getirilseydi, dini kurumlar böylesine devletin enkazı altında kalır mıydı? Kettani’nin et-Terâtibu’l-İdâriyye’si bir şaheser. Adeta “En iyi en eskidir” mantığını yıkan bir çalışma bu. Kendisinden öncekilerin tuzaklarına düşmeden, Hz. Peygamber’in örnek siyasetini gözler önüne seriyor. Mesela rivayetçi akıl, çoğaltma tutkusuna sahabeyi de alet ederek sahabe sayısını gerçeğinin beş on katına çıkarmayı marifet bilirler. Kettani bu problemi ele alıp ikna edici bir biçimde çözecek kadar mütecessis bir zekâ. Sahi, Ebu Süfyan ve Muaviye’nin Hz. Ebu Bekir’den kalpleri İslam’a ısındırılacaklar (müellefe-i kulub) listesinden maaş aldıklarını biliyor muydunuz?

Siyaset ve devlet literatüründen söz edilince şu eserleri görmezden gelmek olmaz: Kınalızade Âlî Efendi’nin Ahlâk-ı Alâi’si. Biraz da Ahmed Davudoğlu sayesinde meşhur olan bu eser, tıpkı Molla Lütfi, Birgivi, Kâtip Çelebi gibi cins kafa bir Osmanlı düşünürünün eseri. Fakat orijinal olmadığı da vakıa… En güzel tarafı hiçbir komplekse kapılmaksızın Yunanlı Eflatun’dan Şii Tusi’ye kadar kaynaklarını geniş tutması. Fakat Allah’ın “baha (değer) değil bahane İlahı” olduğunu söyleyen bir aklın, kendi kendine ördüğü surları aşmasını da beklememeli. Eğer Allah değer değil bahane ilahı olsaydı, iş işten geçtikten sonra iman eden Firavun’un imanını kabul ederdi. Ortada bahane vardı. Ama Allah bahanelere değil, gönüllerin özüne nazar eden bir Allah’tı. Değil mi ama?

Maverdi’den sonra yazılan Siyasetname’ler, onun çizdiği çerçeveyi aşamamıştır. Bunların en ünlüsü Selçukluların Fars ırkına mensup veziri Nizamülmülk’e aittir. Gazali’nin de velinimeti olan bu vezir, Siyasetname’sinin 30. faslını Şarap Meclisi’nin Kurulması ve Şartları başlığına ayırmıştır. “İslam esaslarına göre idare edilen bir devlette bu nasıl iş?” diyecek olanlara, “Ya Süheyli’nin Acâibu’l-Measir ve Garâibu’n-Nevâdir’de anlattığı halife sofralarını okusaydınız ne yapardınız?” demek lazım. Nizamülmülk’e ağzını açmayan Gazali’mizin, İbn Sina’yı içki konusunda diline dolaması da ayrı bir garabet. İsbata muhtaç bir iddiam var: Machiavelli’nin Prens’i, bizim Siyasetname geleneğinin Avrupa şartlarında yazılmış bir uzantısıdır, diye düşünüyorum. Machiavelli bu eseri Yavuz Selim padişah olduktan bir sene sonra (1513) kaleme alıyor. Üstelik Cem Sultan’ı esir tutan bir prensliğin siparişi üzerine. Kitap bize göre üç yanlış temelden yola çıkmış: 1) İnsan kötüdür. 2) Güç her şeydir. 3) Devlet kutsaldır. Bu üç yanlış sebepten şu üç yanlış sonuca varılmış: 1) Münafıklık en iyi siyasettir. 2) Görünmek her şey, olmak hiçbir şeydir. 3) Amaca götüren her şey mubahtır. Bu kitabı, Machiavelli değil de dört cihetten gelip insanı saptıracağını söyleyen Şeytan yazsaydı, ne değişirdi? Sanırım hiçbir şey.

Vasiyetnamesinde Ardeşir der ki: “Şunu aklınızdan hiç çıkarmayın ki, din ve devlet ikiz kardeştirler. Biri olmadan diğeri ayakta duramaz. Çünkü din, devletin temeli ve orta direğidir. Dahası, bir devlet dini koruduktan sonra ancak devlet olur. Devlet için nasıl bir temel atıcı lazımsa, din için de bir koruyucu gerekir. Çünkü koruyucusu olmayan şey zayi olur, temeli olmayan şeyse yıkılır.” İşte bu Sasani din-devlet ilişkisi “Abbasi modeli” olarak ortaya çıkar.

Usulde Mutezili füruda Şafii olan Mâverdi, devleti dinin koruyucusu ilan eden bu tarzı İslamileştirir. Maverdi’den önce hiçbir İslam âlimi, “dinin korunmasını” devlet görevleri arasında sayan bir satır yazmamıştır. Zira din Allah’ın dinidir ve onu koruyacak olan da Allah’tır. Maverdi’nin kitabının tam ismi el-Ahkâmu’s-Sultâniyye ve’l-Vilâyâtu’d-Diniyye’dir. Bu başlığın ilk kısmı devleti ikinci kısmı dini ele alır. Böylece Maverdi’nin zihin dünyasında, devlet ve din ayrımının ilkel halini de bulmuş oluruz. Aslında İmam Malik ile başlayıp Şafii ile devam eden ve Ahmed b. Hanbel’de zirvesine ulaşan “güçlü olana uyulur” ilkesini Maverdi, imâratu’l-istilâ (güçlünün liderliği) kavramsallaştırması adı altında bir siyaset teorisi olarak tanzim etmiştir. Arkadan gelen ulema da onu takip eder.

Bu süreçte “Beni gasp edilmemiş bir toprağa gömün” diye vasiyet edecek kadar dik duran İmam Ebu Hanife gibi imamlar da gelmiştir. Fakat onlar, Ğaylan ed-Dımeşki örneğinde görüldüğü gibi, yönetimin istediği ölüm fetvalarını güle oynaya veren Evzai gibiler eliyle itibarsızlaştırılır.

Devletin dini koltuk değneği olarak kullanma süreci, İbn Mukaffa sayesinde, Abbasiler döneminde teorik altyapısına kavuştu. O, Abbasi Halifesi Ebu Cafer Mansur’un başdanışmanı ve ünlü el-Edebu’s-Sağir kitabının da yazarıdır. İslam tarihinde Sasani modelini İslam devlet yönetimine taşıyan İbn Mukaffa’dır. O, bu kitabında, ahlak anlayışının ‘yöneticiye itaat’ demeye geldiğini ortaya koyar. İbn Mukaffa’ya göre ahlak ‘itaat ahlâkı’dır. Bu aynı zamanda ‘adaletin’ yerine ‘itaatin’ ikame edilmesidir. Bu model Sâsâni tarihinden kopya edilmiştir. Sâsân’ın oğlu, Pers beyliklerinden birinin beyidir. Miladi 226 yılında onun oğlu I. Ardeşir, tıpkı Ertuğrul oğlu Osman Bey gibi güçlü bir temel atar ve birliği sağlar. Bu birliği sadece askeri güçle sağlamaz I. Ardeşir, asıl din adamlarıyla sözleşme yapıp, onları devlet yönetimine katarak sağlar. Zerdüştlüğü devletin resmi dini ilan eder. Tapınakları devletin koruması altına alır. Din ve devlet tek bir elde toplanmıştır. Ona göre devletin birlik içerisinde ayakta kalması dine bağlıdır.

Hz. Peygamber’in kurduğu insan ve adalet devleti kendisinden sonra ancak 30 yıl yaşadı. Muaviye ile birlikte nebevi hilafet saltanata tebdil oldu. Din devletin sırtında bir merasim hırkasına dönüştü. Lafın gelişi değil, gerçek bu. Muaviye, Hz. Peygamber’in Kâ’b b. Züheyr’e ödül olarak verdiği hırkayı 30.000 dirheme satın almış ve milletin önüne çıkacağı her seferinde sırtına onu giymişti.

Hz. Ebu Bekir, Lahmilerin başkenti Hire halkının kendisine gönderdiği hediyeleri hesaplatıp, onların taahhüt ettiği yıllık cizyeden düşer. Hz. Ömer, Mısır valisi Amr b. As’ın oğluna “Ne zamandan beri anaların hür doğurduklarını köle yapıyorsunuz?” diye çıkışır. Ömer ibn Abdülaziz, cizye gelirleri düşer korkusuyla İslamlaşmanın önünde duran valilerine “Allah Muhammed’i cizye tahsildarı olarak göndermedi” diye azarlar.

Kur’an’ın nazil olduğu bir dünyada din-devlet ilişkilerinin umumi manzarası, üç aşağı beş yukarı buydu. İlahi kelamın terbiyesinden geçen Hz. Peygamber, Mekke’nin fethinde “Bugün intikam günüdür” diyen komutanını görevden almıştı. Bir yanlışlığa kurban giden Beni Cezime’nin kırılan köpek çanaklarını bile tazmin ettirmişti. Karşısında titreyen bir bedeviye “Ne titriyorsun be adam! Ben de senin gibi kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum” demişti. Bir başka bedevi onu toplumdan ayıramadığı için, “Hanginiz Muhammed” diye sormuştu. Vefat ettiği gün, yanındaki üç beş altın parayı fakirlere ulaştırmanın telaşındaydı.

Eski Mısır’da Firavunlar kendilerini “Tanrının oğlu” ilan etmişlerdi. Esasen, Eski Mısır tanrılarının hemen hepsi Mısır’ın eski yöneticilerinden başkası değildir. Aynı şey Sümer tanrıları için de geçerliydi. Başta Anu, Enlil, Marduk olmak üzere Sümer tanrılarının hemen hepsi Eski Sümer yöneticileriydi. Akkad kralı Naram-Sin (M.Ö. 2190-2154) kendini tanrı ilan etmişti. Zaten “sin” Akkad dilinde tanrı demekti. Asur ve Babil’de de krallar tanrı adına iktidar kullanırdı. Kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi sayarlardı. Çinlilere göre kral göklerin kralının yerdeki temsilcisidir. Hindistan’da yönetici ile tanrılar arasındaki sınır hepten yok olmuştur. Zerdüştlükte, Ahura-Mazda “hükümdar tanrı”dır. Orta Asya kavimlerinde, Hunlarda, Moğollarda ve Eski Türklerde Han ve Kağan tanrının temsilcisi sayılırdı. Amerika kıtasında İnka imparatorları, tıpkı Mısır firavunları gibi “tanrının oğlu” olarak görülüyordu. Makedonyalı İskender, Mısır’ı aldıktan sonra kendini “Tanrının Oğlu”, Babil’i aldıktan sonra Tanrı ilan etmiş ve önünde tazim edilmesini istemişti. Roma’da imparator, Jüpiter’in temsilcisiydi. Tiberius (14-37), Caligula (37-41), Claudius (41-54), Hadrianus (117-138), Commodus (161-192) ve daha başkaları da tanrılık veya yarı tanrılık iddia eden Roma imparatorlarıdır.

Fârâbi’nin ideal devlet tezini işlediği Ârâu Ehli’l-Medîneti’l-Fâdıla, bazılarının zannettiği gibi Eflatun’un Devlet’inin kopyası falan değildir. Aksine iki bakış arasında yapısal farklılık vardır. Fârâbi, Eflatun’un aksine devletinin prototipi olarak “hayvan sürüsünü” değil “insan bedenini” alır. İnsan bedenine örtülü bir atfı Eflatun’da da görürüz, fakat işte o kadar. Farabi insan bedenini ideal yönetimin bir prototipi olarak ele alır. Onun devlet aygıtında, insandaki beş duyunun, midenin, ciğerin hatta dalağın bile bir mukabili vardır. Bütün bunların üzerine düşünme ve konuşma yetisi olan el-kuvvetu’n-nâtıka’yı “reîs” ilan eder. Bu yüzden Farabi devlet başkanına “reîs” adını verir. Onun devleti akil insanların ortak aklıyla yönetilir. Farabi’nin devleti, Eflatun’unki gibi kast sistemine dayanmaz. Eflatun devleti tabiat üzerine tesis eder, Farabi terbiye üzerine tesis eder. Eflatun’un devleti ne kadar “sınıf devleti” ise, Farabi’nin devleti de o kadar “insan devleti”dir. Farabi’nin devleti bir dünya devletidir. Fakat bu bir “kızıl elma” ütopyası değildir. Onun tasvir ettiği devlet küresel bir adalet ve insan devletidir.

Yunan-Batı aklı siyaset nesnesini “hayvan”, İslam aklı “insan” üzerinden tanımlar:

Eflatun (Platon), Devlet’inde, toplumun prototipi olarak “hayvan sürüsüne” işaret eder. Siyasetin diğer öğeleri sürü üzerinden tanımlanır. Yönetici “çoban”, savaşçılar “çoban köpekleri”dir. Bu Eflatun’un ideal devlet tezini üzerine oturttuğu şablondur. Eflatun Devlet’te “Karıncalar ve arılar gibi örgütlü yaşayan topluluklar baskın olurlar” der. Eflatun’un, eserini yazarken karınca sürülerini ve arı kovanlarını gözetlediği nakledilir.

Arketipi “hayvan sürüsü” olan Yunan siyasi düşüncesini, Batı siyasi düşüncesi tevarüs etmiştir. Bunun en tipik yansımalarını Batılı filozofların insan tarifinde görüyoruz. Thomas Hobbes’un homo homini lupus (insan insanın kurdudur) mottosu en meşhurudur, ama tek değildir. “İnsan politik hayvandır” diyen Aristoteles’i ve “İnsan sosyal hayvandır” diyen Cicero’yu izleyen Descartes,  “insan düşünen hayvandır” der. Marx “İnsan alet kullanan hayvandır”, Camus “İnsan isyan eden hayvandır” der. Bu insanı bir alt kategoriye referansla tanımlamaktır. Kur’an insanı bir üst kategoriye atıfla tanımladığı için ahsen-i takvim ve mükerrem varlık ilan eder.

Yukarıda dile getirdiğimiz Kur’ani siyaseti ilk defa yazıya döken Hz. Ali’dir. Onun Mısır valisi Malik el-Eşter’e yazdığı Ahdnâme, İslam edebiyatında ortaya konmuş siyasete dair ilk eserdir. İlahi kelam ve Nebevi örneklikten süzülen bu eseri her siyasetçi mutlaka okumalıdır.

Şefkat ve merhamet merkezli bu Allah tasavvurunun siyaset diline yansımaması düşünülemezdi. Kur’an adil yöneticiye imam adını verir (2:124). Ümmet, imamı olan topluluktur. Bu iki kelime de siyasi muhtevalıdır ve umm (anne) kökünden türetilir. Kur’an yönetim ve siyaseti “anne” üzerinden tarif etmektedir. Baba figürü nasıl “güç” sembolü ise, anne figürü de “şefkat ve merhamet” sembolüdür. Kur’an öncesinde Araplar lider için melîk, seyyid, şerif, kâid, kebîr, ‘azîm, tâc kavramlarını kullanırlardı. İmam kavramını kullandıklarına dair bir bilgiye sahip değiliz. Demek ki yönetmeyi şefkat merkezli tanımlayan Kur’an’dır. Bu da Kur’an’ın öğrettiği Allah inancıyla uyumludur.

Ne yazıktır ki, 2. yüzyılda Kelam ilmi gücü putlaştıran yöneticilerin de etkisiyle şefkat merkezli Allah tasavvuru yerine komşu teolojilerden ödünç aldıkları güç ve kudret merkezli Tanrı tasavvurunu ikame etmiştir. Yöneticilerin zulmü altında inleyen Allah kullarını savunmaları gerekirken, savunmaya muhtaç olmayan Allah’ın kudretini savunmaya koyuldular.

Vahyin inşa ettiği İslam aklında Tanrı tasavvurunun merkezi güç değildir. Zira İslam Allah inancında cinsiyet kökten reddedilir. Hiçbir Müslüman Allah’a “babalık” veya “erkeklik” isnat edemez. İslam’ın Tanrı tasavvurunun merkezinde gücün yerini rahmet almıştır. Allah deyince akla gelmesi gereken ilk iki sıfat Rahmân ve Rahîm’dir. Besmele “Rahman Rahim Allah adıyla” şeklinde formüle edilmiştir. Rabbimiz, bunca sıfatı içerisinden zatını tanıtmak için “Rahman, Rahim” isimlerini seçmiştir. Bu, İslam Tanrı tasavvurunun merkezinde gücün değil sevgi, merhamet ve şefkatin olduğunu gösterir.

Artık Hıristiyanlık Tanrı adına “baba”ya tapıyordu. Babaya, yani güce… Zira baba gücü temsil ediyordu. Düşünmüyordu ki, İsa’nın babasız doğumu “baba” figürü üzerinden gücü tanrılaştıran bu kültüre verilmiş ilahi bir cevaptı. İsa’nın babasız doğumu, baba üzerinden gücü tanrılaştıran kültürün üzerini çizme amacını taşıyordu. Fakat onlar bu ilahi mesajı görmedikleri gibi, tam tersine çevirdiler.

Yunan-Batı aklında tanrı tasavvurunun merkezinde “erkek” cinsi yer alır. İstisnasız Yunan’ın tüm önde gelen tanrıları erkektir. Roma’da da öyledir. Zeus, Apollon, Jüpiter sıradan bir erkeği değil, kendi türünün en güçlü erkeğini temsil ederler. Tarsuslu Pavlus, sağlığında düşmanı olduğu Hz. İsa’yı, Yunan-Roma putperest kültürünün kodlarıyla ölümünden sonra yeniden kurguladı. Hz. İsa’nın mesajını, çağlar üstü islamın tevhidi köklerinden kopararak pagan köklere aşıladı. Bunu da kilise üzerinden kurumlaştırdı. İsa’yı tanrılığa terfi ettirdi ki peygamberlik ‘makamı’ boşalsın. Ondan boşalan peygamberlik makamına kendisi kuruldu. Böylece o, İsa’yı öldürmekten daha beter bir iş yapmıştı. İsa’nın mesajını öldürmüş ve yerine onun savaştığı mesajı ikame etmişti. “Baba” mecazını da ilk kez hakikate tebdil eden isim oydu. Komşu pagan kültürlerin Teslis (trinite) inancının önü böylece açıldı.

İki akıl arasındaki paradigma farkını iki maddede ele alabiliriz:

Yunan-Batı aklı siyaseti güç üzerinden, İslam aklı şefkat üzerinden tanımlar: Bu farkı görmek için bakılması gereken nokta, iki aklın Tanrı tasavvurlarıdır. Yunan-Batı aklının Tanrı tasavvurunun merkezinde “güç” vardır. Bu akla siz M.Ö. 7. yüzyıldaki Asur işgalinden sonra icat edilmiş sentetik bir kimlik olan “Yahudi aklını” da dahil edebilirsiniz.

Cemiyet sürü değildir. Cemiyete sürü muamelesi yapan, insana da hayvan muamelesi yapıyor demektir. İşte bu noktada, Yunan-Batı aklıyla İslam aklının ürettiği siyaset arasında paradigma farklılığı olduğunu görüyoruz.

İnsani siyasetin tarihi insanlıkla yaşıttır. İslam siyaset nazariyesi, insani siyaseti üç başlık altında ele almıştır:

Şahsiyetin yönetilmesi (tedbiru’l-mutevahhid): Öğrenim ve öğretim süreçlerinin tümü yönetmekle alakalıdır. İnsan tekinin terbiyesi de öyle. Mesela bu satırları yazmak bir yönetim işidir. Kelime, harflerin yönetilmesiyle, cümle kelimelerin yönetilmesiyle, yazı cümlelerin yönetilmesiyle oluşur. Konuşma dediğimiz olay, düşüncenin yönetilmesi işlemidir. Ahlaki davranış güdülerin yönetimi temelinde yükselir. Korku, yönetilirse sahibini güvenli kılar, değilse güvenliğini yok eder. Yönetilen sevgi sahibi dengeli kılar, değilse sahibinin dengesini bozar. Yönetilen şehvet sahibi için nimettir, değilse sahibi için beladır. Yönetilen öfke sahibini müteyakkız tutar, aksi sahibini hayvanlaştırır. Yönetilen akıl sahibini akıllı yapar, aksi sahibini deli yapar.

Evin yönetilmesi (tedbiru’l-menzil): Ev, insanın şahsiyetini oluşturan mekândır. İnsanlığın yaptığı ilk ev Allah tarafından Beytullah(Allah’ın Evi) ilan edilmiştir (3:96). Kur’an’ın kullandığı ehl-i beyt kavramı, “ehliyet” ile “ev “arasında bağ kuran bir kavramdır. Zira insanı vahşi olmaktan çıkarıp ehlileştiren ilk halka evdir. Bu yüzden ev, medenileşmenin ilk basamağıdır. Ev, Medine’nin hücresidir. Eğer hücre bozulursa doku bozulur, eğer hücre sağlıklıysa doku sağlıklıdır.

Toplumun yönetilmesi (tedbiru’l-medine): Toplum bir organizmadır. Organizmanın sağlığı, o organizmayı oluşturan unsurların sağlığına bağlıdır. Toplumun sağlığı da o toplumu oluşturan fertlerin sağlığına bağlıdır. Sağlıklı fert nasıl ki şahsiyet mertebesine yükselirse, sağlıklı toplum da cemiyet mertebesine yükselir. Kanserli bir hücrenin urlaşma süreci, hücrenin ait olduğu bütünden kopuş sürecidir. Eğer hücre, parçası olduğu bütünün diğer hücreleriyle olan bağlantısını reddeder ve sistemin dışına çıkarsa ur meydana gelir. İnsan toplulukları da böyledir. Eğer insan teki ait olduğu bütünün içindeki yerini tanımaz, başına buyruk hareket ederse, sadece kendini değil, ait olduğu organizmayı da felakete sürükler.

Siyaset, yani yönetme işi, hiç kuşku yok ki bir emanettir. Her emanet gibi, gelip geçicidir. Bu yüzden siyaset emanetinin tanzim edildiği çatı kuruma “devlet” adı verilmiştir. Devlet, “bir elden çıkıp öbür ele giren, elden ele dolaşan, tedavülde olan” anlamına gelir. Yönetme emanetine talip olanlar, ona sadakat göstermekle görevlidirler. Aksi emanete ihanet olur. Yönetme emanetine sadakatin ilk şartı, kişinin kendini yönetmesidir. Kendini, kendi zaaf ve meziyetlerini, fazilet ve reziletlerini, artı ve eksilerini yönetemeyen insanların başkalarını yönetmeye kalkmaları felakettir.

Allah, Rahmân, Rahim isimlerinin kök anlamlarının da gösterdiği gibi, ilahi siyasetin belirleyici vasfı sevgi ve merhamet, insani siyasetin belirleyici vasfı adalettir. Allah zatına rahmeti yazmış (6:12), kullarına ise adaleti yazmıştır (16:90). İlahi siyasetin yapıcısı mutlak ve sonsuz tek olduğu için bu siyasetin “ehliyet” diye bir seçeneği bulunmamaktadır. Fakat insani siyasetin parametresi “ehliyet ve liyakat”tir. Bunu yine ilahi kitap emretmiştir (4:58).

Sonuç, Tanrı’dan rol çalmaya kalkışmaktır. Bunu yapan tiranı kimse durduramaz. Zira o kendisini kâinatın kralı sanmak gibi bir dalalete düşmüştür. Tanrı olmadığı halde tanrı gibi davranmak, bunu yapanı tanrı kılmaz; olsa olsa sinsi bir şeytan, gaddar bir diktatör kılar. İşbu yüzden, diktatörlük gerçek bir şirktir. Zira her diktatör ve tiran, el-Melik olan Allah’tan rol çalmaya kalkan bir zavallıdır. Hâlık’ın tekliği tevhidin şartı, mahlûkun çokluğu da adaletin şartıdır. Hâlık’ı tek bilmemek şirk üretir; mahlûku çok bilmemek zulüm üretir. İnsanlık tarihinin tüm diktatör, despot ve tiranları, teklik iddiasının peşinden giderler.

Siyasette teklik iddiası, Firavun üretir.

Bürokraside teklik iddiası, Haman üretir.

Ekonomide teklik iddiası, Karun üretir.

İlimde teklik iddiası, Bel’am üretir.

Kavimde teklik iddiası, Şeytan üretir.

Kâinatta mutlak erk ve iktidar kullanma yetkisi Allah’a mahsustur. İnsanın mutlak erk ve iktidar kullanmaya kalkışması, Allah’ın alanına tecavüzdür. Bu insanı tiranlaştırır. Kendinde böyle tanrısal bir yetki görmeye başlayan tiran çıldırır. Zira insan, noksan doğası gereği mutlak erki nasıl kullanacağını bilemez. Mutlak erk ve iktidar yetkisi “sınırsız ve sorumsuz bir yapabilme gücü” demektir. Sınırlı yetenekle sınırsız erk kullanmaya kalkışmanın sonu sınır tanımaz bir zalimlikle neticelenir. Her nemrutlaşma ve firavunlaşma böyle başlar.

İlahi siyasetle insani siyaset arasında mahiyet farkı vardır. Zira iki siyasetin faili arasında mahiyet farkı vardır. İlahi siyasetin yapıcısı mutlak ve sonsuz, eşsiz ve benzersizdir. İnsani siyasetin yapıcısı ise mukayyet ve sonlu, eşli ve benzerlidir. İlahi siyasetin öznesi yaratan, nesnesi yaratılandır. İnsani siyasetin öznesi eşi ve benzeri çok olan insandır. Bu yüzden ilahi kelam insani siyasetin temeline “ortak akıl” anlamına gelen şûrâ’yı koymuş ve “Onların yönetime dair işleri aralarında şûrâ iledir” (42:38) buyurmuştur.

Esma-i hüsna, bir tür, ilahi siyasetin arkasında hangi niteliklerin bulunduğunu gösteren ‘yetenekler’ cetvelidir. Esma-i hüsna sadece Allah’ı bilme ve tanımamızı sağlamaz. Aynı zamanda ilahi eylemin nasıl gerçekleştiğini anlamamızı da sağlar. İlahi siyaset, ilahi eylemlerin toplamıdır.

Kâinatın düzeni ilahi siyasetin göstergesidir. İlahi siyaset kendisini, mikrodan makroya, zerreden küreye, her varlıkta hissettirir. İlahi kelamın alemlerin yaratıcısı için kullandığı Rab, Melîk, Mâlik, Vekîl, A’lâ, Azîz, Hakîm, Kâdir, Rakîb, Kadîr, Hafî, Kayyûm, Muktedir, Kahhar, Kâim, Selâm, Hafîz, Ğâlib, Bedî, Alî gibi isimler, doğrudan yönetmekle ilgilidir.

Siyaset, yönetmektir. Yönetmek, tarihi aşan bir şeydir, insanla sınırlanamaz. Yönetme fiilinin en belirgin sonucu düzendir. Düzenden yola çıkarak, orada bir yönetimin olduğunu anlarız. Kâinatın muhteşem düzeni, bize kâinatın bir yöneticisi olduğunu söyler.

Kâinatta mutlak erk ve iktidar kullanma yetkisi Allah’a mahsustur. İnsanın mutlak erk ve iktidar kullanmaya kalkışması, Allah’ın alanına tecavüzdür. Bu insanı tiranlaştırır.
Zulmün olduğu yerde tarafsızlık namussuzluktur 
De ki: “Bize ancak iki güzel şeyden birinin gelmesini mi bekliyorsunuz? Oysa biz, Allah’ın kendi katından veya bizim elimizle sizi azaba uğratmasını bekliyoruz. Öyle ise bekleyiniz, biz de doğrusu sizinle birlikte beklemekteyiz.” Bayraktar Bayraklı Kur’an Meali
Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.
Bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz!” Hûd Suresi – 122

Sevmek, bu sevginin içinde tıpkı sıcak suda şekerin eridiği gibi erimek ve bunun neticesinde sevilmeyi başarmak. Çağımızın nefret ve şiddet üreten bütün yapılarına en büyük isyan ve başkaldırı bu veciz cümlenin içinde gizliyken aynı zamanda yeniden dirilişin müjdesi de bu sevgi ifadelerinin arasında saklanmış bir hazine gibi parıldamaktadır. Bizleri bin bir meziyetle mücehhez olarak yaratan Yüce Rabb’imiz, aynı zamanda biz insanları sevgiyi, hürmeti ayakta tutabilen bir özellikte ve dahi güzellikte var etmiştir. Bu yüzden bir Müslümanın bütün davranış ilkeleri sevgiye dayanmak zorundadır. Bu ilişki ister Yüce Allah’a, O’nun Rasûlü’ne, ister diğer insanlara, hayvanlara hatta bütün canlılara olsun davranışlarımızdaki bu sevgi ölçüsü hiç değişmez. Dinimiz İslâm’ın ulvî prensiplerini şiir diliyle en veciz şekilde ifade etmeyi başaran Yunus Emre, sevgi, hoşgörü, rahmet, merhamet gibi temel değerlerimizi hayatımıza nasıl ölçü yapacağımızı şu dörtlüğüyle şöyle ifade etmiştir; Elif okuduk ötürü, Pazar eyledik götürü. Yaratılmışı hoş gördük, Yaratandan ötürü. Cümle yaratılmışı Yaratanımıza hürmetten, sevgi ve saygıdan dolayı hoş görmek, onlarla ilişkilerde her zaman sevgiyi temel almak, tabiatın tahrip edildiği ve dünyanın adeta kıyamete sürüklendiği bu günün dünyasına verilecek en mukaddes mesajların başında gelmektedir. Gönlü sevgiyle yeşertmek ve canı aşkla doldurmak düşüncesi bu sebeple İslâm coğrafyasının en büyük çabasının ortak adı olmuştur. Bu ulvi düşünce, sadece fikir düzeyinde kalmamış, aynı zamanda duyarlı bütün Müslümanların topyekûn bir çilesi haline gelmiştir.

Asırlardır felsefelerini kendi halklarını rahat ettirebilmek için gönüller yıkmak üzerine kuran ve günümüzde bütün dünyada ama özellikle İslâm coğrafyalarında gönüller yıkmayı sürdürerek insanlığın bütün değerlerini tarumar eden çağımızın azgınlarına geçit vermemek için dünyanın merkezine sevgiyi hâkim kılan bir anlayışı yerleştirmemiz lazımdır. Bu yol, Yüce Rabb’imizin yoludur ve O’nun eşref-i mahlûkat olarak yarattığı insana en ziyade yakışan yoldur. Bu yol, Sevgili Peygamberimiz’in yoludur ve O’nun eşsiz örnekliğinde cahiliye illetine batmış olan bir toplumu kirlerinden arındırıp saadet ülkesinin yoluna tahvil etmeyi başarmıştır. Bu yol, ariflerimizin, âlimlerimizin ve bütün gönül dostlarının yoludur ve onlar gerek şiirleriyle, gerek örnek davranışlarıyla ve gerekse nesirleriyle bu yolun en yılmaz savunucuları, takipçileri olmuşlardır. Üstelik bununla da kalmayıp yaşadığı çağın insanlarının yolunu sevgiyle aydınlatmanın çilesine gönüllü yazılmışlardır. Ne mutlu bu davayı layık-ı vech ile yüklenenlere

Sevgi, şifalı meyveler veren bir bereket ağacıdır. Yüce Allah’ı layıkıyla sevmeyen bir insanın hakkıyla iman ettiği düşünülemez. İmanın ve bütün hayatın merkezine sevgiyi alan bir din, böyle bir yolu baş tacı edenleri bereketlendirecek ve sonsuz mutluluğa kanatlandıracaktır. Yüce Rabb’imizin Kur’an-ı Kerim’de en sevdiği kullar arasında sabredenleri, sıkça tövbe edenleri, temizlenip kirlerinden arınanları, muhsinleri, muhlisleri ve bunun gibi en güzel huyları gönlüne elbise olarak giyenleri zikretmesi, sevginin insana ve topluma ne güzel bir bereket emzireceğinin en güzel örneğidir. Sevgiyi dava olarak giyinenler hem insanlar arasında kötü huyların yaygınlaşmasının önüne geçmiş olurlar hem de yaşadıkları toplumların huzur ve güvenin ferahfeza ikliminde yol alarak mutluluğa ulaşmasını temin etmiş olurlar. Bu yüzden sevgi hem insanlar için hem de toplumlar için yüklenilecek en büyük davadır. İslâm toplumları, sevgi ve aşk yolunun gür ırmağı Yunus Emre’nin şu ifadesini bulan beytini bu anlamda yorumlamayı başarabilirlerse, şiddet ve hiddet sarmalında inim inim inleyen insanlığın nihai kurtuluşu için en büyük adımı atmış olacaklardır: Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için. Dost’un evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim.

Allah’ın konuşması ve harflerin durumları hakkında insanların ayrılığa düşmesi, mizaçlarının ve basiretlerinin farklılığını, gerçek bilgilerdeki görüşlerinin zayıflığını, şehvet ve şeytan denizlerine çok daldıklarını, zanna dayalı vehim bulanıklıklarına ve hayalgücünün karıştırmalarına çok gömüldüklerini gösterir. Sonuç itibariyle, bir insan kendi adına harflerin kıdemini tasavvur etmekten hoşnut olur; diğer biri hakikat ve mahiyetlerini açıklamadan, harflerin sonradan olduklarını duymakla yetinir; başka biri de harflerin bazen kadim bazen de sonradan olmuş olduğunu tasavvur eder. Kuşku yok ki, harflerin ve Allah’ın konuşmasının hükmü, nefislerde belirmiş ve akıllar, onlarla ve keyfiyetiyle ilgili konulan çözmüştür. Fakat iş, hissi tartışmacı ile zannî konuşan arasında olmuştur. Oysa işlerin hakikati, hissin ve zannın ötesindedir. Fakat bazı insanlara hissi şey­lerin gücü hakimdir, bazı insanlara zannî şeylerin gücü hakimdir, bazı insanlara da cedelin (tartışmanın) amaçları hakimdir. Sonuç iti­bariyle onlar, akim açıklamasına aldırmaz ve konuşmayı akılla ve adaletle dinlemekten sağır kesilirler. İşte böylece onlar şeytanlara ar­kadaş olurlar ve basiretleri körelir. Nitekim Yüce Allah; ’’Kim Beni anmaktan kaçmış ise onun çekilmez ve sıkıntılı bir hayatı vardır ve Biz onu kıyamet günü kör haşrederiz’’ demiş ve yüne ‘’Kim Rahman’ı anmadan uzak olursa Şeytan’ı musallat ederiz ve artık o, onun yoldaşıdır. ’’diye buyurmuştur.

Görünüşlerin algısında bu farklılığı bulduğumuza göre, dü­şüncelerdeki, anlayışlardaki ve sıfatlardaki farklılığın daha çok oldu­ğundan kuşku duymayız. Çünkü onlar, daha ince ve daha zordur. Şu halde, farklılık, insanların basireti, düşüncesi ve zihinleri arasında gerekli olduğuna göre, bazen bir insanın basireti diğerinin basiretin­den daha güçlü olur; hatta bir insan, fikrinin duruluğu ve sezgisinin gücüyle en kısa zamanda -sözgelişi- bin sorunu tasavvur eder; baş­ka bir insan, bir dış bilgiyi kazanmak veya gizli bir sorunu tasavvur etmek için bütün ömrü boyunca kendini yorar fakat buna gücü yet­mez. insanların din konusundaki tüm ayrılığı, bu hallerden ve belir­tilen sebeplerle doğar. Bu, uzun bir açıklama gerektiren zor ve çetin bir sorundur ve bu kitap onu kaldırmaz.

İnsan mizâcın, ölçülülüğe öteki mizâçlardan daha yakın olduğu anlaşılmış olunca, bu durumda insanın biçimi, tüm biçimlerden daha güzel olur ve insan şahıslarındaki nefislerin yetileri de başkalarınınkinden daha tam ve daha güçlü ortaya çıkar. Bütün insanlar, bir mertebede durmazlar, tersine her birinin bir mizâcı ve bünyesi vardır. Bu anlamlar insanların duyularında bulunur: Bir kimsenin görmesi daha keskin, konuşması daha açık ve işitmesi daha güçlü olur ve kendi türünden birinin gördüğünün ve işittiğinin iki katını görür, işitir ve konuşur. Kimi vakit o tüm bunları bir tek halde hata etmeden, bir şey onu başka bir şeyden engellemeden işiten ve düşü­nen, söyleyen ve eliyle bir iş yapan biri olur. Durumu zayıf olan başka bir insanın işitmesi, görmesini engeller; düşüncesi sözüne en­gel olur.

Bilesin ki, Yüce Allah, insan bedenini yeryüzü toprağının topla­mından yarattı. Bu toplamaya, toprağın iyisi, kötüsü, serti, yumuşa­ğı, kırmızısı, siyahı ve beyazı dâhildir. Her şahsa belli bir bileşim ve özel bir karışım verdi. Bu bileşim ve karışımdan ona özgü ve tabiatı­nın durumuna göre, güç ve tâkatı oranında onda tasarruf eden bir mîzâç doğdu. Bu durum insana özgü olmayıp, aynı zamanda tüm ya­ratıkları, hayvanları, bitkileri ve cansızları da kapsamına alır. Her şa­hıs, mîzâcı ve yeteneği (isti’d’ad) oranında nefsi kabul eder. Mîzâcı, ölçülülüğe (i’tid’al) ne kadar yakınsa yeteneği de o kadar güçlü olur. Yeteneği ne kadar artarsa nefis o kadar güçlü olur. Nefsin gücünden akıl gücü doğar. Akıl gücünden yönetim (tedbir) iyiliği doğar. Yönetim iyiliğinden de âlemin düzeni meydana gelir. Cisimliliği kabul eden madde, nefsin gücünden bir şey eksiltmediği gibi ona bir şey de katmaz. Çünkü biçimler vericisinin cimriliği, engellemesi ve eğilimi yoktur; maddelerin kabul etmesi oranında biçimler hazır olur ve bu O’nun takdir ve inâyetiyledir.

“Kullarım sana beni sorarlarsa, ben çok yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin duasına karşılık veririm. O halde onlar da benim çağrıma cevap versinler ve bana inansınlar ki, doğru yolda olabilsinler” (Bakara 2/186). Bu ayette Allah (cc), dua edenin duasına mutlaka icabet edeceğini söylüyor. İcabet etme, cevap verme, gereğini yapma demektir. Yani icabet, dua edenin istediği şeyin her zaman tam istediği gibi verilmesi anlamına gelmez. Ama duaya mutlaka bir cevap verileceğini, takdim edilen bir dilekçe gibi işleme konup gereğinin kesin yapılacağını anlatır. Allah duada istenen şeyi ya olduğu gibi kabul edip verir, ya onunla dua edenin bir günahını siler, ya da ona bir derece verir. Bunların her biri duaya icabet sayılır. Çünkü dua edenin Allah’tan istediği şey bazen onun hayrına olmayabilir. Zararına olacak bir şey için Allah, madem sen istedin al sana, deyip onu kötü duruma itmez.

Dua sadece zikir değildir, aynı zamanda fikirdir ve şükürdür. Çünkü dua ile kul, Allah’ı tefekkür etmiş, nimetlerin O’ndan olduğunu itiraf ederek O’na şükretmiş olur. Fikretmek, yani tefekkür edip düşünmek ve şükretmek de birer ibadettir. Çünkü bunların her biri Kuranıkerim’de kuldan defalarca istenmiştir. Nice beş vakit namazını kılıp orucunu tutanlar vardır ki, dua etmeye erinirler, dua etmek içlerinden gelmez. Bu durum bile ibadetlerin bilinçsiz ve ruhsuz yapıldığının belirtisidir.

Dua kulun kendi haddini bilip Allah’a iltica etmesidir. Dolayısıyla Allah’ın yüceliğini, O’nun her şeye kadir olduğunu, kendisinin ise O’nun desteği olmadan hiçbir şey yapamayacağını, aciz ve güçsüz olduğunu itiraf etmesidir. Zaten Allah (cc), ‘ben cinni de insi de sadece bana ibadet etsinler, beni tanısınlar diye yarattım’ buyurur.

Dua kulun Rabbiyle iletişimidir, karşılıklı konuşmalarıdır, O’nu unutmadığının, saydığının göstergesidir. Kul rabbini unutmadığı sürece rabbi de onu unutmaz. O’nun unutması, kişiyi nefsiyle baş başa bırakmasıdır. Bu yönüyle dua aynı zamanda zikirdir. Allah kendisinin çokça zikredilmesini ister. Zikir kalbin hatırlaması ve gerekiyorsa dilin bunu ikrar etmesidir. İnsana rabbini unutturup dünyaya daldıran şey gaflettir. İnsanın mayasında unutma vardır. Âdem unuttu ve hata yaptı. Hatta ‘insan‘ kelimesinin unutma anlamındaki ‘nisyan‘dan geldiği söylenir. Dua eden gerçekten Allah’ı düşünerek, ne dediğinin farkında olarak dua ediyorsa o anda Allah’ı kalpten ve çok yakından duyuyor, hissediyor ve O’nu zikrediyor demektir. Bu sebeple ‘dua ibadetin beynidir, özüdür’ buyrulmuştur. Yani dua safi ve süzme bir ibadettir.

Bunu isteyenler, o güzellik sevincinin her hâlde rahatsızlığını, belasını görürler. Önceki kısımdan olan insanlar, istediklerinin başlangıçta olsun bir hasene olup olmadığını da hesaba katmayarak sadece “ver ve dünyada ver” diyorlardı. Buna karşılık olan basiret sahipleri ise başı ve sonu gözeterek “Ey Rabbimiz! Hem dünyada hasene, hem ahirette hasene ver!” derler. Hatta bu kadarla da yetinmeyip, ateş azabından mutlak bir korunma da talep ve dua ederler.

Halk güzelliği hissiyle ve genellikle gözüyle arar. Kur’ân’da bulunan hüsünler (güzellikler) ise genellikle basiret yönünden güzel bulunmuş olanlardır. Hasen, hasene ve hüsnâ arasında fark şöyledir: Hasen, hem zatlara hem mânâlara söylenir. Hasene de sıfat olduğu zaman böyle ise de isim olunca manevi şeylerde bilinmektedir. Hüsnâ ise ancak manevi şeylerde söylenir. Kavuşulması, başlangıçta sevince sebep olan hasenelerin bir çoğu, sonu ve neticesi itibariyle felakete de sebep olabilir. Bu bakımdan asıl hasene, akıl ve basiret açısından güzel olan, sonucu iyi hasenelerdir (iyiliklerdir). Bunun için yalnız başlangıcı dikkate alarak dünya hasenesi (iyiliği) istemek, akıl işi değildir.

İnsanın nefsinde, bedeninde, durumlarında kavuşmakla sevineceği her nimettir ki isim mânâsıyla güzel ve güzellik demektir. Esasen hasen yani güzel, sevince sebep olan ve arzu edilen herhangi bir şey demektir ki hüsün, güzellik onun nefsinde etkili olan özel bir hâldir. Buna göre hüsün (güzellik), aslında ortada bulunan bir iş olmakla beraber, kıymeti sübjektif tesirleri itibariyledir. Yani hüsün, istihsan (güzel saymak)dan önce gelir. Fakat ortaya çıkışı onunladır. Bunun için güzel üç çeşittir: Ya akıl ve basiret yönünden güzel bulunmuş, veya heves yönünden güzel bulunmuş, yahut da hüsün yönünden güzel bulunmuş olur.

Genelde karakterin özelde de aklın inşasının asıl ama­cı bu öze nüfuz ederek insanı kemale erdirmektir. Gerek karakterin gerekse aklın inşasını; sırf zekânın ve hafızanın inşasına indirgemek, hakikati elde etmeyi salt entelektüel ve epistemolojik bir eylemden ibaret görmek ve böylece düşünce aksiyonunu rasyonel şablonların kıskacına almak, insanın varoluş amacını gerçekleştirmek şöyle dursun; onu bu amaca yönelmekten bile alıkoyan Bundan dolayı; Kuranın inşa sisteminde aklın tefekkürü insanı maddeden manaya, şehadetten gayba, enginden aşkına doğru evirir. Başka bir deyişle akıl somut âlemi algılama kabiliyetine soyut âlemi idrak etme yeteneğini de ekler. Bunun gerçekleşmesi için Kuran, insanı öncelikle madde üzerinde düşünmeye teşvik eder. Böylece insana varlıktaki kemal ve cemali fark ettirir; insana bu cemalin ve kemalin sahibinin kim olduğu soru­sunu sordurur. Bu aşamadan itibaren dışa dönük zeka içe dönük bilinci harekete geçirir ve Rûm suresinin 30. âyetinde Allah’ın fıtratı olarak ifade edilen din üzerine yaratılan in­san tam da Allah’ın; “..O halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler. .” [Rum-30] emrinin gereğini yerine getirir ve İman eder. Dolayısıyla diyebiliriz ki, gerçek düşünce; iman ve teslimiyeti doğurur, doğurmalıdır. Çünkü ruhi gelişime hizmet etmeyen düşünce etkinliğinin, fazla bir ahlaki de­ğeri yoktur. Ruhi boyut üzerine temellenen aklın inşası, insanın verdiği kararları ve gerçekleştirdiği eylemleri tetkik süzgecinden geçirmesini sağlar. İnsan, aklın inşası ile aceleci­lik, ihtiras, bencillik, bağnazlık, partizanlık ve fanatizmden; hâsılı insan dimağını adeta bir sarmaşık gibi saran bütün batıl bağlarından kurtulur.

Aklın inşasının amacı, sadece maddî düşünme gücünü ya da hafızaya ilişkin zekâ faaliyetlerini geliştirmek değildir. Bu inşanın gayesi, en geniş dairesinden kuşatmak suretiyle insan fıtratını yaratılışın anlam ve hedefleri çerçevesinde yeniden ve bütünsel bir şekilde yapılandırmaktır. İnsan benliğinin ya da şuurunun iki ayrı yöne bakan iki boyutu vardır. Salt zekâ insan bilincinin, maddeye dönük olan kısmında yer alır. Bundan dolayı da insanın manevî varlığını ifade etmede yeterince kapsayıcı bir anlam alanına sahip değildir. Başka bir ifadeyle o, insan bilincinin dış kısmında bulunmasından dolayı maddî, yatay ve mekanik işlere yönelik bir fonksiyon icra eder. İnsan bilincinin derin kısmında ise davranışlarımıza gerçek hedeflerini tayin etme gücüne sahip olan ve gerçek karakterimizin özünü teşkil eden derin bilincimiz ve manevî özümüz bulunmaktadır. İnsanın asıl benliğini ve fıtratının ve karakterinin özünü oluşturan merkez de burasıdır.

Bu çağrıya kulak verip kainat üzerinde düşünen insan alemdeki birlikteliği ve bu birliktelik içinde her varlığın bir görevinin olduğunu fark eder. Bu, insanın kendi varlığının niçinliğini sorguladığı bir aşamadır. Bu noktada Kur’an; “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarat­tım.” [Zariyat-56] âyetiyle insanın bu sorusuna en köklü cevabı verir. Bu kulluğun gereği gibi gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği de bizzat Yüce Yaratıcı tarafından denetlenmektedir: “Şüp­hesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık.” [İnsan-2]

Muhammed Kutub, Kur’an’ın kendine has bu tefekkür dokusunu veciz bir şekilde şöyle anlatmaktadır: “Gökyüzü, yeryüzü, Güneş, Ay ve yıldızlar, korkunç semavi cisimler, feza denilen boşluğa fırlatılmış âlemler, gece ve gündüzün birbiri­ni takip etmesi, aydınlık ve karanlık… Ufuklarda küçücük ve güçsüz bir hat şeklinde, aydınlık bir ip gibi beliriveren hilalin dönüp Ay haline gelişi, sonra basamak basamak giderek eski bir hurma dalı gibi kaybolup gidişi, şimşek, yıldırım, kasırga, fırtına, yağmur ve bulut… Yeryüzü ve sarp dağlar, vadiler ve nehirler… Karalarda dolup taşan, denizlerde yüzüp giden ve birbirine benzemez hadsiz hesapsız varlıklar… Ve her varlıkta ayrı bir şekil arzeden engin dikkat ve itina… Güneş sistemimiz ve gök cisimlerinin hareketi, korkunç ve karanlık boşluklarda bir kıl payı bile şaşmayan engin nizam… Yeryü­zünün kara bağrından fışkırıp da çamurları delerek aydınlığa kavuşmak isteyen tane… Yumurtasında dönüp duran, etrafı seyre dalan şu küçük kuş yavrusunun, annesinin gagasından aldığı besin… Yapısı son derece farklı, renkleri son derece parlak bir tel tüy… Ve gözün ilişip de duygunun kavradığı her şey… Her şey…” Özetle kainat her zerresiyle insanı Yüce Allah ın kudreti üzerinde düşünmeye davet etmekte; O’na bağlanmaya ve itaat etmeye çağırmaktadır.

O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmânın ya­ratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun? Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulama­yıp) âciz ve bitkin halde sana dönecektir.” Mülk suresi 3

Bu, Ona göre (ilk yaratmadan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce ve eşsiz sıfatlar O’nundur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Rûm 19/27

“Korku ve ümit kaynağı olarak şimşeği size göstermesi, gökten yağmur indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi, O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için elbette ibretler vardır. Emriyle göğün ve yerin (kendi düzenlerinde) durması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Sonra sizi yerden (kalkmaya) bir çağırdı mı, bir de bakarsınız ki (dirilmiş olarak) çıkıyorsunuz. Göklerde ve yerde kim varsa yalnızca Ona aittir. Hepsi O’na boyun eğmektedirler. O, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır.

Kur’an’ı incelediğimiz zaman, tefekküre teşvik eden âyet­lerin iki boyuta sahip olduğunu görüyoruz. Birinci boyutta Kur’an; âlemin her noktasına ilmek ilmek döşenmiş olan eser-müessir, sanat-sanatkâr münasebetini vurgulamış; kai­nattaki düzenden bu düzeni yaratan düzenleyiciye ulaşması konusunda insana yol göstermiştir. Havadaki kuştan yerdeki taşa, insanın belindeki meniye ve çöldeki deveye varıncaya kadar her şey, insanın önünde yaratıcıyı hatırlatan, insanı eserden müessire yönlendiren ve arayış duygusuna iten bir alamet olarak durmaktadır. Bu bağlamda Kur’an; insanı annesinin karnından hiçbir şey bilmez iken çıkaranın, şükret­mesi için ona kulaklar, gözler verenin, [ Nahl, 16/78; Mülk, 67/23] göğün boşluğunda kuşları tutanın; [Nahl, 16/79; Mülk, 67/19] insan, hayvan ve bitkilerin kendisiyle hayat bulduğu suyu gökten indirenin; [Nahl, 16/10; Mülk, 67/30] geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı, denizi yara yara giden gemileri insanın hizmetine verenin; [Nahl, 16/12-14] insanları sarsmasın diye yeryüzünü dağlarla sabitleyip, [Nahl, 16/15 ]dağlarda insanlar için sığınaklar, [Nahl, 16/81] istikameti bulabilmeleri için gökyüzünde yıldızlar, yeryüzünde yollar yaratanın; [ Nahl, 16/15-16] insana barınacağı ve içinde huzur bulacağı evi­ni, hayvan derilerinden giysileri, zırhlar ve çadırlar yapmayı öğretenin; [Nahl, 16/80] gece ile gündüzü peş peşe getirip değiştirenin [Bakara, 2/164. Bkz. Kâf, 50/6-8] Allah olduğuna dikkat çeker:

“Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gün­düzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryü­zünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.” Bakara- 164

Vahyin rehberliğinde kendi erdem ve zafiyetlerini tespit etmesi, zafiyetlerini ıslah edip, erdemlerini de inşa etmesiyle yapılanan bu sürecin sonunda insan, Fahreddîn er-Razî’nin “Âit o“gerçek irfan” dediği idrak haline mazhar olur. Gerçek irfan “behîdî” bir nitelik taşıması sebebiyle her­hangi öncüle ve doğrulamaya ihtiyaç hissettirmeyecek bir açıklığa sahiptir. Bu irfan sayesinde insan “Ben kimim?”ve “Niçin Yaratıldım?” gibi pek çok sorunun cevabını bu­lur. Adeta insan, bildiğinin hakkını verdiği için Allah ona bilmediklerini öğretir. İnsanın kendi benliği üzerinde tefekkür etmesi, bir yandan kendisinin âlemde ne kadar özel bir varlık olduğunu fark etmesini sağlarken öte yandan kendi kendine yeten “kıyam bi nefsihî” bir varlık olmadığını da anlamasına yardımcı olur. Böylece Kur’an ın tefekkür sistemi insana en büyük soruyu sordurur: “Gökleri ve yeri kim yarattı, Güneş’i ve Ay’ı hizmetinize kim verdi?” [ Ankebût 29/61. Bkz. Lokman 31/25; Zümer 39/38; Zuhruf 43/9, 87.]Eğer insan bu sorunun sahih cevabını bulur ise onun maddî ve manevî dünyası sil baştan değişir. İnsan hayatının gayesi; nefsi tanıma, süfli arzuların üstüne çıkma, ulvi ve İnsanî güçleri geliştirme ile ortaya çıkar. Aksi takdirde İnsan süfli değerlerin esareti altında en büyük mahrumiyeti ve huzur­suzluğu yaşar. Bu mahrumiyet ve huzursuzluk en büyük basiret olan Kur’andan yüz çevirmenin bir cezası olarak Allah’ın insana musallat ettiği bir mutsuzluk ve sıkıntı halini ifade eder. Şu halde basiretin, vahye bağlılığın bir sonucu olduğunu ve dolayısıyla da insanın iman, ibadet ve güzel ahlak ile tefekkür gücünü böylesi bir tecrübeye hazır hale getirebileceğini söyleyebiliriz.

Karakter inşasında, insanın kendi kendini tanımasının önemi büyüktür. Fakat insanın hatayı sürekli olarak başka­larında arama eğilimi ve insan varlığının ve zafiyetlerinin büyük bir kısmının bilinçaltında yer alıyor olması insanın kendini tanımasını güçleştirmektedir. Bu güçlüğü aşabilmek için insanın, yukarıda ifade ettiğimiz gibi kendi düşünce ve duygularıyla ilişki kurması, duygusal ve düşünsel bir­takım süreçleri kat etmesi gerekir. Bu süreçler gereği gibi kat edilmediği takdirde benlikte önü alınmaz karmaşalar ve huzursuzluklar baş gösterir. Kendini doğru tanıyan ve tanımlayan insan, önyargı, yanılgı, varsayım ve inançlarını sorgulamaya başlar. O, bu sorgulamanın gerçek bir cevaba ulaşması için, benliğini aşan beşer üstü bir rehbere ihtiyaç hisseder. Çünkü insan, kendini aşmadan kendini keşfedemez. Bu keşif gerçekleşmeksizin toplumsal inşa da mümkün değildir. Çünkü birey değişmeden hiçbir şey değişmez; birey inşa olmadan toplum da inşa olmaz.

Vakıa suresinde Allah’ın insana düşünmesi için gösterdiği deliller bu bakımdan oldukça önemlidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Attığınız o meniyi hiç düşündünüz mü?! Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa onu biz miyiz yaratan?” [Vakıa, 56/58-59] Enfusî delillerin diğer kısmı da insanın, kendi benliğinin derinliğine dalıp duygu ve sezgilerin gerçek merkezine odak­lanmasıyla müşahede ettiği alâmetlerden oluşur. Çünkü iç âlem üzerinde hüküm süren ruh, bir yandan fani öte yandan da baki olan kalıcı hayatı tecrübe eder. İnsanın günlük akti- vitelerde kullandığı faal benliğinden sıyrılmasıyla gerçekleşen bu müşahede hali derin benliğin doğum öncesi yaşamına (ya da dest bezmine) dair fıtrî çizgileri bilinç dalgalarına, oradan da karakter inşasına taşır. İnsanın, yetkinlik ve yetersizlik bakımından kendi kendini keşfetmesi anlamına gelen bu yöneliş hali “basiret” olarak da isimlendirilebilir. Başka bir deyişle basiret; benliğimizin derinliklerinde bulunan nefsin üst âlemle ilgili cephesinin derin düşünceyle idrak edilmesi­dir. Dolayısıyla “basiret”in; yüksek hakikatleri idrak etmek İçin Allah’ın insana lütfettiği kalbî bir kuvvet olduğunu ifade edebiliriz. Bu kuvvet, insanı hidâyete taşıması sebebiyle “yakın” kavramıyla eş anlamlı olarak kullanılmıştır.

“Sağlam düşünce ve inanç sahipleri için yeryüzünde açık kanıtlar vardır. Hatta kendinizde de. Hiç görmüyor musunuz? ” [Zâriyât 20/21] âyetinde de ifade edildiği gibi insanın aklını kullanarak üze­rinde düşünmesi gereken alanlardan biri de bizzat kendi var­lığıdır. Çünkü insan Allah’ın eserlerinin en büyüklerinden biridir; o, yaratılmışlar içinde kendi kendinin farkında olan şuurlu bir varlıktır. O, bütün yaratılmışların esrarını içinde taşıyan “zübde-i âlem” ve “eşref-i mahlûkat”tır. Enfüsi delillerin bir kısmını insan vücudunda yer alan muhteşem düzen, denge ve yerli yerindelik oluşturur. İnsanın fizikî yapısı ve biyolojik fonksiyonları insan iradesinin dışında sis­tematik bir şekilde cereyan eder. İnsan kendi biyolojik varlığı üzerinde düşündüğü zaman; mide, böbrek, sinir ve dolaşım sistemi gibi birbiriyle koordineli çalışan muhteşem pek çok sistemin akıl ve iradeyle komuta edilemediğini fark eder.

İnsanın imana ulaşması için Allah, hem insanın kendi varlığına hem de kainat dediğimiz dış dünyaya birtakım deliller/ayetler yerleştirmiş ve insanın yaratılandan yaratıcıya ulaşmasını istemiştir. Allah’ın insan benliğine yerleştirdiği deliller “enfusî”; dış dünyaya koydukları ise “âfâkî” âyet- ler olarak isimlendirilmektedir: “Varlığımızın delillerini (kainattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?” [Fussilet 53] Âyeti incelediğimiz zaman; insanın enfusî ve afaki deliller aracılığıyla başlattığı tefekkür ve arayışın sahih bir biçimde cevaplanması Kuranla ilişkilendirilmiştir. Bundan dolayı tefekkür, eğer vahyin rehberliğinde gerçekleştirilmez ise insanın bu düşünce serüveninin ve hakikat arayışının amacına ulaşması mümkün değildir. Aksine vahye yüz çevir­diğinde kainatın düzenini Yüce Allah’ın dışında bir varlığa isnat ederek insanın şirke düşmesi de bir risk olarak ortada durmaktadır. Çünkü âlemi ve insanı gereği gibi tanıyıp kavramadan Allah’ı tanımak mümkün değildir.

Müslüman ilahiyatçılar, “Batı teolojisinde görüldüğü şek­liyle iman konusunda aklın hiçbir rolü yoktur.” düşüncesini kabul etmedikleri gibi “inanca yer bulmak için bilgiyi inkâr etme” gereği de duymamışlardır. “Aklıma yatmıyor ama inanıyorum.” anlayışı, Kuran m ve ondan mülhem üretilen felsefî düşüncenin ruhuna tamamen yabancıdır. Hatta Müslüman ilahiyatçı kendi inançlarının rasyonel temellerini tartışma konusu yapmıştır. Yani “Müslüman bir mütefekkir, delilim yok da ondan inanıyorum gibi irrasyonel bir tavır içine girmemiştir. O aciz kaldığı için değil, makul gördüğü için inanmaktadır.”

Âyette ifade edildiği gibi, inkâra dayanak olarak görülen en son iddianın da çürütülmesi ve hak konusunda bütün istifhamların ortadan kaldırılmasıyla, batıl inancın; itiraz ve inkâr yoluyla savunulması imkânsız bir hurafeye oldu­ğu ortaya çıkar. Bu aşamadan itibaren insan, bağlayıcı bir hüccetle ortaya konan hakkı ya kabul eder ve mümin olun ya da reddeder küfre düşer. Muhatabın; vahyin, içine düşürdüğü bu sistematik çatışmada bağlayıcı olan aklî de­lili yok sayarak, batıl inanç üzerinde devam etmesi ancak psikolojik savunma mekanizmalarının himayesine sığınma­sıyla ve delilin, varlığını ispatladığı gerçeklikten psikolojik olarak kaçmasıyla mümkün olur. Bu kaçma hali; psikoloji biliminde “refoulmant” olarak isimlendirilir? Bu kavra­mın tam karşılığı “itme” ve “unutma”dır. Başka bir deyişle inkârı tercih eden insan, aklî yönden çürütmenin imkânsız olduğu delili ve onun işaret ettiği gerçekliğin karakterinde inşa ettiği anlamı bilinçaltına itip üzerini örtmeye ve ondan kurtulmaya çalışır. Hakikatin karşısında ve ona zıt olarak ortaya konulan bu çaba daha önce de ifade ettiğimiz gibi “küfür” olarak isimlendirilir.

Kuran a göre inat, insanın bir düşünce veya inanç üzerin- de körü körüne ısrar etmesidir. Batıl konusunda böylesine bir ısrar içinde bulunan kişi Kur’an’da “anîd” olarak isimlendiri­lir. [Hûd, 11/59; Îbrâhîm, 14/15; Kâf, 50/24; Müddessir, 74/16; Mamer b. Müsennâ, Mecâzul-Kur’ân, I, 290; İbn Kuteybe, Ğarîbul-Kur’ân, s. 178; Sa’lebî, el-Keşfu vel- Beyân, V, 175; Beğavî, Meâlimu’t-Tenzîl, II, 454] İnadın kırılması, derin bir idrâk ve sezgiyi gerektirir. Bu sebeple Kur’an, muhatabın aklını inşa etmek için öncelikle onu, bağlı olduğu batıl inanç konusunda çelişkiye düşürür ve inadın yerine idrâki inşa eder. Bu idrâk sayesinde insan, şuuraltına dönük algılamalar gerçekleştirebilir ve şuuraltını düzenleyebilecek sezgileri geliştirebilir. Psikolojide “çatış­ma” (conflit) ya da “bozuma uğrama” (frustration) olarak isimlendiren durumun eşliğinde yapılanan bu evre insanın iman veya inkâra kesin bir şekilde karar verdiği kırılma nok­tasıdır. Çünkü insanın içine düştüğü hurafeye karşı vahyin getirdiği deliller ve hakkın tanımına dair ortaya koyduğu açıklamalar, onun eski inancını sorgulamasını ve hakkında yeniden hüküm vermesini sağlar. Hz. İbrahim’in, tartışma esnasında getirdiği delillerle Nemrut’u afallatarak çatışmaya düşürmesi bu durumun en güzel örneklerinde biridir. İlgili âyet şu şekildedir: “Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye (şımarıp bö­bürlenerek) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, ‘Benim Rabbim diriltir, öldürür.’ demiş; o da, ‘Ben de diriltir, öldürürüm.’ demişti. (Bunun üzerine) İbrahim, ‘Şüphesiz Allah Güneş’i doğudan getirir, sen de onu batıdan getir.’ deyince, kâfir şaşırıp kaldı. Zaten Allah, zalimler topluluğunu hidâyete erdirmez.” Bakara 258

İnsanın kalbini öldüren ve basiretini körelten olumsuz karakter özelliklerinden temizlenmek ve nefsanî hazların öte- sine geçmek, akim ilim ve irfan ile inşa edilmesine bağlıdır. Vahye mazhar olmadan önce insanın karakter dünyasında oluşan olumsuz özelliklerinin en önemli sebeplerinden biri de bâtıla karşı oluşturulan alışkanlık ve bağlılıklardır. Kur’an’da bu tür alışkanlıklardan biri olarak hidâyet üzere olmayan ata­ların kültürüne karşı oluşan bağlılık zikredilir. Bu bağlılık kültürü düşünce ve inancın, içine düştüğü dalâlet sebebiyle cahiliye dönemi olarak isimlendirilir ve İslam’ın zıddı olarak kullanılır. inkarın hâkim olduğu bu dönemde insanın dü­şünce ve irfandan ne denli uzak olduğu Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “inkar edenleri imana çağıran (peygamber) ile inkar edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen (çoban) ile hayvanların durumu gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı anlamazlar.” [Bakara171]Şuursuz bir taklide dayanan atalara sadakat kültürü, ileri aşamalarda onları kutsamaya ve nihayetinde onlara tapmaya kadar gidebilmektedir. Bu durum insanın düşünme kabiliyetini kötürümleştiren ve donuklaştıran körü körüne bir taklit ve saplantı halidir. Taassup ve fanatizmin en kötüsü olarak nitelenebilecek bu duruma düşen insan hakla batılı birbirinden ayırt edemez hale gelir ve kendisini hayvandan ayıran en önemli özelliğini yani tefekkür gücünü kaybetmiş olur.

İnsan bir hedefi gerçekleştirmek için bir davranış ortaya koyar. Fakat zaman içinde bu davranışa iten sebep ve hedef ortadan kalkmış olmasına rağmen insan, bu davranışı devam ettirmek ister. Başka bir deyişle davranışın bizzat kendisini sebep ve hedef edinmeye başlar. Bu durum, insanın değişi­me dirençli ve hatta bir sonraki aşamada sabit kanaatliliğe eğilimli olmasıyla yakından ilişkilendirilebilir. Bu yönüyle adeta organik bir ihtiyaca dönüştürülen alışkanlıklar; insanı, kemale taşıyacak olan düşünce ve erdemlerine ayak bağı olmaya ve onun feraset ve hassasiyetini köreltmeye başlar. Şuursuz ve mekanik bir davranış tarzının ortaya çıkmasına neden olan bu durum amel-ahlak ilişkisinin zeminini yok etmesi sebebiyle karakter inşasının önündeki kaldırılması gereken ilk engeldir. Bundan dolayı karakter inşasının ger­çekleşmesinde ilk merhale olan aklın inşası; insanın bağımlısı olduğu alışkanlıklar zincirinin kırıldığı ve insanın kemale giden yolculuğunun başladığı ilk aşama olması bakımından hayati bir öneme sahiptir. Çünkü alışkanlıklar her ne ka­dar otomazim gerektiren bazı basit işlerde insana birtakım kolaylıklar sağlasa da, insanın varoluşunun anlam ve amacı ile direkt ilgili davranışların alışkanlık haline getirilmesi; doğru düşünme ve buna bağlı olarak isabetli hüküm vermeyi güçleştirmektedir. Örneğin, bir suçla itham edilen bir kimse hakkında peşin hükmümüz varsa, kesin delilleri dikkate almadan o kimseyi suçlamaya devam edebiliriz. Bu durum tam tersi olarak; lehinde peşin hüküm sahibi olduğumuz, kötü bir kimseyi her daim tenzih etmemize de sebep ola­bilir. Bu bakımdan sosyal psikolojinin en önemli inceleme alanlarından birini oluşturan peşin hükümler; sosyal ve fizikî yapı içinde gelişen ve gerçekleşen tecrübe ve alışkanlıkların sonucunda ortaya çıkmaktadır.

Mucize, ne kadar çaba harcarlarsa harcasınlar insanların bir benzerini meydana getirememeleri sebebiyle Allah’ın varlığının ve elinde zuhur ettiği peygamberin O’nun elçisi olduğunun en kuvvetli aklî karinelerinden biri sayılır. O, mutlak güçten sudur ettiği için mutlaktır. Mucizenin mutlak olması hiçbir çağda hiçbir toplumun mislini yapmaya güç yetirememesi demektir. Çünkü misli meydana getirilen şey mutlak olmaz. Bu sebeple Yüce Allah Mûsâ’ya verdiği muci­zeler hakkında “Bunlar Rabbinin sana verdiği delillerdir.” demiştir. Bu konumu dolayısıyla mucizeyi inkâr Allah’ı ve Resulü’nü inkâr anlamına gelir. Çünkü Allah’ın, nübüv­vet iddiasında bulunan birinin elinden olağanüstü bir olayı mucize olarak meydana getirmesi daha önce de ifade ettiği­miz gibi Onun nübüvvetine verdiği muvafakatnamedir. Peygamberin, muhataplarını Allah’a iman ve itaat etme çağ­rısıyla olan eşgüdümsel seyri mucizeye, karakter inşasının başlangıç evresi olan aklın inşasında hayati bir rol atfeder.

Aklın kadim kültüründen gelen ve iman etmesini engel­leyen düşünce tortularının temizlenerek aklın inşaya elverişli hale getirilmesindeki ilk metot mucizedir. Mucize, tarih boyunca bütün peygamberlerin nübüvvetlerinin sıhhatinin en büyük alameti olmuştur. Allah beşeriyet tarihinde gön­derdiği bütün peygamberlere, nübüvvet davalarının ispatına dayanak teşkil etmek üzere beşer üstü birtakım mucizeler lütfetmiştir. Böylece bir taraftan inkarcıların yalanlamalarının önüne geçilirken diğer taraftan inanç konusunda meyli olan insanların, ikna edici bir hüccet ile hakiki imana ulaşma- lan temin edilmiştir. Bu konumu ile mucizenin nübüvvet iddiasında bulunan birinin elinde ortaya çıkması adeta Al­lah’ın onun peygamberliğine verdiği bir muvafakatnâmedir. Mucize; fevkalâde bir şekilde tecelli etmesiyle, görünenin ötesinde görünmeyen bir aşkın gücün varlığını temsil eder. zihinde zuhur ettiği peygamberi ise o gücün mümessili kılar. Bu sebeple de Allah’ın varlığının ve nübüvvet davasının en somut ve aklî kanıtı durumundadır. Kelime anlamı olarak aciz bırakan anlamına gelen mu­cize; ıstılahta, peygamberlik iddiasında bulunan kişinin dinden ortaya çıkan, tabiattaki cari olan âdet ve kaidelere aykırı olarak gerçekleşen, karşı koyanları benzerini meydana getirmekten aciz bırakarak nübüvvet iddiasını destekleyen harikulade fiil veya durumdur. Harikulade bir olay olan mucizenin nübüvvet iddiasına parelellik arz etmesi gerek­mektedir. Yani nübüvvet iddiasından önce ve sonra olmaması gerekir.

Bu itibarla diyebiliriz ki, Kur’an a göre Allah-âlem, Allah-insan ve insan-âlem ilişkisi üzerine odaklanmış tefekkür / faaliyeti bir ibadettir. Tefekkür, olumsuz karakter özellik­li terinin terbiyesinde ve olumlu özelliklerin inşasında temel unsurlardan biridir. Çalışmamızın ilerleyen bölümlerinde detaylı bir şekilde değineceğimiz gibi; Kuran’a göre âfâkî ve enfüsî sahada tefekküre konu olan her şey ve üzerin­de sebep-sonuç ilişkisi bağlamında düşünülmesi gereken bütün kainat; zerreden küreye, mikrodan makroya bütün boyutlarıyla Allah’ın varlığına ve birliğine delalet eden bir deliller manzumesidir. Bu delillerin Kur’an’da“ayet” olarak isimlendirilmesi de dikkat çekicidir. [Bakara, 2/171; Enfal, 8/22; Yûnus, 10/42; Bkz. Bakara, 2/164; Mâide, 5/58,103; Yûnus, 10/100, Ankebût, 29/63.] Delil, işaret ve alamet anlamına gelen âyet; hem Kur’an’ın belirli parçalarını, hem de olağanüstü ve olağan nitelikteki kainat olaylarını ifade eden bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Vahiy aklı iman etmeye yatkın hale getirmek ve onun tabiatında bulu­nan, somut idrakten soyut idrake geçebilmesini sağlamak için öncelikle aklı, saplantılarından ve batıl itikatlarından kurtarır. Bunu gerçekleştirirken mucizelerle ve metodik şüphe olarak da adlandırabileceğimiz “aklı aciz bırakma” ve “aklı bozuma uğratma” yöntemiyle onun, enfüsî ve afakî deliller üzerinde düşünmesine olanak hazırlar. Bunlar aynı zamanda aklın inşasının merhaleleri olarak da değerlendirilebilir.

Kur’an imanın değil, imansızlığın irrasyonel olduğunu; dolayısıyla da inkarcıların akletmediklerini vurgular: [ Bakara170]“Siz namaza çağırdığınız vakit onu alaya alıp eğlence yerine koyu­yorlar. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir toplum olmala­rındandır.” [Mâide 58] Buradan hareketle diyebiliriz ki; tefekkürü terk etmek, yaşamın her sahasında insana rehberlik edecek ilkeyi kaybetmek anlamına geldiği için kalbin karanlıklar ve şaş­kınlıklar içinde kalmasına neden olan bir sapkınlık halidir. İman etmeyen kâfirlerin Kuranda -akletmemelerinden dolayı sağırlar, dilsizler ve körler” şeklinde ifade edilmeleri de bu bakımdan oldukça dikkat çekicidir. [Bakara 171] Aklı olmayanın imanı olmadığı gibi Kur’an a göre inkâr edenin de tefekkürü yok sayılmaktadır. Kâinatın mahiyet, hikmet ve hakikatleri üzerinde düşünmenin yanı sıra Yüce Allah, insanın yaratılışı, yaşamı, ölümü, ölüm sonrası, dünyanın faniliği, ahiret yurdunun sonsuzluğu, cennet nimetleri ve cehennem azabı gibi konularda da tefekkür edilmesini emretmiştir.

Sağlıklı bir tefekkür, Kur’anda tevhide, sahih bilgiye, gerçek imana ve salih amele sevk edici bir araç olarak ele alınmış ve vahiyle irtibatlandırılmıştır: “O peygamberleri apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik, insanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’an’ı indirdik.” Dolayısıyla Kur’an a göre tefekkür hakla batılı birbirinden ayırmaya yarayan bir faali­yettir. Bu durum, Kuranın akıl için belirlediği ulvi gayenin bir sonucudur. İnsanın kendisini ve varlığı doğru bir şekil­de anlamlandırıp olumlu bir tefekkür ve sağlıklı bir akledişle Yüce Yaratıcı’yı bulabilmesi, vahyin talep ettiği şekilde aklın tefekkür etmesine bağlıdır. Bu sebeple Kur’an, insanın bakışlarını dış dünyaya çevirmiş ve aklı, kozmik sistemin sayısız harikaları üzerinde düşünmeye sevk etmiş; akla bir hedef, bir alan ve bir sınır çizmiş, aklın düşünce seyahatine başlayacağı noktayı ve yolculuk için gerekli prensipleri bildir­miş ve aynı zamanda düşünmeye ilişkin bir metot ortaya koymuştur. İnsan Kuranın önerdiği şekilde tefekkür ettiğinde âlemdeki muhteşem düzen ve ritmin ardındaki en büyük gerçeğe ermek için başlattığı anlam arayışının en sahih cevabına yani imana mazhar olur; böylece “düzen” üzerinde düşünerek “düzenleyici’ye ulaşır. Örneğin, yağmurun bu­luttan, bulutun buharlaşmadan, buharlaşmanın sıcaklıktan, sıcaklığın ise güneşten geldiğini düşünür. Güneş’in üzerinde düşündüğünde ise onun da diğer mahlûklar gibi yaratılmış olduğunu görür. Böylece Güneş’i de var eden bir yaratıcının olduğu fikrine ulaşır. Bu bağlamda ulaşılan iman bir düşünüş sürecinin ürünü olması sebebiyle aklî bir temele sahiptir.

Kur’an’da akıl ve tefekkürle ilgili doğrudan ve dolaylı olarak 500 civarında âyetin bulunduğunu söyleyebiliriz. Kur andaki akılla ilgili âyetleri; a) Fıtrî meleke olan akıl, b) Aklın görevi, c) Akıl sahiplerine hitap ve onların övülmesi, d) Aklını kullanmayanların yerilmesi, e) Lüb, nühâ, hicr ve hulm gibi akla eş anlamlı kelimeler olarak beşe ayırma­mız mümkündür. Yüce Allah adeta yaklaşık on âyette bir insana, aklını kullanmasını öğütlemektedir. Aralarında birtakım farklar bulunmakla beraber; rey, nazar, tedebbür, itibar, tefekkuh ve tezekkür gibi kelimelerin tefekkür ile yaklaşık anlamlar ifade ettiğini söyleyebiliriz. Başka bir de­yişle Kuran’a göre düşünmeyi ifade eden kavramlar arasında önemli farklılıklar yoktur; asıl önemli olan konu, düşünme­nin şekli ve hedefidir.

Bir illet ve arıza olmadıkça her (doğan) insan bu bağ (olan akıl)la dünyaya gelir. Bu akıl, her insanda standart olarak var olan tabiî, garızî, fıtrî ya da vehbî olarak isimlendirilen temel akıldır. bu temel akıl düşünme, kavrama, değerlen­dirme ve tecrübe sayesinde beslenerek güçlenir. Aksi takdirde de zayıflar. Bu bakımdan aklın inşası, vahyin karakter inşa sistemi içinde kilit noktada yer almaktadır. Belki de aklı devre dışı bırakan her türlü maddenin haram kılınmasının hikmetlerinden biri de bunların beşerî tekâmülün önünde birer engel teşkil etmesidir.

Aklın özdeşlik, çelişmezlik, üçüncü halin imkânsızlı­ğı, sebeplilik ve gayelilik gibi evrensel, zorunlu ve a priori ilkeleri vardır. Bu ilkelerin her biri doğru işletildiğinde insanı Allah m varlığına ve birliğine taşıyacak mahiyettedir, örneğin; bunlardan biri olan “gayelilik” prensibi sayesinde akıl, tabiattaki muhteşem düzen ve ritm üzerinde düşünerek bütün varlığın bir sebepten kaynaklandığını ve ortak bir gayeye odaklandığını fark eder. Böylece akıl, ontolojik yapısı gereği kainatta hâkim olan sebep-sonuç ilişkisine ve duyularla algılanan şehadet âlemindeki derûnî incelemelerine dayanarak görünen âleme varlık veren görünmeyen bir var  edicinin mevcudiyetini anlar. Akıl, soyut olmasına rağmen nasıl ki, somut tecelli ve eserlerle varlığını izhar ve ispat ediyorsa, mükemmel tecellilerle dolu olan kainat eserinin, bir müessirin varlığına işaret ettiği de aşikârdır. Ancak nasıl ki, akıl ile onun eseri arasında bir benzerlik mevzu bahis değil ise kainat eserinin var edicisi, var olanların hiçbirine benzeyemez. İşte akıl, maddeden soyutladığı kavramlarla eşyanın hakikatini anlayabilme gücüne sahip oluşu sebebiyle görünen  “eser” üzerinde düşünerek görünmeyen bir “müessir’in var okluğunu anlar. Dolayısıyla insan akıl sayesinde şehadeti gaybla, mahlûku hâlık ile ilişkilendirebilir.

Bilgiyi doğuran ve bilgi âlemiyle bağ kuran akıl hakikate ulaşmak isteyen insanı Allah’a bağlayan bir bağdır. Aklî ol­mayan bir bilginin ve düşüncenin ruha gıda olması mümkün değildir. Akıl, yanlış davranışların, nefsin ve kötü alışkanlık­ların kontrol altına alınmasında ve disiplinize edilmesinde oldukça önemli bir işleve sahiptir. Aklın bir bağ olması, hem insanı Allah’a bağlaması hem de nefsin kötü arzularını ve şeytanın vesveselerini engellemesi sebebiyledir. Kuranda aklı ifade etmek kullanılan kelimelerin arasında kötülükten engellemek anlamlarını içeren “nühâ”  Tâhâ 54 ve “hicr” Fecr, 5 kelime­lerinin geçmesi de akıl kavramının bu boyutuyla ilgilidir. Bu itibarla insanın sahip olduğu düşünme, bir düşünceden diğer bir düşünceye intikal etme, delil getirme, tasavvur etme, ilkeler ve düşünceler aracılığıyla bilineni sistematize etme gibi melekeler bileşkesine akıl denmesinin sebebi, bu vasıf­ların olmamaları durumunda insanın cehalet, ahmaklık ve delilik gibi sebeplerle düşeceği olumsuz durumlardan insanı korumasıdır. İnsanı diğer varlıklardan ayırıcı bir vasıf olan aklın varlığının ilk belirtisi, insanın zararlı şeylerden kaçması ve faydalı şeylere yönelmesidir. Aklın; gerek iyi ile kötünün arasını ayırt etme, gerekse düşünme ve delil getirmeyle kaim oluşu sebebiyle hayvanlara, deli ve çocuklara “âkil” denilmez.

Sözlükte; yasaklamak, engellemek, tutmak, korunmak, ağınmak, bilmek, anlamak, zeka, bilgi, ruh, düşünce ve kavrama yeteneği gibi anlamlara gelen akıl kelimesinin temel anlamı; alıkoyma, koruma, gözetme ve engellemedir. Bundan dolayı Sa’lebî (ö. 427/1035) Bakara suresinin 44. âyetinde geçen” “Akletmiyor musunuz?” ifadesini Kendinize mâni olmuyor musunuz” şek­linde tefsir eder. İnsanın sahip olduğu ayırt edici vasfa akıl denmesi de bu vasfın insanı sapmaktan, tehlikeye ve helake düşmekten korumasından dolayıdır. İnsanın “âkil” olarak vasıflanmasında, kendini kötülüklerden ve nefsanî arzulardan koruması ve engellemesi göz önüne alınmıştır. Dolayısıyla akıl kelimesinin İzafî anlamlarına yön veren temel mananın da “engellemek” olduğunu söyleyebiliriz.

Bu bağlamda karakter dünyasının akıl ve kalpten oluştu­ğunu ifade edebiliriz. Akıl ve kalp, yapısı itibariyle hareketli olup, sürekli olarak birbirleriyle etkileşim halindedir. Bu iki kavram beyindeki iki farklı bölümden ibaret kavramlar olma­yıp, karakter yapılanmasının farklı boyutlarını ifade eder.  Aklın inşası, karakter inşasının merhalelerinin ilkidir; akıl karakter inşasında “nâzım 7 düzenleyici rol” vazifesi görür. Fakat karakter inşası aklın inşasından ibaret değildir. Çünkü insanın diğer varlık parçalarından sarf-ı nazar edilerek ve sadece maddî bir hedefe odaklanarak gerçekleştirilen aklın inşası insanı bilgili ve daha kurnaz hale getirebilir. Bunun yanında ilkel istek ve arzuların esaretinden kurtaracak bir irade ve duygu inşası gerçekleşmezse, insanın hırs ve istekleri daha da artacak ve hem kendi hem de insanlık için daha teh­likeli, daha kurnaz, daha hilekâr; ama daha az fedakar, daha az diğergam bir karakter kazanmaya mahkûm olacaktır.

Akıl ve kalp; karakterin, dolayısıyla da davranış dünya­sının iki temel unsurudur. Akılda ve kalpte herhangi bir olumsuz durumun egemen olması karakteri ve ona bağlı olan davranışları derinden etkiler. Bundan dolayı vahyin hedefi hem aklın ve hem de kalbin inşasını birlikte gerçekleştir­mektir. Kur’an, ne akıl için kalbi; ne de kalp için aklı ihmal eder. “Ey peygamber! Seni tanık, müjdeci, uyarıcı, izniyle Allah’a çağırıcı ve etrafını aydınlatan bir ışık olarak gönderdik.” [Ahzâb, 45/46] âyetinde, tefekkürü ifade eden şahitliğin ve duyguyu ifade eden müjdeleme ve korkutmanın yan yana zikredilmesi gerek Kur’anın, gerekse Hz. Peygamberin karakter inşa metodunun akla ve kalbe aynı anda hitap eden bütünsel yapısına işaret etmektedir. Vahiy önerdiği tefekkür metodu ve meteryaliyle aklı; kötü duyguları ıslah, iyi duyguları inşa ve duygular arası kurduğu denge ile de kalbi inşa eder. Müşrikleri imana davet eden âyetler incelendiğinde Allah’ın onların hem akıllarına hem de kalplerine hitap ettiği görülür. Çünkü akli temele sahip olmayan bir duygu, insanı tehlikeli davranışlara itebilir

İnsanın ana hatlarıyla aklî, kalbi ve amelî olmak üzere üç boyutu vardır. İnsan, aklî yönden tefekkür eder, delil getirir, kıyas yapar; kalbî yönden sever, nefret eder, korkar, ümitlenir; amelî bakımdan da aklının ve kalbinin yönlen­dirmesi sonucu birtakım davranışları ortaya koyar. Düşün­menin merkezi beyin, duygunun merkezi kalp, davranışların merkezi ise organlar olarak kabul edilmektedir. Sağlıklı bir davranışın temelinde akıl-kalp ve düşünce-duygu dengesi yatar. Duygunun aklî temelinin göz ardı edilmesi insanı, hissiyatının esiri yaparken, duygudan yoksun bir tefekkür de onu mekanikleştirmektedir.

Modern zamanların ahlak tutumu (Kant”tan bu yana), bize görev ahlakı telakkisini aşılıyor. Görev ahlakının içinde bir şeyi kendi hatırı uğruna -yani başka hiçbir mülahazaya yer vermeksizin- o işi salt kendi hatırı uğruna gerçekleştirmeyi eylemelerimizin önüne koyuyor. Erdemli olma, o işi salt kendi hatırı uğruna işlemeyi öngörmektedir. Görevi yerine getirme, her türlü pratik gerekçelerin dışında ve üstünde sayılmaktadır. Oysa farklı bir erdem anlayışı yapılması gerekenden daha fazlasını yapma imkânını önümüze getiriyor. Diyor ki, sen görev ahlakıyla yapman gerekeni yapabilirsin, böyle yaptığın için kimseden kınama da görmezsin. Fakat yapman gerekenden daha fazlasını yapma imkânı her zaman sana verilmiştir. Yapman gerekenden daha fazlası bir insanın hayatını kurtarmaktır… İşte bu durum, bize İslam ahlakında öngörülen takva kavramını getiriyor.

Şurası da bir gerçek ki, laik ahlakın vicdan ve cemiyeti sorumluluk ve müeyyide kuvveti kabul etmesine rağmen birey ve toplumu ne kadar ahlaklı kılabildiği oldukça tartışmalıdır. Birey ve toplum ahlakını en azından sivil anlamda besleyen din ve dini kurumlar olmasa laik ahlakın kendi başına kurguladığı sistemin nasıl sonuç vereceği veya ne kadar başarılı olacağı merak konusudur. Laik ahlak dinden boşalttığı alanı kanun/ hukuk gücüyle dizayn etmeye çalışmaktadır. Bu anlamda Batı ahlakı kurallar ahlakıdır. Kurallar ahlakı bir noktaya kadar, sistemin tıkır tıkır çalışması açısından iyi sonuçlar verebilir. Ama bireyin diğer bireylerle ilişkisi söz konusu olduğunda (siz bunu Batının Doğulu insanla ilişkisi, Yahudinin Müslümanla ilişkisi şeklinde genişletin) sistemin hemen alarm vermeye başladığı görülür. Bu şekilde dinden boşalan alanın laik ahlakla doldurulmasının felsefî temellendirmesi de söz konusu olmuştur.

Ahlâki sorumluluğunun birinci aşaması vicdani sorumluluktur. Aynı zamanda ahlâki müeyyidenin birinci aşaması da vicdandır. Fakat vicdan gerek sorumluluk gerekse müeyyide olarak yeterli değildir. İkinci aşaması ise, insanlara karşı, yani topluma karşı olan sorumluluktur. Cemiyet gerek değer yargıları ile yani tavır koyarak, gerekse kanunla ahlâki müeyyidenin ikinci kategorisini oluşturur. Bu noktada hukuk ile ahlâk belli bir noktada buluşmaktadır. Gerek laik ahlâk, gerekse dine dayalı ahlâk vicdan ve cemiyeti sorumluluk ve müeyyide kuvveti olarak kabul ederler. Dine dayalı ahlâk bu ikisini kabul ettikten sonra, bir üçüncü ve önemli aşama olarak uhrevi (ahirete ait) sorumluluk ve müeyyide kavramlarını savunur. Maturidi’ye göre “ahlâkın en büyük destekleyici kuvveti; uluhiyet ve ahiret fikri”dir. İşte, gerek sorumluluk, gerekse müeyyide olarak inanan insanı en çok etkileyecek olan kuvvet budur.

Ahlak insanın dünyevi tabiatını dizginleyip öz varlığını kötü, yanlış ve çirkin (münker) olandan arındırarak kendi özüne ve onun dolayımında kemale erme konteksid’ir. Bu yatakta iyi, hak, doğru ve güzel (ma’ruf ) bir arada bulunmaktadır. İnsan değer üretmek veya norm koymak üzere programlanmış değildir, bu onun yaratılışının sebeb-i hikmet’ınde yer almaz. Yükümlülüğü, vaz’edilmiş ulvi ahlaki değerleri bulup keşfetmek ve değerlerin kendisinden neş’et ettiği Hak ve hakikati aramaktır.

Ahlak, üzerinde yaratılmış bulunduğumuz şeyin kendisidir. Nasıl evren, kozmik düzen, tabiat ve tabiat yasalarının yaratıcısı Allah ise ve bu yüzden varlık aleminin tamamını Allah’a refere etmemiz gerekiyorsa hakikati ve ahlakı da Allah’a refere etmek durumundayız. Ahlak bize dışarıdan dayatılmış değil, yaratılışımızda vardır ve insan olmaklığımızda tamamlayıcı süreçlerin özü ve aslıdır. Varlık belli bir amaca doğru işler ve yürür; insan da belli bir ahlaki gayeye doğru kemale ulaşmak ister. Bazen da bunu önemsemez, reddeder; böylelikle toprağa, dünyevi tabiatının baskın tutkularına bağımlı kalır; yeryüzüne çakılır. Bu insanın evrenin veya kucağında gözünü açtığı tabiatın düzenine aykırı düşmesi, onunla çatışma içine girmesi demektir. Yoldan çıkan (fasık) kendi asli fıtratıyla, fıtratının ruhu ilahi tabiatla da çatışma içine girmiş olur.

Burada, değerin davranışa dönüşmesi ve bir irade gösterilmesi açısından, İslâm Dini ile ahlâk arasında kopmaz, köklü bir bağın olduğunu görürüz. Çünkü İslam, bize davranışlarımızın kendi içimizde hesabını verebilmeyi, hiç kimsenin olmadığı bir yerde bile şeffaflığı, kendimize karşı dürüstlüğü, kendimize karşı hesap verebilir olmayı, Allah Teâla’ya karşı hesap verebilir olmayı öğütlemektedir. Mesela Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hz. Peygamber’in Sünnet’inde çok özel bir ibadet olarak yer alan namaz ile ahlâk arasında, dikkatli okunmadığında fark edilemeyen önemli bir irtibat kurulmaktadır. Buna göre Kur’ân’a göre namaz,insanı bütün kötülüklerden alıkoymalıdır. Bir bakıma namaz bize, biraz önce ifade edilen ahlâkî değerlere uygun davranış bilinci kazandırmaktadır. Günde beş defa Allah Teâla’nın huzuruna çıkıp iradesini ve O’nunla irtibatını yenileyen kişi, namazın dışında da bilincini ve O’nunla bağını devam ettirir ve herkese karşı böyle bir sorumluluk içinde davranır. Bu açıdan bakılırsa namaz ile ahlâkî davranışlar, kötülükten kaçınma ve iyiliği, güzelliği yeryüzünde egemen kılma arasında kopmaz bir bağlantı vardır.

Hased (kıskançlık), başkasının bir nimete sahip olmasını istememek veya elinde var olan nimetin yok olmasını istemektir. Bunun için kıskançlık haramdır. Kıskançlık, kalp için çok tehlikeli bir hastalıktır. İlacı da ilim ve amel macunudur. İlim macunu, kıskançlığın dünya ve ahirette kendisine zarar, kıskandığı kimseye de fayda getirdiğine inanmaktır. Kıskançlık dünyada zararlıdır. Zira devamlı üzüntü ve azaba sebep olur. Çünkü hiçbir vakit geçmez ki birisi bir nimete sahip olmasın. O halde kıskandığı kimse için arzu ettiği üzüntü ve sıkıntıyı kendisi çekmiş olur. Kıskançlıktan daha büyük üzüntü ve keder yoktur. İnsanın hoşlanmadığı kimse için, kendini sıkıntı ve kedere sokması kadar büyük bir akılsızlık ve divanelik olamaz. Ahiretteki azabı ise şu sebeptendir ki Yüce Allah’ın kaza ve kaderine kızmış olur. Yüce Allah’ın ezelde yapmış olduğu taksimatı inkar etmiş olur. Onun tevhidine bundan daha büyük zarar nasıl olur? Ayrıca kıskanç kimse, kıskandığı insana şefkat ve merhamet göstermez. Onun kötülüğünü ister. Böylece şeytana yoldaş olur. Bundan daha büyük talihsizlik var mıdır?

Az belâ sanma efendi hasedi… Mahv eder hâsidi kendi hasedi

O halde eğer varsa bir çatışma, yani görünürdeki bir çatışma Kur’an ile tabiat arasında değil; Kur’an ile bizim sürekli değişen yorumlarımız arasındadır. Bilimsel değişimler o kadar hızlı ilerliyor ki, dünün paradigması bugün yerini, başka bir şeye bırakmaktadır. Bilimin nesnelliği bile tartışma konusu olmaktadır. Bu durumda hangi bilimsel gelişmenin Kur’an’la çatıştığından bahsedebiliriz ki? Bilimsel buluş veya gelişmeler kainatı hakiki olarak ne kadar resmedebiliyor ki?! Yine de elbette kesinleşmiş bir takım bilgilerden bahsetmek mümkündür. Biz bu bilgiler ışığında Kur’an’ı yorumlamaya çalışırız. Ve yaptığımızın sadece bir yorum olduğunu da biliriz. Bu durumda hemen birilerinin iddiasına bakıp “evet, Kur’an, bilim ile çelişiyor” demek yerine “hayır, kainat Allah’ın sözsüz kitabıdır; sözlü kitabıyla çelişmesi mümkün değildir” diyerek hatayı ve eksikliği kendimizde arar ve bilimin Kur’an’ın hakikatlerini keşfedecek seviyeye gelmediğine inanırız.

Bizim medeniyetimizde din-bilim çatışması şeklinde bir tartışma vuku bulmadı. Sebebi basitti. Kur’an, Allah’ın sözlü kelamı; tabiat ise sözsüz kelamıydı. İkisi arasında çelişki olmazdı. Evrensel kelam Kur’an ile kainatın değişmez yasaları arasında çatışma yoktu. Çünkü her ikisi de Allah’a bağılıydı, Allah’ın tasarrufuydu. Çatışma olsa olsa bizim yorumlamamızla Kur’an arasında olabilirdi. Biz de bunun farkındaydık ve yorumlarımızın değişebilir olduğunu biliyorduk. Mesela dünyanın düz tepsi gibi olduğuna dair yorumlar böyledir. Buna dair ayetler de delil getirilebilir. Ama bunların yorumdan ibaret olduğunu biliriz. Yeni gelişmeler karşısında başka yorumlar yapma imkanı vardır. Burada yorum, Kur’an ile hayat arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmaya çalışan bir mekanizma olarak iş görmektedir. Ve bu yorumlar her zaman güncellenebilecektir. Burada en hassas nokta Kur’an’ı yorumlarken bilim olan ile ideolojinin arasını ayrıt edebilmektir. Evrim teorisi böyledir. Burada saf bir bilimsel gerçek mevcut değildir. Bir takım bilimsel verilerden yola çıkarak insanlık hakkında ideoloji üretmek söz konusudur. Bizim ona ideoloji dememiz bilimsel gerçeklerin önünü kesmek anlamına gelmemektedir. İyi niyetli bilimsel çalışmaların önü her zaman açıktır. Çünkü bilimsel çalışma demek Allah’ın kanunlarını keşfetmek demektir. Mesele yaptığımız bilimsel çalışmaların sonucunu mutlak hakikat görüp insanlara dayatıp dayatmamaktır. Bu noktada bilim adamları da belli bir öznelliğe sahip olduğunu unutmamalıdır.

Dil ve ona bağlı sistemler, en ince ayrıntılarıyla birlikte yaratılmış, insanın hizmetine verilmiştir. Bu bilginin sahibi ne insanın kendisidir ne de gelişigüzel kazalar ve rastlantılara dayalı evrimci varsayımlardır. Bu temel kavramları, seslendirilen kelimeleri, sembollerle düşünmeyi ve bunlara sahip olan insanı yoktan yaratan Yüce Allah’tır.

İstediğimiz sözcüklerin ağzımızdan çıkması için, ses tellerinin hangi açıklıkta, ne kadar titreşmesi gerektiğini, ağzımızdaki, dilimizdeki, boğazımızdaki, yüzlerce kastan hangilerini, hangi sıra ile kaç defa, ne oranda kasıp gevşeteceğimizi, ciğerlerimize kaç santimetreküp hava alıp, bu havayı hangi hız ve aralıklarla boşaltmamız gerektiğini oturup da hesaplamayız. Nitekim istesek de bunu yapamayız! Çünkü ağzımızdan çıkan tek bir kelimenin oluşumu, insanın solunum sisteminden sinir sistemine, kaslarından kemiklerine kadar uzanan pek çok yapının uyumlu çalışmasının bir sonucudur. Dil kurallarının sayısını, cümlelerin sonzsuza yakın sayısı ile kıyaslayan ünlü dil bilimci Lieberman, dilbilgisi kurallarının tam olarak ortaya konmadığını belirtmektedir. Oysa 3 yaşındaki bir çocuk bile, dil bilimcilerin açıklayamadıkları bu kuralları kullanarak konuşmaktadır.

İşte, insanın diğer tüm canlılardan farklı olarak isimleri bilmesinin nedeni, Allah’ın bu yeteneği ilk insan Hz. Adem’e bahşetmiş olmasıdır. Allah insanı yaratmış ve ona, dünya üzerindeki başka hiçbir canlıda olmayan, kavramlarla düşünme ve konuşma yeteneğini bahşetmiştir. Nitekim insanlar için en doğru yol gösterici olan Kuran’da, Rabbimiz bize, kavramlara karşılık gelen isimlerle konuşmayı öğrettiğini açıkça bildirmektedir. Unutulmamalıdır ki, insanın tüm bildiğini ona öğreten Allah’tır. Alak Suresinin ilk ayetlerinde şöyle buyrulur: “Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alaktan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir; ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti.”(Alak Suresi, 1-5)

Kuşkusuz konuşabilmemizi sağlayan ağız, dil, dudak, ses telleri, sinirler, beyin ve diğer organlarımızla birlikte bizi yaratan Allah, on binlerce kelimeden oluşan dilleri karıştırmadan, kelimeleri akıcı bir şekilde ağzımızdan çıkarmamızı da sağlamaktadır. Yüce Allah bu gerçeği Kuran’da şöyle bildirmektedir: İnsanı O yarattı.  Ona anlama ve anlatmayı öğretti. Rahman Suresi, 3-4 Dilin kökeni konusundaki tüm bilimsel bulgular, asırlar önce Kuran’da açıklanmış bir gerçeğe dikkat çekmektedir: İlk insan olan Hz. Adem’e, yeryüzündeki bütün canlılardan farklı olarak, isimler ve kavramlarla düşünme, bu isim ve kavramları sembollere çevirerek dil ile haberleşme yeteneğini Allah vermiştir. Bu gerçek, Kuran’da şöyle bildirilir: “Hani Rabbin, meleklere: Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim demişti. Onlar da: Biz Seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? dediler. (Allah:) Şüphesiz sizin bilmediğinizi Ben bilirim dedi. Ve Adem’e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: Eğer doğru sözlüyseniz, bunları Bana isimleriyle haber verin dedi. Dediler ki: Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın. (Allah:) Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten Ben bilirim, gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da Ben bilirim.” (Bakara Suresi, 30-33)

Son teknoloji ürünü aletler, konuşurken beynimizin belirli bölgelerinde oluşan elektriksel değişiklikleri göstermektedir. Bu tekniği kullanan bir grup bilim adamı İspanyolca ile Katalanca (İspanya’nın kuzey doğusunda konuşulan bir dil) konuşan insanlar üzerinde bir çalışma yürüttü. Yapılan gözlemler sonucunda uzmanlar iki farklı dil konuşan kişiler için “ilk olarak beyinlerindeki sözlükten kelimeleri tarayarak bir dilin diğeri ile karışmasını engelliyorlar” şeklinde açıklama yaptılar. Konuşanlar bir dilden diğerine geçtiklerinde, o dile ait olmayan kelimeleri tanıyan ve dışlayan filtreleri değiştirmektedirler. Asıl soru; insan beyni bunu nasıl kontrol edebilmektedir?

İki dil bilen kişilerin, konuşurken iki dili birbirlerine karıştırmadıkları herkes tarafından bilinir. Günümüzde, gelişmiş tekniklerle yapılan çalışmalar, Allah’ın beynimizde farklı dilleri karıştırmamızı engelleyen filtreye benzer bir düzen yarattığını ortaya koymaktadır.

Günümüzde en ileri teknoloji kullanılarak üretilen bilgisayarların, bir kelimeyi duyma ve anlama hızları, bizim hızımızdan beş kat daha yavaştır ve %15’lere varan hata payları vardır. Teknolojinin bu konudaki hızı mikroişlemci hızıyla orantılı olmadığı için, mikroişlemcilerin hızının artması ile aradaki fark kapatılamamaktadır. Ayrıca bilgisayarlara programlarında olmayan bir kelime (örneğin bir özel isim) söylendiğinde, bu kelimenin harflerinin tek tek bilgisayara kodlanması gerekmektedir.

Dilin kompleks yapısı konusunda dilbilimcilerin çoğunluğu tek bir görüş çevresinde toplanmışlardır. Noam Chomsky’nin başını çektiği bu yaygın görüşe göre, bir çocuğun konuşabilmesi için o çocuğun beynine, önceden yerleştirilmiş, dile ait özelliklerin olması gerekir. Chomsky konuşmanın, diğer bildiklerimizden farklı olarak, öğrenilmeden kazanıldığını şöyle ifade eder: “Gramer ve sağduyu, herkes tarafından, çaba göstermeden, çabuk, düzenli bir biçimde sadece bir topluluğun içinde en az etkileşimle, ilgi ve karşılaşma ile ve yaşamakla elde edilir. Belirgin bir öğretime ve eğitime gereksinim yoktur ve eğer bu olacaksa da son duruma katkıları çok sınırlı olur… Oysa, örneğin fizik bilgisi seçici olarak eziyetli bir biçimde kuşaklar boyunca sıkça çalışarak, titiz deneylerle kişisel deha ile ve genellikle titiz bir öğretimle kazanılır”. (Noam Chomsky, On Language: Chomskys classic works: Language and responsibility and reflections on language in one volume, New Press, 1998, s.144) Chomsky, bu sözleriyle, konuşmanın öğrenilmediğini, dilin temel yapı taşlarının doğuştan zihinde var olduğunu öne sürer. Gerçekten de, dil o kadar karmaşık bir yapıya sahiptir ki, eğer buna bizi hazırlayan bir iç sistem olmasa, öğrenmesi de öğretilmesi de olanaksızdır.

Dilin özellikleri konusunda ilgi çekici olan ayrı bir yön ise, belirli sayıda kelime ile kurulabilecek olan cümle olasılıklarının fazlalığı ve insanın tüm bu olasılıkları anlayabilme yeteneğidir. Her dilde sınırlı sayıda kelime vardır. Ancak bir cümlenin uzunluğu için bir sınır olmadığı gibi, kelimeler ve kelime grupları da sayısız kombinasyonla bir araya gelebilir. Örneğin 20 kelimelik bir cümlenin değişik şekillerdeki kurulma biçimlerine bakarsak, ortaya yüz kentilyon (1020) olasılık çıkar. Bu cümleleri ardı sıra söylemek için yaklaşık olarak evrenin ömrünün yüz katı bir zaman gerekmektedir. Dolayısıyla, kullandığımız veya duyduğumuz herhangi bir cümle genellikle ilk defa karşılaştığımız bir cümledir. Oysa biz duyduğumuz bir cümle ile ilk defa karşılaşsak bile, onu doğru bir biçimde anlamakta hiç zorlanmayız.

William Nagy ve Richard Anderson adlı iki psikoloğun İngilizce konuşan ülkelerde gerçekleştirdikleri çalışmalar temel alınarak yapılan tahminlere göre, ortalama bir kişi okul yaşamına başlarken 13 bin, liseyi bitirdiğinde ise 60 bin kelime bilir. Kültürlü bir yetişkin için bu sayı 120 bindir. Zihnimizdeki bu dev sözlüğü oluşturmak için basit bir hesapla 1 yaşından 17 yaşına gelene kadar, günde 10 kelime ya da uyanık geçirdiğimiz her 90 dakikada bir yeni bir kelime öğrenmemiz, üstelik öğrendiğimiz her kelimeyi de bir daha hiç unutmamamız gerekir. Oysa bilinçli olarak böyle bir çaba sarf etmeyiz. Kelimeler, biz farkında bile olmadan zihnimizde yerlerini anlamlarıyla birlikte alırlar. Steven Pinker isimli bilim adamı bu mucizeyi şöyle vurgulamıştır: “Dil kullanımındaki mucizeler öğrenme hızıyla sınırlı değildir. Bir başkasının söylediği bir kelimeyi saniyenin yalnızca beşte biri kadar bir sürede anlarız. Bu süre o kadar kısadır ki, karşımızda konuşan kişi daha sözünü tamamlamadan anlamını kavrarız. Yazılı bir kelime için ise, bu süre daha da kısadır: Bir saniyenin sekizde biri. Beynimizin bir kelime üretmesi de hemen hemen aynı oranda hızlıdır ve saniyenin dörtte biri kadar bir zamanda bir nesneyi isimlendirecek kelimeyi buluruz. Yine saniyenin dörtte biri sürede, bu kelimeyi söylemek üzere ağzımız ve dilimiz programlanır.”(Steven Pinker, Language Instinct: How the Mind Creates Language, Harper Perennial, 1994)

Yeryüzünde bilinen 6000’i aşkın dil vardır. Değişik insan toplulukları 6000 ayrı dil aracılığıyla birbirleriyle iletişim kurarlar. Bu dilleri meydana getiren binlerce kelime ve bu kelimeleri cümleler haline getiren dilbilgisi kuralları birbirinden büyük ölçüde farklıdır.

Ağız ve burun yapınız, sesinizin kendine özgü niteliklerini verir. Siz kelimeleri arka arkaya sıralayıp konuşurken diliniz damağınıza belirli miktarda yaklaşıp uzaklaşmakta, dudaklarınız da büzülüp yayılmaktadır. Bu işlemlerde birçok kasınız, büyük bir hızla hareket etmektedir. Konuşabilmeniz için bu işlemlerin her birinin eksiksiz olarak gerçekleşmesi gerekir. Bu kompleks işlemler, müthiş bir hızla ve kusursuzca gerçekleşirken sizin bunlardan haberiniz bile olmaz.

Bir şeyler söylemek istediğiniz anda beyninizden gelen bir dizi emir ses tellerinize, dilinize ve oradan da çene kaslarınıza gider. Beynin konuşma merkezlerini içeren bölge, konuşma işleminizde rol alacak tüm kaslarınıza gerekli emirleri gönderir. İlk önce, akciğerleriniz sıcak hava sağlar. Sıcak hava, konuşmanın hammaddesidir. Hava burnunuzdan girer, burun boşluğu, boğaz ve nefes borusundan sonra bronş tüplerine, oradan da akciğerlerinize geçer. Havadaki oksijen akciğerlerinizde kana karışır. Bu sırada karbondioksit de dışarı verilir. Ciğerlerinizden geri dönen hava, boğazınızdan geçerken, ses telleri adı verilen iki doku kıvrımı arasından geçer. Bu teller, bir tür perdeye benzer ve bağlı oldukları küçük kıkırdakların etkisine göre hareket ederler. Siz konuşmadan önce ses telleriniz açık vaziyettedir. Konuşmanız sırasında teller bir araya getirilir ve soluk verdiğinizde çıkan hava ile titreştirilir.

Her insan belli bir yaşa gelince konuşmaya başlar. Ortalama olarak herkes aynı yaşlarda konuşmaya başladığı için bu durum çok doğal görülür. Bu nedenle konuşmak bazı kişiler tarafından çok sıradan bir yetenekmiş gibi algılanır ve üzerinde pek düşünülmez. Oysa bir çocuğun henüz hiçbir şey bilmiyorken birdenbire konuşmaya başlaması çok büyük bir mucizedir. Çünkü en basit olarak bilinen diller bile, kelimeleri kompleks dil bilgisi kuralları ile kullanmayı gerektirir. Dil bilgisi kurallarıysa kelimelere cümle içinde farklı anlamlar kazandıran tamamen matematiksel ilişkilerdir.

Sonsuz tekamül yolculuğunun başında varlıkların üç ana gayesi vardır:

– Kendini Bilmek,
– Rabbini Bilmek,
– Tekamül Etmek.

İnsan, her yanı “fazlalıklarla” çevrili ve çeşitli putların isteklerini yerine getirmek durumunda olduğunu bilmeden mahpusluktan kurtarılamaz. İnsan özgür olmadığını anlamazsa hapishanesinden çıkamaz. Özgür hâle gelmek için İç Özgürlüğü elde etmelidir. İnsanın uğrunda mücadele ederek kazanması gereken şey özgürlüktür. İnsanın iç özgürlüğü elde etme yoluna girmesi “terk etme”ye hazır hale gelmesine bağlıdır. Herhangi bir şeyi kaybetmekten korkmayan, kaybedilecek bir şeyi olmadığının şuuruna varan kimse, bu şekilde her şeyi kazanır.

Dinlerin, felsefelerin, Doğu ve Batı ezoterik çalışmalarının ortaklaşa amacı tek bir noktada, Kendini bilmekte yoğunlaşır. Bu noktaya ulaşmanın yöntem ve şartlarını kendi görüş ve anlayışlarına göre önerirler. Teolojik ve felsefî doktrinler arasında insanın “kendini bilmesi” sorunu sık sık ifade edilmekle beraber, nazari iman ve kuşkucu aklın çoğu kez boşa dönen dişlileri arasında bu noktaya gerektiği kadar önem verilmemiştir. İnsanın kendini tanıması, bu yolda objektif bir bilgiye ulaşması çok çaba ve çalışma isteyen, zahmetli bir iştir. Kendini bilmek ya da tanımak, insanın değişmesi zorunluluğunun doğal bir uzantısıdır. Değişmek, uyanmak, şuurlanmak için “fazlalıkları” terk etmek içsel bir mücadeleye girişmek, özdeşleşmeyi kolaylaştıran bağımlılıklardan soyunmak şarttır. Üstün çaba gösterilmeden, kendi üzerinde çalışmadan değişmek, uyanmak, şuurlanmak mümkün değildir. Bütün ezoterik çalışmaların, inisiyatik öğretilerin temeli terke dayanır.

Maddi ilahlarını bir kenara bırakıp ilahi aşk peşinde koşacaksın. Allah aşkı insanı bu dünyada cennete götüren yegane yoldur. Güzel ahlaktan hiç şaşmayacaksın. Din güzel ahlaktır dini yaşamak sadece ibadet etmek değil, güzel ahlakla herkese muamele etmektir. Yalan söylememek, vakte riayet etmek gibi. Gülümsemek. Olumlu enerji yayarsanız olumlu karşılık alırsınız. Hayata gülümseyerek bakanlar daha mutlu olurlar. Ruhun gönlün ve aklının arasında iletişim sağlayacaksın bu da sadece maneviyatla olur. Eğer aklın gönlün ve ruhun arasında bir bağlantı kalmadıysa, sen sarayda bile yaşasan cehennemin içinde yaşıyorsun demektir.

Şükretmek. Başımıza gelen olaylara şükretmek iyi de kötü de olsa bizi Allah’a daha çok yaklaştırır, çünkü yapan yaptıran Allah’tır. Başımıza gelen kötü şey bizim adam olmamız içindir. Hadiselerden memnun olmak. Başımıza geleni hoş karşılamak alacağımız dersi alıp yola devam etme şansı verir bize. Hadiselere takılmak sadece zaman kaybı olur ve alacağımız dersi geçemediğimiz için o hadiseden farklı şekillerde tekrar tekrar sınava tabi oluruz. Geçmişe takılmamak. Hata da yapsak biz kuluz ve kusurluyuz, mühim olan şey aynı hatayı tekrar tekrar yapmamaktır.  İlah edindiğimiz putlarımızı kırmak. Neye aşırı değer verirsek oradan hayal kırıklığına uğrayacağımız muhtemeldir. Sevgilimiz, arkadaşımız, ebeveynlerimiz veya sevdiğimiz bir bardak… Allah kıskançtır ve neye çok meyledip, çok seversek mutlaka oradan sınava tabi oluruz. Gayret göstermek. Yaptığımız iş her ne ise gayret gösterip elimizden geleni en iyi şekilde yapmalıyız. Biz öncelikle Allah’a karşı sorumluyuz. Yaptığımız işi O’nun için yapıyor gibi düşünmeliyiz. Teslim olmak. Elimizden geleni yaptıktan sonra tıpkı tarlasını süren bir çiftçi gibi işin sonunu Allah’a bırakmalıyız. Allah her şeyin ve herkes için en hayırlısını bilendir. O’na güvenmekten başka ne çare.

Hepimiz seçici bir hafızaya sahibiz. Olumsuz duyguları olumlu duygulardan çok daha güçlü hissederiz. Olumsuz duyguları olumlu olanlardan daha fazla hatırlarız, olumsuz detaylar, sözler üzerinde daha çok durarak olayların kontrolünü kaybederiz. Kötü olanları abartır, iyi olanları küçümseriz. Anılarımızı seçeriz. Çarpıtmalar kümesi şeklinde beslediğimiz anımız bizi yenilgiye uğratır. Onu bu haliyle biz besleriz, affetmeyerek de besle­meye devam ederiz.
Sizi öfkelendiren olayı tekrar değerlendirin. Kendinize şunu sorun ve seçiminizi yapın: Hayattaki payım ger­çekten de başkasının incitici davranışlarıyla mı yönlendirilecek? Hem şimdi hem de gelecekte benim de söz hakkım var mı?

Öfke alışkanlığı olan insanlar duygusal olarak da acı çekerler. Kırılgan hayatlarında acı, kin, incinme, öfke onları bırakmaz. Her şey siyah mercek üzerinden değerlendirerek, olumsuz çıkarımlarla, hayatlarını insanların berbat ettiğine inanırlar. Nadiren bunun kendi tercihleri olduğunu fark ederler. Hayat onlara adalet­siz davrandığından hayatın sunduğu güzellikleri, heyecanı, eğlenceyi tam olarak yaşayamazlar, öfke hayatlarını kontrol etmektedir. Kendinize anlattığınız hikaye gerçekle uzaktan yakından ilişkili olmayabilir. Bu hikaye çoğu zaman gerçekler­in saptırılmasından, yorumlar katılmasından, yarım kalmış detaydan, söylenmemiş sözlerden ibarettir.

Hayatımızı hiç öfkelenmeden sorunsuz geçirmemiz mümkün değildir. Ancak akut stres durumlarından çok, kronik stres( bir olay sürekli olarak beynimize yer edip oradan çıkmadığında) size zarar verebilir. Çünkü kronik stresde vücut dinlenip kendini yeniden inşa edemez. Sürekli alarm halinde olmak vücudun rezerv­lerini tüketir, bu durum organların yıpranmasına neden olacaktır.

Öncelikle düşünce ve duygular fizyolojimizi yani sağlığımızı etkiler. Vücudunuza dikkat edin ve en zayıf noktanızı belirlemeye çalışın. Stres durumlarında vücudunuzda hangi bölge tepki veriyor. Mide: hazımsızlık, bağırsak sendromları. Kalp: Yüksek tansiyon ve ritm bozuklukları. Baş ağrısı: Tansiyon ve migrenden dolayı. Uykusuzluk, buna bağlı halsizlik, dikkatte bozulma ve diğerlerini fark edebilirsiniz… Yani öfkenizi çözemiyorsanız yüksek tansiyon ve buna bağlı olarak kalp krizi geçirme olasılığınızı artırıyorsunuz. Bu bilgiyi hemen test etmeniz mümkün. Gözlerinizde öfke yaşadığınız olayı canlandırdığınız da bile vücu­dunuzun ritmi değişir. Bunu bir arkadaşınıza anlattığınız da ise yeniden aynı duygu durumuna geçtiğinizi fark edersiniz. Aynı durum için bu kez affetme olasılığını gözünüzde canlandırdığınızda bile fizyolojik sıkıntılarınızın tersine döndüğünü de gözleyebilirsiniz.

Hayat adildir, kötüler her zaman cezalandırılır, iyiler ise her zaman ödüllendirilir şablonu size uyuyor mu?… Bunu çok istesek de hayat adil değildir. Hayatta farklı dengeler ya da doğrular olsa da adalet beklen­tiniz her zaman karşılanmaz. Bu beklentiyle hayata yaklaşıyorsanız hemen şu sözü bir okuyun. ‘ İyi bir in­san olduğunuz için dünyanın size adil davranmasını beklemek, vejetaryen olduğunuz için bir boğanın size saldırmamasını beklemek gibidir.’

Affetmenin temel kazancı affeden kişiyedir. Belki bu yazıyı okuyan herkesin hayatında, geçmişe baktığında hala affedemediği birileri olabilir. Hala düşündüğünde öfkesini canlı tuttuğu bu olaylar kişiyi nasıl da tutsak eder. Bu tutsaklıktan kurtulmanın yolu var mıdır? İnsanların fark edipte yön veremeyecekleri duygu yoktur. Yeter ki fark edelim, fark ettikten sonra temel olarak yapılması gereken şey düşünce şablonlarımıza bakmak, değişmesi gerekenleri değiştirmektir. Örneğin; Affedersem tekrar yapar yanlış bir şablondur. Eğer bunu düşünüyorsanız hemen şunu da hatırlayın, affedin ama unutmayın. Affetmek unutmak demek değildir. Affetmek gerçeği unutmanızı değil onu çok iyi hatırlamanızı ve anlamanızı ister. Affedersem ben kendimi değiştirmiş olurum halbuki onun değişmesi gerekiyor başka bir yanlış şablondur. Eğer başkasını değiştirebileceğinizi sanıyorsanız bu düşüncenizden vazgeçin, çünkü ne bir başkasını, ne de hayatı kontrol edemezsiniz, tek kontrol edebileceğiniz şey, kendi duygu ve düşüncelerinizdir.


Yanılsama içindeyken arzuladığın bolluk, huzur, sevgi ve uyum onlara olan ihtiyacından özgürleşince, yaşantına kendiliğinden akacaklar. Yaşam kendini algıladığın haliyle önünde şekillenecek. İçinizde, savaşın olmadığı bilinç haline uyanınca; Savaş biter. İçinizde bolluğun kaynağına dokununca; Yoksunluk duygusu çözülür. İçinizdeki karanlığı kucaklayınca; İki BİR olur.

Özgürleşmeksizin yaptığın seçimler seni aynı döngüde tutar. Ulaştığını sandığın şey içindeki eksiklik inancından dolayı hep eksik kalacaktır, yetmeyecektir. Niyetin özgürleşmekse, evren seni bu amacına taşıyacak şekilde değişecek ve sana bu fırsatları sunacaktır. Özgürleştiğin zaman algıladığın dünyada savaşlar, açlık, acı, adaletsizlik vs. aynı düzlemlerinde var olmaya devam edeceklerdir. Ancak senin için açılmış olan farklı bir bilinç boyutu mevcut olacaktır ve oradan baktığın zaman neyin neden yaşanmakta olduğunu anlayacaksın. İnsanlara ve dünyaya olduğu gibi olma kabulünü verecek ve herkesin seçimlerine şefkatle izin vereceksin. Ve anlayacaksın; su kendi yolunu bulur. Okyanusa kavuşacak yolu bir şekilde bulur. Onu kontrol edemezsin, onun doğal akışı zaten bu yöndedir. Sen de su gibi, kaynağına akmaktasın. Herkes ve her şey O yöne akar. Kendi zamanlamasıyla, kendi uygunluğunda akar. İnsan bedenindeyken bir tarafınla bu ayrılığın, dualitenin yaşandığı boyutun her zaman farkında olacaksın. Kendini tamlığına açman çok boyutlu olan gerçek varlığının farkına varmanı sağlayacak ve hayatı bir bütün olarak yaşayacaksın. İçindeki Tanrı devreye girdiği zaman aradığın bolluğun ve tatminin ulaşılması değil, sahip çıkılması ve izin verilmesi gereken bir şey olduğunu anlayacaksın. Çabasız ve güven içinde, geçmiş ve gelecek yanılsamasından özgürleşmiş bir bilinç halinde olacaksın. Ve bu şekilde hem kendine hem de evrene yaşayan bir örnek olarak hizmet etmiş olacaksın.

İçindeki karanlığın “daha iyi” ile yamanmak istemiyor. Karanlığının arzuladığı şey, senin arzuladığın şey ile aynı; yuvaya dönmek!
Yuvaya açılan kapı ise sensin. Sen yuvanın kendisisin. Bu idrake varmak için karanlığın ile yüzleşmek, içindeki karanlık tünelden geçmek zorundasın. O tünelde dışladığın parçalarını bulacaksın, kimi zaman da onlar seni bulacak. Zihnindeki yanılsamalardan özgürleştikçe kendinle bütünleşirsin. Önce, zaten özgür olduğun, arzuladığın şeylerin sana sunacağı tatminin asıl kaynağının kendin olduğunun farkına varmalısın. Kendini iyi hissetmen için yapılacak hiçbir şey yok. İyinin ve kötünün neden var olduğunu, onları besleyen, var olmalarını ve devamlılıklarını sağlayan dinamikleri gör. İyi neden iyidir, kötü neden kötüdür? Asıl arzun özgürleşmek olsun! Ve bil ki, seni özgürleştirecek olan farkındalıktır. İyinin ve kötünün ötesinde bir bilinç hali vardır. Oradan bakınca Tanrı’nın gözüyle görürsün. İki Tek olur. Zihin ve kalp birleşir ve yeni bir algı oluştururlar.

Olmasını arzuladığım şey şu an mevcut değil. Arzuların doğasında ortak bir yan vardır. Çıkış noktalarındaki temel güdü eksiklik duygusudur. Fakat insan psişesi üzerinde müthiş bir çekim gücüne sahiptirler. Çünkü gerçekleşmeleri olasılığı insanın içinde karşı konulamaz sahte bir tamamlanma, doyuma ulaşma etkisi yaratır. İnsan arzularının bir başka ortak yanı ise, arzu edilen şey ne olursa olsun istenilen şeyin bir tamamlanma, doyuma ulaşma, iyi hissetme, bütünleşme gibi benzerlikleri olmasıdır. İnsan bu duyguları varlığının derinliklerinde bilir. Çünkü onlar varlığın en temel, öz niteliği olan tanrısallığının renkleridirler. İnsan neyden koptuğunu, ayrı kaldığını bilincinin derinliklerinde bilir. Bu biliş zihinsel bir bilişten çok, varlıksal bir biliştir. Ve insanın her eylemini yönlendiren güdü ( bilinçsiz olsa dahi ) bir zamanlar sahip olduğu o tamlık haline yöneliktir. Fakat insan kendi gerçek haline uyanma yolunda kendisini dışarıda arar. O hali belli şartlara bağlar ve oluşturmak için çaba gösterir. “Daha iyi” bir yanılsamadır. Olduğun hali yadsımaktır. Aradığın tamlığa giden yol kendini olduğun halinle kabul etmeye başladığın an belirir. Bu kabul, yargının ötesine geçmekle gelen bir tavırdır.

Yaşamdaki tüm acılarını atlatabilirsin, her şeye rağmen mutlu olmayı başarabilirsin, istersen kötü alışkanlıklarını bırakabilir ve her zaman yeniden başlayabilirsin. Bugün, hayata yeniden başla! ilk adımın kendini bağışlamak olsun! Tıpkı kasvetli ve bulutlu bir havanın ardından kendini gösteren güneş gibi. Asla tecrübe kazanmaktan kaçma… Ne kadar zor olursa olsun, yeniden ayağa kalk ve devam et! İnan bana, o tecrübelere ihtiyacın var. Her şey sende gizli. Hayatın kötü bir yola girmişse, direksiyondakinin sen olduğunu hatırla! Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnız, güçlü hissettiğin kadar güçlüsün. Seçimi yapacak olan sensin.

Adamın iyi niyeti ve yardım severliği ile anlayamadığı şey, kozanın kısıtlayıcılığının ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten çıkmak için göstermesi gereken çabanın, Allah’ın kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek ve Bu sayede de kozanın kısıtlayıcılığından kurtulduğu anda uçmasını sağlamak için seçtiği yol olduğuydu. Bazen yaşamda tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey çabalardır. Eğer Allah, yaşamda herhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verseydi, o zaman bir anlamda sakat kalırdık. O zaman olabileceğimiz kadar güçlenemezdik. Asla uçamazdık.. Güçlü olmak istedim… Ve Allah beni güçlendirmek için zorluklar yolladı.
Bilgelik istedim… Ve Allah çözmem için sorunlar yolladı.
Başarı istedim… Ve Allah bana çalışmam icin zeka ve kas gücü verdi.
Cesaret istedim… Ve Allah bana üstesinden gelmem gereken sorunlar verdi.
Sevgi istedim… Ve Allah bana, yardımcı olmam için Sorunlu insanlar yolladı.
İyilik istedim… Ve Allah bana fırsatlar yolladı.
“İstediğim hiçbir şeyi elde edemedim… Ama ihtiyaç duyduğum her şeyi elde ettim.”

Yaşamınızı korkusuzca yaşayın, zorlukların tümüne göğüs gerin ve onların üstesinden gelebileceğinizi açıkça gösterin…

Bir gün, kozada küçük bir delik belirdi; bir adam oturup kelebeğin saatler boyunca bedenini bu küçük delikten çıkarmak için harcadığı çabayı izledi. Ardından sanki ilerlemek için çaba harcamaktan vazgeçmiş gibi geldi ona. Sanki elinden gelen her şeyi yapmış ve artık yapabileceği bir şey kalmamış gibiydi. Böylece adam, kelebeğe yardım etmeye karar verdi. Eline küçük bir makas alıp kozadaki deliği büyütmeye başladı. Bunun üzerine kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. Fakat bedeni kuru ve küçücük, kanatları buruş buruştu. Adam izlemeye devam etti. Çünkü her an kelebeğin kanatlarının açılıp genişleyeceğini ve bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu. Ama bunlardan hiç biri olmadı! Kelebek, hayatının geri kalanını kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar denese de asla uçamadı.

Ne para, ne mülk, ne makam. Yaptığınız işi sevip, o işe bütün konsantrasyonunuzu ve enerjinizi severek vermek de, mutluluğun formüllerinden biri. Marangoz olsanız da, mühendis yada doktor olsanız da böyle. O kadar araştırma, yazışmalar, toplantılar, istatistikler… Psikologlar yine bize ana okulunda öğretilenlerle kutsal kitaplarda yazılanları bulmuşlar: “Mutlu olmak için ÇALIŞ, İYİLİK YAP, ŞÜKRET.!…

”Bütün psikologların üzerinde fikir birliğine vardıkları üç mutluluk formülü var: Şükretmek, iyilik yapmak ve yaptığın işi sevip daha çok konsantre olmak! Şükretmek, hayattan duyduğun memnuniyeti ifade etmek, hatta bunu düzenli olarak yazmak ve söylemek, sadece insanın keyfini yerine getirmekle kalmıyor. Fiziksel sağlığı düzeltiyor, enerji seviyesini yükseltiyor, acı ve yorgunluğu azaltıyor! İyilik yapmak, sözgelimi düzenli olarak bir huzurevini ziyaret etmek, bir komşuya yardım etmek, bir sevdiğine yada yakın akrabalarınıza telefon etmek mutluluk derecesini ani ve dramatik biçimde artırıyor!

Sağlık bir insanın sahip olduğu en önemli şeylerden biridir. Sağlıklı insanlar sağlıklarını kaybetmeden onun değerini bilmezler. Sağlıklı olmak olabilecek en güzel şeydir. Çünkü sağlığın olmadığında hiç bir şeyin önemi kalmaz. Sağlığını kaybetme

Günümüzde artık İnsani değerlerimiz çok azaldı. Ama bu hayatın gerçek anlamı insani değerleri korumak ve onları güçlendirmekten geçiyor. Merhamet, Vicdan, Sevgi, Saygı, Hoşgörü, Kardeşlik, Adalet , Dayanışma, Yardımlaşma gibi insani duygularımız, bizi biz yapan değerlerimiz. İnsani değerlerimizi korumalıyız.

Hayat enerjisi ve kendine olan inanç çok önemlidir. Her şey seninle başlar ve seninle biter. Sen huzurlu olmazsan hiçbir şeyin de değeri olmaz. İnsan kendine olan inancını kaybettiği zaman ne yazık ki hayat bağlarını da kaybeder. Korku ve kaygı çevresini sarar ve onu ele geçirir. Hayatınız zor, çileli ve sıkıntılı olabilir ama her durumda kendinize mutlaka inanmalı ve güvenmelisiniz. Çünkü sen özelsin. Bu nedenle kendinize olan inancınızı asla kaybetmeyin.

Akıl öncesi çağda çocuklar, hayata zeka ve duygu ile bakarlar. Hayatta her şey sevilmez, güzelin yanında çirkin, faydalının yanında zararlı da var. Çocuğa bunu anlatmanın yolu ise, duygudur. Güzeli sevgi diliyle, çirkini nefret diliyle, faydalıyı sevgi diliyle, zararlıyı nefret diliyle anlatmak gerekir. Sadece sevgi dilini kullanmaya çalışan aile ve öğretmenler, çocukların akıl temelini, tasnifsiz oluşturuyor. Yani güzel ile çirkin, doğru ile yanlış, iyi ile kötü, faydalı ile zararlı arasında hiçbir tasnif yapmıyorlar. Bu durumda çocuk, duygusal olarak mesela güzele ne kadar açık ise çirkine de o kadar açık hale geliyor. Hiçbir duygusal savunma hattı kurulamıyor. Kötü alışkanlıkların büyük bir kısmı, aklın inşa süreci tamamlanmadan ediniliyor o dönemde de duygusal savunma hatları oluşturulmadığı için zihni evren her türlü kötü alışkanlığa açık hale geliyor. Sevgi dili, duygu dilinin bir çeşididir. Sevgi dili de yanlış anlaşılıyor ve kullanılıyor. Sevgi dilinden başka duygu dilleri de var. Mesela nefret dili de duygu dilidir. Sevgi dili, tek duygu diliymîş gibi anlaşılıyor ve kullanılıyor.

Çocuklarda sevgi ile nefret dikkatli ve kontrollü kullanılmalıdır. Yaygın yanlışlardan birisi de, çocuklara sadece Sevgi dili ile muamele etmek… Çocuklara sadece sevgi diliyle hitap etmek doğru değil. Doğru olan, sevgi dilini gerektiren konularda o dili kullanmak, öfke dilini gerektiren konularda öfke dilini kullanmak gerekir. Sadece sevgi dilini kullananlar, çocuğun duygularının zihni evrenini işgal etmesini sağlıyorlar. Duygu zihni evreni işgal ettiğinde ise akıl gelişmiyor. İşin özü, konu neyse, ona uygun bir dil kullanmaktır. Ve bunu çocukluktan itibaren yapmak şart…

İnsani özelliklerin duygu ile beslenmesi gerekir. Yardımseverlik, beraber yaşama alışkanlıkları gibi insani özellikleri duygu ile desteklemek gerekiyor. Akıl, insanlara yardım etmeyi açıklayamaz. Karşılıksız yardım, akıl tarafından teklif edilmez. Kişinin, insanlara yardım etmekten duygusal bir zevk alması gerekiyor. Bu tür insanı özellikleri duygu ile besler ve desteklerken, bu konularda aklı duygudan bağımsızlaştırmamak şarttır. Zaten akıl ile duygu birbirinden tamamen ayrıştırılırsa, ortaya çıkan insan tipi, çok kötü bir model olur.

Duygu akışının meydana getirdiği problemleri çözmeye, duygunun oluşturduğu çöplüğü temizlemeye başlar. Aklın böyle bir fırsatı olmasaydı yani duygu akışı kesintisiz olsaydı, akıl oluşmaz, oluşsa da çalışamazdı. Mesela aşkta duygu kesintisiz akar, bu sebeple en güçlü duygu aşktır. Aşık olan insandaki duygu akışı, aklın çalışmasını sıfıra kadar yaklaştırır. Aşık olan insanlar bilirler ki, insan doğduğunda aşık olsa, akıl hiç oluşmaz ve gelişmezdi. Duygu ile akıl arasındaki çelişki ve çatışmayı önlemek zordur. Yapılabilecek iş, aklın duyguyu kontrol edebilecek kadar geliştirilmesi ve güçlendirilmesidir.

Akıl düzenin, duygu hürriyetin peşine gider. Duygunun peşinden gittiği hürriyet, felsefi hürriyet değil, sadece kendine ait olan hürriyettir. Bu sebeple insana hürriyet kazandırmaz, insanın hürriyetini ortadan kaldırır. Sadece kendi istediklerini yapmak ister, buna mani olanlara da hışımla karşı çıkar. Duygu akılsızdır, çünkü akılla çatışır. Akılla çatışan her şey akılsızdır. Aklın çalışmasına engel olan her şey, akıldan uzaktır. Fakat akıl insanın her ihtiyacı ve problemi ile ilgilendiği için, duyguya gücü yetmediğinde onun peşini bırakmaz. Çünkü duygu, zevk ürettiği gibi ölçüyü bilmediği için problem üretir. Ürettiği problemle ilgilenen ise akıldır. Bu sebeple akıl duygunun peşini bırakmaz, bırakamaz. Duygunun akışı kesintilidir. Kesintisiz aktığı zamanlar aklın başı fena halde beladadır. Lakin duygunun kesintisiz akış ihtimali çok azdır, istisnadır. Duygu akışı kesildiğinde akıl zihni evrene hakim hale gelir.

Duygu kuralsızdır ve hürriyete aşıktır. Akışının kesilmesini istemez, müdahale edilmesine rıza göstermez, değiştirilmeye çalışılmasına izin vermez. Duygu akmaya başladığında, insanın zihni evrenini işgal eder ve başka bir işle meşgul olmasına tahammül edemez. Bu sebeple duygu, insan zihnindeki en kıskanç olaylardan biridir, zaten kıskançlık da bir duygudur. Akıl ise tam tersine, insanın her türlü ihtiyacı ile ilgilenir.

Osman Gazneli.. Duygu bir seldir, akıl ise baraj… Duygu hiçbir kurala bağlı olmaksızın akar, akar, akar. Akıl, duygu akışını durduramaz, kesemez. Aklın duyguya gücü de yetmez. Akıl üzerinde çalışmayanlar, aklın inşası, geliştirilmesi, güçlendirilmesi için çaba sarfetmeyenler, duygu karşısında ne yapacaklarını bilemezler. Aklın oluşumu kendi haline bırakılmışsa, duyguya gücünün yetmesi mümkün değildir. Aklın duyguya gücü neden yetmez? Çünkü duygu, insandaki saf enerjidir, akıl da bu enerji ile çalışır. Hiçbir varlık, kendi enerjisini sağlayan kaynağa karşı mücadele edemez. Akıl, herhangi bir konu hakkında faaliyet göstermek için, o konuya öncelikle duygunun akması gerekir. Duygu o alana doğru akmalı ki, akıl ve diğer zihni unsurlar o konu ile ilgilensin. Duygunun akış mecrası üzerinde olmayan veya duygunun döküldüğü bir havzada bulunmayan bir konuda akıl, zoraki faaliyet gösterse de verimli olmaz.

Bir adım daha atarak bu varlık mucizesinin arkasındaki ilim ve kudreti görebilmek, ancak aklın faaliyet alanına giren, aklın kullanılmasıyla mümkün bir husus oluyor. Yani, tek başına zeka yeterli olmuyor. Kur’an’ın, “Göklerin ve Yer’in yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşi sıra gelmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyarak yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği bir su ile, ölmüş olan toprağı diriltmesinde, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgarları ve yer ile gök arasında emre amade bekleyen bulutları döndürmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlayan) pek çok deliller vardır.” (2/164); “Allah, dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse ona pek çok hayır ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” (Bakara, 269); “İşte Allah ölüleri böyle diriltir, siz; alametlerini gösterir, ta ki, akledesiniz.” (Bakara, 73) gibi ayetleri zekanın faaliyet alanım aşan, ancak aklın nasibi olan ve insanı hikmete götüren bu idraki, bu akletmeyi, bu muhakemeyi ortaya koymaktadır. Bu yüzden Kur’an “akıl sahipleri” diyor, “zeka sahipleri” demiyor. Çünkü zeka, akıl için sadece bir ön şart. Zeka yoksa akıl zaten yok. Nihai hedef akıl Kur’an aklı muhatap alıyor.

İnsan aklı, kainatta en önemli bir meyve olarak kabul edersek, aklın kendisini yaratan Yaratıcı’yı tanıması nihai varlık sebebi olabilir; aklın diğer bütün faaliyetleri de bu sonucu vermesi açısından önemli ve anlamlıdır. Akıl, kainatı tarayacak, insan denilen müstesna varlığı tanıyacak ve bütün bunlar onu Yaratıcı’sına götürecektir. Çok zeki olduğu halde bu sonuca ulaşamayan, yani aklını kullanamayan veya kendisine doğuştan bir potansiyel olarak verilmiş olan aldım kuvveden fıile çıkaramayan insanlar (bilim adamları, düşünürler) gelip geçmiştir. Burada bir bakıma felsefe-hikmet ayırımını da görebiliriz: Sürekli analitik kalmaya mahkum bir çeşit zeka oyunu olan felsefe ile akli muhakemenin ulaştığı hikmet arasındaki ayırım.

Zeka, aklın kullanılması için verilmiş bir motordur ve bu motorun verimli ve faydalı kullanılması da aklın işlerliğiyle mümkündür. Aksi takdirde orta yerde sadece kurnazlık kalır. Çok zeki, daha doğrusu çok kurnaz bir hırsızdan söz edilebilir fakat ona asla akıllı denemez. Çünkü o ileriyi düşünememiş ve kendisini çıkmaz bir yola sokmuştur. Gayrimeşru kazanç; hayatı boyunca vicdanını rahatsız edecektir.

Zeka ile aklın mahiyet ve fonksiyonları farklıdır. Akıl, hikmet içindir. Akletmek, muhakeme etmek, hüküm çıkarmak içindir. Kabul eden veya etmeyen, yani karar, tercih veren ve seçim yapan akıldır. Çünkü akıl, irade sahibidir aynı zamanda. Zeka ise irade sahibi değildir ve sadece aklın faaliyeti için gerekli verilen toplar. Beş duyu kanalıyla, ayrıca sezgiler ve hisler yoluyla insan şuuruna akan bilgileri algılar ve aklın önüne koyar. Bunların iradi, sübjektif değerlendirmesini akıl yapar. Böylece insan nihai karar ve tercihini, akli fonksiyonlarıyla belirler. Bu aynı zamanda insanın iradesini ortaya koymasıdır. Akıllı olmak için zeka tabii bir ön şart iken, zeki olmak için akıl sahibi olmak gibi bir ön şart söz konusu değildir. Böyle bir mukayese zaten doğru değildir, çünkü akıl, insanın zihin ve düşünme faaliyetinde sonraki aşamayı oluşturmaktadır.

Gerçekten de iyi bir gözlem yapıldığında akılların farklı yaratıldığını tespit etmek hiç de zor değildir. Allah, rızkı, eceli vs. takdir veya taksim ettiği gibi akılları da takdir ve taksim etmiştir. Şüphesiz bunun nice hikmetleri vardır. İnsanların servet bakımından farklı olması bir kusur veya eksiklik değildir. Dolayısıyla bir insan dünyaya geldiğinde fakir ise buna “mal bakımından kusurlu veya eksiktir” denmez. “Bu kişi, mal bakımından farklıdır” denilir. “Mal bakımından kusurludur” dediğimizde bundan mal varlığının mutlak olarak iyi olduğu sonucu ortaya çıkar. Oysa iyilik ve kötülük mal varlığıyla ilgili değildir. Aynen akıllar da böyledir. Onun için mukayese ile çocuklar arasında bir akıl farklılığı gördüğümüzde “kişi, aklen kusurlu veya eksiktir” denmez. Ancak “kişi, akıl bakımından farklıdır” denilebilir. Süper zeka olmak veya cin fikirlilik her zaman mutlak iyi anlamına gelmez. Bu noktalar karıştırılmamalıdır. Bütün bunların böyle olmasında Allah’ın bu dünyanın idame ve idaresine yönelik hikmetleri vardır. Burası imtihan dünyasıdır. Tüm güç ve kudret Allah’a aittir.

Akıl bir şeyi vacip kılabilir mi? Ya da aklen bir şey vacip olabilir mi? Akla gelen şudur: Akıl, vacip kılamaz, sadece mümkün kılar veya mümkün görür. Yani “akla göre mümkündür ya da değildir” deriz. “Mümkün olmaması” da tersinden vacip olmasıyla ilgili değil, tutarlı olmaması veya bilginin çelişik olmasıyla ilgilidir. Peki vacibu’l-vucüd dediğimiz anlayışa göre Allah’ın varlığı aklen vaciptir. O zaman Allah’ın varlığı aklen zorunlu mudur? Zorunlu değildir. Çünkü olsaydı, hidayetin anlamı kalmaz, Allah devreden çıkardı. İnsanların hepsi iman etmek zorunda kalır, irade ortadan kalkardı. O halde vacibu’l – vucüd biz Müslümanlara göredir. Nakil onu desteklediği için Allah’tan kuşku duymuyoruz. Bu durumda akıl, kendi başına mutlak bir değer değildir. Yüklendiği fonksiyona göre kıymeti vardır. Yani, akıl, Allah için sabit olan vucubu bilmek için bir alettir. Mutezilenin öne sürdüğü gibi vacip kılıcı bir alet değildir. Esasen “Eserden müessire zihnin intikal etmesi” manasına gelen istidlalin bir anlamı da budur.

Cennete girmenin şartı mü’min ve müslüman olmaktır. İman de neye inanılması gerekiyorsa hepsine iman etmekle gerçekleşir. İnanılacak şeyler hakkında ayrım yapmak mümkün değildir. Bu, aslında Kur’an’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar etmek gibidir. Ancak günümüzde -biraz da Hıristiyan ve Yahudi dünyasıyla ilişkiler neticesinde-yeni bir anlayış türemiştir. Buna göre ehl-i kitap “şirksiz Allah’a, şeksiz ahirete inanır ve salih amel işlerse” cennete girecektir. Burada Peygamber’e iman yoktur. Dikkat edilirse burada Kur’an’a iman da yoktur. Bu aslında deizmin ayak sesleridir.

Sevgi iki türlüdür: Fıtrî olan sevgi ve mükteseb sevgi. Allah ve Resulünün dışındaki tüm sevgiler fıtrîdir. Allah, insan doğasına bu sevgileri yerleştirmiştir. Allah ve Resulünün sevgisi ise başlangıçta bir tercih meselesidir. Yani önce iman gelir ve iman bir tercihtir. İman bir kere tercih edildikten sonra Allah ve Resulü her şeyden fazla sevilmek durumundadır. Bu, inancımızın da gereğidir. Pratikte diğer sevgilerin ağır basması ayrı bir konudur ve bu bizim zaaflarımızın eseridir. İnancımıza göre hayatımızı şekillendirmediğimizin göstergesidir. Ama ne olursa olsun inanç olarak Allah ve Resulünü her şeyden fazla sevdiğimizi ikrar etmeliyiz. İşte dünya sevgisi de böyledir. Bir göğüste hem Allah hem de dünya sevgisi eşit olarak bulunamaz. Bulunursa kalbin ayarlarında problem var demektir.

Aslında şerre vesile olan şeye şer vasfını kazandıran insandır. O halde eşyada zat itibariyle değil, sıfat itibariyle şer’ vardır ki, bu da şerrin izafi olduğunu gösterir. Mesela ‘ateş’ Allah tarafından yaratılmıştır. Ateşin kendisi şer değil. Ateşi birini yakmak için kullanan, ateşe şer vasfını kazandırmıştır. Halbuki ateş normal bir insanın elinde ısınmak için, yemek pişirmek için kullanılır. Yani bizatihi şer değil şerre vesile olabiliyor. Ateşin bir arabayı yaktığını gördüğümüzde, “ateş arabayı yaktı. Bundan dolayı ateş kullanmayalım” diyemeyiz.

Allah hayrı da şerri de yaratmıştır. Hayra rızası vardır; şerre rızası yoktur. Şerrin yaratma açısından O’na nispet edilmesi zorunludur. Allah, şerri yaratmasaydı, onu başka bir varlık yaratmış olacaktı. Bu da şirke yol açar. Mecusiler iyilik ve kötülük tanrısına tapmaktadır. Yunanlıların daha politeist inançları vardır. Bunlar tevhidi zedeler. Allah mutlak iyidir. Allah’ın şerri yaratması Allah açısından bir nakısa veya kötülük değildir. Allah’ın şerri yaratmasının çeşitli hikmetleri vardır. Ehl-i Sünnet’e göre, Allah’ın şerri irade edip yaratması kötü ve çirkin değildir. Fakat kulun şerr işlemesi, şerri kazanması, şerri tercih etmesi ve şerle nitelenmesi kötüdür ve çirkindir. Meselâ usta bir ressam, sanatının bütün inceliklerine riayet ederek, çirkin bir adam resmi yapsa, o zatı takdir etmek ve sanatına duyulan hayranlığı belirtmek için “ne güzel resim yapmış” denilir. Bu durumda resmi yapılan adamın çirkin olması, resmin de çirkin olmasını gerektirmemektedir. Yüce Allah mutlak anlamda hikmetli ve düzenli iş yapan yegâne varlıktır. Onun şerri yaratmasında birtakım gizli ve açık hikmetler vardır.

Allah herkesi kendi şartları içinde ne yaptığına göre, tüm detayları göz önünde bulundurarak yargılayacaktır: Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık edilmez. Hardal tanesi kadar bir ağırlığı bile hesaba katacağız. Biz, hesapçı olarak yeteriz. (21-Enbiya-47)
Yüce Rabbimiz, kimseyi, gücünün yetmeyeceklerinden sorumlu tutmayacağına da dikkat çekmiştir: Allah hiç bir benliğe, yaratılış kapasitesinin üstünde bir yük yüklemez. [Bakara 286]

Bazıları sınavın adil olması için eşit yaratılmamız gerektiğini iddia edebilir. Ancak yaşadığımız her şeyi bilen, tüm ihtimalleri hesaplayabilen, sonsuz güç ve adalete sahip bir varlık olan Allah için bu iddianın geçerli olmayacağı açıktır. Allah, insan gibi sınırlı bir varlık olmadığından, her insanın kendi içinde bulunduğu şartlarda yaptıklarından hak ettiklerini kolayca belirleyebilir. Nitekim eşitlik adil bir sınavın şartı değildir, asıl önemlisi kişinin doğru değerlendirilmesidir. Doğru değerlendirmek için ise bazen kişiye özel testler hazırlamak gerekir. Okul hayatımızda bütün sınıfa aynı sınav yapılır, ancak çoğumuz çalıştığımız konulardan soru gelmediğini, bazen çalışmamıza rağmen sorunun yapısından dolayı cevap veremediğimizi hatırlarız. Bu sınavlar eşit olsa bile, bilgimizi % 100 doğru ölçmekten uzaktır. Nitekim kişiye özel sınav yapmak, kişiyi test etmekte genel bir sınavdan elbette ki daha başarılı olur; fakat sınırlı vakte ve kapasiteye sahip insanların bu tür sınavlar uygulaması birçok zaman mümkün olmaz. Siz genel bir sınava mı girmek istersiniz, yoksa sizi tanıyan birinin, size uygun geliştirdiği sınava mı girmek istersiniz?

Allah niçin insanları eşit yaratmadı, seklinde bir soru sorulabilir. Bu soruya cevap vermeden önce soru hakkında biraz düşünmekte fayda var: Neden insanlar eşit yaratılsın ki? Eşitlik çoğu durumda güzel olmakla beraber, kimi durumlarda çeşitlilik çok daha iyi bir şeydir. Allah’ın insanları eşit yaratması gerektiğini iddia etmek için herkesin eşit olduğu bir evrenin, yaşadığımız evrenden daha iyi olduğunu iddia etmemiz lazım. Ancak herkesin eşit olduğu bir evreni hayal ettiğimiz zaman bunun böyle olmadığını kolayca fark ederiz. Eşit olmak için hepimizin aynı fiziksel özelliklere sahip olması gerekir, öyle ki hepimizin yüzü, elleri, boyu kilosu aynı olurdu. Tek renk göz, tek renk saç olurdu. Hatta kadın erkek ayrımı da olmaz, hepimiz tek cins olurduk. Dolayısı ile aşk ve cinsellik olmayan bir evrende yaşardık. Yaşadığımız yerin diğer insanlarla aynı olması için, tüm dünyanın her metre karesinin aynı olması gerekirdi, denizler, dağlar ormanlar olamazdı. Her neslin eşit olması için bilimde, teknolojide, sanatta ilerleme de olmazdı bu evrende. Peki farklı mesleklere izin verirsek eşitliği bozmaz mıyız? Madem eşitlik çeşitlilikten iyi bir şey, “o zaman meslekler de aynı olsun” dememiz gerekirdi. Düşünsenize böyle tek düze, monoton, sanat ve bilimde ilerleme olmayan bir yaşam bizim yaşadığımız evrenden daha güzel olabilir mi? Çoğu insan bu yaşadığımız evreni böyle bir evrene tercih edecektir.

Görüldüğü gibi günümüzde her şey ahlaka bağlanır olmuştur. Basit bir örnek vereyim. Sağ elle yemek meselesi gündeme gelince şöyle denilebilmektedir: Önemli olan sağ elle yemek değildir, önemli olan yalan söylememek, iftira atmamak, aldatmamaktır, bilim üretmektir, kalkınmaktır vs. Oysa bu kıyasa gerek yoktur. Sağ elle yemenin dindeki yeri bellidir ve bir değeri de vardır. Ama sağ elle yemek yemenin sünnet olduğuna vurgu yapmak, yalan söylemeye, aldatmaya, tembelleşmeye, bilim üretmemeye bir davetiye değildir ki! Neden meseleler karıştırılmaktadır? Mü’min hem sağ elle yemeye çalışır hem de yalan söylemez, hak yemez, aldatmaz, ülke yararına katkıda bulunur. Aynı şekilde sahih ve bid’atlerden arınmış bir Allah tasavvuruna sahip olmak ahlaklı yaşamaya engel değildir ki! Hem müşebbihe ve mücessime gibi bir bid’at itikada sahip olmayalım hem de ahlaklı olalım, Rabb’imizi kalbimizde hissederek, içten samimi ona boyun eğelim.

İlginç bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Zikredilen hadisten -Kulum beni nasıl biliyor ve tasavvur ediyorsa, ben öyleyimdir (ene inde zanni abdî bî)” (Buharî,Tevhid 15; 35; Müslim, Zikr 2) anlaşılan manaya göre Allah hakkındaki her türlü tasavvur meşru hale gelmektedir. Önemli olan sıfatların nasıl anlaşılacağı değil, Allah’ın emirlerine sadakat gösterilip gösterilemeyeceğidir. Bırakın, isim ve sıfatları dileyen dilediği gibi anlasın! Bir kimse ahlakî bir hayat sürüyor ise Allah’ı Müşebbihe veya Mücessime gibi tasavvur etmesinin fazla bir anlamı yoktur!

Ahlâkî hatalarımız da bir anlamda, söz konusu kıyaslan kurarken yap­ımız mantık hataları yahut da düşünme eksikliğinden, hatta tabir i caiz­se düşünmeyi sevmememizden kaynaklanmaktadır. Bazen de düşünmek için yeterli vakit bulamadan yargıda bulunmamız gerekir. Eylem anlıktır ve bazen neyin ahlâki olduğunu düşünecek vakti yahut akli dinginliği bu­lamayız. Yahut toplum, çevre veya aile kaynaklı herhangi bir normu, akıl süzgecinden geçirmeden hazır bulup hızlıca kullanırız. Bu da ahlâkî yargı­da, aklın gerektirdiği şekilde hüküm vermeyerek hata yapmamıza yol aç­maktadır. Esasında bunun çok sık olan bir durum olduğunu, tekil yargılar arasındaki ihtilafın büyük oranda bu tür hatalardan kaynaklandığını ifade etmek yanlış olmayacaktır. Bu nedenle yapılması gereken, fazla düşünüp taşınmaksızın kendimizden iyi eylemlerin sâdır olmasını sağlamaktır ki bu da ancak iyi huylan meleke edinmek yoluyla olur. Klasik felsefedeki ahlâk tanımı düşünüldüğünde -ki bu tanım, erdemli fiillerin düşünüp taşınma­dan meydana gelebilecek bir melekeye dönüşmüş olması durumunu ancak ahlâk olarak nitelemektedir- nasıl da isabetli bir yorumda bulunulduğu gö­rülmektedir. Şu durumda tümel bilgi düzeyinde teorik akılda temellenen ahlâk, gündelik bilgiye dönüşürken uygulama alanı bulabilmek için duyum, ta­hayyül, tecrübe, toplum, aile gibi diğer kaynaklardan beslenmektedir. An­cak hepsi de akıl süzgecinden geçirilmek suretiyle eyleme dönüştüğünde “doğru ahlâk” elde edilebilecektir. Fakat bu noktada, sadece akıl kaynaklı olan bir ahlâkî yargılar bütününün sınırlarının nasıl olacağı sorulmalıdır.

Bu noktada asıl mesele, aklın ahlâkî yargıları nasıl elde ettiği, nasıl bir süreç neticesinde ahlâkî yargılara vardığıdır. Bir anlamda ahlâk söz konusu olduğunda aldın aşamaları nedir, sorusudur. Bunu cevaplamak için, ne tür ahlâkî yargılarda bulunduğumuz meselesine geri dönmek gereklidir. Başta, yargılarımızın tümel ve tekil olarak ikiye ayrıldığı tespit edilmişti. Yani “Hırsızlık kötüdür.” yargısı ve “Bu yaptığın hırsızlıktır.” yahut “Sen kötü bir insansın.” yargılan gibi önermelerin iki temel türde olduğu belirtilmişti. İkinci tür yargının ise birinciye bağlı olduğu, en azından ilke olarak ilkine ihtiyaç duyduğu da ifade edilmişti. O hâlde bu tümel yargıyı nasıl edindi­ğimizi inceleyelim. Acaba, yalanın yahut hırsızlığın kötü olduğu sonucuna akılla nasıl varılmakta, hangi düşünce aşamaları geçilmektedir? Mesela şöyle bir örnek düşünelim: Vakıada böyle bir şey olmasa bile teoride, her­hangi bir toplumsal tecrübe yaşamaksızın, her şeyden soyutlanmış hâlde yaşayan bir insan, adaletsizliğin kötü olduğunu tek başına bulabilir mi? öncesinde böyle bir tecrübesi olmadığı yahut toplum kendisine böyle bir tecrübeye dair bilgi aktarmadığı hâlde bu yargıya ulaşabilir mi? Aklın bu gücü taşıdığını düşünüyorum. O hâlde bunun, Aristotelesçi bir akıl anla­yışı bakımından düşünülürse teorik akıl kaynaklı bir bilgi olduğunu söy­lemek gereklidir. Teorik akıl ile kastedilen, yine Aristotelesçi bir tanımla, “başka türlü olamayan, ilkesi tek türlü olan” şeylere ilişkin düşünen akıldır. Yani iradi, iradeye bağlı olarak değişen şeyleri akleden değil, metafizik ya­pan akıldır. Dolayısıyla “Dedikodu kötüdür.” yahut “İftira kötüdür.’ şek­lindeki ilkesel bilgilerin teorik akılla elde edildiği neticesine ulaşmaktayız.

Aklın ahlâkın kaynağı oluşu, ilahı vahiy veya toplumsal yargılar olma­sa da insanın kesinlikle aldatmanın, hilenin, yalanın kötü bir şey olduğunu bulacağı anlamına gelmektedir. İnsan aklı, bir eylemin kısa ve uzun vadeli sonuçlarını düşünebilme yetisine sahiptir ve bu düşünme süreci, berabe­rinde bîr norm doğurur. Bu düşünme sürecinin ilkesi ise bizce salt fayda yahut haz değildir, dolayısıyla bunlar ahlâkın kaynağı olamaz. Uzun vadeli düşünüldüğünde fayda yahut haz getirmeyen ama yine de ahlâkî olduğu için eylenen pek çok eylem olabilir. Haz yahut fayda ancak motivasyon sağlamak anlamında bir katkı yapabilir ki dinlerdeki ceza ve mükâfat meselesinin tamamen insan tabiatına dair bu olguya dayandığı da düşü­nülebilir. Ancak ceza ve mükâfat motivasyonu olmayan, herhangi bir dine inanmayan bireylerde de ahlâkın var olması, işte tam da akıl sebebiyledir. Motivasyonları az olabilir, bu bir vakıadır, ancak kendini kontrol edebilen bilinçli ateist yahut agnostiklerde bu durum ahlâksızlığa zorunlu olarak yol açmamaktadır.

 İnsan tabiatında doğuştan bulunan bir ahlâkî duy­gunun olabileceği, ancak bu konuda söz söyleyebilecek alanın felsefe ol­madığı itiraf edilmişti. Bunun yanında insani tecrübenin de birikimsel ola- fak taşıdığı bilgilerin, insanın ahlâkî kararlarındaki etkisine dikkat çekildi. Buna bağlı olarak toplumun ve dinî kaynakların normların uygulanması hususunda bir katkısı olduğu da belirtildi. Ancak iyinin ve kötünün kararına varılan o ilk noktada esas belirleyici kaynağın ne olduğu düşünüldüğün­de eğer insan tabiatına yüzde yüz bir belirleyicilik verilmemişse hâlâ bir cevap sunulmamış olduğu görülmektedir. İşte bu noktada insan aklının, söz konusu kaynak olduğunu ileri sürmek bizce mümkün ve makul görün­mektedir. Çünkü insanın tamamen tabiatına dayanarak yahut duyguları yoluyla ahlâkî ilkeleri elde ettiğini düşünmek eksiktir ve akli gelişimle bir­likte ahlâkî yargıların da olgunlaştığını gözlemlemek mümkündür. İnsan tabiatının yahut başka bir deyişle duygunun, aidi gelişim öncesi safhasında zayıf da olsa bir işlevi olduğunu, bir içgüdü gibi işlev gördüğünü tespit et­mek akla daha uygun görünmektedir.

Dinin, ahlâkî davranışlar hususunda ciddi bir motivasyon sağladığı su götürmez bir gerçektir. Ancak insanoğlunun ahlâkî iyi ve kötüyü dinden öğrendiği iddiası bambaşka bir meseledir. Ahlâkın İlahî vahiyden öğrenildi­ği iddiasının, dindarlara son derece sempatik görünse de temellendirilmesi zor bir iddia olduğunu söylemek gereklidir. Felsefe tarihinde Platon un Eu- tüfrân problemi olarak bilinen, İslam kelamında ise hüsün-kubuh meselesi olarak tartışılmış olan, bir şeyin Tanrı dilediği için mi iyi olduğu yoksa o şey bizatihi iyi olduğu için mi Tanrı tarafından dilenmiş olduğu şeklindeki problem, din kaynaklı ahlâk meselesinin kalbinde yer almaktadır. Bu soru­nun cevabı hususunda ikinci gruba yakın olanlar, ahlâkın da din kaynaklı olmaktan ziyade akıl kaynaklı olduğu tercihinde bulunacaklardır. Ancak din ve akıl arasında orta yol sağlayabilecek; aklın Tanrı tarafından insan­lara verilmiş bir ahlâk kaynağı olduğu şeklindeki cevap da meseleyi büyük oranda hallediyor görünmektedir. Akıl temelinde bir cevap önerecek olan bizim kanaatimizin de bu yönde olduğunu belirtmemiz gereklidir.

Ahlâkı, Tanrının gönderdiği vahiy/din yoluyla öğrendiğimiz, dolayısıyla iyi ve kötüyü belirleyenin ilahi kaynak olduğu şeklindeki iddia da ahlâkın kaynağı problemine verilmiş cevaplardan biridir. Tanrı’nın iyi ve kötü olarak nitelediği şeyin norm oluşu fikrine karşı olarak da olgu-değer problemi dile getirilmiş; Tanrı’nın herhangi bir şeyi iyi olarak belirtmiş olduğu olgusundan zorunlu olarak normun çıkmayacağı ifade edilmiştir. Olgu- değer problemi- haz veya fayda açısından düşünüldüğünde geçerli olabileceğini; ancak Tanrı söz konusu olduğunda farklı bir niteliğe büründüğünü söylemek teklidir. Çünkü din, haz veya fayda gibi bir şey değil; olgusal ifadeleri bizatihi norm taşıyan, özü itibarıyla böyle bir zorunluluğu beraberinde getiren bir şeydir. Tanrı’nın varlığı bir iman meselesi olduğu için, “Tanrı vardır” önermesi kabul edildikten sonraki alt önermeler de -ki din kaynaklı ahlâki önermeleri tam da buna örnek verebiliriz- artık birer iman meselesi hâline gelmişlerdir. Dolayısıyla din kaynaklı ahlâkî önermelerdeki zorunluluk, söz konusu iman ile sağlanmış olur. Haz ve faydada bulunan boşluğun burada bulunmadığını söylemek gereklidir. Bu nedenle olgu-değer probleminin, din kaynaklı ahlâk için geçerli bir itirazı sağlamadığını düşünmekteyiz. Ancak bu dinin, ahlâkın kaynağı olması gerektiği anlamına da gelmemektedir.

Bu durumda bizatihi tecrübenin kaynak olmasından ziyade, insan ak­lının vardığı yargıların zamanla pekişmesi ve pratik hayatta da tekrar tekrar gözlenerek bir tecrübe, ortak kanaat hâline gelmesi söz konusu olabilir. O hâlde tecrübeyi bir anlamda insan aklının birikimi olarak yahut insan aklının pekiştirdiği neticeler olarak görmek gereklidir. Buna göre hırsızlı­ğın kötü olduğunu insanoğlu tarihsel tecrübesinden öğrenmemiştir; insa­noğlunun akli yargısı hırsızlığa dair gözlemiyle birlikte zamanla pekişerek standart bir kanaat hâlini almıştır. Bugün elbette her bir insan, hırsızlığın kötülüğünü sil baştan yeniden akletmek durumunda değildir. Değerleri her gün her bireyde yeniden keşfetmek diye bir şey zaten söz konusu ola­maz. İşte tecrübenin ve bunun neticesi olarak ailenin ve toplumun işlevi de burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü aile ve toplum, değerlere ilişkin tec­rübeyi hazır şekilde insana sunar. İnsanın, aklıyla bunların doğruluğunu sınayarak devralıyor olması daha makul görünmektedir.

Ahlâkın kaynağı olarak teklif edilenler arasında, bizce en kuvvetli görü­nen adaylardan biri de tecrübe-meşhûrât olarak ifade edebileceğimiz insani tecrübedir. Buna göre ahlâkî yargılar, insanların tecrübeleri neticesinde varılmış kanaatlerdir. Söz gelimi insanlık, hırsızlığın uzun ve kısa vade­deki olumsuz sonuçlarım tecrübe etmek suretiyle hırsızlığın kötü oldu­ğu normuna ulaşmıştır. Bu iddia, son derece makul görünmekle birlikte, izah gücü açısından bazı eksiklikler taşıyor gibidir, örnek üzerinden de­vam edersek insanlık, eğer hırsızlığın diğer insanlara zarar verdiği gözlemi üzerinden hırsızlığın kötü olduğu kanaatine varıyorsa burada, tek başına tecrübenin kaynak olduğunu söylemek hatalıdır. Çünkü burada önerme­yi kurmayı sağlayan esas şey, “zarar getiren şeyin kötü olduğu” şeklindeki yargıdır. Dolayısıyla kaynak sorgulaması ilk olarak bu yargı için yapılma­lıdır. Bu durumda da “faydanın iyi, zararın kötü olduğu” şeklindeki bir öl­çüte ulaşılmaktadır ki o zaman, ahlâkın kaynağının fayda olduğunu iddia edenlere yöneltilebilecek eleştiri yine gündeme gelecektir. Kısaca burada söylenmeye çalışılan şey, tek başına tecrübenin değil, bazı yargılara dair tecrübenin birikmesinin söz konusu olduğu ve bu nedenle de tecrübeden ziyade söz konusu yargıların kaynağının sorgulanması gerektiğidir.

Farklı toplumlarda farklı şekillerde tanımlanmış erdemlerin varlığı, ahlâkın kaynağının toplum olduğunu göstermek için yeterli güce sahip değildir. Çünkü bu, toplumun bazı normlarda ittifak ettiğini gösterse de “ahlâken doğru” olanı toplumun belirlediği anlamına gelmemektedir. Bu­rada, toplumun belirleyici ve yaptırım uygulayıcı müeyyide gücü ile ahlâkî doğrulan keşfedip insanlığa sunmasını karıştırmamak gerekmektedir. Ay­rıca ahlâkın kaynağım toplum olarak belirlemek açıkça, “izafi bir ahlâkı da meşrulaştırmayı zorunlu kılacaktır. Böyle bir neticeyi arzu etmeyen te­orilerin, toplumu bir cevap olarak kabul etmemesi gerektiği açıktır. Aksi takdirde “ahlâksız toplum” yahut “ahlâkı kendine norm hâline getirmiş toplum” şeklindeki bir ifade de anlamım yitirecektir. Toplumları ahlâkî veçheden değerlendirmeye imkân verecek üst bir kaynak olduğu böylece reddedilmiş olacaktır. Böyle bir neticeyi arzu etmeyenler için toplumun işlevi sadece, birey için ahlâkî olana dair yargılarda etki sahibi olmasından ibarettir. Ancak bu, ahlâkî olanı toplumun belirlediği anlamına gelmemek­te, sadece toplumun, söz konusu bireyi ahlâklı-ahlâksız diye yargılarken kullandığı ölçütleri bu kişiye dayattığı anlamına gelmektedir. Buna göre ahlâksız aile, ahlâksız çevre ve toplum mümkün kavramlardır ki vakıada gözlemlenenin de buna daha uygun olduğu kanaatindeyiz.

Ahlâkî normları belirleyenin toplum olduğu, dolayısıyla ahlâkî olanın top­lumdan topluma değişebileceği de felsefe tarihinde dile getirilmiş görüş­lerden biridir. Farklı toplumlarda farklı ahlâkî davranışların benimsendiği olgusu da genelde, bu görüşe destek sadedinde verilen örneklerden biridir. Peki, bu hakikaten toplumun tek başına ahlâkın kaynağı olduğu anlamına gelir mi?

Mesele insan tabiatı olarak ifade edildiğinde, soruyu şöyle revize etmek mümkün görünmektedir: “İnsanda, ahlâkî yargılara varmasını sağlayan, doğuştan bir “ahlâk duygusu” var mıdır?” Bu soruya cevap ve­rebilmek için, henüz hem harici etkenlerle büyük oranda karşılaşmamış hem de akli yetileri olgunluk düzeyine ulaşmamış bireyler üzerinde bir gözlem yapılması zaruri görünmektedir. Nitekim tam da bunun yapıldı­ğını, bir yaşından küçük olan bebekler üzerinde bazı testlerin uygulandı­ğım görmekteyiz. En son Yale Üniversitesi Infant Cognition Center’da, Karen Wynn ve Paul Bloom tarafından yapılan deneysel bir çalışmada, bir yaşından küçük bebeklere bir kukla şovu izletildiği, bu şovda iyi ve kötü davranış sergileyen iki kuklanın davranışlarından bir kesit sunuldu­ğu görülmektedir. Şov sonunda bebeklerin eline bir oyuncak verilmekte ve ellerindeki bu oyuncağı, iki kukladan birine vermeleri istenmektedir. Neticede bebeklerin yüzde sekseni ellerindeki oyuncağı, şovda iyi karak­ter olarak yer alan kuklaya uzatmaktadırlar. Üç aylık bebeklerde ise bu oranın yüzde seksen yediye çıktığı görülmüştür. Bu çalışma elbette ki bazı şeyleri göstermektedir. Fakat asıl husus şudur ki bu araştırmanın ya­pıldığı alan felsefe değil psikolojidir. Dolayısıyla burası, felsefenin değil, psikoloji, kognitif bilimler gibi disiplinlerin söz söyleyebileceği bir alan­dır. Felsefe ancak, bu alanların sunduğu veriler üzerinden bazı düşün­celerin temellendirilmesiyle uğraşabilir. Nitekim ahlâkın, sosyalleşme çabasıyla süreç içinde evrilen insanda, başka bir ifadeyle sosyal içgüdü­lerden kaynaklanarak ortaya çıktığı şeklindeki evrimci ahlâkın iddiaları gibi daha pek çok iddia da ancak bilimsel çalışmalar üzerinden hakkıyla değerlendirilebilecektir.

Duygucu teorilerde eksik kaldığı düşünülebilecek en önemli husus, bugün neredeyse her insan tarafından “erdem” olarak nitelenebilecek olan pek çok davranış biçimini açıklamakta yetersiz kalmasıdır. Erdemleri “be­ğeni” ve “tiksinme” merkezinde temellendirmek, bunun gibi duygularla pek de bağlantılı görünmeyen pek çok erdemi izahsız bırakmaktadır. Ya­hut ahlâkı korku, kaygı, hiç gibi tek bir duyguya indirgeyen izahlar, hiçbir şekilde korkuyla izah edilemez duran ahlâkî yargılarımız karşısında yeter­siz görünmektedir. Ayrıca bu teoriler, insanın sadece kötü tarafını ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla esasında insan tabiatına ilişkin bir ön kabulden diremektedirler. Bu nedenle duygu cevabını, tek başına duygu kavramın­dan ziyade, “insan tabiatı” kavramı çerçevesinde de ele alma zorunluluğu ortaya çıkmaktadır ki bu da konunun alanının felsefeden taşıp, empirik bi­limlere doğru uzandığını göstermektedir.

Felsefe tarihinde ahlâkın kaynağı olarak kendisine işaret edilenlerden biri olan duygu, bilhassa David Hume tarafindan etraflıca işlenmiştir. Hume’a göre ahlâkî kötü dediğimiz şey, duyduğumuz iğrenme ve beğenmeme hâlin­den başka bir şey değildir. İyi ise yine duygusal olarak söz konusu şeyi onay­lamamızdan ibarettir. Bu beğenme ve beğenmemede akim herhangi bir rolü yoktur. Hume’unki dışında kalan duygucu teoriler ise hınç, korku, kaygı, ik­tidar arzusu gibi tek bir duyguyu öne çıkarmakta ve insanın ahlâkî yargılarını yönlendiren şeyin bu temel duygusu olduğunu ileri sürmektedir.

Ahlâkın kaynağı olarak vicdana işaret etmek, ilk bakışta açıklayıcı görünse de vicdanın ne olduğu sorusu karşısında tam bir muammaya dönüşmektedir. Çünkü vicdan, kültürel bakımdan bir anlam taşısa da felsefi olarak sorgulandığında, mahiyeti hususunda pek de fikir verici görünmeyen bir kavramdır. Felsefi olarak vicdan nasıl izah edilmektedir? Bu bir yeti midir, duygu mudur, sezgi midir, akli tazammunları var mıdır? Yeri nefs midir, beyin midir; tahayyüle mi akla mı bağlıdır? Doğuştan her insanda var mıdır, zamanla mı gelişir, herkeste aynı mıdır? Bu ve bunun gibi pek çok soru cevapsız kaldığı müddetçe vicdan kavramı ilk bakışta tatmin edici, hatta romantik, fakat felsefi bakımdan yetersiz görünmeye devam edecektir. Ah­lâkın kaynağının vicdan olduğunu ortaya koyan felsefi bir yaklaşımın ilk işi, vicdan kavramının mahiyetini açıklığa kavuşturmak olmalıdır. Ancak böyle bir girişim, söz konusu cevabı gerçek bir “cevap” yapacaktır. Ne ya­zık ki felsefe tarihinde böyle bir girişimin varlığından söz etmek şimdilik mümkün görünmemektedir.

İyi olanın insan tarafından herhangi bir vasıta olmaksızın kavranıverdiği, hatta George Edward Moore’un meşhur örneğiyle, insanın sarı rengi algılaması gibi algılanıverdiği iddiasını taşıyan sezgi cevabı da ahlâkın kaynağı sorununa bir izah getirme iddiası taşımaktadır. Ancak hem in­sanlar arasındaki ahlâkî yargı farklılıklarım izah edemiyor oluşu hem de bizatihi sezgi kavramının muğlaklığı, sezgiyi bir cevaptan ziyade yeni bir soru olarak ortaya getirmekten başka bir işe yaramıyor görünmektedir. Söz konusu ahlâkî sezgi nasıl bir şeydir, nasıl ve ne zaman oluşur, yaşla, çevreyle, akılla vs. bir ilgisi var mıdır, gibi sayısız soru işaretini barın­dırmaktadır. Bu nedenle sezgi cevabının da bir cevaptan çok; cevaptan kaçma gibi göründüğü, tatmin edici bir açıklama sunmadığını söylemek daha uygun görünmektedir.

Haz yahut fayda ile ilgili olarak bir başka husus, ahlâk felsefesinde olgu-değer (is-ought) problemi olarak bilinen meseledir. Olgudan değerin çıkmayacağı, yani bir şeyin haz verdiğine yahut faydalı olduğuna dair ol­gusal değerlendirmeden, o şeyin eylenmesi gereken şey olduğuna dair normatif bir yargının çıkmayacağı iddiası bu problemin temelinde yer almaktadır. Tek başına hazzın veya faydanın böyle bir normatif kanaati doğuramayacağı, bunu yapabilmek için yine akıl gibi bir karar yetisinin yargısına ihtiyaç duyulduğu düşünülebilir. Bu nedenle olgu-değer prob­lemi bakımından da hedonist ve utilitaryan cevapların, ahlâkın kaynağı meselesini tatmin edici ölçüde cevaplamadıklarını söylemek mümkün görünmektedir.

Öncelikle ahlâkın temelinin haz veya fayda olduğu şeklindeki hedonist ve utilitaryan cevapları dikkate alalım. Bu iki cevapta da eksik olduğu düşü­nülebilecek husus şu olsa gerektir ki bir şeyin, haz vereceği yahut en fazla sayıda insana en fazla faydayı getireceği gibi bir düşünce bizi iyi ve kötüyü belirlemeye götürüyorsa burada ahlâkın kaynağının haz veya fayda değil; haz veya faydayı belirleyen yeti olması gerekmektedir. Yani burada haz veya fayda kaynaktan ziyade bir ölçüt olarak ortaya çıkmaktadır. Bir şe­yin haz getirip getirmeyeceğine dair değerlendirme yapan yahut en fazla sayıda insana, en çok faydayı getirip getirmeyeceğini tartan hazzın yahut faydanın kendisi değil; akıl veya duygu gibi asıl kararı veren yetidir. Burada söz konusu yeti, hazzın en iyi olduğuna yahut faydanın esas gaye olduğuna dair bir yargıda bulunmuştur ve bu yargı nedeniyle hazzı veya faydayı öl­çüt olarak kullanmaktadır. Kaynaklık meselesinde esas peşine düşülen şey, ahlâki yargının kaynağı ise burada haz veya faydanın gerekli cevabı sağla­madığını söylemek mümkün görünmektedir.

“Sen kötü bir insansın.” cümlesini ele alalım. Bu yargıda bulunabilmek için öncelikle duyuma ihtiyaç olduğu açıktır. Çünkü bir kişi için böyle bir yargıda bulunabilmek ancak, öncelikle o kişinin fiillerine şahit olmakla söz konusu olabilir. Şu durumda ortada, şahit olunmuş bazı fiiller söz ko­nusudur. Diyelim ki bunlar, bu insanın dedikodu yapması, haset kaynaklı bazı eylemler gerçekleştirmesi, insanları manipüle etmesi, elindeki gücü kullanarak insanları yapmak istemedikleri şeylere zorlaması vs. gibi muh-telif eylemler silsilesi olsun. Bütün bu eylemleri gerçekleştiren bir insana  “kötü” diyebilmem için öncelikle, bütün bu eylemlerin kötü olduğuna dair i üst bir yargıya sahip olmam gerekir. Yahut kötülüğe dair bir tanıma ihtiyacım vardır. Dolayısıyla benim öncelikle zihnimde “Dedikodu yapmak kötüdür”, “Kıskançlık kötüdür” gibi daha genel yargılara sahip olmam ge­reklidir ki bu da yukarıda tümel olarak tanımlanan türde önermelerdir. Şu durumda kaynaklık meselesini, tekil yargılar düzleminde çözebilmek için de öncelikle söz konusu tümel yargıların kaynağının bulunması gereklidir. Tekillere ilişkin yargı için tümel ilke ve duyumun yeterli olup olmadığı ise bir sonraki adımda araştırılabilir. O hâlde ahlâkın temeli sorununu şöyle sormak mümkündür: “Dedikodunun kötü olduğuna dair yargıya nereden varıyorum?” ya da soruyu, ahlâkın evrenselliği-yerelliği problemini bir kenara bırakarak daha da büyütelim, “İnsanlık, dedikodunun kötü bir şey olduğu yargısını nere­den elde etti?

Ancak bu zikredilen önerme türlerinde dikkat çeken bir husus vardır ki bu, önermelerin hepsinin de aynı tarzda olmayışıdır. Mesela benim gün içindeki ahlâki yargılarım “Yalan söylemek kötüdür.” gibi tümel olmak­tan ziyade; “Filanca kişi yalancıdır.” yahut “Ne kadar ahlâksız bir adam.” “Cimrinin teki.” gibi tekillere ilişkin yargılardır. Şu hâlde ahlâkın kaynağını sorarken acaba “Yalan söylemenin kötü olduğunu nereden biliyorum?” so­rusu mu, yoksa “Şu adamın cimri yahut kötü ahlâklı olduğu yargımın kay­nağı nedir?” sorusu mu kastedilmektedir? Burada, ahlâkî yargıların/öner­melerin iki temel türde olduğu ve ahlâkın temeli meselesini bu iki zeminde de çözecek şekilde cevaplamak gerektiği hususu açıkça ortaya çıkmaktadır. Bunlardan ilk türdeki yargılara “tümel” ikinci türdeki yargılara ise “tekil” yargılar/önermeler diyebiliriz. Basit görünen bu ayırımı yapmamızın se­bebi şudur: Elbette bu iki tür önerme arasındaki fark herkesin malumu­dur. Ancak mesele, kaynaklık probleminin bu iki katmanının da farkında olmakta yatmaktadır. Çünkü gündelik hayatta ahlâka dair kurulan öner­melerin yüzde doksam tekil yargılardır. Hiç kimse, hırsızlığın yahut adalet­sizliğin kötü olduğu önermesi hususunda tartışmaz; ancak, filanca kişinin tavrının adaletsiz olup olmadığı konusunda insanlar arasında inanılmaz görüş ayrılıkları doğabilir. Dolayısıyla bunu bir alt kademe olarak tanım­larsak, ahlâkın temeli meselesinin “sorun” hâline geldiği asıl kademenin bu olduğunu söylemek lazımdır. Şu hâlde, kaynaklık araştırmasında iki aşa­malı bir soruşturma yapıldığı da söylenebilir. Esas çatışmanın yaşandığı ve gündelik hayatımızda daha fazla yer eden tekil önermelerle işe başlanabilir.

Ahlâkın temeli problemi ise söz konusu ahlâkî/amelî önermelerin kaynağının ne olduğuna ilişkindir. Söz gelimi “Hırsızlık kötüdür.” derken, gerçeklikten haber verme anlamındaki, klasik mantıktaki haberi önermeler çerçevesinde değerlendirildiğinde ahlâkî ifadeleri önerme olarak kabul etmek hatalı olabilir. Burada kas­tedilen, ahlâkî ifadelerin önerme formundaki hâlleridir. “Yalan söylemek kötüdür.”, “Adalet iyidir,” şeklindeki ifadeleri, önerme formunda kabul etmek suretiyle yazı boyunca önerme olarak isimlendireceğiz. Aşağıda belirtmiş olduğumuz gibi esasında inşâî emir cümlesi for­mundaki “Yalan söylememeli.”, “Bunu yapmamalısın.” gibi ahlâkî ifadeleri de son tahlilde “Yalan söylemek kötüdür.”, “Bu yaptığın kötüdür.” şeklindeki önerme formunda değerlen­dirmek mümkün olacağından, bütün bunlara topluca “ahlâkî önermeler” diyeceğiz. Nitekim Aristoteles’in Top ika ‘da “ahlâkî önerme” olarak örneğini verdiği cümle bile esasında yargı değil sorudur: “Aralarında bir çatışma varsa, anne-babaya mı yoksa kanunlara mı itaat et­melidir?” Aristoteles, Topika, hırsızlığın kötü olduğuna dair yargımızın bize nereden geldiği sorusunu ifade etmektedir. Hırsızlığın kötü olduğunu tamamen kendi duygularımız sayesinde mi bilmekteyiz, yoksa aklımız mı bize bu önermeyi sağlamakta­dır? Yahut kutsal kitaplar ya da sezgilerimiz mi bu bilgiyi bize vermektedir? Bir şeye iyi veya kötü dememizi sağlayan ölçütün kaynağı nedir? İşte bu sorular, ahlâkın temeli problemini oluşturan sorulardır.

Ahlâkın temeli problemini söz konusu kılan esas şey, insanoğlunun ahlâkî yargılarıdır. Bu yargılar “Hırsızlık kötüdür.”, “Adalet iyidir.”, “Bu yaptığın kötüdür.” gibi insan iradesine müteallik meselelere ilişkin değer bildiren cümlelerdir. Bunların dışında ahlâkî ifadeler; taaccüp, soru, emir gibi farklı formlarda da bulunabilir: “Ama bu hiç adil değil!” “Yalan söyleme!”, Sö­zünde durmak lazımdır.” “Bu durumda doğruyu söylemek mi gerekir söy­lememek mi?” vb. Ancak bunlar önerme formunda olmasa da son tahlilde önerme formundaki temel yargılara dayanırlar. Söz gelimi “Ama bu hiç adil değil!” derken, “Adil olmamak kötüdür.”, “Yalan söyleme!” derken “Yalan söylemek kötüdür.” şeklindeki yargılara dayanılmakta; soru ifadesinde ise bu yargılardan birine dayanarak cevap verme söz konusu olmaktadır. Ah­lâkın temeli sorununun konusu olan önermeler, işte bu ahlâkî/amelî öner­melerdir?

Analitik yaklaşımı merkeze almayan, “iyi ve kötü”yü, “iyiyi bulmak ve eylemek, kötüyü de bulmak ve ondan kaçınmak” gayesiyle araştıran nor­matif ahlâk ise ahlâkın temeli probleminin dâhil olduğu temel araştırma alanı olarak belirlenebilir. Çünkü ahlâk felsefesini; normatif ahlâk, meta ahlâk ve uygulamalı ahlâk şeklindeki üçlü yapı içerisinde değerlendirirsek bunlar arasında ahlâkın temeli sorusunu temel bir problem olarak incele­yen esas alan normatif ahlâk olmaktadır. Uygulamalı ahlâk daha ziyade, normatif ahlâk alanında araştırılan sorunlara üretilen cevaplar çerçeve­sinde pratikte vuku bulan hadiselere çözüm üretmeyi hedeflemektedir. Dolayısıyla teori ancak, pratikteki sonuçları veçhesiyle uygulamalı ahlâkın konusu olabilir, özetle, “ahlâkın temeli” sorununun bir “normatif ahlâk” problemi olduğunu öncelikle tespit etmiş olmak gereklidir.

Ahlâk felsefesi, 20. yüzyılın ikinci yansından itibaren felsefenin diğer di­siplinlerinde de olduğu üzere analitik felsefe akımının etkisi altında gir­miştir. Wittgenstein’ın, “Dilimin sınırlan dünyamın sınırlandır.” cümle­siyle formüle edilebilecek analitik yaklaşım, felsefenin hakikat iddiasını tamamen yok etmiş, onu bir dil analizinden ibaret saymıştır. Din ve ahlâk gibi meseleler de ancak bir “dil oyunu” sistemi içinde anlamlı kabul edil­miş, bu nedenle bu meselelere ilişkin felsefi araştırmanın sadece dil ana­lizi çerçevesinde olabileceği ifade edilmiştir. Bu nedenle “ahlâkın temeli” meselesi, analitik yaklaşımın sınırlarım çizdiği felsefenin dışında kalmakta, tabiri caizse “boş bir uğraş” olarak görülmektedir. Çünkü hakikat iddiası­nın bittiği yerde temellendirme de faydasız bir uğraş hâline gelmektedir. Burada faydalı görülebilecek tek şey sadece, herhangi bir şeyi iyi veya kötü olarak nitelerken tam olarak neyi kastettiğimin araştırılmasıdır, iyi ve kötü­nün ne olduğunu tanımlayan şeyi/kaynağı bulmak ise bu araştırmaya dâhil değildir. O hâlde öncelikle şunu tespit etmek gereklidir: “Ahlâkın temeli nedir?” sorusu bizatihi analitik yaklaşımı dışlayan bir sorudur. Analitik fel­sefenin ahlâk alanındaki kolu olarak niteleyebileceğimiz meta ahlâk, böyle bir soruyla ilgilenmemektedir.

Bilgi,eylemin değişimlerine katılmaksızın,eylemi aydınlatır; manevi olan maddi olana kılavuzluk eder. Böylece her şey, kendi düzeyinde, evrensel hiyerarşide, kendisine ait olan sırada kalır; ama modern dünyada, hâlâ gerçek bir hiyerarşi kavramı nerede bu­lunabilir ki? Artık hiçbir şey ve hiçbir kimse normal olarak olması gereken yerde değildir; insanlar artık manevi alanda hiçbir gerçek yetki, maddi alanda ise hiçbir yasal güç tanımıyorlar, “lâdinî” çevreler rahat rahat,kutsal şeyleri tartışmakta, onların niteliğine hatta varoluşuna bile itiraz etmektedirler. Bu, astın üstü yargılaması, bilgisizliğin bilgelik önüne engeller koyması,yanlışın hakikate üstün gelmesi, beşerî olanın İlâhi olanın yerini alması, yerin göğü yenmesi, bireyin kendisini herşeyin ölçüsü yapması ve tamamen kendi nisbî ve yanılabilir aklından çıkardığı yasaları evrene zorla benimsetmeye kalkışmasıdır. “Vay halinize sizin, kör klavuzlar!”denilmekte Incil’de; bugün gerçekten her yerde, sadece başka körleri yöneten ve eğer zamanında durdurulmaz­larsa kaçınılmaz olarak onları da kendileriyle birlikte helak olacakları duruma doğru götüren körleri görmek­teyiz!

https://youtube.com/watch?v=P4rd2q9RpFk

Şunu hatırlamak gerekir ki İslam medeniyetinin temel ilkesi ve onun nihai dünyevi hedefi tek ve aynıdır: tevhit ilkesi. Öte yandan, ilkenin toplu insan eylemleri için bir temel ya da başlangıç noktası olarak hizmet etmesi ile bu eylemlerin nihai amaçları olarak hizmet etmesi arasında bir bakımdan önemli bir fark vardır. Başlangıç noktasından menzile kadarki entelektüel ve manevi yolculukta, bir kimsenin anlayışı, kavrayışı ve tevhit ilkesinin içselleştirilmesinin diğer yönlerinde niteliksel bir ilerleme olacağı varsayılmaktadır. Gelişerek daha da zenginleşen medeniyet bağlamındaki tecrübe ile birlikte, tevhidin gerçekliğinin insan zihninde daha bariz bir biçimde gösterileceği yönünde güçlü bir beklenti bulunmaktadır. Bu, medeniyet bağlamındaki gelişimin amacı ve hakiki anlamıdır. Diğer türlü, Kur’an’ın da belirttiği üzere, dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey olmayacaktır. Bu nedenle, insan hayatı ve düşüncesinde İslam medeniyetinin tüm göstergelerinde mümkün olan en geniş kapsamda bu birliği göstermek, İslam medeniyetinin bir görevi haline gelmektedir. Belirli Ölçüde, İslam medeniyeti bu görevi yerine getirmekte başarılı olmuştur.

Birçok Müslüman, modern Batı medeniyetini maddi zenginliğin peşinde aşırı koşması ve dengesiz ilerlemesinden mütevellit eleştirmektedir. Bizim görüşümüze göre, medeniyet fikri ve medeniyet inşasının anlamı üzerine tefekkür eden on dokuzuncu yüzyıl Batılı düşünürlerinin yaptığı, başlıca iki büyük entelektüel hata vardır. İlk hataları medeniyetin, ve aynı zamanda gelişimin, tanımlayıcı elementi ve karakteristiği olarak maddi zenginlik ve refah düşüncesini merkeze almalarıydı. Gelişime dair modern Batılı düşünce, maddi ilerleme ve refahla birlikte onu mümkün kılan bilimsel ve teknolojik kazanımlar bağlamında kavranmaktaydı. Böylece, özellikle manevi olanlar olmak üzere, gelişimin elle tutulamaz formlarının modern Batı entelektüel düşüncesi muhitlerinde artan bir şekilde marjinalleştirildiği gerçeği göz önüne alındığında; bu düşüncenin hızlıca yayılması hiç de şaşırtıcı değildir. Öte yandan, İslam medeniyetinin bakış açısından, ilerlemeyi ekonomik boyuta indirgemek ve sonrasında da bu ekonomik boyutu onun maddi ve niceliksel kısımlarına indirgemek, tevhit ilkesine karşı gelmek olacaktır ki bu ilke en başından onun temeli ve hedefidir.

En kısa sürelerinden birinde Allah zaman üzerine yemin ederek Kur’an’da şöyle buyurmaktadır: “Zamana ant olsun! İnsanoğlu şüphesiz ziyandadır, iman edenler ile salih amel işleyip birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç.”(Asr,1-3) Zamanın doğasına dair Kur’an’daki bu çağrı, modern seküler medeniyetin savunucuları ve destekçilerinin öne sürdüğü inancın, açık bir biçimde tam zıddıdır. Kur’an’da, zamanın geçişiyle maruz kalınan kayıp durumundan kurtulmanın aracı olarak, zaman üstü hakikat ve değerlerle, ki bunlara örnek olarak sürede iman, salih amel, Hakk’a teslimiyet ve sabır erdeminin beslenmesi belirtilmektedir, uyumlu bir hayat süren insanlardan bahsedilirken; seküler medeniyetin savunucuları, eğer insanlar toplu bir yaşamı tercih edip de tamamen fiziksel dünyayla sınırlı olduklarını düşünürse, zamanın insanın tarafında olacağına inanmaktadır. Onların argümanları şu şekilde devam etmektedir, peyderpey ancak muhakkak, bilim ve teknolojinin yardımıyla insan yaşamının ve evrenin sırları ve bilmeceleri zaman içerisinde çözülecektir. İnsanın dine ya da Tanrı’ya başvurmasına ihtiyacı yoktur, zira insanın toplu yaratıcılığı, insanın medeniyet inşasında belirsiz gelişimini çizmek hususunda, ona yardımcı olmaya yetecek yegane şey olarak görülmektedir. Modern medeniyet, o halde, Tanrı’nın unutulması üzerine inşa edilmiş bir medeniyet olarak tasvir edilebilir.

Belirli bir medeniyetin bilgi kültürünün o medeniyet için merkezî olmasından mütevellit, bilgi kültürü o medeniyetin kalbi olarak görülebilir. Bu durum İslam medeniyeti örneğinde özellikle doğrudur; zira İslam bir bilgi dini olmayı iddia etmektedir. Bir bilgi kültürü birçok elementi barındırır ki bunların en temeli epistemolojidir. Herhangi bir bilgi kültürünün en temel elementi onun epistemolojisidir, ki bu o kültürün bilgi vizyonu olarak da ifade edilebilir. Her medeniyet, kendisinin birincil ve baskın bilgi vizyonu ile biçimlendirilerek rehber edilmektedir. Ki bu bilgi vizyonu o medeniyetin “dünya görüşünün” özünü teşkil etmektedir. Epistemoloji öncelikle bilginin tanımlanması, bilginin mahiyeti ve özellikleri, bilginin kaynakları ki bunlar arasında en mühim olanı ilahi vahiydir; vahiy, insanın neden ve nasıl bilebileceği, ve bilginin amaçları ile ilgilenmektedir. Bir medeniyet ne kadar ilerler ve gelişirse, bilgi kültürü de bilginin sistematikleşmesinin o bilgi kültürünün yetiştiricilerinin entelektüel ve rasyonel ihtiyaçlarıyla uyumlu hale gelmesiyle, o kadar berraklaşır ve aynı zamanda sofistike hale gelir.

Şüphe yok ki, modern Batı’nın tüm dikkatini verdiği rasyonel bilgi kültürünün kökeni, klasik İslam kültüründe bulunmaktadır. Ancak yine de, hem ruh hem şekil itibariyle, modern bilgi kültürü İslam’ın entelektüel geleneğinden birçok bakımından ayrılmıştır.

Tevhit epistemolojisi veya bir bilgi vizyonu tüm hakiki insan bilgisinin nihayetinde, her şey İlahi Kökenine ontolojik olarak bağlı oldukları için, Allah’ın birliğiyle ilişkili olması gerektiğine yönelik görüşü onaylamaktadır. Ne yazık ki, bugün Müslümanlar, beraberinde örnek teşkil eden düşünce kültürünü getiren tevhit epistemolojisinin tümüne sahip değillerdir. Bu değerli epistemolojinin perdelenmesi, Müslümanların düşünce biçimlerinde, geleneksel entelektüel İslam kültüründe kökeni bulunan normlardan yaygın bir şekilde sapmaların bir sonucudur. Ancak ve ancak Tevhit epistemolojisinde örneklendiği şekliyle, geçerli bir epistemolojik düzenin restorasyonu ile Müslüman toplumlarında sağlıklı bir düşünme ve bilgi kültürünün yeniden filizlenmesi ve gelişmesi garanti altına alınabilir. Ki Müslüman toplumların ümmet kimliğinin bütünlüğü ve sürdürebilirliği en çok bunlara dayanmaktadır.

Hazreti Peygamber’e göre iki işlevsel grup, topluluk üzerindeki etki ve nüfuzları bakımında geri kalan grupların üstünde yer almaktadır. Bunlar ulema ve emirlerdir. Topluluğun sağlık durumu ve yaşamının kalitesi, en çok bu iki grubun düşünce ve eylemlerine dayanmaktadır. Dolayısıyla, bu iki grup ümmetin kimliğini korumak ve sürdürmek hususunda en çok sorumlu olan kimselerden oluşmaktadır. Ulema öncelikle bilgi ve entelektüel güç meseleleriyle meşgul olduğundan ve emirler de siyasal güç ve liderlik hususlarıyla ilgilendiklerinden; şimdi bu iki grubun topluluktaki ilgili rolleri ve işlevlerine denk düşen ümmet kimliğinin boyutlarını ele alacağız. Yani, ulema ile ilişkilendirilen boyut öncelikle epistemolojik boyut olacakken, emirler için bu liderlik ve takipçilik boyutu olacaktır. Hazreti Muhammed hem bireyler için hem de ümmet için en iyi rol modeldir, zira hem evrenin hem de ümmetin mükemmel bir insanıdır (mikro-evreni). En mükemmel insandır ve sünneti aracılığıyla o, ümmetin bir kimsede en ideal şekli ve tezahürü ile vücut buluşudur. Dolayısıyla, ümmetin kimliği Hazreti Muhammed’in rol modelliğinin filizlendiği Hazreti Muhammed gerçeğinden ayrılamaz. Böylece, İslam ümmetini “ilahi tevhidin ikiz ilkesi ve Hazreti Muhammed gerçekliği üzerine inşa edilen bir bilgi topluluğu” olarak tanımlayabiliriz.

İslam bu tarz kolektif hataları oldukça ciddiye almaktadır. Kur’an’ın ilk suresinde, Kur’an sırat-ı müstakime ulaştırması için insanlığa Allah’a dua etmeyi öğretmektedir. Bu surede, sırat-ı müstakim “sapkınlığa düşmemiş” kimselerin yolu olarak karakterize edilmektedir. Kur’an’ın bir diğer kısmında, sırat-ı müstakim, Allah’ın birliğine, sadece Allah’a iman etmek olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, sırat-ı müstakim tevhidin yoludur. İnsan kimliğinde düşünmenin merkezî konumu dikkate alındığında, doğru ya da ortodoks düşünme sırat-ı müstakimin temel bir bileşenini oluşturmalıdır. Vahiy ve akıl yürütmenin iyi düzenlenmiş ve ahenkli ilişkisinin tesis edildiği biçim olarak düşünmede ortodoksluğu sağlarken, İslam aynı zamanda düşünmede sapmaya düşmemeye de dikkat çekmektedir. İlahi vahiyden tamamen bağımsız bir bilgi yolu ve düşünme yolunu takip etmek, o halde, tevhidin sırat-ı müstakiminden büyük bir sapma olacaktır. Böyle bir sapkın düşünme kültürüne gömülmüş bir müşterek akıl, İslami bakış açılarına göre düşünmede sapmaya düşmüş olarak görülür.

https://youtube.com/watch?v=edug8AeLH5s

Topluluk bir bütün medeniyet ya da onun büyük bir kısmı olduğu vakit, bu “kolektif hata”, “medeniyetin hatası” konumuna terfi etmektedir. Batı düşünce tarihinde, medeniyet hatası şeklinde çeşitli büyüklükte hatalar işlenmiştir. Örneğin, modern seküler Batı’nın doğusu kısmen büyük bir hata üzerine inşa edilmiştir: kolektif insan aklının, bilgiye ulaşmasında, anlamlı bir hayat sürmesinde ve medeniyet inşasında ona rehberlik etmesi için ilahi vahye ihtiyaç duymadığı inancı. Bu kolektif hata, modern Batı medeniyetinin kurucu esaslarından biri olarak benimsendiğinde, medeniyet hatasına dönüşmüştür.

İslami devlet yönetim şekli ve medeniyetinde yer alan bilimsel kültürün evrenselliği ve akılcılığı, önceki kısımda bahsedilen İngiliz bilim adamı John Bernal gibi birçok Batılı araştırmacıyı etkilemiştir. İslam’da bilim kısmını haksız bir şekilde kısa bir değerlendirmeye tâbi tutmasına rağmen, insanlık bilim tarihini dört cilde sığdıran ve bilim tarihinin en başarılı metinlerinden biri olarak lanse edilen eserinde Bernal şunları söylemiştir: “İslami bilimsel çalışmalar üzerine okudukça, ancak modern bilimde karşılaşabildiğimiz akılcı yaklaşım karşısında insan hayrete düşüyor.” Daha genel olarak, modern zamanlarda İslam’ın evrensel entelektüel kültürüne karşı bir takdir mevcuttur. Bu takdiri gösterenlerden biri, İslami edebiyat, Farsça ve İslami bilim tarihi gibi alanlarda verimli bir isim olan Alessandro Bausani’dir. Evrensellik özelliğinin farkında olarak, Bausani İslami entelektüel kültürün Batı kültürünün ayrılmaz bir parçası olduğu iddiasında bulunmuştur.

Eğer İslam’ın medeniyet kimliğini tek bir kelimeyle ifade etmek gerekirse, 0 kelime ümmet-i vasat ya da “orta ümmet” olacaktır. Orta yolu izleme deyimi edebi anlamını bir yana koyarsak, doğası gereği evrenseldir. Edebi açıdan, vasat kelimesi İslam dünyasının coğrafi olarak orta yerini işaret etmektedir. Öte yandan, insan inanışlarına, düşün dünyasına ve davranışsal kalıplara yani insan kültürü ve medeniyetine uygulanabilir bir mana taşımaktadır. Orta yolu izleme düşüncesi beşeriyette fiiliyata geçtiği zaman, toplumsal denge, eşitlik ve adalet getirecektir.

20. yüzyılın önde gelen filozof-bilim adamı, Albert Einstein, “Dinsiz bilim topal, bilimsiz din kördür.” sözünü dile getirmiştir. Einstein’ın din-bilim birlikteliğinin altını çizen bu ünlü sözünün bilgece olduğunu belirtmek gerekir. Dinin ve bilimin tam olarak birbirine ihtiyacı olduğunu söylemek bile bir bilgelik göstergesidir. Hikmet sahibi insanlar Allah yolunda ve insanlık uğruna din ile bilimi bir bütün olarak kabul ederler. Einstein’dan alıntı yaptığımız sözler kendi sözleri olabilir, fakat bu sözlerin aktarmaya çalıştığı bilgelik kesinlikle ona ait değildir. Felsefe tarihini iyi bilenler, bu düşüncenin uzun yıllar boyunca var olduğunu kolaylıkla söyleyebilirler. Einstein’dan önce çeşitli kültür ve medeniyetlerdeki birçok bilge insan bu konu hakkındaki görüşlerini beyan etmiştir. Bilhassa Batı’da Plato ve Aristoteles, Uzakdoğu’da Lao-tze, İslam’da İbn Sînâ ve Ortaçağ Avrupası’nda Galileo Galilei’den yirminci yüzyılda Hint Müslüman filozof-şair Muhammed İkbal’e kadar tüm filozoflar ve düşünürler benzer düşünceleri tekrar etmiştir. Son yıllarda Einstein’la beraber, farklı tonlarda ve farklı entelektüel tarzlarda olmasına rağmen, bu düşünürlerin sözleri hâlâ zihinlerimizdedir.

Birçok kişinin zihnindeki olumsuz imajı dikkate alındığında Şeriat, İslam’da bilimsel ve teknolojik ilerlemenin bir kaynağı olduğu iddiası oldukça gülünç gelebilir ama modern bilim bu iddiayı destekler niteliktedir. İslami bilim dünyasının ünlü isimlerinden David King ve George Saliba tarafından yapılan çalışmalar, özellikle astronomi alanında, uygulama odaklı bilimsel araştırmalara öncülük etme konusunda Şeriat’ın yaratıcı rolü olduğuna dair yeterince kanıt sunmaktadır. Bu çalışmalar aynı zamanda din ile bilimin yöntem ve ahlak zemininde birleştiğini de göstermektedir.

İslami bilim, dinin tam merkezinde bulunan tek tanrı inancı veya tevhit anlayışının Öğretileri sayesinde on yedinci yüzyıla kadar uzun yıllar boyunca dünyadaki en yaratıcı ve en gelişmiş bilim olmak için gelişimini sürdürmüştür. Tarihinin en iyi zamanlarında İslami bilim, başarısını İslam Hukuku’nun veya Şeriat’ın temel öğretilerinden beslenmesine ve bu öğretilerin rehberliğine borçludur. Tevhit ve Şeriat, İslam dininin dünyaya kazandırdığı bilimsel ve teknolojik ilerlemenin iki itici gücü idi. Tevhit (birlik) evrensel bir düşünce olduğu sürece, İslam medeniyetleri dışında da İslam’a inananları kolayca bulabiliriz. Batı’da Sir Isaac Newton ve Einstein, hakikatin birliği fikrinden esinlenen felsefi ve bilimsel düşünceye ve araştırmalara sahip bilim insanlarının iyi birer örneğidir.

Günümüz Müslümanları içerisinde bulunduğu bu sıkıntılı durum düzeltilmelidir. Tevhidin doğru bir şekilde anlaşılması, bilimsel fikirlerin ve diğer bilim alanlarında ilerleme kat edilmesi ancak bu anlayışın modern bir dilde öğrencilerimize ve genç kuşak bilim insanlarına sunulması ile sağlanabilir. Özellikle günümüz Müslümanları, geçmişte Müslüman akademisyenlerin ve bilim insanlarının, sağlıklı ve dengeli bir bilim kültürü yaratma noktasında bilimsel düşünce ve araştırmalarına tevhit ilkesini nasıl uyguladığını bilmeli, geçmişten gerekli dersleri çıkartmalıdır.

İslami görüşte din ve bilim birlikteliğinin anlaşılmasındaki esas tevhit düşüncesidir. İslam tarihi, bu düşüncenin pek çok bilim dalında ilerlemeyi teşvik eden rolüne tanıklık etmiştir. Bu kadar önemli bir düşüncenin günümüz Müslüman bilim insanlarının çoğunluğu tarafından yeterince anlaşılmaması büyük talihsizliktir. Aynı zamanda, İslami araştırmalarda pek çok mezunun, İslam medeniyeti tarihinde tevhit ile bilim arasındaki sıkı bağı yeterince kavramamış olduğu gerçeği aynı derecede üzücüdür

Güzelliğin iyi bir örneği olduğu, nitelik gibi gelensek bir fıkrin; dışlayıcı bir biçimde nicelik farkındalığı ve nicel araştırma ruhu ile ululanan bir toplumda değeri ya hiç yoktur ya da çok azdır. Böyle bir toplumda, estetik ruhu telkin etmekte ve toplumsal skalada bu ruhun erdemlerini beslemekte başarılı olmaya dönük umutlu olamayız; her ne kadar, böyle bir toplumda ara sıra estetik duyusu güçlü olan bazı bireyler ortaya çıkabilse dahi. En hakiki mahiyetiyle, güzellik ölçülemez ve nicelendirilemez bir şeydir. Güzellik, bir zamanlar kendisini fiziksel nesnelerde gösteren ancak gerçekliği onları aşan manevi ve entelektüel bir nitelikti.

Ana akım ampirik felsefesinin şekillendirdiği haliyle modern bilimin sadece ölçülebilir ve nicellendirilebilir şeyleri incelemekle ilgilendiği noktasında şüphe bulunmamaktadır. Nicel çalışma yöntemleriyle bilinemeyen ya da tasdik edilemeyen herhangi bir şey önemsiz, alakasız ya da bilimsel olmayan bir şey olarak kabul edilecektir. Modern bilim sıkı sıkıya niceliksel araştırma yöntemlerine bağlı olduğundan, zorunlu olarak indirgemeci hale gelmiştir. Modern bilimin elinde, fiziksel olmayan gerçeklik, onun ölçülebilir ve nicelendirilebilir boyutlarına indirgenmiştir. Bu felsefi ve bilimsel indirgemeciliğin net sonucu, evrenimizin, doğal dünyamızın ve aynı zamanda ruhumuzun da fakirleşmesidir. Bizim insan çevremiz de, niceliksel bakımdan, aynı süreçte fakirleşmiştir; her ne kadar niceliksel olarak değerlendirildiğinde, modern teknoloji ve kitle ürünleriyle büyük ölçüde zenginleştirilmiş olsa dahi.

Modern zamanlarda, insan toplumları her yerde bilim ve teknoloji şekilleri geliştirmektedir. Bu, büyük oranda mahiyeti itibariyle nicelikseldir ki bu da niteliksel boyutun pahasına bu şekildedir. Bu tarz bir bilimsel ve teknolojik kültürde, sanatın kaybetmekten başka şansı yoktur; zira bilimin ve teknolojinin dünya ve insan hayatını niceliksel boyutları ile ilgilenmeleri onların doğası gereğidir. Bizim toplumsal yaşamımızda niceliksel bilim ve teknolojinin baskınlığı perspektifinden bakıldığında, toplumda hüküm sürecek zihin yapısı; nicelik farkındalığının sanatların gelişiminde çok mühim olan estetik farkındalık da dahil olmak üzere bütün diğer farkındalık türlerini gölgelemesi ya da sindirmesini barındıran bir zihin yapısı olacaktır.

Güzelliğin “çeşitlilikteki birlik” olarak tanımlanması, İslam’daki tevhide dayanan estetik anlayışı ile tam bir uyum içerisindedir. Benzer şekilde, estetik takdirin sanat ve bilimlerin ortak bir amacını teşkil ettiği düşüncesi de bilginin birliğine dair İslami teoriyle ahenk içerisindedir. Ancak, modern dünyada, daha önce belirttiğimiz üzere, güzelliğe dair bu görüşler bilim insanları ve sanatçılar arasında yalnızca bir azınlık tarafından benimsenmektedir.

İslami perspektifte, fiziksel güzelliğin kendisinden bağımsız bir varoluşu yoktur. Manevi ya da entelektüel bir güzelliğin, fiziksel şeylerde kendisini gösterdiği ya da yansıttığı daha yüksek bir güzellik türüdür, bu şey. Güzelliğin doğası gereği entelektüel olduğu görüşü, tabii ki geleneksel toplum ve medeniyetlerde yaygın bir biçimde kabul edilmekteydi. Ancak, bu görüşü modern bilim insanları arasında da savunan birkaç kişiye de rastlamaktayız. Tanınmış Britanyalı biyolog, Jacob Bronowski’nin görüşlerine burada yer verelim: Coleridge güzelliği tanımlamaya çalışırken, her zaman döndüğü derin bir düşünce vardı: güzellik, çeşitlilikteki birliktir. Bilim, doğada bulunan, daha net ifade etmek gerekirse bizim tecrübemizdeki çeşitlilikteki birliği keşfetme arayışından başka bir şey değildir. Şiir, resim, diğer sanatlar da Coleridge’in ifadesiyle çeşitlilikteki birliğe dönük aynı arayıştır.

İslam’ın en temel öğretisi, tevhit düşüncesidir. Her şeyden önce Allah’ın birliği gelir, ya da daha felsefi veya bilimsel bir ifade kullanmak gerekirse, İlahi İlkenin Birliği. O’nun birçok güzel ismi ve sıfatı vardır, ancak bunlar metafizik bir birlik tesis etmektedirler. İşte bu birlik, O’nun Güzelliği ve Haşmetinin kaynağıdır. Bir açıdan bakıldığında, ilahi güzellik çeşitli İlahi Nitelikler arasından bir ayrık niteliktir. Diğer açıdan bakıldığında ise, çeşitli İlahi Nitelikleri barındıran ya da kombine eden bir niteliktir. Bu metafizik hakikat kendisini, O’nun yarattığı evrende göstermektedir. O halde, evrenin güzelliğinin İlahi Güzelliği yansıtan evrenin bir niteliği olduğunu söyleyebiliriz. Ancak aynı zamanda, evrenin güzelliğinin evrendeki çeşitli niteliklerin (bunların her biri İlahi Niteliğin bir yansımasıdır) bir kombinasyonuna da atıfta bulunduğunu da söyleyebiliriz. Örneğin, matematiksel güzellik evrenin güzelliğinin temel bir parçasıdır. Ancak, matematiksel güzelliğin kendisi, düzen, oran, denge, simetri, basitlik ve ahenk gibi niteliklerden teşkil olmaktadır.

Kozmolojik bilimlerin öncelikli amacı evrendeki birliği ve böylece İlahi Birliğin yüce hakikatini ortaya koymaktır. Allah çokluk içerisinde birliği nasıl tasarlamış ve yaratmıştır, işte burada ilahi estetik gizemi yatmaktadır. Bu gizemin iç yüzünün derinliklerini araştırmamız gerekmektedir; böylece estetik ve sanatsal yaratıcılığa ilişkin geçerli ilkeler buradan çıkarabilir. Bizim insani estetiğimizi üzerine inşa etmemiz gereken şey, ilahi estetik ilkeleridir.

Sanatlara ilişkin kozmolojinin rolü şudur: tüm insan sanatları için bir prototip işlevi görecek şekilde, evreni ilahi sanat tasarımı görecek bir düşünceyi açıklamakta bize yardımcı olmak. Kozmolojik bilimlerle yakından alakalı olan şeyler, kozmolojik sanatlardır. Evren hem bilimin hem de sanatın kaynağıdır. Bütünlüğünde yüce bir sanat eseri olarak görüldüğünde, evren çeşitli sanatların mükemmel bir sentezini temsil etmektedir. Evren bir müzik bestesi, bir mimari başyapıt, Allah’ın kelamını içeren bir kitap, ilahi oyunun sergilendiği bir tiyatro, ya da dans sahnesi olarak görülebilir. İşte bu bağlamda, kozmolojik ilimlerden nasıl bahsetmişsek, çeşitli kozmolojik sanatlardan da bahsetmemiz mümkündür. Doğası ve misyonuna uygun bir biçimde, İslam bir din olarak, öncelikle indirilen Kur’an’a ilişkin sanatlarla ilgilenmektedir; bu sanatlar ister görsel ister işitsel olsun.

Müslümanlar geçmişte kendi bilimlerinden “İslami Bilim” olarak bahsetmemişlerdir. Zira, onların böyle yapmasını gerektirecek bir şey yoktu ortada. Onlar, yaptıkları bilimin İslam’ın onlardan geliştirmelerini istediği şey olduğunu biliyorlardı. Ayrıca, onlar bilimlerinin hakiki, evrensel bilim olduklarına ikna olmuşlardı. Dahası, en gelişmiş bilime sahiptiler ve hatta bilimin öncüleriydiler. Karşılarında kendi bilimlerine ve bu bilimin dünya görüşüne meydan okuyan kimse görmemekteydiler. Dolayısıyla, onlar kendi bilimlerini diğer çağdaşları olan bilimlerden ayırt etme ve İslami terimini kullanma ihtiyacı duymamışlardır. Diğer kültür ve dinlerin insanları onların bilimine öykünmeyi dileyenlerdi.

..İkincisi, İslam insana doğayı Allah’ın insanlara verdiği son kitabı olan Kur’an’da belirttiği yasalarına uygun bir biçimde kullanmayı öğretmektedir. Doğa, insana hizmet etmesi için yaratılmıştır, ancak bu insanın onu istediği gibi kullanmakta tamamen özgür olduğu anlamına gelmemektedir. Hazreti Muhammed’in bize hatırlattığı üzere, doğanın da hakları bulunmaktadır. Hayvanların ve bitkilerin de hakları vardır. İnsana gelince, Allah ona hem hak hem de yükümlülükler vermiştir. İnsanın doğayı kullanma hakkı vardır, ancak doğayı Allah’ın buyurduğu ahlaki ilkelere uygun bir biçimde kullanmaya dönük ahlaki bir yükümlülüğü de vardır. Genel olarak ifade etmek gerekirse, insanın doğayı ’korumak ve sürdürmeye yönelik ağır bir sorumluluğu bulunmaktadır. Bugün, hem geleneksel hem de çağdaş olan İslami bir çevre ahlakı formüle etmek hususunda harikulade önemli bir ihtiyaç bulunmaktadır.

Bununla birlikte, aynı zamanda Endülüs’ün vücudunun Avrupa’da yer almasına rağmen, düşünce ve ruhunun Arap Müslüman dünyasına daha yakın olduğunu söylemek de doğru olacaktır. Entelektüel, manevi ve kültürel olarak Endülüs, batıda İber Yarımadası’nın Atlantik kıyısından doğuda Çin sınırlarına uzanan geniş Müslüman dünyanın parçasıydı. Endülüs’ün İslam’a olan katkıları muazzamdı. Ancak Latin Batı’ya yaptığı katkılar da bulunmaktaydı. Endülüs’ün insan uygarlığının gelişimine yaptığı önemli katkılardan biri matematik, doğa bilimi ve tıp alanındaydı. Endülüs’teki Arap-Müslüman bilimi birkaç yüzyıl boyunca gelişti. Onun örgütlü bir bilgi faaliyeti ve devlet destekli bir kurum olarak kökeni ile hızlı büyümesinin izi, Kurtuba’da kurulan Emevi halifeliğinin kurucusu olan III. Abdurrahman’ın (ö. 961) başlattığı onuncu yüzyılda bilimin himaye altına alınmasına kadar sürülebilir. Abdurrahman’ın oğlu II. el-Hakem (ö. 976), gayretli bir şekilde ilim ve bilimin bu saltanat geleneğine devam etti. III. Abdurrahman, Bağdat’ın kültürel ve bilimsel başarılarına dayanarak Endülüs’te yeni bir ilim kültürü kurmaya çalıştı.

Endülüs, kültürel ihtişamda Batı’da rakipsizdi. Bilgi, zenginlik ve iktidarda Müslüman Doğu dışında hiçbir çağdaş rakibi yoktu. Fakat Endülüs’ün özel jeo-kültürel konumunun belirtilmesi gerekmektedir. Endülüs hem Batılı hem de Müslümandı. Coğrafi olarak o, hem Batı’nın hem de Müslüman Batı’nın bir parçasıydı. Kültürel olarak da hem Müslüman hem de Avrupalı olması, özellikle bugün Avrupalı bir ortamda Müslüman kimliğinin tartışmalı meseleleriyle ilgilenenlerin kafa yormasını hak eden bir noktadır.

İslam, gezegen bilimi üzerine modern tip araştırma merkezlerine dönüşen gök bilimsel gözlemevleriyle dikkat çekmiştir. Gerçekten de onlar, modern anlamda bilimsel araştırma kurumları olarak görülmelidirler. Grup araştırmasına vurgu yapılmış ve teorik araştırmalar gözlemlerle el ele gitmiştir. Bilimsel olarak konuşmak gerekirse, bu tür kurumların en gelişmişleri ve belki de en başarılıları İslami bilimsel kültürün iyi gelişmiş bir aşamaya ulaştığı iddiasını destekleyen gözlemeviydi. Gözlemevinin müdürü, Nasîrüddin Tüsî olarak bilinen,’ dönemin önde gelen bilim insanlarından biri olmuştur. Hem öğretim hem de araştırma ile ilgilenmekteydi.

Geleceğin başarısı, şimdiki zamanın başarısına, ve şimdiki zamanın başarısı da geçmişin başarısına bağlıdır. Örneğin, yirminci yüzyılın bilimsel ve teknolojik başarılarından biri olarak insanın aya ve gerisi geri dünyaya olan destansı yolculuğunu al! Bu başarı elbette Amerikan uzay biliminin bir zaferidir. Ancak diğer milletlerden ve daha önceki dönemlerden bilim insanları, uzay biliminin gelişmesine 0 veya bu şekilde katkıda bulunmuşlardır. Modern uzay biliminin temelini atmaya yardımcı olmuşlardır. Yine modern uzay biliminin doğrudan selefinin Ortaçağ İslami gök bilimi olduğu pek bilinmemektedir. On ikinci yüzyıldan itibaren, Müslüman gök bilimciler Ptolemaik gezegen sistemini eleştirmeye başlamışlardır. Bu, gök bilimi tarihinde ileriye doğru atılmış büyük bir adımdı.

Hiç kimse, İslam tarihinin, bilimin insanlık tarihinde gelişmesi ve ilerlemesinde büyük bir aşama oluşturduğuna dair iddiaya itiraz edemez. Bilimsel ilerlemenin bu özel aşamasını başlatırken İslam, dünya uygarlığına başka bir kalıcı katkı daha yapmıştır. Araştırma gök bilimsel gözlemevleri ve eğitim hastaneleri, modern Batı’nın elindeki bilimin daha yoğun bir şekilde kurumsallaşmasının önünü açan İslam’ın en tanınmış bilim kurumlarıdır.. Müslüman hastanelerin örgütlenmesi ve uygulamaları Batılı benzerlerinin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir. Muhammed Zekeriyya er-Râzî tarafından onuncu yüzyılın başlarında başlatılan klinik uygulama, Batı’ da yaygın olarak kabul edilmeden önce yüzyıllar boyunca İslami tıp pratiğinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.
Bugünün sabrını bugüne ayırarak ayakta kalmaya ve vazifelerinizi doğru yapmaya gayret edin, çalışın. Bu da hayat düsturlarından biridir benim için.

İnsan hata yapar. Hiç günah işlemesek yeryüzündeki imtihan sırrı ortadan kalkar, melekler gibi olurduk. Mü’min altın gibidir. Ça­mura düşen bir altın, altınlığından bir şey kaybetmiyor. Sadece üstü biraz kirleniyor, yıkandığı zaman ise yine altın, bir tenekeye dönüş­müyor. Bir mümin de kendi değe­rinden emin olmalı bu manada. Allah’la ilişkisini hiç koparmamalı. Yıkandığı yani tövbe ettiği zaman pırıl pırıl olduğunu yine değeri­ni koruyacağını unutmamak da fayda var diye düşünüyorum. Be­diüzzaman Hazretlerinin sabırla ilgili olarak çok sevdiğim bir ifa­desi vardır. Allah herkese o güne yetecek kadar sabır kuvveti verir. Ama geçmişe hüzünlenmek, ge­lecek için kaygılanmak suretinde o sabrı tüketiriz diyordu. Bunu da terapilerde çok sık kullanırım. Allah hepimize o günün sabrını veriyor. Geçmişe üzülerek ya da gelecek için kaygılanarak bugü­nün sabrını tüketmeyin.

Dua ile ilgili pek çok araştırma var. Dua eden grupla etmeyen grup arasında karşılaştırmalar var. Me­sela kanser hastalarında, dua eden ve etmeyen iki grup üzerinde araş­tırma yapılır. Dua eden grubun kan değerleri iyiye gider, iyileşebilecek olanlar varsa iyileşmesi hızlanır. İyileşemeyecek olanların ise acısı, sızısı azalır. Dua etmek, bir inanca sahip olmak kesinlikle hastalıkların çabuk iyileşmesini ve kişinin insan ilişkilerinde de daha sabırlı ve ta­hammüllü olmasını sağlıyor. Tabi ki burada sadece dinin ibadet bo­yutunu kast etmiyoruz. Evet dua Allah’la irtibat olduğu için önem­li ama ibadetlerini düzgün yapıp merhametsiz bir kalbe sahip olan insanlar yok mu, var. Orada kural odaklı bir ibadet bilinci var. Em­redilmiş yapacağım. Peki Allah’a karşı ne hissediyorum? Adını andı­ğımda kalbim titriyor mu? Gökyü­züne, bulutlara baktığımda onun kudretini hissedebiliyor muyum? Bir ilişkim var mı yoksa korku odak­lı mı sorumluluklarımı yerine getiri­yorum? Bunu biraz sorgulamamız gerekiyor. Dinin ibadet bölümü tabi ki çok önemli bir şey. Ama duygu bölümü belki de çok daha önemli. İnancımız duygu olarak bize bir şey hissettirmiyorsa, bu bizim diğer ilişkilerimizi de toparlayamıyor.

İç iletişimimiz sağlıkla olun­ca, yaptığımız ve yapmadığımız şeylerin sorumluluğunu aldığı­mızda, Rabbimizle olan ilişkimiz de sağlam olduğunda, insanlar­la olan ilişkilerimiz de düzeliyor. Çünkü daha şefkatli, merhametli yargılamayan bir insan oluyoruz. “Onun da böyle bir imtihanı var, kim bilir ne sıkıntı yaşadı” diye­rek empati duygumuz ve mer­hametimiz gelişiyor. Böylelikle karşı tarafı daha iyi anlar, ilişki kurar hale geliyoruz. Daha sabır­lı, tevekküllü oluyoruz. Eşyayla olan ilişki ise bunun sonrasında gelen bir şey. Eşyadan kastımız diğer mahlukat. Cansız varlıkla­ra ve diğer canlı mahlukata karşı da ilişkimiz değişiyor. Kişi ken­diyle barışık olduğunda odasına çiçek koymaya başlıyor, renkleri fark ediyor. Yolda gidip gelirken dağa taşa bakınca Allah’ın kud­retini görmeye başlıyor. Sünne­te uygun şekilde giyimine özen göstermeye başlıyor, mekanını düzenlerken oraya bir hat levha­sı ya da güzel bir manzara resmi koyuyor, görsel ve işitsel olarak etrafındaki estetik duygusu ge­lişiyor. Ama kendiyle barışık de­ğilse, içinde kavga varsa, savaş varsa dış dünyası da karmaka­rışık olabiliyor. Hem odası, hem masası, hem çekmeceleri, hem de yaşadığı yer. Bu dört ilişki ka­tegorisi toparlandığı zaman kişi büyük ölçüde toparlanıyor.

İnsanın psikolojisini en çok toparlayan şey bir Sahibinin olduğunu bilmesidir. Hata yaptıysak, hata yaptım deyip, Yaratıcıdan af dilemek ve Yaratıcıyla irtibatımızı koparma­mak. Kişi bazen dinen hoş olma­yan bir şey yapar ve namaz kılmak istemez, dua etmekten kaçınır. Al­lah’ın karşısına çıkmaya yüzü yok gibidir utanır, kaçınır. Bu duygunun aksine olarak üstüne üstüne git­mek gerekir. Çok hareketli, ödevini yapmayan çocuklar vardır ama öğ­retmeniyle ilişkisini koparmaz, ne yaparlarsa yapsınlar öğretmenleri onları çok sever hoş görür. Aynı bu­nun gibi Allah’ın bize olan merha­meti çok çok büyük. Hata da yap­sak, dönsek dolaşsak O’nun kapısı bize hep açık. Başka bir gezegene de gitsek O’nun mülkündeyiz ir­tibatı koparma şansımız yok. Biz terapilerde en çok bunun üzerinde duruyoruz. “Hatalı bir kul da olsam, Allah’ım Senden başka gideceğim bir kapı yok” deyip Yaratıcıyla ir­tibatımızı koparmamamız gere­kiyor. İnsanın psikolojisini en çok toparlayan şey bir Sahibinin oldu­ğunu ve O’nun kapısının hep açık olduğunu bilmesidir.

Başımıza gelecekleri biz seçemiyoruz orası kader, ama cüz-i irademizle nasıl davranaca­ğımızı seçiyoruz. Başımıza gelen şeye “Bu niye oldu, neden beni buldu, ben bunu hak etmedim.” deyip isyan mı edeceğiz, yoksa “ Allah’ım bunun bir hikmeti var­dır, doğru davranacağım, sab­redeceğim ve bunu anlamaya çalışacağım” mı diyeceğiz? Bunu anlamak zaman gerektiriyor. Ba­zen yıllar sonra anlarız başımıza gelen şeyin hikmetini. Keşke ol­saydı deyip üzüldüğümüz şeylere, gün gelir olmadı diye seviniriz. İşte Allah’la ilişkimiz güçlü oldu­ğu zaman, her başımıza gelenin hikmetini o an çözemesek bile bir güven duygusu oluşuyor, te­vekkül güçleniyor. “Şuan anlaya­mıyorum ama Rabbimin bir bildi­ği vardır” deyip teslim olabildiği­mizde ancak rahatlayabiliyoruz. O teslimiyet olduğunda bu bizim iç yani kendimizle olan iletişimi­mize yansıyor. Kendimize daha az kızıyoruz ve yargılıyoruz. Diyo­ruz ki, “Ben elimden geleni yap­tım, elimden gelen de bu kadar.” Yani kul olarak acziyetimizle yüz­leşiyoruz. Ben kimsenin Rabbi olamam, çocuklarımın eşimin de Rabbi olamam. Yani onları ka­yıtsız şartsız yönetemem, yön­lendiremem. Aciz bir kul olarak elimden geleni yapacağım. Evet eşrefi mahlukatım ama nihaye­tinde gücümün sınırları var. Melek değiliz, bir nefsimiz var ve doğru, yani yaratılış kod­larımıza uygun davranırsak alâ-yi illiyyîne çıkabiliyoruz. İnsan ümitsiz olamayacak. Kendi iç iletişimi sağlam olacak. Bir şey yaptığımızda bazen bunu ken­dimizden bile saklarız. Savunma mekanizmaları geliştiririz, kendi­mizi savunmaya çalışırız.

Maneviyat psikolojisi başı­mıza gelen sıkıntılarda göstere­ceğimiz tavrı da belirliyor aslın­da değil mi? Evet. “Bu bir imtihandır, be­nim doğru davranıp davranma­yacağımı sınamak için karşıma çıkmış bir fırsattır” diye bakar­sak farklı yaklaşırız. “Niye bun­lar hep beni buluyor, ben bunları hak edecek ne yaptım” dersek isyana doğru gideriz. Şimdi şun­dan emin olmamız lazım, Allah kuluna zulmetmez. Bizim çok canımız yanabilir, dayanmakta güçlük çekebiliriz. Ama Allah ku­luna dayanabileceğinden fazla yük yüklemeyeceğini söylüyor. Bakara Suresinde bunun ayetle­rini okuyoruz. Bu tür hadiseleri yaşarken zorlandığımızda bilme­liyiz ki “Allah kuluna zulmetmez. dayanabileceğinden fazla yük yüklemez, bunu yaşatıyorsa bir hikmeti vardır.” o an bunu an­layamayabiliriz “Ben bunu hak edecek ne yaptım Allah’ım?” diyebiliriz. Engelli bir vatandaş böyle doğmayı hak edecek ne yaptı ya da daha bebekken anne­si ve babasını kaybeden bir insan bunu hak edecek ne yaptı? Bu hak etmekle ilgili bir şey değil. Bu, bizim olgunlaşmak için han­gi imtihana ihtiyacımız varsa, onun bize yaşatılmasıyla ilgili. Her insanın hayatta kişisel bir eğitim programı var. Bu eğitim programlarında bütün imtihan­lar yazılı. Hiçbiri kazayla başımı­za gelmiyor.

Rabbimizin bize verdiği bir kılavuz var demiştik Kur’ân-ı Ke­rim. Orada bize defaatle “Dünya hayatı bir imtihandır, O, hangini­zin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı ya­ratandır, mallarınız ve evlatları­nız sizin için imtihan vesilesidir.” der. Bu demektir ki dünyada iliş­ki kurduğumuz, ait olduğumuz ya da sahip olduğumuzu düşün­düğümüz her şeyle imtihan ola­biliriz. Çocuklar imtihanlar için hep der ya “hoca çalışmadığım yerden sordu” diye, tabiri caizse Cenab-ı Hak da çalışmadığımız, çok iyi bilmediğimiz, zayıf, has­sas olduğumuz yerden sorar ki o yanımız güçlensin, güçlendi­rebilelim. Kişi mala düşkünse, evladı ya da eşi konusunda çok hassassa onunla imtihan olabi­lir. Önemsediğimiz, sevdiğimiz şeyler Allah’la aramızda perde oluşturmaya başlamışsa Allah bizi onunla imtihan ediyor genel­likle. Ya o şeyi elimizden alıyor veya sevgisini elimizden alıyor ya da arada çok pürüzler yaşatarak “asıl aradığın bu değil” demiş oluyor. Bunu fark ettiğimizde merkeze eşimizi, çocuğumu­zu, sahip olduğumuz maddiyatı değil de Allah’ı ve onunla olan ilişkimizi aldığımızda problemin büyük kısmı halloluyor.

Gerçekten canı çok yanıyorsa Allah’ı Rab bilerek dua ederse, Allah o duayı kabul ediyor. “Allah’ım şuan bana Senden daha yakın kimse yok, beni Senden daha fazla sevecek, koruyacak, kuşatacak kimse de yok. Senden başka çare yok” di­yerek, en yakınımız olarak bilip ettiğimiz dua kabul oluyor. Rab­biyle irtibat kuran, ilişkisi sağlam olan bir insan yeryüzündeki her türlü probleme dayanabilme, direnebilme gücünü buluyor. O yüzden kişinin ilk güçlendirilmesi gereken şeyi yönü manevî yönü, Rabbiyle ilişkisi. Bunu güçlendi­rebilen, sağlıklı kuran insan ken­disiyle de sağlıklı bir ilişki kurabi­liyor çünkü kendisinden habersiz olan bir insanın, psikolojik olarak çok sağlıklı olması mümkün de­ğil. Rabbiyle ilişkisi yakınsa sı­kıntılara düştüğü zaman teslim olup, tevekkül edebiliyorsa bir­çok psikolojik rahatsızlığı başla­madan yenmiş oluyor.

Zaten bu yaklaşımın sonu ‘hiç’ci­liğe gidiyor. Yani yeryüzündeki hiçbir şeyin anlamının olmadığı, sonu intihara giden boşluk duy­gusu oluşturuyor. Daha sonra maneviyatla ilgilenen insanlara bakıyoruz, 1960’lara doğru ma­neviyat psikolojisiyle devreye giriyor ve diyorlar ki, “İnsanın manevî bir boyutu var. Bir Yaratı­cısı ve onunla olan bir ilişkisi var. Bunu koparmayın, koparırsanız o insanı anlayamazsınız.” Allah’la olan ilişkimiz yeryüzünde olan ilişkilerimizin temeli aslında. Al­lah’ı sürekli hatamızı kollayıp, bizi cezalandıracak bir varlık ola­rak mı hayal ediyoruz, yoksa çok seviyor ama çok uzak mı hisse­diyoruz. O’nunla konuşabiliyor muyuz? Dua ederken Allah’ım beni, evladımı koru, salih kullar­dan eyle gibi ezbere dualarımız olabilir ve kalbe inmeyebilir. İn­sanın kalbi, içi yana yana, göz yaşı dökerek, hüzünlenerek etti­ği dualar daha çok Allah’a ulaşır. Mazlumun duasıyla Allah arasın­da perde yoktur diye geçer, maz­lumun Müslüman olup olma­ması da önemli değil. Gerçekten canı çok yanıyorsa Allah’ı Rab bilerek dua ederse, Allah o duayı kabul ediyor. “Allahı’m şuan bana Senden daha yakın kimse yok, beni Senden daha fazla sevecek, koruyacak, kuşatacak kimse de yok. Senden başka çare yok” di­yerek, en yakınımız olarak bilip ettiğimiz dua kabul oluyor.

İnsan ilişkileri içinde tanınır. Bir insanın sosyal hayatta fark­lı bir yüzünü görürsünüz, işin­de veya bir sıkıntı, stres anın­da farklı yüzlerini görürsünüz. Onun için insanı insan yapan şey ilişkileridir diyebiliriz. Bir insa­nın hayatında dört temel ilişki kategorisi var. İnsanın Allah’la ilişkisi, kendiyle ilişkisi, diğer in­sanlarla ilişkisi ve eşyayla olan ilişkisi. Allah’la olan ilişkisi şu demek, kişi yaratılış sebebinden, vazifesinden ne kadar haberdar? İnsan bu dünyaya niye geldi? Aydınlanma Çağı filozoflarının ne dediğine baktığımızda, insan dünyayı imar etmek, cennete çevirmek yani burada mutlu ol­mak için geldi. Burada kafasına göre yaşayacak, kuralları kendi koyacak, herhangi bir Yaratıcıyı kabul etmeyecek. Yani diyorlar ki “Evet bu dünyayı yaratan bir Yaratıcı olabilir, biz bununla çok ilgilenmiyoruz, yaratsın kenara çekilsin, yeryüzünde nasıl yaşa­yacağımıza müdahale etmesin. Bizim kendi aklımız yeter, biz kendi aklımızla yeryüzündeki ha­yatımızı plânlayacağız.” Böyle bir yaklaşımdan hareketle, bir insa­nın mutlu olması mümkün değil.

Hakikaten pozitivist ve modern bilimin, insanı tamamen kuşatamadığını da görüyoruz. Şöyle ki insanları anlamaya çalı­şırken kadim bilgilerden, eski ki­taplardan, kültürlerden yararla­nılıyor. Fakat insanın bir yaratılış kodu yani ruhu var. Allah diyor ki, insan eşref-i mahlukattır, yani yaratılmışların en şereflisidir. “Ben insanı yarattım ve ona ru­humdan üfledim” diye defalarca bize ayetlerle bildirmiş. Bizim özgüven, yani özüne güvenmek dediğimiz şeydeki özümüz, ru­humuzdur. Ruh da Rab’dan ge­len bir şey. İşte özümüz yani ru­humuz Rab’den geldiği için biraz Rabbi de tanımak, bilmek gere­kiyor. Manevî değerleri ve bunun psikolojik etkilerini bilmek için önce yaratılıştan, insanın kayna­ğından başlıyoruz. İnsan etten, kemikten, sinirden bir varlık ama özü, manevî anlamda yüce bir değer içeriyor. İlk olarak ruhumu­zun Allah ile irtibatını unutma­yacağız. Evet dünyaya gönderil­dik ama bizler manevî yanı olan varlıklarız. Bunu göz ardı eden hiçbir tedavi başarılı olamıyor. Allah’la ilişkimizi düzeltmeden yeryüzündeki kullarla ve kendi­mizle olan ilişkimizi de düzelte­miyoruz. Hz. Ali’nin (ra) güzel bir sözü vardır, “Kim nefsini bilirse, Rabbini bilir.” Maneviyat psiko­lojisi derken aslında kendimizi anlamaya çalışıyoruz ki Rabbimi­zi de bilelim ve anlayalım.

Manevî değerlerimizin ruh ve beden sağlığı üzerindeki etkileri nelerdir? Biz bu alana maneviyat psi­kolojisi diyoruz. Bundan kastımız şu, insanın bir Yaratıcısı ve insa­nın da bir kullanma kılavuzu var. Yaratan hepimizi en iyi bilendir. İnsanı tanımak ilgili binlerce yıl­dır çeşitli araştırmalar yapılmış, son yüzyılda ise konuyla ilgi­li bilimsel çalışmalar yapılıyor. Ama biz biliyoruz ki insanı en iyi tanıyan onun Yaratıcısıdır. Bu Yaratıcının söylediklerine kulak vermeyen bir psikoloji bilimi kör ve topal kalır, asla amacına ula­şamaz.

Ruh sağlığımızı korumak için bireye düşen şeyler; en başta, sağlıklı bir zihnin sağlıklı bir vücutta olduğunu unutmayacağız. Türk toplumu olarak, özellikle de kadınlar olarak bedenimizi çok ihmal ediyoruz, etmeyelim. Hareket edelim, egzersiz yapalım. Hiçbir şey yapamıyorsak yürüyüş yapalım. Bedenimiz sağlıklı olmalı. Doğru beslenelim. Hiçbir şey yapamıyorsanız anda kalın, şu an doğru ne yapabilirim, çıkıp bir yürüyüş yapabilirim ve sağlıklı beslenebilirim. Mutlu olmak için şeker ve işlenmiş gıdalarla beslenmeyelim. Bunlar insana en kolay haz veren ama uzun vadede mutsuz eden gıdalardır. Ruh sağlımız yerinde olsun diye kendimizi meşgul tutacağız. Kendimize sevdiğimiz ve üretken bir faaliyet alanı bulacağız. Ev içinde olur, ev dışında olur, bir şey üreteceğiz, boş durmayacağız. İki günü eşit olanın zararda olduğunu unutmayacağız.

Ruh sağlığını korumanın yolları: Öncelikle devlet düzeyinde alınması gereken bazı tedbirler var. Devletin en büyük sorumluluklarından bir tanesi toplumun eğitimi. Toplumun bilgilendirilmesi, bilinçlendirilmesi. Çocukların sağlıklı bir ortamda yetişmesi ve kişilik bozukluklarının gelişmemesi için, davranış bozukluklarının gelişmemesi için anne-baba eğitiminin yaygınlaştırılması şart. Ebeveyn eğitiminin her coğrafyada, her köşede olabildiğince ulaşılabilir hale gelmesi lazım. Çünkü en basit bir taşıtı kullanmak için bile birkaç aylık bir eğitim ve ehliyet alma süreci var. Ama dünyanın en kıymetli varlığı insan, eşrefi mahlukat; onu büyütmek için anne-babalık için hiçbir sertifikasyon yok, hiçbir bilgi yok. Biyolojik olarak çocuğumuz olabiliyor. Bu yeterli mi anne-babalık için? Dünyanın en kıymetli varlığı insan. Bunlar için anne-baba eğitimi şart. Devlet tarafından madde bağımlılığına, alkol bağımlılığına karşı bilinçlendirici eğitimler verilmeli. Bugün Yeşilay, halk sağlığını koruma amaçlı çok güzel çalışmalar yapıyor. Okul rehberliğinin daha işlevsel hale gelmesi lazım. İnsan hayatının en fırtınalı dönemlerinden biri malum, ergenlik dönemi. Hem hormonal olarak hem sosyal kimlik edinme dönemi olarak, iyi bir rehberliğe ihtiyaç var. Rehberlik anlamında da hizmetlerin artması gerekiyor.

Ruh sağlığımızı etkileyen iç ve dış etkenler nelerdir? Havalar etkiliyor, işyeri stresi etkiliyor, trafik etkiliyor. Okul, sınav baskısı, çeşitli hayat dönemleri, okula başlama, kreşe başlama, liseye geçme, üniversiteye geçme, evlenme, boşanma, çocuk sahibi olma… Hayatın çeşitli dönemlerinde yeterince duygusal anlamda desteklenmeme de sebeplerden biri. Kötü beslenme, hareket etmeme, vücut sağlığının, fiziksel sağlığın yerinde olmaması da duygu durumumuzu etkileyen şeylerden… Çünkü sağlam kafa sağlam vücutta bulunur sözü boşuna söylenmiş bir söz değil. Duygularımızın her birinin neredeyse hormonal karşılıkları var. Sevindiğimizde, üzüldüğümüzde, ödüllendirilmiş ya da mutlu hissettiğimizde, kaygılandığımızda bir takım hormonlar/nörotransmitterlar salınıyor. İçimizdeki o hormonların salınımıyla ilgili bütün iç organlarımızın, beynimizin, böbrek üstü bezlerimizin, tiroidimizin vs. bunların sağlıklı çalışabilmesi için de sağlıklı bir vücuda sahip olmamız lazım. Mesela, kan değerlerimiz düştüğünde bile daha keyifsiz, halsiz, bitkin hissedebiliyoruz. Duygusal rahatsızlıklar, fiziksel rahatsızlıkları da tetikliyor. Aşırı üzüntüden oluşan mide rahatsızlıkları, cilt rahatsızlıkları, karaciğer, bazen kalp rahatsızlıkları, tansiyon vs. olabiliyor.

“Ya bu olayı inisiyatifi alıp yönlendireceksin ya da bu diyardan gideceksin.” Yani birkaç seçeneğimiz var. Bir insan bize zarar veriyorsa ya da bizi kötü hissettiriyorsa hayatımızdan çıkarabiliyorsak çıkaracağız. Bu arkadaştır, komşudur, hayatından çıkarırsın, çok bir şey eksilmez. Ama ailede birinci dereceden yakınınsa çok iyi düşünürsün. Hayatından çıkarabiliyor musun? Hayatından çıkaramıyorsan o halde hayatını bununla sürdüreceksen, bunu böyle kabul etmen gerekiyor. “Mecbur muyum?” diyene, diyoruz ki: “Değilsin, seçeneklerin var. Ama sen bitirmeyi değil sürdürmeyi seçiyorsun. O halde seçiminden her gün şikayet etmek sağlıklı değil.” Toplum baskısı deyin, ekonomik problem deyin, sosyal etkiler deyin… Ne olursa olsun, bir sebeple ben orada kalıyorsam “Bunu nasıl idare edebilirim? Nasıl daha az beklentiyle ve daha sağlıklı yürütebilirim.” diye düşünmek lazım. Kendi gelişimimize odaklanacağız, kendimizi üretken bir şeylerle meşgul edeceğiz. Ve sosyal ilişkilerimizi güçlü tutacağız.

İlişkilerimizde özellikle aile ilişkilerimizde ruh sağlığının dengede olması için neler yapılabilir? Öncelikle, beklentilerimizin gerçekçi olması lazım. Mutlu olmak istiyorsak, ruh sağlığımızı korumak istiyorsak, bazı beklentilerin karşılanmayacağını kabul edip gerçekçi bir noktada durmamız. Mesela hanımefendi diyor ki: “Eşim çok agresif, ilgisiz ya da sorumsuz. Sadece para vererek bütün sorumluluğunu yerine getirdiğini düşünüyor. İlgi istediğimizde de ‘Sizin için çalışıyorum, size para getiriyorum. Yetmez mi?’ diyor.” Peki bunun çözümü nedir? “Beklentilerinizi tatlı dille anlattınız mı?” diyorum. “Anlattım, bir türlü anlamıyor.” diyor. “Bunun yolu evlilik terapistidir, çift terapisti almanız ve onun da sorumluluk alması gerekir.” diyorum. “Gelmiyor, asla gelmez.” diyor. O zaman diyorum ki: Bakın, böyle bir durumda, hani ya sev ya terket diye bir kavram var ya, öyle bir ayrıma geliyoruz. Yapılsın diye söylemiyorum ama bu adamı ya da bu kadını boşayabiliyor muyuz? Hayatımızdan çıkartabiliyor muyuz? Pek çok sebepten dolayı hayır. O zaman bunu böyle kabullenmek zorundayız. Eğer bunu hayatından çıkartmıyorsan, bu adam da değişimi reddediyorsa, bunu böyle kabul etmekten başka şansımız yok. Bununla yaşayacağız. Burada bir seçim yapıyoruz.

Osmanlı’nın çok güzel bir sözü var. Diyor ki: “Haddini aşan zıddına inkılap eder.” Yani bir şey sınırını aştıysa tersine döner. Bunun için ruh sağlığı, kişinin kendiyle ve diğer insanlarla uyum ve denge içinde olmasıdır. Uyum dediğimizde de, mevcut şartlarda kendini ve ortamı doğru değerlendirip yapabileceklerinin en uygununu yapmak kastedilir. Çaba göstermek de ruh sağlığının temel göstergelerinden biridir. Yine ruh sağlığında sınır kavramı da çok önemli kavramdır. Sınırlarını bilmek. Yani yapabileceklerini ve yapamayacaklarını gerçekçi bir gözle değerlendirmek.

Psikoloji, insanın ölçülebilen ve gözlenebilen davranışlarını inceler. Psikoloji bu yüzden ruh bilimi değildir, nefs bilimidir. Biz bugün galat-ı meşhur olarak kullanacağız. Ruh sağlığı, ruhsal hastalıklar, ruhsal bozukluklar diyerek söyleyeceğiz ama ruh bozulmaz, ruh hasta olmaz, başta bunun altını çizelim. Ruh Allah’tan üflenmiş bir nefestir. Allah “Ben insanı yarattım ve ona ruhumdan üfledim.” diyor. Yani özümüz Allah’tan, ilahi bir öz taşıyoruz, o öz bozulmaz, kirlenmez, hastalanmaz. Hastalanan şey nefstir. Osmanlı’da “ilmü’n-nefs” diye tercüme edilir. Doğru olan odur. Ruh sağlığının tanımı zor ama hastalığın tanımını yapmak daha kolaydır. “Şu belirtiler varsa, şu kadar süre devam ediyorsa yardım alınmalıdır.” diyoruz ve hastalığı tanımlıyoruz. Sağlık için de “Kişinin ruhsal ve zihinsel yönden sağlıklı ve dengede olmasıdır.” denebilir. Denge temel bir kavramdır.

Ruh, manevi ve metafizik bir kavram. Peygamberimiz, “Ruh Rabbim’in emrindendir.” diyor. Ruh konusunda çok az şey biliyoruz. Psikoloji; ölçülebilen, gözlenebilen, laboratuvar şartlarında tekrarlanabilen olguları inceler. Ama ruh, var olduğuna inandığımız, tamamen manevi bir şeydir. Dolayısıyla inançlar da bilimin konusu olamaz. Ancak inançların üstümüzdeki etkisi bilimin konusu olabilir. Bu inanç beni nasıl etkiliyor? Daha mı sakin yapıyor? Daha mı agresif yapıyor? Bilim bunu inceleyebilir ama bizatihi ruhu inceleyemez. Dolayısıyla “ruh bilimi” doğru bir çeviri sayılmaz. Bu yüzden de günümüzde artık psikoloji daha ziyade “davranış bilimi” olarak ifade ediliyor. Psikoloji iki kelimenin birleşiminden oluşuyor. Psike ruh demek, bu anlamda ruh diye çevrilmiş ama düzeltelim; bizim kullandığımız manada ruhu kastetmiyor. Nefs demek daha doğru olur. Loji de bilim demektir.

Bu bölümde kısaca insanı kandırılmaya yatkın bir varlık haline getiren özellikler üzerinde durduk. Bu özelliklerin bazıları, insanın doğasında vardır. Algı yönetmenleri ve manipülatörler, sosyoloji, psikoloji, sosyal psikoloji, nöro bilimler, tarih vb. gibi bilimsel disiplinlerden gelen bilgiler doğrultusunda bireyin ve toplumun zaaflarını çözümlemektedirler. Aynen kuşatılan bir kalenin en zayıf yerlerini tespit etmeye çalışan bir ordu gibi, insanların ve toplumların zayıf noktalan İncelenmektedir. Psikolojik savaş insanın bu zaafları üzerine bina edilmiştir. Eğer insan bu zaaflarını yenebilir, kendini tahkim edebilirse, algı yönetimi ve manipülasyon operasyonları etkisini kaybedecektir. Mücahit Gültekin

Bilişsel psikolojiye göre, bilgi belirsizleştikçe kişi kendi düşün­cesine daha fazla inanır ve yerleşik bakış açısına daha fazla teslim olur. Bu durum gerçekte bir savunma mekanizmasıdır. Psikanalizin “regresyon” dediği bir mekanizmaya oldukça benzemektedir. Yeni bilginin getirdiği zihinsel kaosla mücadele etmenin zorluğundan kaçınan birey, “en iyi bildiği” “en sade” “en basit” “en eski konumuna daha bir fazla yapışır. Artık bu aşamada herkes kendi kanıtlarına daha fazla sarılır.

Peki, yeni gelen bilgi, mevcut algı çerçevesiyle uyuşmuyorsa birey ne yapar? Eğer algı çerçevesini/perspektifi değiştirmenin bedeli ağır olacaksa ya da kişi daha önceki kullandığı algı çerçevesi/perspektife önemli yatırımlar yapmışsa kişi perspektifini değiştirmeyecek; yeni gelen bilgiyi de önceki perspektifle yorumlamaya devam edecektir. Araştırmalar, insan zihninin perspektif değişmediği takdirde yeni bilgiyi eski algı çerçevesiyle uyumlu hale getirerek algılama eğiliminde olduğunu göstermektedir.

Bilişsel psikolojinin insan zihninin işleyişine ilişkin şaşırtıcı bul­gulardan birisi de budur. Yeni bilgi her ne olursa olsun o konuya/ duruma/olaya ilişkin önceki fotoğrafin bir parçası haline getirilir. Tabi ki o konuya ilişkin kişinin zihninde daha önce şekillenmiş bir resim oluşmuş ise. Bu bakımdan istihbarat ajanlarını eğiten psikologlar tecrübeli bir ajanın standart dışı yeni bir bilgiyi gözden kaçırabileceğine işaret ediyor. Çünkü tecrübeli ajanın zihninde yeni gelen parçaları yerleştirebileceği pek çok çerçeve vardır. Hâlbuki standart dışı/beklenmedik bu yeni bilginin “olduğu gibi” alınma ihtimali yeni/acemi bir ajan için daha fazla muhtemeldir. Bu se­beple ajan eğitiminde görevli uzmanlar CIAye tecrübeli ajanların yanında bir de yeni ajan bulundurulmasını tavsiye etmişlerdir. Yani “uzmanlık/tecrübe etkisi” diyebileceğimiz bir faktör kişilerde değişim körlüğüne yol açabilmektedir.

Zihnin bu hatalı muhakemeye eğiliminden faydalanan Batı yıl­larca ülkemizde “Araplara güvenmeyin, onlar sizi arkadan vurdu[Bu propagandada algı yönetiminin “bütünden koparmak” olarak ifade ettiğimiz bir kuralı işletilmektedir. Bilginin tamamı verilmemektedir. Arapların Osmanlıya karşı ayaklandığı doğrudur ama arkadan onları buna provake eden İngilizlerdir. O yüzden biz mesela şöyle bir şeyi hiç işitmeyiz: “İngilizler Arapları Osmanlı ya karşı ayaklandırdı” Gerçekte argümanın tam doğru şekli böyledir.] İran’a güvenmeyin onlar sizin tarihi düşmanınız!” propagandasını etkili bir şekilde kullanmışlardır. Geçmişte Araplar’ın Osmanlıya karşı ayaklanmış olması, ya da İran’ın Osmanlı’yla rekabeti dikkate alınacak bir husus olabilir ama bugünkü Arapların ve İranlıların tavrı bugünün şartlan ve bağlamında yeniden değerlendirilmelidir. Sadece geçmişin bilgisiyle bugünü değerlendirmenin hatalı sonuç­lara yol açabileceği Kur anda da vurgulanmaktadır. “Biz atalarımızı bulduğumuz yoldan geri dönmeyiz? diyen Müşriklere Kur’an şu soruyu yöneltmektedir: “Ya atalarınız yanlış yolda idiyse?” (Bakara Suresi: 170; Maide Suresi: 104) Aşağıda aktardığımız figüre tekrar dönecek olursak; gözlemci bir şekle/figüre/olaya/duruma bir kez bir biçim vermişse bu gele­cekteki algıları şartlandırır ve algıya yön vermeye başlar. Bu gerçek, algının bir başka temel ilkesine de işaret eder.

Zihinsel işleyişimizin bu hatayı yapmaya eğilimli olması, algı yönetmenlerinin bu hatadan faydalanmasını sağlamaktadır. Konuya bir örnek daha verelim. Mesela diyelim ki şöyle bir sayı dizisi verilip, üç noktanın olduğu yere hangi sayının geleceği soruldu:

1, 3, 5, 7, 9,11,13,15,…

Eğer zihnimiz önceki sayıların arasındaki ilişkiye odaklanırsa boş yere 17 rakamının gelmesi gerektiğini söyler. Hâlbuki 15’e kadar devam eden 2 artma kuralı, bu sayıdan itibaren değişip, 4 artma kuralına uygun ilerleyebilir: 19, 23, 27… Yani 15’ten sonra neyin geleceği karan sadece 15’ten önceki sayıların kendi arasındaki ilişkilere bakarak verilmemelidir.

Örneğin, öğretmenler, kopyacı öğrencilerin, sınavlardaki “başını kaşımak” gibi nötr davranışlarını bile, kopya çekme girişimleri ola­rak değerlendirebilmektedirler. Bunun tabiki tersi de mümkündür. Çalışkan öğrencilerin, kopya çekme girişimlerini bile, normal/nötr bir davranış olarak görebilirler.

Zihinsel Kalıplar Çevreyi Kendi Klişelerine Göre Çabuk Biçimlendirmeye Eğilimlidir, Ama Değişime Karşı Dirençlidir. Emekli CIA eğitimcilerinden Richard Heuer (1999) CIA ajanla­rına verdiği derslerden oluşan İstihbarat Analizinin Psikolojisi adlı kitabında bu temel ilkeyi aşağıdaki şekille açıklamaya çalışıyor.

Bu şekilde figürlerin birinci resimden sekizinci resime kadar ve belirsiz olarak erkekten kadına doğru değiştiğini görüyoruz. Birinci resim açık bir şekilde erkek resmine benzerken, sekizinci resim açık bir şekilde kadın resmine benzemektedir. Ancak, dört ya da beşinci resimler o kadar açık değildir. Kadın resmine de, erkek resmine de benzetilebilecek biçimde çizilmiştir.

Bu figürler üzerinden farklı araştırmalar yapılmıştır. Bu resimler araştırmaya katılanlara tek tek gösterilmiştir. Araştırmalardan ilginç sonuçlar çıkmıştır. Bu resimlere önce birinci figürden bakmaya başlayan kişiler devam eden resimlerde de hep bir “erkek” resmi görmeye eğitimli olmuşlardır. Hatta öyle ki, sekizinci resimde bile erkek resmi “görmeye” devam etmişlerdir. Aynı şey tersi için de söz konusu olmuştur. Sekizinci figürden resimlere bakmaya bir kişi,birinci figürde bile kadın resmi görmeye eğilimli olmuştur. Bu şudur: Gözlemci bir kez baktığı şekille ilgili bir kalıp/beklenti şeyleri de şekillendirmeye devam eder; gördüğü şeyler değişse ve hatta tersine dönüşse bile.

Bir başka ifadeyle buradan çıkan temel sonuç şudur: Önceki gördüklerimiz daha sonra göreceğimiz şeyleri etkiler. Zihinsel sü­reçleri araştıran uzmanlar zihinsel kalıpların bir defa oluştuktan sonra onları değiştirmenin çok kolay olmadığını ama sözü edilen zihinsel kalıpların çevresel fenomenleri kendine göre çok çabuk biçimlendirdiğini ifade ediyorlar.

Düşünmek çaba ve zahmet gerektiren bir insani özelliktir. Ezber düşünceleri ve klişeleri her vücuda giydirmeye çalıştığımız elbise­lere benzetebiliriz. Standart bir elbise bazı insanların üstüne tam oturur ama bazılarına bol, bazılarına da dar gelir. Ama sonuçta bir şekilde olsa da olmasa da o elbiseyi karşımızdaki kişiye giydirmeyi başarabiliriz. Fakat bazen karşımıza öyle biri çıkar ki, artık o elbise o kişiye olmaz. Başka alternatifimiz yoksa elimizdeki elbiseyi o kişiye giydirmek için elbiseyi yırtmak/bozmak zorunda kalabiliriz. İnsan zihni çeşitli düşünme hataları yapmaya eğilimlidir. Düşünme hataları da algı yönetmenleri ve manipülatörlerin işini kolaylaştırmaktadır.

Bu tartışma ortamından sonra genelde düşünceler değişiyor. Evrensel anlamda değişmeyen ahlaki ilkeler olduğu görüşü ağırlık kazanıyor.

Bu örneğin, ahlaki davranışla ilgili bir örnek olup olmadığını bir kenara bırakarak şu soruyu yöneltiyorum; “O zaman bir şeyin ahlaki bir davranış ya da ahlaksız bir davranış olduğuna toplum karar veriyor, öyle değil mi?” Sonra şunu ekliyorum: “Eğer böyleyse, bugün her kötülük savunulabilir hale gelir. Örneğin, siz hiç bir pedofiliği, suçlayamazsınız. Eğer ahlak göreceli bir şey ise, adam sana çocuklara sarkıntılık yapmak, size göre kötü bir şey; bize göre değil’ diyecektir. Örneğin, Hollanda’da bugün pedofiliyi savunan bir parti var. Yasal anlamda çocuklara sarkıntılık etmenin serbest bırakılması için propaganda yapıyorlar?

Örneğin, eğitim psikolojisi dersinin, ahlaki gelişim konusunda sınıflara: ‘Ahlak evrensel midir? Evrensel ahlaki ilkeler var mıdır?” diye bir soru yöneltiyorum, öğrencilerimin pek çoğu, ahlakın “göreceli” olduğunu, toplumdan topluma değişen bir şey olduğunu söylüyor. Bu yargı, muhtemelen postmodern felsefenin çok doğrulu düşünce sisteminin zihinlere yaptığı etkiyle ilişkili olsa gerek. Ama öğrencilerimin, en azından önemli bir bölümü, niçin böyle bir düşünceye sahip olduklarının farkında değil. Düşüncelerini biraz daha açmalarını istediğimde, genelde şu örneği verdiklerini görü­yorum: “Örneğin, Türkiye’de bir çocuk babasının yanında bacak bacak üstüne atarsa, bu saygısızlık olarak görülür; ama aynı şey Amerika’da normal karşılanır?

Örneğin “değişmeyen tek şey değişimdir!” klişesini düşünelim. Hayatın bir hareket ve değişim içerdiği doğrudur. Ama bu ifade, eğer üzerinde biraz düşünürsek, içinde temel bir düşünce hatası barındırır. Bir defa insanlık tarihi boyunca, hem toplumlarda, hem de doğada değişmeyen pek çok şey bulabiliriz; değişen pek çok şey bulabildiği­miz gibi İnsanlar 2500 yıl önce bir birlerine taş atarak savaşıyorlardı; bugün ise füze atarak savaşıyorlar. Bu örnek hayatın hem değişen, hem de değişmeyen yönlerini güzel örneklemektedir. İnsanlar tarih boyunca birbirlerine düşmanlık etmişler ve zarar vermek istedikleri tarafa bir şey atmışlardır, tokat, taş, iftira, ok, kurşun, bomba ya da füze… Fakat her şeyin değişebilir olduğu düşüncesi; hemen herkesi değişimin meşruluğunu kabule yöneltmektedir Bu ise insanların farkında olmadan pragmatizmin temel bir ilkesini benimsemesine yol açmaktadır.

İnsanların bir kısmı klişelerle, atalarından öğrendikleri ezbere bilgilerle hareket ederler. Klişelerin ve edindiğimiz ezberlerin bir kısmı faydalıdır ama her sosyal/siyasi/kültürel olay kendi koşulları ve bağlamı içinde yeniden değerlendirmeyi gerektirir.

Kur’an “Yeteri kadar düşünmezseniz, pislik içinde kalırsınız? (Yunus Suresi: 100) diyerek bu konuda insanlığı uyarmıştır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik düşünme becerisine sahip olmasıdır. Ancak tefekkür bir çaba işidir, özellikle kitaptan, kalemden uzaklaşan bir nesil için düşünmek daha da bir zahmetli iş haline gelmiştir. Çevresinde gördüğü, yaşadığı olayları; medyadan gelen haberleri, okulda öğrendiklerini araştırmaksızın/sorgulamaksızın kabul eden kişilerin kötülük merkezlerinin tuzağından kurtulma şansı yoktur.

Yeteri kadar düşünmeyen, ezber ve klişelerle hareket eden kişiler algı yönetmenleri ve manipülatörler için kolay lokmadır. Hatalı düşünme biçimleri de algılarımızın kolay yönetilmesine sebep olur.

Halbuki, “Hasbinallah” deyip iki şoförden en azından biri yola devam etseydi, bir kaç saat sonra her ikisi de olayı unutacaktı. Akşam yemeğinde anlatılacak bir konu olarak bile hayatlarında yer almayacak bir konu, birinin (belki) ölümüyle, diğerinin ise (belki) hayatının geri kalanını hapishanede geçirmesine yol açtı. İnsanlar çoğu zaman bir davranışının amaca hizmet edip et­mediğine bakmıyor; gururunu, hırsını, öfkesini, şehvetini tatmin eden davranışları düşünmeden yapıyor.

Duyguların kontrol edilememesi sadece sosyal ve siyasal olaylarda değil, bireysel yaşamımızda da onulmaz yaralara yol açabilir. Bir gün dolmuşla giderken iki taksi şoförünün kavgasına şahit olmuş­tum. Biri tali yoldan ana yola burnunu uzattı, öteki şoför eliyle “Ne yapıyorsun?” der gibi bir hareket yaptı. Diğer şoför, el frenini çekip hiddetle aşağı indi.Öteki şoför de indi. Tali yoldan inen şoför (ki hatalıydı) elindeki demirle diğer şoförün kafasına vurdu. Adamın kafasından kan fışkırdı, yere yığıldı. Her şey bir kaç saniye içinde olup bitti. Adamın ölüp ölmediğini bilmiyorum. Biz yola devam ettik. Muhtemelen olay yerine polisler geldi, eğer adam öldüyse, belki 10-15 yılını geçirmek üzere diğer kişi hapishaneyi boyladı.

Müslümanların zaman zaman anlaşmazlıklara düşmesi, hatta karşı karşıya gelmesi bile mümkündür. Ancak Kur’an bu noktada kardeşliğe vurgu yaparak önemli bir ilke getirmektedir: “O halde kardeşlerinizin arasını düzeltiniz” (Hucurat Suresi:10). Asıl olan, kavgayı körüklemek değil, arayı bulmak, öfkeleri azaltmaktır.

Algı yönetmenleri ve manipülatörler kitlelerin duyarlı olduğu “din” “milliyetçilik” “namus” “mezhep” gibi konuları kitleleri kendi amaçları doğrultusunda harekete geçirmek için sık sık kullanırlar. Bu konular genelde, “merhamet” “öfke” “korku” gibi duyguları daha kolay harekete geçirebilmektedir. Özellikle günümüzde, “mezhepçilik ve “milliyetçilik” Ortadoğu halklarının kendi aralarında savaşması için kışkırtılan iki temel konudur. Irak’ta yüzbinlerce kişi bu yolla birbirine kırdırılmıştır. Bir gün şiflerin gittiği bir camı bombalan­mış, ertesi gün sünnilerin gittiği bir camı bombalanmıştır. Ölenler, Iraklı, Müslüman ve Araptır. Aralarındaki tek fark mezhepleridir. Her iki taraf da zarar görmekte ve acı çekmektedir. Ölen ve öldüren Müslüman, kanın aktığı yer kendi toprakları, milliyetleri aynıdır. Sadece öldürdükleri silah Amerika, Avrupa ya da İsrail malıdır. Aslında oyun çok basittir. O kadar basittir ki, ilkokul öğrencileri bile bu oyunu anlayabilir. Müslümanların kendi aralarında savaş­ması, Amerika’nın, İsrail’in ve Avrupa’nın işine gelmektedir. Müs­lümanların birbirlerine karşı olan öfkesi Batının silah satmasına ve Müslümanların yaşadığı coğrafyada kendi politikalarını daha rahat uygulamasına yol açmaktadır. Konu bu kadar basittir. Fakat sorun şudur ki, öfke ve asabiyet, ilk bölümde de vurguladığımız gibi, insanları sarhoş etmektedir. Aklın önüne perde çekmekte ve insan kendi darağacını kendisi kurmaktadır.

Duygular bize hareket etmemiz için güç verirler ama davranış­larımızın sonuçları hakkında bize bir şey söylemezler. Duygular tatmin edilmek isterler, o kadar. Sutherland (2009) duygularının etkisi altında hareket eden kişilerin irrasyonel davrandıklarım çe­şitli örneklerle aktarmaktadır. Bir fabrikada işçiler arasında şöyle bir çalışma yapılmıştır. A bölümünde çalışan işçilere kendilerine ve B bölümünde çalışan işçilere yapılacak zamla ilgili iki seçenek sunulmuştur: İlk seçenekte A bölümü işçilerine %10 zam; B bölümü işçilerine de %20 zam yapılacaktır. İkinci seçenekte ise A bölümü işçilerine de B bölümü işçilerine de %5 zam yapılacaktır. Hangisini tercih ettikleri sorulmuştur. A bölümü işçileri ikinci seçeneği tercih etmişlerdir. Tekliflerde de açıkça görüldüğü gibi, B bölümü işçileri hiç söz konusu edilmemiş olsa, teklif şu şekildedir: %10 zam mı istersiniz, %5 zam mı? A bölümü işçileri %5 zam istemişlerdir. Bu irrasyonel kararın arkasında duygular vardır. B bölümü işçilerine karşı duydukları kıskançlık onları daha az zam alma kararına yöneltmiştir. Sonuçta B bölümü işçilerinin cebine daha fazla para girmesi onların zararına olan bir şey değildir. Ama %5 daha az zam almak A bölümü işçilerinin cebine zarar veren bir karardır. Ama kıskançlık duygusu tatmin edilmek ister; bize zarar verse bile.

Kur’an duyguların kontrol edilmesine ilişkin önemli uyarılarda bulunmaktadır. “Bir kavme olan öfkeniz, sizi adaletsizlik yapmaya yöneltmesin” “Merhametiniz hadleri uygulamaktan alıkoymasın” gibi ayetler duyguların kontrolünde hareket etmememiz gerektiğini anlatmaktadır. Bu ayetlerde dikkat çekici olan, duyguların reddedilmemesidir. Örneğin, “öfkelenmeyin” demiyor; ya da “merhamet etmeyin” demiyor. Öfkeniz ya da merhametiniz sizi yönetmesin, diyor.

Yıllarca aile sorunları dinlemiş bir danışman olarak, yapılan evlilik tercihlerinde benzer pek çok evlilik biyografisi dinledim. Bazen, sevdiği kişiyle evlenebilmek için, anne-babası da dahil herkesi karşısına alarak sevdiğine kaçan bir kadın, evlendikten 1 yıl gibi kısa bir süre sonra boşanma kararı verebiliyor. Evlendiği adamın pek çok negatif özelliğinden bahsediyor. Kadınların bir kısmı, “Evlenmeden önce böyle değildir gibi bir argüman geliştiriyor. Muhtemelen, kocası, bu negatif özellikleri bir yıl içinde kazanmamıştı. Sorun, kadının müstakbel kocasına karşı hissettiği duyguların, adamı doğru değerlendirmesini engellemesidir. Bu tür sorunlarda ilginç olan bir nokta da şudur. Duygusal kişiler, mantıklı açıklamalara karşı da duygusal direnç gösterirler. Böyle bir evlilik yapmış kişilerden bazıları, bugün şikâyet ettikleri sorunların bazılarını çevresinin ona hatırlattığını anlatır: Ama o zamanlar, kocamın negatif özelliklerini söyleyenlere kızıyordum. Sanki herkes çok mu iyi, senin kocan sütten çıkmış ak kaşık mı gibi tepkiler veriyordum. Ya da bana söylenenleri, beni çekememelerine yoruyordum. Bu tür açıklamalar, duygu merkezli hareket eden kişiler hak­kında ilginç bilgiler veriyor. Bunun farkında olan algı yönetmenleri genelde kitlelerin mantığına değil, duygularına hitap eden bir dil kullanırlar. Birinci bölümde aktardığımız kandırmanın dokuzuncu kuralında algı yönetmenleri ve manipülatörlerin, niçin duyguları hedef aldığını ayrıntılı olarak açıklamıştık.
Bir kişi herhangi bir olaya/duruma/soruna karşı bir görüş bil­dirdiğinde ve bu görüşünü çevresiyle paylaştığında bu görüşünün aksine kanıtlar gelse dahi ilk ortaya koyduğu görüşten dönme olasılığı zayıftır. Buradaki kritik nokta, kişinin görüşünü “başkalarıyla” pay­laşmasıdır. Bu aşamadan sonra kişi görüşünü değil bir bakıma kendini savunmaya başlar. Sosyal psikolojide yapılan araştırmalar bu durumu ortaya koymaktadır. Örneğin, bir kişi bir araba almaya karar verdiğinde bütün marka seçeneklerini değerlendirir. Ancak bir markaya karar verdikten sonra, kararının lehine olan verilere daha duyarlı hale gelirken, tersi kanıtlara duyarsızlaşır. Örneğin, karar verdiği markanın “daha az yaktığı” ile ilgili bir haber daha çok dikkatini çekerken, “parçalarının pahalı olduğu’na dair bir bilgi değersizleştirilir. Yapılan pek çok araştırma toplum karşısında savunulan bir fikirden geri dönmenin oldukça zor olduğunu gösteriyor. Öyle ki, bir araştırmada farazi olarak sunulan bir durumda kişi bir gö­rüşü savunmuştur. Sonrasında savunduğu görüşün yanlış olduğu söylenmesine rağmen kişi görüşünü savunmaya devam etmiştir.

Ayı demiş ki, “Bu yıl çok armut olacak” “ Nereden biliyorsun?” diye sormuşlar. “Çünkü” demiş; “Canım öyle istiyor!” Bazen çevremizdeki işaretleri, gerçekte öyle olmamasına rağmen, arzularımızın etkisiyle yorumlayabiliriz. Bir şarkıda “yalan da olsa bana sevdiğini söyle” gibi bir mısra vardı. Tuhaf ama insan, sevdiği/ istediği/arzuladığı şeye inanmayı yalan da olsa tercih edebiliyor. İnsan birine aşık oldu mu, onun iyi özelliklerini “çok iyi algı­larlar; kötü özelliklerini ise, ya görmez gelir ya da önemsizleştirir. Aynı şey sevmediğimiz kişiler için tersinden geçerlidir. Bu durum duygularımızın gerçekler üzerinde büyüteç etkisi yaptığını bize gösterir. “Aç tavuk kendini darı ambarında zannedermiş!” sözü ve Anadolu’da çok söylenen “Söyle söyle yalan da olsa hoşuma gidiyor? sözü, gerçekliği kendi hislerimize göre nasıl çarpıtabileceğimizi güzel bir şekilde anlatıyor. Sosyal psikolojide yapılan araştırmalar, insanların arzuladıkları şeylere kendilerini inandırma eğiliminde olduklarını göstermiştir. Örneğin, aç olan kişilerin, ödül eğer hamburger ise, bir piyango çekilişinde kendilerini daha şanslı gördüklerini göstermiştir. Bu duruma abartılı iyimserlik denilmektedir. Arzularımız muhte­melen, mantık ve muhakememize etki ederek, arzuladığımız şeyi destekleyen verileri daha büyük görmemizi sağlarken, arzumuzla ters düşen şeyleri küçültmemize neden oluyor.

Kandırılmaya yatkın kişiliğin diğer bir özelliği, duygu merkezli hareket etmesidir. İnsanın eylemlerinde duyguların etkisi olması doğaldır ve hatta gereklidir. Ancak, insanın kararlarında/eylemle- rinde duygularının etkisi olması ayrı bir şey, duygu merkezli hareket etmesi ayrı bir şeydir. Öfke, sevgi, merhamet, hüzün vb. duygular doğaldır ve aklın kontrolünde kullanıldığı sürece faydalıdır. Örnek vermek gerekirse, duygular arabanın benzini gibidir; arabanın hareket etmesi için gerekli enerjiyi sağlar. Ama arabanın hareket etmesi başlı başına iyi ya da kötü bir şey değildir. Direksiyonda usta bir şoför yoksa arabayı harekete geçiren o enerji bizi bir uçuruma da yuvarlayabilir.

Çocuğunu özel bir okula kaydettiren birine, “Niçin o okula kaydettirdin?” diye sorduğum da “Çok güler yüzlü insanlar, sıcak davrandılar? demişti. Eğer bu kişi, hayatındaki diğer kararları da böyle veriyorsa, algı yönetmenleri ve manipülatörlerin en hoşlandığı tipler arasında demektir. Güleryüz, bir okula kaydettirme işleminde dikkat edilecek faktörlerden biri olabilir, ama duygusal tipler için belirleyici bir faktördür.

Dikkat bu tanıma göre bir uyarana yoğunlaşmaktan çok, diğer uyaranları eleyebilme becerisidir. Dikkat etmek bir tercih meselesidir. Sonuçta dikkat etmeyi tercih ettiğimiz şeyleri hatırlarız. İşyerinde bir gün önce izlediğimiz (izlemeyi tercih ettiğimiz) program hak­kında konuşuruz. Diğer programlar bizim hayatımız üzerinde daha belirleyici etkilere sahip olsa bile, o programlar muhabbetimize dâhil olmaz. Bu bizim seçimimizdîr.

İnsan doğası gereği bir şeye yoğunlaştığı zaman, başka bir şeye dikkatini verememektedir. Diğer bir ifadeyle biz aynı anda iki şeye birden aynı oranda dikkat etmekte zorlanırız. Dikkat kuramları, bir şeye dikkat etmenin ancak diğer şeyleri filtreleyerek mümkün olabileceğini söylemektedirler. Broadbent (1958) dikkate ilişkin ilk kapsamlı kuramı ortaya koyan kişilerdendir. Broadbent’in kuramı filtre kuramı olarak adlan­dırılmaktadır. Broadbent’e göre dışarıdan gelen uyaranlar duyular vasıtasıyla alınır ve kısa şiirdi depoya getirilir Bu uyaranlar kısa süreli depoya getirilirken korunur. Ancak ondan sonra bu uyaranlar seçici filtre tarafından elenir ve ancak biri “darboğaza girer ve ancak bu kanala giren bilgi işlenir diğerleri silinir. Örneğin bir toplantıda iki farklı konuşmacıdan gelen bilgileri kısa süreli depo kaydedecektir. Ancak kaydedilen bu bilgilerden sadece bir tanesi seçilecek ve kanala girecektir. Dolayısıyla kişi konuşmacılardan sadece bir tanesinden gelen bilgiyi işleyecek diğer konuşmacıdan gelen bilgiyi silecektir. Broadbent’e göre bilgi kısa süreli depoda saniyeler düzeyinde kala­bilir ve bu kısa süre içerisinde eğer filtrelenmez ise kaybolup gider (Akt., Amado, 1996).

Bir televizyon, anteni nereye çevriliyse o yöndeki kanalların ya­yınlarını alacaktır. Diğer kanallardan sinyal gelmeye devam etse de, anten başka bir frekanstan gelen sinyallere yönlendirildiği için diğer kanalların programlarını ekranda görmek mümkün olmayacaktır. Hayat da aynen böyledir. Alıcılarımızı nereye çevirmeyi tercih edi­yoruz? Sonuçta bütün yayınlan aynı anda izlemek mümkün değildir Dikkat kuramları bunu bilimsel temelde açıklamaktadır.

Daha 20 yıl öncesi gerçekleşen bu olaya benzer pek çok olay gerçekleşmiştir. Bugün Ortadoğu’da yaşanan katliam ve kargaşa benzer oyun ve tuzakların bir sonucudur. Ama halklar geçmişte yaşanan dramları unuttukları için aynı oyunlar bugün hâlâ etkili bir şekilde oynanabilmektedir. Yakın tarihin en vahşi kitlesel katliam­larından biri olan Ruanda olayı bugün acaba ne kadar hatırlanıyor?

Algı yönetmenleri ve manipülatörler, insanın bu zaafından çok sık faydalanırlar, örneğin, zayıf ve yoksul halklar tarih boyunca kendi aralarında yaptıkları kavgalardan dolayı zengin ve güçlü ülkelerin tutsağı olmuşlardır. Bunun sayısız örneği vardır. Bu ülke­lerin içindeki sosyal fay hatlarını sürekli tetiklemek, ayrımcılık ve bölücülük çıkarmak sömürgecilerin sık kullandığı yöntemlerden biridir. Ama geçmişin acı tecrübelerini unutan halklar aynı tuzaklara her defasında düşmektedir.

Başrolünde Kevin Spacey’in oynadığı Olağan Şüpheliler filminde Verbal Kint (Kevin Spacey) filmin bir yerinde kendisini sorgulayan FBI görevlisine “Şeytanın en büyük gücü kendisinin olmadığına inandırmakmış” der. Algı yönetmenlerinin oynadığı en güçlü oyunlardan biri, bizi düşmansız bir dünyada yaşadığımıza inandırmaktır. Çevremizde olup biten kötülüklerin sanki kendiliğinden/doğal bir süreç içinde olduğu gibi bir atmosfer içine sokuluyoruz.

İnsan hayata geliş amacını unuttuğu gibi, bu dünyada bir düş­manı olduğunu da unutur. Söylediğimiz gibi hayatın bazı temel gerçeklerini unutmanın bedeli ağırdır, özellikle düşmanlı bir dünyada yaşadığımız gerçeğini unutmanın bedeli çok dramatiktir. Buna işaret eden atalarımız “Su uyur, düşman uyumaz? demişlerdir.

Bir askeri birlik, yarın savaş çıkacakmış gibi hazır olmalıdır. Barış ortamının rehavetine kapılan bir ordu, ani saldırılar karşısında bozguna uğrayabilir. Ancak hayatın rutin akışı çoğu zaman bizi hayatın acı gerçeklerinden uzaklaştırır. Kur an bunu “dalıp gitmek” olarak isimlendirmektedir. Dalıp gidenlerin durumu, Kuranda etkileyici bir uslupla aktarılmaktadır: Sizi şu cehenneme sürükleyip-iten nedir?

Yoksula yedirmezdik.

(Batıla ve tutkulara) Dalıp gidenlerle biz de dalar giderdik. Din (hesap ve ceza) gününü yalan sayıyorduk.

Sonunda yakîn (kesin bir gerçek olan ölüm) gelip bize çattı. (Müddesir: 42-47).

Ölümden en uzak olduğumuz (en çok unuttuğumuz) bir zamanda ölümün bize gelip çatması, bir ordunun en hazırlıksız olduğu bir zamanda saldırıya uğraması gibidir. Şaşkınlık ve bozgun kaçınılmazdır.

Doğruyu unuttuğumuz zaman, yanlış yapmaya açık hale geliriz. Girdiğimiz yazdı sınavlar, bunun belki de herkesin yaşadığı açık örneklerinden biridir. Sorunun cevabin, biliyoruzdur ama küçük bir detayı unuttuğumuz için, doğruya yakın olan çeldiriciye kanar, yanlış cevabı işaretleriz.

1999 yılında gerçekleşen büyük Marmara Depremi’ni hatırla­yanlar, o günlerde insanların uzun bir süre dışarılarda yattıklarını da hatırlayacaklardır. O günlerde herkeste bir deprem bilinci oluşmuş, herkes deprem tedbirleri hakkında konuşur olmuştu. Bu bilinç uzun bir süre deprem olmayınca yavaş yavaş kaybolmuş ve normal hayatımıza geri dönmüştük. Ta ki yeni bir deprem oluncaya kadar. İnsanlar en travmatik yaşantılarını bile zamanla unutabilirler.

Unutkan bir varlık olmasından dolayı, Allah, insandan kendini sürekli hatırda tutmasını sağlayacak bir takım amellerde bulunmasını talep etmiştir. Namaz böyle bir ibadettir, insanın günde beş vakit Allah’ın huzuruna durarak, nereden geldiğini ve nereye gideceğini hatırlaması istenmiştir. Gerçekte Allah insanın hayatına kendisini hatırlatıcı pek çok işaret (ayet) koymuştur, örneğin, ölüm bu hatırlatıcılardan birisidir. İnsan hayata geldikten kısa bir süre sonra ölüm gerçeğiyle tanışır. Ölüm, bu dünyanın geçici olduğunu bize söyleyen en güçlü hatırlatıcıdır. Çevremizde sürekli birileri ölür. Her yıl tabiatın öldüğüne ve yeniden dirildiğine şahit oluruz. Bir çocuk kuşunun, köpeğinin, dedesinin öldüğüne şahit olur, ölümle hayat iç içedir. İnsan ölüm gerçeğiyle karşılaşınca hayata geliş amacım hatırlayabilir. “Öleceksem niye yaşıyorum?” temel sorusu, hayatın amacıyla ilgili bir sorudur. 

Ama bazı insanlar bir diğer ölüme kadar (genelde yakın kişilerin ölümü) bu gerçeği yeniden unutur. Kur’an bu gerçeği bir örnek olay üzerinden anlatmaktadır:

Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindekileri tadı bir rüzgârla alıp götürdükleri ve (yolcular) bu yüzden neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar, her yerden onlara dalgalar hücum eder ve onlar çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar da dini yalnız Allah’a halis kılarak: Andolsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız diye Allaha yalvarırlar. Fakat Allah onları kurtarınca bir de bakarsın ki onlar, yine haksız yere taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir; (bununla) sadece fâni dünya hayatının menfaatim elde edersiniz; sonunda dönüşünüz yine bizedir. O zaman yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz.(Yunus Suresi:22-23)

Algı yönetmenleri ve manipülatörler insanın unutkanlık özelliğin­den faydalanırlar. Algı yönetmenleri aynı oyunları oynayarak halkları kurdukları tuzaklara defalarca düşürebilmektedirler. Özellikle hayata geliş amacımızı ve asıl düşmanımızı unutmak algı yönetmenlerinin işini oldukça kolaylaştırmaktadır. Bu sebeple, algı yönetimi sürecinin önemli bir bölümünü unutturmak oluşturur.

Unutmak tamamıyla olumsuz bir özellik olarak değerlendirilemese de, bizi yanılmaya ve kandırılmaya açık hale getirir. Unutkanlık, insanın temel bir özelliği olsa da hayatımız açısından önemli olan şeyleri unutmamak da bizim görevimizdir. Bu yüzden önemli şeyle­rin sık tekrar edilmesi unutmaya karşı bizi korur. Tekrar edilmeyen şeylerin zamanla unutulduğu bir gerçektir, insanlar eğer uzun bir müddet konuşmazlar ise, ana dillerini bile unutabilmektedirler. Bir öğretmen uzun süre derse girmez ise, kendi branşının temel bilgilerini unutabilmektedir. Bir avukat uzun süre duruşmalara girmezse en iyi bildiği yasaları hatırlayamayabilir. Şöyle bir geriye dönüp baktığımızda unuttuğumuz pek çok şey olduğunu görürüz. Gençliğimizde yıllarca arkadaşlık yaptığımız, en iyi dostumuzun ismini hatırlamakta zorlanırız. Hatta uzun süre görmediğimiz ak­rabalarımız bile unutulmaya yüz tutar.

Peygamberlerin bir görevi tezekkür, Kuranın bir diğer ismi de Zikirdir. Tezekkür hatırlamak anlamına gelmektedir. Kur an ve pey­gamberler insanlara unuttukları (ya da şeytan tarafından unutturu­lan) temel gerçeği insana hatırlatmak için gönderilmiştir. Bu gerçek hayata niçin gönderildiğimizdir. Çünkü insan unutan bir varlıktır, insan kelimesinin, ıns kavramından türediğini ve hem ünsiyet eden, hem de ünsiyet edilen varlık anlamına geldiğini söyleyenler olduğu gibi, insiyan kelimesinden türediğini ve Allahla yaptığı anlaşmayı unuttuğu, için bu ismin ona verildiğini söyleyenler de olmuştur (Er- tuğrul, 2004). Kuran da Âdem’in kandırılmaya yatkın hale getiren bir özelliği olarak unutkanlığına vurgu yapmaktadır: Gerçek şu ki, bundan önce Âdem’e bir emir (ahid) verdik ama o unuttu ve biz onda bir azim de bulmadık (Taha Suresi: 115)

Hz. Âdem’in kandırılma sahnesinden çıkardığımız sonuçları şu maddelerle özetleyebiliriz:

1. İnsanoğlu kandırılmaya yatkın bir varlıktır.

2. İnsanoğlu, dostunu da düşmanını da unutabilen bir varlıktır.

3. Şeytan insanın zaaflarım iyi çözümleyen usta bir aldatıcıdır. Kendisi için en olumsuz koşullarda bile, şartları lehine çevirebilecek inandırıcı argümanlar kurgulayabilir. Diğer bir ifadeyle, insan en avantajlı koşullarda bile kandırılabilen bir varlıktır.

4. Arzularımız ve korkularımız kontrol edilmediğinde bizi kandırılmaya yatkın hale getirir; düşmanımızı göremememize, dostumuzu unutmamıza sebep olur.

5. Düşmanı tanımamak, düşmanın düşman olduğunu unutmak bizi kandırılmaya hazır hale getirir.

6. Düşman koşullara, içinde bulunduğumuz bağlama ve psiko­lojik gerçekliğimize uygun yalanlar söyler. Diğer bir ifadeyle, şeytan standart basmakalıp söylemler kullanmaz; kişiye özel fısıldar.

7. Tefekkür, akletme (eleştirel sorular sorma) aldatıcının oyununu görmemizi sağlayabilir.

8. Bir kandırılma durumunda asıl sorun, kanmamıza sebep olan eylemi/ameli rasyonelize edip nefisimizi temize çıkarmaya ça­lışmaktır. Eğer bu yapılmaz ise, kandırılmak, sonrası için bir fırsata da dönüştürülebilir; bizi algı yönetimi ve manipülasyonlara karşı aşılayabilir. Peygamber Efendimizin, “Mümin bir delikten iki defa ısırılmaz” hadisini de bu bağlamda anlayabiliriz.

İnsanı kanmaya eğilimli bir varlık haline getiren zaaflarım üç başlık altında inceleyeceğiz. Algı yönetmenlerinin hocası, büyük aldatıcı Şeytanla ilk karşılaşma Şeytan’ın zaferiyle sonuçlanmıştı. Ama insan bu ilk aldanıştan çok şey öğrenebilir. Eğer bu ilk sahneden gerekli dersleri çıkarabilirsek, bugün çok daha karmaşıklaşan algı operasyonlarına karşı durabil­memiz mümkün olabilir. Ama insan, öncelikle kendim aldanmaya pekiştiren yeni taktikler geliştirmektedirler.

Bu sebeple olsa gerek zaman zaman Peygamberler zelle denilen küçük hatalar yapmışlardır. Ama hatalarını hiç bir zaman rasyo- nalize etmemişler; meşrulaştırmaya çalışmamışlardır. Hatalarını anlar anlamaz tevbe istiğfar etmişlerdir.

Bir aldanma olayında asıl tehlike buradadır. İnsan nefisini temize çıkarmaya eğilimlidir. Hâlbuki insan, nefisini temize çıkarmak değil, nefisini tezkiye etmekle sorumludur. Eğer insan yanlışım savunmaya başlarsa, bunun bedeli çok daha ağırlaşır ve yanlış üreten bir zihne sahip olur. Doğruları görememeye başlar. Günah işlemek başka bir şey, günah üreten bir perspektife sahip olmak başka bir şeydir. Günah affedilebilir ama günah savunmak/rasyonalize etmek kişinin seytanlaşmasına yol açabilir. Kur’an’da geçen ”ins şeytanlar” (En’am Suresi:112) muhtemelen yanlışlarını savunan ve bunun sonucunda günahları kendilerine güzel/süslü görünen kişileri ifade etmektedir.

Hz. Adem’in aldatıldığını anladıktan sonraki tepkisi de oldukça anlamlıdır. Âdem hiç bir savunmaya girmemiş, hatasını hemen anlamış ve af dilemiştir. İkisi dediler ki: Rabbimiz; kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamazsan ve bize merhamet etmezsen; muhakkak ki biz, hüsrana uğrayanlardan oluruz. Burada şöyle bir savunma yapmaları beklenebilirdi: “Biz kötü bir niyetle yapmadık, burada ebedi kalmak istedik Ayıp yerlerimizin bize görüneceğini bilmiyorduk Üstelik Şeytan” da yemin etti. Bir kişinin yalan yere yemin edebileceğini düşünemezdik Ama böyle bir savunmaya hiç girmemişlerdir. Burası önemli bir noktadır. Bir insan aldanabilir. Ama aldanışını rasyonalize etmesi, çok daha tehlikelidir. Eğer Hz. Âdem böyle bir savunmaya girmiş olsaydı, muhtemelen, artık bir Şeytan’a ihtiyacı kalmayacak; kendi kendim aldatan bir varlığa dönüşecekti. Belki de, Şeytanın yemini, aldanma olayından sonra, Âdem’in yanlışını rasyonalize etmesi/kullanması için kandırma cümlesinin içine yerleştirilmişti.

Yeniden İnanmak / Rasim Özdenören

Mutlak anlamda, insanın seçme hakkı hep var olmuştur. Seçim sîzindir. Seçim, insan tekine aittir. Tarihte, üçüncü bir yol daha yoktur. Kader insanları ve milletleri hep sınamıştır. İnsanlar ve milletler de, hep bu iki yoldan birini seçmişlerdir. Seçmişler ve, ya ateş vadisine doğru, ya altından ırmaklar akan ülkeye doğru. yol almışlardır. Eğer yüreğinizde bir bulantı, kafanızda bir kuşku hissediyorsanız, varlığınızda bir rahatsızlık, çevrenizde bir huzursuzluk varsa kader sizi seçmeye çağırıyor demektir. Ya size uzatılan ipe sımsıkı sarılıp kurtulacak ya da boynunuzda bükülü bir iple ateş vadisinde dolaşmaya razı olacaksınız.

Çünkü tarihin ak çizgisi de, insanın var oluşuyla birlikte kendini devam ettirmektedir. Bu ak çizgide mutlak  mutlak hüküm ve mutlak düzen sapmadan kendi yolunda ilerlemektedir .Bu yol peygamberlerin haber verdiği yoldur. Orada her şey yerli yerindedir. İnanmak, bir bilinç işidir. İnsan bu bilinci bu sorumluluğu onurla taşır. Kendisine buyrulan yöne dosdoğru  yürür. Boynunda bükülü bir ip değil, elinde mutlak yönü gösteren sımsıkı sarıldığı bir ip vardır çünkü.

İnsan, köle olmuştur, sömürmüştür, sömürülmüştür, zalimlerin en zalimi, mazlumların en mazlumu olmuştur. Bütün bunlar olmuştur. Tarihse, hep akıp gitmiştir, gitmektedir. Tarihte, daima bir Firavun, bir Nemrut, bir Ebu Cehil, kısaca, isim ve kılık değiştiren bir tiran mevcut olmuştur. İnsanlar, buzul ülkeleriyle ateş iklimler arasında gidip gelmiştir. Tarihin bu çizgisi daima karanlık bir kuşak halinde sürmüştür. Bu kuşağın karanlık çizgisi içinde kalan insan, seçme hakkını yitirmiştir. Sanki mukadder bir günah, onu bu çizgiye sokmuştur. Bileklerinde ve boyunlarında, bir vebali sürükleyip durmuşlardır. Onlar, bu ateş ülkesinde, “boyunlarında bükülü bir ip olduğu halde” sürüklenip dururlar. Tarihin bu çizgisi, red ve inkâr çukurlarıyla, ateş vadileriyle uzanır. Ortalığı, simsiyah bir cehalet dumanı kaplamıştır. Yön, mesafe belirsizdir. Her duman aralısından bir iblis başı görünmektedir. İnsan neyi seçecektir? Daha başından böylesi bir vadiye düşen insan, seçimini ilk anda kaybetmiş demektir.

Her nesil, sırtında bütün bir geçmişin yükünü de taşımıştır. Bunun bilincinde ve sorumluluğunda olaydı, bu yük , ona tarihin bir şeref nişanı gibi takılmış arması olacaktı. Ama her zaman böyle olmamıştır. Bunalımlar, karışıklıklar, desiseler, entrikalar, bu yükü dayanılmaz bir ağırlık haline getirmiştir onun sırtında. Tarihin, mutlak çizgi üzerinde yürümesine karşı çıkmak isteyenler, bu yükü, insanın sırtına, âdeta bir zillet damgası olarak da, basmışlardır . İnsanın kulluk görevini yerine getirmesini engellemek istemişlerdir. İnsan, karanlık boşluklara yuvarlanmıştır, bir kasırga alıp, onu bir başka cehennem ülkeye götürmüştür.

https://youtube.com/watch?v=YN8cpsD1NzU
https://youtube.com/watch?v=-cxuXT5uHys

Kısaca, insan sorumluluğunun bir gereği olarak tercih ve irade kabiliyetine sahip kılınmıştır. İnsanın tercih ve iradesinin gereğini yerine getirebilmesi, onu diğer varlıklardan hatta meleklerden bile üstün kılan özelliklerden birisidir. İnsan kendi istek ve iradesiyle mükemmel bir şahsiyete sahip olabildiği gibi varlıkların en aşağı mertebesine de düşebilir.

İnsan kendi iradesiyle hayrı ve şerri seçebilme özgürlüğüne sahiptir. Kur’ân insanın şuurlu olarak kendine doğru veya yanlış yolu seçip, ona göre hareket ettiğini ve Allah’ın sadece insanın hareketlerini değerlendirdiğini ifade eder (en-Neml 27/39-40; el-İnsan 76/3; el-Beled 90/10-20; eş-Şems 91/7-10).

Kur’ân’da insanın irade sahibi olduğunu anlatan pek çok âyet olduğu gibi cebri savunan âyetler de vardır. Fakat biz burada bu tartışmanın ayrıntısına girmeyerek insanın özgür bir varlık olduğu görüşünden hareket ederek konuyu izah etmeye çalışacağız. Tabiat kanunları denilen ilahî kanunlar alemin ayrılmaz bir parçası olduğu gibi, irade ve hürriyet de insanın
ayrılmaz bir parçasıdır. İradenin varlığı inkar edildiği zaman, dünyada hak, vazife, sorumluluk, suç ve ceza bağlamında hiçbir şey kalmaz. Çünkü iradesi olmayan insan hayvandan farksızdır. Bu açıdan bakıldığında irade; gerçek ve gerçek olmayan, doğru ve yalan, mutlak ve nisbî gibi iki alternatif arasında serbestçe seçmeye muktedir olmaktır. Eğer insan hür ve irade sahibi bir varlık olmasaydı dinin gönderilmesinin bir anlamı kalmazdı. Çünkü hür irade insanın dini seçmesi ve yaşaması için zorunludur.


İnsan şahsiyetini etkileyen faktörlerden birisi de iradedir. Sözlükte; talep etmek, istemek, dilemek, arzulamak, emretmek, tercih etmek, iştiyak, kast, meşiet, hareket, hüküm, yaratma ve inşa anlamlarına gelir.

Akıl davranışlarımızın ve sorumluluk duygumuzun ana kaynağı ve şahsiyetimizin oluşması için Allah’ın bize bahşettiği insana özgü bir nimettir.

Kur’ân terminolojisinde akıl “bilgi elde etmeye yarayan bir güç” ve “bu güç ile elde edilen bilginin vasıtası” olarak kabul edilir. Kur’ân-ı Kerim bizzat aklın kendisinden bahsetmez. Akıl yerine kalbi zikreder. Ayrıca, aklı kullanmak, hatırlamak, düşünmek, ibret almak gibi insanda var olan aklın fonksiyonlarından da bahseder (el-Bakara 2/164, 266; Âl-i İmran 3/191; el-En’âm 6/6; enNahl16/10-13, er-Rûm 30/8; Sâd 38/29; ez-Zümer 39/27-28).

Akıl, Allah’ın insan varlığına yerleştirdiği, fikirlerinin ve düşüncelerinin doğduğu yer, hayır ve şerrin, hidayet ve dalaletin arasını ayıran hayat seyrinin kılavuzudur. Akıl vücudun hareketlerini yönlendirir. İnsan şahsiyetini değiştiren en büyük güçtür. Akıl insanın sorumluluğunun temel kaynağıdır. Dinin hükümlerinden sorumlu olabilmesi için aklının olması gereklidir. Akıl sahibi olmayan kimse için sorumluluk ve hesap yoktur. İnsan, aklı ve zihnî melekelerinin gücü ölçüsünde ceza ve sorumluluğa sahiptir. Mükellef bir insan olabilmek için akıl en başta gelen şarttır.

Akıl, sadece insana verilen bir özellik olup kişiliğinin oluşmasında etkili olan en önemli unsurdur. Onun diğer varlıklara karşı üstünlüğü akıl sayesindedir. Akıl insandaki anlama gücüdür, onun yardımıyla iyiyi kötüden ayırma, iyi ve kötü arasında mukayese yapma gücünü elde etmedir. Kişi önermelerden sonuçlar çıkarabilir, cüz’iyyattan küllî bilgilere ulaşabilir ve beş duyu organlarıyla hissettiklerinden hükümler çıkarabilir.

İnsanın düşünme, bilme, davranışlarını belirleme, denetleme ve yargılaması ya da iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan ayırmasıyla ilgili kabiliyetine kısaca akıl diyoruz. Ayrıca akıl belli yargı ve hükümler arasındaki mantıksal bağlantıları kavramak; olayları yönlendiren ve düzenleyen ilkeleri bulmak, dolaysıyla geleceğe ilişkin ya da gelecekte olacak olaylar konusunda öngörüde bulunma kabiliyeti şeklinde de tanımlayabiliriz.

Şeytan insanın nefsi aracılığıyla çeşitli duygu, düşünce, istek ve ilgilerini desteğine alarak, üzerinde kurduğu etki üç şekilde gerçekleşmektedir: Kişiye kötü bir davranışı güzel göstermesi, ferdi niyetlendiği güzel bir fiili yapmaktan alıkoyması ve çeşitli güdüleriyle motive ederek hataya sürüklemesidir. Sonuç olarak diyebiliriz ki, kötü davranışların arkasında mutlaka şeytanın aldatması ve vesvesesi vardır. Kur’an âyetlerinden anlaşılmaktadır ki şeytan insan davranışlarına , şahsiyet, mizaç ve karakterine olumsuz yönde etki etmektedir.

Şeytan insanları korkutarak hayır işlemekten vazgeçirmeye çalışır. Onu fakir kalmakla korkuttuğu zaman, o hayrı yapmaktan vazgeçer. Kötü fiili süslü göstermeye çalıştığı vakitte de aldanır. Şeytan insanları fakirlikle korkutur ki, onlar elindekileri tutsunlar, Allah yolunda harcamasınlar. Malları yok olacak diye onları bu infaktan men etmekle birlikte isyanı, günahı, haramları yapmayı ve yaratıcıya muhalefet etmeyi emreder ki mallarını şerde ve fesat yollarda harcayıp hayır ve salih işlerde cimrilik yapsınlar.

Şeytanın insanlara dokunması olmasaydı, isyan etmeyecekler ve fıtratları bozulmayacaktı. Çünkü şeytan insana dokununca onu körleştirir, duygularını yok eder ve gözünü köreltir. “Şeytan insanlara vaadlerde bulunur, kendilerini kuruntulara daldırır. Fakat şeytanın onlara yaptığı vaadler, aldatmacadan başka bir şey değildir.” (en-Nisâ 4/120). Bu durumda şeytan, insana kötü davranışını süsleyip güzel görmesine sebep olmakta, kazanç ve mutluluk vaadlerinde bulunarak azgınlık yapmasına yardımcı olmaktadır. Yaptıkları sonucunda kurtulacağı kuruntusuna daldırmakta ve helaka sürüklemektedir.

Şeytan vesveseyle ferdin nefsindeki kötü duygu, istek ve arzuları harekete geçirerek ona günah olan fiilleri işletir. Çünkü nefsin bozgunculuğu ve kötülükleri hep şeytanın vesvesesinden kaynaklanır. Günaha düşmede kötü telkinleriyle başrolü üstlenen şeytan, çoğunlukla nefsin arzularını vasıta ederek insanı günaha davet eder. “Şeytan, insanın damarlarında kan gibi dolaşır.” hadîsi şeytanın vesvese ile aldatmasının, şehevî istek ve arzularını harekete geçirişinin mecâzî ifadesidir. Şeytan asıl itibariyle dışarıda müstakil varlığı olan bir yaratıktır.

Şeytan yalan vaadlerde bulunarak (en-Nisâ 4/10), zihinlere asılsız korkular salıp kötülükleri emreder. (el-Bakara 2/268; en-Nûr 24/21) Allah’a karşı insanların bilmedikleri şeyleri söyleterek (el-Bakara 2/169) insanlar arasında kin ve düşmanlık tohumları eker. (el-Mâide 5/91) Bütün bunları vesveseleriyle yapar. Vesveselerini, daha ziyade çirkin amelleri güzel gösterme yolunda kullanır. (el-En’âm, 6/43; el-Enfâl 8/48; en-Nahl 16/63; el-Neml 27/24)

Şeytan insanın duygu ve düşüncelerine etki ederek onları olumsuz fiillere sürükleyen ya da bu hususta onları faaliyete geçiren, önemli bir faktördür. Şeytan nefis gibi insanın kendi varlığı içindeki eğilimler, duygular ve benzeri şeyler değildir. Şeytan insanın dışında, ona düşman ve yabancı bir varlıktır. Bu nedenle şeytan, insana etki eden olumsuz bir dış etkendir.
 Allah buyurdu: “Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!” A’râf Suresi 18
 Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.” A’râf Suresi 17
İblîs dedi ki: “Bundan böyle benim sapmama izin vermene karşılık, ant içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. A’râf Suresi 16
DEVAM EDECEK
Kur’ân hevayı dalalet ve sapıklığın başlıca sebebi olarak zikretmektedir. Dinî inançla ilgili meselelerde hevasına uyan kişinin doğru yoldan sapacağı muhakkaktır. Hevasına uyan kişiyi izleyenler de kaçınılmaz bir biçimde Allah yolundan sapacaklardır. İnsanın kötü durumlara düşmesinde kalpteki hırs, aşırı istek, şehvet, sınırsız sevgi ve heva gibi duygular önemli rol oynar. Çünkü heva azgınlığı, haddi aşmayı ve günaha dalmayı isteyen bir kuvvettir. Bütün musibetlerin ve kötülüklerin kaynağıdır. Kişi istek ve eğilimlerini tatmin edip geliştirirken, bencillik, korku, hırs, hased, kibir, zorbalık gibi duyguların, olumlu motivasyonla başka insanlara zarar verici hale gelmesini önlemesi şarttır. Bu yapılmaz ise insan şahsiyetinin olgunlaşması mümkün olmadığı gibi, fertler şahsi çıkarlarını tatmin etmek için diğer insanları hiç dikkate almaz, yahut ezebilir. Söz gelimi para kazanmak, iktidar ve mevki elde etmek için insanlar teşvik ve tahrik edilir. Fakat bunları elde ederken, diğer insanların kırılmaması ve haklarının gözetilmesi gerekir. Onlara zarar verilmemesi öğretilmez ise, toplumun huzurunu bozan tipler yetiştirilmiş olur. Buradan anlaşılmaktadır ki heva, kötü tiplerin ortaya çıkmasına etki eden olumsuz bir faktördür.







Kur’ân-ı Kerim’de heva, kafirlerin kalplerinin bir özelliği olarak ifade edilmiş olup, boşluk içinde bocalamak ve ne yaptığını bilemez şekilde davranmak (İbrahim 14/43) anlamıyla birlikte genelde ilmin ve hidayetin zıddı olarak nefsin kötü ve süslü arzularına delilsiz körükörüne uymak anlamında kullanılmıştır “Haksızlık edenler bilgisizce kötü arzularına uydular. Allah’ın saptırdığını kim doğru yola eriştirebilir? Onlar için herhangi bir yardımcı yoktur.” (erRûm 30/29)

Heva, şehevî arzulara meyletme anlamına gelse de şehvetle aralarında şöyle bir fark vardır. Heva genellikle düşünce ve inanca has iken; şehvet, haz ve lezzet elde etmekle ilgilidir. Bu bakımdan şehvet hevanın sonuçlarından biridir ve daha hususîdir. Heva ise asıl ve geneldir. Heva şehvete meyl eden nefis için de kullanılır. Bu manada nefis, cahil ve zalimdir. Her kötü söz ve davranış bu cahillik ve zalimlikten kaynaklanır. Nefis hevanın bizzat kendisi değildir. Allah’ın kitabında kötülenen hevaya tâbi olmaktır. Hevaya tâbi olan ise nefistir. Heva, nefsin bir eylemi durumundadır. İnsan nefsi ise yaratılışında bulunan za’aflarından ve dünyanın şehevî şeylerle dolu olmasından dolayı daha fazla hevaya meyletmektedir.

Hevanın bir anlamdaşı daha vardır ki o da şehvettir. Bu kelime
Kur’ân’da bazı yerde hevanın yerine kullanılmaktadır. “Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister, şehvetlerine uyanlar(kötü arzularının esiri olanlar) ise büsbütün yoldan çıkmanızı isterler.” (en-Nisâ 4/27).

Heva, insan nefsinin şehvetlerinden ve hayvanî arzulardan doğan doğal eğilimi olmakla beraber aynı zamanda insanı isyana sürükleyen za’afın itici gücü ve her türlü kötülüğün kaynağıdır. “Arzusunu tanrı edinen kimseyi gördün mü? Onun üstüne sen mi bekçi olacaksın?” (el-Furkân 25/43) Âyette geçen bu kelime insanı doğru yoldan saptıran şer bir güç anlamına gelmektedir.

İnsan şahsiyetinin oluşmasına önemli ölçüde etki eden heva, nefsi etkileyen ve kötü yola doğru yönlendiren en önemli faktörlerden biri olup insan tabiatının istek ve arzusudur. Heva, insanın kendisini madde sevgisine kaptırıp, arzuları doğrultusunda hareket etmesidir. Bu davranışa “ibadetü’lheva” denmektedir. Heva, yalnız dünyevî ve fanî şeylere aşırı tutku göstermekle kalmaz; inancı etkileyen kaynak olarak bazen de Allah’ın yerine konur. O’nunla denkleştirilir. Heva bir ilah mesabesindedir artık. İsyanın da itaatın da kaynağı O’dur artık.

Sosyalleşme denildiği zaman insanın biyolojik bir varlık iken aynı zamanda sosyal bir varlık olması, insan toplumunun bir üyesi haline gelmesi anlaşılmalıdır. İnsanın sosyal bir varlık olması ise sadece bir öğrenmeden ibaret değildir. Toplumsal gelişim, kişinin doğumdan yetişkin oluncaya kadar, başka insanlarla olan ilişkilerinin ve onlara karşı geliştirdiği ilgi, duygu, tutum ve davranışlar ile şahsiyet geliştirme gibi toplumsal özelliklerin tümüdür. Toplumsallaşma, kişinin yetiştiği çevresinde geçerli olan kural ve değer yargılarına uygun bir davranış geliştirme sürecidir. Sosyal çevrenin insan gelişmesinde büyük bir öneme sahip olduğunu biliyoruz. Özellikle şahsiyetin gelişmesi bakımından, fiziksel ve ruhsal çevreden daha önemli tesirleri sosyal çevre yapmaktadır.

İnsanın sosyal çevresi öylesine önemlidir ki, bizim kişiliğimiz, hayat anlayışımız ve inancımız hakkında çok net bilgiler verir. Bu yüzden Peygamberimiz, “Kişi sevdiği ile beraberdir.”, “Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.” buyurmuştur. Bu hadisler bize nitelikli ve saygın müminlerle dostluk kurmamızı tavsiye etmektedir. Çünkü iyi, güzel arkadaşın durumu çevresine güzel koku yayan kişiye benzer.

Şahsiyet, sevgi, merhamet, ideal gibi insanla ilgili özellikler, belli bir kültür çevresinde meydana gelir. İnsan, sevmeyi ve saymayı böyle bir çevrede öğrenir. Bu açıdan eğitim, insanın doğuştan getirdiği istidatların gelişmesi, olgunlaşması ve işlerlik kazanmasında önemli bir çevre faktörüdür. Sosyal çevrenin insanın kişiliği üzerindeki etkisiyle ilgili olarak bir âyette, “Ey iman edenler! Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakının ve sadıklarla birlikte olunuz.” (et-Tevbe 9/119) buyurulmaktadır.

İnsana en büyük telkin etme gücü, çevresinden gelmektedir. Çünkü çevre ferdin kabul edebileceği uyarılar kanalıyla tepki yapan tüm dış etkenler topluluğuna verilen genel addır. Çağımızda insanın; dinî, içtimaî, fikrî ve kültürel hayatının şekillenmesinde aile, arkadaş, eğitim kurumları ve çevrenin önemi tartışılmaz bir gerçektir.

İnsan tek başına değil, belli bir zaman ve yerde, bir takım sosyal ve kültürel geleneklerin egemen olduğu bir ortamda yaşar. İnsan fiziksel çevresiyle olduğu gibi toplumsal çevresi ile de sürekli bir etkileşim ve karşılıklı alışveriş halindedir. Bunun doğal bir sonucu olarak ferdin davranışları ve şahsiyeti üzerinde ilişkide bulunduğu insanların, içinde yaşadığı toplumun ve toplumdaki gelenek ve göreneklerin etkisi olur. Psiko-sosyolojik incelemelerin verilerine göre, şahsiyet üzerinde toplumun ve kültürün rolü açıkça bilinmektedir. Ferdin şahsiyetinin belirgin karakterler almasına, hatta biyolojik özelliklerinin şekillenmesine bile etkide bulunan etmen çevre faktörüdür.

İnsan şahsiyetinin gelişmesinde ikinci önemli etken çevredir. Psikolojiyle uğraşanların bir kısmı insanın gelişmesinde sosyal çevrenin etkisinin varlığını kabul eder. Diğer bir kısmına göre ise insan doğuştan getirdiği biyolojik etkenler ile çevrenin etkileşimi sonucunda şahsiyetini geliştirir. Kısaca, insan bu iki unsurun ürünüdür.

Ailenin en önemli fonksiyonlarından birisi çocukların bakımını ve eğitimlerini sağlamasıdır. Çocuğun doğması, büyüme ve gelişmesi anne ve babaya yeni sorumluluklar yükler. Anne babanın çocuk yetiştirme tarzı, çocuğun sosyalleşmesini etkileyen önemli bir faktördür. İster dinî olsun veya olmasın ferdin bütün davranışlarının şekillenmesinde aile önemli bir etkendir. Sosyal bilimcilerin pek çoğu da dinî tavırların teşekkülünde aile faktörünün önemli bir etken olduğunu açıklamaktadırlar. Şahsiyetin biçimlenmesinde en önemli çevresel etken ailedir. Aile, özel davranışların kazanılmasında rolü olan övgü ve cezaların kullanıldığı ortamdır.

Bir çocuk ana-babasız ve toplum olmadan varlığını sürdüremez. Çünkü aile çocuğun içinde doğduğu, hayata ilk adım attığı tabiî bir gurup, önemli sosyal bir çevredir. Aile çocuğun her türlü ihtiyacının karşılandığı karakter ve şahsiyetinin teşekkülü için gerekli eğitim ve kültürü aldığı önemli sosyal bir birim ve sosyalleşmenin ilk modelidir. Burada onun her türlü ihtiyacı karşılanarak; yarının yetişkininin şahsiyetini temellendirecek olan eğitim burada verilir. Aile içerisinde çocuk alıcı durumundadır. Anne, baba ve diğer aile fertleri ise çocuk için bir modeldir. Bu tabiî ortamda çocuk, gördüklerini taklit ederek şahsiyetini geliştirmeye çalışır. Çocuklar yetişirken annebabanın şahsiyet özeliklerini taklit ederek olgunlaşırlar. Modelin olumlu ve sağlıklı olması çocuğun gelişmesi için önemlidir. Ayrıca aile içerisindeki ilişkilerin derecesi ve yönü de farklı ölçülerde şahsiyet oluşumu üzerinde rol oynar.

Aslında insanın kötü davranışları sonradan kazanılmış olduğundan, onun yaratılış mahiyetine, özüne, yani fıtratına aykırıdır. Bu fıtrat geçici olarak, insanın yeryüzünde bulunduğu şartlara bağlı olarak değişebilir. Allah bütün insanları tek bir fıtrat, genel bir yaratılış üzerine var etmiştir. Dış etkenler, sosyal, tarihî ve coğrafî şartlar, adetler, kültürler insanın ferdi ve toplumsal değerleri, ikinci derecededirler. Bunlar aslî fıtratın tek ve bütün insanlık için genel olma özelliğini değiştirmez. Ancak insan, içinde bulunduğu olumsuz şartların etkisiyle dini, gelenek ve göreneklerde, kendi icat ettiği sistemlerde arar ve hevesine uyar, Allah’ın yaratılışını (fıtratını) değiştirmeye kalkışır. Bunun neticesinde de olumlu veya olumsuz olmak üzere farklı şahsiyetler ve insan tipleri ortaya çıkar. Fıtratın insan düşünceleri, kanaatleri, davranışları, duyguları ve şahsiyeti üzerinde belirli etkileri bulunmakla birlikte, bu durum onun iradesini ortadan kaldıracak derecede zorlayıcı bir etken değildir. Zira realite dünyasında görüldüğü üzere hiç kimse iyi veya kötü olmaya hiçbir zaman zorlanmamaktadır.

https://youtube.com/watch?v=DzKBZnEeqH8

Fıtratın aslı tam ve sağlamdır. Fıtratın bu sağlamlığı, düşünce alanında ve sosyal şartlarla terbiye çerçevesinde, adetlerin akışı içinde ya bozulur veya güzel bir gelişme ile kemalini bulur. Bütün organların yaratılışında asıl olan bir fıtrat (yaratılış amacı) vardır ki, ona o organların faydası, vazifesi, fonksiyonu, fizyolojisi veya tabiatı denir. İnsan nefsinin bütün meyillerinde böyle yaratılış hikmetine doğru esaslı bir içgüdü, bir tabiat vardır ki, ona da fıtrat denir. Ve fıtrat hep hak ve hayra yönelik bir istikamet takip eder. Mesela insanın acıkması ve yemeye içmeye meyletmesi, yaşaması içindir. Aksi halde fıtratı bozulmuş olur. İnsan fıtratının aslı da hakkı tanımak ve gerçek yaratanından başkasına kul olmamak içindir.

İnsanın doğuştan getirdiği o saf ve temiz fıtratı koruyabilmesi, hayatında kötülüklerden, zararlı davranışlardan elinden geldiği kadar uzak durmasıyla mümkündür. “(Resulüm!) Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratılışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (er-Rûm 30/30) Bu âyete göre insan bozulmamış, saf ve temiz fıtratının gereği itaata meyillidir. Fıtratının bozulması, isyana ve günaha meyletmesi bir takım kötü davranışların insan nefsine yer etmesi ve fıtratın tabiî halinden çıkması sebebiyledir. Çünkü insan tabiatı, arızî bir davranış bozukluğu sebebiyle hastalıklı bir mizaca sahip olur.




Fıtratı bir suyun tabiî haldeki akış mecrasına benzetebiliriz. Nasıl ki bu su mecrasında akmasına müdahale edilmediği takdirde, kolaylıkla hedefine doğru akıp giderse; fıtrata müdahale edilmediği ve çevre tesiriyle başka bir dine yöneltilmediği zaman kişi de hak dine yönelecektir. Nitekim insanın samimiyetini, doğruluğunu, hilesiz ve saf bir davranış içerisinde bulunduğunu pek çok kereler müşahede etmişizdir. Ama sonradan yakınlarının telkin ve tesiriyle yalan söylemeyi, sahtekarlığı ve riyakârlığı öğrenerek fıtratı
bozulmaktadır. “Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Daha sonra anne ve babası
tarafından yahudi, hırıstiyan veya mecusi yapılır.” hadîsi de bu fikri doğrulamaktadır.



Kur’ân’a göre insan tarafsız bir fıtratla günahtan uzak olarak yaratılmıştır. Dünyaya gelen bir insan hiçbir şekilde anne-babasının ya da atalarının günahını sırtında taşımaz. Tertemiz bir varlık olarak hayata başlar. Doğuştan gelen bir lekesizlik ve safvet, “içinde var olan bir iman ve ubudiyyet yeteneği” olarak değerlendirilen bu lekesiz sayfa, aynen bir ayna gibi, kendisine ne gönderilirse onları yansıtır. İnsan doğduğunda istikametler anlamında nötr durumunda yani henüz tertemizdir, çevresi uygun olduğu takdirde, iyiyi, güzeli ve doğruyu bulmaya hazırdır.

Fıtrat gerçeğe meyletme yeteneğidir. Bu yetenek, kendisine seçme şansı tanındığı zaman fıtrata gerçeği seçtirir. Boş, önceden saplantıya düşmemiş ve ön yargılara takılmamış bir kişinin önüne iki seçenek konulsa, kesinlikle gerçeğe eğilim duyacaktır. Boş, geçmişin kalıntılarını kendisinde barındırmayan bir zihne sahip insana, bir İslam bir de diğer inançlar teklif edilse kesinlikle İslam’ı seçecektir. Fıtrat, insanın özgün yaratılışıdır. Başlangıcı ve mahiyeti itibariyle insanın varlığından önce bulunan; onun geleceğini, kendisini ve vasıtasıyla gerçekleştireceği fiillerini yönlendirecek olan “insanî kıvam”, özgün hususiyet
ve şahsiyettir.


Bazı bilim adamları ise karakteri, fıtrî ve sonradan kazanılmış olmak üzere iki kısımda değerlendirmektedirler. Birincisi, kalıtım ve genetik yoluyla, ikincisi ise çevrenin etkisi, eğitim, tecrübe ve ferdin şahsî çabalarıyla şekillenir. Kalıtımsal olduğu düşünülen davranış özellikleri genellikle “huy” adıyla anılmaktadır. İnsan şahsiyetinin ortaya çıkmasında etkili bir faktör olan fıtrat insanın doğuştan getirdiği özelliklerdir. İnsanın doğuştan getirdiği karakter, huy, mizaç gibi özellikler onun şahsiyetinin oluşmasında ve gelişmesinde önemli rol oynarlar.

Fıtrat kelimesi “bir şeyi ilk yapmak, yarmak, ikiye ayırmak, yaratmak,
icat etmek” manalarına gelen “fatara” kökünden isim olup “yaratılış, belli yetenek ve yatkınlığa sahip oluş” anlamında kullanılır. Bazı İslam alimlerine göre fıtrat, “hilkat, ilk yaratılış hali” demektir. Bundan da her insanın yaratılış itibariyle İslam’ı kabullenmeye uygun ve hazırlanmış olarak selim bir halde yaratılışı kastedilmektedir. Diğer bir ifadeyle fıtrat, insanın yaratılışındaki arzu, istek ve temayülleri, ihtiyaçları; farklı istidat, kabiliyet ve yeteneklerini toplayan ve insanın nefis ve ruhunun derinliklerinde Allah tarafından kodlanarak yerleştirilmiş, insanın tabiatıdır. Buna göre fıtrat ilk yaratılış anında varlık türlerinin temel yapısını, karakterini ve henüz dış tesirlerden etkilenmemiş olan ilk durumlarını belirtir.


Şahsiyet fertlerde karakterle belirir. Karakter kavramı genellikle mizaç ve huy kavramıyla da aynı anlamda kullanılmaktadır. Karakter kavramını şahsiyetten ayıran en önemli husus, ahlakî özellikleri anlatmak için kullanılmış olmasıdır. Toplumda “karakterli” veya “karaktersiz” insanlardan söz edilir. Davranışları toplumun ahlak kurallarına uygun, sosyal değerler sistemini benimsemiş olan kişilere “karakterli” denilmektedir. Çünkü karakter
doğuştan gelmez, sonradan sosyal ilişkiler sonucunda kazanılır. Eğitimle istenilen karakterde insanlar yetiştirmek mümkündür. Çünkü karakter ilk yaşlardan itibaren sosyal yaşantılar sonucunda bir takım değer yargılarının benimsenmesi ile gelişir ve şekillenir.




Karakter, kişinin tutum ve davranışlarının, belli durumlar karşısında “değişmez” ya da “kararlılık içinde” bulunması özelliğidir. Kişinin bu davranışları ahlakla ilgili olduğu için, karakter, eğitimde belli ahlak ölçülerine göre değerlendirilen şahsiyet olarak tanımlanır. Buna şahsiyetin ahlakla ilgili yönü de denilebilir. Kişinin ahlakî tutarlılığını ve sağlamlığını göstermektedir. Karakter daha çok iffet, sorumluluk, alçak gönüllülük, doğruluk, yardım severlik, merhamet gibi ahlaki özelliklerle ifade edilir.

Karakter, halk arasında daha çok insanın toplum değerleri açısından gösterdiği olumlu özelliklerini, ahlakî tutum ve davranışlarını belirten bir kavramdır. Kur’ân-ı Kerim’deki hulk (Kalem, 68/4) kelimesi de ahlaki değerlere sahip olma anlamında kullanıldığı için karakter, fıtrat, seciyye ve huy kavramlarıyla aynı anlamda olması dikkat çekicidir.

İnsan şahsiyetinin oluşmasında en önemli faktörlerden birisi de karakterdir. Karakteri evvela kendisine benzer gibi görünen ve bu yüzden çok kere birbirlerine karıştırılan huy, mizaç ve şahsiyetten ayırmak lazımdır. Karakter bir yandan mizaca, bir yandan da şahsiyete bağlı olmakla beraber bunlardan ayrı bir hususîlik taşır.

Kalplerinde eğrilik bulunan insanlar haktan yüz çevirip batıl arzulara meyl ederler, fitne çıkarmak, insanların dinlerine şüphe sokmak (Âl-i İmran 3/7) ve insanları sapıtmak için heva ve arzularına göre müteşabih âyetleri keyfi yorumlarlar.

“Kafirlerin kalpleri ise kördür.” (el-Hac 22/46), “Taştan daha katıdır.” (ezZümer 39/22), imandan ve hakkı kabul etmekten uzaktır, Allah’ın âyetleri onların kalplerinin katılığını artırır. Kalpleri mühürlü (el-Bakara 2/7; enNahl 16/108) ve örtülüdür (el-Kehf 18/57); hakkı kabul etmezler. Çünkü Allah kalplerini mühürlemiştir.

“Münafıkların kalbinde ise hastalık vardır.” (el-Bakara 2/10). Bu hastalık şüphe ve nifaktır. Çünkü şüphe iki konu arasında tereddüt göstermektir. Bu ise kalbin bozulmasına sebep olur. Kalplerinde hastalık bulunan münafıklar küfürde ısrar ederler, çeşitli belalarla karşılaşmalarına rağmen bunlardan ibret almaz, tevbe etmezler, bir sûre nâzil olduğunda göz ve kaş işareti yaparak vahiyle alay ederler. Hastalıklı kalpte istek ve arzulara aşırı temayül ve bu temayülün davranışlara olumsuz etkisi, hased, kibir, kendini beğenme, yeryüzünde bozgunculuk yapma arzusu vardır.

“Allah’ın gazabından korkan, ürperen, huşu duyan kalp” (el-Mü’minûn 23/60), günah işleyip de, bundan dolayı korku duyan bir kalp değil, oruç tutarak, namaz kılarak ve sadaka vererek ibadetlerinde huşu sahibi olan bir kalptir.

Anlayışsız kalp ise asıl fıtratını kaybetmiş, zikirden, tefekkürden uzak bir kalptir ki, mutmain ve sükûnete ermiş bir kalp değildir. Çünkü “Kalpler Allah’ı anmakla huzura kavuşur.” (er-Ra’d 13/28; ez-Zümer 39/23), ıstırap ve kaygılardan uzak olur. Huzura kavuşan kalp ise fıtrat üzere sakin olan kalptir.

Kur’ân’da kalplerin çeşitli halleri hakkında pek çok ifade kullanılmıştır. Allah’ın emrine ve nehyine muhalefet eden her türlü şehevî arzu ve eğilimlerden, onun vahyine ters düşecek şüpheden, ondan başkasına ibadet etmekten, Allah’tan başkasına karşı korku ve sevgi duymaktan, kibir, riya, cehalet ve kötü ahlaktan uzak olan, sevap talep etmeksizin sadece Allahın rızasını kazanmak için ona boyun eğen kalp “kalb-i selîm” (eş-Şuâra 26/89) olarak adlandırılır. Böyle bir kalp Allah’a tevekkül eder, O’na yönelir, her hal ve zamanda O’nun rızasına boyun eğer, O’nun gazabından korkar.

Kalp insan davranışlarına etki eden önemli bir faktördür. Varlığımızda mevcut olan gönül, ruh ve idrak dünyamız olan kalp Allah’ın insanları yaratmış olduğu fıtrata uygundur; doğru, hayır ve güzel olan şeyleri kabul etmeye hazırdır. Fıtratı bozacak ve değiştirecek duygu ve düşünceler kalbe hakim olduğu zaman, şeytanın vesveselerinin, nefsin heva ve arzularının, azgınlık ve dalaletin merkezi olur. Bu, din ve aklın kalbe hakim olmadığı bir durumdur. Bu durum insanı kötü bir tip olmaya iter. Hadis’te, “Vücutta bir et parçası vardır ki o iyi olduğu zaman bütün vücut iyi olur, o bozulduğu zaman bütün vücut bozulur. Dikkatli olun o, kalptir.” diye tanımlaması yapılan kalp bu anlamdaki kalptir. Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/820) rivayet ettiği bir hadîste şöyle ifade edilir. “Dört çeşit kalp vardır. Mum gibi ışık veren, parlayan kalp, perdeyle örtülmüş kalp, ters çevrilmiş kalp, yüz çeviren kalp. Parlayan kalp, müminin kalbidir, onun ışığı nurudur. Örtülü kalp kafirin kalbidir, çevrilmiş kalp
önce inanıp sonra inkar eden münafığın kalbidir. Yüz çeviren kalp ise hem iman,
hem de nifakın bulunduğu kalptir.”









Kur’ân kalp kelimesi ile, insandaki idrak unsurlarının hepsini kasteder. Akıl denilen idrak gücü ile ilgili, gizli ilhamlarla alakalı bütün unsurları “kalb” ve “fuad” kelimeleriyle ifade eder. Buna bir de “lübb” kelimesini ilave etmek gerekir. “Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun” (el-Hac 22/46) âyetinde kalbin idrak ve anlama yönüne dikkat çekilmiştir.

İslam’da kalp insanın gönül dünyası, duygu, düşünce ve davranışlarının
ana kaynağıdır. İnsan şahsiyetini olumlu veya olumsuz olarak etkileyen en
önemli faktörlerden birisidir. İnsanın şahsiyetini yansıtan bir aynadır. Kalbin iki anlamı vardır: Birincisi diğer mahluklarda olduğu gibi insanda da
göğsün sol tarafına yerleştirilmiş olan vücuda kan pompalayan organdır ki
burada biz bunu kastetmiyoruz. İkinci anlamı esas konumuzla ilgili olan
kalptir ki, sevgi, nefret, kin, müsamaha, korku gibi duyguların hissedildiği,
iman ve inkârın mahalli, emir ve yasakların fiiliyata dökülmesinin hareket
noktası, amellerimizin kaynağıdır. Müminlerin kalplerinde hissettiği bir çok
duyguyu kafir ve münafıklar hissetmeyebilir. Çünkü kalp yüksek Rabbanî
duyguların doğduğu yerdir. İnsan, kalbi ile değerlidir. Kafirin kalbine ise bu
duygular ve hisler doğmaz. Çünkü onların kalpleri ölüdür. Bu ikinci anlamdaki kalp, ruhanî, ilahî bir lütuf olan ve bütün şuur, vicdan, duygu ve sezgilerimizin, düşünme kuvvetimizin kaynağı yani manevi alemimizin merkezinde bulunan, yeri belli olmayan kalptir ki, buna insan ruhu da denir. İnsanın asıl gerçeği bu kalptir. Kişinin bilgili, anlayışlı ve sorumlu olan özü budur. Kalp, manevi dünyamızın merkezi durumundaki nefs-i nâtıkadır.

Huy, fiillerin kendisinden kolayca çıktığı nefsi bir melekedir. İffet, şecaat, cömertlik, doğruluk gibi övülmüş, üstün, iyi huylar olduğu gibi korkaklık, saldırganlık, cimrilik, yalancılık, düzenbazlık gibi kötü ve zemmedilmiş huylar da olabilir. Aynı zamanda huyu, insan hareket ve davranışlarının en önemli etkenlerinden birisi olarak kabul edebiliriz. Çünkü insanlar huy ve mizaç açısından farklı tiplerde olabilirler. Huylarımız davranışlarımıza olumlu veya olumsuz yönde etki etme gücüne sahiptir.

Huy, “Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.” (el-Kalem 68/4) âyetinde ahlakî karakter anlamı taşımaktadır ki bu da şahsiyetle ilgili olup en yüksek hayra ulaştıracak huy, hakikaten övülmeye layık seciyye, meleke ve maneviyat anlamındadır. Huy; seciyye, insanın yaratıldığı tabiatı anlamında kullanıldığında mizaç kavramına daha yakındır.

Kur’ân -ı Kerim’de bu kavram “şâkile” kelimesi ile ifade edilmektedir. Bu kelime, tabiat, adet, din, ahlak, niyet, mizaç ve yaratılış gibi değişik, fakat birbirine yakın manalarla tefsir edilmişse de en kapsamlı manası yaratılıştır. Yani “Herkes yaratılış ve mizacına göre hareket eder” (el-İsrâ 17/84) demektir. Birçok müfessir de bu kelimeyi insanın tabiatı, bedenin tabiî hali, ruhun cevheri, huy ve mizaç, hidâyet ve sapıklık hali olarak tefsir eder.

Halk arasında yaygın olan huy kelimesi de mizacı ifade etmektedir.
Atasözlerimiz arasında bulunan “Huylu huyundan vazgeçmez.”, “Huy canın altındadır.”, “Can çıkmayınca huy çıkmaz.” gibi ifadeler huyun şahsiyetle sıkı bağlantısı olduğunu ve davranışları olumlu veya olumsuz yönde etkilediğini göstermektedir.

İnsanın duygularının bütünü olarak tanımlayabileceğimiz mizaç, şahsiyetin duygusal yönünü açıklayan ve şahsiyete etki eden bir kavramdır. Mizaç, bir kimsenin doğuştan getirdiği fizyolojik özellikleriyle ilgili tutumunu, his ve heyecan yönünü gösteren özelliklerdir. Mizaç, şahsiyetin bir parçasıdır. Bu sebeple şahsiyet, mizaç ve karakterle yakından ilgili olmakla beraber, daha genel bir kavramdır. Mizaç dediğimiz zaman insanın kendine mahsus heyecan halleri akla gelir. Mesela; insanlar sakin veya hareketli, neşeli veya öfkeli mizaçta olurlar. Bu da insanların davranışlarına doğrudan etki eder.

Çeşitli anlamlara gelmekle birlikte insanın iç dünyasında olup bitenleri ifade eden bir kavram olan nefis insanın hayat aktivitesinin ve fiillerinin kaynağı olmasıyla da bir enerji deposudur. Ancak o hem iyiliğe hem de kötülüğe eğilimlidir. Her iki eğilimi nefse yerleştiren ise Allah’tır. “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (eş-Şems 91/7-9) Nefis kavramı, insanın hayır, şer, itaat ve isyan gibi olumlu ve olumsuz bütün eğilimlerini içine almaktadır. Bu âyete göre, insanın nefsine yaratıcısı iyi ve kötü eğilimi yerleştirmiştir. Hangi şeyin iyi, hangi şeyin kötü bir davranış olduğu nefsinde potansiyel olarak mevcuttur. Allah, ona doğuştan iyiyi ve kötüyü temyiz etme yeteneği vermiştir. İnsanın ruh dünyası, duyguları, istek ve arzularını içine alan nefis insan davranışlarını ve kişiliğini etkileyen en önemli faktörlerden biridir.

Nefis tabiattaki diğer varlıklara kıyasla etkin bir güce sahiptir. Dolaysıyla hiçbir zaman statik olmayıp, sürekli değişime açıktır. Bunun sonucu olarak insan nefis sayesinde zamanla olgunlaşma imkanına sahip olduğu gibi, bütün yaratıkların en aşağısı da olabilmektedir. “Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir” (eş-Şems 91/9-10) âyeti de nefsin terbiye edilebileceğine işaret etmektedir.

Heva, nefsin şehvete meyli için kullanıldığı gibi, bizzat şehvete meyyal
nefis içinde kullanılmıştır. Bu manada nefis zalim ve cahildir. Her kötü iş ve söz onun bu cehaletinden ve zalimliğinden neş’et eder. İnsandaki her şerrin kaynağı odur. Çünkü nefis insan davranışlarını harekete geçirmekte çok önemli rol oynamaktadır. Ferdin istek ve arzularını tetiklemekte, bütün konuşma ve davranışlarını etkilemektedir. Nefis Kur’ân’da insanı kötü davranışları yapmaya sürükleyen faktör olarak açıkça yer alır. Hz.Yakub’un (a.s.) oğullarına “Nefsiniz sizi bu işi yapmaya sürükledi” (Yûsuf 12/18). “Bunun üzerine kardeşini öldürmekte nefsine uydu ve O’nu öldürdü” (el-Mâide 5/30) âyetleri nefsin insanı etkileyici rolüne işaret etmektedir.

Zaten genel olarak, insan nefsinin yaratılışında şehvete, günaha ve kötülüğe doğru bir eğilim vardır. “Nefis kötülüğü emreder” (Yusuf, 12/53) âyeti nefsin kötü eylemlerine işaret etmektedir. Nefis kendi gücünü bu yönde kullanır. Bu nedenle insan sırf kendi nefsiyle baş başa kalsa kötülüğe sürüklenir. Hz. Peygamber’in (s.a.v) ifadesiyle nefis, istek ve şehevî duyguları kabartır, arzu ve isteklere doymaz. Kur’ân bu gerçeğe şöyle dikkat çekmektedir. “Nefsanî arzulara özellikle kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı…” (Âl-i İmrân 3/14).

İnsan nefsi hisseden ve hissedilen her iki özelliği ile “ben” in zatı ve hakikatıdır. Yalnız idrak etme özelliği sebebiyle ruha da nefis denilir. Bu manayı ifade eder mahiyette pek çok yerde kullanıldığını görüyoruz. Hatta Kur’ân’da nefsin en çok “ruh” anlamında kullanıldığını söyleyebiliriz. Zaten nefsin, yerine göre durum, yön, mizaç veya insan şahsiyetinin temayülleri olarak anlaşılması da mümkündür. Aynı zamanda nefis ıstılahta heva anlamında da kullanılmaktadır. Heva ise dinde hoş karşılanmayan kötü arzu ve isteklerdir. Bu anlamda nefis ister helal olsun, ister haram olsun elde edilme imkanı bulunan her şeyi arzu etme, dünya ve mal sevgisi, insanların mal ve şehvete olan düşkünlüğü ve hırsı vardır.

Nefis Kur’ân’da, ruh ve bedenden müteşekkil insanın bütünlüğü, zatı,
ruhu, şahsiyeti ve kendisi anlamlarına gelmektedir. Nefis insanı insan yapan varoluş halidir. İnsanın tabiatı ve özüdür. O ortadan kalkınca, insanın varlık nedeni de ortadan kalkar. Her nefis bir insan demektir. “Allah’ın haram kıldığı nefse (cana) haksız yere kıymayın” (el-İsrâ 17/33) âyetiyle “Her nefis (insan) ölümü tadacaktır.” (el-Enbiya 21/35) âyetleri bu anlamda kullanılmaktadır.

İnsanın gönlüne, kalbine ve iç dünyasına da delalet eden nefis, insanın bedeniyle birlikte ruhunu ve insanın bütün sadrını yani iç dünyasını, kalbini ve canını ifade eden bir kavram olup, Kur’ân’ın pek çok yerinde bu manalarda kullanıldığını görmekteyiz.”Sana açmadıklarını nefislerinde (içlerinde, kalplerinde) gizliyorlar” (Âl-i İmran 3/154) âyetindeki nefis kelimesi bu anlamda kullanılmaktadır.

Kötü duygu ve davranışların kaynağı olarak insan şahsiyetini olumsuz yönde etkileyen nefis, sözlükte; ruh, can, kan, azamet, izzet, irade, insandaki şehvet, yiyip içmek gibi maddi ihtiyaçlara olan tabiî meyil, bir şeyin ta kendisi, döl suyu, şahsiyet, öz benlik, bir şeyin hakikati ve cevheri, canlılardaki hareket gibi manaları kapsamaktadır.

Ayrıca insan yaratılışından getirdiği yetenek ve karakter yapısı, annebaba ve çevreden aldığı eğitim ile şahsiyeti şekillenir. Bu sebeple Allah’ın insana yaratılıştan verdiği fıtrat ve din duygusu, nefsine yerleştirdiği iyilik ve kötülük duygularıyla dünyaya gelir. Yetiştiği aile, çevre ve kültür ortamında yaratılışında varolan za’aflar veya ahlakî değerler ile şekillenerek iyi veya kötü bir insan tipine sahip olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla insanın kendi fıtratından kaynaklanan kişisel faktörler olduğu gibi kendi dışında kişiliğine etki eden faktörler de vardır. Bunlar olumlu veya olumsuz olabilir.

Kur’ân’da şahsiyet kavramı geçmemekle birlikte şahsiyeti ifade eden
kavramlar yer almaktadır. Olumlu veya olumsuz şahsiyet tiplerinin karakter ve mizaç yapıları, düşünce ve davranış tarzları Kur’ân’ın çeşitli âyetlerinde anlatılırken, nefis, kalp, karakter, mizaç ve huyun olumlu veya olumsuz etkilerinden ve bu sebeple ortaya çıkan olumlu veya olumsuz davranış biçimlerinden bahsedilmektedir.

İslamî şahsiyet için en güzel örnek; Allah’ın kendisini örnek almamızı tavsiye ettiği en mükemmel insan olan Peygamberimizdir. “Rasulullah sizin için uyulması gereken en güzel örnektir.” (el-Ahzâb 33/21) âyeti de bu gerçeği ifade etmektedir.

Şahsiyette en önemli yeri “toplumsal ve ahlakî özellikler” alır. Bir kimsenin sevimli, güvenilir, sabırlı, şefkatli, iyi kalpli olması hep birer şahsiyet özelliğidir. Bu özellikler her kişide değişik derecelerde bulunur. Kur’an’da insan şahsiyetinin özellikleri ve onu diğer yaratıklardan ayıran diğer özellikler anlatıldığı gibi bazı olumlu veya olumsuz şahsiyet özellikleriyle temayüz etmiş insan şahsiyetlerinden de örnekler vermiştir ki, bu tipler toplumumuzda ve diğer insan toplumlarında bugün de vardır ve var olmaya da devam edecektir.

Ferdin temel özellikleri yanında her insanda kişiye özel karakterler de vardır. İki insanda ortaklaşa göze çarpan bir nitelik (mesela dindarlık), her ikisinde de farklı şekilde ortaya çıkar. Örneğin; yardımsever bir dindar, cimri bir dindardan ayrı bir kişilik gösterir. Sözgelişi, burada iki insanda ortaklaşa göze çarpan bir nitelik dindarlık hali ise, bu özellik ortaklaşa olmasına rağmen iki insanda duygu, düşünce ve aksiyon bakımından ayrılıklar gösterir.

Şahsiyet, her insana göre farklılık arz eder. Çünkü insanı diğerlerinden ayıran özellikler farklıdır. Nitekim şahsiyet, “bir kişiyi diğerlerinden ayıran ve onu kendisi yapan özelliklerin meydana getirdiği yapı” olarak da tarif edilmiştir. Her insan Allah’ın yarattığı ve başka benzeri bulunmayan tek varlıktır. İnsanlar aynı tabiat üzere yaratılmamışlardır. Onların istekleri, eğilimleri, fikir ve düşünceleri aynı değildir. Her insan farklı bir karaktere sahiptir. Bu farklılık onların zeka, duygu, heyecan, düşünce ve davranışlarında kendini gösterir.

Şahsiyet, insanın iyi ve kötü davranışlarının tümüdür. Mizaç ve karakterle yakından ilgilidir. Gelişmeyle değişen yanları olduğu gibi belli bir oranda süreklilik taşıyan yanları da vardır. “Can çıkmadan huy çıkmaz.” ifadesi şahsiyetin bu değişmeyen yönünü anlatmaktadır. Bu sebeple aralarında nüans olsa da karakter, huy, mizaç gibi kavramlar şahsiyetle ilgili olarak kullanılmaktadır.

Şahsiyet Arapça bir kavram olup, Türkçe’ deki kişilikle eş anlamlıdır. Şahsiyet, soyut bir kavram olup çok yönlü ve karmaşıktır. İrade, zeka, duygu, heyecan, mizaç, biyolojik yapı, soyaçekim, çevre ve sosyal etkenler gibi pek çok özellik şahsiyetin muhtevasında yer alır. Şahsiyet; ferdin doğuştan getirdiği genetik faktör ile daha sonra çevre ve aile başta olmak üzere pek çok aktörün etkilediği davranışların uyumlu bir bütünüdür.
İnsanın şahsiyeti doğuştan getirdiği genetik faktörler ve yaşadığı çevre, aile eğitimi ile şekillenir. Her insanın özellikleri, istekleri ve davranışları farklı olduğu gibi, karakter ve kişilikleri de farklıdır. İnsan temiz bir fıtrat üzere dünyaya gelir. İçindeki duygu, istek ve ihtiyaçlar davranışlarını belirler. Kur’an’da insanın davranışlarına etki eden faktörlerden bahsetmektedir. Bu faktörlerin bir kısmı insanın kendi iç yapısında vardır. Bazıları ise dış etkenlerdir. Nefis, irade, akıl, mizaç, huy ve karakter insanın davranışlarını şekillendiren iç etkenlerdir. Çevre, şeytan, aile eğitimi ise
dış faktörlerdir.



ONLAR YAŞAMALI…. KARAR ÇIKMALI

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Yeryüzünde yürüyen hayvanlardan ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi birer topluluktur.”[En’âm, 6/38] Evet, hayvanlar da tıpkı bizler gibi yeryüzünün sakinleridir. Onların da yaşama, korunma, barınma gibi temel hakları olduğunu unutmayalım. Varlık âlemine sevgi, şefkat ve ibret nazarıyla bakalım. Hiçbir canlıyı incitmeyelim. Özellikle kış şartlarında hayvanlara karşı daha duyarlı olalım. Dinî, vicdanî ve insanî sorumluluğumuzu yerine getirerek Rabbimizin rızasına talip olalım.

Kâinattaki her varlık gibi, hayvanlar da Yüce Allah’ın varlığına ve kudretine delil olarak anlam taşır. En küçüğünden en büyüğüne kadar her hayvan, Allah’ın eseri olarak değerlidir ve O’nun tarafından insane emanet edilmiştir. İnsanoğlu, hayvanlara karşı insaflı, şefkatli ve merhametli olmakla mükelleftir. İslam, hayvanlara zulüm ve işkence anlamına gelen, onları yaratılış amacına aykırı biçimde zorlayan her türlü davranışı yasaklar. Resûl-i Ekrem (s.a.s), bir hadisinde bizi şöyle uyarır: “Hiçbir kimse yoktur ki bir serçeyi yahut ondan daha büyük bir canlıyı haksız yere öldürsün de Yüce Allah ona bunun hesabını sormasın!”

Bir başka gün ise Peygamberimiz (s.a.s), bir kediye kızıp onu hapseden ve açlıktan ölmesine göz yuman bir kadının Allah’ın azabını hak ettiğini anlatmıştı. Zavallı hayvana yaşama hakkı tanımayan merhametsiz kadının, Cenâb-ı Hakk’ın gazabına uğradığını ifade etmişti. Zira her canlıya yapılan eziyetin de bir günahı ve ilâhî cezası vardı.

Bir gün Peygamber Efendimiz, çölde susuz kalan bir köpeğe kuyudan ayakkabısına su doldurup içiren bir adamın Allah’ın rızasını kazandığını ve günahlarının bağışlandığını anlatmıştı. Ashâb-ı kirâm, “Ey Allah’ın Resûlü! Hayvanlara yaptığımız iyilikler için de mi sevap var?” diye sorunca Peygamberimiz şöyle buyurmuştu: “Her canlıya yapılan iyilikte sevap vardır.”

https://youtube.com/watch?v=DqrWI-UmMic

Müminler olarak bize yakışan, Rabbimizin kâinatın her zerresine işlediği muhteşem dengeyi hayatımıza taşımaktır. İfrat ve tefrite kaçmadan orta yolu izlemektir. Kederde ve sevinçte, öfkede ve mutlulukta ölçüyü kaçırmamaktır. “Aşırıya kaçmayın, dosdoğru yolu tutun ve böyle davrandığınız için alacağınız mükâfattan dolayı sevinin.” buyuran Sevgili Peygamberimizin çağrısına uymaktır. Ne mutlu, Rabbimizin emrettiği gibi mutedil bir hayat sürenlere! Aşırılıklardan uzak durup istikametini muhafaza edenlere!

Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Allah’ın sana verdiğinden âhiret yurdunu kazanmaya bak. Dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana iyilikte bulunması gibi, sen de insanlara iyilikte bulun. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışma. Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez.” Kasas, 77.

Resûl-i Ekrem (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Orta yolu tutun!

https://youtube.com/watch?v=Whl6v6X94gk
İslâm, itidal dinidir. Bizlere hayatımızın her alanında ölçülü ve dengeli olmayı emreder. Aşırılıktan uzak durmayı, istikamet üzere yaşamayı, sağduyulu ve tutarlı davranmayı öğütler.
İnsanoğlu madde ile mana, beden ile ruh, dünya ile ahiret arasındaki dengeyi koruduğu sürece mutlu olacaktır. Dünyamızda huzur ve barışın hâkim olması da ancak ilâhî dengeyi korumakla mümkündür. Alışverişte, eğlencede, yeme-içmede, giyim-kuşamda, konuşmada ve yazmada, hatta dini konularda aşırı uçlara savrulmak, insana da topluma da zarar verecektir.
Bugün toplumumuzun değişmesi ne kadar da üzücü. Hayat hiçbir zaman aynı olmamıştır. Ancak bugün toplumumuzun geldiği nokta, maalesef ama maalesef dünya koşuşturmacası ile dinden uzaklaşmaya kaymış durumda. İnsanoğlu hareket noktasını yanlış yere yönlendirmeye ve asıl hareket noktası olan Cenab-ı Allah’a yakınlık kazanmayı unutmaya başladı. Cenab-ı Allah diğer ümmetler gibi Hz. Muhammed (s.a.v) ümmetinin de sınanacağını, zenginlik, fakirlik ve hastalık gibi sorunlar ile test edileceğini belirtmiştir. Bizler bu dünyaya sınanmaya ve asıl yaşam noktamız olan cenneti hak edip etmediğimizi anlamak için gelmiş bulunmaktayız. Bu dünyanın sonsuza kadar sürmeyeceğini asıl yaşam noktamız olan ahiretin bizler için yaratıldığını unutmamalıyız. Hatırlamalıyız ki karşımıza çıkan her sorun bizlere Cenab-ı Allah tarafından bahşedilmiştir. Unutulmamalıdır ki o kimseye kaldıramayacağından fazla yük yüklememiştir.
Her müslümanın en büyük dileği merhametlilerin en merhametlisi ve bizlerin yaratıcısı olan Yüce Allah’a yakınlaşmak olmalı. Biz inananlar ona yaklaşarak hayatımızın her anında onun yardımını kazanacağımıza ve bir sonraki hayatımız olan ahiret hayatında cennete ulaşacağımıza inanırız. O halde gerçek hayatımız için Allah’a yakınlaşmanın yolları bizim için atılacak en önemli adımlar olmalıdır. Kalplerimizin paslarını silmek için Allah’ı anmak bazen tek çare olabilir. İnsanoğlunun kalbi bu fani dünyanın gereksiz koşuşturmacasından bazen pas tutabiliyor. Kalplerdeki pasları silmek için ve Allah’a yakınlaşmak için bolca onu anmalıyız. Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’i Rad süresinde şöyle buyurmaktadır: “Onlar, iman etmiş ve kalbleri Allah zikriyle yatışmış olanlardır. Evet, iyi bilin ki, kalbler Allah’ın zikri ile yatışır.” Cenab-ı Allah Mümin Süresinde şöyle buyurmaktadır: “Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Çünkü bana ibadet etmekten kibirlenip yüz çevirenler yarın horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir.” Öyleyse ona dua ederek onun ile yakın bir ilişki kuralım. Yaptığımız duaların kabul olacağına dair umutlarımızı asla ve asla kaybetmeyelim. Allah’a olan teslimiyetimizin ilk adımlarının dualarımız olduğunu asla unutmayalım. Dualarımızın kabul olmaması belki de Cenab-ı Allah’ın bizler için daha iyi şeyler planladığının göstergesi olabilir.

Cenab-ı Allah’a ne kadar borcunuzun olduğunu düşündünüz mü? Cevabınız hayır mı? O halde şimdi elinize bir kağıt kalem alın ve ona olan borçlarınızın bir listesini yapmaya çalışın. Bu listeyi tamamlamak mümkün bile değildir. Neden mi? Çünkü nefes alıp verirken bile Cenab-ı Allah’a borçlanıyoruz. Düşünsenize nefes aldığınızı ama veremediğinizi. Şimdi biraz daha düşünün. Çevrenizde sağlık sıkıntısı olan insanları. Onların yaşadıkları sıkıntıları. Sizde bu sıkıntılar olmadığı için Cenab-ı Allah’a ne kadar şükür etseniz az. O’nun bizleri her gün çevremizde yaşanan olaylara karşı koruduğunu unutmayın. O halde Allah ile olan iletişiminizi güçlendirmenin yolları olarak ona bolca şükredin.

Allah ile olan iletişiminizi artırmada karşılaşılan en önemli sorunlardan birisi O’nun direk bizler ile konuşmaması gerçeğidir. Allah ile yüz yüze bir iletişimimiz yoktur. Unutmayın değerli mümin kardeşlerim Allah’a olan dualarımızın cevaplarının hepsi bizzat Kur’an-ı Kerim’de mevcut. Şimdi alın elinize o kutsal kitabı ve rastgele bir sayfa açın. Kendi dilinizde okuyun. Etkilenmemek ve daha önce yaşadığınız bir sorunun cevabını almamak elde bile değil. O yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bizlere düşünüp tutalım ve ondan dersler çıkaralım diye öğütler veriyor.

Bu dünya bir imtihan yeridir. Öyle ki Cenab-ı Allah Ankebut süresinde bir ayette şöyle buyurmaktadır:“ İnsanlar, (sadece) “İman ettik” diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” O halde bu dünyadaki imtihanın sonucundan hiçbir zaman ümidinizi kaybetmeyin. Sonucunun ne olacağını hiç kimse bilemez. Öyle ki hayatı boyunca müslüman olmadan yaşamış ancak son nefesinde iman ederek cennete giren kişilerin olduğu bizzat peygamber efendimiz tarafından müjdelenmiş kişilerin olduğu rivayetler bulunmaktadır. O halde Cenab-ı Allah’ın merhametinden hiçbir zaman ümidinizi kaybetmeyin. Asla ve asla hiç kimse için geç değildir. Yaşlandığınızı düşünüp yada günahlarınızın çokluğundan dolayı ümidinizi kaybetmek yapacağınız en büyük yanlış olacaktır. Hemen bu düşünceleri bir kenara bırakın ve Allah ile olan iletişiminizi güçlendirmenin yolları olarak ilk adımı atın ve avuçlarınızı semaya kaldırın.

Her zaman güçlü bir imana sahip olmak hiç de kolay değildir. İnsanın Allah ile olan iletişimini güçlü tutması hiç bir zaman kolay olmamıştır ve şeytan olduğu sürece de kolay olmayacaktır. İnsan her zaman Allah ile arasında bir bağ hisseder. Bazen Allah ile aranızda olan bu bağ artar bazen de azalır. Mülk süresinde Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur:” “O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı…”
Bu dünyada başımıza gelen her musibet, her bela, her sıkıntı Cenab-ı Allah tarafından bizler için hazırlanmış bir testtir. Bu dünyanın bütün amacı Allah tarafından verilen sıkıntı, keder gibi zorluklara nasıl tepki vereceğimizi ölçmekten ibarettir. Asıl amaç bu sıkıntılar karşısında vazgeçip Allah’ın varlığını inkar edecek miyiz? Yada ona yüz çevirecek miyiz? Ondan vazgeçecek miyiz? Yada bütün sıkıntılara inat, hayatın zorlukları ve sorunları ile kavga edip ona daha sıkı mı sarılacaksınız ? Bütün mesele de bu değil mi? Unutmayın Allah hiçbir zaman kulundan vazgeçmez. O kuluna her zaman bir fırsat daha verecektir.
Allah’a iman, Allah’ın var ve bir olduğuna, bütün üstünlük sıfatlarıyla nitelenmiş ve noksan sıfatlardan uzak ve yüce bulunduğuna inanmaktır. Bir başka deyişle Allah hakkında vâcip (zorunlu, gerekli), câiz ve imkânsız sıfatları bilip öylece kabul etmektir. Her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir Allah’a inanmak, ergenlik çağına gelmiş ve akıllı her insanın ilk ve aslî sorumluluğudur. İlâhî dinlerin kesintiye uğradığı dönemlerde yaşamış olan veya hiçbir dinden haberi olmayan kimseler de bir Allah inancına sahip olmakla yükümlüdürler. Çünkü insan yaratılıştan getirdiği mutlak ve üstün güce inanma duygusu ile evrendeki akıllara durgunluk veren düzeni gördükten sonra bu düzeni sağlayan bir ve eşsiz yaratıcının varlığı inancına kolaylıkla ulaşır. “…Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi vardır?…” (İbrâhim 13/10) meâlindeki âyet bu gerçeği dile getirmektedir.
Allah’a iman, Allah’ın var ve bir olduğuna, bütün üstünlük sıfatlarıyla nitelenmiş ve noksan sıfatlardan uzak ve yüce bulunduğuna inanmaktır. “Allah” kelimesinin, kendisine ibadet edilen yüce varlığın özel ismi olduğunu kabul eden bütün İslâm âlimleri konu ile ilgili açıklamaları sırasında O’nu şöyle tanımlamışlardır: “Allah, varlığı zorunlu olan ve bütün övgülere lâyık bulunan yüce varlığın adıdır.” Tanımdaki “varlığı zorunlu olan” kaydı, Allah’ın yokluğunun düşünülemeyeceğini, var olmak için başka bir varlığın O’nu var etmesine ve desteğine muhtaç olmadığını, dolayısıyla O’nun, evrenin yaratıcısı ve yöneticisi olduğunu ifade etmektedir. “Bütün övgülere lâyık bulunan” kaydı ise, yetkinlik ve aşkınlık ifade eden isim ve sıfatlarla nitelendiğini anlatmaktadır. Allah kelimesi, İslâmî metinlerde, gerçek mâbudun (ibadet edilen varlığın) ve tek yaratıcının özel ismi olarak kullanılagelmiştir. Bu sebeple O’ndan başka bir varlığa ad olarak verilmemiş, gerek Arapça’da, gerekse bu lafzı kullanan diğer Müslüman milletlerin dillerinde herhangi bir çoğul şekli de oluşmamıştır.
İman aşamasında görülen şüphe ise imanın daha da güçlenmesine zemin hazırlayan şüphe biçimidir ve sadakat şüphesi olarak adlandırılmaktadır. Bütün bunlara baktığımızda şöyle bir sonuca varabiliriz: İnançta daha çok bilişsel süreçler görülürken, imanda bilişsel süreçlerle birlikte ve onlardan daha yoğun olarak duygusal süreçler ön plana çıkmaktadır. Öyle ise iman, inancın gelişmiş ve daha da öznelleşmiş bir halidir. Bu anlamda iman, inanılan değerlerin içte ve derinden yaşanması olarak ifade edilebilir. Çünkü imanda, insanın kendine özgü ruhsal özellikleri hep birlikte canlanmaktadır. Bu canlanış, insanın iman ettiği değerle bütünleşerek zirveye çıkmaktadır ve bu bütünleşmeye güven ve teslimiyet temel oluşturmaktadır. Çünkü İslami dil ile söylemek gerekirse, Allah’a iman, müslümanın ona güvenmesi ve teslim olmasıyla gerçekleşir. O halde iman, insanın bütün donanımlarıyla, güven ve teslimiyet temelinde Allah ile bütünleşmesi olarak belirlenebilir.







İnsanın inancının iman haline gelmesi, yani onun mantık ve duygularının dinsel inanç noktasında buluşarak yola çıkması için kuşkusuz bazı ateşleyici güdülere gereksinim vardır. Bu güdüler, insanın şüpheleri, sahip olacağı yaratıcı düşünce, çocuk için sevgi ve hoşgörü ortamı oluşturan bir aile, çevredeki örnek kişiler, toplumsal kurumlar, mistik deneyimler, dışsal olaylar, buhranlar, bilinçli davranış ve seçimler olarak sıralanabilir. İnanç ve imanın ilişkili olduğu bir diğer kavram şüphedir. Genel olarak baktığımızda iki farklı şüphe ile karşılaşmaktayız: a) İnanç aşamasında ortaya çıkabilen şüphe b) İman aşamasında ortaya çıkabilen şüphe. İnanç aşamasında ortaya çıkan şüpheler, insanın inancının iman haline gelmesine katkıda bulunabileceği gibi, inançlarını tamamen kaybetmesine de neden olabilir. İnanç aşamasında karşılaşılan şüphe biçimlerini şöyle sıralayabiliriz: Tepkisel-olumsuz şüphe, insanın ilgilerine karşılık bulamamasından kaynaklanan şüphe, geleneksel dinin eksikliklerinden kaynaklanan şüphe, Tanrı anlayışından kaynaklanan şüphe, dinsel arayışın kaynaklarıyla ilgili şüphe, bilimsel şüphe, referans şüphesi, büyü ile dinin karıştırılmasından kaynaklanan şüphe, ergenlik şüphesi.

Çünkü insan duygu ve düşüncelerini birleştirdiği zaman uzak ufuklara açılabilir. Burada düşünceler insanın hangi davranışları sergilemesi gerektiği konusunda ona yardımcı olurken, duyguları amaçlı davranışların itici güçlerini oluşturmaktadır. Bir benzetme kullanmak gerekirse “mantıklı düşünceler geminin dümeni, duygular ise… yakıtıdır. Bunlardan birinin olmaması, insanı yarım bırakacağından, insan bunları bütünleştirdiği zaman her türlü gelişim ve ilerleme için hazır hale gelmektedir.

“Her dinsel inanç, iman haline gelir mi?” İnanç iman haline gelir ama her inancın iman haline geldiğini söylemek zordur. İnancın iman haline gelmesinde iki temel etken vardır. Bunlardan biri insanın kişilik yapısı, diğeri ise içinde yaşadığı koşullardır. Bu, bazı bireylerin kişilik yapılarının bir sonucu olarak daha akılcı ve pozitivist düşüncelere eğilimli olduklarından ya da içinde bulundukları çevrenin onları bu şekilde eğitmesinden dolayı
sade bir inanca sahip olabilecekleri ama bu inançlarını iman haline getirmekte çok zorla na cakları anlamına gelmektedir. Diğer taraftan kişilik yapısı, duygusal ve zihinsel bakımdan bütünlük gösteren bireyler, inançlarını daha kolay iman haline getirebilirler. Böyle kişilere çevresel koşullar da destek sağlarsa inanç düzeyinden iman düzeyine geçmeleri çok zor olmaz. Ancak, şunu belirtmek gerekir ki, May’in dediği gibi, günümüz insanının
temel sorunlarından biri de kendi donanımlarını bütünlük içinde kullanamamasıdır. Özellikle son iki yüzyılda insanın mantığına olan güveni onu kendi duygularından uzaklaştırmıştır. Bu durumda duygu dünyası fakirleşen ve boşalan insan, kanadı kırılmış kuşa dönmüştür. 0, inanmış ama sadece mantığını kullanıp duygularını görmezlikten geldiği için iman edememiştir.








https://youtube.com/watch?v=zCcd_b-Ehuo

İnanç, iman ve şüphe konusuna topluca baktığımızda, şöyle bir sonuca varmaktayız: İnanç ve iman birbirinden farklı ama kopuk olmayan kavramlardır. İmanın kaynağını oluşturan inanç gelişerek iman haline gelmektedir. Hem inançta, hem de imanda, şüphe yaşanabilmektedir. İnanç ile iman birbirinden farklıdır. Çünkü inanç, genel, toplumsal, imana göre daha kesin, ifade edilir, bilişsel, ilkel ve statik süreçlerin daha yoğun olduğu bir görünüm arz etmektedir. İman ise özel, bireysel, inanca göre daha riskli, tecrübe edilir, gelişmiş ve inanılan varlığa, yani Allah’a karşı sıcak duygular içeren bir yaşayıştır.

Bütün bunları söylerken, şüphenin sadece olumsuzluklar kaynağı olmadığını da belirtmeliyiz. Çünkü şüphe, inancın olgunlaşmasına katkıda bulunabilir. O, inanç alanı için yaratıcı bir etkiyi de içinde taşımaktadır. İnanca ilişkin kabullerimizi sorgulamak, inancımızın daha da canlanmasına ve onun bizim için ne kadar önemli olduğunu anlamamıza yardım edebilir. Nitekim inançlarına ilişkin şüpheden kaçan bir kişi, kendi yapısına uymayan bir kesinlik ararken özgürlüklerini sınırlar. Oysa derinleşen bir iman, belirli inançları sıkı sıkıya tutmaya gereksinim duymaz. Hökelekli inancın gereklerinin yerine getirilme düzeyi ile ilgili olan bu tür şüpheyi “sadakat şüphesi olarak adlandırmaktadır. Bundan anlaşılmaktadır ki, insanın belirli bir düzeyde şüphe taşıması ve bu şüpheyi inançlarını sorgulamada kullanması, onun inançlarının derinleşerek iman haline gelmesine katkıda bulunmaktadır.

Allport ve Clark’ın üzerinde durduğu bu şüphelere bir şüphe daha eklenebilir. Bilindiği gibi ergenlik dönemi, bireyde çeşitli bunalımların ortaya çıktığı bir dönemdir. İşte bu dönemde ergenlik şüphesi diyebileceğimiz bir şüphe biçimi görülmektedir. Bu şüphenin kaynağı inanılan değer değil, bireyin içinde bulunduğu gelişim evresidir. Hayatın birçok alanına sorgulamacı ve şüpheci bir yaklaşım gösteren ergen, dinsel değerlere de aynı ruh haliyle yaklaşır ve dinsel inançlarını sorgular ve onlarla ilgili birtakım şüpheler taşır. Nitekim Vergote’a göre “ergenlik, imanda şüphe yaşıdır” ve ergenlerin dinsel şüphelerinin üç ana kaynağı vardır: 1) Artık ergen bağımsızlığını ilan etme aşamasına gelmiştir ve bunun sonucu olarak otoriteye başkaldırır. Bu başkaldırı, çevreden sorgulamadan ve kolayca alınan dinsel inançlara da yönelebilir. 2) Ergenin kendi düşünce ve duygu gelişimine
bağlı olarak gösterdiği bazı davranışların dini ve ahlaki değerlere ters düşmesi onu suçluluk duygusuna itebilir. Bu suçluluk duygusundan kurtulmak isteyen ergen, dinsel inançlarına ilişkin bazı olumsuz duygu ve düşünceler geliştirebilir. 3) Anne-babasının, arkadaşlarının, öğretmenlerinin kısacası birlikte yaşadığı insanların kendisine olan sevgisinden şüphe eden genç, yaşamın anlamsızlığı duygusuna kapılarak dinel değerlere de güvenini yitirebilir. Ama hemen belirtmek gerekir ki, yukarıda ifade ettiğimiz gibi ergenlikte görülen bu şüphe biçimi, bireyin gelişim evresiyle ilgilidir ve 16-17 yaşlarında yatışarak yerini daha olgun bir inanca yani imana bırakabilir.
Clark, Allport’un şüphenin kaynaklarına ilişkin görüşlerine katılır ve
onlara büyü ile dinin karışmasından kaynaklanan şüpheyi ekler. Büyü ile dinin karışmasından kaynaklanan şüphe: Büyüsel tutumun tipik özelliği, uygun ibadet ya da beddualarla insanın Tanrıyı herhangi bir konuda zorlayabileceği ya da etkileyebileceği düşüncesidir. Nitekim dua eden insan, Tanrının duasını kabul etme ve ona çözüm üretme konusunda bir zorunluluk taşıdığını düşündüğü için bu düşüncesi gerçekleşmeyince şüpheye düşebilir. Bu durum geleneksel dindarlar arasında çok yaygındır. Dindar insan büyüsel bir öncülle yola çıkarsa agnostik ya da ateist bir düşünce yoluna doğru kayabilir. Böyle kişiler, dinin Tanrıyı insanın iradesi yönünde harekete ikna etmeye çalışan girişimleri barındırmadığını ve insanın çabalarının Tanrının iradesine uyumlu olmak olduğunu düşünmezler. İnsan Tanrının iradesini öğrenebilir ve yaşamını onun iradesiyle uyumlu hale
getirebilir. Oysa dinde esas olan, Tanrının insana değil, insanın Tanrıya
uymasıdır.
Din dünyası büyük ölçüde yaratıcı düşünceye sahip insan, peygamber ve azizler dünyasıdır.
Bilim adamı, bilim adamı olarak burada işlem yapamaz. Harfi harfine anlam çıkarmaya çalışan kişi şüpheci olabilir. Çünkü farklı dilleri kullanan bilim dili ile din dili arasındaki farkı görmez. Konuya bilim adamı mantığı ile yaklaşıldığında bir takım şüphelerin kendini göstermesi kaçınılmaz olabilir. Çünkü din gerçeklerden daha çok doğrularla ilgilenmektedir ve bilim dilinden farklı bir dil, bir şiir dili kullanmaktadır. Dinin kavramlarının anlaşılmasında izlenecek belki de en kolay yol, onu “ait olduğu dil ve kültür
bağlamında ele alıp değerlendirmektir. Buna göre referans şüphesi, gerçek
ile doğruyu, bilim dili ile din dilini, bilim adamının düşünme yöntemiyle
inanan insanın düşünme biçimini birbirinden ayıramamaktan kaynaklanmaktadır.



Allport’un referans şüphesi diye ifade ettiği şüphe biçimini Clark harfi harfine açıklama ve anlama çalışmalarından kaynaklanan şüphe olarak adlandırır. Bu şüphe biçimi daha çok dinsel metinlerin mecaz kullandığı alanlarda görülür. Nasıl ki psikologlar insan zihniyle ilgili açıklamalar yaparken mecaz kullanıyorlarsa ve bazı konuları ifade etmekte dil bakımından yetersiz kalıyorlarsa, dinsel alana ilişkin konularda da mecazları kullanmak bir zorunluluk olabilir. İnançlı ebeveyn ve dindar eğitimciler, gerçek (fact) ile doğru (truth)yu birbirinden ayırırlar. Gerçek, ruhsal alanın değişiminde, en önemli şey değildir. Doğru ise önerilebilen en ince şeydir, ama tam olarak tanımlanamaz. Bundan dolayı dinsel inanç, inanan kişinin düşünce ve yaratıcı ifade gücüne bağlıdır. Burada iki alana sahibiz: Biri, bilim adamının etkisinde olan gerçek alanıdır. Diğeri ise düşüncenin etkin olduğu doğru ve iman alanıdır ki burada dinsel zihin yapısı etkin haldedir.

https://youtube.com/watch?v=_VIzr9NDsjU
Referans şüphesi: En yaygın şüphelerden biri de referans şüphesidir. Bu şüphe, dinsel öğretinin özel kavramları ile kabul edilebilir kanıt arasında ortaya çıkan çatışmadan kaynaklanır. Yirminci yüzyılın insanı cehennemi, cenneti, insan vücudunun yeniden canlanmasını, mucize benzeri birçok şeyi nasıl anlayabilir. Pozitivizmin genel geçer görüş olarak kabul edildiği modern çağın insanı, kafasında oluşturduğu pozitivist düşünce kalıplarıyla dinin birçok kavramını anlamakta güçlük çekmektedir. Birçok insan dinsel öğretinin çok özel kavramlarını düşündüğünde, kelimesi kelimesine anlamla mecazi anlam arasında bocalayabilir. Duyusal izlenimlerle doğrulanamayanı gerçek olarak kabul etmeyen pozitivizm, insanın inançlarını batıl olarak değerlendirir ve metafizik düşünceler, ahlaki değerler ve tabiatüstü kavramlarla ilgili olarak anlaşılır biçimde konuşulabileceğini reddeder. Ama unutulmamalıdır ki, bir insanın bir sembol ve kavrama itiraz etmesi, onun kendisiyle ilgilidir. Çünkü insanların kişilikleri ve donanımları çok farklıdır. Din dili bir yaşam biçiminin ve değerlerin benimsenmesi üzerinde durur. Onun için önemli olan insan tabiatının olgunlaşması ve bilginin tamamlanmasıdır. Bundan dolayı üzerinde durulması gereken şey, özel bir alan değil, genel olarak değerlendirme yapmaktır. İnsan parça parça sembol ve düşüncelerle uğraşınca daha çok referans şüphesiyle karşılaşmaktadır. Ama dinin uzun vadeli amacına döndüğünde şüpheleri kaybolabilir.











Bilimsel çabanın başarısı, özel bilimsel bir doğruyu kabule isteksiz olmaya dayanır. Gerçeğin şu andaki durumunu algılamayla ilgili devam eden kuşku, bilimsel ilerlemenin nedenlerinden biridir. Nitekim atomun parçalanamayacağına ilişkin bilimsel dogma kabul edilseydi, bugün atom bombası olmayacaktı. Ancak bilimsel bilginin sınırlı olduğu ve değer ve din alanına uzanamayacağı da bilinmelidir. Nitekim insanların karşılaştıkları akla aykırı ve çelişkili gibi görünen birçok şey vardır ki, dinsel inanç olmaksızın onları anlamak ve açıklamak ya çok zor ya da imkansızdır. İnsan, bunların içinden ancak din yardımıyla çıkabilmektedir.

Bilimsel şüphe: Bilimsel şüphe bilim adamının bilimsel düşünme zevkinden kaynaklanır. Çünkü şüpheci tutum onun özelliklerinden biridir ve dine bakışını etkileyebilir. Olgun dindar bir düşünür için bilimsel düşünmenin çerçevesi, insan yaşamının her alanını kuşatma konusunda yeterli değildir. Çünkü her insanın yaşamı, bilimin kesinliklerinden uzak olasılıklarla ilişkilidir. Ahlaki ve politik bağlanmalar, aşkın nefrete üstünlüğü, hiçbir bilimsel
zemine dayanmaz. Dinsel bakış açısına göre bilim ,adamı, profesyonel düşünce ile yaşamının diğer alanlarını uyumlu hale getiremeyen dağınık bir varlık alanında yaşar. Onun sınırlı zevkleri duyarlılığına engel 0Iur. Çünkü bilim, insanın bütün sorularına özellikle var oluşsal sorularına doyurucu yanıtlar verememektedir. Bu arada belirtmek gerekir ki, bu gün din ile bilim arasındaki çatışma zayıflamaktadır. Çünkü son zamanlarda, gençler önce bilimi öğreniyor. Nükleer fiziği, biyolojiyi, psikolojiyi, insanın evrenin bir parçası olduğunu
öğreniyor. Sonra bunların yeterli olup olmadığını merak ediyor. İnsanın hayalleri, idealleri, amaçları, değerleri nedir? İlk sebep nedir? Gencin bu tür sorularına din, bilimden daha geniş ve doyurucu yanıtlar veriyor. Buda onun kafasındaki soruları ve şüpheleri ortadan kaldırıyor. Aliport’un bilimsel şüphe diye ifade ettiği şüphe biçimini Clark alışılmış şüphe diye ifade eder. Çünkü ona göre, bilimsel şüphe bilim adamının düşünme sürecinin özelliğidir.

t









Dinsel arayışın kaynaklarıyla ilişkili şüphe: Bu şüphe psikolojik alanda çok yaygın olarak üzerinde durulan bir şüphedir ve inancın aklileştirilmesiyle ilgilidir. Bir ateist, inancın akli olmadığını, insanın kendisine öğretilen şeye inandığını söyleyebilir. Ama aynı şey kendisi için de geçerlidir. Kendisine de inançsızlık ya da inananlar hakkındaki düşüncesi öğretilmiş olabilir. Diğer bir ifadeyle, inancın kaynağı insanın geçmişinde saklı ise, inançsızlığın kaynağı da insanın geçmişinde bulunabilir. Öte yandan inancın kaynağı onun doğruluğu ile ilgili hiçbir şey söylemez. Çünkü o, işlevsel bağımsızlık kazanmıştır. İnancın kaynak bakımından işlevsel bağımsızlık kazanması, insanın inancının ilk güdüsünün önemli olmadığı, çünkü şu anda inancın güdüsünün ilk güdüden tamamen farklı olduğu ve onun geleceğe yönelik olduğu anlamına gelmektedir. Böyle olunca, inanç, insana öğretilmiş olabilir. Ama onun öğretilmiş olması şu andaki değerini değiştirmez. Çünkü şu andaki değeri inanan insanın geleceğe dönük niyetleriyle ilişkilidir. Artık inanan insan açısından inancın geçmişle bağı kalmamıştır.




Tanrı anlayışından kaynaklanan şüphe: Dinler tarihine bakıldığında, başlangıçta tanrıların çokluğu dikkat çeker. Tek tanrı anlayışı, daha sonra gelir. Orijinalinde Tanrılar tabiat1a sınırlıdır ve insanlarla ilişkide keyfidir. İlk Tanrılar öncelikli olarak tabiatla ilgiliyken daha sonra bireyselliği ödüllendiren bireylerin tanrısı geldi. İnsandan farklı olmayan ilk Tanrılar uzak tahtlara çıkarıldı. Zamanla insan, kendisinin farkına vardıkça Tanrı insanla yakınlaştı. Tanrı anlayışındaki bu görecelik, insanların zihninde soru işaretleri 0luşturdu. Oysa din ve Tanrı inancının kaynağına ilişkin bu tür çok Tanrıcı ve tabiatçı anlayışlar, kanıtlanmış olmayıp sadece birer varsayımdan ibarettir. Diğer taraftan bu gün din ve Tanrı inancının kaynağı olarak tek Tanrıcı kuramların daha fazla ilgi gören anlayışlar olduğu dinler tarihçileri tarafından belirtilmektedir. Clark, Tanrı anlayışının yanında dinlerin kaynaklarına ilişkin açıklamaların da bazı insanlar için kuşku kaynağı olabileceğini ileri sürmektedir. Ona göre dinsel yaşamın, ilahi gereksinim ve ilgilerden daha çok insan ifadeleri olduğu düşüncesi de şüphe kaynağı olarak değerlendirilebilir. Örneğin Eski Yunan Tanrıları, Yunanların kendi güç ve yardımcılarını temsil eder. Bu, bazı insanlar için dinin doğruluğunun ve değerinin kanıtı olarak görülürken, bazı insanların düşüncelerini daha farklı yönlere çevirmekte ve onların kafasında soru işaretleri oluşturmaktadır.




Bu şüphe biçimi geleneksel dinin ve dindar insanın eksikliklerinin üzerinde durulmasından kaynaklanır. İnsanlar kendi konumlarına mazeret olarak dini eleştirirler. Bunun için izledikleri yol ise dinsel kurumların yanlışlıklarını dile getirmektir. Bu savunma biçimi, şüphe kaynağı olarak başkalarından daha çok savunmacının kendini aldatır. Oysa dine gerçekten ilgi gösterenler, genel olarak onun desteklerinin devam etmesini isterler ve bir taraftan yapıcı eleştiriler yaparken diğer taraftan onun taraftarı olabilirler. Clark’ın bu ifadesine göre dine karşı zaten önyargılı olan insanlar, kendi düşüncelerinin doğruluğunu savunmak için dinin geleneksel yaşanış biçimini eleştirmektedirler.

Geleneksel dinin eksikliklerinden kaynaklanan şüphe: Geleneksel dinde görülen samimiyetsizlik ve başarısızlıklar, özellikle gençlerde kuşku doğurmaktadır. Örneğin ibadet yerlerinin çevresinde kümelenen dilenciler, geleneksel din tarihinde görülen baskı, hile, yalan, işkence gibi olumsuzluklar, gençlerin din ve inanç konusunda şüpheye düşmesine neden olur. Dikkat edilirse bu şüphe biçiminin doğrudan dinle değil dinin yaşanış biçimi ile ilgili olduğu görülmektedir. Dinin topluma ve insana yansıma biçimi ve yaşanışında görülen olumsuzluklar, bazı insanlarda şüphelere yol açmaktadır. Özellikle dini kullanarak çıkar sağlama ya da makam, mevki, güç, iktidar elde etmeye çalışanlara yönelik bakışlar, şüpheye yol açmaktadır.

Clark’a göre bu tür şüpheler kişinin kendisinden kaynaklanır. Bunların
en barizleri, bireyin bazı basit benlik ilgilerinin izlerini taşır. Bir kişi, bir
istek için dua eder de isteği karşılanmazsa, dua etmeyi bırakabilir. Örneğin,
dindar bir ailede yetişen bir genç, hasta olan kız kardeşinin sağlığı için
uzun süre arzulu bir biçimde dua eder ve kardeşi buna rağmen ölürse bu
durum, onu şüphenin kucağına itebilir. Dinsel gelişim aşamasında, bu örneğe benzer psikolojik olaylarla karşılaşmayan çok az dindar insan vardır. Birçok insan, bu tür krizlerin çeşitli biçimleriyle karşılaşır. Ama şüphenin bazı heyecan verici kıpırtıları olmaksızın ancak duygusuz insanlar onlarla yaşar. Bu tür şüpheler, bireyin kendilik ilgilerinin açık aykırılıklarını ve genellikle bilinçsiz olarak dine karşı olumsuz tutumlara yol açan karmaşık
kişisel deneyimleri içerir. İnanç gelişiminin ilkel basamaklarında görülen
bu şüpheler, bir yönden inancın olgunlaşmasına da katkıda bulunabilir.
Olgun dinsel inanca sahip bireylerde ise bu tür şüpheler kendilerine yer
bulamazlar.



Bireyin ilgilerine karşılık bulamamasından kaynaklanan şüphe: Bu şüphe biçimi bireyin kendi ilgilerine karşı ilgi görmemesinden kaynaklanır. Dinsel gelişimin ilk ben-merkezli durumu, olgunlaşmamış bir görünüm arz eder. Örneğin, kişisel çıkarlarını aramaya başlayan çocuğa, duaları, beklentileri doğrultusunda hizmet etmeyebilir. Bu ise onun dine ilişkin düşüncelerinde kuşkulara yer açabilir. Nitekim “dua mermileri durduramaz, onlar, inanana da inanmayana da işler. Din benim için hayati bir anlam taşımaz” gibi sözler kıdemli askerlerin nakaratlarıdır. Bunlar göstermektedir ki, kendilik çıkarına odaklanan bir inanç, dağılmaya mahkumdur. İnancın devam edebilmesi için, inanan insanın kişisel kaprislerin ötesine uzanan bir evreni düşlemesi gerekir. Böylece bireysel basit ilgileri aşan yüce ilgi ve değerlere demir atılır. Öyleyse, bireyin çıkarlarına doğrudan hizmet etmeye
yarayan bir araç olarak görülen inanç, her an dağılabilir. O halde, inancın varlığını sürdürebilmesinin temel koşullarından biri, onun kişisel çıkarlardan daha yüce değerlere yönelmesidir.

Alıport insanın şüphelerini çeşitli başlıklar altında tartışır. Tepkisel-olumsuz şüphe: Bu şüphe biçiminin örneği, dua sırasında yakınında patlayan bir mermiyle yaralanan askerin durumunda olduğu gibi zihinsel sarsıntı görülür ve bu keskin olumsuzluk, duygusal olarak denetlenemez. Dua ettiği sırada büyük bir şokla karılaşan kişi, duasının hiç işe yaramadığını düşünerek Yaratıcıya karşı olumsuz tepkiler gösterebilir. Ani bir şokla ortaya çıkan bu durumu, kısa sürede denetim altına almak da zordur. Kısacası şiddetli bir şok, olumlu bir tutumu olumsuza çevirebilir. Tepkisel şüphenin bir diğer biçimi bilinçaltı ruhsal yaşamından kaynaklanır. Dinsel duygu, Freud’un dediği gibi, çocuğun babasına olan tutumunun uzantısında temelleniyorsa, babaya karşı olan bastırılmış düşmanlığın yansıtma yoluyla Tanrıya yönlendirilebileceği düşünülebilir. Çünkü Freud’a göre Tanrıya inanma, babaya yönelik sevgi ve bağımlılığın yansımasıdır. Bu ise ateizmin, babaya olan düşmanlığın bir yansıması olarak kabul edilebileceği anlamına gelmektedir. Alıport burada din ile ateist arasındaki ilişkiye de dikkat çeker. Ona göre, ateşli bir ateist, dine karşı sert bir tepki göstermekle, dinsel yaşam biçimine olan derin bir ilgiyi açığa vurmaktadır. Çünkü “tepki oluşturma”, psikologların, gerçek ilgilerini şiddetli protestolarla gizleyenler için kullandıkları
bir terimdir. insan, bazen ilgilerini gizlemek için karşıt tepki gösterebilir. Bu durum genel bir yansıtma olup, ilginin tamamen yön değiştirmiş bir halidir. Buna göre tepkisel şüphe, yaşanan şiddetli şok durumlarından, bilinçaltı ruhsal yaşamlarından ve insanın çeşitli nedenlerle açığa vuramadığı duygu ve düşüncelerine karşı, bir savunma mekanizması geliştirerek tepki oluşturmasından kaynaklanabilmektedir.










İnsanın inancı, bir anda olup biten bir durum değildir. Onun oluşması bazen çok uzun duygusal ve zihinsel süreçler gerektirir. İşte bu süreçler sırasında birey bazı şüpheler yaşamaktadır. Günlük dildeki anlamı düşünüldüğünde, şüphe herhangi bir konuda kararsızlık durumunu ifade eder. Konu inanç olunca da şüphenin aynı anlamı geçerlidir. İnanma konusunda da bireyin kararsızlığı görülür. Ancak buradaki kararsızlık, inanılana götürecek kanıtların yetersizliğinden olabileceği gibi inanılan şeyin özelliklerinden de olabilir. Özcan inanca ilişkin şüpheyi, şüphelenilen konuya yani onun inanca
ilişkin konumuna göre “imana zıt olan” ve “imana götüren” şüphe olarak ikiye ayırmaktadır. İmana zıt olan şüphe inanılan varlığın irrasyonel olduğu düşüncesinden kaynaklanır. Bu irrasyonel durum ortadan kaldırılmadan imana ulaşılamaz. Bu durumda, insanın yaşadığı zihinsel süreçler, onuimandan uzaklaştırır. Diğer taraftan imana götüren şüphe ise “bilimsel şüphedir”. Bu şüphe inanca ulaşmak için başvurulan bir şüphe biçimidir. Yani bu şüphe iman için bir anlamda gereklidir ve iman onunla kemale ulaşır. Özcan daha çok felsefi bir bakış açısıyla konuya yaklaşarak ikili bir sınıflamaya gitmektedir. Oysa bizim burada üzerinde duracağımız konu, şüphenin felsefi anlamından daha çok psikolojik boyutudur. İnsan inanç konusunda neden şüphe taşımaktadır? Onu şüpheye götüren etkenler nelerdir? Şüphelenme sırasında hangi zihinsel ve duygusal halleri yaşamaktadır? gibi sorular din psikolojisini daha yakından ilgilendirmektedir. Nitekim Allport’a göre de herhangi bir şüphenin mantıksal olup olmadığına karar vermek psikoloğun işi değildir. Psikoloğun işi, ruhsal yaşamın evrensel ve gerekli bir parçası olan bu süreci anlamak ve açıklamaktır. O, şüphe sürecini anlamanın, insanın inanç ya da inançsızlık temelinin inandırıcılığını belirlemede önemli olduğunu düşünür. Her insan kendine özgü bir geçmiş, örüntü ve yanlış anlama derecesi taşımakla beraber genel olarak görülen şüphe biçimleri vardır ve herhangi bir kişi bu şüphe biçimlerinden birini ya da birkaçını bir arada taşıyabilir. Bu, insanın şüpheden tamamen kurtulamayacağı anlamına gelmektedir. inansa da inanmasa da insanın zaman zaman bazı şüpheler taşıdığı bir gerçektir. inanmayan insan hem kendi doğruları hem de inananların doğruları hakkında şüpheye düşmektedir. inanan insan ise kendi doğrularına ilişkin şüpheler taşımaktadır.

İnancın iman haline gelmesini etkileyen bu düşünceleri özetlemek gerekirse, inanç çocuksu ve irrasyonelolarak başlar, şüpheyle sorgulanarak gelişir ve yaratıcı düşünceyle olgunlaşır. Bu süreç, bireyin psikososyal gelişim aşamalarıyla koşut bir görünüm arz eder. Diğer taraftan bilinçli aileler, örnek kişiler, kurumlar, mistik deneyimler, çevrede meydana gelen çeşitli olaylar, yaşanan buhranlar, bilinçli davranışlar, seçimler, bireyin duygu ve düşünce dünyasında ortaya çıkan değişim ve gelişimler inancın imana evrimini sağlayan etkenler olarak sıralanabilir.

Fowler’in yaşam boyu iman gelişimi kuramına göre, en büyük değişim yetişkinlik döneminde ortaya çıkmaktadır. Burada iman, insanın dünyaya bakış açısına ve gelişmesine göre devam eden bir olguyu içermektedir. Fowler’in iman gelişimi kuramı üzerine çeşitli değerlendirmeler yapılmıştır. Jardine ve Viljoen’e göre, Fowler’in kuramının en önemli özelliği, imanın içeriğini yani inançları ve değerleri, kişilikte imanın operasyonunu kolaylaştıran psikolojik etkenlerden yani bilişsel, duygusal ve toplumsal gelişmeden ayırmasıdır. Ona göre, aşkın gerçeklere anlam verme ve onlarla ilişki kurma biçiminin belirlendiği yol, altında düşünce, duygu ve sosyal olguların yattığı psikolojik yapılar tarafından belirlenir. O, dikkatini bu olgular üzerinde yoğunlaştırmaktadır.


7. Evre: Evrensel İman (Universalizing Faith) : Bu evre, orta yaş ve sonrasında görülür. Evrensel iman evresi, birleşik iman evresinin belirleyicileri olan kutupsal zıtlıkları kabul etmenin ötesine geçen bireylerin imanlarını ifade eder. Bu evrenin yapılanması, birbiri ardına gelen evreler boyunca ortaya çıkan bir benlik temizlenmesi sürecinin radikal bir şekilde tamamlanması ile kendini gösterir. Evrensel imanda görülen özellik, temizlenme
sürecinin tamamlanmasıdır. İnsan, daha önceki evrelerde, bir taraftan kendi kökleşmemişliği ile daha önce var olan düzenin parçaları arasında gerilim yaşamaya devam ederken diğer yandan sürekli gelişen ve değişen geniş bakış açısıyla yeni tabiatüstü düzenlere yönelir. Bununla birlikte evrensel iman aşamasında çok az insan bulunur. Psikodinamik olarak, evrensel iman evresine kadar gelen benlik, alışılmış savunma biçimlerinin ötesine geçer
ve Tanrıyı algılamada ve sevmede belirli bir temellendirmeye dayanan bir
açıklık sergiler. Ayrıca, bu evredeki insanlar keskin görüş açılarına ve tutarsızlıklara sahiptirler ve onlar başkalarıyla ilişkilerinde hala bazı sıkıntılar
gösterebilirler.





6. Evre: Birleşik İman (Conjunctive Faith): Orta yaşın ilk dönemlerinde başlayan birleşik iman, daha önceki evrelerde yaşanan parçalı inanç yapısında birlik sağlamayı ifade eder. Bireysel-düşünsel evrede, benlik ve imanın sınırları belirlidir. Yani onlar birbirlerinden ayrıdır. Ama birleşik evrede, yetki sahibi olmuş ben, kararlarını, değerlerini, inançlarını kendisi belirlediğini iddia eder. Ancak burada insanların çok çeşitli zihinsel yapılara sahip
olduğunu da unutmamak gerekir. Bazıları bilinçli hareket ederlerken, bazıları büyük ölçüde bilinçsizce hareket edebilirler. Benliğin bu güçlü ve önemli bilinçsiz görünümleri bireysel, toplumsal, kültürel ve bir ihtimal ilk örnek kaynaklıdır. Bu evrede insanı, anlaşılması ve bir bütün haline getirilmesi zor olan güdüler harekete geçirir. Birleşik evreye geçişte, birey, doğrulara farklı yönlerden ve farklı bakış açısıyla yaklaşmaktan kaynaklanan gerilim le başa çıkmaya başlar. Bu evredeki birey, çok çeşitli bakış açıları arasındaki gerilimleri sürdürmeyi ve onları bir yönden öbür yöne eğmeyi reddetmeyi öğrenmelidir. Bu bağlamda, bireyin imanı, ortadan kaldırılamaz çelişkileri kabul etmeye başlamalıdır. Birleşik imanda, bireysel imanın mitolojiyi kabul etmeyen anlayışı aşılır. Sembol ve mitlerin çok boyutluluğunu ve
yoğunluğunu kabul eden birey, onların ruhu aydınlatan ve ona aracı olan
gücüne izin verir. Bu aşamada, birey, diğer din ve inanç geleneklerine de
açık bir tutum sergiler.






5. Evre: Bireysel-Düşünsel İman (Individuativ-Rejlective Faith): Bireyseldüşünsel iman, genç yetişkinlik dönemi ve sonrasında görülür. Bu aşamada, birbirini izleyen veya aynı anda ortaya çıkan iki durum belirir. Birincisi, daha önce kazanılan inançlar, değerler ve bağlılıkların eleştirel bir bakışla gözden geçirilmesi zorunluluğudur. Burada, dışsal otoriteye olan güvende bir eksilme görülür ve otoritenin yeni yeri benliktir. İnanç ve ideoloji, nesnel bir şekilde yeniden gözden geçirilir. Birey, sahip olduğu inanç ve ideoloji sistemlerini şimdi yeniden oluşturmak zorundadır. İkincisi ise, daha önceki roller ve ilişkiler tarafından oluşturulan benliğin, kimlik sorunu ile mücadeleye girmesi zorunluluğudur. Bu, şu anlama gelir: Birey yetişkinlik dönemine girmeden önce sahip olduğu çevre, roller ve sorumluluklara göre bir benlik geliştirir. Yetişkinlik dönemine girince, yeni dönemin getirdiği
yeni çevre, rol ve sorumluluklara göre, yeni bir benlik geliştirir.





4.Evre: Bireşimli-Geleneksel İman (Synthetic-Conventional Faith) : Formel operasyonel düşüncenin ortaya çıkmasıyla, genç bireyin düşünme ve anlamlandırma yeteneği kanatlanmaya başlar. Soyut kavramları kullanma ve değerlendirme yeteneği ile genç birey, “düşünme” hakkında düşünmeye, hikayeleri değerlendirmeye, onlara ad vermeye ve kendi anlamlarını sentezlemeye başlar. Bu aşamada birey, kendi manevi çevresini oluşturur. Tanrı inancı, sevme, anlama ve boyun eğmenin kişisel değeriyle bireyin dünyasında, yerini belirleme aşamasındadır. Genç birey, kendisini inançlara, değerlere ve çevresine bağlayan bireysel özelliklerini geliştirmeye çalışır. Birbirine aykırı öğeler içermesine rağmen, kimlik, inançlar ve değerler güçlü bir şekilde hissedilir. Bu evrede birey kendi dünya görüşü veya ideolojisi üzerinde durur ve onu yaşar. Bu dönemde, başkalarıyla ilişkiler son derece önemli olduğu için, Tanrıyla daha kişisel ilişkilere ihtiyaç duyulur. Özel ilişkiler geliştirilen Tanrı inancı, gencin benliğini geliştirir.

  1. Evre: Mitsel-Gerçek İman (7-12yaş) (Mythic-ıiteral Faith): Bir önceki evrenin duygusal ve düşünsel temelleri, bu yeni evrede hala etkili olmasına rağmen, düzenli düşünme, bilinçli yorumların ve deneyimlerin daha oturmuş biçimlerini oluşturmaya zemin hazırlar. Bu evrede düşünme işlemi tersine çevrilebilir yani neden-sonuç ilişkileri daha açık bir şekilde anlaşılabilir. Çocuk, yeni bir bakış açısıyla dünyasını kurabilir. Bu evrede, çocuk, henüz içselleşmiş duygular, tutumlar ve içsel yol göstericiler oluşturamamıştır. Bu dönemde, bireyin inandığı Tanrı, bireyin kendine has bir Tanrı değildir. Hala dış belirleyicilerin etkisi ağırlıktadır. Tanrı, bir kural koyucu ya da ebeveyn olarak düşünülür. O, iyilikleri ödüllendirir, kötülükleri cezalandırır.
Çalışmalarında iman (faith) kavramını kullanmayı yeğleyen Fowler’in
ileri sürdüğü iman gelişimi aşamaları şöyle özetlenebilir. Evre: Temel İman (0-2 yaş), (Primal Faith): Bu evre bebeklik döneminde yaşanır. Çocuğun gelişmesi sırasında, anne-babası ve çevresiyle karşılıklı ilişkileri içinde şekillenir. Bu ilişkilerde güven oluşturmak için bir araya getirilen deneyimler, vücut ilişkisi ve bakımını, sözlü ve görsel etkileşimi, ritüel haline gelen ilk dönem oyunlarını, yeme içme ilişkilerini, çocuğun bakıcılarıyla arasında gelişen etkili uyumu içine alır. Bu evre dil ve sembol gelişiminin başlangıcıdır ve bu başlangıç evresinde ana-baba ile ilişkiler büyük öneme sahiptir. Yani inanç gelişiminin başlangıç evresi, annebaba ve çevreyle ile ilişkiler bağlamında oluşan güven duygusuyla ilişkilidir.
Evre: Sezgisel-İzdüşel İman (2-7 yaş) (Intuitive-Projective Faith): İlk çocukluk olaylarından ve ilişkilerinden kaynaklanan deneyimlerin duygusal ve algısal düzeninin yapıları, çocuğun deneyimlere anlam vermesinin ilk bilinçli çabalarında, denemelik ve değişime açık yönelimler oluşturur. Bu evrede, derin ve ileriye doğru uzanan düşünceler şekillenebilir. Bu düşünceler, imanın duygusal ve bilişsel temellerini oluşturur. Bilişsel gelişim
henüz tamamlanmadığı için neden-sonuç ilişkisi tam olarak anlaşılamaz.





!.

Diğer taraftan iman gelişimi ile psikolojik gelişimi birleştirerek bireyin
inancının yörüngesini açıklamaya çalışan Fowler’in iman gelişimi kuramında, yapısal olarak birbirinden ayrı yedi aşama vardır. Bu aşamaların birinden diğerine geçiş, biyolojik olgunlaşmayı, duygusal ve bilişsel gelişmeyi, psikososyal deneyimi ve dinsel-kültürel etkileri içine alır. İnanç gelişiminde, bir evreden diğer bir evreye geçiş, otomatik veya kesin değildir. Sayılan etkenlerden her biri evre geçişinin hazır olmasında önemli bir rol oynar. Bu evrelerden birinin dengesi, krizler, yenilikler ve bireyin temel bilgilerinin mevcut örüntülerini tehdit eden açılım deneyimleri tarafından altüst edildiğinde, geçiş kendi kendine ortaya çıkar. Sosyal, ekonomik ve politik çevrede ortaya çıkan bir değişim de evre geçişine katkıda bulunabilir.



Bireyin inanç gelişimini çok yönlü etkileyen ve Clark’ın açık olarak ifade
etmediği bir başka önemli etken ise onun duygu ve düşünce gelişimidir.
Duygu ve düşünce dünyası daha geniş bir kavramla ruhsal dünyası gelişen
ve zenginleşen bireyin inanç dünyası, duygu ve düşüncelerindeki gelişme
ve değişmeye koşut olarak değişim ve gelişim gösterir. Çünkü bireyin inanç
yapısı, onun diğer yaşayış alanlarından bağımsız değildir. Nitekim henüz
soyut düşünce düzeyine ulaşamayan çocuklarda görülen antropomorfist
Tanrı anlayışının soyut düşünce düzeyine ulaşan ergenlerde yerini yavaş
yavaş soyut Tanrıya bıraktığı bilinmektedir. Ama soyut düşünme biçimini,
çocukluk döneminde oluşturduğu dinsel inanca uygulayamayan insanlarda, inanç alanında bir değişimin olmadığı ya da çok az değişim görüldüğü
ve böyle kişilerde çocuksu inanç biçiminin ömür boyu sürdüğü de bilinen
bir gerçektir.
Bireyin inancını etkileyen durumlardan biri de dışsal etkiler ve buhranlardır. İnsanlar, buhranlara beklenmedik biçimlerde tepki gösterirler. Talihsizlik bazı insanlar üzerinde olumlu etki yaparken bazı insanlar üzerinde olumsuz etki yapmaktadır. Bir kısım insanlar, savaş, deprem, kaza, kıtlık gibi yaşadıkları olumsuzlukları, inançlarını geliştirmek için bir fırsat olarak kullanırlarken, bazıları bu durumları olumsuz bir bakış açısıyla değerlendirerek inançlarından daha da uzaklaşabilirler. İnsanın bilinçli davranışlarda bulunabilmesi ve seçimler yapabilmesi de onun inancının gelişmesine katkıda bulunur. Seçim ve davranış konusunda taklit ve körü körüne bağlanmayı yeğleyen birey, büyük olasılıkla inanç konusunda da aynı durumu gösterir. Ama bir kişinin sorumluluğunu alabildiği özgür seçim ve davranışlar, onun iman gelişiminin kaynaklarından biri olarak kabul edilir. Çünkü özgür seçim ve davranış gösteren insanlar, inanç konusunda da kendi iç güçlerini kullanır. Kendi içsel değerleriyle hareket eden insan ise duygu, düşünce gibi duygusal ve zihinsel süreçleri kullanacağından, onun olgun bir imana ulaşma olasılığı daha yüksektir.

Dinsel inançların daha canlı bir şekilde yaşanmasında mistik deneyimler ve dinsel değişimler büyük etki taşımaktadır. Bazı olumsuzluklar görülmekle birlikte, inancın olgun iman haline gelmesinde mistik deneyimler ve dinsel değişimlerin etkileri yadsınamaz. Çeşitli nedenlerle derin dinsel tecrübeler yaşayan insanların inançları, yaşanan bu deneyime bağlı olarak olgunlaşır. Yine herhangi bir nedenle bireyin dinsel inanç, anlayış ve yaşayışında meydana gelen değişimler onun inancının olgunlaşmasına katkıda bulunabilir.

Bireyde görülen bu inanç gelişimi kendiliğinden olmaz. Onun değişim ve gelişim alt yapısını hazırlayan bazı etkenler vardır. Bireyin inanç gelişimini etkileyen ve onun inancının iman haline gelmesine zemin hazırlayan nedenleri Alıport’la ortak bilimsel geleneğe sahip olan ünlü din psikologu Clark “inanç, nasıl iman halini alır?” sorusunu sorarak ele alır. Ona göre inancın iman haline gelmesinin nedenleri şöyle sıralanabilir: çocuğun inancının olgunlaşmasında ailenin etkisi çok büyüktür. Çocuğa sevgi ve kolaylaştırıcı dinsel anlayışla yaklaşılan ailelerde, çocuk çok fazla içsel çatışma yaşamadan dinsel deneyimler yaşar. Bu tür ailelerde çocuğun inancı gelişerek ilerler. Çevredeki örnek kişiler de inancın gelişmesinde yadsınamaz bir öneme sahiptir. İnançlarını yaşanan bir iman haline getiren kişiler diğer bireylerin inanç gelişimi için canlı bir örnek oluştururlar. Bireyin içinde yaşadığı toplumun oluşturduğu toplumsal kurumlar, onun inanç gelişimini etkiler. Çeşitli dernekler, okullar, birlikler, camiler insanların inanç gelişimine çeşitli biçim ve boyutlarda yön verir. Bu kurumlarla şu ya da bu şekilde ilişki kuran bireylerin inanç biçimleri, onların etkisiyle az veya çok değişime uğrar.

Alıport’un inanç gelişimi konusundaki bu açıklamasına göre, bireyin olgun bir inanca sahip olabilmesi için çocukluk döneminin sözel ve irras yonel inancı, daha sonra oluşan şüphelerle sarsılıp olasılıklar ortadan kaldırılarak olgunlaşmaya başlar. Üçüncü ve son evrede ise şüpheden ayrı ve yaratıcı düşünceye koşut olarak gelişen inanç olgun bir iman halini alır. İnancın olgun iman haline gelmesi, Topçu’nun ifadesiyle onun “insanın ruhunda süreklilik kazanması ve hayatına da hakim olması”anlamına gelmektedir.

Öyleyse tam olarak şekillenmemiş olan inanç nasıl iman haline gelmektedir? Alıport inancın gelişmesini yani inancın iman haline gelmesini tartışırken üç evre üzerinde durmaktadır: Birinci evre, duyularına, hayallerine ve işittiklerine ayırım yapmaksızın inanan çocuklarda görülür ve bu evre, deneyimsizlik ve saflık evresidir. çocuğun ilk inançları duyduklarından oluşur. Çünkü çocuk için sözcükler, gerçekler kadar güzeldir. Bu inanç biçiminin bir kısmı yaşam boyunca sürer. Yetişkinler arasında varlığını sürdüren bazı inançlar, bu sorgulanmayan çocuksu ve irrasyonel inançla ilgilidir. İnanç gelişiminin ikinci evresi, birinci evrenin yeniden şekillenmesi ile oluşur. İnsanın sahip olduğu çok çeşitli şüpheler, onun yaşamını alt üst eder. ve onlar zekice düşünmenin olmazsa olmazlarıdır. Nitekim bir kişi herhangi bir teslimiyette olasılıkları ortadan kaldırıncaya kadar yaratıcı düşünce ve
gözleme dayanan bağımsız bir inanç oluşturma konusunda özgür değildir.
Üçüncü evre, olgun inanç evresidir. Olgun inanç, şüphenin dışında gelişir ve yaratıcı düşünce onda önemli bir konuma sahiptir. Biz değerlerimiz ve duygularımıza koşut olarak önemli inançlarımızı da geliştiririz. Örneğin “ben eğitime, insan haklarına inanıyorum” dediğim zaman, fiziksel varlığı olmayan bu objeler, benim tarafımdan sadece varlık olarak değil arzu edilir. ve kişisel duygusal yapımla tamamen ahenkli olarak algılanır. Bu arzu ederek duygusal yapıyla ahenk içinde gelişme, iman için de geçerlidir. Diğer bir ifadeyle, gelişimin üçüncü evresinde, inancın nesnesi (İslami anlamda Allah), bireyin yaratıcı düşünce ve duygularıyla ilişkiye girdiği bir varlık haline gelir.











Ancak unutulmamalıdır ki, çocuk, yedi yaşından itibaren yeni bir döneme girmektedir ve bu dönemde sorgulama yavaş yavaş kendini göstermektedir. İnançlarını aklın denetiminden geçirmek isteyen bu çocukların sayısı, 10-12 yaşlarında daha da yükselmektedir. Çünkü Piaget’nin zihinsel gelişim kuramına göre çocuk yedi yaşından itibaren işlem öncesi dönemden Çıkmış ve somut işlemler dönemine girmiştir. 7-11/12 yaşları arasında görülen somut işlemler döneminin özelliği, bu evrede bulunan çocuğun somut biçimde verilen bilgiyi sistemli ve mantıklı biçimde işleyebilmesidir. 12 yaş ve üzerinde soyut işlemler dönemine ulaşanlar ise varsayımlar yapabilir, mantıksal sonuçlar çıkarabilir ve karmaşık soruları sistemli biçimde çözebilirler. Özellikle somut işlem evresinde, soyut dinsel konuları yeterince anlayamayan çocuklar bir takım güçlükler çekmektedirler. Bu durum da onların zihinlerinde bazı soru işaretlerinin varlığını sürdürmesine neden olmaktadır.

İnancın oluşup gelişmesine geçmeden önce şu soru akla gelebilir: “Bir insan için inanç mı önce gelir yoksa iman mı?” Ya da “bir insan öncelikli olarak inanır mı yoksa iman mı eder?” Bu soruyu yanıtlamak için dinsel yaşayışın ilk ortaya çıktığı çocukluk yıllarına gitmek durumundayız. Çocukluğa döndüğümüzde sorumuz “Bir çocuk önce inanır mı yoksa iman mı eder?” şeklinde ifade edilir. Çocuğun dinsel yaşayışına baktığımızda, onun başlangıçta sözel bir inanca sahip olduğunu görmekteyiz. inancın ister fıtrı ister sonradan kazanılan bir özellik olduğunu kabul edelim, çocuğun inancı ilk yıllarda yeterince gelişmiş bir inanç değildir. Yavuz’un ifadesiyle “çocuk dininin karakteristik özelliklerinden birisi de dini gelişmenin henüz tam şekillenmemiş ve belli ilkelere ulaşmamış olmasıdır”. Vergote da, çocukta dine uygun bir doğuştan donanım bulunduğunu ve bunun daha çok aile tarafından işlendiğini ileri sürer. Dinsel inanç için çocukta bulunan donanımlar aile tarafından işlenirken, çocuk dokuz yaşlarına gelinceye kadar ailenin kendisine sunduğu inancı sorgulamaz. Bunun sonucu olarak ailenin verdiği dinsel değerler, genellikle olduğu gibi kabul edilir. Bu kabullenmede, sorgulama ve şüphe gibi süreçler etkin olmadığı için inanç, çocuksu bir kabul durumundadır. çocuğun “kolay inanıriılık” özelliğine sahip olduğunu söyleyen Hökelekli, onun zihinsel süreçlerinin yeterince gelişmemiş olduğunu ve bunun sonucu olarak düşünmeden, şüphelenmeden ve karşı koymadan inanmaya hazır olduğunu ifade eder.
Vergote’a göre ise dinsel anlamda “inanmak” eyleminin karşılığı olarak
kullanılan ad, “inanç” değil “iman”dır. Ona göre “iman”, “inanıyorum ki
Allah vardır” cümlesinde kullanılan “inanmak” kelimesi gibi teorik bir anlatıştan çok daha zengin bir içeriğe sahiptir ve imanın içerisinde “güven” saklıdır. Vergote, bu düşünceden hareketle, dindarlığın “inanma boyutu”nu “ideolojik boyut” olarak adlandıran Glock ve Stark’ı “yersiz bir ilmi tarafsızlık isteğiyle imanı dünyanın bir tür görüntüsüne (vision) indirgemek ve inananın hususi durumunu tanımazlıktan gelmek”le suçlar. Görüldüğü gibi Vergote, imanı sıradan bir inançtan ayrı tutmaktadır. İnançtan farklı olarak, imanın içinde saklı olan “güven”e vurgu yapmaktadır. İman, bir bakıma inancın içte yaşanmasıdır. Bu gerçeği Tolstoy (1998) şöyle ifade eder: “Din… kendi dışımızda gözlemlenen bir olgu. İman … ise bu olgunun içimizde tecrübe edilmesidir” ve o şuurlu bir ilişkidir. Diğer taraftan Topçu, inançla iman arasındaki farkın bir içerik farkı olmayıp bir mahiyet farkı olduğunu ileri sürer. Ona göre “iman, tek başına ruhun alanını işgal etmek üzere, bütün diğerlerini bastırarak veya az-çok onları gözden düşürerek gelişen bir inançtır”. Bu ise, basit bir ifadeyle, imanın, inancın gelişmiş bir biçimi olduğu anlamına gelir.

Ruh dünyası yeterince gelişmemiş kişiler de iman edebilirler, ama bunlar iman etmekte zorlanırlar. Çünkü iman etme, ruhsal donanımın gücüyle doğru orantılıdır. İman ve inancın farklılığını Hökelekli (1992) şöyle ifade eder: İnanç, imana göre daha genel bir kavramdır. İman ise daha özel bir alan için kullanılmaktadır. Biz yarın yağmurun yağacağına, sınavda başarılı olacağımıza, Allah’ın varlığına inanırız. Ama bunlardan sadece Allah’ın varlığına iman ederiz. Bu örnekler, inancın genel imanın ise özel alanlarda kullanıldığını göstermektedir.

Türk müfessiri ElmaIilı M. H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili adlı eserinde “O kimseler ki, gaybe iman ederler” ayetini yorumlarken imanda etkin olanın, insanın hisleri, kalbi, ruhu ve aklı olduğunu ifade eder. Bunlar da imanda önemli olan şeyin, iman eden kimsenin ruhsal özellikleri olduğunu göstermektedir. Böyle olunca, ‘bir insanın ruh dünyası ne kadar gelişmiş ise iman etme donanımı da o kadar gelişmiştir’ sonucuna varılabilir.

Diğer taraftan Tanrının varlığına inanma dikkate alındığında, burada fark vardır. Çünkü Tanrının varlığını iki kere ikinin dört ettiği gibi bilmiyorum. Bu da Tanrının varlığı konusunda bir çeşit riske dayandığım anlamına gelir. Bunun anlamı şudur: İnanç, daha çok bilgi ve kesinliğe dayanırken, imanda daha çok teslimiyet ve bağlılık ön plana çıkmaktadır. Dolayısıyla konuya bilgi açısından bakıldığında, iman daha yüksek risk taşımaktadır. Çünkü birbirleriyle karşılaştırıldığında, imanda doğruluk olasılığı, inançta ise güven ve teslimiyet düzeyi daha düşüktür. Kısacası, inançta kanıt, imanda ise kanıt olsun ya da olmasın duygusal bağlanma ön plana çıkmaktadır. Bir başka ifadeyle, imanda zihinsel süreçlerden daha çok duygusal süreçler yer almaktadır.

Nitekim iman ile inanç arasındaki farkı bu açıdan ele alan Catalan’a (1994) göre dinsel tecrübenin çeşitliliği içinde farklı biçimlerde görülebilen iman, bireysel bir özellik taşır. Buna karşın inanç, içinde yaşanan toplumun kültürüne bağlı olarak gelişir. Bu, inancın imana göre daha toplumsal bir özellik taşıdığı anlamına gelir. Buna göre toplumda yaşanan değerler, bireylere inanç olarak geçerken, bu inançların bireyin duygularıyla beslenmesi, onları iman haline getirmektedir. İman-inanç ayırımı üzerinde duran psikologlardan biri de W. H. Clark’tır. Ona göre bu kavramların arasında anlam bakımından bir fark vardır ama asıl fark büyük ölçüde psikolojiktir. İnanç (belief), statik bir kavramdır ve inanılan nesneye karşı güçlü, pozitif bir duygusal tutum içermez. Yarın yağmurun yağacağına inanmam beni çok fazla etkilemez. Uyarıcı-tepki düzeyinde, Tanrıya inanmak da böyledir. Daha zengin bir çeşitlilik içermekle beraber, entelektüel anlayış düzeyinde dinsel inançlar da aynı özelliği taŞır. Buna karşın iman (faith), daha canlı bir terimdir ve insana heyecan verir. “Tanrıya iman etmek”, ona sözel bir inancı ifade etmez, inananda saygı uyandıran bir sadakati ifade eder. İman teriminin içinde barındırdığı bir diğer özellik, inanan için bir risk taşımasıdır. Yarın yağmur yağacağına inanmam benim için bir risk taşımaz. Çünkü burada her olasılık benim için küçük farklar meydana getirir.
İnançla imanın birbirinden farklı olduğunu söyleyen Alıport, iman ile
bilgiyi de birbirinden ayırır. Ona göre duyu algısı, akıl yürütme ve başkalarının inançlarıyla uyumlu olan inançlara bilgi (knowledge); bütün bu desteklerden mahrum olan inanca vehim (delusian); inançların çoğunda olduğu üzere yukarıda anılan ölçütler arasında yer alan olasılıklar üzerine temellenen inanca da iman (faith) denir. İman olasılıklar üzerine temellendiği için bütün iman ifadelerinde, zihinsel yapıda fiilen etkin olmasa bile; şüphe kuramsal olarak olasıdır. Buradan şu anlam çıkarılabilir: İman, bilgi kadar kesin olmamakla birlikte vehim gibi desteksiz de değildir. O, bazı kanıtlara sahip olmakla birlikte kesinlik ifade etmez. Ama inanan insanın iman nesnesine yönelik olarak taşıdığı derin ve sıcak duygular, imanı bireyin kendisi için bilgiden daha güçlü hale getirir. Buradan da imanın bireyselliğine geçilebilir.

Buna göre iman, içten ve arzulu bir kabul ile gerçekleşir ve böyle bir kabul, insana güven ve huzur verir. Bazı İslam bilginlerine göre, iman, yalnızca ve belirgin olarak kalbin iç eylemidir ve onun yeri kalptir. Nitekim İmam-ı Azam’a göre iman “Allah’ı ve Allah katından gelen şeyleri kalb ve lisan ile tasdik” anlamına gelmektedir. Kalp ise “iç dünyada oluşan bir seziş, bir kavrayıştır. Öyleyse iman, insana dışarıdan yüklenen bilgilerin kabulünün ötesinde bir süreçtir. İnsan, bu süreçte ‘kalp’ diye ifade edilen sezgi ve kavrama güçlerini harekete geçirerek iman nesnesine, yani Allah’a ulaşmaktadır. Buradan hareketle, imanın aklın ve duyuların ön planda olduğu bilgiden daha farklı özelliklerinin bulunduğu sonucuna varılabilir. İmanı bilgiden ayıran bu farklı özellik ise imanda kalbin devreye girmesidir. Kalbin devreye girdiği, yani kalbin etkin olduğu kavrama biçimi, bu kavrayışın öznesi için çok önemli ve sağlam olmakla beraber diğer insanlar için o kadar önemli olmayabilir. Çünkü imanın bu yönü öznel bir özellik taşımaktadır.


Bu iki kavram Türkçe’de olduğu gibi diğer dillerde de farklı anlamlar taşımakla birlikte zaman zaman birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Örneğin İngilizce’de “belief’ (inanç) ve “faith” (iman) kavramları böyle bir özellik göstermektedir. Ama alanın uzmanları bunların birbirinden farklı anlamlar taşıdıklarını açık bir biçimde ortaya koymaktadırlar. Anlam bakımından aralarında fark olmasına rağmen iman (faith) ve inanç(belief)ın, birbirlerinin yerine sık sık kullanıldığını belirten ünlü psikolog G. W. Alıport, bu kavramlar arasındaki farkı şöyle açıklamaktadır: Az emin olduğumuz inançları ifade etmek için iman kavramını kullanmaya eğilimliyiz. Gözlerimize inanırız, iki kere ikinin dört ettiğine inanırız. Oysa iyiliğin kötülüğe zaferine iman ederiz. İman, yalın bir inançtan daha çok, sıcak bir etki de taşır. Sorulduğu zaman çoğu insan, Tanrı’ya inandığını söyler. Fakat bir insan “Tanrı’ya iman ediyorum” derse, bu cümle onun kişilik yapısında, din duygusunun önemli bir yere sahip olduğunu gösterir. Bu düşünceye göre inanç, imandan daha kesindir. Diğer bir ifadeyle kesinlik bakımından iman inanca göre daha zayıf bir özellik göstermektedir. Ayrıca inanç yalın ve etkisiz olarak nitelenirken imanın insan üzerinde daha derin ve daha sıcak bir
etkiye sahip olduğu ve onun kişilik yapısında yer aldığı vurgulanmaktadır. İmanın insan üzerinde güçlü ve derin etkiler yapması, kelameıların iman tanımından da çıkarılabilir. Örneğin Aydın’a (1984) göre imanda, insanı emniyet, sükun ve huzura kavuşturan, kesin olarak ve içten gelerek inanma ve doğrulama vardır.


İnanç, dinlerin merkezı kavramlarından biridir ve din bilimcileri dini tanımlarken genellikle iki konuya vurgu yaparlar. Bunlardan birincisi inanç ya da inançlar, ikincisi ise güdüleri bu inanç veya inançlardan kaynaklanan uygulamalardır. Bu açıdan bakıldığında, inanç, dinlerin olmazsa olmaz kavramlarından biri olarak değerlendirilebilir. Konu din psikolojisiyle ilişkilendirildiğinde ise şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır: Din psikolojisinin konusu en kısa ifadeyle “öznel dinsel yaşayış” olarak belirlenebilir. Dinsel yaşayış ise çeşitli boyutlar içermektedir. Bu boyutlardan biri de inanç boyutudur. Öyle ise “inanç” din psikolojisinin incelemesi gereken bir konudur.



Ben beni bıraktığım zamanSen beni bırakma Yâ Râb. Yunus Emre.
https://youtube.com/watch?v=7IlDnAsHAM4
 Doğarken sen ağlıyordun. Başkaları gülüyordu. Öyle bir hayat yaşa ki öldüğünde sen gülesin. Başkaları ağlasın. HZ. ALİ’ (R.A.)
Ebedi sultanlık ve saadet yanında yüz senelik ömrün ne kıymeti vardır ki insan onunla sevinip, mağrur olsun.

Comments are closed.