logo

Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın zorlaştırmayın.

islam

02.02.2023

Yunus Emre İlahileri – Agâh / Erkan Mutlu /Erol Dönmez / Bekir Çiçek /Mehmet Kemiksiz/Aykut Kuşkaya

Yüce dinimiz İslâm; küfrün, karanlığın ve batılın talan ettiği gönüllere sevgi, aşk, adalet ve merhamet üzerine kurulacak olan yepyeni bir medeniyet müjdesiyle gelmiştir. Yüce Rabb’imizin ulu katından ufuklarımıza bir rahmet ve bereket halesi olarak dokunan bu kutlu müjde, kızgın çöllerde asırlardan beri bunalmış ve bitap düşmüş olan bütün insanlığa Sevgili Peygamberimiz’in örnekliğinde sevgiyle ve aşkla yeşeren ferahfeza bir mutluluk iklimi armağan etmiştir. Bu yüzden İslâm medeniyetine sevgi ve aşk medeniyeti diyebileceğimiz gibi bu ideallerle yoğrulan Müslüman cemiyete de rahatlıkla bir sevgi toplumu diyebiliriz. Allahu Teâlâ’nın ilahi buyruklarını bu topluma bir şifa şerbeti misali içiren Sevgili Peygamberimiz’in, üzerine basa basa ve yeminle ifade buyurduğu aşağıdaki hakikatten beslenen İslâm toplumu bugün yeniden böyle bir huzur ırmağıyla arınmaya, aklanmaya ve paklanmaya muhtaç hale gelmiştir. Bu arınmanın en önemli hammaddesi ise kuşkusuz sevgidir, bu yoldaki temel ölçü sevgi ve aşk olmalıdır. Şöyle buyurur İki Cihan Serverimiz: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.” 

Rasûlullah Efendimizin izinden giden ve onun işaret buyurduğu sevgi yolunun sevdalısı olan âlimlerimiz, ariflerimiz ve gönül dostlarımız bu yadigâr iklimleri aşkın ve sevginin solmaz boyasıyla renklendirmiş ve dahi desenlemişlerdir. Sözün sultanı Mevâna, Peygamber Efendimiz’in yolunu ve bu kutlu yolun yolcularını şöyle tasvir eder; Peygamberimiz’in yolu, izi aşktır. Biz aşk çocuklarıyız. Aşk bizim anamızdır.   Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin yolundan gidenler için çağın pütürlü yüreğine haykırdığı hakikat de onun nasihat adlı şiirinde şöyle dile gelir:   “Allah için herkese hürmet et de sev sevil”   Sevmek, bu sevginin içinde tıpkı sıcak suda şekerin eridiği gibi erimek ve bunun neticesinde sevilmeyi başarmak. Çağımızın nefret ve şiddet üreten bütün yapılarına en büyük isyan ve başkaldırı bu veciz cümlenin içinde gizliyken aynı zamanda yeniden dirilişin müjdesi de bu sevgi ifadelerinin arasında saklanmış bir hazine gibi parıldamaktadır.  

Canımızı İlâhî Aşk ve Sevgiyle Doldurmamız Lazım.

 Bizleri bin bir meziyetle mücehhez olarak yaratan Yüce Rabb’imiz, aynı zamanda biz insanları sevgiyi, hürmeti ayakta tutabilen bir özellikte ve dahi güzellikte var etmiştir.   Bu yüzden bir Müslümanın bütün davranış ilkeleri sevgiye dayanmak zorundadır. Bu ilişki ister Yüce Allah’a, O’nun Rasûlü’ne, ister diğer insanlara, hayvanlara hatta bütün canlılara olsun davranışlarımızdaki bu sevgi ölçüsü hiç değişmez. Dinimiz İslâm’ın ulvî prensiplerini şiir diliyle en veciz şekilde ifade etmeyi başaran Yunus Emre, sevgi, hoşgörü, rahmet, merhamet gibi temel değerlerimizi hayatımıza nasıl ölçü yapacağımızı aşağıdaki dörtlüğüyle şöyle ifade etmiştir;  

Elif okuduk ötürü Pazar eyledik götürü Yaratılmışı hoş gördük Yaratandan ötürü.

Cümle yaratılmışı Yaratanımıza hürmetten, sevgi ve saygıdan dolayı hoş görmek, onlarla ilişkilerde her zaman sevgiyi temel almak, tabiatın tahrip edildiği ve dünyanın adeta kıyamete sürüklendiği bu günün dünyasına verilecek en mukaddes mesajların başında gelmektedir. Gönlü sevgiyle yeşertmek ve canı aşkla doldurmak düşüncesi bu sebeple İslâm coğrafyasının en büyük çabasının ortak adı olmuştur. Bu ulvi düşünce, sadece fikir düzeyinde kalmamış, aynı zamanda duyarlı bütün Müslümanların topyekûn bir çilesi haline gelmiştir.   Bu büyük dertle dertlenerek yaşadığı bu sağır ve kör asırda çağın vicdanına sevgiden, aşktan ve muhabbetten güçlü kaleler kurmaya çalışan Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi, İslâm’ın bu en büyük meselesini bir şiirinde ne güzel dile getirmiştir;  

Sana yok âlemde sânî Âlemin cân u cânânı Aşkınla dolmayan cânı Gülüm n’idem

Canlar aşkla, sevgiyle ve muhabbetle dolacak ki insan herkese hürmet edecek, sevecek ve sevilecektir. Zira sevgiden yoksun bir toplum, zulmün, karanlığın ve bütün kötü huyların kör kuyularında mahkûm olur. Ne Rabb’ini sevebilir ne de onun sevgisine mazhar olabilir. Böyle bir toplumda ise iman yeşeremez, ihlâs filizlenemez ve hürmet çoğalamaz. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi gibi gönül sultanlarının nasihatlerinde bilhassa sevgiyi, hürmeti ve şefkati dile getirmesinin asıl manası da budur.

Yalnız Allah İçin Sevmek Mü’minin Şiarıdır.

Sevgi, karşılık beklemeden yapılmalıdır. Sevgiyi bir çıkar, haksız kazanç ve makam elde etme gibi süfli amaçlar için kullanmaya çalışanların sevgiden ve aşktan zerre kadar nasipleri yoktur. Sevgiyi yalnızca Allah’a hasretmek ise kâmil mü’minin şiarındandır. Sevdiğini sırf Allah için sevmek, hiçbir sevgiyi Allah sevgisinin önüne geçirmemek ve Yüce Allah’ın sev dediklerini nefsine ağır gelse de hiç tereddüt göstermeden sevmek Müslüman için temel yükümlülüklerden birisidir. Ali İmran 31.ayette bu hususta Yüce Rabb’imiz şöyle buyurmaktadır:

”(Ey Rasûlüm) de ki; ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.”

Sevgili Peygamberimiz de sevgiyi yalnız Allah’a hasretmek hususunda bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

”Kimde üç meziyet bulunursa kâmil iman sahibidir. 1- Allah ve Rasûlü kendisine başkalarından daha sevimli olmak. 2-Bir kimseyi severse ancak Allah için sevmek. 3-İman ettikten sonra küfre düşmekten ateşten kaçar gibi kaçınmak.”

Bu ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden anlıyoruz ki; kâinatı Allah için sevmek, tabiatı Allah için sevmek ve bütün mahlûkatı onun rızası için sevmek bir insanın kâmil mü’min olabilmesi için gereken en önemli hasletlerin başında gelmektedir. Bu yüzden de her ferdin olgun birer Müslüman olabilmeleri için İslâm toplumlarında ariflerimiz hem veciz şiirlerle hem de birbirinden değerli nasihat kitaplarıyla sevgi ve aşk bahisleri işlemiş, bu hususta insanları aydınlatabilmenin yoğun mücadelesini vermişlerdir. İslâm’ın Müslümanlara öğretmek istediği sevgi, her varlığı kapsayan ve hiçbir yaratılanı dışarıda bırakmayan bir anlayışta vaz edilmiştir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz’in yakın arkadaşları sevgiyi merkeze alan bir gönül medeniyetinin ilk temsilcileri olarak bu hususta adeta birbirleriyle yarışmışlardır. İslâm toplumlarının yabancı kültürlerin etkisi altında kalmaya başlamalarının ardından ise sevgi Yüce Allah’a hasredilen ulvî bir değer olmaktan çıkma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. İşte böyle ayrık zamanlarda devreye giren gönül sultanlarımız, yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalan sevgiyi yeniden ait olduğu Rabb’imize hasredebilmenin mücadelesini vermişlerdir. Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi de sevginin bu kaybolma tehlikesine karşı yolundan gidenleri uyarıp bu hususta azami dikkat kesilmeleri için onları şu dizesiyle uyarmak istemiştir;  “Her göze diken olma sünbülü ol gülü ol”

Sevgi En Büyük Davadır.

Sevgi, şifalı meyveler veren bir bereket ağacıdır. Yüce Allah’ı layıkıyla sevmeyen bir insanın hakkıyla iman ettiği düşünülemez. İmanın ve bütün hayatın merkezine sevgiyi alan bir din, böyle bir yolu baş tacı edenleri bereketlendirecek ve sonsuz mutluluğa kanatlandıracaktır. Yüce Rabb’imizin Kur’an-ı Kerim’de en sevdiği kullar arasında sabredenleri, sıkça tövbe edenleri, temizlenip kirlerinden arınanları, muhsinleri, muhlisleri ve bunun gibi en güzel huyları gönlüne elbise olarak giyenleri zikretmesi, sevginin insana ve topluma ne güzel bir bereket emzireceğinin en güzel örneğidir. Sevgiyi dava olarak giyinenler hem insanlar arasında kötü huyların yaygınlaşmasının önüne geçmiş olurlar hem de yaşadıkları toplumların huzur ve güvenin ferahfeza ikliminde yol alarak mutluluğa ulaşmasını temin etmiş olurlar. Bu yüzden sevgi hem insanlar için hem de toplumlar için yüklenilecek en büyük davadır. İslâm toplumları, sevgi ve aşk yolunun gür ırmağı Yunus Emre’nin aşağıda ifadesini bulan beytini bu anlamda yorumlamayı başarabilirlerse, şiddet ve hiddet sarmalında inim inim inleyen insanlığın nihai kurtuluşu için en büyük adımı atmış olacaklardır: Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için Dost’un evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim.

Asırlardır felsefelerini kendi halklarını rahat ettirebilmek için gönüller yıkmak üzerine kuran ve günümüzde bütün dünyada ama özellikle İslâm coğrafyalarında gönüller yıkmayı sürdürerek insanlığın bütün değerlerini tarumar eden çağımızın azgınlarına geçit vermemek için dünyanın merkezine sevgiyi hâkim kılan bir anlayışı yerleştirmemiz lazımdır. Bu yol, Yüce Rabb’imizin yoludur ve O’nun eşref-i mahlûkat olarak yarattığı insana en ziyade yakışan yoldur. Bu yol, Sevgili Peygamberimiz’in yoludur ve O’nun eşsiz örnekliğinde cahiliye illetine batmış olan bir toplumu kirlerinden arındırıp saadet ülkesinin yoluna tahvil etmeyi başarmıştır. Bu yol, ariflerimizin, âlimlerimizin ve bütün gönül dostlarının yoludur ve onlar gerek şiirleriyle, gerek örnek davranışlarıyla ve gerekse nesirleriyle bu yolun en yılmaz savunucuları, takipçileri olmuşlardır. Üstelik bununla da kalmayıp yaşadığı çağın insanlarının yolunu sevgiyle aydınlatmanın çilesine gönüllü yazılmışlardır. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi de nasihat adlı şiirinin 4. beytinde böyle bir davanın ve çilenin talibi olarak çağımızın devasız gibi görünen hastalıklarına şifa reçetesi ve bu reçetenin üzerine vurulan bir sevgi mührü olmayı başarmıştır; Allah için herkese hürmet et de sev sevilHer göze diken olma sümbülü ol gülü ol.

 Ne mutlu bu davayı layık-ı vech ile yüklenenlere…

Mürsel Gündoğdu


Hepimiz insan olarak aynı özden, aynı topraktan yaratıldık. Hepimiz beşer olarak aynı babadan, Âdem’den; aynı anneden, Havva’dan geliyoruz. Hepimiz aynı dünyayı, aynı âlemi birlikte paylaşıyoruz. Hepimiz aynı güneşin ısısından, aynı ayın ışığından istifade ediyoruz.

Hepimiz Âdem’in çocukları olarak Allah nazarında tarağın dişleri gibi eşitiz. Hz. Ali’nin, “Ya hilkatte eşimsin ya dinde kardeşimsin” sözü bu hususu veciz bir şekilde ifade etmiştir. Geleneğimize göre insan, insanın kurdu değildir. İnsan, insanın umududur, sığınağıdır. Bunun içindir ki; medeniyetimizin insan anlayışı, modern zamanların sözde insan merkezli anlayışından oldukça farklıdır. Yunus Emre’nin ifadesiyle bizler, “Yaratılanı Yaratan’dan ötürü severiz”. Zira her insan Allah’ın bir ayetidir. Her insan Allah’ın bir eseridir.

Bizim hem insan olmaktan hem de İslam’a inanmaktan kaynaklanan kardeşliğimizin bir hukuku ve bir ahlâkı vardır. İnsan olmaktan kaynaklanan kardeşliğimiz gereği hangi dinden, hangi ırktan, hangi renkten, hangi coğrafyadan olursa olsun her insan saygındır. Bu sebeple insan, insana zulmedemez. İnsan, insana haksızlık edemez. Her insanın canı, kanı, malı, onur ve haysiyeti muhteremdir, mukaddestir, dokunulmazdır. Bizlere bu yüce değerleri öğreten dinimizdir, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.s)’dir. O, Medine-i Münevvere’ye hicret ettiğinde, bütün gayr-i müslimlerle bir sözleşme imzalamıştır. Böylece farklı dinler ve kültürlerin bir arada barış ve huzur içerisinde yaşayabilmelerinin ahlâkî ve hukukî temellerini atmıştır.

Din-i mübin-i İslâm’dan kaynaklanan kardeşliğimize gelince; bu kardeşlik, soy, sop, dil, bölge ve asabiyet temelinde bir kardeşlik değildir. Hele hele çıkar temelinde bir kardeşlik hiç değildir. Yüce değerler ve yüksek idealler etrafında bir kardeşliktir. İman ve takva ekseninde bir kardeşliktir. İslâm kardeşliğidir. Müslümanlar, aynı bütünün parçalarıdır. Aynı birin yansımalarıdır. Tevhid ile gelen vahdetin temsilcileridir. Müslümanlar, aynı bedenin organları, aynı binanın tuğlaları gibidir. Müslümanlar, birbirlerine hak bağı ile bağlıdır.

Müslüman, Allah’a ve O’nun mesajlarına saygı duyan, Allah’a ta’zimde bulunan ve Allah’ın yarattığı bütün mahlukata şefkat nazarıyla bakan insandır. Müslüman, Müslüman kardeşini en az kendisi kadar değerli ve saygıdeğer görür. Onu hor, hakir ve küçük göremez. Müslüman, kendisi için istediğini kardeşi için de ister. Müslüman güvenilir insandır. Eli ve diliyle zarar vermez; kardeşine zulmetmez, haksızlık etmez, düşmanlık etmez. Müslüman, kardeşine sırt çevirmez; sıkıntılı anında ona destek olur. Müslüman, kardeşinin üzüntüsünü, sevincini paylaşır.

Bugün Âdem’in çocukları olarak kardeşliğe, merhamete, şefkate, insaf ve vicdana her zamankinden daha fazla muhtacız. Bugün insanlık ailesi olarak yüce değerleri hayatımıza aktarmaya her zamankinden daha fazla muhtacız. Bugün insan olmaktan kaynaklanan kardeşliğimizi yeniden hatırlamaya ve bu doğrultuda birlikte yaşamanın hukukunu ve ahlakını oluşturmaya her zamankinden daha fazla muhtacız.

Bugün İslâm ümmeti olarak İslâm diyarlarını yeniden ilim, hikmet ve marifet yurduna dönüştürmek için çalışmaya ihtiyacımız var. Bugün İslâm coğrafyasında yeniden barış ve esenliği, merhamet ve şefkati, kardeşlik ve dostluğu, hak ve adaleti, ahlak ve fazileti egemen kılmaya ihtiyacımız var. Birliğe, beraberliğe, yardımlaşmaya, dayanışmaya, saygı ve muhabbetle birbirimizi kucaklamaya ihtiyacımız var. İslâm’ın medeniyetler inşa eden eşsiz ilkelerine yeniden sarılmaya ihtiyacımız var.

Mesut Kurtis – Tabassam (Full Album)

Unutabilmenin de kendisine mahsus zevkleri var. Acı, içimizde sonsuza dek yaşamadığı için hayata tutunabiliyo­ruz. Geleceğin daha güzel olacağına dair bir ümit besliyo­ruz. Böylece ayakta kalıyor, sevmeye, çalışmaya devam edi­yoruz. “Ey ömrün en güzel türküsü Aldanış/ Aldan! Gelmiş olsa bile ümitsiz kış.” İnsan aldanmayı istiyor, ölümün ve acının kol gezdiği bir dünyada başka türlü nasıl direnebilir?

Her aşk, sonsuza dek sürme istidadı taşıyor. Severken ak­lımıza ayrılık gelmiyor. Ayrılığı sevdaya dahil etmiyoruz. Tıpkı yaşarken ölümü düşünmek istemediğimiz gibi. Şey­lerin zeval bulması, yokluğa karışması, ağzımızın tadını bo­zuyor. Hep bir yenileniş duygusuyla, sil baştan yaşamak isti­yoruz hayatı. Verilmiş her anı, bir armağana kavuşur gibi se­vinçle tatmak istiyoruz.

Oysa azar azar çürüyor vücutlarımız. Söyleyecek sözleri­miz tükeniyor. Aynı kelimelerle konuşmaktan dilimiz aşını­yor. İnandığımız ülküler politik propagandayla kirletiliyor. İnandığımız insanlar, hayatın bir yerinde bizi hayal kırıklı­ğına uğratabiliyor. Bazen kendimize şaşırıyoruz. Yalan söyle­yebilme yeteneğimize, kendimizi kandırabilme kudretimize. Hayat ilerledikçe, kendi cehennemimizin kara deliğine doğ­ru çekiliyoruz. “Herkesin bir kez kendi cehennemine inme­si gerekir” demişti Cesare Pavese. Kimimiz, hiç oradan çık­mıyor. Kimimiz, aldanışın vaatlerine kanarak orayı cenne­ti sanıyor.

Her yerde insanlar kendilerini övmek ihtiyacı duyuyor. “Ben boşuna yaşamadım” demek ihtiyacı, aynaya bakmak ihtiyacı duyuyor. Günübirlik sözlerin arasına kişisel propa­gandanın kırılgan şivesi karışıyor. İşte o kadar kırılganız. Vü­cutlarımız gibi, kimileyin ruhlarımız da çürüyor. O yüzden, birisi bize var olduğumuzu söylesin istiyoruz. Birisi bize sahici insanlar olduğumuzu hatırlatsın. Hayatımızı övülmeye değer bulsun.

Söylediğim sözlerle hayatım arasında günbegün derin bir yarık oluşuyor. Ruhuma şifa olsun diye yazdığım her keli­me, ona ayıracak bir sessizliğim yoksa yaramı daha da onul­maz kılıyor. Yazmak tehlikeli. Yazmak insanın hançeresin­den bir neşide gibi fırlamıyorsa eğer, endişeyi tırmandırıyor. Söz, sükûtla taçlanmıyorsa yerlere düşüyor. Bir ruhtan çıkıp başka bir ruha değiyorsa sözün anlamı var.

Üzerimdeki bütün maddî örtüleri atsam benden geri­ye ne kalacak? Mesleğimin, toplumsal rollerimin, imgeleri­min dışında kimim ben? İnebildim mi kendi cehennemime? Cennetin kokusu yokladı mı hiç ruhumu? Kelimelerin nü­fuz edemediği bir sidretu-l-münteham var mı benim? Daha önemlisi, bir miracım var mı?

İnsan sadece anda yaşıyor. O uzun, o büyük şimdinin coğrafyasında. Bugün seviyor, yarın darılıyoruz. Oysa ka­nat takıp uçabilsek, gökyüzüne çıkıp da âlemi seyredebilsek; yükselebilsek de ömür denen o kavisli ırmağı bir bütün ola­rak görebilsek; yağmur kokan bir sabaha karşı camı açıp da içimize gökyüzünü çekebilsek, mevcudatın yalnız aşk üzere yaratıldığını hissedeceğiz. Sessizliğin sesini duyacağız. Oraya kelimeler girmeyecek. Aklın orada yeri yok. Sadece teslimi­yetin dile gelmez neşesi.

Hayat hâlâ damarlarımızda akmaya devam ediyorsa aşkın güzelliğiyledir.

Kemal Sayar, Herşeyin Bir Anlamı Var

“Bir ev duvar ve kirişlerden oluşur, bir yuva sevgi ve rüyalardan.”

Ralph Waldo Emerson

Kısa bir zaman öncesine kadar insanlar doğdukları şehirde yaşar ve ölürlerdi. Modern zaman insanı, evini kolay terk ede­biliyor. Bellek uçucu ve uçan. Kök salmıyor, derinlere inmiyor. Bireylerdeki “mekânsal” ev algısı, “geçici” ev algısına dönü­şüyor. Mekânın değersizleşmesi, meskûn olmanın toplumsal ilişkilerinden bizi mahrum bıraktığı için, dikkatimizi hare­kete, yer değiştirmeye ve küresel hız kültürüne tevdi ediyor. Oysa ev, Gaston Bachelard’ın dediği gibi, insanın düşünceleri, anılan ve düşleri için en büyük bütünleştirici güçlerden biri­dir. Evin öğüdü, yaşanılanınızda sürekli bir yankıdır.

Bugün mahremiyet adası ve tahayyül mekânı olmaktan çıkararak sığınaklara dönüştürdüğümüz modern ev, artık evdeki tüm bireylerin ihtiyaçlarını karşılayacak eğlence merkezleri gibi tasarlanıyor adeta. Bireycilik, ev içindeki ya­şama da olanca hızıyla etki etmiş ve evin her odasını ayrı bir interaktif yaşam alanına dönüştürmüştür. Birbirimizden ayrı, yan yana yaşayabildiğimiz evlerimiz artık bir tefekkür, dayanışma, manevi bir çekim merkezi olmak yerine bir oya­lanma adacığı. İşte bu, evin anlamdan boşalmasıdır. Çocu­ğun kendisini daha geniş bir bütünün parçası, karıkocanın birbirlerini daha yüksek bir mefkûrenin taşıyıcısı olarak al­gılamadığı bir ev, anlamdan boşalmıştır. “Buralar, aşkın ve dostluğun paylaşılan teneffüs avlusu statüsünden bölgesel çarpışma alanlarına, birlik şantiyesinden tahkim edilmiş sığmaklar toplamına dönüşmüştür,” diye yazar Zygmunt Bauman. Evin fertleri, ruhları birbirine dokunmadan, hatta bazen birbirlerini uzun süre görmeden bile yaşayabilirler.

Aileyi bir arada tutan şey yakınlıktır. Menfaat siz, teklif­siz, hesapsız, maskesiz, sadece kendi olmanın tatlı huzuru. Ev yuva olmaktan çıkarılıp bir eğlence merkezine veya bir pansiyona dönüştüğünde, herkesin başının çaresine bakma­sı gerekecektir. Soğuyan insan ilişkileri aileyi de muhasara altına almış bulunuyor ama yapmamız gereken, geçmişin yasını tutmak yerine, insan olmanın özüne sadık kalmak. Bu da evi yeniden sıcak bir yuva olarak tesis edebilmekle mümkündür. Elektronik aletleri, yani bizi dış dünyanın keş­mekeşine açan ve ruhlarımızı her türlü istilaya hazır hale getiren ekranları kapatıp birbirimizin gözlerinin içine baka­bilmekle. Dış dünyanın kaosunu ancak kendi içimizde, evin sıcaklığı ve samimiyetiyle bir nebze söndürebiliriz.

Aile bireyleri evde kendilerini muhafaza altında ve güven­de hissedebilmek için ruhun çağrısına kulak vermeli; birbir­lerine olan o mesafeyi, sevgi sözcükleriyle yürümeye gayret etmelidir. Karı-koca ve ebeveyn-çocuk arasındaki mesafeyi kalplerimizi birbirine yakın kılarak kısaltmak zorundayız. Ama sadece gözlerimizin içine bakmak yetmez. Bir ufuk göz­lerimizi kamaştırabilmeli; insan olmanın anlamına dair bir soru bir ruhtan diğerine misafir gidebilmeli. Malayani olanın değil de ruhu daha yukarılara çıkaracak bir bilincin kanat­larına tutunarak, hayatlarımızın ve ölümlerimizin boşuna olmadığının bilgisiyle birbirimize uğramalıyız. Bu dünyada misafiriz; evlerimizde ve bedenlerimizde misafiriz.

Dünyadaki ilk günümüzden itibaren diğer insanlara tepki vermeye başlarız. Yeni doğan bebekler dahi sahip oldukla­rı ayna nöronlarla başkalarını taklit etme ve duygularıyla ahenk sağlama yolunda bir beceriye sahiptir. Beyin mutlak bir yalıtım içinde işleyen bir makine değil, içinde bulundu­ğumuz çevreye tepki vermeye programlı bir sinirsel sistem­dir. Beyni şekillendiren yaşantıdır ve bebekken gördüğümüz ihtimam ve dikkat beynimize adeta nakşedilir. Epigenetik çalışmaları bize sosyal davranışı belirleyen genlerin çevrey­le sahneye çıktığını gösteriyor. Çevre, bir genin aktif olup ol­mayacağını belirleyebiliyor. Bu da bizi yeni bir ihtimalle baş başa bırakıyor: Ruhsal gelişimimiz sadece ebeveynlik tarz­larından ve beyinden değil, içinde yaşadığımız toplum ve kültürden de etkilenir.  Bugün Batı kültüründe yaşayan pek çok insan kendi çıkarını ötekinin önüne koymanın en doğal hakkı olduğunu düşünüyor. Bu inanış da sanayi kapitaliz­minin ve ekonomik sisteminin temelini teşkil ediyor. Aileler bazen ahlaki değer adına çocuklarına bilinçdışı süreçler­le toplumun genel geçer değerlerini zerk edebiliyor. Çünkü her toplum bir “mega aile”dir ve onun genel kabulleri geniş toplumsal kesimlerin bilerek veya bilmeyerek düşünceleri olmak İstidadındadır, Demem o ki bir toplum bencilliği yü­celtiyorsa anne babalar da çocuklarına “önce can” felsefesi­ni İleteceklerdir. Batı’nın gerçekliği maddi ve teknik ilerle­me üzerine kuruludur. İnsanın artan büyüme ve üretkenliğe “Başkalarının duygu ve düşüncelerine açık olmak, başkasını benden farklı olduğu için bir zenginlik kaynağı bilmek, ötekinin ihtiyaçlarını da kendi ihtiyaçlarım kadar öncelikli saymak.” tabi olması beklenir. Maddi refah, duygusal refahın önüne geçer. Başka insanların çıkar ve ihtiyaçlarını gözetmeyen bir bencillik toplumsal norm haline gelmiştir.

Bireycilik, ta­mahkârlık ve maddecilik üzerine kurulu bu bencillik, bütün toplumun kolektif ihtiyaç ve çıkarlarını hasıraltı etmektedir. Aşın rekabetçi bu tarz kültürler beyin gelişimini de olumsuz etkileyip annelerin strese girmelerine, bebeklerin de daha rüşeym halinde strese maruz kalmalarına yol açmaktadır. Peki çıkış yolu ne? Ben merhametten ve ihtimam ahlakından başka bir yol göremiyorum. Dünyamızı ve insanı onarmak, devam ettirebilmek için yapageldiğimiz her şey ihtimamın kapsa­mına girer. İnsan olarak her birimiz ihtimam alır ve veririz. Düşmüş olanın elinden tutmak, yoksulu gözetmek, zenginden daha fazla vergi alarak yoksula aktarmak, çocuklara eşit eği­tim fırsatları sağlamak, sosyal adalet… tüm bunlar ihtimam ahlakı kapsamında değerlendirilebilir. “Başkalarının duygu ve düşüncelerine açık olmak, başkasını benden farklı oldu­ğu için bir zenginlik kaynağı bilmek, ötekinin ihtiyaçlarını da kendi ihtiyaçlarım kadar öncelikli saymak.”¥eni bir dünya an­cak merhameti esas alan politikalarla kurulabilir. Bir ailenin en büyük başarısı kanımca dünyanın narsizm ve bencilliğin kayışına çomak sokabilecek diğerkâm çocuklar yetiştirebil­mektir. Benim şahsi nazarımda iyi aile, çocuklarım ne ölçü­de “varlığa özen gösteren, nazik, iyicil, yardımsever kişilikler olarak* yetiştirebildiğiyle miyara vurulur.

Mutlak Mutluluk Mümkün mü?

Evlilik terapisti John Gottman çiftleri yıllarca izledikten sonra boşanmayla sonuçlanan evlilik etkileşimlerini dört ana başlık altında özetler. Çatışma zamanlarında eşlerin birbirine karşı gösterdiği dört temel olumsuz tutum, yani “dört atlı” şunlar: Aşağılama, eleştiri, savunmacılık, duvar örme. Bu dört atlı, bir bakıma “narsist” kişiliğin tezahürle­ri olarak karşımıza çıkıyor. Bir zamanlar sevdikleri kişiye şimdi saldıran veya birbirinden uzaklaşan eşler, genellikle kendi ihtiyaçlarının artık karşılanmadığından yakınır. Bir dokunuş aileyi değiştirmiş, beraberliğin yerini iki-üç kişi­lik yalnızlıklar almıştır. Biz her zaman değişiyoruz ve aşk da aynı kalmıyor. Gerçekte evlilikler, her kişi kendi kimlik ve gayesini geliştirebildiğinde daha uzun ömürlü olabiliyor. Sı­cak yuva, her bireyin kendisini rahatlıkla ifade edebildiği ve yaşama hünerini serbestçe keşfedebildiği bir yerdir. Bir ağaç gibi derinlere kök salarken dallarıyla gökyüzünü kucaklayan bireyler.

Haddi zatında âşık olmak kolay ama bir başka insanla ya­şamak zor. Romantik aşk, diğer kişinin bir ruh ikizi veya mü­kemmel uyumlu kişi olarak ülküleştirildiği bir süreci içerir. Âşıklar adeta, “birbirleri için yaratıldıklarını” hisseder. Aşkın çılgınlığında ötekinin imgesi benim ihtiyaçlarıma göre yeni­den kurulur. Sevilen kişiyi kendi benliğimin bir imgesi olarak görür ve farklılıkları görmezden gelirim. Oysa ideal sevgiliyi bulma inancı bir yanılsamadır ve uzun ömürlü bir yakınlı­ğa temel teşkil edemez, ilişkinin bir yerinde büyü bozumu mukadderdir. Romantik aşk pek sahip olmadığımız, yeterin­ce sahip olmadığımız veya ona bel bağlayacak kadar sahip olmadığımız bir şeye işaret ederek adeta mutsuzluğu çağırır. Sonunda “ya aşk ölür ya da âşıklar.” Tolstoy’un Anna Kareni- na’te. söylediği gibi, “Mutlu aileler hep birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”

Geçmişte de pek çok mutsuz evlilik olduğu halde boşan­mak çok daha zordu. Ancak insanlar yakınlık ihtiyaçlarım sadece evlilik bağından devşirmiyordu. Evlilik bağının bu kadar kolay çözülmesinin bir sebebi de tek bir ilişkiden artık çok şeyin bekleniyor olması. Toplumsal olarak parçalanmış bir dünyada sevgililer her şeyi yakın ilişkilerinden bekliyor. Çünkü şu kalpsiz dünyada bir sığmak kalmamıştır ve görü­nen son sığmak da aşk ve ailedir. Yüksek gerilim, aileyi infi­lak ettiriyor. Olgun bir sevgi ilişkisi için sevgililerin birbiri içine geçtiği, eriyip tek kişi olduğu bir halden benliklerinin birbirinden ayrıştığı bir hale geçebilmek gerek. Öteki insa­nın farklı ihtiyaçları olabileceğini kabullenmekle olgun bir yakınlığın yolunda ilk adımı atarız.

Büyülenmenin sona ermesi için birkaç yıl yeter. Evlili­ğin sonsuza dek bir aşk esrimesine gömülü olacağını sanan aldanır. Evlilik sürecekse eğer, ortak hedefler için birlikte gayret göstermenin, karşılıklı saygı ve dostluğun ön plana çıkması gerekir. Bir insanla yaşamak belki tüm duygusal ih­tiyaçlarımızı karşılamaz, belki eşimiz ruh ikizimiz falan da değildir. İlişkide mevcut olan, canlılığını devam ettiren her neyse ondan istifade etmemiz lazım. Dış dünyada ve iç âle­mimizde huzur kaynaklarımızı çoğaltmamız da evlilik bağı üzerindeki gerilimi düşürecektir.

Eşler ve sevgililer, ötekinden kendilerini mutlu etmesini beklediğinde hayal kırıklığına uğrar. Ebeveynler çocukların­dan kendilerini mutlu etmelerini beklediğinde hayal kırık­lığına uğrar. Ailelerimizin tadını daha fazla çıkarmak için daha geniş sosyal ortamlarda bulunmalıyız. Manevi bir or­tak iklimi teneffüs etmek, aile bireylerini bir ruhsal akraba­lıkla birbirine bağlar. Akrabalarımızla, iş arkadaşlarımızla ve aynı toplumu paylaştığımız insanlarla daha sık birlikte olmalıyız. Yakınlık ve toplumsallık değişik bağlanma ihti­yaçlarını giderir ve pek çok insan her iki türlü ilişkiye de ihtiyaç duyar. Bu sebeple, yakın aile çevresinin dışında da bir dizi bağlanma geliştirmeye de ihtiyacımız var. Hayat bi­zim etrafımızda deveran etmiyor ve mutlak bir mutluluk yok. Başka insanlarla birlikte yaşamak bize uzlaşmayı ve ihtima­mı öğretir.

Bir evi yuva yapan, ocağında tüten muhabbettir. Güzellik, sıradan gerçekliği aşan yaşantılarda bize göz kırpar. Ruhun ebediyete kapı araladığı anlar, sevginin bizi güzelleştirme­sine izin verdiğimiz anlardır. Bir evi yuva yapan, orada bul­duğumuz güzelliktir. Demem o ki göz ve ruhlarımız birbirine değsin. Sonra omuzlarımız birbirine değsin de birlikte ufku seyredelim.

Kemal Sayar – Hatıraların Evi Günümüzde Aile,syf:23-31

The best songs of maher zain

Ev hatıraların mekânıdır

Ev, dünyaya kök saldığımız yer. Kendimiz olarak var olabildiğimiz ve kendimiz olmaktan dolayı sorgu sual edilmediğimiz bir sığmak. Necip Mâhfuz’un harika ifadesiyle, “doğduğun yer değil, bütün kaçma çabalarının boşa çıktığı yer.” Ev, çokları için sıcak ve mutlu bir yerdir; yaşadığın, güldüğün, öğrendiğin, kendini tanıdığın. Sevdiğin ve sevildiğin, saygı gördüğün, ihtimam gördüğün yer. Dışarıdan bakanlar
muhkem duvarlar görür ama içeride sevginin simyası işler: Madde manaya, eşya duyguya dönüşür. Kimileri, “Ev bir yer değil bir duygudur,” diyeceklerdir. Ev, sevdiklerimizin ve hatıralarımızın olduğu yerdir. Ev hatıraların mekânıdır. Hatırlamak nerede yoğunlaşıyorsa ev orasıdır. İyi ya da kötü hatıralar bizi bugün olduğumuz kişi yapar. Eğer kişisel anılarımız olmasaydı biz olmazdık. Evin bir temeli vardır; ayaklarınızı sağlam bir zemine kavuşturur. Ve bir çatısı vardır, bizi dünyanın yağmurundan, ayazından korur. Ruhumuz evin ruhu içinde yağmurda gözyaşları gibi erir gider. 

Ev aynı zamanda gündüz düşlerimizi de saklar, dünyanın yabancılığından ona sığın­mış, geçmiş ve geleceği emniyetli bir şekilde orada tahayyül edegelmişizdir. Düşler, dışımızdaki maddi dün­yadan duygusal bir iç âlem örmekte ustadır. Ev bizi saklar, onarır, dışa­rıdaki dünyaya karşı kuvvetlendirir.

Ev bizi hayatın fırtınalarından korur. Güvenlik sağlar bize, sıcaklık verir, aşinalığıyla sarıp sarmalar. Ayaklarımızı sağlam basabileceğimiz bir zemin, yalpalayan ruhlarımıza bir çapa, akışkan hayatın hızından dinleneceğimiz bir yas­tık sunar. Dış dünyada omuzlarımız ne kadar düşse de evin hâkimiyizdir. Yorgunluğumuzu ve düş kırıklıklarımızı orada onarır, geçmişle bugün arasında orada bir bağ kurarız. Evin ruhu biraz da bu güven ve aidiyet hissindedir. Ben şahsen en çok kitap kokan evleri sever, kitapsız evleri çok can sıkıcı ve tekdüze bulurum. Düş kurmanın, hayallere dalıp gitmenin, bir kitabın koynunda uyuyakalmanın imkânlarını bize vaat etmeyen bir ev boştur. Ev geri çekilmenin, inzivanın, ses ve imgelerden ricat ederek ruha dikkat kesilmenin de yeridir. Dünyaya kapılan kapattığınız anda ruhun kapılanın açma ihtimali her an eşiktedir.

Ev, benliğimizin sır perdesinin üzerinden kalktığı, gizli benliğimizin serbestçe ortalıkta dolandığı, kendimiz olmak­ta zorlanmadığımız yerdir. Kucağında huzur bulduğumuz bir anne veya sevgili imgesi olarak ev, bize kuşatıcı bir içsellik, kendimizi savunmaya ihtiyaç duymayacağımız koruyucu bir ortam vaat eder. Günümüz insanının sığınacak bir mahallesi de kalmadığından olsa gerek, evine yüklediği anlam gitgi­de artıyor. Bir tür teşhir salonu, eğlence ve iletişim komp­leksi olarak modern ev, besleyen ve uyandıran değil dikkat dağıtan ve uyuşturan bir yerdir artık. Böylece ev bir sığınak olmaktan çıkıp bizi toplumsal hayattan yalıtan bir hapisha­neye dönüşüyor, ev ve sokak arasındaki gözenekler tıkanıyor. Mahalle hayatı insanlar ve yerler arasında geçişkenliğe izin veriyordu: Komşu çocukları birbirinin evine destursuz so­kulabilir, kamınızı ötedeki evde teklifsizce doyurabilirdiniz. Şimdi ekran karşısında geçirilen uzun yalnızlıklar hayatla bağlarımızı koparıyor. Ev elektronik uğultunun mekânı ol­dukça insan seslerini duymak kadar “sessizlik” de zorlaşıyor. Oysa sessizlik mekânı genişletir ve zamanı yavaşlatır.

Ev aynı zamanda düşlerimiz için bir çatı, hayallerimiz için bir barınaktır. Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası adlı kitabında evin “insanın düşünceleri, anılan ve düşleri” için en büyük bütünleştirici güçlerden biri olduğunu gös­terir. “Ev, bizim bu dünyadaki köşemiz ve ilk evrenimizdir. Gerçek anlamda bir kozmozdur. Hem beden hem de ruhtur ev,” der, “Ev, bizi insani olana taşır. İnsani değerleri sadece deneyimler ve düşünceler teyit etmez. İnsana nüfuz eden değerler düşlemeye aittir. Ev, süreklilik yönünde verdiği öğütleri çoğaltır. Ev, insanı sadece gökten inen fırtınalara karşı korumaz, yaşamdaki fırtınalara karşı da korur.” Ev ile bilinçdışı arasında ilişki kuran Bachelard’a göre ev sayesin­de anılanınız yerleşecek bir yer bulur. Hele de ev biraz kar­maşıksa, mahzeni ve tavan arası, köşe bucağı ve koridorları varsa anılanınız -niteliği gittikçe belirginleşen- sığmaklar edinir, ömrümüz boyunca kurduğumuz düşlerde dönüp dö­nüp buralara geliriz. Mekân, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar. Mekân buna yarar. Bilinç­dışı orada geçirir gününü. Anılar hareketsizdir. Mekâna yer­leştikleri ölçüde sağlamlaşırlar. Bilinçdışı kendi mutluluk mekânına yerleşir.

Çocukluğumuzu geçirdiğimiz eve seneler sonra yeniden gitsek bile “ilk merdiven” reflekslerine yeniden kavuşuruz, kapı eşiğine takılmayız ya da gıcırdayan tahtaya yine basma­yız. Işığı nereden açacağımızı düşünmeyiz. Yıllar sonra o eve tekrar döndüğümüzde o ilk hareketlerin içimizde canlı kaldı­ğım görmek bizi şaşırtır. Alışkanlık denemez buna; o unutul­maz evi hiç unutmayan bedenimizin tutkulu bağıdır ancak.

Modern dünya sadece aileyi ve ilişkileri dönüştürmüyor; huzur içinde düş kurmamızı sağlayan, düşlerimizi koruyan  evimizi de dönüştürüyor. Modern birey gibi, evler de doğallıktan uzaklaşıyor. Modern insan, yüksek duvarlarla çevrili siteler içinde güvenlik ve konfor ararken, yitip giden kom­şuluk ve mahalle ilişkilerinin yerine koyacak şey bulmakta hayli zorlanıyor, özellikle büyük şehirlerde yaşayan bireylerin durumu daha karmaşık görünüyor.

Mahremiyet odaklarının kaybolduğu, yalnızlığın ve ses­sizliğin hor görüldüğü, çocukların tüm boş zamanlarının ev dışı sosyal/eğitsel etkinliklerle doldurulduğu günümüzde, çocukların evde sıkılması ve hayal kurması uzak bir düş ar­tık. Ev artık sadece çocuklar için değil, yetişkinler için de bir düş­leme alanı olmaktan uzaklaşıyor. Telefonlarını ellerinden bıraka­mayan yetişkinler, oturdukları koltuklarda düş kurmuyor. Ço­cuklar masanın altında oyunlara dalarak uzak âlemlere kanatlanmıyor. Bilinçdışımız keyifle yerle­şeceği bir yer bulamıyor artık. Her büyük hayal, bir ruh halini açığa vurur. Ev, içselliği dile getirir. Ev bir ruh halidir. Bir ço­cuktan ev çizmesini istemek, mutluluğunu barındırmak iste­diği en derin düşünü ortaya koymasını istemek demektir. Ço­cuk mutluysa kapalı ve korunmalı bir ev; sağlam ve derinlere kök salmış bir ev çizecektir, bacasında dumanların oynaştığı. Çocuk mutsuzsa eğer, çizdiği ev de onun kaygılarından izler taşıyacaktır. Harabeye dönmüş ruhlarımızı yerleştirebilece­ğimiz bir evimiz var mı? Belki de ruhlarımızın evsizliğidir, evlerimizi ruhsuz kılan.

İnsan kimliği hatıralarla oluşur. Aile bu bakımdan hatıra­ların evidir. Aile, bugünün küçük anlarını yarının paha biçil­mez hatıraları kılan simyadır. O anlar, hatıralar haline gel­meden kıymetlerini bilmeyiz. Çocukluğumun evinde kurdu­ğum düşleri bugün bile hatırlıyorum. Annemin şefkatli yü­zünü, leyli meccani oğlunu evden her uğurlayışında gözünde biriken yaşı ve ruhumu dualarla sarmalayışını. Babama, on bir yaşında bir hazırlık öğrencisi olarak öğrendiğim İngiliz­ce kelimeleri tekrar ederken onun omzunda uyuyakalışımı. Babamla her vedalaşmamızda ağlayışımı ve annemin her sınav öncesi Yasinler okuyarak melekleri imdada çağırışını. Ev benim için merhamet ve şefkattir. Gözetildiğini, ihtimam gördüğünü bilmenin o yumuşak iklimi.

Sokağın san sıcak harareti çocuğun yanaklarıyla boynu­nu tere batırdığında kavuşulan gölgeli, serin taş basamak­lar, evlerin hep açık kapısından girilen loş odalar, pencere­lerin önünde usul usul şişip alçalan güneşlik ve tül perdeler, serinlik, ferahlık, aşudelik. Sümerbank pijamalar. Çocuğun çırpınan güvercin kalbinin de usul usul sakinleşmesi; kıpır­dayan gün ışığının ayakuçlarında, halıda dolaşan ılık par­maklan; yansımaların camda, metalde kırılması ve çocuğu büyülemesi. Ya da kışlan soğuktan uyuşmuş ağırlaşmış ıs­lak parmakların sobayı arayan sabırsızlığıyla eve kavuşmak. Ve sobanın desenli ağır demir kapağının açıklığından tava­na vuran gül rengi şulenin raksıyla bir daha, hep yeniden büyülenmek. 

Sobanın diğer vaatleriyle, çıtırtılarıyla, sıcak­lığıyla, kokulanyla düşe gömülmek. Akşam soğuktan çıkıp gelen babanın yün paltosundaki dünya kokusu; annenin yu­muşak ellerindeki sebze kokusu, evlerin arapsabunuyla pir ü pak edildiği temizliğin kokusu… “Kokular, resimler, sesler, duyduklarımız bizim yeniden hatırlamamızı sağlar ve tüm bunlar sadece bellek değil insanı insan yapan değerlerin de toplamıdır,” demişti Leyla Neyzi. Her bir neslin zahmet­le ve çileyle dengini aldığı inançlar, çağrışımlar, değerler, davranış-söyleyiş edaları, sonraki nesillere sirayet eder ve işte budur toplumsal bellek. Hatıralar unutulmasın ve baş­ka insanlar da öğrensin diye satırlarda, sayfalarda saklanıp okunarak da açığa vurulabilir. Ancak bellek insanda yer tut­sun ve ruhun karanlık zamanlarında bir “Kutupyıldızı” gibi yolunu ışıtsın istiyorsak, çocukluğunda bir insanı efsunla­mak gerekiyor. Haber kipinde sıkışık nizam cümlelerle de­ğil; nemlenen gözlerle, titreyen ve cıvıldayan bir sesle, sevgi dolu dokunuşlarla, koku ve lezzetlerle çocuğun teninin altı­na nakşedilecek bir mesaj bu bellek. İnsanın anayurdu, bu­hurdan gibi tüten çocukluğudur.

Ev, tıpkı dünyanın güneşin altında her kıpırtısında aldığı ışığın gölgesinin değişmesi gibi, her an için yeniden başladığı fısıltılarıyla, çocuğun benliğini günbegün, anbean dokuyor. Belleği, yaşantının olgularında, sözlerin metninde aramak nafile; Geçmişimiz, onlar bozulmaya, tağyire, takılıp çıkarılıp değiştirilmeye karşı  savunmasızlar. Geçmişimiz, yorumlarken gördüğümüz bir düş.  Ama çocukluğun ihsasları; keder,hüzün makamındaki buhuru veya sevinç, neşe tınısındaki itin; o duyguların eşlik ettiği tepki­nin ruhun diplerinde saklı damgası, ânın çarpıntısı içinde gelip buluyor bilincimizi. Evin muazzez hatırasını içimizde dolaştırıyoruz. Ya da yoksun bırakılmış, görülmemiş, sevil­memiş bir çocuksanız, evsiz bırakılmanın ıssızlığını.

Chloe Zao’nun filmi Nomadland, “Göçüp gitmek zorunda kalmışlara adanmış bir film”, bir modern göçerlik hikâyesi: Bir çatı altında, yumuşak bir yastığa baş koyarak uyumak­tan ürken, evin şefkatine gönül indiremeyenlerin yol destanı. Ev duygusunun kök salmadığı veya hayatının bir döneminde onu yitirmiş insanların zorlu, bağsız ve kestirilemez haya­tının panoraması. Çocukluğun evine bağlanamayan, o evin mekan hafızasını kokularla, seslerle, duygularla edinemeyen, o evin harap olduğunu gören ve ev hikâyeleriyle onu yeniden kuramayan insanlar, kendilerini aidiyet ve güvenlik hissinin yörüngesinde tutan ince ibrişimlere sahip olmuyor. Savrulu­yorlar. Hikâyesiz kalmak, insan benliği için ölüme eşdeğer. Ev hatıra ve hikâye demektir, anlar hatıra olur, hikâye edilir.

İnsan en çok “iyi bir hikâyeyle” ısınır. Kemal Sayar – Hatıraların Evi Günümüzde Aile,syf:15-23

Çok da eski olmayan bir tarihe dek evlilik uzun süreli kutsal bir birliktelik olarak görülüyordu. Bugün ise birçok insan için bir çeşit dönemsel anlaşmaya, vazgeçilebilir bir şeye dönüştü. Aşka ruhsal esenliğin yegâne biçimi olarak bakılıyor, aşktan o kadar çok şey bekleniyor ki…

Neredeyse bir tür seküler kurtuluş addediliyor aşk. Modern Batı top- lumlarında hayatın neşeli anlarının sorumluluğu artık evli­lik bağının omuzlarında. “Evliliğinde mutlu musun?” sorusu, mutluluğun karşı konulamaz bir mecburiyet olarak telakki edildiği günümüz toplumunda giderek kolay bir vazgeçişe kapı aralıyor. Tahammül kayıplara karışıyor. Metafizik bir gücün bizi izlediğini düşünmüyorsak eğer, hayatın haz ve zevklerine balıklama dalmamıza kim mani olabilir?

Modern toplumda iş ve aile temel tatmin kaynaklan olarak öne çıktığında, birindeki mutsuzluk kolaylıkla di­ğerine de tercüme edilebilir hale geldi. Boşanma ve bekâr yaşama oranlan arttıkça “başarılı bir evlilik” insanlar için gurur kaynağı olmaya başladı. Günümüzde evlilik, ilahi bir buyruk doğrultusunda hayatı tanzim etmeyi değil, modern toplundan kemiren güvensiz­lik ve yalnızlığı iyileştirmeyi vaat etmektedir. Kapitalizm, duygusal bağları da elden ge­çirmiş durumdadır. Duygusal kapitalizm, modern toplumda duygusal bağlan akılcılaştırıp metalaştırmıştır. İlişkiler maliyet-fayda analizi üzerinden değerlendiriliyor artık. “Sen bana ne veriyorsun ve verdiğin şey sana katlanmam için değer mi?” Değişen cinsiyet rolle­riyle birlikte kafa karışıklığı da artıyor. İlişkilere bir de çe­lişkiler zinciri ekleniyor.

Kadınlar iş ve ev yaşamı arasında mütemadiyen yer değiştiriyor. İş yaşamının katı çalışma ko­şullan kadınların işini zorlaştırıyor. Erkekler cephesinde de çok şey değişti: Duygusallıktan uzak, sert erkek imajı artık makbul değil. Kadınların işgücündeki çarpıcı artış, erkek­lerin ve kadınların aile içinde ve dışında ne yapmaları ge­rektiğine dair eski tanımlara meydan okuyor. Kadınlar aile gelirine katkıda bulunmada önemli bir rol üstlendikçe, babaların ev işlerine ve çocuk bakımına daha fazla katılımıyla ilgili bir fikir değişimi gerçekleşiyor. 

Sanayileşmiş ülkeler­de yapılan araştırmalar, modern babaların günlük aile et­kinliklerine geçmişin babalarından daha fazla katılmasına rağmen (eşlerin her ikisi de tam zamanlı çalışıyor olsa bile) aile işlerinin ve çocukların bakım yükünün büyük kısmını kadınların taşımaya devam ettiğini ortaya koyuyor. Çalışan annelerin çoğu evde, eve “ikinci vardiya”ya geldiklerini ifade ediyor. Karı kocalar bu sorunlarla boğuştukça, eğer ilişkile­rini onarmanın yollarım bulamazlarsa, birbirlerine düşman hale gelebiliyor. Eşler hem çocuk yetiştirmek hem de hayat arkadaşlarının kendilerine bir duygusal sıcaklık sunmasını beklerken büyük bir düş kırıklığı ve tükenmişlik girdabına yuvarlanabiliyor.

Evlilik her ne kadar toplumdan topluma, kültürden kül­türe, hatta aileden aileye bazı yapısal farklılıklar gösterse de tarih boyunca tüm toplumlarda varlığını sürdürmüş ve insan hayatında, aile kurarken birçok bireyin tercih ettiği önemli bir sosyal kurum olmuştur. Evlilik aile kurma yol­culuğundaki ilk ve önemli duraklardan biri olma özelliğini günümüzde de hâlâ koruyor. Evlilik, içinde çocuklarımızın büyüdüğü, toplumsal ilişkilerde çeşitli rollerde yer alma­mızı sağlayan, çocuklarımızı topluma hazırladığımız uzun soluklu bir yolun başlangıç noktası. Evliliğinin hukuki ve resmi olan boyutunun yanı sıra bir de duygusal boyutu var: Uygurlar evliliği “kavuşmak” anlamında kullanıyorlar. Evli­liği anlamlı kılan da kavuşmak ve bu duygusal beraberliğin devamıdır. Bu duygusal beraberlik iki bireye de iyi gelmeye devam ettiği sürece, o beraberlikten doğacak çocuklar ruhen ve bedenen sağlıklı olarak gelişeceklerdir.

İnsan ancak bir başkasının varlığıyla serpilip gelişen bir varlık. Kurduğumuz ilişkiler bize kim olduğumuzu, korku­larımızı ve güçlü noktalarımızı, neyi gerçekten istediğimizi öğretir. Karşılaştığımız her insan bize mutluluk veya mut­suzluk, sevgi veya çekişme getirme potansiyeline sahiptir. Sorun, günümüzde romantik ilişkilerden neredeyse her şeyi ister hale gelmemiz: Mutluluk, aşk, arkadaşlık, güvenlik, tat­min ve yoldaşlık. İlişkilerimizin bizi onarmasını bekliyoruz; bizi kederden çekip çıkarsın ve bize neşe versin. Hayatımı­za giren o “özel kişi”nin bizi onarmasını beklemek bir ma­sala inanmaktır. Oysa Elizabeth Kübler-Ross’un söylediği gibi, “Bütünlük ve tamlık se­nin kendinden gelmeli.” Kişi önce kendi hayatının tamircisi olmalı. İnsanın ancak dışarıdan alınacak “takviye sevgi”yle mutlu olabileceğini sanmak saflık. Eşlerimizin bizi daha çok sevmesini dilemek yerine biz sevilmeye daha layık insanlar olalım. Şunu soralım kendimize: Almak istediğim kadar ve­rebiliyor muyum? Sevilmeye değer olmadığımı bildiğimde dahi sevilmek istiyor muyum? W. H. Auden’in o enfes dizele­rinde dile geldiği gibi: “Denk düşmeyecekse duygular birbi­rine/ Bırak, daha çok seven ben olayım.” Neden kuzum, daha çok seven sen olmayasın?

Bunun yanı sıra “boşanmak” da insan dünyasının bir ger­çeği. Evlilikler, ancak iki tarafın karşılıklı rızasıyla kurula­bildiği gibi, yine karşılıklı rıza ile idame ettirilebiliyor. Bo­şanmanın stres yükünü kaldırmak elbette kolay değil ancak pek de fark edilmeyen başka bir durum, evlenmenin stres yükünün de boşanmayla eşit miktarda olduğu. Daha başla­madan biten evliliklerin hikâyelerini dinliyoruz. Her şey yo­lunda giderken o stres yüküne dayanamayıp takı, eşya, konut vs. evlilik öncesi meselelerle başlama aşamasında bitiveren evlilik girişimleri dahi oluyor. Kimse bir piyango çekilişinde %50 kaybedeceğini düşünerek piyango bileti almaz. Bugün dünyadaki boşanma oranlan %50’leri, hatta Batı dünyasın­da %60’lan zorlamasına rağmen insanlar hâlâ evleniyorlar. 

Umudun tecrübeye karşı bitmeyen zaferi. Boşanmalar art­sa bile boşanan birçok insan yeniden evleniyor. Çünkü yer­yüzünde bizi yaşatan umuttur. Yapılan araştırmalara göre, evliliğinde mutlu olanlar, evli olmayanlara göre daha sağ­lıklı, daha uzun ve daha huzur içinde yaşıyorlar. Bu tarz bir evlilik yaşam kalitelerini artırmakla kalmıyor, yaşamlarım daha doygun ve anlamlı kılıyor. Evliliğin sevilmek, sayılmak, değer görmek, paylaşmak, yani deneyimler elde etmek, üret­mek, hayatına yeni anlamlar katmak gibi insana iyi gelen ta­rafları insanların içinde var olan umutlarım yeşertiyor. Ve bu umut devam ettikçe evlilik müessesi de devam edecek gibi görünüyor.

Bilhassa son yüzyılda hızlanan ölçeklerde kentleşme, pazar ekonomisi, sanayileşme; sonrasında yaşanan bilim­sel ve teknolojik gelişmeler ve nihayet modernleşme kültürü gibi bir dizi etken, evliliklerin oluşum ve yapışım değiştir­di. önceleri görücü usulü ya da aile büyüklerinin karan ile yapılan evliliklere, modern dünyada çiftlerin birbirini tanı­ması, bireysel kararlar, evlenme yaşındaki değişimler, farklı tanışma şekilleri eklendi; hatta bunlar daha ön plana çıktı. Farklı kültürlere göre, “aşk evliliği”, “görücü usulü evlilik” ve ara yelpazede farklı çeşitlerle tanımlanan evlilik yöntemleri bazı kültürlerde diğerlerine nazaran daha baskındır. Muha­fazakâr toplumlarda ailelerin gözetimindeki görücü usulü evlilikler önemini korurken, değişimlerin hızlı ve yoğun ol­duğu Batılı toplumlarda bireylerin tercihine bağlı aşk evlili­ği daha popüler hale gelmiştir.

Bir aile kurmak, başkalarının önceden boy vermediği derinlikteki meçhul sulara çivileme dalmak anlamına ge­lir. Sonucun öngörülmesi imkânsızdır. Aslında, evliliklerin kurulması aşamasındaki tanışma yönteminin de evliliğin devamlılığı açısından çok fark yaratmadığı söylenebilir. Bu açıdan görücü usulünü kötülemek mümkün değil. Hatta gö­rücü usulünde devrede olan, muhit kontrolü ve ailenin daimi gözetimi gibi dinamikler sebebiyle, tahammülü zor evliliklerin dahi ölünceye kadar sürmesi oldukça muhtemel. Batı’da yapılmış bir çalışma sonucuna göre, insanların evlilik önce­si flört dönemi uzadıkça evlilikte hayal kırıklığına uğrama ya da birbirinden sıkılıp bıkma ve evliliğin kopma İhtimali artıyor. Evlilik öncesi uzun zamanı birlikte geçirmiş olmak, evliliğin sağlamlığına değil, çabuk sıkılıp kopmaya bir işaret olarak da algılanabiliyor. İki öğrencinin beş on sene bütün sorumluluklardan azade olarak görüşmesi başka bir şey; iş başa düşüp evi birlikte idame ettirmeleri, yeni sorumluluk­ları taşıyabilmeleri ise bambaşka bir şey.

Prof. Dr. Kemal SAYAR – Hatıraların Evi Günümüzde Aile,syf:57-62

Söz kalpten kalbe gitsin daima. Başka yere hiç uğramasın. “Irmak kenarında otur, ömrün geçişini seyret/ Gelip geçen dünyadan bu işaret yeter bize“ diyor Şirazlı Hâfız. Bir ırmağın akıp gitmesi gibi ebediyete akıyor ömürlerimiz.

Bir şeyin hakikati, yıkılırken ortaya çıkar. Düşerken, yıkılırken, kaybederken ne isek; aslında oyuz. İnsan düş kırıklığından da öğrenir. Kayıp ve ayrılıklar bize o kadar da dünyanın merkezinde olmadığımızı, kendimizde vehmettiğimiz yeteneklerin sınırlı olduğunu gösterir. Böylece, yetinmeyi öğreniriz. “Bir durumu artık değiştiremediğimizde … kendimizi değiştirmeye zorlanırız,” demişti Viktor E. Frankl. Zorluk eşikte belirdiğinde, neyi yapabilecek ve neyi değiştirebilecek isek ona odaklanmalıyız. Her zorluk insanın ruhsal tekâmülü için de bir imkândır. “Karanlık basacak diye gündüzü, şafak sökecek diye geceyi kaybediyorlar,” diyor Seneca.

İncittiğimiz her varlık, bizi de azar azar yok ediyor. İnsanın insana duyduğu ihtiyaç onun zayıflığı değil tam aksine kuvvetidir. Bu ihtiyaç sayesinde dışımızdaki zenginliklere yönelir, başkalarının hikâyelerini dinler ve böylece dünyaya açılırız. İnsan insana sığınaktır. İnsanın ödevi, bir kalbi kırılmaktan koruyabilmektir. “Kendimizi bulmanın en iyi yolu, onu başkalarının hizmetinde kaybetmektir,” demiş Gandhi. Buna kendini aşarak kendisini gerçekleştirmek de diyebiliriz. En iyilerimiz, merhameti yüreğinde bir mücevher gibi gezdirenlerimiz. En iyilerimiz gönül yapmayı, yara sarmayı bilenlerimiz. İnsan ıstırabının sebeplerinden biri, kendisinden mahrum kalmayı bilememesi. Kendimizi dünyanın merkezine koymayalım.  S.17

Teslimiyet deyince bir yenilgi, bir boyun eğiş anlaşılıyor. Halbuki teslimiyette acı ve zayıflık yoktur. Teslim olmak beni esenleyen bir büyük kudretin ellerine kendimi bırakmamdır, öyle ki o kudret tarafından gözetileceğimize ve bu sebeple de her şeyin yolunda olduğuna iman ederiz.  S.20

Sürekli mücadele korkuya geçit verir: Sanki her zaman, hayatımızın tüm cephelerini kontrol etmek zorundayızdır. Nasıl bir yanılgıdır bu! Oysa teslimiyet; kendimizi akışa bırakmak, dalgayla birlikte yüzmek, rüzgârı kanatlarının altına almaktır. Çoğumuz kontrolün çok önemli olduğunu düşünür ve işleri kendi haline bırakmanın bir şeyleri ters yüz edebileceğinden korkarız. Oysa yaşamak tevazu ister, hayatın getirdiği derslere açık olmayı gerektirir. Teslimiyet, Allah’a güvenmektir. Bazen hayır gibi görünende şer, şer gibi görünende hayır gizlidir. Teslimiyet; vazgeçmek, bırakmak değil, bir seçim yapmaktır. Hayatı olduğu gibi bütün sevinç ve kederleriyle, acı ve tatlı sürprizleriyle kabullenmek. ‘Yalnızca nedeni görmek istediğinde göz kör olur’ diyor Mevlâna. Teslimiyetten kaçış, işler benim istediğim gibi olmadığı sürece mutlu olmayacağım demektir.

Ruh dolar boşalır. Kalp takallüp eder. Halden hale evrilir, çevriliriz. Ruhumuzun boşluğu yalnız ilâhi olanla dolabilir. Ona kendimizi açmak için masivadan arınmalı, ruhu özge misafire hazır hale getirmeliyiz. Manevi açlığımızı sözümüzü doyuran o sahte gıdalardan, yanılsamalar aleminden özgürleşmeli ve ancak o arınışla hazırlanmış olan ruhun evine, gönlün tahtına o Çalab’ı buyur etmeliyiz. ‘Gönül Çalab’ın tahtı gönüle Çalap bahdı / İki cihân bed-bahtı kim gönül yıkar ise’.  S.24

Tek başınalık başka insanlardan ayrı kalmak değil, kendimizden ayrı düşmemek demek. Başkalarının yokluğu değil, kendi başımıza ve kendimize var olabilmek. İnsan birbirine bağlı ve bağımlı bir varlık, bunun idrakinde olduktan sonra yüz yüze olmamız gerekmiyor. Kendimizi bir ilişkinin gerçekliğine bütünüyle açmak, mesele bu. Ruha izin verecek bir mesafede durabilmek.  S.28

Duyguları tanımak önemli, zira pek çok insan kendi duygularından saklanıyor. Saklanmanın bu hali tehlikeli: Duygularımızı bilmezsek kendi kendimizi nasıl bulacağız? Kendimizden saklanırsak, bir başkası nasıl gelip bizi bulabilecek? Erkek çocukları duygularını tanıyamadığından korku, sıklıkla saldırganlığa dönüşüyor. Çocuklarımıza zengin bir içsel hayat hediye etmek, anne ve babanın ilk görevi. Onların bulunacaklarından emin olarak saklanmalarını temin etmek, biz anne babaların üzerine bir borç.  S.30

Utancın bedende yarattığı tepkiler çok anlamlıdır: Yüzü yere eğmek, omuzların ve başın çöküşü, gözleri kaçırma, bedenin büzülmesi, kapanması. “Yerin dibine geçseydimi!” temennisi, yüzü ve avuçları al basması. Sanki benliğini ateşte yakıp kavruklaşan, buruşan bir kâğıt gibi ortadan kaldırma arzusunu gösterir kişi. Gerek Hint-Avrupa dil grubunda, gerekse Arap dilinde utanma fiilinin etimolojisinin, insanın cennetten çıkarılış hikâyesine göndermede bulunurcasına “örtünmek” fiili ile kökensel yakınlığı dikkat çekicidir. Utançla ilgili en temel duygu yanlış kişilerin, uygunsuz bir biçimde, seni yanlış bir durumda görmeleriyle ilgilidir. Çıplaklıkla doğrudan ilgilidir, öyle ki utanan kişi ya örtünmek/kendisini gizlemek ya da saklanmak ister.  S.40


Utanç duygusu biraz da “Ben ihtiyaç duyduğum zamanda, utandırılırken, hiçbir el belirmedi, el uzatıp beni o çukurdan çıkarmadı; demek ki ben bunu hak ediyorum, demek ki ben sevilecek bir varlık değilim, bütün bu yaşadıklarımı hak etmişim,” düşüncesiyle ilerleyip pekişiyor. Bu düşünceyi, hayatta karşımıza çıkacak birtakım yaşam deneyimleri iyileştirebilir. Örneğin, değer verdiği iyi bir eş tarafından sevilmek, iyi bir işe sahip olmak, etrafında sevilen bir kişi olmak, iyi bir dünya görüşüne, inanca sahip olmak insanın ilk yoksunluklarını iyileştirebilir. Ama bazı insanlar bunlarla karşılaşmazlar; karşılaşmayınca da kendilerini sonsuza dek kurban olarak kurgulayabilirler.“Ben ne yaparsam yapayım kötüyüm zaten, yaşadığım her şeyi hak ediyorum!” düşüncesine mağlup olabilirler. Bu tür bir utanç narsisizmden depresyona, sosyal fobiye kadar pek çok patolojinin, pek çok ruhsal sıkıntının temelinde yer alır.  S.42

Geçtiğimiz yıllarda sosyal medya başkalarının utandırılınası için topyekün bir linç silahına dönüştürüldü; bazı insanlar bu sebeple canına kıydı. Özellikle Instagram postlarını düşünelim, herkes kendini olmak istediği formlarda gösterebiliyor bu ortamda. Aile mutlulukları, seyahat, yeme içme, giyim kuşam, tüketme özgürlüğünün türlü tezahürleri. Bunlar, insanların gözüne bu kadar sokulmamalı. Her ailenin, her şahsın daha mahrem yaşantıları olmalı. Tohum, karanlıkta ve tenhada filizlenir. Başka insanların gözünün önüne getirilmiş yaşamlar, tabii seyrinden başka rotalara savrulur.


Hassas, ince ruhlu insanlar, başkalarının yerine de utanabilen insanlardır; kötü bir şeyi iyi bir şeyle değiştirememenin, onu “hiç olmamış” kılamamanın utancını, sorumlu ama aciz olmanın, insanlığa verdikleri taahhüdün gereğini yerine getirememiş olmanın utancını iliklerinde hissederler. İnsanlar kendilerinde teşhis ettikleri ve yüzleşmekten kaçındıkları duyguyu bir başkasına yansıtır; utanmayı bilmeyenler başkasını utandırarak var olur.  S.49

Şiddetin köküne indiğinizde de utancı bulabilirsiniz. Kimi genç erkekler utancı zafere dönüştürmek için şiddete başvuruyorlar. Utanç duygusunun içeriğindeki değersizlik ve mutsuzluğun yarattığı iç sıkıntısını bastırmaya çalışırken bununla başa çıkamayıp saldırganlık ve öfkelerini çevrelerine yöneltebiliyorlar. Bazen öfke, en derinlerdeki utancın maskesidir. Öfke ve onu izleyen şiddet, utancı gurura çevirmenin yanlış vasıtalarıdır. İnsan başkasını inciterek kendi utancını iyileştiremez. Georg Simmel, Modern Kültürde Çatışma eserinde “Utanç duygusunun kaynağı olan bu bireysel dikkat çekicilik, utanmaya yol açan özgül içerikten bağımsız olduğu için, insan birçok durumda, iyi ve asil olmaktan da utanır. Toplumda, kelimenin dar anlamıyla sıradanlık kabul görüyorsa bunun tek nedeni, herkes tarafından taklit edilemeyecek bireysel, benzersiz bir dışavurumla toplum içinde öne çıkmanın uygunsuz sayılması değildir: Diğer bir neden de herkes için benzer ve eşit derecede erişilebilir form ile faaliyetin dışına çıkanların, adeta kendi kendilerine verdikleri bir ceza olan utanç duygusundan duyulan korkudur,” demişti. Bir nevi, Oğuz Atay’ın yaşamaya fırsat bulamamış, “hayat bilgisi”nden yoksun, çocuk kalmış, kötü bir resim asarım korkusuyla duvara hiç resim asmamış karakterleri gibi.   S.54

Seçimlerimizin dünyanın gidişatına tesir edebileceğini, küçük gibi görünen hayatlarımızda yaptığımız ve bize pek önemsiz gibi görünen seçimlerin daha güzel bir dünya için çok büyük etkiler doğurabileceğini unutmayalım.

“Umut etmek” dilek tutmak veya temennide bulunmaktan farklı. İlkinde büyük bir çaba gerekir, ikincisi zahmetsizdir. Umut gerçekçi ve olumlu bir geleceği tahayyül edebilmektir. Güven yoksa paranoyaklaşır, umut yoksa depresyonun uçurumlarına sürükleniriz. Güven olmadığında “İnsanlar beni incitebilir,” diye düşünürüz, umut olmadığında ise şöyle: “Lanetli biriyim ben, başıma iyi bir şey gelmeyecek.” İnancı olmayanların geçmişi, umudu olmayanların da geleceği yoktur. Yeisten, geleceğin sakladığı ihtimallere umutla sıçrarız. Bu bakımdan umut, insan olgunluğunun bir ölçüsüdür.  S.59

Umut tek başına kanseri iyileştirmez. Sadece umutla pandemi bir nihayet bulmaz. Umut kayıp ve müteakip yas ihtimalini yok etmez ama bize bir şey fısıldar. Bir kış bahçesinde saklanan tohumlar, zamanı gelince yeşerir. Tıpkı onun gibi, sevginin tohumları da zamanını bekler. Umut yoksa çaba da yoktur. Umut bizi geleceğin yollarına düşürür, bugünün şartlarından özgürleştirir. Tutku ve rüyalarımızı onun ışığını izleyerek gerçekleştiririz. Sadece insan, geleceği hayal eder ve bekler. Her şeyin daha iyi olabileceğine, bir hedefi başarabileceğimize, bugünün mutsuzluklarından silkinebileceğimize umutla inanırız.   S.60

Yaşıyoruz, çünkü umut edebiliyoruz. Umut onca derdin arasında: “Bu da geçer ya Hu!” diyebilmektir. Sabredersen yarın daha güzel bir gün olabilir. Koca bir karanlığı aydınlatmaya bir mum yeter! Umudun kandilini içimizde diri tutalım. Koca bir karanlık, bir kandilin ışığını boğamaz ama bir kandil koskoca karanlığı dağıtır.   S.67

Kendi iç bütünlüğünü sürdürebilmek. Sevdiğim kişinin serpilmesini, gelişmesini isterim; onun için isterim bunu, kendim için değil. Sevdiğim şeyi büyütmek isterim. Sevmek, bir şeye emek vermek ve onu büyütmek istemektir. Kendini bulan sevgiyi, sevgiyi bulan kendini bulur. Yunus dilinde söyleyince: “Sen senlüğün elden bırak tenden içerü cândadır.”

Çöle direnmenin yolu, benmerkezcilikten kurtularak fark yaratmak ve başkalarına mutluluk vermektir. Alırken verdipimiz şeylerse en büyük mutluluğu yaratan şeyler. Nasreddin Hoca fıkrasını bilirsiniz, derede boğulmak üzere olan cimri bir adama “Ver elini,” diye defalarca seslenip kurtarmak isterler, adam tereddüt edip bir türlü elini uzatmayınca Nasreddin Hoca “Elimi al!” diye uzatır ve adamı kurtarır. Kendinizi mutsuz hissediyorsanız, başkasını mutlu etmeyi deneyin. Kendinizi boş ve işe yaramaz hissediyorsanız bir başkasının hayatında ufak da olsa bir değişim yaratın. Bunu coşku ve tutkuyla yapın, coşku ve tutkuyla verin. Zengin bir hayatın yolu başkalarına hizmet etmekten, bulduğumuzdan daha iyi bir dünya bırakmaktan geçer. İhtiyaç sahipleri için her zaman yeterince vardır ancak tamahkârlar için hiçbir zaman yeterince yoktur. Verenden eksilmez, veren aslında Sultan’ın sonsuz mülkünden almaktadır. Başkalarının hayatında olumlu bir değişim yaratan kendi hayatını güzelleştirmiş olur. İnsan, ektiğini biçer. Vermek hayatımızı anlam ve mutlulukla donatır. Cömertlik yapabileceğinden fazlasını vermek, kibir ise ihtiyaç duyduğundan azını almaktır. Zamanından ver, bilginden ver. Dikkatinden, sevginden, neşenden ver. Vermenin güzellik ve gücünü yaşa.  S.72

Sevgi, incinmeyi göze alır. İyi bir eş ve aşk ilişkisi sevgi ve ihtimamla olur. Gerçek özen de keşfe, değişmeye ve büyümeye izin verir. Rilke, “Sevgi, bir baş kası uğrunda dünya olmaktır.” demişti. Kişinin kendi içinde olgunlaşıp kendi içinde bir varlık sahibi olması, bir dünya olması. Gerçek sevgi cömert bir nezaket ve dikkatle “almayı ummadan vermek” üzerine kuruludur, öylesine hesapsız, kendiliğinden.  S.74

Cömert insanlar, ayrıca bilgilerini, emekleri. ni, zamanlarını, mekânlarını, güç ve iktidarlarını, ünsiyet ve merhametlerini, dostluklarını da öncelikle sevdikleri insanlar için, daha da ilerisinde bunlara ihtiyaç duyan zorda kalmış başka insanlar için sayarak değil saçarak veren insanlardır.  s.78

“Çocuklarınızı dünyada yaşanan yoksulluktan, bunun sebebi olan küresel ölçekteki eşitsizlik. ten ve adaletsizlikten haberdar edin, muhtemel ki dünyanın büyük bir yüzdesinden çok daha iyi şartlarda bir yaşama sahipsiniz veya en azından sizden çok daha kötü şartlarda yaşayan milyarlarca insan var; çocuklarınızın bunu görmesini, buna karşı bir dikkat geliştirmesini sağlayın. Vermede yaşanan lezzeti, henüz ruh cevheri parlak ve akışkan iken çocuğunuzun ruhuna vermelisiniz. ,  s.82

Bencillikten uzak olarak verdiğimiz her şey dünyamızı dışarı doğru büyütür. Hayatlarımız bize ait olduğu kadar başkalarına da aittir, bu yaşama ait olduğu kadar bir başka yaşama da aittir. “Vermektir almak, affedilmektir affetmek ve ebedi hayata doğmaktır ölmek,” demişti Assisili Aziz Francis de. Koşulsuz sevgi, başarısızlık ve düş kırıklıklarına rağmen sevgi adına sevmeye, hayat adına hayatın hediyesine şükran duymaya, insanların içinde iyiliğin olduğuna inanmaya devam etmeyi taahhüt etmek demektir. Sevmek sevinç duymaktır.  S.87

Sevgiyi var kılan, bir sevgi nesnesinin varlığı değil, sevebilme kabiliyetidir. Erich Fromm’un Sevme Sanatı’ndan ilhamla söylersek, “Çocuksu sevgi şöyle der, sevildiğim için seviyorum. Olgun sevgi ise şöyle, sevdiğim için seviliyorum. Ham sevgi şöyle der, seni seviyorum zira sana ihtiyacım var. Olgun olan sevgi ise şöyle, sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum.”  S.88

Hayat kayıplardan yapılmadır ve kayıplar da hayatı nasıl daha doğru ve güzel yaşayabileceğimizi bize öğretir. Kayıp olmadan hayat gelişip büyüyemez. “Çok düğünde eğlenen çok cenazede ağlar.” Çok başlangıçlarda hazır bulunan kişi, çok bitişleri de görür. Ne var ki zaman, bütün kayıpları iyileştirir. Daha iki ay önce babasını Covid yüzünden toprağa veren genç danışanım şimdi gülümseyebiliyor. İyileşme inişli çıkışlı bir süreçtir, tamlığa giderken birden ümitsizlik uçurumuna düşersiniz, ilerlerken gerilersiniz, bitti derken başlarsınız. Kaybettiğin kişiye bir daha dünya gözüyle dokunamayacaksın ama usul usul iyileşeceksin. Kara bulutlar azar azar dağılacak, uzaktan güneş görünecek.  S.93

Hüzün, keder geldiğinde bizi içimizin daha önce keşfetmediğimiz ayrıntılarıyla buluşturur, bizi daha insan kılar, faniliğimizi, bu dünyadaki sonluluğumuzu, ölümlülüğümüzü bize daha kuvvetli çizgilerle hissettirir.

Materyalist değerlerin, yani bir şeylere sahip olmak ve biriktirmek suretiyle mutluluk arayışının depresyon ve kaygı seviyesinin yükselmesindeki etkisini incelemiş Tim Kasser. Bu araştırmanın sonuçlarına göre insanlardaki içsel güdüler tatmin edildiğinde mutluluk duygusu artmasına rağmen, dışsal güdü ve hedeflere ulaşan insanların mutluluğunda herhangi bir artış gerçekleşmiyordu. İçsel güdü dediğimiz şeylere aslında “gerçek ihtiyaçlar” da diyebiliriz. “Peki, nedir gerçek ihtiyaçlar?” diye sorulabilir. Buna şöyle cevap verebiliriz: Bir insanın, kendisini bir insan gibi gerçekleştirmesine yarayan bütün ihtiyaçlar birer gerçek ihtiyaçtır.  S.137

Depresyona götüren kişilik yapılarından birisi de bağımlı kişilik. Onaylanma bağımlılığı da diyebiliriz. Bazı insanlar daha bağımlı kişilik yapısı gösteriyor ve her yaptıkları için bir başkasından onay isteyebiliyor. İnsanları koltuk değneği olarak kullanarak hayata devam etmeye gayret ediyor ve kendilerinin yapıp ettiklerinin meşruiyetini başkalarından aferin almakla ölçüyorlar. Bu, aslında insanın kendine yeterliliğinin de az olması demek. Kendine yeten insanlar, sosyal bağları güçlü tutmasalar da depresyonun kucağına düşmüyorlar. Buna karşın onay merkezleri dışarıda olduğu, kendilerini sevemedikleri için depresyondaki insanlar daha çok onaylanmaya ve beğenilmeye ihtiyaç duyuyor. Sosyal medyada beğeni almak herkesin hoşuna gider ama oradan beklediği geri bildirimi alamadığında mutsuz olmak, bir tür sosyal medya bağımlılığıdır.  S.144

“Özçekimler, sosyal medyada markalaşma ve profilinizi yönetme” üzerine kurulan yeni dünyada önemli olan, gerçekte kim olduğunuz değil kim göründüğünüzdür. Günümüzde herkes özgün olmak istiyor. Bu konuda çok önemli bir makale yayınlayan ve bu alt başlıkta izlenimlerini aktaracağım John Davis şöyle yazıyor: “İnsanları, kendileri olduklarında, kendi kişilikleriyle tutarlı ve numara yapmadıkları ya da yapar gibi görünmedikleri halleriyle ‘sahici’ olarak kabul ederiz. Anlık kaprislere veya toplumsal duygusal onay ihtiyacına genellikle direnç gösterdikleri, inanılır ve güvenilir oldukları zamanlarda da öyle. Başka bir deyişle de kendilerinin, geçen zaman içinde ve farklı koşullarda da istikrarlı ve tutarlı olduklarını gösterdiklerinde. Sahicilik kendinize karşı dürüst olma taahhüdünüz ve ruhunuzu, bireyselliğinizin, bağlı olduğunuz tasarılarınız ve en derin inançlarınızın doğru bir ifadesini sağlayacak şekilde kumanda etmeniz ve hayatınızı böyle yaşamanız olarak ifade edilmiştir.

Gerçek benliğinizi bulmanın anlamı, benliğiniz hakkında derinlemesine düşünmek, samimi bir şekilde öz-değerlendirme yapmak ve ‘sahici öz-bilgiyi’ aramaktır. Bu, aynı zamanda sizin için hayati önem taşıyan gerçekleri, sadık kalmanızın doğru ve gerekli olduğu gerçekleri sahiplenmek anlamına gelir. Bu anlayışta içe dönüş, kendi içinde bir son değildir. Kişisel bütünlüğe ve benliğin ötesine geçen ve daha zengin, daha insani bir dünyaya katkıda bulunan ortak ‘anlam’ ufuklarına erişimin bir yoludur.”  S.145

Batı dünyasının çoktan unuttuğu ve giderek Doğu toplumlarını da etkisi altına alan mutluluğun özelleştirilmesi anlayışı, en iyi ihtimalde dahi, işlemeyen bir perspektif. Batı’da da işlemiyor. Ortega y Gasset’in söylediği gibi “Ben, kendim ile çevremden müteşekkilim ve eğer çevremi kurtarmazsam kendimi de kurtaramam.” Depresyonun panzehri olarak sosyal güvenin tesis edilmesi gerekir. Başka insanlara, ihtiyaçları için el uzattığımızda onlar da bizim elimizden tutarlar. Daha sonra değil, aynı anda. El vererek el alırız. Bir başkasını iyileştirerek kendimizi severiz. Depresyondaki insanlar en çok kendilerini sevmezler, ne kadar çok sevilseler de kendilerini o sevgiyle sarmalayıp ısıtamazlar. Bilince takılan her şey olumsuzdur, kendilerini bulaştırmak istemezler kimseye. İnsanlar nadiren bir başkasına karşı bu kadar zalimdir. Ama bir başkasına yardım ederken tüm bu çekinceler askıya alınır, kişi kendi özdeğer yargısından sıyrılır; önemli olan yardım etmektir. İşte bağlantı da o temas anında kurulur böylece.

Konuştuğumuzda ilk önce kendi sesimizi işitiyoruz, kendimizi de dinliyoruz. Terapilerde de insan kendi öyküsünü kendi sesinden dinlemekle iyileşmeye başlar. Yakınlık ve içtenlik; insanın insandan, insanın tabiattan uzaklara savrulduğu bu yabancılaşma çağında ilaçtır. Kendi doğamızı başkalarıyla bağ kurarak tazeleriz, yeni bir soluk alır ve yola devam etmek için derman kazanırız.  S.156

Hayatımızın idaresini elimizden yitirmediğimiz anlamlı bir işte çalışarak kendimizi gerçekleştirir ve özsaygımızı kazanırız. Halihazırdaki işimiz ve pozisyonumuz buna uygun olmayabilir ama biraz daha azına bile olsa daha insani bir işte çalışmak her zaman için tercih edilmesi gereken bir seçimdir. Ayrıca, mevcut işimizde de başka insanlara yardımcı olarak, onların hayatlarını iyi yönde değiştirerek inisiyatifi belirli ölçüde geri kazanabiliriz. Doğru şeyler için onların gerektirdiği kadar para kazanıp doğru yerlere harcayarak daha çok yaşayabiliriz. Yanlış şeylere değer vermemizi öğüt» leyen medyatik ve toplumsal telkinlere kulak tıkayabilmeliyiz. Bizi hasta eden sığ ve çöp değerlere bir “karşı ritim” oluşturabiliriz.

“Hayatta birkaç alanda behremiz olsun, birkaç alanda mutlu olmayı bilelim. Sadece iş ve aile değil… İşin ve evin dışında uğraştığımız bir hobimiz olsun, müzikle uğraşalım, resimle uğraşalim, bir yardım cemiyetinde faaliyet gösterelim ama iş, ev, aile üçgeninin dışında bir yerde, kendimizi var ettiğimiz, varlığımızı hissettiğimiz, insanların ruhuna dokunabildiğimiz, kendi ruhumuza dokunabildiğimiz bir yerimiz olsun.

Güzel görelim, güzel düşünelim, hayatımızdan lezzet alalım. Seçtiğimiz, konuştuğumuz kelimeler sadece dünyamızı tasvir etmez, dünyamızın sınırlarını da çizer.

‘Hep kötüyü görür, hep kötüyü tanımlarsak, etrafımızda hep olumsuzlukları gündeme getirirsek bir süre sonra ruhumuz kararmaya başlar. Hayatın içinde saklı güzelliklerden de kâm almaya bakalım.

Hayatı yaşanmaya değer kılacak olan biziz. İnsanları ak ya da kara diye nitelemeyelim, insanların içindeki güzelliği, doğruluğu, iyiliği bulmaya çalışalım. İnsanların içindeki güzel tarafları biz bulalım, biz bir cevher keşfetmiş gibi o madeni işleyelim, açığa çıkaralım, gayret edelim.  S.159

Dinle kederli insan, bak ne diyeceğim… Kış nasıl ki hayatın bitişi değil, hayatın yokluğu hiç değil, sadece canlılık döngüsünde bir safhadır, üzgünlük de hayatın bir parçasıdır. Bir sonraki ilkbahara hazırlık, içinin kuytularını keşfederek için bir fırsattır. O da geçer.

Maskenin yokluğu, rolün yokluğu anlamına gelmiyor.

Maskenin yokluğu, rolün yokluğu anlamına gelmiyor. Sinema sanatının yakın plan bize gösterdiği insan yüzleri bile bir maskeyle malul. John Berger, “Fotoğraflar, videolar, filmler asla yüzü bulmaz; olsa olsa görüntülerin ve suretlerin anılarını bulabilirler. Halbuki yüz, daima yenidir: daha önce hiç görülmemiş ama tanıdık bir şey. (Tanıdıktır çünkü uyuduğumuzda, bütün dünyanın yüzünü görürüz belki rüyamızda, doğduğumuzda körlemesine içine fırlatıldığımız dünyanın.) Biz yüzü ancak bize bakıyorsa görürüz. (Vincent’in ayçiçeği gibi.) Profil asla yüz değildir ve kameralar her nasılsa çoğu yüzü profile dönüştürür.” diyordu Sanatla Direniş adlı eserinde.  S.182

“Başarı” zamanımızın efsunlu kelimelerinden birisi, herkes onu İstiyor, onsuz bir hayatın boşa yaşanmış bir hayat olduğunda nedense hemfikiriz. Başarılı insanları alkışlıyoruz, sahip oldukları güç ve şöhret onlar kadar bizim de başımızı döndürüyor. İyi ama, maddi dünyada çok kazanmış ve daha “başarılı” insanların hayatları, neden maddi dünyada “başarısız” ama manevi/ruhsal dünyada çok şeyler yapmış insanlardan daha değerli olsun ki? Niye bir şirketin “CEO”su, insanlık için canla başla çalışan bir kimseden daha değerli olsun? Bir “başarı pornografisi”dir gidiyor. Okullar, puanlar, rütbeler. Çalışmak iyidir ama ondan daha iyi olan şey insanlığın hayrına çalışmaktır. Sizin ulaştığınız şeyi başkasına ne kadar dağıtabildiğinizdir. Bir başka insanda öyküneceğimiz şey, önce onun ahlak ve fazileti olmalı. Her vasıtayı meşru görerek başaranlar güruhuna ve modern toplumun “başarı mahkümu” insanlarına şu soruyu yöneltmek gerekiyor: “Kazanırken neyi kaybettin?”  s.186

“Büyük düşün!” guruları bize sosyal sorumluluklarımızı bir kenara bırakarak; adanmışlık, öz-disiplin ve kararlılıkla rekabet yarışında öne geçmemizi telkin ediyor. Başkaları için değil yalnızca kendimiz için yaşadığımız bir hayat. Artık modern hayatın temel düsturu temahkârlık olmuştur.  S.188

‘Materyale bağlı başarıyı, zenginliği ve statüyü hayatta mutluluğun tek anahtarı olarak gören insanlar yetiştiriyoruz. Halbuki başarı mutluluğun anahtarı değildir, mutluluk başarının anahtarıdır. Bir insan mesleğini yapmaktan keyif alıyorsa, işini zevkle yapıyorsa, o meslekte sadece kendisinin katkı olarak sunabileceği bir şeyleri de başarıyor.  S.189

Gandhi’nin şöyle bir duası var:

“Rabbim! Güçlülerin yüzüne gerçeği söylemek, zayıfların sevgisini kazanmak ve yalan söylememek için bana yardım et… Eğer bana para verirsen mutluluğumu alma. Eğer bana güç verirsen beni muhakeme yeteneğimden, eğer başarı verirsen beni alçak gönüllülüğümden, eğer bana alçak gönüllülük verirsen beni saygınlığımdan yoksun bırakma.., Benim düşüncelerime katılmıyorlar diye bana karşı olanları hainlikle suçlayarak, onların karşısında suçlu duruma düşmeme izin verme… Kendimi sever gibi diğerlerini sevmeyi ve diğerlerini yargılıyormuş gibi kendimi yargılamayı öğret bana… Başarılı olduğumda sarhoşluğuma izin verme; Başarısız olursam umutsuzluğa düşmeme izin verme; Başarısızlığın, başarının öncesindeki bir deneme olduğunu hatırlamamı sağla.” Bilhassa bu son cümle bana çok önemli geliyor.

William Chittick, Varolmanın Boyutları isimli o harikulade eserinde “Çok daha genel düzeyde son iki yüz yıldır Müslümanlar arasında entelektüel açıdan önem ve öncelik verilen konulardaki kaymanın en açık belirtisi, bugün pratikte tüm Müslüman ebeveynlerin, çocuklarının doktor ve mühendis olmalarını istemeleridir. Mesele basitçe iyi gelir ve rahat bir yaşam kaygısı değildir. Burada çok daha derin bir şeyler olmaktadır. İslam dünyasında ilgi’ye her zaman gösterilmiş olan geleneksel saygı, çağdaş dünyada kendisini bilgi olarak takdim eden şeye, yani mesleğe kaymış bulunmaktadır.” diyordu.

“Neyi daha iyi yapabilirim?” sorusunu sormaya başladığımızda öğrenmeye de başlamışız demektir. Oysa insanlar “Hangi alanda başarılı olacağım, kendimi nasıl göstereceğim?” diye çırpınıp duruyorlar. Saygınlık ve itibar statüyle ölçülmeye başlandı ve tehlikeli olan bu. Performans toplumu yorgunluk toplumuna dönüşüyor zorunlu olarak. Ne zaman aylaklık edeceğim, Tanrı’nın pencerelerini, gökyüzünü seyrederek güzel ilhamların kalbime dökülesine izin vereceğim, yıldızları seyre duracağım, kâinatı temaşa edeceğim? Daha ne kadar “çatlarcasına” koşacağım?  S.196

Kalbimize misafir ettiklerimiz ve kalplerine misafir olduklarımız. Dostluk, şu karanlık dünyada sevginin mum ışığıdır.  S.204

“Dostluk hiyerarşi gözetmez, bir rütbe meselesi değildir. Bir dostluk ilişkisinde bütün zaaf ve kusurlarınızla var olmaya devam edersiniz ve dostunuza kırılgan taraflarınızı göstermekten çekinmezsiniz. Çünkü dostlarımız aynı zamanda bizim şifacılarımızdır, varlıklarıyla, zor zamanda yanı başımızda belirivermeleriyle bizi iyileştirirler. ,

“Aşk görmez, dostluk göz yumar,” demiş Peyami Safa.  S.206

“Dostluk/arkadaşlık Öteki’yle kurulan ve Ben’i stabilize ederek gerçekleştiren bir ilişkidir. Sosyal medyadaki ‘arkadaşlar’ Öteki’nin olumsuzluğundan yoksundur. Alkış tutan bir kitleden ibarettir onlar. Başkalıklarını Like ile yok etmektedirler… Performans öznesi kendisi yüzünden yorgun, kendisi yüzünden tükenmiş bir haldedir. Kendi kendisinden çıkmayı kesinlikle becerememekte, kendi kendisine diş geçirmekte, dolayısıyla paradoksal bir biçimde kendi içini oymakta ve boşaltmaktadır. Bu özne bir kapsülün içinde kendine tutsaktır ve Öteki’yle olan bağını yitirmektedir. Kendime dokunurum ama kendimi ancak başkasına dokunduğum zaman hissederim. Öteki, istikrarlı bir kendiliğin oluşumu için kurucudur. Öteki ortadan kalkarsa, Ben boşluğa düşer…” Byung-Ghul Han’ın Kapitalizmin Ölüm Dürtüsü adlı kitabındaki sözleri bunlar. Veya Martin Buber’in belagatli ifadesiyle söylersek “Sende Ben olurum.”  S.208

“Kendisine dost olmayanlar, gayrıya dost olamazlar, kendileri ile barışa varamayanlar, gayrı ile barışa varamazlar,” demişti merhum Fethi Gemuhluoğlu. Kendi kendisiyle arkadaş olmanın hedefi, insanın kendi içindeki tahripkâr bir düşmanlıktan kaçınmaktır. Kendine dost olmayan, iç çatışmalarını çözümleyememiş kişi, kendisiyle o kadar meşguldür ki ötekilere yüzünü dönüp de onu göremez. Kişi ancak kendinin dehlizlerinden sağ kurtulduktan sonra sağ kalan bir başkasını aramaya başlar.  S.210

“İnsan ilişkilerinde, siyasette, kendimize bakışımızda gücümüz; kurduğumuz yakınlık kadar, arada geri çekilip uzaktan bakabilmekte. Arada dostluklarımıza da uzaktan bakabilmeliyiz. Zira çok fazla yakınlık, görmeyi engelliyor.  S.217

Pascal’in çok sevdiğim bir sözü var, diyor ki “Mutsuzluğun tek nedeni, insanın tek başına odasında nasıl oturacağını bilememesidir.” Halbuki hepimizin bir masada, bir odada sessizce oturup tefekkür etmeyi, okumayı, hayal kurmayı, gönlümüzden bir şeyler geçirmeyi başarabilmesi gerekir.  S.222

“Fakat yalnızca zaman içindedir gül bahçesindeki o an/ Yağmurun vurduğu o çardaktaki o an…” diyor Eliot. Buradalık hissi, beynin algının öğelerini iki üç saniye süren zaman birimlerine bağlamasıyla oluşur. Şimdinin zamansallığı, önce olmuş olandan ve sonra olacak olandan da öğeler içermektedir. Ânı, bu öğeleri birleştirmek suretiyle algılıyoruz.  S.231

Vakit nakittir cümlesini hepimiz işitmişizdir. Hakikaten vakit nakit midir? Öyle ise nakde dönüşmeyen vakte ne oluyor? Bu söz boşta kalmanın zaman kaybı olduğunu ve daha az para, başarı ya da güç anlamına geldiğini ima eder. Her an, paraya tahvil edilmelidir. Aynı zamanda zaman hırsızlığı yapan duman adamların da sloganlarından biridir bu cümle.  S.235

Zaman algımızın bilişsel ve duygusal tepkilerimiz üzerinde de etkisi mevcut. Dolayısıyla psikolojik sağlığımızda önemli bir rol oynuyor. Sağlıksız zaman algısı, depresyon gibi duygudurum bozuklukları yaşayan kişilerin aşina oldugu bir durum. Depresif bireyler için zaman yavaş akar, anda kalmakta güçlük çekerler, zira birçoğunun zihinleri geçmiş ile meşguldür. Depresyon, insanlarda zaman algısını değiştiriyor. Zaman akmıyor, adeta donup kalıyor. Depresyonda olan bireyler için ânın genişliğinde ve o bütünün akışında kendini bulmak, kendini bilmek kolay değil. Denilebilir ki, zamanımıza sahip çıkmak ruh sağlığımız üzerinde de ciddi tesirlere sahip. Aynı şekilde duygu durumumuz da zaman algımızı değiştirebiliyor.  S.239

Boş zaman ne demek? Zaman mukaddes bir şeydir. Zaman her ânı dolu dolu yaşanması gereken bir şeydir. Boş zaman, eğlence zamanı, öldürülmeye ayrılan zaman. Yani zamanı lakayt bir şekilde kullandığınız, onu eze eze kullandığınız, hiçbir iş yapmadığınız aylak aylak dolaştığınız zamandır. Seyyah ile turisti ayırmak gerekli birbirinden. Seyyah gittiği yerin hikâyelerine katılan, gittiği yerin tozuna dumanına bulanan, yurtiçi veya yurtdışında her nereye gitmişse yerel halkla oturup kalkan, onların sohbet halkasına dahil olan, mahalli yemeklerden yiyen, halkın oturduğu kahvelerde, çayhanelerde oturan ve hikâye toplayan kişidir. Turist ise gittiği yerleri kamerasının imgesine hapseden, yaşantıyla arasına mesafe koyan, halkın hayatına katılmayan, sadece göstermek, resimlemek ve yaşamış olmak için bir yerlere giden kişidir. Yaşantıyı satın alır, sosyal medyada gittiği yerlerin resimlerini paylaşır ve böylece kendisini daha imtiyazlı hisseder. S.263

Hacıların geçmişte dini saiklerle yaptığı şeyi, turist seküler bir ayin gibi tekrar ediyor. Gezip görme, dinsel ritüel yerine geçiyor, yüksek kültürün tapınaklarını ziyaret etmek seküler bir din olan yaşam sanatında yücelmeyi temin ediyor. Turist tapınaklara gidiyor, onların resmini çekiyor, Süleymaniye’yi görüyor, Selimiye’yi görüyor, Tac Mahal’i görüyor, katedralleri geziyor, fakat tüm bunların içindeki ruhaniyete, maneviyata ortak olmuyor. Sultanahmet’e giren bir turisti düşünün, hatlara, mihraba -işlemelere, bezemelere- bakıyor, fotoğraflarını çekiyor; O sırada ibadetini yapmak üzere huşu içinde Allah’a yönelen bir vatandaşı düşünün bir de. İkisi aynı mekânın içinde, ikisi de tamamen farklı niyetlerle bulunurlar orada. S.271

Ham adamın biri çıkıp, “Çok sevdim, ya benimsin ya kara -toprağın!” diyor, zulmediyor, şiddet uyguluyor. Hayır, bunu kimse yutmaz. Sen onu sevmedin, sen sadece kendini sevdin, kendi ihtiyaçlarını sevdin. Sevdiğini sandığın kişi tarafından çılgınca sevilme arzunu sevdin. Buna ancak narsistik sahte sevgi diyebiliriz; sadece kendisinin ihtiyaçlarını karşılayacak bir nesnedir; seçme şansı verilmemiş, özgürlüğü tanınmamış bir alt-insandır. Kişilik bozukluğu olan bireylerde bu tarz narsistik sözde aşkları sıklıkla görüyoruz.  S.288

Freud’un ifadesiyle, “Seven insan kibrini kırar, alçakgönüllü olur. Seven insan, narsistliğinin bir parçasını, tabiri caizse, sevdiğine rehin olarak bırakır.” Cibran’ın sevenlere şu tavsiyesi nasıl da yerindedir: “Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın, Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır, çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.” İlahi rüzgârın sevenler arasında dolanmasından çıkan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller birbirinden ayrıdır. Yine de teller birlikte ve birbirine nispetle var olurlar. “Birbirini tamamlayan, birbirini sınırlayan ve birbiri önünde eğilen iki yalnızlık” der Rilke.  S.294

Aşk gerçekten de ruhun görülmeyen şeylere derinlerden dalmış bakışıdır. Bu, insanların dünyasında hafiften tökezleyen, biraz acemi, kendine örtünmüş, yüreğimizin çizgilerini taşıyan bu kişinin kendi dünyasındaki zarafeti dikkatimizi celbeder. Her aşkın başlangıcı böyle bir “başka dünyanın zarafeti” hayalidir. Yanlış anlaşılmasın, bizi etkileyen insanlar acayip, sakar, beceriksiz vs. hakir gördüğümüz insanlar değildir.

Bilakis yetkinliğini ve güzelliğini gördüğümüz insanlardan büyülenir, onlara güvenip bağlanırız. Ancak bu güzellikte bir küçük kusur, o yetkinliği daha da belirgin kılan kendine özgü bir yeteneksizlik, o kişiyi dokunulabilir ve gerçek bir insan kılar bizim için. “Resmi güzeller”, kişinin sadece bir anlığına ve belirli bir uzaklıktan baktığı ilgi çekici şeyler, kamusal anıtlardır. Kişi onların karşısında kendisini bir turist gibi hisseder, fakat bir âşık gibi değil,” diyordu Ortega y Gasset.  S.297

Halil Cibran ne güzel bahseder aşktan: Çünkü aşk, hem başınıza taç koyar, hem çarmıha çeker sizi; Çünkü aşk, hem besler, suvarır, büyütür, hem dallarınızı budar sizin. Çünkü aşk, hem en tepelere tırmanır ve okşar, gün ışığında titreyen en körpe dallarınızı orda, hem köklerinize kadar iner ve çekip çıkarır, toprağa tutunan köklerinizi. Aşk, mısır demeti gibi toplar kucağında sizi. Taneleriniz çıkarmak için, harmanda döver sizi; Kabuğunuzdan ayırmak için, elekten geçirir, savurur sizi; öğütür ak pak un oluncaya kadar. Yoğurur bir kıvam buluncaya kadar. Ve sonra kutlu ateşine sokar sizi, közlenmiş ateşine sokar. s.299

Teşhir etmek de aşkın hasmıdır. İnternet çağının verdiği hasarlardan birisi de bu. Tahrip ettiği şey de sadece aşk değildir, cinselliği de tahrip eder, üstelik katı ahlakçılıktan bile çok daha kesin ve ölümcül şekilde. Pascal Bruckner, “Sevmenin tehlikeye atılma olduğu güzel günler geride kalalı pek de uzun zaman olmadı. Bugün aşklarımız henüz açlığı bile tanımadan doygunluktan ölüyor.” demişti Hınç Ayları’nda. Aşkın, cinselliği barındıran tarafı Batı’nın çileci (asketik) inançlarında ve püriten ahlakçılığında daima zemmedilmiş, hor görülmüştü. Ortaçağda Kilise’nin, erkeklerin eşine âşık olmasını ve ona tutkuyla davranmasını kınayan yaklaşımı meşhurdur. Kadınlar için bu mesele zaten tartışılmamıştır bile. Oysa Âşık Şem’i ne diyordu gazelinde “Şems gibi izhâr olur, her kimde var envâr-ı aşk/ Âşikâre yanmalı, âşıklara ihfâ nedir?” Doğuda aşk sadece sanat değil, ibadetti aynı zamanda.  S.310

Samiha Ayverdi bu tevhidi gerçeği ne güzel açıklar: “Şunu bil ki, aşkın hakikatı bulunmadıkça, hilkatin maksudu ele gelmez ve insan aşkının kemâli derecesine göre mükemmel olur. Hilkatin ve kâinatın manasını bulmak istersen aşkı bul. Çünkü insan aşkı bulmak için dünyaya gelmiştir. Hayatın sebebi aşktır; mükevvenat da aşkın tekazası sebebiyle tekevvün etmiştir. Ancak aşkı bulandır ki, maksuduna ve hilkatinin manasına kavuşmuştur.” Sufiler için aşk, kayıtlanmamış ilahi bir sıfattır, hem âşık hem maşuk hem de aşk’ın bizatihi kendisidir. Ayna da, aynaya bakan da, aynada görünen de aşktan ibarettir. Tagore, “Aşkının fenerini tuttuğunda yüreğime/ Vuran şavkı var ya/ O şavk senindir/ Gölgesi benim” demekte.  S.317

Ağlamak insanın kalp taşıdığının, his üretebildiğinin, akıl yoluyla acıyı hissedebildiğinin, özlem duyabilmesinin ve şefkat sahibi olduğunun işaretidir. Sadece insana mahsus olan bu hal ruhumuzla, vicdanla, fıtratımızla ve bedenimizle yakından ilgilidir.

İnsan, kalp acısından, bedeni ağrı ve sızıdan, sevinçten, özlemden, huşudan ağlar ve tüm bunları ana olarak bedeni ve vicdani olarak ikiye ayırmak mümkündür. Tahmin edildiği gibi burada muradımız bedeni acılar değildir. Kalbi ağlamaları ise acıdan ve sevinçten olmak üzere yine ikiye ayırmak doğru olacaktır. 1. Acıdan kaynaklananlar
a. Kayıp, yitik ve özlemlerden
b. Umutsuzluk, karamsarlık (yeis) ve çaresizlikten
c. Ayet ve manaları bulamamak ve boşluğa düşmekten
d. Haksızlık ve adaletsizlikten, zulüm ve eziyetten
e. Şahit olunan imansızlıklardan
f. Pişmanlıklardan, yanlış yapmaktan
g. Acizlikten, hicret ve cihat edememekten
h. Zulme güç yetirememekten
ı. Dostların acılarını paylaşmaktan
2. Sevinçten kaynaklananlar
a. Derin mutluluk ve sevinçlerden
b. Minnet ve şükürden
c. Dostların sevinçlerine ortak olmaktan
d. Huşudan, acizliği idrakten
e. Allah’ın ayetlerini görebilmekten şeklinde tasnif edilebilir.

Kalbi ağlayışların tamamı daha iyiye duyulan özlem yollarına engel olunduğunda veya bu özlemler hayata geçtiğinde gerçekleşir ve tamamında kalpten bir nida fışkırır ki beyin devreye girerek gözlere talimat verir ve yaşlar yanaklara süzülüverir. Bu his ve sonuç sadece insana hastır ve olağanüstü bir mucizedir.

Kalp, daima gerçek aşkı olan Allah’a yönelir, sevgi ve umut besler, her ayette O’nu arar, gözler, kulaklar sadece O’nu duymak, görmek ister, çiçeklerde, ışıkta, seslerde bu aşkı canlı tutar ve asla ulaşamayacağı gerçek aşka duyduğu ilgi ve sevgiye ulaşamamaktan dolayı derin acılara sevk olunur.

Fıtratta kalbine konan hak ve adalete uygun muamele görmemek de kalbi acıtır, hayata damga vuran zulümlere şahit olmak da. Sünnetullah’a aykırı her söz ve davranış kalbe ağır gelir ve hakkaniyete indirilen bu darbeler, Allah dostlarının yüreklerini burkar.

Sevinçlerde ise durum tam tersidir ve sevgiyle umut gerçek aşka ulaşılamasa da, mücadeleyi ve yol katetmeyi teselli mertebesine yükseltir. O’nun izinde ve yolunda olmak dahi mutlu eder ve minnet hissi uyandırır. Yağan yağmur, esen rüzgar hep bir tecellidir ve bunlara şahit olan kul yeryüzüne ve ahirete varis olmakla ne büyük bir nimete sahip kılındığının idrakiyle sevnçlere boğulur.

Huşu ve samimiyet dolu Allah’a yönelişlerin tamamı bu çerçevededir ve secdeler bu gözyaşlarıyla kutsanır, rahmet duaları daha yükseklere tırmanır.

Kalp, sevinç ve umutla değil aslen acı ve hüsranla terbiye olur. Çünkü acizliğin idrakindeki bedenler ne yaparsa yapsın Allah’ı layıkıyla tanıyamadığının ve günah işlemekten geri kalamadığının farkındadır. Bu acı ve endişe ise kalıcı bir ıslaha yol açar ve kalpte muhafaza edildiği sürece de daha büyük günahlara mani olur.

Sevinçler ise geçicidir, öğretmez ve terbiye etmez. Aksine gereksiz bir güven hissi vererek hedefleri saptırır ve mücadele azmini zayıflatır. Bu nedenle büyük şahsiyetler daima acı ve sabır imtihanlarıyla denenmiş ve o karanlık acılardan semalara yükselmiştir.

Bolluk ve refah içinde olanların büyük işler yapması bu nedenle imkansızdır çünkü terbiye ve tevazudan uzaktırlar. Nefislerini körletemeyen, terbiye edemeyen bu sevinçli kullar hüznü, kaybı ve acıyı yeterince tatmadıklarından acının terbiye ediciliğinden de yoksundurlar.

İmtihan; iman, çile ve sabır imtihanıdır.

Şükür ve minnet, umut ve özlem daima vardır ama imtihan için asıl lazım olan acizliği bilerek, düzelmeyi ve affedilmeyi umut ederek, dua ve tevbe ile yaşamaktır. Acı ile pişen ruhların aksine sevinç ve huzurla nefes alan kalpler tevbeden uzaklaşmakla kalmaz, bir zaman sonra şükrü de terk ederek manasız bir güvene sahip olur.

Çünkü sevinç ve huzurlarına esas teşkil eden varlık ve imkanlar çoğu zaman acı ve çile sahipleriyle paylaşılmaz ve hatta o acı dolu hallerin sokağından dahi geçilmez ki bu da acının müşkülatını anlamaya engeldir.

Hak ve adalet kalbin en derin acı ve sevinçleridir ki varlığında huzur, yokluğunda zulüm vardır.

Fıtrati ruhlar, Kur’an mü’minleri ile aynı şekilde derin acıları, sınırsız sevinçlere tercih eden kullardır. Onlar zalim, cahil ve nankör insanların tüm icraatlarından hicap duyan, dine vurulan darbelerden en çok rahatsızlık hisseden, imansızlıkla fethedilen kalelerin burçlarına bakıp gizli göz yaşı dökenlerdir. Vicdanlı kalpler ezilenlerle bir olan, ezilenleri elinden tutup kaldırmaya çalışan, ezilenlerin dertlerine ortak olmaya çalışanlardır. Kalpler, imanlı kullara dost, imansızlara düşmandır.

Kalpler, Allah’tan başkası için attığında mutsuz, Allah için çırptığında mutludur.

Umut, Allah aşkı varsa vardır. Rahmetin binlercesinin gölgesinde serinleyen insan, kendisi de merhamet ettikçe, bağışladıkça huzur bulandır. Gözler, kalbin küfür ve şirkle kanayan pınarlarıdır. Gözler, iman dolu akşamların, rahmet dolu sabahların esen rüzgarlarında Allah’ı bulabilen ve acizlik ve şükür ile Yaratan’ına aşık olanlardır. Gözler kimi zaman kanlı yaş savuran yanardağlara, kimi zaman minnet fışkıran saadet pınarlarına dönendir.

Gözler kalbin aynasıdır ve gözyaşları masumiyettir. Masumiyet ise hak ve adil olmanın, kul bilinci taşımanın, ilahi nizamı idrak edebilmenin adıdır. Kalp, insansızlıklardan, kötülüklerden, haramlardan kararan, helallerden, salih amel ve ibadetlerden, ahlaklardan, imandan mutlu olan ve karalıklardan kurtulandır. İnsan, kalbiyle, ruhu ve vicdanı ile vardır ve etten, kemikten ibaret diğer canlılardan farklıdır.

Güdüleri ile değil, cüzi iradesi ile yaşayan insan, doğru tercih ve halleriyle sevinen, yanlış yapınca üzülendir. Tüm bu hissiyat ise derin ise göz yaşı olarak kendisini belli edendir. En büyük acı ve sızı kaynağı ise elbette kirlenen ruhlardır ve menfaat, dünyalık için kararan kalpler ruhu boğar, öldürür. Nefis, durmaksızın açtır ve hırsları, yasak şehvetleri körükler. Vicdanın ev sahibi kalp ise aksini savunur ve tevazuyu, hakkaniyet ve iyiliği emreder. Kalp, nefse sözünü dinletemezse mahzundur, yoksundur, umutsuzdur.

Aşkın, umudun, affedilmenin adı sadece Allah’tır. O, tek vekil ve tek dosttur, güvenilmeye tek layık olandır. Kalp bu idrakle atar, vicdan ve ruh aynı sese kulak verir. Beyin ve beden ise farklıdır, gördüğüne, işine gelene inanmayı ve teslim olmayı seçer. Kalbi bastıran, taşlaşan, karanlık güçlerle oturup kalkan bedenler acıyı da sevinci de derin hissedemezler. Bu yüzden de çoğu zaman ağlayamazlar.

Ağlamak bu nedenle insanlık göstergesi olduğu kadar merhamet ve vicdan sesidir.

Ağlamayan, aksine ağlatanlar ise merhametsiz ve kalpsizlerdir.

Allah, kendisine sevgi ve itikad ister ki kalpsizlerin sevgi beslemesi de söz konusu değildir.

Oysa merhamet edilmeyene edilmez, sevmeyen sevilmez ve herkesin Allah’tan göreceği karşılık, bu hayatta Yüce Allah’a verdiği değer ve kıymet kadardır.

İman, kalpleri yumuşatan, ruhu eğiten, huzuru getiren, yanlışı engelleyen, umudu canlı tutandır.

İmansızlar ağlamayı dahi bilmeyenler, acizlik ve küçüklük olarak gören kibir tutkunlarıdır. Oysa ağlamak zayıflık değil yüceliktir.

Neden ağlandığı ise göz yaşlarının kıymetini belirleyen olarak mühimdir ve gereksiz açlıklar, boş hevesler ve dünyalıklar için dökülen gözyaşları, merhumların ardından dökülen abartılı gözyaşları ve feryatlar imandan değil, imansızlıktandır.

Ağlanacak tek acı ahirette hesap verememek acısıdır ki bu dünya hayatında gerektiği şekilde kul olamamaktan kaynaklanır.

Ağlanacak tek sevinç ahiret hesabını sorunsuz verebilmektir ki bu dünyada imanla, Allah korkusu ve sevgisiyle yaşamaktan, Allah’tan başka veli tanımamaktan kaynaklanır.

İnsanı bu dünyada en çok ağlatan şey, bedeni işkenceler değil, kullardan haksızlık ve adaletsizlik gördüğü anlardır.

Ahirette ise en çok ağlatacak olan; beyhude yaşamlara feda edilen imanların, ahiret esenliklerine vesile olduğu görüldüğünde duyulacak ve Allah’ın şefaatinden mahrum kalındığı anda hissedilecek pişmanlıklardır. 

Allah’ın şefaatinden ve rızasından mahrum kaldığı anlarıdır.

Gerisi boştur, fanidir, beşeridir, sanaldır.

NEW NASHEED «ВЕЧЕР НАШИДОВ 2021» Nashidul islam | Mohamed Tarek | Mohamed Youssef | Event in Russia

Yüce Rabbimiz, kendi rızasına ulaştıracak amelleri Kerim Kitabında bizlere gösterdiği gibi, rahmetinden uzaklaştıracak amelleri de beyan etmiştir. Sevgisine mazhar olan kimseleri haber verdiği gibi, sevgi ve merhametinden mahrum kalanları da bildirmiştir. 

De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Allah, Çok Bağışlayıcı’dır, Rahmeti Kesintisiz’dir. Ali İmran 31

Allah, maddi ve manevi anlamda temiz olanları sever. Öyleyse geliniz, fıtratımızı her türlü kötülüklerden koruyalım. Zihin ve gönüllerimizi kötülük ve çirkinliklerin esiri değil; iyilik ve güzelliklerin merkezi kılalım.

Allah tövbe edenleri sever. Öyleyse aziz kardeşlerim! Geliniz, tövbelerimizle kulluğumuzun farkına varalım. Rabbimize teslimiyetimizi, günahlarımıza nedametimizi dile getirelim. O’nun engin merhametine sığınalım. Tövbenin, adeta hayata yeni bir başlangıç olduğunu unutmayalım.

Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever. Öyleyse geliniz, her daim görev ve sorumluluğumuzun bilincinde olalım. Hayatımızı yaratılışımızın gaye ve hikmetine uygun yaşayalım.

Allah, kendisine tevekkül edenleri sever. Öyleyse geliniz, üzerimize düşeni yerine getirdikten sonra حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!” diyelim. Rabbimizin rahmet, nusret ve inayetinden hiçbir zaman ümidimizi kesmeyelim.

Allah, muhsinleri; her işinde, her sözünde kendi rızasını gözetenleri sever. Öyleyse geliniz kardeşlerim! Rabbimizin her an bizi gördüğü bilinciyle hareket edelim.

Allah sabredenleri sever. Sabredenlerle beraberdir. Öyleyse geliniz, hayatın bir imtihan olduğu bilinciyle kendimize sabrı, sükûneti şiar edinelim

Allah, adil olanları sever. Öyleyse geliniz, her daim adaleti yüceltelim. Unutmayalım ki; adalet, güven ve huzurun anahtarıdır. İnsanca bir yaşamın olmazsa olmazıdır.

Allah, zalimleri sevmez. Zira zulüm, en büyük günahlardandır. Hak ve hukuku ayaklar altına almaktır. Öyleyse bizlere düşen, her daim zalimin karşısında, mazlumun yanında yer almaktır.

Allah, haddi aşanları, taşkınlık yapanları sevmez. Öyleyse bizlere düşen, yıkıcı ve bölücü değil; yapıcı ve birleştirici olmaktır.

Allah, israf edenleri sevmez. Öyleyse bize düşen, sahip olduğumuz kazanımları saçıp savurmaktan, Allah’ın vermiş olduğu nimetleri ölçüsüzce kullanmaktan sakınmaktır.

Allah, ifsat edicileri ve bozguncuları sevmez. Öyleyse bizlere düşen, huzurumuza, birlik ve beraberliğimize, kardeşlik ve muhabbetimize hep birlikte sahip çıkmaktır.

Allah, haddi aşanları, taşkınlık yapanları sevmez. Öyleyse bizlere düşen, yıkıcı ve bölücü değil; yapıcı ve birleştirici olmaktır.

Allah, israf edenleri sevmez. Öyleyse bize düşen, sahip olduğumuz kazanımları saçıp savurmaktan, Allah’ın vermiş olduğu nimetleri ölçüsüzce kullanmaktan sakınmaktır.

Allah, ifsat edicileri ve bozguncuları sevmez. Öyleyse bizlere düşen, huzurumuza, birlik ve beraberliğimize, kardeşlik ve muhabbetimize hep birlikte sahip çıkmaktır.

Kur’ân-ı Kerîm’de hayat kelimesi hem kozmolojik-biyolojik hem de ahlâkî bir muhtevaya sahiptir. Çok sayıda âyet, hayatın metafizik prensibinden canlılığın başlangıcı ve tabii âlemdeki çeşitli görünümlerine kadar uzanan bir yelpazede birbirini tamamlayan açıklamalar ihtiva etmektedir. Bu açıklamaların hep birlikte vurguladığı itikadî ve ahlâkî mesaj, canlılığın kaynağının ilâhî yaratma fiili olduğu ve insanın öldükten sonra tekrar diriltileceğidir. Kur’an, tabii âlemdeki tezahürleriyle her türlü var olma ve canlanış olgusunun ölümden sonraki dirilişin bir kanıtı olduğunu vurgulayarak insanların bu olgular üzerinde düşünüp gözlem yapmalarını istemektedir.

Kur’an’da “hay” (diri) ve “muhyî” (dirilten, can veren) şeklinde zikredilen isimleriyle (el-Bakara 2/255; er-Rûm 30/50) Allah hayatın sebebidir. O ölüden diriyi çıkarır (Âl-i İmrân 3/27; el-En‘âm 6/95; Yûnus 10/31; er-Rûm 30/19) ve ölüyü diriltir (er-Rûm 30/50; Fussılet 41/39); insan cansız iken Allah ona can vermiştir; sonra onu öldürmektedir, sonra yine diriltecektir; nihayet dönüş yine Allah’adır (el-Bakara 2/28; el-Hac 22/66; er-Rûm 30/40; el-Câsiye 45/26). Nitekim O, ölü toprağa gökten indirdiği su ile can verip diriltmektedir. İnsanlar da tıpkı bunun gibi yeniden diriltilecektir (el-Hac 22/66; Kāf 50/11). Esasen bütün canlılar sudan diri kılınmıştır (el-Enbiyâ 21/30). Toz toprak haline gelmiş kemiklere yeniden hayat verecek olan da O’dur (Yâsîn 36/78). Netice olarak ölümü ve hayatı insanlardan hangilerinin iyi işler yapacağını sınamak için yaratmıştır (el-Mülk 67/2).

Bu ölüm gerçeği karşısında insan bilmelidir ki gerçek ve tükenmez hayat (hayevân) âhiret hayatıdır (el-Ankebût 29/64). Dünya hayatı ise geçici, oyalayıcı olup esasen bir imtihan sürecinden ibarettir (el-Bakara 2/85; Âl-i İmrân 3/14; en-Nisâ 4/74; el-En‘âm 6/32). Bu dünyada 1000 yıl yaşama temennisinin hiçbir anlamı yoktur ve azabı hak edenler uzun yaşayarak onu erteleyeceklerini sanmamalıdır (el-Bakara 2/96). Dolayısıyla insan niyazını, kurbanını, hayat ve ölümünü hiçbir ortağı bulunmayan âlemlerin rabbine adamalıdır (el-En‘âm 6/162; el-Câsiye 45/21).

Kur’ân-ı Kerîm’de canlılığın ruhî-melekî ilkesi Rûhulkudüs olup can verme yahut diriltme de nefh (üfleme) fiilinin ardından gerçekleşmiş olmaktadır. Allah bu ruhu ve nefh fiilini ya kendine nisbet etmekte, yahut kendi izin ve emriyle melekî/beşerî varlık seviyesinde tezahür ettirmektedir. Şöyle ki, Allah insanın (Âdem) bedenini düzenlemiş ve ona “ruhundan üflemiştir” (el-Hicr 15/29; Sâd 38/72). Hz. Îsâ’nın babasız yaratılışı ise onun ilâhî bir kelime ve ruh olarak Hz. Meryem’e ilkāh edilişiyle yahut ruhtan kendisine nefhetmek suretiyle gerçekleşmiştir (en-Nisâ 4/171; el-Enbiyâ 21/91; et-Tahrîm 66/12); gerek Hz. Îsâ gerekse vâlidesi Rûhulkudüs ile teyit edilmiştir (el-Bakara 2/87, 253). Nitekim Hz. Îsâ’nın, çamurdan yaptığı bir kuşa nefhetmek suretiyle onu Allah’ın izniyle canlandırıp uçurma mûcizesi de (Âl-i İmrân 3/49; el-Mâide 5/110) bu gerçeklerle bağlantılıdır.

Şu halde İslâm inançlarına göre canlandırma veya diriltme fiilinin hakiki ve nihaî fâili hay ve muhyî isimleriyle Allah olup hayat bedene ilâhî bir soluk vermenin neticesidir. Bu soluk, Rûhulkudüs olarak adlandırılan Cibrîl’den (inorganik yahut organik) cansız nesnelere ulaştığında o nesneler canlanmaktadır. Bu hakikat Âdem ile Îsâ’nın mûcizevî yaratılışında kanıtlanmıştır. Rûhulkudüs ile teyit edilmiş muayyen bir nebevî güç ise Hz. Îsâ örneğindeki gibi Allah’ın izniyle diriltme mûcizesini gerçekleştirmektedir. İlâhî yaratma fiili hem tabiatta gözlenen canlanış ve dirilişin hem insanın biyolojik gerçekliğinin hem de öldükten sonraki dirilişin metafizik sebebidir. Kur’an, özellikle ölü topraktan bitkilerin çıkarılışı ile insanın topraktan yaratılışı ve toprak olduktan sonra yeniden diriltilişi arasındaki benzerliği sık sık vurgulamaktadır.

Hz. Peygamber’in bir hadisinde (Müslim, “Münâfiḳīn”, 27) yeryüzünde canlıların ortaya çıkışıyla ilgili olarak önce yer kabuğunun oluştuğu, daha sonra bitkilerin, ardından hayvanların ve son merhalede Âdem’in yaratıldığı beyan edilmektedir. Bu hadiste haftanın günleriyle simgeleştirilen kozmolojik devir yahut merhalelerin kaç yılı kapsadığı herhalde Kur’an’daki “yevm” (gün) teriminin tefsiriyle alâkalıdır (Yeniçeri, s. 179-181, 276-287).

İslâm felsefe geleneği insanın hareket, hayat ve idrak prensibi olarak tasavvur ettiği nefsin her şeyden önce bir araz değil cevher ve bu cevherin de gayri cismanî olduğunu savunmaktadır. Yeni Eflâtuncu sudûr teorisini benimsemiş olan filozoflara göre insan ruhunun kaynağı dindeki adıyla Cibrîl, felsefedeki adıyla faal akıldır. Nebatî ve hayvanî seviyelerdeki organizmalar faal akıldan yalnızca “hayat veren gücü” alırken insan organizması doğrudan doğruya “hayat veren cevher”i alır. Bunun sebebi, insan organizmasının nebat ve hayvanların aksine faal akla benzeyen cevheri kabule daha müsait oluşudur (Durusoy, s. 38). İnsan nefsinin bu cevherliliği onun ölümsüzlüğünün de temelidir.

Canlı ile cansızı ayıran sınır konusunda müslüman düşünürler varlık mertebeleri çerçevesinde akıl yürütmüş ve cansızdan canlıya geçişte organizma yetkinliği ve ruh faktörünü daima birlikte düşünmüşlerdir. Fârâbî ve daha sonra İbn Sînâ’nın kaleminde gelişen kozmolojik şemada (eş-Şifâʾ, s. 435) cansızdan canlıya geçiş, madenî varlık mertebesinden nebatî varlık mertebesine geçişe denk gelmektedir. Daha önce belirtildiği gibi Fârâbî ve İbn Sînâ geleneğinde hayat verici güç veya cevher gök akıllarının sonuncusu olan faal akıldan (Cibrîl) gelmektedir.

Bu varlık şemasında cansızdan canlıya yahut madenden bitkiye yükselişi açıklamak üzere müslüman düşünürlerden bazıları yukarıda bir örneği İbn Tufeyl’in fikirlerinde verilen kendiliğinden oluşum, bazıları da türlerin dönüşümü (transformasyon) nazariyesini hatırlatır görüşler ileri sürmüşlerdir. Evrimci bir zihniyete dayanıp dayanmadığı tartışmalı olan bu görüşlerin ortak yanı, semavî-ruhî etkilerle tabii-organik karmaşıklık seviyesi faktörünü felsefî açıklamanın merkezine almalarıdır. Kendiliğinden oluşum fikrinde bitki, hayvan ve insan türleri birbirine dönüşmeksizin, “mayalanmış çamur”dan belli iklim şartları altında tohum, döl, yumurta vb. embriyolojik süreçler söz konusu olmaksızın kendiliğinden oluşmuş ve zaman içinde gelişmiştir.

Batı düşüncesinde canlılık meselesine bütün felsefe tarihi boyunca farklı filozoflar tarafından çeşitli açıklamalar getirilmiştir. Ancak modern biyoloji felsefesi bakımından problemin kaynağı, Kartezyen düalizm denilen “res coqitans” (düşünen cevher, ruh) “res extensa” (yer kaplayan cevher, cisim) ayırımına kadar geri götürülebilir. Descartes ruh ile beden (cisim) arasında su geçirmez bir duvar örmüş, cismanî ve bedenî olanın müstakillen ve tamamıyla mekanik terimlerle anlaşılabileceğini ileri sürmüştür. Hatta filozofa göre ruhu olmayan hayvanlar da birer makineydi. Canlı organizmanın bu şekilde mekanizm perspektifinden tanımlanması, modern biyolojinin öteki bilimler gibi tabii bir bilim olarak mekanist evren telakkisini esas almasına yol açtı. Cismanî âlemde gözlenebilen her şey ve dolayısıyla canlı organizmalar, maddî sonuçların maddî sebepleri olduğu şeklindeki mekanistik anlayışla sınırlı bir çerçevede tanımlandı. Bu tanıma göre hayat fizikî ve kimyevî süreçlerin bir toplamından ibarettir. Modern biyolojinin etkili teorilerinden olan evrim de canlı organizmaların oluşumunu mekanistik terimlerle açıklıyor, ayrıca sistemi ilâhî, ruhî ve gāî (final, teleolojik) herhangi bir ilkeden arındırmak için de tesadüfü sisteme dahil ediyordu (Duralı, s. 12-17, 25-27).

Ancak canlıyı cansızdan ayıran şeyi, can veren bir ilkeden bağımsız olarak açıklamaya çalışan mekanizmin ruhun gerçekliğine inanan felsefe muhitlerinde tatmin edici bulunamayacağı tabiidir. Kökleri antik felsefeye dayanan ve son devirlerde Vitalizm denilen bu karşı görüş, yapı taşlarına ayrıştırıldığında her biri cansız olan parçalardan oluştuğu görülen canlı organizmadaki hayatiyetin organik sisteme dahil olmuş bir cevherden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Buna göre yaşayan bir organizmada tek tek cansız parçalara ait olmayan, bu parçaların toplamına da nisbet edilemeyecek olan bir canlılık varsa, bu canlılık bir araz olmayan aksine bir cevher olan hayata nisbet edilebilir; kısacası canlılığı bir hayat cevheri açıklayabilir.

Batı’da hayatın başlangıcı konusundaki görüşler üç farklı varsayıma dayanmaktadır. Bunlardan ilki, bütün evrende canlılığın cansızlıkla hemzaman olduğudur. Arzda hayatın bir başlangıcı olduğu bilindiğine göre bu görüş sahipleri ilk hayat verici unsurların dünyaya meteorlar, kozmik toz bulutları veya başka vasıtalarla dışarıdan geldiğini ileri sürdüler. Lord Kelvin ve Helmholtz bunlardandır. Son yıllarda Francis Crick, Leslie Orgel ve Fred Hoyle gibi moleküler biyoloji uzmanları, bu görüşü moleküler evrim teorisine rağmen savunmaktadırlar (Koyuncu, s. 36-37).

İkinci varsayım canlılığın cansız ortamdan oluştuğu fikridir. Bu görüşe göre, yoğun bir radyasyona mâruz kalan yeryüzü kimyasal açıdan çok zengin bir çorba ile kaplıydı. Çeşitli reaksiyonlarla aminoasitler dahil farklı organik terkipler meydana geldi. Bioşimik karmaşıklık ve etkinlik arttıkça canlıların ilk numuneleri olan varlıklar (eobiont) oluştu. Bunlar da bir metabolizmaya dönüşüp kendi kendini üretir hale gelince yaşayan varlıklar türedi. Bu görüşün ana fikri, canlılığa el veren (probiyotik) bir çorbada sayısız molekül artışının hayatın temelini tesadüfen oluşturacak seviyeye ulaşmasıdır. Bu görüşün en önemli temsilcisi A. O. Oparin’dir. 

Üçüncü varsayım ise hayatın kaynağının yalnızca tabiat üstü bir yaratıcı postulasıyla açıklanabileceği yönündedir. Bu görüşe göre canlıdaki belli özellikler onu inorganik olandan ayırmakta olup arada hiçbir köprü yoktur. Dolayısıyla hayat dünyaya fizik ötesi, şuurlu, hayat sahibi bir varlık sebebiyle gelmiş olmalıdır (The Encyclopaedia of Philosophy, IV, 477-479).

Görüşleri Oparin’e yakın olan Hoagland bir canlı hücrenin başlangıçta nasıl oluştuğunu, canlılığın nasıl başladığını bilimsel açıdan hiçbir zaman cevaplandırılamayacak bir soru olarak değerlendirmektedir. Bunun nasıl mümkün olabileceği sorusuna ise bazı senaryolarla karşılık verilebilir. Bunun için gerekli olan şeyler, a) ılık bir ortam; b) çok miktarda su, c) karbon, hidrojen, oksijen, nitrojen ve fosfor gibi gerekli atomların kaynakları; d) enerji kaynağıdır. Arzda su ve ısı şartı mevcuttu. Milyonlarca yıllık yağmurların oluşturduğu okyanusları yavaş yavaş soğumakta olan arz yeterince ısıtmıştı; henüz ozon tabakasının oluşmaması sebebiyle güçlü ultraviyole ışınları sulara ulaşıyor, şimşekler yeterli enerjiyi sağlıyordu.

Deniz suyunda erimiş olan karbon, hidrojen, oksijen, nitrojen ve fosfor içeren basit bileşikler, ultraviyole ışınları ve şimşeklerle sürekli bombardıman edildiler ve değişik terkipler oluşturacak etkilere mâruz kaldılar. Yüz milyonlarca yıl boyunca değişik kombinezonlar, yeni moleküller ve bu arada aminoasitler açısından zenginleşen denizler, ilkel canlı organizmaların oluşumuna elverecek koyu bir çorbaya dönüştü. Bu çorbada hayat zincirinin ilk moleküler halkası ve bu halkalardan oluşan zincirler meydana geldi. 

Kimyasal reaksiyonları hızlandıran enzimlerin ve özellikle çift sarmallı DNA zincirinin oluşumunun ardından çoğalma mümkün hale geldi. Bu arada temel maddeler protein ve yağlardan oluşmuş zarlarla paketlenip hücreye çok benzer hale geldiler. Daha sonra da bugün tam anlaşılamayan bir şekilde hücrenin bölünerek çoğalma süreci başladı. Bu yeryüzünde hayatın başlangıcı demekti (Hoagland, s. 37-46).

Yeterli zamanın geçmesiyle tabii şartlardan canlılığın tesadüfî olarak oluşmasının mümkün olduğu inancına Fransız bilim adamı Pierre Lecomte du Noüy tarafından karşı çıkılmıştı. Bu bilgine göre canlı organizmaların temel kimyevî parçalarının tesadüfen bir araya gelme ihtimali o kadar küçüktü ki bütün canlılığa ilişkin olguları, onların gelişim ve evrimini bilimsel olarak hesaplamak tamamen imkânsızdı. Dolayısıyla canlıların oluşum ve gelişimini açıklamak için bilim ötesi bir “antişans faktörü” kabul edilmeliydi ve tesadüfün zıddı olan bu faktör Tanrı idi. Buna göre bizim organik ve canlı âlemimiz Tanrı hipotezi olmadıkça kavranmaz oluyordu. Bu sonucu temellendirmek için Lecomte du Noüy, yaşayan varlıkların temel unsurlarından sayılan protein moleküllerinden bir tanesinin var olması ihtimalini araştırdı ve Charles Eugène Guye’un yaptığı ihtimaliyet hesaplarına dayanarak bunun 2,02 × 1/10321 (kabaca 1/10160) olduğunu tesbit etti.

Dünyada böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi için 10242 yıl gerekmekteydi. Halbuki yeryüzü 2 milyar yıl yaşındaydı ve hayatın başlangıcı yaklaşık sadece 1 milyar yıl geri gidiyordu. Bir protein molekülünün oluşumu için bu kadar düşük olan ihtimal bir hücrenin oluşumu için imkânsızlığa dönüşecektir. Dolayısıyla bu olguları açıklamak üzere söz konusu tesadüf fikrinin ortaya çıkardığı bu imkânsızlığın zıddı bir faktör olarak Tanrı’nın kabulü gerekir. Wallace I. Matson bu yaklaşıma itiraz etti. Ona göre Noüy’ün imkânsız dediği şey, bir protein molekülünün şans eseri birdenbire teşekkülüdür. Halbuki evrimci yaklaşım böyle bir iddiada bulunmamaktadır. 

Evrimsel süreç, çok büyük rakamlarla ifade edilen ardarda aşamaların bir sonucudur. Yani Noüy’ün ihtimal ya da imkânsızlığı ile evrimci ihtimal kavramı farklıdır. Evrimde tek bir ihtimal değil ihtimallerin sonucu mümkün görülmektedir. Ayrıca Matson’a göre bütün boyutlarıyla işleyişi bilinmeyen bir süreç hakkında böyle bir ihtimal hesabı geçersizdir. Kaldı ki ilkel proteinlerin yapı taşları olan aminoasitlerin deneysel olarak teşekkülü başarılmıştır. Dolayısıyla hayatın yapı taşlarının teşekkülünde böyle ihtimal hesapları bağlayıcı değildir (Hick, s. 14-17).

Kur’an ve bilim üzerine araştırmalarıyla tanınan Maurice Bucaille, hayat olgusunu bu tür deneysel terimlerle açıklamanın mümkün olmadığı görüşündedir. Bucaille’a göre 1955’te buhar, metan, amonyak ve hidrojenden oluşan bir gaz atmosferinde elektrik kıvılcımları kullanarak hücre proteinlerindeki aminoasitler gibi karmaşık kimyasal bileşikler elde edilebileceği sonucuna götüren Miller deneyi (bu deneyin değerlendirilişi için bk. Koyuncu, s. 19-25), bu organik kimyasal bileşiklerin canlı maddenin yaratılışına yol açtıkları konusunda hiçbir şekilde bilimsel kanıt teşkil etmez. Bilim açısından canlılığın nihaî faktörü tam bir muammadır. Müellifi İlhan Kutluer

Bazı bilim adamları bilgisizliklerini itiraf edememenin mazereti olarak “tesadüf” kavramına sığınmakla işe yarar gördükleri kaçamak bir yola sapmışlardır (Bucaille, s. 21-22). Hücre organizmasının genetik koda göre işlediği bilinmekle birlikte bu “kumanda sistemi”nin menşei, görüşlerinde tesadüf kavramını merkezîleştirmesine rağmen Jacques Monod gibi bilim adamlarının da itiraf ettiği bir muammadır. En basit organizmanın (meselâ bakteri) üreme de dahil olmak üzere her bir fonksiyonunu düzenleyici, yönlendirici bilgi kümesini nasıl sağladığı, bakteriden insana genetik kodun yeni bilgilerle nasıl böylesine zenginleştiği soruları, genetik kodun menşeini bilimsel bir problem olmakla bırakmayıp gerçek bir muamma haline getirmektedir.

Organizmaların mahiyetiyle ilgili olarak hayat kavramına tarih boyunca çeşitli dinler ve felsefelerce açıklamalar getirilmiş; bu açıklamalarda kavram genellikle canlılığın ilâhî, melekî yahut ruhî ilkesi, evrende canlılığın başlangıcı, biyolojik gerçekliği ve nihayet anlamı açısından ele alınmıştır. İptidai düşüncede insan ve tabiat arasındaki ilişkiyi anlamlandırmaya yönelik tasnifler ve düzenlemeler mevcutsa da kozmosu meydana getiren canlı var oluş biçimleri arasında ontolojik bir ayırıma gidilmediği bilinmektedir. Natüralist bir inanç çerçevesinde gelişen bilgi anlayışı, varlıkların birbirlerine dönüşebildikleri bir evren şeması üretmiştir. Bu evren anlayışında canlıların hayatı ortak bir yasaya tâbi canlılık unsuruyla ilişkilendirilmiş, böylece herhangi bir hayvanı canlı tutan unsurla insanı canlı tutan unsur aynileştirilmiştir.

Bütün canlılarda diriliği sağlayan bu unsurun beden ısısında, spermde, kanda, solukta veya bitkiler söz konusu edildiğinde ağaç öz suyunda bulunduğu farzedilen cismanî bir öz olduğu düşünülmüştür. Bu inanışa göre söz konusu unsurun vücudu terketmesiyle ölüm olayı meydana gelir. Bununla birlikte ölümden sonraki hayatta varlığını sürdüren ruhun bu unsur mu yoksa iptidai kültürlerde çok defa “gölge benlik” şeklinde anılan “ikinci beden” mi olduğu konusu açık değildir (ER, XIII, 428-430; ERE, XI, 726-731).
Hayat veren bu unsurun kaynağı konusunda ise ilkel topluluklar arasında genel bir uzlaşma görülmektedir. Bütün kadim geleneklerde devrî bir kozmoloji anlayışı bulunduğu için hayatın belli bir zaman noktasından başlayarak yaratıldığı ve ilerlediği inancı yoktur. Bundan dolayı iptidai zihniyetin hayatın kaynağı konusunda karmaşık olmayan sebep-sonuç ilişkilerine (étiologie) dayalı izahları vardır. Bu izahlara göre yeryüzündeki hayatın başlangıcı ve insana hayat bahşedilmesi, çoğunlukla ilâhların “mitik zamanlarda” (ab origina) kendi aralarında yaptıkları mücadelelerle ilişkilendirilmiştir (a.g.e., IX, 201-207).

Hinduizm’de canlılık veren prensip kavramı özellikle Vedanta literatüründe geliştirilmiştir. Ancak bu konudaki ilk örnekler Vedalar’da ortaya çıkar. Rig Veda’da hayat veren unsur “asu” (hayat soluğu) adını alır; ölüm “asuniti” (hayat soluğunun gitmesi) olarak adlandırılır (ER, XIII, 439). Vedalar’daki boyutuyla hayat tipik bir natüralist inanç çerçevesinde işlenmiştir. Bununla birlikte Vedalar sonrası Vedanta literatüründe asu yerine “prāna” (soluk) adı tercih edilerek hayatın kaynağı konusu üzerinde ayrıntılı şekilde durulmuştur. Vedanta okullarına göre insana hayat veren unsur prāna adını alır ve fonksiyonlarına göre hayatın özünü teşkil eden “prāna”, bu özün bedendeki dolaşımını kontrol eden “vyāna”, bedendeki boşaltım sisteminin işleyişini düzenleyen “apāna”, bedenin mânevî varlık alanıyla ilişkisini sağlayan “udāna” ve biyolojik metabolizmayı düzenleyen “samāna” olmak üzere beş bölüme ayrılır (a.g.e., XI, 483-484). Öte yandan Hinduizm’e göre biyolojik hayatı sürdüren prāna ile, ruh göçüyle nakledilen jīva arasında belli bir ayırım yapılır. Jīva evrensel ruh Atman’ın bir parçası ise de insana hayat bahşeden unsur değildir. Jīva bir anlamda nirvanaya ulaşıncaya kadar varlıkların özünde bulunan ruhtur. Bu anlamda canlılık prensibi ile alâkası yoktur.

Budizm, anatman doktrini gereği kozmosun yaratıcısı olan soyut bir ilâh kavramını reddettiği için hayatın menşeine yönelik izahları yalnızca dünyevî varlığın sınırları içerisinde kalarak yapmaya çalışmıştır. Böylece insana hayat veren unsur “skandha” kavramı ile ilişkilendirilmiştir. Skandha varlığı idare eden beş biopsişik unsurun (rūpa, vedanā, samjñā, samskāra ve vijñāna) oluşturduğu cismanî bir kümenin adıdır. Bu beş unsur varlığa ait her şeyi kontrol eder (The Encyclopedia of Eastern Philosophy and Religion, s. 335; ER, XIII, 441-446). Bununla birlikte varlıklara canlılık veren unsur “samskrita dharma” adını alan atomik bir yapıdır (The Encyclopedia of Eastern Philosophy and Religion, s. 299, 307; ER, IV, 334). Canlılara hayat veren bu unsur skandhalar ile birlikte çalışır.

Taocu olsun Konfüçyüsçü olsun bütün Çin literatüründe canlılara hayat veren unsur “ch’i” adını alır. Bu güç yalnızca insanlara ya da hayvanlara canlılık vermez; zira Çin düşüncesine göre taş, toprak veya kozmosu oluşturan her şey canlıdır; ch’i bütün kozmosu ayakta tutan evrensel enerjidir (a.g.e., XIII, 448). İnsan söz konusu olduğunda bu gücün bulunduğu yer göbek bölgesidir (The Encyclopedia of Eastern Philosophy and Religion, s. 69). Bu hayat kaynağının ilk şekli, evrendeki erillik ve dişillik özelliklerini temsil eden yinyang prensiplerinin henüz ayrılmadığı bir zamanda mevcut olan ilk enerji “yüan ch’i”ye kadar ulaşır (a.g.e., s. 432). Daha çok ruh anlamında kullanılan “han” ve “p’o” kavramlarının ise hayat verici unsurla bir ilişkisi yoktur (ER, III, 238, 239).

Eski Ahid’de hayat kavramı ile alâkalı olarak birbirine yakın anlam taşıyan, hatta bazı durumlarda eş bir anlama bürünen dört kelime kullanılır. Canlı taşıyan özne için kullanılan umumi kelime “hayyim”dir. Hayyim aynı zamanda Elohim’in sıfatlarından biridir (Tesniye, 5/26; Yeşu, 3/10; I. Samuel, 17/26; II. Krallar, 19/4). Rüzgâr ya da soluk anlamına gelen “ruah” kelimesi, Tekvîn’deki (1/2) ifadeden anlaşıldığı kadarıyla dirilik veren unsurdan ziyade ruh ya da kişide bulunan kalıcı bir öz kavramının karşılığıdır (I. Samuel, 16/15-16, 23; 18/10; 19/9; I. Krallar, 22/21). Canlılığı sağlayan ya da hayat verici güç anlamında kullanılan esas kelime ise “nefeş”tir. Bununla birlikte bu hayat gücünün kendi başına bir önemi yoktur; nefeşi insana bahşeden ve geri alan bizzat Tanrı’dır (I. Samuel, 2/6; Eyub, 4/9; 34/14; Mezmurlar, 49/8-9). Nefeşin bedende ikamet ettiği yerin genellikle kalp ya da kan olduğu düşünülmüştür. Milâttan önce III. yüzyıldan itibaren yahudi hikmet literatüründe ayrıntılı şekilde işlenen hayat kavramı Zohar’da zirvesine varmıştır. Zohar, “sefirot” kavramı ile kâinattaki her şeyi canlı ve şuurlu varlık olarak yorumlamıştır (IDB, III, 124, 126). Nefeş kelimesiyle birlikte kullanılan “neşama” terimi yaşamak için alınıp verilen soluğu ima eder (Tekvîn, 2/7).

Yeni Ahid’deki hayat kavramı genel olarak yahudi düşüncesindeki anlayışı yansıtır. Grekçe Yeni Ahid’de hayat için kullanılan kelime “psühe”dir. Hayatı veren ve alan Tanrı’dır (Matta, 16/16; 26/63; Luka, 12/20; Yuhanna, 6/68-69; Korintoslular’a İkinci Mektup, 1/9). Umumiyetle hem Yahudilik hem Hıristiyanlığa göre yaşanan hayat ebedî hayata hazırlayıcı bir geçiş süreci olarak algılanmıştır.

TDV İslâm Ansiklopedisi

Kur’an’da bizlere takdim edilen müminler, yaratılış gaye ve hikmetinin farkında olanlardır. Gördüklerine duyduklarına, yaşadıklarına tefekkür, tezekkür ve ibret nazarıyla bakanlardır. Kulluk ve ibadet bilinciyle yaşayanlardır. Namazlarını, şuur ve huşuyla eda ederek, miraç bilenlerdir. Zekâtı sırf Allah rızası için, gönülden verenlerdir. Oruçlarını kötülüklere kalkan kılanlardır. Rahmân’ın has kullarıdır müminler. Kalpleri, Allah’ı hamd ve zikirle mutmain olur. O’nun ismi anıldığında yürekten, derin bir saygı duyarlar. Allah’ın âyetlerine, emir ve yasaklarına kör ve sağır kesilmezler. Bütün bunları doğru anlamaya, en güzel şekilde yaşamaya gayret gösterirler.

Tevazu sahibidir müminler. Kibirlenmezler. Gururlanmazlar. Üstünlük taslamazlar. Vakurdurlar. Dünya ve âhiretlerine faydası olmayan boş söz, tavır ve tutumlardan uzak dururlar. Cahillerin sataşmasına sadece “selâm!” diyerek karşılık verirler. Tevekkül ehlidir müminler. Sadece Allah’a dayanıp güvenirler. Sadece O’ndan yardım isterler. Hata ve günahlarına tövbe ederler. Yanlışlarını bilerek, ısrarla sürdürmezler. Her daim sabrı kuşanırlar. Zorluk ve musibetler karşısında yılmazlar, ümitlerini yitirmezler. Hayatın bir imtihan olduğu bilinciyle,

اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ “Biz her şeyimizle Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.” diyerek teslimiyet ve metanetlerini dile getirirler. Öfkelerini yenerler. Kendilerine yapılan kötülükleri affederler.

Müminler, doğruluğu, sadakati kendilerine şiar edinirler. Yalandan, yalancı şahitlikten, aldatmadan kaçınırlar. Verdikleri sözden kesinlikle dönmezler. Emanete asla ihanet etmezler. Hak ve hukuktan ayrılmazlar. İffet ve haysiyetlerini korurlar. İnsanca bir yaşam uğrunda mücadeleden bir an olsun geri durmazlar. Yoklukta ve varlıkta Allah yolunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmazlar.

Birbirlerinin dostları ve kardeşleridir müminler. Birbirlerini yalnızlığa terk etmezler. Başkalarının kötülüğünü istemezler. Şerde değil, hayırda yarışırlar. Kötülükte değil, iyilikte yardımlaşırlar. Şefkat ve merhameti elden bırakmazlar. Zulme, şiddete, vahşete geçit vermezler. Birbirlerinin saygınlığına gölge düşürmezler, hadlerini aşmazlar. Hiçbir zaman itidalden ayrılmazlar. Nazargâh-ı İlahî olan gönlü incitmezler. Hele hele Allah’ın mükerrem ve haram kıldığı bir cana asla kıymazlar.

НАШИДУЛЬ ИСЛАМ 🔴 СБОРНИК НАШИДОВ

Dua, tembel, sorumsuz, şuursuz, cesaretsiz bir insanın boynunu büküp de yalvarmasının adı değildir. Bilakis dua, azmin, gayretin, halis niyetin adıdır. Dua, sadece dil ile ifade edilen kalıp cümlelerden ibaret değildir. Tefekkür, aklın duasıdır. Aşk ve merhamet, kalbin duasıdır. İstiğfar ise sadece dilin duasıdır. Akıl ve kalp duaya durmadan dilin duası fayda etmez. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s), şöyle buyurmuştur: “Allah’a, kabul edileceğine gerçekten inanarak dua ediniz. Biliniz ki Allah, ciddiyetten uzak ve umursamaz bir kalp ile yapılan duaları kabul etmez.”

DUA
Dua, yüce değerlere talip olmaktır. Peygamberimizin bizlere öğrettiği dualarda sadece maddi ihtiyaçları istemek yoktur. Bilakis O’nun dualarında ahlak ve erdemi, insanı yücelten faziletleri istemek vardır. O’nun duaları, toplumda sevgi, saygı, muhabbet, merhamet, adalet ve huzurun teminine yöneliktir. O’nun duaları alçaklıktan, zillet içerisinde ve başkasına muhtaç olarak yaşamaktan; ahlaksızlıktan korunma isteğidir.

Şu fâni dünyada bizleri huzura erdiren; zorluklar karşısında direncimizi artıran; ümitlerimizi ve istikbale dair ideallerimizi diri tutan büyük bir nimet vardır. Bu nimetin adı “dua” dır. Dua, Yüce Rabbimizin bizlere bahşettiği bir rahmet ve bereket kapısıdır. Dua, Allah’a iman ve teslimiyetimizin, kulluk bilincimizin bir ifadesidir. Bizleri bir an olsun terk etmeyen, yalnız bırakmayan bir Rabbimiz olduğu şuurunun tezahürüdür. Hamd ve şükür ile Allah’ın yüceliği karşısında acizliğimizin itirafıdır dua.

Dua, varoluşun keşfidir. Bizler dua ederken neye muhtaç olduğumuzu, sınırlarımızı, maddi ve manevi imkânlarımızı fark ederiz. Haddimizin ve takatimizin, yaratılış gayemizin, sorumluluklarımızın farkında olduğumuzu dile getiririz. Kendimizi biliriz, Rabbimizi biliriz. قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ yani “Resûlüm! De ki: Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?” âyetinde belirtildiği gibi Rabbimizin katında duamızla daima değer buluruz.

Dua, hem bir davettir, hem de davete icabettir. Rabbimiz, اُدْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ … “Bana dua edin ki, duanıza icabet edeyim.” buyurarak bizleri duaya davet etmektedir.  اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ“Bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm.” âyetiyle de duamıza icabet edeceğini müjdelemektedir. Yeter ki bizler, bu bilinç içerisinde Rabbimize dua edelim. O’nun rızasını, yardımını, bereketini, affını isteyelim.

Dua, kulluğumuzun Allah’a arzıdır. Dualarımızla Allah’ın emrine ve kararına razı olduğumuzu dile getiririz. Esasen bütün ibadetlerimiz, O’nun rızasını murat ederek yakarmaktır. Biliriz ki; bütün ibadetlere ruh ve anlam katan duadır. İbadet, yani kul olma bilinci, duayla tamamlanır. Bu yüzdendir ki; Peygamberimiz (s.a.s), الدُّعَاءُ مُخُّ الْعِبَادَةِ yani “Dua, ibadetin özüdür.” buyurmuştur.

Resul-i Ekrem Efendimizin öğrettiği duaları da vesile kılarak Rabbimize şöyle niyazda bulunalım:

Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği istiyoruz. Allah’ım, bozgunculuktan, nifaktan ve kötü ahlâktan sana sığınıyoruz. Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, ürpermeyen kalpten, doymak bilmeyen nefisten ve kabul edilmeyen duadan sana iltica ediyoruz. Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver. Ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru.

İmtihan, insanın bireyselleşme sürecinde yaşadığı olaylara karşı bakış açısını, tutumunu ve sorumluluğunu ifade eden bir kavramdır. Bu yönüyle insan hayatının tümü, Kur’an-ı Kerim’de bir denenme alanı olarak belirlenmiştir. Kur’an’da insan, Allah’ın diğer varlıklardan ayrı ve özel olarak yarattığı bir varlık olarak tanımlanır.

Bu bağlamda insanı, diğer canlılardan ayrı kılan birtakım özellikleri vardır. Bunlar akletme, bilme, bilgi üretme, konuşma, özgürce eylemde bulunma vs. gibi özellikleridir. İnsan, bu niteliklere sahip olması ve bunlara uygun davranması bakımından da “en güzel şekilde yaratılan varlık” olarak nitelendirilmiştir. İnsan,  kapasitesinin bir gereği olarak, gerçekleştirdiği eylemlerinden ve yaşamı boyunca keşfettiği hakikate uygun davranıp davranmamasından sorumludur. Bu sorumluluk, yapılması ya da yapılmaması gereken davranışlar insanın imtihan olgusunu oluşturmaktadır. İnsanın denenme sürecinin adil bir şekilde gerçekleşmesi için Allah, insanı doğru yola iletmek üzere peygamberler ve kitaplar göndermiş, peygamber göndermedikçe hiçbir topluma azap etmeyeceğini taahhüt ederek, insanın görevini kolaylaştırmıştır.

Kur’an’da insanın imtihan edilmesi; imtihan, bela, fitne ve musibet gibi farklı kelimelerle de ifade edilir. İmtihan kavramının iyi anlaşılması için bu kavramların da iyi bilinmesi gerekir. İmtihan kelimesi “ن-ح-م” kökünden türemiştir. Bu kelimenin isim hali olan “mihne” ise deneme, imtihan etme, kişinin kalbinde gizlediği şeyi öğrenmek amacıyla denemek gibi anlamlara gelir. İmtihan kelimesi Kur’an’da iki yerde geçer. Bunlardan Mümtehine Suresi’ndeki “Onları imtihan ediniz” ifadesini, “Kalplerinin dilleriyle söylediklerine uygun olduğuna kanaat getirinceye kadar sınayın” şeklinde yorumlamaktadırlar. Bu yorum iman ile eylem arasındaki tutarlılığı belirlemesi açısından imtihanın niteliğini ortaya koymaktadır. Diğer bir kelime olan bela kelimesi “و-ل-ب” kökünden türemiştir.

Kur’an’da bu kelimenin kullanımı; kişinin iyi ve kötü yönlerini ortaya çıkarma, her şeyin ortaya çıkması, dökülmesi anlamlarıyla yer almaktadır. İnsanın denenme süreci hem hayır hem de şerle gerçekleşmektedir. İmtihanı ifade eden bela kelimesi, insanın sahip olmaktan hoşlandığı, beğendiği ve kendisine zevk veren şeylere karşı gösterdiği tutumu hem de ona zarar veren hoşuna gitmeyen şeylere karşı gösterdiği tutumu içermektedir. Fitne kelimesi ise “ن-ت-ف” kökünden türemiştir. Daha çok zorluklarla ve sıkıntılarla denenmeyi ifade eden fitne kelimesi, insanın kötü olan imtihanlarını kapsar. Son kavram olan musibet ise “ب-و-ص” kökünden türemiştir. Musibet insanın iradesi dışında meydana gelen sıkıntıları, imtihan çeşitlerini ifade eder. İmtihan, bela, fitne, musibet kelimelerinin, Kur’an-ı Kerim’de ele alınan bağlamlarından yola çıkarak insanın denenmesinin iki boyutu olduğu söylenebilir.

Bunlardan ilki denenme alanının ve denenen varlığın denenmeye uygun bir yapıya sahip olmasının takdir edilmesi ve bu takdire uygun olarak yaratılmasıdır. İkinci boyutu ise, denenen varlığın denenme konularını, sürecini anlamlandırması, bu anlamlandırmaya bağlı olarak yaşaması, olaylar karşısındaki tutum ve davranışları, bu süreç içerisinde bilinçli olarak gerçekleştirdiği davranış değişiklikleri, bireyin bizzat eğitilmesi ve dindar bir birey olarak kendini yeniden inşa etme çabası oluşturmaktadır.

Kişilerin kader algısı imtihan algılarını da belirlemektedir. Yani Allah tek tek bütün insanlara özel imtihanlar mı belirliyor yoksa belirli yasalar çerçevesinde insanın imtihan alanlarını mı oluşturuyor. Bu soruya verilen cevap oldukça önemlidir, çünkü tek tek her insana verilen bir imtihan şekli kabul edildiğinde insanın kendi yaptığı hareketlerden sorumluluğu kalkacak ve zaten bu olayları Allah tarafından yaşadığını ileri sürecek ve kendisi sorumlu olmaktan kurtulacaktır. 

Bu kader algısı insanı etkisiz hale getiren ve onun tercihlerini hiçe sayan bir Allah tasavvuruna yol açmaktadır, ama insan yaptığı tercih ve eylemlerden sorumludur. Allah dünya hayatında bir takım kurallar koymuş ve insanın karşısına tercihler çıkarmıştır. İnsanın imtihanı da burada başlıyor; konulan yasalarda ve önüne gelen tercihlerde Allah’ın yolundan kendini alıkoyacak seçeneklerden uzak durduğunda imtihanı kazanmış olacaktır. Kader ile imtihan arasındaki ilişki bu yüzden çok önemlidir. Sorumluluktan uzak bir kader algısı belirlendiğinde imtihandan bahsetmek mümkün olmaz. 

İmtihan tek bir alanda değerlendirmeye tabii değildir. Kur’an’da insanın bütün hayatı deneme alanı olarak nitelendirilmiştir. “Her canlı ölümü tadar, bir deneme olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Ve siz ancak bize döndürüleceksiniz.” “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma ile deneriz.” “Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz.” “Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir ve büyük mükâfat Allah’ın katındadır.” Aşağıdaki ayetlerde de belirtildiği gibi imtihan sadece iyilik ve kötülükle değil can, mal, evlat, korku, açlık, ürünlerden azaltma, rızkı daraltma, hastalıkla, savaşla vb. şeylerle de gerçekleşebilmektedir.

Hayr, sağlık, mutluluk, zenginlik, evlat, nimet gibi insanın hayatını güzelleştiren her şey; şerr ise fakirlik, hastalık, savaş, ölüm, acı veren olaylar ve sıkıntılar gibi insanın hayatı boyunca karşılaştığı kötü olayları içermektedir. Allah insanı hem sabrı gerektiren nimetlerle hem de şükrü gerektiren nimetlerle sınar bu durum imtihanın gereği olarak insanın hayatındaki her hali kapsar. İnsanın iyilikle denenmesi onun düşüncesi ile yeni şeyler ortaya koymasını ve o iyi olanın rehavetine kendini kaptırıp kaptırmaması; kötülükle denenmesi ise ondaki kötüye yönelme gücünün kontrol edebilmesi ve o kötülükle başa çıkıp çıkmamasının kontrol edilmesi olarak ifade edilebilir. 

İnsanın her iki durumda da bilinçli olarak hareket edip etmemesi başka bir deyişle Allah yolunda hareket edip etmemesi denenmektedir. İnsanın nimetle imtihan edilmesinin sebebi, Allah’ın insana verdiği nimete şükürle karşılık verip vermeyeceği amacına bağlıdır. Dünya nimeti olarak anılan ve insan hayatına farklı boyutlar katan servet ve evlat sevgisinin imtihan sebebi olması, insanı Allah’ı anmaktan alıkoyması yönüyledir. Yani kişinin serveti ve evladına düşkünlüğünü arttırıp ona asıl bu nimetleri bahşeden Allah’ı anmaktan ve ona şükretmekten vazgeçip vazgeçmeyeceği denenmektedir.

İnsan yaşamı boyunca kendi özgür iradesi ile yaptıkları, kimi zaman da kendi dışındaki insanların etkisiyle denenmektedir. Çünkü insan etkiye açık bir varlıktır. Birinin yanlış bir hareketi sonucunda insanlar sakat kalabiliyor veya ağır hastalıklarla karşılaşabiliyorlar, bu durumda insanın takınması gereken tavır insanın etkiye açık bir varlık oluşunu kabul etmesi ve bu zorlu süreci Allah’tan yardım isteyerek sabırla atlatmaya çalışmasıdır.

İmtihan, insan yaşamının tümünü içermesi bakımından uzun soluklu bir süreçtir. Bu sürecin başarı ile sonuçlanabilmesi için kişinin bu denenme sürecini bir imtihan olarak algılaması gerekmektedir. İmtihan sürecinde tövbe ve tevekkül ana iki kavramdır. İnsanın hatalarını kazanca dönüştürmesinin yolu, yapılan hataları bir daha yapmamak üzere pişman olması, bu süreçten ders çıkarması ve bu süreci kendisi için eğitici yapıya dönüştürmesidir.  İnsan bütün sınırlılıklarına rağmen en güzel şekilde yaratılmış bir varlıktır. İnsanı insan yapan şey sınırlılıklar içerisinde mümkün olanı, kendisine yakışan şeyi yapmaya çalışması ve bu yolda çaba harcamasıdır.

İnsanın bütün imtihanlarında ön planda olan kavram “sabır”dır. Birey Allah’ın varlığının farkına vararak ve bu dünyanın geçici bir yer olduğunu kabullenip bütün bu imtihanlara sabırla karşılık vermesi gerekmektedir.

Awakening Music – February Hits 2021

Özde Ben Bir İnsan Olmaya Geldim

İnsanoğlu, et ve kemik yapısına ilâveten, ruh ve gönülle tamamlanmış karmaşık bir varlıktır. Diğer canlılardan ayrıldığı irâde vasfı ise, ona “halîfelik” vazifesi yüklemesi yanında, gönül dünyasını şekillendirmesini de sağlamaktadır. Yaratmış olduğu canlıları çok seven, onlar tarafından da çok sevilen “el-Vedûd” olan Rabbimiz; kullarının da aynı ölçüde sevmesini, sevginin tezâhürü olan merhametle yaşamasını istemiş, bu sebeple onlara kendi rûhundan üflemiştir. Bu vesîle ile bütün insanlık, hep birlikte dayanışma ve sevgi ile yaşamaya muhtaçtır.

Hayatta her şey sevgiyle doğar, sevgiyle yaşar ve sevgiyle kavuşur Mahbûbuna… Dünyaya sevgi basamağıyla adım atan her canlı için, yaşarken en büyük gıda sevgidir. Sevgi bedene kan, rûha enerji, hayata heyecandır. Bütün canlılar âleminde görülen bu sevgi tezâhürünün en bâriz misâlini, iki ayrı cins, iki ayrı fıtrat ve iki ayrı kültürden gelen eşler arasındaki sevgide görürüz. Sonra anne ve çocuk sevgisinde… Birbirlerini Allah için seven İslam kardeşliği sevgisine ise, tarifler kifâyetsiz kalır

Yeryüzündeki bütün canlılar da sevgiyle yaratılmışlar ve sevgiyle hayatlarını devam ettirmektedirler. Yüksek dağlarda keskin kayalarda açan rengârenk çiçekler, hep sevgiliye olan muhabbetlerinden açarlar, yaz-kış demeden… Issız denizlerde gelip giden dalgalar, her seferinde aşkla vururlar başlarını kıyıya gece ve gündüz… İpek böceğinin sevgisi ise dillere destandır. Bütün bir ömrünü adamıştır kozasına sevgiyle…Sevmek ve sevgiyle yaşayabilmek, insanın sahip olduğu en büyük zenginliktir. Sevgi, sevene hayat kaynağı, sevilene dinamizmdir. Sevgi, yolları aydınlatan bir ışık, toplumu yıkayıp arındıran bir rahmet, besleyip büyüten bir gıdadır.

Sevgi gibi bol kazançlı bir ticaret ve zengin eden bir sermaye yoktur. Sevgi, ilâhî bir tılsımdır; girdiği her yere inanmayı, güvenmeyi ve hoşgörüyü getirir.

Sevgi, bütün güzelliklerin tohumudur. Yüreklere bir atan, bin bulur. Sevgiyle yola çıkan her yolcu engelleri aşar, menzillere ulaşır.

Sevmek, her kişinin değil; er kişinin hakkıdır. Sevmeyenler, gerçek mânâda yaşamayanlardır. Onlar ölü ruhlardır. Hayatı mânâsız ve tatsız duygularla âdeta bitkisel hayatta geçirirler. Gönüllerinde sevginin yerini süflî duygular kapladığı için kendileriyle dahî çatışma içindedirler. Çevrelerine asabî ve agresif bakarlar. Güzellikler yerine hep olumsuzluklar takılır objektiflerine… Yürekleri sevgiden fakir kaldığı için çoraktır; ümitler yeşermez. Âmâdır onlar, nîmet ve hayırları görmez; kendilerinden de insanlar hayır ve güzellik görmez. Kısır dünyaları daima güdük kalır.

Sevgiyle yaşayarak çevresine sevgiyle bakabilmek, günümüz insanlarının en fazla özlediği şeydir. Vaktinde yetişemeyen yığınla dünyevî işlerimiz, bizleri bir tebessümün dilencileri kılarken selâma ve hasbihale de hasret bırakmıştır. Sabahleyin aceleyle evden çıkarken “Hayırlı sabahlar!”ı, akşam eve dönerken “Hayırlı akşamlar!”ı hep unutmuşuzdur; esirgemişizdir etrafımızdan… Yoğun gündem programları, âile efrâdını aynı sofra etrafında toplamaya izin vermez birçok akşamlar… Kapitalist sistemin yorgunlukları ise, kaldırmıştır artık komşu gezmelerini, arkadaş sohbetlerini ve akraba ziyaretlerini… Saraycıkları andıran evlerimiz misafir kabulüne bir türlü müsait olamaz… İşçi ve memurlar işyerlerinde sevgisiz, stresle çalışırken, çocuklar okulda şiddete meyyâl, evde hanımlar, sokakta yetişkinler agresif kişilik yapısı sergilemektedirler. İşgaller, toplu ölümler, ağlayan mazlumlar ise cabası…

Âciz, küçük, zayıf, câhil, unutkan, zâlim, nahif olan insanoğlunun dünyada her şeye yetişmesi ve her şeyin en iyisini elde etmesi mümkün değildir. Ama insan, bu zayıflığına rağmen birçok zaman unutur bu özelliklerini… Hep “daha fazlası”, “daha iyisi” diye koştururken ayağına takılan hayırları göremez. Bu arada eşini, evlâdını, komşusunu, sevgisini ihmal ediverir, farkında olmadan… Bunlara vereceği selâm ve muhabbetten mahrumiyet ise en fazla insanın kendisini yaralar, kurutur tâbiri câizse. Nitekim insan fiziğinden daha evvel metafiziğiyle, yani rûhu ve gönlü ile insandır. İnsanı yeşertip besleyen; kabuğu, kürkü değil; özü, içidir. Bu vesîle ile Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; “Canım kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, sizler îman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de îman etmiş olmazsınız…” buyurmaktadır. (Müslim, Îman, 93-94; Tirmizî, Et’ime, 45)

Dünya ve dünyalık fitnelerle imtihan edilen günümüz insanı, bütün müslümanları ivazsız ve garazsız sevip kucaklayacak bir îman tazelemesi yapmak durumundadır. Madem ki aynı Rabbe iman edip aynı Peygambere ittiba edilmekte; gayrısı düşünülmeden yürekler açılabilmelidir. Nitekim herkes zaten kendi hesabını kendisi verecektir. Her sabah şairin dediği gibi söyleyerek yola revân olunmalıdır:

İkilik kinini içimden atıp, Özde ben bir insan olmaya geldim. Taht kuralı âriflerin gönlüne, Sözde ben bir insan olmaya geldim. Serimi meydana koymaya geldim. Âşık Nimri Dede

İnsan Olmaya Geldim Şiiri

Hiçbir söz, “sevgi” sözü kadar kulağa hoş gelmez, kulağımızı okşamaz. Yüzyılların deneyi,  sevginin insanlara yaklaşmada, onları kazanmada ve yönlendirmede sihirli bir güce sahip olduğunu göstermiştir. Hiçbir şey, hiçbir araç insanları etkilemede sevgiden üstün bir yöntem olamamıştır. Bunun içindir ki, Yüce Allah’ın insanoğluna dinlerin en mükemmeli olarak gönderdiği, sonsuzluk ve saadet dini İslam’ın tebliğ bayrağı, temel dinamiği sevgidir.

Dinimiz başta insan, her varlığa, her yaratığa sevgi ile yaklaşır. İslam’ın yayılmasında sevgi, bağışlayıcılık ve merhamet kadar tesirli olmuş bir metot yoktur. Rakiple, hasımla anlaşmazlıkların, problemlerin çözümünde bile; iyiliği, sevgiyi, sevgi ağırlıklı tüm yöntemleri denemeden güç kullanmaya kalkışmak İslam siyasetinde yoktur. Güç kullanmak kaçınılmaz hale geldiğinde de, bunun en güzel şekilde, adaletle, asla zulüm ve işkenceye sapmadan yapılması da bu siyasetin bir parçasıdır.

İslam’da sevginin her şeklinin yeri ve değeri vardır. Öncelikle mücerret sevgi duygusu yüceltilmiştir. Sonra insanın insanı, insanın Allah’ı ve Allah’ın insanı (kulunu) sevmesi söz konusu edilmiştir. Bu sevgi çeşitlerinden bizi esas ilgilendiren, Allah’ın kulunu sevmesidir. Bazı zihinlerde yerleşmiş olan, İslam’da Allah’ın hep tehdit eden, ceza veren, cehenneme atan Tanrı oluşu, bu konuda oluşturulan ve yayılan hava kesinlikle yanlıştır. Kuran’da tehdidin, cezanın, hesap görmenin yer aldığı bir gerçektir ve tamamen normaldir. Allah, sonsuz egemenlik sahibidir. Bunun sonucu olarak kulları için bazı kayıtlar, sınırlar, yasaklar koyması; koyduğu sınırları tecavüz eden, yasakları çiğneyenler için cezalar ön görmesi insaf sahipleri için anlaşılmaz bir şey değildir.

Âlemlerin Rabbi ve tek hâkimi olan Allah Teâlâ kullarının selameti için kötülükleri göstermiş, onlardan uzak durmayanlara tehditler yöneltmiştir. Bu, madalyonun bir yüzüdür. Madalyonun bir de çok daha net ve berrak olan öbür yüzü vardır. Buna göre, İslam’ın inanılmasını emrettiği Allah; kullarını çok seven, onlara çok acıyan, çok merhamet eden, çok bağışlayan, onları hep kollayan bir Tanrı’dır. Kuran’da Allah (c.c.)’ın en belli, en göze batan, en sık vurgulanan sıfatları bunlardır. Cenab-ı Hak, en ağır, en batırıcı günahları işlemiş olanları dahi kapsayıcı şekilde rahmetinden ümit kesilmemesini, bağışlayıcılığının sınırsız olduğunu ilan ediyor. Kur’an, Zümer, 53.

De ki: -Ey kendilerine karşı günah işlemekte aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlayıcıdır. O, çok bağışlayıcı ve merhametlidir. Zümer 53 / Şaban Piriş

Yüce Rabbimiz birçok ayette, günah işleyenlerin, kötü yola sapanların, sonra yaptıklarından samimi olarak pişman olup bağışlanma dilediklerinde bunun kabul edileceğinin müjdesini veriyor.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in hayatı, bu ilahî sevginin, affediciliğin somut hâlidir. Onunla herhangi bir nedenle karşılaşıp, maddi veya manevi bir alışverişte bulunup da onun engin sevgisine, müsamahasına, nezaketine şahadet etmeyen yoktur. O, sevgi ile nefret, kolaylık ile zorluk, yumuşaklık ile sertlik ve benzerleri arasında bir tercih zorunda kaldığı zaman daima birincileri, yani sevgiyi, kolaylığı, yumuşaklığı, insanların lehine olanı tercih etmiştir. Biz ümmetine de, “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; sevdirin, nefret ettirmeyin” buyruğunu vermiştir.

İSMAİL ÖZCAN

Allah’ın sevgisine ulaştıracak şeyleri sevmek ki bunlar, Kur’an’da ve sünnette Allah’ın sevdiği bildirilen amellerdir. Yüce Rabbimiz, Muhsinleri(her çeşit iyilik sahiplerini) Muttakileri (Allah’a duyduğu derin saygı ve korku ile günahlar’dan sakınıp Allaha itaat edenleri)[9]adil davranan mü’minleri, sabreden mü’minleri, Mütevekkilleri(her konuda Allah’ güvenip, işlerin sonucunu Allah’a havale edenleri) (Maddi manevi olarak)temizlenenleri, kendi yolunda cihad edenleri, yani canla malla ve türlü vasıtalarla insanla İslam arasındaki engelleri kaldırmak için var güçleriyle mücadele edenleri, tevbe edenleri,mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu olanları sevdiğini bildirmekle bizleri bu zümrelerin amellerine teşvik etmektir.

Sevgili peygamberimizde Hadis-i Şeriflerinde, iyi geçimli olup, kendileriyle kolayca kaynaşılan, insanlara daha çok faydalı olan, maddi ve manevi olarak güçlü olan, güzel ahlaklı olan, cömert olan, yumuşak davranışlı olan, Allah’a kavuşmayı arzulayan, hayâ ve iffet sahibi olan, Ebrar yani kelimenin bütün ağırlığıyla iyilerden olan, gönlü zengin olan, doğru sözlü, emanete sadık olan ve komşusuna eziyet etmeyen, işlerini düzgün ve sağlam yapan, bütün işlerini Allah için yapan ve birbirlerini Allah için seven, Allah’a çok dua eden mü’minleri Allah’ın sevdiğini bildirmiş; ayrıca imanı, sıla-i rahimi (akraba ve eş dostu görüp gözetmeyi) iyiliği emredip kötülüğü sakındırmayı, az da olsa devamlı yapılan ibadeti, namazı, ana-babaya iyiliği ve cihadı, Allah’ı daima zikretmeyi (Zat’ını, emir ve yasaklarını hatırlamayı) Allah için sevmeyi ve kızmayı, bir müslümanı sevindirmeyi de[36]Allah’ın sevdiği ameller içinde saymıştır.

Son olarak şunu belirmeliyiz ki Allah’ı sevmenin göstergesi ve ispatı ona itaat etmektir. Allah’a itaat etmek ise O’nun kitabını bize getiren Elçisine (a.s) itaatten geçer. ”De ki (Ey Muhammed) eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…”[Al-i İmran Suresi:31.Ayet]”Kim elçiye itaat ederse aslında Allah’a itaat etmiş olur.”[Nisa Suresi:80.Ayet] İtaati kolaylaştıran ve imanı tatlılaştıran esas kuvvet, Allah sevgisi ve bu sevgiden fışkıran diğer sevgi pınarlarıdır, vesselam…

Hayır, kim sözünü yerine getirir ve (günahtan) korunursa, şüphesiz Allah da korunanları sever. Ali İmran 76 / Süleyman Ateş Meali

İslâm, sevgi dinidir. Sevgiye çağırır, sevgiyle yaşanır. Gözleri görmeyen bir kimse gül bahçesinde de olsa, nasıl rengârenk güllerin güzelliğini fark edemezse, yüreğinde sevgi olmayanlar da İslâm’ın güzelliklerini göremez. Bunlar gönül gözleri kör olmuş, yürek özürlü kimselerdir. İslâm’ın güzelliklerini görebilmek için gözlerimizi açmalı; Kur’an ve Sünnet bahçesindeki eşsiz güzellikleri; önyargısız bir aklın, iyi, doğru ve güzel olanı takdir etmesini bilen sevgiye açık bir gönlün penceresinden seyretmeliyiz

Sevgi varoluş sorusunun cevabı, hayatın özüdür: Kur’an-ı Kerim’de sevgiyi anlatmak için en çok kullanılan kelime “muhabbet” tir. Bu kelimenin “tohum” manasına gelen “hıbbe” kökünden türediğini ileri süren bazı İslâm âlimleri, böylece, sevginin hayat ağacının tohumu, varlık bilmecesinin cevabı olduğunu söylemişlerdir. Sonuç olarak Yüce Allah bizimle birlikte bütün varlıkları kendisini bilip tanımamız,[Muhammed Sûresi 19] en yüce sevgiyle sevmemiz, minnettarlıkla ve saygıyla O’na yönelip ibadet etmemiziçin yaratmıştır. [Zâriyat Sûresi 56]

Allah’ın isimleri arasında birisi vardır ki, diğerlerinden farklıdır. Bu isim “ Vedûd” ismidir. Diğer isimlerin hepsi tek taraflıdır ve sadece Allah’a ait bir özelliği veya O’nun kullarına olan bir ihsanını anlatır. Sözgelimi Allah “Rahim” dir. Kullarına son derece merhametlidir; ama kulları O’na ( hâşâ) merhamet edemez. Allah “Rezzâk”tır. Bütün canlıların rızkını verendir. (Hâşâ) kimse O’na rızık veremez.” Vedûd” ismi ise Allah ile kulları arasında paylaşılan bir isimdir. Allah “Vedûd” tür. İnanan ve iyi işler yapan kullarını sever ve onlar tarafından sevilir. (el- Vedûd: seven ve sevilen )

İslâm’da en yüce sevgi Allah sevgisidir. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah: ”İnsanlardan bâzıları Allah’tan başkalarını Allah’a denk ( ve eş) tutarlar, Allah’ı sever gibi onları severler. İNANANLAR İSE EN ÇOK ALLÂH’I SEVERLER…” [Bakara Sûresi 165] buyurmuştur. Seven, sevdiğini hoşnut etmek, ona kendisini beğendirmek, sevdirmek ister. İşte bu yüzden, kendilerini yokluktan varlık sahnesine çıkaran Allah’ı her şeyden çok seven inananlar da bütün hayatları boyunca davranışlarında ve yaşantılarında kendilerini Allah’a beğendirmek ve sevdirmek için ellerinden geleni yaparlar. İslâm’ı aşkla yaşarlar.

Bu Hadis-i Şerif, Peygamber Efendimiz (s.a.s)’ in, Hz. Davud (a.s)’dan naklettiği bir duayı haber vermesi sebebiyle iki Nebi’nin ortak sözdür ki bu da ona ayrı bir değer katar. Peygamber Efendimiz (s.a.s) ’ den benzer manada olmak üzere olmak üzere şöyle bir dua da nakledilmiştir:

“Allahım! Beni senin sevginle ve sevgisi Senin yanında bana fayda verecek kimselerin sevgisiyle rızıklandır. Allahım! Sevdiğim şeylerden bana ihsan ettiklerini Senin sevdiğin şeyleri yapmam için bana kuvvet vesilesi kıl! Allahım! Sevdiklerim içinde benden aldığın şeylerin bıraktıkları boşlukları, Senin sevdiğin şeylerle doldurmayı nasip eyle”

EROL DEMİRYÜREK

Comments are closed.