logo

Söylenen ile anlaşılan her zaman aynı değildir.

Bütün bu gerçekleri görünce hatırlamamız gereken tek şey, çocukları korumaya devam etmenin önemidir. Asla bir çocuğu, minyatür bir yetişkin yerine koymayın. Bir çocuk, pozitif duygulara açtır ve koşulsuz sevgi, sözler ve bağlantılara muhtaçtır. Bir çocuk, diğer yetişkinlerin ona neden kötü davrandığını anlayabilecek kapasitede bir yetişkin değildir. Kendilerini savunmaya da güçleri yetmez. Bu yıllarda yaşananlar ömrümüzün sonuna dek hayatımıza işler. Bunu asla unutmayın. Küçüklere daima iyi bakın ve eğer zor bir çocukluk geçirdiyseniz, mutluluğun hiç kimse için ulaşılmaz olmadığını, bu zor durumları kabullenip aşmak ve yeni bir hayat yaratmak gerektiğini unutmayın.
Kendilerine ve çevrelerindeki her şeye olan güvenlerini yitirebilirler. Arkadaşlık ve ilişkilerini sürdürmekte zorlanabilirler. Şefkat istedikleri hâlde aldatılma ya da incitilme korkusu olmaksızın sevgi ve şefkati kabul edemezler. Bunlar her gün mücadele edilmesi gereken belli bir tür anksiyete, hipersensivite ve duygusal kırılganlık gösteren profillerdir. Bu durumlarda mutluluk pahalıdır. Peki, bununla nasıl baş edebiliriz? Elbette emek, irade ve sosyal destekle. 

Yüksek stres seviyeleri, en derin yapılarımızın çoğunu değiştirip şekillendirebilir ve bütün bunlar bizi daha kırılgan insanlar yapar. Yetişkinlikte depresyondan muzdarip olmaya daha meyilli kişiler yapar. Peki bu, çocukluk döneminde travma yaşamış herkesin depresyon yaşayacağı anlamına mı geliyor? Cevap, hayır. Her birimiz, travmatik geçmişimizle belli bir şekilde yüzleşeceğiz. Belki bazı kişiler için bu geçmiş olaylar, her gün mücadele ederek aşmaları gereken bir şoktur. Hayatın onlara yeni bir fırsat ve tekrar mutlu olmaları için şans vermesi için benimsemek, kabul etmek ve yüzleşmek durumunda oldukları bir şeydir bu. Ama başkaları için bu biyolojik ve duygusal eğilimler yine de çok ağır bir yük. Mesele yalnızca gitmek bilmeyen bir hatırayla başa çıkmaktan ibaret değildir. Bu durum, dünya ile ilişki kurma şekillerini de etkileyebilir.

Çocukluk döneminde şefkat eksikliği, depresyonun en büyük nedenlerinden biri. Bazen çocukluk döneminde taciz ya da kötü muamele gibi talihsiz uç durumlarla karşılaşmak gerekmez. Aile kökü olmadan ya da çocuklarıyla bu mühim bağı nasıl güçlendireceklerini bilmeyen anne babalarla büyümüş çocuklar, çoğu zaman birçok eksik ve kusurla yetişkinlik dönemine ulaşırlar.

Sağlıklı, mutlu ve bütün bir çocukluk geçiren bir çocuk, sevildiğini bilerek büyür ve her adımda, her karar ve başarısızlıkta, ailesinin koşulsuz desteğini alacağını bilir. Öz güvenlerinin gelişimi, çocukların gördüğü şefkatle el ele yürür. Şefkat gören çocuk, kendine dair pozitif bir konsepte sahip olur çünkü şu ana kadar keşfettikleri bunlardır. Ama bunun yerine boşluk, alay ve azar keşfettiyse çocuk, sadece öz güven eksikliği değil güceniklik ve hatta kimseye güvenememe gibi olumsuz duygularla büyüyecektir. Ona destek olması ve koşulsuz sevgi sunması gerekenler sırtını dönüp kötü bir tutumla davranmışsa, başka bir kişiyle sağlıklı bir ilişkiye ulaşmaları güçtür. Güven eksikliği yaşar ve korku duyarlar.

Bu bir gerçektir. Çocuklar olarak, henüz kendini savunmayı bilmeyen veya kötülüklerin ve trajedilerin varlığını anlayamayan insanlar olarak, bunu beraberindeki tüm güçlük ve ağırlıkla birlikte sindirmemiz gerekir. Psikiyatrlar bu durumları ‘prematür stres’ şeklinde adlandırıyor. Bunlar, gelişim ve olgunlaşma sürecimizi büyük ölçüde değiştirecek fiziksel ya da duygusal travmaların yol açtığı olaylar. Aldığımız yaraların izi beynimizde kalacaktır. O yoğun stres ve acı, bizde büyük bir iz bırakır ve yetişkinlik dönemine ulaştığımızda bir tür depresyon geliştirme riskimizi yükseltir.

Hiçbir dönem, çocukluk kadar yoğun, muhteşem ve hassas değildir. O ilk tecrübeler, yalnızca hayatımızın büyük bölümünde iz bırakmakla kalmaz, hayata bakışımızı da şekillendirir. Bize rehberlik eden, bizimle ilgilenen bakıcı ve ebeveynlerimiz, güvenlik ve bağımsızlık kazanarak büyüyebilmemiz için gelişimimizin temel sütunlarını sağlarlar. Ama bir şeyler ters giderse, mesela şiddet ya da talihsiz durumlar ortaya çıkar ve çocukluğumuzun izlediği yolu yarıda keserse, bunun izi sonsuza dek kalacaktır.
Geçmişte çocukluk çağı travmaları olan birisi, söylediği veya yaptığı her şeyin diğer insanları rahatsız ettiğini hisseder. Bu yüzden çok özür diler. Hiç gerek yokken bile af diler. Konuşurken, kendini ifade etme hakkına sahip olmadığı gibi bir düşünceyle özür diler. Ve bir yere girerken ya da çıkarken özür diler. Bu eylemlerde, kısıtlayıcı bir çocukluğun, belki de aşağılayıcı bir çocuğun işaretini görebiliriz ve çok az sevgi gösterebiliriz. Böyle insanlar, kendilerine dikkat çeken herhangi bir şey için özür dilemeli gibi hissediyorlar. Bu, çocukluk çağı travmalarının en yaygın etkilerinden biridir.

Travmatik çocukluklar, son derece çatışmacı bir ailede gelişmeye eğilimlidir. Anlaşmazlıkların ve saldırganlığın norm olduğu bir ortam. Herhangi bir kelime ya da herhangi bir eylem bir dizi problemi çözebilir. Bu nedenle, bir çocuk korku içinde ve bazen çatışma takıntısı ile büyüyecektir. Çatışmadan korkanlar, ondan kaçmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Bir anlaşmazlıktan kaçınmak için kendi mahkumiyetlerini görmezden bile gelebilirler. Ancak, çatışmayı sevenler, her şeyi bir soruna dönüştürüyor. Deneyimledikleri ve çocuk olarak öğrendikleri davranışlara bağlılar. Genellikle çocukluk çağı travmalarını bilinçli bir şekilde ele almadan çözemeyiz. Bunların üzerinde çalışmalıyız, böylece onlar bizim kişiliğimizi istila etmeye ve hayatımızı cehenneme çevirmeye son verebilirler.

Her zaman çocukluğumuzdan kalan bir şey vardır. Fakat yetişkin olduktan sonra, çocukluk çağı travmalarını bize zarar vermeyecek şekilde yönetme ve yorumlama konumunda oluruz.

Çocukluk çağı travmalarının üstesinden gelemeyen kişiler de sıklıkla kendilerine değer vermede sorunlar yaşamaktadır. Ya başkalarından kendilerini daha aşağı ya da çok daha üstün hissederler. Ancak, ikincisi sadece bir cephedir; kendilerinde sahip oldukları zayıf görüşün telafi edilmesi için bir mekanizma. Bu yüzden övgüleri reddetmeleri normaldir. Asla yeterince iyi olmadıklarına inanırlar. Böylece birisi bazı alanlarda çok iyi olduklarını söylediğinde rahatsız olurlar. Kişinin ya yalan söylediğini ya da alay ettiğini düşünürler. Kendilerine karşı sadece nefret duyan bu kişiler başkalarının onlara dair iyi bir fikre sahip olmasını anlayamazlar.
Çocukluk çağı travmalarının üstesinden gelmeyen insanlar genellikle çok fazla öfke arz etmektedir. Bu, mutlaka şiddetli insanlar değildir. Çok toleranslı olmadıkları ve agresif reaksiyonlara maruz kaldıkları görülüyor. Mesele şu ki, her ne kadar olmasalar bile, her zaman patlamak üzereler. Onların öfkesi de nesnelerle ya da ses tonlarıyla ilgilenme biçiminde fark edilir. Hareketlerinde ve konuşma tarzlarında gerginlik görebilirsiniz. Diğer bir deyişle, fiziksel olarak saldırgan olmasalar bile, öfkeli bir havaları vardır.

Kısıtlama, çocukluk travmasıyla ilgili bir özellik. Kısıtlama, dünyada bir etki yaratmakta zorluk çekmekle ilgilidir. Kendi hayatınıza bile. Bu, gerçekten ne düşündüklerini ya da gerçekten istediklerini yapma konusunda isteksiz olan kişiler için geçerlidir. Ya bir şey yapmaktan veya söylemekten korkarlar ya da ne yapacaklarını veya söyleyeceklerini bilmiyorlardır. Çocukluk çağı travmaları, bir kişinin belirli durumlarda kendileri için ayağa kalkamayacağını hissettirir. Bu genellikle bir çeşit izolasyona yol açar. Diğer insanlarla ilgili bir korku ile birleştiğinde, diğerleriyle ilişkilerde aşırı bir zorluk.

Bazı insanlar doğal olarak içe kapanırlar ve bu nedenle sosyal durumlarda çok rahat hissetmezler. Ancak, ne düşündükleri ya da hissettikleri yüksek sesle söyleme problemleri yoktur. Ne yaptıklarını, söylediklerini ve düşündüklerini kontrol edebilirler. Öte yandan, hayatlarında çocukluk travmasının üstesinden gelemeyen ve fark edilmeden, dikkat çekmeden yaşamaya çalışan insanlar da vardır.

Çocukluk yaşamın çok önemli bir aşamasıdır. O yıllarda gerçekleşen fiziksel ve psikolojik şeyler, beyninizde uzun süreli izler bırakır. Çocukluk çağı travmaları, bir insanın kişiliğine tamamen nüfuz etmesinin nedeni, tüm yaşamı boyunca onu etkilemesidir. Ancak bu, en azından belirli bir dereceye kadar üstesinden gelemeyeceğimiz anlamına gelmez. Birisinin zor bir çocukluğa sahip olması, tam ve tatmin edici bir yaşam sürecekleri anlamına gelmez. Ama genellikle bir çeşit tedavi gerektirir. Üstesinden gelinemeyen çocukluk çağı travmalarının varlığını gösteren belirli özellikler vardır. Zor bir çocukluk yaşadıysanız, hayatınızda bu özelliklerden herhangi birinin olup olmadığını kontrol etmeye değer. Kendiniz için bir şeyler yapmanın zamanının geldiğini görmenize yardımcı olacak iyi işaretlerdir.

Diğer benzer çalışmalar, bazı konuların sosyal medya trolleri için özellikle çekici olduğunu ortaya koymuştur. Çoğu zaman insanların yazılarını bile okumazlar ya da sadece onlara göz gezdirirler ve amaçlarına uyacak şekilde yeniden yorumlarlar. Trolleri nasıl durdurulacağına dair bir çalışma yok, ancak saldırılarını görmezden gelmek onlara daha fazla güç vermekten kaçınmanın en iyi yolu gibi görünüyor.

Bir insanın her iki özelliği de varsa, bu onun mutlaka trol olacağı anlamına gelmez. Kesin olarak bildiğimiz şey, sosyal medya trollerinin zehirli olduğu. Başkalarını zehirlemek zorundalar ve kendilerini anonimlikle koruyorlar.

Hem duygusal empati hem de bilişsel empati bilişsel süreçlerdir. Bununla birlikte, aralarında önemli farklılıklar vardır ve bunlar beynin farklı bölümlerinin aktivasyonunu içerir. BES (Temel Empati Ölçeği) gibi her bir özel empati türünü ölçen psikometrik testlerimiz bulunmaktadır. Bu testler bir deneğin empati tipini ve seviyesini değerlendirir. Duygusal empati ayrıca iki kategoriye ayrılır:

  • Paralel: Başka birinin nasıl hissettiğini bilme ve aynı duyguları deneyimleme.
  • Reaktif: Yukarıdaki yeteneklere ek olarak, reaktif empati sahibi insanlar, doğrudan etkilenmiş gibi duygulara tepki verebilirler.

Her iki empati türü de beynin duygusal merkezi olan amigdalayı etkiler. Bu tür bir empatiyi “sıcak” bir empati olarak düşünebilirsiniz. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, sosyal medya trolleri bu tür empatiden tamamen yoksundur. Ayrıca daha az yaygın olan ve iyi bilinen bir başka “soğuk” empati türü de vardır. Buna bilişsel empati denir ve sosyal medya trolleri yüksek seviyelere sahiptir. Bilişsel empati (bazen “perspektif alma” olarak da adlandırılır) başka bir kişinin duygusal bir bileşen olmadan ne hissettiğini bilme yeteneğidir.

Başka bir deyişle, yüksek bilişsel empati sahibi insanlar başkasının acısını çekebilir, ancak bunu hissetmezler. Aslında, bu tür empati sayesinde, sosyal medya trolleri kurbanlarının duygusal acılarını tahmin edebiliyor ve tanıyabiliyor. Sahip oldukları bilgiyi mümkün olan en fazla hasara yol açmak için kullanırlar. Bilişsel empati beynin iki bölgesini etkiler: prefrontal korteks ve posterior parietal korteks. İkisi de muhakeme ve karar alma sürecine dahil oluyor.

Bu kişilik bozukluğunun kökeni belli değildir. Bireyin çocukken ne kadar şefkat aldığına bağlı olarak tezahür edebilecek veya etmeyecek genetik bir bileşen var gibi görünmektedir. Uzmanlar ayrıca, ana nedeninin, malformasyon, hastalık veya beyin hasarı nedeniyle frontal lob hasarı olabileceği hipotezini de göz önüne alır.

Psikolog Dr. Robert Hare otuz yılı aşkın bir süredir psikopatiyi araştırmaktadır. Bu bozukluğu olan kişilerin birkaç ortak özelliği olduğu sonucuna varmıştır. Psikopatlar kolayca sıkılır, sürekli uyarılmaya ihtiyaçları vardır ve uzun vadeli hedefler koyamazlar. Manipülatiflerdir ve diğer insanlar üzerinde güçleri ve kontrolleri varmış gibi hissetmeleri gerekir. Psikopatların da birçok narsist özelliği var. Ayrıca ciddi dürtü kontrolü sorunları var ve öfkeyle tepki gösteriyorlar. Bu bozukluğu olan bireylerin sosyal ve ahlaki normları ile ilgili sorunları vardır. Bununla birlikte, genellikle yüzeysel olarak çekici ve uyumlu görünüyorlar.

Psikopatlar kendilerini bir şey zannederler. Başkalarına acı vermek, onlara zevk verir. Bu bozukluk erkekleri ve kadınları etkiler, ancak erkeklerde istatistiksel olarak daha yaygındır. Ayrıca psikopatların empati eksikliği var gibi gözükür, ama durum tam olarak böyle değildir. Neden görelim.

Psikopati: Bu özellik bize sosyal medya trolleri hakkında ne anlatıyor? Psikopati, antisosyal bir kişilik bozukluğudur. Bugünlerde klinik dünyada çok yaygın bir terim değildir. Sosyopati daha çok kullanılıyor.

Bu kişilik bozukluğunun kökeni belli değildir. Bireyin çocukken ne kadar şefkat aldığına bağlı olarak tezahür edebilecek veya etmeyecek genetik bir bileşen var gibi görünmektedir. Uzmanlar ayrıca, ana nedeninin, malformasyon, hastalık veya beyin hasarı nedeniyle frontal lob hasarı olabileceği hipotezini de göz önüne alır. Birinin sosyal medyada başkalarına saldırmasına neden olan şey nedir? Neden bazı insanlar diğerlerine zarar veriyor? İnternet, olumsuz ve kötü niyetli insanlar için nasıl mükemmel bir platform haline gelir? Yorumlarının agresif ve potansiyel olarak saldırgan olduğunu bilen insanlar var, ancak onları yine de eğlenceli buldukları için yazıyorlar. Avustralya Federasyon Üniversitesi Sağlık ve Yaşam Bilimleri Fakültesinden bir araştırma ekibi, bu tür İnternet kullanıcılarının kişilik özelliklerini analiz etmek için bir çalışma yaptı. Bugünlerde onları sosyal medya trolleri olarak tanıyoruz.

Bu şekilde hareket eden kadın ve erkeklerde belirli özellikleri ve sosyal becerileri aradılar. Çalışmadaki trollerin iki önemli kişilik özelliğinde, diğer insanlardan çok daha yüksek puan aldığını keşfettiler: psikopati ve bilişsel empati. Şimdi, bu özelliklerin bize troller hakkında ne söylediğini göreceğiz.

Akıcı arkadaşlıklar, gölgelenme, taciz: güvenle başlayan ve hayal kırıklığıyla biten ilişkiler. Hangimiz daha sonra hayal kırıklığına uğramak için sosyal medya aracılığıyla bir bağlantı oluşturmadık? Tek yolu bu. Aslında, gerçek hayat size ara sıra hayal kırıklığı yaşatsa da, teknoloji bu zarar verici olayları büyük ölçüde artırdı. Bu nedenle, sosyal ağların kendinizden nefret etme yollarından biri, birine güvendiğiniz için pişmanlık duymanızdır. Örneğin, çevrimiçi ortamda arkadaşlıklar yaygındır. Bir süreliğine referans noktalarınız ve günlük desteğiniz haline gelen, ancak bir gecede ortadan kaybolan insanlar. Bu, şahsen tanışmadığınız birine çok çabuk güvendiğiniz için kendiniz hakkında kötü hissedebileceğiniz anlamına gelir.

Çevrimdışı olamadığın için kendinden nefret ediyorsun. Sosyal ağlar zamanınızı tüketir. Gerçekten de Instagram, TikTok veya Twitter’a bakmak, zamanınızı harcamanın oldukça boş bir yolu. Örneğin, bazen sosyal ağların sizi daha kötü hissettirdiğini ve çevrimiçi bazı günlerin gerginlik ve nefretle dolu gibi göründüğünü biliyorsunuz. Ayrıca gördüklerinizin çoğunun yalan olduğunu, bu insanların size kendilerinin bile hissetmedikleri mutluluğu ve kimsenin sahip olmadığı bir mükemmelliği sattığını da biliyorsunuz…

Ancak, işte buradasınız, bildirimleri açıyorsunuz , birinin size verdiği gibi görünüyorsunuz… Aslına bakarsanız, sosyal ağların kendinizden nefret etme yollarından biri de , onlara bağımlılığınızın farkına varmanızdır.. Ancak bunun farkına varılması olumlu bir adımdır. Bu bir uyandırma çağrısı. Belki de bu kaynakları daha iyi kullanmaya başlamanız gerektiğini anlamanızı sağlayan bir alarm zili. Bütün yaşam tarzınız değil, yaşamınızda sadece bir eğlence biçimi olmalarını sağlamanın sırrı budur.

Sosyal medyanın kendinizden nefret etmenizi sağlama yollarından biri, potansiyelinizi hafife almaktır. Örneğin, fotoğrafçılık, şiir, sanat veya moda gibi belirli bir faaliyetle ilgileniyorsunuz. Bununla birlikte, internette, bu belirli alanlarda yalnızca istisnai ve seçkin insanlarla karşı karşıya kalma eğilimindesiniz. Facebook, Instagram ve TikTok bu konuda özellikle suçlu. Çoğu zaman motivasyonsuz hissetmenize neden olabilir.

Sosyal ağlar, birçok kişinin beğenilerin zorbalığı tarafından yargılandığını hissettiği halka açık yerlerdir. Bu, çevrimiçi bir fotoğraf yüklemenin basit gerçeğini bile travmatik hale getirebilir. Çünkü insanlar düşünmeden eleştirmeye meyillidirler. Ayrıca, neden olabilecekleri hasarı görmek için etrafta dolaşmazlar.

Olmadığın biri gibi görünürsün: Bu fenomen özellikle gençler arasında yaygındır. Kabul ve başarı sağlayan bir imaj, belirli bir profil yaratma zorunluluğunu ima eder. Selfie’ler ve filtreler, birçok kişinin bu dijital evrende yer edinmesini sağlayan araçlardır. Ancak bu süreçte imaj ve hatta kimlik çoğu zaman tamamen bozulur.

Ergenlerin sonunda kendilerinden nefret etme mekanizmalarından biri, gerçek olanla değil, yalnızca sanal imajlarıyla özdeşleşmektir. Aslında, sadece filtreleri kullanarak kendilerini kabul eder ve beğenirler.

Kendinizi aldatılmış hissediyorsunuz: Nasıl bu kadar saf olabildiniz? Yalan olduğu ortaya çıkan bir habere kaç kez inandınız? Neredeyse farkına varmadan kendinizi Facebook’ta başlayan bir tür aldatmacaya inandığınızı düşündüğünüz durumlardan bahsetmiyorum bile. Bir aldatmacanın ya da yalanın kurbanı olduğunuzu hissettiğinizde, yalnızca hüsrana uğramazsınız. Aslında, bu kadar saf olduğunuz için kendiniz hakkında da kötü hissedebilirsiniz.

Başkalarının hayatları sizinkinden daha iyi görünüyor. Son zamanlarda Facebook hakkında oldukça endişe verici haberler ortaya çıktı. Mark Zuckerberg’in eski bir çalışanı, yöneticilerin Instagram’ın genç kızlar üzerindeki etkisini bildiklerini açıkladı. Gerçekten de, sosyal karşılaştırma nedeniyle gençlerin özgüvenlerinin azalacağını biliyorlardı. Bedenlerini, yaşam tarzlarını ve varlıklarının her yönünü sorgulamaya başlarlardı. Bu kesinlikle böyle olmuştur. Aslına bakarsanız, günümüz gençleri, influencerların kendilerinden çok daha iyi bir yaşama sahip olduğuna inanma eğilimindedir. Bu, sürekli kendinden nefret etme duygusu yaratır.

Bazıları, sosyal ağların insanlarda en kötüyü ortaya çıkarma eğiliminde olduğunu iddia ediyor. Eleştiri, argümanlar, trolleme , sahte haberler ve hatta taciz çok fazla. Ancak diğer yandan, bazen içimizdeki en iyiyi ortaya çıkarabilir. Bağlanmamıza, ilham almamıza, öğrenmemize, paylaşmamıza ve hatta bağış toplama kampanyaları başlatmamıza izin veriyor…

Gerçekte, sosyal medya, kendi yararınıza hareket etmesi için nasıl ele alacağınızı bilmeniz gereken başka bir etkileşim alanıdır. Herhangi bir güçlü araçta olduğu gibi, onu zeka, saygı ve denge ile kullanmanız gerekir. Bunu yapmak için riskleri bilmelisiniz. Bunlardan biri, sosyal medyanın sizi kendinizden nefret ettirme yollarının farkına varmaktır. Akıl sağlığınız açısından oldukça önemlidir.

Kıskançlığı kışkırtır: Gördüğünüzü istersiniz.. Sosyal ağlar dünyaya açılan pencerelerdir ancak filtreleri vardır. Her gün özdeşleştirdiğiniz veya sahip olmak istediğiniz belirli şeyleri görürsünüz. Bir şeylere duyulan özlem, satın alma davranışını yönlendirir. Görünüşe göre Instagram, kullanıcılarında en çok kıskançlığa neden olan uygulama. Federal Rondônia Üniversitesi (Brezilya),moda fenomenlerini takip eden birçok gencin kıskançlık duyguları yaşadığını gösteren bir araştırma yaptı.

İnternet bir nevi çekiç gibidir. Teknolojinin kendisi nasıl kullanılacağını belirlemez. Teknolojinin kullanıma sunulduğu sosyal, kültürel ve ekonomik bağlama bağlıdır. Noam Chomsky

Neden Lanier ve Zygmunt Bauman gibi diğer büyük düşünürler ağların aptal olduğunu iddia ederler? Abartıyorlar mı? Ne yazık ki, her şey hayır bunun abartılı olmadığını gösterir. İnternet bizi birbirimize değil, birimizi diğerimize bağlar. Bu, mikro diktatörlüklere teşvik edildiği anlamına gelir. Bazı fikirler için onay görevi gören sanal varlıkların yaşadığı küçük alanlardır. İnsanlar sosyal ağlar nedeniyle daha radikal ve inatçı hale gelmiştir. Ayrıca daha basitleşmiştir. Benzer olanla değil de farklı olanla ilişki kurma becerilerimizi geliştirdiğimizde daha akıllı ve daha iyi olduğumuzu düşünürüz.

Bir balonun içinde kalmak, tüm dünyanın eşdeğer olduğuna inanmak bizi aptallaştırır. Bakış açımızı küçültür. Her zaman haklı olduğumuza inanmamıza neden olur. Sonunda, gerçeklik küçülür ve biz onun sahipleri gibi yaşamaya başlarız. Bu, modern cehaletimizin ana semptomu ve ağların ideolojik manipülasyonunun asıl sonucudur.

İçerikte de benzer bir şeyler olur. Gördüğünüz haberlerin veya bilgilerin en güncel veya en ilginizi çeken şeyler olduğunu sanmayın. Karşınıza çıkan şeyler zevklerinize ve tercihlerinize göre listelemenin dikkatli bir seçimidir. Bunda hiç kuşkusuz pazarın sizi nasıl ele geçirebileceği söz konusudur. Kısacası, dünyanın sosyal medya ağlarınızda görünmeyen bir şey olduğuna inanmaya başlamamız muhtemeldir. Bunu size bir sunucu vasıtasıyla sağlayan büyük ölçüde bunun için tasarlanmış minik bir balona erişim imkanınız vardır.

Hiç Jaron Lanier’i duydunuz mu? Sosyal medya şirketlerinin küresel merkezi ve sermayesi olan Silikon Vadisindeki en büyük isimlerinden biridir. Aslında, şimdiye kadarki en zeki bilgisayar mühendislerinden biridir. Ayrıca, sosyal ağları olan çok önemli bir kişidir. Önceden internetin demokrasinin son kalesi olduğuna inanılırdı. Bugün ise bunun yerine, internet ve özellikle sosyal ağlar bir yanda absürt ve kabile liderlerinin, diğer yanda aptalların fabrikası olarak görülmektedir.

Lanier’ın yazdığı kitap En Çok Satanlar listesine girdi. Kitabın adı:” Şu An Tüm Sosyal Medya Hesaplarını Silmeniz İçin 10 Argüman”. Nedenlerin her biri kitabındaki bölümlerden birine karşılık gelmekte ve şunları söylemektedir:

  • Karar verme özgürlüğünü kaybedersiniz.
  • Sosyal ağlar, günümüzde bir tür deliliktir.
  • Sosyal ağlar insanları aptallaştırır.
  • Sosyal ağlar gerçeği manipüle eder.
  • Sosyal medya söylediklerinizin ilgi düzeyini ortadan kaldırır.
  • Sosyal ağlar empati kapasitesini yok eder.
  • Sosyal medya insanları mutsuz eder.
  • Sosyal ağlar, ekonomik itibarınızı kaybetmenizi ister.
  • Sosyal ağlar, siyasetin otantik uygulanmasını engeller.
  • Sosyal medya ruhunuzdan nefret eder.
Sosyal ağlar, farkında olmadan sizi bir balonun parçası haline getirir. Sizin için özel olarak tasarlanmış bir gerçeklik hikayesi inşa ederler – korkularınızı, ihtiyaçlarınızı, zevklerinizi, arzularınızı… – bilirler. Prensipte neyi takip etmek istediğinize veya ilginizi çeken konulara karar veren sizsinizdir. Robot bu veriyi özenle seçer ve ona göre size bir bilgi gönderir. İşte bu algoritmalar sizin için karar veren mekanizmalardır. En sık göreceğiniz kişilerin kimler olması gerektiğine ve internette gezinirken karşınıza çıkacak ögelere onlar karar verir. Kişilerinizden birinin ağınızda göze çarpan bir yerde görünmemesi, son gönderilerinin üstünden uzun zaman geçtiği anlamına gelmez. Sistem, günlük güncellemelerinizde görünmesi için gönderilerini seçmemiştir.

Sosyal medya, etkilerinin ağırlığını doğru bir şekilde yerleştirmek için çok yeni bir olaydır. Ancak bildiğimiz şey, bunların zihnimiz, duygularımız ve yaşam tarzımız üzerinde rahatsız edici etkileri olduğudur. Yüzeysel bir analizle her zaman görünür olmayan ideolojik manipülasyon mekanizmalarını içerdikleri görmek mümkündür. Sosyal ağlar için -şirketlerde olduğu gibi- insan davranışı bir ticaret ürünüdür. Bilmek, anlamak ve değiştirmek için onu inceleme becerisine sahiptirler. Esas amacı insan davranışını değiştirmektir. Pazara ve tüketime yönelen ideolojik manipülasyonun yanı sıra, herhangi bir şekilde bizi bir siyasi görüşe ve insani yaklaşıma da yönlendirebilir.

Birçok insan, sosyal ağların bize gerçeklik vizyonumuzu tamamen değiştirebilecek ideolojik bir manipülasyon uygulayıp uygulamadığını merak eder. Bu konudaki kanıtlara bakılırsa, cevabı evettir. Kullandıkları mekanizmalar o kadar incedir ki, onları tespit etmek imkansızdır. Fikrimizi değiştirdikleri ve bunu yapmak için onlarla işbirliği yapmamızı sağladıkları için tehlikelidir. Bize ne yaptıklarının farkında değilsek, buna nasıl direnebiliriz?

Değerimizin, yaratıcılığımızın, gerçeklik duygumuzun kaynağının kendimiz olduğumuzu hatırladığımız sürece bilgisayarlarla yaptığımız tüm çalışmalar değerli ve güzel olacaktır. Jaron Lanier

Tam şuanda ihtiyacın olan tüm huzura ve mutluluğa sahipsin. Dr. Wayne W. Dyer

Mutlu olmanın tek bir yolu yoktur, mutlu olmak bir yoldur.

Durumlar insanın karakterini belirlemez, ortaya çıkarır.

Dünyada stres yoktur, sadece insanlar stresli düşünmeyi tercih edebilirler.

Eğer inanırsanız, olasılıkları göreceksiniz, eğer inanırsanız engelleri görmek imkansızdır.

Dışarıdaki olayları her zaman kontrol edemezsiniz ancak içinizdekilerin sorumlusu sizsiniz ve kontrol edebilirsiniz.

İstediğiniz her şey gerçekleşebilir, siz peşinden gittiğiniz sürece tabii.

Olmadığım bir kişi olarak sevilmektense, olduğum biri olarak nefret edilmeyi tercih ederim.

Kendinizi sevdiğiniz ve huzurlu olduğunuz zaman kendinizi yıkacak bir şey yapmanız imkansızdır.

Karışıklık siz onu beslemezseniz hayatınızda kalamaz.

Başkasını eleştirdiğiniz zaman 0nları değil, kendinizi eleştirdiğiniz farkına varın.

Suçlamak tamamen zaman kaybıdır. İstediğiniz kadar karşınızdakini suçlayın, yine de sonuç sizi değiştirmeyecektir. Suçlamak sadece konsantrasyonunuzu bozar ve sizde mutsuzluk yaratır. Belki suçladığınız insanı suçlu hissettirebilirsiniz ancak sizi mutsuz eden şeyi yine de değiştiremezsiniz.

Kendinizi bedenin içinde bir ruh olarak görün, ruhun dışındaki bir beden olarak değil.

Mucizeler bir anda gelir. Hazır ve istekli olun.

İstediğiniz şeyler hayatınızda olmuş gibi davranırsanız, o enerjileri daha çok hayatınıza çekmiş olacaksınız. 

Kendinize çekmek istediğiniz o nazik insan olmaya çalışın.

İsterseniz kurban rolünü oynayın isterseniz kendinizi motive edin. İkisi de sizin seçiminiz olacaktır, başka kimsenin değil.

Eğer yalnız kaldığındaki insanı (kendini) seviyorsan, yalnız değilsindir.

İşte bugünün olumlaması: “Hayatımla ilgili tutku doluyum ve bu tutku beni heyecan ve enerjiyle dolduruyor”.

Sevdiğin şeyi yapmak hayatındaki bereketin anahtarıdır.

Sevgi mücadeleden çok takım arkadaşlığıdır.

Uyandığınız anda “teşekkür ederim” kelimeleri dudağınızdan kolayca dökülsün, bu gününüze şükrederek başlamanın önemini hatırlatacaktır.

Gerçek aşk, mükemmel bir birliktelik kurmak değil, güçlü ve kararlı bir birliktelik kurmaktır. Mükemmel aşk imkansızdır ama gerçek aşk vardır. Gerçek aşk teklif eder, talep etmez. Ruhunuza bir gülümseme getirir, sizden vazgeçmeyen türden bir aşktır.

Gerçek aşkınız size ihanet etmez, sizi incitmez veya terk etmez. Veda etmezler çünkü ayrılmazlar. Size güvenlik verirler, korku değil. Ayrıca size güven verirler ve sizden şüphe duymazlar. Gerçek samimiyet saygıya dayanır. Her gün eşinizin erdemlerini ve kusurlarını yeniden keşfedersiniz. Aslında onlarla ilgili en küçük ayrıntıya bile değer verirsiniz ve kendinizi aşkın kalıcılığına kaptırırsınız. Size, dünya başınıza yıkılsa bile güvende ve emniyette olabileceğiniz bir yer olduğunu bilmenin güvenini verir.

Gerçek aşk, kurallara ve programlara ihtiyaç duymadan her gün inşa edilir. Gerçek aşkınız sizin hakkınızda her şeyi bilen biri değildir. Aslında, bilmeleri gerekmez ve mahremiyetinize saygı duyarlar. Ayrıca hem geçmişinizi hem de bugününüzü anlarlar.

Gerçek aşkın kalacak bir yere, uyuyacak ve sığınacak bir yere ihtiyacı vardır. Var olmak için size ihtiyacı vardır. Aynı zamanda kendinizi sevmenize de ihtiyacı vardır çünkü eğer sevmezseniz başkasını sevemezsiniz. Buna karşılık, eşinizin de buna göre hareket edebilmesi gerekir. İkiniz de vazgeçilmezsiniz. “Sonunda, küçük olmanın her zaman daha önemli olduğunu anlıyorsunuz. Sabahın üçünde sohbetler, spontane gülüşler, kahkahalara boğan feci fotoğraflar, gözlerinizi yaşartan on kelimelik şiirler. Kimsenin bilmediği ve favoriniz haline gelen kitaplar, saçınıza koyduğunuz bir çiçek, tek başınıza içtiğiniz bir kahve… İşte bunu değerli kılan, devasa duygulara neden olan küçük şeylerdir.”

Gerçek aşk, asla sorun yaşamamak veya tartışmamak demek değildir. Farklılıkları çözebilen ya da çözülemeyen her yönüyle yaşayabilen türden aşktır. Aslında, sağlıklı sevgi ve şefkat, size çeşitli bakışları dinlemeyi ve sadece mutlu olma gerçeğini kucaklamayı öğretir.

Sağlıksız aşk, yolunuzu kaybettiğiniz aşktır. Aslında, kendi kimliğinizi kaybettiğiniz bir durumdur. Bunun nedeni, sizi tamamen emen duyguya kendinizi kaptırmanızdır. Ancak bu mükemmel bir aşk değildir. Yine de, bu güzel duygunun çok yoğun olması gerektiği fikri size satılmıştır, bu tüm dünyanızı tamamen değiştirmeniz gerektiği anlamına geliyor.

Bir elmanın iki yarısı olmadığınızı hatırlamalısınız. Kimsenin sizi tamamlamasına ihtiyacınız yok. Etkili bir şekilde, bir başkasının elmasının diğer yarısı olmayı da arzulamamalısınız. Ancak, bunu hatırlamak genellikle karmaşık olabilir çünkü Hollywood filmlerinde ve Disney hikayelerinde gördüğünüz hiper-romantik fikirlerle çatışır. Sağlıksız olan başka bir kişiye karşı bağlılık, yoğun sevgi ya da eğilim değildir. Sağlıksız olan hiper-bağlanmadır. Başka bir deyişle, ihtiyaçlarınızı karşılamak için bir başkasına duyulan ihtiyaç ve bağımlılıktır. Bu nedenle, sizi bütünleştirme, eksikliklerinizi giderme veya çatışmalarınızı çözme sorumluluğunu başkalarına yükleyemeyeceğinizi anlamalısınız. Ancak o zaman gerçek aşktan gerçekten ne bekleyebileceğinizi anlayacaksınız.

Gerçek aşk aslında tanımlanamaz. Çünkü tanımlamak sınırlayıcıdır ve aşkın sınırı yoktur. Ayrıca mükemmellik yoktur, aşkta bile yoktur. Ancak, en iyi, en tatmin edici aşka, gerçek aşka, sizi iyi hissettirecek olana ulaşmayı istemek önemlidir. Aşk söz konusu olduğunda kendinize ve duygularınıza karşı dürüst olmalısınız. Aslına bakarsanız, gerçekten gerçek aşkın tadını çıkarmak için, daha önce kendiniz üzerinde bazı içsel çalışmalar yapmış olmanız gerekir. Bu karmaşık olabilir. Aslında, bunu yapmak için önceki tüm yanlış anlamalarınızı bırakmanız gerekecek.

Herkesin geçmişinde unutmayı tercih ettiği bazı mutsuz ilişkileri vardır. Bununla birlikte, olgunlaştıkça ve yaşamınızda ilerledikçe, bir ilişkiden ne beklediğiniz ve ne istediğiniz konusunda daha net olma eğilimindesiniz. Ancak, bu yazılı olmayan kuralı unutmayın. Önce kendini sevmedikçe kimsenin seni doğru dürüst sevmesini bekleyemezsin.

Kendinizi geçmişin kalıplarını tekrarlarken buluyor musunuz? Kendinizi benzer insanlarla bulmaya devam ediyor musunuz? Örneğin narsistler ve manipülatörler gibi. Eğer öyleyse, neden olduğunu biliyor musunuz? Neden aynı uçuruma körü körüne yürümeye devam ediyorsunuz? Eh, bir bakıma, daha önce bahsettiğimiz nedenlerin çoğu burada entegre edilmiştir…. özgüven eksikliği, yalnızlık korkusu ve eksikliğini başkalarında aramak. Aslında, uzun süre kaçamayacağınız o tutsak bağları düzenleyen bir dizi psikolojik darbedir.

Aşkı hak ettiğini unutmak… Bu son derece yaygındır. Nitekim bazen duygusal bir ilişkiye girer ve düşündüğünüzden çok daha fazlasını hak ettiğinizi tamamen unutursunuz. Aşk, küçümsenmek demek değildir. Bir partnerin her şeyi verdiği ve diğerinin hiçbir şey vermediği bir karşılıklılık eksikliği anlamına gelmez.

Diğer bir şey ise, yalnızlıktan korkanların aşık olmaya daha yatkın olmalarıdır. Aslına bakarsanız, aralarında hiçbir ortak nokta olmasa bile, karşısına çıkan ilk kişiye aşık olma eğilimindedirler. Güvenlik, kararlılık, açıklık, dışadönüklük, özgüven …bir çiftte eksik olan şeyi partnerinizde aramak yaygındır. Bununla birlikte, bu mantıklı ve anlaşılır görünse de, nadiren iyi gider. Çünkü problemler içinizde yatıyor. Aslında bir ilişkiye bu şekilde yaklaşırsanız, hissettiğiniz eksiklikler her geçen gün daha da büyüyecektir.

Bern Üniversitesi (İsviçre), bunun düşük benlik saygısı olan kişilerde meydana gelme eğiliminde olduğunu doğrulayan bir araştırma yaptı. Bu nedenle, bir ilişkinin kalitesinin, her bir partnerin sahip olduğu sağlıklı benlik kavramına ve benlik saygısına bağlı olduğunu akılda tutmak önemlidir. Gerçekten de, yüksek benlik saygısı, yaşamın her alanında esenlik ve memnuniyetle eş anlamlıdır. Bazen yalnız kalma korkusuyla yanlış insanlara aşık olursunuz. Ancak, bu duygusal intiharın eşdeğeridir. Çünkü sadece yanında birinin olması gerçeği için katlanılmaz olana katlanıyorsunuzdur.

Aşk kimliğinizi sulandırdığında: Birçok erkek ve kadın, romantik ilişkilerinde son derece sağlıksız bir dereceye kadar kesinlikle her şeyi verir. Aslında diğerini varlığının her zerresi ile severler ve adeta kendi kendilerine yok olacak kadar öncelerler. Eşinize sahip olduğunuz her şeyi verirseniz, size hiçbir şey kalmaz. Diğer kişinin içinde tamamen kaybolursunuz. Sonuç olarak, kendi benliğiniz onların ihtiyaç ve arzularıyla birleşir.

Bazen değerleriniz, kimliğiniz ve özsaygınız o kadar zayıflar ki, kendinizi dayanılmaz olanı tolere ederken bulursunuz. Birçok insan kendilerini aynı döngüyü tekrar tekrar yaşarken bulur. Neredeyse lanetlenmişler gibi. Birine aşık olurlar, incinirler, ilişkileri bozulur ve bir süre sonra aynı deneyimi yeni bir partnerle tekrar tekrar yaşarlar. Aynı hikayeler, farklı yüzler. Kimi sevip kimi sevmediğinizi kontrol edemediğiniz doğrudur. Aşk, bazen kör edici bir ışıkla ortaya çıkar. Durdurmak şöyle dursun, kimse tahmin edemez. Antropolog Helen Fisher, insanların sevmek ve sevilmek için doğduğuna dikkat çekiyor. Aslında, hayatınızın büyük bir bölümünde sizi harekete geçiren bir dürtüdür. Ancak, neden yanlış insanlara aşık oluyorsunuz? İşte bazı öneriler.

“Sadece narsistleri çekiyor gibiyim”, “Partnerlerim beni hep aldatıyor”, “Birkaç aydan uzun süren bir ilişkim olmadı”, “Hayal kırıklığına uğramaktan çok yoruldum”. Bunlar, kendinizi söylerken bulabileceğiniz şeylerden bazıları. Ancak bu mutsuz yorumların arkasında apaçık bir gerçek yatmaktadır. Bu, ilişkideki kendi rolünüzü düşünmeden duygusal başarısızlıklarınız için başkalarını suçlamanın çok kolay olduğu gerçeğidir. Gerçekten de, sorunun kökü siz olabilirsiniz. Çünkü bir ilişkiye başladığınızda en önemli şeyi unutursunuz: kim olduğunuzu ve ne istediğinizi. Başka bir deyişle, kendi kimliğiniz. Aslına bakarsanız, yeni bir ilişkiye ilk başladığınızda kendinizi unutmak çok kolaydır. Bunun nedeni, tüm enerjinizi yeni partnerinize odaklanmaya harcamanızdır.

Hemen hemen hepimiz bir süre yanlış kişiye aşık olmuşuzdur. Bununla birlikte, yaşamınızda acı veren, küfürlü veya hayal kırıklığı yaratan ilişkilerden oluşan bir kalıp oluşturmaya başladığında, sorun başkalarında değil, sizde olabilir. Neden yanlış insanlara aşık oluyorsunuz? Bu, duygusal olarak hayal kırıklığı yaratan başka bir ilişkinin sonuna geldiğinizde kendinize sorabileceğiniz bir sorudur. Doğal olarak, aşkta hatalar ve başarısızlıklar oldukça sık görülür. Bununla birlikte, bazı insanlar her zaman ilişki kurmak için uygun olmayan partnerleri seçiyor gibi görünüyor.

Lozan Üniversitesi (İsviçre), kadınların duygusal duyarlılık alanında daha yetenekli olmasına rağmen erkeklerin sosyal ve davranışsal duyarlılık boyutlarında da yetkin olduğunu gösteren bir araştırma yaptı. Bu nedenle, duygusal zeka kapasitesini hepimiz geliştirebiliriz gibi görünüyor. Alıcı olmak ve başkalarının sinyallerini ve davranışlarını okumak, her duruma çok daha iyi uyum sağlamamızı ve tepki vermemizi sağlar. Bu, psikolojik esenliğin anahtarıdır ve aynı zamanda psikolog Howard Gardner tarafından tanımlandığı gibi, kişilerarası zeka üzerinde çalışmamıza izin verir. Son olarak, yaşam yolculuğunda başarılı ve mutlu bir şekilde ilerlemek için, geleneksel zeka biçimi olarak bildiğimiz şeye sahip olmanın şart olmadığını güvenle söyleyebiliriz. Aslında gerekli olan sadece iyi sosyal ve duygusal becerilere sahip olmaktır. Aslında, kişilerarası duyarlılık, bizi her durumda ileriye götürmeye yardımcı olacak yol gösterici güçtür.

Kişilerarası duyarlılık ve psikolojik iyi oluş, doğrudan ilişkisi olan iki değişkendir. Ayrıca, duygusal zeka yetkinliğine sahip kişilerin daha düşük bilişsel katılığa ve daha büyük bir iç kontrol odağına sahip olduklarını biliyoruz. Bu, ister çatışmaları çözsünler ister desteklerini versinler, sayısız senaryoda daha yetenekli oldukları anlamına gelir. Kişilerarası duyarlı insanları tanımlayan diğer özellikler şunlardır:

  • Daha dışa dönük ve bağlantı odaklı kişilikleri vardır.
  • Başarma yeteneği ile birlikte açık ve meraklılardır.
  • Titiz, gözlemci ve hoşgörülüdürler.
  • Empatiktirler. Bununla birlikte, insanların sözlerinden çok jestlere daha fazla dikkat ve güvenilirlik verirler.

Kişilerarası duyarlılık empati ile ilgilidir. Ancak, aynı değillerdir. Örneğin empati, duygusal ve bilişsel bir bağlantıdan yararlanır. Başka bir deyişle, diğerinin ne hissettiğini ve düşündüğünü algılarız. Bununla birlikte, kişilerarası duyarlılık, diğer insanların gerçekleri hakkında doğru ve kesin kararlar vermek için sözel olmayan sinyalleri okur. Çevremizdeki insanların neye benzediğini anlamak ve tahmin etmek, kendi refahımızın anahtarıdır. Daha mutlu ilişkiler kurmamıza, sorunları çözmemize ve aynı zamanda bizim için verimsiz olabilecek durumlardan kaçınmamıza olanak tanır.

Sözlerin ötesini görmek ve mesajı anlamak için dili aşan bir şekilde insanı deşifre etmek… Kim böyle bir yeteneğe sahip olmak istemez ki? Hepimizin geliştirebileceğimiz temel duygusal becerileri vardır (Mayer, Salovey, Caruso). Ancak bunu yapabilmek için öncelikle kişilerarası duyarlılığı hangi bileşenlerin oluşturduğunu anlamamız gerekir:

Davranışsal duyarlılık: Çevremizdeki insanların davranışlarını, tutumlarını ve eylemlerini anlamak.

Duygusal duyarlılık: Başkalarının duygularını ilişkilendirmek ve anlamak ve buna göre hareket etmek.

Sosyal duyarlılık: İnsanların ihtiyaçlarının, düşüncelerinin, kişiliklerinin ve inançlarının ne olduğunu deşifre etmek.

Ottawa Üniversitesi (Kanada), bugüne kadar sözel olmayan davranışlara çok az ilgi gösterildiğini vurgulayan bir araştırma yaptı. Bununla birlikte, gerçekte, bu tür bir dil ve onun anlayışı, hem sosyal alanda hem de organizasyonlar içinde büyük bir öneme sahiptir. Dolayısıyla tüm bu kodlara karşı duyarlı olmak, duygusal zekanın gelişmesinde belirleyicidir.

Nitekim, sosyal ve duygusal boyutları ele alma ve anlama konusunda büyük becerilere sahip bazı insanlar var. Öte yandan, bu tür yetenekleri büyük ölçüde geliştirmesi gerekenler var. Yani, kişilerarası duyarlılığı, başkalarının ne hissettiğini, ne düşündüğünü, kişiliğinin ne olabileceğini, ihtiyaç ve beklentilerini belirleme kapasitesi olarak tanımlayabiliriz. Falcı olmayı içermez. Aslında sözel olmayan sinyaller yoluyla bir dizi değerlendirme yapmayı içerir. Örneğin, jestler, ses tonu, duruşlar, hareketler, giyinme şekli ve benzerleri buna dahildir.

Kişilerarası duyarlılığı iyi olan insanlar, iş tatmini ve liderlikte mükemmeldir. Hepimiz, başkalarının durumlarını, tutumlarını ve ruh hallerini genel olarak değerlendirebilmemizi sağlayan temel psikolojik yeterliliklere sahibiz. Ancak, bu yeteneğe sahip olmamıza rağmen, hepimiz onu aynı şekilde geliştirmiyoruz.

Kişilerarası duyarlılık uygulayan insanlar, sosyal ilişkiler dünyasını yönetmede daha iyidir. Bunun nedeni, başkalarının niyetlerini fark etmeleri ve sezmeleridir. Bu nedenle, ya yardım etmek, risklerden kaçınmak ya da daha zenginleştirici ve üretken ilişkiler kurmak için buna göre hareket edebilirler. Sonuç olarak, kişilerarası duyarlılığın duygusal zekanın özünü oluşturduğunu öğrenmek muhtemelen sizi şaşırtmayacaktır. Bu, psikolojik iyi oluş üzerinde de büyük etkisi olan psikososyal bir değişkendir. Aslında, düşük duygusal zeka kontrolünün majör depresyon ve şizofreni ile nasıl ilişkili olduğunu destekleyen araştırmalar vardır.

Kişilerarası duyarlılığa sahip kişiler, başkalarının sözlü olmayan sinyallerini nasıl okuyacaklarını bilirler. Ayrıca tutumlarını, arzularını, niyetlerini ve duygularını da anlarlar. Bu, kendi fiziksel ve zihinsel sağlığımıza geri dönen bir yeterliliktir. Kişilerarası duyarlılık, başkalarının sözlü olmayan dillerinden bilgi almanıza izin veren bir yeterliliktir. İhtiyaçlarının, ruh hallerinin ve psikolojik gerçeklerin farkında olmayı içerir. Bu tür becerilerin empati etiketine dahil edilebileceğini düşünebilirsiniz. Ancak gerçekte kişilerarası duyarlılık bu boyutun çok ötesine geçer.

Kandeğer, A. (2016). Üniversite Öğrencilerinde Biyolojik Ritimlerin Bireysel Farklılığın Uykusuzluğun Yeme Bağımlılığı ve Dürtüsellik Üzerindeki İlişkisinin İncelenmesi. (tıpta uzmanlık tezi). Selçuk Üniversitesi.

Tümer, A., İlhan, B., ve Kartal, A. (2017). Gençlerde İnsomni Görülme Sıklığı. OPUS – Uluslararası Toplum Araştırmaları Dergisi, 7(13), 426-439.

Uzunay, A.Ş., Kalfaoğlu, S., ve Akgemci, T. (2020). Sosyal Jet-Lag Sendromu Üzerine Bir Değerlendirme. Sosyal Araştırmalar ve Yönetim Dergisi, (1), 53-61.

Ulman, E.R. (2020, 14 Ağustos). Sosyal Jetlag Nedir? https://evrimagaci.org/sosyal-jetlag-nedir-bircok-problemin-kaynagi-olan-bu-olgunun-bize-etkileri-nelerdir-9138

Sosyal jet lag sendromu, çağımızın büyük bir sorunu haline gelmiştir. Vardiyalı çalışma sistemleri ve modern çağın gerektirdiği hızlı olma gereksinimi maalesef nedenlerinden birkaçı. Bazen şartları değiştiremiyoruz ancak unutmamalıyız ki sağlığımız her şeyden önemli. Biz vücudumuza ne kadar özen gösterirsek, vücudumuz bize o kadar iyi bakar. Önemli olan koşuları elimizden geldiğince iyileştirmek. Kendinize iyi bakın, düzenli uyumayı unutmayın.

Uyku kalitesini artırmak,

Uyku saatlerimizi düzenli hale getirmek,

Vücuda yeterince güneş ışığı alınmasını sağlamak,

Elimizden geldiğince uyku saatimizi çalışma saatlerimize göre düzenlemek.

Alınması Gereken Önlemler…

Sendromun etkileri gerçek bir jet lag etkisi gibi işler ve bu sendrom, günlük hayattan uzun dönemli sağlık sorunlarına kadar çoğu şeyi etkiler. Bipolar bozukluk, depresyon, anksiyete, obezite, kalp ve damar hastalıkları ve sosyal işlevlerde bozulma gibi daha birçok soruna neden olur.

Biyolojik saat ile sosyal saatimiz birbirine uyumlu olmadığı takdirde, aksaklıklar ortaya çıkıyor. Gün içindeki döngümüz ile sorumluluklarımızın döngüsü çakışıyor. Bundan en fazla etkilenenler ise genelde vücut sistemlerimiz oluyor. Uyumamız gereken zamanda uyumayıp başka işleri yetiştirmeye çalışınca uyku sağlığımızı ikinci plana atmış oluyoruz. Bu da haliyle psikolojik ve fizyolojik sorunları beraberinde getiriyor.

Hayatımızı düzenlerken kendimize uygun olan saati ayarlarız. Bu ayarladığımız saatin hem hayat koşuşturmamıza hem de bize uygun olması gerekir. Yani sosyal saat, iş, okul ve ev hayatı gibi sorumluluklarımızı yerine getirirken uymamız gereken zaman dilimini ifade eder. Bir nevi kendi icadımız olan bu kavram hayatımızda önemli bir yere sahiptir.

Uyku, canlıların sağlığı ve yaşam kalitesi üzerinde etkili olan sosyal, psikolojik ve fizyolojik boyutları olan bir olgudur. Tüm canlılar için gerekli olan yeme, içme, barınma ve boşaltım gibi temel bir ihtiyaç olan uyku da diğerleri gibi fizyolojik bir ihtiyaçtır. Enerji depolanması, fiziksel ve psikolojik yapıların onarımı ve gelişimi, sindirimin sağlıklı çalışması, somatik büyümenin gerçekleşmesi ve beyin gelişimi gibi daha birçok faktör üzerinde doğrudan etkiye sahiptir. Tüm bu sistemler üzerinde etkili olan uyku ihtiyacı iyi giderilmediği zaman bazı sorunlar ortaya çıkıyor. İşte sosyal jet lag sendromu da bunlardan biri.

Biyolojik ritim, kendi içinde dörde ayrılır. Bunlardan ilki, 24 saatten uzun döngüleri ifade etmek için kullanılan infradiyen ritim, ikincisi 24 saatlik döngüyü tanımlayan sirkadyen ritim, üçüncüsü gece ve gündüz döngüsünün tanımlanmasında kullanılan diurnal ritim ve son olarak 24 saatten kısa olan dakika, saat, saniye gibi süreçleri tanımlamak için kullanılan ultradiyen ritimdir.

Bu sendrom, sanayileşmiş ülkelerde, gelişmemiş ülkelere kıyasla daha fazladır. Yaş skalasında ise genç yetişkin bireylerde %70 oranında görülme sıklığı vardır. Biyolojik ritmin bozulması sonucu ortaya çıkan olumsuz sonuçlarla yakından ilişkilidir. Ayrıca güneş ışığının vücuda yeterli miktarda alınmaması da başlıca nedenlerindendir

Sosyal jet lag sendromu, hafta sonları uyku düzeni değiştiğinde, geç yatıp geç kalkıldığında, erken uyuyup geç kalkıldığında yani uyku düzeni bozulduğunda ortaya çıkmaktadır. Kavramı ilk tanımlayan kişi, Münih’teki Ludwig-Maximillian Üniversitesi’nde Kronobiyoloji profesörü olan Till Roenneberg’dir. Kavramın tanımı ilk olarak 2012 yılında yapılmıştır. Roenneberg’in bu konuyla ilgili açıklaması “uyku yoksunluğuyla sosyal jetlag birbirinden ayrılamaz haldedir, birbirini takip eder” şeklindedir.

Çoğumuz, zamanın koşullarına ayak uydurmak için kendi sağlığımızı ikinci plana atarız. Bu hayat koşuşturmasına yetişmek için ilk olarak yaptığımız hata düzenli uyku ihtiyacımızı göz ardı etmek. Bu yaptığımız hatanın sonuçlarına katlanmak da tabi ki bize düşüyor. Bunlar çeşitli sorunlar, fizyolojik rahatsızlıklar ve psikolojik rahatsızlıklar olmak üzere birçok şekilde kendini belli ediyor.

Modern yaşam tarzının avantajları ve dezavantajları… Bu yaşam tarzının insanların hayatını kolaylaştıran yanı olduğu gibi, bize zararlı olan yönleri de var. Modern çağın gerektirdiklerine ayak uyduralım derken sağlığımızı arka plana atıyoruz. Tabii ki bunun sonucunda istenmeyen durumlarla karşı karşıya kalıyoruz. Sosyal Jet Lag Sendromu bunlardan sadece biri tanesidir.

Başkalarının fikirlerine dayanmak sizi savunmasız, kolay manipüle edilebilir, başkalarına bağlı ve hatta bağımlı kılar. Pozitif insanlar, bunu bilirler; tıpkı herkesi memnun etmenin imkânsız olduğunu bildikleri gibi. İşte bu yüzden başkalarının onayını aramazlar. Bunun yerine kendi değerlerine göre hareket ederler. Başkalarının fikirlerini dinlerler ama büyümeleri için faydalı olanın ötesinde bunlardan etkilenmelerine izin vermezler. Ve yapıcı eleştiri için müteşekkir olmayı ama onları yıkmaya çalışan türden eleştiriyle de baş etmeyi bilirler. Pozitif insanlar, ölüm dışında her şeyin bir çözümü olduğunun farkındadırlar. “Bir yerde hayat varsa, umut da vardır,” sözünü izlerler. Pozitif insanlar için bir engeli aşmanın daima bir yolu vardır. Dibe vurduklarında bile pozitif insanlar kendilerini tekrar toparlamayı başarır ve daha güçlü olup yeniden ayağa kalkabilmek için ne gerekliyse yapma niyetiyle geleceğe bakarlar.

Pozitif insanlar başarısızlığı kabul eder ve sorumluluk alır. Pozitif insanlar başarısızlığı kabul eder çünkü öğrenmenin ve büyümenin tek yolunun bu olduğunu bilirler. Başarısızlığın ortaya çıkardığı negatif duyguları anlarlar ama dibe batmazlar. Aksine kendilerini toplar ve ilerlerler. Ayrıca pozitif insanlar, yaşamlarında olan şeylerin sorumluluğunu daima alırlar ve hatalarını haklı çıkarmak için başkalarını suçlamaya kalkmazlar. Pozitif insanlar düzeltebilecekleri şeye odaklanır ve yaşadıklarını analiz ederek bir sonraki sefer daha iyisini yapmaya çalışırlar.
Pozitif insanlar doğayla temas hâlindedir ve doğayı yaşar. Fiziksel egzersiz, iyi hissetmekten sorumlu olan hormonlar olan endorfinlerin salınmasını sağlar. Egzersiz ayrıca stresi yönetmeye ve benlik saygısını artırmaya yardımcı olur. Bu, olası dış olumsuzluk dalgaları karşısında güçlü kalmanıza yardımcı olan iyimserlik ve pozitif enerjiyi size sağlar. Ayrıca, pozitif insanlar düzenli olarak doğada bulunur ve temiz havada zaman geçirirler. Doğa ve temiz hava; gevşeme, iç gözlem ve benlik bilinci için yararlıdır. Egzersiz, temiz havada olmak ve doğada vakit geçirmek; pozitif enerjiyi yeniden şarj etmeye ve sizi enfekte eden olası toksinleri filtreleyip atmaya yardım eder.
Pozitif insanlar kendine inanır. Hepimizin yüzleştiği en zehirli ve negatif yüklerden biri, bize inanmayan, bizi eleştiren ya da kısıtlamaya çalışan, kendi yetersizlik ve sinir bozukluğunu bize yansıtan kişilerin negatifliğidir. Pozitif insanlar başarılarının kendilerine inanmalarına dayandığının farkındadır, başka kimse onlar inanmasa bile kendilerine inanmaya devam ederler. Sonunda herkes kendi yaşamından sorumludur. “Ne olduğumuz ve ne olabileceğimize dair inançlarımız, ne olabileceğimizi belirler.” Anthony Robbins

Problem şu ki bunu başarmak için her zaman ortaya koyamadığımız bir güce ihtiyacımız vardır: cesaret ve kararlılığa. Negatif insanlardan kaçınmak için çok fazla cesarete ihtiyaç vardır, özellikle de bizi en çok etkileyen insanların hayatımızdaki en önemli insanlar ve hatta çok sevdiğimiz insanlar olduğunu düşünürsek. Ama zehirli insanlardan uzak durmanın avantajları, dezavantajlarından çok daha fazladır. Çünkü onlarla olmak istediğinizde bunu özgür iradenizle, piliniz şarj olmuş ve koruyucu kalkanınız kuvvetlendirilmiş şekilde. Kararı verdiğinizde, kontrol sizdedir. Bu çok büyük bir silahtır.

Pozitif insanlar negatif insanlardan uzak durur. Bu, kişinin pozitif enerjiyi korumak için yapabileceği en önemli şeylerden biridir. “Şanstan kaçan, tehlikeden de kaçar,” diye bir söz var halk arasında. Aynı şey pozitif insanlarda da olur. Zehirli insanlardan kaçındığınızda onların sizi zehirlemesi riskini ortadan kaldırmış olursunuz.

Negatif enerji yayılarak düşünce ve eylemlerinizi etkileyebilir. Başarılı olmak istiyorsanız negatif enerji kaynaklarından uzak durmak esastır. Herkes negatif duygulardan etkilenebilir ama sadece onları def edebilen insanlar bu duygularla nasıl baş edeceklerini öğrenmişler demektir. Nasıl mı? Şu şekilde: Pozitif insanlar dış uyarıcılar aracılılığıyla mutluluk aramaz. Mutluluğu kendi dışınızda aradığınızda, o dış uyarıcı ortadan kaybolunca sizin de moraliniz düşer. Bu da güvensizlik ve bağımlılıklara neden olur. Bunun yerine pozitif insanlar, içlerindeki pozitif enerji kaynaklarını ararlar. Bu sayede mutluluk durumları, dış uyarıcılara o kadar bağlı değildir. Farkındalıkları, iç huzur arayışları vasıtasıyla negatif enerjiyi filtrelemelerine yardım eder.

“Zihnin enerjisi, hayatın özüdür.” Benjamin Franklin

Neredeyse her gittiğimiz yerde negatif enerjiyle çevreleniyoruz. İnsanlar daima şikayet ediyor, onlara ve başkalarına zarar veren şeyler yapıyor ya da eleştiri ve kısıtlayıcı argümanlarıyla moralimizi düşürmeye çalışıyorlar. Ama bazı insanlar en zehirli ortamlarda bile iyimserliği elden bırakmıyor. Peki pozitif insanlar, etraflarını saran negatif enerjiden kaçınmak için ne yapıyorlar?

Ancak, bildiğiniz gibi, ihtiyatlı ve dikkatli olmak önemlidir. Ekranda gördüğünüz kişinin sahtekar olma riski her zaman vardır. Ama insanlar başka ortamlarda da yalan söylerler. Aşk her zaman eninde sonunda bir yolunu bulur!

Evet, partilerde, üniversitelerde, metroda ve en beklenmedik yerlerde harika insanlarla tanışmaya devam edeceksiniz. Bununla birlikte, çevrimiçi ortamda aşık olmak giderek daha yaygın hale gelecek. Bunun nedeni ise: Zaman kazandırır, kolaydır ve daha seçici olmanızı sağlar. Uygulamaları ve hatta Facebook gruplarını kullanmanın bir avantajı, benzer fikirlere sahip insanlarla tanışmanızdır, çünkü ortak ilgi alanlarıyla başlamak her zaman yararlıdır. Çevrimiçi teknoloji, daha hızlı, daha doğrudan bir günlük bağlantı türü sunar. Suç ortaklığı, samimiyet ve içtenlikle kademeli olarak kurduğunuz duygusal bir bağ aracılığıyla birbirinizle sürekli etkileşim halindesiniz.

2018’de Cenevre Üniversitesinde yapılan bir araştırma bu gerçeği doğruluyor. Uzmanlar, internet üzerinden tanışan 3.248 çift vakalarını takip etti. Bu vakaların çoğunda ilişkileri başarılıydı. Bu, çevrimiçi olarak sadece aşkı bulmayacağınızı, ayrıca istikrarlı, zenginleştirici ve mutlu ilişkilerin de oluşabileceğini doğrular. Aynı zamanda, bu çalışmayı başlatan Gina Potarcque, bir uygulama aracılığıyla tanışan çiftlerin birlikte yaşamaya daha çok ilgi gösterdiklerini söyledi.

Dr. K McKenna, Amie. S. Green ve M. Gleason, birçok ilişkinin çevrimiçi olarak başladığını ve flört uygulamalarının başarılı olabileceğini doğruluyor. Aslında, bazı durumlarda, insanlar kişiliklerini bu çevrimiçi senaryolarda gerçek hayata göre daha iyi açığa çıkarıyorlar. Belki aileniz bir partide, üniversitede ya da bir kafede tanışmıştır. Öte yandan, belki partnerinizle bir flört uygulaması aracılığıyla tanıştınız. Ancak bu, ilişkinizin önceki nesillerden daha az samimi veya başarılı olduğu anlamına gelmez.

Çevrimiçi dünyada gerçeklik daha basit görünüyor. İnsanlar birbirleriyle bağlantı kurmaya çalışan uzak ve keşfedilmemiş adalar gibidir. Bazıları korsan gibi davranır. Kötü niyetleri vardır ve yalan söylerler. Öte yandan, gerçek benliklerini açıkça ve dürüstçe ortaya koyan samimi insanlar da vardır.

Bazı durumlarda, bazı küçük şeyler size hemen sizin için uygun olmadıklarını söyleyebilir. Ancak, diğer yandan, uzaktan aşık olabilir, sonra yüz yüze tanışabilir ve hemen onların “o kişi” olduğunu anlayabilirsiniz. Psikoloji yıllardır bununla ilgileniyor ve şunları keşfetti: Çevrimiçi ilişkilerde gerçekler ve yalanlar….

Jane Austen, romanlarının yayımlanmasından iki yüzyıl sonra Elizabeth Bennett’in Bay Darcy ile tanışmak için sosyal bir etkinliğe katılmasına gerek kalmayacağını bilseydi ne düşünürdü? Tek yapması gereken Tinder, OkCupid veya Badoo’ya kaydolmaktı. Aslında bu günlerde kimse evinden dışarı çıkmak zorunda bile değil. Bu aynı zamanda hem avantaj hem de dezavantaj olabilir. Dezavantajları iyi bilinmektedir. Örneğin, biriyle günler veya haftalarca konuştuktan sonra, ona ilgi duyabilirsiniz. Ancak, onunla yüz yüze tanıştığınızda bunların hepsi boşa gidebilir. Çünkü gerçekte, fiziksel çekicilikten ve çevrimiçi oluşturmuş olabileceğiniz bazı suç ortaklığı hislerinden çok daha fazlasına ihtiyacınız var.
İnsanların buluşma yöntemleri son yıllarda tamamen değişti. Aslında, artık çevrimiçi bir arkadaşlık sitesine veya uygulamasına gitmenin gerçek dünyaya çıkıp sosyalleşmekten daha kolay olduğunu söyleyebiliriz. Dahası, bu pandemide sanal dünyaya dönmek her zamankinden daha faydalı. Hiçbir şeyin bir uygulamaya kaydolmaktan, bazı profillere bakmaktan ve bir eşleşmenin çıkmasını beklemekten daha kolay ve rahat olamayacağını inkar edemezsiniz. O andan sonrası ise şansa bağlı. Ancak, sanal dünyadan gerçek dünyaya geçişte, hayal kırıklığına uğratabileceğiniz kadar çok sayıda harika keşifler yapabileceğiniz doğrudur.
Çevrimiçi ilişkiler ödüllendirici ve zenginleştirici olabilir. Çevrimiçi ortamda tanışan birçok çift artık istikrarlı ve kararlı ilişkiler içindedir. Bununla birlikte, yeni bir çevrimiçi ilişkiye başlarken her zaman dikkatli olmalısınız. Uygulamalar çağındaki aşk, belirli risklerle ilişkili olduğu için kötü bir üne sahiptir. Aslında uzmanlar, kurulan bağların zayıf olduğunu, kimseye güvenemeyeceğinizi ve çoğu insanın sadece cinsel ilişki aradığını söylüyor. Bu doğru olabilir. Ancak gerçek şu ki, uzaktan iletişimle aşık olmak artık olmamaktan daha yaygın. Dahası, çevrimiçi ilişkiler bazen çabaya değer olabilir.

İç mimarimiz saldırılara karşı kendini korumak için silahlarla donanmıştır. En güçlü üç silah şunlardır: mesafe koymak, anlamak ve önemsiz olanı görmezden gelmek. Kelimelerin rüzgarla birlikte uçup gitmesine izin verebiliriz ya da tam tersine içimizde kalırlar. En doğrusunun hangisi olacağına karar vermekte hiç kimsenin zorlanacağını sanmıyorum.

Her bir birey, pozitif olsun olmasın, içindekileri başkalarına verir. Bu, bizi inciten kişilerin onlar olduğu anlamına gelmez ama biz onların fikirlerine ve hareketlerine geçerlilik kazandıranlarız. Başka bir deyişle, ortada incitme yok ancak darılanlar var.

Onları anlamak için şu konuları kafamızda netleştirmeliyiz:

Zor insanlar vardır evet ancak bu kişilerin içlerinde savaş yaratan duygusal problemleri olduğunu hatırladığımızda fikrimiz değişir.
Bazen, belli çevrelerde hepimizin sorun çıkardığı olur. Gerçekten sevdiğimiz biri, intikam almaya can atan bir savaşçı gibi davranabilir. Böyle bir şey yüzünden, eşimizi, kardeşimizi, çocuğumuzu, arkadaşımızı ya da ailemizi daha az sevecek değiliz.
Zor insanların yarattığı sorunlarla başa çıkmanın bir başka yolu da bakış açımızı değiştirmek ve bizim yapmış olabileceğimiz bir hata olduğu fikrine kapılmaktan kaçınmaktır. Eğer bunu içselleştirirsek, bizi de yaşadıkları fırtınanın içine çekerler.

Birinin zor bir insan olup olmadığını anlamanın en iyi yolu kendisiyle mücadele içinde olup olmadığına bakmaktır. Uçsuz bucaksız bir kötülük kuyusu mu değil mi?
Sürekli haddinden fazla eleştiren, dedikodu yapan, kavga etmek için fırsat arayan, tartışmak için yaşayan ve araları gayet iyi olan iki kişinin söylemediği şeyler uydurarak gerçeği işine geldiği gibi çarpıtan birinin yanı başında olmak yorucudur. Bu yüzden araya duygusal olarak mesafe koymalıyız. Negatifliği özümsememeli, saldırılarını içselleştirmemeli, kötü sözlerini üzerimize alınmamalıyız. Eğer alınırsak, bu, oldukça derinlere gidip, öz benliğimizde bir çökme yaratabilir.

Büyük ihtimalle bizimle kişisel bir sorunları yoktur ancak kendileri ile büyük bir mücadele içinde olabilirler. Günün sonunda Gandhi’nin dediği gibi, kendisiyle savaş halindeki bir kişi tüm dünya ile savaş halindedir.

Zor insanlar, negatif insanlar, toksik insanlar. Bizi kıran ve büyük ihtimalle oldukça huzurumuzu kolayca kaçıran insanlar. Genellikle onları hayatımızda istemeyiz ancak onlarla karşılaşmak kaçınılmazdır. Muhalefet etme konusunda ustadırlar ve genellikle düşünmeden patlarlar. Onlarla anlaşmazlığa düşmek bizi çok rahatsız eder, aynı zamanda benliğimize uymaz.
Klinik veya tıbbi ataraksiya, felsefi ataraksiyanın aşırı şeklidir. Başka bir deyişle, hayatın olayları karşısında sakin ve soğukkanlı bir karakter korunabilir. Ancak neşeyi, suçluluğu, korkuyu, ıstırabı, sevginin coşkusunu ve hatta zaman zaman hüznün tedirginliğini yaşamak beklenir ve tavsiye edilir. Bu duygular, değerli öğrenme araçları oldukları için hayatın beklenmedik olaylarına uyum sağlamanıza izin verir. Bununla birlikte, klinik ataraksiyası olan biri açık bir uyumsuz pasiflik gösterir. Bu durum, çevrelerine sosyal, mesleki ve duygusal olarak tepki veremeyen kişileri tanımlar. Birden fazla tetikleyici, ataraksiyayı açıklayabilir. En yaygın olanları beynin ön bölgesine travmatik şoklar ve serebrovasküler kazalardır. Urbach-Wiethe hastalığının tam bir korku yokluğuna neden olduğunu da belirtmeliyiz.

Bu durum, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabında (DSM-V) yoktur. Ancak yukarıda bahsettiğimiz gibi nörolojik bir sorunun belirtisi olabilir. Birkaç beyin değişikliği bu gerçeklik ve semptomlarıyla ilişkilidir:

Pasif davranış ve çevresel uyaranlara tepki verememe.
Tıbbi ataraksiya sorunu olan bir kişi ruh halinde değişiklik göstermez. Bu nedenle, her zaman ne inişler ne de çıkışlar, neşe, korku veya hayal kırıklığı göstermedikleri bir duygulanımsal düzleşme halindedirler.
Hayal kırıklığı göstermezler. Başka bir deyişle, örneğin hata yapmak veya bir hedefe ulaşamamak gibi olayları sakince ve neredeyse kayıtsızca yaşarlar.
Eylemlerinden ne suçluluk duyarlar ne de sorumluluk hissederler.
Aynı şekilde, sınırlara uymamaları ve riskli davranışların farkında olmamaları da yaygındır.

Ancak aslında, hayatın olumsuzluklarına bu şekilde tepki verecek olsaydınız insan olmazdınız. Bir zombi olurdunuz. Çevresel olaylara tepki verememe veya korkunun yokluğu birçok durumda nörolojik bir bozukluğu tanımlar.

Bu nedenle ataraksiya, ilham verici bir kavram olmaktan çok, aslında bir bozukluk olabilir. Dahası, nörolojik bile olabilir. Üzüntü, huzursuzluk ve sıkıntı can sıkıcı ve hatta rahatsız edicidir ancak hayatta kalma açısından tartışılmaz bir amacı yerine getirir. Yunan felsefesi, ataraksiyayı soğukkanlılık olarak tanımladı. Demokritos veya Herakleitos gibi figürler, bu eğilimi tutkuyu azaltmak için kullanmayı düşündüler ve aydınlanma ve ruhun asaleti ile eşanlamlı, sakin ve aşılmaz bir davranış olarak gördüler. Bu davranış ve tutum perspektifi, Epikürcüler, Stoacılar ve şüphecilerle birlikte ortaya çıktı. Bu bağlamda, Cambridge Üniversitesinden Dr. James Warren tarafından yürütülen araştırma, Epikürcülerin ataraksiyayı zihinsel sağlıkla eşanlamlı olarak düşündüklerini göstermektedir. Bunun nedeni, korkuları zihinden “sökebilir” olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında, pek çok kişi onu cesaret verici ve doğru olarak algılayacaktır. Kalıcı bir kayıtsızlık durumunda, hiçbir şeyin sizi etkilemeyeceği psikolojik bir alanda yaşamayı kim istemez ki?

Ataraksiya durumundaki insanlar genellikle dingin ve huzurludur. Bununla birlikte, bu duygusal olgunluğun ve korkunun tamamen yokluğunun arkasında nörolojik bir değişiklik olabilir. Ataraksiya kavramının geçmişi antik Yunanistan ve Stoacılara kadar uzanır. Bu, hiçbir şeyin sizi etkilemesine izin vermemeniz ve zorluklar karşısında sakin kalmanız gerektiği anlamına gelir. Korku, endişe, öfke ve hayal kırıklığından arınmış bir zihin durumu pastoral görünüyor. Sonuçta, kim bu gönül rahatlığıyla yaşamak istemez ki? Aslında bu gerçeğin sağlıkla ve hatta mantıkla pek ilgisi yok. Örneğin, Grimm Kardeşlerin “Korkunun Ne Olduğunu Öğrenmek İçin Dışarı Çıkan Genç” hikayesi, hayatının büyük bir bölümünü insanları tanımlayan bu duyguyu tanımaya çalışarak geçiren bir gençten bahseder. Aslında, ne olursa olsun bir duyguyu duygusal kayıttan dışlamak ciddi sonuçlara yol açabilir.
Kişinin kendindeki ırkçı duygularla mücadele etmesi daha zor olsa da burada da yapılabilecek birkaç şey vardır aslında. Farklı ırklar, farklı kültürel özellikleri beraberinde getirebilir. Irkçılık da çoğu zaman farklı kültürlere yönelik rahatsızlık olarak kendini gösterir. Öncelikle kişinin dünyadaki bu kültürel çeşitliliğin doğal ve değerli olduğunun farkına varması gerekir. Bize fazla soğuk veya fazla kaba gelen bir kültür belki de bize tam da öyle görünen özellikleri nedeniyle kendi toplumu için işlevsel olabilir. İkincisi, belli bir kültürün davranışları kişiye tuhaf geliyorsa bunun da doğal olduğunu kabul etmek önemlidir. Her birimiz bir kültür içine doğuyoruz. İçine doğduğumuz toplulukla kültürel mesafesi çok fazla olan bir toplumun davranışları bize tuhaf gelebilir. Sosyal temas belli bir noktaya kadar yadırgamayı azaltsa da yadırgamayı sürdürdüğümüz şeyler de olabilir. Bunları olduğu gibi kabul etmek, “onlar öyle biz ise böyleyiz, farklı olmamızda sorun yok” demek bazen yeterlidir. Sosyal Psikolog Dr. Mediha Ömür

Bütün insanların eşit düzeyde değerli olduğu şeklindeki düşünce ırkçılığın antitezidir. Bu antitezin benimsenmesinde eşitlikçi bir eğitimin etkili olduğu aşikârdır. Ne var ki az önce de belirttiğim gibi insanlar ırkçı düşüncelerden vazgeçseler dahi duygusal düzeyde ırkçılığı sürdürebilmektedirler. Bu duyguların yerleştiği dönem ise çoğunlukla çocukluk dönemidir. Bu nedenle ırkçılığın yanlışlığına inanan bir kişinin ırkçılıkla mücadele etmek için yapabileceği en hayırlı iş, her insanın eşit düzeyde değerli olduğu fikrini çocuklara aşılamasıdır. Ayrıca davranışlarıyla da eşitlikçi tutumlara örnek olması gerekir. Dili kullanırken ırkçı ifadelerden kaçınmaya çalışması gerekir.

Bireyin duygusal düzeyde veya bilinçdışı düzeyde sahip olduğu ırkçılığı ölçmek için elbette ona birtakım ırkçı fikirleri ne kadar desteklediğini sormak uygun olmaz. Tercih edilen sosyal mesafe, derinlerdeki ırkçılığın bir işaretçisi olabilir. Örneğin kişi farklı etnik kökenden kimselerle, göçmenlerle ya da yabancılarla aynı okulda okumaktan hatta aynı derslere katılmaktan rahatsızlık duymayabilir. Ancak ev arkadaşlığı veya evlilik gibi daha yakın temas içeren durumlarda bulunmayı tercih etmeyebilir. Sosyal mesafenin farklı derecelerine dair tercihleri incelemek derinlerdeki ırkçılığa dair bir fikir verebilir. Derinlerdeki ırkçılığı ayrıca otomatik bilişlerin ve örtük çağrışımların değerlendirilmesi yoluyla da ölçmek mümkündür. Deneysel çalışmalarda insanlara dil bilgisi soruları sormak veya bir videodaki davranışın yorumlanmasını istemek gibi dolaylı yollar kullanıldığında ırkçı yanlılıklar açığa çıkarılabilmekte. Her ne şekilde olursa olsun, ırkçılığı ölçmek için kullanılması uygun olmayan yol onu dolaylı değil doğrudan açıkça sorgulamaktır.

İnsanlar düşünce düzeyinde eşitliği savunsalar ve ırkçılığı lanetleseler dahi duygusal olarak farklı ırklardan kimselerle bir araya geldiklerinde, örneğin tokalaştıklarında kendilerini gergin hissedebilirler. Bu durum ırkçılığın duygusal boyutunu ortaya koymaktadır. Ayrıca algısal süreçlerimiz de bilinçdışımızdaki ırkçılıktan etkilenebilir. Sözgelimi, farkında olmadığımız ırkçılığımız nedeniyle belli bir ırksal grubun eylemlerini açıklamada yanlı tavırlar sergiliyor olabiliriz. Batı’da gerçekleşen saldırılarda saldırganın beyaz olup olmamasının eylemin terör olarak nitelendirilmesinde önemli rol oynaması bunun tipik bir örneğidir. Bireylerin tehdit algıları bilinmeyene/tanınmayana duyulan korku ile artışa geçer. Bir toplumda etnik gruplar arasında gözle görünmeyen duvarlar varsa bu gruplar birbirlerini yeterince doğru tanıyamaz. Bu bilinmezlik durumu da karşılıklı olarak ırkçı önyargıları büyütür. Bu önyargıların yaygın olduğu kültürlerde yetişen insanlar daha sonra aldıkları eğitimlerle daha önceki ırkçı kabullerinin hatalarını fark etseler bile tehdit algıları sürebilir. Bunun bir sonucu tercih edilen sosyal mesafenin büyüklüğüdür. Örneğin, kişi ırkçılığı yanlış bulsa da bir yakınının başka bir etnik kökenden kimse ile evlenmesini istemeyebilir. Buna bir gerekçe olarak kültür farklarını gösterebilir. Kültür farkları gerçekten insanlar arasında bir çatışma sebebi olabilir. Bununla birlikte, benzer eğitim geçmişine, değerlere ve yaşam tarzına sahip olan insanlar arasında dahi ırksal ayrımlar bir çatışma kaynağı olabiliyorsa orada belki de derinlerde yatan ırkçı kabuller ve tehdit algıları söz konusudur.

Irkçılığın toplumsal düzeyde pek çok göstergesi olabilir. Örneğin, işe alımlarda belli bir etnik gruptan kimseler, liyakat gereği değil de etnik kökenleri nedeniyle o işe alınmıyorlarsa burada ırkçılıktan bahsedebiliriz. Daha çarpıcı örnekler ise etnik temizlik ve soykırım gibi belli bir etnik grubu ortadan kaldırmaya yönelik kanlı eylemlerdir. Bununla birlikte, günlük yaşantımızda ırkçılığın çok daha “alışıldık” düzeylerini sıklıkla gözlemleriz. Toplumda bazı etnik gruplarla ilgili şaka ve fıkralardan tutun, bir etnik grubun adının bir hakaret gibi kullanılmasına değin sözlü kültüre yerleşmiş “ırkçı bir dil” kullanımları ırkçılığın sinsi formlarına birer örnek teşkil etmektedir.

Günümüzde ırkçı fikir ve ideolojiler 1900’lü yılların başına kadar rağbet görmemektedir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren eşitlikçi değerler, pek çok ülkede giderek daha fazla benimsenmeye başladı. Bunun etkisini toplumsal tutumların ölçümünde de gözlemliyoruz. Irkçılıkla ilgili yapılan açık ölçümler giderek daha az insanın ırkçı görüşleri benimsediğini göstermekte. Yeni ırkçılık veya modern ırkçılık olarak tabir edilen olgu da tam burada tartışılmaya başlanıyor. Çünkü insanların duygusal düzeyde veya bilinçdışı süreçlerinde hala ırksal temelli önyargıları ve rahatsızlıkları sürdürdüklerine dair çeşitli araştırma bulguları var. Hatta kimi çalışmalar bazı insanların sahip oldukları ırkçı görüş veya duyguları toplumdan çekindikleri için açıktan söyleyemediklerini, bununla birlikte bu türden görüşlerin açığa çıkmasını kolaylaştıran ortamlarda bunları açığa vurabildiklerini göstermektedir. İşte yeni ırkçılık denen olgu budur: farkında olmadığımız ya da itiraf etmekten çekindiğimiz, derinlerimizde sakladığımız ırkçılık.

 Irkçılık, ırksal ayrımlar temelinde şekillenen bir önyargı ve ayrımcılık türüdür. Belli bir ırksal grubun üyelerine karşı sırf o ırktan oldukları için olumsuz tutumlara sahip olmak ırkçılıktır. Dahası, bu tutumların davranışlara dökülmesi, böylece belli bir ırktan kimselere toplumda aşağılayıcı muamelede bulunulması da ırkçılıktır
Bilhassa ergenlik çağındaki çocuklarınızla çatışmak istemiyorsanız, onlara güvendiğinizi, değer verdiğinizi ve bütün huylarına rağmen onları sevdiğinizi söz ve davranışlarınızla göstermelisiniz. “Biz senin yaşında iken…” diye başlayan nasihatler kadar genci sıkan bir şey yoktur. Gençlerle konuştuğum ve anne babaları hakkında en çok neden şikâyetçi olduklarını sorduğum zaman, aldığım cevapların başında, “Annem babam bana güvenmiyor.” gelmektedir. Diğer şikâyetlerini de şöyle sıralıyorlar: “Bana hep çocuk gözüyle bakıyorlar, büyüdüğümü kabul etmiyorlar, arkadaşlarımı beğenmiyorlar, görüşlerime değer vermiyorlar, her şeyime karışıyorlar, kendilerinin de yanılacaklarını ve yanlış yapacaklarını kabul etmiyorlar, beni sevmiyorlar.” Çocuklarınızı duygusal olarak kendinizden uzaklaştırmak istemiyorsanız onlara karşı hoşgörülü, yumuşak, sabırlı ve sevecen olmalısınız. Onlara zaman ayırmalı, onları dinlemeli, her sıkıntılarında arkalarında olduğunuzu hissettirmelisiniz. Sevabıyla günahıyla, doğrusuyla yanlışıyla onlar sizin çocuklarınız. Pedagog Ali Çankırılı

Hata yapmayan insan yoktur. Öyleyse, hata yapmayan çocuk da olmayacaktır. Çocuklarınız hata yapacak, ona öğrettiklerinizi deneme-yanılma yoluyla pekiştirecek veya yeni bir şey öğrenecektir. Meselâ, anne babanın odasına kapıyı vurmadan ve “Gir!” sesi duymadan girilmeyeceğini öğreteceksiniz; ancak ola ki çocuğunuz dalgınlık eseri odanıza kapıyı vurmadan girebilir. Diyelim ki siz de o sırada çamaşır değiştiriyorsunuz. Çocuğa bağırıp çağırmadan mahrem yerlerinizi örtün ve sakin bir sesle, Rabbimiz’in kapalı odalara kapıya vurarak girmemizi istediğini, buna uygun davrandığımızda Allah’ın bizi daha da çok seveceğini hatırlatın.

Çevrenin, medyanın, arkadaş gruplarının cinsel kimlik üzerindeki etkisi inkâr edilemez. Çocukluğunda anne-baba ile sağlıklı bir iletişim kuramayan gençler, kolayca çevrenin ve arkadaş grubunun etkisinde kalırlar. Gençlik ve moda dergileri, televizyon, sinema ve internet, elbirliğiyle çocuğunuzu sizden koparırlar. Bizi arayarak, “Çocuğum kötü arkadaşların kurbanı oldu, geceleri eve geç geliyor, bizi dinlemiyor, her şeye kızıyor, bizi geri kafalı ve baskıcı buluyor.” diye yakınan anne-babaların sayısı az değildir. İyi bir eğitim almış, sevilen ve kendisine değer verilen aile çocukları kolay kolay kötü arkadaş seçmezler. Çünkü aileden aldıkları eğitim onlara güçlü bir güven duygusu kazandırmıştır. Arkadaşı tarafından ailesinden aldığı terbiyeye uymayan bir teklifle karşılaştığı zaman ‘hayır’ demesini bilecek, ısrarı halinde onunla ilişkilerini kesecektir.
Çocuklar erkeğe ve kadına ait cinsiyet farklılıklarını da merak ederler. Bir kız çocuğu, erkek kardeşinde olan şeyin kendisinde niye olmadığını sorabilir. Bunun bir eksiklik olduğunu veya Allah tarafından cezalandırıldığını düşünebilir. Böyle bir soru ile karşılaşırsak, anne ve baba rollerine gönderme yaparak açıklamayı kolaylaştırabiliriz. Eğer daha önce ki soruyu cevaplamış isek işimiz daha da basitleşir. “Kardeşinde olan şey sende yok; çünkü Allah kız çocuklarını büyüyünce anne olabilmesi için erkek çocuklardan farklı şekilde yaratır.” cevabı yeterlidir. Bebeğine süt emziren bir kadını, meselâ kendi annesini gördüğünde soracağı muhtemel sorulara da, yine annelik rolünü açıklayarak cevap verebiliriz: “Annelerin göğüsleri babalarınkinden farklıdır. Allah bebeklerin beslenmesi için anneleri öyle yaratmıştır. Çünkü bebekler daha küçük oldukları için yemek yiyemezler, annelerinin sütünü emerek büyürler.” şeklindeki bir cevap çocuk için pekâlâ ikna edici olacaktır.
Çocuğun cinselliğe ait sorularına cevap vermenin zor olmadığını söylemiştik. Burada esas olan, çocuğun sorularına cevap verirken takınacağınız tavırdır. Eğer cevap verirken yumuşak bir ses tonu kullanır, rahat hareket ederseniz, çocuk da kendisini rahat hissedecektir. Bunu bir örnekle açıklığa kavuşturalım. Diyelim ki, çocuğum bana “Baba ben nereden geldim?” şeklinde bir soru sordu. Cevabım aşağı yukarı şöyle olurdu: “Bir çocuğun olabilmesi için anneye ve babaya ihtiyaç var. Annesiz babasız çocuk olmaz. Anne ve baba çocuk sahibi olmak istedikleri zaman birlikte dua ederler. ‘Allahım bize bir bebek ver!’ derler. Allah da onların duasını kabul ederse, annenin karnına minicik bir bebek koyar. Bebek burada büyümeye başlar ve annesinin sütünü emecek kadar büyüdüğü zaman kımıldayarak anneye haber verir. Baba, anneyi hastaneye götürür. Orada doktorun ve ebenin yardımıyla anne bebeğini doğurur.” Eğer hastanenin, doktorun ve ebenin görevini merak ederse kısaca açıklarım. Yine, “Bebek nereden çıkar?” şeklinde bir soru sorarsa, Allah’ın anneleri buna göre yarattığını, doğum sırasında Allah’ın annelerin karnına bir genişlik verdiğini, bebeğin bu şekilde doğduğunu söylemekte bir mahzur yoktur. Anlattığımız şeyler basit ve doğru bilgiler olmalıdır.

Çocuklar bazen oyun oynarken odanın kapısını kapatır, yaptıklarının görülmesini ve konuştuklarının duyulmasını istemezler. Kapıyı kapattıkları zaman, ihtimal, anne-baba oyunu oynamakta veya gördükleri-duydukları şeyleri anlatmaktadırlar. Böyle bir durumla karşılaşırsanız, telaşa kapılıp odalarına girmeyin. Bu davranışınızla onlara güvenmediğinizi göstermiş olursunuz. Eğer çocuğunuza sağlıklı ve doğru bir eğitim veriyorsanız korkmanıza gerek yoktur.

Cinsiyet eğitiminin güçlüklerinden biri de anne-babaların çocukların sorularına nasıl cevap vereceklerini bilememeleri. Bunun da sebebi, olaya yetişkin gözüyle bakmaları. Çocuk uzun açıklamalardan ve detaylardan hoşlanmaz. Siz, bir soruyu bilimsel olarak detaylarıyla anlatmaya başladığınız an, çocuk sıkılıp başka şeyle meşgul olmaya başlayacak, belki sorusunu bile unutacaktır. Cevaplarınız çocuğun seviyesine göre, kısa ve anlaşılır olmalıdır. Çocuğunuz cinselliğe ait bir soru sorduğunda telaşa kapılmanın, kızarıp bozarmanın veya konuyu değiştirip onu atlatmaya çalışmanın bir yararı yoktur. Böyle yaptığınız takdirde çocuk cinselliğe ait konularda size soru sormayacak, bu ihtiyacını başka kanallardan gidermeye çalışacaktır.

Sevginin açamayacağı kapı yoktur. Sevgi, eğitimin sihirli anahtarıdır. Allah, en vahşi hayvanlarda bile, bebek ana rahmine düştüğü andan itibaren hormonlar eliyle anneye sevgi ve şefkat depolar. Bebeğini sevmeyen bir anne düşünemiyorum. Ancak bazı anneler eğitim eksikliği, ailevî problemler ve geçim sıkıntısı yüzünden bebeklerine sevgilerini ifade edemezler. Bir çocuk sevildiğinden ve kendisine değer verildiğinden emin değil ise, emin oluncaya kadar koyduğunuz kuralları çiğnemeye ve sizinle çatışmaya devam edecektir. Çocuğun cinsiyet eğitiminde anne babaların birbirlerine karşı davranışları da çok önemlidir. Evlenme yaşına geldiği halde bir türlü evlenmeye razı edilemeyen genç bir kızımızla yaptığımız görüşmede, kocası tarafından devamlı horlanan, küfür ve dayağa muhatap olan bir anne modelinin genç kızda evliliğe karşı olumsuz duygular kazandırdığını ortaya çıkarmıştık. Anne-babaların çocuğu yataklarına almaları ve bunu alışkanlık haline getirmeleri kesinlikle yanlış bir davranıştır. Anne baba ile aynı yatağı paylaşmaya alışan bebeklerde bağımlılık duygusu devam etmekte ve kişilik gelişimleri gecikmektedir. Olayın bir de cinsel mahremiyet boyutu var. Çocuk her zaman uykuda olmayabilir. Gözü kapalıdır, ama uyumuyordur. Uyumayan çocuk anne-babanın mahrem konuşmalarına ve ilişkilerine kulak misafiri olabilir. Yahut aniden uyanabilir. Her iki halde de cinsel mahremiyet zedelenmekte, çocuğun cinsel ilişki hakkında yanlış kanaatler edinmesine ve çocuğun ruh sağlığının bozulmasına sebep olunmaktadır. Anne babalara, bebeği yataklarına almamalarını ve dört yaşından sonra da odasını ayırmalarını tavsiye ediyoruz. Aynı odayı paylaşan çocuklarınız varsa, ön ergenliğe ulaşan (13-14 yaşına gelen) çocuğun odasını da ayırmalısınız. Kişilik gelişiminde mahremiyetin önemi büyüktür. Sizin odanız nasıl mahrem ise, gencin odası da mahremdir. Kapıyı vurmadan odasına girmemeli; çantasını, çekmecelerini, ceplerini, cüzdanını, hatıra defterini karıştırmamalısınız.

Anneler, cinsiyet eğitiminde en büyük yanlışlığı çocuğa tuvalet alışkanlığı kazandırmaya çalışırken yaparlar. Çocuğun altını temizlemekten ve bez değiştirmekten kurtulmak için baskı uygularlar. Bu baskıya uymayan çocuğu ayıplayarak, tehdit ederek, korkutarak veya ceza vererek amaçlarına ulaşmaya çalışırlar. Başvurdukları bu araçlar fıtrata ve çocuk onuruna aykırı olduğu için işleri daha da zorlaşır. Normal olarak bir çocuk, fiziksel ve sinirsel gelişimine paralel olarak, tuvalet kontrolünü gündüzleri 2-3 yaşlarında, geceleri 4-5 yaşlarında kazanabilir. Bundan önce yapılacak zorlamalar çocuğu güç durumda bırakır. “Yine mi altına kaçırdın, pis çocuk! Bir daha çişini haber vermez, altına kaçırırsan pipini yakarım!” gibi suçlayıcı, küçük düşürücü sözler çocuğun cinsel ve boşaltım organlarından nefret etmesine, aşağılık duygusuna kapılmasına, vücudundan utanmasına sebep olacaktır. Bu da, ilerleyen yaşlarda değişik cinsel sapmalara zemin hazırlayabilir.

Bir annenin yeni doğan bebeğin altını temizlerken hoşnutsuzluk göstermesi, yüzünü ekşitmesi daha ilk günden itibaren çocuğa cinsel bölgenin tiksindirici bir şey olduğunu telkin etmektedir. Bebek, vücudunu tanımak için ayaklarına, başına, kulaklarına dokunduğu gibi; cinsel organına da dokunur. Bunun tuhaf hiçbir yanı yoktur. Eğer bebek cinsel organına dokunduğu sırada anne bebeğin eline vurur veya elini tutup zorla cinsel bölgeden uzaklaştırırsa, yine olumsuz kanaatler edinmesine sebep olacaktır. Çok kere çocukların cinsel organlarıyla oynadığını gören anne ve babaların sert tepki gösterdiğini, “Çek elini oradan, ne kadar ayıp!” dediğini görmüşsünüzdür. Bu, çocuğun hak etmediği bir ayıplamadır. Anne baba, bu davranışı yasaklama yerine, sebepleri üzerinde durmalıdır. Çocuk neden elini cinsel organına götürür? Temizlik ihmalinden dolayı çocuğun cinsel organı mantar kapmış olabilir. Bu da kaşıntıya sebep olacağından, çocuk farkında olmadan elini cinsel organına götürür. Yine çocuklar oyuna daldığı zaman tuvalet ihtiyaçlarını unuturlar. Çünkü oyun çocuğun en ciddi işidir. O ciddi işi bırakıp tuvalete gitmezler, ellerini cinsel organlarına bastırarak tuvalet ihtiyaçlarını ertelemeye çalışırlar.

Kolejde görev yaptığım yıllarda tuvalet duvarlarında ve kapılarında öyle çirkin yazılara ve küfürlere rastlıyordum ki, şaşırmamak elde değildi. Bunun bir tek açıklaması vardı: Bu çocuklara aileleri tarafından yeterli ve sağlıklı bir cinsiyet eğitimi verilmiyordu! Bir meseleyi görmezden gelerek veya yok sayarak sorumluluktan kurtulamazsınız. Eğer bu mesele ruh sağlığıyla yakından ilgiliyse ve bazı çevrelerce istismar edilip gençler kolayca tuzağa düşürülüyorsa—ki öyledir—anne baba ve eğitimci olarak sorumluluğumuz daha da ağırlaşıyor demektir. Konferanslarımda, katıldığım radyo ve televizyon programlarında ana-babaların sıklıkla sorduğu soru şu: Çocuklarımıza ne zaman cinsiyet eğitimi vermeye başlamalıyız? Cevabım: Doğumdan itibaren. Bu cevap soru sahiplerini şaşırtıyor elbette. Evet, tekrar ediyorum, cinsiyet eğitimi doğumdan itibaren başlar.

Cinsiyet eğitimi üreme bilgisinden ibaret değildir. Üreme bilgisi, cinsiyet eğitiminin sadece bir alt başlığıdır. Oysa toplumumuzda cinsiyet eğitimi, cinsel ilişki ve üreme bilgisinden ibaret zannedildiği için, gençlere ancak evlilik hayatına adım attığı güne gelindiğinde cinsiyet bilgisinin verilmesi gerektiği düşünülür. Ki, o vakit geldiğinde bu bilginin veriliş biçiminin çirkinliği, kabalığı, uygunsuzluğu da cabası! Oysa, vaktiyle sorduğu sorulara ölçülü ve makûl bir cevap verilmemiş çocuklar ve gençler, meraklarını başka kanallardan cevap arayarak gidermeye çalışırlar. Sonuç; sorusuna ilgili yaşta aklının alabileceği, ruh sağlığını da bozmayacak şekilde cevap verilse rahatlayacak olan çocuğun, arkadaş çevresinin veyahut uygunsuz yayınların eline düşüp yalan-yanlış bir sürü şey duyması ve bunun çocukları gerek bedenen, gerek manen deformasyona uğratmasıdır.

Anne babaların çocuk eğitiminde en çok zorlandığı konuların başında cinsiyet eğitimi geliyor. Bunun iki sebebi var. Birincisi, konuya yetişkin gözüyle yaklaşma. İkincisi, cinsiyet eğitimini üreme bilgisinden ibaret zannetme. Bu iki hatalı yaklaşım, anne babaların işini zorlaştırıyor. Çocuğun yedi yaşına kadar yaratılışa, üremeye, cinsiyet farklılıklarına ve doğuma ait soruları cinsel tecessüsten uzak, tamamen öğrenmeye yönelik, masum sorulardır. Çocuk nazarında “Ben dünyaya nasıl geldim?” sorusu ile “Bu uçak havada nasıl duruyor, neden yere düşmüyor?” sorusu arasında fark yoktur.

Ancak her ne kadar kardeşlerle rekabet etmeme ya da çatışma yaşamama durumları bu çocuklar için bir lüks gibi görünse de, tek çocukların yaşıtları ile çatışma çözme ve çatışma yönetme becerileri bakımından yoksun kalabilme olasılıkları aileleri düşündürtebilir. Bu noktada tek çocukların kendi yaş grubundan çocuklarla sıkça bir araya getirilmeleri onlara bu deneyimi kazandırma açısından yararlı olacaktır. Tek çocukların sosyal beceriler, karakter ve uyum açısından iki çocuklu küçük ailelerin çocuklarına benzer özellikler gösterdikleri, çok kardeşli daha geniş ailelere oranla bu iki grubun daha avantajlı olduğu görülmektedir. Bu durum, ebeveyn-çocuk ilişkisindeki kalitenin önemine vurgu yapmakla birlikte, çok çocuklu ailelerden farklı olarak küçük ailelerdeki çocukların ebeveynleri ile daha fazla birebir ve kaliteli zaman geçirme olanaklarının olması ile ilişkilendirilebilir. Nitekim ebeveynlerle geçirilen birebir ve kaliteli zamanın çocuğun entelektüel kapasitesinin gelişmesine ve daha olgun davranış kalıpları edinmesine yardımcı olacağı bir gerçektir. Elbette ki bu sonuçlar kardeş ilişkilerinin çocuk gelişimi üzerine olumlu sonuçları olduğu gerçeğini yadsımamaktadır. Ancak görülen o ki kardeşlerin yokluğu başkalarıyla, özellikle de ebeveynlerle kurulan sağlıklı ve kaliteli ilişkilerle telafi edilebilmektedir. Günümüzde aileler giderek küçülse de ebeveynler kardeşsiz büyüyen çocuklarının sosyal ve entelektüel gelişimi açısından endişe etmemeli, çocuklarının sayısından çok onlarla birebir kuracakları özel ve kaliteli bağlara önem vermelidir. Psikolog Merve Büyükkucak

Ailelerin genellikle kardeşi olmadan büyüyen çocuklarının sosyalleşmeleri ile ilgili endişe yaşadıklarını görüyoruz. Ancak araştırmalar ilkokul çağındaki tek çocukların kardeşi olan yaşıtlarıyla yakın arkadaş sayısı ya da arkadaşlık kalitesi anlamında bir farklılık göstermediklerini gösteriyor. Sosyalleşme ya da oyun aktiviteleri açısından da okul öncesi dönemdeki tek çocuklar ile kardeşi olan çocuklar arasında bir fark görülmüyor. Daha da önemlisi sosyal beceriler açısından bu benzerlik yetişkinlikte de devam ediyor.

Günümüze değin gelmiş yaygın inanış bir çocuğun sağlıklı gelişimi için muhakkak bir kardeşe sahip olması gerektiği yönündeyken, son yıllarda yapılan araştırmalar tek çocuklarla ilgili bu inanışın aslında pek de gerçeği yansıtmadığını göstermektedir. Bundan yıllar önce neredeyse bir hastalık olarak görülmekte olan ‘tek çocuk’ olma hali gerek günümüzün ekonomik koşulları gerekse kadınların eskiye oranla daha geç yaşta çocuk sahibi olmaları sebebiyle artık daha yaygın bir durum halini almıştır. Yakın zamana dek tek çocukların, kardeşlerin sağlayacağı çeşitli öğrenme olanaklarından mahrum kalacakları, şımarık, bencil, yalnız ve uyumsuz çocuklar olacakları düşüncesiyle dezavantajlı durumda olduklarına inanılmaktaydı. Halen ailelerin, çocuklarının böyle özelliklere sahip tek çocuklar olarak büyümelerine engel olmak için ikinci çocuklarını dünyaya getirmeye karar verdiklerine sıkça rastlamaktayız. Ancak iddia edilenin aksine konuyla ilgili son 25 yılda yapılan ampirik çalışmalar, tek çocuklar ile ilgili olumsuz önyargıları şiddetle reddetmekte. Tek çocuklar ile kardeşi olan çocuklar arasında bulunabilen yegâne farkların ise düşünülenin aksine tek çocukların avantajına olduğunu göstermektedir. Buna göre, tek çocukların gelişimsel anlamda kardeşi olanlardan daha geride olmadıkları, hatta başarı motivasyonları ve zekâ gelişimleri açısından kardeşi olan çocuklara oranla görece daha avantajlı durumda oldukları görülmektedir. Bunun yanı sıra, yine yaygın inanışın aksine tek çocuklar genel uyum ve sosyal beceri anlamında kardeşi olan yaşıtlarına oranla bir farklılık göstermemektedirler.

Çocuk sahibi olmadan önce pek çok çiftin kararsız kaldıkları konulardan biri, kaç çocuk sahibi olmak istedikleri. Günümüzün ekonomik şartları ancak bir çocuğun bakımına ve eğitimine imkan verirken, çoğu çift çocuğunun kardeşsiz, tek çocuk olarak büyümemesinden yana. Bunun en önemli nedeni ebeveynlerin kardeşsiz büyüyen çocuğun sağlıklı bir gelişime sahip olamayacağını düşünmeleri.

Ertele ama erteliyorsan zaman ayır. Bazı sorular ise geleceğe paslanamaz ama o an içinde de cevaplanamaz. Tam siz doktora yetişmek için çocuğunuzu elinden tutmuş koşarken “Güneş neden sarı?” sorusunu cevaplamanız gerekmez. “Çok güzel bir soru sordun ama şimdi bunu konuşmanın zamanı değil. Eve gittiğimizde bunu konuşalım.” diyebilirsiniz. Tabii bu söylediğinizin inandırıcı olması için çocukla bu konuyu tam da ertelediğiniz zamanda konuşmanız gerek. Eve döndüğünüzde işe güce dalar ve unutur ya da çocuğunuzu geçiştirirseniz çocuk doğal olarak bir sonraki erteleme çabanıza inanmaz. Son olarak, bazı soruların (hatta çoğu sorunun) cevabı konusunda her çocuğun bir fikri vardır. Bu fikri öğrenmek ve üzerine tartışmak çocuklar için bazen bilgi almaktan daha eğlencelidir. Dolayısıyla çocuğunuz size soru sorduğunda sözü ona bırakabilirsiniz. Uzman Klinik Psikolog Nazlı Akay

Hangi soruyu geleceğe paslayacağını bil. Bazı sorular siz cevaplasanız bile çocuğun çok iyi anlayabileceği nitelikte değildir. Bazı bilgiler ise çocuğun yaşına uygun değildir. Cinsellik, din gibi konuların bazı kısımlarını buna örnek verebiliriz. Bu durumlarda çocuğunuza soruyu cevaplamak istediğiniz ancak onun bu konuyu konuşmak için yaşının henüz çok küçük olduğu bilgisini verin. Onunla bu konuşmayı yapabileceğiniz yaşı belirleyin ve ona söz verin.
 Onlar sordukları her sorunun cevabını bizde sanıyorlar. Bazen biz de onların yarattığı bu rüzgara kapılıyoruz ve kendimizi strese sokuyoruz. Halbuki biz de bir sürü şeyi bilmeyebiliriz. Çocuklara bunu hissettirmekte herhangi bir problem yok. Eğer sorunun cevabını bilmiyorsanız basitçe “Bilmiyorum” deyin. Ama çocuğunuzun cevabı nasıl elde edeceğine dair ona bir yönlendirmede bulunmak iyi olabilir.
Çocuklarla konuşurken de soru cevaplarken de aynı kural geçerli: Basit olun, sade olun. Arkadan gelecek sorulara vaktiniz ve/ya enerjiniz yoksa ya da özel olarak çocuğunuza bir şeyler öğretmeyi amaçlamıyorsanız dolambaçlı yollara, gereksiz detaylara girmeyin. Soru yanıtlarken çocuğunuzun dikkat süresi ve algısını hesaba katın.

Çocuklar yaklaşık 10 yaşına kadar soyut kavramları pek anlayamazlar. Bu nedenle soru cevaplarken mümkün olduğunca somut açıklamalar yapmak yerinde olur. Siz soyutlaştıkça çocuğunuzun soracağı soru sayısı artacağı gibi yeni sorulara cevap verirken siz de gittikçe daha soyut bir seviyeye çıkacaksınız. En sonunda elinizde gerçekdışı bir hikaye kalabilir. Her şeyi somut tutmak en iyisi.

Soru soran, merak eden çocuk candır diyoruz ama küçük çocuklar da ne çok soru soruyor değil mi? Bazen anlamlı, bazen anlamsız, bazen tam yerinde, bazen ise çok yersiz. Her soru kendi içinde değerlendirilmeli şüphesiz, ama sorulara cevap vermenin genel bazı kolaylaştırıcıları da yok değil. Sonraki soruyu tahmin et. Çocuğunuzu geçiştirmek adına hızlıca bir cevap verdiniz ama cevabınızda çocuğun bilmediği, anlamadığı kavramlar, soyut ifadeler kullandınız ya da çocuğun merakını celbeden yeni bir detay verdiniz. Cevapladığınız sorunun ardından yeni bir soru silsilesinin gelmesi kaçınılmazdır. Açıklamanızın ardından gelecek yeni soruyu önden tahmin etmek hem size zaman kazandırır hem de ilk soruya verdiğiniz cevabı daha iyi formüle etmenizi sağlar.
Ev içi kuralların belirli olduğu bu aile tipinde “zulmetmeyen disiplin, gevşetmeyen hoşgörü” anlayışı hâkimdir. Anne ve babası ile güvenli bağ kurmuş olan çocuğa kurallar dayatılmaz; yaş ve seviyesine uygun bir biçimde açıklanarak anlatılır. Ev içinde söz hakkına da sahip olan çocuk, kuralların oluşturulma sürecine dâhil edilir. Kendisini anne ve babasının yanında rahatça ifade edebilen, düşünce ve görüşlerine değer verilen çocuğun özgüveni sağlıklı bir şekilde gelişir. Bu aile modelinde çocuk hata yapınca uyarılır, hatasının sorumluluğunu alır; yanlış kararlarının sonuçlarını öğrenmiş olur. Disiplin ve hoşgörünün dengeli bir şekilde gitmesiyle sağlam bir kişilik yapısının temellerini atmış olur. Görüldüğü gibi pek çok aile tipi, anne baba tutumu vardır. Doğru tutum ve davranışlarla çocuğa yaklaşmanın önemini fark ettiğimizde kendi aile modelimizdeki yanlışlıkları da düzeltebilir; her şeyin en iyisine layık olan çocuklarımıza en güzel şekilde rol-model olabiliriz. / Psikolojik Danışman Hürrem Irmak
Mükemmeliyetçi insanlar bu huylarıyla kendilerine zarar verdikleri gibi çocuklarını da yıpratırlar. Genellikle ben merkeziyetçi kişilerin kurduğu bu aile yapısında, yaptığı işler sürekli eleştirilen, takdir edilmeyen çocuklar bir süre sonra yetersizlik duygusu hisseder hiçbir işi tam anlamıyla yapamayacaklarına kendilerini inandırırlar. Her hatasında suçlanan, yaşının ve kabiliyetlerinin üstünde beceriler göstermesi için sürekli zorlanan çocukların yetişkinliklerinde bir işe başlama cesareti gösteremeyen, başarısızlığa mahkûm olduğuna inanan kişiler olması beklenir. Ayrıca bu tür tutumlarla yetiştirilen kişilerin de aşırı mükemmeliyetçi bireylere dönüştükleri sıklıkla görülür.
Çocuğu için her şeyi planlayan bu aile tipinin en belirgin özelliği, çocuğun kendini korumasına ve bireyselleşmesine izin vermeden onu en ufak tehlikelerden bile aşırı tepkilerle korumaya çalışmalarıdır. Özellikle annelerde karşılaşılan aşırı koruyucu tutumla çocuğa 8-9 yaşına kadar yemek yedirilir, banyosu annesi tarafından yaptırılır. Gereğinden fazla kontrol ve özenle yaklaşılan bu çocuklar bir süre sonra ebeveynlerine bağlı değil, bağımlı olmaya başlarlar. Bu yaklaşımlar sonucunda çocuğun sosyal gelişimi zedelenir; çocuk bireyselleşemez; güvensiz, içe dönük bağımlı bir kişilik geliştirir. Aşırı müdahale sonucunda çocuk mücadele gücünü yitirir. Bu gibi sıkıntıların oluşmaması için çocuğa yaşının gerektirdiği yardımsız yemek yemek, giyinmek, banyo yapmak gibi gelişim görevlerini gerçekleştirebilmesi için fırsat tanımamız gerekir. Ayrıca gelişim görevlerine ilaveten ev içi görev ve sorumluklar da vererek çocuğun kendi başına bir şeyleri başarabildiğini görmesini sağlayabiliriz. Böylece çocuğun bireyselleşip psiko-sosyal olgunluk düzeyine ulaşmış bir yetişkin olmasına yardımcı olabiliriz. Fakat bunlara zıt olarak çocuklarımızı her türlü tehlikeden izole edilmiş cam bir fanus içinde tutmaya çalışırsak yetişkin olduklarında karşılaştıkları zorluklarda ne yapacaklarını bilemeyen, anne-babalarının yardımı olmaksızın kendi ayakları üzerinde duramayan kişiler olmasına sebep olabiliriz. Sonuç olarak da aşırı bağımlı, kendine güveni olmayan, duygusal kırıklıkları olan yetişkinlerle karşılaşırız.
Sabit kuralın olmadığı bu aile yapısında ânı kurtarmaya yönelik çözümler vardır. Ebeveyn ruh haline göre bir kuralı bazen çok katı bir şekilde uygularken bazen de böyle bir kural hiç yokmuş gibi davranır. Böylece çocukta bu belirsiz kurallara karşı kayıtsızlık oluşur. Anne babanın kendi aralarında tutarlı bir tavır geliştirememesi; babanın evet dediğine annenin hayır, annenin hayır dediğine babanın evet demesi de çocuğun kurallara karşı kayıtsızlaşmasına sebep olur. Bu gibi durumlarda çocuk kendisini kayıran ebeveynini kullanmaya başlarken diğer ebeveynin otoritesi sıklıkla sarsılır. Bu tür tutumlarla büyütülen çocukların, yetişkinliklerinde kurallara uymakta güçlük çeken, iş ve aile hayatında dengesiz ve tutarsız tutumları sebebiyle sıkıntılar yaşayan bireyler olması beklenir.
Çocuk merkezli olan bu ailelere orta yaşın üstünden çocuk sahibi olan ailelerde ve tek çocuklu evlerde sıklıkla karşılaşılır. Bu aile tipinde her şey çocuğun isteklerine göre şekillenir; aile bireyleri bu isteklere kayıtsız şartsız uyarlar. Aşırı sevgi gösterileriyle şımartılan çocuğun her isteği anında gerçekleşir. Bunun sonucu olarak çocukta doyumsuzluk ve memnuniyetsizlikle karşılaşılır. Bu aile tipindeki çocuklar okula başladıkları ilk zamanlardan itibaren çevrelerine emirler yağdırırlar; buyrukları yerine getirilmediğinde ise sinirlenip saldırgan tutumlar sergiler, çevrelerine kolay uyum sağlayamazlar. Anne babası tarafından prens/prenses olarak büyütülen bu çocukların yetişkinliklerinde de aynı buyurgan tavırları devam eder. Bu kişiler anne babasından gördüğü ilgi ve toleransı çevresindeki diğer kişilerden alamayınca afallar ve şımarık tavırları sebebiyle sıklıkla dışlanan, sevilmeyen kişiler olurlar.

Türk toplumunda sıklıkla karşılaştığımız bu aile yapısında çocuğun kişiliği hiçe sayılır. “Sen daha çocuksun, ne anlarsın; çocuklar öyle her işe karışmaz.” mantığının hüküm sürdüğü bu ailelerde çocuk üzerinde korku ile otorite kurulmaya çalışılır. Çocuğun sessizi makbuldür diyen bu aileler “uslu çocuk”ları olması için evi kurallara boğarlar. Koydukları bu kuralların önemini ve anlamını çocuklarına açıklama gereği duymayan bu ebeveynler “Ben senin annenim/babanım, ben öyle diyorsam öyledir, benim lâfımın üstüne lâf söylenmez.” düşüncesiyle bu kuralları çocuklarına dayatırlar. Çocuklarının soru sormalarından, var olan kuralları sorgulamalarından hoşlanmazlar. Ödül-ceza mantığıyla sürekli kontrol altında tutmaya çalıştıkları çocuklarının kurulu bir makine gibi olmasını beklerler. Bu tür tutumlarla büyütülen çocukların yetişkinliklerinde kural tanımaz, otoriteye başkaldıran bireylere dönüşmeleriyle sıklıkla karşılaşırız. Bu durumun zıddı olarak karşıt tepki geliştirebilir; pasif, içine kapanmış, kendisini ifade edemeyen, sinik tiplere dönüşebilirler.

Nasıl ki bir ağaç, yetiştiği iklimin şartlarına göre filizlenir büyürse çocuk da anne babanın sergilediği tutumlara göre şekillenir, kişilik yapısının temellerini atar. Sürekli eleştirel tutumlarla yetiştirilen çocuk başarıya karşı inancını yitirir. Aşırı koruyucu tutumlarla büyütülen çocuk yetişkin bir birey olduğunda kendi ayakları üstünde durmakta sıkıntı yaşar. Baskı ve otorite ile ezilen çocuk kuralları anlamlandıramaz, onlara uymakta güçlük yaşar; dengesiz ve kararsız tutumlarla yetiştirilen çocuk ise nerde nasıl davranması gerektiğini bilemeyen bir yetişkine dönüşür. Görüldüğü gibi insanın çocukluk çağında karşılaştığı tutum ve davranışlar ıslak betona düşen her şeyin iz bırakması gibi çocuğun hayatında, kişilik yapısında kalıcı izler bırakır. İşte bu yüzden çocuğumuzun karakterinde güzel izler bırakmak için sergilediğimiz tutum ve davranışlara dikkat etmemiz gerekir.
Anne-baba tutumları üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda aşırı baskılı ve otoriter tutum, aşırı hoşgörülü tutum, dengesiz ve kararsız tutum, aşırı koruyucu tutum, aşırı mükemmeliyetçi tutum olmak üzere çeşitli anne-baba tutumları ile karşılaşılmıştır.

 Sosyal, ekonomik ve bireysel değişkenler sürece dâhil edildiğinde bile bu bağ değişmemektedir. Bu sonuçlar, cinsel doyumun ödül olarak iş gördüğünü ve cinsel doyumun çiftlerin evlilikleri hakkındaki olumlu değerlendirmelerine katkıda bulunacak etkileşimli bir deneyim olduğunu iddia eden karşılıklı sosyal değişim ve davranış teorileriyle de tutarlıdır. Cinsellik halen çoğu insan tarafından ayıp, yasak diyerek konuşulmaktan çekinilen bir konudur. Bu yüzden cinsellikle ilgili kavramlar nadir çalışılan konu olmak ile birlikte, üzerine en çok düşünülen ve kişileri kaygılandıran bir alan olmaktadır. Cinselliği insanın fonksiyonlarından biri olarak görmek ve insan ruhunu keşfetmenin araçlarından biri olarak araştırmak doğru bilgiye ulaşmayı sağlayacaktır. Bunun yanı sıra cinsel doyum ve katkı sağlayan diğer alanlarla ilgili farkındalık, yakın ilişkilerdeki birlikteliğin ve aidiyetin de artmasına yol açacaktır. Herkesin cinsel bilgilere ulaşma ve cinsel ilişkiyi zevk için ya da üreme amacıyla yaşama hakkı vardır. Cinsel doyum, cinsel bir varlık olarak insanın sadece bedensel değil; duygusal, düşünsel ve toplumsal bütünlüğünü sağlayan, kişilik gelişimi, iletişim ve sevginin paylaşımını olumlu yönde zenginleştiren ve arttıran sağlıklılık halidir. Psikolog Dr. Kübra Yılmaztürk Yıldırım

Sevgi, yakınlık, cinsellik ziyadesiyle karmaşık konulardır. Evlilik gibi bağlılığın temel olduğu ilişkilerde ise cinsellik daha şiddetli ve temel bir konu haline gelir. Tam da bu bağlamda kişilerin cinselliklerine dair atıfları aslında bir sürecin göstergesi gibi ele alınabilir. Çünkü cinsellik yakınlığın ve birlikteliğin en zirve noktası gibidir ve bu yakınlığı asla sadece cinsel birliktelik oluşturmaz. Cinsel doyuma bakıldığında burada kişi veya kişilerin bütün yakınlık, ilgi, bakım alma ve bakım verme serencamı bulunabilecektir. Bireyin cinsel ilişkiden duyduğu memnuniyet ve aldığı haz olarak da tanımlanabilir. Cinsel doyum bireyin biyo-psiko-sosyal durumundan etkilenmektedir. Bireyin cinsiyeti ve yaşı, cinsellikle ilgili tecrübesi, toplumsal ilişkileri, inançları, kültürel etkenler, sosyal koşullar, cinsel doyumla ilgili olarak bireysel farklılıklara neden olmaktadır. Cinsel doyum kişilerin cinsel yaşantıları hakkında olumlu ya da olumsuz kişisel değerlendirmelerini ve duygusal tepkilerini içermekle birlikte, ilişki memnuniyeti, benlik değeri gibi değişkenler ile bağlantılı olup kişilerin evliliğindeki doyumun ve memnuniyetin en güçlü belirleyicilerinden biridir. Yapılan çalışmalar, evlilikte cinsel doyum ile evlilik doyumu arasında sıkı bir bağ olduğunu göstermiştir. 

Cinsel doyuma ulaşmada öznel iyi oluş ve “öyküsel psikoloji” arasındaki ilişkilerin terapotik değeri nedir? Yani bağlanmada normalliğin yaşanması ve ontolojik iyi oluşun Cinsel doyuma giden yolda katkısını nasıl değerlendirebiliriz? Öyküsel psikoloji, cinsel doyuma ait bir modelleme unsuru olabilir mi? İyi oluş, psikolojik iyi oluş tanımlamalarıyla bir kavramın izini sürmeye çalıştık bir önceki soruda. Burada asıl ontolojik iyi oluştan bahsetmek istiyorum. Ontolojik iyi oluş kavramı, kişinin tüm bu mutluluk halini geçmişi, şimdiyi ve gelecek beklentilerini de dâhil ederek tanımlaması anlamına gelen yapıyı içerir. Şimdiki zamanda, şu anda yaşamımı değerlendirmekteyim; ya yenik ve kaybeden, ya da tatmin olmuş ve umutlu hissediyorum- daha başka birçok sıfat kullanıyor olabilirim tabi- özetle. Burada bir öyküm var benim. Bir hikâye kurgulamış oluyorum yaşadıklarım ve bendeki etkileri üzerinden. Çünkü belleğim otobiyografik, yani hafızam bana göre yazıyor kişisel tarihimi. İşte bu benim yaşam projemi oluşturmaktadır. Burada hatırlamamız gereken önemli bir konu var. O da bağlanma stillerinin de içsel çalışan modeller yoluyla zihnimizde bize ve ötekine dair kalıplar oluşturduğu gerçeğidir. Bu kalıplar benim değerlendirmelerim ve belleğim vasıtasıyla yaşam hikâyemi ve kendiliğimi oluşturuyor. Biz biliyoruz ki bağlanma biçimleri insan hayatındaki en erken yaşantılara dair, değişime de bu nedenle dirençli yapılardır. Dolayısıyla ben yaşamımda bir şeyleri değiştirmek istiyorsam ve kalıplardan kurtulup, kendi hikayemde ve ilişkilerimde değişiklik yapmak arzusundaysam, ki buna cinsel ilişki ve cinsel ilişkide yaşanan tatmini de dâhil edebiliriz, ontolojik iyi oluşum yani yaşam projem üzerinde çalışmak yoluyla bu değişikliği gerçekleştirebilirim. Yani burada öyküsel terapi -nerrative therapy- ve önerdiği çalışma biçimleri kullanılarak; klinik uygulama esnasında, bireysel yada grup terapisi süreçlerinde, kişilerin kendilerini kabul ettikleri biçimler üzerinde değişiklik sağlamak mümkün olmaktadır. Bu değişiklikle beraber kişilerin kendilerini ve dünyayı algılamada, özetle; kendileriyle ve başkalarıyla yaşadıkları sorunlarda etkin rol oynayan bağlanma biçimleri ve içsel çalışan modelleri farklılaşacaktır. Böylece ilişkilere yeni soluklar getirme fırsatı yakalanabilecek ve farklı bakış açıları yakalayan taraflar hem kendilerine hem de ilişkilerine bambaşka senaryolarla yaklaşma fırsatı bulabilecekler. Meydana getirilen değişim de, romantik ilişkilerin en belirgin göstergesi olan cinsel ilişki ve cinsel doyum üzerinden değerlendirilebilecektir.
Psikolojik iyi oluşu yüksek olan birey, kendinde ve ilişkilerinde var olan sürekli gelişme ve ilerlemeyi hissederek, yaşamının anlamlı olduğuna inanır ve belli bir amaca sahip olduğu inancını sürekli taze tutar. Bu durumdaki bireyin, yaşam projesinin dünü, bugünü ve yarını ile ilgili olarak olumlu bir kanaate sahip olacağı ve beraberinde yaşamdan edindiği tatmin duygusunun da yüksek olacağını düşünebiliriz. İşte tam burada da ontolojik iyi oluş kavramı ortaya çıkar ki; uygulamada kişilerin yaşam projelerinde yapmak istedikleri değişiklikleri yapabilmelerine olanak sağlayan zemin de burada bulunabilecektir.
Öznel iyi oluş, bireylerin mutluluk olarak kabul ettikleri durumlara ve şeylere, verdikleri duygusal tepkileri ve yaşam doyumu değerlendirmelerini içeren bir kavramdır. Yani biz neye mutluluk diyoruz, hangi durumda kendimizi mutlu kabul ediyoruz ve öyle davranıyoruz… Bu yapı kendi içerisinde üç ayrı özellik barındırmaktadır. İlki, öznel iyi oluşun kişisel bakış açısı ile ilgili oluşudur. İkincisi, negatif faktörlerin olmadığı anlamına gelmemekle birlikte olumlu (pozitif) ölçütler içermesidir. Üçüncü özellik ise öznel iyi oluş ölçütlerinin bireyin kendi hayatına bakış açısıyla hayatının genel bir değerlendirmesidir. Öznel iyi oluş, insanların yaşamlarını nasıl değerlendirdiklerini konu alan pozitif psikoloji yaklaşımıdır. En genel anlamda, insanların yaşam kalitesinin ve ruh sağlığının temel değerlendirme ölçütü olarak görülmektedir. İyi oluş teorilerinin iki ana perspektifi olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi kökleri Aristoteles’in “eudaimonia” felsefesine dayanan, objektif olarak “iyi” sayılabilecek yaşam kriterlerine bağlı olarak yaşanan “mutluluk” (hapiness) yaklaşımıdır. Eudaimonia perspektifinden hareketle öznel iyi oluş kavramı geliştirilerek psikolojik iyi oluş kavramı ortaya atılmıştır. Psikolojik iyi oluş modelinde; kendini kabul, diğerleri ile iyi ilişkiler kurma, çevresel hâkimiyet, yaşam amacı, kişisel gelişim ve otonomi şeklinde sıralanabilecek altı boyut tanımlamıştır. Daha kestirmeden ifade etmek gerekirse, psikolojik iyi oluş kavramı bireyin var olan yaşamı ve içinde bulunduğu şartlarla ilgili olumlu bir bakış açısına sahip olmasını ifade etmektedir.
Yaşamın ilk yıllarında ebeveynlerle geliştirilen bağlanma biçimi, kişinin yetişkin yaşamında kurduğu ilişkiler için de önemli bir belirleyicidir. Bowlby’nin bağlanma kuramı yakın ilişkilerde yaşanan bilişsel, duygusal ve davranışsal süreçleri açıklamada yaygın olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla çocukluk yıllarında oluşan tüm bu zihinsel ve ruhsal yapılar yetişkinlik yaşamı boyunca da benzer biçimde gelişmeye devam etmektedir. Bowlby’nin içsel çalışan model kavramı, bebeklikten çocukluğa oradan da yetişkinliğe devam eden bağlanma biçimlerine dair artan ilgi için, sağlam bir zemin teşkil etmiştir. Yapılan araştırmalarla birlikte, bağlanma biçimlerinin çocukluğun ilerleyen dönemlerinde ve ergenlik yıllarında da benzer şekilde devam ettiğine dair bilimsel kanıtlar bulunmuştur. Bu durumun nedenlerine bakıldığında, bağlanma biçimlerinin, ebeveynlerin çocuk yetiştirme tarzlarına etki ettiği gerçeği ile karşılaşırız. Dolayısıyla anne karnından itibaren içinde var olduğumuz aile ve ilişkiler, nöronal yapımızda değişiklikler oluştururken, ciddi bir öğrenme ile de yaşamlarımızı şekillendirmektedir. Bir çocuğun iki değil üç ebeveyni vardır; anne ve babası ile birlikte onların ilişkisi de çocuğun yetişkinlik döneminde ötekinden beklentilerini şekillendiren en önemli örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bağlanma ilişkilerinin yetişkinlikteki diğer ilişkilerden en önemli farklılığı, bağlanılan kişinin varlığının diğer kişide güven ve ait olma duygusu yaşatması, yokluğunda ise kişinin yalnızlık ve tedirginlik yaşamasıdır. Cinselliğin de ilişki üzerine kurulu, hatta cinsel ilişki olarak dile yerleştiği göz önünde bulundurulduğunda, yetişkin bağlanma biçimlerinden etkilenmemesi olanaksızdır. Bağlanma biçimi kaygılı-kararsız olan yetişkinlerin, eşleri tarafından terk edilmekten korktukları, eşi idealize ettikleri, uç bir cinsel çekime odaklandıkları, kıskanç ve duygusal açıdan dengesiz bir tutum sergiledikleri gözlenmiştir. Kaçınan bağlanma biçimine sahip bireyler ise yakın ilişki kurmaktan uzak durmakta ve eşlerine soğuk ve uzak davranmaktadırlar. Bununla birlikte cinsel ilişkiyi bir haz aracı olarak görürler fakat derinlemesine ilişki kurmaktan kaçınırlar. Zihinsel temsiller açısından bakıldığında, farklı bağlanma biçimine sahip olan bireylerin kendilik ve başkalarını temsilleri de değişmektedir. Güvenli yetişkinler genel olarak sevilebilir olduklarını, başkalarının da güvenilir ve sevilebilir olduğunu düşünmektedirler. Bu çerçevede ilişkiye bakan kişilerin cinsel ilişkiye girme sıklığı, orgazm deneyimi ve hatta cinsel sorunlarının dahi farklılık göstermesi kaçınılmazdır.

Bağlanma kuramının en temel kavramı “içsel çalışan modeller” ya da diğer adıyla zihinsel temsillerdir. Bowlby, bağlanma ile ilgili içsel çalışan modelleri, çocuğun bağlanma figürünün ulaşılabilirliği ve tepkiselliği konusundaki beklenti ve duyguları olarak ifade etmiştir. İçsel çalışan modeller, bebeğin bağlanma figürüyle etkileşimini etkilemekle birlikte ayrılık durumundaki tepkileri de belirlemektedir. İçsel çalışan modeller gelecekteki bağlanma biçimlerinin nasıl olacağının da ana belirleyicileridir. Bebeğin bakım verenle kurduğu ilişki zaman içerisinde onun kendisine ve dünyaya dair bir algı geliştirmesine neden olur. Bowlby, içsel çalışan modellerin benliğe ve başka kişilere ilişkin beklentilerin, çocukluktaki ve yetişkinlikteki duygu, davranış ve bilişler arasındaki sürekliliğin ana kaynağı olduğunu ifade etmiştir. Bunun yetişkin bağlanma biçimlerinin açığa çıkmasında temel bir öğe olduğunu öne sürmüştür. Kendisine ve dünyanın geri kalanına dair bir model oluşturan çocuk, tüm ilişkilerinde bu modele göre davranmakta ve beklentilerini ve verme-alma dengesini ona göre kurmaktadır.

Göbek bağının kesilmesinin ardından anneden ayrılan insanoğlunun kısa süre içerisinde duygusal ve sosyal bağlar geliştirip yeniden anneye, babaya ya da bakıcıya bağlanması söz konusu olur. Plasentasından ayrılan yavru psikolojik bir bağ olan bağlanma ile sosyal bir plasentaya yani aileye bağlanmaktadır. Bağlanma teorisi genlerimize işlemiş yakınlık kurma ihtiyacını temel alır. Aslında özel birine yakın olma ihtiyacı o kadar önemlidir ki beynimizde bağlanma figürlerimizle bağlantı kurma ve bunları düzenleme için özel bir biyolojik mekanizma bulunur. Bağlanma teorisinin ve Bowlby’nin eserlerinin tamamının kalbinde, anne ve bebek arasında gelişen ve diğer bütün buna müteakip işlevlere dair devam eden erken gelişim döneminde ortaya çıkan duygusal bağ yatmaktadır. Yeni doğan ve ona bakım veren arasında kurulan bağlanma, sadece bir sevgi bağı değil, aynı zamanda çocukların kişisel ve duygusal gelişimini şekillendiren ve onların hayatları boyunca yakın ilişkilerini yönlendiren yaşamsal bir bağdır. Yapılan araştırmalarda, bağlanma sorunu yaşayan bebeklerin düşük vücut ağırlığından, beslenme güçlüklerine ve zekâ geriliğine kadar birçok sorunla karşı karşıya kaldıkları da ortaya konmuş bir gerçektir.

İnsanın ilişki arayışının psikolojik boyutta oluşu bizi bağlanma kavramına götürmektedir. Bir çocuğun anne figüründen ayrılma ya da onu kaybetme tepkisinin anlamı, onu bu figüre bağlayan ilişkinin anlamında yatar. Doğumdan hatta anne karnından itibaren, çocuğun bağlandığı kişiye dair bir algısı ve kavrayışı oluşagelmektedir. Bowlby, bağlanma davranışını bağlanmanın kendine has bir motivasyona sahip olduğu ve çiftleşme ve beslenmeye hizmet eden sistemlerden kaynaklanmadığı konusunda ısrarcı olmuştur. Geçmişten bu yana yapılan birçok hayvan deneyinde de fark edildiği üzere; yavrular sadece doymak ve fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak için değil, bununla birlikte, sığınma, korunma, güvende ve ait hissetme ihtiyaçlarına da karşılık gelecek şekilde bir bakım verene bağlanmaktadırlar. Bowlby’nin teorisi ve Ainsworth’un çocuklarla yaptığı çalışmalarda insan yavrusunun da çok benzer bir yönelim içerisinde olduğu görülmüştür.
“Torunlarının bakımını üstlenen büyükanne ve büyükbabaların işi zor” diye düşünenler yanılıyor. Pamukkale Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre, torununa bakan yaşlılarda depresyon belirtileri daha az. Araştırmayı dört öğretim üyesiyle birlikte yürüten Yrd. Doç. Dr. Asiye Kartal, yaşlılarda sorumluluk alma konusunda bilinenin aksine toruna bakma sorumluluğunun stresi azaltıp yaşam kalitesini yükselttiğini dile getiriyor. Büyükanne ve büyükbabalarda depresyonu değerlendirmek için Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi ölçeğini kullandıklarını anlatan Kartal, araştırmayla ilgili şu bilgileri veriyor: “55 yaş üzeri 718 yaşlı üzerinde çalıştık. Çalışmamızı, 718 yaşlının ev adreslerini inceleyip ev ziyareti şeklinde yürüttük. Önce 718 büyük anne ve büyük baba araştırmamızın örneklemelerini oluşturdu ve kendi ortamlarında, yaşadıkları yerlerde yüz yüze görüşme yöntemiyle araştırmamızı yürüttük. Verilerimizi kendi öğrencilerimizden oluşan 8 anketörle topladık. Öncelikle standardı sağlayabilmek için veri toplama sürecine başlamadan önce onları eğittik, sorularını nasıl soracakları yönünde anketörlerimize eğitim verdik. PAÜ Bilimsel Araştırma Proje Birimi tarafından desteklenen projeyi 4 öğretim üyesi arkadaşımızla birlikte yürüttük. Projeyi yaklaşık 1,5 yılda bitirdik. Sonuçta torun bakan büyükanne ve büyükbabaların yaşam kalitesi ölçeğinin çeşitli alt boyutlarını da etkilediğini, torun bakanların yüzde 35’inin kendisini daha iyi hissettiklerini, daha mutlu olduklarını gördük.”

Yaşlılarda torun sevme duygusu fıtri bir duygu. Bu duygu milletten millete fazla farklılık göstermez. Her kadın ve erkek, neslinin devamını ister. Altmış yaşından sonra torun sevgisi zirveye çıkmaya başlar. Bu yaştan sonra büyükanne ve dedelerin içlerindeki çocuksu duygular dışa yansır. Çocuklaşırlar ve torunlarıyla empati kurmaya başlar. Böylece çocukla dede ve nine arasında duygusal bir bağ oluşur. Küçük yaşta dede ve nine sevgisiyle yetişen çocuklarda merhamet duygusu yaşıtlarına göre daha yüksektir. Bu çocuklar herkese pozitif enerji yayarlar.

Çocuğun ruh sağlığı ve karakter oluşumunda aile büyüklerinin rolünün önemli olduğunu aktaran Özarslan, dede ve nine sevgisi görmeden büyüyen çocukların yaşlılara karşı hürmette sıkıntı yaşayabileceklerini söyledi. Yaşlılıktaki torun sevgisinin, insanın içindeki çocuksuluğu sembolize eden saflığın, temizliğin ve güzelliğin dışa yansıması olduğunu ifade eden Özarslan, kız çocukların dedeye, oğlan çocukların ise nineye düşkün olduğunu belirtti.
Uzmanlar, yaşlıların hayata tutunmalarında en büyük motivasyonun torun sevgisi olduğunu belirtiyor. Psikolojik danışman ve hipnoterapist Dr. Ramazan Özarslan, büyükbaba ve büyükannelerdeki aşırı torun sevgisinin 60 yaşından sonra ‘içlerindeki çocuksu duygunun’ dışa vurumu olduğunu söyledi. Türk toplumunda dedelerin torunlarına gösterdiği yakın ilginin temelinde zamanında oğluna ve kızına gösteremediği sevginin tezahürü olduğunu belirten Dr. Ramazan Özarslan her gün torunlarıyla haşir neşir olan ve onlarla oynayan büyük anne ve dedelerin moral değerlerinin çok yüksek olduğunu ifade etti.

Modern insan, çocuksuz hayatın büyük bir yanılgı olduğunu ancak yaşlanınca anlıyor; ama iş işten geçmiş oluyor. Yalnızlığın, güçsüzlüğün ve yaşlılığın getirdiği hastalıklarla bir başına kalmanın acı gerçeği yüzlerinden okunuyor. Sağlık kuruluşlarının görevlendirdiği hemşireler, günün belli saatlerinde yaşlı insanların evlerine gelip yemeklerini yediriyor, ilaçlarını içirip gidiyorlar. Kimsesiz, çocuksuz, bir başına kalan bu yaşlı insanların ölümü beklemekten başka bir seçenekleri kalmıyor.

Bireyselliğin ön plana çıktığı bu modern çağda, özellikle sanayileşmiş büyük şehirlerde geniş ailelerin yerini anne, baba ve çocuktan oluşan çekirdek aile almış bulunmaktadır. Ülkemizde, şükür ki kırsal bölgelerde ve köylerde geniş aile geleneği devam etmektedir. Avrupa ülkelerinde çekirdek aile yaşantısı köylere kadar inmiş bulunmaktadır. Bunun daha da kötüsü “çocuksuz aile” modelinin yaygınlaşmış olmasıdır.
Özellikle çalışan anneler için büyükanne ve büyükbaba desteği çok önemlidir. Büyükanneler torunlarının bakıcı elinde büyümesine izin vermezler. Evlerini ve düzenlerini bırakıp gelir, torunlarına bakarlar. Büyükannelerin bu fedakârlığı her türlü takdire değer. Ancak, kimi büyükanneler ve dedeler torun sevgisini daha da ileri götürerek onları sahiplenir, sevmekle yetinmeyip eğitimini de üstlenirler. Kültürümüzde torun üzerinde dedelerin etkisi daha fazladır. Çocukların dünyasında dedelerin özel bir yeri vardır. Çocuklar büyüdüklerinde dede ile geçirdikleri günleri tatlı birer anı olarak hatırlar, kendilerini mutlu hissederler.
Büyükanneler ve dedeler için torunları kucaklarına almak, onları sevmek, gelişimlerini takip etmek, hediyeler almak, birlikte gezmeye çıkmak, çocuk parkına gitmek oldukça heyecan ve mutluluk verici anlardır. Kendi çocuklarını yetiştirdikten sonra torunlarını da yetiştirecekleri, onlarla ilgilenip gelişimlerini takip edecekleri, ekonomik yönden destek olacakları duygusu büyük anne ve büyük babalara kendilerini değerli hissettirir. Anneanne, babaanne ve dedelerin torunları üzerinde olumlu etkileri vardır. Çocuk, anne babasından göremediği ilgi ve sevgiyi onlardan görmekte, bu da duygusal yönden gelişimlerini olumlu etkilemektedir. Pedagog Ali Çankırılı
  1. Zor durumlarla nasıl başa çıkması gerektiğinin öğretilmesi Neden önemli? Çünkü çocuklara, zor durumlarda da terbiyesini ve soğukkanlılığını koruması gerektiği öğretilmeli. Nasıl öğretilir? Böyle şeylerin herkesin başına gelebileceği ve elinde sonunda onun da atlatacağı ama sakin olması gerektiği söylenmelidir. Şunları deneyin: Çocuğunuza sakin olmasını ve derin nefes alıp vermesini, ardından da 5’e kadar saymasını söyleyin. Her üzüldüğünde veya sinirlendiğinde tekrardan aynı şeyleri yaptırın. Bir süre sonra başına gelen her kötü durumda aynı şeyi yapacaktır. Böylelikle çocuğunuz, üzüntüsünü veya kızgınlığını daha makul bir şekilde dile getirmeyi öğrenecektir.
4. Ebeveynlerin çocuklarına neyin etik, neyin yanlış olduğunu göstermesi Neden önemli? Çünkü çocuklar yalnızca değer verdikleri insanları gözlemleyerek etik değerleri öğrenebilirler. Nasıl öğretilir? Çocuklara ahlak değerlerini ve etik değerleri öğretebilmek için öncelikle ebeveynlerin dürüst, adil ve duyarlı bireyler olmaları gerekir. Çocuklarının güvenini kazanmak isteyen ebeveynler, yanlış ve doğruları farkına varmalı ve çocuğun fikir ve duygularına saygı göstermelidir. Şunları deneyin:  Ayda en az bir kere, çocuğunuzdan da yardım alarak, kamu hizmetinde bulunun. Çocuğunuza, “şöyle bir durumda kalsan ne yapardın? Biri sana şöyle bir şey dese ne tepki verirdin?” gibi sorular sorun ve siz onun yerinde olsanız ne yapacağınızı söyleyin.

3. Sadece yakın çevresine değil, uzak çevresine karşı da duyarlı ve kibar olması Neden önemli? Çünkü neredeyse tüm çocuklar yalnızca sık sık gördükleri insanları önemserler, fakat ebeveynler çocuklarına; sınıfa yeni gelen bir çocuğa, kendisiyle aynı dili konuşmayan insanlara veya başka ülkede yaşayan bir insana karşı da duyarlı ve kibar olması gerektiğini öğretmelidir. Nasıl öğretilir? Çocukların, hem yakın çevreleriyle hem de uzaktakilerle sağlıklı iletişim kurabilmesi için, insanların duygu ve düşüncelerine değer verebilecek, olaylara farklı açılardan bakabilecek ve farklı kültür ve düşüncelere sahip insanların fikir ve adetlerine saygı gösterebilecek şekilde yetiştirilmeleri gerekir. Şunları deneyin:

Çocuğunuza, günlük hayatta karşılaştığı herkese karşı kibar ve duyarlı olması gerektiğini öğretin./ Yardıma ihtiyacı olanlara yardım etmesi gerektiğini ve her zaman güçsüzün yanında olması gerektiğini öğretin / Başka ülkelerde sıkıntı çeken ve yardıma muhtaç olan çocuklar hakkında çocuğunuza bilgilendirin.

2. Yardımlaşmayı bilmesi ve kendisine yardım edenlere minnettarlık duyması Neden önemli? Çocuklar, yardımlaşmayı ve kendisine yardım edenlere minnettarlık duyabilmeyi öğrenmeli; çünkü araştırmalara göre bunu başarabilen insanlar diğerlerine göre daha yardımsever, eli açık, merhametli ve bağışlayıcı bireyler oluyorlar. Bu da mutluluk ve sağlığı beraberinde getiriyor. Yardımlaşmayı öğrenmek aynı spor yapmayı veya bir enstrüman çalmayı öğrenmeye benzer, her gün, düzenli olarak alıştırma yapmak gerekir. Bu bir arkadaşına ödevinde yardım etmek de olabilir, ev işlerine yardım etmek de. Ebeveynler, çocuklarında yardımlaşma bilincini geliştirmeli ve kendisine yardım edenlere minnettarlık duymasını sağlamalıdır. Şunları deneyin:

• Çocuğunuzu, birilerine yardım etti diye ödüllendirmeyin, yalnızca gerçekten çaba gösterdiğine inandığınız bir yardımını ödüllendirin.• Haberleri izlerken, çocuğunuzla birlikte kimlerin veya nelerin haklı-haksız veya doğru-yanlış olduğu konusunda fikir alışverişinde bulunun.• Size yardım eden herkese teşekkür edin, böylelikle çocuğunuzda da aynı bilincin oluşmasını sağlamış olursunuz.

  1. Başkalarının ihtiyaç ve isteklerine duyarlı olması Neden önemli? Çünkü aileler genellikle çocuklarının başarısını ve mutluluğunu, başkaları için duyarlı olmalarından daha çok önemseyebiliyor; fakat çocuklara başkalarının istek ve ihtiyaçlarının en az kendi istek ve ihtiyaçları kadar değerli olduğunu ve aradaki dengeyi sağlamaları gerektiğini öğretmek gerekiyor. Bu oyuncağını başkalarıyla paylaşmak da olabilir, kötü davranılan bir arkadaşını korumak da. Nasıl öğretilebilir? Çocukların aynı duyarlılığı aile bireyleri arasında da görmeleri ve bunun önemi konusunda bilinçlendirilmeleri gerekiyor. Örneğin spor takımından ayrılmak isteyen bir çocuğa, arkadaşlarını yüzüstü bırakmaması gerektiğini ve onlara karşı sorumlulukları olduğunu anlatmak, çocuğu, başkalarına karşı yükümlülükleri konusunda daha duyarlı olmaya itebilir. Şunları deneyin:

Çocuklarınıza “hayatta en önemli şey senin mutluluğunun” değil, “hayatta en önemli şey senin başkalarına karşı duyarlı olman” diyerek tek önemli olanın kendisi olmadığını, başkalarını da düşünmesi gerektiğini vurgulayın. / Sadece kendilerini iyi hissettikleri zaman değil, yorgun ve sinirli oldukları zaman da kibar olmaları gerektiğini söyleyin./ Çocuğunuzun hayatında öneme sahip diğer yetişkinlere de çocuğunuzun duyarlı ve bilinçli bir insan olmasını istediğinizi belirtmek için öğretmenine, çocuğunuzun okulda diğer bireylere karşı duyarlı olup olmadığını sorun.

Kişilik gelişiminin büyük bir kısmı çocuk yaşta aile tarafından şekillendirilir. Çocuk; yürümek, konuşmak gibi şeylere ek olarak görgü kurallarını ilk defa aile içinde öğrenir ve uygular. Harvard Üniversitesi çocuk ve aile psikoloğu Richard Weissbourd, çocuklarımızı daha duyarlı ve kibar yetiştirmek konusunda ebeveynlere 5 öneride bulunuyor. Gençler üzerinde yapılan araştırmalara göre katılımcıların %80’i ailelerinin; başkalarıyla olan ilişkilerinden ziyade, başarıları veya mutlulukları ile daha ilgili olduklarını söylüyor. Ayrıca “ailem, iyi notlar almamı okul ortamında yardımsever ve duyarlı bir insan olmamdan daha çok önemsiyor” diyen gençlerin oranı diğerlerinden üç kat fazla. Weissbourd’a göre “Hiç kimse iyi ya da kötü bir insan olarak doğmaz, kişilik, yetiştirilme şekline göre şekillenen bir olgudur. Çocuk kendi kendine duyarlı, saygılı ve sorumluluk sahibi olamayacağı için burada ebeveynlere çok büyük bir görev düşüyor. Ebeveynler, çocukla olan iletişimlerine çok dikkat etmeli ve gereken eğitimi vermek için ellerinden geleni yapmalıdır”.

Gençler üzerinde yapılan araştırmalara göre katılımcıların %80’i ailelerinin; başkalarıyla olan ilişkilerinden ziyade, başarıları veya mutlulukları ile daha ilgili olduklarını söylüyor. Ayrıca “ailem, iyi notlar almamı okul ortamında yardımsever ve duyarlı bir insan olmamdan daha çok önemsiyor” diyen gençlerin oranı diğerlerinden üç kat fazla. Weissbourd’a göre “Hiç kimse iyi ya da kötü bir insan olarak doğmaz, kişilik, yetiştirilme şekline göre şekillenen bir olgudur. Çocuk kendi kendine duyarlı, saygılı ve sorumluluk sahibi olamayacağı için burada ebeveynlere çok büyük bir görev düşüyor. Ebeveynler, çocukla olan iletişimlerine çok dikkat etmeli ve gereken eğitimi vermek için ellerinden geleni yapmalıdır”.

Kişilik gelişiminin büyük bir kısmı çocuk yaşta aile tarafından şekillendirilir. Çocuk; yürümek, konuşmak gibi şeylere ek olarak görgü kurallarını ilk defa aile içinde öğrenir ve uygular. Harvard Üniversitesi çocuk ve aile psikoloğu Richard Weissbourd, çocuklarımızı daha duyarlı ve kibar yetiştirmek konusunda ebeveynlere 5 öneride bulunuyor.

3–3,5 yaş arasındaki çocuklar, yapılan açıklamaları anlamakta zorlanabilirler. Örneğin; bir başka çocuğun oyuncağını isteyip ağlayan çocuğa, siz istediğiniz kadar “bu oyuncak senin değil” deyip durun, bunu çocuğa anlatamazsınız. Henüz mülkiyet duygusunu kavrayamadıklarından, onlar için bir oyuncağa sahip olmak demek, eline almak demektir. Eline aldıkları andan itibaren oyuncak onların malıdır. Böylesi durumlarda çocuğa uzun uzun “Bak o senin değil, arkadaşının!” , “Çok ayıp!”, gibi açıklamalar hiçbir işe yaramayacaktır. Bu sebeple açıklama yapmak yerine, böylesi durumlarda çocuğun dikkatini başka şeye çekin ya da onu başka şeylerle oyalayıp unutturun. Çocuktan bir şey yapmasını istediğinizde sözlerinizi “Hayır” cevabı almayacağınız şekilde ayarlayın. “Sütünü iç” diye dayatmak yerine; “Sütünü cam bardakla mı yoksa fincanla mı içmek istersin?” diye seçenek sunmak, daha doğru olacaktır. Çocuğa yapabileceğiniz başka seçenekler sunun. “Bu dediğini yapamam. Ama istersen şunu yapabiliriz, ne dersin?” diyerek; onun tarafında olduğunuzu, ortada bir çekişme ve inatlaşma olmadığını, dostça tavırlarınızla göstermiş olursunuz. Psikolog, Aylin Akyıldız

Çocuğunuz inat döneminde sizi ne kadar bıktırırsa bıktırsın, sevginizi geri çekerek onu cezalandırmayın. “Böyle davranırsan artık seni sevmeyeceğim.” tarzında tehditler kullanmayın. Her şeyden önce, anne-baba olarak bu olumsuz tutum ve hırçınlıkların geçici bir durum olduğunu ve her anne babanın bu süreçten geçtiğini unutmayın. Sebeplerini bildikten ve gerekli önlemleri aldıktan sonra, bu dönemi atlatmak aslında hiç zor değildir.
Kuralları belirlemede ve uygulamada uyum ve söz birliği içinde olun. Babanın kızdığı bir davranışı anne gülerek karşılar veya “Çocuğun üstüne gitme!” diyerek korumaya kalkarsa, çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemez.
“Evet” ya da “hayır”a tam olarak karar veremiyorsanız, çocuktan düşünme süresi isteyin. “Bilemiyorum, düşünmem lazım, biraz bekler misin? ” diyerek tekrar düşünün. Eğer düşünmeden söylediğiniz “Hayır”lar çocuğun inatçılık mücadelesi(küsmek, ağlamak, tepinmek ve avazının çıktığı kadar bağırmak) sonucunda “Evet” e dönüşürse, çocuk bunu mücadelesiyle kazandığını düşünecek ve bu eylem muhtemelen kronikleşecektir. Bu nedenle; esneklik sağlayabileceğiniz durumlarda, krizler ortaya çıkmadan alternatifleri değerlendirin. Böylece, çocuğunuz sadece inat ettiği için bir hak elde ettiğini düşünmeyecektir.
Çocuğa hayır demeden önce dikkatlice düşünün, “gerçekten hayır mı?” buna karar verin. “Hayır” dediğinizde; bu, gerçekten “Hayır” olmalıdır. Eğer istediği, gerçekte ihtiyacı olan bir şeyse ve temini de mümkün ise, çocuğu fazla üzmeden ihtiyacını yerine getirin. Kesinlikle mümkün değilse, saldırgan olmayan ama kararlı bir ifadeyle: “Hayır” deyin. Ve nedenlerini anlayacağı ifadeler kullanarak açıklayın. Çünkü çocuk, neden engellendiğini bilmezse haksızlığa uğradığını düşünür.
Öncelikle çocuğun her dediğini yapmayın. Ancak uygulayacağınız kuralların da mümkün mertebe gerekli, anlaşılır ve az olmasına dikkat edin. Gereksiz konularda fazla kural ve yasaklama getirirseniz, bir süre sonra çocuğunuza çok fazla “Hayır” demek zorunda kalırsınız. Çocuğa ne kadar çok “Hayır” derseniz onun bu mücadelesini körüklemiş, ”Hayır” demesine zemin hazırlamış olursunuz.
İnat döneminde anne babalar çocuğa anlayış göstermeli, çocuğun ayrışma mücadelesini kırmamalıdır. Anne babanın tutarlı ve sabırlı olması, çocuğun bu dönemi daha rahat geçirmesine yardımcı olacaktır. Korkutmak, cezalandırmak, zıtlaşmak bu davranışların artmasına veya yerleşmesine yol açabilir. O halde çocukların isteklerine nasıl cevap vermeliyiz?
Aile içinde sevgi, saygı ve anlayıştan oluşan bir ilişki inşa edebilmenin yolu ebeveynlerin çocuklarına doğru rol model olmalarından geçer. Anne ve baba, yaramazlık dürtüsü olan çocuğa aşırı baskı yapmamalı fakat çocuğun söz dinlemez tavırları da görmezden gelinmemelidir. Çocukla inatlaşmak yanlıştır. Bunun yerine ilgisini çekecek başka bir alana yönlendirilmelidir. Ayrıca saldırganlık ve zarar unsuru barındırmadıkça belli zamanlarda yaramazlık yapmasına müsaade edilebilir. Çünkü çocuğa yalnızca doğru davranışları öğretmek uygun olmayan bir yaklaşımdır. Çocuğun bazı yanlış davranışlar göstermesine izin vermek, tavırlarının yanlış olduğunu fark etmesini sağlayabilir. Belli zamanlarda yaramazlık yapmasına izin verin
Yaramazlıkların nedeni çoğu zaman çocukların anne ve babalarına duydukları düşmanlık olarak algılanabiliyor. Fakat bu tutumlarının birçoğunun öğrenme ve keşfetme amaçlı yapılan eylemler olduğu bilinmelidir. Çocuklar, ihtiyaç ve isteklerini dile getirebilecek olgunluğa sahip değillerdir. Ebeveynler ise bu sorunların önüne geçebilmek için çocukları ile zıtlaşmak yerine onlarla karşılıklı olarak neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda sakince konuşmalıdır. Anne ve baba çocuklarıyla empati yapmalı, ona söz hakkı vermeli, ayrıca çocuğa hissedilen duygular beden dili kullanılarak hissettirilmelidir.
Yaramazlık yapan çocuklara, “seni yaramaz!”, “söz dinlemez!” gibi tepkiler vermekten kaçınılmalıdır. Sürekli olarak çocuğa kötü ve laftan anlamaz mesajının verilmesi yaramazlık yapma isteğini arttırabilir. Bunlar yerine çocuğun iç dünyasında yaşadığı fakat dile getiremediği ihtiyaçlar görülmeye çalışılmalıdır. Ayrıca çocuğu azarlamak ve cezalandırmak yaramazlık eğilimini azaltmayacağı gibi çocuğun daha hırçın ve asi davranışlar sergilemesine neden olabilir. Çocukların agresiflik ve yaramazlıklarının altında aslında ihtiyaçlarının karşılanması talebi yattığı unutulmamalıdır. Yaramazlık, çocukların ihtiyaçlarının sinyalidir.
Tüm çocuklar birbirinden bağımsız ve farklı özelliklere sahip olarak doğar. Kimi çocuklar aşırı hiperaktifken, kimileri de gayet sakin bir yapıya sahip olurlar. Fakat ne kadar farklılıklar olsa da, her çocuğun birbirine benzer ihtiyaçları vardır. Çocukların yapısal özellikleri nasıl olursa olsun her adımı anne ve babasının dikkatini çekmek için atarlar. Bu nedendendir ki, ebeveynlerinin onaylamadığı davranışları yapmaktan büyük haz duyarlar. Aşırı disiplin, sıkı kurallar ve yasaklar çocuklar için kabullenmesi zor ve sıkıcı durumlardır. Bu kısıtlamalar ayrıca, özgüven eksikliğine, içe kapanıklığa, kişilik ve iletişim bozukluklarına sebep olabilir.

Ebeveynler tarafından kısıtlanan ve yapılması istenmeyen yaramazlıklar aslında çocukların gelişimlerini büyük oranda destekler. Çünkü çocuk, her yaptığı yaramazlık sayesinde aslında bu davranışların yanlış olduğunu öğrenerek kendini geliştirmeyi öğrenir. Su tabancasıyla insanlara su sıkmak ya da yoldan geçenlere camdan seslenmek gibi saldırganlık içermeyen küçük yaramazlıklar ise çocuğun sosyal yanının gelişmesine ve etrafındaki insanlarla daha kolay iletişim kurmasına destek sağlar.

Aşırı tepkiler yaramazlıkları artırabilir. Çocukların yaptığı yaramazlıkların altında ailenin sergilediği tutarsız davranışların yattığı söylenebilir. Çocuk, kötü bir söz sarf ettiğinde ya da hatalı olduğu düşünülen bir davranış sergilediğinde genellikle kızgınlıkla karşılık verilir. Böyle durumlarda anne ve babalar, bu tarz davranışların çocuğun karakteriyle alakalı olduğunu düşünebilir. Fakat çocuğun karakterinin oluşmasındaki yapı taşı ailedir. Çocuğun taşkınlık içeren davranışlarına karşı ani ve aşırı tepkiler vermek de istenmeyen davranışlarının artmasına neden olabilir. Toplum içinde yaramazlık algısı oluşturan davranışlar genellikle çocuğun saldırgan tutumlarıdır. Vurma, atma, kırıp-dökme, itme, bağırma gibi eylemler, çocuğun dış dünyaya karşı sergilediği saldırgan davranışlardır. Eğer ebeveyn ve çocuk arasında güven sorunu bulunuyorsa çocuğun sergilediği bu tutumlar giderek artış gösterebilir.
Tüm ebeveynler, sözlerini dinleyen ve uslu uslu oturan çocukları olsun ister. Bu durum, yetişkinler için gayet doğal olsa da çocuklar için pek de öyle sayılmıyor. Çocuklar, ailelerinin bu beklentilerini dikkate almaları gerektiğini bilse de her zaman karşılık vermeye yanaşmayabiliyor. Hatta kimi zaman durumu daha da güçleştirmek için ebeveynleriyle inatlaşabiliyorlar. Böyle zamanlarda anne ve baba, çocuk ile ciddi problemler yaşamamak adına beklentilerini dengelemeyi bilmelidir. Çünkü çocukların yaramazlıkları karşısında ikaz ve cezada aşırıya kaçılması çocuk ve ebeveynler arasında iletişim kopukluğu yaşanmasına yol açabilir. Aile büyükleri bilmelidir ki, çocuklar da bazı haklara sahiptir ve sınırları aşmamak kaydıyla birtakım yaramazlıklar yapabilir.
Şüphesiz ki her anne-baba uslu ve yaramazlık yapmayan çocuklar yetiştirmeyi arzu eder. Ancak çocuklar, doğaları gereği atlayıp zıplamak, koşup oynamak ve kırıp dökmekten geri kalmak istemezler. Bu durum aile içinde birtakım problemlerin yaşanmasına neden olabilirken, ebeveynler de yaramazlıkların önüne geçebilmenin yollarını arar. Uzmanlar ise, yaramazlıkların çocukların öğrenme ve keşfetme yöntemi olduğunu, bu nedenle tahammülü zor olsa da çocuklara ufak tefek taşkınlık hakkının tanınması gerektiğini savunuyor.
Yemek seçme ve psikolojik nedenlerle yemeği reddetme gibi davranışlarla sıklıkla karşılaşılır. Anne babanın yedirmek için ısrarı, ödüllendirme ve ceza verme gibi zorlamalar çocuğun yeme alışkanlıklarını olumsuz yönde etkiler. / Öneri: Çocuğun yediği miktar diğer çocuklarla kıyaslanmamalıdır. Önemli olan ne kadar yediği değil, nasıl gıdalarla beslendiğidir. Özellikle iştahı az olan çocuklarda besin kalitesi yüksek gıdalar verilmeye çalışılmalı ve kesinlikle miktar için zorlanmamalıdır.
Öneri: Çocuk konuşurken, konuşması düzeltilmemelidir. Konuşmasını dinlerken sabırsız ve sinirli davranmamalı, başka şeylerle ilgilenilmemelidir. Konuşmasıyla alay edilmemeli ve küçümsenmemelidir. Konuşmaları taklit edilmemelidir. Dikkatini konuşmasına vermesi önlenmelidir; sık sık konuşturmak, güzel konuşmasını öğretmeye çalışmak gibi davranışlar, konuşma sorununun altını çizeceği için kekemeliği artırır. Kendine güven kaybını önlemek için diğer alanlarda yaptığı olumlu şeyler övülmeli, küçük sorumluluklar vererek yaptıkları onaylanmalıdır. Anne baba olarak aşırı baskıcı ve koruyucu tutumlardan uzak durulmalıdır. Çocuk, kardeşleriyle ve diğer çocuklarla kıyaslanmamalıdır. Çocuk sık sık eleştirilmemeli ve azarlanmamalıdır. Heyecanlandığı durumlarda sakinleştirmeye çalışılmalıdır.
Genellikle okul öncesi yaşlarda ortaya çıkar. Eğer herhangi bir organik bozukluğa bağlı değilse, psikolojik kökenlidir. Doğal afetler, trafik kazaları, hastalık ve ameliyatlar, bir kavgaya tanık olma, hayvandan korkma, sesle korkutulma gibi travmatik olaylar, aile içi sorunlar, boşanma ve ölüm, hatalı anne-baba tutumları kekemeliğe neden olabilir. Psikolojik kökenli kekemeliklerin bir kısmı geçicidir, büyük bir çoğunluğu ergenlik dönemine kadar devam eder, bir kısmı ise 20 yaşlarından sonra azalır, ancak dönem dönem yeniden ortaya çıkar. Psikolojik kökenli kekemelik, çocuğun çevresindeki kişilerin yanlış tutumlarıyla iyice kuvvetlenebilir ve pekişebilir. Anne baba bu konuda dikkatli davransa bile, çocuğun etkileşimde olduğu diğer aile bireyleri, okul arkadaşları, öğretmenleri ve komşuların yaptığı hatalar nedeniyle çocuğun kekemeliği artabilir.
Öneri: Tiki olan bir çocukla konuşurken çocuğa sık sık tik davranışını yapmaması gerektiğini anımsatmak, bu davranışın yapılma sıklığını attırır. Tiklerin çocukta gerginlik yaratması nedeniyle bu durumun kaynağını bulup çıkarmak ve düzeltici değişikliklere gitmek uygun olur. Çocuğa korku veren olaylar, ortamlar, durumlar kişiler ve nesneler belirlenmeli ve kaçınması sağlanmalıdır. Çocukla kurulan iletişimde çocuğun tikine çok fazla dikkat çekilmemelidir. Çocuğun gösterdiği tik davranışının alay konusu olmasına izin verilmemelidir. Tik davranışını engellemek amaçlı çocuğa öz güven kazandırılmalıdır.
Beden kaslarında istem dışı beliren aralıklı kasılmalardır. Örneğin; göz kırpma, baş ya da omuz oynatma ve kaş kaldırma gibi. Tikler aşırı bir heyecan ve korku yaratan olaylar sonucu oluşabilir. Tiki olan çocuklar genelde tedirgin, kaygılı ve gergindir. Tikler genellikle kaygılı durumlardan kurtulmak amaçlı gerçekleşir. Tikler de kekemelik gibi dikkat çektikçe artış gösterir. Yüzdeki tikler büyük çoğunlukla ruhsal nedenlere bağlıdır. Ancak bütün bedene yayılan geniş hareketler biçimindeki tiklerde bedensel bir neden bulunabilir. Çoğu zaman geçicidir. Ergenlik çağından önce sönerler.
Duyguları ve haklı tepkileri ceza ile bastırılan; kınama, suçlama ile karşılaşan çocuklar zamanla kendilerine olan güvenlerini kaybeder. Yanlış yapmamak için susmayı ve içlerine kapanmayı tercih ederler. Öneri: Sık sık çocuğa söz hakkı tanınmalı, her konuda duygularını ifade etmesi sağlanmalı, sık sık ne hissettiği ve düşündüğü sorulmalı, değer verilmeli, konuştuğu zaman dinlenmeli ve ona karşı çok müdahaleci olunmamalıdır.
Öneri: Çocuğa kaygı veren ortamlardan kaçınılmalıdır. Kaygı durumunun organik kökenli bir rahatsızlık sonucu olup olmadığını belirlemek için tıbbi yardım almak gerekir. Çocuğun kendine olan güvenini arttırıcı faaliyetlerde bulunmasına destek olunmalıdır. Ailevi sorunların çocuktaki kaygıyı arttırdığı unutulmamalıdır. Kaygının nedenlerini araştırmak ve çocuğa anlayabileceği bir dille bu kaygıların önemli olmadığını açıklamak uygun olacaktır.
Korku ve kaygı birbirine çok yakın, ancak farklı kavramlardır. Korku belli bir nesne ya da durumdan oluşurken, kaygıda daha çok nesne belirsizdir. Kaygılı çocuk gergin, endişeli ve duygusaldır. Karşılaştığı yeni durumlarda fazla heyecanlanır. Bu durum tırnak yeme, saçı ile oynama gibi bazı fiziksel davranışlar göstermesine neden olur. Kurallara uymaya özen gösterir. Kendisine kızılmasına veya eleştiriye karşı duyarlıdır. Ayrıca çocuktaki kaygı fizyolojik bir rahatsızlığın sonucunda da oluşabilir. Kendi gelişimsel uygunluğu içinde çocuklar pek çok kaygı yaşayabilirler. Ancak uygunluk yaşını çoktan aşmış ise o zaman geçici olmayan bir hal almış olabilir. Kaygı düzeyinin yüksek olması durumunda çocuklarda sosyal ortamlardan izole olma ve iyi ilişkiler geliştirememe gibi güçlükler görülebilir. Bu durum çocuğu saldırgan yapabileceği gibi, içe kapanık, itaatkar ve çekingen de yapabilir.
Öneri: Çocuğu disipline etmek için onun korktuğu durumlar kullanılmamalıdır. 2-3 yaş çocuklarının gerçekten korunmaya gereksinimleri vardır. Bu yüzden çocukların oyunlarının denetlenmesi ve çeşitli tehlikelere karşı önlemler alınması gereklidir. Aşırı koruyucu olmak çocuğun karşılaştığı durumlarla başa çıkma becerisini geliştirmez ve çocuğu ürkek yapar. Çocuğun korkuları karşısında sert tepkilerden kaçınılmalıdır. Korkularından dolayı çocuğu ayıplamak, utandırmak, alay etmek ve korkunun üstüne gitmekten kaçınılmalıdır. Çocuk oyundan ve arkadaştan yoksunsa buna olanak yaratılmalıdır. Çocuğun korkuları tanınmalı, bastırılmamalı ve bir korku diğer bir korku ile yenmeye çalışılmamalıdır. Çocuğa korkularını yenme konusunda küçük adımlarla başlanarak destek olunmalıdır. Örneğin; denizden korkan çocuğa sadece su ile barışmasını sağlamak için kumsalda küçük bir su havuzu yapılabilir.
Korku, çevresel tehlikeye karşı gösterilen normal bir reaksiyondur. Bebeklik döneminde yüksek gürültü, ani hareketler, tanımadığı insanlar ve hayvanlardan korkma şeklindeyken; okul öncesi dönemde trafik kazaları, yangın, ceza, hayali yaratıklar ve kabuslardan korkma görülür. Son çocuklukta ise, TV’deki filmlerden etkilenme ve okul başarısızlığı gibi korkular gözlemlenir. Anne babadan ayrılma çocuğu tedirgin eder ve güvenini sarsar. Çocuklarını korkuyla yetiştiren veya aşırı koruyucu olan ailelerin çocuklarında korku oranı daha fazladır.
Öneri: Aile içindeki dengesiz ve olumsuz ilişkilerden kaçınılmalıdır. Güven duygusu geliştikçe çocuk beklemeyi ve tepkisini dizginlemeyi öğrenir. Bu yüzden çocuğa güven aşılanmalıdır. Başkaldırma yerine uysal davranmanın kendi yararına sonuçlandığını gördüğünde saldırganlık davranışı azalır. Saldırgan dürtüyü boşaltmak için spor gibi çeşitli faaliyetlere çocuk yönlendirilmelidir. Okul ortamında çocuğun ilgisi, istekleri, ihtiyaçları ve gelişimsel düzeyine uygun programların yapılması, fiziksel ortamların hazırlanması ve materyal seçimi önemlidir. Saldırgan çocuğa aktif olmasını sağlayacak hareketli oyunlar veya etkinlikler hazırlanmalıdır. Saldırganlık davranışını pekiştirebilecek her türlü davranış biçiminden kaçınılmalıdır.
Saldırganlık insanda var olan bir dürtüdür. Bu dürtü yok olmaz veya tümüyle bastırılmaz, ancak biçim değiştirir. Saldırganlığın sözel, fiziksel, pasif ve aktif olmak üzere çeşitleri vardır. Bebeklik döneminde amaçsız olan ağlama vurma gibi öfke tepkileri görülür. 1-4 yaşları arasında fiziksel saldırganlık daha çok görülürken, 4-5 yaşlarında ise sözel saldırganlık ifadeleri artar. Orta çocukluk döneminde çocukların saldırganlığı daha amaçlıdır. Çocuk çok sert veya gevşek disiplinle yetiştiğinde bu davranış oluşabilir. Kendine güvensiz çocuk saldırgan davranışlar gösterebilir. Saldırganlık kendine ve çevresine zarar verme şeklinde de görülebilir. Aile içerisindeki sorunlar, iletişim bozukluğu, sevgi yetersizliği, çocuğu suça teşvik edici davranışlar, örselenme ve kendi dürtülerine engel olamama gibi nedenler saldırganlığın ortaya çıkmasına neden olur.
Öneri: Her şeyden önce bunu bir güç savaşına dönüştürmemek gerekir. İnatlaşmadan ya çocuk galip çıkar ve bundan sonra da her istediğini yaptırmaya çalışır ya da anne-baba çözüm olarak şiddete başvurabilir. Sakin kalmaya çalışmak önemlidir. Anne-babanın gerginliği çocuğun inatlaşmasının artmasına neden olur. İstediği şey bir ödül olarak kullanılabilir. İstenen bir davranışı yaptıktan sonra kendi istediğinin olacağı söylenebilir. İstediği şeyin neden yapılamayacağını anlatırken basit bir dil kullanmak ve isteğini yerine getiremediğiniz için üzgün olduğunuzu belirtmek, duygularınızı paylaşmak çocuğu rahatlatacaktır. Kararlı ve tutarlı davranmaya özen gösterilmelidir. Önce “hayır” denilen bir şeye ısrarlar sonrasında “evet” dememek önemlidir. Seçenek sunmak çocuğa kararlarını kendisinin verebileceği mesajını verir ve inatlaşmaktan vazgeçmesini sağlar. Böylece siz de kendi istekleriniz arasından birinin tercih edilmesinden dolayı daha rahat hissedersiniz. Seçeneklerin az sayıda olması çocuğun daha kolay karar vermesini sağlar.
İnatçı çocuk gergin anne-çocuk ilişkisinin bir sonucudur ve başlangıcı bebeklik dönemine kadar gider. Annenin tuvalet eğitimi veya yemek konusunda çok katı ve ısrarcı oluşu çocuğu pasif direnmeye götürür. Çok karışan ve çok söylenen ayrıntılar üzerinde fazla duran bir anne, çocuğunu böyle bir savunma yoluna kolayca iter. Kardeşler arasında ayırım yapılması da inatçılığı tetikler. 2-3 yaş döneminde gelişimsel olarak inatlaşma davranışı görülür. Bu durum; çocukların bağımsız bir birey olduklarını, kendi tercihlerini kendilerinin yapabileceklerini kanıtlama çabasından kaynaklanır. Bu dönemdeki uygun olmayan anne-baba tutumları çocuğun bunu bir alışkanlığa dönüştürüp ileriki yaşlarda da bu davranışları göstermesine neden olur.

Öneri: Öncelikle çocuğa kendisine ait olmayan bir şeyi almasının doğru olmadığı söylenmeli ve kendisine ait bir şeyi izinsiz alındığında nasıl hissedeceğini düşünmesi sağlanmalıdır. 4-5 yaşlarından itibaren çocuklar, davranışlarının karşısındaki kişide bırakacağı etkiyi anlamaya başlarlar. Bu noktada dramatizasyon oyunları işe yarayabilir. Eşyasını aldığı kişiden özür dilemesi gerektiği öğretilmeli ve eşyayı sahibine vermesi sağlanmalıdır. Sakin ve kararlı olunmalıdır. Suçlayıcı, eleştirici ya da kızgın davranılmamalıdır.

Okul öncesi dönemde mülkiyet duygusu tam olarak gelişmemiştir. Bu dönemdeki çocuklar, başka birine ait bir eşyayı izinsiz olarak almanın kötü bir davranış olduğunu anlamakta güçlük çeker. Bu nedenle çalma davranışının bir uyum ve davranış bozukluğu olarak değerlendirilebilmesi için çocuğun ilkokul çağına gelmiş olması gerekir. Çalma davranışının altında yatan sebepler; aşırı disiplinli tutum, kıyaslamacı tutum, anne babanın paraya aşırı düşkünlüğü veya cimrilik, maddi cezalar verme, gereksinimlerin giderilmemesi, önceki çalma davranışının pekiştirilmesi, çocuğun kendini değersiz hissetmesi ve öz güven kaybı, kıskançlık ve rekabet duyguları ile sevgisizlik ve ilgisizliktir.
Öneri: Çocuğa güven duygusu aşılanmalıdır. Çelişkili durumlardan kaçınılmalıdır. Çocuk doğru söylemeye teşvik edilmelidir. Söylediği yalanı doğrudan yargılamak yerine yalan söylemeye teşvik eden nedenler araştırılmalıdır. Çocukla sağlıklı iletişim ve etkileşim kurulmalıdır. Çocuğun yapacağı olumsuz davranışlar karşısında alacağı tepkilerle başa çıkma yolları öğretilmeli ve yalandan uzaklaştırılmalıdır.
Çocukların söylediği yalanlarda çocuğun gerçeği iyi değerlendirememesi, gördüğü ve duyduğu şeyleri uydurması veya olmamış şeyleri olmuş gibi anlatması söz konusudur. Çocukları yalana iten, çoğunlukla yetişkinlerin gerçek karşısındaki çelişkili tutumlarıdır. Çocuk yalan söylese bile anne-babasının yalanlarına karşı çok duyarlıdır. Anne-babanın yalanına çocuğunu ortak etmesi ve bunun sonucunda çocuğa susması konusunda ödüller vaat etmesi ile çocuk yalanlardan kendine kazanç sağlamak gibi bir alışkanlık elde eder. Bazı çocuk yalan söylerken bir özlemini dile getirebilir veya bunun tam karşıtı bir tutum takınabilir. Çocuk anne babasının beklentilerini karşılamakta güçlük çekiyorsa ya da ceza korkusu varsa yalana başvurur.

Öneri: Çocuk elini saçına götürdüğünde uyarılmamalı ve dikkati başka yöne kaydırılmalıdır. Saçı toplamak veya toka takmak kısa süreli çözümler sağlayabilir. Eğer çocuk sinirlendiğinde yüzünüze bakarak saçını çekiyorsa bu davranışa tepki vermemek gerekir. Ancak davranışın duygusal kaynaklı olabileceği düşünülüyorsa mutlaka uzman desteği alınmalıdır.

1-2 yaş kız çocuklarında daha çok görülür. Çocuğun stresini yenmek için yaptığı bir harekettir. Bu davranışın en büyük nedeni anneyle çocuk arasında duygusal bağın kurulmamış olmasıdır. Duygularını ifade etmede güçlük çeken, yasak ve baskı altında büyüyen kız çocuklarında saç koparma davranışına daha sık rastlanır.
Öneri: Çocuğun bu davranışı fark edildiğinde bu konuya sert tepki gösterilmemeli, çocuk korkutulmamalı, mastürbasyon yaptığı fark edildiğinde, bu işi kendi odasında yapması söylenmeli, kısa bir süre sonra yanına gidip işi sonlandırması sağlanmalı ve dikkati başka bir konuya yönlendirilerek onunla oyun oynanmalıdır.
Çocuğun cinsel bölgeleriyle oynayarak kendini uyarması ve rahatlama sağlaması durumudur. Çocukluk mastürbasyonunu tanımlamak için çocuğun genital bölgesinde fiziksel bir sorun olmadığını saptamak çok önemlidir. Kimi zaman, bazı genital sorunlar bölgede kaşınmaya ve tahrişe yol açar, çocuğun dikkatini o bölgeye yöneltmesine neden olur. Bunun dışında bazı çocuklar bedenlerini keşfetmek, bazıları çeşitli duygusal zorluklarıyla baş etmek, bazıları da uykuya geçerken rahatlamak için mastürbasyona başvurabilirler. Mastürbasyona en sık olarak 3-6 yaş arasında rastlanır. Bu dönemdeki çocuk, artık cinsel kimliğini bilir ve bedenini keşfetmeye önem verir. Cinsel bölgesiyle oynadığında duyduğu hazzı tekrar yaşayabilmek için bir yere sürtünerek, bir nesneyi kendisine sürterek veya eliyle kendisini uyarabilir. Çocuk, bunu odasında yalnızken yapabileceği gibi, kalabalık ortamlarda, kendini kontrol etmede çok zorlanarak da yapabilir. Bazı hallerde çocuk o derece enerji harcar ki; ter içinde kalır, kızarır, hatta sesler çıkarabilir. Yine aşırı hallerde, çocuğun cinsel bölgesi tahriş olabilir. Mastürbasyon, genellikle ortaya çıkışından bir süre sonra kendiliğinden kaybolur. Ancak, ailenin olaya gerektiğinden fazla ilgi göstermesi durumunda veya çocuğun yasadığı duygusal zorluklar kapasitesinin üstünde olduğunda, mastürbasyon bir ilgi çekme, rahatlama ve kaçış yöntemi olarak görülebilir.

Öneri: Çocuğun dışkı kaçırma probleminin tıbbi bir nedenden kaynaklanıp kaynaklanmadığının belirlenmesi gerekir. Çocuğun üzerindeki gereksiz baskıların kaldırılması ve aşırı titiz tutumlardan vazgeçilmesi gerekir. Çocukla olumlu bir iletişim kurularak onun değerli olduğunu hissetmesini sağlamak yararlı olur. Dışkısını tuvalete yaptığı zamanlarda ödüllendirmek gerekir. Çocuk 3-4 kez belirli aralıklarla tuvalete oturtulmalıdır.

Altını ıslatmadan daha ağır olan bir ruhsal uyumsuzluk göstergesidir. Genellikle yetersiz ve gevşek bir eğitim nedeniyle dışkı tutma alışkanlığının kazanılmamış olmasından kaynaklanır. Dışkılama düzene girdikten bir süre sonra da bozulmuş olabilir. Altını ıslatmadaki gibi ruhsal etkenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Kardeş doğumu, anneden ayrılık, hastaneye yatış gibi çeşitli korku ve kaygılar çocukta gerilemeye yol açabilir. Bu davranış hem annenin ilgisini çekmek hem de başkaldırmak amaçlı yapılabilir. Bazı çocuklar tuvalete gitmeye karşı direnç gösterir. Okulda dışkısını tutarken evde dışkı kaçırabilir. Dışkı sorunu olan çocuklar genellikle yaşlarından küçük davranan, okula uyumları yetersiz, arkadaş ilişkileri bozuk, bağımlı ve inatçı çocuklardır.

Öneri: Alt ıslatma davranışının tıbbi bir nedenden olup olmadığını belirlemek gerekir. Ailenin çocuğu ile kurduğu iletişimde tutarlı ve kararlı olması önemlidir. Anne baba tuvalet eğitimi verirken çocuğa korku ve endişe vermemeye özen göstermelidir. Bu konu hiçbir zaman çocuğun yanında konuşulmamalıdır. Çocuğun uykusunun derin olması nedeniyle oluşan altını ıslatma sorununun çözümüne yönelik olarak, sık sık tuvalete kaldırmak ve gece yatarken çok sulu besinleri vermemek uygun olur. Altını ıslatma problemi ciddi boyutlara ulaştığında bir uzmandan yardım alınmalıdır.

Tuvalet eğitimi almış olan bir çocuğun alt ıslatma sorunu yaşamasının temelde iki nedeni olduğu düşünülür; çocuk ya duygusal ya da fiziksel bir sorun yaşıyordur. Öncelikle organik bir sorun olup olmadığı belirlenmelidir. Ateşli hastalıklar, idrar yolu enfeksiyonları, şeker hastalığı ve nörolojik hastalıklar alt ıslatma davranışının görülmesine yol açar. Fiziksel bir problemden kaynaklanan alt ıslatma davranışı kısa süreli ve geçicidir. Hastalığın tedavi edilmesiyle ortadan kalkar. Özellikle erkek çocuklarda görülen alt ıslatmanın en önemli nedeni kalıtsal olmasıdır. Eğer anne-babadan birinin geçmişinde bu sorun varsa, çocukta görülme olasılığı yüzde 25, her ikisinde de varsa bu oran yüzde 65’e çıkar. Genetik nedenlerden kaynaklanan alt ıslatmanın ergenlik döneminde ortadan kalktığı görülür. Çocuğun uykusunun çok derin olması ve tuvaletinin geldiğini fark etmemesi de alt ıslatma nedenlerinden birisidir. Ancak çocuğun gelişimi normalse, tuvalet eğitimi uygun yaşta verildiyse, tuvalet eğitimini tamamladığı halde aralıklı da olsa gece veya gündüz alt ıslatma davranışı varsa o zaman bunun psikolojik kaynaklı olduğu düşünülür. Yeni bir yere taşınmak, boşanma, aile bireylerinden birinin ölümü, yeni bir kardeşin gelmesi ya da tuvalet eğitimi sırasında çocuğun zorlanması gibi nedenler duygusal kaynaklı alt ıslatma sorununu gündeme getirebilir.

Öneri: En etkili yöntem, 4 yaşına kadar bu alışkanlığın anne-baba tarafından görmezden gelinmesidir. “Tırnağını yeme, elini ağzından çek” gibi uyarılarda bulunmak, davranışın azalmasından çok artmasına neden olur. Çocuğun bu alışkanlığı kazanmasına neden olan etkenleri saptayıp ortadan kaldırmaya çalışmak gerekir. Fakat çocuğun kendisini güvensiz hissetmesi halinde bu alışkanlığa yeniden başladığı görülür.

Tırnak yeme en sık görülen davranış sorunlarından biridir. Çoğunlukla 3-4 yaşlarından önce başlamaz. Çocukların yüzde 33’ünde tırnak yeme davranışı görülür. Bu oran erken ergenlik çağına kadar sürer. Ailede aşırı baskılı ve otoriter bir eğitimin uygulanması, çocuğun sürekli azarlanarak eleştirilmesi, ilgi ve sevgi yetersizliği, kıskançlık, sıkıntı ve gerginlik, anne-baba geçimsizlikleri, anne-babanın aşırı kaygılı olması ve çocuğu aşırı derecede koruyup kollaması tırnak yemeye sebep olan başlıca etkenler arasındadır. Ayrıca tırnak yeme taklit yoluyla da edinilebilen bir davranıştır.

Öneri: Öncelikle parmak emme davranışının nedenleri, çocukta kaygı uyandıran bir olayın var olup olmadığı araştırılmalıdır. Asıl neden ortadan kalkmadıkça parmak emme davranışı devam eder. Çocuğun emme ihtiyacı gerek anne memesi gerekse emzik ve biberon kullanımıyla yeterince karşılanmalıdır. Emmenin haz verdiği gerçeği ve bu davranışın 2 yaşa kadar normal olduğu kabul edilmelidir. Hatalı davranışlar sergilenmemeli ve çocuk doğru olmayan fikirlerle korkutulmamalıdır. Bu davranışın hoşa gitmediği sakin bir dille belirtilmeli, bırakmayı denemesi konusunda cesaretlendirilmelidir. Alışkanlıktan vazgeçirmek için uygun zaman seçilmelidir. Çocuğun hasta olması ya da yeni bir kardeşin gelmesi, alışkanlığın vazgeçirilmesi için uygun zamanlar değildir.

Çocukların doğuştan sahip oldukları en önemli reflekslerden biri emme refleksidir. Doğumdan sonraki ilk bir yıl içerisinde parmak emme normal olarak kabul edilir. Emme, haz yaratan ve psikolojik olarak rahatlamayı sağlayan bir davranıştır. Psikolojik sorun ve gerginliklerin sonucu olarak gelişebilir. Ev ortamında yaşanan gerginlikler, yeni bir kardeşin doğumu ve emme ihtiyacının yeterince doyurulmamış olması gibi durumlar parmak emme davranışının daha sık görülmesine neden olan olur. Genellikle 2 yaş civarında azalması, hatta yok olması beklenen parmak emme davranışı bazı durumlarda çocuk okula başlayana kadar devam eder. Hatta bazen okul zamanında da bu davranışın devam ettiği görülür. 2 yaştan sonra devam etmesi durumunda bunun bir uyum ve davranış sorunu olarak görülme olasılığı yüksektir.

Nedenleri… İhmal: Çocuğun fiziksel, duygusal ve sosyal gereksinimlerinin zamanında ve yeterince karşılanmaması, kardeş doğumu. Anne-baba tutumları: Aşırı baskıcı, zorlayıcı, gevşek veya aşırı korumacı tutumlar. Şiddet: Fiziksel, duygusal ya da sözel olarak çocuğa zarar verme, aşağılama, uzun süreli ve aşırı cezalandırma. Ayrılık: Anne babadan uzun süreli ayrı kalma, sık bakıcı değişiklikleri, boşanma. Travmatik olaylar: Kaza, hastalık, afet ve ölüm.

Bir davranışın başka davranışlara eşlik etmesi: Örneğin; sadece gece altını ıslatmasının yanında kekemelik, korku ve kaygı gibi durumlar da söz konusu ise davranış bozukluğu olduğu söylenebilir. Sorunun dışa vurulmaması: Çocukların hepsi ruhsal sorunlarını dışa vurmaz. Dıştan belirti göstermeyen içten birçok sorun yaşayan çocuk bunları davranış sorunu yokmuş gibi gösterebilir, ancak çocuğun her zaman uyumlu ve dengeli davranması beklenemez. Yaşadığı sorunlarla kendisinin başa çıkmaya çalışması ve yorulması sonucu belirtiler göstermeye başlar. Çocuğun geçmiş yaşantısının incelenmesi: Çocuğun geçmişteki uyumunun ve olumlu özelliklerinin de incelenmesi gerekir. Gelişimsel dönemlerde sapmaları olan çocuklarda aile desteği ve aile tutumlarının olumlu ya da olumsuz olması nedeniyle, geçici ya da kalıcı uyumsuzluklar oluşabilir.

Çocuğun gelişim dönemi: Davranış belli bir gelişim döneminde görülen geçici bir durum olabilir. Örneğin, 4-5 yaşına kadar olan gece alt ıslatmaları, 2-3 yaşlarında ortaya çıkan uyku bozuklukları ve kısa süren konuşma düzensizlikleri kaygı duyulmasını gerektirmez. Belirtinin sıklığı: Çocuğun davranışı ne kadar sıklıkta yaptığı önemlidir. Ara sıra söz dinlememe, yaramazlık yapma, evde huysuz ve hırçın ama dışarıda uyumlu olan çocukların davranışları olağandır. Her söylenene zıt davranışlar göstermek, okulda ve çevrede sürüp giden davranışlar ruhsal açıdan incelenmelidir. Davranışın şiddeti: Davranışın yoğunluğu arttığında sorun sinyali verir. Davranışın sürekliliği: Süreklilik gösteren davranışlarla, bir müddet olup kaybolan davranışlar aynı düzeyde tutulamaz. Örneğin; kardeş kıskançlığı nedeniyle hırçın ve huysuz olan çocuğun davranışı normal olarak nitelendirilebilir. Ancak çeşitli nedenlerle sorunların sürmesi uyumsuzluk olarak nitelendirilir.

Kişinin içinde bulunduğu çevre ile dengeli ilişki kurabilmesi ve bu ilişkiyi sağlıklı bir şekilde sürdürebilme becerisine uyum denir. Çocuklar büyüme süreçleri boyunca çeşitli beceriler kazanırlar. Kazanılan her beceriyle birlikte birçok sorunla karşılaşırlar. Bu sorunlar karşısında anne baba ve yakın çevre uygun tutum ve davranışlar sergilediklerinde yaşanan sorun kolaylıkla halledilir. Uygun olmayan tutumlar karşısında yaşanan sıkıntılar ise uyum ve davranış sorunlarına dönüşebilir. Davranış bozukluğu ile normal davranış nasıl ayırt edilir?
Küçüğünüzde zaman zaman hoşunuza gitmeyen davranışlar gözlemleyebilirsiniz. Bunların bazıları hatalı anne baba tutumu veya travmatik olaylardan kaynaklanıyor olabilir. Kimi çocuk fazla hareketli ve yerinde duramazken kimisi daha sakin oluyor. Kimi çocuk aşırı yemek yerken kimisi iştahsız oluyor. Kimisi tırnak yiyor kimi parmak emiyor. Bu örnekler çoğalıp gidiyor… Bunların aşırısı uyum ve davranış bozukluğu problemi olarak görülüyor. Fakat çocuğun yaş döneminin bir göstergesiyse geçici ve normal sayılıyor.

İnsan psikolojisi ile yakından ilişkili olan önyargı, mutlaka üstesinden gelinmesi gereken durumlardan biridir. Bazen bu durumun üstesinden gelebilmek için de profesyonel destek alınması, bir psikolog ya da terapiste başvurulması gerekmektedir. Bu gibi durumlarda uzmanlar danışanları için bazı psikoterapi yöntemleri uygulamaktadır. Özellikle de maruz bırakma ve bilişsel davranışçı terapi gibi yöntemler oldukça etkili olurken, önyargılı insanlar bu yöntemler sayesinde sorunun üstesinden kolaylıkla gelebilmektedir. Uzman Psikolog Sefa Mutlu Özdemir

Daha sağlıklı ilişkilerin kurulabilmesi, iletişimsiz sorununun ortadan kaldırılabilmesi için öncelikle önyargıyı kırmak gereklidir. Bu gibi durumlarda bireyin önyargı zararlarının farkında olması ve bu doğrultuda kalıplaşmış düşüncelerinden kurtulması gerekmektedir. Bunun yanı sıra farkındalığı artırmak, geçmişteki pişmanlıkları hatırlamak, çevreye dikkat etmek, insanları iyi tanımak, olaylar ve durumlar hakkında araştırma yapıp bilgi sahibi olmak, önyargının kırılması sağlıklı iletişim kurulması için yapılması gerekenler arasında yer almaktadır. Üstelik bu yöntemler sayesinde önyargı zararlarından kurtulabilmek de mümkündür.

Önyargılı insanlar bazen yaşadıkları ve tecrübe edindikleri durumlar nedeniyle de önyargıya sahip olabilmektedir. Örneğin; daha önce zenci bir kişi tarafından dolandırılan bir kimse her zenci için aynı kanıya varabilmektedir. Bu durum her ne kadar doğru olmasa da bireyin tecrübesinden kaynaklı olarak oluşmaktadır.

Önyargı oluşumu çeşitli şekillerde olabilmektedir. Genellikle sosyalleşme aşamasında öğrenilirken önyargılı insanlar ile kurulan ilişkiler, önyargı nesnesi bulunan kişilerle yaşantılar, algılanan benzerlik miktarı, dikkatsizlik, bilgisizlik ya da otoriter bir kişilik yapısına sahip olma durumu önyargı oluşumu üzerinde etkili olan faktörlerdir.
Önyargı; herhangi bir konu, durum ya da kişi hakkında araştırma yapmadan, yeterli bilgiye sahip olmadan çoğu zaman aleyhine, bazen de lehine oluşturulan yargı ya da tutum olarak ifade edilmektedir. Önyargının temelinde herhangi bir mantığa yer verilmeden sevmek ya da sevmemek durumu yatmaktadır.
Hayatın bir parçası olarak değerlendirilen önyargı, pek çok farklı şekilde tanımlanmıştır. Belli bir durum ya da konu hakkında önceden varılan yargıya önyargı adı verilmektedir. Genellikle durumun ya da bireyin aleyhine oluşan bu yargı, bazen lehine de oluşabilmekte ve kanaat ya da yanlılık olarak da ifade edilebilmektedir. Psikoloji ile yakından ilişkili olan önyargı olumsuz davranışlara da neden olabilmektedir. Dolayısıyla bireylerin her konuda önyargılı davranmayı aşması gerekmektedir.

Hemen tün dünyada insanlar, aile çevrelerinden, okullardaki eğitimden ve içinde yaşadıkları toplumdan kaynaklanan çeşitli önyargılar geliştirmektedirler. Bu ne yazık ki kaçınılmaz bir durumdur. Ancak, önyargıların neler olduğunu belirleyip, bunları kontrol altına almaya karar vermek ve harcanacak çabayla zaman içinde, düşünce ve davranışlardaki önyargılardan büyük ölçüde arınmak mümkündür.

Aynı şekilde, okullardaki kitaplar ve diğer eğitim materyalleri yaş, cinsiyet, milliyet, etnik köken temelli bazı kültür grupları hakkında olumsuz önyargılar oluşturacak ifadeler, terimler ve çizimler içerebilir. Bunların okul çağındaki çocuklara bilinçli olarak ulusal kültürel bir ideoloji şeklinde aşılanması, ileriki yıllarda giderilmesi son derece güç önyargıların oluşmasına neden olacaktır.

Farklı kültür gruplarına ait insanların yazılı, sözlü ve görsel medyada temsil ve takdim edilme biçimleri önyargıları etkilemekte ve pekiştirmektedir. Televizyon, sinema ve reklâm dünyası da belirli gruplar için arzulanmayan basmakalıp izlenimler ve önyargılar oluşturabilmektedir. Bunlar, isteyerek ya da istemeyerek etnik köken, dil, inanç, giyim ve yaşam tarzı anlamında önyargılı bir dünyayı sergileyerek belirli kültür gruplarını yargılayabilir, dışlayabilir, küçümseyebilir ve onlar hakkında olumsuz kanaatler oluşturabilirler.

Önyargıların önemli bir kaynağı, toplumsal yaşamın çeşitli boyutlarında bilerek ya da bilmeyerek yapılan çeşitli pekiştirmelerdir. Bunlar, önyargıları toplumda yaygınlaştırmakta ve adeta normal doğrular olarak algılanmasına neden olmaktadır. Bazı ülkelerde yasal düzenlemeler ve uygulamalar da kimlik gruplarına dayalı önyargıları biçimlendirmekte ve desteklemektedir.

Birçok farklı nedenden ötürü sağlıklı sınırlar koymamız kolay değildir. Birincisi, başkalarının ihtiyaçları ve duyguları genelde bizim için daha önceliklidir. İkincisi kendimizi yeterince tanımayız. Üçüncüsü bizim de birey olarak haklarımızın olduğunun farkında değilizdir. Dördüncüsü sınırlar koymanın ilişkimizi tehlikeye atacağına inanırız. Beşincisi sağlıklı sınırların nasıl olacağını hiç bir zaman öğrenmemiş olabiliriz.

Sınırların ihlali denince birçok kişinin aklına müdahaleci bir ihlal gelir. Örneğin tecavüzde olduğu gibi, birisi bize bir şey yapar ve bu doğrudan bize yönelik bir ihlaldir. Ancak ihlal uzaklaşma şeklinde de olabilir. Bu durum bize yakın olan birinin kendisini bizden geri çekmesi durumunda oluşur. Kişi bizden uzaklaşarak duygusal bir sınırı ihlal eder. Bu da bir sınır ihlalidir ve bazen en çok acı vereni olabilir. Eğer çocukken bizi onaylamayan bir anne veya babamız olmuşsa sağlıklı sınırlar kurmakta çok zorlanabiliriz. Kendimizi ve başkalarını devamlı sınırlarımızı ihlal ederken bulabiliriz. Sınırlarımız hiç oluşmamış da olabilir. Örneğin çok yoğun çalışan ve kendisine çok kısıtlı zaman ayıran bir babaya veya anneye sahip olan çocuk bu durum karşısında hissettiği kızgınlığı ifade edebilir. Ebeveyni buna “seninle tanıdığım tüm anne-babaların çocuklarıyla geçirdiği zamandan daha fazla zaman geçiriyorum” şeklinde bir yanıtla karşılık verdiğinde çocuğun öfkesi ebeveyn tarafından onaylanmamış olduğundan çocuk utanç duyacak, hatta haline şükretmediği için utancı daha da artacaktır. Çocuk bu şekilde, hissettiği şeyin doğru olmadığını ve böyle hissettiği için utanç duyması gerektiğini öğrenir. Öfke kabul edilebilir bir duygu olmadığından çocuk kendisine öfkelenemeyen, potansiyel olarak her zaman “teşekkür ederim” diyen sahte bir benlik yaratır. Zamanla kendisinin gerçekte mutlu ve şükran dolu bir kişi olduğuna inanacak, ancak aslında derinlerde bir yerde öfkeli olduğu gerçeğini hiçbir zaman farkına varıp kabul etmeyecektir.

Peki sahte bir benlik yaratmış olduğumuzu nasıl anlarız? Gerçekten ne istediğimizi biliyor muyuz? Başkalarının bize ne düşünmemiz, neye inanmamız veya ne hissetmemiz gerektiğini söylemesine izin veriyor muyuz? Aslında istemediğimiz şeyleri yapıyor muyuz? Aslında hayır demek isterken evet, evet demek isterken hayır diyor muyuz? İnsanların gerçekte nasıl hissettiğimizi bilmesinden korkuyor muyuz? İnsanların bizim hakkımızda olumsuz düşünmesinden korkuyor muyuz?

Çocukken kendi öz benliğimizden utanırız. Ailemizde ve toplumda kabul görebilmek için kendimize etafımızdaki insanların kabul edebileceği bir kimlik yaratmamız gerekir. Jung’un persona olarak adlandırdığı sahte bir benlik. Bu bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Ancak zamanla gerçekten de olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişi haline gelerek gerçekte olduğumuz kişiden utanç duymaya başlarız.

Sınırlarımızı oluşturan kendi kişisel hakikatimizi sadece ve sadece biz tanımlayabiliriz. Toplum, anne-babamız, arkadaşlarımız veya partnerimiz bize kişisel sınırlarımızın ne olduğunu söyleyemez, bunu sadece biz bilebiliriz. Ancak aslında devamlı bunu yapmaya çalışırlar. Bize sınırlarımızın nasıl olması veya olmaması gerektiğini, nasıl olduğunu veya olmadığını söylemeye çalışırlar. Ancak onların bedenimize  girip bizim adımıza hissetmeleri mümkün değildir. Kim olduğumuzu ve ne istediğimizi sadece bizim bilmemiz değil, bunu aynı zamanda başkalarının da bildiğinden emin olmamız çok önemlidir. Kim olduğumuzdan ve ne istediğimizden utanç duyuyorsak kişisel sınırlarımız zayıf demektir.

Kişisel sınırımız dediğimiz şeyi kişisel mutluluğumuzu, onurumuzu, arzularımızı ve ihtiyaçlarımızı biricik bir şekilde tanımlayan ve evrenin geri kalanından ayıran bir çizgi olarak düşünebiliriz. Kendi duygularını dinlemeyen ve dikkate almayan kişi kendi sınırlarını; başkalarının duygularını dinlemeyen ve dikkate almayan kişi de başkalarının sınırlarını ihlal eder. Günlük olaylar karşısında oluşan hislerimizi ve duygularımızı farkında olmak bunun için çok önemlidir. Gerçekten yaşanmaya değer bir hayat kurmak, yaşam deneyiminden keyif almak ve kendi hakikatimizle uyumlu bir şekilde yaşamak istiyorsak duygularımıza kulak verip onları dikkate almamız gerekir.

Eğer sınırlarımızı mantıklı zihnin doğru veya yanlış, istenen veya istenmeyen algısına göre, veya başka insanların sağlıklı sınırların nasıl olması gerektiği hakkındaki görüşlerine göre belirliyor olsaydık durum oldukça karmaşıklaşabilirdi. Kişisel sınırlar başlığı altında fiziksel, duygusal, zihinsel, ruhsal ve cinsel sınırlardan bahsedebiliriz. Ancak sınırları algılamanın daha kolay bir yolu var. Tanımladığımız sınırlar aslında duygularımızdan çok da farklı değildir. Duygularımız herhangi bir kişisel sınırımızın ihlal edilip edilmediğini bize her zaman söyler. Yani duygularımızı hissettiğimiz ve onlara kulak verdiğimiz sürece sınırlarımızın nerede olduğunu gayet net bir şekilde biliriz. Örneğin birisi bizi inciten bir şey söylediğinde bu duygusal sınırımızın ihlal edildiği anlamına gelir ve kendimizi incinmiş hissederiz. Bu da bize duygusal sınırlarımızı gözden geçirmemiz gerektiği mesajını verir. Veya birisi bizi bir yere davet etti ve içimizden gitmek gelmediği halde gittik. Bu durumda kendi sınırımızı ihlal etmiş oluruz ve bedenimiz bu gerçeği bize olumsuz duygular yaşatmak yoluyla anlatır. O nedenle her gün ve her an duygularımızla bağlantıda olmamız çok önemlidir.

Sağlıksız kişisel sınırlarımız olduğunu gösteren durumlardan bazılarını şöyle örnekleyebiliriz: evet demek isterken hayır demek veya bunun tersi, hayır dediğimizde kendimizi suçlu hissetmek, başkalarını memnun etmek için kendi değerlerimize veya içimizde hissettiğimiz şeye aykırı davranmak, içimizden bir şey demek geldiğinde susmak ve sesimizi çıkartmamak, kabul görmek için bir başkasının inanç ve fikirlerini kendimize mal etmek, bize kötü davranan birisine karşı ses çıkartmamak, istemediğimiz halde birisinin bize dokunmasına veya cinsel ilişkiye girmesine izin vermek, bir başkasının rahatını bozmamak veya isteklerini ve ihtiyaçlarını karşılamak için kendimizin rahatsızlığına göz yummak, kendimizi işe yarar hissetmek için aşırı verici olmak, bir başkasının yaşadığı sorunlar ve zorluklarla aşırı ilgilenmek, ilişkilerde kendi duygusal ihtiyaçlarımızı tanımlamamak ve karşı tarafa bildirmemek. Burada farkına varmamız gereken en önemli şey sorunun aslında başkalarının bizim sınırlarımızı ihlal etmesinden değil, bizim kendi sınırlarımızı ihlal etmemizden kaynaklandığıdır. Birinin sınırlarımızı ihlal etmesine izin verdiğimizde aslında kendi sınırlarımızı kendimiz ihlal ediyoruzdur. Bu aslında kendimize yaptığımız bir ihanettir, çünkü kendi hissettiklerimizi dikkate almadığımızda kendimizi terk etmiş ve kendimize zarar vermiş oluruz.

Fiziksel bir gerçeklikte yaşıyoruz. O nedenle bir ego algımız vardır ve bu algı aynı zamanda bizim için bir sınır algısı yaratır. Yani kendimizle “başkası” olarak gördüğümüz kişiyi veya nesneyi ayrı olarak algılarız. Peki kişisel sınırlar ne demektir? Kişisel sınırlar bir kişinin dış dünya ile nasıl bir ilişki kuracağını belirleyen prensiplerdir. Bunlar kişinin inançları, görüşleri, yaklaşımları, geçmiş deneyimleri ve toplumda öğrendiği şeylerin karışımından oluşan davranış kurallarıdır. Kişisel sınırlar kişiler arasındaki ilişkileri iki yönlü olarak belirler. Kişinin hoşlandığı ve hoşlanmağı şeyleri, ona göre neyin yanlış neyin doğru olduğunu belirleyerek kişinin kendisini tanımlamasına yardımcı olur. Bu tanımları yapmak ise başkalarının bize nasıl davranmasına izin vereceğimizi veya vermeyeceğimizi belirlememize yardımcı olur.

Yakınlık ve samimiyete karşı kendi etrafında duvar ören insanlar sağlıklı kişisel sınırlara sahip değildir. Bu insanlar hayata direnmektedir. Sağlıksız sınırlar kuralları zorlayarak başkalarına nasıl davranmaları veya davranmamaları gerektiğini söylemeye çalışır. Ancak başkalarının davranışları veya neyi yapıp yapmadıkları üzerinde bir kontrolümüz yoktur. Sadece kendimizin neyi yapıp yapmadığımız üzerinde kontrolümüz vardır. Dolayısıyla sağlıklı kişisel sınırlar, sıklıkla görmeye alışık olduğumuz duvarlar veya kuralların aksine, hayata karşı direnç içermez. Dolayısıyla yaşamın birliği ile uyum halindedir. Sağlıklı kişisel sınırlar başkalarının size ne yapıp yapamayacağını kontrol etmekle değil, tamamen sizin kendi hakikatinizi, isteklerinizi ve nasıl mutlu olduğunuzu tanımlayıp hayatınızı ona göre düzenlemeniz ve yaşamanızla alakalıdır. Bu bir kendini bilme, onurlandırma ve sevme halidir. Eğer dünyaya karşı direniyorsanız veya dünyanın size kim olduğunuzu, ne istediğinizi, nasıl hissetmeniz gerektiğini dikte etmesine izin veriyorsanız bunları deneyimlemeniz mümkün değildir. Sağlıklı bir egoya sahip olmak sadece size değil tüm evrene hizmet eder.  Sadece sizin değil herkesin mutluluğuna katkı sağlar, çünkü özde hepimiz biriz.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Kişisel sınır demek istemediğimiz şeylere direnç göstermek demek değildir. Birçok insanın kişisel sınırları sağlıksız bir şey olarak görmesi bu nedenledir, çünkü sınırları direnç ile bağdaştırırız. İstemediğimiz bir şeye direnç göstermek kendi doğamız ile uyumlu halde olmamamızdan kaynaklanır ve bu sağlıksız bir kişisel sınırımız olduğu anlamına gelir. Sınırlarının herhangi bir şekilde ihlal edilmesini ne olursa olsun engellemek amacıyla çevrelerindeki kişilere devamlı direnç gösteren kişiler sağlıklı değillerdir. Bu insanlar istenmeyen şeylere odaklanmıştır, istemedikleri şeyleri itmeye çalışırlar ve sınırları da istemedikleri şeyleri dışarıda tutmak için vardır. Her ne kadar öyle olduğunu sansalar da sınırları onları mutlu etmeye hizmet etmez. Nasıl hiç sınırları olmayıp hakikati devamlı olarak hayat tarafından çiğnenen bir kişi olmak sağlıklı değilse, hayatın getirdiği sınır ihlallerine karşı devamlı bir direnç halinde olmak da sağlıklı bir durum değildir. 

Sınırlarımızın olması için kendimiz ile dünyanın geri kalanı arasında bir ayrım yapmamız gerekir. Ancak bunu yapmak için zaten ekstra bir çabaya ihtiyacımız yoktur, fiziksel beynimiz bunu zaten bizim için yapmaktadır. Fiziksel bir bedende olduğumuzu hissettiğimiz ilk andan itibaren fiziksel deneyimimiz bizde zaten bizim evrenin geri kalanından ayrı olduğumuz algısını yaratmaktadır. Dolayısıyla benlik (ego) algımız kendiliğinden gelişir. Kendimizi ayrı bir benlik olarak algılamamız evrenin kendi kendisini bilmesi ve genişlemesi sürecine hizmet eder. Ben ve diğeri algımız kendiliğinden oluşmaktadır ve bu algı aslında bize mutluluk verir. Bu benlik algımızla bireysel mutluluk arayışına gireriz ve bu süreçte zamanla aslında her şeyin bir olduğu algısını tekrar kazanarak bireysel mutluluğumuza hizmet eden her şeyin aslında var olan diğer her şeye de hizmet ettiğini fark ederiz.

Peki kişisel sınırlar yaratmak her şeyin esasında bir olduğu bir evrende yaşadığımız gerçeğiyle nasıl bağdaşabiliyor? Bu bir çelişki gibi görünse de aslında değil. Gerçekten kim olduğuma, ne istediğime, neye ihtiyacım olduğuna, ne hissettiğime evet dediğim zaman kaynağın kendisini benim üzerimden biricik olarak ifade etmesine de izin vermiş olurum. Bu şekilde sınırlarımın olmaması haline kıyasla evrenin birliği ile daha uyumluyumdur, çünkü sınırlarım olmadığında kaynağın bana verdiği öze, kendi doğama sadık yaşamam mümkün değildir. Bir başka deyişle kendimi başkalarından veya kaynaktan ayrı görmek yerine kaynağın tam ve biricik bir ifadesi olmuş olurum. Yani kişisel sınırlarımızın olması birlik bilincimiz ile çelişen bir durum yaratmamaktadır.

Hayatımızda duygularımızı gerçekten anlayan birisi olmasını isteriz, ancak çoğu zaman kendi duygularımızı anlayabilmekten yoksunuzdur. Kendimizle bir menfaat ilişkisi geliştiririz, kendi hakikatimize sadece bize sorun veya zorluk çıkartmadığı zamanlarda kulak veririz. Ne pahasına olursa olsun kendi kişisel hakikatimizi ve duygularımızı izlemeyi seçmeyerek, aslında kaçınmaya çalıştığımız sorunları ve zorlukları kendi elimizle davet ederiz. Duygularımızın ve hislerimizin farkında olmadan tam olarak kim olduğumuzu, neden hoşlandığımızı, neye inandığımızı ve ne istediğimizi bilmemiz mümkün değildir. İnsanların sağlıklı ilişkiler kurabilmek için sağlıklı kişisel sınırara ihtiyacı vardır. Ancak bu sayede samimi ve derin bir ilişkiyi kendimizi kaybetmeden sürdürebiliriz.

Gerçekten kim olduğumuzu, ne istediğimizi ve nasıl hissettiğimizi gizleyerek sahte bir benlikle yaşamak diğer insanlarla yakın ve samimi bir ilişki kurmamızı engeller. İnsanlarla sağlıklı bir ilişki kuramayız çünkü sahte benliğimiz kimsenin ötesini göremediği bir maske haline gelir. Bir süre sonra bu maskenin kendimiz olduğuna inanırız. Bu sahte benlik kişiliğimizi ele geçirir ve kimliğimiz haline gelir. Kendi benlik anlayışımızı öylesine etkiler ki artık kim olduğumuzu ve ne istediğimizi bilemez hale geliriz. Hayatımız bir yanlışlar silsilesi haline gelir. Bir başkasıyla yakınlaşmak, derin bir ilişki kurmak, kalbimizin merkezinden kendi hakikatimizle, en saf ve kısıtlanmamış halimizle diğer kişiyle bir bağ kurmak anlamına gelir. Eğer araya giren bir maske varsa bunu yapmak mümkün değildir.

Bize kendimizi iyi hissettirmeyen kararlar aldığımızda veya kendi hakikatimize uygun olmayan davranışlar sergilediğimizde kendimizi güvensiz hissederiz. Gerçekten ne hissettiğimizi göz ardı ettiğimizde ve kendi hakikatimizden uzaklaştığımızda kendi kendimiz için güvenilmez bir kişi haline geliriz. Kendimize olan güvenimizi kazanabilmemizin tek yolu tekrar duygularımız ve hislerimizle bağlantıda olmayı öğrenmek ve hayatımızı onların rehberliğine göre düzenlemektir.

Kendine güven büyük oranda sağlıklı kişisel sınırlar sayesinde oluşur. Eğer kendimize güvenimiz yoksa kişisel sınırlarımız da sağlıklı ve güçlü değil demektir. Bu da devamlı kendi hakikatimizi ve hislerimizi göz ardı ettiğimiz ve kendimizi terk ettiğimiz bir davranış kalıbının içinde sıkışıp kaldığımızı gösterir. Kendimize yaptığımız bu ihanet kendimizi tek başımızayken güvende hissetmememize yol açar. Artık kendimize güvenemeyiz. Kendisini terk eden birine karşı kim güven hissedebilir? İşte kendimize devamlı yaptığımız şey budur.

Bir çoğumuza küçükken hissettiğimiz şeyin aslında öyle olmadığı veya ayıp olduğu, gördüğümüz şeyin aslında öyle olmadığı, istediğimizi düşündüğümüz şeyi aslında istemediğimizi veya istemenin ayıp olduğu gibi şeyler söylenmiştir. Bu şekilde hayatımızı kendi hakikatimizi devamlı reddederek sürdürmek zorunda kalmak ruhsal dengemizi iyiden iyiye bozar ve kendimize artık güvenemeyiz. Böylece yaşamımızı artık kendi hislerimizi ve isteklerimizi dikkate almadan, hatta onların tersine giderek sürdürmeye başlarız ve kendi hakikatimizden iyice uzaklaşırız. Kendimize yaptığımız bu içsel ihanet nedeniyle kendimize güvenimiz kalmaz.

Ya olduğun gibi görün; ya göründüğün gibi ol.

Yeni beceriler kazanın. Anne baba olmak belki de yapmak zorunda olduğunuz en zor meslektir ve bütün işlerde olduğu gibi bilgi ve beceriler kazandığınız sürece daha etkili bir şekilde yapılacaktır. Çocukların tipik davranışları konusunda daha çok bilgi sahibi olmak ve onlarla nasıl başa çıkacağınızı öğrenmek çocuğunuzun gelişim sürecinde size yardımcı olacaktır. Anne babalıkla ilgili pek çok yaratıcı ve değerli bilgi ve becerileri öğrenebileceğiniz kitaplar, dergiler ve seminerler hayatınızı çok kolaylaştıracak ve bu mesleği daha hoş ve tatmin edici kılacaktır.

3. ilan ettiğiniz kararlarınızı takip edin. Çocuklar sık sık ve sürekli olarak bizim otoritemizi denerler. Bizim görevimiz çocuklarımızın verdiğimiz yönergeleri izlemesini sağlamaktır. İnci, Mehmet´e, yapması gerekenleri önceden bildirmiş olsaydı ve buna uymadığı zaman uygulanacakları hatırlatsaydı, onunla beraber oyun odasına gidip buna uyup uymadığını gözlemesi iyi olurdu. Hala paylaşmaya yanaşmazsa, bir süre kalmak üzere (mola için) odasına gönderilmeliydi.

Çocuklar doğru ile yanlışı öğrenmiş, iyi davranışları ve toplumsal becerileri gelişmiş olarak doğmazlar. Bütün bunlar sonradan kazanılan yeteneklerdir. Anne babalık, çocuklarımızın kendi davranışlarını yönetecek becerilerle donatılması için sürekli olarak öğretme, yönetme, düzeltme gerektiren zor bir meslektir. Bu görevi ne denli iyi ve hızlı üstlenecekleri, onlara vereceğimiz eğitimin niteliğine ve niceliğine bağlıdır. Bu konuda başarıyı etkileyecek bazı ipuçları şunlardır:

1. Çocuğunuzla ilişkinizde lider rolünü üstlenin. Bizim öykümüzde İnci yetkili gibi davranmıyordu. Mehmet´ten istedikleri çok zayıf ve yalvaran bir ifade ile dile getiriliyordu. Konuşmalarında otoriter ve güvenli bir yaklaşım yoktu. Örneğin, Mehmet oyuncaklarını paylaşmayı reddettiği zaman, İnci ona yalvardı. “Mehmet, tatlım, lütfen gidip bir süre güzelce oynayın. Büyükler biraz konuşmak istiyor. Ayşegül´ün yine gelip seninle oynamasını istiyorsan, oyuncaklarını paylaşmasını öğrenmelisin. Haydi, şimdi gidin güzelce oynayın, tamam mı, tatlım ” Bunun yerine gözlerinin içine bakarak kararlı bir ses tonu ve belirgin yönergelerle konuşsaydı, Mehmet onun sözlerine daha çok saygı duyabilirdi. Ellerini Mehmet´in omuzlarına koyarak ve gözlerinin içine bakarak otoritesini daha iyi ortaya koyabilir ve beklentisini belirtebilirdi: “Ayşegül bizim misafirimiz. Buraya seninle oynamaya geldi ve eşyalarını onunla paylaşman gerekiyor.”

2. Kesin kurallar belirleyin. Çocuğunuza karşı etkili bir önder olmak yönergeler vermekten öteye geçmelidir, iyi bir anne baba-önder, öğretmek, kurallar koymak ve beklentileri önceden açıklamak için zaman harcar. Mehmet´in oyuncaklarını paylaşmaması, anne babanın önceden saptayacağı ve öğreteceği kurallarla önlenebilecek çok tipik bir durumdur. İnci, oyun grubu gelmeden önce, oyun oynamanın ayrıntılarını belirlemek için biraz zaman harcayabilirdi. Sonra da onları Mehmet´in izlemesi gereken kurallar olarak ortaya koyardı. Örneğin, “Paylaşmak istemediğin bazı oyuncaklarını bir yere kaldırabilirsin. Onların dışında bu odadaki her şey arkadaşlarının oynaması için burada olacak. İnci, paylaşmayı reddetmesi durumda Mehmet´in katlanacağı sonuçların neler olacağını da önceden belirleyebilirdi. “Arkadaşlarınla oyuncaklarını paylaşmadığını öğrenirsem, onlar burada oynarken sen odanda bir süre oturmak (mola) zorunda kalacaksın.”

Çocuklarınız önceden onlardan neler beklediğinizi anlarlarsa, onlara uymaları daha kolay olacaktır. Daha önce belirtildiği gibi, İnci oyun arkadaşları gelmeden Mehmet´in neler beklediğini belirleseydi, onu yönlendirecek kuralları olacaktı. Daha da iyisi, ailenin paylaşma konusunda genel bir kuralı olsaydı, Mehmet kabul edilebilir davranışlar örüntüsünü öğrenebilirdi. Belirli kurallar olmasının diğer bir üstünlüğü de, anne baba olarak her durum için yeni kurallar belirlemenize gerek olmaması, kuralların günlük etkileşimlerin birer parçası haline gelmesi olacaktır.

Çocuğumuza Verdiğimiz Mesajlar
“Seni denetim altında tutamıyorum. Davranışlarına nasıl sınır koyacağımı bilemiyorum. Seni iyi davranmaya nasıl ikna edeceğimi bilemiyorum. Bu yüzden, gidip istediğini yapabilirsin, benim tek yapabileceğim olanlara üzülmek.” Bunları Düşünün!

Aslında Mehmet´le ilgili sorun, paylaşmak istememek, izinsiz yiyecek almak, arkadaşının oyuncağını mahvetmek veya saygısızlık etmekten çok daha ciddi bir sorun. Mehmet´in asıl sorunu uyması gereken kuralları, ondan beklenen davranışları ve uyumsuzluk durumunda sonuçların neler olacağını bilmemesidir. Annesinin kibar uyarıları ve umutsuz sözleri gereksinimi olan bilgileri ona vermeye yetmiyor. Mehmet gibi bir felaket bir günde doğmaz. Bu tip davranışlar her gün üzerlerine yenileri eklenerek yavaş yavaş gelişir, görmezden gelinen ya da yanlış bir şekilde ele alınan her yanlış davranış genel olarak gergin aile ortamını yaratır. Bu da, çocuğun sürekli olarak yanlış davranışlarını sürdürdüğü, anne babanın da sürekli olarak sözcüklerle buna katkıda bulunduğu bir işkence ortamıdır.

Mehmet ve tüm çocuklar aslında oldukça mantıklıdırlar. Çok küçük yaşlardan itibaren anne babalarının çocukları üzerinde ne kadar güçleri olduğunu ya da olmadığını keşfederler. Anne babalar belli kurallar koyup, onları tutarlı ve adil bir disiplin ile destekledikleri zaman çocuklar doğru davranmayı öğrenmektedirler. Anne babalar kural koyma ve onları izleme konusunda başarısız olurlar ve yanlış davranışla ilgili olarak tek yaptıkları yakınmak olursa, sonuçta çocukları herkesin kaçındığı doğru davranmakta zorlanan birisi haline dönüşür. Burada annesinin gözden kaçırdığı gerçekten üzücü olan nokta, sonunda asıl acı çekecek kişinin Mehmet olacağıdır.

Nuran, kızı Ayfer´le birlikte arabadan inip, her hafta bir araya geldikleri oyun gruplarını heyecanla selamladılar. Hatice´nin oğlu Ahmet, Aysel´in kızı Ayşegül de arabalar durur durmaz heyecanla aşağıya atlamışlardı. Anneler de eğlence dolu hafta sonlarını iple çekiyorlardı. Hepsi çok uzun zamandır arkadaştılar ve artık kardeş gibi olmuşlardı. Ancak, anneler arasındaki güzel arkadaşlık ilk kez sarsılıyordu. Bu haftaki buluşma, küçük Mehmet´in annesi İnci´nin evindeydi. Nuran, Hatice ve Aysel, Mehmet´in bir kardeşin bile anlaşmakta zorluk çekeceği aşırı yaramaz bir çocuk olduğunda birleşiyorlardı. Grup neşeyle konuşarak evin kapısına yaklaştı. Nuran, Ayfer´in yeni tüylü tavşanına sıkıca sarıldığını ve biraz gergin olduğunu fark etti. Nuran çok güzel bir gün olacağını söyleyerek onu neşelendirmeye çalıştı. Bu düşüncesi kapıyı çalmalarından kısa bir süre sonra değişmişti bile. Mehmet, kapıyı zincirliyken açılabilecek kadar aralayıp, onlara garip bir bakış fırlatıp, dilini çıkartarak kapıyı suratlarına çarptı. Mehmet´in kahkahalarını duymakta gecikmediler ve ardından da İnci´nin yakınmaları, “Mehmet, tatlım, bunu yapmamanı daha önce de söylemiştim, insanları incitiyorsun. Sadece o da değil,” diye devam etti, “beni de utandırıyorsun. Neden beni utandırıyorsun, Mehmet “. Mehmet´in annesine bir cevap verip vermediğini kapının diğer tarafındakiler duyamadı. İnci kapıyı açtı ve sanki bir şey olmamış gibi misafirlerini karşılamaya çalıştı. Çocukları oyun odasına gönderdi ve arkadaşlarını da mutfağa davet etti. Daha beş dakika geçmemişti ki Ayşegül hemen arkasında Mehmet ile birlikte mutfağa daldı. Gözyaşları arasında neler olduğunu anlatmaya çabalarken, Mehmet sürekli olarak sözünü kesiyordu “Ben bir şey yapmadım!” ve “Benim suçum değil.” Sonunda anneler, Mehmet´in Ayşegül´ün hiçbir oyuncağına ellemesine izin vermediğini ve oyuncaklarını fiziksel kuvvetle korumaya çalıştığını anladılar. İnci kolunu oğluna dolayıp fısıldayarak “Mehmet, tatlım, lütfen gidip bir süre güzelce oynayın. Büyükler biraz konuşmak istiyor. Ayşegül´ün yine gelip seninle oynamasını istiyorsan, oyuncaklarını paylaşmasını öğrenmelisin. Haydi, şimdi gidin güzelce oynayın, tamam mı, tatlım ´ İnci Mehmet´i yumuşakça oyun odasına yöneltti. Bundan sonra her şeyin yolunda gideceğini umuyordu ama bu biraz şüpheliydi.

Ayşegül biraz çökmüş, Mehmet ise oyuncaklarını paylaşmaya niyeti olmadığı ve kimse bunu yapmaya onu zorlayamayacağı için zafer kazanmış bir şekilde geri gittiler. Anneler de bu arada beraberliklerinin tadını çıkarmaya çalışarak kahvelerinden birer yudum aldılar. Ama hepsi de ne kadar görmezden gelseler de, bu ilk muharebenin sürekli bir savaşa dönüşeceğini biliyorlardı, ikinci çıngar çıktığında Mehmet yine göründü ve mutfakta bir şeyler aramaya başladı. İnci yine o yumuşak sesiyle “Ne arıyorsun, canım şimdi bir şeyler yemek yok, yemek zamanına çok yaklaştık.” “Bir şey almıyorum” demesine karşılık tişörtünün altındaki şişkinlik başka bir şeyler söylüyordu. Annesi şüphelenip tişörtünü kaldırınca, bir paket cips ve kurabiye ortaya çıktı. Mehmet oldukça şaşırmış bir şekilde bakıyordu. Birazdan İnci´nin oğluyla konuşurken kullandığı o yumuşak ses duyuldu. “Mehmet, canımın içi. Biliyorsun ki bana yalan söylemenden hiç hoşlanmıyorum. Ayrıca oyun odasına yiyecek götürmemen gerekiyor.” Bütün cümlelerin sonu sanki soru soruyormuş gibi, soru tonlaması ile bitiyordu. Mehmet zorunlu bir “özür dilerim”! Ağzında geveledikten sonra, her şeyi yerde bırakıp koşarak uzaklaştı. İnci, çocuğunun olumsuz davranışının utancı ve iyi bir davranış için tüm yalvarmalarının can sıkkınlığı arasında ezilip kalmıştı. Çok hoş geçmesi gereken bir öğleden sonrayı neden hep kendi çocuğunun mahvettiğini bir türlü anlayamıyordu. Kısa bir süre devam eden sessizlik ve arkadaşça konuşmalar annelerin hoşuna gitmeye başlamıştı ki, bir çığlıkla hepsi dondu kaldı. Hızla oyun odasına yöneldiler. Ayfer´in yeni ve sevgili tavşanı artık bir baykuşa benziyordu. Elindeki makas ve önündeki tüyler Mehmet´i ele veriyordu ama yüzünde hiçbir utanç ifadesi yoktu. Nuran hiçbir şey söyleyemedi. Diğer anneler mutfağa dönerken o da içini çeken kızına sarıldı. İnci bu sefer Mehmet´i sert bir ses tonu ile azarladı. “Mehmet! Ayıp sana! Başkasının oyuncağını mahvedemeyeceğini biliyorsun! Ayrıca benim makasımı da kullanamazsın! Ben seninle ne yapacağım neden iyi davranamıyorsun ” Mehmet annesine bakıyordu ama yüzündeki boş ifade söylenenlerin hiçbir şey ifade etmediğini belli ediyordu. İnci, Nuran ve Ayfer´e dönüp oğlu adına özür diledi. Ziyaretin geri kalan kısmı kısa ve gergin geçmişti. Anneler birer birer “zamanın farkına vardılar” ve huzurlu evlerine gitmek üzere oradan ayrıldılar.

Bazen sadece kötü bir öneri, bazen çocuklara duyulan sevginin anne babaları işe yaramayan önerilere karşı savunmasız yapması, bazen doğru olmayan varsayımlar, bazen de bilgi eksikliği. Ama en yaygın olan neden, sözlerinin ve davranışlarının ne kadar büyük bir etkisinin olduğunun farkında olmamalarıdır. En iyi olan, yaptığı hatanın uzun vadeli olası etkilerini görüp de şok olan bir anne babanın bir değişim geçirme isteğinin olmasıdır. En kötü olanı ise, bu keşfin çok geç yapılması ve artık geri dönülemeyecek bir yola girilmiş olunmasıdır. Bunu bir hikaye ile anlatırsak daha anlaşılır bir hale gelecektir.

Bir çocuğun benlik algısı, anne babasından ya da ona büyüten kişilerden aldığı mesajlardan iyi veya kötü yönde etkilenir. Her bir çocuğun yetiştirilme tarzı, yetiştirdikleri her çocuk gibi farklılıklar gösterse de, bu anne babaların çoğunun ortak bir noktası çocukları için en iyi olanı istemeleridir. Bu kişiler her gün doğru olanı yapmaya ve anne baba olarak doğru kararlar almaya çalışmaktadırlar. Ancak bütün iyi niyetlerine rağmen yanlış kararlar alabiliyorlar. Bazen bu hatalar önemsiz olabilir ama sıklıkla hem çocuğun, hem de tüm ailenin geleceğini etkileyecek sorunlar yaratacak kadar etkili olmaktadır. Peki bu iyi niyetli ve iyi anne babalar neden yanlış seçimler yapmaktadır 

Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın “Son Sığınak Aile” kitabında ele aldığı 10 maddelik Evlilik Niyet Sözleşmesi” şöyle: Aşağıdaki maddeleri ön şartsız olarak kabul ediyorum.

1-İki ayrı kişiyiz ancak bir bütünün parçalarıyız. Özgürlüklerimiz ve sorumluluklarımız arasındaki dengeyi unutmayacağız.

2-Ortak ideallerimiz ömür boyu sevgi, saygı ve güvene dayalı birlikte yaşama hedefidir.

3-Büyük kararları birlikte alacağız. Karar verirken en önemli değerlerimiz açıklık, dürüstlük, karşılıksız sevgi ve empatidir. Yöntemimiz iyi iş birliği kurabilmek için birbirimizin isteklerini, duygularını ve ihtiyaçlarını anlama çabasıdır.

4-Farklı düşünsek bile birbirimizden çok şey öğreneceğiz, konuşarak ve sevgi dillerini kullanarak çözüm yolları geliştireceğiz.

5-Öncelikle bir diğerimizi değil, kendimizi geliştirmeye çalışacağız.

6-Birbirimizin özel ve sessiz anlarına ve estetik anlayışına saygı duyacağız.

7-Evimizi evrensel değerlere uygun kurallı bir ortam yapacağız ve bu kurallara birlikte uyacağız.
8-Diğer aile yakınlarımız ve büyüklerimiz bizim için değerli ve önemlidirler. Ancak özelimizin bizde kalmasına özen göstereceğiz.
9-İlişkimizde güven esas, kuşku istisnadır. Kriz anında aile büyüklerimin ve uzmanların hakemliğini kabul ediyorum.
10-Çocuklarımızın iyi yetişmesi için evimizin sıcak, sevimli ve mutlu eden bir ortam olmasının farkındayım.

Peki, çözüm nedir? Düşünceyi durdurmak mümkün mü? Ya da düşünceleri değiştirerek yaratımları istediğimiz gibi oluşturmak mümkün mü?. İlk soruya cevabım kısmen mümkün ama ikinci soruya cevabım evet. Yeterli konsantrasyon, “mış gibi yapmak” ve düzenli egzersizlerle 1-2 ayda zihni formatlamak ve pozitif yaratımlar oluşturmak, daha güvenli, daha enerjili, daha zengin, daha sakin olmak mümkün. Düşünceyi durdurma konusunda ise öğrettiğimiz çeşitli teknik ve çalışmalarla düşünce döngüsünü yavaşlatmak, kötü hissettiren düşüncelerle sürüklenmeyi engellemek ve iyi hissettiren düşüncelere odaklanmak mümkün hale gelmektedir. Dr. M. Levent Soylu

Sürekli olarak negatif bir şeyler düşündüğünüzde bu düşünceler ve yarattığı duygular belli davranış kalıplarına yol açıyor ve bu davranışlarda belli yaratımlara neden oluyor. Örneğin köpekle ilgili düşünceleriniz yoğunsa ve pozitifse köpek sahibi oluyorsunuz. Öfkelenmenin kötü ve tehlikeli olduğunu düşünüp duruyorsanız, öfkeyi kendinize döndürüp, suçluluk ve değersizlik duygularıyla, kendinizi enerjisiz bırakıp depresyon yaratıyorsunuz, sürekli yargılanma ve küçük düşmemeye odaklı düşüncelerle yaşıyorsanız sosyal fobi yaratıyorsunuz, sürekli borca ve kıtlığa odaklıysanız ve bolluk dolu düşüncelere odaklanamıyorsanız hep maddi sorunlarla boğuşan bir insan haline geliyorsunuz.

“Sürekli düşünüyorum, beynim hiç susmuyor”; bize başvuran danışanlarımızın hemen hepsinin ortak şikayetleri olan bu cümleler aslında göründüğünden çok daha önemli hatta belki de evrendeki en önemli birkaç kavramdan bir tanesi. Düşünmek neden bu kadar önemli sorusunun en önemli cevabı, aslında düşüncelerin yaratım gücüne sahip olmalarıdır. Sadece spiritüel ya da manevi bir kavramdan söz etmiyorum düşüncenin yaratma gücü artık hem fiziksel hem de psikolojik olarak gözlenebilmektedir.

İlk olarak ilgi bağımlısı  kadınlar hakkında şu gerçeği anlamamız gerekiyor: İlgi bağımlısı kadınlar sosyal medyadan gördükleri yoğun ilgiden ötürü bir ütopya oluşturmuşlar ve bu ütopya içerisinde dünyanın kendi etraflarında döndüğünü zannederek yaşıyorlar. Yani onlar için yaptıkları her hareket, her davranış, söyledikleri her söz tamamen doğru ! Farklı bakış açısından bakmaları mümkün değildir. Çünkü yaşadıkları ütopya içerisinde bir sürü erkek, ne kadar aptalca davransalar da onlara şakşakçılık yapmaktadır. Belki benimle birlikte olur diye (!) Bu yüzdendir ki sizlere vereceğim en önemli tavsiye: ilgi bağımlısı kadınlar ile ister sanal hayatta olsun, ister real hayatta olsun fark etmez, eğer karşılaşırsanız:

Uzak Durun: Uzak durun, çünkü bu kadınların hayatlarında ki tek amacı; yukarıda da bahsetmiş olduğum üzere daha fazla ilgi görmek, daha daha fazla ilgi görmektir. Hayatlarının merkezine ilgi görmeyi koydukları için herhangi bir konuda konuşacak konuları, yani size katacakları bir değer yoktur.
Herhangi bir konu hakkında kesinlikle tartışmaya girmeyin: Sosyal medyada görüyorum ilgi bağımlıları ile tartışmaya girmiş olan insanları ve gerçek anlamda anlam veremiyorum, neden bu tarz bir kadınla tartışmaya girdiklerini. Çünkü ilgi bağımlısı olmuş bir kadına siz hiçbir şey anlatamazsınız. Nedeni ise onun arkasında onu her saniye alkışlayacak bir şakşakçısının olmasıdır. O kadın o anda isterse dünyanın en aptalca düşüncesini savunsun bilin ki yine de onun arkasında bir sürü erkek var: onu alkışlayacak ve haklısın diyecek. Bu yüzden ister sosyal medyada olsun ister gerçek hayatta olsun kesinlikle tartışmaya girmeyin, anlatamazsınız anlamazlar …
İlişki Düşünmeyin: Bir kadının ilgi bağımlısı olduğunu anladığınız anda yukarıda söylediğim üzere yavaş yavaş orada uzaklaşın. Kadın fiziksel görünümü sizi etkileyebilir güzel duygular hissedebilirsiniz ama yine de oradan uzaklaşın. Çünkü bu tarz bir kadınla yaşayacağınız ilişkide sadece sürünürsünüz.
Sosyal medya hesaplarınızdan çıkartın: Kadın erkek fark etmez; eğer kullandığınız sosyal medya uygulamalarında “yok beyler, yok kızlar vs.” tarzında saçma paylaşımlar görürseniz derhal o kişiyi takipten çıkın, çünkü zihninize ne verirseniz, zihniniz onu kabul eder. Bu tarz paylaşımlar ile zihninize sadece hayatın vajina ve penis etrafında döndüğü sinyallerini gönderir ve zihninizi bir çöplüğe dönüştürürsünüz. Sosyal medya kullanıyorsanız kendi yararınız için kullanın. Mesela düşünce sayfalarını, dil öğrenme sayfalarını veya girişimcilik ile ilgili sayfaları takip edin. Belki girişimcilik sayfalarından kapacağınız bir düşünce sizin hayatınızı değiştirecek.
Bakış açınızı değiştirin: Sosyal medyada ilgi bağımlısı kadın sınıfının genellikle yüksek takipçisi vardır. Bu yüksek takipçi de sosyal medyadan bazı insanları, bu tarz kadınların yüksek takipçisinden ötürü bir şey zannetmelerine yol açmaktadır. Aynı yüksek takipçili vasıfsız youtube ünlülerini toplumun bir şey zannetmesi gibi. İlgi bağımlısı olmuş kadınlar hayatlarının merkezine ilgi görmeyi koydukları ve sürekli olarak gereksiz ilgiye tabi oldukları için kendilerini geliştirme ihtiyacı hissetmezler. Belki beden yaşları büyüktür ancak zihnen yaşları 15, 16 yaşındaki hayata yeni girmeye başlamış ergenlerin ki ile aynıdır. Bu yüzden bu tip kadınları gerçek hayatta ve sosyal medyada gördüğünüz de “beden yaşını tamamlamış ancak zihnen daha küçük yaşta olan bir hanım kardeşimiz” olarak bakmanız daha yerinde bir bakış açısı olacaktır.

Toplum olarak her ne kadar farkına varmasak da sosyal medya insanların kanına girmiş ve tam anlamı ile kendisine bağlamış durumda. İnsanlar kadın, erkek fark etmeden kendilerine hiçbir şey katmayan sadece zarar veren bu uygulamaların arasında kendi cinsiyet kimliklerine dair her şeyi kaybediyor ve üstüne eğlendiklerini zannediyorlar. Ne kadar acı bir durum!
Gelin bu gerçeği paylaşılan twitler ile inceleyelim:

Günümüz toplumunun en büyük ilgi açlığı çeken ve ilgi görme bağımlısı olmuş kadınına örnek vermemiz gerekirse bu kişi tabi ki de 3 milyon takipçisi olan hanımefendidir. ( xy ) Yaptığı boş paylaşımlar ve paylaşımlarında sergilediği davranışlar tam anlamı ile ilgi görmeye bağımlı olmuş bir kişinin tüm özelliklerini sergilemektedir. Konu dışı olacak biliyorum ama yine de merak ediyorum bu kadını takip edenler, neden takip ediyor? Düşünün bir insan var ve o insan sadece ben şöyle hayat yaşıyorum, ben böyle hayat yaşıyorum diyerek den kelimenin tam anlamı ile görgüsüzce paylaşımlar yapıyor ve insanlar da bu kadının tüm bu şahane (!) hayatını izlemek için can atıyor. Gerçekten çok garip! Sosyal medyada ilgi görmek için kullanılan ve ilgi görmeyi en çok kolaylaştıran uygulama ise aralıksız Twitter’dır. Çünkü Twitter algoritması gereği bazı kadınları tam anlamı ile ilgi manyağı haline getirecek yapıya sahiptir.

Bu kadın sınıfının en büyük özelliği: Dünya kendi etraflarında dönüyormuş gibi davranmalarıdır. Bu özelliklerini gerek sosyal medya paylaşımlarından gerek gerçek hayattaki davranışlarından anlayabilirsiniz.

Bu özelliklerinin oluşmasındaki en büyük sebep aşağıda bahsetmiş olduğum üzere sosyal medya yüzünden çok fazla gereksiz ilgi görmeleridir. Gördükleri bu gereksiz ilgiler neticesinde içlerinde var olan ilgi görme isteğini büyük bir egoya dönüştürüyorlar ve dünyanın kendi etraflarında döndüğünü düşünmeye başlıyorlar. Bu yüzden gerek sosyal medyada olsun, gerek real hayatta olsun saçma davranışlar sergiliyorlar. Çünkü yaptıkları davranış ne kadar saçma olsa da o saçma davranışa alkışlayacak bir şakşakçı hemen arkalarında duruyor.

Bu kadın sınıfının en belirgin ikinci özelliği ise: ilgi görmekten haz almaları ve ilgi görmeye bağımlı hale gelmeleridir. İlgi görebilmek için her şeyi yapabilirler. Mesela bir erkekten hiç hoşlanmasalarda o erkeğe gülümseyebilirler, yürüme davetiyesi atabilirler. Amaçları sadece hoşlanmadıkları o erkekten ilgi görmek ve egolarını tatmin etmektir. Sanal ortamlarda özellikle Instagram ve Twitter’da ilgi görme bağımlılıklarını tatmin edebilmek için sürekli olarak paylaşımlarda bulunurlar. Aldıkları her beğeni, her yorum, her mesaj onların bu hayattaki var olma sebebi haline gelmiştir (!)

Hiçbir erkeğin sosyal medya profili o erkeğin gerçek anlamda duygusal gücünü, öz değerini, hayatta kalma becerisi gibi erkeksi özelliklerini göstermez. Kadınlar bunları sosyal medya fotoğraflarında göremedikleri için hem gerçek hayatta hem de sanal hayatta bir erkeğe mesaj atmazlar, yani yürümezler. Kadın ve erkeğin beğeni mekanizmalarının farklı çalışması yüzünden, kadınlar sosyal medyada, paylaştıkları fotoğraflar ile DM kutularına gelen mesajlar ile paylaştıkları fotoğrafların ve gönderilerin altına gelen yorumlar ile sosyal medyada çok büyük ilgi görürler, erkekler ise ilgi görmeyi geçtim karşı cinse mesaj atarlar ve büyük ihtimalle de görüldü mesajı alırlar bu da erkekleri aşağılık psikolojisine sürükler.
Kadınların sosyal medyada çok fazla ilgi görmesi bazı kadınlarda bağımlılık, ilgi görme hastalığı oluşturmuş ve ilgi görmeyi hayatının merkezine koymuş bir kadın sınıfı oluşmuştur. Bu kadın sınıfının hayattaki en büyük amacı: Daha fazla ilgi görmek, daha fazla beğenilmek, daha daha fazla ilgi görmek olmuştur.

Anlayacağınız kadının bir erkeği tercih etme kriteri çok daha karmaşıktır. Çünkü en temel düzeyde kadın bir erkeğe daha güçsüzdür ve kendisinden daha çok seveceği çocukları dünyaya gelecektir. Kadın bilinçli zihni ile farkında olmasa da bilinçaltı düzeyde, çocuklarına ve kendisine iyi bir koruyucu olabilecek bir eş adayı arar. Bu yüzden bilinçli zihinleri ile soyut kavramlara önem verirler.

Biz erkekler, bir kadının sadece dış görünüşünden etkilenerek o kadına duygusal yatırım yapar ve onunla birlikte olmak isteriz. Bu erkeklerin doğasında vardır. Biz erkekler için kadını kariyeri, özgüveni, maddi gücü ve diğer özellikleri önemsizdir. Bizleri bir kadında etkileyen en önemli unsur dış görünümdür. Bu yüzden erkekler, sosyal medyadan yüzlerce kadına yürüyebilir, çünkü kadının profiline girilir, bakılır güzelse mesaj gönderilir. Ancak biz erkeklerde çalışan beğeni mekanizması ile kadınlarda çalışan beğeni mekanizma aynı değildir. Kadınlarda dış görünüme önem verirler ama onların erkeklerde aradıkları çok daha farklı kriterlerde vardır. Mesela duygusal güç, özdeğer yüksekliği, maddi güç, hayatta kalma gücü gibi özellikler.

İlgi görmek, beğenilmek biz insanlar için bu hayat pastasının kreması olmalıdır, pastanın kendisi değil. Demek istediğim beğenilmeyi, ilgi görmeyi hayatımızın merkezine koymamalıyız. Çünkü her isteğin fazlasının zararı olduğu gibi ilgi görme isteğinin de fazlası insana büyük zararlar verir. Ve şu şekilde bir gerçekte var ki biz insanlar, dünya üzerindeki diğer 7 milyar insan gibi doğan, büyüyen ve sonunda ölen canlılarız. Bu kadar abartılmış ilgi görme ihtiyacı niye? Günümüz modern toplumunda, sosyal medya illeti yüzünden öyle bir kadın sınıfı türedi ki sadece “ben, benn, bennn” diyen, hayattaki tek amacı elindeki mevcut güzelliği ve vücudu sayesinde beğeni ve ilgi toplamak olan bir kadın türü (!) Emin olun azımsanmayacak kadar çoklar. Çünkü günümüzün en popüler teknolojisi telefon ve bu telefonun içindeki uygulamalar “Instagram, Twitter, Facebook ve daha yüzlercesi ” tamamen kadına hizmet etmekte ve kadınların doğasında var olan ilgi görme isteğini hat safhaya ulaştırmaktadır. Sebebi ise sosyal medya prensesleri ve perde arkası hayatları…

Doğada yaşamın neticesinde dünya üzerinde bulunan her iki insan cinsiyetinin  kendilerine özgü farklı istekleri oluşmuştur. Erkeklerin en büyük isteği güç sahibi olmak iken kadınların en büyük isteğinin güç sahibinin yanında olmak istemesi gibi. Cinsiyetlerin içinde olan istekler, dünyaya geldikleri andan itibaren özlerinde vardır ve büyüdükçe daha çok belirginleşir. Bizlerde bu isteklerimiz doğrultusunda hayatımızı şekillendirir onların peşinden gideriz.

Nasıl ki bu yapı kabulü sarsıcı bir durum ise aşırı kendini suçlayıcı yapı da ,keskin sirkenin küpüne zarar olduğu gerçeğinde olduğu gibi aşırıya kaçan öz eleştirel ve acımasız yargılayıcı yapıda öz sevgi ,öz saygı ve öz benlik değerini sarsarak inciteceğinden kişiye zarar verecektir ve doğal değil patolojik psikolojik süreçlerin ve yanlış bir yapılanmanın sonucudur.. kişinin yardım ve desteğe ihtiyacı vardır ve de psikolojik yapının incelenmesi ,patolojik kişilik gelişim süreçlerinin incelenmesi ve kişinin ciddi psikolojik destek almasını icap ettiren bir süreç söz konusu olacaktır..

Bilinen odur ki bunun aksi ne yaşanan durumlar da aynen aşırı kendini suçlayıcı eleştirel yapı gibi patolojiktir ve kişilik bozukluklarında görülmektedir.. böyle bir durum da ki ileri anti sosyal kişilik bozukluklarında bu duruma rastlanmakta olup, bu tür kişilerin vicdanı duyguları hemen hiç gelişmemiş olup, ahlaki ve insanı normlar gereğince var olan ,acıma ,merhamet etme gibi özelliklerin bu kişilerin kişiliğinde hiç barındırmadığı görülür ve başkalarının malını ,menfaatini hatta canını çok ciddi zararlara uğratsa dahi bu kişiler asla, suçluluk dahi duymayacağı bir gerçektir..

Bazen de gerçekten real olarak yaşamda kişi tarafından işlenmiş mühim bir hata vardır ve akıl ve vicdan sahibi her kimse olarak kişi kendi payına düşen bir özür varsa onu üstlenir sağlıklı bir dozda kendini suçlu hissedebilir ama telafi yollarına giderek onarma çabasına girer üzerine düşeni yaptıktan sonra karşı tarafın da iyi niyetini ve olurunu samimi olarak talep eder ve mümkünse bu uzlaşıyı da alarak olayla ve rahatsız edici bu duyguyla vedalaşarak bu hadiseyi hayatından çıkartır sağlıklı davranış biçimi budur.. ve kişi hayatına devam eder..

Neden ise olayları , özellikle olumsuz algıladığınız yaşantıları incinmişliklerinizi, insanların size yaklaşımlarını ve sözlerini aklınızdan atamamak , olanlarla ilgili kendini bir türlü affedememek , sürekli depresif olmaya meyil göstermek ve yine sürekli ve kolayca endişelenir kaygı dolu olma hali söz konusudur… Daima kontrollü olma ihtiyacı olayları ve insanları kontrol ederek kişinin kendi iç dünyasında kontrol edemediği olumsuz duygu ve düşüncelerini bilinçsizce dışarıyı başkalarının yaşantılarını evini çocuklarını eşini özellikle kontrol etmek yöntemiyle kişi ancak dengede kalabilme hali söz konusu olacaktır..

Bu durum da suçluluk duygusunu kişiler daha sık yaşar. Ne zaman hata yapsa aynı döngü tekrar eder ,uzun süre hatasını unutamaz ve kendini suçlamaları yoğun olur ve de kendini çok kötü hisseder. Keza kişilerin depresyon geçirdiği durumlarda major depresyon gibi suisit fikirlerin yoğun olduğu tablolarda suçluluk duyguları çok daha ağır ve yoğundur . Şayet siz de kendinizi sık sık suçlu hisseden kişilik yapısına sahipseniz ve bundan canınız yanıyor yaşamınız zorlaşıyorsa ciddi olarak kendinizi ağır yargılayıcı eleştirel yapının nereden kaynaklandığını araştırmak için uzmanlardan yardım almalısınız.…kendinize baktığınız da zaman zaman kendinize öz güvenle ilgili sorunlar yaşadığınızı tüm kişisel geliştirme çalışmaları ,kültürel birikim ve iş başarılarınıza ve toplumda ki var olma çabalarınıza ve ilişkileriniz de tesis etmeye çabaladığınız duruşunuza rağmen kendine güvensizlik hissettiğinizi , ötekinin onayını almadan kendinizi iyi hissedemediğinizi ve kendi seçimlerinizi yapamadığınızı fark edebilirsiniz.. mükemmeliyetçilik ile ilgili derin kaygılar ve gereğini yapamadığınıza inandığınız da ve yeterince iyi olmadığınızı düşündüğünüzde kendinize karşı kızgınlık gelişebilir ve ardından da derin suçluluk duygusu gelebilir..

Çünkü esasen kendini affedemeyen kişinin kendisidir ve kendini kötü hisseder.. suçlanma eğilimini tetikleyici olayı takıntılı şekilde bırakamaz, olanı unutup yoluna devam edemez.. Bazen aslında olan bir şey de yoktur ve yaşamın geneli ,ilişkilerinin tümü ona kendini suçlu hissettirir. her şeyi ve herkesi çocuklarını ,eşini ,ailesini ,işini mahvetmiştir, başarısız v ümitsizdir.. ölmeyi bile isteyebilir.. kendini affettirme yolluna da gidemez.. kişinin kendisinin cezayı hakkettiğine olan inancı yoğundur Cezalandırmayı da bizzat kendi kendisine yapar. Kendisine karşı acımasız ve katı şekilde yaklaşır.. her gün yoğun sıkıntılarla boğuşur, kendisiyle mücadele etmekten yorgun düşer.. .takıntılı düşünceler de duruma eşlik ederse durum daha da ağırlaşır..

Burada önemli olan, bireyin yanlış yaptığına dair inancıdır. Yanlışın bireyin kendisine veya başkalarına olumsuz etkilerinin olmuş yada olmamış olduğu gerçeği veya başkalarının kişiyi gerçekten suçlamaları esas konu değildir.. onların kendisine cidden kırılmış , yada incinmiş olduğunu, onların hayatlarını mahvettiğini düşünür, zarar verdiğine inanır ve berbat hisseder.. birde karşı taraf onu haklı yada haksız yere suçlarsa bu onu daha da ezer. Realite de yaşanmış bir olumsuzluk olmasa da yada incir çekirdeğini doldurmayacak bir vukuat söz konusu olsa bile kişi için çok büyük bir üzüntü kaynağıdır ve ölesiye kendini suçlu hissetmektedir..ve muhatabı olan kişilerin kendisini asla affetmeyeceklerini düşünür ..suçludur ve cezasını çekmelidir..

İnsanoğlunu belki de en fazla zorlayan ve inciten duyguların başında gelir suçluluk duygusu.. örneğin ağır depresyon olgunlarında yoğun suçluluk duygusu gözlenir suçluluk duygusu gözlenir diğer depresyon bulguları yanı sıra.. alıngandır, aşırı düşünceli ,karamsar ,umutsuz ve takıntılı özellikleri vardır.. Suçluluk duygusu aşırı katı ve yargılayıcı bir süper egonun hakim olduğu kişilik yapılarında uygun psikolojik zeminde öne çıkar ve sıkıntı yaratır. Vicdani ve ahlaki açıdan kendine karşı aşırı yargılayıcı tutumlar sergileyen bu kişilik yapılarında şahıs kendine karşı aşırı acımasızdır. Bireyin kendini suçlaması hayatında başkalarına karşı yanlışlar yaptığını düşünmesi ve bu durumdan da kendini affedememesinden köken almaktadır…kişinin kendine karşı sert ve esneklikten uzak tutumu söz konusudur. Ve kendini affedemeyen başkası değil yine kendisidir.. Uzm. Psk. Dnş.Dr. Derya Eskin

Hepimiz duygularımızı belirleyip yönetebiliriz, ama duygusal zekamızı kullanarak başka insanların duygularını bile teşhis edebiliriz. Böylece sözlerini, mimiklerini veya ifadelerini okuyarak diğer insanların ne hissettiklerini anlayabiliriz.

  1. Korku. Tehlikeyle karşılaşınca hissettiğimiz duygudur. Tehlike gerçek veya hayali olabilir. Korku, kendimizi savunup korumamızı sağlar.
  2. Şaşkınlık. Beklenmedik bir olay karşısında hissettiğimiz duygu. Bu olay olumlu ya da olumsuz olabilir.
  3. Tiksinme. Bir şeyin bizde yol açtığı reddetme tepkisiyle ortaya çıkar.
  4. Öfke. Sinirlilik duygusu. Bizi rahatsız eden bir durumla karşılaştığımızda ortaya çıkan his. Öfke, olumsuz ve yıkıcı bir duygudur.
  5. Sevinç. Bizi mutlu eden bir şey nedeniyle duyduğumuz neşe hali. Bu durum bize bir güvenlik ve iyilik hissi verir. Bizi iyi hissettiren bu durumu tekrar etmeye bizi yöneltir.
  6. Üzüntü. Negatif şeylerin ortaya çıkardığı duygu. Üzüntü, bir durumu aşarak duygularımızı serbest bırakmamıza neden olur.

İçimizde canavarlar gibi yaşayan negatif bazı duygular vardır, bunlar başımıza musallat olur ve suçluluk, korku, gurur, kibir, kıskançlık gibi şekillere bürünerek uygunsuz anlarda ortaya çıkarlar… Bazen yaptığımız bir şey yüzünden suçluluk duygusunu aşmak güçtür ya da bizi endişelendiren bir durumda korku kaçınılmazdır. Negatif duygulardan kurtulmak muhtemelen mümkün değildir ama bu duygularla birlikte yaşayıp hayatımızı kontrol etmelerine engel olmak üzere bunları kabul etmek mümkündür.

Korkabilirsiniz ama kullanacak birçok silahınız da var. İncinebilirsiniz ama çevrenizdeki insanlar tarafından sevilip önemsendiniz de. Hayatı acılar olmadan yaşamaya çalıştığınız zaman aslında ne kadar zorlandığınızı fark ettiğinizde, gerçeği de reddetmeye çalışıp kendinize en büyük zararı verdiğinizi anlarsınız. Daha azını hissettiğimiz zaman daha mutlu olmadığımızı unutmayın. Duygularımızı kabul edip yüzleştiğimiz zaman daha mutlu oluruz. Çünkü yaşamak da saklanmak da sizin elinizde. Kabullenmek ve duygularınızla yüzleşmek de öyle. Bunu başarabilirseniz sonucun umut vadedeceğine hiç şüphe yok. Umut sizin, paylaşmak ve sevdiklerinize dağıtmak için…

Gerçeği reddederek zamanınızı boşa harcamayın. Kabul etmeyi öğrendiğiniz zaman en kötü ne olabilir? Deneyimleri reddettiğiniz zaman başınıza en kötü ne gelebilir? Hayat fırsatlarla doludur, tek yapmanız gereken bu uçsuz bucaksız deneyimlerden olabildiğince faydalanmaktır. Bu noktada hem iyi hem de kötü ihtimaller önünüzde açılır. Bunların tümü kendinizi daha iyi tanımanızı ve kendinizi koşulsuz olarak kabul etmenizi sağlar. Ancak daha da önemlisi kendinizin hayal bile edemeyeceğiniz kadar güçlü olduğunu görmenizi sağlar. Zayıf noktalarımızı kabul ettiğimiz zaman gelişme göstermeye başlarız. Jean Varnier.

Soruna bir isim vermek içeriğini unutmak veya desteği bırakmak anlamına gelmemelidir. Bu sadece biriken duygu, davranış ve düşünceleri basitleştirmektir çünkü aksi halde anlaması zor olurdu. Ancak dediğimiz gibi bunlara bir isim vermek bu isimlerin ardına saklanmak ve ardında kendi hikâyesi olan gerçek insanı unutmak demek değildir. Bu kişi acı çeken, cesur olan, desteğe ve anlaşılmaya ihtiyacı olan bir insandır.

Başta tüm dünyanın yükü omuzlarınızdaymış ve her şey kötüye gidiyormuş gibi hissedebilirsiniz. Ancak daha sonra bu depresyon ve paniğin adını koymanız gerektiğini fark edersiniz. Bunu sesli söyleyebildikten sonra gözünüze daha az korkunç görünür. Çünkü artık neler olduğunu bilir ve bununla yüzleşmek için yardım isteyebilirsiniz. Korkularınıza isim vermek gerçekliklerini azaltmak anlamına gelmez. Ayrıca her hata yaptığınızda arkasına saklanmak demek değildir. Bu sadece bütünün bir parçasıdır; sizi tam anlamıyla ifade etmez çünkü siz bundan çok daha fazlasısınız.

Peki en çok korktuğunuz şeyle nasıl yüzleşirsiniz? Adım adım -ilk adım ise acı çektiğinizi artık reddetmemek için iç karışıklığınızı kabul etmek ve içinizden korksanız bile her şeyin yolunda olduğunu söylememektir. Bir kere bu durumu kabul ettikten sonra en büyük korkularınızı ortaya çıkarabilir ve buna karşı kullanabileceğiniz en iyi silahları bulabilirsiniz. Dünya herkesi kucaklar ama yalnızca korkularıyla yüzleşecek kadar cesareti olanlar tam anlamıyla hayatlarını yaşayabilir.

Görmek istemeyen birinden daha kör kimse yoktur. Acı, mutsuzluk ve keder bir anda yok olmaz. Gözlerinizi kapatıp parmağınızı şaklatarak bunların yok olmasını sağlayamazsınız. Önce var olan acıyı kabullenmeli ve bununla yüzleşmeyi öğrenmelisiniz. Korksanız, hatta en kötüsünün yaklaşmakta olduğunu düşünseniz bile aslında hiçbir şey sandığınız kadar kötü değildir. Yüzleşmemiz gereken en büyük kötülüklerden biri kendi yıkıcı düşünce biçimimizdir. Bazı insanlar bu düşüncelere bilerek sarılır çünkü bunun kendilerini hayal kırıklığından koruyacağına inanırlar. Bu kötücül düşüncelerle savaşmak için cesaret gerekir.

Asla yapmayın!
1) Çocuklarınızdan birini gözbebeği olarak seçmeyin. Siz bunu hissettirmemeye çalışsanız da, diğer çocuğunuz durumu anlayacaktır.
2) Kardeşler arasında asla karşılaştırma yapmayın. Çünkü rekabet; hırs ve kıskançlığı beraberinde getirir.
3) Asla taraf tutmayın ve hakem olmayın. Çünkü haksız olduğu anne ve babası tarafından onaylanan çocuk, değer verilmeme ve sevilmeme gibi duygular yaşayabilir.
4) Her çocuğunuzun aynı olmayacağını bilin. Bu nedenle çocuklarınızın kişilik ve isteklerine uygun davranmaya çalışın.
Kardeş kıskançlığı ile nasıl başedilir?
1) Aile birliğini önemseyin ve ortak birşeyler yapabileceğiniz zamanlar yaratmaya özen gösterin.
2) Bireylerin kendi özelliklerini önemseyin. Ayrıca bütün çocuklarınızın kendilerine ait ilgi alanları ve yeteneklerinin olduğunun farkına varın.
3) Çocuğunuzun duygularını tanıyın ve kardeşine karşı olan olumsuz davranışlarını olumluya çevirmeye çalışın.
4) Çocukların arasındaki rekabete çözüm getirmenin ilk adımı, iyi bir dinleyici olmaktır. Ancak bu durumdan oturup dinlemek anlaşılmasın. Tersine, etkin dinleme ve beden dilini beraber kullanmalısınız.
Kıskançlığın temelinde, o ana kadar ilk çocuğa gösterilen ilginin yeni doğan kardeşe yöneltilmesinden meydana gelen rahatsızlık yatıyor. Kardeşin doğmasıyla birlikte ona ayrılan zamanın azalması çocukta, bebeğe karşı gibi görünen ama aslında anne ve babaya karşı olan kızgınlık, kırgınlık gibi duyguların gelişmesine neden olabiliyor. Cinsiyete göre de bazı farklılıklar yaşanabilir. Çocuk kız ve doğan kardeş erkek ise, anne – babasının kendi cinsiyetinden hoşnut olmadığını düşünebilir. Çocuk o güne kadar evde kendisi ilgi ve sevgi odağıyken birden ikinci plana itilmiş gibi hisseder kendini. Bu durumda sevilmediği düşüncesiyle anneden tamamen uzaklaşır, içine kapanır, yemek yememeye ve zayıflamaya başlayabilir. Kabus gördüklerini ve sık sık çişlerinin geldiğini bahane ederek ilgiyi kendi üzerlerine çekmeye çalışırlar. Altını ıslatma, parmak emme gibi davranışlarla önceki gelişim evresine oranla gerileme görülebilir. Hem gün içinde hem de geceleri aşırı sinirli olurlar. Huzursuz bir görünümleri vardır, sakinleşmekte zorlanır ve kimi zaman çevrelerindeki insanlara öfkeli davranabilirler. Evden ayrılmamak için okula gitmeyi reddetmeyle birlikte baş ağrısı, mide bulantısı gibi psikosomatik belirtiler ile huzursuzluk, isteksizlik belirtileri sık sık gözlenebilir. Bazı çocuklar kardeşine vurma, onun oyuncağını kırma gibi davranışlar gösterirken, bazıları da bu duygularını bastırır ve aşırı sevgi gösterirler. Bu davranışın altında çoğu zaman ebeveynlerin sevgisini kaybetme korkusu yatar.
Doğduğu günden itibaren ilgi odağı haline gelen ilk çocuklar, kardeşin gelmesiyle birlikte bu statüyü kaybetme duygusunu yaşayabilirler. Hemen hemen tüm kardeşler arasında varolan bir histir kıskançlık. Birçoğumuz belki de bu duyguya hiç yabancı değiliz. Şimdi bir düşünün, hangimiz küçük kardeşe gösterilen ilgiden sıkılıp saatlerce ağlamadık ki? Ya da yemek saati geldiğinde biberonunu alıp saklamadık? Bazen de sadece ağlasın diye onu korkutup, sonra da kendi ellerimizle emzik götürmedik? Kimi, yaşadığı kıskançlığı çevreye verdiği tepkilerle belli ederken, kimi de içine kapanarak anlatmaya çalışır rahatsızlığını. Ancak kardeşler arasındaki bu duygunun farklı sonuçlar vermesinin tek sorumlusu aslında anne ve babaların hatalı davranışlarıdır.
Çocukları için doğru çocuk bakıcısını bulmak anne-babalar için en zor deneyimlerden biridir. Çocuklarını çalışarak büyüten anneler, çocuklarını bir bakıcıya emanet etmenin yaşamlarındaki en zor tecrübelerden biri olduğunu söylerler. Çocuğa bakan kişi ister akraba veya aile büyüğü olsun, isterse çocuk bakıcısı olsun, bu duruma karar verme sürecinde şu noktalara dikkat edilmelidir; Bu kişinin çocuğa bakmaya gerçekten gönüllü ve uygun olmasına, Düzenli bir aile yaşantısının olmasına, Olumlu kişilik yapısına sahip olmasına, Sorumluluk sahibi olmasına, İletişim becerilerinin gelişmiş olmasına, Anne-babanın çocukla ilgili koymuş olduğu kuralları uygulamasına, Sabırlı, anlayışlı ve hoşgörülü olmasına, Fizyolojik ve psikolojik olarak çocuk bakmaya elverişli olmasına, Zararlı alışkanlıklarının olmamasına dikkat edilmelidir. İlk çocukluk döneminde, çocuğun ihtiyaç duyduğu en fazla şeyin anne-baba tarafından gösterilecek ilgi, şefkat ve sıcaklık olduğu unutulmamalıdır. Baba çocuklu ilgili görev ve sorumluluklar konusunda anneye yardımcı olmalıdır. Çocuk eğitimi konusunda anne-baba tutarlı olmalıdır. Sık sık bakıcı değiştirilmemelidir. Anne çalışmaya başlamadan önce aşamalı olarak günün belirli saatlerinde evden uzaklaşmalı, çocuk bu uzun süreli ayrılığa, yavaş yavaş alıştırılmalıdır. Gün içerisinde bakıcı aranmalı, çocuk ile ilgili bilgi alınmalıdır. Çocuğunuzun geceleri ve hafta sonları sizinle kalmasına özen gösterilmelidir. Çocuğun bakımı ile ilgili kararların birlikte alınması ve bunun bakıcı ile paylaşılması gerekmektedir.

Çalışma hayatın dönen anne, bu durumu çocuğuna onu yetişkin bir insan gibi kabul ederek anlatmalıdır. Her şeyi açık ve çocuğun anlayabileceği bir dilde ifade etmeli ve bu durumun kendisinden kaynaklanmadığını özellikle belirtmelidir. Gündüz bakıcı ya da akraba yanında olan çocuk için akşam saatlerinin anne ve baba ile geçirilen önemli bir zaman dilimi olduğu unutulmamalıdır. Çocuğun ilgi ve sevgi ihtiyacının karşılanması, birçok psikolojik problemin oluşumunu da engelleyecektir.

Tüm bu sorulara, anneler kendilerince cevap verirken, doğru olan cevabı bulma konusunda da tereddütler yaşarlar. Kimi zaman anneler çocukları için mesleki hayatlarını sorgular, kimi zaman da, memnun olmayacakları kararlar verebilirler. Çalışan annelerin bazıları ise çocukları için yapabilecekleri her şeyi yapmalarına rağmen “Acaba daha başka neler yapmalıyım?” gibi soruları kendilerine yöneltebilirler. Tüm bu sorular annede daha fazla kafa karışıklığına neden olacaktır. Şu unutulmamalıdır ki kendini iyi hissetmeyen anne, çocuğuyla kaliteli iletişim kuramaz. Çalışması gereken anne adaylarının çalışmaya başlamadan veya meslek seçmeden önce kendilerine ve çocuklarına vakit ayırabilecekleri, fiziksel olarak çok zorlanmayacakları meslekleri seçmeleri gerekir. Aksi takdirde bir çocuğun bakımını üstlenmek ve ev işlerinde kendilerine düşen görevleri yerine getirmek, ağır işlerde çalışan anneler için oldukça zor olacaktır. Çalışan annelerin özellikle hamileliğin son aylarında ve doğumdan sonraki dönemde belli bir süre için işlerine ara vermeleri, çocuğun sağlıklı gelişimi için önemlidir. Bu süre kişinin işine göre 6 ay ile 3 yıl arası değişebilir. Çocuğun neredeyse bütün hayatını etkileyecek olan 0-3 yaş arası dönem, çocuk-anne ilişkisi açısından çok önemlidir. Bu dönemde çocuğun bakımının birinci planda anne tarafından yapılması gerekir.
Geniş aile yapısından çekirdek aile yapısına geçilmesi ve kadınların çalışma hayatında daha aktif olmasıyla birlikte, çocuğa kimin bakacağı sorunu ortaya çıkmıştır. Özelikle çocukluk döneminin kişilik gelişiminde ne kadar etkili olduğu göz önüne alındığında, çocuğun bu dönemi geçirdiği kişinin çocuk üzerindeki etkisi de ortaya çıkacaktır. Bu yüzden özellikle 0-3 yaş döneminde anne-çocuk ilişkisi çok önemlidir. Anne bu dönemde sahip olduğu roller arasında sıkışıp kalmakta, genellikle hangi role ne şekilde öncelik vereceğini bilmeden bu rolleri yürütmeye çalışmaktadır. Özellikle duygusal açıdan kendisini en çok yıpratan rol ise annelik rolüdür. Çalışan anneleri en çok düşündüren konular: “Çocuklarımla yeterince ilgilenebiliyor muyum? Çalışmasam daha mı iyi olur? Hem çalışıp hem de çocuklarımla nasıl ilgilenebilirim?” / Uzman. Gelişim Psikoloğu Nur Öztürk İlman
Resim aynı zamanda öğrenilen bir davranıştır. Resim çizmede öğretmen faktörü de önemlidir. Çocuklar resim çizmeyi kendi kendilerine, ailelerinden, öğretmenlerinden veya arkadaşlarından öğrenebilirler. Konu seçimi yapmadan ‘Hadi bakalım bize bir resim çiz’ dediğimizde, çocuk ilgi ve ihtiyaçları doğrultusunda içinde yaşadığı psikolojik duruma ve hayal gücünün de etkisiyle resim çizebilir. Serbest konu verdiğimizde çocuğun çizmiş olduğu resimdeki tema da çok önemlidir.
Çocuğun bize kendisini yansıtması ve olaylar hakkında duygu ve düşüncelerini ifade etmesinde,yalın bir anlatım aracı olan resmim önemi büyüktür. Resim etkinliğinin aynı zamanda sözsüz dili oluşturması ve bu yolla anlatımın kolay olması, yaşı ve kişilik özellikleri nedeniyle sözlü iletişim kurmakta güçlük çeken çocukları tanımada da önemli bir teşhis aracı olmasını sağlamaktadır. Çocuk resimlerini yorumlarken, dikkat etmemiz gereken bazı önemli noktalar bulunmaktadır. Tek resimden yola çıkarak yapacağımız bir değerlendirme bize hatalı sonuç verebilir. Çocuğun diğer resimlerine de dikkat etmeli ve toplu bir değerlendirme yapılmalıdır. Resim değerlendirmesine başlamadan önce; çocuğun genel tutum ve davranışlarını,içinde yaşadığı Psikolojik sosyo-kültürel ve ekonomik durum, arkadaşlarıyla kardeşleriyle ilişkileri, okul ve aile içi ilişkileri çocuğun yaşını, cinsiyetini, ailede kaçıncı çocuk olduğunu varsa uyum ve davranış sorununun türünü, ailesinin genel özelliklerini, okul başarısını, çocuk hakkındaki genel izlenim ve görünüm, diğer önemli özellikleri de göz önünde bulundurulmalıdır.
Ailede iletişim kopukluğu, aileyi konu alan resimlerde açıkça görülmektedir. Resimde aile üyelerinin birinin veya birkaçının eksikliği. (annenin, babanın, kardeşlerin, aile içinde yaşayan diğer fertlerin hala, amca, dede, ninenin çizilmemiş olması). Aile fertlerini çizmeyi reddetmesi ebeveyn figürlerinin olmaması parçalanmış aileyi, sevgi eksikliğini, anne baba ve çocukların arasına nesnelerin yerleştirilmesi, aile bireylerinin arasına köprü, gökdelen evler, yol, ırmak, ağaçların çizilmesi, iletişim problemlerinin bir göstergesi olarak kabul edile bilinir. Anne babanın çok büyük çocuğun çok küçük veya anne babadan birinin büyük diğerinin küçük çizilmiş olması ailede baskıyı aile fertleri arasında problemin olduğunu baskıcı ve otoriter tutumu, anne babanın çok abartılı çizimi onlara duyulan hayranlığı da temsil edebilir. Resimde küçük kardeşin anne babanın elinden tutuyor olması ve diğer çocuğun çok uzaklarda çizilmesi veya hiç çizilmemiş olması, sevgi yoksunluğunu, kardeş kıskançlığını, kendisini yok saydığını, iç çatışmaların bir göstergesi olabileceği düşüne bilinir.
Bazı çocuklar ve ergenler için ev hayatı hakkındaki soruları cevaplamak zor olabilir. Özellikle de kişi ailesi tarafından yabancılarla ev içindeki olayları konuşmamaya dair uyarılmış veya tehdit edilmişse konuşmak daha da zordur. Okul personeli ile irtibata geçmek, çocuğa destek olmak ve yardım etmekte atılacak ilk adımdır. Ev içi şiddete maruz kalan bir öğrenci okul psikoloğu, sosyal çalışan veya rehberlik uzmanı ile görüşmelidir. Her durumun şartları farklı olmasına rağmen çocuk istismarı olduğundan kuşkulanan öğretmenler veya okul personeli, bu durumu yerel koruma birimlerine bildirebilirler. Bazı durumlarda polisle temasa geçmek gerekli olabilir. Çocuk konuşma arzusunda bulunursa ona düşünce ve hislerini ortaya koyma fırsatı sağlanmalıdır. Konuşmanın yanı sıra çocuklar yazmaya, çizmeye veya boyamaya cesaretlendirilebilirler çünkü bunlar daha küçük çocukların kendilerini ortaya koymalarını sağlar. Gençlerle çalışan yetişkinler için gençleri, ilgileri hakkınsa konuşmaya cesaretlendirmek yararlı olabilir. Sıcak, yargılamayan ve samimi bir tavırda dinlemek kurbanlar için rahatlatıcıdır ve onların daha çok destek aramasında önemli olabilir.
Bütün bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi, aile içinde öfke ve saldırganlığın kontrol altına alınamayışı gerek ebeveyn gerekse çocuk üzerinde çoğu zaman onarılması güç yıkımlara yol açmaktadır. Olumsuz sonuçlarının açıkça görüldüğü saldırgan davranışların ortadan kaldırılması, yaşanması kaçınılmaz olan öfke duygusunun da denetim altına alınması ve sağduyulu bir biçimde ifade edilmesi gerekmektedir. Bunun için anne babaların gerek birbirleriyle gerekse çocuklarıyla olan iletişimlerinde en azından temel iletişim becerilerini kullanmayı öğrenerek, öfke duygusuyla ve saldırgan davranışlarla baş edebilmeyi öğrenmeleri gerekmektedir. Bütün bu becerilerin öğretilmesi için örgün ve yaygın eğitim kurumlarında öfke duygusunu sağlıklı yollarla ifade etme becerilerinin kazandırılmasına yönelik eğitimlere yer verilmelidir.
Ayrıca çökkün bir anneden psikolojik olarak ayrılmak ve birleşmek çocuk için iki ayrı zorluk taşır. Birincisi yeterli doyuma ulaşmayan çocuk tam olarak ne beklediğini bilemeden anneye yapışır. İkincisi çökkün bir anneyi kendi haline bırakıp da kendi yoluna gitmek isterse suçluluk duyar. Aile içi şiddetin sessiz tanığı bir anlamda annesine annelik yapma gereksinimi duyacaktır. Sonuç olarak, rollerin değiştiği bu çarpık ilişki özerkliği sınırlandıran sağlıksız bir ilişkidir. Ayrıca her çocuk babasını olumlu anlamda güçlü biri olarak görme ve o şekilde özdeşim yapma gereksinimi içindedir. Oysa şiddet uygulayan baba, çocuğun dünyasında güven ve sevgi kaynağı değil; korku kaynağı, öfke kaynağı, tutarsız ve güvenilmez biri haline gelir. Anneye destek olan değil, onu aşağılayan hor gören biridir.Çocuk için bir diğer güçlük, şiddet uygulayan baba imgesi ile ailenin bakımını üstlenen, çocuğa sevgi duyan baba imgesi arasındaki gidiş gelişlere değişimlere uyum sağlama güçlüğüdür. Aile içinde şiddete maruz kalan çocukların çoğu büyüdüklerinde şiddet uygulayan eşlere ya da anne babalara dönüşmeseler de, şiddet uygulayan yetişkinlerin büyük bölümünde çocuklukta aile içi şiddete maruz kalma öyküsü saptandığı söylenebilir.
Aile, duygularımızın oluştuğu ilk sosyal ortamdır. Kendimiz ve diğerleri hakkında ne gibi duygusal tepkiler vereceğimizi, bu duygularla ilgili düşüncelerimizi ve nasıl ortaya koyacağımızı aile içerisinde öğreniriz. Duyguların öğrenildiği bu ilk sosyal ortam olan ailede, çocuklara duygularını nasıl ifade edecekleri, nasıl düşünecekleri ve nasıl davranacakları doğrudan öğretilmez. Daha çok eşler arasındaki duygusal alışveriş bunun için model oluşturur.Yetişkinlerin çocuklarına gösterdikleri duygular, davranışlar, çocukların duygusal yaşamlarının bir çerçevesini oluşturur. Aile içinde annenin öfke ve saldırganlığa maruz kaldığı durumlarda ise,çocuğun örselenmesi annenin şiddete maruz kalması bittikten sonra da sürmektedir. Bu çocuklar yardıma gereksinimi olan, yaralanmış, berelenmiş bir annenin bakımını üstlenmek zorunda kalabilmektedirler. Bu yalnızca fiziksel bir bakım üstlenme durumu ya da şiddet gören annenin yeterli annelik yeteneklerini kaybetmesinden dolayı ihmale uğrama ile sınırlı değildir. Fiziksel şiddete maruz kalan kadınlarda psikiyatrik bozukluklar en basitinden depresyon oranı yüksektir. Bunun yanı sıra, çocuk da içinde bulunduğu ortamın havasındaki bu çökkünlük duygularını içselleştirir.
Yaşıyorsak hala umut var demektir .
Hayat, insana nasıl olması gerektiğini öğretir. 
https://youtube.com/watch?v=zGxLJpi_AUE
Söz Vermesini İsteyin: İntihar fikri çok kez yeniden oluşur ve bu durumlarda kişinin bunu birilerine iletip anlatması önemlidir. Bunu yapacaklarına söz verdirmek, kişinin gerçekten yardım edinme olasılığını artırır. Kendinize Bakın: İntihar etmeyi düşünen birisine yardım ediyorsanız mutlaka kendinize de iyi bakmalısınız. İntihar etmeyi düşünen bir kişiye, hele uzun bir süre destek olmak güçtür ve insanı duygusal olarak yıpratır. Bunu kendi başınıza yapmayın. Konuşacak birisini bulun; belki bir arkadaş, aileden biri ya da bir profesyonel. Bağı Koparmayın: Riskte olan kişinin yaşamında ya da kişisel durumunda birtakım değişiklikler olmadan intihar etme fikri kolay kolay ortadan kalkmaz. Durumları, ya da durumları hakkındaki düşünceleri değişebilir ya da daha fazla destek gördüklerini ve daha iyi baş edebileceklerini hissedebilirler. Her durumda ailenin ve arkadaşların bağlarının sürdürülmesi önemlidir.
İntihar fikri kendiliğinden kolay kolay ortadan kalkmaz. İnsanlar bu fikrin üstesinden gelmek için yardıma gereksinirler. Sizin yardımınız durumu değiştirebilir.
Güvenliklerini Kontrol Edin: Bir kişi kendi canına kıymayı düşünüyorsa bu konuda ne kadar düşünmüş olduklarının bilinmesi önemlidir. Şunları sorabilirsiniz: Kendilerini nasıl ve ne zaman öldüreceklerini düşünmüşler mi? Planlarını uygulamaya koyma olanakları var mı? Güvenli kalmak ve yardım edinmek için ne tür destek sağlayabileceklerdir? Onları aile bağları, arkadaşlar, evcil hayvanları, dinî inançları ve kişisel dayanma güçleri üzerinde durmaya nasıl çekebilirsiniz? Gerçekten endişe duyuyorsanız, o kişiyi yalnız bırakmayın. Silâh, ilâç, alkol ve diğer uyuşturucular, hattâ arabaya erişim gibi intihar aracı olabilecek şeyleri ortadan kaldırın.
Ne Yapacağınıza Karar Verin: Bu bilgiler elinizde olduktan sonra birlikte oturup ne adım atacağınızı konuşmanız gerekir. Kişiyi profesyonel yardım edinmeye ikna etmek için – ya da en azından güvenli kalması için ilk adımların atılması için başkalarının yardımını almanız gerekebilir. Bunlar, eşleri, ana babaları veya yakın arkadaşları olabilir. Ancak bu bilgileri başkalarıyla paylaşarak kişinin gereksindiği yardım ve desteği alacağından emin olabilirsiniz. Harekete Geçin: Kişiyi bir dizi profesyonel ve destekçi insandan yardım edinmeye teşvik edin. Yardım şuralardan sağlanabilir: Pratisyen hekim, Danışman, Psikolog, sosyal görevli, Okul danışmanı, gençlik grubu lideri, Acil servis – polis ve cankurtaran, Akıl sağlığı servisi, Toplum sağlık merkezi. Kişi, durumu en çok kime anlatmaya gönüllü olduğuna karar verdiği zaman söyleyeceklerini hazırlamasına yardımcı olun. Görüşmeye yanında gitmeyi önerin. Görüşmeden sonra intihar konusundan söz edip etmediklerini ve kendilerine ne tür yardım teklif edildiğini öğrenin. Edilen tavsiyelerin yerine getirilmesine yardımcı olun. Bazı durumlarda kişi yardım edinmeyi reddedebilir. Kendisinin yardım edinmesine yardımcı olmanız ne kadar önemliyse de bunu kabul etmeye zorlayamazsınız. Gerekli kişileri durumdan mutlaka haberdar etmeniz gerekir. Bu sorumluluğu kendi başınıza yüklenmeyin.
Birçoklarımız, intihara meyilli birini görmezden gelmeyi tercih ederiz çünkü tanıdığımız veya aşina olduğumuz birinin kendi canına kıymayacağını varsayarız. Bu, birçok önlenebilir intihar vakasının ölümle sonuçlanmasının ana sebeplerinden birisidir. Erken fark edilen bir intihar girişimi veya eğilimi, neredeyse her zaman hayata bağlanma ile sonuçlanır. Bunu başarabilmek için sizin de yapabileceğiniz şeyler var! Avusturalya Hükümeti’nin yayınladığı ve Türkçeye de çevrilmiş bir broşüre göre: Hemen Bir Şey Yapın: Tanıdığınız birinin intihar etmeyi düşündüğünden endişeleniyorsanız, hemen harekete geçin. Yardım olmadan iyileşeceklerini veya kendilerinin yardım edineceklerini varsaymayın. Tepkinizin Ne Olduğunu Anlayın: Doğal tepkiniz paniğe kapılmak veya kendi kendine durumun düzeleceğini düşünüp gözardı etmek ya da o kişinin kendini daha iyi hissetmesi için kestirme çözümler aramak olabilir. Bu tepkiler çok yaygındır. Zorlandığınızı hissederseniz güvendiğiniz bir arkadaşınızdan yardım edinin.
Orada, Yanlarında Bulunun: O kişiyle birlikte vakit geçirin ve ilginizi ve endişenizi ifade edin. Kendilerini nasıl hissettiklerini sorun, ne düşünmekte olduklarını dinleyin. Bırakın, daha çok onlar konuşsun. Sorunlar konuşuldukça başa çıkabilmek daha kolay görünebilir.
İntihar Etmeyi Düşünüp Düşünmediklerini Sorun: Kişinin intihar etmeyi düşünüp düşünmediğini öğrenmenin tek yolu, sormaktır. Çok kez, ne hissettiklerinin sorulması insanları rahatlatabilir. Sormak bazen çok güç gelebilirse de bir şeylere dikkat etmiş olduğunuzu, dinlemekte olduğunuzu, ilgilendiğinizi ve kendi başlarına olmadıklarını gösterir. İntihardan söz etmek onların kafasına bu fikri sokmaz; duyguları hakkında konuşmaya teşvik eder. İntihar fikirlerini veya plânlarını saklı tutmaya söz vermeyin.
Modern bilim ve tıbbın çaresi olmayan hastalıklara sahip olan kişilerde veya tedavisi olsa da uzun süre (ve hatta ömür boyu) acı ve ağrı çekmeyi gerektiren hastalıklara sahip kişilerde intihar eğilimi görülebilir. Bu kişiler, kaçınılmaz gördükleri sonlarını hızlandırmak adına intiharı seçerler. İlginç bir şekilde, durumlarında düzelme olan kişilerde bile kimi zaman intihar eğilimi gözükür; çünkü ağır hastalıklar sırasında kişilerin benlik algısı değişebilir ve durumlarının iyileştiğini görmezden gelebilirler. Özellikle de kanser gibi ölümcül olabilen hastalıklar, kişilerin çaresiz, yalnız ve bıkkın hissetmesine neden olabilir. Bu gibi tıbbi çıkmazda olabilen durumlar için bazı ülkeler “kontrollü intihar”, yani ötenaziyi seçenek olarak hastaya sunmaktadırlar.
Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB veya İngilizce kısaltmasıyla PTSD) hastalarında intihar eğilimi fazlasıyla gözükmektedir. Bu hastalıkta birey, travmaya sebep olan unsurları durmaksızın yeniden hayal eder, olay anına ait sesler duyabilir, rüyalar ve görüntüler görebilir. Bu durum, bir süre sonra sıkışmışlık ve boğukluk hissi yaratabilir. Buna bağlı olarak da kişiler, bu durumu sonlandırmak adına ölmeyi tercih edebilirler. Ayrıca cinsel taciz, tecavüz, fiziksel şiddet, savaş ve hatta savaş korkusu gibi nedenlerle görülen travmalar sonrası da intihar vakalarına rastlamak mümkündür. Bunlar haricinde, internet ortamında veya okul gibi toplumsal alanlarda görülen şiddet ve baskı da (“bullying”), gençler arasında intiharın nedenlerinden birisi olabilmektedir.
Sadece gençler değil, yetişkinler de özellikle ekonomik hayatlarını etkileyen hatalı kararlar alırsa veya yolunda gitmeyen işler sonucunda intiharı seçebilirler. Özellikle de işsizlik veya çalışmanın hak edilen karşılığını alamama, kişileri intihara sürükleyen baskıların başlıcalarındandır. Özellikle de her ay sonunda ödenmesi gereken faturalar biriktikçe, yetişkinler üzerindeki stres ve baskı da artar. Bunun yarattığı sosyal baskılar da işin içine girince, bireyler hayatlarını sonlandırmayı seçebilirler.
Bazıları için intihar kararı, çoğu zaman var olma umudunun bulunmadığı, acı verici ölümcül bir hastalığın olması nedeniyle gerekçeli bir karara dayanır. Kimi zamansa olan, mantıksal bir irdeleme sonucunda hayatın gereksiz ve anlamsız olduğu sonucuna varıp, bu yaşamı sürdürmek için bir gerekçe görememektir. Bu tarz krizler, çoğu zaman sıhhatli bir mantıklamadan ziyade; depresyon, travma, yalnızlık, anlam arayışı ve yaşamla ilgili genel tatminsizlik gibi nedenlerden doğmaktadır. Buna rağmen bu kategorideki insanlar genellikle depresif veya psikotik oldukları için intihar etmezler. Amaçları kaderlerini kontrol altına almak ve acılarını dindirmek için tek çözüm yolu olarak gördükleri ölümü seçerler. Bir diğer deyişle bu kişiler, ölümü felsefi bir yol olarak seçerler. Bu kişilerin geride bıraktıkları mektuplarda, diğer bütün olasılıkları eledikten sonra intiharı son alternatif olarak seçtikleri görülür.
Kişi kendi sorunlarını dışarı atmak için yardım çağrısında bulunmak için intihar girişiminde bulunur. Bu tip insanlar gerçekten ölmek istemezler; ama etrafındaki insanları içinde bulundukları sancılı duruma dikkat çekmek için ciddi bir şekilde uyarmak isterler. Bu uyarıyı yapmak için, kendisini öldürmeyeceğini düşündükleri yöntemleri seçerler. Bunun en yaygın örneği, ağrı kesiciler gibi ilaçları aşırı miktarda kullanmaktır (“ilaçla intihar”).  
Bazıları için intihar kararı, çoğu zaman var olma umudunun bulunmadığı, acı verici ölümcül bir hastalığın olması nedeniyle gerekçeli bir karara dayanır. Kimi zamansa olan, mantıksal bir irdeleme sonucunda hayatın gereksiz ve anlamsız olduğu sonucuna varıp, bu yaşamı sürdürmek için bir gerekçe görememektir. Bu tarz krizler, çoğu zaman sıhhatli bir mantıklamadan ziyade; depresyon, travma, yalnızlık, anlam arayışı ve yaşamla ilgili genel tatminsizlik gibi nedenlerden doğmaktadır. Buna rağmen bu kategorideki insanlar genellikle depresif veya psikotik oldukları için intihar etmezler. Amaçları kaderlerini kontrol altına almak ve acılarını dindirmek için tek çözüm yolu olarak gördükleri ölümü seçerler. Bir diğer deyişle bu kişiler, ölümü felsefi bir yol olarak seçerler. Bu kişilerin geride bıraktıkları mektuplarda, diğer bütün olasılıkları eledikten sonra intiharı son alternatif olarak seçtikleri görülür.
Beyninizi yönetebilirsiniz. Beyine doğru sinyaller göndermek, onu kendi kontrolünüz altında tutabilmek elbette kolay değil ama yapabilirsiniz. Vücut her ne kadar kimyasal reaksiyonlar eşliğinde çalışsa da, onu aslında siz yönlendiriyorsunuz. Eğer sizin için mutlu olmak bir amaç olacaksa, vücudunuz olmadan “hissetmek” kavramına uzak olacağınız için herhangi bir mutluluk yaşayamayacağınızın farkına varmalısınız. Vücudunuza iyi bakabilmenizin en gerçek yolu ise beyninize onun varlığının bu hayattaki önemini anlatabilmek. Bu da sizin iç dünyanızdan kurtulup dış dünyaya tutunmanızla mümkün olabilir. Kendi yarattığınız iç dünyanızda bir vücuda sahip değilsiniz. Orada mutluluk denen şeyi hissedemezsiniz. Duygularınızı hayatın gerçeklikleri ve planladığınız amaçlar uğruna yönlendirmeye çalışırsanız ancak bu hayatta mutluluğun var olduğunu beyninize anlatabilirsiniz ve kısaca hayatın aslında ne kadar gerçek ve güzel olduğunu görebilirsiniz.
Ne yazık ki insan beyni güzel anıları çok rahat içinden çıkaracak bir yapıya sahip. Nasıl ki sizi üzen anılarınızın çoğunu dün gibi hatırlıyorsanız, mutlu olduğunuz anları da bir o kadar hatırlayamıyorsunuz. Geçen hafta yaşadığınız güzel bir anı, bugün düşündüğünüzde sizi o günkü kadar mutlu etmezken, yaşadığınız trajik bir olay hala aklınıza geldikçe sizi üzebiliyor. Buna engel olmak için yapacağınız adım ise mutlu olduğunuz anlara ait parçaları önünüze koymak. Sizi en ufak gülümseten her konu için bir hatıra toplamak. Kendinizi nasıl ifade edebiliyorsanız o şekilde, belki o ana ait bir fotoğraf çekmek, belki bir yere not almak, belki günlüğe yazmak, belki de size o zamanı hatırlatacak biriyle paylaşmak. Mutluluk paylaştıkça çoğalır. Kendi mutluluklarınızı kendinizle de paylaşın.
Bunu okuduğunuzda “Bu çok klişe yaa” tepkinize dur sinyali vererek, sizlere bunu mantıklı kılacak bir örnek verelim. Diyelim ki sabah uyandınız ve kahve almak için evden dışarı adım attınız. Markette reyonlara bakan genç çocuktan tutun da kasiyer ablamıza kadar herkesin suratı asık ve size “günaydın” demek bile onlar için angarya bir iş halini almış. Surat sallayan o insanlara doğru siz de gülümsemek istemiyorsunuz ve belki içinizden insanları bu tarz tavırları yüzünden asla sevemeyeceğinizi düşünüyorsunuz. O an düşündüğünüz olumsuz duyguların sebebinin o insanlar olmadığını anladığınızda hiç bir şey için geç kalmış olmayacaksınız. Size gülümsemeyen bir insana gülümseyebilmek ancak kendinizi sevmenizle mümkün olabilir. Karşısındaki kişiden çok kendi mutluluğunu düşünen herkes için bu geçerlidir. Kendinizi mutlu ederek başka insanları da mutlu edebilirsiniz. Kendinizi severek başkalarını da sevebilirsiniz. Eğer kendinizi bir başkasının mutsuz edemeyeceği kadar değerli görebilirseniz, sizi mutsuz edebilecek tüm tavırlara karşı koruma kalkanı altında olursunuz. Kimse sürekli gülümseyen bir insana suratsızlığıyla zarar veremez. Kasiyer kıza gülümseyerek günaydın diyebilirseniz, onun asık suratının altında yatan mutlu olma içgüdüsü yüzünden size atacağı gülücük, sizi biraz daha mutlu edecek. Ha ablamız hala suratsız ise yine hiç sorun değil. Siz gülümsüyorsunuz ya önemli olan aslında sadece o. Burada anlatılmak istenen tam olarak da bu; sizin mutlu olmanız.
Kafanızdaki herhangi bir olumsuz düşünce gerçek dünyada var olamayacak kadar sahte. Kötülükler gerçekten bu dünyada yaşanıncaya kadar var olmazlar. Sizin uydurduğunuz bir karanlığı beklemek demek, hayatı olmayan şeylerle geçirmek demek. Bu yüzden her olaya olumlu bakmak, kötü bir şey olacağını beklemekten daha çok yarar sağlar. Olumsuzluğundan emin olmadığınız, somut olarak önünüze sunulmamış hiç bir konu aslında olumsuz değildir ve hayat olumsuzlukları düşünerek geçirilen vakti sizden çaldığı için hiç bir zaman pişman olmayacak.
Öncelikle terapist, intihara eğilimli kişiyle konuşacak ve o hikayesini anlatırken dikkatle dinleyecektir. Kişinin ne kadar intihara eğilimli olduğunu anlamak için bir test yapılabilir. Kişiden ayrıca, yardım istemeden intihar etmeyeceğine dair söz vereceği bir “intihar yok kontratı” imzalaması da istenebilir. Terapist, durumun fazla tehlikeli olduğunu hissederse, intihara eğilimli kişinin şimdilik güvende olması için kısa dönem hastaneye yatırılmasını önerebilir. Terapist, intihara eğilimli kişiye kendine has problemleri olan ayrı bir birey olarak davranacaktır. Bu bir kaç şekilde başarılabilir; bazıları intihara eğilimli kişilerle grup olarak görüşürken, bazı terapistler kişiyi görüşmeye yalnız olarak alır. Evlilik ve Aile Terapistleri hem bireyle hem de ailesiyle terapi seansları yürütürler. Bir çok intihara eğilimli kişinin kendisini diğerlerinden uzaklaştırmasından dolayı aile terapisi, problemler yaşamakta olan bireye destek olabilmeleri için aileyi seanslara dahil eder. Aile ayrıca, kişiyi intiharı düşünmeye neyin ittiğini ve yaşamını daha iyi kılmak için neyin değiştirilebileceğini anlamayı sağlar. Aile intihara eğilimli kişinin hikayesini ve duygularını bir kere anladı mı, soyutlanmaya sürüklenmemesi için ona yardımcı olur. Aileden ayrıca intihara eğilimli kişiyle, aile atmosferini bir umut ve karşılıklı cesaretlendirme ortamına dönüştürmek üzere birlikte çalışmak için anlaşması istenir. Böylelikle, intihar düşünen kişi, terapist ve aile, aile ilişkilerini ve sonuçta da bir zamanlar intihara eğilimli olan kişinin yaşamını düzeltmek için bir takım olarak hareket ederler.
İlgi gösterin ve desteğinizi verin. Kişinin size, gizlilik konusunda söz verdirmesini engelleyin. Sizden böyle bir şey istemeleri haksızlık olur. Bir kişi size intiharı düşündüğünden bahsettiğinde, yardım isteyebileceğiniz kişileri düşünmeye başlayın. Kişiye yardım adına ilk anda çok şey yapabilirsiniz, ama durum tamamen tek başınıza başa çıkabileceğinizden çok daha fazla tehlikelidir. En iyi yardım kaynağınız sonuçta bir akıl sağlığı uzmanı olacaktır. Bu uzman da çoğunlukla intihara eğilimli kişinin ihtiyacı olan yardım konusunda bilgi ve eğitimi olan bir terapisttir.
Önem verdiğiniz bir kişi intihardan bahsettiğinde yapabileğiniz en önemli şeylerden biri, sakin olmak ve o kişiyi dinlemektir. Unutmayın, intihar eğilimli hisseden kişiler kendilerini etraftan soyutlarlar ve bu yüzden de onlarla iletişim kurmak çok önemlidir. Onları konuşmaya cesaretlendirmenize ve sonra da dikkatle dinlemenize ihtiyaç duyarlar. Aklınızda bulundurmanızda fayda olan diğer şeylerse şunlardır: Açıkça ve doğrudan intihar hakkında konuşun. “İntihar”, “kendini öldürmek”, ve “ölü” sözlerini hakikati ifade eden bir şekilde kullanın. Yargılayıcı olmayın ve kişinin duygularını kabul edin; aynı fikirde olmasanız bile. Yaşamaya neden devam etmeleri gerektiği veya intiharın doğru veya yanlış olması gibi konularda tartışmaya girmeyin. Savunmalarınız bir işe yaramayacak ve intihara eğilimli kişiyi de sizden uzaklaştıracaktır.
“İntihara eğilimli tipik kişi” diye bir şey yoktur. Ancak, bir insanın ciddi olarak intiharı düşündüğünü gösteren bazı davranışlar vardır. Bunlar, şunları içerir: intihar etmekten bahsetmek ve zihnin ölümle ve ölmekle meşgul olması yemek ve uyumakta zorluk çekmek ve fiziksel görünümde dikkat çekici değişiklik iş, okul veya hobilere olan ilgi kaybı ve sosyal aktiviteler, arkadaşlar ve aileden elini eteğini çekme davranışlarda ciddi değişiklik, sıklıkla ne olabileceği umurunda değilmişçesine gereksiz risklere girme alkol ve uyuşturucu kullanımında artış, ölüme hazırlık işaretleri; cenaze düzenlemeleri yapma veya değerli mülklerin dağıtımını yapmak. Bu eylemlerin herhangi bir kombinasyonu, kişinin yaşamla mücadele etmekte olduğu ve intiharı bir seçenek olarak düşündüğü konusunda hem ailesini hem de arkadaşlarını, alarma geçirebilir.
Sevdiğimiz birini ölüm dolayısıyla kaybetmek hoş olmayan bir düşüncedir. Önem verdiğimiz bu insanın ölümü hayata tercih etmesi fikri ürkütücüdür. Bir yandan kendimizi o insanın iyi olmasıyla sorumlu tutarken diğer yandan bu konuda bir şey yapamamanın korkunç çaresizliğini yaşarız. Yaşamak için bunca sebep varken bir insan neden intihar etmek ister? Bunun cevabı şudur: Birçok insan öyle büyük bir acı çekiyor veya öyle zor koşullar içinde yaşıyor ki yaşamının artık yaşamaya değmediğini hissediyor. Sevilen bir kişinin ölümü, işini kaybetme, bir ilişkinin nihayete ermesi gibi önemli yaşam geçişlerinde yani insanlara kendilerini yenilmiş, çaresiz, incinmiş ve aciz gibi hissettiren durumlarda intihara yönelik düşünceler oluşabiliyor.
İnsanlar acıdan kurtulmak için intiharı düşünürler fakat rahatlama da bir histir. Bunu hissedebilmek için yaşıyor olmak gerekir. Bazı insanlar sizin bu düşüncelerinize olumsuz bir şekilde yaklaşabilirler çünkü kızgın veya korkmuş olabilirler. Niyetleri bu olmasa da acınızı düşüncesizce şeyler söyleyerek arttırabilirler. Sizi anlayabilecek, yargılamayacak kişiler varsa, onlarla konuşmayı deneyin. Şu anda bulunduğunuz duruma nasıl geldiğinizi anlatmak bile size bir rahatlama sağlayacaktır.
Kendinizi daha iyi hissedene kadar başarısız olma ihtimaliniz olan şeylerden uzak durun. Sınırlarınızı ve limitlerinizi bilin ve kendinizi iyi hissedene kadar sınırlarınızı aşmaya çalışmayın. Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bunları gerçekleştirmek için sabırlı olun ve yavaş ilerleyin. Her gün için kendinize yazılı bir günlük plan yapın ve bu plana uymaya çalışın. İlk başta yapılması gereken işleri belirleyin ve yaptıklarınızın üzerini çizin. Günlük programınızda en az bir saat size geçmişte keyif veren aktivitelere yer verin. Örneğin; müzik dinlemek, bir müzik aleti çalmak, rahatlama egzersizleri yapmak, kitap okumak, banyo yapmak, alışveriş, oyun oynamak, film izlemek, çiçeklerle ilgilenmek, yürüyüş yapmak. Fiziksel sağlığınıza özen gösterin, dengeli beslenin ve öğün atlamayın. 8 saat uykunuzu almaya özen gösterin. Alkol ve diğer maddelerden uzak durun. İntihara yönelik düşünceler travmatiktir. Bu düşünceleriniz geçtikten sonra kendinize bakmaya devam etmeniz gerekiyor. Terapiye başlamak veya bulunduğunuz yerde destek grupları varsa onlarla iletişime geçmek iyi bir fikir olabilir.
  1. Yetişkinler gençlerin yaşama ayak uydurmada çok acemi olduğu daima hatırda tutulmalı; okulda başarının önemli olduğu, ancak yaşamla eşdeğer olmadığı gençlere anlatılmalıdır.
  2. Krizdeki bireylere ve yüksek risk taşıyan ve intihar girişiminde
    bulunmuş kişilere nitelikli ve profesyonel danışmanlık hizmeti
    sunulmalıdır.
  3. Gençlerin bu dönemde karşılaştıkları sorunlar ciddiye alınmalı, çocuk yetiştirme ve gençlik sorunları hakkında ebeveynler, öğretmenler ruhsal (psikolojik) sorunlar hakkında bilgilendirilmeli; zamanında gerekli müdahale ve tedavinin hayat kurtarıcı bir işleve sahip olduğu bilinmelidir.
  4. Tüm yurt genelinde risk gruplarının tespit edilmesi için tarama ve
    deneysel modellerle “intiharları önleme çalışmaları” adı altında bir çalışmanın yapılarak risk etkenlerinin tespit edilmesi ve önleyici
    çalışmaların yapılması gerekir.
  5. Yapılacak psikoeğitim çalışmalarında kadınlara yönelik “kendine
    güven” duygusunun geliştirilmesi, erkeklere yönelik ise “saldırganlık
    kontrolü”nde eğitici çalışmaların yapılması yararlı olacaktır.
  6. Çocuk ve gençlere kendine güven, stresle başa çıkma, problem çözme, sosyal beceri, dürtü ve öfke kontrol ve iletişim becerileri konularında gerekli psikolojik danışmanlık eğitiminin verilmelidir.
  7. Krize müdahale ve intihar önleme merkezlerinin daha aktif çalışması gerekir. Çocuk ve gençlere toplumsal değerlerin, onların gelişim özellikleri dikkate alınarak verilmesi intiharların önlenmesi
    bakımından yararlı sonuçlar doğuracak ve intiharları önlemede ve
    azaltmada önemli bir işleve sahip olacaktır.
  8. Olumsuz iletişim engellerinden kaçınarak, açık iletişim içersinde
    ergenle güvenli bir bağ kurulmalıdır. Ebeveynlerin çocuklarıyla
    kuracağı güvenli yaklaşım çocuklarının birçok sorunu çözmesinde en
    etkili yaklaşımı oluşturacaktır.
  9. Sonuç olarak, bireylerin karşılaştıkları sorunlara karşı tahammülsüz
    olmaları, problem çözme ve sorunlarla başa çıkma becerilerinin
    yetersiz olması intiharları körükleyen bir neden olarak
    düşünüldüğünde, bu alanda yapılacak çalışmalar önem arz etmektedir.
İntihar olgusu ile ilgili literatürü gözden geçirdiğimizde, intihara teşebbüs
eden bireylerin öfke ve saldırganlıkla başa çıkma, dürtüsel davranışlar ve
problem çözme konularında yetersiz kaldıkları görülmektedir. Bu
bireylerde derin bir depresyon, karamsarlık, öfke ve yalnızlık
duygularının varlığı görülmektedir. Ayrıca, üstesinden gelemeyeceği güç
bir durum, yaşadığı iletişim problemleri bireyi kendisinden “öç alma”ya
ve sonuçta intihara sürüklemektedir. (Şahin, Onur ve Basım, 2008).

İntihar davranışının veya fikrinin oluşmasının hemen ardından
gerçekleştirilen ikincil önleme çalışmaları ise bu tür eğilimleri minimize
etmek amacıyla yapılmaktadır. Bunun için de öncelikli olarak risk taşıyan
grubun özelliklerinin bilinmesi ve zamanında etkili bir şekilde müdahale
edilmesi gerekmektedir. Bu basamakta yapılması gereken çalışmalar
arasında, okullarda yapılacak tarama çalışmaları ile birlikte okul
personeline intiharla ilgili riskli davranışları tanımlayabilecekleri
becerilerin kazandırılması yer almaktadır.

Birincil Önleme.. Burada amaç, öğrencilerin problemlerle başa çıkma becerilerini geliştirmek, intiharın uyarı sinyalleri ve konuyla ilgili risk faktörleri açısından öğrencileri bilgi sahibi yapmak ve öğrencilerin okul ve arkadaş bağlarını güçlendirerek gelecekte oluşabilecek intihar düşüncelerinin önüne geçmektir. Öğrencilere depresyonla başa çıkabilme, öfke yönetimi, yalnızlığı azaltma, kişilerarası problemlerini çözebilme, yardım arama, kritik durumlarla başa çıkabilme becerilerinin öğretilmesi ve bu öğrencilerin kişisel yeterliliklerinin arttırılması hedeflenmektedir (King 2001). Problem çözme becerileri, öfkeyle başa çıkma becerileri ve iletişim becerileri intihar davranışını koruyucu ve önleyici bir önem taşımaktadır (Özgüven ve diğ., 2003).

Bazı psikanalistler, ergenlik döneminde okul baskısı gibi stres verici
etkenlerin azaltılmasının ergenlik döneminde intiharların önlenmesinde
faydalı olacağını iddia etmektedirler. 12 yaş altında intihara nadiren
rastlanmaktadır. 12 yaş altındaki çocukların bilişsel (cognitif)
fonksiyonlarının yeterince gelişmemesi, aile ve okul çevresinden
gördüğü destek intiharın önüne geçmektedir. Ergenlik yılları diğer hayat
dönemlerine oranla intiharın en çok olduğu dönemdir (www.pdrciyiz.
biz). Ergenlerin zamanlarının üçte birini okulda geçirmesi nedeniyle
özellikle okullarda yapılan önleyici rehberlik çalışmalarına daha fazla
önem verilmektedir (Malley ve ark. 1994; akt: Kalafat 2003). Okul
temelli önleme çalışmaları incelendiğinde ise önleme çalışmalarının
birincil önleme, ikincil önleme ve üçüncül önleme olmak üzere üç
basamakta gerçekleştirildiği görülmektedir



Aynı şekilde intihar mesajları veren kişileri uzmanlara yöneltmek, yakınların yapabileceği en büyük yardımdır. İntihar riskini yok saymak, bunun konuşulmasını tabu olarak kabul etmek, intihar girişiminin gerçekleşmesine engel olmaz. İntihar girişiminde bulunup hayatta kalan kişilerin de en kısa zamanda değerlendirme ve tedavi planı çizilmesi açısından uzmana yönlendirilmesinde fayda vardır.

İntihar önemli toplumsal bir sorundur ve önlenebilecek bir ölüm
nedenidir, yeter ki zamanında fark edilebilsin. İntiharların en sık nedeni
depresyondur ve doğru tanı ve tedavi edilirse intihar riski azalır.
Depresyon hastalarının büyük bir kısmı tedavi görmemekte ve ayakta
kendi başlarına hastalığı atlatma çabasına girmektedir. Kimi komşunun
önerdiği ilacı almakta, kimisi eczaneden uyku ilacı alarak idare etmekte,
kimisi ise hiç ilaç almadan hastalığı yaşamaktadır. Depresyon hastalarını
doktora yönlendirme ve doktora ulaşmasını sağlamak ailenin,
arkadaşların ve yakın çevrenin görevidir

İntihar kurbanlarının büyük bir çoğunluğunda, çeşitli kişilik sorunlarının
olduğu bilinmektedir. Kişilik bozukluğunun olması, çeşitli biçimlerde
intihar davranışı üzerinde belirleyici olmaktadır (Kaplan & Sadock,
1998). Kişilik sorunları yaşayan bireylerin, başa problemlerle çıkma
yetisi güçleştiğinden, hayatta arzulanmayan sonuçlara yol açmaktadır.
Son zamanlarda gençlerde sıkça görülen, intiharların nedeni olarak
depresyon ve bunaltılı ruh halinin olduğu görülmektedir (www.panikatak.com). Cairns ve ark. (1988)’nın yaptığı araştırma sonuçlarına göre, saldırgan kişiliğe sahip olan kızların daha fazla intihar riski taşıdıkları, yine orta ergenlik döneminden itibaren saldırgan davranışlara sahip erkeklerinde intihar riski taşıdıkları sonucuna ulaşılmıştır.


Savaşır ve ark., (1996)’na göre, çekingen kişilik bozukluğu olan bireyler; “değersizim, hiç bir işe yaramam”, “sevilmeyecek” biriyim gibi temel düşünce şemalarına sahiptirler. Dolayısıyla bu bireyler anksiyete (kaygı) ve depresif (bunalımlı) yaşantılara duyarlı olup intihar eğilimi
taşıyabilirler. Alec (2000), Siever ve Davis (1991)’ın yaptıkları araştırmaya göre, intihar girişiminde bulunan hastalar genellikle olgunlaşmamış hastalar benmerkezcil (egosentric), fazla bağımlılık gereksinimleri olan, dürtü kontrolleri zayıf olan bireylerdir. Bu özellikler, “antisosyal, borderline (sınır), histrionik (aşırı duygusal), narsisistik (özsever)” bireylerin kendine zarar verme davranışlarının ve intihar yüklerinin daha yüksek olduğu; Gunderson (1994) borderline kişilik bozukluğu manüplatif intiharların ve depresyonda kendine zarar verme davranışlarının çok fazla görüldüğü; Wallace (1994) Obsesif-kompulsif bozukluğu olan kişilerde ise sadistik bir süperegoya (üst ben) ambivalans (kararsız) bağımlılık ile dayanılmaz bir suçluluk geriliminden ne pahasına olursa olsun kurtulma gereksinimi bu kişilerin en sık intihar riskini artırmaktadır.



Beynin belli bir zevk sınırı vardır. Bu zevk sınırı aşıldığında veya madde
bulunamadığı zaman intihar riski kendini gösterebilmektedir. Madde
kötüye kullanımı/bağımlılığı, özellikle komorbid duygu durum bozukluğu
ve davranım bozukluğu olan ergen erkeklerde intihar için önemli bir risk
faktörüdür. Yıkıcı davranım bozuklukları ergenlerde tek başına intihar
riskini 3-6 kat arttırmaktadır. İntihar etmiş ergenlerin yaklaşık olarak ¼’
ünde yıkıcı davranım bozukluğu vardır. Madde bağımlısı kişilerin,
yaşamakta oldukları değersizlik, suçluluk, utanç ve kendilerine dönük
eleştirel ve yıkıcı duygular kişinin obje ile ilişkilerinde problem
yaşamasına neden olur (Geçtan, 1994).
Alkol ile ilişkili bozukluklarda intihar girişimi yaygınlığının % 10-15
arasında değiştiği bulunmuştur. Bunun yanında intihar davranışında alkol
kullanımının varlığı çok daha yüksek oranlardadır. Alkol bağımlılığında
“intihar kurbanları” arasında erkekler kadınlara göre daha yüksek
orandadır. Alkol kullanım bozukluklarında intihar davranışı genellikle
çok uzun yıllar sonra görülmektedir. Alkol bağımlılığında intihar riskini
arttıran faktörler; majör depresif bozukluk, psikososyal destek azlığı,
ciddi fiziksel hastalık varlığı, işsizlik ve yalnız yaşamaktır. İntihar
girişimlerinde başlangıçta alkol, madde bağımlılığı olmak üzere, çeşitli
ruhsal hastalıklar, aile içi etkileşimler toplumsal dayanışma azlığı,
ekonomik sorunlar ve göç gibi sosyoekonomik etkenler belirleyici
olmaktadır (McClure 2000; Sır ve ark., 1999; Roy, 2000; Gould ve ark.,
1990; Baxter ve Appleby, 1999; Wunderlich ve ark., 2001; akt: Deveci ve
diğ., 2005).

Ağır psikiyatrik bozukluklar arasında en sıkıntı verici ve en çok yeti
yitimine neden olan şizofreni, intihar riskinin en yüksek olduğu
bozukluklardan biridir. İntihar vakalarının %10’unda şizofreni
görülmektedir. Deveci ve diğ., (2008)’in şizofreni hastalarında
psikososyal beceri eğitim programının belirli örüntüsü, içgörü, yaşam
kalitesi ve intihar olasılığı üzerine etkileri konulu çalışmalarında DMSIV (1994) ölçütlerine göre şizofreni tanısı konmuş 22 hastayı 6 ay süre ile
incelemişler ve sonuçta eğitim verilen hastaların, eğitim sonunda
kazandıkları sorun çözme becerileri, stresle başa çıkma konularında bilgi
ve becerilerle psikiyatrik belirtilerin azaldığı sonucu elde edilmiştir.
İntihar davranışı şizofrenide sık görülen bir durumdur. Mortensen (1995)
ve Nordensoft ve ark., (2002)’nın bir yıllık izlenim sonucunda epizod
şizofreni hastalarında intihar girişiminde bulunanlarda, varsanı (halisünasyon) ve intihar öyküsünün belirleyici olduğu saptanmıştır (Akt:
Deveci ve diğ., 2008).

Kanser, sara, kalp hastalığı, bunama, AİDS gibi önemli hastalığa
yakalanan kişilerde intihar olasılığı normal topluma göre daha fazladır.
Sağlığı kötü olan bireylerin sağlık durumu iyi olan bireylere göre, daha
yüksek olasılıkla intihar düşüncesine sahip oldukları ve intihar
girişiminde bulundukları görülmektedir (Brown ve Vinekor, 2003; Durus
ve Pincus, 2003; Preti ve Miotto, 1999; akt: Gürkan ve Dirik, 1999).

Günümüzde genetik etkenlerin intihar davranışının oluşumundaki rolü ile
ilgili tutarlı kanıtlar vardır. Bu konuda yapılan çalışmalar genetik
etkenlerin rolünün, diğer psikiyatrik hastalıklar ve psikolojik stresörlere
bağımlı olmaksızın %30-50 arasında, tek yumurta ikizlerinde çift
yumurta ikizlerine göre daha fazla olduğunu göstermektedir. İntihar ve
duygu durum bozuklukları klinik olarak birbirleriyle örtüşen tablolar
olmalarına ve hatta intihar riskini en çok psikiyatrik bozuklukların
artırdığı bilinmesine rağmen, bazı hastaların intihar girişiminde
bulunmamaları intihar davranışı için yapısal yatkınlık ya da genetik
eğilimin varlığının önemine ve bunun da psikiyatrik hastalıktan bağımsız
olduğuna işaret etmektedir. Son 30 yılı aşkın bir zamandır, araştırmalar intihar davranışı, agresyon ve dürtüsellik arasında bir ilişki olduğunu
göstermiştir Genetik etkenlerin dürtüsellik, agresyon gibi kişilik
özelliklerinin oluşumunda rol oynayarak intihar davranışına sebep
olabilecekleri düşünülmektedir. Pek çok moleküler genetik araştırma son
zamanlarda keşfedilen aday genlerin intihar davranışıyla ilişkili olduğunu
düşündürmektedir.
Hayat bir define avı değildirhayatın kendisi bir hazinedir. Denis Waitley. 
Aile bağlarının zayıflaması ile bencil intihar oranları arasında bir artış söz
konusudur. Ayrıca, dine, aileye, devlete ve değerlere bağlılıkla intihar
arasında ters bir ilişkinin olduğu sonucuna ulaşmıştır. Toplumun sosyal
yapısı ve toplumsal kaynaşma durumuna bağlı olarak intihar oranları
ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Aile bağları zayıf ve toplumsal
etkileşimin az olduğu kişilerde intihar olasılığı artmaktadır (egoistik
intihar). Sosyal ve ekonomik krizlerde ise toplum içinde intihar oranları
yükselmektedir (anomik intihar). Örneğin her iki dünya savaşında da tüm
Avrupa’da intihar oranları diğer zamanlara göre çok artmıştır. Ülkemizde
de çocuk yaştaki evlilikler (çocuk gelinler), aile içi şiddet-kadına ve
erkeğe dönük şiddet, aldatmalar intihara sebep olan sosyal olaylardır.
Boşanmaların yasak olmadığı, çok olduğu toplumlarda kadınların intihar
oranı erkeklerden azdır. Boşanmanın yasak ya da az olduğu toplumlarda
aksine kadınların oranı daha fazladır. Durkheim’a göre bunun nedenini
evlilik hayatında, boşanma yasağının erkeğin lehine, kadının da aleyhine
işlemesinde aramak gerekir. Çünkü boşanma yasağı erkeği pek etkilemez.
Oysa kadını toplumsal kurallar evlilik bağına sıkı sıkıya bağlar. Evlilik
dayanılmaz hale gelince evli kadınlar bu gibi toplumlarda intihara erkek
evlilerden daha yatkındırlar (Durkheim, 1986; Çev: Ozankaya).
Bu konuda yapılan araştırma sonuçları, ergenlerdeki intihar davranışı ile
stresli yaşam olayları arasında anlamlı ilişkiler yapılan araştırmalarla
ortaya çıkmıştır. Bu stresli yaşam olayları; okul ya da ailede yaşanan
sorunlar, okul başarısızlığı, kız-erkek arkadaştan ayrılma, ebeveynlerin
ölümü ya da boşanması, hastalık, hastaneye yatma gibi olaylardır.
Karşılaşılan stresli yaşam olaylarının ergenin iç dünyasını etkileyerek
ümitsizlik, benlik saygısı ve güven hissinde azalmaya neden olabileceği
ve bu yolla da ergeni intihara yatkın yapabileceği üzerinde durulmuştur
(Çuhadaroğlu ve Sonuvar, 1992). Eskin, Akoğlu ve Uygur (2006)’un
bulgularına göre, hem intihar düşünceleri hem de girişimleri, sorun
çözme becerileri yetersiz olan ve başlarına fazla travmatik olay gelen
hastaların arasında yoğunlaşmaktadır.
https://youtube.com/watch?v=wdZxuEOyNMA
Hayattan korkma, onun iyi olduğuna inan, bu inancın onu gerçekleştirecektir. William James
Aile yapısına yönelik olarak yapılan araştırmalar, intihar girişiminde
bulunan çocuk ve ergenlerin büyük bir kısmının parçalanmış ailelerden
geldiğini göstermektedir (Çuhadaroğlu ve Sonuvar, 1992). Aile
bütünlüğünün bozulmasının yanında, aileden birisinin intihar etmesi,
ailede psikiyatrik hastalığı olan birisinin olması, aile içi şiddetin ve
çatışmaların olması ergenin intihar düşüncesini etkilemektedir
(Eğrilmez, 1998; Deveci ve diğ., 2005). Aile içi şiddet ve baskının
sonuçları arasında, şiddet önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle kadın
intiharlarında, aile içi şiddet ön planda gelmektedir. Bu tür ailelerde
intihar oranı %41’dir (Özaydın ve ark., 1998). Ulusoy, Demir ve Baran
(2005)’ın 726 lise son sınıf öğrencisi üzerinde yaptıkları survey
çalışmasında, ebeveynin çocuk bakım tarzı, aile içi ilişkiler, etiketlenme, madde bağımlılığı, vücuda zarar verme, cinsel kimlik ve inanç ile intihar algısı arasında güçlü bir ilişki ortaya çıkmıştır.
https://youtube.com/watch?v=yIbmzX9uK2E
İntihar davranışının nörobiyolojisi ile ilgili yetişkinlerde birçok çalışma
yapılmış olmasına rağmen çocuk ve ergenlerde yapılan çalışmalar azdır.
Beyindeki serotonin maddesindeki azalma intihar olasılığını
artırmaktadır. Tamamlanmış intiharı ya da intihar girişimi olan ergenlerin
derecede akrabalarında intihar davranışı oranı 2-4 kat daha fazladır.
Tek yumurta ikizlerinde intihar riski artışı yaklaşık 11 kat fazla iken çift
yumurta ikizlerinde bu risk 2 kat fazladır (Özalp, 2009). Güvensiz, engellenmeye dayanma eşiği düşük, yasalara ve otoriteye karşı gelme eğiliminde olan, “hoşnutluk” ilkesine dayalı hayat süren, bağımlı kişiliğe sahip ve parçalanmış ailelerden gelmiş olanlar risk grubunu
oluşturmaktadırlar (Yıldırım, 1997). Yakında olmuş stres yaratan yaşam
olayları, örneğin eşin ölümü veya iş kaybı, cezaevine düşmek, ciddi bir
genel tıbbi hastalığa yakalanmak (AIDS gibi) da intihar riskini arttırır
(www.koprudergisi.com).

Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, kendisini öldüren insanların %90’ı
depresyon hastasıdır. Depresyon ve diğer ruhsal hastalıklar yanında kötü
yaşam olayları da intihar riskini artırmaktadır. İntihar eden ergenler
üzerinde yapılan psikolojik otopsi çalışmaları sonucunda, psikiyatrik
bozukluklar intihar davranışının dinamiğinde yer alan en önemli etmen
olarak saptanmıştır. İntihar ile hayatını kaybeden ergenlerin %61-76 gibi
büyük bir kısmında “duygu durum bozukluğu” bulunmaktadır. Duydu
durum bozuklukları, şizofrenik bozukluklar, anksiyete bozuklukları, alkol
ve madde bağımlılığı, yeme bozuklukları, kişilik bozuklukları intihar
riskini arttırmaktadır (Atay ve Gündoğar, 2004). İntihar düşüncesi,
hayatta kalma dürtüsüne karşı bir eylem olup, psikiyatrik bir bozukluk
olarak kabul edilmektedir (Balcıoğlu ve Abanoz, 2009). Psikiyatrik araştırmalara göre, uzun süreli depresyon halindeki insanlar, çektikleri
acıları dindirmek ve çaresizliklerine son vermek için intiharı
düşünmektedirler (www.itusozluk.com/goster.php/intihar).
Günümüzde her olgu gibi, intiharın nedenini tek bir faktöre bağlayarak
açıklamak, bilimsel olmayan bir anlayışı temsil eder. İntiharın
nedenlerine ilişkin birçok kuram vardır. Psikologlar, bu nedenlerin,
bireyin kişilik yapısında bulunduğunu ileri sürerler. (www.saglikweb.com). İntihar davranışı, sosyodemografik değişkenlerden cinsiyet ve yaşa göre değişmektedir. İntiharın nedenlerine
ilişkin pek çok sebep vardır. Yapılan araştırma sonuçlarına göre kadınlar
erkeklerden daha çok intihara teşebbüs etmekte ama ölümle sonuçlanan
intiharlar erkeklerde daha fazla görülmektedir (Ajdacic-Gross, Bopp,
Gostynski, Lauber, Gutzwiller & Rösler, 2006; Ulusoy, Demir & Baran,
2005). Son zamanlarda intiharın yaygınlaşmasının nedenleri arasında
intiharın bir seçenek olarak daha fazla kabul görmesidir (Hawton, 1986).

Berman ve Jobes (1997) ise intiharı, “farklı düzlemlerde gerçekleşen, ancak bu düzlemlerin birbirini takip etmesi zorunlu olmayan bir süreç olarak görmüşlerdir. İntihar eden kişi, yaşamına son vermek amacıyla patolojik bir davranışta bulunmaktadır. Çünkü burada birey, kendine acı veren gerçeklikten uzaklaşarak, kendi gerçekliğini değiştirme konusunda bir çaresizliğe başvurmaktadır. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, intiharların %90’ı önceden tasarlanmış ve önceden haber verilmiş intiharlardır. Diğer insanlarla kurduğumuz ilişkinin kalitesi, mutluluğumuzun ve hayattan ne kadar zevk aldığımızın da göstergesidir. Etkin iletişim ve etkin yaşam hayatın her alanında özel bir öneme sahiptir. Son yıllar araştırmalarına göre, girişimlerde kişiler tarafından sıklıkla seçilen yöntemler arasında yüksek doz ilaç içme, kesi – özellikle bilek kesici – önde gelmektedir. Gerçek intiharlarda olduğu gibi, intihar girişimlerinde de erkekler kadınlara göre daha ölümcül ve aktif yöntemleri seçmektedirler.


Yapılan çalışmaların sonuçlarını genel olarak ele aldığımızda, gençlerin kendilerini problem çözme konusunda yetersiz algıladıklarından stresli bir durum ya da olay karşısında da ilk olarak intiharı düşündükleri görülmektedir. Bireyin gelişim evreleri içerisinde ergenlik dönemi riskli bir durum arz etmektedir. Trafik kazalarından sonra, gençlerde ölüm sebeplerinden biri olarak önde gelen ölüm nedenidir. İntiharları, cinsiyete göre ele aldığımızda, kadınların stresli bir olay ya da durum karşısında, kendilerini erkeklere göre daha güvensiz algıladıkları, kadınları öfkelendiren etmenlerin erkeklerden daha fazla olduğu, kadınların daha çok kaygılı ve içe dönük tepkiler sergiledikleri, erkeklerin ise daha çok saldırgan tutumu benimsediklerine ilişkin bulgulara ulaşıldığını görmekteyiz.
Durkheim (1897) “İntihar-Le Suiside” adlı eserinde, “dini inançların,
geleneklerin egemen olduğu toplumlarda intiharların daha az
görüldüğünü, toplumda meydana gelen bunalımların intihar oranlarında bir değişiklik doğurduğunu, devrim hareketleri, savaşlar, doğal afetler vb felaketlerin intihar oranlarını düşürdüğünü” söylemektedir. Çünkü bu tür durumlarda kolektif bilinç, bireysel bilinçleri sımsıkı sarmakta ve etkilemektedir (Egoist –bencil intiharlar). Ayrıca, ekonomik krizler, toplum yapısında hızla meydana gelen çalkantılar, bireyin yaşam koşullarını, manevi değerlerini etkilediğinden bir kuralsızlığa yol açmakta ve intihar riskini arttırmaktadır (anomik intiharlar). Bazı durumlarda da birey, başkalarının iyiliğini, kendi menfaatlerinden üstün tutarak, intihar etmektedir (altruistik intiharlar). (Balcıoğlu ve Abanoz,
2009).

Ayrıca, WHO verilerine göre, dünyada intihar ilk on ölüm nedenleri
arasında yer almaktadır. Elbette bu durum ülkeden ülkeye ve kültürden
kültüre farklılık göstermektedir. Çünkü bir toplumdaki dini inançlar ve
gelenekler intiharı önleyici bir etkiye sahip olabilmektedir. Bu yüzden
intihar algısı, dine, kültüre, sosyal sitemlere bağlı olarak değişmektedir. Bazı kültürlerde utanç verici bir durumdan veya umutsuz bir durumdan çıkış yolu olarak algılanmaktadır (wikipedia.org). Türk kültüründe intihar hoş karşılanmamakta ve İslam Dini’nde ve Kur’an-ı Kerim’de “Kendinizi öldürmeyiniz” (Kuran, Nisa Suresi, Ayet:29) buyrulmaktadır. Hz. Peygamberin hadislerinde de intihar kesin bir dille yasaklanmıştır. (http://fikih.ihya.org/islam-fikhi/intihar.html. Buhârî, Vesâyâ, 23, Hudûd, Tıb, 45; Müslim, 144). İntiharı önleme çalışmaları, 1980’li yıllardan itibaren Birleşmiş Milletler (UN) ve 1990’lı yıllardan itibaren ise Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından gündeme alınarak gerekli destekler sağlanmaktadır.

İntihar olgusunun kişiden kişiye değişmesi, farklı türlerinin ve farklı
nedenlerinin olması farklı kuramların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ayrıca, resmi makamlara yansıyan intiharların, toplumsal baskılardan dolayı gizlenmesinden dolayı kamuoyuna gerçekte %30-40 arası yansıdığını söyleyebiliriz. İntihar, son yıllarda giderek artan bir halk sağlığı sorunu haline dönüşmüştür. Alınan tüm önlemlere rağmen, bir insanlık dramı olan intiharın önüne bir türlü geçilememektedir. Bu durumun değişik nedenleri var. Ülkemizde intiharlar üzerine yapılan araştırmaları incelediğimizde, intihar yöntemleri, demografik özellikler, yaş, cinsiyet, coğrafi faktörler, bireylerin duygularını ifade etme davranışları, umutsuzluk, yalnızlık, yaşamı sürdürme nedenleri, algılanan sosyal destek, bilişsel değişkenlerin sınanması, psikiyatrist tutumları ve risk faktörlerine ilişkin psikososyal modelin sınandığı çalışmalar görülmektedir.


İntiharların etyolojisine ilişkin olarak; psikodinamik kuram (Freud,
1936) intiharda “bilinçaltı öfkenin” etkisi; bilişsel kuram (Beck, 1987)
“kendine, dünyaya ve geleceğe negatif bir bakış”; toplumbilimsel kuram
(Durkheim, 1951) “toplumsal bir olgu”; sosyal öğrenme kuramı (Lester,
1987) “stres verici olaylara karşı öğrenilmiş bir tepki” ve biyolojik
kuramcılar ise intiharı ”genetik ve biyokimyasal” nedenlerle
açıklamaktadırlar (Ercan, 1998).

İntihar girişimi önemli bir halk sağlığı sorunudur. İntiharla ölüm nedeni
psikoloji, sosyoloji, psikiyatri gibi çeşitli bilim dalları tarafından ele
alınan çok boyutlu bir sosyal olgudur. Dolayısı ile intihar olayı birçok
faktörün etkisi altında gerçekleşen çok değişkenli, kültürel, dini,
sosyoekonomik yönleri olan çok karmaşık bir olaydır. İntihar, birçok
ruhsal rahatsızlıklarda görülebilmekle birlikte toplum tarafından daha
ziyade depresyonla ilişkili bir durum gibi algılanmaktadır
(www.edepresyon.com; Okman, 1997)

“Bugün eskiden olduğundan çok daha fazla insan yaşama araçlarına sahip; ama yaşama amaçlarına değil.” Viktor Emil Frankl
İntihar girişimi önemli bir halk sağlığı sorunudur. İntiharla ölüm nedeni
psikoloji, sosyoloji, psikiyatri gibi çeşitli bilim dalları tarafından ele
alınan çok boyutlu bir sosyal olgudur. Dolayısı ile intihar olayı birçok
faktörün etkisi altında gerçekleşen çok değişkenli, kültürel, dini,
sosyoekonomik yönleri olan çok karmaşık bir olaydır. İntihar, birçok
ruhsal rahatsızlıklarda görülebilmekle birlikte toplum tarafından daha
ziyade depresyonla ilişkili bir durum gibi algılanmaktadır
(www.edepresyon.com; Okman, 1997)
İntihar girişimleri, bir halk sağlığı sorunu olduğu gibi önemli bir hastalık yükünü de oluşturmaktadır. Her toplumun olduğu gibi, içinde yaşadığımız toplumun da sosyal bir geçeği olan intihar olgusu üzerinde birçok çalışma yapılmıştır. İçinde yaşadığımız toplumda gençlerin ruhsal gelişim sorunlarında hızlı bir artış yaşanmaktadır. Birey çözüm yolu olarak da intihar etmeyi görmektedir. Aslında, intihar önlenebilecek bir ölüm nedenidir. İntihar eden insanlar değişik nedenlerle yaşamlarına son vermek isterler. Yapılan araştırmaları incelediğimizde, intihar önlenebilecek bir ölüm nedenidir. İntihar eden insanlar değişik nedenlerle yaşamlarına son vermek isterler. Yapılan araştırmaları incelediğimizde, intihar girişiminde çok çeşitli etkenlerin olduğu görülmektedir. Genelde birkaç neden bir arada bu eylemin ortaya çıkmasına yol açabilmektedir. İntihar olgusu, tamamen bireysel bir davranış olmakla birlikte, aynı zamanda sosyal süreç ve koşulların da iç içe geçtiği sosyal bir olgudur. İntihar, genç insanların en üretken çağlarında, ölümlerine yol açmaktadır. İntihar girişimi, kızlarda erkeklerden 2 kat daha fazladır. En sık kullanılan yöntem ise yüksek dozda ilaç almaktır. İntihar olgusu, sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada önemli bir sorundur. Bu çalışma, kuramsal bir araştırmanın ürünüdür. Bu alanda deneysel ve kuramsal çalışmalar ve yazılan eserler incelenerek bir sonuca ulaşılmaya çalışılmıştır. Tüm bulgular literatür bilgilerinin ışığında tartışılmıştır.

İntihar iki şekilde gerçekleşir ya bir süreçle intihar zemini hazırlandıktan sonra gerçekleşir ya da dürtüsel bir tepki olarak anlık bir kararla gerçekleşir. Ölme isteği zaman zaman her insanın aklına gelen bir olgudur ancak insanlar bunu bir an önce akıllarından çıkarıp hayata adapte olup,sorunlarına çözüm bulmaya çalışırlar ve bu düşünceden kurtulurlar. İntihar edecek olan kişinin çoğu zaman çözüm arayacak gücü ve enerjisi yoktur. Ancak unutulmamalıdır ki intihar bir zayıflık ve bir kaçıştır. İnsanın sorunlarının üstesinden gelmesi ,hayata dair sorumluluklarının altından kalkabilmesinin illa ki bir yolu vardır ve bu yol bulunur. Kişi mutlaka ama mutlaka bir uzman desteği ile hayata yeniden tutunacak gücü kendinde bulmalı baş etme yöntemleri geliştirilmelidir.

Bazı ailevi sorunlar, büyük kayıplar (hem maddi hem manevi),yakınlarından birinin hastalığı, alkol ve madde bağımlılığı, ergenlik dönemi sıkıntıları, boşanmalar, terk edilmeler, yalnızlık, aldatılmalar, platonik aşık olma hali, psikolojik rahatsızlıklar(depresyon, şizofreni, bipolar bozukluk ,kişilik bozukluklarında ,bağımlılıklar vs…) intihara zemin oluşturan başlıca durumlardır

İntihara karar veren kişi sık sık ölümle alakalı konuşmaya başlayabilir. Çevresine sinyaller gönderir, eşyalarını dağıtmaya başlayabilir, ölümden sonraki hayatla alakalı sorular sormaya başlar, internette araştırmalar yapar, bazen çevresine açık açık ölüm düşüncesi olduğunu söyler. Daha önce intihar girişiminde bulunmuş olan kişi bir şekilde vazgeçmiş veya kurtulmuşsa bir daha intihar girişimi olma ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır. Sürekli depresyon halindeki bu kişinin bir anda çok huzur ve mutlu bir tutum sergilemesi şüphe duyulması gereken bir durumdur. Kişi kafasına intiharı koyduğu zaman davranışları değişir hafif bir huzur ve gevşeme hissi yaşar. Çevresi tarafından bu ruh hali değişimi ciddiye alınmalı ve bir uzmana başvurulmalıdır. Ayrıca çevresinin tutumu bu kişiye karşı kesinlikle soğukkanlı bir şekilde olmalıdır. Derdine ortak olunup onunla birlikte olaylar dramatize edilmemelidir.

Kimileri doğduğu günden itibaren yetiştiriliş biçimi, genetik eğilimi ve çevresel sebeplerle kişiliğini yara alarak oluşturmuştur. Çocuklukta yaşadığı travmalar, yaşamına giren ve iz bırakıp giden insanların olması, hayal kırıklıkları, hor görülme, değersizlik ve suçluluk hisleri nedeni ile kişi sırtına binen hayat yükünün altında ezilmeye başlar. Ruhsal açıdan çok da sağlıklı olmayan intihara meyilli kişiler bu yükten kurtulmanın tek çaresini önce yataktan çıkmamaya, insanlardan uzaklaşmaya başlayarak bulmaya çalışır. Bu depresif mod içerisindeyken kişi öz bakımını yapmaz, arkadaşlarıyla ailesiyle çok fazla iletişim kurmaz, iştahında çok fazla artma ya da azalma görülür,uyku problemleri yaşar, evden çıkmak istemez, umutsuzluk ve değersizlik hisleri yakasını bırakmaz. Depresyon majör depresyon boyutunu aldığı zaman intihar meyilli ciddi derecede artış gösterebilmektedir. Gücünün kalmadığını, bu dünyada yaşamak için bir sebep bulamadığını söyleyen kişi yaşamını sonlandırma girişiminde bulunur.
Yaşamak sorumluluk almaktır aslında… Neşesiyle, hüznüyle,acılarıyla,sürprizleriyle,hayalkırıklıklarıyla,mucizeleriyle iyi kötü anılar yaşanmak için yeni doğmuş bir bebeğin hayat yolunda dizilmiş bekliyordur en başta… Dünyanın düzeni bu ; insanoğlu doğar büyür ve ölür. Sonu olmayan bir yol değildir, her canlı bir gün mutlaka ölümü tadacaktır.Buna insanın kendisi karar vermez, herkesin ömrü, yaşayacağı gün sayısı bellidir ve hayatını sonunu bilmeden yaşamak insan için daha rahatlatıcı bir şeydir.Öleceğimiz günü bilseydik eğer,o güne adabte olurduk, karamsarlığa kapılırdık, yaşamaya değer durumları önemsemezdik,her şey anlamsız gelirdi. Oysaki nerede ne zaman nasıl başımıza geleceğini bilmemek hayata tutnmayı sağlar, hedefler koydurur, baş etme gücü verir, hayal kurdurur. Uzm.Klinik Psikolog Sinem ÖZER

Comments are closed.