logo

Muhtaç olduğunu bilmek..

Kur’an Nesli rüyasını gerçekleştirmek için yola çıkan Akabe Gençlik Platformu! Yolunuz açık, gözünüz keskin, gönlünüz tok, sözünüz doğru, özünüz kavi olsun! Mustafa İslamoğlu

Dünya kaynıyor, ümmet coğrafyası kaynıyor ve kanıyor. Alt-üst oluşlar zamanında yaşıyoruz. Tarihin kırılma anlarına şahit oluyoruz. Siz, iyiliğin yeryüzündeki mayası olmaya aday olursanız, Allah, yeryüzünü sizinle mayalar.

İnsanlık, İslam’dan umut kesiyorsa, bunun sorumluluğu Allah’ın değil, Müslümanlarındır. Geleneği ‘din’ diye takdim eden Müslümanlarındır. Taassuplarını ‘iman’ diye satan Müslümanlarındır. Allah ile aldatan Müslümanlarındır. Mezhebi ‘din’ diye pazarlayan Müslümanlarındır. Tefrikayı ‘vahdet’ diye pazarlayan Müslümanlarındır. Adeti ‘ibadet’ diye pazarlayan Müslümanlarındır. Ve deniz bitti. Uydurulan dinin ürünü çakma dindarlık, ümmeti boğazına kadar çamura batırdı. Sıra indirilen dinde. İndirilen dinin kaynağı vahiydir. Onu Kur’an Nesli taşıyacaktır.

İşte can alıcı bir soru: Hayatın altında daha fazla ezilen modern insanın elleri boşta. Din, o elleri tutacak mı, tutmayacak mı? Din, hayatın altında ezilen modern insana yardımcı olacak mı, olmayacak mı? Eskiden bu soruyu tersinden soruyorduk, ‘İnsan dine yardımcı olacak mı?’ diye. Zira, geleneksel İslam algısı öyle kurgulanmıştı. Geleneksel algının mottosu, ‘İnsan din içindir’ şeklindeydi. Oysa ki, doğrusu tam tersiydi. ‘Din insan içindir’. Şimdi, insan eskisinden daha zayıf, daha muhtaç halde. İslam, insanlığa bir şey vadedebilir mi?  Evet ise ne? Bu soruya tüm kalbimle ‘Evet’ diyorum. İslam, insanlığın geleceğidir. Hatta, “İslam insanlığın her şeyidir” diyorum. İslam insanlığın son sığınağı, son adasıdır.

Hayat eskisinden daha çekilmez hale geliyor, ama hayat yüzünden değil. Tahammül eşiğinin düşmesi yüzünden. İnsan, bir yılkı atı gibi, hayatı sırtından ilk fırsatta atmanın yolunu arıyor. Eğlence, fuhuş, uyuşturucu, alkolizm sektörü… Nihilizmin bilumum görüntülerinin artışının altında yatan gerçek neden budur.

İnsanların acı çekme kapasitesi gittikçe azalıyor. Birilerinin sandığı gibi, hayatın yükü artmıyor. Aksine tahammül eşiği düşüyor. Babalarınızdan daha zor hayat yaşamıyorsunuz. Annelerinizden daha zor hayat yaşamıyorsunuz. Ama ana-babalarınızın onda biri kadar dayanamıyorsunuz. Hayat zorlaştığı için değil, aksine, tahammül eşiği düştüğü için dayanamıyorsunuz.

Farkında mısınız, önü alınamaz bir biçimde dibe çakılıyor ‘tahammül eşiği’. “Bu bizim için, bizim toplum için geçerli değil” demeyin. Aklınıza koyun: “Bizim toplum” diye bir şey kalmadı. Günümüz dünyasında “yalıtılmış bir toplum” hayal. Tahammül eşiği düşüşüne karşı en emin sığınak İslam idi. Fakat bu toplum, İslam’ın hakikisine değil ‘çakmasına’ talip olduğu için, çakma dindarlıkla alacağınız yol ancak bu kadardır.

Eski insan tipi, önümüzdeki 30 sene içinde, yerini yepyeni bir tipe bırakacaktır. Yeni insan tipinin en belirgin özelliği; ‘tahammül eşiği’nin çok düşük olmasıdır. Hemen canları sıkılıyor, hemen havlu atıyorlar, hemen usanıyorlar, hemen hastalanıyorlar, hemen pes ediyorlar, hemen istifa ediyorlar, hemen ipe gidiyorlar, hemen intihar ediyorlar…

İnsanlık derin bir kriz içinde bocalıyor. Krizde olan ekonomiler değil, krizde olan insanlıktır. Bu kriz ne siyasidir, ne ideolojiktir. İnsanın insanlığı krizdedir.

Çalışan Genç’ biriminizle, fütüvvet ruhunu yeniden diriltin. Bize kârı paylaşan değil, ecri paylaşan uluslararası bir teşkilat kazandırın. Fütüvvet, Fütüvvet, Fütüvvet. Hedefiniz yeni bir fütüvvet rüzgârı estirmek, yeni bir fütüvvet dili oluşturmak olmalıdır. Biz, Malezya’ya, Endenozya’ya hangi ordu ile gitmiştik? Müslüman tacirlerle. Bir tane kılıç kalkmadı, bir tane kurşun atılmadı. Bugün İslam dünyasının en büyük nüfusa sahip ülkesi Endenozya’dır. Demek ki ticaret ve tüccarlar yoluyla iman dağıtılabiliyor…

Gençlere çağrım; Gençler; büyüklerinizi bağışlayın, küçüklük sizde kalsın. Başkalarını eleştirmede çok başarılısınız. Eğer kendinizi de eleştirebilirseniz, bu başarınız taçlanmış olacaktır, hiç denediniz mi? Kendinize güvenin, bu müthiş bir sermayedir. Fakat bu güven patlamasıyla etrafını tahrip ettiğinizi, güveninizin sizi bir canlı bombaya dönüştürdüğünü ne zaman fark edeceksiniz? Egonuza ve içgüdülerinize asla güvenmeyin. Bu bir iflastır. Büyüklerinizin size başkalarını örnek göstermesinden ‘kıl’ oluyorsunuz. Bunu biliyorum. Fakat ‘kıl’ olduğunuz şeyi büyüklerinize siz yapıyorsunuz, farkında mısınız?
Büyüklere çağrım var! Büyükler; gençlere güvenin, potansiyellerini küçümsemeyin! Gençlerin, ‘genç’ olduğunu unutmayın! Onların önünde değil, arkasında durun! Kusurlarına bakmayın! Onların zamanının, sizin zamanınızdan farklı olduğunu bilin! Onları hoşgörün, hata yapmalarına izin verin! Siz de bir zaman hatalar yapmıştınız, hala da hatalar yapıyoruz. Büyüdük de hata yapmaktan masun mu olduk?

Kur’an ile birlikte, tabiat, insan ve olaylar kitabını okuyan bir gençlik:

Fizik ilmi ile tefsir ilmini birbirinden ayırmayan bir gençlik! Taşın da ayet olduğunu, Kur’an’ın birimlerinin de ayet olduğunu bilen ve inanan bir gençlik!

Siyasi ve güncel olaylar karşısında söyleyecek sözü ve duruşu olan bir gençlik! Kur’an’ın tabiatıyla, tabiatın Kur’an’ını birlikte okuyan bir gençlik!

Kur’an’ı imam bilen bir gençlik: Kur’an’ı mushafın önüne, anlamayı telaffuzun önüne, tertili tecvidin önüne koyan bir gençlik! Kur’an’ın üstüne başka bir kitap koymayan bir gençlik! ‘Kur’an’ın yetersizliği’ sakat düşüncesinden kaynaklanan ve hadisi/sünneti Kur’an’a ortak koşmayan bir gençlik! Kur’an’a en büyük zulmün, onu mezarlığa hapsetmek olduğunu bilen bir gençlik! Kur’an’ı mehcur/yalnız bırakmayan bir gençlik! Kendisi ve davranışlarını Kur’an’a arz eden bir gençlik! Din adına bildiği her şeyi Kur’an’a arz eden bir gençlik! Ahlakı Kur’an olan, Allah Rasulü’nün mubarek örnekliğini doğru anlayan ve hayata taşıyan bir gençlik!

Sevgiyi yöneten bir gençlik! Yönetilemeyen sevgi, tutkuya dönüşür. Merhameti yöneten bir gençlik! Zira, yönetilemeyen merhametten mazarrat doğar. Bizim merhametimizi düşmanlarımız yönetiyor, farkında mısınız? Şu anda yeryüzünde İslam ümmetinin merhametini düşmanları yönetiyor. Ne yapıyorlar? Gidiyorlar, bir yerde yangın çıkarıyorlar. Biz o yangını söndürmek için tüm gücümüzle koşuyor ve söndürüyoruz. Bir de bakıyoruz ki, falan yerde bir yangın daha çıkarmışlar! Hep beraber onu söndürmeye koşuyoruz, bir de bakıyoruz ki falan yerde bir başka yangın daha… Adamlar bizim merhametimizi hem sömürüyor, hem de yönetiyorlar. Bu sevinilecek bir şey mi? Bununla da övünüyoruz! Eğer övüneceksen, adamlar yangın çıkarmaya giderken, sen onlardan önce oraya var. “Size burada ekmek yok!” de. Stratejik bir aklın olsun. Onun kötülüğü planladığı kadar sen iyiliği planla. Sen onlardan akıllı ol!

Zaferi yöneten bir gençlik: Yönetilemeyen zafer hezimete dönüşür.

Yenilgiyi yöneten bir gençlik: Yönetilen bir yenilgi zafere dönüşür.

Öfkesini yöneten bir gençlik: Yönetilen öfke direnişe dönüşür.

Korkusunu yöneten bir gençlik: Yönetilen korku tedbire dönüşür.

Acılarını yöneten bir gençlik: Yönetilen acılarımız ‘hocalarımız’ olur.

Zaaflarını, meziyetlerini ve acılarını yönetebilen bir gençlik: Zaafını yöneten bir gençlik, zira yönetilen bir zaaf meziyete dönüşür; yönetilemeyen bir meziyet ise zaafa dönüşür.

Mezhep kavgaları, kavim kavgaları, ırk kavgaları, saltanat kavgaları, güç ve servet kavgaları… Ne bu kavgalar? Nereye kadar? Ne yapacaksınız bu kadar gücü Allah aşkına? Bırakınız da güç Allah’ın olsun. “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır”. Sen kulluğunla iftihar et. Daha çok olsun, en kalabalık benim cemaatim olsun, en güçlü, en büyük ve en nüfuzlu benimki olsun… Ne yapacaksın? Farkında mısın; girdiğin tekâsür krizinde boğulacaksın! “Çoğaltma tutkusu, kabirleri ziyarete varıncaya kadar sizi yedi bitirdi” diyor Kur’an. İşte bu “tekâsür krizi”dir.

Başkasını suçlayan kendisini değiştiremez. Bu ümmet bunun için kendisini değiştiremiyor. Çünkü hep ötekini suçluyor. Onun için bu ümmet tevbe edemiyor. Şu halimize baksanıza! Kendi etini yiyen bir idrak hastası gibiyiz. Kendi coğrafyalarımızda kendi etimizi yiyoruz, farkında mısınız? Ondan sonra da sevmediğimiz, suçladığımız adamlar “Neden yardıma koşmuyor?” diye bir de sitem ediyoruz. Şu paradoksa bakar mısınız? Düştüğümüz gülünç duruma bakar mısınız?

Bu ümmet bindörtyüz yıldır yaptığı büyük hatalardan dolayı, tevbe etmek yerine hep başkalarını suçladı. Muhalif mezhep suçlu, Farslar suçlu, Türkler suçlu, Haçlılar suçlu, Moğollar suçlu, şimdi de Batılılar suçlu. Ya sen! Sen bir meleksin; yunmuş yıkanmışsın. İşte ümmetin 1400 yıllık tarihinin özeti bu. 1350 yıl önce olmuş Kerbela olayından bile birbirinin canına kastedecek kadar kin üretebilen bir damarımız var bizim.

Yunus Peygamber gibi tevbe edebilen bir gençlik: Ondan Allah’tan başka kulluk etmeye layık hiçbir varlık olmadığını, her tevbenin tevhid ile başlaması gerektiğini öğreniyoruz. “Ben zalimlerden oldum” diyor, kim söylüyor bunu? Hz. Yunus. Hz. Yunus’un günahı ne? Zalim kavim kendisini dinlemiyor, o da çekip gidiyor. Bunun için Yunus kendisini suçluyor. Oysa suç yüzdesini adil dağıtsaydık, Yunus’un suçu kavminin suçuna oranla yüzde kaç olurdu? % 1 bile değil. Ninova’nın suçu da % 99. Ama Yunus Ninova’yı suçlamıyor, kendisini suçluyor. Ninova’yı suçlasaydı, Yunus nebi tevbe etmiş olur muydu?

Kusursuz değil, kusurunu bilen bir gençlik: Kusursuz gençlik istemiyoruz. Kusurunu bilen gençlik istiyoruz. Adem günah işledi, İblis de günah işledi. Adem, günahını itiraf ettiği için adam oldu. İblis, günahını savunduğu için şeytan oldu. Tercih sizin. Günahsız olan değil, tevbe etmeyi bilen bir gençlik!

Pasif değil, aktif iyi bir gençlik: Pasif iyiler, aktif kötülerin teşvikçisidir. İyilerin pasif olduğu yerde kötüler aktiftir. Nebi’ye gelen “kalk ve uyar” emri, ‘pasif iyilikten aktif iyiliğe geç’ emridir. Hem genç, hem de pasif… Nasıl olacak bu? Sahi bir genç bunu becerebilir mi? Pasifse niye genç, gençse niye pasif? Yük olmayıp, yük alan bir gençlik! Yükünü ilahi emanet bilen bir gençlik!

Çağın hastalığı olan yüzeysellik ve sığlıktan, şeytandan kaçar gibi kaçan bir gençlik! Ey genç, senin ufkunda Allah olursa, Allah’ın ufkunda da sen olursun!

Hayali ve rüyası olan bir gençlik! Hayalini aklının, rüyasını kalbinin duasına dönüştüren bir gençlik!

Uyumun, vahdetin çekirdeği olduğunu bilen bir gençlik. Vahdetin farz, tefrikanın haram olduğuna inanan bir gençlik! İslam Birliği idealinden asla vazgeçmeyen, ‘herkesin bir rüyası var, benim de rüyam bu olsun’ diyebilen bir gençlik! “Herkesin bir ütopyası varsa, varsın bu da bizim ‘ütopyamız’ olsun” diyebilen bir gençlik.

Unutmayın, ararsanız, aradığınız da size arar. Özlerseniz, özlediğiniz de sizi özler. Severseniz, sevdiğiniz de sizi sever. Siz aradığınız için bulmazsınız. Fakat siz aradığınızda, aradığınız da sizi aramaya başlar. İşte o zaman ‘buluşursunuz’.

Kur’an nesli için öyle bir umut biriktirin ki, yolcu yola çıksın. Yusuf, kuyudan çıksın.

Unutmayın ki ‘birleşmiş niyyetler’, ‘Birleşmiş Milletler’den daha güçlüdür. O zaman, niyetlerinizi birleştirin ki Birleşmiş Milletler’den daha güçlü bir organizasyonunuz olsun.

Ufuk-Uyum-Umut (3U) sahibi bir gençlik: Birbirinin ve insanlığın umudu olan; insanlığa Duha ve İnşirah Suresi olan bir gençlik! İnsandan Duha Suresi mi olurmuş? Olur ya! Olmaz mı? Duha Suresi umut suresidir. İnşirah Suresi umut suresidir. Bunlar motivasyon sureleridir. Unutmayın, ‘umut kalbin duasıdır’. Yolcuyu bekleyenler, niyetleriyle yolcuyu yola çıkarırlar. Yolcuyu bekleyin ki, beklediğiniz yolcu yola çıksın.

Ağaç olmak isteyen her çekirdeğin mutlaka bir yere ait olması gerektiğini bilen bir gençlik! Özgürlüğü aidiyetin karşısına yerleştirmeyen bir gençlik! Serseriliğin ve sorumsuzluğun adını ‘özgürlük’ koymayan bir gençlik! Daru’l-Erkam’ın bir aidiyet okulu olduğunu bilen bir gençlik.

Aidiyetin sahte özgürlükten bin kat daha değerli olduğunu bilen bir gençlik. Aidiyet değerli olmasaydı, yılkı atları atların en değerlileri olurdu. Atların en değerlisi eğitilmiş atlardır. Çünkü eğitilmiş atların aidiyeti vardır. Zira bir seyisi var. Atın eğitime ihtiyacı olduğunun bin katı insanın eğitime ihtiyacı vardır. Ve aidiyet kişilere değil ilkeleredir.

Adanmanın kabul olmuş bir dua olduğunu bilen bir gençlik! İlk Kur’an nesli olan sahabe toplumunun bir adanmışlar kuşağı olduğunu anlayan bir gençlik!

İdama götürülmeden önce modern firavundan özür dilemesi istenince, “Bir mazlum, bir zalimden asla özür dilemez!” diyen 20. yüzyılın adanmışı gibi, yolu satmayan, yola yatmayan, yolda havlu atmayan, yolda koşmak dururken yol üzerine nutuk atmayan bir gençlik!

Sürgün edilirken kendisine uzanan harçlığı geri çevirip, -ki hiç parası yokmuş-, “Beyim, beyim! Koy o parayı cebine. Arslan nereye giderse, avı da oraya gelir” diyen 19. yüzyılın yüz akı bir adanmış gibi, yiyeceğinin peşinden koşan değil, avını peşinden koşturan bir gençlik.

Hevasına değil, ‘davasına’ adanan bir gençlik! Adanmayanların aldanmaktan başka çaresinin olmadığını bilen, ya Hanne gibi adayan, ya Meryem gibi adanan, ya da Zekeriyya gibi adananlara bahçıvan olan bir gençlik! Tarihin büyük adanmışları olan nebilerin izinden yürüyen bir gençlik.

Sevginin ömrünün ‘sevilenin ömrüne bağlı olduğunu’ bilen ve sevgiyi ‘el-Vedûd’ olan Allah’ın emaneti sayan bir gençlik!

Aşk-Adanmışlık-Aidiyyet (3A) sahibi bir gençlik:

Tutkunun adını ‘aşk’ koymayan, sevgiyi günahla zehirlemeyen bir gençlik!

Kara sevdanın değil ‘ak sevdanın’ peşinde koşan bir gençlik!

Taklitçi değil, tahkikçi bir gençlik: Niçin’leri, nasıl’ların önüne koyan, fakat cevabını bulduğu nasılları-niçinleri de hayatının temeline koyan bir gençlik! Merakı tarafından yönetilen değil, merakını yöneten ve onun hakkını veren; soruları, ‘laf olsun, torba dolsun’ diye sormayan bir gençlik. “Sormazsam ölürüm” diyeceği soruları olan ve onların cevabını bulmak için gerekirse ölümü göze alan bir gençlik! Sormazsam ölürüm diyeceği soruların cevabını bulunca da, “Sorularımın cevabı için ölürüm” diyen bir gençlik!

Hem Allah yolunda yürüyen, hem de kendisine “Kurtuldun mu?” diye sorulduğunda, “Bilmiyorum, orada belli olacak” diyecek kadar haddini bilen bir gençlik!

Ataların yolundan değil, sırat-ı müstakimden giden bir gençlik: Kınayıcının kınamasına aldırmadan, Hakk’ın yolundan giden, ama önce hak yolun ne olduğunu ‘El-Hakk’ olan Allah’tan öğrenen bir gençlik! Kendi yürüdüğü yolu en doğru yol zanneden değil, ‘Hak yol acaba hangisi?’ diye alın teri, yürek teri, zihin teri döken bir gençlik. Buna rağmen, yine de akıbeti hakkında endişe taşıyan bir gençlik.

Hakk’ın hatırını, her hatırın üzerinde tutan bir gençlik! Hakikatin sahibi değil, hakikatin talibi olduğunu bilen bir gençlik! Bakın! Başımıza ne geldiyse, kendisini hakikatin sahibi zannedenlerden geldi. Tekfircilik, fanatizm, entegrizm, radikalizm ve holiganizmin tüm çeşitlerinin arkasında bu hastalık yatar. Kendisini hakikatin sahibi sananlar, ‘hakikate’ babasının malı gibi davranırlar. Oysa el-Hakk olan Allah’tır ve hakikatin mülkiyeti sadece Allah’a aittir. Sen, sadece hakkın talibi olabilirsin. Şu sağda solda taraftarlarına cennet bahşedip hasımlarını cehenneme yuvarlayanların tümü bu hastalıkla maluldür. Kendilerinden olmayana hayat hakkı vermeyenler, yüreği engizisyon mahkemesine kesmiş tipler bunlardır. Tanrı’nın yargıcı gibi davranan tipler bunlardır.

Sorunlu değil, sorumlu bir gençlik: Takvayı sorumluluk bilinci olarak anlayan, takva dışında hiçbir ‘üstünlük ölçüsü’ tanımayan, Allah’a, insana, yere-göğe, toprağa-suya, kurda-kuşa hakkını veren bir gençlik! Kâğıt isteyince kalemi de getiren, süpürge isteyince küreği de getiren bir gençlik! Secdeye alnı ile birlikte egosunu da koyan; ‘Kim var?’ denilince sağa sola bakmayan, ‘ben varım’ diyebilen bir gençlik. Kellesi koltuğunda değil -kelle koltukta lazım olsaydı, Allah onu orada yaratırdı- kellesi omuzlarının arasında olan, aklı başında bir gençlik! Sloganların peşinden değil, ilkelerin peşinden giden bir gençlik! Kariyer planlaması yapan, ama Allah’sız bunu yapmayan, Allah’sızlığın anlamsızlık olduğunu bilen bir gençlik! Görünmek için değil, olmak için çırpınan bir gençlik! ‘İmaj her şeydir’ diyen haz ve hız çağına inat, ‘olmak, her şeydir’ diyebilen bir gençlik. ‘İnsan görünmek için değil, olmak için yaratıldı’ diyen bir gençlik!

Aklını kiraya vermeyen, ama aklını da putlaştırmayan bir gençlik: Ne, sürüleşmenin adını ‘itaat’ koymuş, ne de serseriliğin adını ‘özgürlük’ koymuş bir gençlik! Farklılığın farkında olan, farklılığı ayrıcalık değil ‘emanet’ bilen, –altını çiziyorum- farklılığı ayrıcalık değil ‘emanet’ bilen, ait olduğu bütünün değerini fark eden bir gençlik! “İçgüdülerini yönettiğin kadar özgürsün” diyen bir gençlik! Ruhun üçüzleri olan ‘akıl, irade ve vicdan’ üçlüsünü, aktif ve aktüel olarak kullanan bir gençlik! İnsanlık tarihinde ‘akıl ve irade’ hiç bu kadar değerli olmamıştı. İnsanlık tarihinde akıl ve iradenin fiyatı hiç bu kadar pahalı olmamıştı. Niye? Eskiden insanlar günahın ayağına giderdi, şimdi günah insanların ayağına geliyor. Günah size bir tık kadar yakın. Dünyanın tüm fikirlerine ulaşmanız için parmağınızı oynatmanız kafi. Tüm doğrularına ve tüm yanlışlarına… Hakka ve batıla… İmana ve küfre… Soruya ve cevaba… Takvaya ve fücura… Eğer iradeniz güçlü değilse, eğer seçip ayıklama yetiniz gelişmemişse, eğer çalışan bir aklınız yoksa, eğer aktif bir vicdana sahip değilseniz, nasıl çıkarsınız bu cangılın içinden? Ey anneler, babalar, size sesleniyorum: Yasaklarla mı? Yasaklarla adam adam olsaydı yeryüzünün en azılı diktatörleri adam yetiştiren adam, en baskıcı rejimleri en ideal kurum olurdu.

Şahsiyetli bir gençlik: Hem cemaat içinde şahsiyeti yok edilip fason imalatın kurbanı olmayan, hem de egosunun pençesinde av olmayan bir gençlik. Görüyorum şimdi: sorgulamak yasak, soru sormak yasak, muhakeme etmek yasak, niçin’lerin peşine düşmek yasak. Dahası sana verilenin dışında kitap okumak yasak; farklı düşünmek yasak; faklı olmak bile yasak. Ama yaratılmış olmak farklı olmaktır. Bu Allah’ın sünnetidir. Siz gelin de bunu anlatın. Zannedersiniz ki, sipariş üzerine bir atölyede fason imalat yapılmış. Hepsi birbirinin burnundan düşmüş, hepsi birörnek, hepsi seri imalatın ürünü… Kendimizi kandırmayalım, birbirimizi aldatmayalım. Allah’ın arslan yarattıklarının dişlerini tırnaklarını sökerek çakalların arasına bırakmak, onları terbiye etmek değil, savunmasız bırakmaktır. Bir de şu: Hayatımızın tamamını biz yönetemeyiz. Yok böyle bir şey. Var mı aranızda böyle olan? “Ben, çocuklarımın hayatının tamamını yönetiyorum” diyebilen var mı? Onu geçin, “Ben kendi hayatımın tamamını yönetiyorum” diyen biri var mı? Bu, kişinin kendi kendisine söylediği en tumturaklı yalandır. Uslandırmak için hayatın her alanını kontrol etmeye kalkışmak uslandırmaz, usandırır. Hem karşısındakini usandırır, hem kendisi usanır. Çünkü kaldıramayacağı yükün altına giriyor.

Siz de Allah’ın projesine dâhil olmak istemez misiniz? Elbette istersiniz! Fakat sadece istemek yetmez. Kur’an nesli olmanın şartları var. Bu şartlar, aynı zamanda şu sorunun cevabıdır; “Nasıl bir gençlik”

Peki, proje sona erdi mi? Peygamber gitti, proje bitti mi? Sahibi Allah olan bir proje biter mi? Bitmez. Bitmedi, devam ediyor. Zira proje şahıslara bağlı değildi. Bu bir, alemlere rahmet olma projesiydi. Projeye sahip çıkanın kendisi de Allah’ın projesi olacaktı. Bunun altını çizelim: Kim Allah’ın projesine sahip çıkarsa, onun kendisi de Allah’ın projesi olur. Nitekim “sahabe” dediğimiz insanlar, Allah’ın projesine dâhil oldukları için büyüdüler, yıldızlaştılar.

İnsanı, mahlukatın eksenine yerleştiren Allah, insanın o yere layık olması için vahiyler ve peygamberler gönderdi. İnsan, Allah’ın büyük projesiydi, vahiy de insanın büyük projesi olmuştur. Vahiy insanı inşa edecek, insan da hayatı inşa edecekti. Kur’an, Allah’ın insan projesinin son sürümüdür. Bu projeye dahil olan ilk insan Abdullah oğlu Muhammed idi ve o, alemlere rahmet oldu. Alemlere rahmet olarak doğmadı. Lütfen, kimse Kur’an’a aykırı konuşmasın. “İman nedir, kitap nedir bilmeyen” (42:52) nasıl âlemlere rahmet olabilirdi ki? Evet, âlemlere rahmet doğulmaz, âlemlere rahmet olunur. Yüreğinizi, hayatınızı, akleden kalbinizi, varlığınızı Allah’ın arzusuna adarsınız, o zaman âlemlere rahmet olursunuz. Yoksa mı? Yoksa, âlemlere zahmet olursunuz. Peygamberimiz, kendisini bu projeye adadı. 23 yıllık muazzam bir menkıbe yazdı. Projenin ömrü kadar yaşadı, proje kemale erdiğinde bu dünyayı terk etti.

Kur’an nesli kimin projesidir? Ne zaman, kimlerle başladı? Bu projenin sahibi, Kur’an’ın sahibi olan Allah’tır. Allah, yerde ve gökte olan her şeyi insanın emrine vermiştir. Peki, ya insanı kimin emrine vermiştir? İnsanı kendi emrine almış, kendine amade kılmıştır. Yani insanı eksene koyan biz değiliz, Allah’tır. “Eksende insan” ilkemiz, sadece bu hakikatin bir ifadesidir. “Eksende insan” demek, ‘insanı Allah’ın koyduğu yere koymaktır’.

Aklını kiraya vermeyen, ama aklını da putlaştırmayan; sorunlu değil, sorumlu; Ataların yolundan değil, sırat-ı müstakimden giden; taklitçi değil, tahkikçi bir gençlik..

Sözün özü: Allah, Fâtır’dır. Fâtır Allah eşyaya fıtrat koyar. Allah’a iman eden O’nun Fâtır ismine de iman eder, bu isme iman eden ise O’nun eşyaya fıtrat koyduğunu kabul eder. Bu hakikati kabul eden eşyayı tanımanın ona verilen fıtratı tanımaktan geçtiğini bilecektir. Bildikten sonra bilgisini uygulayacak ve herkes kendi alanında fıtrata dönüşü temsil edecek ve onun mücadelesini verecektir. Fıtrata uygun hayat Kur’anî hayattır, vesselam. Mustafa İslamoğlu

Fizikçi maddenin fıtratını bilecek. Botanikçi bitkinin fıtratını bilecek. Biyolog canlının fıtratını bilecek. Mimar malzemenin fıtratını bilecek. Bildikten sonra fıtrata aykırı davranmayacak ve davrananlara karşı mücadele edecek.

Sosyolog toplumun fıtratını bilecek. Allah toplumsal değişme için koyduğu fıtratın yasasını Ra’d Sûresi’nin 11. âyetinde bildirmiştir: “Kuşkusuz Allah, bir toplumu oluşturan bireyler kendi hallerini değiştirmedikçe o toplumun halini değiştirmez.”

Hekim objesi olan insanın ve insan bedeninin fıtratını bilecek. Tedavi, organı veya sistemi fıtratına döndürme çalışmasından başka bir şey değildir ve olmamalıdır. “Ebedi yaşam” sloganı fıtrata aykırı bir slogandır. Bedenin fıtratını bilen bir hekim, hayata olduğu kadar ölüme de saygılı davranır. Bu çerçevede söylemeliyiz ki, gen teknolojisini fıtratı inkâr eden bir akıl kullanınca felaket, fıtratı gözeten bir akıl kullanınca saadet ortaya çıkar.

Müzisyen sesin fıtratını bilecek. Zira Allah sesin de rabbidir. O sese bir fıtrat vermiştir. Müzik ne kadar sesin fıtratına uygun icra edilirse, insanda karşılığını o oranda bulur. İsa’dan önce 569 yılında doğmuş ünlü matematikçi Pisagor’un Eski Mısır’ın gizli ilimlerinden derleyerek aktardığı tabii ses armonisi bizim gerçek musikimizde halen yaşamaktadır. Oysa Batı müziği bu doğal ses düzenini terk ederek “tempere aralıklar” adı verilen yapay bir ses sistemi geliştirmiştir. Bu işin uzmanlarından biri şu tesbiti yapar: Bu iki müziğin kendi karakterlerini muhafaza ederek bir araya gelmesi mümkün değildir. Zira ikincisi sesin fıtratına aykırıdır.

Âlim bilginin fıtratını bilecek. Bilginin malumat olarak kalmasıyla ilme dönüşmesi arasındaki farkı ancak bu sayede keşfeder. Bilginin sermayesini Allah’ın verdiğini, ta’limu’l-esma’nın bu demeye geldiğini ancak bu sayede keşfeder. Öğretmen insanın fıtratını bilecek. İnsan öğrenen ve öğrendiğini öğretebilen bir varlıktır. Kur’an’da Kabil’in kargadan ceset gömmeyi öğrenmesi bu hakikati ifade eder. Öğretmenin temelinde şefkat ve merhamet bulunur. Rahman Sûresi’nin girişi bunu telkin eder.

Eşyanın fıtratını yok sayarak ona muamele, fıtrata olumsuz müdahale anlamını taşır. Başarı da tam burada gizlidir. “Eşyanın tabiatı” dediğimiz şey, esasen “eşyanın fıtratı”dır. Eşyanın fıtratını gözetmeden yaptığımız her şey, tabiattaki uyumu bozmaktadır. Uyum bozulduğunda, hayır için yaratılan eşyadan şer hâsıl olmaktadır. Şu halde ister manevi, ister maddi, isterse beşeri olsun tüm ilimlerin maksadı fıtratı önce keşfetmek sonra gözetmek olmalıdır. Uğraştığı şeyin fıtratını bilmeyen başarılı olamaz. Sadece başarılı olmamakla kalmaz, aynı zamanda tahrif ve tahrip eder.

İlgilendiği şeyin fıtratını bilmeyen başarılı olamaz: Fıtratsız varlık yoktur. Her varlık var edilirken fıtratıyla birlikte var edilir. Fıtrat türe ait bir kavramdır, türün içinden bir bireye değil. Dolayısıyla şahsiyet fıtrat üzerine temellendirilir. Şahsiyetin fıtratı onun ait olduğu türü gösterir. Fıtratın şahsiyeti ise, türün içinde belirginleşip öne çıkan ve biricikleşen ferdi gösterir. Fâtır Allah’a iman, O’nun eşyaya fıtrat verdiğini peşinen kabullenmeyi gerektirir. Bu kabulün bir başka gereği daha vardır: Fıtratı keşfetmek. Evet, insan eşyaya fıtrat veremez, fakat Allah tarafından verilmiş fıtratı keşfedebilir.

Fıtrat âyetini teyit eden bir başka âyet de Allah Rasulünün namazlara başlarken başlama tekbirinden hemen sonra okuduğu rivayet edilen şu âyettir: “Artık ben, her türlü batıldan yüz çevirerek bütün varlığımla gökleri ve yeri bir tohumun filiz verişi gibi var eden (fatara) zata yöneldim ve ben O’ndan başkasına ilahlık yakıştıranlardan değilim.” (En’âm 6/79).

Bu muhteşem ve mübarek âyetten birçok netice çıkarılabilir. Bunları şöyle özetleyebiliriz:

1. Hem âyetteki fatara’n-nâs (insanlığın fıtratı) hem de Kur’an’da bu kavramın türevlerinin geçtiği âyetlerin genelinden, fıtratın bir ferdin şahsiyeti için kullanılmayacağını, ancak bir türün tüm üyelerinin ortak vasfı için kullanılacağını öğreniyoruz. Yani Ahmed’in mizacı, Mehmed’in karakteri olabilir, fakat asla Ahmed ve Mehmed’in fıtratı olmaz. Bu kullanım yanlıştır. Fıtrat tür için geçerlidir. İnsanın fıtratı, ağacın fıtratı, suyun fıtratı, meleğin fıtratı.. denilebilir.

2. Âyette bilinçli varlık olan insana zımnen “kendine bir yaratılış amacı tayin et” denilmiyor. Aksine tayin edilmiş amaca “kendi iradenle yönel” deniliyor. Demek ki, şuurlu varlıkların fıtratına aykırı davranması mümkündür. Şuurlu bir varlık ne zaman fıtrata aykırı davransa, oradan şer zuhur eder. Sözün hemen burasında: “insan benliğine iyiyi ve kötüyü tanıyıp sorumsuz ve sorumlu davranma yeteneğini yerleştiren (Allah şahit olsun)” âyetini hatırlamak gerekir (Şems 91/8).

3. “Varlığını Allah’ın fıtratına çevir?” emri verilen insan, sanki “Neden ya Rabbi!” diye sormuş gibi, âyetin devamında bu emrin gerekçesi açıklanmaktadır: “(ta ki) Allah’ın yarattığında bir başkalaşma olmasın.” Bu gerekçe cümlesi zımni bir uyarıdır. Bu uyarının zımni açılımı şudur: Ey insan, eğer sen fıtratına uygun davranmazsan, bunun getireceği olumsuz sonuçların altından kalkamazsın. Fıtratına ihanet ettiğin yetmiyormuş gibi, bir de Allah’ın bir amaç uğruna yaratıp her birini hikmetle yerli yerine koyduğu eşyayı yerinden edersin. Tıpkı şu âyetteki vahim durum gerçekleşir: “(İnsanoğlu) eline fırsat geçirdiği zaman yeryüzünde fesat çıkarmaya, insanın ürününü ve neslini yok etmeye çalışır: Fakat Allah fesadı sevmez.” (Bakara 2/205). Müslümanların görevi, fıtratı korumaktır.

4. Âyet fıtratı korumayı ve ona uygun yaşamayı zalike’d-dinu’l-kayyım diyerek tebcil etmektedir. Bu ibarenin en doğru açılımı “Değerlere kaynaklık eden bir dinin amacı bu olmalıdır” olsa gerektir. Fıtrat âyetinin maksadını gösteren bu cümle, sadece din anlayışımızı tashih etmekle kalmamakta, aynı zamanda dinin en doğru tarifini de yapmaktadır. Buna göre: sizin değerlerinizin kaynağı ne ise sizin dininiz odur. Bir dine mensup olmak, o dini, değerler sisteminin merkezi bilmektir. İnsan duygu, düşünce ve eylem dünyasını o değerler sistemine yaslıyorsa, ancak o zaman o dinin mensubu olma iddiasını isbat ediyor demektir.

5. Âyette birbiri ardına gelen iki cümlede iki terkip geçiyor. İlki “Allah’ın fıtratı” anlamındaki fıtratullah, ikincisi “Allah’ın yaratışı” anlamındaki halkullah. Bu iki terkip fıtratla yaratılış arasındaki kopmaz alakayı ifade ediyor. Sözün özü: Saf din olan İslam’a yöneliş, fıtrata yöneliştir, fıtrata yöneliş ise yaratılışa sadakattir.

6. Âyet şöyle bitiyor: “İnsanların çoğu bunu bilmiyorlar”. Âyetin bu son cümlesi, Allah’ın fıtratına yönelen her mü’mine bir sorumluluk yüklemektedir. Fıtratı korumayı ve fıtrata dönük yaşamanın değerini insanlara bildirmek, insana yüklenen sorumluluktur.

Müslüman, İslam üzere olan kimseye verilen addır. İslam ise teslimiyet yoludur. İnsanın Allah’a kayıtsız şartsız teslimiyetini ifade eder. Esasen Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmakla ifade edilen şey, hakikate kayıtsız şartsız teslim olmaktır. Rum Sûresi’nin 30. âyeti, “fıtrat âyeti” olarak isimlendirilmeyi hak emektedir. İşte bu âyet, insan fıtratının doğuştan hakikati tasdike yatkın olduğunu beyan eder: “İmdi sen (ey insan), varlığını her tür sapmadan uzaklaşarak tümüyle doğru ve asıl dine, Allah’ın insanlığın özüne yaratılıştan nakşettiği fıtrata çevir; (ta ki) Allah’ın yarattığında bir bir başkalaşma olmasın; işte değer odaklı gerçek dinin (amacı) budur; fakat insanların çoğu bilmiyorlar.” (Rum 30/30).

Fıtrat değiştirilmez, fıtrat keşfedilir. Ama insan fıtratından uzaklaşabilir. Hatta fıtratına yabancılaşabilir. Bu sürecin sonunda fıtratını yitirmez, fakat fıtratının üzerini örter. Kur’an böylesine bir örtme işlemine “küfür” adını veriyor. Bu örtü bazen öylesine kalın, öylesine ses geçirmez hale gelir ki, insanın fıtratına dönüşü neredeyse imkânsız hale gelir. Ve insan fıtratına ihanet etmeden, küfürde ısrar edemez. İşte bu hale Kur’an hatm-i kalb (kalbin mühürlenmesi) adını verir. Esasen burada geçen kalbi fıtrat olarak da vicdan olarak da okuyabiliriz.

Fıtrat ilahi format olduğu için, insanın özüne dönmesi her zaman mümkündür. Bu “istiğfar” ve “tevbe” kavramlarıyla karşılanan bilinç yenileme hadisesidir. Fıtrata dönüş, tabiri caizse “fabrika ayarlarına” dönüştür. İnsan yaratılıştan taşıdığı ilahi format olan fıtratına dönerse, fabrika ayarlarına dönmüş olur. Bunun anlamı, insanın yaşadığı çağın kültürel müzahrefatından taharet edip “ümmileşmesinin” her an mümkün olduğudur. Bu ümmileşme, “anneye dönüş”, yani “anasından doğduğu hale dönüş” manasına gelir.

O boyanın üzerine sürülecek her boya sentetiktir. O sentetik boyalar asla fıtrat boyasının yerini tutamaz. Allah Rasulü’nün Rum Sûresi’nin 30 âyetini okuyuşu ve tefsiri gibi görünen; “Her doğan İslam fıtratı üzere doğar. Fakat ebeveyni onu sonradan Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir” (Buhari ve Müslim) hadisi de bu hakikati ifade eder. İslam boyasının üzerine, aile, eğitim, çevre, okul, toplum yoluyla sürülen sentetik boyalar bir vesileyle döküldüğünde, altında fıtrat boyası çıkmaktadır. Bazen 30 senenin sentetik boyasını 3 dakikalık sabah ezanı veya yitirilen bir yakının acısı veya yaşanılan bir şok sıyırıverir. Her gün şahit olduğumuz sayısız hidayet hikâyelerinin ardında, işbu hakikat yatmaktadır.

Bizce “Allah’ın boyası” ile ilahi format olan fıtrat kastedilmektedir. Zira Allah insana yaratılıştan bir format çekmiştir. Bu formata yukarıdaki âyette “Allah’ın boyası” adı verilmektedir. Âyetteki “boya”, kelimenin tam anlamıyla bir “mecaz”dır. Nasıl ki yaratılıştan taşıdıkları doğal renkler, görünen varlıkların kimliğinin bir parçasını oluşturuyorsa, insanlara da Allah’ın yaratırken vurduğu bir manevi boya vardır. O boya fıtrat boyasıdır. Bize kadar ulaşan ilk tefsir sahiplerinden İmam Ebu Ubeyde ve İmam Ferra da sıbğatallah (Allah’ın boyası) terkibini fıtratallah (Allah’ın fıtratı) ile açıklamışlardır.

“Allah’ın boyası… Kim Allah’tan daha güzel boya vurabilir ki? İşte biz, (bunun için) yalnız O’na kulluk ederiz!” (Bakara 2/138).

Eşya, bir yaratıcı elinden çıktığını fıtratıyla ifşa eder. Eşyanın fıtratı, iletişim çağının elektronik diliyle konuşacak olursak, “ilahi format”tır. Fâtır Allah, eşyayı yaratırken ona imzasını atmıştır. İlahi bir imza olan eşyanın formatı, onlara isim vermemizi mümkün kılan şeydir. Yani fıtrat, Âdemoğluna Allah’ın bir ikramı olan “isimlerin öğretilmesi” (ta’limu’l-esmâ’) hakikatiyle alakalıdır. Eğer Allah eşyaya fıtrat vermemiş olsaydı, eşyanın hüviyeti (kimliği) olmazdı. Eğer eşyanın hüviyeti olmasaydı, biz ona isim veremezdik.

Fıtrattan söz etmek, eşyanın anlam ve amacından söz etmektir. Anlamlılık ve amaçlılık, yaratılışın ilk yasasıdır. Eşyadaki düzen ve nizam da, eşyanın bir anlam ve amacının olduğuna delalet eder. Eşyanın anlam ve amacının olduğunu kabul etmek, ahlaki sorumluluğun da kaynağıdır. Dolayısıyla eşyanın bir fıtratı olduğunu kabul etmek, ahlaki kayıtsızlığı, nihilizmi, yaratılışın saçma olduğu sapık düşüncesini ve her tür materyalizmi reddetmektir.

İnsan fıtratı, hayır ve şerri ayırt edebilecek şekilde yaratılmıştır. Bu manasıyla fıtrat, vicdan ile eş anlamlıdır. Vicdana, sonradan edinilmeyip her insanda yaratılıştan ‘bulunan’ bir atiye-i ilahiye olduğu için vicdan denilmiştir. Vicdan da tıpkı akıl gibi pasifleştiğinde yok sayılan bir haslettir. Vicdan var sayılmak için ille de aktif ve faal olması gerekir. Dinin amacı insanda aktif bir vicdan inşa etmektir. Aktif olan vicdan, fıtrattan beslendiği için hayır ve şerri tanır. Şu haberde ifade edilen hakikat de budur: “Hayır, nefsin kendisine ısınıp kişinin kalbine yatan şeydir, şer nefsin kendisine soğuk durduğu, insanın içine yatmayan yüreğin karardığı şeydir; fetva verenler ne fetva verirse versinler” (Ahmed b. Hanbel)

Eğer insan eşyanın yaratılış amacını keşfederse, onu amacı dışında kullanmaya tevessül etmez. Böylece hayır için yaratılan eşyadan şer hasıl olmamış olur. Bu insanın hayrınadır. İnsan böyle yapmakla hem Allah’ın hakkına, hem de eşyanın hakkına riayet etmiş olur. Aynı zamanda böyle davranmak o eşya için Fâtır’ına şükür olur. Şükreden kimseye, o nimet artırılır. Hem eşyanın fıtratını bilmek, o eşyayı tam kapasite kullanmaya vesile olur. İşte bu da nimetin bir tür artırılışıdır.

Akıllı ve akılsız, şuurlu ve şuursuz tüm varlıklar için fıtrat söz konusudur. “Allah, göklerin ve yerin Fâtır’ıdır.” Fâtır Sûresi’nin girişinde yer alan bu âyet, göklerin ve yerin de bir fıtratı olduğunu ve bu fıtratı Allah’ın koyduğunu ifade eder. Göklerin ve yerin bir fıtratının olduğunu söylemek, göklerin ve yerin bir amaca mebni olarak yaratıldığını söylemektir. Vahiy insandan eşyanın amacı üzerinde yoğunlaşmasını istemektedir.

Eğer maksudu ancak ahiret olsaydı Yezdan’ın; Ne hikmet vardı ibdaında hiç yoktan bu dünyanın ? Mehmet Akif Ersoy

Senin meşru olan hakkın; bugün hüsran, yarın hüsran !

Nihayet neyse idrak ettiğin şey ömr-ü fânîden; O’nun bir aynıdır mutlak nasibin ömr-ü sânîden. Hatadır ahiretten beklemek dünyada her hayrı: Öbür dünya bu dünyadan değil, hem hiç değil ayrı. Sen ey sersem ki “üç günlük hayatın hükmü yok!” der de, Sanırsın umduğun âmâdedir ferday-i mahşerde; Ne ekmiştin ki mahsul istiyorsun bir de ferdadan?

“Atalet fırtratın ahkâmına  mâdâm ki isyandır; Çalışsın, durmasın her kim ki dâvasında insandır” (Tembellik, madem ki yaratılış ahkamına  isyan etmektir, insanlık davasında bulunan kimse durmasın, çalışsın)

İslam dünyasında her dinin karşı çıktığı birçok sorun var ve iyi bir Müslüman bunlara direnmeli. Tüm dış savaşlar içimizde olan çatışmaların sonucudur. Doğayla olan savaş da kendi iç doğamızla olan savaşımızın bir sonucudur. Bundan dolayı İnsan ve Tabiat’tan ve Modern İnsanın Manevi Krizi’nden bahsediyoruz, sosyal ya da ekonomik bir krizden değil. Bunlar dışsal belirtilerdir. Yaşanan felaketlerin içsel sebebi manevi rahatsızlıktır. Bu rahatsızlık da modern insanın kim olduğunu, bu kimlik temelinde de kendine, doğaya ve Allah’a karşı olan sorumluluklarını unutmasıdır.
Bugün birçok İslam ülkesinin savaş ve açlık gibi büyük sorunlarla boğuştuğunu görüyoruz. Çevre krizi de eklenince olumlu bir gelecek hayali zorlaşıyor. Bu karartıcı atmosferden çıkış konusunda nasıl bir duruşa sahipsiniz? İslam dünyasının büyük kısmı bir krizden mustarip. Ama bu kriz her şeyi kapsayan bir kriz değil. Çoğu Müslüman hâlâ geleneksel bir dünyada yaşıyor. Hâlâ namaz kılıyor, zekât veriyor, aile ve sosyal ilişkilerini İslam temelinde düzenlemeye çalışıyor. Bugün doğa karşıtlığı noktasında el ele veren modernizm ve fundamentalizm de İslam dünyasındaki tek güçler değil. Müslüman fundamentalistlerin hepsi de doğaya karşı kayıtsızdır, doğayla ilgili hiçbir şey söylemezler. Bugün bunların yaratılan kriz karşısında bu kadar çaresiz olmasının geleneksel İslam’ın en üst entelektüel noktadan gündelik hayata kadar kendini yeniden sunması için iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Prof. Seyyid Hüseyin Nasr
Akleden herkes modern bilimin zannedildiği gibi bir “tanrı” olmadığının, o büyük teknolojilerin bile ne kadar güçsüz olduğunun farkına varmalı. Küçücük bir virüs dünyayı karmaşaya sürükledi. İkincisi de salgın bize içsel bir yapı kazandırmalı ve mutlu olmak için dış uyaranlara aşırı bağlanmamayı öğretmeli. Bu kolay bir iş değil; zira çoğu insan için mutluluk denilen şey sadece türlü dış uyaranlar demek. Şimdi bunların bir kısmı azaldı ve insanlar içlerine bakmak zorunda kaldı. Şunu da söylemek zorundayız: Birçok ölüm, trajedi ve üzücü anlar yaşanıyor; ama koronavirüs krizinin doğaya çok yardımı oldu. İnsanların doğa üzerindeki etkisini azalttı. Vahşi hayvanların şehirlerin çeperlerinde, kasabaların içlerinde dolaştığına şahit oluyoruz. Bu da ölüp gittiğimizde doğanın her şeyi devralacağını ve doğanın gücünü gösteriyor. Allah bize O’nun kudreti karşısında kim olduğumuzu, ne kadar zayıf olduğumuzu hatırlatıyor.    
İnsanın doğa ile ilişkisi İslam düşüncesi içinde kadim bir yere sahiptir. Bu düşünceyi bugün canlandırmak için nelere ihtiyaç var? Bu hususta tek yapmamız gereken şey günümüz Müslüman neslinin Kur’an’dan şiire kadar İslami geleneğin öğrettiklerinin daha fazla farkına varmasını sağlamak. Türk şiirinin en meşhur mutasavvıf şairi Yunus Emre’nin doğayla ilgili şiirlerine bir bakın. “Şol Cennet’in ırmakları, Akar Allah deyu deyu, Çıkmış İslam bülbülleri, Öter Allah deyu deyu.” Bu çok güzel bir sufi şiiridir; ama doğanın çağrısını duyması anlamında çevreyle ilgili de bir şiirdir. Her şeyden önce yapmamız gereken şey uyanmaktır. Kendimize yeni hakikatler icat etmemize gerek yok, tüm hakikat orada. Modern zamanlarda ülkelerimizde yapıldığı gibi Fransız romanlarını taklit etmek yerine doğayla dolu kendi edebiyatımıza dönmeliyiz. 

Çevre sorunu hem makro hem mikro bir sorun. Los Angeles’ta havayı kirleten bir milyon araç varsa bu makro düzeyde tüm şehir için bir sorundur; ama buna yol açan tekil sebeplerdir. Bundan dolayı da sorunu mikro bir bakış açısıyla çalışmak gerekir. Başbakan, bakan ya da kral olmayan biz sıradan insanların kendi muhasebemizi yapmamız gerek. Ben sadece kendi çevremdeki şeyler hakkında; ne yediğim, ne içtiğim, ne giydiğim, hangi arabaya bindiğim hakkında bir şeyler yapabilirim. Mesele ya/ya da meselesi değildir. “Küresel düşün, yerel davran” sözü çevre meseleleri söz konusu olduğunda çok güzel bir öğretidir.     

Kapitalizmin çevre kriziyle elbette çok ilgisi vardır; ama komünizm için de öyledir. Burada mesele ekonomik ve endüstriyel bir sistem değil; bunların altında yatan doğa anlayışıdır. Batı’da gelişen Marksist ekonomi, liberal ekonomi ya da kapitalist ekonomi gibi modern ekonomi modellerinin hepsi doğanın niteliksel boyutunu tamamen göz ardı eder. Yani burada suçlu olan tek bir sistem değil, bu sistemlerin hepsidir.

İslam dünyasında güçlü bir doğa düşüncesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu düşünce geçmişte pratikte hiç sınanmadı. Son otuz yıldır dünyanın geri kalanında olduğu gibi İslam dünyasında da çevre kriziyle ilgili büyük bir farkındalıktan bahsedebiliriz.

Kur’an’da doğa, vahye dâhildir. Allah Güneş’in ve Ay’ın üstüne yemin eder. Güneş ve Ay, İslam evreninin bir parçasıdır. Kur’an moleküllerden bahseder; doğanın, ağaçların, hayvanların üstüne yemin edilir; hayatın kutsiyeti vurgulanır. Buradan baktığımızda İslam yeşil bir dindir. Teoriyle pratik arasında niçin uçurum olduğu sorusuna gelecek olursak modern zamanlara kadar pratiğe ihtiyaç olmadığını söylememiz gerek. Mesela Osmanlı döneminde o zamanın büyük şehirlerinden İstanbul’da, Bursa’da ya da İzmir’de yaşadığımızı düşünelim. Onların “çevre” diye bir sorunları yoktu. Teoriyle pratik arasındaki uçurumun sebebi budur. 
Teoride baktığımız zaman İslam’ın “yeşil” bir din olduğunu görüyoruz. Müslümanların hayatına baktığımız zaman ise teoriyle pratik arasında büyük bir uçurum var. Bu uçurumun sebebi nedir? Yakın geçmişe kadar bu bir sorun değildi. Mesela Müslümanlar çöplerini evlerinin önüne koyardı. Nüfus da bu kadar kalabalık olmadığı için bu durum o kadar büyük bir sorun oluşturmuyordu. Bir sürü bitki ekilirdi, Müslümanlar tarımla oldukça ilişkiliydi. İnsan nüfusu, tarım yapılan arazilerle bir uyum içerisindeydi. İnsanların büyük bir çevre bilincine sahip olmamasına rağmen bu bir sıkıntı oluşturmuyordu.

Çevre konusunda tüm İslam dünyası için geçerli olacak tek bir örnekten bahsetmek mümkün değil. Suudi Arabistan mesela tam bir felakettir. Mekke’ye, Medine’ye, klasik mimariye yaptıkları tam bir felakettir. İslam dünyasında Karaçi, Tahran ve Kahire gibi şehirler çevrenin bozulmasından çok etkilendi. Yani durum tek bir örneği tüm İslam dünyası için genelleyemeyeceğimiz kadar karmaşık.

Batı, doğa noktasındaki mirasını Rönesans döneminde yitirdi. İslam dünyasında ise bu daha geçtiğimiz yüzyılda oldu. Burada miras derken Kur’an’ın, hadislerin ve tüm geleneğimizin tabiata karşı sorumluluklarımız hakkında söylediklerinden, denklemin neresinde durduğundan bahsediyorum. Fakat bu durum da şimdi değişti. Mısır’da, İran’da, Pakistan’da, Endonezya’da çok kuvvetli çevre hareketleri var. Burada bahsedilmesi gereken önemli bir nokta bu hareketlerin hepsinde kadınların çok önemli bir rol üstlenmesi. Bu ülkelerin neredeyse hepsinde çevre hareketinin öncülerinin çoğunu kadınlar oluşturuyor. Özellikle de genç kadınlar bu meseleyle yakından ilgileniyor.

İslam dünyası çevre krizinin farkına ancak Batı bu krizin farkına vardıktan sonra vardı. Yani çevre felaketinin farkındalığı krizin başladığı yerde başladı. İslam ülkelerinde çevre krizine gösterilen ilgi de esas olarak 90’larda başladı ve bu farkındalık o zamandan beri büyüdü. 

Müslümanlar iklim değişikliği ve daha genel olarak da çevre krizi konusunda bu ideal tavrın neresinde? Çevre krizinin başladığı yer modern endüstrileşmiş Batı’ydı. Bu kriz aslında 18. yüzyılda başladı; ancak o zamanlar “kriz” olarak değerlendirilmedi. Endüstrileşme ve modern teknoloji yayıldıkça, çevre krizi de Batı’nın geneline yayıldı. Batı dünyanın geri kalanını sömürgeleştirdikçe ve etkiledikçe de bu kriz dünyanın diğer kısımlarına ulaştı. Çevre krizini Doğu’daki insanlar başlatmadı; ama Batılı düşünce biçimini, yaşam tarzını, üretme ve tüketme biçimlerini o kadar taklit ettiler ki, bunun bir parçası oldular. Bunu bugün her yerde görebiliyoruz.
Doğaya karşı yaklaşımımızda geleneksel dinî anlayışa geri dönmeliyiz. Bu tavır, Allah’ın yarattığı, kendi ritmi ve güzelliği olan, uyum içinde var olan bir doğa ve bizim de onun yarattıklarının emanetçileri olarak Allah’a karşı sorumlu olduğumuz anlayışına dayanır. Kur’an’da, İncil’de ve dünya üzerindeki tüm büyük dinlerde bu sorumluluktan bahsedilir ve sadece insan türünü değil, çevremizdeki her şeyi kapsar.

Hâlihazırda yaşadığımız ekolojik kriz modern insanlar için aynı zamanda manevi bir kriz mi? Bu ilginç bir soru; çünkü çevre krizi manevi düzendeki bir krize işaret ediyor. Arabanız bozulduğu zaman bu arabanızın fiziksel olarak bozulduğu maddi bir krizdir. Çevre krizi ise maddi bir semptomla kendini gösteren, fakat her şeyden önce manevi bir krizdir; çünkü bu krizin temel sebebi bizim Allah’a ve onun yarattıklarına karşı tavrımızdır ve bu tavır yanlıştır. 
Çevre krizine dinî bir perspektiften bakmak niçin önemli? İlk olarak dinin, çevre krizinin üzerine eğilmek noktasında çok önemli bir görevi olduğunu düşünüyorum. Çünkü tüm bu çevre krizi din sorusundan ve insanların niçin dinî inançlarını yaşadıkları sorusundan ayrı anlaşılamaz. Bu sadece İslam için değil; dünyadaki diğer dinler için de geçerli. Dindarlar için din, harekete geçmeden önce onlara ne yapmaları gerektiğini gösteren bir yoldur. Bu tabii ki doğaya karşı davranışları da kapsar. 
BÖLÜM SONU

Vücudumuzda her saniye 50 milyon hücre yaratan Allah diyor ki: “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor? Dökülen meniden değil miydi? Sonra bir kan pıhtısı oldu ve Allah onu yarattı, şekil verdi, sonra ondan erkek-dişi eşler yarattı. Bunları yaratanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” (Kıyamet,36-40)DNA’nın şifresini çözen ateist bilim adamı Dr. Francis Collins Allah’a iman ettiğini açıkladı. Materyal, canlı hücre yapamaz, şifreleme yapamaz. Hücre her şeye gücü yeten Allah’ın eseri. Beyin Vitamini: Daha fazla bilgi için Raif Öztürk’ün Evrenden Mesajlar (Selis yayınevi) Prof. Sefa Saygılı’nın Tasarımın İhtişamı Evrimin Tutarsızlığı (Çıra yayınevi) isimli eserlerini tavsiye ederim. Ali Erkan Kavaklı

Hayat üzerinde Allah’ın taklit edilemez imzası var. Hayatı sadece o verir ve o alır. 25 milyon kitaplık bilgi DNA sarmalına kaydediliyor. Bir DNA sarmalı açılıp uç uca eklenseydi Dünya’ya uzaklığı 384.400.000 metre olan Ay’a 6.000 defa gidip gelir, ekvatoru 5 MİLYON KEZ dolanırdı. Muhteşem bilgi arşivi DNA. Dünyanın en hızlı bilgisayarı 10 üzeri 9 hızla işlem yapar, insan beyni 10 üzeri 15 hızla bilgi işlemi yapar. Beynimiz bilgisayardan çok daha muhteşem. Her şeyden önce canlı. DNA’lardaki dizilimi oluşturan adenin, tinin, citozin, guanin akıllı, bilgili, iradeli varlıklar değil. Şifrelemeyi yapan AKILLI, BİLGİLİ, İRADE SAHİBİ, BİLİNÇLİ BİR PROGRAMCI var. İnsanın DNA’sına karışan, hareketlerine karışmaz mı?

Laboratuvarda NÖRON yapmak isteyen Prof. Makram başarılı olamadı, nöron içinde bilinci meydana getirdiği sanılan MİKROTÜBÜLLERİ yapmak isteyen Prof. Stuart Hameroff ve ekibi de başarılı olamadılar. Her şeyden önce hücreler canlı, bilim adamları cansız maddeleri canlandıramıyor.

Her gün 8-10 kez kanser oluyoruz fakat biz farkına varmadan Şafi iyileştiriyor. İnsan vücudunda 210 farklı hücre çeşidi var. Her saniye yaklaşık 50 milyon hücre ölür, her saniye 50 milyon hücre yaratılır.” (s.101)Allah her saniye vücudumuzda 50 milyon hücre yapıyor ama ne yaptığımıza karışmıyor olabilir mi?

Yazar Raif Öztürk, EVRENDEN MESAJLAR isimli eserinde DNA ile ilgili şu bilgileri aktarır: “İnsan DNA’sı adenin, tinin, citozin, guanin denilen yaklaşık üç milyar baza sahip. Bu bazların % 99.9’u bütün insanlarda aynı. İnsanlardaki genetik farklar sadece %0.1 gibi çok az miktarda bazın farklı dizilmesiyle ortaya çıkar. Şayet bir veya birkaç bazın dizilişi hatalı olursa DOWN SENDROMLU çocuklar doğar. Tek nükleoidin değişmesi hastalıklı birey doğmasına yol açabilir. Oysa bu yapı günde 1 milyon kere hasar görür fakat Allah onu kendi hâline bırakmaz, her an hasarlar tamir edilir.

DEİSTLER diyorlar ki:“Yaratıcı evreni yaratmış, bana karışmaz, keyfimce yaşarım.”Senin hücrelerindeki kromozomlar üzerinde bulunan DNA’larını şifresini yapan Allah, sana karışamaz mı?DNA canlı bir fosil gibi, yaklaşık 4 milyar yıldır var. DNA’daki bilgiler; adenin, tinin, citozin, guanin denilen 4 ayrı nükleotidin birbiri ardınca özel ve anlamlı bir sıra içinde dizilmesi ile meydana gelir. Bu sıralamada tek harfin bile hatalı dizilmesi şifreyi bozar. Mesela çocuklarda kan kanseri hastalığı DNA’daki harflerden birinin yanlış dizilmesinden ortaya çıkar. DNA dizilimine meydana gelen mutasyonlar zararlıdır, canlılar için ölümcüldür. Bilim adamları inceledikleri tüm mutasyonların arasında tek bir tanesinin dahi canlının hayat sürecini olumlu etkilemediği sonucuna varmışlardır. Mutasyonlar ile yeni bir türün oluşması mümkün değildir. (Tasarımın İhtişamı Evrimin Tutarsızlığı, Prof. Sefa Saygılı, s.140-141)

Microsoft’un kurucusu Bill Gates der ki: “DNA bilgisayar programı gibi fakat bizim yapabileceğimiz bir softwareden (programdan) çok çok ileridir.” Microsoft programını Bill Gates yaptı. 100 trilyon hücrenin DNA’larındaki program daha muhteşem. Onu yapan muhteşem kudreti düşünün.

Hücrenin içinde mitokondri, kloraplast, koful, lizozom, endoplazmik retikulum, golgi cihazı, plastitler gibi bölümler var. Hepsinin ayrı ayrı görevleri var. YÜZ TRİLYON hücre vücudumuzda birbiri ile uyum içinde çalışıyor. Hücre içinde 46 kromozom var, onlar üzerinde canlıların genetik şifrelerini taşıyan DNA’lar (Deoksirübo Nükleit Asit) bulunuyor. Adı üstünde asit. Akıllı, bilgili, hünerli varlıklar değil. DNA’larda ansiklopedik ölçüde büyük ve şifrelenmiş bilgiler bulunuyor. Prof. Sefa Saygılı, 25 milyon kitaplık bilgi olduğunu ifade ediyor.

Allah bu kadar önem verdiği, 100 milyar yedi kere imza koyduğu insan adlı eserini başıboş bırakır mı? İnsan vücudunda 100 trilyon hücre var, canlı ve sanat harikası. Muhteşem bir tasarım ürünü. Hücre gözle görülmeyecek kadar küçük. Bir milyon defa büyütülürse mikroskopla görülebiliyor. Gözle görülemeyen hücrenin içinde protein üretiliyor, kompleks ve karmaşık bir fabrika gibi. İçinde laboratuvarlar var, yüzlerce elektronik donanımla giriş-çıkış kapıları bulunuyor.

“DNA’lardaki dizilimi oluşturan adenin, tinin, citozin, guanin akıllı, bilgili, iradeli varlıklar değil. Şifrelemeyi yapan AKILLI, BİLGİLİ, İRADE SAHİBİ, BİLİNÇLİ BİR PROGRAMCI var. İnsanın DNA’sına karışan, hareketlerine karışmaz mı?” İnsan hücrelerindeki genlerin dizilişi % 99.9 aynı, sadece % 0.1 diziliş farkı var. Binde birlik fark ile her insanın yüzü özel, 7 milyar insan hiçbirine benzemez. Göz retinası özel imzalı. Parmak izi özel. Avuç içi özel. Sesi özel, karakteri özel, beyni özel. Beyindeki 100 milyar nöronun her biri özel, hiçbiri birbirine benzemiyor.

Öte yandan hırs ve tatminsizliğin neticesi, ferd ve toplum plânında sömürgeciliktir. Gönül tokluğu ise, duygu ve uygulama olarak kendi kendine yetmek, kimsenin hakkına tecavüz etmemek demektir. Maddî beklentilerin esiri olmamak için gönül tokluğu gereklidir. Bu arada şuna da işaret edelim ki kanaat, “bir lokma bir hırka” şeklinde anlatılamaz. Zira kanaat, ele geçen ile geçinmektir, yetinmek değil.. Daha fazla kazanmak ve üretmek için gayret göstermek kanaata aykırı değildir. Ancak sınırsız bir kazanma hırsı içinde olmamak gerekir. Bu hususu, İslâm büyükleri “Dünya elimizde olmalı ama gönlümüze girmemeli” diye ifade etmişlerdir. Herhalde gerçek zenginlik işte budur. Çünkü gönlü tok kimse, elindekileri harcamasını bilir. Gözü aç ya da aşırı derecede cimri olan ise, kimseye bir şey vermez kendisi de yeterince istifade etmez, edemez. Böyle birinin zenginliğine de asla zenginlik denilmez.

Elde ettiğiyle yetinmemek ise, neye sahip olursa olsun, insanı sınırsız bir hırsa, sonu gelmez bir tatminsizliğe sürükler. Gönül tokluğu insanı, vakitlerini güzellikler ve mükemmellikler peşinde harcamaya sevk eder. Bitip tükenmeyen bu üstünlükler, yok olmaya mahkûm maddî zenginliklerden elbette insan için daha faydalı ve gereklidir. İlim tahsili ve nefsin kemâli yönünde gösterilen gayretler, gerçek zenginliğe kavuşma çabasıdır. Çünkü mal, kısa sürede zeval bulur ama ilim bitmek-tükenmek bilmeyen bir hazinedir.

Bütün bunlardan dolayıdır ki, hadisimiz gerçek zenginliğin, mal zenginliğinden çok duygu zenginliği olduğunu ortaya koymuş, gözü ve gönlü aç olanın fakirliğinin, aslında, mal çokluğu ile telâfi edilemez bir açlık olduğuna dikkat çekmiştir. Gönül tokluğu, Allah’ın kendisi için verdiği rızka râzı olma temeline dayanır. Bu da en büyük zenginlik ve izzettir. Çünkü bunun sonucu Allah’ın taksimine ve emirlerine teslim olmaktır. Allah’ın takdirinin kendisi için daha hayırlı olduğunu kabullenmektir. Bu sebeple gönlü tok olan insan, Allah’tan başka kimseden bir şey istemez, kimseye el açmaz. Tam hürriyet ve şeref işte budur.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil, gönül tokluğudur.” Zenginlik deyince, bizim aklımıza mal, mülk ve servet sahibi olmak gelir. Bu, zenginliğin maddî ve görünen yönüdür. Ama asıl zenginlik bunlardan mı ibarettir? İşin bir başka yönü daha yok mudur? Diğer bir ifade ile zenginlik, kasa – kese ile başlayıp orada biten bir mesele midir? Hadisimiz işte bu suallere gayet açık bir cevap vermektedir. Övgüye ve “zenginlik” demeye lâyık, Allah katında makbul ve âhirette faydası görülebilecek olan zenginlik, mal çokluğundan ibaret olan zenginlik değildir. Asıl zenginlik, – malın çokluğuna veya yokluğuna bakılmaksızın- gönül tokluğu, kalp zenginliğidir. Kiminin hem malı çoktur hem gönlü toktur. Ama kiminin de malı çoktur fakat gözü açtır, sınırsız bir mal hırsı içindedir. Nereden ve nasıl olursa olsun kazanmak ve mal sahibi olmaktan başka bir düşüncesi yoktur. Böylesi kimseler mal zengini olsalar da gönül fakiri, hırs mahkûmudurlar. Kimilerinin de malı yoktur ama, gönlü toktur. Kimsenin malında mülkünde gözü yoktur. Eline geçenle geçinir. Daha fazla kazanmaya çalışır ama, asla rızasızlık, şükürsüzlük etmez, başkalarının kazancına hased çekmez, göz dikmez.

Cenâb-ı Hak, bütün yeryüzündeki mazlum din kardeşlerimizin ıztıraplarını daha derinden duyabilmeyi, gönüllerimizi onları kucaklayan bir rahmet dergâhı hâline getirebilmeyi ve hem maddî yardımlarımızla hem de duâlarımızla onların yaralarını sarabilmeyi, bizlere nasîb eylesin. Asrımızın bîçâre ve muzdarip İslâm âlemini, hakîkî bir bayram sevincine gark eylesin.

Ramazânʼı lâyıkıyla ihyâ edip onu kendimizden râzı ederek uğurlayabilmek ve onda kazandığımız mânevî kıymetleri kaybetmeden gelecek senenin Ramazân’ına ulaşabilmek, dolayısıyla hayatımızı dâimî bir Ramazan rûhâniyeti içinde yaşayabilmek, büyük bir saâdettir.

1. Hakîkî bayram, Ramazanʼdan ilâhî af şehâdetnâmesini alarak çıkabilen kimseyedir.

2. Bayram, Cenâb-ı Hakkʼa takdim edilen hâlisâne kulluğun tebrîkidir.

3. Bayram, mârifet mektebi olan Ramazân-ı Şerîfʼin son dersidir.

4. Bayram, eş-dost ve akrabayı, hastaları, garipleri, kimsesizleri, mazlumları ziyaret edip hâl-hatır sorma, gönül alma, mâtemlerin civârında dolaşma, müʼminlerin dertleriyle dertlenme, velhâsıl din kardeşliğini cemiyet plânında yaşama mevsimidir.

5. Bayram, yanık yüreklere Cennet serinliği veren ilâhî bir ziyafettir.

6. Bayram, ferdî ibadetlere ilâveten yapılacak infak, fedakârlık ve hizmetlerle yaşanacak olan ictimâî ibadet günleridir. Belli bir kesimin şımarıkça yaşadığı, israf çılgınlıklarıyla dolu tatil ve eğlence gibi nefsânî zevk u safâ günleri değildir.

7. Bayram, dargınlıkları-kırgınlıkları ortadan kaldırma ve din kardeşleriyle kaynaşma günleridir.

Unutmayalım ki bayramlar, aslâ tâtil ve eğlence gibi ferdî mutluluk günleri değildir. İnsan tek başına, ferdî olarak bayram yapamaz. Yâni tek başına bir bayram namazı, tek başına bir bayramlaşma tasavvur olunamayacağı gibi, sırf kendi şahsının veya kendi âilesinin mutluluğuna hasredilmiş bir bayram da düşünülemez. Bilâkis bayramlar, sıla-i rahimde bulunmak, geçmişlerimizi hayırlarla yâd edip ruhlarını şâd etmek, îman kardeşliğini cemiyet planında yaşatmak gibi nice mükellefiyetlerimizin edâsına vesîle olan, bütün toplumu kucaklayıcı ibâdet günleridir. Velhâsıl Ramazan; rûhânî bir hayat terbiyesidir. Müslümanlık, sadece Ramazan’a mahsus ve muayyen günlere âit bir merâsim değil, ömürlük bir takvâ hayâtıdır.

Hadîs-i şerîfte buyrulur: “Gerçek fakir, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan ve hâlini anlayıp kendisine yardım edecek biri çıkmayan, (buna rağmen) halktan bir şey isteyemeyen kimsedir.” (Buhârî, Zekât, 53)

Âyet-i kerîmede, infâk edenin gerçek muhtâcı araması şöyle emredilir: “(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç maksadıyla dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zannederler. Sen onları sîmâlarından tanırsın…” (el-Bakara, 273) Yani infak hâlisâne olduğunda, gerçek muhtâcı sîmâsından tanıyabilecek bir kalbî rikkat ve hassâsiyet gelişir.

Sadakayı, ona en lâyık olana vermeye çalışmak, mühim bir infak âdâbıdır. Yani işin kolayına kaçıp rastgele vermek değil; “Onlar ki zekât vermek için faâliyet gösterirler.” (el-Mü’minûn, 4) âyetinde işâret edildiği gibi, hakkın tam yerini bulması için, bir ibâdet vecdiyle, ciddî bir emek sarf ederek verebilmektir. Kendimize kıymetli bir şey satın alırken nasıl îtinâ gösterip araştırıyorsak, aynı îtinâ ve hassâsiyetle zamanımızı ve emeğimizi de verip emâneti gerçek hak sahibine ulaştırmalıyız. Zira infak, Allâh’ın bu fânî âlemde lutfettiği imkânlardan vererek ebedî âlemdeki sonsuz nîmetleri satın almak şeklinde mânevî bir alışveriştir. Bu alışverişi en bereketli şekilde yapabilmek ise, gerçek muhtâcı arayıp bulmaya bağlıdır. Bu aynı zamanda, infâk edenin gönlündeki ihlâsın derecesini de gösterir.

Asıl fazîlet muhtacın elinden tutabilmektir. Peki yardıma muhtaç insanları nasıl bulabiliriz? Hz. Mevlânâ şöyle nasihat eder: “Gönül almaya bak; güçsüzlere hizmet et! Zayıfları, gönlü kırıkları koru! Onlar öyle kimselerdir ki, halktan hiçbir gelirleri yoktur. Bununla beraber, tam bir kalp huzûru, tevâzû ve kırıklık içinde kalıp giderler. Onları ara, bul!” İşte asıl fazîlet, böyle muhtâcın elinden tutabilmektir. Yani istemekten hayâ ettiği için hâlini gizleyen takvâ sahibi muhtâcı arayıp bulmak ve onları sîmâlarından tanımayı kalbimizin bir hassâsiyeti hâline getirmek, Rabbimizin bir emridir. Şüphesiz ki bu hassâsiyeti kazanabilmek, malın helâlliği ve gönüllerdeki ihlâs nisbetinde mümkündür. Osman Nûri Topbaş

Gücü ellerinde bulunduran katı yürekliler sebebiyle yoksullar da yetimlerde unutuldu. Simgesi demir ve beton olan günümüz uygarlığı kalpleri de betonlaştırdı, demir gibi katılaştırdı. Demiri ateş eritir. Demirleşmiş kalpleri de iman ve merhamet ateşi eritir. Kalplerin soğukluk ve donukluğuna karşı bir devrim gerekiyor. Gönül devrimi, merhamet ve aşk devrimi. Demirlerden, betonlardan, öldürmeye, sömürmeye yönelik atışlardan, ateşli silahlardan bunaldık. Kin ve nefret ateşi gönülleri öldürdü. Medeniyet sevgi ve aşk medeniyeti yerine taş medeniyetine döndü. Muhammed İkbal’in dediği gibi “Çağımızın delirmiş aklına aşk neşteri gerek.”

Merhamet, kalbin diriliğine işarettir. Yağmur yağınca “rahmet yağdı” denir. Çünkü yağmur toprağın hayatıdır. Kuraklık olunca tabiatta canlılık olmaz. Kalplerde merhametten yoksunsa kurak ve çorak toprağa döner. Kur’an tabiriyle taşlaşır, kaskatı olur. Göz yaşı kalbin tercümanıdır. Kalbin yumuşak ve diri olduğuna işaret eder. Zulüm ve sömürünün asıl sebebi imansız ve merhametsiz kalplerdir. “Yetimi itip kakan, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen” kimse katı kalp sahibidir. Çünkü o kalpten rahmet bitkileri bitip yeşermez. “Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı, taş gibi hatta daha da sert oldu. Çünkü öyle taşlar var ki içinden ırmaklar kaynar. Öyleleri de var ki yarılır. İçinden sular fışkırır. Ve yine öyle taşlar var ki Allah korkusuyla yukardan aşağıya yuvarlanır.” (Bakara, 74)

İnkar, kalbin bütün kapılarının hakikatlere kapatılmasıdır. Kur’an tabiriyle bu durum kalbin mühürlenmesi halidir. Gerçeklere karşı kulakların sağır, gözlerin perdeli olması kalbe giden yolların tıkanması demektir. Böylelerine nasihat edilsede edilmesede fark etmez. Hûd (a.s.) kavmine bütün samimiyetiyle seslendiği halde onlardan aldığı cevap şu olmuştur: “Sen bize öğüt versen de, öğüt verenlerden olmasan da bize göre fark etmez.” (Şuâra, 136) Bu tavır kalplerin tamamen ölmüş olduğunu ifade eder. Onlar kalplerini öldürdükleri için, Allah da çeşitli felaketler göndererek onların bedenlerini öldürüp helak etmiştir.

Demirin pas tutması gibi kalpler de günah kirleriyle paslanır. Hz. Peygamber (s.a.v) bu durumu şöyle açıklamıştır: “Şüphesiz ki demirin pas tutması gibi kalplerde pas tutar.” Ey Allah’ın Rasûlü kalplerin cilası nedir? denildiğinde: “Allah’ı zikretmek ve Kur’an okumaktır.” (Suyûti, Câmiu’l-ehâdis hadis no: 8007) Sâlim bir kalb ilahi nurları, hakikat parıltılarını yansıtan parlak bir ayna gibidir. Cam ne kadar kristalize ise o kadar ışığı yansıtır. Elmasın değeri de bu özelliğinden kaynaklanır. Günahlar kalp aynası üzerinde birer siyah leke gibidir. Bu lekeler silinmez ise ayna simsiyah hale gelir, aynalık vasfını kaybeder. Nitekim Cenab-ı Peygamber (s.a.v.) bu durumu şöyle ifade etmiştir: “Mümin bir günah işlediğinde o günahı kalbi üzerinde siyah bir nokta teşkil eder. Şayet tevbe, istiğfar eder ve o günahtan arınırsa kalp aynası parlar. Günah arttıkça kararma da artar. Bu durum Allah (c.c)’ın Kur’anda zikrettiği paslanma halidir.” Hayır, gerçek şu ki, onların kazandıkları günahlar kalplerini paslandırıp bürümüştür.” (Mütaffifin,14) (İbn Mâce, Hadis no: 4244)

Kalbe gelince; kalb, insanı insan yapan ilahi cevher ve Rabbanî latifedir. Bilen, tanıyan, algılayan, sorumlu ve yükümlü olan, hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayırt eden, insan, sevgi ve şefkat mahalli olan manevi cevherdir, insanın hakikatidir. İnsanın dünya ve ahiret saadeti ancak kalb-i selim ve akl-ı selimle mümkündür. Kalb-i selim; manevî hastalıklardan özellikle de küfür, nifak, şirk, riya ve gaflet gibi marazlardan salim olan kalbdir. Tedavi edilmeyen ve edilemeyen bedeni hastalıklar insanı ölüme götürdüğü gibi tedavi edilmeyen manevi hastalıklar da kalbi öldürür. Kalbi diri tutan en faydalı gıda ve ilaç zikrullahtır. “İyi bilin ki kalbler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d, 28)

İnsan, aklı ve kalbiyle insandır. Hayvanlardan ayrıldığı nokta da burasıdır. Aklını ve kalbini kullanmayan insan Kur’an tabiriyle hayvanlardan daha aşağıdır. “Kalpleri vardır, gerçeği kavramazlar, gözleri vardır, doğruyu görmezler, kulakları vardır hakikati işitmezler. İşte onlar hayvan gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte asıl gâfil onlardır.” (A’raf, 179) Hayvanların tek gayeleri yemek-içmek ve üremedir. Başkaca bir hedefi olmayan insanlar da hayvanlardan farksızdır. “İnkar edenler geçici zevklerin peşine takılarak hayvan gibi yeyip içerler. Onların varacakları yer cehennemdir.” (Muhammed, 12)

Aklı sırf desise için ve şeytanî tarzda çalıştırmak; sadece teknoloji alanında âlet edavat yapımında ve kullanımında işletmek asıl maksat olamaz. Aklı diri tutmaktan maksat; hayat, eşya ve olayları anlamdırmaya yönelik derin tefekkür ve felsefî boyutta onu daima işler halde tutmaktır. İnsanın kendini tanıması, insanî bir çerçeve içinde yaşaması ancak bu manâdan diri bir akılla mümkündür. Felsefî ve metafizik boyutta tefekkür zor ve sancılıdır. Fakat insani mertebeye ancak bu derin tefekkürle ulaşılabilir. Bu zorluğu göze alamayan günümüz insanı kendini daha ziyade oyun-eğlence, alkol ve uyuşturucuya vererek aklı ve tefekkürü öldürmektedir. Gerçek mânâda Mütefekkiri ve Filozofu olmayan bir dönem yaşıyoruz.

İnsan başta kendini, varlıkları ve olayları fark eden, anlamlandıran, olayların arka planını gören, sebep ve sonuç ilişkilerini değerlendiren varlıktır. Allah’ın muhteşem eseri olan bu âlemin güzelliklerini farketmek ve sahibine şükretmek insanın öncelikli görevidir. Seyircisi ve yorumcusu olmayan bir sanat galerisinin anlamı da olmaz. Akıl ve duyu organlarıyla donatılmış insanoğlunun bu organları yaradılış gayesine uygun olarak kullanmaması haksızlıktır. Mevlâ bizden eserlerini görmemizi istiyor “De ki: Göklerde ve yerde ne varsa bir bakın” (Yunus, 101) Kur’an-ı Kerimin pek çok yerinde “Hiç akıl etmez misiniz?” “Hiç düşünmez misiniz?” “Hiç görmez misiniz?” şeklinde sitemler vardır. “Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkum eder.” (Yunus, 100)

Zihinleri kirlenen insanlar her yeri, her şeyi kirletebilmektedirler. Öyleyse imanın aydınlığında bir hayat için tüm insanlığı İslam ile buluşturmak gayreti içinde olunmalıdır. Zira çaresiz değiliz, çare biziz. Eşyanın, makamın, servetin, şöhretin kulu olanları “Allah’a kulluk şerefine” eriştirmek için her türlü imkanı kullanarak yoğun çalışmalar yapılmalıdır. “Her doğan çocuk, İslam fıtratı üzerine doğar.” [Münâvi, Feyzu’l- Kadir, 5/33] Bu fıtrat İslamî eğitimle büyütülürse kulluk yönü ağır basar. Yoksa çocuğun fıtratı bozulur, şeytani ve nefsanî yönü ağır basar. Kirli akan bir derenin veya kanalizasyonun içindekileri kirletmesi gibi bir zaman sonra haramlar, günahlar da kalbi tertemiz olan çocukların fıtratlarını bozar. Onun için nesillerimizin günah ve haram bombardımanlarına karşı korunmaları, donanımlı hale getirilmeleri, her nereye giderlerse gitsinler iyi insanlarla, hayır müesseseleriyle karşılaşmaları sağlanmalıdır. Unutmayalım: Şikayet, sızlanma ve nazlanma acizlerin işidir. Bizim şikayet etme değil, çözüm bulma, çare olma, çare sunma sorumluluğumuz vardır. Mevcut dinamiklerimizi, sosyal sermayemizi harekete geçirebilsek; pek çok meselenin hallolduğunu, karanlıkların aydınlandığını göreceğiz. Allah’tan kaçarak değil, Allah’a koşarak kurtulabiliriz. “O halde hepiniz Allah’a kaçın. [Zâriyât Suresi 50]

Aşkla, heyecanla, azimle ve ciddi bir hamle ruhuyla irşad, tebliğ, hizmet ve Hakkın hakimiyeti, yaşanması, yaşatılması ve yayılması gayretine girişilmelidir. Çünkü bir insanın kıymeti, himmeti nispetindedir. “Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.” İnsan ancak gayret ve faaliyeti ölçüsünde olgunlaşabilir, ideal ufuklara doğru yol alabilir. Hizmet, insanı kâmilleştirir, mükemmelleştirir. İnsanın ne olduğu, neye ilgi duyduğuyla ölçülür. Allah davasına ilgi duyan da Allah adamı olur. Kafa, kalp imanla dolmayınca, eşya, eğlence ve ideoloji ile dolmaktadır ki, bu da zihinsel kirliliği artırmakta, o da yorgun ve mutsuz insanları çoğaltmaktadır. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, çevreyi kirletenlerin önce zihinleri kirlenmiştir.

Yön ve hedefi olmayan bilgiler fayda vermediği gibi, uygulanmayan bilgilerden de istenilen sonuçlar alınamaz. Bilgilerimizi uygulamada niyet, usûl, zaman, mekan ve devamlılık çok önemlidir. Verilen bilgilerin ve yapılan yönlendirmelerin bu çerçeve içerisinde uygulanmasını sağlayacak bir tarzda eğitim ve öğretim yapılmalıdır. Mesela silah kullanmasını öğretir de nerede, ne zaman, nasıl ve kimlere karşı kullanılacağı hususunda gerekli eğitimi vermezseniz, silah bir zulüm makinesi olur. Hz. Ömer (r.a): “Nasihatçileri olmayan ve nasihatçileri sevmeyen bir millette hayır yoktur”buyurmuştur.

Bilgilendirmek: Eğitim ve öğretimde yapılacak ilk iş, kişiye, önce Yaratanını, inanç esaslarını, maddî ve manevî değerlerini tanıtmak olmalıdır. Çünkü Yaratanını tanımayan ve O’nunla barış içinde olmayan, hem kendisiyle hem de başkalarıyla kavgalı olur, barışamaz.
Yönlendirmek: Eğitim sadece bir kültür ve bilgi kazanma vasıtası değildir. Edinilen bilgilerle kişilerin yönlendirilmesi, diğer bir ifadeyle ilim verilirken ilim öncülüğünde yön ve hedef tayini yapılması gerekmektedir.
Mükemmel değil, iyi insan yetiştirmeyi hedefleyin.
Varlık içinde yokluk çekiyoruz. Dünyanın en fazla sosyal sermayesi olan insanları Müslümanlardır. Evinin altındaki hazineden haberi olmayıp, zül ve züğürt yaşayanlara benziyoruz. Kendi değerlerimizi, imkanlarımızı iyi bilmeli ve değerlendirmeliyiz. Mutluluğu İslam’ın dışında arayanlar, doğruyu yanlış yer ve zeminde arıyorlar demektir.
Hz. Mevlânâ; “Körler pazarında ayna satma, sağırlar diyarında nâra atma!” diyor. Doğru teşhis, doğru reçete, doğru tedavi ancak hastalığı tedavi eder.
Çağdaş insanın sıklıkla karşı karşıya kaldığı bencil ve iki yüzlü tutumların doğurduğu bireysel ve toplumsal hastalıkların temelinde bireyin öncelikle kendisini niyet ve vicdan açısından yeterince gözden geçirmemesi yatmaktadır. Oysa kişinin kendi kendisiyle barışının ve nihayet mutluluğunun temelinde ona adaleti emreden vicdanıyla barışık olması yatar. Ne yazık ki çağdaş insanının içine düştüğü psikolojik bunalım ortamı onu bir yandan vicdanın sesini duyamayacak bir hale getirirken, diğer yandan bu haliyle yaşamını sürdürebilmek için kendi kendisini kandırmayı kendisi için bir yaşama sanatı haline getirmiştir. Evet; kendi kendini kandırıyor, pek çok insan… Olduğu gibi de, göründüğü gibi de olamıyor. Günümüz insanının çoğu, hayatı kavgadan ibaret görüyor… Ya değilse bu savaşlar neyin nesi?

Günümüz insanı da kendisiyle barışık olmadığı için diğer varlıklarla da barışık değildir. İnsanın mutluluğunu ortadan kaldıran bu kendi kendisiyle barışık olmama durumunun temelinde de “Allah’la barışık” olmaması yatmaktadır. Hâlbuki Ataullah İskenderi’nin dediği gibi: “Başlangıcı Allah ile olanın sonu da Allah’a kavuşmak olur.”İnsanın kendi kendisiyle barışık olmama durumunun temelinde adaletsizlik vardır. Kendi kendisiyle ilişkisinde âdil olmayan insanın bir müddet sonra çelişkiler yumağına dönüşmesi sürpriz olmayacağı gibi, bu yolla vicdanını da sürekli yaralayan bir kimsenin mutluluğun asgari koşullarına dahi sahip olması düşünülemez. Kendi içindeki çelişkileri izale edemeyen ve vicdanıyla gerekli barışı sağlayamayan bir insanın toplumsal düzlemde âdil ve barışçıl davranışlar sergilemesi beklenemez.

Maddeci dünya görüşlerine göre ise, hayat sınıflar yahut bireyler arasında sürüp giden bir çatışmadır. Böyle bir hayat felsefesi, hırsları, menfaat duygusunu körükler. Güç firavunlaşır, hak kuvvetle tanımlanır. İnsanlığın mutluluk yolunda tek ümidi olan sevgi ve merhamet sadece lafta kalan süslü söylemlerden öteye geçemez. Vicdanlar etkisizleşir. Düşmanlık duyguları boy atmak için böyle ortamları arar. Zaten insanın hem cinsine karşı düşmanca davranma eğilimi onun mayasında vardır. Bu eğilim, insan soyu henüz ikinci kuşaktayken Kabil’in Habil’i öldürmesi ile [Mâide Suresi 27] ortaya çıkmıştır.

Karşılaştığı kişiyi “Selâm” (Es-selâmü aleyküm) kelimesiyle selamlayan insan, karşısındakine “İşim, tavrım, davranışım selamdan ve barıştan ibarettir. Selametin ve barışın dışında bir hedefim, isteğim ve iradem yoktur.” mesajını vermektedir. İslam, sadece ismiyle değil, akidesiyle, ibadet ve taatlarıyla, emir ve yasaklarıyla, helal ve haramlarıyla kısacası bütün öğretisiyle, düsturuyla barış dini demektir. Aynı zamanda “Müslüman” demek, kendi kendisiyle barışık ve barışta olan, hem kendisi hem de başkası için barış, esenlik dileyen kimse demektir.

Allah’ın insanları silme/barışa daveti, İslam’a davetidir; İslam’a daveti, barışa davetidir. Çünkü İslam, hem bir din hem de bir “Dünya Görüşü” olarak barış ismini taşır. Bilindiği gibi İslam ismi ve Kur’an’ın kavramı barış (silm), sulh, sükûnet, huzur, esenlik anlamları olan S-L-M kökünden gelir. Her Müslümanın birbirine söylediği “Selâm” sözü de aynı köktendir. Yüce Rabb’imizin bir ismi de “es-Selâm”dır. Haşr Suresi 23

Bu açıdan İslam, Müslüman bireyde ve Müslüman toplumda bir barış kültürü oluşturmuştur. Allah bütün insanlığı barışa davet etmektedir:
Ey iman edenler! Hepiniz barış ve selamete girin de şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin aranızı açan belli bir düşmandır. Bakara Suresi 208
Bizim önceleri sahip olup da sonraları kaybettiğimiz bir kısım değerlerimiz vardır. Bu kaybediş, bizlere çok pahalıya mal olmuştur. Kaybettiğimiz ve bir an önce kendimizde ve neslimizde diriltmemiz gereken hususların başında aşk ve heyecan, azim ve hamle ruhu gelmektedir. Bu ruh; imanı, aşkı, heyecanı, azmi ve hareketi beraber görme ruhudur. Bu ruh; imanı, aşkı, heyecanı, azmi ve hareketi beraber görme ruhudur. Barış, bir akd, bir sözleşme olduğu gibi aynı zamanda eylemler ve davranışlar bütünüdür; yani barış sadece söz ile olmaz ve sağlanamaz. İnsanlar ilk sözleşmeyi yüce Rabbimizle yapmışlardır: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına insanlar: “Evet, biz buna şahidiz, Sen bizim Rabbimizsin!” diye cevap vermişlerdir. Araf suresi 172

Günümüzde insanlığın belini büken ızdıraplar, sıkıntılar ve bunalımlar içinde kıvrandıran, perişan eden dertler vardır. Bu dertlerin öncelikle teşhis edilmesi, sonra da tedavisine başlanması hem şart hem çok acildir. Bu şuursuzluk, nemelazımcılık, bu acıklı hal ve korkunç durum; her şeyden önce derdin teşhisini iyi koyacak ve muhatabın durumuna ve anlayış seviyesine göre hareket edecek; yani, işin erbabı ve sahasının uzmanı olan kimseler ve aynı zamanda bu hususlarda tecrübeli ve deneyimli şahsiyetler istemektedir. Bu işi sahiplenecek kimseler iyi bilmelidirler ki, onlar sürekli olarak rahmet ve hürmetle hatırlanacak ve hiçbir zaman unutulmayacaklardır.

Allâhû Teâla (cc) tarafından vahiy yolu ile indirilen, peygamberler tarafından tebliğ edilen, insanların dünyada ve ahirette kurtuluşuna vesile olan itikadi ve ameli nizama İslâm adı verilmiştir. Allah’a (cc) teslimiyeti ifade eden İslâm kelimesi, (S-L-M) fiilinin if’al babından mâsdarıdır. Kur’an-ı Kerim’de ikisi Mekkî, altısı Medenî döneme ait olmak üzere sekiz ayet-i kerime’de geçmektedir. İf’al babından diğer türevleriyle beraber yetmiş beş ayette yer almıştır. İslâm, mükellefin Allah’a (cc) teslim olması, sadece O’na ibadet etmesi ve O’nun tekliflerine gönülden boyun eğmesidir. Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.v): “Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a (cc) yemin olsun ki, arzusunu İslâm’a tabi kılmayan kimse iman etmiş olmaz” buyurduğu ve teslimiyetin belirleyici unsurunu haber verdiği malûmdur. İslâm’a teslim olmak, aynı zamanda barışın ve esenliğin yayılmasını savunmaktır. Çare Allah’a Kaçmak mı, Allah’tan Kaçmak mı?

Acılarımızı isyana ve zulme dönüştürmeyelim. Yaşadığımız zorluklar karşısındaki metanetli tavrımızın, Allah katında nice kolaylığın müjdecisi olacağını unutmayalım. Bizler bu dünyaya, inanmak ve iyi işler yapmak için geldik. Peygamberimizin umut ve teselli vadeden şu hadisini hatırlayalım: “Vücuduna batan bir diken bile olsa, başına gelen her türlü musibet karşısında Müslüman’ın günahları affolunur.” [Buhârî, Merdâ, 1]Rabbimizin yardımından ve rahmetinden ümidimizi kesmeyelim. Resûl-i Ekrem (s.a.s)’in duasıyla Yüce Rabbimize niyaz edelim: “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz. Allah’ım! Başıma gelen musibetin mükâfatını senden bekliyorum, bundan dolayı bana ecir ihsan et, benim için onu daha hayırlısıyla değiştir.” [Müslim, Cenâiz, 4]

O halde, iyi günde olduğu kadar, kötü günde de hayata tutunmak ve Rabbimizle aramızdaki bağdan güç almak, imanın güzelliğindendir. Bunalmış bir insanın, çaresizliğini şiddete dönüştürmesi, kadın ve çocuklardan öfkesini çıkarması ise zulümdür. Hiçbir sıkıntı, anlaşmazlık ya da bunalım, kadına şiddeti reva gören bir zihniyetin mazereti olamaz. Çünkü şiddet, kul hakkı çiğnemektir; acı ve nefret tohumlarıyla aileyi zehirlemektir. Hâlbuki mümin, elinden ve dilinden merhamet yayılan, çevresine güven ve huzur aşılayan kimsedir. Zorluklar karşısında kişinin kendisine ya da ailesine zarar vermesi asla çözüm değildir. Dinimiz, ne kendinin ne de başkasının ıstırabını dindirmek amacıyla bile olsa Allah’ın emaneti olan canına kıymaya kesinlikle izin vermez. Çünkü dert varsa, dertlere derman olan Allah vardır. “O ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcıdır!”[Enfâl, 8/40] Sıkıntı varsa, sıkıntılara elbirliği ile çözüm bulacak dostlar, komşular, akrabalar vardır. “Müminler ancak kardeştir!” [Hucurât, 49/10]

Sevgili Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Müminin hali ne hoştur! Her hali kendisi için hayırlıdır ve bu durum yalnız mümine mahsustur. Başına güzel bir iş geldiğinde şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı geldiğinde sabreder; bu da onun için hayır olur.” Müslim, Zühd, 64.

Elbette hiçbirimiz zorluklarla karşılaşmayı arzu etmeyiz. Ancak müminler olarak biliriz ki, hayatın güzel anları kadar, sıkıntılı zamanları da dünya imtihanımızın birer parçasıdır. Cenab-ı Hak, insanı bazen elindekileri alarak bazen de fazlasıyla nimet vererek imtihan eder. Bu yüzden, musibet karşısında isyan etmek, kırıp dökmek ya da kötü söz söylemek yerine öncelikle sabırlı ve metanetli olmaya gayret gösteririz. Sağduyu ve akl-ı selim ile hareket ederiz. Sıkıntıyı aşmak için üzerimize düşen sorumluluğu yerine getiririz. Bizler, her musibetten dünyamıza ve ahiretimize yönelik dersler çıkartırız. Benzer sıkıntılara maruz kalmamak için hata ve ihmallerimizi gözden geçiririz. İlim sahibi, tecrübeli insanlardan yardım alır, ondan sonra da Rabbimize tevekkül ederiz.

Hayatın akışı içerisinde her birimizin yaşadığı zorluklar, çile ve kederler, maddi ve manevi sıkıntılar olması mukadderdir. Çünkü bu dünya, adı üstünde, “imtihan dünyası”dır. Başa çıkmak için uğraştığımız imtihanlardan çok daha fazlasını Resûlullah (s.a.s) yaşamıştır. O, daha doğmadan babasını, henüz altı yaşındayken annesini kaybetmiş, yetim ve öksüz olarak büyümüştür. Can yoldaşı eşini ve altı çocuğunu kendi elleriyle toprağa vermiştir. Mekke’de bir avuç müminle birlikte müşriklerin amansız baskı ve işkencelerine, kısıtlama ve dışlamalarına maruz kalmıştır. Bütün bu sıkıntı ve musibetlere rağmen, Peygamber Efendimiz asla ümidini ve inancını kaybetmemiş, daima Rabbine sığınmış ve O’ndan yardım istemiştir. Şiddetten değil, merhametten yana tavır almış ve hiçbir zaman Allah’ın razı olmayacağı çözümlere tevessül etmemiştir.

Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” Bakara Suresi; 155. Ayeti Meali

Başına gelen sıkıntıdan dolayı sızlanma. Şüphesiz o, senin kalbini kuvvetlendirir, sağlığının zevkini tattırır, seni cesaretlendirir, dereceni yükseltir, sabrını ortaya çıkarır.
Şunu bil ki kalpler Allah’ı anmakla huzur bulur, günahlar O’nu anmakla dökülür, gaybı bilen Yüce Allah bundan razı olur ve sıkıntılar onunla dağılır. / “Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” – Ra’d Suresi; 28. Ayeti Meali

İslâm toplumunun fertleri istisnasız olarak İslâm devletinin sosyal güvenlik kapsamındadırlar. Nitekim Hz. Peygamber bunu, Medine İslâm Devleti’nin anayasasında yer alan 12. madde ile tatbik etmiştir (Hamidullah, 1987, 60). Buna göre bir fert, bizzat kendisinin ödemesi imkânsız olan mali ağır vergiler ödemek zorunda kalmışsa, toplum onu himaye edecek ve destekleyecek; bu masrafları üstlenen onun yerine toplum olacaktır.

İslâm toplumunda yönetim meşruiyetini İslâm toplumunun ortak tasvibinden alır ve Allah’ın koyduğu esaslara uyduğu sürece bu meşruiyetini korur: “Allah size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder…”, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Rasûl’e ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin, eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; -Allah’a ve Ahiret gününe inanıyorsanız- onu
Allah’a ve Rasûl’e götürünüz. Bu, hem hayırlı hem de sonuç bakımından daha güzeldir.”, “Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana kitabı hak ile indirdik. Hainlerden taraf olma!” (Nisa 4/ 58, 59, 105). Siyasal iktidarın görevi, insanın dünya ve âhiret mutluluğunu sağlayacak ilâhî hükümlerin uygulanması için gerekli ortamı sağlamaktır. Yönetim otoritesini bunun dışında herhangi bir maksatla kullanamaz. Fertler gibi o da ilâhî iradeye uymakla yükümlüdür.

İslâm hukukunun temel hedefi, Makasıdü’ş-Şerîa denilen; can, mal, nesil, akıl ve dinin korunmasıdır. Bu hedefi tahakkuk ettirmek İslâm devletinin ve yönetiminin varlık ve meşrûiyet sebebidir. İnsan hakları da denilen bu temel hak ve hürriyetlerin yanında, Kur’ân’ın ve Hz. Peygamber (sav)’in Veda Hutbesinde ifadesini bulan talimatlarının ışığında, İslâm hukukçuları bir takım genel kurallar ortaya koymuşlardır. Bunlar, “kanlarda asıl olan masumluktur”, “insanda asıl olan hürriyettir”, beraat-ı zimmet asıldır”, “zarar karşılığında zarar vermek yoktur” vb. kurallardır. Bütün bu konularda mü’minkâfir, kadın-erkek ayrımı söz konusu değildir. İslâm toplumunda sosyal ilişkiler, ilâhî iradeye uygun olarak düzenlenir. İşte devlet, toplum adına bunu düzenleyecek olan en üst organizasyondur.

Kur’an, gücün değil, hakkın ve hukukun üstün tutulduğu bir sistemi ve toplumu öngörür. “Kur’ân’da bir insanı öldürmenin, bütün insanları öldürmeye denk tutularak hayattan mahrumiyetle cezalandırılması (Maide 5/32); inanç konusunda baskı yapılmasının (Bakara 2/256), malların gayri meşru yollarla yenilmesinin (Bakara 2/188; Nisa 4/29), ırza tecavüzün yasaklanması ve bu konudaki ihlallerin ağır şekilde müeyyidelere bağlanması (İsra 17/32); düşman bile olsa insanlar arasında adalet ile hükmetmenin (Maide 5/8), kendi aleyhine bile olsa doğru şahitlikte bulunmanın (Nisa 4/135), ahde vefa göstermenin emredilmesi (İsra 17/34), başka insanlara karşı üstünlük taslamanın kınanması, tevazu (Nûr 24/30; Furkân 25/63; Lokman 31/18), afv ve bağışın (Bakara 2/173, 182, 185; Âli İmran 3/28; Nisa 4/16; Maide 5/3) tavsiye edilmesi, insanın insanca yaşayabilmesi için gerekli hak ve hürriyetlerin hukukî ve ahlakî çerçevesini oluşturmaktadır.”

Diğer taraftan, İslâm toplumu çoğulcu bir karakter taşır. Buna bağlı olarak da, tek bir hukuk sistemi değil, birçok hukuk sistemi aynı anda geçerli olabilir. Farklı hukukların mevcudiyetinden doğan ihtilaflar ise, geçmişte olduğu gibi, bütün hukuk topluluklarının temsilcilerinden oluşan yüksek mahkemelerce halledilir (Bulaç, 1994, II, 191). Kur’ân, İslâm toplumundaki farklı unsurlara davalarını kendi hukukları doğrultusunda çözümleme hakkı vermektedir (Maide, 5/47).

İslâm toplumunda topluluklar arası ilişkilerde, genel ahlakî kurallar geçerlidir. Aynı anayasa her topluluğun vicdan hürriyeti ve din özgürlüğüne sahip olacağını ilan eder. “Yahudilerin dinleri kendilerine, mü’minlerin dinleri kendilerinedir, buna gerek mevlaları ve gerekse kendileri dâhildirler.” (bkz. 25. madde, Hamidullah, 1987, 59-62). Buna göre, Yahudiler kendi dinlerini, Müslümanlar kendi dinlerini tatbik edeceklerdir. Karşılıklı dînî müsamaha, özellikle şu hususları kapsamaktadır: Her topluluk, sadece dînî uygulama ve ibadet bakımından hür olmayacak, ama aynı şekilde, sadece mensubu bulunduğu dînî cemaatin yasalarına boyun eğme konusunda da hür olacaktır; böylece Yahûdîler, “Yahudî yasasına” göre, Hristiyanlar, “Hristiyan kanununa” göre, vb. yargılanacaklardır.” (Hamidullah, 1986, 14). Görüldüğü gibi bu anayasaya göre, İslâmî yasalar Müslüman olmayanlara tatbik olunmamaktadır. Kur’ân bu mevzuda şöyle der: “İncil sahipleri, Allah’ın onda indirdiği (hükümler) ile hükmetsinler…” (Maide 5/47). Hamidullah’a göre Gayri Müslimler davalarını temyiz niyetiyle bile olsa İslâm mahkemelerine götürmek zorunda değildirler (Hamidullah, 1986, 14).

Anayasa, müşterek yaşamanın ve devlet olmanın bir gereğidir. Hz
Peygamber (sav) de dînî ve hukukî özerklik temeline dayalı çoğulculuğu esas alan bir anayasa ile Müslüman, Yahudî, Hristiyan ve Müşriklerden oluşan farklı dînî toplulukların bir arada yaşayabilmesini sağlamıştır. “Medine Vesikası” da denilen ve Muhammed Hamidullah’a göre “İlk İslâm devletinin anayasası olmasından başka, aynı zamanda yeryüzünde bir devletin vaz’ ettiği ilk yazılı anayasa olma hususiyetine de sahip” (Hamidullah, 1980, I, 204) olan bu yasa; 2 ve 25. maddeler ile siyasi bir birliktelik anlamındaki “ümmet”i öngörmektedir (Hamidullah, 1987, 59-62). Yani İslâm toplumunda bulunan her dînî ve etnik gurup, bu toplumun bir parçasıdır ve diğer insanlardan ayrı olan bir ümmeti oluşturmaktadır. “Gayri müslim tebaanın itaatını ve devleti tanımasını sağlayan idari prensipleri getiren bu Anayasa, devletleşme yönünde mühim bir adım olarak kabul edilmektedir” (Önkal, 1987, 104)

Şüphesiz ideal bir toplum için en güzel örnek, Hz. Peygamber’in Medine’de oluşturduğu ve başkanlığını yaptığı toplumdur. O, Medine’ye varır varmaz ilk iş olarak, Ensar-Muhacir kardeşliğini (muâhât) tesis etti. Hz. Peygamber bunun akabinde bütün dînî ve kültürel topluluklara, yapmış olduğu vatandaşlık anlaşması (Hamidullah, 1987, 59-62) ile İslam devletinin birer üyesi olma imkânını sağlamıştır. Bir site devleti mahiyetindeki bu devlet, müsamahanın en güzel tatbikatını sergilemiştir. İbn Hişam’a göre (ö:213/828) “Müslümanlar sayıca az olmalarına rağmen, teşkilatlı olmaları sebebiyle yapılan anlaşma ve anayasa sayesinde hâkim konuma gelmişlerdir. Bununla birlikte putperest ve yahudi olan Medine halkı da adeta azınlık durumuna düşmüştür.” (İbn Hişam, 1990, II/148-149).

Kur’ân’a göre “insanların farklı ırklardan gelmeleri ve ayrı topluluklar oluşturmaları, kendilerine verilen nimetler hususunda bir imtihan, insanlığın ortak ideal ve hedefleri için bir yarışma ve işbirliği vesilesidir.” Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “O’nun delillerinden biri de gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır.” (Rûm 30/22), “… Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik, Allah isteseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi sınamak için (böyle yaptı). Öyleyse hayır işlerine birbirinizle yarışın, hepinizin dönüşü Allah’adır, O size ayrılığa düştüğünüz şeyler(in hakikatin)i haber verecektir.” (Maide 5/48).

İslâm toplumunun değerlerden bir diğeri de “Müsamaha”dır. Nitekim tarihimiz müsamahanın müstesna örneklerine şahitlik etmektedir: “(Rasûlüm!) de ki: “Ey Kitâb ehli, bizimle ve sizin aranızda müşterek olan bir söze geliniz; yalnız Allah’a tapalım. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah’ı bırakıp da kimimiz diğerini ilahlaştırmasın.” Eğer yüz çevirirlerse; şahit olun biz Müslümanlarız! deyin.” (Âli İmran 3/64), “Şüphesiz iman edenler; Yani Yahudilerden, Hristiyanlardan ve Sâbiîlerden, Allah’a ve Âhiret gününe hakkıyla inanıp, salih amel işleyenler için Rab’leri katında mükâfatlar vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (Bakara 2/62).

İslâm’ın daveti evrenseldir. Kur’ân’ın mesajı belli bir coğrafyaya
veya belli bir kavme yöneltilmiş değildir: “Hâlbuki sen buna karşılık (Peygamberlik görevini ifa için) onlardan bir ücret istemiyorsun. O, bütün âlemler çin sadece bir öğüttür.” (Yusuf 12/104), “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Sebe 34/28), “Muhakkak o (Kur’ân); herkes için ancak bir öğüttür.” (Tekvir 81/27).

https://youtube.com/watch?v=k7F2BuQjn60

“İnsanlar bir tek ümmet idi, sonra Allah, müjdeci ve uyarıcı olarak Peygamberler gönderdi. İnsanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri konularda hüküm vermeleri için O Peygamberlerle beraber hak yolu gösteren kitapları da indirdi. Ancak kendilerine kitap verilenler kendilerine apaçık deliller geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler…” (Bakara 2/213), “İnsanlar sadece bir tek ümmetti, sonradan ayrılığa düştüler…” (Yunus 10/19).

Kur’ân’ın daveti evrenseldir ve herhangi bir coğrafyaya tahsis edilmiş
değildir. O, beşer cemiyetini barış içerisinde birlikte yaşatmaya çalışır. Hac ibadeti ve hilafet müessesesiyle de bu gaye hedeflenmiştir (Hamidullah, 1963, 36). İnsan cinsinin aynı ana-babadan meydana gelmiş olması, insanların kardeş olduğunun en önemli göstergesidir (Hamidullah, 1963, 36). “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve o’ndan da eşini var eden ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisa 4/1). “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık, Muhakkak ki Allah yanında en üstün olanınız, O’ndan (Allah’ın buyruklarının dışına çıkmaktan) en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurat 49/13).
İsrail, genişleyen işgal politikasıyla 70 yıldır Filistin’de insan haklarına ve insancıl hukuka aykırı olarak hukukta karşılığı olmayan bir politika izlemektedir. Ek olarak, sistematik bir şekilde Filistinlilerin haklarının ihlali ve şiddetin patlak vermesiyle devam eden çatışma hali, Filistin topraklarındaki insani durumun her geçen gün kötüye gitmesine sebep olmaktadır. Diğer yandan Filistinli çiftçiler, hayvancılıkla uğraşanlar ve balıkçılar arasında rekabetin ve üretimin düşmesi, Filistin ekonomisinde gerilemeye neden olmuştur. Barış görüşmelerinin İsrail’in ihlallerinden dolayı başarısızlığa uğraması; ticaret, seyahat ve hizmetlere erişim üzerinde kısıtlama politikasında ısrarcı olunması, özel yatırımları ve özel sektör teşebbüslerini de olumsuz etkilemektedir.

Kırılganlık/çatışma ve ekonomik çöküş arasındaki güçlendirilmiş karşılıklı ve karmaşık ilişki çok geniş çerçevede tanımlanabilir. Uzun süren silahlı çatışmalar bir ekonominin fiziksel ve insani üretim kapasitesinin kötüleşmesine sebep olurken, ekonominin yanlış yönetilmesi ve zayıf kurumlar da çatışmanın başlamasına sebep olan faktörlere katkı sağlar. Ayrıca üretim faaliyetlerine ve kamu hizmetlerine ayrılan kamu kaynakları aniden savunma ve askerî finansman için kullanılmaya başlanabilir. Kaynakların kullanılmasındaki bu değişim, savaşın neden olduğu kırılganlığın ekonomiyi olumsuz etkilemesine yol açar.

İnsani krizlerin olası bir diğer sonucu da ekonomi alanında gözlemlenir. Felaketler ve silahlı çatışmalar üretim kapasitesinin altyapısının yıkımına, tarımsal üretim kapasitesinin yıkımına ve askerî harcamalara ayrılan meblağın artmasına sebep olabilir. Bu doğrudan faktörlere ek olarak sermaye kaçışı, iş gücünün etkin olduğu alanın bozulması, yabancı yeni yatırımların yetersiz oluşu, beyin göçü ve ticaretin azalması, ekonomik faaliyetlerin daha da kötüleşmesine sebep olan dolaylı faktörlerdir. Ekonomide teknolojik geri çekilme ve etkinliğin azalmasından dolayı tüm üretim sektörlerindeki düşüş üretimin azalmasının, enflasyonun yükselmesinin, rezerv kaybının ve zayıf finansal sistemlerin göstergesidir.

Diğer bir gerçek ise, kırılgan devletlerin komşu devletlere doğrudan negatif bir etkisinin olabileceğidir. Bu etki, silahlı çatışmaların diğer devlete sıçrama olasılığı olabilir, mülteci akını olabilir, salgın hastalık, organize suçlar yahut yatırım ve ticareti sekteye uğratan durumlar olabilir. Belirtilmesi gereken diğer bir husus ise kırılganlık sebeplerinin kökeninde zayıf devlet kurumlarının olduğudur. Geniş ölçekte bakılırsa kırılganlık, içsel (şiddetli çatışma, yoksulluk ve yapısal şartlar, zayıf resmî kurumlar) ve dışsal faktörlerin (uluslararası siyasi ekonomi, bölgesel ve küresel güvensizlik) dinamik ilişkisi sonucunda ortaya çıkmaktadır. Her ne kadar kırılganlık çok sebepli ve çok başlıklı bir kavram olarak kabul edilse de bazı analistler belli bazı sebeplere diğerlerinden daha fazla önem vermektedir.

Şiddet içeren çatışmalar devlet kırılganlığının nihai göstergesidir. Fakat silahlı çatışmalar kırılganlığın sonucu olmaktan ziyade kırılganlığa sebep olan faktörlerdendir. Fakirlik, kırılganlıkla doğrudan ilgilidir fakat fakirliğin olduğu her bölgede kırılganlık olacak diye bir kural yoktur. Ekonomik çöküşlerde meydana gelen kırılganlık, hizmetlere erişimde eşitsiz ya da kaynakların dağıtımında eşitliliği gözetmeyen zayıf kurumların varlığı ile doğrudan ilişkilidir. Kısaca bu, kırılgan devletlerde politik kurumların toplumda meydana gelen çatışmaları etkili bir şekilde önleyecek ve onlarla başa çıkabilecek kadar güçlü olmadığı anlamına gelmektedir.

Doğal afetler dünya üzerinde birçok yeri ve ülkeyi vurmasına ve insani yardımı gerekli kılmasına rağmen, silahlı çatışmalar daha uzun süreli insani yardımı gerekli kılan etkilere sahiptir. Günümüzdeki krizler daha uzun süreli olmalarının yanı sıra kalıcı siyasi çözümler sağlanamadığından yerinden edilen insanların sayısı geçmişle kıyaslanamayacak kadar fazladır. İnsani yardıma muhtaç olan kişilerin büyük çoğunluğu silahlı çatışmalardan etkilenen bölgelerde yaşamaktadır. Çatışmalar sonucunda göçe zorlanan kişiler yolculuk esnasında hayati tehlike ile de karşı karşıya kalmaktadır. Sığınmacı konumundaki birçok kişi farklı ülkelere giderken canından olmaktadır. Buna en yakın örnek ise Suriye iç savaşından Avrupa ülkelerine sığınmaya çalışırken Akdeniz’de hayatını kaybeden binlerce kişidir. Kaçış esnasında hayati tehlikeyi atlatıp gitmek istedikleri bölgeye varanlar ise orada kültür ve dil bariyerine maruz kalarak ayrımcılığa hatta fiziksel şiddete uğramaktadır.

Silahlı çatışmalar ve doğal afetler insan hayatı ve insan onuru üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Kırılganlık ve silahlı çatışmalar devletlerin kalkınma programlarının aksamasına sebep olmaktadır. Bu tür durumların gelişmekte olan ülkelerde gelişmiş ülkelere kıyasla daha ciddi sorunlara yol açtığı görülmektedir. Ayrıca, bir ülkede veya bir bölgede silahlı çatışmaları ve siyasi istikrarsızlığı en üst düzeyde tecrübe eden halklar, gelişmişlik düzeylerinin ve yaşam standartlarının aşağıya çekilmesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu topluluklar özellikle sağlık, eğitim, temiz suya erişim gibi hizmetlerle ekonomik fırsatlara erişim bakımından sıkıntı çekmektedir. Dünya Bankası verilerine göre (2011), kalkınma açığı hem ülkenin kırılganlığını hem de hizmetlerindeki kırılganlığı arttırmaktadır. Bu durumun etkileri ise daha çok çocuklar üzerinde gözlemlenmektedir. Çatışmadan etkilenen ülkelerde okul çağına gelmiş çocukların %77’sinin okula kaydı yapılamamakta, %61’i fakirlik pençesinde yaşamakta ve bebek ölüm oranları %70’leri bulmaktadır.

Yönetimdeki ve kurumlardaki istikrarsızlık insani krizlerin ve silahlı çatışmaların sebebi haline gelmiş ve bütün bunlar iç içe bir hal almıştır. İslam dünyasında, sosyal ve ekonomik hayatın her yönünü etkileyecek ve gelişmesine imkân sağlayacak bağımsız ve güçlenmiş kurumlara ihtiyaç vardır. Zira hayatın her yönünü kapsayan gelişmiş ekonomik ve politik kurumlar, verimli bir döngü yaratarak devletlerin güçlenmesini sağlar. Güçlenmiş meşru kurumlar ve hükümetler ise vatandaşlarına güvenlik, adalet ve silahlı çatışma döngüsünü kıracak iş imkânları sunar. Yönetim ve istikrar bakımından zayıf devletler kültürel, çevresel, ekonomik ve güvenlik koşulları bakımından kötüye gittikleri zaman, bozulan istikrarı ve zedelenen güvenliği sağlamak ve temin etmek yine bu devletlerin sorumluluğundadır. Bu sorumlulukla karşı karşıya kalan her devletin bünyesinde, sosyal-ekonomik tansiyonu yönetebilecek, aynı zamanda şiddetin yükselmesinin önlenmesini sağlayacak kurumlara ihtiyaç vardır. Fakat ne yazık ki, bu tarz dengeleri yönetmekte başarısız olan devletler, genellikle zaten politik olarak en zayıf kurumlara sahiptir ve çatışma esnasında uzlaşmayı başaramayan devletlerdir.

Siyasi katılım, bağımsız olarak siyasi partilere katılım, sivil toplum kuruluşlarının varlığı ve adil seçme ve seçilme hakkı, o ülkenin yapısını yansıtır. Siyasi ve sosyal bütünleşme, toplumun ilgisini ve beklentilerini karşılamak için sağlam ve güvenilir bir yapı sunar. Siyasete katılım ve siyasi-sosyal bütünleşme, Müslüman coğrafyada diğer bölgelere ve devletlere nazaran daha zayıftır. Bu durum İslam dünyasında meydana gelen en ufak bir huzursuzlukta, diğer bölgelere kıyasla daha büyük patlamalara sebep olan olayları tetikler. Buna en güncel örnek ise Arap Baharı olarak literatüre geçen Ortadoğu’daki ayaklanmalardır. “Yönetimdeki ve kurumlardaki istikrarsızlık insani krizlerin ve silahlı çatışmaların sebebi haline gelmiş ve bütün bunlar iç içe bir hal almıştır.”

https://youtube.com/watch?v=W57cDxoiQNA

Siyasi istikrar, ekonomik istikrar ve iyi yönetim konuları insani krizlere yol açacak sebeplerle iç içe geçmiştir. Uluslararası sistem, politik ve ekonomik dışlanma ve ambargo, çatışmaya sebep olacak ani bir karmaşa için güçlü birer motivasyon kaynağıdır. Dahası, ekonomik krizler işsizlik oranını arttırarak gıda güvensizliğini ve fakirliği tetiklediğinden insani krizlerin şiddetlenmesine de neden olabilir. Bu durum da anne ve çocuk sağlığına, gençler arasında yüksek işsizliğe ve kayıt dışı ekonominin büyümesine yol açar. Ayrıca devletin zayıf ve meşruluğu zedelenmiş yönetimi, sosyal güveni baltalayarak insani krizler yaşanmasına sebep olur.

İslam dünyasında çatışmaların şekli ve doğası son 15 yıldır daha da kötüleşen bir hal alarak değişime uğramıştır. 2002 yılından bu yana İslam dünyasında yaşanan çatışmalar arasında uluslararasılaştırılmış iç çatışmaların arttığı gözlemlenmektedir. Bu da demek oluyor ki, İslam dünyasında birçok devlet bölgesel ve uluslararası silahlı gruplarla çatışma yaşamaktadır.

2015 yılında gözlemlenen çatışmaların ana özelliği/sebebi devletin var olan politik, ekonomik yahut ideolojik sisteminin karşısında olunmasıdır. Bu da birçok silahlı grubun sistemin değişmesi için şiddete dâhil olmasına neden olmuştur. Ancak bu silahlı grupları bu tür bir mücadeleye çeken motivasyon kaynakları aynı değildir. İslam dünyası dışındaki birçok ülkede statükoya karşı direnmeye sebep olan etken, sosyal idealler ve ideolojik farklılıklar iken İslam dünyasında statükoya karşı direnme sebepleri, politik sistemin kendi anladıkları İslam ilkelerine dayanarak yeniden inşa edilmesi isteğidir. Buna örnek olarak Cezayir’de AQIM, Mali’de cihat yanlısı gruplar, Nijerya’da Boko Haram, Somali’de eş-Şebab, Afganistan ve Pakistan’da el-Kaide ve Taliban, Yemen’de AQAP ve Hutsiler, Irak ve Suriye’de DAEŞ gösterilebilir. İslam dünyasında bu çatışmaların bu denli yoğun seyretmesinin arka planında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İngiltere’nin 2003 yılında yaptığı saldırılar yer almaktadır. 2003 yılında ABD’nin Irak’a “demokratik düzen” getirme bahanesi ile girmesi ve ülkeye her yönden geri döndürülemez tahribatlar vermesi akabinde 2011 yılında Suriye’de iç savaş çıkması, Ortadoğu ve İslam dünyası için kritik bir eşik olmuştur. Bu tarihlerden itibaren bölgede vuku bulan terörist saldırılar artmış ve sıklaşmıştır. Küresel Terörizm Veri Tabanı’na göre 2015 yılında tüm terörist saldırıların %75’i İslam dünyasındaki ülkelerde meydana gelmiştir. Afganistan, Pakistan ve Irak ise İslam dünyasındaki terör saldırının %66,7’sinin vuku bulduğu ülkelerdir.

Literatürde tanımlanmış dört farklı çatışma türü vardır: Sistemli silahlı çatışmalar bir devlet ile devlet olmayan silahlı gruplar arasında o devletin toprakları dışında gerçekleştirdikleri silahlı çatışmalardır. Devletler arası silahlı çatışmalar iki ya da daha fazla devlet arasında olan çatışmalardır. İç çatışma aynı ülke içerisinde devlet ve o devletin içinde bulunan ve diğer devletlerle de ilgisi olmayan silahlı örgütler arasında meydana gelen çatışmalardır. (Burada önemli olan husus, ikinci bir devlet, çatışan tarafları desteklemez ya da müdahalede bulunmaz.) Uluslararasılaştırılmış iç çatışmalar devlet ile silahlı örgütler arasında çıkan çatışmalar olup bu çatışma türünde her iki taraf da ikinci bir devlet ya da devletler tarafından desteklenir; para, silah yahut askerî yardım alır. 2001’den bu yana İslam dünyasında silahlı çatışmalar artarken İslam dünyası dışındaki bölgeler ve ülkelerde silahlı çatışmalar yıldan yıla azalma göstermiştir. 2015 yılında tüm dünyada kaydedilen 50 silahlı çatışmadan 30’u İslam dünyasında gerçekleşmiştir. Bunların büyük çoğunluğu (17 tanesi) uluslararasılaştırılmış iç çatışmalar ve bir kısmı da (12 tanesi) iç çatışmalardır.

Günümüz dünyasında tek bir silahlı çatışma bile insanlığın yıllarca acı çekmesine ve o ülkedeki bütün altyapının yok olmasına sebep olacak yıkıcı ve geri döndürülemez tahribatlar bırakacak potansiyele sahiptir. İnsani krizlerin nedenlerinden biri olan silahlı çatışma ve saldırılara yol açan faktörler ise, çok farklı sosyoekonomik dinamiklere sahiptir. Son yıllarda yaşanan çatışmalar göz önünde bulundurulduğunda, bu çatışmaların iç içe geçmiş çok farklı sebeplerden meydana geldiği anlaşılmaktadır. Bu konuda yapılan bir saha araştırmasında, silahlı çatışmaların ortaya çıkmasındaki önde gelen sebebin halkın statükoyu reddettiği ve buna karşı alternatif bir istekte bulunduğu durumlar olduğu görülmektedir. Devlet içi seviyede silahlı çatışma için üç unsurun gerekliliği vurgulanmaktadır. Bunlar, “çatışmayı provoke edecek sorunlardan oluşan sebepler; kapasite ve fırsatlardan oluşan kaynaklar ve şiddetten başka hiçbir şeyin hedeflerini gerçekleştirmeye yetmeyeceği inancı”dır. Bunun akabinde kimlik konusu da bu sebeplere eklenir; siyasi sorunlar belirli gruplar ve bölgelerle bağlantılı olduğunda hem sorunların yoğunluğu hem de kapasite hesaplamaları artmaktadır. Ayrıca denkler arası eşitsizlikler de silahlı çatışmalar için baş etkenlerden sayılmaktadır.
Günümüzde özellikle gelişmekte olan dünyada birçok ülke, hem doğal afetlerle hem de insan eliyle yapılmış felaketler olan silahlı çatışmalarla yüzleşmektedir, üstelik bu olumsuzluklar her geçen gün daha da artmaktadır. Doğal afetler ve silahlı çatışmalar toplumların refahına olumsuz etki eder ve toplumda eşitsiz bir yapı ortaya çıkartarak fakirlik seviyesinin yükselmesine neden olur.
İnsani kriz durumu veya hali; insan hayatının, güvenliğinin, sağlık ve refahının geniş ölçüde tehdit altında bulunması olarak anlaşılabilir. Her bir insani krizin sebebi bölgesel olarak değişim gösterebilir. Fakat insani krizlerin ana sebepleri arasında doğal afetler, silahlı çatışmalar, salgın hastalıklar ve acil durumlar gösterilmektedir. Tüm dünyayı etkisi altına alan krizler oldukça farklı özelliklere sahiptir ve oldukça karmaşık, iç içe geçmiş problemler meydana getirmektedir. Çatışmalar; çevresel, ekonomik ve sosyal istikrarsızlıklar gibi çok yönlü faktörlerle birleşerek sivil halk üzerindeki etkilerini daha da arttırabilmektedir. Bu faktörlerin birleşmesi; fakirlik, eşitsizlik ve temel hizmetlere erişimde zaten var olan kırılganlık (vulnerabilities), doğal afetlerin ve silahlı çatışmaların yıkıcı etkisi ile insanlık üzerindeki olumsuz etkisini daha da arttırır. Diğer yandan, silahlı çatışmalar ve doğal afetler başka istikrarsızlıklar ve kırılganlıkların oluşmasına da sebep olabilir. Bunlar gıda güvensizliğini ve onarılamaz fakirliği, sivillerin yerlerinden edilmesini, sosyal ayrışmayı, siyasal istikrarsızlığı ve salgın hastalıkları kapsayabilir.

Demek ki, dünyada hiçbir şey tek değildir. Tek yönlü değildir. Sebepler hem maddi ve hem de manevidir. İnşallah dünyayı yönetenler ulusal ve ulusların yöneticileri, bencillikten, hırs ve tamahtan arınır ve Covid19 belasından yeterince ibret alırlar da biraraya gelip doğanın dengelerini, sosyal yapısını bozan ve umumi belaya dönüşen çevre sorunlarına, kirliliğe çare bulurlar da, insanlığın bu benzeri musibetlere bir daha uğramasını önlerler. Aksi halde sayılarını Allah’ın bildirdiği bu virüs belası daha nice çeşitleri ile ortalığı yaşanmaz hale getirebilirler ve neticede işte o zaman büyük felaket olan kıyamet kopacak demektir. Neticede arı sokar kendi ölür. Tedbir almayanlar sonu gelir. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az kabilinden hareket edilirse insanlık belalardan hiçbir zaman kurtulamaz. Allah sonumuzu hayırlı eylesin. Bakanlardan değil, görüp de ibret alanlardan eylesin. Amin.

Ve yine Nahıl Suresinin 61-62. ayetlerinde; “Eğer Allah insanları, zalimleri ve günahları nedeni ile hepsini yok etseydi ve hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde canlı kalmazdı. Oysa Allah herkesin ömrüne bir hudut koymuştur. O vakit gelmeden kimse ölmez. Ve Allah sözünden asla dönmez” buyurulmak suretiyle insanların tedbiri elden bırakmamaları ve sebeplere sarılmamızı emrediyor.

https://youtube.com/watch?v=GiWNFfWFTis
Ulu Allah Rum suresi 41. aytte, dünyanın fiziki ve sosyal yaratılış yapı dengelerini bozanlar için; “Yaptıklarınızın bir kısmının acısını Allah kendilerine tattırsın diye insanların kendi elleri ile kazandıkları kötü işler yüzünden denizde, karada, fesat-bozgunculuk ortaya çıktı. Umulur ki, onlar -insanlar- yaptıklarından pişman olup vazgeçerler ve hakka dönerler” buyurmuştur. Bu ayette yaratılış dengelerini bozanların, dengelerin bozulması ile ortaya çıkacak felaketleri haber veriyor. Doğada yararlı ve zararlı böcekler virüsler devamlı mücadele halindedir. Ekinleri haşerelerden koruma amaçlı toprağa ekilen zehirli gübreler, zararlı böcekleri öldürürken, yararlıları da yok ediyor. Ayrıca zehir su ile yeraltı sularını da zehirliyor ve doğa ve insanlar zehirleniyor ve adı sanı duyulmamış hastalıklar ortaya çıkıyor. Toplumsal bela ve musibet halini alıyor. Neticede bedelini canımızla ödüyoruz. İşte Kur’an’da bunun adı umumi fesat, bela demektir. Doğallık sebze-meyve bitkilerden gidince yapaylık geliyor. O da zehir saçıyor ve yine Şura Suresinin 30. ayetinde daha net bildiriliyor ki; “Başınıza gelen bela, kaza ve musibetler sizin kendi ellerinizle işlediklerinizin size dönmesindendir. Bununla beraber o belaların bir çoğunu da ulu Allah cc. hazretleri affediyor ve sizi koruyor” buyurmakla bizleri uyarıyor.

Netice bellidir. Bugün bu gerçeğin üzerinde bütün bilim adamları yüzde 99.9 ittifak halindedirler. Hazırlanan bilimsel global raporlar bunu gösteriyor. Sonrası da erişilmez bir hızla gelişen teknoloji ve hele de iletişim q, sanayi kuruluşlarının doğaya saldığı duman, karbondioksit –zehirli gazlar- biyolojik ve kimyasal salgılar ve atıklar, nükleer silahların tesiri, radyasyon belası, bütün bu dengelerin bozulmasının ana nedeni ve doğanın baş düşmanıdır.

Bu bulaşıcı pandeminin gücü bu. Peki, sebebi nedir? Neden şimdiye kadar çıkmadı da şimdi dünyayı istila etti? Tabiatta milyonlarca faydalı ve zararlı virüsün olduğunu bilim adamları söylüyor. Kainattaki bütün faydalı yaratıkların, zararlı cinsleri ile mücadele halinde olduğu malumdur. Birisinin varlığı diğerinin yaşama sebebidir. Vahşi doğaya baktığımızda belgesellerde bunu görebiliyoruz. Doğada her varlık yaratılıştan dengeli ve ölçülü. Bunlar ilahi kanunlardır. Bilim insanları bunu fiziki değişmez bilimsel kanunlar diyorlar. Bugün adına Koronavirüs-pandemi bulaşıcı varlık denen olayın sebebi; ölçülü ve dengeli yaratılan doğanın bu düzeninin bozulması, daha doğrusu insanların hırs ve tamahı nedeni ile bozmaları sonucudur. Çünkü, tam bir adalet, eşitlik üzerine yaratılan ve insanlığın hizmetine sunulan tabiat sayısız nimetleri içinde barındırıyor. Bu nimetlerin arasına Kur’an’ın tabiriyle Gıst (gerçek adalet ölçüsü) ile dengelenmiştir. Bu dengeleri ne yazık ki insanlar bozuyor ve kendi bindiği dalı kesiyor.

Öyle bir bela ki, insanı ölüsüne bile bakıtmıyor. Yani insanlığı işinden, aşından, eşinden mahrum ediyor. Nedir bunun cürümü, kapladığı alan. 83 milyon virüs bir cm yer kaplamıyormuş. Nedir bunun cürümü. 7,8 milyar insanı köle ediyor. Canını, malını, hürriyetini elinden alıyor. Tam anlamı ile global bir bela, korkunç bir musibettir.

Bugün küresel anlamda insanlığı tehdit eden, dünya yüzeyinde mevcut ikiyüze yakın devlet halklarını etkisi altına alan virüs olayı, bir asırda belki iki asırda bir ortaya çıkan korkunç olaylardan birisidir. Bu acımasız hadisenin boyutlarını ve etkisini bilmemiz bakımından bir hatırlarsak; Covid19 olayı hiçbir ölçü ve sınır tanımıyor. İnsanları zengin, fakir, ağa, paşa, kral, köle demiyor, ayırmıyor. Bütün teknolojik nükleer silahlara meydan okuyor. İnsanları prangasız mahkumlar haline getiriyor. Yüzbinlerce can alıyor. Devletlere tabut ithal ettiriyor. Trilyonlarca dolar ekonomik zararlar veriyor. Fertleri, aileleri, hükümsüz mahkumlar olarak evlere hapsediyor. Sevdalı aşıkları, mis kokan evlat ve torunları, canciğer dostları, ayakları öpülesi anne-babaları ve daha nicelerini sosyal mesafelerle sınırlandırarak onların konuşmalarını, koklaşmalarını engelliyor.

Dünya malı, nimetler nisan yağmuru gibidirler. Eğer denizde midyenin, balığın ağzına düşerse inci mercan, eğer karada yılanın ağzına düşerse zehir olurmuş. Dünya malı ve dünya nimetleri de böyledir. İyi insanların, hayırlı bireylerin, yararlı kişilerin eline geçerse herkesin duasını, sevgisini, saygısını, Allah’ın rızasını ve cennetini kazanır. Yok, kötü insanların elinde ise haram yollara harcanıyorsa, insanların beddualarına muhatap olur, Allah’ın gazabını celbeder ve Allah korusun cehennem yolcusu olur. İnsanın bu dünyadaki nasibi, yediği-içtiği, giydiğidir. Hayır ve hasenatı bölüşüm ve paylaşımıdır. Gerisi ise sevabı mirascının, günahı varisin, mal sahibinindir. Verese dünya safa sürerken varis onun vebali ile meşguldür. Denizi insanın avucuna döksen sığar mı. Senin nasibin bir avuç sudur. Ama sen denizi yutabilir misin. Unutmayınız. Su geminin altında olursa gemiyi yüzdürür ama geminin içine girerse gemiyi batırır, insanlar boğulur. Ateş insanların ihtiyacı için yaratılmıştır. İnsanları yakmak için değil. Suyu tencereye kor ateşin üstüne korsan suyu kaynatır ama oradan tencereyi kaldırırsan ateşi su söndürür. İşte dünya nimetleri, makam ve mevkileri de böyledir. İyiye kullanırsan dünyan da mamur ahiretin de. Değilse dünyan da rezil ahiretin de hacildir. Yani berbattır, buyurur Mevlana. Onun için nimetlerin korunması ve kullanılması insanlara külfettir, sorumluluktur, ama nimettir de.
Mevlana Hazretleri Mesnevi adlı 20 cilt açıklamalı eserinde buyurur ki; İnsanın bu dünyadaki dünyevi görevi; dünyayı kendisine zehir etmek değil, dünyaya esir olmak değil, dünyayı kendimize esir etmektir. Dünya kurulalıdan beri genel anlamda dünya insanların çoğunu kendisine esir etmiş, dünyaya sığmayanları karnının iki metrelik bir köşesine defnetmiştir. İnsanlar ise bir iğneyi bile yanlarında götürmemişler, imanları ve amellerine sığınmışlardır. Bu dünyada hak ve esas olan Allah’a kul, kullara yararlı olmaktır. Çünkü insan bu dünyaya kendisi için değil, başkalarına yardımcı olmak için gelmiştir. Önce hak, sonra halktır.

Allah size kendi cinsinizden eşler yarattı, eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar türetti; sizi güzel ürünlerle rızıklandırdı. Onlar yine de bâtıla inanıp Allah’ın nimetine karşı nankörlük mü ediyorlar? Allah’ı bırakıp da kendilerine göklerden ve yerden en küçük bir rızık sağlama imkânı olmayan, buna güçleri yetmeyen şeylere mi tapıyorlar? Nahl Suresi – 72-73

 Allah kiminize kiminizden daha fazla rızık verdi. Ama kendilerine fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilerle paylaşıp da onları bu hususta kendileriyle eşit hale getirmeye yanaşmıyorlar. Peki onlar Allah’ın nimetini inkâr etmiş olmuyorlar mı? Nahl Suresi – 71
İnsanların yanılgıya düştükleri bir önemli husus daha vardır. O da şudur; İnsanların çoğu şu yanlışa düşüyorlar: Allah bizi günahlarımızdan dolayı cezalandırmak için bu belaları bizim başımıza musallat ediyor, derler ama bu anlayış ve inanış doğru değildir. Çünkü, elbette ki ulu Allah’ın izni olmadan bir yaprak bile yere düşmez. Ama sonsuz, uçsuz, bucaksız rahmet sahibi olan ulu yaratan aciz olarak yarattığı kuluna niye bela versin. İnsanlar kendi belalarını kendileri bulurlar. Ne diyor büyüklerimiz; Kula bela gelmez hak yazmayınca, Allah bela yazmaz, kul azmayınca.
 İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor. Rûm Suresi – 41 

Terazinin dengesi bozulursa doğru ölçüden, hak ve adaletten eser alır mı? Hayır. İşte doğa kendisine yapılan bu ihanetlerin intikamını koronavirüs, ebola, kene vs. gibi sel, yel, aşırı sıcakların yıkımı ile almaktadır. Ama milletler, ülkeler, devletler hala uykuda, gaflette, bütün bunlara rağmen herkes hırs ve tamah ile dünyayı yutmanın peşindedir. Ama dünya kurulalıdan beri dünyayı kimse yutamamış ama dünya kendisini yutmak isteyenleri değirmen taşının buğdayı un ettiği gibi bu insanları öğütmüş ve yutmuştur.

İnsanın sorumluluklarının bilincinde olarak yaşamaları, ilahi kanunlara zıt hareketlerde bulunmamaları, tabiatın yaratılış gayesinde kullanılması, fiziki kanunları bozmamaları, nimetlerin kadir ve kıymetini bilerek kullanmaları, doğanın emanetinin bütün insanlara müşterek verildiği ve bunun bilinci ile kullanılması emredilmiştir. Bu hususta karşımıza çıkan en önemli sorun; kainatın aslını esasını bozmadan doğaya saygılı bir yaşam tarzı uygulanmalıdır. Bugün bütün fiziki, ruhi ve manevi sıkıntıların ana kaynağı, virüslerin, ebolaların, kenelerin, bela ve musibetlerin temelinde işte bu hususlar yatmaktadır. Küresel ısınma, iklimin bozulması, havanın, suyun, toprağın, yani çevrenin hızla kirletilmesi doğa dengelerini bozmakta, yağmurlar sel gibi yağmakta, sıcaklar cehennem sıcağı gibi etkilemekte, hava, rüzgar, fırtına, afet şeklinde ortaya çıkmaktadır.

O size istediğiniz her şeyi verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Şu bir gerçek ki insanoğlu çok zalim, çok nankördür! İbrâhîm Suresi – 34
Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zalim, çok bilgisizdir. Ahzâb Suresi – 72
 Ayrıca O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lutuf olarak emrinize vermiştir. Bütün bunlarda düşünenler için işaretler vardır. Câsiye Suresi – 13

Ayrıca 1500 senedir bir harfi bile değişmeyen ve değiştirilemeyen ilahi kitabımız Kur’an-ı Kerim’de de önemle vurgulanmış, insanın sorumlulukları tek tek sayılmış, Hz. Muhammed SAV. efendimizin de ilahi denetime tabi söz, fiil ve takrirleri ile de insanların ıttılaına sunulmuştur ve bu kainat insanlara onların vicdanlarına emanet edilmiştir.

İnsan düşünen, akıl ve mantık sahibidir. Peki, insan kimin için yaratılmıştır? Dünyada geçici, ahirette ebedi mutluluğu elde etsin için insan da sırf ulu Allah cc. hazretleri için yaratılmıştır. Bu anlatılan gerçekler, akıl, mantık, düşünce, vicdan ve izan sahibi her sağlıklı düşünen insanların yakinen bildiği bir husustur.

Çünkü insan kainatın en kutsal, en onurlu varlığıdır. Yüce Allah bu varlığı insanın emrine sunarken, birçok sorumlulukları da insana yüklemiştir.

Bu uçsuz bucaksız feza boşluğunda bulunan bütün varlıklar, özellikle de üzerinde yaşadığımız, suyunu içtiğimiz, havasını teneffüs ettiğimiz, güneşinde ısındığımız, toprağından gıdalandığımız, velhasıl doğa-tabiat dediğimiz canlısıyla-cansızıyla, taşıyla-toprağıyla, yani mevcudat bilinen bilinmeyen, görünen görünmeyen ne varsa hepsi ama hepsi sırf insanlar için yaratılmıştır.

Hayatın güvende olması için, şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak gerek. Düşünce dünyasının güvende olması için, şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak gerek. Bu yüzden hak bilinmeli ve hakka tabi olunmalıdır. Yine bu yüzden şer bilinmeli ve şerden uzaklaşılmalıdır. Bütün bunlar da insana en büyük ikram olan, Kur’an’a sarılmakla olur. Her türlü şeytanın şerrinden Kur’an’a sarılıp, Allah’a sığınırız. Her daim.

Eğer Allah yardım etmese, biz ne yaparız? Nasıl felaha ulaşırız? Allah, biliyoruz ki kendisine yönelen her isteğe cevap verir. O’na yönelen kurtulur. O, merhametlilerin en merhametlisidir. O’na açılan eller boş olarak değil, dolu olarak döner. Dolu olarak yani kabul görerek. Allah’ın kabul gördüğüne kim ne yapabilir? O’nun koruduğuna kim zarar verebilir? O’nun korumasında olan için ne bir keder ve ne de bir tehlike söz konusudur. O’nun korumasında olmayan için ise en sağlam yapılar bile güvenilir değildir: Her an korku ve her an endişe vardır.

Allah, en güvenli olandır. O’na sığınan güvende olur. O’na sığınmanın ilk basamağı, emirlerine sığınmaktır: Sarılmak ve hayata taşımak. O’nun emirleriyle, emin olunur. O’nun emirleri eşliğinde, emanet zayi olmaz. O’nun ayetleri, O’nun emirleri. Kitabı: Kevni kitabı ve lâfzî kitabı. Kevni kitap: kâinat. Lâfzî kitap: Kur’an. Şeytanın şerrinden yani bize hazırladığı tuzaklardan, Allah’a sığınırız. Baldan daha tatlı gibi görünen tuzaklar. Hakikat kisvesi ile sunulan tuzaklar. Kahramanlık hisleriyle süslenmiş tuzaklar. Korkutarak sakındırma yoluyla hazırlanmış tuzaklar. Sahiplenme güdüsüyle düşürülen tuzaklar…

Yol kazalarına karşı, nisyan ile üzerimize hücum edecek gaflet uykusuna karşı, gören gözlerimizi kör, işiten kulaklarımızı sağır, hayret ve ibretimizi öldürecek cehalete karşı, şeytandan Allah’a sığınmak gerekir. O, Rabbini dinlemedi, şeytanlaştı. Alçaldıkça alçaldı. Bu sebepten kovuldu. Tercihini, nefsinden yana yaptı. Baş kaldırdı böylece. İsyan etti ve asi oldu. Sınırı geçti. Allah’ın mülkünde, mülk iddia etti. O şerli bir yaratık oldu. Hatasını kabul etmedi. Af dilemedi. Gururunu rehber edindi. Kendi nefsine olan bağlılıktan kurtulamadı. Bütün hakikatleri yakinen görmesine rağmen, gözlerini ve idrakini kapalı tuttu. O gerçekten büyük bir cürüm işledi. Kötülük, onun karakteri oldu. Ondan gelecek bütün kötülüklerden Allah’a sığınırız.

Şeytan kovuldu. Onca nimete rağmen, isyanı seçti. Yanıldı. Yanıldığını bildiği halde vazgeçmedi. Yanıldığını bildiği halde, itiraf etmedi. Af dilemedi. Boyun eğmedi. Secde etmedi. Hayır dedi. Ben haklıyım dedi. Kovulmayı hak etti. Dolayısıyla cezayı hak etti. Ama o mühlet istedi. Allah’ın “projesinin” ne kadar –hâşâ- yanlış olduğunu göstermek için, süre istedi. O da süre verilenlerden oldu. Şimdi o, aldatmak için, saptırmak için, her türlü şekil ve kılıkla yolumuza çıkıyor. Yolumuzdan alıkoymak için her yola başvuruyor. Rabbimiz ise rahmetinin gereği olarak, aydınlık yolunu bize gösteriyor. Elimizden tutuyor: Yoldan çıkmamak için. Yol kazası yaşamamak için. Bize, nimetlerin sonsuz olduğu mekânlar hazırlamış. Şimdi eğer, bütün “yoldaki işaretler”e rağmen, yürümez ve yolda oyalanırsak, o zaman da, ellerimizle tercih ettiklerimizi görmekten de kurtulamayız. Düşmemeliyiz. Sendelesek de, dengemizi muhafaza etmeliyiz.

Cehennem, imanımızın konusu olan bir mekân. Şeytan ve şeytanlaşmış olan insanın mekânı. Şeytan, cehennemde de şeytanlığını yapmaktadır: Cehennemdeki yoldaşlarına, moral açıdan son bir kazık atacaktır. Bütün bir nefretini yüzlerine kusacaktır. Bu, cehennem içinde bir cehennem aslında. Ve tarifi mümkün olmayan büyük bir pişmanlık. Zavallı insan! Yükselen pişmanlık ateşi, belki de cehennemin hararetine denk gelecektir: Ah üstüne ah çekecek! Kendisine bir fırsat daha verilse ne yapacağını bilmektedir artık! Ama bu, yararı olmayan bir ah olacaktır. Geri dönüşü olmayan bir hayata adım atılmıştır bir kere. Allah’ın rahmetini umutsuzca bekler insan. Ama büyük bir nankörlük örneği göstermiştir. Şimdi bütün o nimetlerin sahibine karşı ne diyebilir? Kendi cezasını kendi elleriyle onaylamak zorunda kalacaktır. Allah tarafından kovulmuş olanın peşinden gitmenin bedelini çaresiz olarak görecektir.

Onun için insanı insan olarak görmek istemiyor: Yolunda duruyor insanın. Tuzak kuruyor. Her taraftan yaklaşıyor. Kandırmaya çalışıyor. Çirkini güzel gösteriyor. Aklını başından alıyor. Sahte vaatlerde bulunuyor. Pembe rüyalara daldırıyor. Geçici bir mekânda olduğunu unutturma gayretini gösteriyor. Yani yemediği halt ve girmediği kılık kalmıyor. Niçin peki? Allah’ı, yaptığına pişman etmek için. Hâşâ, sümme kella hâşâ! Bu, şeytanın bir ümidi. Kendi kendini kandırması. Yaptığına kendisi de inanmıyor aslında. Ama bir inattır tutmuş kendisini. Hakkı teslim etmek, hakka teslim olmak, zor geliyor kendisine. Nefis böyle bir şey. Gurur böyle bir şey. İnsan düşmeyegörsün bunların pençesine. Bir düştü mü, iflahı zor olur.

Bütün bir evrenin kendisinde mezcedildiği minik evren. Allah’ın mükemmelliğinin, muhteşemliğinin bir göstergesi adeta. Elan bir benzerine henüz tanıklık yapılmamış bir sanat şah eseri. Her açıdan istifade edilecek, dersler alınabilecek bir mübarek kitap: Tıpkı evren gibi, tıpkı Kur’an gibi. İnsana baktıkça kahroluyor şeytan: İnsan, insanlığını muhafaza ettikçe de kahrolmaya devam edecek. Zaten bunun için değil miydi Allah’a karşı gelmesi, bulunduğu konumdan kovulması? Evet, tamamen bu duygusal sebeplerdendi çektiği isyan bayrağı! Ona göre insan yaratılmasaydı bütün bunlar da olmayacaktı. Suret olarak değil, siret olarak insanı gördüğü zaman kahroluyor şeytan: İçi içini yiyor ve haset bütün benliğini kemiriyor.

İşte ilk soru: İyi de niçin böyle davranıyor, neden böyle yapıyor? Çok basit. Unutmayalım şeytandan söz ettiğimizi. Aslında burada takınılan tavrın asıl hedefi Allah’tır. Şeytan Allah’a tavır takınırken (!) insan araçsal bir konuma düşmektedir. Yoksa şeytanın insanla alıp veremediği herhangi bir şey yoktur: Yapısı farklı, konumu farklı, hedefi farklıdır. Yani içindeki kin ve nefretin asıl hedefi Allah’tır. Irkçılık yapmak suretiyle ilahi takdire çamur atmaya çalışıyor. Hâşâ Allah’ın hatası olarak gördüğü insana saldırıyor. Şeytan bu şekilde üstlendiği rolün gereğini yerine getiriyor: Allah’a olan savaşını insan üzerinden yapıyor.

Şeytan. Ezelden düşman: İnsana. İnsan nesline ve soyuna, hep düşman ve hep düşman kalacak olan. Peki, bu düşmanlık ne zamana kadar? Son insan kalana kadar, kıyamet kopana kadar. Ya kıyamet sonrası? Bu kin, bu nefret sona erecek mi? Ya da bu kin, bu nefret unutulacak mı? Hayır, asla! Sonrasında da yanmaya devam edecek bu kin ve nefret ateşi. Fakat bir farkla: Dünyada iken yoldan düşürdüğü, istikametini değiştirdiği, kendisine yoldaş ettiği insana karşı kin ve nefretini açık edecek: Birlikte yürüdüğü, birlikte güldüğü, birlikte ağladığı, envai çeşit vaatlerde bulunduğu ve el ele tutuştuğu dostu olan insana. Yani kader ortaklığı yaptığı insana: Her konuda bir ve beraber olduğu, bütün kararlarda ortak olduğu, övgüleri ve sövgüleri birlikte yaptığı; kısaca yedikleri ve içtikleri bir olan insana.

Bütün canlıları bekleyen en hakiki hakikat ölüm akıbetidir. Canlılar içinde sadece insan bu hakikatin bilincine varabilmektedir. Öyle ise, insanı bekleyen bu hakikat üzerinde düşünmesi, yaşanacak hayatın ayrıntılarını bu hakikate göre kurgulaması, yani her ne yaparsa yapsın, neticede ölüm akıbetiyle buluşacağını bilmesi gerekmektedir. Bu anlayışın yedeğinde adil ve huzurlu bir hayat sürmek mümkündür. Aksi takdirde, modern, postmodern, seküler zamanlarda insanın yaşadığı felaketlerden emin olmak mümkün olmayacaktır.

İnsan için mukadder olan sayısız akıbet içinde en belirgin ve en somut olan akıbet ölüm akıbetidir. Hiçbir insan ölüm akıbetinden yakasını kurtarma imkanına sahip değildir. Aslında iyi ki, insan ölüm akıbetinden yakasını kurtarma imkanına sahip değildir. Çünkü bu durumda hayat, hayat olmaktan, dünya da dünya olmaktan çıkardı. Ölüm, belki de insanın sahip olduğu en büyük nimetlerden biridir. Fakat bu nimet, seküler idrak bakımından bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda, ürküten dehşetengiz bir olguya dönüşmektedir. Çünkü seküler algı bakımından, insanın sahip olabileceği yegâne yurt ve oluşturulabilecek yegâne cennet bu dünya ile sınırlıdır. Onun için insanı, sahip olduğu bu olanaktan koparan ölüm, büyük bir ıstırabın kaynağına dönüşmektedir. Fakat İslam’a göre, Kur’an’a göre ölüm, bir son, bir bitiş ve bir yok oluş değil, dünya hayatı için bir son ve ahiret hayatı için bir başlangıca işaret etmektedir. Böylece ölüm, bu idrakle birlikte acı ve ıstırabın değil, sevinç ve mutluluğun kapısını aralayan bir umudun adı olmaktadır.

Buraya kadar anlattıklarımızla şöyle bir sonuca ulaşmak mümkündür: İyi davranış iyi akıbeti, kötü davranış da kötü akıbeti oluşturur. Bu aynı zamanda ilahi bir yasadır. Hayat içinde yapılan irili ufaklı sayısız başlangıçların, iyi akıbetlerle buluşması için, söz konusu bu ilahi yasayı akıldan çıkarmamak oldukça büyük bir önemi haizdir. Onun için Kerim Kur’an’ımız hep muttakilere atıfta bulunur. Muttakiler için şunu rahatlıkla söylemek mümkündür: İyi başlangıçların ve iyi akıbetlerin insanı. Kerim Kur’an için de şu tespit doğru bir tespit olur: İyi başlangıçları ve iyi akıbetleri oluşturan hidayet rehberi.

Ayetlerin işaret ettiği yalan, günah, fesat, zulüm ve söz dinlememenin kötü akıbetlerinden haberdar olmak çok önemlidir. Fakat bu önemli haberlerin maddi, yani somut ve görünür akıbetlerini bizatihi görmek, insan üzerinde kalıcı etkiler bırakması bakımından daha bir önem arz etmektedir. İşte bunun için Rabbimiz Teâlâ yukarıda zikrettiğim ayette, yeryüzünü dolaşmamızı, seyahat etmemizi salık vermektedir ki, aynı akıbeti yaşamayalım.

Şimdi burada dikkatimizi çeken bir hususu hatırlatmakta yarar vardır. Her eylemin, her fiilin, her edimin oluşturduğu, insanın kucağında bulduğu bir sonuç, bir akıbet vardır. Söz konusu bu sonuç ve akıbet, insan için ya bir mükâfat veya bir ceza şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu durum hem dünya hayatı ve hem de ahiret hayatı için geçerli olan bir durumdur. Bu manada Kur’an’da otuz iki yerde geçmekte olan akıbet kavramıyla, insanların dersler ve ibretler alması istenir. Örneğin “Allah’ın ayetlerini yalanlayanların (Al-i İmran 3:137; En’am 6:11), günahkârların (A’raf 7:84; Neml 27:69), fesat çıkaranların (A’raf7:86,103), zalimlerin (Yunus 10:39; Kasas 28:40) ve uyarıldıkları halde söz dinlemeyenlerin (Yunus 10:73; Saffat 37:73) daha dünyada iken karşılaştıkları kötü akıbetler” dile getirilir.

Bizden önce bu dünyada hayat sürmüş olan, özellikle de akıbetleri felaket niteliğinde olan bazı kişi ve toplulukların kıssaları Kur’an’da geçmektedir. Tabii bu kıssalar, insanlara sadece trajik birer hikâye olarak, öylesine anlatılmıyor. Rabbimiz bu kıssalardan dersler çıkarmamızı istemektedir. Çünkü bütün zamanlar boyunca tekrarlanarak gelen benzer düşünce ve yaşantıların oluşturduğu felaketlerin, aynı akıbetleri oluşturması sebebiyle, bunları görmemiz ve ona göre tedbir almamız istenmektedir.

Rabbimiz, Kerim Kur’an’ın kırk yedinci suresi olan Muhammed Suresi’nin onuncu ayetinde, yeryüzünde dolaşmaktan söz eder. İnsanın yeryüzünü dolaşırken amaçsız bir dolaşmayı değil, amaçlı bir dolaşmayı yapmasını hatırlatır. Bu ayette, amaçlı bir dolaşma için ileri sürülen koşulun “görmek” fiiliyle tanımlandığını görüyoruz. “Görmek” fiilinin nesnesini ise daha önce yaşamış olan günahkâr insanlar oluşturmaktadır. Rabbimiz, daha önce yaşayıp ölmüş olan günahkâr insanların akıbetinin ne olduğunun görülerek bilinmesini istiyor. Çünkü Allah, onları, işlemiş oldukları cürümlerden ötürü yerle bir ettiğini ve onlar gibi olanların, onlar gibi davrananların akıbetlerinin yerle bir olmak şeklinde gerçekleşeceğini haber veriyor.

Selamette olmak ve teslim olmak, hep birbirlerini doğuran sebepler. “Benden emin ol” diyorsun. Sonra dönüp sırtından vuruyorsun. Bu, azim bir çelişki demektir. İnsanın kendisiyle çelişmesinin anlamı, en basit ifadeyle, güvensizlik ve yalancılık damgasını yemek demektir. Bu ise, iman etmeninin, sözde kaldığını ve anlaşılmadığını gösterir. Ne hazin bir sonuç değil mi?Müslümanca tavır, yer ve zamana göre renk değiştirmez. Doğru ve hak olana her ortamda onay vermek, yanlış ve bâtıl olana her ortamda itiraz etmek, Müslümanca tavrın mihengini oluşturur. Dünyadaki, kişisel ve toplumsal hiçbir hatır, Hakkın hatırının üzerinde telakki edilemez. Bütün ferdi ve grupsal yapılanmalar, hak ve adalet dairesinde olduğu müddetçe makbuldür. Müslümanca tavırlar için herhangi bir limit/sınır var mıdır? Vardır. Öncelikle Tevhit akidesi zedelenmemeli. Aynı zamanda kardeşlik bağları da. Oluşacak sonuç Hakk’ın hoşnutluğu olmalı ve bütün Müslümanları kapsamalıdır.

Evrende bütün varlıkların tâbi olduğu yasalar vardır. İlahi Vahiy buna Sünnetullah demektedir. Varlıkların tümü yasalarla sınırlı bir hareketlilik içinde bulunurlar. Bu manada sınırları olmayan herhangi bir varlıktan söz etmek mümkün değildir. Burada parantez içi bir ifade olarak, özgürlükle yasalar/sınırlar arasındaki ilişkiyi görmenin önemli olduğuna dikkat edelim.Müslümanca tavır denince, ilk akla gelen sınırlardır. Müslüman, keyfinin gerektirdiği her tavrı sergileyemez. Müslüman, ölçülü ve hesaplı tavırların sahibidir. Müslümanın ölçü ve hesabı, Allah’ın emir ve yasaklarıdır. Aynı zamanda Peygamber örnekliği de asla göz ardı edilemez. Müslüman, hevasına göre değil kitabına göre hareket eder. Kur’an’a göre yani.Kitaba uyar ama kitabına uydurmaz. İlahi Vahiy, Müslümanca tavrın sınırlarını oluşturur. Eğer Müslüman, İlahi Vahye göre hareket etmiyorsa, kendisiyle çelişki içinde demektir.

Her insanın inanışı, bakışı, görüşü, algısı, yorumu ve tavrı farklıdır. İnsan için varlık âlemindeki farklılıklar ne kadar doğal ve garipsenmesi gereken durumlar değilse, tavır bakımından toplumsal hayattaki farklılıklar da doğal ve garipsenmemesi gereken durumlar olarak görülmelidir. Aynı şekilde varlık âlemindeki işleyişte nasıl ki bir uyum ve ahenk varsa, tıpkı bunun gibi ferdi ve toplumsal ilişkilerde de bir uyum ve ahenk olmalıdır. İnsan, sahip olduğu anlama, öğrenme, ders ve ibret alma yeteneğini diri tutmak suretiyle varlık âlemindeki uyum ve ahengi görebilir, bu doğal ve muhteşem senfoniye katılma niyet ve gayretini taşıma bilincine sahip olabilir.

Genel olarak insan bir tavır sergilerken, eğer bu tavır, sürekli olarak devam eden bir alışkanlığın ürünü değilse, düşünsel bir eylem olan hesaplaşmanın ortaya koyduğu bir tavırdır. Bir düşünsel eylemin sonucu olarak insan bir tavır takınırken, aklını kullanmak durumundadır. Zira her tavrın oluşturduğu sonuç, ya kâr ya da zarar olarak tekrar insana dönecektir. Bu anlamda bir nimet olarak insana verilmiş olan aklın devre dışı bırakılması demek, insanın peşinen ‘pisliğe mahkûm’ olması demektir. İlahi Vahiy Yusuf Suresi yüzüncü ayette bizlere, aklını kullanmayanların, her türlü olumsuzluğu içinde barındıran pisliğe mahkûm olacaklarını haber vermektedir. Buradan yola çıkarak tavırların iki türlü olduğunu söylemek mümkündür: Birincisi, her türlü olumluluğu içinde barındıran, insanın hayatını güzelleştiren salih tavırlar; ikincisi ise, her türlü olumsuzluğu içinde barındıran, insanın hayatını pisliğe mahkûm eden münker tavırlar.

Akıl ve irade sahibi insan açısından meseleye baktığımız zaman, hayatın barış içinde ve ahenkle sürdürülmesinde veya savaş içinde, kaos ve kargaşayla sürdürülmesinde insanın ‘özne’liğini görebiliriz. Fakat akıl ve irade sahibi olmayan varlıklar açısından baktığımızda ise, herhangi bir tavrın nitelik olarak dikkate alınması veya bunun için herhangi bir endişeye kapılmak diye bir şey söz konusu değildir. Bizim burada yaptığımız şey, genelde insan ve özelde ise Müslüman insanın tavrı ile ilgili bir çalışma bir fikir yürütme, bir egzersiz yapmaktan ibarettir.

Her canlının, canlı olması hasebiyle sahip olduğu bir tavrı vardır. Bu hüküm cümlesini söylerken, herhangi bir sorunu oluşturmak veya herhangi bir sorunu çözmek bakımından, herhangi bir adım atmış olmuyoruz. Aslında bu hüküm cümlesi ile bir kapı açılmış ve yeni durumlarla karşılaşmış oluruz. Söz konusu bu yeni durumlardan birisi, ‘canlılar neden tavır takınır?’ sorusu ile karşımıza çıkar. Öyle ya, ‘tavrın’ oluşumu ile ilgili sahip olunan dinamiğin ne olduğu bilinirse, söz konusu dinamiğe müdahale etme imkânı da oluşacağından, tavırların niteliğine etki etme fırsatını da yakalamış oluruz.

Müslümanca bir failliğin oluşumu için en önemli çareyi, etkin olma vasfına sahip kılacak okumalar oluşturmalıdır. Kur’an özelinde bu okumalar yapılırken, vahiy ilk defa indiriliyormuş bilincini hep önde tutmak gerekir. Dünyada olup bitenlere bakışta da özne olma vasfına sahip olunmalıdır. Müslüman nasıl bir dünyada yaşadığını bilmezse, nasıl hareket edeceğini de bilmeyecektir. Öyle ise yapılması gereken, ufkumuzu yerelden evrensele açmalı, ayak bağı olacak seküler oyun ve eğlencelerden de uzaklaşmalıyız. Bütünüyle özgür, bağımsız ve adil olacak hakikat timsali birer şahsiyet olmanın yolu, sorumluluğunu üstlendiğimiz bir Müslümanca failliği oluşturmaktan geçer.

Müslümanca bir failliğin oluşumu için, en önemli olmazsa olmaz koşul, Kur’an’ı okumaktır. Kur’an’ı okumak, mesajını anlamak içindir. Kur’an’ın mesajını en iyi anlayan ve hayata en iyi uygulayan örnekliği hiç şüphesiz Peygamber Efendimiz oluşturmaktadır. Peygamber, izinde gidilmesi gereken bir örnekliktir. Peygamberle ilgili yapılacak değerlendirmelerin kaynağını da yine Kur’an oluşturmalıdır. Bu konuda Peygamber Efendimizin, bizim fazladan yapacağımız yüceltmelere bir ihtiyacının olmadığını akıldan çıkarmamak gerekir. Çünkü bu konuda Yahudiler ve Hıristiyanlar büyük günahlara imza attılar. Ne yazık ki bu hususta her gün kıldığımız namazlarda şu kadar Fatiha okumamıza rağmen, anlamından uzak olduğumuz için, Yahudi ve Hıristiyanların düştükleri günahlara biz de düşüyoruz. İçinde olduğumuz en önemli açmazlardan birini oluşturan bu konu her zaman gündemimizi meşgul etmiştir. Çünkü etkin olma vasfımızla değil, edilgin olma vasfımızla hep hareket ede gelmişiz.

Okuma derken neyin kastedildiği önemlidir. Bir kere okumanın en önemli gerekliliği anlamaktır. Neyi okuyorsanız onu anlamak için okuyorsunuzdur. Anlamdan yoksun okumalara okuma denmez. Bir kere bu net bir şekilde bilinmeli ve buna göre konuşulmalıdır. Bir diğer husus, okuma eylemi, sadece matbaadan çıkan kitapları okumaktan ibaret değildir. Okuma eylemi aynı zamanda, varlıklar ve varlıkların sahip oldukları ilişkiler üzerinden de olmalıdır. Bu varlıklar içindeki en önemli varlığı insanın oluşturduğunu da hatırlatalım.

Mübin ve Kerim Kur’an’ın, Müslümanca bir failliği oluşturması ve böylece rehberliğinden yararlanılması için okunması gerekir. “Kur’an’ın okunması” hususu gayet açık ve anlaşılır bir husus olduğu halde, Müslümanlar arasında ayrılıklara sebep olan bir hususa dönüşmüştür. Bu, sadece bugünün bir sorunu olmayıp yüzyıllardır var olan bir sorun durumundadır. Ne kadar hazin bir durum değil mi? Bir gerekliliğin bir gereksizliğe dönüşmesi kadar hüzün veren bir durum olamaz: Müslüman olmak Kur’an okumayı gerektirirken, bu gerektirme durumu üzerinde, ahlaksızca kavgalara girmek, evet, ahlaksızca kavgalara girmek, hüznü besleyen bir yok oluştur.

Müslümanların gündemini işgal ederek enerjilerini sorumsuzca tüketen ve böylece yalan ve sahte gündemlere mahkûm eden, kan davaları misali bitmez tükenmez tartışmalar, Mübin ve Kerim Kur’an’ın hayattan çıkarılmasının bir sonucudur. Belki dünyadaki en büyük trajedi, Müslümanın Kur’an’ı hayatından çıkarmasıdır. Müslüman, Kur’an’ı hayatından çıkardıktan sonra, Müslümanca bir failliğe sahip olması mümkün olabilir mi?

Müslümanca failliğin oluşumunda, Müslümanın ne istediğini bilmesi ilk ve en önemli basamağı oluşturur. İster Müslüman ve isterse başka bir insan olsun, fark etmez, eğer insan ne istediğini bilmiyorsa, herhangi bir failliğe de sahip olamaz. Bir insanın failliğinin olmaması, o insanın insanlığının da olmaması demektir. İnsanın en büyük kaybı, insanlığını kaybetmekle başlar. İnsanlığını kaybeden bir insanın, kategorik olarak, iradesiz varlıklardan daha alt seviyelere düşeceğini, Aziz Kur’an bizlere bildirmektedir.Bir insanın failliği, faili olduğu fiili, aklını ve iradesini kullanarak yapıyor olmasına bağlıdır. Müslüman bir insanın bütün fiilleri, İslam’ın çizdiği sınırlar dâhilinde olmak zorundadır. Bu, böyle olduğu için, Müslümana Müslüman denmiştir. Müslümanca bir faillikte, Mübin ve Kerim Kur’an, elden düşmemesi gereken bir hidayet rehberidir.

Miquel de Cervantes, Don Quıjote adlı eserinin önsözünde, insanın hür iradesi ve failliğiyle ilgili şunları yazmaktadır: “…Ruhun kendi bedeninde; gayet yetenekli, hür bir iraden var; evindesin ve kralın vergilerin efendisi olduğu kadar, sen de evinin efendisisin; bilirsin herkes kendi evinde kraldır. Bütün bunlar, seni her türlü saygı ve mecburiyetten azade kılıyor; kısacası, kötü söylersen karalanmaktan, iyi söylersen ödüllendirilmekten korkmadan, istediğini söyleyebilirsin.”İnsanın istediğini söylemesi, failliğini gösteren en önemli özelliğidir. İnsanın istediğini söylemesi, sorumsuzca hareket etmesi anlamına gelmemektedir. İnsanın istediğini söylemesi, sahip olduğu bilgi, bilinç ve inanç doğrultusunda hareket etmesi anlamına gelmektedir. İnsanın keyfince hareket etmesi de aynı anlam doğrultusunda değerlendirilmelidir. Çünkü insanın keyfi de insanın istekleri de insanın inandıklarına aykırı olamaz, olmamalıdır.

İnsan olmanın, akıl ve irade sahibi olmanın, tercihlerde bulunmanın doğal sonuçlarından birisi de arzu ve isteklerdir. Kimi arzu ve istekler, ihtiyaç mesabesinde olduğu için, o arzu ve istekleri karşılamak olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Kimi arzu ve istekler ise ihtiyaç mesabesinde olmadığından, yerine getirilmediği zaman, hayatın akışında bir bozulmaya, bir fesada ve bir çıkmaza sebep olmaz.Yaşanan hayatın rengini istek ve ihtiyaçlar belirlemektedir. Her insanın hayatını oluşturan mahremiyet ve aleniyeti, sahip olunan duygu, düşünce ve inançlar oluşturur. Güven içinde yaşadığımız, barındığımız evimiz ne ise, duygu, düşünce ve inançlarımızın oluşturduğu tasavvur da aynı şeydir. İçinde barındığımız evimiz bizi dış tehlikelerden, içimizde bulunan evimiz olan tasavvurumuz da bizi iç tehlikelerden korur.

Faillikten neyin kastedildiğini belirtmekte yarar vardır. Herhangi bir fiil sahibi olan kişiye fail diyoruz. Fiil sahibi olmak demek, edimlerde bulunmak demektir. İnsanın edimleri, insanın yapıp ettikleridir. Daha çok, hukuki bir kavram olarak kullanılan failin “olmak” haline “faillik” diyoruz.

“Müslümanca faillik” dediğimiz zaman, İslam’ın belirleyici olduğu edimler akla gelmelidir. Yani bir Müslümanın sergilediği fiil ve eylemleri oluşturan bilgi, bilinç ve iradenin İslam paydasında buluşmasını, “Müslümanca faillik” olarak ifade etmekteyiz. Müslümanca bir failliği, gayet doğal olarak, Müslümanların oluşturduğu hayat tarzı ile eş anlamlı olarak da kullanabiliriz. Eğer Müslümanların, Müslümanca bir hayat tarzları varsa, o zaman Müslümanca bir faillikten de söz edebiliriz. Aksi takdirde, kendilerini Müslüman olarak adlandırmalarına rağmen, Müslümanca bir faillikten söz etmek yanlış olacaktır.

İnsanın kendisi ve çevresi, paha biçilmez bir zenginliğin ifadesi durumundadır. İnsanın kendisini ve çevresini ifsat etmesi, aslında kendisini yokluğa mahkûm etmesi anlamına gelir. İnsanın kendisi, okunması gereken bir kitaptır. Çevresini oluşturan her varlık ve olay birer ayet olduğu için, müthiş bir zenginliğin içindedir. Bütün bu imkân ve varlıkla beraber, müflis bir tüccar haline gelmesi, ahmaklıkların en büyüğü olarak nitelense yanlış olmayacaktır. Bunu ifade edecek en özlü söz; “varlık içinde yokluk” sözüdür. Varlık içinde yokluğun en önemli tezahürü, insanın körlüğünü, sağırlığını ve anlayışsızlığını gösteren modern çılgınlıklardır. Bütün bu gibi anlam ve eylemlerin kökenini ise, varlığa ve ölüme atfedilen yanlış anlamda aramak gerekir.

Varlıklar içinde sahip olduğu akıl ve irade ile müstesna bir konumda olan insan, sadece öldüğü zaman bu dünyada yok olmuyor. İnsan ölmeden de yok olabilir. Eğer insan sahip olması gereken niteliklere sahip değilse, -örneğin aklını kullanmıyorsa, herhangi bir ilkeye sahip değilse…- söz konusu insan, fiziki manada yaşasa da, varoluş bakımından yok hükmündedir. Böyle bir insan çok mal mülk sahibi olabilir. Çok yüksek makamlarda bulunabilir. Çok büyük kalabalıklar peşinde gidebilir. Her ne durumda olursa olsun, şayet kendisine özgü bir şahsiyeti yoksa varlık içinde özgün yapısını koruyamadığı için yok olmuştur. Aslında böylesi kimseler, maddi anlamda ne kadar varlıklı görünseler de yoksuldurlar. Tarihte ve günümüzde, bu insanların oluşturduğu “kütlesel” kirlilik, insanlığın en büyük sorununu oluşturmuştur.

Bütün varlıkların oluşturduğu sayısal çokluk içinde, insanın var olması için, sahip olması gereken, yani tutunması gereken tutamaklar olmalıdır. Biz bu tutamaklara ilke diyoruz. Eğer bir insanın sahip olduğu ilkeleri yoksa şahsiyeti de yoktur. Bir insanın sahip olduğu bir şahsiyeti yoksa kendisi de yoktur. Varlık içinde adaletli bir yaşam için insan, sınırları bilmeli ve sınırlara riayet etmelidir. Varlıklara saygılı olmanın gereği, varlıkların sahip olduğu sınırları ihlal etmemektir. Varlıkları insanların istifadesine sunan Allah, insan-varlık ilişkisinin emanet ekseninde olmasını dilemiştir. Onun için insan, içine doğduğu ekolojik yapıyı oluşturan yasaları ihlal edecek davranışlardan sakınmalıdır. İnsanın, ekolojik yapıyı bozacak yaşantılara sahip olması demek, emanet olarak verilmiş bütün özel ve genel yaşamsal imkanlara ihanet etmesi demektir. İhanetlerin en büyüğünü, Allah tarafından verilen emanetlerin zayi edilmesi oluşturmaktadır.

Var olmanın ikinci şekli, insanın çevre ile olan ilişkisini kapsamaktadır. Çevre denildiği zaman anlaşılması gereken, özne insanın dışındaki bütün bir varlık âlemidir. Canlılar, cansızlar, insanlar, hayvanlar, bitkiler, dağlar, ovalar, denizler yani gökler ve yer, insanın okumasına konu olan bütün her şey insanın çevresini oluşturmaktadır. İnsan cemiyet halinde yaşayan bir varlık olduğu için, en çok insanla ilişkileri olur. İşte Allah, bu hususta da rahmetinin bir gereği olarak, toplumsal yaşamda dikkat etmesi gereken hususları bildirmiştir: Tevhid, adalet, meşveret ve merhamet…

Anlam dünyasını oluşturma aşamasında insan, Hz. İbrahim gibi eleştirel bir zihne sahip olursa, düştüğü/girdiği yolda mesafe alabilir. Aksi takdirde karşısına çıkacak ilk engelle birlikte bitkisel bir hayata mahkûm olması işten bile değildir. İnsan olmanın temelini zihinsel süreçler oluşturduğu için, sonsuz merhamet sahibi olan Allah, indirdiği vahiyle, insanın yoluna ışık tutmuştur. Onun için, indirilen vahyin hitabı, genelde aklın kullanımını gerektiren bir hitaptır.

İnsanlar açısından varoluşsal gerçekliğin meydana gelmesi iki şekilde olmaktadır. Birincisi, zihinsel veya düşünsel anlamda var olmaktır. Yani insan, öncelikle bir anlam dünyasına sahip olarak var olur. Anlam dünyası inşa edilirken, tabir caizse, kullanılan malzemeye bilgi diyoruz. Bu inşai süreçte insan, kim olduğunu, nerede olduğunu ve niçin var olduğunu merak ederek, bu merakını giderecek bilgilere ulaşmaya çalışır. İnsanın bu önemli mesele için harcadığı bütün zihinsel faaliyetlere okuma diyoruz.

Gündemde olma veya gündem oluşturma, bir bakıma sayısal anlamda kitlelerin dikkatini çekmeyi gerektirir. Kitlelerin dikkatini çekmek için, kitlelerin ilgisine mazhar olmak için, kitlelere ulaşmak gerekir. Günümüzde kitlelere ulaşmanın yolu, medya ve internet aracılığıyla oluşturulmuş sosyal hesaplar üzerinden olmaktadır. Herhangi bir ölçü ve ölçüte sahip olmayan sosyal hesaplarla, ne bir sorumluluk ifa edilebilir ne de hakikate giden bir gerçeklik oluşturulabilir. Sosyal hesapların tümden zararlı olduğunu söylemiyorum, ama sosyal hesaplarla yetinerek bir varlık sahibi olmak veya bir varlık göstermek de mümkün değildir. Bu anlamda sosyal hesapların yeterli olduğunu kabul etmek, düşülebilecek en büyük yanılgılardan biri olacaktır.

Sayısal çokluk ölçütüyle herhangi bir nitelik artışı mümkün değildir. Miktarı ve sayısı ne kadar çok olursa olsun bütün niceliksel yığınlar, bir tek küçücük niteliksel bir değerin yerini tutamaz. Eğer bizler sayısal çokluğu bir ölçüt olarak kabul edersek, o zaman selin önündeki çer çöpe dönüşürüz. Selin önündeki çer çöpe dönüşmek demek, aklı ve iradeyi devre dışı bırakmak demektir. Akıl ve irade sahibi olmak, varlık âleminde insanı, insan olarak var kılan en önemli özelliktir. Aklını ve iradesini kullanmayan insanların, varlık âleminde bir varlık olarak herhangi bir karşılığı yoktur.

https://youtube.com/watch?v=3yREuxSpV_o
Varlık, bütün zamanların en önemli gündem konusudur. Bana kalırsa, varlığın varoluşu her zaman en önemli konu olmaya devam edecektir. Varlığın, önemli bir konu olarak gündemde olup olmaması, varlığın sahip olduğu önem bakımından bir ölçü değildir.Yani gündemlerin başında da olsa, sonunda da olsa, varlık konusu öneminden bir şey kaybetmez. Gündemde olmayı ölçü kabul eden bakış açısıyla meselelere yaklaşır ve ona göre bir değerlendirme yapacak olursak, kendi kişilik yapımızı ve dolayısıyla özne olma durumumuzu yok saymış veya ipotek altına almış oluruz ki bu da hakikatten mahrumiyeti beraberinde getirecektir.

Müslümanlar olarak bizim için hakikatin şaşmaz adresini İlahi Vahiy yani Kur’an oluşturmaktadır. Müslümanlar için en korkunç kopuşu, Kur’an’dan kopuş oluşturmuştur. O sebepten öncelikle Kur’an’la sağlıklı bir iletişim ve etkileşimi gerçekleştirmek gerekir. Yani Müslümanım diyen herkesin, Kur’an’la bir bağ ve bağlantı içinde olması gerekir. Bunun anlamını, iki öznenin el ele tutuşması olarak söyleyebiliriz. Kur’an’la olacak sağlıklı bir iletişim ve etkileşim, peşinden Müslümanlar arasındaki iletişim ve etkileşimi sağlıklı hale getirecek ve akabinde de diğer insanlarla sağlıklı bir iletişim ve etkileşimin imkânlarını oluşturacaktır. Zaten olması gereken en doğal durum da bundan başka bir şey değildir.

Öncelikle bir insan olarak ve daha sonra da bir Müslüman olarak yaşadığımız dünyaya uyanmamız, uyanabilmemiz gerekir. Yaşadığımız dünyaya uyanmak demek, bizatihi kararlar verme, sorumluluğunu almak demektir. Herhangi bir konuda karar alma aşamasına gelmek için, doğru tanıma ve tanımlamalara ihtiyaç vardır. Doğru tanıma ve doğru tanımlama için de her şart ve durumda hakikatten şaşmamak gerekir. Yani Müslüman için hakikat kaygısı bütün kaygıların üstünde bir kaygı olmalıdır.

Hz. Peygamber vefat ettikten sonra, daha naşı yerde iken başlayan sorunların oluşturduğu izler, ne yazık ki günümüze kadar varlığını korumuştur. Eğer Müslümanlar olarak sağlam bir iletişim ve etkileşime sahip olsaydık, söz konusu sorunlarla hala boğuşuyor olmayacaktık. Bugün irili ufaklı demirden bloklar halinde karşımızda durmakta olan “kütlesel” gruplar sebebiyle ne bir iletişim ve ne de bir etkileşimi gerçekleştiremiyoruz. İlahi Vahyin dikkate alınmadığı iletişim ve etkileşimler sebebiyle cahiliye Mekke’sini aratan hayatlara sahip olduk. Ya geçmişteki kültürel prangaların kutsallığı ya da gelecekteki pembe cennetlerin sarhoşluğu ile bir türlü yaşadığımız dünyaya uyanamıyoruz.

Peygamber zamanında bile, Müslümanlar iletişim ve etkileşimde sorunlar yaşamışlardır. Yaşanmış olan düşünsel devrimin anlamıyla ilgili olarak düşülen gaflet sebebiyle, zaman zaman karanlık ve zulumat olarak nitelenen cahiliyede var olan ama terk edilmiş yaşantılara dönüldüğü olmuştur. Bilal, sahip olduğu geçmiş üzerinden aşağılanma ve hakaretlere uğrayabilmiştir. Medine’de Evs ve Hazreç’in, geçmişteki kan davalarına dönme durumları yaşanabilmiştir. Hz. Peygamber’in varlığı, iletişim ve etkileşimde önemli bir avantaj olarak, sorunları büyümeden çözebilme imkânını sağlamıştır.

Dil konusunu, sadece kelimelerin telaffuz edildiği, konuşulan dil ile sınırlamak da doğru değildir. Bununla ilgili tamamlayıcı bir unsur olarak beden dilini hatırlamak gerekir. Haddi zatında bazı durumlarda hiç konuşmamak konuşmak anlamına gelebildiği gibi, bazı durumlarda ziyadesiyle konuşmak da konuşmamak anlamına gelebilir. Bütün bu ve buna benzer durumlar, konuşmanın veya konuşmamanın verdiği mesajlarla ilgilidir.Yaptığımız bu genel izahlardan sonra Müslümanların iletişim ve etkileşim sorununa değinebiliriz. Vahyin indirildiği ilk zamanlardan günümüze ve günümüzden de kıyamete kadar, iletişim ve etkileşimin bir sorun olarak varlığını sürdüreceğini söylemek bir kehanet sayılmamalıdır. Tabi kimi zamanlar bu sorun ağır hasarlar oluşturabildiği gibi, kimi zamanlar da hafif hasarlarla geçiştirilebilir. Bakın burada bir hasar durumundan söz ediyorum. Bir hasar durumundan söz etmek demek, bir tahrip, bir yıkım ve bir çöküş durumundan söz etmek demektir. Aslında bütün hasarlar, ferdi ve toplumsal bazda yaşanan kopuşların bir sonucudur. Burada ele aldığımız konu bakımından oluşan kopuşu anlamla ilişkilendirmek mümkündür.

Nicelik bakımından dünyanın en büyük topluluklarından birini oluşturan Müslümanlar, iletişim ve etkileşim bakımından, belki de dünyanın en gerisinde kalan bir topluluk durumuna gelmiştir. Çünkü İslam’ın gerekliliklerini yerine getirmeleri halinde, Müslümanların iletişim ve etkileşimleri en üst düzeyde olacaktı. Pek tabi Müslümanların dilleri, renkleri ve etnik aidiyetleri farklı farklıdır. Fakat bu farklılıklar, ümmet olmanın önünde bir engel teşkil etmiyor. Kerim Kur’an bu farklılıkları birer ayet olarak niteliyor. Öyle ise meselenin ne olduğu ve neden kaynaklandığı sorulmalıdır ki, ona göre çelişkilerden de uzak durulsun.

Aynı dili konuşmanın en doğal sonucu, aynı anlamlarda buluşmaktır. Onun içindir ki, aynı dili konuşmanın paydasını, birbirini anlama paydası oluşturmaktadır. Bu hükmü dikkate aldığımızda aynı dili konuşan insanların birbirlerini anlama hususunda sorun yaşayıp yaşamadığına bakmak gerekir. Buna göre rahatlıkla şunu söylemek mümkündür: Aynı dili konuşan insanlar, tıpkı aynı dili konuşamayan insanlar gibi, birbirlerini anlamakta sorun yaşayabilirler. Yani demek istiyoruz ki, iletişim ve etkileşim sorunu, aynı dili konuşan insanlar arasında meydana gelir. Konuyu genelden özele indirgeyerek söyleyecek olursak, aynı dine, aynı dile, aynı kültüre ve aynı cemiyete mensup kimseler arasında da iletişim ve etkileşim sorunları yaşanmaktadır.

Genel olarak insan ilişkilerinin üzerine oturduğu zemine, iletişim ve etkileşim zemini diyoruz. Buradaki zeminin elle tutulur, somut bir şeye karşılık gelmediği açıktır. Öncelikle bir iletişim içinde olmak gerekir ki, bir etkileşim sağlanabilsin. Bunu tersinden ifade ettiğimizde, sonuç yine aynı olacaktır. Yani iletişim de etkileşim de birbirlerini gerektiren bir geçişlilik özelliğine sahip olgulardır.İletişim ve etkileşimde aynı dili kullanmanın önemi aşikârdır. Burada bilhassa gözden uzak tutulmaması gereken husus, aynı dili konuşanların kelimelere verdikleri anlamların birbirlerine yakınlığıdır. Kürtçe, Türkçe, Arapça, Farsça, İngilizce veya herhangi başka bir dili konuşabilen insanlar, yani aynı dili konuşan insanlar, gerçekte aynı dili konuşmuş oluyorlar mı? Bunun bir ölçüsü veya ölçütü var mıdır? Bu konuda ortak anlam ve anlayışların bize bir fikir verebileceğini düşünebiliriz.

Kur’an ahlakından yoksunluğun, yoksunlukların en büyüğü olduğu hususunda, hiçbir bilinçsel kırıntıdan söz etmek mümkün görünmemektedir.Eğer Müslümanlar Kur’an ahlakına sahip olsalardı, bunca mezhepçiliklerin, bunca parçalanmışlıkların bunca istismarcılıkların nesnesi durumunda olmayacaklardı. Çünkü Kur’an ahlakı özne olmayı, öncelik almayı, danışmayı, dayanışmayı, fedakârlığı, “katmayı”, “katlanmayı”, durup dinlenmeden çalışmayı, sorumluluk almayı ve her türlü konformizmi elinin tersiyle reddetmeyi gerektiren bir ahlaktır. Çölde istikametini kaybetmiş, aç ve susuz kalmış bir yolcunun ihtiyacı olan istikamet ve gıda ne kadar büyük bir anlam ve öneme sahip ise, biz Müslümanlar için de Kur’an ahlakının gerekliliği de o ölçüde büyük bir anlam ve öneme sahiptir. Bu gereklilik giderilmeden, varoluşsal kaygı ve sorunları gidermek de, gün yüzü görmek de, ancak hayalleri süsleyen bir fanteziden ibaret olacaktır.

Müslümanca bir hayat için, Kur’an ahlakının gerekliliği, farz niteliğinde olan bir gerekliliktir. Bu yargının içinin doldurulması, kavli ve fiili hayatın birbirine bakan yüzlerinin bir uyum ve ahenk içinde olmasıyla mümkün olur.Bugün Müslümanların hayatları büyük çelişkilerin, büyük tutarsızlıkların ifadesi olan, hakikatten uzak hayatlardan meydana gelmektedir. Büyük kalabalıklar ve büyük sayılarla büyük gösterilerde bulunmak, hayatta başarılı olmanın ölçütü haline gelmiştir.Kur’an ahlakı niteliklerin vücuda geldiği bir ahlakın ifadesidir. Hiçbir çokluk ve hiçbir gösteri, Allah’ın razı olduğu niteliksel bir iş ve oluştan daha önemli olamaz.Kur’an ahlakı, edilgin olmayı değil, etkin olmayı gerektiren bir ahlaktır. Bugün Müslümanlar etkin olmadıkları için, kendilerine ait kavram ve olgulara ve dolayısıyla kendilerine ait bir dil ve söyleme de sahip değiller.Müslümanların varoluşsal hakikati, ancak ve ancak Kur’an ahlakının işlevselliğiyle gerçeklik kazanabilir. Bugün Müslümanlar günümüzde, günümüz gerçekliğinde, kendilerini gerçekleştirecek sahici değerlerden ve dolayısıyla ahlaktan yoksun bulunmaktadırlar.

Müminin/Müslümanın söz ve davranışları arasındaki tutarlılığı oluşturan en önemli dinamik, Kur’an’ın ilahi kelam olmasından ve belirtmiş olduğu bütün konuların ve bütün sınırların doğruluğundan şüphe etmemesidir.Tutarlılık bakımından Müslümanlar için en önemli sorun, hakikat olduğundan şüphe etmediğini söylediği İlahi Vahyin gereklerini yapmasıdır. Çünkü aksi takdirde Müslüman olmak mümkün olmayacaktır. Kur’an ahlakının gerekliliğini söz konusu etmekten amaç, Müslümanların söyleyip yapmadıklarının oluşturduğu trajikomik duruma dikkat çekmek ve oluşturulan dehşet tablolarından kurtuluşa işaret etmektir. Kur’an, insanın, hayatı diri varlıklar olarak sürdürmesi için, dikkat çektiği kavram ve olgular üzerinden özne olma niteliğiyle sözünü söyler.Kur’an okunurken yapılan iş ve eylem, Kur’an’ın kavram ve olgularının bilinçlere arz edilmesidir. Bilinçsel olmayan hiçbir okuma, okuma niteliğine sahip olamaz.Kur’an ahlakı, Kur’ani kavramlar üzerinden hayatı okumak ve yaşamaktır. Kur’an’ın kavram ve olguları üzerinden hayatla ilgili okumaların yapılmadığı bir Müslümanlık, en hafif tabirle bir gösteri budalalığından öteye geçmeyen bir Müslümanlık olur.

İnsan için söz ve davranış birlikteliğinin anlamını dürüstlük olarak niteliyoruz.Söz ne kadar doğru ve değerli olursa olsun, sözün gerektirdiği davranış eğer bir yanlışlığın ifadesi olmuşsa, sözün taşıdığı etkisel güç sıfırlanacak ve bir kıymeti harbiyesi olmayacaktır.Söylenen/verilen söze ihanet, sözün namusunu kirletmek, sözü iğfal etmek ve sözü öldürmek anlamına gelir.Sözün ölümü ya anlamını örten bir karanlığın/cehaletin ya da anlamını kaydıran/saptıran bir ikiyüzlülüğün/münafıklığın neticesinde olmaktadır.Tarih boyunca sözün gücüyle yol alanların oluşturduğu imar ve inşa faaliyetleriyle dünyada taş üstüne taş konulmuş, barış ve selamın başat nitelikler olduğu uygarlıklar vücuda getirilmiştir.Tarih boyunca gücün sözüyle yol alanlar ise hep bir yıkımın, hep bir kargaşanın, hep bir savaşın ve dolayısıyla hep bir kan ve gözyaşının başat özellikler olduğu dramatik ve trajik dünyalar vücuda getirmiştir.Söz öldüğü zaman insan, insan öldüğü zaman da hayat ölmüş olur.Kur’an, sözü davranıştan ayırmaz; et ve tırnak ne ise söz ve davranış da odur.Kur’an’ın inşa ettiği insanın/müminin en temel, en görünür ve en karakteristik niteliğini söz ve davranış arasındaki tutarlılık oluşturur.

Hayat ile ilgili olan her şey ahlak ile de ilgilidir.Hayat anlayışını sadece biyolojik faaliyetlere indirgeyen anlayış ve tanımların, ahlak ile bir ilgi ve alakaya sahip olmaları mümkün değildir.Hayatı hayat yapan bilinçli tercihlerdir.Hayatın seyrini ve rengini yapılan tercihlerin belirlediğini; inanç, kültür, gelenek, sanat ve edebiyatın da, birer tarz, biçim ve ürün olarak hayatta yer alması, söz konusu tercihlerin bir neticesi olarak meydana gelmektedir.İnsan, doğru bildikleriyle hayatını sürdürürken, bir istikamet belirlemek ve belirlediği istikamette gitmek için yapmış olduğu iş ve eylemleri, sahip olduğu imkânlar dâhilinde tasarrufta bulunarak gerçekleştirmektedir.
https://youtube.com/watch?v=OtQyFTl1x2k

İmanın hayattaki işlevselliğinin en önemli belirtisi Müslümanca bir öznel özerkliğe sahip olmaktır. Müslümanda şahsiyete dönüşmeyen imanın söylemsel bir ifadeden öteye geçmeyeceğinin fark edilmesi gerekir. Ancak şahsiyetli Müslüman fertlerle birlikte, şahsiyetli Müslüman toplum oluşturulabilir. O sebeptendir ki imanla oluşan imkân(lar)a sahip olmak için, imanı ve imanın gerektirdiklerini yeniden düşünmemiz gerekir. Bu anlamda acilen yapılması gereken ise her hal ve durumda taklidi kabullerin tasallutundan kurtulmak olmalıdır.

Hiçbir tahrifata uğramadan günümüze kadar gelmiş olan ilahi vahiy, öncelikle fert olarak insana hitap ediyor. Hz. Peygamber, yirmi üç yıllık elçilik hayatında yaptığı tebliği öncelikle fert üzerinden sürdürmüştür. Nitelikli fertler için İbrahim (a.s) örnek gösterilmiş, onun tek kişilik bir ümmet olduğu vurgulanmıştır. Bununla İbrahim(a.s), nitelikli Müslümanın tabir caizse düşünsel ve eylemsel rol modeli olarak gösterilmiştir. Yine bir güzel örneklik olarak Hz. Peygamber’in zikredilmesi de fert bazında sahip olunması gereken niteliksel yapıya işaret etmektedir. Her Müslümanın birer özne olarak eylemselliğini oluşturmasının farz olduğu vurgulanmıştır. Aksi takdirde omuzlara yüklenmiş olan sorumluluğun ifa edilmesinin mümkün olmayacağı aşikârdır. Bütün bu ve buna benzer sorumluluk gerektiren durumlar üzerinden hassasiyet oluşturma imkânını iman sağlayacaktır.

İman eden bir insan iki boyutlu bir ilişki içinde bulunur. Bir tarafıyla fizik dünyanın gerçekliklerini metafizik boyutla ilişkilendirirken, diğer tarafıyla da metafizik hakikatleri fizik gerçeklikle ilişkilendirmektedir. Bu bağla oluşacak bağlam içinde olan bir insanın, gerçekleşmesi mümkün olmayan seküler hayaller kurması mümkün olur mu? Hele hele her durumda sonu hezimet olacak çabalar içine girmesi beklenebilir mi? İmanla birlikte oluşan imkândan söz ederken aslında niteliksel bir imkândan söz etmiş oluyoruz. Burada sözünü ettiğimiz imanın temel paydasını güven oluşturmaktadır. Çünkü burada insan Allah’ı görmemektedir. Fakat görmediği Allah’ı, görmenin temin edeceği bilmekten daha çok bilmektedir. Malumdur ki, bilmenin temelini bilgi oluşturur. İnsan, üzerinde yaşadığı bu dünyada, her şeyden daha çok ve yoğun olarak bilgi bombardımanı altındadır. Ne tarafa bakarsan bak, ne tarafa dönersen dön ve her ne ile muhatap olursan ol, bütün imaret ve emareler Allah’ı bilmeye, tanımaya götürmektedir.

İmanın gerektirdiği en önemli edimin, Allah ile ilişkiler ekseninde seyrettiğini söylemek mümkündür. Allah ile olan ilişkilerin, insanlar arasındaki ilişkilerden farklı olacağını söylemek bile abestir. İlişki bağlamında imanın belki de en temel esprisini, insanın varoluşsal gerçekliğini yaşarken, Allah’la bağlantılı olmasıdır. İman eden kişi bilir ki, Allah ile ilişki için herhangi bir prosedüre gerek yoktur. İnsan, istediği zaman ve istediği şekilde Allah ile bağ kurabilir, konuşabilir, arzu ve isteklerini dile getirebilir. Her ne kadar biz Allah’ı görmesek de Allah bizleri görmekte, işitmekte ve isteklerimize cevap vermektedir.

İmanla oluşan imkân derken sadece bir seçenekle ifade edilecek bir imkândan söz etmiyoruz. İmanla birlikte insanın muhatap olduğu sayısız imkânın insanın karşısında oluştuğunu belirtmekte fayda vardır. Burada insan öznelliğinin muhatap olduğu son derece mükemmel bir durumdan söz ediyoruz: Bir özne olarak Allah ile bir özne olarak insanın muhatap olması. Tabi aslında burada Allah ile insan, bir ihtimal üzere karşılaşmış değildir. Aksine şanı yüce olan Allah, belki merhametinin de bir gereği olarak, vahiy indirmek suretiyle insana tenezzül buyurmuştur. Bundan daha büyük bir şeref olabilir mi?

İslam dinine gelince; İslam, kaynak bakımından bu güne kadar özgünlüğünü muhafaza etmiş tek dindir. Fakat müslüman halklar bakımından aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Bugün ‘ben müslümanım’ diyen insanların, Kur’an’la uyumlu bir hayat sürmeleri gerekirken, mikro ve makro anlamda seküler amaç ve hedefler doğrultusunda bir hayatı sürdürmekte olduklarını üzülerek görmekteyiz. Bunun en temel sebebi, Müslümanların şahsiyet ve yaşamının esasını oluşturması gereken imanla ilgili, varlığından söz etmenin mümkün olmadığı bilgi ve bilinç yoksunluğudur.

Din veya dünya görüşlerinden inhiraf etmenin başlıca iki sebebini söylemek mümkündür. Bir tanesi, kişinin yeni değerler çerçevesinde farklı fikir ve düşünceleri benimsemesidir. Bu durum, normal karşılanması gereken doğal bir insani yönelimden başka bir şey değildir. Bugün ve bu şartlarda benimsediğimiz bir şeyi yarın değiştirebiliriz. İkincisi ise sahip olduğu din veya dünya görüşünün temel ilkelerini değiştirerek veya reforma tabi tutarak inhiraf etmektir. Bugün Hıristiyanlık ve Yahudilik olarak adlandırılan dinler bu sınıftandır.

Her insanın öznel yapısına uygun olarak yapacağı iş ve eylemlerin, yararlanma bakımından herkese açık olduğu ama bağlayıcılık bakımından ise herhangi bir hükme sahip olmadığı kabul edilmelidir. Bu durum teoride, bütün din ve dünya görüşleri için geçerli bir durumdur. Fakat pratiğe baktığımızda, neredeyse bütün bir insanlık tarihi, din ve dünya görüşlerinin dayatmasına sahne olmuş gibidir. Bu dayatma durumu dinsel ilkelerden kaynaklanmıyor. Dinsel ilkeleri bilerek veya bilmeyerek yanlış anlama ve yorumlamadan kaynaklanıyor. Böylece her dinin çizmiş olduğu sınırlar, mensupları tarafından asli yapıları dışına çıkartılıyor. Dolayısıyla dinin bu asli yapılarını bozma girişimleri büyük bir sapmanın, büyük bir kopmanın miladı oluyor.
Suyun içine attığımız bir taş, suyla temas ettiği noktadan başlamak üzere haleler oluşturur. Suya atılan taş suya ne kadar şiddetli etkide bulunursa, oluşan halelerin yayılma alanı da o kadar artacaktır. Atılan taşın özellikleri (sahip olduğu öznel yapı) de oluşan haleler üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Tabii ki suyun bulunduğu yer ile sahip olduğu yoğunluk ve derinlik de bu hususta önemlidir.Su, taş ve hale metaforunda sözünü etmediğimiz çok önemli bir unsur daha vardır ki, o da taşı alıp suya atma iradesini gösteren insandır. Bu insanın bulunduğu konumla beraber, sahip olduğu akıl ve irade, eylemsel dinamizm için birer imkân anlamına gelmektedir. Her imkânda içkin olan bir eylemsellik mesajı vardır. İnsan bu mesajı sahip olduğu ilgi, alaka, değer, kültür ve yetenek gibi öznel özellikler çerçevesinde kullanmaya çalışır. İMÂNLA OLUŞAN İMKÂN – Cevdet IŞIK

“De ki: Size tek bir öğüdüm var: İster başkalarıyla birlikteyken ister yalnız, daima Allah’ın huzurunda bulunduğunuzu unutmayın.” (Sebe 34:46)

Bizim bir iç disipline gerçekten ihtiyacımız vardır. Güya imanımız iç disiplinimizi oluşturuyor. Ama nerede? Şahsen yaşadığımız tutarsızlıklara baktığım zaman çok vahim tablolar görüyorum. Her tarafımız riya, her tarafımız çelişki ve yalan gibi geliyor bana. Bakın, bir tek ayet meali vereceğim. Bizler sadece bu ayetin anlamını, bütün hücrelerimizle anlar, kanıksar ve ahlaki bir ilke olarak, bilincimizin en üst rafına koyarsak, bütün bir hayatımızın olumlu istikamette değişeceğine gönülden inanmaktayım. Rabbim hidayet üzere yol alma kararlılığımızı arttırsın.

Karanlık dünyamızı aydınlatacak bir ışık, güvenli yollarda yürütecek bir hidayet rehberi olan bir rahmet pınarımız var. Bu rahmet pınarı Kur’an’dır. Kur’an’dan beslenmeliyiz. Beslenirken oluşacak iklimle, dünyamız da mamur olacaktır. Yeter ki anlamaya çalışalım. Bu anlama faaliyetinin sonucunda, kimselere faydalı olmasak bile en azından kendimize faydalı olacağız. Etrafa hükümler savuran bir yargıçlık pozisyonundan kaçınmalıyız. Böylece ortaya çıkacak olan nitelikli ahlaki edimler, başlı başına birer bildirge olarak, başka hayatlarda yankısını oluşturacaktır. Kaldı ki her mümin üzerine düşeni yaptıktan sonra, neticeleri kovalamak gibi bir hevesle mükellef değildir. Bir de Peygamber üzerinden, O’nun güzel örnekliği üzerinden yapılan tartışmalar vardır. Kur’an’la muhatap olan bir kimsenin hâşâ Peygamberi atlatması, yok sayması mümkün müdür? Ne yazık ki, cehalet her tarafımızdan pınar olup akmaktadır. Gerçekten çok üzgünüm.

Kur’an, baştan sona ezbere okunuyor ama anlamıyla ilgili bir tek çağrışım zihne, bilince ulaşmıyor. Bu işi yapanlar da hafız olarak anılıyor. Bu nasıl bir muhafazadır ki, lafzı kalıyor anlamı, ahkâmı ve ahlakı kalmıyor? Böyle bir şey olabilir mi diye sormuyorum. Çünkü böyle şeyler hep oldu ve olmaya da devam etmektedir. Kafamızı, hayatımızı, varoluşumuzu duvardan duvara çarpan bu çıkmazdan kurtulmadan, dünyamız da ahretimiz de rezil ve rüsva olmaya mahkûmdur.

Biz kendimize gelmeliyiz. Çünkü kendimiz dışında her yerdeyiz. Bu büyük bir ahlaksızlıktır. Bakın, size bir şey söyleyeyim: Ahlaksızlık, kötü ahlaktan daha kötüdür. Ahlaksızlık, kural ve ilkesizliğin timsali olan fahişeliğe benzemektedir. Ne yazık ki, hayatla ilgili bütün alanlarda; siyaset, eğitim, ekonomi, adalet, özel ve kamusal alan dediğimiz her türlü kurum ve kuruluş da dâhil olmak üzere, ahlaksızlığın/fahişeliğin tarz haline geldiğini görmekteyiz. Bir de fahişeliği tarz haline getirenlerin sırtında Müslüman etiketinin de bulunuyor olması, Müslümanca varoluşu tahrip eden bir süreç haline gelmiştir. Çok ilginç değil mi? Müslümanlığı Müslümanlar yok ediyor.

Kur’an okunmadığı, anlaşılmadığı ve rehberliğinde yaşanmadığı için, hakikatten uzaklaşmakta, hakikate yabancılaşmakta ve sonuç olarak hakikat adına köleliğe razı olmaktayız. Bugün bizler fiziksel anlamda değil ama zihinsel anlamda köle statüsündeyiz. Bütün bir irade ve tercihlerimizi ipotek altına bırakmış durumdayız. Bu bir ahlaki erozyondan da öteye, ahlaki bir intihar anlamına gelmektedir. O kadar büyük bir acziyet içindeyiz ki, bunu fark edemiyoruz. Çünkü din adına bizlere verilen uyuşturuculardan ayılamıyoruz. İşin en vahim ve en korkunç tarafı da budur.

Niteliksel erozyon en çok kişilik üzerinden gerçekleşmektedir. Günümüzde Müslüman adıyla anılan kimseler tevhidi kişiliği temsil etmiyor. Allah, Peygamber ve Kur’an bilinmiyor. Her sözün bir ağırlığı olduğunun farkında olunmuyor. En güvenilir olması gereken Müslümanlar, en güvensiz bir halde bulunuyor. Bugün biz Müslümanlar, ilk emri oku olan Kur’an’a dokunmayı saygısızlık sayan, bütün okumaları, anlamaları, konuşmaları sadece bir sınıfa havale eden seküler ve laik bir görüntü arz ediyoruz.

Hz. Peygamber son nefesine kadar Kur’an ahlakını en güzel şekilde temsil ederek Müslümanlara örnek oldu. Müslümanların fert, aile ve toplumsal ilişkilerinde yapması gereken, Hz. Peygamberin örnekliğini izlemekti. Ne yazık ki vefatından hemen sonra ortaya çıkan sorunların oluşturduğu huzursuzluklar çözüme kavuşmadığı gibi, derinleşerek günümüze kadar gelmiştir. Müslümanların yaşadıkları sorunların en önemli sebebini Kur’an ahlakına sırt çevirmek olarak izah edebiliriz. Emanet olarak ümmete bırakılan Kur’an, lâfzen korunabilmiş ama insanı ve hayatı inşa eden işlevsel yapısı dikkate alınmamıştır. Bu minval üzere devam eden Müslümanların yaşamlarında, kimi istisnai küçük zaman dilimleri hariç, genelde niteliksel ahlaki erozyonlar olagelmiş ve varoluşsal manada tahribatlar yaşanmıştır. Nitekim günümüzde Müslümanların sadece etiket olarak adı kalmıştır. Felsefeden ilahiyata, bilimden tarihe, ekonomiden ahlaka ve sanattan edebiyata kadar, birçok alanda varlıkları söz konusu değildir.

Hz. Peygamber’in, yüce bir ahlaka sahip olduğunu ve inananlar için güzel bir örneklik teşkil ettiğini, Kur’an bize haber veriyor. Bu durumda inandığını söyleyen bir Müslümanın Peygamber örnekliğini takip etmesi gerekir. Müslüman için asıl olan dürüstlük olduğu için, bu dürüstlüğün gereği ise, söyledikleri ile yaptıklarının uyumlu olmasıdır. Örneğin Medine’de ilk defa, söyledikleri ile yaptıkları birbirini tutmayan münafıkları Kur’an bildirmiştir. Bu tip insanların, en aşağılık insanlar olduklarını ve bunların cezalarının ise şirk koşanlarınkinden daha ağır olacağını bildiriyor. Onun için teori-pratik ve ilim-amel diye ifade edilen ikili yapıdaki uyumluluk, ahlaki açıdan büyük bir öneme sahiptir. Müslüman bu anlamda hem dürüst hem de güvenilir olmanın timsalidir. Onun için diyoruz ki, Müslümanın ahlakını, tümüyle nitelikler kitabı olan Kur’an oluşturmalıdır.

Allah, insanın, yaptıklarını bilerek yapmasını, anlamına vararak yapmasını istemektedir. Yani sizin evet dediğiniz şeyler de, hayır dediğiniz şeyler de, kabul ettiğiniz şeyler de, ret ettiğiniz şeyler de bir kanıtla birlikte olsun. Bunun için aklı da iradeyi de kullanmamızı istemektedir. Bu amaçla geçmiş kavimlerin yaptıklarını hatırlatmak suretiyle uyarıyor. Sahip olunması gereken nitelikli ahlak için, uyulması gereken sınırları bildiriyor. Kerim olan Kur’an, baştan sona, hayatı ilgilendiren temel uyarılardan ibaret olduğu için, bu haliyle ilahi bir ahlak kitabı özelliğini de taşıyor.

Malum olduğu üzere Allah insanı verili bir yapıda yaratmıştır. Her insan, sahip olduğu özellikler bakımından, yapısal bir özgünlüğe sahiptir. Denizde yolculuk yaparken yaşadığı fırtınadan dolayı, saf bir muvahhit haline gelen yolcunun ruh hali, bize insanın en temiz ve bozulmamış halini göstermektedir. Allah, hiçbir tehdit ve tehlikenin olmadığı zamanlarda, aklımızı çalıştırarak, anlamlı okumalar yaparak, kendisine yönelmemizi istemektedir. Allaha yönelmenin anlamı, İlahi Vahyi rehber edinmektir. İnsan, potansiyel olarak bu yükün altından kalkabilecek donanıma sahiptir. Biz biliyoruz ki, Allah taşıyamayacağımız yükü omuzlarımıza yüklememiştir.

İnsanların bir arada yaşamaları, bir bakıma vazgeçilmez bir gerekliliktir. Çünkü insanlar tek başlarına bütün ihtiyaçlarını karşılama gücüne sahip değildir. İnsanların topluluk halinde birlikte yaşamaları, kurallar dâhilinde olmalıdır ki, kaotik bir ortam meydana gelmesin. İşte toplumsal diye nitelenen yaşayış için gereken kuralların tanzimini ahlak yapmaktadır. İnsan, eğitim marifetiyle, en güzel, en doğru ve en iyi ilişkilerle hayatı idame etmeye çalışır. Böylece insan, hayatın amacı, varlıkların yaratılış gayesi, maddi ve manevi bağlar, dünya, ahiret ve yaratıcı gibi hususları, hem teori hem de pratik manada içselleştirmiş olur. Bütün bu etkinlikler dikkate alındığında, ahlakın aslında bir talim ve terbiyenin neticesinde inşai bir süreç olarak oluştuğunu belirtmiş oluyoruz.

İnsan, akıl ve irade sahibi olduğu için, ahlakilik imkânına da sahip olmuştur. Bu imkânın kullanımı için de insanın özgür olması gerekir. Çünkü özgür olmayanın tercihlerde bulunması düşünülemez. İnsanın yapmış olduğu tercihlerde en değerli ve en kıymetli olanı seçmesi, yaşamın gayesini de oluşturmaktadır. Çünkü yapılan tercihler netice itibariyle insan için ya bir sevince ya da bir üzüntüye sebep olma özelliğine sahiptir. Yani davranışlarda bu potansiyel her zaman vardır. İşte söz konusu bu potansiyelin iyi, doğru ve yararlı olarak tecelli etmesi için, riayet edilen ilkeler ve dikkat edilen hususların hepsi ahlakın kapsam alanında bulunmaktadır.

İnsan, iradesini kullanmak suretiyle edimlerde bulunduğu için, irade ile ahlak arasında kuvvetli bir bağ var demektir. Burada davranış derken mahiyet ve kapsam itibariyle davranışları bilmek gerekir. Örneğin fiziki anlamda hareketsiz duran ama zihinsel anlamda faaliyet içinde olan bir kimse herhangi bir davranış sergilemiş olur mu olmaz mı? Pek tabi zihnin işletilmek suretiyle yapılan entelektüel faaliyetler de birer davranıştır. Hem de davranışların belki de en önemlisidir. Zaten düşünce ve tefekkür eşliğinde sergilenen davranışlar ahlaki bir ilgi ve alakaya da sahiptirler. Bu böyle olmasaydı hayvanların davranışlarını da ahlak paydasında değerlendirmek gerekirdi.

Bütün insanların nitelik olarak ayrışmaları veya benzeşmeleri, sahip olunan tutum ve davranışlarla ilgili bir durumdur. Tutum ve davranışlar ise ahlak ile ilgili olup, niteliğini sahip olunan akıl, bilgi ve iradenin kullanımından almaktadır. İnsan, iradesini kullanırken, yani herhangi bir konuda bir davranışta bulunurken, mümkün mertebe yanlış olanı değil, doğru olanı yapmaya çalışır.

Allah’ın yaratış yasasının temelini nitelik oluşturur. Buradan yola çıkarak diyoruz ki, niteliksiz sayılabilecek hiçbir varlık söz konusu değildir. (Sâd 38:27) Bütün iradesiz varlıklar, sahip oldukları niteliklere bağlı kalarak varlıklarını sürdürürler. İradesiz varlıkların değişmeyen niteliğini, sahip oldukları fıtratları oluşturmaktadır. Yine iradesiz varlıklar bağlamında şunları da söylemeden geçmek istemiyorum: Varlıkları oluşturan birçok tür vardır. Her türü oluşturan bütün varlıklar, aynı niteliklere sahiptir. Bir elmanın, bir aslanın, bir kedinin, bir kekliğin ila ahir sahip oldukları nitelikler ile sayısal olarak bütün aslanların, bütün kedilerin, bütün kekliklerin sahip oldukları nitelikler aynıdır. Bu durumun istisnasını, akıl ve irade sahibi olan insan oluşturmaktadır. Yani insan türünü aynı özellikler üzerinden bir potada birleştirmek mümkün değildir. Fiziksel ve biyolojik benzerliğe rağmen, her insanın sahip olduğu nitelikler birbiriyle kıyas kabul etmeyecek ölçüde farklılık arz edebilir.

Kullanım bakımından “şey” kelimesi çok ilginç bir kelimedir. Evde, işte, çarşıda, okulda, yolculukta, daha doğrusu hayatın bütününde, muhataplarımızla yaptığımız konuşmalarda, bazı fikir ve düşünceleri ifade etmekte zorluk çektiğimiz, tıkanmalar yaşadığımız zamanlarda, imdadımıza “şey” yetişir. Denizde fırtınaya tutulan yolcunun hayatta kalması için can simidi ne kadar önemli bir tutamaksa, konuşmakta olan bir insan için de “şey”, öylesine önemli bir tutamaktır. Allah’ın insana verdiği nimetleri, sunduğu ikramları saymakla bitiremeyiz. Bir abartı olarak görülebilir ama “şey” kelimesinin de, diğer birçok kelime gibi, insana bahşedilmiş, Allah’ın has nimetlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Bir şeyin, “şey” olması, ayırt edici bir özellik ve değere işaret eder. Bu, fark edilmesi gereken çok önemli bir husustur. Bir “şey” olmak varoluşla, “şeyleşmek” ise yok oluşla ilgilidir. “Şey”, kendine has bir yapının, bir özerkliğin ifadesidir. “Şeyleşmek” ise, şeyler dünyasının bir şeyi olarak, “sahip olmayı”, tahakküm etmeyi, hükmü altına almayı ifade eder. Bu ifadenin bize işaret ettiği yerde, nitelik, kalite ve keyfiyet bulunmaz. Niteliksel erozyon da bundan sonra başlamaktadır. Hangi konuda, hangi durumda, hangi iş ve oluşta olursa olsun, eğer niteliksel bir erozyon yaşanıyor ise, o zaman varoluşsal tahribatlar da yaşanıyor demektir.

Sizi, güvenli bir sahile çıkaracak bir can simidine, bütün malvarlığınızı vermeye çoktan razı olmuşsunuz. (İşin ilginç yanlarından birisi de şudur: Siz, size emanet olarak verilen malvarlığını kendinizin sanıyorsunuz.) Pamuk ipliğine bağlı bu hayat karşısındaki acizliğinizi görüyor ve ümidinizi kaybetmeden Allah’ın yardımını diliyorsunuz. (Allah’ı, daha önce, hiçbir işinize, hesabınıza, kitabınıza karıştırmazken, şimdi, ona iltica ediyorsunuz.) Böyle bir durumla karşı karşıya kalan herkesin, istisnasız aynı şekilde davranacağını tahmin etmek zor değildir. Demek ki, insan hayatı için gerekli olan şey’ler her ne ise, o şey’ler, paha biçilmez bir değere sahiptir. Bu yargı, teslim edilmesi gereken bir hakikat olmasına rağmen, hayatın fırtınasız zamanlarında karşılık görmeyen bir hakikattir. Yine bu hakikat, sorunların olmadığı, her şeyin sütliman göründüğü günlerde, sadece dil ucuyla, öylesine kabul edilen bir ‘şey’ den ibarettir. Durum böyle olunca da hayatın kendisi de şeyleşmekten yakasını kurtaramıyordu.

O an, ister istemez, doğal bir refleks olarak, gözleriniz bir can simidini aramaya başlıyor. Büyük bir samimiyet ve bütün bir benliğinizle Allah’a yalvarıyor ve adeta O’ndan başka her şeyin değeri sıfırlanıp yok oluyor. (Yunus 10:22) Daha önce varlığıyla size mutluluk ve güven veren varlık âlemindeki birçok şeyin (servet, mevki, makam) oluşturduğu yanılsamadan irkilerek uyanıyorsunuz. Fırtınanın başladığı zamana kadar, aklınıza bile gelmeyen, herhangi bir değer ve öneme sahip olmayan bir can simidi, şimdi sizin için dünyadaki en değerli varlık haline geliyor. Dünyaya, çıkmayacak şekilde çaktığını düşündüğünüz çivilerin birer birer söküldüğünü adeta gözlerinizle görüyorsunuz.

Yaşadığınız hayatın, bulunduğunuz coğrafyanın, sahip olduğunuz ruh halinin, sizi seyahat etmeye mecbur ettiğini düşününüz. Seyahat için var olan koşulları değerlendirdiğinizde herhangi bir sorun görmüyorsunuz. Yapacağınız yolculuğu deniz yolu ile gerçekleştirmeye karar veriyorsunuz. Hazırlıklarınızı bitirdikten sonra, bindiğiniz gemiyle denize açılıyorsunuz. Saatler saatleri kovalıyor. Fakat bir de bakıyorsunuz ki, hiç de hesapta olmayan şiddetli bir fırtına yaklaşıyor.  Gemi adeta bir tahterevalli gibi yükselip alçalıyor. İşin kötüsü yüzme adına doğru dürüst bir tecrübeniz de yok.

“Kur’an okunmadığı, anlaşılmadığı ve rehberliğinde yaşanmadığı için, hakikatten uzaklaşmakta, hakikate yabancılaşmakta ve sonuç olarak hakikat adına köleliğe razı olmaktayız.”

“Hangi konuda, hangi durumda, hangi iş ve oluşta olursa olsun, eğer niteliksel bir erozyon yaşanıyor ise, o zaman varoluşsal tahribatlar da yaşanıyor demektir.”
“Bütün insanların nitelik olarak ayrışmaları veya benzeşmeleri, sahip olunan tutum ve davranışlarla ilgili bir durumdur. Tutum ve davranışlar ise ahlak ile ilgili olup, niteliğini sahip olunan akıl, bilgi ve iradenin kullanımından almaktadır.”
“İnsan, akıl ve irade sahibi olduğu için, ahlakilik imkânına da sahip olmuştur. Bu imkânın kullanımı için de insanın özgür olması gerekir. Çünkü özgür olmayanın tercihlerde bulunması düşünülemez.”
“Müslümanların yaşadıkları sorunların en önemli sebebini Kur’an ahlakına sırt çevirmek olarak izah edebiliriz. Emanet olarak ümmete bırakılan Kur’an, lâfzen korunabilmiş ama insanı ve hayatı inşa eden işlevsel yapısı dikkate alınmamıştır.” Cevdet Işık 
Bu yazının, bu konuda bir bilinç oluşturmasına mütevazı bir katkı teşkil etmesi dua ve niyazıyla!!! Prof. Dr. M.Hayri Kırbaşoğlu

İşte gezegenin ve beşeriyetin geleceğini dert edinen bir İslami tasavvur inşası yolunda atılması gereken en önemli adım , Kur’an ve Sünnet merkezli, çağın meydan okumalarına cevap vermeyi hedefleyen, eleştirel İslami düşünce geleneğini takip eden, yeni yorumlara açık olan, İslami ilimlerle beşeri ve pozitif bilimlerin ortaklaşa çalıştığı disiplinlerarası bir yaklaşımın İslam Dünyasında yaygınlaşmasını ve kitlelere ulaşmasını sağlamaktır. Bu amaca ulaşmak elbette kolay bir iş değildir. Bunun için şimdiden orta ve uzun vadeli projeler çerçevesinde ömrünü bu ideale vakfedecek ilim ve fikir erbabının yetişmesine yönelik ciddi adımlar atmak ve kurumlar tesis etmek şarttır.

Ne var ki bütün bunları yapabilmek için, daha doğrusu pek çok konuda olduğu gibi bu hayati konuda da hayata ve tarihe müdahil olabilmek için, yeni bir Müslümanlık inşasına ihtiyaç vardır. Aslında bu ihtiyaç bir asır önce allame Muhammed İkbal tarafından “İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden İnşası” adlı eserinde dile getirilen bir şeydi. Dahası bu ihtiyaç onun çağdaşı olan pek çok ilim, fikir ve eylem adamının da dile getirdiği bir şeydi. Cemaluddin el-Afgani, Muhammed Abduh, Mehmed Akif, Musa Carullah, Rızaeddin b. Fahreddin, Malik b. Nebi, Ali Şeriati, Nureddin Topçu, İsmail Raci Faruki, Roger Garaudy, Aliya İzzetbegoviç, Hasan Hanefi, Sezai Karakoç gibi isimlerle günümüzde de varlığını sürdüren “Yenilikçi İslam Düşüncesi” damarının peşinde koştuğu bu yeniden inşa faaliyetleri ne yazık ki gerek resmi gerek sivil egemen “statükocu/ gelenekçi/ taklitçi/ dogmatik/ skolastik” İslami kesimler tarafından sürekli engellendiği ve baskılandığı için İslam Dünyasında etkili olamamıştır.

Bütün bu amaçlara ve hedeflere uygun bir çaba içerisine girebilmek için, elbette şu anda atalarımızdan, ana-babalarımızdan, hocalarımızdan, üstatlarımızdan, şeyhlerimizden, liderlerimizden devraldığımız ve çağın meydan okumalarına cevap verme kapasitesini yitirmiş İslam tasavvurlarımızla asla mümkün değildir. Keza ilmihallere ve namaz hocalarına dayalı bir Müslümanlık tasavvuruyla da bu mümkün değildir, zira bu tür eserlerde çevre problemlerinin izine rastlamak mümkün olmadığı gibi, İslami bir tabiat felsefesi ya da kozmogonisi de bu tür eserlerde mevcut değildir. Zira bizim Müslümanlığımızı belirleyen bilgilerin büyük çoğunluğu, Ortaçağda, Ortaçağ şartlarında ve Ortaçağın ihtiyaçlarına cevap vermek üzere üretilmiş bilgilerin hiçbir güncelleme yapılmaksızın kopyalanmasından ibarettir. Bu durumda yapılması gereken ise, henüz ilmihallere girememiş olan pek çok konu gibi, çevre ve ekoloji problemlerine dair İslami bir yaklaşım oluşturup, bunların ilmihallere kadar girmesini sağlamak, ayrıca eğitim-öğretim sistemine de bu yaklaşımın dahil edilmesini sağlamaktır.
O halde önce bu konudaki başarısızlığımızı ve bu başarısızlığın sebebi olan bilgisizliğimiz, bilinçsizliğimiz ve sorumsuzluğumuz ile yüzleşerek ilk adımı atmakla işe başlayabiliriz. Ardından İslami bir “tabiat felsefesi” ve “kozmogoni” inşası için ilim ve fikir adamlarımızın kollarını gecikmeksizin sıvaması gerekir. Bu iki adıma paralel olarak, gezegeni ve beşeriyeti yok oluşa götüren her türlü büyüme ve kalkınma modellerine karşı direnen ve alternatif geliştirmeye çalışan ve şu anda dünyada aktif olarak bu amaçla faaliyet gösteren küresel ölçekte bütün sivil-resmi, bireysel-kurumsal,İslami-gayr-ı İslami çabaların tespitinde ve onlarla yakın işbirliği içerisine girmekte geç kalmamak gerekir. Gezegeni ve beşeriyeti yok oluşa götüren her türlü gelişmeye karşı duran ve bu gidişatı değiştirmeye çabalayan bütün faaliyetler,ilkesel olarak İslami değerlere aykırı olmadığı için, bu alanda faaliyet gösteren kesimlerin Müslüman olmaları da şart değildir, çünkü gezegeni ve beşeriyeti yokoluşa götüren gelişmelerle mücadele sadece Müslümanların tek başlarına üstesinden gelebilecekleri bir şey değildir; bilakis “ÇAĞDAŞ HILFU’L-FUDÛL” perspektifinden yola çıkarak, dini, ideolojik, siyasi kimliği ne olursa olsun bütün kesimlerle işbirliği yapmak artık bir zorunluluk almıştır.
https://youtube.com/watch?v=vpSIm43L-rE
İslam Dünyasının çevre ve ekolojik problemler konusunda İslami açıdan bu derece cılız katkıların ötesine geçememesi bir yana; dünyada mevcut olan ve İslami değerlere de ters düşmeyen pek çok çabayı desteklemek suretiyle bir katkıda bulunmaktan da aciz olması anlaşılır gibi değildir. Nitekim dünyada çevre ve ekoloji konularında faaliyet gösteren pek çok kurum ve şahsiyet arasında parmakla gösterilen İslami kesimlerin veya şahsiyetlerin yok denecek kadar cılız olması bu durumun açık bir göstergesidir. Ülkemizde ise durum daha vahim olup, çevrecilik ve ekolojik problemler konusunda teorik ve uygulamalı çalışmalar alanda temayüz etmiş neredeyse tek bir İslami kuruluş ve şahsiyetin bulunmaması, tam anlamıyla bir skandaldır. Bu durum açıkça İslam Dünyasının ve İslam Ümmetinin, kendilerine emanet edilmiş ve sorumlu tutulmuş oldukları bu gezegene karşı görevlerini ihmal ettikleri, daha doğrusu adetleri olduğu üzere kendi sorumluluklarını Allah’a yıktıklarını gösterir ki, bunun Batı’nın nankörlük ve vurdumduymazlığından fazla bir farkı olmadığını itiraf etmek dürüstlüğün bir gereğidir.
Bu sebepledir ki nasıl İslam’ın ilk asırlarında Müslümanların hayatın her alanında ve bilhassa ilimler alanında ortaya koydukları müthiş performans ve bu performansın yol açtığı medeniyet patlaması, büyük ölçüde Kur’an’dan ilhamını alan ilim adamlarının bakışlarını dini metinlerden dış dünyaya(tabiata,topluma,insana) çevirmesi sayesinde gerçekleşmişse, bugün de benzer adımların atılması acil ve zorunludur. Bugün İslam dünyasının ayet ve hadisleri yorumlamak, hatta bırakın yorumlamayı ,tarihteki geçmiş yorumları papağan gibi tekrarlamak şeklindeki kolaycı İslam tasavvurunu süratle terk edip, hayatın içerisine dalması, dış dünyaya gözlerini açarak birey,toplum, ve beşeriyet ölçeğindeki bütün gelişmelere dair Müslümanca bir tutum belirlemesi ve buna uygun bir eylem planını hayata geçirmesi bir zorunluluktur.

Dolayısıyla, çağdaş Müslümanların çevre problemleri ve ekolojik denge gibi konularda insanlığa fikir ve eylem planında katkı sunabilmesi için işe “ayet” kavramına dair ezberlerini bozmakla başlamaları gerekir. Aslında bunu yapabilmek için çok ta fazla bir çaba harcamalarına bile gerek yoktur. Bütün yapmaları gereken, İslam’a dair bilgi ve kültürlerini, Kur’an’ın ışığında yeniden gözden geçirmekten ibarettir. Garaudy’nin tabiriyle “Kur’an’ı ölü gözlerle okumak” yerine onu diri gözlerle okuyarak kendi ezberlerlerimizi bozma cesaretini gösterebilmekten ibarettir. Bunu göze aldığımız takdirde Kur’an’ın kapsamlı ve derinlikli bir okuması sonunda ayetlerin sadece Kur’an’daki ayetlerden ibaret olmadığı açık seçik ortaya çıkacaktır. Yine açık seçik ortaya çıkacaktır ki, Allah’ın varlık ve birliğinin işaretleri,göstergeleri ve ipuçları anlamındaki her şey kelimenin tam anlamıyla birer “ayet”tir. Bu ayetler dış dünyada, gezegende ve evrende olduğu gibi, bizzat insanın kendisinde de mevcuttur. Bu Kur’anî yaklaşım uyarınca,tıpkı “Kur’an ayetleri” gibi “Kevnî ayetler” de aynı derecede saygıya layıktır. Yine bu yaklaşım uyarınca “Kur’an kitabı” ile “Kainat kitabı” arasından bir fark yoktur, ikisi de Allah’tandır, ikisi de “okunmayı” ve “anlaşılmayı” beklemektedir. Böyle olunca Kainatta ve gezegenimizde bizlerin istifadesine sunulmuş olan bu muazzam ve muhteşem sistem/kozmos, tıpkı Kur’an ayetleri gibi korunup gözetilmeyi de hak etmektedir.Bu düzene karşı çıkmak ve onu tahribe yönelmek ile Kur’an’daki ayetlerde ifadesini bulan emir ve yasaklara karşı çıkmak arasında fark yoktur. Allah’ın Kur’an’daki emirlerine karşı çıkmak nasıl büyük bir günah ise, aynı şekilde kainatın/gezegenin ve düzeninin tahribine yönelik her adım da Allah’a isyan anlamında büyük bir günah, kadir bilmezlik, nankörlük ve küstahlıktır; tıpkı Allah yerine insanın ilahlaştırıldığı prometeci seküler Batı’da yapıldığı gibi! Bu nankör ve küstah anlayışa göre kainattaki her şeyin sahibi insandır ve bu mülkünde istediği gibi, hiçbir kural ve değer tanımadan tasarruf edebilir. İşte günümüzde mesela dünyanın 1/27 nüfusa sahip ABD’nin dünya toplam petrol üretiminin ¼ ünü tüketmesi, ekvator ormanlarının kapitalist tüketim çılgınlığına kurban edilerek süratle yok edilmesi, kirlenmez denilen deniz, göl ve nehirlerin canlıların barınamayacağı sıvı mezarlara dönüşmesi, ozon tabakasının delinmesi pahasına kapitalist sanayinin üretmekten vazgeçmediği kimyasallar ve gazlar, küresel ısınma ve tabii kaynakların israf ve talanı, işte bu Dinsiz/Allah’sız(Dini ve Allah’ın hayatın dışına sürgün edildiği) dünya görüşünün sonucudur. Kur’ânî dünya görüşünün tam tersine, bu dünya görüşünde kainat ve gezegen bir “ayet” değil,sadece tüketim nesnesidir; tabii kaynaklar da Kıyamete kadar gelecek bütün nesillerin ortak malı değil, gününü yaşayan modern insanın bencillik, ihtiras ve arzularının tatmin aracıdır. İşte Garaudy’nin bütün eserlerinde adeta davul çalarak ilan ettiği tehlike bu dünya görüşünün yeryüzünde egemen olması, buna karşı İslam Dünyasının ise alternatif bir “tabiat felsefesi” ya da “kozmogoni” ortaya koymaktan aciz bir durumda bulunmasıdır.Bunun da sebebinin “ayet”leri sadece Kur’an ayetlerinden ibaret zanneden sığ ve dar yaygın İslam tasavvurları, ya da geçmişin en kötü örneklerini papağan gibi tekrarlamanın İslam olduğunu zanneden avami/popüler/taklitçi/gelenekçi yaklaşımlardır.

Ancak kainata, gezegenimize, insanlığa, tabiata, tarihe, ekolojik dengelere, ekonomiye, siyasete, sanata, bilime, kültüre dair genel bir bakış açısı anlamında çağdaş bir İslami dünya görüşü tesisi konusunda İslam dünyası gerekli çalışmaları yapma arzu ve iradesini, planlı ve koordineli bir biçimde hedefine doğru ilerleme kararlılığını ne yazık ki gösterememiştir. Bu isteksizliğin birçok sebebi olsa da, en önemlisi çağdaş İslam dünyasının İslam’ı büyük ölçüde dini nasslardan(Kur’an,tefsir,hadis,fıkıh,kelam kitapları v.s.)ibaret zannetmesidir. Üstelik bu dünyanın İslam tasavvuru geçmişi idealize edip, Müslümanların bakışlarını sürekli geçmişe çevirten,ama bugünün realitesini analiz etmede başarılı olamayan bir “tarihe kaçış” psikolojisinin de ağır baskısı altındadır. Bu sebepledir ki Müslümanların başlarını dini metinlerden kaldırıp bu gezegene ve insanlığa bakmayı akıl etmemeleri, bakışlarını dış dünyaya çevirememeleri, enerjilerini de bu dünyanın analizine yönlendirememeleri hiç de şaşırtıcı bir sonuç olmasa gerektir.Özetle İslam dünyası “ayet”leri sadece Kur’an ayetlerinden ibaret zannettikleri, ama aynı Kur’an’ın ısrarlı uyarılarına rağmen gezegen ve beşeriyet planındaki “ayet”leri (Fussılet,53: سنريهم آياتنا في الآفاق وفي أنفسهم ) göremedikleri için ne yazık ki gezegeni ve beşeriyeti nelerin beklediği konusunda ciddiye alınabilecek herhangi bir yaklaşımı ya da girişimi ortaya koyabilmiş değildir.

Bu açık mantıki gerçeğe rağmen Müslümanların gezegenin geleceği konusunda son derece ilgisiz ve sorumsuz bir tavır takınmalarını izah etmek elbette mümkün değildir. Bu öldürücü hatanın muhtemel sebeplerinden birisi ise, muhtemelen Müslümanların Allah tasavvurunda yatmaktadır. Zira bilhassa Sünni telakkiye göre Allah kadir-i mutlak olup, kainatın da ,Kur’an’ın da,dinin de sahibidir, bunları koruyacak olan O’dur. Böyle olunca da insanların/Müslümanların gezegenin geleceği konusunda endişelenmelerine de gerek kalmamakta, bu da çevre ve ekoloji meselelerine karşı ilgisizliği arttırmaktadır.Halbuki bu durumun daha farklı bir şekilde ele alınması da mümkündür. Zira Allah’ın kadir-i mutlak olması insana gezegeni geleceği konusunda sorumluluk yüklemesine mani değildir.Nitekim Kur’an’daki ifadesiyle yerlere göklere teklif edilip kabul edilmeyen,ama insanoğlunun yüklenmeyi kabul ettiği görev(hilafet) de tam olarak bu “kozmik hilafet”tir.Bu kozmik hilafetin anlamı ise gezegeni mükemmel bir şekilde yaratıp insanların istifadesine bahşeden Allah’a bu gezegeni bozmadan ya da daha iyi bir durumda yaratıcısına iade etmek demektir.

İşte bu gelecek teolojisinin üzerine bina edileceği “İslami kozmogoni”yi, Kur’an’ın önemli kavramlarından olan “Sunnetullah” üzerine inşa etmek mümkün ve elverişli görünmektedir. Kısaca Allah’ın fizik evren için koyduğu değişmez kurallar ve düzen(kozmos) anlamı verilebilecek olan bu kavrama uyarınca, yeryüzünde insanoğlunun yaşayabilmesi için zorunlu olan bu düzeni muhafaza etmek ve yaşanmaz hale getirilmesini/bozulmasını(kaos) engellemek üzere Allah insanı kozmik bir görev(hilafet) ile görevlendirmiş bulunmaktadır. Zira yeryüzünde Allah’ın varlığını ve birliğini kabul eden müminler topluluğunun ve Tevhid geleneğinin son temsilcisi olan Müslümanların yeryüzünde varlıklarını sürdürmesi yeryüzünün yaşanabilir olmaya devam etmesine bağlıdır. Bir başka ifadeyle, dinin varlığı insanın varlığına,insanın varlığı ise gezegenin varlığına bağlıdır. Bu bakımdan dinin geleceğinin gezegenin geleceğine sıkı sıkıya bağlı olduğu ortadadır.

Pozitivizmin yükselen değer olduğu bir dönemde bu gibi – bir anlamda savunmacı -yaklaşımları bir ölçüde anlamak ve mazur görmek mümkün olsa da; izafiyet/görecelilik teorisinden sonra ve bu teori uyarınca pozitif bilimlerin hakikatin tek ölçüsü olma iddiasından geri adım atmasına rağmen bu durumun sürdürülmesini izah etmek oldukça zordur. Zararın/hatanın neresinden dönülse kârdır denilerek, en azından gelecekte bir “gelecek teolojisi” inşası için şimdiden kolları sıvamak ve bu teolojinin bir parçası olarak İslami çağdaş bir kozmogoni geliştirmeyi gündeme almak gerektiği tereddütsüz ifade edilebilir.

Burada “kozmogoni” ve “tabiat felsefesi” meselesiyle ilgili görünen, ancak aldatıcı nitelikteki çağdaş bir yaklaşıma da işaret etmekte yarar vardır.Sözünü ettiğimiz bu yaklaşım müspet bilimler ışığında İslam’ı ve özellikle de Allah’ın varlık ve birliğini ispata(!) çalışan ve bir zamanlar oldukça moda olan yaklaşımdır. Aslında klasik İslam felsefesinde “hudus delili/inayet delili” gibi başlıklar altında ele alınan “kozmolojik delil” yaklaşımının bir tür devamı niteliğindeki bu yaklaşımda “evren” bizatihi İslami teolojinin kurucu bir unsuru olmaktan ziyade Allah’ın varlık ve birliğini ispat(!) amacıyla araçsallaştırılan bir unsura indirgenmiş görünmektedir. Bu araçsallaştırmayı bir başka açıdan da ele almak mümkündür. Bilhassa tasavvufta çok önemli ve merkezi bir yeri olan “kainatın Hz. Peygamber’in yüzü suyu hürmetine yaratıldığına olan temelsiz (Levlâke levlâke lema halaktu’l-eflâk). Bu sebepledir ki evrenin kendisi yüzü suyu hürmetine yaratıldığı inanılan Hz. Peygamber’in boyu-posu, gözü-kaşı, eli-kolu, saçı-kaşı, dişi-başı, idrarı-dışkısı, teri-teni gibi dini bakımdan değeri ve anlamı olmayan hususlarda akla almaz yorumlara harcanan zihni enerjinin binde biri bile İslam nazarında evrenin anlamı ve değeri konusuna harcanmamıştır.
Fiziki anlamda gezegenin geleceğini hak ettiği öneme layık bir şekilde ele alamayışımızın bir diğer sebebi, İslam Dünyasında hala öncelikli konular üzerinde bir uzlaşma sağlanamamış olmasıdır. Bazı konular İslami hareketler, İslami ilimler ve İslam düşüncesinde öncelikli olarak ele alınmış olsa da, bu konular içerisinde gezegenin karşı karşıya bulunduğu tehditleri merkeze alan bir “gelecek teolojisi” bulmak mümkün değildir. Aslında klasik İslam geleneğinde,bilhassa İslam felsefesinde bir “kozmogoni”den söz etmek mümkün olmasına rağmen, asırlarda İslam Dünyasında felsefenin gerilemesi, hatta felsefe düşmanlığına kadar işin vardırılması ve öte yandan hem avami/taklitçi/popüler İslam’a dayalı; hem selefi düşünceden beslenen pek çok çağdaş İslami hareket aracılığıyla bu felsefe düşmanlığı günümüzde de egemenliğini hala sürdürmektedir.İran gibi felsefi geleneğin kesintisiz devam ettiği nadir İslam ülkeleri hariç,diğer İslam ülkelerindeki bu “gelenekten kopuş” beraberinde bu geleneğin temel konularından olan “kozmogoni”nin ve “tabiat felesefesi”nin İslami gündemin dışına itilmesine yol açmış görünmektedir.Çağdaş bir İslami kozmogoni ve “tabiat felsefesi” geliştirme yolunda bazı cılız çabalar olmuşsa da, bunlar çağdaş İslam’ın gündeminde yoğun bir biçimde yer almaktan hala uzak durumdadır.Mesela İsmail Raci Faruki’nin Tevhid adlı eserinde kabaca da olsa bu konunun ele alınmış olmasına rağmen, kozmogoni’nin çağdaş İslam’ın öncelikli konuları arasında yer aldığını söylemek zordur.

Birisi fiziki diğeri beşeri iki varoluş düzeyinde karşı karşıya bulunduğumuz ciddi varoluşsal tehditlerin Çağdaş İslami Söylem içerisinde kendisine son derece cılız bir yer bulabilmesi izahı gayr-ı kabil bir anomalidir. Zira Allah’ın Rasulü’nün sünnetine verilen önem yanında, bu elçiyi gönderenin Sünnet’ine(Sunnetu’llah) neredeyse hiç önem verilmemesi anlaşılır gibi değildir. Bunun muhtemel sebeplerinin burada tafsilatlı olarak izahı mümkün değilse de, en azından İslam Dünyasının mevcut İslam tasavvurunda kozmogoni’ye hemen hiç yer verilmemesi, Müslümanların İslam’ı öğrenmek için başvurdukları el kitaplarında(ilmihaller, namaz hocaları,v.s) ve orta-yüksek dini öğretim kurumlarında bu konunun göz ardı edilmesi, dini irşad ve vaaz faaliyetlerinde bu konunun yanından bile geçilememesi, keza çağdaş İslami ilimler geleneğinde bu meselenin birtakım temennilerin ayet hadislerle süslenmesini aşamayan bir bakış açısıyla geçiştirilmiş olması, üstelik bunların vaaz üslubuyla ve derinlikten yoksun bir biçimde sunulmuş olması bu konuya niçin yabancı ve acemi kaldığımızın sebeplerinden en çok göze çarpanlarıdır. Ağaç dikmenin fazileti, abdest alırken bile suyu israf etmemek, temizlik, yoldan taşları kaldırmak.

Bu değerlendirmenin İslam Dünyasındaki istisnası çağdaş İslam düşünürleridir. Nitekim Cemaluddin el-Afgani’den başlayarak günümüze gelinceye kadar çağdaş İslam düşünürlerinin ürettikleri İslami bilgiye bakıldığında, istenen düzeyde olmasa da yer verdikleri, yani bu konuların önemini idrak ettikleri söylenebilir. Bu kategorideki entelektüellerin başında gelen Aliya İzzetbegoviç ve Roger Garaudy, geleceğimizi ilgilendiren bu gibi konulara yazılarında yoğun olarak yer veren örnek şahsiyetlerdendir. Özellikle Roger Garaudy neredeyse bütün eserlerinde – mesela İslam ve İnsanlığın Geleceği adlı eserinde – “Gezegenimizi ve insanlığın geleceğini tehdit eden Batı tipi büyüme modeli”in tehlikelerine dikkat çekmeye özel bir itina gösterir.

İslam Dünyasındaki geniş kitleler bir yana, İslam konusunda bilgili ve bilinçli kesimlerin, özellikle de İslami hareketlerin mensuplarının bu konuda daha iyi bir durumda olabileceği akla gelse de, aslında bu kesimlerin bile dünya görüşlerinde birtakım zaaf noktaları, kör noktalar ya da boşluklar olduğu ortadadır. Nitekim bu bilgi ve bilinç yüzeyi geniş kitlelerden nispeten daha iyi durumda olduğu söylenebilecek olan hareketlerde, mesela ülkemizdeki İslami hareketler ya da İhvan hareketi dahil diğer İslam ülkelerindeki hareketlerde bile bu kör noktalar ve boşluklar hayli fazladır. Mesela küreselleşme, küresel kapitalizm, tüketim kültürü, neo-koloniyalizm,emperyalizm,küresel ısınma, ekilebilir arazilerin azalması, ekvator ormanlarının tahribi,genetik teknolojideki gelişmeler,gıda teknolojisindeki gelişmeler,hibrid tohumlar,nükleer tehdit, nüfus artışı, emek,sendikacılık,kadın hakları, işçi hakları, çocuk işçiler, şehirleşme,şehircilik, mimari,kıyıların betonlaşması, ticari reklamların etiği, sistem ahlakı, sanat(plastik sanatlar,tiyatro,sinema, müzik,resim,heykeltıraşlık v.d),kültür,estetik, bilim politikaları,ar-ge, innovasyon ve tabii en genel anlamda çevre meseleleri. Son yüzyılda İslam ulemasının ve İslami hareket çevrelerinin ürettikleri İslami bilgiye bakıldığında bu konuların, onların İslam tasavvurları veya İslami gündemleri içerisinde ya hiç yer almadığını, ya da çok cılız bir biçimde bu konulara yer verdiklerini bizzat görmek mümkündür.

İslami öğretiye göre, çağın meydan okumalarına cevap verme konusunda birinci dereceden sorumlu olan İslami Dünyası/İslam Ümmeti(İşte sizi böylece vasat bir ümmet yaptık ki insanlık üzerine şahitlik edesiniz…) maalesef bu görevini bihakkın yerine getirmiş olmaktan fersah fersah uzak bir durumdadır İslam Dünyasının siyasi,sosyal,ekonomik ve kültürel olarak diğer dünya ülkeleriyle bu açılardan mukayesesi bu konuda bize yeterince objektif veriler sunmaktadır.
Kur’an’ın gerçek olduğu kendileri için apaçık belli oluncaya kadar onlara çevrelerinde ve kendilerinde bulunan kanıtlarımızı hep göstereceğiz. Rabbinin her şeye tanıklık etmesi (onlar için) yeterli değil midir?

Bu kısa açıklamalar da gösteriyor ki, vahiy kitabının yanında kâinat kitabı da bize Allah’ı kanıtlayan âyetlerle doludur; fakat bu âyetleri ancak aklını kullananlar görüp anlarlar. Bu sebeple âyetin sonunda bütün bu sıralanan varlık ve olaylarda “aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır” buyurulmuştur. Zira akıl Allah’ın insana bahşettiği en büyük nimetlerden biri olup insanın, başka konularda olduğu gibi yüce yaratıcının varlığını, birliğini ve kudretini kanıtlayan olayları sağlıklı olarak inceleyip doğru sonuçlara ulaşabilmesi için de akıl yeteneğini doğru işletmesi gerekir. Fahreddin er-Râzî’ye göre bu âyet, yaratıcının varlığını kanıtlama hususunda sadece geleneksel bilgilerle yetinmeyip aklî delillerden de yararlanmanın gerekliliğini göstermektedir (IV, 179). Tabiattaki varlıkların ve olayların doğru incelenmesi, gözlenmesi, bu alanda bilimsel hakikatlere ulaşılması ve bu suretle tabiattaki ilâhî düzen ve kanunların keşfedilmesi, nihayet tabiatta bizi Allah’a götüren “âyetler”in görülebilmesi için de inceleme, görme ve keşfetme yöntemleri demek olan tabiat bilimlerini öğrenmek gerekir. Tabiatı inceleyecek ilmî yetişmişliğe sahip olmayan bir kimsenin oradaki kanunları ve âyetleri görmesi, yakalaması da mümkün değildir. Bu da gösteriyor ki Kur’an bizi bilgi ve bilim dünyasından geçirerek imana ve hidayete götürmektedir. Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 248-250

Bütün bu kanıtların insanı kuşatan, onun her gün görüp durduğu, içinde yaşadığı alelâde tabiat olaylarından seçilmiş olması ilgi çekicidir. Buna göre insanoğlu her an Allah’ın varlığını, birliğini, kudretinin yüceliğini yansıtan kanıtların ortasında yaşamaktadır. Tabiat bizâtihî mûcizedir; fakat insan tabiat olaylarını her gün görüp durduğu için bu olaylardaki tecellilerin farkında değildir. Meselâ gökler yani gök cisimleri ve bunların sistemi başka türlü kurulsaydı, yer başka türlü yaratılsaydı orada, bildiğimiz hayat düzeni ve canlılar olmazdı. Gece ve gündüzün aynı düzen içinde durmadan değişmesi, yalnız insanlar için değil bütün canlılar ve özellikle bitkiler için pek çok yarar sağlamaktadır. Gemilerin denizlerde seyretmesi esasen nakil araçlarının ve bu araçları kullanıp yararlanmamızı sağlayan ilâhî yasaların varlığımızı devam ettirip hayatımızı rahatlatmadaki önemine örnek teşkil eder. Yağmur, dünyayı yaşanır kılan en önemli tabiat olaylarındandır. Rüzgârın çeşitli yönlere doğru esmesi, kezâ bulutların çeşitli yönlere hareket etmesi de meteorolojik olayların düzeninden bitkilerdeki döllenmeye ve yağışların dağılımına kadar sayılamayacak derecede geniş yarar sağlamaktadır. Allah var olduğu içindir ki tabiat vardır ve tabiattaki düzen sürmektedir. Tabiatın düzenli işleyişi Allah’ın sadece varlığını değil, onun birliğini, ortaksızlığını; bilgisinin, iradesinin ve kudretinin mükemmelliğini, sürekliliğini, eşya üzerindeki tasarruf ve tesirini de kanıtlamaktadır. Çünkü O’nun evrene yönelik ilgisi bir an duracak, kesilecek olsa evren o anda yok olur veya ortada sadece bir kaos kalırdı.

Allah’ın birliğini, eşsiz, benzersiz ve bir tek Tanrı olduğunu, O’ndan başka bir tanrı bulunmadığını, O’nun rahmân ve rahîm olduğunu bildiren âyetin ardından bütün bu bildirilenlerin kanıtları olmak üzere 164. âyette sekiz ayrı kozmolojik delil sıralanmaktadır: 1. Göklerin yaratılışı. 2. Yerin yaratılışı. 3. Gece ve gündüzün değişmesi. 4. Gemilerin denizlerde seyretmesi. 5. Yağmurun yağması ve onunla ölü haldeki toprağın canlanıp yeşermesi. 6. Yeryüzünde her çeşit canlının gelişip yayılması. 7. Rüzgârların çeşitli yönlere doğru hareket etmesi. 8. Bulutların yer değiştirmesi.
 Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanlara fayda veren yüklerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökten indirerek onunla ölü haldeki toprağa can verdiği ve orada her çeşit canlının yetişmesini sağladığı yağmurda, rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirip yönlendirmesinde aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır.

“İnançlı bir insan ‘imanıma, inancıma, İslami hayatıma zarar gelmesin’ diye zevk için hayvan öldürmez, ağaç kesmez” : “İslamiyet, fıtrata uygun bir din olduğu için ortaya koymuş olduğu emir ve yasaklar bizi çevreyi korumaya kendiliğinden götürüyor. Dünyada çevre problemleri çıkmadan önce İslam dünyasına baktığınızda, bugün çevrecilik diye anlatılan birçok şeyi biz zaten dinimizin, örf ve adetlerimizin gereği olarak yapıyormuşuz. Belki bu yapılanın çevrecilik olduğunu bilmiyorduk. İslam’ın doğasında çevreye bir bakış var. Ağaçların, hayvanların korunması büyük önem arz ediyor.”

“Peygamberimiz yeşil kuşak alanlarında ağaç kesenlerin cezalandırılması yoluna gitmiştir. Hatta bu kişilerin ağaçları kestiği baltaya, ipine ve oduna da el konulması şeklinde uygulamalar vardır. O bölgenin korunmasıyla ilgili nöbetçiler tayin edilmiştir. Sadece sözde bırakılmamış ve fiili tedbirler de alınmıştır. Bazı çobanlar ellerindeki değneklerle ağaçlara vurarak yapraklarını döker ve hayvanlarını otlatırmış, Peygamberimiz ona da izin vermiyor. Ağacın hafif sallanmasına ve kendiliğinden düşecek olan yaprakların otlatılmasına izin veriyor. Yani ağacın dallarına ve taze sürgünlerine vurarak zarar verilmesine izin vermiyor. Bu yasak bölgede bir insan ağaç kesecek veya hayvan öldürecek olursa ‘o kimsenin üzerinden Allah’ın himayesi kalkar, meleklerin ve bütün insanların lanetleri onun üzerine olur’ şeklinde bir ifadeyle karşılaşıyoruz.”

Hazreti Muhammed s.a.v ağaç kesilmesine belli şartlarda izin vermiştir. (Kesilen ağacın yerine yenisini dikmek şartıyla izin verilmiştir.) Peygamber Efendimizin özellikle Mekke ve Medine başta olmak üzere şehirlerin etrafında hayvanların avlanamayacağı, ağaçlarının kesilemeyeceği bir yeşil alan, tabiri caizse sit alanı, yeşil kuşak uygulaması vardır. Şehrin havasından, gürültüsünden bunalan insanların, boş vakitlerinde stres attıkları, piknik yapabildikleri bir alandır. Bu kuşak içinde hayvanları da öldüremiyorsun. En azından belli bir bölgede hayvanlar güvende oluyorlar.

Kur’an-ı Kerim, hadisler ve sünnete göre hayvanların ve ağaçların insanların algılayamadığı şekilde Allah’ı tesbih etmektedirler. “Hayvanlara ve bitkilere Allah’a doğal olarak ibadet eden müminler gözüyle bakarız. Bir ağacın yaprağını koparacağımız zaman ‘bak bu canlıdır, Allah’ı tesbih ediyor, ibadet ediyor’ diyerek Müslüman bu gözle bakmalıdır. Bu gözle bakınca ihtiyaç olmadıktan sonra o ağaca veya hayvana zarar vermesi mümkün değil. İşin metafizik bakış boyutu var. Metafizik bakış boyutu zaten Müslüman’ı zorunlu haller dışında ağaç kesmek ve hayvan öldürmekten uzaklaştırıyor.”

İslam tarihi boyunca İslam bölgelerinde özellikle halkın dini konuda iyi eğitildiği dönemlerde çevre, problem haline gelmemiş ama zaman içinde insanlar dini bilgilerden eksik yetiştikleri dönemlerde maalesef ‘acabalar’ ortaya çıkıyor. Bir ağaç dikiyorsunuz ve o ağacın meyvesinden kuş yiyor, kurt yiyor, yoldan gelen geçen yiyor, hatta hırsız yiyor. Bu yenenler o ağacı dikene sadaka oluyor, sevap olarak ona dönüyor. Dinimizin doğasında çevre anlayışı ve çevreye iyi bakış var.

 Kıyamet koparken bile, elinde bir hurma fidanı varsa dikebilecek kadar zamanınız da varsa o fidanın dikilmesini Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor.

“Dünyada çevre problemleri çıkmadan önce İslam dünyasına baktığınızda, bugün çevrecilik diye anlatılan birçok şeyi biz zaten dinimizin, örf ve adetlerimizin gereği olarak yapıyormuşuz” “İnançlı bir insan ‘imanıma, inancıma, İslami hayatıma zarar gelmesin. OMÜ İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Macit

Derin sularda meydana gelen ve sebebi henüz tam olarak bilinemeyen, bazan alçalan, bazan yükselen bu dalgalar, dalgıçları yukarı atmaktadırlar. Okyanus üstündeki dalgalar ise, gemilerin dengesini bozar. Bu dalgalar, derin denizlerde, körfez dalgaları ve diğer dalgalarla birleşince kırılmaktadır. Bu derin denizlerde ve okyanuslarda güneş ışınlarının derinliklere yeteri kadar ulaşmadığını belirtir. Bir de bulutlar olursa artık karanlık üstüne karanlık olmuş olur ve insan elini bile göremez.

“Kâfirlerin hâli, engin denizin karanlıklarına benzer. Onu üst üste dalgalar ve dalgaların üstünde de bulutlar örter; karanlıklar üstünde karanlıklar; insan elini uzâttığı zaman, neredeyse onu bile göremez. Allah’ın nûr vermediği kimsenin nûru olmaz.” (Nûr, 24/40) Bu âyetlerde okyanuslarda veya büyük denizlerde meydana gelen büyük ve korkunç dalgalara işaret edilmektedir. Okyanuslarda iki türlü dalga meydana gelir: Biri, okyanusların derinliklerinden gelen ve seyir hattı bilinmeyen, büyük ve korkunç dalgalardır. Yıllarca önce kuzey kutbuna gönderilen gemiler, “ölü su” denilen yerlerde çok zor yol alırlardı. Bugün bunun dipten gelen dalgalar olduğunu biliyoruz.

“(Allah) iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar. O hâlde Rabbinizin nîmetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz? İkisinden de inci ve mercan çıkar.” (Rahmân, 55/19-22) Bu âyetlerin tefsiri ile ilgili çeşitli yorumlar yapılmıştır. Nasıl tatlı ve acı su birbirinden ayrı ise hak ile bâtıl, îmân ile küfür de böyle birbirinden ayrıdır, farklıdır. Bir araya gelip bağdaşmaları mümkün değildir.

Bazı suların tatlı, bazı suların acı ve tuzlu olmasının elbette pek çok hikmetleri vardır. Şayet bütün sular tuzlu ve acı olsaydı; insanlar, hayvanlar bu suları nasıl içecekti? Tuzlu suyla sulanan arazilerin çoraklaştığı, ürün vermediği bilinen bir husustur. Yüce Allah bize bunları hatırlatıyor. Deniz suyunda erimiş hâlde bulunan tuz, mağnezyum klorür, mağnezyum sülfat, kalsiyum sülfat, potasyum klorür vb. insanlar için yararlı maddelerdir. Denizlerdeki tuzluluk derecesinin farklı olması, denizler arasında akıntıyı sağlamaya yöneliktir. Denizler, hayat ve protein kaynağı olduğundan Kur’ân, sık sık dikkatlerimizi denizlere çeker.
“İki deniz (veya göl), bir değildir. Bu, tatlı, susuzluğu giderici, kolay içimlidir. Şu, çok tuzludur, acıdır. Ama her birinden taze et (balık) yersiniz; takmakta olduğunuz süs eşyası çıkarırsınız. Allah’ın lütfuyla rızık aramanız için gemilerin onu yararak gittiğini görürsün.” (Fâtır, 35/12) Yapılan bilimsel araştırmalardan denizlerin tuzunun dünya kabuğundaki volkanik kayaların yaklaşık iki milyar yıl süren bir devre boyunca erimesi sonunda meydana geldiği anlaşılmaktadır. İlâhî plân gereği, eriyen maddeler suların içinde kalmış, erimeyenler de deniz diplerine inerek çökel kayaları meydana getirmiştir. Volkanik kayalarda bulunan ve eriyebilen bütün elemanlar, denizlerin suyunda vardır. Nehirler de erimiş maddeleri ve tuzu denizlere taşırlar. Tuz oranı en yüksek denizler, Kızıldeniz ve Akdenizdir. En düşük olanı ise Baltık körfezidir.
Bu tür âyetlerde, suyun kaldırma özelliği hatırlatılmaktadır. Bu sebeple insanlar, icâd ettikleri gemilerle, su üstünde rahatlıkla yolculuk yapabilmekte ve eşya taşıyabilmektedir. Bu âyetler, yüzmekte olan cisimle su arasındaki fiziksel kanuna işâret etmekte ve insanların dikkatlerini denizlerin yararlarına çekmektedir. Denizler, bir taraftan deniz ticâreti ve taşımacılığı bakımından, diğer taraftan da Yüce Allah’ın denizlerde vücuda getirdiği nimetler bakımından insanlar için mühimdir. İsrâ sûresinde şöyle buyrulur: “Rabbiniz, lütfuna nâil olmanız için denizde gemileri sizin için yüzdürendir.” (İsrâ, 17/66)

“O Allah ki, buyruğu gereği, gemiler yüzüp yol alsın; geniş lütfunu, bol ihsânını arayasınız ve şükredesiniz diye denizi baş eğdirip emrinize vermiştir. Göklerde ve yerde ne varsa, hepsini kendi tarafından sizin emrinize vermiştir. Şüphesiz ki, bunda, iyice düşünen bir millet için açık belgeler vardır.” (Câsiye, 45/12-13)

“O’nun (varlığına delâlet eden) belgelerden biri de, denizde dağlar gibi yüzen gemilerdir. O dilerse rüzgârı durdurur, gemiler denizin yüzünde durakalırlar. Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır. Yahut yaptıkları yüzünden gemileri helâk eder. Bir çoğunu da affeder (kurtarır).” (Şûrâ, 42/32-34) Sabırlı çalışma ile insan, nice ilmî başarılar elde edebilir. İcâd edilen her şeyde ilâhî yardım ve desteği görmeli, bunların Allah’ın lütfu ile olduğunu unutmayarak şükrünü îfâ etmelidir. Bilim adamı, yaptığı bilimsel araştırmayı sabırla sürdürmeyi bilmeli ve elde ettiği sonuçların Allah’tan olduğunu unutmayarak dâimâ şükür etmeli, nankörlük etmemelidir.

İnsan, akıllı bir yaratıktır. Aklı ile eşyayı en iyi bir şekilde kullanmasını bilir. Denizlerden yararlanma da çeşitli şekillerde olur. İnsan önce basit deniz vasıtaları yapmış, bunlarla su üzerinde durabilmiştir. Bunlar, tahta parçalarının bir araya getirilmesiyle yapılan sal, sandal ve kayık dediğimiz basit su üstü nakil vasıtalarıdır. Zamanla bunları geliştirmiş, gemiler, vapurlar yapmıştır. Bugün insanlık çok gelişmiş deniz vasıtalarına sahiptir. Bunlarla çok rahat bir şekilde büyük denizlerde seyahat yapma imkânı vardır. Ağır yükleri bile bu gelişmiş deniz nakil araçlarıyla kolayca taşımak mümkün oluyor. Binlerce grostonluk yük gemileriyle binlerce ton yükü uzak ülkelere kolayca taşıyabiliyoruz. Evimizdeki rahatlığı aratmayan vapurlarla uzak ülkelere rahatca yolculuk yapabiliyoruz. Yüzme havuzlu yolcu gemileriyle koskoca denizlerde çok rahat seyahat etme imkânımız mevcuttur. Deniz altılarla denizlerin altlarında dolaşma imkânına sahibiz.

Karalar insanlar için olduğu gibi denizler de insanlar için yaratılmıştır. Denizlerde karadakilerden çok fazla canlı bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmı yemeye yarar, bazıları süs eşyası olarak kullanılır, bir kısmı da insanların çeşitli ihtiyaçları içindir.

Görülüyor ki, yer istenen husûsiyette bir atmosfer, gerekli miktarda bir su hacmini meydana getirecek bir büyüklükte yaratılmıştır. Yapılan araştırmalar akıllara durgunluk veren bir hesabın yapıldığını gösteriyor. Gezegenimizde hayat için gerekli bütün şartlar eksiksiz bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Denizlerin ve karaların hayat için en elverişli bir şekilde düzenlenmesi, elbette Yüce Bir Düzenleyici’yi akla getirmektedir ki O da Yüce Allah’tır. İlimler ilerledikçe İlâhî Sanatı örten perdeler birer birer aralanmaktadır.

Dünyanın ilk oluşum devirlerinde büyük miktarda demir suda erimiş ve daha sonra hidroksit veya silikat yumakları halinde çökelerek bugünkü demir cevheri yataklarını meydana getiren tortal tabakaları teşkil etmiştir. Bu çökelme sırasında, çok büyük yüzey alanına sahip olan yumaklar, civa, kurşun gibi zehirli maddeleri üzerlerinde toplayarak sudan uzaklaştırmışlardır. Deniz suyundaki tuzun hikmet ve faydası biliniyor. Bu tuz, sodyum ile klorun birleşmesinden meydana gelmiştir. Klor, volkanik faaliyetler sonucu ortaya çıkmış, sodyum ise akarsular tarafından kararlı bir şekilde kayalardan eritilerek taşınmıştır. Jeolojik devirler boyunca klor ve sodyum, dengeli bir şekilde ihtiyaç nisbetinde meydana gelerek sodyum klorürü (NaCl) oluşturmuşlardır. Eğer bu mekânizmalar işlememiş olsaydı denizler ya fazla alkali yahut fazla asit karakterde olacak ve denizlerdeki canlı hayatını yok edecekti.

İlk oluşan sular çok miktarda karbondioksit ihtiva etmekte idi. Yapılan hesaplar, yerin ilk devirlerinde kayaların ihtiva ettikleri metallerin eritilip ayrıştırılması sonucunda deniz suyunda çözünmüş hale gelen zehirli metallerin miktarlarının denizlerde hayatı imkânsız yapacak derecede fazla olduğunu göstermektedir. İlim ve irâdesi her şeyi kuşatan Yüce Yaratıcı, bu zararlı maddeleri yok eden bir mekânizmayı tabiatta işleterek dünyayı yaşanır hale getirmiştir.

Denizlerin nasıl oluştuğuna dair iki görüş vardır. Birinci görüşe göre, denizlerin suyu, Yerin ilk oluşum devirlerinde, buhar veya sıvı halinde yer yüzeyinin bir parçası olarak meydana gelmiş olabilir. İkinci görüşe göre ise, denizlerin jeolojik devirler boyunca yavaş yavaş oluştuğu ileri sürülmektedir. Bu ikinci görüşün doğru olduğunu gösteren pek çok delil vardır. Eğer dünyanın, bir zamanlar, ergimiş bir kütle halinde olduğu kabul edilebilirse, (ilk devirlerin birinde soğusa bile) kayaların, basınç altında yapılan laboratuar incelemeleri, bunların aşağıdan yukarıya doğru katılaşacağını göstermektedir. Ergimiş demir ağır olduğundan dibe batarak dünyanın merkezindeki çekirdeği teşkil etmiş ve bu çekirdek katılaşmamıştır. Halen de sıvı hâlde bulunmaktadır. Bunun üstünde kaya tabakaları yer almıştır. Su buharı, azot gazı ve asit buharları (bilhassa klorür ve florür asitleri ile kükürt dioksit) basınç altında ergimiş sıvı içerisinde çözünmüşlerdir. Kayalar büyük derinliklerde katılaşırken, ihtiva ettikleri gazların bir kısmı kabarcıklar halinde yüzeye çıkmıştır. Hiç değilse yerin yüzeyinin sıcak olduğu ilk yaratılış devirlerinde, bu gazların büyük bir kısmının uzaya kaçıp gitmiş olması muhtemeldir. Fakat kısa bir zaman sonra, yer yüzeyi serin bir bulut tabakası ile örtülünce artık çıkan gazlar yoğunlaşarak denizleri ve atmosfer tabakasını oluşturmuştur. Denizlerdeki suyun tamamının bu yolla meydana geldiğine inanılmaktadır.
İnsan bazan kendi kendisine dünyanın dörtte üçünün neden sularla kaplı olduğunu düşünür. Bize göre sanki kara parçaları fazla olsa daha iyi olacakmış gibi gelir. Yer yüzünün yaşanılabilir bir ortama gelmesinde, normal ve devamlı bir sıcaklığın gerekliliğini ve bunu da ancak tuzlu sularla yüklü okyanus ve denizlerin sağlayabildiğini öğrendikten sonra herhâlde diyecek bir şeyimiz yoktur. Yüce Yaratıcı her şeyi öyle mükemmel yaratmış ki daha güzelini düşünmek imkânsızdır. İnsanlar bilimde ilerledikçe, yaratılışın mükemmelliğini daha iyi kavramaktadır.
Gezegenimizin üzerinde su, karbondioksit ve oksijenin var olması şartı bir tarafa, sarf edilen oksijenin hemen yenilenmesi gerekir. Bu da en iyi bir şekilde bitkiler tarafından gerçekleştirilebilir. Oksijen doğrudan doğruya veya dolaylı olarak karbondioksitten elde edilir. Güneş ışığının var olması halinde karbondioksitten oksijen hasıl eden bir mekânizma bulmak, kimya ilminin bugünkü seviyesinin üstünde, bugünkü insan zekâsının ötesindedir. Fotosentez olayının gerisindeki esrar, bir çok keşiflere ve ilimlerdeki büyük ilerlemelere rağmen halen çözülmüş değildir.

Katı hâlde meydana gelen kimyasal reaksiyonlar ölçülemeyecek derecede yavaş cereyan eder. Diğer taraftan karbondioksidin, karbonlu bileşikleri oluşturan bir karbon kaynağı olarak kullanılabilmesi için de bir sıvının var olması şarttır. Herhangi bir sıvı bu maksada hizmet etmez. Bu sıvı evrende veya hiç değilse gezegenin yüzeyinde çok bulunan elementlerle kolaylıkla yapılabilen bir sıvı olmalıdır. Ayrıca iyi bir eritici (solvent) özelliğe sahip bulunmalı ve içinde reaksiyonlar kolaylıkla meydana gelebilmelidir. Bu iş için en uygun sıvı, sudur. Su, Dünyanın sıcaklığını sabit tutmak yani bir termostat vazifesi yapmak maksadıyla kullanılan en ideal bir maddedir.

Deniz suyunun bu zararlı metalleri eritmesine nasıl engel olunduğu, İlâhî Hikmetin ne şekilde işlediğine gelince; Dünyanın ilk oluşma devirlerinde büyük miktarda demir suda erimiş ve daha sonra hidroksit veya silikat yumakları halinde çökelerek bugünkü demir cevheri yataklarını meydana getiren tortal tabakaları teşkil etmiştir. Bu çökelme sırasında, çok büyük yüzey alanına sahip olan yumaklar, civa, kurşun gibi zehirli maddeleri üzerlerine toplayarak sudan uzaklaştırmışlardır. Gerçekten yapılan analizler bu ince taneli çökeltilerin pratik olarak denizdeki bütün zehirli maddeleri ortadan kaldırmış olduğunu göstermektedir.
Böylece yağışların oluşması için gerekli çekirdekler yer üzerinde hazır hale gelmiş olur. Şüphesiz bu maksatla çok miktarda tuzun deniz suyu içinde eritilmesine ihtiyaç vardır. Bunun için, hiç değilse ilk yaratılış safhalarında deniz suyunun asit karakterde olması ve böylece suyun temasta olduğu kayalardan metalleri eritip suya intikal ettirmesi gerekir. Burada bir problemin çözümü gerekiyor. Zira suyu ne şekilde tuzlu hale getirirsek getirelim, sadece sodyum ve magnezyum klorür gibi zehirsiz tuzlar, içinde erimekle kalmayacak, aynı zamanda diğer metallerin tuzları da büyük miktarlarda suya intikal edecektir. Bunların bir kısmı, bilhassa arsenik, civa, kurşun gibi elementlerin tuzları son derece zehirlidir. Zira bu metallerin atomları kükürt atomuna kuvvetle kendilerini bağlarlar. Halbuki canlı organizmalar için bazı kükürt bileşiklerinin mevcut olması bir hayat şartıdır. Yukarıdaki metallerin mevcut olması halinde hayatın bağlı bulunduğu temel mekânizmaların işlemesine engel olunmuş olur.
Modern araştırmalar, su buharının kolayca kendiliğinden bulutları oluşturamadığını göstermektedir. Yüce Allah, ezelî ilim ve irâdesiyle her şeyi akıllara durgunluk verecek derecede plânlamıştır. Yağmur damlalarının oluşması için gerekli çekirdekleri, deniz suyunun içine karıştırdığı tuzlardan yaratmaktadır. Rüzgârlar, binlerce sahili dalgalarıyla döverlerken, sıçrayan küçük su damlacıkları, hava içinde buharlaşır ve küçük tuz zerrelerini atmosfere bırakır. Bu parçacıklar ise rüzgârlarla çok uzaklara kadar her tarafa sürüklenip götürülürler.

Su, yeryüzünde nisbeten sabit bir sıcaklık teminine imkân hazırlar. Eğer güneşten gelen ısı, herhangi bir anda çok şiddetli olur ve dünya fazla ısınırsa, bu durum aşırı buharlaşmaya sebep olur. Buharlaşan su yükselip soğuduktan sonra bulutları oluşturur. Bulutlar güneş ışınlarını uzaya geri yansıtarak dünyanın aşırı ısınmasına engel olur ve böylece altlarındaki kara ve deniz kısımlarını korumuş olurlar. Diğer taraftan sıcaklık çok düştüğü zaman, yağış teşekkülü sebebiyle bulutlar ortadan kalkar ve güneş ışınları gezegenin yüzeyinde tekrar parlamaya başlayarak yerin sıcaklığını arttırırlar. Bu şekilde su, gezegen yüzeyinde oldukça sabit bir sıcaklığın tutulmasına hizmet eder. Diğer taraftan bulutlar aynı zamanda ısının eşit olarak dağıtılmasına da yardımcı olurlar. Çünkü buharlaşma sırasında suyun yüzeyi tarafından emilen ısı, bulutlar teşekkül ederken veya yağmur yağarken buharın yoğunlaşmasıyla açığa çıkar. Buharlaşan su, büyük hızlarla uzak mesafelere kadar kolayca gittiğinden, bu durum güneşten alınan ısının, gezegenin yüzeyine oldukça eşit olarak taksim edilmesini sağlar.

Bir saniyede 16 milyon ton su buharlaşır ve aynı miktar su yere yağmur olarak düşer. Bu değer, bir yılda yaklaşık 505 trilyon tona ulaşır. 20 derecede suyu buharlaştırmak için 585 kalori gereklidir. Bir yılda yeryüzünden buharlaşan su miktarı için ise, 505X1012 ton= 505X1012 X106 gr. Ve 585X505X1012 X106=3X1023 kalori gerekir. Bu hesaplar bize bir yılda buharlaşarak atmosfere geçen suyun ne kadar büyük bir enerjiye ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Su, bilinen maddeler içinde, özgül ısısı en büyük olan ve hayat için çok lüzumlu sayısız üstünlüklere sahip bulunan bir maddedir. Yeryüzünde sıcaklığı sabit ve eşit tutmak için büyük ısı kapasitesine (büyük bir özgül ısıya) sahip bir madde bulunmalıdır. Bu madde de sudur. Zira gündüz ısı alıp geceleyin ısısını koruyacak ve gezegenin yüzeyinin büyük bir kısmını kaplayacak olan muazzam miktarda bir sıvı kütlesine ihtiyaç vardır.
Yeryüzündeki su, Dünya kurulduğundan beri “hidrolojik dolaşım” adı verilen son derece düzenli ve hesaplı bir devir yapar. Okyanuslardan, denizlerden, göllerden, akarsulardan ve topraktan buharlaşarak havaya geçen su buharı, yoğunlaşarak bulutları meydana getirir. Rüzgârlarla oradan oraya sürüklenen bulutlardan da yeryüzüne tertemiz “yağmur suyu” düşer. Atmosfere taşınan su buharının büyük bir bölümü tuzlu okyanus sularından sağlanır. Bu açıdan bakıldığında, hidrolojik dolaşım, aslında tuzlu suyun tatlı suya dönüşme (arıtma) mekânizması olarak düşünülebilir. Bir yılda hidrolojik dolaşım sonucunda yaklaşık 505 trilyon ton su yoğunlaşır. Atmosfere geçecek suyun önce yeryüzünden buharlaşması gerekir. Buharlaşma enerjisinin tek kaynağı ise Güneştir. Yeryüzü, her yıl 13,4X1020 kilokalorilik bir ısı enerjisini Güneşten sağlar. Bu enerjinin yaklaşık %22’si buharlaşma için harcanır. Herhangi bir anda, atmosferdeki su buharı miktarı ise, 13X1012 ton kadardır. Bu değer, değişmeyen sabit bir miktardır. Yere düşecek yağış yüzünden azalacak nem, hemen buharlaşma yolu ile telafi edilir. Böylece bulutlardan yere düşecek suyun yerine yeryüzünden taptaze su buharı geçer. Bir taraftan eksilen su, öbür taraftan tamamlanır, düzen yeniden kurulur.

Suyun fizikî ve kimyevî husûsiyetlerinde bazı gariplikler göze çarpar. Suyun sıcaklığı 0°C’den 4°C’ye yükselirse, suyun hacminin artması gerekirken, azalır. Sıcaklığı 4°C’den daha yukarı çıkarsa, suyun hacmi büyür. Su donup da buz haline geçerse, hacmi azalacağı yerde artar, yoğunluğu da azalır. Bunun için buzun yoğunluğu suyun yoğunluğundan küçüktür ve buz, su üzerinde yüzebilir. Böyle olmasaydı, akarsu ve göllerde buz haline geçip donan su, hemen dibe çökecek ve bu buzlanma ile su altı hayatı sona erecekti. Bu sebeple kışın üst yüzeyi donan suların altında, ılık bir ortamda, hayat devam eder.

Okyanuslardan buharlaşan su, tekrar okyanuslar üzerine düşmez. Buharlaşan su, su buharı olarak havaya karışır. Üst atmosferdeki kuvvetli rüzgârlarla, son derece karışık bir dolaşım sonucunda, tüm Dünya üzerine dağılır. Böylece ihtiyaç duyulan nem, değişik bölgelere kadar ulaşır. Rüzgârların sağladığı bu hava dolaşımı sayesinde, devamlı yağışlı ve devamlı kuru bölgeler ortadan kalkmış, hemen hemen her bölge suya kavuşmuştur. Su, hidrojen ve oksijen gazlarından meydana gelir. Suda %11,11 oranında hidrojen, %88,89 oranında oksijen vardır. Hidrojen yanıcı bir gazdır, oksijen de yakıcı bir gazdır. İlâhî Kudret, yanıcı ve yakıcı gazdan, yanmayan suyu yaratmış ve bunu ateş söndürme vasıtası yapmıştır.Bir su molekülü kimya dilinde H2O sembolüyle anlatılır. Bu sembol, su buharının işaretidir (hydrol). Suyun sıvı hâldeki şekli iki molekül sudan oluştuğu için (H2O)2 sembolüyle anlatılır. Suyun katı yani buzlu hali üç su molekülünün birleşmesinden meydana gelir ve (H2O)3 sembolü ile gösterilir (trihydrol).

Su, havada, denizde, toprak altında ve toprak üstünde bulunur. En kararsız bulunduğu yer, toprak üstüdür. Toprak üstündeki su, ya buharlaşarak havaya uçar, ya da toprak altına sızarak yer altı sularını oluşturur. Suyun en mühim kaynağı okyanuslardır. Dünyanın dörtte üçü su ile kaplıdır. Suyun bu kadar çok olmasının bir hikmeti de, yeterli buharlaşmayı sağlamak ve yağış rejimini düzenlemektir. Dünya üzerinde okyanusların dağılımı bu kadar çok olmasaydı, yere düşecek yağışta mühim ölçüde azalma görülecek, bunun sonucunda şiddetli bir kuraklık hüküm sürecekti.

Su, hayat demektir, enerji demektir, bereket demektir, zenginlik demektir. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, özetle bütün canlılar suya şiddetle ihtiyaç duyarlar. Çünkü canlı hayatı suya bağlıdır. Su, sadece canlı varlıkların beslenmeleri için gerekli bir madde değildir. Su, atmosferde su buharı olarak bulunurken, yeryüzünün radyasyon kaybından ötürü geceleri aşırı soğumasını önler. Yine toprağı aşırı soğumaktan koruduğu için taze meyva ve sebzelerin donmasını önler. Su sayesinde iklim farkının en aşağı seviyede gerçekleşmesi sağlanır, gece ile gündüz arasında çok aşırı sıcaklık farkı görülmez.

“Kupkuru ve çorak yerlere suyu ulaştırdığımızı, onunla gerek hayvanlarının, gerekse kendilerinin yiyegeldikleri ekini çıkarmakta olduğumuzu da görmediler mi? Hâlâ da görmüyorlar mı?” (Secde, 32/27) Bu ve benzeri âyetlerde Yüce Allah, hayat kaynağı olan suyu kendisinin indirdiğini, yağmuru kendisinin yağdırdığını, bu sularla kupkuru toprağın canlanarak çeşitli bitkiler bitirdiğini insanlara bildiriyor. Bunu ibretle görmeleri, düşünmeleri gerektiğini hatırlatıyor.
“Allah, gökten bir su indirdi ve onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz ki bunda dinleyen (Hakka kulak veren) toplum için bir ibret vardır.” (Nahl, 16/65) Hadîd sûresindeki bir âyette de şöyle buyrulur: “Bilin ki Allah, ölümünden sonra yeryüzünü canlandırıyor. Aklınız ersin diye gerçekten, size âyetleri açıkladık.” (Hadîd, 57/17)
“Rüzgârları gönderip de bulutları harekete geçiren Allah’dır. İşte bu şekilde Biz onları ölü bir bölgeye göndeririz de ölümünden sonra toprağa hayat veririz. Ölülerin yeniden dirilmesi de böyle olacaktır.” (Fâtır, 35/9) Bu âyette Yüce Allah, hem toprağı, indirdiği su ile dirilttiğini bildiriyor ve hem de ölüleri dirilteceğini haber veriyor.
Ektiğimiz ekinleri bitiren de Allah’dır. Yüce Allah, bu hususta bizi düşünmeye davet ediyor: “Söyleyin; ektiklerinizi yerden bitirenler sizler misiniz, yoksa Biz mi bitiriyoruz? Dileseydik Biz onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız.” (Vâkıa, 56/63-65) Ektiğimiz ekinleri, her türlü sebze, meyva ve bitkileri bitiren şüphesiz Yüce Allah’dır. Allah’ın dilemediği hiç bir şey olmaz. Allah, dilerse ektiklerimiz kuruyup gider, hiç bir ürün elde edemeyiz. Bunları düşünmek insan olarak bizim vazifemizdir.

“Söyleyin; içtiğiniz suyu buluttan indirenler sizler misiniz, yoksa onu Biz mi indiririz. Dileseydik onu acılaştırırdık; hâlâ şükretmez misiniz?” (Vâkıa, 56/68-70) Gerçekten insan şöyle bir düşünmeli; eğer sular acı veya tuzlu olsaydı biz bunları nasıl içerdik. Tatlı suyun içimi kolaydır ve içilirken insana büyük bir zevk verir. Bütün bunlar, ibret alanlar içindir.

Gökten rızık indirilmesinin anlamı; -Allah bilir- suların buharlaşması, bulut ve yağmurun meydana gelmesi, yağmurun toprağa yararlı maddeler taşıması; güneş ışınlarının toprağa, bitkilere ve hayvanlara hayat vermesidir. Yağmur sularındaki çeşitli maddeler, yıldırımlarla havada oluşan bir takım kimyevî maddeler, bitkilerin zengin gıda çeşitleriyle beslenmesine sebep olmakta, bu gıdalar, bitkilerden yiyen insanlara doğrudan veya bitkileri yiyerek beslenen hayvanlardan, dolaylı olarak, geçmektedir. Allah’ın gökten rızık indirmesinin anlamı, bu olabilir.

“O Allah ki size açık belgelerini, mûcize ve delillerini göstermekte ve üzerinize gökten rızık indirmektedir. Ancak O’na yönelip gönül verenler öğüt ve ibret alırlar.” (Mü’min, 40/13) İnsanın kendi yapısında ve dış âleminde ilâhî varlığa ve birliğe delâlet eden sayısız belgeler ve deliller her gün gözler önüne serilmektedir. Bu âyette işaret edilen bir husus da Yüce Allah’ın gökten su indirmesi, bu su ile kaynakların beslenmesi, toprağın bereketlenmesi ve suyun çeşit çeşit rızıklara sebep olmasıdır.

Allah Teâlâ gökten indirdiği su ile yeryüzüne hayat verir. Bütün canlılar su ile hayatlarını devam ettirirler. Bu bakımdan insan için suyun önemi büyüktür. Yüce Allah Şûrâ sûresinde şöyle buyurur: “O, (insanlar) ümitlerini kestikten sonra, yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O, hakîkî dosttur, övülmeye lâyık olandır.” (Şûrâ, 42/28) Su, hayat demek olduğundan, yağmurun uzun süre yağmaması, insanlar için bir ümitsizlik sebebi olur. İnsanlar, “Yoksa yağmur yağmayacak mı?” diye endişe ederler. Böyle bir ümitsizlik anında Yüce Allah, gökten yağmur indirerek insanları sevindirir. İndirdiği yağmurla rahmetini her tarafa yaymış olur.
Su, iki molekül hidrojen ve bir molekül oksijenden oluşan renksiz, kokusuz sıvıdır. Su, hayat kaynağıdır. Çünkü bütün canlıların varlığı suya bağlıdır. Hayat, maddelerin bir eriyiği olan protoplazma’da oluşur. Bununla korunur ve devamlılığı sağlanır. Susuz protoplazma olmaz, protoplazmasız da hayat olmaz.

Sular; tatlı ve tuzlu olmak üzere başlıca ikiye ayrılır. İnsanların ve bitkilerin hayat kaynağı olan sular, tatlı sulardır. Tatlı suyun nasıl oluştuğu Kur’ân-ı Kerîm’de açıklanır. Yüce Allah, sık sık, rüzgârların bulutları taşıdığını, yağmurun yağmasında rüzgârların en büyük faktör olduğunu bildirir: “Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah’ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre âmâde duran bulutları döndürmesinde, düşünen kimseler için deliller (ibretler) vardır.” (Bakara, 2/164)

Yaz mevsiminde yeterli su bulamayan bir çok bitki kurur. Bu, bitkilerin ölümüdür. Kuruyan bitkilerin tohumları uzun bir süre sanki ölü imiş gibi beklerler. Ne zaman Allah su gönderirse, su ile buluşan tohum, toprağa karışarak yeniden canlanır. Yüce Allah; “Biz bütün canlıları sudan yarattık..” (Enbiyâ,21/30) buyurur. Yüce Allah suyu, hayat kaynağı kılmıştır.
https://youtube.com/watch?v=uaBGHtY9hs0

Comments are closed.