logo

Hastalık hissedilir de sağlık hissedilmez.

Evin içindeki nem oranını yüzde 30-50 civarında tutmaya gayret edin. Oda ısısını da 20-26 derece arasında sabitleyin. Evinizde nemli ortam yaratmak üzere evde hava nemlendiren bir cihaz kullanabilir veya kalorifer üzerine su dolu kap yerleştirebilirsiniz. Son olarak, tüm bu önlemlere rağmen cilt problemleri yaşıyorsanız ya da profesyonel cilt bakımı ve kimyasal işlemler yaptırmayı düşünüyorsanız mutlaka uzman hekiminizi ziyaret etmeniz faydalı olacaktır. Dermotoloji Uzmanı Dr. öğr. Üyesi Özlem Akın

Soğuk kış günlerinde sentetik, polyester veya yünlü giysiler yerine cildin kurumasını ve kaşınmasını önleyen pamuklu ya da pazen giysiler kullanın. Aynı nedenden dolayı dar giysiler yerine bol giysiler tercih etmeniz de yararlı oluyor. Ayrıca yağmur ve kar sonrası ıslak kıyafetlerle uzun süre kalmadan üstünüzü değiştirmeniz gerekiyor.

Maske ve peeling derinin doğal lipid bariyeri uzaklaştıracağından özellikle kuru deriye sahip kişilerin kış aylarında maske ve peeling uygulamalarından kaçınması uygun oluyor. Ayrıca kışın yüzün günde iki defa yıkanması da yeterli geliyor. Soğuk Havalarda Maske ve Peeling Yapmayın. Cildin Kurumasını Önlemek İçin Sabun Olmayan Bir Cilt Temizleyicisi Tercih Edin. Özellikle duştan sonra ve dışarıya çıkmadan önce derinin lipid bariyerini onaran ve besleyen ürünler tercih ederseniz cildinizi daha iyi korursunuz.

Kurutucu yan etkileri  nedeniyle  kese- lif işlemlerinden ve vücut jellerinden uzak durmaya özen gösterin. Vücut jeli yerine nemlendirici özelliği yüksek olan, hassas ciltlere yönelik bir krem temizleyici tercih etmeli ve cildinize çıplak elle sürün. Haftada iki-üç kez ve 36-40 derecelik ılık suyla duş almaya özen gösterin. Her gün yıkanmak, sıcak suyla yıkanmak veya yıkanma süresini uzun süre tutmak deriyi kurutuyor. Bundan dolayı duş süresini 5-10 dakikayla sınırlandırın.

Güneş yazları olduğu gibi ısıtmıyor olsa da, bu kadar tehlikeli olmadığını düşünmeyin. Özellikle buz ve kar gibi yüzeylerden yansıyan güneş ışınlarının da zarar verebileceğini ve dışarıya çıkmadan yarım saat önce güneş koruyucusunu uygulamayı unutmayın.

Saçınızın doğal sebumunu uzaklaştırmamak adına hafta iki-üç defa yıkamanız daha doğru oluyor. Ayrıca kış aylarında daha da artan çevre kirliliği saçları olumsuz yönde etkileyebiliyor. Bu tür durumlarda saçları güçlendiren biotin, çinko ve demir içeren bakım ürünlerinin kullanılması gerekiyor. Saçınızı Her Gün Yıkamayın

Kış aylarında cildi rüzgar, yağmur ve kardan korumak için vücudu tamamen kapatacak mont, kaban gibi giysiler, elleri korumak için eldiven, boynu ve göğsü koruyup, kapatacak atkı veya şal kullanılması, saçların da bere ya da şapka kullanılarak korunması gerekiyor. Kış aylarında havanın soğumasıyla bağıl neminin azalması, soğuk ve rüzgar gibi faktörler egzama gibi hastalıklara yatkınlığı attırabileceği için uygun kıyafetlerle cilt korunabiliyor.

Nem oranının düştüğü, rüzgar, yağmur ve karla birlikte kötüleşen hava koşullarına karşı cildinizi korumasız bırakmayın. Kış aylarında cilt bakımı sandığınızdan daha önemli. Kış aylarında soğuyan havalarla birlikte cildimizi korumak oldukça önemli ama bir o kadar zor. Soğuk ve kuru hava ciltte kurumalara ardından başta egzama olmak üzere birçok hastalığa da yol açabiliyor. 

C vitamininden zengin portakal greyfurt kırmızı biber kuşburnu, boza, kefir, yoğurt, sirke, turşu gibi fermente edilmiş faydalı bakterilerden zengin gıdalar, bağışıklık sisteminin hammaddesi olan hayvansal proteinler için balık, et ve süt ürünlerinin tüketilmesi mikroplara, soğuğa karşı dayanıklılığı arttırıyor. Şekerli gıdalar ise bağışıklık sisteminin mikroplarla mücadelesini zorlaştırıyor, pirinç, patates, hamur işi yemekler, tatlılar, şerbetler, meşrubatlar bu açıdan zararlı görülüyor. Her şeyden önemlisi güneş göremediğimiz için kışın en çok eksilen ve hastalıklara karşı korucu olan D vitaminimizi, kan düzeyini ölçtürmek ve doktorumuza danışarak takviye etmelisiniz. 7-8 saatlik kaliteli uyku bağışıklık sistemini güçlendiriyor, hastalıklara karşı direncimizi arttırıyor. Gece uykusunun yerini gündüz uykusu tutmuyor”. Dr. Özgür Şamilgil

Kar, buz, yağmur özellikle yaşlılara düşmeye bağlı çok kolaylıkla kırıklara neden olabiliyor. Dışarı çıkmak zorunda olanların tabanı kaymayan ayakkabı giymeleri, baston taşımaları, küçük adımlarla yürümeleri mümkünse yanlarında birisinin bulunması öneriliyor. Düşerken kendinizi koruyabilmeniz için ellerinizin cebinizde olmaması gerekiyor.

Araçla yolculuk yapacaklara uyarı. Araç içerisinde en az 2 gün yetecek miktarda su ve gıda, kalın battaniye, acil yadım çantası bulundurulması soğukta donmayı engellemek için hareketsiz kalınmaması özellikle el ve ayak parmaklarının çalıştırılması faydalı görülüyor.

Düzenli yapılan egzersizin birçok faydası yanında soğuk havalara bağlı soğuk algınlığı ve gribal hastalıklara karşı dayanıklılığı arttırdığı biliniyor. Düzenli egzersiz yapanlar bu hastalıklara hem yüzde 50 daha seyrek yakalanıyor hem de yakalandığında kendini yorgun hissetmiyorsa, egzersize devam etmekle yüzde 30 çok daha çabuk iyileşiyor. Soğukta yapılan egzersiz bu açıdan daha da faydalı görülüyor. Yine de alışık olmayanların spor salonlarında yapması öneriliyor.

Burun, boğaz ve akciğerlerin hava yolları birçok toz ve mikrobun içeriye girmesini engelleyen onları dışarı süpüren ince tüycüklere sahip. Onlara en çok ihtiyacımız olduğu rüzgarlı ve soğuk havalarda sigara içmeye devam etmek solunum yolu hastalıklarına davetiye çıkarıyor.

Alkol ise kılcal damarlarda burun ve yanaklarda sıcaklık hissi, kızarmaya neden olarak vücut ısısının arttığı hissini verse de tam tersine ısı kaybına neden olarak soğuk çarpması ve donma riskini arttırıyor. Ayrıca idrarla su kaybına da neden oluyor.

Yeterli sıvı alımı olmadan uzun süre soğukta kalmak vücudun uç noktalarında susuzluğa bağlı olarak kılcal damarlarda daralmaya neden oluyor, bu durum hem soğuk yanığı denen donmalara hem de mikropların dışarı atılması için gereken burun akıntısı ve balgamın koyulaşmasına yol açıyor. Kahve ve çay gibi idrar söktürücü özelliği olan içecekler aslında burun ve boğaz salgılarını kuruttuğundan, bunun yerine ıhlamur, kuşburnu, nane-limon çayı tüketimi öneriliyor.

Yüksek tansiyonu olanların burun, kulak, baş, eller, ayaklar ve parmaklardaki kılcal damarların soğuktan büzüşmesi sonucu tansiyonlarının daha da yükselebileceğini bilerek doktorlarına danışarak yanlarına acil durumda kullanacak ilaçlarını almaları tavsiye ediliyor. Yüksek tansiyon hastaları acil durum ilaçlarınızı yanınıza alın 

Özellikle yaşlılar, kalp, akciğer hastaları, kanser tedavisi görenler, karaciğer yetersizliği, böbrek yetersizliği olanlar ve küçük çocuklar bağışıklık sistemleri zayıf olduğundan soğuk, karlı, rüzgarlı sert havalarda daha kolay hastalanıyorlar. Öncelikle ne kadar hazırlıklı olarak soğuk havaya çıkıyor olsak da dışarıda kalacağımız süreyi mümkün olduğunca kısa tutmayı planlamalıyız. Aslında soğuk hava bağışıklık hücrelerinin sayısını arttırarak mikroplara karşı savunma sistemimizi güçlendiriyor. Fakat soğukta kaldığımız süre uzadıkça vücudumuzun mücadele gücü giderek tükeniyor ve hastalanmaya yatkın hale geliyoruz.

Özellikle akciğer ve kalp hastalığı olanların mümkünse soğuk havalarda dışarı çıkmamaları, çıkarken bu tedbirlere çok daha dikkat etmeleri gerekiyor. Akciğer sorunu olanların burun ve ağızdan soğuk havayı ciğerlerine çekmeleri başta soğuk algınlığı, nezle, grip ve daha da önemlisi zatürre riskini arttırıyor. Bu nedenle kalın atkı, kar maskesi benzeri kıyafetler ve kalın başlıklar kullanmalı. Kalp damar hastalarının, soğuğun vücutta yarattığı stres hormon artışı nedeniyle ani damar daralması sonucu kalp krizi ve inme riski nedeniyle çok daha dikkatli olmaları gerektiğini bilmeleri gerekiyor. Birkaç kat çorap giyerken özellikle şeker hastalarının ayakkabı vurması sorunu yaşamamak için sıkı ayakkabı giymemeleri öneriliyor. Akciğer ve kalp hastaları soğuk havada sağlığınıza daha özen gösterin.

Burun, kulak, baş, eller, ayaklar ve parmaklar yani soğuğa en dayanıksız bölgelerimizi çift kat eldiven çorap ve başlıkla çok daha iyi korumamız gerekli. Başı korumamak, soğuk çarpması sonucu sinüzit, orta kulak ve bademcik iltihabına neden oluyor. Vücudumuzun dayanıksız bölgelerine dikkat

Bir veya iki kalın kazak yerine kat kat giyilen kıyafetler gereğinde gün içerisinde girdiğimiz sıcak ortamlarda terlemeyi engellemek, ortama uymak için inceltilebiliyor. Aksi taktirde üzerimizde biriken ter dışarıya çıktığımızda üşütmemize ve kas tutulmalarına neden olabiliyor. Naylon esaslı hava geçirmeyen kumaşlar yerine terlemeyi engelleyen ve ıslanmaya karşı koruyucu özellikte kıyafetler giyilmeli. Kat kat lahana gibi giyinmek vücut ısımızın korunmasını kolaylaştırıyor

Bu yağ asitleri, yaşam boyunca normal beyin fonksiyonunun korunması için de hayati öneme sahiptir. Beyin hücrelerinin hücre zarlarında bol miktarda bulunur, hücre zarı sağlığını korur ve beyin hücreleri arasındaki iletişimi kolaylaştırır. Vücuttaki omega 3 seviyesinin düşmesi, beyin fonksiyonlarının azalması gibi pek çok farklı olumsuzluğa neden olabilir. Sağlıklı bir yaşam için büyük önem taşıyan omega 3 seviyelerinizi kontrol altında tutmak için düzenli beslenmenize dikkat edin. Sağlıklı günler dileriz. Medical Park

Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

Hamilelik ve emzirme döneminde bu yağ asitlerinin alınması büyük bir önem taşır. Hamilelik döneminde alınan omega 3 miktarının zeka üzerindeki olumlu etkileri, çocukluk döneminde yapılan bazı testler aracılığıyla gözlemlenebilir. Ek olarak omega 3, depresyon gibi çeşitli duygu durum değişikliklerinde meydana gelen semptomların azaltılarak giderilmesinde etkili olabilir. Bununla birlikte, tıp camiasının kesin tavsiyelerde bulunabilmesi için daha yüksek kaliteli araştırmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca omega 3, anne karnında bulunan bebeğin beyninin normal fonksiyonlarının gelişimine de katkı sağlar.

Riskli durumlara neden olan kan pıhtılaşmasının önüne geçmeye yardımcı olan bu bitkisel gıda maddesi içerdiği omega 3 sayesinde bu yönüyle sağlık açısından önemli bir etki oluşturur. Yüksek tansiyon rahatsızlığı bulunan kişiler için önemli olan omega 3’ün kaynaklarından bir diğeri ise keten tohumudur. Hayvansal gıdaları tüketemeyen kişilerin omega 3 açısından zengin olan bitkisel ürünlerin kullanımına özen gösterilmesi tavsiye edilir.

Hayvansal ürünler tüketmeyen vejetaryan veya vegan kişilerin omega 3 yağ asitlerinin bol olduğu bitkisel kaynaklı gıda maddelerini tüketmesi son derece önemlidir. Bitkisel kaynaklı gıdalardan biri olan chia tohumu, omega 3’ün yanı sıra yoğun protein ve lif içeriğiyle de dikkat çeker. Kadın, erkek ve çocuklar için önerilen tüketim miktarına uygun olacak şekilde beslenme düzeni oluşturulduğunda vücudun ihtiyaç duyduğu omega 3 miktarı, kolayca karşılanabilir. Bunun dışında Brüksel lahanası omega 3 yağ asitleri açısından zengin bir besin kaynağıdır. Oluşabilecek kalp rahatsızlıklarının önlenmesinde etkili olan Brüksel lahanası, sağlıklı ve dengeli bir diyette olması gereken ürünlerdendir. Kenevir tohumunda bulunan omega 3 miktarı da kalp rahatsızlıklarına karşı etkilidir.

Beyin gelişiminden kalp rahatsızlıklarına kadar çok sayıda yaşamsal fonksiyona olumlu etkileri bulunan omega 3, hastalıkların önlenmesinde de pay sahibidir. Omega 3, kanda yüksek oranda bulunan trigliserid ve kolesterol düzeylerinin kontrol altına alınmasını sağlar. Beyinde bol miktarda bulunan sinir hücrelerinin yenilenmesinde ve gelişmesinde önemli rol oynayan omega 3’ün farklı formları yağlı balık türlerinde yoğun olarak bulunur. Ayrıca kabuklu yemişlerin ve bitkisel tohumların tüketilmesiyle de yüksek miktarda alınabilen bu yağ asidinin, gıdalar yoluyla düzenli olarak alınması önerilir. 

Hamilelik ve emzirme döneminde bebeğin sağlıklı gelişimi üzerine olumlu bir katkısı olan DHA, özellikle sinir sistemine etki eder. Annenin gıdalar yoluyla alımına bağlı olarak anne sütünde farklı miktarlarda DHA bulunur. ALA ise özellikle bitkisel kaynaklı olan yağlı tohumlarda büyük oranda bulunur. Vücudun ihtiyaç duyduğu enerji miktarının sağlanmasına destek olan bu tür, ceviz, chia tohumu ve keten tohumunun düzenli miktarda tüketilmesi ile alınabilir. Vücuda alınan ALA’nın yaklaşık %5’i EPA’ya dönüşürken, ortalama %0,5’i DHA’ya dönüşür.

Özel bazı durumları bulunan kişilerin kontrollü olarak daha yüksek miktarlarda bu yağ asitlerini alması gerekebilir. Bu formlar arasında bulunan EPA, deniz ürünleri ve balık yağında bol miktarda bulunur. Enflamasyon durumlarında oldukça etkili olan EPA, pek çok farklı rahatsızlığı henüz oluşmadan önleyebilir. Ayrıca beyin faaliyetleri ve zihinsel fonksiyonlar üzerinde olumlu etkileri mevcut olan EPA, bu yönüyle de büyük bir öneme sahiptir. Aynı zamanda bu yağ asidinin depresyona karşı faydaları da bulunur. Bir diğer Omega 3 türü olan DHA’da aynı şekilde balık yağları ve alglerde bulunur. DHA, öncelikli olarak beyin ve göz sinirlerinin yapısal bileşenini oluşturur. Hücre zarının yapısal olarak gelişmesini ve yenilenmesini sağlayan bu formun, hücresel faaliyetlerin devamı için pek çok farklı etkileri mevcuttur.

Omega 3 yağ asidinin farklı çeşitleri mevcuttur. Bu çeşitler arasında ön plana çıkan üç farklı form bulunur. Bahsedilen formlar, DHA (Dokosaheksaenoik asit), ALA (Alfa – linoleik asit), EPA (Eikosapentaenoik asit) olarak adlandırılır. Her bir türün vücut fonksiyonları üzerinde farklı bir etkisi mevcuttur. Genel olarak her türün deniz ürünlerinde ve kabuklu yemişlerde bulunduğu bilinir. Bazı durumlarda vücutta Omega 3’ün alfa – linoleik asit formu, eikosapentaenoik asit ve dokosaheksaenoik aside dönüşebilir. Belirli aralıklarla yağlı balık türlerini tüketmeyen kişilerin bitkisel kaynaklı gıdalarla beslenmesi önerilir.

Gıdalardan alınması gereken omega 3, vücut için büyük bir önem taşıyan doymamış yağ asitlerinden oluşur. Beyin ve vücut fonksiyonları için olumlu yönde etkisi bulunan bileşik, vücut tarafından yeterince üretilemez. Sağlıklı beslenme yoluyla alınması gereken bu grubun farklı çeşitleri bulunur. Yapısında çift bağ bulunduran yağ asitleri, doymamış yağ asitleri olarak adlandırılır ve sağlığa önemli faydaları bulunur.

Yapılan araştırmalar sonucunda omega 3’ün yalnızca kas ve hücresel faaliyetleri düzenlemediği bunun yanı sıra toplumda sık görülen birçok rahatsızlığında önlenmesine katkıda bulunduğu bilinir. Bu rahatsızlıklardan bazıları, kalp hastalıkları, yüksek kolesterol ve trigliserit seviyeleri, romatoid artrit (romatizmal eklem iltihabı) ya da yüksek kan basıncı gibi farklı sebeplerden ortaya çıkabilen hastalıklardır. Ayrıca bu yağ asidi, anti inflamatuar etki olarak adlandırılan ve çeşitli nedenlerden kaynaklı olarak gelişen yangı durumunun ortadan kaldırılması için de kullanılan maddelerden biridir. Kan basıncının azaltılmasını sağlayan omega 3’ün yüksek tansiyon hastalarına iyi geldiği yönünde çalışmalar mevcuttur. Omega 3’ün romatizmal rahatsızlıklara karşı kullanımında ise eklemlerde oluşan tutulmaları ve hassasiyeti azaltarak iltihap giderici ilaçlara destek sağlar.

Yapı olarak doymamış yağ asitlerinden oluşan omega 3, beslenme yoluyla bazı gıdalardan alınabilir. Balık yağı omega 3’ün beslenmedeki kaynağını oluşturur. Temel olarak balık yağında bulunan bu yağ asidi, hücre gelişimi ve kas aktivitesi üzerinde oldukça etkilidir. Vücutta üretilemeyen bu yağ asidi türünün gıda yoluyla alınması gerekir. Farklı balık çeşitlerinin düzenli olarak tüketilmesiyle vücudun ihtiyaç duyduğu omega 3 miktarı temin edilebilir. Bunun için başta gelen balık türleri arasında somon, alabalık, uskumru gibi yağlı balıklar yer alır. Ayrıca bazı kabuklu deniz canlılarında da omega 3 belirli miktarlarda bulunur. Belirtilen gıda ürünlerinin yanı sıra bitkisel tohumlar ve yağlarla birlikte bazı kabuklu yemişlerde de omega 3’ e rastlanır. Sağlıklı bir diyet uygulanarak ihtiyaç duyulan bu temel yağ asidinin vücuda alınması sağlanabilir. Böylece günlük olarak tüketilen enerjinin karşılanması için vücutta temel bir görevi olan bu yağ asidinin seviyesi sabit tutulabilir. Yeterli miktarda bahsedilen gıdalarla beslenmeyen kişilerin bu yağ asidini, doktor tavsiyesi ile takviye ürünlerle alması önerilir.

Vücut fonksiyonlarının sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için çok sayıda farklı bileşiğe ihtiyaç duyulur. Bu bileşiklerin bir kısmı vücutta üretilirken bir kısmının düzenli olarak dışarıdan alınması önemlidir. Gıdalardan veya takviye olarak üretilen ürünlerle dışarıdan alınan çoğu bileşik, vücutta büyümeden gelişmeye kadar çok sayıda işlevin düzenli olarak sürdürülmesine yardımcı olur. Her yaştan insan için farklı miktarlarda alınması gereken gıda maddeleri arasında bulunan omega 3, olmazsa olmaz bileşiklerden biridir.

D vitamini oluşumu için yeterli miktarda güneş ışığı almayan bölgelerde yaşayan insanların takviye ürünlerle bu eksikliği gidermeleri önerilebilir. Sağlıklı bir yaşamın olmazsa olmazı olan vücuttaki vitamin seviyelerini dengede tutmak için doğru şekilde vitamin takviyesi kullanmak için hekiminize danışmayı ihmal etmeyin. Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

Sigara ve alkol kullanan kişilerde vitamin emiliminin yetersiz olduğu gözlenir. Kısıtlı bir diyet programı uygulayan bireylerin veya beslenme bozukluğu rahatsızlığına sahip olan kişilerin takviye vitaminlerle vücutta oluşan eksikliği gidermesi önem taşır. Ayrıca obezite, tip 2 diyabet ve bazı otoimmün hastalıklar nedeniyle vitamin eksiklikleri meydana gelebilir. Bunun sonucunda vitamin eksikliğinin özellikle gıdalar yoluyla karşılanamaması halinde vitamin takviyelerinin kullanımı kaçınılmaz bir hale gelebilir.

İlerleyen yaşlarda özellikle kadınlarda yağda çözünen vitaminlerin ve B vitamini çeşitlerinin eksikliği görülebilir. Menopoz sonrası kadınlarda görülen bu durum, vitamin takviyeleri ile desteklenebilir. İlerleyen yaş nedeniyle sindirim sisteminde yetersiz emilim gözlenen kişilerin takviye ürünleri kullanması önerilir. Doğru miktarda ve doğru zamanda alınan takviye ürünler, sağlıklı bir yaşam sürdürülmesini destekler.

Hamilelik gibi bazı özel durumlar da vitamin takviyeleri kullanımını gerektirebilir. Aynı şekilde hamilelik sonrası dönemde ve emzirme dönemi boyunca annelerin almaları önerilen bazı vitaminler mevcuttur. Bu vitaminleri takviye yoluyla almak; vitamin ihtiyacının yüksek olduğu bu dönemi sağlıklı bir şekilde geçirebilmek adına fayda sağlar.

Belirli besin maddelerinin düzenli olarak tüketilmemesinden kaynaklanan vitamin eksiklikleri, sağlık için istenmeyen durumlara yol açabilir. Bu durumlara engel olmak için besin yoluyla alınamayan vitaminler takviye yoluyla alınabilir. Vitamin takviyesinin alınmasını gerektiren nedenlerden biride sindirim sisteminde bulunan rahatsızlıklardır. Bazı kişiler sindirim sisteminde bulunan bir rahatsızlıktan dolayı besin maddelerinden alması gereken vitamini yeteri kadar alamaz. Bu olay genelde emilim bozukluklarında görülen bir durumdur. Uzun bir süre boyunca yetersiz beslenen veya herhangi bir emilim bozukluğundan kaynaklanan vitamin eksiklikleri için takviye ürünlerin kullanımı tavsiye edilebilir.

Vitamin takviyeleri, uygun dozda kullanıldığında vücutta eksik olan vitamin ve minerallerin doğru bir şekilde alınmasını sağlar. Vitamin takviyelerinden verimli bir sonuç elde etmek için kullanımdan önce kişilerin yaş ve genel sağlık durumlarının göz önünde bulundurulması gerekir. Vitamin takviyelerinin kullanımı hakkında bilinmesi gereken noktalardan bazıları şunlardır:

Günlük olarak alınması oldukça önemli olan C vitamini, bağışık sistemini ve sinir iletimini destekleyici özelliklerinin yanı sıra güçlü bir antioksidandır. Bu vitaminin takviye yoluyla alınması, sebze meyve tüketiminde olduğu gibi önemli bir fayda sağlar. C vitamininin yüksek dozda alınması ishal, kramp, mide bulantısı ve kusma gibi gastrointestinal rahatsızlıklara neden olabilir.

C vitamini takviyesi kullanımı, günün herhangi bir saatinde gerçekleştirilebilir. Bu takviyenin özel olarak açken veya tokken kullanma zorunluluğu yoktur. Mide hassasiyeti bulunan kişilerin bu takviyeyi yemeklerle birlikte almaları, vitaminin asidik yapısından dolayı oluşabilecek bazı yan etkileri en aza indirir.

Bir diğer suda çözünen vitamin türü olan B vitamininin birden fazla çeşidi mevcuttur. Her bir çeşidin kendine özel görevleri ve yapısı vardır. B vitamini takviyeleri de günün herhangi bir saatinde kullanılabilir fakat genelde sabah saatlerinde alınması önerilir. B vitamininin enerji üretimi ve besin metabolizması üzerinde etkileri bulunur.

Yağda çözünen vitaminler için suda çözünen vitaminlerden farklı bir tüketim tarzı önerilir. Bu takviyelerin başka bir çeşit yağ içeren gıdalarla birlikte alınması ile maksimum verim elde edilebilir.

Vitamin takviyelerinin aynı anda alınmaması gereken bazı durumlar da vardır. Alınan farklı vitamin türleri birbirinin etkilerini olumsuz etkileyebilir. Buna örnek olarak A ve E vitaminlerinin K vitamininden ayrı olarak alınmasının gerekli olduğu gösterilebilir

Bunun dışında D ve K vitamin takviyelerinin bir arada kullanılması kalsiyum seviyesini destekleyerek kemik sağlığını korumak adına önem taşır.

Bazı vitaminlerin etkileri, birlikte alınan diğer gıdalara bağlı olarak düşebilir. Fakat D vitamini gibi bazı vitamin çeşitleri aynı anda tüketilen herhangi bir gıdadan etkilenmez.

Tüm vitamin takviyelerinin kullanımı sırasında dikkat edilmesi gereken durumlara ek olarak saklanma koşullarına özen gösterilmesi önem taşır.

Vitaminler her yaştan insanın günlük olarak ihtiyaç duyduğu önemli bileşiklerdir. Vitamin eksikliğinin giderilmemesi, istenmeyen durumlara yol açabilir. Bu ihtiyacı karşılamanın en doğru şekli, doğal besinler tüketmektir. Bazı tıbbi durumlar, genetik özellikler, yaş gibi faktörlerden dolayı yeteri kadar alınamayan vitaminler, takviye ürünlerden karşılanabilir. Vitamin takviyeleri kontrol altında ve bilinçli bir şekilde kullanıldıkları süre boyunca fayda sağlar. Bu ürünlerden en iyi şekilde verim almak için var olan eksiklik tespit edilmeli ve ona yönelik vitamin kullanımı gerçekleştirilmelidir. 

Takviye olarak üretilen vitaminler, kapsül ve tablet gibi formlarda hazırlanır. Bu ürünler vitaminlerin konsantre halini içerir. Uzun dönemde yüksek dozda takviye vitaminlerin kullanılması sağlık açısından olumsuz sonuçlar meydana getirebilir. Bu olumsuz durumlar genel olarak tüm vitamin takviyeleri için geçerli olsa vitaminlerin yağda ve suda çözünen çeşitlerine göre bazı farklar mevcuttur. Bu konuda yağda çözünen vitamin türlerinin aşırı miktarda kullanımı suda çözünen türlere göre daha fazla olumsuz etki oluşturma potansiyeline sahiptir. Çünkü yağda çözünen vitaminler, vücudun belirli bölgelerinde depolanırken suda çözünen vitaminler vücutta depolanmaz. Yağda çözünen vitaminler A, D, E ve K vitaminleri olarak belirlenir. Bunlar arasından K vitamin takviyesi, diğerlerine göre daha düşük toksisiteye sahiptir. Belirli dozlarda ve sürelerde alındığı sürece herhangi bir yan etkinin gözlenmediği bu vitaminler, kontrol altında kullanılmalıdır.

Vitamin ve gıda takviyelerini önerilen miktarda kullanmak koşuluyla yetersiz beslenme, emilim bozukluğu, ileri yaş gibi farklı durumlara sahip olan kişiler için oldukça etkilidir. Sağlık açısından vücudu dengede tutmaya yarayan ve yenilenmeyi destekleyen takviye ürünler, büyük oranda fayda sağlar. Gıdalar yoluyla alınan vitamin değerleri, genel anlamda herhangi bir zarar teşkil etmez.

Vücudun düzenli olarak faaliyetlerini sürdürmesi için bir kısmı yağda, bir kısmı suda çözünen vitaminlerin belirli bir düzeyde tutulması şarttır. Doğada bulunan gıda maddelerinin her birinde değişen miktarlarda vitaminler mevcuttur. Bunlardan en iyi şekilde faydalanmak için doğru zamanda doğru gıdayı tüketmek gerekir. Bazı kişiler ise bu ihtiyacı gidermek için takviye gıdalardan faydalanabilir.

Yeterli miktarda vitamin alınmaması durumunda bazı rahatsızlıklar meydana gelebilir. İhtiyaç duyulan vitaminin doğal gıdalarla ya da takviye olarak hazırlanan ürünlerle karşılanması durumunda bu rahatsızlıklar önlenebilir. Vitaminlerin öncelikli olarak doğal kaynaklardan alınması önerilir. Düzenli sebze ve meyve tüketimiyle, ihtiyaç duyulan vitamin değerleri normal seviyede tutulabilir. Fakat yeterli ve düzenli beslenmenin sağlanamadığı durumlarda takviye olarak hazırlanan ürünler kullanılabilir.

Vitaminler doğal olarak gıda ürünlerinden alınabilen, vücudun yenilenmesi ve gelişmesinde önemli rol oynayan organik bileşiklerdir. Bu organik bileşiklerin günlük olarak alınması hayati bir önem taşır. Yaşam devam ettiği sürece farklı dönemlerde değişen seviyelerde vitaminlere ihtiyaç duyulur. İnsanların günlük yaşamda ihtiyaç duydukları çok sayıda vitamin türü mevcuttur. Her vitamin çeşidinin sağlık açısından farklı bir önemi ve görevi vardır.

Bu ve benzeri yan etkiler nedeniyle kayropraktik tedavinin hastane şartlarında ve uzmanlar tarafından gerçekleştirilmesi oldukça önemlidir. Kayropraksi uygulamalarına başvuru öncesinde bu girişimlerin yapılacağı merkezlerin ve uygulayıcıların araştırılması oluşabilecek olumsuz durumlara karşı atılabilecek en önemli adımların başında gelir. Kayropraksi uygulamaları, el ile manipülasyon tekniklerini içeren ve vücudun kendini tedavi etme becerisini aktifleştirmeye dayanan yöntemlerdir. Kayropraksinin uygulandığı temel vücut bölümü ise omurgadır. Bu uygulama ve etkinliği ile ilgili yapılan çalışmalar, henüz devam etmektedir. Dolayısıyla kayropraktik tedavi ve size uygunluğu konusunda doğru bilgilere ulaşmak için sağlık kuruluşlarına başvurarak uzman hekimlerden destek almanız önerilir. Sağlıklı günler dileriz. / Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz. Medical Park

Kayropraktik tedavi uygulamalarının her tedavi girişiminde olduğu gibi çeşitli riskleri ve yan etkileri mevcuttur. Bu durumlar genel hatları ile şu şekildedir:

  • Baş ağrısı,
  • Halsizlik,
  • Tedavinin uygulandığı bölgede rahatsızlık hissi.

Bu durumlara ek olarak nadir de olsa kayropraktik manipülasyon sonucunda oluşabilen ciddi seyirli yan etkiler de mevcuttur:

  • İnme,
  • Cauda equina sendromu,
  • Omurgadaki fıtıkların kötüleşmesi.

Kayropraktik tedavi uygulamalarının yıllarca süren travma ve kötü postür tedavisine nasıl bir etkisi olacağı, bu durumlardan muzdarip herkesin merak ettiği bir konudur. Bu durumlara dair yapılan birçok bilimsel araştırma mevcut olup, kayropraksi uygulamalarının etkinliğinin ne derece olduğu araştırılmıştır. Kayropraktik tedavinin uygulanabildiği çeşitli durumlar şu şekilde özetlenebilir:

Siyatik, siyatik sinirin etkilenmesi ile oluşan ağrı durumudur. Siyatik siniri vücuttaki en büyük sinirlerden biri olup bel bölgesinden bacakların alt kısımlarına kadar ilerler. Diğer doğal uygulama girişimleri, genellikle steroid enjeksiyonları ve cerrahi girişimlerin getirilerine yaklaşamasalar da kayropraksi ile siyatik şikayetlerinin hafifletilmesinde belirli bir aşama kaydedilebilir. Siyatik problemi üzerinde yapılan kayropraksi uygulamalarının etkinliğini araştıran çalışmalar, bu teknik ile yapılan aktif manipülasyonların elektriksel stimülasyonlar ile desteklenmesi halinde daha olumlu sonuçlar alabileceğine göstermiştir. El ile manipülasyonlar, genellikle hasta uzanırken gerçekleştirilir. Bu manipülasyon cilt üzerine yerleştirilen elektrotlar sayesinde elektriksel uyarılar ile de desteklenebilir. Yapılan araştırmalar, bu şekilde gerçekleştirilen kayropraksi uygulaması sonucunda hastaların hissettiği ağrı şiddeti ve süresinde azalma sağlanabildiğini göstermiştir.

Boyun ağrısı yaşayan hastalarda uygulanan kayropraktik tedavi yöntemlerinin etkinliği de çeşitli çalışmalar ile araştırılmıştır. 12 haftalık kayropraksi uygulaması sonucunda çalışma içerisinde yer alan hastaların neredeyse yarısından fazlasında ağrının şiddetinde bir azalma sağlandığı ortaya çıkmıştır.

Servikojenik (omurganın boyun kısmından kaynaklanan) baş ağrıları ve migrenler, kayropraksi uygulamalarının başvurulduğu temel baş ağrısı olgularını oluşturur. Servikojenik baş ağrıları, sekonder (ikincil) baş ağrıları içerisinde yer alan ağrılar olup özellikle boyun bölgesindeki patolojilerden kaynaklanırlar. Migren baş ağrıları sonucunda kişiler şiddetli ve rahatsız edici bir baş ağrısı hissederler. Bu baş ağrısı genellikle hastaları tek taraflı olarak etkiler. Bu tarz baş ağrısı durumlarında kayropraktik tedavi uygulamalarının nasıl bir etki ettiğini araştıran çeşitli çalışmalar, spinal manipülasyon uygulamalarının hem migren hem de servikojenik baş ağrısı durumlarında faydalı olabileceğine işaret etmektedir.

Spinal manipülasyon başta olmak üzere çeşitli kayropraksi uygulamalarının hafif ve orta düzey bel ağrısının hafifletilmesinde faydalı olabileceğini gösteren çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmalardan bazılarında spinal manipülasyon uygulamaları ile diğer tedavi girişimlerinin, kronik bel ağrısı şikayeti üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Çalışmalar sonucunda, kronik bel ağrısı yaşayan hastalara diğer tedavi uygulamaları ile birlikte gerçekleştirilen kayropraksi uygulamalarının; bel ağrısının hafifletilmesinde ve fonksiyonun artırılmasına katkı sağlayabileceği ortaya çıkmıştır.

Kayropraktik tedavi uygulamalarına başvuruların en önemli sebeplerinden biri, tamamlayıcı tedavi yönteminde herhangi bir ilaç kullanılmamasıdır. Eklem ağrısı, sırt ağrısı veya baş ağrısından muzdarip olan kişilerin başvurduğu kayropraksi uygulamalarında temel hedef, normal eklem fonksiyonlarının ve kas dengesinin yeniden sağlanmasıdır. Kayropraksi uygulaması ile aynı zamanda bağışıklık sistemi üzerinde oluşan stresin de azaltılması hedeflenerek, oluşabilecek potansiyel hastalıklara karşı koruma sağlanması amaçlanır.

Fizik muayene ve çeşitli tetkiklerin ardından tedavinin gerekli ve uygun görüldüğü kişilerde kayropraksi uygulamasının nasıl yapılacağına dair planlama aşamasına geçilir. Normal tedavi planında, bu alanda yetkin ve uzman kişiler ellerini kullanarak eklemlerin normal düzlemlerine geçişini sağlar. Bu manipülasyonun amacı hem kas iskelet sisteminin hareket kalitesini artırmak hem de eklem hareket açıklığının iyileştirilmesini sağlamaktır. Aynı zamanda kayropraksi uygulamasında el ile manipülasyon tekniğine ek olarak, ısı veya buz, elektriksel stimülasyon, rahatlatıcı teknikler, egzersizler, psikolojik danışmanlık ve takviye gıda ürünleri kullanımı gibi diğer uygulamalara da başvurulabilir.

Kayropraksi uygulamasının öncesinde genellikle seansı gerçekleştiren uzman, ilk olarak hastaya kas iskelet sistemi ile ilgili problemin vücudun hangi bölgesinde meydana geldiğini sorar. Ardından fizik muayene ile hastanın değerlendirilmesi gerçekleştirilir ve omurganın değerlendirilmesi sağlanır. Kayropraksi uygulamasını yapan kişi, kendi fizik muayenesi dışında X-ray veya diğer görüntüleme yöntemlerinden de faydalanarak altta yatan patolojinin tam olarak aydınlatılmasını sağlayabilir.

Modern kayropraktik tedavi uygulamaları, temel olarak omurga bakımı üzerine odaklanır. Ancak kayropraksi uygulamaları bu güncel yaklaşımın öncesinde daha az bilimsel düşünce kalıplarına dayanmaktaydı. İlk zamanlarından günümüze kadar olan sürede kayropraktik manipülasyon teknikleri eski kusurlu düşünce kalıplarından sıyrılarak modern ve bilime dayanan bir teknik haline gelmiştir. Her ne kadar bu ilerlemeler meydana gelmiş olsa da bazı kayropraksi uygulayıcılarının eski bilimsel olmayan temeller üzerinden seanslar gerçekleştirdiği bilinmektedir. Dolayısıyla kayropraksi uygulamasının modern hastanelerde, yetkili uzmanlar tarafından gerçekleştirilmesi oldukça önemlidir.

Kayropraktik tedavi, tamamlayıcı tıp uygulamalarının bir parçası olup vücudun kendi kendini iyileştirilebilme gücünü harekete geçirme mantığına dayanan bir el ile manipülasyon yöntemidir. Bu manipülasyonlar, genel olarak eklemlerin anatomik düzlemlerine tekrar yerleşmelerine yardımcı olarak çeşitli durumlardan kaynaklanan ağrının hafifletilmesinde yardımcı olabilir. Kayropraksi uygulamalarına eklem, kemik, bağ doku veya kas ile ilgili problemlerdeki ağrının hafifletilmesi amacıyla başvurulabilir. Bu tamamlayıcı tedavi uygulaması, genel olarak omurga ve omurilik üzerine odaklansa da vücudun diğer bölümlerinde oluşan problemlerin kontrol altına alınmasına da yardımcı olabilir. Fizik tedavi uygulamaları ile çeşitli yönlerden benzerlik gösteren kayropraktik tedavi, oluşan şikayetlerin dindirilebilmesi için etkilenen bölgede gerçekleştirilen el ile manipülasyon tekniklerinden oluşur.

Kayropraksi kelimesi Latince el ve çalışma kelimelerinden meydana gelen bir tanımdır. Dolayısıyla kayropraktik tedavi için “el ile terapi” ifadesinin kullanımı uygun olabilir. Kayropraktik tedavide kişinin omurgasına ve vücudunun diğer bölümlerine baskı yapılır. Bu baskı ile birlikte kas iskelet sistemi elemanlarının normal düzlemine geçişinin sağlanması hedeflenir.

Kayropraksi, kas iskelet sistemi ile ilgili problemlerin kontrol altına alınmasında başvurulan tamamlayıcı bir tıbbi uygulamadır. Odağındaki temel problem ise omurga ile ilgili patolojilerdir. Kas iskelet sistemi içerisinde yer alan vücut kısımları bir kişinin kasları, eklemleri, kemikleri, kıkırdak dokusu ve tendonlarını kapsar. Vücudun desteklenmesini sağlayan bu sistem, aynı zamanda hareketin gerçekleştirilmesi ve organların korunmasında da görev alır. Geçmişte kayropraksi uygulamalarının başvurulduğu temel durum, kas iskelet sistemi problemlerinde merkezi sinir sisteminden kas iskelet sistemine iletilerin doğru şekilde yapılamamasıdır. Ancak bu mantık günümüzde geçerliliğini yitirmiştir.
Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

Karın ağrısında mutlaka doktora gidilmesi gereken haller

  • Şiddetli, tekrarlayıcı, artan ve devamlı karakterde ağrılar
  • Ağrı ile nefesin kesilmesi, baygınlık hissi, kanama, kusma ve yüksek ateş olması
  • Karın ağrısının göğse, boyuna ve omuza yayılması
  • Dışkıda kan görülmesi
  • Karında gerginlik ve şişme olması
  • Bu araştırmalar sırasında hekimin deneyimi, görgü ve bilgisi büyük önem taşımaktadır.
  • Tedavi tamamen saptanan soruna göre düzenlenir. İdrar yolunda taş belirlenmesi halinde ön planda ilaçlarla tedavi planlanırken, apandisit sorunu gibi cerrahi bir sorun saptanması halinde acil ameliyat önerilmektedir.
Karın ağrısı şikayetinin altında farklı sebepler olabileceği için bilinçsiz bir şekilde ilaç almamak gerekiyor. Ancak yemek sonrasında gelişen, hafif şiddetteki karın ağrılarında hafif buzlu su içilmesi, tost yenmesi, elma suyu içilmesi veya muz yenmesi öneriliyor. Dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ise şudur: “Karın ağrısının nedeni kesin olarak bilinmiyorsa ve daha önceden bir hekim tarafından tanısı konulmamışsa, ağrı kesici ilaç almamakta yarar vardır.”

Karın sağ üst bölümünde olan ağrılardan karaciğer, safra kesesi ve yollarının hastalıkları ve ülser sorunları sorumlu olabilir. Karın sol üst bölümünde olan ağrılarının sebebi dalak, pankreas, ve karın şah damarının (aorta) hastalıkları olabilir. Göbeğin üst bölümünde olan ağrılarda yemek borusu, mide ve on iki parmak barsağının, gastrit, ülser ve reflü gibi hastalıkları akla gelmelidir. Karın sol alt bölümünde olan ağrılarda, kalın bağırsak iltihapları, yumurtalık sorunları, karın şah damarının hastalıkları, idrar sorunları, dış gebelik sorunu ve apandisit problemi olabilir. Karın sağ alt bölümünde olan ağrılarda apandisit, idrar sorunları, dış gebelik sorunu, yumurtalık sorunları, fıtık boğulması, safra kesesi ve yolları sorunları düşünülmelidir.

Karnın değişik bölgelerindeki ağrılar, o bölgeye has organların hastalıklarının belirtisi olabiliyor. Mide ve bağırsak bozuklukları, böbrek taşları, kadın ve erkek üreme organlarının hastalıkları, şeker hastalığı, böbrek üstü bezi hastalıkları, kadınlarda adet sancıları, bazı kan hastalıkları, kurşun ve morfin gibi maddelerin zehirlenmeleri ve zona gibi hastalıklar nedeni ile karın ağrısı oluşabiliyor. Sadece karın boşluğundaki organlar değil, akciğer iltihapları, kalp krizleri ve kaburga kırıkları karın ağrısı yaratabiliyor.

Altı saat içinde birden bire başlayan karın ağrısı ile kendini gösteren karın hastalığı, akut karın ağrısı olarak tanımlanır. Bağırsakta olan iltihabi bir olay ise kendisini iştahsızlık, bulantı ve kusma gibi belirtilerle gösterir. Ani başlayan karın ağrısı olan her hasta detaylı bir şekilde ele alınmalıdır. Bir haftayı aşan bir süredir karın ağrısı olan hastada ‘akut karın’ tablosu düşünülmez, ancak bu durum bir hekim tarafından incelenmelidir.

Bu durumda refakatçinin yapabilecekleri: Bunu farkettiğinizde bir süre yakınınızın yanında kalabilirsiniz. Bir şeyleri hemen yapmak için acele etmenize gerek yoktur. Hazır hissettiğinizde sağlık personeline ve yakınlarınıza bilgi veriniz. Kanser tedavisinin en iyi şekilde yapılması, mümkün olan en iyi koşullarda bakımının sağlanması ve yaklaşık kalan yaşam sürelerini bilmek her hastanın hakkıdır. Hasta ve yakınlarının ölüme dair korkuları ve üzüntüleri nedeniyle doktorlar bunu büyük oranda dile getiremeyebiliyorlar. Sağlık hizmetlerini psikososyal destek dahil olmak üzere bütün olarak düşünüp hasta ve yakınlarıyla beraber bazen yardım almaları önerilmektedir. Bu sayede hastalar ve yakınları hayatlarını nasıl yaşamak istedikleri ve sonrasıyla ilgili bazı kritik kararlar alabilirler. Sağlık ve Mutlulukla Kalın… Sayfada yer alan yazılar sadece bilgilendirme amaçlıdır, tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz. Tıbbi Onkolog Prof. Dr. Mustafa ÖZDOĞAN

Yaşam kaybının gerçekleştiğini gösteren işaretler:

  • Solunum durur.
  • Kan basıncı alınamaz.
  • Nabız alınamaz, kalp atışı durur.
  • Gözlerin hareketi durur ve açık kalabilir.
  • Göz bebekleri parlak ışık altında bile büyük kalır.
  • Kaslar gevşediğinden bağırsakların veya mesanenin kontrolü kaybolabilir.

Diğer değişiklikler: İdrar daha koyu hale gelebilir ve miktarı azalabilir. Hasta idrar ve dışkı kontrolünü kaybedebilir. Bu durumda refakatçinin yapabilecekleri: Hastanın altına tek kullanımlık su geçirmez ped örtün. Hastanın idrarı için bez ya da sonda gibi hemşirenin önereceği bir yol kullanın.

Solunumda olabilecek değişiklikler: Nefes alış veriş hızlanabilir veya yavaşlayabilir. Hasta nefes alırken hırpalanabilir. Boyun kasları nefes alırken daralabilir. Hasta, 10 ila 30 saniye kadar süreyle nefes alamayabilir. Bu durumda refakatçinin yapabilecekleri: Hastayı sırt üstü veya hafifçe bir tarafa çevirin. Hastanın kafasını kaldırmak biraz rahatlama sağlayabilir. Hastanın kafasını ve göğsünü belli oranda kaldırmak için yastık kullanabilirsiniz.
Algıda olabilecek değişiklikler: Görüş bulanıklaşabilir veya loş görebilir. Göz kapaklarını kapatmada sorun yaşayabilir. İşitme azalabilir, ancak bazen hasta konuşamaz olsalar bile sizi duyabilir. Bu durumda refakatçinin yapabilecekleri: Görme azalsa bile gündüz odanın ışık almasını gözetin. Her zaman hastanın sizi duyabileceğini varsayın. Konuşmaya devam edin ve rahatlatmak için hastaya dokunun. Sevgi sözlerinizi duyma ve anlama şansı yüksektir.

Kan dolaşımı ve vücut ısısında olabilecek değişiklikler:

  • Kan dolaşımının yavaşlamasıyla kollar ve bacaklar normalden soğuk olabilir.
  • Kollar, bacaklar, eller ve ayaklardaki deri rengi koyulaşabilir ya da leke olabilir.
  • Vücudun diğer alanlarında renk tonu koyulaşabilir veya soluklaşabilir.
  • Cilt soğuk ve kuru ya da tersi şekilde nemli hissedebilir.
  • Kalp hızı hızlı, yavaş veya düzensiz olabilir.
  • Kan basıncı düşebilir ve duyulması zorlaşır.
  • Bu durumda refakatçinin yapabilecekleri: Hastayı battaniye veya yorgan ile sıcak tutun. Elektrikli battaniye ya da ısıtma ısıtıcı pedler vb. Kullanmayın.

Bu durumda hastaya bakım veren kişi neler yapmalı?

  • Hastanızla ayıkken rahatlatıcı olabilecek zaman planlamanızı yapın.
  • Hasta çok huzursuzsa, ağrı olup olmadığını öğrenmeye çalışın. Gerektiğinde doktor veya hemşireyle görüşün.
  • Nazikçe dokunmak, okşamak, ellerini tutmak genellikle yararlıdır ve rahatlatıcıdır.
  • Hasta ile konuşurken, kendisine kim olduğunuzu ve günü, saati hatırlatın.
  • Ağrı kesicilerine devam edin.

Bilinçte yaşanabilen değişiklikler (oryantasyon ve kooperasyon sorunları)

  • Gün boyunca daha fazla uyuyabilir.
  • Uykudan uyanmakta zorlanma yaşayabilir.
  • Zaman, mekan veya insanlarla ilgili karışıklık.
  • Huzursuzluk
  • Olaylar hakkında veya insanlarla ilgisiz şeyler konuşabilir
  • Delirium durumuna girebilir
Metabolizmada olası değişiklikler: Hastanın iştahı ve yemek ihtiyacı azalır. Ağız kuruluğu yaşayabilir. Vitaminler, hormon takviyeleri, kan basıncı ilaçları gibi ilaçlara ihtiyacı olmayabilir. Bu durumda refakatçinin yapabilecekleri: Kurumayı önlemek için dudak nemlendiricisi ya da vazelin kullanın. Bir kaşık kırılmış buz ya da meyvelerin suyu hastaların sıvı ihtiyacını karşılamaya yardımcı olabilir. Ağrı, mide bulantısı, ateş, nöbet ya da kaygı gibi şikayetleri hangi ilaçlarla hastayı rahatlatmayı öğrenmek için doktorunuzla konuşun.
Hasta ağrı kesici hapları yutmakta zorlanırsa, deri üstüne uygulanan bant, deri altı iğne ve sıvı ağrı kesici ilaçlar hakkında bilgi alın. Hasta yutma sorunu yaşıyorsa, katı gıdalar vermeyin. Hastanın 1- 2 saat aralıkla dönmesine ve pozisyon değiştirmesine yardımcı olun. Sakince ve sessiz konuşun. Hastayı korkutma şansını azaltmak için ani sesler veya hareketlerden kaçının. Rahatlaması için baş, yüz ve vücuduna serin, nemli kompres uygulayın.
Yaşamın son döneminde vücut fonksiyonlarında olabilecek değişiklikler: Genellikle hasta yatar ve zayıfladığı için harekette zorlanır. Hapları ve ilaçları yutma problemi yaşanır. Fazla uyuşukluk hissedebilir. Hasta zar zor uyuyabilir ve uyanması zorlaşabilir, uyumak için ağrı kesicilere veya sakinleştiricilere ihtiyaç duyabilir. Günlük aktivitelerin hemen hepsini yardımla yapmaya ihtiyaç duyar. Gıda alımı azalır, genellikle gün boyunca çok az yiyecek ve sıvı alımıyla. Dikkat süresi kısalır, odaklanma sorunu yaşanır. Aniden ellerin, kolların, bacakların veya yüzün kasılmaları görülebilir. Zaman, mekan veya kişilerle ilgili kafa karışıklığı yaşayabilir. İletişimde güçlük çekebilir.
Doğum, yaşam ve yaşamın sonunda ölüm, bir döngü olarak bu hayatın en doğal halidir. Bir başka deyişle, yaşam olduğu sürece ölüm de olacaktır. Bununla birlikte ölüme ve ölüm sürecine bakış inanç ve kültürlere göre değişiklikler göstermektedir. Birçok kültürde yaşamın sona ermesinin veya sevdiğinden ayrılmanın verdiği acıyla büyük üzüntüler ve yas görülürken, kimilerinde ise bu bitişin daha büyük bir doğuşun adımı olduğu inancı ağır basan duygudur. Her ne inançla olursa olsun, ölüm sürecinin zor yanları vardır.
Sırt ya da sırtın alt sağ bölgesindeki ağrılar: Birçok kanser hastası karaciğer kanserinin ilk belirtilerinden birinin bu olduğunu söylüyor. Meme kanseri de sık sık bir türlü geçmeyen sırt ağrıları ile ilişkilendiriliyor. Bu da kanserli kütlenin sırta doğru baskı yaptığı ya da kanserin omuriliğe ya da kaburgalara doğru yayıldığı durumlarda görülüyor.  Dr. Ümit Aktaş

Bazı akciğer kanseri hastaları yüzlerinde şişkinlik ya da kızarıklık gibi belirtiler gözlemlediklerini belirtiyorlar. Küçük hücreli akciğer tümörleri genelde göğüsteki kan damarlarını bloke ederek, kanın yüz ve baş bölgesine rahatça akmasını önlerler. Ve bu durum yüzde şişkinlik ve kızarıklık olarak kendisini gösterir. Ciltte iyileşmeyen, acı veren ve kolayca kanayan lezyonlar: Bu, farklı cilt kanserlerinden birinin erken dönem belirtilerinden biri olabilir. Vücudunuzu düzenli olarak inceleyerek görünümü değişen ben, leke ya da lezyonlara karşı her zaman tetikte olmakta fayda var. Tırnaklarınızdaki açıklanamayan değişiklikler bazı kanserlerin ilk işaretlerinden biri olabilir. Tırnaktaki siyah ya da kahverengi bir çizgi ya da bir nokta cilt kanserini, tırnak uçlarının genişleyerek yuvarlaklaşması –ki bu durum tıpta çomaklaşma olarak bilinir- akciğer kanserinin erken belirtilerinden olabilir. Tırnak renginin soluklaşması ya da beyazlaşması ise akla karaciğer kanseri olasılığını getirmelidir.

Memede kızarıklık, hassasiyet ve şişlik: Bu semptomlar meme kanserini işaret ediyor olabilir. Memelerinizdeki açıklanamayan her değişiklikte alarma geçmeniz ve doktorunuzu aramanız gerektiğini unutmayın. Birçok kadın meme kanseri teşhisi konmadan önce meme uçlarında bazı değişiklikler gözlemlediklerini belirtiyorlar. Eğer meme ucunuzun düzleştiğini, içe ya da bir yana doğru fark ederseniz hemen bir uzmana başvurun. Ağrılı ve ağır kanamalar ya da regl dönemleri arasında kanama: Birçok kadın bu semptomları rahim duvarı ya da rahim kanserinin ilk belirtileri olarak gözlemlediklerini belirtirler. Eğer regl dönmenizin normalden daha ağır geçmesinden ya da regl dönemi dışında da kanamalardan şikayetçiyseniz doktorunuzdan bir vajina ultrasonu yapmasını isteyin.

Rektal kanama ya da dışkıda kan: Her ikisi de genelde kolon kanserini işaret eden belirtilerdir. Tuvalette kan görmek hiçbir şekilde hafife alınmaması gereken bir durumdur, böyle bir durumda hemen doktorunuzu arayın. Kilo kaybı kolon ya da diğer sindirim sistemi kanserlerinin erken belirtilerinden biridir. Aynı zamanda, iştahınızı ve vücudun atıklardan arınma sürecini etkileyen karaciğere de yayılmış bir kanserin işareti olabilir. Mide bulantısı ya da karın ağrısı: Karın krampları ya da sık sık mide bulantısı problemi yaşamak akla kolon kanseri olasılığını getirmeli.

Şişkinlik ve karın kısmından kilo alma: Yumurtalık kanseri teşhisi konmuş kadınların hemen hemen tamamı karın bölgesinde nedeni açıklanamayan ve bir anda ortaya çıkan bir şişkinlik yaşadıklarını ve ara ara ortaya çıkan bu durumun bazen uzun süre devam ettiğini belirtiyorlar. Çabuk doyma ve yemek yiyememe: Yumurtalık kanserinin ilk belirtilerinden biri de çabuk doyma ve iştah kaybıdır. Hastalar, teşhis konmadan çok önce başlayan bir iştahsızlık problemi yaşadıklarını ve çok az yeseler bile kendilerini tok hissettiklerini bildirdiler. Pelvis ve karın bölgesindeki ağrı ve kramplar, bazı durumlarda söz konusu semptomlara eşlik eden vücuttaki şişkinlik, genelde yumurtalık kanserinin erken dönem belirtilerindendir. Lösemi de dalakta şişkinliğe neden olarak karın bölgesinde ağrı ve kramplara yol açabilir.

Genel bir halsizlik ve güçsüzlük, birçok farklı kanserin ilk işaretlerinden biri olabilir. Bu yüzden tabloyu -eğer varsa- farklı semptomlarla birlikte ele almanız gerekir. Ama bir nedeni olmadan kendinizi yorgun, halsiz hissediyorsanız ve ne kadar dinlenirseniz dinlenin, ne kadar uyursanız uyuyun bir türlü geçmiyorsa doktorunuza danışmakta fayda var.

Sık ateşlenme ya da enfeksiyon: Bunlar kan hücrelerinde görülen ve kemik iliğinde başlayan löseminin erken dönem belirtileri olabilir. Lösemi, kemik iliğinin anormal kan hücreleri üretmesine neden olarak vücudun enfeksiyonla savaşma gücünü sekteye uğratır. Yutkunma zorluğu genelde yemek borusu ya da gırtlak kanseri ile ilişkilendirilir, ve bazen de akciğer kanserinin erken belirtilerinden biridir. Boyundaki lenf bezlerindeki şişlik ya da boyun ve koltukaltındaki kütleler: Şişkin, büyümüş lenf bezleri lenfatik sistemde bir sorun olduğunu işaret eder –ki bu da kanserin semptomlarından biri olabilir. Kolayca morarma ve durmayan kanamalar: Bu semptom genelde plateletler ve kırmızı kan hücrelerinde anormal bir durum olduğunu işaret eder –ki bu da löseminin bir belirtisi olabilir. Zaman içinde lösemi hücreleri kırmızı kan hücrelerini ve plateletlerin fonksiyonları düzgün bir şekilde yerine getirmesini önleyerek kanın oksijen taşıma ve pıhtılaşma yeteneğini sekteye uğratır.

Hırlama ve nefes darlığı: Akciğer kanseri hastaları, bu hastalığın ilk belirtilerinden birinin nefes darlığı olduğunu söylüyorlar. Yaşam rutininizde hiçbir farklılık olmamasına rağmen, eğer birkaç merdiven çıktıktan sonra ya da yürürken tıkandığınızı fark ederseniz ve bu alışık olmadığınız, yeni bir durumsa alarma geçmekte fayda var. Kronik öksürük ve göğüs ağrısı: Lösemi ve akciğer kanserinin de aralarında olduğu bazı kanser türleri kötü bir öksürüğü ya da bronşiti andıran semptomlara neden olabilir. Bazı akciğer hastaları omuza ya da kola doğru uzanan bir göğüs ağrısı yaşadıklarını da rapor etmişlerdir.
Kanserden korunmak için sadece rutin testlere güvenmeyin. Unutmayın vücudunuzu sizden daha iyi kimse tanıyamaz. Eğer algılarınızı açık tutarsanız onun size verdiği tehlike sinyallerini kaçırmanız mümkün değil.

ASCO (The American Society of Clinical Oncology) CA 19-9’un kanser taramasında kullanılmasını önermemektedir. / ProfDrDeniz Böler

CA 19-9 özellikle pankreas ve safra yolları kanserleri ile ilişkili olan bir antijendir. Ayrıca kalın bağırsak, mide, akciğer, karaciğer, yemek borusu ve yumurtalık kanserlerinde de artış görülebilir. CA 19-9’un artmasına neden olan kanser dışı nedenler arasında karaciğer-safra yolları enfeksiyonları, siroz, zatürre (pnömoni), böbrek yetmezliği ve lupus sayılabilir. CA 19-9 diğer markerlardan farklı olarak bir tetrasakkarittir ve Lewis A antijenin (kan grubu antijeni) siyalikleşmiş formudur. Bu nedenle kanında A antijeni taşımayan kişilerde tümörler çok büyük olsa bile bu marker yükselmez. CA 19-9 pankreas kanserinde tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde ve hastalığın nüksünün takibinde kullanılmaktadır. Bazen pankreasta kitle saptanması durumunda kitlenin iyi huylu mu yoksa kötü huylu mu olduğunun belirlenmesinde faydalıdır.
CA 15-3 özellikle meme kanseri hücrelerinin yüzeyinde bulunan bir glikoproteindir. Meme kanserinde tümörün evresi ve boyutu ile orantılı olduğu bilinmektedir. Bu marker özellikle metastatik meme kanserinde tedaviye yanıtı değerlendirmek ve nüks takibi için kullanılır. Duyarlılığı düşük olduğu için meme kanseri taramasında kullanılmaz. Meme kanseri taramasında kullanılan şu anda kabul edilen altın standart yöntem mamografidir. CA 15-3 meme kanseri dışında akciğer, kalın bağırsak, pankreas, karaciğer, yumurtalık, rahim ağzı ve rahim duvarı kanserleri gibi diğer kanserlerde de yükselebilir. Siroz gibi kanser dışı nedenler de CA 15-3 yüksekliğine neden olabilir.

CA 125 pankreas, rahim duvarı ve yumurtalık tüpü kanserinde, kalın bağırsak kanserlerinde, akciğer kanseri gibi diğer bazı kanserlerde yükselebilir. Ayrıca siroz, endometriozis (çikolata kistleri), konjestif kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği, lupus gibi kanser dışı nedenlerde de artış görülebilir. CA 125 değerinin yüksek olması hastada kanser varlığı anlamına gelmediği gibi, normal olması da hastalık olmadığını anlamına gelmez. Bu nedenle testlerin belirli aralıklar ile tekrarlanması ve hastanın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir.

CA125 özellikle yumurtalık kanseri hücrelerinin yüzeyinde bulunan bir glikoproteindir. Yumurtalık kanserinin tedavisi sonrasında tedaviye yanıtı değerlendirmek ve hastalığın nüks edip etmediğini belirlemek için kullanılır. Özellikle karın alt kısımdaki üreme organları kaynaklı olduğu düşünülen kitlelerin kötü veya iyi huylu olduğunun belirlenmesinde CA 125’ten faydalanılır. Ancak bu karar sadece CA 125 düzeyine bakarak verilmez.

CEA kanser tanısı konulmuş hastalarda prognozu (hastalığın gidişatını) tahmin etmek, tedaviye yanıtı takip etmek ve nüks olasılığını değerlendirmek için kullanılır. Tedavi sırasında dalgalanmalar olabilir. Bu nedenle ölçümlerin seri olarak yapılması ve diğer belirti ve tetkiklerle birlikte hekim tarafından değerlendirilmesi gerekir.

CEA (karsinoembriyonik antijen) (“carcinoembryonic antigen”) nedir? Anne karnındaki bebeğin mide bağırsak sistemi hücreleri üzerinde bulunan bir glikoproteindir. İnsan erişkin olunca bu maddenin kan düzeyleri çok düşük seviyelere inmektedir. Klinik pratikte en sık kullanılan markerdir. CEA özellikle kalın bağırsak kanserleriyle ilişkilidir. Kalın bağırsak kanseri dışında mide, pankreas, akciğer, tiroid medüller karsinomu gibi diğer kanser türlerinde de artabilir. İnflamatuar bağırsak hastalıkları (ülseratif kolit, Crohn hastalığı), pankreatit, siroz, sigara ve bazı iyi huylu tümörler de CEA yüksekliğine neden olabilen kanser dışı nedenlerdir.

Kandaki tümör markerlarının yüksek çıkması ne anlama gelir? Herhangi bir markerın tek bir ölçümde yüksek çıkması çok belirleyici değildir. Belirli aralıklar ile farklı zamanlarda ölçüm yapılması ve bu sonuçların hastanın durumu, diğer test ve görüntüleme yöntemleri ile bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca markerın ne kadar sürede hangi ölçüde yükseldiği de önemlidir. Bu değerlendirmeyi hastayı takip eden hekim yapar.

Kanser tedavisi gören hastalar için durum ise hastaya ve hastalığa özel olarak değerlendirilmelidir ve bu değerlendirme sadece hastayı takip eden doktor tarafından yapılmalıdır. Hastanın kendisini veya sonuçlarını başka bir hasta ile kıyaslaması yanlış çıkarımlara neden olabilir. Hasta merak ettiklerini doktoruna sormalı ve ondan bilgi almalıdır.

Bazen sigara içen kişilerde, kanser olmayan iyi huylu durumlarda da markerlar yüksek bulunabilir. Böyle durumlarda kanser olup olmadığının belirlenmesi çok sayıda gereksiz testin yapılması, psikolojik, fizyolojik ve maddi yük ile sonuçlanır. Ayrıca kanser markerlarının normal bulunması kişide kanser olmadığının göstergesi değildir. Örneğin erken evre meme kanserinde pek çok hastanın CA 15.3 değerleri normal sınırlardadır.

Tümör markerları tedaviye yanıtı belirlemek, hastalığın seyrini takip etmek ya da tedaviyi seçmek gibi durumlarda başarılı şekilde kullanılmasına rağmen, tarama için yani kişinin kanser olup olmadığının saptanması için kullanılmaz. Kan testlerinde bir veya birden fazla markerın yüksek saptanması kişinin mutlaka kanser olduğu anlamına gelmez.

Tümör markerları kanda, vücut sıvılarında ya da kanserli dokunun kendisinde bakılabilir. Dolaşımdaki tümör markerları (circulating tumor markers) en sık kanda bakılır. Bunun dışında idrarda ve vücut sıvılarında da ölçülebilir. (Ör: CEA, CA 15.3, CA 19.9, CA 125, kalsitonin, vb) Aslında klinikte en sık kullanılan markerlar bunlardır.
 En sık kullanılan tümör markerları (CEA, CA 125, CA 15.3, CA 19.9) Bu maddeler kanda, idrarda, dışkıda, vücut sıvılarında (“circulating tumor markers”) veya dokuda (“tissue tumor markers”) bulunan ve kanser varlığında miktarı yükselen biyolojik belirteçlerdir. Tümör markerları (-markır olarak okunur) kanserli dokunun kendisi veya normal hücreler tarafından üretilebilir. Pek çok kanser için çok sayıda tümör belirteci tanımlanmıştır. Her birinin kullanım alanı diğerinden farklıdır. Bazı markerlar tek bir kansere özgülse de çoğu farklı kanser tipleri ile de ilişkilidir.  İdeal marker küçük tümörlerde erken tanı koyabilecek kadar duyarlı ve o kanser tipine özgül olmalıdır. Ne yazık ki bu koşulları sağlayan ve ideal olarak tanımlanan bir marker henüz bulunmamaktadır.

Eğer siz de sağlığınıza önem veriyor ve düzenli olarak kontrollerinizi yaptırmak istiyorsanız bir sağlık kuruluşuna başvurarak check up yaptırabilirsiniz. Sağlık taraması sonrasında doktorunuzun önerdiği sıklıkta check up uygulamasını tekrarlayarak olası bir hastalık durumunun erken teşhis edilmesini sağlayarak sağlığınızı koruyabilirsiniz. Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Faruk Çiftçi

Check up uygulaması yaptıracak bireyler doktor tarafından aksi önerilmediği müddetçe sabah aç karnına sağlık kuruluşuna başvurmalıdır. Hamileler ve hamilelik şüphesi olanlar işlemlerin öncesinde doktorlarına mutlaka durumlarını bildirmelidir. Yapılan tetkiklerden doğru sonuçların elde edilebilmesi adına geçmiş 24 saat içerisinde alkol tüketiminin olmaması gerekir. Check up programınızın içeriğinde efor testi olması durumunda yanınızda spor ayakkabı ve spor kıyafet bulundurmalısınız. Uygulamaya gelirken daha önceden yaptırmış olduğunuz kan testleri, varsa ameliyat raporları ve tüm sağlık bilgilerinizi içeren bir dosyayı beraberinizde getirmeniz önerilir.

Check up çocukluk döneminden yaşlılığa kadar her yaşta uygulanabilen bir sağlık taramasıdır. Check up uygulamasının ne sıklıkta yapılması gerektiği yaşa ve sağlık durumuna göre değişkenlik gösterir. Sağlık durumunun kontrol altında tutulması, olası hastalık risklerinin ve mevcut hastalıkların tespit edilmesi amacıyla tüm sağlıklı bireylerin yılda bir kez check up yaptırması önerilir. 40 yaş üzerindeki bireylerde ise hastalık riski arttığından check up uygulaması en az 6 ayda bir yapılmalıdır. 40 yaşını geçkin bireylerde rutinde yapılan testlere ek olarak göz muayenesi, kalp ve damar sağlığına ilişkin tetkikler ve daha ileri düzeyde kanser taramalarının da uygulanması önerilir. Ailesinde kanser vakası bulunan kişiler için solunum fonksiyon testleri ve akciğer görüntülemesi, kadınlarda meme kanseri, rahim ağzı kanseri testleri; erkeklerde ise prostat kanseri testleri yapılmalıdır.

Check up uygulamalarında yapılan tarama ve testler, uygulamanın yaptırıldığı sağlık kuruluşuna göre farklılık gösterse de birbirine yakındır. Bu testler genel olarak kan, idrar ve dışkı testleri ile birtakım görüntüleme yöntemlerinden oluşur. Check up uygulamalarında yaygın olarak uygulanan testler şunlardır:

  • Doktor muayenesi
  • Tam kan sayımı
  • Kan şekeri testi
  • Karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri
  • Kan lipid ve kolesterol testleri
  • Hormon testleri
  • Vitamin ve mineral testleri
  • İdrar tahlili
  • Efor testi
  • EKG (Elektrokardiyogram)
  • Ultrasonografi
  • Röntgen

Temel check up testlerine ek olarak tercihinize göre daha detaylı kanser taraması, endoskopi, alerji testi gibi uygulamalar ve ailesinde kronik bir hastalık öyküsü bulunan kişilerde bu hastalığa yönelik daha detaylı tetkikler de yaptırmak mümkündür.

Sağlıklı bireylerde güncel sağlık durumunun değerlendirilmesi ve olası hastalık risklerinin araştırılması, hasta bireylerde hastalığın durumunun ve seyrinin belirlenmesi için yapılabilen ve vücudu genel anlamda kontrolden geçirmek amacıyla uygulanan check up, dönemsel bir sağlık taramasıdır. Check up uygulamalarında vücut genel anlamda tümüyle kontrolden geçirilerek henüz gözle görülür veya hissedilir belirti vermemiş gizli hastalıkların tespit edilmesi amaçlanır. Bu nedenle kendine ve sağlığına gereken özeni gösteren her birey, düzenli olarak check up yaptırmalıdır. Özellikle kanser gibi sinsi ilerleyen ve son evrelerine kadar belirti vermeyen hastalıkların erken dönemde tespit edilebilmesi için bu uygulama çok önemlidir.
Koruyucu tarama ve tedaviler ile hastalıkların henüz oluşmadan önlenmesi veya erken dönemde teşhis edilmesi, yaşam kalitesinin ve süresinin artırılması açısından oldukça önemlidir. Birçok hastalık, rutin sağlık kontrolleri esnasında yapılan kan testleri, görüntüleme teknikleri ve diğer tıbbi analiz yöntemleri sonucunda kendini belli eder. Bu nedenle herhangi bir hastalığın varlığını veya başlangıcını erken evrede tespit edebilmek üzere sağlık kuruluşları tarafından check up adı verilen sağlık taraması uygulanır. Düzenli olarak check up yaptırmak, yetişkinlerin yanı sıra çocuk sağlığı açısından da büyük önem taşır. Erken yaşta yapılacak olan sağlık taramaları sayesinde çocukların büyüme ve gelişmesini olumsuz etkileyecek herhangi bir hastalığının olup olmadığı kolaylıkla tespit edilebilir.

Anne kan gurubu, O, baba kan gurubu A, B veya AB olduğu durumlarda ABO uygunsuzluğundan bahsedilir. Doğacak çocuğun kan gurubu babanınki ile aynı ise klinik belirti oluşabilir. Rh uygunsuzluğun tersine gebelik döneminde sorun yaratmaz. Doğumdan sonra ilk 24 saatte meydana çıkan sarılık ile kendini gösterir. Toplumda %20 sıklıkta görülmesine rağmen, sadece olguların %5’de klinik belirti verir. Gebelik döneminde tanıya yönelik bir yöntem yoktur. Doğumdan sonra ilk 24 saat içinde sarılık gelişen bebeklerde, fototerapi tek tedavi yöntemidir. Bebekte hayati tehlike yaratmaz. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Aykan Özçelik

Görüldüğü gibi Rh uygunsuzluğunun anne sağlığı üzerinde bir etkisi olmamakta, ancak bebekte ciddi problemlere yol açabilmektedir. Çoğu zaman birinci gebelikte problem yaratmaması da önlem alınabilmesi açısından sevindiricidir. Bu bilgiler ışığında Rh uyuşmazlığı olan bir çiftin;

  1. Düşük ya da kürtaj durumunda,
  2. Dış gebelik ameliyatlarından sonra ilk 72 saat içinde annede antikor oluşmasını engelleyen koruyucu aşıyı (halk arasında bilinen ismiyle uyuşmazlık iğnesi) mutlaka yaptırmaları gerekir.
  3. Gebelikte, bebeğin kan gurubu bilinmediğinden dolayı, 28. haftada, doğumdan sonra ise bebek kan gurubu Rh(+) saptandığı durumunda ilk 72 saat içinde koruyucu aşı yapılmalıdır.

Rh uygunsuzluğu tablosu gebelikte bir takım testlerle araştırılabilen, gerek gebelikte gerekse doğumdan sonra tedavisi ve korunması mümkün olan bir durumdur. Yukarıda belirtilen durumlarda proflaksi yapıldığı zaman sonraki gebelik döneminde koruyucu etki sağlar.

Anlattığımız bu tablo Rh uygunsuzluğu olan her gebelikte meydana gelmiyor.. Çünkü alerjik reaksiyonlar, alerjenle ilk karşılaşıldığında ortaya çıkmadıklarından, genel olarak ilk gebelikte bu tablo beklenmez. Ancak, ilk karşılaşmada allerjen yoğun miktarda ise alerjik reaksiyon meydana gelebilir. Gebelikte, anne bebek arasında fazla miktarda kan geçişine neden olabilecek ciddi kanamalara, ilk gebelikte de Rh uygunsuzluğu tablosu ortaya çıkabilir. Bundan dolayı Rh uygunsuzluğu çoğunlukla ikinci gebelikten itibaren sorun yaratmaktadır. Rh(-) anne ile Rh(+) babadan %15 oranında Rh(-) çocuk doğmaktadır. Eğer çocuk annenin Rh faktörünü taşıyorsa her hangi bir sorun çıkmayacaktır. Ancak, Rh(-) bir anne Rh(+) bir çocuğa gebe kaldığında; gebelik dönemi, doğum, doğum sonrası dönemde bebeğe karşı %16 oranında antikor oluşturabilir. Bunun %2’si gebelik, doğumda, %7’si doğumdan sonra ilk altı ay, %7’si bir sonraki gebelikte meydana gelir. Bazen oluşan antikorlar her zaman plesentayı geçebilecek yapıda olmayabilir. Kürtaj ya da düşük olsa bile önlem alınmalı.

İnsan kanında Rh faktörü bulunup bulunmamasına göre Rh(+), Rh(-) olarak iki grup bulunuyor. Rh faktörü, alyuvar dediğimiz, kandaki kırmızı küreler üzerindeki antijenlerden biri. Alyuvarlarda bu antijenin bulundurmayan negatif özellikli kişiler, bu antijenle karşılaştıklarında antikor oluştururlar. Bu antikorlar da kanda bulunan Rh(+) alyuvarları parçalarlar. RH uygunsuzluğu dediğimiz tablo, herhangi bir nedenle -gebelikte, yanlış kan naklinde…- RH(-) bir kişinin Rh(+) kan ile teması sonucu oluşan bir allerjik bağışıklık reaksiyonudur. Rh(-) bir kadın ile Rh(+) bir erkek evlendiği zaman Rh uygunsuzluğu durumundan bahsedilir. Böyle bir evlilikte gebelik oluştuğu zaman, doğacak çocuk Rh(+) ise anne bebek arasındaki kan bağı nedeniyle, bebekten anneye geçen alyuvarlar belirli bir miktarı aştığında, annede buna karşı antikor oluşuyor. Oluşan bu antikorlar, göbek kordonu yoluyla bebeğe geçerek, kanındaki alyuvarları parçalıyor. Bunun sonucunda hızlı alyuvarlar yıkımı nedeniyle, anne karnındaki bebekte derin bir kansızlık ve buna bağlı gelişen kalp yetmezliği, vücutta yaygın su toplanması (ödem) görülür. Doğum sonrasında ise bu tabloya ilk 24 saat içinde başlayan ve hızlı ilerleyen sarılık eklenir. Gerek anne karnında gerekse doğumdan sonra oluşan bu tablolar, tedavi edilmediği zaman öldürücü olabilir ya da ciddi sakatlıklara yol açabilir.

Kan uyuşmazlığı karnınızda gelişmekte olan bebeğin sağlığı açısından önemli bir konu. Basit bir testle anlaşılabilen uyuşmazlık farkına varılmadığı zaman bebekte, derin bir kansızlık, kalp yetmezliği, ödem gibi önemli sağlık sorunları oluşabiliyor.

  • RH uygunsuzluğu dediğimiz tablo, herhangi bir nedenle -gebelikte, yanlış kan naklinde…- RH(-) bir kişinin Rh(+) kan ile teması sonucu oluşan bir allerjik bağışıklık reaksiyonudur.
  • Hızlı alyuvarlar yıkımı nedeniyle, anne karnındaki bebekte derin bir kansızlık ve buna bağlı gelişen kalp yetmezliği, vücutta yaygın su toplanması (ödem) görülür. Doğum sonrasında ise bu tabloya ilk 24 saat içinde başlayan ve hızlı ilerleyen sarılık eklenir.
  • Rh uyuşmazlığı olan bir çiftin; düşük ya da kürtaj durumunda, dış gebelik ameliyatlarından sonra ilk 72 saat içinde annede antikor oluşmasını engelleyen koruyucu aşıyı (halk arasında bilinen ismiyle uyuşmazlık iğnesi) mutlaka yaptırmaları gerekir.
Bebeğin sağlıklı olup olmamasının daha hamile kalmadan başladığını artık bir çok anne adayı biliyor. Eğer bir bebek istiyorsanız ilk dikkat edeceğiniz konulardan biri de sizin ve eşinizin kan guruplarının öğrenerek kan uyuşmazlığı sorunun yaşanıp yaşanmayacağını öğrenmeniz olacaktır. Çünkü kan uyuşmazlığı hamile kalmadan önce dikkat edilmesi gereken bir konu. Anne baba adaylarının bu konuda bilinçli davranması gerekiyor. Basit bir testle anlaşılacak kan uyuşmazlığı, basit bir yöntemle de önlenebiliyor. Uzmanlar kan uyuşmazlığının iki şekilde ortaya çıktığını belirtiyorlar. En önemlisi, Rh uyuşmazlığı. İkinci olarak ABO uygunsuzluğu olarak adlandırılıyor.
Eğer sizde de lenfosit yüksekliği ya da düşüklüğü varsa en yakın sağlık kuruluşuna başvurabilirsiniz. / Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.
Bebeklerde ve çocuklarda ise lenfosit değerinin yetişkinlere kıyasla daha yüksek olması normaldir. Bu durum çoğunlukla bebek ve çocukların bağışıklık sisteminin yeni gelişmeye başlamasından kaynaklanır. Lenfosit düzeyinin çocuklarda 9500 mcL, bebeklerde ise 11000 mcL değerinden yüksek olması durumda lenfosit yüksekliğinden bahsedilebilir. Ancak lenfosit değerinin bebek ve çocuklarda geçici olarak yükselmesi, yetişkinlerde olduğu gibi genellikle yakın zamanda geçirilen bir enfeksiyondan kaynaklanır. Ancak lenfosit yüksekliğinin devamlı olduğu durumlarda altta yatan sebep mutlaka araştırılmalıdır.

Tıp dilinde lenfositoz olarak adlandırılan lenfosit yüksekliği, yapılan kan testinde lenfosit değerinin yetişkinlerde 4800 mcL, çocuklarda ise 9500 mcL değerinin üzerinde olması olarak tanımlanabilir. Lenfosit yüksekliği büyük oranda var olan enfeksiyonlar sırasında artış gösterir. Vücut savunması için lenfosit sayısındaki artış normal kabul edilse de sürekli olarak lenfosit değerinin yüksek olması farklı hastalıklardan kaynaklanabilir. Kızamık, kabakulak, sarılık, tüberküloz, brusella, vaskülit ve AIDS gibi hastalıkların varlığında LYM artışı görülebilir. LYM yüksekliği genellikle belirtiye yol açmaz. Lenfosit yüksekliği çoğunlukla yapılan kan tahlilinde fark edilir. Ancak pek çok hastalıkta görülen, halsizlik, ishal, mide bulantısı, kusma ve ateş gibi belirtiler lenfosit yüksekliği belirtileri olarak da sıralanabilir. Lenfosit yüksekliğinin tedavisi, genel olarak odak hastalığın tedavisiyle yapılır. Farklı bir deyişle, kişide var olan rahatsızlığın iyileştirilmesiyle lenfosit seviyesi, normal aralığa geriler. Ancak kişide herhangi bir hastalık olmaksızın, rutin testler sırasında ortaya çıkan lenfosit yüksekliği varlığında ek tetkikler yapılması gerekebilir. 

Ayrıca, yetersiz beslenme, stres, kemoterapi ve kortizon gibi tedaviler de lenfosit düşüklüğüne neden olabilir. Lenfosit düşüklüğü genellikle var olan hastalığın tedavi edilmesiyle kendiliğinden iyileşse de ilaçlı olarak da kolay bir şekilde yapılabilir. Bunların yanı sıra, yağsız balık eti, süt ürünleri, C vitamin bakımından zengin meyveler de lenfosit düşüklüğünün giderilmesinde etkilidir. Ancak geçmeyen ya da tekrarlayan bazı lenfosit düşüklüğü vakalarında ileri tetkiklerin yapılması gerekebilir. “Lenfosit düşüklüğü nedir?” sorusu bu şekilde açıklanırken sıkça sorulan sorulardan biri de “Lenfosit yüksekliği nedir?” şeklindedir.

Tıp dilinde lenfopeni olarak tanımlanan lenfosit düşüklüğü, yapılan kan testinde lenfosit değerinin yetişkinlerde 1000 mcL, çocuklarda ise 3000 mcL değerinin altında olması olarak tanımlanabilir. Bağışıklık sisteminin zayıfladığının bir göstergesi olabilen LYM düşüklüğü, aynı zamanda yeterince lenfosit üretiminin gerçekleşmediğinin, lenfositlerin bir hastalık nedeniyle dalak veya lenf bezlerinde tutulduğunun ya da mevcut toksinlerin lenfositleri yok ettiğinin göstergesi olabilir. Lenfosit düşüklüğü çoğunlukla belirtiye yol açmaz. Diğer bir deyişle lenfosit düşüklüğü genellikle yapılan kan testlerinde fark edilir. Ancak bazı vakalarda lenfosit düşüklüğüne bağlı olarak, yorgunluk, halsizlik, üşüme ateş, burun akması, eklem ağrısı, öksürük, döküntü, gece terlemesi ve kilo kaybı gibi semptomlar ortaya çıkabilir. Fakat bu belirtilerin pek çok farklı durumda da ortaya çıkabildiği unutulmamalıdır. Lenfosit düşüklüğüne yol açan etkenlerin başında hastalıklar gelir. Grip gibi enfeksiyon hastalıklarının yanı sıra, bazı kanser türleri ve AIDS gibi hastalıklar da lenfosit değerinin referans değerinin altında çıkmasına neden olabilir. 

Beyaz kan hücresinin bir türü olan lenfositler, virüs, bakteri ve diğer toksik maddeler ile savaşarak vücudun hastalıklara karşı savunmasında rol oynar. Kemik iliğinde üretilen lenfositlerin büyük bölümü kemik iliğinde üretildikten sonra lenf bezi, bademcik ve dalak gibi organlara yerleşir. Kan testlerinde LYM olarak görülen lenfosit düzeyi, yaşa göre farklılık gösterir. Ayrıca gebelerde de lenfosit değeri farklılaşır. Lenfosit normal değerinin yetişkinlerde 1000-4800 mcL, çocuklarda ise 3000-9500 mcL aralığında olması gerekir. Fakat ölçüm değerleri laboratuvarlar arasında farklılık gösterebilir.

T hücreleri ya da farklı bir deyişle T lenfositlerinin diğer bağışıklık hücrelerini uyarması bir dizi kimyasal reaksiyonla gerçekleşir. Sitokin adı verilen bu hücresel yanıt, T hücrelerinin yanı sıra mononükleer hücre türleri ve stroma hücreleri gibi farklı yapılardan da salınır. Vücutta bulunan grip, soğuk algınlığı ve COVID-19 gibi enfeksiyonların varlığında hızla sitokin salgılanarak bağışıklık sistemi hücreleri uyarılır. Son derece hızlı bir tepki olan sitokin üretiminin çok fazla olması durumunda sitokin fırtınası olarak bilinen durum ortaya çıkar. Sitokin fırtınası varlığında bağışıklık sistemi aşırı uyarılır. Bu da kişinin bağışıklık sisteminin kendi sağlıklı hücrelerini yok etmesine neden olarak toksik bir etki yaratır. Sitokin fırtınası, kişinin yaşamını tehlikeye atacak boyuta ulaşabilir.

Vücuda giren virüs, bakteri ve toksin gibi patojenleri kimyasallar ile işaretler. Ayrıca patojenlere saldırmak için antikor ve proteinler üretir. Kemik iliğinde üretilen B hücrelerinin, göğüste bulunan ve timüs adı verilen lenf bezine gitmesi ve bu bölgede olgunlaşması ile hücreler, T hücresi olarak adlandırılır. Lenfositlerin bir diğer türü olan T hücreleri, enfekte olan hücreyi bulmak ve yok etmekle görevlidir. B hücreleri ile iletişim halinde olan T hücreleri, toplam lenfosit miktarının yaklaşık olarak %80’ine sahiptir. T lenfosit hücreler, lenf bezleri başta olmak üzere, bademcik, bağırsak, dalak, lenfoid gibi bölgelere ulaşır. T hücrelerinin temel görevi, vücutta bulunan yabancı organizmalara karşı diğer bağışıklık sistemi hücrelerini uyarmaktır. Bunun için lenfokin olarak adlandırılan kimyasalı salgılar ve bağışıklık sistemine ait hücrelerin, patojenlere saldırmasını sağlar. Lenfositlerin 3. ve son türü olan NK (natural killer, doğal öldürücü, doğal katil hücre) hücreleri ise sadece virüs ve tümör tarafından etkilenen vücut hücrelerini, sağlıklı hücrelere zarar vermeden öldürür. Farklı bir deyişle NK hücreleri, yabancı organizmalara direkt olarak saldırmak yerine bu organizmalar tarafından enfekte edilen vücut hücrelerine saldırır. NK hücreleri de toplam lenfosit miktarının yaklaşık %10’unu oluşturur.

Kemik iliği tarafından üretilen lenfositer (LYM), beyaz kan hücrelerinin (WBC) 5 farklı türünden biridir. Kemik iliğinde bulunan kök hücreler tarafından üretilen lenfositlerin temel görevi, vücuda giren virüs, bakteri, mantar ve parazitler gibi patojenleri ortadan kaldırır. Dolaşım sisteminde bulunan lenfositler, patojenleri ortadan kaldırmak için antikor üretir. Zararlı canlılar tarafından enfekte olan vücut hücreleri de yine lenfositler tarafından öldürülerek etkisiz hale getirilir. Ayrıca lenfositler, enfekte olan vücut hücrelerine karşı sağlıklı hücrelere bilgi gönderir. Tüm bu işlemler sonucunda var olan enfeksiyon ortadan kaldırılır. Sıklıkla merak edilen “Lenfosit ne demek?” sorusu bu şekilde yanıtlanabilir. Beyaz kan hücrelerinin bir türü olan lenfositlerin de NK, T ve B hücreleri olmak üzere 3 farklı alt türü bulunur. Bu hücre türlerinin de farklı görevleri bulunur. Farklı bir deyişle lenfositlerin bir türü olan B hücreleri, üretildiği bölgede kalır. Farklı antikor türlerine sahiptir ve gerekmedikçe sayıları sabit kalır. Toplam lenfosit miktarının yaklaşık olarak %10’unu oluşturan B hücreleri, vücut savunmasının önemli bir parçasıdır. 
Dolaşım sisteminde doku ve organların beslenmesi, oksijenlenmesi, tuz ve su dengesinin korunması, hormonların taşınması gibi yaşamsal öneme sahip olan kan, vücut ısısının da dengede kalmasına yardımcı olur. Kan içeriğinde, oksijenin taşınmasını ve pıhtılaşmayı sağlayan hücrelerin yanı sıra farklı yağ türleri, mineral, enzim, protein, şeker, molekül savunma sistemi maddeleri ve metabolik atıklar gibi pek çok farklı madde de yer alır. Bunlardan biri de beyaz kan hücreleridir. Beyaz kan hücreleri (WBC, akyuvar, beyaz küre, lökosit), hastalık varlığında vücudun ilk savunmasını gerçekleştiren yapıdır. Hastalığın semptomatik bulguları henüz oluşmadan akyuvar hücreleri hızla çoğalır ve patojenlere karşı bir tür savunma hattı oluşturur. Beyaz kan hücrelerinin de 5 farklı tipi bulunur. Lenfositler (LYM) de bunlardan biridir. Üretildikten sonra ulaştığı bölgeye bağlı olarak farklı görevlere sahiptir. Bu bağlamda lenfositler, NK hücresi, B hücresi ve T hücresi olarak da tanımlanabilir. Rutin kan tahlilleri sonrasında hazırlanan raporda görülen lenfosit düşüklüğü ve yüksekliği konularına girmeden önce “Lenfosit nedir?” sorusunu yanıtlamak gerekir.

İltihabi bağırsak hastalığı şüphesi taşıyorsanız donanımlı bir sağlık merkezine başvurarak gerekli kontrollerinizi yaptırmalısınız. İltihabi bağırsak hastalığı tanısı almış kişilerin de en etkili tedavi yöntemlerini konuşmak ve hastalıkla ilgili ayrıntılı bilgi sahibi olmak için bir gastroenterologa başvurması faydalı olacaktır. / Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

İltihabi bağırsak hastalığına sahip hastalarda aşırı kilo kaybı görüldüğünde veya hastanın beslenmesi ciddi derecede bozulduğunda, hastaya beslenme desteği başlanması gündeme gelebilir. Hastaya tüp (enteral nütrisyon) ya da damar yolu aracılığıyla beslenmenin sağlandığı (parenteral nütrisyon) özel beslenme yöntemleri uygulanabilir. Bu sayede hem hastanın toparlanması hem de bağırsağın dinlendirilmesi sağlanır. Ülseratif kolit ve Crohn hastalığının cerrahi tedavisinde, etkilenen bağırsak kısmının çıkarılması ve geriye kalan bağırsağın sağlıklı bir biçimde işlevini yerine getirmesi amaçlanır. Hastalığa bağlı olarak gelişen bağırsak tıkanıklığı gibi komplikasyonların tedavisi de cerrahi müdahale gerektirebilir. Ancak bu hastalıklarda cerrahi kesin çözüm sağlamaz. Ameliyat, hastanın genel durumunun daha iyi hale gelmesi ve olası komplikasyonların önüne geçmek için yapılır.

Tanıda, belirti ve bulgulara neden olabilecek diğer rahatsızlıklar da göz önüne alınarak kapsamlı bir araştırma yapılır. Olası hastalıkların değerlendirilmesi için kan tahlili, gaita (dışkı) testleri uygulanır. Ülseratif kolit veya Crohn hastalığının sindirim organları üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi için endoskopi, kolonoskopi gibi yöntemler kullanılır. Endoskopik yöntemlerin uygulanamayacağı, bağırsak delinmesi (performasyonu) gibi durumları olan hastalarda; X,ray, BT, MR gibi görüntüleme yöntemlerinden faydalanılabilir. İltihabi bağırsak hastalıklarının tedavisinde temel amaç; rahatsızlığa neden olan inflamasyonun (iltihaplanmanın) azaltılmasıdır. İltihaplanmanın azaltılması; hem belirti ve bulguların hafiflemesini hem de hastalığın uzun dönemde remisyona uğramasını sağlar. Bunların yanı sıra tedavi sayesinde hastalığa bağlı oluşabilecek komplikasyonların önüne geçilebilir.

İltihabı bağırsak hastalıkları için risk oluşturan durumlar:

  • Yaş: Tanı alan hastalar genellikle 30 yaşından küçüktür. Ancak bazı kişilerde hastalık 50’li yaşlara kadar ortaya çıkmayabilir.
  • Aile öyküsü: Ebeveyn, kardeş, çocuk gibi birinci derece akrabalarında iltihabi bağırsak hastalığı bulunan kişilerde hastalık daha sık görülür.
  • Sigara: Sigara içmek, Crohn hastalığı gelişiminde en önemli kontrol edilebilir risk faktörüdür.
  • Non Steroidal Antiinflamatuar İlaçlar: İbuprofen, naproksen sodyum, diklofenak sodyum gibi etken maddeler içeren NSAİ grubu ilaçlar hem hastalık gelişimi hem de mevcut hastalığın ilerlemesi açısından risk oluşturur.
İltihabı bağırsak hastalıklarının neden olduğu konusu henüz yeterince aydınlatılamamıştır. Uzmanlar; beslenme, genetik, stres ve çevresel etmenler gibi pek çok faktörün hastalık gelişiminde etkili olabileceğini düşünmektedir. İltihabi bağırsak hastalıklarının gelişiminde bağışıklık sistemi de rol oynar. Normal şartlarda bağışıklık sistemi; tüm vücutta olduğu gibi sindirim sistemine giren zararlı bakteri, virüs, parazit gibi mikroorganizmaları tanır ve yok eder. Bu süreç esnasında bağırsakta, enfeksiyonla mücadele etmek için bağışıklık sistemi aracılığıyla iltihaplanma oluşur. Enfeksiyon durumu ortadan kalktığında iltihaplanma düzelir ve bağırsak eski haline geri döner. Sağlıklı kişilerde enfeksiyon süreci bu şekildedir. İltihabi bağırsak hastalığında, ortada bir enfeksiyon olmamasına rağmen bağırsakta iltihaplanma oluşur. Bağışıklık sistemi, vücudun kendi hücreleri olan sağlıklı bağırsak hücrelerine saldırır ve organ hasarına neden olur.

Ülseratif kolitte görülen komplikasyonlar:

  • Toksik megakolon: Ülseratif kolit hastalarında, kalın bağırsak aniden şişip genişleyerek toksik megakolon adı verilen tabloya neden olabilir.
  • Bağırsakta delinme (perforasyon): Bağırsak delinmesine toksik megakolon sebep olabileceği gibi perforasyon kendiliğinden de oluşabilir.
  • Aşırı sıvı kaybı: İshal nedeniyle vücuttan aşırı miktarda sıvı kaybedilmesi dehidratasyona yol açabilir.

Crohn hastalığına bağlı olarak oluşabilecek istenmeyen durumlar:

  • Bağırsak tıkanıklığı: Crohn hastalığı, bağırsak duvarının tüm katmanlarını etkileyebilir. Etkilenen kısımdaki bağırsak duvarı kalınlaşıp daralarak, sindirim materyallerinin bağırsak içerisindeki ilerleyişini engeller.
  • Malnütrisyon: Crohn hastaları; ishal, karın ağrısı ve krampları yüzünden yemek yemekte zorlanabilir. Ayrıca bağırsakta da besin emiliminde problemler meydana gelebilir. Bu durumlar hastada, vücudun ihtiyaç duyduğu gıdaların alınamamasına yol açar. Crohn hastalarında B12 vitamini ve demir eksikliğine bağlı anemi (kansızlık) gelişebilir.
  • Fistül oluşumu: Fistül, iki farklı vücut kısmı arasında anormal bir bağlantı oluşumu anlamına gelir. Crohn hastalığında, bağırsak duvarı tamamen iltihaplanarak başka organ duvarlarına kadar ilerleyip fistül oluşturabilir. En sık fistül oluşumu, anal (perianal) bölgede görülür. Fistül enfekte olarak abse halini alabilir.
  • Anal fissür: Crohn hastalarında, anüs çevresini döşeyen cilt yüzeyinde küçük bir yırtılma oluşabilir. Bu duruma anal fissür oluşumu adı verilir.

İltihabi bağırsak hastalıkları belirtilerinden bir ya da birkaçını gösteren, son zamanlarda bağırsak hareketlerinde değişim fark eden kişilerin; doktora başvurarak gerekli tetkikleri yaptırması faydalı olacaktır. İltihabi bağırsak hastalıkları çok ciddi sağlık problemlerine sebep olabileceğinden tanısı ve tedavisi atlanmaması gereken rahatsızlıklardır. İltihabi bağırsak hastalıkları vücutta bazı istenmeyen etkilerin oluşmasına yol açabilir. Hem ülseratif kolit hem de Crohn hastalığında ortak olarak görülebilecek komplikasyonlar:

  • Kolon kanseri: Kalın bağırsağının büyük bir kısmı ülseratif kolit ya da Crohn hastalığından etkilenmiş hastalarda kolon kanseri gelişme riski artmıştır. İltihabi bağırsak kanseri tanısı alan hastalar, tanıdan 8-10 yıl sonra kolon kanseri açısından taranmaya başlanır. Taramaya başlama süresi hastanın; yaşı, ek hastalıkları, aile öyküsü gibi özelliklerine bağlı olarak değişebilir. Bu nedenle tanı alan hastalar, kolon kanseri taramasına ne zaman başlanacağı ile ilgili olarak doktoruyla görüşmelidir.
  • Cilt, göz ve eklem iltihaplanmaları: İltihabı bağırsak hastalıklarının alevlenme dönemlerinde artrit (eklem iltihabı), cilt lezyonları, üveit gibi rahatsızlıklar görülebilir.
  • İlaç yan etkileri: İltihabi bağırsak hastalıklarının tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar, kanser gelişimi açısından az da olsa risk taşıyabilir. Yine tedavide kullanılan kortikosteroidler; kemik erimesi, yüksek tansiyon gibi durumlara yol açabilir.
  • Primer Sklerozan Kolanjit: Karaciğer içinde yer alan safra kanallarının iltihaplanarak daraldığı bu durum, karaciğer fonksiyonlarında bozulmaya yol açabilir. Primer sklerozan kolanjit hastası kişilerde, iltihabi bağırsak hastalığı bulunma ihtimali yüksektir.
  • Pıhtı: İltihabi bağırsak hastalıkları, damar içinde kan pıhtısı oluşma riskini artırır.

İltihabi bağırsak hastalıklarının belirtileri, hastalığın etkilediği bölgeye ve iltihaplanmanın derecesine göre farklılıklar gösterir. Bazı hastalar daha hafif semptomlar gösterilen bazı hastalar şiddetli belirtilere sahip olabilir. İltihabı bağırsak hastalıkları; belirtilerin şiddetlendiği alevlenme ve semptomların hafiflediği remisyon dönemleri ile seyredebilir. Ülseratif kolit ve Crohn hastalığında sık görülen belirtiler:

  • İshal
  • Karın ağrısı
  • Gaitada (dışkıda) kan
  • Karın krampları
  • İştah kesilmesi
  • Yorgunluk, halsizlik
  • İstemsiz kilo kaybı
İltihabi bağırsak hastalıkları, başta bağırsak olmak üzere sindirim organlarının uzun süre inflamasyona maruz kalması sonucu ortaya çıkar. Bu hastalıklar, ara ara alevlenme ve remisyona girme şeklinde ilerler. Uygun tedavi ile hastalığın ilerleyişini durdurmak ve hastalığa bağlı komplikasyonların gelişmesini önlemek mümkün olur. İltihabı bağırsak hastalığı tanımı; başta bağırsaklar olmak üzere sindirim sisteminde kronik inflamasyon (iltihaplanma) sonucu ortaya çıkan hastalıklar için kullanılır. İltihabi bağırsak hastalıklarının en sık görülen iki tipi, ülseratif kolit ve Crohn hastalığıdır. Ülseratif kolit; başlıca kalın bağırsak ve rektumu etkileyen bir rahatsızlıktır. Ülseratif kolitte, kalın bağırsağı döşeyen yüzeyel tabaka etkilenir ve bağırsak yüzeyinde ülser oluşumu gözlenir. Ülseratif kolit; başlıca kalın bağırsak ve rektumu etkileyen bir rahatsızlıktır. Ülseratif kolitte, kalın bağırsağı döşeyen yüzeyel tabaka etkilenir ve bağırsak yüzeyinde ülser oluşumu gözlenir.
Kolon, vücudumuzun atık yönetim istasyonu gibidir. Vücudumuzdaki tüm hücrelerin ve dokuların, ayrıca ana detoksifikasyon organınız karaciğerin vücudunuzu temizlemesi, iyi çalışan bir kolona bağlıdır. Sindirim sisteminin anatomisinde kalın bağırsak, ince bağırsak ile anüs arasındaki kısımdır. Toplam uzunluğu 1,5 ile 2 metre arasında olup, sindirim sisteminin beşte birini oluşturur. Başlangıcında yer alan çekumda çapı en geniştir, sonra kolon boyunca gittikçe daralır, anal kanaldan hemen önce yer alan rektumda epeyce bir genişler. Kalın bağırsak çapının büyüklüğü, sabit konumu, keseli görünümü ve dışında yer alan peritonla örtülü yağ parçacıkları yüzünden ince bağırsaktan farklıdır. Kalın bağırsak, ince bağırsağı çevreleyerek etrafında bir kemer oluşturur. İleumun (ince bağırsağın son kısmı) biter ve çekum (kalın bağırsağın başladığı yer) başlar, sağ lumbar ve karaciğerin altına kadar yukarı doğru çıkıp oradan sola kıvrılır, abdomenin karşı tarafına uzanır, tekrar kıvrılıp pelvise doğru aşağıya iner; orada tekrar kıvrılıp pelvisin arka duvarı boyunca uzanır ve anüste sona erer.

Kolon Temizliğinin (Kolema’nın) Faydaları Nelerdir?

  • Detoks programlarıyla birlikte uygulandığında, vücudun arınmasını destekler.
  • Su ve hayati besin maddelerinin daha iyi emilmesine yardımcı olur.
  • Vücutta uygun pH dengesini sağlar.
  • Bağırsaklardaki doğal kasılma (peristaltik kasılmayı) güçlendirir.
  • Bağışıklık sistemlerinin uyarır.
  • Bağırsak kanseri riskini azaltır.
  • İrritabl barsak sendromu (IBS), kronik kabızlık ve kronik ishal rahatsızlarının etkilerini azaltır.
  • Karın bölgesinde hafiflik ve rahatlama hissi verir.
  • Basur oluşumu riskini azaltır.
  • İstenmeyen gaz üretimini azaltır.
Tam anlamıyla sağlıklı olabilmek, bağırsak florasının vücuttaki iyi bakteri oranının güçlü olmasına bağlıdır. Yiyeceklerin tam anlamıyla absorbe edilmesi bağışıklığın güçlü olmasını sağlar. Hatta mutluluk hormonları olarak bilinen endorfin ve sera toninin %80 ila 90 oranında bağırsaklarda iyi bakteriler tarafından üretildigi söylenir. Bu yüzden bu bölge mümkün olabildiğince temiz tutulmalıdır. Ortalama bir insanın bağırsakları her gün aktif olsa bile, kolonlarında 7-10 kilo arasında eski dışkı maddesine bulunur. Kolon duvarlarında biriken atık maddeler parazitler, kötü bakteriler ve virüsler için mükemmel bir üreme alanı oluşturur. Bu durum bir çok kişide detoksifikasyon yollarının tıkanmasına ve zamanla toksinlerin oluşmasına sebep olur. Ortalama bir insanın her gün gıda, su, hava, stres ve kişisel bakım ürünlerinden 120’nin üzerinde toksik kimyasal maddeye maruz kaldığı tahmin edilmektedir. Yediklerinizin son ‘durağı’ olan kalın bağırsağın görevi, dışkıda kalan mineralleri ve suyu çekmektir. Geriye kalan dışkının içindeki toksin diyebileceğimiz enflamatuvar maddeler ile mukoza zarının uzun süreli teması, zaman içinde divertikülit ve kanser gibi çeşitli barsak hastalıklarına sebep olabilir. 

Bağırsaktaki sağlıklı bakterileri artırmak için ne yapılmalı?

  • Meyve, sebze ve kepekli tahıllar gibi lif bakımından zengin yiyeceklerden zengin besleyici bir diyet yapın.
  • Yağ ve şeker oranı yüksek, lif oranı düşük bir diyet, bazı mikrop bağırsak bakterilerini öldürerek mikrobiyotanıza daha az çeşitlilik katar.
  • Egzersiz çeşitli bağırsak bakterilerinin gelişmesini de teşvik edebilir. Daha çeşitli bir bağırsak mikrobiyotasına sahip olmak için sağlıklı olmanızı sağlarken hastalık riskinizi azaltabilir.
  • Şeker hastalığını önlemek veya artrite karşı tedavi etmek için sadece probiyotik kullanmayın.

Kaygı, depresyon ve otizm: Bağırsak beyinle iletişim kuran sinir uçlarıyla doludur. Araştırmalar, bağırsak bakterileri ile merkezi sinir sistemi bozuklukları arasında anksiyete, depresyon ve otizm gibi bir bağlantı olduğunu göstermektedir.

Kolon kanseri: Çalışmalar, sağlıklı insanlara kıyasla, hastalığa neden olan bakterilerin yüksek seviyeleri de dahil olmak üzere, farklı bağırsak mikrobiyotasına sahip olduğunu göstermektedir.

Obezite, Tip 2 diyabet ve kalp hastalığı: Bağırsak bakterileri vücudunuzun metabolizmasını etkiler. Gıdalardan ne kadar kalori aldığınız ve ne tür besinleri sindirdiğiniz gibi şeyleri belirler. Çok fazla bağırsak bakterisi, lifi yağ asitlerine dönüştürür. Bu da karaciğerinizde yağ birikimine neden olabilir ve metabolik sendrom olarak adlandırılan, Tip 2 diyabet, kalp rahatsızlığı ve obeziteye zemin hazırlar. Crohn hastalığı ve ülseratif kolit de dahil olmak üzere inflamatuvar bağırsak hastalıkları: Bu koşullara sahip kişilerin kesin bağlantı henüz net olarak ortaya konulmamış olsa da daha düşük anti-inflamatuar bağırsak bakterileri seviyesine sahip olduklarına inanılır.

Araştırmalar sağlıklı insanlardaki bağırsak bakterilerinin belirli hastalıkları olanlardan farklı olduğunu göstermektedir. Hastalanan insanlar, çok az veya çok fazla belirli bir türe veya olması gerekenden daha az çeşitlilikte bakterilere sahip olabilirler. Bazı türlerin rahatsızlıklara karşı koruyabileceği düşünülürken bazıları bu riski artırabilir. Son yıllarda yapılan araştırmalara göre bazı hastalıkların temeli direkt bağırsakta bulunan bakterilere dayandırılmaktadır.

Bağırsağınızın içinde yaklaşık 300-500 milyondan fazla farklı bakteri türü yaşar. Virüsler ve mantarlar gibi diğer küçük organizmalarla eşleştirilerek oluşturdukları alana mikrobiyota adı verilir. Bağırsak mikrobiyotası parmak izi gibi kişiye özel ve benzersizdir. Vücuttaki bakteri karışımları, herkesin karışımından farklıdır. Kısmen annenizin mikrobiyotasından (doğumda maruz kaldığınız çevre) ve kısmen diyet ve yaşam tarzınıza göre belirlenir. Bakteriler vücudunuzun her yerinde yaşarlar, ancak bağırsaklarınızda yaşayanlar genel sağlık durumunuz üzerinde en büyük etkiye sahip olanlardır. Bütün sindirim sisteminizi düzene sokan bu bakterilerin çoğu bağırsaklarınızda yaşarlar. Metabolizmanızdan ruh durumunuza, bağışıklık sisteminize kadar her şeyi etkilerler. / Uzm. Dr. Ergün Kasapoğlu

Sağlığınız için, kendinizi sağlıklı bir bağırsak florası dengesi oluşturmaya odaklayın. Besleyici ve zengin lifli bir beslenme düzeni ve iyi cins probiyotiklerden oluşan düzenli tamamlayıcılarla sağlıklı bir hayat sürebilirsiniz. Vücutta uygun miktarda faydalı bakteri seviyesini korumak sindirimi iyileştirir, bağışıklık sistemini güçlendirir ve bütünsel sağlık üzerinde olumlu etkiler yapar.

Yaşlandıkça vücudumuzun iç dengesinde de değişiklikler olur. Bu denge bazı özel koşullar nedeniyle etkilenebilir ve vücudumuz zararlı bakterilere maruz kalır. Bu nedenle ihtiyaçlarınıza en uygun probiyotiği seçmek sağlıklı dengeyi geri kazanmanıza yardımcı olur. Örneğin bebekler, çocuklara özel Bifidus türüne ihtiyaç duyarlar. Ortam değişikliğinin neden olduğu bağırsak bozukluğu vakalarına maruz kalanlar ise daha geniş spektrumlu probiyotikleri daha yüksek dozlarda kullanarak fayda sağlayabilirler. 50 yaşın üzerindeki yetişkinlerde Bifidus doğal olarak azalır, bu nedenle günlük beslenmede bu bakteriyi alarak fayda sağlayabilirler.

Daha sağlıklı olmak ve sağlığınızı korumak için probiyotik tamamlayıcılar alabilirsiniz. Bunların içinde en iyileri, içeriğinde çok sayıda tür ihtiva eden geniş spektrumlu olanlardır. İçeriğinde bulunan bakterilerin miktarı probiyotiğin gücü ve etkinliği için de önemlidir. Laktobakteri ve Bifidus türlerinin iyi bir dengesi sindirim sisteminin tamamını destekler.

Faydalı bakterilerimiz, sağlıklı beslenmemizde de büyük önem taşıyan meyveler, sebzeler ve bunların lifleri ile kuvvet bulurlar ve büyürler. Bu gıdaların yoğun olduğu bir beslenme düzeni ve hayvansal ve işlenmiş gıdaların mümkün olduğunca az tüketilmesi vücudumuzdaki optimal faydalı bakteri dengesinin sağlanmasına yardımcı olur.

Bakteri dengemiz bozulduğunda baş gösteren bir diğer ortak rahatsızlık ise bağırsak bozukluğu veya ishaldir. Bu, vücudun yabancı bakterilere karşı gösterdiği tepkinin bir sonucudur, vücut bunları atmak ister. Bu tür durumlarda ishal yaygın olmakla beraber kabızlık sorunu da yaşayabiliriz. Probiyotikler doğrudan zararlı bakteriyle mücadeleye geçer ve dengeyi korur. Faydalı bakterilerimiz aynı zamanda da ürettikleri besinlerle sağlığımızı güçlendirir. Bunlar vücudumuzun kolaylıkla sindirip alabileceği formdaki vitaminler, sağlıklı yağlar ve proteinlerdir. Bunların arasında yer alan B12 Vitamini ve folik asit günlük beslenme ihtiyacımızca katkı yapabilecek iki önemli besindir. Sağlıklı bir bağırsak florası bağışıklık sistemimizin en önemli faktörüdür. Bu yapı vücudumuzda yerleşmeye çalışan ve besinleri tüketen zararlı bakterilerle savaşır. Ayrıca aşırı miktarda zararlı bakterinin ve mayalı maddelerin artışını önler. Faydalı flora vücudumuzda pek çok enzim faaliyetini de harekete geçirir; bu faaliyetler de bağışıklık tepkimizi katalize eder.

Bizler gerek beslenmemizde gerekse bulunduğumuz ortamda devamlı olarak zararlı bakterilerin olumsuz etkilerine maruz kalırız. Genellikle bağırsak floramızda bulunan faydalı bakterilerin miktarı zararlı bakterilerle savaşmak ve hastalıklara karşı korunmak için yeterlidir. Ancak aşırı derecede sağlıksız gıda tüketimi, alkol, sigara, uyuşturucu alımı gibi nedenlerle bu denge bozulduğu zaman zararlı bakteriler bu savaştan galip çıkabilir. Bu durumun sonuçları çok çeşitlidir. Şişkinlik ve gazdan ishale veya kabızlığa kadar çeşitli rahatsızlıklar duyulabilir. Bağışıklık sistemimiz zayıflar ve ciddi hastalıklara karşı savunmasız kalırız. Antibiyotikler de bizim iç floramızı etkiler. Antibiyotikler bakteriyel enfeksiyonlara karşı etkilidir, ancak bakteriler arasında seçim yapmaz, zararlıları öldürürken faydalı olanları da yok ederler. Eğer faydalı bakterileri yerine koymazsak, zararlı olan türlerin vücut ortamımızda çoğalmaları riskiyle karşı karşıya kalırız.

Bakteri dengemiz sağlıklı bir sindirim sistemi için hayati önem taşır. Bakteriler, gıdaların vücutta parçalanmalarını kolaylaştırır ve zayıf sindirimden kaynaklanan rahatsızlıkları engeller. Bu rahatsızlıklar fermante edilmiş gıdaların oluşturduğu gaza bağlı olarak ortaya çıkar şişkinlik ve mide gazı olarak kendini gösterir. Vücudumuzdaki faydalı bakterilerin varlığı ve sağlıklı dengesi, fermantasyonu azaltır ve bu tür sorunların giderilmesini kolaylaştırır.

Probiyotikler kendimizi iyi hissetmemizi nasıl sağlarlar. Probiyotikler mikrobik gıdalar ve katkı maddeleridir. Bunlar bağırsak sistemimiz boyunca varolan bakterileri dengeler. En çok tanınan tür Laktobakteriler (üst bağırsakta yer alır) ve Bifidobacterilerdir (kalın bağırsağımızda yer alır). Bu bakterilerin 400 türü bulunur.

Kan dolaşımındaki trombositlerin tüketildiği yaygın damar içi pıhtılaşmada, savunma hücrelerinin trombositlere saldırması halinde veya kemik iliğinde üretiminin baskılanması durumunda sayıları 400,00’in altına düşebilir. Trombosit sayısının 50,000’nin altına düştüğü durumlarda vücudun çeşitli bölgelerinde kanamalar ortaya çıkabilir. Bu kanamalar genellikle deri altında noktasal odaklar veya yüzeyel morluklar olarak kendini gösterir ancak trombosit sayısı düşmeye devam ederse yaşamı tehdit eden iç kanamalar ortaya çıkabilir. Bu hastalıkların ayrımının yapılması amacıyla kırmızı kan hücrelerinde olduğu gibi trombositler için de hacim ve dağılım genişliği hesaplanır. Ortalama trombosit hacmi (MPV) için normal değer 7,8-11,0 fl’dir. / Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

 Trombosit  sayısı (PLT): Kan dolaşımında yer alan hücrelerin en küçüğü olan trombositlerin ömrü yaklaşık olarak 9-12 gün arasındadır. Trombositler, damar duvarında bir hasar meydana geldiğinde o bölgenin pıhtı ile kapatılmasını sağlarlar. Normal trombosit sayısı 150,000-400,000/ml arasındadır. Fiziksel stres, egzersiz, travma ve enfeksiyon durumlarında, trombosit sayısı geçici olarak 450,000 ile 600,000 arasında olabilir. Trombosit sayısının 600.000’in üzerinde olması, kemik iliğinde kök hücrelerin aşırı üretim yaptığı myeloproliferatif hastalıklar olarak tanımlanan çeşitli durumlarda gözlenir. 

Kan dolaşımında, çoğunluğunu nötrofillerin oluşturduğu, az miktarda da eozinofil, bazofil, lenfosit ve monosit olarak adlandırılan beş çeşit beyaz kan hücresi bulunur. Lösemi ve kronik enfeksiyon hastalıklarında lenfositlerin sayısında artış gözlenir. Eğer enfeksiyona neden olan mikroorganizma bakteriyse, nötrofil sayısında yükselme meydana gelir. Bağ doku hastalıkları monositlerin sayısında artışa neden olur. Aşırı duyarlılık reaksiyonlarında bazofil sayısı yükselirken, alerjik ya da paraziter bir durum söz konusu olduğunda eozinofil sayısı yüksek olarak saptanır.

Beyaz kan hücresi sayısı (WBC): Vücut savunmasında görev alan beyaz kan hücrelerinin (lökositler) sayısı, enfeksiyon, inflamasyon, kemik iliği hastalıkları ve bağışlık yetmezliği gibi durumlarda değişkenlik gösterir. Normal lökosit sayısı 4,400-11,000/mm3 arasındadır. Beyaz kan hücrelerinin sayısı, lösemi, lenfoma, enfeksiyon hastalıklarının seyrinde ya da doku kaybıyla sonuçlanan kalp krizi gibi durumlar sonrasında artabilir. Bağışıklığın çökmesine neden olan AIDS gibi hastalıklar, bazı ilaçların kullanımı, otoimmün hastalıklar, radyoterapi ve kemoterapi gibi kemik iliğini baskılayan tedavi uygulamaları sonrasında lökosit sayısında azalma ortaya çıkabilir.

Ortalama eritrosit dağılım genişliği (RDW): Kırmızı kan hücrelerinin dağılım genişliğini ifade eden istatistiksel bir değerdir. Demir eksikliği anemisinde bu değer artmış olarak bulunurken, talasemi taşıyıcılarında normal olarak bulunur. Ortalama eritrosit hemoglobini (MCH): Kırmızı kan hücrelerinin içerdiği ortalama hemoglobin miktarını gösterir. Normal değeri 30-34 pikogram arasındadır. Demir eksikliği anemisi ve talasemide düşük olarak bulunur. Ortalama eritroist hemoglobin konsantrasyonu (MCHC): Hemoglobinin (Hb) hematokrite (Hct) bölünmesi ile hesaplanan kırmızı kan hücrelerindeki hemoglobinin yüzde olarak ifadesidir. Normal değeri %30-36 arasındadır. Normal bir eritrositte büyüklüğü ne olursa olsun şekli değişmediği sürece hemoglobin miktarı %30-36 arasında sabittir. Kırmızı kan hücrelerinin ortası soluk disk şeklindeki yapısının bozulup, küre şeklini aldığı Herediter sferositoz hastalığında, MCHC normalden yüksek olarak bulunur.

Hemoglobin (Hb) ve Hematokrit (Hct) : Kırmızı kan hücresinin içinde yer alan hemoglobin molekülü, alınan kanda eritrositlerin parçalanması sonucu açığa çıkar. Hemoglobin fotometrik yöntemler kullanılarak direkt olarak ölçülür. Ortalama hemoglobin konsantrasyonu 11,7-15,5 g/dL’dir. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, hemoglobin değerinin erkeklerde 13 g/dL, kadınlarda ise 12 g/dL’nin altında olması anemi olarak adlandırılır. Hematokrit değeri ortalama eritrosit hacmi (MCV) ile eritrosit sayısının (RBC) çarpılması ile hesaplanır. Erişkin bireylerde normal Hct değeri %35-45 arasındadır. 

Ortalama eritrosit hacmi (MCV) : Normal bir kırmızı kan hücresinin hacmi 80-100 fl arasında değişir. Hacimdeki artış ya da azalmanın tespiti ile altta yatan anemi hastalığının sınıflandırılması sağlanır. Demir eksikliği anemisi ve talasemi hastalığında eritrositlerin hacmi küçülmüş olarak saptanırken; folik asit ya da b12 vitamini eksikliğine bağlı olarak oluşan anemilerde, eritrosit hacmi üst sınır değerinden yüksek olarak bulunur.

Kırmızı kan hücresi sayısı (RBC): Kırmızı kan hücrelerinin (eritrositler) vücuttaki temel görevi, solunum gazları olan oksijen ve karbondioksitin taşınmasıdır. Eritrositler bu görevlerini ortalama ömrü olan yaklaşık 120 gün boyunca sürdürür. Otomatik kan sayım cihazlarında erişkinlerin RBC normal değeri 3,8 ile 5,3 milyon/ml arasındadır. Sigara içimi, yüksek rakımda yaşama, ağır egzersizler ve üretiminin arttığı polisitemia vera gibi hastalıklarda sayısı bu sınırın üzerine çıkar. Kan kayıplarında, anemilerde ve gebelikte, eritrosit sayısı azalmış olarak bulunabilir.

Hemogram testinde hücrelerin sayısı ve hesaplanan oranlar bazı kısaltmalar ile ifade edilir: Kırmızı kan hücresi sayısı (RBC)
•    Hemoglobin (HGB)
•    Hematokrit (HCT)
•    Kırmızı kan hücresi indeksleri (MCV, RDW, MCH, MCHC)
•    Trombosit sayısı (PLT)
•    Beyaz kan hücresi sayısı (WBC)

Bu parametreler tam kan sayımı sonuç belgesi oluşturulurken, sınır değerlerden düşük ya da yüksek olmalarına göre raporlanır. Bu raporlama işleminde kullanılan sınır değerler erişkin yaş grubuna göredir. Çocuklardaki sınır değerler ise yaş ve cinsiyete göre farklılıklar gösterir. 

Hemogram, kandaki hücrelerin sayısının ve oranlarının tespit edilmesi amacıyla yapılan kan testidir. Kan dolaşımındaki hücrelerin kemik iliğinde üretilmesi nedeniyle dolaylı yoldan kemik iliğinin değerlendirilmesini de sağlar. Genel sağlık durumu, tedavinin etkisi veya hastalık sürecinin değerlendirilmesi amacıyla kullanılan hemogram testi, aynı zamanda birçok hastalık için tanı aşamasında yönlendirici etkiye sahiptir:

Enfeksiyon ve inflamasyon

•    Lösemi ve diğer kanserler

•    Kemik iliği hastalıkları

•    Anemi 

•    Vücut savunmasında yer alan hücrelerin organ ve dokulara saldırması sonucu oluşan otoimmün hastalıklar

•    Akdeniz anemisinin de içinde yer aldığı talasemiler

Hemogram testinin yapılabilmesi için kişiden kan alınması gerekir. Kan alınması işleminin aç karnına yapılmasına gerek yoktur.  Alınan kan örneği, oda sıcaklığında 10 saate kadar analiz için uygun durumda kalabilirken, saklama işlemi buzdolabında gerçekleştirildiği takdirde bu süre 18 saate kadar çıkar. Mor kapaklı tüplerin içinde bulunan EDTA adı verilen madde sayesinde, kanın tüp içinde pıhtılaşması engellenir. Alınan kanın bir kısmının parçalanmasıyla kırmızı kan hücrelerinin içinde bulunan hemoglobin molekülünün hücre dışına çıkması sağlanır. Kanın diğer bölümünde ise sadece seyreltme işlemi uygulanarak hücrelerin sayımı yapılır. Sayım ve hesaplama işlemleri, kan sayım cihazlarında otomatik olarak gerçekleştirilir.
Kan dolaşımında temel olarak 3 ana hücre grubu bulunur. Oksijen ve karbondioksitin taşınmasından sorumlu hücreler eritrositlerdir (kırmızı kan hücreleri). Eritrositlerin içerisinde yer alan hemoglobin molekülü, oksijeni bağlayarak akciğer ve diğer dokular arasında taşınmasını sağlar. Bağışıklık sisteminde görev alanlar ise nötrofil, lenfosit, monosit, bazofil ve eozinofil gibi alt gruplara ayrılan beyaz kan hücreleridir. Kan damarlarında meydana gelen problemlerde hasarlı bölgede toplanarak kanın damar dışına çıkmasını engellemek amacıyla pıhtı oluşturan hücreler, trombosit (platelet) olarak adlandırılır. Tam kan sayımı (hemogram), kişinin genel sağlık durumu ve varsa hastalıkları hakkında fikir veren bir kan testidir. Kan dolaşımında yer alan hücreler ve hücrelerle ilgili bazı değerler ölçülür.

Hastalardan alınan rutin kanlarla cihazlarda otomatik olarak çalışıldığında NRBC’ler yanlış sayılabilir . Bu nedenle çoğu zaman manuel olarak sayılması gerekebilmektedir. Normal ve sağlıklı bir bireyde NRBC normal değeri 0 NRBC / 100 WBC şeklinde olacaktır.
Yoğun bakımda bulunan 600 hasta ile yapılan çalışmalarda yükselmiş NRBC değerleri ölüm oranlarında artış ile ilişkilendirilmektedir. / Dr. Erhan Yavuz

Yeni doğan bebeklerde bile kanda NRBC değerinin yüksek çıkması anemi, maternal diyabet, akut stres durumu ve diğer birçok hastalığı işaret edebilir. Bebek doğumundan 1 hafta sonra eğer sağlıklı bir bebek ise NRBC seviyeleri periferik kanda azalır ve sıfır noktasına gelir. Zamanla NRBC’nin düşük çıkması normal sürecin bir parçası olarak işlemektedir.

NRBC’lerin Bulunduğu Kemik İliğinin Hastalıkları: Normalde NRBC’ler kemik iliğinde bulunurlar ve burada bulunan bariyerler sayesinde periferik kana karışması engellenir. Bahsi geçen bariyeri etkileyen lösemi, lenfoma, meiyelofibroz, miyelodisplazi, gaucher hastalığı, nöroblastom, kollajen damar hastalığı, sarkoidoz gibi hastalıklarda bariyer bozulur ve NRBC hücreleri doğal olarak periferik kana karışırlar. Tüm bunların dışında kronik hemolitik anemi, polisitemia vera, üremi, sepsis, yanık, kemoterapi alınması, kurşun zehirlenmesi, ketoasidoz gibi durumlarda da NRBC yüksekliği görülmesi olağandır.

Kan Üreten Dalağın Hastalıkları: Sağlıklı bireylerde bazı durumlarda kemik iliklerinden periferik kana NRBC hücreleri kaçabilir. Bu kaçan hücreler dalak tarafından yakalanarak imha edilir. Dolayısıyla dalağın normal çalışmasını etkileyen orak hücreli anemi, hemolitik anemi, sıtma, esansiyel trombositoz ve splenektomi operasyonu gibi koşulların varlığında periferik kana kaçan NRBC’ler dalak tarafından imha edilemez ve kandaki seviyeleri yükselir.

Düşük Oksijen ile Sonuçlanan Hastalıklar: Dokulara ulaşan oksijen miktarı azaldığında vücut daha fazla oksijen taşıyabilmek isteyecektir. Bu nedenle oksijen taşıyan kırmızı kan hücreleri henüz tam olgunlaşamadan kana salıverilecektir. NRBC’nin de olgunlaşmamış kırmızı kan hücresi olduğu düşünülürse ciddi derecede kan kayıpları, megaloblastik anemi, demir eksikliği anemisi, hemolitik anemi, konjestif kalp yetersizlikleri, akciğerin şiddetli hastalıkları ve talasemi major gibi hastalıklarda miktarları artacaktır.

Büyük çocuklarda ve yetişkinlerde kanda NRBC değerinin yüksek çıkması ciddi bir hastalığın oluştuğunu gösteriyor olabilir. Hemen hemen birçok şiddetli anemi tablosunda NRBC değeri yükselir. Lösemi ve diğer kan hastalıklarında da NRBC yüksekliği görülmekle birlikte diğer kan değerlerinde de çeşitli değişimler yaşanır. NRBC yüksekliği nedenlerini şimdi madde madde sıralayalım.

NRBC, hipoksik stres veya hematolojik malignitenin sonuçlarından biri olarak oluşan eritropoetik aktivitede olağan dışı bir artışın gözlemlenmesidir. Lösemi ya da miyelodisplastik sendrom aktivitedeki doğal akışkanlığın sıra dışı bir hâl almasına örnek gösterilebilir.

Kemik iliğinde zaman içerisinde olgunlaşma süreçlerini tamamlarlar ve çekirdeklerini kaybederler. Bir nevi RBC yani kırmızı kan hücrelerinin öncü hücreleridir. Eritropoez adı verilen kırmızı kan hücreleri üretim aşamaları sırasında NRBC sıkça karşımıza çıkar. Bu nedenle RBC üretim yeri olan kemik iliğinde bulunurlar. Yeni doğan bebeklerde kanda da belirli miktarlarda bulunabilmektedirler.

Alyuvar ya da eritrosit olarak isimlendirdiğimiz kan hücreleri, çekirdeksiz yapıdadır ve insanlarda akciğer yoluyla edinilen oksijenin taşınarak tüm vücuda ulaştırılmasından sorumludur. İşte bu kırmızı kan hücreleri, çekirdekli olduğu zaman NRBC yani “Çekirdekli Kırmızı Kan Hücresi” olarak isimlendirilir. NRBC isimli hücreler normalde sağlıklı her yetişkin bireyin kemik iliğinde belirli miktarlarda bulunmaktadır.

Tüberkülozun kesin tanısı alınan balgam numunesinde bakteri aranmasıyla yapılır. Eğer röntgen ve BT sonuçlarınız da tüberküloz belirtileri gösteriyorsa, hastadan balgam örneği alınır. Balgam çıkaramayan hastalarda balgam indüksiyonu ya da açlık mide suyu incelenir. Bu yolla da örnek alınamazsa bronkoskopik lavaj sıvısı kullanılabilir. Balgam tetkiki için hastadan 3 örnek alınması önerilir. En ideal olanı, üç gün sabah ilk çıkarılan balgamın incelenmesidir, gece boyunca bronşlarda biriken balgamda basiller daha iyi görülebilir. Bu yöntem uygulanılamıyorsa, hastanın ilk gün anlık balgamı alınır, o akşam ikinci ve ertesi sabah üçüncü balgamını getirmesi istenir. Balgam örneği öncelikle yayma ile incelenmelidir. Yaymada görülen aside dirençli basiller tüberküloz dışı mikobakteriler de olabileceğinden örnekten kültür testi de yapılır. Pozitif kültür sonucu Tüberküloz tanısını kesinleştirir. Ayrıca, yayma sonucu negatif olan hastalarda da kültür sonucu pozitif çıkabilmektedir. Kültür sonucu tanıyı kesinleştirir. Balgam örnekleri aynı zamanda bakterilerin ilaçlara direncini test etmek için de kullanılabilir. Kültür sonuçları 4-8 hafta içinde tamamlanır ve bu bakterilere karşı etkinliği en yüksek ilaçların doktor tarafından belirlenmesini sağlayacaktır.

Yapılan testlerde pozitif sonuç elde edildiğinde doktorunuz bu defa akciğer röntgeni veya bilgisayarlı tomografi (BT) taraması isteyebilir. Bu görüntülerde beyaz lekeler veya akciğerlerde aktif tüberkülozun neden olduğu değişiklikler görülebilir. Bilgisayarlı tomografi (BT) taramaları, röntgenden daha ayrıntılı görüntüler sağlayabilir.

Verem hastalığı teşhisi için en sık kullanılan tanı aracı PPD testi adı verilen basit bir cilt testidir. PPD testi yapılacak hastaya tüberkülin adı verilen bir madde, kolun iç kısmındaki derinin hemen altına çok az miktarda enjekte edilir. Enjeksiyondan sonraki 48 – 72 saat içerisinde, enjeksiyon yapılan bölgede şişme olup olmadığı laboratuvardaki uzman tarafından kontrol edilir. Burada sert bir kabarıklık görülmesi verem hastalığı riski altında olduğunuz anlamına gelmektedir. Kabarıklığın boyutları ölçülür ve büyüklüğü hastalığın ne kadar ciddi seyredebileceğini göstermektedir. Malesef cilt testi her zaman garantili değildir. PPD testi sadece kişinin tüberküloz mikrobuyla karşılaşmış olduğunu gösterir. Birey özellikle yakın zamanda BCG aşısı ile aşılandığında yanlış pozitif test olabilir. Yanlış negatif sonuçlar ise; çocuklar, yaşlılar ve bağışıklık sistemi hastalığı olan bireylerde ve çok kısa süre öncesinde verem mikrobu ile enfekte olmuş ve bağışıklık sistemi henüz tepki vermeye zaman bulamamış bireylerde de ortaya çıkabilir.

Tüberküloz teşhisi koymak maalesef çok da kolay değildir. Doktorunuzun yapacağı fiziksel muayene ile klinik veriler alındıktan sonra kapsamlı pek çok test ve görüntüleme gerektirir. Tüberküloz olduğu düşünülen hastalara başta sedimantasyon olmak üzere bazı kan tetkikleri yapılır. Sedimantasyon testi vücutta iltihaplı hastalığın varlığının tespiti için yapılırken sedimantasyon değeri aynı zamanda bu hastalığa karşı verilen tedavinin etkinliğinin takibi açısından da önemlidir.

Hastalık sinsi ilerlediği için belirtileri aylarca fark edilmeyebilir. Belirtiler hafif seviyede başlayıp yavaş yavaş ilerler. Başlıca belirtileri şunlardır: Uzun süren kuru öksürük, iştahsızlık, göğüs ağrıları, halsizlik, akşamları yükselen ateş, halsizlik, kilo kayıpları, öksürükle ağızdan gelen kan, ileri seviyelerde nefes darlığı çekme.

Bakterinin kişinin vücudunda olması ile hasta olması aynı şey değildir. Hastalığa neden olan mikrobun solunum yoluyla alınması enfekte olmak ile açıklanır bunun yanında solunum yoluyla alınan mikrobun hastalık oluşturması kişinin artık tüberküloz hastası olduğu anlamına gelir. Daha önce belirttiğimiz gibi hastalığa neden olan mikrop kişinin savunma sisteminin zayıflamasını bekler. Kişinin yaşam tarzı yani beslenme bozukluğu, uykusuzluk, stres, sigara, içki gibi etkenler vücut direncini düşürmektedir. Bunun yanında operasyon geçirenler, karaciğer, böbrek, kalp hastaları, diyabetliler, astım, KOAH, AIDS gibi hastalığı olanlarda da tüberküloz riski fazladır. Ayrıca savunma sistemleri daha gelişmemiş çocuklar ve bağışıklık sistemi zayıf yaşlılar risk altındadır.

Sadece damlacık yoluyla bulaşmaktadır. Hastanın kişisel eşyalarından bulaşmaz. Hasta olan kişinin, konuşma, öksürme, hapşırma esansında çıkardığı damlacıklar ile diğer kişilere bulaşır. Tüberküloz mikrobuna maruz kalan her kişinin bu hastalığı kaptığı anlamına gelmez. Aslında tüberküloz bakterisi pek çok kişide bulunur dünyada her 4 kişiden 1inde tüberküloz basili olduğu düşünülmektedir. Neyse ki bakteri ile enfekte olmuş herkes hasta olmaz. Bağışıklık sistemi güçlü olan kişiler mikropları sınırlandırabilir.

Halk arasında ” verem” olarak bilinen Tüberküloz hiç belirti göstermeden ilerleyen sinsi ve günümüzde hala ölüme neden olan bir hastalıktır. Hastalığa sebep olan bakteri Mycobacterium Tuberculosis, solunum ve damlacık yoluyla bulaşır. Tüberküloz bakterisi bulaştığı kişinin bağışıklık sisteminin en zayıf anını bekler. Mycobacterium Tuberculosis bakterisi, basil grubu bir bakteridir. Bu basilin oluşturduğu tüberküloz, enfeksiyon hastalıkları arasında kategorize edilir.

Homosistein oranları, sigara içenlerde ve çeşitli ilaçları kullananlarda yaş ilerledikçe artmaktadır. Bunun yanı sıra homosistein düzeyleri kadınlarda daha düşük seviyelerdedir. Ancak bu oran menopozdan sonra artmaktadır.

Homosistein testi ile kalp krizi ya da inme riski geçirme ihtimalinin büyüklüğü belirlenebilir. Bununla birlikte folat ya da B12 gibi son derece önemli vitaminlerin eksikliğinin olup olmadığı ve homosistinüri hastalığı tanısı gibi konularda yol gösterici bir testtir. Doktorun, ilgili hastada B12 ve folat gibi vitaminlerin eksikliğinden şüphelendiği durumlarda bu testi isteyebilir. Bunun yanında beslenme bozukluğu olan hastalardan, yaşlı kişilerden veya sürekli ilaç kullanan ya da alkol alan kişilerden bu test istenebilir. Doktorun homosistinüri hastalığından şüphelendiği durumlarda bu test talep edilir.

Yeni doğan bebeğin metiyonin durumunun görülmesi için bu test istenebilir.

Kalp krizi geçirme, inme gibi riskleri taşıyan kişilerin belirlenmesi için bu test istenir.

Ailesinde koroner arter hastalığı olan kişiler için bu test istenir.

Homosistein testi için gerekli olan numuneler kol damarından alınacak bir kan örneğidir. Testin En Doğru Sonuçları Vermesi İçin Yapılması Gerekenler Nedir? Homosistein testinden önce 10 ila 12 saat boyunca bir şey yenilmemelidir. Bu, testin doğru sonuç verebilmesi için çok önemli bir hazırlıktır.
B6, B12 ve folat gibi vitaminlerin eksikliği homosistein düzeyinde artışa neden olabilmektedir. Yapılan araştırmalar Homosistein seviyesindeki düşüşün kan pıhtılaşmalarına neden olabildiğini göstermiştir. Homosistein testi; Kalp damar hastalıkları ve inme risk değerlendirilmesi noktasında kullanılan biyokimyasal testtir. Kalıtsal bir hastalık olan ve çok nadir görülen homosistinüri hastalığında da, kandaki Homosistein düzeyi oldukça yüksek olabilmektedir.

Homosisten , metiyonin döngüsünün bir ara parçasıdır. Metiyonin, hücresel dengenin sağlanmasında önemli rol oynayan bir amino asittir. Organizmamızda metiyonin kimyasal reaksiyona girerek glutatyonu oluştur. Glutatyon ise son yıllarda üzerinde çokça araştırma yapılan ve pek çok uzmana göre oldukça faydalı olduğu düşünülen bir antioksidandır.. Metiyonin, vücüt tarafından üretilmez, beslenme yoluyla alınır ve sağlıklı hücrelerde hızlı bir şekilde diğer ürünlere dönüştürülür. Homosistein testi, kanda Homosistein düzeyi ölçen bir testtir.

Pdw testi tek başına bazı hastalıkların tanısının konması veya kontrolünün sağlanması için yeterli olabilen bir parametre değildir. Sıklıkla genel dahiliye polikliniklerinde ve hematoloji polikliniklerinde istenir. Pdw değerinin düşük ya da yüksek olması bir hastalık değil, bir hastalığın sonucunda ortaya çıkan bulgudur. Doğal olarak altta yatan hastalığın tedavi edilebilmesi için hekiminiz bu teste ek olarak birçok tahlil yapılmasını isteyecektir. Gerekli olduğu durumlarda ileri görüntüleme yöntemlerini kullanacaktır. Kemik iliği biyopsisi de daha nadir yapılan uygulamalardan biridir. Netice itibariyle sadece pdw değerlerinde ortaya çıkan yükseklik doğrudan bir hastalığı işaret etmez. Bu konuda eğer varsa altta yatan hastalığın belirlenmesi birincil öncelik olduğundan en doğru bilgiyi hekiminizden almalısınız. Uzm. Dr. Erhan Yavuz

Bazende çalışılan kanın yetersiz olduğu veya pıhtılı olduğu durumlarda yetersiz sonuç alabilir ancak bu tip durumlarda laboratuvar çalışanları gerekli bilgilendirmeleri yapmaktadırlar. Ayrıca bilinen hiçbir hastalık olmamasına rağmen pdw testi düşüklüğü veya yüksekliği görülebilir. Çok hafif nedenlere bağlı olabilir ancak şiddetli bir hastalığın neticesi de olabilir. Bu tip durumlarda hekiminiz ileri değerlendirme yapmak isteyebilir.

PDW düşüklüğü çalışılan kanda tespit edilen değerlerin referans aralığın altında olması durumudur. Kemik iliğinde üretimin azaldığı hakkında fikir verebileceği gibi trombositler arasındaki boyut farkının minimal düzeyde olduğu hakkında da fikir verir. Çoğunlukla kemik iliğinin yeterli ve doğru çalışmasını etkileyen hastalıkların varlığında görülen bir durumdur. Bazı kanser türleri, enfeksiyonlar ve diğer bir takım hastalıklar bu durumun görülmesine sebebiyet verebilir. PDW Düşüklüğü Neden Olur?

  • Bazı kanser hastalıkları
  • Bir takım ilaçların kullanılması
  • Enfeksiyon hastalıklarının varlığı
  • Karaciğer hastalıklarının varlığı

Normal pdw değerleri varlığında trombositlerin büyüklük farkı minimal düzeylerde olmaktadır. The Reference Intervals for the Haematological Parameters başlıklı çalışmada :

Erkeklerde referans aralığı : 9 fL ile 16.56 fL

Kadınlarda referans aralığı : 8 fL ile 13.28 fL

şeklinde belirtildiği görülüyor. Tahlili sonuçlarında göreceğiniz sayıların yanında bulunan birimler kanın çalışıldığı laboratuvarlara bağlı olarak değişiklik gösterebilmektedir. Lütfen bunlara dikkat ediniz.

PDW Yüksekliği Neden Görülür?

  • Birtakım bulaşıcı hastalıklar
  • Enfeksiyon hastalıkları
  • Doğum kontrol ilaçlarının kullanımı
  • Kanser hastalıkları
  • Anemi adı verilen kansızlık hastalığı
  • Diğer kan hastalıkları
Pdw değerinin yüksek olması platelet boyutları arasındaki farkın arttığını gösterir. Farklı farklı boyutlarda trombositler kemik iliğinde devamı bir kan üretimi olduğunu veya kan üretiminin hızlandığını işaret eder. Aynı anda hem yeni üretilmiş genç trombositler bulunurken hem de daha eski zamanlarda üretilmiş yaşlı trombositler bulunur. Bu durum bize kemik iliğini fazla ve sürekli çalıştıracak bir patolojinin olduğunu veya çeşitli hastalıkların varlığını düşündürür. Bazı bulaşıcı hastalıklar, çeşitli enfeksiyonlar, doğum kontrol haplarının kullanıldığı durumlar, bazı kanser türlerinin olması, anemi ve diğer bazı kan hastalıklarının olduğu durumlarda pdw yüksekliği görülebilmektedir.

Sıklıkla pdw testi istenmesine kadınlarda adet kanamalarının düzensiz ve şiddetli olduğu durumlar, sebebi bulunmayan morluklar, minimal kesilerden beklenenin üstünde kanama olması, sebebi açıklanamayan burun kanamaları, iç kanama şüphesi olan hastalarda ve vücutta morlukların ve kızarıklıkların olduğu durumlarda istenmektedir. Bu patolojik durumlara ek olarak kan hastalıklarının birçoğunda bu testin yapılması önerilir.

PDW, tam kan sayımı adı verlen bir tahlil grubunun içinde bulunur ve birçok hastalığın gidişatının kontrol edilmesi ve tanısının konmasında istenen bir tahlildir.

  • Adet kanamalarının düzensiz seyretmesi
  • Nedeni tespit edilememiş morluklar
  • Vücutta aşırı kanama olması
  • Etyolojisi bilinmeyen burun kanamaları
  • İç kanama şüphesi

Hem yeni üretilen ve büyük görünümlü yeni kan hücreleri hem de daha önceden üretilmiş ve zamanla biraz küçülmüş olan eski kan hücreleri aynı anda bulunacaktır. Aynı anda bu kadar farklı büyüklükte trombosit bir arada bulunduğunda trombosit büyüklüğü genişliği (PDW) yükselmektedir.

Trombositler üretildikleri anda en büyüktürler ve zamanla küçülürler. Temel olarak PDW değeri yüksek olan hastaların kan pulcuklarının farklı boyutlarda anlamına gelir.Farklı boyutlarda kan pulcuklarının olması ise kemik iliğinde üretimin hızlandığının bir göstergesidir. Yeni kan hücreleri üretildikçe, eski kan hücreleriyle beraber platelet büyüklüğü çeşitliliği artacaktır. Trombosit :  Kanın pıhtılaşmasını sağlayan küçük kan hücreleridir. Tıp dilinde platelet olarak ta isimlendirilir.

Pdw, kemik iliğinde üretilen ve kanın pıhtılaşma mekanizmasında çok önemli görevleri bulunan plateletlerin büyüklükleri ya da boyutlarıyla ilişkili bir tıbbi bir terimdir. Platelet Distribution Width ifadesinin baş harflerinin kısaltılmasıyla elde edilmiştir. Bu ifadeyi platelet büyüklüğü dağılımı olarak Türkçe’ye çevirmekteyiz. Platelet olarak bildiğimiz bu yapıları kan pulcuğu veya trombosit olarak isimlendirmekteyiz. PDW testi yardımıyla pdw düşüklüğü, yüksekliği ve kan üretiminin gerçekleştirildiği kemik iliği yapılarının ne derecede çalıştığı hakkında fikir edinebilmekteyiz.

Eğer siz de lipaz seviyenize uzun zamandır baktırmadıysanız ve rutin bir kan testinden geçmek istiyorsanız bir sağlık kuruluşuna başvurarak hekiminizden size kan testi uygulamasını isteyebilirsiniz. Yapılacak olan tetkikler sonucunda lipaz yüksekliği, düşüklüğü veya herhangi farklı bir faktöre ilişkin bozukluğun tespit edilmesi durumunda daha ileri tanı testlerinin uygulanması sonucunda olası hastalıklarınızın erken dönemde tespit edilerek tedavi edilmesini sağlayabilirsiniz. Bu şekilde ileride karşılaşabileceğiniz çok daha ciddi boyutlu sağlık sorunlarının önüne geçerek daha sağlıklı bir yaşam sürebilirsiniz. İç Hastalıkları (Dahiliye) Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Cem Özcan / Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

Kandaki lipaz seviyesi yüksek olan hastalarda kan değerlerinin normale döndürülmesi için, enzimdeki yükselmeye neden olan hastalığa yönelik olarak tedavi uygulanmalıdır. Pankreatit veya kronik hastalıkları bulunan kişilerde bu hastalıklara yönelik olarak uygulanacak olan medikal tedaviye ek olarak birtakım farklı önlemler de alınmalıdır. Obezite sorunu olan kişilerin sağlıklı beslenme alışkanlıkları, diyet ve düzenli egzersiz ile birlikte ideal kilolarına ulaşmaları sağlanmalıdır. Lipaz yüksekliği bulunan hastalar sigara ve alkol kullanımından mutlaka kaçınmalıdır. Kolesterol ve trigliserid düzeyleri yüksek olan kişilerde hekim tarafından gerekli görülmesi durumunda kolesterol düşürücü ilaçlar kullanılmalı, buna ek olarak az yağlı bir beslenme programı uygulanmalıdır. Safra kesesinde taş veya tıkanıklık sorunu yaşayan bireyler hekimlerinin önermesi durumunda vakit kaybetmeden cerrahi operasyonlarını planlamalıdır. Pankreasta kistleri olan hastalarda ise kistlerin iyi huylu mu yoksa kötü huylu mu olduğunun araştırılmasına yönelik biyopsi ve kan tetkikleri uygulanmalı, tedavi ve takip sürecine yanıt vermeyen tümörler uygun cerrahi teknikler yardımıyla çıkarılmalıdır. Bu durumda çıkarılan tümörler patolojik incelemeye gönderilerek kötü huylu olduğunun tespit edilmesi halinde çevre doku ve organlara yayılım gösterip göstermediği konusunda ileri araştırmalar da uygulanmalıdır.

Pankreas hastalıkları ve birtakım farklı hastalıklarının teşhisinde veya pankreasın işlevinin değerlendirilmesinde kullanılan lipaz testi, enzimin birim hacimdeki kanda yer alan miktarının araştırılması şeklinde yapılır. Sağlıklı bireylerde serum lipaz seviyesi 10-140 U/L aralığında olmalıdır. Yapılan kan testi sonucunda lipaz düzeyinin bu değerin altında bulunması, pankreas organının işlevini yeterli düzeyde yerine getiremediğini veya kistik fibrozis gibi kronik bir hastalığın varlığını işaret ediyor olabilir. Fakat bu gibi durumların belirlenmesinde kandaki lipaz seviyesindeki küçük düşüşlerin tek başına yeterli olmadığı, fiziksel muayene ve daha ileri tanı testleri ile tanının desteklenmesi gerektiği bilinmelidir. Serum lipaz düzeyinin referans aralıklarının üzerinde olması durumu ise genellikle bir sağlık sorununu işaret eder. Lipaz seviyesinin yükselmesinde pankreas hastalıkları, safra kesesi hastalıkları, pankreas kanserleri, bağırsak hastalıkları, bazı mide hastalıkları ile siroz, çölyak gibi pek çok hastalık rol oynayabilir. Bu nedenle lipaz yüksekliği tespit edilen hastalarda daha ileri kan testleri ile radyolojik görüntüleme teknikleri uygulanarak sorunun kaynağına yönelik detaylı incelemeler yapılmalıdır.

Lipaz testi tıpta pek çok farklı hastalığa yönelik yapılan araştırmalarda, rutin kontrollerde veya çeşitli semptomların nedenine yönelik yapılan tetkiklerde başvurulan bir kan testidir. Testin en yaygın olarak kullanıldığı alanlar pankreas iltihabı (pankreatit) veya diğer pankreas hastalıklarının araştırılması, pankreas salgı yollarında herhangi bir tıkanıklığın bulunup bulunmadığının araştırılması, kistik fibrozis gibi pankreası da etkileyen kronik hastalıkların tanı ve takip süreçlerinde lipaz testi sıklıkla uygulanır. Bunların yanı sıra hekimler tarafından hastalarda görülen semptomların hangi sağlık sorununa bağlı olarak geliştiğinin araştırılmasına yönelik olarak da lipaz testi, birtakım farklı kan testleri ile birlikte istenebilir. Bunlar çoğunlukla pankreas hastalıklarını işaret eden semptomlar olmakla birlikte en yaygınları şunlardır:

  • Mide bulantısı ve kusma
  • Şiddetli bel ve karın ağrısı
  • İshal
  • Ateş
  • İştah kaybı ve hızlı verilen kilolar
  • Sürekli yorgunluk hissi ve enerji düşüklüğü

Yukarıdaki durumların haricinde 6 ayda bir veya yıllık olarak uygulanan rutin kan testlerinde de lipaz düzeylerine bakılabilir. Özellikle pankreas hastalıkları açısından risk grubunda yer alan, ailesinde pankreas hastalığı öyküsü bulunan bireyler, diyabet hastaları, safra kesesi taşları ve tıkanıklıkları bulunan hastalar, yüksek kolesterol ve trigliserid düzeylerine sahip bireyler ile obezite hastalarında lipaz testi düzenli aralıklarla tekrarlanmalıdır. Test sonucunda herhangi bir yüksekliğe rastlanması durumunda daha ileri tetkikler de uygulanarak durumun nedeni belirlenmeli ve tedavi süreci başlatılmalıdır.

Lipaz testinin istenmiş olduğu hastalar, testin daha doğru sonuçlar vermesi açısında 8-10 saatlik bir açlık durumunda olmalıdır. Bu nedenle testin uygulanması için en doğru zaman kahvaltı öncesindeki sabah saatleridir. Ayrıca kullanılan bazı ilaçlar da test sonucunu etkileyebileceğinden lipaz testi yaptıracak olan hastaların sürekli olarak kullanmakta olduğu ilaçlar konusunda doktoruna bilgi vermesi gerekir.

Lipaz testi, kan örneği alınarak basit bir şekilde yapılabilir. Bunun için koldan veya elin üzerinde bulunan herhangi bir uygun damardan iğne yardımıyla kan alınabilir. Alınan kan örneği ile lipaz haricinde farklı kan parametrelerinin de araştırılması mümkündür. Yapılacak olan lipaz testi herhangi bir ciddi risk arz etmez, fakat tüm kan testlerinde olabileceği gibi hassas kişilerde baş dönmesi, bayılma, tansiyon düşüklüğü gibi komplikasyonlar görülebilir. Özellikle iğneden veya kan aldırmaktan korkan kişilerde bu durumlar çok daha yaygın şekilde gözlenir. Buna ek olarak kan örneğini alan sağlık personelinin tecrübesi ve hastanın damar yapısına göre değişmekle birlikte bazı kan testlerinde kan örneğinin alındığı bölgede şişlik, enfeksiyon, kızarıklık, morarma gibi durumlar da gelişebilir. Bu tarz sorunların minimuma indirilebilmesi açısından işlem tamamlandıktan sonra steril bir pamuk kanın alındığı bölgeye 5-10 dakikalık bir süre boyunca bastırılmalıdır.

Lipaz, pankreastan salgılanan sıvının içerisinde yer alır ve bu salgı ince bağırsağa iletilerek sindirimin tamamlanmasını sağlar. Sindirim için kullanılan pankreatik lipazın haricinde daha küçük miktarlarda karaciğerde hepatik lipaz, adipoz doku hücrelerinde hormona duyarlı lipazlar, kılcal damarların endotel yüzeylerinde lipoprotein lipazlar da yer alır. Pankreasta üretilen protein yapıdaki lipazın kandaki seviyesi, basit bir kan testi ile kolaylıkla ölçülebilir. Normal şartlarda kanda az miktarda lipaz enziminin bulunması normaldir. Fakat serum lipaz seviyesinin olması gerekenin üzerinde bulunması durumu lipaz yüksekliği olarak adlandırılır ve genellikle akut veya kronik pankreatit gibi herhangi bir pankreas hastalığını işaret eder. Bunun sebebi enzimin pankreastan salgılanması ve pankreasta herhangi bir yara veya inflamasyon bulunması durumunda, salgı bezinden normalin üzerinde lipaz enziminin salgılanmasıdır. Bunun haricinde pankreasın yeterli düzeyde çalışıp çalışmadığı veya pankreas hastalıkları ile karıştırılabilecek diğer hastalıklara yönelik yapılan araştırmalar gibi durumlarda lipaz testi sıklıkla uygulanan kan testleri arasında yer alır.

Lipaz, besinlerle alınan yağların yapı taşlarına kadar parçalanması ve vücutta kullanılabilir hale getirilmesinden sorumlu olan enzimdir. Bu enzim sayesinde trigliserid formunda vücuda alınarak sindirim kanalında ilerleyen yağlar, yağ asitleri ve gliserole dönüştürülerek emilime hazır hale getirilir. Enzim mide ile omurga arasında yer alan düz bir salgı bezi olan pankreas tarafından üretilir. Lipaz enziminin kandaki seviyesi normal şartlarda belirli aralıklar dahilindedir. Enzimin kandaki değerinin bu aralığın altına düşmesi veya üzerine çıkması, belirli hastalıkları işaret edebilir. Bu nedenle rutin kan testlerinde ve vücuttaki olası hastalıkların araştırıldığı tetkikler esnasında lipaz düzeyleri de ölçülür.

Normal insanlarda bu değerin düşük olması herhangi bir sorun teşkil etmez iken gebe olan kadınlarda ise durum biraz farklıdır. Gebelerdeki AFP düşüklüğü şunlardan meydana gelmiş olabilir:

  • Düşük (Bebeğin ölümü)
  • Down sendromu
  • Edwards sendromu
  • Fetal distres (bebeğin anne karnında zor durumda olması)

Anne kanından alınan örnekteki AFP miktarı yüksek seviyede çıkarsa, doktorlar bu defa anne onayını alarak amniyon sıvısından örnek alır ve buradaki AFP değerleri incelenir. Nöral tip defektinin anlaşılması için yapılan bu işlem, risk grubundaki kişilere de önerilir. Riskli olan kişiler şunlardır:

  • 35 yaşın üzerindeki gebelikler
  • Şeker hastalığı nedeniyle insülin kullananlar
  • Hamilelikte farklı nedenlerden dolayı ilaç kullanmak zorunda kalanlar
  • Ailesinde doğumsal kusuru olanlar

Gebelerde AFP yüksekliğinin görülmesi ise farklı şekilde yorumlanır. Kendi normal değerlerinden daha yüksek bir seviye söz konusu ise şu durumlar buna neden olmuş olabilir:

  • Nöral tüp defekti
  • Düşük riski
  • Çoklu gebelik
  • Karın duvar defekti

Alfa Fetoprotein (AFP) seviyesiyle ilgili kesin olmayan fakat genel olarak gözlemlenen önemli bir durum vardır. Karaciğer hastalıklarına bağlı olarak AFP seviyesi genellikle 500 ng/mL’nin altındadır. Fakat karaciğer kanseri vakalarında bu rakam 500 ng/mL’nin üzerindedir.

Alfa Fetoprotein (AFP) seviyesi ile kanser arasındaki ilişkiden dolayı, bu testin sonuçları öncelikle kanser riski bakımından incelenir. Fakat burada kesinlik olmadığının bilinmesi gerekir. Yapılan testte Alfa Fetoprotein (AFP) yüksekliği söz konusuysa bunun nedenleri şunlar olabilir:

  • Karaciğer, testis ve yumurtalık kanserleri, AFP yüksekliğine neden olabilir. Fakat burada bir kesinlik durumu yoktur. Yani bütün karaciğer, yumurtalık ve testis kanseri vakalarında AFP artışı izlenmez.
  • Mide, kolon, bağırsak, lenfoma ve meme kanserleri de AFP seviyesinin yükselmesine neden olur. Fakat aynı durum burada da geçerlidir ve kesinlik durumu söz konusu değildir.
  • Kanser tedavisinin izlenmesinde kullanıldığında AFP seviyesinin artması, olumsuza gidişin işaretidir. Tedavinin olumlu cevap alması, AFP seviyesinin azalmasını ve normal insanlardaki seviyeye dönmesini gerektirmektedir.
  • Karaciğer hastalıkları AFP seviyesinin artmasına neden olur.

AFP, erkeklerde ve gebe olmayan kadınlarda ya hiç yoktur ya da çok düşük seviyelerdedir. Gebe olan kadınların kanındaki AFP düzeyinin yüksek olması ise son derece normaldir. Normal AFP seviyeleri şu şekildedir:

Gebe olmayan kadınlarda ve erkeklerde 40 ng/mL veya 40 mcg/L seviyesinin altında olmalıdır. Bu seviyenin üstü, yüksek kabul edilir.

Gebe olan kadınlarda yapılan tarama testlerinde 2,5 MoM altındaki değerler negatif olarak kabul edilirken bu değerin üstü pozitif olarak kabul edilir.

AFP testi, doktorlar tarafından farklı nedenlerden dolayı istenebilir. Bu nedenlerden bazıları şunlardır:

  • Yapılan fiziksel muayenede ya da taramada bir takım tümörlerin varlığından şüphelenmeyi gerektirecek bulgular elde edilmişse kanserden şüphelenen doktorlar, AFP testi ister. Bu durum karaciğer kanseri vakalarında çok daha fazla görülürken, diğer kanser türlerinde ise daha azdır.
  • Daha önce tespit edilen karaciğer, testis ve yumurtalık kanseri vakalarının izlenmesi için bu test uygulanır. Fakat söz konusu test yapıldığında kanda AFP yoksa test tekrarlanmaz. AFP tespit edilirse, düzeyindeki değişimlerin fark edilmesi için periyodik olarak doktor tarafından istenebilir.
  • Kronik hepatit ve siroz hastalarını takip etmek için kullanılır.
  • Gebelikte yapılan rutin kontroller esnasındaki taramalarda kullanılır.
AFP, özellikle karaciğer ciğer tümörlerinin teşhisi ya da tedavi sürecinin izlenmesi için kullanılmaktadır. Fakat bunun dışında testis ve yumurtalık kanseri vakalarında da kullanılır. Ancak bu vakaların görüldüğü kişilerin tamamın kanında AFP bulunmaz. Kanser haricinde karaciğer hastalıkları için de bu test yapılır. Hepatit B ve hepatit C hastalarının izlenmesi amacıyla da çok fazla kullanılan bir testtir. AFP, sadece kanser tümörleri tarafından değil farklı unsurlar tarafından da vücutta arttırılabilir. Bundan dolayı kanser vakalarında genellikle izleme amacıyla kullanılmaktadır. Tek başına kanser teşhisi yapması mümkün olmamasına karşın farklı testlerle birlikte kullanıldığında etkili sonuçlar verebilmektedir. Gebelik sürecinde oluşan anomalilerin tespiti için de bu test kullanılır. Bebeğin karaciğeri tarafından üretilen AFP, anne kanına geçer ve buradaki seviyesi tespit edilerek mevcut sorunlar varsa belirlenir.

Sağlıklı insanlarda düşük seviyelerde olan Alfa Fetoprotein (AFP), farklı nedenlerden dolayı vücutta daha yüksek düzeylere çıkabilir. Hepatit ve siroz gibi önemli karaciğer rahatsızlıkları, AFP değerinin yükselmesine neden olan bilinen sebeplerdendir. Bunun haricinde ise bazı tümör türlerinin AFP seviyesini ciddi şekilde arttırdığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bundan dolayı da Alfa Fetoprotein (AFP), tümör belirteci olarak kullanılmaktadır. Alfa Fetoprotein (AFP), hepatoselüler karsinom adı verilen karaciğer kanseri ve bebeklerde görülen hepatoblastom adı verilen karaciğer kanserinde seviyesini arttırır. Bunun haricinde ise testis ve yumurtalık kanseri vakalarının tamamında olmasa da bir bölümünde AFP seviyesinin yükseldiği görülmüştür.

Bebeklerin gelişiminin sağlıklı olarak devam ettiğinin anlaşılması için yapılan bazı testlerde AFP değeri incelenir. Bebeğin karaciğeri tarafından üretilen bu protein annenin kanına da geçer. Anne kanı alınarak yapılan ve kromozom sebepli bir sorun olup olmadığını anlamak için yapılan tarama testlerinde AFP seviyesine bakılır.

Bebekler, anne karnında gelişirken vücutlarında farklı proteinler bulunur. Bunlardan birisi olan Alfa Fetoprotein yani AFP, karaciğer tarafından üretilir. Gelişmekte olan embriyo bir yumurtaya benzetilirse, AFP bu yumurtanın beyaz kısmını oluşturmaktadır. Bebeklerin doğumuyla birlikte vücutlarındaki AFP miktarı önce hızlı bir şekilde artar, daha sonra ise bu miktar hızlı bir şekilde düşer. Dolayısıyla da normal insanlarda AFP değerinin düşük seviyelerde olduğu söylenebilir.

Bun düşüklüğü yapan nedenleri özetlemek gerekirse şu şekilde olacaktır: yüksek miktarda su tüketiminin olması, protin açısından fakir besinlerle beslenme, karaciğer hastalıklarının varlığı, bazı ilaçların kullanılıyor olması, besinlerin emilmesinde problem yaratan hastalıkların varlığı, gebelik varlığın bun düşüklüğü durumu ortaya çıkabilir. BUN değerine baktırmak isteyen bireyler eğer herhangi bir rahatsızlığı yoksa iç hastalıkları uzmanına giderek bu taleplerini iletmelidirler. Hekiminiz öyküsünü alıp, muayenesini aldıktan sonra gerekli gördüğü durumlarda kan tahlili için kan vermenizi isteyebilir.

BUN düşüklüğü yine çeşitli patolojik durumlarında varlığında görülebilir. Sıklıkla yeterli oranlarda alınamayan protein ve su tüketimindeki bozukluklar bun değeri düşüklüğü yapar. Cinsiyet ve yaş faktörleri bun değerinin belirlenmesinde önem arz eden belirteçlerdir. Protin açısından fakir yiyeceklerle beslenen bireylerde BUN değerinde düşüklük görülebileceğini unutmayınız. BUN değerinizde düşüklük varsa tıbbi öykünüz, fizik muayene bilgileriniz ve diğer tahlillerinizle beraber hekiminiz tarafından değerlendirilmelidir. Tek başına bun düşüklüğü bazı durumlarda bir şey ifade etmeyebilir.

Bun yüksekliği nedenlerini özetle şu şekilde sıralarız: böbrek ile ilişkili rahatsızlıklar, sıvı alımında yetersizlikler olması, tiroid hastalıklarının varlığı, addison hastalığının olması, yüksek seviyelerde yapılan egzersizler, şeker hastalığı varlığı, hipertansiyon hastalığının varlığı, tümör ve benzeri kitlelerin var olması, gebelik olması, yanık varlığı gibi etkenlerdir. Bu faktörlerden bazıları doğrudan BUN değerine etki göstermese de dolaylı yollardan etki gösterir.
BUN yüksekliği çeşitli patolojik durumların varlığında ortaya çıkabilir. Karaciğer, böbrek ve bazı kalp hastalıklarının varlığında bu değer yüksek seyredebilir ancak hastalıkların tespiti hususunda hekiminizden profesyonel yardım almanız en doğru seçenek olacaktır. BUN testi için kan vermeden önce kullandığınız ilaçları hekiminize bildirmelisiniz. Protein yönüyle zengin diyetlerden yine bu süreçte uzak durmalısınız. Bu tip durumları önemsemediğinizde BUN değer yüksekliği ortaya çıkabilir. Nadirende olsa ciddi yanık ve şok durumlarında bun değerleri yukarı doğru hareketlenme gösterebilir. Ayrıca BUN/Kreatin oranı oldukça önemli bir orandır ve dikkat edilmelidir.

Mayo Medical Laboratories kaynağına göre :

Erkeklerde :

  • 1 ile 17 yaş aralığında 7 – 20 mg/dL
  • 18 yaş ve üzeri yetişkinlerde : 8 – 24 mg/dL

Kadınlarda :

  • 1 ile 17 yaş aralığında 7 – 20 mg/dL
  • 18 yaş ve üzeri yetişkinlerde : 6 – 21 mg/dL

Kan tahlilleri için hekiminiz aksini belirtmediği sürece aç veya tok karnına verebilirsiniz. Genelde aç veya tok karnına kan vermek kan şekeri olan glukoz değerlerinde belirgin farklılıklara yol açar ancak hekiminiz aksini belirtmedikçe BUN değeri için bu şekilde özel bir durum yoktur. BUN testi yapılmadan önceki günlerde mümkün olduğunca yoğun proteinli besinlerden uzak durmalısınız. Testin sonucunu etkileyebilir. Kortikosteroidler, diüretiklerin ve bazı antibiyotiklerin kullanılması bun değerini olumsuz etkileyebilir. Yine yaş ve cinsiyet gibi faktörlerde bun değerinde farklılıklara yol açabilir.

BUN testi için öncelikle ilgili kişinin genellikle kolundan kan alınmalıdır. Bunun için kan alınacak damarın olduğu bölge anti septik solüsyonlarla temizlenir. Daha sonra hemşire veya hekim tarafından gerekli olduğu ölçüde kan alınır. Bu kan biyokimya tüpüne konulur ve hastanenin laboratuvarına yönlendirilir. Laboratuvarda özel cihazlar yardımıyla kan analizleri yapılır ve BUN değerleri tespit edilir.

BUN yüksekliği veya düşüklüğü olması durumunda üre azotunun karaciğerde fazlaca parçalandığı ya da böbreklerde yeterince süzülemediği düşünülür. Doğal olarak çeşitli karaciğer ve böbrek hastalıklarında bun yüksekliği ve düşüklüğü görülebilir. BUN normal değeri dışına çıkması durumu birçok farklı değişkenden etkilenebilen kompleks bir durum olabilmektedir. Bu noktada hekiminizin alacağı tıbbi öykü, yapacağı fizik muayene ve isteyeceği diğer tahliller altta yatan patolojik durumun ortaya çıkarılması için kritik önem taşır. Uzm. Dr. Erhan Yavuz

BUN, Blood Urea Nitrogen ifadesinin baş harflerinin birleştirilmesi yoluyla elde edilmiş bir kısaltmadır. Türkçe’ye Kanda Üre Azotu olarak çevrilir. Besinler yoluyla aldığımız proteinler karaciğere geldiklerinde yapı taşlarına ayrılırlar ve parçalanırlar. Parçalanma sonrası oluşan artık ürünlerden bir tanesi üre azotodur. Daha sonra kan yoluyla böbreklere gelerek vücut dışına atılması için süzülür. BUN testi değeri böbrek ve karaciğer fonksiyonlarıyla ilgili çeşitli bilgiler vererek hekiminizin işini kolaylaştırır.
Kanda ürik asit yüksekliği varlığında öncelikle altta yatan farklı bir hastalık olup olmadığı araştırılmalıdır. Bununla birlikte ürik asit seviyesini düşürücü ilaç tedavisine destek olmak amacıyla yaşam tarzında ve beslenme düzeninde de dikkat edilecek adımlar bulunmaktadır. Öncelikle bol su içmek gerekmektedir. Bunun yanında et ve et ürünlerinden uzak durmak, lifli gıdalar tüketmek, sebze ve meyve ağırlıklı Akdeniz tipi diyet uygulamak, alkolden uzak durmak yapılacak önemli adımlar arasındadır.

40 yaş üstünde görülme sıklığı %10-15 olan ürik asit yüksekliğinin üst sınırı normalde;

Erkeklerde 7-8 mg/dl
Kadınlarda ise 6 mg/dl olmalıdır.

Kanda ürik asit seviyesi erkeklerde 7-8 mg/dl, kadınlarda ise 6 mg/dl seviyesinin üzerine çıktığında risk oluşturmaktadır.

Kanda ürik asit seviyesi düşüklüğüne “hipoürisemi” adı verilmektedir. Çok sık karşılaşılan bir durum olmamakla birlikte bazı karaciğer ve böbrek hastalıklarının ve nadiren kalıtsal metabolik hastalıkların sonucu olarak da ürik asit seviyesi düşebilmektedir. Pürinden fakir diyet, yetersiz protein alımı, alkol, gebelik, bazı minerallerin eksikliği gibi sebepler de kanda ürik asit seviyesinin düşmesine yol açabilmektedir. Ürik asit düşüklüğü Parkinson, diyabet, bazı kanser türleri, böbrek iltihapları, multiple skleroz, endokrinolojik bazı hastalıklar, Wilson gibi hastalıklar nedeniyle de düşebileceği için altta yatan sebebin detaylı olarak araştırılması önemlidir.

Kanda ürik asit seviyesinin yükselmesi eklem içinde kristallere sebep olurken eklem iltihaplanmasına ve gut hastalığının yol açtığı en sık ayaklarda rastlanan ağrılara sebep olmaktadır. Bunun yanında birikmiş ürik asit, böbrek taşları oluşturarak böbreklere de zarar verebilmektedir.

Hastanın bir kolundan alınan kan örneğinden ürik asit değeri sorgulanabilmektedir.

Gut hastalığı şüphesinde, kemoterapi ve radyoterapi alan hastaların takibinde ve böbrek taşı oluşumlarıyla böbrek yetmezliği riski olan hastalarda ürik asit testiyle kanda biriken ürik asit seviyesi laboratuvar ortamında ölçülür.

İnsan vücudunun temel yapı taşlarından biri olan pürin, günlük beslenmede yüksek proteinli gıdaların aşırı miktarda tüketilmesiyle artmaktadır. Besinlerle dışardan alınabildiği gibi aynı zamanda hâlihazırda kanda da bulunan pürinin vücutta parçalanmasıyla ürik asit meydana gelmektedir. Oluşan ürik asidin vücuttan doğal yollarla atılamadığı ve biriktiği durumlarda ise eklem ağrılarına yol açan bazı hastalıklar oluşur. Ürik asit, kandaki pürin maddesinin parçalanması ile ortaya çıkan ve özellikle yağlı gıdaların tüketilmesiyle karaciğerde üretilen bir maddedir. Normal olarak vücuttan atılmazsa eklemlerde birikerek ağrılara sebep olur. 

Hepatit B bazen gebeliğin son haftalarında bazen de doğum esnasında bebeğe bulaşabilmektedir. Bu durumda bebeğe doğumdan hemen sonra aşı ile birlikte immünglobülin uygulanır. / Uzm. Dr. Mehmet Keleş Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyoloji

Hastalığı sessiz bir şekilde geçirip bağışıklık kazanmış kişilere toplumda rastlanmaktadır.

Geliştirilen aşılar sayesinde hepatit B önlenebilir bir hastalıktır. Aşının koruyuculuk oranı % 90 oranındadır.  Ülkemizde  bebeklikten itibaren rutin hepatit b aşısı uygulaması vardır. İleri yaşlarda bağışıklık azalmışsa tekrar doz önerilir. Hastalığı taşıyanlara ve aktif hasta olanlara aşı yapılmaz. Aşılama 0, 1 ve 6. aylar olmak üzere 3 dozda yapılır. Gebelik takiplerinde annelere rutin hepatit B testi yapılmaktadır. Amaç yeni doğan bebeği korumaktır. Hastalığın yayılmasını önlemek için toplumun bulaşma yolları hakkında bilgilendirilmesi esastır.

Hepatit B kan testleri ile tanınır. Testler sonucunda akut veya kronik enfeksiyon, taşıyıcılık, geçirilmiş enfeksiyon veya bulaştırıcılık varsa tanınabilir. 

Hastalığın teşhisinden 6 ay sonra hastalık belirtileri devam ediyorsa kronik hastalıktan bahsedilir. Hastalığın kronikleşmesi erken yaşlarda daha sıktır. İleri yaşlarda kronikleşme azalır. Hepatit B li annelerden doğan bebekler kronikleşme için büyük risk altındadır. Bazı hastalar durumlarını tesadüfen öğrenir çünkü hastalığın belirtileri çok sessiz seyredebilir. Tanı konulduktan sonra karaciğer hasarını önlemek için ilaç tedavileri vardır. Kronik hepatit B hastalığının siroz ve karaciğer kanserine dönüşme ihtimali vardır. Kronik hepatit B li hastalar düzenli olarak sağlık kontrollerini yaptırmalı, alkol ve sigaradan uzak durmalı, bol sebze ve meyve içeren besinler tüketmeli ve stresten kaçınmalıdır.

Akut hepatit B enfeksiyonu geçiren bireylerin alkol ve sigaradan kaçınmaları, sağlıklı gıdalar tüketmeleri, aşırı yorgunluktan kaçınmaları, düzenli uyumaları ve yağlı yiyecekleri tüketmemeleri gerekmektedir. Karaciğer hasarını artırmamak için hekime danışılmadan ilaç kullanılmamalıdır.

Hastalık belirtileri başlayıncaya kadar kuluçka süresi 6 hafta-6 ay olabilir. Kuluçka süresinin uzun olması kişinin hastalığının farkında olmadan etrafına bulaştırmasına yol açar. Hastalığın teşhisi basit bir kan testi ile yapılır. Teşhis konulduktan sonra hastalar genellikle hastaneye yatırılarak tedavi edilir. Yatak istirahati ve belirtilere yönelik tedavi uygulanır. Akut hepatit B enfeksiyonu esnasında nadiren fulminan hepatit adı verilen ağır tablo gelişebilir. Fulminan hepatitte ani karaciğer yetmezliği gelişir ve ölüm oranı yüksektir. 

Akut hepatit B hastalığında hiç belirti olmayabilir veya şu belirtiler görülebilir. 

  • Gözlerde ve ciltte sararma
  • iştahsızlık
  • halsizlik
  • ateş
  • eklem ağrıları
  • bulantı kusma
  • karın ağrısı

Hepatit B Taşıyıcılığı Nasıl Olur? 

  • Hepatit b li bireyle cinsel ilişki
  • uyuşturucu madde kullananlar
  • kuaförlerde sterilize edilmemiş manikür pedikür setleri
  • tıraş bıçakları, makaslar,
  • kulak delme işlemi, küpe deneme
  • steril olmayan aletlerle sünnet
  • steril olmayan aletlerle cerrahi işlem
  • steril olmayan diş çekimi
  • ortak diş fırçası kullanımı
  • Hepatit b taşıyan gebe

Hepatit B tüm dünyada yaygın olarak görülen karaciğer iltihabıdır. Hastalığın etkeni hepatit B virüsüdür. Hepatit B virüsü insandan insana kan, kan ürünleri ve enfekte vücut sıvıları yoluyla bulaşır. Korunmasız seks, uyuşturucu ilaç kullanımı, steril olmayan iğneler ve tıbbi cihazlar ve gebelikte bebeğe bulaştırma diğer geçiş yollarıdır. Hepatit B; ortak kaptan yemek, içmek, havuza girmek, öpüşmek, öksürmek, aynı tuvaleti kullanmak gibi yollarla bulaşmaz. Hastalık akut veya kronik seyirli olabilir. Hiç belirti vermeyen sessiz taşıyıcılar olabilir. Hastalık sessiz taşıyıcılıktan, siroz ve karaciğer kanserine kadar değişen geniş bir yelpazede seyreder.

Hepatit C, hafif seyirli olabileceği gibi yaşam boyu süren ve pek çok farklı hastalığa yol açan bir tür RNA virüsüdür. Birden fazla kez kullanılan iğne, ortak kullanılan jilet, diş fırçası gibi aletlere kan bulaşması sonucu kişiden kişiye bulaşabilen Hepatit C, taşıyıcı anneden bebeğe ya da cinsel ilişki sonucu da kişiye bulaşabilir. Bu tür riskli durumlarla karşılaşılması durumunda mutlaka Anti HCV testi yaptırılmalıdır. Anti HCV testinin pozitif olması, kişinin vücudunun Hepatit C virüsüne karşı antikor ürettiği ya da farklı bir deyişle kişiye Hepatit C virüsünün bulaştığını gösterir. Anti HCV testinin negatif olması ise kişiye hepatit C virüsünün bulaşmadığı ya da bulaşmış olsa bile vücudun henüz antikor üretmediğini gösterir. Bu yüzden Anti HCV sonucunun netleştirilmesi için test bir süre sonra tekrarlanır. Emin olunamayan bazı durumlarda ise hekim gerekli gördüğünde kişinin RIBA ve PCR testlerini yaptırmasını isteyebilir. Sağlıklı bir yaşam için sağlık kontrollerinizi düzenli olarak yaptırmayı ihmal etmeyin.

Cinsel ilişki, kan teması, iğne batması gibi şüpheli durumlarda vücutta Hepatit C virüsüne bağlı olarak Anti HCV antikorlarının üretilip üretilmediğinin anlaşılması için  mutlaka Anti HCV testi yaptırılmalıdır. Sıklıkla sorulan Anti HCV ne demek sorusuna verilebilecek bir diğer yanıt da budur. Şüpheli durumlarda ya da farklı testler sırasında yapılan Anti HCV testinin negatif sonuçlanması, kişinin Hepatit C virüsü tarafından enfekte olmadığını gösterir. Ancak testin negatif çıkması, kişiye Hepatit C virüsünün bulaşmadığının göstergesi de değildir. Bazı durumlarda kişi enfekte olsa dahi vücudu henüz Anti HCV antikoru üretmediği için test, negatif olarak sonuçlanabilir. Bu yüzden şüphe duyulan temaslardan sonraki 3. aydan itibaren test yapılmalıdır. Yüksek şüphe varlığında ve hekim uygun gördüğünde ise test, 6 ay sonra tekrar edilmelidir

Yapılan testler sonrasında Anti HCV pozitif sonuç alınması kişinin Hepatit C hastası olduğunu; virüsün etkisiz bir şekilde kişide bulunduğunu ya da Hepatit C hastalığını atlattığını gösterebilir. Ancak HCV pozitifliği, hastalığın hangi evrede olduğu ya da aktif olup olmadığı konusunda bilgi vermez. Bu bilgi için HCV RNA testi uygulanmalıdır. Bu test sonucunda da Hepatit C pozitifliği alınması durumunda kişi, tedavi için hekimi ile birebir olarak görüşmelidir. Hekim, çoğunlukla hastalığın evresine bağlı olarak farklı tedavi yöntemleri uygular. Erken dönemde tanısı konan ve tedavisi başlanan hastaların yaklaşık olarak %85’i iyileşme gösterir. Düzenli olarak kontrol edilmesi gereken Hepatit C hastalarının alkol tüketmesi ve bitkisel ilaç kullanması kesinlikle önerilmez. Herhangi bir medikal ilaç kullanımından önce de mutlaka hekime danışılmalıdır.

Dünya Sağlı Örgütü’ne göre Türkiye’de yaklaşık olarak %1,5 oranında görülen Hepatit C bir RNA virüsüdür. Kişinin karaciğerini hedef alan, tedavi edilmediğinde hayati sonuçlara neden olabilen virüs, %1 ile %2 oranında kansere yol açar. Hepatit C virüsü bulaştığında karaciğerde yapısal değişiklikler yaparak siroz hastalığına neden olur. Ancak siroz gelişimi 5 ile 50 yıl gibi geniş bir zaman diliminde gerçekleşebilir. Son evrelerine kadar belirti göstermeyen hastalık, çoğunlukla kişinin farklı nedenlerle incelendiği ya da kan bağışında bulunduğu sırada öğrenilir. Bu yüzden şüpheli bir kan teması sonrasında mutlaka Anti HCV testi yaptırılmalıdır. Anti HCV Pozitif değeri, kişinin vücudunda Hepatit C virüsüne karşı antikor varlığını ya da farklı bir deyişle Hepatit C virüsünün kişiye bulaştığını gösterir. 0.9 IU/mL olan sınır değerin üzerindeki tüm değerler HCV pozitifliğini işaret eder. Ancak yalancı pozitifliğe karşı test birkaç kez tekrar edilir. Hiç Hepatit C virüsünden enfekte olmamış kişilerde dahi zaman zaman görülebilen HCV pozitifliğinin netleştirilmesi için HCV RNA miktarının saptanmasında kullanılan PCR testi uygulanır.

Anti HCV testinin pozitif olması, kişinin virüs tarafından enfekte olduğunu gösterir. Ancak pozitiflikten emin olmak için testin birkaç kez tekrarlanması gerekir. Bunun sebebi HCV pozitif sonuç alan hastaların yaklaşık olarak %30’u, test tekrarlandığında HCV negatif sonuç almasıdır. Bazı durumlarda, test 3-4 hafta sonra tekrarlandığında yine aynı düzeyde pozitiflik görülebilir. Bu durumda interferansa bağlı olarak yalancı pozitiflikten bahsedilebilir. Doğrulama için gerekli görüldüğünde RIBA testi yapılır. Eğer bu testte pozitif gelirse HCV RNA miktarının saptanmasında kullanılan PCR testi uygulanır. Anti HCV testi ile tanısı konan Hepatit C virüsünü ortadan kaldıracak ilaç ya da önleyici aşı bulunmasa da bu konuda çalışmalar tüm hızıyla devam etmekte ve pek çok yeni ilaç da tedavi protokollerine eklenmektedir. Tedavide amaç yüksek enzim seviyesi olarak bilinen transaminaz seviyesinin düşürülmesi, karaciğer dokusunda HCV RNA’nın yok olması, karaciğerde oluşan bozulmanın tamamen iyileşmesi, bulaşıcılığın azalması ve eğer varsa semptomların giderilmesidir. 

Hastalığın son evrelerine kadar vücutta sessiz bir şekilde bulunan Hepatit C virüsü, özellikle akut hepatit döneminde belirti göstermez. Asemptomatik olarak adlandırılan bu durumda vücutta yer alan Hepatit C virüsünün, yapılan testler ile saptanması dahi yaklaşık 4 ile 6 hafta kadar zaman alır. Son evrelerde görülen belirtiler ise hâlsizlik, yorgunluk, dispepsi olarak tanımlanan karın üst bölgesinde yer alan şişlik ve ağrı şeklindedir. Hepatit C virüsü, vücuda bulaştıktan sonra savunma mekanizması virüse karşı bir direnç göstererek antikor üretimine başlar. Anti HCV ise Hepatit C virüsü bulaşmış kişinin vücudunda yer alan ve savunma mekanizmasının, Hepatit C virüsüne karşı geliştirdiği antikorlara verilen isimdir. Bu durumun saptanması da kan alınarak laboratuvar ortamında yapılan Anti HCV testi ile mümkündür. 

Karaciğer dokusunun iltihaplanmasına sebep olan Hepatit C, virüs kaynaklı bir enfeksiyondur. Karaciğere ağır hasar veren ve siroz gelişimine neden olan Hepatit C virüsünün bulaşması, kan yoluyla gerçekleşir. Uyuşturucu kullanımı ya da sterilize edilmemiş dövme cihazlarında birden fazla kez kullanılan iğneler, hastalığın bulaşmasında esas etken olarak görülür. Enfekte olmuş anne adayından bebeğine de geçebilen hastalık, nadir olarak cinsel yolla da bulaşabilir. Tükürük, idrar ve kan haricindeki diğer vücut sıvılarının teması ile bulaşması da çok ender olarak görülür. Bunun sebebi, Heppatit C virüsünün yalnızca kanda bulunmasıdır. Ancak herhangi bir sebepten dolayı vücut sıvılarına kan karışması durumunda hastalık bulaşabilir. Aynı zamanda âdet kanında da bulunan virüs, bu kan ile temas sırasında bulaşabilir. Ayrıca kişisel bakım ürünlerinden diş fırçası ve tıraş bıçağı, küpe, kuaförlerde kullanılan ve sterilize edilmemiş manikür ve pedikür aletleri de kan ile temas edebileceğinden, hastalığın taşınmasında rol oynayabilir. Günümüzde kan nakli için alınan kanlar pek çok hastalığın yanı sıra Hepatit C virüsüne karşı da test edildiğinden, bu yolla virüsün bulaşma ihtimali oldukça zayıftır. Başta kan bağışçılarından alınan kan olmak üzere, Hepatit C şüphesi duyulan kişilere yapılan test ise Anti HCV testi olarak adlandırılır. Anti HCV aynı zamanda kişinin vücudunda Hepatit C virüsüne karşı geliştirdiği antikorlara verilen isimdir. Anti HCV negatif ya da pozitif olmasının ne anlama geldiğini açıklamadan önce Anti HCV nedir bunu iyi anlamak gerekir.

HIV ile enfekte olmuş kişi ilk başta diğer birçok hastalığa benzer belirtiler gösterir yani grip, nezle, kansızlık, ateş, yorgunluk, baş ağrısı, ishal vs olur ve bu belirtiler AIDS’i düşündürmezse hastanın tanısı atlanabilir. Bununla beraber kişi bu dönemde aktif olarak başkalarına virüs bulaştırabilmektedir. Korunmasız cinsel ilişki ile bulaşan HIV virüsü yine korunmasız ilişkilerin devam etmesiyle zincirleme olarak birçok insana bulaşabilmektedir. Virüsle mücadele etmek için en iyi zaman da enfeksiyonun ilk başladığı dönemdir. Tanı ve veya tedavideki gecikme ile;

Virüs kendisini yenileyebilir

• Mutasyonlar oluşabilir

• Bağışıklık sisteminde gizlice yayılabilir.
 
Dolayısıyla, erken teşhis hem erkenden tedaviye başlama şansını verir hem de virüsün tedaviye  direnç geliştirme ihtimalini azaltır.

HIV erken tanısı için şüpheli temasdan en erken 21 gün sonra p24 testi (HIV combo içinde de var,sadece p24 baktırın) yaptırın. Negatifse sorun yok. HIV RNA testide 10.günde pozitif olur ama 1.ayda bakılırsa %100’e yakın net sonuç verir. 3.aydan önce ise Anti-HIV baktırmak yalancı negatiflik açısından riskli ve yetersiz olduğundan tavsiye edilmez. Dünya sağlık örgütü şüpheli ilişki varsa testler negatif olsa bile 6.ayda test tekrarı önerir, bu nedenle p24 veya HIV RNA testiniz negatif olsa bile 6.ayda tekrar bir Anti-HIV baktırmanız uygun olur.

Pahalı bir metod olmasına rağmen HIV tanısında en erken ve en sağlıklı bilgiyi HIV RNA denen PCR testi verir.  Bu test ile virüsün genetik yapısı çoğaltılarak ölçülecek ve tanımlanabilecek duruma getirilir. Bu test ile henüz  antikor oluşmadan HIV virüsünü kanda yakalama şansı vardır. Şüpheli temastan ortalama 10 gün sonra HIV PCR testi ile kanda virüs varlığı saptanabilmektedir. 28. günden itibaren PCR testinin virüsü saptama duyarlılığı %98-100 gibi yüksek oranlardadır.

ELIZA’da (yani burada Anti-HIV testi) sadece kanda HIV karşıtı antikor bulunup bulunmadığını söylerken, Western Blot testi  ile HIV enfeksiyonu bulunan kişinin vücudunda virüsün hangi bölümüne karşı antikor oluştuğu da saptanır.  Bu özellikle  enfeksiyonun başlangıç dönemlerinde işe yarar çünkü virüsün birçok antijenik yapısı vardır ve vücut erken dönemde  ancak küçük bir bölümüne karşı antikor oluşturabilir. Ayrıca çoğu olguda hastalık ilerleyip bağışıklık sistemindeki yıkım yani Th lenfositlerinde düşüş arttıkça, virüsün çekirdek proteini olan p24’e karşı oluşmuş antikorlarda azalmaya başlar  veya  tümüyle kaybolur. Bu nedenle Anti-HIV veya p24 testi pozitifse Western blot ile doğrulama yapılmadan hastaya kesin rapor verilmemelidir.

Anti-HIV antikorları ise ortalama 3-8. haftada kanda pozitif olur. Bununla beraber bu testte sağlıklı bir sonuç almak için 3 ay beklemek gerekir genellikle, yani 3.aydan önce negatif Anti-HIV testi virüsün alınmadığını kesin olarak söyleyemez ve 2.aydan önce de bakılması bu nedenle uygun değildir. Pozitif ise test tekrarlanır, yine pozitif ise yalancı pozitiflikler olabildiğinden altın standart test olan Western Blot testi ile doğrulanır. Western blot testi HIV antijenleri olan gp41, gp120, gp160, p18, p24, p31, p40, p65 ve p55/51 e karşı oluşmuş antikorları saptayabilir.

Burada şu bilinmelidir; Bulaş sonrası vücudun virüse karşı Anti-HIV antikorlarını sentezlemesi için yani bu testin pozitif olması için bir süre gereklidir. Dolayısıyla şüpheli bir temastan hemen sonra Anti-HIV bakılması boşunadır. Ayrıca erken yapıldığı için sonuç negatif çıkacağından virüs ile temas edilmiş olsa bile yani hastalık kapılsa bile test sonucu “yalancı negatif” olarak rapor edilir ve kişi belki de erkenden tedaviye alınacakken sonucum negatif çıktı diye bir daha test yaptırmaz ve AIDS atlanarak hastalık gelişir. Bu nedenle; Şüpheli cinsel temas veya kan ürünleri alımında HIV testi yaptırılacaksa ilk önce en basitinden p24 testi (sadece bu veya combo testin içinde de vardır) yaptırılmalıdır. P24 denen şey HIV virüsün yapısında bulunan yani ona özgü bir proteindir. Dolayısıyla testin pozitif olması demek eğer yanlış pozitiflik yoksa kişinin virüsü aldığını gösterir. Test virüs bulaşmasından sonra ortalama 10-21. günde pozitif olur ve 90. güne kadar (nadiren 6.aya kadar) kanda kalır, yani bu dönemde bakılabilir.

Bulaşma yolu genellikle korumasız cinsel ilişki (% 80-90) olduğu ve halen tedavisi olmayan öldürücü bir hastalık olduğundan dolayı şüpheli cinsel ilişki sonrası laboratuarlara gelip HIV testi yaptıranların en büyük sıkıntısı “ne testi yaptırayım ve en kısa olarak ne zaman sonuç alırım” şeklinde olmaktadır. Günümüzde AİDS yani HIV enfeksiyonu yönünden tarama ve tanı amacıyla yapılan ilk ve en meşhur test Anti-HIV testidir. Burada bakılan virüse karşı vücudun salgıladığı antikorlardır, yani indirekt bir testtir ve eskiden beri genellikle ELIZA metodu ile bakıldığından halkımız arasında “ELİZA yaptırdım” şeklinde de tanımlanır, halbuki ELIZA özel bir test değil bir metoddur ve yüzlerce değişik test bu metodla bakılır yani HIV’e özgü değildir. / Biyokimya ve Klinik Biyokimya Uzmanı Dr. Kemal Aslan

Total PSA seviyesinin yüksekliği prostat kanseri riskinde artış anlamına gelebilir ancak bu sonuç kesin değildir. Doktorlar testin sonuçlarını serbest PSA testi sonuçlarıyla karşılaştırmak isteyebilirler. Serbest PSA testi genellikle, total PSA testi sonrası kanser şüphesi oluşmuşsa biyopsi öncesi veya kanser tedavisinin ne kadar etkili olduğunu ölçmek için tedavi sonrası değerlendirilir. Serbest PSA’nın total PSA’ya oranı %0-10 arasında olduğunda, prostat kanseri riski %56 gibi yüksek bir değer olabilir. İki testin arasındaki oran yükseldikçe kanser riski düşer. Örneğin oran %25 olduğunda risk %8’e geriler. Ancak her iki PSA testi de kanser teşhisi için yeterli değildir. Kesin teşhis için mutlaka doku biyopsisi gerekecektir.

Total PSA seviyesinin normal aralıkları yaşa göre farklılık gösterebilir. Yaş gruplarına göre normal seviyeler şöyledir:

  • 49 yaş veya altı: 0.0-2.5 ng / mL
  • 50-59 yaş: 0,0–3,5 ng / mL
  • 60-69 yaş: 0,0–4,5 ng / mL
  • 70 yaş veya üstü: 0,0–6,5 ng / mL
Total PSA ve serbest PSA testlerinin her ikisi de kandaki PSA seviyesini ölçer ve alınan sonuçlar, hastada prostat kanseri veya prostat iltihabı gibi sorunların teşhisine yardımcı olur. Daha önce de belirttiğimiz gibi PSA, prostatta üretilen bir proteindir ve iki temel durumu vardır. Başka bir proteine bağlanabilir veya kan dolaşımında serbestçe yüzebilir. Total PSA testi, bağlanan antijenler ve serbestçe yüzenler dahil tüm PSA’ları ölçer. Serbest PSA testi ise sadece kan dolaşımında serbestçe yüzen PSA miktarını ölçer. Genelde her iki test birlikte istenir. Bunun nedeni, güvenilir bir serbest PSA test sonucu için total PSA testi sonucuna ihtiyaç olmasıdır. Bir kişide total PSA seviyesi yüksek, serbest PSA seviyesi düşükse prostat kanseri riskinde bir artış söz konusu olabilir.

D vitamini alın: D vitaminini en doğal ve kolay güneş ışığından alabilirsiniz. Bunun dışında balık, yumurta ya da güçlendirilmiş tahıllar ve takviyeler de güvenlidir. Yapılan araştırmalar D vitamini eksikliğinin prostat kanseri riskini arttırdığını ve PSA seviyesinin yükselmesine neden olabildiğini göstermektedir. Yeşil çay tüketin: Yeşil çay içerdiği antioksidanlar ve besinler sayesinde prostat kanseri de dahil pek çok kansere karşı koruyucudur ve PSA seviyesini düşürebilir. Egzersiz yapın ve sağlıklı kilonuzu koruyun: Düzenli egzersiz prostat kanseri riskini azaltır ve kilo vermeye yardımcı olur. Fazla kilo PSA test sonuçlarını etkileyebilir. Değerleriniz yüksek olmasına rağmen düşük görünmesine neden olabilir. Stresi azaltmaya çalışın: Uzun süreli yüksek stres prostat sağlığını ve PSA değerlerini etkileyebilir.

Daha fazla domates yiyin: Araştırmalar, domatese kırmızı rengini veren likopenin kansere karşı koruyucu antioksidanlar içerdiğini ve PSA seviyesini de düşürebileceğini göstermektedir. Pişmiş domates, çiğ olanlara oranla daha fazla likopen içerebilir.
Sağlıklı protein tüketin: Yağlı veya işlenmiş etlerden kaçının. Tavuk, balık, tofu, soya sütü gibi protein kaynaklarını tercih edin. Bazı araştırmalar soya sütünün PSA seviyesini düşürebildiğini ve prostat kanserinin ilerlemesini yavaşlatabildiğini göstermektedir.

PSA değerleriniz yüksekse, düşürmek için uygulayabileceğiniz bazı yöntemler var. Bilimsel araştırmalar, bazı yaşam tarzı değişikliklerinin PSA’yı düşürmeye ve prostat kanseri riskini azaltmaya yardımcı olabileceğini göstermektedir. Ancak tabii ki bunları uygulamadan önce mutlaka doktorunuza danışmalısınız:

Prostat kanseri dışında da bazı faktörler PSA seviyesinin yükselmesine neden olabilir. Örneğin:

  • İyi huylu prostat hiperplazisi (Prostat büyümesi),
  • İdrar yolu enfeksiyonu (İYE),
  • Prostatit (prostat iltihabı),
  • Cinsel ilişki ya da mastürbasyon sonrası boşalma,
  • Paratiroid hormonu (kandaki kalsiyum seviyelerini düzenleyen hormondur),
  • Düşme, darbe ya da kaza nedeniyle oluşan prostat hasarı,
  • Ağır egzersiz,
  • Bisiklet kullanmak,
  • Testestoron seviyesini yükselten ilaçlar,
  • Kasıkta geçici morarma veya travmaya neden olan herhangi bir cerrahi prosedür.
Geçmişte, çoğu uzman 4.0 ng / mL ve daha düşük PSA seviyelerini normal olarak kabul ediyordu. Bu nedenle, bu seviyenin üstündeki PSA değerlerinde prostat kanseri şüphesiyle prostat biyopsisi istenebiliyordu. Ancak güncel çalışmalarda 4.0 ng / mL’nin altında olan bazı erkeklerde prostat kanseri olduğu ve daha yüksek seviyelere sahip birçok erkekte de prostat kanseri olmadığı gözlenmiştir. Ayrıca, çeşitli faktörler bir erkeğin PSA seviyesinin dalgalanmasına neden olabilir.

PSA testi için kolunuzdaki damarlardan birinden bir tüp kadar kan alınır ve alınan kan örneği analiz için laboratuvara gönderilir. Sonuçlar genellikle mililitre kan başına nanogram (ng / mL) değeriyle rapor edilir. Bazı işlemler PSA testi sonuçlarını etkileyebilir. Testten önce şunlara dikkat etmelisiniz:

  • Son 48 saat içinde yoğun tempoda egzersiz yapmayın,
  • Son 48 saat içinde cinsel ilişki yaşamayın ya da mastürbasyon yapmayın,
  • İdrar yolu enfeksiyonu varsa tedavi olmadan PSA testi yaptırmayın,
  • Son 6 hafta içinde prostat biyopsisi yaptırmayın.
  • Kullandığınız reçeteli, reçetesiz ilaçlar, vitaminler veya takviyeler hakkında mutlaka doktorunuza bilgi verin.

PSA testini ne zaman yaptırmanız gerektiğine prostat kanseri risk grubunda olup olmadığınıza göre karar verebilirsiniz. Ana risk faktörleri şunlardır:

  • 50 yaşın üzerinde olmak
  • Yakın bir aile üyesinde prostat kanseri olması
  • Kalıtsal gen mutasyonları (BRCA1 ve BRCA2)
  • Çok fazla hayvansal yağ ve az sebze tüketmek

Normalde erkeklerin kanında PSA seviyesi düşüktür. Yüksek PSA seviyesi, prostat kanserinin bir işareti olabilir. Ancak, prostat enfeksiyonu ya da prostat büyümesi (iyi huylu prostat hiperplazisi) gibi bir dizi iyi huylu (kanserli olmayan) durum ya da yaşlılık, bisiklete binme ve testosteron seviyesini yükselten bazı ilaçlar PSA yüksekliğine neden olabilir. Bu nedenle doğru teşhis için PSA testinin dijital rektal muayene ile desteklenmesi gerekir. Genellikle PSA testinin 55 yaşından itibaren yaptırılması önerilse de eğer ailenizde herhangi bir yakın akrabanızda (babanız ya da kardeşiniz gibi) prostat kanseri varsa daha erken test yaptırmanız gerekebilir.

Prostat spesifik antijen, sadece prostat bezi tarafından üretilen bir proteindir. Prostat, erkek üreme sisteminin parçası olan küçük bir bezdir. Mesanenin altında bulunur ve meninin bir parçası olan bir tür sıvı üretir. PSA testi prostat kanseri teşhisi için bir erkeklerin kanındaki PSA seviyesini ölçer. Yüksek değeri prostat kanseri riski bulunduğunu gösterir. PSA değerleri bazı yaşam tarzı değişiklikleri ile düşürülebilir.

PSA (Prostat spesifik bir antijen) testi, genellikle prostat kanseri teşhisi için kullanılır ve erkeklerin kanlarındaki bulunan PSA seviyesini ölçer. PSA, prostat tarafından üretilen bir proteindir ve normal koşullarda kandaki seviyesi düşüktür. PSA seviyesi yükselmeye başladığında prostat kanseri riskinde de artış olur. Ancak PSA testi teşhis için tek başına yeterli değildir. Prostat enfeksiyonu, prostat büyümesi ya da yaşlılık gibi bazı durumlar da PSA yüksekliğine neden olabilir. Ayrıca teşhisin dijital rektal muayene ve biyopsi ile desteklenmesi gerekir. PSA testi genellikle 50-55 yaşından itibaren her erkeğe önerilse de risk grubunda olanların daha erken yaptırmaları gerekebilir.

Belirgin hastalık halleri dışında yaşam alışkanlıklarında değişiklik yaparak kalp damar hastalıkları ve diyabet riskini azaltmak mümkündür. Kalp damar hastalıkları ve diyabet CRP değerinin yükselmesine neden olur. Bu hastalıklara önlem olarak yaşam alışkalıklarımızda değişiklik yaptığımızda dolaylı olarak CRP değerinin düşmesini de sağlayabiliriz. Bu tedbirler sadece CRP ile ilgili değil aynı zaman genel anlamda sağlığı korumaya yönelik tedbirlerdir. Örnek vermek gerekirse;

  • Fazla kilolardan kurtulmak
  • Sigarayı bırakmak ve sigara dumanına maruz kalmamak
  • Alkol tüketiminde aşırıya kaçmamak
  • Yüksek kalorili gıdalardan ve doymuş yağlardan kaçınmak 
  • Tereyağı, iç yağı ve margarin yerine zeytin yağı gibi bitkisel sıvı yağlarla hazırlanmış gıdaları tercih etmek
  • Süt ve peynir, yoğurt gibi süt ürünlerinin yarım yağlı veya yağsız olanlarını tercih etme
  • Hayvansal gıdalar yerine sebze, tahıl ve baklagil ağırlıklı bir beslenme düzeni oluşturmak
  • Posadan zengin beslenmek: Bitkilerin sindirilmeden atılan kısımlarına “posa” denir. Yulaf, çavdar, arpa, pirinç, bulgur, bezelye, fasulye, pırasa, ıspanak, nohut, kuru fasulye gibi posadan zengin gıdaların tüketimi kolesterolün düşmesine de yardımcı olur.
  • Kırmızı et tüketimini haftada 1-2 porsiyon ile sınırlandırmak, kırmızı et yerine tavuk veya balık eti tercih etmek
  • Omega-3’ten zengin beslenmeye çalışmak
  • Düzenli egzersiz yapmak
  • İşlenmiş gıdalardan uzak durmak
  • Yüksek oranda trans yağ içeren hazır gıdalardan uzak durmak (kek, bisküvi, gofret, cips vs)
  • Gıdaların pişirilme şekli de uzun dönemde iltihabi yanıtı tetikleyebilir. Kızartma ve kömür ateşinde pişirme yerine ızgara, haşlama veya fırında pişirme önerilmektedir.

Kalp damar hastalıkları açısından risk taşıyorsanız; hipertansiyon, diyabet gibi kronik hastalıklarınız var ise, kanser tedavisi görüyorsanız, rutin kontrollerinizi aksatmamanız, doktor takibinden çıkmamanız büyük önem taşımaktadır. / Dr. Öğr. Üyesi Cem Özcan İç Hastalıkları (Dahiliye)

CRP (C-reaktif protein) aşağıda sözü edilen hastalıklar açısından bir belirteçtir. CRP değerinin düşmesi için altta yatan hastalığın teşhis edilmesi ve tedavi planlaması yapılması gerekir. Altta yatan hastalık tedavi edildiğinde CRP değeri de tedaviye yanıt olarak düşer. Doğrudan CRP değerini düşürmeye yönelik bir ilaç tedavisi yoktur.

CRP’ nin (C-reaktif protein) kan plazmasındaki normal değeri 1.0 mg/L’nin altındadır. Yani çok düşük miktarda bulunur. Değeriniz ne kadar düşük ise kalp damar hastalıkları veya enflamatuvar (iltihabi) hastalıklar açısından riskiniz o kadar düşüktür. Önceden belirli bir hastalığınız varsa ve o hastalığa yönelik almış olduğunuz tedavi sonrasında değeriniz düşmüş ise tedaviye iyi yanıt verdiğinizi gösterir. Örneğin şiddetli bakteriyel bir enfeksiyona bağlı olarak CRP değeriniz yükselmiş ise ve antibiyotik tedavisi sonrası CRP değeriniz düşmüş ise bu durum enfeksiyonun ortadan kalktığı anlamına gelir.    

CRP değerindeki artış doğrudan hissedilmez ancak CRP enflamasyon ve enfeksiyon varlığında artar. Enflamasyona özgü vücut ısısının yükselmesi, lokal ısı artışı, ağrı, kızarıklık, şişlik veya halsizlik, yorgunluk gibi belirtiler hissedilebilir.

Sağlıklı kişilerde plazma CRP değeri çok düşüktür. CRP değerinin yükselmesi vücutta enflamasyon veya enfeksiyon olduğuna, inme veya kalp krizi riskine, yakın zamanda geçirilmiş bir kalp krizine, doku ölümüne veya tümör olabileceğine işaret eder. Ayrıca hekimizine CRP atışına sebep olan hastalığınızın gidişatı hakkında fikir verir. Hastalık teşhisi açısından spesifik bir bulgu değildir yani sadece C-reaktif protein değerinin yükselmiş olmasına bakılarak tanı konulamaz. Tanı konulabilmesi için fiziksel muayene de dahil olmak üzere diğer muayene yöntemleri ve tetkiklerden elde edilen bulgular birlikte değerlendirilir.

CRP (C-reaktif protein) değeri hangi hastalıklarda artar? Enfeksiyonlar, Kalp krizi, İnme, Menenjit. Enflamatuvar (yangısal) hastalıklar: Crohn hastalığı, enflamatuvar bağırsak hastalığı (IBH), Ailesel Akdeniz Ateşi, Kawasaki hastalığı, romatoid artrit (eklem romatizması), sistemik lupus eritematozus

Akut Pankreatit
Travma, yanık ve kırıklar
Organ ve doku hasarları
Cerrahi girişimler sonrası
Kanser

Bu durumlar haricinde gebelikte de az miktarda yükselme görülebilir. Menopoz sonrası hormon replasman tedavisi alan kadınlarda CRP artışı gözlenmiştir. Sigara içenlerde ve obezite varlığında daha yüksek değerler söz konusu olabilir.


Yeni doğanlarda düşüktür ancak birkaç gün sonra yükselerek erişkin değerlerine ulaşır. Sağlıklı bireylerde serum CRP düzeyi ortalaması 1.0 mg/L’dir. Yaşlanma ile birlikte CRP’nin ortalama değeri 2.0 mg/L’ye çıkabilir. Sağlıklı bireylerin %90’ında CRP düzeyi 3.0 mg/L’nin altındadır. 3 mg/L üzerindeki CRP değerlerinin normal olmadığı, belirgin hastalık tablosu olmasa bile altta yatan bir hastalık olduğu düşünülür. Bazı laboratuvarlar CRP konsantrasyonunu mg/dL cinsinden verir. Bu durumda sonuç mg/L’nin 1/10’u olacak şekilde değerlendirilebilir. 

Amerikan Kalp Birliği (American Heart Association, AHA), CRP’nin kardiyovasküler risk saptanmasında kullanılmasını önermektedir. Risk sınıflaması şu şekildedir. Hs-CRP; 

  • <1 mg/L ise düşük risk 
  • 1-3mg/L ise orta risk 
  • >3 mg/L ise kalp hastalıkları açısından yüksek riskli olarak değerlendirilmektedir. 

CRP seviyesinin yükselmesi kalp krizi riskinin artmasına neden olan (kalp atardamarlarındaki) iltihaplanmaya işaret eder. Kalp krizi sonrası dönemde, CRP yüksekliği söz olabilir. Kalp hastalıkları veya diğer enflamatuvar (iltihabi) hastalıklar açından toplum genelinden daha yüksek bir risk taşıyorsanız hekiminiz CRP (C-reaktif protein) testi yerine duyarlılığı daha yüksek olan hs-CRP (yüksek duyarlılıklı CRP) testi de isteyebilir. 

Son yıllarda yapılan çalışmalarda kalp damar hastalıklarının, damar çeperinin bozulup halk arasında damar sertliği olarak bilinen “aterosklerotik plak” oluşumuna bağlı olduğu gösterilmiştir. Damar çeperinin bozulmasında ve plak oluşumuyla damarın daralmasında enflamatuvar mekanizmaların rol oynadığı düşünülmektedir. CRP’nin (C-reaktif protein) sağlıklı damarlardan değil plak oluşumunun şekillendiği (aterosklerotik) damarlardan izole edilmiş olması CRP ölçümünü, kalp damar hastalıklarının tespiti açısından önemli bir parametre haline getirmiştir.  

Enfeksiyon, herhangi bir iltihabi (enflamasyon) hastalık, tümör oluşumu veya tümör metastazı, kalp krizi ve inme riski gibi durumların teşhisini netleştirmek için hekiminiz tarafından ölçülmesi istenebilir. Ayrıca bu hastalıklara karşı tedavi görüyorsanız tedaviye ne ölçüde yanıt alındığını anlamak için de ölçüm istenebilir. 

Laboratuvarda kan örneğiniz alınarak, kan serumunuzdaki CRP konsantrasyonu ölçülür. CRP testi açlık ve tokluk durumundan etkilenmez. Gün içerisinde değerlerinde değişim olmaz, herhangi bir zamanda yapılabilir. Ancak beraberinde yapılması muhtemel olan testlerin bazıları açlık gerektirdiği için tercihen açken ölçülür.

CRP (C-reaktif protein) karaciğerde üretilen bir proteindir. Vücudumuz enfeksiyon, tümör, travma gibi durumlara karşı karmaşık bir yanıt verir. Serum CRP konsantrasyonunun artması, vücut ısısının yükselmesi ve akyuvar sayısının artması yanıtın bir parçasıdır. Bu fizyolojik yanıt enfeksiyona veya enflamasyona sebep olan etkeni ortadan kaldırmaya, doku hasarını azaltmaya ve vücudun tamir mekanizmasını harekete geçirmeye yöneliktir. Sağlıklı kişilerde serum CRP (C-reaktif protein) konsantrasyonları çok düşüktür. Burada bahsettiğimiz yanıtın başlamasıyla birlikte serum konsantrasyonu hızlıca yükselerek 24 saat içerisinde 1000 kata kadar artabilir. CRP artışına sebep olan etken ortadan kalktığında serumdaki CRP miktarı 18-20 saat içerisinde düşerek tekrar normal seviyelere iner. Kalp damar hastalıkları başta olmak üzere enflamatuvar ve enfeksiyöz hastalıkların teşhisinde ve tedaviye verilen yanıtın izlenmesinde CRP testi bir parametre olarak kullanılmaktadır.

Ergenlik öncesi kızların ve menopoza yaklaşan kadınlarda östrojenlerin seviyelerinde düşüklüğe bağlı belirtiler yaşaması daha muhtemeldir. Düşük östrojen ve estradiol seviyelerine bağlı görülebilen belirti ve bulgular şunları içerebilir:

  • Yorgunluk
  • Halsizlik
  • Depresif ruh hali
  • Dikkat ve odaklanma sorunları
  • Sıcak basmaları
  • Sık idrar yolu enfeksiyonları
  • Vajinal kayganlık azalması nedeniyle cinsel ilişki sırasında ağrı
  • Düzensiz adet dönemleri
  • Adet görmeme
  • Göğüslerde hassasiyet
  • Baş ağrıları
  • Gece terlemeleri
  • Kemiklerde kolay kırılma

Estradiol düşüklüğü, genellikle yumurtalıkların yeterli çalışmaması anlamına gelir. Normalden düşük estradiol hormon seviyelerine neden olan durumlar şunları içerir:

  1. Menopoz. Menopoz sırasında ve sonrasında, bir kadının vücudu yavaş yavaş daha az östrojen ve estradiol üreterek menopoz sırasında yaşanan belirtilere sebep olur. Estradiol seviyesine bakılarak kişinin menopoza girmeye hazır olup olmadığı ya da halihazırda geçiş sürecinde mi olduğu belirlenebilir.
  2. Turner sendromu. Kadınlarda normal olarak iki tane X kromozomu bulunur. Turner sendromlu kadınlar ise iki yerine tek bir X kromozomuna sahiptir. Turner sendromu genetik bir hastalıktır ve hastaların kanda ölçülen E2 seviyeleri düşüktür.
  3. Yumurtalık yetmezliği veya erken menopoz. Yumurtalıkların çalışması 40 yaşından önce durdurduğunda meydana gelir. Bu durum genetik bozukluklardan, toksinlerden veya otoimmün bir durumdan kaynaklanabilir.
  4. Polikistik over sendromu (PCOS). Kadınlarda kısırlığın önde gelen bir nedenidir. Çok çeşitli şikâyetlere neden olan bir hormonal bozukluktur.
  5. Düşük vücut yağı oranları
  6. Aşırı egzersiz ve aşırı zayıflık
  7. Kronik böbrek hastalığı
  8. Hipopitüitarizm. Pituiter bez olarak da adlandırılan ve beyinde bulunan hipofiz bezinin az çalışmasıdır. Bu bez, salgıladığı hormonla yumurtalıklardan E2 salınımını uyarır.
  9. Hipogonadizm. Yumurtalıklar veya testislerde yeterli miktarda hormon üretmediğinde meydana gelen durum
  10. Geç ergenlik. Düşük estradiol seviyeleri geç ergenliğe işaret edebilir.

Estradiol yüksekliği, genellikle hormonun en çok salgılandığı yumurtalıklarda fazla hormon üretimine neden olan bir problem olduğu anlamına gelir. Endometriozis ve kadın üreme organlarının kanserleri dahil birçok jinekolojik sorunda kan estradiol değerleri yükselebilir. Estradiol yüksekliği nedeni olabilen durumlardan bazıları şunları içerir:

  • Puberte prekoks olarak isimlendirilen erken ergenlik
  • Yumurtalık veya testislerdeki tümörler
  • Böbrek üstü bezi tümörleri
  • Meme kanseri
  • Erkeklerde jinekomasti olarak adlandırılan meme büyümesi
  • Tiroid bezinin aşırı çalışması olan hipertiroidi
  • Gebelik
  • Karaciğer sirozu ya da ciddi karaciğer hastalıkları. Karaciğer işlevinde bozukluk hormonun atılamaması ve kan seviyelerinin yükselmesine neden olur.

Normal değerler ölçümün yapıldığı laboratuvara göre değişiklik gösterebilir. Çünkü bazı laboratuvarlarda farklı ölçümler kullanılır veya farklı örnekler test edilir. Bu nedenle sonuçlarla ilgili mutlaka doktora danışılmalıdır. Doğurganlık çağındaki kadınlarda estradiol test sonuçlarının düşük çıkması; erken menopoz, hızlı kilo kaybı veya anoreksiya gibi bir soruna işaret edebilir. Yüksek çıkması ise yumurtalık, testis veya böbrek üstü bezlerinin tümör varlığında görülebilir.

Normal veya sağlıklı kabul edilen estradiol düzeyleri yaş ve cinsiyete bağlı olarak değişiklik gösterir. Kadınlar için hamileliğin östrojen seviyeleri üzerinde de büyük etkisi olacaktır. Adet döngünüzün hangi aşamasında olduğunuz da sonuçları etkileyebilir. Kadınlar doğurganlık dönemlerinde yüksek miktarda E2’ye sahiptir. Menopozdan sonra ise estradiol seviyeleri neredeyse sıfıra iner. Estradiol için normal seviyeler şunlardır:

  • Doğurganlık çağındaki kadınlar için 30 – 400 pg / mL
  • Menopoz sonrası kadınlar için 0 – 30 pg / mL
  • Erkekler için 10 – 50 pg / mL
  • Çocuklar için < 10 pg / mL

Test ayrıca şunları kontrol etmek için de yapılabilir:
Menopozdaki kadınlara verilen hormon replasman tedavisinin takibi
Kısırlık tedavisi gören kadında tedavi etkinliğinin kontrolü

Estradiol testi herhangi bir durum ya da hastalık tanısı koymak için tek başına yeterli değildir. Fakat testin sonuçları ileri tetkik gerekliliği konusunda yol gösterebilir. Aşağıdaki durumların nedenlerini araştırmak için estradiol testi istenebilir:

  1. Yumurtalıklar, plasenta veya böbrek üstü bezlerinin işlevini değerlendirmek
  2. Kadın ya da erkeklerde farklılık gösteren koltuk altı tüylenmesi, meme gelişimi gibi sekonder cinsiyet özelliklerinde anormal gelişim
  3. Anormal adet dönemleri
  4. Amenore (Adet görmeme)
  5. Anormal vajinal kanama
  6. Menopoz sonrası kanama
  7. Kadınlarda kısırlık
  8. Sıcak basmaları, gece terlemeleri ve düzensiz adet dönemleri gibi menopoz öncesi belirtiler
  9. Adet kanamalarının tamamen durduğu ve menopoz belirtilerinin görüldüğü durumlar
  10. Dişi veya erkek cinsiyet özelliklerinin normal şekilde gelişim göstermediği bireylerde
  11. Yumurtalık tümörü. Yumurtalık tümörünü düşündüren belirtiler varsa E2 seviyelerine bakılabilir.
  12. Yumurtalıkların azalmış fonksiyonu (yumurtalık hipofonksiyonu)
  13. Erken veya geç ergenlik. Bir çocuğun beklenenden daha erken veya geç ergenliğe girdiği düşünülüyorsa estradiol testi istenebilir. Normalden daha yüksek bir estradiol seviyesi, ergenliğin daha erken başladığını gösterir. Bu puberte prekoks olarak bilinen bir durumdur.
  14. Erkeklerde yüksek östrojen seviyelerinin nedenini saptamak için estradiol testine ihtiyaç duyulabilir.

Estradiol testi, kanda bulunan estradiol hormonunun miktarını ölçen testtir. Aynı zamanda E2 testi olarak da adlandırılır. Kol ya da el sırtında bulunan yüzeysel toplardamarlardan alınan kan örneği ile yapılır. Test öncesi özel bir hazırlık yapılması ya da aç kalınması gerekmez. Ancak doğum kontrol hapları veya hormon tedavisi almak sonuçları etkileyebilir. Bu nedenle kullanılan tüm ilaçlar, şifalı bitkiler, vitaminler ve besin takviyeleri doktora bildirilmelidir. Doktor test sonuçlarını etkileyebilecek bazı ilaçların geçici olarak bırakılmasını isteyebilir. Test sonuçlarını etkileyebilecek ilaçlar şunları içerebilir:

  • Doğum kontrol hapları
  • Ampisilin veya tetrasiklin gibi antibiyotikler
  • Kortikosteroidler
  • Östrojen
  • Bazı psikiyatrik ilaçlar (fenotiyazin gibi)
  • Testosteron

Kan estradiol seviyeleri, kadın ve erkek üreme sisteminin gelişimini etkiler. Bir kadının doğurganlığı, ergenliği veya menopoz durumunu kontrol etmek için kan estradiol hormonu düzeylerine bakılabilir. Anormal derecede yüksek veya düşük E2 seviyeleri, kadın ve erkekte aşağıda sayılan organ ya da işlevleri etkileyebilir:

  • Rahim
  • Fallop tüpleri
  • Vajina
  • Memeler
  • Kadın dış üreme organları
  • Vücut yağının dağılımı
  • Sperm hücreleri
  • Libido
  • Ereksiyon

Estradiol, kadınların kemik ve eklem sağlığı için de önemli fonksiyonlara sahiptir. Vücutta kadın tipi yağ dağılımından sorumludur.

Estradiol (E2), steroid yapıda bir östrojen hormonudur. Hormon düzeyleri normal olan kadınlarda bulunan majör cinsiyet hormonudur. Aynı zamanda 17 beta estradiol olarak da isimlendirilir. Gelişmekte olan yumurtalık foliküllerinden salgılanan estradiol; rahim, fallop tüpleri ve vajina gelişimine yardım eder. Menstrual döngünün düzenlenmesinde önemli bir rol oynar. Kadınlarda bulunan temel cinsiyet hormonudur. Bununla birlikte erkeklerde de bazı işlevler için gereklidir.

Doğru östrojen düzeyleri üreme sağlığı için çok önemlidir. Çok fazla veya çok az östrojen salgılanması zayıf kemikler, idrar yolu enfeksiyonları ve depresyon gibi çok farklı tıbbi sorunlara neden olabilir. Östrojen, bir kadın cinsiyet hormonu olarak bilinmesine rağmen, erkeklerin büyüme ve gelişiminde de etkilidir.

Estradiol testi, bir kişinin kanındaki estradiol miktarını ölçen basit bir kan testidir. E2 olarak da bilinen estradiol, yumurtalıkların ürettiği üç östrojen tipinden biridir. Yumurtalıklara göre daha az miktarda olsa da böbrek üstü bezleri ve meme dokusunda da üretilir. Hamile kadınlarda ise ek olarak plasentadan E2 salgılanır. Erkeklerde daha az miktarlarda bulunan hormon, testisler ve böbrek üstü bezlerinde üretilir. Tüp bebek tedavisi sırasında sperm hücrelerinin zarar görmesini önlemek için kullanılır. Doç. Dr. Fazilet Kübra Boynukalın Kadın Hastalıkları ve Tüp Bebek Uzmanı

Kadınlarda, hormon seviyeleri adet döngüsünün sonuna doğru düştüğünde, bu hipotalamustaki sinir hücreleri tarafından algılanır. Bu hücreler daha fazla gonadotropin salgılayan hormon üretir, bu da hipofiz bezini daha fazla folikül uyarıcı hormon ve luteinize edici hormon üretmek için uyarır ve bunları kan dolaşımına salar. Folikülün uyarıcı hormonundaki artış, folikülün yumurtalıktaki büyümesini uyarır. Bu büyümeyle birlikte, foliküllerin hücreleri artan miktarda estradiol ve inhibin denen maddeler üretir. Buna karşılık, bu hormonların üretimi hipotalamus ve hipofiz bezi tarafından tespit edilir ve daha az gonadotropin salgılayan hormon ve folikül uyarıcı hormon salınır. / Prof. Dr. Mustafa Bahçeci Kadın Hastalıkları ve Tüp Bebek Uzmanı

Folikül uyarıcı hormonun üretilmesi ve salınması, yumurtalıklar ve testisler tarafından salınan ve dolaşıma katılan bir dizi hormon ile düzenlenir. Bu sistem hipotalamus-hipofiz-gonadal eksen olarak adlandırılır. Hipotalamik gonadotropin-salgılatıcı hormon (GnRH) hipotalamustan serbest bırakılır ve FSH ve LH’ın hem sentezini hem de salımınını uyarmak için ön hipofiz bezindeki reseptörlere bağlanır. Serbest bırakılan FSH, kan dolaşımına katılarak testis ve yumurtalıklardaki reseptörlere bağlandığı yere taşınır. Bu mekanizmayı kullanarak, folikül uyarıcı hormon, luteinize edici hormon ile birlikte, testis ve yumurtalıkların fonksiyonlarını kontrol edebilir.

Vücuttaki birçok hormon birbirine bağlı olarak çalışır. Herhangi bir hormon, başka bir mekanizmanın uyarıcısı ya da tetikleyicisi olarak çalışıyorsa, mekanizmayı çalıştırmayı başardıktan sonra sinyali alıp salgılanmasını azaltmalıdır. Buna geri bildirim mekanizması denir. Tiroid uyarıcı hormon, folikül uyarıcı hormon ve daha birçok hormon bu şekilde kendisini düzenler. Eğer uyardığı mekanizmadan bir sonuç alamıyorsa daha fazla salgılanır. Örneğin menopozda artık folikül üretilmediği için FSH geri bildirim alamaz ve daha çok salgılanır. FSH, folikül yapımını tetiklediği gibi FSH’nin de salınımını denetleyen mekanizmalar vardır.

Kadınlarda folikül uyarıcı hormon eksikliği, ergenlikte eksik gelişme ve zayıf yumurtalık fonksiyonuna neden olur. Bu durumda, yumurtalık folikülleri düzgün şekilde büyümez ve yumurta salamaz, bu da kısırlığa yol açar. FSH, uygun sperm üretimi için de gereklidir. Erkeklerde folikül uyarıcı hormonun az olması durumunda, ergenlik eksikliği ve sperm eksikliğinden (azospermi) kaynaklanan infertilite görülebilir. Erkeklerde kısmi folikül uyarıcı hormon eksikliği, gecikmiş ergenliğe ve sınırlı sperm üretimine (oligosospermi) neden olabilir. Bununla beraber kişinin baba olma şansı hala vardır. Folikül uyarıcı hormon kaybı ergenlikten sonra meydana gelirse, benzer şekilde bir üreme kaybı olacaktır. Bunun haricinde FSH hormonu; gebelik, orak hücreli anemi, prolaktin yüksekliği, yeme bozuklukları, böbrek üstü tümörü ile ilişkili erken ergenlik, sarkoidoz, hipofiz bezi ameliyatları veya radyasyon tedavisi, menenjit, kafa travmaları, tiroid bezinin yavaş çalışması, seks hormonu salgılayan tümörler, konjenital adrenal hiperplazi gibi durumlarda da düşüş gösterir.

Folikül uyarıcı hormon kadınlarda yaşam boyunca ve adet döngüsüne bağlı olarak değişiklik gösterir. Bu nedenle sonuçlar değerlendirilirken hastanın yaşı ve adet döngüsündeki yeri dikkate alınır. FSH hormonu değerleri yaşa ve adet döngüsüne göre aşağıdaki aralıklarda olmalıdır. Erkeklerde FSH hormonu yaşa göre değişiklik gösterir.

Kadınlarda:
0-7 yaş arasında: <6.7 mIU/mL
8 yaş ya da ergenlik sonrası:
Foliküler faz: 3.1-7.9 mIU/mL
Ovulasyon fazı: 2.3-18.5 mIU/mL
Luteal faz: 1.4-5.5 mIU/mL
Menopoz: 30.6-106.3 mIU/mL

Erkeklerde:
0-7 yaş arasında: <6.7 mIU/mL
8 yaş sonrası:1.3-19.3 mIU/mL

Hamile kalma şansının düşmesi, FSH hormonu değerinin 10 mIU/mL’un üzerine yükselmesi ile başlar. FSH değerleri 15 mIU/mL üzerine çıktığında hamile kalma olasılığı ciddi oranda düşer.. FSH’teki artış ne kadar fazla olursa hamile kalma şansı o ölçüde azalır.

FSH testi, infertilitenin altında yatan sebeplerin anlaşılabilmesi için istenen bir testtir. Erkekte testis yetersizliğinin tespitinde, sperm sayısının az olduğu durumları değerlendirmede, sertleşme sorunlarında ya da cinsel fonksiyon bozukluklarının değerlendirilmesinde istenirken kadınlarda menopoz döneminin belirlenmesinde, adet düzensizliği araştırmalarında, yumurtalık yetersizliğinin tespitinde istenebilir.

FSH testi vücuttaki FSH miktarını anlamak için yapılan bir testtir. Bu test çoğu zaman kendi başına tanı koyulmasını sağlayamadığı için doktorunuz yanında diğer kan ve hormon testlerini de (HCG hormonu, LH, HCT değeri gibi) yaptırmanızı isteyebilir. Hormon testi FSH oranlarının tespit edilmesinde, kandan ve idrardan olmak üzere iki şekilde uygulanabilir. FSH miktarına kandan bakılacaksa bir sağlık merkezinde kan vermeniz gerekir. İdrardan bakılan FSH için değerler gün içerisinde değişiklik gösterebileceğinden daha doğru bir sonuca ulaşmak için genellikle 24 saat boyunca idrar toplanması sonucunda test yapılır. Kan testi daha çok tercih edilen yöntemdir. FSH testi yaptırılmadan önce kullanılan ilaçlar doktora bildirilmelidir. Bazı ilaçlar FSH düzeyinin düşük ölçülmesine neden olabilir. Bunlardan bazıları; levodopa, simetidin, klomifen, levodopa etken maddeli ilaçlardır. Ayrıca doğum kontrol ilaçları da kandaki FSH miktarını düşürür.

İsmini İngilizce Follicule Stimulating Hormone yani folikül uyarıcı (stimulan) hormonun baş harflerinden alan FSH, beyindeki hipofiz bezinden salınan ve hem erkeklerde hem de kadınlarda üreme için çok önemli olan bir hormondur. Folikül stimulan hormon, ergenlik gelişimi, kadın yumurtalıklarının ve erkek testislerin işlevi için gerekli olan hormonlardan biridir. Bu hormon, kadınlarda yumurta foliküllerinin olgunlaşmasını sağlar. Ayrıca estradiol üretimini artırır. Kadınlarda adet döngüsünün devamı için gereklidir. Erkeklerde ise sperm üretimini (spermatogenez) uyarmak için testislerdeki Sertoli hücrelerine etki eder. FSH, lüteinleştirici hormon (LH) ile birlikte gamet oluşumunu sağlayan gonadotropik denen hormon grubuna aittir. Bu hormonlar yapı itibariyle de birbirlerine çok benzemektedir. Bu iki hormon glikoprotein yapısında olup alfa ve beta denen iki alt üniteden oluşur. Alfa üniteleri üç hormonda da (FSH, LH, HCG) aynıdır. Buna karşın, beta üniteleri kendilerine özgüdür ve vücuttaki kendi işlevlerini bu alt ünite sayesinde gerçekleştirirler.

B12 eksikliğinden ilk olarak beyin ve sinir dokusu etkilenir. Denge kaybı, yürümede zorluk, dilin şişmesi, uyuşma, karıncalanma, halsizlik, iştahsızlık, hafıza kaybı, dikkat dağınıklığı, ishal ve kulakta çınlama gibi şikayetler ortaya çıkar. Ayrıca, zihinsel fonksiyonlarda bozulmaya neden olduğu için yaşlı hastalarda alzheimer ile karıştırılabilir. B12 eksikliği yaşlılarda oldukça yaygındır ve bu yaş grubunda depresyonun temel nedenlerinden biridir.  65 yaş üstünde B12 eksikliği oranı % 3-42 arasında saptanmıştır. Yaşlılarda B12 eksikliğine erkenden tanı konmalıdır. Çünkü kolayca tedavi edilebilir ve eğer tedavi edilmezse geri dönüşü olmayan nörolojik hastalıklara neden olabilir. B12 eksikliğinin giderilmesi, mental fonksiyonları ve hastaların yaşam kalitesini yükseltmektedir. Memorial Tıbbi Yayın Kurulu tarafından hazırlanmıştır.

B12 vitamin eksikliği belirtileri, vücut rezervleri tamamen tükeninceye kadar kendini belli etmeyebilir. Bu nedenle B12 vitamin takviyesi çok önemlidir. Bu süreçte hayvansal ürünlerin tüketimi artırılabilir. Ancak kandaki seviyesine göre en uygun destek dozu doktora danışılmalıdır. B12 eksikliği tedavisi, güçlü B12 hapları ya da iğneleri ile kısa sürede tedavi edilebilir.

B12 vitamin eksikliği özellikle bebekler için risk oluşturmaktadır. Büyüme geriliği, hareket ile ilgili sorunlar ve gelişimsel sorunlar en önemli belirtileridir. Yetişkinlerde olduğu gibi bebeklerde görülen B12 eksikliği en kısa sürede önlem alınması gereken önemli bir durumdur. Bağırsak hastalığı olanlar 50 yaşın üzerindeki kişiler, vejetaryenler, gebe kalmayı planlayan kadınlar B12 vitaminini multivitamin ilaç olarak, günde 6-30 mikrogram almalıdır.

Besinleri pişirme süresinin uzaması ve derecesinin yükselmesi B12 vitamininin kaybının artmasına neden olabilir. Ayrıca B12 vitaminini bol miktarda içeren balık ya da karaciğerin suda haşlandıktan sonra suyunun dökülmesi de B12 vitaminin kaybını artıran sebepler arasında yer alır. Araştırmalara göre etler ızgara yapılırken, sıcaklık ve damlayan suyla B12 vitamininin yüzde 30’u, nemli sıcaklıktaysa yüzde 10-20’sinin kaybolduğu saptanmıştır. Öte yandan UHT yani uzun raf ömürlü sütlerdeki B12 kaybı yüzde 7- 10 civarında iken, vitaminin yaklaşık yüzde 30’u da kaynamayla kaybolabilir.

50 yaş ve sonrasında B12 vitaminin vücut tarafından emilmesi zorlaşmaya başlamasıyla B12 vitamini eksikliği ileri yaştakiler (65 yaş üstü) arasında sık görülmektedir. 65 yaş üstünde B12 eksikliği oranı % 3-42 arasında saptanmıştır. B12 eksiliği riskiyle karşı karşıya kalabilecekler şöyle sıralanabilir:

Vejetaryen ve sürekli diyet yapanlar
Zayıflama amaçlı mide-bağırsak ameliyatı olanlar
Alkol alışkanlığı bulunan ve aşırı alkol kullanan kişiler
Yetersiz beslenen küçük çocuklar veya hamileler
Antibiyotik sonrası bağırsakta aşırı bakteri çoğalması yaşayanlar
Mide ilacı kullananlar
AIDS hastası veya HIV pozitif kişiler

Vücut tarafından üretilemeyen B12 vitaminine özellikle vejetaryen beslenenlerin çok daha dikkat etmesi gerekir. Kırmızı et, balık, sakatat ürünlerinde bolca bulunan B12 vitaminin eksikliği vejetaryen beslenme tarzını benimseyen kişilerde daha fazla görülebilir. B12 vitamini eksikliğiyle birlikte meydana gelebilecek sağlık sorunlarından kaçınabilmeleri için vejetaryenlere B12 ile zenginleştirilmiş yiyeceklerle takviye yapılabilir.

B12 eksikliğinin nedenlerinden biri olan kansızlık hamilelerde erken doğum, bebeğin düşük kilolu doğması ve ölü doğumlara neden olabilmektedir. B12 eksikliğinde çocuklarda büyümede gerilik, sık hastalanma, dikkat dağılması, öğrenme ve algılama fonksiyonlarında azalma ortaya çıkabilmektedir.

B12 eksikliği tedavisi, güçlü B12 hapları ya da B12 vitamin iğnesi ile kısa sürede tedavi edilebilir. Kolayca tedavi edilebilir olan B12 eksikliğinin giderilmesi insanların yaşam kalitesini yükseltmektedir. B12 vitamin eksikliği tedavi edilerek giderilmediği takdirde geri dönüşü olmayan nörolojik hastalıklar ortaya çıkabilir. Yetişkinlerde olduğu gibi bebeklerde görülen B12 eksikliği de en kısa sürede önlem alınması gereken önemli bir durumdur. Bağırsak hastalığı olanlar 50 yaşın üzerindeki kişilerin vejetaryenlerin gebe kalmayı planlayan kadınların B12 vitaminini multivitamin ilaçolarak, günde 6-30 mikrogram almaları önerilir. B12 yetersizliğinin nedeninin tespit edilmesi zaruridir. Vitamin yetersizliğinin nedeni eğer diyet ile alınan B12 eksikliği ise (vejetaryenlerde bu durum yaygındır) B12 vitamin hapı ya da dilaltı tabletleri önerilir. B12 vitamini emiliminin olması için pankreas, mide ve ince bağırsağın fonksiyonlarının normal olması gerekmektedir. B12 vitamininin emilim problemlerine bağlı olarak gelişen yetersizliklerde de vakit kaybedilmeden doktora gidilmesi gerekir.

İnsan sağlığı için büyük önem teşkil eden B12 vitamininin eksikliği ciddi sağlık problemlerine yol açabilir. Vücudun B12 vitamini ihtiyacı günlük 2-3 mcg’dir. Hamilelerde ve emzirenlerde günlük B12 vitamini ihtiyacı miktarı daha fazladır. B12 vitamininin miktarı testlerde 200 pg/mL ile 800 pg/mL arasında olması beklenmektedir. 200 pg/mL altındaki B12 vitamini düşük kabul edilmektedir.

B12 vitamini eksikliğinin neden olabileceği zihinsel yorgunluk zamanla entelektüel becerilerin de yavaşlamasına yol açabilir. Eğer kişide uzun süreli olarak unutkanlık, hafıza kaybı, konsantre olamama gibi problemler varsa mutlaka B12 vitamini açısından incelenmesi için doktora başvurulması önerilir. B12 vitamini alyuvarların kemik iliğinden üretilmesi için elzemdir. Vitaminin yeterli alınmaması kansızlığa yol açabilir. Yaşlılarda oldukça yaygın olan B12 vitamini eksikliği bu kişilerde depresyonun temel nedenlerinden biri olarak da görülebilmektedir. Alzheimer ve demans gibi nöropsikiyatrik hastalıkların hem nedeni hem de sonucu olabilen unutkanlık vücuttaki hormon yetersizlikleri ve vitamin eksikliklerinin bir sonucu olarak da ortaya çıkabilmektedir. Tiroit hormonu yetersizliği, B12 ve D vitamini eksikliği de yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilen unutkanlığa yol açabilir.

B12 vitamin eksikliği belirtileri, vücut rezervleri tamamen tükeninceye kadar kendini belli etmeyebilir. B12 vitamini eksikliğinde belirtiler şöyle görülebilir:

El kol ve bacaklarda uyuşukluk hissi
Özellikle bebeklerde ve çocuklarda gelişmede gerilik
Kansızlık
Sinir sisteminde bozulma
Yürümede zorlanma, dengesizlik gözlenebiliyor.
Dilin şişmesi
İshal şikayeti
Kulakta çınlama
Ciltte sararma
Çarpıntı
Ağrı ve hassaslaşma
Uzun süreli zihinsel yorgunluk

Kanda B12 düşüklüğü nedir? DNA metabolizmasının temel vitamini olarak nitelendirilen B12, vücutta yeterince bulunmadığı ve önlem alınmadığında ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. B12 vitamini eksikliğine neden olan faktörler arasında B12 vitamini içeren besinlerin yeterli miktarda tüketilmemesi, bazı durumlarda bol miktarda tüketilmesine rağmen bağırsakta yeterli derecede emilememesi ve bazı ilaçların uzun süreli kullanımı bulunur.

Kanda B12 vitamini yüksekliği nedir? İçeriğindeki kobalt minerali nedeniyle kobalamin olarak da bilinen B12 vitaminini insan vücudu 5 yıllık depolayabilir. Vücutta 5 yıl için depolanan B12 vitamini fazlalığının insan sağlığına bir zararı yoktur. Bilimsel çalışmalar ışığında sinir sisteminde önemli fonksiyonları olduğu bilinen B12 vitamininin fazlası idrarla zararsız şekilde vücuttan atılmaktadır. B12 vitamininin 800 pg/mL ve üzeri gelmesi bu vitaminin vücutta fazla olduğunu göstermektedir. . B12 vitamini sinir tahribatını önler, doğurganlığı sağlar, hücre oluşumunu ve uzun yaşamasını sağlar, sinir uçlarının normal gelişimini kolaylaştırır, hafızanın güçlenmesine ve öğrenmeye yardım eder ayrıca enerji metabolizmasında ve sinir sisteminde önemli fonksiyonları vardır.
Anemi ya da kansızlığın sebebini öğrenmek için, bazı hastalarda diyet programından önce beslenme programını belirlemek için, B12 tedavisi görülüyorsa bunun etkin olup olmadığını gözlemlemek ve tedaviyi şekillendirmek için, nörolojik bazı hastalıkların B12 eksikliğinden olup olmadığını saptamak için B12 testi hastadan istenir. Bazen B12 değeri arttığında lösemi veya karaciğer disfonksiyonu durumları düşünülebilir. B12 testi, hastanın kanından alınan örnekle yapılmaktadır. Hastanın test öncesinde 6-8 saatlik açlık durumunun olması gerekmektedir. Hastanın kolundaki bir damardan girilerek hastanın kanı alınır ve tüplere doldurulup; kan laboratuvara gönderilir. Laboratuvarda da B12 değeri incelenir ve bu sonuç rapor olarak yazılır.

B12, kemik iliğinde kan hücrelerinin yapımında da görevlidir.  B12 vitamini faydaları oldukça fazladır. Sinir tahribatını önler, doğurganlığı sağlar, vücut hücrelerinin oluşumunu kendini yenilemesini ve uzun yaşamasını sağlar, sinir uçlarının normal gelişimini kolaylaştıran vitaminler arasında yer alır. Öte yandan vücuda yeterli miktarda alınan B12 vitamini hafızanın güçlenmesine ve öğrenmeye de yardımcı olabilmektedir. Tam Kan Sayımı testinde ihtiyaca göre doktor B12 ölçülmesini de isteyebilir. O zaman bu testin adına B12 testi denilmektedir.

İnsan sağlığı için çok önemli bir rolü bulunan, yaşamsal fonksiyonlar için mutlaka gerekli olan vitaminler, suda ve yağda çözünmelerine göre iki grupta sınıflandırılır.  B12 ısıya duyarlı ve suda çözünen bir vitamindir.  C vitamini, B vitamini çeşitlerinden Riboflavin (B2) ve Niasin (B3) ,Nikotinik asit ,vitamin pp ve Folik Asit ile birlikte suda eriyen vitaminler arasında yer alan B12, insan sağlığı için önemli bir yere sahiptir. Nitekim vücut tarafından üretilmeyen B12 vitamini sinir dokusunun sağlığı ve kırmızı kan hücresi üretimini sağlar. Vücutta depolanma miktarı da düşük olan B12 vitamini içeren besinlerin çok bekletilmemesi, pişirme süresine dikkat edilmesi tavsiye edilir. Besinleri pişirme süresinin uzaması ve derecesinin yükselmesi, B12 vitamininin kaybını artırmasına yol açabilmektedir. B12 vitamininin vücut çalışmasında birçok önemli görevi vardır. Bağışıklık sistemini güçlendiren B12 protein metabolizmasında görev alır. Ayrıca sinir sisteminin doğru ve hızlı çalışmasına yardımcı olur

İnsan sağlığı için önemli bir yere sahip olan B12 vitamini eksikliği pek çok hastalığa davetiye çıkarabiliyor.  Fazlalığı zararsız görünüyor ancak eksikliği nörolojik problemlerden, obeziteye, anemiden, gelişme geriliğine neden olabiliyor.

Endokrinologlar ya da TSH sonuçlarının katı yorumlanmasından başka bir yolla teşhis edilmeye isteksiz olan diğer hekimlerle karşı karşıya kaldıklarında, bir endokrinologdan ikinci bir görüş almak ya da araştırmanızı bütünsel bir MD, osteopatik hekim olarak kapsayacak şekilde genişletmek zaman alabilir. veya eğitimli ve lisanslı bir naturopath .Kapsamlı pratisyenler tiroid hastalığının tanısında ve tedavisinde TSH testinin ötesinde bir dizi faktör getirir:

Serbest T4 , serbest T3 ve antikor profilleri gibi ek kan testleri
Reflekslerdeki değişiklikler, yüzünüzün ve ekstremitelerin şişmesi ve ödemi, baş ve vücutta saç dökülmesi, kaşların dış kenarlarında kayıp, tiroid büyümesi, göz değişiklikleri, kalp hızı, kan basıncı, gözle görülür değişiklikler dahil tiroid hastalığının görünür belirtilerinin klinik değerlendirmesi ve diğer ölçülebilir işaretler
Tiroid büyümesi , atrofi ve nodülleri belirlemek için görüntüleme testleri
Kişisel ve aile tıbbi geçmişi
“Optimum” TSH seviyeleri ve semptomların çözümü için tedavi hedefi

TSH referans aralığı sorunu, bir hasta olarak sizin için zorluklar oluşturur. Doktorunuz test raporunuzu geri aldığında, referans aralığındaki hiçbir şey anormal olarak işaretlenmeyecektir. Yani doktorunuz işaretli seviyelere dayanıyor ve sadece referans aralığının dışındaki seviyelerde çalışıyorsa, teşhis edilmeyecek veya tedavinizi ayarlamayacaksınız demektir. Nihayetinde, TSH testinizin “normal” olduğu söylendi, yararlı bir bilgi değildir. Gerçekten doktorunuzdan bilmeniz gerekenler dört kritik sorunun cevabı:

  • Tam TSH test sonuç numaram neydi?
  • Test sonuçlarımın işlendiği laboratuardaki referans aralığı nedir?
  • Tiroid hastalığının teşhisinde ve yönetiminde hangi referans aralığını takip ediyorsunuz?
  • Belirtilerimin en iyi ve en güvenli çözümü için hedef TSH düzeyiniz nedir?

Doktorunuzun tiroid problemini dışlamasına izin vermeden önce bu sorulara özel cevaplar buldunuz ya da özellikle Semptomlar yaşıyorsanız tiroidinizin “normal” olduğunu söyleyin.

Bir TSH referans aralığı, popülasyondaki bir grup insanı alarak, TSH seviyelerini ölçerek ve sağlıklı bir popülasyonda TSH düzeylerini temsil etmesi beklenen bir aralığı hesaplayarak elde edilir. Tipik referans aralığını kullanarak, 0.5’in altında bir TSH (düşük bir TSH), hipertiroidizmin (aşırı aktif tiroid) bir göstergesi olabilir ve 4.5 / 5.0’in üzerindeki bir TSH (yüksek bir TSH), hipotiroidizmi gösterebilir (az çalışan bir tiroid).

2017 itibariyle, ABD’deki çoğu laboratuvarda TSH testi için resmi referans aralığı yaklaşık 0,5 ila 4,5 veya 5,0 (mIU / L) seviyesindedir.
TSH seviyesi referans aralığı içinde olan bir hastaya “ötiroid” denir ve normal tiroid fonksiyonuna sahip olduğu düşünülür. Referans aralığı — bazen “normal aralık” olarak da adlandırılır – genel tiroid tanı ve tedavi programınızın önemli bir parçası, çünkü geleneksel endokrinoloji dünyası tiroid fonksiyonunun tanı ve tedavisinin anahtarı olduğunu düşünür.

Test, hipofiz beziniz tarafından üretilen ve salınan bir hormon olan TSH seviyenizi ölçer. Hipofiziniz kan dolaşımınızda yeterince tiroid hormonunuz olup olmadığını algılar ve yetersiz seviyeler saptadığında, hipofiziniz tiroit hormonunuzu serbest bırakmak için tiroidinizi salgılar. Bu yüzden tiroidiniz tiroidsizken artar . Yüksek bir TSH, hipofiz bezinin, daha fazla tiroid hormonu üreterek tiroidinizin yanıt vermesi için hormonunu serbest bıraktığı anlamına gelir. Diğer ucunda, hipofiz beziniz çok fazla tiroid hormonunun dolaştığını algıladığında, TSH’yi yavaşlatır ve hatta durur. TSH’nin düşürülmesi, tiroidinizin artık hormonu serbest bırakmayacak bir mesaj aldığını ve tiroid hormon üretiminin yavaşlayacağını gösterir.

Tiroid uyarıcı hormon (TSH) kan testi, bazı hekimler tarafından hipotiroidizm veya hipertiroidizm olarak bilinen az veya aşırı aktif tiroidinizi teşhis etmek ve yönetmek için gereken birincil – ve bazı durumlarda tek test olarak kabul edilir. TSH testi, bazen geleneksel endokrinologlar tarafından tiroid koşullarının teşhis ve tedavisi için “altın standart” test olarak adlandırılmaktadır.

Ayrıca hastalar, oksijenlenmenin azalmasından ötürü oraklaşmaya sebep olan aşağıdaki gibi durumlardan kaçınmalıdır:

  • Yüksek rakım
  • Soğuk hava
  • Soğuk suda yüzme
  • Aşırı efor sarf ettiren işler

Orak Hücreli anemi hastalarının ağrı krizlerini önlemek ve hafifletmek için günde 8-10 bardak su içmesi gereklidir. Hastalık tamamen önlenmese de hayat kalitesini artırma ve şikayetleri hafifletmek için:

  • Meyve, sebze, tam tahıllar ve proteinden zengin beslenme,  
  • Yeterli uyku
  • Bol sıvı tüketimi önerilir.

Orak Hücreli Aneminin kesin tedavisi yoktur ancak şikayetlerin azaltılması ve organ hasarlarının önüne geçilmesi için çeşitli tedaviler uygulanmaktadır. Kemik iliğinde bulunan kök hücrelerin nakli kimi hastalarda olumlu sonuçlar vermektedir. Erken tanı ve hastalık nedeniyle vücutta oluşabilecek hasarların önlenmesi tedavide kritik önemdedir. Tedavi hedefleri arasında organ hasarının (inmeler dahil) önlenmesi, enfeksiyonun önlenmesi ve semptomların tedavi edilmesi yer alır. Tedavi şunları içerebilir: Ataklarının önlemek ve şiddetini azaltmak için ilaç tedavisi. Kan nakli (Eritrosit süspansiyonu nakli) Anemiyi ve inmeleri önlemek için kullanılır. Transfer sonrası vücutta fazla demir birikimini önlemek için ilaç tedavisi de gerekmektedir. Kan nakli ayrıca, oraklaşmış hemoglobini normal hemoglobinle seyreltmek için kullanılır. Nakil ile kronik ağrı, akut göğüs sendromu, dalak sekestrasyonu ve diğer acil durumlar da tedavi edilir. Enfeksiyonlardan koruyucu önlemler ve enfeksiyon tedavileri. Aşılar (Pnömokok aşısı, Hemophilus influenza aşısı, grip aşısı) ve antibiyotikler kullanılabilir. Ayrıca, özellikle kış aylarında grip, soğuk algınlığı nezle gibi hastalıklardan korunmak önemlidir. Folik Asit; ciddi anemi krizlerinin önlenmesine yardımcı olur.

Orak Hücreli anemi taşıyıcısı ya da hastası olmak evlenmeye ya da çocuk sahibi olmaya engel değildir. Hastalığın yoğun görüldüğü bölgelerde nikâh öncesi tahliller mecburi istenmekte ancak evlenmeyi engellememektedir. Amaç sadece evlenecek çiftlerin bilgilendirilmesidir. Kan testi yapılmadan taşıyıcının meydana çıkarılması mümkün değildir ve taşıyıcıların çoğu da özel olarak bu test yapılmazsa taşıyıcı olduklarını bilmezler. Bu nedenle yüksek risk grubundaki kişiler taşıyıcı olup olmadıklarını anlamak için kan testini yaptırmalıdır. Hastalığın erken dönemde tespit edilmesi için çocuk sahibi olmadan önce ve riskli ebeveynlerde genetik danışma, iki ebeveynin de taşıyıcı olması durumunda sağlıklı embriyo elde etme için Preimplantasyon genetik tanı ve gebelik döneminde taramalar da yapılmaktadır. Gebeliğin 19. ve 20. haftasında alınan fetal kan örneği, amniyosentez ve kordiosentez ile hastalık tespit edilebilir.

Her hastada farklı belirtiler görülür ve şiddetleri kişiye göre değişir. Anemi: En yaygın görülen belirtidir. Kırmızı kan hücrelerinin azlığı anemiye neden olur. Şiddetli anemi baş dönmesi, nefes darlığı ve halsizliğe neden olur. Orak hücreler küçük kan damarlarında sıkışıp kan akışını engellediklerinde ağrıya neden olurlar. Ağrı vücudun herhangi bir yerinde görülebileceği gibi en sık göğüs, kol ve bacaklarda olur. Ağrılar kimi zaman çok şiddetlidir, günlerce ya da haftalarca sürebilir. Engellenen kan akışı doku ölümüne neden olabilir. İnme bu hastalıkta ortaya çıkan ani ve ciddi bir problemdir. Orak hücreler beyne oksijen getiren başlıca kan damarlarını tıkayabilir. Beyne giden kan ve oksijen akışındaki herhangi bir kesinti, ciddi beyin hasarına neden olabilir. Bu hastalık nedeniyle inme geçirirseniz, ikinci ve üçüncü felç geçirme olasılığınız daha yüksektir. Oraklaşan kan hücreleri özellikle dalağın kılcallarında tıkanıklık yaparak dalağa zarar verir. Dalağın bağışıklık sisteminin önemli bir organıdır, bu durum orak hücreli anemi hastalarının ciddi enfeksiyonlarla karşı karşıya kalmasına sebep olur. Bunların Yanı Sıra;

Cilt, gözler ve ağızda sarılık
Akut göğüs sendromu (Acil müdahale getiren ve ölüme yol açabilen bir durumdur)
Pulmoner hipertansiyon
Organların hasar görmesi
Retinanın beslenememesi sonucu görme sorunları ya da körlük
Bacakta görülen açık yaralar (bacak ülseri)
Priapizm (Penise giden kan damarlarının tıkanması nedeniyle sürekli ve ağrılı ereksiyon)
Kemik ağrısı
Safra taşı oluşması
Splenik sekestrasyon: Dalakta kan hücrelerinin sıkışması sonucu dalağın genişlemesi ve hemoglobinin düşmesi.

Yenidoğanlarda yapılan tarama testleri ile hastalığa erken tanı konulabilir ve bu da erken dönemde tedavi şansı doğurur. Sağlıklı kırmızı kan hücreleri yani eritrositler yuvarlaktır ve vücudun her yerinde kolayca hareket eder. Orak hücreli anemide bu hücreler C harfi yani orak şeklindedir, ayrıca sert ve yapışkandır. Bu hastalığa sahip kişiler hasarlı kırmızı kan hücreleri (orak hücreler) üretirler. Bu hücreler sağlıklı kan hücreleri gibi uzun süre yaşayamaz ve kan damarlarında sıkışarak kan akışını yavaşlatır ya da engellerler. Bu tıkanıklık, doku ve organlara oksijen ulaşmasını engeller, şiddetli ağrı ataklarına sebep olur ve organlara da zarar verebilir. Daha az sayıda sağlıklı kırmızı kan hücresine sahip olmak anemiye neden olur. Orak hücreli anameniye sahip hastaların çoğunda hastalığı yok edecek bir tedavi yoktur ancak mevcut tedaviler ile ağrılar hafifletilebilir ve hastalığın yol açabileceği sorunlar önlenir.

Orak Hücreli Anemi, kanda oksijen taşımakla görevli olan hemoglobinin yapısının bozulmasıyla beraber, görevini yerine getirememesi ve kandaki kırmızı kan hücrelerinin azalmasıyla meydana gelen genetik bir hastalıktır. Dokular ve organlar yeterli oksijen alamadığında hasar görür, kansızlık oluşur ve vücut enfeksiyonlara açık hale gelir. Bunun yanı sıra, yapısı bozulan hemoglobin, kırmızı kan hücrelerinin damarlarda rahatça seyredebilmesini sağlayan kendine özgü yuvarlak şeklini de bozarak orak şekline getirir; bu da kimi ince damarların tıkanmasına sebep olur. Hastalık ikisi de taşıyıcı anne ve babadan alınan genler sonucu çocuğa aktarılır. İkisi de orak hücre hastalığı taşıyıcısı olan kişi evlilik yaptığında, yüzde 25 oranında orak hücreli anemi hastası çocuk sahibi olma ihtimali vardır. Yüzde 50 olasılıkla ise, çocuk da orak hücre hastalığı taşıyıcısı olacaktır.

Yeterli miktarda demir ve folik asit içeren doğum öncesi vitamin almak için doktorunuzun talimatlarını izleyin. Vejetaryenler; etin yanı sıra gebe ve emziren bir bebeğin B12 vitamini almaları gerekip gerekmediğini doktorlarıyla konuşmalıdır.

Demir bakımından zengin gıdaları yediğiniz zaman aynı gıdaları yemeyi deneyin. Örneğin, bir bardak portakal suyu içebilir ve kahvaltı için demirle güçlendirilmiş tahıl yiyebilirsiniz. Ayrıca, folat eksikliğini önlemeye yardımcı olmak için folat açısından yüksek gıdaları seçin. Bunlar arasında şunlar bulunur:

  • Lifli yeşil sebzeler
  • Narenciye ve meyve suları
  • Kuru fasulye
  • Folik asit ile güçlendirilmiş ekmek ve tahıllar

C vitamini yüksek gıdalar vücudunuzun daha fazla demir absorbe etmesine (demir emilimi) yardımcı olabilir. Bunlar arasında şunlar bulunur:

  • Narenciye ve meyve suları
  • Kırmızı meyveler
  • Kivi
  • Domates
  • Biber

Hamilelik sırasında anemiyi önlemek için, yeterli miktarda demir aldığınızdan emin olun. Dengeli yemekler yiyin ve aşırı demir bulunan gıdaları diyetinize ekleyin. Demir bakımından zengin yiyecekleri günde en az üç porsiyon yemeyi hedefleyin, örneğin:

  • Yağsız kırmızı et, kümes hayvanları ve balık
  • Yapraklı, koyu yeşil sebzeler (ıspanak, brokoli ve lahana gibi)
  • Demir bakımından zenginleştirilmiş tahıllar
  • Fasulye, mercimek ve tofu
  • Kuruyemiş ve tohumlar
  • Yumurtalar

Buna ek olarak, doktorunuzun hemoglobin ve hematokrit düzeylerinizin gelişip gelişmediğini kontrol edebilmesi için belirli bir süre sonra başka bir kan testi yapmanız istenir. B12 vitamini eksikliğini tedavi etmek için, doktorunuz vitamin B12 takviyesi almayı önerebilir. Doktor, diyetinize daha fazla hayvansal gıdalar eklemenizi tavsiye edebilir:

  • Et
  • Yumurtalar
  • Günlük süt ürünleri

Doktorunuz bir hematolog veya anemi ve kan sorunu konusunda uzmanlaşmış bir doktora danışabilir. Bu uzmanla gebelik boyunca görüşebilir ve anemi tedavisinde yardım alabilirsiniz.

Hamileliğiniz sırasında anemikseniz, doğum öncesi vitaminlerinize ek olarak bir demir takviyesi ve folik asit takviyesi almaya başlamanız gerekebilir. Doktorunuz, demir ve folik asit bakımından zengin besinler içeren bir diyet uygulamanızı da önerebilir.

Her hamilelikte; hem hemoglobin hem de hematokrit değerlerinde bir miktar düşme beklenir. Bunun sebebi de hamilelikte kan düzeyleri ve miktarının artmasıdır. Yaklaşık olarak hamilelerde hemotokrit değerinin % 30’un altında olması annenin anemi olabileceğine dair ipucu içerir.

Hamileliğinizin başlangıcında kansızlığınız olsa bile, doktorunuz muhtemelen ikinci veya üçüncü trimesterde (üç aylık dönemde) anemi olup olmadığını kontrol etmek için bir başka kan testi yaptırmanızı tavsiye eder.

Anemi İçin Yapılan Testler ve Hematokrit (HCT)

İlk doğum öncesi randevunuz sırasında, kan testi yapılır. Böylece doktorunuz anemi olup olmadığınızı kontrol edebilir. Kan testleri genelde şunları içerir:

Hemoglobin testi: Akciğerlerden vücuda ve dokulara oksijen taşıyan kırmızı kan hücrelerinde demirden zengin bir hemoglobin miktarını ölçer.

Hematokrit (HCT) testi: Bir örnek kandaki kırmızı kan hücrelerinin yüzdesini ölçer.

Hemoglobin veya hematokrit seviyesi normalden düşükse, annede demir eksikliği anemisi olabilir. Doktorunuz demir eksikliği veya anemi için başka bir nedene karar vermek için diğer kan testlerini kontrol edebilir.

Bir hematokrit testi herhangi bir önemli yan etki veya risk ile ilişkili değildir. Kan dolaşım yerinde kanama veya zonklama olabilir. Doktorunuzun, kan alınan alana birkaç dakika baskı uygulandığında durmayan herhangi bir şişme veya kanama geçirip geçirmediğinizi öğrenmesine izin verin.

Teste başlamadan önce, kısa bir süre önce kan nakli geçirip geçirmediğinizi veya hamile olup olmadığınızı doktorunuza bildirin. Gebelik, vücudunuzdaki artmış sıvı nedeniyle kan üre azotu (BUN) seviyelerini düşürebilir. Son zamanlarda yapılan bir kan transfüzyonu da sonuçlarınızı etkileyebilir. Eğer yüksek bir seviyede yaşıyorsanız, havadaki oksijen miktarlarının azalması nedeniyle hematokrit seviyeleri daha yüksek olma eğilimindedir. Doktorunuz, hematokrit testinizin sonuçlarını, CBC testinin diğer bölümleriyle ve tanı koymadan önce genel belirtileriyle muhtemelen karşılaştıracaktır.

Yüksek hematokrit seviyeleri aşağıdaki durumların habercisi olabilir:

Doğuştan kalp hastalığı
Susuz kalma (Dehidrasyon)
Böbrek tümörü
Akciğer hastalıkları
Polisitemi vera

Düşük hematokrit seviyeleri aşağıdaki durumların belirtileri olabilir:

Kemik iliği hastalıkları
Kronik ateşli hastalık
Demir, folat veya B 12 vitamini gibi besin öğelerindeki eksiklikler
İç kanama
Hemolitik anemi
Böbrek yetmezliği
Lösemi
Lenfoma
Orak hücre anemisi

Kan örneğini test eden laboratuvar kendi aralıklarına sahip olsa da, hematokrit için genel kabul gören aralıklar cinsiyet ve yaşınıza bağlıdır. Tipik aralıklar aşağıdaki gibidir:

yetişkin erkekler: yüzde 38.8 ila 50

yetişkin kadınlar: yüzde 34,9 ila 44,5

Hematokrit seviyeleri yaşla birlikte hızla değiştiği için 15 yaş ve altındaki çocuklar ayrı bir aralık setine sahiptir. Sonuçları analiz eden özel laboratuvar, belli bir yaştaki bir çocuğun normal hematokrit aralığını belirleyecektir. Hematokrit düzeyleri çok düşük veya çok yüksekse, çeşitli problemleri gösterebilir.

Hematokrit testi, doktorunuza belirli bir durumda teşhis koymasına yardımcı olabilir veya vücudunuzun belli bir tedaviye ne kadar iyi tepki verdiğini belirlemelerine yardımcı olabilir. Test, çeşitli nedenlerle sipariş edilebilir, ancak çoğunlukla aşağıdakileri sorunları test etmek için kullanılır:

  • Anemi
  • Lösemi
  • Susuz kalma (Dehidrasyon)
  • Beslenme eksiklikleri

Doktorunuz tam bir kan sayımı (CBC) testi yaparsa, hematokrit testi dahil edilir. Tam kan sayımında yapılan diğer testler hemoglobin ve retikülosit sayısıdır. Doktorunuz alyuvar sayınızı anlamanız için genel kan test sonuçlarına bakacaktır.

Hematokrit, toplam kan hacmindeki kırmızı kan hücrelerinin yüzdesidir. Sağlığınız için kırmızı kan hücreleri hayati önem taşımaktadır. Bunları kanın metro sistemi olarak düşünün. Vücudunuzun çeşitli yerlerine oksijen ve besin maddeleri taşırlar. Sağlıklı kalmanız için, vücudunuzun doğru miktarda kırmızı kan hücresi olması gerekir. Doktorunuz, çok az veya çok sayıda kırmızı kan hücresi bulunduğunu düşünürse, bir hematokrit veya Hct testi yapabilir.

Sağlıklı bir yaşam için sağlık kontrollerinizi düzenli olarak yaptırmayı unutmayın.

Sedimantasyon düşüklüğü çok büyük oranda bir sağlık problemi belirtisi olarak görülmez ve genellikle vücutta iltihaplı bir hastalığın aktifliğinin bitmek üzere olduğunun göstergesidir. Sağlıklı kişilerde görülen sedimantasyon düşüklüğü, ender vakalarda hastalık belirtisi olarak değerlendirilir. Orak hücreli anemi, hemoglobinopatiler, anizositoz ve diyabet gibi kan yoğunluğunu arttıran hastalıklar ve bazı dolaşım bozuklukları, sedimantasyonun düşmesine yol açabilir. Ancak lösemi ve polisitemia rubra gibi hastalıkların varlığında, sahte sedimantasyon düşüklüğü de görülebilir. Antipsikotik ilaçlar ve kortizon kullanımı da sedimantasyon oranında düşüklüğe yol açabilir. Çoğunlukla eklem ağrıları, hâlsizlik, yorgunluk, iştah ve kilo kaybı, baş dönmesi, baş ağrısı gibi semptomlarla karakterizedir. Sedimantasyon düşüklüğü tedavisi ise, altta yatan odak rahatsızlığın tedavi edilmesiyle gerçekleşir. Ayrıca, düzenli beslenme, uyku ve fiziksel aktivite de bağışıklık sistemini güçlendirerek, var olan hastalıkların daha hızlı iyileşmesini sağlar. İç Hastalıkları (Dahiliye) Dr. Öğr. Üyesi Cem Özcan

Muayene, laboratuvar testleri ve hekimin gerekli gördüğünde yapılmasını istediği radyolojik görüntülemelerin ardından, sedimantasyon değerinin yüksek olmasının altında yatan hastalık teşhis edilir. Teşhis edilen hastalığı türüne göre tedavi düzenlendikten sonra sedimantasyon değeri, normal değerlere geriler. Ayrıca günlük fiziksel aktivitenin arttırılması, düzenli beslenme ve uyku da bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlayarak var olan hastalıkların iyileşmesi ve dolayısıyla sedimantasyon değerinin düşmesine yardımcıdır.

Bu yükselişin sebebi, vücudun tepki olarak karaciğer ve bağışıklık sistemi hücreleri tarafından bazı protein yapılarını oluşturmasıdır. Bu oluşumlar, kırmızı kan hücresi olarak bilinen eritrositler ile birbirine yapışarak kütle ve ağırlıklarının artmasına yol açar. Alyuvarların ağırlıklarının artması, yapılan sedimantasyon testinde daha hızlı bir şekilde dibe çökmelerine yol açar. Bu dibe çöküşün saatteki hızı ise var olan inflamasyonun boyutu hakkında bilgi verir. Akut ve kronik olarak gelişebilen bu duruma ek olarak kullanılan östrojen, testosteron, androjen içerikli ilaçlar, kortizon, doğum kontrol ilaçları ve bazı hipertansiyon ilaçları sedimantasyon yüksekliğine yol açar. Tüm bunların yanı sıra yaşlılık ve gebelik gibi koşullar da sedimantasyon oranının artmasına neden olur. İltihaplı herhangi bir hastalığın olmadığı durumlarda ölçülen anormal derecede yüksek sedimantasyon değeri ise kanserli tümörlerin varlığına işaret edebilir. Sedimantasyon yüksekliği tedavisi amacıyla hekim daha kapsamlı testlere ihtiyaç duyar.

Tek başına bir tanı aracı olmayan sedimantasyon testi, vücutta iltihaplı hastalığın varlığının tespiti ve bu hastalığa karşı verilen tedaviye karşı vücuttan alınan tepkinin izlenmesi için yapılır. Lupus, sedef, ailevi akdeniz ateşli hastalığı, ankilozan ‌spondilit, çölyak ve multiple skleroz gibi otoimmün hastalıklar; romatoid artrit, sinüzit, astım ve tüberküloz gibi iltihaplı hastalıklar ve akciğer kanseri gibi bazı kanser türlerinin varlığında sedimantasyon hızı yükselir.

Ayrıca bazı kimyasalların sonucu etkileyebildiği bilindiğinden, test öncesinde kullanılan ilaç ve tüketilen besinler hekim tarafından sorgulanır. Referans sedimantasyon değeri ya da farklı bir deyişle sedimantasyon hızının normal değerleri aşağıdaki gibidir:

  • Yeni doğanlarda: 0 ile 2 mm/h
  • Çocuklarda: 0 ile 10 mm/h
  • 50 yaş altı kadınlarda: 0 ile 20 mm/h
  • 50 yaş üstü kadınlarda: 0 ile 30 mm/h
  • Gebelerde: 4 ile 57 mm/h
  • 50 yaş altı erkeklerde: 0 ile15 mm/h
  • 50 yaş üstü erkeklerde: 0 ile 20 mm/h

Eritrosit sedimantasyon hızının değeri yaşa ve cinsiyete göre farklı hesaplanır. Bu yüzden referans aralığı kişinin yaşına göre farklılık gösterir. Kişinin kendi eritrosit sedimantasyon hızını hesaplaması için kadınlarda yaşın üzerine 10 eklenmesinin ardından ikiye bölünmesi; erkeklerde ise direkt olarak yaşın ikiye bölünmesi ile yapılır.

Vücutta enfeksiyon ya da inflamasyon varlığının anlaşılması için yapılan sedimantasyon işlemi, laboratuvar ortamında hastadan alınan kan ile yapılır. Alınan kan laboratuvar tüpü içinde baş aşağı olarak bekletilir. Yarım saat, iki saat ve 24 saat içinde, eritrositlerin ne oranda ve ne hızda çöktüğü araştırılır. Vücutta inflamasyon varlığında ortaya çıkan proteinler, kırmızı kan hücrelerinin kümelenerek birbirlerine yapışmasına, dolayısıyla ağırlaşmasına yol açar. Ağrılığı artan eritrositler ise çözelti içinde daha hızlı bir şekilde dibe çöker. Çökme miktarı ve hızı, referans değerlerin dışındaysa, vücutta enfeksiyon olduğu anlaşılır. Vücutta var olan inflamasyonun miktarına bağlı olarak, kırmızı kan hücrelerinin dibe çökme hızı değişkenlik gösterir. Enfeksiyon varlığı, romatizmal ve bağışıklık sistemi hastalıklarının yanı sıra bazı kanser türlerinin varlığında da sedimantasyon düzeyi artar. Ancak bu artış, belirli bir hastalığın göstergesi değil, yalnızca vücutta anormal bir durumun varlığı hakkında bilgi verir. Dolayısıyla yapılan test sonucunda sedimantasyon değerinin yüksek olması, mutlaka kötü seyirli bir hastalığın var olduğu anlamına gelmez. Sedimantasyon ne demek sorusuna verilebilecek en kısa yanıt, “vücuttaki enfeksiyon varlığını gösteren test” şeklide verilebilir. ESR, eritrosit sedimantasyon hızı, sedimantasyon oranı ve sedim gibi isimlerle de anılan bu test, yalnızca hastalık varlığının araştırılması için değil, aynı zamanda tanısı konmuş hastalığa verilen tedavinin takibi amacıyla da yapılır. 

Kanın şekilli elemanlarının %99’unu ve toplam kan miktarının yaklaşık olarak %40 ile %45’ini oluşturan kırmızı kan hücreleri, RBC ya da eritrositler olarak tanımlanır. Parlak kırmızı renge sahip eritrositler, böbrekler tarafından salınan eritropoietin hormonunun, kemik iliğini uyarması ile kemik iliğinde üretilir. Vücutta yer alan tüm doku ve organlara oksijen sağlayan bu hücrelerin miktarı ağır egzersizler sırasında artarken sedimantasyon düşüklüğü, çoğunlukla bir sağlık probleminin belirtisi değildir. Vücutta inflamasyon varlığında bazı protein yapıları karaciğer ve bağışıklık sistemi hücreleri tarafından üretilir. Kırmızı kan hücreleri ile bir araya gelerek eritrositlerin ağırlaşmasına yol açar. Özellikle iltihaplı romatizmal hastalıklar, kronik enfeksiyonlar, otoimmün hastalıklar ve bazı kanser türlerinde, kırmızı kan hücrelerinin ağırlığında artış olur. Sedimantasyon ise sözlük anlamı olarak çökme ve tortulaşma anlamına gelir. 

Vücutta var olan inflamasyon oranının anlaşılmasına yarayan sedimantasyon testi ya da farklı bir deyişle eritrosit sedimantasyon oranı (ESR), kişiden kan alındıktan sonra laboratuvar ortamında yapılır. Alınan kan ilk yarım saat, iki saat ve 24 saat olmak üzere farklı zaman aralıklarında değerlendirilir. Ölçümü yapılan her saatte, tek kullanımlık test tüpü içinde bulunan kandaki eritrositlerin ne kadarının dibe çöktüğü ölçülür. Normal sedimantasyon değeri yaşa ve cinsiyete göre değişse de, yapılan ölçüm ile pek çok farklı hastalığın varlığı hakkında bilgi sahibi olunur. Sedimantasyon yüksekliği ne anlama gelir sorusunu yanıtlamadan önce sedimantasyon nedir bunu iyi anlamak gerekir.

Kırmızı kan hücreleri olarak bilinen eritrositler, kanda en fazla sayıda bulunan hücre türüdür. Solunum sistemi tarafından vücut içine alınan hava, eritrositler tarafından vücudun tüm doku ve organlarına taşınır. Sedimantasyon ise kelime anlamı olarak tortulaşma ve dibe çökme anlamına gelir. Alyuvarlar olarak da bilinen kırmızı kan hücrelerinin ne kadar çabuk dibe çöktüğü, yapılan sedimantasyon işlemi ile anlaşılır. Vücutta inflamasyon varlığında bazı protein yapıları, kırmızı kan hücreleri ile bir araya gelerek, eritrositlerin daha hızlı çökmelerine yol açar. Basit olduğu kadar önemli bir kan testi olan sedimantasyon sayesinde vücutta iltihap varlığı, otoimmün hastalıklar ya da kanserli doku oluşumu hakkında kolayca bilgi sahibi olunabilir.

Eğer siz de herhangi bir karaciğer hastalığına sahipseniz veya son 6 ayda rutin karaciğer fonksiyon testlerinizi yaptırmadıysanız hemen bir sağlık kuruluşuna başvurarak muayene olabilir, doktorunuzdan ALT ve diğer karaciğer fonksiyon testlerini size uygulamasını isteyebilirsiniz. Karaciğer enzimlerinizde bir yükseklik tespit edilmesi durumunda hastalığınıza yönelik detaylı tetkiklerinizi yaptırarak karaciğerinizde hasar oluşumunu önleyebilir, aynı zamanda erken dönemde tedavi sürecinizi başlatarak ileride karşılaşabileceğiniz daha ciddi sağlık sorunlarının önüne geçebilirsiniz. / Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

İlaçların metabolize edilmesi ve vücuttan uzaklaştırılmasında görev yapan karaciğerin zarar görmemesi açısından ALT ve diğer enzimleri yüksek olan hastalar sağlık kuruluşlarına başvurduklarında hekimlerine bu durumu bildirmeli ve karaciğere zarar vermeyecek ilaçların reçetelenmesini istemelidir. Düzenli egzersiz ise karaciğer sağlığının korunması ve iyileştirilmesi üzerinde etkili olan bir diğer faktördür. ALT seviyesini düşürmek ve karaciğer sağlığını korumak isteyen bireyler kendilerine bir egzersiz planı oluşturarak buna uyum sağlamalı, sporu yaşamın bir parçası haline getirmelidir.

Karaciğer hastalıklarının tedavisinde ve dolayısıyla ALT seviyesinin düşürülmesinde oldukça etkili olan bir diğer faktör de dengeli beslenmedir. Tüm karaciğer hastalıklarında ve karaciğer yağlanması durumunda sağlıklı besinler ile oluşturulmuş az yağlı bir beslenme planı uygulanmalıdır. Folik asit alımına gereken özen gösterilmelidir. Karaciğer dostu olan enginar, lahana, ıspanak, yeşil yapraklı tüm sebzeler, kuşkonmaz, pancar gibi besinlerden mevsime uygun olanlar düzenli olarak tüketilmelidir. Karaciğer enzimleri yüksek olan bireylerin ilaç kullanımı konusunda da çok dikkatli olmaları gerekir.

Karaciğerde herhangi bir enfeksiyonun tespit edilmesi durumunda antibiyotik ve antiviral ilaç tedavileri derhal başlatılmalıdır. Karaciğerde tümör tespit edilmesi durumunda bu tümörlerin boyutu da göz önünde bulundurularak hekimin önerdiği durumlarda biyopsi alınarak tümörün kanserleşme eğiliminde olup olmadığı araştırılmalı, gerekli görüldüğü takdirde cerrahi operasyonlar yardımıyla tümör çıkartılmalıdır. Patolojik incelemeye gönderilen tümörün kötü huylu olduğunun tespit edilmesi durumunda çevre doku ve organlara yayılım gösterip göstermediği araştırılarak gerekli durumlarda onkolojik tedavi başlatılmalıdır. Karaciğerin en büyük düşmanlarından biri alkol olduğundan alkol kullanımı söz konusu ise bu alışkanlık bir an önce bırakılmalıdır.

ALT genellikle bir dizi karaciğer fonksiyon testi uygulamasının bir parçası olarak yapılır. Bu testlerde farklı protein ve enzimlerin kandaki düzeyleri ölçülerek karaciğerin yeterli düzeyde çalışıp çalışmadığı ile karaciğer hasarının olup olmadığı araştırılır. Yüksek olarak tespit edilen ALT seviyeleri genellikle karaciğer enfeksiyonu, hepatosteatoz (karaciğer yağlanması), siroz, hepatit, karaciğer kistleri ve kanserleri ile buna benzer hastalıkları işaret eder. Bu durumda karaciğer radyolojik görüntüleme teknikleri ile incelenmeli, fiziksel muayene yapılmalı ve daha ileri düzey kan testleri uygulanmalıdır. Altta yatan hastalığın tanısı net bir şekilde konulduktan sonra karaciğerdeki hasar oluşumunun bir an önce önlenebilmesi için tedavi süreci başlatılmalıdır. 

Sağlıklı erkek bireylerde kandaki ALT seviyesi 10-40 U/L, kadınlarda ise 7-35 U/L aralığında olmalıdır. ALT düzeyinin bu değerlerin altında bulunmasının genellikle tıbbi açıdan bir anlamı ve tehlikesi bulunmamaktadır. Dolayısıyla rutin bir kan testinin sonucunda ALT seviyesinin düşük olduğunu gören ve ALT neden düşer diye merak eden kişilerin endişe etmesine gerek yoktur. Fakat bu değerlerin üzerinde tespit edilen ALT’nin nedenine yönelik olarak daha ileri tanı testleri uygulanmalıdır. ALT neden yükselir sorusunun yanıtına gelinecek olursa, karaciğerde harabiyete ve dolayısıyla da ALT seviyelerinin yükselmesine neden olabilecek en yaygın sorunlar ve risk faktörleri şunlardır:

  • Karaciğer yağlanması
  • Sürekli olarak kullanılan ağır ilaçlar veya bilinçsiz ilaç kullanımı
  • Aşırı alkol kullanımı
  • Obezite
  • Diyabet hastalığı
  • Kolesterol ilaçları
  • Kalp yetmezliği
  • Hepatit A, B ve C enfeksiyonları
  • Siroz

Yukarıdaki sorunların haricinde ailesinde karaciğer hastalığı öyküsü bulunan kişilerin karaciğer hastalıklarına yakalanma riski diğer bireylere oranla daha yüksektir. Bu nedenle bu bireyler düzenli olarak karaciğer fonksiyon testlerini yaptırmaya özen göstermelidir. Aynı zamanda karaciğer hastalıklarından korunabilmek adına tüm bireyler hepatit aşılarını zamanında yaptırmalıdır.

ALT testi; AST, LDH gibi diğer karaciğer fonksiyon testi belirteçleri lie birlikte karaciğer hastalıklarından şüphelenildiği durumlarda veya rutin sağlık taramaları sırasında hekimler tarafından istenen testler arasında yer alır. Karaciğer hastalıkları veya hasarı için şüphe uyandırabilecek aşağıdaki durumlar, ALT testinin yapılmasındaki en önemli nedenler arasında yer alır:

  • Karın ve mide bölgesinde şişlik ve ağrı hissiyatı
  • Mide bulantısı ve kusma
  • Sarılık olarak da bilinen gözlerin beyaz kısmı ile cilt yüzeyindeki sararma durumu
  • Hızlı kilo kaybı
  • Sürekli yorgunluk hissi
  • Cilt yüzeyinde nedensiz kaşıntılar
  • Koyu renkli idrar
  • Açık renkli dışkı

Yukarıdaki faktörlerin yanı sıra sürekli olarak alkol kullanma alışkanlığı bulunan kişilerde karaciğer harabiyeti riskinin daha yüksek olması nedeniyle ALT testleri daha sık uygulanır. Ayrıca ailesinde karaciğer hastalığı öyküsü bulunan, daha önceden herhangi bir hepatit virüsüne bağlı enfeksiyon geçirmiş olan, karaciğerde hasara sebep olma ihtimali bulunan ilaçları kullanan kişilerde düzenli olarak ALT ve diğer karaciğer enzimlerinin kandaki seviyeleri kontrol edilmelidir.

ALT testi oldukça basit olarak uygulanabilen yalnızca kan alımı gerektiren bir işlemdir. Kan testi için önceden özel bir hazırlık yapılması gerekmez, fakat doktorunuzun ALT ve diğer karaciğer fonksiyon testlerinin yanında kan şekeri ve hemogram gibi farklı testler de istemesi ihtimaline karşılık sabah aç karnına gidilmesi daha sağlıklı olacaktır.

Karaciğer fonksiyon testlerinin uygulandığı birçok birey, ALT ve AST nedir sorusunun yanıtını araştırır. Alanin aminotransferaz (ALT); bir enzim türü olup esas olarak karaciğerde, az miktarlarda ise böbrek ve diğer organlarda bulunur. Aynı zamanda serum glutamik piruvik transaminaz (SGPT) olarak da adlandırılır. Besinlerle birlikte vücuda alınarak sindirime uğradıktan sonra karaciğere ulaşan besin ögelerinin enerjiye çevrilmesinde görev yapar. Normal şartlarda bu enzim karaciğer hücrelerinin içerisinde yer alır, kan dolaşımında ise ölen karaciğer hücrelerinden kaynaklı olarak eser miktarda bulunur. Kandaki ALT seviyesinin normalin üzerinde olması, karaciğer harabiyetinin güçlü bir göstergesidir. Karaciğerde oluşabilecek harabiyetler birçok hastalıktan kaynaklı olabilmektedir. Tedavi sürecinin planlanması ve karaciğer yetmezliği tablosu gelişmeden harabiyetin önlenmesi açısından ALT ve diğer karaciğer enzimlerinin yüksekliği tespit edildikten sonra daha ileri tanı testleri yapılmalıdır. Enzimin kandaki düzeyi ne kadar yüksekse harabiyetin o kadar ciddi boyutta olduğu söylenebilir. Basit yükselmeler sağlıksız, dengesiz ve aşırı yağlı beslenme, karaciğer yağlanması gibi durumlardan kaynaklı olarak ortaya çıkabilir. Fakat daha ileri boyuttaki yükselmelere yönelik olarak bir an önce tedavi süreci başlatılmalıdır.

Karaciğerde hasar olup olmadığının araştırılmasında kullanılan en yaygın testler ALT ve AST adlı karaciğer enzimleridir. Kanda ALT nedir sorusu, alanin aminotransferaz adlı karaciğer enziminin kısa ismi olarak cevaplandırılabilir. Karaciğerde herhangi bir hastalık, ağır ilaçların kullanımı veya yaralanmaların harabiyete neden olup olmadığı, kanda bu enzimin miktarına bakılarak anlaşılabilir. Normalde sağlıklı bireylerde alanin aminotransferaz enzimi karaciğer dokusunun içerisinde bulunur. Kan dolaşımına salınması durumu karaciğer hücrelerinin yıkıma uğradığının bir göstergesidir. ALT testinin yüksek olmasının birçok nedeni olabilir. Hastalar herhangi bir şikayetleri bulunmamasına rağmen rutin kan testlerinde karaciğer fonksiyon testlerinin de yapılması durumunda ALT yüksekliğini tesadüfen öğrenebilirler. Bu durumda karaciğer enzimindeki yükselmenin neden kaynaklandığının öğrenilebilmesi için daha ileri tanı testlerinin uygulanması gerekir.

Kalp damar hastalıkları açısından riskinizi öğrenmek için hekiminize danışabilir, size uygun sağlıklı beslenme düzeni oluşturma konusunda diyetisyeninizden yardım alabilirsiniz.

Diyet ve yaşam tarzı değişikliklerine rağmen LDL kolesterolünüz istenilen düzeye inmez ise hekiminiz yaşam tarzı değişikliklerine ek olarak ilaç tedavisi önerebilir. Hekiminizin ilaç tedavisi önermiş olması, yaşam tarzı değişiklikleri ve kilo verme gerekliliğini ortadan kaldırmaz. İlaç kullanımı ve yaşam tarzı değişiklikleri sonrası LDL kolesterolünüz normal değerlere inmiş ise hekiminiz ilaç tedavisini sonlandırabilir. Ancak kalp damar hastalıkları açısından risk grubunda yer alıyorsanız, yaşam tarzı değişikliklerinin ömür boyunca sürdürülmesi önerilmektedir. Kalp damar hastalığı ve inme geçirmiş kişilerin ise riski çok daha yüksek olduğu için yaşam boyu ilaç kullanımı gerekir. 

  • Doymuş ve trans yağ içeren fast food ürünlerinden uzak durabilirsiniz. 
  • Sakatat tüketiminden uzak durmak: Karaciğer, böbrek, beyin gibi hayvansal gıdalar yüksek oranda kolesterol içerir.
  • Posadan zengin beslenme: Bitkilerin sindirilmeden atılan kısımlarına “posa” denir. Yulaf, çavdar, arpa, pirinç, bulgur, bezelye, fasulye, pırasa, ıspanak, nohut, kuru fasulye gibi posadan zengin gıdaların tüketimi kolesterolün düşmesine yardımcı olur.
  • Yağ ve şeker içeren unlu mamuller yerine kepek, çavdar, yulaf içeren ekmekleri tercih edebilirsiniz.  

LDL düzeyini azaltmaya yönelik yaşam tarzı değişiklikleri nelerdir?

  • Sigarayı bırakma: Sigara kolesterolün damar yapısını bozar, kolesterolün damar duvarında birikmesini ve plak oluşumunu teşvik eder. Ayrıca sadece sigarayı bırakmak HDL-K değerlerinde %15-20 oranında bir artış sağlar.
  • Kilo verme: Vücut ağırlığı olması gerekenden yüksek olanlar diyetlerini düzenleyerek ve gün içerisindeki hareketlerini arttırarak zayıflamalıdır. Kilo alımı kolesterol yükseltici bir faktördür.
  • Hayvansal gıdalar yerine sebze, tahıl ve baklagil ağırlıklı bir beslenme düzeni oluşturmak iyi olacaktır. 
  • Süt ve peynir, yoğurt gibi süt ürünlerinin yarım yağlı veya yağsız olanlarını tercih edebilirsiniz. 
  • Salam, sucuk, sosis gibi doymuş yağlardan zengin gıdaların tüketimini azaltma yoluna gidebilirsiniz. 
  • Tereyağı, iç yağı ve margarin yerine zeytinyağı gibi bitkisel sıvı yağlarla hazırlanmış gıdaları tercih edebilirsiniz. 
  • Kırmızı et yerine tavuk, hindi veya balık tercih etmek; kırmızı et tüketimini haftada 1-2 porsiyonla sınırlandırmak doğru olabilir.  

Altta yatan olası hastalıklar araştırılmalıdır. Kolesterol yüksekliğine sebep olabilecek böbrek, karaciğer veya tiroid hastalığınız varsa öncelikle bu hastalıkların tedavisi yoluna gidilir. Atta yatan başka bir hastalık yoksa, çoğunlukla yaşam tarzı değişiklikleri ve (veya) ilaç tedavisi ile LDL-K değeri düşürülebilir.

Çoğu kişide damarlardaki hasar ileri seviyeye ulaşana kadar hiçbir belirti görülmeyebilir. Kimi zaman da göz çevresinde sarı renkli yağ bezeleri oluşumu, göğüs ağrısı, nefes darlığı, halsizlik, yorgunluk, baş dönmesi gibi belirtilerden biri veya birkaçı görülebilir. Damarlardaki bozukluk ileri seviyeye ulaşır ise etkilenen damarın konumuna göre belirtiler görülebilir; örneğin kalbi besleyen damar etkilenmiş ise göğüs ağrısı, bacaklara giden damar etkilenmiş ise bacak ağrısı oluşabilir.

LDL yüksekliğinin pek çok sebebi olabilir. Günümüzde LDL-K yüksekliğine çoğunlukla yaşam tarzı ve yanlış beslenme alışkanlıkları sebep olmaktadır. Bunun dışında ailesel hiperlipidemi (kan yağlarının yüksek olması), diyabet, hipertansiyon (yüksek tansiyon), çeşitli böbrek ve karaciğer hastalıkları, pankreas iltihabı (pankreatit), tiroid bezinin yetersiz çalışması gibi çeşitli hastalıklar da LDL-K yüksekliğine sebep olabilir. Ailenizde koroner kalp hastalığı, inme veya kolesterole bağlı başka hastalık öykülerinin olması kolesterolünüzün yüksek olma ihtimalini arttırır. Yaşlanma ve kadınlarda erken menopoza girme de risk faktörü olarak kabul edilmektedir.

Herhangi bir şikayet olmaması halinde 20 yaşından itibaren en azından her 5 yılda 1 kere ölçtürülmesi önerilmektedir. Ancak kalp – damar hastalıkları, obezite ve başka hastalık açısından risk taşıyorsanız, hekiminizin önereceği periyotlarla kontrole gitmeniz önem taşır. Çocukluk ve ergenlik çağında LDL-K ve diğer kolesterol düzeyleri ölçülmemektedir ancak ailesinde kalp hastalığı olan, diyabetli veya aşırı kilolu çocuklar ve ergenler için önerilebilmektedir.

Alınan kan örneği ile LDL-K, HDL-K, total kolesterol ve trigliserid değerlerinin tümü ölçülebilir. Hekiminiz sadece LDL-L değerine değil, tüm kan yağlarınıza ve diğer kan parametrelerinize bakarak durumunuzu değerlendirir. Sağlıklı erişkinlerde kalp ve damar hastalıkları riskinin azaltılması için LDL düzeyinin 130 mg/dL’nin, total kolesterolün ise 200 mg/dL’nin altında olması beklenir. Sağlıklı kişilerde LDL kolesterolün 130 mg/dL’den düşük olması normal, 130-159 mg/dL arasında olması sınırda yüksek, 160 mg/dL ve üzerinde olması ise yüksek riskli kabul edilmektedir. Koroner arter daralmasına bağlı göğüs ağrıları olan, koroner damar ameliyatı geçiren veya diyabeti olan kişilerde ise bu değerlerin daha da düşük olması arzu edilir

LDL-K fizyolojik fonksiyonların devamlılığı için sürekli olarak belirli seviyelerde üretilir. Ancak çeşitli sebeplere bağlı olarak kanda miktarı aşırı derecede yükseldiğinde kolesterol molekülü atardamar çeperinde başka maddelerle birleşir, damar çeperindeki enflamasyon olayına katılarak halk arasında damar sertliği olarak bilinen “aterosklerotik plak” oluşumuna sebep olur. Damar sertliği birden bire değil, zaman içerisinde yavaş yavaş oluşur. Oluşumunda LDL kolesterolün yanı sıra kalıtım, sigara kullanımı, hipertansiyon, diyabet gibi pek çok faktör rol oynar. Damarlarda oluşan plak nedeniyle organlara kan akımı ve dolayısıyla beslenme bozulur. Örneğin koroner damarları (kalbi besleyen damarlar) etkilenmiş ise kalp krizi, beyni besleyen damar etkilenmiş ise inme, böbrek damarlarını tutmuş ise böbrek yetmezliği gelişebilir. LDL kolesterol yüksekliğinin kalp ve damar hastalıklarına zemin hazırladığı, LDL-K değerlerindeki her 10 mg/dL’lik artışın kalp krizi riskini yaklaşık %20 oranında arttırdığı bilinmektedir. / Genellikle kan tahlili ile teşhis edilir. Tahlil öncesinde test sonuçlarını etkilememesi için 12 saat açlık gerekir. Su içilmesi test sonucunu etkilemez.

Kolesterol kanda pek çok özel taşıyıcı molekül (lipoproteinler) ile taşınır. Aslında halk arasında “kötü kolesterol” olarak bilinen kolesterol molekülünün kendisi değil, kanda taşınmasını sağlayan molekülün özelliğidir. Kolesterol ve diğer yağlar kanda lipoproteinler denilen moleküller vasıyatasıyla taşınır. Bu taşıyıcıların iki türü, HDL (yüksek yoğunluklu lipoprotein) ve LDL (düşük yoğunluklu lipoprotein) kalp damar hastalıkları riskini belirlemek amacıyla kanda rutin olarak ölçülen parametrelerdendir. Halk arasında iyi kolesterol olarak da bilinen taşıyıcı HDL (yüksek yoğunluklu lipoprotein) ve kötü kolesterol olarak bilineni ise LDL dir (düşük yoğunluklu lipoprotein). İyi kolesterol olarak bilinen HDL (yüksek yoğunluklu lipoprotein), kolesterolün doku ve damarlardan karaciğere taşınmasını sağlar, kötü kolesterol olarak bilinen LDL (düşük yoğunluklu lipoprotein) ise dokudaki kolesterolü vücutta ihtiyaç duyulan bölgelere taşımakla görevlidir.

Kolesterol insanlar da dahil olmak üzere tüm memeli canlıların hücre yapısında ve kan dolaşımında bulunan, yaşamsal faaliyetler için gerekli olan yağımsı bir maddedir. Beyin, sinir dokusu, kalp, göz, karaciğer, bağışıklık sistemi hücreleri başta olmak üzere pek çok organımızda bulunur. Hormonların, D vitamininin ve sindirimde önemli rol oyanayan safra asitlerinin üretilmesi için kolesterol gereklidir. Vücudumuzdaki kolesterolün çoğu karaciğer tarafından üretilir, bir kısmı da yağlı gıdalarla dışarıdan alınır. Kolesterolün vücutta şekillenen çeşitli enflamatuvar (yangısal) olaylara ve strese tepki olarak da üretildiği bilinmektedir.

Yetişkinler için serum kreatinin normal değeri, erkeklerde 0.50 mg/dL ile 1.40 mg/dL iken, kadınlarda 0.50 mg/dL ile 1.30 mg/dL’dir. Kreatinin klirensi olarak tanımlanan ve 24 saatlik idrarın toplanması ile yapılan testin referans aralığı aşağıdaki gibidir:

  • 13-50 yaş: Erkeklerde 90-137 mL/dk. Kadınlarda 80-125 mL/dk.
  • 51-60 yaş: Erkeklerde 85-132 mL/dk. Kadınlarda 75-120 mL/dk.
  • 60 yaş ve üzeri: Erkeklerde 80-132 mL/dk. Kadınlarda 70-120 mL/dk.

Sağlıklı bir yaşam için sağlık kontrollerinizi düzenli olarak yaptırmayı unutmayın. / Prof. Dr. Mukadder Ayşe Bilgiç Nefroloji ***Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

Kas faaliyetlerinin sonucunda ortaya çıkan kreatinin oranı, kas aktivitesi ve kas kitlesinden etkilenir. Kas dokusu fazla olan kişilerini kreatinin üretimi yüksekken, yaşlı ve zayıf kişilerde düşüktür. Kas aktivitesinin bir atığı olan kreatinin, kan yoluyla böbreklere iletilir. Böbreklerde yer alan çok sayıda nefron, kanı filtreleyerek vücut için gerekli olan maddeleri tekrar kullanılmak üzere kan dolaşımına bırakırken; vücut için zararlı olan maddeleri de bir miktar su ile birlikte idrar yolu ile vücuttan uzaklaştırır. Kreatinin de bu maddelerden biridir. Böbreklerin filtreleme işini düzgün yapamadığı durumlarda vücutta sürekli olarak bir miktar bulunan kreatinin seviyesi artar. Bu yüzden kreatinin yüksekliği son derece önemlidir. Kreatinin yüksekliği, başta böbrek hastalıkları olmak üzere pek çok farklı rahatsızlıktan dolayı ortaya çıkabilir. Ciddi böbrek hasarlanmaları, kronik böbrek hastalıkları, şok, kanın doğru bir şekilde süzülmesine ve vücut için atık olan maddelerin idrar yoluyla vücut dışına atılmasına engel olur. Kreatinin de bu yüzden yüksek olabilir. Aynı zamanda kas distorfisi olarak bilinen nörolojik hastalık, hipotiroidi gibi tiroit bezi hastalıkları, kas yaralanmaları, gut hastalığı, diyabet, hipertansiyon, kan kaybı, yanık, gebelik, ağır egzersizler, karbonmonoksit zehirlenmesi ve dehidrasyon olarak tanımlanan aşırı su kaybı kreatinin yüksekliğine yol açan diğer rahatsızlıklardır. Kreatinin düşüklüğü vücutta, hâlsizlik, iştahsızlık, bulantı, kusma, ödem, kilo kaybı, baş ağrısı, cilt kuruluğu, vücut ısısında değişim, idrar miktarında azalma ve idrar sırasında ağrı gibi belirtilere yol açabilir.

Yapılan testlerde kreatinin seviyesinin, referans değerlerin altında olması kreatinin düşüklüğü olarak tanımlanır. Yaşlılık, kilo kaybı, myastenia gravis ve Duchenne musküler distrofi (DMD) gibi nörolojik hastalıklar, kas kütlesinin azalmasına yol açar. Bu gibi hastalıkların varlığında kreatinin düşüklüğü görülebilir. Gebelik süresince idrar üretimi artar ve aşırı miktarda su kaybı oluşur. Bu durum, gebelikten sonra normale dönse de gebelikte yapılan kreatinin testlerinde kreatinin seviyesinin düşük olması gözlenebilir. Her ne kadar kreatinin vücut tarafından sentezlense de diyet ile desteklenmelidir. Protein bakımından fakir beslenmek vücut kaslarında zayıflamaya dolayısıyla kreatinin düşüklüğüne yol açabilir. Tüm bunların dışında, ciddi enfeksiyon varlığı, mesane ve idrar yollarında oluşan tıkanıklıklar, böbreklere olan kan akışının azalması, kalp yetmezliği, böbreklerde hasarlanma, böbrek yetmezliği ve böbrek kanseri gibi ciddi rahatsızlıklarda da kreatinin düşüklüğü görülebilir.

Tüm bu bilgiler ışığında, laboratuvarda yapılan kreatininin testlerinin sunduğu bilgi, böbreklerin normal bir şekilde çalışıp çalışmadığı, filtrasyon görevini sağlıklı bir şekilde yerine getirip getirmediği konusunda oldukça önemlidir. Kreatinin testleri, serum kreatinin ya da farklı bir deyişle kanda bakılan kreatinin ve kreatinin klirensi olarak tanımlanan ve 24 saat boyunca toplanan idrar ile yapılan testtir. Ancak kronik böbrek yetmezliği, böbrek fonksiyon kaybı gibi rahatsızlıkların incelenmesi için serum kreatinin ölçümü yeterince hassas bilgi sunmaz. Bu yüzden bu gibi hastalıklardan kuşkulanılması durumunda ya da hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları ve diyabet gibi böbrek yetmezliğine yol açabilecek hastalıkların varlığında hekim, kreatinin klirensi ile ölçüm isteyebilir. Kreatinin seviyesinin yükselmesi ya da düşmesi bu testler aracılığıyla anlaşılır. Sıklıkla sorulan kreatinin kaç olursa tehlikeli sorusunu yanıtlamadan önce kreatinin düşüklüğü ve yüksekliği nedir bunu iyi anlamak gerekir.

Kaslardan kan dolaşımına salınan bu atık madde, diğer tüm organik atıklar gibi kan yoluyla böbreklere taşınır. Böbreklerin en küçük fonksiyonel bölümü olan ve her bir böbrekte yaklaşık olarak 1 milyon 250 bin kadar olan nefron tarafından kan sürekli olarak süzülür. Kanda bulunan kreatinin gibi pek çok organik atık kandan ayrıştırılır ve mümkün olan en az miktarda su ile birlikte idrar olarak vücut dışına atılır. Kişinin cinsiyetine, yaşına ve özellikle kas kütlesine göre farklılık gösteren kreatinin üretimi sürekli olduğundan vücutta her zaman bir miktar kreatinin bulunur. Vücut için atık olan bu maddenin ya da farklı bir deyişle amino asitin, başlıca atılım yolu böbrekler olduğu için kreatinin laboratuvar testleri ile ölçümü, başta böbreklerin süzme fonksiyonu olmak üzere kişinin sağlığı hakkında pek çok farklı bilgi barındırır. Bir avantajı da, üre gibi beslenme şeklinden ya da farklı bir deyişle diyetten çok fazla etkilenmez. Tüketilen et ve süt ürünlerindeki artış, kreatinin üretimini bir miktar arttırsa da bu artış, üre düzeyindeki artış ile kıyaslanmayacak derecede azdır. 

Kasların enerji metabolizmasında önemli bir rol oynayan ve yüksek enerjili fosfat içeren kreatin, farklı reaksiyonlar ile fosfattan ayrıştırılır. Kas dokularında bulunan ve enerji oluşumunda önemli bir yere sahip olan toplam kreatin miktarının yaklaşık %1 ile %2’si her gün yıkılarak atık madde olan kreatinine dönüşür. Kreatinin ne demek sorusu bu şekilde yanıtlanabilir. Farklı bir deyişle, vücuttaki tüm kas sistemlerinin günlük faaliyetlerinin sonucunda kreatinin adlı atık bir madde oluşur. Ortaya çıkan ve kreatinin olarak adlandırılan bu son atık maddenin kandaki oranı kas aktivitesi ve kas kitlesinden etkilenir. Kaslı kişilerde kreatinin üretimi yüksekken, zayıf ve yaşlı kişilerde düşüktür. Ancak ortaya çıkan kreatinin miktarının günler içindeki değişimi oldukça azdır. 

Üriner sistem olarak tanımlanan boşaltım sistemi, kan basıncının düzenlenmesi, vücut pH’ının ve kanın elektrolit düzeyinin dengelenmesini sağlar. Tüm bu hayati fonksiyonların yanı sıra üriner sistem, metabolizma tarafından oluşturulan ve kan dolaşımına bırakılan vücut atıklarını süzerek ayrışmasını, vücut dışına atılmasını sağlar. Böbrekler sürekli olarak kanı süzer. Yararlı maddeler kan dolaşımına salınırken, işe yaramayan pek çok organik atık madde, su kaybı en düşük seviyede tutularak vücut dışına idrar yoluyla atılır. Günde ortalama olarak 180 litre kadar filtrat ya da farklı bir deyişle böbrek süzüntüsü üretilirken bunun %99’u geri emilir. Böylece yararlı maddeler tekrar kan dolaşımına dahil edilir. Yalnızca 1 – 2 litre kadar su ve organik atık, idrar ile vücut dışına atılır. Vücut dışına atılan en önemli üç organik madde; ürik asit, üre ve kreatinindir. Tübüler geri emilim oranı sıfır olan kreatinin, kas metabolizmasının oluşturduğu organik atıktır. Ancak kreatinin sürekli olarak ortaya çıktığından, insan vücudunda belirli miktar kreatinin daimi olarak bulunur. Günlük hareketler sonucu kasların oluşturduğu bu doğal atık yapının laboratuvar ortamında ölçümü sayesinde, insan sağlığı hakkında pek çok bilgi edinilebilir. Kreatinin ölçümü, iki farklı yolla yapılır. Kan dolaşımında bulunan kreatinin ölçümü serum kreatinin; idrardan bakılanı ise kreatinin klirensi ile yapılır. Kreatinin düşüklüğü nedir sorusunu yanıtlamadan önce kreatinin nedir bunu iyi anlamak gerekir.

Bozulmuş glükoz toleransı, kan şekerinin normal kan şekeri ile diabetik kan şekeri arasındaki değerlerde bulunduğunda kullanılan bir değerlendirmedir. Açlık kan şekeri 100-125 mg/dl ise kişiye pre-diabetik (gizli şeker) tanısı konulabilir. Tedavi edilmezse şeker-insülin dengesizliği şeker hastalığına yol açabilir. Gizli şekerin tam olarak nedeni bilinmiyor. Ancak özellikle karın bölgesindeki aşırı yağlanma ve hareketsiz yaşam tarzının risk faktörü olabileceği ayrıca genetik faktörlerin de rol oynadığı düşünülmektedir. Bozulmuş glukoz toleransı belirtileri:

  • Sık sık tuvalete çıkma ihtiyacı
  • Ağız kuruluğu ve sürekli su içme ihtiyacı
  • Aşırı derecede yorgunluk ve bitkinlik hissi
  • Bulanık görme

Glukoz yüksekliğini düşüren gıdalar:

  • Kabak, mantar, soğan, sarımsak, patlıcan, domates, brüksel lahanası, lahana, enginar gibi düşük karbonhidratlı sebzeleri az yağlı soslarlaya da buharda pişirerek tüketin.
  • Bol bol ıspanak, pazı, semizotu, maydanoz, dereotu gibi yeşilliklerden limon-zeytinyağı soslu salatalar yapın.
  • Kuru fasulye, bezelye ve mercimek gibi baklagilleri tüketin.
  • Düşük kalorili portakal, mandalina, greyfurt gibi meyve suları için.
  • Bol bol su tüketin. Suya salatalık ve limon koyarak tatlandırabilirsiniz.
  • Limon ve tarçın kabuğu ile birlikte soğuk çaylar hazırlayıp için.

Glikoz yüksekliği nasıl düşürülür?

  • Düzenli egzersiz yapmak
  • Sık sık ve azar azar yemek
  • Doğru beslenmek
  • Hazır gıdalardan kaçınmak
  • Fast food tüketmemek
  • Pirinç, beyaz ekmek, kırmızı et yememek
  • Şekerli ve gazlı içecekler içmemek
  • Sofra şekeri gibi endüstriyel şekerlerden kaçınmak
  • Ara öğünlerde greyfurt, elma, portakal gibi lif yönünden zengin besinler tüketmek

İnsülin hormonu glukozu gerektiği gibi hücrelere taşıyamayıp kanda birikince hücreler en önemli yakıtlarını alabilmek için insanda sürekli bir açlık duygusu yaratır. İnsülin direnci olarak da adlandırılan bu durum, kilo almaya ya da kilo verememeye neden olur. Aşırı kilo ve obezite sorunu olan insanlarda glukoz yükselmesi söz konusu olabilir. Bu nedenle aşırı kilolu biri kilo vermek istiyor ama veremiyorsa kan testi yaptırıp sonuçlarına göre tedavi yollarına başvurmalıdır.

Diyabetli insanlar yüksek glukoz seviyelerini kontrol altına almadıkları takdirde ciddi ve ölümcül sorunlar ile karşı karşıya kalabilirler. Vücut yeterli glukoz üretemediğinde enerji için yağ hücrelerini parçalayan ketonlar devreye girer. Hızlı ve aşırı miktarda keton oluşumu vücut kimyasını bozarak son derece tehlikeli bir durum olan diyabetik ketoasidoza neden olabilir.

Genelde diyabete (şeker hastalığına) neden olur. İki tip diyabet vardır:

  • Tip 1 diyabet: Pankreasın gerektiği şekilde insülin üretemediği durumdur. Bağışıklık sistemi insülin hormonunun üretildiği pankreas hücrelerine saldırarak yok eder. Bu durumda insanlar vücutlarındaki glukozu işlemek ve düzenlemek için insülin enjeksiyonu gibi dışarıdan yardıma ihtiyaç duyarlar.
  • Tip 2 diyabet: İnsülin işlevini yerine getiremediğinde pankreas kandaki glukozu hücrelere taşıyabilmek için fazladan insülin üretmeye başlar. Bu durumda pankreas bir süre sonra yorularak görevini yerine getiremez ve yeterli insülin salgılayamaz.

Glukoz yüksekliği hangi hastalıklara neden olur?

  • Kalp hastalığı, kalp krizi ve inme
  • Böbrek hastalığı
  • Sinir hasarı
  • Sinir hastalığı (nöropati)
  • Gözde, ağ tabakası bozukluğu (retinopati)
  • Körlük
  • Cilt enfeksiyonları
  • Eklemlerde ve özellikle ayaklarda problemler
  • Şiddetli su kaybı
  • Şeker koması

Glukoz yüksekliği  belirtileri:

  • Ağız kuruluğu
  • Çok su tüketme
  • Sık idrara çıkma
  • Sık acıkma ya da iştahsızlık
  • Yorgunluk ya da uyku hali
  • Açılan yaraların geç iyileşmesi
  • Ciltte kuruma ve kaşıntı
  • Bulanık görme
  • Ayaklarda yanma hissi
  • Yavaş iyileşen enfeksiyonlar
  • Açıklanamayan kilo kaybı
  • Cinsel fonksiyon yetersizliği

Glukoz yüksekliği bazı hastalıların habercisi olabilir:

  • Böbrek hastalığı
  • Hipertiroidi
  • Pankreas iltihabı (pankreatit)
  • Pankreas kanseri
  • Kortizol yüksekliği (cushing hastalığı)
  • Böbrek üstü bezlerinden adrenalin ve nordrenalin gibi hormonları aşırı miktarda üreten bir tümör (feokromasitoma)

Hiperglisemi, glikozun normalde olması gerekenden daha yüksek olmasıdır. Kandaki şeker miktarının normalin üzerine çıkması vücudun gıdalardan aldığı glukozu insülin hormonu aracılığıyla işleyemediği ve depolayamadığı anlamına gelir. Depolanamayan glukoz kanda dolaşarak glukoz yüksekliğine neden olur. Pankreas ya hiç ya da yeterli miktarda insülin salgılayamıyordur.

  • Açlık kan şekerinde glukoz değerleri 100-125 mg/dL arasındaysa gizli şekere işaret eder. 126 mg/dL üzerindeki değer ise şeker hastalığına işaret eder.
  • Tokluk kan şekerinde glukoz değerleri 200 mg/dL üzerindeyse genelde şeker hastalığına işaret eder. Eğer glukoz yüksekliği şeker hastası bir kişide görülürse hastalığın kontrol altına alınmadığı anlamına gelir.

Anlık glukoz düşüklüğü söz konusu olduğunda hemen şekerli bir su için ya da ağzınıza bir kesme şekeri atın. 15 dakika sonra glukoz düşüklüğü devam ediyorsa tekrar aynı şeyleri tekrarlayın. Glukoz düşüklüğü sık sık tekrarlanırsa muhakkak bir doktora başvurun.

Glikoz düşüklüğü nasıl önlenir?

  • Hazır, paketlenmiş ve işlenmiş gıdalar tüketilmemeli
  • Kahve, çay, sigara içilmemeli
  • Hazır meyve suları ve gazlı içecekler içilmemeli
  • Süt ve süt ürünleri tüketimi azaltılmalı
  • Bol bol su içilmeli
  • Tam tahıl, bakliyat, sebze ve meyveye dayalı bir beslenme düzeni oluşturulmalı
  • Özellikle glukoz düşüklüğüne çok iyi gelen avakado tüketilmeli
  • Ceviz ve badem tüketimi arttırılmalı Beyaz et, balık gibi gıdaların alımı artırılmalı ve ya ızgarada ya da buğulama yöntemiyle hazırlanmalı
  • Düzenli egzersiz yapılmalı

Glukoz düşmesi belirtileri kronikleşirse ciddiye alınmalıdır çünkü felçten beyin kanamasına kadar son derece tehlikeli sağlık sorunlarına yol açabilir, hatta ölüme dahi neden olabilir. Ayrıca beyin, hipofiz bezi ya da hipotalamus tümörü gibi bir durumun varlığına işaret edebilir.

Glukoz düşüklüğü (hipoglisemi) belirtileri:

  • Açlık hissi, yorgunluk
  • Terleme, titreme
  • Baş dönmesi, asabiyet
  • Endişeli olma
  • Ani kişilik değişikliği
  • Görme bozukluğu
  • Baygınlık

Glikoz düşmesinin diğer nedenleri:

  • Diyabet (şeker) hastalarının insülin ve bazı şeker ilaçlarını kontrolsüz kullanımı
  • Aşırı egzersiz
  • Uzun süre aç kalma
  • Bazı antidepresanlar
  • Alkol kullanımı
  • Aşırı kilo ya da aşırı kilo kaybı
  • Aşırı şekerli gıda tüketimi

Glukoz düşüklüğü, glukoz salınımını engelleyen aşağıdaki durumlara işaret edebilir:

  • Yetersiz çalışan hipofiz bezi (hipopitüitarizm): Hipofiz bezi bazı hormonları (veya tüm hormonları) yeterli miktarda salgılayamaz. Başlıca nedeni beyin, hipofiz bezi ya da hipotolamus tümörleri olabilir.
  • Yetersiz çalışan tiroid bezi (hipotiroidi): Başlıca nedeni tiroit bezlerine zarar veren otoimmun bir hastalık ya da hamilelik olabilir.
  • Pankreas tümörü (insülinoma): Nadir görülen bir hastalıktır.
  • Bazı karaciğer ve böbrek rahatsızlıkları
Hipoglisemi, kandaki glukoz değerinin normalin altında olmasıdır. Sağlıklı bir insanın açlık glukoz seviyesi 75 mg/dL’nin altına pek düşmez. Normal şartlarda az miktarda glikoz alımı söz konusu olduğunda karaciğer ve kaslarda depolanan glukozlar kan dolaşımına bırakılır. Ancak vücut bu işlevini yerine getirmediği takdirde glukoz düşüklüğü ortaya çıkar.
Normal şartlarda idrarda glukoz bulunmaz. Ancak kandaki glukoz miktarı 180 mg/dl üzerine çıkarsa böbrek idrara şeker kaçırmaya başlar. Yapılan idrar tahlili sonucu idrardaki glukoz miktarı 1000 mg/dL ve üzerindeyse panik değer olarak tanımlanır. İdrarda şeker çıkması tuz ve su kaybına neden olacağından sık sık susama ve su içme isteği hissedilir. Eğer bu durum dikkate alınmaz ve uzun sürer ise zamanla su ve kilo kaybı, halsizlik gibi belirtiler görülmeye başlanır.

Kanda normal glukoz değerleri ne olmalıdır?
Normal değerler açlıkta ve toklukta farklı olur. Buna göre:
– Açlık glukoz (kan şekeri) değeri: Bir desilitrede 70-100 mg/dL’dir.
– Tokluk glukoz (kan şekeri) değeri: Genellikle 125 mg/dL’nin’dir. Bu normal değer aralıkları farklı laboratuarlarda bir miktar oynayabilir veya farklı bir ölçüm birimi kullanılıyor olabilir.

Kan testi yaptırmanın çok az riski vardır. İğnenin konulduğu yerde hafif bir ağrı veya morarma olabilir ancak çoğu semptom çabucak geçer. İki türde yapılır: Açlık kan şekeri testi: Testten en az sekiz saat önce bir şey yenilip içilmemelidir. Tokluk kan şekeri testi: Ana öğünlerden iki saat sonra yapılır. Sonuçlar normal değilse mutlaka tedaviye ihtiyaç duyulan bir tıbbi durum olduğu anlamına gelmez. Yüksek stres ve bazı ilaçlar glukoz seviyelerini etkileyebilir.

Glukoz testi, kandaki glükoz seviyelerinin sağlıklı aralıkta olup olmadığını anlamak için yapılır. Doktor hastanın şikâyetleri doğrultusunda düşük ya da yüksek glikozdan şüphelenirse test isteyebilir. Sağlık uzmanı küçük bir iğne kullanarak koldaki bir damardan kan örneği alır. Bazı glikoz kan testleri için öncesinde şekerli bir içecek içmek gerekebilir.
Bu üç şekerin doğal yollarla alımı dengeli olduğu sürece sağlık yönünden bir sakıncası yoktur. Örneğin balda hem glikoz, hem fruktoz hem de sakkaroz vardır.
Sakkaroz, şeker pancarı veya kamışı gibi bitkilerden elde edilen şeker türüdür. Sofrada kullandığımız beyaz şeker sakkaroz şekeridir ve endüstriyel gıda olarak kimyasallar kullanılarak üretilir. Glukoz ve fruktoz gibi sakaroz da kısa sürede içeriğindeki kimyasallarla kana karıştığından sağlık açısından oldukça zararlı olabilir. Başta diş çürümesi olmak üzere obezite ve şeker hastalığının başlıca nedenlerindendir.

Meyvelerden doğal yolla fruktoz alındığında bağırsaklarda emilir ve meyve liflerinin etkisiyle yavaşça kana karışır fakat endüstriyel fruktoz lifsiz olduğundan içeriğindeki zararlı kimyasallarla birlikte çok hızlı kana karışır. Endüstriyel fruktoz özellikle meşrubatlarda, unlu mamuller ile bisküvilerde kullanılmaktadır.

Fruktoz, başta meyvelerde olmak üzere pancar, havuç ve soğan gibi kök sebzelerde doğal olarak bulunan bir şeker türüdür. Meyvelerden tüketilirse zararı yoktur. Ancak gıda sanayinde kullanılan fruktoz meyveden zor ayrıldığından kimyasallarla elde edilir. Kaynağı da meyveler değil, GDO’lu bir ürün olan mısırdır.

Glukoz, ağırlıklı olarak karbonhidratlı gıdalardan vücut tarafından üretilen doğal bir şeker türüdür ve vücudumuzun en önemli enerji kaynağıdır. Gıda sanayisinde kullanılan glikoz ise mısır ve patates gibi tarım ürünlerindeki nişastanın kimyasallarla parçalanmasıyla elde edilir ve direkt kana karıştığı için oldukça zararlıdır. Endüstriyel glükoz genellikle şekerlemelerde, unlu mamullerde, işlenmiş hazır gıdalarda, reçel, helva, dondurma ve Türk tatlılarının çoğunda kullanılmaktadır.

Yemek yenilir yenilmez sindirim sistemi glukozu işlemek için hemen çalışmaya başlar. Midedeki asit ve enzimler besinleri küçük parçalara ayırırken açığa çıkan glikoz ince bağırsak tarafından emilerek kan dolaşımına girer. Glukozun aynı zamanda kan şekeri olarak adlandırılmasının nedeni de budur. Kandaki şeker pankreas tarafından üretilen hormonlardan biri olan insülin aracılığıyla hücrelere aktarılır. Kanda biriken ve tüketilmeyen glükoz miktarı ise ihtiyaç duyulduğunda kullanılmak üzere karaciğerde bir gün boyunca depolanır. Vücudumuz glukozu günde birkaç kez işler.

Glukoz, vücudun temel enerji kaynaklarından birisidir; unlu gıdalar ve meyveler gibi karbonhidratlı besinlerden sağlanan doğal bir tür şeker türüdür. Beyin ve sinir sistemi hücreleri dahil vücudun enerji üretimi için glukoza ihtiyacı vardır. Glikoz değerleri dengeli ise vücut normal işleyişini sürdürür. Ancak kandaki glikoz miktarı düşer ya da yükselirse ciddi sağlık sorunları gelişebilir. Düşük glikoz seviyesi (hipoglisemi) başta beyin kanaması olmak üzere pek çok önemli sağlık sorununa neden olabilir. Yüksek glikoz seviyeleri (hiperglisemi) ise kalp hastalığı, körlük, böbrek yetmezliği gibi komplikasyonlara neden olabilen diyabetin (şeker hastalığının) belirtisi olabilir. Her iki durumda da tedavi edilmez ve gerekli önlemler alınmazsa sonuçları son derece tehlikeli ve ölümcüldür.

Glukoz, Yunanca tatlı anlamına gelen basit bir şeker türüdür ve üzüm şekeri ya da kan şekeri olarak da bilinir. Vücudumuz için hayati bir öneme sahiptir ve hücrelerin soluk alması onunla başlar. Midemize giren karbonhidratların çok büyük bir kısmı vücudumuza enerji sağlamak için gilikoza dönüştürülür.
O kıymetini hiç bilmediğin paha biçilmez sağlığın… Oysa tüm sabahı bekleyen hastaların hayalidir..

Comments are closed.