logo

Oruç Tut Sıhhat Bul

SON

Çiçeklerin iltifattan anladığını, sevgi sözlerini hissettiklerini söylediklerinde, biraz ihtiyatla karşıladığımı hatırlıyorum. Çiçeğin ayaklarının dibine su bırakmak, zaten tebessüm için yaratılan yüzüne tebessüm göndermek, hak ettikleri şey olsa gerek… Çünkü çiçek hak ettiğimizden fazlasıdır her daim. Birine çiçek vermek, zannımda, bu yüzden sürpriz ve iltifatı somutlaştırıyor, elle dokunulur gözle görülür hale getiriyor.Bir çiçek, kanaatimce, ‘oluyor’ değil sadece. Olmaktan fazlasını ima ediyor. “Olan, olandan ibaret değil” diye fısıldıyor eşsiz şekliyle, tarifsiz kokusuyla, ele avuca sığmaz rengi ve tonlarıyla. Ve dahi sessizce icra ettiği fonksiyonuyla: Çiçekler böcekleri çeker kendilerine, rüzgârı yoğurur özel biçimleriyle ta ki polenleşme olsun, çiftleşsin uzak tohumlar. Dr Senai Demirci

O halde anlaşalım. Hem iltifat etmek hem doğruyu söylemek mümkündür. İltifat, zaten doğruyu söylemendir. 1. Gördüğün, küçük de olsa, o güzel şeyin bana yakıştığını söylüyorsun; varlığımı önemsiyorsun. 2. O güzelliği görecek dikkatinin olduğunu hatırlatıyorsun; beni güzel gören seni güzel güzel görmemi umuyorsun. 3. Bu güzelliğin bende hep var olması gerektiğini, var olabileceğini, çoğalabileceğini vurguluyorsun; sessizce “adam ol!” ev ödevi veriyorsun bana.

Araştırmacıların dediklerine göre, birinden bir iltifat almak, çiçek almak kadar sevindiriyormuş bizi. İltifat, çiçek gibi hiç umulmadık bir güzellik olmalı. İltifat da hiç umulmadık olana açıyor gözlerimizi.  İltifat da zorunlu ve rutin bir şey değil; hep sürpriz tadı taşıyor içinde. 

Biliyorum, yine de çiçekleri iltifata tercih edenlerimiz olabilir. Çünkü çiçekler gerçek. “Bak, iltifat etmiyorum ha, doğruyu söylüyorum” gibi bir cümle kurmayız çiçek verirken sevdiğimize. “Bak, bu çiçekler gerçek ha!” demeyiz. Sanki hem doğru söylemek hem iltifat etmek mümkün değilmiş gibi. Sanki hem çiçek almak hem çiçek gibi sevilen olmak imkânsızmış gibi…

“Bak, yalakalık yapmıyorum ha, doğruyu söylüyorum” desen; anlarım. Yalakalık, yalan konuşmaktır; olmayanı olmuş gibi gördüğünü söylemektir. Yalakalık yapan, bende olmayanı bana söyler, söylediğinin asla bende olamayacağını söyler, söyleyişini hak etmediğimi de ekler, söylediğini zoraki söylediğini de ima eder.  Ama güzelim iltifat öyle mi? Evvela, iltifatların hepsini yapana iftiradır iltifatı yalana eşitlemek, yalakalığa denk tutmak. Lâtif gibi güzeller güzeli bir ismi var Hakk’ın. İltifat eder; varlığımızı yokluğumuza tercih eder. Yetmez, üstüne bir de can bahşeder. Yetmez; kak kat ikram eder, ruh üfler, bilinç lutfeder, farkındalık verir. Yetmez; lûtfettiği her şeyi çiçekler içinde gönderir, nefesi sessizlikle verir. Sırf biz rahatsız olmayalım diye sürekli yaptığı iltifatları unutturmak ister gibidir; mesela sessizce çalıştırır kalbimizi göğsümüzde, güneşi retinamıza kadar indirir.

O halde anlaşalım: “Söylediğim gerçek; iltifat etmiyorum!” deme bana! İltifat etmek gerçeği söylemektir zaten. Hasılı, iltifat, çiçekler gibi, hep fazlasını umduruyor.

Şimdi derhal kendinin eski bir fotoğrafını bul. İyice bak o delikanlının, o genç kızın gözlerinin içine. Yıllar sonra sen bakacaksın diye nasıl da özenerek bakmış objektife “o” sen. Öyleyse şimdi “sen” sen ol, her anında, senden sonrakilerin gözüne değmeye değer fotoğraflar vermeye bak. Sadece dışının değil, içinin de görüntüsünü düzeltmeye bak. “Sen” sen ol da “ben” ben olayım da, birlikte, sonların kendisinde son bulduğu, herkesten ve her şeyden sonraya kalan o “kutlu nazar”a, o “ebedî bakış”a nefesimizden, sesimizden ve niyetimizden seçilmiş, özenilmiş izler bırakalım. Dr. Senai Demirci

“Hatırla ki bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey değildin…” diye sana hatırlatan o bakışın sahibi, hatırlanmaya değer olduğun, hatırının sayılır olduğu şu zamanlarda O’ndan başkasının seni hatırlamaya değer bulmayacağı, “o” sen olduğun o zamanların pozunu, özünü, sözünü ve izini özenle bırakmaya çağırıyor.

Her kayıtta bir başkası olmaya doğru sürüyoruz kendimizi. Her fotoğrafın başına gelebilecek, başına geldiğinde de normal karşılanacak, hiç şaşırılmayacak, asla itiraz edilmeyecek o kaderin akışına bırakıyoruz kendimizi. “Ben” ben değil; “o” ben oluveriyoruz. Fotoğrafımızın çekildiği, sesimizin kaydedildiği, yazdıklarımızın okunur olduğu anlarda olmuyor mu sanki bu teslim ediş, bu vazgeçiş, bu bırakış…

Hiç özenmediğimiz anlarda da hiç kaygısızca bağırıp çağırdığımız zamanlarda da, kayıtta değiliz diye keyfimizce konuştuğumuz köşelerde de, özenle hazırlanmış, her köşesi itina ile seçilmiş, her nefesi sayılarak verilmiş bir ömür sürmüyor muyuz? Dudağı, damağı, teni, sesi, yüzü, mimikleri, elleri, parmak uçları, kirpikleri, kaşları, saçının her teli, ilk ve son defa yaratılırcasına görülmeye değer, dokunmaya değer, işitilmeye değer kalitede hazırlanmış biri olarak geçiyor değil miyiz ömrün ortasından?

Yıllar sonra kendi fotoğraflarıma-ama özellikle bakılacak fotoğraflarıma, özellikle objektife bakılması gerektiği gibi baktığım fotoğraflarıma-bakınca, şu an, o zamanlar bir fotoğraf çekimi için yaşadığım o ân’ın üzerinde bir yere geçtiğimi fark ettim. Hep “ben” diye yaşadığım hayat akışının içinden çıkıp, kendimi “o” yani, kendi dışımda bir “nesne” olarak da görebildim. O fotoğrafın başına geleceklere ve gelmişlere bir tür razı olmuşluk var bende şimdi. Kendi başıma gelmişleri hiç çekinmeden görebiliyorum o fotoğrafta. Benden daha genç bir adam, gördüğüm “o” ben. Benim dışımda bir yerde duruyor. Nasıl bir başkasının fotoğrafına, örneğin gazetede çok korkunç bir kaza yahut cinayet haberinin kenarında bile olsa hiç aldırışsız bakabiliyorsam, kendimi öyle bir haberin detayı olabilecek bir çerçeveye soktuğumu görüyorum dehşetle. 

O fotoğraf, kendi elimde tuttuğum, içinde “benim olan ben”i taşıyan, özenle seçilmiş bakışların ardında kendimi görünür kıldığım, dokunulmaz bildiğim, başkalarının gözüne şöyle bir takılıp geçebilecek sıradanlıkta bir “nesne” yapıvermiş beni. Elimde tuttuğum “o” ben, artık bir başkasının elinde tuttuğu kaza kurbanı fotoğrafı olabilir. Kendimi önemseyerek, inceden inceye özenerek objektife bıraktığım o görüntü, kimi cenazelerde, yakalara takılan ve acınarak bakılan fotoğraflardan biri olmaya aday. Benim fotoğrafım olduğu için, ben bakıyorum içinden diye, yakalara takılmaya, haber detayına iliştirilmeye mani olacak hiçbir özelliği ve ayrıcalığı yok. Fotoğrafımı bırakarak kadere teslim olmuşum meğer. Akışa bırakmışım “o” beni…

İnsanın kendini, başkalarını sıradanlaştırarak baktığı, duyduğu, okuduğu “başkasına ait” bir yazıya, görüntüye ve sese dönüştürebiliyor olması ne kadar garip! Oysa, fotoğrafımızı çekenler, sesimizi kaydedenler, yazımızı bir yerde basanlar bizi önemser gibiler. Ama biliyorum ki, benden sonraya kalanlar olacak şu âlemde. Yazım da fotoğrafım da sesim de beni çeyrek geçen bir vakitte görülecek, okunacak, işitilecek. İşte o zaman herkes gibi bir “başkası” olacağım. Ölümü beklenir biri. Gitmesi kanıksanmış biri. Hiçbir yerde beklenmemesine alışılmış biri. Hiç kimsenin arama ihtiyacı duymadığı biri. Unutulmuş. Unutulmuşluğu da unutulmuş. Öylesine biri. Kalabalık bir istatistikte önemsiz görülen bir rakam oluvereceğim. “Başkası…”

Fotoğraflar niye heyecan verir insana? Neden özenle seçilir pozlar? Niçin inceden inceye düşünülerek bakılır objektife? Fotoğrafının çekildiği ana özenilir. O duruşa, o bakışa itina gösterilir. Çünkü o sabitleşecektir, ebedî kalacak gibidir. Hiçbirimiz özensizce alınmış pozumuzun dondurulmasına razı değiliz. Hiç kimse habersiz çekilmiş tuhaf bakışların, komik durumların fotoğraf makinesinde kalmasından hazzetmiyor. Çerçevelenip duvara asılacak bir fotoğrafımız olacaksa, yıllar sonra da bakılacak bir pozumuz ortaya çıkacaksa, ille de özen, ille de seçicilik, ille de ince eleyip sık dokumalar…

Yazı da bir nevi fotoğraftır. İnsanın iç aleminin fotoğrafı gibi. Kelimelerin seçimi de dudağın duruşu gibi özenle belirlenmeli. Cümleler de boy fotoğrafları gibi güzelce giyinmiş olmalı. Öyle her “hı”, her “ha!”, her “şeyyy…” çıkmaz yazıya. Yazarlar, tıpkı fotoğrafları gibi-ama herkesin fotoğrafı da böyle değil mi-inceden inceye planlanmış, çerçevesi, ışığı, gölgesi güzelce ayarlanmış sözler bırakırlar sayfalara..

Nasıl ki, herkes her zaman fotoğraf olacak pozlar içinde değilse, yazanlar da her zaman yazılacak şeyler konuşmazlar, konuşamazlar. Yazmaları konuşmaları gibi değildir. Fotoğraflardaki gibi. Seçilmiş bir bakış. Özenilmiş bir duruş… Belirlenmiş bir mekân… Seslerini plağa yahut CD’lere bırakanlar da aynı kaderi paylaşır. Sessiz bir stüdyoda, özel bir mikrofonda, nice hazırlıktan sonra ses verir sanatçı. Boğazını temizlemeler, nefesini yetirememeler, kekelemeler itina ile temizlenir… Geriye sesin de fotoğrafı kalır.

20.03.2022

Anemon gündüzleri güneşe kanar, hesapsızca açar yapraklarını. Doyasıya alır ısıyı ışığı rengi. Diğer çiçeklerin ihtiyatlı açılışını anlamaz; sanki ayıplar onları. Derken akşam olur, karanlık çöker, hava soğur. Diğer çiçekler azıcık açtıkları yapraklarını hızla kapatıp soğuktan korunurken, anemon kapatmaya fırsat bulamadığı yapraklarıyla kala kalır. Üşür. İncinir.

Anemon çiçeğinin yazgısına benzer insanın hali. Anemon gündüzleri güneşe kanar, hesapsızca açar yapraklarını. Doyasıya alır ısıyı ışığı rengi. Diğer çiçeklerin ihtiyatlı açılışını anlamaz; sanki ayıplar onları. Derken akşam olur, karanlık çöker, hava soğur. Diğer çiçekler azıcık açtıkları yapraklarını hızla kapatıp soğuktan korunurken, anemon kapatmaya fırsat bulamadığı yapraklarıyla kala kalır. Üşür. İncinir. Ama ertesi sabah yine kaldığı yerden devam eder. Açılır. Doyasıya. Sere serpe. Hesapsız. Ders almaz bir önceki geceden. Unutur çektiğini. Kendini tekrarlar. Acıya acıya içi, anemon çiçeği olur. Ününe ün katar! Bilir ki açılmamak baştan kaybetmeye razı olmaktır. Baştan kaybedeceğine kazanarak sonunda kaybetmeyi göze alır. Kaybetmeyi göze almadan kazanmak mümkün değil. Sonunda kaybeder ama başında kazanır anemon çiçeği.

İnsan, insan olmanın hakkını verdikçe, yaralara açık hale gelir. Kabuğunu kıran tohumlar gibi rüzgâra açık hale gelir. Konfor alanı içinde kalırsa, daha az olacaktır. Daha az risk daha az rızık demektir. Daha az tehlike, daha dar yaşama alanıdır.

En çok da acıyandır insan. Ve en çok acınan. Ve en çok acıtan! Acı çekmekten kaçınarak, insan olmaktan uzaklaşıyoruz, yaşamaktan sıyrılıyoruz, var olmaktan vazgeçiyoruz. Acıyı göğüslemek, acıyı avuçlamak, acıyı kucaklamak, var olmanın, yaşamanın ve insan olmanın bedelidir vesselam.

Sevmek incinmeyi göze almaktır. Sevmezsen, kimse incitemez seni. Kalbini sipere atarsın, savaş meydanından kaçırırsın kırılgan özünü. Sevdiğin her kimse, ona kalbini kırma yetkisi verirsin. Başka kimse kıramaz kalbini. Sadece sevdiğin geçer göğüs kafesini; yaralar, sarsar, incitir, yakar.

Bir de sevdiyse insan, ipleri uzar, umulmadık yerlerinden düğümlenir, apansız yerlerden çekilmeye başlar. Elleri ayakları ipe bağlı kuklalar gibi, başkasının parmak uçlarına teslim olur. Sevdiğinin bir nefesiyle fırtınaya tutulur, apansız suskunluğuyla zindana sürülür, kırık bir hecesiyle ateşlere atılır. Sevmek incinmeyi göze almaktır. Sevmezsen, kimse incitemez seni. Kalbini sipere atarsın, savaş meydanından kaçırırsın kırılgan özünü. Sevdiğin her kimse, ona kalbini kırma yetkisi verirsin. Başka kimse kıramaz kalbini. Sadece sevdiğin geçer göğüs kafesini; yaralar, sarsar, incitir, yakar.

Var olmak acıtır. Nereden mi biliyorum? Yok olanın acısı da acıyanı da yoktur. Yoklukta kalan biri yokluğuna yanmaz, yokluğunun farkında olamaz. Belli ki şimdi burada yoklukta kalanın yokluğuna yanmayacağını yine var olmak sayesinde anlıyoruz. Varlığımız, yokluğumuzun değil, varlığımızın tercih edildiğinin belgesidir. Varlıkta şenlik de vardır hüzün de: Kanatları kırılır kuşların, gövdeleri sarsılır ağaçların, renkleri solar menekşelerin.  Ama sonuçta kuşların kanatları vardır, sarsılan ağaçlar vardır, menekşeler solana kadar menekşedir, neşedir.

Var olmak acıdır. Niye mi böyle söylüyorum? Yokluğun aksine, kendini fark ettirir var olmak. Var olan kendisiyle bağ kurar önce, sonra başkalarıyla, başka şeylerle. İşin aslı, bağ kurmaktır var olmak. İplerin ucuna asılı olmaktır. Varlığın üstüne bir de can sahibi oldun mu, o ipler daha da gerginleşir. Sinir uçlarını uyarır hale gelir her kıpırtı. Sonra bir de bilinç sahibi olmak da vardır; insan olmak denir buna. Canlı sadece kendi acısını çeker; insan başkalarının acısını da çekmeye başlar. Bağlar çoğalır, ipler çoğalır. İpler çoğaldıkça acımaya aday yanlarımız çeşitlenir.

Bu farkı şöyle de anlayabiliriz. İradesi ve dolayısıyla beğenisi olmayan bir çocuğa, ebeveyni kendisinin uygun gördüğünü giydirir. Çocuğun en güzel nasıl görüneceğine çocuk değil ebeveyni karar verir. Elbette ebeveynin tercihi en güzelidir. Fakat çocuk büyüyüp de kendi seçimlerini yapmak istediğinde, kendince beğenileri geliştiğinde, ebeveyninin kendi tavsiyesini yapıp kenara çekilmesi, çocuğunun nasıl görüneceğini çocuğunun tercihine bırakması beklenir. Dr. Senai Demirci

Tercihi olan insan da Yaratıcısının gözünde böyle biridir. Reşittir. Erişkindir. Tercihlerine saygı duyulur. Seçimde bulunmasına izin verilir. Yaratıcısı irade sahibi insana seçenekleri gösterir; onu seçimlerinde özgür bırakır. Hangi seçeneğin insana en güzel yakışacağını da tavsiye eder, teklif eder. Fakat seçimlerinin bedelini ödemeye hazır bir sorumluluk da yükler.

Söz gelimi, insana yaratılışının parçası olarak iki göz verir Sanatçısı. Bu gözlerle nasıl bakacağını insana bırakır; neye, nasıl bakması gerektiğini tavsiye eder: “Böyle bakmak gözlerine yakışmaz. Ama şöyle bakmak tam gözlerine lâyık” der. Göz ‘halk’tır; olabileceklerin en güzeli olarak doğuştan verilmiştir. Bakış ise ‘ahlak’tır; olabilecek en güzel bakışı tercih etmek insana bırakılmıştır. Kulak, ‘halk’tır; dinlemek ise ‘ahlak’tır.

Neye kulak vermenin bize yakıştığını söyler Allah. Ellerimiz ‘halk’tır; ellerimizle neyi nasıl tutacağımız, nereden ne alacağımız ‘ahlak’tır. Dilimiz ‘halk’tır; konuşmak ise ‘ahlak’tır. Hangi sözün dilimize yakışacağına, hangi sesin nefesimizi güzelleştireceğine, hangi haberin dudaklarımıza lâyık olduğuna karar vermemiz konusunda bize önerilerde bulunur Sanatçımız.

Yaratılışı, yani ‘halk’ı en güzel olanın bunun üzerine en güzel ‘ahlak’ı giymesi beklenir. Allah’ın, güzel görmek istemesinden ibaret olan ‘halk’ın üzerine, Allah’a en güzel görünmek olan güzel ‘ahlak’ yakışır. Allah istediği için güzel görünür insan. İnsan, kendisi istediği için, güzel görünmeli Allah’a. Kendisi isterse…  Kendi istediğince…

Allah’ım, Sen beni güzel görmek isteyerek ‘halk’ ettin, beni Sana güzel görünme isteğiyle ‘ahlak’landır. 

İnsanın yaratılışı, yani ‘halk’ı insanı Yaratıcısı’nın görmek istediği, insana en uygun, insana en yakışan, insan için en güzel olan haldir. Peki ‘halk’ı tamamlanmış insandan bunun üzerine ‘ahlak’ eklemesi niye istenir? Ne yani, yarım mı kalmıştır insanın yaratılışı?

Şöyle olsa gerek: İnsan, diğer varlıklardan farklı olarak, irade sahibidir. İnsan seçimlerde bulunabilir. Tercihlerle kendini istediği şekle, dilediği konuma, arzu ettiği hale yoğurabilir. Bir bakıma, Allah kendi şaheseri olan insanı, yine kendi şaheseri insana zimmetlemiştir. Eseri olan insanın iradesine güveninin icabı olsa gerek, diğer varlıklar için böyle bir zimmetleme görünmüyor. Mesela, bir arı doğduğu saniye ömür boyu ne yapacağını bilerek doğar.

Özel bir eğitime ihtiyaç duymaz. Hangi çiçekleri nerede bulacağını, o çiçeklerden nektarı nasıl emeceğini, kovanına hangi yoldan döneceğini bilir. Kendisine verilen ‘halk’ ile kendisinden beklenen ‘ahlak’ yani davranış kodu doğduğu an eşitlenmiştir. Resulullah’ın bir insan olarak ettiği dua, arı için doğduğu anda kabul edilmiştir. Kendisinden bekleneni ömrünün ilk saniyesinde mükemmelen ortaya koyar arı; bir ömrü hiç sapmadan tamamlar. ‘Halk’ının hakkını veren bir ‘ahlak’la var olmaya devam eder; hiçbir şekilde ahlaksızlık yapmaz. Çünkü ahlaksızlık yapacak iradesi yoktur.  

İnsan irade sahibidir, tercihleri vardır, seçimler yapar. Kendisine verilen temeli kendi iradesiyle değiştirir, dönüştürür, yoğurur. Sanatçısının görmek istediği hali, Sanatçı’ya görünmek istediği hal olarak iradesiyle ortaya koyması beklenir.

“Allahümme ahsente halkî fe ahsin hulukî”:

Böyle dua ediyor Resulullah: “Allah’ım, ‘halk’ımı Senin görmek istediğin güzellikte eyledin, ‘ahlak’ımı da Senin gösterebileceğim güzellikte eyle.” Resulullah’ın[asm] her dua cümlesi, içinde bir tefekkür barındırır. Bu kısa ve sade cümlenin içinde eşsiz bir fikir nüvesi vardır. Evvela, duanın ana metninde geçen ‘halk’ kelimesinin ‘yaratılış’ anlamında olduğunu hatırlayalım. Duaya meal yazarken, ‘halk’ kelimesini muhafaza ettim ki, ‘halk’ ve ‘ahlak’ arasındaki devamlılık göze çarpsın. Bu cümleyle Resulullah ‘ahlak’ın ‘halk’ın yani ‘yaratılış’ın devamı, süreği olduğunu hatırlıyor.  Yaratılışımız yani ‘halk’ımız bize Allah’ın sunduğudur: ‘ahlak’ımız ise bizim Allah’a sunduğumuzdur. İlki, Allah’ın bizi görmek istediği haldir; ikincisi ise bu hali temel alarak bizim tercihlerimizle inşa edeceğimiz hallerdir.

Hadise meal yazılırken, bir başka derin anlam örgüsünü de kaçırmak istemedim. Cümledeki “ahsente” ve “ahsen” fiilleri “güzelleştirmek” diye çevrilir. Yani bu hadisin mealini daha çok şöyle duyabilirsiniz: “Allah’ım yaratılışımı güzelleştirdiğin gibi ahlakımı da güzelleştir.” Fakat, ben “güzelleştirme” ya da “güzel eyleme” diye çevrilen “ihsan” köklü bu kelimeyi, yine Resulullah’ın[asm] verdiği kök anlamla anlamayı teklif ediyorum. “İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi yaşamaktır. Sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.” [Bakınız, Cibril Hadisi] Güzellik dediğimiz kavram, bu nebevî tanımdan anlaşılacağı üzere görme/görünme ekseninde akar. Güzel, gören gözle vardır. Güzel olmak güzel görünmeye dairdir. Aslında, Türkçe’deki “güzel” kelimesi de “göz-el” bileşik kelimesinden kök alarak, bu sırrı taşır. “Göze el veren”e güzel denir. Yani önce göz vardır, sonra güzel var olur. Güzel bakışın olduğu yerde gerçekleşir güzellik. Hiçbir şey güzel göreni olmaksızın güzel olamaz! Nakış, bakışla vardır. Manzarayı nazar inşa eder.

Şu halde, diyebiliriz ki, insanın yaratılışının ‘halk’ının güzelliği, Yaratıcı’sının insanı görmek istediği haldir. Her eser, eser sahibi onu görmek istediği için vardır. Bir eserin yokluktan varlığa getirilmesini isteyen, görünmezken göze görünmesini irade eden Sanatçısıdır. Eserin nasıl var olacağı da, yine eser sahibinin onu nasıl görmek istediğiyle belirlenir. Bir eserin şekli, rengi, hacmi, konumu vs sanatçısının ona uygun gördüğü ‘en güzel hâl’dir. Eser ne haldeyse, o hâl sanatçının en güzel gördüğü haldir. Başka türlü görmek isteseydi, başka türlü görünür kılardı eserini.

İtiraf edelim artık; bu tür inşa edilmiş, tırnak içindeki “müslümanlık”ın hayata estetik katkısı yok. Dünyayı eğreti ve kaba yaşama bahanesini çoğalıyor. Âhiret dediğimizi dünyada/n inşa etme sorumluluğu taşımayınca, dünya hayatı geçiştiriliyor, burada dişimizi sıkıp idare etmemiz tavsiye ediliyor. Sonuçta, mimaride iddiamızı kaybediyoruz; sanat lüzumsuzlaşıyor, estetik sorumluluğumuz olmaktan çıkıyor, incelik ve nezaket uzakta kalıyor. Başlarına sardıkları sarıkla, sırtlarına geçirdikleri ibrişimli cübbelerle, hormon marifetiyle uzattıkları sakallarla dinin temsilini oluşturan, maket tipler, karikatür kişilikler öne çıkıyor. Kendilerini “ehlisünnet” diye markalıyorlar, başka herkesi ve her şeyi dışlıyorlar. Dr. Senai Demirci

Âhireti yaşamak için ölmeyi beklersek, şimdiden ölür ve her şeyi bizimle beraber öldürürüz. Âhireti bekleyerek yaşamak değil, “âhiretli yaşamak” beklenir mü’minden. Âhiretli yaşamak, görünenlerin görünmeyene şahitliğine şahit olmaktır. Varlığı anlam ifade edici olarak deneyimlemektir. Varlığın kanatlarını sonsuza açmaktır.  Eşyanın yüzünü özel mesaj taşıyan, tebessümler taşıran bir mektup olarak okumaktır. Ân’ın içinde sonsuz bir sorumluluk duygusuyla var olmaktır. İşini sınırsız bir özenle yapmak, ödevini nihayetsiz bir ihtimamla tamamlamaktır. Estetik duyarlılık, sonsuzluk algısıyla gelişir, ebediyet ümidiyle var olur. Gelip geçici olanı geçiştirmekten başka seçeneği olur mu ki insanın?

Âhiret’i, öldükten sonra başlayan şey olarak algıladığımızda âhireti hayattan uzaklaştırıyoruz. Genel geçer din söyleminin ağır taşları arasında gerçeği un ufak ediyoruz. Hayata katkıda bulunmayan ve hayata katılmayan “uzak”, “soğuk”, “yabancı” bir “din” anlayışını pekiştiriyoruz.

Sâhi, imanın kaçıncı şartıydı âhirete iman etmek? Emin miyiz âhiretten? Yoksa sanıyor muyuz âhireti? Sonsuzluğun varlığını “yüce dinimize göre” diye bir alıntı olarak taşıyoruz aklımızda. “İnancımızda vardır ki” diye kültürel bir zorunluluk olarak mı seslendiriyoruz dilimizle? Bir vestiyerin üzerindeki gömlek gibi sürüklüyor muyuz imanımızı? Giyinmedik mi henüz?

Yoksa içimizin de içinde mıh gibi çakılı mı ahiret? Her nefeste soluklandığımız gerçek mi ahiret? Gökyüzü gibi şeffaf kucaklayışıyla bize dirilten, ayakta tutan, yüzümüzü onurluca tuttuğumuz, gözümüze sevinçli ışıklar devşirdiğimiz, sevdiklerimizi hazır bulduğumuz, yağmurunda seve seve ıslandığımız, ümit kanatlarımızı alabildiğince açabildiğimiz, alnımızda müjdeli serinlik diye ağırladığımız bir gerçek mi?

Âhiret’i, öldükten sonra başlayan hayat olarak algıladığımızda, şimdi buradan, hayattan uzaklaştırıyoruz. Derken, şimdi ve burada olan şeylerin âhireti, yani “ötesi” bizi ilgilendirmez oluyor. Varlığı âhiretsiz algılayınca, boyutlarını kaybediyor varlık, yalınkat bir yavanlığa dönüşüyor;  istenmez bir artık oluyor gözümüzde. Pencere olacakken, perde oluyor eşya. Matlaşıyor; arkasını, ardını, sonrasını, fazlasını, ötesini karanlıkta bırakıyor; yok saydırıyor. Kataraktlaşıyor. Işık geçirmez oluyor. Müjde vermez oluyor.

Böylece, “şimdi ve burada” söyleyecek bir şeyi olmayan, “şimdi bura”ya katkıda bulunmayan, sonraya ertelemiş, en sonunda ortaya çıkacak bir dünya görüş[süzlüğ]üne mâhkum oluyoruz. Garip ki en çok dünyaya lazımken, bu dünya görüşü dünyada hiç var olmuyor; hiç sorumlu tutmuyor bizi. Ürettiğimiz değil, maruz kaldığımız bir akıbete doğru, iradesizce ve korkuyla sürükleniyoruz.

Haksız da sayılmayız elbette, genel geçer din dili, kabir azabıyla korkutmalar üzerinden öğretiyor şimdi burada “adam gibi” olmanın gereklerini. Cehennem ateşinin tehdidiyle inşa ediyor sözüm ona edebi ve ahlakı. Bir tür tehdit dini ve şantaj ahlakı oluşturuyor ki, “dindar kesim” diye sosyolojik bir azınlık ve marjinal grup diye değerlendirilen insanlar, zoraki ilkelere ister istemez boyun eğenler olarak, duygularla doğrulanmayan şekilci bir itaat içinde gözlemleniyor. Bunun kaçınılmaz örnekleri de giderek çoğalıyor. Sığ, çiğ, toy, kaba olan her şey gibi, en çok göze çarpan oluyor. En çok duyulan, en çok sözü edilen, en çok polemiği yapılan, en çok reyting yapan, en çok reklam alan, en çok kazandıran…

“Öte” demektir âhiret. Her şeyin ötesi var. Ötesiz bir şey yok; ötesi olmayanın kendisi de yok oluyor, siliniyor, silikleşiyor. Şimdi bu satırları okuyan olarak da harflerin ötesine açıyorsunuz aklınızı. Harflerin kendisine takılmıyorsunuz. Harflere takılıp kalsaydınız, okuyor olamayacaktınız bu satırları. Belki ‘r’nin güzelliğinden, belki “ğ”nin yalnızlığından, “s”nin iflah olmaz eğriliğinden, “k”nın dik kafalılığından söz edecektiniz. Okumak harflerin ötesine bakmaktır. Okumak, harfleri işaret olarak görüp, harflerin gösterdiğini görmektir. Okumak, harflerin şimdi ve burada bir “ötesi” olduğunu fark ettiğimizde başlıyor, harflerin ve kelimelerin “âhiret”i olduğuna ikna olduğumuzda gerçekleşiyor.

Gündelik hayatımızda sürekli “âhiret”in ardına düşüyoruz: Trafik işaretinin ötesine bakıyoruz; yolun girilmez olduğunu öğreniyoruz. Saatimizde rakamlara bakıyoruz; vaktin daraldığını fark ediyoruz. Güzel bir ses duyuyoruz; adına “aşk şarkısı” diyoruz; kalbimizi ötelere gönderiyoruz.

Mühendisler, inancı, çarpıcı hurafelerle keskinleşirebilir, kurtuluşu çabuk tüketilen sandviç dualara bağlar, kolay sipariş edilen paket formülleri satar. İsyan edeni ateşe atarak, itaat edene huri vererek “kırbaç-havuç” yöntemiye terbiye eder. Dr. Senai Demirci

Sığ taraftarlığa ve içeriksiz şekilciliğe indirgenen”din” insan aklının varoluşsal yüzleşmesinin dinamiğine ihtiyaç bırakmaz. İnsanın ihtişama karşı hayretini söndürür. İyiliğe karşı minnet duygusunu sağırlaştırır. Daha az zihinsel enerjiyle daha çabuk sonuç alır “dini bütün” kesin inançlılar. Kolay inanan, hızla itaat eden, aklından ve iradesinden vazgeçen çiğ dindarlar, kof taraftarlar ortaya çıkarır. Düşünme zahmetinin yerini daha yüksek sesle tekrarlandıkça, daha kuvvetle inanılan sloganlar alır.

Böylece, varlığı anlamlandıran saf din “borçluluk bilinci” olmaktan çıkarılır; sığ bir taraftarlığa indirgenir. İnsan aklının varoluşsal yüzleşmesinin dinamiğine ihtiyaç bırakmaz. İnsanın ihtişama karşı hayretini söndürür. İyiliğe karşı minnet duygusunu sağırlaştırır. Daha az zihinsel enerjiyle daha çabuk sonuç alır “dini bütün” kesin inançlılar. Kolay inanan, hızla itaat eden, aklından ve iradesinden vazgeçen çiğ dindarlar, kof taraftarlar ortaya çıkarır. Düşünme zahmetinin yerini daha yüksek sesle tekrarlandıkça, daha kuvvetle inanılan sloganlar alır.

Alan Watts’ın inanan ve iman eden arasındaki farkı imlemesini tam burada hatırlarız. “İnanan insan, önceden benimsenmiş düşünce ve isteklerine uygun olması şartıyla zihnini gerçekliğe açar. İman eden insan, sonuç ne olursa olsun, zihnini gerçekliğe kayıtsız şartsız açar. İnançta önyargı vardır; imanda önyargı yoktur. İnanç yapışır; iman serbest bırakır.”

Bu makaleyi “muhazakâr” olduğunu vurgulayan bir akademisyenin cümlelerine borçluyum. Polemiği sevmiyorum ama bu defa bu muhafazakâr cümlelerin zihinsel arkaplanını bir vaka çalışması olarak alıp inanç ve iman farkına değinmek istiyorum. Söz konusu cümleler şöyle: “Allahın nasıl, gönderdiği Peygamberler ve kitapları varsa, Şeytanın da Peygamberleri(haşa) Aristo, Platon, Sokrates gibi sapıtmış filozoflar, kutsal kitapları da onların felsefi eserleridir.” (Yazım hataları “Prof.” ünvanlı akademisyenimize ait.) Akademisyenimiz bu saptamanın ardından sosyal medya hesabında BÜYÜK HARFLERLE bağırarak taraftarlarını felsefenin şerrinden korumaya çalışıyor: “İMANIZI KAYBEDERSİNİZ, FELSEFEDEN UZAK DURUN.”

Felsefe, en sade tanımıyla bir düşünme yöntemidir. İmanı, felsefenin karşısına koyan akademisyenin Aristo’yu Platon’u Sokrates’i vs. şeytana eşitlemesi bir yana, peygamberler ve kitapları bu düşünürlerin gözlem konusu olan varoluştan yalıtması çok ciddi bir sorun ama şimdilik bunu görmeyelim.

İnanmak, çoğu kez, anlamayı gerektirmez. Hatta çok inanmak için az anlamak gereklidir. Tam inanmak ise hiç anlamamakla kolaylaşır. Zira “inanmak” “sanmak” demeye gelir Türkçede. Örneğin bir taraftar tuttuğu takımın şampiyon olacağına sonuna kadar inanır. Ama iman edemez. İman etme fiili, sanmayı değil, emin olmayı ima eder.

İnanmak ve anlamak ters orantılı yürüyor. Anlamadan inanmak mümkündür. İnanmak, çoğu kez, anlamayı gerektirmez. Hatta çok inanmak için az anlamak gereklidir. Tam inanmak ise hiç anlamamakla kolaylaşır. Zira “inanmak” “sanmak” demeye gelir Türkçede. Örneğin bir taraftar tuttuğu takımın şampiyon olacağına sonuna kadar inanır. Ama iman edemez. İman etme fiili, sanmayı değil, emin olmayı ima eder. Tuttuğu takımın şampiyon olacağına inanan taraftar, şampiyon olacağından emin olamaz. İman etmek, emin olmaktır; inanıyor olmak sanıyor olmaktır, temenni etmektir, ummaktır. Anlamak, sanma, umma, temenni etme gibi boşlukları kaldırır. Bu yüzden, inanmaya ters düşebilir.

İman etmek ise anlamayı gerektirir. Anlamayan emin olamaz. “Öyle sanmak”la yetinenin taraftarın anlamak diye bir derdi olmaz. Daha az anladıkça daha çok inanan olur! Tadından yenmez bir mutaassıp olur çıkar.

Elbette ki anlamadan inanmak zihin konforu sağlar. Daha az enerji ister. İşleri kolaylaştırır. Mümin yetiştirmek için verilen emek, inançlı yetiştirmek için verilen emekten çok fazladır. İnanç, belirsizliğe katlanamayanlar için, bıçak sırtı sancısı çekmekten korkanlar için, aklın gel-gitlerinde sarsılmaktan hoşlanmayanlar için güvenli bir alan sağlar. İnanç, tek-tip insanlardan oluşan bir toplum üretir. Çeşitliliğe ve çoğulculuğa yer bırakmaz. Mühendisliğe daha uygundur. İnançlılar topluluğunu kesip biçmek, tıraşlamak, sınırlandırılmak, tanımlamak, sınıflandırmak, kategorize etmek, yönetmek, çerçevelemek daha kolaydır. Tek tip davranışlar gösterirler. Sürü psikolojisi özellikleri gösterirler.

“Muhammedî” olmak tam anlamıyla, var oluşun ihtişamına karşı hayret dolu olmak, bunca ihtişamın ise kendisine dolaysız verilmesine mukabil minnetle taşmaktır. Hayret ve minnet ise estetik duyarlılığını sürekli yükselten, memnuniyet terazisini sürekli incelten insan inşa eder. Dr. Senai Demirci

Kendisine dışlayacağı bir “öteki” icat etme hevesinde olanın derdi sadece taraftarlıktır. İçindeki boşluğu, inancındaki kofluğu, sözü alçak sesi yüksek fast-food sloganlarla kapatmayı marifet bilir.

Ahlak, henüz tamamlanmış değildir. “Borçluluk bilinci!” anlamındaki din de öyle. Kur’ân’ın beyanıyla “din artık kemâle ermiştir” ama kâmil dinin kâmil mensubu olduğumuzu söyleyemeyiz. Bu konuda bir garantimiz yok. Garantisi olduğunu söyleyen ya da sanan ise kendini ‘tamamlanmış’ sanandır.  

Gerçek şu ki, gerçeğin hakkını teslim etmek anlamına gelen “İslam” herkese dairdir. Hakikate aklederek teslim olma sürecimiz sürüyor.  “Müslüman olmak” bir ayrıcalık değil bir sorumluluktur. Kur’ân’ı ve varlık kitabını müslüman olduğumuz için değil, müslüman olmak için okuruz. “İman etmek” ise olup bitmiş bir iş değil, süregelen bir ödevdir. Eksiğini eksiklik bilerek “kâmil” olur insan; eksiksiz olduğunu öne sürüp onda bunda kusur arayarak değil.

Hayret ve minnet duyguları yaşayan insan ise kendini “baştan ahlaklı” “dini bütün” “çok erdemli” “mürşid” vs. olarak tanımlamaktan utanır. Yaşayışının merkezinde “mahcubiyet” teması akışır. Başkasını yargılayan olmaktan uzaktır; ayıp aramak, kusur bulmak gibi bir görev üstlenmez.

Din, ahlak içindir. Mensuplarından ahlak talep etmeyen bir din taraftar üretir; “kutsal” kişiler ve “sorgulanamaz” fikirler üzerinden emir-komuta zinciri oluşturur, geniş bir hiyerarşi koridoru açar. Dinin içeriğinden değil, görüntülerinden sorumlu “din-dar”lar böyle yetişir.

Dinin görüntülerine sarıldıkça içeriğine dair sorumluluğunu yerine getirdiğini sanan “dini dar”ların hükmü böyle böyle keskinleşir. İçeriğini ihmal ettikleri dinin sadece propagandacısı olan “dindar”lar hızla boy verir. Derken, ahlaklı değil ahlakçı tipler ortaya çıkar. Kendilerinden menkul muhayyel ahlaklarıyla, sözüm ona kusursuz ve eksiksiz erdemleriyle kırıkları olan gerçek ahlakı, kırışıkları olan sahih erdemi küçümserler. Ahlakçılığın, ahlak için ter dökme ihtimalini yok eden en talihsiz ahlak yoksunluğu olduğunu anlayamazlar.

Oysa Allah’ın Elçisi der ki: “Ben ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.” Demez ki: “Ben ahlakı tamamlatmak üzere gönderildim.” Demez ki: “Ben tam ahlaklıyım siz eksik ahlaklısınız.”

Hatırlatmalıyım: “Din” kavramını, en temel düzeyde ve varoluşsal anlamıyla, yani “borçluluk bilinci” olarak anlamaya çalışıyorum. Kendi varlığının kendisine borç verildiğini, var olmanın hak edilmiş değil lutfedilmiş olduğunu fark eden akıl sahibi bir insan hayret ve minnet duygularını kuşanır.

Sana tavsiyem; elindeki metreyi bir kenara at; müminin imanı metreyle ölçülmez. Aklında taşıdığın teraziyi kır; insanın varoluşa karşı sorumluluğu teraziyle tartılmaz. Böyle olunca da, kimse senin tanımına uymaz. Dr. Senai Demirci

Beni var edenin bana atfettiği iki sıfat var: “Mümin” ve “Müslüman” İman etmek, buraya razı olmayan insanın arayışıdır. Mümin olmak, gördüklerinin arkasında hakikat saklı olduğuna emin olan adamların sıfatıdır. Müslüman olmak, hakikate aklıyla teslim olanların, gerçeği kalbine uygun bulan ‘adam’ların işidir. İbadet, adam olmanın icabıdır; dindar olmanın değil. Yok, yok; senin kalıplarının içinde yer bulamayacaksın bana. Sen ne kadar özne isen ben o kadar özneyim. O kadar ele avuca gelmez. O kadar had hudut çizilmez…

Sen dinî ritüelleri daha sık ve daha sıkı yerine getirenleri ‘dindar’ diye etiketliyorsun. Senin gibi tanımlayan seçkinlere göre, bir kişinin ‘dindar’ sayılması için, ortaya koyduğu davranışın gerekçesinin önemi yok. Sadece görüntüye bakarsınız; çünkü sadece görüntüleri ölçebilir ve tartabilirsiniz. Görüntünün ardındaki asil duygular ve asaletli tavırlar umurunuzda değil. Hatta, bu gerekçesiz eylemler ne kadar sivrilire, o kadar ‘dindar’ davranış kalıbı görmeyi umarsınız biz zavallılarda. Gide gide, içeriksiz sloganları, kof söylemleri, ezberlenmiş davranışları, görenekle benimsenmiş tavırları ‘din’ sayarak, kendine ayırdığın ‘normal’lik alanını genişleteceksin. Oh ne güzel!

Görmediğimi mi sanıyorsun?  Sen, elinde mızrak gibi ucunu sivrilttiğin “dindar” etiketini yakama yapıştırdıkça, içeriksizliği el üstünde tutmak istiyorsun; ‘din’i bir varoluşsal sorumluluk olarak yaşayanları tektipleştirmeye hevesleniyorsun. Amelin arkasındaki imanı görmüyorsun. Secdeyi, kendisini var edenin yaptığı eşsiz iyiliğe mukabele olarak yaşayan bir adamın esaslı duruşunu yok sayıyorsun. Kıyama kalkmayı, hiç sebepsiz muhatap edildiği bunca ihtişama karşı hayret ifadesinin sonucu olarak yaşayan adamları görmüyorsun.

Son kez hatırlatayım: İnsanın kendisini hiç yoktan var eden Yaratıcı’ya karşı hayret ve minnet duygusu, insanlığından kaynaklanır. “Dindarlık” diye ayrı bir gerekçe ve yaşam biçimi yoktur. “Dindarlık” diye, içini doldurma yetkisini kendine verdiğin, sığ ve çiğ, aforozcu ve dışlayıcı, marjinal ve zavallı, taklitçi ve ezberci, izzetsiz ve omurgasız bir var oluş biçimi yoktur; hiç olmadı. Hiçbir peygamber senin görmek istediğince silik bir karakter değildi; olamazdı.

Sence ben “dindar” mıyım? Cevabı en başta vereyim: “Hayır, değilim!” Hakkımda hüküm vermekte acele etmezsen, makalenin sonunda sen de aynı cevabı vereceksin. Sabret. Bekle.

Şimdi aynada seni göstereceğim sana. Benim kimliğimi ‘dindar’ kelimesini icat ederek belirlemeye kalkansın sen. Sana göre, senin secdesizliğin, hayretsizliğin, şükürsüzlüğün standart ve normal…  Ama benim gibilerin namaza düşkünlüğü, oruçsuz edemeyişi, duayı dilinden düşürmeyişi, camiye sık gidişi en hafifinden takıntılı bir eylem, hatta neredeyse patolojik. (Sırası gelmişken: Dindarların davranış kalıplarını, sanki onlar laboratuar faresiymiş gibi, yukarıdan bakarak inceleyen ‘Din Psikolojisi’ müfredatı da senin eserin. Sömürgeciliği kendine hak gören sizin gibilerin alışkanlığıdır kendilerini yukarı koyup kendisi gibi olmayanları aşağıda bir yerde tutmak. Sen çok seversin, insanı nesneleştirip gözlem malzemesi ve inceleme konusu yapmayı…)

Senin, kendini baştan yetkilendirip ‘dindarlık’ sepetine koyarak aşağıladığın, ibadet ve ubudiyet, kalbi olan bir insanın, var edilişine verdiği ‘adamca’ bir mukabeledir. Secde etmek, benim marjinal ya da uçuk davranışım değil; var edilmişliğime karşı sorumluluğumdur. Yeryüzünde insan diye var olmanın ana-akım gereğidir ‘din’in icabını yerine getirmek. “Borç” anlamından kök alan “din” kendi varlığının kendisine borç verildiğini fark edecek bilinci olan herkesin fikir borcudur. Varlığının kendisine borç verildiğini fark etmeyen senin gibiler aslında ‘ego’larına takıntılıdır, marjinal büyüklenmeci davranış içindedir. Varlığının bir başlangıcı olduğunu unutanlar mı normaldir? Varlığının kendisi dışında Bir’inin kararı olduğunu dikkate alanlar mı?

Şimdi sen ‘dindar’ kelimesini icat ederek, kendini ‘tanımlayan’ benim gibileri ise ‘tanımlanan’ makamına koydun ya. İyi bak, kendini koyduğun yere: Sen ‘üstün insan’sın, bize yukarıdan bir yerden bakma hakkın var. Benim gibileri ise aşağıda bir yerde tutman gayet normal. Yanılmıyorsam, bunun grandiözite/aşırı büyüklenmecilik diye bir karşılığı var psikolojide.

“Kimseye güvenilmez! Zaten sen de güvenilmezsin!” Çocuğun en çok aradığı ve en çok muhtaç olduğu güvendir. Tutarlı ve güvenli bir dünyada yaşamak ister. Ancak ihmal edildiğinde, değersiz görüldüğünde, onaylanmadığında, ihtiyaçları hor görüldüğünde, duygusal olarak kötüye kullanıldığında, güvenli zemin altından çekilir; öz-değerini ve öz-güvenini hızla kaybeder. Otoriter ve mükemmeliyetçi ebeveynimiz “notların daha yüksek olmalı!” “çocuklaşma!” “saçmalama!” gibi uyarılarla doğal olarak beklenen çocukça zaaflarımızı ayıplıyor ve yadsıyorsa, kendi özümüzde bir eksiklik olduğu, asla iyi ve başarılı biri olamayacağımız mesajını alırız.

“Herkesi mutlu etmelisin!” İncinmiş çocuk, başkalarını hayal kırıklığına uğratmaktan ölesiye korkar. Çünkü öz-değerini başkalarının ona verdiği değer üzerinden inşa eder. Dışarıdan onay, takdir ve kabullenme gelmezse, kendisini yokmuş gibi hisseder, varlığı hızla erir, değerini kaybeder, önemsizleşir. Hayal kırıklığına uğrattığımızı ve istediğini yapmamakla üzdüğümüzü düşündüğümüz her insanın öz-değerimizi alıp götürdüğünü zannederiz.

“Sakın kimseyle çatışma!” Başkalarını memnun etmek, ölesiye açlığını çektiğimiz onaylanma ve takdir görme gibi çekirdek duygusal ihtiyaçlarımızı tedarik eder. Bir başkasının gözündeki yerimizi kaybetmemek için canhıraş bir koşuya atarız kendimizi. Alacağımız ödül onaydır; sevilmedir, takdir görmedir.

“Kaç!” Çoğu alanda başarılı olsa da hiçbir şekilde başarının tadını çıkaramaz incinmiş çocuk. Sürekli yokuşlardadır; düze varsa bile keyfini çıkarmaz, dinlenmeye hakkı yoktur. Dinlenir gibi olduğu anda, yeni yokuşlar arar gözleri. Ancak başardığımızda aldığımız takdir ve onayı, yine başarılar üzerinden tatmak isteriz. Hep orada, o başarı anında kalmak ve aldığımız onayı garantileyip elde tutmak isteriz. Arkaya yaslanıp keyfetmeye vaktimiz ve hakkımız yoktur. Dinlenmek utanç vericidir. “Buraya kadar!” demek ayıptır.

Gerçek hayatta keyfi ve zevki yaşamaya hakkımız olmadığını düşündüğümüz için hayatın dışında, bir tür paralel evrende, küçük hoşnutluklar yaşatmak isteriz kendimize. Gerçek hayatın acılarıyla ve hayal kırıklıklarıyla yüzleşmekten öylesine korkarız ki, duygularımızı köreltecek bir “yer” ararız. Ya alkole ya sekse ya işe ya kumara ya sanal oyunlara başımızı sokar, çok özlediğimiz rahatı ve keyfi orada yaşarız. Her neye bağımlı olmuşsak, bağımlı olduğumuz, o şey değil, o şeyin sağladığı kaçış ve yapay rahatlamadır. Bağımlılık, oyuncak zaferler yaşatır. Bir şeyden kaçma, bir şeyi bastırma, bir şeyi inkâr etmenin acısız yollarını sunar.  

“Sana ne denirse onu yapacaksın! Yoksa…” İncinmiş çocuğun kendilik sınırları ya çok zayıf ya çok katıdır. Kendisini özgürce ve güvenle ifade edemeyen çocuk, başkalarının isteklerini kendi isteklerinin önüne geçirir. Otoriter ebeveynimiz bize ancak dediğini yaparsak, dediği gibi olursak, talimatlarına birebir uyarsak, değerli olduğumuzu, onaylandığımızı telkin eder. “Asla, hayır deme!” demeye gelir bu telkin. Olur da birini reddedersek, hemen terk edileceğimize olan inancımız, bizi sürekli onay almaya iter, istenilenlere ram olmaya ikna eder. Bir süre sonra, yaşama alanımızın işgal edildiğini, kendince olmamızın tamamen silindiğini fark ederiz. Ardından aşırı telafi mekanizmasıyla, kimseyi kendimize yaklaştırmayız. Reddedememe zaafımızı, başkalarının tüm tekliflerine kapıyı kapayarak tamir etmeye çalışırız. Sınırlarımız bu defa katılaşır.

“Üzüldüğünü de öfkelendiğini de belli etme! Çok ayıp!” Utandırılmak, çocukluğun en yaygın ve en toksik temasıdır. Utandırılan çocuk, yetersizlik duygusu yaşar, değersiz olduğuna inanır, ağır “keşke!”ler yaşar. Çocukların suçu üzerine almak gibi bir huyu vardır. Duygusal ya da fiziksel olarak ihmal edildiğimizde ya da suiistimal edildiğimizde, bunu büyüklerin hatası olarak görmek yerine, kendimizin işe yaramadığı, “kötü” olduğumuz, istenmediğimiz, değersiz olduğumuz şeklinde yorumlarız. Bize yöneltilen aşağılamayı ve ihmali, dışlamayı ve yok sayılmayı kendi özümüzde gerekçelendiririz. Büyükleri haklı çıkarmak için, kendimizi haksız çıkarırız. Ebeveynimiz bizi küçük gördükçe, kendimizi küçük yaparız. Ebeveynimiz bize yokmuşuz gibi baktıkça, kendimizi yok ederiz. Utanç duygusu, insanın kendinden nefret etmesini içerdiği için hayli olumsuz ve taşınmaz bir duygudur; bu durumda utanç duygusunu ya başkalarını yıkarız ya da kendi özümüze yapıştırırız. Utanç ve suçluluk ayrılmaz parçamız haline gelir.

İncinmiş çocuğun en büyük incinme sebebi, ihmal edilmesi ve önemsenmemesi, kendisine yokmuş gibi davranılmasıdır.  Bu incinmişlik, sağlam ve sağlıklı bağlar kurmamızı engeller. Sevdiğimiz, değer verdiğimiz, bağlandığımız herkesin bizi mutlaka terk edeceğine inanırız. Terk edilme korkusu yaşadığımız sürece, ilişkilerimiz kırılgandır. Bağlarımız zayıftır. Kimseyi bağlanmaya değer görmeyiz. Duygusal yatırım yapmakta çekingen kalırız. Kırılgan bir ilişkilerimizde, küçük bir eleştiriyi bile kişisel olarak üzerimize alır; yıkıcı olarak yorumlar, varlığımıza saldırı olarak algılarız. Kaçınılmaz olarak yaşanabilen olağan krizler ilişkilerimizi koparma noktasına getirir. Çatışmalardan kaçarız. Sorunlarla yüzleşmek yerine sorunsuz bir alan ararız; “ya hep ya hiç” der; çatışma alanını terk ederiz.

Ne kadar büyürsek büyüyelim, içimizde bir “çocuk” taşıyoruz. Soğanın cücüğü gibi, tüm kabukların altından çocukluk çıkar. “Çocukluk egosu” dediğimiz benlik parçamız, yetişkin davranışlarımıza rengini verir, yetişkin tavırlarımızı yoğurur. Öncelikle kriz durumlarında, yetişkin muhataplarımıza “çocukken” davrandığımız gibi davranırız. Bu çocuksuluğu fark etmedikçe, yaşadığımız kriz büyür, çözülmez hale gelir.

Transaksiyonal Psikoloji ve İçsel Aile Sistemi gibi kuramlar, Freud’un psikanalitik yaklaşımını biraz yumuşatarak, içimizde taşıdığımız ebeveyn ve çocuk parçalarımızı yüzeye çıkarır. İçimizdeki çocuk parçasının en yaygı formu, incinmiş çocuktur.

“Geçmiş asla geçmiş değildir” ilkesini hatırlarsak, çocukluğumuzu bir kenarda bırakmış değiliz, uzaklara terk etmiş değiliz. Çocukluk gökyüzü gibi her daim “şimdi burada”dır. Yanımızda ve anımızdadır. “Çocukluğunuza bir inelim!” diye başlayan psikolojik öykü alma yöntemi, klişe gibi görünse de hâlâ işler, yolumuzu iyice aydınlatır.

İncinmiş çocuk, otoriter ebeveynin çocuğun duygularını ifade etmesini ayıpladığı ve tercihlerini belli etmesine izin vermediği yaşantılarda şekillenir. Çocuğunu sadece başarısı üzerinden öven, mükemmel olması şartıyla onaylayan ebeveyn, farkına varmadan, çocuğuna çocukça olmayan hiç hatasız bir hayat teklif eder. Bu hayatta düşmek yoktur, yanılmak yoktur, tam notun altında not almak ayıptır. Yorulmak utanılası bir şeydir. Bıkmak haramdır. Yılmak yasaktır. (Doğrusu, ebeveynin çocuğunun başarısını değil çabasını övmesidir.)

“Geçmiş asla geçmiş değildir” ilkesini hatırlarsak, çocukluğumuzu bir kenarda bırakmış değiliz, uzaklara terk etmiş değiliz. Çocukluk gökyüzü gibi her daim “şimdi burada”dır. Yanımızda ve anımızdadır. “Çocukluğunuza bir inelim!” diye başlayan psikolojik öykü alma yöntemi, klişe gibi görünse de hâlâ işler, yolumuzu iyice aydınlatır.

Şimdi içimizdeki çocuğa kulak verelim; kendini inciten sesleri nasıl da iç sesleri haline getirdiğini fark edelim. İç sesler, sesin asıl sahibi susmuş olsa da yetişkinin içinde daha yüksek şiddette, daha otoriter bir tonla söylediği, kendisini değersiz ve başarısız hissettiren cümlelerdir.  Her türlü teşebbüste yükselen bu cesaret kırcı, yıkıcı iç sesler, içimizdeki incinmiş çocuğu iyice felç eder; bize adım attırmaz.

Eller var. Sürekli duaya durur. Peygamberlerin ellerinden bir hisse kapmıştır. Dostlarına değil sade, düşmanlarına bile duaya durur. Sevdiği güllerin dikenleri tarafından kanatılınca, gülü kökünden sökmeye kalkışmak gibi bir cinayet işlemez bu eller. Aksine, gülünü sevdiği için, kendini kanatsa da, dikenini de sever. İçinde hayır olan bir yüreğe bağlı eller bunlar. İçinde umut ve sevgi olan bir yüreğe bağlı eller?

Eller var. Sürekli bedduaya durur. Bedduaya duran, suizanna ayarlı, kara yüreklere bağlı eller bunlar. Armudun sapı der, beddua eder. Üzümün çöpü der, beddua eder. Kusursuz kadı kızı arar, fakat kendisi pür-taksirdir. Herkese beddua için açılan bu uğursuz eller, herkesin ellerinin kendisi için duaya kalkmasını bekler. Bunu bulamadığında da yumruk olur, sağa sola saldırır. Haddini bilmez, kadir bilmez eller.

Eller var. Hep almaz, ama hep verir. İddialı değildir, fakat kararlıdır. O elleri herkes ortalarda görmez. Muhatabının gözüne sokulmaz. Alkışı hak edeni alkışlamaktan çekinmez, fakat kendisi alkış istemez. Verirken görünmemek için köşe bucak saklanır. O eller, bir Allah’tan ister, başkasından istemektense taş kesilmeyi tercih eder. Fedakâr eller o eller.

Eller var. Her önüne gelenden bir şeyler ister. Hiç işe girişmez, hep beleşe girişir. Sürekli istemek için açılır. Almaya bayılır, vermekten nefret eder. Bu ellerin bildiği tek dua “Rabbena hep bana”dır. Böyle elleri bin kez de doldursanız, bin birinciyi ister. Hapsini de kendi cebine boşaltır. Başka elleri de görmek gibi bir derdi yoktur. Bencil eller bu eller.

Eller var. Vuracağı yeri de bilir, duracağı yeri de. Dostu da tanır, düşmanı da. Yalnız dosta değil, düşmana bile rahmettir o eller. Yara sarar, ayıp örter. Bir ananın elleri gibi, okşayacak yetim, yaşını silecek öksüz, sıvazlayacak kırık yürek arar. Yıkılmışları yapar, dağılmışları toplar, yarımı tamamlar, tamamı kucaklar, ayrılanı birleştirir, birleşeni sıklaştırır.

Eller var. Vuracağı yeri bilmez, duracağı yeri bilmez. Kabarmış bir koltuğun elleridir bunlar. Sürekli tokat halinde gezer. Hiçbir şey bulamazsa, havayı tokatlar, suya yumruk atar. El ele vermişler zincirine girip, diğer ellerle birleşmez bu eller. Aksine birleşmiş elleri çözüp ayırır, kırıp koparır. Kırıp koparacağı başkalarının eli tükenirse, bu kez kendi ikizine yönelir, onu kırar, ona vurur.

Eller var. Pamuk değil, nasır tutmuştur. Neden olacak? Elbet, her yarım kalmış yükün altına girdiği için. Her hayırlı teşebbüsün ucundan tuttuğu için. Her yükü ağıra el atığı için. Her yolda kalmışın kolundan tutup kaldırdığı için. Her dermanı tükenmişe derman kattığı için. Öpülesi eller o eller.

Eller var. Hiçbir taşın altına girmeye yanaşmaz. Nice taşlar, kayalar, dağlar kaldırılır. O pamuk eller arazi olmuş, ortalardan tüymüştür. Ara ki bulasın. Israrla o elleri arar gözleriniz, ama yok. Sıkıntıya gelemez pamuk eller. Fakat dağlar gibi taşları taşımaktan yorgun ve bitap düştüğü için ayağı sürçenleri, tökezleyenleri görmeye görsün bu eller. Hemen ovuşturma vaziyetine girerler. Utanmadan yakasına sarılır, tokatlamaya yeltenirler. Utanmaz eller. Taşın altına sokmaya gelince toz olan bu eller, yakaya sarılmaya gelince aslanpençesi kesilir. Kırılası eller o eller.

Eller var. Düzenleyici ve düzelticidir. Çapak gördüğü göze yumruk olmaz. Kimseye hissettirmeden, bir ana şefkatiyle o çapağı alır. Yüzün ve gözün güzelliğini çapağa feda etmez. Değdiğini bozmaz, düzeltir. Düzelteceğim diye “düz” hatta “dümdüz” etmez. Çünkü bu eller, amuda kalkıp da dünyayı düzeltme iddiasına soyunan “ters”lerin elleri değildir.

Eller var. Karıştırıcıdır. Her şeyi karıştırır. Münasebetsiz ellerdir bu eller. Olur olmaz yere sokulur. Girmemesi gereken yerlere girer. Karıştırıcı eller, pislikten kurtulmaz. Çünkü karıştırma aşkı her şeyi kapsadığı için, bunlar arasına pislik de girer. Bu tür eller bulaştığı pisliğin faturasını kendi karıştırıcılığına kesmez. “Oralarda ne arıyordun?” diyene, “Öyle her şeyi ve her yeri karıştırırsan, boyuna kadar necasete batarsın” diyene söyleyecek bir sözü yoktur.

Bakın bu baskıyı Müslümanlar çok iyi biliyor. Yıllar yılı malum azgın azınlık dindarlara ipe sapa gelmez yasaklar uygularken hep aynı güdüyle davrandılar. Müslümanlar malum azınlığın fiyakasını bozuyordu. Onlar yabancılaşmıştı. Bir yere ait değillerdi. Ama kendilerini yerli gibi yutturmak ve kendilerini tatmin etmek istiyorlardı. İslam’ı ve Müslümanı her görüşte, yabancılıklarını ve yersizliklerini hatırladılar. Bu da onları hırçın ve saldırgan yaptı. Tesettür, Kur’an, İmam-Hatip, Cami, Namaz, Oruç düşmanlıklarının sebebi de bu. Fatıma Cipof olayı tek değil. 2004 yılının son aylarında Mısır’da benzer bir olay yaşandı. Bir Kıpti papazın karısı olan Vefa Konstantin Müslüman oldu. Yer yerinden oynadı. Kıpti Patrik Şenuda, kendini kaybetti. Kıptileri kışkırtan demeçleri üzerine Kıpti gençler ayaklanıp terör estirdi. Ve sonuç yüz kızartıcıydı: Müslüman olan Vefa hanım, mısır diktatörünün marifetiyle Kıpti kilisesinin insafına teslim edildi. Önce “akıl hastası” ilan edildi, sonrasını tahmin edebilirsiniz. Kiliselerin derdi belli: Cemaatlerini İslam’ın cazibesine kaptırmamak. İslam’ın kilisesi yok, şükürler olsun. Buna ihtiyacı da yok. Cazibesi içinden, gücü kendinden. Bu yüzden zorbalık yapıyorlar. Vefa Konstantin veya Fatıma Cipof. Zorbalar bu menkıbenin önüne geçemeyecek. Çünkü bu menkıbenin tarihi insanlıkla yaşıt. Hatırlayın Firavun’un karısı Asiye’yi. Kur’an onu tüm mümin kadınlara örnek gösterir. Firavun olan kocasının, “İnancını terk et seni sarayın tek kraliçesi ilan edeyim” teklifini reddedince işkence başladı. Onun işkence altında yaptığı duayı Kur’an ölümsüzleştirdi “Rabbim! Artık bana kendi katında, cennette bir saray inşa et! Beni Firavun’dan ve onun iktidarından kurtar!” (Tahrim, 66/11)

İslam’ın yayılış tarihine dair çaplı bir esere imza atan İngiliz oryantalist Thomas W. Arnold’un şu ilginç tespiti bir kez daha doğrulanıyor: “İslam’ın insan kazanımı, siyasal olarak en dibe vurduğu dönemlerde en yüksek seyrini korumuştur.” Bunu, Müslüman olmanın ölmek demeye geldiği bir dönem olan 16. yüzyıl İspanya’sında yerli halktan hâlâ Müslüman olmak için sıraya girenlerin bulunduğunu naklederken yapıyor. İşte bu, İslam’ın gücüdür. O güç bizden değil, Allah’tan kaynaklanıyor. Egemen güçlerin İslam’ı şeytanlaştırma çabaları da işe yaramıyor. Adam olacak çocuk, ne edip edip adam oluyor. İnsan Müslümanların haline bakında dine girmez, aksine dinden çıkar değil mi? Eğer iş böyle değilse, bunun nedeni “Mukallibu’l-Kulub” olandır. Fakat bu hazımsızlığa ne demeli. Bojidar efendiye ve çevresine düşen bu özgür seçime saygı duymak, eğer istemiyorsa eski eşinin hukukunu gözeterek boşamaktı. Asıl kaygıyı şu cümle ele veriyor: “cemaat içinde bizi rezil ettin”. İşte size cemaat baskısı…

Mühtedi açısından olay azimdir. Zira bir mühtedi için ihtida, hayatının en büyük devrimidir. Bunun ne büyük bir iman hamlesi olduğunu, imanı ata mirası sananlar nasıl anlasın? Mühtedi, “dönüş” kararı verdiğinde hayatını sıfırlamayı da kabul etmiştir. Hz. Ömer’in “kesip atmak” dediği türden büyük bir karar. Ona İslam’ın kapısını tıklattıran şey yüreğine düşen hakikat ışığıysa, evinden, eşinden, işinden, aşından, arkadaşından, çevresinden ve daha birçok şeyden kopacak olmasına aldırmaz. O ışığın cazibesi benliğini öylesine sarar ki, “ayrılmanın” acısı “bulmanın” sevincini bastıramaz. “Müslümanlar, kardeşinize sahip çıkın!” demiyorum. Biliyorum, ona sığındığı Allah sahip çıkar. Ama o imanıyla imtihan olurken, onu tanıyanlar da onunla imtihan olurlar. Umarım büyük ailemizin yeni üyesiyle imtihan olanlar sınavlarını yüz aklığıyla verirler.

Yine Şafak muhabiri sayesinde öğrendik. Bulgar Kilisesi’nin eski yönetim kurulu üyesi Bojidar Cipof’un eşi Juliana ben idrakine kavuşarak kendine dönmüş. Yani, Allah’a kayıtsız şartsız teslim olduğunu beyan ederek “Müslüman” adını almayı hak etmiş. Önce İslam’ını gizlemiş. Namazlarını gizli gizli kılmış. Durumdan şüphelenen kocası, arama sırasında Fatıma hanımın müftülükten aldığı ihtida belgesini buluyor. Hakaretler ve yıldırma operasyonu başlıyor. Yetmiyor, gece yarısı kapı önüne konuluyor. İlk gece bir otelde kalıyor Fatıma Cipof. Bu tepkinin geçici olduğunu düşünerek evine dönüyor. Fakat tepki artıyor. Hakaret artıyor. “Kara Fatma” ilan ediliyor. Namaz kılarken itilip kakılıyor. Tesettürüyle dalga geçiliyor. İş akıl hastası ilan etmeye kadar vardırılıyor. Fatıma kardeşimiz 9 aydır sığındığı Müslüman bir ailenin yanında yaşıyor. Kocasına boşanma davası açmış, neticesini bekliyor. İhtidalar oldum olası beni heyecanlandırır. Bir Müslüman olarak beni ilgilendiren yanı, büyük ailemize bir kardeşin daha katılmış olmasıdır. “Bir adem bir alem” demişiz bir kez. Ve bir alemimiz daha olmuştur.

Kazara doğursa bile anneliği sevmemiş ve severek annelik yapmamış (bunun yanında doğum yapamadığı halde harika annelik yapanlar da var). Annelik yapmadığı için duyguları gelişmemiş, ufku gelişmemiş, hayat tecrübesi gelişmemiş, bilgelik dersen sıfır. Ama olsun; onun köpeği ve bir de mesaili işi var. O kendini tüm annelere hava atma makamında görüyor. İşte buraya yazıyorum: Cenneti annelerin ayakları altına seren İslam kadını aşağılamadı. Fakat cenneti dünyada arayan tek dünyalı modernler gözümüzün içine baka baka anneliği aşağılıyorlar. Üstelik her birini bir ana doğurduğu halde.

Ama o anne. Çocukları var. Yani dünyanın en değerli, en asil, en soylu, en görkemli işini yapıyor. Yani insan yetiştiriyor. Çocuk sokakta yetişmez ki? Çocuk evde yetişir. Olsun, o yine de “çalışmayan” kadındır. Annelik çalışmak sayılmıyor. Modernlere göre annelik işsizlik sayılıyor. Annelik angarya sayılıyor. Komedi de ne biliyor musunuz: Başkalarının doğurduğu çocuklara bakmak için kurulan sektörlerde çalışmak “iş”, orada çalışanlar da “çalışıp üreten kadın” sayılıyor da, kendi doğurduğu çocuğa bakmak “iş” sayılmıyor. Modernler kazara anne olduklarında durum şu oluyor: Baba işe, anne işe, çocuk kreşe, ev pansiyon, aile pansiyoner? Ondan sonra “bebek mi-köpek mi?” ikilemi geliyor: Tıpkı Fransa’da, Almanya’da, Hollanda’da olduğu gibi. Köpek bebekten daha sevimli oluyor modern kadın için. Bir, vücudu deforme etmiyor… Öyle ya: Tenperest modernliğin gerçeği bunlar, görmek lazım.

Bütün bunlar için çalışmak lazım. Çalışmadan bu masraflar nasıl kazanılacak? Daha iyi görünmek için daha çok kazanmak lazım. O da yetmiyorsa, daha daha çok kazanmak lazım. Daha çok kazanmak için harcamadan olmuyorsa, daha çok harcamak lazım. Görünmeden daha çok kazanılamıyorsa, daha çok görünmek lazım. Daha çok görünmek için daha çok dikkat çekmek lazımsa, onu yapmak lazım. Onu yapmak için herkesten çok harcama yapmak lazımsa, onu yapmak lazım. Herkesten çok harcamak için, herkesten çok kazanmak lazım. Hangisi hangisine lazımdı? Kafam karıştı? Evden çıkıp mesai yapmayan kadının yaptığı “çalışmak” değildir. O tepeden bakılan, “ev kadınıymış” yollu dudak bükülen bir “acizdir”. Evinin kadını olmak modernlere göre dudak bükülecek bir iştir. İş kadını daha hoş geliyor. Hatta sokak kadını bile ötekinden hoş geliyor. Modernin gözünde o koca parası(!) yiyor. Patron parası mı? Amir fırçası mı? Onun bunun erkeklerinin ağız kokusu mu? Her işe gidiş gelişte yaşadığı tıkış tıkış otobüsler ve minibüslerdeki onur kırıcı durum mu? Onlar işin parçası ayol. Koca kârı yeme de, ne yersen ye! Koca fırçası yeme de, ister amir, ister ustabaşı, ister patron fırçası ye! Hatta sokak magandası ve çarşı maçosunun attığı laf bile ehven? Ev kadını, üüü! Bir kere özgür(!) değil ayol. Yarım saat işten erken ayrıldığı için amirinden duyduğu lafı kargalar yemese de kendisi özgür. İşyerinde uygulanan sıkı denetime rağmen özgür. “Yarın müsait misin”lere verdiği “Mesaide olacağım, işten yorgun dönüyorum”lara rağmen özgür. Ama ev kadını handiyse esir canım?

Tesadüf mü? Biri çıkıp İslam’ın kadını aşağıladığını iddia ediyor. Söz bir biçimde anneliğe geliyor. O da ne? İslam’ın kadını aşağıladığını iddia eden “modern” bay veya bayanların aklının dibini kazıdığınızda, anneliği fena halde aşağıladığını görüyorsunuz. Ortak noktaları bu… Anneliği aşağılamanın teknikleri çok… Bunun başında dünyanın en şerefli işini yapan annelere “boş kadın” muamelesi yapmak geliyor. Onlara göre çalışıyor olmak için evden çıkmak lazım. Caddeyi görmek, caddeye görünmek lazım. Bir kadının “çalışıyor” sayılması için kamuya kendisini göstermesi şart. Sabah sekiz akşam dokuz (çünkü kadın ucuz işgücü) mesai yapması şart. Bunlar için de başka şeyler lazım: Modern görünürlüğün vacibatından olan şeyler. Her gün aynı kıyafetle, aynı saç rengiyle, aynı ayakkabıyla, aynı çantayla gidilmez ki işe! Yenilemek lazım, rengini uydurmak lazım. Saça uygun elbise, elbiseye uygun ayakkabı, ayakkabıya uygun çanta, çantaya uygun cüzdan, ona uygun cep telefonu lazım? Modası geçenleri değiştirmek lazım. Bunun için de modayı takip etmek lazım. Özetle üretim-tüketim çarkında yağ, değirmeninde un olmak lazım.

FETİH ALGISINDA DEVRİM: FETİH SURESİ

  • Savaşı değil barışı yaymak
  • Toprak değil, gönül almak
  • Servet değil, insan biriktirmek

Cahiliye İnancına Karşı Kur’an’î Devrim

  • Her kim zerre miktarı hayır işlerse onu görür; her kim de zerre miktarı şer işlerse onu görür.(Zilzâl 99:7-8)
  • Her insan yapıp ettiklerinin rehinesidir. (Müddesir 74:38)
  • Herkesin iyilikleri kendi lehine, kötülükleri kendi aleyhinedir. (Bakara 2:286)

ABBASİ KARŞI DEVRİMİ

Kur’an Ahlakı İle Savaşan Hadisler:

  • 99 kelimeyi ezberle, gir cennete!
  • Kocanı razı et, gir cennete!
  • 40 hadis ezberle, gir cennete!
  • 3 kez tevbe edenin her günahı affedilir.
  • Bir köre 40 adım yardım edenin her günahı affedilir.
  • Kişi ana babasının kabrinde Yasin okursa tüm günahları sıfırlanır.
  • Çocuğuna “Muhammed” ismi koyan cennetliktir.
  • Kur’an’ı ezberle gir cennete, yanında 70 kişi bonus!
  • Kertenkele öldür, 100 sevap kap!
  • Peygamberi rüyada gören cehenneme girmez.
  • Unutulmuş sünneti ihyaya 100 şehit sevabı.

KUR’AN’A KARŞI DEVRİM / EMEVİ KARŞI DEVRİMİ

  • Muaviye : Halkın malı yerine Allah’ın malı. Bizi başınıza Allah getirdi.
  • Yezid: Biz Allah’ın kaderiyiz. Hüseyin’i Allah öldürdü.
  • Haccac Ma’bed’e: Allah’ın sana yaptığına ne diyorsun?
  • Melik Gaylan’a: Devleti bize Allah’ın vermesine ne diyorsun?

KUR’AN’IN DEVRİMİ

  • Alak 1-5: Bilgi ahlakı
  • Müzzemmil: Vahye karşı sorumluluk ahlakı
  • Müddessir: Elçilik ahlakı
  • Fatiha: Kulluk ahlakı
  • Kalem 4: Hılk/Hulk/Halk ( Ahlaklı ve ahlaksızın tanımları)
  • Kibirlenme! Azma! (Alak 96:6-7)
  • İnanç özgürlüğünü yok etme! (Alak 96:9)
  • Yaptığın iyiliği başa kakma! (Müddessir sûresi 74:6)
  • Yetimi ezme! (Duha 93:9)
  • Dilenciyi azarlama! (Duha 93:10)
  • Özgürleştir! Açı doyur! Yoksulu gözet! Düşmüşü kaldır! (Beled 90:13-16)
  • Verdiğini kalbin ürpererek ver! (Mü’minûn 23:60)
  • Boş şeylerden yüz çevir, bomboş olma, boş konuşma! (Mü’minûn 23:3)
  • Söz verdiğinde yerine getir! (Mü’minûn 23:8)
  • Pinti olma, paylaş! (Me’âric 70:24-25)
  • Emanete riayet et! (Me’âric 70:24-25)

Ahlak; varoluş anlam ve amacıyla uyumlu davranıştır.

  • Vahyin Amacı: Akla yardımcı olmak.
  • Dinin amacı: İnsana yardımcı olmak.
  • İbadetin amacı: Ahlaka yardımcı olmak.

Uydurulmuş dinin cevabı: – Akide ve ibadetten sonra.

Ahlak, din binasının kaçıncı katıdır? – Kur’an’ın cevabı: temel kat.

Kabilecilik Kültürünün Sonuçları:
1- Güce kul etme, güce kul olma
2- Üstünlük ve övünme
3- İbadeti çıkara alet etme
4- Kabir ziyareti
5- Zorbalık (kabile faşizmi)
6- Kin ve intikam (vahşi, empatisiz)
7- Muhafazakârlık: Atalar dini
8- Kabalık ve magandalık
9- Yağma, pusu, linç ve düello kültürü

Kabilecilik Kültürünün Nedenleri:
– Bedevilik
– Yabancı düşmanlığı (sosyapatlık)
– Farklı olana düşmanlık
– Kapalı toplum sendromu

Kabilecilik insanlığın tüm zamanlarındaki en büyük zehirlerden bir tanesidir ve bugün “kabilecilik” her türlü asabiyet, her türlü holiganlık ve her türlü yobazlığın adıdır. Kabilecilik; değişik zamanlarda, değişik mekânlarda, değişik coğrafyalarda, değişik isimlerle yürütülür. Din kabileciliği vardır. Irk kabileciliği vardır. Kan kabileciliği vardır. Renk kabileciliği vardır. Kültür kabileciliği vardır. Kabileciliğin olduğu yerde adalet ölür, şefkat ve merhamet zehirlenir, insanlık yara alır. Kabileciliğin olduğu yerde zulüm ve haksızlık öne çıkar. Kabileciliğin olduğu yerde adam kayırma, torpil öne çıkar. Kabileciliğin olduğu yerde alın teri ayaklar altına alınır ve rant öne çıkar. Dolayısıyla kabileciliğin zararı bütün bir toplumu zehirler.

Ne olursunuz Müslümanların içinden her yerden az da olsa ibadetleri mistifiye etmeyen, ibadetleri mistik tanrılara kurban etmeyen, ibadetleri birer uyuşturucuya dönüştürmeyen, birer dinsel metafizik uyuşturucu imalathanesine dönüştürmeyen bilinçli insanlar çıksın. O zaman yeniden başlayabiliriz. O zaman bir mayamız olabilir, o zaman şu ayetin anlamı yerini bulabilir: İçinizden bir topluluk bulunsun! Hayra çağıran, hazza çağıran değil hatta çıkara çağıran da değil. Çünkü hayrın hazzı da vardır, çıkarı da vardır, ama hazzın tek başına hayrı yoktur. Ma’rufu önersin, yani ortak aklı. Milletin kafasına vura vura hayır olmaz, zorbalıkla hayır olmaz, ikisi bir araya gelmez! İnsanlığın ortak aklı tarafından kötü görülen şeylerden de sakındıran bir topluluk bulunsun. Özetle maya olacak bir toplum bulunsun. Malumunuz maya çaldığımız şeyler, -hanımlar daha iyi bilirler- mayaladığınız şeyin kalitesi, mayanın kalitesini aşamaz. Maya kaliteli olsun, yoksa maya çaldığımız şey de kalitesiz olacak. Mustafa İslamoğlu

Bir toplumun dürüst, sözüne güvenilir, kaliteli, ahlaklı, donanımlı, akıllı, bilgili, sorgulayan insanları dindarlar değil de onların dışındaki kesimler ise, dindarlar ibadet ile ahlak arasındaki kopmaz bağlantıları kopardığı içindir. Sabaha kadar konuşsam bu mevzuyu konuşurum. Sizi rahatsız etmeye geldiğimi anladınız değil mi? Yani halimiz bu! Size tatlı yalanlar söylemeyi onursuzluk ve size haksızlık olarak görürüm. Size acı gerçekleri söylemeyi kendime karşı vazifem, Allah’a karşı sorumluluğum, insanlara ve varlığa karşı ödevim olarak görürüm.

Onun için de dualar tutmuyor çünkü dua etmiyoruz. Bizim ettiğimiz dua değil, dua dillerinizle söylediğiniz değil, ellerinizle eylediğinizdir. İşte tam da bu yüzden ibadetler, bizi daha iyi, daha insan, daha merhametli, daha vicdanlı, daha şefkatli, daha adil, daha bilinçli, daha akıllı, daha ahlaklı kılmıyor. Farkında mısınız?  Eğer amaç gerçekleşmiş olsaydı, toplumun ibadet eden kesimi toplumun en kaliteli kesimi olurdu, ama öyle midir, söyler misiniz? Bir toplumun akıllıları ibadetten kaçıyorsa, bunun sebebi o toplumda ibadet edenlerin akılla arasındaki köprüleri yıkmasından dolayıdır.

İbadetlerin mistifiye edilmesi ne demek? Bir ibadet mistifiye edilince amacını, ruhunu, anlamını kaybeder. Amacını, ruhunu ve anlamını kaybeden bir ibadet, amacının tam tersine hizmet eder. Mesela zekâtın, infakın, hayır-hasenatın amacı yoksullukla mücadeledir. Yoksullukla, yoksulluğu yok etmek için mücadele etmeniz gerekir. Ama amacı ıskaladığınızda, yoksullukla yoksulluğu yok etmek için değil kurumlaştırmak için mücadele etmeye başlarsınız. Nasıl? Yoksulluğu var edeceksiniz ki her verdiğinizi vicdanınıza rüşvet olarak veresiniz! Yoksa o görkemli, gösterişli dünyalığınızdan küçücük kırıntıları vererek nasıl tatmin olabilirsiniz! Ancak böyle yapabilirsiniz. Yoksulluğu yok edecek küresel projeler yerine yoksulluğu dünyada asla kökünü kazımayacak ama yoksulları da böyle küçük küçük yemleyerek kendimizi tatmin edecek ve onların sırtından cennet kazanacak bir kapıya dönüştürmek lazım, değil mi? Alın size harika bir uyanıklık türü daha. Dahası, maalesef mistisizme ve mistisizm tanrısına kurban edilmiş namazlar, oruçlar ve haclar görüyorum. Sevgili Resul’ün ifadesiyle yapanın yanına yorgunluğun, açlığın ve gösterişin kaldığı ibadetler.

Namaz aslında gündelik 5 vakit muhasebe yapmak içindi, fakat namaz günde 5 kez üçkâğıdın üstüne çekilen yorgana döndü. Haksız mıyım? Benim gördüğümü siz görmüyor musunuz? Onun için ibadetlerin mistifiye edilmesi üzerinde çok sıkı durmak lazım.

Söyler misiniz afyon içmeyen koca bir toplum nasıl bu kadar akılsız oldu. Yani afyon içerek akılsızlık haramdır da afyon içmeden akılsızlık helal midir? Neden amaçları ıskalıyoruz! Aristo’nun dediği gibi bilgi, sebepleri bilmektir. Sebepleri bilmiyorsak bilmiyoruzdur. Sonuçlardan hiçbir şey çıkaramayız. Asıl mesele sebeplerdir. Değiştireceksek sebepleri değiştireceğiz çünkü sonuçlar ancak sebepleri değiştirdiğimizde değişir. O zaman sonuçlar sebebi ele veriyorsa, sebeplere götürüyorsa değerlidir. Bu anlamda ibadetlerden uyuşturucular imal ediyoruz ve bunun adına bendeniz bir ifade kullandım. Geçen de hutbemi bunun üzerine kurdum: “İbadetlerin mistifikasyonu”… Yani ibadetlerin mistik hale getirilmesi, mistifiye edilmesi… Ne demek bu!? Bakınız müşrikler ibadetleri mistifiye eden bir toplumdu. Yahudilerden öğrendiler bunu, zira Yahudiler de ibadetleri mistifiye ettiler. Hristiyanlar bunu bir gömlek daha ileri götürdü, mistifiye edilmiş, mistisizme kurban edilmiş ibadetlerden en sonunda kurtuldular. Onların yerine törenleri, ayinleri, ritüelleri, ritleri koydular. Rit olan ibadet ilerleyerek mit olur, mitoloji olur yani adım adım gider, sonunda mitolojiye girersiniz. Bu anlamda sonunda din adına elinizde bir tutam mitoloji, hurafe, uydurma, yalan ve batıl kalır. Heykel haram değildir. Mübarek Kur’an, Süleyman peygamberin sarayındaki temâsilden bahseder ama putperestlik haramdır, şirk haramdır. Biz heykele haramlığı tahsis ederek şirkin üstünden haramlığı kaldırdık, farkında mısınız! O kadar ustayız ki, “şark kurnazlığı” diye boşuna dememişler. Gerçekte maksadı saklıyoruz, ıskalıyoruz, araçları ise amaçlaştırıyoruz. Bütün bu kurnazlıkları da amaçtan kurtulmak için yapıyoruz. Böylece ibadetler maksatlarını gerçekleştirmiyor.

Bu anlamda tekrar edeyim, ibadetler amaçlarını gerçekleştirmedikleri zaman olağanüstü bir uyuşturucuya dönüşürler. Haşhaşı gördünüz mü bilmiyorum!? Yuvarlak, harika bir nimettir aslında, muhteşem bir nimet. Afyon’da çok ekilir, çok olur. Haşhaşı kanatırlar, yeşilken o kandan sakız akar. O sakızı imbikle damıtırlar ve eroin olur. Aklı örten şeyler neden haramdır biliyor musunuz! Haram olduğu için haram değildir, insanı geçici de olsa akılsız bıraktığı için haramdır. Eroin de bu nedenle insanı yani aklı uyuşturduğu için haramdır. O zaman bu haramların maksadı üzerinden tekrar okunması şu manaya gelir: akılsızlık haramdır.

Değerli dostlar! İbadetler amacını gerçekleştirmediği zaman olağanüstü bir uyuşturucuya dönüşürler. “İbadetten uyuşturucu olur mu?” demeyin. Kadir Canatan Bey biraz önce bazı filozofların “Din bir yabancılaşmadır” kanaatinde olduğunu söyledi. Aynı kanaatteyim, tek farkla… Eğer o din Allah’ın dini değilse… İnsanın ürettiği din yabancılaşmadır zira insan din üretmemelidir. Din üretmeye kalkan insan kendisini Allah yerine, Tanrı yerine koymaktadır. İnsan kültür ve medeniyet üretmelidir. Bunları da yenilemelidir. Kültür din ile yarışmamalı, kendini dinin yerine koymamalıdır. Medeniyet kendisini cevherin yerine koymamalıdır. Medeniyet arazdır, medeniyetler değişir, bir medeniyet gider bir medeniyet gelir. Bunlar din ile yarışmaya başladığında işte o zaman bunları üretenler de Allah ile yarışmaya başlarlar. İşte budur yabancılaşma.

Müşrikler ibadet ediyorlardı… Mâun suresi baştan sona buna delildir. Kur’an’da “namaz kılın” diye bir emir yer almaz. Yatan, devrilen namazı “ikame edin”, ayağa kaldırın, doğrultun, düzeltin diye bir emir yer alır, hem de onlarca kez… “Namazı ikame edin!” Dolayısıyla bugün oruç konusunda yapılacak istatistik, oruç tutan sayısını öğrenmek değildir. Bugün oruç konusunda bizi sevindirecek istatistik, orucun sorumluluk bilincini artırdığı kişi sayısını öğrenmektir. Oruç kaç kişide sorumluluk bilincini artırıyor. Eğer bunu yapmıyorsa, korkarım ki toplumumuz oruç tuta tuta orucun amaçlarına karşı, orucun maksadına karşı savaş açabilir. Toplumumuz namaz kıla kıla namazın hedefine karşı savaş açabilir. Toplumumuz hacca gide gide haccın hedefine, tavafın hedefine, Arafat’ın hedefine, Müzdelife’nin hedefine karşı savaş açabilir. Nitekim müşriklerin ibadet hayatı buna tanıktır.

İbadetler kendilerinin amacı değil, bilakis daha yüksek bir amaca hizmet eden araçlardır. Bu, şunu gösterir: İbadetleri tek başına kendilerinin amacı ilan ettiğimizde, onları öldürürüz. Mesela Kur’an’a göre namazın amacı, insanı kötülükten alıkoymasıdır. Orucun amacı ise insanı “takva”ya, yani “sorumluluk bilincine” ulaştırmasıdır. Dolayısıyla eğer ibadetler bizi daha merhametli, daha akıllı, daha iradeli, daha şefkatli, daha iyi, daha insan, daha kaliteli yapmıyorsa, o ibadet ibadet olmaktan çıkmıştır. Ya ne olmuştur? Adet olmuştur, ayin olmuştur, ritüel olmuştur. Dahası anlamını ve amacını kaybederek zayi olmuş, kanserli bir hücre gibi sahibine hayat yerine ölüm getiren bir uyuşturucuya dönmüştür.

https://youtube.com/watch?v=hSh0gYkCD7k

Ey ölüm! Sen hep konuş. Sen konuşunca herkes susuyor. Senin sesin herkesinkinden gür çıkıyor. Ama ahir zamanda bir güruh peyda oldu: Sen konuşunca, hatta bağırınca dahi susmayan. Senin sesini bastırmak için gürültü patırtı yapan. Bu güruh da dahil, hiç kimsenin senin elinden kaçamayacağını bilmek bizi teselli ediyor. Asıl soru şu: Bizi teselli eden şey, neden onları bunca küstahlaştırıyor? Mustafa islamoğlu

Doğru ya ey ölüm; “Allah rahmet etsin” diyemezler ki? Hem nasip olmaz, hem dilleri varmaz. Bunu demek için 1) Allah’a, 2) Ahirete, 3) İlahi rahmete inanmaları lazım. Hem Allah kimlere rahmet edeceğini, Haşr suresinin 10. ayetinde açıkça buyurmuş. Bu ayette Allah müminlere kimler için rahmet dileyeceklerini öğretiyor. Kendisine Allah’tan rahmet dilenecek kimselerin olmazsa olmaz özelliği, İmanla göçüp gitmiş olmaları. “İman kalpte gizlidir” diye üfürecek olanlara, söylenecek söz belli: Bir Müslüman da zaten kalpte gizli olandan yola çıkarak rahmet dilemez, ölenin hayatına bakarak diler.

Sahi ey ölüm, birileri omuzlarında taşıdıkları cesetleri toprağa gömerken, neden “rahat uyu” derler. Bunu ölenin nasipsizliğine mi yormalı, gömenin nasipsizliğine mi, yoksa her ikisinin nasipliğine mi? Duydun mu ey ölüm bu güruhun “ebedi istirahatgah” edebiyatını? Kim bilir sen bile gülmüşsündür bu trajikomik duruma. Ebedi istirahatgâhmış. Bunlar kendilerini ne sanıyorlar ey ölüm? Toprağın üstünde yürüttükleri saltanatlarını toprağın altında da, hatta ahirette de yürüteceklerini mi sanıyorlar? Veya aslında bir şey sandıkları yok da, ölüm karşısında yaşadıkları derin şaşkınlık ve çaresizliği örtmek için, bu söylemleri bir tür zihni alkol ve uyuşturucu olarak mı kullanıyorlar?

Sebebi, vahyin “küfür” dediği şeydir değil mi ey ölüm? Sebebi tek dünyalı bir hayat yaşamaktır: Tek dünyalı ve dünyacı, dünyaya meftun, dünyaya bağlı? Böyle biri öbür dünya için hiçbir şey hazırlamaz. Değil mi ama kim inanmadığı bir dünya için bir şeyler biriktirir? Eğer inandığı halde bir şeyler hazırlamamışsa, o da ayrı bir beladır. Suyu getirenle testiyi kıranı kim bir tutar? Bu Allah’a iftira olmaz mı? Sana yapılan bir başka iftira, senin uyku olduğunu söylemektir. Bu iftira, aynı zamanda bunun tersini söyleyen Hz. Peygamber’i de yalanlamaktır

Dünyaya kazık çakmak için elinden geleni yapan bu tip, neden ahiret diye bir hayatın olmasını istemez ki ey ölüm? Bu uğurda, neden var oluşundan vazgeçmeye kalkar? Nedir bu tipin gözünü bu kadar korkutan, aklını bu kadar dumura uğratan, kanını tepesine sıçratan? Sahi, insan hiç yok olmayı, unutuluşa terk edilmeyi ister mi? Bu talep, insanın kendi kendisini böceklerle, sineklerle, amiplerle eşitlemesi değil de nedir? İnsan neden kendisine bu hakareti reva görür? Ebedi bir hayatın kollarında yaşamak varken, niçin “keşke toprak olup gitseydim” der?

Sana hazır olmayanlar, seni kötü göstermek için ne kadar büyük gayret harcıyorlar? Onlara sormak geliyor içimden: Siz kaç kere öldünüz? Ölümü ne kadar tanıyorsunuz? Ölümü karalamakla ne umuyorsunuz? Sana yapılan en büyük iftira, senin bir “intikal” değil, bir “unutuluş” ve “yok oluş” olduğunu söylemektir. Bunu söyleyenler, suçluluk psikolojisiyle sana iftira ediyorlar. Mahkeme kaçağı bir suçlu gibi davranıyorlar. İlahi adalet önünde yargılanmaktansa, yok olup gitmeyi, unutuluşa terk edilmeyi tercih ediyorlar.

Nemrutlardan bunaldık mı, “ölüm var” deyip teselli oluyoruz. Firavunların zulmünden gına geldik mi, “ölüm var” deyip teselli oluyoruz. Zalimlerin pençesine düştük mü, “ölüm var” deyip teselli oluyoruz. Eşkıya dünyaya hükümdar oldu mu, “ölüm var” deyip teselli oluyoruz. Ya sen de olmasan, ne teselli eder bizi? Ha, yanlış anlaşılmasın: Bizi teselli eden bizatihi senin varlığın değil. Asıl teselliyi, seninle gelen “Hesap Günü” ile buluyoruz. Biz ölümü, büyük mahkemeye çıkış için bir celp olarak anlıyoruz. Zaten, seninle teselli olmamızın anlamı, “ilahi adalete” olan güvenimiz. Sen sadece bizi ilahi adalete yaklaştıran bir araçsın.

Ey ölüm! Ey, bu dünya hayatını öbür ikizine bağlayan göbek bağı! Ey, dünya ile ahiret arasındaki sırlı kapı! Ey, ölüm meleğinin bile geçmek zorunda olduğu ğaybi dehliz! Ey, sevmeyeni seveninden çok olan kaçınılmaz kader! Ey, çoklarının peşinen suizan ettiği tükürük hokkası! İyi ki varsın. Senin olmadığın bir dünyada yaşamak istemezdim. Zaten böyle bir dünya yaşanacak bir dünya da olmazdı. Düşünsene ey ölüm, farzı muhal sen ölmüşsün, insan ölümsüzleşmiş. Ne olurdu şu yalan dünyanın hali? Kim tutardı insanoğlunu? Ne frenlerdi insanoğlunun ihtirasını? Azgınları, sapkınları, zalimleri, kafirleri, hainleri, gafilleri kim zapt ederdi?

Ramazan bize kaybettiklerimizi buldurmak için gelir. En çok kaybettiğimiz de kendi benliğimizdir. Sahi, kendini kaybeden neyi kazanır ki? “Ben” demeyi hak edecek bir ben idrakine ulaşmayanın “benim” demesi ne kadar da gülünçtür. Böyle birinin “benim” dediği hiçbir şey gerçekte kendinin değildir. O yoktur ki, onun olsun. İşte onun için hakikât şudur: Oruç bizi tutar. Oysa biz, orucu tuttuğumuzu sanırız. Bir yere kadar doğrudur. Zira orucu gerçekten tutanları oruç da tutar. Dik tutar, diri tutar, kendinde ve agâh tutar. Ve işte tam bu nedenle: Oruç tutmak kendini tutmaktır. Mustafa İslamoğlu

Ramazan bize unuttuklarımızı hatırlatmak için gelir. Başta kendimizi unuturuz. Ramazanın en çok hatırlattığı da kendimizdir. En büyük amacı ise “şahit olan ben” idraki inşa etmektir. Şahit olan ben, şehadet kelimesini sadece diliyle okumaz, varlığıyla okur. Sadece okumakla kalmaz, kelime-i şehadet onun varlığında okunur. O artık hem okuyan, hem okunandır. Hem şahit olan, hem şahit olunandır. Kendisi bu mübarek kelimenin yazılı olduğu fiili ve aktif bir levha olur. İşte o zaman her bir hücresi şu gerçeği haykırır: Biz bu cihana sahip olmak için değil, şahit olmak için geldik.

İşte bereketsizlik dediğim şey de bu. Bir ömür yaşayacaksınız, ama bir gün kadar bereketsiz geçecek. Peki, bunun tersi de mümkün mü?Elbette, bir günü-geceyi bir ömür kadar bereketli yapmak mümkündür. İşte Ramazan, bize bir geceyi bir ömür kadar bereketli yapmanın formülünü sunan ilâhi bir imkândır. Ramazan bize dağılmışımızı toplamak için gelir. Başta kendimizi toplamayı öğretir. Aklımızı, duygu ve düşünce dünyamızı, ruh ve hatta bedenimizi toplamayı öğretir. Ramazan bize parçamızı bütünlemek için gelir. Parçaladığımız hakikâtin hakikât olmaktan çıktığını öğretir. Mukayyet zamanı mutlak zamana dikmemiz için elimize bir gök iğnesi tutuşturur. Nasıl ki namaz dünya astarını ahiret atlasına günün beş yerinden dikme talimiyse, oruç da bunun yıllık talimidir.

Kur’an, bu tiplerin âhiretinden bir pencere açarak şu diyalogu nakleder:

  1. Dünyada ne kadar kalmıştınız?
  2. Bir gün ya da bir günün yarısı kadar?

Parçayı parça olarak görseydik parçanın altında ezilmeyecek, parçadaki olumsuzluğa takılıp bütündeki güzelliği fark edecektik. Parçada “şer” gibi görünenin bütünde “hayır” olduğunu anlayacaktık. Parçada zeval suretinde tecelli edenin bütünün kemalinden kaynaklandığını fehmedecektik. Bu yüzden gündelik yaşıyoruz. Günü yaşamakla gündelik yaşamak arasında sera ile süreyya arasındaki fark kadar fark var. Gündelik yaşamak, “mutlak zamanı” (dehr) gözden kaçırmak demek. Gündelik yaşamak, zamanı aşan bir zamanın olduğunu fark etmemek demek. Gündelik yaşamak, organizmaya teslim olup ruhu teslim almaya kalkışmak demek. Arif “vaktin çocuğu”dur, “günün çocuğu” değil. Gündelik yaşayanlar, hayatı kendi bütünlüğü içinde göremezler. Hayatı kendi bütünlüğü içinde göremeyen, hayatın çok mertebeli bir hakikât olduğunu, kendi yaşadıkları hayat basamağının, birçok mertebeden sadece biri olduğunu fark edemezler. Yaşadıkları mertebeyi hayatın bütünü sanırlar. Parçayı bütün sanan herkes gibi cezalandırılırlar. Cezaları, bir ömrü bir gün kadar bereketsiz yaşamaktır. Gündelik yaşayanlar, zamanın esiri, hatta oyuncağı olurlar. Esirin ruhu var, oyuncağın ruhu yoktur. Günün getirdiklerine maruz kalırlar. Git gide günlükten anlık yaşamaya geçerler. Kendilerine bakteri muamelesi yaparlar. Tepkileri, sevgileri, aşkları, nefretleri, ilgileri, dikkatleri, rikkatleri, iradeleri, sevinçleri ve hüzünleri anlık veya günlüktür. İşte bir ömrü bir gün kadar bereketsiz etmenin formülü budur.

Hayatın dağdağasında kaçımız dağılmaktan korunabiliyoruz ki? Aklımız dağılıyor. Düşüncemiz dağılıyor. Duygularımız dağılıyor. En beteri hayatımız dağılıyor. İç bütünlüğümüzü kaybediyoruz. Yani, kendimizi kaybediyoruz. Kendimizi kaybedince, insanı da, hayatı da, eşyayı da kendi bütünlüğü içinde göremiyor, okuyamıyor, algılayamıyor ve anlayamıyoruz. Parçanın parça olduğunu gözden kaçırıyor, parçayı bütün sanıyoruz. Parçayı bütün sanmak, hem parçaya hem bütüne haksızlık oluyor. Zira parçadan bütünün rolünü üstlenmesini bekliyoruz. Parça bu ağır yükü kaldıramıyor.
Sonuçta, parça ile bütün arasındaki kopmaz ilişkiyi gözden kaçırıyoruz. Var olan irtibatı dağılan ve dağıtan tasavvurumuzla biz koparıyoruz.

Hâsılı, korkulan, ölüm gibi vukuu zorunlu olan bir şey ise bundan kaçış yoktur ve dolayısıyla bundan korkmanın da bir faydası yoktur. Yok, eğer durum bunun aksi ise o zaman bu korku ya ölünün helak olmasından korkmak gibi imkansız bir şeyden doğar, dolayısıyla bu korkunun bir anlamı olmaz; korkulan mümkün bir şey ise mümkünün iki tarafından biri vehmedilen bir şeydir ve bundan korkulmaz, ya da korkulan zannî bir şeydir, bu halde de onu defetme imkanı varsa bunu yapar, aksi halde zorunluya dahil olur ve bundan da kaçılmaz. Taşköprülüzade Ahmed Efendi,sayfa:108 – 146

Beklediği şeyin vukuu imkan dahilinde ise bunun meydana gelmesi ya kendi fiili iledir ya da değildir. Eğer bunun sebebi kendisi ise ona düşen, bun­dan kaçınması gerektiğidir. İşte bu, müellifin eğer mümkünse korkuya yol açan sebepler terkedilir sözüyle belirttiği şeydir. Zira mümkünün özü bakımından iki tarafının birbirine eşit olduğu bilindiğine göre, iki taraf­tan biri, diğerine bir sebepten ötürü tercih edilmiş değildir. Ayrıca eğer vukuuna fiilinin sebebiyet verdiğini biliyorsa akabinde olumsuzlukların ve küçük düşürücü çirkin şeylerin geldiği ile işe başlamaması gerekir. Zira onu yapmaktan geri durduğunda, o şeyin sebepsiz meydana gelmesinin imkansız olduğunu da bilir ve bu durumda korkudan emin olur. Yok, eğer durum böyle değilse, nefsi duruma uyum sağlamalıdır. Yani bir şeyin vuku se­bebinin onu işleyen olduğunu biliyorsa, bunun Vâcib Teâlâ’dan geldiğini kabul etsin. Bu durumda yapması gereken, nefsinin Allah’ın takdir ettiği şeyi benimsemesi ve O’nun kazâsına rıza göstermesidir. Zira onun tasasıyla uğraşmak ve gerçekleşmesini beklemek, o kimsenin uhrevî görevlerinden ve dünyevî maslahatlarından geri durmasını artırmaktan ve bu hayatı hüs­ran edip öte dünyayı da helak etmekten başka hiçbir şey getirmez.

Ve ölümün zorunlu olduğunu hatırlamak da bunun tedavisi kabildendir, ölüm her canlının akıbetidir, ömür süresi kaçınılmaz olarak son bulacaktır ve eceller mukadderdir. Hal böyleyken akıllı bir kimse bedenlerin bekasına yol olmadığını ve kesin olan ölümden sakınmanın, vakti malum olanı ertelemeyeceğini bildiği halde değersizde kalmayı nasıl tercih eder? [Öfke gücünün bir diğer hastalığı] korkaklıktır. Bu, nefsin vukuu beklenen kötü bir durum hakkında acı çekmesidir. Allah Teâlâ şöy­le buyurur: “îşte o şeytan, ancak kendi dostlarım korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun” (Âl-i îmrân, 3/175). Korkaklık, sahibinin akıl noksanlığından, düşünme ve hatırlama eksikliğinden hâli olamadığı feci bir hastalıktır. Çünkü beklenilen kötü şeyin vukuu ya zorunludur ya da imkan dahilindedir. Eğer birincisi ise bilinmelidir ki beklenen şeyin vuku bulması kaçınılmazdır. Zorunlu olan bir şeyin meydana gelmesini engellemeye kimsenin gücü yetmez. Bundan korkmanın getirisi belayı öne alma, sıkıntıyı hızlandırma ve meydana gel­meden evvel kötü şeyin acısına tutulmak olur. Çünkü kişi her ne zaman kendisine yöne ise o şeyi kendisinde bulacak ve onu, dünya ve âhiret se­beplerinin kazanılmasıyla kendisi arasında bir engel haline getirecektir.

Böyle bir kimse bulaşıcı hastalık olan bir organ gibidir, hasarı bütün organlara taşır ve hastalığı onlara da götürür. Bunun tedavisi korku veren şeylerin üzerine gitmek ve tehlikeli, helak edici işlere atılmaktır, çetin çatışma ve savaşlara, zor işlere teşebbüs etmektir. Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Bir şeyden yoksun isen hemen o işe atıl.” Bu şekilde öfkeyi doğuran şeyler yavaş yavaş deşilir ve harekete geçirilir ki öfke gücü denge haline doğru harekete gelir, özetle cesaret oluşuncaya değin deli cesareti sergilenir, sonrasında da bu erdemde sabit kalınır.
[Öfke gücünün bir diğer hastalığı] öfkenin zıddı olan ödlekliktir. Ödleklik, üzerine gidilmesi gereken şeyden geri durmadır ve son derece aşağılık bir hastalıktır. Bunun tikel arazları on, sınıfsal arazları üç tane­dir. Sınıfsal arazlar müellifin ödlekliğin uzantıları zillet hali, yaşantının bozulması ve saygınlığın azalmasıdır sözüyle zikrettikleridir. Bu, ayrıca önemli işlerde ve kişinin maslahatlarında gevşekliğin meydana gelmesini, zalimler ve benzerlerinin kişinin malına göz dikmesini, kötü bir yaşantıyı, çaba gerektiren işlerde azimsiz ve sabırsızlığı ve tembellik sevgisini peşinden getirir.

Böyle bir kimse kap kacak ve alet edevatı kırarak, hayvanlar ve ölülere vurarak çare aramaya koyulur. Bir başkasının bu tür öfke kaynaklı fiillerinin görülmesi ve zemmedilmesi bunların çir­kinliğine karşı uyarır ki bu, öfkenin tedavilerindendir. Çünkü insan kendi davranışının çirkinliğini zor farkeder, bunu başkasında gördüğünde ondan sakınır, onu işlemeyi çirkin bulur ve gözünde ona girişmek çirkin görünür, böylece ondan sakınır ve ona iltifat etmez. Zira mutlu kişi, başkasının duru­mundan ders alandır. Bundan başka, öfkenin birtakım eklentileri ve arazları vardır ki müellif bunları açık olduğu için zikretmemiştir. Fakat biz bunların türlerini sana sayacağız. Bunlar yedi tanedir: Pişmanlık, keder, düşmanları sevindirmek, alay konusu olmak, yaptığı fiilin hastalık ve tedavilere yol aç­ması, dostlardan tiksinme ve düşmanları sevindirmek.

Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “ öfke şeytandandır, şeytan da ateşten yaratılmıştır, ateş ise su ile söner; öyleyse biriniz öfkelenince hemen kalkıp abdest alsın.”(Ebu Davud,Edep,3) Bunu Atıyye b. Urve es-Sa‘dî (r.a.) rivayet etmiştir. Ve uyumak da faydalıdır. Zira Hz. Peygamber (a.s.) “Biriniz ayakta iken öfkelenirse hemen otursun, öfkesi geçerse ne âlâ, geçmezse yatsın’’(Ebu Davud,Edeb,3) buyurmuş­tur. Bunu da Ebû Zer el-Gıfârî (r.a.) rivayet etmiştir. Öfke şehevî lezzet engellendiğinde de vuku bulur. Çünkü meni kanalları dolduğunda ve enerjisi beyne gittiğinde bundan ya aşk ya da cinnet hali doğar, her iki­si de öfkeyi meydana getirir. Bazen öfke oburluktan doğar. Çünkü obur, arzuladığı şeyden alıkonduğunda öfke duygusu onda baskın olur ve bundan alıkoyana saldırır. Öfke gücü nitelik bakımından da sapabilir ve hatta bu, hayvanlara ve bulut, yağmur gibi cansız varlıklara sövmeye kadar varır, hatta ölülere bile sövülür.

https://youtube.com/watch?v=UYEZQIgmAGI

Duygu kabarmasından sonra ortaya çıkan öfkeye gelince, onun giderilmesi ve tedavisi zordur. Çünkü karanlık bir duman aklı örter. Bu, kanın kaynamasının sebebidir. Bu durumda kanın kaynamasıyla yoğun bir buhar yükselir ve beyne çı­kar. Bu neredeyse aklın ve ruhun yerinden gitmesine yol açar ve bir mani olarak ikisiyle amaçlarının arasına girer. Şüphesiz bu dünyada hakimiyeti kaybedip şeytanın ordularına yenik düşmekten daha zor bir şey yoktur. Bununla birlikte ne güzel ifade edilmiştir: “öfkeli öfkelendiği esnada taşkın durumdadır; belki deliliğin çaresi vardır ama onun çaresi yoktur.” Bu sözün benzeri daha önce bazı bilginlerden aktarılmıştı. Müellif şu sözüyle buna işaret etmiştir: öfkeye yakın her kimse, öfkenin yakıtı gibidir, onu besler, bitirmez, devam ettirir, söndürmez. Onun, yani öfke içinde olan birinin öfkesinin yatıştırılması ve ateşinin söndürülmesi için durumunu değişti­rilmesi faydalıdır. Mesela elbisesini daha hafif ve rahatıyla değiştirmesi gibi. Soğuk su içilmesi faydalıdır. Çünkü öfke kanın ısınmasıyla oluşur.

Yine bu değersiz şeyler ihtiyaç anında sahibi­ne yardım sağlayacak bir fayda da vermez. Çünkü bunlar cansız şeyler hük­mündedir. Bunlar seni terketmedikçe hayatından bir tat alamazsın, zihnin bulanıklıktan kurtulmaz, bunlar seni yoksunluk durumundan kurtarmaz, ihtiyaç zamanında sana bir fayda vermez. Çünkü insanların çoğunun bu tür şeylerdeki arzuları gevşektir. Bunlar gaspedilmekten uzak ve ele geçir­mek isteyenlerin tuzağından beri olup sende kalsalar bile sen onlar için kalıcı değilsin. Aksine sen, sonunda onları vârisine bırakırsın. Denilmiştir ki, “Cimrinin malını ya âfete veya vârise müjdele.” Aklı olan bir kimsenin bu engelleri düşündüğünde tasa ve kaygıyı, bunları zor ve baskıyla bırakana terketmesi umulur.

 İfade edildiği üzere bunlar değersiz ve önemsiz olmasının yanı sıra düşmanlığı ve düşmanların hile yapmaya olan isteklerini çoğaltır. Bunu yapan kimse, kıymetli ömrünü ve asla bedel ölçülemeyen vaktini, düşmanlarını ve hasetçilerini artıracak bir şeye harcar, ömrü çekilmez olur, zamanı sıkıcılaşır. Ayrıca oluş ve bozuluşun doğası, onun hallerini, görüntüsünü ve güzelliğini değiştirir ve böylece letafeti gi­der ve işin sonu, onun yok olmasına varır. Böyle bir şey için çabalayan esasen hayatını zorlaştırmaya, ömrünü ziyan etmeye ve helakine yol açacak sebepleri hazırlamaya çalışır.

Öfke taşkınlığının sebeplerinin onuncusu insanların yarış yaptığı pahalı cevherleri ya da çok kıymetli türden şeyleri elde etme is­teğidir. Bu, dünyanın süslerini gereğinden büyük görmekten kaynaklanır. Bu da nefsin kalıcı cevherlere yönelmemiş olmasındandır. Yüce Allah şöyle buyurur: “Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü zinetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz (Yûnus, 10/24). Bunun tedavisi dünyalıkların faydaları ve getirileri üzerinde tefekkür et­mektir ve bunları elde etme gayreti ile bunlardan faydalanırken başlarına gelebilecek afetlerden onları koruma çabasında dengeli olmaktadır.

Bu da en büyük kötülüklerden biridir, ikisinden birini tercih halinde dünya malını dostuna tercih edenin dostlukla bir alakası yok­tur, onun arkadaşlıktan nasibi de olmaz, aksine o düzenbaz ve iki yüzlüler grubundandır. Haksızlık yapan kimsenin kendisine bir faydası olmasa da insanlara eziyet vermekten keyif alması mümkündür. Onun böyle olmasının kalbinin katılığından kaynaklandığı aşikardır, böylelikle yaptığının vebalini tadacaktır. Bundan daha büyük bir kötülük olabilir mi? Ancak kişinin bu işi terketmesinin dinî bakımdan ya da dünyalık olarak büyük bir zarara yol açması müstesnadır. Kişi eğer hainlik ve haksızlığın çirkinliğini öğrenmek isterse bu kötülüğü yani bu iki vasıftan birinin bir başkasından kendi başına gelebileceğini düşünsün ki bunun nasıl bir çirkinlik olduğunu anlayabilsin. Umulur ki farkına varır ve ders çıkarır da öğüt ona fayda verir.

Bu iki­si, yani hainlik ve haksızlık, dünya metaı sebebiyle olur, yani bu ikisinin ilacı bunlar ile elde edilecek olan şeyin değersiz olduğunu düşünmektir. Zira bu ikisinin nihaî amacı ve en büyük semeresi dünyalık şeylerdir. Bu da önemsiz bir şeydir: “Ve âhiret Allaha karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır.’’ (Nisa, 4/77). Şüphesiz ki her bir kimsenin isteği âhirete nispetle azın da azıdır ve bu da en büyük kötülüklere götürür. Bu, hainliğin kökeninde dünya sevgisi olmasındandır, öyle ki böyle bir kimse dünyayı arkadaşına tercih eder. Dünya değişme ve son bulma yeri olmakla birlikte böylesi bir şey, hıyanet çeşitlerinin en adisidir. Dünya sevgisi her tehlikenin başıdır, kişinin dünyayı daima yardımlaştığı ve dayanıştığı kardeşleri ve dostlarına tercih etmesi hoş değildir ki bu, geçici olanın kalıcı olanla yer değiştirilmesidir.

Söyleyen ne güzel demiş: “Muktedirken zulmetme, zulüm sana pişmanlık olarak döner, senin göz­lerin uyur ama mazlum uyanıktır, sana beddua eder ve Allah’ın gözleri de uyumaz.”

Dokuzuncusu haksızlıktır, bu, öç alma maksadıyla bir başkasına eziyet etmedir ve zulüm kabilindendir. Allah ise zulmedenleri sevmez. Bilmelisin ki zulmün sonu vahimdir ve onu işleyen çirkindir. Zira bu ön­celikle peygamberlik derecesinden düşürür. Şöyle ki, Allah Teâlâ, “Ahdim zalimlere ermez’’ (Bakara, 2/124) buyurdu. İkinci olarak velayet derecesin­den düşürür. “Bilin ki, Allahın lâneti zalimlerin üzerinedir’’ (Hûd, 11/18). Üçüncü olarak hükümdarlık derecesinden düşürür, “bir zaman sonra olsa bile zalimin ocağı yıkılır”. Dördüncüsü, insanların gözünden düşürür, zira insanların kalpleri kendilerine güzel davrananları sevme, kötü davranan­lara da buğzetme üzerine yaratılmıştır. Beşincisi, kişinin kendi kıymetini azaltır. “Onlar bize değil, sadece kendilerine kötülük ediyorlardı” (Bakara, 2/57)

Sekizinci sebep hainliktir, bu, insanların mal, namus ve makam gibi masla­hatlarını hedef alan sahtekârlıktır. Allah Tealâ müşriklerin zemmi hususun­da şöyle buyurmuştur: “Bir mümin hakkında ne ahit tanırlar ne de antlaşma. Çünkü onlar saldırganların kendileridir” (Tevbe, 9/10). Hz. Peygamber de (a.s.) şöyle buyurur: “Emaneti olmayanın imanı yoktur, ahdine riâyet etme­yenin de dini yoktur.’’(Hanbel,Müsned,XIX,376)

Allah Tealâ şöyle buyurur: Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler” (Hucurât, 49/11). Bunun tedavisi, insanın kişiliğin değerini görmesi için kişilik onuru ve de­ğerini araştırıp soruşturması, onurlu insanların davranışlarına tutunması ve hakiki ilimleri öğrenmesidir. Zira bunlar kişiye ciddiyet kazandırır, kişiliğin önemi ve etkisini ortaya çıkarır.

Zarif insanlardan gördüğümüz öyle hafif şakalar, ince nükteler ve güzel espriler vardır ki bunlar azar azar büyür, soğukluk, çekişme, düşmanlık ve nefretle sonuçlanacak kadar ileri varır. Benzer şekilde alaycılık kişide bayağılık ve hafifliğe yol açar, duyduğu kem söze ve akranla­rına hakaret edilmesine aldırış etmez, maskaralık ve gülünç şeyler sayesinde itici bir hale ve önemsiz bir duruma düşer. Ve bu ikisiyle ilgili üçüncü bir şey de şudur ki, bildiğin gibi bunlar düzeni bozar. Bilmelisin ki, alaycılıkla düşük geçim yollarına tevessül edilebilir, bu nedenle izzet-i nefsine düşkün kimse bunları reddeder, çünkü bu, akıl hafifliğinden ve kişinin kendisine yeterince değer vermemesinden ileri gelir. Allah Teâlâ Hz. Musa’nın cevaben söylediği sözü hikaye ederek şöyle buyurur: “Bizimle alay mı ediyorsun? de­mişlerdi. O da: Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım, demişti” (Bakara, 2/67).

Çekişmeye gelince bu, üstünlük arzusu ve otorite kurma isteğinden doğan dik kafalılık halidir. Bu, didişmeye yakın bir haldir fakat ondan daha adi bir durumdur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Fakat bilgi sahibi olmadığınız konuda niçin çekişiyorsunuz’’ (Âl-i imrân, 3/66). Bunun tedavisi kendini beğenme ve tartışma konusunda geçti. Nice toplumlar vardır ki çekişme onların bütün­lüğünü parçalamış ve bağlarını koparmıştır. Bu hastalık, gerçekte Allaha düşmanlık ve O’nun hikmetine karşı durmaktır. Zira bu, ayrışmayı doğurur ve kaynaşmayı ortadan kaldırır. Allah’ın inayeti ise uyum içinde olmayı ve düzeni korumayı gerektirir. [Öfke taşkınlığına yol açan diğer sebepler] altıncı olarak şaka­cılık ve yedinci olarak alaycılıktır. Şakacılığın ne olduğu bellidir, alaycılık ise insanları hafife almak ve onlarla eğlenmektir. Az bir faydası olsa da bu ikisi üç şey ile neticelenir. Bunların ilki güzelliği yok eder. Zira birçok şaka kişinin kardeşinin onurunu rencide eder ve nice eğlenceli şey vakarını ze­deler.

Bunun sebebi nefsin bedenî faydalara ve haricî mutluluklara olan güçlü bağıdır. Zira insanla­rın çoğu dünyevî hayatın arzularına aşırı bağlı ve duyusal hazlara çokça tutkulu olduğundan, kendilerine fayda veren şeylere kapılır ve kendilerine zarar verecek şeyleri uzaklaştırmak ister. Eğer bir şeyde faydaları var­sa bunun başkalarına zarar vermesine bakmazlar ki bu, onların düşünce eksikliğindendir. Bunun tedavisi nefsin büyük gayeleri idrak etmeye ve umumî faydaları tasavvur etmeye yönelmesidir. Böylelikle himmet yüce­lir, gam zâil olur ve [nefs] bedenî engellerden ve vehmî kirlerden arınmış olur- Bunun sağladığı fayda, kendi menfaatini başkasının menfaatinde ve kendi zararını başkasının zararında gördüğü bir olma ilkesine ulaşmaktır. Zira hepsi, birlik gözüyle birdir. Bu durumda bir şeyi kendine hasretme sevdası kişiden ayrılır. Çokluğun temeli tikel ve duyusal düşünce olduğu gibi, birliğin nefste ortaya çıkmasının kaynağı da tümel ve akli düşüncedir.

https://youtube.com/watch?v=da5_ymkPRQE
[Öfke taşkınlığına yol açan diğer sebepler] dördüncü olarak didişme ve beşinci olarak çekişmedir. Bu iki şey âlemdeki düzeni bozar. Zira ülfet olmadan düzen olmaz. Bu iki şeyden, ülfeti ortadan kaldıran nefret ve kin doğar ve bunlar tam anlamıyla düzeni bozar. Bu iki özelliğin olduğu kişi, insanların en aşağılık mertebesinde ve en adisi konumundadır. Şunu bil ki didişme, cüz’î bir maslahata riayet etmekten doğan hasımlaşma 20 halidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Küfredenler, (iddia ettiklerinin) aksine bir gurur ve tefrika içindedirler” (Sâd, 38/2).

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. An­cak Allaha temiz bir kalp ile gelenler (o günde fayda bulur’’(Şüarâ, 26/88- 89). Yine Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sûra üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar.” (Müminûn,101). Kişi itibarının azlığını, tanınmadığı bir yere gidince bilir. Yani onun söylediği sözün doğruluk ölçütü şudur: O, vatanından uzaklaştığı ve yaşadığı yerden ayrıldığında o süsten de uzakta kalır. Yine soyundan uzakta olup ayrı kaldığı ve varlığını onunla birlikte sürdürmediğinde onun soyu bilinmez. Çünkü mallar gasp edilip yağmalanmış ve selefler yasaklanıp inkar  edilmiştir. Babasının hayatta olduğu varsayılsa bile onun fazileti kendisine aittir ve bu kişiye geçmez. 

Öfke sebeplerinin üçüncüsü olan övünme, zevâl ve afete maruz kalan mal, şöhret ve makam gibi kişinin kendisi dışındaki şeylerle guru­ra kapılmadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Çokluk kuruntusu sizi o derece oyaladı ki, nihayet kabirleri ziyaret ettiniz’’ (Tekâsür, 102/1-2). Hz. Peygam­ber (a.s.) ise şöyle buyurur: “Soylarınızla değil, amellerinizle bana gelin.’’(Yakubi,Tahir-ul Yakubi,2,110)

Ki o yarın ölüdür, yani ölecektir. Ölü ifadesi ile mutlaka vuku bulacak olan şeyin gerçekleşmesine işaret edilmiştir. Bunun yarın ile kayıtlanması ise gelecek olan her şeyin yakın olduğuna dikkat çekmek içindir. Ve ayrıca insan, doğası gereği sosyal bir varlık olduğundan hayat ve ölüm durumlarında diğer insanlara ihtiyaç duyar. Zira dünya geçimi ve âhirete dair işler için aramızda bir diğerine ihtiyaç duymayan bir tek fert yoktur. Ve yetkinliği başka bir şey ile olan her şey özü bakımından eksiktir. Yetkinliğinin başkası sayesinde olduğunu bilince, bu başkasının kendisinden daha üstün olduğunu da görür. Kişi bu gözle bakar ve insafla düşünürse her bir fertte ve hatta her bir şeyde kendisinde olmayan ve ortaklıktan hiç de daha az olmayan bir üstünlük bulur. Böylece sonunda noksanlarına vâkıf olur ve bu amansız hastalıktan beri olur. Netice olarak söz konusu hastalığın  ilacı, bahsedilen hususlar, yani başlangıç, dünya hayatı ve sonrası hakkında tefekkür etmektir ki, bu da akıl erbabı için aşikardır.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakdan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parça­sından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık’’ (Hac, 22/5). Yine Allah şöyle buyurur: “Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mü­hürler’’ (Mümin, 40/35). Kutsi hadislerden biri de şöyledir: “Kibriya ridamdır, azamet de izânmdır. Bu iki şeyden birini elde etmek isteyeni ateşe atarım’’(Ebu Dâvûd, Libâs”, 26.) Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Size cehennem ehlini haber vere­yim mi? Onlar, kaba, cimri ve kibirli kimselerdir’’(Buhari,Edeb,61)Hz. Ali’nin sözlerinden biri de şudur; Büyüklük (adayana hayret ediyorum. Hâlbuki o dün bir su idi, yarın da ceset olacak.”  Şu sözü söyleyen de bunu ondan almıştır: “Başlangıcın kirli bir su, Sonun bozulmuş bir ceset ve bu ikisinin arasında da pislik hamalısın.”

Bunlar, yani bu sebeplerin ilki, kendini beğenmedir. Bu, bir kişi­nin kendinde olmayan bir meziyete sahip olduğunu sanmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Andolsun ki onlar kendileri hakkında kibire kapılmışlar ve azgınlıkta pek ileri gitmişlerdir” (Furkân, 25/21). Hz. Ali (r.a.) de şöyle der: “Kişinin kendini beğenmesi aklın haset sebeplerinden biridir.” Yine o der ki “Kendini beğenmeden daha vahşi bir yalnızlık yoktur.” Ve öfke sebeplerinin İkincisi büyüklük taslamadır ki bu, kendini beğenmeye yakındır, ancak kendini beğenen kimse insanlara yalan söyler, bü­yüklük taslayan ise insanlara büyüklük taslayıp kendisinde olmayan bir şeyin var olduğunu hayal ettirerek onlara yalan söyler, ama kendisinde bu zan yok­tur. Müellif şu sözüyle kendini beğenme ve büyüklük taslamanın tedavisine işaret etti. Ve bunların, yani kendini beğenme ve büyüklük taslamanın idrar mahallinden iki kere yani cinsel ilişki esnasında babadan, sonra da doğum esnasında anneden geçen kişiden sadır olması alışılmadık şeylerdendir, yani hayret edilesi tuhaf bir şeydir. Bu sözün özü, kişinin oluşumunun ilk hallerini ve yaratılma aşamalarını tefekkür etmesidir.

Düşünce gücünden ortaya çıkan üç hastalık ve bunların tedavi edilme yolunu anladığına göre bilmelisin ki itme [öfke] gücünden mey­dana gelen hastalıklar da üç tanedir. Bunlar öfke taşkınlığı, ödleklik ve korkaklıktır, öfke taşkınlığı, intikam almaya karşı duyduğu arzuyla nef­sin şiddetli bir şekilde harekete geçmesidir ve bu sahibini neredeyse he­lak eden aşağılık bir hastalıktır. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur:  En şerliniz çabuk öfkelenen ve geç sakinleşendir’'(Elbani,Merfua,Sünneti-t Tirmizi,,syf;347-248) Bazı âlimler de şöyle demiştir: Kasırganın çıktığı vakitte engin bir denizin ortasında yüksek dağ­ları aşan devasa dalgalara yakalanan kimse, benim nezdimde, öfkeye kapı­landan daha güvendedir, çünkü denizcinin çaresi fayda verebilir ama öfkeye kapılan nezdinde yakarma ve yalvarma fayda vermez.” Bu bağlamda deriz ki öfke taşkınlığı, sebeplerinin ortadan kaldırılmasıyla tedavi edilir. Zira sonucun ortadan kaldırılmasının çaresi sebeplerin ortadan kaldırılmasıdır, öfke taşkınlığının da sebepleri çoktur, ancak en bilinen ve en yaygın olan­ları on tanedir..

Bundan dolayı antik dönem filozofları öğrencilerin zihinleri yakinî bilgiyi öğrenmeye alışsın diye matematik ilimleri öğrenim sırası itibariyle mantığın bile önüne al­mışlardır. Dahası, bu ilimlerin “riyâziyyât” olarak adlandırılmasının ge­rekçelerden biri, düşüncelerin öncelikle bunlarla egzersiz yapmasıdır. Son­rasında dikkatini tedricî olarak burhânî öncüle yöneltir ve incelemeler esnasında inandıklarını çürüten, görüşünün geçersiz ve yanlış olduğunu zorunlu kılan şeyler kendisine görünür ve nihayet kesin kabulü sarsıntıya uğrar. Buna göre adım adım yakinî bilgilerle pratik yapar ve inandığı şeyi geçersiz kılan apaçık bilgiler onun nezdinde karar kılar. Sonrasında görü­şünün aksini ispata delalet eden açık kanıtlar ve kesin deliller kullanılır. Bu durum, o, yalın cehalete dönünceye dek devam eder ve [yalın cehalet aşamasına gelince] orada zikredildiği gibi tedavi edilir.

Öyle ki bazıları bu hastalığın tedavisi konusunda ümitsiz olduklarını söy­lemiştir, çünkü böyle bir kimsenin bilgi isteği, bu talebi doğuran bir farkındalığa dayanır. Zira öğrenme ihtiyarî bir şey olduğundan, onun talebe dayanması aşikardır. Bazıları bu hastalığın tedavi edilmesinin imkansız olduğu görüşünde olduğundan dolayıdır ki müellif bu hastalık eğer tedaviyi kabul ediyorsa dedi. Ancak çoğunluk bu hastalığın tedavisinin zor olsa da mümkün olduğunu kabul ettiğinden müellif, tedavisi geometrik ve aritmetik gibi matematik ilimlere sarılmaktır diyerek bunun yolunu açıkladı ki bu ilimlerin öncülleri yakini olup vehim onlara bulaşmaz ve dolayısıyla bunlarda yanlış düşünce meydana gelmez. Fakat böyle bir kim­seyi başlangıçta her duyduğunu reddetmesin ve kendisine sunulan her şeye karşı koymasın diye inandığından alıkoymamak gerekir, aksine yakinî bilginin hazzını tadabilsin ve tahkike ünsiyet duyabilsin diye söz konusu ilimlerde egzersiz yapması gerekir. Böylece kalp aynası şüpheli bilgilerin karanlığından arınıp Hüdâ’nın nuruyla parlayabilsin.

Düşünce gücünün hastalıklarının üçüncüsü olan katmerli cehalet kişinin bilgili olduğuna inandığı halde bilgiden yoksun olmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz’’ (Bakara, 2/80). Bu, en kötü hastalık tiplerdendir ve bu hastalığa düşenin şifa bulması nadiren umulur. Öyle ki nefis ve ruh hekimleri bunu tedavi etmekten aciz kalmıştır. Çünkü böyle biri kendisinin bilgili olduğuna dair kesin inancı sebebiyle bilgisiz olduğunun farkına varamaz, bunun farkına varmayınca da bilgi elde etmeye yönelik bir isteği olmaz. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar ’ (Yasin, 36/10).
Bu durumda umulur ki bu eksikliğinden dolayı nefsini ayıplar, değiştirir ve Allah’ın yardımı ve yol göstermesiyle nefsini düzeltmeye koyulur; tabii eğer kendisinde bir nebze yatkınlık ve bir tutam da olsa doğru yola gitme isteği kaldıysa. Ancak eğer durum böyle değilse, o zaman hastalık müzmindir ve mizaç kökenlidir ve bu durumda o bir vadide, ilim diğer bir vadidedir: “Allah kimi hidayete erdirirse, doğru yolu bulan odur” (A‘râf, 7/178) “Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur” (Ra‘d, 13/33).
Yalın cehalet, kişinin eksiklerini göreceği ilim meclislerinde ve özellikle dakik mânâların araştırıldığı müzakere meclislerinde âlimlere tutunmak ve filozoflarla oturup kalkmakla tedavi edilir. Kişi bu şekilde onların yanın­da değilken konuştuğu lafızların diğer hayvanların sesleri gibi olduğunu, aksi halde gerçek insan yanında bu sesleri bırakmaması gerektiğini bilir ve kendisine teşbihi mecaz yoluyla veya tıpkı yeşil bitkiye buğday sûretini ka­bul etmeye istidatlı olması bakımından buğday denmesi gibi nihayetinde varacağı şey bakımından insan adının verildiğini kavrar. Böylece kendisi­nin bu âlimlerin seviyelerinden aşağıda olduğunu tasavvur eder ve onların mertebelerinin insanların üzerinde olduğunu görür. Fakat kendisi dışındaki diğer hayvanların hatta unsurlar, madenler ve bitkilerden ibaret diğer mev­cutların yaratılışlarında amaçlanan yetkinliklere ve gayelere ulaştığını; oysa kendisinin yetkinliğinden perdelendiğini ve maksadının altında kaldığını idrak eder. Kendisinin her şeyden daha değersiz ve hüsranda olduğunu, toz zerrelerinden daha aşağılık ve düşük olduğunu kavradığında ilmin üstünlü­ğünü ve kendisinin ondan yoksun olduğunu görür.
Bu hastalığın sebebi duyusal arzulara düşkünlük ve hayvani hazlara bağımlı olmaktır. Ve bunun ehli, yani yalın cehaletle nitelenenler, insanı diğerlerinden, yani hayvandan farklı kılan şeyi ki o da ilimdir, kaybetmiş olması sebebiyle hayvanlar gibidir. Zira insanın üstünlüğü düşünmesidir ve düşünmenin üstünlüğü, onun sonuçlarıyla, yani ilim iledir. Şöyle ki, “nutk” harflerin çıkış yerlerinden meydana gelen ses [yani konuşma] değildir, aksine o, anlayıştır, idraktir ve şeylerin hakikatinin künhüne var­maktır. Bundan yoksun olunduğu zaman insanlar hayvanların yolundan gider, hatta böyleleri, yani yalın cehalet içindekiler, derece bakımından hayvanlardan daha aşağıdırlar. Zira hayvanlar, hayvanlık mertebesinde kendileri için mümkün olan yetkinliklere yönelirler. Oysa onlar, yani yalın cehalet içinde bulunanlar kendileri için mümkün olan bilgi ve temyi­zi elde etmekte de yetersiz kalmışlardır. Şüphesiz ki hayvanlar faydalarına olan şeyleri bilip onları yaparken zararlarına olan şeyleri de bilip onlardan kaçınırlar. Hâlbuki yukarıda anılan türden insanlar, zararlı şeylerin en çirkini olan cehalet ayıbını kendilerinden uzaklaştıramazlar. Muhakkak ki müellif sözün bu noktasında Allah’ın şu kavlinin anlamım düşünmektedir: işte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağıdırlar’’ (A‘râf, 7/179).

Düşünce gücünün hastalıklarının İkincisi yalın cehalettir. Bu, kişinin bilme özelliğine sahip olduğu bir şeyi bilmemesidir ve tefrit kabilindendir. Cehalet evvelemirde yerilen bir şey değildir, zira öğrenmenin şartı bilgisiz olmaktır, lâkin cehaletin kalıcı olması helak edici bir hasta­lıktır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir’’ (Enfâl, 8/22). Bir başka yerde şöyle buyurur: “O, akıllarını kullanmayanları murdar (inkârcı) kılar” (Yûnus, 10/100).

Denilmiştir ki, bunun tedavisi, öncelikle aldı kabul et­mek zorunda bırakan matemetiksel kurallarla kontrol altına almak ve şu ilksel önermeyi hatırlamaktır: “ Olumsuzlama ve olumlama, bir arada bulanmaz ve birlikte yok olmaz.” Bu önerme genel olarak iki taraftan birinin doğruluğuna ve diğerinin de yanlışlığına inanmasını temin eder. Sonra ikinci olarak, iki husustan biri hakkında zihin karışıklığı yaşayan bir kimsenin bunlardan birinin doğruluğuna muttali olabilmesi için mantığın kanunlarını gözetmesi gelir. Sonra üçüncü olarak sofistik delillerin kullanılması gelir. Zira bunların özellikle bu bağlamda çok büyük bir faydası vardır. Çünkü geçersiz tarafın delilinin yanlışlığı bunlarla bilinir. Dördüncü olarak da iki delilde kullanılan öncüller tahkik edilir ve ayrıca sûrî ve maddî durumları da incelenir ve nihayet Allah’ın yardımıyla yanlıştan kurtulmak mümkün olur.

Bu, vehmin akla musallat olduğu ve akla boyun eğ­mediği durumda olur. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Allah onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar’ ’ (Bakara, 2/15). Yine Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalp­ler kör olur ’ (Hac, 22/46). Tedavisi ise mantık ve münazara gibi aklı kanun­ların temrinidir. Bu, başta ihmal ettiği şartları kavrayarak hatanın kaynağına muttali olmasını sağlar.

Bilmelisin ki müellif hastalık cinslerini ve tedavilerin kuralını tü­mel bir şekilde anlattıktan sonra hastalık cinslerinin en kötü ve en ifsad edici türlerini anlatmaya koyuldu. Her ne kadar yukarıda anlatılanlar, düşünen kimse için yeterli olsa da müellif o üst hastalıkların akıllara yerleşmesi ve geride kalanların onlarla nasıl mukayese edileceğinin bilinmesi için o hasta­lıkları tikel bir surette ele aldı ve dedi ki: Çokça vuku bulan ve meşakkati olan tâli hastalıkları da tedavileriyle beraber zikredelim ki böylece geride kalanların tedavileri bunlarla kıyaslansın. Bilmelisin ki nefsanî hastalıklar kökenleri itibariyle üç türdür. Şöy­le ki, bunlar ya düşünce gücünden ya öfke gücünden ya da arzu gücünden kaynaklanır. Düşünce gücünden kaynaklananlar üçtür. ilki, kafa karışıklı­ğıdır. Bu, düşünce gücünün ifratı kabilindendir. Nitekim düşünme gücü­nün tefriti de yalın cehalet ve bu gücün nitelik yönünden sapması ise birleşik cehalettir. Bu hastalığın sebebi ince meseleler ve müşkil problemlere dair delillerin çatışmasıdır.

Ancak bir rezilet, kökleşmiş olan reziletin ortadan kaldırılmasına yarayıncaya kadar işlenmelidir, aksi takdirde o da yerleşik bir rezilet olur ve kişi bir vartadan kaçıp diğerine düşer. Buna müellifin şu sözü işaret eder: Ancak o tedaviyi yapan karşıt rezileti işlerken tedavinin sınırına riayet etsin ki nefs faziletin diğer aşırı ucuna geçmesin. Nitekim mezkûr örnekten bunu anlamışsındır. İşte bu da panzehirle tedavinin mukabilidir. Dördüncüsü müellifin şu sözüyle dile getirdiğidir: Sonra rezilet nefste kök­leşmişse, ortadan kaldırılması güçleşmiş ve söz konusu ilaçlar da yeterli gel­miyorsa tedavi için nihayet daha çetin egzersizleri yapsın. Bu durumda kişinin, adaklarda bulunup onlara riayet etmeye ve bir daha dönmesi ha­linde yapılması güç vaadlerde bulunma vb. sıkı uygulamalarla kendini yü­kümlü tutma gibi daha zor ilaçlara ve meşakkatli eğitimlere ihtiyacı vardır. Böylece nefs bunlar içinden en kolay olanı güzellik ve kolaylıkla benimser ve ona uyar. Bu da dağlama ya da kesme ile tedavinin mukabilidir. Denilmiştir ki, tedavide en son çare dağlamadır.

Böylelikle nefs o faziletin karşıtı olan rezilet ortadan kalkıncaya dek onu işlemek süretiyle alışkanlık haline getirir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İyilikler kötülükleri (günahları) giderir’’ (Hûd, 11/114). Bu, bedenin gıdayla tedavi edilmesinin ruhun tedavisindeki karşılığıdır. Sonra İkincisi, müellifin şu sözüyle işaret ettiği gibi sert davranarak tedavi etme­ye çalışsın ki bu, eğer bir reziletin karşıtını işlemek fayda vermezse nefsin bu rezileti terk etmeye zorlanması ve yanı sıra gizli ve açıktan kınanma ve ayıplanmasıdır. Bu, ilaçla tedavinin karşılığıdır. Üçüncüsüne yazar şu sözüyle işaret etmiştir: Sonra kökleşmiş olan reziletin karşıtı olan erdemi işlemek ve kökleşmiş rezileti terk etmesi için zor kullanmak fayda vermediğinde nefste kökleşmiş olan reziletin karşısında bulunan rezileti işlesin. Mesela cimrilik ortadan kaldırtmak istendiğinde ve bu, cömertlik yapmak ve nefsin cimriliğinin kınanması ile mümkün olmadığında, cimriliği yok etmek için nefsin israfa yöneltilmesi ve harcamayı alışkanlık haline getirmek suretiyle bu huyunu bırakması gerekir, zira bu durumda cömertliği tercih etmek nefse daha kolay gelir.
Erdemleri koruma sebeplerinin dördüncü çeşidi müellifin şu ifa­desidir: Nefsinde bir gevşeklik görürse, yani kötülükleri kökünden sökme ve onlardan kurtulma sırasında nefsinde bir tembellik ve gevşeklik sezin­lerse katı riyazetlerle onu itaat eder hale getirmelidir. Yani nefse ağır gelen bir şekilde onu eğitmeli, sert ve ağır şeylerle onu kontrol altına alma­lıdır. Bunun sonucunda nefs Allah’ın tevfiki ve yardımı, iyiye yöneltmesi ve korumasıyla cismanî kirlerden arınarak mutlu olur ki bu şekilde boyun eğsin ve erdemlerle süslenme ve reziletlerden kaçınma çabasında, alıştığı rahat ve gevşekliği terkedebilsin. Müellif, faziletlerin korunmasının yollarını açıkladıktan sonra psi­kolojik hastalıklar olan reziletlerden kurtulma yolunu izah etmeye başladı ve şöyle dedi: Nefsinde psikolojik bir hastalık oluşan kişinin bunu bil­mesinin yolu, bu huyun kendisine zıddından daha kolay ve daha haz verici gelmesidir. Böylece onu dört şeyi işlemek suretiyle tedavi etsin. Tıpkı be­denin tedavisinde gereğini yapanların, hastalığı zıddıyla gidermesi ve onun da yolunun dört olması gibi. Bunlar, eğer mümkünse şifalı bir gıda, bu iyi gelmezse besleyici ya da mutlak mânâda ilaç, bu da fayda vermezse panzehir, eğer bununla da temizlenmiyorsa tedavi dağlama ya da kesmedir. Bunun gibi ruhânî hastalığı tedavide ilk olarak, cimriliğin, karşıtı olan cömertlikle tedavi edilmesi gibi, nefiste meydana gelmiş reziletin karşıtı olan fazileti işlesin.

Şayet kişi, dostunun kardeşlik anlayışını abartıp sıkımı ve cefaya düşeceği sebebiyle ayıbını kendinden gizlediğini farkederse, bundan dolayı dost nu azarlar ve onunla ilişkisini kesmekle tehdit eder. Çünkü ayıbı dosta söylememek hıyanet ve ikiyüzlülüğe benzer ve kişinin buna razı olmaması gerekir. Ayıpları söyleyen dostlar kibrit-i ahmerden daha değerlidir, hatta anka kuşu kabilindendir. Ve bundan dolayı kişi düşmanlarının kendisi hakkındaki gizlilikleri ortaya dökecek sözlerini araştırmalıdır. Zira düş­manları ve öç almak isteyenler gibi onun sürçme ve ayıplarına hiç kimse muttali olamaz ve onun kötülüklerini onlardan daha iyi kimse bilemez. Ve ondan, yani düşmanından kusurlarını öğrenmelidir ki onları terkedebilsin. Çünkü düşmanlar kusuru gizlemez, hatta onda kusurdan baş­ka bir şey bulmaz. Kişinin kötü şeyleri ortaya çıktığında her gün iyilikler ve kötülüklerin muhasebesini yaparak nefsini bunlardan kurtarmak ister. Böylece nefs ayıplama ve kınama ile bunlara karşı koyar, tevbe eder, kendini iyiliklere ve bütünüyle bunların izinden kurtulmaya yöneltir. Eğer bu mümkün olmaz ise insanların ayıplarına bakar ve tiksindiği ve nefret duyduğu için onlardan kaçınır ve bahşettiği şeylere karşılık Allah’a şükreder.

Erdemleri koruma sebeplerinin üçüncü çeşidi, müellifin şu ifadesidir: Arkadaşlarını, kusurundan dolayı kendisini ikaz eden doğru kimselerden seçmelidir. Zira arkadaş, sırların mahzeni ve kusurları gizleyen bir heybe gibi­dir. Çünkü ayıplar, sahibine görünmez ve zihni onlara kapalıdır, arkadaş ise ki­şiye görünmeyen kusurlarına muttali olmasını sağlar. Nefsin nice ayıpları vardır ki sahibi onlara karşı güven içindedir. Bazı küçük hataları arkadaşının önünde izhâr süretiyle onu denemesi lazım gelir, eğer dostunun bunları kendisine açıklama hususunda gevşekliğini ferkederse yapması gereken, ondan uzak durmaktır.

Hz. Ali’nin bu meyandaki şu sözünü ve benzerlerini de hatırında tutsun: “Biz Cebbâr olan Allah’ın halikımızdaki taksimine boyun eğdik ki bu, bize ilim, düşmanlara da maldır. Esasen mal kısa sürede elden gider, ilim ise baki olup zevale uğramaz.” Bundan başka şöyle diyerek nefsini kınamak, onu öğüt ve tekdir ile uyarmak hususunda azami gayretin olsun: Ey miskin nefs! Taş parçaları ve çer çöp için vahlanan kimseye bir bak ve bunlar için onlarla nasıl yarıştığına, nasıl hamiyete kapıldığına da bir bak! Zannediyorsun ki onlar ebedî nimetlerdir. Ey bedbaht, sana yazıklar olsun! Sana Allâm ve Melik olan Allah’ın elinden nimetler bahşedilmişken, hayvan gübrelerindeki pisliklere mi rağbet ediyorsun? Yüceler yücesi olan Cebbâr’ın hilati ile şereflenmişken bu paçavraların peşine mi düşüyorsun? Kuddûs ve Selâm olan Allah’ın dostluğu sana lutfedilmişken alçak ve adilerle yakınlığı mı arzuluyorsun? Kahrolası alçak arzular, yok olası köpeksi mizaç!..

Ehl-i dünyanın başına gelen birçok musibete karşın önemi olmayan değersiz şeylere nasıl canla başla sarıldığını, kayba uğrama ve elden çıkmanın süratle gelmesine rağmen yorucu ve meşakkatli şeyleri elde etmeye nasıl katlandığını, daimî bir esenliği olduğu halde âhiretteki büyük karşılıktan nasıl geri durduğunu ve zahmetinin azlığına ve lezzetinin daimiliğine kar­şın bundan nasıl yüz çevirdiğini kınasın. Ayrıca Allah’ın Kârûn hakkındaki şu sözünü ve benzerlerini düşünsün: “Derken, Kârûn, ihtişamı içinde kav- minin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar: Keşke Kârûna verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı dediler. Kendilerine ilim veril­miş olanlar ise şöyle dediler: Yazıklar olsun size! iman edip iyi işler yapanlara göre Allah’ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir (Kasas, 28/79-80).

Bu, güneşin varlığıyla onun ışığının varlığının devam etmesi gibidir, hatta böylece kişi ebedî hoşnutluk ile baki olmaya ve sonsuz afiyetteki bir hayatın sürekliliğine nail olur. Ve yine kişi onun, yani nefsin duruluğunu düşünsün ki böylelikle nefs bilgi sayesinde, varlığın hakikatini bilme hususunda gerçek Bir’e benzesin: “Bir kimseye Allah nur vermemişse, artık o kimsenin aydınlıktan nasibi yoktur’ (Nûr, 24/40). Şeylerin zıtlarıyla açığa çıkmasına binaen müellif aynı sıraya göre bu üç maddenin karşıtlarını getirdi ve dedi ki: Ve dünyanın değersizliğini, geçiciliğini ve cefâsını düşünsün, yani akıl sahipleri nezdinde kabul gördüğü ve basiret sa­hiplerine malum olduğu üzere, kişi dünyanın tasasını hatırlamalıdır, öyleyse dünyalıkların değersiz, sıkıntı veren şeyler olduğunu, bunların sebatının az ve ömürlerinin kısa olduğunu basiret gözüyle görmelidir ki böylelikle onu zemmetsin, elini ondan çeksin, onunla ilişkisini kesip ondan tiksinti duysun.

Erdemleri koruma yollarının İkincisi müellifin şu sözüdür: Nefsin düşünceye alışması için kişi, zihnini öğreterek ve öğrenerek ilmî ödevlerle ve kendisini bir başına fikrî ödevlerle çalıştırsın, fakat yücelik âlemine karşı kibirli davranmasın ve bilgisi nefsin ihmali ve gevşekliğine de yol aç­masın, ilimlerdeki pratiği ve becerisi, daimî tefekkür ve düşünceden, sürekli araştırma ve tekrardan onu alıkoymasın. Çünkü bu en büyük afetlerden ve en kötü kusurlardandır. Nefsin bu eğitimi ancak ilimle ilgili şu üç şeyin hatırda olmasıyla gerçekleşir ki, müellif bunu telkin etti ve dedi ki: Onun, yani ilmin her iki cihandaki yüceliğini düşünsün, bu, bilgiyle edinilen şey­lerin üstünlüğü ve onun getirilerinin eşsizliğindendir ve nefs için bunlarda büyük bir haz ve şevk vardır. Bundan dolayıdır ki nefs bunlarla olabildiğince mutlu olur, onları elde etmeye yönelir ve tamamına ulaşmaya istek duyar. Ve onun daimiliğini, yani nefs var oldukça bilginin neticeleriyle birlikte sürekli olduğunu düşünsün.

Kötülük ehli üç sınıf olunca müellif de bunları zikretti, tavsiye yoluyla onlarla arkadaşlıktan sakındırdı ve dedi ki; bir fazileti edinen kimse duyula­ra hoş gelen boş işlere, insan doğasının hazlarından olan mizaha ve nefsin rağbet ettiği şeylerden olan tartışmaya girişmekten sakınmalıdır. Zira bu tür şeyler, erdemli yaşayan bir kimseyi saptırabiliyor ve kemâl sahibi bir âlimi yanlış yola sürükleyebiliyorsa yetişme çağındaki gençlere ve doğru yolu ara­yan delikanlılara nasıl etki etmesin? Bu durumun sebebi nefsin bedende var olduğu ilk aşama ve meydana geldiği ilk andan beri cismanî hazlara ve bedenî rahatlıklara alışkın olmasıdır. Durum böyle olunca kişi, nefsini rahatlatmak adına dostlarıyla birarada ve içiçe iken tattığı neşe ve şen olma hali ile yetin­melidir, arkadaşlarıyla şakalaşırken ve latife yaparken mizahı ve sözü tadında bırakmalıdır. Zira açılmanın iki ucu vardır. İfrat tarafı, hayâsızlık ve günah­kârlık, tefrit tarafı ise soğukluk ve somurtkanlıktır. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: ‘‘Zaman zaman kalpleri dinlendiriniz? (Kuzai,Müsnedüş Şihab,1,393) 

Ve çirkin huylara sahip kötüleri dost edinmemekle, şerli ve adi kimselerden uzak durmakla olur ve özellikle eğlence, maskaralık, alaycılık ve kınayıcılık peşinde koşanlardan sakınmak, böyleleriyle arkadaşlıktan kaçınmak, âdet ve hayat tarzlarından uzak dur­mak, hafif meşrep ve kaba sözlerine kulak vermemek, onların bâtıl ve kaba saba işlerini örnek almamakla mümkündür. Zira dostluğun güçlü bir etkisi vardır, arkadaşlığın insanı değiştirme gücü de olağanüstüdür.

Birincisi erdemli kimselere sıkıca tutunmaktır. Zira nefsnefin hayra ulaşmış, mutlu, Allah katından olan yetkinliğine yönelip pislik cihetinden yüz çevirmesi sağlığını korumakla olur. Bu da fazilet sahipleriyle bir arada olmakla, fazilet sahipleri ve talipleri gibi örnek alacağı kimselerle iç içe bulunmakla, erdem sahiplerinden doğ­ruluk kardeşleriyle ve hakikat ehlinden iyilik dostlarıyla birlikte olmakla, bunların sözleri ve anlattıklarına kulak kesilmekle, yaşantılarına tâbi olmak ve izlerinden gitmekle mümkündür.
Bugün, İslâm dünyasında, modern dünyada olup biten her şeyin dikkatli bir eleştirisi ve A dan Z’ye incelenmesi eksiği vardır. Böyle bir eleştiri olmadan, Batıyla mücadelede ciddi hiçbir şey yapılamaz. Modernleşmiş Müslümanların, “İslam ve… bağdaştırmanın yolu” diye başlayan tüm sözleri, ve den sonra, bir başka vahyedilmiş ve ilham olunmuş dünya görüşü dışında ne gelirse gelsin, başarısız kalmaya mahkumdur. Aksi halde, İslâmla Batı sosyalizmini, Marksizm’i veya egzistan-siyalizmi (varoluşçuluk), evrimciliği ya da bu türlerden bir başka şeyi bağdaştırma girişimleri, işe, ele alınan sistem veya İzm’i İslâmî ölçülerin ışığında tam bir eleştiriye tabi tutmadan başlandığı ve İslâm, bütünlüğü içinde, bilinçsizce kendi yerine merkez olarak kabul edilen şu veya bu ismi niteleyici basit bir sıfat olma imkanını dışlayan bütün bir sistem ve her şeyi kucaklayıcı bir açı değil de, şu veya bu modern ideolojiyi tamamlayıcı parçalı bir eşya görüşü yerine konduğu için daha baştan mahkûm edilme durumundadır. Bir gün İslâm sosyalizmini, öbür gün İslâm liberalizmini veya bir başka Batılı ‘izm’i gündeme getiren günlük modalardaki hızlı değişim, böyle bir yaklaşımın ne kadar saçma ve sığ olduğunun kesin kanıtıdır. İslâm’ın yapısını bütünlüğü içinde kavrayan herkes bilir ki, İslâm hiçbir zaman, kendisinden bağımsız ve hatta kendisine düşman bir düşünce sistemi karşısında, basit bir niteleyici veya es kaza konmuş bir bütünleyici derekesine indirgenivermeye izin vermez.
Kuşkusuz, endüstrileşmiş dünyanın Batı dışında kalan dünya üzerindeki siyasî-ekonomik ve askerî baskısı, pek çok kararların alınmasını imkânsızlaştıracak ve pek çok seçimi dışarda bıraktıracak kadar büyüktür. Fakat, olumsuz sonuçları ortaya çıkmış belli hareketleri tekrarlayıp durmak ya da şu veya bu projenin gerçekleştirilmesinde, Batı’da yapılmış olması dışında daha iyi bir neden gösterememek için, herhangi bir özür olmasa gerek. Yeryüzü, Batı medeniyetinin işlediği hataların yeniden işlenmesine daha fazla katlanacak değildir. Bu bakımdan, yeryüzünde, tüm yerin ve üstünde yaşayanların mutluluğunu hesaba katacak kadar geniş açılı bir gücün halâ var olmaması ne büyük bir talihsizliktir. Bu iki trajediden birincisi ikinciyi gölgede bırakıyor; çünkü yerkürenin kalan yanını doğrudan etkileyen, modernleşmiş ve endüstrileşmiş dünyada yaşanan olaylardır. Söz gelimi, su-hava-çevre kirlenmesi bunalımı endüstrileşmiş güçlerin herhangi biri tarafından ekonomik ve teknolojik politikalarında dil ucuyla ifade edilmek yerine ciddi olarak ele alınsa, bu tür alanlarda bu güçleri örnek edinenler üzerinde kesinlikle ölçülemez etkiler bırakacaktır. Doğu, insanın gerçek doğası hakkında çağlar boyu koruyup geldiği bilgiyi unutmadan önce, Batı yeniden insanın kim olduğunu bir hatırlayabilse, insanın geleceğine de farklı olacaktır! Seyyid Hüseyin Nasr

Genelde Doğu’da ve özelde Islâm dünyasında sahnelenen trajedi ise, Batı’nın endüstrileşmiş kent toplumunda ve bu toplumu yaratan Batı medeniyetinde görülen başarısızlıklara yol açan aynı yanlışların, büyük oranda tekrarlanmasıdır. Doğu’nun Batı karşısındaki tutumu, Batı’yı körü körüne model almak değil, ders alınacak bir inceleme sahası şeklinde görmek olmalıdır.

Modern insan ise, önce ruhunu kuşatan din gücünü yok edip, sonra da kötülüğün ve günahın anlamını bile sormaya girmiyor. Şimdi de, her ne kadar, lâik olmayı sürdürüp insanın hayatının kutsal olandan ayrı devam etmesi gerektiğini önerdikleri için, erdemleri başka başka deyimlerle tanımlama yoluna gidiyorlarsa da pek çok insan çevre kirlenmesi bunalımına çözüm olarak geleneksel erdemlere dönmeyi öneriyor. Denilebilir ki, Batı da yaşayan yığınla kadın ve erkeğin psikolojik dengesizliğinin yanı sıra, çevre bunalımıyla, kent çevrelerinin kirliliği ve benzeri sorunlar, insanın yalnızca ekmekle yaşayıp, ‘tanrıları öldürme’ ve Semavî olandan bağımsızlığını ilan etme girişiminin sonuçlarıdır. Ama insan, içinde bulunduğu durumun doğal ürünü olan eylemlerinin sonucundan kurtulamaz. Şu anda ise tek ümidi, artık isyancı bir yaratık olmayı bırakıp, hem Gök’le hem de yerle barışmak ve kendisini İlâhî Olan’a teslim etmekte yatıyor. Bu da, sözcüğün bugünkü anlamıyla “modern” olmayı bırakmak ve ölüp, yeniden doğmak demektir. Ne var ki, sorun bu boyutuyla, çevre bunalımıyla ilgili yapılan tartışmalarda pek az ele alınmaktadır. Su-çevre-hava kirlenmesi tartışmalarının gözden kaçırılan boyutu, insanın insan olarak rolü ve doğasıyla, bizzat kendisinin yol açtığı bunalımı çözmek istemesi durumunda, geçirmesi gereken manevî dönüşümdür.

İnsanlık tarihinin şu son anlarında, biri Doğu’da, biri de Batı’da sahnelenen iki trajedi izliyoruz. Modern medeniyet bunalımının, her şeyden önce Katının ürünü olan bu bunalımın- genellikle çevre bunalımıyla ilgili olarak bütünüyle hissedildiği Batı dünyasında ileri sürülen çözüm yolları, ilk etapta bunalıma yol açanlarla bizzat aynı etmenleri içermektedir. İnsanlardan arzularını disiplin altına almaları, akıllı birer hümanist olmaları, insan olsun olmasın, komşularına saygı göstermeleri istenmektedir. Ne var ki, bu isteklerin, insanın tutkularını ve aşağılık eğilimlerini frenleyecek manevî bir güç olmadıkça yerine getirilmesinin imkansız olduğunu kavrayabileni pek azdır. İnsanı insan oluşun altına sürükleyen, hümanist insan anlayışından başka bir şey değildir. İnsanın ne idüğü ve içinde bir imkân olarak aydınlık tepeler kadar derin karanlıkları da taşıdığı konusunda ciddi bir cehâlet sahibi olunduğu için bu tıp kolay çözüm önerilerine başvurulmaktadır. Binlerce yıldır dinler insanlara kötülükten kaçınıp, erdem sahibi olmalarını öğretiyor.

Seküler bilgi sadece silah üretip satarak maddi güç elde etmek için değil, insanları doğrudan kontrol altında tutabilmek için bir tür modern büyü aracı olarak kulla kullanılıyor. ”Bilimsel olarak gösterilmiştir ki…” şeklinde başlayan bir cümle sanki ilahi bir muhteva taşıyormuş gibi sunulmakta ve muhtemel itirazların önü kesilmektedir. Bilgi-ahlak uyumunun sağlanması için bilgiyi tekel altında tutanların baskısından kurtarmak ve bağımsız hale getirmek şarttır. İlim, amel ve ahlak bütünlüğü olmayan, Allah’ı tanı­mayı doğrudan veya dolaylı hedef almayan bilgi nihai anlamda faydasızdır. Bilgili fakat ahlaki değerlerden mahrum olan insanlar tüm varlık âlemi için ciddi bir pozisyonundadır. Hakiki bilgi insanı üstün ve güçlü kıldığı gibi aynı zamanda ahlaklı bir varlık haline getirmesi gerekir.

Bilgili olmak; daha ahlâklı, daha erdemli ve daha doğ­ru olmak anlamına gelmemektedir. Aklı şaşırtan ve sınır­ları zorlayan ilerlemelere şahit olunan bu çağda akıl ve bilgi gibi nimetlerin kötüye kullanımına dair en vahim örneklerin görülmüş olması bir şeylerin yanlış gittiğini göstermektedir. Geçtiğimiz yüzyılda, bilim ve teknik alanında yaşanan gelişmeler barışa ve feraha değil, savaşa etmiştir. Bilgi sayesinde hilm, kemâl veanlar yetiştirmesi beklenirken tüketim bencillik ve açgözlü tipler türemiştir. Ahlaktan uzak bilginin insanlığa huzur, emniyet ve saadet  vaat etmesi beklenemez. Ahlâki olgunluğa erişmemiş in­sanların eline gecen bilgi eşkıyanın elindeki silah gibidir.

Bilgi, Allah’ın ilim sıfatının tecellisi olarak fayda ve hikmetle muttasıftır; onu seküler bakışla çarpıtarak kir­leten ve ahlak sorununa yol açan insandır. İnsanın akıllı ve şuurlu bir varlık olması açısından bilgi Allah tarafın­dan verilmiş büyük bir nimettir, Yunan mitolojisindeki gibi çalıntı ve gayri meşru bir şey değildir. O halde insa­na düşen vazife bilgiyi kendi gücü için suiistimal ederek tüketmek etmek değil insanlığın faydası için üretmektir. İnsanın varlığını anlamlı kılabilmesi için doğru bilgi ile beslenmesi gerekir; bilgi (ilim), varlık (âlem) ve işaret (alem) kelimelerinin aynı kökten müştak olması bilginin hakikate ulaşma vesilesi olduğunu gösterir. İnsanı diğer canlılardan üstün kılan ve her şeyin ona musahhar olma­sını sağlayan şey bilgiye sahip olabilmesidir.

Bilgi, Allah’ın ilim sıfatının varlık ve dolayısıyla da insan zihni üzerindeki izdüşümü (tecelli) olarak değil de insanın kendi egemenliğini tanrıya rağmen ilan etme çabası şeklinde algılandığı sürece bilgi ahlâkı ile ilgili so­runlar çözümsüz kalacaktır. Âlimin ahlâk ile sınavı, niye­tini ve “her şeyi hakkıyla bilen” Yüce Yaratıcı karşısındaki duruşunu her daim gözden geçirmesini gerektirir. İnsan hangi seviyede olursa olsun ezeli ve ebedi hakikatin bil­gisine sahip olamayacağını bilmeli ve “kendisine ilimden pek az şey verildiğinin” (îsra; 85) farkında olmalıdır. Bil­gi elde etmedeki amacı, hakikati kavrayarak Hakk’a ya­kınlaşmak olmalıdır. Zira Allah Resulü’nün ifadesiyle, “A- ziz ve Yüce olan Allah’ın rızası için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sırf dünya menfaati elde etmek için öğrenen bir kimse kıyamet günü cennetin kokusunu dahi alamaya- caktır”(Ebû Dâvûd, İlim, 12)

Batı düşüncesinin bilgi meselesine bakışının ne dere­ce çarpık olduğunun en tipik örneği, Yunan mitolojisin­de Prometheus’un ateşi (bilgiyi) tanrı Zeus’tan çalarak insanlara vermesidir. Günümüz dünyasında da etkisini sürdüren bu anlayış insan-tanrı ve insan-bilgi ilişkisin­deki anlayışın bozuk bir zemine oturmuş olduğunu gös­termektedir. İnsan- tanrı ilişkisi iman, güven ve sığınma yerine insanın çaldığı bilgiye istinaden ve tanrıya rağ­men sonsuz gücü yakalama ve egemenliğini ilân etme noktasına gelmiştir. Bilgi ilahi mesnedini kaybettiği zaman geriye sadece dünyevi maksatları olan tamamen fayda ve menfaate yönelik bir anlayışın hakim olacağı açıktır. Böyle olun­ca, insanın tabiata işkence yaparak bilgisinden menfaat elde etmesi legal görülmektedir. Teknolojik başarılar bağlamında inanılmaz ilerleme gösteren bu zihniyet hiçbir kutsal değeri tanımadığı için her şeyi çok çabuk tüketen bir bilgi canavarına dönüşmüştür. îçinde bulun­duğumuz çağda bilgiyi anlamlı kılan, ahlâk sınırlarının dışına taşmasına ve suiistimal edilmesine mani olması beklenen âlimlerin yerini endüstriye hizmet eden bilim adamları almıştır.

Bilgiyi güç vasıtası olarak görmek modern düşünce­nin en belirgin ilkelerinden biridir. Burada güç kavramı kişiyi ya da toplumları faziletli kılmak, İnsanî değerlere katkıda bulunmak anlamında kullanılmıyor. Bilgi, doğ­rudan doğruya para, teknoloji üzerinden sömürü ve he­gemonya ve iktidarı elde tutma aracı olarak görülmekte­dir. Bu anlamda bilgi, tüketilecek bir metadır. Bilginin ahlâksızca kullanıldığı zaman insanlığı teh­dit eder hale gelmesi bilgi çağının paradoksal ve trajik bir neticesidir) İnsanlığın kendi ürettiği bilginin altında ezilmesi ve kurban olması hazin bir durumdur. Bilgi, ah­lâkla mütenasip olarak kullanılmayınca insanın bilgisi artsa bile bu bilgiyle nasıl yaşayacağını bilemez oluyor. Kendisini ve varlığı anlamlı kılma çabası için vesile edil­meyen bilgi kişinin kendini tanımasına fayda sağlamı­yor. Böylece bilgiye dayalı bir sorgulamaya dayanmayan bir hayat yaşanma değeri taşımaz hale geliyor. İyinin kö­tüden ve doğrunun yanlıştan üstün olduğunu belirtme­yen bilgi faydasızdır.

Bilgi ve ahlâk ilişkisi bağlamında en önemli problem kişisel bağlamda “bilgilerimle nasıl yaşamalıyım?” so­rusuna tutarlı cevap vermektir. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler tabiatları nispetinde üretim yapabilen varlıklar olmakla beraber varlığının bilincinde olmak açısından insan diğer türlerden ayrılır. Bu farkındalık (self aware- ness) hali insanı mesuliyet sahibi yapar ve bu noktada ahlaki sorumluluk problemi kendini göstermeye başlar. Baştan belirtmek gerekiyor ki, bilginin ahlâklı olması anlamlı değildir, çünkü hakiki bilgi zaten özü itibarıyla temiz ve ahlâka uygundur. Sorun, bilginin suistimal edil­mesi ya da ahlâka uygun olarak kullanılmaması mesele­sidir. Ahlâklı olmak ancak bir özneye atfedilebilecek bir özelliktir; bilgi ise bir ahlâk öznesi değildir. Dolayısıyla, bilginin değil bilim adamının ahlâkından bahsetmek daha uygundur.

Aldığımız nefesi bile geri veriyorsakhiçbir şey bizim değil.

Bilginin kontrol edilmeden olduğu gibi ithal edildiği durumlarda aydın tipinin toplumdan kopuk olması kaçı­nılmazdır. Böyle olduğunda aydın halkına bağlı ve yerli kalamaz, sadece yabancı kültürleri kendi insanına dayat­manın yollarını araştırmakla kendini vazifeli bilir. Var­lığını kendi kültür ve medeniyetine değil, güçlü olanın çıkarlarını meşru kılmak ve tasdik etmekten alır. Hakiki aydın içinde bulunduğu toplumun değerlerine, tarihi ko­numuna vakıf, geniş ufuklu ve başkasının aklıyla değil kendi diliyle konuşan kişidir. Alim ise, bilgiyi orijinal kaynağından alabilen ve bu bilgiyi teori bağlamında üreterek zaman ve zemine mü­nasip hale getirebilen kişidir. Âlimin ürettiği bilginin tat­bikat sahasına konulması toplumun okur-yazar tabakası­nın vazifesi olarak görülebilir.

Gerçek ilim sahipleri ise bilgiyi bir bütün olarak gö­rürler; bilgiyi dini ve dünyevi diye ikiye ayırmazlar. Bil­gilim parçalanması aynı zamanda zihnin de bölünmesi anlamına gelir. Bölünmüş zihin ise tevhidi yakalayamaz. Tevhitten uzak bilgi yarım yamalak olacağından hem o kişiye hem de başkalarına zarar verir. İlim adamının has ve hakiki olanı koyun gibidir, yani yavrusunu (talebele­rini ve diğer insanları) hazmettiği temiz sütü ile besler. Yetersiz bilgi sahiplerinin hali ise kuşlara benzer, yani yavrusunu kendi hazmedemediği (geviş getirerek kus­muğu) ile besler.

Batı Avrupa’da aydınlar gücü elinde tutan kilisenin yerini alarak maddeci dünya görüşünün rahipleri ola­rak sahneye çıkmışlardır. Aydın, Batı biliminin temel prensiplerinden biri olan “pozitivizm” ve “rasyonalizm” ilkelerine bağlı akılcı kişidir. Bu anlamda aydın, vahye ve nakle bağlı kişi değildir; modern ideolojilerin, bilgilerin taşıyıcısı ve yeniden üreticisidir, benzer şekilde, Fransız­ca “entelektüel” kelimesinin tarihi kökeni ve doğuş kay­nağına indiğimiz zaman, karşımıza “Varlığın düşünce­den doğduğunu, aklın sezgi ve iradeden üstün olduğunu ileri süren” ve “zihni, bilginin ve aksiyonun tek prensibi ve rehberi kabul eden felsefî bir doktrin” çıkmaktadır. Bilimsel bilgiye aşırı güvenerek ve çağdaşlık vurgusu yaparak aklını vahyin üstünde görmesi aydının topluma yabancılaşmasına yol açar. Bu grubun ürettiği bilgi fizik­sel faktörlerle sınırlı olup sömürüye, sermayeye ve güce hizmet etmeye yöneliktir. Eğer sözü edilen durumun farkına varılmadan bu insanların arkasından gidilirse, karşımıza ilim adamı yerine “düşünce üreten fail” yerine “vazifesini yapan ve kendine sunulan hazır fikrin savu­nucusu” olan bir tip çıkar.

Âlim, aydın, entelektüel gibi kavramların lügat manasıy­la pratikteki karşılıkları zamana, zemine ve bakış açısına göre değiştiğinden efradını cami bir tanım vermek yeri­ne durum değerlendirmesi yapmak daha münasip görü­nüyor. Bilindiği üzere münevver, nur aydın ise ay kökün­den gelmektedir ve iki kelime de gramatik olarak edilgen yapıdadır. Eğer ortada bir nurlanma veya aydınlanma durumu, yani güneş-ay ilişkisi varsa “bu ışığın kaynağı (faili) nedir?” sorusuna cevap vermek gerekir. Tarihî açıdan bakılırsa her medeniyetin kendine mahsus yöntemleri kullanarak diğer milletlerin tecrübe ve bilgi birikimlerini tevarüs ettikleri kolayca görülebilir. Burada önemli olan husus söz konusu bilgi ve tecrübenin doğru anlaşılıp hazmedildikten ve yeniden kodlandık­tan sonra kullanılmaya başlanması gerektiğidir. Bilgiyi üretenler o bilgiyi isimlendirme, kodlama ve yorumlama hakkına sahip olur ve dolayısıyla bilginin fonksiyonunu ve kullanım şeklini belirler. Dolayısıyla bilginin kim tara­fından, hangi bağlamda üretildiğine ve nasıl kurgulandı­ğına dikkat etmek gerekir.

“Faydasız ilimden sana sığınırım” (Müslim) hadisi kapsamına giren bilgileri iki şekilde düşünmek uygun olabilir. Birincisi, gerçekten faydalı muhtevaya sahip bil­gilerin o kişinin kendisine hiçbir hayrının dokunmaması durumudur. Cenab-ı Hakk’ı tanımayan ve reddeden bi­lim adamlarının hali, alnına lamba takılmış kör bir kişi­ye benzer. Başkaları faydalanmakla beraber, o ışığın kör adama bir yararı olmaz. Bu durumda kişinin ilmi kendisi açısından faydasız hale gelmiş olur. İkincisi ise, kişinin ürettiği malumatın insanlığa hiçbir faydasının olmaması hatta zehirleyici, ifsat edici, tahribe yönelik, hakikatten inhiraf ettirici ya da demagojik yapıya sahip olmasıdır. Hakikat soruşturmasına katkısı bulunmayan bilgi fayda­sızdır.

“İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz. Onlar ibret alan ilim sahiplerinden başkasının aklı ermez.” (Ankebut; 43) |

İşte kâinat hakkında fizik, kimya, biyoloji gibi bilim dalları vasıtasıyla bu kadar bilgi toplayan bazı bilim adamlarına “bütün bu olağanüstü durumlardan ve hari­ka düzenden çıkardığın neticeyi söyle” denildiğinde, alı­nacak cevabın “Allah” olması gerekirken “madde, tabiat, tesadüf!” şeklinde olması böyle bir basiretsizliktir. Bazı insanların kendisine en yakın olan şeyi (Cenab-ı Hakk’ı) bilememesi ve eldeki bu kadar veriye rağmen gereken doğru çıkarımı bir türlü yapamıyor olması ancak derin bir anlayışsızlığın neticesi olabilir. Kitabı kâtipsiz, fiili failsiz açıklamaya çalışan bir takım bilim adamları ve filozoflar basiretten ve hakiki bilgiden mahrum kalmış­lardır.

Kur’an açısından bakıldığında, salt bilgiye takılıp ka­lanların sahip olduğu bilgiler hayatın özüne ve iç yüzü­ne değil, kabuğuna, dış yüzüne yöneliktir ve olanı tasvir etmekten ibarettir. Bu sebeple, her ne kadar bilimden ve akıldan bahsetseler de hiçbir zaman var oluşun esrarını ve anlamını yakalayamazlar: “Onlar basit ve geçici olan hayatın sadece dış görü­nüşünü bilirler, ama ahiret hayatından tam bir gaf­let içindedirler” (Rum; 7) Bu anlamda Allah’ın kelamı olan Kuran’ı ve tabiat kitabını okumayı bilmeyenler gerçekte okuma bilme­yenler sınıfından sayılır. Bu insanlar cehaletlerinin farkında olmadıkları ve kendilerini çok bilgili zan­nettikleri için din, toplum, ahlâk, iktisat, siyaset gibi konularda ileri-geri sürekli konuşurlar. “Onların içinde bir de okur-yazar olmayanlar var ki, Kitabı bilmezler. Bütün bildikleri bir takım kuruntu­lardır. Onlar sadece zan içinde bulunurlar.” (Bakara; 78) Bu tür insanlar idrak noksanlığı, manevi körlük, inat ve kendi bilgisine aşırı itimat sebebiyle sahip oldukları bilgileri doğru neticeye bağlayamaz, gerekli çıkarımları yapamazlar.

Görüleceği üzere, Kur’an’da bilme ya da cehalet kav­ramları bugün anlaşıldığı şekli ile bilimsel bilgi, entelek­tüellik veya kültürlü olma manasına gelmiyor. Kur’an en temel anlamda bilinmesi ve farkında olunması gereken şeyler olarak tevhit, risalet, ahret inancı, adalet ve ahlâk mevzularını sıralamaktadır. Bu sebeple de Kur’an’da hiçbir olay ve nesne bilgi ve vermek ve bilimsellik sade­dinde yer almaz; daima Allah’a ve var oluşa müteveccih yönü itibarıyla kullanılır. Asıl istenen şey, varlık ve olgu­lardan hareket ederek görünenin arkasındaki manaya ulaşılmasıdır.

“De ki: “Ey cahiller! Siz bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emrediyorsunuz?” (Zümer; 64)

“İsrailoğullarını denizden geçirdik. Derken, kendile­rine ait putlara tapan bir kavme rastladılar. Israi- loğulları, “Ey Musa! Onların kendilerine ait ilâhları (putları) olduğu gibi sen de bize ait bir ilâh yapsana” dediler. Musa şöyle dedi: “Şüphesiz siz cahillik eden bir kavimsiniz.” (Araf; 138)

Cehalet Allah’a itaate razı olmama, günah olduğunu bildiği şeylerden kaçınmama ve hakikate karşı alaycı ve umursamaz olmaktan kaynaklanan bir tavır bozukluğu halidir. Dolayısıyla küfür, şirk ve Allah’a isyanın her türü cahillik kategorisine girer. İsyan ve iman konusunda yan çizme ile ilgili tavırlar Kur’an’da gökten meleklerin in­dirilmesini, ölülerin kendileri ile konuşmasını, Hz. Mu­sa’dan diğer kavimlerin tanrıları gibi tanrılar yapmasını istemeleri, Lût kavminin kadınları bırakıp erkeklere yak­laşmaları ve peygamberlere azabın bir an evvel gelmesi için ısrar etmeleri şeklinde sıralanmıştır. Bu tür taleple­rin peygamberlerin önüne getirilmesinin bilgi eksikli­ği ile bir alakası yoktur, çünkü teklifi yapanların hepsi peygamberlerin onları taptıkları batıl ilahları terk edip Allah’a yönelmeye davet ettiğini bilmektedirler. O halde cehaletin sadece bilgi eksikliği olarak algılanmaması ve hakikate karşı kasıtlı bir direnme tavrı şeklinde görül­mesi daha uygundur.

Cehalet sathî görüşlülük, eşyanın ve olayların arkasında­ki ilahi iradeyi kavrayamama ve özellikle kâinattaki var­lıkların Cenab-ı Hakkı işaret eden semboller olduğunun idrak edilememesi halidir. Cehalet kelimesi Kuran’da bilgi eksikliği ve ilimden mahrum olma anlamında da kullanılmakla beraber farklı ve daha derin imalarda bu­lunacak şekilde yer almaktadır. ’her şeyden evvel belirt­mek gerekiyor ki, asıl cehalet Cenab-ı Hakkı bilmemek ve inkâr etmektir. Bu haliyle cehaletin bilgili, kültürlü, tahsilli, entelektüel olmakla alakası yoktur; ayetlerden anlaşıyor ki, Allah’a ve peygamberlerine karşı direnç gös­terenlerin ve akla gelmedik itirazlarda bulunanların asıl sorunu bilgisizlik değil, itaat etmeme noktasında inat et­meleri ve kibir göstermeleridir.

Hakikati soruşturma noktasında deney, gözlem ve sebep-sonuç ilişkisi gibi faktörlerin önemi tartışılamaz. Fakat sebeplere takılıp kalan zihin daha ötelerde yatan hikmeti arama çabasına girmez. Hemen her meselede olduğu gibi hikmet de tabiatı gereği gizlidir ve kendini kolayca göstermez. Hikmetin üzerine sebepler elbisesini giydirmek bilginin anlam ve amacını örtmek manasına gelir. Hakiki âlim, bu örtüyü kaldırmakla kendini vazife­li bilen kişidir. Eğer eşyanın tabiatında ve fenomenlerin arkasında bir hikmet yoksa bilginin de yüce ve ahlaki bir tarafından söz edilemez. Mesele böyle kavrandığı zaman bilgi, hikmetten arındırılmış salt dünyevî içerikli bir ilgi alanı haline gelir ve bu bilginin sahipleri yeryüzünü di­ledikleri gibi değiştirme hakkını kendilerinde bulurlar.

Bir şeyi gerçekten bilmek, o şeyle ilgili nihaî sebebi bilmek demektir. Mesela, bir cinayet olayını çözmeye ça­lışan bir dedektifin kurbanın kan kaybı sebebiyle öldü­ğünü anladığını varsayalım. Şimdi, ölüme sebep olan şey kan kaybıdır, o halde “problem çözülmüştür” denilebilir mi? Araştırmaya devam edilsin ve kan kaybına atılan kurşunun sebep olduğu tespit edilsin. Sonra kurşunun belirli bir tabancadan çıktığı anlaşılmış olsun. Ancak hâlâ problem çözülmemiştir. Soruşturma sürdürülür ve tetiği kimin çektiği bulunursa, işte o zaman katilin kim olduğu ortaya çıkmış ve mesele halledilmiş olur. Görü­leceği üzere, sorunun tamamen çözülmesi ancak nihai sebebe ulaşılması neticesinde mümkün olmaktadır. Eğer araştırma son noktaya kadar götürülmeseydi ölüme se­bep olan şeyin kan kaybı, kurşun ya da tabanca olduğu söylenerek soruşturma kapatılmış olacaktı! îşte, canlılar, cansızlar, madde, insan vs. hakkında gerçekten bilgi sahibi olabilmek için varlık âleminin arkasında duran Hakiki Sebebe ulaşana kadar soruştur­mayı sürdürmek gerekir. Hâlbuki bilimsel bilgi soruş­turmayı kendini sınırladığı alanda sona erdirerek kesin hüküm verme iddiasındadır. Mesela, insanın toprak, su, elementler veya hücrelerden meydana geldiğini söyleyip o noktada kalmak, cinayete kurşunun neden olduğunu ileri sürüp soruşturmayı eksik bırakmak yanlış bilmeye yol açar.

Bilindiği üzere, Aristo varlığı ve oluşu dört temel unsura bağlı olarak ele almıştır. Maddî, formel, gaye ve fail unsu­ru. Modern dönem bilginin oluşumunda sadece maddi ve formel unsuru dikkate almış ve gaye ile fail unsurları göz ardı etmiştir. Bilhassa pozitivist anlayış metafizikten kaçınmak için varlığın ve oluşun arkasındaki teleolojiyi ve fail unsuru gündeminden tamamen çıkarmıştır. Bir heykelin maddî unsurunu (mermer) ve formel unsu­runu (şekli) incelemeye tabi tutarken heykelin yapılma maksadını ve heykeltıraşı görmezden gelmek en cızından bilginin parçalanması gibi bir neticeyi ortaya çıkarmış­tır. Çünkü heykel ile onu inşa eden arasındaki ilişkiyi ko­parmak hakiki bilginin oluşmasına mani olacak kasıtlı bir davranıştır. Tam bu noktada İslam düşüncesindeki “iman, bir in­fisahtır” tarifine yönelmek uygun olacaktır. İntisab, bilin­diği üzere bağ kurmak (münasebet) manasındadır; yani, varlık ile Allah arasında bir şekilde bağlantı kurulması­dır. İşte, gaye ve fail unsurlarının dikkate alınmaması bu intisabı bozmakta ve bilginin sadece bir yüzü gösteril­mektedir.

İnsan, fiziksel dünyanın sıradan bir nesnesi haline ge­lince hayatın sadece bir şekilde var olmaktan başka bir anlamı da kalmayacaktır. Görüleceği üzere, salt fiziksel dünyaya indirgenmiş bilgi ile hareket edenler insan ha­yatına ve değerine yönelik dolaylı bir tehdit oluşturmak­tadırlar. Bu türden bir bilgilenme herkesin içinde bulun­duğu statü, maddi durum ve hevesine göre farklı hakikat üretmesine yol açar. Netice ise hakikatin izafileştirilerek sıfırlanması ve bilginin suistimal edilmesidir? Açıktır ki, insan ontolojik durumu itibarıyla nihai ve kesin bilginin peşindedir. Her birey doğrudan ya da dolaylı olarak yer­yüzünün ebedi yurdu olmadığının ve buralardan gide­ceğinin farkında olduğundan daima bir arayış içindedir. İnsana bu arayışında çözüm olacak “bilgi” verilmediği zaman endişe ve bunalım devamlı hale gelecektir. İşte tam bu noktada devreye girerek salt bilim adamlarından farkını gösterebilen kişi âlimdir. Bilim adamı bilginin ötesinde anlam soruşturmasına girmezse âlim statüsüne çıkamaz, teknik eleman seviyesinde kalır.

Dış dünya hakkında bilimsel yöntemlerle elde edilen bilginin insanın anlam arayışına kayda değer bir katkı­da bulunmadığının açığa çıkması bilimsel bilginin her derde deva olmadığı fikrini güçlendirmektedir. Bilimsel bilginin verilerinden faydalanmanın ötesinde farklı bir bilgilenme sürecine ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır. Ar­tık problem bilmekten ve bilimsel olarak açıklamaktan ziyade bilginin insan için ne anlam ifade ettiğini sorgu­lamakla ilgilidir. Sadece maddeye indirgenmiş bir bilgi anlayışının insanın ihtiyacı olan hakikat arayışına yar­dımcı olması beklenemez. Vahiyden bağımsız bir bilgi geleneği açısından bilginin kaynağı ve değeri meselesi içinden çıkılamaz bir problem olarak kalacaktır. Her şeyi salt fiziksel faktörlere indirgeyerek açıkla­maya çalışan zihin açısından bakılırsa olgular arasında sebep-sonuç ilişkisinden öte bir gerçeklik söz konusu de­ğildir. Bu anlayışa göre, tüm fenomenler dizisi sonu gel­meyen ve herhangi bir amaca yönelik olmayan maddesel sebepler saikiyle vuku bulur. Bilimsel bilgi kendini sözü edilen fiziksel sebepleri açıklamak ve nasıl sorusuna ce­vap verme çabasıyla sınırlamıştır. Bu sınırlama sebeple­rin nihai ve hakiki açıklamalar ortaya koyduğu yanılgısı­na yol açmaktadır. Dolayısıyla, kendini bu sınırlar içine hapseden kişi ilim adamı olarak görülemez.

Elde edilme yöntemi, kaynağı, metodolojisi, ispat tar­zı ve muhtevası açısından bilgiyi dini, felsefi, bilimsel olarak sınıflandırmak mümkündür. Ancak bu tasnif me­tot ve konular itibarıyla çeşitli kriterler göz önüne alına­rak yapılan bir kategorik ayırımdır. Bu durumu Batı dün­yasında karşımıza çıkan vahiy kaynaklı ilmin tamamen elimine edilmesiyle başlayan sekülerleşme sürecinin neticesi olan “bilginin parçalanması” durumu ile karış­tırmamak gerekir. Bilgi, bağımsız birimler haline gelin­ce farklı şeyleri bilenler bir bütünün parçası olmaktan ziyade birbirini dışlayan hasımlara dönüşmüştür. Eğer bilinmeye konu olan şey bir hakikatin ya da doğrunun yansıması ise âlimin, aydının, bilim adamının, entelektü­elin bakış açısının birbirini tamamlar mahiyette olması beklenir.
“Allah izin verirse” demeden hiçbir şey için, “Şu işi yarın yapacağım” deme! Unuttuğun takdirde rabbini an ve “Umarım rabbim bana, doğruya bundan daha yakın yolu gösterir” de. Kehf Suresi – 23-24

Bilinmesi ve görülmesi gereken şey fonksiyonel ve amaca yönelik olmalıdır. Kuru ve ham bilgi kişiyi ma­lumat sahibi yapabilir, fakat müspet maksada yönelik hikmet bağlantılı bilgi insanı âlim yapar. Uzun bir yolcu­luğa çıkılmışsa harita okumayı bilmek ve gidilecek yer hakkında doğru bilgiler edinmek önem kazanır. Mesela, yürüyerek çöl gibi bir araziden geçmeniz gerekiyorsa ya­nınızda şişme bot bulundurmanın, tabii ki, hiçbir yararı olmayacaktır. Bilgisi ile övünen kibirli bir lisan âlimi karşıdan kar­şıya geçmek için bir kayığa binmiş ve kendi halindeki kayıkçıya küçümseyerek: “Sen hiç nahiv (dil bilgisi) oku­dun mu, bakalım?” diye sormuş. Adam “Yok beyim, biz o şeyleri bilmeyiz” deyince bizimki aşağılayıcı bir şekilde “Yazık! Ömrünün yarısı boşa geçmiş!” demiş. Kayıkçı adamın bu tacizine üzülmüş ama sabredip sesini çıkar­mamış. Bir müddet sonra rüzgâr çıkıp kayık sallanma­ya ve su almaya başlayınca kayıkçı lisan âlimine dönüp “Efendim siz yüzme bilir misiniz?” demiş ve “Hayır” cevabını alınca “Yazık! Gitti ömrünüzün tamamı!” diye karşılık vermiş. Asıl olan nahiv değil, mahivdir!

Bilmeyi değerli kılan unsurun ne olduğunu anlamak için “neyi, ne kadar, ne maksatla, hangi öncelik sı­rasına göre bilmek…” gibi temel soruların cevaplanması gerekir. Kötü amaçla kullanıldığında silaha ve sömürü aracına dönüşebilen bilginin bir taraftan sorun oluştu­rurken diğer taraftan da problemin çözümü için kaçınıl­maz olması ilginçtir. Hakikat soruşturması içinde olmayan malumat sa­hipleri dünyanın sadece zahiri yönünü bilirler, varlığın iç yüzünü, hakikatini ve işaret ettiği manayı bilmezler, okuyamazlar. Kâinatı bir kitap gibi düşünecek olursak, bunların hali, kitabın harflerinden, cildinden, süslerin­den bahseden fakat içinde neler anlatıldığı hakkında hiç bilgi sahibi olmayan adamın durumuna benzer. Sıradan bir insan bir demir parçasına baktığında sert ve gri bir cisim görürken, bir fizikçi onun içindeki atomlar, kuark- lar vs. hakkında çok şey bilir. O halde bakılan şey aynı olmakla beraber görülen ve bilinen şeyler çok farklı ola­bilmektedir.

Bu yazıyı “ilim öğrenme yolunda olan” bir ilim tâlibi olarak yazdım. “İlmi öğrenmiş de başkalarına öğüt veren” bir eda ile değil. Zira “ben âlimim” diyen, aslında cehlini ızhar etmiş olur.) Dr. Soner Duman

Allah Resûlü (s.a.v.) faydasız ilimden Allah’a sığınmış, faydalı ilim talebinde bulunmuş, ilminin arttırılması için dua etmiştir. Şu halde müslüman, ilim konusunda dâima Rabbi ile irtibat halinde olmalıdır. Bu konuya ilişkin daha pek çok madde sayılabilir ama yukarıda saydıklarımız, “ilim tâlibinin kendisinden kaynaklanan engeller” arasında en önde zikredilmesi gerekenlerdir. Rabbimiz hayırlı ilimler öğrenmeyi, öğrendiklerimizi uygulamayı ve başkalarına da öğretmeyi cümlemize nasip eylesin.

İlim kuru kuruya malumat yığmak değildir. Aynı zamanda öğrendiklerini hayata geçirmek, nefsinden başlayarak Allah’ın sözünün, hükmünün hakim olması için çalışmaktır. Bunu yapmadıkça kuru kuruya bilgileri yığmak insanı olsa olsa “bilgisayar” yapar. Oysa gerçek ilim tâlibi “bilgisayar” olduğu kadar “bilgisever” ve “bilgiyapar” ve “bilgiyayar” da olmalıdır. Allah, bildiği ile amel edene bilmediğini de öğretir.

İlim öğrenmek çalışıp çabalamayı, uykusuz kalmayı gerektirir. Nice geceler başkaları rahat döşeğinde uyurken bir meseleye kafa yormayı, şakakların zonklamasını gerektirir. Rahata, konfora, keyfine düşkün olanlar bu sıkıntıları göze alamayacakları için ilim öğrenemezler.

İlim öğrenmek zahmete katlanmayı, âlime ve kitaba hürmet etmeyi gerektirdiğinden kendi benlikleri tavan yapmış olanlar, başkasından öğrenecek bir şeyi olmadığını düşünürler. Böyleleri nasipsiz kimselerdir. Eğer kibir yapacak olsa Hz. Musa “ben Allah’ın peygamberiyim, Hızır’dan öğrenecek bir şeyim yok” diyerek yapardı ama Allah’ın elçilerinde kibir olmaz.

Bir konuyu öğrenmek istediğimizde o konuda tek bir görüşü okumak bizi doğruya götürmez. Lehte ve aleyhteki görüşleri okumak, araştırmak gerekir. Yüce Rabbimiz, müslümanların bir özelliğini anlatırken “onlar ki sözü dinleyip en güzeline tabi olurlar” [Zümer, 18] buyurmaktadır. Demek ki farklı sözleri olanları dinlemeli, sonra dinlediklerimizi zihnimizde muhâkeme etmeli, bunlar içinden en güzel bulduklarımıza uymalıyız.

Taklid ve taassup kötüdür ama bu demek değildir ki kendisinden ilim öğrendiğimiz hocalarımıza ve ilim tahsilinde bize rehberlik eden kitaplara saygı duymayalım! Kur’an’da “kendilerine ilim verilenlerin derecelerle üstün kılındığı” [Mücadele, 11] belirtildiğine göre âlimin ve kitabın kıymeti bilinmeli. Saygıda kusur edilmemeli.

Herhangi bir kişi, grup, görüş lehine ya da aleyhine herhangi bir bilgi ya da belgeye dayanmaksızın ön yargıyla hareket edenler ilim öğrenemezler. İnsan, ön yargılarından arınıp “her şeyden, herkesten öğrenebileceğim şeyler bulunabilir” diye düşündüğünde alıcılarını sonuna kadar açacaktır. Unutmamalı ki yeryüzünün ilk bilgisini insan bir kargadan öğrendi. Kabil, kardeşi Habil’i öldürdüğünde onun cesedini ne yapacağını bilemedi ve Allah ona cesedi gömmesi gerektiğini bir karganın fiili ile öğretti. Demek ki insanın hayvanlardan bile öğreneceği şeyler bulunabilir. Hiç sevmediğimiz, nefret ettiğimiz, düşman saydığımız kimselerden bile öğreneceğimiz şeyler bulunabilir. Allah Resûlü, Bedir’de esir olarak alınan ve fidye ödeyecek parası bulunmayan kimselerin bir kısmını, on müslümana okuma yazma öğretmesi karşılığında serbest bırakmıştır. Demek kâfir de olsa ondan öğrenebileceğimiz şeyler olabilir.

Taklid, Allah Resûlü (s.a.v.) dışında herhangi bir şahsın görüşünü “delilini bilmeksizin” kabul etmek demektir. Delilleri anlama ve araştırma imkânı olmayanların amelî meselelerde başkalarını taklid etmesi caiz görülse de bu durum söz konusu şahısların ilim sahibi olmalarına engeldir. İlim öğrenmek delili sormayı, soruşturmayı, aramayı gerektirir. Bu ise, Kur’an dışında herhangi bir kitabı kusursuz, Allah Resûlü (s.a.v.) dışında herhangi bir şahsı / âlimi / şeyhi masum ve günahsız kabul etmeye engeldir. Elbette âlimlerimize, hocalarımıza, üstadlarımıza saygı duyarız. Onlar bize ilim yolunu gösterdiği için minnettar oluruz ama son kertede hiç kimseyi masum bilmeyiz. Öğrendiklerimizi Kitap ve Sünnet’e arz ederiz.

İlim öğrenmek, arının yaptığı gibi binlerce çiçeği dolaşarak hepsinden öz elde edip bunları bal yapmaya benzer. Eğer arı farklı çiçekleri dolaşmasa o özleri elde edemez ve bal yapamaz. Kendisine şeker yedirilen arıların yaptığı balın sahte olduğunu, hiçbir besleyici özelliği bulunmadığını biliyoruz. Aynen bunun gibi de kendi meraklarının peşine düşmeyen, çaba ve gayret göstermeyip “bir kitap okuyarak”, “bir hocaya sorarak” her şeyi öğrenmek isteyenler asla ilim öğrenemezler. Hz. Musa ile Hz. Hızır kıssasını düşünün… Hz. Musa, vahiyle bilgi alan bir peygamber olduğu halde Allah ona bir takım bilgileri doğrudan vahiy aracılığıyla vermeyip kendi katından ilim verdiği bir kuluna yönlendirdi. Hz. Musa ve yeğeni uzun ve meşakkatli bir yolculuk sonrasında Hızır’a ulaşabildiler.

Nasıl ki acıktığınızda oturup yemeğin size gelmesini beklemiyorsanız, karnınızı doyurmak için “acaba ne yesem” diyerek düşünüp açlığınızı giderecek şeylerin peşinde koşuyorsanız işte öyle de zihniniz, aklınız acıktığında da aklınızı doyuracak bilginin peşinden gideceksiniz. Merak eden sorar, kendi zihinsel açlığını giderinceye kadar bilginin peşinden gider. Her bilgi, onda yeni bilgilere kapı açar. Hiçbir zaman “bu kadarı bana yeter” demez. Hep “daha fazla yok mu?” der.
Merak ilmin anahtarıdır. Kişiyi bir şeyin ardına düşürecek olan meraktır. Eğer merakınız yoksa daha fazlasını istemezsiniz, elinizdeki ile yetinirsiniz. Oysa Kur’an’da Allah Resûlü’ne (s.a.v.) şöyle dua etmesi emredilmiştir: “De ki: Rabbim benim ilmimi artır.” (Taha, 114)
Eski âlimlerimiz “her şeyin bir engeli vardır, ilmin ise birçok engeli vardır” diyerek ilim öğrenmenin sabır, gayret ve emek isteyen bir süreç olduğunu ve ilim talibini bekleyen pek çok engelin olduğunu belirtmişlerdir.

Kalp bu sessizlikte incelir, işlenir, süslenir. Bu sessizlik öyle vurucu bir etkiye sahiptir ki, aciz bir yalnızlıkta insanı parçalar, parçalar, toplar. Her parçalanış ile insan, düşüncenin özünü emer ve benliğin adavetini keşfeder. En büyük şiirler, en geçkili besteler, en derin tablolar bu sessizlikten ve bu yalnızlıktan çıkar. Dokunsan, tutunduğu göğüs kafesinden düşecek kadar yumuşayan kalbin bir zar gibi inceldiği eşsiz bir sessizlik, insanı bir an için de olsa en duyarlı, en vefakâr, en kanaatkâr ve en müteşşekkir varlık hâline çevirir. Bu Rabbe şükrü, dosta vefâyı ve kâinata saygıyı gündeme getirir zihinde… Ve insan gider; tam bu hâl üzere, belki ömrünce arayıp bulamayacağı kadar gerçek bir ibadette bulur kendini, belki bir eser verir, belki bir söz fısıldar. Fakat elbette bu hüzünde, alternatifi olmayan bir güzelliğe, iyiliğe, doğruluğa kavuşur. İşte bu, kıdemli sessizlikte başarılı bir yalnızlıktır! Ahsen İlhan

Hiç sevmem, hiç de önermem; cümleleri, sıfatları, sözcükleri ve hattâ susuşları tek bir anlama hapsetmeyi… Başarılı bir yalnızlığın iki yöntemi vardır. En az iki… Birincisi: İç ve dışın uyumsuzluğu ile düşülen dünyevî ve manevi doyumsuzluk; insanın kendi mal varlığı arasında sayılabilecek bir sessizliktir… Fakat bu mamelek, miras yoluyla aktarılamaz. Ya da paylaşılamaz… Bir karar ile eksiltilemez ya da çoğaltılamaz… El yordamıyla düzeltilemez ve şekillendirilemez. Öyleyse bu sessizlik, insanın kendi el emeği göz nûru bir yalnızlığı var edecektir. İşte başarılı yalnızlık, kimsenin duyamadığı, kişiye özel ve emekle var edilmiş sessizlikten besleniyor! Bir diğer başarı sebebiyse, bu insana ait sessizlik anlarının devamındaki kazanımlar… İnsan ne zaman içindeki âlemin hoşluğundan dışındaki maddenin boşluğuna düşse ve o anda tüm gürültülere sağır bir sessizliğe düşse, yoğrulmak zamanıdır.

Yoksa gerçekten sessiz bir ortamda, orada bulunan herkese göre aynı sessizlikteki bir ortamda, güçlü bir sessizlikten bahsedilemez. O, gerçek ve şaşırtmayacak kadar sessiz bir sessizliktir. Hareket ve titreşim arttıkça duyulmayan ve algılanamayan her şey, yaşanan sessizliği ağırlaştırır, fazlalaştırır. Ve elbette, bu sessizlik insanın iç ve dış mekân arasındaki hızlı ve tekinsiz geçiş ânını sembolize ettiğinden, sadece o kişiye mahsustur. Bir kişiye ait, onun dışında kimseyi sarsmayan ve kimseye duyulmayan sessizliğin sonucu da başarılı bir yalnızlıktır.

Elbette işin sırrını vermeden önce gezineceğim birkaç yer daha var! En etkili sessizlik; bu iki mekân arasındaki yolculukta, içten dışa dönüşte gerçekleşiyor. Tam o ânı sessizlik olarak ifade etmek de tesadüfî sayılmaz. Çünkü sessizlikten anladığım şey, tam olarak, dünyayı tekrar tekrar tanıdığımız anlardaki kararsızlık ve afallama ile açıklanabiliyor. Derin ve gerçekçi bir rüyadan uyanırken, dışarıdaki seslerin hemen duyulamaması… Rüyadan ilk uyanışta, ezberlediğimiz hayatın yabancı gelişi… Ve rüyanın gerçekliğini terk edip saatlerin hükmüne geri dönüşte yaşanan o sendeleme hâli, gerçek bir sessizliktir. Ölçülebilen bir frekansla duyulan titreşimler, gözle görülebilecek kadar büyük haykırışlar, insanı içine çekebilecek kadar karmaşık bir kalabalık bile o geçiş ânının sessizliğine yenik düşer. Bu an ne kadar kısa sürerse sürsün, yaşanılan, en kıdemli sessizliktir. İki sessizlik arasında hacim, boyut, ağırlık ve kütlesel bir ölçüm yapmaya kalksak, dışarıdaki gürültü ne kadar fazlaysa, sessizlik de o denli yüksektir. Yani duyulmayan sesin fazlalığı, sessizliğin kudretini gösteriyor…

Bir sessizlik duydum sanki… Tam o, iç dünyanın renkli fonu üzerine tasvir edilmiş manzaradan ayrılıp kalabalık, sıkışık ve duyguların istif olduğu o karmaşık dış mekâna ilk geçiş ânında bir sessizlikle tanışır insan… Bu, hayâl kurma ve gerçeğe dönme sürecinin en keskin virajında, insan, sessizliği duyar. Öyle bir sessizliktir ki bu, hiçbir kalabalık, hiçbir gürültü ve hiçbir hareketle silinemez. Herhâlde insan hayatının en sessiz sahnesidir bu hayâlden gerçeğe geçiş zamanı. Hani mimarîde ve bilhassa camilerde kare bir mekândan yuvarlak formlu kubbeye geçişte çeşitli geçiş unsurları ile mekân bütünlemesi yapılır ya… Kare mekân üzerine oturan yuvarlak bir kasnak, köşelerde çeşitli stilizasyonlarla meydana getirilmiş pandantif ve tromplarla birbirine kaynar. O devâsa köşeli alandan devâsa yuvarlak kubbeye geçerken hiçbir yapı malzemesini incitmemiş olursunuz. Ve hepsi birbiriyle bir uyum ve ahenk sergiler. Bu, bakanda bir ritim duygusu, bir sükûnet ve rahatlama hissettirir. Aslında o kare mekânın üzerindeki devâsa yuvarlak, insanın endişeli yaşam sahnelerini hissettirir ki yumuşak geçiş unsurlarıyla endişe, sükûnette karar kılar. İşte hayâl dünyasından yani iç mekândan gerçek dünyaya yani dış mekâna geçişte bu saygıdeğer geçiş unsurlarını kullanmak da, iki mekânda gidip gelen zihnin ve kalbin de sakinleşmesini sağlayacaktır.

Bazen içeriden dışarıya bir esinti hâsıl olur. Sanki içteki o ılıman iklimin narinliği bir an için dış mekâna da tesir eder. Fakat kısa süren bu entelekt serinlik, yerini bir öncekinden daha da faydasız bir sessizliğe teslim eder. İç ve dış mekân arasındaki makas açıklığı büyüdükçe, zihnin yeniden realiteye uyum sağlaması ve dengeyi kurması bir hayli zorlaşıyor. Düşünsenize; iç mekânda -sıklıkla- en lâtif duygularla betimlenmiş bir ömür sürüyorsunuz, gözün ve kulağın şâhit olduğu ve çevrenizdeki insanların da müdahalede bulunabildiği savunmasız dış mekânda, tüm iç daraltan hâdiseler vuku buluyor. Tabiî bu olumsuz görünen sessizlikler ve yalnızlıklar içinde, iç mekânı süslemek de beceri gibi gelebilir. Fakat iç mekânın bezenmesi iyileştiricidir ve kolay işlenen bir malzemedir. Bu nedenle en kara varsaydığımız günlerin bile belli zaman dilimlerinde iç mekân dekorasyonu yaparız. Buna, daha gerçekçi bir yaklaşımla ve metaforik tanımlamalardan uzak bir sadelikte, “hayal dünyası” diyoruz.

En yakınıdır insanın “iç” denilen mekân… Dış mekân daha değişken, daha güvensiz ve daha uzaktır, içe nazaran… Fakat iç daha güzel, daha hakikatlidir. Dış âlemin içle kafiyesiz, ahenksiz ve vezinsiz duruşu; daha ziyâde dıştaki kusurlardan ileri geliyor. En basitinden iç mekân; sonsuz kumsallarda dertsiz, tasasız, huzurlu ve dingin zamanları tahayyül ederken, dışarıda işler çok başka ilerler. Bazen içteki kumsalların güneş yanığı kokusunu bile yakından ve derinden hissedersiniz; fakat tam o mevkide, dış mekânda gereksiz bir topluluk ya da cendere karakterli bir sessizlik hâkimdir. İnsanın o iç mekân ferahlığından dış mekân zorbalığına geçişi de belirsiz aralıklarla ve engellenmesi olanaksız bir şekilde gerçekleşir.

Ve insan gider; tam bu hâl üzere, belki ömrünce arayıp bulamayacağı kadar gerçek bir ibadette bulur kendini, belki bir eser verir, belki bir söz fısıldar. Fakat elbette bu hüzünde, alternatifi olmayan bir güzelliğe, iyiliğe, doğruluğa kavuşur. “İçim bir farklı düşte, dışım hep bir uyumsuz; Ya dışta yanlışlık var ya da içim doyumsuz.”

Okunması gereken, incelenmesi gereken tekrar tekrar gözden geçirilmesi gereken bu okumaydı, bu okumadır. Davetçi bunu okumalıdır. Okunduğunda ilk okuyanın heyecanını duyma arzusunda olmalı ve titremelidir. Nitekim okumadır ki Bilal’i kardeşine kırbaç vurmaktansa efendisine asi ettiren, o kırbacı en kötü koşullarda yiyen ama yedirttirmeyen O okumadır ki Ebu Bekirlere onu kurtarma pahasına bütün varlığını seferber ettiren Ümeyye b. Halefe onun ücretini verirken çok yüksek söylemesine karşın daha fazlasını da isteseydin verirdim dedirten. O okumaydı ki Bedir savaşında musabın kardeşi Ebu aziz Murizin eline düştüğünde: “onu sıkıca tut, çünkü annesinin malı çoktur” sözüyle karındaşlığı değil kardeşliği daha yüce gördürten. Ve dönelim bize, bize İkra bir şey çağrıştırıyor mu? Örneğin oku deyince biz bizi yaratanın adıyla mı? Yoksa çağdaşlık naralarının içinde medeniyetten uzak okumayı mı? Nasıl anlıyoruz okumayı? Örneğin nebiyi uykularında sallayan, üzerinde ki örtüleri uçuran şu çağrı bizi de uyandırıyor ve örtüleri üzerimizden savuruyor mu? Bizi de manevi uykularımızdan uyandırıyor mu? Maneviyatımızın üstündeki örtüleri attırıyor mu? Kalk deyince kaldırıyor mu? Uyar deyince bize yaşayarak anlattırıyor mu?

Nitekim nübüvvetin ve Risalet’in yolcusuna o el uzandığında tereddütsüz olarak seçilmişliğin verdiği bir bilinçle lebbeyk diyerek oda el uzatmıştı. İkra emrine tabi olmada en güzel kari olmuştu ve okuyordu okunacak olanı okumanın şuuruyla.  Hira da bir ses; oku demişti O; okumayı bilmem dedikçe üzerinde şok etkisi yapan kucaklamayla ona oku denmişti. Ve okunması istenen sabahın berrak ışıkları gibi ufkunda belirince, okunması gerekenleri bir bir öğrenince o gerçek o bilinç sarsılırcasına onu titretti. öyle titretti ki yer onunla titriyordu arşı ala onunla titriyordu. Çünkü okunması istenen bir Aristo, Sokrates, platon değildi. Akla ve mantığa dayanan felsefi tartışmalar ve boğuşmalar değildi. Allah’ı sadece yaratıcılık kalıbına kilitleyen bir okuma ve hayatı sallama yaşayış ve yaşama değildi.  Aksine okunması istenen bir davaydı, arşı sallayan bir dava. Okunması istenen dağların ve taşların okumaktan kaçtığı ve cahilliği ile meşhur insanoğlunun okunmasını kabul ettiği ve sırt çevirdiği şeydi okunması istenen. [Haşr 21] Titreten buydu. Korkutan buydu. Örtülere sardıran buydu. Bu gerçekti onu bulunduğu yerde sallayan günlerce tesirinde bırakan ve sonra “ey örtüsüne bürünen kalk ve uyar” [Müdessir süresi 1–2] sedasıyla tekrar sallayacak olan.

Mazlumlara uzanan bir eldir, Hablullah (Allah’ın ipi)’tır [Ali İmran süresi 103] o yücelerden sarkıtılan, kuyuda mahsur kalmış Yusuflara uzanan, ateşlerin arasında yanmakla boğuşan İbrahimlere serin ve selamet olarak uzanan. Ve yine fetret rüzgârlarında Ebu cehil gibi müşriklerin fitnesiyle bu vahiy sessizliğinde daralan o nebinin darlığını feraha kavuşturmak için Duha rüzgârlarıyla onun kalbine uzanan ve onu rahmetiyle saran.  Yine oydu zaten gitgide batan, hayasızlıktan kaybolan bir asırda yalnızlığın sevdirildiği Hira’ların mesken edildiği bir anda o kutlu nebiyi OKU emriyle silkeleyen ve onun hayatında yeni sayfa, yeni kapı açan ve onu yeni sorumluluklarla buluşturan ve onu âlemlere rahmet olarak vasıflandıran. [Enbiya süresi 107 Tevbe süresi 128]

Örneğin; Aristo teresi okumakta okumaktır. Lenini, marksı okumakta. Fakat öyle bir okuma daha var ki o da felsefecilerin benimsediği gibi sadece akla değil, hem akla hem ruha hem bedene hitap eden bir okumadır.  Ki bu Allah’ın yüce kitabı kuranın hedeflediği ve öngördüğü okumadır. İşte bu anlamda okumak yani ufka güneş saçan Furkan’ı okumak, Okumak ve onu anlamak. Nitekim o öyle bir kitaptır ki insanlığa doğru yolu gösterir fakat yalnızca ve yalnızca bir guruba hidayetin, rahmetin ve kurtuluşun yolunu gösterir. [bakara süresi 2 hakka süresi 48 Ali İmran süresi 138 enam süresi 25] O öyle bir kitaptır ki Zulmetin karanlığında kaybolmuş, yok oluş çukurunda bataklığa gark olmuşları nuruyla aydınlatır. Ve o nura, kurtuluşa çıkarır. [Bakara süresi 257 İbrahim süresi 1] yalnızca dileyene yol gösterir gözler önündeki sisli perdeleri sona erdirir. Zorlama yoktur bu kitapta [Bakara süresi 256] ve ışık tuttuğu yolda nitekim bu, eşsiz kitabın en belirgin özelliğidir.

Okumak deriz bazen sohbetlerde, seminerlerde veya yeri geldikçe güncel konuşma ve muhabbetlerde. Hararetle aktarırız Alak süresinin ilk beş ayetini. Sık yaparız bu ayetlerin muhabbetini. Elbette ki kardeşler; Müslüman Okumalı, çünkü Müslüman davasının mübelliği ve davetçisidir. Bu sebeple diyorum ki, mademki her Müslüman davetçidir ve mademki davetçi davet edeceği davayı iyi bilmelidir. O vakit okumalı ve okuduklarını iyi anlamalı ve yaşamalıdır. Aslında bu bilinen bir gerçektir. Nitekim bilelim ki yaşayacaklarımız okuyacaklarımız ise okuduğumuz şeyler kayda değer şeyler olmalıdır ki yaşadıklarımız da kayda değer şeyler olabilsinler.

İnsanlığa gönderilen bütün peygamberler, iki hususun üzerinde önemle durdular; Tevhid ve ahiret inancı. Bu iki meseleye inanmak ve üzerinde edebiyat yapmak ile iman etmek arasında uçurum kadar fark vardı. Zira bugün islami eğitim almış ama doğrularını günün şart ve koşullarına göre ayarlayanlar, Alim denen birkaç zevatın ruhsatları olarak şekillendiren kimseler, eğer inanmak yanında ahiretin yani büyük günün kendisine iman etselerdi o vakit çehreleri değişecek ve duruşları omurgalı olmakla güçlenecekti. Bugün, ruhsatlar ve maslahatlar ile kurulan dinin, yarın kimseyi korumayacağını belki anlar ve muvahhidlere olan gizli düşmanlıklarının aslında “Bilgi sahibi olmak!” Değil “Nifak” olduğunu anlarlardı.

“Andolsun ki Nûh’u elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Doğrusu ben, üzerinize gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.” (Araf, 59.)

İlk olarak kalbin uyanık olmalı. Sevgili kardeşim, gafillerin uykusundan, heva hevesin sarhoşluğundan, gafletin karanlığından uzak Rab Teâlâ’nın güzel af ve bereketi ile kalben ve bedenen uyanık olmalısın. Kalbin uyanıklığına halis bir niyet, kuvvetli irade ve samimi azim eklenirse bu mübarek ayı Allah’a ibadet ve itaatte, bu vakitleri ganimet bilmeye ve değerlendirmeye seni iletir. Öyle ki, Ramazan ibadet, itaat, zikir ve şükür ayı olur ve azalarını yaratana hizmete ve Rabbin rızasını elde etmeye ve ikram sarayı olan cennete ulaşmaya dönüşür.

Hiçbir işi zamana sığdıramadığını düşününler, zamanın akıp gidişine telâşla dâhil olanlar, günü düzenli ve verimli geçirmeyi istikrarlı bir düzleme oturtamayanlar, zamanda daralanlar ya da zamanı çok çabuk kaybedenler, zamanı acı ve hüzünle gitgide uzatanlar, mutluluk içinde zamanın nasıl geçtiğini anlayamayanlar, zamanla gelen değişimlerden korkanlar, zamanın sırrına eremeyenler, zamana yetişemeyenler ve bu yüzden madden kaybedenler, zamanı doğru kullanamadığı için mâneviyatı çökenler, zamanı hakkıyla yaşamak isteyenler, zamanın ilâç etkisini arayanlar, bir şeyleri zamana bırakanlar, zamanla olur diye teselli bulanlar, aklını ve ruhunu zamanla eşitleyemeyenler! Çözüm çok basit: Günde beş vakit namaz… Ahsen İlhan

Bu kayıptan kurtulabilmenin, zamanı daha verimli kullanabilmenin, günler geçip giderken hüsrana düşmemenin, hayatı daha düzenli bir hâle getirmenin, sağlam bir akla ve güçlü bir mâneviyata sahip olabilmenin tek ve alternatifsiz yolu, beş vakit namaz kılmaktır. İki namaz arasında bütün dünya telâşının nasıl bir düzene gireceğini merak edenler, bunu muhakkak deneyimlemeli. Namaz, zamanı yönetebilmenin ve sürekli akıp giden bu taşkında boğulup gitmemenin tek çıkar yoludur. Çünkü namaz, zamanı zayi etmeden kullandığımız nadir anlardan biridir ve hemen ardından dünya işlerine dâhil olan insanın bütün dakikalarını bereketlendirir.

İşte burada sırlar âlemine giriş yapıyoruz! Sır şu ki; zaman, ilâhî bir varoluştur. Her şey ve herkes zamanla kuşatılır. Zamanın aynı mekânda, aynı saatlerde bulunan iki kişi üzerindeki tesiri bambaşkadır. Meselâ bekleyen zamanla beklenen zamanın bambaşka oluşu gibi… Giderken ve dururken hissedilen zamanın birbirinden çok uzak oluşu gibi… Özlerken ya da özlenirken geçen dakikaların birbirine benzememesi gibi… Zamanın uzun ve kısa, verimli ve kıt oluşu mekâna, kişiye, duruma ve beşerî kabiliyetlere göre değildir. İnsan daha ustaca bir manevra ile zamanı daha uzun ya da verimli hâle getiremez. Sadece çabalayan ve zamanı doğru kullanmaya gayret gösteren biri, İlâhî adâletten nasibini alır ve daha tatmin edici bir sonuç yakalayabilir. Fakat her ne olursa olsun, zamanın sürekli geçiyor ve hiç ara vermiyor oluşu, insanın pek çok şeyi kaybetmesine neden olur.

“Zaman” dediğimiz kavram, parça parça ya da bütün hâliyle, oldukça şaşırtıcı sonuçlara gebe… Her gün insan aynı kudret ve motivasyonla bile başlasa güne, sığdırılan iş hacmi değişiyor. Bir gün çok verimli tüketilen saatler, bir başka gün o kadar da cömert olmuyor. Güne ve günü meydana getiren saatlere, dakikalara bakıyor insan, hepsi yerli yerinde… Fakat günün, insan hayatına teması her an bir değişim içinde… Bunun sebebini ararken, saatleri esnetmeye çalışmak çözümsüz bir kafa karışıklığından başkasını vermez. Çünkü saatler her zaman aynı hızda görünecek, ama size sunduğu imkânlar sürekli değişecek. Zamanın bütün unsurları, matematikle anlaşılabilecek kadar nettir. Yıllar, aylar, günler, saatler… Hepsi hesap edilebilir ve şaşmaz bir gerçeklikle tanımlanabilir. Pek çok şey gibi zaman da açık ve dürüsttür. Bir saatin altmış dakika oluşu bir vaattir. Çünkü her bir saat altmış dakikadır. Ve asla eksilmez ve artmaz, insanı hayâl kırıklığına uğratmaz ve şaşırtmaz. Ama çok şaşırtıcı ve matematiği aşan bir olgu vardır ki, o, her saatin, her dakikanın ve her günün sayısal anlamının aynı olmasına karşın, niteliğinin ve hissettirdiği sürecin değişkenlik gösteriyor olmasıdır.

Namaz, zamanı yönetebilmenin ve sürekli akıp giden bu taşkında boğulup gitmemenin tek çıkar yoludur. Çünkü namaz, zamanı zayi etmeden kullandığımız nadir anlardan biridir ve hemen ardından dünya işlerine dâhil olan insanın bütün dakikalarını bereketlendirir. Her varoluş ve her hareket, bir zaman dilimi içinde meydana geliyor. Hayata geliş ve hayattan gidiş en güçlü iki aksiyon. Ve bu iki keskin dönemeç arasındaki bütün kımıldanmalar zamana tâbi. Zamanı doğru tüketmek dinî bir gereklilik olmanın yanında, hayatı kolaylaştıran ve zihinsel tatmini sağlayan bir zaruret. Plânların, işlerin, mecburi hareketlerin gereken periyotlara sığdırılamaması, zincirleme kaza etkisi yapıyor. Zamanın bir kısmını zayi eden insan, tekrar eden bir kaybedişler sürecine tutsak oluyor. Böyle böyle aksayan, rayına oturmayan bir yaşamsal döngünün içine hapsolan insan, bir müddet sonra mânevî bir çöküşle kontrolü tamamen kaybediyor.

Dini bir mücevher kutusuna benzetirsek, dil, onun anahtarıdır. Fakat mücevhere ulaşmak, onun değerini anlamak için hiçbir zaman yeterli değildir. Öncelikle insanın bir kuyumcu kadar bu mücevher hakkında bilgi sahibi olması ve onu işleyecek kadar hünerli hâle gelmesi gerekmektedir. Bu yüzden asıl manânın açığa çıkması, sadece bilinmesi ile gerçekleşmeyecektir. İmtihan için gönderildiğimiz bu dünyada sınandığımız şeyler ve inanmamız gereken gerçekler arasında sıkıştığımız noktalarda manânın zuhur edişine tanıklık etsek bile dil ile ikna olmak yeterli değildir. Bu yolda hazinesi olmasını isteyenin gerçekten inanması ve kapalı kalan hususlarda dahi tam bir teslimiyet gösterme aşamasına erişmiş olması şarttır. Zira insanın aklının da yaratılmış ve sınırlı olduğunu varsayacak olursak, bazı şeyleri zihni ile açıklayamayacağına ve bu noktalarda gereken teslimiyeti göstermesi gerektiğine de inanmalıdır. Her zaman daha geniş bir açı ve daha büyük bir perspektif vardır. “Din, teslimiyettir” aşamasına geçtikten sonra, artık kişi için bu dünyaya verdiği bütün anlamlar yok olacak ve âlemin pencerelerinden bakma aşamasına erişecektir. Eda Nur Balkan

Çağımızın özgürlük anlayışının çok geniş sınırlar içerisinde yaşanması, topluma elbette dinin yasaklarını kısıtlayıcı gösterecektir; fakat dini yeni öğrenmeye veya dine yeni girmeye karar vermiş bir kişi için ilk öne sürülecek, hatta dayatılacak unsurlar bunlar değildir. Helâl dairenin genişliğinin yanında haram dairenin sınırlarının içine sıkışıp kalmak, şüphesiz ziyanda olmaktır. Kişinin dinin anlamını, Allah’ın (cc) varlığını ve dünyadaki yerini kavradıktan sonra belli ısınma ve yaşama evresi içerisinde bu yasakların nedenleri ile açıklanması, onları çabucak kabullenmesine neden olacaktır.

Yaşamış olduğumuz çağda toplumun hızlı değişimi ve bilimsel süreçlerde yaşanan gelişimlerle beraber dinî anlatım dili bazı noktalarda anlaşılmamaktadır. Mevcut yaşama ve insan profiline uygun bir anlatı geliştirmek demek, dinî ritüelleri değiştirmek ya da anlaşılması gerekenden farklı bir mânâ çıkarmak demek değildir. Bu, ancak var olan anlatının günümüz hitap kitlesinin anlayacağı dil ile aktarım yönteminin yenilenmesidir. Bunu örneklerle açıklayacak olursak, korku ve kurala dayalı dinî anlatım, geçmişte insanları belli sınırlar dâhilinde tutmaya ve yasaklardan uzaklaştırmaya yetmiş olsa bile günümüzde insanları dinden soğutmakta, hatta küçük yaşlardaki çocukların kötü etkilenmelerine ve uzaklaşmalarına neden olmaktadır.

Dinî ritüeller çoğu zaman çeşitli anlamlar kazanmış olsalar da dinin temel anlamda anlaşılması için soyut bilginin kâşifi olmak gerekmektedir. İnsanın varlığının temellerini araması için de birtakım keşfetme arzularının onda uyanması icap etmektedir. Dolayısıyla insan, çıkmış olduğu yolculuğun varış noktasını öğrenmekten ziyade, ilk etapta yolculuğa çıkışını anlamlandırmak ister. Çeşitli zamanlarda bu anlamları onlara açıklamak üzere dünyaya gönderilmiş peygamberler ve kitaplar olmuştur. Bu süreçte iletişimin dil ile sağlanması, özellikle de sözlü anlatım bakımından gelişmiş olan toplumlar için zamanın diline ve hitap edilen toplumun yapısına göre şekillenmiştir.

Yılanı deliğinden çıkaran dil öyle bir araçtır ki, din gibi hassas bir konuda insanın cümlesindeki her kelimesine dikkat ederek konuşmasını gerektirir. Her şeyi somutlaştırma eğilimi gösteren insan için görmediği bir âleme inanmasını beklemek ve belli disiplin kuralları içerisinde Yaratıcı’ya kulluğunu göstermesini istemek için manâların anlaşılmasının sağlanması ve dilin ustaca kullanılması gerekmektedir. Dil, insanın kendini ve etrafındaki her şeyi anlatabilmesi için gerekli olan yegâne şeydir. Din ise varlığımızı anlamlandıran ve bu dünyada oluşumuzu bize açıklayan olgudur. Dolayısıyla dil, dinî anlatımda karşımıza çıkacak en önemli unsur olmaktadır.

Bu aşk git gide kapladı kalplerini ve ilk varlığa, ilk duyguya, ilk mekâna doğru uzayan bir özlem oldu bu. İnsan ruhlar âleminde var edildiğinde, kimseyi bilmez ve kimse tarafından bilinmezken, ilk sevgiyi tatmıştı. Bu sevgi, yaratılmışın Yaradan’a sevgisiydi. Madde, beden, et ve kemik, işin çok sonrasıydı. Bu yüzdendi, dünyaya geldiğinde hiçbir varlık ve hiçbir mekân dindirmedi özlemini. Bu özlemle insanı sevmeyi öğrendi. İnsanı seven, onu Var Edeni hatırladı. Aşk, insanın ilk duygusuydu. Aşk adıyla kıranlar, incitenler, bencilleşenler, çalanlar, yıpratanlar, öldürenler ve ne kadar can acıtan, kan akıtan, kalp dağıtan eylem varsa işleyenler için aşk bir çukurdu, düştüler. Aşk’ı gerçek anlamıyla yaşayanlar, aşkla sevenler, kırmadan, incitmeden, üzmeden ve her şeye hürmetle bakanlar için aşk, insanın özüydü, Rabbiydi, onlar aşka vardılar. Ahsen İlhan

Peki, gerçekten aşka düşenlerle aşka varanlar kimlerdi? İnsan insanı, tabiatı, çocuğunu, kurdu kuşu, rüzgârı sevdi. Bir kadın bir erkeği, bir erkek bir kadını sevdiğinde, kalbe aşk indiğinde, Rabbin emanetini hiçe sayanlar aşka düşenlerdi. Bu duyguyla yakıp yıkanlar, haram bir tutkuda aşkı körükleyenler, aşka düşenlerdi. Sevdikçe her şeyi daha bir sevenler vardı bir de. Birine aşk beslediğinde, onu Yaratanı, onunla birlikte tüm âlemi Var Edeni sezenler, aşka vardılar. Birini sevmekle başlayan bu güçlü duygu, sevilenden sevileni Yaradan’a, O’na vardı. Kalbe sevgiyi nakşedenin bütün bir kâinatı nasıl sevgiyle yarattığını duyanlar, hissedenler, aşka vardılar. Aşkla ve aşkın gerektirdiği üzere herkese ve her şeye şefkatle, sevgiyle bakanlar, dalı kırmaktan, kalbi incitmekten, toprağı ezip geçmekten hayâ eder oldular.

Kimi aşk’a düştü, kimi aşk’a vardı.. Aşk, maddenin içinde sıkışan insanın mânâya ve öze olan tutkusudur. Hiçbir madde insanı varlık hükmünde tatmin etmez ve hiçbir manâ “aşk” kadar insana gerçekliğin tutulamaz ve sınırlandırılamaz olduğu bir imkân tanımaz. Maddeden kaçışla birlikte madde kadar güçlü, hatta ondan daha güçlü bir anlam bulmak ister. Bu, insanın kendi akıl ve kalbinin keşfettiği bir şey değil; bu, insanın yaratılışından bu yana kendiyle birlikte var olan bir şeydir. Allah insanı sevgiyle yarattı ve insan etten, kemikten ve maddeden daha fazla bu sevgiyi benimsedi. İnkâr ve kabul kıstasında bile değildir aşk. Vardır ve bir şekilde yaşanması, varlığın yegâne amacıdır.

Bu aşk’tır… İnsanın da tıpkı kuşlar gibi, “ilk”ini arayıp durduğu ve bulduğunu sandığı şeydir aşk. O var oluşun kudretinde her şeyi bildiği ve inandığı ruhlar âlemine özlemdir. Bir yaratılmışın bir başka yaratılmışa adapte oluşuyla birlikte, bu ilkin, özün, anlamın arayışı başlar. İnsan bir yaratılmıştı ve bir başka yaratılmış olan dünyaya doğdu. Sonra yaratılışının özündeki sevginin keşfine çıktı. Ve tüm ömrü boyunca bazen farkına bile varmadan aradı durdu. Allah çift yarattı insanı. Sevmesi, bilmesi, çoğalması, anlaması ve öğrenmesi için… Daha nice sır ve mânâsıyla çift yaratıldı insan. Sonra birini sevdi, birbirini sevdi, adına “aşk” dedi.

Birini sevmekle başlayan bu güçlü duygu, sevilenden sevileni Yaradan’a, O’na vardı. Kalbe sevgiyi nakşedenin bütün bir kâinatı nasıl sevgiyle yarattığını duyanlar, hissedenler, aşka vardılar. Aşkla ve aşkın gerektirdiği üzere herkese ve her şeye şefkatle, sevgiyle bakanlar, dalı kırmaktan, kalbi incitmekten, toprağı ezip geçmekten hayâ eder oldular. Her şey ilkini arayan bir manâda yaşar gider. İlk mekânı, ilk zamanı, ilk özü… Kuşlar bile ilk yumurtadan çıktıkları yeri arar durur ömürlerince. Sayısız kanat izi bırakırlar semaya, ilk kabuk kırdıkları yeri hiç unutmazlar. Kabuğun ilk çatlama sesini o çer çöp içinde duymuş, ilk kursak deneyimleri orada olmuştur. Bir gün o yuvanın izi bile kalmadığında, oradan geçmeden, oraya uğramadan yapamazlar. Gözleri hep oradadır. Yuva yoktur artık, çer çöp çoktan çürümüştür. Belki başka başka duvarlar örülmüştür. Ama illâ oradan bir geçer kuşlar. Bir bakar, bir yâd ederler…

Sen sadece bir secdeye varıyorsun, sonra Allah sana daha fazla varlığını ve varlığının huzurunu bahşediyor. O ilk namaza başlama sürecinde ve onu takip eden ilk süreçte şeytanın ve nefsin ses perdesi yüksektir. Burada sebat etmek gerekiyor. Tam da geri adım atmanın en yakın olduğu bu yerde ısrarla ileri gitmek gerekiyor. Sonrası bir ferahlık, bir güzellik, bir ümit ki… Sorma! Sen bu kıymetli varlığınla, Allah’ın bahşettiği ruhun ve kalbinle sadece yaşa! İnşallah!

Bütün bu duyguların önce insana uğramasını beklemek, sonra ibadete varmaksa akıl dışı! Önce, sadece Allah’ın emri olduğundan kılarsın, sonra sonra bambaşka lezzetlere kavuşursun. Önce zorlanırsın, şeytanla ve nefsinle başlayan bu mücadele yorar. Aklın ve kalbin daha namazın sırlarını kabul etmemiştir ve sen, bu lezzete gidişte belki o kadar büyük bir arzu duyamazsın. Ama sen sırf Yaratan’ın emri diye kılarsın ve sonrasında gitgide artan bir namaz kılmak özlemine geçiş yaparsın.

Beş vakit Allah’ın huzurunda bulunmak şereftir. Bu şeref, diğer tüm zamanları da aynı şerefe lâyık olabilmek endişeni işler kalbine… Namaz kıldıkça Allah’ı tanımaya, Peygamber’i sevmeye yaklaşır insan. Kalpte dine karşı insan eliyle meydana getirilmiş boşlukları namaz doldurur. Daha önce anlamını bulamadığın her şeyi anlamlı kılmaya başlar. Namaz bedene sıhhattir, akla zenginlik ve ruha şifadır. Kalpte dine karşı insan eliyle meydana getirilmiş boşlukları namaz doldurur. Daha önce anlamını bulamadığın her şeyi anlamlı kılmaya başlar. Saymakla biter mi acaba? Hiç sanmıyorum. Eminim bu satırları okuyan ve bu duyguları bilen dostlardan daha nice maddeler sıralanır buraya…

Telâş ve fevri tarafların törpülenir gitgide. Her şeye daha sakin, daha dingin bir pencereden bakmaya başlamak, başa gelen ani ve olumsuz olaylarla daha sağlam bir başa çıkma yöntemi kazandırır. Secde büyür ve aşılmaz bir mekâna dönüşür. O secdeye vardıkça dünyaya ait olmayan bir huzurla çarpar kalbin.

Yine hastalanır, yine dertlenirsin elbette, bu imtihandır. Ama bu defa bunları karşılayış şeklinde bir değişim vardır. Bu, senin başarın değildir, namazın hediyesidir.

Namaz, haram korkusunu salar kalbe. Haramdan kaçacak bir haslete bürünürsün. Kıldığın namaz bu kaçışta yol açar sana, yardımcı olur.

Öfkelerin dindiği bir iklimdir namaz. O abdestin verdiği serinliği hiçbir yerde bulamaz insan. Namaz kıla kıla daha az öfke duyduğunu, hattâ diğer tüm uç duygularına daha hâkim olduğunu keşfedersin.

Namaz ümittir. Kıldıkça duâlarına kalbin de “Âmin” demeye başlar. Daha önce hiç hissetmediğin bir eminlik duygusu kaplar içini. Namazla birlikte kalbindeki kıskançlıklardan ve kinlerden arındığını hissetmeye başlarsın. Kıskançlıkla bir evliliği ya da bir dostluğu mahvedebilecekken, daha doğru tercihlere yönelir kalbin.

Namaz kılmadan önce fark etmediğin hatâların namazlarla birlikte kalbine dert olmaya başlar. Sanki kendine bir ayna tutmuşsun da farkında olmadığın için düzeltmeye yeltenemediğin bir dolu yanlış, şimdi bu sırlı camda gözlerine yansıyordur. Güzellikleri keşfe çıkartır namaz. Tabiatın, insanların, hatâlı da olsa sevdiklerinin başka başka güzelliklerini keşfetmeye başlarsın.

Gün her zaman 24 saattir. Dünya’nın dönüşü ve mevsimlerin geçişi belli bir ritimle vuku bulur. Bir gün namaz kılarsın. O 24 saatin içinde bir başka zaman yakalarsın. Zaman öyle bir genişler ki… Bakarsın, dakikalar, saniyeler hâlâ aynı sınırda geziniyor ama sen namazsız 24 saate sığdıramadığın güzellikleri bugün sığdırıvermişsin.

Elbette yenileceğiz; birimiz namaz konusunda yenilir, birimiz başka bir ibadeti yapmak hususunda… Ama mühim olan, tekrar tekrar mücadele etmektir bu fısıltılarla! Namaz kılmakla ilgili bazı müjdelerin var olduğu birkaç ayet paylaştım. Ama bu kadar değil tabiî. Hem hadîs-i şerifler de ümit vaat eden bir şekilde namazın ehemmiyetini bildiriyorlar bize. Bunlara ulaşmak da çok kolay. Allah’ın ne güzel müjdeleri var namaz hususunda. Ama namazla birlikte niyet ve diğer tüm amellerimiz de önem taşıyor. Fakat sadece bir kul gözünden, Allah’ın secdesine varanların (gönülden) tadabileceği ve diğer bir kulun da tatmasını isteyeceği bazı güzellikler var namazda. Bunları da kendi penceremden, hissedişimden ve naçizane iç dünyamdan bildirmek isterim. Niyetimi muhafaza eylesin Rabbim, bunu yaşamayı istediğim kadar, yaşayanları görmeyi de kalpten dilerim.

Bir mertebe daha var tabiî, ama uzak bize: Ne yaparsa yapsın namazdan alıkoyamayacağı insanla da uğraşmaz meselâ… Bu cümleleri kalbinizin ya da aklınızın hükmettiği bir ortamda da duysanız, bilin ki bu, nefsin ve şeytanın işi… Nefis içten yıkmaya çalışan bir düşman olduğundan, etkisi de zaman zaman güçlü olabiliyor. Peki, gâyemiz yenilmemek mi? Hayır! Yenilsek de yeniden mücadele etmek için ayağa kalkmak… İşte gâye bu!

Velhasıl, şeytan ve nefis el ele verdi mi, herkese uygun daha nice cümleler bulur ve insanın kalbine musallat eder. Asıl kayıp, şeytanın muhatap bile almadığı durumda olmak. “Namazı boş ver” demiyorsa şeytan, buna gerek olacak kadar yaklaşmamışız demektir.

Arada bir namaz kılana da şeytanın ve nefsin mükemmel (!) saldırıları vardır:

Hiç yapmayanlar düşünsün.

-Sen en sevdiğin işleri bile sürekli yapamıyorsun.

-Bugün de kılmayıver.

-Bugün yüzün yok secdeye varmaya!

Beş vakit namaz kılanla uğraşmıyor mu bu nefis-şeytan ikilisi?

-Namazı bile doğru düzgün kılamıyorsun.

-Her gün kılıyorsun, bir vakitten bir şey olmaz.

-Sen o kadar namaz kıldın, duâların kabul olmadı!

-Bak, namaz kılmayanlar senden daha mutlu!

Namaz kılmak isteyip de kılamayana şeytan ve nefsin kompozisyonu aşağıdaki gibidir:

Herkesin günahı var, senin de bu günahın olsun!

-Ya bir gün elbet kılarsın, acelen ne?

-Namaz kılanların zamanı bol, senin vaktin olsa sen de yapardın!

-Allah affeder!

-Bugün de böyle geçsin, yarın muhakkak başlarsın.

Hiç namaz kılmayana, şeytan ve nefis aşağıdaki tezleri sunar:

Namaz kılınca uçacak mısın?

-Yatıp kalkmakla ibâdet mi olur?

-Namaz kılana kadar git, bir fakiri doyur? (Bu cidden zekice kurulmuş bir şeytan ve nefis cümlesidir. Hemen bütün ibâdetleri bıraktırmak için kullanır. Ama büyük kayıplara gebedir.)

-Bugüne kadar kılmadın, bir şey olmadı, bundan sonra da kılmasan ne olur?

-Namaz kılanları da gördük!

-Bak o namaz kılıyor, ama kul hakkı da yiyor!

-Sen iyi bir insansın, namaz kılmana gerek yok!

Allah’ın varlığına ve birliğine inanan ama ibadetlere hiç uğramayan birine kurduğu cümleyle, bütün ibadetleri yerine getiren ama namaza tembellik edene kurduğu cümleler farklıdır. Bir ateiste çok farklı mesnetler sunarken, namaz kılan ama insanlığıyla kıldığı namazı hiç edene çok daha başka yerlerden saldırır. Ama istisnasız hepimize hazır, kalıp cümleleri vardır. Bizim, hangi cümleyle ikna olduğumuzdan çok, esefle, ikna olmuş olmamız üzücü… Ama o cümlelere birkaç örnek veriyorum. Bilmediğinizden değil, bazen sözlere dökmekle aklın savunma mekanizmasını güçlendirmek mümkün olur. Bazen insanın içten içe bildiğini bir başkasından da duymak, o inancın ve bilginin sağlaması niteliğindedir.

Hiç bugüne kadar namaza yeltenmediysen, şeytanın fısıltısı güçlüdür. Her konuda değilse de bu konuda seni ikna etmişe benziyor. Çünkü ikna olmasaydın, bugün bütün bahanelerini bir kenara atar ve bu huzur ikliminin lezzetine talepkâr olurdun. Şeytanın ve nefsin bu konuda kalıplaşmış ama karışık aklımızı mağlûp edecek kadar etkili birkaç cümlesi vardır. Ama bu cümleleri de öyle herkese söylemezler. Bu cümleler, kişinin imanî ve insanî yönelimlerine göre sarf edilir. Öyle ustaca kurulur ki bu cümleler, nabza göre şerbet vermenin en bâriz örneğidirler.

Nefes aldıkça bitmeyecek şeyler var oysa! Bir yerlerde geçim mücadelesi verilecek, bir yerlerde hastalıklar, bir yerlerde kırılan, incinen gönüller, bir yerlerde güneşi yalnız batıranlar ve birilerine hasret yaşayanlar… Bunlar hiç beklenmedik bir şekilde tekrar ede ede sarmalıyor ömrümüzü. Hep bir kaygı olacak içeride… Hep bir korku bizimle yoldaş… O zaman durmalı işte!

Daha önce de dile getirmiştim, baktım hâlâ eskimemiş. Hâlâ anlatımda en büyük destekçim: İbadet, dünyanın telâşından sıyrılıp durmak ve kendini anlamaktır… “Hiç yorulmadım” diyen var mı? Tükenmişliği hissetmeyen var mı? Hep bir anlamlandıramama hâli ile kompleks duygu girdilerinin kölesiyiz. Duygular birbirleri arasında görünmezler ama sağlam nakışlarla bağlılar. En uç duygular arasında anlık geçişlere müsaidiz. Yoruluyor, tükeniyor ve yolu kaybediyoruz. Tüm çıkış duygularımızı besleyen görüşlerimiz, ideolojilerimiz, biriktirdiklerimiz ve doğumdan bugüne gördüklerimizle bir karşıtlık mücadelesi içindeyiz. Bu sahip olduğumuz her şey, birilerine kızmak ya da onlarla amansız kavgalara tutuşmak için birer dayanak. Hâlbuki bu kavgaların kazananı yok, kaybedeni çok!

Yoksa safi ibadetle insan olunmaz. Ya da çok iyi bir insan olup da “Bu bana yeter” demekle, ibadete hiç uğramamakla da insan ve kul olunmaz. Ve hiçbirimiz, hiçbirini kusursuz ve mükemmel yapamayız. Kulluk ve insanlık bir gayret alanıdır. Biz yalnızca gayret ederiz. Takdir Huda’nındır. O hâlde şimdi namazla ilgili destek plânımı yürürlüğe koyabilirim, değil mi? Namaz kılan herkesin mükemmel olmadığını, kılmayan herkesin de imansız olmadığını yeteri kadar dile getirdiğimi düşünüyorum. Sadece namaz kılmak isteyen ya da istemeyen, ama bu satırlara denk gelen bir canı, namazla ilgili bir kıpırdanışa davet etmek istiyorum.

İbadet, insanın kendine çalışmasıdır. Ne bir başkası içindir, ne de Allah’ın (cc) buna ihtiyacı vardır (haşa). İbadet, insanı iyi insan olmaya götüren bir yoldur. İç huzuruna ulaşmada ve Allah’ın rızasını kazanmada vesiledir. Bu, inancımızın bir gereği, kulluğun şükrü ve şartıdır. Fakat ibadet etmek ile ediyor görünmek ne kadar ince bir çizgiyse, ibadet etmekle her kusurunun kamufle edildiğini zannetmek de gafletin bir başka şeklidir. Bu yüzden, tekraren ve defaatle yinelemem lâzım ki, beni ibadetlerime yakışan insanlığım kurtarırsa kurtarır. Beni ya da seni… Yani bizi…

Sadece birkaç ayetle yola çıktığımızda bile, namazın önemi ve değeri ruha nüfuz ediyor. Fakat kılmak istediği hâlde kılamayan, namaz kılmayı istemek arzusuna erişemeyen, bu güzelliği henüz keşfetmemiş ya da inanç eksikliği ile uzak durmayı tercih ettiğini zanneden pek çok kişi var. Hemen son cümleye bir derinlik kazandırmak gerek: “Namazdan uzak durmayı tercih eden değil, tercih ettiğini zanneden”… Bütün ibadetler için bu böyledir. Bütün güzellikler ve hayırlarda insan ancak “maruz” kalabilir. Yani hiç kimse kendi bilinciyle bir ibadeti ya da hayrı yapmamayı tercih edemez. Ama tercih ettiğini zanneder. Bu aslında nasipsizliktir. Fakat bir dipnota ihtiyaç var! İbadet eden, namaz kılan herkes nasipli ya da dosdoğru anlamına gelmiyor bu. Bunu elbette ben tayin edemem. Kendimi bile belli bir mertebe ya da kategoriye koyamam. İbadetlerim ya da yapmaya çalıştığım hayırlı amellerle, yanlış ve günahlarımı bir matematik hesabına tâbi tutamam. Bu hesaptan kendimi kârlı ya da zararlı çıkaramam. Niyetimi bile kesin bir yargı hâlinde iç sesim dışında beyan edemem. Ben, bir kul olarak, sadece gayret ederim. Gayretimin takdirini de Yaradan’a bırakırım.

“Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler.” (Müminûn, 2)

“Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve âhiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.” (Tevbe, 18)

“Onlar namazlarını vaktinde kılarlar.” (En’âm, 92)

“Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir.” (Bakara, 45)

Varlık vücuda gelip tamama erdiğinde Allah insanoğlunu bismillah lafzına temsil etti. İnsanın endamını “elif’ harfin­de de görürüz, kaşıysa ters dönmüş bir “nun”a benzer. Yine ağzı “mim”e, tekbire kalkan elleri “cim”e benzer. Ağzını süs­leyen iki sıra dişinin bir sırası “sin”, diğer sırası “şın” harfini andırır. Hasılı insanoğlu Allah’ın kudret elinden çıkmış bir mektup gibidir, gönlü Allah’ın hikmet kaleminin yazı yazdığı bembeyaz bir kâğıda benzer. Öyle ki insan rükûa vardığında bedeni “kaf’ harfini, uzandığında ayakları “kef’ harfini oluş­turur. İnsan rükûa vardığında beliren ve kudret kelimesine ait olan “kaf’ harfi, ne hikmettir ki kul secdeye vardığında vahdet, yani birlik kelimesinin “dal” harfine dönüşür. Rükûa varıp da “kaf’ olan insanın iki gözü, “kaf’ harfinin iki nok­tasıdır. Böylece insan rükû sayesinde iki cihanın sırlarını görür. İnsanın kaşı Kaf Suresi’nin meddine de benzer. Pes doğrusu, Allah’ın kudretindeki kemale bakın! Ihlas kelimesi­nin “sad” harfindeki beyazlık, insanın alnıdır sanki; Allah’ın bahşettiği ne büyük bir ikram, ne büyük bir lütuftur bu! İn­san bedeni denen şu tılsım ne acayip, içinde binlerce gizli hazine var. Özellikle de esma ilminin sırları insan bedenin­de tezahür eder. Zaten insan “insan” olduğunda melekler bile ona muhtaç olurmuş. İnsanın dışında bile Allah’ın bunca tezahürü tecellisi varsa sen bir de içinde neler vardır, onu düşün! Müminler ibadete sarıldıklarında kalpleri birer Kâbe olur. Dünyanın nakşı işte böyle mümin insanların umman gibi gönlünün aynasında resmedilmiş hâlde durur. Böyle insanlar cihanı kendinde temaşa eder, eşyanın sırrı gözüne zahir olur. 

“Kitaba sımsıkı sarılanlara ve namazı dosdoğru kılanlara gelince, şüphesiz Biz, iyiliğe çalışan (erdemli) kimselerin mükâfatını zayi etmeyiz.” (A’râf, 170)

Çayırlardaki sümbülleri, kara topraktaki kızıl gülleri ya­ratan odur. İnce bakışlı gözlerin rehberi, kendi içine yönelen gönüllerin kılavuzu odur. Gerçek maksut ve tapınılacak ma­kam odur. Var olan her şey onun lütfuyla var olmuştur. Bir avuç toprağa can verip yürütür, denizlerde türlü türlü inciler yaratır. Ne sırdır bu ki basit bir topraktan yaratılan insanı dilerse irfan denizine hâkim kılar. Nasıl ki bir katrede bütün umman, bir zerrede koca güneş tezahür ediyorsa Allah’ın hikmetini lütfettiği insanoğlunda da onun has kudreti gö­rünmektedir.

Tek mutlak varlık olan Allah tasavvur edilemez; hakikat­le hakkı da ancak o bilir. Onun hâkim olduğu varlıklar âle­minde dünya, miktarca bir noktadan bile azdır. Az olsun, çok olsun dünya malının Allah katında bir zerre kadar kıymeti yoktur. Allah’ın cemali emsalsiz ve yeganedir, celaliyse tükenmemiş ve tükenmeyecektir. Baki olan sadece Allah Teala’dır, beka onun zatındadır, dünya fanidir, işte o kadar!

O Allah ki halka rahmet olarak Kadir gecesini vermiştir. Diller Allah’ın emriyle konuşur, gökler onun zikriyle dö­ner. iki cihanı iki delil bilenin, Allah’ın birliğinden şüphesi olmaz. Ahireti düşünmeyi alışkanlık hâline getirenler, gökyüzü dolabının dönerken çıkardığı sesleri duymaya başlar. Diğer yandan günahtan gözleri kör olanlar ne görürler ne işitirler, her şeyden habersizdirler. Göz yüceliklere açılmadıkça fanı dünya ehli yüksekleri göremez. Duanı Allah’a et, böylece yüce âlemlere yüksel. Bu var­lık denizinin müşkülü hallolmaz, geri kalmış bir akıl ucuna bucağına erişemez bu denizin. Ama Allah’ın kulları Hak yo­lunda Hakk’ı gaye edinirlerse onlara bizzat mabutları Allah, yol gösterir.

İster hayvan olsun, ister insan, isterse de cin; hakikati bil­me konusunda hepsi sersem ve sarhoş gibidir. Çünkü varlık sahnesine yeni çıkan bu mahluklar, kendilerinden öncesini ne bilsin? O yüzden akıl rüzgârı hakikat bahçesine varamaz, öyleyse sen yürü var, Allah’ı bilmekte üstat ol; daha Bir’i bilmiyorsan, diğer sayıları nereden bileceksin? Dünyanın sahibini bilen dünyayı biliyor demektir, diyerek ancak ifade edebiliriz; bu ilmi daha fazla açıklamak çok zordur.

Dünyayı yok iken var eden bu kudret, ne muhteşem bir kudrettir, Allah Allah! O Allah ki Hamid’dir, Hâmid’dir, Hayy ve Ebededir. Vahîd’dir, Vâhid dir, Ferd ve Samed dir. [övgüye layıktır, ebediyen yaşam sahibidir, sonsuzluğun ta kendisidir. Birdir, tektir, biriciktir, kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktur]. İki cihan ve güneş Allah’ın cemaline peçedir, onun güzelliğini örter. Nitekim güneşe bakalım, onun da ışığı zatına perde değil midir? Ama Allah’ın cemali sıfatlarına, özelliklerine yansımıştır; sıfatlan zatının ışığını yansıtır. Allah’ın sıfatı sonsuz zevklerin yansıdığı bir aynadır ki akıl ve anlayış sa­hipleri o aynada bizzat Allah’ı görür. Ama her göz bakamaz o aynaya! O aynaya bakabilmek için saf ve temiz gözler gerek­lidir. Kirli gözler perde altında kalıp kör olmuştur, demek ki bu aynayı seyretmek de gözü açıklara kalmıştır! Allah’ın nuru yağ olup güzellerin güzellik kandilini yak­mıştır. Cisme can, donuk ve cansız bedenlere hayat vermiş­tir. Yaya benzer bu gökler ve ok misali bu kayar yıldızlar, me­teorlar Allah’ın varlığına ve birliğine işarettir.

Dördüncüsü, onların Rahman dileseydi biz onlara ibadet etmezdik ve ‘Allah dileseydi ortak koşmazdık ‘ [ En’âm/148] sözleri, eğer Allah Teâlâ putlara tapmayı terketmemizi emretseydi terkederdik, ama bize onlara tapmamızı emretti, mânasına gelir. Onlar, ancak Allah’ın emri ile putlara taptıklarını iddia ediyorlardı. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman ‘Babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti’ derler” [el-A‘râf/28] Onlar meşiet kelimesi ile rıza manasını kastediyorlardı. Şöyle diyorlardı; Allah Teâlâ eğer bizden ve babalarımızdan razı olmasaydı, bizi ve babalarımızı bu halde bırakmazdı, Onlar, tercih etmiş oldukları yolda bırakılmalarından, Allahın kendilerinden razı olduğu mânasını çıkardılar. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah ise onların iddialarını reddetmektedir: Onlar yalnızca tahminde bulunuyorlar. “De ki: Allah kötülüğü emretmez”’ [el-Arâf/28]. Biz bu konuyu “Müşrikler dediler ki: Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız O’ndan başkasına tapardık” “Müşrikler dediler ki: Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız Ondan başkasına tapardık. Hiçbir şeyi O’na rağmen haram da saymazdık. Onlardan öncekiler de İşte böyle davranmışlardı. Peygamberlerin görevi açık seçik tebliğden başka bir şey değildir” (en-NahI, 16/35). En doğrusunu Allah bilir.

Üçüncüsü, onların maksadı, inatla inkâr etmeleri sebebiyle müslümanların kendilerini azapla tehdit etmelerine delil getirmekti: Biz ancak Allah’ın dilemesiyle inkâr ettiğimiz halde Allah nasıl azap eder? Eğer O, putlara tapmayı terketmemizi dileseydi, mutlaka terkederdik. Allah bizden inkâr etmemizi istediği için inkâr ettik. Öyleyse bize neden ceza versin? Cenâb-ı Hak onların iddialarını şöyle iptal etmektedir: Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, yalnızca tahminde bulunuyorlar. Yani onlar iddialarında cehalet gösteriyorlar, Allah’ın onlardan küfrü dilediği için küfrettikleri sözlerinde yalancıdırlar. Allah ancak onların kötüyü tercih etmeleri ve kötü vesilelere sarılmaları sebebiyle kendilerine bu yolu açmıştır. Meselenin aslı şudur: Âsiler, fasıklar ve kâfirlerin hiçbirinde, yapacağını yaparken Allah’ın onu yapmasını dilediğine dair bir bilgi yoktur. Yani yapacağını yaparken Allah öyle dilediği için yapmamaktadır. Dolayısıyla bu gerekçe ve bu konuda söyledikleri sözlerin hiçbir dayanağı yoktur. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.

İkincisi, bu konuda onlar doğru olsalar bile, ciddi değil ancak eğlenmek ve alay etmek için böyle konuşmaktadırlar. Dolayısıyla onların maksadı insanların kafalarındaki doğruları karıştırmak ve reddetmekti. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “İnsan, ‘Ben öldükten bir süre sonra sahiden yeniden hayata döndürülecek miyim?’ diyor” [Meryem/66] O insanın söylediği bu söz haktır ve doğrudur, fakat o bunu alay etmek ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmek için söylemektedir. Görmez misin ki Allah bundan dolayı ona öğüt vermekte ve şunu hatırlatmaktadır: “İnsan düşünmez mi ki, daha önce hiçbir şey değilken biz onu yaratmışızdır?” [Meryem/67] Buna göre onların sözleri zahirde doğru olsa bile, inkâr etmek ve hakkı bulandırmak amacıyla, alay etmek ve eğlenmek için böyle söylüyorlardı. Haber verdikleri açısından ve asıl niyetleri bakımından bakıldığında onlar yalan konuşmaktadırlar. En doğrusunu Allah bilir.

Münafıkların “Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah’ın elçisisin” sözleri doğru idi, fakat içlerindekini haber vermeleri açısından bakıldığında yalandı, çünkü sözlerinin zahiri, kalplerindeki ile ulaşmamaktadır. Dolayısıyla Allah’ın onları yalancı sayması, her ne kadar onların “Sen gerçekten Allah’ın elçisisin” sözleri doğru olsa da, sözlerinin kalplerindekinin aksi olması sebebiyledir. Bu iki ihtimal düşünüldüğünde ayet ihtimal yoluyla onların lehine delil olmaz. Fakat her iki ihtimali birlikte düşündüğümüzde onlar yalan söylemektedirler. Bundan dolayı Allah, onlar yalnızca tahminde bulunuyorlar, yani yalan söylüyorlar buyurmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

Birincisi, onların Rahman dileseydi biz onlara ibadet etmezdik sözleri doğrudur. Çünkü onların Allah dileseydi putlara tapmayı bırakacakları, fakat onlara tapmayı Allah dilediği için taptıkları şeklindeki sözleri, böyle olduğuna dair kendilerine gelen bir habere dayanarak söylemektedirler, dolayısıyla doğrudur. Cenâb-ı Hakk’ın Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, yalnızca tahminde bulunuyorlar buyurmasına gelince, muhtemelen Mutezilenin söylemiş olduğu şu sebepten dolayı Allah onları böyle isimlendirmektedir: Kâfirler, küfür Allah’ın dilemesiyledir, Allah kendileri için imanı değil küfrü dilemiştir. Halbuki Allah onlardan küfrü değil, imanı diler. Onlar, kendilerine verilen haberin aksini İleri sürdüler, bu bakımdan onlar yalancı konumundadırlar. Muhtemelen onlar, haber verdikleri şeyin aksini düşündükleri halde böyle söylemişlerdir; o da şudur: Mutezilenin söylediği gibi küfür Allah’ın dilediği davranışlardan değildir, Allah ancak imanı diler. Fakat onlar, kendilerini imana davet eden müslümanların davetini reddetmek ve küfürden vazgeçmemek İçin şunu söylüyorlardı: Allah bizden imanı değil de küfrü istediğine göre nasıl iman ederiz ve küfrü nasıl terkederiz? Bir şeyden olduğu gibi haber vermek doğru olandır. Fakat haber verenin kalbinde ve inancında, söylediğinin aksi olursa, o içindeki haber doğrudur. Ancak içindekini haber vermesi açısından bakıldığında ise yalandır. Nitekim Cenâb-ı Hak meal en şöyle buyurmaktadır: “Münafıklar sana geldiklerinde, ‘Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah’ın elçisısin’ derler. Hiç kuşkusuz senin kendi elçisi olduğunu Allah elbette biliyor; ama Allah tanıklık eder ki münafıklar (inandık derken) kesinlikle yalan söylemektedirler” [Münâfikûn-1]

Zuhruf,20. “Rahman dileseydi biz onlara ibadet etmezdik, dediler. Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, yalnızca tahminde bulunuyorlar.” Rahman dileseydi biz onlara ibadet etmezdik, dediler. Mûtezile, Allah’ın kâfirden küfrü değil, ancak imanı dilediğini bu âyetin zahiri anlamına bağlar. Çünkü kâfirler Allah Teâlâ’nın kendilerinden küfrü dilediğini, putlara tapmayı bırakmalarını dilemediğini iddia ediyorlardı. Çünkü Rahman dileseydi biz onlara ibadet etmezdik, dediler. Yani Allah bizim putlara tapmayı terketmemizi dileseydi terkederdik, fakat O bizim putlara tapmamızı diledi, Allah Teâlâ onların bu iddialarını reddetmekte ve şöyle buyurmaktadır; Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, yalnızca tahminde bulunuyorlar. Yani onlar ancak yalan söylüyorlar. Bize göre ise bu ayet birkaç şekilde yorumlanır.

İnsan iman sayesinde varoluşu­na yönelttiği “Niçin?” sorusunun en sahih cevabını bulur; böylece aklın tefekkürü kalbin tefakkuhuna evrilir ve insan hikmete ulaşır. Hikmetle birlikte doğru düşünme ve hük­metme, hadiselerin inceliklerini kavrama ve nefsin afetlerini anlayarak onlara karşı tedbir alma feraseti gerçekleşir. Burada çok önemli bir hususu daha vurgulamak gerekir. Karakter inşasının hedefi olan ahlaki davranışların kazanılmasında sadece aklî aktiviteye dayanmak yetmez. Çünkü vahyin inşa metodu salt epistemolojik bir faaliyet değildir. Bu sebeple insan, inşaya muhatap olduğu her aşamada İlahi inayete de muhtaçtır. Bu durum, vahyin karakter inşa metodunun metafizik karakterli olmasından kaynaklanmaktır. Akıl ancak ilahi nur sayesinde hakikati idrak edebilir. İlahî nura mazhar olmak ise iman ve ibadetin sonucunda meydana gelen hidâyet sayesinde gerçekleşir. Doç. Dr. Yasin Pişgin

İnsan hikmet sayesinde hakla batılın, güzel ile çirkinin, yalan ile doğrunun arasındaki farkı anlar ve hakka yönelme ve batıl olandan kaçama konusunda bir manevî yöneliş haline vasıl olur. Allah’tan korkar, nefsinin ayıplarını görür, ibadete ve ahirete meyledişi artar, dünyanın ve şeytanın saptırıcı cazi­besine karşı daha mesafeli durmaya gayret eder. Özetle diyebiliriz ki, aklın inşasının amacı insanı, “ Onlar ayakta dururken, otururken, yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler (ve şöyle derler:) “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” [Âl-i imrân, 3/191] hakikatine erdirmektir. Böylece insan Allah’ın, gökleri, yeri ve bu ikisinin içinde bulunanları yaratmasındaki hikmete erer. Kur’an’da alamet olarak isimlendirilen bulgular üzerinde düşünmek insanı Yüce Yaratıcı hakkında bir şuura sahip kılar. Bu şuur aşkın değerlere ve yüksek hakikatlere ilgi ve yönelişin temelini oluşturur. İlgi ve yönelişin sonucu ise bağlanma arzusudur. Bağlanma arzusunun belirdiği anda gerçekleşen karakter inşa halkası ise imandır.

Aklın inşasının neticesi hikmettir. Akıl, tecrübe ve doğru yargının bir hâsılası olan hikmet olumlu karakter özelliklerinin başıdır. Hikmet sayesinde akıl, dinî dünyanın kendisine ait ruh ve mantığını anlayabilecek konuma yük­selir. Eşyanın hakikatinin kendisiyle anlaşıldığı hikmet; aldın, dolayısıyla da karakter inşasının başlangıcı sayılabilir. İnsan ancak aklın inşa edilmesi sayesinde şehvet ve gazap kuvvetini kontrol altına alabilir. Genel olarak sözde ve fiilde hak üzere olmak şeklinde tanımlanan hikmet, aynı anda bilgi ve davranışla ilgili olmasından dolayı ilahi ahlak ile faiklanmak (ahlak-ı ilahiye ile tahalluk) olarak da ifade edilebilir. Bu itibarla Yüce Allah Kur’an’da; “Allah, hikmeti üflediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.” [Bakara-269] buyurarak hikmete vasıl olmanın insana pek çok erdemi kazandıracağını ifade etmiştir. Ayrıca hikmetin de kitap gibi Allah tarafından vahyedildiği, Hz. Peygamberin insanlara kitapla birlikte hikmeti de öğrettiği, [Bakara, 2/129, 151; Âl-i tmrân, 3/148,164; Mâide, 5/110; Cuma, 62/2] kitap gibi hikmetin de Allah katından indirildiği [Bakara, 2/231; Nisâ, 4/113] veya Allah tarafından peygam­berlere verildiği [Bakara, 2/251; Âl-i imrân, 3/81; Nisâ, 4/54; Lokman, 31/12; Sad, 38/20] ve hakka davetin ancak hikmet ekseninde gerçekleşebileceği [ Nahl, 16/125] de Kur’an’da ifade edilmektedir.

Genelde karakterin özelde de aklın inşasının asıl ama­cı bu öze nüfuz ederek insanı kemale erdirmektir. Gerek karakterin gerekse aklın inşasını; sırf zekânın ve hafızanın inşasına indirgemek, hakikati elde etmeyi salt entelektüel ve epistemolojik bir eylemden ibaret görmek ve böylece düşünce aksiyonunu rasyonel şablonların kıskacına almak, insanın varoluş amacını gerçekleştirmek şöyle dursun; onu bu amaca yönelmekten bile alıkoyan Bundan dolayı; Kuranın inşa sisteminde aklın tefekkürü insanı maddeden manaya, şehadetten gayba, enginden aşkına doğru evirir. Başka bir deyişle akıl somut âlemi algılama kabiliyetine soyut âlemi idrak etme yeteneğini de ekler. Bunun gerçekleşmesi için Kuran, insanı öncelikle madde üzerinde düşünmeye teşvik eder. Böylece insana varlıktaki kemal ve cemali fark ettirir; insana bu cemalin ve kemalin sahibinin kim olduğu soru­sunu sordurur. Bu aşamadan itibaren dışa dönük zeka içe dönük bilinci harekete geçirir ve Rûm suresinin 30. âyetinde Allah’ın fıtratı olarak ifade edilen din üzerine yaratılan in­san tam da Allah’ın; “Hakka yönelen bir kimse olarak tüm varlığını dine çevir.. .” emrinin gereğini yerine getirir ve İman eder. Dolayısıyla diyebiliriz ki, gerçek düşünce; iman ve teslimiyeti doğurur, doğurmalıdır. Çünkü ruhi gelişime hizmet etmeyen düşünce etkinliğinin, fazla bir ahlaki de­ğeri yoktur. Ruhi boyut üzerine temellenen aklın inşası, insanın verdiği kararları ve gerçekleştirdiği eylemleri tetkik süzgecinden geçirmesini sağlar. İnsan, aklın inşası ile aceleci­lik, ihtiras, bencillik, bağnazlık, partizanlık ve fanatizmden; hâsılı insan dimağını adeta bir sarmaşık gibi saran bütün batıl bağlarından kurtulur.

Aklın inşasının amacı, sadece maddî düşünme gücünü ya da hafızaya ilişkin zekâ faaliyetlerini geliştirmek değildir. Bu inşanın gayesi, en geniş dairesinden kuşatmak suretiyle insan fıtratını yaratılışın anlam ve hedefleri çerçevesinde yeniden ve bütünsel bir şekilde yapılandırmaktır. İnsan benliğinin ya da şuurunun iki ayrı yöne bakan iki boyutu vardır. Salt zekâ insan bilincinin, maddeye dönük olan kısmında yer alır. Bundan dolayı da insanın manevî varlığını ifade etmede yeterince kapsayıcı bir anlam alanına sahip değildir. Başka bir ifadeyle o, insan bilincinin dış kısmında bulunmasından dolayı maddî, yatay ve mekanik işlere yönelik bir fonksiyon icra eder. İnsan bilincinin derin kısmında ise davranışlarımıza gerçek hedeflerini tayin etme gücüne sahip olan ve gerçek karakterimizin özünü teşkil eden derin bilincimiz ve manevî özümüz bulunmaktadır. İnsanın asıl benliğini ve fıtratının ve karakterinin özünü oluşturan merkez de burasıdır.

Yani, Allah (c.c.) insan olmanın getirdiği farklı haller dolayısıyla anne-babanın yanlış algılayıp kırıldıkları kasıtsız söz ve tavırlarınızı, onların altında yatan niyet ve tasavvurlara göre değerlendirir. Diğer yandan en büyük günahların da Allah’a şirk koşmak ve ana-babaya asi olmak olduğu haber verilmiştir. O nedenle ana-babaya gösterilecek hürmetin ve onlara yapılacak  iyiliğin mükafatı o denli büyük olacaktır. Dikkat edilirse, İslam’ın Allah’a iman ve kulluk mertebesinden hemen sonra ana-babaya iyi davranma mertebesini koymuş olduğu görülür. Hadîs-i şeriflerde de buyuruldu ki, “Ana-babasına hizmet edenin ömrü bereketli ve uzun olur. Onlara karşı gelenin, asi olanın ömrü bereketsiz ve kısa olur.” (Ey Oğul İlmihali, Ana-Babaya İtaat Faslı, 147. madde) Anlaşıldığı üzere Müslümanların en önemli vasıflarından birisi ana-babaya sadık kalmak ve onlara karşı iyi davranmaktır. Müslüman doğmamıza ve Müslüman yetişmemize sebep olan ana-babamızın kalbini kırarsak cennete girmemiz düşünülebilir mi? İyilik ederek anne ve babanın rızaları alınmaya çalışılmalıdır!

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘of!’ bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!’ diyerek dua et.”(İsrâ suresi, 23-24)

Müslümanlar olarak anne ve babalarımıza sahip çıkmamız her fırsatta onların gönlünü almamız ve onların ihtiyaçlarını karşılayarak cevap vermemiz Allah’a karşı olan kulluk bilincimiz ve onlara karşı olan kulluk sorumluluğumuzdur. Allah’a ibadetle ana-babaya iyiliği ardı ardına sıralayan Kur’an, ana-babadan biri veya her ikisi çocuklarının yanında ihtiyarlayacak olursa onlara güzel sözler söylemeyi, “öf” bile dememeyi ve onlar için dua etmeyi tavsiye etmektedir.

İnananlar, ancak onlardır ki Allah anılınca yürekleri titrer, onlara ayetleri okununca da inançlarını arttırır ve Rablerine dayanırlar. Enfâl Suresi 2

Netice olarak, fiziksel yapısı sağlıklı olan birisi, sürekli küfürler yağdıran, aksi, geçimsiz ve problemli bir karaktere sahipse, yani duygusal ve sosyal açıdan sorunlu ise, sağlıklı kabul edilemez. Diğer yandan, ruhen çok sıhhatli olmasına rağmen, şekeri sürekli yükselmekte ve kalbi teklemekte olan biri için de sağlıklıdır, diyemeyiz. Zihinsel yönü çok sıhhatli olduğu halde, cinsel tercihlerinde sapıklığa düşmüş olan kimseler de, sağlıklı kabul edilemez. Gelişim alanlarının her biri, birbirini sürekli etkilemekte ve birbirinden sürekli etkilenmektedir. Bu sebeple, ancak tüm alanlarda iyilik gösteren kimseler hakkında “sağlıklı” ifadesini kullanabiliriz. Bu alanlardan birinde bile sıkıntı varsa, o kişi tam anlamıyla sağlıklı sayılamaz.

Duygusal açıdan sağlık, bireyin, doğum/ ölüm, zenginlik/ fakirlik gibi olumlu ya da olumsuz hadiselerle, en güzel şekilde başa çıkabilmesi, değişen şartlara uygun, doğru davranışlar ve tepkiler geliştirebilmesidir. Duygusal sağlığı yerinde olan kimseler, mutlu, kendine güvenen, etrafındakiler için külfet olmayıp, bilakis çözüm üretebilen insanlardır. Bu kişiler, üzücü ve zorlu durumlardan ötürü ümitsizliğe kapılmazlar ve nice sıkıntıyla baş edebilirler. Cinsel açıdan sağlık, kişinin cinsel hayatıyla ilgili biyolojik yapısında bir sıkıntı bulunmaması, cinsel rollerini kabul halinde olması, cinsel tercihlerini doğru yapması ve her türlü sapkınlıktan uzak, dengeli bir cinsel hayat sürdürmesi demektir. Erkeklerin erkek gibi, kadınların da kadın gibi davrandığı, kendi rollerini sevinçle kabullendiği ve helal daireden ayrılmadığı bir toplumda, genel huzurun çoğu tesis edilmiş olur. Toplumların sağlıklı ve uzun ömürlü olmaları, büyük ölçüde, bireylerin cinsel sağlığıyla ilgilidir.

Zihinsel açıdan sağlık, zekâ düzeyinin normal sınırlar içinde ya da üstünde olması, mevcut kapasitenin en iyi şekilde kullanılabilmesi ve düşünme, algılama, değerlendirme, hatırlama gibi zihinsel aktivitelerin, bir problem olmaksızın işlemesidir. Böyle kişiler, üstün oldukları zekâ alanlarında (sözel, matematiksel, sanatsal, bedensel zekâ gibi ) son derece başarılı olur ve topluma faydalı, nice işler yaparlar.

Dil açısından sağlık, kişinin konuşmayla ilgili yapısının (beyin, dil, dişler, damaklar, dudaklar, ses ve bunlar arasındaki koordinasyon) sağlıklı olması ve bu sağlıklı yapıyı en uygun şekilde kullanabiliyor olması anlamına gelir. Dil sağlığı yerince olan bir insan, söyleyişte, seste ve konuşma akışında bozukluklar göstermez. Dilini en doğru şekilde ve problemsiz kullanabilecek durumda olan böyle kişiler, dil açısından sağlıklı kabul edilirler.

Sosyal açıdan sağlık, kişinin toplumdaki diğer insanlarla ilişkilerinde saygı, sevgi, hakkaniyet, mesuliyet, yardımlaşma, paylaşma, gibi önemli kavramları, bir ölçüsüzlük olmaksızın, denge halinde yaşayabilmesidir. Böyle kimseler, saygıdeğer olurlar ve toplum tarafından kabul görürler. Aranan, özlenen, görüşlerine değer verilen bir insan olmak, sosyal sağlık ile mümkündür. Sosyal yönü sağlıklı olanlar, sadece insanlarla değil,  canlı ve cansız tüm mahlûk ile de iyi geçim halindedirler ve hakka riayet ettiklerinden, sevilirler.

Hareket açısından sağlık, vücuttaki eklemlerin ve kasların hareket ederken bir sıkıntı yaşamaması, kendisinden beklenen bilinçli ve refleks hareketleri en rahat şekilde gerçekleştirebilmesi demektir. Böylece hem kol, bacak gibi büyük kaslar, hem de parmak ve yüz kasları gibi küçük kaslar, hareket ederken zayıflık ve acizlik yaşamazlar ve kişi, hayatını devam ettirmesi için gerekli bir çok işi, başkalarına muhtaç olmadan yapabilir. Oturmak, kalkmak, kol ve bacakları kaldırıp indirmek, adım atmak, koşmak, gözleri açıp yummak, gülmek, kaş çatmak… gibi nice hareket, yerli yerinde devam ettiğinde, kişi hareket açısından sağlıklı kabul edilir.

Fiziksel açıdan sağlık, vücudun baş, gövde, kollar ve bacaklardan meydana gelen yapısında bir sıkıntı bulunmaması, mevcut her bir hücrenin, dokunun, kasın ve organın tam, en güzel şekilde çalışır halde ve birbiriyle uyum içinde bulunmasıdır. Böylece, genel olarak vücudun fiziksel yapısında bir hastalık söz konusu olmadığından, kişi fiziksel olarak sağlıklı kabul edilir.

Allah, insanı mükemmel bir biçimde yaratmış ve onun tüm uzuvlarına müthiş bir kuvvet ihsan etmiştir. Kolay kolay bozulmayan, uzun seneler boyunca vazifesini yapmaya devam eden bu organlar, çoğunlukla fıtrata aykırı yaşama alışkanlığının kurbanı olmakta ve hastalanmaktadır. Sevgili Peygamberimiz, Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselâm, bu gerçeği de şu hadis-i şerifleriyle bildirmişlerdir: “İki nimet vardır ki, insanların çoğu onların kıymetini takdir edemez: Sağlık ve boş vakit.” 

Sıhhat ve afiyet üzere olmak, çok büyük bir nimettir. Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa sallalâhu aleyhi ve sellem, bu hakikati şöyle dile getirir: “Sizden hanginiz, canı ve malı emniyet içinde, vücudu sıhhat ve afiyette, günlük azığı da yanında olduğu halde sabahlarsa, sanki bütün dünya kendisine verilmiş gibidir.” ( Tirmizi, Zühd, 34)

En bilindik anlamıyla sağlık, vücudun hasta olmaması, sıhhat ve afiyet içinde bulunmasıdır; fakat sağlığı, sadece vücudun esenliği olarak düşünmek yanlıştır. Çünkü insan; bedeni, hareketleri, sosyal tepkileri, duyguları, konuşması, zihin yapısı ve cinsel özellikleri ile bir bütündür ve asıl olan, bütünün sıhhatidir. O halde, tam bir sağlık tanımı yapmak istersek, şunu söylemeliyiz: “Sağlık, bir insanın tüm gelişim alanları açısından, tam bir iyilik hâlinde bulunmasıdır.” Dünya Sağlık Örgütü de sağlık tanımını yaklaşık bu şekilde yapmıştır: “Sağlık, sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedenen, rûhen ve sosyal yönden tam bir iyilik hâlinin bulunmasıdır.”

Ailesinden koparak arkadaş çevresinin içine atlayan bir genç, bu davranışıyla çoğu zaman, kendisini bir türlü beğendiremediği babasına tepki göstermektedir. Giydiği kıyafetler, konuşma tarzı ya da tercih ettiği meslekler dolayısıyla, sürekli olarak acımasız eleştirilere maruz kalan ve ailesi tarafından onaylanmayan birinin, devamlı takdir gördüğü, çok sevildiği ve beğenildiği arkadaş ortamına akması, gayet normal bir sonuçtur. Kabul görmek isteyen bir insanın, çevresindekilerin farklı alışkanlıkları, fikirleri ve inançları karşısında, “saygıyla kabul eden” bir tavır içinde olması beklenir. Bu kabul ediş elbette topluma zarar veren, ahlâk ve huzuru bozan davranışlar için geçerli değildir. 

Her insan, kabul görme ihtiyacıyla doğar. Yeni doğmuş bir bebek, gelişinden memnun olacak bir annenin, sevgi dolu kucağına muhtaçtır. Bunu özellikle dile getiriyoruz zira doğurmayı hiç istemediği bebeğini aldıran ya da doğurur doğurmaz öldüren hasta ruhlu anne sayısı her geçen gün artmakta. Annesinin kabulüyle kendini huzur içinde hissedecek olan bebek, ardından anne sütünü, sevilmeyi, kendisiyle sohbet edilmeyi ve nice güzel duyguyu da tadacaktır. Tüm bu güzellikler, onun ruhsal gelişiminin seyrini belirleyecek olan önemli faktörlerdir. Normal şartlarda her anne, Allah vergisi bir sevgi ve şefkatle, çocuğunun bu ihtiyacını karşılar. Annesi ve ailesi tarafından bu güven duygusuyla büyüyen insan, daha sonra sırasıyla okulda, iş yerinde ve toplumun bir çok farklı kesiminde kabul görmek ister. Her yaş döneminde önemli olmakla birlikte, özellikle buluğ çağına denk gelen zamanlarda saygın ve beğenilen biri olduğunu hissetmek çok mühimdir.

Allah her kulunu farklı kabiliyetlerle donatmıştır. Kimi insanlar güzel sese, kimileri üstün bir el becerisine, kimileri ritmik becerilere sahiptir. Bazı insanlar çok iyi bir matematik kafası taşırken, bazıları son derece yüksek bir sözel zekâ ile dünyaya gelirler. Kimi insanlar hareketlerde çok başarılıdır, kimi insanlar sezgide… Hâsılı kabiliyetler çeşitlidir ve ilgi alanlarımızı belirleyicidir. Her insan, istidatlı olduğu alana doğru meyleder. İstidatlar eğitimle geliştirilebilir ve bizden taşarak topluma faydalı olmamıza yardımcı olur. Bir insan kabiliyetlerini keşfeder, nerelerde, kimler için kullanabileceğini fark eder ve kendisine uygun bir hizmeti / işi yapmak üzere sosyal ortamda görev alırsa, işte o zaman mutlu ve güvenli olur. Çünkü mutlu olmak için her insanın saygı, kabul ve takdir görmeye ihtiyacı vardır. Buradan anlaşılıyor ki ruh sağlığını olumlu etkileyen faktörlerden biri, kabiliyetleri yerli yerince kullanabilmektir. Bunun aksine, kişi kendindeki yetenekleri fark etmez, nerede nasıl faydalı olabileceğini bilmezse, ruh sağlığı da bu durumdan olumsuz etkilenecektir. Böyle birisi işe yaramadığını düşünecek, değersizlik ve güvensizlik hissedecektir. Bu hislerin tamamı, ruh sağlığıyla ilgili negatif sinyallerdir.  Kabiliyeti olmayan bir alanda çalışmaya zorlanan kişilerden yeterince verim alınamaz. O halde herkesin, kendi becerikli olduğu işte istihdam edilmesi son derece önemlidir. Böylece çalışanlar mutlu, işverenler memnun, toplum düzeni ve ekonomisi iyi durumda olur. 

 Ruh sağlığı, alışkanlıklarımızın gelişmesinde belirleyicidir. Alışkanlıklarımız da ruh sağlığımızın iyi ya da kötü yönde ilerlemesinde belirleyicidir. Meselâ alkol alışkanlığı, daha çok mizaç olarak zayıf, kırılgan, zorluklara gelemeyen ve kaçmayı tercih eden kimselerin yatkın olduğu bir durumdur. Kişi, maddi ve manevi yönden zarar göreceğini bildiği halde kendini alamaz ve bu kötülüklerin pençesinden kurtulamaz. Diğer yandan, bu kötü alışkanlıktan kurtulmadığı sürece, ruh sağlığı daha da bozulur. Rabbimizin helâl kıldıklarını ve hoşlandıklarını alışkanlık hâline getiren kimselerde, ruh huzurlu ve sakin olur. Böyle kimselerin ruh hastalıklarına yakalanma oranı da kesinlikle çok daha düşüktür.  

Alışkanlıklar, hem yetiştirilme tarzının hem de karakterin etkisiyle seçilip tercih edilen, sonra da sürekli ve vazgeçilmesi zor hâle gelen davranışlardır. İyi ya da kötü, faydalı  ya da zararlı olabilirler. İyi ve faydalı alışkanlıklar ruh sağlığını olumlu etkilerken, kötü ve zararlı alışkanlıklar da ruhumuzu olumsuz etkiler. Kötü alışkanlıkları olan kişilerin genellikle mutsuz, güvensiz ve dengesiz olduğunu görürüz. Aksine iyi alışkanlıklara sahip insanlar da pozitif enerjileriyle sevgimizi ve saygımızı kazanırlar. Kişi, ruh sağlığını olumsuz etkileyecek bu alışkanlıklardan kendini kurtaramadığı sürece, daha dengesiz, daha zayıf ve daha sağlıksız olmaya devam eder.

Yanlışların doğru, haramların helâl, çirkinliklerin güzel, günahların sevap diye sunulduğu ailelerde yetişen insanların vicdanlarının sağlıklı olması; hak, edep, kulluk, ibadet gibi önemli kavramları öğrenip hayata geçirmesi çok zordur. İslam temelinden mahrum, Kur’an ve sünnetten habersiz, suçları meslek zannederek yetişen çocuklar, yetişkin birer insan olduklarında da hakka riâyet etmekte, kurallara uymakta zorlanırlar. Çoğu zaman taşkın ve yanlış davranan kimseler olurlar ki bu sağlıklı bir durum değildir. Dolayısıyla toplum tarafından dışlanır ve sevilmezler. Sonuç olarak söylemek gerekirse, ruh sağlığı, yetiştirilme tarzından etkilenen hassas bir konudur. Sağlıklı insanlar tarafından yetiştirilen kişilerde, ruh sağlığının korunması; sağlıksız insanlar tarafından yetiştirilenlerde ise ruh sağlığının bozuk olması kuvvetle muhtemeldir.

Çocuk, anne ve babasını taklit ederek büyüdüğünden, onlardaki her türlü müspet ve menfi davranışları almaya meyillidir. Yengeçlerin yan yan yürümeyi annelerinden öğrenmesi gibi, çocuklar da sevmeyi, sevilmeyi, telaşlanmayı, sabretmeyi, kızmayı ve nice başka davranışı ebeveyninden öğrenirler. Namaz kılma/kılmama, kitap okuma/okumama, diş fırçalama/fırçalamama, yatağını toplama/toplamama gibi birçok alışkanlık da ailede öğrenilir. Öğrendiğimiz bu davranış ve alışkanlıklar, ruh sağlığımız için faydalı ya da zararlı olarak, insanlarla iletişimimizi ve olaylar karşısındaki duruşumuzu şekillendirir. 

Bir de ailesi olmayan, yetiştirme yurtlarında, kimsesiz çocuk evlerinde büyümek zorunda kalan çocuklar vardır ki onların durumu çok daha zordur. Bu tip yerlerde çalışan kimselerin rûhen sağlıklı olmaları, görevlerini yaparken sağlıklı yaklaşımlarda bulunmaları çok büyük önem taşır. Aksi taktirde zaten kimsesiz olmanın verdiği büyük keder ve yalnızlık hissiyle dolu olan bu çocuklar, bir de dengesiz ve kötü insanlardan zarar görmüş olurlar ki ne büyük bir vebaldir.  

Bazı ailelerde çocuk bastırılarak, söz hakkı tanınmayarak, sürekli eleştirilip kusurları yüzüne vurularak yetiştirilir. Bu tip ailelerde büyüyen çocukların mizaçları genellikle içe kapanık ve güvensiz olur. Çok nadiren, eğer çocuk yaratılıştan dominant yani baskın bir karaktere sahip ise o zaman da sürekli isyan ve itiraz eden, kendini savunmak zorunda kalan biri olur ki her iki durum da sağlıklı değildir. Ailelerin doğru yaklaşım ve dengeli bir tavır içinde olmaları, çocuklarını, Allah’ın emaneti bilerek, kulluk şuuruyla yetiştirmeleri son derece önemlidir. Bunu yapabilmek, ancak ruh sağlığı yerinde anne ve babaların harcıdır. Buradan anlaşılır ki ruh sağlığı bu yönüyle, bazı genetik hastalıklarda olduğu gibi, kuşaktan kuşağa aktarılan bir şeydir. Sağlıklı bireylerin doğru usûllerle yetiştirdiği çocukların, genel olarak sağlıklı olmaları beklenir. 

Kimi ailelerde çocuk, evin biricik ilgi odağıdır ve merkeze alınarak büyütülür. Özellikle seneler boyunca hasretle bekleyen ve mesela on beş sene sonra çocukları olan bir ailede ya da beş altı kız çocuğu olduktan sonra, nihayet bir erkek çocuk verilen ailelerde, bu tip yetiştirme yanlışlarına daha fazla düşüldüğü görülür. Böyle çocuklar, ya her istedikleri yapıldığından ya da fazlaca korunup kollanarak yetiştirildiklerinden, karakter zaafı ile büyürler. Bu kişiler, inatçı, ilgi odağı olmaya alışmış, her istediğini elde edebileceğini zanneden, “dünya benim için dönüyor” diye düşünen bencil kimseler olmaya yatkındır. Dolayısıyla sağlıklı bir tavır geliştirmekte zorlanırlar, uyumsuz ve doyumsuz olurlar.  

“Ey İnsanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifa ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur’an) geldi.” (Yunus 57) Kur’an-ı Kerim’de yer alan ayetler, netice olarak dünya ve ahiret saadetinin elde edilmesini vazederken, öğüt ve nasihat muhtevalı bazı ayetlerle de iki cihan saadetine götürecek hususlara özel olarak dikkat çekilmektedir. Tıpkı Hz. Lokman a.s.’ın oğluna nasihatlerinin yer aldığı ayetlerde olduğu gibi.

Netice itibariyle insanın yaratılışının ana gayesi Allah Teâlâ’ya ibadet etmek ve O’nu tanımak olunca, bunun temini için öğüt, nasihat ve hatırlatmaya zaruri ihtiyaç vardır. Yüce Mevlâ’nın kelamı olan Kur’an-ı Kerim de baştan sona bir öğüt ve hatırlatma kitabıdır. İman, sâlih amel ve kâmil bir insan olmayı merkeze alan Kur’an ayetleri, önceki ümmetlerin hallerinden ibret alınmasını öğütlerken, dünyanın geçiciliğini, asıl varılacak yerin ise ahiret yurdu olduğunu hatırlatmaktadır. Nitekim Kur’an’ın isimlerinden olan “zikr” ve “mev’ıza”; hatırlatma, öğüt ve nasihat demektir: “İşte bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir öğüttür. Şimdi siz bunu mu inkâr ediyorsunuz?” (Enbiyâ 50)

Ayet-i Kerime’deki öğüt ve hatırlatmanın muhatabı iman edenlerdir. Müminlere yönelik bu öğüt ve hatırlatma onların gaflete düşmemesi, imanlarının kuvvetlenmesi ve bilmediklerini öğrenmeleri içindir. Devam eden ayette ise öğüt ve hatırlatmanın en ileri şekli ve temel hedefi; insanın yaratılışının ana gayesi açıklanmaktadır: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 56).

Yüce Mevlâ, kendi aralarında sözleşmiş gibi gönderilen peygamberleri alaya alan ve azgınlıkta sınır tanımayan önceki ümmetlerin hallerinden bahsettikten sonra (Zâriyât 52-53), ayetin devamında aynı muameleye maruz bırakılan Rasul-i Ekrem s.a.v.’e yine de öğüt vermeye ve hatırlatmaya devam etmesini şöyle bildirmektedir: “Sen yine de öğüt ver, hatırlat. Çünkü öğüt/hatırlatma müminlere fayda verir.” (Zâriyât 55)

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zalim, çok cahildir.” (Ahzâb 72)

“Birbirinize bir emanet bırakırsanız, emanet bırakılan kimse onu sahibine versin ve (bu hususta) Rabbi olan Allah’tan korksun.” (Bakara 283)  Emanet; ruhî ve bedenî kabiliyetler, marifetullah, dinî vecîbeler ve mükellefiyet anlamlarına gelir. Ahzâb suresinde belirtildiği üzere göklere, yere ve dağlara arz edilen, fakat insanın yüklendiği emanet budur:

Kur’an-ı Kerim, peygamberlerin bu sıfatlarına çeşitli vesilelerle işaret eder. (Arâf 68; Şuarâ 107, 125, 143, 162, 178; Duhân 18). Bu hususa örnek olması kabilinden, Asr-ı Saadet’te Allah Rasulü s.a.v.’e düşmanlık besleyenlerin, “el-Emîn” vasfından dolayı değerli eşyalarını kendisine emanet etmeleri tarihî bir vakıadır.

Bunun temini için başta Sahabe Efendilerimiz (Allah Tealâ onlardan razı olsun) olmak üzere, nesilden nesile günümüze kadar bu anlayışı ve yaşantıyı şiar edinen âlim ve âriflere tâbi olmak, onların rehberliğinden istifade etmek kaçınılmazdır. Zira Efendimiz s.a.v.’in anlayışı, yaşantısı ve güzel ahlâkı, bu ümmetin âlimleri ve takva imamları tarafından hem satırlara hem de sadırlara ilmek ilmek işlenmiş ve günümüze kadar taşınmıştır. Müminlerin sahip olduğu veya olması gereken bütün güzel meziyetlerin zirve noktası Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’dir. O’nun ahlâkının yüceliğine (Kalem 4) ve ümmetinin önünde üsve-i hasene (güzel örnek) oluşuna (Ahzâb 21) bizzat Kur’an şahitlik etmektedir. Bu minvalde, Efendimiz s.a.v.’i örnek aldığımız ve ahlâkıyla ahlâklandığımız kadar O’na tâbi olmuşuz demektir. Müminlerin sahip olması gereken ve Rasul-i Kibriya s.a.v.’in şahsında zirvesini bulan meziyetlerden birisi de “emanet” kavramıdır. “Emn” kökünden gelen emanet; “güvenmek, korku ve endişeden emin olmak, güvenilir olmak, güvenilen bir kimseye koruması için bırakılan maddi ve manevi hak” gibi anlamlara gelmektedir. Aynı zamanda peygamberlerin sıfatlarından olan “emanet”, onların son derece güvenilir kimseler olduğunu ifade eder.

Yüce Mevlâ, insanoğlunu mahlukâtın en şereflisi olarak yaratmış ve onu türlü meziyetlerle donatmıştır. İnsanoğlu imtihan gereği iki tercih arasında serbest bırakılmıştır. Yaratılış gayesine uygun davranan, yani Âlemlerin Rabbi’ne iman ederek O’nun emri doğrultusunda hayatını tanzim eden müminler sonsuz nimetlerle müjdelenirken, nefsine tâbi olup fıtratına aykırı davrananlar ise ebedî azap ile ikaz edilmişlerdir. Yani insan, ya nefsine tâbi olup şeytanın oyuncağı olacaktır ya da Rabbine kul olup huzur bulacaktır. Rabbinin rızasını hedefleyen müminlerin, Allah Rasulü s.a.v.’e tâbi olmadan hedeflerine ulaşabilmeleri mümkün değildir. Allah Rasûlü s.a.v.’e tâbi olmak ifadesinden ne anlamalıyız? Hz. Peygamber s.a.v.’e tâbi olmak sadece sözlü bir beyandan ibaret değildir. Tâbi olmak, en genel ifadesiyle Allah’ın dinini, Rasulullah s.a.v. gibi anlamak ve yaşamaktır.

“Kim bir kötülük yapar yahut (günah işleyerek) kendine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı ve merhametli olarak bulacaktır.” (Nisâ 110)

Her kul, Allah’a karşı olan edebini korumalıdır. İçiyle ve dışıyla bir olmalıdır. İnsan Allah’a karşı iki yüzlü olmamalı, onun emirlerini tutmalı, yasaklarından da kaçınmalıdır. Kul, Cenab-ı Hakk’ın sevgisinden başka her şeyi gönlünden uzaklaştırmalıdır.

Zamanın değişmesi, din kardeşlerinin tavırlarının farklılaşması, hanımının davranışlarının kötüleşmesi, işlediğin günahlar yüzünden başına gelmektedir. Hatta binek hayvanının huyunun kötüleşmesi, ezberindeki sureleri veya ilmin bir kısmını unutman; Kur’an tilavetinden mahrum olman bile işlediğin günahların sonucu olarak başına gelmektedir. Bazan bir günahın cezası, onun benzeri başka bir günaha düşmek olur. Günahlar büyüdüğü zaman böyle olur. İyi işlerde de durum böyledir. İyilik iyiliğe götürür. Hayra koşmak, kötülükten kaçmak ancak Yüce Allah’ın yardımı ile mümkündür.

Günahta ısrar etmenin uğursuzluğu olarak sadece kulun dünyada başına gelen cezalar olsaydı bile, bu ona yeterdi. Bu cezalar farklı şekillerde olur. Günahta ısrar eden kimse için zenginlik, fakirlik, sağlık ve hastalık duruma göre birer ceza şekli olabilir. Günahı terk etmenin faydası olarak da bu ceza şekillerinin zıddı olan şeyler bile yeterli olurdu. Gerçekten kul, işlediği günahlar yüzünden maddi ve manevi rızıklardan mahrum olur. Kulun lanetlenmesi, yüzünün kararması veya malının noksanlaşması değildir. Asıl lanet, kulun bir günahtan çıkıp onun benzeri yahut ondan daha kötü başka bir günaha dalmasıdır. Tevbe etmede, günah işlemedeki halinden daha aciz olma! Şunu bil ki, günaha dalan insanın tevbeye de gücü vardır; bunu unutma!

İmam Gazalî rh.a. günahların âfetleri ile ilgili şunları söylemiştir: Ne mutlu o kimseye ki, öldüğünde günahları da kendisiyle birlikte ölür (kimseye kötülük bulaştırmadan gider). Denilir ki: Günahların en büyüğü, bir kimsenin hiç tanımadığı ve hiç görmediği kimselere (arkalarından çekiştirerek, gıybetlerini yaparak, kınayarak) zulmetmesidir. Kim Yüce Allah’a itaat ederse, Allah Tealâ her şeyi onun emrine bağlar. Kim de isyan ederse, Cenab-ı Hak onu her şeyin hizmetine koşturur ve her şeyi ona musallat eder.

https://youtube.com/watch?v=AARuYFAO_IY

Mümin, yaşadığı her olaydan öğüt almakla sorumlu olduğu gibi, ‘‘iyiliği emredip kötülükten men ederek’’ başkalarına öğüt vermekle de yükümlü tutulmuştur. Tarih boyunca gönderilmiş olan tüm peygamberler, hayatlarının sonuna kadar yaşadıkları toplumlardaki tüm insanları Allah (c.c.)’nun beğeneceği ahlakı yaşamaya davet etmişlerdir. Rabbimiz, Firavun gibi inkâr içerisinde olan bir kimseye dâhi, güzel ve yumuşak söz söylenerek öğüt verilmesini bildirmiştir. Hz. Mûsâ (a.s.), Rabbimizin bu emri gereği Hz. Hârûn (a.s.) ile birlikte Firavun’a giderek onu hak dinini yaşamaya çağırmıştır. Müminler Kur’an’ın çizdiği yol üzere hem öğüt alırlar hem de öğüt verirler. Lakin kendi hayatımızda uygulamadığımız öğüdün muhatabımızı asla etkilemeyeceğini bilmemizde fayda vardır.

Kâinatta hiçbir olay kendi başına ve tesadüfi değildir. Hiçbir olay Allah’ın bilgisi haricinde gerçekleşmez. Bir yaprağın dalından düşmesi dâhi Allah’ın bilgisi dâhilindedir. Her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın yarattığı insana neyin fayda vereceğini ve de neyin zarar vereceğini bilmesi ve bunun için insana hatırlatmalarda bulunması ancak O’nun merhametindendir. Rabbimiz kullarının hidayet yolunu bulmalarını ve istikamet üzere kalmalarını, neticesi olarak da ahiret saadetine erişmelerini ister. İşte, müminin tüm dünya hayatının çabası bu eksen üzerine kuruludur. Dünya üzerinde, Allah’ın merhametinden uzak kalmak kadar kötü bir şey olamayacağının bilincinde olan mümin, tüm hayatını O’nun hoşnut olacağı biçimde tanzim etmeye gayret eder. Hayatın en umulmadık zorluklarına karşı kendisini ve ehlini korumaya çalışırken ve kalbinin mutluluk içinde sükûn bulduğu zamanlarda mümin, Allah’ın kendisinden hoşnut olmasını önceler.

Müminler, kendileri için arınma ve rehber olan Kur’ân-ı Kerîm’in öğütlerine karşı duyarlılık gösterirler. Zira bu öğütlerin tutulmasının Allah’a yaklaşma ve Allah’ın kendilerinden razı olması için bir vesile olduğunun farkındadırlar. Rabbimiz Kur’an’da, öğüt ve hatırlatmanın yalnızca iman sahiplerine fayda sağlayabileceği şöyle bildirilmektedir: ‘‘Sen öğüt verip hatırlat; çünkü gerçekten öğütle hatırlama, müminlere yarar sağlar.” (Zâriyât suresi, 51:55)

Öğüt, dilimizde “bir kimseye yapması veya yapmaması gereken şeyler için söylenen söz ve nasihat” anlamına gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de ise, “iyi ve hayırlı işlere davet, kötü ve hayırlı olmayan şeylerden alıkoymak, bir işi sadece Allah rızası için yapmak” olarak tanımlanır. Kur’ân-ı Kerîm, tüm insanlığı Allah’a imana davet eder. İman edenlerin de iman ettik demelerinin yeterli olmayacağını, imanın ispatının gerekli olduğunu vurgular. İmanın insan hayatına yansımasının da iyiliğe davet ve kötülükten alıkoyma olduğunu nasihat eder. …Size orada (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi? Size uyaran da gelmişti…(Fâtır suresi, 35:37) ayeti ile de bu nasihatlerin ne kadar süre ile geçerli olduğunu bize hatırlatır. İnsana verilen süre bir ömürdür ve bunun iyi değerlendirilmesi gerekmektedir.

Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu evrensel prensiplerden biri de ahde vefadır. Ahd, bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, talimat vermek, söz vermek, emir, talimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz demektir. Kişinin verdiği söz, yaptığı ahd, ister Allah’a, isterse insanlara karşı olsun, onda sabit kadem olunması ve sözün gereğinin yerine getirilmesi gerekir. Çünkü Yüce Allah, “Ey iman edenler! Yaptığınız akitlerin gereğini yerine getirin…” (Maide Sûresi, [5:1]); “…Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir,” (İsra Sûresi, [17:34]) diyerek insanları uyarmaktadır.

Kur’an’ın en hayati mesajlarından bir başkası da insanlığın tek bir kaynaktan geldiği ve eşit olduklarıdır. İnsanların karışıp kaynaşması için farklı milletlere ayrıldığı; ancak üstünlüğün yaratılış farklılıklarında değil, Allah’a karşı iyi birer kul olmakta olduğu prensibidir. Kur’an, Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır,” (Hucurat Sûresi, [49:13]) ayetiyle bu önemli konuya parmak basmaktadır. Bununla bağlantılı olarak da canlılar, bilhassa insanlar için çok önemli bir mesaj olan yaşamın muhafazası hususundaki ayet de hatırlanmalıdır: “Kim, (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.” (Maide Sûresi, [5:32])

Düşünmek farzdır. Bizlere lütfedilen nimetlerin farkında olmak, bu şuurla her an hamdetmek, şükretmek, durumundayız. Dilimizden dökülen hamd ve şükür kelimeleri, hiç kuşku yok ki, çok önemli ve değerli… Ancak yeterli değil. Elimizdekini ihtiyaç sahipleriyle paylaşmak zorundayız. Zorundayız çünkü elimizdekilerin asıl sahibi değil emanetçisiyiz. İhtiyaç sahipleri nasıl yoklukla, yoksullukla, yoksunlukla imtihan ediliyorsa, bizler de bize lütfedilen bütün o nimetlerle imtihan ediliyoruz. Her şeyin sahibi Allahtır. Madem emanetçiyiz; olmayandan esirgediğimiz her şeyi aslında gaspetmiş oluyoruz.

Bütün bu açık delillere rağmen, Allah’ın kolaylaştırıp, gönderdiği kitabına rağmen, doğru yolu gösteren rehberlerine rağmen, insanoğlunun bu azgınlığı nedendir. Mutlak bir olan Allah varken, bu Bir’in dışında beliren bu putlaşma çabaları nelerdir? Kendi nefsinin istekleri için, Allah’a kulluktan vazgeçen ve unutan, O’nun yarattığı canlı ve cansız bütün mahlȗkatı yok eden ve bunu yapmada sınır tanımayan insan, tek bir sorunu vardır. O da insan olduğunu unutmasıdır. Kolay varken, zoru seçmesi, öğüt almaması ve de Allah’ın kendine bahşettiği nimetlerin farkına varmaması, varamamasıdır.

Allah, bizlerden bu iki isteğinin nasıl yapılması gerektiğini, peygamberlerini göndererek ve onlara uygulatarak bize göstermiştir. Peygamberler, insanlığın öğretmenleridir. Elimizde başucu kitabımız ve bize doğruyu, faydalıyı, adaleti, iyiyi, güzeli gösteren rehberlerimize uyduğumuz sürece yolumuz aydınlık olacaktır. Allah’ın bize gönderdiği din ilahîdir ve eğilip bükülemez, ayrıca peygamberleri de doğruluk rehberleridir; onların dışında yol gösterici rehber kabul edilemez.

Yine Allah (c.c.) insana kolaylık olsun diye kitaplarını ve onun uygulayıcısı peygamberlerini göndermiştir. Gönderdiği kitabında insan için gerekli bütün belge ve dokümanlar mevcuttur. Yanlış yapmıyalıyım diye defalarca gerekli ikaz ve uyarılar vardır. İkaz ve uyarılara uymayanların akibetlerinin nasıl olduğunu, nasıl hüsrana uğradıklarını, bize haber verir. Gönderdiği kitabını düşünüp, öğüt almamız için kolaylaştırır ve bizden iki şey ister.

  1. Kendisine kulluk
  2. Canlı ve cansız bütün mahlukata şefkat ve merhamet göstermemizi ister.

Bütün kainatı, bütün mahlȗkatı yaratan Allah (c.c.), insanı yaratırken diğer canlılardan farklı yaratmıştır. Bu farkın en belirgin özellikleri şunlardır. Akıl, irade, hissetme ve ünsiyettir. Yine diğer canlılardan farklı olarak insana el ve dil verilmiştir. Hayır ve şer; her işimizi, elimizle yaparız, dilimizle de yaptırmaya çalışırız. Ayrıca isteklerimizin olması için, içimizden gizlice ya da alenen dua ederiz. Kaçanın da kovalayanın da Allah‘tan yardım istemesi bunun içindir.

Biliyorum…
Bu da herkes gibi benim seferimdir.
Yapraklar çevrildi bir bir.
Ömürler tükendi bir bir.
Sendedir ümidim, Sendedir neşem, Sendedir yarınlarım…
Ebedî hayatımın baharları
Sendedir sadece Sende.
Ne olur…
Unutturma bana seni.

Yarattığın hayat güzeldi.
Ölümüm de güzel olur inşallah.
İmanla göçeriz inşallah.
Ölümüm de güzel olur inşallah.
Unutturma bana Seni..
Unutturma bana Seni…
Ben unutsam da kendimi..
Ne olur Allah’ım!
Unutturma bana Seni… / Selim Gündüzalp

“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlar iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.”(Nisâ suresi, 4:36)

https://youtube.com/watch?v=e27r_ya45f4

Dünyada bir insanın sahip olabileceği güzellikler:

  1. Her şeyin gerçek sahibi, yaratan, yaşatan, öldüren, rızık veren ve tüm ihtiyaçlarını karşılayan Rabbini doğru şekilde tanıyıp ona inanmak.
  2. Gerçekleri bilmek ve bilinçli bir yaşam sürdürmek için bilgi sahibi olmak.
  3. Helal rızık kazanma vesilesi olan meşru ve güzel bir işte çalışmak.
  4. Mutluluğunu ve sevgisini paylaşabileceği, huzuruna sebep olacak bir ailenin olması.
  5. Birlikte ibadet edip sosyal faaliyetleri yapabileceği bir topluluk veya bir cemaat içinde bulunup dostlarının olması.

Kulun arzu ettiği her şeyin sahibi Allah’tır. İsteyen ondan isteyecek, o da dilediğine, dilediği kadar verecektir. İstemenin usulünü ise, bize yine Rabbimiz öğretmektedir: “Onlardan, ‘Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru!’ diyenler de vardır.” (Bakara suresi, 2:201)

Sâlih amel kavramını ise şöyle anlamak lazımdır.

  1. Yapılan işin meşru olması: Yani dinimiz tarafından yapılması yasaklanmış olan hiçbir iş sâlih amel olamaz.
  2. İşin yapılması: Kim hangi işi yapıyorsa o işi en iyi şekilde yapmak için çalışmalıdır. İşte o zaman yapılan işler insanın mutluluğuna vesile olur.

İnsan daima mutlu olmayı hedefler ve mutlu olmak için de çaba sarfeder. Ancak insanların mutluluk algıları da değişiktir. Kimine göre mutluluk dünya zenginliği veya dünyada istediğini engelsiz yaşayabilme arzusudur. İslam’a göre mutluluk ise, sadece dünyanın değil, sonsuz ahiret hayatının güzelliklerine kavuşmaktır. Bunun için de aşağıdaki ayette “mümin” ifadesi yer almıştır ki, bu şekilde gerçek mutluluğa ancak iman ile kavuşulabileceği ifade edilmiştir.

Kur’an, kadın olsun, erkek olsun her kim güzel işler yaparsa karşılığında hem dünyada hem de ahirette mutluluğun yakalanacağını öğütler: “Erkek veya kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve mükafatlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz.” (Nahl suresi, 16:97)

Kur’an’ın en hayati mesajlarından bir başkası da insanlığın tek bir kaynaktan geldiği ve eşit olduklarıdır. İnsanların karışıp kaynaşması için farklı milletlere ayrıldığı; ancak üstünlüğün yaratılış farklılıklarında değil, Allah’a karşı iyi birer kul olmakta olduğu prensibidir. Kur’an, Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır,” (Hucurat Sûresi, [49:13]) ayetiyle bu önemli konuya parmak basmaktadır. Bununla bağlantılı olarak da canlılar, bilhassa insanlar için çok önemli bir mesaj olan yaşamın muhafazası hususundaki ayet de hatırlanmalıdır: “Kim, (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.” (Maide Sûresi, [5:32])

İlahî kelamın ilan ettiği önemli bir diğer evrensel mesajı da son peygamber Hz. Muhammed (sav)’in bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamber olmasıdır. Allah (cc), bunu şöyle ifade buyurmuştur: “De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın elçisiyim. Ondan başka tanrı yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah’a ve ümmi Peygamber olan Resulüne – ki o, Allah’a ve onun sözlerine inanır iman edin ve O’na uyun ki doğru yolu bulasınız.” (A’raf Sûresi, [7:158])

Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu evrensel prensiplerden biri de ahde vefadır. Ahd, bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, talimat vermek, söz vermek, emir, talimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz demektir. Kişinin verdiği söz, yaptığı ahd, ister Allah’a, isterse insanlara karşı olsun, onda sabit kadem olunması ve sözün gereğinin yerine getirilmesi gerekir. Çünkü Yüce Allah, “Ey iman edenler! Yaptığınız akitlerin gereğini yerine getirin…” (Maide Sûresi, [5:1]); “…Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir,” (İsra Sûresi, [17:34]) diyerek insanları uyarmaktadır.

Kur’an’da insanlığa sunulan diğer bir prensip ise doğruluktur. Sözde, özde, fiilde, insanlar arası muamelelerde hep doğru olunması istenir. Nitekim Kur’an, bu hususa şöyle işaret buyurur: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı da gitmeyiniz. Çünkü Allah, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.” (Hud Sûresi, [11:112])

Diğer bir önemli Kur’an ilkesi, toplumun düzenini sağlayan adalet prensibidir. Adalet, düzgün hareket etmek, hak yememek, dengeyi gözetmek, doğruluktan ayrılmamak, doğru yoldan sapmamak gibi insani ve sosyal değerlerin bir bileşkesidir. Kur’an mutlak adaleti emreder. Bu hususta inanan inanmayan, yakın uzak, zengin fakir ayırımı yapmaz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyan edilir: “…Yakınınız dahi olsa söylediğiniz zaman adaletten ayrılmayınız…”(En’am Sûresi, [6:152]);“Ey iman edenler! Allah için adaletle şahitlik ediniz. Kendinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa, (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayınız.) Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Onun için nefsinizin hevasına uyup da adaletsizlik etmeyiniz. Eğer (şahitlik ederken) dilinizi eğip bükerseniz veya doğruyu söylemezseniz, muhakkak ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa Sûresi, [4:135])

Bu prensiplerin arasında çalışmakta yer alır. Çalışmak, Allah’ın ezeli kanunudur. Kur’an, bunu şöyle ifade etmektedir: “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. Onun çalışması yakında görülecektir. Sonra ona tastamam karşılığı verilecektir.” (Necm Sûresi, [43:39-41])Bu ayetler insanın ancak çalışmak suretiyle ilerleyebileceğini, dünya ve ahiret saadetinin anahtarlarının meşru yolda çalışmak olduğunu ifade etmektedir.

İnsanlığa doğru yolu gösterip, onları dünya ve ahiret saadetine eriştirmek için, Yüce Allah’ın indirmiş olduğu son ilâhî kitap Kur’an-ı Kerim’dir. O, yüce gayeler ve hak hedefler için indirilmiş bir kitaptır. Şu ayetler bunun en çarpıcı örnekleridir: “Elif. Lam. Mim. O kitap (Kur’an); Onda asla şüphe yoktur. O, muttakiler için yol göstericidir.” (Bakara Sûresi, [2:1-2]); “(Ey Muhammed!) İşte bu (Kur’an), ayetlerini inceden inceye düşünsünler, akıl sahipleri (aklını kullananlar)da öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübârek bir kitaptır.” (Sâd Sûresi, [38:29]) Yani Kur’an muttakilere hidayet kaynağı olarak, okunması, üzerinde düşünülmesi, anlaşılması, ihlasla açıklanması ve ibret alınıp hayatta tatbik edilmesi için gelmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de, yaklaşık yirmi kadar ayette Allah (cc), doğrudan “Ey insanlar!” diye bütün insanlığa hitap etmektedir. Bu hitaplarda, Allah’ın varlığına[1], insanlığın bir gün hesap vereceğine[2], insanların tek kaynaktan geldiğine[3], insan olmaları haysiyetiyle insanların eşit ve birbirlerine denk olduklarına[4], insanların mallarının ve canlarının korunması gerektiğine[5], Hz. Muhammed (sav)’in bütün insanlığa Peygamber olarak gönderildiği[6] ve neticede herkesin hesap vereceği bir zamanın geleceğine[7] dair evrensel mesajlar vardır. İnsanın yaratılışından beri var olan ve çağımızda baş döndürücü bir hal alan değişim karşısında, 1400 küsur yıl önce inmiş olan Kur’an-ı Kerim’in bu evrensel prensipleri Müslümanlara ve hatta insanlığa her konuda yol gösterdiği için çok önemlidir. Bunları yakından incelediğimizde, genel prensipler olduğunu ve her zaman bütün insanların uygulayabileceği türden ilkeleri içinde barındırdığını görmekteyiz.

Nimet de ihtiyaç da mümin için bitmeyen sermayedir. İhtiyaç hali, her an Âlemlerin Rabbi’ne yönelmesi, O’na şükredip, niyazda bulunması, başa gelene sabır, kanaat ve rıza göstermesi için fırsattır. Nimetler ise hayatı kolaylaştıran, ibadet ve taate fırsat sağlayan vesileler olduğu gibi, şükür ve infakla kulluk şuurunu tattıran, mutluluğa götüren hallerdir.

İnsanoğlu dünyaya desteğe muhtaç olarak gelir ve ölene kadar da ihtiyaçları bitmez. Fakat bu ihtiyaçlar ya hakikidir ya da nefsin bitmek bilmez istekleridir. İnsanın geçici dünya misafirhanesinde asıl hedefini yitirmemesi, nefsinin esiri olmaması için gerçek ihtiyaçlarının peşinde, iyi niyet ve sabırla çaba sarfetmesi gerekir. Böylece muhtaç olma vasfı iyi değerlendirilirse insana, Yaratan’a kul olmanın hazzını, mutluluğunu tattırır. Her anı değerlendirmek, hayra dönüştürmek müminlerin gıpta edilen özelliklerindendir. Hz. Peygamber s.a.v. buyurur ki: “Müminin hali ne hoş! Bütün işlerinde hayır ve kazanç vardır. Bu hal başkasına değil, sadece mümine aittir. Sevindirici bir hale (nimete) erdiğinde şükreder ve hayır elde eder. Bir sıkıntıya düştüğünde sabreder ve ondan da hayır elde eder.” (Müslim, Sahih, Zühd 64)

Hakiki fakirliği ve zenginliği parayla, mal mülkle anlamak büyük bir yanlıştır. Zenginlik ve fakirlik parayla değil, ihtiyaç sahibi olup olmamakla ölçülür. Bir kimse, ne kadar malı mülkü olursa olsun nefes almaya, nefes vermeye, yemeye, yediğini hazmetmeye, pek çok hususta başka bir insana muhtaç. İnsan fakirdir; çünkü ihtiyaç sahibidir. Oysa zamandan ve mekandan münezzeh, Samed olan Âlemlerin Rabbi herkesin ve her şeyin ihtiyacını giderendir. Bütün mahlukat var olurken, varlığını devam ettirirken O’na muhtaçtır. Ama O hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değildir. Hakiki zenginlik budur. Özünde fakir olanın kendisini zengin zannetmesi, gurura kibre kapılması, başkalarına üstünlük taslaması bu açıdan ilahî gazabı celbeder. Çünkü kişi böylece kendisinde bir bakıma -hâşâ- ilahlığa benzer bir büyüklük görmektedir. Özetleyecek olursak: Allah Tealâ hakkındaki bilgilerimiz, ancak O’nun bize kendisini tanıttığı ölçüdedir. İhlâs suresinde O kendisini “ehad” olarak tanıttıktan hemen sonra “samed” olarak vasfetmiştir. Ulûhiyet söz konusu olduğunda Allah Tealâ’dan başkasının taşıyamayacağı vasıf olan Samediyet, O’nun zâtî sıfatlarındandır. İhlâs suresinin bütünlüğünü göz önüne bulundurduğumuzda Samed isminin birlik ve teklik kavramları ile çok yakın irtibatının olduğunu, hatta bu kavramların başka bir ifadesi olduğunu söyleyebiliriz. Surenin, özellikle “Doğmamış ve doğurmamıştır.” mealindeki üçüncü ayeti, Samed kelimesinin Allah’ın bir ve tek oluşuyla irtibatını daha da kuvvetlendirmektedir. Hak Sübhânehû ve Tealâ en iyi bilendir.

Ey insanlar! Allah’a muhtaç olanlar sizlersiniz. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Övgüye layık olandır. Fâtır Suresi 15

Dünyada dertlerimize derman, ihtiyaçlarımıza karşılık için Allah Tealâ’nın hizmet gören kulları vardır. Herkesin ihtiyacı farklı olduğundan, karşılama kaynakları da farklıdır. Bir kişi ilim irfan talep ediyorsa irfan ehli bir âlim arar. Paraya ihtiyacı varsa zengin birine gider, hastaysa doktora… Fakat bu ilim irfan sahibinin talebi karşılayıp karşılayamayacağı, zenginin para verip vermeyeceği ya da doktorun şifaya kavuşturup kavuşturamayacağı kesin değildir. Bu insanlara müracaat edilir, zaman ve imkân ayırmaları beklenir. Bütün bunlar “es-Samed” isminin alametleri ve tezahürüdür. Bütün bu ihtiyaçlar insanın kendisini ve Yaratıcısı’nı tanıması için birer fırsat ve imkândır. İnsan eğer kendisine bahşedilen donanımı fark eder, kullanırsa bir ihtiyacın ya da ihtiyaç gidericinin nesnesi olmaz; Samed olana bağlılığı ile hakiki hürriyeti elde eder. Bu bilinç hâli ile ihtiyacını giderme ne güzel haldir! Sadece ihtiyaçların tatmini ile yetinmek, ihtiyaç sahibine ne dünyada ne ahirette mutluluk verir. Elde edilen fayda dalga üzerindeki köpük gibidir; biri gider diğeri gelir. Cenâb-ı Hak, hakikati idrak eden kullarını gafillerden; şükreden ve nimetin kadr ü kıymetini bilen kullarını da nankörlerden elbette çok sever.

Nimeti vereni göz ardı edip, nimetleri aradaki vesilelerden bilmek nimete küfürdür. Ticaret erbabı kazancını ticaretinden, meslek sahibi de geçimini mesleğinden sağladığı gelirden bilmemeli; sebeplere takılıp kalarak asıl nimet vereni ve sebeplerin yaratıcısını unutmamalıdır. Bir ihtiyaç varsa, bir istekte bulunulacaksa, bunu karşılayacak olanın sadece ve sadece Samed olan Allah Tealâ olduğu tam bir iman ile kabullenilmelidir. Allah Tealâ’dan bir şey istemede vesilelere, bir takım sebeplere başvururken kalp daima O’na yönelmeli, verenin O olduğu bilinmelidir. Doktor ya da ilaç bir vesiledir, şifa ise Cenâb-ı Hakk’ın ihsanıdır. O tek sığınak ve dönülecek nihaî menzildir. O’nun sadece bu ism-i şerifinden zâhir olan ihsan ve ikramlarla bütün sıkıntılar ve acılardan kurtulmak, bütün ihtiyaçları temin etmek mümkündür. “es-Samed” ile bitmez tükenmez hazinelerin kapıları açılır; bütün mahlûkata ihtiyacına göre dağıtılır. Fakat insan peşinci ve acelecidir.

Ayrıca bir nimet gönderene nasıl minnet duyuluyor ve koyduğu kurallara riayet ediliyorsa, o gönderenin ve bütün mahlukatın asıl sahibi Mâlikü’l-Mülk olan Allah’ın emir ve yasaklarına uymak şükrün gereğidir. O’na şükretmek ise ayrıca nimeti artırır, O’nun rahmetini celbeder. Bütün âlemlerin sahibi ve bütün ihtiyaçların biricik gidericisi Allah Tealâ’dır. Yerin ve göğün bütün hazineleri O’nundur. O’nun vermesiyle bu hazinelerden hiçbir şey eksilmez. Kulların vazifesi, O’na sağlam bir imanla inanıp, emir ve yasaklarına uyma hususunda tam bir bağlılık ile arz-ı şükran etmeleridir. Her an O’nun gözetiminde ve denetiminde olmanın şuuru ile niyetleri ve işleri sürekli düzeltmeli; nimetlere şükür ile kulluk vazifesini ifa etmeye gayret etmelidir.

Allah Tealâ’nın Samediyet vasfı ise, O’nun yalnızca bazı ihtiyaçlarda maksat ve hedef olması demek değildir. Bütün ihtiyaçlarda hedef ve nihaî merci olmaktır. Bu bakımdan, meselâ “ilim sıfatı” gibi diğer isim ve sıfatlarda olduğu gibi Samediyet, Cenâb-ı Hak için tam, eksiksiz, mutlak, kendi zatından ve kesintisizdir. Kul için ise bunun zıddıdır, yani mecazîdir. Bu önemli noktayı biraz daha açalım: Yukarıda belirtildiği şekliyle insanlar, dünya hayatında zâhiren başkalarının ihtiyaçlarını giderebilirler. Bu durum hakikatte Allah Tealâ’nın Samed isminin tezahüründen başka bir şey değildir. O’nun Samed ismi ihtiyacı gideren o kimsede tecelli etmiştir, ihtiyacı gideren kişi bir vesiledir. Hakikatte insan, bırakın bir güce ya da imkâna sahip olmayı, kendisinin dahi sahibi değildir. Sahiplik, söyleyiş kolaylığı bakımından ve mecazî bir ifadedir. Zengin birinin, ihtiyacı olan insanlara bazı aracılarla para veya mal gönderdiğini düşünelim. Nimetlerin ulaştığı kimselerin bu nimetleri aracılardan bilmesi, ihtiyaçlarını onların giderdiğini sanmaları ne akılla ne hakikatle bağdaşır. Aynı şekilde bütün maddi manevi nimetlerin sahibinin ve gönderenin Allah Tealâ olduğunun bilinmesi gerekir. O, hikmeti gereği kullarına nimetlerini genellikle melekler, hüner sahibi insanlar gibi vasıtalarla gönderir. Nimetleri ulaştıran vesilelere teşekkür etmek şükrün gereklerinden iken, nimeti gönderen ve asıl sahibi olan Âlemlerin Rabbi asla unutulmamalıdır.

İmam Mâtürîdî rh.a. yaratılmışların Allah Tealâ’ya olan ihtiyaçlarını; • varlık âlemine gelme, • varlığını esenlik içinde sürdürebilme, • öldükten sonra ikinci ve ebedî hayata dönüş yapma olarak özetlemiştir. Buradan hareketle, bütün ihtiyaçlar için kendisine yönelinen zatın sığınılabilir ve güvenilir olması ve sonrasında da sonsuz hazinelere sahip bulunması gerekir. Nitekim Allah Tealâ Kur’an-ı Kerim’de mealen; “Hazineleri yanımızda olmayan hiçbir şey yoktur…” buyurmaktadır. (Hicr 21). O, hem her şeyin tek sahibi hem de sahip olduğu her şeyin sonsuz hazinelerinin sahibidir. Bazen insanlar dünya hayatında bir yönüyle de olsa kısmî bir “samediyyet”e mazhar olur. Kulun, Samed ism-i şerifinden alabileceği nasipler vardır. Bu nasip, Cenâb-ı Hakk’ın onu din ve dünya işlerinde başvurulan bir konuma getirmesidir. Allah Tealâ kullarının çeşitli sorunlarının çözümünü kimin eline bağlı kılmışsa, onu Samed isminden mecazen de olsa nasiplendirmiş demektir. Fakat bu insanlar diğer insanların bütün ihtiyaçlarını değil, sınırlı ihtiyaçları sınırlı bir şekilde karşılayabilirler.

AllahTealâ Samed’dir; bütün mevcudatın tamamının kendisine yöneldiği ve sığındığı tek zattır. Bütün yaratılmışlar, ihtiyaçlarından dolayı o kerim Yaratıcı’dan dua ve niyazda bulunur. Samed, arzu edilen işler ve neticeler hususunda kendisine yönelinen zat olmakla beraber, musibetlerde de kendisinden yardım istenilendir. Samed, aynı zamanda dilediğini yapan, istediği hükmü veren, verdiği hüküm konusunda kendisine hesap soracak hiç kimse ve hükmünü reddedecek hiçbir kuvvet bulunmayandır. O’nun üstünde bir zat yoktur. Tüm varlıklar O’na muhtaç iken O hiç kimseye veya herhangi bir şeye muhtaç değildir. Allah Tealâ’nın zatında ve sıfatlarında kendisine hiçbir ihtiyaç ârız olmaz. O öyle bir Zât-ı Latîf’tir ki bütün her şeyi bilir. Bütün yarattıkların varlığının devamı için ihtiyacını gidermek ilim ve kudret gerektirdiğinden, Samed ismi Allah Tealâ’nın Âlim ve Kâdir olduğunun da delilidir. Cenâb-ı Hakk’ın bütün ihtiyaçların karşılanması için başvurulan merci ve melce olması ancak bu özelliklerle tam olur. “Bir şeye yönelmek” anlamındaki “samd” kökünden gelen “samed”, “ihtiyaçların giderilmesi için kendisine başvurulan kimse” demektir. Mesela bir topluluğun ulusuna, yani yönetim ve ihtiyaçlarda kendisine başvurulan ve daha üstünü bulunmayan en büyüğüne “kavmin samedi” adı verilir. Ayrıca, içi boş olmayan kütle halindeki şeyler için de “samed” ifadesi kullanılır. Yani eksiği gediği bulunmayan, nüfuz edilemeyen şeye denir. Buna dilimizde “som” adı verilir. Nitekim dilimizde, “som, yekpare, tam, bütün, içi dolu” anlamına som altın, som gümüş gibi tabirler kullanılır ki, karışık olmayan, saf ve halis anlamları ifade edilmek istenir. Bu iki manadan birincisi Allah Tealâ’ya nisbet edildiğinde “ihtiyaçlarını gidermesi için herkesin başvurduğu, yaratılmışlara mahsus acizlik ve muhtaçlıktan münezzeh, ebedî ve bâki yüce varlık” manasına gelir. İkinci manada Allah Tealâ’nın Samed oluşu ise, O’nun tam ve eksiksiz olarak bütün kemal sıfatlara sahip bulunduğu ve yaratılmışlardaki acizlik ve eksiklik içeren niteliklerden münezzeh olduğu manasına gelir.

İhlâs suresinin başında mealen; “De ki: O Allah tektir.” ayetiyle, Allah Tealâ’nın zatında hiçbir şekilde bölünme, çoğalma gibi beşerî hallerin bulunmadığı, O’nun varlığı kendinden olan tek ve biricik ilah olduğu beyan edilmişti. Zatında ve sahip olduğu özelliklerde kimsenin O’na denk olması mümkün değildir. “Allah Samed’dir.” (İhlâs 2) ayet-i kerimesiyle de hiçbir varlığa ihtiyaç duymadığı; tam tersine bütün varlıkların meydana gelme, varlığını devam ettirme ve diğer bütün hallerinde sürekli O’na muhtaç olduğu ortaya konulmaktadır. Böylece ayet-i kerimede Cenâb-ı Hakk’ın “Samed” ismine bağlı olarak sahip olduğu özelliklere işaret buyrulmuştur.

Cenab-ı Hak, gıybetin ne ağır bir cürüm olduğunu açıklama sadedinde buyurur ki: “Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” (Hucurât 12) Hümeze ve lümezede de insanları gıybet ederek etlerini yemek manası vardır. Aynı şekilde ateş de deriyi, eti bir anlamda yer. Bundan dolayı hümeze ve lümezeye ilahî adalet gereği Hutame karşılık gelir. Hak Sübhânehû ve Tealâ en iyi bilendir.

Cenâb-ı Mevlâ, gelen ayet-i kerimede hümeze ve lümeze yapanların, mal biriktirip mallarını sayanların akıbetlerinin “Hutame” olduğunu mealen şöyle beyan ediyor: “Hayır! Andolsun ki o Hutame’ye atılacaktır.” Yani: Malına güvenip, daima malını öne sürüp insanları kırıp inciten, alay eden, herkesin hukuk ve haysiyetiyle oynayan o kendini beğenmiş, başkalarını küçük gören hümeze ve lümeze yapanları, Allahu Zülcelâl hakaret ve sefalet içerisinde ateşe atacaktır. O öyle bir ateştir ki içine atılanı kırıp geçirir, yakar bitirir. Bu ayet-i kerimede Allah Tealâ niçin “Kâria”, “Hâviye”, “Nâr-ı Hâmiye”, “Cahîm” gibi cehennem isimleri varken “Hutame” ismini zikretmiştir? “Hutame” kelimesinin aslı, “kırıp geçirmek” demek olan “hatm” kelimesinden gelir. Hutame, aynı hümeze ve lümeze ifadelerinde olduğu gibi “bir şeyi adet edinme” anlamı taşır. Buna göre Hutame’nin anlamı, âdeti ve tabiatı kırmak olmuş yani kırıp geçiren demektir. Burada cehennemin Hutame ismiyle söylenmesi hümezeye karşılık içindir. Çünkü hümezede başkalarının gönlünü, haysiyetini, onurunu kırmak manası bulunduğu gibi, Hutame’de de kırıp geçirmek manası vardır. 

Burada şu husus iyi anlaşılmalıdır: İslâm, iyiliği ve kötülüğü mal ve servetin kendisinde değil, insanın servetle olan ilişkisinde görür. Kişiyi Allah Tealâ’nın zikrinden gaflete düşürmesi, O’nunla bağlarını zayıflatması veya koparması halinde zenginliğin ve servetin büyük zararlara sebep olacağını bildirir. 
Mal ve mal biriktirmekle ilişki iki tür niyetle olur. Birincisi, nefsin keyfi konforu gibi dinin kötü saydığı bozuk niyetler için ve bir de helal haram demeden biriktirmektir ki, bu tamamıyla zemmedilmiştir, yasaklanmıştır. İkincisi, İslâm’ın meşru gördüğü güzel bir niyet ve usulle elde edilen, hayır hasenata vesile olan maldır. Böyle bir niyet ve çaba övülmüştür. Bu şekilde edinilen servet cennet için ne güzel binektir! Malının nereden gelip nereye gitmesi gerektiğini düşünmeyen, işi gücü servetini öne sürüp kibirlenmek olanlar, bir zaman sonra ölümü unutur, düşünmek bile istemezler. O malın kendisini kurtarmak şöyle dursun, felaketine sebep olacağını düşünmez; her tehlikeden kurtaracağını ve böylece dünyada ebedi yaşatacağını zannederler. Servet sahiplerinin kendi halini murakabe etmesi gerekir: Malına emanet gözüyle mi bakıyor, yoksa bunların hepsi benim malım mı diyor? Hiç ölmeyecek bir insan gibi mi malıyla münasebet kuruyor? Burada önemli olan tavır, elindeki malın sahibinin Cenab-ı Mevlâ olduğu, kendisinin ise o malın sadece emanetçisi ve bekçisi olduğu fikrini sürekli muhafaza etmektir. Çünkü “Mâlikü’l-Mülk” olan O’dur. Yani bütün varlık O’na aittir. 

Düşünmez ki insanı dünyada ve ahirette ebediyen yaşatacak tek şey amel-i sâlihtir. Çünkü amel-i sâlih yapan kişi dünyada güzel bir isim bıraktığı ölçüde, ölmüş olsa da, manen hayatta gibidir. Rahmetle yâd olunur. Ahirette ise ameli vesilesiyle yüksek derecelere nail olur. Ebediyen nimetler içinde yaşar. Akıllı insanın sermayesi amel-i sâlihtir. Ömrünü bir gün bırakıp gideceği dünya uğruna değil, Cenab-ı Mevlâ’nın rızasını celbedecek şeylere sarf eder. 
İnsanoğlunun taşıdığı bir nefes, yaşadığı da bir ândır; o kadar. Hal böyleyken nasıl başkalarını eksik ve kusurlu görebilir? Ayet-i celilede “mal” kelimesi genel anlamıyla kullanılmıştır. Mal, insanın talep ettiği büyün dünyalıklara verilen bir addır. Servet biriktirmek, dünya malından faydalanmak, insan fıtratında var olan bir durumdur. Kur’an-ı Kerim bunu mealen; “Ve o (insan) mal sevgisine aşırı derecede düşkündür.” (Âdiyât 8) şeklinde ifade etmiştir. Allah Rasulü s.a.v. de buyurur ki: “Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa üçüncüsünü ister. Âdemoğlunun karnını ancak toprak doldurur. Tevbe edenin tevbesini Allah kabul eder.” (Buhârî Rikâk, 10)

Zenginlik ve üstünlük Ayet-i celilenin devamında Cenab-ı Mevlâ mealen buyuruyor ki: “Ki o, malı yığıp onu tekrar tekrar sayandır.”
Fahreddin Râzî rh.a.’in beyanına göre burada, kişinin biriktirdiği malın hümeze ve lümeze’ye sebep olma durumu vardır. İnsan biriktirdiği mal sebebiyle kendisini beğenir; malı, serveti dolayısıyla kendisinde üstünlük olduğunu sanır. Sahip olduklarını sadece kendisine mal ederek insanlardan saklar, cimrilik eder. Hayır yolunda harcamaktan kaçınır, fakirin hakkını vermez. Malı, başa gelecek afet ve musibetlere karşı bir güvence ve teminat olarak görür. İnsanda fıtraten güvenme ihtiyacı olduğundan, sırtını Allah Tealâ’ya değil, malına yaslar. Gelebilecek bütün belayı malıyla savacağını zanneder. Dünyaya karşı büyük emeller taşır, ebediyen kalacakmış gibi dünyaya sımsıkı sarılır.

‘Vay haline onların!’ Ayet-i kerimenin mealinde “vay haline” diye ifade ettiğimiz “veyl” kelimesi; Fahreddin Râzî ve Ebussuûd Efendi rh.a.’in beyanına göre “çetin azap, büyük helak, yok olma, rezil rüsvâ olma, cehennemde bir vadi, beddua” anlamlarını içermektedir. Bu manalardan hangisi murad olunursa olsun, gazap manasından uzak değildir. Bu ifade kınanan bir şeyin kötülüğünü şiddetle anlatmak için de kullanılır. 
Ayet-i kerimede “veyl” kelimesinin “nekre: belirsiz” kullanılmış olması, kelimenin manasını tam olarak idrak etmenin muhal olduğuna işaret eder. Bu durumda “veyl”in tam manası, kapsamı, sonuçları yalnızca Allah Tealâ’nın ilmindedir. Dolayısıyla hümeze ve lümeze yapanların uğrayacakları azabın azametini ve azgınlığını Hak Tealâ’dan başkasının bilemeyeceğine işaret edilmiş olur. “Veyl” kelimesi bu haliyle şöyle ifade edilebilir: “Çok büyük ve acı bir azap. Öyle ki siz onun şiddetini ve azametini hayal dahi edemezsiniz.” 

Efendimiz s.a.v. bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “Mümin akıllı, anlayışlı ve tedbirli olur. Ağırbaşlıdır; önünü arkasını araştırır, aceleci değildir. Âlimdir; şüpheli şeylerden kaçar. Münafık ise hümeze ve lümeze olur. Arkadan çekiştirir, yüze karşı ayıplar. Katı ve şiddetlidir. Gece odun toplayan gibidir, nereden kazandığını ve nereye harcadığını bilmez.” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 353)

“Lümeze” de “hümeze” gibidir. Mızrak saplar gibi kötülemek, yüze karşı eğlenmek, ayıplamak, kaş göz kırparak, işaretle alay ederek birini diğerine göstermek manalarına gelen “lemz” kökündendir. Dolayısıyla “lümeze” “herkesi ayıplamayı ve şuna buna kusur ve eksiklik isnat ederek eğlenmeyi âdet edinmiş, kendini beğenmiş” demektir. Zemahşerî’ye göre hümeze’nin aslı “kırıcı” manasından, lümezenin aslı da “ayıplayıcı” manasındandır. Bu manaya mutabık olarak İbn Abbas r.a. “hümeze gıybetçi, lümeze ayıpçıdır” demiştir. Fahreddin Râzî rh.a. bu hususta der ki: “Hümeze ve lümeze’nin hepsi neticede manada buluşur. O da kusur bulmak ve kusuru açıklamaktır. Bu da iki sebeple ortaya çıkar: Ya haset ve kinlenme sırasında olur ve ciddiyetle yapılır. Ya da alay edip güldürme kabilinden şaka olarak yapılır. Bunların her biri ya dinle alakalı olur ki, bu da iman ve taatla ilgili şeylerdir. Ya da dünya ile ilgili hususlarda olur ki, bu da insanın görünüşü, yürümesi, oturması, kalkması gibi şeyleriyle ilgili olur. Çeşitleri saymakla bitmez. Kusuru ortaya döküp saçma durumu, ya kişinin yüzüne karşı, ya arkasından ya sözle veya baş göz işaretleriyle olur. Bunların hepsi ayet-i kerime çerçevesinde yasaklanmış işlerdir.”  İmam Kâşânî rh.a. ise der ki: “Hümeze ve lümeze cehaletten, gazap ve kibirden meydana gelen bir ahlâksızlıktır. İkisi de insanlara eziyet etmeyi, onlara karşı büyüklük taslamayı içerir. Bu huylara sahip olan, diğer insanlardan üstün olmak ister. Fakat kendisinde onu üstün kılacak bir fazilet ve fayda bulunmadığı için insanlara ayıp ve ahlâksızlık isnat ederek onlardan daha faziletli ve üstün olduğunu ispat etmeye çalışır. Halbuki bilmez mi ki yaptığı şey ahlâksızlığın ta kendisidir!” 

Sure-i celilenin ismi olması münasebetiyle mealde aynen muhafazasını uygun gördüğümüz “hümeze” kelimesi “hemz’i âdet edinenler” demektir. “Hemz” ise “çimdiklemek, dürtmek, kakmak, vurmak, dar bir yere sıkıştırmak, ısırmak, kırmak, yere çalmak” manalarına gelir. Nitekim Türkçede kullandığımız “mahmuz” da “hemz” kelimesinin vurmak, dürtmek anlamlarıyla ilişkilidir. “Hümeze” kelimesinin ayet-i kerimedeki anlamı, kelimenin kök anlamının çirkin bir ahlâkî duruma uyarlanmış halidir. Buna göre hümeze, “inceden inceye veya geriden geriye hafifseyerek ve alay ederek şunun bunun namusu ve şerefi ile oynayıp incitmeyi, kötülemeyi, arkadan konuşarak ayıplayıp kınamayı, çekiştirerek öteye beriye laf taşımayı, insanları sevmedikleri lakaplarla çağırmayı âdet edinme hali, gammazlık” demektir. Kısaca hümeze, “gammazlığı yani insanların ayıplarını arayıp gizlice başkalarına taşımayı, fitneciliği âdet ve sanat edinmiş kimseler” için söylenmiştir. Ayet-i kerimede geçen “külli hümeze”de yukarıda sıralanan her mana vardır. Yani gerek el ile fizikî olarak, gerek dil ile; madden ve manen onu bunu itip kakmayı, kırıp incitmeyi âdet edinmiş dedikoducu insanların hepsinin vay hallerine ki, hüsran içinde kahrolmaya mahkûmdurlar. 

İnsanın gerçekten ve tam manasıyla kendisini arındırmış olması halinde dahi nefsini temize çıkarması; bu işlemi kendisine mal etmesi sebebiyle de çirkin bulunmuştur. Çünkü her işte fâil-i mutlak olan Allah Tealâ’dır. Neyin doğru neyin yanlış, neyin temiz neyin kirli olduğunu bildirip öğreten O’dur. Tezkiye için yol gösteren, vesileler yaratan da O’dur. Bunları bilelim ve şükredelim diye Kur’an-ı Kerim’inde mealen, “Eğer üzerinizde Allah’ın fazlı ve rahmeti olmasaydı içinizden hiçbiri asla temize çıkamazdı.” (Nur 21) buyurmaktadır. Yani hakikatte kulunu hem temizleyen hem temize çıkaracak olan yalnızca Allah Tealâ’dır. Bu yüzden kulun kendisini tezkiyesi övünmeye değil Cenab-ı Hakk’a şükre vesile olmalıdır. Tezkiye etmek; “birini aklamak, temize çıkarmak, beraatine hükmetmek” anlamına da gelir. Bu anlamıyla nefslerin tezkiyesi tamamen Allah Tealâ’ya mahsustur. Ayetlerde “Allah’ın tezkiye etmesi”yle genellikle kastedilen, “kimin gerçekten arındığına ancak O’nun karar vermesi yahut hesap gününde af ve mağfiretiyle bazı kullarını aklayıp temize çıkarması”dır. Bir diğer tezkiye edici; izah, uygulama ve örneklikleriyle peygamberlerdir. Peygamberlerin vesile kılınması nefs tezkiyesinin kılavuzsuz olamayacağına ya da daha sağlıklı yapılacağına işaret sayılmıştır. Gerçekten de insan, ehil bir kılavuzun murakabesi olmadan “nefsimi tezkiye ediyorum” diye kendisine zulmedebilir. Yol yordam gözetmediği için çabaları sonuçsuz kalabilir. Nefsinin ve şeytanın hilesine aldanıp arındım zannedebilir. Netice itibariyle tezkiye için şunu söyleyebiliriz: Tezkiye; yönelmesi, istemesi, gerçekleştirmek üzere gayret etmesi yönüyle insanın fiilidir. Usul, erkân, talim yönüyle peygamberlere; takdir edilmesi ve yaratılması yönüyle de Allah Tealâ’ya nispet edilir.

Takva elbette kalplerdedir ve gerçekte kimin takva sahibi olduğunu ancak Rabbimiz bilir. Kişinin nasıl “ben takva sahibiyim” diyerek övünmesi takvaya aykırı ise, “ben nefsimi tezkiye ettim” deyip kendini temize çıkarması da en azından övünme, kendini beğenme yahut kibir kirinden arınamadığına alamettir. Bu sebepledir ki Kur’an-ı Kerim’de nefslerimizi temize çıkarmaktan sakındırılırız. Ayet-i kerimede mealen şöyle buyurulur: “(Güzel davranışlar sergileyenler) ufak tefek kusurları dışında büyük günahlardan ve çirkin işlerden uzak duran kimselerdir. Şüphesiz Rabbin, bağışlaması çok geniş olandır. Sizi topraktan yarattığında da analarınızın karnında ceninler iken de en iyi bilendir. Öyleyse artık nefslerinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, müttaki olanları (da) en iyi bilendir.” (Necm 32) Kulun kendisini arındırmak için çaba göstermesi ile “arındım” iddiasında bulunması aynı şey değildir elbette. Birincisi imanın gerektirdiği bir zaruret, ikincisi ise bir yasaktır. Müslüman günah kirlerinden temizlenip hep temiz kalmak için çok gayret edecek, fakat “temizlendim, kurtuluşa erenlerden oldum” iddiasına düşüncede de dilde de yer vermeyecektir. Nefsi temize çıkarma iddiası her zaman “ben nefsimi tezkiye ettim” diyerek dile getirilmez. Daha çok mükellefiyetlerini ihmal edenlerin sarıldığı “benim kalbim temiz” bahanesi de nefsi temize çıkarmaktır. Yahut birinin düzeltmemiz için bir hata veya kusurumuzu söylemesi halinde kendimizi aklamaya çalışmamız dahi bir yönüyle yine nefsimizi temize çıkarma çabası olarak değerlendirilebilir. Nefsimizi temize çıkarmaktan sakındırılmamız, kirlenmemek için sürekli bir teyakkuz halinde bulunmamız gerektiğini hatırlatır. Ayrıca nefsimizin henüz farkına varamadığımız gizli kusurlarının olabileceği hususunda uyarır. Nefsi temize çıkarmaktansa sık sık hesaba çekerek gözümüzden kaçmış kirlerini temizlemeye koyulmak daha akıllıcadır. İbn Atâullah İskenderî k.s. şöyle buyurur: “Gerçek keşif ve keramet nefsin ayıplarını keşfetmektir. Çünkü nefsin gizli ayıp ve kusurlarını keşfetmek, gayb sırlarına muttali olmaktan daha hayırlıdır.”   

Yine de bütün bunlar, sonrasında aynı günahları işlemeyi sürdürdüğümüz bir tevbede arıza olduğu hakikatini görmemize engel değildir. Ya samimiyetimizde ya nedametimizde bir eksiklik vardır ve arınma tam olarak gerçekleşmemiştir. Çünkü hangi vesile ile olursa olsun, kâmil manada bir tezkiyenin alameti, ilahî hakikatlere yakîn ile vukufiyet ve kâmil imandır.  Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin vazifelerinin “insanlara ayetleri tebliğ, onları tezkiye, onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretmek” diye sıralandığını hatırlatmıştık. Muhatap olunan ayetlerle amel etmenin tezkiye sebebi olduğunu söyleyen müfessirler, “Kitab’ı ve hikmeti öğrenebilme”nin de tezkiyenin sonucu yahut bereketi olduğunu söylemişlerdir. Onlardan bazılarına göre “Kitap ve hikmeti öğrenmek”, şer’i şerifin zâhir ve bâtınındaki murad-ı ilahîye vâkıf olmaktır ki, kulu takva sahibi kılar.

Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde bir arınma vesilesi olarak en çok da tevbe üzerinde durulmuştur. Rasul-i Ekrem s.a.v., “Günahlarından tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.” (İbn Mâce, Zühd 31) hadis-i şerifiyle tevbenin nasıl etkili bir tezkiye imkânı olduğunu haber verir. Cenâb-ı Mevlâ, “Tevbe edip kâmil bir imanla sâlih amel işleyenlerin tevbelerini kabul etmekle kalmayıp, kötülüklerini iyiliklere çevireceğini” de müjdelemektedir. (Furkan 70-71) Ancak tevbenin kabul edilmesi, tevbeden sonra hiç günah işlememiş gibi tertemiz olmak ve hatta işlediğimiz seyyiatın hasenata çevrilmesi bazı şartlara bağlıdır. Bir kısım ulema bu şartları, “samimi bir pişmanlık, tevbe ettiği andan itibaren günahları hemen terk ve daha sonra bir daha işlememek” olarak belirlemişlerdir. Fakat insanın tevbesine rağmen yeniden günah işlemesi, bir kere arındıktan sonra yeniden kirlenmesi de her zaman ihtimal dahilindedir. Böyle hallerde Rabbimiz’in merhametinin genişliğine sığınarak, O’nun rahmetinden ümit kesmeden yeniden tevbeye yönelmek teşvik ve tavsiye edilmiştir.

“Fahşâ ve münkerden (hayâsızlık, azgınlık ve her türlü kötülükten) alıkoyduğu” için (Ankebût 45), kirlenmeyi önlemesi hasebiyle namaz da tezkiye vesilesidir. “(Nefsini) temizleyen, Rabbini zikredip namaz kılan hiç şüphe yok ki kurtuluşa ermiştir. Fakat sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz. (Oysa sizin için) hayırlı olan ebedî ahiret hayatıdır.” (A’lâ 14-17) mealindeki ayet-i kerimelerde tezkiye için yine namaz yanında zikrullaha da işaret buyurulmaktadır. Ahireti unutturacak kadar dünyaya yönelmenin kirlenme; “zühd”ün, yani ahireti dünyaya öncelemenin ise tezkiye sebebi olduğu, aynı ayet-i kerimelerden hareketle müfessirlerce açıklanmıştır. Nihayet pek çok ayet-i kerimede insanların yiyip içtiklerinden “helâl” olanlar, “temiz, güzel, hoş” anlamındaki “tayyib” kelimesiyle nitelendirilmiş ya da bazen helaller yerine doğrudan “tayyibât” denilmiştir. Bu da insanın belki en ziyade haram lokma ile kirlendiğine delalet etmektedir.

İslâm, şüphesiz, bütünüyle tezkiye imkânıdır. Bununla beraber tezkiye için yine dinin bütünlüğü içindeki bazı emir ve yasaklara riayetten özellikle bahsedilmiştir. Mesela İbn Abbas r.a., ayet-i kerimelerde geçen, “kulun kendi nefsini günah kirlerinden arındırma çabası” anlamına “tezkiye” kavramını, “Kişinin ‘lâ ilahe illallah’ demesidir” şeklinde tefsir ederek, arınıp temizlenmeyi kelime-i tevhide bağlar. Lâ ilahe illallah’taki “lâ” çok kesin bir arınmayı gerektirir çünkü. Lâ demek, putlaştırılmış nefs de dahil, Allah Tealâ’dan başka bütün ilahları, bütün batıl itikat veya ideolojileri, bizi günahlara yönlendirerek kirleten bütün heva ve hevesleri kalbimizden çıkarıp atmak suretiyle temizlenmektir. Ancak bundan sonra illallah diyerek oraya yegâne ilahın Allah Tealâ olduğu inancını yerleştirmek mümkün olacaktır. 

Bu sebeple nefs tezkiyesinin ilk şartı nefse değil Allah’a kul olmak, her hususta nefse değil Allah’a ve Rasulü’ne ittiba eylemektir. Arınma iman etmekle başlar yani. Allah Tealâ, Musa a.s.’dan, ilahlık iddiasındaki Firavun’a iman teklifini “Arınmak istiyor musun?” (Naziat 18) sorusuyla iletmesini emir buyurur. Kur’an-ı Kerim’de dört farklı ayette (Bakara 129 ve 151, Âl-i İmran 164, Cum’a 2) peygamberlerin ve hususen de Efendimiz s.a.v.’in görevleri, “insanlara Allah Tealâ’nın ayetlerini okumak, onları tezkiye etmek ve onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretmek” diye sıralanır. Müfessirler bu sıralamaya özellikle dikkat çekmiş, tezkiyenin ayetleri tebliğden sonra zikredilmesini, arınmanın ancak muhatap olunan vahye uymakla gerçekleşebileceği hakikatine işaret saymışlardır. Vahyedilen ayetler, esas itibarıyla insanların günahlarla ve cehaletle kirlenen fıtratlarını, kalplerini, zihinlerini temizlemeye yöneliktir. Böylece insan, yaradılışındaki mükerrem mevkiinde ve en güzel kıvamda kalabilecek, ebedi saadete erişebilecektir. İçki yasağı nazil olduğunda sahabe-i kiram efendilerimizin evlerindeki bütün içkileri hemen ve tereddütsüz döküp bir daha adını dahi anmamaları, ayetle tezkiyenin aynı zamanda görünür bir örneğidir.  

Nefs tezkiyesi tabirindeki “nefs”, topraktan yaratılan beşer yanımızın arzu, istek ve ihtiyaçlarından ibaret iç benliğidir. İmtihan gereğince bu arzu, istek ve ihtiyaçların karşılanmasında sınır ve ölçü tanımayacak bir tabiatta yaratılmıştır. Terbiye ve tezkiye edilmemişse kötülüğe ve günaha yönelip kirlenmekten sakınmaz. Çünkü başına buyruktur ve nefs için bir şeyi istiyor olması önemlidir. O şeyin veya temin şeklinin günah olup olmamasına aldırmaz.  İnsanın iradesini böyle bir nefsin isteklerine teslim etmesi, nefsine tâbi olmasıdır ve artık o bütünüyle nefsinden ibaret bir kişiliktir. İlahî ölçülere uymayan bir görüşü, “ben böyle düşünüyorum” gerekçesiyle savunurken “ben” dediği nefsidir aslında. Yahut dinimizin yasakladığı bir davranışa “canım böyle istiyor” küstahlığıyla tevessül ederken “can” dediği de nefsidir. Allah muhafaza, insanı farkına varamadan putlaştırdığı nefsine kul olmaya kadar götürür de büsbütün necis yani kirli kılabilir. 

Kirin, pasın, pisliğin iki özelliği var: Birisi kerih görülmesi yani tiksinti vermesidir ki, bu anlama geldiğine göre “mekruh”lar bile kirlenme sebeplerimiz arasındadır. Diğeri; kirin, kirlettiği şeyin niteliğini bozarak vazifesini yapamaz hale getirmesidir. Bu aynı zamanda kirlenmenin de alametidir. Harama bakmak suretiyle kirlenen kalp gözü, hakikati görme niteliğini kaybetmektedir mesela. Yahut faydasız, yalan yanlış, çöp bilgiyle kirlenen kalbin aklı, hakikati idrak edememektedir. Böyle günahlara, yönelmediğimiz halde, bazen istemeden maruz kalmamız dahi kirlenmemize mani olmamaktadır. 

Bizleri her zamankinden daha çok ve çeşitli günahlara daha kolay sevk eden bir çağda yaşıyoruz. Sıradan insanların kirlenmemesi neredeyse mümkün değil. Mevlâna k.s. hazretleri, “Eğer bütün günahlar içki içmek gibi sarhoş etseydi, ayık gezen birini göremezdik.” diyor. Günah deyince küfür, şirk ve benzeri büyük günahları anlıyorsak bu tespit bize biraz abartılı gibi gelebilir. Halbuki küçük günahlar da var ve küçük görüldüğü için olmalı, bunların kiri pası pek dikkate alınmıyor. Küçük küçük günahların birikerek büyük bir kirlilik oluşturduğu fark edilemiyor. 

Manevî kir, günah kiridir. Kur’an-ı Kerim’de, “İçki, kumar, (tapınmaya mahsus) dikili taşlar ve fal okları, şeytan işi birer pisliktir” (Maide 90) buyurulur. Küfür ve nifak (Tevbe 125), şeytanın vesvesesi (Enfal 11) “rics”, yani iğrenilecek birer pisliktir. Allah’a ortak koştukları için müşrikler “necis” (Tevbe 28), inanmadıkları halde inanmış görünen münafıklar “murdar” (Tevbe 95) olarak nitelenmiştir. Efendimiz s.a.v. de Mutaffifîn suresinin, “(Hesap gününü yalanlayanların) işleyip kazandıkları (günahlar) kalplerini paslandırıp (kirletmiştir).” mealindeki 14. ayetini tefsir sadedinde şöyle buyurmuştur: “Bir kul günah işlediği zaman kalbinde siyah bir leke meydana gelir. Eğer o kul günahı terk edip bağışlanmayı dilerse bu leke kaybolur. Şayet tevbe etmez ve günah işlemeye devam ederse, o zaman bu siyah nokta büyüyerek onun bütün kalbini kaplar.” (Tirmizî, Tefsir 75)

Kur’anî bir kavram olarak “nefs tezkiyesi”, davranışlarımıza yön veren bâtınımızı yani kişiliğimizi, inancımızı, zihnimizi, duygu ve düşüncelerimizi her türlü kusur, hata, yanlış ve kötülükten arındırılıp ilahî ölçülere uygun hale getirme ameliyesidir. Arındırılacak unsurların nitelik ve yönelişini kalbimiz belirlediği için nefs tezkiyesi özünde kalbin tezkiyesidir. Rasul-i Ekrem s.a.v., “Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o iyi, doğru ve düzgün olursa bütün vücut iyi, doğru ve düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O kalptir.” (Buhârî, Îmân 39) hadis-i şerifiyle, kalbin belirleyiciliği hususunda bizleri özellikle uyarır. Öte yandan kalp merkezli de olsa bâtınî yahut manevî bir arınmadan söz ediyorsak bâtınî yahut manevî bir kirlenmeden de söz ediyoruz demektir. Çünkü insanın sadece dışı değil, içi de kirlenir. Dışımızın kirlenmesi nasıl kaçınılmazsa, içimizin kirlenmesi de çoğu zaman kaçınılmazdır. Esas olan hiç kirlenmemek değil; mümkün mertebe kirlenmekten sakınmak, kirlendiğimizde hemen temizlenmek ve temiz kalmaya gayret etmektir. 

Kur’an-ı Kerim’de manevî arınmanın “felâh” yani kurtuluş (A’lâ 14, Şems 9) ve cennete erişme (Tâhâ 76) imkânı olduğu ifade buyurulmuştur. Efendimiz s.a.v. bize, “Allah Tealâ’nın suretlerimize değil, kalplerimize bakacağını” (Müslim, Birr 33) haber vermiştir. Bundan dolayıdır ki Hâris el-Muhasibî k.s. hazretleri, içimizi temizlemeyi, manevî kirlerden arındırmayı “bâtınî farz” olarak nitelendirmiştir. “Nefs tezkiyesi” işte bu batınî farzın adıdır. Tezkiye, hem “arıtma, temizleme” hem de “feyizlendirip bereketlendirme” anlamlarına geliyor. Ancak bu anlamlar birbirinden kopuk değil. Zekât mükellefiyetinde görüldüğü üzere feyz ve bereket, temizlenmenin neticesi olarak kendiliğinden ortaya çıkıyor. Malum, zekât kelimesi tezkiye ile aynı kökten türemiştir ve aynı anlamı taşır. Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde de ifade buyurulduğu gibi zekât hem malı, hem de cimrilik gibi manevî bir kirden arındırmak suretiyle vereni temizliyor. Bu temizliğin semeresi olarak zekâtı verilen mal bereketleniyor, zekâtı veren de kazandığı sevapla ahiret hasadını çoğaltıyor. Tasadduk etmenin farz olan bu türüne bu yüzden “zekât” denmiş zaten. Müminûn suresinin “(Kurtuluşa eren müminler) zekâtı ifâ ederler” mealindeki 4. ayetinde geçen “zekât” kelimesini “nefs tezkiyesi” diye anlayan müfessirler de vardır. Çünkü sure, zekât farz kılınmadan önce Mekke’de nazil olmuştur.

Dinimizin temizliğe, temizlenmeye verdiği önemi bilmeyenimiz yoktur. Böyle bir konu açıldığında, hemen hepimiz İslâm’ı “temizlik dini” olarak da tanımlarız. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de mealen, “Allah Tealâ çok temizlenenleri sever.” (Tevbe 108) buyurulur. Hz. Peygamber s.a.v. de “Temizlik imanın yarısıdır.” (Müslim, Taharet 1) hadis-i şerifiyle, temizliğin imanla irtibatına dikkat çekmiş; bu irtibat, “temizlik imandandır” kelam-ı kibarıyla büyükler tarafından bir kere daha dile getirilmiştir. Fakat pek çok müslüman, muhtemelen görünür olması sebebiyle temizliği maddî veya zahirî temizlikten ibaret zannediyor. Yahut maddî temizlik için gösterdiği özeni manevî temizlik hususunda göstermeyebiliyor. Halbuki Allah Tealâ dışımızı da içimizi de temizlememizi ve hep temiz tutmamızı istiyor bizden. 

Güzel söz doğru sözdür. Doğruluktan murat, sözün hem ilahî hükümlere hem bahis konusu vakıaya uygun olmasıdır. Sahih bilgiye dayanmayan, asılsız yahut hakikati yalanlayan, çarpıtan, eksilten ve abartan sözler güzel değildir. Güzel söz; düşünülerek, dili dikkatli kullanarak söylenen sözdür. Yanlış anlamalara sebep olacak şekilde maksadı aşan ifadeler barındıran, nereye varacağı kestirilemeyen, öylesine söylenmiş sözler güzel değildir. Güzel söz, halin gereklerine uygun, yani muhatabın seviyesine göre yerinde ve zamanında söylenen sözdür. Güzel söz, en doğru kelimelerle maksadı ve mesajı açık, net, anlaşılır bir şekilde aktaran sözdür. Güzel söz, adaleti ayakta tutan, özellikle bir meselede şahitlikte bulunur veya hüküm verirken insafı elden bırakmadan söylenen sözdür. Güzel söz, konuşurken ölçülü bir ses tonuyla, bağırıp çağırmadan, acele etmeden, gereğinden fazla hızlanıp yavaşlamadan, dinleyenleri bıktıracak kadar uzatmadan tane tane söylenen sözdür. Güzel söz, özentiye ve gösterişe kaçmadan samimi ve tabii bir tavırla kalpten söylenen sözdür. Güzel söz, hep bir faydayı veya hayrı gözeterek dostça, nezaketle, yumuşaklıkla söylenen sözdür.

Müslüman, güzel sözler söyleme mükellefiyetini ifada da hep “daha güzeli“ tercih etmelidir. Bunun için “en güzel sözleri” yani ayet-i kerimeleri, hadis-i şerifleri ve kelâm-ı kibarları öğrenmeli; sözümüzü daha güzel söylemek için bu sabitelerin belirlediği sınırlara titizlikle riayet etmelidir. Büyükler, dil insanın terazisidir manasına “el-lisân veznü’l-insan”; kişinin kemâli kelâmının altındadır, yani sözünden belli olur manasına “kemâlüke tahte kelâmik” buyurmuşlardır. Bugün de kullandığımız “üslûb-i beyan ayniyle insan” sözü, “bir insanın ifade tarzı onun nasıl biri olduğunu gösterir” demektir. Öyleyse “küp içindekini sızdırır” fehvasınca, güzel sözleri en güzel şekilde söylemek için öncelikle her işi gibi sözlerini de amel-i sâlih yapmaya çalışan kâmil iman sahibi “güzel bir mümin” olmaya geyret etmelidir. Bu uğurda güzel müminlerle; Rabbimiz’in sâdık, sâlih ve müttaki kullarıyla beraber olarak, kalbi en güzel sözlerin sahibi Cenab-ı Mevlâ’ya tahsis eyleyip, beytullah kılmak üzere yola koyulmalıdır.

Bazı durumlarda yanlış yapanları, hata ve kusurlarında ısrar edenleri doğruya yönlendirmek için eleştirmek, kınamak, sert bir üslupla uyarmak kaçınılmaz olabiliyor elbette. Böyle bir tavır, Allah Tealâ’nın rızasını gözeten, muhatabın ıslah ve iyiliğini isteyen bir muhabbet ve samimiyetin eseriyse eğer, güzeldir. Yine de önce kendimizdeki kusurları görüp eleştiri ve kınamayı kendi nefsimize yöneltmek, her insanın hata yapabileceğini hesaba katmak, düşmanlığımızın günahkâra değil günaha olduğunu hissettirmek ve rıfk ile söz söylemede ısrarcı olmak daha güzeldir.

En azından Müslümanlık iddiamız, “Müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların emin olduğu kimsedir.” (Buharî, Rikak 26) hadis-i şerifi mucibince kardeşlerimize karşı güzel, yapıcı, gönül alıcı, samimi bir muhabbet dilini zaruri kılıyor. Buna rağmen güzel olmayan, kırıcı, kaba, aşağılayıcı ve ayrıştırıcı bir dil kullanabiliyor; böyle sözlere konu olan kişi veya toplulukların hata, kusur ya da günahları sebebiyle bunu hak ettiğini düşünüyoruz. Aynı sebeple muhteva itibariyle güzel ve doğru olan bir sözü kötü, çirkin, incitici, muhatabı rahatsız edici bir tarzda söylediğimiz oluyor.

Bu kaynaklardan duyup okuduklarımızı, taraf veya karşı oluşumuza göre bir vazife hissiyle çevremize aktarırken, bir yalana şahitlik edip etmediğimizi sorgulamıyoruz bile. Hem, “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeylerin peşine düşme!” (İsra 36) mealindeki ilahî emrin, hem de Efendimiz s.a.v.’in, “Her işittiğini söylemesi kişiye yalan olarak yeter.” (Müslim, İman, 3) ikazının hilafına davranabiliyoruz. Halbuki sözü güzel kılan “sabit kök” mesabesindeki ölçüler, bizim ve yakınlarımızın aleyhine bile olsa doğru söylememizi gerektiriyor. Başkalarının bizzat şahit olmadığımız hallerini şahit olmuş gibi anlatmamızı, böylece iddia ve ithamlarda bulunmamızı “yalancı şahitlik” sayıyor. Zandan ve münakaşadan kaçınmamızı, iyice araştırıp soruşturmadan fâsıkların verdiği haberlere itibar etmememizi istiyor bizden.

Çirkin söz, çirkinlik derecesi ve tesirine göre yapılan bütün tarif ve konumlandırmaların ötesinde “güzel olmayan söz”dür. Fakat işte güzelliği sadece “söyleyiş”te arayıp “söylenen”i ihmal eden İslâm’a aykırı bir anlayış, bugün bizi de güzel olmayan sözleri, güzel sözlermiş gibi söyleyip dinler hale getirdi. Mâlâyaniden ibaret bir konunun etkileyici bir dille anlatılmasını güzel bulabiliyoruz mesela. Polemik yapmayı, rakiplerimize yönelik mesnetsiz iddia ve suçlamalara kitleleri inandırabilmeyi, bizim gibi düşünmeyen herkesi ustalıklı bir dille suç oluşturmayacak şekilde aşağılayıp alaya almayı meziyet zannedebiliyoruz. Asabiyemiz, hakikati aramaya da söylemeye de mâni oluyor çoğu zaman. Söz söyleme gündemimizi gazete ve televizyon haberleri, politikacıların demeçleri, internet sitelerindeki ölçüsüz ve aykırı konuşmalar yahut yazılar belirliyor.

Kökün sabit olması; güzel sözün sabit, değişmeyen, sağlam bir hakikate yani vahye yahut tevhid akidesine dayanmasıdır. Göğe yükselen dallar; mutlak hakikate dayandığı, vahiyle irtibatını zedeleyip koparmadığı sürece, göklere kadar uzanan geniş bir sahada söz söylenebileceği ve hangi konuyla alâkalı olursa olsun, bu geniş çerçevede söylenen her sözün güzel olacağı manasına gelir. Nitekim her mevsim meyve vermektedir. Yani bu güzel sözler, insanların her devirde faydalanmasına, istikamet bulmasına ve söyleyenin iki dünya saadetine vesile olabilmektedir. Mevlâna k.s. hazretlerinin “Bir ayağını iman esasları üzerinde sabitleyip diğer ayağı ile yetmiş iki milleti dolaşmayı” salık veren meşhur “pergel teşbihi”, sanki bu ayet-i kerimelerin yatay planda ve söz ekseninde tekrarı gibidir.

İbrahim suresinin 24 ile 25. ayetlerinde “kelime-i tayyib” diye nitelenen “güzel, doğru, hoş, temiz ve sağlam söz”, güzel bir ağaca benzetilmek suretiyle, güzel sözün hem imanla irtibatına hem de sınırsız genişlikteki imkânlarına dikkat çekilir. Buna göre “Güzel söz, kökü sabit, dalları göğe yükselen ve Allah Tealâ’nın izniyle her zaman meyve veren bir ağaç gibidir.”

Söylediğimiz güzel sözlerin gerektirdiği uygun amelleri işlemiyorsak, o “hasen” sözleri söylüyor olmak bize bir “hasene” kazandırmıyor. Telkin ettiği, yönlendirdiği davranışları kendi hayatımızda sergilemiyorsak, güzel bir sözü söylememiz bizi güzel söz söyleyen bir müslüman yapmadığı gibi, güzellikleri heba eyleme, onlara gölge düşürüp değersizleştirme vebalini yüklüyor omuzlarımıza. Bizi, Allah Zülcelâl Hazretlerinin, “İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz?” (Bakara 44) mealindeki itâbına muhatap kılıyor. Hatta belki Kur’an-ı Kerim’de (Saff 2-3), “yapmadıklarımızı, (yapıyormuş izlenimi verecek şekilde) söylemek” diye tanımlanan ve Allah Tealâ’nın gazabını celbeden bir günaha sürükleyebiliyor bizi. Öyleyse güzel söz, mana ve muhtevasını yaşayışımıza tatbik edegeldiğimiz sözdür aynı zamanda. Fakat bu hakikat ve aksi durumda günaha girme ihtimali, sözle olsun emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker mükellefiyetimizden imtinaya bahane yapılamaz. Fayda ve tesir için, emrettiğimiz marufu önce kendimizin yapması, nehyettiğimiz münkerden de yine önce kendimizin kaçınması zaruretine işaret eder.

Kur’an-ı Kerim’de sözün hasenattan sayılabilmesi için kime nasıl söyleneceğine dair ölçüler verilmiştir. Buna göre mesela müslümanın sözü “maruf”, yani şeriata ve akl-ı selime uygun, bilgiye dayalı, faydalı ve olumlu olmalıdır. “Adl” ile söylenmeli; ölçüyü, dengeyi, insafı gözetip aşırılıklardan kaçınmalıdır. Söz, “sedîd” olmalı; doğruyu eksiltip abartmadan dosdoğru ve sağlam bir şekilde ifade etmelidir. Ana babamızın, üzerimizde hakkı olan büyüklerimizin karşısında hürmetkâr ve iltifatkâr bir dil kullanılmalıdır. Yoksula, düşküne, mağdura bir şeyler söylerken yatıştırıcı, teselli edici bir üslup tercih edilmelidir. Firavunlaşma istidadı gösterenlere, sükûnetimizi bozmadan yumuşak bir dille doğruları hatırlatmalı; inkârcılara karşı Hakk’ı ve hakikati anlatırken sözü açık, kolay anlaşılır, etkili bir tarzda söylemelidir. Her halükârda yalandan, yapmacıklıktan, kabalıktan sakınmalıdır. Zira tebliğ maksadı taşımadığını düşündüğümüz beşerî münasebetlerimize dair bir sözü dahi kötü, çirkin, kaba bir tarzda söylemek, bir sâlih amel imkânını heba etmek yanında, Hakk’a davet örnekliğimize halel getirecektir.

Her güzel davranış gibi sözün güzelini güzel söylemek de güzel ahlâkın, içselleştirilmiş bir güzelliğin yansımasıdır. Bu sebepledir ki sözün güzeli, güzelin sözüdür. Öyleyse meselenin hepimizi alâkadar eden kısmına geçmeden önce, güzeller kimlerdir, bu güzellerin sözleri nedir; buna bir bakalım. Evvela mutlak manada güzel olan hiç şüphesiz Allah Azimüşşân’dır. O, Cemâl-i bâ-Kemâl’dir. Yani eksiği, kusuru olmayan yegâne güzelliğin sahibidir ve bütün güzelliklerin kaynağıdır. O’nun kelâmı olan Kur’an-ı Kerim, “ahsenü’l-kavl” (Zümer 18) yahut “ahsenü’l-hadîs”tir ki (Zümer 23) sözlerin en güzeli demektir. Müfessirler Kur’an-ı Kerim’de Kelâmullah’ın güzelliğine dair bazı ibarelerin, mesela “ahsenü’l-kavl” yahut “temiz, iyi, hoş, güzel söz” diye karşılayabileceğimiz “kelimü’t-tayyib” (Fâtır 10) veya “kavlü’t-tayyib” (Hacc 24) ile hususan kelime-i şahadetin kastedilmiş olabileceğini öne sürmüşlerdir. Fakat yine de Kur’an-ı Kerim’in maksadı ve hülasası olması hasebiyle kelime-i şehadete mahsus görünen bu vasıfların bütün ayet-i kerimeleri niteleyebileceğini söylemişlerdir. Kısaca, en güzel söz Allah Tealâ’nın kelâmı, Kur’an-ı Hakîm’dir.

Güzel sözleri bilhassa Batılı meşhurlara atfedilen kısa, çarpıcı, parlak ifadelerden ibaretmiş gibi görmek tehlikelidir de üstelik. Zira bunlar bir hale uygun olsa da hakikate uygun olmayabilir. Bizi yabancı hayranlığına, hasene kapsamına girmeyen sakat bir güzellik tasavvuruna sevk edebilir. Çoğunlukla şahsî ve kibirli bir yaklaşımın ürünü olan birtakım iddiaların kesin doğrularmış gibi anlaşılmasına sebebiyet verebilir. Aslında vecizenin bütün Batı dillerindeki karşılığı sayılabilecek “aforizma”nın en önemli vasfı budur. Aforizma, “aforoz”dan gelir ve bir konuda aforizma sayılan sözün sınırlarına dahil olmayan, aynı konudaki diğer bütün düşüncelerin dışlanması, reddedilmesi ve yok sayılması gerektiği iddiasını taşır. Öte yandan güzel sözlerin ancak tanınmış kişilerce söylenen fiyakalı laflar olabileceği kabulü, sıradan insanların kendilerini güzel söz mükellefiyetinden muaf tutmasına bahane yapılabilir. Yahut bazıları yapmacık bir şairaneliği ya da her halükârda muhatabın hoşuna gidecek, onayını alacak bir alttan alma dilini güzel söz söylemek zannedebilir.

“Güzel söz” denince akla, genellikle yabancı filozof, şair, yazar veya devlet adamlarının vecizeleri geliyor. Bunda temel eğitimin hemen her kademesinde öğrencilerin bir şekilde karşılaştığı “Güzel Sözler” veya “Özlü Sözler” listesinin payı olmalı. Özlü söz de denilen vecize, “uzun yahut karmaşık bir konuyu az sayıda kelime ile anlatan; etkileyici, akılda kalıcı, sloganımsı söz” demektir. Sözün “veciz” olması şüphesiz bir maharettir ama sadece bu vasfı bizim o sözü “güzel” bulmamıza yetmemelidir. Müslümana göre bahis konusu “söz”de ise, güzellik kişilere, zamana, zemine göre değişen bir nitelik değildir. Bizim için “güzel söz” bir “hasene”dir. Dolayısıyla “ilahî hakikate ve rıza-yı Bârî’ye uygun, sevaba vesile, doğru, meşru, faydalı olan ve âdâbına riayetle söylenen söz” güzel sözdür. Veciz olması bir güzellik unsuru olarak bunlardan sonra gelir.

Kim bilir, belki ağız dalaşında muhatabı alt eden sertliği, ince imalara gizlenmiş hakareti, bir meseleyi lüzumundan fazla uzatarak anlatmayı, bağıra çağıra söz söylemeyi yerinde ve doğru bulanlarımız vardır. Belki “güzel sözleri güzel söylemek” mükellefiyetimizi unutmuşuzdur. Yahut güzel nedir, hangi sözler güzeldir, nasıl güzel söylenir; bunlarla alâkalı ölçülerimiz şaşmış olabilir. Böyle bir ihtimale binaen güzel söze ve güzel söz söylemeye dair ölçülerimizi hatırlamalıyız.

Bugün müslümanlar arasında dahi itici, ötekileştirici bir kavga dilinin yaygınlaşmış olmasına bakılırsa, bu mükellefiyeti ifada yeterince hassasiyet gösterdiğimiz söylenemez. Bazen maruz kaldığımız haksız bir suçlama karşısında kapıldığımız öfke, bazen meşru dairedeki farklılıklara tahammülsüzlüğümüz dengemizi bozuyor, kötü sözler söylememize sebep olabiliyor. Tartışmalarımız çoğu zaman üzüm yemek değil de bağcıyı dövmek niyetiyle yapıldığından kırgınlıklara, küskünlüklere hatta düşmanlıklara yol açıyor. Bir müslümanın gündeminde olmaması gereken konular üzerine çok konuşup sözü de vakti de israf edebiliyoruz.

Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler; yoksa şeytan aralarına girer. Kuşkusuz şeytan insanların apaçık düşmanıdır. İsrâ Suresi – 53

Sevgi, saygı, yardımseverlik, sorumluluk, adalet gibi değerleri yaşayarak kalplerini manevi kirlerden arındırmaya gayret etmelidir. Bilerek ya da bilmeyerek yapılan hata ve günahlardan sonra hemen tövbe etmeli ve ardından o günahı silecek güzel bir davranış yapmalıdır. Zira Yüce Allah, “… iyilikler kötülükleri giderir…” [Hud suresi, 114] ayetiyle işlenen bir günahtan sonra iyilik yapmanın ve tövbe etmenin kişiyi manen temizleyeceğini bildirmiştir. Peygamberimiz de yapılan hatalara tövbe etmeyi, iyiliğe yönelip kötülükten sakınmayı emretmiştir.

Manevi temizlik; kalbin gıybet, yalan, kıskançlık, kibir gibi kötü huy ve davranışlardan arındırılıp güzel ahlak ile bezenmesidir. İslam dini, Müslümanların manevi kir olarak nitelendirilebilecek kötülüklerden uzak kalmasını ve yaratılıştaki manevi temizliği korumasını öncelemiştir. Bu bakımdan insanların manevi kirlilikten kurtulabilmeleri için tövbe kapısını açık tutmuştur. Kur’an-ı Kerim’de “…Şüphesiz Allah kendisine yönelip tövbe edenleri ve temizliğe düşkün olanları çok sever.” [Bakara suresi, 222] ayetiyle bu konuya işaret edilmiştir. Güvenilirlik, samimiyet, doğruluk, dürüstlük, yardımseverlik gibi ahlaki değerlerin kaynağı kalptir. Kalp temizliği, manevi temizliğin özünü oluşturur. Sevgili Peygamberimiz bir hadisinde “… Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o iyi (doğru ve düzgün) olursa bütün vücut iyi (doğru ve düzgün) olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.” buyurarak kötülüklerden sakınma ve ahlaki değerlerle hareket etmenin kalp temizliğine bağlı olduğuna dikkat çekmiştir. Müslümanlar, Yüce Allah’ı çokça anarak ve salih ameller yaparak kalplerini kötülüklerden uzak tutmalıdır.

Çevre temizliği hem insan sağlığı hem de toplumsal huzur açısından önemlidir. Hz. Peygamber “… Evlerinizin önlerini temiz tutun.” buyurarak Müslümanları çevre temizliğine teşvik etmiştir. Ayrıca çevre temizliği, toplumu ilgilendiren bir konudur ve fertlerin birbirlerine karşı hak ve görevleri arasındadır. Bu nedenle ev, sokak, cadde, park, okul gibi ortak kullanım alanlarının temiz tutulması insani ve dinî bir görevdir. Peygamber Efendimiz “Rahatsız edici bir şeyi yoldan kaldırmak sadakadır.” sözüyle çevre temizliğine katkıda bulunmanın sevap kazandıracağını belirtmiştir.

İslam’da beden temizliği kadar elbise temizliğine ve ibadet sırasında temiz elbise giyilmesine de önem verilmiştir. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de “Ey Ademoğulları! Her mescitte güzel ve temiz elbiselerinizi giyinin… “ buyurarak Müslümanlara güzel giyinmeyi öğütlemiştir. Hz. Peygamber, üzerinde kirli elbiseler bulunan bir adam görünce “Elbisesini yıkayacak bir şey bulamamış mı?” diye sormuş ve elbise temizliğinin gerekliliğine dikkat çekmiştir. Bu nedenle Müslümanlar, bilerek ya da bilmeyerek elbiseye bulaşan kir ve pisliklerden uzak durmalı, temiz ve güzel giyinmeye özen göstermelidir. Beden ve elbise temizliğinin yanı sıra Müslümanların çevre temizliğine de dikkat etmesi gerekir.

İslam’a göre genel anlamdaki temizlikle ibadet amacıyla yapılan temizlik birbirini tamamlayan faaliyetlerdir. Bu nedenle dinimizde temizlik; maddi temizlik, hükmi temizlik ve manevi temizlik olmak üzere üç kısımda ele alınmıştır. Maddi temizlik; bedende, elbisede, ibadet edilen mekânlarda ve içinde yaşanılan çevrede görünen kir ve pisliklerin giderilmesi anlamına gelir. Dinen pis sayılan şeylere necaset denir. Beden, elbise veya ibadet yerinin dinen pis sayılan maddelerden temizlenmesi ise necasetten taharettir. Beden temizliği, sağlıklı bir yaşam sürdürebilmek için günlük hayatta ihtiyaç duyulan temizliktir. Peygamberimiz beden temizliği konusunda Müslümanlara örnek olmuştur. Yemeklerden önce ve sonra ellerin yıkanmasını, ağız ve diş temizliğinin yapılmasını, tırnakların kesilmesini, haftada en az bir kez yıkanmayı, cuma ve bayram gibi toplum önüne çıkılacak günlerde en güzel şekilde hazırlanmayı Müslümanlara tavsiye etmiştir.

İnsanlar, genellikle sağlığının değerini onu kaybettikten sonra anlar. Genellikle insanlar baş ağrısı çekmeden “Allah’ım sana şükürler olsun başım hiç ağrımıyor.” demez. İnsan, hasta birini görmeden kendi sağlığının farkında olmaz. Bu nedenle sağlığın kıymetini anlayabilmek için zaman zaman hastaları ve hastaneleri ziyaret etmek gerekir. Ziyaret ettiğimiz hastanın sağlığına kavuşabilmesi için dua edip ona moral vermeliyiz. Sağlıklı olduğumuz için Allah’a şükretmeliyiz.

Canımız ve bedenimiz Allah’ın (c.c.) bize verdiği bir emanettir. Bu emaneti koruyabilmek için öncelikle beden ve ruh sağlığımıza dikkat etmeliyiz. Hasta olmamıza yol açacak her türlü zararlı ve kötü alışkanlıktan uzak durmalıyız. Sigara, alkol ve uyuşturucu gibi zararlı maddeleri kullanan insanlar önce beden sağlıklarını sonra da hayatlarını kaybeder. Kendilerine verilen “sağlık” gibi önemli bir emaneti korumadıkları için de Allah (c.c.) katında sorumlu olurlar. Bize sağlık gibi büyük bir nimet veren Rabb’imize dua ederek sağlığı koruma hususunda da O’ndan bize yardım etmesini dilemeliyiz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “İnsanın duaları içinde Allah’ın en sevdiği şey, sağlıklı olma isteğidir.” buyurarak bizleri sağlığımızı korumak veya sağlığımıza kavuşmak için dua etmeye teşvik etmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.), “Hastanın yanına girince ona sağlık ve uzun ömür temennisinde bulunarak onu rahatlatın. Böyle yapmak onun gönlünü hoş eder.” buyurmuştur. Tirmizi, Tıb, 35.

Peygamberimiz (s.a.v.) “İki nimet vardır ki insanların çoğu bunların kıymetini bilmez. Bunlar sağlık ve boş vakittir.” buyurarak sağlığın önemini vurgulamıştır. Sağlıklı olmanın değerini ve kıymetini anlatmak için ise şöyle buyurmuştur: “…Sağlıklı olmak bir dünya mala sahip olmaktan daha hayırlıdır…” Bu nedenle o “Hastalanmadan önce sağlığın, ölüm gelmeden önce de hayatın kıymetini bilin!” buyurarak sağlıklı bir yaşam sürdürmenin önemine dikkat çekmiştir.

Yüce Allah (c.c.) insanlara sayısız nimetler vermiştir. Bu nimetlerin en önemlilerinden biri sağlıktır. Sağlık olmadan hiçbir nimet insana huzur ve saadet getirmez. Sağlık, insan hayatının vazgeçilmez unsurlarından biridir. Yaşamak, öğrenmek, çalışabilmek için sağlıklı olmak gerekir. Sağlığı yerinde olmayan kişi günlük hayatında birçok güçlükle karşılaşılır. Ailesi ve arkadaşlarıyla gerektiği şekilde ilgilenemez. Hastalanan bir insan çalışamayacağı için ailesinin rızkını temin etmekte de zorlanacaktır. Sağlığı yerinde olmayan insanlar Allah’a (c.c.) karşı yapmakla yükümlü oldukları ibadetlerini de tam yerine getiremezler. Hasta olan kişiler oruç tutamaz, namazlarını gerektiği şekilde kılamaz, hac ibadetini yapamaz. Dolayısıyla insanın, kendisinden beklenen görevleri ve ibadetleri hakkıyla yapabilmesi için öncelikle sağlıklı olması gerekir.

İnsanın yöneldiği her türlü üstünlük ve mükemmellik iyi kavramıyla ifade edilir. İnsan bütün çabalarında iyiyi arar. İnsanın aradığı iyi; sanatta güzel, bilimde doğru, çalışmada başarı, ticarette kâr, sosyal hayatta yarar, sporda sağlık, dostlukta sevgi, ahlakta erdem ve mutluluktur. İyi, her konuda yöneldiğimiz genel bir amaç olsa da özellikle ahlaki bir değerdir. Bundan dolayı iyi ve kötü, ahlakın; güzel ve çirkin, sanatın; doğru ve yanlış, bilimin temel değerleridir. İslamiyet hem toplum hayatında hem de genel olarak tabiatta iyiliğin yaşamasını ister. Bu amaçla gerek Kur’an ayetleri gerek Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hadisleri aracılığıyla birtakım ilkeler ve değerler ortaya koymuştur.

İnsanın Allah’la (c.c.) ilişkisi inanç ve ibadet; diğer insanlar ve yaratılmışlarla ilişkisi ahlak ve hukuk (muamelat) olarak tecelli eder. Ahlaki ve hukuki (muamelata dair) hükümler iç içe olsa da ikisi birbirinden ayrı alanlardır. Güzel huy ve davranışların içselleştirilmesi, kişisel mutluluğu sağladığı gibi toplumun huzur ve barışına da katkıda bulunur. Aslında bir toplumda ahlaki bilinç ve duyarlılık yüksek olduğunda hukuki problemlerin ortaya çıkması daha baştan büyük ölçüde önlenmiş olur. Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim, sistemini büyük ölçüde inanç, ibadet ve muamelatı da gözeterek ahlaki duyarlılık üzerine inşa etmiştir. Hukuk, ahlaki alanda gösterilen ihmallerin yol açtığı anormal durumlara çözüm üreten ve sosyal hak ve görevleri belirleyen bir kurumdur.

İslamiyet, insanların temelde inançlı, iyi ve doğru olmalarını amaçlar. Dinin üç boyutu olan inanç, ibadet ve ahlak özde birdir ve aynı amacı gerçekleştirmeye yöneliktir. İnsan, inanç ve ibadet sayesinde yaratıcısına bağlanır, ibadetlerin doğurduğu iyi sonuçlar ve tavsiye edilen güzel huylar sayesinde toplumda iyi insan olarak yaşar. Buna göre İslamiyet, yaratıcısına inanıp saygı duyan ve sosyal hayatta diğer insanlarla iyi ilişkiler kurarak yaşayan bir insan yetiştirmek ister. İslami erdemler, bize dinimizin sahip olmayı zorunlu kıldığı erdemlerdir. Dinimizin bize kazandırdığı artıdır.

İbadetler insanı kötülüklerden alıkoyar. Örneğin günde beş kez namaz kılan insan, kötülüklerden kaçınmaya önem verir. Çünkü ibadet eden insana kötü davranışların yakışmayacağını bilir. Allah’ın her an kendisini gördüğü bilinciyle onun yasakladığı kötülüklerden uzak durmaya gayret eder. Kur’an’da ibadetlerin insanı kötülüklerden uzaklaştıracağına ilişkin şöyle buyrulur: “(Resulüm!) Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar…”(Ankebût suresi, 45. ayet.) Hz. Peygamber de “Oruç bir kalkandır (perdedir). Biriniz bir gün oruç tutacak olursa kötü söz sarf etmesin, bağırıp çağırmasın…”(Buhari, Savm, 9.) buyurarak ibadetlerin insanı kötülüklerden uzaklaştırması gerektiğini belirtir.

İbadet eden insan, davranışlarına dikkat eder. Çünkü Allah’ın kendisini her an görüp gözettiğini, iyi davranışlarda bulunanları mükâfatlandıracağını, kötülük yapanları ise cezalandıracağını bilir. Davranışlarına da bu bilinçle yön verir. İyi davranışlarda bulunmaya, kötülüklerden uzak durmaya çalışır. Böylece güzel ahlaklı bir insan olur.

İbadet insanda sorumluluk, sabır gibi güzel duyguların ve temizlik alışkanlığının gelişmesine katkıda bulunur. Örneğin namaz, oruç gibi ibadetlerini yapıp Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getiren insanda sorumluluk duygusu gelişir. Böylece insan annesine, babasına, akrabalarına, komşularına, kısaca diğer insanlara karşı da sorumluluklarını yerine getirir. Oruç ibadeti insana sabırlı olmayı, zorluklara dayanmayı öğretir. Namaz için abdestin ve namaz kılınacak yer ile giysilerin temizliğinin zorunlu olması kişiye temizlik alışkanlığı kazandırır.

İnsan, üstün özelliklerine rağmen yine de âciz bir varlıktır. O; hastalık, ölüm, afet gibi durumlar karşısında acizliğini daha fazla hisseder. İnsan, geleceğe yönelik bazı endişeler de taşır. Bütün bu durumlar nedeniyle de kendisini güvende hissetmez. İbadet eden insan; Allah’ın her an kendisinin yanında olduğunu, kullarını görüp gözettiğini bilir. Samimi olarak kendisine yönelen kullarını yalnız bırakmayacağına, onlara yardım edeceğine inanır. Bu inanç kişiye güç ve güven verir, ona yalnız olmadığını hissettirir. Kur’an’da da bu durumu belirten ayetler vardır. Örneğin Şuarâ suresinde, “Sen o mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan. O ki (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor. Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor). Çünkü her şeyi işiten, her şeyi bilen odur.”(Şuarâ suresi, 217-220. ayetler.) buyrulur.

İbadet, insanın Yüce Yaradan’a karşı yerine getirmesi gereken en önemli görevlerden biridir. Kişi, ibadet ederek Allah’ın emrini yerine getirmenin, görevini yapmanın huzur ve mutluluğunu yaşar. Allah’ın, ibadetlerini yapanları sevdiğini, onlardan razı olduğunu bilir. Bunu bilen insanın içi huzur dolar. Kişi, zaman zaman günlük hayatın sorunlarından, sıkıntılarından bunalır. İbadet, insanı bu sıkıntılarından uzaklaştırır. Örneğin namaz kılan insan tüm benliğiyle Yüce Allah’a yönelir, günlük yaşamdaki sıkıntılarından, problemlerinden bir süreliğine de olsa uzaklaşır. Rabb’i ile baş başa kalmanın, ona sığınmanın huzurunu, mutluluğunu yaşar. Kur’an’da da, ibadetlerin insana iç huzuru sağladığını belirten ayetler vardır. Örneğin bir ayette, “Onlar inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”(Ra’d suresi, 28. ayet.) buyrulur.

Namaz, her Müslümanın farz vazifesidir. Yani namaz Müslümanın, olmazsa olmazıdır. Temizlik namazın şartlarından ilkidir. Namaz kılmak isteyen kişi öncelikle vücudunu ve namaz kılacağı yeri temizler. Temizliğin ruha nasıl ferahlık kattığı malumdur. Bu yönüyle namaz, günde beş defa arınmak ve bu vesileyle günde beş defa ferahlamak anlamına gelir. Namazın şartlarından bir diğeri niyettir. Kişi, Allah rızası için namaz kılmaya niyetlendiğinde, kıblesine yönelir, tüm dünyevi meşgalelerine bir süreliğine ara verir ve yalnızca Allah’ın rızasını kazanmaya yönelir. Verilen bu ara, hem bedeni hem de ruhu dinlendirir. Günde beş defa düzenli olarak molalar vermek, kişiyi her açıdan daha verimli kılan önemli bir faktördür. Verimli olan kimse başarıyı yakalar ve başarılı insan da mutlu olur. Namazda vakte riayet şarttır. Bu sebeple, gerçekten de namaz kılan bir Müslümanın, zamana önem veren, dakik olmaya özen gösteren biri olması beklenir. Bu üstün vasfa kavuşan kişi, planlı programlı yaşamaya, böylece gününü dolu dolu geçirmeye ve vaktini bereketlendirmeye başlamış olur. Tüm bunların ötesinde namaz, Yaratanımıza karşı kulluk borcumuzdur ve bizi O’na yaklaştırır.

İbadet, îmanın kuvvetlenmesi ve devamlı olabilmesi için şarttır. Allah’ın emirlerini yerine getirmeyi ve yasakladıklarından da kaçınmayı gerektirir. İbadetlerin düzenli ve devamlı olması ve sadece Allah rızası için yapılması lâzımdır. İbadetin özü duadır. Dua ise el açmak, ihtiyacını dilemek, derdini paylaşarak derman aramaktır. Rabbine el açan bir kul, ümitli olur. Ümitli insanın ruhu ise ümîdinin büyüklüğü nispetinde, tebessüm hâlindedir. Bunun tersine, el açmayan, dua etmeyen, hayatında ibadete yer vermeyen kişinin ruhu her zaman sıkılıp bunalabilir.

İnanç deyince bir Müslümanın aklına gelen, Allah ve Rasulüne inanmak, bu inancın gereklerini de en güzel şekilde yerine getirmek olur. Bunu başaran bir kişi, dünyada da ahrette de huzurlu olur. Çünkü inanç, sakinlik, huzur ve sevinç verir. Îmanlı kimsede haset olmaz. Îmanlı kişi sevdiğini Allah için sever, verdiğini Allah için verir. İnsanlara değil, Rabbine karşı sorumlu olduğundan, otokontrolü gelişir. Başkalarının olmadığı yerde de hâl ve hareketlerine dikkat eder. Îmanlı kişi ümit kesmez. En zorlu olaylar karşısında bile Rabbine sığınıp güvenerek sabreder. İman eden kişi kuvvetli, istikrarlı ve dayanıklı olur. Allah ve Rasulüne inanan bir kişi hak yiyemez, boş söz söyleyemez, çirkin işler yapamaz. Bir hataya düşerse tevbe ederek ve pişmanlık duyarak, dönüp tekrar iyiliklere sarılır. Zîra îman eden için her zaman af ümidi vardır. Îmanlı bir insan yakınlarının ölümüyle yıkılmaz. Çünkü ahrete ve ölümün bir yok oluş olmadığına inanır. 

Elbette doğruya inanmak, doğruya; yanlışa inanmak, yanlışa sevk eder. Bu noktada, kişinin neye ve kime inandığı, inanç içerisinde kime ve neye sarıldığı son derece önemlidir. Tarih, safsatalara, saçmalıklara inanmış nice insanla doludur. Maymundan geldiğine inanan evrimciler, öldükten sonra yeni bir hayatta yaşamakta olduklarına inanan reenkarnasyoncular, bir yaratıcının olmadığına inanan ateistler, şeytana tapan satanistler… Sapık inançlara dâir daha nice acıklı örnekler vermek mümkündür.

İnsan muhtaç ve eksiktir. Kuvvetli bir desteğe yaslanmak, kendisinden güçlü birine tutunmak ihtiyacı içinde dünyaya gelir. İnanç, bir düşünceye gönülden bağlı olmaktır. Bu bağlılık, icabında aklî delil arama ihtiyacını da sıfırlayarak, kişiyi şartsız bağlılık noktasına getirir. Güvenle, şüphe etmeden, ne diyorsa doğrudur, diyerek kabul etmek, inancın getirdiği bir itimat halidir.

 Dinde zorlama yoktur. Doğru eğriden açıkça ayrılmıştır. Artık kim sahte tanrıları reddeder de Allah’a inanırsa kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir ve bilir. Bakara Suresi – 256

Ramazan ayının 2. yarısında, kalın bağırsak, böbrek ve deri toksinlerinden arınmaya başlıyor. Dr. Mahroof bu dönemde organların maksimum kapasitesine döndüğünü söylüyor. Hafıza ve konsantrasyon yeniden güçlenirken, enerjinin de arttığını vurguluyor. Mahroof sözlerine şöyle devam ediyor: “Oruç şafak vaktinden gün doğumuna kadar olan dönemi kapsar. Böylece enerji veren gıda ve sıvıları alabilme fırsatı olur. Oruç kasları korurken kişinin kilo vermesine de yardım eder. Ancak bedeniniz enerji için protein almaya başlarsa, ileri açlık moduna geçip kaslarınızı kullanmaya başlar. Bu en sık, günlerce ve haftalarca uzatılan oruç dönemlerinde görülür. ” Mahroof sözlerine şöyle devam ediyor: “Oruç şafak vaktinden gün doğumuna kadar olan dönemi kapsar. Böylece enerji veren gıda ve sıvıları alabilme fırsatı olur. Oruç kasları korurken kişinin kilo vermesine de yardım eder. Ancak bedeniniz enerji için protein almaya başlarsa, ileri açlık moduna geçip kaslarınızı kullanmaya başlar. Bu en sık, günlerce ve haftalarca uzatılan oruç dönemlerinde görülür. ” “Orucu uzatmak uzun vadede yağı enerjiye dönüştürmeyi engeller ve vücut enerji kaynağı olarak kaslarınıza yönelir. ‘Açlık moduna’ geçtiği zaman uzun vadede kilo vermeyi zorlaştırarak sağlığı kötü etkiler.” Ramazan döneminin dışında da oruç tutulacaksa Mahroof’un önerisi 5:2 oruç diyetini uygulamak. Yani haftanın 5 günü sağlıklı bir şekilde beslenmek ve diğer 2 gün oruç tutmak.

Öte yandan, kan şekerinin düşmesiyle vücutta halsizlik ve uyuşukluk baş gösteriyor. Açlık seviyesinin en üste çıktığı zamanlarda baş ağrısı, mide bulantısı ve kötü ağız kokusu da semptomlara ekleniyor. 3. günden 7. güne : Vücudunuz oruç tutmaya alışmaya başlıyor. Yağı tüketti ve kan şekerine dönüştürdü. Sahur ve iftar vakitleri arasında su alımı azaldığı için vücutta terleme hızlanırken, sıvı kaybı da artıyor. İftar ve sahur vakitlerinde öğünlerde karbonhidrat ve bazı yağların gerekli düzeyde alınması, enerji üretimi için şart. Dengeli bir rejimle, protein, tuz ve su gibi belli besinleri almak önemli. 8. günden 15. güne: Bedeniniz artık 3. aşamaya geçti ve vücut oruca neredeyse tamamen uyum sağladı. İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi Hastanesi’nin Anestezi ve Yoğun Bakım Danışmanı Dr. Razeen Mahroof, bu aşamanın vücutta bazı olumlu etkileri de olduğunu söylüyor. “Gündelik hayatta çok daha fazla kalorili gıda alıyoruz ve vücudumuz hastalıkları atlatmak gibi önemli görevleri yerine getiremez oluyor” diyen tıp uzmanı, şöyle devam ediyor: “Oruç sırasında bu durum yeniden dengeleniyor. Vücut yeniden daha önemli fonksiyonlarına odaklanıyor, enfeksiyonlarla savaşması ve hastalıklardan iyileşmesi de kolaylaşıyor.”

https://youtube.com/watch?v=Xwn-KyKMxrI

Dünyanın dört bir yanında milyonlarca Müslümanın oruç tuttuğu Ramazan ayı başladı. Ramazan, son birkaç yıldır Kuzey Yarımküre’deki ülkelerde günlerin daha uzun, havaların da daha sıcak olduğu yaz dönemine denk geliyor. Bu, Norveç gibi bazı ülkelerde her gün 20 saate yakın gıdalardan mahrum kalmak demek. Peki oruç tutmak sağlığı nasıl etkiler? 30 gün oruç tutan bir insanın vücudunda neler olur? İnsan bedeni, “oruç” tuttuğunu son öğünden 8 saat sonra kavrayabiliyor. Yani bağırsaklar son öğünde alınan tüm besin maddelerini tamamen sindirdiği zaman. Vücut bir sonraki aşamada enerji ihtiyacını karşılayabilmek için karaciğerdeki ve kaslardaki glükoza yöneliyor. Glükozu tükettiğinde de bir sonraki enerji kaynağı, vücuttaki yağlar oluyor. Yağların yakılması kilo vermemize, kolesterol seviyemizi düşürmemize ve diyabet riskini azaltmamıza yardımcı oluyor.

Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini,
ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli..
Zenginliğin ve bereketin,
sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli..
Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını,
60-70 yıl sonra sigara yüzünden Azrail’e soba borusu gibi teslim etmenin emanete hıyanet sayılacağını fark etmeli..
63 yıllık ömründe hiç karnı doymayan bir Peygamber’in ümmeti olarak,
aşırı beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark etmeli.
Azrail’in her an sürpriz yapabileceğini, nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan..
Ve ölmeden evvel ölebilmeli..
Hayvanların yolda, kaldırımda, çöplükte,
ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli..
Eşref-İ Mahlûkat (Yaratılmışların En Güzeli) olduğunu fark etmeli..
Ve ona göre yaşamalı..
Gülün hemen dibindeki dikeni,
dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli..
Evinde 4 kedi 2 köpek beslediği halde,
çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli..
Eşine ‘Seni Çok Seviyorum!’ demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli..
Farkında olmalı insan…
Kendisinin, hayatın, olayların, gidişatın farkında olmalı..
Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen..
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli..
Anne karnına sığarken, dünyaya neden sığmadığını..
Ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli..
Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli..
Henüz bebekken ‘Dünya Benim!’ dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu,
ölürken de aynı avuçların ‘Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum İşte!’ dercesine apaçık kaldığını fark etmeli..
Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli..
Baskın yeteneğini fark etmeli sonra..

Bazı fıkıhçıların ileri sürdüğü “Normal vaktin olmadığı yerlerde, normal mıntıkalara mahsus oruç ve namaz ibadeti de olmaz” düşüncesi isabetli değildir. Allah Teâlâ Mekke ve Medine gibi yerlerde yaşayan Müslümanlara hitap ederek yirmi dört saatlik bir zaman dilimi içinde beş kere namaz kılmalarını ve yılda bir ay da oruç tutmalarını istemiştir. İbadetin sebep ve hikmeti bir yandan insanın ibadetle eğitilmesi, Allah’a yakınlık elde etmesi, diğer yandan âhirette geçer akçe olan ecir ve sevabın elde edilmesidir. Güneşin aylarca doğmadığı veya batmadığı yerlerde yaşayan müminler de –çalışma, dinlenme, yeme ve içme gibi hususlarda– hayatlarını yirmi dört saate göre düzenlemekte yani normal mıntıkalarda yaşayan insanlar gibi yaşamaktadırlar. Bu müminlerin de dinî eğitime ve sevaba ihtiyaçları vardır. Bu sebeple ibadetlerini de aya ve güneşe göre değil, farazî ve itibarî (sanal) olarak ayarladıkları günlerine göre yapacaklardır. Bu şartlarda yaşayan müminlerin uygulayacakları vakit cetveli bakımından âlimlerce iki yol gösterilmiştir: 1. Mekke takvimini uygulamak. 2. Kendilerine en yakın normal bölgenin takvimini uygulamak.

Oruç ibadetinin güneşin batmasıyla sona ereceği konusunda ihtilâf yoktur. Ne zaman başlayacağı ve güneşin normal sürelerde doğup batmadığı yerlerde orucun nasıl tutulacağı konusunda ise farklı anlayışlar ve yorumlar vardır: a) Orucun başlama zamanını da belirlemek üzere gönderilmiş bulunan bu âyette mesele –bize göre– açıklığa kavuşmuştur. Şöyle ki âyette gece (leyl) kelimesi iki defa geçmektedir. Baştaki gece –daha sonra gelen açıklamalarla birlikte– orucun başlangıcını göstermekte, sondaki yani “Sonra orucu geceye kadar tamamlayın” cümlesinde geçen gece ise ibadetin bitiş vaktini işaretlemektedir. “Fecirden siyah ip beyaz ipten sizin için ayırt edilir hale gelinceye kadar” ifadesi, “tan yerinin beyazlığı gecenin siyahlığından ayrılıncaya kadar” yani “fecir söküp tan yeri ağarmaya başlayıncaya kadar” anlamına gelmektedir. Bu konuda rivayet edilen hadisler içinde (Buhârî, “Savm”,16, 17; Müslim, “Sıyâm”, 33, 39 vd.; Ebû Dâvûd, “Sıyâm”, 17) geceyi güneşin doğmasına kadar götüreni yoktur. Hadislere göre gecenin sonu tan yerinin ağarmaya başlamasıdır. Bu sebeplerden dolayı imsakin (orucun başlangıcı) güneşin doğmasıyla başlayacağını söyleyen hiçbir müctehid ve müfessir yoktur. Bazı zaman, mekân ve durumlarda ağarmanın tesbiti güç olduğundan, emin oluncaya kadar yeme içme serbestliğinden faydalanılmasına izin verilmiştir. Günümüzde olduğu gibi tan yerinin ağarmaya başladığı –birçok araçla ve kolaylıkla– tesbit edilince oruç başlar ve artık orucu bozan fiiller yasak hale gelir. b) Ekvator’dan kuzeye ve güneye doğru ilerledikçe güneşin doğma ve batma vakitleri değişir, uzar ve kısalır, nihayet günlerce ve aylarca doğmadığı veya batmadığı enlem derecelerine ulaşılır. Bu bölgelerde yaşayan Müslümanlar namaz ve oruç vakitlerini nasıl ayarlayacaklardır?

İmam Mâtürîdî’nin özgür iradeyi, içtihadı/aklı/re’yi savunması; bunlarla, dinin akla, mantığa ve tecrübeye kapalı dogmatik bir yapıya dönüştürülmesini engelleme çabası; alemde hikmeti/ yasalılığı kabulü; delile dayalı inancı savunması; ahlaki yargıların, doğruluk değerine de dikkatimizi çekmesi; insan fıtratının ayartılma riskine karşı aklın doğrularını önermesi; te’vil yöntemiyle çoğulcu metin yorumunun önünü açması; içtihadî ve örfi nesh kavramlarıyla, gerekçesi ortadan kalktığında mevcut hükmün yerine yenisini üretmede insana inisiyatif vermesi onu yaratıcı bir düşünür olarak öne çıkarmaktadır. Bugünümüzü kurarken geçmişin güçlü damarlarından yararlanmak hak, varsa bir yanlış işaret etmek vazifedir. Bu, bilimselliğin gereğidir. Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün

İnsan alışkanlıklar/gelenekler varlığıdır. Hep bildiklerini yineleyerek hayatta var olmanın imkânını ve güvenini keşfettikten sonra, bunu hayatının normaline dönüştürür. İnsanın yeni olana direnmesinin ardında bu vardır. Ama biliriz ki bir oku atabilmeniz için yayı tersine çekip germeniz gerekir. Yeni, başka ve daha fazla bir şey istiyorsak, dozunda bir gerilime imkân vermemiz gerekir. Yeter ki bu gerilim katılımcı, çoğulcu, özgürlükçü, adil, merhametli, haktan ve hukuktan yana, yok etmeye değil yaşatmaya ayarlı koruyucu değerler kelimetü’t-takva (Fetih, 26) altında iş görsün.

Türkiye hariç İslam ülkelerinin tamamı sömürge-sonrası toplumlar olmanın travmalarını üzerlerinden atamadılar. Irksal olarak kabilelere, dinsel olarak mezheplere bölünmüş olmaları onları demokratik kültür, çoğulculuk, tolerans, liyakat gibi çağdaş yaşamı kuran bütün değerlere yabancılaştırmaktadır. Kurtulmak istedikleri olumsuz şartların devamını sağlayan bu olumsuzlukları zihinlerinden ve yüreklerinden atmadan bir değişim zor görünmektedir. Zira ilahi yasa öyle buyurur: “İnsanlar içlerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez” (Rad’, 11).

Laikliğin Batı’da bir kriz çözümü olarak ortaya çıktığını unutmamak gerekir. ‘Son kralı son papazın bağırsaklarıyla asın’ diyen Fransız devrimcilerini kilise karşıtı yapan kavgalardı bunlar. İç savaşların bezdirdiği Batı, dini tasfiye etmekle kontrol etmek arasında gitti geldi ve nihayetinde Fransız tipi laiklik denilen ve dinin kontrolüne dayanan bir laikliği benimsedi.

Hz. Peygamber’in vefatıyla İslam toplumunun kim tarafından ve nasıl yönetileceği konusunda bir tartışmanın yaşanması; yönetime gelen dört halifenin de göreve geliş tarzının birbirinden farklılığı, devletle ve yönetimle ilgili hususların dinî bir nitelik taşımadığını, siyasal alanın şartlara göre düzenlenmesinin Müslüman bireylere bırakıldığını gösterir. Ulemanın Hz. Peygamberin elçiliği (tebliğ), devlet başkanlığı (imâmet), yargılaması (kadâ) ve fetva vermesi (iftâ) arasında ayrım yapması bundandır. Tebliğini ve fetvalarını peygamberlik görevinin parçası saymış, devlet başkanlığını ve yargılamalarını ise bütün zamanları bağlayan uygulamalar olarak görmemişlerdir.

 İslam, siyasal, ekonomik, vs. bir sistemle değil bireyle ilgilenir. Sistemlere de bireyler üzerinden etki eder. İşin kötü yanı dinlerin sistemler özellikle de siyasal sistemler üzerindeki etkisi azalmadı, aksine arttı. Teo-strateji adıyla sayısız çalışma var bugün. Dinin insanları avutarak içine çeken makro bir sistem olarak pazarlandığı bu yapılar içinde bireyin hakkı-hukuku, özgürlüğü, onuru ikinci plana itilebilmektedir. A. Süruş’un ‘hakikat İslam’ı’ ile ‘kimlik İslam’ı’ arasındaki ayrımı bu riske dikkat çekmektedir. Hakikati değil de kimliği öncelediğimizde, başkaları kendi hakikatlerini inşa ederler. Adı bugün ateizm, deizm olur yarın başka bir şey.

Tek başına bu olay bile, Kur’an vahyinin hazır bulduğu olguları/durumları ‘hak’ ‘hakikat’ ‘hakkaniyet’ değerlemesine göre yeniden hizaladığını gösterir. Peygamberler de bu kriterlere göre insanlar arasında hükmetmekle sorumludurlar (Bakara, 213). Böylece Kur’an tarihsel olanın belirlediği değil tarihsel olana şekil veren gerçek bir aktörle, insanla ve insanı yönlendiren tarihî değerlerle buluşturur bizi.

Tarihselcilik, insanın, toplumun ve dinin tarihinde tarihsel koşullara aşırı rol biçen ve neredeyse her şeyi tarihsel olana indirgeyerek yorumlayan bir tutum. Alman yorum geleneği bu aşırı indirgemeciliği eleştirmek için tarihsele (historismus) pejoratif bir ek getirerek tarihselci (historisismus) kelimesini türetmiştir. Tarihselcilik Kur’an’ın evrensel değerleri de içerdiğini kabul etse de indiği dönemin Arap kültürünün Kur’an üzerinde bir belirleyiciliği bulunduğunu, dinin bu kültür içinde doğmuş, yaşanmış, yorumlanıp biçimlendirilmiş olduğunu söyler. Kur’an insanın aklına ve vicdanına yabancılaşan yasasız (ümmi) bu yerleşik yapıyı, karanlığın hegemonyası (Maide, 49); hukuksuzluk düzeni (Fetih, 26); kötülüğün kaynağı (Müddessir, 5) olarak tanımlar ve oradan radikal bir kopuş talep eder. Dolayısıyla reddedilen ve kaldırılması için mücadele verilmesi istenen tarihsel-toplumsal koşulların Kur’an vahyinin karakterini belirlediğini ve her şeyin orada şekillenip bitirildiğini nasıl söyleriz? Daha da önemlisi, vahyin tarihe müdahalesine akıl, mantık, ahlak eşlik etmiyor mu? Ahlaki kaygı gözetmeden, sırf olan bitenin fotoğrafını çekmek için mi iniyor Kur’an vahyi? Tam tersi. O fotoğrafın gösterdiği sefaleti geride bırakmak için. Bunun için de Kur’an tarihsel koşulları aşacak insanın önüne bir gelişim diyalektiği koyuyor: Geçmişe karşı gelecek (ûlâ-ahiret); kaosa karşı yasa (fitne-din); hukuksuzluğa karşı güven (hamiyye-sekîne) gibi. Kadının kaderini erkeğin iki dudağı arasına yerleştiren ataerkil kültürü bir kadının (Havle’nin) nasıl yerle bir ettiğini gösteren Mücadele Suresi bu hukuksuz düzeni değiştirme iradesinin tipik örneğidir.

En büyük cihadı Kuranı anlatarak yap. Kuran anlatmak adam öldürmek demek değildir. Kuranı anlatmak adamı canlandırmaktır.

Allah bizi şu belirli biçimlerde yaratacağını, ezelden beri biliyordu. Eğer bizi bu şekilde bilmeseydi yaratmazdı. Bu biçimi başka yerden de almadı. Çünkü kendisinden başka bir varlık yoktu ki oradan alsın. Demek ki kendi bilgisinde bizim bu biçimimiz vardı. Bizi ezelî bilgisiyle böyle bilmişti. O halde biz, bilkuvve (potansiyel olarak) O’nda vardık. O’nun bizi bilmesinin aynısı olan bizim misalimiz (düşünce halindeki varlığımız, bir başka deyişle Allah’ın bizim hakkımızdaki bilgisi), kendi kıdemiyle kadim(öncesiz)dir. Çünkü bilgi O’nun sıfatıdır. Sıfatı da ezelîdir. Allah, bizi yaratacağını sonradan bilmiş olamaz (İbnu’l-Arabî, al-Futûhâtu’l-Mekkiyye, 1/153-154, Mısır, 1293). ProfDrSüleyman ATEŞ

Ölüm ruhun bedenden ayrılıp tanrısal kaynağa dönmesiyle gerçekleşir. Bu nedenle ölüm ruhla bedenin ayrılmasıdır. Ruh bedenden ayrılınca beden ölür, kendisini oluşturan elemanlarına (toprak, su, ateş, hava) karışır. Gerçekte ölüm yok olmak değil, ruhun geldiği Tanrısal kaynağa dönmesi demektir. İlâhî Aşk insanı Vahdet-i Vücut düşüncesine götürür. Vahdet-i vücûd (varlık birliği) fikrini sistemleştiren mutasavvıf, Muhyi’d-dîn İbnu’l-Arabî’ye göre varlık, bir tek hakîkatten ibarettir. Çeşitlenme ve çoğalma, dış duyuların oluşturduğu bir görüntüdür. Allah kesin varlıktır. O’nun varlığının sebebi yoktur. O, kendi zatiyle vardır. O’nu bilmek, varlığını bilmektir. Zatının hakîkatini bilmek mümkün değildir.

Sevginin olmadığı yerde, öfke, kızgınlık, çözülme ve birbirinden kopukluk gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Sevginin değerini yalnız seven bilir, sevmek de bir bilgelik, bir olgunluk işidir. Yeterince aydınlanmamış, Hak ışığından yoksun kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur. Bütün varlık türlerini birbirine bağlayan, onları İlâhî evrene yönelten sevgidir.

İnsanı Yaratan ile bütünleştirecek olan araç, sevginin son sınırı olan aşktır. Tanrı her varlıkta görünmekle beraber en güzel biçimde insanda görünmüştür. Bundan dolayı “Kendini bilen Rabbini bilmiş olur” Çünkü sevgi kendini başkasında, başkasını kendinde bulmaktır. Sevginin ileri düzeyinde insan, varlıkları ayrı ayrı değil, Bir görür. Daha doğrusu yaratıkları kaybeder, sadece Yaratan’ı görür.

İnsan, aşk yoluyla varlığının kaynağı olan Allah’a ulaşır. Hz. Mevlâna bundan dolayı “Âteşîstin bang-i nâyî nîst bâd; Her ki in âteş nedâred nîst bâd: Bu neyin sesi ateştir, hava değil. Kim de bu ateş yoksa yok olsun.” demiştir. Hemen bütün İslâm mutasavvıflarınca kabul edildiği ve temeli Cüneyd’in, Risalelerinde açıkladığı Mîsâk tezine dayanan görüşe göre, Allah’ın düşüncesi olarak ezelde var olan insan, şu somut evrende somut bireyler olarak yaratılınca, zerre halindeki varlık (ruh) tanrısal kaynaktan uzak kaldı, ayrılık içine düştü, o tasasız hali özler oldu. Çünkü Hz. Mevlânâ’nın deyişiyle:

Her ki dûr mând ez asl-i khîş  Bâz cûyed rûziGâr-i vasl-ı khîş  / Aslından uzak kalan her varlık aslına kavuşmanın özlemini çeker.

“Allah size, emânetleri ehline vermenizi insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder” (Nisâ’ Sûresi: 58), “Ey inananlar, ahitleri yerine getirin.” (Mâide Sûresi: 1) âyetlerinde ve benzerlerinde verilen söze özen gösterilmesi vurgulanmaktadır. Peygamber (s.a.v.)’in ünlü hadisinde emânete hıyânet, nifak alâmetlerinden sayılmıştır (Buharî, İmân: 24.).

Mü’minler emanate ve ahde söze özen gösterirler. Emânet, birisinin yanına bırakılan şey, ‘ahd ise bir şeyi yapmak için verilen sözdür. Her ikisi de önemlidir. Gerek Allah’ın, gerek insanların emânetine riâyet etmek, Allah’a ve insanlara verilen sözde durmak, dinin temel prensiplerindendir. Hayatımız, sağlığımız, Allah’ın bize emanetidir. Bunu muhafaza etmek görevimizdir. İnsanların, yanımıza emanet bıraktıkları eşyayı muhafaza etmek, kimsenin hakkını gizlememek, gördüğümüz olayı gerektiği zaman doğru söylemek, hatır gönül veya herhangi bir nedenle gördüğümüz olayın aynını söylemek, görüşümüze hıyânet etmemek, yalan şâhitlik yapmamak hep emânete riâyet gereğidir. Birçok âyette emânete özen göstermenin verilen sözde durmanın önemine vurgu yapılır

Mü’minun Suresinin 1-11. Âyetlerinde başarıya ulaşan mü’minlerin vasıfları sayılmaktadır. Onlar namazlarını saygı ile kılarlar, lağv denen boş sözlerden yüz çevirirler, zekâtlarını verirler, kendi helallerinden başkasına karşı namuslarını korurlar, emanete ve verdikleri söze özen gösterirler. İşte onlar, en yüksek cennet olan Firdevs’e girip orada sürekli kalacaklardır.

Peygamber ahlakının ana direği doğruluk, dürüstlüktür. Müslüman kıldığı namazın her rek’atinde okuduğu Fatiha’da Allah’tan kendisini doğru yola iletmesini istemektedir: “İhdinâ’s-sırâta’l-mustakîm: Bizi doğru yola ilet!”

Ramazan, ibadete yoğunlaşma ayıdır. Aslında her ay ve her gün ibadet ayıdır. İbadet Allah’a kulluk demektir. Kulluk sadece namaz ve oruçtan ibaret değildir. Yaratan’ın iradesi doğrultusunda yapılan her hareket, her eylem Allah’a kulluk sayılır. Allah’a kulluk eylemlerinin başında doğruluk, güzel ahlak gelir. Hz. Peygamber güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilmiştir. Kur’ân onun vasıflarını, yüksek ahlakını şöyle anlatmaktadır: “Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi. Öyleyse onların kusurlarından geç, onlar için mağfiret dile (Yapacağın) İş (ler) hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a dayan; çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri sever.” Âl-i İmran: 159. âyet, Hz. Peygamber .Muhammed (s.a.v.)in kaba davranışlardan uzak bulunduğunu, her zaman merhametli, şefkatli, yumuşak huylu olduğunu belirtmektedir. Bu yüksek ahlâk, onun peygamberliğinin gereği, liderliğinin sırrıdır. Eğer kendisine karşı kaba davrananlara, kusur işleyenlere o da kaba davransaydı, çevresinden dağılıp giderlerdi. 

FİDYE: Oruçlunun, ailesine yedirdiği orta cins yemekten tam bir gün fakiri doyurmasıdır. Âyette fidyeye izin verilmekle beraber oruç tutmanın daha iyi olduğu belirtilmiştir. Elbette oruç tutmak, fidye vermekten iyidir. Çünkü oruç doğrudan kişinin nefsini eğitir, yüceltir.

Emzikli ve gebe kadınlar zaten hasta hükmündedirler. Âyette belirtildiği üzere onlar, iyileştiklerinde kaza etmek üzere oruçlarını yiyebilirler. Onların fidye vermeleri gerekmez. Fidye, oruçla mükellef olduğu halde, tutmakta zorlandığı için oruç tutmayan kimselere farzdır. Oruçta zorlananlar, isterlerse fidye karşılığında oruç tutmayabilirler. Ancak âyette, bunların, oruç tutmalarının, kendileri için daha iyi olduğu vurgulanmıştır.

183. âyet, genelde inananlara oruç tutmayı farz kılmakta, ancak oruç tutmakta zorlananlara fidye karşılığında oruç tutmama izni vermektedir. Ama bunlar oruca hiç dayanamayan kimseler değil, oruç tutma gücünde olup da biraz zorlananlardır. Yoksa oruç tutma gücünde olmayan hastalar zaten oruçla yükümlü değillerdir. 185. âyette hasta ve yolculara oruç yeme izni verilmektedir. Ama onlara fidye değil, iyileştiklerinde veya seferden döndüklerinde, tutamadığı günler sayısınca oruç tutma, yani oruçlarını kaza etme emredilmektedir. İyileşme umudu kalmamış hastalar ve günden güne zayıflayan güçsüz ihtiyarlar zaten oruçla yükümlü değillerdir. Çünkü Bakara Suresi’nin 286. âyetinde yüce Allah’ın, hiçbir nefsi, hiç kimseyi gücünün üstünde bir şeyle yükümlü tutmayacağı vurgulanmaktadır. Oruç tutamayacak durumda olanlar oruçla yükümlü değillerdir ki oruç yerine fidye vermek zorunda kalsınlar. Onların fidye vermeleri gerekmez. İşte âyetler bu kadar açık, net ve birbiriyle uyumlu iken egemen görüşün ve kamuoyunun baskısıyla evrilip çevrilmiş, kendilerinde olmayan manalar yüklenerek çarpıtılmıştır.

İbâdet, niyet ile olacağından oruçta niyet şarttır. Asıl niyet, insanın kalben oruç tutacağını bilmesidir. Dil ile söylemek şart değildir. Gece sahur’a kalkmak da niyet demektir. Ramazan orucu ile günü belirtilmiş adak orucu ve nafile oruçta niyet, iftardan ertesi günün kuşluk vaktine kadar yapılabilir. Bu süre içinde ne zaman oruç tuttuğunu içinden geçirirse orucu olur. Tutamadığı Ramazan orucunun kazası, nafile olarak başlanıp bozulan orucun kazası ile keffâret ve mutlak adak, yani günü belirtilmemiş adak oruçlarında niyet, akşamdan tan yeri ağarıncaya kadar yapılır. Bozan Şeyler: kısaca yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmaktır. Unutarak oruç yemek orucu bozmaz. Yalnız oruçlu olduğunu hatırlayınca hemen ağzını çalkalamalıdır Hatırladıktan sonra da yemeğe devam ederse orucu bozulur. Birinin unutarak oruç yediğini gören kimse bakar: Eğer o adam oruç tutmaya muktedir, güçlü kuvvetli biri ise hatırlatır. Yok, güçsüz, zayıf, ihtiyar biri ise hatırlatmamak daha iyidir. Zirâ bu, o kimseye Allah’ın ikram ettiği bir rızk sayılır.

1) Unutarak oruç bozan şeyleri yapmak, yani yemek içmek veya cinsel ilişkide bulunmak orucu bozmaz.

2) İhtilâm olmak,

3) Karısını öpmek,

4) Su gerektiği halde gece yıkanmayıp sabah olduktan sonra yıkanmak,

5) Kafasından burnuna gelen akıntıyı içine çekip yutmak,

6) Kendi isteği olmadan boğazına toz, duman gitmek veya sinek kaçmak,

7) Dişleri arasında sahurdan kalma nohut tanesinden küçük şeyi yutmak,

8) Kendi iradesi olmadan kusmak. Ağız dolusu da olsa orucu bozmaz.

9) İdrar yoluna ilâç veya su akıtmak

10) Kan aldırmak,

11) Sürme çekmek. Sürmenin tadını boğazında, rengini tükürüğünde hissetmiş olsa da orucu bozmaz. Gözüne koyduğu ilâcın tadını boğazında hissetmiş olsa yine orucu bozmaz.

12) Deri gözeneklerinden geçen şeyler orucu bozmaz.

Fıkıh bilginlerine göre lohusa ve âdet halinde bulunan kadınlar, o halde oruç tutamaz, namaz kılamazlar. Oruçlarını sonradan kaza ederler, ama bu halde kılamadıkları namazlarını kaza etmezler. Fakat bizim kanaatimize göre Kur’ân’da âdetin ve lohusalığın oruç namaz gibi ibadetlere engel olacağına dair en ufak bir işaret yoktur. Âdet halinde haram olan, sadece cinsel ilişkidir. Namaz ve oruç Allah’ı zikir ve düşünceşi O’na yoğunlaştırmadan ibarettir. Bunun haram olacak nesi vardır. Kur’ân tüm inananlara “Allah’ı çok zikrediniz!” buyurmuştur. Âdetli ve lohusa kadın güç gelmiyorsa orucunu tutar. Ama namaz hiçbir halde düşmez. Her namaz vakti için abdest alıp o vakit içindeki ibadetlerini yapar.

Hastalar için oruç tutmak zorunluluğu yoktur. Oruç tutmayı yeğleyen hastalarımız, iğnelerini iftardan sonra yaptırabilirler. Fakat mecbur kaldıkları takdirde oruçlu iken de penisilin gibi antiseptik iğneleri yaptırmalarında bir sakınca yoktur. Ancak kuvvet iğnesi, besleyici serum gibi iğneleri yaptıranlar, yine oruçlarına devam ederler, üç imamın görüşüne göre bunların oruçları bozulmaz. Fakat İmamı A’zam görüşüne göre bunların oruçlarının bozulması kuşkusu bulunduğundan, o gün oruçlarını sürdürmekle beraber Ramazandan sonra da ihtiyaten o günü kaza ederler.

Ramazanda: 1) Sahura kalkmak, 2) Sahuru geç yemek, 3) Hava açık olduğu zaman güneş batınca hemen orucu açmak. Oruç açarken: “Allahumme leke sumtu ve bike âmentu ve ‘aleyke tevekkeltu ve ‘alâ rızkike eftartu: Allahım, senin için oruç tuttum, sana inandım, sana dayandım, senin verdiğin rızıkla orucu açtım!” demek sünnettir.

Oruç, sadece mîdenin boş kalması demek değildir. Bunun yanında dilin dedikodudan, gıybetten; kulağın kötü söz dinlemekten; beynin boş düşüncelerden korunması; özetle bütün organların kötü işlerden sakınması lâzımdır ki oruç insan ruhundaki etkisini yapsın. Yoksa sadece aç kalmak, bir mânâ ifade etmez. Allah’ın Elçisi (s.a.v.): “Zûr sözü (yani yalan, gıybet, dedikodu gibi günah sözleri) ve bununla amel etmeyi bırakmadıktan sonra bir kimsenin yemesini, içmesini terk etmesine Allah’ın ihtiyacı yoktur!” (Buhârî. Savm: 8. bâb) buyurmuştur. Ve buyurmuştur: “Nice oruç tutan var ki orucundan kendisine kalan, sadece açlık ve susuzluktur.” (Beyhakî (et-Tarğîb: 2/148).

Allah’ım! Sana karşı işlediğim günahtan ötürü bu günde beni yalnız bırakma; azap kırbacınla beni cezalandırma; bu günde gazabına vesile olacak şeylerden beni uzaklaştır; sonsuz lütfun ve nimetlerin hakkına, ey şevkli insanların en büyük arzusu!

Allah’ım! Bu günde beni mağfiret dileyenlerden, sana itaat eden salih kullarından ve mukarreb velilerinden kıl; lütuf ve şefkatin hakkında ey merhametlilerin en merhametlisi!

Sevgili Allah’ım, bana yaşattığın tüm güzellikler için sana şükürler olsun!! Her şeyin iyisi senden gelir! Beni hayatım boyunca iyilerle, iyiliklerle karşılaştır. İyiliklerine vesile olmayı ve bu iyilikleri yaşamayı nasip et! Ve zaten öyle olduğu için şükürler olsun! Ben artık koşulsuz akıştayım! Karşıma çıkan herkes, hayatımdan çıkan herkes, gönlüme giren herkes için sana minnettarım! Doğru zamanlardaki buluşmalar, ayrılıklar için şükürler olsun! Ben bedenimi seviyorum, enerjim tam olarak ışığa odaklı! Kendim için “çok şükür” diyebilmenin mutluluğunu, şimdiki gibi, her daim nasip et! Evrendeki güzellikleri anlayabilme, hayatımda tutabilme, koruyabilme ve arttırma gücünü ver! Bu gücüm için şükürler olsun!

Allah’ım! Bu günde emrini uygulamak için beni güçlendir; bu günde zikrinin güzel tadını bana tattır; kereminle beni bu günde şükrünü eda etmek için hazırla; bu günde hıfzın ve örtünle beni (günah ve beladan) koru; ey basiretlilerin en basiretli!

Bir de muhasebe ehlidirler, bir kaba hesap yaparlar ve bunun için ince hesaba gerek duymazlar. Bütün dünyevi dertleri bir çuvala koyarlar, onları pazara götürüp satar ve karşılığında metafizik dert alırlar. Böylece kimsenin peşinden koşmaz, kimseye eyvallah demez, kimsenin karşısında el açıp, yalvarıp, dilenip, muhtaçlığını dile getirmezler. Zira her şey O’na satılmıştır, tüm benlik O’nun mülkü saltanatındadır, dolayısıyla yalnız O’nun huzurunda ağlanır, O’nun ilgisi çekilmeye çalışılır, O’na nazlanılır ve ona şikayet edilip, mızmızlanılır. Böylece acizliklerini, muhtaçlıklarını, hiçliklerini, günahlarını, cehaletlerini bilmiş olurlar ve bu bilgi onları edilgen kılar. Kendilerini O tek mutlak failin iradesine bırakırlar. “Attığımda, ben atmadım Allah attı” bilincine ulaşırlar. Ve her şeyden önemlisi öyle güzel insanlar var ki, onlar her şeyden çok Allah’ı severler.

Nefislerinin hoşuna gidene, “Yüce Allah! Sana sonsuz hamd olsun”, nefislerine hoş gelmeyene, “Her hal için Allah’a hamd olsun” demeyi severler. Çünkü çok iyi farkındadırlar, dost ne isterse güzel ister, bazen ayrılığı bazen kavuşmayı, öyleyse ondan ne gelirse hoştur, şirindir.. Zorlukların O’na doğru götürdüğünü bilirler, lakin bazen unutur yüzlerini asarlar, ama çabuk da toparlanırlar. Sıkıntıların ardından O’nu görüverince yüzleri yine güler, kırgınlıklar merhem bulur, gönülleri bir hoş olur. Tek bir korkuları vardır, Mahşer-i Kubra’da, ilahi huzurda başlarının eğik, boyunlarının bükük, hesaplarının ince olmasından. “Ya hesabı tutturamazsak o zaman ne olur halimiz, ya yüz çevirse bizden, artık bakmasa ve artık bir daha asla konuşmasa bizimle… ” Hesabı tuttursalar bile, elli durak ve  her durak bin yıl; işte buna takatleri yoktur. O’nu görmekte gecikmek,  bir tek buna sabırları yoktur. O’na biran önce kavuşmayı isterler. Tek arzuları, ne cennet ve ne de cennet nimeti, yeter ki huzuru yakine ulaşalım da gayri ne olursa olsundur.

Gözlemledikleri alemde iyi ile kötünün, hayır ile şerrin, güzellikler ile çirkinliklerin iç içe geçmişliğini fark ederler mesela. Önce kendilerinde. Kusurlarını görürler, hata ve günahlarını, eksikliklerini, uzaklıklarını.. iyiliklerini de bilirler. Emeklerini, fedakarlıklarını, merhametlerini, aflarını. Kalplerini bilirler bir de akıllarını.

O güzel insanlar derin bakar, gözlem yaparlar. Gözlemlerine duygularını, sezgilerini de katarlar. Akl-ı selim ile perçinleştirerek duyguların ateşi uygun sıcaklığa kadar ılınır. Soğuk da olmazlar ama kimseyi de yakmazlar. Buna basiret der bazıları. Basiret sadece akılla olmaz, duygular da gerekir madde aleminin ardını görmek için. Bir nevi radyoaktif dalga, ya da onun ruhu olan soyut bir mana.

Öyle güzel insanlar var ki; onlar önce kendi zayıflıklarını, muhtaçlıklarını ve bağlılıklarını ölçerler. Bir de bakarlar ki başına buyruk yaşamıyorlar, ulaşanların onların ellerinden tutmalarını beklerler, o götürmeden gitmez, onsuz hareket etmez ve o olmadan tek başına ayakta durmazlar. Sonra dayandıkları duvarlara, tutundukları dallara bakarlar. Ne kadar sağlam,  ne kadar emin olduklarını görürler. Bir ince hesap daha yaparlar, yüce kitabımız bunun adına “isar” der. Her ne kadar muhtaç olsalar bile mümin kardeşini kendi nefislerine tercih ederler. Ne kadar merhamete ihtiyaçları olsa, o  kadar merhamet ederler. Zira bilirler ki merhamet ettikçe merhamet olunurlar ve hesap ona dönecektir. Bu bir mâba’de-t tabia ilkedir, asla şaşmayan.

Bu ahir zamanda artık etrafımıza baktığımız zaman ilahi nurla sarmalanmış insanları görmek ne kadar da zor. Fakat her şeye rağmen yine de,  “İşte ilahi insan böyle olur” dedirten,  insanlar da yok değil. Elbette var, sayıları az olsa bile; din ile sadakat ile aşk ve şevk ile donanmış ahiret yurdu için çalışan, Rablerini seven ve herkesin de Rablerini sevmesi için gecesini gündüzüne katan güzel insanlar elbet var. Öyle güzel insanlar var ki; onlar önce kendi zayıflıklarını, muhtaçlıklarını ve bağlılıklarını ölçerler. Bir de bakarlar ki başına buyruk yaşamıyorlar, ulaşanların onların ellerinden tutmalarını beklerler, o götürmeden gitmez, onsuz hareket etmez ve o olmadan tek başına ayakta durmazlar. Sonra dayandıkları duvarlara, tutundukları dallara bakarlar. Ne kadar sağlam,  ne kadar emin olduklarını görürler.

Günümüz ilim havzalarında bu birlikteliği sağlama peşinde olan talebeler; ilim tahsil ederken ibadeti terk etme ihtiyacı hissetmemekte ve ibadeti de ilimden geri kalacak şekilde yapmamaktadırlar. İnsanı ilimden, yaşam standartlarını geliştirecek çabadan, etrafa faydalı olma idealinden uzak tutan ibadet, pekte makul-makbul ibadet gibi gözükmemekte, nitekim ibadetsiz salt ilim-bilim insanı insanlığından uzaklaştıracaktır. Gönüllerini büyük ideallerle abad etmiş ve insanlığa hizmet şevkiyle-sevgisiyle donatanlardır ki; kalplerinin enerjisini maksimum seviyeye çıkarmış, duygularını mükemmelleşme yolunda kontrolleri altına almış ve yüce hedeflere doğru kendilerini yönlendirmişlerdir. Evet, nice zahmetlere katlanan bunlar; hayvanî yaşayıştan kendilerini kurtarmışlardır, bedeni hazlar onlar için hedef olmamıştır ve ruhlarını coşturmuş, kalplerine urucu sağlayacak kanatları donatmış ve insanî kemallere ulaşma yönünden büyük zafere ulaşmışlardır. Hiç şüphesiz gelecekteki özlenen dünya çapında devletin tacidarları bunlar olacaktır.

Ruh ile maddî özelliklerin birleşimi sonucu zafer solukları üzerine kurulmamış sözde modern dünya, çok akıllı ruhsuzların elinde bir oyuncak, kemal yolunu kesmiş kravatlı kurtlar ve böylesi bir toplumda büyüyenler-yaşayanlar da depresyonlar içinde zavallı talihsizlerdir. Ah! Keşke maneviyattan yoksun bunlar da bir kerecik dahi nefis ve benlikleri yönünden yokluğa erip, ruhta sonsuzlaşmanın esrarına nail olabilselerdi ve keşke büyük bir toplumsal ümitsizlik hastalığına yakalanmış maneviyata önem verenler de, potansiyel maddî özelliklerinin farkına vararak kemale ulaşma yolunu daha kestirmeden kat edebilselerdi. Eşrefi mahlûkat, kendisini tüm boyutlarıyla bir bütün olarak gören varlıktır; teknoloji medeniyetiyle kalp medeniyeti kaynaştırılmalıdır, kaynaştırılmadığı takdirde ise günümüz batı medeniyeti ve geri kalmış Müslüman ülkeler ortaya çıkacaktır.

Bunun farkına varamayan dolayısıyla ruhanî yönden çökmüş bu diyarların her yanı, bu ülkelerin her bucağı; yüzlerce zafer takısı, başarı sembolleri ve dragon timsalleriyle süslense bile, aslında oralar mezarlıktan farksızdır. Üstü gülistan altı bataklık mezradır. Nitekim Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Bataklıkta yetişen güllerden sakınınız?” Ashap: “Bataklık gülünden kastınız nedir, ya Resulullah?” diye sual eder, “Kötü ortamda yetişen güzel kızlar” diye cevap buyuruyor Allah’ın Resulü. Bu hadisi, günümüz toplumunu  ve batı kültürünü gördükçe ne kadar iyi anlıyoruz değil mi? Demek ki, gökdelenler yapmak yine de bataklık hakikatini gizlemez ve en pahalı elbiseleri giymek de insanı insan yapmaz. O bakımlı, temiz ve şık elbiselerin içinde ne kurtlar, çakallar ve yaratıklar vardır, basiret gözleri açık olanlar bilir.

Günümüz batı insanı sadece maddî boyutuna önem verdi ve ruhanî boyutunu unuttu, yani kalpsiz bir akıl sahibi oldu, evet övülecek nice mesafeleri kat etti, ama asıl olan kendisini ihmal etti, kendisinden uzaklaştı, sadece akıl oldu kalbini ise terk etti. Avrupa’nın muasır filozoflarından birisi kitabında şunları yazıyordu: “20. yüzyıl insanı gökyüzünde bir kuş gibi uçmayı ve denizin engin derinliklerinde bir balık misali yüzmeyi başardı, lâkin ne yazık ki yeryüzünde bir insan gibi yürümeyi başaramadı.” Aya gidişi nasıl gerçekleştireceğini düşünmüştür ama ruhunu, kalbini mekanikleşmenin cenderesinden nasıl kurtaracağını düşünmeyi ihmal etmiş, bu ihmal sonucu da insanlığından uzaklaşmıştır. Bunun en büyük göstergesi de yaşam standartlarının en yüksek olduğu, teknolojinin merkezi koskoca şehirlerde hep mutsuz, suratı asık insan görünümleri, manevî buhranla, psikolojik tedaviye ihtiyaç duyanların ve dahası intihar edenlerin sayısının artmasıdır.

Sen su değilsin, toprak değilsin, başka bir şeysin sen… Balçık dünyadan dışardasın, yolculuktasın sen. Kalb bir arktır, can o arka akan bengisu. Fakat senliğinde kaldıkça ikisinden de bîhabersin. Ey İlahî Kitab’ın nüshası, Onun güzelliğine aynası! Âlemde her ne varsa hepsi sende var, Senden dışarıda değil, gönlünde var. Ne istiyorsan kendinden iste, kendinde ara!..  Öyleyse yaratılış hedefine ulaşmak için, hem zahir düzenlenmeli ve hem de batın; dünya ve ahiret ayrı şeyler değillerdir bir terazinin iki kefesi gibidirler, ikisinin de eşit ölçüde düzenlenmesi icab eder, aksi halde insan tek boyutlu olacaktır ve bir bütün arz etmeyecektir. Dünyasını düzenleyemeyen ahiretini, ahiretini düzenlemeyen de dünyasını kaybeder, her ikisini doğru düzenlemek için tam bir teslimiyet ile yüce Allah’ın emir ve yasakları uygulanmak gerekir. Güzel bir niyet, doğru bir bakış, dolayısıyla iç âlemin gerektiği şekilde dengelenmesi hayata da istikamet kazandıracaktır.

Potansiyel olarak eşrefi mahlûkattır insan, hayat sahipleri içerisinde en kıymetlidir, en ayrıcalıklı olan varlıktır. Onun bu konumu kazanılmış bir konum değil, ilahî bir mevhibedir, insan hep insandı, karmaşık ve ayrıcalıklı vasıfları hep onun yanındaydı. İşte bu farklı insanın farklı özellikleri pek çoktur, lakin içlerinde en farklısı ise düşüne bilen olması yahut Heidegger’e göre var olan varlığının farkında olmasıdır. Yüce Allah, Kuran’ı Kerim’in birçok yerinde insana vermiş olduğu en büyük nimet olarak, onu yoktan var etmesini buyurmaktadır. İnsan bu nimetin farkında olmasıyla kendisini daha bir değerli kılmakta, üstelik varlığını tüm boyutlarıyla görebilmesiyle de varlığına değer katmaktadır. Maddî ve manevî bu boyutlardaki potansiyel güçlerini görebilmesi sonucunda, bunlar üzerine yatırım yapmakta, üzerine titizlenmektedir. Bu noktada çok dikkat edilmesi gereken durum ise; insanın farkına varmış olduğu boyutlarını ayrı görmemesidir. Aksine esas olan, insanın kendisini bir bütün olarak görüp öyle değerlendirmesidir.

“Beni seven ve benim de kendilerini sevdiğim; bana iştiyak duyan ve benim de kendilerine iştiyak duyduğum, beni anan ve benim de kendilerini andığım kullarım vardır.

Onlara verdiğim en az şey şu üç şeydir: Birincisi kalplerine nurumdan bir parça atarım ki bu sebeple, benim kendilerinden haberdar olduğum gibi onlar da benden haberdar olurlar. İkincisi gökler, yerler ve gökler ile yerlerde bulunanların hepsi onların terazilerinde olsa yine de onların değerini onların gözünde az gösteririm. Üçüncüsü onlara yönelirim ve benim kendisine yöneldiğim kimselere neler vereceğimi kimse bilemez?”

Rabbimiz! Nasıl sevmeyiz Seni, nasıl hayran olmayız Sana; bize kalp verdiğin halde, o kalbe kendi aşk mayanı çaldığın halde, bizi dinin üzere yarattığın, üstadlar, âlimler verdiğin halde, pek çok sevgili/sevimli dost, arkadaş ve yaren lütfettiği halde…

Kul Rabb’ini çok anmakla kul olur. Kalplerinden Allah’ı anmayı çıkaran kullar ise her hâlükârda kaybederler. Böyle bir kula çok nimetler verilse isyan eder, nimetler elinden alınsa yine isyan eder. Hava yağmurlu olunca şikâyet eder, güneş acınca bu sefer de çok sıcak diye şikayet eder, velhasıl Allah’ı anma olmayınca her şey isyan ettirir. Allah’ı anmanın azaldığı bu ahir zamanda binlerce nimet ve rahatlık, refah ve zenginlik kalplere hiçbir sükûnet ve huzur verememiştir çünkü:

“Gönüller yalnızca ve yalnızca beni anmakla huzur bulabilir.”

İnsan yalnızca O’nu anmak, O’nu tanımak ve anıp tanıma sonrasında sadece kendine has özel kıldığı kalpte oluşan aşk ile mutlu olabilir. İnsanlığın şahsi, ailevi ve toplumsal sorunlarının tek nedeni tevhidi iyice kavrayıp onu özümseyememesinden kaynaklanmaktadır, eğer muvahhit olunursa böylelikle hiçbir sorun baki kalmaz. Nurların çıkış yeri, tüm parlaklıkların ışığı, hastaların şifası ve ariflerin kutbu sadece tevhittir. Ancak tevhitle basiret gözlerimiz açılabilir, Onunla aramızdaki hicapları kalkabilir, sadece tevhitle âlemi mazharullah bilip Allah’ın huzurunda günah işlemekten hayâ edebiliriz.

“Bana bir karış yaklaşana, ben bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene ben koşarak gelirim” müjdesini veren Allah’ımıza ait tanımamızın/marifetimizin her an çoğalmasını, güçlenmesini, derinleşmesini ve enginleşmesini sağlamak için; O’nun her an bize olan lütuf, ihsan ve inayetlerini de görmek lazımdır. Her saniye mazhar olduğumuz nimetleri şuurluca fark edebilirsek, içimizde sürekli bir şükran hissi, memnuniyet ve hoşnutluk duygusu belirir, sonra kanat kanat ona doğru yol alırız.

Marifetu’n-Nefs sözde değil insanın özünde olmalıdır, insanın özünde olması için insan özünden geçmelidir. Yani benliği bir kenara bırakarak sadece Allah’ı görmeli, O’nun için var olmalı ve tevazu, huşu, huzu ile benliğinden, gururundan, kibrinden sıyrılmalıdır. “Kimsin?” diye seslenir kapısını çalana. Aşka tutulan âşık “benim” der. Bunun üzerine tekrar seslenir sevgili. “Burada iki kişiye yer yok. Gönlüm teki arzular.” Aradan yıllar geçer, seven yeniden sevdiğinin evine gelir, lakin bu sefer kapının tokmağına dokunan âşık, benlik libasından sıyrılmıştır. Vahdete adım atar, bırakır ikiliği, küfrü bırakır, çokluğu bırakır, sevdiğinde fani olur, aşkın bekasını bulur. “Sen’im” der. Sonra sevdiğinin sesini duyar, “Şimdi oldu, gir içeri!” diye.

İşte bu tanımaya ulaştı mı gerçek ilahî kemale ulaştı demektir, yani kendisinin bir hiç ve her şeyin O olduğunu anladığı zaman. Nitekim Yüceler Yücesi, Musa’ya şöyle buyurdu: “Ey Musa! Niçin herkesin içinden sadece seni kendimle konuşan biri olarak seçtiğimi biliyor musun? Arz etti, hayır Rabbim. Buyurdu: Ey Musa! Çünkü sen çok alçak gönüllüsün ve sürekli yüzünü toprağa koyuyorsun.”

Tek korkum; yarın ölebilirim, kendimi tanıyamadan… Ezelde bütün ruhları yaratarak ve sonrasında kendisini onlara tanıtarak gönüllere yerleşti. Madum ve bir hiç olan ruhu, varlık elbisesi giydirerek yüceltti. Oysa ruh bu tanımanın kıymetini bilmedi, kendisini tanıdıktan sonra asıl tanımayı unuttu. Daha fazlasına ve sonsuz kemale ulaşma yerine kendisi kâfi gördü. Kâfi görmek bir yana Allah’ın karşısında böbürlendi. Rab ona şöyle buyurdu: “Ben kimim? Ruh cevap verdi: Peki, ben kimim? Bu gurur ruhun hubutunun sebebi oldu, bu madde âleminde, sürekli kesret ve tezatlarla dolu bu âlemde; ne kadar zelil ve hakir olduğunu anlasın diye.

Evet, ne zaman ki ruh-u mücerred olduk, işte o zaman sankileri bir kenara bırakacağız. Fakat o zamana kadar uykudayız, dolayısıyla her anımız ve her şeyimiz bir sankiden ibaret. Bu halet fiillerde; güzel fiillerin Allah’ın yardımı ile yapıldığının göstergesi dolayısıyla kibrin ve gururun önünü alan, sözler de ise; en doğru bilginin Allah katında olduğunun hatırlanması, yanlış ve eksik bilgi ile başkalarının delaletinin önünün alınmasıdır. İşte böylece tavazu oluşur, bu bilince ulaşan kul dualarında hep,”Rabbi zıdni ilmen ve amela / Rabbim ilmimi ve amelimi çoğalt” diye seslenir. şimdi tüm bunlardan sonra ne kadar çocuksudur, insanın “Ben yaptım” demesi. Bu ödevini yapamayan öğrencinin, ödevini babasına yaptırıp, sonra da öğretmenine gururlanarak,” Ben yaptım” demesine benzer. Ne kadar gülünç değil mi? İşte hayatı bir sankiden ibaret görenlerin arkasında durulur; yani hayatını sankiler üzerine kuran, önündeki gurur, kibir ve egoları bir kenara itip önünü görenlerin.

Hayır, bu ikiyüzlülük deil, bu saf belirlemedir, bu olmak istenilen durumdur. İkiyüzlülük içermeyen, başkası için olmayan bu “-mış gibi” olma haleti, insanı zamanla, öyle oldurtur, aramaya, bulmaya götürür. Bu Hz. Ali’nin birçok hadisinde buyurduğunun bir diğer versiyonudur. Aslında bir dua durumu gibidir, yöneliş ve “Böyle olmak istiyorum” deyişi gibidir. Ayrıca günlük yaşantımızdaki hal ve hareketlerde, özellikle de sözlerimizde “sanki” eksenli olmak gerek. Sözlerimizde ne kadar kat’i konuşa biliriz ki? Bilgimiz, kapasitemiz ve hakikat âlemi ile irtibatımız ne kadar güçlü ki? Bu edebi özellikle de müçtehitlerimizin vermiş olduğu fetvanın sonunda görmekteyiz, söylerler, görüşlerini bildirirler; lakin kendilerini ilahi huzur ve sonsuz bilgi karşısında yetersiz görerek , “Allah’u e’alem / Allah en iyi bilendir” derler. Bu, büyük âlimlerimizin bize öğrettiği bir edeptir, bilgimizden her zaman şüphe etmek, ama imanımızdan her zaman emin olma alıştırmasıdır aslında.

Sen sadece hayal et. Bizimkisi hayalden ibaret, gerçek ise çok daha başka. Arapçada bu hayal / rüya haleti sadece bir harf ile beyan edilir, “k” harfi ile bunun Türkçedeki mukabili “sanki” , “-mış” olarak karşımıza çıkar. Bu “k” harfi yani bu sankili ve –mışlı durum hadislerde başaramadıklarımızı, yapamadıklarımızı; başarmamız ve yapmamız için de karşımıza çıkmakta. şöyle ki: Allah’a olan sevgi ve günahlardan dolayı ağlamak gerek, kalp cilalansın diye, O’nu hissede bilelim diye ve Hüseyin’e de ağlamak gerek Kerbala’yı yaşaya bilmemiz için, Hüseyni olmak için. Ama yapamıyorsak, ağlayamıyorsak, gözlerimizden yaşlar akmıyorsa, öyle kas katı kesilip durma diyor rivayetler. Hemen kendini hülyalara bırak ve ağlar gibi yap, gözünden bir damla yaş akmasa bile sen yine de çağlayanlar misali ağlıyormuşsun gibi ol.

Bütün güzel işlerden sonra kalbinde tarif edilmez bir huzur hissedersin ya işte bundan dolayıdır, zira tarafın Allah’tır, muamele ettiğin O’dur. Sen sadece hayal et. Her zaman, her işte ve her durumda sadece O’nu hayal et. Başına belalar yağmur gibi yağsa bile, en acı sözler ok gibi sana saplansa bile, fakirlik, yokluk, hastalık, töhmet ve iftiralara maruz kalsan bile, hep O’nu hayal et. Senin teslimkar, mütevazı ve hoşnut halini gördükçe sana bakıp gülümsediğini hayal et. Ne çok sevindiğini düşün, hatta çölün ortasında üzerindeki erzağı ve suyu ile birlikte kaybettiği devesini son demlerinde bulan kimsenin sevinci gibi sevindiğini düşün. Bunun mahiyetini Allah ve masumlar bilir?

Zira insanın dünyadaki durumu “uyku” olduğundan, bazen kendimizin bir şeyler başardığını zannederiz, lakin gerçekte yapan Allah’tır. Tüm güzelliklerin meşesi O iken nasıl olur da böbürlene biliriz ve “Ben yaptım” diye biliriz. Sanki kazandın, ama Allah kazandırdı. Sanki sevdin, ama Allah o sevgiyi kalbine koydu. Bir gece yarısı uyanıp, gökteki yıldızlara bakıp, sonra başını yere eğip sanki ağladın, ama Allah seni ağlattı. O hayat yolculuğundaki en iyi yoldaşın ve her durumda senin vekilindir. Kıldığın namazın, tuttuğun orucundur, Kuran tilavetin, verdiğin selamın, çektiğin acındır. Ziyarete gidip, sarıldığın zerih, karnını doyurduğun aç komşun, kucakladığın dertli kardeşin, ziyaretine gittiğin hastan aslında hep O’dur.

Bazı şeyleri yapabildiğin takdirde, “Sanki ben yaptım”, “Ben yapmışım” olarak yani –mışlı ve sankili olarak düşün. Hayal kur, rüya gibi telakki et, zaten her şey uykudan ibaret değil mi? Öyleyse bir fakirin yanına gittiğin zaman sanki Allah’ın yanına gitmiş gibi, ona yardım ettiğin zaman sanki Allah’a veriyormuş gibi hayal et ve yardımını o fakire verdikten sonra hemen elini öp. Her aşamada hayal kur; verdiğin zaman Rahman’a veriyormuş gibi, aldığın zaman Rahman’dan alıyormuş gibi ve sevdiğin zaman Rahman’ı seviyormuş gibi yap; sonra verdiğin eli, aldığın eli, sevdiğin eli öp, başına çek ve kalbinin üstüne koy. Çünkü hayatın her aşaması için geçerli; “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı.” (Enfal: 17)

“İnsanlar uykudadırlar, ölürler ve uyanırlar.” Hayatımıza mana veren, bizleri bize getiren, gereksiz ağırlıklarımızı atmamızı sağlayan ve yaşama nasıl bakmamız gerektiğini bildiren ne kutlu bir buyruk. Keşke yaşama böyle baka bilsek, her şeyin bir rüyadan ibaret olduğunu ve hiçbir şeyin gerçek olmadığını anlaya bilsek. Böylece hem hakiki yurt için çalışmaya başlayacağız, hem sıkıntılardan kurtulacağız ve hem de tam bir tevazu ile O’nun karşısında boyun büküp, başarıları kendimize maletmeyeceğiz. Uykuda olan neyi başara bilir ki, hangi güzel işi kendisi yapa bilir, hangi şeye benim deyip, kendisini malik addedebilir. Hiçbir şey. Uykuda olan kıpırdayamaz bile ve eğer bir hareket de varsa bu başkasındandır, kendinden değil.

İşte Ramazan insanı böyle Allah’a âşık eder. İnsan Ramazanla Allah’ı sever, bu sevme abd ile mabut ilişkisini geçerek, âşık ile maşuk ilişkisine dönüşür. Ramazan’la gelen ve potansiyel olarak Ramazan’da bulunan fırsatları değerlendiren bir insan, Ramazan geçince hayıflanmaz. Çünkü o burnunun yere sürtülmesine maruz kalmayacak, kendisine “veyh” çekilmeyecek bir insan kıvamını kazanır. O, Ramazan ayını iyi değerlendirmiş ve Allah’ın mağfiretine mazhar olmuştur. Son söz: İlahi bir insan olmak için ne kadar çaba saffettik, hangi nahoşlukları bertaraf? Daha vakit varken bu dertle dertlenmeliyiz, yoksa Ramazan biter ve biz hala eski halimizde kalırız, zavallıca dünyevi lezzetlerin esiri olarak. İnsan olmak için Ramazan’da bir adım dahi atamayan, ilah-i aşka ulaşmak bir yana, ilahı bile tanıyamaz. Fırsatlar bulut misali hemen geçip gider, sonra yakalanamaz, ne kadar ahu figanlar edilse de nafile, geçen zaman asla geri gelmez. Ya bu Ramazan’dan en azami şekilde yararlanmalıyız ya da yine on bir ay beklemek zorunda kalacağız, her şeyden, bütün güzelliklerden habersiz olarak.

Bütün bunlar Ramazan ayında olur, Ramazan’ı en güzel şekilde değerlendirenler için. Bu ayda ilahi aşk sergerdan olur; duygu yüklü kalplerde, temiz fıtratlarda kendisi için bir yer aramaya koyulur. Sen derdin ne olduğunu anlayıp, sonrasında gözyaşıyla tövbe ederek yeniden rıza-i ilahiye ulaşmak istedin mi, bu sefer Rab elinden tutarak kendisine doğru çeker. Ramazanla kendini yetiştirmeye başlamışsındır. Dualar, ibadetler, tefekkürler ve dostla yapılan samimi münacatlar en hızlı şekilde seni Allah’a ulaştıracaktır. Böylece ruhun, kendisi için gerekli olan ekmeğini, suyunu, tekâmülü için gerekli olan her şeyi almıştır artık… sonrasında kalpte Allah’ın sevgisi oluşmaya başlar.

“Kendini tanıyan Rabbini de tanır”, amenna, fakat kendine yabancılığı üzerinden atamayan, Rabbine karşı yabancılığı ne yapsın? İnsan dertlenip ani bir uyanışla kendini tanıma gayretine düştü mü zaten gerisi de gelir. Önce tefekkür ve peşi sıra da ibadet isteği aşikâr olur.

Bu ayda insan önce bir yakzeyle kendine gelir, hayatın anlamını düşünmeye, özüne inmeye başlar, kendisine kendisiyle ilgili sorular sorar, hafiften de olsa kendisini tanımaya çalışır. Eğer gerisi gelir ve kalbinin sesini dinlerse ancak o zaman ilerleye bilir, yok eğer bir uyanış ve bitiş olursa Ramazan’dan yararlanamaz dolayısıyla insan olmaktan da geri kalır.

Bu ayda her tarafı huzur kaplar, insan ne kadar da günahkâr olsa bile kalbinde Allah’a karşı bir sevgi besler, Ona ulaşma ve kendini yetiştirme gayreti belirir ve geçmişte yaptıklarından pişman olur. Bu Allah’ın rahmetinin en sağanak haliyle herkesin üzerine yağmasındandır. Herkes bu yağmurdan kalbince yararlanır. Bazıları taş kalplidir, yağmur sadece yüzeyi ıslatır ama derinlere inmez, bazılarıysa en verimli toprak misali her damlayı içine çeker.

Ramazan ayı geldiği zaman Neb-i Ekrem (s.a.a) hemen minbere çıkar ve müminleri bu ayı karşılamaya şöyle hazırlardı:

“Ey İnsanlar!  Şüphesiz Ramazan ayı, Allah katında en üstün aydır. Bu ayın günleri, geceleri ve saatleri en faziletlidir. Allah bu ayda sizi kendi ziyafetine davet ederek, sizlere değer vermiştir. Nefesleriniz zikir, uykularınız ibadet, amelleriniz makbul ve dualarınız kabul etmiştir. Öyleyse doğru niyet ve temiz bir kalple Allah’a dua edin ki; size bu ayın orucunu tutmaya, Kuran’ını okumaya muvaffak etsin şüphesiz halkın en kötüsü bu ayda bağışlanmayanlardır.”

Başka bir beyanındaysa şöyle buyurmuştur: “Recep Allah’ın ayı, Şaban benim ayım ve Ramazan ümmetimin ayıdır.”

Oruç tutuyoruz. Tutuyor ve ondan aşk, feyiz, ilham, erdem, iyilik, aşkınlık alıyoruz. Oruçtan ışık, istikamet, güç, enerji alıyoruz. Bir başka açıdan da sanki biz değil de oruç bizi tutuyor. Tutuyor elimizden ve ayaklarımız sürçüp de düştüğümüz yerden kaldırıyor, tam kalbimizden tutarak bizi içine düştüğümüz çukurdan, karanlıktan, boşluktan, körlükten, duyarsızlıktan ayağa kaldırıyor.

Amele götüren ihlâslı niyetlerimizle kazanacağız rahmet, mağfiret ve beraat fermanlarını. Kıyam, rükû ve secdelerimizdeki samimiyet ve ne kadar zavallı, aciz ve fakir olduğumuzla. Bu ayda ne gereksiz ağırlıklar edindiğimizi hissederiz, sonra her iftar vaktinde hafiflediğimizi, Allah’a her yönelişte yüceldiğimizi, bizi kuşatan, kelepçeleyen gururun blok blok çöküşünü.

Allah’ım! Bu günde bana zekâ ve uyanıklık (ibadet ve itaatten gafil olmama) hali ver; beni cahillik ve batıl işlerden uzaklaştır. Bu günde indirdiğin her hayırdan bana da bir nasip ayır; cömertliğin hakkına ey cömertlerin en cömerdi!

İnsan için her saniye, her salise sonsuzluğa açılan bir zaman parçası olmaya namzettir. Bu Ramazan, o sonsuz hayatımızın kader denk anını içinde saklıyor olabilir. Ebedî saadet veya ebedi şekavete açılan bir anı, bir yol ayrımını.

Gönlünü Allah’ın arşı yapmış insan, bu ayların ilk günüyle Ramazan’ın girdiğini hissetmeye başlar ve bu bereket ayını olabildiğince değerlendirebilmek için şimdiden, sergileyeceği kulluğu itibariyle bütün duygularını bir kere daha gözden geçirir…

Yüce Allah’ın sevgisine ulaşmak ve O’nun da sevgisini kazanmak, rıza-i ilahiye yakın şeytan-ı lainden uzak olmak için; belli bir mevsim yoktur, sadece ay vardır, sonbahar mevsiminden ve diğer dört mevsimden çok daha farklı bir ay…

https://youtube.com/watch?v=rz6tCQFfx3M

Allah’ım! Bu günde beni kendi hoşnutluğuna yakınlaştırıp, gazap ve azabından uzaklaştır. Bu günde ayetlerini okumaya beni muvaffak kıl; rahmetin hakkına ey merhametlilerin en merhametlisi.

“Bu Ramazan ayını karantina altında veya evde kalarak geçireceğiz. Ramazan ayında Peygamberimizin (SAV) uyguladığı bir sünnet de itikaf ve inzivadır. Bu ramazanı maddi ve manevi bir karantina altında, bu sünneti de bizatihi tatbik ederek manevi bir kazanca da dönüştürebiliriz. Ciddi sonuçları olan bir salgın hastalığın yayılmasının da önüne geçerek ayrıca ibadet sevabı kazanmış oluruz.”  “Orucu bize getiren o kutlu dil buyurur ki: ‘Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız.’ Maddi ve manevi sıhhatin adresi ve şifası olan oruç ve ramazan-ı şerif hürmetine, ümmet-i Muhammed’i ve tüm insanlığı içinde bulunduğu her türlü zihni ve bedeni marazlardan, bilhassa bu salgın imtihanından milletimizi ve tüm insanlığı selamete eriştirmesini Yüce Allah’tan diliyorum.” Prof. Dr. Cevdet Erdöl

“Özetle, tedavisi zor ya da ciddi bir hastalık sebebiyle ameliyat geçirenler, mutlaka sık aralıklarla beslenmesi gereken hastalar, kanser rahatsızlığı bulunanlar, organ veya kemik iliği nakli olanlar, sık aralıklarla ve devamlı ilaç kullanmayı gerektiren ağır kalp, böbrek, karaciğer hastaları, ağır diyabetliler, ağrılı hastalıklarına bağlı ilaç kullanması gerekenler, mevcut bir hastalığın oruç sebebiyle daha ağırlaşabileceği ya da sıhhatin bozulacağından endişe edilen tüberküloz ve diğer ateşli hastalıkları olanlar gibi kronik hastalıkları bulunanlar hekim tavsiyesiyle oruç tutmayabilir.”

“Nitekim Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş ve Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından son günlerde tartışılmakta olan Kovid-19 hastalarının oruç tutup tutmayacağına ilişkin açıklamada bulunuldu. Açıklamada, ‘Kovid-19 teşhisi konulmuş olup doktoru tarafından oruç tutması sakıncalı görülenler, oruç tuttuğu takdirde hastalığı daha ağır geçireceği doktorlarca belirtilenler ramazan ayında oruç tutma yükümlülüğü bulunmayan kişiler’ olarak tanımlandı. Ben de bir hekim olarak aynı görüşteyim.” Prof. Dr. Cevdet Erdöl

“Hastalığı nedeniyle sık aralıklarla yemek yemek zorunda olan veya ilaç kullananların durumu elbette sağlıklı insanlar gibi değerlendirilmemeli. Bu tip hastalığı olan kişiler haricinde normal bireylerde orucun insan sağlığına zarar vermediği, bilakis hastalıklara karşı direncini artırdığı kabul edilmektedir. Dünya tıp otoriteleri ve bilimsel kaynaklar bu yönde görüş bildirmektedir, aksi yönde görüş bildiren bilimsel kaynak yok sayılır.”
“Hekimler, oruç tutulan dönemde kişinin açlık ve ilaç eksikliğinin sağlığa etkilerini değerlendirmektedir. Bu nedenle, sağlıklı bir kişinin oruç tutarken herhangi bir şey yememesi, içmemesi ya da ilacını almamasının zarar verip vermeyeceği sorularına bilimsel kanıtlara dayalı olarak cevap vermek durumundayız. Oruç tutmak, sağlıklı kişilerde bağışıklık sistemini güçlendirmektedir. Hatta yapılan bilimsel çalışmalar, üç günlük orucun yaşlı insanlarda bile bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve hastalıklara direnci artırdığını göstermiştir. Japon bilim insanı Yoshinori Ohsumi, ‘hücrelerin yenilenmesi için yaşlı hücrelerin parçacıklarının imha edilmesinin gerektiğini, bunun da uzun süre aç kalarak mümkün olduğunu’ belirttiği teziyle, 2016 yılında Nobel Tıp Ödülü’nü almıştır.”
“Günlük hayatın koşuşturmasında bir türlü düzene koyamadığımız beslenme alışkanlıklarımızdan tutun da obezite başta olmak üzere tokluğun getirdiği pek çok hastalığa karşı tutumumuza kadar birçok etkenle mücadelemizde her yıl bizi ziyaret eden bir müfettiştir ramazan.
“Zekat ve fitre verilirken öncelik akrabalarımız olmalıdır. Bunu komşularımız, mahalle sakinlerimiz, hemşerilerimiz ve ülkemiz insanları takip etmelidir. Burada bir başka öncelik en muhtaç olandan başlamaktır. Uzakta da olsa daha düşkün ve daha muhtaç olan insanlar varsa onlara öncelik verilebilir. Hele bir de ülkemize sığınmış, şehrimize bir şekilde gelmiş, aç ve açık insanlar öncelenmeli ve onların ihtiyaçları karşılanmalıdır.”
“Bu ramazan Kovid-19 normalini yaşıyoruz. Ona göre davranmak ve ona uygun bir ramazan davranışı ve yaşayışı geliştirmek zorundayız. Maalesef bu hastalık kendi şartlarını dayatıyor ve yeni bir ortam oluşturuyor. Yeni ve bizi zorlayan kurallar koyduruyor. Burada iki kural vardır. Devletin koyduğu kurallar ve bizim koymamız gereken kurallar. Devlet bütün bir toplumun iyiliği ve faydasına olsun diye ve bu salgından en az zararla çıkabilmek için belli kurallar koymuştur. Bu kurallara uyduğumuz takdirde hem kendimizi hem de çevremizi bu hastalıktan korumuş oluruz. Kendi kurallarımız da basit ve bellidir; mesafe, maske ve temizlik. Özellikle bu ayda mesafeyi koruyalım. Fiziki ziyaretleşmeleri azaltalım ama büyüklerimize saygımızı ve küçüklere sevgimizi bir şekilde gösterelim. Bazen telefondan gelen bir ses, bir görüntü, bir selam ve sevgi mesajı ruhları diriltir, gönülleri ferahlatır ve gözleri aydınlatır. Hastalığa bulaşmayalım, hastalığı bulaştırmayalım, kendimizi ve çevremizi koruyup kurtaralım ama asla birbirimizden kopmayalım, akraba, komşuluk ve dostluk ilişkilerini sürdürmenin bir yolunu bulalım. Kendimizi bu hastalıktan korumak kadar başkalarını korumak da bizim hem görevimiz hem de insanlık sorumluluğumuzdur.” Prof. Dr. Cağfer Karadaş

“İftardan sonra tatlı yenilecekse sütlü tatlılar veya meyve, hoşaf ve kompostolar tercih edilmelidir. Oruç tutarken, bağışıklık sisteminizi güçlendirici özelliği olan A ve C vitamini gibi antioksidan vitaminlerden zengin sebzelerin yanı sıra kış aylarında bolca bulunan portakal, mandalina, elma gibi meyvelerin tüketimi önemlidir. E ve D vitaminleri de bağışıklığın güçlendirilmesinde önemli rol oynamaktadır. D vitamini güneş ışınlarıyla deri tarafından üretilen bir vitamindir ve besinlerde pek fazla bulunmaz. Özellikle kışın güneşten faydalanmasının mümkün olmadığı hallerde besin desteği olarak D vitamini alınabilir. Sebzeler, kurubaklagiller, yağlı tohumlar, meyveler ve probiyotik ürünler kefir, yoğurt, ayran, boza, tarhana, şalgam suyu, turşular bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi için tüketilmesi gereken besinlerdir. Şalgam suyu ve turşu gibi çok tuzlu gıdaların tüketimine yüksek tansiyon hastaları dikkat etmelidir. Tütün ve tütün ürünleri kullanılmamalı, iftar ve sahurda dişler mutlaka fırçalanmalıdır.”

“Yapılan en büyük hatalardan biri çok hızlı şekilde, yüksek miktarda besin tüketmektir. Çok hızlı yemek yendiğinde hem sağlık açısından risk oluşabilir hem de ilerleyen günlerde kilo alımına zemin hazırlayabilir. Sıvı tüketimine dikkat edilmelidir. Yeterince sıvı alınmazsa su ve mineral kaybı sonucu, bayılma, bulantı, baş dönmesi gibi sağlık problemleri yaşanabilmektedir. İftar ile sahur arasında en az 2 litre su içilmeli, bununla birlikte sıvı ihtiyacını karşılayacak ayran, taze sıkılmış meyve-sebze suları, sade soda gibi içecekler tüketilmelidir. İftar ve sahurda kan şekerini birden yükseltmeyen, uzun süre tokluk hissi sağlayan, yavaş sindirilen proteinli ve lifli gıdalar, tam tahıllı ürünler, kuru baklagiller, süt ürünleri, yumurta, bal, taze sebze ve meyveler, şekersiz hoşaf veya komposto, hurma, ceviz, kavrulmamış fındık veya badem tercih edilmelidir. Rafine ürünlerden, beyaz undan yapılmış kek, poğaça ve kurabiye gibi hamur işleri ile şekerli yiyeceklerden uzak durulmalıdır.” “E ve D vitaminleri de bağışıklığın güçlendirilmesinde önemli rol oynar”

Kalabalık iftar sofralarının kurulmaması ve sosyal mesafe kuralına azami özen gösterilmesinin önemine değinilen açıklamada, “Oruç tutacak vatandaşlarımız ramazan ayı boyunca yeterli ve dengeli beslenmeye dikkat etmelidir. Sahur öğünü atlanmamalıdır. Sahurda süt, yoğurt, peynir, yumurta, tam tahıllı ekmekler gibi besinlerden oluşan hafif bir kahvaltı yapılabilir ya da çorba, zeytinyağlı yemekler, yoğurt ve salatadan oluşan bir öğün tercih edilebilir” Gün içerisinde aşırı acıkma problemi olanların, midenin boşalma süresini uzatarak acıkmayı geciktiren kuru fasulye, nohut, mercimek, bulgur pilavı gibi yemekleri tüketmesi, aşırı yağlı, tuzlu ve ağır yemekler ile hamur işlerinden uzak durmasının uygun olacağına işaret edildi.
Sağlık Bakanlığı, oruç tutacak vatandaşlara ramazan ayı boyunca yeterli ve dengeli beslenmeye dikkat etmeleri ve sahur öğününü atlamamaları gerektiği önerisini yaptı. Bakanlık, vatandaşların koronavirüs salgınının önlenmesi amacıyla alınan tedbirlere uygun hareket etmesi ve ramazanda beslenme önerilerini dikkate almaları gerektiğine ilişkin bir açıklama yaptı.
İftarda orucumuzu açarken bir bardak su içmeliyiz, ardından zeytin ya da hurma yenebilir. Hurma lifli gıda olduğu için kan şekerini yavaş yükselteceği için iftarda sağlığımızı olumlu yönde etkiler.
– İftarda yavaş beslenmeliyiz. Hızlı yemek yediğinizde vücuda zarar verebilirsiniz.
– Oruç tutmanın yararlarından bahsediyoruz fakat bu tür şeyler yaparsak orucun yararından çok zarara yol açmasına neden olabiliriz. Bu gerekçeyle yavaş beslenilmeli.
– Ramazanda et tüketimi artıyor ama haftanın belirli günlerinde sebze ve baklagil tüketilmeli.

Kronik hastalıkları olanların da oruç tutmadan önce doktorlarına danışması gerekmektedir. “Kalp hastası olan kişiler, ramazanda hafif bir beslenmeyle yağdaki kolesterol miktarını azaltabilir. Bu kişiler ramazanı beslenme açısından iyi kullanırsa belki sağlıklarına yararı olabilir ama hekimlerinin önerilerini almalılar. İftar ve sahurda hafif ve yavaş beslenmeliler. Yeterince sıvı almalılar. Diyabetliler için en büyük sorun sıvısız kalmak. Diyabetik hastalar oruç tutuyor ama diyabetin süresi, şeker hastalığının komplikasyonlarının oluşup oluşmaması dikkate alınmalı. Sağlıklı bireyler her zamanki gibi oruçlarını tutacak. ‘Sahurda çok yemek yersem gün içinde daha rahat oruç tutarım.’ diye bir şey söylemek mümkün değil. Ne kadar çok tatlı, kalorili şeyler yenirse o kadar çok sıkıntı çekebilirler.”

“Korona virüs hastası olanları gruplandırmak lazım. Herkes aynı düzeyde bu hastalığı geçirmiyor. Her korona virüs geçirene ‘Oruç tutma’ diyemeyiz. Ancak ciddi etkileri olan, öksürük ve solunum sıkıntıları olan vatandaşlarımız, oruç tutma noktasında dinin kolaylaştırıcı özelliklerini kullanabilir. Hekimlerinin bu yönde fikirlerini de alsınlar. Oruç tutan korona virüs geçirenler de sıvı alımına özen gösterip, sahurda ve iftarda aşırı yüklenmeden beslenirlerse protein ağırlıklı sahur yaparlarsa gün içinde rahat ederler. Vatandaşlar, sıvı ve gıda tüketimini iftardan sahura kadar yayarlarsa sağlıklı bir ramazan geçirebileceklerini söyleyebiliriz” Prof. Dr. Nuh Zafer Cantürk
Ramazan ayımız sağlığa, berekete ve güzel günlere vesile olsun. Hayırlı Ramazanlar.
Allah’ım! Bu günde tuttuğum orucu gerçek oruç tutanların orucu gibi ve ibadetimi gerçek ibadet edenlerin ibadeti gibi kıl; bu günde beni gafillerin uykusundan uyandır; suçumu bu günde bağışla; ey âlemlerin ilâhı! Affet beni, ey suçları affeden. Rabbim!
Ramazan ayı, bir aydır ki insanlara doğruyu bildiren, doğruluğa ait apaçık delillerden ibaret olan, hakla batılı ayırt eden Kur’an, bu ayda indirildi. Sizden kim, bu aya erişirse orucunu tutsun. Hasta olan ve yolcu bulunan, hastalığında, yolculuğunda orucunu yer, sonra yediği günler kadar tutar. Allah sizin için kolaylık diler, güçlük değil. Bu da sayıyı tamamlamanız, Allah’ın size doğru yolu göstermesine karşılık onu ululamanız içindir, böylece de ona şükretmiş olabilirsiniz. Bakara Suresi 185
Oruç, sayılı günlerdedir. İçinizden biri hastalanır, yahut yolda bulunursa orucunu yer, sonra başka günlerde, o yediği gün sayısınca oruç tutar. Kime oruç zor gelirse her gün için bir yoksulu doyurur. Hayır için verdiği şeyi çoğaltırsa bu da kendi hayrına. Fakat bilseniz oruç tutmanız, sizin için daha hayırlıdır. Bakara Suresi 184
Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz. Bakara Suresi 183

Comments are closed.