logo

Bitkiler

En büyük kayıp Kuzey Pasifik’te bulundu. Dr. Lothar Stramma ; “Atmosferdeki oksijenin hafif azalması şu anda kritik olarak görülmemekle birlikte, dengesiz dağılım nedeniyle okyanuslardaki oksijen kayıplarının geniş kapsamlı sonuçları olabilir. Balıkçılık ve kıyı ekonomileri için bu sürecin zararlı sonuçları olabilir.” dedi.

Okyanuslardaki oksijen miktarının azalmaması için elbette atılacak adımlar vardır. Enerji tüketimi azaltılarak, karbon ayak izi kontrol altına alınabilir. Deniz canlılarının yaşamını tehdit eden türde avlanmalara son verilerek, canlıların ve türlerinin yaşamasına izin verilebilir. Ayrıca daha az plastik kullanılarak okyanuslar ve denizlerin kirlenmesinin önüne geçilebilir. En önemli önlemlerden biri de sahillerin, kumsalların korunması, yerlere atılan çöplerin toplanması; denize karışmasının önlenmesidir.

Oksijen dağılımını ve tüm okyanus için etkilerini belgeleyen araştırmacılar, son 50 yılda oksijen miktarında bir düşüş olduğu gözlemlenen alanın, 4,5 milyon kilometre kare olduğunu belirttiler.

Küresel değişim, artan okyanus sıcaklıklarına neden olur ve okyanus dolaşımını değiştirir. Bu nedenle yüzey sularında daha az oksijen çözünür ve derin denize daha az oksijen taşınır. Okyanustaki oksijen tedarikinin azalmasının, okyanustaki organizmalar için büyük sonuçları vardır. Bilim adamları Dünya okyanuslarında, oksijen kaybı ve nedenleri hakkında en kapsamlı analizi yayınladılar.

Oksijen karada yaşamın temel bir gerekliliği olduğu kadar, okyanustaki hemen hemen tüm organizmalar için de gereklidir. Bununla birlikte, okyanuslardaki oksijen kaynakları, küresel ısınmadan dolayı iki şekilde tehdit altındadır: Daha sıcak yüzey suları, daha soğuk sulardan daha az oksijen alır. Ayrıca, ısınan sular okyanusta katmana sebep olduğundan, yüzeyi derin okyanusa bağlayan dolaşımı zayıflatır ve derin denize daha az oksijen taşınır. Milyonlarca oksijen ölçümünün ilk küresel değerlendirmesi bu eğilimi doğrulamaktadır ve küresel değişimin ilk etkilerine işaret etmektedir.

Nature dergisinde yayımlanan makaleye göre, oşinograflar Dr. Sunke Schmidtko, Dr. Lothar Stramma ve GEOMAR Helmholtz Okyanus Araştırmaları Merkezi Kiel’den Prof. Dr. Martin Visbeck, şimdiye kadar dünya okyanuslarındaki küresel oksijen içeriği hakkında, en kapsamlı çalışmayı yayınladılar. Okyanusun oksijen içeriğinin son 50 yılda, %2’den fazla azaldığı tespit edildi. Çalışmanın başyazarı Dr. Schmidtko, “Özellikle büyük balıklar, düşük oksijen içeriği olan bölgelerden kaçındığı veya hayatta kalamadığı için, bu değişikliklerin çok geniş kapsamlı biyolojik sonuçları olabilir.”

Dünya’da süregelen İklim değişikliği sadece okyanusları ısıtmakla kalmıyor, aynı zamanda oksijenin azalmasına neden oluyor. Böylece balıklar ve diğer okyanus hayvanları bulundukları ortamdan uzaklaşarak, daha yüksek oksijenli sular arayıp yer değiştiriyorlar.
Bilim adamları, hesaplaması zor olsa da fitoplanktoların Dünya atmosferindeki oksijenin yüzde 50 ila 85’ine katkıda bulunduğuna inanıyorlar. Laboratuvarda, bilim adamları tek bir fitoplankton hücresi tarafından ne kadar oksijen üretildiğini belirleyebiliyorlar ancak Dünya’daki okyanuslardaki bu mikroskopik bitkilerin toplam sayısını bulmak ve hesaplamak çok zor! Fitoplanktonlar, birçoğu algler olmak üzere, çok sayıda siyanobakteride bulunan, binlerce mikroorganizma türünden oluşur. Algler ökaryot, Siyanobakteriler ise prokaryot hücre yapısına sahiplerdir.
Bilim adamları, aldığımız her nefesin kaynağının okyanus bitkilerinden gelen oksijen olduğunu kabul ediyorlar. Bu oksijenin çoğu, suyun yüzeyinde yaşayan ve akıntılarla sürüklenen fitoplankton adı verilen küçük okyanus bitkilerinden gelir. Tüm bitkiler gibi fotosentez yaparlar – yani yiyecek yapmak için güneş ışığı ve karbondioksit kullanırlar. Global Fotosentezin yaklaşık % 46’sı göller ve okyanuslarda, % 54’ü karada gerçekleşir.

Dünya’nın oksijeni okyanuslar tarafından üretiliyor! İlk akla gelen yağmur ormanları olabilir, ancak deniz organizmalarının Dünyamıza sağladığı oksijen daha fazla!  Plankton, deniz yosunu ve diğer fotosentez yapan bitkiler, Dünya oksijeninin yarısından fazlasını üretmektedir.

Kapsamlı ölçümler; en yüksek oksijen miktarının, okyanusun soğuk, özellikle yüksek enlemlerinde bulunduğunu göstermiştir. Aksine, orta enlemler, özellikle kıtaların batı kıyıları, oksijen eksikliği bakımından belirgin bölgelerdir. Okyanusta bulunan oksijen dinamiktir; hava ve gelgitler ile ya da ısınma ve soğuma döngüleri ile yıllar boyunca günlük ve mevsimsel olarak değişir. Okyanusun içinde bulunan oksijen şöyle oluşur; sadece ışığın nüfuz ettiği yüksekliklerin yakınlarında yer alan fotosentez yoluyla ve yüzeydeki havayla suyun, rüzgârla dalgalar ile karışması yoluyla girer.

Kabuğunu ağırlıklı olarak savunma bileşimlerinden meydana getiren bir ağaç, devamlı tetikte demektir. Böylesi bir ağaçta büyüme ve iyileştirme bileşimleri arasında dikkatle ayarlanmış bir denge bulunmaz. Bunun yerine, her yerde son sürat savunma kalkanları inşa edilir. Neden tüm ağaç türleri bunu yapmaz? Olası saldırganlara, ilk ısırıklarını alır almaz son nefeslerini verdirtecek şekilde, saldırılara karşı baştan aşağı hazırlıklı olmak mantıklı değil midir? Sosyal gruplar halinde yaşayan türler bu seçeneği değerlendirmez, çünkü her fert, ihtiyaç anında kendisine göz kulak olacak, yaklaşmakta olan tehlikeyi haber verecek ve hasta ya da sıkıntılı olduğunda onu besleyecek bir topluluğa aittir. Savunma bütçesini kısmak, enerji tasarrufu sağlar; ağaç da bu enerjiyi odun, yaprak ve meyve üretmek için kullanabilir. Hayatta kalmak için tamamen kendine yeter olması gereken huş ağaçlarında durum farklıdır. Ama onlar da odun büyütür (ve bunu gerçekten çok daha hızlı yapar) ve onlar da üremek ister. Tüm bu enerji nereden gelmektedir? Bu tür ağaçlar, bir şekilde diğerlerinden daha verimli fotosentez yapıyor olabilir mi? Hayır. Görünüşe bakılırsa bu türlerin sırrı, kaynakları aşırı kullanmasıdır. Huşlar hayat boyu acele eder, kazandıklarından çok harcar ve nihayetinde rezervlerini yitirir.

Kent mikro iklimi, ısıyı depolayan asfalt ve betondan şiddetli biçimde etkilenir. Ormanlar sıcak yaz geceleri kendilerini serinletirken, sokaklar ve binalar gün içinde emdikleri ısıyı yayarak sıcaklıkları yüksek tutar. Yayılan ısı, havayı aşırı kuru hale getirir. Bunun yanı sıra, hava egzoz dumanıyla doludur.

Kök, yerin üstünde büyüyen şeyden kesinlikle çok daha belirleyici bir etmendir. Ne de olsa, bir organizmanın hayatta kalışı köke bağlıdır. İklimsel şartlardaki şiddetli değişimlere karşı koyan yine köktür. Tekrar tekrar yeniden gövde büyüten de köktür. Asırlık tecrübeler kökte depolanır ve ağacın bugüne ulaşmasını bu tecrübe sağlar.
“Ağaçlar olağanüstü şartlarda büyüyebilir mi? Evet, büyümelidir! Bir tohum ağaçtan düştüğünde, konduğu yeri, sadece esen rüzgar veya bir hayvan değiştirebilir. Bahar gelip de filizlendiğinde, artık zar atılmıştır. O andan itibaren fide, ömrünün geri kalanı boyunca bu küçük toprak parçasına bağımlıdır ve hayatın sunduğu her şeyi kabullenmelidir.”

“Eğer sözde rakiplerinden kurtararak tekil ağaçlara “yardım” ederseniz, geride kalan ağaçlar tek ağaca dönüşür, komşularına boş yere mesaj gönderir, zira geride çotuklar dışında bir şey kalmamıştır.” Artık her ağaç kendi başına iyi kötü idare etmektedir. Üretkenlikte büyük farklılıklar açığa çıkacaktır. Bazı fertler, adeta gövdelerinden şeker fışkırana kadar, deli gibi fotosentez yapacaktır. Nihayetinde sağlam ve iyi büyüyecektir bunlar ama uzun yaşayacağı söylenemez. Çünkü bir ağaç yalnızca kendisini çevreleyen orman kadar güçlü olabilir.

“Araştırma sonuçlarını bu kadar şaşırtıcı kılan da budur. Ağaçlar zayıf ve güçlü taraflarını kendi aralarında eşitler. İnce veya kalın, aynı cinsten her ağaç, ışık sayesinde aşağı yukarı eşit miktarda şeker üretir. Bu dengeleme yeraltında, köklerde meydana gelmektedir. Aşağıda kesinlikle canlı bir alışveriş sürmektedir. Şekeri fazla olan şeker verir; fakir olan destek alır. Mantarlar bir kez daha iş başındadır. Devasa şebekeleri, muazzam bir dağıtım mekanizması işlevi görür. Bu biraz da, toplumdaki herhangi bir bireyin diğerlerinden çok geride kalmamasını sağlayan sosyal yardım sistemlerine benzer.”

“Anlaşılan, zayıf üyelerini kaybetmek bir ormanın işine gelmemektedir. Öylesi bir durumda, ormanın loş ışıklı ve yüksek nemli hassas mikro iklimini bozacak aralıklar oluşurdu. […] RWTH Aachen Üniversitesi öğrencisi Vanessa Bursche, bozulmamış kayın ormanlarındaki fotosentez hakkında inanılmaz bir şey keşfetmiştir. Görünüşe bakılırsa, ağaçlar öylesine senkronize olmaktadır ki, hepsi eşit başarılar göstermektedir. Ve bu, beklenen bir şey değildir. Her kayın ağacı farklı bir yerde durmaktadır. Toprak, taşlı veya gevşek olabilir, bol miktarda su tutabildiği gibi, tamamen çorak da olabilir ve şartlar birkaç metre içinde bile oldukça farklılık gösterebilir. Buna uygun olarak her ağaç farklı büyüme şartlarına sahiptir; dolayısıyla, her ağaç daha hızlı ya da daha yavaş gelişir ve daha çok ya da daha az şeker ya da odun üretir.”

Ağaçlar ve bitkiler her zaman bir şekilde yaşadıkları insanlara benziyorlar. Zora Neale Hurston

“Her ağaç topluluk için önemli ve mümkün olduğunca hayatta tutulmaya değerdir. Dolayısıyla hasta bireyler bile, iyileşene kadar desteklenir ve beslenir. Belki bir dahaki sefere roller değişip, bugün destek olan ağaç o gün yardıma muhtaç kalacaktır.”

Peter Wohlleben’in yazdığı, Ağaçların Gizli Yaşamı: Ne Hissederler, Nasıl İletişim Kurarlar? Sırlarla Dolu Bir Dünyada Keşifler (Das geheime Leben der Baeume) adlı kitabından alıntılar: “Ağaç neden bu kadar sosyal bir varlıktır? Neden kendi türüyle gıda paylaşmak suretiyle rakiplerini besler? Sebep, insan toplulukları için geçerli olanla aynıdır çünkü birlikte çalışmanın faydaları vardır: Bir ağaç tek başına orman olmadığı gibi yine tek başına istikrarlı bir yerel iklim oluşturamaz. Rüzgara ve hava durumuna karşı korumasızdır. Ancak birçok ağaç, hep birlikte, aşırı sıcak ve soğuğu hafifleten bir ekosistem yaratabilir, bol miktarda su depolayabilir ve yine bol miktarda nem üretebilir. Ağaçlar bu korumalı çevrede uzun süre yaşayabilir. Bu hedefe ulaşabilmek için, topluluk ruhu her ne pahasına olursa olsun devam ettirilmelidir. Eğer her ağaç yalnızca kendisi ile ilgilenseydi, pek çoğu ileri yaşını göremezdi. Sürekli ölümler üst bölümlerde geniş boşluklar oluşmasına sebep olur ve bunun sonucunda fırtınaların ormanın içine girerek daha fazla ağacı devirmesi kolaylaşırdı. Yaz sıcağı orman zeminine ulaşır ve onu kuruturdu. Sonuçta ağaçların tümü bunun bedelini öderdi.”

Birlikte bir ağaç dikelim…. Belki de büyümesini sağlayabiliriz… Şimdi değilse o zaman belki asla. – Timothy P. O’Brien

Bir kilometrekare orman yaklaşık 10 bin kilo oksijen üretiyor. Kozalaklı ormanlar havadaki mikropların miktarını belirgin ölçüde düşürüyor. Ağaçların salgıladığı fitonsidler ise bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Japonya’da 1982 yılında ulusal sağlık planına alınan tedavilerden biri de Shinrinyoku, yani Orman Banyosu. 2004’ten 2012’ye kadar süren, ormanda olmanın psikolojik ve fizyolojik etkileri üzerine yapılan bir araştırmanın sonucunda, ormana, yeşil alanlara, korulara ziyaretlerin sağlığımıza faydası kanıtlanır. Stres hormonunun üretimini azalttığı, bağışıklık sistemini güçlendirdiği, tansiyonu düşürdüğü, kalp atışını yavaşlattığı, depresyon etkilerini azalttığı anlaşılmış.

Bir ağaç ölürse, yerine başka bir ağaç dikin. Carolus Linnaeus

Polonya’nın kuzeybatısında Gryfino isimli küçük bir kasabada yaklaşık 400 adet çam ağacından oluşan küçük sayılabilecek bir koru. Bu ağaçlar 1930-1934 yılları arasında, Almanların yönetimindeki Pomeranya bölgesinde 1.7 hektarlık alana dikilir ve yaklaşık 8-10 yıl sonra ise, bilinmeyen bir nedenle 90 derece eğim kazanmaya başlar. Hatta daha sonra ekilen yeni fidelerde bu şekilde eğimli büyümeye devam eder. 80 yaşındaki eğik ağaçlar yaklaşık 15 metre uzunluğa sahipler; ancak araştırmacılar bu yaşta olan bu tip ağaçların boyunun daha uzun olmaları gerektiğini söylüyor. Eğri ağaçlar hakkında araştırmalar yapan bilim adamlarının emin olabildiği tek konu ise, bu duruma kesinlikle insan ya da bir makinenin neden olmadığı.

Bahçeniz ve kütüphaneniz varsa, ihtiyacınız olan her şeye sahipsiniz. Marcus Tullius Cicero

Wohlleben, kitabında ağaçların bilgi paylaştıklarını, yardımlaştıklarını, arkadaşlık kurduklarını, birbirlerine elektriksel sinyaller göndererek tehlikelere karşı uyarabildiklerini yazıyor. Ağaçların besin ve bilgi alışverişi yaptıkları yeraltı ağının ortak bir direnç mekanizması gibi çalıştığını belirten araştırmacılar, tıpkı insanların kullandığı internette olduğu gibi, bu ağda da karanlık bir taraf olduğunu dile getiriyorlar. Çünkü araştırmalara göre, bazıları çevrelerinde istemedikleri bitkileri salgıladıkları kimyasallarla yok etmeye çalıştıkları siber saldırılarda bulunabiliyor ya da komşusunun besininden çalabiliyorlar.

Bitkiler, filtresinin değiştirilmesi gerekmeyen güneş enerjili hava temizleyicileridir. Khang Kijarro Nguyen

Mantarlar habercilik görevleri nedeniyle, ağacın ürettiği besinden kendilerine pay alıyor. Wohlleben kitabında bir ağacın, kendisinden metrelerce uzaktaki başka ağaçlarla bağlantı kurmasını sağlayan ve tıpkı bir otoyol gibi uzanan bu ağ sisteminin, hem maddeleri hem de iletişim sinyallerini ulaşmasını mümkün kıldığını yazıyor. Bu sistem sayesinde, gövdeleri ve dalları son derece büyük yetişkin ağaçlar, yeni fidelere karbon desteği gönderiyorlar. Üstelik, kuraklık ya da gölgede kalmak gibi herhangi bir sebeple daha da fazla karbona gereksinim duyan fidelerin yardımına, yine bu yetişkin ağaçlar yetişiyorlar. Yani ağaçlar bir aile gibi davranıyor ve zor durumda kalan bir başka ağaca yardım ediyorlar.

Bir kayın ağacının, yanındaki arkadaşı bir başka kayın ağacının günışığını kesmemek için dallarını diğer yöne çevirdiğine tanık olduğuna tanık olduğunu söyleyen Peter Wohlleben, kitabında ağaçların, kokular, kökler ve kök uçlarındaki mantarsı ağlar aracılığıyla haberleştiğini yazıyor. Bu mantarsı şebekeye, Wood-Wide-Web deniyor.

Çiçekler sevgi vermek ve sevilmek içindir. – Anthony T. Hincks

Mesleğine tutkuyla bağlı bir ormancı olan Peter Wohlleben, bir gün ormanda yaklaşık 400 yıllık bir çalı kökünün hala canlı olduğunu görünce, ağaçların gizli yaşamını fark eder. 400 yıl önce kesilmiş bu ağacın, civardaki ağaçların köklerinin besin göndermeleri sayesinde yaşamaya devam ettiğini anlar. Ağaçların yalnızca bizlere oksijen ve kereste sağlayan organik robotlar olmadığını söyleyen Wohlleben, hem bilimsel araştırmalar hem de kendi gözlemlerinden yararlanarak, Ağaçların Gizli Yaşamı: Ne Hissederler; Nasıl İletişim Kurarlar? Sırlarla Dolu Bir Dünyada Keşifler adlı kitabını yazar.

Her zaman yapabildiğinin en iyisini yap. Şimdi ne ekersen onu daha sonra hasat edeceksin. Og Mandino

Ağaçların bir aile gibi davrandıklarını ana ağaçların kendi fidelerine daha çok sinyal gönderdiği olduğunu ifade eden Suzanne Simard, ağaçların kendi türlerini tanıdıklarını ve kendi nesilleri olan küçük ağaçlara da tecrübelerini aktardıklarını anlatıyor: “Anlaşıldı ki, onlar sadece karbon dilinde değil, aynı zamanda azot, fosfor, su, savunma sinyalleri, allel kimyasalları ve hormonlar dilinde konuşuyorlardı. Bu ağ o kadar yoğundur ki tek bir ayak izinin altında yüzlerce kilometresi bulunabilir. Bu bir tür internet gibi çalışır. Ve ağaçlar konuşurlar.”

Her gün hasat ettiğiniz hasara göre değil, ektiğiniz tohumlara göre karar verin. Robert Louis Stevenson

Simard’a göre, toprağa düşen ağaç tohumu filizleniyor ve toprağa uzanan kökleriyle, bağlanmak istediği mantar ağına kimyasal sinyaller gönderiyor. Mantar da kendi sinyalleriyle yanıt veriyor. Ağaç, fotosentez sayesinde elde ettiği karbonu, fotosentez yapamayan mantara, mantar ise ağacın gereksinim duyduğu besinleri ve suyu ağacın köklerine iletiyor. Mantar toprak içinde büyürken, bitkiyle bitkiyi ve ağaçla ağacı birbirine bağlamaya başlıyor, ta ki bütün orman birbirine bağlanıncaya dek.

Bilimsel araştırmalar, ağaçların birbirleriyle iletişim halindeki sosyal varlıklar olduklarını ve ormanların gördüklerimiz ve bildiklerimizin çok ötesinde bir yaşam barındırdıklarını ortaya koyuyor. British Columbia Üniversitesi’nden Profesör Suzanne Simard, en eski sosyal ağın yeraltındaki mantar ağı olduğunu ve ağaç kökleri ile mantar ağının alışveriş halinde olduğunu dile getiriyor. Dünyanın dört bir yanında bulunan ormanlarda ağaçların yaşayabilmelerini, ağaç kökleri ile mantar ağının alışverişi sayesinde olduğunu anlatıyor Simard: “Yerin altında ağaçları birbirine bağlayan, iletişim kurmalarını ve ormanın tek bir organizma gibi davranmasını sağlayan sonsuz biyolojik patikaların olduğu bambaşka bir dünya var. Ormanlar da insan aileleri gibi. Araştırmamda, orman ağlarının aynı bizim nöral ağlarımız ve sosyal ağlarımız gibi organize olduğunu keşfettim.”

Bir adam kendine bir ağaç dikmez. Bunu gelecek nesiller için dikiyor. Alexander Smith

Evrene ulaşmanın en net yolu ormandaki bir vahşi doğadır. John Muir

Kök izin vermiyorsa çiçek büyümeyecektir.
Tıpkı bitki davranış araştırmalarında olduğu gibi, bitki koruma çalışmaları da uzun bir süredir göz ardı ediliyor. Ancak yine de bitkiler üzerine doğrudan çalışan birkaç büyük koruma grupları mevcut. Mancuso bu doğrultuda bitkilerin hakları konusunun geniş ölçekte odaklara yerleşmesinin gerekliliği üzerinde duruyor. Neticede bitkilerin hissedebilen varlıklar olmaları, bitki hakları ve bitkilerin korunmasının gerekliliği gibi başlıkları düşündürtmelidir. Bitki hakları kimileri için çok radikal bulunabilir; lakin birçok çalışmanın sunduğu gerçekler göz önüne getirildiğinde insanların bitkiler konusundaki akademik ve koruyucu yaklaşımları kesinlikle dikkate almalarının artık şart olduğu gerçeği nettir. Mancuso bitki hakları odaklı çalışmaların artık ertelenemeyeceğinin altını çiziyor. Kendisini durumu abartmak, fazlaca büyütmek gibi söylemler ile eleştirebilecek kişilere ise Mancuso; bitkilerin korunmaları yönündeki çalışmaların, kırılgan ve bağımlı insan topluluğu için çok önemli olduğunu belirterek karşılık veriyor.
Bitki haklarına giden sürecin çetrefilli olması, onun gerekli ve önemli olmadığı anlamına gelmiyor. Mancuso daha uzun vadeli bir değerlendirmeyle kendi türümüzü koruyabilmemiz için bitkileri korumamız gerektiğini hatırlatıyor.

Sadece besin ve hammaddelerin büyük bir çoğunluğu için değil, ayrıca soluduğumuz oksijen ve -her geçen gün ihtiyacımızın daha da fazla arttığı- yağmur için de bitkilere muhtacız. Bitkiler biyofiziksel kuvvetlerin çoğuna temel itici kuvvet olmalarından mütevellit dünyayı hepimiz için yaşanılabilir kılıyor.

Özellikle keşfedilmemiş yağmur ormanları ve bulut ormanında muhtemelen bilinmeyen pek çok şey yatıyor. Gezegenimizin en büyük biyoçeşitlilik noktaları için yok oluş tehlikesi istikrarlı bir şekilde sürüyor. Biyoçeşitlilik odağında Brezilya, Endonezya, Malezya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Papua Yeni Gine gibi örneklerin üzerinde durulması gerektiği belirtiliyor.

Mancuso bitkilere bağlı olduğumuzu belirtip bitkilerin muhafaza edilebilmelerinin insanlar için de gerekli, zorunlu olduğunu vurguluyor. Ancak bu gerçeğe rağmen -ağaçları yok etme, habitat tahribi, çevre kirliliği, iklim değişikliği ve benzeri şeklindeki- insan davranışları bir kitlesel yok oluşun habercisi niteliğini sürdürmeye devam ediyor. Geçmişte bitkiler bu toplu yok oluş, tükeniş tehlikesini bir şekilde atlatabilmiş olsa da bu kez bunu yapabileceklerinin bir garantisi yok. Bitkilere yönelik bilgilerimiz de hâlen kısıtlı düzeyde. Yani gezegen üzerinde kaç adet bitki türünün mevcut olduğunu bile kesin olarak bilmiyoruz. Şu an itibariyle bilim insanları neredeyse 20 bin bitki türünü tanımlamış durumda. Ancak yüksek ihtimalle daha bilinmeyen çok şey var. Üstelik Mancuso bu konu özelinde tahmin farklılıklarının mevcut olduğunu da ifade ediyor. Bu çerçevede, yaşayan bitki türlerinden tarafımızca bilinenleri tahmini olarak yüzde 10 ile 50 arası değerlerde değişim gösteriyor. Ayrıca bahse konu bitki türlerinin içerisinde daha keşifleri, tanımları yapılmadan yitip gidenler de var. Mancuso da daha önce hiç karşılaşmadığımız bitki türlerinin tutarlı bir şekilde, her gün yok olup gittiğine dikkatleri çekiyor.

Hayvanlar kadar çeşitliliğe sahip olmayan bitkiler, dünyayı gerçekten fethetmişlerdir. Günümüzde, bitkiler yüzde 99’dan daha fazla biyokütleyi meydana getirmektedir. Dünyadaki tüm hayvanların oluşturdukları biyokütle oranı ise yüzde 1’den bile daha azdır. (Biyokütle, yeşil bitkilerin güneş enerjisini fotosentez yolu ile kimyasal enerjiye dönüştürerek depolaması sonucu meydana gelen biyolojik kütle ve buna bağlı organik madde kaynakları olarak tanımlanmaktadır.)

Peki, neden bitkilerin duyarlılıkları -bu kavrama halen alışamayanlar için, bitkilerin davranışları ya da hareketleri- bu kadar uzun bir süredir görmezden geliniyor, ihmal ediliyor? Mancuso bu sorunun cevabı için öncelikli olarak bitkilerin bizden çok büyük ve şiddetli ölçüde farklı olduğunu belirtiyor. Bundan hareketle Mancuso’ya göre kendimizi bitkilerin yerine koyabilmemiz imkânsız hale geliyor. Mancuso şunları vurguluyor: “Gerçekten çok ayrımlıyız; iki farklı evrimsel parçanın ürünleriyiz. Bitkiler bizim için adeta uzaylılar gibi. Ancak yine de bitkiler ile yaşam alanımızı paylaşıyoruz, benzer ihtiyaçlarımız var ve aynı gezegen içerisinde evrimleştik. Sonuç itibariyle benzer etkilere benzer yönden tepkiler geliştiriyoruz.”

Tek bir beyne sahip olmak -tıpkı tek bir kalbe ya da bir çift akciğere sahip olmak gibi- bitkilerin çok daha kolay öldürülmelerine neden olurdu. Bu gelişmelerin ışığında Mancuso şunu ekliyor: “Zaten bu sebepten bitkilerin beyni yok. Yani zeki olmadıklarından değil, daha savunmasız olabileceklerinden dolayı…” Mancuso ayrıca bir bitkiyi tek başına, bireysel ve bağımsız olarak ele almaktan ziyade o tek bir bitkiyi adeta bir koloniymiş gibi ele almamız ve düşünmemiz gerektiğini belirtiyor. Tek bir karıncanın ölümü, doğal olarak, koloninin de ölümü anlamına gelmez. Bu çerçevede bir yaprağın ya da kökün yok edilmesi halinde de bitki halen hayatta kalmaya, yaşamaya devam eder.

Mancuso şöyle diyor: “Bitkilerdeki evrim sürecinin temel itici gücü, bedenlerinin büyük bir bölümünü kaybetmelerine rağmen bitkilerin hayatta kalmayı başarabilmeleri gerçeğinde saklı. Böylece, bitkiler büyük bir ağın düğümleri şeklinde birbirleri ile etkileşim kurabiliyor ve çok sayıdaki temel modülleri inşa edebiliyor. Belirli organların ya da merkezi fonksiyonların yokluğu durumunda bitkiler işlevselliklerini kaybetmeden predasyon durumunu tolere edebiliyor. Esasında internet de aynı nedenden doğdu ve kaçınılmaz olarak aynı çözüme erişti.” (Predasyon; bir canlının diğer bir canlıyı avlaması ve onun üzerinden beslenmesi olayıdır. Yani bu kavram avcı ve av arasındaki ilişkiyi yansıtır.)

Bitkilerin uyumak ve oyun oynamak faaliyetlerine benzer yönde davranışlar sergilediğini iddia eden Mancuso ve Viola ikilisi, Brilliant Green isimli kitaplarında şöyle diyor: “Özellikle son zamanlarda yapılan bilimsel çalışmalar gösteriyor ki bitkiler duygularla donatılmıştır, çeşitli karmaşık sosyal ilişki ağları kurmuşlardır ve halihazırda kurmaya devam etmektedir. Ayrıca bitkiler kendileriyle ve hayvanlarla iletişim kurabilirler.”
Bitkilerin çoğu, bir tehlike hali yaklaştığı zaman kendi türlerinden diğer bitkileri uyarabilir. Örneğin; herhangi bir böcek tarafından saldırıya uğrayan bir bitki; kendisinin şu anda tüketilmekte, halihazırda yenilmekte olduğunu ve bu sebepten diğer bitkilerin savunmaya geçmelerinin gerektiğini bir çeşit kimyasal sinyal göndererek adeta ifade etmeye çalışır. Yani saldırıya uğramakta olan bir bitki, diğer türdeşlerini de bu tehlikeye karşı uyarabilir. Dahası araştırmacılar bitkilerin; yakın akrabalarını, hısımlarını tanıyabildiklerini ve aynı ebeveyni paylaştıkları bu bitki türlerine diğerleri ile kıyaslandığında daha farklı davrandıklarını da keşfetti.
Bitkiler gerçekten karmaşık iletişimciler. Günümüzde, bilim insanları bitkilerin çok çeşitli yollara başvurarak iletişim kurduklarını belirtiyor. Bu yöntemler arasından en bilineni ise kimyasal uçucular. (Kimyasal uçucular ayrıca; neden bazı bitkilerin çok iyi ve bazılarınınsa çok kötü koktuklarına açıklama getirir.) İletişim konusu özelinde bilim insanları artık, bitkilerin elektrik sinyalleri ve hatta titreşimler aracılığıyla da iletişim kurabildiklerini keşfetmiş durumda. “Bitkiler harika iletişimcilerdir: Bu çerçevede çevrelerindeki komşu bitkilerle ya da böcekler ve hayvanlar şeklinde sıralayabileceğimiz çeşitli organizmalar ile birçok bilgiyi paylaşırlar. Bir gülün kokusu ya da bundan daha az büyüleyici olup bazı çiçekler tarafından üretilen diğer kokular -örnek olarak çürümüş etin nahoş ve güçlü kokusu verilebilir- polen elde etmek isteyen canlılar için bir mesaj niteliğindedir.”
Bildiğimiz gibi insanların 5 temel duyu organı var. Ancak bilim insanları bitkilerin, bulundukları çevrelerdeki o karmaşık koşulları gözeten en azından 20 farklı duyusu olduğunu keşfetti. Mancuso’ya göre; bitkilerin bu duyuları kabaca bizim beş duyumuza karşılık geliyor; fakat onların nemi ölçmek, yerçekimini algılamak ve elektromanyetik alanları duyumsamak gibi şeyleri gerçekleştirebilmelerine imkan tanıyan ilave duyuları da mevcut. The Guardian, Harran Üniversitesi
Fotosentezde en önemli olgu güneş enerjisini yakalayıp onu kimyasala bağ enerjisine dönüştürebilme yeteneğidir. Bu işlevi bitkilerin kloroplastlarında veya kromatoforlarında bulunan pigmentler yapmaktadır. Bunların başlıcalar şöyledir: Klorofiller, Karotenoidler, Fikobilinler

Fotozentez, ışık enerjisini kimyasal bağ enerjisine dönüştürerek ilk basamaktaki organik madde üretimini sağlayan mekanizmadır. Fotosentezle havanın CO2 ve O2 dengesi korunmaktadır. Fotosenteze ilişkin bulgular, her yeşil bitkinin organik madde üreten bir fabrika olduğu, bu süreçte güneş enerjisini kullanan aygıtların kloroplastlar olduğunu göstermiştir. Yeryüzüne ulaşan güneş ışınlarının yalnızca yarısı fotosentezde kullanılmaktadır. Bu konuda yapılan araştırmaların dünya nüfusunun gıda ihtiyaçları yönünden önemli olduğu bilinmektedir.

Genel fotosentez denklemi şöyledir: nCO2 + 2nH2O + Işık enerjisi → (CH2O)n + nO2 + nH2O Ancak heksoz şekerleri ve nişasta ana ürünler olduğundan, genelde aşağıdaki spesifik (basit) denklem fotosentezin ifadesinde kullanılır: 6CO2 + 12H2O + Işık enerjisi → C6H12O6 + 6O2 + 6H2O + 673 Kalori
Burada C, CO2’den ve H, H2O’dan gelmektedir. Yukarıdaki denklemde görüldüğü üzere basit karbonhidratların yapısına katılan O2’nin sudan mı yoksa karbondioksitten mi geldiği sorusu önem taşımaktadır. Bu konuya radyoaktif ağır su ile yapılan denemelerle açıklık getirlmiştir. Radyoaktif olarak işaretlenmiş 0218 ile fotosentez sonucu açığa çıkan O2’nin sudan geldiği bulunmuştur. Karbonhidratların yapısına katılan O ise, karbondioksitten gelmektedir.
Fotosentezin karanlık reaksiyonları üzerinde çalışan (1954-1961) Calvin ve arkadaşları ise olaydaki C metabolizmasını tüm ayrıntılarıyla açıklamışlardır. Bunun üzerine Calvin’e Nobel Ödülü verilmiştir. 1966’da Hatch ve Slack, bazı bitkilerde fotosentezin karanlık reaksiyonlarında oluşan ilk kararlı ürünün 3C değil de 4C olduğunu bulmuşlar ve söz konusu bitkilerin tamamen farklı bir C metabolizması olduğunu göstermişlerdir. Yirminci yüzyılın başlarında tek hücreli yeşil su yosunlarında (Chlorella vulgaris) fotosentezle ilgili araştırmalar Warburg tarafından yapılmıştır.

Willstater ve Stoll 1918 yılında CO2, H2O ve ışık altında meydana gelen ilk ürünün CH2O ve O2 olduğunu ileri sürmüşlerdir. Robert Hill 1973 yılında fotosentezin ışık reaksiyonu üzerinde çalışarak ortamda ışık, su ve uygun bir Hidrojen yakalayıcısı bulunduğunda, izole kloroplastların bile ortamda CO2 olmadan O2 oluşturabildiklerini görmüştür. Ayrıca yapraklarda doğal bir hidrojen yakalayıcısı maddenin bulunduğunu ortaya koymuştur. Bugünkü bilgilere göre bu maddeler Fereodoksin ve NADP+’dır. Hill reaksiyonu adını verdiği bir denklemle olayı açıklamıştır. Reaksiyon, fotosentezde O2’nin ışık reaksiyonlarında oluştuğu ve bunun kökeninin CO2 değil de H2O olduğunu göstermesi yönünden önemlidir.

Liebig 1840 yılında, CO2’in bitkiler için C kaynağı olduğunu vurgulamıştır. 1842 yılında Mayer, ışığın enerji içerdiğini, canlılar tarafından kullanılan enerji kaynağının güneş ışığı olduğunu ve fotosentezde bitkinin yakaladığı güneş enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürdüğünü belirtmiştir. Engelman 1880 yılında fotosentezde ortama O2 verilmesinin kloroplastlarca sağlandığını ortaya koymuştur.
Blackman 1905’de fotosentezin yalnızca fotokimyasal bir olay değil aynı zamanda biyokimyasal bir olay olduğunu ileri sürerek, olayın ışık gerektirmeyen bir karanlık reaksiyon safhası olduğunu da vurgulamıştır.

Aristo, bitkilerin yeşillenmesi için güneş ışığının gerekli olduğunu göstermiştir. Van Helmont 17. yüzyılda, bitkisel materyal sentezi ile ilk araştırmaları yapmıştır. Araştırmacı 2,5 kg. ağırlığındaki bir söğüt fidanını içinde 100 kg. toprak bulunan bir saksıya dikmiş ve bunu 5 yıl süresince sadece yağmur suyuyla sulamıştır. Süre sonunda fidan 85 kg’lık bir ağaç olmuştur. deneme sonunda toprak kuru ağırlığı 99,994 kg. olarak belirlenmiştir. Aradaki 50 gramlık fark deney hatası olarak kabul edilmiş ve bitki ağırlığında oluşan 82,5 kg’lık madde artışının yalnız sudan kaynaklandığı kanısına varmıştır. İlk kez 1771 yılında Joseph Priestley, bitkiler tarafından dışarı verilen oksijenin hayvanlar tarafından kirletilen havayı temizlediği fikrini ortaya atmıştır.

1782 yılında Senebier yeşil bitkilerin ahvaya O2 vermesinin CO2 almalarına ve bitkiler tarafından meydana getirilen O2 miktarının tamamen ortamda varolan CO2 miktarına bağlı olduğunu göstermiştir.
1779’da Jan Ingenhousz havanın temizlenmesinin yeşil bitkiler tarafından ışıkta yapıldığını açıklamıştır. Fotosentezde klorofilin önemini vurgulamıştır. 1804 yılında De Saussure fotosentez esnasında eşit hacimde CO2 ve O2 alış verişi olduğu, buna benzer eşit hacimde bir gaz alış verişinin solunum esnasında da meydana geldiğini ileri sürmüştür. Bitkilerde biri ışıkta diğeri karanlıkta gelişen iki tip gaz alışverişi olduğunu, ışıkta CO2 alınımı ve O2 açığa çıkmasının ancak bitkinin yeşil kısımlarında olabildiğini göstermiştir. Ayrıca fotosentezde suyun rolüne dikkat çekmiştir.

Fotosentezle her yıl yaklaşık olarak 200-500 milyar ton CO2 dönüşüme uğratılmaktadır. Bu nedenle fotosentezin önemi yalnız kalitatif değil ayrıca kantitafitir. Fotosentezle havanın karbondioksiti ve su, karbonhidratlara dönüştürülür. Karbonhidratlar C elementine ek olarak H ve O2 elementlerini de içeren organik besin taşlarıdır. Fotosentez olayının meydana gelebilmesi için gerekli olan maddeler, ışık, klorofil, karbondioksit, canlı organizmadır.

Havadaki karbondioksit, güneş enerjisi kullanılarak, nişasta ve diğer yüksek enerjili karbonhidratlara dönüştürülür. Karbon kullanıldıktan sonra ortaya çıkan oksijen ise havaya bırakılır. Bitki daha sonra besine ihtiyaç duyduğunda bu karbonhidratlarda depoladığı enerjiyi kullanır. Bu bitkilerle beslenen canlılar da bitkide bulunan karbonhidratlardan enerji ihtiyaçlarını karşılarlar.

Fotosentetik organizmalar, ışık enerjisinden yararlanarak enerjiyi depolarlar ve organik bileşikler üretebilirler. Bitkiler de diğer canlılar gibi yaşamsal etkinlikleri için gerekli enerjiyi organik maddelerin kimyasal enerjisinden sağlarlar. Bunun için de güneş ışığını kullanarak havanın karbondioksitini indirgeyerek organik besinlerini sentez ederler. Bu işlem CO2’in indirgenmesi ve ancak güneş enerjisiyle gerçekleştirildiğinden “fotosentez” olarak anılır. Bu yolla güneşin ışık enerjisi kimyasal enerjiye dönüştürülür ve organik madde sentezi yapılmış olur.

Yeryüzündeki her canlı, metabolizma etkinlikleri için gerekli olan enerjiyi temelde üç yoldan sağlar. Yapraklar, bitkilerin besin üretim merkezidir. Bitki yapraklarını oluşturan hücrelerin içinde kloroplast denilen, çok küçük yapılar vardır. Bu yapıların içindeki yeşil renkli boyar madde -pigment- olan klorofil maddesinin görevi ışık yakalamaktır. Kloroplastlar güneş ışınlarını bir panel gibi toplayıp, kolektör gibi enerjiye dönüştürerek besin üretirler… Üretilen besin yapraklardan, bitkinin beslenmesi gereken diğer bölümlerine götürülür.

Yeşil bitkilerin ışıkta basit birleşiklerinden karmaşık yapılı organik moleküller yapması. Yeşil bitkilerin, güneş enerjisi ve klorofil pigmenti yardımıyla CO2 ve H2O’dan besin maddelerini üretmesidir. Fotosentez, özümseme ya da asimilasyon, klorofil taşıyan canlılarda ışık enerjisi kullanılarak organik bileşiklerin üretilmesi. Bu yolla besin üreten canlıların tümüne fotosentetik organizmalar denir ve bunların büyük çoğunluğunu bitkiler oluştururlar.
Bütün enerjilerin kaynağı Güneş’tir. Hiçbir canlı Güneş’in ışık enerjisini doğrudan kullanamaz; ancak onu başka enerji şekillerine dönüştürerek Güneş’in ışık enerjisinden yararlanabilir. Biyosferin en önemli enerji dönüşümü fotosentezle gerçekleştirilir. Dünyamıza ulaşan Güneş ışığı bitkiler tarafından emilerek fotosentezde kullanılır. Klorofil gibi özel pigmentlere sahip bitkiler, algler, bakteriler Güneş enerjisini tutarak hücrelerin yararlanabileceği enerji şekline dönüştürür. Yeşil bitkilerin Güneş enerjisini kullanarak inorganik maddelerden organik besin maddesi sentezlemesi olayına fotosentez denir. Foto: ışık; sentez ise birleşme anlamına gelir.

Sporlar uygun neme sahip bir yere konduklarında filizlenir ve küçük üreyen yapılar geliştiren bir bitki hâline gelir. Spermler yumurta hücresini döller, yumurta hücresi, küçük bir bitki olarak büzüşür ve ölürken büyür. Sonra eğreltiotu tam anlamıyla gelişmeye başlar. Kimi türlerinde köksap ve yenebilen kök, nişasta bakımından zengindir. Günümüzde süs bitkisi olarak da yetiştirilen eğreltiotları gübre olarak da kullanılır. Kartallı eğreltiotu, çayırlarda bir baş belâsı olarak görülür çünkü çiftlik hayvanları için zehirlidir. Kurutulması kolay değildir çünkü lifli kökü yerin çok dibindedir.Başlıca türlerinden olan erkek eğreltiotu (Dryopteris filix-mas) iri yeşil demetler durumundadır ve silisli topraklarda bolca yetişir. Bağırsak asalaklarını düşürücü etkileri olan erkek eğreltiotu adına karşın hem erkek, hem dişi gametler taşır.

Eğrelti otu diğer adı olarak erkek eğreltiotunu ve dişi eğrelti otunu söylemek mümkündür. Bu cinslere botanik dilinde “extractum de fougere male” ve “extractum filicis” isimleri verilmektedir.Filizleri yoktur fakat mikroskobik sporlar yoluyla ürerler. Mikroskobik sporlar, yapraklarının alt tarafında üretilir ve rüzgârla dağılırlar.

Begonya gibi bazı bitkilerde de kopan yapraklar ıslak bir kuma yerleştirildiği zaman, bir süre sonra küçük yaprakçıkların oluştuğu görülecektir. İşte bu yaprakçıklar da yine çok kısa bir süre sonra ana bitkinin benzeri olan yeni bitkiyi oluşturmaya başlarlar. Bu örnekleri de göz önüne alarak; bir bitkinin parça atarak ya da tomurcuklanarak büyümesi için temelde ne gereklidir? Düşünelim! Bitkilerin genetik yapısına bakıldığında bu sorunun cevabı kolaylıkla verilecektir.

Bazı tür bitkilerde ise yapraklarından bir bölümünün toprağa düşmesi, yeni bir bitkinin yetişmesi için yeterli olmaktadır. Örneğin phyllum daigremontianum adlı bitkinin üremesi yapraklarının ucunda gelişen tomurcuklar sayesinde gerçekleşir. Bu tomurcuklar yere düşer düşmez, bağımsız birer yeni bitki haline gelerek, büyümeye başlarlar.

Bazı özel enzimlerin yardımıyla gerçekleşen bu üreme biçimi (tomurcuklanma veya parçalanma) pek çok bitkide görülebilir. Örneğin çimenler ve çilekler “sürgün” denilen yatay uzantılarını kullanarak çoğalırlar. Patates ise toprağın altında yetişen bir bitki olarak, bu kısımlarda açılan yeni özel yerlerden (gözelerden) tomurcuklar vererek çoğalır.

Bazı bitkiler cinsiyet ayrımı olmadan, tek bir cinsin belirli yollarla çoğalmasıyla soylarını devam ettirebilirler. Bu gerçekleştirilen çoğalmaya eşeysiz üreme adı verilir. Bu şekildeki bir üremeden sonra ortaya çıkan yeni nesil kendisini meydana getiren neslin tıpatıp aynısı olur. Bitkilerdeki en bilinen eşeysiz üreme şekilleri tomurcuklanma ve parçalara ayrılmadır.

Yeryüzündeki ekolojik dengenin ve canlılığın devamında son derece önemli bir role sahip olan bitkiler, bu önemle doğru orantılı olarak diğer canlılara kıyasla çok daha etkin üreme sistemlerine sahiptirler. Bu sayede hiç zorluk çekmeden çoğalmalarını gerçekleştirirler. Bitkilerin üremesi için kimi zaman bir bitkinin sapının kesilerek toprağa gömülmesi, kimi zaman da bir böceğin bir çiçeğe konması yeterli olmaktadır.Bitkilerin üremelerinin, işlem olarak son derece basit gibi görünmesine rağmen, içerik olarak oldukça kompleks olması bilim adamlarını hayrete düşürmektedir.

Comments are closed.