logo

Rabbime Gidiyorum.

“Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.” (Yunus 10/62)

O halde ölümden korkmak yanlıştır ve her türlü ölüm ecel iledir. Kazayla, yanlışlıkla, hastalıktan, tesadüfen ölüm yok, gelince ertelenmeyen ecel vardır. “O öyle bir Rab’dır ki, sizi çamurdan yaratmış, sonra (her birinize) bir ecel tayin etmiştir. (Kıyametin kopması için) belirlenmiş bir ecel de O’nun katındadır. Siz ise hâlâ şüphe ediyorsunuz.” (En’am 6/2)

Şeytanın vesvesesi bu eceli tedbirle geciktirmek hevesi yaratmaktan ibarettir ve gayesi dünya sınavını inkar ettirmektir. Sınav inkar edilince de hesap unutulur umudundadır. Lakin en ateist akıl dahi sınavın bilincindedir çünkü bu yaşam boşuna yaratılmış olamaz! O halde ölümden korkmak yerine, hesaptan korkmak ve ne zaman geleceği belli olmayan ecele veya kıyamete kadar adam gibi imanla yaşamak lazım gelir.

Aksine davranan ve ecel korkusuna yenik düşenler Allah’ın ilim ve kudretine karşı olanlardır ve ölüm korkusuyla bu hayatı kendilerine zehir edenlerdir. Ahir zamanların psikolojik vakalarının en sık görüleni durumundaki bu illet imansızlıkla at başı gitmektedir ve çare Kur’an’dadır. Mü’min, ecele dek iman ve salih amelle yaşayan, eceli sükunetle kabul eden, hesaptan önce daha bu dünyada kendisini hesaba çekebilendir.

Oysa en vahşi ölümler dahi olsa dinen hükmü şudur ki öldürülenin tüm günahları öldürene geçer ve öldürülen günahsız vaziyette ahirete intikal eder. Adem (as) Peygamberin oğulları arasında geçen öldürme hadisesi bizlere bunu ispat eder.

“Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip cehennemliklerden olasın. İşte bu zalimlerin cezasıdır.” (Maide 5/28, 29)

Şeytan işte bu hakikati unutturmak, kandırmak ve başları ahiretten dünyaya döndürerek dünya malı sevgisini Allah sevgisi yerine, ahiretteki hesap korkusunun yerini ölüm korkusuyla değiştirmek ister. Uzaydan gelen yabancı istilacıları, vampirleri, katilleri, sapık kan emicileri konu alan tüm Hollywood filmlerinin hedefi işte bu korkuyu kalplere yerleştirmektir.

Yani ölüm aslen ölümsüz olan insanın hayatının üçüncü perdesidir. İman yoksunları bu ecel korkusuyla yaşarken, iman sahiplerinin yürekleri Allah ve hesap korkusuyla titrer ki dünyada her bir taş ve yaprak, her bir kuş ve ağaç bu korkuyla titremekte ve sürekli Allah’ı tespih etmektedir. İman sahipleri için ölüm, fani hayattan baki hayata geçiş, perde arkasına intikaldir. Vicdanı, kalbi, bedeni, zihni ile ömrünü Allah yolunda harcamışlar için inşallah korku olmayacaktır. O halde ölüm mü’minler için asla korkulacak bir şey değildir. Asıl korkulacak olan hesap verme korkusu, huzurda mahçup olma korkusudur.

“Onlar, Allah’ın riâyet edilmesini emrettiği haklara riâyet eden, Rablerine saygı besleyen ve kötü hesaptan korkanlardır.” (Ra’d 13/21)

“Hepinizin dönüşü ancak O’nadır. Allah, bunu bir gerçek olarak va’detmiştir. Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra, iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükâfatlandırmak için onu (yaratmayı) tekrar eder. Kâfirlere gelince, inkâr etmekte olduklarından dolayı, onlar için kaynar sudan bir içki ve elem dolu bir azap vardır.” (Yunus 10/4)

Hayat ve ölüm sınavdan ibarettir. Hayatı da eceli de var eden Allah, her şeyi yaratan ve her şeye Malik olandır. O halde iman sahipleri için korkulacak şey ölüm değil, O’na mahçup olmaktır. Peygamberimize dua için öğretilen aşağıdaki ayet bunu çok güzel izah etmektedir.

Oysa ölüm bir son değil aksine bir değişim veya yeniden doğuştur, sonsuz hayata, ebedi yaşama dönüştür. Ölüm, fıtratta başlayan yaşamın, dünya hayatıyla devam eden sürecinin sonu ama sonsuz hayata geçişin ilk adımıdır.

İblisin imansız ve müşrik askerleri, kalplerinde Allah sevgisi yerine mal ve mülk sevgisi taşıdıkları, gönül tahtalarında Allah adı değil de başkaca servet putlarının adı yazılı olduğu için ölmekten korkarlar. Hem Allah’ı ve ahiret hesabını inkar eder ve hem de o hesaptan ve Allah’a huzurda mahçup olmaktan korkarlar. Aldattıkları da aynı saflıkla ölümden ecel gibi korkar ve ahiret hesabının çok daha feci ve sonsuz olduğunu akıllarına getirmezler.

“Andolsun, sen onların, yaşamaya, bütün insanlardan; hatta Allah’a ortak koşanlardan bile daha düşkün olduklarını görürsün. Onların her biri bin yıl yaşamak ister. Hâlbuki uzun yaşamak, onları azaptan kurtaracak değildir. Allah, onların bütün işlediklerini görür.” (Bakara 2(96)

Siz her yüksek yere bir alamet bina yapıp boş şeylerle eğleniyor musunuz? İçlerinde ebedî yaşama ümidiyle sağlam yapılar mı ediniyorsunuz? Tutup yakaladığınız zaman zorbaca yakalarsınız. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.” (Şu’ara 26/128-131)

“Şeytan onları hâkimiyeti altına alıp kendilerine Allah’ı anmayı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, şeytanın tarafında olanlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Mücadele 58/19)

Bu aldanışın ardında şeytanların sonsuz gayreti ve aldatmaları vardır ve gözleri ahiretten dünyaya çevirmekte hünerli olan iblis, ayetlerin dünya süslerine dair tüm ikazlarına rağmen Kur’an nasipsizlerini fıtrattan çeker alır ve sanal dünyanın aldatıcı hırs ve şehvetlerine mahkum ederek, bunlara sahip olmak adına bir ömrü onlara feda ettirir ve sonra onları ahirette aldatılmış halde terk ederek kendi derdine düşer. İnsan inançsızlığı ile aldanışları ile hesabı yalanlar. Şeytana kanmaları ile hesabı unutur ve Allah’a hesap vereceğinin farkında olmadan fütursuz yaşamı seçer. Sanır ki boşvermişliklerle vebalden kurtulacaktır!

“(Ey insan!) Böyle iken, hangi şey sana hesap ve cezayı yalanlatıyor?” (Tin 95/7)

Hayatı ve eceli, kimin daha iyi işler yapacağını ve kimlerin iman edeceğini görmek için sınav olsun diye yaratan Yüce Allah’tır. Doğmak hak, ölmek yine haktır ve hesap da haktır. İblis dostlarını fakirlikle, ölümle korkutur ve zavallı fani insanlar ölümden korkarak, ölmemeye çalışarak bir ömür harcar ama yine ecele teslim olurlar. İblis ölümle korkutur, ölümün son olduğuna dair vesvese verir ve ahiret hesabını, sonsuz yaşamı unutturur ki kimse ahireti düşünüp kendisini hesaba çekemesin ve düzelmeyi aklından dahi geçirmesin. Oysa ölüm ve hesap haktır.

“Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (Al-i İmran 3/185)

Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya 21/35)

“De ki: “Eğer siz ölümden ya da öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermeyecektir. O takdirde bile (hayatın zevklerinden) pek az yararlandırılırsınız.” (Ahzab 33/16)

Ecel konusunda mezhepler arasında görülen ihtilâflar, daha çok iki ecelin bulunup bulunmadığına ve dolayısıyla ömrün uzayıp uzamayacağına ilişkindir. Genel olarak Mu‘tezile ve Şîa insanların iki eceli olduğunu ve ömürlerinin uzayıp kısalabileceğini savunurken Ehl-i sünnet umumiyetle muhkem âyetlere dayanarak insanların bir tek ecelleri bulunduğunu, bunun da ölümleriyle gerçekleşen vakit olduğunu kabul etmiştir. Ecelin kazâ ve kadere imanın bir parçasını teşkil eden itikadî bir mesele olduğu ve bunun daha ziyade ilâhî ilim ve iradeyi ilgilendirdiği dikkate alınırsa, insanlar için önceden belirlenen değişmez bir ecel takdir edildiğini benimseyen görüşün daha isabetli olduğunu söylemek mümkündür. Müellif Cihat Tunç

Zira kişilerin sağlık kurallarına uyup uymayacakları, bu konuda ne gibi gelişmelerin ortaya çıkacağı, herhangi bir kaza veya katil hadisesiyle karşılaşıp karşılaşmayacakları hususu ilâhî bilgi ve iradenin kapsamı dışında değildir. İnsanların ecelleri sadece Allah tarafından bilindiğine ve kendilerince keşfedilmesi mümkün olmadığına göre yaşamak için gerekli tedbirleri almaları kulluk vazifelerinin bir gereğidir.

Allah; sizi topraktan, sonra nutfeden yarattı. Sonra sizi çiftler kıldı. Hiçbir dişi, O’nun bilgisi olmadan ne hamile kalabilir ne de doğurabilir. Bir kimseye ömür verilmesi; ömrünün uzaması veya kısalması, hepsi bir Kitap’tadır. Kuşkusuz bu Allah’a kolaydır. Fatır 11

Ehl-i sünnet âlimlerine göre insan ömrü uzamaz ve kısalmaz. Kur’ân-ı Kerîm’de ve bazı hadislerde ilk bakışta ömrün uzatılması veya kısaltılması anlamına gelebilecek naslar varsa da bunların, mânası apaçık olan ecelle ilgili muhkem nasların ışığında açıklanması gerekir. Kur’an’da bazı insanların ömürlerinin uzatılmasının, bazılarının ise kısaltılmasının apaçık bir kitapta bulunduğu ifade edilmektedir (Fâtır 35/11). Burada kastedilen şey, sağlık kurallarına uyup gerekli tedbirleri almak suretiyle uzun müddet yaşayacak olanlarla hastalık, tedbirsizlik, kaza, katil vb. sebeplerle ömrü kısaltılanların Allah tarafından bilindiği, bunun da bir kitapta yazılmış olduğu hususudur.

Bundan, dünyaya gelip yaşamaya başladıktan sonra insanlar için -ilâhî bilgi dışında kalan- ömür uzatılması veya kısaltılması sonucunu çıkarmak isabetli değildir (Cüveynî, s. 363). Ayrıca ilgili âyetteki “ziyade” ve “noksan” ile diğer bir âyetteki (er-Ra‘d 13/39) “mahv” ve “isbât”ın, “ümmü’l-kitâb”da (levh-i mahfûz) değil meleklerin ellerinde bulunan kitapta meydana gelmesi ihtimal dahilindedir. Akrabaları ziyaret edip gözetmenin, komşularla iyi geçinmenin ve sadaka vermenin ömrü uzatacağına ilişkin hadislere gelince, her şeyden önce bunlar âhâd rivayetlerdir ve zâhirî mânaları itibariyle kesin anlamlı âyetlere aykırı olduklarından muhkem âyetleri bunların ışığında açıklamak doğru değildir

Bu hadislerde belirtilen ömrün uzaması, yapılan iyilikler veya yetiştirilen hayırlı evlât sebebiyle insanın öldükten sonra hayırla anılarak adının yaşatılması anlamına gelebileceği gibi, güzel amellerle dolu bir hayatın bereketlenip mutlu bir şekilde geçirilmesi ve dolayısıyla ömrün psikolojik olarak uzun algılanması anlamını da ifade etmiş olabilir.

Şîa’dan İsnâaşeriyye’nin dört ana kitabının yazarlarından biri olan Ebû Ca‘fer et-Tûsî de iki ecel görüşünü reddetmiştir. Ona göre kaza veya katil sonucu ölen kişinin bu olaylarla karşılaşmaması durumunda ölüp ölmeyeceğine dair kesin bir hüküm verilemez, böyle bir kimsenin ölmesi de yaşaması da mümkündür (el-İḳtiṣâd fîmâ yeteʿallaḳu bi’l-iʿtiḳād, s. 170-171). Müteahhir dönem Şiî âlimlerine göre ise ecel, ecel-i mübhem (ecel-i muallak, ecel-i mevkūf) ve ecel-i müsemmâ (ecel-i mahtûm) olmak üzere ikiye ayrılır. Birincisi, bir insanın meselâ yüz yıl yaşamasının mümkün olduğunu ifade eden mutlak eceldir. “Mahv” ve “isbât” levhinde (bk. er-Ra‘d 13/39) yazılı olan bu ecel değişebilir.

İkincisi ise sağlık şartlarına uymak suretiyle gerçekleşen ve değişikliğe uğraması mümkün olmayan gerçek eceli ifade eder ki bu “ümmü’l-kitâb”da yazılıdır (Âmilî, I, 587-589). Zeydiyye âlimlerinden Hâdî-İlelhak Yahyâ b. Hüseyin’e göre de Allah kulları için eceller tayin etmiş ve onlara hem birbirlerini öldürme gücü vermiş hem de haksız yere adam öldürmeyi yasaklamıştır. Bu sebeple bir insanın diğerini Allah katında bilinen eceline ulaşmadan öldürmesi mümkündür (Kitâbü’r-Red, II, 161-168). Daha sonra gelen Zeydî âlimlerince de benimsenen bu görüş Mu‘tezile’nin çoğunluğu ile İsnâaşeriyye’nin görüşüne yakındır.

Sonuç olarak ecel Allah’ın insan,  alem ve ümmetler için takdir ettiği potansiyel bir süredir. Ölüm de insanlığın kaçınılmaz bir gerçeğidir. Fakat bu takdirin bir diğer boyutu da insanın nasıl bir hayat süreceğiyle alakalı olarak değişiklik göstermektedir. Ömrün uzaması kısalması, insanın sürmüş olduğu yaşamla alakalı olan bir boyuttur. Bunun yanında sadakanın ömrü uzatması da peygamberin bir hadisi şerifidir. Allah-insan ilişkisinde yapılan iyiliğin bin belayı defetmesi cihetinde bu hadis yorumlanabilir.

En nihayetinde Allah bireysel olarak tek tek insanlar için bir ömür süresi takdir etmemiştir. Aksine ölüm diye bir gerçek yaratmış ve ona birtakım sebepler eklemiştir. İnsanı da bu bağlamda aktif kılarak ecelinde ve ömrünün uzaması ya da kısalması konusunda etkili olabilecek bir profilde yaratmıştır.

Ecel problemi Allah’ın ilim, irade ve kudret sıfatları bağlamında tartışılagelmiş ve kader doktrinin de yansımalarını içeren bir problemdir. Allah’ın insan denilen varlığı yaratmasında birçok hikmetlerin bulunması muhtemeldir. Yine Allah insan için bu hayatın geçici olduğunu vurgulamış ve asıl olanın ahiret yurdu olduğunu bizlere bildirmiştir. Bu bağlamda insan denilen prototipin temel kodlarına ecel ve ömür diye bir gerçek yerleştirmiştir.

Ecel, Kur’an ayetlerinden de anlaşıldığı gibi ikili bir anlayış çerçevesinde anlamlandırılmaya muhtaç kalmıştır. Böylelikle Allah’ın insana, dünyada yaşayabileceği maksimum süre olarak tanıdığı imkana ecel (ecel-i müsemma), bu maksimum süreye ulaşamadan ölmesine de ömür (ecel-i kaza) diyebiliriz. Nitekim ömür de bir sürenin tamamlanması açısından ecel olarak telakki edilmiştir. Baktığımız zaman problemin en önemli mihenk taşı, Allah’ın bireyler açısından tek tek ecel takdir etmiş olduğu yanılsamasıdır. Bu düşünce bizleri antinomiye sürüklemektedir. Eğer Allah bireysel olarak ecelleri belirlemişse, o zaman Müslüman ülkelerde yaşayanların ecelleri O’na inanmasına rağmen neden kısa ve kötü sonlanmaktadır da, O’na inanmayıp O’nu inkâr edenlerin ecelleri gayet rahat ve uzun soluklu olmaktadır? sorusu bizi çok büyük bir açmaza daha da ilerisi Allah’a adaletsizlik ve merhametsizlik atfetmeye götürmektedir.

Gelinen dünya düzeni ve yaşam standartlarına bağlı olarak ortalama ömür sürelerinin arttığını da gözlemlemekteyiz. Gelişen teknoloji ve tıp ilmiyle insanın ortalama ömür süresi, geçmişe nazaran büyük bir oranda artmıştır. Dolayısıyla bu veriler insana, potansiyel süresinin içerisindeki ömrünün, onun yaşam standartlarıyla doğru orantılı olduğunu göstermektedir. Teknoloji, ekonomi, tıp ve refah seviyeleri yüksek olan ülkelerde yaşayan insanların, ortalama ömür süreleri de yüksek olmasına karşın bu gibi faktörlerden muzdarip olan ülkelerde yaşayanların ise ortalama ömür sürelerinin de kısa olduğu ıskalanamayacak bir gerçektir. Bu perspektiften bakıldığında insanın, onun için takdir edilen potansiyel süresi içerisindeki yaşamının uzunluğu veya kısalığı yine insana bağlı olarak değişiklik gösteren bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ecel probleminin bir diğer açmazı da katil-maktûl ilişkisidir. “Eğer ki katil maktulü öldürmeseydi o halde onun eceli ne olacaktı? Buradaki fiil katilin bir fiili midir yoksa Allah’ın ilmiyle ezelde belirlenen (takdir edilen) bir vakıa mıdır?” gibi sorular, bu problemin farklı şekillerde yorumlanmasını da beraberinde getirmiştir. Öncelikle Allah insanları yarattıktan sonra onları diğer varlıklardan ayırmak için insana akıl vermiştir. Bu aklı sayesinde ise ona, birtakım sorumluklar yüklemiştir ve onu diğer yaratılan şeylerden de üstün tutmuştur. Aynı zamanda yaşamın diğer bir gayesi olan, kimlerin daha güzel işler yapacağının sınanması da Allah’ın insana vermiş olduğu hür iradenin bir yansımasıdır.

Bu bağlamda meseleyi ele alacak olursak, katil Allah’ın ona vermiş olduğu hür iradeyi kullanarak kabih (çirkin) bir fiil işlemiş ve maktulün ölümüne sebebiyet vermiştir. Bu işlemiş olduğu fiilden dolayı da ona azap edilecektir. Eğer insanın gerçekleştirmiş olduğu bu fiil, Allah’ın bir takdiri ise, o halde insana Allah’ın takdirini gerçekleştirdiği için ödüle mazhar olacağı haberi müjdelenmelidir. Fakat ilgili Kur’an pasajları bu konuda “Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Bir insanı öldürmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir” ayetleri yapılan bu eylemin ne kadar kötü bir sonuç olduğunu bizlere bildirmekte ve insanın gerçekleştirmiş olduğu bu fiil içinde cezalandırılacağını haber vermektedir. Eğer ki katil maktulü öldürmeseydi ne olacaktı, sorusuna gelince elbette ki yaşamaya devam edecekti. Öldürme olayı o anda gerçekleştiği için insan zihni otomatikman öyle olmasaydı da ölecekti hükmüne varmaktadır.

Genel duruma bakıldığı zaman bu konuyu şöyle örneklendirebiliriz. Yanan ocağı söndüren bir kişi hakkında “eğer o, ocağı söndürmeseydi ocak yanmaya devam edecek miydi?” Sorusunu sormakla aynı bağlamda düşünülebilir. Nasıl ki ocak yanmaya devam edecekse katil de maktulü öldürmemiş olsaydı, maktul yaşamaya devam edecekti ta ki potansiyel süresi devam edene kadar. Ya da farklı bileşenlerin bir araya gelip ölüm anı gerçekleşene kadar. Dolayısıyla katil, öldürdüğü kişinin potansiyel süresini keserek ecelini kısaltmıştır ve ölümüne sebebiyet vermiştir. Bu minvalde de azaba duçar olmaya müstehak olmuştur.

Görmedin mi Allah, geceyi gündüzün içine sokuyor; gündüzü gecenin içine sokuyor. Güneşi ve ayı, emrine boyun eğdirmiştir. Her biri belli bir süreye kadar akıp gider. Ve Allah yaptıklarınızı haber almaktadır. Lokman 29 / Süleyman Ateş Meali
Allah’ın, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak ve ancak bir amaç ile ve belirli bir süre için yarattığını kendi kendilerine hiç mi düşünmediler! Şüphesiz ki insanların çoğu, Rableriyle karşılaşmayı inkâr etmektedir. Rum 8 / Mehmet Okuyan Meali
Bir dayanak olmaksızın -görmekte olduğunuz gibi- gökleri yükselten Allah’tır. Sonra, mutlak gücüyle Güneş’i ve Ay’ı koyduğu yasalara bağlı kıldı. Hepsi, adı konmuş bir ecele doğru akıp gitmektedir. İşleri düzenleyip idare eden O’dur. Âyetleri ayrıntılı olarak açıklamaktadır ki, belki Rabb’inize kavuşacağınıza kesin olarak inanırsınız. Rad 2 / Erhan Aktaş Meali

Sözlükte geleceğe ait olmak üzere “belirlenmiş zaman, muayyen bir müddetin sonu” anlamına gelen ecel, bu temel anlamından hareketle iddet süresi ve borcun vadesi için de kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de hayat süresinin sonu (ölüm vakti), borç için belirlenen son ödeme tarihi, boşanan veya eşi ölen kadının tekrar evlenmeden önce beklemesi gereken süre (iddet), kâfirlerin helâk edilmeden evvel kendilerine tanınan müddet anlamlarında olmak üzere ecelin hepsi de sözlük mânasıyla ilgili çeşitli kullanılışları vardır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ecl” md.). 

Bazı âyetlerde ay, güneş ve diğer gezegenlerin düzenli hareketlerinin süresinin belirlenmiş olduğu ifade edilirken (er-Ra‘d 13/2; er-Rûm 30/8; Lokmân 31/29) bir kısmında göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin tâbi olduğu kozmik düzenin bozulacağı bir vaktin bulunduğu anlatılır (el-En‘âm 6/2, 128; İbrâhîm 14/10; el-Ankebût 29/5, 53). Ecelle ilgili âyetlerde, Allah’ın her insan için bir yaşama süresi ve bir ölüm vakti belirlediği ifade edilmiş (el-En‘âm 6/2, 60), kendilerine uzun ömür verilenlerin de ömrü kısaltılanların da mutlaka bir kitapta yazılı olduğu bildirilmiştir (Fâtır 35/11). İlâhî buyruklara uyanların tayin edilmiş ölüm vaktine kadar güzel bir şekilde yaşatılacakları müjdelenirken (Hûd 11/3) zalimlerin de ecelleri gelinceye kadar cezalandırılmayacağı, ancak zamanı gelince bir anlık öne alış veya erteleme yapılmayacağı belirtilmiştir (en-Nahl 16/61; el-Ankebût 29/53).

Bazı insanların hayatlarının ihtiyarlamadan önce sona erdirildiği, bazı kişilerin ise kendileri için belirlenen süreye kadar yaşatıldığı anlatılmış (el-Mü’min 40/67), ayrıca fertler gibi toplumların da ecelleri bulunduğu ve yıkılış zamanı gelince bunun bir anlık bir süre için öne alınmayacağı gibi geriye bırakılmayacağı da haber verilmiştir (el-A‘râf 7/34; Yûnus 10/49; el-Hicr 15/5).

Ecel kelimesi Kur’an’daki kullanılışlarına benzer şekilde çeşitli hadislerde de yer almaktadır (Wensinck, el-Muʿcem, “ecl” md.). Bazı hadislere göre eceli gelmeyen hastalar şifa bulur; bu sebeple ziyaretçiler hastalar için şifa dileğinde bulunmalıdır (Müsned, I, 239). Bir kısım hadislerde ecelin insanın emellerine ulaşmasına engel olduğu, her insanın ecelinin önceden takdir edildiği bildirilirken (Müsned, V, 197; Tirmizî, “Tefsîr”, 2) diğer bir kısmında, çok uzun ömürlü olmaktan Allah’a sığınan Hz. Peygamber’in kendisine hizmet edenlere uzun ömürlü olmaları için dua ettiği, akrabayı ziyaret edip onları gözetmenin, komşulara karşı güzel davranmanın ve sadaka vermenin ömrü uzattığı ifade edilmiştir (Müsned, III, 156; VI, 159; Buhârî, “Daʿavât”, 26, “Edeb”, 12; Müslim, “Birr”, 20; İbn Mâce, “Muḳaddime”, 10).

Ashabın anlayışına göre eceli gelmeyen insanın bir hastalıktan ölmesi veya herhangi bir kimse tarafından öldürülmesi, buna karşılık eceli gelen kimsenin de ölümden kurtulup yaşamaya devam etmesi mümkün değildir. Nitekim düşmanlarıyla korkutulan Hz. Ali, ecelin insanı ölümden koruyan sağlam bir kalkan olduğunu söylemiş ve insanın eceli gelince de düşmanı tarafından atılan okun hedefinden sapmayıp o insana isabet edeceğini, yaralanması halinde ise iyileşmeden öleceğini belirtmiştir (Muhammedî er-Reyşehrî, I, 27).

Gazzâlî de eserlerinde ölüm konusuna oldukça geniş yer vermiştir. Onun el-Ḥîle li-defʿi’l-aḥzân’dan yaptığı alıntılardan biri Kindî’nin ölüm korkusunun sebebine ilişkin olarak başvurduğu, insanın ölüm ötesi hakkındaki bilgisizliğinin onda gelecekle ilgili korkular doğurduğunu anlatan sperma faraziyesidir (Üzüntüden Kurtulma Yolları, s. 31-32). Ancak Kindî spermanın değişim aşamalarını ayrıntılı şekilde bildirip spermanın akıllı bir varlık olması durumunda her aşamada geçmişi, hali ve geleceği hakkında neler düşüneceğini ve neler söyleyeceğini anlattığı halde Gazzâlî bu gelişimin sadece anne karnından “dünyanın genişliğine” geçiş kısmına yer verir. Buna göre cenin düşünme ve konuşma gücüne sahip olsaydı sırf gelecekle ilgili bilgisizliği yüzünden dünyaya gelmek istemezdi; dünyaya geldikten sonra da tekrar anne karnına dönmeye razı olmazdı. Müellif Mustafa Çağrıcı

Bunun gibi mümin kimse de dünyada iken ölümden korksa bile rabbine kavuşunca dünyaya dönmek istemez. Gazzâlî ayrıca bu fikri iki hadisle ve daha başka haberlerle desteklemektedir (İḥyâʾ, IV, 496-497). İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’de ölüm konusunu âhiretteki sonuçlarıyla birlikte geniş biçimde işleyen Gazzâlî burada ölümün gerçek niteliğinin ne olduğunu anlattığı bölümde (a.g.e., IV, 493 vd.) kendi dönemindeki ölümle ilgili yanlış telakkileri şu şekilde özetler: 1. Ölüm bir yok oluştan ibarettir. Haşir, neşir, iyi ve kötü âkıbet diye bir şey yoktur. İnsanın ölümü başka canlıların ölümünden, bitkilerin kuruyup çürümesinden farksızdır. Bu görüş mülhidlerin, Allah’a ve âhiret gününe inanmayanların görüşüdür. 2. İnsan ölümle yok olur ve haşir vaktinde yeniden diriltileceği ana kadar kabirde kaldığı süre içerisinde haz veya acı duymaz. 3. Ruh ölümsüzdür. 

Âhirette mükâfat veya cezayı ruh görecek, beden ise diriltilmeyecektir. Bu iddiaları “boş kuruntular ve haktan sapmalar” diye nitelendiren Gazzâlî, ölümü kısaca “bir durum değişikliği” olarak tanımlayıp ruhun bedenden ayrıldıktan sonra ya azap çekerek veya mutlu olarak varlığını sürdüreceğini belirtir. Ruhun bedenden ayrılmasının anlamı beden üzerindeki yönetiminin sona ermesidir. Ancak ruhta bundan sonra da acıyı ve sevinci algılama yeteneği vardır; ruhun bizâtihi sahip olduğu bu yetenekler bedenden ayrılınca devam eder; organlar aracılığıyla elde ettiği nitelikler ise bedenden ayrıldıktan sonra yok olur. Ruh bedene dönmekle bunları yeniden kazanır. Bu dönüş kabirde veya yeniden dirilme gününde olabilir. Aslında ölümden duyulan kaygı ve korkunun arkasında kişinin tamamen yok olmasından ziyade bedeninden, ailesi ve yakınlarından, malından mülkünden ayrılacağı gerçeği yatmaktadır. Buna karşılık insanın asıl varlığı nefsi veya ruhu olup o da ölümsüzdür (a.g.e., IV, 494).

Eserlerinde ölüm konusuna geniş yer verenlerden biri de İbn Miskeveyh’tir. Onun Tehẕîbü’l-aḫlâḳ’ında Kindî’nin eserinden isim zikredilerek geniş ölçüde yararlanılmıştır. Tehẕîbü’l-aḫlâḳ’ta Kindî’nin görüşlerinin bir özeti olan ʿİlâcü’l-ḥüzn (bk. bibl.) başlıklı risâlenin aynen yer aldığı görülmektedir (Tehẕîbü’l-aḫlâḳ, s. 180-183). Tehẕîbü’l-aḫlâḳ’ın ölümle ilgili bölümünde ölüm korkusunun nefis hakkındaki bilgi eksikliğinden kaynaklandığını belirten İbn Miskeveyh insanın asıl cevherini nefsin teşkil ettiğini, nefsin ise bedenin ölümünden sonra varlığını sürdüreceğini, ölümü bir yok oluş gibi görmenin ve ondan korkmanın anlamsız olduğunu söyler. Bu arada muhtemelen yine Kindî’nin Risâle fî ḥudûdi’l-eşyâʾ ve rüsûmihâ adlı sözlüğünden faydalanarak ölümün biri iradî, diğeri tabii olmak üzere iki şeklinin bulunduğu yönünde Sokrat’tan gelen görüşe de (Eflâtun, 67d-68b) yer vermektedir.

Tabii ölüm insanın bu dünyada vadesini tamamlayarak öbür âleme göçmesi, iradî ölüm ise nefsânî tutkularını dizginlemesidir. Risâle fi’l-ḫavf mine’l-mevt ve ḥaḳīḳatih başlıklı risâlesinde İbn Miskeveyh, insanın başına gelen şeyler içinde ölüm korkusunun bütün korkuların en şiddetlisi ve en etkilisi olarak algılandığını, bunun da şu sebeplerden kaynaklandığını söyler: a) Ölümün gerçek niteliği hakkındaki bilgisizlik; b) İnsanın ölümden sonra ne olacağını bilememesi; c) Bedenin çözülüp bozulmasıyla ruhun da aynı âkıbete uğrayacağını zannetmesi; d) Ölümden duyacağı acı ve ıstırapların çektiği hastalıkların ağrı ve acısından daha şiddetli olacağından ve ölümden sonra büyük bir azap çekeceğinden korkması; e) Ölümden sonra başına neler geleceğini bilememesi; f) Geride bırakacağı mal mülk gibi şeylere üzülmesi. İbn Miskeveyh bütün bu korku ve kaygıların yersiz olduğunu ortaya koyar.

Buna göre ölüm ruhun (nefis) bedeni kullanmayı bırakmasından başka bir şey değildir. Nefis mânevî bir cevher olarak bedenden ayrıldıktan sonra da varlığını sürdürür. Ölüm korkusunun asıl sebebi ölümün kendisi değil insanın ölümden sonra ne olacağı hakkındaki bilgisizliği olduğuna göre bu konuda rahata kavuşmanın yolu bilgisizlikten kurtulmaktır; bunu başaran kişi ebedî huzura ve mutluluğa kavuşmuş olur. İnsanın ölümden duyacağı acı ve ıstırapların hastalıktan duyduğu acılardan daha şiddetli olacağını düşünmesi ise bir kuruntudan ibarettir. 

Çünkü beden ruhla birlikte iken acı duyar, ruh ayrılınca acıyı hissetmez olur. Şu halde ölüm bedene ait bir hal olup hissedilmez, acı vermez. Ölümden sonra azaptan korkan kişi de aslında ölümden değil ölüm sonrasındaki cezadan korkmaktadır. Bu ise onun günahlarını itiraf ettiğini, günahlarından dolayı kendisini cezalandıracak olan âdil bir hâkime inandığını gösterir. Sonuçta bu kişinin korkusunun asıl sebebi kendi günahlarıdır ve onun yapması gereken şey günah işlemekten kaçınmaktır.

Klasik felsefede olduğu gibi İslâm düşüncesinde de ahlâk ilmi bir bakıma mutluluğu kazanma sanatı olarak görülmüş, insandan bütün eylemlerini bu temel amaca göre düzenlemesi istenmiştir. Nitekim ilk İslâm filozofu olan Ya‘kūb b. İshak el-Kindî’den itibaren ölüm konusu keder, tasa ve kaygılar, mutluluğa engel olan psikolojik rahatsızlıklar olarak ele alınmış, bunlar fikrî ve ahlâkî tedbirlerle tedavi edilmesi gereken problemler şeklinde değerlendirilmiştir. Bu sebeple Kindî, el-Ḥîle li-defʿi’l-aḥzân adlı eserinin son kısmını ölüme ve ölüm korkusuna ayırmıştır. Ona göre ölüm insan tabiatının tamamlayıcı unsuru, insan tanımının temel öğesidir. Zira insan “akıllı ve ölümlü varlık” diye tanımlanır. Şu halde ölüm olmasaydı insan da olmazdı, yani bir varlık ölümlü değilse insan değildir; buna göre sanıldığının aksine ölüm de kötü değildir. Çünkü ölüm mutlak bir yokluk olmayıp ebedî ve daha yüksek bir hayata geçiştir. Ölüm korkusunun asıl sebebi böyle bir hayata inanmamak veya bu hayat hakkında doğru bilgiye sahip olmamaktır.

Râzî ölüm korkusu-intihar ilişkisi üzerinde dururken Kindî’nin bu konuyu ihmal ettiği görülmektedir. Ancak Kindî dindar bir düşünür olmasına rağmen dinin ahlâk ve ruh sağlığı üzerindeki olumlu etkisinden söz etmemiş, buna karşılık peygamberlik ve vahyi gereksiz gördüğü söylenen Râzî hak dine inanmanın bu konudaki olumlu tesirini kabul etmiş, ölümün tamamen varlık alanından silinme olduğuna inanan insanın bu dünyanın ağır sıkıntıları karşısında intiharı kurtuluş yolu olarak görebileceğine dikkat çekmiştir.

Ölümün önceki hayata göre daha iyi olan yeni bir hayata geçiş olduğuna inanmadıkça ölüm korkusunu yenmek mümkün değildir. İkinci hayata inanmayan insan zihnini ölüm korkusundan uzak tutmak için kendini tutkularının akışına bırakır. Aslında ruhun da beden gibi ölümlü olduğunu, dolayısıyla ölümden sonra eziyet ve sıkıntı çekilmeyeceğini düşünmek, bu dünyanın sıkıntılarından kurtulmaya çalışan insanı ölmenin yaşamaktan daha iyi olduğu kanaatine yani intihara götürür. Buna karşılık ikinci hayata inanan, iyi ve erdemli olan, hak dinin kendisine yüklediği görevleri yerine getiren kişi ölümden korkmaz (eṭ-Ṭıbbü’r-rûḥânî, s. 92-96).

Allah, ölümü anında nefisleri vefat ettirir; ölmeyenleri de uykularında. Ölümüne hükmettiğini yanında tutar, diğerlerini belirlenmiş bir süreye kadar salıverir. Bunda düşünen bir halk için alınacak pek çok ders vardır. Zümer Suresi 42 / Erhan Aktaş Meali
Dediler: “Vah bize, bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? İşte Rahman’ın va’dettiği şey budur. Demek peygamberler doğru söylemiş! Yasin 52 / Süleyman Ateş Meali
Doğduğum gün de, öleceğim gün de ve diri olarak kaldırılacağım gün de bana esenlik verilmiştir. Meryem 33 / Süleyman Ateş Meali
Doğduğu gün, öleceği gün ve sağ olarak diriltileceği gün selam onun üzerine olsun! Meryem 15 / Mehmet Okuyan Meali

Naslarda ölümle ilgili olarak tasvir edilen sevindirici ve korkutucu hallerin ölümden sonra da devam edeceği anlaşılmaktadır. Bu hususu şehidlere dair olan âyetler ortaya koyduğu gibi Hz. Îsâ’nın mûcizevî şekilde dünyaya gelişinden bahseden âyetlerde “doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabrinden kaldırılacağı gün” onun için esenlik dilenmesinden söz edilmesi de göstermektedir (Meryem 19/15, 33). Ölümün ve kıyametin anlatıldığı Vâkıa sûresinde (56/83-95) can boğaza dayandığı ve hasta sahiplerinin şaşkın şaşkın bakındığı esnada Allah’ın -veya meleklerin- kişiye etrafındakilerden daha yakın olduğu ifade edildikten sonra Allah dostlarına rahatlık, güzel rızık ve naîm cenneti sunulacağı, dinî gerçekleri yalanlayan yolunu şaşırmış kimselere ise kaynar su verilip cehennem azabı uygulanacağı belirtilir. Müellif Bekir Topaloğlu

Cennet ve cehennem bugün mevcut olsa bile kıyametin fiilen vuku bulmasından önce buralara girilmeyeceğinin kabulü karşısında sözü edilen tasvirlerde yer alan cennet nimeti ve cehennem azabının yoruma tâbi tutulması gerekmektedir. Hz. Peygamber’den rivayet edilen bazı hadisler bu konuya ışık tutmaktadır. Bu hadislerde, kişiye kıyamet gününde varacağı yer olan cennet veya cehennemin ölümünün hemen ardından gösterildiği ve bu işin sabah akşam tekrarlandığı anlatılır (Buhârî, “Riḳāḳ”, 42, “Cenâʾiz”, 89; Müslim, “Cennet”, 65-66; krş. Müslim, “Cennet”, 70-72; Ebû Dâvûd, “Cenâʾiz”, 20, 72). Yâsîn sûresinde (36/52) kabir hayatının uyku (uyku yeri) olarak gösterilmesinden, başka bir âyette de (ez-Zümer 39/42) uykuyla ölüm arasında benzerlik kurulmasından hareketle ölüm sonrası hayatın insan idrakine göre bir nevi uykudan ibaret olduğunu söylemek mümkündür.

Fakat dünya hayatındaki uyku sırasında yaşanılan iyi veya kötü durumların çok kısa sürmesine karşılık kabir hayatı uzun asırlara yayılmıştır. Ölüm sonrası hayatla Ashâb-ı Kehf’in mağara hayatı arasında ilişki kurmak mümkündür. Ancak Ashâb-ı Kehf için yapılan, “Uykuda oldukları halde onları uyanık sanırsın” (el-Kehf 18/18) nitelemesine karşılık kabristan ehli için “Hayatta oldukları halde onları ölmüş sanırsın” demek gerekir.

Çok tanrılı inancı benimseyen, âhirete inanmadığı için sorumluluk duygusu taşımayan, kibirli ve gururlu tavırlar sergileyenlerin ölüm sırasında ve sonrasındaki acıklı halleri tasvir edildikten sonra Kur’an’da takvâ sahiplerinin ruhlarını kabzedecek meleklerin onlara nazik davranacağı, “hoş geldiniz” konumunda selâm vereceği belirtilmiştir (en-Nahl 16/28-32). Diğer bir yerde ise Allah’ı rab tanıyarak hayatlarını istikamet üzere geçirenlerin -ölüm sırasında- (Taberî, XXIV, 145) kendilerine meleklerin ineceği ve onlara çok sıcak ifadelerle uhrevî müjdeler vereceği anlatılır (Fussılet 41/30-32; ayrıca bk. el-Enbiyâ 21/101-103; el-Ahzâb 33/43-44).

Bundan başka birçok âyette iman edip sâlih amel işleyenlere hiçbir şekilde korku ve üzüntünün gelmeyeceği belirtilmektedir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḫvf” md.). Kur’an’da ayrıca Allah yolunda şehid edilenlerin ölü kabul edilmemesi istenmiş, onların Allah katında ölüm sonrası âlemde diri olup mutlu bir hayat sürdürdükleri bildirilmiştir (el-Bakara 2/154; Âl-i İmrân 3/169-171). Âhirete intikal eden bütün mümin ruhlarının yüksek yerlerde ve cennet bahçelerindeki ağaç dallarında bulunacağını haber veren hadisler de mevcuttur (Müslim, “Cennet”, 75; İbn Mâce, “Zühd”, 32).

Hz. Peygamber, “Allah’a kavuşmayı arzu eden kimse ile Allah da buluşmayı murat eder, bunu arzu etmeyen kimseyle buluşmayı ise kerih görür” buyurmuş, bunu duyan Hz. Âişe’nin hiç kimsenin ölmeyi hoş görmediğini söylemesi üzerine Resûlullah şöyle demiştir: “Senin zannettiğin gibi değildir. Bir mümine ölüm hali gelince ilâhî rıza ve lutufla müjdelenir. Artık onun için hiçbir şey âhiret yolculuğu kadar sevimli değildir. Kâfire ölüm hali gelince karşılaşacağı azap kendisine bildirilir. Artık onun için de hiçbir şey ölüm kadar sevimsiz olmaz. Kâfir, Allah’ın huzuruna çıkmaktan hoşlanmadığı gibi Allah da onunla mülâki olmayı murat etmez” (Buhârî, “Riḳāḳ”, 41; Müslim, “Ẕikir”, 14-18). Bu hadis Yûnus sûresindeki ilâhî beyanın tefsiri niteliğindedir (10/7-10).

Bir âyette ebedî hayata hazırlık açısından dünyanın önemi vurgulandıktan sonra insanın dünya hayatından nasibini almayı unutmaması gerektiği belirtilmiş (el-Kasas 28/77), çeşitli âyetlerde de savurganlığa ve suistimale kaçmamak şartıyla dünya nimetlerinden yararlanılması istenmiştir.

Bununla birlikte Allah dostlarının, inanan ve kötülüklerden sakınan kimselerin (Yûnus 10/62-63) ölmek suretiyle O’na kavuşmanın sevincini gönüllerinde taşıdıkları dolaylı biçimde anlatılmıştır (el-Bakara 2/94; el-Cum‘a 62/6).

Kur’ân-ı Kerîm’de ölüm hali tasvir edilirken canın köprücük kemiklerine veya boğaza dayanmasından, ölenin ve etrafındakilerin telâşa düşmesinden ve ölüm baygınlığından söz edilmekte, ancak bu durum kâfir, zalim ve münafıkların ölüm halini ifade etmektedir (Kāf 50/19; el-Vâkıa 56/83-84; el-Kıyâme 75/26-30). Nitekim Kıyâme sûresinde ölümün bu türüne mâruz kalacak kimselerin Hz. Peygamber’in getirdiği vahyi kabul etmediği, namaz, dua ve niyazla ilgisi bulunmadığı, yalan saydığı dinî gerçeklere sırt çevirip taraftarlarıyla birlikte kibirlendiği belirtilmiştir (75/31-33). Kur’an’da ayrıca meleklerin kâfirlerle münafıkların ruhlarını alırken yüzlerine ve arkalarına vuracakları (el-Enfâl 8/50-51; Muhammed 47/27-28), dinî gerçekleri yalan saymak suretiyle kendilerine zulmetmiş kimselerin ruhlarını kabzederken de onları bir anlamda azarlayacakları ifade edilmektedir (en-Nisâ 4/97; el-A‘râf 7/37; en-Nahl 16/28-29). Bu beyanlar ölüm güçlüklerinin kâfir, zalim ve münafıklar için söz konusu olduğunu göstermektedir. Günümüzde çeşitli tıbbî müdahalelerle ölüm sırasındaki fizyolojik acıları hissetmenin önlendiği, yine bazı ölümlerin ağrısız, acısız, âniden vuku bulduğu dikkate alınarak bu güçlük ve sıkıntıların fizyolojik olmaktan ziyade ruhî ve mânevî olduğu düşünülebilir.

Resûl-i Ekrem’in ölüm hastalığında Hz. Âişe’nin evinde olduğu ve son nefesini onun kucağında verdiği bilinmektedir. Âişe, Resûlullah’ın ölüm sırasında acı çektiğini söylemekte ve, “Lâ ilâhe illallah, ölümün de sarsıntıları varmış, Allahım, bana yardım et!” dediğini nakletmektedir (Buhârî, “Riḳāḳ”, 42; İbn Mâce, “Cenâʾiz”, 64; Tirmizî, “Cenâʾiz”, 8). Hz. Peygamber’in müminin son nefeslerini ter dökerek verdiğini söylediği de rivayet edilmiştir (Tirmizî, “Cenâʾiz”, 8, 10). Onun bu tür beyandan, hastalanıp ıstırap çekmek ve bazı günahlarının cezasını çekmek suretiyle ölmenin ansızın ölmekten daha hayırlı olduğu gibi bir sonuç çıkarmak mümkündür (krş. Ebû Dâvûd, “Cenâʾiz”, 10).

Ölümün çok müessir bir vâiz olduğu sözü eskiden beri genel kabul görmüş, hadis diye de nakledilmiştir (Aclûnî, II, 112). İnsanları mânevî bir hastalık olan gafletten kurtarmak amacıyla ölümü bir uyarıcı olarak kullanma yöntemi ilâhî ve nebevî beyanlarda yer almakta, ashaptan itibaren birçok menkıbevî rivayet de buna eklenmektedir (meselâ bk. İbn Kuteybe, II, 325-343). Ölüm ve ölüm ötesi hayata dair önemli bir eser kabul edilen Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî’ye ait et-Teẕkire adlı kitapta bu yöntem kullanılmıştır. Kurtubî, bu eserinin ölüm sırasında şeytanın yardımcılarıyla gelip mümini İslâm dininden caydırması konusuna ayırdığı bölümde isnadsız bazı hadisler nakletmiş, fakat bu hadisleri nisbet edildikleri Tirmizî ile Nesâî’nin es-Sünen’lerinde bulamadığını belirtmiştir. Kurtubî, benzer hadislerin muhtevasını Gazzâlî’nin de Keşfü ʿulûmi’l-âḫire adlı kitabında zikrettiğini de söylemiştir (et-Teẕkire, s. 38-40).

Ebû Katâde’nin rivayetine göre Hz. Peygamber dünyadan âhirete intikal eden insanları mümin ve fâcir diye ikiye ayırmış, birincisi için “istirahate çekilen kimse”, ikincisi için de “ölümü sebebiyle insanların rahata erdiği kimse” ifadesini kullanmış ve şöyle demiştir: “Mümin öldüğü andan itibaren dünyanın meşakkati, elem ve eziyetlerinden kurtulmuş olur. Kâfir veya günahta ısrarcı olan kimsenin ölmesiyle de insanlar, şehirler, memleketler, ağaçlar ve hayvanlar onun şerrinden emin olur” (Nesâî, “Cenâʾiz”, 48-49). Resûlullah’ın bu sözleri Kur’an’da yer alan beyanların bir nevi tefsiri mahiyetindedir.

Hayatın ve insanî değerlerin korunması, dünyanın imar edilmesi ve ebediyet için gerekli hazırlığın yapılabilmesi için Allah insana hayatı sevdirmiş, ölümü ise acı ile karşılanır bir niteliğe büründürmüştür. Nitekim bazı âyetlerde ölümden musibet olarak bahsedilmiştir (el-Bakara 2/156; el-Mâide 5/106; krş. Müsned, IV, 415; İbn Kesîr, I, 349). Ancak ölümün bir gün mutlaka geleceğini akıldan çıkarmamak, zamanı bilinmediğinden daima hazırlıklı olmak, geldiğinde de rıza göstermek kâmil müminin vasıflarını teşkil eder. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah ile buluşma sevincini hissetmeyen, yalnız dünya hayatına gönül bağlayıp orada huzur bulan gafiller yerilmiştir (Yûnus 10/7-8). Bir hadise göre mümin öleceğini hissettiği anda Allah’a kavuşmayı her şeye tercih eden bir duyguya sahip olur (Müslim, “Ẕikir”, 14-18; Tirmizî, “Cenâʾiz”, 67, “Zühd”, 6).

Bir müminin Allah’ın lutfettiği ömür nimetinin şükrünü eda etme bilinciyle insanlar için faydalı olması ve ebedî hayata daha çok hazırlanmanın sona ermesi dışında ölümden korkması için herhangi bir sebep yoktur. Son nefesinde imanını şeytana kaptırma ve ölüm esnasında korkunç acılar çekmeyle ilgili telakki ve kaygıların gerçeğe uyduğunu söylemek zordur. Dinî hakikatlerin zihin ve kalp ile benimsenmesi müminde sarsılmayan bir kararlılık ve süreklilik psikolojisi meydana getirir. 

Pratik hayatta irade zaafı vb. faktörlerden doğan hataları olsa bile gönlü Allah’la, resulüyle ve müslüman toplumla barışık olan kişinin imanı son nefesinde kendisinden ayrılmaz, şeytanın vesvesesinden etkilenmez. Ölüm hastalığının verdiği sıkıntılar yüzünden insanın bilincini kaybederek bazı sözler sarfetmesi veya kendisinde hoşa gitmeyecek fizyolojik görünümlerin oluşması onun mânevî durumu hakkında hüküm vermek için bir delil sayılmaz.

Hayatı boyunca mümin olarak yaşayan bir kişinin son nefesinde imandan yoksun olabileceğine hükmetmek Allah’ın lutuf ve adaleti hakkındaki inançla da bağdaşmaz. Çeşitli sebeplerle meydana gelen irtidad vak‘aları ise ayrı bir kategori olup son nefesle ilgili değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de, iyiler zümresi içinde yer alarak ölmeyi nasip etmesini Allah’tan istemenin öğütlenmesi (Âl-i İmrân 3/193), bazı peygamberlerin bu yolda dua ve niyazda bulunduklarının haber verilmesi de (Yûsuf 12/101; en-Neml 27/19) aynı mahiyettedir. Resûl-i Ekrem’in, “Ey kalpleri halden hale çeviren Allahım! Benim gönlümü din üzere sabit kıl” meâlindeki duası (Müsned, IV, 182, 418; İbn Mâce, “Duʿâʾ”, 2; Tirmizî, “Ḳader”, 7) irtidaddan sakınma konusunda bütün müminler için uyulması gereken bir örnek oluşturmaktadır.

Ölüm mukadder ise de insanın dünyaya gelmesinin amacı ölmek değil yaşamaktır. Allah, ruhundan üfleyip halkettiği ve şuurla bezediği Âdem’in nesline aslında ebedî hayat vermiştir. Ancak hayat iki devreye ayrılmış olup ilk devre bir tür eğitim ve sınav, ikincisi ilk devrede elde edilen sonuçların şekillendireceği ebediyet sürecidir. Ölüm hayatın bu iki dönemini birbirine bağlayan ve insanı ebedîleştiren bir araçtır. Bu sebeple ölüm yaklaşık yirmi âyette “likā” (Allah’la buluşmak) kavramıyla ifade edilmiştir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “lḳy” md.). Bütün dinler ve beşerî sistemler insan hayatını saygın kabul edip korunması için tedbir alır, onu ihlâl edenlerin cezalandırılacağını bildirir. İslâm dininin haram kıldığı şeylerin çoğu bu amaca yöneliktir. Kur’an’a göre haksız yere bir cana kıyan kimse bütün insanları öldürmüş, bir canı kurtaran da bütün insanlara hayat vermiş gibidir (el-Mâide 5/32). Dünyanın kozmik düzeninin Allah’ın murat ettiği zamana kadar devam edebilmesi için insan hayatının korunması gerekmektedir. Hz. Peygamber’in ne kadar sıkıntıda olursa olsun hiç kimsenin ölümü temenni etmemesi yolundaki öğütleri Kütüb-i Sitte’nin tamamında yer almaktadır (Miftâḥu künûzi’s-sünne, s. 484-485).

Unutmak ne dipsiz bir şeydir ki, unutanlara unuttuklarını bile unutturur.
Unutulmak ne acı şeydir ki, unutulanın unutuluşuna ağlayışını kimse hatırlamaz.
‘Nisyan’dan unutuluştan çıkarıldık her birimiz.
Yüzümüz gün yüzüne değeli, tenimiz güneşe erişeli beri unutulmaktan alındık, unutmaktan sakındık.
Hatırı sayılır olduk.
Ne var ki, unutmak yaşamak kadar elimizin altında ve unutulmak ölüm kadar yanı başımızda.
Ölüm bizi geldiğimiz yere, ‘nisyan’a götürüyor tekrar.
Ölüm unutuşlara gömüyor yüzümüzü; tenimizi tanıdıklarımıza yabancı kılıyor.
Yaşarken ölümü anmıyoruz o yüzden.
Yaşarken ölümle aramıza sahte uzaklıklar koyuyoruz.
Unutulmak korkusu bu…
Galiba en çok unutulacağımızı unutuyoruz.
Ve herkesin unuttuğu anlarda, “hatırlanmaya değer olmadığımız zamanlarda hatırımızı tek sayanın Yaratıcımız olduğunu unutuyoruz.
Sen ki hiç unutmadın ve hiç unutmazsın bizi, bize senin zikrini unutturma Rabbim.
Hatırla ki toprak ayağının altından çekiliyor.
Ellerin son defa dokunuyor güle ve güne.
Gözlerinin karası son kareyi alıyor ışıktan ve karanlığa hazırlanıyorsun.
Göz kapaklarının kapanışı seni bir dağın ardına götürecek.
Unutmaya ve unutulmaya hazırlanıyorsun.
Varlığın incecik dudaklarda kuru bir söze dönüşecek.
O dudaklardan insan sıcağını tadamayacaksın mesela.
Hatıran bir taştan ve bir hüzün renkli topraktan ibaret kalacak.
Kahkahalar seni yalnız bırakacak.
Mutluluklar seni hesaba katmadan tamam olacak.
Sana arkalarını dönecekler.
Dönüp yüzüne bakmayacaklar.
Senin kokun uzakları kokusu olacak.
Tenin toprağın soğuğunu tadacak.
Ve gelecek ölüm;
Gözleri gözlerin olacak.
Hatırla ki yarınki gün seni taze bir toprak yığınının altında bulacak.
Bir gün saatinin akrebi senin uzanamadığın zamanlara doğru dönecek.
Sen olmayacaksın…
Kolunda ki saat sensiz zamanları tırmanıyor olacak.
Sulamayı unuttuğun çiçeğin bile senden sonra solacak.
Yüzüne gün ışığı vurmayacak.
Hayatının ebedi rengini dar ve sessiz bir boşlukta bulacaksın.
Ya küle dönecek ya güle dönüşeceksin.
Yarınsız ve sonsuz bir günün yanağında incecik bir gamze olup kristalleşeceksin.

Yüzün solacak
Ellerin hiçbir yere varmayacak
Parmakların hiçbir şeyi göstermeyecek
Ve ayaklarının altında hep boşluk kalacak
Unutma ki şimdi toprak ayağının altından çekiliyor.
Yürüdükçe ince bir hesap çizgisine çekiliyorsun.
Unutma ki elinle ölüme dokunuyorsun
Elinle ölümü dokuyorsun…

Hatırla ki gözlerin ölüme bakıyor
Gözlerin bir cesedi alacakaranlığa taşıyor
Hatırla o zamanı ki sen boz topraklar altında derin unutuşlarda eriyorsun
En son kaleminin karanlık izi kalıyor soğuk sayfalarda
Ve sözlerin kırık dökük hatıralara dönüşüyor
Solgun bir gül gibi elden ele dudaktan dudağa taşınıyor
Hatırla…
Hatırla ki sen sözleri genç kalpleri taze aşklara taşıyan ölü bir şairsin.
Hatırla ki sen masum ve sonsuz bakışlı gözlerin kapı aralarında beklediği bir babasın.
“Baba!” çığlıklarını yetiştiremiyor sana oğlun.
Elinin sıcağı özlenen sevgilisin sen.

Hatırla…
Hatırla ki bir mezar taşında iki rakam arasında çizilmiş eğreti bir çizgiye indirgenmişsin.
Mezar taşın unutuldu ve hatta mezar taşın bile seni unuttu diyelim…
Ve hep başkaları var dışarıda..
Hep yabancılar geziyor yıkık mezar taşları arasında
Kimsenin tanıdığı değilsin artık
Kimsenin özlediği değilsin
Kimsenin beklediği değilsin
Kimsenin ardı sıra gözyaşı döktüğü değilsin
Kimsenin ölüsü de değilsin
Tıpkı şimdi olduğu gibi
Oysa sen ve sonun ne kadar da uzak görünüyordunuz birbirinize
Ey Rabbim senden bir teşehhüt miktarı ömür
Bir LA İLAHA İLLALAH miktarı ölüm istiyorum senden.
LA İLAHE İLLALLAH

İslâm’da Ölüm. Kur’ân-ı Kerîm’de yaşatmanın karşıtı olarak imâte (canlının hayatına son verme) ve teveffî (ruhunu kabzetme) kavramları geçmektedir. Yirmi bir âyette imâte, iki âyette kazâ-i mevt (birinin ölümüne hükmedip bunu gerçekleştirmek) ve on iki âyette teveffî kökü Allah’a nisbet edilmiştir. Bunların dışında ölümü gerçekleştirme eylemi (teveffî) altı âyette çoğul sîgasıyla meleklere, iki âyette “melekler” anlamında Allah’ın elçilerine (rusül) izâfe edilmiş, bir âyette de Azrâil “melekü’l-mevt” şeklinde anılmıştır (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḳży”, “mvt”, “vfy” md.leri). Ölüm hadis literatüründe de aynı kavramlarla ifade edilmekte, ayrıca kabz kökü (canlının ruhunu alma) kullanılmaktadır. A. J. Wensinck’in el-Muʿcem’inde mevt kırk, teveffî on yerde gösterilmekte, kabz da üç sütun kadar yer almakta, canlının hayatına son verme fiili çok defa Allah’a, bazı hadislerde mutlak mânada meleğe veya Azrâil’e izâfe edilmektedir (“ḳbż”, “mvt”, “vfy” md.leri). Birçok âyet ve hadiste belirtildiği üzere yaşatan ve öldüren Allah’tır. Bu sebeple insan için çok önemli bir hadise olan ve onun iradesi dışında vuku bulan ölüm fiilinin gerçekleştirilmesi Allah’a nisbet edilmiştir. Ancak naslardan anlaşıldığına göre Cenâb-ı Hak bu fiili görevlendirdiği melekler vasıtasıyla icra etmektedir.

Farklı gnostik unsurları içinde barındıran kurtuluş merkezli hıristiyan inancında ölüm, ilk insan çiftinin işlediği ve bu yolla bütün insanlığa sirayet eden aslî günahın bir sonucu ve insanın Tanrı’dan uzaklaşma ve O’na yabancılaşma süreci olarak görülmüştür. Fakat bu noktada Îsâ Mesîh’e inananlarla inanmayan günahkârlar arasında fark olduğu düşünülmüştür. Ona inanmayanlar için ölüm aslî günaha ilâveten kendi ferdî günahlarının cezası ve tamamen kurtuluşun dışında kalma durumunu, inananlar içinse ebedî kurtuluşun başlangıcını ifade etmektedir. Nitekim Yeni Ahid’de ölüm inananlar için uyku olarak tasvir edilmiş (Yuhanna, 11/13), Îsâ Mesîh’e iman üzere ölenlerin yattıkları yerden bir gün kaldırılıp ona yükseltilecekleri belirtilmiştir (Selânikliler’e Birinci Mektup, 4/13-18; Vahiy, 7/9-17). İki önemli hıristiyan sakramentinden biri olan vaftizin ölüp Îsâ’da yeniden doğuşu, komünyonun sembolik anlamda Tanrı ile birleşmeyi ifade ettiğine inanılmış, ölümün ise hem ruh hem beden için nihaî mânada Tanrı’nın krallığına katılıp mutlak kurtuluşa ermeye karşılık geldiği kabul edilmiştir (New Catholic Encyclopedia, IV, 688-690). Prof. Dr. Salime Leyla GÜRKAN

Ölüm ve yeniden diriliş inancının hıristiyan teolojisindeki merkezî ve olumlu yerine rağmen hıristiyan Avrupa tarihinde ölüme yönelik ilgi ancak Ortaçağ’da popülerlik kazanabilmiş, Rönesans, reform ve barok dönemlerinde ise ölüm korkusu oldukça yaygın bir tema haline gelmiştir. Aydınlanma ile birlikte ölüm ve sonrasından ziyade ölü yakınlarının teselli edilmesi üzerinde yoğunlaşılmıştır (Bremmer, s. 94-95).

İyi ile kötü güçler arasındaki kozmik mücadele fikrine dayanan kurtuluş merkezli Zerdüşt dininde öldükten sonra iyilerin Ahura Mazda ile birlikte Neşîde Evi’nde yaşayacağı, kötülerin ise Yalan Evi’nde yaşamaya mahkûm olacağı inancı benimsenmiştir. Benzer şekilde Hint yarımadasında yaşayan Parsîler arasında da iyilerin cennete, kötülerin cehenneme gideceğine, ölmeden önce tövbe edenlerin Çinvat (Chinvat) Köprüsü’nün sonunda cezasını çekip cennete ulaşacağına inanılmıştır (EIr., VII, 179).

Başta Bâbil ve eski İsrail olmak üzere Mezopotamya geleneklerinde ölüm yeni bir hayat veya yeniden doğuş şeklinde görülmeyip hayatın tamamen sona erdiği ve geri dönüşün mümkün olmadığı kasvetli bir durum olarak anlaşılmıştır. Bununla birlikte Sumerler’in cenaze töreni yaptıklarına, ölülere takdime sunduklarına dair bilgiler mevcuttur. Ceset genellikle toprağa gömüldükten veya yakıldıktan sonra cenaze yakınları yiyecek, içecek, elbise ve araç gereç sunarlardı. Bu takdime daha sonra her ay sembolik ekmek ve içecek eşliğinde atalarla yapılan bir tür âyine (komünyon) dönüşmüş ve buradan da Sâmî topluluklarına geçmiştir.

Ruhun sükûnet bulmasının ve hatta ölümsüzlüğünün aylık olarak icra edilen bu ritüele bağlı olduğuna inanılmış, bu anlamda gerçek ölümsüzlük de -özellikle erkek- nesle sahip olmak şeklinde anlaşılmıştır. Ayrıca Sumerler arasında ölülerin bir tür küçük ilâhlar haline geldiği ve yaşayanların hayatları üzerinde iyi veya kötü etkide bulundukları inancı vardır (ERE, IV, 444-445).

Tam mânasıyla ruh-beden ayırımının yer almadığı, daha çok bu dünya hayatı ile sınırlı bir bakış açısının hâkim olduğu eski İsrail inancında iyi ve uzun bir hayatın ardından ölmek ve atalar mezarlığına gömülmek arzu edilen bir durum hatta bir nevi mükâfat (Tekvîn, 15/15; Meseller, 3/1-2), erken ölüm ise şahsî günahın cezası (Sayılar, 27/3; Mezmurlar, 34/21) olarak görülmüştür. Asıl olumsuzluk ölümün kendisinden ziyade ölüm sonrasına atfedilmiş, iyi ve kötü bütün insanların öldükten sonra yerin altında karanlık ve kasvetli bir yer olan Şeol’e gittiğine ve geri dönüşün mümkün olmadığı bu yerde gölge gibi yaşadığına inanılmıştır (Eyub, 7/9; Mezmurlar, 88/4-5; İşaya, 38/10, 18). Fakat daha geç dönemlerde Pers ve Grek kültürlerinin de etkisiyle yeniden dirilme ve ruhun ölümsüzlüğü inancı İsrâiloğulları arasında görülmeye başlanmıştır (İşaya, 26/19; Daniel, 12/2). 

Bilhassa Roma döneminde yaşanan kıyımın bir sonucu olarak, “Sâlihler ölümde dahi yaşarlar, kötülerse yaşarken bile ölüdürler” düsturunda ifadesini bulduğu gibi ölümün aslında kurtuluş olduğu ve iyileri ölümün ardından ebedî hayatın beklediği fikri öne çıkmıştır (II. Makkabiler, 7/9; Berakoth, vr. 18b, 61b; Kiddushin, vr. 39bThe Works of Philo, s. 416). Yeniden dirilme ve öte dünya fikri Ortaçağ yahudi düşüncesinde de önemini korumakla birlikte Eski Ahid’deki hayatı kutsayan ve (uzun) hayatla (erken) ölüm arasında rahmet-lânet zıtlığını öngören bakış açısı (Tesniye, 30/19; Hezekiel, 18/30-32) Rabbânî literatüründe de varlığını korumuş, hayatın kutsallığı ve korunması gerektiği kabul edilmiş (Megillah, vr. 27b-28a; Berakoth, vr. 54b-55aMK, vr. 28a), aynı zamanda hayatın ölümden sonra devam ettiği fikri uyarınca defin ve yas uygulamasına yönelik kurallar konulmuştur.

Ölümün ve bilhassa geç gelen ölümün normal bir durum olarak algılandığı eski Mısır dininde ölümün ardından hayatın devam ettiği inancı daima korunmuş, sonraki dönemlerde buna yeniden dirilme fikri eklenmiştir. Ancak dirilen insanın eskisi gibi yeryüzünde mi yoksa tanrılarla birlikte mi yaşayacağı konusu açık değildir. Yeniden dirilişle ilgili bir diğer teori, tıpkı ölen Osiris’ten yeni bir Osiris’in doğmasında olduğu gibi, çürüyen bedenden mânevî bir bedenin filizlenip gelişeceği ve insanın aslî unsurlarının bu mânevî bedende bir araya geleceği şeklindedir (ERE, IV, 458). 

Bu inanışların bir uzantısı olarak ölünün yerin altındaki ölüler diyarında rahat ve uzun yaşamasını temin maksadıyla veya sonraki biçimiyle yeniden doğma inancı gereğince cesedin mumyalanması, diğer geleneklerde de rastlandığı üzere (Çin, Japon vb.) ölüyle birlikte mezara sevdiği eşya ve yiyeceklerin, hatta kölelerinin konulması ve bilhassa kadınlar tarafından icra edilip ölüyü tekrar hayata döndürme etkisine sahip kabul edilen ağıt uygulaması eski Mısır cenaze merasimlerinin önemli unsurlarındandır. Tören sırasında ayrıca ölen kişinin yargılamadan geçip Osiris’in evine yani cennete girmesini kolaylaştırmak için sihirli güce sahip olduğuna inanılan dualar icra edilirdi.

Erken Grek geleneğinde yeniden dirilme fikri yerine, bedenin hayat kaynağı kabul edilen ruhun ölüler diyarı olan Hades’e gidip orada hayatını devam ettirdiğine inanılmıştır. Fakat genellikle ölüm sonrası hayat olumlu çağrışıma sahip değildir. Bununla birlikte klasik Grek kültüründe kahramanlık göstermek suretiyle erken ölmek ve arkada iyi bir isim bırakmak yeryüzündeki uzun yaşama tercih edilmiştir (Bremmer, s. 100-103). Mistik kült ve felsefelerde (orfizm, gnostisizm, Hermetizm ve Neo-Platonizm) ölümün ardından insanları daha iyi bir hayatın beklediği inancı mevcuttur. Gizli bilgiye ulaşmak suretiyle ruhu bedenin boyunduruğundan kurtarmayı amaçlayan bu öğretilerde gerek yaşarken gerekse öldükten sonra ruhun bedenden ve madde dünyasından kurtulması, ait olduğu yüksek âlemde sonsuz saadete ulaşması hedeflenmiştir (Brandon, IV, 228-229).

Hint geleneği başından beri çok farklı inanışları içinde barındırmasına rağmen bugün de benimsendiği şekliyle, klasik Hindu inancında tenâsüh (reenkarnasyon) inancının bir uzantısı olarak insanın “karma” diye adlandırılan sonsuz doğum ve ölüm çemberini kırıp mutlak saf ruh durumuna (nirvana) ulaşıncaya kadar farklı bedenlerde veya biçimlerde tekrar doğması söz konusudur. Hindu geleneğinde ölünün yakılması da ruhun yeni bir bedende doğuşunu sağlamaya hizmet etmektedir. Ayrıca gerek Hint gerekse Jainist geleneğinde dinî amaçlı intihar meşrû kabul edilmiştir. Bununla birlikte erken döneme ait Hint kutsal metinleri Vedalar’da tenâsüh ve nirvana inancına herhangi bir atıf yer almayıp bu metinlerde ölüm daha çok hayatın zıddı olarak anlaşılmış ve ölenlerin bir nehri aşıp Yama diyarına gittiğine inanılmıştır (ERE, IV, 475). Tenâsüh ve nirvana kavramlarını belli farklarla devam ettiren Budist inancında ise hayat gibi ölüm de hem kaçınılmaz ve acı verici bir durum hem de yeni bir var oluşun başlangıcı diye görülmüştür. Bu sistemde esas olan, ölümü ne acı ne de arzu duymaksızın beklemektir (a.g.e., IV, 446).

İslâm Dışındaki Dinlerde Ölüm. Çeşitli geleneklerce ölümün sebepleri hakkında farklı açıklamalar yapılmıştır. Özellikle ilkel toplumlarda ölüm tabii bir durum kabul edilmeyip tanrıların gazabı, ruhun bedenden kurtulmak istemesi ya da yaygın biçimde büyü sonucu ortaya çıkan bir durum olarak algılanmıştır (Choron, I, 634). Bazan da ölüm ve cesetle ilgili korku, ilkel insanları ölmek üzere olan kişiyi yalnız başına ölüme terketmeye veya diri diri mezara gömmeye kadar itmiştir.
“O halde Allah’a kaçın, ben size O’nun tarafından görevlendirilmiş apaçık bir uyarıcıyım.” Zariyat 50 / Süleyman Ateş Meali
Onun üzerindeki herkes yok olacaktır. Rahman 26 / Erhan Aktaş Meali – Rabbinin yücelik ve cömertlik sahibi (olan) yüzü (zatı) sonsuz olacaktır. Rahman 27 / Mehmet Okuyan Meali

Arapça’da mevt, vefât, helâk gibi kelimelerle ifade edilen ölüm hayâtın karşıtı olup sözlükte “hayatın sona ermesi” anlamına gelir. Genellikle “ruhun bedenden ayrılması suretiyle kişinin maddî hayat kaynağını yitirmesi” şeklinde tanımlanan ölüm ve ölüm sonrası hakkındaki algılama, inanış ve uygulamalar kültürden kültüre, devirden devire değişmektedir. Daha çok günah ve yargı kavramlarıyla birlikte tasavvur edilmeye çalışılan ölüm fikri ve ölüm korkusu ile kurtuluş ve ölümsüzlük ümidi dinin ve felsefenin en tartışmalı konularından olmuştur. 

Ölümün taşıdığı anlam da ilgili kültür, inanç ve felsefenin hayata yüklediği mâna ile bağlantılı biçimde şekillenmiştir. Gerek farklı kültürlerde anlaşıldığı biçimiyle ölümün mahiyeti (tabii ya da gayri tabii diye algılanması), gerekse insandaki ölümlülük bilincinin kaynağı (tecrübî ya da içgüdüsel/fıtrî olup olmadığı) gibi hususlar antropologlar ve filozoflar tarafından tartışılmıştır. Ölümün bir geçiş olarak görüldüğü, bedenin ya da ruhun çeşitli biçimlerde hayatını sürdürdüğü inancının yanı sıra ölümü kesin bir son şeklinde kabul eden inanışlar da vardır.

Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında, “Ey Rabbim! Beni geri gönder” der. Müminun 99 / Bayraktar Bayraklı Meali

Bugün inançsızlıktan beslenen materyalist, kapitalist, liberalist sistemlerin bütün reklâm, moda ve neşriyâtı da, insana âdeta âhiretsiz bir dünyada, dilediği gibi yaşamayı empoze etmektedir. Bu girdaba kapılmak ise, her an dünyadan uzaklaşıp âhirete biraz daha yaklaşan insanoğlu için en büyük hüsran sebebidir. Zira âhireti yok saymakla ondan kurtulacağını zannetmek, ancak bir hamakâtin göstergesidir. Nitekim; ölümden, âhiretten ve Allah’tan kaçanların kurtulduğuna dair bir haber aslâ duyulmamıştır. Aksine, Cenâb-ı Hak insanın kıyâmet günündeki dehşet ve şaşkınlığını şöyle haber vermektedir: “O gün insan; «Kaçacak yer neresi!» diyecektir.” (el-Kıyâme, 10)

Ahmak, herkesin ölümünü işitir de kendi ölümünü hiç hatırına getirmez. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

“Her canlı ölümü tadacaktır…” (el-Ankebût, 57) âyeti yazıldığında, birçok kimse; “Bu yazı bize karamsarlık veriyor, kaldırın bunu!..” diye şikâyette bulunmuştu.

Nefsin mayasında fânîliğe isyan vardır. Bu yüzden nefsinin esiri olmuş bir insan da ölümsüzlüğü arzular ve dünyada ebedî kalmak ister. Ölümü tefekkür etmekten hoşlanmaz. Âhireti hatırlatan her şeyden rahatsız olur. Bu tavrıyla âdeta ölümden ve âhiretten kaçmak ister. Sanki ondan kaçmakla, âhiretsiz bir dünya hayatı yaşayabileceğini zanneder.

Bu gaflet şaşkınları nazarında ölüm, sanki hep başkalarının kaderidir. Ömrü boyunca sayısız cenaze manzarasına şahit olsa da, kendini hiç o mevtânın yerine koymaz. O tabuta veya kabre girme sırasının bir gün kendine geleceğini düşünmek bile istemez. Ölüm karşısında hep sahte bir muâfiyet duygusu taşır. Yani ölümün hikmet ve ibret derslerini okuyamaz. Bu ise gâfil veya ölü kalplerin alâmetidir.

Câhiliye devrinde müşrikler, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e, âhiret haberi vermekten vazgeçmesi, haramları kaldırması ve putlarına dokunmaması karşılığında kendisini kabul edeceklerini, O’na tâbî olacaklarını bildirmişlerdi. Bugün de âhiret haberinden rahatsız olan, ölümü hatırına getirmeyen, ibadetsiz, sorumsuz ve ölçü tanımaz bir hayat isteyenlerin hâli, aynı câhiliye tavrını hatırlatmaktadır.

Meselâ dînî hayata uzak kesimlerin de bulunduğu semtlerdeki bir mahalleye câmi inşâ edildiğinde, o câmiye yakın binalar tercih edilmediğinden kat fiyatları düşüveriyor. Zira câmideki musallâ taşı ve kılınan cenaze namazları; âhiret kaygısı duymadan sorumsuz bir hayat yaşayanlara ölümü hatırlatıp keyiflerini kaçırıyor.

Mümin her an ölümü tefekkür ederek kendi yoklar. Çünkü ölüm elbet bir gün herkese geldiği gibi bizlere de gelecek. İşte o ansızın gelen ölüme karşı hazırlıksız yakalanmamak için her an tefekkür halinde olmalıyız.

İşte Allah Teâlâ, sınanan kişiye düşmanlığı ve dostluğu ortaya çıksın diye kullarını böylece sınamaktadır; her ne kadar kendisi imtihandan müstağni ise de bu sınamayı kendi zatına nispet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.O, güçlüdür, çok bağışlayıcıdır. Bu beyan, Cenâb-ı Hakk’ın bizi, herhangi bir menfaat için veya kendisine gelecek bir iş veya defetmek istediği bir zillet için sınamadığına; ancak güzel işler yaptığı zaman sınanan kişinin elde edeceği bir izzet ve şeref için, onun günahlarının bağışlanması ve örtülmesi için sınadığına işaret etmektedir, çünkü O, zatı itibariyle mutlak galiptir. O Azîz’dir, yani kötü işler yapan ve kendisine düşmanlık gösteren kişiden intikam almaya kadirdir. O Gafûr’dur, yani, güzel işler yapanın günahlarını örtendir, onun günahlarını örter ve gerçekleştirdiği güzel amelle kendisini mükâfatlandırır. En doğrusunu Allah bilir.

Şu var ki ölüm, hiç kimsenin kaçıp kurtulamayacağı bir âkıbettir, yaratılan hiçbir canlının ondan kurtulması mümkün değildir. Hayat da öyledir; her ne kadar hayat canlılara en sevimli gelen şeylerden biri ise de, insanın ne talebiyle ve ne de göstereceği çaba ve gayretiyle onun artmasının sağlanması mümkündür. Bu durumda hayat insana ebedî hayatı arzu ettirir ki o da âhiret nimetidir. Ölüm de insanı ebedî ölümden korkutur; ebedî ölüm de sonu gelmeyen ebedî azaptır. Tıpkı yüce Allah’ın “ona her taraftan ölüm gelecek, ama ölmeyecektir’”(İbrahim,17) mealindeki âyetinde buyurduğu gibi; yani onun elemleri ve acılan hiç bitmeyecek, bilâkis bu acılar içinde ebedî kalacaktır. Ölüm ebedî azaptan korkutmaya, hayat da ebedî mutluluğu istemeye vesile olduğu sabit olunca, hayat kendi benzerine teşvik edici olur, insan da buna ulaşmak için gayret gösterir. Aynı şeyi Öldükten sonra dirilmek için de söylemek gerekir. Zira ebedî mutluluğu isteyen insan bu isteğine ancak öldükten sonra dirilmekle ulaşır. Öbürü de ebedî azaba ancak Öldükten sonra dirilmekle mâruz kalır. Bu söylenenlere ek olarak öldükten sonra dirilmenin de gerekliliği ortaya çıkar. Çünkü arzulu olan kimse istediğine ancak öldükten sonra dirilmekle, öbürü de devamlı azaba yine öldükten sonra dirilmekle ulaşır.

Dünya hayatında düşmanına hile yapman ona iyilikte bulunmandır. Böylece o, düşmanlığı bıraktığın kanaatine varır ve ona gösterdiğin iyiliğe aldanır. Sonra onu, kendisini güvende hissettiği ve anlayamayacağı yönden yakalarsın. Bu, hilenin dünyadaki anlamıdır. Cenâb-ı Hakk’ın da düşmanlarına ihsanda bulunduğu görülür, o insanlar da bu nimetlerle gururlanıp aldanır, kendilerinde, Allah’ın dostlarından oldukları kanaati yerleşir. Fakat sonra hiç beklemedikleri yerden azaba mâruz kalırlar. Böylece Allah Teâlâ’da mekrin anlamı bulunmuş olur, her ne kadar hile yapmakla düşmanlarına iyilikle bulunduğu anlamı kastedilmese de. İkincisi, dünyada başkasına emir veren kimse bunu kendisine gelecek faydası için verir; kişiye bir şeyi yasaklayan kimse, ancak ondan zarar görmesin diye yasaklar. Cenâb-ı Hak ise bir şeyi emrettiği veya yasakladığında, bunu kendi zatına bir fayda elde edeceği veya bir zararı kendinden defedeceği için yapmaz; ancak fayda ve zararı insanlara dokunacağı için onlara emirler verir ve yasaklar çıkarır. İşte kendisine yönelik hiçbir fayda ve zararı olmadığı halde zatına emir ve yasak nispet edilmiştir.

Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. Ebû Bekir el-Esam şöyle dedi: Ölümü yarattı,meâlindeki beyan sizi ölü iken, yani yok iken nutfe, aleka (aşılanmış yumurta) ve bir et parçası şeklinde yarattı, sonra da denemek için size hayat verdi, demektir. Başkaları da şöyle demiştir; Ölümü yarattı, sonrasında yaptıklarınızın karşılığını vermek için; hayatı yarattı, onunla sizi denemek için derler. Buna da “Biz, kimlerin daha güzel davranış sergileyeceğini deneyelim diye yeryü-zündeki her şeyi oranın süsü yaptık”(Kehf,7) meâlindeki âyeti delil gösterirler. Burada Allah Teâlâ imtihanı, yeryüzünde kendilerini yaratmış olduğu hale bağladı ki o hayat halidir. Sonra da, “biz oradaki her şeyi mutlaka kupkuru bir toprak yapacağız”(Kehf,8) meâlindeki beyanıyla imtihanın ardından onları kupkuru bir toprak parçası haline getireceğini haber verdi.

Bize göre ise Allah Tealâ hayat ve ölümün her ikisini de İmtihan için yaratmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak ölümü, canlıların hiç istemediği ve son derece nefret ettiği, hayatı da canlıların çok arzu ettiği ve son derece haz duyduğu bir şey olarak yarattı, yani istenen ve korkulan şeyle İmtihan. Görülüyor ki hayalı yaratmakla bir imtihan sebebi bulunduğu gibi ölümü yaratmakta da bir imtihan sebebi vardır. Buna göre Cenâb-ı Hak ölümü ve hayatı yarattı mealindeki beyan ile sanki şunu söylemektedir: Ölümü korkutucu, hayatı da arzu edilen bir olgu olarak yarattı. Hanginizin davranışça daha iyi olacağını denemek için. Yani hanginizin kötülükten daha çok korktuğunu ve hayrı daha çok arzu ettiğini sınamak İçin.

Hanginizin daha iyi iş yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, Mutlak Üstün Olan’dır, Çok Bağışlayıcı’dır. Mülk 2 / Erhan Aktaş Meali

Modern Batı uygarlığı ölümü yok sayma eğilimindedir. Günlük hayat hız ve meşguliyet üzerine inşa edilir, ölümden kaçılabilecek kadar uzağa gidilmek istenir. Doğu toplumları ise ölümle daha barışık yaşar gibidir. Ölüm bir yabancı değil, hayatın her anında karşımıza çıkabilecek dost bir yüzdür. Hayatlarımızın üzerinde mutlak bir kontrole sahip değilizdir. Batı toplumlarında belirsizliğe tahammül daha azdır, hayatın neden sonuç ilişkileri ekseninde düzenlenebilmesi beklenir. Oysa Doğu toplumları belirsizliğe daha kolay tahammül eder, ölünün her an yanı başımızda belirebileceği hakikatiyle beraber yaşar.

Koronavirüs bizi yepyeni bir gerçekliğe uyandırdı. Aşina olan yabancı, güvenli olan tekinsiz hale geldi. Meğer dünya bize ebedi bir yurt değilmiş, biz de kendi kaderimizin efendisi değilmişiz. O halde keder ve endişemizi yeni bir şeye dönüştürelim. Buradan elimizde yeni bir anlamla, ruhsal olarak büyüyerek çıkalım. Ölümle karşılaşmak hayatı daha dolu ve anlamlı yaşamamıza neden olabilir. Felaketlerde insanlığımız ön plana çıkar ve kolektif bir dayanıklılık, gayrı resmi bir dayanışma aramızdaki iş birliğini güçlendirir.

Yaşadığımız andan elimizde yeni bir anlamla çıkabiliriz. Ölüm karşısında bu kadar kırılganız madem, birbirimize bu düşmanlık niye? Acımasızlığın yerini merhamet, kabalığın yerini nezaket, bencilliğin yerini diğerkâmlığın aldığı bir dünyanın temellerini bu yeni bilinçle atabiliriz.

Biz bu buhranda kimdik, nasıl tutum aldık ve nerede durduk? Kendimizle ilgili hangi hikâyeyi anlatacağız? Burada bulduğumuz hikâye belki de hayatımızın hikayesi olacaktır. Ölümle karşılaşmak ve onun soluğunu ensemizde hissetmek, bizi bir dizi soruya muhatap kılar: Bugüne dek yaşadığım hayat, benim seçtiğim ve istediğim bir hayat mıydı? Önceliklerim bunlar mı olmalıydı? Ölüm farkındalığı hayatı daha anlamlı ve dolu dolu yaşayabilmek için bize bir kapı aralıyor. Evet kimse ölüme ve güneşe belki doğrudan bakamaz ama gözlerini arada bir o tarafa kaçırmayan kimse de hayatı derin ve anlamlı bir biçimde yaşayamaz. Prof. Dr. Kemal Sayar

Hayatın kısalığını ve kırılganlığını aklımızdan asla çıkarmayalım ancak ölüm korkusunu dindirmeyi ve onu daha yüce bir şeye dönüştürmeyi de ihmal etmeyelim. İnsan düştüğü yerden doğrulabilir, endişe ve travmaya direnç gösterebilir, zorlayıcı bir tecrübeden daha güçlü ayrılabilir. Ölümün sokaklarda kol gezdiği bir tecrübe bizi kendi hakikatimizle buluşmaya, daha sahici ve cömert bir hayata yönlendirebilir.

Apokaliptik motiflerle dolu bir zamandayız. İyi ve kötünün nihai savaşı. “Salgın zamanlarında,” diye yazmıştı Camus Veba’da, “insanda yerilecek şeylerden çok takdir edilecek şeyler vardır.” İçimizde bir ürperti olarak gezinip duran ölüm, bu salgınla birlikte yerinden doğruldu ve varlığını bize hatırlattı. Halbuki günübirlik hayatın hayhuyu içinde dikkatlerimiz dağılmış, sahici ve halisane bir varoluştan uzakta, maddi nişanelerin peşi sıra koşup duruyorduk. Şimdi paranın satın alabileceği bir şey kalmadı. Unvanların sağlayabileceği bir emniyet yok artık. Gözlerimizi hayata sımsıkı yumarak daha ne kadar yolumuza gidebilirdik. Elbet bir yerde toslayacaktık duvara. Yoklukla, faniliğimizle karşılaşmamak için gözlerimizi hayattan kaçırıyoruz; yaşıyormuş gibi yaşayarak, yaşayanlar mezarlığının bir üyesi olarak. Yoklukla karşılaşmaktan kaçmak hayatı marazi ve sahte biçimlerde yaşamamıza yol açar.

“Nevroz yokluktan kaçmak için varlığı inkâr etmektir,” der Paul Tillich. Bu bakışa göre marazi endişe, aslında hayata daha bilinçli bir katılım anlamına gelen varoluşsal endişenin bastırılmasından doğar. Ancak kendinin bilincinde bir varlık “varlığın sızısını” hissedebilir. Yoklukla yüzleşerek hayatımızı yerli yerine koyarız. Onu bir bütün olarak görüp bir yön tayin ederiz. Sadece ölümle yüzleşerek, onun kaçınılmazlığını kabullenerek, onu hayata katarak endişenin bizi felç eden etkilerinden arınabiliriz. Endişenin kaynağı gelecek korkusu ise gelecek ölümde son bulacaktır, endişenin kaynağı belirsizlik korkusu ise ölüm en büyük belirliliktir. Virüs salgını, bizi içimizdeki iyiyi ortaya çıkarmaya, içimizde yaşanmadan bekleyen bir hayatı yaşamaya davet ediyor. Yaşanmaya değer bir hayatın nasıl olması gerektiğini ancak ölümle burun buruna geldiğimizde anlıyoruz.

Maddi düzeyde yok olacağını bilmek, özellikle yakın çevreden birilerinin öte âleme göçünü yakından gözlemlemek, sevdiklerinin ölümünü yahut kendi yok olabilme ihtimalini hatırlatan travmatik bir olay yaşamak bu normal endişeyi tetikler. İnsan faniliğiyle yüzleşerek büyür, olgunlaşır. Virüs salgını dışarıdaki hayatın tekinsizliğini, insanın mutlak acziyetini âdeta gözümüzün içine soktu. Ne kadar yaralanabilir ve kırılgan olduğumuzu bihakkın idrak ettik. Hepimizin içinde yüzen endişe, sokağın başladığı yerde emniyetsizliğin de başladığını, hayatın âdeta pamuk ipliğine bağlı olduğunu bize gösterdi. Ölümden saklanamayız, o bizi saklandığımız her kovukta bulur. Salgın bize bu tekinsizlik ve incinme deneyimini ilk elden yaşatır. Hayatta bundan sonra önüne geçilemeyecek, karşı konulamayacak bir yok oluş tehlikesi, varlığımızın göreceliğini hatırlatmaktadır. Güvenlik hisleri giderek zayıflar.

Şayet varoluş endişesinin kabulü ve yaşanması ile birlikte kişisel değişim ve gelişim aşaması başlıyor ise bu güvenlik duygusu sağlam temeller üzerinde yeniden, hatta eskisinden daha iyi bir şekilde yapılandırılabilir. Bu defa güvenlik hissi, hiçbir şeyin, hiç kimsenin sonsuza dek güvende olamayacağı bilgisi üzerine kurulu olduğundan, erişilmesi mümkün olmayan amaçlar için uğraşmak ve daha büyük, nevrotik endişelerle baş etmek gereksinimi kalmaz. Aslında insan kendi sonluluğunu idrak edebilmekle buradan daha dolu, daha bütüncül bir hayat tasavvuruna da ulaşabilir. İçimizi bir ürperti halinde yoklayan yokluk tehdidi, bizi bugünü daha tam ve güzel yaşamaya yönlendirebilir.

Ölüm endişesi bambaşka biçimlerde de karşımıza çıkabilir. Ölümden saklanamadığımızda onun endişesini başka yollarla hafifletmeye çalışırız. Tuvalet kâğıtlarına saldırmaktan, dışarıdaki tehlikeyi tümden yok saymaya (gençlerin koronavirüse “meydan okuması”) kadar bir yelpazede uzanır bu tepkiler. Bazen madde bağımlılıklarına, aşırı yemeye, hız ve haz tutkusuna, sınırsız bir tüketim köleliğine dönüşebilir. “Benim başıma gelmez,” tarzı içi boş bir fatalizme meyledebilir. Kötü şeylerin başka insanların başına geleceğine dair bir yanılsamadan mustaribizdir. Halbuki en az tehlikede hissettiğimiz zamanlar, yaralanma ihtimalimizin en fazla olduğu zamanlardır.

Kaçış yolları çoktur, saklanma yolları türlü türlüdür. İnsanların şu karantina dönemlerinde internetteki alışveriş sitelerinden daha fazla alışveriş yaptıkları, giyim kuşam gibi hiç de yaşamsal olmayan malzemelere çok para harcadıkları vaki. Kimi insanlar yaklaşan ölüm tehdidi karşısında büsbütün umursamaz davranabilirler. Geleceğe gözlerini kapatır ve bugüne dair bir kadercilikle yaşarlar. Tedbirsiz bir tevekkül. Sorumluluk almadan bekleyiş, yani pasif sabır. Halbuki aktif sabır insanın üzerine düşeni yaptıktan sonra beklemesini ifade eder. Ölümle gözleri kamaşanlar ölümü inkâr ederek bu endişeden kendilerini korumaya çalışır. Kimse ölümün gözlerine doğrudan bakamaz. O yüzdendir ki onu unutmaya, görmezden gelmeye, yok saymaya çalışırız. Bu da bizi sağlıksız/nevrotik endişeye sürükler.

Bu ölümcül salgın içimizin ta derinlerinde bekleyen bir endişeyi uykusundan sesledi: Ölüm endişesi. Ne güzel onu unutarak yaşıyorduk. Oysa ölüm farkındalığı derin bir biçimde hayatı besler. Ölümün nefesini ensesinde hisseden kişi hayatın onu “anlam”a çağıran davetine bir cevap vermek zorundadır. Ölümü fark etmek, bizi hayatın her alanını değerlendirmeye, bugünü daha dolu yaşamaya iter. Ölümü dikkate almak, bizim için varlığı da dikkate almaktır. Heidegger’e göre, “Ölüm yönelimli bir varlık olduğumuzun idraki; hayatlarımıza bir mana, bir duygu ve yönelim katar.” İnsanın kendi ölümlülüğüyle yüzleşmesi, yaşadığımız salgın gibi büyük felaketlerde sıklıkla olur. Kaos zamanlarında imkânın tohumları ekilidir: Hayata yepyeni ve kuşatıcı bir mana verecek olan yeni bakış açıları ve benliğimizi sigaya çeken bir nefis muhasebesi böyle zor zamanların meyvesi olarak bir bağış gibi, uzun bir kuraklıktan sonra yağan yağmur gibi, yağmurun ardından tüten toprak kokusu gibi ortaya çıkar.

Ölümle karşılaşmak ve onun soluğunu ensemizde hissetmek, bizi bir dizi soruya muhatap kılar: Bugüne dek yaşadığım hayat, benim seçtiğim ve istediğim bir hayat mıydı? Önceliklerim bunlar mı olmalıydı? Ölüm farkındalığı hayatı daha anlamlı ve dolu dolu yaşayabilmek için bize bir kapı aralıyor.

İnsanın bu dünyadaki trajedisi, kaçınılmaz ölümlülüğünün farkında olarak yaşamasıdır. Boynumuzda ölüm fermanımızla doğar ve zaman içinde sevdiğimiz insanların ölümüne tanık oluruz. Kimileyin de ölümden saklanmakla ondan korunacağımızı sanırız, onu yadsır ve görmezden gelirsek sanki bizim semtimize uğramayacak zannederiz.

Ernest Becker, dilimize de çevrilen klasik eseri Ölümün İnkârı’nda, insan uygarlığının nihai anlamda ölümlülük bilgisine karşı geliştirilmiş bir savunma düzeneği olduğunu yazar. İnsan bu dünyada kendi zamanını aşacak, onu sonsuzluğa taşıyacak ‘ölümsüzlük projeleri’nin bir parçası olmak ister. Hayatlarımızın sonsuza dek akıp gideceğini zannederiz bir yandan, sanki ölüm başkalarının başına gelecek bir şeydir. Koronavirüs sorunsuz bir biçimde akıp gitmekte olan hayatlarımızda bizi kendi ölümlülük gerçeğimizle buluşturdu ve bize kendi kaderimizin efendileri olmadığımızı hatırlattı.

Biz ona sizden daha yakınız fakat siz göremezsiniz. Vakıa 85 / Erhan Aktaş Meali
O zaman bakınıp durursunuz. Vakıa 84 / Erhan Aktaş Meali
Can boğaza dayandığı zaman; Vakıa 83 / Erhan Aktaş Meali

Sözün özü: İfsadın olduğu yerde ıslah kaçınılmazdır. Islah peygamberlerin yoludur. Onların izinden yürümek isteyen yiğitler her dönem var olacak, ifsada karşı ıslah yükümlülüklerini yerine getireceklerdir. Bunu yaparken hakaret, iftira, baskı, zulüm ve alçaklığın her türüne maruz kalacaklardır. Bu da ıslah yolunun yolcusu olmanın sünnetidir. Hasenat, içinde ıslah olmayan iyiliklerdir. Salihat içinde ıslah olan iyiliklerdir. Hasenat pasif iyilerin iyiliğidir, salihat aktif iyilerin iyiliğidir. Hasenatın karşılığı bire ondur. Salihatın karşılığı cennettir (Nisa 4/134). Ve baki kalan sadece salihattır (Kehf 18/46). Mustafa İslamoğlu

Fakat ibadette, muamelatta, eğitimde, bilimde, siyasette, iktisatta, sanatta tedriçten söz edilebilir, bazen edilmek zorundadır. Bunun nasıl olması gerektiğini bize Kur’an öğretir.

Islahta üslup meselesi elbette önemlidir. Islahta üslubun en temel konusu ise tedricilik/aşamalılıktır. Kur’an’ın haber verdiği peygamberlerin mücadelesinden öğrendiğimiz bir hakikat vardır: Tevhitte tedriç olmaz. “Önce la ilahediyelim de sonra illallahderiz” diyemeyiz. La ilahe illallah’ı yani kelime-i tevhidi bölemeyiz. Tevhitte pazarlık kabul edilemez.“ 364 gün biz senin ilahına kulluk edelim, bir gün sen bizim ilahımıza kulluk et” türü tüm pazarlıklar, Kafirun suresi ile kıyamete kadar çöpe atılmıştır.

Başka bir damar ise entelektüel ıslah peşindeydi ve ıslah olmuş bir münevver tabaka oluşturmadan ıslahın zor olduğunu savunuyordu.

Daha başka bir damar eğitimin yaygınlaşması ve müfredatın ıslahı ile başlamanın öncelikli olduğunu düşünüyordu.

Bir başka damar önceliğin hurafelerle bozulan, mitik ve mistik eğilimlerle yozlaşan din algısının ve daha özelde akidenin saflaşmasıyla başlamaktan yanaydı. Yani İhlas suresinin başladığı yerden başlamak…

Bir damar toplumsal dönüşümden yanaydı. Bu da devlet ve siyaset eliyle yapılacağı için devleti ve siyaseti dönüştürme peşindeydi.

Bir damar fertten başlanması ve bireysel dönüşümün esas olması gerektiğinde ısrarcıydı.

İslam topraklarının Batının sömürgeci saldırılarına yüksek düzeyde maruz kaldığı 19 ve 20. yüzyıllarda ıslah hareketi daha da hız kazanır. Zira Müslümanlar inançlarındaki ifsadın hayatlarındaki felaket ötesi yansımalarını acı şekilde görmüşlerdir. Islahı savunan muslihinin hepsinin ortak noktası, ıslah, imar, tecdit ve yeniden inşanın (bu kavramlar neyi nasıl ıslah etmek istediğinize bağlı olarak birbirinin yerine kullanılabilir) elzem olduğudur. Bu durum mevcut haliyle ümmet için denizin bittiği yerdir. Islah önderlerinin tümü de ıslaha ihtiyaç olduğunda birleşiyor, fakat nereden başlanması gerektiğinde farklı düşünüyorlardı.

Hz. Peygamber’in başını çektiği ıslah erleri, hiçbir dönemde eksik olmamıştır. İlk Kur’an nesli içinden sorumluluğunun idraki içinde olan Kur’an talebeleri, Allah Rasulü’nün ıslah mücadelesini omuzlamışlar ve kendilerinden sonraki nesle emanet etmişlerdir. Daha sonra her nesil içinden az veya çok ıslah sorumluluğunu yerine getiren yiğitler çıkmıştır. Ma’bed el-Cüheni’den Gaylan ed-Dımışki’ye, Hasan el-Basri’den İmam Azam Ebu Hanife’ye, Ömer b. Abdülaziz’den Halife Me’mun’a, Vasıl b. Ata’dan Haris el-Muhasibi’ye, Kindi’den Taberi’ye, Matüridi’den Cassas’a, Karafi’den İbn Cevzi’ye, İbn Rüşd’den Şatıbi’ye, İbn Atıyye’den İbn Haldun’a, Birgivi’den Şah Veliyyullah Dehlevi’ye, burada hepsinin ismini saymakla baş edemeyeceğimiz kimisi iyi bilinen, kimisi az bilinen, kimisi de hiç bilinmeyen yiğitler sayesinde ıslah sancağı 19. yüzyıla kadar gelmiştir.

Günümüzde kendini Müslüman olarak adlandıran zümreler içerisinde, şu yukarıda sayılanların hepsini fazlasıyla irtikâp edenlerin varlığı, ıslah erlerinin omuzlarındaki yükün ağırlığını bir kez daha hissettirmektedir. Haksızlık etmeyelim, son madde olan “Nebi’den enva-i çeşit mucize isteme” maddesi günümüzde geçerli değil. Zira Nebi’nin kendisi yaşamıyor. Fakat bu maddeye dair ifsadın Allah’a iftira boyutuna ulaştığı da tarihen sabit bir gerçektir. İsra 17/59 ve Ankebut 29/50-51’deki Kur’anî redde rağmen, binlerce mucize uydurup Hz. Peygamber’e nispet etmenin vebali, müşriklerin mucize talebinden hiç de hafif olmasa gerektir.

Peki, Mekke müşrikleri Hz. İbrahim İslam’ını nasıl ifsat etmişlerdi?

Kendilerini Allah’a yaklaştırsın diye Allah ile araya aracılar sokarak (Zümer 39/3).

Kendilerini Allah’ın elinden bu aracıların kurtaracağını vehmederek (A’raf 7/53).

Babalarının bıraktığı geleneğin yolundan giderek (A’raf 7/28).

Sapıklıklarını kader ile açıklayarak (En’am 6/148).

Araç olan ibadeti amaçlaştırarak (Maun suresi).

İnsanları Allah yolundan saptırmak için hadis oyununa müşteri olarak (Lokman 31/6).

Kur’an’ı beğenmeyip (Yunus 10/15), onun yerine paralel ve uydurulmuş vahiyler koyarak (Yusuf 12/111).

Nebi’den enva-i çeşit mucizeler isteyerek (İsra 17/90-93).

İşin özeti şuydu: Hz. Muhammed bir muslih, gönderiliş amacı da ıslah idi. Zira Mekke müşrikleri Hz. İbrahim İslam’ının ifsat edicileriydi. Benzer bir durum hicret sonrasında kitap ehli ile karşılaşmada da yaşandı. Yahudiler ve Hıristiyanlar da, Hz. Musa ve Hz. İsa İslam’ını, tıpkı Mekke müşriklerinin Hz. İbrahim İslam’ını ifsat etikleri gibi ifsat etmişlerdi. Hatta kitap ehli bazı münafıklar Kur’an’ın kendilerini ıslah etme çabasını şeytanın sağdan geliş yöntemleriyle sabote ediyorlar, bunu da “Biz ıslahatçılarız” diye satıyorlardı (Bakara 2/11). Fakat Kur’an onların maskesini şöyle indirdi: “Hayır! Bilakis onlar ifsat edicilerin ta kendileridir, fakat bunun farkında dahi değiller” (Bakara 2/12). Bu ayetlerin de gösterdiği gibi Kur’an ifsatçıları ikiye ayırıyor: Bile bile ifsat edenler, bilmeden ifsat edenler. Medine’deki bazı münafık zümreleri bu ikinci sınıfta takdim ediyor. Bilmeden ifsat etmek onlar için mazeret olmuyor. Aksine “münafıklar cehennemin en dibindedir” ayetinin hükmüne girip ifsat edicilerin en tehlikelisi olup çıkıyorlar. Zira pirincin içindeki en tehlikeli taş siyah değil beyaz taştır.

Allah Rasulü (s), kendini Hz. İbrahim’e nispet eden, onun hatırası olan Kabe’yi, haccı, ibadetleri yaşatmakla övünen bir topluma gönderildi. Gönderildiği bu topluma “müşrikler” dedi ve müşrik olmayı da manevi bir “pislik olmak, kokuşmak” (neces) ile açıkladı (Tevbe 9/28). Kur’an buna yakın bir nitelemeyi, bir başka yerde aklını kullanmayanlar için de kullanacaktır (Yunus 10/100). Demek ki bir mümini müşrik yapan şey aklını kullanmamaktır.

Fakat insanoğlu vahiyler ile ıslah olmak yerine vahiyleri bile ifsat etmeye kalkmıştır. Her yeni peygamber, bir önceki peygamberin mesajının ifsat edilen yerlerini ıslah etmek için gönderilmiştir. Sözün özü: Her peygamberin görevi ıslahtır ve her peygamber muslihindendir. Bu hakikat Kur’an’da bir peygamberin dilinden şöyle ifade edilir: “Benim tüm arzu ve isteğim, gücümün yettiğince ıslaha çalışmaktan ibarettir” (Hud 11/88).

İnsanı ıslahın öznesi yapmak için bahşedilen akıl-irade-vicdan korunmalı, doğru çalışmalı ve aktif tutulmalıdır. Bunun için kullanım kılavuzuna ve onları doğru kullanan rol modellere ihtiyaç vardır. Vahiyler ve peygamberler bunun için vardır. Vahiyler, insanı ifsadın değil ıslahın öznesi yapmak için indirilmiştir. Rasuller, kendileriyle gönderilen vahiylerin kılavuzluğunda ıslahın nasıl yapılacağını göstermek için gönderilmiştir. İnsanoğlu insanlık yolculuğuna fıtratına nakşedilen İslam ile başlamıştır (Rum 30/30). Tabir caizse, insanoğlunun fabrika ayarları İslam ile uyumludur. Yaratılıştan insanoğluna atılan ilahi format olan fıtrat, İslam ve iman ile uyumlu (salih) bir altyapıdır.

Zira insanın kendisi, uzun bir ıslah ve tekâmül/evrim sürecinin mahsulüdür. Kur’an, insanın elementer, biyolojik ve embriyolojik ıslah sürecinin astronomik denecek kadar uzun bir zamana yayıldığı ifade eder (İnsan 76/1-2). İnsan, beşer türlerinin içinden seçilmiştir (Al-i İmran 3/33). Akıl-irade-vicdanı temsil eden ruh üflenmiştir (Sad 38/71-72). Bu süreç insanın ‘statik ilahi ıslah yasası’ndan ‘dinamik ilahi ıslah yasası’na tabi olmasıyla sonuçlanır. Artık insan, üflenen ruhun beraberinde verilen akıl-irade-vicdan ile ıslah ve ifsadın nesnesi değil öznesidir. Seçim insanındır: Islah mı, ifsat mı? İnsan, yeryüzünün halifesi/kalfası seçilmiştir. Halife/kalfa, kendisine emanet edilen yeryüzünü inşa da edebilir, imha da. İnsanın sınavı budur ve insan bu sorumluluğundan dolayı hesaba çekilecektir.

“En güzel kıvamda” yaratılan insan, ilahi ıslah yasasının en yüksek düzeyde muhatabıdır.

Bozulma olmaya gebe, olma bozulmaya gebedir. Evrenle birlikte evrendeki her varlık ölümüne doğru yol almaktadır. “Her şey fanidir” (Kasas 28/88) ayetinde billurlaşan Termodinamiğin İkinci Yasası (entropi) bunu ifade eder. Bu yasaya, en küçükten en büyüğe, atomaltı parçacıklardan evrene kadar her şey dâhildir. Bedi ve Fatır olan Allah’ın gerek yoktan yaratması (ibda), gerek çekirdekten yaratması (fatr) ve gerekse dönüp yeniden yaratması (infitar), hep ilahi ıslah yasasının yaratılmışlar üzerindeki yansımasıdır.

İlahi ıslah yasası, sadece eşyayı basit halinden “en iyi” (ahsen) haline doğru aşamalı olarak iyileştirmeyi kapsamaz. Aynı zamanda oluştan bozuluşa ve bozuluştan oluşa doğru sürekli deveran eden kâinatın çift kanatlı düzenini de kapsar. Bu alem, oluş ve bozuluş (kevn ve fesad/kaos ve kozmos) alemidir. Oluş ve bozuluş iç içedir. Her şey her an oluş ve bozuluş halindedir. Bir yandan olmakta bir yandan bozulmaktadır.

Islah, “Allah’ın yasası” anlamına gelen sünnetullahtır. Zira Allah bir kez yaratıp bırakan değil, sürekli yaratan bir Hallâk’tır. O her an yeniden yaratır ve yarattıklarına müdahale eder (Rahman 55/29). Allah’ın tekâmül/evrim sünneti böyle işler. Bu onun Rab isminin yansıması olan terbiyesinin bir gereğidir. Terbiye, “Bir şeyi en basit halinden en iyi haline doğru aşamalı olarak değiştirmek” demektir. Âlemlerin Rabbi olan Allah da bunu yapmaktadır. Her terbiye bir ıslah işlemidir. Allah’ın her yeni yaratışı bir önceki yaratışından farklıdır. Tekâmül/evrim adını verdiğimiz ilahi yasa, evrene ilişkin ilahi ıslah yasasından başka bir şey değildir (Nuh 71/14; Fatır 35/11; Rum 30/20).

Islah “iyileştirmek için değişim çabası”, ifsad “kötüleştirmek için değişim çabası” demektir. Islahın türetildiği salâh, fesadın zıddıdır ve “Yararlı, kullanışlı, elverişli hale getirmek” demektir. İnsanların arasını iyileştirmeye, kini “barış” ile değiştirmeye sulh denir. Kur’an, hem sahibini hem de üçüncü şahısları iyiliğe elverişli hale getiren eylemlerin tümüne salih amel adını verir. Salih amel, Kur’an’da 56 yerde iman ile birlikte ve imanın eylemsel karşılığı olarak gelir. Kötü veya yararsız bir şeyi iyi ve yararlı hale getirmeye ıslah denildiği gibi, iyi ve yararlı bir şeyi daha iyi ve yararlı hale getirmeye de ıslah denir. Hatta ıslah daha çok ikincisi için kullanılır (A’raf 7/85). Eğer özellikle kötüleştikten sonra iyileştirme kastediliyorsa, o zaman ıstıslah kullanılır.

Islah ve ifsad birbirinin zıttı olarak kullanılır (A’raf 7/56; Bakara 2/220).
Ahvalimize çeki düzen ver­mek ise sadece kendi irademizde. Zaman geçi­yor, ömür tükeniyor. Evvel zamanlarda bir çocuk gülümsemesiyle isteğimiz matlubumuzu, bu kez dermansız nefesimizle istiyoruz belki. Neyi? Ne kadar? Nasıl? Ne şekilde arzu ettiğimiz bin bir çe­şit, türlü minvalde olsun çaldığımız kapı hep aynı. Aynı olmalı. Sadece başımız dara düştüğünde değil her durumda Rabbimizin huzurunda oldu­ğumuzu unutmamalıyız asla. Gidip sığındığımız, tahassun ettiğimiz, gamlarımızdan halas olduğu­muz. İçimizi döküp, dertlerimizi açtığımız… Sıkın­tılarımızı, ihtiyaçlarımızı, bizden âlâ bilene. İltica ettiğimiz varlık âleminden soluduğumuz havanın hücrelerimize işleyişine işaret halimizdeki aksi. Ruhumuzdaki duruluk baki diyarlardan gönderil­miş bir nevi dermanın bıraktığı izler.

Hayallerimizde kaybolduğumuzda her daim iyi bir insan olmayı umarız. Geleceğimizde endi­şe duyduğumuz, geçmişte yaptığımız hatalara tekrar düşmemektir. 

Akıl başta ise, vicdan tefessüh edip sönme­mişse; hayat yolunda, imtihanda olduğumuzu göz ardı edip, defalarca yanılgıyla cevap verip tekrar­dan aynı hataya yönelmek hatâ ender hâta. Rah­met istemeye yüz bırakmıyor insanda. Gâh öyle, gâh böyle. İnsan hatadan hâli değil nihayetinde. Ama bahanemiz bu olmamalı. Sonuç ise dimağda tutsak bilgiye rağmen çokça yanılgı. Baki hayatını mahvedecek, kula din yerine dünyayı tebdil etti­recek. Elması, bildiği halde cam parçasına tercih etmek!

Belki saniyeler içinde verilmiş nefsi bir tercih. Hataya düşme ihtimalindeyken daha, o yanlışı işlememek için çaba sarf etmek belki kuv­vetli bir imanı, belki sağlam bir duruşu belki de azmi ve sebatı, takati gerektiriyor muhakkak. Asi olmamak için ma’siyetten sabır isteyerek derhal yaratıcımıza sığınmaya muhtacız. Tevfik-i İlâhî hüsn-ü niyetimizle imdadımıza yetişecek, havfı­mız tatlı bir recaya dönüşecek yüreğimizde. Keza nefsin oyuncağı olmamak için bu çocukluk halleri­ni bırakmak gerek!

Akılsız çocuklar gibi muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinden koşmak. İnsana ne kazandı­rır? Yahut da neleri kaybettirir? Günahı-sevabı akıl terzisinde tartarken hisler ağır basıp, kalbi sustu­rup nefsi hür bırakınca. Aklı devre dışı bırakmakla düşünmeden, yanlışı bilerek işlemek! O âna dek bildiği tüm hakikati -sadece dimağında biriktiril­miş bir bilgi yığını- olarak olduğu yere hapsedip hevesine tebaiyet etmek. Ya bir çıkar, ya bir men­faat, ya da heves uğruna. Belki o anlık bir vurdum­duymazlık.

Nasıl olacak bildiğimizi yaşamak? Yapılan iş günah ise hatadır, sevap ise hakikattir. Doğrulu­ğu tasdik edilmiş hakikatleri sorgulamak, emre­dilmiş olana başka kılıflar uydurmaya kalkışmak, üçüncü bir ihtimal aramak kendimizi aldatmak­tan başkası değildir. Hayatta karşılaştığımız in­sanlar ve olaylar karşısında o an için tercihimiz hangisinden yana? Yoksa yaptıklarımız doğru ola­rak öğrendiklerimiz değil de kendimizce yerine ve zamanına göre doğru bildiğimiz mi? Kırpıp çarpık­laştırdığımız mı? Her bir düzen nefislerin çizdiği çizgi olarak kalırsa, insan haksızlığa, umursamaz­lığa, ahlâksızlığa, günaha alışır. Kıblesiz namaz kılmak kabilinden ortada ne kul hakkı, ne insan hakkı kalır, ne de adalet.

Genel manada/kabaca, hazmedilmeden dima­ğımıza aldıklarımız, eğrisini doğrusunu öğrendiği­mizi sandığımız, gerçekte hakikatle-bâtılı birbirin­den tefrik edebilmek mi? İnsanın malumat sahibi olması kendisine, ailesine, çevresine faydalı olması için yeterli mi? Neyi, ne kadar bildiğimiz ise ayrı bir muamma! Zihnimiz lüzumsuz malumat ile lebâleb iken. O halde malumunuzca da sadece bilmek tek başına yeterli değil. Tüm samimiyetinizle “Bildiğini yaşamak gerek!” dediğinizi duyar gibiyim.

Günümüz insanı çok bilgili(?) Herkes her şeyi çok biliyor. Bilemediğini ise saniyeler içinde elin­deki ekranda buluyor. Hangi konu olursa olsun, hangi alanda olursa olsun mühim değil. Çoğunlu­ğun her tevcih edilen suale karşılık dile getirebile­ceği birkaç cümlesi var muhakkak ki. Nihayetinde ortalıkta ‘bilmemek’ diye bir durum kalmıyor. Bu çığırdan gidersek, kendimizde, etrafımızda, top­lumumuzda birçok şeyin yolunda gitmesini ge­rekli kılıyor bilgili insanların varlığı.
BU GECE

Müslüman insan için en tehlikeli birer davranış olan gösteriş, riya, kendini beğenmek… Bu gibi hastalıklara muzdarip olup da bundan çekinmeye çalışmak mı? Ya da içine düştüğümüz yanılgıya kılıf uydurup, yaptığımız yanlıştan zevk duyar oluşumuz da ayrı bir hastalık olsa gerek.

Perdeleri aralamaya bu kadar mı hevesliydik ki! Sırf birileri, bir şeyleri, ya da bizleri “görsün­ler de, görsünler!” bahanesinin arkasında nefsimize uyup hata ettiğimizi unuttuk çoktan. Tek derdimiz hep bir şeyleri göstermeye kaldı. Sınırsızca yaşadığımız hayatı. Duygusuzca duygula­rımızı. Hissettiklerimizi. Bulan-bulamayan demeden yediğimizi. Ne yaptığımızı vaktimizi nasıl geçirdiğimizi sorgulamadan yaptığımızı-ettiğimizi. Yetmedi gezdiğimizi, tozduğumuzu… Öyle ki “kıskananlar çatlasın!” tarzında aldığımız hediyeleri, kutladığımız önemli günleri. Riyayla gezer olduk sanal ortamlarda. Gösteriş budalalarına döndük haberimiz yok! Başkalarının ha­yatlarıyla neden bu kadar ilgilenir olduk, daha doğrusu ne yapıp ne ettikleriyle?

Görüşmekten kaçtığımız, halini hatırını sormadığımız, zor zamanında derdine ortak olma­dığımız onlarca, yüzlerce tanıdığımıza, tanımadığımıza görülmekten, görülüp incelenmekten usanmadık mı daha? Nimet olan teknoloji hayatımızın çok yerine kolaylığı getirmiş olsa da, gafletimizden yararlanıp peşinden öyle şeyleri de kabul ettirdi ki bize. Ruha dair incelikleri­mizi, zarafetimizi, kibarlığımızı, naifliğimizi de onun ellerine teslim ettik seve seve. Çekin­genliğimiz, mütevaziliğimiz… Neticede yıpranan ahlâkî değerlerimizdi. Farkında olmadan alıp götürdü bizi. Başkalarına gösterdikçe elindekilerle böbürlenen, kibirlenen, diğer insanları imrendirmekten öteye geçerek, kıskandırmaktan hoşlanan birer varlığa dönüştük. Kaba saba ve de görgüsüz. Ne yazık. Ne utanmamız kaldı, ne sıkılmamız. Bir garip olduk biz yahu!

Duygularımızı yaşarken “paylaşacağız” diyerek insana ve ahlâka dair sınırlarımızı zorlu­yoruz. Her bir yaptığımızı sanal ortamlara taşımadan, gözler önüne sermeden rahat edemez olduk. İlk fırsatta paylaşım (?) yapmayınca kendimizi eksik kalmış hissedip, yaşamamış gibi hisseder olduk. Bu garip hisle, eksik kalmış duygu durumuyla yollara dökülüp bir tıkla sınır­ları aştık. Neyi/neden paylaştığımız da ayrı bir mesele! Sınırsız internetimiz buna yeterken, kişiliğimize dair çizdiğimiz mahremiyet çizgimiz ise gün be gün silinip kaybolmaya yüz tuttu.
Her bir nimetin bir bedeli ve sorgusu var. Şimdilerde bu ihsanı ne kadar basit ve boş işlere heba edişimiz ise tam da durup düşünmemiz gereken yer. Günümüz alış­kanlıklarının internet ve cep telefonu ortamından şekillendiği bir zamanda yaşıyoruz. Günde­mi, olan biteni elimizdeki dünyada buluveriyoruz. Saniyeler içinde. Öyle ki günün her saatinde elimizden düşürmediğimiz bu alet, her bir anımızda da bizimle. Her bir yaptığımızı fotoğraf­lamak, akşama kadar yaşadığımız onca duyguyu da paylaşmak. O kadar kolay ve zahmetsiz ki… Siz “paylaşmak” deyiniz, ben ise “sergilemek”.
Görebilmek en büyük nimet şüphesiz. Rabbimizin sayısız ihsanlarından biri insanoğluna. Görmek; kendimizi, sevdiğimizi, etrafımızı, yeri-göğü, dünyayı. Bakışımızın gittiği noktaya kadar. Her bir bakışımızla, gördüklerimiz ruhumuzda mayalanır üstelik. Her bir gördüğümüz bir önceki karenin üzerine işlenir, zihnimiz sayısız tasvirler çizer yetmezmiş gibi, ardı ardına eklenen bir mecmua…

Kendini ölçeklerle ölç-biç gerekirse. İmtihana sivri hiçbir zaafın kalmayacak kadar törpüle fani tarafını. İyice törpüle ki ana baba olasın. Saçların ağarsın bu uğurda, dermanın azalıp gücün tükensin. Yüzündeki çizgilere çizgiler eklensin her geçen gün. Aynaya baktıkça daha da eskimiş bir bedenle ve yorulmuş bir varlık ile göz göze gelsen de, yüreğindeki umut, özündeki gayret, içindeki şevk bedenine aldanıp yanılmasın. En âlâsından şunu diyebilesin kendin için, sayısız kez hem de. “İnandığım uğurda, yoluna baş koyduğum kulluktan kaçmamak için çabaladım!”… Ömür an olur, hüzünler yok olur, sevinç daim kalır… Kalemin kâğıt ile serüveninde bidayetinde tek bir noktaya verilir bazen tüm anlam. Son noktada nüvedir tüm ömrün. Ne mutlu sana. Ne de güzel yaşlanmışsın, bahtiyar bir ömür yaşayarak. Nihayeti Cennete çıkan, sonsuz feraha uzanıp da giden cinsten.

Bu dünyaya niçin geldiğini her daim sor kendine. Sor ki cennet bahçeleri yeşermek için tertemiz nesimi bulabilsin özünde. Sor ki insan ol. Sorgula ki kul ol.

Kulluğumuzu nahoş çürük meyvelerinden ayıklamalıyız geç olmadan. Doğrulara, doğruca niyet edip söz vermeliyiz gecelerimize karanlıklar çokça çökmeden. İyi insan olmayı becerebilmeyi; eşine kıymetli yoldaş olabilmek için çırpınmakta, evladına kol kanat olup o evladı emanet bilmekte bulmalıyız. Fani kırılacak şişeler hükmündeki dünyalarımızı, elmas mahiyetindeki ahiretlerimize değişmeyerek. Zihnimize boyadığımız, yokluk içre umursamazlıklarımız. Ne insan, ne eş, ne de ebeveynliğimizin beş para değeri kalmamışken bu hayatı çarçur etmeye berdevam mı kalacağız?

Ne büyük tezatlar yaşar olduk yavrularımızla, kendimizle. Ahvalimizi düşünmez, ar etmez oluyoruz tavırlarımızdan. Ne sevgi, ne muhabbet, ne de en ufak bir feraset barınabiliyor artık bozulmuş mayamızda. Ne hüsrandır ki yaşadığımız, gördüğümüzü mihenge vurmadan alıverişimiz yüreğimize, yüreğimizi zakkum çekirdeği misal ediyor. Bize yakışmayan sanal tavırları benimseyip, ne yapıp ne ettiğimizi sorgulamaksızın kaybolduk.

Sanal varlığımız hakiki varlığımızı hapsedip, tüketti bizi. İçtiğimiz bir bardak çayı sergileme gayretinde bıraktık gayretlerimizi. Yavrularımızı deve kuşu misali teslim ettik ne idiği bilinmezlere. Sadece durmaksızın bahane üreten bir nesilden başka yok elimizde. Oturup-kalkmalarından tutalım da, berbat cümlelerine, hayâdan yoksun giyim kuşamlarına kadar… Bizden hemen sonraki kuşaklarımızla aramızda yıllar yok oysa.

Kelin ilacı kabilinden öyle dertliyiz ki… Fıtratımızdan uzaklaştıkça huzuru rüyalarımızda bile göremez olduk. Hanelerimizden ferah yerine, kavga gürültü sesleri yükselir oldu. Özümüze yabancılaştıkça insanlıktan uzaklaşmak fecaatin, bir haber bülteninde işitip gördüklerimizin tefsiri adeta. 

Evvela bir müsebbip ararsın yüreğini kevgire çeviren acılara. Ve hiç vakit kaybetmeden o meçhul suçluların peşinde bulursun kendini. İntikam tavırlı sözcüklerin dumanında göz göze gelmek imkânsız gibiyken. İfadesiz bir yüze rastlamışken aynalarda, öylesine mana yüklüdür ki cümlelerin. Kelimelerin adeta yarış ederler kâğıda koşturmakta. Öylesine hazin bir şefkati giyersin ki…  O gönlün asıl sahibinde bulursun arayıp durduğun, muhtaç olup da kıvrandığın teselliyi. Bahtiyarlığın kalbinin üzgünlüğüne boyun eğmemek, yarına erteleyip, peşini bıraktıklarına bir nefes kadar yakınken vazgeçmemek…

Dostane el ele yürüsen sokakları. Ondan kaçmaya çabalamadan. Hoş, her nereye varsan dertlerin de seninledir zaten. İster yağmurla saklansın, isterse güneşle aşikâr olsun gözyaşların. Gece-gündüz, her saat, her an. Tek bir tecrüben vardır dertlerin sana kattığı. Seni büyütür, olgunlaştırır, ağırlaştırır filan. Vakurla başını eğmeyi öğrenmişsindir çoktan. Ve şımarmak için fırsatları gözlemeyen varlığınla varsındır zahirde. 

“Kıyamet günü, kuldan ömrünü nerede harcadığından, ilmiyle ne yaptığından, malını nerede kazandığından ve nereye harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından sorulmadıkça ayakları (Rabbinin huzurundan) ayrılmaz” Tirmizi, ‘Kıyamet’ 1

Yaşadığımız anın değerini bilelim. Zira dün geçmiştir, geleceğe hâkim değiliz, bize düşen içinde bulunduğumuz vaktin kıymetini bilmek, onu dünya ve ahiret saadetine dönüştürmek; tembellik ve faydasız işlerle israf etmemektir. Her nimet gibi zamanın da sınırlı olduğunu ve hesabının sorulacağını unutmamalıyız. İnsan hayatı bir yolculuğa benzer. Bu yolculuğun sağlıklı devam etmesi ve istenen hedefe ulaşılabilmesi için, tedbirli, planlı ve dikkatli olmak gerekir. Her yolculukta olduğu gibi bu hayat yolculuğunda da tehlikeler, sapmalar, tuzaklar olabilir. Bunun için lazım olan her türlü uyarı, tavsiye ve emirler Yüce kitabımızda ve Efendimiz (s.a.s) in hayatında mevcuttur. Dünyada mutlu, ahirette mesut olabilmek için Kur’an ve sünnete göre hayatımızı tanzim etmeliyiz.

İslam medeniyeti, zamanı verimli ve yerinde kullanmanın ürünüdür. Müslümanın günü, seherde ezan ve ibadetle başlar; yatsıda ezan ve ibadetle sona erer. Bu iki vakit arasında gerçekleştireceği faaliyetlerini, kulluk bilinci ve mü’min sorumluluğuyla gerçekleştirdiğinde gününü ibadetle geçirmiş olur. Allah’ın rızasını kazanmış olarak geceler. Zamanımızı değerlendirme konusunda Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Uykunuzu bir dinlenme (sebebi) kıldık. Geceyi (sizi örten) bir elbise yaptık. Gündüzü de geçimi temin zamanı kıldık ”Nebe, 78/9-11″

Bütün bu yeminlerle Rabbimiz zamanın önemine dikkat çekmektedir. O halde zamanı verimli kullanmaya özen göstermek zorundayız. Zira ahiret hayatıyla ilgili her türlü kazanç bu zaman diliminde elde edilir. Cennet nimetleri veya cehennem azabı bu dünyada kazanılır. Bir başka deyişle yaşadığımız zaman dilimleri, cennete ulaştıracak kadar kıymetli, cehenneme götürecek kadar tehlikelidir.

Zaman Yüce Rabbimizin insanoğluna verdiği nimetlerdendir. Yeryüzündeki birçok nimetin alternatifi vardır. Yitirilmişse telafisi mümkündür. Ama geçen zamanın, giden anın geri getirilmesi asla mümkün değildir. Her nimet gibi zamanı da mahduttur ve hesabı sorulacaktır. Bunun içindir ki Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in değişik ayetlerinde Allah Teâlâ, vaktin farklı anlarına yemin ederek söze başlamaktadır: “Zamana ,”Asr, 103/1“geceye, gündüze,”Leyl, 92/1,2 “kuşluk vaktine,” Duha, 93/1“fecre,”Fecr, 89/1 “şafağa,” İnşikak, 84/16 “sabaha, yemin olsun.”Tekvir, 81/18″

Riyanın arkasına saklanıp müslüman gibi davranmak kimseyi kurtaramaz. Böyle davranmaktansa samimi olup yetersizliğini itiraf edip affa sığınmak yeğdir. Ana düstur şudur ki; müslüman gibi davranmayın, müslüman olun! Bırakın tüm dünyanın müslümanlığını önce müslümanları tam müslüman edin. İslam’ı Kur’an’a, imanı kalplere teslim edin. Ağzından Allah adını düşürmeyenlerin riyakarlıklarına prim veren halkaların, ibadette aşırı giden kullara saygı duyan cemaatlerin, şekli dinin önderi oldukları halde haram lokmalara bile “Bismillah” ile başlayanları alkışlayan mü’minlerin sonu karanlıktır.

Din O’nun, hesap sorma O’nun, kudret O’nundur.

Niyetleri bir bilen mutlaka vardır ve O, Allah’tır.

Musa Peygamberin Hızır (as) ile yolculuğu esnasındaki üç olayı hatırda tutmak lazım gelir ki dıştan bakıldığında mantık dışı görünen bu olayların bir hikmeti olduğu anlaşılır. Dahası masum bir çocuğun öldürülmesi görünüşte din dışı bir şey iken hikmetinin -evladın hayırsızlığı neticesi- ana-babasının iyiliği olduğu anlaşılır. Bizler ilhama tabi kullar değiliz. Bu örnekte olduğu gibi görünen ve gerçek farklı olduğu hallerde hata yapmamak adına dikkatli davranmak zorundayız. Gerçek bir iman sahibi olarak yaşamak ve can vermek istiyorsak ta imanı taze ve güçlü tutarak saptırıcılara kanmamak, nefse meyletmemek, şeytanlara aldanmamak zorundayız. Kalbimiz paslı, kulaklarımız sağır ve gözlerimiz kör iken başımızı secdeden bir ömür kaldırmamış olsak ta bu bizi kurtaramaz. Aksine ibadetimiz noksan ama imanımız yeterli ise inşallah kurtuluş uzak değildir.

Kalplerden geçeni bilebilmek mümkün olmadığından en büyük günahları alenen işleyenlere bile temkinli yaklaşmak gerekir ki Peygamberimizin hayatında bunun örnekleri pek çoktur. Ama yine sahabenin içinden hırsızlık yapan, iftira atan, yalan şahitlik eden, adaleti saptırmaya çalışan pek çok (sözde) sahabenin de örneği çoktur. Bu son örnekteki gerçeği bize haykıran ise ayettir ve masum zannıyla gayri müslimi koruma gayeli mahkeme faslı Yüce Allah tarafından azarlanmıştır. Ayetler Allah kelamı olmaları asabiyle hak ve hakikattir. Onlara itibar etmek her müslümanın can borcudur. Bunun ötesinde görülen ve duyulan şeylere bakarak bile kesin hüküm vermek yanıltıcı olabilir ki altındaki mana anlaşılmamış olabilir.

Hüsnüzan yani güzel sanı Kur’an emridir ki zulüm ve şirk taraftarlarının durumları belli ise bunlar istisnadır. Lakin diğerleri kafiler bile kafir olarak anılmaya ne kadar layıktır? Sonuçta kafirliğin veya mü’minliğin doğruluğu mahşerde belli olacaktır. O halde bu dünyada fal bakmanın anlamı olabilir mi? Ya bizlerin en mü’min dediği kul, has niyetten uzak, riyaya bulanmış halde bizleri zehirlemekteyse? Bizler ona yalan atmış, iftira etmiş olmaz mıyız?

Peygamberimizin deyişiyle “Yüce Allah kılığa, kıyafete, mala ve amele değil imana ve gönüle bakar” Bu ise niyetleri temiz ve has tutmanın gereğini işaret eder. Ameller niyete göredir sözü bu maksatla söylenmiştir ki en asil niyetler, en aciz gözyaşları bile geceler boyu süren riya namazlarından iyidir. Kurtuluş ise amellerle değil niyetlerledir. Allah’ı (haşa) kandırmak ise hiçbir kulun hayal bile edemeyeceği bir hakikattir. O halde, dış görünüşe, ibadetlerin sıklığına, infaka, tatlı sözlere bakarak birisi hakkında hüküm vermek, onu dinde veya din dışında ilan etmek doğru değildir. Bu yüzden mü’min kendisini düzeltme gayretinde olmalı, aksi ispatlanana kadar tüm kulları temiz kabul etmelidir.

Mahşerde sorgulanacak olanlar sadece ameller değil aslen ve daha çok niyetlerdir. Bu yüzden amel defterlerinin tartısı ne olursa olsun akibet Rabbimizin elindedir. Çünkü o halis kullarının kalp güzelliğini de, münafıkların içten pazarlıklarını da bilen ve buna göre adalet dağıtacak olandır. Huzurda; iyilikler kadar iyiliğe niyetlerde ödüllendirilecek, rahmet gereği kötülükler cezalandırılırken, yarım kalmış kötü niyetler cezalandırılmayacaktır. Ama tüm niyetleri bilecek ve önümüze koyacak olan Yüce Allah’tır.

Bizler inanmak ve iman etmek arasında dolanır dururken, inançlarımızın kuvvetini kas ve maddi güçlerimizle kıyaslar, imkanlarımıza mazeretler üretiriz. Nefislerimiz yeterince temiz olmadığı için de sürekli hırs ve kibre kayar, amellerimizde egolarımıza uyarız. Toplumun bize dikte ettiği şeylerde genelde ahlak kisveli örfe dayalı hususlar olduğu için de Kur’an bir türlü hak ettiği rehber konumuna gelemez. En dindar ve ahlaklımız bile insanların ve omuz başlarında olduklarına inandığımız meleklerin şahitlikleri ile teselli bulmaya çalışırız. Peki bu gerçek ve yeterli midir? İnsanlar nasıl iç dünyamıza temas edemez ve sadece dışa yansıttıklarımıza şahitlik edebilirse, melekler de (yetkili veya bilmediğimiz melekler hariç) söz ve davranışlarımıza şahitlik eder. Oysa ruhsal, kalple alakalı ve niyete bağlı işlerimiz Yüce Allah dışında herkese ve herşeye muğlaktır. Bu bilinmemezliktir ki iblisi isyan ettirmiş, kibre yöneltmiş ve cehenneme mahkum etmiştir. Bu bilinmezliktir ki amellerimiz bizi kurtarmaya yetmeyecektir.

Yüce Allah kelamı Kur’an’da gaybı sadece kendisinin bildiğini buyururken insanlar için görünmeyen aleme ait tüm delil ve bilgilere sadece kendisinin vakıf olduğunu bildirir. Keza ilgili ayetlerde insana şah damarından yakın olduğunu söyleyen Yüce Allah, her söyleneni, yazılanı, düşünüleni, yapılanı bildiğini ve amel defterine yazdığını açıklar. Yüce Allah ruhundan üfleyerek var ettiği insanla bütünleşen bir ilahi kudrettir ki beden öldüğünde ruh tekrar sahibine geri dönmektedir. Mahşer günü hafızaların yerinde olacağı da ayetlerde bildirildiğinden ölüm sadece bir boyut değiştirmeden ibarettir. Bu ibaretlik bizi dünya sınavının gerçeğine ve sorgunun kaçınılmazlığına da götürür ki ürperticidir.

İnsanın başta Allah’a olmak üzere, dine, Hz. Peygambere, kendisine, ana babasına ve içinde yaşadığı topluma, varlıklara, kainata ve tabii çevreye karşı sorumlulukları vardır. Her insanın yaptıklarından sorumlu olduğu ve kıyamette hesaba çekileceği Kur’anı Kerim’de şöyle vurgulanır.

“Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. (Bu da) Allah’ın onlara yaptıklarının karşılığını tastamam vermesi içindir. Asla kendilerine haksızlık yapılmaz.” (Ahkaf 46/19)

“Şüphesiz Rabbin onların her birine, yaptıklarının karşılığını tastamam verecektir. Şüphesiz Rabbin onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.” (Hud 11/111)

“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.” (Kıyame 75/36)

Allah insana akıl ve kalp gibi iki büyük nimet vermiş, idrake giden yolları açmış, onu ruhuyla desteklemiş, ona irade (şuur) vererek söz ve davranışlarında özgür kılmış, hüküm yetkisi tanımış, gönderdiği kitaplar ve peygamberlerle iyi ve kötüyü göstermiştir. Tüm bu nimetler de beraberinde sorumluluğu getirmiştir. Çünkü bu kainat boşuna yaratılmamıştır ve insan başıboş bırakılamayacak kadar değerlidir.

insan, Yüce Allah’ın ayetinde buyurduğu üzere, kendi hür iradesini kullanarak yapacağı/yapması gereken işlerden ve yapması gerekip de yapmadığı şeylerden sorumlu tutulmuştur. Bu da şu demektir ki sadece emirlere uymak değil aynı zamanda kötülükten sakınmak ve kötülerle mücadele etmek de imandandır ve sorumluluktur.

Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.” (Zilzâl, 99/7-8)

“O (Allah), yaptığından dolayı sorgulanamaz fakat onlar sorgulanırlar.” (Enbiya 21/23)

Sorumluluk, dünya sınavına tabi kulun, hür iradesiyle yaptığı tercihlerin sonuçlarına katlanma mesuliyeti, işlediği günahlardan doğan vebali ve dinen yapması gerekenlerin tamamıdır, mükellefiyettir. Sorumluluk, reşit olma yaşıyla başlar ve ecele dek devam eder. Bu nedenle en önemsiz görülen şeylerin dahi bir vebali vardır ve dinen mükellef olmak demek sevap ve günah işlemek yetisine sahip olmak demektir. Şayet insan yaptığı her işten ve davranıştan, söylediği her sözden sorumlu olmasaydı, dünyada düzen sağlanamaz, kainatta huzur yakalanamaz, farzlar, haramlar, mübahlar olmaz ve emirlerle yasakların bir anlamı kalmaz, müşrikle mü’min bir tutulurdu.

Fıtratımıza uygun bir hayat yaşayabilmemiz için bilinç ve vicdanımızın körleşmemesi, köreltilmemesi, çürümemesi ve işlevsizleştirilmemesi lâzımdır. İrade ve özgürlük sahibi bir varlık olarak, hayatın aslî gayesi olan “Allah’a kul olmayı” bilinçli bir şekilde hayatımızın başı, ortası ve sonu hâline getirmeliyiz. Akılla, düşünceyle ve bilgiyle Allah’a, insana ve kâinata dair bilgiyi ve hikmeti edinmenin peşinde olmalıyız. Kalbimiz ve duygularımız “Allah, insan ve yaratılanların sevgisi” ile dolmalıdır. İnsana ve kâinata güzel bakanın güzel düşüneceği ve güzel davranacağı bilinciyle yaklaşmalıyız. Güzeli, doğruyu, sevgiyi, hakkı, umudu ve iyiyi, bilincin bizzat kendisi hâline getirmek, yaşam boyu önümüzde duran bir çetin meydan okumadır.

Duygularımızı, düşüncelerimizi ve davranışlarımızı sürekli olarak bilinç ve vicdanımızın ahlâkî standartlarında sorgulayıp daha ahlâklı insanlar hâline gelmek için çaba sarf etmeliyiz. Derin varlığımızda kurulan vicdan ve bilinç mahkemesinde yapılan devamlı yargılamalar sonucu benliğimiz, sürekli olarak yapboz gibi yeniden inşâ edilmektedir. Bilinç ve vicdan, benliğimiz hakkında bilgiler toplayan ve değerlendirmeler yapan fıtrat mahkememizdir. Fıtrat mahkemesi olan bilinç ve vicdan sayesinde neyin ahlâkî olup olmadığını öğrenmekte ve ahlâklı davranışta bulunmak yönünde bilinç ve vicdanımız bizi motive etmektedir. Bilinç ve vicdan, aslında kimlik olarak gördüğümüz benliğimizi oluşturmaktadır. İnsanın kimliğini oluşturabilmesi için bilinç ve vicdan üzerinde hiçbir baskının kurulmaması ve dayatmanın olmaması gerekmektedir.
Ahlâkî seçimlerimiz, Allah’ın insanı yarattığı fıtrat durumuyla uyum içinde olmalı ve bilgi, özgürlük, irade, güzellik, merhamet, aşk, umut ve inanç unsurlarını içermelidir. Demokrasi ve barış adına sömürgeciliğin yaygınlaştırılması, iktidar mücadelesi için manevî ve ahlâkî değerlerin istismar edilmesine dair sayısız tecrübeyi yaşayan dünya, derin bir vicdan ve bilinç krizi içinde bulunmaktadır. Bilinç, kendimiz hakkında pasif bir şekilde bilgi toplamak veya ilgisiz bir şekilde kendi kendimizi gözlemlemek değildir. Bilinç ve vicdan, içimizdeki aktif benliklerdir. Bilinç ve vicdanı, benliğimizde kurulan, duygularımız, düşüncelerimiz ve davranışlarımız hakkında sürekli yargılamalarda bulunan ve hükümler veren aktif bir mahkeme ve hâkim olarak düşünebiliriz. Hayatımız, fıtrat ve ahlâk mahkemesi olan bilinç ve vicdanın huzurunda sürekli olarak yargılanmaktadır. Ahlâka ve fıtrata aykırı her türlü duygumuz, düşüncemiz ve davranışımız hakkında bilincin ve vicdanın verdiği hükümler, utanç, suçluluk ve pişmanlık şeklindeki tecrübelerle varlığımızı ısırmaktadır.

Bilinç ve vicdan referans verilerek yapılan ve söylenen her şeyin ahlâkî ve vicdanî olduğunu ise söyleyemeyiz. Özgürlük, emek, din, kardeşlik, barış, demokrasi veya adalet gibi vicdana ve ahlâka hitap eden değerlerin referans olarak öne çıkarılması, bu değerlerin adını kullanarak aktivitelerde bulunan ideolojilerin, grupların, kliklerin, cemaatlerin ve partilerin ahlâklı, doğru ve vicdanlı oldukları anlamına gelmemektedir. Güç ve iktidar mücadelesi uğruna ahlâk, bilinç ve vicdan alanlarına ait değerlerin istismar edilmesi, kullanılması ve araçsallaştırılması tehlikesi karşısında bilincimizde sahici bir farkındalığın oluşması gerekmektedir.

Bilinç ve vicdan, “Bir ben vardır bende benden içerû” gerçekliğinin farkına ve şuuruna ulaşma olgunluğudur. Benliğimizin içindeki derin benliğimiz, sürekli olarak varlığımıza ve hayatımıza şahitlik etmektedir. Bilinç ve vicdan, varlığımızdaki derin benin homojen boyutları değildirler. Her birey özgün olduğu gibi, sahip olduğu bilinç ve vicdan da ona özgüdür. Bilinç ve vicdan, her kişinin yaşadığı tecrübeye göre ona şahitlik etmektedir. Yaşantılarıyla kendi bilincinin ve vicdanının muhtevasını oluşturan, bizzat bireyin kendisidir. Bilincimizin ve vicdanımızın içini doldurduğumuz değerler, ahlâkımız, yaşam tarzımız ve tecrübemiz olmaktadır. Özgünlük, çoğulculuk ve sübjektiflik, insanî bilinç ve vicdanın temel karakteristiğidir.

Bilinç ve vicdan kavramlarının kendimize dair bilgiyi kendimizle paylaşmamız ve kendimizi bulmamız anlamına gelmesi, varlığımızda iki insanî bene sahip olduğumuzu ifade etmektedir: Yüzeydeki benliğimiz, günlük hayatımızı devam etmemizi sağlayan benliktir. Derin benlik ise, varlığımızın derinliklerinde duygularımızı, düşüncelerimizi ve davranışlarımızı değerlendiren, eleştiren, bize daha iyi insan olmamız için yol gösteren fıtrî benliktir. Biz kendimize ve diğerlerine dair bilgiyi derin benliğimizle paylaşmakta ve gerçek kişiliğimizi derin benlikte bulmaya çalışmaktayız.

Bilinç, benliğin bilgisinin, ahlâkî ve fıtrî prensiplerin farkında olmayı ve onlara uygun yaşamayı, kendimizi sürekli olarak varlığımızın derinliklerinden gelen ve “vicdan” olarak nitelediğimiz sübjektif benliğe göre değerlendirmemizi kapsayan sahici insanî özümüzdür. Bilinç kavramının içi, bugün olabildiğince daraltılmıştır. Bilinç, bugün sadece zihnin psikolojik ve bilişsel boyutu şeklinde dar bir yaklaşım içinde ele alınmaktadır. Bilincin ahlâk ve fıtrattan soyutlanarak salt zihinsel bir sürece indirgenmesi, bilincin, ahlâkın ve fıtratın içinin boşaltılması anlamına gelmektedir. Bilinç, ahlâkla, ruhla ve fıtratla birlikte ele alınmalıdır. “Bilinç” ve “vicdan” terimleri çoğu zaman birbirinin yerine kullanılmaktadır. İngilizcedeki “conscience” kelimesi, Latincedeki “conscientia” kelimesinden türetilmiş olup, “paylaşılan bilgi” anlamındadır. “Vicdan” kelimesi de “insanın kendisini bir hâl üzerinde bulması” anlamına gelmektedir. Vicdan ve bilinci birlikte ele aldığımız zaman, “insanın kendisinin ve de diğer insanların farkında olması, kendisinin ve diğerleri hakkındaki bilgileri keşfetmesi ve paylaşması” anlamına gelmektedir. İnsanın kendisi hakkında sağlıklı bilgiye sahip olması, bunlara dair sağlıklı değerlendirmelerde bulunması, olgunlaşmış ve gelişmiş kişiliğin göstergesidir.

Kişinin, yaptığı ahlâkî seçimler konusunda derin bir bilinç düzeyine sahip olması lâzımdır. Çoğu zaman ahlâkî seçimlerimizin gerçek doğasını anlamakta yetersiz kalıyoruz. Kendimizin ne yaptığına, ne düşündüğüne ve ne hissettiğine şahitlik etmemiz, bilinç durumunun olmazsa olmazıdır. İnsanın kendi kendisinden gafil olma hâli, insanî varlığımızdaki bütün çürümüşlük ve yozlaşmışlıkların kaynağını oluşturmaktadır. Bilinç, varlığımıza ve varoluşumuza derin bakışımızdır ve bizim sübjektif benliğimizdir. Sübjektif benliğimiz olan bilinç sayesinde düşüncelerimizin, davranışlarımızın ve duygularımızın temelini oluşturan ahlâkî ve manevî değerlerimizin farkında olmaktayız. Bizi ahlâkî, manevî ve insanî yaşam sürmeye motive eden dinamik merkez, bilinçtir. Ahlâka, fıtrata ve insanlığa karşı düşünceler, duygular ve davranışlar içine girdiğimiz zaman, nefsimize karşı mücadeleye giren, “ben’i ben’e karşı uyaran” dinamik güç, bilinçtir.

Bilinç ve vicdan, yaratılışımızın saf fıtrat hâlidir. Fıtrat hâli olarak bilinç, yaratılışımıza uygun bir şekilde yaşayıp yaşamadığımızı tezahür ettiren doğal durumdur. Bilinç, fıtrî bir şahitliktir. Kendimiz veya diğerleri hakkında saf olarak ne bildiğimiz, ne hissettiğimiz ve ne değerlendirme yaptığımız şeklindeki insanî durumdur. Bilinç, aslında insanın kendi kendinin şahidi olmasıdır. Bilincin “insanın kendi hayatına şahitliği” olarak anlaşılması, onun “insanın dışından bir yerden gelen yapay bir durum olmadığı, bizzat insanın kendisinden gelen doğal insanlık durumu” olduğu anlamına gelmektedir.

Bilinç, genel anlamda neyin iyi, neyin kötü olduğu konusunda sahip olunan kavrayış ve anlayış olarak anlaşılmaktadır. Yaptığımız bir hareketin iyi veya kötü olduğu konusunda sürekli olarak yaptığımız değerlendirme, aslında o davranışla ilgili bilinç durumumuzu ortaya koymaktadır. Kişinin ahlâkî değerler çerçevesinde günlük hayatında karşılaşacağı durumlara bilinç ve vicdan meyvesi olan karşılıklarda nasıl bulunacağı sorusu, herkesin önünde duran büyük bir meydan okumadır. Bilinç ve vicdan, insanın kalp gözü ve aydınlığıdır. Akıl ışığında kalp gözümüz açık olabilir. Akleden ve açık olan bir kalp gözü, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ayırt etmemize yardımcı olabilir.
Terörizm, bilinçleri yıldırmayı ve işlevsizleştirmeyi amaçlayan her türlü kontrol, şiddet ve tahakküm yöntemidir. Bilinç, kişinin kendi üzerinde otoriteler inşâ etmesini değil, kişinin insanî büyümesini sağlayacak bütün kanalları açık tutmasını ve araçları akıl çerçevesinde kullanmasını gerekli kılmaktadır.

Ahlâkîzm, insanın bilinç, bilgi, akıl, aşk, umut ve inancı kaybederek ahlâkî tercihlerde bulunduğunu görmeden vehmetme darlığı, açmazı ve sıkışmışlığı içine düşmesidir. Bilinç, ahlâkın bir “izm”e dönüştürülmemesini gerekli kılmaktadır. Kişinin ahlâkî bir şekilde davranması için bilincin dış bir otorite, güç veya aktör tarafından yönlendirilmesi ve kontrol edilmesi gerektiğine dair yaygın bir inanç vardır. Aslında bilinç, kişiyi dış bir otoriteye bağımlı kılmayı değil, kişiyi bütün dış otoritelerden bağımsız kılarak akılla, bilgiyle, kalple, aşkla ve güzellikle, fıtrata uygun yaşamanın farkında olmayı içermektedir. İnsanı kontrol etmek için bilincimize tahakküm etmeyi amaçlayan her girişim, aslında insanlığımıza, bilincimize ve vicdanımıza yönelik yapılmış bir terörizm hareketidir.

Bilinç ve ahlâk olgusunun iç içeliğini anlamak için kişinin derin bir idrak ve gelişime ihtiyacı vardır. İnsanî durumumuzun merkezi durumundaki bilinç, kişinin “neyin iyi, neyin kötü olduğu” şeklindeki fıtrî-ahlâkî sistemin farkında olması, bu sistemi içselleştirmesi ve yaşaması hâlidir. Kişinin, yaptığı ahlâkî seçimler konusunda derin bir bilinç düzeyine sahip olması lâzımdır. Çoğu zaman ahlâkî seçimlerimizin gerçek doğasını anlamakta yetersiz kalıyoruz. Ahlâkî seçimlerimiz, Allah’ın insanı yarattığı fıtrat durumuyla uyum içinde olmalı ve bilgi, özgürlük, irade, güzellik, merhamet, aşk, umut ve inanç unsurlarını içermelidir. Bilgiden, aşktan, akıldan ve umuttan soyutlanmış bir ahlâkın kuru şekilcilikten öteye geçmeyeceğini, başka bir ifade ile ahlâkın ahlâkîzme dönüşeceğini söylememiz lâzımdır.

Küresel ölçekte insanlığın yaşadığı sosyal, siyâsal, ekonomik, kültürel, manevî, ahlâkî, dinî ve ruhî sorunların, krizlerin ve açmazların “bilinç ve ahlâk” konusunda yeni bir dirilişe, diriliğe ve doluluğa ulaşmak için sahici bir farkındalık geliştirmek gerektiğini ve bunun küresel bir ihtiyaç hâline geldiğini söyleyebiliriz. İnsanlık bugün fıtrî anlamda kendisiyle, Allah’la, toplumla ve tabiatla ilişki kurma bilincini kaybetmiş olup, bilinç ve ahlâk bütünlüğünü uygulama konusunda ise yetersiz kalmaktadır. Allah’a kulluk temelinde fıtrî ve manevî büyümeyi, sorumluluğu ve aklı esas alan bir ahlâkî bilinç arasındaki ilişkinin ve bütünlüğün sağlanması gerekmektedir.

Bilinç kavramının içi, bugün olabildiğince daraltılmıştır. Bilinç, bugün sadece zihnin psikolojik ve bilişsel boyutu şeklinde dar bir yaklaşım içinde ele alınmaktadır. Bilincin ahlâk ve fıtrattan soyutlanarak salt zihinsel bir sürece indirgenmesi, bilincin, ahlâkın ve fıtratın içinin boşaltılması anlamına gelmektedir.

Son olarak şunu belirtelim ki Allah nezdinde onurlu ve şerefli olmanın şartlarına riayet etmek, diğer bir deyişle, iman ve sahil amelle müzeyyen bir hayat sürmek, insanı hem Allah hem de insanlar nezdinde onurlu ve şerefli kılar. İmana mukterin olmayan dürüstlük, ahde vefalılık gibi erdemlere sahip olmak ise insanı sadece hemcinsleri nezdinde şerefli ve onurlu kılar. Gerek insanların iç dünyalarına muttali olamamamızdan, gerekse iman şartının hukûkullah kapsamında yer almasından dolayı bizim nezdimizde bir insanın onurlu, şerefli ve haysiyetli oluşu, onun hemcinslerimize karşı tutum ve davranışlarına bağlıdır. [İlhami Güler, İtikattan İmana, 2009, s. 133-134] Eğer bir insan dürüstlük, adillik, ahde vefalılık gibi sıfatlara sahipse, bizim için onurlu, şerefli ve haysiyetlidir. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi ahlakî potansiyelini Allah ve insanlarla ilişkisinde aktüelleştiren kimseler hem Allah hem de insanlar nezdinde onurlu ve şerefli olur; ahlâkî potansiyelini salt insanlarla ilişkisinde aktüelleştiren kimseler ise sadece insanlar nezdinde şeref ve onur sahibi addolunur. / Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK

İman ile çirkin amelin bir arada bulunmasının şeref ve onur açısından son derece problemli olduğu da müsellemdir. Bunun içindir ki Allah özellikle Hucurât suresinde müminlerin şerefli, onurlu, itibarlı olmaları için sadece imanın yetmediğini, bilakis hem kendi içlerinde, hem de diğer insanlarla ilişkilerinde imanın gerekli kıldığı ahlâkî davranışlar sergilemenin lüzumuna dikkat çekmiş, özellikle sû-i zan, gıybet, tecessüs, lemz, tenabüz gibi reziletlerin mümin insanlardan asla sadır olmaması gerektiğini bildirmiştir.

Hiç şüphesiz İslam’dan başka din ve inanç sistemlerine mensup bulunan veya kendisini İslam dairesinde görmekle birlikte dinî duyarlılığı yoğun olmayan sayısız insan da onur, şeref, haysiyet gibi değerlere sahiptir; ancak Kur’an’ın beyanları esas alındığında bu değerlerin gerçek manada değer hükmü taşıması için Allah nezdinde kabul görmesi gerekir. Bu kabulün temel şartı iman, ille de imandır. Aksi halde, iyi olduğu düşünülen amellerin boşa çıkarılması (ihbât) söz konusudur. Diğer taraftan, iman sözde değil, özde olmalıdır. Özden maksat iman sözüyle fiil arasında mutlak paralellik ve uyumdur. Davranış düzeyinde ahlâkî semere (salih amel) vermeyen imanın tek başına değerli olduğundan söz etmek zordur. Dahası, bir insanın iman ve salih ameli yoksa onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Nitekim Furkân 25/77 ayette, “[Ey Peygamber!] De ki: “Duanız olmadıktan sonra rabbim size ne diye değer versin?” buyrulur. Bu ayetteki dua kelimesi diğer birçok ayette olduğu gibi Allah’a iman ve ibadet/itaat anlamındadır.

Allah’ın dilediğini aziz, dilediğini zelil kıldığını bildiren Âl-i İmrân 3/26. ayetin tefsirinde Fahreddîn er-Râzî (ö. 606/1210) izzet ve şerefin din veya dünya ile ilgili olacağını söyledikten sonra dinle ilgili en yüce izzetin Allah’a iman, zilletlerin en aşağısının da inkâr/küfr olduğunu belirtir. İnsan, izzet ve şerefi kendi nefsini başkalarından üstün görme eğiliminin bir ifadesi olarak değil, sahip olduğu dinî ve ahlâkî değerlerin bir semeresi olarak görmelidir. Kur’an’ın sarih beyanlarına göre insan, dinî ve ahlâkî değerlerden uzaklaştığında izzet ve onurdan da yoksun kalır. Çünkü hakiki manada izzet ve şeref bütünüyle Allah’a aittir. [Nisâ 4/139; Yûnus 10/65] Allah’a iman ve itaatleri mucibince müminler de izzet ve şeref sahibidirler. [Münâfikûn 63/8]

İnsanoğlunun Allah’a taat ve teslimiyetle mükellef kılınma veya ilahi buyrukları yeryüzünde hayata geçirip hâkim kılma misyonu Kur’an’da “halife” (Bakara 2/30) kavramıyla ifade edilir. Uhdesinde halifelik misyonu bulunan insanoğlu akıl ve irade sayesinde kendi beşerî varlığında da tecelli eden hakikati anlayıp kavrayabilir ve bu imkân/istidat sayesinde mümkün varlığına dönük benliğini aşarak kemale erebilir. İnsanoğlunun halifelik misyonuna karşılık kendi varoluşuna anlam katan temel unsur Allah’a kulluğudur. Bu yüzden insanoğlu kendini sayısız imkân ve kabiliyetle varlık alanına çıkaran Allah’a minnettarlığını gösterip O’na tam anlamıyla boyun eğmelidir. Şeref, izzet ve itibarın tecelligahı işte bu iradi ve ihtiyari boyun eğiştedir. Bunun böyle olduğu Allah’ın şu beyanıyla da sabittir: “Kim izzet ve şeref sahibi olmak istiyorsa bilsin ki izzet ve şeref tamamıyla Allah’a aittir. [Dolayısıyla izzet ve şeref ancak Allah’a inanıp O’na kulluk/ibadet etmekle kazanılır]. Allah katına yükselen, O’nun katında değer ifade eden şey tevhid inancıdır. Bu inancı yüceltip değerli/semereli kılan şey ise salih amellerdir.” [Fâtır 35/10]

Burada bir kez daha altını çizelim ki Allah’ın sayısız lütuf ve ikramına nail olmamız bizi peşinen onurlu ve şerefli yapmaz. Aksine bizi Allah’a karşı çok daha fazla sorumlu kılar. Kur’an’da insanoğlunun Allah’a karşı sorumluluğu kullukla sınanma (ibadetle ibtila) kavramında ifadesini bulur. Sınanmanın ahlakî muhtevası iki boyutludur. İlki iman ve salih amel üzere Allah’a teslimiyet göstermek, ikincisi ise O’na karşı nankörlük etmektir (küfr, isyan, şirk, zulüm). Allah’a itaat ve teslimiyet sorumluluğu Kur’an’da göklerin, yerin ve dağların dahi hıyanet etmekten korkup kaçındıkları bildirilen “emanet” (Ahzâb 33/72) kavramında mündemiçtir. İnsandan beklenen, Allah’ın sayısız nimet ve ikramına karşılık O’na şükranda bulunması, dolayısıyla taat emanetine riayet etmesidir. Gerçek onur ve şeref ancak böyle kesbedilir. Zira onur ve şeref, Allah’ın mahlûkatı yarattığı amaca uygun davranmakla kaim bir değerdir. Bu açıdan bakıldığında kâinatta insanın hizmetine amade kılınan canlı-cansız tüm varlıklar kesinlikle şerefli ve değerlidir. Çünkü onlar Allah’a taat emanetine asla hıyanet etmemiş, bilakis kendilerine tevdi edilen vazifeleri kusursuz biçimde yerine getirmişlerdir. Buna mukabil “insan” (el-insan), Hasen-i Basrî’nin isabetle belirttiği gibi “kâfir insan” emaneti hamletmiş, yani ona hıyanet etmiş, bu yüzden de alabildiğine zalim, alabildiğine cahil olup çıkıvermiştir. [Ahzâb 33/72. ayette geçen “haml” emaneti üstlenme/yüklenmeden öte emanete hıyanet manasındadır. Bkz. Ebû İshâk ez-Zeccâc, Meâni’l-Kur’ân, Beyrut 1988, IV.]

Rûm 30/30. ayette de “ed-dîn” (tevhid inancı) Allah’ın insanları yarattığı fıtratla özdeş olarak zikredilir. Ancak fıtrat üzere dünyaya geliş, en fazla hakkı kabule yatkınlığı ifade eder. Kaldı ki insan fıtrat itibariyle Allah’a karşı sorumluluğunu idrake yatkın olduğu gibi, Şems 91/8. ayette belirtildiği üzere fısk ve fücura da yatkın bir varlıktır. Bu itibarla, insan olarak doğulmaz; aksine insan olma adayı olarak doğulur; bilahare iradî ve ihtiyari olarak ya insan olunur ya da olunmaz.

Gelinen bu noktada cevabı aranması gereken temel soru şudur: Onur ve şeref gerçek manasıyla hangi adrestedir? Öyle görünüyor ki, “insanoğlu peşinen eşref-i mahlûkattır” diye düşünenler, şeref ve onuru akıl sahibi olma, konuşma gibi istidat ve kabiliyetlere hamlediyor; hâlbuki Kur’an onur ve şeref hususunda iman ve salih amelin altını çiziyor. Kur’an’dan hareketle konuştuğumuzda şeref ve onurun asıl adresi Allah’a iman ve teslimiyettir. Kuşkusuz insan son derece gelişmiş istidatlara sahip bir varlıktır; ancak başlangıçta ahlâkî potansiyelinden dolayı insan olmaya adaydır. Erasmus’a izafe edilen, “İnsan doğulmaz, insan olunur” sözü doğru bir sözdür. İnsanın doğuştan kemal ufkuna yükselme istidadı vardır; ancak bu istidat bütün bir hayat boyunca kuvveden fiile çıkmayabilir. Bu takdirde insan olma durumundan söz edilemeyeceği gibi, insanlık onurundan da söz edilemez. Evet, Hz. Peygamber’in buyurduğu üzere her insan Allah’a teslimiyet fıtratıyla dünyaya gelir.

İnsanoğlunun yeryüzündeki diğer canlılardan çok daha fazla kabiliyet ve meziyetlere sahip olması onun bizatihi şerefli ve onurlu olduğu anlamına gelmez. Çünkü bu değerler ahlâkî çabayla elde edilir. Bu yüzden de vehbî değil, kesbîdir. İnsanoğlu bu değerlerin kesbine yönelik bir ahlâkî çaba sarf etmediği takdirde Allah katında süflileşir.

Ne var ki bütün bu ayrıcalıklar insanoğlunun ibtidaen şerefli ve onurlu olduğunu göstermekten ziyade, pek çoğu tarifsiz güzellikte, adeta rüya gibi sayısız lütuf ve nimete nail kılınmasından dolayı diğer bütün varlıklardan çok daha fazla Allah’a minnet ve şükür borcu olduğunun altını çizer. Bunun içindir ki İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1201) İsrâ 17/70. ayetteki “ve-lekâd kerremnâ benî âdem” ifadesinin hemen ardından, “Hâl böyle iken Âdemoğlu bunca lütuf ve ikramın şükrünü eda etmedi” cümlesini kaydetmiştir.[İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, V. 66] Hâsılı, Allah’ın insanoğluna sayısız lütufta bulunmasını ifade eden tekrîm ve tafdili tamamen ahlakî ve kesbî olan onur, izzet, şeref gibi kavramlarla karıştırmamak gerekir. Şayet onur ve şeref insanoğluna en başından, yaratılıştan verilmiş bir paye olsaydı, Kur’an’da münafıkların, “Hele bir Medine’ye dönelim, izzet ve itibar sahibi olan bizler, zelil ve hakir olan [şu muhacirler] zümresini oradan kovacağız” mealindeki sözlerine, “İzzet/itibar Allah’a, elçisine ve müminlere mahsustur.” diye karşılık verilmezdi. [Münâfikûn 63/8]

İsrâ 17/70. ayetteki tekrîm Âdemoğlunun işte bunun gibi sayısız lütuf ve nimete nail kılındığını ifade eder. Aynı ayette Âdemoğluna hoş ve güzel rızıklar lütfedildiği, böylece onun sair mahlûkatın pek çoğundan imtiyazlı kılındığı da belirtilir. Güzel rızıkla ilgili ifadede ne kastedildiğini anlamak için ekosistemdeki besin zincirine bakmak kâfidir. Bilindiği gibi bu zincirin en son halkasında genellikle insan yer alır. Sözgelimi, tavuk solucan yiyerek beslenir; ama insanoğlu iç kaldıran bir tarzda beslenen bu hayvanın hem etini hem de onun anne sütünden sonra insanın ihtiyacı olan tüm besin öğelerini muhtevi tek besin olduğu söylenen yumurtasını yiyerek beslenir. Söz konusu ayette, insanın diğer mahlûkatın çoğuna tafdil edildiğini bildiren ifade ise onun hem rızık konusunda imtiyazlı olmasına hem de yaratılıştan akıl ve irade sahibi kılınması, konuşma ve yazma yoluyla meramını ifade edebilmesi, doğruyu yanlıştan ayırt etme kabiliyetine sahip olması, son derece düzgün bir fizikî yapıya sahip bulunması ve bütün bunların yanında yeryüzündeki bütün varlıkların kendisine musahhar kılınması gibi hususlara işaret eder. [Ebü’l-Kâsım ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Beyrut 1977, II. 458]

Nitekim Taberî (ö. 310/923) de “ve-lekad kerremnâ benî âdem” ifadesini, “Diğer mahlûkatı insanoğlunun hizmetine sunduk” diye açıklamıştır. Şimdiki bilimsel verilere göre dünya üzerinde dokuz milyona yakın canlı bulunmakta ve bütün bu canlılar aslında bir tek canlının hayatını idamesi için yaşamaktadır. Sözgelimi, insanoğlu her nefes alış verişinde temiz havayı tüketmekte, ağaçlar ise solunum yoluyla ortaya çıkan karbondioksit gibi atık maddeleri oksijene çevirmek suretiyle insanın tükettiği havayı yeniden üretmektedir. Yüzyaşındaki bir kayın ağacı saatte kırk kişinin çıkardığı karbondioksiti yok etmekte, bir hektar kayın ormanı ise yılda altmış sekiz ton toz emmektedir.

Tekrîmin Kur’an’daki en genel ifadesi, göklerde ve yerde bulunan her şeyin insanoğluna musahhar kılınmasıdır. [Lokman 31/20; Câsiye 45/13]

Onur, şeref, izzet ve itibarın Allah tarafından insanoğluna peşinen lütfedilmiş bir paye olduğu yolundaki popüler dinî düşüncede çok önemli bir yer tutan Kur’an referanslarından biri, İsrâ 17/70. ayetteki “ve-lekad kerremnâ benî âdem” (Gerçek şu ki biz Âdemoğluna lütuf ve ikramda bulunduk) ifadesidir. Bu ifadedeki “kerremnâ” lafzı Kur’an meallerinin çoğunda şeref ve onura hamledilmiştir. Bazı klasik tefsirlerde ise bu ayet insanoğlunun meleklerden üstün olup olmadığı meselesiyle ilişkili olarak izah edilmiştir. [Fahreddîn er-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, Beyrut 2004, XXI. 13-14.] Hâlbuki bu ayetin anahtar kavramı olan tekrîm ne insanın doğuştan vehbî/verili olarak şerefli ve onurlu kılındığı, ne de insan ve melekten hangisinin daha üstün olduğu meselesi ile ilgilidir. Bilakis tekrîm, Âdemoğluna kusursuz ve eksiksiz lütufta/ikramda bulunulduğunu belirtir. [Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân, İstanbul 1986, s. 646.]

Altmış küsur ayetten çıkan sonuca göre Kur’an’da insan kelimesi nev-i beşere değil, Allah’a nankörlük eden kimselere atıfta bulunur, dolayısıyla kâfirden kinaye olarak kullanılır. Ne var ki bu gerçeğe rağmen herkes gibi biz de insan kelimesini olumlu bir anlam örgüsü içinde kullanmak durumundayız; çünkü “galat-ı meşhur lügat-ı fasihten evladır” fahvasınca “beşer onuru” tabirini kullanmak dilde işlerlik açısından pek anlamlı olmayacağından, bu yazıdaki meramımızı “insan” kelimesi üzerinden anlatmak zorundayız. Ancak Galilei’nin “Ben dünya dönmüyor desem bile dönüyor” sözündeki vurguya benzer şekilde, biz her ne kadar insan kelimesini olumlu anlamda kullanmak zorunda olsak da bu kelimenin Kur’an’daki anlam ve kullanımı kesinlikle olumsuzdur. Ayrıca kelimenin kökeni en azından Kur’an’da kullanıldığı şekliyle üns/ünsiyet değil, nisyan/insiyandır. Bunu teyit eden delillerinden biri, “Şu insan (el-insan) kendisini bir damla sudan/meniden meydana getirip şekillendirdiğimizi hiç düşünmez mi ki, şimdi kalkmış bize açıkça hasım kesiliyor. Kendisinin nasıl meydana getirildiğini unutup aklı sıra bize misal/ders veriyor; ‘Kim can verecek bu un ufak olmuş kemiklere?!’ diyor.” mealindeki Yâ-sîn 36/77-78. ayetlerdir. Öncelikle bu ayetlerde sözü edilen “el-insan”ın sahabe ve tâbiûn müfessirlerince Übey b. Halef, Ümeyye b. Halef, Âs b. Vâil, Abdullah b. Übey b. Selûl, Ebû Cehl b. Hişâm gibi müşriklerden birine atıfla izah edildiğini belirtmek, [Ebû Ca’fer et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, Beyrut 1999, X. 464; Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, Beyrut 1987, VII. 40-41; Kurtubî, el-Câmi’, XV. 39-40.]  ardından yetmiş sekizinci ayetteki “ve-nesiye halkah” (hilkatini unuttu) ifadesine dikkat çekmek gerekir. Çünkü bu ifade “el-insan”ın kendi hilkatini unutmasından, yani Allah’ın onu basit ve bayağı bir sıvıdan bütün uzuvları mükemmel bir beşer haline getirmesindeki sınırsız kudret ve sanata bakıp ibret almamasından, bundan dolayı da “Şu çürümüş kemikleri kim diriltecekmiş” deme aymazlığından söz etmektedir. Dikkat edilirse ilgili ayetlerde inkârcı kişinin ölümden sonra Allah tarafından diriltileceği gerçeğini reddetmesi kendisinin nasıl meydana getirildiğini unutmuş olmasıyla ilişkilendirilmiştir. Burada sözü edilen unutma (nisyan) her birimize arız olan masum unutkanlık değil, iradî ve ihtiyari bir nisyandır ki bu da kelimenin tam manasıyla isyan ve inkârcılıktır. İnsan kelimesinin bu anlamda bir nisyanla kökteş olduğunu gösteren bir diğer delil Tâ-hâ 20/115. ayetteki “ve-lekad ahidnâ ilâ âdeme min kablü fe-nesiye” ifadesidir. Bu ifade Allah’ın vakti zamanında Âdem’den emre itaat sözü aldığını ve fakat onun bu sözünü unuttuğunu bildirmekte, Tâ-hâ 20/121. ayetteki “ve-asâ âdemü rabbehû ve ğavâ” (Böylece Âdem rabbine isyan etmiş ve büyük bir yanlış yapmış oldu) ifadesi ise söz konusu nisyanın Allah’a itaatsizlik ve isyandan başka bir manaya gelmediğini gözler önüne sermektedir.
Gerçekte “ehsan-i takvîm” tabirinin geçtiği ayette verili bir şeref payesinden bahsedilmemekte, bilakis varoluş ve hayatın nihai amacını dünyaya ve dünyevî metalara endeksleyen, kâh maddi iktidar gücüne, kâh malına-mülküne güvenen, hep refah, sağlık ve afiyet içerisinde devran süreceğini vehmeden kimselere “Fani bedene kefen yaraşır” fahvasınca gelip geçicilik (fanilik) gerçeği hatırlatılmakta, dolayısıyla Kıyâme 75/26-30. ayetlerde de çarpıcı şekilde tasvir edildiği gibi, can boğaza gelip dayandığında, Allah’ın huzurundan başka bir adrese gitme imkânının bulunmadığı vurgulanmaktadır. Kısaca, “ehsan-i takvîm” tabiri hayatın baharı olan gençlik ve dinçlik çağına, “esfel-i sâfilîn” ise bazı ayetlerde “erzel-i umür” (ömrün en düşkün, en perişan çağı) diye nitelendirilen [Nahl 16/70; Hac 22/5.] ve gençliğin bütün zevklerini ölüm tehdidiyle yasak eden bir zorba gibi hüküm süren ihtiyarlık çağına karşılık gelmektedir. Asr suresinde ise inkârcı insanın sınırlı süreli zaman sermayesini büsbütün heder etmekle kendisini mukadder bir hüsrana sürüklediği, ancak iman edip imanlarına yaraşır şekilde davranan kimselerin bundan müstesna olduğu ifade edilmektedir.

Bahsi geçen ayetlerin tefsiri (te’vili değil!) budur. Unutmamak gerekir ki tefsir, ayetin nazil olduğu zaman ve zeminde kime ne söylediğini ortaya koymak, bunun için de mutlaka ilk muhatapların şahitliğine başvurmaktır. Te’vil ise nüzul vasatından sonraki dönemlerde ayetten farklı düzeylerde mana çıkarmaktır. Diğer bir deyişle, tefsir ilk ve aslî anlamı açıklama, te’vil ise yorumlamadır. Te’vilin sahihliği, tefsirin yani ilk ve aslî anlamla ilgili açıklamanın dikkate alınmasına bağlıdır. Tîn 95/4. ayetteki “ehsan-i takvîm” tabiriyle ilgili meşhur yoruma göre Allah insanoğlunu ibtidaen onurlu, şerefli bir varlık kılmıştır. İlk döneme ait izahlar (tefsir) açısından bakıldığında bu yorum isabetli değildir. Gerçi “ehsan-i takvîm” ve “esfel-i sâfilîn” tabirlerini içeren ayetler, tarihî bağlamdan sarf-ı nazar etmek kaydıyla, “Biz insanı en güzel şekilde meydana getirdik; sonra da onu yaratılış amacına aykırı amelleri sebebiyle en aşağı derekeye indirdik” şeklinde de izah edilebilir; ancak bu izah tarzında bile Allah’ın insanoğluna en başından onur ve şeref payesi vermesi söz konusu değildir.

Sahabe ve tâbiûn müfessirlerinden gelen nakiller bütün bu ayetlerde geçen “el-insan” kelimesinin medlulünün Bakara 2/30. ayette “halife” diye ifade edilen Âdemoğlu değil, bilakis Allah’ın ve elçisinin davetini inkârda direnen, kâfirliği kendine vazife bilen kimseler olduğunu söyler. Hatta bütün bir nev-i beşere delalet ettiği hususunda yaygın kabul bulunan Asr 103/1 ve Tîn 95/4. ayetlerdeki “el-insan” kelimeleri dahi nankör, münkir kimseye/kimselere işaret eder. İbn Abbas’a göre Asr 103/1. ayetteki “el-insan” kelimesinden maksat kâfir kimse(ler)dir. Dahhâk’ın İbn Abbas’tan nakline göre ise bu ayette bir grup müşrik kastedilmiştir. [Ebû Abdillah el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut 1988, XX. 123.] Kurtubî (ö. 671/1273) Tîn 95/4. ayetteki “el-insan” kelimesiyle ilgili olarak, “Allah el-insan kelimesiyle kâfiri kastetti” dedikten sonra burada hangi kâfire/müşriğe işaret edildiğiyle ilgili birkaç farklı görüş nakletmiştir. [Kurtubî, el-Câmi’, XX. 77.]

Beşer kelimesi açısından bu izah doğru olsa da insan kelimesinin özellikle Kur’an’daki anlam ve kullanımı açısından yanlıştır. Zira insan (el-insan) kelimesi Kur’an’da altmış küsur ayette geçer ve bu ayetlerin kahir ekseriyetinde dinî-ahlâkî açıdan olumsuz tutum ve davranışları ifade eden sıfatlarla birlikte zikredilir. Dahası, hemen hiçbir ayette “el-insan” kelimesi bir tek olumlu sıfatla birlikte anılmaz. Mesela İbrâhim 14/34. ayette insan zalûm keffâr (son derece zalim ve nankör), İsrâ 17/11. ayette acûl (son derece aceleci, tez canlı), İsrâ 17/67. ayette kefûr (son derece nankör), İsrâ 17/100. ayette katûr (son derece cimri), Kehf 18/54. ayette eksera şey’in cedel (polemik ve demagojiye pek meraklı), Ahzâb 33/72. ayette zalûm cehûl (son derece zalim ve cahil/nadan), Zuhruf 43/15. ayette kefûr (son derece nankör), Meâric 70/19. ayette helû’ (son derece huysuz, mızmız), Alak 96/6. ayette tâğî ve müstağnî (azgın ve müstağni), Âdiyât 100/6. ayette kenûd (çok nankör) sıfatlarıyla muttasıf olarak geçer. Diğer pek çok ayette ise “el-insan”ın dönekliğinden, hâli vakti yerinde olunca Allah’tan yüz çevirip şımardığından, başı dara düştüğünde ise dur durak bilmeksizin Allah’a el açıp yalvardığından, kimi zaman da alabildiğine karamsar ve kötümser bir tavır takındığından söz edilir. Yine bazı ayetlerde “el-insan”ın iyilik için dua eder gibi kötülük için dua ettiği, diğer bir deyişle kendisi için hayırlı olan şeyden ziyade şer istediği bildirilir. * Yûnus 10/12; Hûd 11/9; İsrâ 17/83; Zümer 39/8, 49, 51; Şûrâ 42/48; Fecr 89/15.

Bu sorularla ilgili izahata geçmeden önce insan kelimesinin dilimizdeki müspet anlam ve çağrışımı ile Kur’an’daki mana ve medlulü arasında çok ciddi bir fark bulunduğunu belirtmek ve bu vesileyle gündelik dildeki bir galat-ı meşhuru tashih etmek gerekir. Günümüz Türkçesinde insan kelimesi ve türevlerini içeren ifadeler genellikle sıcak anlamlar taşır. Buna karşılık beşer kelimesinin genel anlam ve kullanımı oldukça soğuktur. Mesela, insan evladı, insan adam, insanca, insancıl, insanlık, insaniyet, insaniyetli, insaniyet namına, insanlık görevi gibi kelimeler ve tabirlerin tümü güzel ahlak ve fazilete mukterin olarak vicdanlılık, merhametlilik, dürüstlük, efendilik, şereflilik, haysiyetlilik gibi değerler ve erdemleri ima eder. Beşer kelimesi ise insanın bu tür değerlerden bağımsız ham halini yahut kendine has fizyolojik ve biyolojik özellikleriyle müstakil bir canlı varlık olma niteliğini ifade eder. Şemseddin Sâmi (ö. 1904) Kâmûs-i Türkî’de şöyle der: “Beşeriyet ile insaniyet arasında çok fark vardır. Beşeriyet, insanın her türlü ahvâl-i tabiiyyesine, insâniyet ise yalnız fezâil ve kemâlât-ı rûhâniyyesine aittir. Mesela nisyan, havf, iştiha, şehvet gibi haller beşeriyet; kerem, sehavet, vefa-yı ahd, kanaat gibi haller ise insaniyet muktezasındandır.” *Şemseddîn Sâmî, Kâmûs-ı Türkî, Dersaadet 1317, s. 294.

İmdi, onur meselesini salt kendi zaviyemizden bakarak hak/hukuk bağlamında değerlendirmemek, bilakis bu meseleyi hakla ilgili olduğundan çok daha fazla nispette ahlak ve fazilet çerçevesinde empatik bir anlayışla mütalaa etmek gerektiğini özellikle belirterek asıl konuya geçebiliriz. Konumuz şudur: Şeref, haysiyet, itibar, izzet, saygınlık gibi kelimelerle de ifade edilen insan(lık) onuru mefhumu Kur’an açısından bakıldığında tam olarak neye karşılık gelir? Kur’an’daki beyanlara göre onur/şeref insana doğuştan bahşedilmiş bir paye midir yoksa bizzat insanın ahlâkî çabasıyla elde edilen bir değer midir? Özellikle Âdemoğlunun mükerrem kılındığını (İsrâ 17/70) ve insanın (el-insan) “ehsan-i takvîm” olarak şekillendirildiğini (Tîn 95/4) bildiren ayetler peşinen verili bir onur ve şereften mi söz etmektedir?
İnsanlık onuru, yaşadığımız dünyadaki diz boyu şer problemiyle çok yakından ilgisi bulunan ve genellikle temel insan haklarıyla ilgili ihlallere atıfla kullanılan bir kavramdır. Ancak her kim insanlık veya insan onurundan söz etse, onuru kendinde verili ve içkin bir değer gibi telakki etmekte, bu değerden yoksunluğu ise başkalarına ait bir ahlâkî maraz olarak görmektedir. Daha genel çerçevede iyilik ve güzelliği kendimizden bilmek, kötülük ve çirkinliği başkalarına mal etmek diye de ifade edilmesi mümkün olan bu tasavvur, biz müslümanların zihin dünyasında da maalesef kendine yer bulabilmektedir. Bir örnek vermek gerekirse, Kur’an ve Sünnet’te kesin olarak yasaklanan gıybet, iftira, sû-i zan gibi reziletlerin insan onurunu derinden yaraladığını hep söyleriz; ama bunu söylerken en azından hukukumuz bulunan insanlarla ilgili davranışlarımızdaki ahlakî hassasiyetimiz hakkında adamakıllı muhasebe yapma ihtiyacını pek hissetmeyiz. Kuşkusuz zaman zaman onur kırıcı, itibar zedeleyici davranışlarda bulunduğumuza kendi vicdanımız dahi şahitlik eder; ama çok kere de bu tür davranışlarımızı ibraya hazır savunma mekanizmalarımız devreye girer. Bu mekanizmalar sayesinde onur, bütün bileşenleriyle birlikte her daim bizde mahfuz kalır. Hâl böyle olunca onurdan, onurlu davranıştan yana kendimizden pek şüphe duymayız; aksine hep onurumuzun kırıldığından, haysiyet ve şerefimize tan olunduğundan, izzet-i nefsimize dokunulduğundan ve neticede hak ihlaline uğradığımızdan müşteki oluruz.

Vicdanı rahatsız eden ve aynı zamanda güçsüzleştiren unsurlara gelince, bunların başında masiyet (günah) yer alır. Günahlar ilk planda vicdanı rahatsız eder. Nitekim Hz. Peygamber, “Günah nedir?” sorusuna, “Vicdanı (nefs) rahatsız eden şey” (Tirmizî, “Zühd” 52) diye cevap vermiş; ayrıca fetvanın vicdandan istenmesi gerektiğini belirtmiştir (İbn Hanbel, el-Müsned, IV. 194). Günahların alışkanlığa dönüştürülmesiyle birlikte vicdanî rahatsızlık gitgide zayıflar ve sonunda vicdan hiçbir günaha tepki vermez hâle gelir. Vicdansızlığı yaratan hâl işte bu hâldir. Çünkü böyle bir halde vicdan artık ölmüş olur. Vicdanın ölmesi demek, bir bakıma ruhsal beynimizin, hatta en güvenilir ahlak hocamızın ölmesi demektir. Diğer bir deyişle, vicdansızlık, egomuzu ve duygularımızı kayırmak, dolayısıyla selim fıtrat gereği kendi kendimizi suçlama, sorgulama, kendi aleyhimize tanıklık etme ve yine gerektiğinde kendi kendimize savaş açıp ceza verme yetimizi ya da kısaca en başta kendimize karşı dürüst olma erdemimizi kaybetmektir. Haddizatında vicdansızlık dünyevî düzlemde daha fazla işe yarar. Zira bu sıfat bir bakıma ahlâkî değer açısından had-hudut tanımazlık demektir. Bu sıfatla muttasıf bir insanın salt dünyevî emellerine ulaşma, bu tür hedeflerini gerçekleştirme imkânları çoğalır. Ancak bu durumda vicdandan, dolayısıyla insandan geriye hemen hiçbir şey kalmaz. Çünkü vicdanını kaybeden insan hem vahşileşir hem de hayvanileşir. Gelinen bu nokta ise Kur’an’da ahlâkî sefilliğin zirvesi anlamında kullanılan “esfel-i sâfilîn” derekesinin ta kendisidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Vicdan her insanda vardır ve bundan dolayıdır ki neyin ahlâkî neyin gayri ahlâkî olduğu hususunda vicdan herkese aynı şeyi söyler. Ancak kimi insanlar vicdanın sözünü dinler, kimi insanlar dinlemez. Söz dinleyip dinlememek iradeye bağlıdır. Selim fıtratı bozulmuş olan insandaki irade vicdanının sesine pek kulak vermez; onun iyilik yolundaki tavsiyelerini dinlemez. Vicdan insanoğlunun selim fıtratını ifade etmesi hasebiyle özünde iyidir. Ancak bu iyilik mutlak değil görecelidir. Vicdanın iyi oluş keyfiyetini güçlendiren temel faktör Allah korkusudur. Bunun içindir ki Merhum M. Akif, “Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır; Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.” (M. Akif Ersoy, Safahat, Beşinci Kitap) demiştir.

Yeri gelmişken vicdanlılığın sevgi ve merhamet ile ilişkili olup olmadığı meselesine de kısaca değinmek gerekir. Sevgi, nesnesi müphem olarak kullanıldığında amorf (şekilsiz/biçimsiz) bir kavramdır. Çünkü sevginin nesnesi iyi de olabilir kötü de. Oysa vicdan hep iyinin yanında yer alır; kötünün karşısında ise sızlanır. Vicdan, sevgi ve merhamet temelli bir duygu olarak kabul edildiğinde özellikle ahlak, adalet ve hakkaniyet konusunda şaşmaz terazi olma özelliğini kaybeder. Çünkü insan kötü de olsa sevdiği şeyleri kayırır. Bu türden kayırmalara kimi zaman merhamet duygusu eşlik eder. Kaldı ki salt sevgi ve merhametten çok kere maraz doğar. O halde vicdanın temeli sevgi ve merhamet değil, adalet ve hakkaniyet duygusudur. Bunun içindir ki Allah Nisa 4/135. ayette şahitlikle ilgili olarak, “Ey Müminler! Bizzat kendinizin, ana babanızın veya akrabanızın aleyhine de olsa, bütün gücünüz ve samimiyetinizle adaleti gerçekleştirin, hep haktan ve hakkaniyetten yana olun. Allah için şahitlik eden kimseler olun. Şahitlik konusunda insanların zengin veya fakir olmasına bakarak adalet ve hakkaniyetten sapmayın. [Yani zenginin gözüne girmek yahut yoksula merhamet etmek uğruna hak ve hakikati söylemekten kaçınmayın]. Zira Allah zenginin de fakirin de durumunu sizden çok daha iyi bilmektedir. Şu hâlde, sakın arzu ve isteklerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer şahit olarak gerçeği çarpıtırsanız veya şahitlikten büsbütün kaçınırsanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır!” buyurmakla sevgi ve merhamet duygusuna değil, vicdanın buyruğuna uyulması gerektiğine işaret etmiştir. Bu ayetten hareketle denebilir ki adalet duygusu sevgiden mutlak surette üstündür. Zira adalet duygusunu sevk ve idare eden güç sevgi değil vicdandır. Ancak vicdanın son kertesi adalet duygusu değildir. Bunun da ötesinde sorumluluk duygusu vardır. İnsanın Allah’a karşı sorumluluklarını hatırlatan ve bu konuda insanı salih amele yönlendiren unsur ise vicdandan öte gerçek manada imandır.

Bütün bu izahlar da teyit etmektedir ki nefs-i levvâme, vicdanlılık ya da vicdan sahibi olmanın Kur’an’daki en uygun kavramsal karşılığıdır. Diğer taraftan, vicdanlılığın en temel tezahürlerinden biri nedamet duygusudur. Bu duygu genellikle “keşke”lerle başlar ve “keşke”lerle devam eder. Eğer bu “keşkeler”, hata ve günahtan avdet etmeyi mümkün kılan bir nedamete dönüşmezse hiçbir anlam içermez. Anlamlı ya da yanlıştan dönmeyi mucip bir nedamet duygusuyla mezcolmuş tüm “keşkeler” ise Kur’an’da tövbe (tevbe) kavramıyla ifade edilir. Tövbe, işlenen suçtan dolayı pişmanlık duymak ve bu duyguyla Allah’ın huzurunda “Ben yanlış yaptım” diye itirafta bulunmaktır. Buradaki itirafçı ise vicdandır.

Nitekim tâbiûn neslinin ünlü müfessiri Mücâhid, Kıyâme 75/2. ayette Allah’ın yeminine konu olan nefs-i levvâmenin bir medh sıfatı olduğunu, zira burada ifa fırsatını elden kaçırdığı iyiliklerden dolayı pişmanlık duyup kendini kınayan, işlediği günahlar yüzünden nefsini ayıplayan, iyilik adına yaptıklarından dolayı da kendi nefsini şımartmayan bir insanın, yani gerçek manada bir müminin nefsinden söz edildiğini belirtmiştir (Bkz. Mâverdî, en-Nüket ve’l-Uyûn, VI. 151). Aynı şekilde Hasen el-Basrî de nefs-i levvâme hakkında, “Bu gerçek müminin nefsidir; zira gerçek mümin her daim kendi nefsini kınar. ‘Bu sözümle neyi kastettim?’, ‘İçimden geçen bu duygu ve düşünceyle neyi murat ettim?’ diye kendi kendini sorgular ve yine iyilik namına yapamadıklarından ötürü de nefsini paylar.” demiştir (Bkz. Hevvârî, Tefsîru Kitâbillâhi’l-Azîz, IV. 440). Seyyid Kutub bu konuda en doyurucu yorumun Hasen el-Basrî’ye ait olduğunu söyledikten sonra şunları eklemiştir: “İşte Allah katında üstün ve değerli olan nefis, bu özünü eleştiren, uyanık, çekingen, sakıngan, iç konuşmalarla kendini denetleyen, hesaba çeken, çevresini gözetleyen, arzularının iç yüzünü belirlemeye özen gösteren, kendi kendini aldatmaktan kaçınan nefistir” (Bkz. Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân, X. 285).

Vicdanlılık ya da vicdan sahibi olmayı en iyi anlatan şey, iç sızısı ve azap olsa gerektir. Nitekim günlük dilde sıkça kullanılan, “vicdanı sızlamak”, “vicdan azabı çekmek” gibi deyimler de vicdanlılığın mahiyetini anlamada sızı ve azabın başat rol oynadığını gösterir. Burada sözü edilen sızı ve azap, haksızlık ve adaletsizlik gibi bir ahlâkî bir suç işlendiği anda başlar ve keşkelerle devam eder. Böyle bir durumda vicdan insana suçlu olduğunu tam anlamıyla ikrar ettirir ve bu aşamadan itibaren insan ne kendi vicdanının hâkimliğinden ne de kendi hakkında verdiği acımasız hükümden kurtulabilir. Bu noktada Tevbe 9/118. ayeti hatırlatmak gerekir. Bu ayette Tebük seferine katılmayan ve affedildiklerine ilişkin hüküm geciktirilen üç kişiden söz edilir. Ka’b b. Mâlik, Hilal b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebî’den oluşan bu üç kişi, ilgili ayetten anlaşıldığına göre, vicdanlarının sesini dinlediklerinde dünya onca genişliğine rağmen başlarına dar gelmiş, derin nedamet duygusu kendilerini tazib etmiştir (ve-dâkat aleyhim enfüsühüm). Bu ayette geçen nefs kavramının vicdana karşılık geldiği söylenebilir. Buna mukabil, “Nefs hep kötülüğü telkin eder” (Yûsuf 12/53) mealindeki ayet hatırlatılabilir ve dolayısıyla vicdan gibi temiz bir şuur ile nefs arasında doğrudan bir ilişki kurmanın isabetsiz olduğu ileri sürülebilir. Ancak nefsin hep kötülüğü telkin ettiğini bildiren ayet, genellikle sanıldığının aksine, genel geçer anlamda “nefs”e değil, “Ben [bütün bunlara rağmen] kendimi temize çıkarmıyorum.” (Yûsuf 12/53) sözünden de anlaşılacağı üzere, Hz. Yûsuf’un veya Züleyha’nın kendi nefsiyle ilgili hükmüne işaret eder. Nitekim mutasavvıflar da Kur’an’daki kullanımlarından hareketle nefs kavramını emmâre, levvâme, mutmainne, mülheme, râdiye, mardiyye, kâmile gibi farklı kategorilere ayırmışlardır. Hep doğrunun, haklının ve adil olanın tarafında yer aldığı, yanlışlık ve haksızlık karşısında ise sızlayıp insanı tazib ettiği dikkate alındığında, vicdanlı olmanın belki de tam olarak nefs-i levvâme kavramıyla ifade edilebileceği söylenebilir. Zira nefs-i levvâmenin en temel özelliği, kahr-ı nedamet, yani işlenen suçlardan duyulan pişmanlığın insanı ezmesidir.

Akıl özellikle Batı’daki Aydınlanma tecrübesinden bu yana İslam dünyasında da pek çok Müslüman aydın için doğru ve yanlışın ne olduğunu gösteren yegâne ölçüt olarak baş tacıdır. Evet, akıl neyin ne olduğunu bilir, kavrar; fakat kalp ve gönülle ahenkli bir işbirliğine yanaşmadığında yanlış istikametlere yönelir. Aklın mürebbisi vicdandır. Vicdanın mahalli ise Kur’an’da sadr, fuâd, lüb, nühâ gibi kavramlarla ifade edilen ya da kısaca ilâhî bir cevher olan kalp ve gönüldür. Ancak vicdanın mahallinin akıldan öte kalp ve gönül olması, onun sulu gözlü bir duygusallık, öfke ve başkaldırı nedir bilmeyen katıksız bir uysallık gibi görülmesini gerektirmez. Bilakis vicdan, haksızlık karşısında herkesi ve pek tabii ki kendini de adamakıllı sorgulayan, bu sorgulamasında “ama”, “fakat” diye başlayan hiçbir mazeret kaydı koymayan, hiçbir çifte standarda yaslanmayan bir güçtür. Dahası vicdan, kütlesi olmayan ama etkisi dışımızdaki bütün otoritelerin yaptırımından çok daha yoğun bir güçtür. Ayrıca vicdanın algısında “Ben” ve “Öteki” gibi kategorik bir ayırıma yer yoktur. Çünkü vicdan, başkasını kendisiyle özdeş görür; dahası başkasını anlamaya, onun duygusunu paylaşmaya, acısını kendi acısı gibi yaşamaya çalışır. Yine vicdan, hep haklının, mağdurun, mazlumun yanında yer alır. Bu yüzden en temel bileşeni genellikle zulüm ve adaletsizlik olan dünyevi iktidar ve güç odaklarıyla vicdan arasında hep büyük bir mesafe, asla sona ermeyen bir çatışma bulunur.

Gelinen bu noktada akla çok kötü bir rol biçtiğimiz düşünülebilir ve “Allah Kur’an’da akletmeye onca atıfta bulunmuşken akla böyle bir rol biçilmesi son derece isabetsizdir” denebilir. Ancak bize göre isabetsiz olan, böyle denilmesidir. Çünkü Kur’an’da geçen akıl (akletmek), salt akıl değil vicdanın ya da selim fıtratın sesine kulak veren akıldır. Eğer aksi olsaydı, yukarıda anılan ayetlerden akıl yürütmede pek mahir olduğu(!) anlaşılan Velîd b. Muğîre, ilk hitap çevresindeki müşriklerin değil müminlerin önde gelen şahsiyetlerinden biri olurdu. Ne var ki öyle olmadı. Çünkü söz konusu şahıs, doğrunun ne olduğu konusunda ölçüt olarak vicdanı değil, nefsanî arzularınca ayartılan aklı esas almıştı. Nitekim İblis de Velîd b. Muğîre ile benzer bir tecrübeyi yaşamıştı. Zira İblis, tıpkı Mekkeli müşrikler gibi Allah’ın ilahlığını kabul etmiş, ancak O’nun secde emri karşısında -deyim yerindeyse- vicdanının sesini dinlemek yerine egosunu tek efendi sayan aklının buyruğuna uyarak kendini isyan ve küfre götüren bir kıyas üretmişti (Bkz. Sâd 38/71-76).

Öte yandan, vicdan insanın bozulmamış tabiatından süzülüp gelen ahlâkî bir şuur olduğu için hak, hakkaniyet ve adaletin ne olduğunu düşünme, akıl yürütme gibi yollarla değil doğrudan bilir. Oysa akıl hep birtakım kıyaslar ve mantıksal önermeler üretir. Vicdan ile akıl arasındaki farkı anlama noktasında Müddessir 74/18-25. ayetlerdeki içerik öğretici olabilir. Rivayetlerden öğrendiğimize göre bu ayetler Mekkeli müşriklerin önde gelen figürlerinden biri olan Velîd b. Muğîre hakkında nazil olmuştur. Bu şahıs önyargısız ve hesapsız bir duyguyla Kur’an mesajına kulak verince, vicdanının sesi, “Bu ne bir şair ne de kâhin sözüdür” der. Ancak bu arada aklı biraz da çevre baskısıyla vicdanının sesine karşı çıkar ve ardından zihninde kıyas ve mantık kurgusuna dayalı bir düşünme süreci başlar (Bkz. Taberî, Câmiu’l-Beyân, XII. 309). Bu süreç surenin 18. ayette innehû fekkera ve kaddera diye ifade edilir. Sonuçta söz konusu şahsın aklı vicdanına galip gelir ve bu durum bir sonraki ayette Allah tarafından, “Hay kahrolası, ne [berbat] düşünce üretti, ne kötü akıl yürüttü” diye değerlendirilir.

Vicdan insanın en mümtaz yanı, en ince tarafıdır. İnsandaki bu incelik selim fıtratla ilgilidir. Denilebilir ki vicdan selim fıtratın şuur halindeki bir tezahürüdür. İçsel bir ahlâkî şuur olarak vicdan her zaman hak, adalet ve hakkaniyetten yanadır. Bu bakımdan vicdan insanın belki de en güvenilir ahlak hocasıdır. Çünkü o gerek bireysel gerek toplumsal tutum ve davranışları ahlâkî açıdan hiçbir kayırmada bulunmadan ve hiçbir çifte standarda yaslanmadan değerlendirir. İnsan ahlâkî değerleri ihlal ettiği zaman, içinde kendi “ben”ine hâkim olabilecek güçlü bir “ben”in baskısına maruz kalır. İşte bu baskı mercii vicdandır. O herhangi bir şey hakkında “Evet” ya da “Hayır” dediğinde aklın aksi yönde bir şey söylemesi mümkün değildir. Gerçi akıl bazen nefsin, şeytanî arzu ve isteklerin lehinde iş görebilir. Dahası akıl, şeytanî his ve dürtülerle pekâlâ ayartılabilir ve böyle bir durumda tabir caizse gemi azıya alıp anarşist bir hüviyete bürünebilir. Ama vicdan asla! Bu yüzden denebilir ki vicdan akıldan mutlak surette daha temiz, daha masum ve daha dürüsttür. Vicdan, akıl ve duyu arasında bir sıralama söz konusu olduğunda üstünlük kesinlikle vicdana aittir. İkinci sırada akıl, son sırada ise duyular yer alır. Üstünlüğün her daim vicdanda kalması onun selim fıtrattan ve aynı zamanda dinî-ahlâkî değerlerlerden besleniyor olmasındandır. İşte bu mutlak üstünlüğü sebebiyledir ki vicdan akılla çatıştığında, aklın talimatıyla hareket etmek caiz değildir. Çünkü bu tarz bir hareket selim fıtratı bozmak anlamına gelir. İnsanın işlediği bir ahlâkî suç karşısında vicdanın tazibi başladığında, aklın bu azabı dindirmeye yönelik mazeret üretiminin hiçbir şekilde kâr etmemesi de bu gerçeğin bir göstergesidir.

Hatırla ki, gözlerin ölüme bakıyor, gözlerin bir cesedi alacakaranlığa taşıyor.
Hatırla o zamanı ki, sen boz topraklar altında, derin unutuşlarda eriyorsun.
En son kaleminin karanlık izi kalıyor soğuk sayfalarda.
Ve sözlerin kırık dökük hatıralara dönüşüyor
Solgun bir gül gibi, elden ele dudaktan dudağa dolaşıyor.
Hatırla, hatırla ki sen sözleri genç kalpleri taze asklara taşıyan ölü bir sairsin Hatırla ki, sen masum ve sonsuz bakışlı gözlerin kapı aralarında beklediği bir babasın.
Baba çığlıklarını sana eriştiremiyor oğlun, Elinin sıcağı özlenen sevgilisin sen .
Hatırla, hatırla ki iki rakam arasında çizilmiş eğreti bir çizgiye indirgenmişsin.
Mezar taşın unutuldu, ve hatta mezar taşın bile, seni unuttu diye ve hep başkaları var dışarıda,
Hep yabancılar geziyor yıkık mezar taşları arasında Kimsenin tanıdığı değilsin artık, kimsenin özlediği değilsin
Kimsenin beklediği değilsin, kimsenin ardı sıra gözyaşı döktüğü değilsin, kimsenin ölüsü de değilsin.
Tıpkı şimdi olduğu gibi oysa sen ve son ne kadarda uzak görünüyordunuz birbirinize .
Ey Rabbim senden bir teşehhüd miktarı ömür, bir lailahe ill ALLAH miktarı ölüm istiyorum senden.

Hatırla ki, yarınki gün seni taze bir toprak yığınının altında bulacak.
Bir gün saatinin akrebi senin uzanamadığın anlara doğru dönecek.
Sen olmayacaksın, ve kolundaki saat sensiz zamanları tırmanıyor olacak
Sulamayı unuttuğun çiçeğin bile, senden sonra solacak.
Yüzüne gün ışığı vurmayacak Hayatının ebedi rengini, dar ve sessiz bir boşlukta bulacaksın.
Ya küle dönecek, ya güle dönüşeceksin
Yarınsız ve sonsuz bir günün yanağında incecik bir gamze olup kristalleşeceksin
Yüzün solacak, ellerin, hiç bir yere varmayacak, parmakların, hiç bir şey göstermeyecek
Ve ayaklarının altında, hep boşluk kalacak.
Unutma ki simdi toprak ayağının altından çekiliyor,
Yürüdükçe, ince bir hesap çizgisine çekiliyorsun.
Unutma ki elinle ölüme dokunuyorsun.
Elinle ölümü dokuyorsun.

Varlığın, incecik dudaklarda bir kuru söze dönüşecek,
O dudaklardan insan sıcağını tadamayacaksın mesela Hatıran bir tastan ve hüzün renkli bir topraktan ibaret kalacak.
Kahkahalar seni yalnız bırakacak Mutluluklar seni hesaba katmadan tamam olacak .
Sana arkalarını dönecekler.
Dönüp yüzüne bakmayacaklar, senin kokun uzakların kokusu olacak Tenin toprağın soğuğunu tadacak.
Ve gelecek ölüm.
Gözleri, gözlerin olacak!

Tenimizi tanıdıklarımıza yabancı kılıyor, yaşarken ölümü anmıyoruz o yüzden
Yasarken ölümle aramıza sahte uzaklar koyuyoruz unutulmak korkusu bu
En çok unutulacağımızı unutuyoruz ve ve herkesin unuttuğu anlarda
Hatırlanmaya değer olmadığımız zamanlarda hatırımızı tek sayanın yaradanımız olduğunu
Çabucak unutuyoruz.
Sen ki hiç unutmadın ve hiç unutmazsın bizi, bize senin zikrini unutturma Rabbim.
Hatırla ki, toprak ayağının altından çekiliyor ellerin son defa dokunuyor güle ve güne
Gözlerinin karası son kareyi alıyor ışıktan ve karanlığa hazırlanıyorsun.
Gözkapaklarının kapanışı, seni bir dağın ardına götürecek.
Unutmaya ve unutulmaya hazırlanıyorsun.

Unutmak ne dipsiz bir şeydir ki, unutanlara unuttuklarını bile unutturuyor.
Unutulmak ne acı bir şeydir ki, unutulanın unutuluşuna ağlayışını kimse hatırlamıyor.
Unutuştan çıkarıldık her birimiz, yüzümüz gün yüzüne değeli, tenimiz güneşe erişeli beri,
Unutulmaktan alindik unutmaktan sakındık,
Hatırı sayılır olduk, ne var ki,
Unutmak yaşamak kadar elimizin altında, ve unutulmak ölüm kadar yanı başımızda.
Ölüm bizi geldiğimiz yere, nisyana götürüyor tekrar
Ölüm unutuşlara gömüyor yüzümüzü…..

Öyleyse iyi bir plan-program yapmalı, Allah’a doğru giden yolda yürümeye başlamalı, mutlaka şüpheli isteklerden sakınılmalı ve âlimlere danışarak ilah-i bir genç olma istikametinde şu özellikleri kendimizde toplamalıyız.

İlah-i genç; öncelikle kendisini tüm ilim silahlarıyla kuşandırmalıdır. Elde ettiği ilmî seviyenin yeterli olduğu kanaatine varmamalı, ilim yolunda hırslı, açgözlü ve son derece gayretli olmalıdır. İlim adamının bu psikolojik özelliği, hadiste işadamının psikolojik özelliğiyle karşılaştırılarak anlatılmakta, adeta ilmî doyumsuzluk tavsiye edilmektedir: “İki açgözlü kişi vardır ki doymaz: Biri ilim taleb eden… diğeri de mal ve servet talep eden.”

İlah-i gencin ikinci önemli özelliği de takvadır. O kendisini günahlardan uzak tutar, sürekli Allah’ın rızasını kazanmak için çalışır, rıza-i ilahiye yakın ve şeytandan uzak olur. Onun tek bir hedefi vardır, Allah’a daha iyi bir kul olabilmek, bunun içinde tüm haramlardan sakınır ve tüm vacipleri de en güzel şekilde yerine getirir.

İlah-i genç; inanan, güvenen, emin bir geleceğe namzet olan, çevresine emniyet vaad eden ve iç içe farklılıkları bulunan özel konumlu bir abide insandır. O, bütün bir ömür boyu her işini Allah tarafından görülüyor olma dikkatine bağlar.

İlah-i genç; sükûtu fikir, konuşması zikir, zahir ve batın hasseleriyle hep O’na kilitli, melekler kadar teveccühü derin-duru, yaptığı ve yapacağı işlerin gerektirdiği ihlâsın da farkında kusursuz bir basiret insanıdır. Kısacık ömründe ebedi ahiret için azık toplamaya çalışır, kendisine Rabbi tarafından bahşedilen nimetlerin en küçüğünü dahi zayi etmez, dünya ve ahiret adına bir şey vaad etmeyen boş şeylerle uğraşmaz.

İlahi genç; nefsiyle sürekli cihat halindedir, ruhunda bulunan kötü sıfatları temizleme ve yerine güzel sıfatları yerleştirme cihadında; öyleki melekler onu semadan izledikçe bir kez daha yüce Allah’a “Biz senin öğrettiğinden başka bilmeyiz”  derler.

İlah-i genç; herkesi ve her şeyi O’ndan dolayı sever, her zaman sevgi soluklar ve çevresinde sevgiden bir atmosfer oluşturur. Koşar ağlamaları dindirir, figanları keser, ızdıraplara panzehirler çalar ve gülmeye çevirir üzgün yüzleri. O kendine, başkaları için bir şey ifade etme durumuna göre değer verir ve onun nazarında “ben” değil her zaman “biz” söz konusudur.

İlah-i genç uyanıktır, çabuk kandırılmaz, siyasetle ilgilenir ve Müslümanların sorunlarını kendisine dert edinerek, çözüm için çabalar. Bu genç adam; maneviyatın doruklarındadır, Allah’ın sevgisi ve aşkına ulaşmak için en büyük eğlencesi Rabbiyle münacattır. Geceleri herkes uyuduğu zaman o uyanır ve aşkının ispatı olan gözyaşlarıyla sevdiğiyle konuşur. Çünkü yüce Allah’ın Hz. Musa’ya buyurmuş olduğu bu hadisi kutsiyi iyice kavramıştır: “Ey Musa! Beni sevdiğini söyleyen ve sonra sabahlara kadar uyuyan ne kadarda yalancıdır, seven sevdiğiyle olup onunla konuşmak istemez mi?”

İlah-i genç; bir ayağı kabirde yaşlı bir insan edasıyla sürekli ölümü ve ölüm ötesini düşünen, âhiretine azık tedarik etmek için çalışıp didinen, gençlik heveslerine esir olmayan ve gaflette boğulmayan gençtir.

Bu bilince varmak bir gencin ilah-i olma yolunda atacağı en büyük ve en önemli adımdır. Madem bir kere yaşayacağız bu dünyada; bir kere doğduk ve bir kere öleceğiz, o halde tam on ikiden vurmalıyız bu hayatın semeresini. Boşa giden hiçbir dakikamız, hatta saniyemiz olmamalı. Değersiz heveslerle kendimizi tüketmemeliyiz, hele beş kuruş etmez şeylere, elli yıllık bir ömrü hiç mi hiç feda etmemeliyiz. “Ya leyteni kuntu turaba / Keşke toprak olsaydım!” denilmeden, bir an önce kurtulmalıyız bu gaflet uykusundan, hidayete doğru kendimizi yormalıyız.

Yeni yetişen temiz fıtratlı gençlerimiz, Batı kültürünün etkisi altında kalarak fıtratlarından yüz çevirmekte, koca bir ömrü bir kuru sevda uğruna heba etmekte ve anlamamakta. Oysa ne olurdu biraz kendine gelseydi ve oturup yüreğinin sesini dinleseydi, yüreğini kendisine arş edinmiş Rabbiyle dertleşseydi ve keşke şöyle bir düşünseydi: “Ben de bir insanım, eninde sonunda herkes gibi ben de öleceğim; geçen gün dedem, sonra babam, bugün yahut yarın ben de öleceğim, demek ki bu boş ve geçici dünya için, geçici zevkler uğruna ebedi yaşamımı mahvetmemeliyim. Gelen gidiyor ve herkes kendine göre bir gaye için harcıyor hayat sermayesini. Kimi bir ev için bir ömür didinmekte, kimi bir kadın aşkına kendisini paralamakta, bazısı bir emeklilik hülyasında, bazısı parasına para katma tutkusunda, başkaları da yalan bir şöhret yolunda harcayıp gidiyor ömrünü… evet, sadece insana bir kez verilen bu ömrü haktan ve hakikatten uzak heder ediyor. Demek ki ben hiçbir zaman yok olmayacak için varım ve öldükten sonra O’na ulaşamamanın acısıyla yanacağım.”

Ölüm, bizim zihinlerimizde bir yıkılıştır, bir dağılıştır; tıpkı korkunç bir deprem gibi, her şeyi yerle bir eden tufan gibi. Tabiî ilk etapta hayale gelen görüntüler bunlar. Fakat aslında bir kuruluştur o, kusursuz bir kuruluşun ilk merhalesi. Yani fani dünya malzemelerinden, baki bir âlem inşa etmek. Ne muhteşem, ne mükemmel bir icraat! Zira ölüm zorluklar ve acılar diyarından mutluluk diyarına geçiştir; kıyamette adı üstünde yeniden dirilme, ayağa kalkma, kurulma, bina edilme demek.

İşte bu esnada namaz nasıl uyanacağını ve nasıl çok bağlandığın bu dünyadan kopacağını öğretiyor. Aynı şekilde oruç da bu gücü insana vermektedir. İnsanın erken uyanmasını sağlayan/gafletten kurtaran bu iki etkenin aksine insanın daha derin uykuya dalmasını sağlayan/gaflete salan etkende; dünyevi arzu ve isteklerdir. Namazıyla sürekli Allah sevgisini kalbinde oluşturan, ölümle ona kavuşmayı ister, oruçla dünyanın ne kadar acılarla dolu bir yer olduğunu anlayan kul sonsuz mutluluk ülkesine göç etmek ister, velhasıl mümin kul dünyada bir göz açıp kapayıncaya kadar dahi yaşamak istemez. Ölümün alnından öper ve şöyle der: “Sen ne mübarek arkadaş ve refakatçisin, gel sarıl bana. Varsın, başkaları sana dikenli nazarıyla baksın, sen gülün ta kendisisin. Bakma sana ‘soğuk yüz’ dediklerine; sen bizim için, müjde çiçekleriyle kar gibi beyaz ve berraksın. Onlar sana ‘çukur’ derler, ‘dehliz’ derler; fakat biz, ‘ebedî saadet saraylarına açılan koridorsun’ deriz. ‘Ayıran’ da derler sana; fakat sen, aslında beni Resulüme, masum imamlarıma, şehitlere, salihlere,ebedî âlemlere intikal etmiş binlerce ahbaba, dost ve yârana kavuşturansın. Her şeyden önemlisi sen beni Rabbime kavuşturan Buraksın, Cemalullaha yaklaştıransın… Evet, ölüm, ayıransın ama acılarla dolu, sıkıntılı ve ayrılık hasreti yüklü şu dünyadan, saadetler diyarına intikal ettirensin ve sen, bir son değil, sonun sonusun; sonsuzluğa eş ve baş olabilecek son bir sonsun. Son ile sonsuzluğu dudak dudağa getiren bir ufuk ve Cemale açtığın gözlere çekilen bir sürmesin..”

“Madem öleceğim ve öldükten sonra da hesaba çekileceğim; öyleyse, şu fani dünyanın elemli lezzetlerine kapılıp, günah işlemenin ne manası var!” düşüncesi içinde ölüm, bir yönüyle vazgeçirici, bir yönüyle de harekete geçirici etkiye sahiptir. Lakin manevî damarlarımız, antikorların hiç faydası olamayacak ölçüde günahlarla, dünyanın haram lezzetleri olan mikroplarla dolmuşsa, o zaman ne ölüm, ne de ölüp gidenler ruhta hiç bir şey uyandırmayacak ve yakınlarımızın birer birer göçüp gidişi, bizde sadece bir kaç günlük geçici üzüntü yaratacaktır. Sonra da, “Canım, ölenle ölünmez ki!” şeklindeki adet haline gelmiş teselli ve temennilerle bütün göz ve gönüller yeniden gaflete gömülüp gidecektir.

Bizi uyandıracak ve Allah’a yani mutlak kemale doğru harekete geçirecek olan, ölümü düşünmektir. Ölüm düşüncesi, insanın manevî damarlarında meydana gelebilecek ülfet ve vesveseyle birlikte, şeytanın süslü gösterdiği günah virüsünün ve benzeri mikropların en azından tesirlerini ve zararlarını giderecek bir antikor gibidir.

Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak da ölümü unutturur. “Yaşım ne ki, daha gencim! Emsallerime göre fena da sayılmam! Malım mülküm var; gelirim yerinde; eşim, dostum ve çevrem, makamım, mesleğim. Bunu yüce Allah Yahudileri muhatap kılarak bizlere şöyle bildiriyor: “Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Her biri de arzular ki, bin sene yaşasın.” (Bakara–96) Yahudilerin en belirgin özelliği, ölümden çok korkmalarıdır, zira çok yaşamak isterler. Dünyada uzun yıllar yaşamayı arzulamak Kuran kültüründe beğenilmeyen, kötü özelliklerden biridir. Dünyada çok yaşamak önemli değil önemli olan nasıl yaşamaktır. Sınava girdiğimizde soruları on dakikada yahut altmış dakikada yapmanın hiçbir farkı olmadığı gibi.

Genelde insan pek ölümü istemez, hatta ölümün adı geldiğinde “konuyu değiştir” der, insan ölümü istemez, zira arzularıyla dünyaya bağlanmıştır, bu kadar çok sevdiği dünya ve mafihadan nasıl vazgeçsin, nasılda bırakıp ukbaya hicret etsin. Gerçek hayatı için ne gönderdi ki şimdi de bu yolculuğa çıkmak istesin. Niçin “konuyu değiştir” der ve hatırlamak istemez ölümü? Nefsin hoşuna giden pek çok haram lezzetleri acılaştırarak ağzın tadını kaçırdığı, keyfi bozduğu, dünyaya bakan yönüyle kalbi daralttığı ve düşünceyi buğulandırarak süslü, toz-pembe dünyaları kararttığı içindir ki, ölüm hatırlanmak istenmez.

Ölüm bir yokluk (!). Öyle zannediyor inançsızlar ve korkuyorlar. Oysa ölüm kadar yeniden diriliş de sabit bir gerçek. Eşyanın perde önüne ‘inançsız’ bir bakış açısıyla bakınca çok şey gibi kıyamet saati de korkunç. Bilinmeyene karşı duyulan dehşet gibi.

Bazıları yaşam da acı çektikleri için ölümü ister, ölümü yokluk bildikleri için; ölüm varlık âleminden, yani acılar diyarından tamamen kopup yokluk âleminde huzura kavuşmaktır… ya ölüm sonrası yokluk değil de daha sonsuz, daha büyük ve daha elemli bir yaşam varsa?! Çocukluğumdan beri, bunların halini hep merak etmişimdir, bir ateistin duasını merak ettiğim gibi… ne kadar korkunç ve aynı zaman da gülünç, insanın inanmadığı bir yere yolcu olması.

Bazıları az yaşar bazıları çok. Uzun bir ömür veya kısa, ama bitiyor! Ne zaman, kaç yaşında ölüm düşünülmeye başlanılır bilmiyorum, lakin düşünülür, insan kaçmak istese de kaçamaz, bazen gelir akla. Bazense arzulanır, ölümün tadını, yüzünü bilmeden insan ona kavuşmak ister. Peki, ölüm neden istenilir? Bazıları sevgiliye kavuşmak, ebedi olmak için can atar ölüme, yaşam onlar için ayrılık diyarıdır oysa ölüm sevgilileri birleştiren en kısa ve en güzel yol.

Hiç bilmeyiz ve hiç düşünmeyiz ölümü, şu tabiatta ki mevcudatın halinden, her gece bize gelen uykudan bir türlü nasihat almayız ve insan nadiren yaşar, nadiren yaşadığını da nadiren bilir. Acaba ölüm de nadiren yaşanılır mı? İnsan yaşamında bazen ölüp sonra yine yaşar mı? Bilmem, ama ölümün kesin yaşanılacağı malumumuzdur. Ölümün bir kenarı var, bir ucu bucağı, bir sesi, soğukluğu, başı sonu, artısı eksisi ve ölümün bir nuru var yahut zulmeti… tanıdığım bazıları öldüğünde yüzleri nurlandı, yüzlerinde ki acı ve yaşlılık izleri gitti, yerini düğün arifesindeki gelinlerin temiz tebessümü aldı…

Diğer yandan, sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem, şöyle buyurmuşlardır:

“Sadece şu iki kişiye gıbta edilir: Biri, Allah’ın kendisine Kur’an verdiği ve gece gündüz onunla meşgul olan kimse, diğeri Allah’ın kendisine mal verdiği ve bu malı gece gündüz O’nun yolunda harcayan kimse.” (Buhârî, Tevhid, 45)

Buradan anlaşılıyor ki para, mal ve mülk insanlar için fitne olabileceği gibi, cennete girme sebebi de olabilir. Zaten, zenginliğini ihtiyaç sahipleriyle bölüşmeyi bilen kişi, iç huzûruna, sevmenin ve sevilmenin tatlı sevincine erişir. Böyle bir insan, sevindirdiği gönüllerin duâsını aldığından, sıkıntılarını daha kolay atlatır ve kolay kolay bunalmaz.

Para, mal ve mülk, insanoğlu için hep çok câzip dünya nimetleri olmuştur. Parası, malı ve mülkü olan kimseye zengin, denmiş, bu nimetlerden mahrum olanlara ise fakir adı verilmiştir. Zenginlik önemsenmiş, fakirlik küçümsenmiş ve çoğu zaman, en çok parası olan, en güçlü kabul edilmiştir. Kimi beldelerde, malı mülkü çok olan kimselerin sözü geçerli sayılmıştır. Halbuki sâdece zenginlikleri dolayısıyla otorite olan insanlarda, eğer inanç ve güzel ahlak gibi erdemler de yoksa kibir ve hak yeme baş gösterir. Böyle insanların, maddi güçleriyle nicesini ezdiğine, nice insanı zenginliklerini büyütmek uğruna haksız yere çalıştırdığına şâhit oluruz. Paranın ve maddi güçlerin gereğinden fazla önemsendiği ve manevi değerlerin çok da kâle alınmadığı yerlerde, huzur olmaz.

Çünkü kanaat, kişiyi haddini aşmaktan, harama ve hakkı olmayana göz dikmekten korur. Bu da iki cihanda sevinç ve huzur demektir ki her insanın en önemli ihtiyacıdır. Diğer yandan, Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa bir üçüncüsünü ister. Ademoğlunun karnını topraktan başka bir şey dolduramaz. (Müslim, Zekât, 116) Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem, kanaatten mahrum, şehvet ve hırs sahibi kimseleri îkâz ederek, şöyle buyurmuşlardır: “Altın ve gümüş paranın, kibir ve gurur taşıyan elbisenin kulu olan helâk olsun! Çıkar düşkünü (muhteris) kişiye (dilediği) verilirse memnun olur, verilmez ise râzı olmaz (ilâhî taksim ve takdire isyan eder).” (Buhârî, Rikak, 10) Mademki dünyada da âhirette de zora sokacak ve huzursuz edecek bir sebeptir, şehvet ve hırstan arınmak, dengeyle istemek ve kanaat edebilen insanlar olmak gerekir.

Şehvet ve hırs, genel anlamıyla “aşırı istek” demektir. Sonu gelmeyen, dengeyi ve ölçüyü kaçırmış, aşırılaşmış her türlü istek için kullanılabilir. İnsanoğlu şehvet ve hırs duyguları içinde, kimi zaman paranın, kimi zaman makamın, kimi zaman da karşı cinsten birinin peşine düşer. Gerçekten insan pek hırslı ve sabırsız yaratılmıştır. Kendisine fenâlık dokunduğunda sızlanır feryat eder. İyilik dokunduğunda ise cimri kesilir. (Meâric, 19-21) Şehvet ve hırs sahibi bir insan, elde etmek istediği; fakat bir türlü elde edemediği şeyden ötürü takıntılı ve gergin bir ruh halinde olur. Sağlıklı düşünemez ve birçok davranışını kontrol edemez hâle gelir. Bir hedefi olmak, bir gaye için uğraşmak, saygıdeğer tavırlardır; fakat bir hedefi her şeye rağmen zorlamak, bir gâyeye ne olursa olsun ulaşmaya çalışmak hastalıklı bir durumdur. Şehvet ve hırs sahibi bir insan, meselâ para kazanmak için her yolu mubah görmeye başlayabilir. Sonuç olarak hırsızlık yapmayı, hak yemeyi, gasp etmeyi mâzur sayabilir. Bu kötülükleri yapabilen birinin sağlıklı olması söz konusu değildir. Şehvet ve hırs, doyumsuzluk hastalığına yol açar. Kanaat, bu hastalıktan koruyacak en kuvvetli duygudur. Elindekiyle yetinebilmek, mevcûdun kadrini bilip şükredebilmek, kanaatle mümkün olur.

Çok kazanmak isteyen kaybeder.

Üstelik bir insanın sadece kendine güvenmesi yetmez. Birlikte iş yapacağı insanlara güvenebilmek de çok önemlidir. Çünkü ancak, birbirine güvenen insanlar başarılı bir ekip olabilirler. Ayrıca, sosyal hayatta birlikte olduğumuz, toplu taşım araçlarını, sokakları ve caddeleri birlikte kullandığımız insanların güvenilir olması da çok önemlidir. İnsan, kötülüklerden emin olduğu yerde rûhen de huzurludur. Zarar göreceğini düşündüğü yerdeyse tedirgin, korkulu ve çekingen bir ruh hâline bürünür. Tüm bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, güvensizlik duygusu ruh sağlığını bozarken, dengeli bir güven duygusu ruh sağlığını iyi yönde etkiler ve sağlıklı bir iletişimin, ömrü faydalı işlerle geçirmenin yolunu açar. 

Temel güven duygusunun gelişimi, 0 – 2 yaş gibi çok erken bir dönemde gerçekleşir. Sürekli kusur bulan,  yıkıcı eleştiriler yapan, sevgisini göstermekte zorlanan anne ve babaların çocuklarında, bu gelişim aksayabilir. Zaten, hangi yaşa gelirsek gelelim, böyle kişilerin yanında kendimizi güvende hissetmemiz zordur. Bu sebeple, şevk verecek, teşfik edecek, ümitlendirecek aile yakınlarının ve dostların varlığı çok önemlidir. Güven duygusu gelişmeden büyüyen çocuklarda, genel olarak içe kapanık bir davranış biçimi yerleşir. Bu kişiler söz almaktan, fikirlerini sunmaktan, itiraz etmekten, yorumlar yapmaktan kaçınırlar. Yanlışlık yapmaktan korktukları için, herhangi bir işe başlamaları da zorlaşır. Halbuki her insan yanlışlar yapabilir. Yanlışlıklar da olgunlaşmamız ve kendimizi geliştirmemiz için yaşamamız gereken tecrübelerdendir. Zaten, kendine güvenen biri de yanlışlık yapabilir. Diğer yandan böyle biri, yanlışlık yapma ihtimalini azaltmak için, istişareye önem verir ve başkalarının görüşlerini dinlemesini bilir. “Ben kendime çok güveniyorum, aslâ hata yapmam!” diyen kişi, böyle düşünmek ve bu sözü söylemekle zaten, büyük bir hata yapmaktadır. Demek ki güven duygusu, kişiyi kibre ve “çok bilirim” vehmine sürüklemediği sürece kıymetlidir.

Güven; korkmadan, çekinmeden ve kuşkulanmadan inanma ve bağlanma duygusudur. İki yönlü düşünmemiz gereken bir konudur. Birincisi, özgüvendir ki kişinin kendisine, kendisinde mevcut kabiliyetlere duyduğu inançtır. İkincisi güven duymaktır ki bu da kişinin çevresindekilere îtimat etmesi, etrafındaki insanlardan zarar görmeyeceğine dair kuvvetli bir inanç taşımasıdır. Kabul gören, onaylanan ve beğenilen insanlarda özgüven duygusu gelişir. Bu duygu ile kişi, yürekli, cesur ve girişimci olur. Özgüveni ne kadar güçlü olursa olsun, her insanın zaman zaman bir başkasına dayanmaya ve yaslanmaya ihtiyacı vardır. Yalnızlık hissi, destek bulamama düşüncesi, paylaşacak birilerinden mahrum kalma gibi durumlar, özgüveni zedeleyebilir.

Ailesinden koparak arkadaş çevresinin içine atlayan bir genç, bu davranışıyla çoğu zaman, kendisini bir türlü beğendiremediği babasına tepki göstermektedir. Giydiği kıyafetler, konuşma tarzı ya da tercih ettiği meslekler dolayısıyla, sürekli olarak acımasız eleştirilere mâruz kalan ve ailesi tarafından onaylanmayan birinin, devamlı takdir gördüğü, çok sevildiği ve beğenildiği arkadaş ortamına akması, gâyet normal bir sonuçtur. Kabul görmek isteyen bir insanın, çevresindekilerin farklı alışkanlıkları, fikirleri ve inançları karşısında, “saygıyla kabul eden” bir tavır içinde olması beklenir. Bu kabul ediş elbette topluma zarar veren, ahlâk ve huzuru bozan davranışlar için geçerli değildir.

Her insan, kabul görme ihtiyacıyla doğar. Yeni doğmuş bir bebek, gelişinden memnun olacak bir annenin, sevgi dolu kucağına muhtaçtır. Bunu özellikle dile getiriyoruz zîra doğurmayı hiç istemediği bebeğini aldıran ya da doğurur doğurmaz öldüren hasta ruhlu anne sayısı her geçen gün artmakta. Annesinin kabûlüyle kendini huzur içinde hissedecek olan bebek, ardından anne sütünü, sevilmeyi, kendisiyle sohbet edilmeyi ve nice güzel duyguyu da tadacaktır. Tüm bu güzellikler, onun ruhsal gelişiminin seyrini belirleyecek olan önemli faktörlerdir. Normal şartlarda her anne, Allah vergisi bir sevgi ve şefkatle, çocuğunun bu ihtiyacını karşılar. Annesi ve ailesi tarafından bu güven duygusuyla büyüyen insan, daha sonra sırasıyla okulda, iş yerinde ve toplumun bir çok farklı kesiminde kabul görmek ister. Her yaş döneminde önemli olmakla birlikte, özellikle buluğ çağına denk gelen zamanlarda saygın ve beğenilen biri olduğunu hissetmek çok mühimdir.

Buradan anlaşılıyor ki ruh sağlığını olumlu etkileyen faktörlerden biri, kabiliyetleri yerli yerince kullanabilmektir. Bunun aksine, kişi kendindeki yetenekleri fark etmez, nerede nasıl faydalı olabileceğini bilmezse, ruh sağlığı da bu durumdan olumsuz etkilenecektir. Böyle birisi işe yaramadığını düşünecek, değersizlik ve güvensizlik hissedecektir. Bu hislerin tamamı, ruh sağlığıyla ilgili negatif sinyallerdir. Kabiliyeti olmayan bir alanda çalışmaya zorlanan kişilerden yeterince verim alınamaz. O halde herkesin, kendi becerikli olduğu işte istihdam edilmesi son derece önemlidir. Böylece çalışanlar mutlu, işverenler memnun, toplum düzeni ve ekonomisi iyi durumda olur.

Bir kimsenin bir şeyi anlama veya yapabilme becerisine kabiliyet denir. İstidat, kapasite gibi kelimelerle de ifâde edilir. Bir duruma uyum sağlamak için hepimiz, doğuştan getirdiğimiz gücü kullanırız. Kabiliyet, kalıtıma dayanan ve ne kadar öğrenebileceğimizi belirleyen bir sınır gibidir. Dışarıdan bize aktarılan bir bilgiyi, bir tecrübeyi ya da davranışı alabilme / kavrayabilme / başarabilme kuvveti olarak da düşünebiliriz. Allah her kulunu farklı kabiliyetlerle donatmıştır. Kimi insanlar güzel sese, kimileri üstün bir el becerisine, kimileri ritmik becerilere sahiptir. Bazı insanlar çok iyi bir matematik kafası taşırken, bazıları son derece yüksek bir sözel zekâ ile dünyaya gelirler. Kimi insanlar hareketlerde çok başarılıdır, kimi insanlar sezgide… Hâsılı kabiliyetler çeşitlidir ve ilgi alanlarımızı belirleyicidir. Her insan, istidatlı olduğu alana doğru meyleder. İstidatlar eğitimle geliştirilebilir ve bizden taşarak topluma faydalı olmamıza yardımcı olur. Bir insan kabiliyetlerini keşfeder, nerelerde, kimler için kullanabileceğini fark eder ve kendisine uygun bir hizmeti / işi yapmak üzere sosyal ortamda görev alırsa, işte o zaman mutlu ve güvenli olur. Çünkü mutlu olmak için her insanın saygı, kabul ve takdir görmeye ihtiyacı vardır.

Alışkanlıklar, hem yetiştirilme tarzının hem de karakterin etkisiyle seçilip tercih edilen, sonra da sürekli ve vazgeçilmesi zor hâle gelen davranışlardır. İyi ya da kötü, faydalı ya da zararlı olabilirler. İyi ve faydalı alışkanlıklar ruh sağlığını olumlu etkilerken, kötü ve zararlı alışkanlıklar da ruhumuzu olumsuz etkiler. Kötü alışkanlıkları olan kişilerin genellikle mutsuz, güvensiz ve dengesiz olduğunu görürüz. Aksine iyi alışkanlıklara sahip insanlar da pozitif enerjileriyle sevgimizi ve saygımızı kazanırlar. Kişi, ruh sağlığını olumsuz etkileyecek bu alışkanlıklardan kendini kurtaramadığı sürece, daha dengesiz, daha zayıf ve daha sağlıksız olmaya devam eder. Ruh sağlığı, alışkanlıklarımızın gelişmesinde belirleyicidir. Alışkanlıklarımız da ruh sağlığımızın iyi ya da kötü yönde ilerlemesinde belirleyicidir. Meselâ alkol alışkanlığı, daha çok mizaç olarak zayıf, kırılgan, zorluklara gelemeyen ve kaçmayı tercih eden kimselerin yatkın olduğu bir durumdur. Kişi, maddi ve manevi yönden zarar göreceğini bildiği halde kendini alamaz ve bu kötülüklerin pençesinden kurtulamaz. Diğer yandan, bu kötü alışkanlıktan kurtulmadığı sürece, ruh sağlığı daha da bozulur.

Ruh sağlığı, birçok faktörün, olumlu ya da olumsuz etkisi altındadır. Yaşadığımız olaylar, karşılaştığımız insanlar, sadece bedenimizi değil, ruhumuzu da etkiler. Bu etkilenme, herkeste farklı düzeylerde gerçekleşir. Yaratılıştan getirdiği özellikleri başta olmak üzere, yetiştirilme tarzı, alışkanlıkları ve benzeri birçok faktör, kişinin, gerçekleşen bir olaydan, kendine has olarak etkilenmesine neden olur. Ölüm, doğum, fakirlik, zenginlik, hastalık gibi farklı durumlar, herkesi başka etkiler.

Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve selem, ruhla ilgili olarak şöyle bir benzetme yapmışlardır: “Ruhlar askerî birlikler gibidir. Birbirleriyle tanışan ruhlar, birbirleriyle kaynaşırlar. Tanışmayanlar da ayrılığa düşerler.” (Buhârî, Enbiyâ, 2) Nitekim bu hadis-i şerifi anlamamıza yardımcı olacak nice tecrübe yaşamışızdır. Hayatımız boyunca karşılaştığımız bazı insanlardan hiç hoşlanmazken, bazılarına karşı, sebebini bile bilmeden sevgi ve yakınlık beslediğimiz zamanlar olmuştur. Ruh sağlığının yerinde olması, büyük bir nimettir. Onu korumak için herkesin üzerine düşeni yapması gerekir. Aşağıda detaylarıyla gireceğimiz bu konuyu, şimdilik şu cümlelerle tamamlayalım: Bedeni yaratan ve rûhundan bir ruhla bize hayat lûtfeden Allah, ölçüyü, emir ve yasakları, hakk ile bâtılı Kur’an’da bildirmiş; bu ölçüler dışına çıkmadan yaşamamızı istemiştir. Kur’an ve sünnet ışığında yaşamak, hem bedenimiz hem de rûhumuz için tartışmasız en doğru iştir.

O halde ruh, her insanda mevcuttur ve her insan, bu ruh sebebiyle azizdir. Allah, ruhu vermiş ve onun huzurlu olabilmesi için neler gerektiğini de bildirmiştir. Allah’ın emir ve yasaklarını dikkate alan bir ruh, daralıp bunalmaz. Bunalsa da bu geçici olur, hastalık ve dengesizlik boyutuna varmaz. Hisseden, anlayan, seven, ürken; ruhtur.
Ruh sağlığı tanımını işte tam da burada yapabiliriz: Kendisiyle, çevresiyle, yaratanıyla ve kaderiyle barışık kişi, rûhen sağlıklı kişidir. Ruh sağlığı yerinde olan insanların, sosyal ilişkileri, hadiseler karşısındaki tepkileri de sağlıklı olur.

Ruh, beden kılıfı içinde gizlenmiş bulunan, bedenin tüm hareketlerinin kaynağı ve sebebi olan ve ölümle birlikte bedeni terk eden varlıktır. Can ve nefes kelimeleriyle de ifade edilir. İnsana, daha anne karnında iken ikram edilir ve ölmez. Ayeti kerimede Rabbimiz şöyle bildirir:

“Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” (İsra Suresi, 85) 

Bu demek oluyor ki insanın rûha dâir çok fazla bilgisi yoktur.  Hadis ve âyetler ışığında bildiğimiz kadarıyla, cesede hayat veren unsur, ruhtur. Allah azze ve celle, Hicr Sûresi 28 – 29. âyetlerde şöyle buyurur:

 “Rabbin meleklere demişti ki: Ben, kuru çamurdan şekillendirilmiş bir balçıktan bir insan yaratacağım. Onun yaratılışını tamamladığım ve ona rûhumdan üflediğim zaman, onun için secdeye kapanın.”

Ama her canlı­nın ölümü tadacak [Al-i İmran,185] olduğuna dair hatırlatma, denebilir ki, insanın doğrudan unutan yanını hedeflemiş ve onun ölümü unutmamasının yolunu sürekli açık tutmayı sağ­lamıştır. İnsan, ölmeden önce öleceğini bilebilen biricik yaratıktır. Ölmeden önce öleceğini bildiği için, ölmeden önce ölmeyi deneyebilen fıtratıyla da o, öteki mahlûkatın üstünde yer alır.

Şu ortaya çıkıyor: insanın ölüme en yakın olduğu za­man, onun ebedîlik iştiyakının da doruk noktasına ulaştığı zaman oluyor. Aşk içgüdüsü, insanın belki ebedîli­ğe attığı, atmak istediği bir çengeldir. Bu çengel, o, birey olarak ebedî âleme intikal etse bile, tür olarak bu dünya­da kalacağını, onda ölümün karşısında ve ona zıt olarak var olacağını ima ediyor. William Faulkner, Aşk ve ölüm, Güven Yayınevi, 1968, (dokuzuncu bölüm). Aşk insanın beka duygusunu diri tutma işlevini ye­rine getirirken, ölüm de fena duygusunu canlı tutuyor, insan böylece fena ile beka; ölüm ile aşk arasında geri­li duran bir yol üzerinde yer alıyor ve o yolda yolculu­ğunu sürdürüyor. Fakat bu yol, insanın ölüm fikriyle ve ölüm olgusuy­la sürekli baş başa kalmasına izin veremez, çünkü bu durumda hayatiyetin yerini ataletin alma tehlikesi melhuzdur/İnsanda aşk ve ölüm duygusu, onun varlık ya­pısında mündemiçtir, fakat ona bu olgunun hatırlatılma- sına ihtiyaç vardır. Çünkü insan, aynı zamanda nisyan ile maluldür. Kur’ân çeşitli yerlerde, çeşitli vesilelerle in­sanın ölü olduğu hâlde diriltildiğini, tekrar öldürülece­ğini ve tekrar diriltileceğini beyan eder. 

Demek ki var oluşumuzun en dibinde mevcut bulu­nan özün, asal unsurunun aşk ve ölüm olduğunu söylü­yoruz. İnsanın, bir bakıma aşkla ölüm arasında sürekli bir mekik dokuyuş hâlinde bulunduğunu öne sürüyoruz. Aşk ölüme doğru salınırken, ölümlü olduğumuza dair fikir de aşk yanımızı körüklüyor ve onun ateşinin sönmeden kalmasını sağlıyor. Faulkner, bir romanında şöyle söyler: “Aşk ve ölüm; dünyanın ön kapısıyla arka kapısı. Bunlar bizde nasıl da çözülmezcesine birleşmiş­tir! Gençlikte bizi etten sıyırıp yükseltirken, yaşlılıkta bi­zi gene ete çeviriverirler; biri bizi şişmanlatmak üzere, öteki kurtlara yem olsun diye etlerimizi soymak üzere. Aşk içgüdüleri savaş, kıtlık, su baskım, yangın günle­rinden başka hangi zamanda hemencecik karşılanır?”’

Hayatın başlangıcında elbette aşk vardı: Bedene nefe­sin üflenmesi, nefesle bedenin buluşması bu aşkın ürünü olarak ortaya çıktı ve onun kendini idamesi aynı aşkın sürekli kendini yenilemesi olarak tecelli etti ve ediyor.

Hayvanda ölüm fikri yoktur; hayvanda hayatta kalma içgüdüsü ve hayatta kalmak için kendini savunma gü­düsü vardır. Bu, ölüm fikrinden farklı bir olgudur. Oysa insanda ölüm fikri vardır ve fakat insan aynı zamanda bu fikri kendinden uzak tutma çabası içindedir. İnsanın bütün faaliyetleri ölümün var olmasına göre ayarlıyken, o, gene de, ölüm yokmuşçasına yaşama eğilimindedir.

Efendimizin (sav) irtihâli üzerine Hz. Ebu Bekir’in (ra), onun yüzüne bakarak; “Öldün, bir daha ölmeyeceksin!” demesi, ölümün hayata ilişkin bir gerçeklik olduğunu çarpıcı bir ifadeyle ortaya koyuyordu. İnsan ancak öle­cek ölümsüz olan bir hayata intikal edebiliyor. Ölümün bulunmadığı bir hayatta, hayat artık bizim şimdi içinde yaşadığımız hayattan bütünüyle farklı bir şartı içerir. Bir bakıma, aslında, içinde hayatın bulunmadığı bir hayattır bu; öte dünya hayatını, şimdi içinde yaşadığımız hayata kıyaslayabileceğimiz bir ölçüt mevcut değildir ve böy­le bir ölçüt asla bulunamayacaktır! Öte dünya ebediyen yaşanacak bir yerse, ölümün olmadığı bir yerse, bu de­mektir ki orada yaşanacak hayata bu dünyaya ilişkin şeriatla da bir ilgisi bulunmayacaktır. Şayet öte dünya­lı bir şeriat varsa, bu, insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemek için var kılınmış olamaz; böyle bir şeriat ancak mutlak biçimde hükümferma olabilir. Oysa şimdi içinde yaşadığımız dünyanın şeriatı insanları birbirinden razı kılabilecek bir düzeni oluşturmaya matuf bulunmakta­dır. Bir daha ölümle karşılaşma imkânının ortadan kaldırıldığı bir hayatta, tanımı icabı bütün ölçüler ve bütün ölçütler mutlaktır ve mutlaka ayarlıdır.

Ebedî hayat, ölüme yer vermeyen bir hayat, aslında yalnızca adaletsizliğin ve ıs­tırabın önünü açık tutmuş olur. Suçun önü açık tutulmuş olur, fakat buna mukabil cezanın anlamı ortadan kalkar. Ölümsüz olan bir hayatta insanların ölmeye çare arayacaklarından kuşku duyulmamak; hâlen ölümsüz­lüğe çare aradığını sananlar, aslında, ölümsüzlüğün bu­lunduğu hayatta aynı zamanda şimdiki ölümlü hayatın şartlarının da geçerli olabileceği türünden bir yanılgının içinde döneniyor. Oysa ölümün olmadığı bir hayat dü­zeni, bizim şimdi yaşadığımız hayat düzeninden farklı olurdu; ölümlü olan hayatla ölümün bulunmadığı hayat arasında bir kıyas birimi bulmak veya böyle bir kıyas bi­limi oluşturmak mümkün görünmemektedir.

Ölümün, hayata ilişkin bir gerçek olduğunu, ölümün ancak hayatın var olmasıyla var olabileceğini görmez­likten gelme hususunda ne güçlü bir eğilim içindeyiz! Bu eğilim bizi, ölümü, sanki hayat olmasa da olabilirmiş gibi bir telakkiye sürüklüyor. Böylece, çoğu kez hayata anlamını veren olgunun (gerçeğin) ölüm olduğunu ko­layca atlayıveriyoruz. Böylece, ölümü görmezlikten ge­lirsek hayatı ebedileştireceğimizi mi sanıyoruz acaba? Oysa ölüm, hayatın bulunmadığı bir yerde bulunmaz, hayatın olmadığı yerde ölüm de yok olur; hayat yoksa ölüm de yoktur. Ve daha da paradoksal olanı ölümün yok sayıldığı bir hayatın anlamını bulma imkânı orta­dan kalkar. Çünkü ebedî olarak yaşanacak bir hayat­ta hayatın kıymeti kalmaz. Hayatın kıymetinin ortadan kalktığı bir hayatta insanlar arasında kurulabilecek hiç­bir ilişkiye, ne düzen ilişkisine, ne adalet ilişkisine ne aşk ilişkisine, hiçbir ilişkiye ve hiçbir olguya bir yer ve bir anlam bulma imkânı kalmaz.

Bir toplumun kaderinin değiştirilmesinde kelime ve kavramların önemi büyüktür. Zira kelimeler ve kavramlar bulundukları kültür sistemlerini hem etkilemişler hem de onlardan etkilenmişlerdir. Dolayısıyla manalar yalnız başına değil daima bir sistem veya sistemler içinde değer kazanır. Bu konuda “Konfüçyüs’e ‘Toplumun kaderi senin eline verilirse onu düzeltmek ve iyileştirmek için ne yapardın?” diye sormuşlar. Konfüçyüs’ün verdiği cevap şu olmuştur: “İlk işim isim ve kavramları değiştirmek olurdu. Çünkü toplum, isim ve kavramları yanlış tabir etmek ve kullanmakla bozulur” demiştir. Burada vurgulanması gereken husus, herhangi bir kelime ya da kavramın geçmişte kullanılan manasını tahlil ederken içinde bulunduğu kültür sisteminin iyi incelenmesi olgusudur. Kelime ve kavramların anlamları, İslâm öncesi ve sonrası kültürlerde farklılık arzetmekteydi. İzutsu’nun ifadesiyle: “Cahili Araplarda birçok temel Kur’ani kavramların anlamları farklıydı. Kur’an bunlara yeni anlamlar kazandırmıştır.”

Çünkü bu kanunlar eşyanın temeline yaradılıştan konulmuştur. İnsandan başka hiçbir yaratık, Yaratıcı’nın kendisine çizdiği tabii yolun dışında var olamaz ve hareket edemez. Bu serbestiyetten dolayı insan konumunun farkında olmalı ve Allah ile olan ontolojik ilişkisinde yaptığı işler ve verdiği kararlarda Allah‘a tevekkül ederek Yaratanının kendisine çizdiği tabii yolun dışına çıkmamak için gayret göstermelidir.

Dünya, gerçek anlamıyla düzenli bir yaratılıştır, bir “kaos” değildir. İçinde, Yaratıcı’nın iradesi her zaman gözlenebilir. O’nun misalleri gerekli tabiat kanunlarıyla yerine getirilir.

Dünya, boş yere veya eğlence olsun diye yaratılmamıştır. Bir şans eseri, rastlantı sonucu bir oluş değildir. Mükemmel bir durumda yaratılmıştır. Var olan her şey ölçülü miktardadır ve evrensel bir amacı yerine getirir.

Böylece “Samed”in kulun tecrübesinden yola çıkarak Allah’ın nasıl bir varlık olduğu konusunda insana önemli bir ipucu yakalatmaktadır. Bu niteleme, Allah ile insan arasındaki varoluşsal ilişkide de göndermede bulunan bir ifadedir. İnananın böyle bir varlıktan başka bir yere dayanması yani Allah’tan başka bir varlığı hayatının tevekkül sığınağı haline getirmesi Kur’an’ın çok sık kullandığı bir ifadeyle “kaybedenlerden” olmak demektir. Kur’an dilinde, müminin bütün eylemlerine önem kazandıran ve onları anlamlı kılan şey, hayata bütünlük, birlik ve değer veren sadece Allah olmasıdır. Ancak hakikatin iki düzeni arasındaki münasebet, yapısı itibariyle fikridir. Kâinatın yaratılışı bir gayeye hizmet eder yani Yaratıcı’sının gayesine hizmet eder ve belirli bir düzeni gerçekleştirir.



Netice olarak diyebiliriz ki, boyun eğmenin yanında sevgi, tevekkülün vazgeçilmez bir unsurudur. Eğer bir insan bir başkasına nefretle boyun eğerse buna tevekkülle boyun eğme denilemeyeceği gibi, sevse fakat boyun eğmese buna da tevekkül denilmez. Kanaatimce “Dinde zorlama yoktur” [Bakara, 2/256.] ayeti de tevekkülün sevgi temeline dayanması gerektiğine işaret etmektedir. Kimse, diğer bir kimseyi bir dine boyun eğmeye zorlayamaz, bizatihi o kişinin kendisi tam bir gönül huzuru ile isteyerek, severek bağlanmalı, teslim olmalı ve bundan da zevk duymalıdır. Burada, Aşkın alana uzanma ve yönelme söz konusudur. Hareketin yönü, aşağıdan yukarı, görünenden görünmeyene doğru bir ifade biçimi, Allah hakkında idrak ve anlayışımızı yükselten bir ifade biçimidir. Bu sayede, Allah’ın yüce, her şeyden müstağni, her varlığın kendisine muhtaç olduğu ve her acizin kendisine tevekkül ettiği bir varlık olduğunu anlamaya çalışmak gerekir.

Allah ve insan ayrı ontolojik gerçekliklere sahiptir ve aralarında Yaratan-yaratılan (Aşkın olan-Aşkın olmayan) olgusu temeline dayalı ontolojik bir ilişki vardır. Yaratıcı ile yaratan arasında var olan ontolojik fark nedeniyle, kulun bizzat Allah’ın zatını, Allah’ın da kulun kendisini sevmesi iki yolla söz konusu olabilir. Birincisi, kulun Allah’ı sevmesi “O’na ibadet ve itaat etmeyi sevmek”, “mükâfata ulaşmak için daha fazla amel işlemek ve O’na tevekkül etmek” olarak; Allah’ın kulu sevmesi de “ona ihsan etmesi, sevap vermesi yahut onu önemsemesi ve yaratılmışlar içinde şerefli kılması” olarak anlamak gerekir. İkincisi, kul bizzat Allah’ın zatını sevebileceği gibi Allah da kulun kendisini sevebilir. Ehl-i Sünnet âlimlerinin kabul ettiği bu görüşe göre kul Allah’ın bizzat zatını sevmelidir.

https://youtube.com/watch?v=0z_smaNs9Gw

Bu şekilde Kur’an’da, tevekkülün olumsuz yöne kaymasının farklı birçok tezahürleri görülmektedir. Kur’an bütün bu tezahürleri tek kelimeyle “batıl” olarak nitelendirir. Çünkü Allah’a inanmanın manası ve felsefesi insanın yaratılışta özüne ve mahiyetine konan bazı felsefi ve mantıki ilkelere dayanır. Düşünen bir insan için, tabiat ve hayat kanunları Allah’ın varlığını kabule yönlendiren birer işarettir. Bu nedenle fıtratıyla uyumlu hareket eden insan genellikle, her yerde ve her zaman Allah’ı Yaratıcı olarak kabul etmiştir.

İnsan, fıtratının gereği olarak yalnızca Allah’a kul olma yolundan saptığı zaman, hangi şeylere kul olacağını kestiremez. Fıtri düşünme melekesi felç olmuş insan için artık her şey, kendisine tevekkül edilmek üzere birer ilah adayıdır.

Allah’tan başka varlıklara tevekkül etmek, her şeyden önce Allah’a ait sıfatlardan bir kısmını onlara vermekle başlar. Allah’a ait sıfatları bir başkasında da görmek, bazen o varlığa ilahlık payesi vererek olduğu gibi, bazen de açıkça kendisine ilah nazarıyla bakılmaksızın gerçekleşebilir.

Bu durumdan hareketle, esasında Allah ‘a kul olmaktan ziyade O’na kul oluşun farkında ve idrakinde olarak, bu kul oluşun gereklerini yerine getirmekten bahsetmek daha uygun olur. Durum böyle olunca, Allah’a tevekkülün müspet bir çizgi olarak kabul edilmesi gerekmektedir. yle olunca, Allah’a tevekkülün müspet bir çizgi olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Bu durum, menfi kulluk tezahürlerinin Kur’an’da ele alınışı ve reddedilişi esnasında kendini daha açık bir şekilde belli ettirmektedir. Kur’an’da, batıl İlahlara yönelişin menfi bir tavır olması, aynı zamanda Allah’a tevekkülün müspet oluşunun ispatı olarak sunulur. Allah’a tevekkülün olumlu bir tavır oluşu, Allah’ın, insana olan sonsuz ihsanlarının bir nevi şükran borcu oluşundan da kaynaklanmaktadır. Yapılan iyiliğe karşı nankörlük etmeyip bilakis şükranını arzetmek, fıtratı bozulmamış insanın tabii bir temayülüdür. Bütün iyiliklerin gerçek sahibi Allah olduğuna göre, O’na tevekkül etmenin olumsuz bir tavır olması düşünülemez.

Çünkü insan yaratılış itibariyle o varlıklar karşısında kul değildir. Onlara yönelmekle hürriyetinden vazgeçerek kul olmaktadır. Allah’a kul olmakta ise, insan için kaybedilmiş bir değer yoktur. Çünkü insan, varlığını borçlu olduğu Allah’a kul olarak dünyaya gelmektedir.

Böyle bir ontik ilişkide insan kul olduğunun şuurunda olmalı ve tevekkülünü yalnız Allah’a yapmalıdır. Kendi seviyesindeki veya kendisi gibi yaratılmış bir varlığa kulluk yaparcasına tevekkül etmemelidir. Aslında bir şeye kul olmak başlı başına menfi bir tavırdır. İnsanın ontolojik olarak kendi seviyesinde ya da kendisinden daha aşağıda bulunan bir varlığı ilah kabul ederek ona kul olması, hürriyetinden kendi aleyhine vazgeçmesi anlamına gelir.

Yalnız Allah’ın vekâleti, imtihan için yaratılan yaptıkları ve işledikleriyle ahirette karşılık görecek olan akıl ve irade sahibi insanların fiilleri ve davranışlarında söz konusu olmamaktadır. Çünkü Allah’ın insanlar hakkında vermiş olduğu karar insanların fiil ve davranışlarında hür, sonuçlarından sorumlu tutulmasıdır. Kısaca ifade etmek gerekirse Allah’ın insan davranışları ve amelleri üzerindeki vekâleti, onları kaydedip, onların karşılığını ahirette verecek olmasıdır.

Bu açıdan bakıldığında Allah’ın her şeye vekil olduğu görülmektedir. Allah’ın her şeye vekil olması ise Allah’ın mahlûkatı terbiye etmesi, yetiştirmesi, besleyip büyütmesi, her şey üzerine hâkim olması, insanları koruyucu, amellerini gözetici ve amellerine göre karşılık verici olmasıdır. Bunun yanında insanların ihtiyaçlarını ve yararlarını görücü ve bilici olması, onların rızık, ecel ve amelleri üzerinde söz sahibi olması, Peygamberlerin peygamberlik görevlerini yerine getirmesi esnasında karşılaştıkları problemlerde ve onların aşılmasında Allah’ın yardımcı olması ve aktif bir rol üstlenmesidir. Bununla birlikte Allah’ın kâinatı ve içindeki mahlûkatı yaratması, yarattığı bu mahlûkatın tedbir ve idaresini sağlaması, bununla ilgili kanunları ve kuralları koyması ve işletmesi, yaratmış olduğu canlıların hayatlarının devamı için gerekli şartların sağlanması ve devam ettirilmesi, yine bunların ecelleriyle ilgili genel kuralları tespit etmesi ve bunların devamını sağlaması, akıl ve irade sahibi insanların amellerini muhafaza etmesi ve ahirette bu amellerin karşılığını vereceğine dair söz vermesi olarak düşünülmelidir.

Kur’an’a göre, görünen ve görünmeyen her şey Allah tarafından yaratılmıştır. Varlığın kaynağı Allah’tır. Bu durumda insanın geldiği bir kaynak vardır ve o kaynak insanın görmediği, ancak farkına varabileceği, düşünerek varlığı iyi tahlil edince bir şekilde anlayabileceği bir kaynaktır. İnsan o kaynağın farkına varabilecektir. Çünkü Allah’la insan arasındaki yaratma ve yaratılma ilişkisi basit bir inşa ve icad etme değildir. Yaratma fiilinin yanında Allah, insana ruhundan üflemiştir. [Hicr, 15/29; Secde, 32/9; Sa’d, 38/72] Bu durumda insan, inşa edilerek, yaratılarak varlığa çıkarılmış ve Yaratan’la ilişkisini bitirmiş bir varlık değildir. O Allah’tan bir parça taşımaktadır ve o parça insanı insan yapan cevherdir. İnsanın doğuştan getirdiği bütün nitelikler Allah’ın ona bahşettiği nimetlerdir.

Kur’an’a göre sorununun tek doğru cevabı şudur: Oluşun kaynağı Allah’tır; varlık, insana Allah’ın bir lütfudur. Allah insanın yaratıcısı, insan da O’nun yarattığıdır. Ancak insan yaratılmışlar içinde en önemlisidir. Kur’an, insana yaratıkların en şereflisi gözüyle bakmıştır. [Toshihiko İzutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, (Çev: Süleyman Ateş), Yeni Ufuklar Neşriyat, t.s., s. 139-140] Allah ile insan arasındaki bu ilişki ontolojik ilişkidir yani Yaradan-yaratılan arasındaki ilişkidir. Kur’an penceresinden bakıldığında gerçeklik iki sınıfa ayrılır; Yaratıcı ve yaratılan. Birinci sınıfın tek üyesi ezeli ve ebedi, aşkın varlık olan Allah’tır. İkinci sınıf ise bütün yaratılmışları içerir. [Mualla Selçuk, “Gençlik Çağı ve İnanç Olgusu”, Ankara Ünv., İlahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara, 1999, s.349]

Varlığın ontolojik değerine ilişkin tartışmaların dini ve felsefi gelenekte kayda değer bir öneme sahip olduğu söylenebilir. Bu çerçevede şu soruya açıklayıcı yanıtlar aranır: İnsan varlığının temel kaynağı nedir?

Kur’an’da Allah’ın kullarına karşı rahmet ve merhameti dile getiren pek çok ayet mevcuttur. Örneğin Şura suresinin 19. ayetinde Allah’ın kullarına karşı lütufkârlığı dile getirilirken108 Araf suresinin 156. ayetinde rahmetinin her şeyi kuşattığından bahsedilmektedir. Diğer taraftan Kehf suresinin 58. ayetinde Allah kendisini, bağışlaması bol ve merhamet sahibi olarak takdim etmekte, inananları umutsuzluğa düşmekten ve gevşemekten sakındırmaktadır. Bundan da öte Kur’an’da birçok ayet, umutsuzluğu yasaklamakta ve inananları bu konuda uyarmaktadır. Zümer suresinin 53. ayeti, örnek olarak zikredilebilir. Ayette Allah, Hz. Peygamber’e hitaben : “De ki ey kendilerine karşı haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Zira Allah bütün günahları bağışlar.” Şeklinde inananlara açık bir uyarıda bulunmaktadır. Ayet ve hadislerden de anlaşıldığı gibi en olumsuz durumlarda bile Allah kendisine güvenilmesini, tevekkülle işlerini kendisine havale edilmesini isteyerek kullarının ümitsizliğe düşmemesini emretmektedir. Umut ile ilgili Kur’an’ın mesajları dikkate alındığında insanın varoluşsal durumu hakkında birtakım çıkarsamalar yapmak mümkündür. İnsan için umut etmek aslında Kur’ani bir emir veya öğreti olmasa bile insanın olmazsa olmaz bir parçasıdır. Çünkü insanın yaşamını devam ettirdiği varlık insanın lehinde ve aleyhinde sürekli eylem halindedir. Aleyhte olan eylem durumlarının neredeyse tümünde insan umutlarıyla ayakta kalabilmekte ve geleceğini inşa edebilmektedir. İnsanın bu doğasına farklı açılardan Kur’an’ın da vurgu yapmış olduğu söylenebilir.

Tabi ki umudu sadece gelecek zamanla sınırlamak doğru değildir. Geçmişi ve yaşanan anı geleceğe kurban etmek; yani geçmiş tecrübelerden tamamen bağımsız olarak tüm seçenekleri geleceğe bağlamak, yaşanan gerçeklikten kopmaya yol açar. Yaşanan anın gereklerini yerine getirmeyen insan yapacağı tevekkül ve gelecekte umut ettiği ile birlikte ortaya çıkacak yükümlülüklere kayıtsız kalacağı güçlü bir ihtimaldir. Öte yandan gerçekleşmesi mümkün olmayan beklentilere umut bağlayarak tevekkül eden insanın hayal kırıklığına uğraması büyük bir ihtimaldir. Onun için hayata sarılma noktasında umut, basit bir beklenti veya arzudan ibaret değildir. Çünkü insan her an engellenebilir, arzusuna ulaşamayabilir ve üstelik sahip olduklarını da kaybedebilir. Bu nedenle umut, kendi ötesine aşmaya imkân tanıyan güçlü bir tevekkül anlayışına bağlı olmak durumundadır. Bu anlamıyla din, kendini aşmayı mümkün kılan, umuda cevap verebilen eşsiz bir değer kaynağıdır.

Aslında bizim davranışlarımızı din ve ahlak sınırları içinde tutan kuvvet, din ve ahlâkın oluşturduğu bir vicdan ve sağlam bir tevekkül ve umuttur. Bir kişiyi bilgi açısından doğru olduğuna inandığı bir davranışı yapmaya sevk eden şey vicdan iken, tevekkül o doğru bilgiye güvenip dayanmayı ve umut ise o davranışın sürdürülmesini sağlar. İnanma ve yaratıcıya bağlanarak tevekkül etmek, insandaki ihtiras, haksızlık, zulüm hislerini kırar; insanın içini rahatlatır ve bütün ahlaki ve insani erdemlerle onun iç dünyasını donatır.

İnsan umudu aracılığıyla kendi dar kalıplarını aşar, her an ölebileceğini bile bile tasarılarını geleceğinin tümüne yayar. Hedeflediklerini elde etmeden hayata her an yenik düşebilir. Böyle olmasına rağmen insan, geleceğe dair çok uzun emeller belirleme eğilimindedir. Bu arzu ve istekler, gücünü ancak umut’tan alabilir. Zira geleceğe dönük olmak insanda en güçlü eğilimlerden biridir. Viktor Frankl’ın deyimiyle umut, hayatı sonlandırmak yerine yaşamayı tercihe ve hayatı sürdürmeye yönelten en güçlü motivasyon faktörlerinden biridir.

Gelecekte herhangi bir insandan; bir olay ya da varlıktan ötürü ortaya çıkması beklenen ve olumlu bağlara yol açan, henüz gerçeklik kazanmamış kişisel veya toplumsal beklenti şeklinde tanımlanabilecek olan umut, anlam kazanma sürecinin en önemli motivasyon faktörlerinden biridir. Özellikle kriz ve felaket dönemlerinde, bir taraftan bireysel ya da toplumsal dayanma gücü sağlarken, diğer taraftan da iyimserlikten doğan bir sığınma duygusunu aşılar. Umut, güvenin açık bir ifadesidir. Umudun, tevekkülle çok yakın bir ilişkisi vardır. Umut, tevekkülden sonra gerçekleşmektedir. Yani insan bütün varlığı ve hür iradesiyle kul olmanın gereklerini yerine getirdikten sonra Allah’a tevekkül eder. Ancak insanın tevekkül ettikten sonraki duruşu ve bekleyişi ümittir. Kişinin tevekkülünün tutarlılığı nispetinde ümidi de tutarlı olacaktır.

Tabi ki umudu sadece gelecek zamanla sınırlamak doğru değildir. Geçmişi ve yaşanan anı geleceğe kurban etmek; yani geçmiş tecrübelerden tamamen bağımsız olarak tüm seçenekleri geleceğe bağlamak, yaşanan gerçeklikten kopmaya yol açar. Yaşanan anın gereklerini yerine getirmeyen insan yapacağı tevekkül ve gelecekte umut ettiği ile birlikte ortaya çıkacak yükümlülüklere kayıtsız kalacağı güçlü bir ihtimaldir. Öte yandan gerçekleşmesi mümkün olmayan beklentilere umut bağlayarak tevekkül eden insanın hayal kırıklığına uğraması büyük bir ihtimaldir. Onun için hayata sarılma noktasında umut, basit bir beklenti veya arzudan ibaret değildir. Çünkü insan her an engellenebilir, arzusuna ulaşamayabilir ve üstelik sahip olduklarını da kaybedebilir. Bu nedenle umut, kendi ötesine aşmaya imkân tanıyan güçlü bir tevekkül anlayışına bağlı olmak durumundadır. Bu anlamıyla din, kendini aşmayı mümkün kılan, umuda cevap verebilen eşsiz bir değer kaynağıdır.

Aslında bizim davranışlarımızı din ve ahlak sınırları içinde tutan kuvvet, din ve ahlâkın oluşturduğu bir vicdan ve sağlam bir tevekkül ve umuttur. Bir kişiyi bilgi açısından doğru olduğuna inandığı bir davranışı yapmaya sevk eden şey vicdan iken, tevekkül o doğru bilgiye güvenip dayanmayı ve umut ise o davranışın sürdürülmesini sağlar. İnanma ve yaratıcıya bağlanarak tevekkül etmek, insandaki ihtiras, haksızlık, zulüm hislerini kırar; insanın içini rahatlatır ve bütün ahlaki ve insani erdemlerle onun iç dünyasını donatır.

Umut büyük işler yapmak isteyenleri destekleyen ve onlara ilham veren bir şeydir. Tarihi kayıtlara göre Büyük İskender Makedonya tahtına oturduğu zaman babasından kalan malların çoğunu arkadaşlarına dağıtmıştır. Perdicces kendisine ne kaldığını sorduğu zaman İskender’in verdiği cevap varlıkların en büyüğü olan “umut” olmuştur. Umut dünyayı döndüren ve hareket halinde tutan manevi bir çabadır. En sonunda önümüze duran şey, Robertson of Ellon’un dediği gibi “Büyük umut”tur. Umut olmasaydı gelecek günlerin planı da olmazdı. Onun için her işte bağlanacağımız şey umuttur. Bu duygu ruhi kaynaklara dayanmaktadır. Bu duygu zamana ve hayata karşı açılmış bir müsamaha ve taviz duygusudur ki bununla ızdırap, korku veya kaygıya karşı konulmaktadır.

İnsan umudu aracılığıyla kendi dar kalıplarını aşar, her an ölebileceğini bile bile tasarılarını geleceğinin tümüne yayar. Hedeflediklerini elde etmeden hayata her an yenik düşebilir. Böyle olmasına rağmen insan, geleceğe dair çok uzun emeller belirleme eğilimindedir. Bu arzu ve istekler, gücünü ancak umut’tan alabilir. Zira geleceğe dönük olmak insanda en güçlü eğilimlerden biridir. Viktor Frankl’ın deyimiyle umut, hayatı sonlandırmak yerine yaşamayı tercihe ve hayatı sürdürmeye yönelten en güçlü motivasyon faktörlerinden biridir.

Gelecekte herhangi bir insandan; bir olay ya da varlıktan ötürü ortaya çıkması beklenen ve olumlu bağlara yol açan, henüz gerçeklik kazanmamış kişisel veya toplumsal beklenti şeklinde tanımlanabilecek olan umut, anlam kazanma sürecinin en önemli motivasyon faktörlerinden biridir. Özellikle kriz ve felaket dönemlerinde, bir taraftan bireysel ya da toplumsal dayanma gücü sağlarken, diğer taraftan da iyimserlikten doğan bir sığınma duygusunu aşılar. Umut, güvenin açık bir ifadesidir. Umudun, tevekkülle çok yakın bir ilişkisi vardır. Umut, tevekkülden sonra gerçekleşmektedir. Yani insan bütün varlığı ve hür iradesiyle kul olmanın gereklerini yerine getirdikten sonra Allah’a tevekkül eder. Ancak insanın tevekkül etikten sonraki duruşu ve bekleyişi ümittir. Kişinin tevekkülünün tutarlılığı nispetinde ümidi de tutarlı olacaktır.

Nihayet, Kur’an’i sorumluluk bireyi esas almaktadır. Bu anlamda kişisel varoluş olmadığı zaman eskatolojik yaklaşımların bir anlamı kalmamaktadır. Çünkü ceza da mükafat da şahsidir. Birinin işlediği bir suçun cezasını başkasının çekmesi kabul edilebilir olmadığı gibi, birisinin hakkettiği mükafatı başkasına vermek de doğru değildir. Bu da kişisel özdeşlik ile ahlak arasındaki kaçınılmaz bağa işaret etmektedir.

İnsan ancak çalıştığına erişir. [Necm, 53/39]

Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. [Ahkaf, 46/19]

Bu günde, herkes ne kazandı ise, onunla karşılanacaktır. Bugün haksızlık yoktur. [Mü’min, 40/17]

Herkesin kazandığı iyilik kendine, işlediği fenalık yine kendinedir. [Bakara, 2/286]

Babanın oğula, oğlun babasına hiçbir hayrının dokunmayacağı günden korkun. [Lokman, 31/33]

Her kim doğru yolu bulursa kendi öz canı için hidayete ermiş olur, her kim saparsa yine kendi nefsinin zararına sapmış olur. Hiçbir kimse başkasının yükünü yüklenmez. [İsra, 17/15]

Kim kötülük işlerse kendi nefsine kemlik etmiş olur. [Nisa, 4/111]

Sorumluluk duygusuyla yaşamak amaç doğrultusunda çalışmayı ve ona odaklanmayı gerektirir. Sorumluluk, dünyaya geldiğimiz günden gideceğimiz güne kadar yerine getirilmesi gereken bir yükümlülüktür. Sorumluluğun olmadığı yerde dindarlığın, kulluk bilincinin ve değerin de yeri yoktur. Din ortaya koyduğu her hükmü sorumlulukla koruma altına alır. Bu noktada üzerine düşeni yerine getirmediğini fark eden şuurlu dindar, günahkârlık duygusuyla kendini ilahi mahkemede mahkûm edilmiş hisseder. Bu temel prensibi tesis eden Kur’an’i metinleri zikretmek mümkündür. Ancak, bu gerçeği açıkça bu konuya ayrılmış bulunan terimlerle ifade eden bazı ayetlerle yetinelim:

Burada sorumluluğun, tevekkül ile ilişkisi bakımından önemli görülen bir hususa değinilecek olursa: Sorumlu bir insan olarak yaşamak için, bireysel değer sistemlerini tanımlayıp berraklaştırmak ve gündelik hayat bu değer sistemine uyumlu kılınmalıdır. Bireysel değer sisteminin temelinde tutarlı bir tevekkül anlayışı yatmaktadır. Bu ise bireyin tevekkülünün kabul edilebilmesi için yüklendiği sorumluluğun imkânlar çerçevesinde yerine getirilmesinde yatmaktadır. Yüklenilen sorumluluğun en ciddi ve en anlamlı olanı ise varoluşsal ve de inanılan değerler bağlamında yerine getirilmesi gereken sorumluluktur. Bu temel sorumluluk yerine getirilmediği sürece tevekkülün hiçbir boyutundan söz etmek mümkün değildir. Böyle bir yaklaşım bireyin kendisine saygı duymasıdır. Başka bir deyişle insan ancak kendi değer sistemini ihlal etmediği ölçüde kendisine saygı duymaktadır.

Yaratılmışlar arasında doğuştan getirdiği ayrıcalığa uygun olarak insan varoluş amacına yaraşır pek çok farklı niteliğe sahiptir. Sorumluluk bu noktada en fazla dikkat çeken niteliklerden biridir. Sorumluluk, “temyiz gücüne sahip bireyin hür iradesi ile yapıp ettiklerinin bilincinde olması ve sonuçlarını takdir ederek kabul etmesi “ şeklinde tanımlanabilir. Fonksiyonu bakımından sorumluluk amacı taşıyan, canlı tutan ve kontrol eden içsel bir güç olarak kabul edilebilir. Sorumluluk diğer duygulardan temelde bağımsız bir görev veya ödev işlevine sahiptir. Bu çok geniş ve ilkel anlamda ele alındığında sorumluluk insanın bizzat özünde sahip bulunduğu karakteristik özelliklerinden sadece biridir.

O halde insana Allah’ın mutlak iradesinden bir irade verilmiştir ki; Allah insanın kapasitesi çerçevesinde kalan sınırlar içinde kendi mutlak iradesinden insana bir irade tahsis etmiş, bir başka deyişle, meşietinin yerine gelişinde insana kendi dilemesiyle farkında olmadan meşietini yerine getireceği bir fonksiyon yüklemiştir. Her şeyden önce Allah’ın insanlara Kur’an’ı göndermesi, insanları muhatap alması, insanlara bir takım emir ve yasaklar bildirmesi, insanlarda irade hürriyetinin varlığına bir delildir.

Âlemi mükemmelleştirme hareketi insanın şerefli bir gayreti, Allah’ın ona verdiği bir emanet (mission) tir. Çünkü insan, yeryüzünde başıboş, kendisini olayların ve zamanın akışına bırakacak, her şeyi oluruna terk edecek, tek başına hiç bir şeye etkisi ve yetkisi olmayacak şekilde yaratılmadığı gibi insan bu kâinatın mutlak efendisi, bütün tabiata ve olaylara hâkim bir yapıda da yaratılmamıştır. İnsan iradesiyle doğru ya da yanlış yolu seçmekte özgürdür. Kur’an’da bu özgürlüğün insana bağışlandığını belirten birçok delil vardır. Aşağıdaki ayetlerde bunlar görülmektedir:

“ Biz Ona yolu gösterdik; (artık o) ya şükredici olur ya da nankör.” [İnsan, 76/3] “Hak Rabbinizdendir; artık dileyen iman etsin, dileyen küfre sapsın.” [Kehf, 18/29] “Gerçekte ben tövbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da sonra doğru yola erişen kimseyi şüphesiz bağışlayacağım.” [Taha, 20/82]

“Ve doğrusu insana da kendi (emek ve) çabasından başkası yoktur.”[Necm, 53/39] “Gerçekten Allah, kendi nefs (öz) lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz.” [Ra’d, 13/11] İnsanın değişmeyen tek kaderi “seçme özgürlüğü”dür. Bir başka ifadeyle Allah seçim ve iradeyi insanın kaderi olarak yazdı.

Tarih boyunca bu konuda yapılan tartışmalar genellikle Allah’ın iradesiyle, insan iradesi arasındaki ilişkinin boyutları ve sınırları üzerinde yoğunlaşmıştır. Bundan hareketle insan iradesi ve insan sorumluluğu konusunda ortaya atılan yanlış ve çelişkili görüş ve düşüncelerin zamanla birtakım kavramlar üzerinde olumsuz etkiler doğurmuştur. Bir tercih gerektiren irade doğası gereği zorunlu eylemlerden farklılık arzetmektedir. Buradaki tercih ben’in kendi kararıdır. Açıktır ki, iradi bir müdahale ile kendini sorumlu kılan insanın kendisidir, bu müdahale olmaksızın o yapmak veya yapmamakta serbest kalacaktır ve bu durumda onun Allah katında yüklendiği sorumluluk, onun asli ödevlerinin ifasında kendisine düşenden daha az değildir. Ben’in bir iradi kararıyla insan, Allah tarafından yaratılan bu âlemdeki her şeyi tekrar inşa etmeye çalışıyor. Böyle bir iradeye sahip olan insan, âlemi önce müşahede eder, sonra ona şekil verir.

İrade konusu çok eskiden beri gerek felsefe dünyasında, gerekse kelâmcılar arasında tartışılmış ve halen de tartışılmakta olan bir konudur. Ancak bu tartışmaların birçoğundaki temel yanlışlık öyle görülüyor ki, Allah’la insanın karşı karşıya getirilmesi, adeta insanın Allah’ın rakibiymiş gibi değerlendirilmesidir. Bu yaklaşım, insanda hürriyet ve iradenin varlığını kabul etmeyi şirk olarak değerlendirmiştir.

Mekkeli müşriklerin, bir takım yanlış davranışlarında Allah’ı sorumlu tutmaları, Allah tarafından kabul edilmemiştir. “Ortak koşanlar diyorlar ki; eğer Allah dileseydi, ne biz müşrik olurduk, ne babalarımız, ne de bir şeyi haram yapabilirdik. Bunlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Sonunda azabımızı tattılar. Onlara de ki; sizde ilim namına bir şey
varsa, onu bize çıkarsanız ya! Siz, sırf bir zan ardından gidiyorsunuz. Ve siz ancak yalan atıyorsunuz.”[Enam, 6/148]

Görüldüğü gibi bazı şahısların kendi irade ve kararlarıyla yaptıkları fillerinin sorumluluğunu kabul etmemelerini Allah, ilimsizlik ve bir zan olarak nitelendirmektedir. Kader anlayışını, kâinatta Allah’ın koyduğunu -özellikle maddî alanda nizam ve ölçü olarak kabul edip İnsanın kaderinin de fiil ve davranışlarında hür olarak kabul ettiğimizde tevekkül konusundaki havaleci ve ısmarlamacı anlayıştan kurtulacak, insan, sorumlu olduğu alanda kendi akıl ve iradesini devreye sokacaktır.

Kaderi sadece insanların fiillerinin belirlenmesine indirgeyen anlayışta toplumun büyük bir kesiminde kabul görmüştür. Burada şu noktayı da belirtmek gerekir ki kader problemi İslâm’dan değil, insanın insan olmasından doğmuş bir meseledir. Dolayısıyla bu meseleyi ele alırken insan unsurunu göz önünde tutmak ve meseleye insan açısından bakmak gerekmektedir. Her şeye rağmen bu konu tüm insanlığın üzerinde konuştuğu ve tartıştığı, halen de tartışıla gelen bir meseledir. Hatta “İslâmiyet’ten önce Araplar arasında münakaşa konusu olduğu gibi, diğer din mensuplarının, filozof ve mütefekkirlerin de zihinlerini meşgul etmiştir.

İnsan sorumluluğu açısından olaya bakıldığında varılan sonuçların son derece önemli olduğu görülmektedir. Aksi takdirde insan sorumluluğu ve hürriyetinden, mükâfat ve cezadan bahsetmek mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla kâinattaki düzenlemeyi insan fiillerine de teşmil edince insan hürriyetinin anlamı kalmamaktadır. Bu noktada kader, insanın lehte ve aleyhte sorumlu olduğu fiillerinde hür olması ve istediğini yapabilmesidir.

Bütün mezhepler ve mensupları kaderle ilgili ortaya attıkları iddialarına Kur’an’dan destek aramış ve göstermişlerdir. Dolayısıyla karşılıklı olarak birbirine zıt hükümler ifade eder gibi görünen kaza ve kaderle ilgili naslar arasında her iki hükmü de içine alan ifrat ve tefrite düşmeyen bir münasebet kurarak neticeye varmak, herkes için mümkün olamamış ve netice itibariyle tefekkür sisteminin karakterinden doğan bir ihtilaf bir fikrî hareketi doğurmuştur. Netice itibariyle problemlere Kur’an ve Sünnet merkez alınarak bakılması gerekirken, önce meseleler ortaya atılmış, ardından Kur’an’dan ve Sünnetten destek arama yoluna gidilmiştir.

Kader hakkında İslâm tarihinde ortaya çıkan görüşler üç esasta toplanır: a) Cebriyeciler, insanın ağaç yaprağı gibi hiçbir iradesi olmadan hareket ettiğini iddia ederler, b) Mutezile, insanın yaptığı her işten sorumlu olduğunu ileri sürer. c) Ehli- sünnet orta bir yol tutarak insanın hür olduğunu, aksi takdirde şeriat ve dinin olamayacağını, ancak Allah’ın insanın yaptığı işi daha önceden bileceğini fakat O’nun bilgisinin insanı yapmaya zorlamayacağını iddia eder.

Çarpıtılmış kader düşüncenin özellikle Emeviler döneminde yayıldığı düşünülürse günümüze kadar gelen bu yanlış kader anlayışının nasıl ve ne amaçla ortaya atıldığı rahatlıkla görülecektir. Zira Emeviler halka her türlü keyfî ve haksız zulmü yapmış, sonunda kendilerinin Allah’ın halifeleri olduklarını ve idarelerinin ilahî olarak takdir edildiğini iddia ederek, kaderci görüşleri kötüye kullanmışlardır.

Günümüzde Kur’an ve Sünnete göre farklı tevekkül anlayışının oluşmasında ve yayılmasında hiç kuşkusuz farklı kader anlayışlarının rolü büyük olmuştur. Nasıl ki insan vücudundaki bir organın hastalanması diğer organlara da sirayet etmektedir, aynen bunun gibi Kur’anî kavramların birinde oluşan anlam karmaşası diğer kavramlara da etki etmektedir. Burada kader konusu üzerinde durmamızın en önemli nedeni, bugün insanların sorumluluktan kaçmakta ya da düştükleri çaresizlik ve olumsuzlukların nedeni olarak kaderi göstermeleri, tevekkülü de bu kadere boyun eğmek olarak algılamalarıdır.

Kur’an’daki bir kavram ele alınırken diğer kavramlarla olan ilişkisi iyi tespit edilmelidir. Birinde olan yanlış anlama ve değerlendirme diğerlerine de etki edecektir Bu noktada tevekkül kavramı incelenirken Kur’an’da kendisiyle yakın anlamlarda kullanılan kader, irade, sorumluluk ve umut gibi kavramlarla arasındaki ilişkiyi ele almak daha faydalı olacaktır. Aksi takdirde tatmin edici bir sonuca varmak mümkün olmayabilir.

Kişinin kendi el emeğiyle kazandığından daha tatlı ve hayırlısı olmadığını ve iki günü birbirine eşit olan kimsenin ziyanda olduğunu beyan eden bir Peygamber’in insanları üretmeye dayalı olmayan bir tevekkül anlayışı üzerine yönlendirmesi mümkün görünmemektedir. Hayatı boyunca tabiatın ve eşyanın kurallarını gözeterek, esbabı hiçe saymadan bir hayat süren, savaşlarda zırhını giyen, hurma ağaçlarının kuralına göre aşılanmasını isteyen, işleri ehline tevdi etme anlayışını sahabesine aşılayan Peygamberin hayatının bütün parçası bu anlayışı reddetmektedir. Peygamberin kendisi için tevekkül etmek Adetullah’a riayet etmekle eşdeğerdir denilebilir. Yani varlık aleminin kendi içinde tutarlı bir kanunu, bir düzeni, nizam ve intizamı vardır. Bu tür kanunları dikkate alarak tevekkül etmek, tevekkülün doğasına uygun hareket edildiğinin göstergesi olmuş olur.

Hz. Peygamber şu tavsiyede bulunur: “Kişi evine girince şu duayı okusun: “Allah’ım! Senden hayırlı girişler, hayırlı çıkışlar istiyorum. Allah’ın adıyla girdik, Allah’ın adıyla çıktık, Rabbimiz Allah’a tevekkül ettik”. Amr İbnu’l-As’tan yapılan bir rivayette Resulullah : “Şüphesiz, her derede, âdemoğlunun kalbinden bir parça bulunur (yani kalp her şeye karşı bir ilgi duyar). Kim Allah’a tevekkül ederse, kalbinin her şeye (ilgi kurarak dağılmasını önlemek için) Allah ona yeter” demektedir.

Hz. Muhammed (s.a.v.) teheccüd namazı kılmak üzere geceleyin kalkınca şu duayı okurdu: “…Allah’ım! Sana teslim oldum, sana inandım, sana tevekkül ettim. Sana yöneldim…” Evinden çıktığı zaman ise şu duayı okurdu: “Allah’ın adıyla Allah’a tevekkül ettim. Allah’ım! Zillete düşmekten, dalâlete düşmekten, zulme uğramaktan, cahillikten, hakkımızda cehalete düşülmüş olmasından sana sığınırız”

Tüm bu ayetler kâinattaki varlıklar üzerinde vekil olabilecek tek varlığın Allah olduğunu göstermektedir. Bu yüzden de Allah, müminleri kendine dayanmaya çağırmıştır. Şahsi sorumluluk alanına giren konularda, ahirete ait konularda ve ahirette insanların birbirine vekil olamayacağı gerçeğini Allah, peygamberin şahsında tüm, insanlara bildirmiştir. Demek ki Kur’an’ın insan fiil ve davranışlarıyla ilgili temel mantığı, kişinin davranışlarında hür, sonuçlarından sorumlu olma esasına dayanmaktadır.

Kur’an’ın temel konularından biri de insanın Allah’tan başkasına gerçek anlamda tevekkül etmemesi gerektiğidir. Bu noktada Allah kendisi dışında hiçbir otorite kabul etmemektedir. Allah kendi dışındaki yetki iptalini öncelikle peygamberin şahsından başlatmaktadır. “Eğer Allah dileseydi, onlar müşrik olmazlardı. Biz seni, onların üzerine muhafız koymadık. Sen onlara vekil de değilsin.” [Enam, 6/107] “De ki: Ey İnsanlar! Size Rabbinizden hak geldi. Artık kim hidayeti kabul ederse sırf kendi nefsi için kabul eder. Kim saparsa, O da ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ben sizin üzerinize vekil değilim.” [Yunus, 10/108, Konuyla ilgili bkz. Zümer, 39/41; Şura, 42/6; İsra, 17/54; Furkan, 25/43] Bununla birlikte bu ayetler inanç boyutunda ve insanların hidayete ulaşmasında, peygamberlere tebliğ dışında fazlaca bir yetki verilmediğini göstermektedir.

“Şimdi ihtimal ki sen, müşriklerin O’na bir hazine indirilse ya! Yahut beraberinde bir melek gelse ya!- demesinden göğsün daralarak, sana vahy olunanın bazısını terk edecek hale gelirsin. Fakat sen, ancak uyarıcı bir peygambersin. Allah ise her şeye vekildir.” [Hud, 11/12]

Kur’an’da dikkat çeken diğer bir husus da varlıklar ve insan üzerinde vekil olmaya layık tek varlığın Allah olduğu, bunun dışında hiçbir beşerin hatta peygamberlerin bile insanlar üzerinde vekil olma yetkisinin olmadığı gerçeğidir. Kur’an’da bu konuyla ilgili birçok ayete rastlamak mümkündür: “İşte Allah, Rabbinizdir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, her şeyin Yaratıcısıdır. Şu halde O’na kulluk edin. O, her şey üzerine vekildir” [Enam, 6/102]

“O halde Sen, Allah’a güvenip dayan. Çünkü Sen apaçık hakikat üzeresin.” [Neml, 27/97] “Allah’a güven. Vekil olarak Allah yeter.” [Ahzab, 33/3] “Kâfirlere ve münafıklara boyun eğme. Onların eziyetlerine aldırma. Allah’a güvenip dayan, vekil ve destek olarak Allah yeter.” [Ahzab, 33/48] “(…) De ki: Bana Allah yeter. Tevekkül edenler, ancak O’na güvenip dayanırlar.” [ Zümer, 39/38] Müşriklerin eziyet ve sataşmalarıyla bunalan Peygamber, tevekkül kavramlarının sıkça vurgulandığı bu ayetler ile teselli edilmiştir.

https://youtube.com/watch?v=OVFHs-gKHSE

“Hem bize yollarımızı göstermiş olduğu halde ne diye biz, Allah’a dayanıp güvenmeyelim? Sizin bize verdiğiniz eziyete elbette katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkülde sebat etsinler.” [İbrahim, 14/12] “Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.” [ Enfal, 8/2] “Onlar sadece Rablerine tevekkül ederek sabredenlerdir.” [Nahl, 16/42] İlgili ayetlerde müminlerden tevekkül etmeleri istenirken aynı istek bazı ayetlerde uyarıcı ve müjdeleyici olarak insanlığa gönderilen Hz. Peygamber’e de yöneltilmektedir. “(Ey Muhammed) Böylece Seni, kendilerinden önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir ümmete gönderdik ki, Sana vahyettiğimizi onlara okuyasın. Onlar Rahman’ı inkâr ediyorlar. De ki: O, Benim Rabbimdir O’ndan başka Allah yoktur. Sadece O’na tevekkül ettim ve dönüş sadece O’nadır.” [Ra’d, 13/30]

Kur’an kimi ayetlerde direk müminlere hitap ederek Allah’ın tevekkül edenleri sevdiğini ifade etmekte, onlardan Allah’a tevekkül etmelerini isteyerek, tevekkül ehli olan kimselerin üzerinde şeytanın hâkimiyetinin olamayacağını vurgulamaktadır: “(…) Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” [Âl-i İmrân, 3/159] “Gerçek şu ki, iman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde (şeytanın) bir hâkimiyeti yoktur. [Nahl, 16/99] “Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdırlar.” [Âl-i İmrân, 3/160] “De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim Mevlâ’mızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” [ Tevbe, 9/51]

Peygamberlerin de kavimleri ile olan münasebetlerinde kendi konum ve tutumlarını tevekkül kavramı ile ifade ettiklerine Kur’an’ın ilgili ayetlerinde sıkça rastlanılmaktadır. İlgili ayetler incelendiğinde tevekkül kavramının Allah’a dayanmak, güvenmek ve teslim olmak manalarında kullanıldığı kolaylıkla hissedilmektedir. Kavmini uyararak, onların kendisine ne yapacaklarsa mühlet vermeden yapmalarını söyleyen Hz. Nuh, bu husustaki metanet ve kararlılığını tevekkül kavramı üzerine oturtmaktadır: “Onlara Nuh’un haberini oku: Hani o kavmine demişti ki: ‘Ey kavmim! Eğer benim (aranızda) durmam ve Allah’ın ayetlerini hatırlatmam size ağır geldi ise, ben yalnız Allah’a dayanıp güvenirim. Siz de ortaklarınızla beraber toplanıp yapacağınızı kararlaştırın. Sonra işiniz başınıza dert olmasın. Bundan sonra (vereceğiniz) hükmü, bana uygulayın ve bana mühlet de vermeyin.” [Yunus, 10/71] Hz. Hud’un içerisinde bulunduğu tevekkül hali Kur’an’da şöyle tarif edilmektedir: “Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Çünkü yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru yoldadır.” [ Hud, 11/56] Çocuklarına çeşitli tavsiyelerde bulunan Hz. Yakup, onlardan tevekkül etmelerini ve yalnızca O’na dayanmalarını istemektedir: “ Sonra şöyle dedi: Oğullarım! (Şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi sizden savamam. Hüküm Allah’tan başkasının değildir. (Onun için) ben yalnız O’na dayandım. Tevekkül edenler yalnız O’na dayansınlar. [Yusuf, 12/67] Bütün bunların yanı sıra Kur’an’da, Hz. Musa’nın tevekkül ederek, Allah’a dayanmaları hususunda kavmine karşı yapmış olduğu davete [ Yunus, 10/84] ve Hz. İbrahim’e iman etmiş kimselerinde tevekkül etmiş hallerine, Allah’a teslim olduklarına yer verilmektedir. [Mümtehine, 60/4]

Kur’an’da Allah’a tevekkül etmek, daha çok vekil sözcüğüyle ifade edilmiştir. Vekil ve-ke-le kökünden türetilmiş ism-i faildir. Kur’an’da Allah’a tevekkül etmenin ölçüsü ve boyutları da şu şekilde izah edilmiştir: “Allah ne güzel vekildir” [ Al-i İmran, 3/173] ayetindeki vekil kelimesini “kefil” olarak tefsir edenler olduğu gibi, “kâfi” (yeten) olarak açıklayanlar da olmuştur. Yine “Gerçek vekil olarak Allah yeter” [ Nisa, 4/171] ayeti “Allah, mahlûkatın işlerini deruhte ve sonradan meydana gelmiş varlıkları muhafaza etme hususunda kâfi ve yeterlidir. Binaenaleyh, O’nun yanında başka bir İlah’ın bulunduğunu söylemeye ihtiyaç ve gerek yoktur.” Kur’an’da geçen vekil kelimesinin bir başka manası da muhafız, koruyucudur. Nitekim Kur’an’da geçen “De ki ben sizin üzerinize bir vekil değilim” [ En’am, 6/60] ayetindeki vekil kelimesi “muhafız” olarak tefsir edilmiştir. Yine Kur’an’da geçen “Biz Musa’ya kitap verdik ve o’nu benden başka hiçbir vekil tutmayın diye İsrail oğulları için bir hidayet kıldık” [ İsra, 17/2] ayetindeki vekil kelimesi ‘‘Rab” ve “güvenilir, kişinin işlerinde güvenip dayanabileceği, yardım ve koruma” istenilebilecek kimse [Mevdudi, a.g.e., 3/179] olarak yorumlanmıştır. Bu arada Kur’an’da geçen “Allah her şey üzerinde vekildir” [Zümer, 39/62] ayetindeki “vekil”; “Her şeyin üzerinde tasarruf kendisine ait olan yahut görüp gözetecek, maslahat veya mesuliyetlerini tatbik eyleyecek olan O’dur” şeklinde, “Allah bize yeter, ne güzel vekildir” [ Âl-i İmrân, 3/173] ayetindeki vekil kelimesini de kendisine havale edilen bütün işleri hıfzeden olarak yorumlanabilir.

Ve Üstün Olana; Merhametli Olana güven. Şuara suresi 217
https://youtube.com/watch?v=Vvymemx9l7Q

Bununla birlikte tevekkül; insanın Allah’ın yol göstermesine (hidayetine) tam bir teslimiyetle güvenip dayanması ve O’nun tüm hakikati bildiğine inanması, kendi kuvvet, kabiliyet ve imkânlarına değil, sadece Allah’a güvenmesi demektir. Aynı şekilde bazı yorum bilimciler tevvekkülün, Allah’a dayanma, O’nun dışında bir istek ve arzuya göre yürümemek ve O’nun her hususta irade ve kudret sahibi olduğuna inanmak olduğunu ifade etmişlerdir. Ayrıca insanın zahiri sebepleri görüp gözetmesi, fakat bununla beraber o sebeplere kalbiyle istinad etmeyip aksine Allah’tan bilmesi ve O’nun himayesine dayanması gibi bir sonuç doğurabileceğine de işaret etmişlerdir.

Onlar güçlüklere katlanan, rablerine güvenen kimselerdir. Nahl Suresi – 42

Zulme uğramaları yüzünden Allah uğrunda göç edenleri muhakkak ki biz bu dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz; âhiret ecri ise elbette daha büyük olacaktır. Keşke bilseler! Nahl Suresi – 41

Tasavvuf literatüründe tevekkül, Allah’ın katında olana güvenip halkın elinde avucunda olana göz dikmeme, vaad edilene güvenme, her durumda sadece Allah’a sığınma; vesvese, endişe ve rızık kaygısı halini yok edip, insanı huzura ve rahata kavuşturan Allah’a güvenme hali olarak tanımlanmaktadır. Bazı mutasavvıflar, insanla Allah arasında öz birliğinin bulunduğunu ileri sürerek, tevekkülün insanın kendi kendine güveni anlamına geldiğini söylerler. İnsan, kendi kendine tevekkül etmekle Allah dışında başka bir varlık olmadığını gösterir. Bu açıdan insanın kendine tevekkülü, kendi varlığında görünen alana çıkan Allah’a bağlanması, onunla sınırlanmasıdır. Bu şekil tevekkül eden kimselere de mütevekkil veya tevekkül ehli, denmektedir. Aslında tevekkül, Allah karşısında kulun duyduğu veya duyması gerektiği acziyetin ve teslimiyetin lisan-ı hal ile ilanıdır. Sebepleri göz ardı etmeden, eşyanın tabii kaide ve kurallarını zorlamadan Allah’ın yeryüzündeki sistemini esas almak suretiyle meydana gelen sonuçlarda, sebep ve müsebbip ilişkisini başlangıcından itibaren içte ve dışta dengeli ve sağlıklı bir şekilde kurma anlayışıdır.

Arapçada ve-ke-le fiil kökü kullanıldığı yere göre değişik manalar ifade edebilmektedir. Bu manalardan bazıları “bir işi tamamen birine sipariş edip ısmarlamak, her hususta Allah’a itimad edip güvenip bağlanmak, Allah’a teslim olmak, birini kendi görüşüne, kendi haline terk etme, Allah’a işlerini havale ederek boyun eğmek, işi tamamen üzerine bırakmak, birini vekil kılmak” şeklindedir. Ancak burada şu hususu belirtmekte yarar var ki; vekâlet kavramı insanlar arasında söz konusu olduğunda başkasının işini görmeye memur adam olarak anlaşılırken söz konusu kavram insanla Allah arasında olduğunda olaya daha farklı boyuttan bakmak gerekmektedir. Yine insanlar arasında işlerinde başkasına güvenmek olarak tanımlanan vekil kavramı, insanla Allah arasında söz konusu olduğunda yapılan işlerde insan sorumluluğu devreye girmektedir.

Bir kişiye güvenmek, onu kendi yerine vekil tayin etmektir. Tevekkül iki şekilde gerçekleşebilmektedir. Biri, başkasına vekil olma diğeri ise başkasına dayanma/güvenmedir. Kur’an’daki “Benden başkasını vekil ittihaz etmeyin ayetini dilciler farklı yorumlamışlardır. Taber’iye göre dilcilerden bazıları vekil’i, Allah’ın sıfatı olarak kabul edip, yaratılmış olanların tümünün sadece Allah’a tevekkül etmesi olarak değerlendirmektedir. Diğer bazı dilciler de ayetteki bu ifadenin asıl kastedilene ek bir anlam olduğunu ifade etmişler, ayetle Allah’ın yardımına sebep olacak şeylere dayanarak Allah’a tevekkül edilmesi olarak kast olunduğunu ifade etmişleridir.

Tevekkül; Türkçede kadere razı olma, her işini Allah’a bırakma, Allah’tan bekleme, üzerine düşen her gayreti gösterip, ancak gücünün yetmediği yerde Allah’a güvenme gibi manaları bünyesinde taşımaktadır. Tevekkül’ün diğer güçlü anlamlarından biri de vekalettir. Vekâlet değişik manalara gelmekle birlikte, vekil terimi; bir başkasına ait iş ya da sorunların çözüm için emanet ya da havale edildiği kimseyi veya bir başkasının davranışından sorumlu olan kimseyi ifade eder. Allah için kullanıldığı zaman, bazen koruyucu bazen destekçi/savunucu anlamında kullanılmaktadır. Aynı zamanda vekil, Allah’ın isimlerinden olup, Allah’ın kullarının rızkına kefil olmasıdır.

Bazı araştırmalar kucağa alınıp sevilmeyen ve okşanmayan çocukların bir takım ruhî hastalıklara sahip olduklarını ortaya koymaktadır. Dokunma bir insana, sen benim için önemlisin, ben senin yanındayım, seni yalnız bırakmayacağım mesajını verir. Hiçbir söz böyle bir mesajı verme konusunda dokunma kadar etkili değildir. Bir babanın veya öğretmenin, çocuğun başını şefkatle okşaması, saatlerce konuşmaktan daha etkili olabilir. Anne babalar ve öğretmenler, çocuklara sevgilerini sadece sözlerle ifade etmekle yetinmemelidirler. Çocuğa dokunarak, başını ve yanaklarını okşayarak, sırtını sıvazlayarak onlara olan sevgilerini daha yakından ifade etmek gerekir. Dokunma, sözlerle ifade edilemeyen duyguları ortaya koyacaktır. 

Çocuğu anne ve babanın okşaması veya herhangi bir şekilde fiziksel temasta bulunması, onun için bir mükafattır. Bu temas başını veya yanaklarını okşama, sırtını sıvazlama, kucağına alma, öpme, elini tutma şeklinde olabilir. Çocuk böyle bir dokunuşla sevildiğini anlar, dokunan insanın kendine olan yakınlığını hisseder. Aynı zamanda kendini güvende hisseder, dokunan insan tarafından korunduğunu fark eder ve yalnız olmadığını anlar. İnsanlar arası iletişim açısından da fiziksel temas çok önemlidir. Dokunma ve fiziksel temas sözsüz iletişim aracı olarak kabul edilir. Böyle bir temasla kişi duygularını daha kolay ifade edebilir. Özellikle çocukların gelişimi açısından dokunma çok önemlidir ve aynı zamanda onlar için psikolojik bir ihtiyaçtır.

Dua etme, çocuğa her konuda Allaha yönelmek, her şeyi Ondan istemek gerektiği mesajını verir. İnsan, ihtiyacı olan her şeyi Allahtan istemeli, Ona yönelmelidir. Bir kişi üzerine düşen görevleri yaptıktan sonra işini Allaha havale etmeli, o işin olması için Allahtan yardım dilemelidir. Çocuğun din eğitiminde büyükler çocuğa ne zaman ve nasıl dua edilmesi gerektiğini zamanı geldikçe göstermelidir. Aynı zamanda eğitimciler ve anne babalar, çocuğu güzel bir şekilde terbiye etmek için Allaha dua etmelidir. Sözlerin tesirli olmasını ve neticeye ulaşmayı Allahtan beklemelidir. Özellikle anne ve babanın çocuğuna dua etmesi çok önemlidir. Çünkü anne ve babanın çocuğuna yaptığı dua makbul olmaktadır. Bir anne baba çocuğuna samimi ve içten dua ederse, bu dua daha makbul olur.

Çocuk yaptığı yanlışın farkında olmayabilir. Böyle bir durumda çocuğun niyetini ve düşüncelerini anlamak çok önemlidir. Çocuklar ne yaparsa yapsın, hemen kararımızı vermeden önce onları dinlemeliyiz. Onun dünyasına girip onu anlamaya çalışmalıyız. Çocuklar çok defa yanlış yaparlar, fakat yaptıkları yanlışın farkına varmazlar. Büyükler ise genelde, çocuğu bir büyük gibi değerlendirir, büyük insandan beklenebilecek davranışları beklerler. Yanlış yapınca da çocuklara kızar veya cezalandırırlar. Çoğu zaman çocuğu dinlemeye bile gerek görmezler. Çocuk ise, niye cezalandırıldığını veya niye bu kadar sert tepkiye maruz kaldığını anlayamaz. Büyüklerin kendisine kötülük ettiğini veya sevmediğini düşünebilir. Bunun için çocuğun duygu ve düşüncesini öğrenmeden çocuğu yargılamak ve cezalandırmak doğru olmayacaktır.

Çocukları anlayabilmek için onları dinlemek ve dünyalarına girebilmek gerekir. Onların apayrı dünyaları vardır. Bulundukları yaşa göre, sahip oldukları bir takım duygular ve özellikler vardır. Onların zihni henüz her şeyi tam anlamıyla ölçüp tartamaz. Bu durumda yapılması gereken onları çok iyi tanıyıp, onların düşünce ve duygularını hesaba katmak olacaktır. Bir çok anne baba çocuğun davranışlarını anlayamadıklarını söylerler, ama anlamak için onları hiç dinlemezler.

Yanlışların düzeltilmesinde ve istenilen davranışı kazandırmada elbette ki cezalandırmanın eğitimde önemli bir yeri vardır. Fakat bunun yeri ve zamanı iyi belirlenmelidir. Yanlışın düzeltilmesi konusunda öncelikle nasihat etme ve sevgiyle yaklaşma daha etkili olabilir. Özellikle çocukların hatalarına karşı daha müsamahalı ve affedici olmak gerekir. Çünkü çocuklar çok defa yaptıkları yanlışın farkına bile varmazlar. Böyle durumlarda çocuğa kızmak, cezalandırmak hatayı düzeltmez, bilakis daha büyük yaralar açabilir. Bazı davranışların kazandırılmasında ve hataların düzeltilmesinde sevgi ve şefkat daha etkili olacaktır.

Eğitimin mayası sevgi ve şefkattir. Eğitim sevgiyi öğretmeli ve sevgiyle yapılmalıdır. Özellikle çocuklar için sevgi çok önemlidir. Çocukların sevgiye daha çok ihtiyacı vardır. Onlar sevgiyle büyür ve sevgiyle eğitilirler. Çocuk sevgi gördüğü kişiye bağlanır, onu dinler, onun gibi yaşamaya çalışır. Sevgi çocuktaki yönelişlerin geliştirilmesini sağlayan kaynak durumundadır. Bu yüzden eğitimin ana hedeflerinden birisi de sevgiyi öğretmek olmalıdır. İnsanlığın İftihar Tablosu, bütün insanlara sevgiyle yaklaşıyor, bütün insanları kucaklıyordu. Peygamberimiz çocuklara karşı daha çok şefkatliydi ve onlara sevgiyle muamele ediyordu.

Dostluk, müspet veya menfî vasıflardaki ortaklıktan kaynaklanır. Gerçek dostluk ise yalnız samîmî ruhlarda barınır. Bu vasfa, insan şahsiyetinin en yüksek kademelerinde rastlanır. Her hâdise karşısında, iki kişinin aynı duygulara sahip olması ile dostluk yaşatılır. Gerçek dostluk, iki gönül arasındaki cereyan hattıdır. Bu cereyanla, yani muhabbet akışı neticesinde, sevilenin her hâli sevene sirâyet eder. Gönüldeki aşk deryaları coşmaya ve sevda güneşleri tutuşmaya başlar. Bu itibarla, müşterek duygulara sahip olmayanların, arkadaşlık ve kardeşlik gibi zahirî ve tesâdüfî yakınlıklarının dostlukla alâkası yoktur. Zîrâ Ebû Leheb, Hazret-i Peygamber’in öz amcası olduğu hâlde, O’na en uzak düşen bedbahtlardan biriydi.

Gerçek dostluk, iki gönül arasındaki cereyan hattıdır. Bu cereyanla, yani muhabbet akışı neticesinde, sevilenin her hâli sevene sirâyet eder. Hazret-i Mevlana Mesnevi’de buyurur ki: “Ah, tabiatı bize uymayan dostun verdiği ıztıraplardan!.. Âh, onların kalbimizde açtığı derin yaralardan! Ey ulu kişiler, ey büyük insanlar; aklınızı başınıza alın da kendinize iyi dostlar, uygun arkadaşlar arayınız!” (c.6, 2950) “Kendine gel de, görünüşe kapılma, güzel sûrete tapma; öyle bir söz de söyleme! Aynı cinsten oluşu görünüşte, sûrette arama!” (c.6, 2953)

Kendini eleştirmeyi öğrenen, başkasına yönelttiği tenkitlerde de aşırılıktan uzak ve insaflı olur. Onların da insan olduğunu, birtakım zaaflarının olabileceğini görür, kabul eder. Herkesi, yetiştiği şart ve ortam ile değerlendirir. Herkesten dört dörtlük olmasını beklemez. Kısacası, hem gönül âleminde, hem de toplumda huzur; insanın kendisini tanıyıp tenkid edebilmesinden geçer.

Eskiler, “İslâm’ın şartı beş, altıncısı olsaydı, haddini bilmek olurdu!” demişler. Gerçekten bu, bilhassa günümüzde çok hayâtî bir ölçüdür. Bugün başımıza gelenlerin pek çoğu haddimizi aşmaktan gelmektedir. Haddini bilmek, kulluğunu bilmek, acziyetini, kusurlarını ve varsa, üstünlük ve meziyetlerini bilmek demektir. Haddini bilen, nerede ne konuşacağını, nerede, kime karşı ne yapacağını bilir. Haddini aşan, büyük yüklerin altına girer; rüzgâra tükürmeye kalkar. Neticede yaptığı en çok kendisine zarar verir. Nefsini hesaba çeken, bu ve benzeri büyük hatalara düşmekten kendisini korumuş olur.

Biz ne kadar kendi kusurlarımızla meşgul olursak, o kadar başkalarının kusurlarını aramaktan kurtuluruz. Ne kadar kendi derdimizle meşgul olursak, o kadar kendimizi bulmuş oluruz. Aksi hâlde gözümüz hep dışarıda, başkalarında olduğu müddetçe kendi “benliğimizi” unutur, kaybederiz.

Günümüzde maalesef herkes, başkalarını tenkit etme hususunda âdeta kıyasıya bir yarış içinde… Başkasının hatasını incelemekten kendisine dönüp bakma fırsatı bulamıyor. Aslında iğneyi başkasına, çuvaldızı kendimize batırmamız lâzım… Başkalarını bir eleştirirken kendimizi bin eleştirmeliyiz. Çünkü başkasını tenkit etmek, insanın nefsâniyetini ve kibrini şişirir. “Onlarda şu kötülükler var, bende yok!” duygusunu verir. Bu da kibirdir, ucubdur; yani kendini beğenip büyük görmedir. Dinimiz, bu iki kötü hasleti de yasaklamıştır. Çünkü kula düşen tevâzû ve acziyetini bilmektir. Bu da insanın kendi nefsine dönmesi, zaaf, hata ve kusurlarını görmesiyle mümkündür ki, buna “nefs muhâsebesi”, yani “öz eleştiri” denir.

İnsanın öz cevherini keşfederek geliştirmesi, kişinin şahsiyetine olumlu yönde tesir eder. Kendini özeleştiriye tâbi tutan insanın özgüveni artar. Hatasından, yanlışından kurtulma zevkini tadar. İyimserliği, hoşgörüsü ve nezâketi artar. Kendini eleştiren, kendisinin farkında olan başkalarının tenkitlerine karşı da tahammüllü olur.

İnsanı, en iyi kendisi tanır; zayıflıklarını ve üstünlüklerini kendisi bilir. Neyi niçin yaptığını, insanlara gösterdiği yüzünün arkasındaki gerçek niyetlerini kendisi bilir. Bu yüzden insanların övgüsü ve kınaması, insanı şaşırtmamalıdır. İnsanın hakiki yüzünü bilmeyen kimseler, bazen ölçüsüz bir şekilde insanı göklere çıkartır ya da yerin dibine sokar. Bir de insanların iltifatları görecelidir. Bugün iltifat edip yere göğe sığdıramayanlar, yarın insan içine çıkamayacak kadar hakarette bulunabilir. O yüzden insanların iltifatına da, hakaretine de gereğinden fazla itibar etmemek lâzımdır. Bunun ölçüsü de, insanın vicdanıdır.

İnsan, hayatı, kendi iç âlemine göre değerlendirir. Gönül dünyası gelişmemiş insanlar, hayatı gerektiği gibi anlayamaz ve ona kendilerinden bir güzellik katamazlar. Dikkat edersek; hayata mânâ, derinlik ve güzellik katan kimseler, gönül âlemleriyle hayata müspet bakan, güzellikleri görüp onlara odaklanan îman sahipleridir. Bu yüzden insanın sık sık kendi dünyasına dönerek muhasebede bulunması, iyiliklerini artırırken, kötü ahlâk ve özelliklerini asgarîye düşürmesi gerekir. Bunun yolu da kendisini acımasızca ve doğru bir şekilde eleştirmekten, yani “özeleştiri” den geçer.

İnsanın öz cevherini keşfederek geliştirmesi, kişinin şahsiyetine olumlu yönde tesir eder. Kendini özeleştiriye tâbi tutan insanın özgüveni artar. Hatasından, yanlışından kurtulma zevkini tadar. İyimserliği, hoşgörüsü ve nezâketi artar. Kendini eleştiren, kendisinin farkında olan başkalarının tenkitlerine karşı da tahammüllü olur. Nurten Selma Çevikoğlu
Geçmişten gelen ancak bugün unutulmaya yüz tutmuş hasletlerimizden birisi, hangi konuda olursa olsun, bir söylemin“ Bunun meşruiyeti kitapla sabittir” ifadesiyle karşılık bulmasıydı. “Yoksa size ait bir kitabınız var da ondan mı hükmediyorsunuz?” ilahi sorusu bu meşruiyetin kaynağını sorgulayan ilahi bir buyruktur. Bu aslında Kur’an’ın birçok yerinde örneklemeler yoluyla ilkeler belirleyip insanoğluna gerçek değerini veren ve onurlu bir toplum yapısı oluşturmamızı bekleyen Allah’ın merhametini gösteriyordu. Ancak bugün, Allah tarafından insana bahşedilen “hak ve özgürlüklerin gaspı” ile Allah tarafından insana verilen “adaleti sağlama görevinin” hakkıyla yerine getirilememesi olgularına muhatabız. Çünkü başkası, tabiat ve Allah ile olan ilişkilerimizi doğru bir temelde inşaa edemiyoruz. Bunun birincil nedeni vahye yabancılaşmadır. Buradan çıkış yolumuz ise; kavramlarımızı aslına irca ettirerek, hukukumuz ve dolayısıyla insani ilişkilerimizde meşruiyet krizini aşmamızla mümkün olacaktır, diye umuyoruz. Allah bu yolda çaba gösterenlerin yardımcısıdır…

Rahmetli Mevdudi; “Gelin bu dünyayı değiştirelim” adlı eserinde; ruhani ya da dünyevi kişilere değil “Yasa’ya tabii olursak, kişilerin ya da toplumların tahakkümünden kurtulabileceğimizi söylüyor. İşte Müslümanlar için hem dünyada hem de ahiretteki kurtuluşun meşru reçetesi bu “Yasa”dır. Başka bir ifadeyle bize nefes alabilme nimetini bahşedenin rızasıdır. Egemenlerin politik düzenlerini onaylatmak için kullandıkları meşrulaştırma yolları değil.

Kalem Suresinin 17 ile 40. ayetleri arasında, hepimizin malumu “Bahçe sahipleri” kıssasından bahsedilir. Kıssada yoksulun hakkı Allah’a ait bir pay olup, adalet o payı yoksula vermektir. Bahçe sahipleri bu hakkı verip vermeme özgürlüğüne sahiptir. Yapacakları doğru seçimle gerçek özgürlüğe kavuşmuş olacaklardı, yapmadılar ve pişman oldular! Hâlbuki özgürlük, sonunda pişmanlık olmayan seçeneği işaretleyebilmektir. “Neyiniz var, nasıl hüküm veriyorsunuz? Yoksa size ait bir kitap var da ondan mı okuyorsunuz? O kitapta, “Beğendiğiniz her şey sizindir” diye mi yazılı? Yoksa “Ne hükmederseniz mutlaka sizindir” mi deniyor?

Tüm bu anlatılanların yanında “insan özgürdür” ve “dileyen iman eder dileyen inkâr!” Modern insan özgürlüğü, “kendisi için en uygun olanı seçebilme özgürlüğü” olarak gördü. Seçenekler arttıkça özgürleşecek ve daha yetkin bir insan olacaktı. Oysa özgürlük, izzet ve kudreti Allah’ın ve Allah’ın mazlum kullarının yanında arama keyfiyeti; isyandan, içi boş feverandan uzak bir duruş sergileyebilmekti.

Çünkü Müslümanların istisnasız görevi, adaletin ne olduğunu bilmek, her zaman adaleti savunmak, yeryüzünde adalet için çalışmaktır. Bununla birlikte adalet, sorumluluğun en alt basamağıdır. “Birr” ve” ihsan” sıfatları ise kâmil anlamda takvanın alanına ulaşabilmenin nitelikleridir. Onurlu yaşamak, kimseye zarar vermemek, herkese kendine ait olanı vermek, hakka saygı duymak, kusurlu kimsenin sorumluluğu üstlenmesi, ahde vefa göstermek insan olduğunun farkında olan herkesin vazifesidir. Bunun üzerine koyarak “kendinden fedakârlık yapmak” ise Allah’tan en çok korkan ve sakınanların yoludur.

Modern insan fıtrata uygun hak ve adalet anlayışını terk etti. Dogmaların ipoteği altına kalarak sadece akılla yetindi. Vahyin yol göstericiliğini yok saydı. Bunu da özgürlük adına yaptı. Oysa hakkın, adaletin ve özgürlüğün bahşedenini devre dışı bırakmak zulümden başka hiçbir sonuç doğurmadı. Böylece, hukukun insanlar için var olduğu unutuldu ve insanların hukuk için yaratıldığı zannedildi.  Ancak “Limandaki gemiler güven içinde olsalar da; gemiler limanlar için yapılmamışlardı.” Bu yüzden adaletin bir özlemi aşıp, yaşana bir olguya dönüşmesi için erdemli insanların daha fazla mücadele etmesi gerekiyor.

Çünkü ancak İslam; güçlü-güçsüz her insandan öteki insana, eşyaya adil davranma ve gerçek manada kulluk yapılmaya layık tek ilah olan Allah’a iman etme vecibesi olarak görür adaleti. Ve ancak İslam; insanlık değerinde,  insanlık onurunda, insan haklarında mutlak eşitliği; hiç kimseye dil, din, cins, ırk farkı gözetmeksizin emeklerin karşılığı olan ücret ya da ödül ile eylemlerinin karşılığı olan beraat ya da cezanın verilmesini; kamu görevlerinin dağıtılmasında ehliyet ve liyakatlerine göre davranılmasını mümkün kılıyor. Gerisi ise adalet değil, zulüm oluyor.

Bunun yolu ise; ne Rousseau’nun uygarlık öncesi ilkel insanına dönüşle; ne Hobbes’in “insan insanın kurdu”dur, anlayışından sebep, insanı kontrol altına alacak iktidarla; ne de Marx’ın ekonomik belirlenimciliğinden doğan sebep-sonuç ilişkilerinde değil; ifrat ve tefritten uzak vasat yani dengeli yolu tercih etmekle mümkündür. Daha net bir ifadeyle,  “İyiliği emredip kötülükten men eden” İslam ile mümkündür.

Fıtrat dini İslam ise insanların haklarını “ana rahmine düştüğü” zamanla birlikte başlatır. Bu yüzden emanete sahip çıkmak isteyen insanlar, yürürlükteki hukukun üstünde ve ötesinde; egemenlerin değil, tek egemenin rızasına uygun; değişmez, mutlak, genel geçerliliği olmayan bir adaletin peşinde koşarlar.

Örneğin; seküler insanın beşeri hukuku, modern insanın doğuştan belirlenen hak ve özgürlüklere sahip olduğu iddiasındadır. Bununla birlikte, doğumla başlatılan bu hak ve özgürlük anlayışı, seküler insana ana rahmindeki bebekleri “yasal” olarak öldürebilme zemini hazırlayabiliyor. Arjantin Senetosu’nun aldığı “14 haftalık bebeklere kürtaj yapılabilir” kararını coşkuyla karşılayan “özgür kadınların” çığlıklarıyla gündemimize düşen bu “hâk” ne yazık ki; Portekiz’de 16, İspanya’da 22, İngiltere’de 24 hafta ile yasal olarak uygulanıyor. Bunun ne anlama geldiğini, anne fıtratını kaybetmemiş insanların daha iyi anlayabileceğini ifade edelim.

Daha net bir ifadeyle “Kendini kendine yeterli görerek azmış” ve müstağnileşmişler; kendilerini ayrık görüp, hiç kimseye ihtiyaçları olmadığını zannetmektedirler. Oysa insanı ve insan ilişkilerini yaratan Allah’ın bizi muhatap alarak başıboş bırakmadığını ve bir Sünnetullah oluşturduğunu görmemiz gerekiyor. Çünkü insan öteki insanla, tabiatla ve Yaratıcısıyla ilişkilerinden bağımsız/müstağni değildir. Bununla birlikte modern dünyanın seküler insanı Allah’ı devre dışı bırakmak istediği için ilişkilerinde sürekli tökezlemekte, bir ayağı aksak kalmaktadır.

Bu yüzden “İkra”  düz bir okuma değil; okumayı, anlamayı, anlatmayı ve tebliğ etmeyi de kapsayan bir hitaptır. Allah, insanın hem bireyselliğine hem de toplumsallığına vurgu yaparak ilk inen ayetlerde insanı tanıtır ve insan ilişkilerini anlatır. Çünkü “O, insanı bir “alak”tan yaratmıştır.” Bunu bilmeyen insan toplumdışıdır. İnsan olmanın bilincinde değildir. Sorumluluk almayan, aklını amacına uygun kullanmayan ve insana değer vermeyen kimseler önce kendilerine sonra tüm insanlığa ihanet etmektedirler. Yazar Sinan Ön

“Rabbinin adıyla oku!” hitabıyla başlayan; Kur’an mucizesi bizim düşünce sınırlarımızı zorlar. İhtiyacımız olan gerçek toplumsallığın, insani ilişkilerin ve alçaktan yukarı yücelmenin zeminini inşa eder. “Oku” emri yaratıcı mahiyette Hz. Peygamber’i okur yaparken; yaratan, terbiye eden Allah’ı tanımak ve ismiyle başlamak vazifesini hatırlatır. Öncesinde “Kitap nedir iman nedir bilmez”ken; yaratılışın sahibi olan Rabb’in seni kudretiyle okur yaptı, okunacak bir kitap indirmeğe başladı.  Sende öğretildiği gibi “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığın.” Seni ve her şeyi yaratan Rabb’inin ismiyle oku!

İnsan, ilişkileri ile anlam bulan bir varlıktır. Modern dünyada ilişkileri beşeri anlayışlar belirlese de, Müslümanlar “oku” emriyle başlayan, Medine sözleşmesiyle zirve yapan, Veda hutbesiyle nihayete eren bir ilkesel bütünlüğü referans alırlar.

Görüldüğü gibi A‘râf suresi bağlamında Hz. Şuayb kıssasının ilk üç ayetinde Hz. Şuayb’ın kavmine merhametli davrandığına, tevhide ve iktisadi adalete davet ettiğine, onları ıslah edip fesattan alıkoymaya çalıştığına, Medyenlilerin gerek kent merkezinde gerekse kent dışında zulümde bulunduklarına, Hz. Şuayb’ın tebliğiyle toplumun inananlar ve inanmayanlar şekilde ikiye ayrıldığına işaret edilmektedir.

Medyenliler iman ve inkâr edenler şeklinde ikiye ayrıldı. İnkârcılar, dini bir tercih olarak görmediler ve engellemeye çalıştılar. Hz. Şuayb onlara şöyle hitap etti: “Eğer içinizden bir topluluk benimle gönderilmiş olana iman etmiş bir topluluk da iman etmemişse Allah aramızda hükmünü verinceye kadar sabredin. [ Bu ayetteki “sabredin” kelimesi, “bekleyin” anlamındadır.] O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” (el-A‘râf 7/87). İnkâr, tebliğ ile bertaraf edilmeye çalışılır. Sonuç alınamadığı gibi Müslümanlar bir de toplumdan izole edilmeye çalışıldığında Müslümanların bu zulmü kenara çekmeye güçleri yetmezse Allah’ın hükmünü vermesi için beklemekten başka çareleri yoktur.

Aşağıdaki ayette haramlığına dikkat çekilen ekonomik adaletsizlikler, toplum içinde yaşanan türdendir. Kur’an’ın, Medyen halkının şehir dışında işledikleri suçlara da imada bulunduğu söylenebilir: “Allah’a inananları yolundan alıkoyup ve o yolun eğriliğini dileyerek tehdit edip her yolda pusu kurup oturmayın. Azken Allah’ın sizi çoğalttığını hatırlayın; bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.” (el-A‘râf 7/86). İslâm’ı kabul etmeyenler, kabul edenleri de dinden uzaklaştırma çabasındadır. Bunu beceremezler ya da pratik bulmazlarsa denedikleri diğer yol, dinin mesajını saptırmaktır. Onların “yol kesme suçu” işlemiş olmaları da muhtemeldir. Hz. Şuayb, Medyenlilere mal ve çocuklar türünden Allah’ın onlara verdiği nimetleri hatırlatmakta ve onların azaba uğramamaları için elinden geleni yapmaktadır. Onun çabaları, kavminin tarihten ibret almasını sağlamaya çalışmayı da içermektedir.

Hz. Şuayb, Medyen toplumunun iyiliği için çırpınan, onlara kardeşçe davranarak İslâm’ı anlatan bir peygamberdi: “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. O onlara şöyle dedi: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. O’ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir belge geldi. Ölçüyü tartıyı tam yapın ve insanların eşyasını eksik vermeyin. Düzene sokulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlar iseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (el-A‘râf 7/85). Hz. Şuayb, kavmini sahiplenici bir üslupla kavmine hitap ederek onları tevhid dinine davet etti. Ona, mesajını destekleyici bir unsur olarak bir “belge (beyyine)” verildiği söylense de ne olduğu bilgisi açıkça belirtilmemiştir. Bu “belge”, Hz. Şuayb’ın peygamberliğini destekleyici nitelikte bir şey (mucize) olmalıdır. Yeryüzünün “düzene sokulması (ıslah)” konusunda birkaç örnek vermek “ıslah”ı somutlaştıracaktır: Namaza, camiye teşvik de ıslah kapsamındadır; çünkü toplumda namaz kılanların artması suçu azaltır. Tarımda ıslah, rızkın artışını daha fazla insanın doyması demektir. Eğitimde ıslah, daha nitelikli bir nesil yetişmesine katkı niteliğindedir. Hukukta ıslah, daha adil kararlar verilmesine aracılık eder. Sanatta ıslah, ahlak gözetilerek ortaya konulmuş eserlerin ortaya çıkmasına vesile olur. Hz. Şuayb’ın “inananlar iseniz” ifadesinden hareketle kavminin, kültürel düzeyde bir Allah inancına sahip olduğu söylenebilir. Bu durumda onun toplumunun, şirk ve ekonomik adaletsizlik şeklinde tezahür eden fesat içerikli işlerine rağmen, hâlâ kendilerini doğru yolda sandıkları varsayılabilir.

Şuayb peygamberin adı, Kur’an’ın dört suresinde (A‘râf, Hûd, Şuarâ ve Ankebut) toplam on bir defa geçmektedir. Bu yazıda sadece A‘râf suresinde Hz. Şuayb’a dair kısmın (A‘râf 7/85-93) ilk üç ayeti ele alınacaktır. Amaç, o dönemden bugüne tevhid ve adalet mücadelesi açısından bir projeksiyon tutmak suretiyle Hz. Şuayb’ın tebliğ konularına, kent merkezlerinde ve şehir dışında şer içerikli faaliyetlere tepkisine, tarihin ibret amacıyla okunmasını teşvikine, gücünün yetmediği konuda durumunun farkına varıp Allah’a sığınmasına değinilecektir. Yazar. Murat Kayacan
c.) Hareket:  Hareket yoksa, aksiyon yoksa, eylem yoksa, icraat yoksa, proje yoksa pratiğimiz yoksa imanımız bizi harekete geçirmiyorsa şahsiyetimizin ve aidiyetimizin islami olması bizi kurtarmayacak, bize yetmeyecektir. Mazlum coğrafyalar bu halde iken siz hangi hesap üzereydiniz? Hangi iş üzereydiniz?  Sorularını Allah-u teala bizlere soracaktır. Tıpkı mekkelilere ’’Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü ‘’ sorulduğu gibi. İslam toraklarından, ümmetten umudunu kesen yüzbinlerle birlikte Batı’nın kapısında umut bekleyen ümmetin suçu, günahı neydi? Siz nerelerdeydiniz? Arakan’da kardeşleriniz cayır cayır ateşe verilirken siz ne iş üzereydiniz? Siyonistler kirli ve kanlı çizmeleriyle Mescid-i  Aksa’yı tekmelerken siz neyin peşindeydiniz? Suriye’de oluk oluk kan akarken, Afrika açlıktan kıvranırken siz nerelerdeydiniz? Birincil davanız, derdiniz neydi? Bizler İşte bu durum, ahval için harekete geçmeliyiz. Allah kime ne imkan vermişse kişinin onu getirip ortaya koyması lazım. Her şey bize emanet bu hayat da bize emanet. Hal böyleyken bizler; ertelemek, zamana yaymak hakkına asla sahip değiliz. Araştırmacı-Yazar Ramazan Kayan

B.)Aidiyet: Biz şu üç günlük dünyada kimin için yaşıyoruz? Kime aidiz? Kimin için varız? Aidiyetimizi, mensubiyetimizi netleştirebildik mi? Eğer bir mesuliyet yüklenilecekse  öncelikle mensubiyetin belirlenmesi gerekir. Bu konu dört cümlede şöyle özetlenebilir.

1.) Bizler kendimize ait değiliz. Bu beden bize ait değil, bu can bize ait değil, bu mülk bize ait değil, çocuklarımız ve işimiz bize ait değil nitekim ayette de ‘’Allah’tan geldik Allah’a döneceğiz’’ denir ve bizler buna iman etmişizdir. En’am suresi 162. Ayette de şöyle denilir; ‘’De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.’’

 İman ettiğimiz Allah ile nasılız? Biz Allah için varız diyen bizler Allah ile olmanın içini doldurabildik mi? Yoksa bu iddianın arkasını boş mu bırakıyoruz? Allah’ı hayatın merkezine alabildik mi? Allah gündemimizin kaçıncı sırasında?  Biz Allah’a ne kadar değer verirsek Allah da bize o kadar değer verir.

2.) Biz bu dünya için değiliz bu dünyaya ait değiliz. bu dünya da bize ait değil. Allah bizi bu dünya için yaratmadı bu dünya ile kendimizi sınırlayamayız, bu dünyaya kendimizi bağlayamayız. Allah’ın bizimle ilgili kararı şudur; ‘’Ahiret yurdu, takva sahipleri için elbette daha hayırlıdır.’’  Dünya içinde Allah için olmak nasıl olacaksa onun hakkını vermemiz lazım.

3.) Biz birey değiliz, bizim bir ümmetimiz var, evrensel kardeşliğimiz var. Biz ümmet içiniz ümmete aidiz. Biz kardeşlik için varız kardeşlere aidiz. ‘’zekeriya’yı da hatırla. hani o, rabbine, “rabbim! beni tek başıma bırakma. sen varislerin en hayırlısısın” diye dua etmişti.’’ O halde bir  ümmet adamı olduğumuzu unutmamalıyız.

4.)Biz insanlık için varız. ‘’Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.(ali-imran 110)’’  Allah insanlığı bize emanet etmiştir. İnsanlığı tehdit eden tüm kötülükleri, münkerleri, şerleri, şirretleri, şeytanlıkları biz etkisiz hale getiririz insanlığın barışı bize bağlı insanlığın güveni bize bağlı, insanlığın özgürlüğü bize bağlıdır. Şayet dünya yaşanılamayacak bir duruma gelmişse sebebi bizleriz. İnsanlık için projelerimizi konuşturmamız lazım. İnsanlığın felahı, salahı için devreye girmemiz lazım. İnsanlar ile İslam arasındaki engelleri kaldırma yükümlülüğü bizlerin sırtındadır.

A.)Şahsiyet:  İslam’ın temel amacı şahıslara  şahsiyet kazandırmaktır. Her insan doğuştan bir şahıstır ama her insan şahsiyet sahibi değildir. Haliyle islamın temel amaçlarından birisi, şahısları muhatap almak onlara şuur kazandırmak ve onların şahsiyetli olmalarını sağlamaktır.

Allah’ın davasının temsil ve tebliğ edilme liyakatini ancak şahsiyetli müminlerden bekleyebiliriz. Dolayısıyla ilk Kur’an nesline baktığımızda Kur’an’ın bedevi bir toplumdan medeni bir toplum çıkardığını görebiliriz. Yani şakileri said kılan işte bu dindir bu kitaptır.

Peygamber efendimiz ne yaptı? Cahiliye toplumundaki şahısları aldı, önce onlara bir şuur kazandırdı sonra da şahsiyet kazandırdı. Ve yeryüzünü  onlara emanet etti.  ‘’Arz’ın imarından, neslin ıslahından siz sorumlusunuz’’ dedi. Ve görüyoruz ki kendi öz kızını diri diri toprağa gömecek kadar gözü dönmüş olan Hattab oğlu Ömer, o mektepten geçince öyle bir şahsiyet kazandı ki aynı Ömer, çölde devesiyle yürürken karıncaları ezmemek için yüreği titreyen bir insan oluverdi.

İşte bahsettiğimiz  İslam, bahsettiğimiz Vahiy-Kur’an bugün de aynı özelliğe sahiptir, aynı güzelliğe sahiptir. Peki sorun nerede? Şahsiyet yetiştirme hususunda  bu kitapta bir sorun yok, eskime yok, pörsüme yok! Sıkıntı bizde yani kitaba muhatap olanlarda. Kitabın öngördüğü şahsiyetler yeryüzüne ağırlıklarını koyamıyorlarsa Kitapla ilişki biçimlerini gözden geçirmelidirler.

İslam şunu söyler; ‘’şahısları ne kurtlaştırın ne de mankurtlaştırın şahısları kardeşleştirin. İnsan insanın kurdu değil, insan insanın yurdudur.’’ Potansiyel olarak tüm insanları kardeş kılma sorumluluğu altındayız. İslam, ‘’Ol, Olgunlaş, Adem ol, İnsan ol, Halife ol, kul ol, Abdullah ol…’’ der.

Şahsiyet öznedir, şahıs nesnedir.

Şahsiyet belirleyendir, şahıs belirlenendir.

Şahsiyet sürükleyendir, şahıs sürüklenendir.

Şahsiyet etkileyendir, Şahıs etkilenendir.

Şahsiyet rüzgar estirendir, şahıs esen rüzgarlar karşısında yapraklar gibi savrulandır.

Şahsiyet gittiği yere renk verendir, şahıs gittiği yerde arazinin rengine uyandır.

Şahsiyet tarihi yazandır, şahıs tarih olandır.

Şahsiyet ezber bozandır, şahıs sadece ezber yapandır.

Şahsiyet yük alandır, şahıs yük olandır.

Şahsiyet kendine ait bir yüreği, kendine ait bir aklı, kendine ait bir iradesi olan adamdır.

Bugün sahih bir kulluk için, kulluk yürüyüşümüzü daha güzel bir şekilde sürdürebilmek için üzerinde durmayı düşündüğüm üç  kavram var bunlar; A.)Şahsiyet  B.) Aidiyet  C.) Hareket Kulluğumuzun temel dinamiklerinin bu üç kavramda saklı olduğunu düşünüyorum. Bu bakımdan bu kavramların içini doldurabilirsek inanıyorum ki Allah’ın indinde kabul görecek bir kulluğun da üstesinden gelebiliriz.

Bireysellik ve konformizm ekseninde kapitalist tüketim kültürünün sekülerleşme tuzağına karşı uyanık olmalı, kısacık ve az bir geçimlikten ibaret olan dünyanın süsleri, malı, makamı ve ticareti, zevkleri, hazları ve hırsları uğruna, hayatımızı ve imkanlarımızı israf ederek, ahiretimizi heba edecek bir ahmaklıktan uzak durmalıyız. Sonuç olarak dünyevileşerek dünyada rezilliğe, ahirette ise şedit azaba sürüklenmekten Allah’a sığınmalıyız. Her an ölecekmiş gibi ölüme hazır bulunmaya ve sürekli halimizi sorgulayıp hesaba çekmeye ve ruczdan arınmaya çalışmalıyız. “Verrucze fehcur” (Müddessir 5) ilahi emri gereğince, akıdevi ve ahlaki pislikler başta olmak üzere bütün dünyevi kirlenmelerden hicret etme çabamızı daima canlı tutmalıyız. Dünyevileşmekten kurtulmak için, bu, aklımızı, şahsiyetimizi, hayatımızı ruczdan arındırma ve vahiyle inşa çabamızı sürekli kılmalıyız.”

Bu durumdan kurtulmak istiyorsak; bizi bu hale düşüren sebepleri tasfiye edip hayatımızdan kovarak, Kur’an’ı hakkıyla okuyup, kulluk eksenli bir hayatı esas almaya, tevhidi bir imanı içselleştirerek, takvayı hakkıyla kuşanarak, Allah yolunda hakkıyla cihadı ikame ederek, Kur’an ile “büyük cihadı” sürekli kılmaya çalışmalıyız. İman-amel bütünlüğünde hayatımızı ibadet kılmaya, bütün hayat alanlarında sadece Allah’a secde etmeye, hayatımızı Allah’a rüku ve secde ettirmeye, hayatın bütününe Kur’an’ın bütününü hakim kılmaya çaba göstermeliyiz. Yakîn bir ahiret imanını ve hesap bilincini diri tutup, fıtrat ile vahyi bütünleştirip, dünya hayatımızı ahiretin tarlası olarak değerlendirmeye, hayatın hiçbir alanını Allah’tan ve dininden soyutlamamaya çalışmalıyız.

Allah© ve Rasulü’nün(s) açık uyarılarına rağmen, akıdevi bir sorumluluk olan Emr-i Bil maruf ve nehyi anil münker sorumluluğunun yerine getirilmesinde yaşanan tavsama, zayıflama veya tükeniş. Hatta bu sorumluluğu sürdürmek isteyenlere yönelik tepki ve kınamaların yaygınlaşması. Bireyselliğin, bencilliğin yaygınlaşması, rehavet ve konformizm içinde kendi kendine yeterli olunduğu, başkasına ihtiyacı olmadığı zannına kapılanların artması. Sadece kendi merkezli düşünen, cemaat ve toplumsallıktan ve bunun getireceği ilave yük ve sorumluluktan kaçan, başkaları için fedakarlık yapma hasletinin yitirildiği, sadece kendisi ve en fazla çekirdek ailesi için yaşayan, toplumsal sorunlara ve ümmetin sıkıntılarına ilgi duymayan bir hale gelinmesi. Dünya hayatının hazzına, menfaatlerine, kazancına ve tüketimine kilitlenmiş, bu hayattan aldığı lezzeti, zevki, keyfi arttırmayı hedef edinmiş seküler bir zihniyetin Müslümanları kuşatır hale gelmesi. Hayatın/ömrün israfı başta olmak üzere, vaktin ve nakdin israfının artması buna karşılık infak’ın azalması, hatta yok olması.

Ahiret ve hesap bilincinin belirleyici olduğu, İslami mücadele, hayatımızı İslamlaştırma, Rabbimizi razı etme, hayatımızı ibadet kılma gündemleri yerine büyük ve yoğun zaafların yaşanıyor olması. Başta Kur’an’ı hakkıyla okumak olmak üzere; kendimizi, dünyamızı, toplumumuzu ve hayatımızı tanıma ve inşa etme amaçlı okumaların tamamen gündemden çıkması. Ve bütün bu konularda yapılanların, yapılmayanların, yapılması gerekenlerin neredeyse hiç yer almadığı gündemlerde kaybolunması.

Ahiret’in gündemimizi belirlemekten çıkması, Müslümanların bir araya geldiklerinde gündemlerini, muhabbetlerinin eksenini, ağırlıkla dünyevi konuların, ev, araba, kıyafet, tüketim harcamaları, tatil ve eğlence, futbol, müzik vb. konuların teşkil ediyor hale gelmesi. Televizyon-Bilgisayar-cep telefonu, internet ve sanal dünya şeytan üçgeninde kaybolunması, filim, maç izleme, müzik, eğlence programı vb boş işlerde dalanlarla birlikte dalınması, hayatların bu alanlarda kirletilip çürütülmesi, zamanın israf edilmesi ve üstelik bunun bir sapma olduğunun farkında da olunmaması. Gece yarılarına kadar sanal alemde dalanlarla birlikte dalınması sebebiyle genellikle sabah namazlarına, hatta öğlen namazlarına bile kalkılamaması ve bu halin giderek kalıcı bir durum arz etmesi.

XI – Dünyevileşme hastalığının Müslümanları getirdiği nokta ve çıkış yolu: Genel olarak Müslümanlar olarak halimizi sorguladığımızda hiç de iç açıcı bir durumun olmadığı anlaşılacaktır. Genel hatlarıyla Müslümanların büyük çoğunluğunun hali şudur: heva ve arzuların dürtüsüyle ve çevre etkilemesiyle fücura, rucza(pisliğe) bulaşıp da bu kirlenmenin farkında olmamak. İslami ve insani duyarlılıkların giderek azalması ve halin kanıksanması. Allah’ın emir ve yasaklarına riayette daha duyarsız, daha lakayt davranılması, Allah’a© ve Rasulüne(s) itaatte daha gevşek olunması, namazlarda geciktirmelerin ve giderek kaçırmaların, unutmaların yaşanır hale gelmesi ve artması. Sorumluluk bilincinin fülulaşması, giderek kaybolması. Salih amellerde azalma, tembellik, boş vermenin insanı kuşatması.

Kur’an-ı kerim’in “Hayır! Aksine kazandıkları kalplerini karartmıştır.” ayetinde geçen karartma işte budur. Bu sonuç, insanların, üst üste günah işleyerek kalbin körelmesine ve ölmesine kadar bu tür hareketlerini ısrarla sürdürmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu sebeple, iman edenlerin imanları bile, böyle günahta ısrarcı süreçlerin sonunda yok olabilmekte, imana şirk bulaştırılabilmekte, zulüm giydirilebilmektedir.(En’am 82)

Evet, isyankarlıkta direnen kalp kararır ve körelir. Üzerini kalın bir perde örter. Vahyin aydınlığının oraya girmesine engel olur. Onu bu aydınlıktan mahrum eder. Yavaş yavaş duyarlılığını kaybettirir. Zayıflamasına ve ölümüne yol açar. Rasulullah (s.a) kalbin paslanmasını şöyle izah etmektedir: “Bir kul günah işlediğinde, kalbinde siyah bir leke meydana gelir. Eğer o kul tevbe ederse, bu siyah leke kaybolur. Şayet tevbe etmez ve günah işlemeye devam ederse, bu leke onun tüm kalbini sarar.” (Müsned-i Ahmet, Tirmizi, İbn Mâce, Neseî, İbn Cerir, Hakim, İbn Ebi   Hatim, İbn Hibban).

X – İbadetler ve Günahlar Birbirini Hayattan Kovmaya Çalışırlar. Aşağıdaki bölümde doğru konumdaki ibadetlerin, mü’minleri günahlardan arındıracağını, sahih bir imana ve Kur’an’a dayalı ibad­detlerin kötülüklerden alıkoyacağını, günah işlemeye engel olacağını ve insana onur kazandıracağını tespit etmiş bulunuyoruz. İbadetler hayata hakim olup kuşattıkça, günah ve kötülükleri hayattan kovma fonksiyonu görmektedirler. Eğer günahlar hayatı kuşatır hale gelirse, o zaman da günahlar ibadetleri hayattan kovmakta, giderek azalmasına ve içinin boşalmasına yol açmaktadır. Yani hayat alanında, ibadetler ve günahlardan hangisi hakimse, diğerine hayat hakkı tanımamakta, biri diğerini sürekli hayattan kovmaya çalışmaktadır. Günahın ve kötülük­lerin bir insanı tamamen kuşatması hali ise, artık imanı da yok eden bir işlev görmektedir ki, Rabbimiz bu konuda bizleri uyarmaktadır:

Bakara 81“Hayır! Kim bir kötülük (günah) eder de kötülüğü (günahı) kendisin­i çepeçevre kuşatırsa, işte o kimseler cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.”

Bir başka ayette ise, Kur’an’ın hükümlerini çiğneyip günaha dalanların, böylece onu yalanlayanların, bu suretle kazandıklarının, onların kalpleri üzerinde pas tutup kararttığı, Allah’ın böyle kalpleri perdel­lediği ifade edilmektedir.

Mutaffifin 12-13 –Onu ancak hükümleri çiğneyen ve günaha dalan kimseler yalanlar. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, “eskilerin masalları” der.

Bu ayette de, namaz kılmak (ikame etmek) -eksiksiz ve dosdoğru bir şekilde- emredildikten sonra iyi amellerin kötülükleri giderdiği vurgulanıyor. Bu ifade geneldir ve tüm iyilikleri (salih amelleri) kapsamaktadır. Namaz da en büyük iyiliklerden (salih amellerden) biridir. Bu sınıflandırmaya öncelikle dahildir. Yoksa bazı tefsircilerin anladığı gibi kötülükleri gideren iyilik namazla sınırlı değildir.  Bu ayette kötülüğü dünyadan kazımanın yolu gösterilmekte ve “Salih ameller işleyin ve onlarla kötülüğü yenin” denilmektedir. (Seyyid Kutup, Fi Zilal’il Kur’an).

Hud 114 – Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler (salih ameller)kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.

IX – Dünyevileşme belasından korunmak için, Kur’an’la bağı kesilmeden huşu içinde ve ubudiyet bütünlüğü korunarak yapılan ibadetlerin, salih amellerin kötülükleri giderdiğine, günahlar ve ibadetlerin hayatı ele geçirme mücadelesine dikkat çeken ayetlerin de üzerinde tefekkür edilmeli ve gereği yerine getirilmelidir.

Ankebut 45 – (Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyarAllah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.

Ancak, ibadetler bütünü içindeki yerini alan ve hayatı kuşatan Kur’ani ibadet kavramı ekseninde kalan ibadet; tezkiye, inşa ve inkılâba yol açabilmektedir. İşte ibadetler, ancak bu anlamda hayatı kuşatırlarsa, günahları temizleyerek hayattan kovma fonksiyonunu görebilmektedirler.

Bu ayetten de anlaşılacağı üzere, Allah kitabı okumayı ve namazı kılmayı emretmektedir. Kur’an’la bağlantılı ibadetin “hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyacağını” bildirmektedir. Namazda olduğu gibi, aslında bütün ibadetler, eğer içi boş bir formdan ibaret değillerse, huşu içinde, ihlasla ve Kur’ani içerikle yapılıyorlarsa, mü’mini kötülükten alıkoyma, günahlardan arındırma ve iyiliğe sevk etme fonksiyonu göreceklerdir.

Kendimizi sorgulamalıyız. Acaba bizim namazlarımız da bize her alanda Allah’a itaat etmeyi, Allah’ın dini uğrunda fedakârca hizmet etmeyi emrediyor, bizi bu hayırlı istikamette yönlendiriyor mu? Yoksa namazlarımız, oruçlarımız ve bütün ibadetlerimiz, sadece şekli bir boyutta kalan, hayatımızda inkılap meydana getirmeyen içi boş şekiller haline mi geldiler? Ubudiyeti, kulluğu parçalamadan, hayatı ve dini bölüp parçalamadan hayatın bütününe Kur’an’ın, dinin bütününü hakim kılmaya çalışıyor muyuz? Yoksa Kur’an ile bağı koparılarak forma indirgenmiş bütünlükten yoksun parça ibadetlerle oyalanıyor muyuz?

İşte Şuayb (as)’ın kavmi, onun namazının, kendisine hayatın bütün alanlarında namazın Rabbinin kurallarına uymayı emrettiğini, bunun ise kendilerince kabul edilemeyeceğini söylüyorlardı. Namaz ibadetinin, hayatın diğer alanlarında da aynı Allah’ın hükümlerinin esas alınmasına sevk edeceğini ve bütün alanlarda sadece Allah’a ibadet ve kulluk yapılması gerekeceğini onlar bile fark ediyor ve bu da işlerine gelmediği için tevhid dinine karşı çıkıyorlardı.

İman ve Salih ameller, inanç ve ibadetler organik bir bütün oluştururlar. Hayatın bütün alanlarını düzenleyen ibadetler birbirinden ve imandan koparılamaz. Ne inanç namazdan ve ne de bunların ikisi pratik hayatın yasalarından ve sosyal kurumlardan ayrılamazlar. Ancak tıpkı Şuayb (as)’ın kavminde olduğu gibi bugün de insanların çoğunluğu inanç ve ibadet ile yasayı ve insanlar arası ilişkileri birbirinden ayrı görürler. Kur’an’ı ve ibadetleri bölüp parçalarlar ve bir kısmına tabi olup diğer kısmını dışlarlar. İnanç ile kimi şekli ibadetleri Allah’a yöneltir, O’nun emirlerine uygun yapmaya çalışırlarken, yasalar ile insanlar arası ilişkileri Allah dışındaki kaynaklara dayandırırlar, bunları o kaynakların direktiflerine göre düzenlerler. İşte özü ve kökeni itibari ile müşriklik, putperestlik budur. İnsanı arındırmayan, tevhidi inkılaba yol açmayan ibadetler de, Kur’an ve ibadetler bütününden ve hayatın tümünü kuşatması gereken ubudiyet kavramından soyutlanmış ve şekle indirgenmiş içi boş parça ameller de, bu tür insanların amelleridir.

İşte namaz bu yüzden inkarcıların hedefi haline gelmektedir. Ve bir kimse namazı gerçekten kılıyorsa hakikatleri tebliğe başlar ve onların kötü yollarını eleştirir. Nitekim korktukları da budur ve bu yüzden sanki tüm belaların nedeni namazmış gibi onu giderek artan bir şiddetle yuhalarlar. “Ey Şuayb, atalarımızın taptıkları ilahlara tapmayı bırakmamızı ve mallarımız konusunda dilediğimiz tasarrufları yapmaktan kaçınmamızı emreden, empoze eden faktör, şu kıldığın namaz mıdır?” diyorlar. (Hud 87)

Bir alandaki ibadet bir başka alanda da Allah’a itaat ve ibadete sevk eder: Bir alanda Allah’a itaat ederek gerçekleştirdiğimiz ibadetimiz, hayatı kuşatan bu kavramın yönlendiriciliğinde başka alanlarda da Allah’a itaat etmeye ve başka ibadetleri de yerine getirmeye sevk eden ve bizleri arındırıp yücelten bir fonksiyon görür. Tabii ki ancak, Kur’ani bir anlam ve içerikle, ihlaslı bir teslimiyetle yapılan ve kulluk (ubudiyet) bütünü içindeki yerinde duran ibadetler bu fonksiyonu görebilmektedir. Mesela kavminin müşrikleri, vahye dayanarak kendilerinden yapmalarını istediği şeyleri, (şirkten uzaklaşma, zekât verme, ticaret alanında ölçüyü tartıyı doğru yapma, birbirinin mallarını haksızlıkla yememe) konusundaki emirleri tebliğ ettiğinde,  Şuayb (as)’a “sana bunları namazın mı emrediyor?” diye soruyorlardı. Onlar bunu alay etmek amacıyla söylemiş olsalar da, bu tespit aynı zamanda onların namazın böyle bir işlevini fark ettiklerini de göstermektedir.

Kur’an-ı Kerim’in ifade tarzı, bu tür insanın Allah’a yönelik ibadetini “bir yol kenarındaymış gibi” şeklinde tasvir etmektedir. Bu ibadet samimi ve yakin bir imana dayanmamakta, bu yüzden o kişi sürekli ve kalıcı olarak ibadet etmemektedir. Kur’an-ı Kerim bu tip insanların ibadetini daha ilk dokunuşta yere yıkılacak gibi dengesiz duran bedensel bir hareket gibi tasvir ediyor. Bunun için bir fitne ile karşı karşıya kalınca hemen yüzüstü yere kapanıyor. Dengesiz durduğu için yere yuvarlanması kolay oluyor.(Mevdudi, Tefhimul Kur’an).

Kaybedilen para mal mülk geri gelirde, kaybedilen insanlık ve kişilik asla geri gelmez.

Böyle bir insan zayıf karakterli olduğu ve İslâm’la küfür arasında kararsızlıkla gidip geldiği için “nefs”inin kölesi olur. Bu tür insan, adeta İslam ile küfür arasında sınırda durur. İslâm’ı kişisel çıkar için seçer. Bütün istekleri yerine gelir, kolay ve rahat bir hayat sürerse İslâm’a bağlı kalır; Allah’tan razı olur ve imanında “sebat” eder. Tam tersine, eğer “iman”ı ondan bazı fedakarlıklar ister veya bazı sıkıntılarla karşılaşır, Allah yolunda zorluk ve kayıplara katlanması gerekir, yahut da istediklerine sahip olamazsa, Allah’ın ilahlığı, Rasûl’ün elçiliği hakkında tereddüt etmeye başlar ve “İman”ın her şeyinden şüphe duyan bir kimse olur. İşte o zaman bir kazanç elde edeceği veya bir kayıptan korunmasını sağlayacak olan her gücün önünde boyun eğmeye hazır bir hale gelir.

Tek bir günü bile israf edemeyiz. Çünkü belki de o gün son günümüz olabilir.

İnsanların bazıları ise, Allah’a kulluk yaparken, ibadetleri bir ucundan, kıyısından tutmakta, samimiyetle ve tam anlamıyla kucaklamamakta, işleri iyi gittiği, hayatın akışı içinde zorluklarla sınanmadığı sürece bu kıyısından tuttuğu ibadetlerini sürdürürken, bir musibetle, sıkıntıyla imtihan edilse hemen gerisin geriye döner, dinden yüz çevirir, zaten kıyısından tuttuğu ibadetlerini de kolayca terk eder. Adeta kendisine isabet eden musibetin faturasını Rabbine keserek, dünya ve ahiretini mahveder. (Hac 11)

Hicr 90-93. ayetlerde zikredilen toplumlar, Kur’an’ı bütünüyle kabul etmiyorlar. Bir kısmını kabul ederken; bir kısmını reddediyorlar. Bunu yaparken arzularına, ihtiraslarına uyuyorlar. Kur’an’ın ayetleri arasında ayırım gözeten bölücüler, yaptıkları bu ayırımdan sorumludurlar.

Kitabın bir kısmını uygulayıp, bir kısmını uygulamayanları, ibadetler bütününü bölüp, parçalayıp, bir kısmını dışlayanları, Allah “kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr edenler” olarak nitelemekte ve dünyada rezil, rüsva olmakla ve ahirette de azap ile tehdit etmektedir. Tıpkı İslam ümmetinin içine sürüklendiği bugünkü zillet ve rezillikte olduğu gibi. (Bakara 85)

Kur’an’la irtibatı kesilmiş, Resulullah’ın (s) örnekliğinden, sahih sünnetinden koparılmış, parçalanarak, bölünerek, bir kısmı yapılıp bir kısmı yapılmayan ibadetler, birbirini besleme ve tamamlama imkânından yoksun kılınmış parça ibadetler, zamanla anlamını ve eksenini yitirerek şekle indirgenmektedir. Ancak, ibadetler bütünü içindeki yerini alan ve hayatı kuşatan Kur’ani ibadet kavramı ekseninde kalan ibadet; tezkiye, inşa ve inkılâba yol açabilmektedir.  (Ankebut 45).

“Yeyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü O, İsraf edenleri sevmez.” Harcamada israftan kaçınmak için cimrilik yapmak da kınanmış ve orta yolun izlenmesi istenmiştir: “Ve harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; harcamaları bu ikisinin arasında dengeli olur.” (Furkan 25/67).

VI – Kur’an’da yer alan, ahirette/hesap gününde fayda vermeyen pişmanlıkla kahrolup geri döndürülme isteği ve geri döndürülme halinde salih amel yapmak üzere taahhütte bulunmaya dair tespitler:

(Fecr 23, 24, Secde 12,15).

VII – Kur’an’da ahiretteki tartışmaların hatırlatılması suretiyle dünyada atılacak adımlara, tutulacak yola dikkat etmeye dair yönlendirme yapılır:

(Ahzab 66-68,Mümin 47-50, Zümer 55, 56).

VIII – Kur’an ve ibadetlerin arasının kesilmemesine, ibadetlerin parçalanmadan ubudiyet bütünlüğü içinde yapılması halinde etkili ve dönüştürücü olacağına dikkat çeken, Kitabı, dini bölüp parçalamamaya çağıran, ibadetlerin bütünlük içinde arındırıcı-inşa edici olduğuna dikkat çekenve hayatı (kamu-özel, bireysel-toplumsal diye) bölmeden hayatın bütününe Kitabın bütününü hakim kılmaya yönlendiren ayetler gündemimize hakim olmalıdır.

İsraf deyince akla gelen ilk anlam dünya nimetlerinden yararlanırken aşırı gitmedir. Kur’an, israf kavramını bu anlamda da kullanmıştır. Dinimiz, dünya nimetlerinden yararlanmayı yasaklamamış bilakis bu nimetlerin inananlar için olduğunu söylemiştir (Araf 7/31-32). İslam, ancak dünya hayatının cazibesine kapılıp tercihini bu yönde kullanarak ahiret inancından bağımsız bir dünyevileşmeye karşıdır (Kehf 18/28). Gerektiğinde tüm dünya nimetlerini bir kenara bırakmak ve tercihi Allah yolunda kullanmak için bu nimetlerden ölçülü olarak yararlanmak elzemdir.

Kur’an’ın muhkem hükümlerine göre; dünyevileşmeden korunmak için ölçü tartı tam yapılacak, helal kazanıp helal alanlara harcanacaktır, meşru alanlardan kazanılan helal kazanç yine meşru alanlara harcanacaktır. İsraftan ve cimrilikten kaçınılacak, Allah yolunda sarf (infak) edilecek, zenginin üzerindeki emanet olan fakirin hakkı sahibine verilecektir. Alışverişin helal, faizin haram olduğu bilinciyle hareket edilecektir. Hud 85, Şuara 181-184, En’am 136, Nahl 56, Bakara 195, 262, 215, 219, 245, 267, 274, 275, 276 Ali İmran 134, 180, Araf 31, İsra 26-29, Enbiya 9, Furkan 67, Kasas 77.

Kur’an’da israf genellikle aşağıdaki ayette görüldüğü gibi, Allah’a karşı gelip, O’nun sınırlarının dışına çıkan, küfrün önderliğini üstlenerek yeryüzünde bozgunculuk yapan Firavun ve benzerleri, aynı zamanda onun çizgisinin ölçüyü taşıran takipçileri için kullanılmıştır. “(Benden onlara) De ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran (israf eden) kullarım, Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar.” (Zümer 39/53). Kur’an muhtemel bir sapmaya karşı da müslümanların şöyle dua ettiklerini bize bildirir: “Rabbimiz, günahlarımızı (zunûbenâ) ve işimizdeki aşırılıklarımızı (israfena-israfımızı) bağışla, ayaklarımızı sağlamlaştır (sabit kıl) ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et.” (Ali İmran 3/147).

İsrafın lügat anlamı; insanın fiillerinin tümünde hududu/ölçüleri aşmasıdır (Ragıp el-İsfahani, Müfredat, s. 239). Kur’an’da her türlü aşırılık için kullanılan ve şiddetle eleştirilen israf kavramı, dilimizde lüzumsuz harcamaların ötesinde bir kullanıma sahip değildir. Halbuki en büyük israf kişinin Allah’ın koyduğu sınırları aşması, en önemli israf da kişinin yalnız Allah’a kulluk hudut ve ölçülerini aşarak hayatını israf etmesidir. “Firavun ve erkanının kendilerine fenalık yapmasından korktukları için toplumun az bir kesimi dışında kimse Musa’ya inanmamıştı. (ve inne fir’avne leâlin fil ard, ve innehû leminel musrifîn.) Çünkü Firavun yeryüzünde büyüklenen bir zorbaydı. O, gerçekten müsriflerdendi (ölçüyü taşıranlardan-aşırı gidenlerdendi).” (Yunus 10/83)

V – Dünyevileşmenin en önemli göstergesi İSRAF’tır. İlahi Ölçüleri aşan her fiil israftır. Allah israf edenleri sevmez.

Bütün bu örnekler göstermektedir ki, Kur’an’da övülerek bize örnek gösterilen bütün Peygamberler, öncü şahsiyetler ve aynı yolu takip eden alimler, hep vahye dayalı ilmin, İslami ölçü ve ilkelerin ve tevhidi istikametin tavizsiz takipçisi olmuşlardır. Allah’ın hükmünün hakim olmadığı, adaletle hükmetmeyen iktidarlardan, saraylardan uzaklaşarak, gerektiğinde zindanlara, mağaralara, çöllerin zorluklarına, ekonomik sosyal boykotlara ve hicrete katlanmışlardır. Bugünün Müslümanlarının çok önemli kesimi ise, onların sağlayacağı imkanlar için şirke bulaşmış iktidarlara ve saraylara doğru koşuyorlar.

IV – Bahçe Sahipleri Kıssası, Tâlût’un ordusu, Nuh(as)’ın oğlu ve Uhud okçuları misalleri ve günümüz Müslümanları.

a – Dünyevileşmeye önemli bir örneğin Kalem Suresindeki Bahçe sahipleri Kıssasında yer aldığını görüyoruz: Allah’ın zenginin malında fakir için bir hak belirlediğini ve bu emanetin sahibine ulaştırılması gerektiği hakikatini unutarak, yoksulların haklarını vermeden bahçedeki ürünleri devşirmek niyetiyle sabah erkenden bahçelerine giden bahçe sahiplerinin ürünlerin ve bahçenin mahvolmuş haliyle karşılaşmaları ve bunun üzerine yanlarındaki mutedil şahsiyetin, “ben size Rabbinizi tesbih etmeniz gerektiğini söylemedim mi” yani “Allah’ın emrine riayet, itaat etmelisiniz demedim mi?” uyarısı gerçekleşir. Bunun üzerine, bahçe sahiplerinin, ölümü, hesabı, ahireti unutarak, yoksulun hakkını gasp edip daha çok zengin olma hırsıyla dünyevileşerek Allah’a itaati terk ettikleri için tevbe edip pişmanlık duydukları ifade edilir. (Kalem 17-32)

b – Dünyevileşenlerin psikolojisini Talut Kıssası üzerinden anlamaya çalışırsak,Talut’un askerlerinin içmemesinin ya da en fazla bir avuç içilmesinin emredildiği nehir suyunun dünyayı ve dünyevileşmeyi sembolize edebileceği üzerinden günümüze ibretler çıkarabiliriz: (Bakara 249).

Talut’un askerlerinin çok az bir kısmı hariç nehirden kana kana içmiştir. Ondan sonra ilginç bir şey olmuştur. Bu kişiler, “biz de savaşacak derman kalmadı” demişlerdir. İşte böyledir. Dünyevileşen insanların mücadele azmi kalmaz. Düşmanla mücadele etmemek için türlü türlü mazeretler uydurmaya başlarlar. Vazgeçemedikleri, kaybetmekten korktukları pek çok şeyleri vardır artık.. Bu kişiler rahatlarını bozan kişileri ve görüşleri tehlikeli görmeye başlar. Dünyevileşmenin doğal sonucu işte budur.

c – Nuh (as)’ın oğlunun, tevhid gemisine binmeyip yükseklere çıkarak korunabileceğini söylemesini müteakip büyük dalgaların araya girip onu götürmesi de dünyevileşme bağlamında ibretler çıkarılacak bir örnektir. (Hud 42-46)

Bugün de bizler evlatlarımızı tevhidi bir hayata çağırdığımızda, onlar dünyevi bir takım hesaplarla, bazı mevki makamlara yükselerek, bir takım dünyevi imkan ve zenginlikleri elde ederek itibarlı ve güven veren konumlara geleceklerini zannediyorlar. Halbuki, izzet, itibar ancak Allah’ın yanındadır ve güvende olmak da ancak tevhid gemisine binerek, iman ettikten sonra imanına zulüm/şirk bulaştırmayanların ve hidayete erenlerindir. (Niza 139, En’am 82).

Tabi ki, tıpkı tevhid gemisine binmeyip dağlara çıkarak güvende olacağını sanan, ama yükselen dalgalara kapılarak boğulmaktan kurtulamayan Nuh’un(as) oğlu gibi, ahiret ve hesap bilincini terk edip dünyevileşerek, dünyevi bazı imkanları elde ederek kendileri için itibarlı, hayırlı ve güven veren sonuçlara ulaşacaklarını düşünenleri de, yükselen dünyevileşme dalgaları kuşatıp giderek tevhidi hayattan daha fazla uzaklaştırıyor ve sonuçta bu girdap içinde kaybolup gidiyorlar. Kendilerini diriltecek, hayat verecek vahiyden uzaklaşıp dünyevileştikçe, fizyolojik olarak yaşasalar da manevi ve ruhi olarak ölüler haline geliyorlar, izzet ve şereflerini yitirip, dünyevileşme dalgalarının girdabında zelil konumlara sürükleniyorlar.

d – Uhud savaşında tepeyi bekleyip İslam ordusunun arkasını kollamakla görevli okçuların zafer kazanıldı zannıyla ganimetten pay kapmak amacıyla görev yerlerini terk etmeleri sonucunda, İslam ordusu büyük yenilgiye uğruyor.

Okçular diğer arkadaşlarının ganimetleri toplamaya başladığını görünce, kendileri toplama işinde rol almadıkları için dağıtımda, toplayanlardan daha az ganimet almaktan korktular. Yerlerinden aniden ayrılmaya kalkışmalarının nedeni işte buydu. Daha sonraları bazı özürler öne sürmeye çalıştılar, ama bu özürler kabul edilmedi. O zaman Hz. Peygamber (s.a) şöyle dedi: “Aslında siz bana güvenmediniz. Size adaletli davranmayacağımı ve gerçek hakkınız olan payı vermeyeceğimi düşündünüz.”

Ali İmran 161:”Hiç bir peygambere, emanete ihanet yaraşmaz”. Bu ayette Rabbimiz, Allah’ın Peygamberi (s.a) hakkında bu tip yanlış düşüncelere kapılmayı sorguluyor ve şöyle diyor: “Siz kendi çıkarlarınızın, Allah’ın Peygamberi elinde güven içinde olduğundan nasıl şüphe ediyorsunuz? Allah’ın Rasûlü’nün kendine emanet edilen serveti adaletsizce dağıtacağını nasıl düşünebilirsiniz?”(Mevdudi-Tefhim)

O gün ganimetten pay almak için aceleyle sorumluluklarını, mevzilerini tek edip, dünyevi çıkarlar peşine koşan okçular gibi, bugün de pek çok Müslüman, kendilerine yakın gördükleri kimselerin iktidarında, istikameti kaybederek iktidarlara doğru koşuyorlar. Kimi maslahatlar adına tevhidi stratejik yürüyüşlerini bırakarak, taktik hesaplar ve pragmatik beklentiler uğruna İslami mücadeleye zarar veren sistem içi siyasi iktidarlara destek veren konumlara doğru savruluyorlar. Halbuki, Saraylarda yer verilen Ashab-ı Kehf sultanın sarayında yüzüne Hakkı haykırarak mağaraya sığınmayı tercih ettiler. Yusuf (as) Allah’ın dininin ölçülerinden taviz vermemek adına zindana atılmayı tercih etti. Firavun’un sarayında büyümüş Musa(as) Hak’tan taviz vermemek için çöllere vurdu kendisini. Rasulullah(s) şirk sistemi içinde “devlet başkanlığı”, “zenginlik” teklif edilmişken, Allah’ın şeriatının, ilahi hükümlerin hakimiyetinden taviz vermemekte ısrar edip, ekonomik ve sosyal boykotlara, hicrete zorlanmalara ve en yakın arkadaşlarının şehid edilmesine göğüs gerdi. Ebu Hanife misali, güzel örneğimiz olan Rasullerin yolunun ilkeli ve onurlu takipçileri olan nice alim de, hem de bugüne göre çok daha İslami rengi yüksek iktidarların yanına gitmekten uzak durmuş, bu sultanların verdikleri yüksek mevkileri bile reddederek şehid edilmeyi göze almışlardır.

Ölmeden, o büyük hesaba muhâtap olmadan önce kendimizi hesaba çekmek, zamanımızın kıymetini bilmek zorundayız. Ahmaklar zamanı nasıl öldüreceğini, akıllılar ise nasıl kazanacağını düşünür. Suçu zamana atıp, zaman kötü diyemezsin. Ey insan, zaman sensin, sen iyi olursan zaman da iyidir, eğer sen kötü isen zaman da kötüdür. Hayatınızı seviyorsanız zamanınızı boşa harcamayınız, çünkü zaman hayatın kendisidir. İki kere yıkanamazsın aynı ırmakta; üzerinde akan sular, şimdi yeni sulardır. Çoklukla, makamla, sükseyle övünen bir kitle oluştu. Çocuklarımız popüler kültürün kurbanı oldu. Hepsi beğenilme güdüsüyle yaşıyor. Çocuklarımız kötülüklere hayır diyemiyor, çünkü yalnız kalmaktan korkuyorlar. Hâlbuki bizim bütün peygamberlerimiz yalnız bırakılmıştır, dışlanmıştır, sürülmüştür, hakarete uğramıştır. Ama bizim gençlerimizin kınanmaya, yalnız bırakılmaya, horlanmaya tahammülü yok. Musibetle imtihanının doğru cevabı sabırdır, nimetle imtihanının doğru cevabı ise vazgeçebilmektir.(Ahmed KALKAN)

Hâlbuki her ânımızdan hesaba çekileceğiz. “Kim zerre miktarı hayır işlerse onu (karşılığını) görür, kim şerre kadar şer işlerse onu(n cezasını) görür.”(99.Zilzal 7-8). “Kişi hesap gününde şu hususlardan sorulacaktır. Bunların cevabını vermeden hiçbir yere adım atamayacaktır. Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini ne işte harcadığından, malını nereden kazanıp nerelere harcadığından, öğrendiği ile ne derece amel ettiğinden.”

Günümüz insanı, sanki hiç ölmeyecekmiş ve hesaba çekilmeyecekmiş gibi yaşıyor. Dünyaya imtihan için değil, geçim veya seçim için geldiğini sanıyor. Dünyevîleşmenin daha dünyadayken avans cinsinden cezasını tadıyor. Zamanın bereketini yok edecek şekilde onu harcıyor. Teknolojik aygıtlar, hayatı kolaylaştırıp modern insan için bolca boş vakit ayırmayı hedeflediği halde insan boş vakti olmadığından yakınıyor. İnsanın temposu çok arttığı ve nice araç-gereç kullandığı halde, insan kendini düşünecek zaman bulamıyor, çevresine, ailesine, çocuklarına zaman ayıramıyor. İbâdete ve okumaya ise zaten hiç vakit ayıramayacak hale geliyor. İbâdet/kulluk için yaratılan insan, önem sırasını öylesine altüst etmiş ki, işinden, gücünden, eğlencesinden vs. vakit kalırsa, birkaç dakikasını kulluğa ve ibâdete veriyor. Kulluktan çok daha önemli şeylere öncelik tanıdığı için, Allah’a ayıracak vakitlerini, olmasa da olabilecek şekilde en gerilere bırakıyor. Yorgun argın ve en verimsiz zamanlarını okumaya, sohbete veya ibâdete ayırabiliyor en iyi ihtimalle. Ha bire koşturup duruyor, ekmek parası için. Gerçekten ekmek mi bu kadar pahalı ve cennetten daha kıymetli, yoksa ekmeği bu kadar yücelten insan mı çok ahmak, tartışılmıyor bile.
Allah’ın ve Rasûlü’nün dâvetleri insana hayat verir. Allah ve Rasûlünün mesajlarından uzak şuursuz yaşayış, yaşamamak demektir, hayattan uzaklaşmadır, insanın bir gününü bile gerçek anlamda yaşayamaması demektir.

Dünyevileşmenin önemli bir göstergesi de, boş işlere dalarak kaybedilen vakittir. Türkiye’de yaşayan insanların sadece % 4’ü dergi okurken, herhangi bir kitabı halkın sadece % 4,5’u okuyabilirken, % 94’ü televizyon seyrediyor. Yaşadığımız bu topraklarda her akşam ortalama dört saat televizyon karşısında vakit geçiriliyor. İnternet kullananların büyük çoğunluğunun (% 90 civarında) chat, oyun ve porno programlarıyla meşgul olduğu, ancak % 10 civarında kullanıcının ticarî, bilimsel, fikir-yorum ve dinî içerikli programlarla ilgilendikleri ifade ediliyor. Spor, televizyon, müzik, derken internet insanları kendine tutsak ediyor, bağımlı yapıyor ve uyuşturucu görevi üstleniyor, insanımızın zamanını kemiriyor. İnsanlarımızın günde ortalama dört saati televizyon veya bilgisayar karşısında boş işlere dalarak geçiyor.

Dünyevileşmenin siyasal ve ekonomik hayattaki sekülerleşme olarak bu “ılımlı İslam” algısıyla örtüştürülerek, bir “Protestan İslam” anlayışı üretmeye çalışanlar; iki koldan hareket ediyorlar. Birincisi, iç ve dış statükonun egemenlerinin emperyalist, modernist dönüştürme planları, zihinlere yönelik işgal ve dönüştürme projeleridir. İkincisi de, bu zorba egemenlerin hışmından korkarak, ya da onlara yaranmak, onlardan çıkarlar devşirmek amaçlı olarak kimi ilahiyatçıların, bazı Müslüman yazarların ve bazı dini cemaatlerin, birincilerin bu konudaki dönüştürme çabalarına, projelerine destek vermeleridir.

İslam ve Müslümanlar uzun zamandan beri dış ve iç kaynaklı bir sekülerleştirme, protestanlaştırma projesine muhatap bulunmaktadır. Küresel emperyalist korsanların ve yerli işbirlikçilerinin çıkarları olan statükoyu korumak ya da yeni çıkarları istikametinde yeni bir statüko oluşturmak üzere, statükoyu kitleleri Allah ile aldatarak kabul ettirecek bir statüko dinine ihtiyaç duymaktadırlar. Bu “dine karşı din” stratejisi gereğince yeni statükonun dinini, “ılımlı İslam” olarak adlandırmakta, dini özgürlükleri bireysel bazda kısmen genişletip kitlelerin beklentilerine cevap verip memnun ederek, yeni statükoyu oturtmaya çalışmaktadırlar. Dünyevileşmenin siyasal alandaki karşılığı laiklik, toplumsal plandaki karşılığı sekülerizm bir şekilde Müslüman halklara benimsetilmeye, liberal kültür ve kapitalist ekonomiyle meczedilmiş bireysel İslam algısı inşa edilmeye çalışılmaktadır.

Protestanlaştırma, dinin sekülerleştirilmesi çabasıdır. Yani protestanlaşma sekülerleşmenin bir başka ama daha özel biçimidir diyebiliriz. İslâm’ın protestanlaştırılması hesabı onun siyâsaldan soyutlanması imkanını kendilerine sağlayacaktır. Nitekim bu hesap, İslâm’ın, kamusal alandan yani siyâsî, toplumsal, ekonomik, kültürel alandan uzaklaştırılması ve sadece Allah ile kul arasında olup biten bireysel bir inanç meselesine indirgenmesine yöneliktir. Protestanlaştırma sürecinde İslâm’dan istenen Hıristiyanlığın başına getirilenin aynısıdır. Tüketim kültürü aracılığıyla popülize edilen toplum, İslâm’ı bir hayat tarzı olmaktan çıkartıp salt felsefî bir tercih haline getirilmek istenmektedir. Batı, İslâm’ı, laik (seküler) yeni bir okumaya tabi tuttuğunda bizatihi sekülerleştiremediğini dinden kopmadan dünyevîleşmenin farklı bir formu olan Protestanlaştırmak istemektedir.(Ramazan Yazçiçek, Kur’an’ın Dikkat Çektiği Dünyevîleşme -Haktan Uzak Bir Sapıklık).

Yahudilik, uhrevî olanı Hıristiyanlık ise dünyevî olanı ertelemekle vahyden sapmışlardır. İslâm, bütün anlamlarıyla bir denge dinidir. Bunu Kur’an’da birçok ayette görmemiz mümkündür. Ahireti belirleyici kılmakla beraber, dünyayı da ahiretin tarlası olarak niteleyip, ihmalini ya da dışlanmasını değil, imtihan ve hesap bilinciyle, kulluk eksenli bir tasavvurla ilahi hudut ve ölçüler içinde değerlendirilmesini önerir. İsrailoğullarının Yahudileşme serüveni aynı zamanda tarihteki dünyevîleşmenin de seyir haritasıdır. Yahudileşme, dünyevîleşmenin toplumsal prototipidir. Zira İsrailoğulları, dünyevîleştikçe Yahudileşmişlerdir. İsrailoğullarının dünyevîleşmeleri, taşkınlık yapmaları, kendilerinin yaratılıştan itibaren üstün olduklarını söylemeleri, hayata son derece düşkün olmaları, daha iyiyi daha kötüyle değiştirmek istemeleridir.

Dünyevîleşen insan, benmerkezcidir. Dünyevîleşen insan, psikolojik açıdan faydacı, ilkesiz, günübirliktir. O, haz halini muhafaza edebileceği her düşünceyi her ortamı kabul eder ve karşı çıkmaz. Bu durum onun için inandığı gibi yaşayamadığı zamanlarda yaşadığı gibi inanmaya başlaması demektir. ‘Nefsî insan’ da diyebileceğimiz sadece kendi için yaşayan dünyevîleşmiş insan, kalıcı değer üretmediği gibi nefsinin tatmini söz konusuysa toplumsal bir çok faydayı da tahrip etmekten geri durmaz; dolayısıyla, hayata, olaylara hep kendi menfaati açısından değer biçer. 

Sekülerleşme; amelde, itikatta, bilinçte bozulma; dünyevîleşme yönünde değişim, hayatın her alanında dinsel düşünmeyi devre dışı bırakma, dinî sembolleri anlamsızlaştırma ve dini ancak vicdanî tahayyül olarak konumlandırmadır. Modern döneme ait bir kavram olan Sekülarizm, Batı’nın, kendi problemlerine yönelik tarihsel serüveni içerisinde ortaya çıkmış bir çözüm şeklidir. Siyasal literatüre giren laiklik de öyle. Laikliğin en yalın tanımı, din ile siyasi iktidarın egemenlik alanlarını birbirinden ayırmaktır. Bu açıdan İslâm ile lâiklik, birbirinin taban tabana zıddı olan iki ayrı inancın/dünya görüşünün ifadesidir. Laiklik, Batı’da anlamını bulan, kilise imanına dayalı ilâhi saltanat/ devlet anlayışına (teokrasi) tepki olarak gelişmiştir. Sekülarizm’in modernleşme süreçleri içinde gerçekleşen bir tür kendiliğinden gelişmeye gönderme yaptığı yerde, laikliğin toplumu sekülerleştirmeyi amaçlayan bir kamu otoritesinin belli bir laik toplum telâkkisi veya tasarımını hayata geçirmek amacıyla, insanlara ve insan topluluklarına dayatmada bulunmasına atıfta bulunduğu söylenebilir.

Batı toplumunun içinde bulunduğu derin hurafe ağından kurtulmak için geliştirdiği Sekülarizm, Kur’an’ın tabiriyle, uhrevî olanın ertelenip dünyevî olan lehine derin bir sapkınlığa dönüşmüş olan bir olgudur. Kur’an, dünyevîleşmeyi, insanı, insanlığı tehdit eden bir sapkınlık olarak nitelemekte; heva ve hevesin İlâh edildiği bir hayat tarzı, bir kulluk şekli olarak nitelendirmektedir. Sekülarizm, Dünyevîleşme; İsim, felsefe: Dünyacılık. Dini inançlarla uygulamaları, yalnız kişisel değil, fakat toplumsal karar alma ve eylemde yol göstericiler olarak değerlendirmeme tavrı ya da süreci; dini düşünce uygulama, inanç ve kuralların toplumsal anlam ve öneminiyitirmesi süreci (Cavizci,2005:“Dünyevîleşme” mad.;  http://www.tdk.gov.tr/tdksozluk/sozara.htm).Sekülarizm, hayatın her alanında ilâhi teklifleri (vahyi) devre dışı bırakma, dinîn şiarlarını/sembolleri anlamsızlaştırma ve dini sadece vicdanî bir tercih olarak değerlendirme halini ifade eden bir ideolojidir.

Dünyevileşme kavramı; ahiret hayatını unutan, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan ve şehvetlerinin peşinde koşan insanın içinde bulunduğu hali ifade eden bir kavramdır. İslâm âlimleri dünyevîleşmeyi, insanlığı tehdit eden bir dalâlet ve heva-hevesin ilâh edinildiği bir hayat tarzı olarak değerlendirmişlerdir. Hayatı sadece bu dünya hayatından ibaret görme; uhrevî olanı erteleme veya reddetme anlamında dünyevîleşme, insanlığın tarihi kadar eski bir geçmişe sahiptir. Bütün Peygamberler (ASV) de işte bu büyük sapmaya karşı insanları uyarmak, cahiliye kirlerinden arınıp şeytanı, hevayı ve tagutları ilah edinmekten kaçınarak, ibadet ve itaati sadece Allah’a has kılmaya çağırmak üzere gönderilmişlerdir.

Peygamberimiz (s) “Ümmetim hakkında endişe ettiğim hususların en tehlikelisi, hevâya uymak ve tûl-î emeldir. Hevâya uymak insanı hak yoldan saptırır, Tûl-i emel ise ahireti unutturur”( İsmail El Acluni- Keşfû’l Hefa- Beyrut: 1351 C:1 Sh:68 Ayrıca Sahih-i Buhari- İst: 1401 K.Rikak;4) buyurmuştur. “Cennet’e gitmek isteyen, tûl-i emel sâhibi olmasın. Dünyâ işleri ile uğraşması ölümü unutturmasın. Haram işlemekte Allah’tan hayâ etsin” (Hadîs-i şerîf-İbn-i Ebid-Dünyâ). Tûl-i emel sâhipleri, ibâdetleri vaktinde yapmazlar. Tövbe etmeği terk ederler. Kalbleri katı olur. Ölümü hatırlamazlar. Vâz ve nasîhattan ibret almazlar. Bitmez tükenmez bir hırsla hiç ölmeyecekmiş gibi dünya süslerinin peşinde koşarlar. Tûl-i emelin sebepleri; dünyâ zevklerine düşkün olmak, ölümü unutmak ve sıhhatine, gençliğine aldanmaktır.

‘Dünya hayatı’ ve ahirete hazır olma arasında bir denge olmalıdır. İslâmın hoş görmediği ‘dünya hayatı’, insanı Allah’tan uzaklaştıran yaşama anlayışıdır. Mal, servet, makam ve mevki tutkusu, şöhret hastalığı, şehvetlere esir olma, lüks ve israf anlayışı, malla şımarma ve dünyalıklara köle olma akılsızlığıdır. Dünya mutluluğu ile âhiret saâdeti birbirine zıt değildir; âhirette ödül kazanmanın yolu, dünyadan tamamen vazgeçmek değildir. Âhiretlerini kaybedenler dünyada da mutlu olamazlar. Dünyada zevkleri, güzellikleri sonuna kadar yaşasalar (46. Ahkaf 20) da mutlu değildirler. Onlar için dünyada rezil olmak, ahirette ise azab söz konusudur (Bakara 2/85).“Kâfirler için dünyada ve âhirette şiddetli bir azap vardır.” (3/Âl-i İmrân, 56). 

“Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının…” (Müslim, Zikr 99; Tirmizî, Fiten 26; İbn Mâce, Fiten 19) “… Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” (İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588)

Peygamberimiz(s) dünyadan yüz çevirerek, devamlı ibadetle meşgul olup, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını bile karşılamayan sahabelerin tutumunu tenkit ettiği gibi, dünyalık ve mal sevgisini kalbe yerleştirip kulluk görevlerini ihmal edenleri de uyarmıştır. “Vallahi ben bundan sonra sizin hakkınızda fakirlikten korkmuyorum. Aksine sizden evvelki ümmetlerin önüne dünyalıklar serilip birbiriyle yarıştıkları ve onları helak ettiği gibi sizin önünüze de serilip çekişmenizden ve sizi de helak etmesinden korkuyorum.” (Buhari, Cenaiz 72; Menakıb 25; Müslim, Fezail 30-31)

İslâm, her konuda olduğu gibi bu konuda da insan hayatına ve arzularına bir denge getiriyor. Allah’ın insanlar için yarattığı zinetleri (süsleri ve geçimlikleri) kimsenin yasaklamaya ve  haram kılmaya hakkı yoktur. Ancak insan bu zinetleri helâl yoldan aramalı, harama harcamamalı, mal ile şımarmamalı, malı haksızlık aracı olarak kullanmamalı, mal ile meşgul olarak Allah’tan ve Ahirete hazırlanmaktan uzaklaşmamalı, üzerinde (zekât, sadaka ve nafaka gibi) hakkı olanların hakkını vermeli.

Peygamberimiz(s) de bir çok sözünde ‘dünya hayatı’nın bu özelliklerini anlatıp, onu aşırı sevip, ona bağlanmaktan mü’minleri sakındırmıştır. Buyuruyor ki: “Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin seni kör ve sağır yapar”.( Beyhakí, Şuabü’l İman’da, nak. Kütübü Sitte: 7/242.)

‘Dünya hayatı’, bu gibi özellikleriyle aldatıcı, oyalayıcı, gaflete düşürücü, asıl maksattan uzaklaştırıcı, gelip-geçici ve vefasızdır. Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır (hayır), doğrusu (aslında) onlar âhiretten korkmuyorlar.” (74/Müddessir, 53).

Kur’an-ı Kerim’e göre ‘dünya hayatı’, bir oyun (oyalanma) ve bir eğlencedir, (En’am: 6/32, Muhammed: 47/36, Ankebut 64 vd.), aldatıcı bir metadır (fayda, alınıp satılan şey) (Âli İmran: 3/14, 185; Tevbe: 9/38 vd.), geçici ve önemsizdir.( Nisa: 4/77.) ‘Dünya hayatı’ yağmurla biten ve yeşeren, sonra da bir afetle yok olup giden ekin gibidir.( Yunus: 10/24; Kehf: 18/45.) Oyun, oyalanma, eğlence ve bir süs olmasının yanısıra; mal ve çocuk bakımından bir övünme ve bir çoğalma yarışıdır. O, aldatıcı bir geçinme aracıdır.( Hadid: 57/20.) Mal sahibi olmak çocuk edinme ve diğer sahip olunan şeyler aslında ‘dünya hayatı’nın süsüdür. Ancak varılacak yerin en güzeli, mutluluğun en şahanesi Allah’ın katındadır.( Âli İmran: 3/14.)

Müslümanlardan bazıları da Ahiretlerini kazanmak için dünyalarını satarlar. Kur’an, Allah yolunda cihad etmenin bu anlama geldiğini ve böylelerinin büyük bir sevaba kavuşacaklarını haber veriyor ve bu tercihi övüyor. Allah yolunun şehitleri bu çok kârlı alış-verişin canlı örneğidir. (Nisa: 4/74 – O hâlde, dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.)

Kur’an, ‘dünya’ ile Ahiret arasında  bir tercih söz konusu olduğunda, elbette Ahiretin tercih edilmesini emrediyor, aksi davranış sergileyenleri kınıyor. Çünkü Ahiret hayatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır. (Duhâ: 93/4) ‘Dünya hayatını Ahirete tercih edenler, uzak bir sapıklığa düşerler.( İbrahim: 14/3) Allah’ın hükümlerine kulak  vermeyip, Ahireti unutanlar; dünyaya karşılık Ahireti satanlardır. Böyle bir alış-verişin hiç te kârlı olmadığı Kur’an’da hatırlatılır. (Bakara: 2/86,90) Bu anlayışa sahip olanların yaptıkları işler kendilerine dünyada da âhirette de bir yarar sağlamaz (2/Bakara, 217).

Konumuz olan ‘dünya’ kavramı, Ahiret veya Ahiret hayatının karşılığı olarak, ‘hayatü’d dünya-yakın hayat’ anlamındadır. Bu kelime Kur’an’da çok sık ve Ahiretten veya ölümden önceki hayatın sıfatı olarak geçmektedir. Kur’an, ‘dünya’ kelimesini, kişiyi Allah’tan uzaklaştıran iğreti, adi, sefil bir hayatın karşılığı olarak kullanmaktadır. Bu kelimeyi çoğunlukla Ahiret hayatı ile birlikte söz konusu etmektedir. İki hayat arasında karşılaştırma yapmakta, Ahiret hayatının üstünlüğünü ve devamlılığını vurgulamaktadır. Kur’an, Ahireti unutturmayan, kişinin kulluk görevlerine engel olmayan, insanı sapıklığa götürmeyen ‘dünya hayatını’ kötülememektedir. Hatta bunun bir mutluluk olduğunu, mü’minlerin bu anlamda dua etmeleri gerektiğini öğütlemektedir. (Bakara: 2/201) (Araf 7/56, Nahl 16/22, Yunus: 10/64)
“Dünya” kelimesinin kendisinden türediği “Ednâ” kelimesi Kur’an’da; küçük, az veya eksik (58/Mücâdele, 7; 73/Müzemmil, 20), daha uygun, daha münasip, daha yakın (2/Bakara, 282; 5/Mâide, 108; 33/Ahzâb, 51), daha değersiz, âdi, hayır yönünden daha az (2/Bakara, 61; 32/Secde, 21), yakın mekân, yer olarak daha yakın (30/Rûm, 3) gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

Halbuki pratikte çoğunlukla yapıldığı gibi, gündemin birinci maddesine diğerlerinden birisi yerleşirse, kulluk eksenli mesela zengin olmak, kariyer yapmak, iktidar olmak, dünya ekinini/kazancını arttırmak vb birinci maddeye yerleşirse, yani her şeye rağmen zengin olmak, kariyer yapmak, ya da iktidar olmak, dünya kazancını arttırmak, dünyada rahat yaşamak hedef alınırsa, kulluk daha sonraki maddelerde ikinci plana düşürülürse, ilk maddede yer alan hedefler gündemin sonraki maddelerine düşürülmüş olan kulluğu belirlemeye, sınırlamaya başlayacaktır. Sonuçta da artık bu ilk hedeflere ulaşmaya engel olmayacak kadar kulluk yapma noktasına sürüklenmek kaçınılmaz olacak, hevanın ilahlığı ve şirk meydana gelecektir.

Kulluk bilincine sahip olmak; gündeminin birinci maddesine sürekli olarak, “sadece Allah’a kulluk yapma ve ahrette hesap verme duyarlılığını” yerleştirmek ve bütün hayatını bu bilinçle inşa ve ihya etme çabası göstermektir. Kulluk ve ahiret eksenli hayat tasavvuruna sahip olmak ve hayatını bu eksen etrafında şekillendirmektir.

a-Arzın hangi bölgesinde, hangi zaman diliminde ve hangi şartlar altında bulunursak bulunalım, her zaman gündemimizin birinci maddesi, daha sonraki gündem maddelerini de belirleyici rol oynamak üzere, yaratılış gayemiz olan yalnız Allah’a kulluk olmalıdır.

b-Kulluk ve ahiret eksenli hayat tasavvurumuzu sosyalleştirmek, Rabbimize nasıl kulluk yapabileceğimizi öğrenmek için Kur’an’ı hakkıyla okuyup öğüt almak ve Allah’ın hükümlerini iman-amel bütünlüğü içinde hayata hâkim kılmak, hayatımızı ibadet kılmak olmalıdır.

c-Sürekli bu bilinçle, bu şuurla, Allah’ı razı edebilecek amellerde bulunmak, kınayıcının kınamasından hiçbir zaman korkmadan sadece Allah’a kul olmanın imkânlarını aramak, oluşturmak bir Müslüman olarak en öncelikli ve sürekli gündemimiz olmalıdır.

d-Hayatımızda, davranışlarımızda, ticaretimizde, siyasetimizde, sözlerimizde, amellerimizde, sosyal ilişkilerimizde, aile ve komşuluk ilişkilerimizde, hâsılı bütün bireysel ve toplumsal pratiğimizde sadece Allah’ın rızasını gözetmek, sadece ve sadece Rabbimizin emrettiği gibi yaşamak, her zaman ve zeminde ilk gündem maddemiz olmalıdır.

e-Temel dayanağımız Kur’an’ı belirleyici kılarak, Resulün ve ilk Kur’an neslinin yolunda, bulunduğumuz zaman ve zeminde çağımızın Kur’an toplumunu oluşturma cehd ve gayreti içinde olmak, din günü ve uhrevi hesabı gündemimizden hiç çıkarmadan, Kur’an’ın ışığında ahiret eksenli bir hayatı yaşamak her zaman ilk sıradaki işimiz olmalı ve bu ilk gündem maddesi ardından gelen bütün gündemlerimizi de yönlendirici, sınırlandırıcı ve belirleyici bir rol oynamalıdır.

f- Böyle olunca, hayatımızın diğer gündem maddelerinde yer alan her şey de, ilk maddedeki ölçüye uyum sağlayınca hepsi ibadet olma vasfı kazanacak ve sonuçta hayat ibadet kılınmış olacaktır.

İşte ülkemize, bölgemize ve tüm dünyaya egemen hale gelen fesad, sömürü ve zulüm, bu tür Rabbini unuttuğu ve O’nun zikrinden yüz çevirdiği için kendine ve Rabbine yabancılaşarak şeytanı dost edinmiş, şeytana ibadet eden azgın müfsid insanların ve onların heva ürünü ideoloji ve seküler modellerinin ortaya çıkardığı sonuçtur. İşte bu büyük zulüm ve sömürüye, bu derin ve yaygın adaletsizliğe karşı geniş mustaz’af kitleler dünyanın her yanında, daha adil ve daha özgürlükçü yeni bir dünya talebiyle isyan bayrağını açarak ayaklanmakta, egemen yerel ve küresel sistemleri değişime zorlamaktadırlar.

Allah’tan ve Kur’an’dan soyutlanan her hayat alanında mutlaka başka bir ilah ortaya çıkacak ve o boşluğu dolduracaktır. Çünkü hayat bütün alanları bir takım, değer, ölçü ve kurallara göze düzenlenmek zorundadır. Bu hayat alanlarında kimin kuralları, ölçüleri, değerleri belirleyici kılınıyorsa o ilah edinilmiş ve ona kulluk/itaat edilmiş olur. Hayatın bazı alanlarında Allah’ı unutarak, bu alanları Allah’ın hükümlerinden soyutlayanlara, Allah’ın zikrinden, Kur’an’ından yüz çevirenlere, hevalarını, arzularını belirleyici kılanlara, bir şeytan musallat edilecek ve bu şeytanlar onları yoldan çıkardıkları halde, onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını zannedeceklerdir.(Zuhruf 36-37) Ve bu sebeple de kendilerine “arzda fesad çıkarmayın” dendiğinde, onlar kendilerinin “ıslah ediciler olduklarını” iddia edeceklerdir. (Bakara 11-12).

Hayatın hiçbir (kamu-özel, bireysel-toplumsal) alanında Allah unutulmayacak, Allah’ın zikrinden yüz çevrilmeyecek, Kur’an devre dışı bırakılmayacaktır. İster hayatın bütününde, isterse bir parçasında, kamu alanında, devlet yönetiminde, ekonomide, siyasette, aile hayatında, Allah’ı unutana Allah da bizzat kendilerini unutturur (Haşr 19) ve yoldan sapmaları kaçınılmaz olur. Böylece fıtratla vahyin arası kesildiği, Allah’tan gelen bu iki şeyin dünyada buluşup bütünleşmesi engellendiğinde, yani insan Allah’ı unuttuğunda ve vahiyden yüz çevirdiğinde Allah da kendisini unutturunca, insanın fıtratına ve Rabbine yabancılaşması başlar. Böylece arzda fesad çıkaracak, kendine ve Rabbine yabancılaşmış azgın beşer türü ortaya çıkacaktır.

Bakara 30’da olduğu gibi Kasas 5. ayette de vurgulanan yeryüzünün halifesi kılınmanın anlamı, yeryüzünü Rabbani esaslara göre inşa etmekle görevli kılınmamızdır. Diğer varlıklar, Allah’ı sadece tesbih ederken (onlar için belirlenen kevni görev ve yasalara iradesiz biçimde kendiliğinden itaat ederken), insanın Rabbini hem tesbih etmek hem de O’nun ölçü ve ilkelerinin yeryüzündeki şahidi ve uygulayıcısı olmak suretiyle Allah’ın hükmünü hâkim kılmayı, akıl ve özgür iradesiyle tercih etme sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk bize hayata müdahil olmayı, örnek bir fert, örnek bir baba ve anne, örnek bir aile, örnek bir işveren, örnek bir çalışan olarak, hayatın bütün alanlarında vahye şahidlik yaparak topluma güzel modeller sunma sorumluluğunu yüklemektedir.

Dünya ve ahret saadetine kavuşmak anlamında kurtuluş; insanın Rabb’i, yaratıcısı tarafından kendisine biçilen kulluk konumuna dönmekten, kendini ve Rabbini vahyin ölçüleriyle tanımaktan, kendi ile Rabb’i arasındaki ikincil ilahları kaldırıp, sadece Rabb’ine ibadet, itaat eden konumuyla, kula kulluktan kurtulmasından geçmektedir.

Ahseni takvim yaratılışına aykırı davranarak, “esfele safiline”, “aşağıların aşağısı”, “belhum adal”, “hayvanlardan bile aşağı” konumlara düşerek, egoist, çıkarcı oportünist, saldırgan, dünyaperest bir sapkınlığa yöneldi. Yanlış tercihi sonucunda, hayvanlaşan, hatta hayvanlardan bile  aşağı seviyeye inen (Furkan-44, Araf-179) insan, kaçınılmaz olarak kendi çıkarları için diğer insanları sömürmeyi, ezmeyi haklarını gasb etmeyi kendisi için bir “hak” olarak telakki edebildi. Tüm bu sebeplerle batı düşüncesi, sadece kendi insanını insan sayan ve insan haklarını sadece kendi insanı için isteyen, diğer insanları ise sömürme, ezme ve kendisi gibi inanmaya zorlama “hak”kını kendisinde gören, zalim ve çifte standartçı bir konuma sürüklenmiştir. Batı düşüncesine müntesip olup da, henüz fıtratları tam anlamıyla bozulmamış ya da fıtrata Allah’ın verdiği renk tam anlamıyla cahiliye boyasıyla örtülmemiş bazı bireylerde sınırlı bir erdemlilik zaman zaman tezahür etse de, bunun dahi sürekli olmadığı, konjonktüre göre değişebilen ve zaman zaman kaybolan bir haslet olduğu görülmektedir.

Batı, insanı ilahlaştırmasının doğal bir soncu olarak, insan iradesinin üzerinde, başka bir otorite tanınmadığı için, egemenliğin kayıtsız şartsız insana ait olduğunu iddia etti. Özgürlük iddiası ve mücadelesi, sadece yönetimlere ve diğer insanlara yönelik olarak gündeme getirilmedi. Allah’a karşı da özgürlük iddiası ile hareket edilince fücur, sapma ve fesad (bozgunculuk) kaçınılmaz bir sonuç oldu. Sadece Allah’a kulluktan kaçınan insan hemcinslerine kul oldu. Temel hak ve özgürlüklerini hemcinslerinin insafına terk etmek zorunda kaldı. Hududullahı aşarak münkere yöneldi. Fücur, münker, kötülük, isyan adına ne varsa onları da insan hak ve özgürlüğü saydı. Böylece temiz fıtratını kirleten, bozan, Allah’ın bütün insanları üzerinde yarattığı fıtratın yolundan uzaklaşan insan, fıtratlarına müdahale edilerek ot yerine et yedirilen danalar gibi çıldırdı, azgınlaştı. Yeryüzünde vekaleten Allah’ın hükümlerini egemen kılması gerekirken, asaleten  hevasını egemen kılmak suretiyle hilafet misyonuna ihanet etti. İrade serbestisi emanetini kötüye kullanarak tuğyan etti. Yüklendiği emanete, sorumluluklarını reddederek ihanet etti. Allah’dan başka ilah tanımayacağı sözüne ve ahdine sadakatsizlik ederek, hevasını ilah edindi.

Zaten melekler de bu yüzden, Kur’an’da yer alan ifadelerinde, Allah’ın yeryüzünün halifesi kıldığı insanın serbest irade sahibi olarak kendisini, vekalet konumunda değil de, asalet pozisyonunda zannederek, yeryüzüne kendi hevası, aklı, iradesi istikametinde kanun ve kurallarla düzen vermeye kalkarsa, fesad çıkarıp, kan dökecek bir yaratık haline geleceği endişelerini dile getirmiyorlar mıydı?

10 – Hayatın herhangi bir alanında Rabbini unutan ve O’nun zikrinden (vahiyden) yüz çeviren insan, saparak Rabbine ve kendine yabancılaşır, dünyevileşir.

Kur’an’da insanın Rabbine ve kendine yabancılaşması sonunda, insanın tükenişini ve fesadın küreselleşmesinin sebeplerini ortaya koyan ayetler vardır. (Bakara 30, Alâk 6-7).

İşte bu ayetlerde ifade edildiği üzere, kendini müstağni gördüğü için azan insan, nefsini, hevasını ilahlaştırınca, insanın en kâmil varlık olarak kendisine yetebileceği ve bu sebeple de daha üst bir otoritenin kendisine kural koymasının kabul edilemeyeceği iddiasıyla, Allah’ın şeriatı, hükümleri dışlanıp, bunun yerine egemen insanların kanun yapması esas alındı. Böyle olunca da, kaçınılmaz olarak kendi çıkarları peşinde koşan güçlü ve egemen insanlar, yasa yaparken, yönetirken, ya da yargılarken, kendi çıkarlarını, hevanın ürünü sapkın değer yargılarını esas aldılar. Ve tabii olarak sonuçta zulüm ve insan hakları ihlalleri, sömürü ve emperyalizm yaygın bir hal aldı. İnsan kendini ve değerlerini tükettikçe fesad küreselleşti.

d – Dünyevileşmenin, yozlaşmanın, anlam ve değer kaybının en önemli sebebi Kur’an’ın mehcur bırakılmasıdır.

Hesap günü Peygamber’in (s); “Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terk edilmiş olarak bıraktı.”(Furkan, 25/30) şikayetine muhatap olacak hallere düşmekten kaçınmalıdır. Bugün toplumumuzda yaygın olarak yaşanan ve dünyevileşmenin en büyük sebebi olan “Kur’an’ı terk edilmiş bırakma” konumundan kurtulmak için ciddi ve samimi çabalar göstermeliyiz.

Rabbimiz biz kullarına şöyle seslenmektedir: “Andolsun, size, (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin (şan ve şerefinizin) içinde bulunduğu bir kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız?” (21.Enbiya 10)Evet bize, Kur’an’la, bütün durumlarımızı, ahlakımızı, hukukumuzu, hayat ölçülerimizi belirleyici, bize şan ve şeref kazandırıcı hükümler, değerler, ölçüler indirildi; hâlâ akledip de şerefimize sahip çıkmayacak mıyız? İzzetin, onurun tamamı Allah’ın yanındayken (Nisa, 4/139) ve izzeti yanlış yerlerde aramanın yol açtığı zilletten kurtulmak için Kur’an’a ve Rabbimize tam teslimiyet gerekiyorken, bu konuda hâlâ tereddütlü davranmayı sürdürecek miyiz?

c – Kur’an ile büyük cihad hiçbir zaman ve şartta asla terk edilmemelidir. (Furkan 52) Rabbimiz kitabında, “Kâfirlere itaat etme ve onlarla, onunla (Kur’an’la) büyük cihad et” (Furkan, 25/52) buyurmaktadır. Kur’an’la teçhiz olmayanların, Kur’an’dan öğüt almayanların Kur’an’la cihadı gerçekleştirmeleri mümkün olabilir mi?
Rabbim, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım.

Müslüman fert ve cemaatlerin, dünyevi imkanları arttıkça, bir takım gasp edilmiş hakları iade edildikçe, sistem içi görece özgürlüklere kavuştukça, giderek istikamet zaafı içine sürüklendikleri ve tevhidi duruşlarını fülulaştırdıkları ya da bozdukları ibretle gözlemlenmekte, hızla, on yıllarca mücadele ettikleri şirkle hükmeden devletin savunucusu konumuna doğru dönüşmektedirler. Ya da istikamet krizi sonucu batıl sistem içi ılımlı laik gri siyasete aktif destekçi durumuna gelmektedirler.

Hayatın belli alanlarında da olsa vahye şahidlik yapacak İslami bir hayatı bırakarak dünyevileşen Müslüman’ın topluma güzel bir örnek olması mümkün değildir. Nefsinin hırslarına, arzu, istek ve şehvetlerine köle olan Müslüman, güzel meskenlere, lüks arabalara, rahata endeksli bir hayat hedefini kendisine yaşama amacı edinmeye başlamakta, böyle bir kişi insanlara doğru bir şahidlik/örneklik yapma imkanını kaybetmektedir. Kur’an’da Rabbimiz, bizlerin, vahye şahidlik yapan ferdi hayatlarımızla Kur’an ahlakını kuşanmış mü’min şahsiyetler ve vahye şahidlik yapan, hayatı dengede tutan, ölçülü, vasat ümmet olmamızı emretmektedir.

Ferdi planda Müslümanlar bireyselleşerek, cemaat planında batıl sistem içine ya da geleneksel ve modern hurafelere eklemlenerek, destekçi konumuna gelerek dünyevileşmekte, makam, mevki, kredi-ihale peşinde, yahut da daha fazla imkan ve güç devşirmek, görece özgürlüklere kavuşmak, zenginleşme, rehavet, konfor, lüks harcama imkanlarına kavuşmak vs. giderek yozlaşma artmaktadır. Lüks otellerde tatil yapan, cazibeyi örtmek için gerekli olan tesettürün bile, cazibeyi arttırıcı bir forma sokulduğu, daha çok kazanma ve daha çok tüketme hırsının Müslümanları kuşatıp, kapitalist tüketim kültürü içinde tüm İslami duyarlılıkları tükettiği süreçlerden geçmekteyiz.

Bu sorumluluklar yapılmadığında, çeşitli dünyevi hesaplar, hırslar ve pragmatizm sonucu bu sorumluluk bilinci zaafa uğrayınca, ferdi dünyevileşme ve cemaat planında dünyevileşme yaşanmakta ve yaygın büyük değişim, dönüşüm ve savrulmalar meydana gelmektedir.

Müslümanların vasat ümmet şahidliği/örnekliği de dünyevileşmeye en büyük engel olarak cemaat planında şahidlik/örneklik oluşturmasıdır. “Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta/vasat bir ümmet  yaptık….” (Bakara 143)

“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun…” (Enfal 24).Allah ve Rasulü sizi diriltecek, size hayat verecek şeye çağırdığında bu çağrıya icabet edin. Bu duyarlılık, kulluk ve ahiret/hesap bilinci, tutarlı mü’min olma, ferdi planda da cemaat planında da vahye şahid olma sorumluluğunu yerine getirmeye ve böylece dünyevileşme sapmasından korunmaya yol açar: Kur’an’da Mekki Surelerdeki vahyin inzali ile ameli planda cahiliyeden ayrışıp, iman amel bütünlüğünde İslami şahsiyetin inşası gerçekleşir. Bunun korunması ise, iman-amel bütünlüğü içinde hayatı ibadet kılma, hayatın bütününü Allah’ın hükümlerine göre düzenleme tutarlılığını gerektirir. Her hangi bir hayat alanı Allah’tan soyutlanırsa, orada mutlaka heva ya da tagutların ilahlığı doldurur ve dünyevileşme yaşanır.

a – Göklerde ve yerde olan her şey nasıl büyüklenmeden Rabbine itaat ediyorsa, sizler de tutarlı olun, ahdinize sadakat gösterin ve bildiğiniz ve insanlara da söylediğiniz Rabbinizin emirlerine/vahye önce kendiniz uyun uyarısını yapan ayetler muvacehesinde halimizi sorgulayıp ıslah etmeli, tutarlı mü’minler olmaya çalışamlıyız: (Nahl 49-52, Saf 1-3, Bakara 44).

b – Müslüman şahsiyetin ferdi planda şahidlik /örneklik yapması ve böylece hal ile tebliği gerçekleştirerek, dünyevileşmeden korunması: (Hac 77-78, Bakara 43).

9 – Şeytanın, hevanın ve tagutların sebep oldukları dünyevileşme tuzağına düşmemek için sürekli ahiret ve hesabı gündemin birinci maddesi yapan, sadece Allah’a itaat ve kulluk yapma bilincini diri tutan bir uyanıklık ve duyarlılık içinde olmak gerekir. Vahye tabi olmak dirilmek, aksi ölüm demektir.

Rabbimiz Ahzab 36. ayetinde, Allah ve Resulünün bir mesele hakkında hükmü söz konusu ise, aynı konuda mü’min bir kadın ve erkeğin kendi arzularına göre başka bir tercihte bulunma hak ve özgürlüğünün bulunmadığına dikkat çekmekte ve böylece en temel anayasal hükmü vazetmektedir. Ayette mü’minlerin, hayatın bütününü kuşatan hükümler vazeden Kur’an’ın hükümlerine aykırı tercihlerden kaçınmaları, sadece Allah ve Resulünden gelen emir ve yasaklara riayet etmeleri, böylece ibadeti, kulluğu, itaati sadece Allah’a tahsis etmeleri gerektiği, aksi taktirde Allah’a ve Resulüne isyan ve sapıklığa sürüklenileceği hatırlatılmaktadır ki, işte bu ahireti unutarak ya da erteleyerek dünyayı öne geçirmek yani dünyevileşmektir.

8 -Yalnız Allah’a kulluğun en temel gereği şudur; hükmün sadece Allah’a ait olduğuna iman edilmeli ve hayatın bütün alanları ilahi hükümlere uygun biçimde düzenlenmelidir. (Yusuf 40, Maide 44, 48, 49, 50, Nisa 58,59, 65 vd.)

c – İmani bir sorumluluk olarak, ilahi vahyin emirleri bırakılarak hevanın arzu ve istekleri esas alınmayacaktır. (Casiye 18, 23, Furkan 43, 44).

“Heva ve hevesini ilah edinmek” ifadesiyle bir kimsenin nefsinin her istediğini yapması ve yaptığı işin Allah indinde haram mı helâl mi olduğunu dikkate almadan davranması kastolunmaktadır.

İbn Cerir, “Allah’ın koyduğu helâl ve haramı dikkate almadan nefsinin arzusuna göre davranan kimse, nefsini ilâh edinmiş olur.” demektedir. El-Cessas ise, “Böyle bir kimse Allah’a itaat ettiği gibi nefsine itaat eder.” derken, Zemahşeri; “Nefsinin yönlendirdiği gibi hareket eden kimse, nefsine tıpkı Allah’a itaat ettiği gibi itaat etmektedir.”der.” “Hevasını ilah edineni gördün mü?” “Hevasını ilâh edinen.”, arzu ve tutkularının kölesi olandır. İlâhına ibadet eden biri gibi o da tutkularına ibadet ettiğinden, bir puta tapan kadar şirk suçu işlemektedir. Ebu Umame’den rivayet olunan bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s) şöyle buyurmuşlardır: ‘Allah’tan başka kendilerine ibadet olunan sahte ilâhların Allah yanında en kötüsü, kişinin hevasıdır’.”Bu sebeple, Furan 44. ayette hevasını ilah edinenin “tıpkı hayvanlar gibi olduğu, hatta tercih ettikleri yol bakımından hayvandan bile aşağı oldukları vurgulanmıştır. Çünkü hayvanlar Rablerine isyan etmeden, kibirlenmeden itaatleri söz konusuyken, insan imtihan sebebiyle verilen irade serbestisini ve akıl nimetini kötüye kullanıp fücura, isyana yöneldiğinde hayvanlardan daha kötü, daha tehlikeli, daha zalim olabilmektedir.

Tagutları reddetmek imani sorumluluktur. Allah’a karşı tuğyan eden, başkaldıran, isyan eden, Allah’ın hükümlerini, hudutlarını tanımayıp, ilahi vahye aykırı hükümler, hudutlar koyan ve Allah’ın kullarını, Allah’ın hükümlerine değil de kendi hevasından koyduğu bu beşeri hükümlere, hudutlara, kurallara uymaya zorlayan her gerçek ve tüzel kişi taguttur. Öncelikle bu tagutların reddedilmesi gerçekleşmeden tevhidi bir imanla Allah’a iman gerçekleşmez. Onun için ayette tıpkı “la ilahe illah”da olduğu gibi, “fe men yekfur bi’ttagut ve yu’min billah” denerek önce tagutların reddi zikredilir. Bütün peygamberlerin, toplumlarını, taguttan (taguta itaat/ibadet etmekten) kaçınıp Allah’a kulluk/ibadet/itaat etmeye çağırmaları için gönderildikleri beyan edilir. Yani peygamberlerin gönderiliş sebebi bile budur.

7 – Allah’a kulluğun alternatifi şeytana, taguta ve hevaya kulluk ve ibadet yapmaktır.

a –Tevhidi bir imanla Allah’a kulluk eksenli bir hayatın alternatifi, şeytanın ve hevanın ilahlığında dünyevileşmedir. Bu sebeple de dünyada iki hizip yer alır, birisi Allah’ın taraftarları Hizbullah (evliyaullah), diğeri de şeytanın taraftarları hizbuşşeytan (evliyauşşeytan)dır. Ortası yoktur, ya yalnız Allah’a kulluk yapan bir mü’min olunarak evliyaullah vasfı kazanılarak Allah taraftarı ya da şeytana da kulluk yapılarak evliyauşşeytan, şeytanın taraftarı olunacaktır. (Yasin 60-61, Meryem 44, Maide 55,56, Mücadele 22).

b – Tagutu ilah edinmekten kaçınmak, ibadet ve itaatı yalnız Allah’a tahsis etmek gerekir. (Bakara 256, 257, Nahl 36, Zümer 17).

Hayatın bütün alanları, kimsenin daha güzelini vazedemeyeceği Allah’ın hükümleriyle düzenlendiğinde, yine daha güzeli olmayan Allah’ın rengiyle boyanmış olacak ve cahiliye rengi olan dünyevileşme son bulacaktır. Kur’an’ın mesajını işiten duyabileceği en güzel sözü işitmiş olarak, ona uymak suretiyle Müslüman olma niteliğini kazanabilecektir. Bu sebeple Allah’a çağırıp salih amel işledikten sonra “ben Müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kimse  de olamayacaktır. (Bakara 138, Maide 50, Fussiler 33, Zümer 18).

b – Yalnız Allah’a kulluk için, bütün hayatın, kendisinden daha güzel renk olmayan Allah’ın rengiyle/boyasıyla boyanması gerekiyor.

Müslüman “İslâm oldum” (teslim oldum) sözünün sahibi olması hasebiyle kalbi, dili, uzuvları bir an olsun Allah’ı anmaktan uzak olamaz. Zira temiz bir kalp Allah’ın zikriyle sükûn bulur. Kalplerin ancak Allah’ı zikirle sükûna ereceğinin bilincindedir o. İslam’ın, hayatın bütün alanlarını kuşatan bir din olduğunu ortaya koyan ve Hayatın bütün alanlarını kuşatan emirler içeren ayetler söz konusudur:(2.Bakara 177, 17.İsra 22-39, 6.En’am 151-155, Hac 77-78).

Allah Teâlâ, her an’ın ancak kendisine kulluk etmek için tanzim edilmesini istiyor. Zira Müslümanın hiç bir hali yoktur ki, Allah’ı anmaktan uzak olsun. Şuara 227’de “illezine amenu ve amilussalihati ve zekerullahi kesiran (Allah’ı çokça zikredin)…” buyurulur. Hayatın bütün alanlarında Allah’ı zikredin, Allah’ın hükümlerini hakim kılmaya çalışın, Allah’ı hatırlamadan hiçbir hayat alanını yaşamayın. Çünkü Allah’ın anılmadığı, Allah’ın hükmünün esas alınmadığı, Allah’tan ve dininden soyutlanan, yalnız Allah’a ibadet kılınmayan her hayat alanında boşluğu bir başka ilah (heva ya da tagutlar) doldurur. Müslüman’ın her halinde, her davranışında Allah’ı zikir vardır. Mahlukatın boşuna yaratılmadığının tefekkürü vardır. Bu bilincin tezahürü Allah’ın emir ve yasaklarına itaâttir. Aksi durum insanın övdüğünü, sevdiğini söylediği birisine itaat etmemesidir ki, bu da sözünde yalancı olmaktır. Allah her kulunu imtihan edeceğini bildirmekte, imtihan edilmeden yalnız iman ettik demekle bırakılmayacaklarını, iman iddialarını mutlaka hayatlarında uygulayarak ispat etmeleri gerektiğini ayetlerinde açıkça vurgulamaktadır.

a – İmansız salih amel olmaz, salih amel olmadan iman yaşayamaz. İman amel bütünlüğü içinde hayatı ibadet kılma sorumluluğunu hatırlatan ayetler: (Ankebut 2,3, Asır Suresi, En’am 162, Ali İmran 191, Rad 28).

6 – Tevhidi bir imanla İman-amel bütünlüğü içinde, sadece Allah’a kulluk yaparak hayatımızı ibadet kılmakla yükümlüyüz. O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır…(Mülk 2). “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının (takvayı hakkıyla kuşanın, Allah’ın emir ve yasaklarına hakkıyla uyun) ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün”. (Ali İmran 102).

5 – Dünyanın ahiretin tarlası olarak vahiyle inşa edilmesi suretiyle ahiret için salih ameller biriktirmeye çağıran, dünya için biriktirme tutkusuna, dünyevileşme belasına karşı uyaran, hayatın bütün alanlarında Allah’ın unutulmaması ve zikrinden yüz çevrilmemesi gerektiğine ve bunun imanın ispatı ve gereği olduğuna dikkat çeken ayetler üzerinde düşünülmeli ve ölüm gelene kadar ahiret için salih ameller biriktirme yarışı içinde olunmalıdır. (İsra 18-19, Şura 20, Bakara 200-202, Hud 15-16, Ankebut 64, Hadid 20, Yunus 24, Şura 36-39, Ahkaf 20, Zuhruf 33, Haşr 18, Nebe 39-40, Zilzal 6-8, Bakara 281, Hakka 1-29, Tekasür Suresi, Taha 124-126, Sad 26, Zuhruf 36,37, Bakara 8-12, Araf 12, Bakara 34, Haşir 19-21).

4 – Dünyada, bir şeyi yapmak ya da yapmamak suretiyle yapılan yanlış tercihlerle, (vahye aykırı tutum ve davranışlarla, yani tercih edilen hayat tarzıyla, hayatı Kur’an’a uygun yaşamamakla) din (hesap/ceza)gününü/ahireti hâl ile yalanlamaya (hâl ile inkâra)dikkat çeken ayetler üzerinde tefekkür edilmeli ve hal ile inkara düşmekten sakınılmalıdır. (İnfitar 9-12, Müdessir 40-47, Zuhruf 83, Cuma 5, Maun 1-7, Bakara 79-82, En’am 82, Mutaffifin 10-12, Mürselat 41-42, 45-50, Karia 6-11).

3 – Kulluk bilincine sahip olmak, Dünyevileşme sapmasından ve hevanın ilahlığından korunmak için, Ahirete Yakin/kesin biçimde İman etmek gerekir. (Bakara 3-5, Neml 1-3).

Allah’ın hoşnut olacağı şekilde yaşamanın tek yolu, yaratılışın gerekçesine, gayesine sadık kalarak yaşamaktan geçmektedir. Keza Kur’an’ın ana teması da budur. Nitekim günde 5 vakit farz namazda Fatiha suresi okutularak, bu konuda taahhütte bulunmamız ve yalnız Allah’a kulluk/ibadet etmekten ibaret bu büyük sorumluluğumuzu hatırlayıp vurgulamamız sağlanmıştır. Allah, rahmetiyle bizlere iki yoldan hangisini tercih edersek ‘ancak Allah’a ibadet etmiş olacağımızı’ bildirmektedir. İnsan, hak ile batıldan, iyilik ve kötülükten, nur ve zulumattan, İslam ve cahiliyeden, doğruluk ve sapıklıktan, sıratı müstakim ve başka yollardan, Allah’ın şeriatı ve bilmeyenlerin hevasından, takva ve fücurdan, iman ve küfürden ibaret iki yoldan; iki hayat tarzından hangisini tutarsa tutsun kendisine tercihi kolay kılınmış ve hatta tercihi kedisine sevdirilmiştir. Hak yola tabi olanın kurtulacağı, batıl yollara uyanın ise hüsran ile karşılaşacağı bildirilmiştir. (Şems 7-10, En’am 153, Casiye 18, Bakara 256, Kehf 29, Beled 8-10).

2- Yalnız Allah’a kulluk yapmak, yalnız O’nun emirlerine, şeriatına, kurallarına itaat etmek için yaratıldık. Bütün Rasuller de, Allah’tan başka ilah olmadığını ve sadece O’na ibadet/kulluk yapılması gerektiğini tebliğ etmek, hak ile batılı ayrıştırarak Allah’ın kullarını hak yola yönlendirmek amacıyla gönderilmişlerdir: Kur’an ayetlerinde bildirildiği üzere insanların yaratılış amacı, tek bir ilaha kulluk yapmak, yalnız Allah’a itaat ve ibadet etmek, aynı şekilde Peygamberlerin gönderiliş amacı da tek bir ilaha kulluk/ibadet yapma büyük sorumluluğunu, yani yaratılış amacını hatırlatmak ve insanları ona çağırmaktır. (Zariyat 56, Enbiya 25)

İlk Kur’an nesli, Allah’ın kendileriyle Kur’an ayetleri aracılığı ile konuştuğuna ve emir ve talimatlar verdiğine kesin olarak iman ederek bir an önce onları hayata aktarmak heyecanını yaşıyorlardı. Bu sebeple de Kur’an’ın bereketi onları kuşatıyor, onlara izzet ve şeref kazandırıyordu. Daha sonra bu bilinç, bu iman ve kaynakla bütünleşme terk edilince bugünkü yaygın zillet meydana geldi. İman ve amellerimiz eksen ve anlam kaybına uğradı, istikamette büyük sapmalar meydana geldi.

Allah, ikisi de kendisinden gelen fıtrat ile vahyin dünyada buluşup bütünleşmesini, ikisinin arasının kesilmemesini, tevhidle ve vahiyle bağın koparılmamasını emretmektedir. Ancak bugün gelinen noktada, maalesef Kur’an devre dışı bırakılarak, halifelik misyonunun gereğini yerine getirmekten uzaklaşılmış, tevhidle bağ koparılmış, yüklenilen emanete ihanet edilerek fıtratın yolundan sapılmıştır.

Fıtri ahid, bilgi ve fıtrattaki takva potansiyeli, fıtri sorumluluk bilinci, hidayete ulaşmak için gerekli ilk zemini oluşturur. Kur’an ancak muttakiler için rehberlik yapar(Bakara 3), onlara fayda verir. Çünkü onlar imanı, hidayeti hak edecek bir arayış içinde olurlar. Bilgi + iman’a ulaşıldığında fıtrat ile vahiy bütünleşmiş olur. Vahyi ilimden sonraki takva ise, vahiyle bildirilen emir ve yasaklara uyarak, gereğince amel etmekle elde edilir. Takvanın yerini hidayetten önce de sonra da dünyevileşme, çıkarcılık, pragmatizm alırsa, hem fıtri, hem de vahyi bilgi, o kimseyi arındırma, inşa etme fonksiyonu görmez.

Tilavet: Okuyup öğrendiğini izlemek, takip etmek, uygulamaya taşımak anlamını içerir. “hakkıyla tilavet” anlamayı ve yaşamayı şart haline getirir. Çünkü vahyi tilavet etmenin “Hakkı”, onu anlamak ve yaşamaktır. bu sebeple kitabı “hakkıyla tilavet etmek” onu anlamak, öğüt almak ve yaşamak amacıyla okumaktır. Bu durum, Cuma Suresi 5. ayetteki “kitap yüklü eşekler” olarak nitelenmenin tersidir. Allah Resulü (s) de, “kitabı hakkıyla okuyanlar” ibaresini tefsir ederken, “ona gereği gibi uyanlar” şeklinde açıklamıştır. (İbn Hanbel). Bu hal, kitaba iman etmenin temel gereğidir, bu hal üzere olmayanlar ise kitabı inkar ediyorlar demektir ki, “işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridirler”

Bakara 121: “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler (den bazısı) onu hakkıyla (gereği gibi) okurlar (Hakka tilavetihi). Çünkü onlar, ona iman ederler. Ama her kim onu inkâr ederse (yani hakkıyla okumaz/gereği gibi uymaz ise), işte gerçekten zarara uğrayanlar onlardır”.

Alak 1-8. ayetlerde önce yaratılışa dikkat çekip, Araf suresi 54’deki “Yaratmak da, emretmek de O’na aittir” ayetiyle birlikte düşünüldüğünde, evrene, fıtrata emredilen hilkat kitabı ile insana emredilen şeriatı ihtiva eden hakikat kitabını oku. Hakikatin parçaları arasında bağ kur ve varlığı bütünüyle Allah merkezli bir yaklaşımla oku denilmiş olmaktadır. Aynı zamanda Allah’tan bağımsız bilgi ve bilim olmadığını anlatır bu ayetler. Kainat kitabının da vahiy kitabının da bilgilerini, yasalarını Allah emretmiştirAllah kevni ve Vahyi ayetlerini idrak etmeye, akletmeye, düşünmeye çağırır. Kur’an’ı anlamak, öğüt almak ve yaşamak için okumayı emreder. Bu okuma, aynı zamanda, “vahiyden aldığın mesajı başkalarına da oku, ilet, tebliğ et” emrini de içerir. Ve bütün muhataplar için de, “inzal edilen, iletilen mesajı Allah adına alın ve okuyun” anlamına da gelir. İlk Müslüman kuşak, her bir emir veya yasağı, Kur’an’dan edindikleri her bir görev ve emirleri hayatta uygulanmak üzere verilmiş bir direktif olarak değerlendirdiler.

1 – Fıtrat ve evrendeki ayetleri muhtevi hilkat kitabı (Afaktaki ve enfüsteki ayetler) üzerine tefekkür edilmesine, Hakikat kitabı Kur’an’ın hakkıyla tilavet edilmesine, tertilen okunmasına dair ayetlerle, Allah’ın kevni ve vahyi ayetlerinin okunması ve tefekkürü için yol gösterilir. (Zariyat 20, Fussilet 53)

Allah’ın birleştirilmesini istediği iki şeyin, fıtratla vahyin, evren ve fıtrat yasaları ile hayatı düzenleyen yasaları vaz eden vahyin arasını kesmemeye çağıran, kesenlerin arzda fesad çıkaracaklarını ve sonlarının hüsran olacağını bildiren, hilkat (yaratılış, evren ve fıtrat) ve hakikat (vahiy) kitabının arasının kesilmemesini ve birlikte okunmasını emreden ayetler vardır. (Casiye 18, Şems 1-10, Rad 19-25, Bakara 27).

Evrende ve fıtratta tek bir ilahın hükmetmesi sebebiyle var olan barış, huzur ve ahengin insan hayatında da olması isteniyorsa, insanın hayatında da tek bir ilaha kulluk yapılması gereğini hatırlatan ayetler vardır. (Nahl 49-52, Ali İmran 83, Mü’minun 71, Mülk 3-4, Enbiya 22, Hicr 98-99).

İnşikak Suresi 20-25. ayetlerden anlaşılacağı üzere imanın gereği Kur’an okununca secde etmektir. Secdenin anlamı ise, Allah’a ve kitabı Kur’an’a itaat etmektir. Bunu yapmayanlar, yani “işittik ve itaat ettik” demeyenler onu yalanlayanlardır ve onların sonu elim azaptır. Halbuki iman edip salih amel işleyenler (işitip itaat edenler) ise Kur’an okunduğunda secde edenler olup, onlar için kesintisiz bir ecir vardır. Kur’an okununca secde (itaat) edilmesi, ona uyulması gerektiğini, uyulmayan, hayatta uygulanmayan kitaba iman edilmiş olmayacağını vurgulayan daha bir çok ayet vardır. (Secde 15, Nisa 13-14).

Rabbimiz tarafından bizlere yüklenen misyon, diğer varlıklardan farklıdır. Bu misyon ise, yeryüzünün halifesi yani yeryüzünü Rabbani esaslara göre inşa etmekle görevli olmamızdır. Diğer varlıklar, Allah’ı sadece tesbih ederken, insanın Rabbini hem tesbih etmek hem de O’nun ölçü ve ilkelerinin yeryüzündeki temsilcisi olmak sorumluluğu vardır.  Bu sorumluluk, aynı zamanda kulun, imam (önder) olma, örnek olma ve hayata dair birer şahidler olmasını da beraberinde getirir. Kur’an’a imanın gereği olarak Kur’an okunduktan sonra secde (itaat) edilmesine, Kur’an’a uyulmasına, uyulmayan kitabın inkâr edilmiş, yalanlanmış sayıldığına dair bir çok ayet bulunmaktadır. (Bakara 121, Zümer 1-2, Araf 3, En’am 155, Cuma 5, Bakara 85).

Evrendeki bütün varlıklar gibi, insanlar da, Allah’ı hamd ile tespih ve sadece O’na secde etmekle mükellef kılınmışlardır. (Furkan 58, Hac 77, Hicr 98-99, Casiye 18). Çünkü “hükümranlık O’nundur, yaratmak da emretmek de O’nundur, ilk (dünya) de, son (ahiret) da O’nundur, mülkün hepsi O’nundur, göklerdeki ilah da yerdeki ilah da O’dur. (Tegabün 1, Araf 54, Kasas 70, Necm 25, Maide 120, Zuhruf 84, Mülk 1).

Halk etmek de, Hulk’un/hukukun kurallarını, evrenin yasalarını vazetmek de Allah’a aittir. Yaratan kimse emretmek, yaratıkları için nihai anlamda hüküm koyma yetkisi de sadece O’na ait olmalıdır. “Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na aittir”(7.Araf 54)Kainattaki her şey elektrona varıncaya kadar hepsi, Allah’ı tesbih(itaat) etmekte, O’na secde(itaat) etmekte, O’nun emrine göre, O’nun kevni yasalarına göre işlevlerini yerine getirmekte, O, ne emretmişse onu yapmaktadırlar. (Nahl 49-50, Nur 41, Hadid 1, Haşir 1, Rad 15, Hacc 18).

Okunup bilinmek ve gereğince amel edilmek üzere indirilmiş, müjdeleyici, uyarıcı ve yol gösterici kılınmış, hak ile bâtılı ayırma (Furkan) fonksiyonu görmek için indirilmiş Kur’an eğer okunmazsa bu işlevini görebilir mi? Tabii ki göremez. Bu sebeple Rabbimiz bu anlamda Kur’an okumayanları, ondan yüz çevirmiş olarak kabul etmektedir. Biz de toplum olarak, Kur’an okumayı, anlamayı ve öğüt almayı terk edeli, bir nevi Kur’an’dan yüz çevirme konumuna sürüklenerek, Allah’ın rahmetinden uzaklaşmış ve bugünkü zillete düşmüş bulunmaktayız.

Rabbimiz, yaratılış amacımızı ve bu imtihan dünyasında takip edeceğimiz yolu ve bu yoldaki kulluk görev ve sorumluluklarımızı bize Rasulüne gönderdiği vahiyle bildirmiş ve bu vahiy Kur’an’da toplanmıştır. Rabbimiz Kur’an’ı ne için indirdiğini ayetlerinde şöyle açıklıyor:Bu Kur’an, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar, , insanları karanlıklardan aydınlığa, onunla uyarılsınlar, tek bir ilah bulunduğunu bilsinler diye indirilmiş, üstelik öğüt alınması için kolaylaştırılmıştır.(38.Sad 29, 14. İbrahim 1-2, 52, 54.Kamer 22).
İnsanlar, iki alternatiften birisini tercih edeceklerdir. Ya yaratılış amacına uygun olarak yalnız Allah’ı İlah ve Rabb edinip, sadece Allah’a itaat-ibadet yaparak tevhid ve kulluk eksenli bir hayatı yaşayacaklar ve sonuçta Allah’ın rızasını kazanacaklardır. Ya da Allah’tan başkalarını da ilah edinip, başta heva olmak üzere Allah’tan gayrısına da itaat ederek, hayatlarının tamamını veya bir kısmını heva ve hevese göre düzenleyerek, ilahi hudutları ve ölçüleri aşarak, dünyevileşerek kaybedenlerden olacaklardır. 
“Sadece Allah’a kulluk yapmak üzere yaratılarak, imtihan olunmak üzere yeryüzüne gönderildik. Yeryüzünde geçireceğimiz, Kur’an’da “çok kısa” ve “az bir geçimlik” olduğu sıkça vurgulanan imtihan hayatımız “hayatü’d dünya” olarak isimlendirilmiştir. İşte bu çok kısa süren imtihan alanı dünya hayatının ölüümle noktalanmasından sonra, hesap gününde sorgulanacak, tartılacak olan bu dünyadaki hayatımızda yapıp ettiklerimizin, tercihlerimizin sonucunda ahiret hayatımızın nasıl ve nerede geçeceği belirlenecek.

“De ki: Ey haddi aşarak kendilerine yazık eden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Zümer, 39/53)

Üç aylar, müminlere açılmış bir fırsat kapısıdır. Bu gün ve geceleri Rabbimizin rızasını kazanmak için vesile kılalım. Ancak kulluğumuz yalnızca bu gün ve gecelerle sınırlı kalmasın. Hayatımız boyunca rağbetimiz daima Yüce Mevlâ’ya olsun. Bu vesile ile necip milletimizin ve bütün İslam âleminin Regâib Kandili’ni tebrik ediyorum. Üç ayların rahmet, mağfiret ve bereket ikliminin insanlığın hidayetine, barış ve huzuruna vesile olmasını Yüce Rabbimden niyaz ediyorum.

“Ey iman edenler! Allah’a itaatsizlikten sakının. Herkes yarın için ne hazırladığına baksın! Evet, Allah’a itaatsizlikten sakının; şüphesiz Allah yapıp ettiklerinizin tamamından haberdardır.”[Haşr, 59]
Bu ilâhî hitaba uygun olarak her mümin, rahmet ve mağfiretle dolu üç aylarda daha fazla iyilik yapmaya vesile aramalıdır. İyiliğin yolları pek çoktur. Bazen yolunu şaşıran birine yol göstermektir iyilik. Bazen insanlara eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Bazen de ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmak, onlara infakta bulunmaktır. İnfak ise sadece parayla yapılan bir iyilik değildir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s), “Her iyilik sadakadır” buyurarak nice infak çeşidine işaret etmiştir. Şifa bekleyen bir hastanın derdine derman, hastalığına çare olmak da bir infaktır. Dünyevî hiçbir karşılık beklemeden, hastalarımıza umut ışığı olmak, organ, ilik ve kök hücre bağışında bulunmak ne asil bir davranıştır! Şüphesiz dinî ve insanî sorumluluğumuzun gereği olan böylesi davranışlar bereket ve mağfiret iklimi olan üç aylarda Rabbimizin rızasını bize kazandıracak en önemli amellerdendir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de “Kim bir canı kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur”[Mâide, 5/32.]

Önümüzdeki hafta Perşembe gününü Cuma’ya bağlayan gece feyz ve bereketle dolu Regâib gecesidir. Regâib, özlenen, rağbet edilen ve değer verilen demektir. Regâib gecesi, üç ayların müjdecisi, Kur’an ayı Ramazan’ın habercisidir. Bu gece,  akıp giden hayatımızda asıl kazancın, Cenâb-ı Hakk’a yönelmek, kulluk sözümüzü tutmak olduğunu bize hatırlatır.

Üç aylar, ilâhî rahmetin oluk oluk aktığı, manevi huzur ve sükûnun gönüllere indiği kıymetli bir zaman dilimidir. Bizler bu mübarek vakitlerde ömrümüzün muhasebesini yapar, yaratılış gayemizi yeniden idrak ederiz. Kulluk ve ibadete, hayır ve hasenata, iyilik ve güzelliklere her zamankinden daha fazla yönelir, gönül dünyamızı imar ederiz. Hayatın karmaşası içinde ihmal ettiğimiz görev ve sorumluluklarımızı hatırlarız.

Rahmet ve mağfiret iklimi olan üç ayların eşiğindeyiz. Bizleri bu mübarek günlere ulaştıran Cenâb-ı Allah’a hamd ü senâlar olsun. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimize salât ve selam olsun. Recep, Şaban ve Ramazan’ı içinde barındıran üç aylar, Regâib gecesiyle başlar. Miraç ve Berat gecesiyle devam eder. Bin aydan daha hayırlı Kadir gecesiyle zirveye ulaşır. Birlik ve beraberliğimizi güçlendiren, ülfet ve muhabbetimizi artıran Ramazan bayramıyla taçlanır. Üç aylar, hasretle yolunu gözlediğimiz, gönül hanemize konuk ettiğimiz kutlu misafirimizdir. Allah Resûlü (s.a.s), üç ayları karşılarken şöyle dua etmiştir: “Allah’ım! Recep ve Şaban aylarını hakkımızda mübarek eyle, bizi Ramazan ayına ulaştır.”
Ey iman edenler! Allah’a itaatsizlikten sakının. Herkes yarın için ne hazırladığına baksın! (Evet) Allah’a itaatsizlikten sakının; şüphesiz Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır. Haşr Suresi – 18

Dolayısıyla, toplum halinde yaşadığımız şu dünyada, çevremize zarar vermeyip, doğayla uyumlu bir şekilde, güzel yönelimlerimizi ortaya çıkararak yaşamaya çalışmak ve iletişimde olduğumuz insanların ve Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmak kuşkusuz fıtratımıza en uygun şekilde yaşamak olacaktır. Rukiye Başyiğit

Fakat burada şöyle bir durum da söz konusudur: Gayrimüslim olup da fıtrata uygun davranışlar sergileyenler var olduğu gibi, Müslüman olup da fıtrata küfredenler de mevcuttur. Zira günümüzde sabreden, söz verdiği yere vaktinde gelen, doğaya ve insana saygılı olan, haksızlık karşısında susmayan, iyiliği emredip kötülükten sakındıran vicdanlı gayrimüslim kimseleri görebileceğimiz gibi bu özelliklere sahip olmayan ve sadece beş vakit namaz kıldığının görüntüsüyle fıtrata uygun örnek bir Müslüman tip teşkil ettiğinin iddiasında bulunanları da görürüz. Yani aslında bahsedilen gayrimüslim, içindeki iyiye yönelip olması gereken bir Müslüman gibi davranıyordur fakat bunun farkında değildir.

Fecr suresi 5. ayette aklını kullananlar için ذي الحجر ifadesi kullanılmıştır. Aslı “taş” olan hicr kelimesi burada “doğru olmayanı reddetmek” anlamını ifade eder. Zira tenkit etme ve kendini muhasebeye çekme, aklın doğasında vardır. Bundan dolayı da insanoğluna düşen, Hucurat suresi 7. ayete göre, tercihini takvadan yana kullanıp; inkarı, fasıklığı ve isyanı çirkin görmek olmalıdır. Nitekim takva, ruhun ve sosyal ilişkilerin gıdasıdır. Keza özümüzde zaten iyiye, güzele ve hak olana yönelim mevcuttur.  Nurettin Topçu’nun da ifade ettiği gibi: “Gerçek hürriyete sahip insan, görülüyor ki, birçok hareketleri yapma iktidarından sıyrılmış, kendini kurtarabilmiş insandır. Her şeyi yapabilen bir şaki, her türlü suçu işlemeye kabiliyetli bir psikopat hür değildir. Bilakis pek çok hareketleri yapma kudretsizliğine irade ile sahip olan kimse hür olabilir. Zira hür olan iradede iki kuvvet hakimdir: Biri harekete geçme kuvveti, öbürü yasak edici kuvvet.”

Amaçsız yaşayamaz insan. Az veya çok, birtakım hedefler koyar kendisine. Fakat çoğu zaman çevresel faktörlerin etkisinde kalıp bu hedefleri sorgulamaz. “Varlığımın bir amacı var mı?” diye de sorgulamaz. Bundan dolayı aileden, arkadaştan, çevreden veya kültürden gelen birtakım otoriteler insanı bazen kendisinden, özünden yani fıtratından uzaklaştırabilir. Bu sebeple insan içindeki özün üzerini örtmüş olur ki buna da vahiy küfür der. Ancak insan vahyin kapısını aralayıp da aklını kullanarak içindeki güneşi bir kez yakaladığı zaman, harici etkilerle sarılmış olduğu kabuktan sıyrılıp özüne dönme fırsatı bulabilecektir. Bu nedenle insan fıtratı; irade, akıl ve vicdanın olduğu bir fıtrattır.

Günümüzün en büyük sorunlarından biri, kuşkusuz bir manasızlık deryasında boğulup hayatı anlamsız şekilde yaşamaktır. Çoğu şeyi maddiyatla kolayca elde edebilen insanlar, güçleri her şeye yettiği halde neden hala mutsuzlar? Veya çok nitelikli bir üniversitede okuyan, geleceğini daha erken bir yaşta belki de garanti altına alan ve maddi açıdan hiçbir sıkıntısı olmayan bir öğrenci neden hâlâ “Her şeye sahibim ama bu beni tatmin etmiyor” deme ihtiyacı hissediyor? Bunun sebebini şöyle açıklayabiliriz: İçlerine kodlanmış olan özü doğru şekilde kullanamıyorlar ve ona virüs bulaştırıyorlar. Kendilerini doğaya uydurmaları gerekirken doğayı kendilerine uyduruyorlar ve içlerine nakşedilmiş olan öze aykırı davranıyorlar. Bundan dolayı da içlerinde bir eksiklik hissediyorlar. Peki nedir bu öz? Bu öz, yaratılışımızın ruhani boyutu olan fıtrattır.

Fakat insan eşref-i mahlûkattır. Yaratılmışların en değerlisidir. Ve kâinat yani yaratılan her şey insana adanmıştır. Bağış ve lütuf ile donanmıştır. İnsan, kendisine adanmış olanları hakkıyla ve yerinde kullanmakla yükümlü. Sorumluluğu gereği. İnsanları kötülüklere iten ondaki yanlış tutkulardır. Aşırılıklardır, doymazlıklardır. Elbette günümüz insanının aşırılıklara ve yanlışlarda fazlasıyla kapılmasının çok nedenleri bulunuyor.  İslâm ve onun peygamberi, Peygamberimiz insanlığın kurtuluşu için rahmettir. Rahmetin sonsuzluğundaki varlığı kendisini anlamlandırır. Önerileri, getiren ve doğrudan yaşayan da O’dur. Kendisi mucizevî bir örnek ve bir varlıktır. İnsanı olumsuzluklara çeken, iten şeytani oluş ve davranışların denetimi insanın elinde, iradesinde ve akıl gücünde.
Şeytan, kötülük meleği. Melek kavramının bizde naif bir karşılığı var. İyi huylu insanlara “melek gibi” denir. Yumuşak, naif, sevgi yüklü, merhametli. Fakat bir melek de var ki o, kötülüğü temsil eder. Şeytan adı kullanılırken genelde ona melek denmez. O ayrı tutulur. Her kötülük, günah yanlışlıklar şeytanla özdeştir. İnsanın içinde kötülük meleğinin varlığı elbette bilinir. İnsanın yanlışları şeytanî öz taşır. Kendi çizgisinden sapmasıdır.

Müslümanlar olarak bizler, irademizi Allah’ın gösterdiği istikamette ve makul sınırlar içinde kullanmalıyız. Bunun yanında irademizi şuur ile birleştirmeliyiz. Çünkü şuurlu bir irade, kişiyi manevî derinliğe ulaştırır. Kişi, bu durumda ilham kaynaklarına kavuşabilir. İlhamın aydınlatıcı perspektiflerinde iradesini kullanabilen bir insan, hayatında çok farklı manevî boyutlara ulaşabilir. Ve nihayetinde bir Müslüman, bu manevî şuurla iradenin sonuçlarını Allah’a havale etmelidir. Kişi, kendine ait görevleri layıkıyla yerine getirdikten sonra olacakları Allah’ın uhdesine bırakmalıdır. Şu iyi bilinmelidir ki, Allah’ın yapacağı şeylere talip olmak, kişinin cüz-i iradesini aşan bir konudur. Kişiye, sadece kulluk görevi ve sonuçları sabırla beklemek ve sonuca (aleyhine de olsa) rıza göstermek düşer. Böylece irade ile ilgili imtihan da kazanılmış olunur. Ne mutlu, iradesini doğru kullanan ve manevî imtihanını kazanan Müslümana. Prof. Dr. Ali SEYYAR

Dolayısıyla kişi, Allah’ın, irade üzerine çok şeyleri bina ettiğini düşünerek, iradenin küçüklüğüne büyüklüğüne bakıp aldanmadan günlük hayatında iradesinin hakkını vermeli, yapılması gerekenleri iyi niyet ve teenni (ihtiyat ve dikkat) içinde yapıp, neticeyi Allah’ın muradına bırakmalıdır. Mademki Allah, bazı şeyleri iradenin üzerine bina etmiştir; öyleyse iradeye her zaman itibar edilmelidir. Çünkü Allah, insanların geleceğini onların iradeleri üzerine kurmuştur. Dolayısıyla geleceğe dönük olarak irade, bir nevi plan ve projedir. İradenin mahiyeti ne olursa olsun, sebeplere riayet asıl olmalıdır. Hadiselere de yine sebepler plânında bakılmalıdır. Mesela ilaç (bitki), bir sebep (vesile) olarak yaratılmıştır. İlaçlar, belli rahatsızlıklara, sebepler plânında iyi gelebilir. Ancak yegâne Şafi (şifa-sağlık veren) yine de Yaratan’dır. Maneviyat ve hakikat boyutlarıyla iyileştiren ilaç değil bizzat Allah’tır.

Küllî irade ekseninde maneviyat odaklı bir hayat yaşamak isteyen kişi, teşriî (dinî) emir ve yasaklara riayet etmeli, yani kendisini yoktan var eden Yaratan’ın yap veya yapma dediği hususlarda azamî derecede dikkatli olmalıdır. Daha sonra kişi iradesiyle tekvinî (yaratılışa ait) emirlere riayet etmeli, yani Allah’ın âlemdeki cari sünnetine (Sünnetullah; Fıtratullah) uygun hareket etmelidir. İnsan, ruh ve nefis taşımasından dolayı hayra da şerre da açık bir takım fıtrî duygu ve yeteneklerle donatılmıştır. Bu yetenekler âdeta iç içedir. İnsan, iradesiyle bu kabiliyetleri dengeli bir şekilde kullanma becerisini gösterebilirse, potansiyel istidatların üstünde manevî bir konuma gelebilir. İradesini, hak rızasını kazanma idealine uygun bir şekilde kullanan her insan, elde edeceği manevî huzur ile bazen meleklerin önüne bile geçebilir. Ancak, iradesini yerli yerinde kullanmayan bir insan, hem manevî dengesini kaybedebilir, hem de manevî çalkantılara girebilir. Meselâ yapılması gerekenleri yapmadan her şeyi Allah’a havale eden bir kişi, cüz’i iradesini kabul etmediğini gösterir. İnsanın hareketlerinin kendi elinde olmadığı anlamında gelen bu tutum ve davranış, insanın manevî ve sosyal hayatını zedeleyebilir. Doğrusu işlerin, fevkaladeliklere göre değil, sebeplere göre planlanmasıdır. Nitekim yüce Peygamberimiz (sav), Uhud Savaşında üzerindeki zırhının üstüne bir zırh daha giymesi, tedbir alarak tevekkül etmenin önemini gösterir.

İradenin özel mahiyetine gelince. Bilindiği gibi, varlığımıza ait bütün uzuvlar yaratılmıştır. Buna göre bunların fiilen mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, irade için bu durum, biraz farklıdır. İradenin haricî bir vücudu olmadığı için, yaratılmış değildir. Yaratılmış olmamakla birlikte yine de Allah tarafından bilinen manevî bir haslettir. Bir başka ifadeyle ilmî plânda iradenin dahî fiktif (itibarî) bir vücudu vardır. İrade, diğer yaratılanlar gibi mevcut olarak yaratılmadığı için, cebrî değildir, yani kişi, yaptıklarından sorumludur.

Manevî boyutuyla irade, “nefsin isteklerini aşma, bedenin arzularına başkaldırma, Hakk’ın rıza ve hoşnutluğunu kendi istek ve dileklerine tercih ederek, kendine rağmen her yerde ve her durumda O’nda ve O’nun muradında fâni olmak” şeklinde tanımlanabilir. Allah-insan ilişkileri boyutuyla iradeyi, iki kısma ayırabiliriz:

a) İrade-i Cüz’iyye (Cüz’i İrade): Az ve zayıf irade anlamına gelen irade-i cüz’iyye, Allah tarafından insanın kendi yetkisinde bıraktığı istek ve arzudur. Buna göre, insanın irade yetkisi sınırlı ve Yaratan’ın irade-i külliyesine, yani O’nun dilemesine bağlıdır. Kişi, bireysel iradesiyle, hak çizgisinde her zaman gayret, azim ve kararlılık göstermelidir. Bireysel iradeye yüklenen değer sayesinde insan, azim ve sabır ile manevî tekâmül yolculuğuna çıkabilir.
b) İrade-i İlahiye (Küllî İrade): Allah’ın mutlak manada her şeye şamil emri ve isteğidir. Bir başka ifadeyle, Yaratan’ın sınırsız iradesi, evrensel, kayıtsız ve şartsız hâkimiyetidir. Bir insan, cüzî iradesini Yaratıcının sonsuz iradesiyle bütünleştirirse, sınırlı iradesiyle sınırsızlığa erişebilir. Maddeten zayıf iken, güçlü hâle gelebilir.

Vicdan mekanizmasının unsurundan birisi olan irade, “bir eğilim veya eğilimdeki tasarruftur”, yani bir “iç yöneliş” veya o iç yönelişi kullanma yetkisidir. Buna göre iki şeyden birini seçme durumunda bulunan bir insan, o iki şeyden herhangi birini seçme gayretinde bulunur. Bu yönüyle irade, bir şeyi yapmak veya yapmamak noktasında insana verilen fıtrî güç veya iktidardır, yani insanın herhangi tarafa meyletme veya meyletmeme kuvveti ve isteğidir. Bir konu hakkında bilinçli bir seçme gücü olması hasebiyle irade, kişiyi, davranışlarının ve fiillerinin neticelerinden mesul hâle getiren ahlâkî bir ilkedir.

Umutsuzluk için söylemiyorum lakin çok kötü durumdayız. Kemâle yolculuk, diye bir şeyin varlığını küffar hissediyor da bizimkiler böyle bir şeyin olabileceğini tahayyül dahi edemiyor, bir varmış bir yokmuş havasındayız. Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi “Güneşi ceketinin astarı içinde kaybetmiş” bir ümmet! Sorumluluğumuzu unuttuk, ruhsuzlaştık, annelik vazifemizi unuttuk, fıtratımızı yitirdik, münafıklığımız ayyuka çıktı, iki yüzlülüğümüz dudak uçuklatacak seviyelerde, en kötüsü de kurmayı iddia ettiğimiz medeniyeti, yalaka merkezli bir icraate peşkeş çekiyor oluşumuz! Neden en kötüsü? Bakın, ümmet, bir çile döneminden geçti lakin nefsinde olanı değiştirmek adına arpa boyu adım atmadı. Bu beni korkutuyor. Kasırganın gözünde zuhur eden sükûtu yaşıyor olmamızın ihtimali çok yüksek!

Her şey ortada; çerez gibi masumlar ölüyor, kendine olgunlaşma fırsatı sunan şu güzelim dünya yok ediliyor, hayvan türleri yok edilerek ayetler tahrif ediliyor da kimsenin vicdanı sızlamıyor. Bunun ne demek olduğunu, kemal yolculuğu yapma derdi olmayan o ham insan doğasının hangi seviyelerde süründüğünü düşünün! İnsan-ı kâmil merkezli bir medeniyet fikrinin zamanı gelmiştir. Eğer bu fikrin edebiyatı, sanatı, hatta müziği, velhasılı estetiği ve diyalektiği ortaya konamazsa hayvan makâmında kalmayı erdem sayan Modern İnsan tipi insanlığın sonunu getirecektir. Zamanımız kalmadı. Bu gerçeği görememek için kör olmak lazım. Müslümanlar bunun neresinde? Açık söylüyorum, bu hakikate küffardan bile daha uzağız.

Delilere doktor gömleği, doktorlara ise deli gömleği giydirmek akıl kâri midir? İnsan-ı kâmil, kendi doğasının mahkumu olan insana acır, çocuk gibi sever, korur, gözetir, çünkü onu emanet görür, kendi evveli görür, anne gibi. Dikkat buyrun, ‘ümmet’ kelimesi ‘üm’ kökünden gelir. Ümmet, insanların ve insanlığın anneleridir. Anne ise yemez yedirir, giymez giydirir, saçını süpürge yapar, dünyada yaşar ama dünyayı yaşamaz, bununla birlikte bu çocuğun evi yakmasına, kendine ve başkalarına zarar vermesine de müsade etmez. insan-ı kâmilin ona acıdığı kadar insan kendi kendine acıyamaz. Çünkü insan başı boş bırakıldığı zaman kendini ve içinde yaşadığı dünyayı yok eder.

Kendimizi sloganlarla kandırmaya gerek yok. Bunu, bu zaviyeden ele almanın insan nefretiyle alâkası yok. Bu eğilim, nefretten ziyade; ev yakan, ateşle oynayan, makasla parmaklarını kesmeye, kaynar suyu üzerine dökmeye müsait çocuğu tanıma eğilimidir. Bu çocuk kendini, geçmesi gerektiği köprülerin başında bulmalı, sonunda değil. Aksi taktirde insanlığın gideceği istikameti, sağlıklı istikameti, belirlemesi gereken insan-ı kâmillere zulüm yapmış olursunuz.

Not: Belhüm Adal; Yani; Güç ve kuvvetini kullanarak, masum insanların en doğal haklarını ellerinden almak ya da kullanmasına izin vermemektir. Kur’an-ı Kerim’de “hayvanlardan da aşağıda” olan bir insan grubundan bahseder. İşte o insanlara “Belhüm Adal” denmektedir.

Modern Çağ, ve bugünün Yeni Dünya Düzeni, tüm insanlığı, insan doğasının özenilecek ve ulaşılacak en büyük erdem olduğuna inandırmakta, insanı eğitmekle yükümlü bütün kurumlarını bu çerçevede işletmekte, ve bununla insan ‘fıtrat’ını insan ‘doğa’sına kurban etmektedir. Tezata bakın, insan doğasının doğallığına özgürlük ülkesinin en görkemli tacını giydirirken bu doğallığın gene aynı insanı ve tabiatı katletmesinden rahatsız olmaz. Ne acayip! Başı boş kreş çocuklarına güç kudret vermek gibi bir sorumsuzluğu akl-ı selim adına iyiden saymaktalar.. Oysa hakikatte insanın doğası; zalim, cahil, aceleci, menfaatine düşkün, faydalandığı şeye karşı nankör, hırslı, cimri, kıskanç ve hasetçidir, say sayabildiğin kadar, belhum adal’dir. Bu böyledir.

İnsan yaratılmışlara bakarak, yaratıcının azametine şahit olur. Direksiz ve pürüzsüz duran gökyüzü, başı bulutlara kadar yükselen dağlar, bin bir çeşit börtü böcek; ibretle/tefekkürle bakan akıl sahibi kimseler için hikmete râm olmaya vesilesidir. Hayatındaki her şeye tefekkür gözlüğüyle bakan kişi aynı zamanda taassup ehli olmaktan kendini korumuş olur. İlahi ahkâma aykırı hususların tespitinde, ibâdet ve taatin yerine getirilmesinde akıl, son derece önemlidir: Hz. Ayşe (r.anha) bir gün Hz. Peygamber’e (sav): ‘Ya Rasulallah! İnsanlar dünyada ne ile üstünlük elde ederler? diye sordu. Peygamber (sav): Akıl ile dedi. Ayşe (r.anha): Ahirette de mi? diye sordum. Akıl ile diye cevap verdi. O zaman ben de: Herkesin kıymeti ameliyle ölçülmez mi? dedim. Peygamber (sav): Ya Ayşe! Onlar akıllarından fazla bir şey yapabilir mi? Allah Teâlâ’nın verdiği akıl nispetinde amel ederler. Ondan sonra amellerine göre mükâfatlanırlar, cevabını verdi.’

İnsan, şuuruna erdikten sonra yaptığı tüm müspet fiillerini ibadete çevirebilmektedir. İnsan, hayırlı söz (emr-i bi’l ma’ruf gibi) söyleyerek dili ile ibadet eder, Allâh’ın (cc) mescitlerine giderek ayaklarıyla ibâdet etmiş olur. Kur’ân’a bakarak gözleriyle ibâdet yapabildiği gibi; aklı ile de ibadet yapması mümkündür. Efendimiz (sav) ‘Bir saat tefekkür, bir sene ibadetten daha hayırlıdır’ buyurarak bir akıl eylemi olan tefekkürün faziletine dikkat çekmiştir. İnsanlar nice büyük buluşlarını tefekkür/düşünmek neticesinde bulmuş olmaları, tefekkürün salt manevî bir kazanç/ibadet yönüyle kalmamış, insanların zahir başarıların temelini teşkil etmiştir. Aklını hayırlı işlerde kullanan kimse, istifade yönü itibariyle sadece kendisiyle sınırlı kalmaz, toplumun menfaatine katkıda bulunmuş olur. Bu noktada ne kadar çok kişi istifade etmişse, kişinin o kadar sevaba nail olacağı ümit edilir.
Aklın insana verilen en büyük nimetlerden birisi olduğu muhakkaktır. Aklın, insanı diğer canlılardan ayırıcı en mühim özelliklerden olduğu da tartışmasız bir gerçektir. İnsan, kendini aklı sayesinde kontrol altında tutar ve diğer canlıların başaramadığını aklı sayesinde başarır. İslâm’a göre dinî emir ve yasaklara muhatap olabilmek için akıl şart koşulmuş, aklî dengesi yerinde olmayan kişiler dinin teklifleriyle/emirleriyle mükellef sayılmamışlardır. Ruhumuzun üç yeteneğinden birisi olan akıl, ruhun kavrama ve düşünme boyutunu ifâde etmektedir. Malum olduğu üzere yetenekler ise gelişmeye veya körelmeye müsait özelliklerdir. İnsanın, belli bir disiplin üzere yapmış olduğu çalışmalar, insanda var olan yeteneklerin temayüz etmesine vesile olmaktadır. Mademki akıl da ruhun yeteneklerinden biridir, bu yeteneğin işlevsel kalması aklı âdeta bileyen ‘düşünme/tefekkür etme’ egzersizini yapmasına bağlıdır. Allah (cc) da akıl sahibi olan insanı her fırsatta düşünmeye/akletmeye çağırmaktadır. ‘Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allâh’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen/akleden bir topluluk için deliller vardır.’ Bakara 2/164.‘O, diriltendir, öldürendir. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesi de O’na aittir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?’ [Müminun 23/80.]

Saygıyı kazanma ödül alma ya da saygısızlık deryasında çirkefe batarak tövbe denizinde yıkanmadan kor alev ile baş başa kalma… Eller semaya duaya açılarak “Ya Rabbim acizim, kudretli olan sensin, hata ettim pişmanım, beni nurlu yoluna döndür” duasıyla olan veya olmayan insanoğlu, bu kadar ince bir çizgide- “ hani derler ya sırat köprüsü incedir işte sana sırat köprüsü”- yaşayarak dünyaya gelişi ile haberi olmayan ve geldiği gibi veda etmeden giden veya gideceğinin idraki ile kime kavuşacağını bilerek bu gidiş ile sonsuz dirilişle hayatına devam edeceğini bilen insanoğlu.

Umutsuzluğa giden yolda kuluna yanlışı binlerce kez gösteren Merhameti sonsuz Allah C.C. Kulunu doğruların merkezinde, yanlış yolda giderken yorulması ile doğrunun merkezinde bir anlığına istirahat etmesi için her gün davetini göndermektedir. Günde beş vakit ezanla, gece gündüz ile, uyku ile, yaz kışın mana ve anlamı ile ağaçların kışın ölüp yazın yemyeşil dirilmesi ile her gün her an doğru yolun mesajını göstermekte ve göndermektedir. Seçim senindir derken kula, kul elinin tersi ile gerisin geriye atarak kabul etmez ise yine bekler, son nefesten birkaç gün öncesine kadar, yani kulun ölümün geldiğini bazen hissederken o andan öncesine kadar bekler, doğruyu kabul etmesi için, âmâ kabul etmez ise artık yapılacak bir şey yoktur ve kaybedilen sır amaç gayenin sonucunda hüsran ıstırap ve korkunç cehennem alevi…

Ya da tam tersi attığı her adımda dünyaya teslim olmuş arzu ve dünya çıkarı için yaşayarak insanlardan Allah C.C. uzak sır ve manadan uzak anne ve baba ve gençlik çağında atacağı her adımda sır mana ve anlamdan uzak bir yaşayış ve anne ve baba olmamanın gayesizliği hissizliği içinde, şansı yaver gidip gitmemek arasında ince çizgiden giden yaşayan insanoğlu. Tabi ki Yüce Allah C.C. kulunu böylesi ikilem ve bilgisizlik arasında bırakır mı hiç elbette ki bırakmaz, dünya ya gönderirken her an yanında olduğu hissini, ruhuna nakış nakış işlerken attığı her doğru adımda ödüllendirirken, yanlış adımında anında cezalandırmayarak doğru olana doğru olanları gözünün önüne kulağına işittirerek doğru olanı göstererek seçim yapmasını bekleyecektir Merhameti lütfu keremi… Sonsuz olan Yüce Allah C.C.

Yüceler yücesi Rahman bilinmesi için kulunu dünya ya gönderirken, nurlu iman sırrı ile kazanan olmasını isterken, her adımda büyüyerek huysuzlaşan Rüya bebek gibi kullarının huysuzlaşarak isyan bayrağı çekmesini değil, teslimiyetle kendisine teslim olmasını isterken, isyan bayrağı ile cehennemi kazandığından habersiz dünyayı kazanmış gibi nara atmasını elbette ki istememektedir. Her adımda bir sır nefis şeytan savaşı içinde imtihanda olan insanoğlu, her adımda ya zafere ya yenilgiye koşarken ilk adımlarını atan rüya bebek gibi ilk adımlarında anne babasına emanet iken, anne babasının her adımlarındaki sırra imtihan vakıf ise rüya bebekte adım adım büyürken atacağı gençlik çağında her adımında sırra ve imtihana vakıf olacaktır. İşte anne ve baba olmanın gerçek amacı ve gayesi… Amaç ve gayeye sırra ulaşmış insanoğlu.

Uzak ve yakın olmak yakın, iken uzak olmak arasında bir ömür çizgisi, adımları ile yakınlığına koşan, adımları ile yakınlıktan kaçan hayatın yolunda ilk ses ilk nefes, belki bilinmeyerek yakınlardan uzağa kaçacak, ya da uzaklardan yakın gönüllere varacak, muamma sır, her insanın gönlüne alnına yazılan, daha önceden yaşanılmış, dünya hayatına gönderilerek sınava tabi olan insan ve rüya bebek… Kim bilebilir gülüşlerdeki solgunluğu, solgun anların içinde gizlenmiş gülüşün sıcaklığını, yaşanmadan bilinmeyen, yaşamak muammayı sırrı çözmek için dünya ya gelen rüya bebek insanoğlu. Zaman kocaman kocaman adımlarla atılması yürümesi zor derken, bir göz kırpması ile son ana varan zaman içinde sıkışıp kalan insanoğlu muamma sırrı çözen gülen veya çözemeden kırk düğümle düğümlenen, bom boş ömrü ile bom boş hayatın feryadı ile solan insanoğlu.

Doğarken doğduğundan haberli miydi, habersiz doğmanın suskunluğunda mıydı, yoksa biraz sonra bilmediği bir dünyaya var olmaya gelirken ağlamanın perişanlığında, tekrar gitmek için yürümenin yorgunluğunda konuşması yok olası ömrünü tamamlaması ile yok olacak dili lal mı olacaktı? Bunların hiç birinden habersiz yeniden gülüşle dünya gülüş katacakken saadet hanesine anne babasına çevresine, giderken gözyaşları içinde gitmenin telaşında gittiğinden habersiz mi gidecekti. Doğum işte böyle bir şeydi insanoğlu için, haberli bir sevinçle bir anda çıkıp gelen habersiz bir anda çekip giden tıpkı Rüya bebek gibi. Bir rüya gibi sevimliliği ufacık minnacık elleri ile gülleri kıskandıran gülüşü ile nazlanarak, tekme atması ile sevgi ile gönderen Rahman’ın sevgisini kokusu ile odasını tüm evi saran kokusuyla kâinata hâkim olan Yüce Kudret sahibi Yüce Allah’ın kudreti ile dünyaya gelişini idrak ettirircesine hep gülümsemesi ile dünyayı şenlendiren rüya bebek… O karanlık âlemde çıkarken ilk ağlama ile ilk acıkma ile anne sütünü arattıran Hâkim olan Allah C.C. hikmeti keremi ile ağlayarak istemesi!
Hayat yolu dümdüz olsaydı, yürümek hiç kolay cazip gelir miydi? Hastalık olmasaydı sıhhatin, ölüm olmasaydı hayatın, yaşlılık olmasaydı gençliğin, yokluk olmasaydı varlığın, kötü olmasaydı iyinin, küfür olmasaydı imanın, cehennem olmasaydı cennetin, karanlık olmasaydı aydınlığın, çirkin olmasaydı güzelin kıymeti hiç bilinir miydi? Belki de yüce Allah kulun mutluluğun değerini bilmesi için bir süre mutsuzlukla imtihan yapıyordur, o nedenle gevşeklik yok hayata devam sanki hiçbir şey olmamış gibi dua ile yardım isteyerek devam etmektir. Selam ve dua ile…
Dün mutlu olan ve insanlara nasihat veren bugün mutsuz olabilir. Kul imtihan dünyasında, dün mutluluğuna şükür etmeyen, bugün mutsuzluğuna isyan etmesin. Şu an mutsuz diye verilen “MESAJI” anlamak gerekir. Gönlünde Allah’a ait hislerinde kopukluk var, yüce Allah beni daha çok an, benim yolumda hislerini bağlılığını benimle beraber benden daha çok isteyerek iste, yani Yüce Allah seni bir an mutsuz ederek bakalım bu kulum bana dün olan samimiyetini koruyarak benden bağını kopartarak nefis şeytan ile olarak beni biraz mutsuz ettim diye terk ediyor mu etmiyor mu diye sınamaktadır, aman ha dikkat! Az sabırla mutsuzluğa devam bol bol dua ile yola devam etmeliyiz, sakın ola gevşeklik göstererek imtihanı kaybedenlerden olmayalım.
Gönül zenginliğiyle yaşamak ve yaşatmak, sıkıntılarımız kanaat ederek aşılabilecek. Hayatın kendisi umut ve mutluluk kaynağıdır. Onu mutsuz eden kimdir tabiî ki biziz. Arzularımızı hırsımızı biraz kısıtlarsak, yanlış olan sadece kendimize olan aşırı isteklerimizi frenlersek inanıyoruz ki mutlu olacağız.
Onların işledikleri amel denilebilecek şeylerin her birini ele alırız. Onları saçılmış zerreler haline getirir, değersiz kılarız. Furkân Suresi 23
İnsan sadece kendi ihtiyacını karşılayınca mutlu olamıyor, paylaşınca, birbirine değer verince, birbirine gülümseyince, her hafta birbirine gidip gelmeler ile ancak mutlu olabilir. Bizlerde bunu algılama veya izan etmek, hissetmekten uzak olduğumuz için sadece biz mutlu olalım, diğerleri ise “aman boş ver sende” mantığı hâkim olunca, mutlu olunmuyor maalesef. Öncelikle gönlümüzü saran” hırs, maddiyata verilen önem değer, ahirete olan eksik bilgiler, kanaatsizlik” vs. vs diye sayabiliriz. Gönlümüz öylesine dünya sevgisi dolu ki, bir parça altın verene kırk yıl teşekkür ederiz, bize bunca nimetleri bağışlayan, koruyan ve gözeten Yüce Allah’a şükür etmez hatta beş vakit namazı bırak haftalık Cuma namazına gitmez bir parça daha çok kazanarak ya evimizi daha lüks olanla değiştirmek, ya da araba modelini değiştirmek, için uğraşmaktan ibadet ve şükürden geri kalırız. Hatta bizi yalnızlıktan kurtarması için dost olan insanlara da önem vermez, kıskanır ayağını kaydırmak için uğraşırız.
Dünyaya gelen tüm kulların ortak istediği hayatta her zaman mutlu olmaktır. Herkes bunun için çalışır çabalar uğraşır. Kendisi ve etrafındakilerin mutlu olmasını çok ama çok ister. Eskilerin mutluluğunu yakalamak çok zor çünkü gerçek olan samimiyeti, gönülden vefa duygusu ile birbirini sevmek yok oldu gitti. Şimdilerde mutluluk sanki organik değil de yapmacık birkaç günlük bir kaç haftalık oldu. Mutlu olmaktan daha ziyade eskiler başkalarının mutluluğunu düşünür kendi mutluluğunu bilmez, karşısındaki mutlu olunca mutlu ve mesut olurdu. Şimdilerde e ise sadece kendi mutluğumuzu düşünür olduk.
Dünyada var olan her nesnenin, her canlının, hareket eden her şeyin titreşimleri, neşrettiği dalgalar vardır. Titreşimler de, ses ve görüntü gibi kaybolmuyor. Bu, Cenab-ı Hakk’ın “Hafîz” (her şeyi koruyan, arşivleyen, kaydeden, muhafaza eden) sıfatının tecellisinin bir gereğidir. Meselâ bir hava zerresi, bütün sesleri, görüntüleri, dilleri, şiveleri bilecek, muhafaza edecek ve nakledecek bir kabiliyette yaratılmıştır. Mesnevî-i Nuriye, s. 114.

İnsan, Esma’ya göre dizayn edilmiştir. Esma zikrini Kur’ân’dan, duâ ve namazında esas yaparsa, o taktirde düğümler, şifreler açılır. Tıpkı, hareket, ses ve ısı sensör sistemi gibi. Merdiven başlarına konan lamba ve kapılar hareket veya sesle açılıyorsa, ruh ve bedenimizde tecelli eden Esma sırları, kâinattaki Esma sırları da açılır. Yani, eğer insan maddî ve manevî her bir organını Kur’ân’ın gösterdiği, yani Allah’ın emrettiği yerde kullanmakla hem Allah’a teşekkürün şubelerinden olan şükr-ü örfîyi ifa eder, yani duygu ve organların yapması gereken işleri yerine getirerir. İnsan o pencereden o âleme bakar ve o âleme tecelli eden sıfatla o âlemden tezahür eden (görünen) isme bir ayna olur. O vakit insan, ruhuyla, cismiyle görünen âlem ve gayba/metafizik âlemlere) bir özet olur ve her iki âleme tecelli eden, yansıyan insana da tecelli eder. İşârâtü’l-İcâz, s. 23. Meselâ Allah Habîr, yani her şeyden haberdardır. Bu isim insanda da akıl, kalp, göz, kulak gibi her bir duyu ve duyguda çeşitli oranlarda tecelli etmektedir. Bu isim, aynı zamanda kâinatın bütün varlıklarında çeşitli oranlarda direkt veya dolaylı olarak da tecelli etmiştir. İşte, insan ibadetiyle, “büyük insan” kâinattaki bu tecellileriyle bağlantı kurar ve gayb/metafizik âlemin birçok sırrından haberdar olabilir. Her duygunun kerameti (olağanüstü, harika hali) olduğu gibi, halis, (safi, kesin, kararlı, doğru, samimî, içten olan) bir niyetin dahi kerameti vardır. Sözler, s. 147.
İnsan, “kâinat” denen fıtrî, şeriat, tabiat ve büyük şeriat olan İslâmiyet’le örtüşür. Yani, insan ruhu/kalbi, duyguları, organları buna göre dizayn edilmiştir. Kâinatı kim yaratmış ise, insanı da ondan süzerek onun küçük bir minyatürü olarak O yaratmıştır. İnsan kâinatın fihristesi, özeti, minyatürüdür. Kâinat büyük bir insandır. Yaratıcı’nın isim ve sıfatları kâinatta tecelli ettiği gibi, insanda da toplu olarak tecelli etmiş, yazılı olarak da Kur’ân’da yer almıştır. Kâinat ve insan, Kur’ân’ın açılımı ve tecessüm etmiş, yani şekil almış halidir. Esma-i Hüsna (Allah’ın isim ve sıfatları) ise, hem kâinata hem de insana tecelli etmiştir. Esmanın tecellisi tam yansıma değil; binler perdelerden geçtikten sonra gölgelerinin yansımaları diye düşünebiliriz. Cenab-ı Hakk’ın 70 bin perde arkasında olması bu tecelliler hakikatini ifade eder.

İlâhî sistemde bilginin kaynağı Kur’ân, eylemin kaynağı Sünnet’tir. Beşerî sistemde ise bilginin de eylemin de kaynağı insandır. Dolayısı ile “çıkar ve nefs”tir. İlâhî sistem şûrâ-merkezli, beşerî sistem-demokrasi (insan) merkezlidir. İlâhî sistemde kânunlar kevnî kânunlarla çelişmez; beşerî sistemde ise kevnî kânunlar hiç umursanmaz ve Dünyâ zamanla fesada uğrar: “O, iş-başına geçti mi (yada sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helâk etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez” (Bakara 205).

“Yalnızca İslâm nizâmındadır ki, Allah tek-başına, kullar için kânunlar koyar. Bu kânun yöneten ve yönetilenler, siyah ve beyaz, uzak ve yakın, fakir ve zengin herkes için aynıdır. Tümü de o kânun önünde eşittirler. Fakat diğer sistemlere gelince; orada insanlar kullara kulluk etmektedirler. Çünkü hayatları için gerekli yasaları kullardan alırlar. Hâlbuki bu, ‘ilah olma’nın başta gelen özelliğidir. Her kim kendisinde insanlar için kânun koyma yetkisini görürse, ağzıyla söylese de söylemese de ‘ilahlık iddiası’nda bulunmuş demektir. Her kim de bu iddiâ sâhibinin bu hakka sâhip olduğunu îtirâf ederse, ağzıyla söylese de söylemese de ona ulûhiyet (ilahlık) atfetmiş olur. Yeryüzü, Allah’ın şeriatının dışındaki sistemler ve kânunlarla düzelemez. Çünkü, şeriat ve kânunların uygulanması, vicdanlara hükmedecek takvâ gibi bir denetim unsurunu gerektirir. Fakat kâlplerde gizli olanı bilen Allah’tan gelen şeriatın egemen olması durumunda fert, kânuna karşı gelmenin Allah’ın emrine isyân ve irâdesine karşı gelmek olduğunu bilir. Çünkü o, Allah’ın, niyetini ve amelinin ne olduğunu bildiğini idrâk eder. Ayakları dolaşır, vücûdu titrer ve takvâ duygusu vicdânını sarar. Allah, kullarını en iyi bilendir, onların fıtratından psikolojik ve sinirsel oluşumlarından en iyi haberdar olan O’dur. Çünkü onları yaratan O’dur. Kâlplerinde kendi ölçü, etki ve korkusunun yer etmesi için şeriatını, kânununu, nizâmını ve metodunu kendisi koymuştur. Allah biliyor ki, kâlplerin kendisinden korktuğu ve umutla bağlandığı bu kaynaktan doğmayan hiç-bir sistem, kâlpleri itaate zorlayamayacaktır. Zorla, zulümle ve terörle insanları itaate zorlasalar bile, maddî denetim unsurlarının gevşemesi ânında insanlar kâlplere nüfûz edemeyen bu haksız sultanlara başkaldırmaktan, karşı gelmekten geri durmayacaklardır”.

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi?. Bunlar, tâğut’un önünde muhâkeme olmayı istemektedirler; oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardır. Şeytan onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister” (Nîsâ 60). Beşerî sistemde bir kânuna karşı gelmek, “sâdece o kânuna karşı gelmek” demektir. İlâhî sistemde ise, bir kânuna karşı gelmek, Allah’a karşı gelmek demektir. Kişi, İlâhî sistemdeki bir kânuna karşı gelmeyi, Allah’a karşı gelmeyi göze alarak yapmalıdır ki mü’min için bu hiç kolay bir şey değildir. O hâlde; “beşerî sistemin kânunları mevcut Dünyâ’da da gördüğümüz gibi, bir kötülüğü önleyemez ve hattâ tam-aksine kötülüğü zamanla arttırırken, İlâhî sistemdeki kânunlar önleyicidir” hükmüne varabiliriz. Seyyid Kutup bu bağlamda şunları söyler:
“Kitap verilenlerden sana indirilene sevinenler olduğu gibi, aynı zamanda onlardan bir grup da, sana indirilenin bir kısmını inkâr ediyorlar. De ki; Ben yalnızca Allah’a kulluk etmek, O’na ortak koşmamak ve yalnızca O’na dua etmekle emrolundum. Dönüş O’nadır.”(16 Rad 36) Yüceler yücesi Allah indirdiği bu ayetinde özellikle vurguladığı gibi işine geldiği ayetleri kabullenip, işine gelmeyen ayetleri “bu bana yaramaz veya bu ayetin bildirdiği veya emrettiğini aklım kabul etmiyor” diye seçmecilik yapması doğru olmadığı gibi, kitabı indiren Rabbimiz bu davranışı “müstekbirlik” olarak nitelendiriyor. Kendilerine kitap verilenlerin yaptığı gibi, kitabın bir kısmına inanan, bir kısmını ret eden birisi “kitaba inandım” dese, söylediğinde ne kadar samimi olur ki? Rabbimizin Şura suresi 14’üncü ayetinde “Kitab’a mirasçı (sahip çıkanlar) olanlar Kitaptan şüphe etmekte, o’nun bir kısmının doğruluğundan tereddüt içerisindeler.” diye bildirdiği bu tip insanların kitaba olan bakış açıları, kitaba iman ve teslimiyetlerinin doğru olmadığını göstermektedir. Bugün aynı tereddüt ve şüphe, Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğine inanan, fakat anlamak için insanların, âlimlerin yorumlarına, izahlarına ihtiyaç var deyip de yalnızca anlamadığı orijinal Arapçasını yeterli görüp, anlamak için çaba sarfetmeyenler, Kur’an’ın anlaşılmaz olduğunu kabul ediyorlar demektir. İnsanın anlamadığını kabul ettiği bir kitabın da, o insanı doğru yola iletmesi, onunla amel etmesi her hâlükârda düşünülemez ve beklenemez. Atamız İbrahim (as)’ın tevhid akidesine gönül vermişliği ve bu uğurda kavmi ve babasıyla yaptığı mücadeleyi örnek olarak verdiği Şuara suresi ile konumuzu bağlayalım; “İbrahim, babasına ve kavmine ‘(Bu) taptıklarınız da nedir?’ diye sormuştu. Onlar da ‘Putlara tapıyoruz ve bunları içimizden gelerek yapıyoruz’ dediler. İbrahim ‘Peki, siz onları çağırdığınızda sizi işitiyorlar mı? Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı?’ dedi. Onlar da ‘Ama biz atalarımızı böyle yaparken bulduk’ dediler. İbrahim onlara ‘Şimdi siz ve daha önceki atalarınızın taptıklarını görüyor musunuz? Âlemlerin Rabbi dışında, taptıklarınızın hepsi benim düşmanımdır. Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren, beni yediren ve içiren, hastalandığımda bana şifa veren, beni öldürüp, sonra tekrar hayat verecek olan, din gününde hatalarımı bana bağışlamasını umduğum, yalnızca O dur.”(26 Şuara 70-81)
Evet! Allah’ın tüm elçileri muhatapları insanlara “Kitaptan öğrendiklerininiz ve öğrendiğinizi yaşayarak uygulamanız” cümlesi ile tavsiye ettiği ve elçilerden sonra gelen insanların “Allah’ın indirdiği hakikatları en doğru şekilde yalnızca Allah’ın kitabından öğrenebilirsiniz” anlamına gelmez mi? O halde insanlara Allah’tan başkalarına kulluk etmeyi öneren ve Allah’tan başkalarına kulluk edebilirsiniz anlamına gelen davetleri yapanların, Allah’ın kitabı Kur’an ile uzaktan yakından hiçbir bağlantıları olmadığı görülmüyor mu? Yaşadığımız şu zamanda Allah’ın kitabıyla dinini, imanını öğrenen müslümanlar, Kur’an dışı söylemler ve uygulamaların hiç birine itibar etmemeli ve Rabbimizin buyurduğu gibi “Sen sana vahyolunana sımsıkı sarılırsan, o zaman dosdoğru bir yol üzerinde olursun. Elbetteki o (sana vahyolunan), sana ve senin yaşadığın toplumuna bir öğüttür. (hesap gününde) ondan sorulacaksınız.” (43 Zuhruf 43-44) Rabbinin kendisine yüklediği sorumlulukları en doğru şekilde, yazılı belge olan kitabından öğrenip “İşittim, itaat ettim”(24 Nur 51) diyerek teslimiyetini göstermelidir.
“De ki; Ben de sizin gibi bir insanım. Yalnızca bana, sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahy ediliyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih ameller işlesin (doğru işler yapsın) ve Rabbine ibadet ederken hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi O’na ortak koşmasın.”(18 Kehf 110) Ayeti kerimede görüldüğü gibi, bir insan elçi seçilmekle diğer insanlardan farkı, insanlara Allah’ın mesajlarını, emirlerini, yasaklarını bildirmek ve bunları öğretip uygulatmak amacıyla vahiy alması olmaktadır. Bir peygamberin gönderilmesindeki en önemli amaçların başında, Allah’ın kuluna emrettiği kulluk görevini yerine getirirken, hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi Allah ile kendi arasına sokmaması istenmekte emredilmektedir. En başta elçi olarak seçilmiş insan, Allah’ın bu en önemli emrini hayatında uygulayacak ki, uyguladığından en ufak bir şüphemiz yok, diğer insanlar da (en başta sahabeleri=arkadaşları) Allah’ın Elçisinden gördüklerini uygulasınlar. Rabbimizin kitabında sürekli tekrar edilen Allah’tan başkalarına kulluk etmeme konusu, en çok işlenen ve tevhid akidesinin inananların gönüllerine yerleşmesini sağlayan ve öğreten ayetlerden birisi de bu ayettir: “Allah’ın kendisine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiği bir insan için, insanlara ‘Allah’tan başka bana kulluk edin’ demesi olası değildir. Aksine insanlara ‘Kitaptan öğrendikleriniz ve öğrendiklerinizi yaşamınıza uygulayarak ve yaşayarak Rabbinize kulluk edenlerden (Rabbaniler) olun’ diye söylerler. Peygamber size, melekleri ve peygamberleri rabler edinin diye asla emretmez. Müslüman olduktan sonra, inkâr edin diye size emir verir mi?”(3 Al-i İmran 79-80)

Allah’ın kitabını anlamak için okuyan her müslüman, Allah’ı ve Allah’ın insanlar arasından seçtiği elçileri en doğru şekilde tanıtıldığını görecektir. Her şeyin sahibi Allah, insanlara kendisini tanıtırken “Ey insanlar siz Allah’a muhtaçsınız, Allah ise hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve övülmeye layık olandır.”(35 Fatır 15) diye bildirmiştir. Rabbimizin bu ifadelerini anlamak için “Allaam=Her şeyi bilen” olmaya gerek var mı? Allah’ın insanın kulluğuna ihtiyacı yok ama insanın yalnızca O’na kulluk etmeye ihtiyacı var. Çünkü seni ve senin her türlü ihtiyaçlarını yaratıp önüne seren O dur. Senden istediği tek şey Rabbinin tek ilah olduğunu kabul etmen ve O’ndan başkasını O’nun yerine koymadan yalnızca ona kulluk (ibadet) etmendir. Allah’ın insanlar arasından dilediklerini elçiler seçmesinden dolayı, elçilerin insani özelliklerinden hiçbir şey kaybetmedikleri gibi, insani özelliklerine de diğer insanlardan farklı bir şey artırılmış değildir. 

Bir de Allah’ın istediği gibi kulluk edenlere, ahiret hayatındaki hazırladığı ikramları hatırlatıyor. “Ahirette yüzler vardır sevinç içerisinde. Yaptığı amellerin karşılığından (Allah’ın verdiği hükmüne) razı olmuştur. Yüksek cennet bahçeleri içindedirler. Orada boş ve faydasız sözler işitmezler. Onlar için orada akıp duran kaynaklar, yüksek koltuklar, doldurulmuş bardaklar, yaslanacakları sıra sıra yastıklar ve ayaklarının altlarına serilmiş halılar vardır.”(88 Gaşiye 9-16) Rabbimizin inananlara dünya hayatındaki vaat ettiği nimetleri bu ayet de bildirmektedir: “Allah sizden iman edip salih ameller yapanlara, daha öncekileri yeryüzünün sahipleri yaptığı gibi, onları da yeryüzünün sahipleri yapacağını, onlar için razı olduğu (İslam) dinini yerleştireceğini ve onların korkularını da, güven içinde yaşamaları için değiştireceğini vaat etmiştir. Bana hiçbir şeyi ortak koşmadan kulluk etsinler. Kim bu açıklamalardan sonra Allah’ın doğrularını inkâr ederek yüz çevirirse, işte onlar doğru yoldan çıkmış olanlardır.”(24 Nur 55) Ayette görüldüğü gibi, hiçbir vaad edilen gelecek, karşılıksız değil. İnananlara “Hiçbir şeyi ortak koşmadan bana ibadet etsinler” diye emrederken, Allah’a şirk koşarak yapılan kulluğun, nasıl gerisin geriye çevrildiğini görüyoruz. Şimdi ineklere tapanları öven bayan ve Peygambere yapılan kulluğun Allah’a yapılan kulluk olduğunu iddia eden zavallı, eğer tövbe etmeden bu hal ve inançla ölürseniz, Rabbimizin sizin gibi inkârcı müşriklere vaad ettiği gelecek çok yakın. Sizin gibi Allah’ın dininde şeytanlık yapanlara ve bu şeytanlara uyanlara, Allah’ın kitabın da vaad edilen akıbetler, onları bekliyor. Okuyun Allah’ın kitabını, bu hatırlattıklarımızdan çok daha fazlasını göreceksiniz.
Görüldüğü gibi her nimetin bir külfeti var ve verdiği nimetlerin karşılığında kulundan istediği, yalnızca kendisine kulluk etmesidir. Bir insanın Rabbimizin bildirdiği gerçekleri kökten “Ben ahirete, dirilişe ve hesaba, onlar ‘Bizim için yalnızca dünya hayatı vardır. Dünyada ölür, dünyada yaşarız. Bizi yok edecek olan, yalnızca zamandır’ derler. Onların bununla (ahiret ve hesap günü ile) ilgili hiçbir bilgileri yok, yalnızca öyle zannediyorlar.”(45 Casiye 24) ayette olduğu gibi “inanmıyorum, reddediyorum” diyebilir. O’nun bu inkârcı inancı, hesap gününde mazeret olarak geçerli olmayacaktır. Çünkü onu dünya hayatında yaratmayı takdir eden (planlayan) Yüce Allah kendisine “Seni yaratayım mı? İstemezsen seni yaratmayacağım” diye sormamış ve sormayacak da. Allah dilediğini yaratandır. Yaratılan hiçbir varlık “Ben yaratılmayı istemedim” deme hakkına sahip değildir. Allah’ın verdiği akıl nimetini kendi lehine kullanmayan insanı Allah “Pislik içinde bırakır.”(10 Yunus 100) Allah’ın verdiği aklı doğru yönde kullanmayan insan hak ettiği sonuca boyun eğmekten başka yapacak hiçbir şeyi yoktur.

İnsanların hür iradeleri ile seçtikleri doğru olsun yanlış olsun, hiçbir kimsenin tercihini değiştirmesi için zor kullanılamaz. Kullanan insan Allah’ın ayetlerine karşı gelmiş olur ve bu da Allah’ın ayetlerini inkâr etmek anlamına gelir. “Rabbin dileseydi yeryüzünde yaşayan bütün insanlar iman ederlerdi. Sen, insanlar inanıncaya kadar onlara zor mu kullanacaksın?”(10 Yunus 99) Rabbimiz, elçisine emrettiği ayetlerdeki sorumluluklardan, inanları da sorumlu tutuyor. Her müslüman Rabbinin kendisine yüklediğinden başka, insanlara Allah’ın ayetlerini tebliğde taşkınlık yapmaması, yakınları da olsa zorlayıcı olmamalıdır. Buyurun bu konudaki ayetlerinden birisi: “Bundan sonra sen, yalnızca hatırlat. Çünkü sen, ancak ve ancak hatırlatıcısın. Onları zorlayıcı da değilsin. Ancak kim gerçeklerden yüz çevirir ve inkâr ederse. Artık böylelerine Allah, büyük bir azap verecektir. Şüphesiz ki, onların dönüşleri bizedir. Sonra, onların hesabını sormakta, elbette bize aittir.”(88 Gaşiye 21-24)

“Onlara de ki; ‘Ey cahiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?’ Sana ve senden öncekilere ‘Eğer Allah’a ortaklar koşarsan, bütün yaptıkların boşa gider ve kaybedenlerden olursun’ diye vahy olundu. Hâlbuki bana ‘Yalnızca Allah’a kulluk et ve O’na şükredenlerden ol’ diye emredildi.” (39 Zümer 64-66) Allah’ın kitabında öğrettiği doğru bir İslam bilincine sahip olan müslümanların bu insanların çağrılarını red etmeleri, Allah’ın doğruya ileten kitabı olarak inandıkları Kur’an’ın öğretisi ile kolay. Ama özellikle insanlara dinlerini öğrenecek kaynaklar olarak tavsiye ettikleri Kur’an’dan beslenmeyen insanların eserleri olan kitaplardan öğrenenler, maalesef bu tür çağrılara olumlu bakıyorlar ve inanıyorlar. Allah’ın bahşettiği seçme hakkını kullanan insanların tercih ettiği yol, o insanların sorumluluğunda olup sonuçlarını da ahiret hayatına kendisinin çekeceğini bilmesi gerekir. Allah’ın dinini indirdiği kitabı Kur’an’dan öğrenen her müslüman, Kur’an’dan öğrendiği doğrulara uymayan ve bu doğrular ile çelişen her yanlışı, yanlışa inanan ve o yanlışı yaşayan insanı, Kur’an’dan öğrendiği doğrularla uyarması ve hatırlatması, Allah’ın inanan müslümanlara yüklediği bir kulluk görevdir. “Allah’tan korkarak, Allah’ın mesajlarını insanlara ulaştıranlar, Allah’tan başka hiçbir kimseden korkmayanlardır. Allah hesap sorucu olarak yeter.”(33 Ahzap 39)
Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anababaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez. Nisâ Suresi – 36 / Bir müslüman, Allah’a şirk koşmanın, ahiret hayatını kaybetmenin en başta gelen sebebi olduğunu bilmelidir. Bu sebeble iman etmesinden sonra Allah’a yapılacak doğru bir kulluk için neler yapılması gerektiğini öğrenmeli, kendisine öğretenlerin de en başta, neler Allah’a şirktir, Allah’a şirk koşulması nasıl olur, şirk koşmaktan nasıl uzak durulur bunları öğretmeleri gerekir. Aynı zamanda Kur’an’da bahsi geçen müşriklerin yaptığı hataların neler olduğunu sık sık okumalı ve kulluk görevlerini boşa çıkartacak, Allah’ın yasakladığı, yapılmaması gereken her şeyin öğretilmesi ve öğrenilmesi gerekir ki bu yanlışlar yapılmasın. İnsanın geleceğini karartan ve ahiret hayatında kendini ebedi mutsuzluğa mahkûm edecek affedilmez fiil ve amellerin başında Allah’a ortak koşmak (4 Nisa 48, 116); şirk koşmanın birinci sırasında da, Allah’tan başkalarına kulluk edileceğine inanmak ve inandığını fiiliyata dökmek gelir. 

İnsanın sıklıkla hatırlaması gereken bir gerçeği, yaratıldığını ve yaratılmasından dolayı da muhtaç olduğu yaratıcısının kulu olduğunu unutmaması gerektiğidir. Ne olursa olsun, kendisi gibi yaratılmış varlıklardan herhangi birinin, birkaçının veya hepsinin kulluk edilmeye layık olduğuna inanıyorsa, kulluk yapsın veya yapmasın, Allah’tan başkasının ilahlığını kabulleniyor demektir. Allah bu durumu, yarattığı varlıkların kendisinden başkalarını denk tuttuğu şeklinde (27 Neml 60) kabul ediyor ve affedilmez bir davranış olarak bağışlamayacağını bildiriyor.(4 Nisa 48) Allah’a kulluk etmek, ucu açık bir emir veya davranış değildir. Öyle ise! İnsanın yaratıcısına kulluk etmesinin kuralları insana bırakılmamış, insanların arasından kendileri gibi insanlar, Allah tarafından elçi olarak seçilmişler ve eğitilmişlerdir. Elçiler önce kendileri Allah’a kulluklarını Rablerinin öğrettiği gibi yerine getirerek, tüm insanlara örnek kullar olarak, Rablerine nasıl kulluk edileceğini öğretmişler ve tüm insanlara onlar gibi kul olmalarını emir/tavsiye etmişlerdir.(33 Ahzap 21) Rabbimiz Allah kendisine kullukta örnek gösterdiği elçilerini överken, elçiler de Allah’tan başkalarına yapılan ibadetlerin şirke bulaşmak olduğunu, şirk koşmaktan vaz geçmezler ise, yaptıkları erdemli davranışların boşa harcanmış bir çaba ve kaybedilmiş bir gelecek olduğunun mücadelesini vermişlerdir.

Bir müslüman, Allah’a şirk koşmanın, ahiret hayatını kaybetmenin en başta gelen sebebi olduğunu bilmelidir. Bu sebeble iman etmesinden sonra Allah’a yapılacak doğru bir kulluk için neler yapılması gerektiğini öğrenmelidir. Arapça mastar olarak “Abden=kulluk etmek, kul olmak, kölelik etmek, boyun eğmek” anlamına gelen bu kelime, neye niçin kulluk ettiklerinin farkında olmayan insanlar, topluma hitap eden görsel yayınlarda kulluğun ne anlama geldiğini seyredenlerine, kime veya kimlere kulluk edilmesi gerektiğini kendilerine göre anladıkları batıl İslam anlayışlarımı açıklarken, Allah’ın dini İslam’dan ne kadar uzak ve Allah’ın kitabının cahili olduğu açıkça görülüyor. Yüce Rabbimiz insanı muhatap alarak “Sizin gördüğünüz ve görmediğiniz her şeyi bana kulluk etsinler diye yarattım.”(51 Zariyat 56) derken, insanın dışındaki yaratılmış her varlık seçme ve tercih etme imkânları olmadığı için, yaratılış amaçları gereği kendilerine yüklenen kulluk görevlerini, ister istemez yerine getiriyorlar. Yaşadığı arz’ın ve her şeyin sahibi Rabbi Allah’ın insanı imtihan ve denemeye tabi tutmasından dolayı, kulluk etmekte insanı serbest bırakmış olduğunu bildirdikten sonra, yaptığı tercihe göre hesap gününde karşılığını göreceğini de hatırlatmıştır.
“Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Ben sizin için elem-acı verici bir günün azabından korkuyorum.” Hûd Suresi – 26
Biz o tabiatı boyayana ibadet yaparız diyoruz. Ne güzel sanat galerisini geziyorsunuz. Ondan sonra da oraya bir defter bırakmışlar, yazıyorsunuz çok hoşuma gitti. Renkleriniz fena değil veya çizginiz fena değil.” Efendim bir sürü şeyler yazılıyor. Yazılsın, biz de yazıyoruz. Yalnız, Allah (c.c.)’ün galerisinde dolaştıktan sonra, Allah’ın ahkâmına göre yaşadıktan sonra diyoruz ve yazıyoruz: “Biz bu tabiatı yaratan ve bu tabiatı yöneten ve bu tabiatta renk cümbüşünü, ses cümbüşünü meydana getiren Allah (c.c.)’e ibadet ediyoruz O’nun yarattıklarına ibadet etmiyoruz.”

Allahü Teala “Musavvir'”dir. Yani eşyaya şekil veren, desen veren, renk veren Allah (c.c.)’dür. Bakıyoruz da, dünyanın en ünlü ressamının yaptığı bir resim bir milyar, beş milyar dolara veya marka satılıyor. Bir ressamın aya bakan çiçekleri, bir kaç milyara satılmış. Hakikaten güzel yapmıştır. Ama adamın kendisi bile yaptığından memnun değilmiş. “Ben bu aya bakan veya güne bakan çiçeğinin bin halinden bir halini, kokusuz, cansız ve o tazeliğini de veremeden donduruyorum” diyor. Dışarda gördüğünüz ayçiçeği (veya güne bakan çiçeği diyorlar.) O çiçeğin yaşarken, canlı tazeliği var, kokusu var, gıdası var içinde. Ama bir ressam veya bir fotoğraf makinası o çiçeğin bin halinden bir halini donduruveriyor. Ondan sonra da bize sanat diye veriliyor. Sanattır, yani bu ressamın yaptığı sanattır ama, asıl ressam Allah (c.c.)’dür. Musavvir olan O’dur. Onun renginden daha güzel bir renk vermek te mümkün değil. Hani Sultanahmet’te Ercail çiçeklerini görüyorsunuz, aynı yaprağın üzerinde görüyorsunuz moru var, kırmızısı var, yeşili var, sarısı var. Ressamlar onu takdir eder, ressama tapan insanlar onu takdir edemez yalnız. Çünkü ressam onun değerini bilir. Hatta tabiat bizim ilham kaynağımız dır der ressamlar. Ressam doğru söylüyor. Tabiat bizim ilham kaynağımız. Ama tabiatı yaratanı da bir tanıyıyerseler ki, bunu yapan vardır mutlak surette bir de tabiatı yaratanı tanımak lazım.

Bu âyet-i kerîme nazil olunca birisi sormuş: Allah’ın boyası nasıl olur? Allah, boya da yapar mı demiş.Evet, tabiattaki kırmızı renkleri, yeşil renkleri, sarı renkleri, turuncu renkleri bütün renkleri yaratan O’dur denmiş. Yani buradaki boya aslında bizim hayatımızın aldığı istikamettir. İslâmî çizgide yürümekten daha güzel bir yolun olmadığım ifade ediyor Allah (c.c). Ama tabiattaki renkleri de Allah (c.c.)’ün yarattığı bir hadisi şerifte ifade edilmiş. Ve Haşr suresinin son ayetin de okuduğumuz (El Musavvir) ismi cemali de bunu ifade etmektedir.
İnsan Allah’ın boyasıyla nasıl boyanır? Yürüyüşünü, oturuşunu, kalkışını, eşiyle, çocuklarıyla, komşularıyla, tanıdıklarıyla, dostlarıyla, arkadaşlarıyla, tanımadıklarıyla ve bütün tabiattaki yaratıklarla olan münasebetlerini Allah’ın Kitabına göre yönlendirecek olursa, Allah’ın boyasıyla boyanmış demektir. / Mahmut Toptaş
Allah´ın boyası; Allah(ın boyasın) dan daha güzel boyası olan kim? Biz (yalnızca) O´na kulluk edenleriz. Bakara Suresi – 138
Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan rabbinize kulluk edin ki, sakınabilesiniz. Bakara Suresi – 21

Modern hayat, hayatın anlamının üstünü  örtüyor, tıpkı kulluğumuzun üstünü konformizmle örttüğü gibi. Hayatın anlamını, kulluğu yeniden bulmak için modern hayata biraz es vermemiz gerekiyor. Konforlu hayatımıza biraz rahatsızlık, rutinlerimizin farkına varış, koşuşturmayı bırakıp biraz duruş, ezberlerimizi bozacak bilgiler öğrenişle bu kara büyüyü bozabiliriz. Hayatın anlamına, kulluğa yeniden kavuşabiliriz. Albert Camus’nün dediği gibi “Yaşama nedeni denilen şey, aynı zamanda iyi bir ölme nedenidir de.”

Erol Göka, “Hayatın Anlamı Var mı?” kitabında şöyle der: “İçinde yaşadığımız toplum ve gelenek bizi hep onlarla birlikte, kendi varlığımızı pek fark etmeden yaşamaya zorlar, bizden kendisine uymamızı, gündelik rutin ve alışkanlıklar içinde yaşamamızı talep eder. Topluma, diğer insanlara uyarak yaşamak, elbette kendi başına kötü bir şey değildir; insan olmanın bize yüklediği bir gereklilik, bir sorumluluk, bir zorunluluktur. Ama uyumlu, iyi bir vatandaş olmak madalyonun yalnızca bir yüzüdür. Hayatın içinde yaşayıp giderken kendi varoluşumuzun iç sesine kulak vererek otantik olmayı keşfederiz. Hayata, hayatlarımıza verdiğimiz anlamlar, bu çabamızdan bağımsız değildir. Otantik olmayan insan, sahici olamamış; kararsızlığın ve belirsizliğin hâkim olduğu gündelik hayatın içinde sürekli kaygılardan kaçmaya çalışan bir yol seçmiştir. Kendisi üzerine düşünmemeye, gündeliğe, aleladeliğe, banalliğe batmış; vasatlığa, herkesliğe gömülmüştür. Kendini sıradan hayat olaylarına, günlük maişet derdine bırakmış, ırmaktaki yapraklar gibi hayatın içinde bir o yana bir bu yana savrulup durmaktadır. Yalnızca toplumun ve diğer insanların beklentilerini karşılamaya çalışmakta, bu dünyada ne işi olduğunu aklına bile getirmemektedir. Belki görünüşte çok meşguldür, hayatında bir dakika bile boşluk yoktur, kendisini o meşguliyetten bu meşguliyete atıp durmaktadır ama bu eylemler hep nicelikle ilgilidir, yapıp etmelerinin niteliğinde hayatla sahici olarak karşılaşmanın hiçbir emaresi bulunmaz.”

Modern hayat, doğayla birlikte anlamı da hayatımızdan kovdu. Rutinin içindeki meşguliyetler sebebiyle, anlamı sorgulamaya pek vaktimiz olmuyor ama farkına varanlar muhtemelen ilk tepki olarak depresyona giriyor. “Hayatın bir anlamı var mı?” sorusu şu şekilde bir sorudur aslında: “Benim bir anlamım var mı?” Cevap uzağımızda değil, her gün yaptığımız işler bizim bir anlamımız ve katkımız olduğunu gösteriyor. Ne şekilde anlam katmak istiyorsak o şekilde katılmalıyız hayata; yeteneklerimizle, ilgi alanlarımızla, özgün yaratıcılığımızla… İşte modern hayat buna pek izin vermiyor. Hayat o kadar rutine dönüşmeli ki hayatımızı idame ettirecek gelirlere kavuşabilelim. Esneklik yok modern hayatta. Saat kaçta metroya bineceğin, kaçta işte olacağın, işte ne yapacağın belirlenmiştir. Sen sadece çizilen sınırlar içinde yaşamaya zorlanırsın. İnsanın biricikliği göz ardı edilmiştir modern zamanda. Her kişinin biyolojik saati farklıdır ve bu farklılıklar gözetilmez, tek tipçi bir zihniyeti vardır modern hayatın.

“Dindar insan için hayatın anlamı nedir?” sorusuna bu yüzden kolaylıkla “kulluk” diyebiliyoruz ama bu aslında o kadar basit bir mevzu değil. Çoğumuz dinimizi ailelerimizden ve toplumdan öğrendik. Ezberlediğimiz birtakım bilgilere sahibiz. Çoğumuz dinin özünü henüz kavrayamadı. Yaş aldıkça ve merak ettikçe araştıran insanlar, dinî inançlarını bir dava gibi sahiplenmeye ama bu sahiplenme sonucunu kimseye dayatmamaya daha yatkınlar. Allah, insanların kendilerini Allah’a adamalarını istiyor ve bu istek karşılığında insanlara bir anlam sunuyor. Bu dünyada insanın yakıtı anlam olduğuna göre az bir nimet değil anlama kavuşmak.

Hayatın anlamını o kadar da uzakta aramamak gerekir. O, sabah olunca yataktan kalkma sebebimizdir. Viktor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı kitabında bu konuda ilginç veriler sunar. Bir toplama kampına alınan yazar, burada hayatın anlamını sorgularken bir şey fark eder; insan, şartlar ne olursa olsun insanın hayatının anlamının farklı olduğunu da keşfeder. Kimi eşine duyduğu sevgide bulur hayatın anlamını, kimi de yazdığı kitapta. Hayatın anlamı zaman zaman değişkenlik de gösterebilir. İki yıl önceki hayatınızın anlamıyla bugünkü hayatınızın anlamı arasında farklılıklar olabilir. Her insan, hayatın anlamını kendi bulmalıdır ama mutlaka bulmalıdır Frankl’a göre. O, uzağımızda bir yerlerde değil, yakınımızdadır, hayatımızın içindedir. Viktor E. Frankl, şöyle der kitabında: “Kişi, hizmet edeceği bir davaya ya da seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar çok kendini unutursa, o kadar çok insan olur ve kendini de o kadar çok gerçekleştirir.”

Bir iş üretmek, bir işe yaramak, hayatta kalmak, sevilmek, kabul görmek hayata anlam katıyor. Sorun şu ki modern hayat bireyselleşmeyle birlikte yanında yalnızlığı da taşıyor. Kabile hayatı yaşamıyoruz artık. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için değiliz. Varsa yoksa çekirdek ailemiz. O da çok sağlam temeller üzerinde değil, aileler dağılıyor. Çoğu baba, boşanmanın ardından babalık görevini de askıya alıyor ya da annenin çocuğu babaya karşı doldurması yüzünden askıya almak zorunda kalıyor. Modern hayat bize bir anlam katmıyor. Anlamı kendimiz oluşturmak zorunda kalıyoruz. Nerede bulacağız bu anlamı?

İnsan doğadan kopalı çok olmadı. Belgesellerle bu özlemi gidermeye çalışıyoruz. Bir aslana av olmamak için duyulan kaygı bitti mi peki? Hayır, yerine bir sürü yeni kaygılar geldi; modern hayat insanı kaygıdan ve korkudan kurtarmadı. İnsan doğada yaşarken stresli olmalı, her an bir yırtıcıyla karşılaşma tehlikesine karşı uyanık olmalı. Peki, modern insan bu stresten kurtulabildi mi? Diyebiliriz ki modern hayatta stres seviyemiz, doğada yaşayan insandan kat kat fazla. İş, trafik, ödemeler, çocukların geleceği… Hepsi birer stres ve kaygı kaynağı… Bir de varoluş kaygısı var. Doğadan uzaklaşmamız, bizi hayatta kalma kaygısından kurtardı ama hayatın anlamı da çekildi yaşamlarımızdan. Hayatta kalmak yetmiyor anlam bulmak için. “Ne için doğdum?”, “Hayat bu rutinden mi oluşuyor?”, “Ne işe yarıyorum?” gibi sorular insanın zihnini kurcalayıp duruyor.

Neden ahşap bir yapıya girdiğimde huzur ve sakinlik ve adını koyamadığım şeyler hissediyorum? Hala kopmadık doğadan. Bir yanımız park, bahçe, toprak arıyor bir yanımız betona yapışık. Ama doğanın o gür sesine dayanamıyoruz. Doğaya müzelikmiş gibi davranıyoruz. Bir müzeyi seyre gider gibi doğaya gidiyoruz. Bazen bilet alıyoruz hatta doğaya kavuşmak için. Bazı doğa parçalarını koruma altına alıyoruz. Biliyoruz ki koruma altına almazsak orası da betona dönüşecek.

Modern hayatı eleştirsem de seviyorum. Elektriği, interneti, bulaşık ve çamaşır makinelerini seviyorum. Fakat doğadaki hayvanlara gelince durum değişiyor, kendimi onlara uzak hissediyorum. Kedi, köpek değil bahsettiğim, diğer canlılar. Onları görmek beni şaşırtıyor ve korkutuyor. Bir kirpi gördüğümde mesela, ona müzelikmiş gibi yaklaşıyorum. Böyle şeyler ancak müzelerde görülmeliymiş gibi. Oysa çocukluğum börtü böcek içinde geçti. Ne ki kolay alıştım modern hayatın konforuna. Kolay alışılıyor. Doğadan çabucak vazgeçebiliyoruz. “Doğayı geri püskürtme” deyimini kim kullanmıştı bilmiyorum ama modern hayat tam olarak bu, doğayı geri püskürtme ya da onu kontrol altına alma: İlaçlamalarla, parklarla, peyzajla… Doğanın aramızda kontrollü bir şekilde var olmasına izin veriyoruz. Bu doğada sırtlanlara, aslanlara, yılanlara yer yok. Böceklerin yaşamaması için de elimizden geleni yapıyoruz. Avcı, toplayıcı ve çiftçi atalarımızdan fazla uzaklaşmadık zaman çizelgesinde ama yaşam tarzımız ışık hızıyla uzaklaştı köylerden, tarlalardan. Artık ekip biçmek maksadıyla arsa sahibi olmuyoruz. Modern hayata bir beton daha yığmak için arsa sahibi oluyoruz. Beton âdeta mabedimiz oldu. / H. Havva ERGÜN

“Dindar insan için hayatın anlamı nedir?” sorusuna bu yüzden kolaylıkla “kulluk” diyebiliyoruz ama bu aslında o kadar basit bir mevzu değil. Çoğumuz dinimizi ailelerimizden ve toplumdan öğrendik. Ezberlediğimiz birtakım bilgilere sahibiz. Çoğumuz dinin özünü henüz kavrayamadı. Yaş aldıkça ve merak ettikçe araştıran insanlar, dinî inançlarını bir dava gibi sahiplenmeye ama bu sahiplenme sonucunu kimseye dayatmamaya daha yatkınlar.
https://youtube.com/watch?v=hr4_9uEysxM

Şüphesiz rahmetin kaynağı Yüce Mevlâ’dır. O, rahmetini ve bu rahmetin eseri olarak bir nimet göndermeyi murad edince buna engel olabilecek kimdir? Allah, insanlar için ne rahmet açarsa, artık onu tutacak (engelleyecek) yoktur. Neyi de tutarsa, bundan sonra onu gönderecek yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. Fâtır 2

Allah Tealâ’ya iman ve Rasulü’ne ümmet olma şerefi başta olmak üzere, daha kıymetini takdir edemediğimiz veya farkında olamadığımız birçok nimet Yüce Mevlâ’nın rahmetinin bir eseridir. Kulluk adına yapılan bütün ameller o rahmete nail olmak içindir. Her besmelede, her Fatiha’da, her selamda ve selamlaşmada bir rahmet talebi vardır. Kur’anî bir kavram olan rahmet, “şefkat göstermek, korumak, lütuf ve ihsanda bulunmak” manalarına gelir. Kur’an-ı Kerim’de ilâhî rahmetin her şeyi kuşattığı (A’raf 156) ifade edilmekte ve bu rahmetten kaynaklanan nimetlerin ise sayılamayacak kadar çok olduğu hatırlatılmaktadır. (İbrahim 34; Nahl 18)

Allah, insanlar için ne rahmet açarsa, artık onu tutacak (engelleyecek) yoktur. Neyi de tutarsa, bundan sonra onu gönderecek yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. Fâtır Sûresi – 2
Bu hali elde etmek hem kolay hem zor. Niyet, karar ve sebat etmeye bağlı. Allah Tealâ’nın rızası istikametinde sebat gösterenlerle beraber yola revan olmak inşallah hedefe ulaştıracaktır: “Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü arzu ederek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme!” (Kehf 28)
Dünyevî kaygı ve endişeler, uzun emeller, bitmek bilmeyen koşuşturmalar, dinmek bilmeyen istek ve ihtiraslar maalesef gönüllerimizde derin boşluklar oluşturuyor. Bu sorunların temelinde kalbimizi ihmal edişimiz, huzuru başka yerlerde arayışımız var. Huzurun kaynağı belli; kalp! Kalbe huzur veren de aşikâr; zikrullah:
“Rabbinin ismini zikret ve bütün gönlünle O’na yönel.” (Müzzemmil 8)
Kalplerine güven ve huzur indirilen (Fetih 4) müminlerin, Allah’ın zikri karşısındaki tavrı ise şöyle: “Müminler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri titrer; kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca Rablerine güvenirler.” (Enfâl 2)
Yüce Mevlâ, kalbine kilit vurulup (Muhammed 24) zikirden mahrum kılınanların (Kehf 28) Allah’ın zikri karşısında takındıkları inkâr halini şöyle bildiriyor: “Allah tek olarak anıldığı vakit ahirete inanmayanların kalpleri daralır. O’ndan gayrılar anıldığında ise yüzleri gülüverir.” (Zümer 45)
Aslında müminin hayatının merkezinde kalp vardır. Nasıl ki ameller niyetlere bağlıdır, niyetler de kalbe bağlıdır. Kalp ne ölçüde safiyet kazanırsa, niyetler de o nispette samimi olur. Niyetteki samimiyet kişiyi amel-i sâlihe ulaştırır. Zira Allah Rasulü s.a.v. Rabbimizin razı olduğu bu hali haber veriyor: “Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. O sizin kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 33)
Bu ayetin tefsirinde Elmalılı Hamdi Yazır rh. a., şu önemli tespitlerde bulunur: “Allah’ı anmak ve hatırlamakla kalpler mutmain olur. Gönüller huzura erer, manevi acılar, sancılar şifa bulur, sükûna kavuşur, yatışır. Çünkü her şeyin başlangıcı ve sonu Allah’a bağlıdır. Allah deyince, düşünceler hareket hedefinin son noktasına erişmiş, mantıklar durmuş, bütün duygu, korku ve ümitler son durağına dayanmış olur. Gönüller O’nun dışında hangi dünya nimetine meylederse etsin, hangi isteğe ulaşırsa ulaşsın, onların hepsinin daha iyisi, daha üstünü ve daha ötesi bulunduğundan hiçbirine karar kılamaz. Hiçbiri ruhun özlemini gideremez, heyecanını doyum noktasına ulaştıramaz. Haz ve lezzette daha yükseğine ulaşmak ister. Fakat kalp ilâhî marifetten, Allah’ı zikirden zevk almaya başlayınca bütün maksatların ve bütün işlerin Allah’a yönelmiş olduğunu anlar ve artık O’ndan yüksek bir makam ve merciye, O’nun dışında bir maksuda geçmek mümkün olmaz. Bundan dolayıdır ki marifetullaha yükselemeyen ve Allah’ı zikretmeyen gafil kalpler hiçbir zaman ızdıraptan kurtulamaz, gönül huzurunu tadamaz, çırpınır durur.” (Hak Dini Kur’an Dili, V, 145-146)
Ayetin bağlamı dikkate alındığında, burada Allah’ın zikrinden maksadın Kur’an-ı Kerim olduğu anlaşılabilir. Çünkü bir önceki ayette inkârcıların kabul etmedikleri şeyin Kur’an-ı Kerim olduğu ifade edilince, burada da müminlerin gönüllerini huzura kavuşturanın yine o olduğu vurgulanmıştır. Bununla birlikte zikir, anmak manasına gelir. Ayette bu mananın, yani Allah Tealâ’nın dil veya kalp ile anılmasının kastedilmiş olması da kuvvetle muhtemeldir.
Değişken olması yönüyle hem olumlu hem de olumsuz cereyanlara açık olan kalbin kaymaması ve istikamet üzere kalması için Yüce Mevlâ kendisine sığınıp şu şekilde dua etmemizi istiyor: Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi eğriltme, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu en bol olan yalnız sensin. Âl-i İmrân Suresi – 8
https://youtube.com/watch?v=GiWNFfWFTis
Bunlar, iman edenler ve Allah’ı zikrederek gönülleri huzura kavuşanlardır. Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur. Ra’d Suresi – 28
Kalp, diğer organlar gibi Rabbimizin insanoğluna lutfettiği, şükrü az bilinen nimetlerdendir. (Mü’minûn 78). Müminlerin kalbine imanı yazan (Mücâdele 22), güven ve huzuru indiren (Fetih 4) Yüce Mevlâ, kendisini zikretmeyi kalbe ilaç olarak takdir etmiştir:
İnsan vücudunda bir et parçası olarak bulunan kalp ile imana mekân olan ve yukarıda tarifi verilen kalp, her ne kadar aralarında bağlantı olsa da aynı şey değildir. Bu konuyu İmam Gazâlî rh.a. şöyle izah eder:
“Kalp kelimesi iki manada kullanılır. Birincisi, göğsün sol tarafına yerleştirilmiş, çam kozalağı şeklindeki özel bir et parçasıdır. Bu kalp hayvanlarda, hatta ölülerde dahi vardır. İkincisi ise rabbanî ve ruhanî bir latîfe olup, cismanî kalple bağlantısı vardır. İşte bu latîfe insanın hakikatidir. İdrak eden, bilen, kavrayan, muhatap olan, cezalandırılan, kınanan ve sorumlu tutulan odur.” (Gazâlî, İhyâ, III, 3) Cismanî kalp, bedenin sol tarafında bir et parçası olarak yer alması ve diğer azaların onun sağlıklı çalışmasına bağlı olmasıyla, ruhanî kalbin diğer azalar üzerindeki etkisi Allah Rasulü s.a.v tarafından şöyle dile getirilmektedir. “Kalp hükümdardır. Hükümdar düzgün olunca tebâsı da düzgün olur, bozuk olunca tebâsı da bozuk olur.” (Câmiu’s-Sağîr, 5752)
Hızla akıp giden zaman içerisinde üzerinde yoğunlaşamadığımız, dolayısıyla kıymetini takdir edemediğimiz en değerli nimetlerden biri de kalbimizdir. İmanımızın mekânı olan kalbimiz, her an nefs ve şeytan düşmanlarının saldırılarına hedef oluyor. En önemli vazifemiz, iman cevherinin mekânı mesabesindeki kalbimizin derdine düşmek, belli usulleri takip ederek kalbimizi tasfiye (arındırıp aslî haline döndürme) ve tezkiye (manevi kirlerden temizleme) ile “selîm” hale getirmek olmalıdır.  Ne var ki dünyevî kaygılar bizi bu hakikati kavramaktan uzaklaştırmış, kalbimize odaklanmaktan çok uzaklara savurmuştur. Eğer tedbir almaz ve kalbimizin derdine düşmez isek, “kalb-i selîm’den başka hiçbir şeyin fayda vermediği o günde” mahcubiyet kaçınılmaz olur ki, Yüce Mevlâ böyle bir akıbetten bizleri muhafaza buyursun.

Kolaylığın şartı zorluktur. İnsanı olgunlaştıran çilelerdir. Elmas nasıl yontulmadan mükemmelleşmezse insan da acı çekmeden olgunlaşamaz. Denizle karanın birleştiği sahilde taşlar pürüzsüzdür. Dalgalar tarafından dövüle dövüle pürüzler gider, cilalı gibi olur, parıldar. Sıkıntı ve çileler azaptan kurtulma vesilesidir. Hatta bazen kurtuluş çilededir. Kısacık dünya zorluğuna sonsuz cennet mükâfatı vardır. İyimserliği kazanmanın yollarından biri Hak’tan gelen nimetlerin şuurunda olmaktır. Elhamdülillah müslümanız. Sıkıntılarımız var ama nice hoş günler de geçirdik. Önümüzde daha nice güzel günler var. Belki dünyada, mümin olarak vefat edince muhakkak ahirette… Orada vaadedilen nimetleri dünyada ne bir göz gördü ne de bir akıl anladı. Ümit duygusunu geliştiren bir başka unsur da iyimser insanlarla dost olmaktır. Peygamberler, Allah dostları velîler, ârifler, ilmiyle âmil âlimler iyimserdir. İyimserle oturursak iyimser, kötümserle oturursak kötümser oluruz. Çünkü haller insandan insan geçer.

O halde önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul. Ve yalnız rabbine yönel. İnşirâh Suresi – 7 – 8
Demek ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, doğrusu her güçlüğün yanında bir kolaylık var. İnşirâh Suresi – 5- 6
https://youtube.com/watch?v=lHfCUTNbOK0

Engeller ve zorluklar kulun kalitesini ve Allah katındaki değerini artırmak içindir. Demir nasıl ateşte dağlana dağlana suya sokularak çelikleştiriliyorsa, insan da sıkıntılarla kuvvet ve kalite bulur. Ama şu farkla ki kızgın demir suya daldırıldığında adeta feryat eder, dumanlar içinde kalır. İnsan ise kalbini Rabbine bağlamalı, O’na güvenmeli, sükûnetini muhafaza etmelidir.

Mümin dünya sıkıntılarına takılıp kalmaz. İlahî takdirin onu yeri geldiğinde dünyada da güldüreceğini bilir. Fakat dünya sevincinden ziyade, hiç hüzünlenmeyeceği, peşinden üzüntünün gelmeyeceği süresiz, sonsuz bir sevincin ümidiyle sevinir. İşte mümin dünya hayatını bu sonsuz sevincin ümidiyle yaşar. Bu yüzden hayat enerjisini, coşkusunu kaybetmez. Bilir ki madem inanıyor, yolun sonu aydınlık. Bu yüzden bizim yaşlılarımız Batı’da olduğu gibi karamsar ve bunalımlı değil, tam aksine neşeli ve rahat insanlardır.

Yeter ki sıkıntılarımız, dertlerimiz, çilelerimiz Allah için olsun. Allah yolunda olsun. Allah için çalışalım, Allah için yorulalım. O sözüne sâdıktır. Kimseye borçlu kalmaz. Az bir gayretimize bol ihsanlarda bulunur, bizi sevindirir. Yeter ki insan kendi nefsi, menfaatleri için değil, Allah için çalışsın. Allah için çalışanlar tüm dünyada İslâm’ın, imanın gönüllere hakim olması için gayret ederler. Bir eline dünyayı, bir eline de güneşi verseler, Peygamberimiz s.a.v. gibi yüce davasından vazgeçmezler. Engeller, zorluklar karşısında yılmazlar. İmanları, ümitleri onları daima ayakta tutar.

Allah Tealâ ve melekler insanın yanındadır. Yeter ki biz onlarla beraber olduğumuzu unutmayalım. Yegâne sahibimiz olan Allah’a itimadımızı bozmayalım. Tıpkı Yusuf a.s. gibi… O, kardeş tuzağına düştü. Kuyuya atıldı. Rabbi onu orada bırakmadı. İmtihandan geçirdi, teslimiyetini ölçtü. Yusuf a.s. esir oldu. Köle olarak satıldı. Zindanda kaldı. Allah Tealâ hep onunla beraberdi. O da ümidini hiç yitirmedi. Hatta bir defasında Allah Tealâ’dan değil de, rüyasını tabir ettiği zindan arkadaşından beklenti içine girince birkaç yıl daha fazladan hapiste kaldı. Fakat sonunda çıktı ve vezir oldu. Cenab-ı Hak onun zikrinden razıydı ki bize de onu zikrettiriyor. Allah Tealâ çilelerden geçen nice peygamberleri ve evliyaları insanlara asırlardır andırmıyor mu? O, kendisini unutmayanı hem unutmuyor hem de unutturmuyor.

İsyanda, günahta ısrar edenler de günaha devam edebilmek için “Allah beni affetmez” diyerek haram kapısını açık bırakmaya devam ederler. Oysa günahların çokluğu ümitsizlik sebebi olmamalıdır. Zümer süresinin 53. ayetinde Rabbimiz şöyle buyurur: “De ki: Ey nefslerine karşı aşırıya giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O bağışlayandır, merhametlidir.” Günahımız ne kadar çok olursa olsun, Rabbimizin rahmeti daha çoktur.

İnsan öleceğini bilerek yaşayan bir varlıktır. İnsanı yaşatan ümittir. Dünyada kaybettiğimiz her bir sevdiğimiz yakınımız ayrı birer ümidimizdir. Kaybettiğimiz o kadar çok şey vardır ki; diyelim babamızı, annemizi, teyzemizi, akrabalarımızı veya dostlarımızı kaybettik. Hepsiyle sağlam tek bir bağımız kalır; o da cennette beraber olmak. Tüm sevdiklerimizle, evliya, enbiya ile cennette beraber olmayı ve Cemâlullah ile müşerref olmayı ümit ederiz. Ümidi olmazsa yaşayamaz insan. Ümitsiz insan mutsuz insandır; kötümser ve karamsardır. Hastadır. Ümitvar olamayan kimseler hiçbir işte hamle yapamaz, atılgan olamazlar. Çünkü böyle kimselerin başarmaya ve bir şeyler elde edeceğine ümidi yoktur.

İman emniyettir, güvendir ve elbette ümittir. İslâm ise selamdır, selamettir, teslimiyettir. Allah’a teslim olan ümidini kaybetmez. Müslüman beyniyle, kalbiyle, ruhuyla, bedeniyle Âlemlerin Rabbi’ne teslim olur. Bu teslimiyette hem dünya hem ahiret için büyük nailiyetler, lütuflar vardır. Bu teslimiyet öyle bir tılsımdır ki varlıkta ve darlıkta, hastalıkta ve sağlıkta, her durumda her yerde insanı huzurlu, geleceğe güvenli, başını dik, gönlünü huzurlu kılar. Dünya imtihan dünyasıdır. İnsan hayatta bazı zorluklarla karşılaşabilir. Böyle durumlarda ümitsizlik insanı yiyip bitiren bir hastalıktır. Günahtır. Dahası, insanı dinden bile çıkarabilir.

Gevşeklik göstermeyin, üzülmeyin; eğer inanmışsanız şüphesiz en üstün olan sizsiniz. Âl-i İmrân Suresi – 139 Ayet-i kerimeden de anlaşıldığı üzere mümin gevşemez, üzülmez ve ümitsizliğe düşmezse üstündür. Bunun için zamanın fitneleri ne olursa olsun, müslüman bozulmadan, yılmadan, usanmadan çalışmalı, ümidini hep diri tutmalı ve ümitvar olmalıdır.

Allah’tan ümidi kesmek ve hayatta ümitsizliğe düşmek, büyük hata ve günahtır. İnsan ne kadar kötü durumlara düşerse düşsün, unutmasın ki her şeyin düzelmesi ve tekrar güzel şeylerin olması mümkündür. Yeter ki insan azimle yapmak istediği şeyin üzerine gitsin ve Allah’ın gücünün her şeye yetebileceğini unutmadan ondan yardım istesin. En büyük günah Allah’tan ümidi kesmektir.

Ümitsizliğin günah olması kadar, insanın kendisinin iyi bir insan olduğuna çok emin olması da tehlikelidir. çünkü bu his, insana bir rahatlık verir ve insanı bazı güzellikleri yapmaktan geri koyabilir. Böyle bir insan “ben nasılsa cennetliğim bu kadar iyi işler yaptım” der ve bu rahatlık ona kötülükler yaptırır da, yaptığı kötülüğü umursamaz. Tarihte nice insanlar vardır ki manevi olarak büyük makamlara ulaşmıştır fakat kendilerini öylesine kayıp etmişlerdir ki çok kötü işler yapmada hiçbir sakınca görmemişlerdir. İnsan ne kadar büyük makamlara da erse, şeytanın kendisini her an aldatıp yapmış olduğu tüm güzellikleri sildirebileceğini unutmamalıdır. Dolayısıyla insan, sahip olduğu imkân ve konumu her zaman iyi şeyler için kullanmayı alışkanlık edinmeli ve elindeki fırsatları iyi bir insan olmak için değerlendirmelidir. Durumun her zaman iyi gitmeyebileceğini bilmelidir.

Kur’an ve tarih ise bizlere bu konu hakkında örnekler vermektedir. Örneğin Hz. İsa’nın (a.s) anneden doğma körleri iyileştirdiğini ki, anneden doğma körün iyileşmesinin mümkün olmadığını tıp halen söylemektedir. Ölülerin dirilmesi ki bu tıbbın aciz kaldığı bir noktadır. Hz. İsa’nın (a.s) ölüleri dirilttiğini gerek Kur’an’da, gerekse hadislerde bizler görmekteyiz. Sonuç olarak insan ne kadar büyük hastalıklara yakalanırlarsa yakalansın, o hastalığın iyileşmesi için herhangi bir sebep ve vesile kalmamış olsa dahi Allah’ın bir işi yapması için bir sebebe ihtiyaç duymadığı bilinmeli ve Allah’tan ümit kesilmemelidir. Allah’ın nice çaresiz hastaları iyi ettiğini düşünmelidir.

İnsan bazen sağlığını kaybedebilir. Gözü kör olur, felçlik geçirir, kanser veya sakat olabilir. Öyle ki artık tıp bu hastalığının çaresinin olmadığını söyleyebilir. İnsan kendisine yardım edebilecek kimselerin olmamasından dolayı ümitsizliğe kapılabilir. Ama tecrübeler ve Kur’an bizlere bunun böyle olmadığını nice çaresi bulunmayan hastalıkların iyileştiğini, ölümü için tarih bile belirlenen hastaların dahi sağlığına kavuşarak yıllarca yaşadığını göstermiştir.

Kur’an’da Hz. Eyüp’ün (a.s) hayat hikâyesinden bir kesit sunulmaktadır. Bu kesitte Hz. Eyüp’ün (a.s) bir zamanlar çok zengin olduğu, çocuklarının ve kendisinin de sağlıklı olduğu anlatılır. Hz. Eyüp Peygamberin devamlı Allah’a şükür ettiği bu refah halinden dolayı gaflete düşmeyip devamlı fakirleri gözettiğini, onlara devamlı yardım ettiğinin altı çizilir. Allah’ın Hz. Eyüp’ün (a.s) makamını yükseltmek için onu zor bir imtihandan geçirdiği anlatılır. Allah, Hz. Eyüp’ü (a.s) imtihan etmek için onun maddi varlığını elinden alır. Hz. Eyüp (a.s) şükrüne devam ederek “veren de sendin, alan da sensin” der. Allah çocuklarını elinden alır, Hz. Eyüp yine “veren de sendin alan da sensin” diye şükür eder. Allah sağlığını elinden alır, Hz. Eyüp (a.s) yine “veren de sendin alan da sensin” diye şükür eder. Hz. Eyüp hiçbir zaman ne malına, ne evlatlarına, ne kendi sağlık ve zekâsına sırtını dayamamıştı. O, her zaman bunların geçici olduğunu bunların da sahibinin Allah olduğunu biliyordu. O, Allah’a sırtını dayamıştı. Dolayısıyla da elinde ki imkânların bir bir gittiğini görmesine rağmen hiç üzülmüyordu. çünkü o, elinde ki imkânlara değil Allah’a güveniyordu. Hz. Eyüp’ün (a.s) imtihanları geçtiğini gören Allah, Hz. Eyüp’ten (a.s) aldığı her şeyi kendisine geri verdi Hz. Eyüp (a.s) tekrar eski sağlığına kavuştu. Buradan bizim anlamamız gereken şudur. Hayatımızda Allah bazen imtihan etmek için bizlere maddi sıkıntılar verebilir. Bu sıkıntıları sabırla yanlışlara düşmeden mücadele ederek aşmaya çalışmamız gerekir ve Allah’ın gücünü unutmadan devamlı ondan yardım dilemek gerekir.

Ümit ile ümitsizliği ayıran ince çizgi, ümitsizliğe kapılan insan sorununu atlatacak bir vesilenin ve aracın olmadığını görür ve ümitsizliğe kapılır. ümitli insan ise sorununu çözecek bir imkânın kendisinde veya başkasında olmadığını ama Allah’ın isterse sorununu hiçbir şeye muhtaç olmadan çözeceğini bilir. Dolayısıyla ümidini yitirmez; Allah’a yüzünü döner ve Allah’tan bu sıkıntıların çözülmesini ister. Fakat ümitsizliğe kapılan insan Allah’a yüzünü dönmez çünkü Allah’ın da bunu çözemeyeceğini zanneder. Allah’ın gücüne inanmaz, o sorununun çözülmesinin sadece maddi veya manevi imkânlara bağlı olduğunu zanneder. İşte bu da zaten Allah’ı iyi tanımadığının göstergesidir. Dolayısıyla Allah Kur’an’da “Allah’tan ümidini kâfirlerden başka kimse kesmez.” diyor. çünkü kâfir, Allah’a inanmadığı için onun gücüne de inanmıyordur.

Sıkıntılarını aşmak için insan tüm meşru yollara başvurmasına rağmen sıkıntılarını yine de aşamıyorsa artık yapacak bir şey kalmamışsa, imtihan tam da burada başlar. Yani insanın kendisinin veya başkalarının yapacak bir şeyleri kalmamışsa, problemi atlatacak bir sebep kalmamışsa, insan bunu bilmelidir ki Allah’ın gücü her şeye yeter. Allah bir şeyi yapmak istedi mi bir sebebe ihtiyacı yoktur.

İnsan dünyada olduğu müddetçe daima imtihandadır. Bu imtihanlar yeri gelir sağlıkla olur yeri gelir makam ve mevki ile olur yeri gelir geçim sıkıntısıyla olur. Allah bazen insana maddi sıkıntı verir ve o sıkıntı karşısında nasıl davranacağına bakar. O sıkıntıyı hatalara düşerek mi atlatacak, yoksa Allah’ın kendisine haram ettiği şeylere dikkat ederek mi sıkıntısını giderecek? Eğer sıkıntılarını atlatmak için haram yollara başvuracak olursa o zaman imtihanı geçemeyecektir. Ama eğer sıkıntılar karşısında sabırla doğru yoldan ayrılmadan problemleri çözmeye çalışırsa imtihanını geçebilecektir. Sabır, insanın sıkıntıları hata yapmadan doğru yoldan çıkmadan çözmesine denilir.

Sıkıntılar gecedirdinlen kederlenmeSabah elbet olacak.” Mevlana 

Bir şeyin olması için gerekli ortamın ve araçların olması gerekiyor. Fakat bu kural Allah için geçerli değildir. Allah bir şey yapmak için bir şeye ihtiyaç duymaz. Aynı şekilde bir şeyin olması için yeterli sebep varsa onun olmaması da mümkün değildir. Ama bu kuralda Allah için geçerli bir kural değildir. Örneğin ateş bir şeye değerse onu mutlaka yakar. Ama bakıyoruz ki Nemrut Hz. İbrahim’i (a.s) ateşe attırıyor ve ateş normalde onu yakması gerekirken Allah ateşe yakmamasını söylüyor ve ateş de onu yakmıyor. Ateş bir şeyin yanması için sebeptir ama Allah bu sebepleri ya ortadan kaldırıyor ya da bizim bilmediğimiz başka sebepleri baskın sebep olarak devreye sokuyor. Firavun, Hz. Musa’nın (a.s) dünyaya gelmemesi için tüm imkânları seferber etti ama Allah tüm olumsuzluklara rağmen Hz. Musa’yı (a.s) dünyaya getirdi. Bıçak normalde keser bıçak kesmek için sebep ve vesiledir. Ama Hz. İsmail’i (a.s) kesemedi. Sebep ve vesileler biz kullar için geçerlidir ama Allah için geçerli değildir. Dolayısıyla hangi yönden insan zorluğa düşerse düşsün, Allah’tan ümidini keserse Allah bundan hoşnut olmaz. çünkü kul, onun gücünü ve kudretini tanımamış demektir.

Allah, Hz. İsa’nın (a.s) ümmeti için hazır sofra anlamına gelen Maide indirmiştir. O hazır sofrada yiyecekler vardı. Allah, o yemeyin hazır olması için hiçbir ön hazırlık yapmamıştır. Ne yemek malzemesi, ne kap, ne de yemeğin pişmesi için ateşe ihtiyaç duymamıştır. Yemeğe ol demiştir, yemek de olmuştur. Allah, Hz. Âdem’i (a.s) yaratacağı zaman ne anneye ne babaya ihtiyaç duymadan onu yaratmıştır. Aynı şekilde Hz. İsa’yı (a.s) babasız yaratmıştır. Bunlar normal şartlarda insanın yapamayacağı şeylerdir. Ama Allah için bunlar hiç sorun değildir.

Allah’tan ümidi kesmek neden büyük günahlardan sayılmıştır? Bu sorunun cevabı yazının başındaki ayet dikkatli okunur ve üzerinde düşünülürse ortaya çıkacaktır. Allah’tan ümidini kesen bir insan ya Allah’ın varlığına inanmamıştır veya Allah’ı iyi tanıyamamış, Allah’ın her şeye gücünün yeteceğini bilmemiştir. Ayette Allah şöyle buyuruyor “Allah’tan ümidini kâfirlerden başka kimse kesmez.” Dikkat edilirse Allah, ümidini yitireni kâfir olarak görüyor.  Kâfir kime denilir? Allah’ın varlığına inanmayana denir. Aynı zamanda ümidini yitiren de Allah’ın varlığına inanmıyor demektir. ümidini yitiren kişi dilde Allah’a inandığını söylese dahi, o söylediğine kalben inanmamıştır. Allah’ın varlığına inanan biri onun gücüne inanarak, kendisini içinde bulunduğu kötü durumdan kurtaracağını bilmelidir.

Allah ki her şeye gücü yeter. O, nice zor durumda kalanları zorluktan çıkarmıştır. O her şeyi yoktan var etmiştir, onun bir şeyi yaratması için herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla her şeyden ümit kesilse de Allah’tan ümit kesilmez.

Allah’tan ümidi kesmek büyük günahlardan biridir. İnsan, dünya hayatında bazı maddi veya manevi zorluklarla karşılaşabilir, şahıs bazen öyle bir duruma gelir ki artık bütün çıkış kapılarının kapanmış olduğunu hisseder. Tam bu sırada insan her şeyden elini çeker ve sonunu bekler. Bazen de sonunu kendisi getirerek yaşamına son verir. İşte bu durum, yani ümitsizliğe kapılmak; artık çıkış yolunun olmadığını düşünmek büyük günahtır. çünkü ümitsizlik içerisinde unutulan bir şey vardır o da Allah’tır.

https://youtube.com/watch?v=cqFI3tw-31c
Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf’u ve kardeşini iyice araştırın, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü inkâr edenlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez!” Yûsuf Suresi – 87
Sen onlara sırf Allah’ın lutfu sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onların bağışlanmasını dile, iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever. Âl-i İmrân Suresi – 159
Biz mü’miniz; Allah’a inanıyoruz, güveniyoruz, itimad ediyoruz. İmânımız bize öyle bir ümit ve ricâ kapısı açıyor ki, aslında yüz bin dünya derdi de gelse yine hafif kalır, yine çekilir cinsten olur. Fakat biz şüphesiz, dertten ve belâdan Allah’a sığınıyoruz, sığınmalıyız. Çünkü Allah’a sığınmak bir ibadettir. Cenâb-ı Hak bütün canlıların, bütün hayvanâtın, bütün mahlûkatın, bütün kullarının yegâne umududur. Herkes, her derdinde, her kederinde, her ıztırabında yalnız Cenâb-ı Allah’a sığınır, yalnız Cenâb-ı Allah’tan ümit eder. Umutların tükendiği noktada, Allah’ın rahmet ve umut kapısı hep açıktır. Emin olmalıyız ki, Allah Kendisine iltica edenlere şefkatle ve merhametle yardım eder.
Her zaman ve her yerde, her darlıkta ve her olumsuzlukta kullarının mutlak ümidi olan Cenâb-ı Hak, bütün kapıların kapandığı zamanlarda kullarına yeni kapılar açar, yeni çıkış yolları gösterir. Mü’min, Allah’tan umudunu hiçbir zaman kesmez.

Saygıyı kazanma ödül alma ya da saygısızlık deryasında çirkefe batarak tövbe denizinde yıkanmadan kor alev ile baş başa kalma… Eller semaya duaya açılarak “Ya Rabbim acizim, kudretli olan sensin, hata ettim pişmanım, beni nurlu yoluna döndür” duasıyla olan veya olmayan insanoğlu, bu kadar ince bir çizgide- “ hani derler ya sırat köprüsü incedir işte sana sırat köprüsü”- yaşayarak dünyaya gelişi ile haberi olmayan ve geldiği gibi veda etmeden giden veya gideceğinin idraki ile kime kavuşacağını bilerek bu gidiş ile sonsuz dirilişle hayatına devam edeceğini bilen insanoğlu. Gidişi sonsuz diriliş ve imanla bilerek gidenlerden son nefeste Kelime-i tevhit ile gidenlerden olmamız dileğimle. Selam ve dua muhabbetle kardeşlerim.

Umutsuzluğa giden yolda kuluna yanlışı binlerce kez gösteren Merhameti sonsuz Allah C.C. Kulunu doğruların merkezinde, yanlış yolda giderken yorulması ile doğrunun merkezinde bir anlığına istirahat etmesi için her gün davetini göndermektedir. Günde beş vakit ezanla, gece gündüz ile, uyku ile, yaz kışın mana ve anlamı ile ağaçların kışın ölüp yazın yemyeşil dirilmesi ile her gün her an doğru yolun mesajını göstermekte ve göndermektedir. Seçim senindir derken kula, kul elinin tersi ile gerisin geriye atarak kabul etmez ise yine bekler, son nefesten birkaç gün öncesine kadar, yani kulun ölümün geldiğini bazen hissederken o andan öncesine kadar bekler, doğruyu kabul etmesi için, âmâ kabul etmez ise artık yapılacak bir şey yoktur.

Ya da tam tersi attığı her adımda dünyaya teslim olmuş arzu ve dünya çıkarı için yaşayarak insanlardan Allah C.C. uzak sır ve manadan uzak anne ve baba ve gençlik çağında atacağı her adımda sır mana ve anlamdan uzak bir yaşayış ve anne ve baba olmamanın gayesizliği hissizliği içinde, şansı yaver gidip gitmemek arasında ince çizgiden giden yaşayan insanoğlu. Tabi ki Yüce Allah C.C. kulunu böylesi ikilem ve bilgisizlik arasında bırakır mı hiç elbette ki bırakmaz, dünya ya gönderirken her an yanında olduğu hissini, ruhuna nakış nakış işlerken attığı her doğru adımda ödüllendirirken, yanlış adımında anında cezalandırmayarak doğru olana doğru olanları gözünün önüne kulağına işittirerek doğru olanı göstererek seçim yapmasını bekleyecektir Merhameti lütfu keremi… Sonsuz olan Yüce Allah C.C.

Yüceler yücesi Rahman bilinmesi için kulunu dünya ya gönderirken, nurlu iman sırrı ile kazanan olmasını isterken, her adımda büyüyerek huysuzlaşan Rüya bebek gibi kullarının huysuzlaşarak isyan bayrağı çekmesini değil, teslimiyetle kendisine teslim olmasını isterken, isyan bayrağı ile cehennemi kazandığından habersiz dünyayı kazanmış gibi nara atmasını elbette ki istememektedir. Her adımda bir sır nefis şeytan savaşı içinde imtihanda olan insanoğlu, her adımda ya zafere ya yenilgiye koşarken ilk adımlarını atan rüya bebek gibi ilk adımlarında anne babasına emanet iken, anne babasının her adımlarındaki sırra imtihan vakıf ise rüya bebekte adım adım büyürken atacağı gençlik çağında her adımında sırra ve imtihana vakıf olacaktır. İşte anne ve baba olmanın gerçek amacı ve gayesi… Amaç ve gayeye sırra ulaşmış insanoğlu.

Uzak ve yakın olmak yakın, iken uzak olmak arasında bir ömür çizgisi, adımları ile yakınlığına koşan, adımları ile yakınlıktan kaçan hayatın yolunda ilk ses ilk nefes, belki bilinmeyerek yakınlardan uzağa kaçacak, ya da uzaklardan yakın gönüllere varacak, muamma sır, her insanın gönlüne alnına yazılan, daha önceden yaşanılmış, dünya hayatına gönderilerek sınava tabi olan insan ve rüya bebek… Kim bilebilir gülüşlerdeki solgunluğu, solgun anların içinde gizlenmiş gülüşün sıcaklığını, yaşanmadan bilinmeyen, yaşamak muammayı sırrı çözmek için dünya ya gelen rüya bebek insanoğlu. Zaman kocaman kocaman adımlarla atılması yürümesi zor derken, bir göz kırpması ile son ana varan zaman içinde sıkışıp kalan insanoğlu muamma sırrı çözen gülen veya çözemeden kırk düğümle düğümlenen, bom boş ömrü ile bom boş hayatın feryadı ile solan insanoğlu.

Doğarken doğduğundan haberli miydi, habersiz doğmanın suskunluğunda mıydı, yoksa biraz sonra bilmediği bir dünyaya var olmaya gelirken ağlamanın perişanlığında, tekrar gitmek için yürümenin yorgunluğunda konuşması yok olası ömrünü tamamlaması ile yok olacak dili lal mı olacaktı? Bunların hiç birinden habersiz yeniden gülüşle dünya gülüş katacakken saadet hanesine anne babasına çevresine, giderken gözyaşları içinde gitmenin telaşında gittiğinden habersiz mi gidecekti. Doğum işte böyle bir şeydi insanoğlu için, haberli bir sevinçle bir anda çıkıp gelen habersiz bir anda çekip giden tıpkı Rüya bebek gibi. Bir rüya gibi sevimliliği ufacık minnacık elleri ile gülleri kıskandıran gülüşü ile nazlanarak, tekme atması ile sevgi ile gönderen Rahman’ın sevgisini kokusu ile odasını tüm evi saran kokusuyla kâinata hâkim olan Yüce Kudret sahibi Yüce Allah’ın kudreti ile dünyaya gelişini idrak ettirircesine hep gülümsemesi ile dünyayı şenlendiren rüya bebek… O karanlık âlemde çıkarken ilk ağlama ile ilk acıkma ile anne sütünü arattıran Hâkim olan Allah C.C. hikmeti keremi ile ağlayarak istemesi!

Müslüman umudun tepesine çıkıp oradan hiç aşağıya inmeyen, umutsuzluk batağında yüzmeyendir. Çünkü Yüce Allah(c.c.)umut kesilmez ve kesilmesi de çok büyük günahtır bilir. Müslüman herkese umut aşılar, hayatını merhametin sükûnetinde gezmesine izin veren, herkesinde bunu yaşaması gerektiği için çalışan kuldur Müslüman. Hayatın her alanında merhamet ile dokunarak güzelleştiren, Allah’a kul olan Müslüman olmak ne güzeldir, günümüzde nefis dünya malı makam mevki peşinde koştuğumuzda böylesi özellikleri taşıyan kul ve Müslüman olmamasının sebebi bizleriz, suçlusu da biziz bunun hesabını verecek olanda biziz. Selam ve dua ile.

Yapay düşünce ve yapay yaşam ile yaşayanlar, yüce dine iman etmeden yaşayanlar için bunların hiç birinin farkına varmayan ve onları ilgilendirmeyen konularmış gibi, duyarsız ve hissiz yaşayanları da uyarmak ve yapay olanı değil, doğal olan yaşamı doğruyu güzeli yaşamalarını da isteyen kuldur. Sanki hiç bir şeyden mesul değilmiş gibi, değersiz bir mal gibi yaşamaya geldiğini sanan ve aptal bir varlıkmış gibi bir durum sergileyen, dinden imandan haberi olmayan zavallılara, zavallı olduklarını hatırlan rast gele körü körüne, hayatı yaşamamaları konusunda uyaran bu durumdan kurtulmaları gerektiğini bununda, Din ile iman etmeleri gerektiğini hatırlatan ve gerisine karışmayan bir kuldur. Hayatın insanlara gülümsemesi gibi, gülümsemesini herkesin mutlu olmasını ister Müslüman.

Hayatın devam eden sürecin sonunda ölüm ile sona ereceğinin farkı ile insanların, hakkına malına namusuna leke sürmeden yaşayan ve leke sürenlerin zulüm edenlerin dersini verendir. Günümüzde böylesi Müslüman kalmadı ise de veya varda biz görmüyor bilmiyor olabiliriz. Böylesi olaylar karşısında, karşı çıkan yok ise suçu bizdedir yüce dinimizde değildir.Alemlerin Rabbi yüce Allah c.c. İslamı hayatın böylesi tecavüzlerine karşı kulu, İslam kalkanı ile güçlü mekanizmalar ile donatmış veya donanması gerektiğini söyleyerek, kul hakkına yaşamına hayatının her alanına tecavüz edenlere gereken dersi vermesi gerektiğini,söyleyen yüce dindir.

Müslüman hayatın her alanında her şeyin en iyisine layık olan, Allah(c.c.) günde beş vakit ibadet ederek ,verdiği nimetlere şükür eden kuldur. İşte Müslüman olarak, her konuda duyarlı ve hassas olan kul, hayatın her alanında sağır kör ve duyarsız olamaz. Bu güzel özellik Allah(c.c.)kul olan onun emrini yerine getiren, kula mahsustur. Çünkü âlemdeki güzellikleri gören bilen, bu güzel nimetler içinde ağırlandığını ve misafir olduğunun idrakine varan kuldur. Bu kadar çok nimetleri karşılıksız veren Rabbine, şükür etmesi gerektiğini bilen ve hissederek gereğini yerine getirendir. Kendisine akıl nimeti ile donatıldığının şuuruna varan kul, bu âleme gayesiz gelmediğinin de farkında olandır. Hayat ömür nimet şuur ibadet birbirine bağlı hayatın vazgeçilmezi olduğunun, ölümünde bunlardan sonra hesap ile hesaba çekileceğinin kanıtı olduğunun sonucuna göre yaşayan ve mutluluğu, mutsuz olanların elinde tutarak gülümsemesine yardım ederek ona yoldaş olandır.

“Size bir selam verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selamla karşılık verin…” (Nisa suresi, 86. ayet)

“Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler…” (İsra suresi, 53.ayet)

“Ey iman edenler! Kendi evleriniz dışındaki evlere, sahiplerinden izin isteyip onlara selam vermeden girmeyiniz.” (Nur suresi, 27. ayet)

Dinimizde görgü kurallarına uyulmasına önem verilmiştir. İnsanlara saygılı davranmak, tatlı dilli olmak, kaba ve kırıcı davranışlardan uzak durmak gibi güzel davranışlar teşvik edilmiş, en güzel örnekleri de Peygamber Efendimiz tarafından uygulanmıştır.

Görgü kuralları, sosyal hayatımızda uyulması gereken kurallardır. Bu kurallar yazılı değildir ancak toplumun fertleri tarafından kabul görmüş, benimsenmiş ilkelerdir. Görgülü insanlar toplum tarafından sevilir, sayılır, itibar görür. Görgüsüz, kaba insanlar ise toplumda sevilmezler.

“Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yeryüzünde tevazu ile yürürler…” (Furkan suresi, 63. ayet)

“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez.” (Lokman suresi, 18. ayet)

Dinimizde kibir ve gurur kaçınılması gereken kötü huylar olarak belirtilmiştir. Bu sebeple insan sahip olduğu mal, mülk, fiziksel özellikler gibi maddi nimetlerden dolayı kibirlenmemeli, gurura kapılmamalıdır. Aksine mütevazi olmalı, kimseyi hor görmemelidir. Çünkü Allah katında bize fayda verecek olan mal, mülk değil, tevazu, hoşgörü, merhamet vb güzel hasletlerdir. Alçak gönüllü insan kendini başkasından üstün görmez. Kimseyi ırkından, renginden veya işinden dolayı ayıplamaz. Sahip olduğu dünya nimetlerini kibirlenmek için kullanmaz.

Alçak gönüllü insan, sahip olduğu her türlü nimet karşısında gurura kapılmayan, gösterişten uzak olan insan demektir. Alçak gönüllü kelimesi ile tevazu kelimesi aynı anlamı taşır. Tevazu sahibi insana ise “mütevazi” denir.

“Allah, affeden kimsenin ancak şerefini artırır.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

“Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.” (A’raf suresi, 199. ayet)

“… Bir kötülüğü bağışlarsanız şüphesiz Allah çokça affedicidir, güçlüdür.” (Nisa suresi, 149. ayet)

Bilerek ya da bilmeyerek yaptıkları hatalarından dolayı insanlara hemen kızıp darılmak, onların kötülüğüne kötülükle karşılık vermek iyi bir davranış değildir. Bu durum taraflara sadece zarar verir. Hoşgörülü olup affetmek her zaman insana kazandırır. Böyle yapan kişi insanların yanında kazanmasa bile Allah katında mutlaka kazançlı çıkar.

Hoşgörülü ve bağışlayıcı olmak dinimizde övülen ve yapılması istenen güzel davranışlardandır. Allah Kur’an’ın pek çok ayetinde insanları hoşgörülü ve bağışlayıcı olmaya çağırmıştır. Her insan hata yapabilir. Eğer hata yapan özür dilerse bu erdemli bir davranıştır. Karşı tarafın bağışlayıcı bir tutum sergilemesi ise aynı derecede güzel ve sevap kazandıran bir davranıştır.

“…Eğer hükmedecek olursan aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah adil davrananları sever.” (Maide suresi, 42. ayet)

“Ey iman edenler! Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun…” (Nisa suresi, 135. ayet)

“Muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği, yakınlara yardım etmeyi emreder…” (Nahl suresi, 90. ayet)

Adaletin uygulandığı toplumlarda huzur ve güven ortamı oluşur. İnsanlar barış içinde yaşarlar. Haksızlıklar olduğu zaman ise kargaşa olur, huzur bozulur, dostluk ve kardeşlik ortamı zarar görür. Bu sebeple toplumun her kesiminde adalet titizlikle uygulanmalı, hukuka riayet edilmelidir. Anne-babalar çocuklarına, öğretmenler öğrencilerine, yöneticiler emri altında çalışanlara adil davranmalıdırlar.

“Münafıklığın alameti üçtür; Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiğinde korumaz, ihanet eder.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

 “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa suresi, 58. ayet)

“…Onlar (mü’minler) emanetlerine riayet ederler.” (Mü’minûn suresi, 8. ayet)

“…Birbirinize emanet bırakırsanız, emanet bırakılan kimse emaneti sahibine versin…” (Bakara suresi, 283. ayet)

Bilinçli ve duyarlı insanların fakirlere, muhtaçlara, kimsesizlere yardım etmeleri, hem yardım eden kişinin Allah’ın rızasını kazanmasına vesile olur, hem de toplumda birlik, beraberlik, kardeşlik ve dayanışma duygularının gelişmesine katkı sağlar. Bu da toplumun huzurunu ve mutluluğunu beraberinde getirir. Zaten insan dünya aleminden ahiret alemine göçerken malıyla mülküyle değil, sevaplarıyla göçecektir. Allah’ın huzurunda mal zenginliğinin hiçbir faydası olmayacaktır.

“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Al-i İmran suresi, 92.ayet)

“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkmayın…” (Bakara suresi, 267. ayet)

“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya; onların mükafatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.” (Bakara suresi, 274. ayet)

“Doğruluk insanı iyiliğe, iyilik de cennete ulaştırır.” Hz. Muhammed (s.a.v.)- “Bizi aldatan bizden değildir.” Hz. Muhammed (s.a.v.)

“…Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluğu gerektirir.” (İsra suresi, 34. ayet)- “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol…” (Hud suresi, 112. ayet)

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. (Böyle davranırsanız) Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar…” (Ahzab suresi, 70.  71. ayetler)

Doğruluk ve dürüstlük: Doğru sözlü ve dürüst olmak, toplumsal huzurun ve mutluluğun gerçekleşmesi bakımından oldukça önemlidir. Çünkü her insan iş yaptığı, arkadaşlık kurduğu veya herhangi bir şekilde irtibata geçtiği kişilerin güvenilir olmalarını ister. Bu güven ortamı insanların, dolayısıyla toplumların daha mutlu olmalarını sağlar. Ancak birisi tarafından kandırılmak, aldatılmak, dolandırılmak insanı çok üzer. Bu durum hiç kimsenin hoşuna gitmez. Yüce dinimiz İslam işlerimizde, sözlerimizde, kısacası hayatımızın her alanında ve anında dürüst ve güvenilir olmamızı ister. Bunun örneğini en iyi şekilde Peygamberimizin hayatında görmekteyiz. O (s.a.v.), dürüst ve güvenilir bir insan olduğu için “el-emin” olarak anılmış, şaka bile olsa yalan söylememiş, dürüstlükten, doğruluktan hiç ayrılmamıştır. Biz de O’nun yolundan gitmeli, doğruluktan ayrılmamalıyız. Çünkü doğruluk bize başta Allah’ın rızasını, sonra da insanların saygı ve sevgisini kazandırır.

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik o kimsenin yaptığıdır ki Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekat verir…” (Bakara suresi, 177. ayet)

“Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınız aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun…” (Nisa suresi, 135. ayet)

Organlarımızın hareketleri ruhumuza bağlıdır. Ruhumuza iyi alışkanlıklar yerleşirse organlarımızın fiil ve davranışları iyi olur. Bunlara güzel ahlak denir. Ruhumuza kötü alışkanlıklar yerleşirse davranışlar kötü olur. Bunlara da kötü ahlak denir. Davranışlarımızın iyi, ahlakımızın güzel olabilmesi için ruhumuzu kötü huylardan temizleyerek iyi huylar yerleştirmemiz gerekir. Toprağa ektiğimiz tohuma göre ürün alırız. Buğday tohumundan buğday bittiği gibi arpa tohumundan da arpa biter. Görülüyor ki, toprağın içine hangi tohumu ekersek bu tohumdan ona göre bitki çıkmaktadır. Bunun gibi ruhumuzun derinliklerine iyi huy tohumlarını ekersek bu tohumlar organlarımızda güzel ahlak olarak ortaya çıkar. Eğer ruhumuza kötü huy tohumları ekersek bu tohumlar da organlarımızda kötü ahlak olarak meydana gelir.

Kainattaki her şeyi insanlar için yaratan Allah (c.c.), güzel ahlak sahibi olmamızı istiyor. Hiç şüphesiz ki namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetler hepimizin üzerine farzdır. Ancak bu ibadetlerin dünya ve ahiretteki rahmet, bereket ve lezzetinden ancak ve ancak güzel ahlak sahibi olanlar istifade edebilir. İslam’ın özü olan güzel ahlak olmayınca ibadetler de tehlikeye girerken sosyal hayatın dengesi de bozulur. “Su, buzu erittiği gibi güzel ahlak da günahları eritir; sirke, balı bozduğu gibi kötü ahlak da ameli bozar” (Taberani) hadis-i şerifi bunu anlatır. Namaz kılarken fitne – fesat peşinde koşanlar, zekat verirken haram yiyenler, hac ibadetini yerine getirirken kul hakkını gözetmeyenler ile güzel ahlak şuuruyla bu görevlerini yerine getirenler hiç bir olur mu ? Eğer ibadetler, insanı kötülüklerden alıkoymuyorsa burada oturup muhasebe yapma zamanıdır. Peki güzel ahlak nasıl olmalı? diye soracak olursak, bunun için Kur’an ayetlerine ve Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatına göz atmamız yeterlidir. İslam’ın güzel ahlak temeli üzerine kurulduğunu, bize bu güzel dini bildiren, sevdiren ve hayatıyla örnek olan Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) birçok hadis-i şerifi ile haber veriyor. Bir hadisi şerifinde “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” (Malik) buyurarak güzel ahlak temeline dayalı bir sisteme işaret ederken, Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de, Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ahlakını “Sen yüce bir ahlak üzeresin” (Kalem, 4) buyurarak övüyor.

Adaletten de; arkadaşının rahatını istemek, din kardeşleriyle ülfet ve sevgi halinde bulunmak, sözünde durmak, herkesin sıkıntıdan kurtulmasına çalışmak, akrabayı-yakınları gözetmek, ziyaret ve yardım etmek, iyiliğe karşı iyilik etmek, alış-verişte hakkı gözetmek, yaptığı iyiliği başa kakmamak, arkadaşlarını sevip hediye vermek ve kendini onlara sevdirmek, Allahü teâlânın takdir ettiğine razı olup, tevekkül etmek ve yoktan var eden ve her türlü ni’meti bağışlayan, görünür-görünmez kazalardan ve belâlardan koruyan Allahü teâlâya ibâdet etmek gibi güzel huylar doğar.

Hikmetten zekâ, çabuk kavrayışlılık, zihin açıklığı, dikkatli olmak, haddini aşmamak, çabuk hatırlamak gibi güzel huylar ve melekeler doğar. Şecâattan; ağırbaşlı olmak, yiğitlik, dinde gayretli olmak, sıkıntılara katlanmak, yumuşak huylu olmak, vatanı ve dîni korumak için yapılan harplerde mukavemet göstermek, iyi işleri başarmak için çalışmaktan yılmamak, büyüklük göstermemek gibi güzel huylar doğar. İffetten; kötü iş yapınca utanmak, acımak, iyilik etmek, iyi huylu olmaya çalışmak, münakaşa etmemek, nefsine hâkim olmak, sabır, kanaat, ağırbaşlı olmak, kusurlu ve gevşek olmaktan sakınmak, intizamlı yaşamak, herkesin hakkını gözetmek, cömertlik, kerem ve ihsan sahibi olmak, kendinin muhtaç olduğu malı, muhtaç olan kimselere vermek, affetmek, iyilik etmeyi sevmek, başkalarına yardımcı olmak, herkesle iyi geçinmek, başkasının kabahatlarını, kusurlarını görmemezlikten gelmek gibi güzel huylar doğar.

Güzel ahlâk, insanın dünyada ve ahirette rahat ve huzur içinde yaşamasını sağlar, insanın kurtuluşunu sağlayan iyi huyların sayısı çoktur. Bunların hepsinin esası ve özü, güzel huylu olmaktır. Bunları öğrenmek ve elde etmek her müslümana farzdır. Allahü teâlânın emridir. İnsanlarda bulunan bütün iyi huylar, dört esas iyi huydan doğar. Herkes bu dört iyi huyu ile öğünür. Hatta soyu ile, yakınları ile öğünen kimseler, onlarda bu huylar bulunduğu için öğünürler. Bu dört ana huydan meydana gelen iyi huylar, sayısız denecek kadar çoktur. Bu dört huy; hikmet, şecaat, iffet ve adalettir. Her birisinden meydana gelen güzel huylar, «Ahlâk» kitaplarında geniş olarak anlatılmaktadır.

(Allahü teâlâ yanında kulların en sevgilisi, ahlâkça en güzel olanıdır.)
(Güzel ahlâk, büyük günâhları, suyun elbiseyi temizlemesi gibi temizler. Kötü ahlâk ise, salih amelleri, sirkenin balı bozduğu gibi bozar.)
(Güzel ahlâk, senden, kesilen akrabanı ziyaret etmek, sana vermeyene vermek, sana zulmedeni affetmektir.)
(Kıyamet günü mizanda (terazide) en ağır gelen şey, Allah korkusu ile güzel ahlâktır.)
(Allahın en sevdiği şey, güzel ahlâktır.)
(Müminlerin iman yönünden en faziletlisi, en üstünü, ahlâkça en iyi olanıdır.)
(İnsanları memnun etmek için malınız kifayet etmez. Ancak güler yüz ve güzel ahlâkla onları memnun edebilirsiniz).
(Şüphesiz güzel ahlâk, güneşin buzu erittiği gibi günahları eritir).
(Bir insan az ibadet etse de, güzel ahlâkı sayesinde yüksek dereceye kavuşur).
(Bir müslüman güzel ahlâkı sayesinde, gündüzleri oruç tutan, geceleri ibadet eden kimselerin derecesine kavuşur.)
(Yumuşak davran, sertlikten ve çirkin şeyden sakın! Yumuşaklık insanı süsler. Çirkinliği giderir.)
(Yumuşak davranmayan, hayır yapmamış olur.)
(İçinizden en sevdiğim kimse, huyu en güzel olanınızdır.)
(Kendisine yumuşaklık verilen kimseye, dünya ve ahiret iyilikleri verilmiştir.)
(Haya imandandır, imanı olan Cennettedir. Fuhuş, kötülüktür. Kötüler Cehennemdedir).
(Cehenneme girmesi haram olan ve Cehennemin de onu yakması haram olan kimseyi bildiriyorum. Dikkat ediniz! Bu kimse, insanlara kolaylık, yumuşaklık gösterendir.)

Bir kimse, güzel ahlâka sahip olmak için, önce kendi kötü huylarını teşhis etmelidir. Bunu ya kendi düşünerek, araştırarak bulur. Yahut bir âlimin, rehberin bildirmesi ile anlar. Mümin, müminin aynasıdır, insan kendi kusurlarını zor anlar. Güvendiği arkadaşına sorarak da, kusurlarını öğrenir. Sadık olan dostu, onu tehlikelerden, korkulardan koruyan kimsedir.

Güzel ahlâk sahibi olan kimse, edeplidir, az konuşur, hatası azdır, kimseyi gıybet etmez (çekiştirmez), Allah için sever, Allah için düşmanlık eder. Emaneti korur, komşu ve arkadaşını gözetir. Bütün iyi huyların başı ise haya (utanmak) tır.

Bir müslümana çatık kaşla bakmak haramdır. Güler yüzlü olmayan kimse mü’min sıfatlı değildir. Müslüman, herkese karşı güler yüzlü, tatlı dilli olmalıdır. Hadis-i şerifte, Allaha ve ahiret gününe iman eden kimsenin, misafirine ve komşusuna ikram etmesi, ya hayır söylemesi veya susması emredilmiştir. Güzel ahlâklı olmanın, bazı alâmetleri şunlardır: İnsaflı olmak, arkadaşlarının hatasını görmemek, hüsnü zan etmek, kötü zandan kaçınmak, arkadaşlarının eziyetlerine göğüs germek, onlardan şikayetçi olmamak, hep kendi ayıp ve kusurlarını düşünmek, kendi nefsini kınamak, güler yüzlü olup, herkesle yumuşak konuşmaktır.

“Güzel ahlâk, güler yüzlülük, cömertlik ve kimseyi üzmemek demektir”.
“Güzel ahlâk, genişlikte ve darlıkta insanları razı etmeye çalışmak demektir”.
“Güzel ahlâk, Allahtan razı olmak demektir. Yani hayrı ve şerri Allahtan bilmek, nimetlere şükür, belâlara sabır etmektir”.
“Güzel ahlâk, haramlardan kaçıp helâli aramak, diğer insanlarla olduğu gibi aile fertleriyle de iyi geçinip onların geçimlerini sağlamaktır”.
“Güzel ahlâkın en azı, güçlüklere göğüs germek, yaptığı iyiliklerden karşılık beklememek, bütün insanlara karşı şefkatli olmaktır”.

“Güzel ahlâk, yaratanı düşünerek, yaratılanları hoş görmek, onların eziyetlerine sabretmektir”.
Güzel ahlâk, ilim ve edep öğrenmekle, iyi insanlarla arkadaşlık etmekle elde edilen iyi huylardır.Dînimiz iyi huylar edinmemizi, kötü huylardan kaçınmamızı emretmektedir. Yüce Rabbimiz, sevgili Peygamberimizi överken, (Gerçekte sen, büyük bir ahlâk üzeresin) buyurmaktadır. İyi insan, güzel huylara sahip olan kimse demektir. Güzel huy, iyi iş yapmaya sebep olur. Güzel ahlâk, ruhumuzun alışkanlık haline getirdiği iyi huylara denir.
İyilik bir çocuğun mutluluğunu yeryüzünün bütün hazinelerinden üstün tutmaktır. Sadece duaya ve mülkün yegâne sahibinin hoşnutluğuna talip olmaktır. Kendini Afrikalı çocukların sevincine, umuduna, toprağının neşesine adayan bir kahraman ile tanışacağız.
İyilik hayatın görünmeyen köşelerinde kalanların yanında olmaktır. Özellikle kadınlar, yetimler, ailesinden uzak kalan çocuklar insanlığın vicdan terazisidir. İnsanlığın vicdan yüküne omuz veren Vakfımızın bir iyilik gönüllüsüyle tanışacağız.
“Bugün burada binlerce iyilik örneğinden sadece bir kaçıyla tanışacağız. İyilik için en büyük imkân iyi bir kalbe sahip olmaktır. İyiliğin hiçbir engel tanımadığını bize gösteren, engelli yiğit bir kardeşimizle tanışacağız.  İyilik; dertleri paylaşmak, hüzünleri sevince dönüştürmektir. Şimdi, huzuru, hayatın bize emaneti yaşlılarımıza hizmet etmede bulan, dünyaya merhametin en yüce örneğini gösteren bir iyilik meleğiyle tanışacağız.
“Müminler için hayat, bir iyilik yolculuğudur. İnsan da bu dünyaya, Âlemlerin Rabbine inanmak ve iyi işler yapmak için gelen bir yolcudur. Ahiret ise iyiler için ebedi mutluluk yurdu ve selam diyarıdır. İyilik ancak ihlas ve ihsan ile anlam kazanır, iyiliklerin sadece Rıza-yı Bâri için yapılması gerekir ve iyiliğin vazgeçilmez şartı; samimiyeti kuşanmak, gösterişten uzak ve beklentisiz olmaktır.” Savaşlar, işgaller, yoksulluk ve çaresizliğin kuşattığı hayatlar hepimizin en büyük iyilik sınavıdır. İyilik bilhassa zor zamanlarında çaresizlerin yanında olmaktır. Mazluma, muhtaca elini, evini, yüreğini açıp, Ensar olmaktır. Asaletin, mücadelenin ve hüznün diyarı Bosna’mızdan engin bir yüreğin nasıl binlerce hayata iyilik taşıdığını göreceğiz.  Prof. Dr. Ali Erbaş
Bunun testini hepimiz yapabiliriz. Etrafımızda dindar biri olarak biliniyorsak ve dinî hassasiyetleri zayıf veya İslâm’la irtibatları sadece kimlikte kalmış olanlar bizim üzerimizden dinimizle ilgili yargılara ulaşıyorlarsa¸ kendimize daha fazla dikkat etmek zorundayız. “Bana değil¸ İslâm’a baksınlar¸ benim üzerimden niye İslâm’a yükleniyorlar ki?” deme şansımız ve hakkımız yok. İslâm her zaman ona inananlar üzerinden değerlendirilmiştir ve öyle de olacaktır. Kaldı ki¸ bizler de başka dinleri o dinlere inanan insanlar üzerinden değerlendiriyoruz. Çünkü bir din hakkında yorulmadan bilgi elde etmenin ve kanâat oluşturmanın en kestirme yolu budur. Hepimiz etrafımızdaki insanların bizimle ilgili hangi kanâate sahip olduğunu biliriz. Eğer genelde olumlu düşüncelere sahipseler¸ kulluğumuz iyi yolda ilerliyor demektir. Ancak tersi bir durum söz konusu ise¸ İslâm’ın önünde bir engel gibi durmaya son vermeliyiz. Artık kendimize çeki düzen vermenin zamanıdır. Hayatımızın her an sonlanması ihtimali sebebiyle bunu geciktirmemek gerekir. Her zaman açık olan tevbe kapısından içeri bir an önce girmeye bakalım.

Herkes öncelikle kendi kapısının önünden sorumlu olduğundan¸ bize düşen de işe kendi nefsimizden başlamaktır. İslâmî şuura¸ Rabb’imizin bizlere yüklemiş olduğu görevlerin bilincine sahip olan bizler acaba ne kadar Müslümanız? Yaşantımızla etrâfımızdakilerin dine ısınmalarına mı yoksa dinden uzaklaşmalarına mı sebep oluyoruz?

Esasında bizim¸ İslâm’ı Müslüman olmayanlara anlatmadan önce¸ Müslüman olan ancak dinî değerlerden uzak olanlara ulaştırmak gibi bir görevimiz ve önceliğimiz vardır. Biz evvelâ buna odaklanmak durumundayız. Çünkü özellikle genç kuşağın dinî değerlerden uzaklaştığını¸ camilerimizin her geçen gün cemâat kaybettiğini görmekteyiz. Dolayısıyla gayr-i Müslimlerden önce etrafımızdaki Müslüman kardeşlerimizi kazanmak gibi büyük bir görevimiz bulunmaktadır. Günümüzün yaşayan en büyük hadis âlimi kabul edilen Şuayp Arnavut’un dediği gibi: “Bizim gayr-i Müslimlerden önce Müslümanları Müslüman etmeye ihtiyacımız var.” Bunu başarabilirsek sonrası da gelecek¸ İslâm dünyası yeryüzüne yine örnek olacaktır.
Bizim bütün tarihimiz böyledir. İslâm her yere yaşanarak ve güzel anlatılarak tebliğ edilmiştir. Peki¸ geçmişimizle övünmeyi bir yana koyalım ve “Günümüzde bunu yapabiliyor muyuz” diye kendimize bir soru yöneltelim. Vereceğimiz cevap maalesef olumsuz olacaktır. İslâm dünyasına şöyle bir göz attığınızda¸ hiç bir tanesinde huzur ve sükûnetin olmadığını¸ her coğrafyanın problemli olduğunu görürüz. Kendimiz dışındakilere İslâm’ın güzelliklerini sunacak bir mecâlimiz kalmamıştır. Her yer kan gölü ve zulüm. Dolayısıyla İslâm’ın tebliği için kapılarını çalacağınız insanlar sizlere şunu diyeceklerdir: “Siz kendi içinizde barışı temin edememişsiniz¸ Kur’an’da geçmesine rağmen kardeş olamamışsınız¸ bizi nasıl kardeş yapacaksınız?” İsterseniz¸ elinize boş bir kâğıt alın ve Türkiye dışında yaşamak istediğiniz on ülkeyi sırasıyla yazın. Listenizde bir tane bile İslâm ülkesinin olmadığını göreceksiniz. Bu ne kadar acı bir durumdur. Biz bir dönemler yeryüzüne huzur ve barışı götürenler iken günümüzde başka bir İslâm ülkesinde yaşamaktan korkar olduk. Başta bu satırların yazarı olmak üzere hiç birimiz başka bir İslâm ülkesinde yaşamak istemiyoruz. Bu da bizim içine düştüğümüz durumu göstermesi açısından manidardır.

Durum onun dediği gibidir. Endülüs’te Müslüman¸ Yahudi ve Hıristiyan nüfus sekiz yüzyıl boyunca birlikte¸ beraber¸ barış içerinde yaşadılar. Endülüs Müslümanların elinden gittikten sonra ise üç seçenekle karşı karşıya bırakıldılar: Birincisi¸ vaftiz olmaları¸ yani Hristiyan olmaları. İkincisi¸ zaman kaybetmeden İspanya’yı terk etmeleri. Üçüncüsü¸ hepsinin öldürülmesi. Kudüs Müslümanların elinden çıktıktan sonra yapılan zulümlere ise bütün bir tarih şahittir. Bizim tarihimizde böyle bir şey olmadığından dolayıdır ki¸ Endülüs’ten Hindistan’a¸ İstanbul’dan Kudüs’e¸ Bosna’dan Kahire’ye¸ milyonlarca kilometre kare üzerinde o kadar farklı ırkları¸ din mensuplarını yüzyıllarca bir arada barış içerisinde yaşatmayı başardık. Günümüz dünyasının durumuna bakınca¸ ne kadar zor bir işi başarmış olduğumuzu görüyoruz.

1976’dan beri Fransa’da ikâmet eden ve İslâm tarihine içeriden bakabilen Lübnan asıllı Hıristiyan yazar ve sosyolog Emin Maluf’un şu sözleri de çok manidardır: “Şâyet benim atalarım Hıristiyanlar tarafından istîlâ edilen bir ülkede yaşayan Müslümanlar olsalardı¸ zannederim on beş asır kendi inançlarını muhâfaza ederek kendi halkının içinde yaşamaya devam edemezlerdi. İspanya Müslümanlarına ne oldu? Sicilya Müslümanları nerede? Ortadan tamâmen kayboldular: Ya zorla Hıristiyanlaştırılmak¸ ya da sürülmek suretiyle son ferdine kadar tasfiye edildiler. İslâm tarihinde başından beri “öteki” ile bir arada yaşama irade ve kapasitesi mevcuttur. 19. yüzyılın sonuna kadar İslâm dünyasının başkenti olan İstanbul¸ içinde büyük bir gayr-i Müslim nüfusu¸ özellikle de Rumları¸ Ermenileri ve Yahudileri barındırmaktaydı. Aynı yüzyılda Paris’in ya da Londra’nın nüfuslarının yarısından fazlasının Müslüman ya da Yahudilerden oluşmasını tahayyül edebilir miyiz?”

İslâm tarihinde insanların zorla İslâm’a sokulması diye bir olay yoktur. Bu sebeple geçmişimiz utanacağımız bir İslâmlaştırmaya şâhit olmamıştır. Nitekim Suriye’nin fethinden beş yıl sonra bir Nastûrî papazı bir arkadaşına şu mektubu yazmıştı: “Araplar bizim efendimiz oldular; fakat onlar Hıristiyan dini ile hiç savaşmadıkları gibi¸ bizim dinimizi müdâfaa etmekte¸ bizim kilise ve manastırlarımıza bağışta bulunmaktadırlar.” (Hamidullah¸ İslâm Tarihi¸ 2/182.)

Allah Rasûlü’nün göndermiş olduğu teblîğ erleri ile idareciler de peygamberlerini kendilerine örnek aldılar. İslâm’ı hayatlarında en güzel şekilde yaşamaya gayret ettiler. Şahsiyetleriyle muhâtap oldukları kitleleri etkilediler. Bunun yanında dinin emir ve yasaklarını tatlı bir üslupla¸ hikmet boyutlarını zikrederek insanlara takdim ettiler. Gittikleri yerlerdeki kişiler¸ karşılarındaki sahâbînin yaşantısının güzelliğinden¸ ahlâklı oluşundan¸ ağzından kötü kelâm çıkmayışından etkilendiler. Kendilerine anlattığı İslâmî değerleri dinleyince de son hak dine girdiler. Çünkü hem sahâbînin yaşantısı hem de anlattıkları onlar üzerinde müsbet etkiler bırakmıştı. Bu durum Allah Rasûlü’nden sonra da devam etti. Tasavvuf hayatının maddî karşılık beklemeyen neferleri farklı bölgelere dağılarak yaşantılarıyla ve anlattıklarıyla gayr-i Müslimleri etkilediler. Özellikle Balkanlarda yaşayan gayr-i müslim nüfus¸ Müslümanların yaşantılarından ve İslâm’ın onların hayatına kattığı güzellikleri gördükten sonra çok etkilendiler. Zira Osmanlı insanı kendilerine hiç benzemiyordu. Onlar karşılarındakini kendilerine tercih ediyorlar¸ her zaman yardıma koşuyorlar¸ ağızlarından kötü söz dökülmüyor¸ bir arada mutlu bir şekilde yaşıyorlardı. Böylesi bir yaşam onların alışkın olmadığı bir durumdu. Balkanlara yayılan bu güzel hava orada yaşayanları gönülden etkiledi ve mü’min olmalarının temel sebebi oldu. Bu sebeple Boşnaklar başta olmak üzere Balkan Müslümanları bizlere her zaman şükranlarını sunarlar.

Allah Rasûlü’nün anlattıklarına gelince; okuduğu âyetlerden ve bunlara yönelik yaptığı açıklamalardan çok etkilendiler. Çünkü İslâm’ın insanlığa sunduğu hususlar ve inanmalarını talep ettiği meseleler fıtratlarına son derece uygundu ve bugüne kadar yaşadıkları hayatın yanlışlarını düzeltiyordu. Bu sebeple de ellerindeki mevkileri kaybetme korkusu taşıyanlar hâriç¸ İslâm geniş halk kitleleri tarafından benimsendi ve kısa sürede Arabistan coğrafyasının hâkim dini oldu.

https://youtube.com/watch?v=iKn2er54GiY
Peygamberimiz’in şahsiyeti bu tebliğde çok etkili oluyordu. Çünkü onun geçmişinde yüzünün kızaracağı bir olumsuzluk yoktu. Tanıyanlar ondan hayırdan başka bir şey görmemişlerdi. Ağzından kötü kelâm dökülmemiş¸ yanlış işlere bulaşmamış¸ hiç kimseye haksızlık etmemişti. O¸ iyiliğin ve ahlâkî yaşamın sembolüydü. Bu sebeple de İslâm’ı tebliğ etmeye başladıktan sonra geçmişine ve yaşantısına yönelik olarak her hangi bir eleştiriye mâruz kalmadı. Tek bir kişi olsun¸ “Sen bizden ahlâkî davranışlar istiyorsun¸ ancak bir zamanlar sen de şunları şunları yapıyordun.” demedi. Bu durum Allah Rasûlü’nün peygamberliğini tescilleyen hususlardan biri olmuştu. O nübüvvet öncesinde de nübüvvet sonrasında ahlâkın sembolü olmuştu.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yirmi üç yılda İslâm’ı her tarafa ulaştırmayı başarmasının ardındaki sebepler hususunda çok şeyler yazılmıştır. Bütün sebepler arasında iki tanesi vardır ki¸ bunlar İslâm’la tanışan insanlar üzerinde çok etkili oluyordu. Birincisi¸ kutlu elçinin sergilemiş olduğu ahlâkî yaşantı. İkincisi de¸ son dinin insanlığa va’d ettiklerini âyetler ışığında açıklaması.
“Ey iman edenler!.. Kendinizi öldürmeyin.“ Nisâ Suresi – 29 İntihara yeltenmeyin. İntihar haramdır. Kederden dolayı intihar¸ kadere ve ecele başkaldırıdır. Birbirinizin kanına girmeyin¸ birbirinizi öldürmek¸ bir vücudun azaları mesâbesinde olan toplum bedeninin kendi organlarından birini kesip atması gibidir. Bu yüzden Müslüman¸ yaşadığı şartlar ne kadar acı verici ve zorlu da olsa intihar etmeyi asla düşünmez. Gökten belalar sağanak sağanak yağsa¸ onları sabırla¸ azim ve kararlılıkla nasıl sevaba dönüştürebilirim diye düşünür ve bunun için gayret sarf eder. O halde Yüce Allah’ın en saygın yaratığı olan insanı ve onun hizmetine sunulan bütün canlıları sayalım¸ sevelim ve onların yaşam haklarını koruyalım. O’nun Hay sıfatı ile yaşayalım ve yaşatalım.
“Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı… Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız.” Bakara Suresi – 179 Haksız yere öldürmelerde Kur’ân’ın öngördüğü kısas cezasını devletin yetkili organları uygular. Hiç kimsenin bu cezayı kendisinin veya onun adıma birinin uygulama hakkı yoktur. Aksi takdirde toplumda kan davaları yaygınlaşır. Âyetteki¸ “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır.” cümlesinde pek çok hikmet ve mânâ gizlidir. Şöyle ki: Aslında kısasta bir çeşit öldürme vardır. Peki¸ bu nasıl hayat olur? Haksız yere bir cana kıyınca¸ öldürüleceğini bilen kimse¸ öldürmekten¸ elini kana bulamaktan vazgeçer. Böylece hem kendi canını¸ hem de öldürmeyi düşündüğü kimsenin canını kurtarmış olur. Dolayısıyla kısasta her zaman hayat vardır. Uygulanmasa da hayat vardır¸ uygulanırsa da. Kısas ile kin ve nefretler son bulur ve çok daha büyük kan davalarının başlaması önlenmiş olur. Zaten Kur’ân’ın cezaları¸ insanları cezalandırmaktan ziyade¸ onları suçtan caydırmakta¸ böylece bir anlamda muhtemel suçları cezalandırmış olmaktadır. Bu yüzden âyette “hayât“ kelimesi nekre/belirsiz olarak geçmiştir. Zira bunda hiç de hesap edilemeyecek pek çok kimse için hayat vardır. Elbette bunu özü temiz akıl sahipleri anlarlar. Elbette Yüce Allah’ı hesaba katarak O’na karşı sorumluluklarını yerine getirenler bunlardır.

“Kim¸ bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.” Mâide Suresi – 32 İslam’ın bu evrensel ilkesine göre bir insan¸ insanlığı temsil eder¸ insanlığın parçasıdır. Hiçbir insan yalnızca kendinden ibaret değildir. Dolayısıyla insanı yaşatmak¸ insanlığı yaşatmaya katkıdır. İnsanlığın bir parçasını katletme de insanlığın canına kasdetmektir. Bu ifade adam öldürmenin ne denli bir cürüm olduğunu anlatmaktadır. Haksız yere bir kişiyi öldürmeye niyetlenen bir kimse¸ bütün insanları öldürebilir. Bu yüzden bütün insanların¸ kendilerine gelebilecek tehlikeleri bertaraf etmek için top yekûn kâtil ruhlu kimselere karşı durması gereklidir.

“Nihâyet nefsi onu¸ kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü: bu yüzden de kaybedenlerden oldu.” Mâide Suresi – 30 Hz. Âdem’in oğlu Kâbil¸ kıskançlık yüzünden kardeşi Hâbil’i öldürdü ve ebedî kaybedenlerden oldu. Kâbil¸ kâtillerin başı olarak kaybederken; mazlumların başı Hâbil ise kazananlardan oldu. Kardeşinin kanını dökmekle Kâbil¸ kargalar karşısında âciz ve gülünç duruma düşmüştür. Zira¸ kardeşinin ortada kalan cesedini nasıl defnedeceğini bir kargadan öğrenmiş ve “yazık bana şu karga kadar olamadım“ demiştir. Mâide Suresi – 31

“Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Biz¸ onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur.” İsrâ Suresi – 31 O halde geleceği kendilerine emanet edeceğimiz¸ bizi bizden sonra yaşatacak olan çocuklarımızı ne anne karnında öldürmeye yeltenelim¸ ne de dünyaya geldikten sonra onların canına kasdedelim. “Kim bir mü’mini kasden öldürürse cezâsı¸ içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş¸ onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” Nisâ Suresi – 93 Aslında haksız yere cana kıyan kimse¸ bozuk ruh haliyle¸ yaşayacağı vicdan azabıyla dünya hayatını da zindana/cehenneme çevirmiş olur¸ âhiretini de. Oysa insanın hedefi dünya ve âhirette huzurlu/cennetî bir hayatı yaşamak olmalıdır.
Peki ya insanın canı¸ onun incitilmesi?! İnsan varlıkların en şereflisidir. Varlıkların en şereflisi insanın canının da dokunulmazlığı vardır. Yüce Yaratıcının yarattığı her insanın yaşama hakkı vardır. Ancak haksız yere başkasının canına kasdeden¸ Allah’ın kullarına savaş açan¸ toplumda terör estiren kimseler¸ kendi can emniyetlerini tehlikeye atmışlar demektir.
Bir adamın canına kast etmek¸ hem Yüce Allah’ın hakkına tecâvüzdür¸ hem da o kişinin hakkına tecâvüzdür. Yüce Yaratıcının¸ öldürme yetkisine tecâvüzdür¸ O’nun haksız yere cana kıyılmaması ölçüsüne başkaldırıdır. Aynı şekilde bu¸ insanın yaşama hakkına tecâvüzdür. Kişi bir başkasının canına kıymakla¸ yalnızca ona acı çektirmez¸ onun yakınlarına ve onu sevenlere de acı çektirmiş¸ dolayısıyla onların haklarına da tecâvüz etmiş olur. Bu yüzden Kur’ân bize¸ Hz. Süleyman’ın ordularının geçmek zorunda kaldığı Karınca Vâdi’sindeki karıncaların canlarını koruma telâşını anlatır: “Nihâyet Karınca vâdisine geldikleri zaman¸ bir karınca: Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!’ dedi. Bu kıssanın vermek istediği temel mesaj şudur: Gereksiz yere karıncanın bile canına kast etmeyeceksin! Âyette kraliçe karıncanın¸ “farkına varmadan sizi ezmesin ifadesi de oldukça dikkat çekicidir. Demek ki insanoğlu¸ farkında olmadan incitebilir belki ama göz göre göre haksızlık yapmamalı¸ karıncayı bile incitmemelidir. Bile bile¸ göz göre göre varlıkları incitenler ise¸ karıncayı yalan çıkaran¸ belki de karınca gözünde insanlıktan çıkanlardır.

Öldüren ve dirilten Yüce Allah’tır. Allah’ın verdiği canı ancak Allah alır. O’nun verdiği canı almaya yeltenmek¸ O’nun yetkilerine müdâhaledir. Bu yüzden hiç kimse O’nun verdiği canı¸ almaya kalkmamalıdır. O’nun Hay sıfatının tecellîsi demek olan canı almak¸ hiç kimsenin haddine düşmez ve hiç kimsenin yetkisinde değildir. O’nun izni olmadan hayvanların ve diğer canlıların bile canına kast etmek âaiz ve doğru değildir.

“Müslüman¸ yaşadığı şartlar ne kadar acı verici ve zorlu da olsa
intihar etmeyi asla düşünmez. Gökten belalar sağanak sağanak
yağsa¸ onları sabırla¸ azim ve kararlılıkla nasıl sevaba dönüştürebilirim
diye düşünür ve bunun için gayret sarf eder.”

Netice olarak diyebiliriz ki¸ âhiret inancı hak dinlerin hepsinde de mevcut olan ve bütün peygamberler tarafından teyid edilmiş bir iman esasıdır. Bu inanç Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın varlığının ve birliğinin bir tamamlayıcısı olarak yer almıştır. Âhiret inancı¸ insanlar için en büyük mutluluk kaynağıdır. Bu inanç¸ insanın sadece âhirette değil¸ dünyada da huzur kaynağı olur. Âhiret inancı olan kimse¸ âhiret hayatında¸ bu dünyada yaptığı işlerin karşılığını göreceğine inanır. Bu sebepten işlerini Allah’ın emirleri çerçevesinde yapar. Daima ve her yaptığı işte Allah’ın rızasını kazanmayı düşünür. Bu da insanın hem dünyada hem de âhirette saadete ermesine vesile olur.

Âhiret inancı olan kişi bu dünyada yaptıklarının teker teker kaydedildiğini ve âhirette o kayıt defterinin önüne konulacağını ve bu dünyada yaptıklarından dolayı hesaba çekileceğini bildiğinden dolayı asla hiçbir kimseye kötülük yapamaz. Yaptığı işlerde ve söylediği sözlerde kontrollü olur. Allah’ın emrine aykırı davranışlarda bulunmaktan ve kötü söz konuşmaktan kendini uzak tutar.

Âhiret inancı¸ en iyi bir oto kontrol sistemi (kendi kendini denetleme) olarak kabul edilebilir. Bu inanca sahip olan kimse kanun ve polis korkusundan uzak olan yerlerde dahi kötü söz ve davranışlarda bulunmaz. Daima insanlara yardım ve hayra koşmayı prensip edinir. Çünkü kendisinin bir başıboşluk içinde olmadığını¸ kontrol edildiğini bilmektedir. Bu inanca sahip olan kimse¸ bu dünyada zulüm ve haksızlıklar karşısında kalabilir. Böyle bir durumda¸ mücadele gücünü kaybetmeden çalışmasına devam eder¸ sabretmesini bilir. Yine şuna emindir ki¸ ebedî ve sonsuz hayatta mutlaka hakkını alacaktır. Kısaca bu inanç¸ kişiye moral ve irade gücü verir. Böyle bir inanç¸ insanı her türlü israftan alıkoyar. Çünkü o kimse¸ hesap gününde¸ kendisine verilen bütün nimetlerin hesabını vermenin güçlüğünü idrak ederek¸ ömrünü¸ sıhhatini¸ zamanını¸ gençliğini iyi bir şekilde değerlendirmeye çalışır. Âhirete inanan kimse ölüm gerçeğini düşünmekten ve hatırlamaktan da korkmaz. Aksine ölümü sık sık hatırlamak suretiyle bencil duygularını ve ihtiraslarını dizginler.

Âhiret âlemine inanmayan kimse için ölüm kesin bir sondur. Onun anlayışına göre hayat¸ dünyadaki 50-60 senelik kısa bir ömürden ibarettir. Hâlbuki akl-ı selîm sahibi insan mutluluğu¸ bugün var yarın yok olmakta değil¸ ebedî olarak yaşamakta görür. Bu bakımdan âhiret inancı olmayan kimse¸ bu dünyada ne kadar rahat içerisinde yaşarsa yaşasın¸ bir gün ölüp yok olma korkusundan bir türlü kurtulamaz. Bu korku onu devamlı rahatsız eder. Bazen intiharın¸ onlar için bir kurtuluş olduğu zannına kapılırlar. Âhiret inancı olan kimse¸ âhiret hayatında¸ bu dünyada işlediği işlerin karşılığını göreceğine inanır. Bu sebepten¸ işlerini Allah’ın emirleri çerçevesinde yapar. Daima O’nun rızasını kazanmaya çalışır. Ne hem cinslerine ne de yaratılmışlara fenâlık yapar. Bu dünyada başına gelen felaketlere sabreder. Böylece âhirete inanan ve orada mutluluğa ermeye çalışan kişinin bu inancı¸ dünya hayatına da tesir ederek¸ onun dünyada da iyi ve meşrû yollarda yürüyen bir insan olmasını temin eder. Âhirete inanan kimse bir taraftan Allah için ibadet ve tâatını yerine getirirken¸ diğer taraftan da Rabbinin rızasını kazanmak için¸ O’nun gösterdiği yolda aşk ve şevkle çalışarak hem kendine ve hem de insanlara daha faydalı olur.

Nitekim Yüce Allah; “Yoksa sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? buyurarak insanın bir hiç uğruna veya boşu boşuna yaratılmadığını açıklamaktadır. Şüphesiz¸ âhiret inancı¸ insanlar için en büyük mutluluk kaynağıdır. Bu mutluluk sadece âhirette değil¸ insanın dünyada da huzur kaynağı olur.

Âhiret inancı¸ hak dinlerin hepsinde de mevcut olan ve bütün peygamberler tarafından teyid edilmiş bir esastır. Bu inanç¸ Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın varlığının ve birliğinin bir tamamlayıcısı olarak yer almıştır. Yaşadığımız bu dünyada¸ her zaman Allah’ın ve Peygamberlerin emirlerine uyulmadığından¸ haklı ile haksız doğru ile yanlış birbirine karışabilmektedir. Bu dünyada yapılan bazı iyilikler karşılıksız kalabildiği gibi¸ bazı suçlar da cezasız kalabilmektedir. Bu durumda akl-ı selîm sahibi bir insan¸ haklı ile haksızın¸ doğru ile bâtılın ayırt edildiği; iyiliğe karşı mükâfat¸ kötülüğe karşı cezanın verildiği bir günün varlığını zarûrî bulmaktadır. İnsan¸ kendine zulmedenin bir gün cezasını bulacağına inanmazsa bu dünyanın acılarına dayanabilir mi? Çektiği acıların bir gün dineceğini¸ mutlu bir hayata kavuşacağını bilmese¸ hayat mücadelesinde başarılı olabilir mi? Böyle bir inanç olmazsa¸ insan boş yere yaşamış¸ boş yere çalışıp¸ didinmiş olmaz mıydı? Herkesin bu dünyada yaptığı da yanına kâr kalmış olurdu.

Kur’an terminolojisinde bazen “âhiret yurdu” anlamında “ed-dâru’l-âhira” şeklinde geçen âhiret kelimesi¸ Kur’an’da hem âhiret yurdu için hem de âhiret hayatı için kullanılır. Yani¸ gerek insanın ölüm ötesine sarkan varoluşunun zamanı ve mekânı¸ gerekse ölüm ötesine ait inancı ifade için “âhiret” kelimesi kullanılmıştır. Kur’an-ı Kerim¸ âhireti -gelecekteki ebedî hayatı- anlatırken başka kelimeler de kullanmıştır. Bunlar; “el-yevm”¸ “es-sâ’a”¸ “el-hâkka” “el-kâria”¸ “el-vâkıa” gibi kelimelerdir. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’in âhiret konusunu işlerken kullandığı üslûpta dikkatleri çekici bir yön bulunmaktadır. Yani olayları âdetâ insanın gözünün önünde cereyan ediyormuşçasına anlatmaktadır.

“Âhiret inancı olan kimse¸ âhiret hayatında¸ bu dünyada işlediği işlerin karşılığını göreceğine inanır. Bu sebepten¸ işlerini Allah’ın emirleri çerçevesinde yapar. Daima O’nun rızasını kazanmaya çalışır. Ne hem cinslerine ne de yaratılmışlara fenâlık yapar. Bu dünyada başına gelen felaketlere sabreder.” Bilindiği gibi dinimizin iman esaslarından birisi de âhiret gününe inanmaktır. Yaratılan her şeyin bir ömrü olduğu gibi¸ bu dünyanın da bir ömrü vardır. Yüce Rabbimiz dilediği kadar onun varlığını sürdürecektir. Bu âlem ve üzerindeki bütün varlıklar belirli bir zaman için yaratılmıştır. Bir gün gelecek ne bu âlemden ve ne de üzerindeki yaratılmışlardan bir eser kalacak. Kâinattaki bu mükemmel nizam bozulacaktır. Daha sonra âhiret denilen âlem başlayacaktır.

Zira bu cihan, bir oyun-eğlence mahalli değil, âhiret sermayesinin tedârik edilebildiği yegâne yerdir. Nitekim âyet-i kerîmede: “Allâh’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasîbini unutma! Allâh’ın sana ihsân ettiği gibi sen de (insanlara) iyilik et!..” (el-Kasas, 77) buyrulmaktadır. Bu ilâhî tâlimatta, insanın ukbâ saâdetine nâil olabilmek için dünyadan el etek çekmesi değil, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsân ettiği nîmetleri O’nun râzı olduğu şekilde sarf ederek birer âhiret sermayesi hâline getirmesinin lüzumuna dikkat çekilmiştir.

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği, ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allâh’ın mağfireti ve rızâsı vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” (el-Hadîd, 20) “Bu dünya hayatı sadece bir eğlenmeden, bir oyundan ibârettir. Âhiret yurduna gelince, şüphe yok ki o, hayatın ta kendisidir. Keşke bunu bilmiş olsalardı.” (el-Ankebût, 64) “Onlara de ki: «Dünya geçimliği azdır. Âhiret, Allâh’a karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır…»” (en-Nisâ, 77) “Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünya hayatını ve nîmetlerini) seviyor, âhireti bırakıyorsunuz.” (el-Kıyâme, 20-21) “…Şüphesiz bu dünya hayatı geçici bir eğlencedir. Ama âhiret, gerçekten kalınacak bir yurttur.” (el-Mü’min, 39)

Allah’ın varlığını tanıma ve bilme noktasında da, hiçbir varlık insana yetişemez. Allah kendini tanıttıracak ölçü ve mizanları, istidat ve kemalatları yalnız insana vermiştir. Yani, Ahzab Sûresi 72. âyette geçen, yer, gök ve dağların tahammülünden çekindiği, kabul etmediği vazifeyi, sadece insan kabullenmiştir. Allah kendisine ayna, kâinata hilâfet makamında yarattığı, bu kadar önemli bir görev yüklediği insanın vazifelerini boşa çıkarmaz. Ahiret âlemleri insan için vardır. İnsanın varlığı, ahiretin varlığına en büyük delillerden biridir. Ebed için yaratılan insanın, kâinatı kuşatan duygularını ve sonsuza uzanan emellerini bu dünya tatmin etmez. Burası sadece bir misafirhane ve ahireti bekleme salonudur.

Hiç mümkün müdür ki, Allah insanı bu kadar kıymetli, nazik, nazlı, mahiyetçe diğer varlıklardan üstün, san’atlı yaratsın da, onu lâyık olduğu ve arzuladığı ebedî mekâna göndermesin? Elbette Allah, insan gibi bir hakikati ve bu hakikat uğruna yarattığı her şeyi iptal etmez. Hiçe indirmez. Böyle bir şey O’nun hakkaniyetine zıttır. O, hâşa böyle çirkin bir haksızlık yapmaz. 

Her şeyin hakikati Cenâb-ı Allah’ın “Hak” ismine dayanır. 10. Söz, 11. Hakikat de: “Bab-ı insaniyettir ve ism-i Hakk’ın cilvesidir.” diye başlıyor. İnsan “Hak” isminin cilvesi olduğuna göre, “Hiç yok olmayan, gerçek olan, batıldan uzak duran” mânalarını taşımaya namzettir. Haşir Risalesi’nin bu kısmında insanın Cenâb-ı Allah için önemi ve değeri nazara veriliyor. İnsan, kâinat ağacının meyvesi, gayesi, amacı olarak yaratılmıştır. Her şey insanın yaşamasına uygun tarzda, onun rahat edeceği şekilde ve bütün varlıklar insanın etrafında, insana hizmetkâr olarak vazifelendirilmiştir. Bununla beraber, diğer canlılar içinde en nazik ve nazlı, en fakir ve muhtaç insandır. Hayvanlar gibi değildir, geçmişi ve geleceği düşünür. Lezzet aldıklarının sona ermesinden üzüntü duyar. Kabiliyetçe diğer canlılardan en üstün seviyede olmasına rağmen, bütün canlılar arasında en aciz ve en fakirdir. Yaşamak için pek çok şeye muhtaçtır. 

https://youtube.com/watch?v=nmcO0CFXvlA
Kâinat içinde insan; Allah’ın kelâmına en zeki, mütefekkir bir muhatap, bütün isimlerine en kapsamlı, en güzel ayna olmuştur. Bunun için insan, yeryüzünün halifesi makamında, iç dünyası ve dış görünüm itibarıyla da kusursuz güzellikte ve donanımda yaratılmıştır. Aynı zamanda kâinatın küçük bir modelidir. Kâinatta ne varsa insanda, insanda ne varsa kâinatta vardır. Her bir insan, san’at, ilim ve hikmetçe, çok nadide bir saray gibidir. Bu sarayların cevherleri, kıymetli maddeleri ise muhtelif âlemlerden harika bir şekilde toplanmış ve getirilmiştir. Meselâ insanın ruhu, ruhlar âleminden gelmiştir. Cesedindeki muhtelif elementler maddî âlemin dört bir köşesinden harika bir şekilde toplanıp gelmiştir. Kâinatta bulunan bütün elementlerden bir miktar insanda da vardır. Kalsiyum, demir, oksijen, fosfor, potasyum gibi. Ayrıca bu insan sarayına öyle duygular verilmiş ki, bu dünyaya sığmıyor, bekâ istiyor. Öyle ise, insan sırf bu dünya için yaratılmamış, ebede mazhardır.
Sonuçta insanlığın ve şeytanın bu mücadelesi, kıyamete kadar devam edecek. Bu mücadelede kimi insanlar kazanacak, kimi insanlar da kaybedecek. Sonucu, yani kazanıp kaybedenleri, hesap gününün sahibi olan Allah, adil bir şekilde belirleyecek. Kaybedenlere “Yaşadığınız hayatta, size Rabbinizin ayetlerini okuyup, şu gününüzü hatırlatan elçiler gelmedi mi?” sorusuna cevabı yine kaybedenler “Evet geldi” (39 Zümer 71) diyerek cevap verecekler. Bir de kazananların söylemleri daha çarpıcı “Allah’ın doğru yolu gösteren kitabı (hüdası) olmasaydı, biz doğru yolu asla bulamazdık” (7 Araf 43) derlerken, kazanmalarının, yani cennete girmelerinin sebebini açık ve net bir şekilde söyleyerek, henüz imtihanını tamamlamamış yaşayan bizler için, kesinlikle ve alternatifsiz olarak, kurtuluş yolunun adresi olarak, Kur’an’ı göstermektedirler. O gün kaçış yok, mazeret yok, hatanın telafisi yok. Gelecekte yaşayacağımız o hesap günündeki, bu trajik anlatımlar, şu anda yaşayan, nefes alan ve Kur’an’ı okuyan insanlar olarak, doğru yolu gösteren kitap ile kendilerini düzeltsinler diye anlatılıyor. Ölüm gelip çattığında artık insan, geri dönüşü olmayan bir yola girmiş olacak. Ne mutlu Allah’ın hüdası (Kur’an) ile kendisine çeki düzen verip kurtaranlara, selam olsun onlara.
Her şeyi yaratan yüce yaratıcı, bütün varlıkları yarattıktan sonra, yeryüzünde imtihan olan insanları kendi hallerine terk etmemiş, başıboş bırakmamıştır. Rabbimiz Allah, kitabın insanlara gönderilmesini, gelinin eşine teslim edilmesi sonucunda, erkek eşine ve ondan olan zürriyete nasıl sahip çıkıyorsa, kutsal kitaplara inananlar da Allah’ın indirdiği kitabına sahip çıkmalıdırlar. “De ki, ‘Eğer ben doğru yoldan sapmışsam, yalnızca kendimi saptırmış olurum. Yok, eğer doğru yolu bulmuşsam, ancak Rabbimin bana vahy ettiği ile doğru yolu bulmuşumdur. O her şeyi işiten ve her şeye yakın olandır.’”(34 Sebe 50) Allah’ın kitabına sahip çıkmanın ne demek olduğunu Rabbimiz elçisine söylettiriyor ki kitabın kıymetini, önemini insanlar anlasınlar: “Sana indirilene sımsıkı sarıl ki emrolunduğun gibi doğru yolda olmuş olursun.”(43 Zuhruf 43) İnsan yaşadığı sürece, öğrenmesi ve yapması gereken doğruları uygulaması sonucunda, Rabbinin rızasını kazanabilmesinin yollarını öğreten ve insanın kullanımına gönderilen bu kılavuz Kitab (Kur’an)’a inanan her insan, eşine sahip çıktığı gibi sahiplenmesi, sarılması zorunludur.
Allah’ın yardımıyla doğru yola ulaşmış insanların, aynı çizgi ve imanda hayatlarını idame ettirmeleri, Rablerinin belirlediği doğru yola ileten kitap, Kur’an ile mümkün olacaktır. İnanan insan sık sık elindeki o rehberle, inancını ve yaptıklarını kontrol etmelidir. Yaşadığımız çağda insanları, temsil ettikleri yanlışları hak ve doğrularla harmanlayıp, inananları Allah’ın yolundan saptırmak isteyen şeytanlar sürekli virüsler üretip, iletişim vasıtaları ile inananlara enjekte ediyorlar. Rabbimiz aşağıdaki ayette bunu hatırlatıyor. İnanmış ve teslim olmuş insanın, ilanihaye bulunduğu hal üzere kalması, onun Kur’an ile ilişkisini kesmemesine bağlıyor. “Eğer şirk koşarsa” ifadesi bütün insanlar için geçerli. Bu söze ilk muhatap, vahyin kendisine indirildiği Elçi Muhammed (a.s)’dır. “Sana ve senden öncekilere ‘Eğer Allah’a ortak koşarsan, bütün yaptıkların boşa gider’ diye vahy olundu.” (39 Zümer 65) Yapılan, işlenen salih ameller insanı korumaz. Nitekim vahyin kontrolünde olmayan bir iman, zamanla kabul edilen yanlışlıklarla, şirk batağına sahibini düşürebilir. Bu da, Rabbimizin asla bağışlamadığı bir hata. O zaman da, insanın güvendiği namaz abdest, hac, hayır hasenat tamamı, bunları yapana fayda vermeyen ameller haline gelir. İnsanı koruyan, yaşamı boyunca vahyin belirlediği iman ve bilinçle yapılan amellerdir. 
Her şeyi yaratan yüce yaratıcı, bütün varlıkları yarattıktan sonra, yeryüzünde imtihan olan insanları kendi hallerine terk etmemiş, başıboş bırakmamıştır. Yaşadıkları hayatta onlar için neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu bildirmiş, uyulması gereken en doğru yolu, insanın yararına belirlemiş, sonra insanlara, yapıp yapmadıklarından hesaba çekilecekleri ve hak ettiklerinin verilmesinin de, yalnızca kendisine ait olduğunu, o hesap gününde hiçbir kimsenin verdiği hükme müdahil olamayacağını bildirmiştir. “Doğruyu göstermek bize aittir. Elbetteki hesap yurdu ahiretin de, dünyanın da sahibi biziz.”(92 Leyl 12) Allah, insanlar için belirlenmiş ve kolaylaştırılmış öğretiyi, kabul edip etmemekte insanı serbest bırakmış ve yoluna uyması için zor kullanmamış, isterse kabul edip vahyin rehberliğinde hayatını tanzim eder, Rabbinin razılığını kazanır veya vahyi reddederek başka yollarla hayatını devam ettirir. Hiçbir kimse de o kişiyi Allah’ın doğru yoluna getiremez ve buna da gücü yetmez. “İşte bu Allah’ın gösterdiği en doğru yol. Allah o yolla, kullarından dileyenleri doğru yola iletir. Allah kimi sapıklık içinde bırakırsa, artık o kimseyi doğru yola iletecek kimse yoktur.”(39 Zümer 23) Sapkınlığı kendisi tercih ettiği halde, kendisi halini değiştirip, doğru yola dönmeyi tercih ederse, Allah da ona yardım edeceğini, anlayışını ve gayretini artırarak doğru yola ulaşmasını sağlayacağını müjdeleniyor. “Uğrumuzda mücadele ve gayret edenleri, biz yollarımıza ulaşmalarını sağlarız.”(29 Ankebut 69)
Her şeye gücü yeten Allah, insanların her türlü ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, uymaları gereken dosdoğru bir yol belirlemiş, Allah’ın belirlediği doğru yola karşı çıkanlar (şeytanlar), insanları belirledikleri batıl yollarına çağırdıklarında, Allah’a inananların, Allah’ın yoluna teslim olup, doğru yoldan vazgeçmemeleri isteniyor. “De ki, ‘Bize ne bir faydası ve ne de bir zararı olmayanları mı (zor durumlarımızda) çağıracağız? Allah bize doğru yolu göstermişken, kendilerini en doğru yol olan Allah’ın yoluna ‘Bize gelin’ diye çağıran arkadaşlarını bırakıp da, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşan, şeytanların kendilerine çağırdığı kimse gibi, ökçelerimizin üzerinden, gerisin geriye mi dönelim?’ De ki, ‘Allah’ın gösterdiği yol, en doğruya ileten yoldur. Biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.”(6 Enam 71) 
Genel olarak insanlar, yaşadıkları hayatta başarılı olabilmeleri için kendilerini destekleyen, arkalarında olduğunu hissedecekleri, manevi bir güç ve inançlı destekçilerle mümkün olacağına inanırlar. İhtiyaçları olduğunda onları yardıma çağırır, karşılığında bu kutsallar, toplantılarla, törenlerle anılarak bağlılıkları tekrarlanır. Toplumların da bu kutsalları kabullenip, saygı göstermeleri istenir. Hâlbuki bu kutsallar, kendilerini çağıranlar gibi zavallı ve yardıma muhtaçtır. Zira onlar da yaratılmış aciz kullar. Allah, insanların edindikleri sahte ilahları, vahy ettiği kitabında insanlara tanıtıyor, yalnızca tek otorite ihtiyaçları olduğunda yardım edebilecek gücün kendisi olduğunun unutulmaması gerektiğini hatırlatıyor. 
Kur’an’da en çok kullanılan örneklerden biri olan Şura suresi 52’inci ayeti “Böylece biz sana kendi emrimizle bir kitap (ruh) vahyettik. Sen bundan önce ne kitap bilirdin ne de iman bilirdin. Böylece sana indirdiğimiz kitabı yol gösterici bir ışık yaptık. Biz o kitapla kullarımızdan dilediklerimizi doğru yola iletiriz. Sen de insanları o Kitab’ın sana öğrettiği dosdoğru yoluna iletirsin.” Rabbimiz görevlendirmeden önce, elçisi Muhammed (a.s)’ın din, iman ve kitap bilmeyen bir insan olarak, vahiyle en doğru bir şekilde bilgilendirilip, şüphe ve tereddütten uzak bir imana ulaşmasından sonra en yakınlarından başlayarak Allah’a davet etmiştir. İnsanların geçmiş ve geleceğin kirlenmiş bilgileriyle karartılmış insanların, geleceklerini aydınlatan en doğru Allah ve yeterli gelecek bilgisi vahiyle donatılmış olan bir elçi, yalnızca öğrendiklerini insanlara bildirmiş ama muhatabı insanları ikna etme gibi bir görevle gönderilmediğini peygambere hatırlatmıştır. Zaman zaman insanları Allah’ın dinine davet etmede hata yapmış “O’nun temizlenmesi senin üzerine değildir”(80/7) ve “Bizim sana vahyetmediğimizi söylemen için neredeyse yanıltacaklardı.”(17/73) ve “Sen sevdiğini doğru olana ulaştıramazsın”(28/56) ve “Sen onlar üzerine zor kullanıcı değilsin.”(88/22) Rabbimiz vahiy yoluyla ikaz ederek hatalarını düzeltmiştir. Şura 52’inci ayette, eğer insanlara imanı kabullenmeleri için zor kullanılması gerekiyorsa bunun yalnızca Allah’a ait bir hak olduğu elçisine öğretiliyor: “De ki hak (doğular ve gerçekler) yalnızca Rabbindendir. Dileyen iman etsin, dileyen de inkâr etsin.”(18/29)
Yüce yaratıcı, yeryüzünde insanı yaratmaya karar verdiğinde (15/28), öncelikle insanın yaşayabileceği ortamı yaratmış, daha sonra yaşayacağı ortamın koşullarına göre insan, yeryüzünde yeryüzünün toprağından yaratılmış ve yeryüzüne (2/38) dağıtılmıştır. İnsana nasıl yaşaması gerektiği, içinde bulunduğu çevreye nasıl uyum sağlayacağı, yaşadığı ortamda kendisi için neyin faydalı neyin zararlı olduğu, birlikte yaşarken paylaşmanın, hayatı ne kadar kolaylaştıracağı ve insani ilişkilerin hangi düzeyde olması gerektiği insana öğretilmiştir. Bunun yanı sıra insanla beraber tüm canlı varlıklar da fıtri olarak, insanın hayatını kolaylaştırması için Rableri tarafından eğitilmiş ve insanın kullanımına, hizmetine (16/5-8, 43/11-13) sunulmuştur. Sonuçta yeryüzünde denenen insan için her türlü nimet ve imkân hazır hale (31/20) getirilmiş, bu nimetlerin ve imkânların nasıl kullanılacağı, Allah’ın insanların içinden seçtiği rehber elçiler aracılığıyla uygulamalı olarak gösterilmiş ve elçilere verilen bilgiler, yazılı kitaplar halinde insanların öğrenmesi için okuyup müracaat edebileceği sağlam belgeler haline getirilmiştir. İşte Rabbimiz Allah, bu belgelere HÜDA/HÜDEN (doğru yolu gösteren, doğruya ulaştıran/ileten rehber) “Hüden lil muttakîn/hüden linnâs = (Allah’dan) Korunanları/insanları en doğru yola ulaştıran belge” (Bakara suresi 2) ismini veriyor.
Rabbimiz Allah dileseydi insanları tek düze yaratır (tek ümmet), yaratılanlar da yaratanın yüklediği programın dışına çıkmazlardı. Rabbimiz, kitabın içinde dilediği zaman, tüm insanları tek ümmet yapabilecek güçte olduğunu bildiriyor. Ama bunu yapmamasının sebebini de, insanın denendiği, kendisine gösterilen doğruları ve yanlışları yalnızca yine kendisi seçerek, hangi tarafta (inananlar veya inkâr edenler) olduğunu belirlemesi sonucunda, hesap günü karşılaşacağı sonucun, adil bir şekilde her şeyin hükmünü veren Rabbimiz tarafından belirlenecek olması diye bildiriyor. İnsan tek renk, tek dil, tek millet (inanç), tek ırk yaratılmadığı gibi, yaratılışında genel olarak insana yüklenen zafiyetler de her insanda farklı farklı biçimlerde ortaya çıkabilmektedir. Kimi itaatkâr, kimi isyankâr, kimi şehvetine düşkün, kimi meşru yolların dışında şehvetini yatıştırıyor. Kimi mala düşkün, kimi sahip olduğunu paylaşabiliyor, kimi gayri meşru kazanç peşinde, kimi ihtiyaçsız olduğunu düşünerek bir başkasına hiç tenezzül etmeyi aklından geçirmiyor vs… Bu tür misaller çoğaltılabilir. Yaşadığımız çevremizde bu tip insanları görüyor ve onlarla beraber bu hayatı paylaşıyoruz. Yanlışlarımızı, eksiklerimizi Allah’ın bize gösterdiği doğru yola ileten kitabı ile düzeltmiyor, doğrularımızı bu kitapla sürekli kontrol etmiyorsak işimiz zor, geleceğimiz karanlık olabilir. “İşte bu Allah’ın gösterdiği en doğru yol. Allah kullarından dileyenleri onunla doğru yola iletir. Eğer o kullar Allah’a şirk koşarsa, yaptıkları her şey boşa gider.”(6 Enam 88) “Allah elçisini, doğru yolu gösteren bir kitapla ve diğer bütün dinleri ortadan kaldırsın diye, gerçek doğruları ihtiva eden bir dinle gönderdi. Allah böyle olduğuna şahittir.”(48 Fetih 28, 61 Saf 9) “Bilmiyorum, gücüm yetmiyor, anlamadım” gibi mazeret, bahane yolları kesinlikle insan için kapalı, insana kaçacak yer bırakılmamış. Ya Kur’an’ın yoluna uyacaksın ya uyacaksın. Eğer insan gelecekten bir şey bekliyorsa, çağrıya uymaktan başka çaresi yok. “Bundan sonra size benden, doğru yolu gösteren bir kitap geldiğinde, kim benim gönderdiğim o kitaba uyarsa, asla doğru yoldan sapmaz ve azgınlık da yapmaz.”(20 Taha 123) Aynı şekilde bir başka surede “Bundan sonra size benden, doğru yolu gösteren bir kitap geldiğinde, kim benim gönderdiğim doğru yoluma uyarsa. Onun için ne korku, ne üzüntü ve ne de sıkıntı vardır.”(2 Bakara 38)

Ve her şeyi yaratan, istediği her şeyi “Ol.” deyince olduran birine kul olmak, onun emrinde yaşamak ise öyle bir mutluluktur ki, anlatılmaz, ancak yaşanır.

Zaten tek yaratıcı odur. Görünürde başkalarının eliyle gelen her şey aslında ondan gelir. Ondan başka istenmeye değecek de yoktur. Ondan başka bize sonsuza dek eşlik edecek kimse yoktur zaten. Öyleyse ona teslim olmak, tüm kalbiyle ona yönelmek, sadece ona kul olmak lazımdır.

İşte böyle bir insana huzur verecek olan, her şeyin dizgini elinde, her şeyin anahtarı yanında, her yerde hazır ve nâzır olan sonsuz bir varlığa yönelip, tevhiddeki huzuru bulmaktır. Sadece onun rızasını düşünmek, başkalarından beklentilerini sıfırlamaktır. Her yaptığını sadece onun rızası için yapmak, şunu-bunu değil, sadece yaratıcısını memnun etmeyi hedeflemektir.

İkinci cümle olan “Ve sadece Rabbine yönel.” ise şuna işaret olsa gerektir ki: Dünyanın bunca karışık koşturmacaları, insanın kalbini, zihnini dağıtır. Her şeyden etkilenen ve her şeyi isteyen insan, neye el atacağını bilemez, neyi önceleyeceğini kestiremez, bir kaos içinde kalır. Üstelik yöneldiği ve bağlandığı her şey geçicidir ve eninde sonunda elinden çıkmaktadır. Kaybedeceğini bile bile sevmek veya elinden çıkacağını bile bile sahiplenmek, onulmaz bir yaradır.

Nitekim “Mutlu insan, mutlu olup olmadığını düşünecek vakti olmayan insandır.” denilmiştir. Zira ne kadar sağlıklı ve mutlu olsanız da, durup kendinizle uğraşmaya başladığınız an, mutlaka bazı sorunlar, eksikler görür veya üretirsiniz. Gereksiz evham ve düşüncelerde boğulmaya başlarsınız. Oysa hedefi uğruna sürekli bir koşturmaca içinde olan kişinin, ufak şeylerle uğraşacak vakti olmaz.

İlk emir şuna işarettir ki: İnsan hareket ve mücadele için yaratılmış, gerilim içeren bir varlıktır ve ancak ciddi bir işle meşgul olduğunda gerilimini boşaltır, yaratılışının gereğini yerine getirip rahatlayabilir.

Gafletten kurtuluşun yolu Hakk’a sığınmaktan geçmektedir. Allah Rasûlü: “Allahım, göz açıp kapayıncaya kadar, hattâ ondan kısa bir süre beni bana/nefsime bırakma” diyerek nefsin ve gafletin girdabına düşmekten Allah’a sığınmıştı. Biz de O’na sığınıyoruz.

İnsanlar yakınlarının ölümünün ardından bu mesajları çok iyi anlar ve algılarlar. Hattâ kendi içlerinde yeni kararlar verir, hedefler belirlerler. Ama çok geçmeden unutulur bu bütün düşünülenler. Her şey yine her zamanki gibi gafletin kurbanı olur. Tevbe bozulur, kendi kendine verilen sözler unutulur. Hayât böyle sürüp giderken bir gün ansızın Azrâil dayanır kapıya. Randevu vakti gelmiştir. Geri bırakılması ya da değiştirilmesi mümkün olmayan bir randevudur bu. Bu randevuyu yüz akıyla karşılayabilmek gaflet perdesini ne kadar yırtabildiğimize bağlıdır. Gafletin tuzağına düşen ansızın gelen ölümle sarsılacak, ama sonuç değişmeyecektir. Bu yüzden günlük hayâtımızda zikre ayrı bir anlam ve önem vererek zâkirlerden olmaya bakmalı, gâfillerden olmaktan Allah’a sığınmalıdır.

Gaflet konusunda inanan gönüllere en yüksek mesajı veren ölüm ve ölülerdir. Aslında ölen kişi sessiz ve kelimesiz feryâd u figân içinde geride kalanlara, cenâze teşyîine katılanlara âdetâ şöyle seslenmektir: “Elinizde imkân varken söyleyin. Dudaklarınızı ölü gibi kapamayın, zikir için açın. Biz vaktimizi gafletle geçirdik. Bâri siz, geri kalan birkaç nefesi fırsat bilip değerlendirin. Biz malın yararını düşünüp gafletle yaşadık. Ömür sermayesini cehâletle tükettik. Siz siz olun, böyle bir yanlış yapmayın.”

https://youtube.com/watch?v=AMRUIgAflvw

Gaflet ve unutmanın felâket olan türü kişiyi kulluktan alıkoyar. Mücâdele edilmesi gereken ve insanı sıkıntıya sokan gafletin bu türüdür. Bu tür gaflet insanın gönül dünyâsını yaralayarak ibâdetlerden haz almasını da engeller. Şarapla sarhoş olan nasıl namazdan alıkonulursa, gafletle sarhoş olanlar da Allah’a vuslattan perdelenirler. 

Gaflet perdesinin tamamıyla yok olması mümkün olmadığı gibi şart da değildir. Çünkü insanın bâzen unutması ve gafleti, rahmet eseridir. Eğer Allah Teâlâ sıddîk kullarının kalbine Hakk’ı tanıdıkları kadar korku verseydi, insanların bu duygularıyla hayâtlarını sürdürmeleri mümkün olmazdı. Sürekli olarak Hakk’ın cemâl ve celâl tecellîlerini temâşâ etmeye güç yetiremeyen âşık ve sıddîklerin bâzen gaflete de ihtiyâçları olur. Hattâ bâzı sûfîlere göre insana hiç gaflet ârız olmasa sıddîkler, Allah zikrinin verdiği hazdan telef olurlardı. Allah gafletle ölümü unutturmasaydı insanlar, dünyâyı îmâra yönelmezlerdi. Bu yüzden gaflet ve unutmanın bu türü, bir bakıma rahmettir.

Tasavvuf erbâbı gafleti en büyük musîbet ve kalbin kararmasına sebep olarak gördüklerinden gaflet uykusunu en derin uyku sayarlar. Çünkü gaflet olmasa insan, nefsinin arzularına kul olmaz. Gafleti kalbden kovmanın en sağlam yollarından birisi, Allah korkusudur. Sûfîlere göre gafletle cehâlet arasında da bir irtibât vardır. Cehâlet gaflete zemin hazırlar. İlim ve mârifet ise gafletten kurtuluşa vesîle olur.

Unutan insanın aklını başına devşirip Rabb’ını ve O’nunla olan andını hatırlaması gerekir. Ancak gaflet hastalığına dûçâr olmuş ve Allah’ın kalblerini kendisini anmaktan gâfil kıldığı insanların kulluğa yönelmesi oldukça zordur. Bu yüzden Allah Teâlâ bu tür insanların ardınca gidilmemesini şu âyet-i kerîmede sarâhatle ifâde buyurmaktadır: “Sabah akşam Rablerine, O’nun rızâsını dileyerek duâ edenlerle birlikte candan sebat et. Dünyâ hayâtının süsünü umarak gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizim zikrimizden gâfil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” el-Kehf, 18/28

İnsan nefsi sürekli râhatlık ister. Neşe ve sevinç peşinde koşar. Bu onun gafletinin ürünüdür. Perdeli olan nefs, bu fânî hayâtı ebedî gibi görmeye, keyfince yaşamaya ve bu dünyâdan kâm almaya çalışır. “Dur!” denilmediği zaman bu duygular sürekli birbirini besleyerek gelişir. Nefsin gafletinin esîri olan bu duygulardan kurtulmanın yolu, ilâhî emirleri tutmaktır. Bu konuda kusûrlu olduğunu bilmektir. İlâhî yasakları irtikâb ettiğinin farkına varmaktır.

Gaflet nefsânî kusûrlardan ve cismânî talep tuzaklarından biridir. Emeli büyük, ama ameli eksik olanlar ecelin yakın olduğundan gaflettedir. Oysa kurtuluşa ermenin yolu tasavvufî telâkkîye göre emeli ihmâl ve amele sarılmaktan geçer. Emeli ihmâl ancak ecel kaygısıyla amellere sarılmakla bir anlam ifâde eder ve insanda yüksek bir Allah ile birliktelik; yâni zikir bilinci oluşturur.

Gaflet Hak’tan habersizlik, kendini tanımama ve âlemi Hakk’ın tecellî aynası olarak görememe aymazlığıdır. Dünyâya dalıp âleme nazar ile tefekkür özelliğini kullanamamaktır. Âlemdeki incelikleri ve hikmetli özellikleri görememektir. Enfüs/öze ve âfâka/dışa ibret nazarıyla bakamamaktır. İnsanın gözündeki gaflet, gönül gözüne büyük bir perdedir. Bu sebeple insan aradığının farkında olmadığı gibi bulduğunun farkında da olamamaktadır. Çünkü aradığını bilmeyen bulduğunun farkında olmaz.

Gaflet dünyâ ve âhiret için gerekli ve önemli olan bir şeyin değerini kavrayamama, dikkatsizlik ve dalgınlık sebebiyle yanılıp ihmâle düşme anlamına da gelmektedir. Önemli olan bir şeyin, nefsin etkisiyle yeterince idrâk edilememesi, insanı kulluk hayâtında yanılgılara iter. Nisyân gafleti, gaflet isyân ve mâsiyeti doğurur. Hepsinin ilâcı ise zikirdir. Zikir ehli olanlar hem bilgiyle iyiyi kötüden ayırt eder, hem de kaygıyla iyi ve güzel olanın peşine düşerek âhiretini kurtaracak amellere sarılır.

Unutmanın gayr-i irâdî olanı nisyân, irâdî olanı ise gaflettir. Nisyânın ileri derecesinde bulunanları şöyle bir tehlike beklemektedir: Allah ile olan bağlarını kopararak, Allah’ın kendilerine, kendilerini unutturduğu bir duruma düşmek. Bu yüzden nisyândan kurtulmak için ilâhî zikre sıkı sarılmak gerekmektedir. Nitekim Allah Teâlâ: “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir”el-Haşr, 59/19 buyurur.

Gafletin insânî bir sıfat olmakla birlikte irâdî bir unutma anlamı taşıdığı açıktır. Ayrıca gaflet kelimesinde habersiz olma anlamı da vardır. Nitekim geçmiş milletlerin haberlerini anlatan âyetlerin sonundaki: “Gerçek şu ki sen bundan önce, bu anlatılanlardan gâfildin” Yûsuf, 12/3. 2 ifâdesi “bunlardan habersizdin” demektir. Yoksa Peygamberimiz’i gafletle itham değildir.

https://youtube.com/watch?v=1tBlnjIhT7Q
Kulun Allah ile ilişkisi zikir ve gaflet arasında gidip gelen bir çizgidedir. Gaflet unutmak, zikir ise unutmamak; yâni hatırda tutmak demektir. İnsandan istenen ve beklenen Allah’ı ve O’na olan andını hatırlaması, hattâ hiç unutmamasıdır. Ancak insanın fıtratında bulunan nisyân/unutma ve sehv, gaflete zemin hazırlamakta ve zaman zaman onu hem Rabb’ından, hem de O’na verdiği sözden uzaklaştırmaktadır.

Dünyâ menfaati, nefsânî tutku, şeytan iğvâsı ve hevâ tuzağı görünmeyen mikroplar gibi insanın amel dünyâsına tasallut eder ve ibâdetlerindeki ihlâsı bozar. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’de şu ayet-i kerîmeyle bu konuya işâret etmektedir: “Kıyâmet gününde Allah tarafından onların hesâba katmadıkları şeyler (ameli bozan günahlar) ortaya çıkarılır ve bunlar kendilerine gösterilir.” ez-Zümer, 39/47 Dünyâ malının helâline talip olmanın mahzuru yoktur. Mahzurlu olan kulun yaptığı amelleri dünyâya ve dünyâ nîmetlerine âlet etmesidir. Çünkü amellerin asıl faydalı olacağı yer âhirettir. İhlâs ehli kimseler yaptıkları amellerden dünyâya âid bir beklenti içine girmezler. Hatta amellerinin karşılığını dünyâda görmenin âhiretteki ecri azaltacağını düşünürler. Nitekim Allah Teâlâ dünyâ nîmetleri ile âhiret kazancını tüketenleri şöyle uyarmaktadır: “Siz tükettiniz dünyâ hayâtınızdaki nîmetlerinizi ve onlarla safâ sürdünüz. Bugün size sâdece horlanma ve azâb vardır.” Ahkâf, 46/20

İhlâs, amel ve davranışlara ilâhî yardımı çağıran ve mânevî bir gücün oluşumunu sağlayan yüce bir duygudur. İhlâs sâhibi samîmî kullar, ihlâssız kimselere nisbetle daha güçlü ve başarıya daha yakındır. Nitekim Allah Teâlâ buyurur ki: “Nice sayıları az topluluklar vardır ki sayıları çok olan topluluklara Allah’ın izniyle (ihlâsları sâyesinde) gâlip olmuşlardır. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”  el-Bakara, 2/249

Amellerdeki ihlâs duygusunda Hakk’ın rızâsı ve âhiret kaygısı ön plandadır. Dünyâ hayâtının ve dünyâya âid nîmetlerin amellere gölge düşürmesi, amellerin sonuçlarını da değiştirmektedir. Nitekim şu âyet-i kerîme bu konuda çok önemli bir ölçü ortaya koymaktadır: “Dünyâ hayâtını ve güzelliklerini isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını tastamam veririz; onlar orada bir eksikliğe de uğratılmazlar. İşte âhirette onlara ateşten başka bir şey yoktur. İşledikleri şeyler orada boşa gitmiştir. Zâten yapmakta oldukları da bâtıl; yâni kabûl şartlarına uygun değildir.” Hûd, 11/15

İnsanoğlunun ihlâsa erme mücâdelesinde dört büyük düşmandan bahsedilir. Bunlar dünyâ, şeytan, nefs ve hevâdır. Bu dörtlü engel insanda ihlâsın zıddı olan riyâyı tetikler. Bu yüzden ihlâsa erebilmek için bu dört büyük düşmanın üstesinden gelmek ve her birini en etkili silahla vurmak gerekir. İhlâs, Hakk’a adanmışlığın en yüksek seviyedeki tezâhürü sayılabilecek bir vasıftır. İhlâsın zıddı ve amellerde onu yaralayan özellik riyâdır. Riyâ özellikle Hakk’ın kullarına hizmette insandaki kendini gösterme motifinin ve başkaları tarafından beğenilme duygusunun azdırdığı rûhî bir zaaftır. Bu zaaftan kurtulmanın yolu Hakk’a ibâdet sırasında yaratıkları hiç görmemek, Allah için yapılan amelde sünnete riâyete titizlik göstermek ve Hakk adına yapılan hizmetten lezzet duymaktır. Çünkü Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’de buyurur ki: “Onlar sâdece Allah’a ibâdetten ve dîni yalnızca O’na has kılmaktan başkasıyla emrolunmadılar.”  el-Beyyine, 98/5

İhlâsa ermenin yolu devamlılıktır. Nitekim ihlâsla ibâdetlere sarılan ve Hakk’ın rızâsını kazanmak için çaba sarfedenlerin sonuçta ihlâsla amele muvaffak olacağına şu âyet-i kerîme işâret buyurmaktadır: “Allah’ın rızâsını kazanmak ve gönüllerdeki cömerdliği güçlendirmek için mallarını hayra infâk edenlerin durumu bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer. Hem de üzerine bol yağmur yağdığında iki kat ürün veren bahçeye…” el-Bakara, 2/265 Âyetteki ifâdeler Allah’ın rızâsına muvâfık infâkın, amel sâhiplerini temize çıkaracağını ve derecelerini artacağını anlatmaktadır. Kullarının yaptığı her şeyi gören Allah onların amellerinin kendisi için mi, yoksa başkaları için mi olduğunu da görür ve bilir.

İhlâs kolayına ulaşılabilecek bir seviye değildir. Hatta insanın kendisini ihlâslı sanması, ihlâs eksikliğinin alâmeti sayılır. Tasavvufî telakkîde sıdk ve ihlâs arasındaki sıkı ilişkiye dikkat çekilmiş, ihlâs niyetteki sıdk ve sadâkat olarak görülmüştür. Bu yüzden sâdık ve muhlis aynı kapıya çıkan iki kavram olarak değerlendirilmiştir. Muhlas ve sıddîk muhlis ile sâdıkın üst derecesidir. Muhlis kendi gayret, irâde ve çabasıyla nefsânî vasıf ve kusûrlardan kurtularak ihlâsa ermeye çalışandır. Muhlas ise kendisine Allah tarafından ihlâs bağışlanandır. Böyle birisi nefsini rabbânî ve rûhânî vasıflarla tezkiyeye muvaffak olmuş ve sonuçta bu arınmayla Allah’ın inâyetine ermiş demektir. Nitekim Kur’an’daki: “İblis dedi ki: Rabbım! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan muhlas/ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ” âyeti bunu ifâde etmektedir.

Amel ve davranışlarda duygu ve düşüncelere değer kazandıran ihlâstır. Amel ve ibâdetlerde ihlâs, bedene göre ruh mesâbesindedir. Bu dünyâda insan, ruh ve beden bir arada olduğunda bir anlam ifâde eder. Ruhsuz bedenin, bedensiz rûhun anlamı yoktur. Amel ve ibâdetler de aynen onun gibi ihlâsla değer kazanır. Çünkü ihlâssız bir amelin anlamı olmadığı gibi, amelsiz bir ihlâsın da değeri yoktur.

https://youtube.com/watch?v=oTi5KQSlizE
İhlâs, her türlü şirk, bâtıl inanç ve kötü duygudan uzak durmak, kullukta riyâdan, beşerî ilişkilerde menfaat hesaplarından sakınmaktır. Özet ifâdesiyle ihlâs, Allah’a yönelişte sâdece Hakk’ı ve rızâsını gözetmek, araya halkı sokmamaktır.
Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna.
Dedi ki: “Rabbim! Andolsun beni saptırdığın için onlara yeryüzünde (kötülükleri) süslü göstereceğim ve onların tümünü muhakkak saptıracağım.

Bâzen farkında olarak, bâzen farkında olmadan gaflet ve dalgınlıkla irtikâb edilen bütün bu yanlışlar, insanlar için bir âhiret problemidir. Amellerin tartıldığı hesap gününde insanları mânen iflasa götürüp müflis duruma düşürebilir. Müflis olmaktan kurtulmanın yolu Allah’a karşı muhlis bir kul, insanlara karşı mûnis bir dost ve arkadaş olarak kul hakkına riâyetten geçer.

Bizde kul hakkı denilince genellikle doğrudan başkasının malına ve canına taalluk eden haklar ile onlara verilecek zarar hatıra gelmektedir. Oysa ki kul hakkının içine insanları incitebilecek her türlü davranış girmekte; sözden, bakış ve sû-i zanna kadar hepsi bu kapsam içinde yer almaktadır. Hattâ çevreyi, ekolojik dengeyi korumaya riâyet etmeyen; suya, havaya ve toprağa iyi davranmayan insanları bile aslında bu kapsam içinde görmek gerekir.

Kul hakkı konusundaki duyarlılıklar dünyevî hayâttaki huzûru sağladığı gibi âhiret mutluluğunun da teminatıdır. Nitekim eliyle, diliyle, gözüyle ve sözüyle başkalarını incitmenin kul hakkına taalluk ettiğini bilen; eline, diline, gözüne ve gönlüne sâhip olur. Toplum hayâtında her türlü imkânı başkalarını rahatsız etmeden kullanabilme becerisi bu duyarlılığı kazanmaya bağlıdır. Çünkü başkalarını rahatsız etme endişesi taşımayan; yaptıklarının başkalarını inciteceğini düşünmeyen kimse, kolaylıkla kul hakkına giriverir. Başkasının apartmanın ve evinin önüne rızâsı olmadan arabasını park ediverir. Trafikte kuralların kendisine vermediği hakları uyanıklıkla gasbetmeye çalışır, önüne geçtiği ya da sıkıştırdığı insanların haklarını ihlâl ettiğini düşünmez. Evinin saçağından ya da balkonundan akan suyun başkasının bahçesine ya da arabasına zarar vermesini önemsemez.

“Bilin ki dünya hayatı bir oyun eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır. Bu tıpkı bir yağmura benzer ki bitirdiği ot ekincilerin hoşuna gider. Sonra kurur onu sapsarı görürsün. Sonra çerçöp olur ahrette ise çetin bir azap Allah’tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.” Hadid/20
Affetmek büyüklük, başkasının hakkını zâyi etmek ise zulümdür. Allah Teâlâ azamet ve kibriyâsına yakışır bir biçimde kulunun kendisine taalluk eden haklarını bağışlar, ama huzûruna bir başkasının hakkıyla gelen kimseyi ise -hak sâhibinin hakkını zâyi etmemek için- bağışlamaz. Kur’an-ı Kerîm’deki: “Kim zerre miktarı şer işlerse onun karşılığını görür” âyeti kul hakkına taalluk eden günahları kapsamaktadır. Zilzâl, 99/8
https://youtube.com/watch?v=fHYhHqNko6g
“De ki; sizin kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır. Sonra siz görüleni ve görülmeyen her şeyi bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O, size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” Cuma/8
Biz insanın önceden yapıp ettiklerine bakacağı, inkârcının da, “Keşke toprak olsaydım!” diyerek dövüneceği gün gerçekleşecek olan yakın bir azaba karşı sizi uyardık.

Böyle bir müflis kendisinden kul haklarının tahsil edildiği dehşetli kıyâmet gününde amel defterine baktığında kazandığı ve kurtuluşu için ümid beslediği sevaplarının silindiğini görecek ve paralarını başkalarına kaptıran müflis tüccârın “servetim ve paralarım” demesi gibi “amellerim ve sevaplarım” diyerek üstünü başını parçalayacaktır. Bunların temelinde gaflet, dikkatsizlik ve âhiret endişesinden uzak yaşayarak hak hukuk tanımazlık vardır.

Şu hadîs, bu konudaki en çarpıcı örneklerden biridir. Allah Rasûlü ashâbına: “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâb-ı kirâmdan bâzıları: “Bizim aramızda müflis, parasını ve malını kaybeden kimsedir” dediler. Bunu üzerine Rasûlüllah (s.a.) buyurdu ki: “Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyâmet günü namaz, oruç ve zekât sevaplarıyla gelir. Fakat ona buna sövmüş, kimilerine zinâ iftirâsı yapmıştır. Bâzı kimselerin malını yiyip bâzılarının kanını dökmüştür. Kimilerini de darbetmiştir. Böyle birinin iyiliklerinin sevapları hak sâhiplerine verilince üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biter. Bu sefer hak sâhiplerinin günahları kendisine yükletilerek cehenneme atılır. İşte müflis budur.

Adâlet ve terâzi emrinden, insanlara rızâlarının olmadığı durum ve konumlarda zulm ve gadretmenin Allah’a karşı bir isyân ve sonuçta insanın kendi kendine yazık etmesi, anlaşılmaktadır. Allah Teâlâ’nın önümüze ticârî ilişkilerde ve beşerî münâsebetlerde terâziyi ya da hak ve adâlet ölçüsünü dengeli kullanma gereğini bir âhiret meselesi olarak koyması çok câlib-i dikkattir. Bu dünyâda gadr ve zulm ile başkalarının hakkını gasbedenin, hesap gününde çok ağır bedeller ödeyeceği hem Kur’an âyetlerinin, hem de Hz. Peygamber’in hadîslerinin sıklıkla vurguladığı konulardır.

Aslında dünyâ hayâtındaki sosyal münasebetlerin hepsi ticârete benzer. Nasıl ki insanlar ticârette alırken ve satarken kazanmak hırsıyla birtakım yanlışlara kapılıp hak ve adâlet terâzisini tam olarak kullanmakta zorlanırlarsa, aynı şekilde beşerî münâsebetlerde de çıkarlarına âid husûslarda kendilerini sürekli haklı görüp baskı kurarak karşısındakinin hukukunu görmezden gelmek gibi yanlışlar yapmaktadır.

İlk âyette hükmün ölçtüğünüz zaman ifâdesi ile kayıtlanması, eksik ölçmenin bir şey satma; yâni menfaat ilişkisi sırasında oluşundandır. Satın alma sırasında bunu belirtmeye ihtiyaç yoktur. Nitekim bir âyet-i kerîmede: “Yazıklar olsun ölçü ve tartıya hile karıştıranlara! Onlar insanlardan bir şey aldıklarında tastamam ölçerek alırlar. Satarken ise eksik ölçüp tartarlar. Onlar büyük bir günde hesap vermek için diriltileceklerini hiç mi akıllarına getirmezler? O öyle bir gündür ki insanlar, âlemlerin Rabbının katında dîvan duracaklardır.” el-Mutaffifîn, 83/1-6.

İnsanoğlunun en büyük zaafı, kendi nefsânî arzularına göre kural tanımadan yaşama temâyülüdür. Çünkü insanın temel içgüdüsünde na’linci keseri gibi sürekli kendine doğru yontan ciddî bir zaaf vardır. Allah Teâlâ beşerî münâsebetlerin en somut biçimde yaşandığı ticârî konularda vaz’ettiği temel esâslarla bütün sosyal ve insânî münâsebetleri düzenleyecek kurallar koymuştur. Nitekim bu konudaki âyetlerde şöyle buyrulur: “Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve doğru terâzi ile tartın. Bu hem daha iyidir, hem de sonucu bakımından daha güzeldir.” el-İsrâ, 17/35“Ölçü ve tartıyı adâletle yerine getirin.” Hûd, 11/85

Yüce dînimizin temel hedefi, insanların hem Allah ve insanlar ile, hem de diğer canlı-cansız varlıklar ve eşyâ ile ilişkisini “adl” üzere düzenlemektir. Kur’an’daki adl emriyle, her şeyi yerli yerine koymak, hak sâhibine hakkını vermek ve orta yolu izlemek kasdedilmektedir.(en-Nahl, 16/90) Temel vasfı kulluk olan insanın diğer varlıklara karşı belli esâslar çerçevesinde davranması ve insanlara ezâ verecek şeyleri ortadan kaldırması îmânın gereği sayılmaktadır.
İnsanların insanlar hakkında vereceği kıymet hükümleri önem arzettiğine göre insanların gönüllerini incitecek ve onların kendisi hakkında “kötü adam” değerlendirmesine sebep olacak davranışlardan sakınmak da son derece mühimdir. Her zaman olduğu gibi, ölümünün bir aya indiğini öğrenen bir insan hayatının bu safhasında insanlarla ilişkisini de elbette sağlıklı bir biçimde gözden geçirecektir. İslam’ın genel tarifi: “Yaradan’a kulluk ve yaratıklara şefkat ve dostluk” olduğuna göre hayatının son ayını yaşayan kişi de bu iki ana noktaya yoğunlaşmalıdır. İlahi hukuku ve insanların haklarını kâmil mânâda ifa ve icra etmelidir. İtibar, son nefese olduğuna göre, son nefesini imanla alıp verecek bir doygunluğa erişmeye çalışmalıdır. Çünkü: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.” buyrulmuştur. Prof. Dr. Hasan Kamil YILMAZ

Amel yarışı ve kulluk arayışında denge ve itidal çizgisi son derece önemlidir. Ne büsbütün seccadeye mıhlanmış bir baş, ne sürekli gözden akan yaş ve ne de bağrı taş olmak gerekir. Hepsinden iyicesi gönlü arıtmak ve bir gönle girmektir. Gönlü arıtmadan, tevbe ile günah kirlerinden arınmadan mutmain bir kalbe, leyyin bir ahlâka ermek ve Hakk ile vuslata varmak mümkün değildir.

Bir aylık ömrü kalmış, ölümün hızla kendisine yaklaştığını hisseden insan, herhalde evine gelecek konuklarına hazırlık yapan kimseden geri olmamalıdır. Kavuşacağı Rabbının isteklerini yerine getirmeye yoğunlaşmalı, O’na O’nun sevdiği şeylerle kavuşmaya; O’nun rızasını kazanarak ulaşmaya çalışmalıdır. Çünkü hedef rıza-i ilahidir. Rıza-i ilahiyi kazanmak ise önce O’ndan razı olmaktan sonra da O’nun rızasına kavuşmayı sağlayacak amel işlemekten geçer. Nitekim yukarıda geçen ölüm ve hayatın yaratılış gayesini belirten ayette: “Hanginizin daha iyi amel yapacağını sınamak için.” buyrulmaktaydı. Demek ki hayat, ölüm ve ölüm ötesi için “en güzel amel” yarışıdır. Bir yıl olsa da, bin yıl olsa da geriye bir ay kalsa da “en iyi amel yarışı” ve en güzel kulluk arayışı sürmelidir.

Allah iyi işler yapanları aziz kılar. İman etmekle birlikte insan olmanın gereği kusur işleyenleri, en güzel biçimde çalışamamış olanları tevbe etmeleri halinde bağışlar. Ölüm ve hayatın yaratılmasının en yararlı işlerle müsabaka imtihanının biricik gayesi, varlığın sahibini bilmek, O’na kulluk bilincine ermektir. Çünkü Kur’an’da insanın varlık sebebini anlatan ayette: “Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (ez-Zariyat, 51/56) buyrularak bu gerçek ifade edilmiştir. Hadis-i şerifte de: “Ben gizli bir hazine idim, tanınmak istedim ve bunun için mahlukatı yarattım.” (Keşfu’l-hafa, II,173 (2016) buyrulmuştur.

Gaflet ahiretle aramıza perde olmuş, kalp kasveti Allah’ın tehdidlerine rağmen bizi donuklaştırmış, günah ve isyan pası Allah’ın emirlerine karşı basiretimizi bağlamış, dünya düşüncesi bütün düşüncelerimize galebe çalmış görünüyor. Nitekim: “Allah’ı unuttuklarından dolayı, Allah da onlara nefislerini unutturdu.” (el-Haşr, 59/19) âyetini bir kısım müfessirler: “Nefislerini ele alıp onu hesaba çekmeyi unutturdu.” şeklinde açıklamışlardır.

İkinci tür muhasebe ise geçmişte yapılan işlerle ilgilidir. İnsanın yaptığı iş ve davranışları gözden geçirerek eksik ve kusurlarını tamamlaması, hata ve günahları varsa ondan tevbekâr olması demektir. Netice itibariyle Allah, kullarının işlerini yapmadan önce planlamalarını; yaptıktan sonra da yapılan işin nasıl bir şekil aldığını gözden geçirmelerini istemektedir. Kulun ameline nokta koyan ölümden başkası değildir. Öyleyse sağ olduğu sürece, muhasebenin iki türlüsü de müminin hayatına şekil vermelidir.

Birincisi yapacağımız işlerle, ikincisi yaptığımız işlerle ilgili muhasebedir. Yapacağımız işlerle ilgili muhasebe yararlıyı zararlıdan ayırmak için ayak kaymasına karşı tedbirli olmamızdır. Böylece bilinçli bir biçimde zararlıyı terkeder, yararlıyı tercihle yaparız. Bu tür bir muhasebe insanın önünü görerek ve sağlam yere basarak güvenle yürümesini sağlar. Otokontrol mekanizmasını randımanlı bir biçimde çalıştırır. İnsanın sürçme ve ayak kaymalarını önler. Planlı çalışma ve sistemli ilerlemeyi gerçekleştirir. Proje olmadan, finans bulunmadan imar ve inşa olamayacağı gibi, muhasebe olmadan yararlı işlerde daim olmak zor hatta imkânsızdır.

Bu yüzden: “Bir aylık ömrünüz kalsa ne yapardınız?” sorusuna muhatab olan kimse elbette hemen “hüsn-i hatime” kaygısına düşerek: “Acaba benim ölümüm Hakk’ın rızasına kavuşma mı, yoksa eli boş bir tükeniş mi?” diye düşünür. Bu tür bir düşüncenin tul-i emel dediğimiz dünya tutkusunu azaltmada müessir olduğu muhakkaktır. Böyle bir düşünce insanı muhasebeye hazırlar. er-Riayeisimli eserinde işlediği muhasebe kavramı sebebiyle “el-Muhasibi” lakabını alan Haris b. Esed muhasebeyi ikiye ayırmaktadır.

Bu ayetlerle insanlardan istenen ölüm ya da fani hayatta kalmak değil, bir hayattan ötekine geçerken ilerideki daha üstün hayata yükselmek için faydalı işler yapmak ve bu geçiş ortamını ebedi hayatın başlangıcı gibi algılamaktır. Fani hayatın “bütün lezzetlerini tarumar eden”, sevgilileri birbirinden ayıran, ocak yıkıp yürek yakan, evlatları yetim bırakan, servetleri hâk ile yeksan eden ölüm, Allah için çalışmış, iman ve itminan ile dolu gönüller için Hakk’ın rızasına kavuşmanın mutlu sonudur.

Kur’an ayetleri ve hadislerde dünya hayatının geçiciliği, çekiciliği üzerinde sıkça durulmuş ve insanların dikkatlleri ölüm ötesi ebedi hayata çekilmek istenmiştir. Nitekim bir ayette şöyle buyurulur: “Bilin ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir öğünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı yağmurun bitirdiği ve ziraatçıların da hoşuna giden bir bitki gibi, önce yeşerir, sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün. Sonra da çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır.Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimden başka bir şey değildir.” (el-Hadid, 57/20) Bir başka ayette: “Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Ahiret yurduna gelince işte asıl hayat odur.” (el-Ankebut, 29/64) buyrulmaktadır.

Ölümü nazar-ı itibara alıp onunla son bulacak bir hayatın kıymetini ölçüp tartmak akıllıca bir hareket olmakla birlikte yeterli değildir. Çünkü ölüm sonrasını düşünmeyenler için, sadece ölümü düşünmek kaygı verici bir olaydır. Hatta ümitsizlik kaynağıdır. Ölüm kaygısı taşıyanların bir kısmı, “nasıl olsa bir daha dünyaya gelmeyecekleri” düşüncesiyle hiç ölümü ve ölüm ötesini düşünmeden dünyadan kâm almaya kalkarlar. Bir kısmı da ölüm rahatlığına ermek sevdasına kapılırlar. İkisi de güzel değil. Doğrusu ölüm ve hayatın ikisinin de imtihan gayeli olduğunu bilip ebedi hayat için hazırlanmaktır.

“Hafıza-i beşer nisyan ile ma’luldür.” demişler. İnsan unutmaya meyyal bir varlıktır. Bu yüzden her zaman bir hatırlatıcıya ve uyarıcıya ihtiyaç duyar. Kainattaki değişmeler, mevsimlerin peşpeşe gelmesi; özellikle sonbahar ve kış mevsimleri ölümü, bahar mevsimi ise öldükten sonra dirilmeyi çağrıştıran ve insan hafızasında uyarılmalar sağlayan fırsatlar ve demlerdir. Hele hergün karşılaştığımız ölüm ve cenaze olayları, bizlere nebevi bir ifade ile “ölümün ne güzel bir öğütçü ve nasihatçı” olduğunu haykırmaktadır.
https://youtube.com/watch?v=dIWitxfoYSk

Hayat ölüm için, ölüm de hayat için son derece anlamlıdır. Hayatı olmayan bir ölüm nasıl hiçlik ve yokluk demekse; ölümü olmayan bir hayat da öyledir. Eşya zıtlarıyla kaim olduğu için gecenin varlığı gündüzü, akın varlığı karayı, ölümün varlığı da hayatı anlamlı kılar. Allah Teâlâ, Mülk Suresinde: “Sizin hanginizin daha iyi amel yaptığını sınamak için ölümü de, hayatı da yaratan Allah’tır.” buyurulmaktadır. Ayetten anlaşıldığına göre hayat ve ölüm imtihan amaçlıdır. Hayat olmasa ölümün; ölüm olmasa hayatın imtihan gayesi tahakkuk etmezdi.

Mevlana dünya hayatını şu şekilde değerlendirir: “Bu dünya hayatı, rüyada define bulmaya benzer. Sabah kalkınca ne define kalır ne de başka şey. Ölümle daldığı uykudan uyanmış bulunan insanoğlu da hakikat ile rüyayı birbirinden ayırır ama nafile! Elde bir şey kalmamıştır.” Ölüm, rüyadan uyanmaktır. Rüya ile hayat arasındaki fark, hayat ile ahiret arasındaki farka benzer. İnsan uyandıktan sonra tümüyle kendine gelecektir. Dünyanın değersiz fakat göz alıcı, aldatıcı ve oyalayıcı değerleriyle sarhoş olan münkirler, öldükleri zaman (uyandıklarında) hakikati teslim edecekler. Fakat vakit geç olacak. “Eyvah! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı?” diyecekler. Bunun cevabını kendileri verecekler: “Rahman’ın vaat ettiği bu olsa gerek; demek ki gönderilen elçiler doğru söylemişler.” (Yasin, 36/52).

“Eyvah bize! Bizi uyuduğumuz yerden kim diriltti? Bu Rahman’ın vaad ettiğidir. Demek ki peygamberler doğru söylemişler.”
Derler ki:
Ölüm olmasaydı bu dünya hayatının bir anlamı olmazdı. Ölümdür ki, insanı, bu dünyanın çekilmez, katlanılmaz durumlarına karşı kavi ve sabırlı kılar. Tabi burada ölüme bakışımızın, yeni bir hayatın, sonsuz bir hayatın başlangıcı, giriş kapısı yani “besmelesi” olduğunu unutmamak gerekir. Hayatı, bu dünya hayatından ibaret sayanlar için ölüm, tam anlamıyla bir şoktur. İşin gelip odaklandığı yer iman sorunudur. Ahirete, hesap vermeye, cennet ve cehenneme… inanıp inanmama, iki dünya saadetinin temel anahtarıdır. Bu açıdan ölüp gidenler yok olmamışlardır. Bu dünyadan “terhis olarak”, büyük mahkeme için beklemededirler. Yahya Kemal’e İstanbul’un nüfusu sorulduğunda, “elli milyon” diye cevap veriyor. Bu cevabı abartılı görenlere şöyle diyor: “Ne yapalım, biz ölülerle dirilerimizi ayrı düşünmüyoruz.” Zaten ölülerle diriler arasındaki mesafe, bir solukluk mesafeden daha çok değildir.

Kur’an, hayatı ölümle iç içe sokmuştur. Hayatın bir rüknü yaşamaksa, diğer rüknü ölmektir. Dikkatler ve nazarlar bu hakikatten ne kadar etkilenirse, hayatın rengi ve keyfiyeti de o kadar artar. Kur’an’da ölüm ve ölümün türevleri olabilecek (mevt, vefat…) kelimeler yüz doksan yerde geçmektedir. Bu bağlamda imâte, yok etme, ortadan kaldırma değil, kâmil anlamda daha iyi olma, tekemmül etme demektir: Yani yeni bir doğuş ve yeniden diriliş.

Bir yolculuk misalidir dünya hayatı. Öyle ki, ana rahmine düşmekle somutlaşan, ölümle boyut değiştirerek ebedileşen bir yolculuk. Hayatın yolculuk boyutu bu dünyadaki zamansal ve mekânsal kısmı ile sınırlıdır. Sınırlı olan bu zamansal ve mekânsal yolculuk boyunca gördüklerimizin işaret ettiği yer, ebediyet ve saadet yurdudur. Ebediyet ve saadetin teminini bu dünya hayatında aramak, bunun için çaba sarf etmek, tabir caizse yatırım yapmak hem akıl kârı değil hem de akıbeti iflas olan beyhude bir uğraştır.
Kendisinin de bir gün ölüme muhatap olacağını bilmeyen yoktur. Bu ayan beyan gerçeğe rağmen,  hem hayatın hem de iradenin işleyişinde ölümün hesaba dâhil edilmediğini söyleyebiliriz. Sonsuz bir yaşamın tedariki yapılıyor gibi üretim ve tüketim yapılarak, bir fasit daire içine hapsolunmaktadır. Yatırımlar bu anlayışla yapılmakta ve ölüm hayattan güya uzaklaştırılmaktadır. Böylece inşa olunan hayatlarda, bilinci, tefekkürü ve farkında olmayı yok eden bir akışla beraber yol alınmaktadır.

Ölüm, hayata hayat katmak için aralanmış kapıdır. Ölüm, büyük bir hızla dönen hayat çarkının, sonsuzluğa açılan son kapısıdır. Şu ihtiyar dünyamızın her gününde, üç yüz binden daha fazla insan ölmekte ve terk-i diyar etmektedir. Bu, saniye bazında dört kişiden daha fazla bir sayıya tekabül etmektedir. Bu çarkın içine hayvanat ve nebatat âlemindeki ölümleri de dâhil ettiğimiz zaman ortaya korkunç rakamlar çıkmaktadır.

Ölüm, hayat içinde bir gerçeklik olarak, varlığına sürekli tanıklık ettiğimiz bir olgudur. Ölüm gerçekliği, bütün somut gerçekliklerden daha somut ve bütün hakiki olgulardan daha hakikidir. Her ölüm, hayatın akışkanlığı içinde oluşan parıltıların en göz alıcı, en çok dikkat toplayanıdır. Her ölüm, zihinlerimizi ve gündelik hayatımızı etkileyen kuvvetli birer mesaj durumundadır.
Aslında hayat içinde iken bu uykudan uyanmak tasavvuftaki ölmeden ölmek halini getirecektir. İslam dininin istediği de tam olarak budur. İnsan, hayat ve ölüm arasında geçirdiği bu kısacık zaman diliminde neyi neden yaşadığının idrakine ulaştığı ölçüde öte tarafta karşılaşacağı soruları bilecek cevabını veremeyeceği soruların üstünü bu dünyada çizecektir. Bu dünya hayatının debdebesi içinde oyalanıp duran insanın idrak düzeyine ulaşarak yaşaması kamil insana doğru çıkılacak yolculuğun da ilk adımı olacaktır.

Ölüm ile burun buruna ve her an kopabilecek ince bir sicimdir. Ne zaman ve nerede kopacağını bilmediği fakat hayat debdebesi içinde hep unutmaya çalıştığı ölüm, insan için kaçmaya çalışılan bir olgu olmaktan öteye gidememektedir. Bu anlamda insan uyku halinde yaşamayı sürdürmektedir. Oysa bu incecik sicim kopmadan önce ölüm idrakini geliştirebilen insan için hayat farklı hal almaya başlayacaktır.

Hayat mecrası uyku dışında insan için yapıp ettiği her şeydir. Nasıl yaşanıyorsa öyle ölüm öyle gelecektir. Ölüm anındaki insan selamünaleyküm ile karşılanacak ya da sırtına vurularak   canı alacaklardır. İşte hayat alanı ölüm denen sonun başlangıcının yapımcısıdır. Nasıl kurgulanıp oynandı ise hayat perdesi de öyle kapanacaktır.

Ölüm halinde bedenen tüm fonksiyonlarını yitiren vücut uyku sırasında bu fonksiyonlarını asgariye indirir. Beden ve ruh bağlantısının minimuma indiği uyku hali insan için çözülmesi imkansız bir haldir.  Tıpkı bilmediği ölüm gibi. İnsan ölüm ve hayat döngüsündeki hayat, insanın kendi amelleri ile kurguladığı, yönettiği ve oynadığı bir oyundur. Bu oyuna ara verme dinlenme süreci olan uyku ölüm ile sonlanacaktır.

Ölüm ise son değil bu anlamda insan için gerçek hayat başlangıcıdır. Yaşadığımız bu hayat ise Kur’an-ı Kerim’de süreli bir oyun ve eğlence alanı olarak tanımlanır. Ölüm sonrası insan dünyada ne kadar kaldın sorusuna bir gün ya da daha az diye cevap verirken bize dünyada çok uzun gelen hayat koşusunun ne kadar kısa olduğunu anlatır.

İnsan için ürkütücü olan ölüm hali kısmen uykuda yaşanmaktadır. Çünkü ayetlerde anlatıldığı üzere Allah uyku halinde insanın ruhunu aldığını, hayat süresi olanınkini tekrar verdiğini hayat süresi kalmayanınkini ise alıkoyduğunu anlatır. Şu halde uyku, ölüm provasıdır. Her gece uykuya dalan insan ürkütücü olsa da bir daha uyanıp uyanamayacağı bilincini her an taşımalıdır. Ölüm, insan için hayat mecrasının son bulması demek değildir. Dünyada yaşanılan hayat öte alemde insan için hazırlanan hayat şeklini belirleyecektir.

Bu hayat imtihanlarını geçeceğini ve yeni imtihanların geleceğini bilen insan içinse kılavuz Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberimizin önderliği olacaktır. Hz. Peygamberimiz Muhammet (S.A.V) ait olduğu düşünülen ünlü sözü insanların bir uykuda olduğunu ancak ölünce uyanacaklarını anlatılır. Bu çok anlamlı söz Kur’an-ı Kerim’in dünya hayatı tanımlamaları ile birebir örtüşmektedir. İnsan için yaşamsal öneme sahip olan uyku, Zümer suresindeki ayetlerde ruhun alınarak tekrar bedene girmesi verilmesi şeklinde anlatılır.
insanın iki yolu vardır; hayat ölüm… İnsanoğlu bir varmış; bir yokmuş! Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim de bu dünyanın gelip geçici, asıl hayatın ise ahiret hayatı olduğu sık sık vurgulanmıştır. Bu, insan için idrak meselesi gibi görünmektedir. İmtihanlar silsilesi içinde yaşayan insan, bunu idrak ettiği ölçüde yaşadığı zorlukları bertaraf edecektir. İnsan için zamanın akıp gitmesi elbet bir yere varacağı anlamına gelmelidir. Böylece sağlamlaşan ahiret inancına göre insan daha mutedil ve bir gün uyanacağını bildiği bir hayat yaşamaya başlar.
“Bu dünya hayatı bir oyalanma ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurduna gelince; işte asıl hayat odur. Keşke bilselerdi!” (Ankebût 64)

بسم الله الرحمن الرحيم

Allah Tealâ, Kur’an-ı Kerim’de bu dünyanın imtihan için yaratıldığını ifade ederken “O ki, ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk 2) buyurur. Ayet-i kerimede önce ölümü, sonra hayatı yarattığını zikretmiş olması üzerine düşünülmelidir. Âlimlerimiz, burada kastedilen hayatın ölümden sonraki hayat olduğunu söyler. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de kelimeler arası sıralamaların dahi hikmeti vardır. Dolayısıyla zikredilen hayat, ölümden sonra gelmesi sebebiyle ahiret hayatıdır. Açık değil mi? Demek ki ölümle hayat bitmiyor, asıl bundan sonra başlıyor. Ama o hayatın nasıl yaşanacağını buradaki kısa hayat belirliyor. Yine Mukaddes Kitabımız’a kulak verelim:
İnsan, tabiatı gereği yaşadığı hayatta nimetlerin sürekliliğini ister. Biriktirdiği malların, elde ettiği kariyerin, başkaları nezdindeki saygınlığının devamını diler. Ağzının tadı da hiç bozulmasın diye varını yoğunu sarf eder. Bunları talep etmek bir dereceye kadar normaldir. Fakat bu devamlılığı nerede istediğine dikkat etmeli; bu fena yurdunda hiçbir şeyin kalıcı olmadığını anlamalı, devamı için cennet yurduna niyet kurmalı ve elbette bunun için çalışmalıdır.
Ölümü sıkça hatırlayıp, hayatı ölüm terazisinde tartıp iman ve amele sarılmak lazım. Efendimiz s.a.v. “Lezzetleri yok eden ölümü çok hatırlayın.” buyururken kalbimize ve yapıp ettiklerimize çeki düzen vermemizi öğütlüyor bize.
Ölümün yıkıma dönüşmemesi için ilâhî sese kulak vermek lazım: “İman edip sâlih ameller işleyenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç, her insan hüsrandadır.” (Asr 2-3)
Ne acayip, yakasını dünyaya kaptıran insan, büyük hakikati hecelemek yerine çözümü ölümden kaçmakta, kabristanları gözden ırak tutmakta arıyor. “Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde bile bulunsanız, ölüm size erişecek.” (Nisa 78) buyurur Allah Tealâ. Bu hakikatten uzak yaşayan her insan ölümden kaçamayacağını ancak yaşlılığın ya da akıbeti belli bir hastalığın çaresizliğinde idrak ediyor. Oysa daha birkaç nesil öncesine kadar ölüm, Âlemlerin Rabbi’ne kavuşmaya götüren bir basamak olarak bilinirdi. Adı vefattı ve ebedi dirilişin en büyük adımıydı. Ölüm ümit ve endişe arası bir dengede daima hatırlanır, hatırlatılırdı. İster sıradan bir kul ister padişah olsun, gaflete düştüklerinde ölüm tefekkürüyle uyanırlar ya da uyarılırlardı.
Benim sermayem ömrümdür. Ömrüm bitince param da biter ve artık kâr kazanç sona erer. Fakat bu başlayan gün, yeni bir gündür. Allah Tealâ bugün de bana müsaade ederek ikramda bulundu. Eğer öldürseydi, elbette bir günlüğüne de olsa geri gönderilip burada sâlih ameller, çeşitli hayırlar yapmayı dilerdim. Şimdi, bu sabah şöyle kabul et: Ey nefsim, öldürüldün ve bugünlüğüne geri döndürüldün. Bugün günah ve isyana asla yaklaşma! Sakın bugünün bir anını bile boşa geçirme!”
Yaşadığımız çağda ölüm ısrarla unutulmaya ve unutturulmaya çalışılan bir fobiye, yani bir korkuya dönüşmüş durumda. Oysa sonsuz hayata, asıl vatana bir eşik. Unutulması değil hatırlanması gereken, korkulması değil hazırlanılması gereken en büyük olay. Eskiden büyüklerimiz “ölümü hatırlamak ömrü uzatır” derlerdi. Ecdadımız fâniliği unutmamak için kabirleri mahalle içlerine, cami hazîrelerine koymuşlar ki hiç kimse akıbetini unutmasın. Övünüp dururken, nice hayaller kurarken kendisinden önce övünenleri, hayal kuranları görerek ibret alsın. Şimdi ise ölüm bir tabu. Kabristanlar şehir dışında, gözlerden ırak. Eskiden kabir üzerine dikilen taşlar, sonsuz hayata dair okumanın “hece taşı” olarak görülürdü.
Belki şuradan başlamak lazım: Gördüğümüz görmediğimiz her ne varsa, en ufak böcekten gezegenlere kadar madem ki hepsinin büyük sistem içinde bir yeri, bir görevi var, insan kesinlikle sebepsiz, hikmetsiz yaratılmış olamaz. Sonra dönüp “Kitap”a bakmak lazım: “Sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn 115) Demek ki bir döngünün içindeyiz. O’ndan geldik, yine O’na gideceğiz. Demek ki doğum bir “geliş” ölüm ise “dönüş.”
Bunlara “büyük sorular” deniliyor. Bugünkü haz ve eğlence kültürüne rağmen, aklı oyalacak bin bir oyuncağa rağmen bu sorular her insan tekinin aklını kurcalar durur. Soruları çoğaltmak, detaylandırmak mümkün elbette. Mesela daha doğarken nasıl bir aileye misafir olacağını bilmezken, bir de hiç tanımadığı görmediği, seçimi kendisine ait olmayan insanların arasına gönderilir. Neden? Erkek mi kız mı, sarışın mı esmer mi, zayıf mı dolgun mu? Bütün bunlardan habersizce ve hiçbir dahli olmadan dünyaya geliverir. Bütün bu seçimsizliği nasıl yorumlamak gerekir? Milyarlarca insanın uğradığı bu yeryüzü gemisi, her nesilde aldığı yolcuları başkalarıyla değiştiriyor. Her gelen, miras yoluyla aldığını sonra gelenlere yine miras olarak bırakıp gidiyor. Hiç kimse hiçbir şeyin asıl ve ebedi sahibi olma hakkını elinde bulunduramıyor. Görünen o ki herkes bir yolcu ve bu yolculukta herkesin gideceği bir yer var. Gelenlerin nereden ve niçin geldiğini, gidenlerin ise nereye ve nasıl gideceğini bilmek ve önemsememek mümkün mü? Bu akışa aklı ve kalbi teskin eden bir cevap verilmezse, insanın bir anlamsızlık kayalığına çarpıp batıvermesi işten bile değil.
Her insanın dünyada anlam vermekle yükümlü olduğu bir hayatı vardır. Yaşamı boyunca olaylara, özellikle de var oluşunun sebebine ve mahiyetine vermesi gereken bir anlam… Kısıtlı bir zamana sığdırılmış bir hayat sürüp ölecektir. Hem de habersizce ve ansızın. Madem kendisine yaşamak takdir edilmiştir, o halde niçin ölür? Yahut ölecekse niçin yaşar? Neden ömrü kısadır ve kontrolü elinde değildir?

Comments are closed.