logo

Allah’ın selâmı üzerinize olsun

Allah adildir; İlahi adaleti tam işletir.

  • Allah’ın her şeye gücü yeter.
  • Kimse onu kayıtlayamaz ve sınırlayamaz.
  • Allah’ın kendi önerilerini ve buyruklarını izleyenlere dünyada ve ahirette yardım edileceği vaat edilmiştir.
  • Allah her şeyi her an gören ve gözetleyendir. Hayata müdahildir.
  • De ki; O Allah bir tektir.
    Allah eksiksiz, sameddir (Bütün varlıklar O’na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir).
    Doğurmadı ve doğurulmadı
    O ‘na bir denk de olmadı.

Bkz. 5:9 – 9:72 – 24:55 – 28:61 – 47:7- 112:1-2-3-4

İslam’da Tanrı İnancı; Allah tüm varlıkların yaratıcısıdır. Yaratılışı kendi belirlediği yasalar doğrultusunda yapar. Allah aynı zamanda yaşatıcı yani rızıklandırıcıdır. Tüm yarattıklarını gözeten ve haberdar olandır. Allah tek Tanrıdır. Yaratan ve yaratılan birbirinden tamamen farklıdır. Birbirine benzemez ve benzetilemez. Allah’ın nitelikleri sadece kendine hastır. Hiçbir varlık ve insanda bulunamaz. İslam’da ruhban sınıfı yoktur. Allah’ın dini ilkeleri vardır. Onun belirlediği ilkelere ve değerlere ilahi din adı verilir.

Tanrı Brahman hem içkin (evrende – doğada) hem de aşkın (evrenin – doğanın) dışında bir tanrıdır. Brahman evrensel ruhtur. Bireysel ruh Athman, Brahman’dan bir parçadır.

  • Bu ruh ölümsüzdür.
  • Bu ruh herkeste ve her şeyde vardır. O yüzden tanrı her şeyde belirebilir.
  • Var olan her şey Tanrının tezahürleri, görünüşleri, yansımaları ve tecellileridir.
  • Samsana (meditasyon gibi eğilimlerle yaşayan ) çarkı sonunda kişi, insan ve Tanrının aynı şey olduğunun farkına varır. Bu yüzden Hinduizm inancında milyonlarca tanrı vardır. Bu kadar tanrı sonucunda kast sistemi oluşturulurmuştur.

Hinduizm’in daha alt dalları olan Budizm – Cayinizm – Shizim ‘ de daha sert veya daha yumuşatılmış uygulamalar mevcuttur.

Hinduizm inancında 3 çeşit Tanrı mevcuttur:

  • Brahman – Yaratıcı
  • Vişnu – Yaşatıcı
  • Siva – Öldürücü

Yukarıda bahsedilen bu üçlemeye verilen isim Trimurti’dir.

Yahudilere göre tanrı hem yaratıcı hem yaşatıcıdır (rızık vericidir). Hem de evreni yöneticidir. Elçiler ve kitap gönderir. Yahudi teolojisine göre Tanrı milli bir tanrıdır. Özellikle İsrail oğullarının tanrısıdır. İsrail oğullarının beklentilerine göre davranır. İsrail oğulları kimi seviyorsa tanrı da onu sever. Kime öfkeleniyorsa tanrı da ona öfkelenir. Tanrı İsrail oğullarına özel muamele yapar. İsrail oğulları seçkin bir ırktır. Her biri peygamber gibidir. Tanrı sıradan bir insan gibidir. Onunla olan ilişkileri bir insanla olan ilişkileri gibidir.

Hz. İsa, baba tanrının bütün niteliklerine sahiptir. Dünya’da yapılacak dualara karşılık verebilir, insanları cezalandırabilir, öldükten sonra mutlak şefaat yetkisine sahiptir. Dilediği kişiyi cennete ve cehenneme gönderebilir. Hristiyanlık inancında Trinity ( Üçleme ) inancı mevcuttur. Allah, İsa, Kutsal Ruh üçü de eşittir. Kutsal ruh tanrının kendi varlığını insanda hissettirmesidir. Hristiyanlık inancına göre insanın kendi içinde hissettiği iman gücü, inanç ve tanrıyla konuşma vb. duygular kutsal ruhun tezahürleridir.

Hristiyanlıkta tanrı hem yaratıcı hem de yaşatıcıdır (rızık verici). Tanrı peygamberler ve kitaplar gönderir. Hayata her an müdahildir. Hristiyanlık inancında İsa;

  • Hem insan,
  • Hem Peygamber,
  • Hem Melek,
  • Hem Aracı,
  • Hem Yargılayıcı,
  • Hem oğul hem de bizzat tanrının kendisidir.

Elimizde bulunan kendimize ait kaynaklarda Allah’ın bu coğrafyalara nasıl hitap ettiğine, onlardan neler istediğine dair bilgimiz yok gibi görünüyor. Onların kendi tarihlerine baktığımızda da Allah’ı değil Tanrıyı/Tanrıları görüyoruz. Bir Yunan Tanrısı onlardan ne istedi, Kızılderili Tanrısı ve Maya’ların Tanrıları onlardan ne istedi, Uzak Asya’nın Tanrıları ne istiyordu? (onların kendi kaynaklarının bize sundukları haricinde) bilmiyoruz. Bu nedenle diyorum ki, Allah’ı doğru anlamış olabiliriz. Geçmişte ne istediğini ve şimdi (varsayımsal olarak) ne istediğini biliyoruz. Ancak diğer coğrafyalardaki Tanrıyı yanlış anlamış olabiliriz. Çünkü Allah’ın, bizden istediği şeylerin aynısını onlardan da istediğini varsayıyoruz; ancak gerçekte bilmiyoruz. Tanrı, o coğrafyalardaki insanlara kendisini nasıl tanıttı onu da bilmiyoruz. Yine kendimizden ve Allah hakkındaki inancımızdan yola çıkarak, kendi coğrafyamız ile ilgili yaşanan sürecin aynısını onlar için de varsayıyoruz.

Tarih ile ilgili bilgimiz, inancımız dolayısı ile yürüttüğümüz varsayımımızdır aslında. Bu coğrafyalarda “Tanrı kendisini nasıl tanıttı, onlardan neler istedi, hangi kelimeler ile onları muhatap aldı?” bilmiyoruz. Milattan önce altı yüzlü yıllardan itibaren Filozoflara ve onların inançlarına kendi kaynaklarında rastlıyoruz. Yunan coğrafyasının Romanın etkisi ile tahrif edilmiş Hristiyanlık ile tanıştığını da biliyoruz. Aynı coğrafyada Allah’tan bahsedilmiş mi, nasıl bir serüven geçmiş bilmiyoruz. Her coğrafyanın çocukları ve evlatları içinde doğdukları Tanrı-Allah fikri ile tanışır ve bunun üzerinden konumunu belirler.

Mısırlı çocukların Allah’ı yeniden duymaya ve tevhit ile canlı bir şekilde tanışmaya hakları yok mu? Hele ki, Firavunların aktif-canlı-daimi küfürleştirme hareketlerine rağmen! Hangi nesil daha fazla risk altında? Sizce Allah’ı, tevhidi duyup ve bilme; kabullenme konusunda Romalıların, Mısırlı ve Atinalıların çocukları mı daha dezavantajlı durumda yoksa Kudüs’teki İsrailoğulları çocukları mı? Hz. Meryem, Hz. Zekeriya, Hz. Yahya, Hz. İsa ve onların sesi neden sadece Kudüs bölgesinde yankılansın? Görünürdeki bu seçip ayırma neden? Denilebilir ki, biz isimlerini bilmeyebiliriz lakin diğer coğrafyalara da mutlaka Peygamber gelMİŞTİR! Oralarda da tevhit mücadelesi olmuştur. Aşina olduğumuz o nübüvvet zinciri sayesinde Allah’ı biliyor ve tanıyoruz. Lakin geri kalan Dünyanın farklı coğrafyalarındaki tarihi bilmiyoruz. Bu bilgilere sahip değiliz.

Düşünebiliyor musunuz, koca Hindistan ve Çin coğrafyası ile ilgili ulaşabildiğimiz ve doğruluğu tespit edilemeyen bir iki isim ve onların tevhit mücadelesi; öbür yanda birkaç bin nüfuslu İsrailoğulları’na Hz. İbrahim’den itibaren bir zincir halinde gönderilen 14 Peygamber ve Onların tevhit mücadelesi. Sizce de “sahip olduğumuz bilgi dolayısı” ile ortada bir terslik yok mu? Aynı coğrafyada bulunan Mısır medeniyetine Hz. Yusuf’un tebliğ mücadelesi haricinde kimleri biliyoruz? Hz. Musa gibi bir Peygamber, neden Mısır’ı bırakıp İsrailoğulları’nı alıp gitmek ister ki? Denilebilir ki, Hz. Musa İsrailoğulları’na Peygamber olarak gönderildi, o nedenle Mısır’da kalmadı. Peki, neden İsrailoğulları’nda tevhit inancı devam etsin diye silsile halinde Peygamberler gönderilir de, Mısır coğrafyasının tevhit mücadelesi ve tarihi bildiğimiz kadarı ile Hz. Yusuf ile sınırlı kalır?

İnsan doğup büyüdüğü, içinde nefes aldığı tarihi kavramakta ve kabullenmekte fazla sorun yaşamaz. Peki ya öteki tarih!

Örneğin Hindistan, Çin, Amerika kıtası, hatta hemen dibimizdeki Afrika kıtası, Avustralya… Buralardaki Allah ile ilgili tarih hakkında malumatımız ve fikrimiz nasıldır?

Allah her kavme onların dili ile Peygamber yollamıştır.
• İlahi teklif yoksa zorunluluk da/sorumluluk da yoktur.
• Kur’an bu Peygamberlerden bahsetmez; çünkü Arapların bilmediği coğrafya ve şahsiyetlerden bahsedilmez vahiylerde.
• Konfüçyüs, Buda, Aristo, Sokrates gibi kişilerin sözlerinden yola çıkarak onların da kendi kavimlerinin Peygamberi olabileceğini düşünüyoruz.

Allah (c.c.) ile ilgili olan ve abartılmış hali ile yirmi bin yıllık olan bu tarihi bir nevi “kendimizden” öğreniyoruz. En doğru bilgiyi son vahiy olan Kur’an-ı Kerim ve son Elçi olan Hz. Muhammed (a.s.) vasıtası ile öğrendik. Hatta eski bilgileri de (İsrailiyat) bu süzgeçten geçirmeye dikkat ettik. Dolayısı ile Allah’ı yine O’nun kitabı vasıtası ile doğru bir şekilde öğrendik. En azından doğru anladığımızı varsayıyoruz ve bunun üzerinden dünyayı anlamlandırmaya çalışıyoruz. Küfrün, şirkin ve tevhidin ne olduğunu, dünyayı nasıl idare edeceğimizi, adaleti, şeriatı, kıyameti, mizanı, cenneti ve cehennemi; Allah’ın insandan ne istediğini ve ne ile sorumlu tuttuğunu yine O’ndan gelen vahiy ile öğrenip anladık. İman eden kurtulacak ve küfreden helak olacak…

Kur’an’da ve İslam tarihinin diğer vahiy kitapları olan Tevrat, İncil, Zebur’da (bu isimler sonradan verilmiş ve orijinal adlandırma farklı olabilir, o ayrı bir mevzu) ismi geçen o şahsiyet ve Peygamberler aslında aynı coğrafyanın insanlarıdır. Yani bizim coğrafyamızın. Klasik kaynaklarımız Hz. Âdem’i bile nihayetinde Mekke’ye getirir ve Kâbe’nin asıl temelini Hz. Âdem atar. Aslını isterseniz, son yıllarda yaşanan görüş değişimini bir yana bırakırsak on bin veya yirmi bin yıllık insanlık tarihini Hz. Âdem ile birlikte şimdiki Arap coğrafyasında başlattık ve dünyaya oradan yayılmaya başladığımızı varsaydık. Kendisinden önceki beş Peygamberi ayrı tutarsak Hz. İbrahim’den sonraki Peygamberler kopmaz bir zincir halinde Nübüvvet görevlerini ifa edip İnsanlığa Allah’ı ve onun vahyini iletmişlerdir diye inanıyoruz.

Yaşadığımız bu coğrafya vahiy-kitap-tevhit-peygamberlik inancına yabancı değildir. En azından Hz. İbrahim (a.s.) ve sonrasında bu topraklar Allah (c.c.) ile irtibatı koparmadı ve tevhit inancı canlı kalmaya devam etti diyebiliriz. Bu nedenle İslam ve Allah (c.c.) ile ilgili tarihe aşinayız. Anlatan, anlayan ve referans aynı yerdir İslam söz konusu olduğunda. En azından bizim için. “İslam ve Allah ile ilgili bu tarih” Hz. Adem’in topraktan yaratılması ile başlar ve bildiğimiz o 25 Peygamberi içerir. Belki buna, Peygamber olmayıp o tarihe isimleri yazılan şahsiyetleri de (Hz. Lokman, Asiye, Meryem, Zü’lkarneyn, Salih Kul…) dâhil edebiliriz. Anlatan, anlayan ve refarans aynı yer ise ortaya bir sorun çıkar. Kendimi kendime anlatırım ve inanmakta da bir sorun yaşamam. Ancak kendimi başkasına anlatmaya başladığımda veya başkasını kendime anlatmaya başladığımda sorunu fark etmeye başlarız. Ha, bu sorunu kabul eder veya yadsırız, o ayrı bir durum. Demek istiyorum ki, Allah’ın âlemlerin Rabbi oluşunu, ortağı ve şerikinin olmayışını, Peygamberler ve kitaplar vasıtası ile insanlığa hitap edişini, bu dünyadan sonra ahiret yaşamının olacak olmasını bilmek ve dünyaya bunun üzerinden anlam vermek bizim için sorun olmamaktadır. Biz bu algıyı da ve insanlık tarihinin bunun üzerine inşa edildiği kabulünü de aynı kitaptan almaktayız.

Ancak merak ediyorum bu süreç bir Avrupalı, Amerikalı, Hindistanlı, Avustralyalı için de bu kadar kolay mıdır? Onlar, tarih vasıtası ile ve doğal bir duygu ile kaç tane Peygamberi kendilerine ait hissetmekteler? Allah (İslam inancındaki İlah) ile benim gibi (kendi doğal coğrafyam ve tarihim nedeni ile benim gibi) irtibat kuramadıkları için Allah’ın yerini Tanrı/Tanrılar almıştır. Her doğan yeni nesil Dini-Tanrıyı kendi tarihleri üzerinden tanımışlardır. Kabul eden bunun üzerinden kabul etmiş ve reddeden de bunun üzerinden reddetmiştir.

İnsan bir şeyi kendisine ait hissettiğinde bağ kurması/özdeşim kurması, o şeyin taşıdığı anlamı davranışa yönlendirmesi daha kolay olmaktadır. O nedenle onca güzel anne-baba varken kendi anne babamız ile yakınlık kurar ve onlarda gördüklerimizi daha çabuk içselleştiririz. Tarih de böyledir. Kendi tarihimizi daha çabuk kabul eder, olası görür, onun içinde erir ve bütünleşiriz. Tarih ve coğrafyayı birleştirdiğimiz için Türkiye’de yaşayan biri olarak Selçuklu, Osmanlı tarihi duygusal olarak bana daha yakındır ve bu nedenle de bana aittir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Mûsâ, Hz. Muhammed’i müjdeleyen bir peygamber olarak gösterilir, Tevrat’ta da ümmî resulün geleceği yazılıdır (el-A‘râf 7/156). Hz. Mûsâ’ya kitap, suhuf, elvâh verilmiştir (el-Bakara 2/53; el-Enbiyâ 21/48; en-Necm 53/37; el-A‘lâ 87/19). Bazı İslâmî kaynaklara göre ona verilen levhalar yeşil zümrütten ve üzerlerindeki yazılar altındandı. Tevrat’ın Mûsâ’ya vahyedilişi Tîh’te tamamlanmıştır. Mûsâ’ya on sahîfe verilmiş ve bunlar 100 sahîfeye tamamlanmıştır. Ardından ona İbrânîce olarak Tevrat indirilmiştir (Mes‘ûdî, I, 50). Hz. Mûsâ’ya ve Hz. Muhammed’e dini ayakta tutmaları tavsiye edilmiştir (eş-Şûrâ 42/13). Mûsâ da muhatapları tarafından insanları babalarının dininden döndürdüğü için kınanmış (Yûnus 10/78), sihirbazlıkla itham edilmiştir (el-Kasas 28/48). İslâmî gelenekte Hz. Mûsâ’ya “kelîmullah” denilmektedir. Çünkü Allah, Mûsâ ile aracısız konuşmuş ve ona vahyini bildirmiştir.

Mûsâ hakkında Kur’an’da yer alan bazı bilgiler Tevrat’takilerle çelişmektedir. Tevrat’a göre Mûsâ’yı sudan çıkaran kadın Firavun’un kızı, Kur’an’a göre ise Firavun’un hanımıdır. Medyen’de Mûsâ’nın yardım ettiği kızların sayısı Kur’an’a göre iki, Tevrat’a göre yedidir. Tevrat’ta Mısır halkına geldiği bildirilen on musibet yerine Kur’an’da onun dokuz mûcizesinden bahsedilmektedir. Tevrat’ta kayadan sadece bir kaynağın çıktığı belirtilirken Kur’an’a göre on iki kaynak fışkırır. Kur’an’da Firavun’un veziri olarak anılan Hâmân’dan Tevrat’ta söz edilmez. Kur’an’a göre Mûsâ bir kastı olmaksızın Mısırlı’yı öldürdüğü için pişman olur, bu pişmanlık Tevrat’ta yer almaz. Mûsâ geceleyin dağda ateş görür ve ondan bir kor parçası almak veya yol sormak için dağa yaklaşır. Tevrat’a göre ise bu olay gündüz olmuştur. Kur’an’da sihirbazların Mûsâ’ya iman ettiği belirtilmekte, fakat Tevrat’ta bu husus zikredilmemektedir. Kur’an’da yer alan Mûsâ ve Hızır kıssası Kitâb-ı Mukaddes’te bulunmamaktadır.

Hz. Mûsâ Kur’an’da şu özellikleriyle anılır: O hem resul hem nebîdir, ihlâs sahibidir (Meryem 19/51). Allah’ın risâletleriyle ve sözleriyle insanlar arasında seçkin kılınmıştır (el-A‘râf 7/144). Allah’a, fısıldaşan kimse kadar yaklaşma şerefine nâil olmuştur (Meryem 19/52). Allah tarafından seçilmiştir (Tâhâ 20/13). Allah tarafından ona sevgi verilmiştir ve O’nun nezâretinde yetiştirilmiştir (Tâhâ 20/39). Allah onu kendisine elçi seçmiştir (Tâhâ 20/41). O güvenilir ve şerefli bir elçidir (ed-Duhân 44/17-18). Allah katınde şerefli biridir (el-Ahzâb 33/69). Güçlü ve güvenilirdir (el-Kasas 28/26). Mümin kullardandır (es-Sâffât 37/121-122).

İslâm’da. Hz. Mûsâ, Kur’ân-ı Kerîm’in otuz dört sûresinde 136 yerde zikredilmektedir ve Kur’an ile sahih hadislerde geçmiş peygamberler arasında kendisinden en çok söz edilen peygamberdir. Kur’an’da Hz. Mûsâ’nın nesebinden bahsedilmemekte, diğer İslâmî kaynaklarda nesebi Mûsâ b. İmrân b. Kahes b. Lâvi b. Ya‘kūb (Mes‘ûdî, I, 48) veya Mûsâ b. İmrân (Amram) b. Yeshur (Yitshar, Jitsehar) b. Kahes (Kehat) b. Lâvi (Levi) b. Ya‘kūb (Taberî, I, 385; Sa‘lebî, s. 127) olarak verilmektedir. Bu şeceredeki Yeshur, Tevrat’a göre Mûsâ’nın babası Amram’ın erkek kardeşidir (Çıkış, 6/18). Kur’ân-ı Kerîm, İsrâiloğulları’na hakkında ihtilâf edegeldikleri şeylerin pek çoğunu anlatmakta (en-Neml 27/76), bu çerçevede Mûsâ ile Firavun’un haberlerinden bir kısmını gerçek şekliyle nakletmektedir (el-Kasas 28/3). Kur’an’da Hz. Mûsâ’ya dair verilen bilgiler büyük ölçüde Tevrat’la paralellik arzetmektedir. Diğer taraftan İslâmî kaynaklarda yer alan bilgilerin çoğu yahudi dinî literatüründe bulunmaktadır. Kur’an’da onun dünyaya gelişi, saraya intikali, Medyen’e gidişi, peygamber olarak seçilişi, İsrâiloğulları’nı kurtarmak için Firavun’a gönderilişi, Firavun’la mücadelesi ve İsrâiloğulları’nı Mısır’dan çıkarışı, Sînâ’da ilâhî emirleri alışı, çöldeki olaylar ve İsrâiloğulları’na rehberlik edişi anlatılmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm, Mûsâ’nın dünyaya geldiği dönemde Mısır’ın ve İsrâiloğulları’nın durumunu naklederken Firavun’un halkını çeşitli zümrelere böldüğünü, bir kısmını güçsüz bulup baskı ve zulüm yaptığını, erkek çocuklarını öldürüp kız çocuklarını sağ bıraktığını bildirmektedir (el-Bakara 2/49; el-A‘râf 7/141; İbrâhîm 14/6; el-Kasas 28/4).

Mûsâ’nın dünyaya gelişi ve nehre bırakılışına benzer hikâyeler Cyrus ve Sargon kıssalarında da vardır. Meselâ Akkad Kralı Sargon’u annesi gizlice dünyaya getirmiş, ziftle sıvadığı bir sepete koyarak nehre bırakmıştır. Diğer taraftan bir Mısır mitine göre annesi çocuk Tanrı Horus’u Séti’nin gazabından korumak için gizlemiştir (Cazelles, DBS, V, 1321; EJd., XII, 379). Mûsâ’nın Medyen’e kaçışı ve orada kâhinin kızı ile evlenme hikâyesi, Mûsâ’dan birkaç asır önce yaşayan ve Suriye’ye kaçarak orada bir şeyh tarafından kabul edilip kızı ile evlenen Mısırlı Sinouhe’nin kıssasına benzemektedir (Cazelles, DBS, V, 1323; EJd., XII, 380). Ayrıca Medyen kıssasında bazı müphem taraflar vardır. Meselâ Mûsâ’nın kayınpederinin adı Reuel (Çıkış, 2/18), Hobab (Hâkimler, 4/11) ve Yetro (Çıkış, 3/1) şeklinde geçmektedir. Bütün bunlara rağmen Mûsâ’nın tarihî bir şahsiyet olduğunda şüphe yoktur.
Hz. Mûsâ, İsrâiloğulları ile geçirdiği kırk yıllık sürede çok sayıda güçlükle karşılaşmıştır. Önceleri kavminin bütün işlerini kendisi görürken daha sonra Yetro’nun tavsiyesine uyarak hâkimler tayin etmiştir (Çıkış, 18/13-23). Çöl hayatı boyunca İsrâiloğulları’nın bitmek bilmeyen şikâyetlerine ve karşı çıkmalarına mâruz kalmıştır. İsrâiloğulları her defasında açlık, susuzluk gibi problemleri öne sürerek Mısır’a dönmek istediklerini söylemişler, Mûsâ onları teskin etmiş, Allah’a karşı gelmemeleri hususunda uyarmıştır. Daha sonra yeğeni Korah, İbrânîler’in ileri gelenlerinden topladığı 250 kişi ile isyana kalkışmış (Sayılar, 16/1-19), nihayet ağabeyi Hârûn ve ablası Miryam, peygamberlikte kendisine eşit olduklarını söyleyip Habeşî bir kadın aldığı için onu eleştirmişlerdir (Sayılar, 12/1-15). Rabbinik literatür Mûsâ’yı övmek ve yüceltmekle beraber ona ilâhî hiçbir nitelik atfetmemiştir. O üstün nitelik ve özelliklerine rağmen bir insandır. Tanrı Tevrat’ı kendisine yazdırmış ve Mûsâ “Moşeh rabenu” (Mûsâ efendimiz) diye adlandırılmıştır. Geleneğe göre Mûsâ 7 Adar’da doğmuş ve 120. yıl dönümü günü vefat etmiştir. Daha sonra bu tarih mezarı bilinmeyenlerin anıldığı gün olarak kabul edilmiştir. Bilgeler Mûsâ’yı genelde bir kral ve rehber diye takdim etmektedir. Çocukları onun görevlerine vâris olmamıştır. Yahudiler, Mûsâ’nın hayatını kırk yıl Mısır’da, kırk yıl Medyen’de ve kırk yıl çölde olmak üzere üç devreye ayırmaktadır. Gök ve yer onun yüzü suyu hürmetine yaratılmıştır. Mûsâ’nın kutsiyeti daha doğduğu zaman görülmekteydi. O sünnetli olarak doğmuş, doğar doğmaz konuşmaya başlamış, üç aylık iken gelecekle ilgili haberler vermiştir. Hayvanları nasıl kendini vererek otlattığını görünce Tanrı onu peygamber olarak seçmeye karar vermiştir (Dictionnaire encyclopedique du Judaïsme, s. 764-768). Kendisine sadece yazılı Tevrat değil, şifahi Tevrat da verilmiştir.
Mûsâ’nın görevi iki yönlüdür, o hem dinî hem sosyal liderdir. İlk ve en önemli işi kavmini Firavun’un zulmünden kurtarıp hürriyete kavuşturmaktır. İkinci önemli yönü şeriatı (Tevrat) getirmiş olmasıdır. Tevrat’ta Mûsâ’nın eşsiz, benzersiz olduğu, Tanrı diğer peygamberlerle rüya veya rü’yette konuştuğu halde onunla açıkça ağız ağıza söyleştiği, sadece onun Tanrı’nın sûretini göreceği belirtilmektedir (Sayılar, 12/6-8; Tesniye, 34/10).

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın mükâlemesinden sonra Tevrât nâzil olmaya başladı. Yedi veya on levha hâlinde inzâl buyruldu. 40 cüz idi. Tevrât nâzil olurken, Cebrâîl -aleyhisselâm- ile beraber her harf için bir melek vazîfelendirildi. Bu melekler, Tûr Dağı’nın başında Tevrât’ı Hazret-i Mûsâ’ya takdîm ettiler.

“Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara teklîf ettik de onlar, bunu yüklenmekten çekindiler, (mes’ûliyetinden) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zâlim, çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72)

Cenâb-ı Hak’la ezelî olan kelâm sıfatının tecellîsi ile konuşması netîcesinde Mûsâ -aleyhisselâm-’da tatlı, hoş bir zevk hâli hâsıl olmuştu. O, bu hâldeyken Cenâb-ı Hakk’a “Rabbim! Sen’i göreyim!” diye ısrar etti. Netîcede dağ infilâk etti. Mûsâ -aleyhisselâm- bayıldı. Kendisine gelince de, istiğfâr etti. Mûsâ -aleyhisselâm-, Allâh’ın sözlerini duyunca, âdeta kendisinin dünyâda olduğunu unutmuş, âhirete; cennet ve cemâlullâha kavuştuğunu zannetmişti. Rivâyete göre nûr-i ilâhînin kırıntı kabîlinden bir tecellîsiyle infilâk eden dağ, paramparça oldu. Her parçası bir yere dağıldı. Dağ âdeta un gibi savruldu, dağılıp deryâlara düştü. Ondan içine bir parça düşen sular tatlı oldu, bu sulardan içen hastalar şifâ buldu. Allâh Teâlâ, kelâmdaki büyük bir tecellîsi olan Kur’ân-ı Kerîm hakkında da, âyet-i kerîmede şöyle buyurur: “Eğer Biz, bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allâh korkusundan baş eğerek, paramparça olmuş görürdün! Bu misâlleri, insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (el-Haşr, 21) Bu sebeple, yüce dağlarıyla yer ve engin ufuklarıyla gökler, ilâhî emâneti yüklenmekten çekinmişlerdir. Bu hakîkati de, Cenâb-ı Hak şöyle bildirir:

Musa’ya kırk gece (vahyetmek üzere) söz vermiştik./ 2:51 Evet, Hz. Musa (as) kavminden kırk gece/gün ayrı kalmıştır. Bunun bazı hikmetleri şunlar olabilir: Kırk sayısı, hikmetli bir sayıdır. Hz. Muhammed (a.s.m) kırk yaşında peygamber olmuştur. Çünkü, kırk yaş, olgunluk yaşıdır. Kırk gün de olgunluk simgesi olan kırk yaşını çağrıştıran ve onun bir parçası olan bir zaman dilimidir. Tevrat’ı almak üzere Allah’ın -manevî- huzuruna kırk gecelik bir zaman diliminin sonunda çıkması, risaleti alma süresinin kısa bir yönü olması bakımından önemlidir. Tevrat’ı doğrudan vasıtasız olarak Allah’tan almak gibi çok büyük bir makama yükselirken, kırk gün insanlardan uzaklaşıp, bir nevi melekleşmeye doğru kanat çırpması, risalet hikmetinin bir yansımasıdır. İnsanların anne karnında geçirdikleri safhalar ve ruhun üflenme zamanı, hadislerde “kırk gün” olarak değerlendirilmiştir. Risalet safhasında da bunun gerçekleşmesi, bu prensibe uygundur. Kırk günlük bir süre, insanların herhangi bir konuda imtihan edilmeleri için vasat bir zaman dilimidir. İsrail oğulları, böyle vasat bir imtihan süresi dolmadan imtihanı kaybettiler. Daha başka noktalar da bulunabilir.

Yâni, semâda güneş varken, nasıl yıldızlar gözükmüyorsa; denize ulaşan bir dere, onda nasıl kayboluyorsa; bir taş, göze sürme olarak çekildiği zaman, nasıl kendinde taşlıktan birşey kalmıyorsa; bir buğday tânesi, vücûda gıdâ olarak girdikten sonra nasıl buğdaylığını kaybediyorsa; Allâh’ta fânî olanın da izâfî ve türâbî vücûdu, Hak’ta fânî olur ve kendisine yabancılaşır.

Âyet-i kerîmede bu vâkıa şöyle anlatılır: “Mûsâ tâyîn ettiğimiz vakitte (Tûr’a) gelip de Rabbi O’nunla konuşunca: «–Rabbim! Bana (kendini) göster; Sen’i göreyim!» dedi. (Rabbi): «–Sen Ben’i göremezsin! Fakat şu dağa bak! Eğer o yerinde durabilirse, Sen de Ben’i göreceksin!» buyurdu. Rabbi, o dağa tecellî edince, onu un ufak etti. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: «–Sen’i (bütün) noksan sıfatlardan tenzîh ederim; Sana tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim.»” (el-A’râf, 143)

ALLAH_C.C 010101

Mûsâ -aleyhisselâm-, Cenâb-ı Hak’la konuşurken, gözünden perdeler kalkmıştı. Zamansız ve cihetsiz bir şekilde net olarak Arş-ı A’lâ’yı seyrediyordu. Levh-i Mahfûz’u yazan kalemin gıcırtılarını duymaktaydı. Yanında ise Cebrâîl -aleyhisselâm- ve 70 kişi olduğu hâlde, onlar hiçbir şey işitmediler. Zîrâ Mûsâ -aleyhisselâm-, çok üstün bir makam ve mertebeye yükselmişti. Nihâyet Mûsâ -aleyhisselâm-, bu konuşmadan o kadar lezzet aldı ki, şevki iyice arttı. Kendisinde bambaşka bir hâl meydana geldi ve Cenâb-ı Hakk’ı görmek istedi. Bu arzusunda da ısrar etti. Allâh Teâlâ ise: Allâh Teâlâ ise: “Sen beni göremezsin!” buyurdu. Mûsâ -aleyhisselâm- yine talebinde ısrar edince, Cenâb-ı Hak:

Allâh, Mûsâ’ya mutlak olarak konuştu./ en-Nisâ, 164

Allâh Teâlâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın gönlünü teskîn ve tesellî etmek için binlerce hitâb gönderdi ki, nîmetleriyle gönlü bir nebze rahatlayıp huzur olsun!.. Çünkü Mûsâ -aleyhisselâm-, beşerî fırtınalar ve kasırgalarla dolu bir hayat yaşamış, azgın ve materyalist bir kavim olan Benî İsrâîl’e şerîat ikâme etmek üzere gönderilmiş bir peygamberdi…

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a Allâh -celle celâlühû- ile konuşması sebebiyle “Kelîmullâh” denmiştir. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, Cenâb-ı Hak’la dil gibi bir âlet ile değil, zamansız ve cihetsiz olarak O’nun ezeldeki “Kelâm” sıfatıyla konuştu. Allâh’ın sıfatlarından hiçbiri yaratılanların sıfatlarına benzemez. O Alîm’dir, yâni her şeyi bilir; ancak bu bilme, bizim bilmemiz gibi değildir. Kudret sâhibidir; o da bizim kudretimiz gibi değildir. O konuşur, fakat bizim konuşmamız gibi değil!.. Biz dil gibi bir âlet ve harflerle konuşuruz. Allâh -celle celâlühû- bundan münezzehtir. Harfler mahlûktur. Allâh’ın kelâmı ise, mahlûk değildir; harfsiz ve âletsizdir. Nitekim Mûsâ -aleyhisselâm-, Allâh -celle celâlühû- ile konuşurken, yanındaki 70 kişi ve Cebrâîl -aleyhisselâm- bu konuşmayı fark ve idrâk edemediler…

Kelîmullâh Mûsâ bin İmrân -aleyhisselâm-’a mânevî âlemden birçok manzara müşâhede etti. Bunlar, O’nun arzusuyla olmuş da değildi. Rivâyete göre keyfiyeti bizlere meçhûl olan dörtbin yüzyirmi kelime ve ayrıca ondört kelime, O’na vâsıtasız olarak takdîm edildi. Her bir kelimenin gelişinde Hazret-i Mûsâ, büyük sarsıntılar geçirdi. O’nun vücûdu ve tabîatı, bu kelimelerin gelişi sebebiyle büyük değişikliğe uğradı.

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın Tûr-i Sînâ’da kırk gece kalmasında şu işâretler vardır: Ehlullâhın büyük bir tecellî sabahına ermeleri için geceler gibi karanlık ıztırap saatleri ile çile doldurmaları lâzımdır. İlâhî feyiz ve bereket, umûmiyetle geceleri vâkî olur ve bütün muvaffâkıyet sabahları, ıztıraplı gecelerin seherlerini tâkib eder. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın bu çilesinde kırk gün, sanki ilk otuz günüyle bütün bir gece; sonraki on gün de, o gecenin seheri mesâbesindeydi. Nitekim, bu seherin fecr-i sâdık saatlerini andıran son demlerinde Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, Allâh Teâlâ ile konuşma mazhariyetine erişmiş ve pek çok ilâhî tecellîyi müşâhede etmiştir. Mûsâ -aleyhisselâm-, Tûr Dağı’nda hiç ara vermeden savm-ı visâl olarak otuz gün oruç tuttu; ne acıktı, ne de susadı!.. Fakat Hızır’la buluşmak üzere sefer etmesi emredildiğinde henüz yarım gün geçmeden sabrı kesildi ve acıktı. Arkadaşına: “–Yiyeceğimizi getir, yiyelim!” dedi. Çünkü O’nun Hızır’a gidişi bir imtihan sebebiyle idi. İmtihan üzerine iptilâ eklendi. Mahlûkun yolundaki seferde yarım günde acıktı. Fakat Tûr’da bulunması ve Allâh’a sefer etmesi ise, bir likâ (kavuşma) seferi ve Hak Teâlâ ile sohbet mâhiyetinde olduğundan, bulunduğu yerin heybeti, O’na yemeyi ve içmeyi unutturmuş, kendisini Allâh’tan başka her şeyden alıkoymuştu.

Hazret-i Mûsâ, bu vazîfenin gerektirdiği kemâli kazanmayı sağlayacak oruç, zühd, ibâdet, duâ, murâkabe, iç arınma ve tefekkür için kırk günlüğüne Tûr-i Sînâ’ya dâvet edilmişti. Zîrâ Mûsâ -aleyhisselâm-, bu kırk gece içinde Rabbi ile mülâkâta hazırlanacaktı. O, göklerin sessizliğine dalmak ve yerlerin meşgalelerinden uzaklaşmak; nihâyet enginlerde yüce Yaratıcı’ya ulaşarak mânâ ummânına dalmak için, Tûr-i Sînâ’da, sâir insanlardan ayrı bir hayat sürdü. Çünkü rûhunu arındırıp aydınlatması ve ona letâfet kazandırması için buna ihtiyaç vardı.

Öyle anlaşılıyor ki, ilk otuz gün oruç vs. ibâdetlerle bir tehzîb, tezkiye ve riyâzât olmuş; sonraki on günde de Tevrât’ın nüzûlü ve Allâh ile mükâleme (konuşma) vukû bulmuştur. Yâni Mûsâ -aleyhisselâm- bu kırk günlük zaman diliminde, Allâh Teâlâ ile konuşabilecek yüce bir mânevî seviyeye yükselmiştir.

“Otuz gece (Bana ibâdet etmesi için) Mûsâ ile vaadleştik ve O’na on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin mîkâtı (tâyin ettiği vakit) tam kırk gece oldu…” (el-A’râf, 142)

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, İsrâîloğulları ile birlikte Mısır’dan çıkıp düşmandan kurtulunca ümmetine, Allâh katından bir Kitâb getireceğini söylemişti. Hârûn -aleyhisselâm-’ı yerine vekil bıraktı: “–Sen bunların yanlış işlerini ıslâh et! Ben, Allâh’ın emri ile Tûr Dağı’na gidiyorum. Orada otuz gün oruç tutacağım. Allâh’tan nâzil olacak yeni bir Kitâb ile döneceğim!” dedi. Ancak nankör kavmi: “–Yanında bizden şâhidler olmasını isteriz, yâ Mûsâ!” dediler. Yetmiş kişi seçtiler. Hep birlikte Tûr’a gidildi. Mûsâ -aleyhisselâm-, va’dedilen Kitâb’ı Cenâb-ı Hak’tan niyâz etti. Hak Teâlâ da, O’na otuz gün oruç tutmasını emretti. Bu, Zilkâde’nin otuz günüdür. Sonra Zilhicce’nin ilk on günü ile de bu oruç, kırk güne tamamlandı. Ve Hazret-i Mûsâ’ya Kitâb verilerek, kendisine kavmini doğru yola eriştirme vazîfesi tevdî edildi. Allâh Teâlâ buyurur:

Fakat Benî İsrâîl kavmi, Allâh’ın kendilerine bahşettiği nîmetlere nankörlük ediyor ve ülü’l-azm peygamberlerin üçüncüsü olan Hazret-i Mûsâ’ya tavır koymaya devâm ediyorlardı. Hattâ peygamberlerine: “–Sen Rabbinle beraber savaşa git; harbet ve kazan! Ondan sonra biz de Sen’in ardından geliriz!” diyecek kadar küstahlaşmışlardı. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, onları kırk sene boyunca sıkıcı ve dar bir yer olan Tih Sahrası’nda kalmaya mahkûm etti. Bu mekândan ne zaman çıkmaya çalışsalar, dönüp dolaşıp yine aynı dâirenin içine giriyorlardı. Tâ ki, yeni bir nesil yetişti… Nihâyet, bu îmânlı ve zinde nesil ile, oradaki zorba kavme gâlip gelinip Arz-ı Mev’ûd’a girildi. Artık Şeria Nehri’nin doğu kıyısındaki yerler ele geçirilmiş ve Arz-ı Mev’ûd’a yerleşilmişti. Böylece Mûsâ -aleyhisselâm-’ın va’di yerine geldi.

«–Öyleyse orası (Arz-ı Mukaddes) onlara kırk yıl yasaklanmıştır; (bu müddet içinde) yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık Sen, fâsık toplum için üzülme!» dedi.” (el-Mâide, 25-26) “And olsun ki Allâh, İsrâîloğulları’ndan söz almıştı. (Kefil olarak) içlerinden oniki de temsilci göndermiştik. Allâh onlara şöyle demişti: «–Ben sizinle berâberim. Eğer namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, peygamberlerime inanır, onları desteklerseniz ve Allâh’a güzel borç verirseniz (ihtiyâcı olanlara Allâh rızâsı için fâizsiz borç verirseniz), and olsun ki sizin günâhlarınızı örterim ve sizi, zemîninden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Bundan sonra kim inkâr yolunu tutarsa, doğru yoldan sapmış olur.»” (el-Mâide, 12)

Şu da muhakkak ki Ben, tevbe eden, inanan ve sâlih amel işleyen, sonra doğru yoldan giden kimseyi bağışlarım.” (Tâhâ, 80-82)

“Mûsâ (çölde) kavmi için su istemişti de Biz O’na: «–Değneğinle taşa vur!» demiştik. Derhal (taştan) oniki pınar fışkırdı. Her bölük içiceği kaynağı bildi. (Onlara): «Allâh’ın rızkından yeyin, için, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin!» dedik.” (el-Bakara, 60) “Biz İsrâîloğulları’nı oymaklar hâlinde oniki kabîleye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Mûsâ’ya: «–Asânı taşa vur!» diye vahyettik. Derhal ondan oniki pınar fışkırdı. Her kabîle içeceği yeri belledi. Sonra üzerlerine bulutla gölge yaptık; onlara kudret helvası ve bıldırcın eti indirdik. (Onlara dedik ki): «Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin!» Ama onlar (emirlerimizi dinlememekle) Biz’e değil, kendilerine zulmediyorlardı.” (el-A’râf, 160) “Ey İsrâîloğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık! Tûr’un sağ tarafına (gelmeniz için) size vâde tanıdık ve size kudret helvası ile bıldırcın eti lutfettik. Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyiniz; bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz; sonra sizi gazabım çarpar! Her kimi gazabım çarparsa, hakîkaten o, yıkılıp gitmiştir.

“Ve sizi bulutla gölgeledik; size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik: «Verdiğimiz güzel nîmetlerden yeyiniz!» (dedik). Hakîkatte onlar, Biz’e değil, sâdece kendilerine nankörlük ediyorlardı.” (el-Bakara, 57)

Onlar: «–Yâ Mûsâ! Orada zorba bir toplum var! Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya aslâ girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa, biz de hemen gireriz.» diye cevap verdiler.” (el-Mâide, 21-22) “Korkanların içinden Allâh’ın kendilerine lutufta bulunduğu iki kişi şöyle dedi: «–Onların üzerine kapıdan girin; oraya bir girdiniz mi, artık zaferi kesinlikle kazanmış olursunuz. Eğer mü’minler iseniz, ancak Allâh’a güvenin.»” (el-Mâide, 23) “(Nankör İsrâîl kavmi ise): «–Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları müddetçe, biz oraya aslâ girmeyiz; şu durumda Sen ve Rabbin, gidin savaşın! Biz burada oturacağız!» dediler.” (el-Mâide, 24) Çünkü Firavun’un zulmünden kurtulduktan sonra o kötü günleri unutan İsrâîloğulları, dünyâ nîmetlerine kavuşmuş ve rahata alışmışlardı. Dünyevî istek ve arzularını artırmışlar, Hazret-i Mûsâ’dan kudret helvâsı ve bıldırcın eti istemişlerdi. Bu nîmetler, kendilerine her gün bahşedildi. Bunlara ilâveten Mûsâ -aleyhisselâm- asâsı ile taşa vurmuş oradan da oniki pınar fışkırmıştı. Cenâb-ı Hak buyurur:

«–Ey kavmim! Allâh’ın size (vatan olarak) yazdığı mukaddes toprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa hüsrâna uğramış kimseler olarak dönersiniz!»

«–Ey kavmim! Allâh’ın size (lutfettiği) nîmetini hatırlayın! Zîrâ O, içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar kıldı, (hür insanlar yaptı). Âlemlerde hiç kimseye vermediğini size verdi.»” (el-Mâide, 20) Bu âyetler, Hazret-i Mûsâ zamanındaki İsrâîloğulları ile ilgilidir. Bu sebeple gerek onların “âlemde hiç kimseye verilmemiş nîmetlere mazhar olmaları” gerekse “arz-ı mukaddes’in onlara vatan olarak yazılmış bulunması” hep o zamana âittir. Yoksa yüzlerce âyet ve hadîs-i şerîf, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in gelmiş geçmiş ve gelecek bütün insanlık için Allâh’ın eşsiz bir lutfu ve nîmeti olduğundan bahseder. Mukaddes topraklara kimin vâris olacağı husûsunda ise Allâh Teâlâ’nın tâyini şöyledir: “And olsun Zikir’den (Tevrât’tan) sonra Zebûr’da da: «Yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır.» diye yazmıştık.” (el-Enbiyâ, 105) Bu âyet-i kerîmede zulmün ve zâlimlerin sürekli pâyidâr olmayacağı; iyiliğin asıl, kötülüğün ise ârızî olduğu; hâkimiyetin, eninde sonunda sâlihlerin eline geçeceğinin mukadder olduğu ifâde buyrulmaktadır. Bu da, İslâm’ın dünyâ hayâtı husûsundaki cihânşümûl görüşünü sergilemektedir. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, kavmini Kenan diyârına götürmek için yola çıkmıştı. “Arz-ı Mev’ûd” denilen yere yerleşeceklerdi. Mûsâ -aleyhisselâm-, her koldan bir temsilci seçti. Yûşâ bin Nûn ve Kâlib bin Yuhne’nin reisliğinde oradaki kavmi keşfe gönderdi. Gidenler, Amâlika kavmini çok güçlü buldular. Fakat bunu, herhangi bir korkuya sebebiyet vermemesi ve hâlet-i rûhiyelerinin bozulmaması için kavimlerine anlatmamak üzere anlaştılar. Zâten Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- da, onlara böyle yapmalarını tembihlemişti. Ancak Yûşâ bin Nûn ve Kâlib bin Yuhne’nin dışındakiler, durumu kavimlerine anlattılar. İsrâîloğulları da harbetmekten kaçındı: “(Mûsâ şöyle dedi:)

“Biz, onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Sen, onlardan herhangi birinden (bir varlık emâresi) hissediyor veya onlara âit cılız bir ses işitiyor musun?” (Meryem, 98)

“Onlar geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, zevk ve safâsını sürdükleri nice nîmetler bırakmışlardı. İşte böylece Biz de onları başka bir topluma mîras bıraktık. Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.” (ed-Duhân, 25-29) Cenâb-ı Hak, kahr-ı ilâhîye dûçâr olan toplumların hazîn âkıbetlerini ve târihin çöplüğünde kaybolup gitmelerini, aşağıdaki âyet-i kerîmede ne güzel tasvîr eder:

“(Sonunda) biz onları (Firavun ve kavmini), bahçelerden, pınarlardan, hazînelerden ve değerli bir yerden çıkardık.” (eş-Şuarâ, 57-58)

“Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi (yahûdîleri) de, içini bereketle doldurduğumuz yerin doğu taraflarına ve batı taraflarına mîrasçı kıldık. Sabırlarına karşılık Rabbinin İsrâîloğulları’na verdiği güzel söz yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yetiştirdikleri bahçeleri helâk ettik.” (el-A’râf, 137)

“Böylece bunlara İsrâîloğulları’nı mîrasçı yaptık.” (eş-Şuarâ, 59)

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, 12.000 kişilik iki ordu yaptı. Mısır’a gönderdi. Çocuk, hasta ve yaşlılardan başka kimse kalmamıştı. Ordunun birinin başında Yûşâ bin Nûn -aleyhisselâm-, diğerinde de Kâlib bin Yuhne kumandanlık ediyordu. Ganîmetlerle döndüler. Taşıyamayacaklarını sattılar. Artık Kıptîler tamamen perişân olmuşlardı. Bu durum, âyet-i kerîmelerde şöyle anlatılır:

«–Allâh sizi âlemlere üstün kılmışken, ben size Allâh’tan başka bir tanrı mı arayayım? Hatırlayın ki, size işkencenin en kötüsünü yapan Firavun’un adamlarından sizi kurtardık. Onlar oğullarınızı öldürüyorlar, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. İşte bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardır.»” (el-A’râf, 139-141)

Mûsâ -aleyhisselâm- Benî İsrâîl’i Kenan diyârına doğru götürdü. Yolda giderken puta ve öküze tapan bir kavim gördüler. Bazıları: “–Yâ Mûsâ! Bize de böyle bir şey yap da ona tapalım!” dediler. Hazret-i Mûsâ, onlara nasîhat etti: “–Allâh sizi bir zulümden kurtardı. Kıptîler sizin oğullarınızı öldürüyor ve kızlarınızı hizmetçi olarak kullanıyorlardı. Buna rağmen siz Allâh’a isyân edip O’na karşı şirke mi dalacaksınız?!” dedi. Allâh Teâlâ buyurur: “İsrâîloğullarını denizden geçirdik. Orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine: «–Ey Mûsâ! Onların ilâhları olduğu gibi, Sen de bizim için bir ilâh yap!» dediler. Mûsâ: «–Gerçekten siz câhil bir toplumsunuz!» dedi.” (el-A’râf, 138) “Şüphesiz bunların içinde bulundukları (din) yıkılmıştır; yapmakta oldukları da bâtıldır. Mûsâ dedi ki:

“Şimdi mi (îmân ediyorsun)?! Hâlbuki sen, bundan evvel (ömrün boyunca) isyân etmiş, dâimâ fesâdçılardan olmuştun! (Yâni bir belâ gelince uslanmış, sâlim kalınca da tekrar eski isyânına devâm etmiştin! Şimdi de böyle yapacağın için artık senin îmâna yönelişin geçersizdir.) (Ey Firavun!) Biz de bugün seni (cansız bir) beden olarak (karada yüksek bir yere atıp) bırakacağız ki, arkandan geleceklere bir ibret olasın! (Bununla beraber) insanlardan bir çoğu bizim âyetlerimizden cidden gâfildirler.” (Yûnus, 91-92)

Kızıldeniz’in girdaplarında boğulmak üzere iken mecbur kalarak îmân halkasına tutunmak isteyen Firavun’a Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:

«–İnandım. Gerçekten İsrâîloğulları’nın îmân ettiğinden başka ilâh yokmuş! Ben de müslümanlardanım!»” (Yûnus, 90)

Biz, İsrâîloğulları’nı denizden (selâmetle) geçirdik. Ama Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları tâkib etti. Nihâyet su onu boğmaya başlayınca (şöyle) dedi:

“Hatırlayın ki, sizi Firavun taraftarlarından kurtardık. Çünkü onlar, size azâbın en kötüsünü revâ görüyorlar, yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlar, (fenâlık için) kızlarınızı hayatta bırakıyorlardı. Aslında o size revâ görülenlerde Rabbinizden büyük bir imtihan vardı. Bir zamanlar Biz, sizin için denizi yardık; sizi kurtardık. Firavun taraftarlarını da, siz bakıp dururken denizde boğduk.” (el-Bakara, 49-50)

“Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama çokları îmân etmiş değillerdir.” (eş-Şuarâ, 67) / Allâh’ın lutfu ile Benî İsrâîl’in hepsi kurtulmuştu. O gün 10 Muharrem’di. Şükür orucu tutuldu. Allâh Teâlâ bu ihsânını âyet-i kerîmede şöyle hatırlatır:

Bize karşı öfkelendirici davranışlarını sürdürünce onlara hak ettikleri cezayı verdik ve hepsini suya gömdük. Onları, arkadan gelecek diğerlerinin geçmişi ve ibretlik örneği kıldık. (ez-Zuhruf, 55-56)

“Biz de âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gâfil kalmaları sebebiyle kendilerinden intikâm aldık ve onları denizde boğduk!” (el-A’râf, 136)

“Mûsâ ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık. Sonra ötekileri suda boğduk.” (eş-Şuarâ, 65-66)

“Ötekilerini de oraya yaklaştırdık.” (eş-Şuarâ, 64) / Hazret-i Mûsâ ve kavminin ardından, Firavun ve ordusu da denizde açılan yollara girdiler. Fakat ilâhî kahrın tecellîsiyle o engin deryâ içinde helâk olup gittiler.

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın önünde Kızıldeniz, arkasında ise Firavun’un ordusu vardı. “Bunun üzerine Mûsâ’ya: «–Asân ile denize vur!» diye vahyettik. (Vurunca deniz) derhal yarıldı (on iki yol açıldı); her bölük koca bir dağ gibi oldu.” (eş-Şuarâ, 63)

«–Aslâ!» dedi. «–Rabbim şüphesiz benimledir; bana yol gösterecektir!»” (eş-Şuarâ, 60-62)

“Mûsâ’ya: «–Kullarımı geceleyin yola çıkar; çünkü tâkib edileceksiniz!» diye vahyettik.” (eş-Şuarâ, 52) “And olsun ki Biz Mûsâ’ya: «–Kullarımla birlikte geceleyin yola çık da (size) yetişilmesinden korkmaksızın ve (boğulmaktan) endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç!» diye vahyetmiştik.” (Tâhâ, 77) Durumu öğrenmiş bulunan Firavun telâş içindeydi: “Firavun, şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi; «–Esâsen bunlar, sayıları az, bölük-pörçük bir cemâattir. Fakat hakkımızda çok gayz (kin ve öfke) besliyorlar. Biz ise uyanık (ve yekvücûd) bir cemâatiz!» (diyor ve dedirtiyordu).” (eş-Şuarâ, 53-56) Nihâyet Firavun, ordusunu topladı ve Mûsâ -aleyhisselâm-’ın peşine düştü: “Derken (Firavun ve adamları) gün doğumunda onların ardına düştüler. İki topluluk birbirini görünce, Mûsâ’nın ashâbı: «–İşte yakalandık!» dediler…. Mûsâ:

“And olsun biz, Firavun ailesini, öğüt alsınlar diye yıllarca süren kıtlık ve ürün eksikliği ile cezalandırdık. Fakat onlara iyilik geldiği zaman, “Bu bizimdir, (biz çalışıp kazandık)” derler. Eğer başlarına bir kötülük gelirse Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki onların uğursuzluk sebebi ancak Allah katında (yazılı)dır. Fakat çokları bilmezler.

Dediler ki: “Bizi büyülemek için her ne getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz. Biz de, her biri ayrı ayrı birer mucize olmak üzere başlarına tufan, çekirge, ürün güvesi (haşerât), kurbağalar ve kan gönderdik (Hiçbirinden ders almadılar). Büyüklük tasladılar ve suçlu bir kavim oldular. Üzerlerine azap (ricz) çökünce, “Ey Mûsâ! Rabbinin sana verdiği söz uyarınca bizim için dua et. Eğer azabı üzerimizden kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve İsrailoğullarını seninle birlikte elbette göndereceğiz” dediler. Fakat erişecekleri bir süreye kadar biz azabı üzerlerinden kaldırınca hemen yeminlerini bozarlar.” (A’râf 7/130/135).

“Halkın sayılmasını buyuran ben değil miydim? Günah işleyen benim, kötülük yapan benim. Ama bu koyunlar ne yaptı ki? Ya Rab, Tanrım, ne olur beni ve babamın soyunu cezalandır. Bu salgın hastalığı halkın üzerinden kaldır.” Rabb’in meleği Gad’a, Davud’un Yevuslu Ornan’ın harman yerine gidip Rabb’e bir sunak kurmasını buyurdu. Davud Rabb’in adıyla konuşan Gad’ın sözü uyarınca oraya gitti. Harman yerinde buğday döverken, Ornan arkasına dönüp meleği gördü. Yanındaki dört oğlu gizlendi. Davud’un yaklaştığını gören Ornan, harman yerinden çıktı, varıp Davud’un önünde yüzüstü yere kapandı. Davud Ornan’a, “Rabb’e bir sunak kurmak üzere harman yerini bana sat” dedi, “Öyle ki, salgın hastalık halkın üzerinden kalksın. Harman yerini bana tam değerine satacaksın.” Ornan, “Senin olsun!” diye karşılık verdi, “Efendim kral uygun gördüğünü yapsın. İşte yakmalık sunular için öküzleri, odun olarak düvenleri, tahıl sunusu olarak buğday veriyorum. Hepsini veriyorum.” Ne var ki, Kral Davud, “Olmaz!” dedi, “Tam değerini ödeyip alacağım. Çünkü senin olanı Rabb’e vermem. Karşılığını ödemeden yakmalık sunu sunmam.” (Kutsal Kitap, “1. Tarihler”, 21/10-30).

“Rab Davud’un bilicisi Gad’a şöyle dedi: Gidip Davud’a de ki, ‘Rab şöyle diyor: Önüne üç seçenek koyuyorum. Bunlardan birini seç de sana onu yapayım.’ Gad Davud’a gidip şöyle dedi: “Rab diyor ki, ‘Hangisini istiyorsun? Üç yıl kıtlık mı? Yoksa kılıçla seni kovalayan düşmanlarının önünde üç ay kaçıp yok olmak mı? Ya da Rabb’in kılıcının ve Rabb’in meleğinin bütün İsrail ülkesine üç gün salgın hastalık salmasını mı? Beni gönderene ne cevap vereyim, şimdi iyice düşün.” Davud, “Sıkıntım büyük” diye cevapladı, “İnsan eline düşmektense, Rabb’in eline düşeyim. Çünkü O’nun acıması çok büyüktür.” Bunun üzerine Rab İsrail ülkesine salgın hastalık gönderdi. Yetmiş bin İsrailli öldü. Tanrı Yeruşalim’i yok etmek için bir melek gönderdi. Ama melek yıkıma başlayacağı sırada Rab onu gördü. Göndereceği yıkımdan vazgeçerek halkı yok eden meleğe, “Yeter artık! Elini çek” dedi. Rabb’in meleği Yevuslu Ornan’ın harman yerinde duruyordu. Davud başını kaldırıp baktı. Elinde yalın bir kılıç olan Rabb’in meleğini gördü. Melek elini Yeruşalim’in üzerine uzatmış, yerle gök arasında duruyordu. Çula sarınmış Davud’la halkın ileri gelenleri yüzüstü yere kapandılar. Davud, Tanrı’ya şöyle seslendi:

Hem Kur’an’da, hem de diğer dinî metinlerde Yüce Yaratıcı’nın iradesine karşı çıkanları doğal afetlerle cezalandırabildiğine ilişkin örnekler yer alır. Eski Ahit’te Rabb’in emirlerine itaatsizlik yapan İsrailoğullarına ceza sadedinde salgın hastalıklar zikredilir:

“Rabb’e sırt çevirmekle yaptığınız kötülükler yüzünden el attığınız her işte O, sizi lanete uğratacak, şaşkına çevirecek, paylayacak. Sonunda üzerinize yıkım gelecek ve çabucak yok olacaksınız. Rab, mülk edinmek için gideceğiniz ülkede sizi yok edinceye dek salgın hastalıkla cezalandıracak. Veremle, sıtmayla, iltihapla, yakıcı sıcaklıkla, kuraklıkla, samyeliyle, küfle cezalandıracak. Siz yok oluncaya dek bunlar sizi kovalayacak. Başınızın üstündeki gök tunç, ayağınızın altındaki yer demir olacak. Rab siz yok oluncaya dek gökten yağmur yerine ülkenize toz ve kum yağdıracak” (Kutsal Kitap, “Yasanın Tekrarı”, 28/20-24).

Yüzbinlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açan salgın hastalıklar ve afetler İslam tarihinin ilk dönemlerinde tehlikeli boyutlara ulaşmıştı. Özellikle bulaşıcı bir deri hastalığı olan taun farklı dönemlerde ciddi sayıda can kaybına yol açmış; Müslümanlar Allah’ın kaderinden yine Allah’a sığınmışlardı. Doğal afetlerin ilahî bir cezalandırma olduğu yönündeki iddiaların ise zan olmaktan öteye geçmediği biliyorlardı. İnsanlığın karşılaştığı her felâketten sonra meydana gelenlerin ilahî bir cezalandırma olup olmadığı hususunda polemikler yapılır. Bazen insanların söyledikleri kırıcı sözler, acı çeken mağdurlar için incitici olabilmektedir. Felâketlerin ilahî cezalandırma olarak meydana gelip gelmediğiyle ilgili kesin yargıda bulunabilmek ancak ilahî bir bildirim varsa mümkündür. İlahî bildirim olmayan bir konuda insanların söyledikleri ise kendi tahmin, yorum ve zanlarından ileri gitmez. /Adnan Demircan Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi


«İkinizin de duâsı kabûl olunmuştur. O hâlde Siz, doğruluğa devâm edin ve sakın o bilmezlerin yoluna gitmeyin!» dedi.” (Yûnus, 88-89)

Bundan sonra Kıptî halkında cild hastalığı başladı. Üç gün kuraklık oldu. Her Kıptî âilesine ayrı ayrı musîbetler geliyordu. Firavun da mecbur kalarak Benî İsrâîl’in Mısır’dan çıkmasına izin verdi. Ancak her zaman olduğu gibi, tehlike geçince yine sözünden döneceği muhakkaktı. Bu sebeple Mûsâ -aleyhisselâm-, Allâh’ın emri mûcibince, İsrâîloğulları’yla beraber Süveyş’e doğru gece vakti hareket etti. O sabah Firavun’un âilesindeki bütün kızlar tâûna yakalanıp öldüler. Firavun zâten öfkeliydi, kızların ölümü ile öfkesi iyice arttı: “–Bunları Mûsâ yaptırdı!” dedi. Firavun’un bunların defni ile meşgul olması, Hazret-i Mûsâ’ya epey bir zaman kazandırmıştı. Nitekim Firavun durumu öğrenince, iş işten geçmişti bile…

«–Ey Rabbimiz! Gerçekten Sen, Firavun ve kavmine dünyâ hayâtında zînet ve nice mallar verdin. Ey Rabbimiz! (Onlara bu nîmetleri), inananları Sen’in yolundan saptırsınlar ve elem verici cezâyı görünceye kadar îmân etmesinler, diye mi (verdin)? Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et; kalblerine sıkıntı ver!»

Firavun ve adamları dünyevî üstünlüklerini kullanarak Allâh’a îmân edenlere zulmediyorlardı. Gördükleri birçok mûcizelere ve başlarına çöken ilâhî azap tecellîlerine rağmen bir türlü uslanmıyor, îmân etmek istemiyorlardı. Nihâyet Mûsâ -aleyhisselâm-, onlar hakkında bedduâ etmek mecbûriyetinde kaldı: Mûsâ dedi ki:

Belâlarla terbiye edilen bu millet, sıkıntı ve azap anlarında kuzu kesiliyor, üzerlerindeki azap kaldırılınca da âdeta canavarlaşıyorlardı. Onların bu iki yüzlülüklerini ve sözlerinde durmayışlarını, Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde şöyle açıklar: “Azâb üzerlerine çökünce: «–Ey Mûsâ! Sana olan ahdi hürmetine, bizim için Rabbine duâ et; eğer bizden azâbı kaldırırsan, mutlakâ Sana inanacağız ve muhakkak İsrâîloğulları’nı seninle göndereceğiz!» dediler.” (el-A’râf, 134) “(Mûsâ’ya hitâben) dediler ki: «–Ey sihirbaz! Sana olan ahdi hürmetine bizim için Rabbine duâ et; çünkü biz artık doğru yola gireceğiz.» Fakat Biz onlardan azâbı kaldırınca, sözlerinden dönüverdiler.” (ez-Zuhruf, 49-50) “Erişecekleri bir müddete kadar onlardan azâbı kaldırdığımızda, hemen sözlerinden dönüverirlerdi.” (el-A’râf, 135)

Allâh Teâlâ, kibir ve gurur bataklığına düşen Firavun ve avanesini cezâlandırmasının hikmetini şöyle beyân eder: “Onlara gösterdiğimiz her bir âyet (mûcize), diğerinden daha büyüktü. Doğru yola dönsünler diye onları azâba uğrattık.” (ez-Zuhruf, 48)

“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir, ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin!”

Lokmân -aleyhisselâm-’ın oğluna kibir ve gururla alâkalı nasîhati ne kadar güzeldir: “Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zîrâ Allâh, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri aslâ sevmez!” (Lokmân, 18) İsrâ Sûresi’nin 37. âyet-i kerîmesinde de şöyle buyrulur:

Bu sebeple, bazı tefsîr âlimleri, bu kadar mûcizeden sonra Firavun’un hâlâ îmân etmemesindeki hikmeti, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın bu duâsındaki tespitle ifâde ederler. Bu tespitler de: 1. Âhirete îmân etmemek, 2. Çok kibirli olmak, şeklindedir. Zîrâ kibirli kimse, herkesi kendinden aşağıda görmek ister. Bu sebeple kibir, hadîs-i şerîfte büyük bir günah olarak zikredilir: “Kalbinde hardal tanesi kadar îmân bulunan bir kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse de cennete giremez.” (Müslim, Îmân, 147) Görüldüğü üzere îmânın değeri o kadar yücedir ki, o îmân sâyesinde kişi ilâhî affa mazhar olur ve günâhının kefâretini ödedikten sonra cennet nîmetlerine nâil olur. İblîs’in vasfı olan kibir de o kadar çirkin bir vasıftır ki, cennete girmeye mânî olacak kadar îmânı zaafa uğratır. Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulmuştur: “Bir kimseye günah olarak, Müslüman kardeşini hakîr görmesi yeter!” (Müslim, Birr, 32; Ebû Dâvûd, Edeb, 35; Tirmizî, Birr, 18)

«–Ben hesâb gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allâh’a sığındım!» dedi.” (el-Mü’min, 27)

Bütün bu tecellîler karşısında Firavun, her acze düştükçe: “«–Bırakın beni; Mûsâ’yı öldüreyim! (Kurtarabilirse) Rabbine yalvarsın! Çünkü ben O’nun, dîninizi değiştireceğinden, (yâni putperestlikten vazgeçireceğinden) yâhut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.» diyordu.” (el-Mü’min, 26) Firavun’un bu şekilde konuşması, onun Mûsâ -aleyhisselâm-’ı öldürmek istediğine, fakat etrafındakilerin buna mâni olduğuna işâret etmektedir. Çünkü çevresindekiler Firavun’a: “–O, senin korkacağın bir kimse değildir. Sen tanrısın! Şâyet O’nu öldürürsen, halkın kalbine bir şüphe sokmuş olursun! Herkes senin, Mûsâ’nın mûcizeleri karşısında âciz kaldığını düşünür…” diyorlardı. Bununla beraber Firavun’un sözleri, onun Hazret-i Mûsâ’dan ne kadar korktuğunu da göstermektedir. Aslında Firavun, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın peygamber olduğunu vicdânen kabûl ediyordu. Ancak gurur, kibir ve kör inadı, îmân etmesine mânî oluyordu. Firavun’un bu tavırları karşısında: “Mûsâ da:

3. Bit ve Pire Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, onlara bit ve pireyi Mûsâllat etti. Yemek yerlerken kapları bit ve pire ile dolardı. Bu büyük bir belâ idi. Yine Mûsâ -aleyhisselâm-’a koştular. Hazret-i Mûsâ duâ etti. Bundan da kurtuldular. Fakat yine isyâna meylettiler. 4. Kurbağalar Bu sefer Mûsâ -aleyhisselâm- Nil Nehri’ne gitti. Asâsıyla vurdu ve bütün kurbağalar Mısır’ı işgâl etti. Yemek kaplarına varana kadar her yer kurbağalarla doldu. Kıptîler tekrar Mûsâ -aleyhisselâm-’a geldiler: “–Ey âlim! Artık gerçekten pişmânız; sizleri Arz-ı Mev’ûd’a (Kudüs’e) bırakacağız!” dediler. Ancak Mûsâ -aleyhisselâm-’ın duâsı ile belâ kalkınca, yine eski davranışlarını sürdürdüler. 5. Kan Kıptîlerin bir türlü uslanmaması üzerine Allâh Teâlâ, Nil Nehri’ni kan hâline getirdi. İçecek su bulamadılar. Nil Nehri, Sıptîler içerken ve kullanırken aslî berraklığını muhâfaza ediyor; Kıptîlere ise kan oluyordu. Yine Mûsâ -aleyhisselâm-’a koşup yalvardılar. Bu musîbet de üzerlerinden kaldırıldı. Fakat yalancı ve nankör Kıptîler, yine isyanlarına döndüler.

1. Tûfân Allâh Teâlâ şiddetli yağmurlar yağdırdı. Öyle ki, Kıptîlerin evleri su ile doluyordu. Boyunlarına kadar suya gark oldular. Oturan boğuluyordu. Helâk olacak hâle geldiler. Ancak, Sıptîlere birşey olmuyordu. Derhal Mûsâ -aleyhisselâm-’a koştular: “–Ey Mûsâ! Rabbine duâ et; eğer bu belâ kalkarsa, îmân edecek ve Sen’inle kavmine müsâade edeceğiz.” dediler. Mûsâ -aleyhisselâm- duâ etti. Sular çekildi. Ardından büyük bir bolluk başladı. Kıptîler, yine isyân ederek: “–Bu su, bize bir azap değil, meğer bir nîmetmiş! Zâten geçecekmiş! Bunlar, Mûsâ’nın duâsıyla olmadı!” dediler. 2. Çekirge Bir müddet sonra Hak Teâlâ çekirge sürüleri gönderdi. Bahşedilen bolluğu yediler. Ne varsa harâb ettiler. Ancak İsrâîloğulları’na bir zarar vermiyorlardı. Kıptîler yine Hazret-i Mûsâ’ya geldiler: “–Ey âlim! Duâ et; bu belâdan kurtulursak Sana îmân edeceğiz, Sen’i kabûl edeceğiz!” dediler. Mûsâ -aleyhisselâm- duâ etti. Azap kalktı. Ancak üzerlerinden azâbın kalktığını görerek rahatlayan Kıptîler, yine sözlerinde durmadılar; zulüm ve isyanlarına devâm ettiler.

“(Onlar, Mûsâ’ya) dediler ki: «–Bizi sihirlemek için ne mûcize getirirsen getir, biz Sana inanacak değiliz!» Biz de, ayrı ayrı mûcizeler olarak onların üzerine tûfân, çekirge, haşere, kurbağalar ve kan gönderdik. Yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular.” (el-A’râf, 132-133) Kıptîler, azâbı gördüklerinde Hazret-i Mûsâ’ya “Büyük âlim!” diye hitâb ediyorlardı. Azap kalkınca da, isyanlarına devâm ederek “Bu, zâten geçiciydi.” diyorlardı. Belâlar, zulüm kemâle erdiği zaman gelmeye başlar. Âyet-i kerîmede de bildirildiği gibi Kıptîlerin zulmü iyice şiddetlenip kemâline erince, üzerlerine birçok musîbetler indirildi:


“Firavun: «–Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap; belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Mûsâ’nın tanrısını görürüm. Doğrusu ben O’nun, yalancı olduğunu sanıyorum.» dedi.

Böylece Firavun’a, yaptığı kötü iş, süslü gösterildi ve yoldan saptırıldı. Firavun’un tuzağı tamamen boşa çıktı.” (el-Mü’min, 36-37)

Mûsâ -aleyhisselâm-, tevhîd akîdesini tebliğ ettikçe mü’minler çoğalıyor, Firavun’un da hıncı ve zulmü artıyordu. O, büyük bir kule yaptırdı. Bu kuleye hayvanla çıkılıyordu. Kule, yedi senede tamamlanmıştı. Ahmak Firavun, gûyâ bu kulenin tepesine çıkıp Mûsâ’nın Rabbi ile görüşecekti! O, tevhîd akîdesinden habersiz olduğu için kendisindeki Allâh imajı, beşerî âlemdeki şekillere, yâni antropomorfik akîdeye dayanıyordu. Bu ise, Allâh’ı şekillendirici bir telakkî idi. Aynen Yunan dinlerindeki gibi çok tanrılı tasavvura sâhipti; yer tanrısı, gök tanrısı, aşk tanrısı vs. gibi. Firavun, bu kuleden semâlara bakacak, Mûsâ’nın Rabbine rastlamadığını halka yayacaktı. Veya: “–Biz, bunca gücümüz, imkânımız ve medeniyetimizle göklere yol bulup erişemedik; Mûsâ nasıl çıkmış da bize haber getirmiş!” diye kısır düşünceleriyle ortalığa fitne salacaktı. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Allâh, inananlara Firavun’un karısını (Âsiye’yi) misâl gösterdi. O: «Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap! Beni Firavun’dan ve onun (kötü) işinden koru ve beni zâlimler topluluğundan kurtar!» demişti.” (et-Tahrîm, 11)

Mâşıta’ya yaptığı zulümden sonra Âsiye Vâlidemiz, Firavun’a çok kızdı, öfkelendi ve hattâ tavır koyarak hakâret etti. Bunun üzerine Firavun, Âsiye Vâlidemizin de Mûsâ -aleyhisselâm-’a îmân ettiğini anladı. Âsiye Vâlidemiz de, bu hakîkati artık saklamadı ve ikrâr etti: “–Evet, ben de Mûsâ’nın Rabbine îmân ettim!” dedi. Rivâyet edildiğine göre Firavun, Âsiye’yi dört direğe bağlattı. Sırtüstü yatırdı. Üzerine bir değirmen taşı koydurdu. Çeşitli zulüm ve işkence ile şehîd etti. Bir defasında Mûsâ -aleyhisselâm-, işkence yapılan mahalden geçerken Âsiye Vâlidemize çok ağır işkenceler yapıldığını gördü. Âsiye Vâlidemiz, ıztırâbını ifâde etmek için Hazret-i Mûsâ’ya işâret etti. O da duâ etti. Bundan sonra Âsiye Vâlidemiz, acı ve ıztırap duymaz oldu. Diğer bir rivâyete göre Âsiye Vâlidemiz, kızgın bir çöle bırakılmıştı. Melekler kendisine gölgelik yapıyorlardı. Nihâyet Âsiye vâlidemiz bu şekilde şehîd oldu. Kur’ân-ı Kerîm’de kendisinden övgüyle bahsedilir:

Maşıta Hatun Firavun’un kızının hizmetkârıydı. Birgün Firavun’un kızının saçlarını taramak için tarağı alırken “Besmele” çekti. Kız da bunu duydu ve hemen koşup babasına haber verdi. Firavun derhal Mâşıta Hâtun’u yanına çağırtıp hesap sordu. O da Firavun’a içindeki îmân heyecanıyla cesur bir şekilde: “–Sen de bizim gibi bir fânîsin! Nasıl olur da tanrı olabilirsin?!” dedi. Firavun çok öfkelendi: “–Demek sen de Mûsâ’ya îmân ettin, O’na tâbî oldun, öyle mi?!” dedi. Ardından yavaş yavaş Mâşıta Hâtun’a işkence etmeye başladı. Fakat Mâşıta Hâtun, her şeye rağmen tevhîd akîdesinden dönmüyordu. Bunun üzerine beş yaşındaki kızını Mâşıta Hâtun’un önüne getirdiler: “–Eğer Firavun’un tanrılığını kabûl etmezsen, kızının gırtlağını keseceğiz!” diye tehdîd ettiler. Mâşıta Hâtun, yine îmânından dönmedi. Nihâyet kızını gözlerinin önünde katlettiler ve kanlarını da Mâşıta Hâtun’un yüzüne sürdüler. O hâlâ büyük bir aşk ve vecd içinde: “–Allâh birdir! Allâh birdir! Mûsâ O’nun Rasûlü’dür!” diyordu. Firavun ve avanesi, sinirlerinden küplere bindiler. Bu sefer onun üç aylık çocuğunu getirdiler. Annesine doğru uzattılar. Çocuk, süt emmek için annesinin göğsünü aramaya başladı. Hemen geri çektiler ve: “–Eğer yine dâvândan vazgeçmezsen, bu çocuğu da fırına atacağız!” dediler. Mâşıta Hâtun, bu acıya da sabrederek îmânından vazgeçmedi. Sonunda üç aylık yavrucuğunu da fırına attılar. Rivâyete göre çocuk ateşlerin arasında dile gelerek şöyle dedi: “–Anneciğim, sakın îmânından vazgeçme; sabret! Cennet ile senin aranda bir adım mesâfe kaldığını görüyorum!..” Bu sözü duyanların çoğu Hazret-i Mûsâ’ya îmân ettiler. Nihâyet Mâşıta Hâtun şehîd edildi. O da cennette yavrularının yanına gitti.


“Ey îmân edenler! Eğer siz, Allâh’a (Allâh’ın dînine) yardım ederseniz, Allâh da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 7)

“Ey îmân edenler! Allâh’tan O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyrulmaktadır. Bu îkâz-ı ilâhîye riâyetin yegâne çâresi de, Allâh ve Rasûlü’nün gösterdiği istikâmet üzere yaşayıp son nefes husûsunda Allâh’ın lutfuna ilticâ hâlinde bulunmaktır. Sırât-ı müstakîm üzere yaşayıp bu hâl ile Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olabilmenin yolu, bir âyet-i kerîmede de şöyle beyân edilmektedir:

“«–Bize gelen apaçık mûcizelere ve bizi yaratana, seni tercîh edemeyiz. Dolayısıyla sen, yapacağını yap! Sen, ancak bu dünyâda hükmünü geçirebilirsin!» dediler.” (Tâhâ, 72)
“«–Zararı yok! Hiç şüphesiz ki biz, Rabbimize döneceğiz!» dediler.” (eş-Şuarâ, 50)

Çünkü el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, ancak bu fânî dünyâya âit bir azap idi. Beden, netîcede toprağa verilecek bir kurbandır. Bedende fânîlik, rûhta ise ebedîlik (sonsuzluk) vardır. Fânî olan, bâkî olana tercîh edilemez. Bunun içindir ki sihirbazlar, apaçık mûcizeleri görünce, âyette buyrulduğu vechile Firavun’a, onun ummadığı bir tavır sergilediler: “–Senin zulmün bize bir zarar veremez! Senin zararın dünyâya âittir. Âhiret saâdeti ise, ebedîdir!” dediler. Devamla şöyle dediler: “Bize, hatâlarımızı ve senin bize zorla yaptırdığın büyüyü bağışlaması için Rabbimize îmân ettik! Allâh, (mükâfâtı) en hayırlı ve (cezâsı) en sürekli olandır.” (Tâhâ, 73) “Biz, ilk îmân edenler olduğumuz için Rabbimizin hatâlarımızı bağışlayacağını umarız!»” (eş-Şuarâ, 51) Ve ardından Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ eylediler: “…Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver ve müslüman olarak canımızı al!” (el-A’râf, 126) Velhâsıl, sabahleyin kâfir bir hüviyetle müsâbakaya çıkan sihirbazlar, kısa bir müddet sonra kolları ve bacakları çapraz kesilerek, hepsi de birer mü’min, şehîd ve velî olma şerefiyle Cenâb-ı Hakk’a kavuştular. Sihirbazlarla Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- arasında vukû bulan bu hâdise, Kur’ân-ı Kerîm’de siyak ve sibak bakımından bazı farklılıklarla dört ayrı sûrede zikredilmektedir.[6] Bir kez vukû bulmuş olan bu hâdisenin Kur’ân-ı Kerîm’de dört ayrı yerde anlatılmış olması, şüphesiz ki onun muhtevâsındaki pek çok sır ve hikmetlerle birlikte ehemmiyetini de vurgulamaktadır.


Menfaate dayanan birlik ve beraberliklerin ömrü de menfaatle sınırlıdır. Sihirbazlar îmân etmeyip Firavun’u desteklemeye devâm etselerdi, Firavun’un katında makbûl kişiler olacak, belki nîmetler içinde yüzeceklerdi. Ancak, kalbleri îmâna açılıp kendilerine hidâyet verilince, bâkî olan ebedî nîmeti; fânî, yâni geçici olan rahatlığa tercîh ettiler ve Firavun’un tehdîdlerine karşı:

“Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti.” (el-A’râf, 118) Mûsâ -aleyhisselâm-’ın asâsı sihirbazların sihir âletlerinden ne varsa hepsini yutmuş, fakat asâda hiçbir farklılık olmamıştı. Allâh -celle celâlühû-, bunun beşerî bir hüner olmadığını, bilâkis kudret-i ilâhî olduğunu sihirbazlara göstermeyi murâd etmişti. Zîrâ o esnâda sihirbazların yaptığı şey beşerî bir hüner ve kâbiliyete dayanan bazı oyunlardan ibâretti. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın asâsında zuhûr eden hârikulâde hâdise ise Allâh Teâlâ’nın kudretinin tecellîsinden başka bir şey değildi. Onun için sihirbazların alelâde hünerlerini yok ediyordu. İşte bunun içindir ki Hazret-i Mûsâ’nın beşerî bir hüner sâhibi mi olduğunu, yoksa semâvî bir kudretle mi desteklendiğini anlamak isteyen sihirbazların reisi, arkadaşlarından birine şöyle dedi: “−Bu işler olurken Mûsâ’ya dikkatle bak bakalım, o anda ne gibi bir hâl içinde olacak?” Arkadaşı da öyle yaptı. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın hâl ve tavırlarını dikkatle süzdü. Durumu baş sihirbaza şöyle bildirdi: “−Hâdise meydana gelirken Mûsâ’nın rengi atıyor, haşyetullâh içerisinde ve ilâhî bir tecellîye mazhar durumda, fakat asâ işine devâm ediyor…” Bunu öğrenen sihirbazların reisi şunları söyledi: “−Öyleyse bu tecellî Allâh’tandır, Mûsâ’nın işi değildir. Zîrâ bir sihirbaz kendi sihrinden korkmaz. Hiçbir sanatkâr kendi sanatından korkmaz, bilâkis onu kolayca ve rahatlıkla icrâ eder.” Bunları söyleyen sihirbazların reisi, daha sonra Mûsâ -aleyhisselâm-’ın hak peygamber olduğuna îmân etti. Diğer sihirbaz arkadaşları da kendisine tâbî oldular ve îmân ile şereflendiler. (Abdülkâdir Geylânî, el-Fethu’r-Rabbânî, s. 38) Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur: “(İşte bu mûcizeyi gören) sihirbazlar, derhal secdeye kapandılar: «–Âlemlerin Rabbine, Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine îmân ettik!» dediler. Firavun (öfkeden gözü dönmüş bir hâlde): «–Ben size izin vermeden O’na îmân ettiniz ha! Demek ki O, size sihri öğreten büyüğünüzmüş! Ama şimdi (size yapacağımı görecek ve) bileceksiniz; and olsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!» dedi.” (eş-Şuarâ, 46-49)


Sihirbazlar, Firavun ve Mısır halkının önünde yere birkaç değnek ve ip atmışlardı. Onlar da kıvrılıp yılan gibi görülmeye başlamıştı. Ancak emr-i ilâhî ile Mûsâ -aleyhisselâm- asâsını atınca, o, kocaman bir ejderhâ olup meydandaki bütün sihir âletlerini yuttu. Sihirbazlar, bu hâlin beşerî bir sanat ve mârifet değil, ilâhî bir mûcize olduğunu anladılar. Çünkü sihir olsaydı, atılan değnek ve ipler, sihir bozulduğunda yerinde kalırdı. Hâlbuki sihirbazların sihirleri bozulup iptâl edildiği gibi, aynı zamanda değnek ve ipler de ortadan kaybolmuştu:

“–Öyle ise hîlenizi kurun; sonra sıra hâlinde gelin! Muhakkak ki bugün, üstün gelen kazanmıştır.” (Tâhâ, 64) Her şeye rağmen sihirbazlar, yine de Hazret-i Mûsâ’ya hürmet ve nezâketen: “Dediler ki: «–Ey Mûsâ! Ya sen (önce) at veya önce atan biz olalım!» (Mûsâ:) «–Hayır, (önce) siz atın!» dedi…” (Tâhâ, 65-66) “Mûsâ onlara: «–Siz ne atacaksanız atın!» dedi. Bunun üzerine iplerini ve değneklerini atarak: «–Firavun’un kudreti hakkı için elbette bizler gâlip geleceğiz.» dediler.” (eş-Şuarâ, 43-44) “…(Mûsâ) bir de baktı ki, büyüleri sâyesinde ipleri ve sopaları, kendisine gerçekten koşuyor gibi görünüyor. Mûsâ, birden içinde bir korku duydu. (Ona): «–Korkma! Üstün gelecek olan kesinlikle sensin! Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun! Yaptıkları sâdece bir büyücü hîlesidir. Büyücü ise, nereye varsa (ne yapsa) iflâh olmaz!» dedik.” (Tâhâ, 66-69) Bundan sonra Mûsâ -aleyhisselâm-, kendisini toparladı. İçindeki ürperti zâil oldu: “Onlar (iplerini) atınca, Mûsâ dedi ki: «–Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allâh onu boşa çıkaracaktır. Çünkü Allâh, bozguncuların işini düzeltmez.»” (Yûnus, 81) Âyet-i kerîmeden de anlaşıldığı gibi sihirbazlık, yâni büyücülük, sâdece bir aldatma, yaldızlama ve fesatçılıktan ibârettir. “Sonra Mûsâ asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuveriyor!” (eş-Şuarâ, 45) “Biz Mûsâ’ya, «–Asânı at!» diye vahyettik. Bir de baktılar ki bu, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor!” (el-A’râf, 117)

«–Bu ikisi (Mûsâ ve Hârûn) muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar sâdece.»” (Tâhâ, 62-63)

“–Biz sihrin son noktasındayız! Bu işi, yeryüzünde bizden daha iyi bilen kimse yoktur! Yâni biz, zirvenin de nihâyetiyiz! Öyle ki, gökten bozucu bir güç inmedikçe, onu mutlakâ yeneriz. Elbette biz daha güçlü ve kuvvetliyiz!” Mûsâ -aleyhisselâm- ise, sihirbazları îkâz etti: “Mûsâ onlara: «–Yazık size! Allâh hakkında yalan uydurmayın! Sonra O, bir azâb ile kökünüzü keser! İftirâ eden, muhakkak perîşân olur!» dedi.” (Tâhâ, 61) Bu îkâz sihirbazları düşünmeye sevk etti: “Bunun üzerine onlar, durumlarını aralarında tartıştılar; gizli gizli fısıldaştılar. Şöyle dediler:

Müteşabih ayetleri değerlendirirken dikkat etmemiz gereken en önemli husus; konunun Kuran’ın genel mantığına, doğa kanunlarına ve akla uygun olmasıdır. Allah, Kuran’da akıl ile çelişen hiçbir bilgi vermemiştir. Hz Musa kıssalarında da durum aynıdır ve Rabbimiz genel mantık çerçevesinde kıssaları değerlendirmemizi istemiştir.

Bu kısa açıklamadan sonra Hz Musa’nın kıssalarının anlatıldığı müteşabih/benzeşmeli bazı ayetleri nasıl anlamamız gerektiği konusunda kısa bir tefekkür yapalım;

Hz. Musa’nın yaşadıklarını anlatan bazı ayetlerde de başvurulan benzeşmeli ( müteşabih) yöntemi, gereği gibi tefekkür edemeyen bazı Kuran aleyhtarı kişiler; ” Hz. Musa’nın asasının yılana dönüşerek daha önce Firavun destekçisi büyücülerin yılanlarını yemesi şeklinde anlatılan ifadelerin (Haşa) birer masaldan ibaret olduğunu” söyleyerek, Allah’ın son mesajına yüzeysel ve samimiyetten uzak bir eleştiri getirmektedirler.

Hazret-i Mûsâ’nın gösterdiği mûcizeler, Firavun’un kibir duygularını alt-üst etmiş; böylece o, tanrılık dâvâsını bir kenara bırakıp etrafındaki ileri gelenlerden fikir almaya mecbur kalmıştı. “Dediler ki: «–Onu ve kardeşini biraz burada beklet ve şehirlere toplayıcı vazîfeliler gönder; ne kadar bilgisi derin sihirbaz varsa getirsinler!»” (eş-Şuarâ, 36-37) O dönemde sihirbazlık çok ilerlemişti. Firavun, bu sebeple yapılan teklîfi hemen kabûl etti. Allâh Teâlâ buyurur: “And olsun Biz ona (Firavun’a) bütün delillerimizi gösterdik; yine de yalanladı ve diretti. Dedi ki: «–Bizi, yaptığın büyü ile yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin, ey Mûsâ?! Öyle ise, muhakkak sûrette biz de Sana, aynen onun gibi bir büyü getireceğiz. Şimdi Sen, bizim aramızda, ne Sen’in, ne de bizim muhâlefet etmeyeceğimiz uygun bir yerde buluşma zamanı ayarla!»” (Tâhâ, 56-58) Mûsâ -aleyhisselâm-: «–Buluşma zamanımız, bayram günü kuşluk vaktinde insanların toplandığı zaman olsun!» dedi. Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Bütün hîle (vâsıtalarını) topladı; sonra geri geldi.” (Tâhâ, 59-60) “Böylece sihirbazlar, belli bir günün tâyin edilen vaktinde biraraya getirildi. Halka: «–Siz de toplanıyor musunuz?! (Haydi hemen toplanın!)» denildi.” (eş-Şuarâ, 38-39) Müsâbaka günü herkes toplanmıştı. Halk, olacakları izlemek için sabırsızlanıyordu. “(Firavun’un adamları:) «–Eğer üstün gelirlerse, herhâlde sihirbazlara uyarız!» dediler. Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a: «–Şâyet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir mükâfat vardır, değil mi?» dediler. Firavun cevap verdi: «–Evet, o takdîrde hiç şüphe etmeyin; gözde kimselerden olacaksınız!»” (eş-Şuarâ, 40-42)

Kuran’ın çoğunluğunu muhkem ayetler oluşturur. Muhkem ayetler, kolay anlaşılır, primer anlamı ile geçerli olan ayetlerdir, açıktır. Müteşabih ayetler ise benzeşmeli ayetlerdir, işâri anlamlar içermektedir ve müteşabih ayetleri de anlamak imkan dahilindedir. Nitekim Ali İmran suresi 7. ayette “Muhkem ayet” denilirken, Hud suresi 1-2. ayetlerinde “Muhkemleştirilmiş ayetler” denilmektedir. Bunun açık anlamı ise muhkem ayetler bizatihi yani tek başlarına bile muhkem iken; Kuran bütünlüğünde aynı konudaki diğer ayetlerle muhkemleştirilmiş müteşabih ayetler, tek başına muhkem olmayan ayetlerdir.

Rabbimiz inananları Kuran’ı okuyup anlamaya teşvik eder. Kuran, genelde anlaşılması kolay bir kitap olmasına rağmen (Kamer Suresi,17……) belli bir bölümünün yani müteşabih ayetlerin anlaşılması için yoğun ve sistemli bir çalışma ve analiz gerektirir. Kuran’da birçok kıssanın anlatımında müteşabih anlatım özelliği mevcuttur ve Kuran, yeterli bilgiye sahip olmadan kesin bir sonuca varmamamızı öğütler (Taha Suresi,114)


Nisâ Sûresi’nin 28. âyet-i kerîmesinde buyrulduğu vechile insan, zayıf yaratılmıştır. Dînî duygular kalbde yükseldikçe, nefsânî arzular oradan uzaklaşır. Din, insanı sırf şekil plânında görmek istemez. İnsan, yüce bir varlıktır. Ulvîleşmesi îcâb eder. Kalbî hayâta geçilmeden, zarîf, hassas ve ince rûhlu bir müslüman olabilmek mümkün değildir. Cenâb-ı Hak, ibâdetlerin sâdece şekil plânında kalmasından râzı olmaz. Meselâ namazın, kalbî bir teyakkuz ile kılınmasını murâd eder.

“Bunlar, îmân edenler ve gönülleri Allâh’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Âgâh olunuz! Kalbler ancak Allâh’ın zikriyle itmi’nâna erer (huzur bulur.)” (er-Ra’d, 28)

Cenâb-ı Hak, Mûsâ ve Hârûn -aleyhimesselâm-’a peygamber oldukları hâlde kendisini zikretmelerini emrettiğine göre bu ilâhî emrin, bizler için ne kadar ehemmiyet arz ettiği âşikârdır. Kalbî eğitim, her mü’min için zarûrîdir. Îman cevherinin merkezi kalb olduğu gibi, zikir cevherinin merkezi de kalbdir. Zikir kalbe oturduğu zaman hakîkî huzur hâline kavuşulur.

“Sen’i kendim için (elçi) seçtim. Sen ve kardeşin, birlikte âyetlerimi götürün! Zikrimden uzak kalmayın! Firavun’a gidin! Çünkü o, iyiden iyiye azdı.” (Tâhâ, 41-43)

“Hani kız kardeşin gidip: «O’na bakacak birini size bulayım mı?» diyordu. Böylece Sen’i, gözü gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin diye annene geri vermiştik. Ve birini öldürdün de, Sen’i endişeden kurtardık. Sen’i, iyiden iyiye imtihandan geçirdik. Bunun için yıllarca Medyen halkı arasında kaldın. Sonra takdîre göre (bu makâma) geldin ey Mûsâ!” (Tâhâ, 40)

“And olsun Biz Sana bir defa daha lutufta bulunmuştuk. Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle) vahyetmiştik: Mûsâ’yı sandığa koy; sonra O’nu denize (Nil’e) bırak; deniz O’nu kıyıya atsın da, Ben’im düşmanım ve O’nun düşmanı olan biri O’nu alsın. (Ey Mûsâ! Sevilmen) ve nezâretimde yetiştirilmen için üzerine Ben’den bir muhabbet koydum.” (Tâhâ, 37-39)

Allâh, (Mûsâ’nın bu ilticâsını kabûl ederek): «Ey Mûsâ! İstediğin Sana verildi.» dedi.” (Tâhâ, 25-36)

«Rabbim! Yüreğime genişlik ver! İşimi kolaylaştır! Dilimden (şu) bağı çöz ki sözümü anlasınlar! Bana âilemden bir de vezîr (yardımcı) ver! Kardeşim Hârûn’u. Onunla beni kuvvetlendir! Ve O’nu işime ortak kıl! Böylece Sen’i bol bol tesbîh edelim ve çok çok zikredelim! Şüphesiz Sen bizi görmektesin.» dedi

Mûsâ -aleyhisselâm-, bu büyük vazîfenin ağırlığı karşısında Cenâb-ı Hakk’a şöyle tazarrû ve niyazda bulundu:

“Allâh buyurdu: «Sen’i kardeşinle destekleyeceğiz ve size öyle bir kudret vereceğiz ki, âyetlerimiz (mûcize ve yardımlarımız) sâyesinde onlar size erişemeyecekler. Siz ve size tâbî olanlar üstün geleceksiniz!»” (el-Kasas, 35)

“Kardeşim Hârûn’un dili benimkinden daha fasihtir. O’nu da, beni tasdik eden bir yardımcı olarak beraberimde gönder! Zîrâ bana yalancılık ithâmında bulunmalarından endişe ediyorum!” (el-Kasas, 34)

“Mûsâ dedi ki: «Rabbim! Ben onlardan birini öldürmüştüm;[5] onların da beni öldürmelerinden korkuyorum.»” (el-Kasas, 33)

“Firavun’a git! Çünkü o, iyice azdı.” (Tâhâ, 24)

Böylece Allâh Teâlâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’a, iki büyük mûcize ile birlikte peygamberlik vazîfesi verdi. Dîni tebliğ etmesini bildirdi. Bunun için de önce Firavun’a gitmesini emretti:


“(Mûsâ’ya:) «Elini koynuna sok; kusursuz, bembeyaz çıkacaktır. Heybetten, (açılan) kollarını kendine çek! İşte bu ikisi (asâ ve yed-i beyzâ), Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır!» (diye vahyedildi).” (el-Kasas, 32)

“Bir de elini koltuğunun altına sok ki, bir başka mûcize olmak üzere o, kusursuz ve lekesiz beyazlıkta çıksın! Tâ ki, Sana en büyük âyetlerimizden bazılarını gösterelim.” (Tâhâ, 22-23)

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a ikinci bir mûcize olarak elini koynuna sokması emredildi. Mûsâ -aleyhisselâm- bu ilâhî emri yerine getirince, eli, her türlü illet ve hastalıklardan sâlim ve parlak bir güneş gibi bembeyaz bir hâle gelmişti. Âdeta projektör gibi olmuştu. Çok şaşırdı. Sonra kendisine: “–Elinin böyle parlak olmasından Sana ve başkalarına bir korku gelirse, elini tekrar koynuna sok! Böylece yine evvelki şekline gelir!” buyruldu. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a verilen “yed-i beyzâ” (bembeyaz, parlak el) mûcizesi âyet-i kerîmelerde şu şekilde anlatılır:

“Ve (Mûsâ’ya) «Asânı at!» (denildi). Mûsâ (attığı) asâyı büyük bir yılan gibi deprenir görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. (Bunun üzerine:) «Ey Mûsâ! Beri gel, korkma! Çünkü Sen emniyette olanlardansın.» (buyruldu).” (el-Kasas, 31) Mûsâ -aleyhisselâm-’ın asâsı, önceleri bir hikmet idi. Sonra kudret oldu; hem de, Mûsâ -aleyhisselâm-, kendisi taşıyamadığı zamanlar O’nun azığını taşıyan bir kudret!.. Yine, Mûsâ -aleyhisselâm-, yürümekten âciz kaldığı zamanlar ona binerdi. O otururken veya uyurken kendisine gelebilecek ezâ ve kötülükleri asâ bertaraf ederdi. O’na her cins ve çeşitten meyveler verirdi. Sıcakta oturduğu zaman, üzerine gölge olurdu. Azîz ve Celîl olan Allâh, Mûsâ -aleyhisselâm-’a, kudretini o asâda göstermişti. Mûsâ -aleyhisselâm- da, asâ vâsıtasıyla Allâh’ın kudreti ile ünsiyet etti. (Abdülkâdir Geylânî, el-Fethu’r-Rabbânî, s. 192) Allâh Teâlâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı peygamber olarak tâyîn edip O’nunla konuşunca ve O’na bazı teklîfler verince, kendisine hitâben şöyle buyurdu: “–Şu sağ elindeki nedir, ey Mûsâ?” (Tâhâ, 17) Mûsâ -aleyhisselâm- da: “«–O benim asâmdır. Ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim. Benim ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır.» dedi.” (Tâhâ, 18) Bunun üzerine Allâh -celle celâlühû-: “–Yere at onu, ey Mûsâ!” (Tâhâ, 19) buyurdu. Hazret-i Mûsâ, derhal emri yerine getirdi: “Onu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla sürünen bir yılan değil mi?” (Tâhâ, 20) Bunu gören Mûsâ -aleyhisselâm- kaçmaya başladı. Ancak: “Allâh buyurdu: «Al onu! Korkma! Biz onu şimdi ilk hâline döndüreceğiz.»” (Tâhâ, 21) Abdülkâdir Geylânî -kuddise sirruh-, bu âyetleri şu şekilde açıklar: “Âyetlerde beyân olunan hâdiselerin maksadı, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı Allâh’ın kudretine muttalî kılmak idi. Tâ ki, Firavun’un saltanatı, O’nun gözünde büyük ve kudretli görünmesin! Diğer bir ilâhî gâye de, Firavun ve kavmi ile harbetmeyi Mûsâ -aleyhisselâm-’a öğretmek idi. Böylece Allâh, O’nu Firavun ve ahâlîsi ile savaşmaya hazırladı ve Mûsâ -aleyhisselâm-’ı hârikulâde şeylere muttalî kıldı. Zîrâ Mûsâ -aleyhisselâm-, önceleri çekingen idi. Sonra Allâh, O’nun kalbini genişletti. Kendisine hüküm, peygamberlik ve ilim verdi.” Bazı müfessirler de, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın asâsını yere atmasıyla ilgili âyetin açıklamasında, bu hâdiselerin Hazret-i Mûsâ’nın iç dünyâsına âit bir irşad mâhiyetinde olduğunu beyân etmişlerdir. Mûsâ -aleyhisselâm-, “Sağ elindeki nedir?” suâline cevâben izâfetleri, yâni fânî alâkaları zikredince, Allâh -celle celâlühû- bunların atılmasını emretti. Nefs ve nefsle bağlantılı olan şeyler, koca bir yılan hâlinde temessül etti. Böylece Mûsâ -aleyhisselâm-’a nefsin hakîkati gösterildi. O ise korktu, ürktü ve ondan kaçtı. Bütün bunlarla O’na bir bakıma şöyle denilmiş oldu: “–Ey Mûsâ! İşte bu yılan, Allâh’tan başka şeylere bağlılık vasfının ta kendisidir. Bu nefsânî vasıf, şekillenmiş bir sûrette sâhibine gösterilince, ondan ürker ve kaçar.” Âyet-i kerîmede “Asânı at!” diye emrolunmasının diğer bir işârî mânâsı da: “Artık Sen tevhîd sıfatı ile sıfatlanmışsın. Sen’in bir asâya dayanıp güvenmen, Sen’in için kendisine dayanacağın ve kendisinden yardım dileyeceğin fânî bir varlığın olması, nasıl doğru ve yerinde olabilir? Nasıl olur da Sen, o asâ ile şöyle yapıyorum, ondan istifâde ediyorum ve onda benim için başka faydalar da var diyorsun? Tevhîd yolunda ilk adım, sebepleri terktir. Yâni mutlak tevekkül ve teslîmiyettir. Her türlü talep ve istekten vazgeç!” şeklindedir.

“Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan:) «Ey Mûsâ!» diye seslenildi: Muhakkak ki Ben, evet Ben, Sen’in Rabbinim! Hemen nâlinlerini (ayakkabılarını) çıkar! Çünkü Sen, kutsal Tuvâ Vâdîsi’ndesin! Ben Sen’i seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver! Muhakkak ki Ben, yalnızca Ben Allâh’ım! Ben’den başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; Ben’im zikrim için namaz kıl! Kıyâmet günü mutlakâ gelecektir. Herkes peşinde koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye neredeyse onu (kendimden) gizleyeceğim. Ona inanmayan ve nefsinin arzularına uyan kimseler Sen’i ondan (kıyâmete inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!” (Tâhâ, 11-16)

“Oraya gelince, o mübârek yerdeki vâdînin sağ kıyısından, (oradaki) ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: «Ey Mûsâ! Bil ki Ben, bütün âlemlerin Rabbi olan Allâh’ım!»” (el-Kasas, 30)

Mûsâ -aleyhisselâm- ışık tarafına doğru gitti. Oraya varınca, yeşil bir ağaç üzerinde parlak bir ışık sütunuyla karşılaştı.

(Rasûlüm!) Mûsâ (hâdisesinin) haberi Sana ulaştı mı? Hani O, bir ateş görmüş ve âilesine: «Bekleyin! Emînim ki ben bir ateş gördüm. Belki ondan size bir meş’ale getiririm veya ateşin yanında bir rehber bulurum!» demişti.” (Tâhâ, 9-10)

“Sonunda Mûsâ süreyi doldurup âilesiyle yola çıkınca, Tûr tarafında bir ateş gördü. Âilesine: «Siz (burada) bekleyin; ben bir ateş gördüm. Belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için bir kor parçası getiririm!» dedi.” (el-Kasas, 29)

Mûsâ -aleyhisselâm-, on yıllık müddetin dolması üzerine, Şuayb -aleyhisselâm-’dan izin isteyerek zevcesi Safura ile beraber Mısır’a dönmeğe karar verdi. Koyunlarını da yanlarına alarak kış mevsiminde yola çıktılar. Hazret-i Mûsâ’nın gâyesi, kardeşi Hârûn’u da yanına alıp İsrâîloğulları’nı zulüm altında bulundukları Mısır’dan çıkarmak idi. Yolda şiddetli bir yağmur bastırdı. Bir kış akşamıydı. Her yer zifiri karanlıktı. Geceyi geçirmek üzere bereketli Tûr Dağı’na sığındılar. Bir mağaraya girdiler. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın âilesi hâmileydi; bir çocukları dünyâya gelmek üzereydi. Bu soğuk, karanlık ve yağmurlu gecede, ateş ve ışığa ihtiyaçları vardı. Hazret-i Mûsâ, çakmak çakıyor, yanmıyordu. Böyle sıkıntılar içinde iken uzakta parlak bir ışık gördü. Âilesine, oradan bir ateş alıp döneceğini ve bulundukları yerden ayrılmamasını tenbih etti. Aslında O’nun gördüğü ateş, kendisini peygamberliğe hazırlamak için bir işâretti. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

Mûsâ şöyle cevap verdi: «Bu, Sen’inle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, bana karşı bir husûmet duymak yok. Söylediklerimize Allâh vekîldir.” (el-Kasas, 28)

Bu âyet-i kerîmede ictimâî hayatta sıkça karşılaşılan bir husûsa dikkat çekilmiştir. İnsanların en güveniliri olan iki peygamber bile, bir iş mevzuunda anlaşırken, ileride karşılaşabilecekleri muhtemel durumları da ortaya koyarak baştan her şeyi açık açık konuşup karara bağlamışlardır. En sonunda da Allâh’a tevekkül etmişler ve O’nu bu anlaşmalarına şâhit tutmuşlardır.

“(Şuayb) dedi ki: «Bana sekiz yıl çalışman şartıyla şu iki kızımdan birini Sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yılı tamamlarsan, artık o da Sen’den (bir lutuf) olur; yoksa Sana ağırlık vermek istemem. İnşâallâh beni iyi kimselerden bulacaksın!»” (el-Kasas, 27)

Şuayb -aleyhisselâm-, Hazret-i Mûsâ’yı çok beğenmişti. O’nu yanında alıkoymak istedi. Bir çâre düşündü. Sonunda kızı Safura ile evlenmesini teklîf etti. Mûsâ -aleyhisselâm-, bunun nasıl mümkün olabileceğini sorunca Şuayb -aleyhisselâm-, sekiz sene koyunlarına bakması şartıyla kızıyla evlenebileceğini söyledi. Ancak on sene bakarsa daha iyi olacağını bildirdi. Gâyesi, Hazret-i Mûsâ’nın daha uzun müddet yanında kalması idi. Bu konuşma, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilir:


Burada, kendisine vazîfe verilecek kişide bulunması gereken husûsiyetler, öz olarak ne kadar güzel tespit edilmiştir:

1. Liyâkat: İşi bilmek ve bununla birlikte o işi becerebilecek güce mâlik olmak. 2. Emânet: Doğru ve güvenilir olmak. Arâis-i Mecâlis adlı kitapta nakledilen bir rivâyette: “Firâset bakımından kadınların en üstünü ikidir. İkisi de Hazret-i Mûsâ hakkındaki teşhislerinde firâsetle isâbet etmiştir: Biri, Firavun’un hanımı Âsiye’dir. (O, Mûsâ bir sandık içinde saraya getirilince, gönlü O’na meylederek, alıp Firavun’a götürmüş:) «Bu çocuk, benim ve senin için göz nûru, göz aydınlığı olsun! O’nu öldürme!» demişti. Diğeri ise Şuayb -aleyhisselâm-’ın kızıdır. (O da:) «Babacığım! Koyunlarımızı otlatmak için O’nu ücretle tut! O, ücretle tuttuğun kimselerin en hayırlısıdır, kuvvetli ve emîndir!» demişti.” Firâset; sâlih mü’minlerde meydana gelen isâbetli sezgidir, keşif hâlidir. Yâni, akıllılık, zekâ ve seziş demek olan firâset, kalbde vukû bulan mânevî bir idrâk kâbiliyetidir.

“(Şuayb’ın) iki kızından biri: «Babacığım! O’nu ücretle (çoban) tut! Çünkü ücretle istihdâm edeceğin en iyi kimse, güçlü ve güvenilir olandır!» dedi.” (el-Kasas, 26)

Şuayb -aleyhisselâm-, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı yanına çağırttı ve ona kim olduğunu sordu. Mûsâ -aleyhisselâm-: “–Ben Ya’kûb -aleyhisselâm- neslinden İmrân oğlu Mûsâ’yım.” dedi ve başından geçenleri anlattı. Şuayb -aleyhisselâm-: “–Korkma! Burada Firavun’un hükmü geçmez!” dedi. Âyet-i kerîmede buyrulur: “Derken, o iki kadından biri, utana utana yürüyerek O’na geldi: «–Babam, bizim için (hayvanları) sulamanın karşılığını ödemek için Sen’i çağırıyor!» dedi. Mûsâ, O’na gidip başından geçeni anlatınca (Şuayb): «–Korkma! O zâlim kavimden kurtuldun!» dedi.” (el-Kasas, 25) Şuayb -aleyhisselâm- yemek ikrâm etti. Hazret-i Mûsâ, o kadar aç olmasına rağmen yemekte tereddütlüydü. Şuayb -aleyhisselâm- sebebini sordu. Mûsâ -aleyhisselâm-: “–Biz öyle bir âileyiz ki, bütün dünyâyı verseler, bir âhiret ameli ile değişmeyiz! Ben bu yemek için değil, rızâ-yı ilâhî için yardım etmiştim.” dedi. Şuayb -aleyhisselâm- bu cevâba çok memnûn oldu ve: “–Bu ikrâmımız, yaptığın yardım için değil, misâfirimiz olduğun içindir; haydi ye!” dedi. Bunun üzerine çok yorgun ve aç olan Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, yemeği yedi ve istirahate çekildi. Safura, babasına bu kimseyi ücretle tutmasını tavsiye etti:

“Bunun üzerine Mûsâ, onların yerine (davarlarını) sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi ve: «Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra muhtâcım!» dedi.” (el-Kasas, 24)

“Mûsâ, Medyen suyuna varınca, orada (hayvanlarını) sulayan birçok insan buldu. Onların gerisinde de iki kadın gördü, (hayvanlarını sudan) men ediyorlardı. Onlara: «–Sizin bu hâliniz nedir?» dedi. Şöyle cevap verdiler: «–Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine girip hayvanlarımızı) sulayamayız; babamız da çok yaşlıdır.»” (el-Kasas, 23) Bunlar, Hazret-i Şuayb -aleyhisselâm-’ın kızları Safura ile Süfeyrâ idi. Mûsâ -aleyhisselâm-, sekiz gündür aç olmasına rağmen çok güç de olsa kuyudan su çekti ve Safura ile Süfeyrâ’nın hayvanlarını suladı. Hanımlar teşekkür edip oradan ayrıldılar.

Medyen halkı ile Mûsâ -aleyhisselâm- arasında akrabâlık bulunduğu rivâyet edilmektedir. Zîrâ Medyenliler de Hazret-i Mûsâ da İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın evlâdlarındandı. Hattâ Medyen, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın oğullarından birinin adı idi ve bu şehir Firavun’un idâresi altında değildi. Nihâyet Mûsâ -aleyhisselâm- Medyen’e ulaştı. Halk, Medyen kalesinden sürülerini çıkarıyordu. Hazret-i Mûsâ’nın durduğu yerde bir su kuyusu vardı. Ve kaleden çıkan sürüler, oraya doğru geliyorlardı. Biraz sonra, herkes koyunlarını sulamak için kuyunun etrafına üşüşmüştü. Ancak iki hanımın koyunlarını alıp kenarda durmaları ve kalabalığa karışmamaları, Hazret-i Mûsâ’nın dikkatini çekti. Onlara sordu: “–Siz niye bekliyorsunuz? Hayvanlarınızı niçin sulamıyorsunuz?” Hanımlar: “–Çobanlar gitmedikçe hayvanlarımızı sulayamıyoruz!” dediler. Mûsâ -aleyhisselâm-: “–Kimseniz yok mu?” dedi. Hanımlar: “–Babamız çok yaşlı ve hâlsiz. Bu sebeple koyunları biz sulayıp otlatmak zorunda kalıyoruz. Erkeklerin içine girmek istemediğimiz için onlar çekilip gidince sürülerimize su veriyoruz. Fakat bazen de önce onlar suladığı için kuyuda su bitmiş oluyor; hayvanlarımızı sulayamıyoruz!” dediler. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Medyen’e doğru yöneldiğinde: «Umarım, Rabbim beni doğru yola iletir!» demişti.” (el-Kasas, 22)

Mûsâ -aleyhisselâm-, hiç vakit kaybetmeden Medyen’e doğru hareket etti. Aslında O, şehir dışına hiç çıkmamıştı ve nereye gideceğini de bilmiyordu. Hattâ yanına yiyecek bile almamıştı. Allâh Teâlâ, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı gönderdi de kendisine Medyen yolunu gösterdi. Medyen, o zaman Mısır’dan sekiz günlük bir mesâfede idi.

Mûsâ: «–Rabbim! Bana lutfettiğin nîmetlere and olsun ki, artık suçlulara (ve suça sevk edenlere) aslâ arka çıkmayacağım.» dedi.” (el-Kasas, 16-17)

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, her yerde tevhîdi tebliğe başlayıp insanlara hakîkatleri bildirdiği için Firavun’un Kıptîleri kendisine cephe almıştı. Bu yüzden ahâlî evlerine çekildiği bir vakitte şehre girmişti. «Bu iş, şeytan işi!» derken, Hazret-i Mûsâ’nın, yaptığı işe değil, zâten ölüm cezâsını hak etmiş olan maktülün suçuna işâret ettiği belirtilmektedir. Bununla beraber, onu öldürme emri almamış olduğundan, Hazret-i Mûsâ’nın bu sözüyle kendi fiilini kasdettiği de ifâde olunmaktadır. Ancak O’nun, böyle bir maksadı yoktu. Düşünmediği bir netîceyle karşılaştığından:
“Mûsâ: «–Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başıma iş açtım). Beni bağışla!» dedi. Allâh da O’nu bağışladı. Çünkü çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olan O’dur.

Âyet-i kerîmelerde bu hâdise şöyle anlatılmaktadır: “Mûsâ, ahâlîsinin habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Orada, biri kendi tarafından, diğeri düşman tarafından olan iki adamı birbiriyle döğüşür buldu. Kendi tarafından olanı, düşmana karşı O’ndan yardım diledi. Mûsâ da ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. (Bunun üzerine:) «–Bu şeytan işidir. O, gerçekten saptırıcı, apaçık bir düşman!» dedi.” (el-Kasas, 15)

Mûsâ -aleyhisselâm- bu duruma çok üzüldü. Zîrâ O’nun Fatun’u öldürmek gibi bir maksadı yoktu. O sâdece Sâmirî’yi korumak istemişti. Büyük bir kederle Hak Teâlâ’ya ilticâ etti; mağfiret diledi.

Firavun’un, Kıptîlerden Fatun isimli zâlim bir ekmekçisi vardı. Bu kişi, birgün Sâmirî isimli bir Sıptîyi dövmekteydi. Sâmirî, Hazret-i Mûsâ’dan yardım istedi. Mûsâ -aleyhisselâm- da onları ayırmak için araya girdi; Fatun’u iteledi ve ona vurdu. Bu kadarcık bir müdâhale karşısında Fatun, yere düşerek can verdi.

Bundan sonra Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, Firavun’un dîninin bozuk ve bâtıl olduğunu tebliğ etmeye başlamıştır.

Âyet-i kerîmede geçen «اَشُدَّهُ» kelimesi, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın hem fiziken hem de rûhen kemâle ermesi mânâsındadır ki, ekseriyetin görüşüne göre bu, kırk yaşıdır. O, bu yaşa gelince Allâh O’na “hüküm” ve “ilim” vermiştir. “Hikmet” olarak da mânâ verilen “hükm” kelimesi, tefsîrlerde ekseriyetle “peygamberlik” şeklinde îzâh edilmiştir.

“Mûsâ, yiğitlik çağına erip olgunlaşınca, Biz O’na hikmet ve ilim verdik. İşte muhsinleri Biz böyle mükâfatlandırırız.” (el-Kasas, 14)

“…(Ey Mûsâ! Sevilmen) ve Ben’im nezâretimde yetiştirilmen için Sana tarafımdan bir sevgi verdim.” (Tâhâ, 39)

“…Eğer Biz, (va’dimize) inananlardan olması için onun (Mûsâ’nın annesinin) kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse işi meydana çıkaracaktı. (Bu benim oğlumdur, deyiverecekti.)” (el-Kasas, 10)

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın annesi, O’nu Firavun’un sarayında emzirmeye başladı. Fakat Vezir Hâmân, durumdan şüphelendi ve: “–Bu çocuk senin mi?! Çünkü senden başka hiçbir annenin sütünü emmedi, yalnız senin sütünü emdi!” dedi. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın annesi de: “–Her nedense bütün çocuklar beni sever, ben de onları severim.” gibi sözlerle Hâmân’ı iknâ etti. Netîcede ona maaş bağladılar ve kendisini altınlarla taltîf ettiler. Bu, Allâh’ın büyük bir lutfuydu. Nitekim Cenâb-ı Hak buyurur:

“Böylelikle Biz O’nu, anasına, gözü aydın olsun, gam çekmesin ve Allâh’ın va‘dinin gerçek olduğunu bilsin diye geri verdik. Fakat yine de pek çoğu (bunu) bilmezler.” (el-Kasas, 13)

«–Size, O’nun bakımını nâmınıza üstlenecek, hem de O’na iyi davranacak bir âile göstereyim mi?» dedi.” (el-Kasas, 11-12)

Hazret-i Mûsâ’ya bir süt anne arandı. Fakat çocuk, hiçbir anneyi emmiyordu. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın ablası Meryem, annesinin süt annesi olabileceğini haber verdi. Çünkü: «–O’nun izini takip et!» demişti. O da, onlar farkına varmadan kardeşini uzaktan gözetlemişti. Biz daha önceden (annesine geri verilinceye kadar) O’nun süt annelerini kabûl etmesine (onları emmesine) müsâade etmedik. Bunun üzerine ablası:

Firavun ile hanımı, Hazret-i Mûsâ’yı evlâd edinmek isterlerken, herhâlde O’nun kendi inisiyatiflerinde terbiye edilmekle kendilerine tâbî olarak yetişeceğini sanmışlardı. Ancak, insan hayâtının tahakkukunda iki önemli âmil mevcuddur: Verâset ve terbiye… İnsan, bazen verâsetin, bazen terbiyenin, bazen de her ikisinin tesiri altında kalır. Nitekim bu hakîkat, âyet-i kerîmede “Onlar işin sonunu sezemiyorlardı!” şeklinde ince bir üslûb ile ifâde edilmektedir.

«Benim ve senin için bir göz aydınlığıdır! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlâd ediniriz.» dedi. Hâlbuki onlar (işin sonunu) sezemiyorlardı.” (el-Kasas, 9)

Yûsuf -aleyhisselâm-’a îmân eden Mısır Melîki Reyyân bin Velîd’in soyundan gelen Âsiye, Firavun’un hanımıydı. Bir sandık içinde kendisine getirilen Mûsâ’yı görünce, gönlünde O’na karşı büyük bir muhabbet peydâ oldu. Çocuk çok güzeldi. Onu kucağına alıp bağrına bastı. Sonra Firavun’un yanına götürdü ve: “Firavun’un karısı (sandığın içinden erkek çocuk çıkınca kocasına):

Bunun üzerine Mûsâ -aleyhisselâm-’ın annesi, bir marangoza koşup bir sandık yaptırdı. Mûsâ -aleyhisselâm-’ı içine koyarak Nil nehrine bıraktı. Sandığı yapan marangoz, işin farkına varmıştı. Hemen Firavun’un yanına giderek şikâyete teşebbüs etti. Fakat dili tutuldu, hiçbir şey söyleyemedi. Sonunda Firavun’un adamları onu kovdular. Sandık Nil’den sarayın bahçesine geldi. Câriyeler onu alıp Âsiye vâlidemize götürdüler.

«O’nu emzir! Kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde O’nu denize (Nil nehrine) bırakıver! Hiç korkup kaygılanma! Çünkü Biz, O’nu sana geri vereceğiz ve O’nu peygamberlerden biri yapacağız.» diye bildirdik.” (el-Kasas, 7)


Onu hemen kucağına aldı, çok sevindi ve Cenâb-ı Hakk’a şükretti. Daha sonra kendisine Allâh’tan bir ilhâm geldi; çocuğunu emzirmesi, tehlike ânında da Nil nehrine bırakması emredildi ve evlâdının kendisine geri verileceği, büyük bir peygamber olacağı müjdelendi. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:

Bu sırada Hazret-i Ya’kûb’un neslinden olan İmrân’ın oğlu Hazret-i Mûsâ dünyâya geldi. Ebelerden biri Hazret-i Mûsâ’nın yakını idi. Mûsâ doğduğunda alnında çok parlak bir nûr gördü. Hayret ve dehşet içinde kaldı.

Rivâyete göre Firavun’u böylesine çirkin ve kötü bir işe sevk eden diğer bir sebep de şuydu: İsrâîloğulları kendi aralarında Hazret-i İbrâhîm zürriyetinden bir peygamberin geleceğini ve Mısır melîkinin (Firavun’un) helâkinin onun eliyle gerçekleşeceğini konuşuyorlardı. Bunun sebebi de Hazret-i İbrâhîm’in hanımı Sâre vâlidemizle Firavun arasında geçen hâdiseydi. Firavun ona kötülük yapmak istemiş, ama Allâh Teâlâ onu korumuştu. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, İbrâhîm -aleyhisselâm- soyundan gelen İsrâîloğullarını da Firavun’un zulmünden kurtaracaktı. Bu müjde İsrâîloğulları arasında meşhur olmuştu. Kıptîler bile bu haberi dile getirmeye başladılar. Vaziyet Firavun’a bildirilince, adamlarıyla görüşüp doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emretti. Maksadı kendini helâk edecek çocuğun büyümesine mânî olmaktı. Fakat bu tedbir takdîr-i ilâhîyi değiştirmeyecekti.

Kamıştan âletler yaparlar; doğumu yaklaşmış olan kadınların karınlarına saplayıp büyük bir eziyet ile onlara bir an önce doğum yaptırırlardı. Eğer doğan çocuk erkekse, onu hemen keserlerdi.

Bunun üzerine Firavun, İsrâîloğulları’ndan doğacak olan bütün erkek çocukların öldürülmesini emretti.

“Benî İsrâîl’den bir çocuk çıkacak ve senin saltanatını yıkacak!” dediler.

Firavun, bir gece rüyâsında Beyt-i Makdis’ten bir ateşin çıkıp, Kıptîlerin evlerini yaktığını, ancak İsrâîloğulları’na bir zarar vermediğini gördü. Rüyâyı tâbir ettirdi. Ona:


“Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lutufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) vâris kılmak istiyorduk. Ve o yerde onları hâkim kılmak; Firavun’a, Hâmân’a ve ordularına, onlardan (İsrâîloğulları’ndan gelecek diye) korktukları şeyi göstermek (istiyorduk).” (el-Kasas, 5-6)

Firavun ve haman

Bu zulüm ve buhran devrinde Hak Teâlâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı gönderdi:

Şüphesiz Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yolda idiler.

“Firavun Mısır toprağında gerçekten azmış, halkını çeşitli zümrelere bölmüştü. Onlardan bir zümreyi güçsüz buluyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardan idi.” ////(el-Kasas, 4) On iki kabîle olan İsrâîloğulları’nın her biri, Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın oğullarından birine bağlı idi. Firavun, onları zor şartlarda çalıştırıyor, zulmediyor ve devamlı baskı altında tutuyordu. Çalışamayacak olanlara dahî ağır vergiler koyuyor, güneş batmadan vergisini getirmeyenlerin kollarını bağlatıyor ve bir ay o şekilde bırakıyordu. Firavun’un bu zulümleri âyet-i kerîmelerde şöyle bildirilmektedir:

Bu duruma daha fazla tahammül gösteremeyen Kıptîler, başta firavunları olmak üzere Sıptîlere zulüm ve eziyet etmeye başladılar. Onların gittikçe şiddetlenen zulümlerine dayanamayan Sıptîler ise, içinde bulundukları hâlden iyice usandılar. Artık burada içtimâî ve siyâsî haklarını tamamen kaybetmişlerdi. Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın yurdu olan Kenan diyârına gitmek istediler. Ancak bir türlü muvaffak olamadılar. Çünkü Firavun, onları piramitlerin yapımı gibi ağır işlerde çalıştırıyor ve bu yüzden bırakmak istemiyordu.

Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ı ülkesinin mâliye nâzırı (hazîne bakanı) yapan Mısır firavunlarından Reyyân bin Melik mü’min idi. Kendisinden sonra Kâbus firavun oldu. Bu şahıs, Yûsuf -aleyhisselâm-’a îmân etmedi, ancak O’nu vazîfesinden de almadı. Daha sonra gelen firavunlar ise, Benî İsrâîl’e kıymet vermediler. Yûsuf -aleyhisselâm-’dan sonra İsrâîloğulları Mısır’da kaldı. Bunlar, Yûsuf, Ya’kûb, İshâk ve İbrâhîm -aleyhimüsselâm-’ın dînine bağlı idiler. Mısır’ın eski yerlileri olan Kıptîler ise, putperestti. Yıldızlara ve putlara taparlardı. Benî İsrâîl kavmini de hor ve hakîr görürlerdi. Firavunları gaddar ve zâlim insanlardı. Benî İsrâîl’in çoğalmalarından endişe duymaktaydılar. Çünkü Sıptî denilen Benî İsrâîl kavmi çoğalırsa, iktidar onların eline geçebilirdi.

Eykeliler de Şuayb’ı yalanladılar. Hâlbuki Şuayb (a.s) onlardan da imanlı, güvenilir insanlar olmalarını doğru terazi ile tartmalarını, halkın eşyalarını değerinin altına düşürerek almamalarını, yeryüzünde anarşi ve fesat çıkarmamaları, yol kesmemelerini Allah’tan korkmalarını ve ahiret gününe ümit beslemelerini istedi. İstediği bu şeyler bu günün insanlarına ne kadar garip gelir. Hepsi ne güzel şeyler. Ama yalanladılar. Belalarının gökten bir parça ile verilmesini istediler. Çok geçmeden onlara çok sıcak günler musallat oldu. Sıcaklardan bunaldılar. Kırlara çıktılar. Allah bir bulut gönderdi. Onlar da bu bulutun gölgesine sığınarak serinlemek istediler. Ancak buluttan bir anda şimşekler ve ateşler çıkmaya başladı ve hepsini helak etti. Gölge günü azabı Eykeliler üzerinde gerçekleşti. (Hicr 15/78-79: Sad 38/13-14; Kaf 50/14) Onların helaki Lut, Semud ve Tubba kavimlerinin helaki zikredilerek anlatılmıştır. Allah Şuayb’ı ve inanan müminleri kurtardı. İnkârcıları günahları ve isyanları yüzünden helak etti. Bütün bu hakikatler bizlere şunları söyler: Allah her kavme bir ecel vermiştir. Onlara verilen bu mühlet bizi şaşırtmasın. Allah mühlet verir ama asla ihmal etmez. Her dönemde toplumlara hak ve hakikati söyleyen özgürlük öncüleri gelecek ve onları korkusuzca uyaracak. Bugün de durum böyledir. O inançsızlar, peygamberlere karşı çıktıkları gibi böylesi davetçilere karşı çıkarlarsa Allah onları helak ederken inananları koruyup kurtaracaktır. Şuayb’ı ve inananları kurtardığı gibi… Eğitimci Yazar Osman Süngü


Allah Teâlâ, azap isteyen bu şımarıklar için verdiği hükmü Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade eder: “Derken onları şiddetli bir deprem (recfe) yakalayıverdi de evlerinde dizüstü çöke kaldılar. Böylece Şuayb’ı yalanlayanlar sanki orada hiç safa sürmemiş gibi oldular. Asıl hüsrana uğrayanlar, Şuayb’ı yalanlayanlar olmuştu. Şuayb onlardan öteye döndü ve ‘Ey kavmim! Allah’a ibadet edin de son güne ümit besleyin. Bozgunculukla yeryüzünü berbat etmeyin. Allah biliyor ki, size Rabbimin mesajını ilettim size öğüt de verdim şimdi kâfir bir kavme nasıl acırım.” dedi. Onları bir ses (sayha) yakalayıverdi. Yurtlarında çöküp kaldılar. Sanki orada şenlik kurmamışlardı. Bak işte Semud gibi Medyen de defolup gitti.” (A’raf 7, Hud 92-93)

Şuayb (a.s)’ın bu samimi kulluk teklifine karşı Medyen ve Eykeliler zulüm ve şirk düzenlerinden vazgeçmediler. Şuayb’den Allah’ın rahmetini istemek yerine azabı getirmesini istediler: “Üzerimize gökten bir parça düşürüver, eğer doğru söyleyenlerden isen !” (Şuara 26/177) Bunun üzerine Şuayb “Rabbim yaptıklarınızı daha iyi bilir.” dedi.(Şuara 26 /182)

Şuayb (a.s) onların bu düşüncesine karşı çıkarak “Biz istemesek de mi?” sorusuna olumlu bir cevap alamayınca onlara şu hakikati hatırlatıyor: “Eğer, Allah bizi sizin dininizden kurtarmışken, tekrar o şirk ve zulüm dinine dönersek, Allah’a yalan yere iftirada bulunmuş oluruz. Rabbimiz olan Allah’ın dilemesi müstesna, sizin dininize dönmemiz asla mümkün değildir. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a dayanırız. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimin arasında hak ile hükmü ver, sen hüküm verenlerin en hayırlısısın.” (A’raf 7/88–90) Şuayb (a.s), kafirlerin görmek istemediği yüce gücün Allah olduğunu hatırlatıp onların tehditlerine aldırmadıklarını ifade ederek dik bir duruş sergiler.

Müşrik toplumlarda ileri gelenlerin temel felsefeleri şudur: Yasaları biz yaparız, insanlar bizim emirlerimize uymak zorundadır. Bu topraklarda otorite yalnızca biziz. Buna karşı çıkanlar kesinlikle kendi başlarına bırakılamazlar. Ya kesin teslimiyet ya da sürgün.

Kâfirler, küçük bir topluluğu tehdit unsuru olarak görüp en ufak bir hareketlerinde onlara gözdağı verirken Allah’ın varlığını hesaba katmadıkları için imansızlık hastalığına düşerek azabı ve helaki hak ederler.

Kalplerinde taşıdıkları bu korkunun aslında Allah korkusu yanında bir hiç olduğunu fark edemeyecek kadar beyinsiz oluşlarını Allah bizlere şöyle haber veriyor: “Şuayb (as) onlara: ‘Ey kavmim! Sizler Allah’tan korkmuyor da kavmimden mi çekiniyorsunuz. Ey milletim! Demek benim cemaatim (ailem-rahtım)sizin nazarınızda Allah’tan daha mı kıymetli ki siz O’nun buyruklarını arkanıza atıverdiniz. Ama şunu hiç unutmayın ki Rabbim, yaptığınız bütün şeyleri ilmi ile kuşatmaktadır.” (Hud 11/92)

Hz. şuayb a.s

Şuayb’ın namazından şunları öğreniyoruz: Namaz müminleri, pasifize eden ve uyuşturan bağlardan kurtarıp hayata müdahale edecek aktif bir yapıya kavuşturan ve kötülüklerden, çirkin işlerden insanları alıkoyan, toplumsal dayanışmaya insanları yönlendiren zirve bir ibadettir. Namaz insanı sosyalleştirir ve onu tarih yazmaya hazırlar. Sosyo-ekonomik düzenleri adalet ölçüsünde paylaşmaya, dayanışmaya ve yardımlaşmaya sevk eder. Allah’ı birleyen tevhit eylemini teorik düzlemden, pratik bir şekle büründürür. Düşünceyi eyleme dahası salih amele dönüştürür. “Eğer senin cemaatin (rahtın) olmasaydı muhakkak ki seni taşlardık.” Şuayb (as) yumuşak huylu ve tatlı dilli bir peygamberdi. O insanlara gayet yumuşak konuşuyor, güzel bir şekilde hitap ediyordu. “Sözlerimi iyi dinleyin ve bana uyun.” (A’raf 7/86) Bu davet etkili olmaya başlayınca Medyen ve Eyke’nin ileri gelen şımarıklarının etekleri tutuşmuş, ellerinde tuttukları imtiyaz ve gelir kaynaklarının kaybolmasından endişeye kapılmış ve Şuayb ile ona inananları taşlamakla tehdit etmişlerdi. Bir hakikat var ki toplumu haksız yere sömüren eşkıyalar, her zaman bir güçten korkmuşlardır. Zira mülkün gerçek sahibi olmadıkları için toplumun fesadını istemiş, istikrarını asla istememişlerdir.

Onların sözü namaza getirmeleri de ilginç bir durumdur. Namaz Allah’a kul olmanın, zamanı O’nun huzurunda geçirmenin, yüce bir güce boyun eğmenin ve O’nun emirlerine göre bir hayatın adamı olmanın en açık görüntüsüdür. O, kulluğun zirve noktasıdır. Kavminin, zulüm düzenine karşı çıkışı ve olaylara müdahalesinin tek sebebini namaz olarak dile getirmesi enteresandır. Kavmi Şuayb hakkında: “Oysa sen (ey Şuayb!) yumuşak huylu ve akıllı bir insansın.” diyerek ondan böyle bir çıkışı beklemediklerini hayretle belirtiyorlar. Sözde şaşırmış gibi davranan bu ileri gelenler, namazın böylesine korkusuz bir insan yetiştireceğini, hatta bu insanın sistemlerine müdahale edeceğini tahmin etmemişlerdi. Hâlbuki gerçek namaz kılanlar için Allah şöyle buyurmaz mı? “Muhakkak ki namaz kötülüklerden ve fuhuştan alıkoyar.” (Ankebut (29/45)

Medyenliler Şuayb’ın davetinin etkili olmasından endişeye kapıldılar. Onun sade bir vatandaş olarak varlığından rahatsız olmayanlar, Şuayb’ın uyaran ve hakka çağıran Müslümanca tavrından, hatta ibadetlerinden endişe duymaya başladılar. “Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımızda neyi dilersek onu yapmamızdan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Hâlbuki sen yumuşak huylu, aklı başında bir adamsın.” (Hud 11/87) dediler.

Kötülük için organize olan zorbalar, kurdukları düzenle hep kazanıyor, hiç kaybetmiyorlardı. Bugünkü kapitalizm düzeninde de olduğu gibi zengin daha zengin, fakir ise daha fakir oluyor; para üç-beş kişinin elinde dönüp dolaşıyordu. Medyen’i ellerinde tutan bu azgınlar, rant düzenlerinin bozulacağından, bütün imkanların ellerinden giderek sıradan bir insan konumuna düşmekten korkuyor ve Allah’ın insanlığa rahmet olarak gönderdiği Şuayb (as)’a şiddetle karşı çıkıyorlardı. “Ey Şuayb! Sen ancak sihir yapılmış, büyülenmiş kişilerdensin ve sen peygamber değil, bizim gibi bir insansın. Biz elbette seni yalancılardan biri zannediyoruz.” (Şuara 26/185-187)

Medyenliler Şuayb’ın davetinin etkili olmasından endişeye kapıldılar. Onun sade bir vatandaş olarak varlığından rahatsız olmayanlar, Şuayb’ın uyaran ve hakka çağıran Müslümanca tavrından, hatta ibadetlerinden endişe duymaya başladılar. “Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımızda neyi dilersek onu yapmamızdan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Hâlbuki sen yumuşak huylu, aklı başında bir adamsın.” (Hud 11/87) dediler.

“Ey kavmim (sözün kısası) Allah’a kul olun. Ona ibadet edin. Ahiret gününe umut bağlayın, yeryüzünde fesatçılar olarak bozgunculuk yapmayın, dedi.” (Ankebut 29/36)

Şuayb (as), kavminin nasıl bir anlayışa sahip olduğunu çok iyi biliyordu. Onları bu kötü ve felakete götürücü durumdan kurtarmak için davetinde gayet veciz bir üslup kullanıyordu. “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, ahiret gününe umut besleyin, (bunun için de) yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.” (Ankebut 29/36; A’raf 7/85; Hud 11/85)/ “Ey kavmim! Siz Allah’tan korkmalı değil misiniz? Şüphe yok ki ben size gönderilmiş emin bir peygamberim. O halde Allah’a karşı saygılı olun. O’nun vereceği cezadan sakının. Bana itaat edin. Ben yaptığım bu görev karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.” (Şuara 26/176-184)/ “Bundan böyle ölçüyü, tam ölçün, eksiltenlerden olmayın. Dürüst terazi ile tartın, insanların mallarını değersiz hale getirip ucuza kapatmayın. Ve netice olarak yeryüzünü fesada vermeyin. Gerek sizi ve gerekse sizden evvelki ümmetleri yaratan Allah’tan korkun.” (Şuara 26/176-184)

“Ey kavmim, gerçekten sizler (Allah’a itimat edip güveniyorsanız), Allah’ın helalinden bıraktığı kâr, sizin için daha hayırlıdır. Fakat (şunu da çok iyi bilin ki) ben sizlerin üzerine bir bekçi de değilim.” (Hud 11/86)

Bundan binlerce sene önce Allah, Medyen ve Eykelilerden kendisine iman edip güvenmelerini istemiş, haksız yere insanların mallarını ele geçirmekten ve sahtekârlık yapmaktan nehyederek dünya ve ahirette huzurlu bir yaşam sürmenin yollarını göstermiştir. Bugün faiz lobileriyle bütün dünya insanlığını sömürmek isteyenlerin Medyen ve Eykelilerden ne farkı vardır! Şirke düşüp, ölçü ve tartıyı bozan, keyiflerine göre ölçüp-tartan, toplumlarını fesada sokan Medyen ve Eykelilerin insafları yok olmuş; doğru düşünebilme, doğru görebilme anlayışları bozulmuştu. Onlar böylesine güzel ve mutluluk verici daveti, çeşitli mazeretlerle reddetmişlerdi. Hâlbuki Şuayb bir toplumda her şeyden önce güven olması gerektiğini vurgulamış, kavminin tek güven kaynağı olan Allah’a dönmelerini istemişti.

Şuayb (as), toplum üzerinde baskı kurarak ölçü ve tartıyı istediği gibi yapmaya çalışan kavminin müstekbirlerine şu davette bulunmuştur: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin ondan başka ilahınız yoktur. İşte size, Rabbiniz tarafından apaçık bir mucize (bir delil) gelmiştir. Sizler ölçüyü ve tartıyı tam tutun. İnsanların mallarının değerini düşürmeyin, Islah edildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın. Eğer iman ediyorsanız bu, sizin için daha hayırlıdır.” (A’raf 7/85)

Önceleri Hz. İbrahim (as)’in tevhid yoluna bağlı olan Medyenliler, zamanla temiz inançlarını yitirmiş, azgınlaşarak yoldan çıkmışlardır. Allah Teâlâ; şımardıkça şımaran, sahtekârlık ve hilelerle toplumlarını sömüren ve tarihin gördüğü ilk kalpazanlar güruhu olan insanlara hak ve hakikati tebliğ için Şuayb (as)’ı göndermiştir. O, Medyen ve Eykelilere İbrahim(as)’e gelen sahifeleri okuyup, onları en güzel sözlerle uyarmaya çalışmıştır. Hitabetinin güzelliği sebebiyle Hz. Şuayb’a “Peygamberlerin hatibi” unvanı verilmiştir. (Taberi, Tarih, c.1 s. 168)

Hz. Şuayb, Medyen ve Eyke kabilelerine peygamber olarak gönderilmiştir. Bu kavimler şirke batmış, günahları çok rahat ve pervasızca işlemiş, ölçü ve tartıda adaletsizlik yapmışlardır. Onlar halkın mallarını kötüleyip yok pahasına satın alarak insanlara zulmetmiş, yol kesip haraç almışlardır. Peygamberleriyle alay eden zalimler, halkın Şuayb’a gidip onunla görüşmesine fırsat vermemiş, Şuayb (as)’ı ve Mü’minleri ölümle tehdit ederek, dinlerinden caydırmaya çalışmışlardır. Allah’ın başlarına taş yağdırmasını isteyerek peygamberlerine meydan okumuş, kin ve nefret dolu bir hayat sürerek, imansız bir yaşantıyı hidayete tercih etmişlerdir.

Allah’ın kullarına rahmet olarak gönderdiği peygamberler, kavimlerini küfür ve günah bataklığından imanın aydınlığına, Allah’a itaatin verdiği huzura çağırmışlar; toplumları fesada sürükleyen kötü davranışlarla mücadele etmişlerdir. Ölçüde ve tartıda hile yaparak insanların mal emniyetini bozan, yol keserek can güvenliğini tehdit eden kalpazan bir topluma Allah Teâlâ Şuayb aleyhisselâm’ı peygamber olarak göndermiştir.


GIYABINDA DUA

O BİLİYOR/ BİR DOSTUMA SELAM GÖNDERMEM GEREK ÜMİDİM ALLAH /SAYFASINI ENGELLEDİĞİ İÇİN TEŞEKKÜRLER




“Hz. Eyyûb (a.s.), ‘Gerçekten şeytan bana meşakkat ve ıztırap dokundurdu!’ ifadesiyle, şeytanın bir musibet ve hastalık verme gibi bir güce sahip olduğunu söylemek istememiştir. Zîrâ Hz. Eyyûb (a.s.), şiddetli bir hastalığa yakalanması, tüm servetini ve evlâdını kaybetmesi ve tüm yakınlarının kendisinden yüz çevirmesinden ziyâde, şeytanın vesvese yoluyla kendisine eziyet etmesinden yakınıyordu. O, ‘Şeytan bana vesvese vererek me’ yus olmamı istiyor, beni nankör olmaya sevk ediyor ve sabrı terk etmem için elinden geleni yapıyor.’ demek istiyordu.”

Müfessirler, son âyette, Hz. Eyyûb (a.s.)’ın hastalığı sırasında duyduğu meşakkat ve acıyı, şeytana nispet etmesinin yanlış anlaşılabileceğini düşünerek, bu işin hakikatini şöyle açıklamışlardır; Hz. Eyyûb (a.s.), “Gerçekten şeytan bana meşakkat ve ıztırap dokundurdu!” derken, şeytanın insanlar üzerinde hastalık ve sıkıntı meydana getirdiğini veya onun böyle bir güce sahip olduğunu kastetmemiştir. Zâten şeytanın böyle bir gücü de yoktur. Çünkü böyle bir güce sahip olması durumunda insanların onun kötülüklerinden kurtulmaları mümkün olamazdı. Şeytanın insanlar üzerindeki yetkisi, vesvese vermek suretiyle onları etkilemesinden ibarettir. Hz. Eyyûb (a.s.)’ın kastettiği de işte bu vesvesedir. Şeytanın Hz. Eyyûb (a.s.)’a verdiği vesvesenin keyfiyeti hakkında ise farklı açıklamalar yapılmıştır. Bu hususta söylenenler özetle şöyledir: Hz. Eyyûb (a.s.)’ın hastalığı şiddetlenince, ona gelen şeytan, önceden sahip olduğu nimetleri ve o andaki hastalığını hatırlatarak, onu rahatsız etmeye çalışırdı. Veya vesvese suretiyle gelir, sıhhat bulamayacağından bahsederek onun zihnini karıştırırdı. Yahut eşine, “Kocan bana itaat ederse, hastalığını gideririm.” der, bunun üzerine eşi, şeytanın sözlerini aktararak Eyyûb’ u rahatsız ederdi. Bu yollardan hangisiyle olursa olsun, onun vesvesesi kendisini rahatsız ettiğinden, Hz. Eyyûb (a.s.), onun şerrinden kurtulmak için Allah’a duâ etmiştir. Bu hususta Mevdûdî, şöyle demektedir:


Kavmine peygamber olarak görevlendirilen Hz. Eyyûb (a.s.), tefsirlerde ve diğer kaynaklarda anlatıldığına göre büyük bir zengindi. Geniş topraklar, bağlar, bahçeler ve kalabalık sürüler sahibiydi. Son derece sağlıklı bir bünyeye sahip olup çok sayıda çocuğu vardı. Ömrünün bolluk ve sağlık içinde geçirdiği yıllarında, varlıklı ve sağlıklı bir kulun yapabileceği en güzel kulluk şeklini göstermişti. Son derece muttaki, Allah’ın verdiği nimetlere şükreden ve muhtaçlara yardımcı olan bir kul olmuştu. Dünya malı hiçbir şekilde onu tuzağına düşürememişti. Bunlarla alâkalı olmalı ki, Yüce Allah, onu kendisine bol bol verdiği bu nimetlerle, çocuklarının çokluğu ve bedeninin sıhhatiyle imtihan etmek istedi. Onu malını mülkünü ve ardından yakınlarını elinden almakla imtihan etti. Bütün mal varlığını ve çocuklarını kaybeden Hz. Eyyûb (a.s.), aynı zamanda ağır bir hastalığa yakalandı. Bu durumda ise o, hasta ve muhtaç sâlih kullar için örnek bir hayat yaşadı. Başına gelen bu sıkıntılara karşı sabır zırhına bürünerek Allah’a hamdine ve yoğun ibâdetine devam etti. Asla kırgınlık göstermedi, büyük bir tevekkülle Allah’tan gelen her şeye razı olduğunu gösterebilmek için elinden geleni yaptı. Bolluk zamanında olduğu gibi, darlık hallerinde nasıl olunması gerektiği hususunda sâlih kullar için güzel bir örnek oldu. Hatta neticede, Allah Teâlâ tarafından “sabırlı, güzel bir kul olarak tanıtılma” yanında, sabırlı kişiler hakkında en önemli örnek hâline geldi. Rivayete göre sâliha bir hatun olan hanımı da, bollukta ve darlıkta ondan farksızdı. Nimetlere şükretmesini bilen bu bahtiyar kadın, sıkıntı ve ağır hastalık günlerinde, kocasını terk etmedi, onu yalnız bırakmamak için elinden geleni yaptı ve her türlü hizmetini yürütmeye çalıştı.

“Ey Muhammedi Kulumuz Eyyûb’u hatırla! Hani bir zaman O, Rabbine, ‘Gerçekten şeytan bana meşakkat ve ıztırap dokundurdu!’ diye nida etmişti, ona, ‘Ayağını yere vur! İşte sana, yıkanılacak ve içilecek soğuk bir su!’ dedik. Nezdimizden bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere biz, ona aile fertlerini ve önceki mal-mülkünü bahşettik, bir o kadar da artırdık. Biz, Eyyûb’a, ‘Eline bir demet sap alıp onunla hanımına vur, yeminini bozma!’ demiştik. Gerçekten biz, onu sabırlı bulmuştuk. O, ne güzel kuldu! Daima Allah’a yönelirdi.” Kur’ân-ı Kerim’in Hz. Eyyûb (a.s.) hakkında verdiği bilgiler, bunlardan ibarettir. Görüldüğü gibi, orada onun peygamber olduğunun bildirilmesi ve güzel ahlakı yanında sâdece hastalığı ve Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla bu hastalıktan kurtuluşundan söz edilmiştir. Bu hastalığından bahsedilirken de, duyduğu rahatsızlık, bu rahatsızlığı yüzünden yaşadığı acıyı şeytana nispet etmesi, Yüce Allah’ın emrine uyarak hastalıktan şifa bulma şekli, yeniden mal mülk ve evlâda kavuşması, hastalığı sırasındaki bir yemini ve bu yeminini yerine getirmesiyle ilgili tavsiyeye yer verilmiştir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’de, onun hastalığının sebebi, ne tür bir hastalık olduğu ve safhaları hakkında bilgi yoktur. Tevrat ve diğer kaynaklarda anlatılanları bir tarafa bırakıp, sâdece âyetlerdeki bilgileri esas aldığımız takdirde, onun bu hastalığının, diğer peygamberlerin tâbi tutulduğu imtihanlar cinsinden, derecesinin yükseltilmesine vesile kılman bir imtihan olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Eyyûb (a.s.), büyük bir sabır göstererek bu imtihanı başarıyla tamamlamıştır.

Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Eyyûb (a.s.)’m isminin üçüncü defa zikredildiği Enbiya sûresinde Cenab-ı Hak, bâzı peygamberlerine verdiği imkânlar ve onlara yaptığı yardımlardan bahsederken, Hz. Eyyûb (a.s.)’in yakalanmış olduğu hastalıktan kurtulmak için yaptığı duaya da işaret etmiş ve onun bu duasını kabul ettiğini, ona şifa ile birlikte yeniden evlât ve bol miktarda mal verdiğini açıklamıştır. Ayrıca onun bu durumunu, musibetlere mâruz kalan mü’minlerin, bu belâların giderilmesini Allah’tan istemeleri ve ihlâsla O’na sığınmaları hususunda örnek göstermiştir: “Eyyûb’u da hatırla! O, bir zaman rabbine, ‘Doğrusu ben bir hastalığa yakalandım. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin, bana merhamet et!’ diye duâ etmişti. Bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu yakalandığı dertten kurtardık. Ayrıca katımızdan bir rahmet ve bize kulluk edenlere bir ders olmak üzere, ona aile fertlerini ve onlarla birlikte bir o kadarını daha verdik.”

Hz eyyub a.s

Biz, Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. Nitekim İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlara, İsa’ya, Eyyub’e, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyettik. Davud’a da Zebur’u verdik. / Nisa-163

Biz ona İshak ve Ya‘kūb’u da armağan ettik; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce de Nûh’u ve onun soyundan Dâvûd’u, Süleyman’ı, Eyyûb’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u doğru yola iletmiştik. Biz, iyileri böyle ödüllendiririz. /En’âm Suresi – 84


Ahd-i Atîk’te yer alan, Eyyûb’un başına gelen musibetlere önceleri büyük bir sabır ve tevekkülle katlanıp rabbine hamdederken daha sonra isyan ettiğine dair ifadeler İslâm’ın nübüvvet anlayışına aykırıdır. Zira İslâm inancına göre peygamberlerde bulunan temel özelliklerden biri de ismet vasfıdır ki büyük küçük bütün günahlardan, küfür ve şüpheden, yalandan uzak olmaları demektir. Esasen Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Eyyûb’un sadece içinde bulunduğu durumu dua şeklinde rabbine arzettiği belirtilmiş olup isyan ettiğine ve günahkâr olduğuna dair herhangi bir bilgi mevcut değildir. Aksine Allah’ın onu sabreden bir kimse olarak bulduğu, onun çok iyi bir kul olduğu ve daima Allah’a yöneldiği şeklindeki açıklamalar Kur’an’ın Ahd-i Atîk’teki bilgileri doğrulamadığını göstermektedir. Ayrıca Hz. Eyyûb’un hastalığının, insanları kendisinden nefret ettirecek kadar ağır ve tiksindirici olduğu yolundaki yahudi menşeli bilgileri bir peygamberin saygınlığı ve sosyal prestijiyle bağdaştırmak mümkün değildir; Kur’an’da ve güvenilir hadis kaynaklarında bu tür bilgiler de bulunmamaktadır. Diğer İslâmî kaynaklarda geçen bu yöndeki mâlûmat ise tamamen İsrâilî kaynaklardan intikal etmiştir.

Hazret-i Eyyûb’un bu tahammül ötesi sabrı, âyet-i kerîmede medhedildiği gibi, hadîs-i şerîfte de senâ buyrulmuştur: “Hazret-i Eyyûb, insanların en halîmi, en sabırlısı ve en çok gazabını (öfkesini) yeneni idi.” (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, III, 201)

Kur’an’da yer alan, yeminlerle ilgili bu ayetlerde; Eyyub kıssasında geçmeyen tanımlamalar bulunmaktadır. Bunlardan biri; “Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakatbilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar” ifadesidir. Yeminler kasıtlı ve kasıtsız yapılan olarak ikiye ayrılmakta ve kasıtsız yapılan yeminler istisna tutulmaktadır. Dolayısıyla kasıtlı yapılan yeminlerin yerine getirilmesi gerekliliği üzerinde durulurken; her halu ve karda mesela zaruret gibi bir şart öne sürülmeksizin; yerine getirilemeyen veya getirilmeyen yeminler hakkında “Bunun da keffâreti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffâreti işte budur.” Şeklindeayrı bir hüküm beyan edilmiştir. Bu ayeti kerimeye istinaden; yapılan kasıtlı yeminler yerine getirilmediği veya getirilemediği takdirde bunun kefareti ikame edilmiştir. Binaenaleyh mezkur ayette “..Bunun da keffâreti..” denilerek, yerine getirilemeyen yeminler için, Hz. Eyyub döneminden daha fazla bir açılım, kefaret hükmü tahsis edilmiştir. Her ne şekilde olursa olsun yeminleri yerine getirmeyen veya getiremeyenler için; sadece Eyyub’a(a.s) mahsus olduğu anlaşılması gereken; onun bir demet sapla vurarak yeminini yerine getirmesi gibi –hile-i şer’iyye- bir yola gitmeye gerek kalmamıştır.

Nitekim Peygamberimiz hayatında aslâ bir kadına¸ bir çocuğa ve bir hizmetliye bir fiske bile vurmamıştı. Rahmet Peygamberi¸ bu konuda ümmetini şöyle uyarmıştı: “Sizin en kötünüz¸ kadınlarını döven ve onlara kötü davranandır.” Bir yolculukta hanımların bindiği develeri hızlı süren hizmetlisini şöyle uyarmıştı: “Yavaş ol¸ develeri yavaş sür¸ yoksa üzerindeki billurları/camları kıracaksın!“

Merhametlilerin en merhametlisi olan Yüce Allah ise¸ Eyyûb Peygamber gibi bir kulunun kadınları dövme konusunda insanlığa¸ kötü örnek olmasına izin vermedi. Ama ortada Allah adına atılmış bir yemin vardı ve yeminin gereği yapılmalıydı. Çözümü yine Rabb’imiz sundu kuluna: “Eline bir demet sap alıp onunla vur¸ yeminini bozma.” Maksat kadın dövmek değildi¸ yeminin yerine gelmesiydi. Zira bir araya getirilmiş ekin sapının bir sefer vurulması¸ dayak atma/dövme değil¸ sembolik bir vurmaydı. Aslında bu formül¸ hanımlarını dayakla terbiye etmek zorunda kalan kocalara da açık bir dersti. Çünkü kadın¸ çok nârin ve nâzik bir varlıktı. Onun kırılması çok kolaydı. Kırıldıktan sonra tamiri de pek güçtü.

Eyyûb’un yemini vardı. Ona: “Eline bir demet sap al, onunla hanımına vur da yemini bozma” dedik. Gerçekten biz onu sıkıntılara karşı sabırlı bulduk. O ne güzel bir kuldu. Doğrusu o, tam bir teslimiyet ve samimiyetle sürekli Allah’a yönelir dururdu. Sâd Sûresi 44

Hz. Eyyûb (a.s.)¸ hastalığı sırasında hanımına kızmış ve iyileştiğinde ona yüz sopa vuracağına dair yemin etmişti. Eyyûb Peygamber de her şeyden evvel bir insandı. Hastalığı esnasında zayıf noktaları olabilirdi. Zira hastaların bakımı kolay değildi. Hanımı da bakımı sırasında onu kızdırdı¸ Hz. Eyyûb (a.s.) de onu döveceğine dair yemin ediverdi. Ancak hastalığı sırasında karısının şeytanla işbirliği yaptığına dair söylenenlerin aslı astarı yoktu. Zira bir peygamber karısına bu yakışmazdı. Zaten Kur’ân’da da böyle bir bilgi yoktu.


Kadın


Hz. Eyyûb (a.s.)¸ bizlere en kalıcı sabır dersini verdi. Bolluk ve rahatta kulluk yaptığı gibi¸ darlık ve sıkıntıda da kulluk yapılması gerektiğini bilfiil gösterdi. “Doğrusu Biz onu sabırlı bulmuştuk.” Sabır¸ başa gelen sıkıntı ve belâlara katlanmaktı. Başa gelenleri sınav sorusu olarak görmek ve onların ilk başa geldiği andan itibaren onlara dayanmak ve direnmekti. Yine sabır¸ ibadette daim olmaya¸ günahlardan geri durmaya sabretmekti. Sabır¸ belâ ve musîbetlerle bilenmek ve pişmekti. Sabır aslâ zillete boyun eğmek değildi. Sabır fiilî duâ idi ve sabrın sonu selâmetti.
Şükür ve dua

DUA

İnsan şöyle bir düşünse¸ genel olarak sağlıklı olduğumuz zamanlar hasta olduğumuz zamanlardan çok fazladır. Ne var ki insan¸ senelerce sıhhatli yaşadığını hatırlamaz da¸ hastalandığı zaman sızlanmaya ve şikâyete başlar. Nitekim Eyyûb’e yanındakiler¸ “Duâ etsen de Allah şifâ verse.” dediklerinde o şöyle karşılık vermişti: “Rabb’im yetmiş sene bana sıhhat âfiyet¸ bolluk ve rahat verdi; şimdi yedi sene hastalık verdi diye¸ şikâyet mi edeyim!” Hz. Eyyûb (a.s.)¸ ne zaman ki hastalığı ibadetlerini aksatacak seviyeye ulaşınca halini Rabb’ine arz etmişti. Onunki aslâ şikâyet ve sızlanma değil¸ Rabb’ine duâ idi.

Elbette bizler hasta olmamak için tedbirimizi alacağız¸ sağlığımızın kıymetini bileceğiz. Hastalandığımız zaman da tedâvi yollarına başvurup Rabb’imize duâ edeceğiz. Her ikisini birlikte yapacağız. Şifâ bulmak geciktiğinde sabırsızlık göstermeyeceğiz ve sızlanıp durmayacağız. “İki nimet vardır ki¸ insanların çoğu bunlarda aldanmıştır. Sağlık ve boş vakit!“ İnsanlar çoğu zaman sağlıklarının kıymetini bilmezler¸ sağlıklarına dikkat etmezler ve hasta olurlar. Vakti değerlendirme konusunda da öyledirler. Ellerine geçen vakti değerlendirmeyi bilmezler ve vakit elden çıkınca da panikleyip aceleyle yapacaklarını da şaşırırlar.

Nitekim Peygamberimiz de öyle buyurmuştu: “Allah’ın kulları! Tedâvi olunuz. Zira Yüce Allah¸ her hastalığın şifâsını da yaratmıştır. Ancak haramla tedâvi olmayınız.”


Hz. Eyyûb’ün duâsında çok ince duâ âdâbını görmekteyiz. O¸ doğrudan hastalığı için şifâ istemedi. Sadece şöyle dedi: “Başıma bir belâ geldi¸ (Sana sığındım)¸ Sen merhametlilerin merhametlisisin.” Zaten her şeyi bizden çok daha iyi bilen Yüce Rabb’imize halimizi arz etmek yeterliydi. Şunu ver¸ bunu ver¸ şifâ ver¸ beni iyi et yerine hâlimizi arz etmek kâfiydi. Zira biz¸ hakkımızda hangisinin hayırlı olacağını bilemeyiz. O bilir bizim için neyin iyi ve yararlı olacağını. Eyyûb de öyle yaptı¸ yalnızca Yüce Rabb’in merhamet sıfatına sığındı. Çünkü O’nun merhameti sayesinde insan vardı ve varlığını sürdürebilirdi. Sıhhat de O’nun rahmetinin bir tecellîsi idi.

Nihâyet Yüce Rabb’imiz¸ onun duâsına icâbet etti ve hastalığına şifâ ihsan etti. Ancak şifâ bulmak için duânın yanında tedâvi yollarına da başvurmak gerekti. Hz. Eyyûb’dan da öyle yapması istendi. “Ayağını yere vur!” Ayağını vurduğu yerden iki kaynak suyu çıktı. Soğuk ve sıcak suyla tedâvi yöntemini denedi. Sıcak suyla yıkandı¸ soğuk suyu içti ve şifâyı buldu.

“Eyyûb de¸ ‘Başıma bir belâ geldi¸ (Sana sığındım)¸ Sen merhametlilerin merhametlisisin.’ diye Rabb’ine nidâ etmişti. Biz de onun duâsını kabul etmiş ve başına gelenleri kaldırmıştık. Katımızdan bir rahmet ve kulluk edenlere bir hatıra olmak üzere ona tekrar ailesini ve kaybettikleriyle bir mislini daha vermiştik.”

Rivâyete göre Hz. Eyyûb bolluk ve rahat içerisinde bir hayat sürüyor¸ kulluk vazîfesini hakkıyla yerine getiriyordu. Şeytan buna itiraz etti. Dedi ki: “Ya Rab¸ Eyyûb kulun bolluk ve rahat ortamında sana kulluk ediyor¸ onu bir de hastalık ve sıkıntıda dene bakalım sana ibadet ve kulluk yapacak mı?” Yüce Rabb’imiz¸ gerçek kullarının bollukta ve darlıkta kendisine kulluk yaptıklarını göstermeyi murat etti ve Eyyûb kuluna hastalık verdi. O¸ malını mülkünü kaybetti¸ Allah’a hamdetti. Çocuklarını¸ hizmetlilerini kaybetti hamdetti. Hastalandı yine hamdetmeye devam etti. Kulluktan geri durmadı.

Onun hastalığı ağırdı¸ ancak bazı rivâyetlerde anlatıldığı gibi¸ tiksindirici bir hastalık değildi. Ne yaralarına kurt düşmüştü¸ ne de yaralarından yere düşen kurtları tekrar yarasının üzerine koyuyordu. Zira Hz. Eyyûb¸ bir peygamberdi. Allah’ın peygamberleri ise¸ tiksindirici ayıp ve kusurlardan uzaktı. Hz. Eyyûb (a.s.) da öyleydi.

Önce çoluk çocuğunu kaybetti¸ ardından hastalandı. O¸ ağır bir hastalığa tutulmuştu. O¸ hep sabretti ve halini Rabb’ine arz etti. Hastalığını aslâ Rabb’ine izâfe etmedi¸ çünkü hoş olmayan şeyler Yüce Allah’a izâfe edilemezdi. “Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azap verdi.”

şükretmekütün peygamberler gibi Hz. Eyyûb de bir insan ve seçkin bir kuldu. Bir insan gibi hayatını devam ettirmekle birlikte Yüce Yaratıcı’ya kulluktan da hiç geri durmadı. Onun sınav sorularından biri de hastalıkla sınanmasıydı. Kavminden bazılarının sandığı ve iddiâ ettiği gibi¸ onun bu belâlara uğraması işlediği bir günahından dolayı değil¸ sadece sınav içindi. Çünkü Cenâb-ı Hak¸ belâ ve musîbetleri bazen işlenen günahlar sebebiyle verir¸ bazen de kullarını sınamak ve onların derecesini yükseltmek için verir. Eyyûb kulunu da sınayıp derecesini yükseltmek için belâya mübtelâ kılmıştı.

“Kulumuz Eyyûb’u de an; Rabbine: ‘Doğrusu şeytan bana yorgunluk ve azap verdi.’ diye seslenmişti.

“Hz. Eyyûb (a.s.)¸ bizlere en kalıcı sabır dersi verdi. Bolluk ve rahatta kulluk yaptığı gibi¸ darlık ve sıkıntıda da kulluk yapılması gerektiğini bilfiil gösterdi. ‘Doğrusu Biz onu sabırlı bulmuştuk.’ Sabır¸ başa gelen sıkıntı ve belâlara katlanmaktı. Başa gelenleri sınav sorusu olarak görmek ve onların ilk başa geldiği andan itibaren onlara dayanmak ve direnmekti. Yine sabır¸ ibadette daim olmaya¸ günahlardan geri durmaya sabretmekti.”
Hastalık ve sabır


“Mısır’da Yûsuf’u satın alan vezir, hanımına: «Ona güzel bak! Belki bize faydası dokunur, yahut onu evlâd ediniriz!» dedi. Böylece Yûsuf’un o ülkede yerini sağlamlaştırdık, ona imkân verdik ve bu cümleden olarak, ona rüyâların tâbirini öğrettik. Allâh Teâlâ irâdesini yerine getirmekte her zaman mutlak gâliptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf, 21) Tefsîrlerde beyân edildiğine göre, Yûsuf -aleyhisselâm-’ı satın alan esîr tâciri, daha sonra O’nu Mısır’ın mâliye bakanına sattı. Çünkü mâliye bakanı, Hazret-i Yûsuf’un zekâ ve kâbiliyetini sezmiş, bu yüzden ileride kendisinden devlet işlerinde istifâde edebileceğini düşünmüştü. Ayrıca kendi çocukları olmadığı için O’nu evlâd edinmeyi de arzu etmişti.

İnsanın bedeni köle olunca, nasıl düşük fiyatlarla satılıyor! Ya rûh ve kalbini, şehevî ve nefsânî arzularının kölesi hâline getirenler, acaba nasıl bir âkıbete dûçâr olacaklardır? Dolayısıyla mü’min, kıymet ve izzetini bilmeli, hiçbir zaman nefsine köle olmamalıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak buyurur: “Hevâ ve hevesini (nefsânî arzularını) ilâh edinen kimseyi gördün mü? Şimdi ona Sen mi vekil olacaksın? (Yâni vekil olup da onu kurtaramazsın!)” (el-Furkân, 43)


Öyleyse bizlerde bırakalım intikam peşinde koşmayı, “sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir” (Araf suresi, 199) ayetine uyalım. Uyalım ve uyanalım. Hz. Yusuf (a.s) gibi “asıl şeytan aramızı bozdu” diyerek erdem olalım, böylelikle O’nun gibi nice Mısırlara vezir olalım inşallah.

Oysa değil midir ki, dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek, derviş gönülsüz gerek, sen derviş olamazsın düsturu… Dövülürsek, biz de dövmeyelim. Sövülürsek, biz de sövmeyelim. Bize kötülük yapana kötülük ile muamele etmek yerine sabredelim ve o kimseye çokça dua edelim. Yoksa bizler “kim zerre kadar bir hayır yapıyorsa, onu görecek, kim de zerre kadar bir şer işliyorsa, onu görecek” (Zilzâl suresi, 7-8) vaadine inananlardan değil miyiz? Hâşâ ve kellâ! İnananlardanız elhamdülillah/inşallah.

İşte öylede Hz. Yusuf’un o güzel ahlakı kötülüğe kötülükle muamele etmeye, sövmeye, küsmeye, hakaretler etmeye müsaade etmiyordu. Nitekim o bir peygamber idi… Ve o kadar sabrın sonunda ebeveyn ve kardeşlerine dönüp işte “aslında kardeşlerim sizler iyi kimselersiniz fakat asıl şeytan aramızı açtı” deme üstünlüğünde bulundu. O güzel peygamber, kardeşlerinin yaptıkları hatayı yüzlerine vurmadı. Başrolde olan şeytandı, o aramıza girdi, o düşünceyi o verdi, bunu o yaptırdı dedi. Bizler öyle intikamperest olmuşuz ki, bize biri tarafından ufacık zarar dokunsa bile hemen kısas yapmak isteriz, bana yaşattığı şeylerin aynısını oda yaşar inşallah deriz âmin denilemeyecek duaya bile.


Farz edelim bir kimse size bir kötülükte bulundu. Siz de bu kötülüğe karşılık olarak iyilikte bulunsanız, o kimse kendisini nasıl hisseder? Yaptığından pişmanlık duyar, utanır, mahcup olur. Neden? Yaptığı kötülüğe karşılık olarak iyilik yaptığın için ve o kimsenin yüzüne o kötülüğü vurmadığın için. Bunu başarabilmek her yiğidin harcı değildir ama yapılması gereken: işte budur! Başkasına yaptığımız iyiliği ve başkasından gördüğümüz kötülüğü unutalım. Ne yapılan iyilikle başa kalkalım, ne de yapılan kötülüğe karşı kılıcımıza kuşanıp “haydi hodri meydan” diyerek saldıralım..

Hz. Yusuf (a.s) o anda dileseydi kardeşlerine küsebilirdi, hakaretler edebilirdi, sövebilirdi, iğneleyici sözler söyleyebilirdi, “işte sizde zamanında beni kuyuya atmıştınız da şöyle böyle oldu” diyebilirdi. Ki o, nice çileler çekti. 40 sene ailesinden uzak, kuyularda, zindanlarda hayat sürdü. Biraz empati kurduğumuzda, eğer bizim başımızdan böyle bir olay geçse, ilk başta sebep olan kişiye derin öfke duyarız. Neden? Çünkü bir imtihanlar zincirine girmemize vesile olduğu için.


Kardeşler arasına nifak sokan kimdir? Şeytan… Şeytan, “adüvvün mübîn”dir, yani bizim azılı baş düşmanımızdır. Kanımıza kadar ilişen bu varlık kâh vesvese, kâh kötü düşünceler verir, kâh açar sevdiklerimizle aramızı. İşte öylede açmıştı Yusuf (a.s) ile kardeşlerinin arasını. Nitekim babası Yakub (a.s) da başta O’nu uyarmamış mıydı şeytanın açıkça düşman olduğunu?

“(Yusuf) dedi ki: Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Doğrusu Rabbim bana (çok şey) lütfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lütfedicidir. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.”(Yusuf, 100) Hz. Yusuf’un anne ve babasına: “işte sabrın sonu selamettir, bende sabrettim ve seneler önce gördüğüm rüyam işte bugün gerçekleşti” dedi. Bütün iyilikler güzellikler Allah’tandır. Ki Allah o rüyayı gerçekleştirdi, sonrada Hz. Yusuf’a birçok şeyler lütfetti. Önce kuyudan kurtuldu, sonra vezirin hanımından, sonra da zindandan. En sonunda da Mısıra vezir oldu ve yüksek makamlarda oturdu ve yine Allah diledi de sevdiklerine kavuştu. Hz. Yusuf, Allah’ın (c.c) lütfettiklerini sayarken şu husus çok dikkat çekici: “ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra…” Hz. Yusuf (a.s) ne kadar üstün ahlaka sahip ki, kendisine zamanında yapılan o kötülüğü unutup, kardeşlerini mahcup etmeme amacındadır.

İnsanlar arasında en çok imtihana tâbi tutulanlar, en şiddetli belaya dûçâr olanlar, peygamberlerdir. Öylede Hz. Yusuf (a.s) kuyudaki imtihanından, azizin hanımı ile imtihanından, zindandaki imtihanına kadar birçok imtihan süzgecinden geçmiştir. Ta Mısır’a vezir olana kadar. Hz. Yusuf’u kuyuya atan kardeşleri Mısır vezirine işleri düştüğü gün gelip çattığında, devran dönmüştür.

“Biz bu Kur’ân’ı sana vahyetmekle, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Elbette (sen) ondan önce (bunlardan) habersiz olanlardan idin…” (Yusuf suresi, 3)













Yusuf’un hasretiyle yıllarca sessiz sessiz inleyen, sonunda gözlerine ak inen, hüznünü içinde gizleyen, şikâyetini sadece Allah’a ileten, ancak bir an bile ümidini yitirmeyen Hz. Yakup, son derece sabırlı davranarak Allah’a dönüp yönelmiş ve Allah’tan yardım istemiş, yakın bir gelecekte Hz. Yusuf’un kendisine kavuşacağı umudunu asla kaybetmemiştir. “… Artık bana düşen, güzel bir sabırdır. Anlattıklarınıza karşı yardımı istenilecek de ancak Allah’tır.” (Yûsuf, 12/18)


Üstün ahlakı, aklı, ihlası ile birçok ayette zikredilen Hz. Yakup, gösterdiği tevekkül ile müminlere rehber olan bir hidayet önderi olmuştur. Yakup (a.s) da diğer peygamberler gibi insanları Allah’a inanmaya ve O’na ibadet etmeye çağırdı. Kendisi bu yolda fevkalade örnek bir hayat yaşadı. Kuran-ı Kerim’de bildirildiğine göre, Hz. Yakup, Hz. İbrahim’in yaptığı gibi, ruhunu teslim etmeden önce, çocuklarına vasiyette bulundu: “O zaman (Yakup), oğullarına; ‘Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?’ demişti. (Onlar da); ‘Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan tek bir ilâha ibadet edeceğiz; bizler O’na boyun eğmiş müslümanlarız” dediler.” (el-Bakara, 2/133) Hz. Yakup’un 12 oğlundan biri olan Hz. Yusuf, yaşadığı her olayın hayır olduğunu bilerek, olaylar karşısında güzel bir ahlak göstermiş olan bir peygamberdir. Ancak kendisine yakın olan küçük kardeşi hariç, diğer kardeşleri imanı kavrayamamış oldukları için Hz. Yusuf’a karşı zalim bir tuzak kurmuşlardır. Bu tuzak neticesinde ise Hz. Yakup da Hz. Yusuf gibi son derece tevekküllü bir ahlak sergilemiştir.

Rûh ve kalp, rûhâniyet âlemine meylederler. Nefse âit kuvvet ve hisler ise, hayvâniyet âlemine meylederler. Eğer insan kendi hâline bırakılırsa, gâlibiyet nefsin olur; beden rûha tahakküm eder ki bu, fâsıkların hâlidir. Eğer kalp, zikir ve sohbetle güzel ahlâka nâil olursa, gâlibiyet rûhun ve kalbin eline geçer. Nefs ve beden, rûh ve kalbin istikâmetine tâbî olur. Bu da saîdlerin hâlidir.


“Tevrat’ın indirilmesinden önce İsrail’in kendilerine haram ettiğinden başka bütün yiyecekler İsrailoğullarına helal idi; doğru sözlü iseniz Tevrat’ı getirip okuyun.”¸* “Yahudilere¸ tırnaklı olan her hayvanı haram kıldık. Sığır ve koyunların da sırtlarında veya bağırsaklarında veya kemiğe karışık bulunan yağlar dışında iç yağlarını haram kıldık. Bu¸ aşırı gidip ilâhî sınırları aşmalarından¸ insan haklarına el uzatmalarından dolayı onlara verdiğimiz bir cezâdır.”*¸ “Yahudilerden çoğunun zulümleri¸ birçoklarını Allah yolundan alıkoymaları¸ men’edildikleri hâlde fâiz almaları ve haksız sebeplerle insanların mallarını yemeleri sebebiyle daha önce kendilerine helâl kılınan iyi ve temiz şeyleri onlara haram kıldık.”* Âyetlerden anlaşıldığına göre Yüce Allah¸ onları eğitmek¸ sınamak ve sağlıkları için bazı şeyleri onlara haram kılmıştır. Rivâyete göre¸ Hz. Yakub’un da bir hastalığı sebebiyle kendine çok sevdiği deve sütü ve deve etini haram kılmış ve yememişti.
1)1. 3/Âl-İ İmrân¸ 93 2)2. 6/En’âm¸ 146. 3)Nis⸠160-161 (*)

İşte o kıssası anlatılanlardan biri de Hz. Yakub Peygamber’dir. Onun diğer adı da Allah’ın kulu anlamına İsrâîl’dir. O¸ İsrailoğullarına adını veren peygamberdir. Aynı zamanda o¸ onların eğitimi ve işledikleri günahlara karşı ders olsun diye bir kısım şeyleri onlara yasak kılan bir davet adamıdır.

Kur’ân kıssalarında anlatılan peygamberlerin hayatları bir bütün olarak anlatılmaz. Onların ibret verici yönleri öne çıkarılarak anlatılır. Zaten Kur’ân¸ insanlığa gönderilmiş bütün peygamberleri anlatmaz. Kıssasını anlattığı peygamberin de hayatından bazı kesitleri bize ders verici yönleriyle anlatır. Dolayısıyla biz onları¸ yaşanmış ve bitmiş bir hayat hikâyesi olarak okuyamayız. Yalnızca onlar hakkında bilgilenmek için de okuyamayız. Onların yaşadıkları onlarda kalsın diye de değil. Aslında hayat kitabı Kur’ân’da anlatılarak yaşatılan her peygamber kıssası günümüzde yaşandığı zaman anlamlı hâle gelecektir. Zira insanlığın önderleri peygamberler¸ yaşadıklarını hem kendileri için hem de bizlere ders olsun diye yaşamışlardır. Daha da önemlisi¸ onlar yaşadıklarını birer insan olarak yaşamışlardır.

VE… KİŞİ DAİMA EN SEVDİĞİ İLE İMTİHAN EDİLİRDİ!

قَالَ إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللّهِ

Davetçiye düşen tebliğdir. Hidayet Allah’ın takdiridir. Bazen hangi usul, üslup olursa olsun muhataba ulaşamayabiliriz. Hiç duymamışlar-görmemişler gibi yaşantılarına devam ederler. Söylediklerimiz etkili olmaz. İlgisizlikleri, vurdumduymazlıkları aşılamaz. Yeni yollar bulamadığımızda yeni insanlar/hedefler bulmaya hazır olmalıyız.

Lût kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı. Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: (Allah’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir. Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, insanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz sınırı aşmış (sapık) bir kavimsiniz! Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, insanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz sınırı aşmış (sapık) bir kavimsiniz! Onlar şöyle dediler: Ey Lût! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürgün edilmişlerden olacaksın! Lût: Doğrusu, dedi, ben sizin bu işinizden tiksinmekteyim! Rabbim! Beni ve ailemi, onların yapa geldiklerinden (vebalinden) kurtar. Bunun üzerine onu ve bütün ailesini kurtardık. Ancak bir kocakarı müstesna. O, geride kalanlardan (oldu). Sonra diğerlerini helâk ettik. Üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki… Uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) yağmuru ne de kötü! Elbet bunda büyük bir ibret vardır; fakat çokları iman etmezler. Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. (26/160–175)

Diğer peygamberlerde olduğu gibi Kendini tanımlama, ücret istememe ve Allah’ın rabliğinden bahsetmekle başlar topluma tebliğ. Soru üslubu ile toplumun veya bireyin yaptığı zulüm ve ahlaksızlar dile getirilir. /Sürgün, tehdit, alay ve işkence hak davanın savunucuları için kaçınılmazdır. Küfür cephesi kendileri için önemli saydıkları şeylerin davetçi için de önemli olduğunu sanır.

Zulmü veya küfrü açıkça dile getirmek geri dönüşü olmayan bir yola girmektir. Şeytanın taktiğidir. Islah olma umudunu kaybettirmeye çalışmasıdır şeytanın./ Özgürlük yalanıyla günah işleme rahatlığını isteyenlere karşı dikkatli olunmalıdır. Kimse kimseye karışmasın, herkes dilediğince yaşasın anlayışına İslam izin vermez. Davet ve eğitim çalışmaları kâfirlerin-cahillerin değer yargılarıyla sürdürülemez. Hanifleri yüceltip peygamberi yalanlayan Mekke müşrikleri de kendi değerlerine karışılmamasını istiyorlardı.

“Ancak Lût ailesi hariç. Onların hepsini kurtaracağız.” “(Fakat Lût’un) karısı müstesna; biz onun geri kalanlardan olmasını takdir ettik.”Melek olan elçiler Lût ailesine gelince, Lût onlara: “Hakikaten siz tanınmayan kimselersiniz” dedi. Dediler ki: “Bilakis, biz sana, onların şüphe etmekte oldukları şeyi (azabı ve helâkı) getirdik. Sana gerçeği getirdik; biz, hakikaten doğru söyleyenleriz. Gecenin bir bölümünde aile fertlerini yola çıkar, sen de arkalarından yürü. Sizden hiç kimse, sakın dönüp de ardına bakmasın, istenen yere gidin.” Ona (Lût’a) şu hükmümüzü vahyettik: “Sabaha çıkarlarken mutlaka onların ardı kesilmiş olacaktır.” Şehir halkı, birbirlerini kutlayarak, (meleklerin yanına) geldiler. (Lût) onlara “Bunlar benim misafirimdir. Sakın beni utandırmayın; Allah’tan korkun, beni rezil etmeyin!” dedi. “Biz seni, el âlemin işine karışmaktan men etmemiş miydik?” dediler. (Lût:) İşte kızlarım! (Düşündüğünüzü) yapacaksanız (onlarla evlenin), dedi. (Resulüm!) Hayatın hakkı için onlar, sarhoşlukları içinde bocalıyorlardı. Güneş doğarken onları o korkunç ses yakaladı. Böylece ülkelerinin üstünü altına getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. İşte bunda ibret alanlar için işaretler vardır. Onlar hâla gözler önünde duran bir yol üzerindedirler. Hakikaten bunda iman edenler için bir ibret vardır. (15/59–77)

Küfürden uzak olmak fakat kâfirlerin içerisinde yaşamak Hz. Lut’un imtihanlarından. Her daim diri olmak gibi bir zorluğu getiriyor. Müslümanların içerisinde olmak imtihanı kolaylaştırır./ Bilgi ve taktik desteği ferdi eğitim çalışmalarımızın önemli bir parçasıdır. “Yapa yapa öğrenir, bizde bu zorlukları yaşadık” gibi anlamsız eziyet kardeşlerimizi gereksiz yere yormaktadır. Ne istediğimizi, niçin istediğimizi ve nasıl yapacağını açık bir dille ifade ederek davet ve eğitim çalışmalarımızda verimi artırmalıyız.

Aczin itirafı nefsi eğitmenin yollarından biridir. Ruhen yükselmeyi, Allah’a yaklaşmayı sağlar. Kibri istiğnayı engeller. / Alternatif sunmadan her hangi bir şeyi yasaklamak muhataplarımızda boşluk oluşturur. Yerine bir şey koyamayacağı alışkanlığı bırakmak istemez. Bu kişisel zaaflarında toplumsal ahlaksızlarda ticarette insan ilişkilerinde dikkat edilmesi gereken bir konudur.

Elçilerimiz Lut’a geldiği zaman, onlardan dolayı kaygılandı, göğsünü bir sıkıntı bastı ve: Bu, zorlu bir gün” dedi. (Hud Suresi, 77)


Böylelikle elçiler Lut ailesine geldiklerinde, (Lut) Dedi ki: “Sizler gerçekten tanınmamış bir topluluksunuz.” “Hayır” dediler. “Biz sana, onların hakkında kuşkuya kapıldıkları şeyle geldik.” “Sana gerçeği getirdik, biz şüphesiz doğru söyleyenleriz.” “Hemen aileni gecenin bir bölümünde yola çıkar, sen de onların ardından git ve sizden hiç kimse arkasına bakmasın; emrolunduğunuz yere gidin.” (Hicr Suresi, 61-65) / Elçilerimiz Lut’a geldikleri zaman o, bunlar dolayısıyla kötüleşti ve içi daraldı. Dediler ki: “Korkuya düşme ve hüzne kapılma. Karın dışında, seni ve aileni muhakak kurtaracağız. O ise, arkada kalacaktır.” “Şüphesiz biz, fasıklık yapmalarından dolayı, bu ülke halkının üstüne gökten iğrenç bir azap indireceğiz.” (Ankebut Suresi, 33-34)

Elçilerimiz Lût’a gelince, (Lût) onların yüzünden üzüldü ve onlardan dolayı içi daraldı da “Bu, çetin bir gündür” dedi. Lût’un kavmi, koşarak onun yanına geldiler. Daha önce de o kötü işleri yapmaktaydılar. (Lût): “Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır (onlarla evlenin); sizin için onlar daha temizdir. Allah’tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu!” dedi. Dediler ki: Senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını biliyorsun. Ve sen bizim ne istediğimizi elbette bilirsin. (Lût:) Keşke benim size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı veya güçlü bir kaleye sığınabilseydim! Dedi.(Melekler) dediler ki: Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar. Sen gecenin bir kısmında ailenle (yola çıkıp) yürü. Karından başka sizden hiçbiri geride kalmasın. Çünkü onlara gelecek olan (azap) şüphesiz ona da isabet edecektir. Onlara vâdolunan (helâk) zamanı, sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi? Emrimiz gelince, oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine (balçıktan) pişirilip istif edilmiş taşlar yağdırdık. (O taşlar:) Rabbin katında işaretlenerek (yağdırılmıştır). Onlar zalimlerden uzak değildir. (11/77–83)

Zulmü tanımlamak davetçiyi nefsi olarak eğitir. Yapılan işe buğz etmesini, uzak durmasını sağlar. / Zulmü tanımlamak zalimi göstermek manasına gelir. Bu da zalim kişi veya sistemle safların ayrılmasını sağlar./ Zulmü tanımlamak mazlumlar için bir toplanma çağrısıdır. Mazlumlara, münib olanlara yol göstermek demektir. Fıtratları bozulmamış insanları bize yönlendirir.

Topluma tebliğde Küfrü tanımlamak gerekir. İnsanlar küfrün, şirkin, zulmün içerisinde yaşamaya alışıp bu durumu fark etmez hale gelirler. İslam’ın Zulüm olarak adlandırdığı şeyler ile Küfrün zulüm anlayışı birbirinden farklıdır.

Lût’u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: “Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhuşu mu yapıyorsunuz? Çünkü siz, şehveti tatmin için kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz.” Kavminin cevabı: Onları (Lût’u ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın; çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış! Demelerinden başka bir şey olmadı. Biz de onu ve karısından başka aile efradını kurtardık; çünkü karısı geride kalanlardan (kâfirlerden) idi. Ve üzerlerine (taş) yağmuru yağdırdık. Bak ki günahkârların sonu nasıl oldu! (7/ 80–84)

“Yoksa siz, “İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakub ile Yakuboğulları da Yahudi, ya da Hıristiyan idiler mi diyorsunuz? De ki: Sizler mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah tarafından kendisine ulaşan bir gerçeği gizleyen kimseden daha zalim kimdir? Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Bakara 2/140) Bütün bunlara ilaveten şu gerçeği de görmek gerekir. Biz Müslümanlardan şu istenmektedir: “Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’ân’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rablerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O’na teslim olmuş kimseleriz.” (Bakara 2/136)
Peygamberlerin isimlerinin farklı olması, inanılan şeylerin aynı olmasına engel değildir. Ama Allah peygamberlerinin Yahudi ve Hıristiyan olmadığını vahiy ile bize bildirmiştir. İlahi buyruk bize şöyle sesleniyor: De ki: “Ey kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâh edinmesin.” Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun, biz Müslümanlarız.” (Ali İmran 3/64)
Kuvvet ve basiret sahibi, halis ve seçkin kılınmıştır. Allah Teâlâ babayı, oğlu ve torunu seçmiştir. “(Ey habibim!) İbrahim’i, İshak’ı ve Yakup’u da hatırla ki, onlar kuvvet ve basiret sahibi insanlardı. Biz onları ahiret yurdunu hatırlama konusunda halis ve seçkin insanlar haline getirdik. Onlar bizim yanımızda elbet seçkin ve hayırlı insanlardı.” (Sa’d 38/45-47)

İshak (as), ayetlerden de görüyoruz ki tevhidi bir aile içinde zikredilmiştir. Sanki Rabbimiz bu mübarek aileye dikkat çekmiş, mihenk taşı olarak İshak’ı ortaya almıştır. İshak (as) ile ilgili olarak baba, anne, abi, torun ve oğul gündem yapılmıştır. Peygamberlik ve kitap onların soyundan gelenlere tahsis edilmiştir. Daha öncesinde tek tek peygamberler anlatılırken İbrahim ile İslami bir aile ve bir millet anlatılmaktadır. Biz buna İbrahimî millet diyoruz. Hakikati onların şahıslarından öğreniyoruz. İbrahim, İshak, İsmail, Yakub ne Yahudi’dir ne de Hıristiyan, onlar Allah’a itaat eden tevhid ehli bir ailedir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilir:


“Biz Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, esbata (torunlara), İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyettik. Davud’a da Zebur’u verdik.”(Nisa 4/163)

Dokuz yerde ise İsmail zikredilmeden İbrahim, İshak ve Yakub sıralamasıyla geçmektedir. (En’am 6/84; Hud 11/71; Yusuf 12/6, 38; Meryem 19/49; Enbiya 21/72; Ankebut 29/27; Saffat 37/113; Sa’d 38/45)

İshak (as)’ın yetiştirilmesinde baba İbrahim ve anne Sare asla sıkıntı çekmemiş, Allah’a itaatkâr bir evlat yetiştirmişlerdir. İleri yaşlarda olan anne-baba için çocuk, aile için sıkıntı olsaydı İbrahim ile Sare’ye sıkıntı olurdu. Hâlbuki Kur’ân İshak’ı bu aile için bir müjde olarak haber vermektedir. Mürşidi Kur’ân olan nesiller, ailenin ve çocuğun önemini hiçbir zaman küçümsemezler. İmtihanlarla sınanmış, memleketinden hicret etmiş böylesi bir tevhid ailesine yine tevhid peygamberi olacak bir çocuk müjdelenmiştir. Hz. İsa (as)’ya kadar süregelen bu nübüvvet halkası, Yakub’la Filistin’de devam etmiştir. İsa (as)’dan sonra bu sancak, İbrahim (as) oğlu İsmail (as)’in soyundan gelen Efendimiz’e geçmiştir.

İbrahim (as) geç yaşında kendisine verilen bu nimete karşılık şöyle dua etmiştir: “İhtiyar halimde bana İsmail’i ve İshak’ı lütfeden Allah’a hamdolsun.” (İbrahim 14/39)
İbrahim’e İshak ve Yakub’un müjdelenmesi onun Rabbine olan itaatinin meyvesiydi. İlerlemiş yaşlarına rağmen İshak’ın müjdelenmesi onları sevindirmiş, asla üzmemiştir. Bugünün insanları, genç yaşlarına rağmen “Aman çocuk mu” diyerek serzenişte bulunabiliyorlar. Fakat bu haber, İbrahim ve hanımı Sare’de müthiş bir mutluluk dalgası oluşturuyor. Zira bu ev geleceğe bakanların evi. Evde çocuğun olmasından mutlu olanların evi. “Bu yaştan sonra olur mu” demeyenlerin evi.

İbrahim (as) ateşe atılmak, hicret etmek ve göz bebeği İsmail’le sadık eşi Hacer’den ayrılmakla imtihan edilmişti. Şimdiki imtihanı acaba neydi? Her halükarda Rabbine olan itaati tamdı. Ama her imtihan yeni bir heyecan, yeni bir korku demekti. İbrahim’in bu endişesini Allah’ın elçileri yatıştırarak bu sefer ona İshak’ı müjdelediler. Bu esnada ayakta olan ve gülen Sare’nin “Olacak şey değil! Ben bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!” demesi üzerine elçiler (melekler): Allah’ın emrine mi şaşırıyorsunuz? Ey hane halkı Allah’ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinizdedir, diye cevap verirler.” (Hud 11/69-72)

“İbrahim’e İshak’ı lutfettik, ayrıca da Yakup’u bağışladık. Her birini salihlerden kıldık.” (Enbiya 21/72)

“Atalarım İbrahim’in, İshak’ın ve Yakub’un dinine uydum. Allah’a hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah’ın lütuf ve ihsanındandır, ancak insanların çoğu şükretmezler.” Yusuf Suresi, 38


Bu kitapta İsmâil’i de okuyup an. O gerçekten sözüne sadıktı; elçi-peygamberdi. Halkına namazı ve zekâtı emrederdi ve rabbinin rızâsına ermişti. Meryem Suresi – 54-55

İsmâil’i, İdrîs’i ve Zülkifl’i de yâdet. Hepsi de sabreden kimselerdendi. Enbiyâ Suresi – 85

De ki: “Biz Allah’a ve bize indirilene; kezâ İbrâhim, İsmâil, İshak, Ya‘kūb ve torunlarına indirilenlere; yine Mûsâ, Îsâ ve bütün peygamberlere rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onlar arasında ayırım yapmayız ve biz O’na teslim olmuşuzdur.” Âl-i İmrân Suresi – 84

Üzerinde önemle durulması gereken bir konuda, bilindiği üzere, ehli kitap olan İsrail oğulları yani Yahudiler nesepleri itibariyle İshak (as)’ın soyundandırlar. Dolayısıyla kendilerinin İbrahim (as)’in soyuna mensup olmaları sebebiyle gururlanıyorlar, kibirleniyor ve ne yaparsa yapsınlar Cennete gireceklerini iddia ediyorlardı. Yine aynı şekilde Mekke müşrikleri de nesep itibariyle İsmail (as)’in soyundan olduklarını ve dolayısıyla neseplerinin İbrahim (as)’e dayandığını ileri sürüyorlardı ve Kâbe dolayısıyla gururlanıyorlardı. Kâbe’nin bakımını ve korumasını yaptıkları içinde kendilerini üstün görmekteydiler. Rabbimizin de bildirdiği gibi bu iki topluluğun kendilerini bu şekilde üstün görmelerinin hiçbir anlamı bulunmamaktaydı ve kureyş suresinde de Mekke müşrikleri bundan dolayı kınanmaktadırlar. Allah’ın dini hiçbir millete, hiçbir kabileye, hiçbir ırka mal edilemez ve istismar vesilesi yapılamaz. Zira Rabbimiz üstünlüğün her hangi bir ırka veya makama değil yalnızca takvaya göre olduğunu vurgulamıştır. Yine Allah’ın dini miras yoluyla babadan oğula geçen bir saltanat değildir. Bu mirasa (önderliğe, imamlığa) ancak bu yola baş koymuşların hak ettikleri bildirilmiştir.

Hz. İbrahim (as)’a, yine aile efradını bugünkü Mekke şehrinde ziyaret için geldiği bir sırada, Allahu teâla tarafından bir mabet yapması emredilmiş ve yapacakları bu mabedin yeri de bildirilmişti. İbrahim (as) ve İsmail (as) mabet yapılması bildirilen yerde binanın temellerini atarak işe koyulduklarında Allahu teâla’ya şöyle bir duada bulunmuşlardır: “Ey Rabbimiz! Yaptığımız bu hayırlı işi bizden kabul buyur, şüphesiz sen işitensin bilensin. Ey Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan kıl. Neslimizden de sana teslim olan bir ümmet yetiştir. Bize ibadet yerlerimizi göster. Tevbemizi kabul buyur. Tevbeleri kabul eden ancak sensin. Ey Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden senin ayetlerini okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları arındıracak bir peygamber gönder. Şüphesiz ki Aziz ve Hâkim olan ancak sensin” (Bakara suresi 127-129)

İslâm. Hz. İbrâhim, Kur’ân-ı Kerîm’de kendisinden en çok söz edilen ülü’l-azm peygamberlerden biridir. Ancak Kur’an peygamberlere ilişkin açıklamalarında takip ettiği, muhataplarının dinî ve ahlâkî yönden aydınlanmasını ve ders almasını amaçlayan genel yöntemine uygun olarak İbrâhim’den bahsederken de -Tevrat’ta olduğu gibi kronolojik akışa göre bilgi vermek yerine- çeşitli sûrelerde münasebet düştükçe onun genel inanç tarihindeki yerini, öğretisinin ana hatlarını ve özelliklerini, tebliğ faaliyetleri ve yöntemlerini, kişiliğinin dinî, ahlâkî, içtimaî ve ailevî boyutlarını tanıtmış, bu konularla ilgisi ölçüsünde hayatından da bazı kesitler vermiştir.

Kilise, inananların atası kabul ettiği İbrâhim’in adını IX. yüzyıldan itibaren şehidler kütüğüne (martyrologes) kaydetmiştir. İbrâhim’in oğlunu kurban etmesi hadisesi Papa Damase’tan itibaren âyin kitabına alınmıştır. Kıbtî kilisesi onu 28 Mart’ta anarken Süryânî kilisesi, ateşe atıldığı kabul edilen 20 Ocak’ta özel tören düzenlemektedir (DB, I/I, s. 74-82).

Hıristiyanlık. Hz. İbrâhim hıristiyan kültüründe de özel bir yere sahiptir. Ahd-i Cedîd’de Zekeriyyâ ve Meryem, İbrâhim’e yapılan vaadleri ve onunla akdedilen ahdi dile getirmekte (Luka, 1/55, 73), İbrâhim’in soyundan geldiği belirtilen Hz. Îsâ (Matta, 1/1; Luka, 3/34) muhtelif kişileri “İbrâhim kızı veya oğlu” diye adlandırmakta (Luka, 13/16; 19/9), “İbrâhim zürriyetiyiz” diyen yahudilere onun gibi davranmazlarsa bütün ayrıcalıklarını kaybedecekleri uyarısında bulunmaktadır (Yuhanna, 8/33-44). Diğer peygamberlerle birlikte “Allah’ın melekûtunda” olan İbrâhim (Luka, 13/28) bütün inananların, doğruların ve yahudilerin (Luka, 16/22-30) atasıdır; diğer milletler onun gölgesinde oturacaklardır (Matta, 8/11).

Kitâb-ı Mukaddes dışındaki yahudi dinî literatüründe de İbrâhim yahudi dindarlığının modeli olarak gösterilir. Talmud ve Ahd-i Atîk tefsirlerinde, Hz. İbrâhim’in bütün emirleri daha onlar vahyedilmeden önce yerine getirdiği, şifahî Tora’ya uygun davrandığı, Mûsâ şeriatının hükümlerini uyguladığı, bunları oğlu İshak ile torunu Ya‘kūb’a da vasiyet ettiği ve sabah ibadetini ilk defa onun tesis ettiği kabul edilmektedir. En önemli fazileti Allah’ı ilk tanıyan kimse olmasıdır. Onun bir, üç, on veya kırk sekiz yaşında Allah’ı tanıdığı ileri sürülmektedir. Bir put ustası olan babasının putlarını reddettiği için Kral Nimrod (Nemrûd) onu ateşe atmış ve Cebrâil kendisini ateşten kurtarmıştır. İbrâhim, Allah’ın kendileriyle rüya veya rü’yette değil açık olarak konuştuğu büyük peygamberlerden biridir. Keldânîler’in ülkesinde gerçek Tanrı’nın bilgisine erişmiş, ilâhî dil olan İbrânîce’yi öğrenmiş, memleketinin putperestliğini reddetmiş, Tanrı’nın buyruğu üzerine ülkesini terkederek Ken‘ân diyarına gitmiştir (EJd., II, 115-117; ER, I, 16).

Esas itibariyle, semavi (vahyi) dinler, insanoğluna onların faydasına, iyiliğine, mutluluğuna ve kurtuluşuna ileten aynı ana hükümleri ve esaslan hatırlatıp duyurmuşlardır. Bütün peygamberler hep aynı din ve ümmet birliğini sağlamak, aynı inancı yerleştirmekle görevlendirilmişlerdir.

Şeriatlarda farklılık olsa da, bütün peygamberlerin getirdiği din, İslam dinidir.


Çünkü Hz. İbrahim’in dininde zerrece şirk izi ve kalıntısı yoktu. İşte o din, yeniden canlandınlmış ve tam kemaliyle kurulmuştur.

Kur’an, tek Allah inancını içinde bulunduğu kaostan kurtarıp, ona eski safiyetini yeniden kazandırmaya ve toplumdan şirkin izlerini tamamen söküp atmaya çalışmaktadır.

Peygamberler ise, bu şirk yöntemlerini tevhide dönüştürmek ve tarihsel süreçte tevhid inancına eklemlenen yabancı unsurları tasfiye için gelmişlerdir. Kur’an’ın davet ettiği birlik, zaten öteden beri, yani ta Hz. Adem’ den yeryüzüne inişinden Hz. Muhammed’e kadar varlığını koruyan bir fikre dayanmaktadır.

Normal koşullarda tarihte karşılaştığımız sosyal sistemler ve insan toplulukları, fikri sapkınlık, kötü koşullar, sınıfsal çıkarlar ve cehaletin etkisiyle tapınma duygusunu, insanların fıtrattan gelen dini duygularını suistimal ederek bu kutsal duyguyu manipüle ederek, hepsinin ortak özelliği şirk olan bu farklı dinleri ortaya çıkarıyorlardı.

Hz. İbrahim’in hayatı, tevhid mücadelesi ve ahlaki erdemleri gerçekleştirme hakkında Kur’an’ın bildirimlerinde pek çok ibretli mesaja tanık olmaktayız. Bunlar topluca bir arada verilmeyip, Kur’an’ın içerisinde muhtelif süre ve ayetlere yeri geldiğinde serpiştirilmiş bir vaziyette bulunmaktadır. Gerçekten de şirkin en aşağı derecesine düşmüş olan müşrik Araplar bile, her şeye rağmen yine de alemleri yaratan ve idare eden yüce bir ilahın varlığını kabul etmekteydiler Zirvesinde kuruculuğu ile Hz. İbrahimin ve tamamlayıcılığı ile Hz. Peygamber’in bulunduğu Tevhid’in büyük peygamberleri, Allah’a tapınma hissini insanlığa armağan etmek için gelmediler. Çünkü tapınma duygusu ontolojik olarak insanda zaten mevcut bir duygudur. Peygamberler, yalnızca insanın doğasında sağlam bir fıtrat olarak yerleşik bulunan Allah’a tapınma duygusunu düzeltmek için gelmişlerdir.

Kur’an’ın elçiler hakkında anlattığı olaylan tarihsel olaylar olarak incelemek yerine, içerisine ahlaki ilkelerin giydirilerek anlatılan olaylar olarak incelemek, Kur’an’ın hedefleri açısından daha tutarlı bir yöntemdir. Bu yöntemlerin anlatılması, güncel dinsel tebliğler açısından da bir dayanak oluşturabilir. Dinsel ilkelerin, dogmalara referanslarda bulunarak anlatımı yerine, akılcı yöntem kullanılarak anlatılması, dogma karşıtı söylemlerin güçlendiği günümüzde daha etkili bir anlatım yöntemi olabilir. Bu anlatımların fonksiyonel etkisi göz önünde bulundurulduğunda bu anlatım tarzının nedenli ehemmiyet taşıdığı ve öncelendiği açıkça görülecektir. Çünkü Beşeriyetin bütün dönemlerinde içerisine düştüğü şirk ve karanlık kıskacından kurtuluşunun temel kanunu zihni kabul gerçeğine uygunluğu ile orantılıdır.

Hz. İbrahim’in Tehvid davetinde takib ettiği yöntem günümüzde de önemini muhafaza etmiştir Zaman ve mekanın farklılığına rağmen, alemde bazı kurallar vardır. Bu kurallara göre insanlığa Tevhidi takdim ederken, insan psikolojisine uygun bir yöntem takib edilmeli ve insanın psikolojik şartlan tesbit edilerek, Kelami sistemler ona göre geliştirilmelidir. Bu açıdan Kur’an’ın sunduğu İbrahimi yöntemden günümüz Kelamı önemli ölçüde yararlanabilir.

Hz. İbrahim eşyada ve olaylarda var olan gayeyi vurgulamıştır. Görmeyen, işitmeyen ve bir faydası olmayan gayesiz taşlara, heykellere ibadetin anlamsızlığına dikkat çekmiştir. Bu gaye de ancak insan tarafından beşeri sorumluluğun merkez üssü olan akıl vasıtasiyle anlaşılabilir. Asıl mühim olan akla sahip olmak değil, aklı iyi kullanmaktır. Bu bakımdan diyebiliriz ki, Hz. İbrahim aklı en iyi kullanma ve bireyin varlığının şuuruna erme yolunu göstermiştir. İnsanın çeşitli duyularına, hatta pragmatik anlayışına hitap ederek işitmeyen, görmeyen ve hiçbir fayda sağla­mayan varlıkların ilah olamayacağına dikkat çekerek, Yaratıcı olan Zat’ın ise Semi, Basir ve Kadir olmasının gereğini vurgular.

Bir insanın fedakarlığının tüm insanlığı kurtaracağı düşüncesi toplumda bir çözülmeye ve bozulmaya sebebiyet verir. Bu durum sosyal dengenin ciddi bir şekilde bozulmasına yol açar. Bu şekilde, Hz. Adem’in işlediği suç da dahil olmak üzere, kimsenin kendinden önceki bir başkasının suçunun cezasını çekmeyeceğini vurgulayan Kur’an delaylı olarak Hıristiyanlıktaki “asli günah” inancını eleştirmektedir. Çünkü, Hıristiyanlığın çarmıh anlayışı, dolayısıyla da asli günah anlayışı kişisel sorumluluğun bölünmesi anlamına gelmekte ve İbrahimi din ölçüsüyle kesinlikle bağdaşmamaktadır.

Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki teolojik ilişkilerin Kur’an’daki Hıristiyanlar ve Hıristiyanlıkla ilgili ayetlerle başladığını söyleyebiliriz. Kur’an’ın Hıristiyanlığı eleştiri Onların teslis doktrini Tanrı kavramındaki yanlışlıklarını, Hz. İsa hakkındaki inançları da yanlış ve eksik anlayışlarını oluşturmaktadır. Yine Tanrı ‘nın kelamının bir kısmını unutmuş ya da gizlemiş olmaları, bir kısmını da tahrif etmiş olmaları onların en temel yanılgı noktalarını oluşturmaktadır. Aynca evrensel bir kaide olan suç ve cezanın bireyselliği prensibini kabul eden Kur’an, insanlığın günahlarına kefaret olsun diye İsa’nın çarmıha gerildiğini asla kabul etmez. Kur’an sorumluluğun kişisel olduğunu, her insanın kendi yaptıklarından sorumlu olduğunu ısrarla vurgular.

Yine onların, kendilerine gönderilen kitabı değiştirdikleri, yani tahrif ettikleri gönderilen peygamberleri öldürdükleri, Müslümanlarla yaptıklan antlaşmalara bağlı kalmadıkları, dinlerinde taşkınlık yaptıkları, bilmedikleri konularda bile kendi aralarında tartıştıkları ve yanlış hükümlere vardıkları, yalancı oldukları, birbirlerini suçladıkları, bu yaptıklarıyla da kalmayıp Kur’an’a ve Hz Muhammed’e uyanları saptırmak istedikleri ifade edilmektedir. Gerek kendi kitaplarında görülen, gerekse Kur’an’da dile getirilen bu aşınlıklarına rağmen Ehl-i Kitab’a gösterilen tolerans, sonradan tahrif edilmiş de olsa, aslen kutsal olan bir kitaba sahip olmalarından dolayıdır. Yoksa onların doğru yolda olduklarından değildir. Zaten onların yolu doğru olsaydı Kur’an onları imana davet etmezdi.

Kur’an’da çok yönlü olarak ele alınan Ehl-i Kitap, her şeyden önce diğer İslam dışı gruplar gibi Kur’an’a ve Hz. Muhammed’e imana davet edilmektedir. Allah ‘ın, ellerinde mevcut kitaplar olmasına rağmen Kitap ehlini Kur’an’a imana davet etmesinin temel gerekçesi onların kendilerine de tek Allah inancı tebliğ edilmiş olduğu halde bu ilkeden sapmış olmalarıdır.

SELAM VE DUA İLE

Bütün peygamberlerin olduğu gibi, Hz. İbrahim’in de amacı insanlara tevhid inancını telkin ederek, gönüllere yerleştirmekti. İbrahim (a.s.), Babilliler döneminde yaşamıştır. Bunlar tek Allah’a inanmayıp, putlara ve yıldızlara taparlardı. Babil’de putların hem yapıldığı hem de tapıldığı puthaneler vardı. Bu topluluk Sabi’ydi. Şahıslara ve yıldız heykellerine tapanlar olmak üzere iki kısma ayrılıyordu. İşte İbrahim (a.s.) Tevhid inancından böylesine uzak bir kavme hitap ediyordu. Vazifesi bu batıl inancı ortadan kaldırmak, yerine saf Tevhid inancını yerleştirmekti.

Duyu organları kişinin kendi tecrübelerini ve algılamalarını ifade etmekte iken, doğru haber/elhaberüs-sadık (veya haberi verenin öncelenmesi sonucu doğrunun haberi!haberu’s-sadık) başkasının olguya dair verdiği haberi içermektedir. Akıl da, olayların sebep-sonuç ilişkisini açıklayan bir ilkedir. Bir yöntem olarak akılcılık ise, bilinmeyen bir alanın olayların düşünce ve muhakemeyolu ile çözmeye yarayan metoda denilmektedir.* Allah’ı inkar eden veya ona ortak koşan insanların vahye dair inançları olmadığından, onlara karşı geliştirilen yöntemin düşünce ve akıl yürütmeye dayanması kaçınılmazdır. Bu bağlamda Kur’an’ın insanları iman etme eyleminden çok düşünme eylemine çağırması, inancın akli kanıtlarının ortaya konulmasının gerekliliğine işaret etmektedir. *Bkz.Şaban Kuzgun, Hz. İbrahim ve Haniflik, Ankara 1985, s. 43; Arniran Kurktan Bilgiseven, Sosyal İlimler Metodolojı’si, İstanbul 1989, s. 15.

Hz. İbrahim a.s

Kur’an’ın Hz. İbrahim ile ilgili anlatımlarda onun akılcı metodolojiyi kullanmasına vurgu yapılmaktadır. Epistemolojik açıdan akıl, bilgi edinme araçlarından birisidir. Filozoflar gibi tanrıbilimciler de bilgi edinme aracı olarak duyu organları ve doğru haber ile birlikte aklı da kabul etmektedirler.

Genel olarak kutsal kitapların ve özel olarak da Kur’an’ın, Allah’ın kendisine bildirimde bulunmak için insanlar arasından seçtiği elçiler hakkındaki anlatımlarının belirli bir amacı ve hedefi olduğu yadsınamaz bir-gerçektir. Bu amaçlar ve hedefler, kutsal kitapların genel amaçları ve hedefleri ile örtüşmektedir ve onların bir parçası konumundadır. Kutsal kitapların amacı, insanlara gerçeği bildirmek ve insanın yeryüzündeki varoluşunda ilkeli ve erdemli davranışlar ortaya koyması için yol göstermek ve böylece insan davranışlarına olumlu katkıda bulunmaktır.

Bütün peygamberler Allah’a kulluğu ve O’na teslim olayı öğütlemişlerdir ve hepsinin amacı birdir: “İbrahim de Allah ‘a teslim olmayı oğullarına vasiyet etti, Ya’kub da: ‘Oğullarım, Allah sizin için o dini seçti, bundan dolayı sadece Müslümanlar olarak ölünüz’ dedi. ” “Havarilere: Bana ve elçime (İsa’ya) inanın, diye ilham etmiştik … İnandık, bizim Müslümanlar olduğumuza şahid ol! demişlerdi”. Bakara, 2/132. / Maide, 5/111

insanın fıtratı

İşte bundan dolayı Peygamberin, “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra ana-babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar” şeklindeki sözü, Allah’ın yaratılışta insanoğluna Rabbi ‘ni tesbih etme ve övmeyi bilme nevinden yerleştirdiği eğilime sahip olmaya yorumlanır, lakin anababası bu eğilimi kendi inançlarına dönüştürüp benzetirler. Allah, akıllarıyla baş başa bırakıldıkları taktirde, kendilerinin yaratıldıkları ve kendilerine yerleştirilen hilkate uygun olarak her küçük ve çocuğu yaratmış ve var etmiştir. Buna göre, her doğan çocuk fıtrat üzere doğar, yani kendileriyle akıllan arasında serbest kaldıkları taktirde, idrak edecekleri Allah’ın vahdaniyetine ve rubübiyetine delalet ve şehadet edecek olan hilkat üzere dünyaya gelirler.

Allah’ın insanı fıtrat üzere yaratması demek, Allah’ın insanları kendisine göre yarattığı Allah’ı bilme ilkesidir; yani Allah’ın onlar için daha küçüklük ve çocukluk hallerinde annelerinin memelerinden sütlerini emerek gıdalarını alma ve yaşamlarını sürdürme dürtüsü olarak yerleştirdiği şeye (fıtrata) uygun olarak dünyaya gelen her küçük ve çocuğun tabiatına Rabbi ‘nin vahdaniyeti ve rububiyetini bilmeyi yerleştirmesidir.

Hanif kelimesi, “Sadece Allah’a inanıp, yalnızca O’na kulluk eden kişi” anlamındadır. Hz. İbrahim’in hanif olarak vurgulanan özelliği, sadece Allah’a bir ve tek olarak iman etmesi ve teslim olmasıdır. O putperest olan kavminin batıl inanışlarından uzaklaşmış, ·sadece Allah’a yönelmiş, muvahhid bir kuldur. Kavmini de putperest inanışlarını terk etmeleri, putlara ibadet etmekten vazgeçmeleri için uyarmıştır.

Hz. İbrahim’in Tabi Olduğu Tevhide Dayalı Hanif Din Anlayışı. Hanif lügatte: “Hakka ve doğruya yönelen, istikamet üzere bulunan kimse” demektir. İslam literatüründe ise; cahiliye döneminde her türlü sapıklıktan ve putperestlikten yüz çevirerek hakka yönelen, Hz İbrahim’in dinine tabi olan, yalnız bir Allah’a inanan kimseler için kullanılmıştır.

Tevhide dayanan bütün dinlerin, tek Allah’a inanma ve bununla ilgili hususlarda aslı aynıdır; ancak ” … Sizden her biri için bir şeriat ve bir yol tayin ettik … ” (Maide, 5/48)

Yüce Allah başka bir ayette ise: “0, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim’in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur’an’da) da sizi “Müslüman/ar” olarak isimlendirdi;

Kur’an Hz.İbrab.im’in tarih boyunca iddia edilenin aksine yahudi ya da Hıristiyan olmadığını, hanif bir müslüman olduğu gerçeğini şu şekilde bildirmektedir: “İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyandı: ancak, O hanif (muvahhid) bir Müslümandı, müşriklerden de değildi. ” (Al-i İmran, 3/67) Kuran’da Hz. İbrahim’in Yahudi veya Hıristiyan olmadığı, “hanif’ bir dine mensup olduğu kesin olarak ifade edilmektedir

Yoksa siz, “İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakub ile Yakuboğulları da yahudi, ya da hıristiyan idiler” mi diyorsunuz? De ki: “Sizler mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” Allah tarafından kendisine ulaşan bir gerçeği gizleyen kimseden daha zalim kimdir? Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir. /Diyanet İşleri Meali (Yeni) 2/140

Tarih boyunca Yahudiler, Rabbimiz’in “Gerçek şu ki, İbrahim tek başına bir ümmetti … ” (Nahl, 161120) şeklinde övdüğü Hz. İbrahim~i tüm yahudilerin peygamberi olarak kabul etmiş ve kendilerinin Hz. İbrahim’in yolunu izlediklerini ileri sürmüşlerdir. Hıristiyanlar ise, Hz. İbrahim’in Yahudilerin peygamberi olduğunu kabul etmelerine rağmen, onun kendisinden daha sonra gelecek olan Hz. İsa’ya tabi olduğunu iddia ederek Yahudilerden ayrılmışlardır. Oysa İsa’ya tabi olduğunu iddia ederek Yahudilerden ayrılmışlardır. Oysa hidayet rehberi olarak indirilen Kuran, tüm bu sapkın iddiaların yanlışlığını şu şekilde dile getirilmektedir:


Bu makalede Hz. İbrahim’in tabi olduğu hak din ve ortaya koymuş olduğu evrensel ahlaki değerler incelenecektir. Esasında tevhit, bütün insanlar için geçerli olan ahlaki prensipleri zorunlu kılmaktadır. insani boyutta, ahlaki değerler çerçevesi içerisinde öznellik, görecelilik, farklılık ve hiççiliki tasfiye etmenin önemli yollarından biri de tevhid inancını kabul etmek ve aşkın ve mutlak olan bir varlığın otoritesine boyun eğmektir. Hz. İbrahim, sadece
tevhid inancının atası değil aynı zamanda bu inancın takipçisi ve örnek yaşantısı ve ahlaki uygulamalarıyla uygulayıcısıdır.

The present article deals with and analyses the Prophet Abraham and the foundations of idea of universal morals. Essentially, oneness in knowing Go alsa necessitates that moral principles have comman currency for all human being. At human level, an important way of doing away with subjejtivism, relativism, difference, and nihilism in sphere of ethical values is passing from fırmly submisssion to belief of oneness and relying upon authority of an Absolute transcendental being. Thus, in history of prophets, Hadrat Abraham is not only ancestor of belief of oneness, but alsa both exhibited his submitting to this belief and having taked universal model of morals for all human being seriously, made an . effort for this sake, by his example life and his ethical conducts.

14/İbrâhim¸ 35-41

Rabb’im! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat. Bana¸ sonra gelecekler içinde¸ iyilikle anılmak nasip eyle! Beni¸ Naîm cennetinin vârislerinden kıl. Babamı da bağışla (ona tevbe ve iman nasip et)¸ çünkü o sapıklardandır. (İnsanların) dirilecekleri gün¸ beni mahcup etme. O gün ki¸ ne mal¸ ne de oğullar yarar verir. Ancak Allah’a sağlam ve temiz kalb getiren (yarar görür).

“Rabbim¸ bu şehri güvenli kıl.”: Dini hakkıyla yaşayabilmek için güvenli bir yurt gereklidir. Pek çok tevhîd adamı¸ bulunduğu yerde dinini huzurla yaşayabilecek güvenli bir yurda dönüştürmek için çırpınmış¸ bu gerçekleşmeyince daha güvenli yurtlara hicret etmiştir.

“Beni ve soyumu putperest eyleme.”: Bu duâsında onun¸ kendisi ve nesli için iman ve İslâm endişesi taşıdığına şahit olmaktayız. Bir tevhîd eri olarak o¸ şirke düşmekten Allah’a sığınmakta¸ kendisi ve ehli için hüsn-i hâtime talep etmektedir.

KULLUK VE İBADET

“Namazı/kulluğu ikâme etsinler.”: Bir mâbedi yapmaktaki asıl amaç¸ içerisinde Rabb’e kulluk ve ibadet edilmesidir. Yoksa mâbed yapmak¸ görkemli¸ içi boş binalar yapmak değildir.

“Gizli açık her şeyi bilen Allah…”: Bu bilinci muhâfaza edip ona göre hareket etmeli¸ O’nun karşısındaki esas duruşumuzu ona göre belirlemeliyiz. Duâ ederken¸ hayır bir iş yaparken o¸ niyetlerimizi çok iyi bilmektedir.

“Nimetlerine karşılık sonsuz şükürler…”: Nimet şükür ister. Her insanın üzerinde Yüce Rabb’in sayısız nimetleri vardır. Kul onları fark etmeli ve o nimetlerden dolayı nimetin asıl sahibine şükretmelidir. Gerçek şükür¸ nimeti Yüce Rabb’in ölçüleri doğrultusunda kullanmaktır.

Hz. İbrahim a.s

“Kurtarıcı önce kendini¸ sonra ailesini¸ sonra insanları kurtarandır.”: Hz. İbrahim (a.s.)’ın duâsında önce kendisinin¸ sonra anne babasının¸ daha sonra da mü’minlerin bağışlanması için bağışlanma dileği oldukça dikkat çekicidir.

Ey Rabbimiz! Hesâbın görüleceği gün beni¸ ana-babamı ve mü’minleri bağışla.


Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle; ey Rabbimiz! Duâmı kabul et!


İhtiyar halimde bana İsmail’i ve İshak’ı lûtfeden Allah’a hamdolsun! Şüphesiz Rabbim duâyı işitendir.
Abraham

ABRAHAM

Rabbim! Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse¸ artık sen gerçekten çok bağışlayan¸ pek esirgeyensin.
Hz. ibrahim
O¸ yeryüzünün ilk mâbedi Kâbe’yi yeniden inşâ etti. Oğlu Hz. İsmail (a.s.) ile birlikte Kâbe’yi inşâ ettikten sonra şöyle yakardı: Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emniyetli kıl¸ beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut! Çünkü onlar (putlar)¸ insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular.
Hz. İbrahim a.s

O¸ çok cömertti¸ malını fakir fukarâ kardeşleriyle paylaşmaktan çekinmedi.
abraham

Hz. İbrahim’in, ileri yaşına rağmen hiç evlâdı yoktu. Allah’a, salih bir evlâd nasip etmesi için dua etti. Duası kabul edildi ve Hz. İsmail dünyaya geldi. Hz. İbrahim, oğlu İsmail ve annesi ile birlikte Mekke’ye doğru yola çıktı. Ailesini, bugünkü Kabe’nin bulunduğu yere, Zemzem Kuyusunun yakınındaki bir ağacın yanına bıraktı. Daha sonra onun soyundan Peygamberimiz (a.s.m.) dünyaya geldi. İshak isminde başka bir oğlu daha dünyaya geldi. Onun soyundan da İsâ’ya (a.s.) kadar birçok peygamber geldi.

Kendi bâtıl dinlerinde kalmakta ısrar eden kavmin yaptığı zulümlerden sonra, Allah’ın da izniyle, İbrahim (a.s.) kavminden ayrılıp hicret etti. Yanında hanımı Sâre, kardeşinin oğlu Lût ve çok az sayıda mü’min vardı. İnananlar, bölgeden ayrıldıktan sonra geride kalanlar sivrisineklerin istilasına uğradılar. Bir sivrisinek de Nemrud’a musallat oldu. Böylece ilâhlık dâvâ eden birisi küçük bir sineğe mağlup oldu.
quran
Mağlubiyeti hazmedemeyen Nemrud, İbrahim’in (a.s.) ateşe atılmasını emretti. Büyük bir ateş hazırlandı ve ateşe atıldı. Bunun üzerine; “Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlikli ol!” (Enbiya Sûresi, 69) İlâhî fermanı ile ateş Onu yakmadı.

Daha sonra Nemrud, İbrahim’i (a.s.) insanların önünde küçük düşürmek maksadıyla yanına çağırdı. Rabbini sordu. Hayatı veren ve alan Allah’a inandığını söyledi. Nemrud da aynı şeyi yapabileceğini söyledi ve getirttiği iki adamdan birini öldürdü. Diğerini de serbest bırakarak ilâh olduğunu iddia etti. Hz. İbrahim, “Benim Rabbim olan Allah, güneşi doğudan doğduruyor; sen de batıdan doğdur da görelim. Eğer iddia ettiğin gibi ilâh isen buna gücün yeter,” dedi. Böylece cevap veremeyen Nemrud’un kendisi adamlarının yanında küçük düştü.

Bütün gayretlerine rağmen insanlar puta tapmaya devam ediyordu. Bir defasında putların bulunduğu mekâna giderek hepsini kırdı. Elindeki baltayı da büyük putun boynuna astı. Bu durumu gören putperestler, İbrahim’den (a.s.) başka kimsenin bu işi yapmayacağını düşündüler ve onu hemen hesaba çekmeye başladılar. “Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun” cevabını veren İbrahim (a.s.) hemen hapse atıldı.

Azer, put yapıp satarak geçimini sağlayan bir insandı. Yaptığı putları çocuklarına verip çarşıda sattırıyordu. İbrahim (a.s.) büyüyünce ona da put verip satmasını söyledi. Ancak o, pazarda dolaşırken, “Fayda ve zarar vermekten aciz olan putları kim satın alır?” diyerek putlarla alay ediyordu. İbrahim (a.s.) peygamber olarak görevlendirildiğinde, ilk önce babasını imana davet etti (bazı âlimlere göre bu şahıs babası değil amcasıdır). Daha sonra diğer insanlara putlara, gök cisimlerine, sembollere tapmanın ve onlardan medet ummanın mânâsızlığını anlattı.
ABRAHAM
Hz. İbrahim’in doğumu, Nemrud’un hâkimiyeti zamanına rastlar. Nemrud ve kavmi Sabie dininine inanıyorlardı. Bunlar yıldızlara, ay’a, güneşe ve putlara tapıyorlardı. Hz. İbrahim’in (a.s.) doğmasına yakın sıralarda Nemrud’un müneccim ve kahinleri, o sene bölgede bir erkek çocuğun doğacağını, halkın inandıkları dini değiştireceğini ve kendisinin saltanatına son vereceğini söylediler. Bunun üzerine Nemrud, bütün kadınların bir araya toplanmasını, doğacak erkek çocukların tamamının öldürülmesini emretti. Bunun üzerine eşi hamile olan Azer, eşini alarak şehir dışındaki mağaraya götürdü. İbrahim (a.s.) burada doğdu. Bir süre sonra Nemrud bu kehaneti unuttu. Bunun üzerine İbrahim (a.s.) mağaradan çıkarılarak şehre getirildi. Bu gelişmenin ardından gördüklerini babasına sormaya başladı. Yıldızları, ayı ve güneşi ilk gördüğünde “Rabbim budur” dedi, ama kısa bir süre sonra gördükleri birer birer sönünce, “Ben böyle sönüp batanları sevmem” diyerek ilâh olmadıklarını anladı. Aynı soruyu babasına sorduğunda sırasıyla “Senin rabbin annen, annenin ben, benim rabbim ise Nemrud” diyerek cevapladı. Nemrud’un rabbi kim diye soran İbrahim’e cevap veremeyen babası, kızarak susmasını söyledi.
Abraham
Allah’ın dinini insanlara¸ iknâ edici keskin delillerle sundu.
Abraham

O¸ gönlünü Rahmân’ın sevdâsıyla doldurdu ve O’na dost oldu.
Abraham

SELAM VE DUA İLE
Abraham

Hz. İbrahim

Ona ve tâbi olanlarına selam olsun…



“(Azap) emrimiz geldiğinde Salih’i ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmet ile o günün azabından kurtardık…” (Hud 11/66) Salih (as) ve inanan müminlerin, bu bölgeden Allah’ın rahmetiyle kurtularak Sina Yarımadası’nda Musa Dağı diye bilinen bir bölgeye geldikleri ve burada yaşadıkları rivayet edilir. Kabrinin, Nebi Salih Tepesi’nde olduğu söylenmektedir. Ayrıca onun Mekke taraflarına geldiği ve bu bölgede yaşayıp Mekke’de vefat ettiği, kabrinin ise Kabe’nin batısında Daru’n-Nedve ile Hicr arasında olduğu rivayet edilmiştir. İbn Kuteybe, Maarif s. 14.
Salih Peygamber


Zulüm düzenleri sayesinde edindikleri servetleri, dayanıklı olduğunu zannettikleri dağlara oydukları evle­re yığıyorlardı. Oralarda ebedi yaşayacaklarcasına… İnkârcı biri olan Nuh’un oğlu da, dağın onu Allah’ın azabın­dan kurtaracağını zannetmişti. Yine aynı inkâr psikoloji­si ile olacak ki Semud kavmi de; sığınılabilecek en sağlam yer gördükleri için olsa gerek dağları oyup evler yapıyorlardı. Günümüzde ise bu inkarcı psikolojinin aynı tavrı değişik bir şekilde ortaya koyduğunu görüyoruz. Milimetrik mühendislik ve yüksek teknoloji ürünü olarak yaptık­ları gökdelenler ve binaların; deprem­lere, doğal afetlere karşı testlerini de yaparak doğaya hâkim oldukları imajını veriyorlar. Böylece zulümle kazan­dıklarını bu mekânlarda tüketerek bu dünyada ebedi kalacaklarcasına yaşıyorlar. Cengiz Duman/Araştırmacı-Yazar/Kuran Kıssaları

Günümüzde bunun en çarpıcı örnekleri görülmüyor mu? Tüyü bitmedik yetim hakkı olduğu herkesçe bilinen servetler, o yetimlere değil, bir gecelik harcamalara, kumarhanelere, batakhanelere, yatakhanelere gitmiyor mu?

Küfürde direndiler ve peygamberleri ile alay ettiler. Kibirlendiler ve azgın nefslerine tâbî oldular. Nasîhat dinlemediler. Ahidlerini bozdular. Çünkü deve mûcizesini talep etmişler ve îmân edeceklerine söz vermişlerdi. Emânete hıyânet ettiler.
Salih’in(a) kavmi Allah’ın sonsuz nimetler verdiği bir ­kavimdir. Buna mukabil Semud’lular geçmiş kavim­lerde olduğu gibi, bu nimetlerin kendi çalışmalarının ürü­nü olduğunu, bu ürünleri de diledikleri gibi harcayacaklarını öne sürerek, Allah’ı ve Resulünü inkâr ederler. Hâlbuki Allah o nimetleri zenginlerin elinde gezen bir meta olarak vermemişti. 0 servet ve nimetlerde yoksulların da hakkı vardı. Zulüm ile o servetleri yığanlar pek tabii ki onlardan istiğna etmeyip diledikleri biçimde, yani zevk ve eğlencelerde harcayacaklardı.

Semud kavminin yok edilişini anlatan ayetlerde “şiddetli bir sarsıntı” ve “korkunç bir sesten” söz edilmektedir. Bu da şiddetli bir deprem ya da yanardağ patlamasını akla getirmektedir. Depremle beraber bir sesin olması da bilinen bir hakikattir. Bütün bunlardan anlaşılan ansızın gelen azabın, bir patlama sesiyle korkunç bir sarsıntıyla devam etmesidir. Diz üstü çöken Semudlular daha sonra yere yığılmışlardır. Ahırlarda bir tarafa atılmış çerçöp gibi üst üste saçılmış, bütün gururları ayaklar altında olacak şekilde helak olmuşlardır. “…Şüphesiz bunda büyük bir ibret vardır. Ama onların birçoğu yine de iman etmez. Senin Rabbin, karşı konulmaz bir kuvvet ve son derece merhamet sahibidir.” (Şuara 26/158-159)


“Hani kardeşleri Salih onlara: Allah’tan korkmayacak mısınız? Ben size gönderilen güvenilir bir elçiyim. O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin! Halbuki ben davet ve tebliğime karşılık sizden herhangi bir ücret de istemiyorum. Benim ücretim yalnız Allaha aittir. Siz burada hep güven içinde kendi halinize bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Bağların, bahçelerin, akan pınarların içinde ekili tarlaların, meyvesi olgunlaşmış hurmaların arasında. Bunun için mi kayalardan büyük bir ustalıkla görkemli evler yontuyorsunuz? Allah’tan korkun bana itaat edin. Haddi aşan kimselerin emrine uymayın. Onlar yeryüzünde hep fesat çıkarırlar, düzeltmeyi hiç düşünmezler, demişti.” (Şuara 26/141-152)

Salih (as) davetini ısrarla sürdürdü. Peygamberler davetlerini o kadar ısrarla sürdürmüşler ki bu konuda sabır örneği olmuşlardır. Çünkü onlar Hakk adına konuşmuşlar ve doğruyu kavimlerine korkusuzca tebliğ etmişlerdir.


Bu olayların sonrasında Semud’un başına birtakım sıkıntılar gelmiş ve eski güzel günler geride kalmıştı. Onlar inkar ve sapkınlıklarından dolayı başlarına gelen bu uğursuzluğu Salih (as) ve mü’minlerden biliyorlar: “Sizin yüzünüzden biz uğursuzluğa uğradık” diyerek karşı çıkıyorlardı. Salih (as): “Sizin uğursuzluğunuzun sebebi Allah tarafından biliniyor. Doğrusu siz sınanmakta olan bir topluluksunuz, dedi.” (Neml 27/47)
Kur'an
Toplumda kendi düzen ve sistemlerini kurup hakimiyet sahibi olan yöneticiler, Allah’ın rahmet olarak gönderdiği elçilerine ilgi ve alaka gösterilmesini istemediler. Bunu engellemek için halka şöyle propaganda yaptılar: “Sizler bunun doğru dürüst olduğunu nereden biliyorsunuz? Peygamberlik diye bir şey olamaz. Bu adam da bizim gibi bir insandır. Ey kavmimiz bizler bunun getirdiklerine inanmıyoruz. Onun bizi tehdit ettiği azabı da hemen getirmesini istiyoruz. Bu toplumun inandığı bir inanç sistemi var. Atalarımızın bizler için kutsadığı ilahlarımız var. Bizler bunlar sayesinde bunca nimete kavuştuk. Niçin onlardan vazgeçelim? Hem de bir beşerden peygamber olur mu?” Onların bu çabaları hakikatin anlaşılmaması içindi. Ayetlerde bu durum aynen şöyle arılatılıyor:
Kur'an


Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan bu kavimlere bakarak onlardan ibretler almalıyız. Zira Âd kavminin helak oluşu Semudlular tarafından çok iyi bilinmekteydi. Allah’ın onlara verdiği nimetler o kadar çoktu ki, onlar şükrü unutup şımardılar. Allaha kulluğu bir tarafa atarak, yonttukları taşları ilah edindiler. Saltanatları o kadar görkemliydi ki dünyada ebedi kalacaklarını düşünerek ahireti unuttular, şımarıklık ve azgınlıkları arttıkça arttı. Ad kavminin başına gelen felaketi basite alarak onları şöyle ayıpladılar: “Onlar akılsız bir toplumdu. Binalarını düz ovalara yaptıkları için fırtına onları yok etti. Bizler ise kayaları yontuyoruz. Fırtınalar bize asla zarar veremez” diyerek kibirlendiler. Fesat çıkardılar ve Allah’ı unuttular. Binalarını sağlam yaparlarsa kurtulacaklarını düşündüler. Azdıkça azdılar.
Bir toplumda bu kadar bozukluğun olması o toplumun uyarılmasını gerekli kılmaktadır. Günümüz toplumlarında da bu durum aynen mevcuttur. Semud kavmi Salih (as) ile uyarılmıştır.

“Ashab-ı Hicr” ismi de verilen Semud kavmi (Hicr 15/80) Salih Peygamber’in uyarıcı olarak gönderildiği kavimdir. Dağlar oydukları evlerde yaşadıkları için onlara belki de “Sağlam ve korunmuş yerlerde yaşayanlar” anlamında Ashabu’l-Hicr denilmiştir. Kur’an-ı Kerim de 26 defa tekrarlanan Semud kavminin Salih Peygamberle olan mücadelesi Hud 11/62-68; Araf 7/73-79; Şuara 26/141 – 159 Hicr 15/80; Neml 27 /45-53 ayetlerinde anlatılmaktadır.

Ad kavmi helak olduktan sonra, rnü’minler önce Mekke taraflarına, daha sonra Medine ile Şam arasında bulunan Vadi’l Kura’nın Hicr bölgesine yerleşmişlerdir. Bunlara İkinci Ad kavmi denilmiş Nuh’un oğlu Sam’ın neslinden gelen Semud’a dayandıkları için Semud kavmi adı da verilir. Bu kavim hakkında Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: ”Şunları hatırlayın: Allah sizi, Ad kavminden sonra onların yerine getirdi ve yeryüzüne yerleştirdi; orada ovalara saraylar kuruyor, dağları yontarak evler yapıyordunuz.” (Araf 7/74)


Allah’ın selâmı Hûd aleyhisselâmın, Sevgili Efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselâmın ve bütün Peygamberlerin üzerine olsun.


Kurtuluşa çağıran davetçinin karşısına dikilip meydan okuyan ve azabın hemen gelmesini isteyen bu insanlar ne büyük bir cahillik sergilediklerinin daha sonra farkına vardılar mı acaba? Maalesef hayır! Farkına varsalardı, azab gelmeden önce, Yunus aleyhisselâmın kavmi gibi tövbeye sarılırlardı. Fakat kibir ve nefse tapınmanın eşlik ettiği koyu cehalet onları bundan alıkoyuyordu. Aslında cehalet, Peygamberlerin çağrısından yüz çeviren bütün kavimlerin ortak özelliğiydi.

Dünyaya sarılmak ve nefsin isteklerini ilah edinmek, Allah’ın himayesinin kalkmasına sebep olur. Allah’ın ayetleri inkâr edilip, peygamber yalanlandığında, hevâ ve hevesler ilah edinildiğinde artık insanların gözleri hakikati görmez, kulakları duymaz, kalpleri anlayamaz. Doğru bir şey düşünemez hale gelen bu insanlar, şeytanı kendilerine rehber edinirler. Onun peşine takılarak doğru yoldan çıkar ve ahlaksız bir hayat yaşarlar. Ve bu, onların helâke gitmesi anlamına gelir.

“Her ümmetin bi r ömrü vardır. Vadesi dolunca onu ne bir an geciktirebilir, ne de öne alabilirler.”[13] Toplumsal düzenlerin yeryüzündeki serüvenleri, insanların bireysel serüvenine çok benzer. Onlar da insanlar gibi doğar, büyür, gelişir, çöküşe geçer ve yeryüzünden silinirler. Bu bağlamda her insanın olduğu gibi, her toplumun da bir eceli vardır. Bu ecel geldiğinde onu durdurmak mümkün olmaz. Uyarıcının gelmesi ise son bir ikazdır. “Ecel yaklaştı” demektir. “Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdiysek, oranın refah içinde şımarmış ileri gelenleri şöyle dediler: Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz.”[14] “Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde, oranın zengin ve şımarık adamlarına buyruğumuzu göndeririz; ama onlar buna karşı gelerek ilahi cezayı hak ederler. Biz de orayı yerle bir ederiz.”[15]
13/ A’râf Sûresi 7/34… 14/ Sebe Sûresi 34/34… 15/İsrâ Sûresi 17/16


Âhireti inkâr edip hayatın sâdece dünya hayatından ibâret olduğunu söylemişlerdir. Onların bu gâfilâne ve câhilâne iddiâlarını Rabbimiz âyet-i kerîmede şöyle haber vermektedir: “Hayat bizim yaşadığımız şu dünya hayatımızdan başka bir şey değildir. (Kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız; öldükten sonra da diriltilecek değiliz.” (el-Mü’minûn, 37)

Atalarının dîninin en doğru yol olduğunu düşünüp ona büyük bir taassupla bağlı kalmışlardır. Âyet-i kerîmede onların bu hâli şöyle bildirilmektedir: “Dediler ki: Sen, tek Allâh’a kulluk edelim ve atalarımızın taptıklarını bırakalım diye mi bize geldin!?.” (el-A’râf, 70)
Kendilerinin güçlü kuvvetli olduklarını söyleyip Hazret-i Hûd tarafından kendilerine bir zarar verilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Âyet-i kerîmede buyrulur: “Âd kavmi, yeryüzünde haksız olarak büyüklük tasladılar ve; «Bizden daha kuvvetli kim var?» dediler…” (Fussilet, 15)


Âd kavminin, Hazret-i Hûd’a -aleyhisselâm- karşı çıkarken ileri sürdükleri îtirazlar, diğer peygamberlere karşı muârızlarının ileri sürdüklerinden farklı değildir. Hattâ günümüz münkirlerinin de îtirazları aynı hususlarda olmaktadır. Bu îtirazlar her zaman olduğu gibi daha çok kavmin ileri gelenleri tarafından yapılmıştır. Hazret-i Hûd’un (a.s.) kavminin inat ve îtirazlarının temel sebebi, dünyevî menfaatlerinin tehlikeye düşmesidir.

Âd, en eski Arap kavimlerinden biri olup küçük-büyük bütün Arapların çok iyi bildiği bir topluluktur. Haklarında kulaktan kulağa dolaşan efsanelerin olduğu bu kavim, helak olup gitmiş; onlardan geriye adlarından başka hiçbir şey kalmamıştır. Arap şiirlerinde de çokça bahsedilen bu topluluk, “Arab-ı Baîde” diye bilinen ilk Arap kabilesi olup, Hz Nûh’un oğlu Sâm’ın soyundan gelmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de Âd kavminin yaşadığı bölgenin ismi “Ahkâf” olarak geçmektedir. Bu kelime Arapça’da; “rüzgârların oluşturduğu hafif tümsek kum tepeleri” manasına gelir. O zamanlar Yemen ile Umman arasında yer alan bu bölgenin sınırı Irak’a kadar uzanıyordu.


Bu dünyada da, kıyamet gününde de lanete uğradılar. İyi bilin ki Âd, Rabbini tanımadı. Dikkat edin, Hûd’un toplumu Âd helak edildi. 11/60
Hz. HUD


Hz. Hûd, Allah yoluna samimiyetle sarılmış vakûr bir kişidir. Söyleyeceğini, ölçüp tarttıktan sonra söylemektedir. Kötülüğe, kötülükle karşı koymadığı gibi yumuşak davranmaktadır. Kavmi kendisini beyinsizlikle itham ederken, kendisinin beyinsiz olmadığını, onları uyarmak üzere Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu söylemekle yetinmektedir. Allah’ın üzerlerindeki nimetlerini kendilerine hatırlatmakta ve bu nimetlere şükretmiş olmaları için Allah’ın emirlerine riayet etmeleri gerektiğini anlatmaktadır, bundan dolayı onlardan bir ücret istemediğini özellikle belirtmektedir .

Ad(kavmin)e de kardeşleri Hud’u (gönderdik): “Ey kavmim, dedi, Allah’a kulluk edin, O’ndan başka tanrınız yoktur. Siz sadece uyduruyorsunuz!” 11/50


Onlar, ilâhî istikâmetten o kadar ayrıldılar ki, Samed, Samûd, Sadâ ve Hebâ adlı putlar edindiler ve onlara tapmağa başladılar. Zâlim ve gaddar oldular. Güçsüzleri, kimsesizleri eziyorlardı. Zavallı kimseleri, yüksek binâların üstüne çıkartır, oradan aşağıya atarlardı. Sonra onun parçalanmış manzarasını seyrederler ve bundan zevk alırlardı. Yâni kalbleri, bu kadar katılaşmıştı. Zulüm, akıl almaz derecede artmıştı. Zayıf kabîlelere baskınlar yapıp mallarını yağmalarlardı. Lüks ve gösterişte de çok aşırı gitmiş­lerdi. Nûh Tûfânı’ndan sonra ilk helâk edilen kavim, Hûd -aleyhisselâm-’ın bu Âd kavmi oldu.

Âd kavmi, Nûh Tûfânı’ndan sonra putperestliğe dönen ilk kavimdir. Bu kavim, zamanla dünyâ nîmetlerine gark olmaları sebebiyle Allâh’tan gâfil kaldılar, fitne ve fesâd ile dinlerinden uzaklaştılar. Nûh Tûfânı’nın dehşet ve hikmetini düşünmeyip iyice dünyâya daldılar. Gelen nîmetlerin çokluğuna bakarak aldandılar. Kibre kapıldılar, böbürlendiler. Allâh Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurur:
“Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: «Bizden daha kuvvetli kim var?» dediler. Onlar, kendilerini yaratan Allâh’ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar, bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı.” (Fussilet, 15)



Helâk oluşları bütün in­sanlığa ibret olan Âd kavminin yaşadığı Ahkâf diyârı, Yemen, Aden ve Ummân arasın­dadır. Âd kavmi Arabu’l-âribe denilen, Arabistan yarımadasına ilk yerleşen kavimlerdendir. Verimli toprakları olan bu kavim; otu, suyu, ve çeşitli nîmetleri bol, bağlık-bahçe­lik bir yerdi. Yerin üzerinde gürül gürül akan ırmakları, bağları, bahçeleri, sürü sürü davarları; yer altında da, muhtelif su depoları ve köşkleri vardı. Hattâ Ahkâf mıntıkası, “İrem” adıyla tanınmıştır. Meşhûr “İrem Bağları” tâ­biri oradan gelmektedir.


ثُمَّ اَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا اٰخَر۪ينَۚ
Hz. Hud



Noah



اَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ اَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَٓاءِۙ
Noah A.S



DUA



O perişan edici azabın kime geleceğini ve o sürekli azabın kimin başına ineceğini ilerde bileceksiniz. Hûd /39
NOAH



Allahım! İyilikleri sadece Sen verirsin; kötülükleri yalnız Sen giderirsin. Günahtan kaçacak güç, ibâdet edecek kuvvet ancak Sen’in yardımınla kazanılabilir.

Mosque
Bizim gözetimimiz altında ve öğrettiğimiz şekilde gemiyi yap, haktan sapanlar için bana başvuruda bulunma! Onlar boğulacaklar! Hûd Suresi – 37



«Rabbim! Beni, ana-babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla, zalimlerin de ancak helâkini arttır.» Nûh Suresi 28



Onlara Nûh’un kıssasını da oku! O, kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Eğer benim aranızda bulunmam ve Allah’ın âyetlerini bildirmem zorunuza gidiyorsa, bilin ki ben yalnız Allah’a dayanıp güveniyorum; siz de ortaklarınızı toplayıp ne yapacağınızı kararlaştırın, yapacağınız iş içinizde niyet olarak kalmasın ve bana mühlet de vermeden yapacağınızı yapın. Yûnus Suresi – 71




Mü’minûn Suresi – 25 Bu olsa olsa cinnet geçirmiş bir adamdır; en iyisi siz onu bir süre göz altında tutun.
Prophet Noah



Dedi ki ya rab! Ben kavmimi gece gündüz da’vet ettim.
Hz Nuh


Şüphesiz biz Nûh’u, kavmine, “Kendilerine elem dolu bir azap gelmeden önce kavmini uyar” diye peygamber olarak gönderdik.
Noah



Hz. Nuh a.s


O, Nûh’a buyurduklarını, sana vahyettiklerimizi, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya buyurduklarımızı size din kıldı ki o dini ayakta tutasınız, o konuda ayrılığa düşmeyesiniz. Kendilerini davet ettiğin bu din müşriklere ağır geldi. Allah (dini tebliğ için) dilediğini seçer ve kendisine yöneleni doğruya iletir. Şûrâ Suresi – 13
Noah


قَالَا رَبَّـنَا ظَلَمْنَٓا اَنْفُسَنَا وَاِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
Prof.Dr. Mehmet Okuyan


Onlar ki, sözü dinler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini hidayete erdirdikleridir ve onlar akıl sahipleridir.
Who listen to speech and follow the best of it.


Takvâ sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda O’nu düşünüp hemen gerçeği görürler. 7/201
Diejenigen, die gottesfürchtig sind,



“Bir de, tehdit ederek Allah’ın yolundan O’na iman edenleri çevirmek, Allah’ın yolunu eğri ve çelişkili göstermek üzere her yol üstüne oturmayın. Hatırlayın ki, siz az (ve güçsüz) idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın, bozguncuların sonu nasıl oldu!?” A’raf Suresi 86
A'raf Suresi 86



Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. 91/7,8,9.
¡Bienaventurado quien la purifique!


Gewiß, das Gleichnis 'Isas ist bei Allah wie das Gleichnis Adams.
Allah’ın indirdiği kitabın bir bölümünü gizleyenler ve onu az bir karşılık için satanlar yok mu, onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Allah kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onları arındırmayacak! Onlar için elem verici bir azap vardır. 2/174



Македония

Indeed, those who conceal what We sent down of clear proofs and guidance after We made it clear for the people in the Scripture – those are cursed by Allah and cursed by those who curse,



Meleklere, “Âdem’e secde edin” dediğimizde İblîs dışındakiler derhal secde ettiler; o direndi, büyüklendi ve kâfirlerden oldu.















“Sizi bir topraktan yaratmış olması O’nun ayetlerindendir. Sonra siz (her tarafa yayılır) bir beşer oldunuz.” (Rum, 30/20)






Ölü toprak kendileri için bir ayettir; biz onu dirilttik, ondan taneler çıkarttık, böylelikle ondan yemektedirler.




Hani rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Biz seni eksiksiz bilirken ve durmadan övgü ile tenzih ederken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Allah “Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurdu.





Dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyân edenlerden oluruz.

Kadının öncelikli olarak işi ve görevi, ev idaresi, çocuk bakım ve eğitimidir. Erkeğin öncelikli işi ise ailenin geçim yükünü omuzlamaktır. Şartlar değiştiğinde, ihtiyaç bulunduğunda kadın ve erkeğin birbirine yardımcı olması hatta rollerin değişmesi mümkündür. Önemli olan hayatın huzur ve düzen içinde geçmesi, ihtiyaçların karşılanmasında bireylerin imkân ve kabiliyetlerine uygun sorumlulukları dengeli şekilde üstlenmeleridir. Hz. Peygamber’in, evin iç işlerini kızı Hz. Fâtıma’ya, dış işlerini ise damadı Hz. Ali’ye yüklemiş olması, Müslümanlar için bir aile modeli oluşturma amacına yönelik bağlayıcı bir kural değil, ihtiyaç, örf ve âdete dayalı tavsiye niteliğinde bir çözüm görünümündedir. TDV Yayınları

İslâm’da kadının konumu ve hakları konusundaki tartışmaların önemli bir kısmı da, kadının sosyal hayata katılımı, çalışması ve kamu görevi üstlenmesi noktalarında odaklaşır. Özetle ifade etmek gerekirse, kadının ev içinde ve dışında çalışması, ailenin ihtiyaçlarını sağlamada kocasına yardımcı olması kural olarak câizdir ve kadının böyle bir hakkı vardır. Bu konuda bir sınırlama ve yönlendirme varsa, o da kadın ve erkeğin birbirini tamamlayan farklı özellikleri ve kabiliyetlerine bağlı önceliklerle ilgilidir.

Kadınların ticaret, eğitim, seyahat, sosyal ve beşerî ilişkiler gibi normal ve sıradan ihtiyaçlar için erkeklerle sesli konuşmalarının veya örtünmesi gerekli yerlerini örtmeleri şartıyla birbirlerini görmelerinin câiz olduğu açıktır. Ancak kadın ve erkeğin sosyal hayattaki yakınlık ve ilişkisi gayri meşrû beraberlikler, kötü arzu ve planlar için bir başlangıç teşkil edecek bir boyut kazandığı zaman bu davranış kendi özü itibariyle değil, yol açacağı kötülükler sebebiyle yasaklanmış olmaktadır. Şu var ki, “fitne” kavramının devir ve muhitlere göre farklı tanım ve kapsamının olabileceği düşünülürse, kadının sesi, kadının erkeklerle konuşması ve sosyal hayata katılımı konusunda da zaman ve zemine göre farklı ölçü ve yaklaşımların benimsenebileceği söylenebilir.

Kadınların örtünmesiyle ilgili dinî emirlerin yanı sıra, bir kadına kocası dışındaki erkeklerin şehvetle bakmasının haram kılınışı da (en-Nûr 24/ 30-31) bu anlamı taşır. Hatta kadının sesinin fitneye yol açacağı, bunun için de yabancı erkekler tarafından duyulmasının doğru olmadığı şeklinde klasik literatürde yer alan görüşler de bu amaca yöneliktir. Burada söz konusu edilen kısıtlama ile erkek ve kadınların bir arada yaşaması, birbirlerini görmeleri ve seslerini duymaları değil, kadın-erkek ilişkilerinde fitne, tahrik ve ölçüsüzlük önlenmek istenmektedir. Yoksa Hz. Peygamber’in ve sahâbîlerin genç ve yaşlı hanımlarla konuştuğuna dair pek çok örnek vardır.

İslâm, erkeğin ve kadının karşı cinse olan ihtiyaç ve temayülünü tabii bir vâkıa olarak karşılamakla birlikte (Âl-i İmrân 3/14; er-Rûm 30/21), bunun meşrû bir zeminde, düzen ve ölçü içinde gerçekleşmesini gaye edinmiş, hem bireylerin hem de toplumun ortak yararlarını koruyan bir dizi tedbir ve düzenleme getirmiştir. Bunun için de Kur’an ve hadislerde kadın, cinsel tatmin ve zevk aracı olarak değil anne, eş, evlât gibi belli bir insanî değer olarak takdim edilir. İslâm, kadının güzelliğinin ve vücudunun zevk ve eğlenceye, ticarete, cinsel tahrik ve pazarlamaya konu edilmesine de şiddetle karşı çıkmıştır.


İslâm’ın örtünme, iffetini koruma, gözlerini haramdan sakındırma gibi emirleri sadece kadınlara yönelik olmayıp, hem kadınlara hem de erkeklere aynı üslûp ve kesinlikte ayrı ayrı yöneltilir, topluma da bu konuda gerekli tedbirleri alma görevi verilmiştir. Ancak örtünme konusunda kadınlara daha ağır bir sorumluluk yüklendiği ortadadır. Fakat bunu İslâm’ın kadına daha az değer verdiği, kadını sosyal hayatta geri plana ittiği şeklinde yorumlamak doğru olmaz. Aksine bu kabil hükümleri İslâm’ın kadını koruma, yüceltme ve ona toplumda saygın bir yer kazandırma çabasının bir parçası olarak değerlendirmek gerekir. Zaten utanma ve örtünme, canlılar içinde sadece insana has bir özelliktir.

Kadın ticaret ve borçlar hukuku alanında erkeklerin sahip olduğu bütün hak ve yetkilere sahiptir. Her ne kadar hukuk doktrininde kadının aile hukuku alanına ilişkin hak ve yetkilerini sınırlayan birtakım görüş ve yorumlar mevcut ise de bunlar doğrudan âyet ve hadislerin açık ifadesinden kaynaklanan hükümler olmaktan çok toplumun ortak telakki ve hayat tarzının hukuk kültürüne yansıması olarak değerlendirilebilir. Öte yandan literatürdeki bu görüşler, ailenin kuruluş ve işleyişini belli bir otorite ve düzene bağlama, aile içi ihtilâfları birinci kademede çözme gibi pratik bir amaca da yöneliktir. Bununla birlikte İslâm toplumlarında hukukun dinî ve ahlâkî bir zeminde gelişmesi sebebiyle, diğer alanlarda olduğu gibi aile hayatında da tarihî seyir içinde kadın aleyhine sayılabilecek ciddi bir sıkıntı görülmemiş, aile hayatı, kendi sosyal ve kısmen de dinî yapı ve karakteri içinde uyumlu bir şekilde sürdürülmüştür.

Kadın bağımsız bir hukukî şahsiyettir; hak ehliyeti ve fiil ehliyeti açısından kadın olmak, ehliyeti daraltan bir sebep değildir. Haklarının kocası ya da başkası tarafından ihlâl edilmesi halinde hâkime başvurarak haksızlığın giderilmesini sağlamak hususunda erkekten farklı bir durumda değildir.

Kadının maddî ve mânevî kişiliği, malı, canı ve ırzı erkeğinki gibi değerlidir; her türlü hakaret, saldırı ve iftiradan korunması gereklidir. Aksine davrananlar hakkında İslâm hukukunda ağır cezaî hükümler konulmuştur.

İslâm hukukunda, bir insan olarak erkeğe tanınan temel insan hakları kadına da tanınmıştır. Buna göre hayat hakkı, mülkiyet ve tasarruf hakkı, kanun önünde eşitlik ve adaletle muamele görme hakkı, mesken dokunulmazlığı, şeref ve onurun korunması, inanç ve düşünce hürriyeti, evlenme ve aile kurma hakkı, özel hayatının gizliliği ve dokunulmazlığı, geçim teminatı gibi temel haklar bakımından kadınla erkek arasında fark yoktur.

İslâm’da insanlık ve Allah’a kulluk bakımından kadınla erkek arasında bir fark bulunmadığı gibi temel hak ve sorumluluklar açısından da kadının konumu erkekten farklı değildir. Kadınlar hakkında ibadet temizliği ve iba- detlere ilişkin bazı özel düzenlemelerin bulunması, bir cinsin kul olarak üstün tutulması veya ikinci derecede kabul edilmesi anlamında olmayıp, bunlar cinsin biyolojik yapı ve fıtrî özelliklerine binaen konmuş hükümlerdir.

Hukuk, toplumda var olan sosyal ve insan ilişkilerinin açıklık, güven ve düzen içinde yürütülmesini, bireylerin hak ve sorumluluklarının belirlenip dengelenmesini hedefler. Bunu gerçekleştirirken, toplumda var olan telakki ve değerlerin hukuka yansıması kaçınılmazdır. Bu itibarla tarihî süreç içerisinde Müslüman toplumlarda oluşan hukuk kültür ve geleneğinde, kadının hukukî konumuna, birey, anne, eş, vatandaş gibi çeşitli sıfatlarla sahip olduğu hak ve sorumluluklara veya tâbi olduğu kısıtlamalara ilişkin olarak yer alan yorum ve görüşlerin, âyet ve hadislerde sözü edilen ilke ve tavsiyelerin yanı sıra o toplumların bu konudaki gelenek, kültür ve telakki tarzlarıyla da yakın bağının bulunması tabiidir. Bu yüzden de, kadının temel hak ve özgürlükleri, ehliyeti, şahitliği, örtünmesi, sesi, yabancı (kendisi ile arasında nikâh bağı veya devamlı evlenme engeli bulunmayan) erkeklerle bir arada bulunması, yolculuğu, sosyal hayata katılımı, kamu görevi üstlenmesi gibi çeşitli konular asırlar boyu oluşan zengin fıkıh literatüründe geniş yer işgal etmiş, hukuk ekollerine, çevre ve dönemlere göre kısmen farklılıklar arzeden birçok görüş ve yorum ortaya çıkmıştır.

Kadın, yaratılış itibariyle erkeğe göre ikinci derecede bir değere sahip değildir. İlke olarak insanların en değerlisi, “takvâda en üstün olanıdır” (el- Hucurât 49/13). Kur’ân-ı Kerîm’de, farklı fizyolojik ve psikolojik yapıya sahip olan kadın ve erkekten biri diğerinden daha üstün veya ikisi birbirine eşit tutulmak yerine birbirinin tamamlayıcısı kabul edilmiştir (el-Bakara 2/187). İslâm inancına göre Hz. Âdem bütün insanlığın atası olduğu gibi, Hz. Havvâ da annesidir (el-Hucurât 49/13). Ehl-i kitabın, Âdem’i “aslî günah” işlemeye eşinin kışkırttığı şeklindeki inançları Kur’ân-ı Kerîm’deki bilgilerle bağdaşmaz. Nitekim Tevrat’ta “yasak meyve”yi, yılanın kadına, kadının da Âdem’e yedirdiği belirtilirken (Eski Ahid, “Tekvîn”, 3), Kur’an’da “Şeytan ikisini de ayartıp yanılttı” (el-Bakara 2/36) buyurularak her ikisini de şeytanın aldattığı belirtilmektedir. Başka bir âyette, Havvâ’dan hiç söz edilmeyip, şeytanın doğrudan doğruya Âdem’e seslendiği ve “Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını, eskimeyen saltanatı göstereyim mi?” (Tâhâ 20/120) dediği ifade edilir.

“İslâm’da kadın hakları”, “kadının bireysel ve sosyal konumu” gibi tek yanlı bir anlatımın ortaya çıkması ve bu konuda kaygı ve tartışmaların gündeme gelmesi de bu sebepledir. Bununla birlikte çocuk, kadın, köle, işçi, fakir ve kimsesizler gibi çeşitli grup ve cinslerin haklarının güvence altına alınması, egemen ve karşı grupların da sorumluluklarını belirlemek anlamına geldiği için, sonuçta, toplumda her grubun hak ve sorumluluğu belirlenmiş, aralarında denge kurulmuş olmaktadır. Bu yüzdendir ki ilâhî dinlerin en önemli mesajlarından birisi de, toplumda çeşitli haksızlık ve mağduriyetlere mâruz kalabilecek durumdaki grup ve kimselerin haklarının korunması olmuştur.

Kur’an’ın önerdiği hayat anlayışında temel öğe ve muhatap olarak insan alınmıştır. Bu bakımdan Kur’an’da, kadın-erkek ayırımı yapılmadan çeşitli hak ve sorumluluklardan, insan ilişkileriyle ilgili birçok ilke ve kuraldan söz edilir. Bu yüzden İslâm’da kadın da erkek de, çocuk da yetişkin ve yaşlı kimse de hiçbir cins, renk, yaş ve statü farkı gözetilmeksizin benzer bir ilgi ve öneme sahiptir. Dinî telakkiler, hak ve ödevler kural olarak o dine inanan herkesi eşit şekilde ilgilendirir, sadece erkeklere veya kadınlara özgü sayılmaz. Bununla birlikte dinî metinlerin sosyal ve hukukî kural ve düzenlemelerinde genelde toplumlarda egemen grup esas alınarak söz edildiği için, sonuçta bu ifadelerin diğer grupları ne ölçüde kapsadığı ve onların ne gibi haklarının bulunduğu tartışılmaya başlanır.

Kur’ân-ı Kerîm’de erkeğin kadından üstün yaratıldığı izlenimini veren âyetler, toplumsal bakış ve telakkileri yansıtmaktadır. Meselâ “Sayesinde Allah’ın bir kısmınızı diğer kısmınıza üstün tuttuğu şeye imrenmeyin, onun için iç geçirmeyin, hayıflanmayın. Erkekler kendi kazandıklarında pay sahibi olduğu gibi, kadınlar da kendi kazandıklarında pay sahibidir.

Kur’ân-ı Kerîm’in tasvir ettiği yaratılış sahnesine göre, önce erkek yaratılmış, daha sonra ve bizzat ondan (veya aynı asıldan) eşi (kadın) yaratılmış ve bütün insanlar bu çiftten türemişlerdir (el-Bakara 2/187). Bu tasvir, öz ve esas itibariyle, kadın erkek ayırımı yapmaktan ziyade bu ayırımın olmadığını, aslolanın “insan” olduğunu anlatmaktadır. Tasvirde ikinci olarak vurgulanan husus ise, erkek ve kadının, birbirlerinin hasmı ve rakibi değil, bir bütünün parçaları oldukları ve birbirini tamamlayıp bütünledikleridir. Biri diğerine eş olmanın ve insanların türeme mekanizmasını oluşturmanın tabii gereği olan bu farklılık, kesinlikle ontolojik ve değer itibariyle bir farklılık değildir.


Ahzâb suresi, 35. ayette pek çok güzel özellikleri sıralanan mü­minler arasında “oruç tutan er­kekler ve oruç tutan kadınlar” da sayılmakta ve bu özelliklere sa­hip olan müminlere “„işte bunlar için Allah büyük bir ödül hazır­lamıştır.” müjdesi verilmektedir. Dünya hayatının geçici, ahiret hayatının ise ebedî olduğuna inanan bir mümin için bu müjde­ye kavuşmaktan daha güzel ne vardır? İşte Ramazan ayı, başta oruç ibadeti olmak üzere içerdiği bütün güzellikleriyle bu kurtuluş için bir vesiledir. Bu ayda kazanı­lan güzelliklerin bir yaşantı hali­ne gelmesi, sadece bu aya mah­sus değil ömrün tamamına şamil olması ise şüphesiz ki en güzeli­dir. Bu sayede orucun en önemli hikmetlerinden olan sakınma/ takvâ/ittikâ hakiki manada ger­çekleşmiş, müminin kurtuluşu­na vesile olmuş olacaktır.

Âdeta bir mektep vazifesi gören ve nefis terbiyesi için özel bir iklim oluşturan oruç sayesinde insan ruhen yücelir, yüksek ah­laki erdemlerle bezenir, yıllık bir muhasebeyle kendisine verilen ömrü nasıl geçirdiği hakkında dürüst bir değerlendirme yapma fırsatı bulur. Bir yandan sahip ol­duğu nimetlerin büyüklüğünü daha iyi idrak ederken öte yan­dan mahrumiyet içinde olanla­rın hâlini düşünüp onları anlama fırsatı bulur ve toplum içinde kendisine düşen görevlerin farkı­na varır. Böylece bireysel gibi gö­rünen bu ibadetin sosyal yönü ve etkileri doğal bir süreç içinde ve güçlü biçimde kendini gösterir (İbrahim Kafi Dönmez, DİA, “Oruç” md.).

Oruç dünyevi hazlardan uzak durmaktır. Hz. Peygamber’in hadislerinde kötülüklerden ko­ruyan bir kalkan olarak nitelen­dirilen (Buhârî, Savm, 9) orucun Arapça karşılığı olan savm/sıyâm kelimesinin kökünde de “kendini tutma, geri durma” anlamı vardır. Kişinin orucu bozan şeylere karşı kendini tutması anlamına gelen “imsak” yanında oruç kelimesi de hem maddi hem de manevi an­lamda bir korunmayı, sakınmayı ve arınmayı ifade etmektedir.

“Ey iman edenler! Sizden önce­kilerin üzerine yazıldığı gibi sa­kınasınız diye sizin üzerinize de sayılı günlerde oruç yazıldı…” (Ba­kara, 2/183-184) mealindeki ayetler­de ifade edildiği üzere, İslam’dan önceki toplumlar için de ibadet olarak emredilen oruç, mümin­lerin kötülüklerden sakınması­nı sağlamaktadır. “sakınmanız için, sakınasınız diye” ifadesi oruç ibadetinin hikmetine ışık tutmaktadır. Dinde sakınmak (takvâ, ittikâ) günahlarla ilgi­li bir sakınmadır, günahlardan uzak durmak, günaha girme­mek için çaba göstermektir. Oruç ibadetinin ferdin iradesini güç­lendirmesi ve onu günahlardan uzaklaştırması yanında, maddî imkânları yerinde olanları yok­sulların, mahrumların halleriyle hallendirmek gibi bir işlevi daha vardır (Heyet, Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir I, 1, 276-279). Bütün bunlar göz önüne alındığında orucun Al­lah’a kul olma bilincine varılabil­mesi, mümine yaraşmayacak hal ve davranışlardan sakınılması ve kulluğun belirli bir disipline bağ­lanması açısından vazgeçilmez bir öneme sahip olduğu anlaşılır (İbrahim Kafi Dönmez, DİA, “Oruç” md.).

İnsanın hem maddi hem de ma­nevi anlamda arınmasına vesile olan oruç belli şartları taşıyan müminler için yerine getirilmesi gereken bir ibadettir.Aşağıda yer verilen Bakara suresinin 185. ayetinde belirtildiği üzere içeri­sinde, “doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda açıklamalar ve insanlara rehber olmak üzere” Kur’an’ın indirildi­ği ramazan ayı, müminler için oruç ayı olarak belirlenmiştir. Ra­mazan ayı, oruç ibadeti dışında, kendilerine doğru yolu göster­mesine karşılık müminlerin Yüce Allah’ı yüceltmeleri ve O’na şü­kürlerini ifade edebilmeleri için de bir vesile kılınmıştır.

İnsanı, kendisini tanıyıp iman etmek ve imanının gereğince ya­şamak üzere yaratan Yüce Allah, insan için gerekli olan rehberliği de göstermiştir. Doğru yolu ta­nıtmış, yanlış yollardan sakındır- mıştır. Özellikle insanın yaratıcısı ile irtibatını sürekli canlı tutabil­mesi için birtakım ibadetler koy­muştur. Günde beş vakit kılınan namazla birlikte hac, zekât, kurban ve sadaka gibi ibadetler yanında yılda bir ay tutulması istenen ramazan orucu da Al­lah ile kul arasındaki bu irtibatı sağlar. Farz olan ramazan orucu dışında, dinin belirli yasaklarının ihlali durumunda kefaret orucu tutulmasının istenmesi ve belli zamanlarda nafile oruç tutulma­sının tavsiye edilmesi, orucun bu irtibatın canlı tutulması ve nefis terbiyesindeki öneminin göster­gesi olarak değerlendirilebilir. Bu yüzden insan için her anı değerli olan zamanın ibadetler için ay­rılan bu dilimleri daha bir önem arz eder.

Doğumla başlayıp ölümle niha­yet bulan dünya yolculuğunda insan için son durak ahiret haya­tıdır. Bu yolculuğun hiç şüphesiz en önemli kesitini dünya hayatı teşkil etmektedir. Öyle ki dünya­nın süsü, güzelliği, türlü cazibesi insanın hayatta nasıl bir duruş sergileyeceğini belirleyen unsur­lardır. İnsanın dünyaya verdiği değer, hayata yüklediği anlam bu duruşun en önemli belirleyi­cisidir. İman ve istikamet üzere yaşayan bir mümin, hayat ser­mayesini en iyi şekilde kullanmış ve ahiretini kazanmış olacaktır. Dünyada iman ve istikametten uzak bir hayat süren insan ise bu sermayeyi ziyan etmiştir.


Belli bir süre yaşamak üze­re dünyaya gönderilmiş olan insan için hayat za­manla sınırlıdır. Bu yüz­den insanın en önemli sermaye­sidir zaman. Bu sermaye, ebedî hayat olan ahireti kazanmak için insana verilmiştir. Zira Yüce Al­lah, hayatı ve ölümü insanları sı­namak, amellerini değerlendir­mek için yaratmıştır (Mülk, 67/2).

O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur’an’ın indirildiği ramazan ayıdır. Artık sizden kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, başka günlerden sayısınca tutar. Allah sizin için kolaylık istiyor güçlük çekmenizi istemiyor. Sayıyı tamamlamanız, sizi doğru yola iletmesine karşı Allah’ın ululuğunu dile getirmeniz ve umulur ki şükredersiniz diye (uygun hükümler gönderiyor). 2/185


Öyle ki, elinizden çıkana üzüntü duymayasınız ve size (Allah’ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.

Nitekim hazinelerinin anahtarlarını, ancak güçlü kuvvetli kimselerden meydana gelen bir grup insanın taşıyabildiği Kârûn, servetine güvendiği, böbürlenip gururlandığı, çeşitli kötülükler ve fesatlar işlediği için Allah Teâlâ onu servetiyle birlikte yerin dibine geçirmiştir. (Kasas 28/79-82) Kibir cehâletten ileri gelir, hakîkî âlimler aslâ mağrûr olmazlar. Zâten kibir ehli ne ilim elde edebilir ne de bir hayra nâil olabilir.

Kibirli kimseler, Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde kınanırlar. Kibir, âyetlerde ekseriyetle küfür ve Allah’a isyanı ifade etmek için kullanılır. İnsanlar kibirleri sebebiyle Allah’a ibadetten yüz çevirirler, O’nun emirlerine uymaz ve Peygamberlerini dinlemezler. Diğer taraftan kibir şeytanın fârik vasfıdır. Kibir denilince, Hz. Âdem’e secde etmeyi gururuna yediremeyip kibirlenerek Allah’a isyân eden iblis akla gelir. O hâlde mü’minlerde bulunan kibir de onları kâfirlerin hâline yaklaştıran tehlikeli bir hastalıktır. Bu sebeple: “Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.”
Kibir, insan için en büyük nefs âfetlerindendir. Kibre dûçâr olup şöhret sevdâsına tutulan bir kişi, pek çok zulümler işler de farkında bile olmaz. Netîcede kendisini alçaltıp rezil eder ve zâlimlerden olur. Nitekim ikinci hadis-i şerifte: “Bir kimse kibirlene kibirlene sonunda zâlim cebbârlar grubuna kaydedilir. Böylece onlara verilen ceza buna da verilir” buyrulmuştur. Kişinin büyüklenip kendisini olduğundan üstün görmesi, kendini beğenmesi ve nefsini palazlandırıp herkesten kıymetli olduğuna inanması, onu acı bir âkıbete sürüklemektedir. Bir kimse bu kibir ve böbürlenme hâlini ilerletirse, sonunda zâlimler ve mütekebbirler dîvânına kaydedilir ve onlarla birlikte esfel-i sâfilîne yuvarlanır. Firavun, Kârûn ve Hâmân’a verilen ceza ona da verilir.

Allah Teâlâ bir kişiye maddî mânevî nimetler lûtfetmişse, onun gurur ve kibire kapılması değil, her şeyi veren Cenâb-ı Hakk’a şükretmesi îcab eder. Zira kulluğa yakışan tevâzû ve şükürdür. Bir kulun kendisinden daha az lûtfa mazhar olmuş kişileri hor ve hakîr görmesi, her şeyden önce Cenâb-ı Hakk’a saygısızlık olur.

Büyüklük Allah’a mahsus bir vasıftır. İnsanın kibirlenmesi, Allah’a ait bir vasfı kendisinde görmeye çalışmasıdır ki son derece yanlış bir anlayış ve insanın haddini bilmemesidir. Zira insanın inkâr edilemeyecek derecede bâriz olan şu vasıfları, devamlı onun eksikliğini ortaya koyup durmaktadır: Acziyet, za’fiyet, yanılma, unutma, câhillik, zulüm, acelecilik, cimrilik, menfaatine düşkünlük, nankörlük… Yaratılış safhaları ve hayatının sonu îtibâriyle de insanın övünülecek bir tarafının olmadığı açıktır. Dolayısıyla kibirlenmek ona yakışan bir davranış değildir.


İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için koşar. Allah ise bozgunculuğu sevmez.


Unter den Menschen gibt es manch einen, dessen Worte über das diesseitige Leben dir gefallen, und der Allah zum Zeugen nimmt für das, was in seinem Herzen ist. Dabei ist er der hartnäckigste Widersacher.

Yeryüzünde hüzün ve elemi her gün tadan mazlum milletlerin acılarına bigâne kalanların gönül huzuruna ermeleri beklenemez. İnandığı değerler doğrultusunda her türlü ihtiyaç sahibinin elinden tutmayı bir erdem olarak benimseyenler ise yaşamanın ve yaşatmanın değerini fark ederek maneviyatlarını inşa ederler.

Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in iyiliğe dair vurguları, iyiliğin hem içe dönük, hem de dışa dönük boyutlarını gösterir. İyilik yapabilmek için salih kul olmak gerekirken, salih kulun manevi hayatını zenginleştirmek ve benliğini arındırmak için de iyilikle hemhâl olması lüzumludur. Kur’an’da yer verilen “Güzel sözler ancak Allah’a yükselir. Güzel sözü de, iyi davranışlar yükseltir.” ayet-i kerimesi, iyiliğin salih insanların söz ve davranışlarına değer katan yönüne işaret etmektedir.

Günlük hayatın meşgaleleriyle bedensel olarak tükenen, zihinsel ve duygusal olarak keşmekeş yaşayan insan, vaktin duraklarında durmaya, dinlenmeye, arınmaya, kendisini yeniden inşa etmeye ihtiyaç duyar. İyilik, anın ve mekânın içinde kaybolmakla yüz yüze kalan benliklerimize dokunarak bizlere eşref-i mahlûkat olduğumuzu hatırlatır. Bizleri onarır, besler, maneviyatımızı güçlendirir. Kimi zaman abdest, namaz, oruç ve dua gibi ibadetler kimi zaman da güler yüz, emek ve tecrübe paylaşımı, yaşlıya, engelliye, dula, yetime destek gibi sosyal faaliyetler ruhumuzu beyaz bir tülbent gibi süzer. “İnsanları Allah’a davet eden, salih ameller işleyen ve ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? İyilikle çirkinlik asla bir olamaz. Sen hep en iyi olanıyla karşılık ver. Bir de bakarsın ki aranızda düşmanlık bulunan kimse, âdeta akraban ve yakın dostun olmuştur.” “Şüphesiz ki iyilikler, günahları siler götürür.”

İyilik yolculuğu, birbirinin yüzüne bakarken esenliği ve bereketi dileyenleri mübarek yolculuğudur. Mümin, tanıdığı yahut tanımadığı insanlarla karşılaştığında onlara selam ve bereket dilemekle her gün başlar iyilik yolculuğuna. İyiliğin etrafında oluşan atmosfer, bir yanıyla insanın gönül dünyasına sekinet, refah ve genişlik sunarken diğer yönüyle de insanın sıhhatini, maddi imkânlarını, elde ettiklerini, paylaştıklarını ve iyilik uğrunda harcadıklarını artırır, değerli kılar.

İyilik yolunu seçenler, yaptıkları maddi ve manevi iyilik yatırımlarıyla hem kendi hayatlarını ve yaşadıkları toplumların düzenini inşa ve ihya eder hem de peşleri sıra yaşayan insanları ve toplumları hayata bağlarlar. İyiliği gelenekselleştirerek nesillere miras bırakanlar, insanlığın yarınına da hayat verirler. Her insan öldükten sonra da yaşamayı ve iyilikle insanlığı yaşatmayı hedeflemeli ve insan, “yarın için neler biriktirdiğine bakmalıdır.”

Belirli bir zamana ve mekâna sığdırılmış insan hayatı, belirlenen vaktin gelmesiyle sona erer. İyilik, insanı ölümün yokluk olduğu duygusundan kurtaran ve bedenin ölmesinden sonra bile feyzin ve bereketin yaşamasını sağlayan muazzam bir imkândır. İslam medeniyetinin yapı taşlarından biri olan vakıf kültürünü, kalıcı iyilik anlayışına ve insanın ölümünden sonra da iyilikleriyle yaşamasına en iyi örnek olarak göstermek mümkündür. Sevgili Peygamberimiz bu kalıcılığı anlatırken; “İnsan öldüğü zaman amel defteri kapanır ancak şu üç durumda (kişinin) defteri kapanmaz: Hayrı devam eden kalıcı bir sadaka (vakıf), kendisinden istifade edilen ilim ve kendisine dua eden salih bir evlat.” buyurmuşlardır. İslam âlimleri iyiliğe öncülük edenlerin, hayır ve sıdk yolunda attıkları adımların levh-i mahfuzda kalıcı şekilde kaydedileceğini ve iyilik öncülerinin, açtıkları yolda yürüyen başka insanların sevabından da nasip alacaklarını düşünürler. “Ölüleri biz diriltiriz. İnsanların (yaşamları sırasında) yaptıklarını ve geride bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz her şeyi apaçık bir kitapta kaydettik.” ayetini yorumlayan Kur’an âlimleri; insanın yaşadığı hayat boyunca iyilik ve güzellik yolunda attığı adımların geride iz bırakacağını ve bu izlerin yazılacağını ifade etmişlerdir.

Peygamberimiz (s.a.s.) ve onun sevgili arkadaşları, birbirini katleden, hukuk tanımayan, zulmü sıradanlaştıran, ekmeğin ve aşın sadece varlıklı kimselerin arasında dönüp durduğu, kısacası her karesine kötülüğün damgasını vurduğu cahiliye çağını, birbirine muhabbet ve merhamet duygularıyla davranan, öldürmek yerine yaşatmayı tercih eden, adaleti ve hakkaniyeti yaymak için mücadele eden, ekmeği ve aşı komşusu için önceleyen bir iyilik çağına, saadet asrına dönüştürdüler. Ashab-ı kiramın her biri, iyilikte, ikramda ve paylaşmada insanlara öncü oldular. Sahabe hayatına dair eserler onların kardeşlik, cömertlik, fedakârlık ve iyilik hikâyeleriyle süslendi.


Sahip olduğu mal ve imkânları hiç durmadan artırmak, çok daha fazlasını elde etmek için çabalamak, elde ettikleriyle övünmek ve paylaşmaksızın biriktirmek insanı bencilleştirerek toplumun dışına iten hastalıklardandır. İnsanoğlu, Peygamber Efendimizin ifadesiyle, “tevazu gösterdikçe yücelir, verdikçe berekete erişir.” Bencilliği ve cimriliği toplumun birbiriyle kurması gereken sıcak ilişkilere engel olarak gören Kerîm Kitabımız da ensârın muhacirlere sunduğu, paylaşarak iyiliğe erme ahlakını bizlere örnek vermektedir: “Onlar, kendi ihtiyaçları bulunmasına karşın, muhtaç kimseleri kendilerine tercih ederler. Her kim bencillik ve cimrilikten kaçınırsa, işte onlardır kurtulanlar.”
İyilik ve paylaşmak kardeşliği ve samimiyeti inşa ederken; bencillik ve cimrilik zulmü, adaletsizliği, çatışma ve savaşı besler. Hazzını hayatın odağı haline getiren insan, esasen sadece bulunduğu toplumu imha edip parçalamakla kalmaz, aynı zamanda kendi fıtratını da bencilliğin karanlığında zulme uğratır. Sevgili Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurur: “Zulümden sakının. Çünkü zulüm, kıyamet gününde karanlık üstüne karanlıktır. Cimrilikten sakının. Çünkü bencilik ve cimrilik sizden öncelileri helak etti, birbirlerinin kanlarını dökmeye sevk etti, birbirlerinin hukukunu ihlal ettiler.”

İçtenlikle yapılan iyilik sadece iyilik göreni değil, aynı zamanda iyilikte bulunanı da samimiyetin huzur, rahmet ve eman iklimine erdirir. Gösteriş ve riyanın kirlerine boğulmuş iyilikler ise maddi ve manevi anlamda hiçlik, korku, yokluk ve derin bir pişmanlıktır. “Mallarını Allah yolunda paylaştıktan sonra başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rableri katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. Güzel söz ve bağışlama, peşi sıra gönül kırgınlığı olan sadakadan daha hayırlıdır. Allah kimseye ihtiyaç duymaz, halimdir. Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Bu tür kimseler kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler.”

İyilikle imtihan veya iyiliğin imtihanı aynı zamanda iyilik yapmış olma hâlinin getirdiği mutluluğu kontrol altında tutmayı gerekli kılar. Riya, üstünlük taslama, ihtiyaç sahibini hor görme, başa kakma, bilinsin ve duyulsun diye iyilikte bulunma gibi hâlleri iyilik ahlakı kabul etmez. Veren elin alan elden üstünlüğü, muhtaca yardımcı olan kişinin aynı zamanda tevazu ve şükür ile kuşanmasındadır. O, iyilikte bulunduğu insanı kendisi için bir rahmet vesilesi olarak görür; hayır ve ikramın ardından sözle bile karşılık beklemenin infak ahlakına aykırı olduğunu bilir.
İyilik yaptığı kişiyi kendi canı gibi bilmelidir gerçek iyilik sahibi. Kendini onun yerine koyabilmeli, ona samimi davranmalı, hoşa giden, güzel ve kıymetli varlıklarını iyilik yolunda kullanmalıdır. “Sevdiğiniz şeylerden paylaşmadıkça iyiliğe eremezsiniz.”, “Onlar, sevdikleri yiyeceklerden yoksullara, yetimlere ve esirlere ikram eder, bizler sadece Allah’ın rızası için sizlere ikramda bulunuyoruz, kesinlikle bir karşılık yahut teşekkür beklentisi içinde değiliz derler.” âyet-i kerimeleri, iyiliğin gönülsüz yapılan bir davranıştan ziyade muhabbet ve samimiyetle güzelleşen bir tutum ve anlayış biçimi olması gerektiğini hatırlatır.

İmtihan; arınmak, durulmak, kirlerinden kurtulmak, şeffaf ve berrak hâle gelmektir. Altın veya gümüş gibi kıymetli madenleri tortularından ayırmak için yapılan arıtma işlemine “fitne/imtihan” denir. Allah (c.c.) sergiledikleri iyilik örnekleri aracılığıyla mümin kullarını arındırır, temizler, hakikati ve varlığı idrak etmelerine engel olan kir ve tortuları kalplerinden uzaklaştırır. İyilik yolcuları, “Allah’ın, gönüllerini takvaya elverişli hâle getirdiği” kimselerdir. Benzer bir hâli en önemli iyilik araçlarından olan zekât ve sadakanın mallarımızı ve benliğimizi arındırmasıyla ilgili ayette de görmek mümkündür: “Ey Peygamber, onların mallarından onları temizleyen ve arındıran sadakayı al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için rahmet ve vakar vesilesidir.” Kendisini tanrılaştıran insan için iyilik bir hayati bir önem taşımadığı gibi “imtihan”ın karşılığı da yoktur. Kendini her şeyin maliki ve sahibi kabul eden bu karakter, sadece çağımız insanında somutlaşmış da değildir. Kur’an’ın bizlere aktardığı geçmiş toplum olaylarına bakıldığında, insanın kendisini merkeze aldığı, başkalarının mahrumiyetlerini giderme çabasını lüzumsuz gördüğü ve kendi refahını hayatın odağı hâline getirdiği zamanların daima yaşandığı görülecektir. Kur’an, insanın iyilik imtihanını kaybettiği ve paylaşma duygusu yerine bencilliği koyduğu dönemlerin nasıl felaketlerle anıldığını çarpıcı şekilde bizlere anlatırken, çağımızın içinde boğulmaya yüz tuttuğu vurdumduymazlık ve iyilik yoksunluğuna karşı da bizleri uyarmaktadır: “Örttüğünde geceye, aydınlattığında gündüze, Allah’ın erkeği ve kadını yaratmasına yemin olsun ki, davranışlarınız farklı farklıdır. Kim iyilikte bulunur, takva sahibi olur ve iyiliğe sadık kalırsa, ona iyiliği ve cenneti kolaylaştırırız. Kim de cimrilik yapar, kendini üstün görür ve iyi olanı inkar ederse, ona da zorluğu ve cehennemi kolaylaştırırız.”

Allah, sahip olduğu erdemleri fark edebilmesi için insana okumayı emretmiş, ilk Kur’an ayetinde ona yaratılışını hatırlatmış, ardından da mutlak anlamda ikram ve kerem sahibinin kendisi olduğunu vurgulamıştır. Okumayı ve anlamayı öğrendikten sonra insan, hayatı boyunca Allah’ın kendisine en büyük ikramı olan aklını ve kalbini iyi ya da kötü olma yolunda kullanır. Bu zihinsel ve duygusal çabanın insan ve toplum hayatına yansıyan tarafı ise insanın kerem sahibi Allah (c.c.) tarafından bahşedilen maddi imkânları ve bedensel yeterlikleri iyilik yolunca kullanmak ya da bencilce tüketmek konusunda sınanmasıdır. “Mallar ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak iyi ameller ise Rabbinin katında, sevap olarak da ümit olarak da daha hayırlıdır.” “Mallarınız ve çocuklarınız imtihandır. Allah katında ise büyük mükâfat vardır.”

Hayırda yarışmaya, iyilikte öncü olmaya niyetlenen yolcu bilir ki, kalb-i selim ile ortaya konan her amel, hatta fiiliyata geçirilememiş iyi niyet dahi sevaba medardır. Yeter ki yüreği iyilik için çarpsın! Darlık ya da bolluk, azlık ya da çokluk, açlık ya da tokluk… Her hâlükârda hayat onun için hayır pınarıdır. Bu durumu Efendimiz (s.a.s.) şöyle anlatır: “Müminin işi ne hoş! Onun bütün işleri hayırlı ve kazançlıdır. Bu duruma müminden başka hiç kimsede rastlanmaz. Mümin bir nimete nail olduğunda şükrederse, bu onun için hayır olur. Darlık ve sıkıntıya düştüğünde sabrederse, bu da onu için hayır olur.”

İyilik yolcusu, Allah’a ait olup da emaneten kendisine teslim edilen mülkü, fakirin, yetimin, dulun ve yoksulun tebessümüne vesile kılmakla, mülkün gerçek sahibine şükrünü eda etmenin huzurunu yaşar. İhtiyaç duyduğu hâlde yardım isteyemediği için ezilen, incinen, horlanan gariplerin sofrasına aş sunmak, onun için sadece varlığın sahibine hamd etmektir. Çünkü iyilik yolcusu, “yaptığı her iyiliği Allah’ın en güzel şekilde bildiğini” idrak eder, bu idrakle umut ve huzur bulur.


Allah (c.c.) iyilik için yola revan olanları bir yandan, “Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın!” diye teşvik ederken, diğer yandan da daima dua makamında kalıp; “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çeker alırsın. Dilediğini aziz, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Senin kudretin her şeyden yücedir.” yakarışıyla iyiliği tevazu içinde arzulamayı onlara öğretir.

İslam dininin iyilik anlayışı, insanın her türlü niyet, istek, söz ve davranışında kendini bulabilen, maddi imkânlarla yahut bedensel güç ve kabiliyetlerle sınırlanamayan, geniş bir evrene sahiptir. En özlü anlamıyla dinin varlık nedeni, insanlığı iyiye ve iyiliğe davettir. Müslüman’ın temel görevi ise hayatın tamamını bir iyilik alanı olarak görmek ve insanları iyilik yolculuğuna seferber etmektir. Hz. Peygamber’in “Her iyilik sadakadır.” hadis-i şerifini ve Kur’an-ı Kerim’in “Aranızda insanları iyiliğe davet eden, onlara iyiliği emreden ve onları çirkinliklerden uzaklaştıran bir topluluk bulunsun.” emrini bu doğrultuda yorumlamak yerinde olacaktır.

“Hayır”, “ihsan” ve “ikram” gibi ifadelerle dilimizde yer bulan iyilik, insanın iyiye, güzele ve doğruya öncelik veren yönünü ifade eden fıtratıyla ilişkilidir. Kur’an-ı Kerim, inancı, değerleri, ahlaki yapısı ve manevi varlığıyla iyilik sahibi insanları “salih”, “muhsin”, “sadık” gibi isimlerle zikrederken, Allah’ın verdiği maddi imkânları ihtiyaç sahipleriyle paylaşanları “infakta bulunan”, “sadaka veren” gibi vasıflarla anmıştır. İyilik denildiğinde akla ilk gelen kavramlardan birisi olan “sadaka” ise sıklıkla maddi bir alana hapsedilerek anlaşıldığına şahit olduğumuz engin bir mefhumdur. Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in en sık kullandığı kavramlardan biri olan sadaka, “sıdk” kökünden gelir ve doğruluğumuzun, dürüstlüğümüzün, samimiyetimizin ve Yaratan’a karşı sadakatimizin davranışlarımıza aksetmesi anlamını taşır. Dolayısıyla iyilik, bir yönüyle Allah’a sadakatin belirtisi, diğer yönüyle ona güçlü bir şekilde bağlanmanın gereği, bir başka yönüyle de birbirine bağlı, birlik ve dirlik içindeki sadıklardan oluşan ümmetin ihtiyacıdır.

Varlığı anlamlı kılan değerler sisteminin nadide halkalarından biri olan iyilik, insanın benliğini süsleyen, ruhunu arındıran ve davranışlarını güzelleştiren niteliğiyle önce onu yaratılmışların en seçkini hâline getirir, sonra da toplumların insan onurunu merkeze alan erdemli bir hayat inşa edebilmelerini sağlar. Bu anlamda iyilik, zihin, inanç, duygu ve davranışların tamamını kuşatan bir bütün olarak insan ve toplum hayatının katmanlarını şekillendiren özdür, mayadır.

Din olarak İslâm¸ her zaman iyiyi ve iyi olanı emreder ve insanları iyiye ve iyiliğe davet eder. Bu anlamda dinimizin hedefi iyi insan yetiştirmek ve iyilik erdemini ayakta tutmaktır. İyiliğin tam karşısında kötülük vardır. İyilikte kurtuluş ve huzur¸ kötülükte ise felaket ve huzursuzluk vardır. İyilik adaletin¸ kötülük ise zulmün bir yansımasıdır. Bütün peygamberler iyiliği yeniden tarif eden ve insanlara öğreten kutlu elçilerdir.


Hadislerde topluma dönük iyiliklerin birçok örneği yer alır. Mesela güler yüz sadakadır.


Âile toplumun temeli, anne- babaya iyilik de dinin esasıdır.



O halde iyilik, Hâlıkımız ve O’nun mahlukatıyla, insanla, hayvanla, nebâtâtla ve cemâdâtla uyum içinde yaşamak, fıtrattan kopmamaktır.

İslam’da iyilik sadece mükâfat elde etmek için yapılmaz. İyilik projelerimiz hayatımıza da bir çeki düzen verir. Davranış kalıplarımız hayatımıza anlam katacak bir çerçeveye oturur. Hz. Peygamber’e iyilik sorulduğunda “iyilik güzel ahlâktır, kötülük, kalbini tırmalayan ve insanların duymasını istemediğin şeydir” buyurmuştur.

Neticede ihsan, gerek kulluk ve ibadetlerin ve gerekse bütün davranışların Allah rızası gözetilerek, ihlas ve samimiyetle, karşılık beklemeksizin, en güzel şekliyle ifası demektir. İnsanın yaratıcısı ve kâinatla bütünleşmesi ve üst düzey bir varlık bilinci ile hareket etmesi, Allah, kâinat ve insan arasındaki ilişkiyi doğru okuyup değerlendirmesidir. Bütün amel ve fiillerimizin anlamlı olması ve bir değer taşımasının, fert ve cemiyet için faydalı olmasının yolu da budur. Çünkü Cenab-ı Hakk’a kul olmak yaratılış gayesini idrak etmiş bir kimse için en yüce mertebedir. Hz. Mevlâna bu hakikati ne güzel ifade eder: “Kul oldum ben! Sadece senin kulun oldum! Kulluk vazifemi hakkıyla ifa edemediğim için mahcubiyetimden başımı önüme eğdim. Bir köle azat edilince sevinir, mutlu olur. Ben ise sana kul oldum diye seviniyorum!”

Çünkü “Allah her işte ihsanı (güzel davranmayı) emretmiştir!” Bu hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere nebevî bir işarete ittibaen her şeyde ihsan üzere hareket etmek gerekir. Niyetlerimizde, vakitlerimizde ve hâllerimizde ihsan üzere olmayı gözetmek durumundayız. Mesela niyetlerde ihsan üzere olmak niyeti halis kılmak, ihlaslı bir gönülden samimi niyetlere kapı aralamayı; vakitlerimizde olan ihsan her vakitte huzur-i ilahide olmak bilinci ile müşahede üzere olmayı; ahval ve davranışlarımızda olan ihsan ise içinde bulunduğumuz hâlin şeri ahkâmını gözetmek, ona riayet etmek ve onun sadece Allah’ın bir lütuf ve ihsanı olduğunu bilmektir.

Kur’an-ı Kerim’de ihsan ile hareket edenlere “muhsin” denilmekte ve bunların güzel hasletlerinden sitayişle bahsedilmektedir. “İyiliğin (ihsanın) karşılığı, yalnız iyiliktir (ihsandır).” (Rahman, 55/60. ) İhsan, sadece Allah’ın huzurunda, kulluk ve ibadetlerde değil aynı zamanda beşerî ilişkilerde ve bütün varlıklar karşısında geçerli olan ahlaki bir davranış ve erdemdir. Resulüllah (s.a.s.); ‘İnsanlar iyilik yaparlarsa biz de iyilik yaparız, zulmederlerse biz de zulmederiz.’ diyen zayıf karakterli kimseler olmayın. Bilakis, iyilik yaptıklarında insanlara iyilikle karşılık vermeyi, kötülük yaptıklarında ise onlara zulmetmemeyi alışkanlık hâline getirin.” (Tirmizi, Birr, 63.) buyurmuştur. Binaenaleyh insanların muaşeret esasları çerçevesindeki davranışlarının ihsan boyutuna ulaşabilmesi için amaç ve gayenin sadece Allah rızası olması gerekir. Bu itibarla herkesin hayır, şer yaptığının karşılığını göreceği anlayışıyla insanın kendisini sürekli kontrol ve murakabe ile muhafaza etmesi ve karşılığında hidayet ve doğrulukla Allah katında hüsn-i muamele ve hüsn-i kabule mazhariyeti temin etmesi, daima dikkat edilmesi gereken bir husustur.

Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyyedeki bu anlayışı Hz. Mevlâna da Mesnevi’de şu ifadelerle dile getirmektedir: “Cenab-ı Hak görüşü her an seni uyarıcı olsun diye, kendisine ‘Basîr/Gören’ dedi. Çirkin ve kötü sözlerden dudaklarını kapatasın diye, kendisine ‘Semî’/İşiten’ dedi. Korkasın da fesat çıkarmayasın, bozgunculuğa ait şeyler düşünmeyesin diye, Allah kendisine ‘Alîm/Bilen’ dedi.” (Mevlâna Celaleddin Rumi, Mesnevi, c. IV, b. 215-217.)

Yine Kur’an-ı Kerim’de “Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.” (Mülk, 67/14.) “Çünkü O, gizliyi de bilir, ondan daha gizli olanı da.” (Taha, 20/7.) “Hiçbir sırrınız gizli kalmaz.” (Hakka, 69/18. ) gibi ayetlerde hep bu ilahi murakabe ve tarassut üzerinde durulmaktadır. “Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.” (Hadid, 57/4.), “Göklerdeki ve yerdeki her şeyi Allah’ın bildiğini görmüyor musun?” (Mücadele, 58/7.) gibi birçok ayette aynı şekilde Cenab-ı Hakk’ın murakabesi vurgulanmakta ve her şeyden haberdar olan, her zaman ve her yerde yapılanlara şahit ve murakıp olan Allah’a samimi bir şekilde kulluk ve ibadet edilmesi gereğine işaret edilmektedir.
Hz. Peygamber, Cibril hadisi diye bilinen hadis-i şerifte “Allah’a sanki O’nu görüyormuş gibi kulluk et! Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor!” buyurmaktadır. (Buhari, İman, 37; Müslim, İman, 1; Tirmizi, İman, 4.) İslam düşüncesinde önemli bir yeri haiz olan bu hadis-i şerif mutasavvıflar tarafından “ihsan” mertebesine ve murakabeye işaret olarak değerlendirilmektedir. (Kuşeyrî, er-Risâle., s. 189. ) Bu itibarla ihsanı tarif eden bu hadisin ilk kısmı kulun Allah’ı murakabesinden, ikinci kısmı, Allah’ın kulu murakabesinden bahsetmektedir denilir. Buna göre kulun Hakk’ın rızasını gözetmesi, yani kulun Hak için murakabesi ve Hakk’ın kulunu denetlemesi ve murakabe etmesi olmak üzere iki tür murakabeden bahsedilmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de de murakabeye işaret eden ayet-i kerimeler mevcuttur. Kur’an’ın ifadelerine göre, “…Şüphesiz Allah her şeyi gözetleyendir (murakabe edendir).” (Ahzab, 33/52.) İnsanın sürekli murakabe altında olduğu, “İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf, 50/18.), “Hâlbuki üzerinizde muhakkak bekçiler, değerli yazıcılar vardır. Onlar yapmakta olduklarınızı bilirler.” (İnfitar, 82/10-12.) şeklinde dile getirilmekte, “Allah’ın, içlerinde gizlediklerini ve fısıltılarını bildiğini ve Allah’ın gaybleri çok iyi bilen olduğunu bilmediler mi?” (Tevbe, 9/78.) ayetiyle de Allah’ın kulun gizli açık her şeyinden haberdar ve onları bilen olduğu üzerinde durulmaktadır. Bir başka ayette de; “O Allah’ın, her şeyi gördüğünü bilmiyor mu?” (Alak, 96/14.) buyurulmaktadır.

Hz. Ali’nin “Kişinin değeri, işindeki ihsanıyla ölçülür!” (İsfahani, Müfredat, 399.) buyurduğu nakledilir. Onun bu yaklaşımı bizatihi insanın ve amellerinin değerinin, ortaya koyacağı anlamlı, ölçülü, güzel davranışlarla değer kazanacağına işarettir. Yine ihsanın, amellerdeki ihlas ve murakabe yani Allah’ın insanları görüp gözetmesi anlamına geldiği de söylenmiştir.
Murakabe, denetlemek, gözetlemek, kontrol etmek, devamlı olarak gayeyi düşünmek, korku, gözaltında bulundurmak, kendi iç âlemine bakmak, dalıp kendinden geçmek (el-Cürcânî, Ta’rifât, s. 236; Râgıb el-İsfahani, el-Müfredât, s. 201.) manalarına gelmektedir. Tasavvufi literatürde ise; kötülüklerden kalbini korumak için kişinin nefsini kontrol altında bulundurması (otokontrol) ve devamlı surette kalp ile Allah’a bakmak olarak nitelendirilmekte, “Kulun murakabesi kalbinde ve gönlünde bulunan şeylere Allah’ın muttali olduğunu bilip yakinen kavramasıdır. Bu suretle kul kalbini Allah’ın zikrinden alıkoyan şeylere karşı murakabe eder.” (Serrâc, el-Lüma’, s. 82.) şeklinde de tarif edilmektedir.

İhsan, yapılması gereken şeyi yüksek bir bilinçle ve güzel bir şekilde yerine getirmek, başkasına iyilikte bulunmak, Allah’a ibadet ve kulluk, her işi en güzel şekilde, önemine binaen hakkıyla ve layık olduğu şekliyle ifa etmek anlamlarına gelmektedir. Yapılan bir işin ihsan mertebesine erişebilmesi için kişinin öncelikle, farkındalık sahibi olması ve onu itina ile en iyi, en uygun ve en güzel şekilde yerine getirmesi gerekmektedir.






Ey Ademoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin; yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez.


İslam’da İbadet Kavramı


Allah insana bilgi edinme gibi büyük bir nimet bahşetmiştir. Çünkü bilgi, insan hayatını şekillendiren ve ona yön veren çok önemli bir imkândır. Ancak bilginin insana etkisi olumlu yönde olabileceği gibi olumsuz yönde de olabilir. Bilgi, aslı olmadığında insanlara zulmetmeye gerekçe yapılabilir. Bilgi, teknolojiye dönüşüp masum insanların başına yağan bomba olabilir. Bilgi, dünyanın dengesini bozmaya kılavuzluk edebilir. Bu yüzden Kur’an bizleri, olumsuz anlamda rehberlik edecek bilgiden uzaklaşmaya, hikmeti aramaya davet etmektedir: “(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” (Nahl, 16/125.) Hikmete nail olan kişi, bilgi edinme eyleminin sebebiyet verebileceği olumsuzluklardan korunacak, gerek kendisi gerek Rabbi ile münasebetinde doğru tutum ve davranışı benimseyebilecektir. Böylece o, kendini olumlu anlamda yönlendirebilme imkânını gerçeğe dönüştürebilecektir. Nihayetinde, hikmete eren kişi gıpta edilen biri olacaktır; (Buhari, İtisam 13.) birçok lütfa erecek; iki dünya saadetine ulaşacak; kadri büyük, şerefi yüce nimetlerle taltif edilecektir. Yani hikmet bir anahtar olup pek çok kapıyı açacak; bu kapılar kendisini sınırsız hayra ulaştıracaktır. Zira “Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir.”

Allah’ın hikmet vermeyi dilediği kimseler, akıl sahipleridir. Ancak bu akıl, idrak ve istikamet sahibi akıldır; Hakk’ı talep etmekte, ona ulaşma peşinde koşmaktadır. Maddi lezzetlerin, helak edici şehvetlerin tuzağına düşmemiştir. Bu sayede ilahi hakikatlerden öğüt ve ibret alır; Allah da hikmetin nurunu onun kalbine atar. Evet, Allah hikmeti dilediği kullarına vermektedir ancak hikmeti vermeyi dileyeceği kullar, maddenin esiri olmaktan, kalbi marazlara müptela olmaktan, heva, heves ve vehmin tahakkümü altına girmekten kurtulabilenlerdir. Bu yüzden ayet şöyle sona ermiştir: “Bunu ancak akıl sahipleri anlar.” (Ebu Zehre, Zühratü’t-Tefasir, II, 1011.)

Hikmet, sahibinin hata ve şaşkınlığa düşmesine engel olan bilgidir. Hikmet kelimesinin kökünde “engellemek, alıkoymak, gemlemek” anlamları vardır. Kişi hikmet sayesinde hakikat ile vehmi birbirinden ayırabilir. İsra suresinin 21-38. ayetlerinde ilahi emir ve yasaklar sebep ve faydaları ile beraber zikredilmiş sonra da şöyle buyrulmuştur: “İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir.” (İsra, 17/39.) Hikmet; amele götüren, Allah’ın rızasına ulaştıran faydalı bilgidir. İlim ve ameli bir araya getirmeye hikmet dendiği gibi Allah katında ilmi ile amil olan âlime de “Hakim” denir. Hikmet söz ve davranışın birbirine uyumunda tezahür eder. Kur’an’da Hz. Lokman’a verildiği belirtilen hikmetin (Lokman, 31/12.) hem ilmi hem de ameli içerdiği anlaşılmaktadır.

Ayet-i kerimede Yüce Allah kullarından dilediğini hikmeti bilmeye ve onunla amel etmeye muvaffak kılacağını ifade etmektedir. Tefsir âlimleri hikmet kelimesinin anlamı ile ilgili olarak yediden başlayarak on bire, hatta yirmi dokuza kadar varan çeşitli görüşler zikretmişlerdir. Tercih edilen görüşe göre, kökünde “hüküm verme” anlamı olan hikmet kelimesi, doğruya “isabet etmek” demektir. (Taberi, Camiu’l-Beyan, V, 576.) Doğruya isabet etmek ise anlayış, ilim ve bilgi ile gerçekleşebilir. Bu yüzden kelimeye verilen anlamları bilgi anlamına döndürmek mümkündür. Diğer görüşler ise hikmetin gereği olan bilgiyi nitelemekte, onun kısımlarını veya sonuçlarını ifade etmektedir. Müfessirlerin açıklamalarından hareketle hikmet ile kastedilen bilginin özellikleri şöyledir: Hikmet hatadan uzak, doğru ve isabetli bilgidir. Hikmet kelimesinin, “işleri gereği gibi sağlam ve kusursuz yapmak” anlamına gelen “ihkâm” kelimesi ile anlam ilişkisi vardır. Bu çerçevede Kur’an kendini “hiçbir eksiklik, kusur bulunmayan eşsiz bir hikmet” olarak tarif etmiştir. (Kamer, 54/5.)

Şeytan, insanı fakirlikle korkutarak çirkinliği ve hayâsızlığı emrederek onun, malını Hak uğruna infak etmesine, hayırlı ameller işlemesine mani olmaktadır. Allah ise mağfiret ve lütfunu vadetmekte, salih ameller işlemeye teşvik etmektedir. İnsan, Rahman’ın vaadi ile şeytanın tehdidi arasında bir tercihte bulunmakla karşı karşıyadır. Diğer bir tabirle aklını kullanarak hikmete tutunmak, ya da nefsine tabi olup şehvetine boyun eğmek. Hikmete tutunmak dosdoğru bir tutum benimsemek; şehvete boyun eğmek ise anlık lezzete, hayalin ve vehmin hükmüne tabi olarak şaşkınlık ve pişmanlık içine gark olmak demektir. Bela ve sıkıntılara düçar eden şehvete karşı doğru olan, insanın hikmeti ölçü almasıdır. (Razi, Mefatihu’l-Gayb, VII, 57.) Hikmetin, insanın anlam dünyasında önemli bir yeri vardır ki bu Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.” (Bakara, 2/269.)



Dios defiende a los que han creído. Sepan que Dios no ama al traidor ni al desagradecido.






Peygamberler


Nimeti değil nimeti vereni görebilmek, bunlar üzerinde tefekkür edip şükrünü eda edebilmek de şükre vesile bir durumdur. En büyük nimet şükür edebilmektir, der gönül ehli. Çünkü hem nimetlerin asıl sahibi olan Hak Teâlâ’yı anarız hem de şükrederek kalbimizin kasvetini giderir gönlümüzü huzurla doldururuz. Kendini başkalarıyla kıyaslamadan elindeki nimete kanaat edebilmek de şükürdür. Hz. Peygamber (s.a.s.) “Şükrünü eda edeceğiniz az mal, şükrünü eda edemeyeceğiniz çok maldan hayırlıdır.” buyuruyor. Rabbimizin verdiklerine az çok demeden kanaat etmek ilahi takdire razı olmaktır. Bu sebeple ehl-i dil, “Elhamdülillah ala külli hâl” yani “Her hâlimize hamdolsun.” sözünü vird-i zeban etmişlerdir. Her ne hâlde olursak olalım her zaman için şükredecek öyle çok nimete sahibiz ki. Sadece bir nefeste dahi şükrü gerektiren iki nimet vardır. Her nefes almada oksijeni içimize çekiyor, her nefes vermede karbondioksidi dışarı veriyoruz. Eğer nefes alamasak oksijensizlikten, veremesek de karbondioksit zehirlenmesinden ölürüz. Nefes alıp verdiğimiz her an Rabbimizin nimetlerine mazhar oluyoruz.

Şükretmek sadece dil ile “elhamdülillah, çok şükür” demekten ibaret değildir. İmam-ı Gazali her nimetin şükrünün kendi cinsiyle olacağını söylüyor: “Aklın şükrü, onunla Allah Teâlâ’yı tanımaya çalışmaktır. Kalbin şükrü onunla Allah Teâlâ’yı sevmektir. Gözlerin şükrü eşyaya ibret ve tefekkür nazarıyla bakmak ve eserde müessiri, sanatta sânii, nimette münimi, fiilde fâili görmektir. Dilin şükrü Allah Teâlâ’yı zikretmek, nasihat etmek ve doğru konuşmaktır. Kulakların şükrü Allah Teâlâ’nın emir ve fermanı olan Kur’an’ı dinlemek, nasihat ve doğru söze kulak vermektir. Ellerin, ayakların, diğer organların ve nimetlerin şükürleri de bunları kendi veriliş gayeleri istikametinde çalıştırmak ve kullanmaktır.” (Gazali, Dinde Kırk Prensip İmam Gazali’nin Risaleleri, Hikmet Neşriyat, İstanbul 2004, s. 385.)

İnsanoğlu fıtrat olarak kendisine küçük bir iyilikte bulunana hemen mukabelede bulunmak ister. O iyiliğin karşılığında ya iyilik ve ihsanda bulunur ya da teşekkür eder. Bu övgüye değer güzel bir haslettir ki Hz. Peygamber (s.a.s.) insanlara teşekkür etmeyenin Allah’a da şükretmeyeceğini buyurmuştur. (Tirmizi, Birr, 35.) Yüce Rabbimize şükretmek de kulluğumuzun bir gereğidir. Şükrü samimi bir şekilde eda edebilmek için öncelikle bizlere bahşedilen nimetleri görmemiz, bunlar üzerinde tefekkür etmemiz ve neticede Kuşeyrî’nin tabiriyle derin bir saygıyla nimet sahibinin iyiliğini anmamız gerekir.

Yüce Rabbimiz her kuluna sonsuz hazinesinden nice nimetler ve ihsanlarla her an ikramda bulunurken şükrü eda etmemek hem cehalet hem de gaflettir. Oysa Yüce Rabbimiz, elinde olan nimete rıza gösterip şükür edenlere nimetlerini ziyadeleştireceği müjdesini veriyor. (İbrahim, 14/7.) Şükür nimeti artırır, şükürsüzlük onu elden çıkarır. Şükreden kendi iyiliği için şükretmiş olur, nimete karşı nankörlük eden ise bilmeli ki Rabbimizin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, lütuf ve kerem sahibidir. (Neml, 27/40.)

İnsanın nimetlerin kıymetini bilip minnet ve şükranla Rabbine yönelmesi için öncelikle bu nimetlerin farkında olması gerekir. İhya’da hikâye edildiği üzere bir gün İbn Semmak, Abbasi halifelerinden birinin huzuruna vardı. O sırada elinde bir bardak su olan halife ondan öğüt istedi. İbn Semmak: “Şiddetli susuzluğa yakalandığın vakit, bütün servetine karşılık bu suyu isteseler ne yapardın?” diye sordu, Halife: “Bütün servetimi verir bu suyu alırdım.” deyince o, “Öyleyse bir bardak su değerinde olan servetinle ne böbürlenip durursun.” dedi. “Söyleyin bakalım, suyunuz çekiliverse, size kim temiz bir akarsu getirir?” (Mülk, 67/30.) ayeti üzerinde düşünsek, içtiğimiz bir bardak suyun ne büyük nimet olduğunu daha iyi anlayabiliriz belki.

İnsanların verilen sayısız nimetlere karşı şükür etmeyip gaflete dalmasının iki sebebi olduğunu söylüyor İmam Gazali. Birincisi; insanlar cehaletleri sebebiyle umuma ait olan ve kendilerini de selamete erdiren şeyleri nimetten saymazlar. Ancak bu nimetlerden bir süre mahrum kaldıklarında kıymetinin farkına varırlar. Mesela gözleri gören biri gözün şükrünü eda edemez. Ancak kör olduğunda gözün kıymetini anlar, şayet görmesi iade edilirse şükreder, onu nimet bilir. Doğru olan ise devamlı gören gözü için şükretmektir. İkinci husus ise insanların sadece kendilerine özel olarak verilen servet ve benzeri maddi şeyleri nimet olarak görmeleridir. Bu konudaki gafletleri ise ancak verilen servetin azlık ve çokluğuna göre şükretmeleridir. Yani çok olursa şükrederler, az olursa şikâyet ederler. Biraz tefekkür etseler, Hak Teâlâ’nın başkasına vermeyip de sadece onlara mahsus verdiği nice nimetleri görür ve devamlı şükür hâlinde olurlar. Bunların başında akıl, ilim ve ahlak gelir.
Şikâyet ve memnuniyetsizliğin artık sıradanlaştığı ve insanların hâlinden sürekli şekva ettiği zamanlardayız. Sufiler, şükür nimeti değil nimeti vereni görmektir, derler ama çoğu insan ne nimeti de nimeti vereni görebilecek idraktedir. Şairin “Ol mahiler ki derya içindedir deryayı bilmezler.” misali Hak Teâlâ’nın nimetlerine gark olduğu hâlde bundan gafil olmak nankörlük değil de nedir peki? Rabbimizin nimetlerini saymaya kalkışsak sayısız nimetlerini anmaya gücümüz yetmezken bunları görememek ne büyük gaflet! Oysa insanın sahip olduğunu sandığı her şey Rabbimizin lütfu kereminden bahşettikleridir. Agâh olan anlar ki yerlerde ve göklerde olan ne varsa O’na (c.c.) aittir.





Bu itibarla, İslam’ın yeryüzüne sunduğu rahmete, hiç kimseden esirgemediği sevgi ve şefkate, iç ve dış dünyamızı sekinetle buluşturan barış çağrısına bütün insanlığın ihtiyaç duyduğu bir zamanda; ihsan çizgisinde yaşadığımız bir hayatın, gerçek anlamda iyiliğe ulaşma adına daha güzel bir dünyanın inşasına vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

İhsan bilinci, kulun Rabbiyle ve diğer varlıklarla ilişkisi bağlamında bireye dünya ve ahiret mutluluğunun yolunu göstermekle birlikte, günümüz dünyasının gerek bireysel ve gerekse toplumsal birçok sorununa da çözüm sunmaktadır. Zira ihsan; hayatın, varlık âleminin en şereflisi olan insana yaraşır bir şekilde sürdürülmesini temin eden ve hayatın her alanında insandan sadır olan eylemleri düzenleyen temel ilkelerden biridir. Nitekim sosyal hayat, her yönüyle ihsan merkezinde yaşandığında, Kur’an ve sünnetin hedeflediği erdemli ve faziletli toplum ortaya çıkmış; bu idealden uzaklaşıldığında ise iyilik yeryüzü sahnesinde zayıflamış ve kötülük toplumda hâkim güç hâline gelmiştir. Günümüze gelecek olursak, bugün yeryüzünün iyiliğe, merhamete, ahlak ve hukuka her zamankinden daha fazla muhtaç olduğu her türlü izahtan varestedir. İnsanlık; güven, sevgi, saygı ve barıştan uzaklaşarak tefrika, bölünme, zulüm, şiddet, vahşet ve dehşet sarmalında bunalımlı bir hayata hapsolmuştur. Tüm bunlar, İslam’ın hayatı huzurla buluşturma, insanı da kendisi ve çevresiyle barıştırma idealini önemsememe ve onun evrensel mesajını ihmal etme neticesinde vuku bulmaktadır. Özetle bugün, İslam âlemi de dâhil olmak üzere, yeryüzünde yaşanan ahlaki erozyon, kaybedilen huzur ve güven, insanlığın kanayan yaralarının merhemi mesabesindeki Kur’ani bir ilke olan ihsan değerinden uzaklaşmasının tabii sonucudur.

Yüce dinimiz İslam, bireyin fıtratındaki iyilik cevherini yeryüzü ile buluşturarak dünyayı imar etmeyi hedeflemektedir. Bu üstün gayeye ulaşmada da en önemli imkân, peygamberlerin varlığı, örnekliği ve mücadelesidir. Nitekim peygamberler, bütün insanlığa sunduğu rahmet iklimiyle, her türlü eylemi zarafetle tezyin eden üstün ahlak ilkeleriyle bizlere ufuk çizip yön tayin eden vahyin, doğru anlaşılıp en güzel şekilde yaşanan bir hayata dönüşmesinde şüphesiz en büyük örneklerdir. Her konudaki rehberimiz Allah Resulü (s.a.s.) de her şeyi en güzel, tam ve mükemmel bir şekilde yapmakla kalmayıp aynı zamanda çevresini de en iyiye ve en güzele yönlendiren tavsiyelerde bulunarak insanlığa örnek olmuş ve ashabını ihsan şuuruyla yetiştirmiştir. Söz konusu çağları aşan örneklik; bilgi, hikmet ve marifet rükunları üzerine oturmuş, iman, kulluk ve güzel ahlakla tezyin edilmiş İslam medeniyetinin temel harcı olmuştur. Bu mayanın ruh çaldığı Müslümanlar, ilim ve irfan ile donanmış fertlerin oluşturduğu, ihsan ahlakı ile şekillenecek bir toplum idealini gerçekleştirmek için azami gayret göstermişler ve nihayetinde, yeryüzünde iyilik ve güzellikler üreten bir medeniyet inşa etmeye muktedir olmuşlardır.

Bir eylemin ihsan olarak değerlendirilip anlam kazanabilmesi için bazı vazgeçilmezler bulunmaktadır. Öncelikle ihsan; niyet, bilgi, bilinç, eylem ve irfan boyutuyla sarsılmaz bir varlık alanı oluşturmaktadır. Diğer bir ifadeyle, fikir ve aksiyon düzleminde ihsan davranışının ortaya konulmasında kişisel iradenin ve Yaratıcının muradının farkındalığı söz konusudur. Bu da ihsanın, dünya ve ahirette yüce Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya yönelik erdemli davranışların biricik vesilesi olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda bu ideal, dinin ya da örfün iyi/güzel kabul ettiği ve “birr” ifadesinde karşılığını bulan maddi manevi bütün güzellikleri temin etmektedir. Bu itibarla ihsan, marufu münkerden, adaleti zulümden, ihlası riyadan ayıran ve böylece kişiyi “muhsin” kılan mühim bir cevherdir. Aynı zamanda ihsan, kötülük dehlizlerinden iyiliğin aydınlık yollarına kişiyi sevk etmekle, takva mertebesinin de önemli bir eşiği konumundadır. Zikredilen tüm bu hakikatler, ihsanın etik ve estetik değeriyle insan hayatının her alanındaki varlığını göstermektedir. İhsanın en güzel örneklerini bizlerle buluşturan Peygamber Efendimizin (s.a.s.); “Allah her şeye karşı ihsanı farz kılmıştır…” (Müslim, Sayd, 57.) hadisi de bu hususu teyit etmektedir.

İhsan, müminin, yüce Allah’la arasında kuvvetli bir bağ kurarak davranışlarını bu eksende oluşturmasıdır. İnsanoğlunun ahlaki hafızası olan fıtratın gereklerini yerine getirmesi ve dinimizin münker olarak vazettiği kötülüklerden ve çirkinliklerden uzak durmasıdır. Dolayısıyla ihsan kavramının hayata yansıyarak somutlaşması, rububiyet ve ubudiyetin en yalın tezahürü tevhit akidesinin ve insanlar arası ilişkinin vazgeçilmez değeri vahdet ilkesinin gereğini yerine getirmekle gerçekleşecektir. Bu yönüyle ihsan ahlakının nefis terbiyesiyle vazgeçilmez bir ilişkisinin varlığı da açıktır. Buna göre ihsan ahlakının varlığı, imandan neşet eden ahlaki erdemlerin bireysel ve sosyal hayata taşınmasıyla ortaya çıkacaktır. Diğer taraftan zikredilen bu hususlar, ihsan erdeminin şehadet ve gayb âlemine dönük ideal vasfının adalet değerinden kaynaklandığını göstermektedir. Nitekim insanın fizik ve metafizik dünyasını anlamlandıran vahyin; “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder…” (Nahl, 16/90.) buyruğu bunu açıkça ortaya koymaktadır.

Tahkiki bir iman; Cenab-ı Hakk’ı tanıma, yaşadığımız dünyayı ve mutlak hakikat ahireti anlamlandırma, kendimizi ve dış dünyayı anlama noktasında en büyük imkândır. Bu şuur ile yaşanan hayatın ve yapılan ibadetlerin ise en somut neticesi her yönüyle güzel ahlak ve ihsan bilinciyle yaşamaktır. Bu açıdan ihsan, öncelikle kişinin “Rab” makamına başka hiçbir şeyi layık görmemesiyle birey ile Yaratıcı arasındaki derin saygı, bağlılık ve itaate dayanan ilişkiyi ifade etmektedir. Bu teorik boyutla birlikte, tam manasıyla “Cibril Hadisi”nde tebarüz ettiği yönüyle ihsan, Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etme cihetiyle etkin bir tefekkür, mutlak bir teslimiyet ve eşsiz bir özveriyle O’na yakın olma çabasıdır.

İlahi inayet, rahmet ve ebedî mutluluk kaynağı olarak insanlığa gönderilen İslam, insanın selim fıtratını koruyan ve akıl nimetiyle sahip olduğu üstün vasıflarını doğruya yönlendirerek dünya ve ahiret huzurunu temin eden ilahi ilkeler bütünüdür. Dolayısıyla, can taşıyan her varlığa merhameti, Yüce Allah’a teslimiyet ve itaati merkeze alan dinimiz; insan, eşya, tabiat ve kâinatla ilişkilerimizi ideal seviyede tanzim ederek dünya ve ukba dengesinin en ideal şeklini bizlere göstermiştir. Nitekim yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in; Gerçekten bu Kur’an da en doğru yola iletir ve iyi işler yapan mü’minlere, kendileri için büyük bir ecir olduğunu müjdeler. (İsra, 17/9.) ayeti, bu hususu açıkça beyan etmektedir.



Bildiğimi bilenlerden eyle beni. bilmediğimi bilenlerden eyle beni. Sana malum olan ayıp ve kusurlarımla utandırma beni.


Senin için bilmenin başı yoktur. Ben ancak sonradan bilirim. Senin bilmediğin bir an yoktur. Ben ancak bazen bilirim. Sen açık edip söylediğimi de bilirsin, Sen susup kendime sakladığımı da bilirsin.

Sonuç olarak, insanlara yönelik ilişkilerimizin hepsinde, kendimizi karşıdakinin yerine koyma veya onu kendimiz gibi görme söz konusu olmalıdır. Bu kural, adaletli olmak dediğimiz normal seviyedeki Müslümanlık ölçüsüdür. Bunun üstündeki seviye ise, “isar” yani kardeşini kendisine tercih etme seviyesidir. Bu ilke ise, insan onuruna gösterilebilecek saygıyı ifade eden en üst derecelerden biridir. Bu kural, aynı zamanda iyi bir insan ve iyi Müslüman olmanın da temel göstergesidir.
Irkçılık, cehalet ve taassuba dayalı göz ve gönülleri kör eden manevi bir hastalıktır. Irkçılık, İslam dışı inanç ve değerler toplamı olan cahiliyenin temel esaslarından biridir. Hâlbuki Kur’an’a göre, insanların köklere, kabilelere ayrılmasının sebebi; tanışmaları içindir; yoksa atalarla öğünmek için değildir. Kur’an, milletleri birbirine düşman ettiği ve yıktığı için ırkçılık davasını şiddetle reddetmiştir. Kur’an’a göre insanlık âlemi, değişik topluluk ve kabilelerden müteşekkil olarak yaratılmıştır. “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve kadından yarattık ve sizi kavimler ve kabileler hâline getirdik ki birbirinizi tanıyabilesiniz. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız O’na karşı derin bir sorumluluk bilincini taşıyanınızdır.” (Hucurat, 49/13.) Kur’an bu ayetiyle ırkların veya toplumların üstünlüğünü değil, bütün insanlığın kardeşliğini vurgulamaktadır.


Hz. Peygamber (s.a.s.) de cahilî bir âdet olan ırkçılığı sık sık gündeme getirerek eleştirmiş ve yasaklamıştır. Peygamberimiz, Veda Hutbesi olarak bilinen ünlü konuşmasında, Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a, beyaz renklinin siyaha, siyah renklinin de beyaza bir üstünlüğü olmadığını, üstünlüğün yalnızca takva yani Allah’ın emir ve yasaklarına bağlılıkla olabileceğini ilan etmiştir. Hz. Peygamber, Mekke’nin fethinde, Kâbe’yi tavaf ettikten sonra yaptığı konuşmada, insanların ırk veya atalarını yüceltmelerine dair şunları söylemiştir: “Sizden cahiliye ayıplarını ve kibrini gideren Allah’a hamd olsun. Ey insanlar! Tüm insanlar iki gruba ayrılırlar. Bir grup iyilik yapan, iyi olan ve kötülükten sakınanlardır. Bunlar Allah nazarında değerli olan kimselerdir. İkinci grup ise günahkâr ve isyankâr olanlardır. Bunlar da Allah nazarında değersiz olanlardır. Yoksa insanların hepsi Âdem’in çocuklarıdır; Allah Âdem’i de topraktan yaratmıştır.” Peygamberimiz (s.a.s.), “Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Herkes atalarıyla övünmekten vazgeçsin…” (Tirmizi, Tefsir, Hucurat suresi) buyurarak insanlar arası kardeşlik bağlarını vurgulamıştır. Başka bir hadiste de, “Allah Teala kıyamet günü sizin soyunuzu sopunuzu sormayacaktır. Şüphesiz ki O’nun nazarında en üstününüz, kötülüklerden en çok sakınanınızdır.” demektedir. (Müslim, Birr, 34.)


İnsanların farklı ırk ve renklerde yaratılmaları, birinin üstün, diğerinin aşağı mertebede olduğu anlamına gelmemektedir. Aksine, yaratılışın bu çeşitliliği, Allah’ın yüceliği ve birliği için birer ayet, belge ve hidayet kaynağıdır: “O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerinden biri de gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin farklı olmasıdır. Elbette bunda bilen ve anlayan kimseler için ibretler vardır.” (Rum, 30/22.) Bu ayet, insanların bir kökten geldiklerini ama biyolojik ve kültürel yönden farklılıklara sahip olduklarını ifade etmektedir. Bu durum ayette, ilahî bir taksimat ve Yüce Allah’ın varlık, birlik ve kudretini ortaya koyan bir belge ve delil olarak takdim edilmektedir. Akıl sahipleri, ayette konu edilen bu farklılıkların ilahî bir rahmet ve hidayet olduğunu düşünür ve öyle inanırlar. Bu niteliğe sahip olmayanlar ise, Allah’ın taksimatına razı olmayıp ırk, renk ve millet üstünlüğü iddiasıyla konuşup dururlar. Ayette değinilen bu olgu, ilim, fikir ve sanat hayatının geliştirilmesinde etkili olmakta hatta medeniyetlerin temelinde bu farklılıkların yattığı bilinmektedir. (Kur’an Yolu, IV, 281-286.)


Allah hiçbir ırkı köle, diğer ırkı ise efendi olarak yaratmamıştır. Kur’an’ın hiçbir yerinde sınıflı, imtiyazlı bir toplum veya milletten bahsedildiğine dair en küçük bir eser yoktur. İslam inancında, maddi veya manevi derecesi ne olursa olsun hiçbir insan, ırk, renk, cinsiyet, millet veya yaşadığı coğrafya sebebiyle, kendini üstün görme ve diğer insanları aşağılama hakkına sahip değildir.
Hiç şüphesiz insanın şeref ve haysiyetine zarar veren hususlardan biri de ırkçılıktır. Irkçılık, belli bir ırkın doğal üstünlüğünü savunan teori ve görüştür. Irkçılık, kendi kavminden, kabilesinden olanlara ayrıcalık tanımak, onları daha üstün görmek, diğer insanlara adaletsizlik etmek, başkalarını küçük ve değersiz görmektir. Irkçılık, toplumlar arasındaki birlik ve dayanışmayı yok etmesi, zulüm ve sömürüye neden olması, bir ırkın üstünlüğünü iddia ederek diğer ırkları aşağı görmesi yüzünden İslam tarafından kesin biçimde yasaklanmıştır.


Kur’an’ın insanlığa en büyük ve en asil katkılarından biri de getirmiş olduğu “Evrensel Kardeşlik” ilkesidir. Kur’an, insanlığın evrensel kardeşliğinin temelini atarak her türlü ırk ve renk ayrımını, hatta insanların birliği ve dayanışmasını engelleyen coğrafi engelleri kaldırmayı hedefleyen bir kitaptır.
Başlangıçta, insanlık tek bir aileydi. İnsanlar çoğaldıkça yeryüzünün değişik bölgelerine dağıldılar ve aralarında farklılıklar doğdu. (Bakara, 2/213; Yunus, 10/19.) Kur’an, insanlara, kendilerinin ve ana-babalarının yaratıcısının tek Allah olduğunu ilan etti. Dolayısıyla, insanlar ve milletler arasında ayrım yapmak için hiçbir sebep olmadığını bildirdi. (Nisa, 4/1.)



















Sosyoloji alanı içinde yer alan kurumlar sosyolojisi her toplumda varlığı
bilinen kurumların esas fonksiyonlarını bizlere anlatır. Özet olarak bu husus
irdelenirse insanlara bir meslek sahibi olmanın sağlamasının eğitim kurumunun
ve mal üretimi ile hizmet sunulması hususunun ekonomi kurumumun, neslin
devamı için çocuk yapma ve bu çocukların yetiştirilmesinin aile kurumunun,
insanlar arasında olan anlaşmazlıkların insanlar tarafından konan yasalar ve
hukuk anlayışı içinde çözümlenmesinin hukuk kurumun ve topluma ahlâki
kuralların verilmesi hususunda din kurumumun en esas ve temel görevleri
oldukları karşımıza çıkar.

Ahlak nedir veya doğru olan nedir sorusunu ele alırsak bu takdirde aşağıda belirtilenlerle karşılaşırız. Din, iman esasına dayanarak ahlâkı belirler. Bu çerçeve içinde bir insan doğru olanı yapar. Daha açık bir ifade ile, hırsızlık yapmaz, dürüst olur, rüşvet almaz, hile yapmaz, başkalarına zarar verecek şekilde yalan söylemez, hakkından fazlasını istemez, başkalarına mümkün olduğu kadar yük olmaz, cimri olmaz, müsrif olmaz, tembel değil çalışkan olur ve hep insanlara faydalı işler yapmaya çalışır, özetle nefsine hakim olma amaçtır. Allah sevgisi ve veya korkusu ile bu benzeri ahlaki kuralları yerine getirmek iman edenin gittiği yoldur. Bilindiği üzere bilimsel bilgiler çerçevesinde ve/veya insani yasal ve hukuksal, toplumsal kurallar vasıtası ile insan yanlış yapmayan bir insan olabilir. Bu şekilde ne kadar ne ve ölçüde yanlış yapmayan bir insan olunabilir. Bu konu üzerinde durup uzun tartışmalar içine girebiliriz. Bilindiği üzere, ben zarar verirsem onlarda bana zarar verir korkusu, ben yanlış
yaparsam dışlanırım korkusu, ayıplanırım korkusu, kendini küçük düşürme korkusu vs gibi korkular nedeni ile de avaraj normal bir insan yanlışlar yapmaktan kendini alıkoyabilir. Ve, çevresi o insan için mükemmel bir insan diyebilir. Fakat, insanların kendilerinin ortaya koyduğu kurallar bir noktada hiç etkili olmayabilir, eğer o insan o yanlışı yaparken yakalanma ve/veya görülme şansı sıfır ise. Bu hassas noktayı bir örnekle ifade edersek, devletin işini yaparken devletin mumunu kullanan ve kendi özel işini yaparken kendi malı mumu kullanan bir kişilik ve ahlak ancak iman edende olabilir varsayımını savunabiliriz.


Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez… (2-Bakara Suresi 185)

İslâmın yeryüzünde düşmanı yoktur, tanımayanı vardır. Düşman gibi davrananlar, İslâmın değil, müslümanların düşmanıdır. Bunun sebebi de yine Müslümanlardır. Zira inançlarını iyi temsil edemediler. Bunun için de öncelikli sorun müslüman olmayanların müslüman olması değil, müslümanların Müslümanlaşmasıdır. Müslümanlar ile İslâm aynı şey değildir. Zira Müslümanların ortaya koyduğu İslâmi gelenek ile İslâm aynı şey değildir. Öte yandan, İslâm ile tarihsel süreç içinde insan eliyle üretilmiş olan İslâm medeniyeti de aynı şey değildir.

İndirilen Dine Hicret

Allah’ı tanımak ve sevmek : Kitabımız Yüce Kur’an Allah’ın kelâmıdır. Kur’an küçük kıssalardan, emir ve yasaklara varana kadar muhtelif konuları ihtiva etmektedir. Böylece Kur’an; insanı hidayete erdirmeyi amaçlayan bir kitaptır. Bununla birlikte Kur’an’da en ehemmiyet verilen hususlardan bir tanesi Allah’ın bilinip idrak edilmesidir.
Allah, Kur’an’da zâtını farklı sıfatlarla ta’rif etmiştir. Bununla birlikte, Allah’ın sıfatlarının önemli bir kısmının bir araraya getirilmiş hali olan Esmau’l-Hüsna, Kur’an-ı Kerim’de yer almaktadır. Merhametinin sınırsızlığını ifade eden “Rahman” ve adaletinin kuşatıcılığını bildiren “Adl” gibi en güzel isimler Esma ul-Hüsna’dandır.

Tek bir Allah’a iman ile doğrudan alakalı olan bir başka husus ise, Allah ile insan arasındaki sevgi ve rahmet bağıdır. Acaba tanımadan Allah’ı sevebilmemiz ne kadar mümkün? Bir insanı – kadın, erkek, çocuk yahut bir arkadaşımız – niteliklerini bilmeden sevmek mümkün müdür? Elbette değil. Çok kolaylıkla telâffuz ettiğimiz sevgiler genellikle kalbe intikal edemeden dudaklarımızda kalmaktadırlar.
Pekela öyleyse; Allah’ı nasıl tasavvur edebiliriz? Bu soruya, doğru bir cevap bulabilmek için Kelamullah’ı daha derinden anlamalıyız. İhlâs Suresi; çok kısa bir sûre olmakla beraber, Peygamberimizin (sav) ifadsiyle “Kur’an’ın üçte biri”ne denktir. Allah’ın sıfatlarından bahseden sıkı sıkıya örülmüş bir sure olarak nazil olmuş olan İhlâs Sûresi’nin bu denli ehemmiyetli olması, muhakkak ki ihtiva ettiği manasından dolayıdır. Zira O’nun hakkındaki en mühim ma’lumat dört ayet-i kerime ile İhlâs Sûresi’nde bildirilmiştir: “De ki: O, Allah, birdir. Allah, her yönden eksiksizdir ve her dileğin mercidir, her şey kendisine muhtâc olan şanlı, uludur. O, doğurmadı ve doğurulmadı. O’na hiçbir şey denk de olmadı.” (İhlâs Suresi, [112:1-4])
İhlâs Suresi’nin ilk ayetinde Yüce Allah kendisini bir çok tanrıdan birisi olarak değil, bilakis tek olan (ehad) Allah olarak tavsif etmektedir. O’nun şeriki yoktur. Bundan yaklaşık 1400 sene önce, Efendimiz’in (sav) zamanında insanlar putlara tapmakta idiler. Bu çok tanrıcılık zamanımızda farklı bir kisveye bürünmek sûretiyle varlığını devam ettirmektedir. Çok tanrıcılık; bugün karşımıza bir zamanlar olduğu kadarki görüntüsü ile, yani putperestlik olarak değil; batıl inanç ve bir nevi maddî servetin tanrılaştırılması şeklinde zuhur ediyor. İhlâs Suresi’nin işaret ettiği nokta ise tek tanrıcılığın tekamül noktası olan tevhid inancıdır.
Allah, surenin ikinci ayetinde, bizlere kendisinin mutlak olduğunu bildirmektedir. Buna mukabil biz insanlar ise her zaman eksiğiz ve kendimize mutlakiyet izafe edemeyiz. Zira insanoğlu birçok unsura bağımlıdır. Ancak Allah-u Teala varlığı için başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Bir sonraki ayetten ise O’nun doğurmadığını ve doğrulmadığını öğreniyoruz. Buna karşın bütün insanlar doğum vasıtası ile dünyaya gözlerini açmaktalar ve yeni nesiller dünyaya getirmektedirler. İnsanın, insan olarak mevcudiyetinin bir başlangıç ve bir bitiş noktası vardır. Sadece Allah ebedi ve ezelidir. Dördüncü ve son ayette Allah, açık bir beyan ile hiçbir şeyin – ne bir gücün ne de bir insanın – kendisine denk olmadığını bildiriyor. Tek olan Allah’a iman, onunla mukayese edilebilecek ve ondan başka ibadete layık olan bir varlığın olmadığı gösterilerek bir kere daha vurgulanıyor.

“Vahiy, Allah’ın insana olan şefkat ve merhametinin ifadesidir. O’nun esmâsı da vahyin bir parçasıdır. Şu halde O’nun kendi zâtını kullarına vahiyle tanıtması, onlara olan şefkat ve merhametinin bir eseridir. İlahî vahyin El-Esmâülhüsnâ’yı içermesi, lütuf içinde lütuf, ikrâm içinde ikrâmdır. O önce insanı yeryüzüne inzâl etmiş, sonra insana akleden kalbi inzâl etmiş, sonra akleden kalbe vahyi inzâl etmiş, vahiy içerisinde de zâtı hakkında bilgi inzâl etmiştir. Zâtı hakkında inzâl ettiği bilgiyi taşıyan isimlere El-Esmâülhüsnâ adını vermiştir.” Mustafa İslamoğlu


Ey Rabbim! Göğsüme genişlik ver, işimi kolaylaştır, dilimden düğümü çözüver de sözümü iyi anlasınlar.” (Taha, 20/25-28)




























































Allah’ı tanıdığımız kadarıyla kendimizi tanırız. Allah’ın isimleri, yani el Esma-i Hüsnası üzerimizde ne kadar tecelli ettiyse o kadar Allah’a halife olmuş, abd, kul olmuş oluruz. Yoksa din denince, İslâm deyince onu ibadet dini zannetmek doğru değildir. İslam abdiyet dinidir, Allah’a teslimiyet, kul olma dinidir. Hıristiyanlar zaten dinlerini abdiyet dini olmaktan çıkarıp ibadet dini yaptıkları için saptılar. Allah’a abd olmak için hayatın içinde olmak, insanlarla beraber olmak gerekiyor. Hayatı yaşarken kulluğunu yapması gerekiyor ki o Allah’ın dinine, yani İslâm’a girmiş, tabi olmuş, teslim olmuş olsun. Hz. Aişe annemiz buyuruyordu; “Rızık deyince boğazdan geçeni anlayana yazıklar olsun, onun aklına şaşarım, rızık bu mudur?” dedi.  İki türlü rızık vardır biri maddi, diğeri manevi rızık. Maddi rızık madde olan tarafımıza yani bedene ait olandır, bedenin istifade ettiği her şey, yani yemek içmek, evlenmek vs. Allah size rızık ikram etmiş, sizden eşler yaratmış, çocuklar vermiştir, torunlar vermiştir. Allah hanımı, eşi de, çocukları da, torunları da rızık olarak zikretti.  Aynı şekilde bir de manevi rızık vardır; Manevi rızık gönlün, maneviyatın, ruhun istifade ettiği her şeydir. İman bir rızıktır, Allah’ı sevmek, Allah için sevmek, muhabbetullah bir rızıktır, takva bir rızıktır. Yani Allah’a karşı sorumluluğunu bilmek, yerine getirmeye çalışmak manevi bir rızıktır.  Bütün ibadetler rızıktır. Namaz, oruç, zekât, infak etmek, hac ve aklınıza gelen bütün ibadetler birer manevi rızıktır. Çünkü gönül, maneviyat ruh onunla güçleniyor. Nasıl ki zahiri olarak rızıklanmadığımızda yani yiyip içmediğimizde beden hastalanıyor, helak oluyorsa aynı şekilde manevi olarak ta rızıklanmadığımızda maneviyat helâk olur. Gönlümüz, ruhumuz, maneviyat dünyamız aç kalmış, susuz kalmış, gıdasız kalmıştır. Bu yüzden de hastalanır helâk olur.

Comments are closed.