Cümleler doğrudur sen doğru isen Doğruluk bulunmaz sen eğri isen

Şeytan ve Nefsle Kirlenmiş Akıl: Modern İnsanın Hakikat Krizi

İnsanlık tarihi boyunca akıl, hakikati bulmanın en önemli araçlarından biri olarak görülmüştür. Ancak akıl, kendi başına mutlak bir kurtuluş garantisi değildir. Çünkü akıl; nefsin arzularından, şeytanın vesveselerinden, kibirden, hasetten ve dünyevî tutkuların baskısından etkilenebilir. İşte bu nedenle insanın en büyük problemi yalnızca “düşünememek” değil; kirlenmiş bir düşünce sistemi içinde hakikati kaybetmesidir. Modern çağın insanı bilgiye ulaşma konusunda tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar güçlü imkanlara sahip olmasına rağmen, hakikati hissetme konusunda derin bir yoksullaşma yaşamaktadır. Çünkü bilgi artmış, fakat hikmet zayıflamıştır.

Kirlenmiş akıl, yalnızca yanlış düşünen akıl değildir. Kirlenmiş akıl; nefsin tutkularına teslim olmuş, hakikati kendi çıkarlarına göre eğip bükmeye başlamış akıldır. İnsan çoğu zaman içinden geçen her düşünceyi kendisine ait zanneder. Oysa insan zihninden geçen her düşünce hakikatin sesi değildir. Kimi düşünceler nefsin, kimi vesveselerin, kimi de travmaların izlerini taşır. İnsan kendisini tanımadığında, kendi iç dünyasında oluşan karmaşayı “benlik” sanmaya başlar. Böylece hakikati değil; vehimleriyle kurduğu yapay dünyayı yaşamaya başlar.

Modern insanın yaşadığı en büyük kırılmalardan biri de budur: Kendisine yabancılaşmak. İnsan kendi özünden uzaklaştıkça ruhsal boşluk büyür. Bu boşluğu ise tüketim, gösteriş, güç arzusu veya sahte başarı duyguları doldurmaya çalışır. Ancak insanın ruhsal açlığı maddi imkanlarla giderilemez. Çünkü insan yalnızca bedenden oluşan biyolojik bir varlık değildir. O aynı zamanda ruhu olan, anlam arayan ve sonsuzluk hissi taşıyan bir varlıktır. Bu nedenle insanın asıl ihtiyacı yalnızca bilgi değil; hakikatle bağ kurabilmektir.

İslam düşüncesine göre akıl, ruhla birlikte anlam kazanır. Ruhun karardığı yerde akıl da yönünü kaybeder. Bu sebeple insanın düşünce dünyasını temizlemesi, aynı zamanda kalbini temizlemesiyle mümkündür. Kendini tanımak burada merkezi bir öneme sahiptir. Çünkü kendini tanımayan insan nefsinin oyunlarını da fark edemez. Kibir, riya, haset ve gösteriş çoğu zaman dindarlığın veya ahlakın içine gizlenebilir. İnsan bazen Allah için yaptığını sandığı şeyleri bile insanlar tarafından değer görmek için yapabilir. Bu durum modern çağın en büyük manevi hastalıklarından biridir: Görünür olma arzusu.

Riya, yalnızca ibadeti gösteriş için yapmak değildir. İnsan bazen bütün hayatını insanların takdirini kazanmak üzerine kurar. Böylece hakikat değil; toplumun alkışı belirleyici hâle gelir. Oysa insanın değeri, insanların gözündeki itibarıyla değil; Allah katındaki samimiyetiyle ölçülür. Bu nedenle tasavvuf geleneği insanı sürekli nefis muhasebesine çağırır. Çünkü nefis kendisini haklı göstermeyi sever. İnsan kendi yanlışlarını sorgulamadığında, zamanla kötülüğü normalleştirmeye başlar.

Kibir de insanın hakikatten uzaklaşmasının en tehlikeli sebeplerinden biridir. Kibirli insan kendisini merkeze koyar ve başkalarından üstün görmeye başlar. Oysa İslam irfanı büyüklüğün yalnızca Allah’a ait olduğunu öğretir. İnsan kendi acziyetini fark ettiğinde hakikate yaklaşır; kendisini mutlaklaştırdığında ise ondan uzaklaşır. Bu nedenle Anadolu irfanı kibri hoş görmemiş, tevazuyu ise insan olmanın temel şartlarından biri kabul etmiştir.

Metinde anlatılan Fahreddin Râzî kıssası da bu hakikati derin biçimde ortaya koymaktadır. Büyük bir âlim olan Fahreddin Râzî’nin Allah’ı bin delille ispat etmeye çalışması ilmin büyüklüğünü gösterirken, yaşlı bir kadının sade ve sarsılmaz imanı ise hissedişin gücünü temsil eder. Çünkü hakikat yalnızca zihinsel bir bilgi değil; aynı zamanda kalbin şahitliğidir. İnsan Allah’ı yalnızca aklen bilmekle yetindiğinde, bu bilgi hayata tam anlamıyla yansımayabilir. Asıl mesele akıldaki imanı kalbe indirebilmek, onu vicdanileştirebilmektir.

Bugünün en büyük problemi de tam burada ortaya çıkmaktadır: İnsanlar Allah’ın varlığını inkâr etmiyor olabilir; fakat hayatlarını O yokmuş gibi yaşayabiliyorlar. Bu durum modern çağın manevi kırılmasıdır. İnsan aklen inanıyor; fakat hissediş boyutunda büyük bir boşluk yaşıyor. Tefekkür etmeyen, iç dünyasını dinlemeyen ve ruhunu beslemeyen insan zamanla manevi duyarsızlığa sürükleniyor.

Oysa hakikati hissedebilmek için insanın illa büyük felsefi bilgiye sahip olması gerekmez. Bazen dağ başındaki bir çoban, gökyüzüne bakıp “Ya Rabbi, ne güzel yaratmışsın.” dediğinde, en derin metafizik hakikati yaşamaktadır. Çünkü hakiki iman yalnızca teorik bilgi değil; kalbin Allah’la kurduğu canlı bağdır.

Sonuç olarak insanın asıl problemi bilgi eksikliği değil; hakikate karşı hissizleşmesidir. Şeytan ve nefisle kirlenmiş akıl, insanı hakikatten uzaklaştırır; fakat kendisini tanıyan, tevbe eden, tefekkür eden ve Allah’a yönelen insan yeniden özüne yaklaşır. Çünkü insanın kurtuluşu yalnızca düşünmekte değil; doğru hissedebilmekte, doğru yaşayabilmekte ve hakikati kalbiyle taşıyabilmektedir.

Kendini Bilmek: Hakikate Açılan İçsel Yolculuk

İnsanlık tarihinin en eski ve en derin sorularından biri şudur: “İnsan kendisini gerçekten tanıyabilir mi?” Bu soru yalnızca psikolojik bir arayış değil; aynı zamanda metafizik, ahlaki ve varoluşsal bir sorgulamadır. Tasavvuf geleneğinde ve İslam düşüncesinde “kendini bilmek”, insanın yalnızca karakterini veya davranışlarını tanıması anlamına gelmez. Bu kavram, insanın yaratılışındaki hikmeti fark etmesi, acziyetini anlaması ve nihayetinde Rabbini tanımasıyla ilişkilendirilir. Bu sebeple İslam düşünürleri “Kendini bilen Rabbini bilir.” sözünü insanın manevi yükselişinin temel anahtarlarından biri olarak görmüşlerdir.

İnsan, kendi varlığını düşündüğünde büyük bir hakikatle karşılaşır. Bir zamanlar yoktu; adı, bedeni ve kimliği bulunmuyordu. Daha sonra basit bir su damlasından yaratıldı ve zaman içinde akıl sahibi, düşünebilen, hissedebilen bir varlığa dönüştü. Bu dönüşüm, insanın kendi kudretiyle açıklanamaz. Çünkü insan bugün bile en gelişmiş teknolojiye rağmen bir tek saç telini yoktan var etmeye güç yetiremez. Bu durum insana, kendi varlığının ardında sonsuz bir kudretin bulunduğunu gösterir. İnsan kendisini inceledikçe yalnızca bedenini değil; yaratılışındaki ilahî düzeni de fark etmeye başlar.

İnsan bedenindeki sistemler incelendiğinde hayranlık uyandıran bir hikmet ortaya çıkar. Gözün görmesi, kulağın işitmesi, kalbin durmaksızın çalışması, dilin konuşması ve beynin düşünmesi; rastgele oluşabilecek mekanizmalar değildir. Parmakların yapısından dişlerin dizilişine kadar her ayrıntı belirli bir ölçü ve düzen içindedir. İmâm-ı Gazâlî’nin dikkat çektiği gibi insan, kendi bedenindeki mükemmelliği düşündüğünde onu yaratan kudretin ilmini ve hikmetini anlamaya yaklaşır. Çünkü bu düzen yalnızca biyolojik bir yapı değil; aynı zamanda metafizik bir anlam taşır. İnsan kendi bedeninde evrenin küçük bir örneğini taşır.

Felsefi açıdan bakıldığında insanın kendisini tanıması, hakikati arama sürecidir. Antik Yunan’dan İslam düşüncesine kadar birçok filozof insanın önce kendi iç dünyasını çözmesi gerektiğini savunmuştur. Çünkü insan dış dünyayı anlamaya çalışırken çoğu zaman kendi iç âlemine yabancı kalır. Oysa insanın korkuları, arzuları, vicdanı, merhameti ve zaafları onun gerçek benliğini oluşturur. Kendini tanımayan insan; neyi neden istediğini, hangi duyguların kendisini yönettiğini ve hayatının hangi anlam üzerine kurulduğunu tam olarak kavrayamaz.

Tasavvuf düşüncesi ise kendini bilmenin yalnızca aklî değil; kalbî bir yolculuk olduğunu ifade eder. İnsan nefsinin tutkularını, kibirini, bencilliğini ve geçici dünya sevgisini fark ettikçe içsel bir arınma yaşamaya başlar. Bu arınma süreci, insanı Allah’a yaklaştırır. Çünkü insan kendi eksikliğini fark ettikçe ilahî kudretin büyüklüğünü daha derinden hisseder. Bu nedenle tasavvufta insanın kalbi bir ayna olarak görülür. O ayna temizlendikçe hakikat daha açık biçimde görünür hâle gelir.

Modern psikoloji de insanın kendini tanımasının önemini vurgular. Duygularını anlayabilen, davranışlarının nedenlerini çözebilen ve içsel çatışmalarını fark eden bireyler daha dengeli bir hayat sürerler. İnsan kendi iç dünyasını keşfettikçe yalnızlıkla, korkularla ve hayatın anlamıyla daha bilinçli şekilde yüzleşebilir. Böylece kendini bilmek yalnızca manevi değil; aynı zamanda psikolojik bir olgunluk hâline dönüşür.

Sonuç olarak kendini bilmek, insanın hem kendi hakikatini hem de yaratılışındaki ilahî hikmeti fark etmesidir. İnsan bedenine, ruhuna, duygularına ve ihtiyaçlarına dikkatle baktığında; sonsuz bir ilim, kudret ve rahmetin eserini görmeye başlar. Bu nedenle kendini tanımak yalnızca bireysel bir keşif değil; hakikate açılan derin bir kapıdır. İnsan kendi varlığını ne kadar derin anlarsa, Rabbini tanıma yolunda da o kadar ilerler. Çünkü insan, kendisini anlamaya başladığında aslında yaratılışın sırrını okumaya başlamış olur.

Kimliksizliği Kimlik Edinmek

İnsan dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren kendisini anlamlandırma sürecinin içine girer. Hayat yalnızca yaşanan biyolojik bir süreç değil; aynı zamanda anlam arayışının, aidiyet ihtiyacının ve varoluşsal sorgulamanın merkezinde şekillenen uzun bir yolculuktur. İnsan sorular sorarak büyür, sorgulayarak yön bulur ve anlam yükleyerek kendisini inşa eder. Bu sebeple insanın en temel meselesi yalnızca nasıl yaşayacağı değil; kim olarak yaşayacağıdır. Çünkü insanın bütün davranışları, tercihleri ve yönelişleri sahip olduğu kimlik anlayışıyla doğrudan ilişkilidir.

Modern çağın en büyük krizlerinden biri de tam bu noktada ortaya çıkmaktadır: İnsan artık neye ait olduğunu, hangi değerlere bağlı yaşadığını ve hangi hakikat üzerinden kendisini tanımladığını büyük ölçüde kaybetmiştir. Bu durum yalnızca bireysel bir yabancılaşma değil; aynı zamanda medeniyet ölçeğinde bir kimlik çözülmesidir. İnsan kendi özünden uzaklaştıkça, başkalarının belirlediği hayat kalıplarının içine sürüklenmekte; kendi iradesiyle değil, dış dünyanın dayattığı algılarla yaşamaktadır. Böylece kişi farkında olmadan kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp, başkasının kurguladığı bir hayatın nesnesi hâline gelir.

İnsan yalnızca biyolojik ihtiyaçlardan oluşan bir varlık değildir. Onun aynı zamanda ruhsal, düşünsel ve manevi ihtiyaçları vardır. Yeme, içme ve barınma bedenin ihtiyaçlarıyken; anlam arayışı, inanç, değer, ahlak ve aidiyet duygusu ruhun ihtiyaçlarıdır. Modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, insanı yalnızca maddi ihtiyaçları olan bir canlıya indirgemesidir. Oysa ruhunu ihmal eden insan, bütün maddi imkanlara sahip olsa bile içsel boşluktan kurtulamaz. Çünkü insanın hakiki huzuru, yalnızca bedensel tatminde değil; anlamlı bir kimlik ve değer sistemi içinde yaşamasındadır.

Kimlik, yalnızca nüfus cüzdanında yazılı bilgilerden ibaret değildir. Kimlik; insanın dünyaya nasıl baktığını, neye inandığını, neyi savunduğunu ve hangi değerlerle yaşadığını belirleyen varoluşsal bir bilinçtir. Bu nedenle gerçek kimlik, bir aidiyet kartı değil; bir dünya görüşüdür. İnsan neyi helal neyi haram gördüğüyle, neyi savunduğu ve neye karşı çıktığıyla kimlik kazanır. Günlük hayatındaki tercihler, ahlaki tavırlar ve düşünsel yönelişler insanın kimliğinin görünür hâlidir.

Bugünün en büyük trajedilerinden biri ise kimliksizliğin artık normalleştirilmiş olmasıdır. İnsanlar kendi değerlerinden uzaklaşırken bunu bir özgürlük biçimi sanmaktadır. Oysa değersizlik özgürlük değil; yönsüzlüktür. Yönünü kaybeden insan ise hangi rüzgâr güçlü eserse onun peşinden sürüklenir. Bu nedenle kimliksiz insan, kendi kararlarını veren biri gibi görünse de aslında başkalarının ürettiği hayat biçimlerinin taşıyıcısı hâline gelir.

Daryüs Şayegan’ın “kimliksizlik artık bizim kimliğimizdir” sözü, modern insanın yaşadığı bu kırılmayı çarpıcı biçimde özetlemektedir. Özellikle Müslüman toplumlar, kendi medeniyet değerlerinden uzaklaştıkça ne tam anlamıyla modernleşebilmiş ne de kendi hakikat dünyalarını koruyabilmişlerdir. Böylece ortaya ne tamamen Batılı ne de sahici anlamda İslami olan melez ve parçalanmış bir bilinç çıkmıştır. Bu bilinç hali, insanı sürekli bir aidiyetsizlik ve içsel boşluk içinde bırakmaktadır.

İslam düşüncesinde kimlik, ahlaki ve manevi bir temele dayanır. Müslümanın kimliği yalnızca sözlü bir aidiyet değil; yaşanan bir hakikattir. İnanç, ibadet, ahlak, adalet, merhamet ve sorumluluk bilinci bu kimliğin temel taşlarıdır. Eğer insan söylediği değerlere göre yaşamıyorsa, sahip olduğunu düşündüğü kimlik yalnızca biçimsel bir etikete dönüşür. Bu nedenle İslam’da kimlik, içerik ve eylemle anlam kazanır.

Kimlik kaybı aynı zamanda bilinç kaybıdır. Bilincini kaybeden toplumlar zamanla yönlerini de kaybederler. Böyle toplumlarda sahte olan hakikat gibi sunulur, geçici olan kalıcı zannedilir ve insanlar neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt etmekte zorlanırlar. İşte modern çağın en büyük tehlikesi budur: Hakikatin yerini görüntünün, değerin yerini tüketimin ve anlamın yerini boşluğun alması.

Sonuç olarak kimliksizliği kimlik edinmek, insanın kendi özünü kaybetmesi demektir. Bu durum yalnızca bireysel bir kriz değil; aynı zamanda ahlaki, kültürel ve medeniyet boyutunda büyük bir çöküştür. İnsan ancak kendi değerleriyle, kendi hakikatiyle ve kendi inanç dünyasıyla yeniden bağ kurduğunda gerçek anlamda bir kimlik sahibi olabilir. Çünkü kimlik; insanın nereden geldiğini, neye inandığını ve hangi istikamete yürüdüğünü belirleyen en temel varoluşsal hakikattir.

Allah Her Şeyi Biliyorsa İnsan Neden İmtihan Edilir?

İnsanlık tarihinin en derin meselelerinden biri kader, irade ve ilâhî bilgi arasındaki ilişkidir. Özellikle düşünmeye başlayan genç zihinlerin sıkça sorduğu sorulardan biri şudur: “Allah bizim cennete mi yoksa cehenneme mi gideceğimizi biliyorsa neden bizi dünyaya gönderip imtihan ediyor?” Bu soru yalnızca bir merak değil; aynı zamanda insanın varoluşunu, özgürlüğünü ve Allah ile ilişkisini anlamaya yönelik büyük bir arayıştır. Çünkü mesele sadece “imtihan” değildir; Allah’ın ilmi, iradesi, kudreti ve insanın özgür tercihi gibi birçok temel inanç konusu bu sorunun merkezinde yer almaktadır.

Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın insanları imtihan ettiği açık şekilde bildirilmektedir. İnsan hayatı; sabır, iman, ahlak, irade ve sadakat üzerinden şekillenen büyük bir sınav alanı olarak tasvir edilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta şudur: Allah’ın imtihan etmesi, insanların yaptığı sınavlara benzemez. İnsan bir başkasını bilgi edinmek için sınava tabi tutar; çünkü sonucu bilmez. Oysa Allah ezelî ilmiyle olmuşu, olmakta olanı ve olacak olanı eksiksiz biçimde bilir. Dolayısıyla Allah’ın kullarını imtihan etmesi, bilinmeyeni öğrenme amacı taşımaz. Bu imtihan, ilâhî bilginin insan hayatında fiile dönüşmesi ve insanın kendi tercihlerini ortaya koymasıdır.

İslam düşüncesinde Allah’ın bilgisi zaman üstüdür. İnsan geçmiş, şimdi ve gelecek arasında yaşarken Allah için bütün zamanlar tek bir hakikat olarak kuşatılmıştır. Bu nedenle Allah, insanın hangi tercihi yapacağını bilir; fakat bu bilgi insanı zorlamaz. Güneşin doğacağını bilmek nasıl güneşi doğmaya mecbur bırakmıyorsa, Allah’ın ezelî bilgisi de insanın iradesini ortadan kaldırmaz. İnsan kendi seçimini özgürce yapar; Allah ise o seçimin sonucunu ezelden beri bilmektedir. Burada kader, zorlayıcı bir yazgı değil; ilâhî ilmin kuşatıcılığıdır.

Kur’an’da geçen “imtihan edelim ki bilelim” tarzındaki ifadeler ise mecazî ve kulların anlayışına uygun bir anlatım biçimidir. Müfessirler bu ifadeleri açıklarken Allah’ın zaten her şeyi bildiğini, fakat bilinen şeylerin dış dünyada gerçekleşmesiyle insanın kendi tercihinin açığa çıktığını belirtmişlerdir. Böylece insan, yaptığı iyilik veya kötülüğün sonucuyla yüzleşir. Eğer dünya hayatı yaşanmadan insanlar doğrudan cennet veya cehenneme gönderilseydi, birçok insan “Bize fırsat verilmedi” diyebilirdi. İşte dünya hayatı, insanın kendi iradesiyle hakikati seçmesi için verilmiş bir fırsattır.

Bu noktada yaratılışın amacı da önem kazanır. Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O, ne kulların ibadetine muhtaçtır ne de yaratılmışlardan bir fayda bekler. Kur’an’a göre kâinat oyun olsun diye yaratılmamıştır; her şey hikmetle ve hak üzere yaratılmıştır. İnsan da boş yere var edilmemiştir. İnsanın yaratılışı; Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği, kulluğun anlam kazandığı ve iradenin ortaya çıktığı büyük bir hakikat sahnesidir. İnsan bu dünyada sadece yaşamak için değil; hakikati tanımak, iyiyi seçmek, ahlakı yaşamak ve Rabbine yönelmek için bulunmaktadır.

İmtihanın en önemli yönlerinden biri de insanın kendi değerini kendi tercihleriyle belirlemesidir. Sabredenle isyan edenin, adaletli olanla zulmeden kişinin, merhamet gösterenle kötülük yapanın aynı sonuçla karşılaşması ilâhî adalete uygun olmazdı. Bu nedenle dünya hayatı, insanın iç dünyasını ortaya koyduğu bir süreçtir. İnsan bazen acıyla, bazen nimetle, bazen yalnızlıkla, bazen güçle sınanır. Her sınav, insanın kalbindeki hakikati görünür hâle getirir.

Sonuç olarak Allah’ın insanı imtihan etmesi, eksik bilgiyi tamamlama ihtiyacından değil; ilâhî adaletin ve hikmetin tecellisindendir. İnsan kendi seçimlerini yaşayarak ortaya koyar ve ahirette karşılaşacağı sonuçları kendi iradesiyle hazırlar. Allah her şeyi bilmektedir; fakat insan o bilgiyi yaşayarak hak eder. Bu sebeple dünya hayatı, sadece yaşanan bir zaman dilimi değil; sonsuz hayatın inşa edildiği büyük bir yolculuktur. En doğrusunu ise yalnızca Allah bilir.

Din Anlayışındaki Farklılıklar Niçin Zenginliktir?

İslam dini, vahiy temelli ilahî bir din olmakla birlikte insan hayatının bütün alanlarına rehberlik eden evrensel bir mesaj taşımaktadır. Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sünneti dinimizin temel kaynaklarını oluşturur. Ancak insanlık tarihi boyunca toplumların değişmesi, kültürlerin çeşitlenmesi ve yeni meselelerin ortaya çıkması sebebiyle dinî metinlerin yorumlanması ihtiyacı doğmuştur. İşte bu noktada İslam âlimleri, Kur’an ve sünneti esas alarak farklı yorumlar geliştirmiş ve Müslümanların karşılaştıkları problemlere çözüm üretmişlerdir. Bu durum İslam düşüncesinde farklı anlayışların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Dinî metinlerin yorumlanması son derece ciddi bir ilim ve sorumluluk gerektirir. Çünkü Kur’an’ı ve hadisleri doğru anlayabilmek yalnızca kelimelerin anlamını bilmekle sınırlı değildir. Ayetlerin iniş sebepleri, hadislerin söylendiği şartlar, İslam’ın temel amaçları ve dinî hükümlerin hikmetleri birlikte değerlendirilmelidir. Bu sebeple İslam âlimleri, “vukuf” denilen derin ilmî yetkinliğe sahip olmaya büyük önem vermişlerdir. Vukuf; Kur’an’ın bütünlüğünü kavramayı, Arapçayı iyi bilmeyi, tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerine hâkim olmayı ifade eder. Bunun yanında toplumun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sosyal ve pozitif bilimlerde de bilgi sahibi olmak gerekir. Böylece dinî yorumlar hem sağlam kaynaklara dayanmış hem de çağın şartlarına uygun çözümler üretmiştir.

İnsanların farklı özelliklerde yaratılmış olması, düşünce farklılıklarını da doğal hâle getirmiştir. Her insanın karakteri, yaşam biçimi, kültürü ve ihtiyaçları birbirinden farklıdır. Dolayısıyla dinî meselelerde farklı görüşlerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. İslam dini düşünceye, akla ve istişareye önem verdiği için bu farklılıkları yasaklamamış; aksine belirli sınırlar içinde bir rahmet ve kolaylık olarak değerlendirmiştir. Tarih boyunca ortaya çıkan fıkhî mezhepler, itikadî ekoller ve tasavvufî yorumlar bunun en açık örnekleridir.

Mezheplerin ortaya çıkışı İslam dininin bölünmesi değil; farklı coğrafyalarda yaşayan Müslümanların ihtiyaçlarına cevap verilmesidir. Örneğin aynı mesele, farklı toplum şartlarında farklı çözümler gerektirebilir. İslam âlimleri Kur’an ve sünnetin temel ilkelerine bağlı kalarak bu sorunlara uygun hükümler geliştirmişlerdir. Böylece din, hayatın içinde uygulanabilir bir hâlde kalmıştır. Eğer bütün Müslümanlar tek bir yorumla sınırlandırılmış olsaydı, İslam’ın evrensel yapısı zayıflayabilir ve farklı toplumlarda yaşanması zorlaşabilirdi.

Din anlayışındaki farklılıklar aynı zamanda İslam medeniyetinin gelişmesine de büyük katkı sağlamıştır. Müslüman düşünürler farklı yorumlar sayesinde bilimde, hukukta, eğitimde, sanatta ve sosyal hayatta yeni fikirler üretmişlerdir. İslam dünyasında oluşan fikir çeşitliliği, düşünce hayatını canlı tutmuş; medeniyetin güçlenmesini sağlamıştır. Tarihte büyük İslam şehirlerinin ilim merkezlerine dönüşmesi, farklı düşüncelerin özgürce tartışılabilmesi sayesinde mümkün olmuştur.

Bununla birlikte dinî farklılıkların bir ayrılık ve düşmanlık sebebi hâline getirilmesi doğru değildir. Çünkü İslam’ın temel esasları bellidir: Allah’a iman, peygamberlik, ahiret, ibadetler ve ahlaki ilkeler konusunda Müslümanlar ortak bir inanca sahiptir. Farklılıklar genellikle yorum ve uygulama alanında ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle farklı görüşlere saygı göstermek, İslam ahlakının önemli bir parçasıdır. Nitekim tarih boyunca birçok İslam âlimi “görüşümüz doğrudur fakat yanlış olma ihtimali vardır; karşı görüş yanlış görünür fakat doğru olma ihtimali de vardır” anlayışıyla hareket etmiştir.

Sonuç olarak din anlayışındaki farklılıklar İslam’ın zayıflığı değil, aksine evrenselliğinin ve canlılığının göstergesidir. Bu farklılıklar Müslümanlara kolaylık sağlamış, İslam kültür ve medeniyetinin gelişmesine katkıda bulunmuş, düşünce dünyasını zenginleştirmiştir. Farklı yorumlar sayesinde İslam dini dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanlar tarafından anlaşılmış ve yaşanabilir hâle gelmiştir. Bu nedenle dinî farklılıkları bir çatışma sebebi olarak değil; ilim, hikmet ve rahmet kapısı olarak görmek gerekir.

EK YAZILAR

Bu dünya hayatının bir imtihan yeri olduğunu unutarak heva ve heveslerinin peşinden, kural, hak, hukuk tanımadan koşan bir insan, bu haliyle aslında adeta freni boşalmış bir araba gibidir. Bu şuursuzluk ve akılsızlık hali ona hem dünyasını hem ahiretini mahvettirecek öyle kazalar yaptırır ki aklı almaz.

O halde huzurlu bir yaşam için insanoğlunun uyması gereken kurallara ihtiyacı kaçınılmazdır. Mesela, bir metropolde, birkaç günlüğüne tüm trafik kuralları iptal edilse, her şey keyfe göre olsa, o şehirde nasıl bir keşmekeş yaşanır, tahmini hiç zor değildir. Malumdur ki kuralsızlığın meydana getirdiği kaos ve karmaşadan o yerde trafik işlemez olur, her köşede kazalar ve kilitlenmeler meydana gelir.

Aynı şekilde bir ülkede bir günlüğüne hukuk kuralları iptal edilse, emniyet ve kolluk kuvvetleri görevi bıraksa, o zaman da her tarafta orman kanunları hâkim olur. Adam öldürme, hırsızlık, yolsuzluk vb. gibi türlü kötülük ve şiddetin önü alınamaz, bu olaylar nedeniyle ülke yaşanmaz hale gelir.

İşte bir ülkeyi yönetirken kurallar, kanunlar, müeyyideler olması ve uymayanlara cezalar uygulanması, huzurlu, sakin ve güvenli bir yaşam için ne kadar elzemse bir bireyin kendiyle barışık yaşaması, sosyal hayatının düzenli olması ve aynı zamanda toplumun da huzur içinde yaşaması için kurallara ihtiyacı çok önemlidir. Yoksa huzur, güven, sevgi, dostluk, fedakârlık gibi bütün güzel erdemlerin yaşanması hayal olur.

Dinî ve ahlaki kurallara riayet, polis ve jandarma kontrolüne ihtiyaç olmadan ancak Allah sevgisi veya korkusu ile sağlanır. Dolayısıyla sosyal hayatın, karmaşa, zulüm, kin, düşmanlık… gibi tüm kötü duygulardan uzak ama sevgi, hoşgörü, merhamet, diğergamlık, şefkat gibi güzel duygular nezaretinde, insana yakışır bir şekilde devam etmesi için dinî kurallar bu kadar önemlidir. 

Yalnız, şu da bir gerçek ki sadece inanmak yetmez, hayatın tüm alanlarına inancın taşınması gerekir. Bu nedenle bir Müslüman dinini özenle yaşamalı ve aynı zamanda hayatın bütün alanlarına bu yaşantıyı taşıma azmini asla elden bırakmamalıdır.

Ayrıca inancını günün şartlarına veya konjonktüre uydurarak değiştirme yanlışına da düşmemeli, bilakis dinî inancını yaşamında etkin ve baskın kılmalıdır ki bir anlam ifade etsin ve faydasını görsün. 

Dinin üzerinde oynama ve değişim yapılamayacak nasları bellidir, onlara ekleme çıkarma yapılamaz. Yapılırsa dinden çıkmaya kadar gider ki bu tavrın en hafif sonucu bidatlere düşmektir.

Maalesef bugün, din üzerinde kişiyi küfre vardıracak oynamalar veya en hafifinden sonu bidate çıkabilecek ekleme ve çıkarmalar çoğalmıştır. Bu kafa karışıklığı nedeniyle güzel dinimizin emir ve yasakları, üzerimizdeki etkisini bir hayli kaybetmiştir. Bu sebeple kanaatin yerini doyumsuzluk, sabrın yerini acelecilik, doğruluğun, dürüstlüğün yerini yalancılık, sahtekârlık, merhametin şefkatin yerini zalimlik, sevgisizlik ve acımasızlık gibi kötülükler almış. Bütün güzel değerlerin içimizdeki yeri adeta boşalmıştır. Dünya nimetlerine aşırı düşkünlük gözleri kör etmiş, çalışmadan zengin olmak, kısa yoldan köşeyi dönmek gibi garip düşünceler nedeniyle hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, devletin malını babasının malı gibi kullanma normal hale gelmiştir. 

Netice itibariyle, teknolojideki gelişmelere, yaşam konforundaki her türlü artışa, iletişim ve ulaşım imkânlarındaki kolaylığa, yiyecek, içeceklerdeki bolluğa rağmen modern insan bugün maalesef mutsuzdur ve yalnızdır.

Çünkü insanı insan yapan kadim değerler itibarsız hale gelmiştir. Yani açıkçası bizler, İslami değerlerin hayatımızın bütün alanlarından çekilip, sadece vicdanlarımıza hapsedildiği günden beri mutsuz ve yalnızız.

Hakeza, aile hayatı, toplum düzeni, sosyal hayat, ticaret, sanat, siyaset, devlet yönetimi, hukuk vesaire gibi alanların dinî değerlerden tamamen arındırılması, soyutlanması ile hayatımızda hiçbir şey artık iyi bir görüntü vermiyor. Bu nedenle insan yalnız kendi fıtratına değil; ailesine, komşusuna, milletine, her şeyine yabancı hale geldi. Nitekim onu yaratana ve kendi fıtratına bu denli yabancı ve nankör bir tutum içinde olan bir insanın mutlu ve huzurlu olmasından da bahsedilemez zaten. 

Bu nankörlük, bencilliği ve bireyselleşmeyi doğurdu. Bireyselleşme ile beraber ise aile, dostluk, akrabalık bağları iyice zayıfladı. 

Aynı apartmanda yaşayıp bir ömür birbirini tanımayan, adlarını ve dertlerini bilmeyen komşuluk ilişkileri gelişti. Biz 40-50 sene öncesine kadar böyle değildik, komşularımızla akraba gibiydik. Şimdi akrabalarımız, komşulardan uzak oldu. Gençler arasında ise çok değişik bağımlılıklar ortaya çıktı. Dijital ortam gençleri ailelerinden, akrabalarından kopardı. Batı menşeli zararlı akımlar gençlerin aklını ve ruhunu adeta ele geçirdi. 

Kurtuluş nedir peki denirse; bizi zamanında güçlü bireyler yapan ve güçlü devletler kurmamıza sebep olan, kadim değerlerimizi yeniden sahiplenmek, bu şuurda bir gençlik yetiştirerek geleceğimizi kurtarmaktır, deriz.

Yani Kur’ân ve Sünnet’i hayatın merkezine alarak yaşamak, bu yaşantıyı tüm topluma yaymak. Başka türlü nihai bir çözüm yoktur, bunu anlamak gerekir.

Allah’a emanet olun.

KURALSIZ YAŞAMAK / ABDULKADİR YILMAZ

Yaratılmışları kuşatan bir özelliği vardır zamanın. Hiçbir yaratılmış zamana hükmetme, zaman üstünde tasarrufta bulunma güç ve kudretine sahip değildir. Zaman, bir öğretmen olarak, irade ve akıl sahibi varlıklara, en üst perdeden ve net sözcüklerle, ne olduğunu bildiren bir münadi gibidir: Ey insan! Sen yaratılmış bir varlıksın. Geçici bir süreliğine bu dünyada bulunmaktasın. Sende olan her şey, sana verilmiş bir emanettir…

Her şey insana verilmiş bir emanet olduğuna göre, zaman da insana verilmiş bir emanettir. Zamana nicel ve nitel açıdan baktığımız zaman, canlıların dünya üzerinde, adına ömür dediğimiz yaşanmışlıkların tamamı, zamanın nicelik tarafını oluşturur. Yani bütün canlıların –aslında buna bütün cansız varlıklar da dâhildir- sahip oldukları bir ömürleri vardır. Verilmiş bir süre ve mühlet olarak bütün varlıkların sahip oldukları ömürleri tamamlandığı zaman, ölüm hakikatine uyanırlar.

Neden ölüm hakikatiyle karşılaşmak değil de, ölüm hakikatine uyanmak? İnsan, nerdeyse her gün ölüm hakikatiyle karşılaşır. Kendisinin de bir gün öleceğini söyler, ama bu söylediğini yalanlayacak bir hayatı sürdürmekten de geri durmaz. Yani kendisine ölümü hiç mi hiç yakıştırmaz. Fakat gün geldiğinde, yani zaman dolduğunda, ölümün soğuk yüzü kendisine dokunduğunda, ölüm hakikatine uyanır. Buna karşı koyacak bir akli ve iradi eylemde bulunma imkânı da kalmamıştır. İşte insana verilmiş olan bir emanet olarak zamanın bu ölüm boyutunda insan, nitelikleri arttıran katıksız hakikat olan ölüm hakikatinin sert duvarına çarparak uyanır. Buna, ölürken uyanmak da diyebiliriz.

Zamanın nitelik boyutu, akıl ve irade sahibi olan insanın tasarruflarıyla oluşmaktadır. Bu manada insanın yapıp ettiklerinin niteliği, zamanın niteliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitelik olarak, “iyi” veya “kötü” zamanın ne olduğunun tespiti hususundaki “ölçü”yü belirleme hakkı, zamanı yaratanın, zamanın sahibi olanın hakkıdır. İslam’a göre her şeyin maliki, mutlak hüküm ve hikmet sahibi olan Allah’ın bir ve tek ilah kabul edilmesinin oluşturduğu sonuçlardan birisi de, O’nun belirlediği “ölçü” ve “sınır”ları kabul ederek zamanı değerlendirmektir.

“Kutlu zaman” tabiri, belirli bir tarih ve belirli bir mekâna işaret etmekten çok, zamanın değerlendirilmesi ile ilgili bir durumdur. Bir değerlendirmeyi söz konusu ettiğimize göre, bir ölçü ve kıstastan da söz ediyoruz demektir. Kıstası vahiy olan bir değerlendirme tarzıyla zamana vaziyet etmek suretiyle oluşan niteliği, “kutlu zaman” tabiriyle dile getiriyoruz. İnsan, hem iç ve hem de dış dünyasında İlahi Vahyi dikkate alan bir hayat sürdürdüğünde, kutlu zamanların bir yolcusu olarak, kutlu zamanlardan geçmiş olur.

Kur’an’da bir sureye de adını veren Kadir Gecesi’nin bin aydan daha değerli olduğu belirtilmektedir. Çünkü o gecede Kur’an indirilmiştir. Bir zamanı diğer zamanlardan daha kıymetli yapanın nitelik olduğunun en somut örneği, böylece gözlerimizin önüne serilmiş olmaktadır. Kur’an, baştan sona tümüyle nitelikleri oluşturan niteliksel bir hayat ve hidayet rehberidir. Öyle ise şu yargıyı rahatlıkla dile getirebiliriz: Kur’an’ın rehberlik ettiği bütün zamanlar kutlu zamanlardır.

Kutlu zamanlardan geçmek için, Kur’an’ı anlamak gerekir. Kur’an’ın indiği bir zamanın değeri bin sayısı ile çarpılmak suretiyle sembolize edildiğine göre, demek ki insan hayatına indiğinde de aynı değerlendirme söz konusu olacaktır. Bunun için olmalıdır ki, Ramazan ayında tümüyle niteliksel bir ibadet olan oruç tutulması emredilmiştir. Oruç neden tümüyle niteliksel bir ibadettir? Çünkü muhatabını, iradesi dışında mecbur edeceği bir şekilsel yaşantı yoktur. Yani tamamen irade eşliğinde ifa edilen bir ibadettir. Ramazan’la birlikte açılan niteliklerin kapısı, bütün zamanları kutlu kılmak için; aklı, iradeyi ve ruhu arıtarak onaran, göklerden insana sunulan muhteşem ikramların kapısıdır.

CEVDET IŞIK / KUTLU ZAMANLARDAN GEÇMEK

Yazının mahiyetini, sadece kalemle kâğıt üzerine yazılan yazıdan ibaret bilme, eksik bir bilme olur. İnsanın bilme ile ilgili sahip olduğu kazanımların neredeyse tümüne semboller üzerinden ulaşılmakta ve ancak bu şekilde bir anlam dünyası oluşmaktadır. Anlam dünyasını tanımamızı sağlayan sembollere, yerine göre kelime, yerine göre kavram ve yerine göre terim demekteyiz. Bu semboller bizatihi hak ve hakikat olmaktan çok, hak ve hakikati gösteren, hak ve hakikate götüren yoldaki işaretler veya işaret fişekleri gibidir. Bu sembol ve işaretlerle insanın yolu aydınlanarak, hak ve hakikate tanıklık edilmiş olur. Yine aynı zamanda bu sembol ve işaretler, insanlar arasında iletişim ve dayanışmayı sağlayan dili de oluşturmaktadır.

Hak ve hakikate tanıklık etmenin insan için en önemli getirisi, insanın yaşadığı zaman ve mekânda bir duruş sahibi olmasıdır. Bütün bir içerik ve mahiyetiyle zaman ve mekânın insana verilmiş bir emanet mi yoksa insanın istediği gibi tasarrufta bulunacağı bir ganimet mi olduğunu gösteren bir duruştan söz ediyorum. İnsanları ayrıştıran hayat tarzları ve medeniyet algıları da söz konusu bu duruşun bir neticesidir.

Rabbimiz Alak suresi dördüncü ayette, insana bilgiyi kalemle kaydetmeyi öğrettiğini bildirmektedir. Burada elbette insana bir kalem ve bir defter verilmek suretiyle, okullardaki öğretmen-öğrenci ilişkisinde olduğu gibi, kelimelerin ne olduğu ve bilginin nasıl kaydedileceğinin öğretildiği, iki tarafın yer aldığı bir eğitim-öğretim söz konusu edilmiyor. Burada, sözü edilenin daha kapsamlı ve bütüncül çok yönlü mesajlar olduğunu anlamak gerekir. Burada hayatın aslında bir mektep olduğu, insanın ise bu hayat mektebinde hem öğrenci ve hem de öğretmen olduğu, işlenen edimlerle/eylemlerle yazılı bir kayıtta olduğu… mesajlarına varmak mümkündür.

Kalemin de bir sembol olarak ele alındığını düşündüğümüzde, bilginin heybelerine yüklendiği kelimelerle hakikat yolculuğunun sürekli olması için, hem yolun ve hem de rehberlik mahiyetindeki mesajların, yazı ile bir kayda geçmesi de elzem olmaktadır. Yahudilerin tarih sahnesindeki maceralarının bir benzerini tecrübe etmek istemiyorsak, sağlam ve sahih yazılı kaynaklara gereksinim olduğu açıktır. İşte bu gerekliliktir ki, İlahi Vahyin bütün safiyetiyle muhafazası, hayati derecede bir önem arz etmekteydi. Böylece gerek nesneler bakımından ve gerekse de özneler bakımından, kabul edilebilir bir şehadet/şehitlik/şahitlik mümkün hale gelir.

Rabbimiz Kur’an’ın bir suresini Kalem olarak adlandırmıştır. Sadece adlandırmakla kalmamış aynı zamanda, kaleme ve onun yazdıklarına da yemin etmiştir. Bununla, toplumsal baskıya maruz kalan Elçinin, duruşunun bozulmaması için destek veriyor. Aslında kalem ile Elçinin misyonlarında görülen anlam paralelliği oldukça dikkat çekicidir. Resul, İlahi Vahiy ile insanlar arasında elçi olurken, kalem ise “söz ile yazı arasında” elçi olmaktadır. Bu noktadan sonra, yukarıda işaret ettiğim gibi, dikkatleri farklı bir değerlendirmeye çekmeye çalışacağım. İnsanın, dünya hayatı boyunca yani doğum ile ölüm arasında yapageldiği şeylerin, aslında bir kalem ile yazı yazmaktan ibaret olduğudur. Bu yargının dayandığı sembol ifadeyi ‘yazı ve kalem’ metaforu ile ifade etmekteyim.

Her insan, kendi iradesinin bir ürünü olarak verdiği her kararla, yaptığı her seçimle ve bunun sonucunda meydana gelen davranışlarla kendi kitabını yazmaktadır. Bu yazma eylemine, insanın sahip olduğu tasavvur kaynaklık etmektedir. Her insanın yetiştiği ortam ve yetişme tarzı, yazdığı kitabın/hayatın istikametini de belirlemektedir. Aslında insan yazdığı kitapla ya barış yurduna yelken açmakta ya da başını dertten derde sokan fırtınaların eksik olmadığı bir dünyaya yol almaktadır. Sonuçta insanın yazdığı kitap matbaadan çıktığı zaman, yani ölümle birlikte altına imza atılan kitap bittiği zaman, kendi kitabının nasıl bir kitap olduğunu görecektir. Altmış dokuzuncu sure olan Hakka suresinin on dokuzuncu ayetinde, kitabı sağdan verilenlerin büyük bir sevinçle, “alınız kitabımı okuyun” diyeceğini belirtmektedir. Tabi bir de bunun tam tersini düşünün. Bu durumda olan insanın, gerçekten büyük bir ziyan içinde olduğu aşikârdır.

İnsanın her an, elinde bir kalemle yazı yazmakta olduğunun bilincinde olması gerekir. Kalemle yazı yazmayı sadece, bir kalem ve bir kâğıda indirgeyen bakışın sorunlu olduğunu söylemek yanlış olmasa gerektir.

Rabbimizin kaleme yemin etmesinin anlamını, sorumluluk bilincine sahip olan müminlerin davranışlarıyla açıklamanın yanlış olmadığını söylemek istiyorum. Rabbimizin kalem üzerine yaptığı yemini bu şekilde anlamak, insana hem bir teşvik ve hem de bir güç ve güven vesilesi olacaktır.

Havasını teneffüs ettiğimiz modern ve post-modern zamanların, yaşamı kaostan kaosa sürüklediğini bizatihi tecrübe etmekteyiz. Felç edilmiş bir tasavvur ve ardından bütün değerleri yok sayan seküler bir dünya, insanı her an bir savaşın içinde bırakan acımasız kapitalist liberal gereklilikler, biz Müslümanları da çepeçevre kuşatmış durumdadır. Bugün dünya Müslümanları yaşanmakta olan vahşet karşısında, müflis tüccar rolünde bulunmaktadır. Yeniden bir varoluş bilinciyle değerlerimize dönüş yapmak sorumluluğunu omuzlarımızda hissetmeliyiz. Her an yenilenen ümitlerle kalemlerimizi bilemeli ve baharı oluşturan yağmurlar misali yazılar yazmalıyız.

Bir sınav ve sınanma alanı olan dünya hayatında yazı ve kalem, bir sorumluluk bilincinin araçları olarak, hem gerçek ve hem de mecaz anlamlarıyla, Rabbimizin hoşnutluğu dikkate alınarak işlev sahibi olmalı ve böylece içerik üretmek üzere çalıştırılmalıdır. Böylece oluşacak her eylem hayata işlenmiş bir nakış olacaktır.

CEVDET IŞIK / YAZI VE KALEM

Varlık hiyerarşisinde istisnai bir yeri olan insanın, kendine özgü ve ayırt edici özelliklerinden birisi de yazı yazmaktır. İnsan akıl ve duygu sahibi olduğu için, karşılaştığı olaylar ve olgular karşısında aklı ve duyguları harekete geçer. Olay ve olguların sahip olduğu özelliklere göre, insanın gösterdiği tepkiler de değişmektedir. Kimi tepkiler sevinç ve kimi tepkiler de üzüntüye sebep olabilmektedir.

Sadece olaylar ve olgular değil, aynı zamanda kelime ve kavramlar da, sahip oldukları içerik ve kapsama göre, aklı ve duyguları kışkırtarak harekete geçiren muharrik sebeplerdendir.

İnsandaki akıl, duygu, irade ve seçme gibi özelliklerden dolayı, insan sorumluluk sahibi olmaktadır. Yani bu özellikler öylesine ve tesadüfen insanda bulunuyor değildir. Bu özellikler insana verilmiştir. İnsana verilen özelliklerden bahsettiğimize göre, iki taraflı bir durumdan söz ediyoruz pek tabii olarak: Bir tarafta bir mülk sahibi, diğer tarafta mülkün kendisine emanet olarak verildiği kimse bulunmaktadır.

Aslında insan derinlemesine düşündüğü zaman, her şeyi bilen, gören, işiten; mutlak güç, kuvvet, kudret ve tasarruf sahibi bir Zat’la karşı karşıya olduğunu anlar. Bunu anlamamak için ancak ve ancak kendisini; aklını, fikrini, nazarını inkâr etmesi gerekir. Zaten bu hususta insanlığın genelinin hemfikir olduğunu söylemek mümkündür.

İnsanlık tarihi boyunca genellikle, bir Zat olarak Allah’ın varlığı hususunda değil ama sıfatları hususunda ihtilaflar olmuştur. Bu ayrı bir konudur, fakat şu kadarını söylemeden de geçmek istemiyorum: Allah ile ilgili bilgiler hususunda sahip olduğumuz verili bir yapımız vardır. Biz buna fıtrat diyoruz. Hem fıtri olarak hem de kâinat kitabının bize verdiği mesajlar çerçevesinde, bir farkındalık sahibiyiz. Ama ayrıntılara girdiğimizde bir adım öteye geçme imkânına sahip değiliz. Bu manada Allah’ın elçiler göndermesi, Kendisi’ni bize tanıtması, zihinsel kaosu önlemiş, doğru bir tasavvur ve doğru bir istikameti belirlemede insanın önünü açmıştır.

Allah’ın elçiler göndermesini, Allah’ın insana karşı olan rahmet ve sevgisinin bir emaresi olarak görmek gerekir. Rabbimiz Teâlâ, insanın kulluk sorumluluğundan uzaklaşmasını ve dolayısıyla heba olmasını istemiyor. Onun için de insanın okumalar yaparak akletmesini salık veriyor. İnsanın okumalar yapmasının ne anlama geldiğini bilmesi, çok büyük bir önem arz etmektedir.

İnsanın tabiatı müşahede ederek tabiattaki yasaları keşfetmesi, tabiatı okuması demektir. Hakeza kâinat da aynı şekildedir. İnsanın canlılar âlemini müşahede etmesi, canlıların sahip olduğu özellikleri tanıması da bir nevi okumadır. Yine insanın kendisi ile ilgili olarak fiziksel, ruhsal ve toplumsal olarak gözlemlerde bulunması ve bu şekilde birtakım ilahi yasaları tespit etmesi de okuma olarak adlandırılabilir.

İnsanın akıl ve irade sahibi olmasının getirdiği ağır yükün altından kalkabilmesi için, sorumluluk bincine (takva) sahip olması gerekir. İnsanın sorumluluk alanlarının ilki, insanın kendisinden başlamaktadır. İnsanın kendisinin sahip olduğu sorumluluğu ifa edecek nitelikte olup olmadığını hesap etmesi, insanın ilk kalkış noktası olmalıdır. Bu kalkış noktasından sonra, dışındaki varlıklara karşı nasıl bir sorumluluk ve nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğini hesap etmelidir. Bütün bu yapıp etmelerin, edimlerin, emanet sahibinin hesabına uyup uymadığı, son aşamada gözden geçirilmesi gereken bir durumdur. İzlenecek bu aşamalı yol haritasından gafil olmamak için, sürekli bir tezekkür, tedebbür ve tefekkür içinde olmak icap eder.

Şu kesin bir durumdur: Rabbimiz taşıyamayacağımız yükü bize yüklememiştir. (Bakara2:286) Bu durum insanı rehavet ve tembelliğe değil, daha bir uğraş ve cehd içinde olmaya sevk etmelidir. İyiliği çoğaltma ve kötülüğü azaltma bakımından kim neyi ne kadar yapabiliyorsa yapmalıdır. Bu bakımdan bütün imkânların değerlendirilmesi çok önemli ve önde gelen bir sorumluluktur.

Yetenek ve imkân sahibi olanlar için yazı yazmak da önemli bir sorumluluktur. Hele hele insanın sesini ve sözünü bir yerlere ulaştırma imkânlarının son derece geliştiği bir dünyada, hak, hukuk ve hakikat adına, sahih ve doğru olanı yazması son derece önemli bir sorumluluktur.

Yazı yazmak bir haykırıştır aslında. İnsanın ahlak, inanç ve düşünce gibi en değerli yanlarının ölüme mahkûm edildiği bir zamanda, yazı yamak suretiyle yapılan bir haykırış. Merhametin, şefkatin, inayetin, diğerkâmlık, fedakârlık ve feragatin seküler amaçlar için değerden düşürüldüğü bir zamanda, insanın yeniden bu değerlere ve dolayısıyla kendisine gelmesi için yapılan bir haykırıştır yazı yazma.

Yazı yazmak, insanın abluka altında bulunan zihinsel ve fiziksel dünyasının özgürlüğü için, söz konusu ablukayı kaldırmaya yönelik yapılan bir taarruz ve sıkılan bir kurşun gibidir.

CEVDET IŞIK/ yAZI YAZMAK

Rabbimiz, dünya hayatının fani, ahiret hayatının baki olduğunu haber vermiştir. Dünya hayatı ve ondaki nimetler, kadınlar, oğullar, altın ve gümüş, evler ve binekler, nefsin arzuladığı şeyler insanlara süslü gösterildi. Fakat bunların hepsi fanidir. Bunları fani bilip, fani görür ve fani olarak istifade edersen, senin için fani bir nimet olur. Fakat bunlara fanilik ötesinde bir amaç yüklersen, fani bir nimet olarak istifade edemediğin gibi baki nimetleri kaybetmene de sebep olur.

Rabbimiz; “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın.” (Fatır-5) buyurmaktadır.

İnsan bu süslerin cazibesine öyle kapılmaktadır ki, ateş etrafında dönen pervaneler gibi, ateşe düşeceğini bilse dahi, dünyadan, dünyanın fani nimetlerinden kendini alamamaktadır. Çok sevdiği yakınlarını kaybetmesi bile, onun dünyaya olan meylini eksiltmemekte, kısa bir sarsıntıdan sonra, belki daha hızlı bir şekilde fani dünya nimetlerini, hiç kural tanımadan, elde etmeye ve yığmaya devam etmektedir.

Rabbimiz; “Dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi.” (Ankebut-64) buyurmaktadır.

Dünya hayatı bir eğlence ve oyundan ibarettir. Bir gün ecel gelip bu oyunu bitirecektir. Ecele toslamadan önce, bu hakikati gözümüzün önüne koymalı ve asla unutmamalıyız. Rabbimizin kulları için yarattığı ziynetleri ve temiz rızıkları kimse yasaklayamaz, fakat bunlara dalıp ebedi hayatı unutmak, insan için büyük bir kayıp, büyük bir hüsrandır.

Rabbimiz; “Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” (A’la-16) “Oysa ahiret, daha hayırlı ve süreklidir.” (A’la-17) buyurmaktadır.

Dünyanın süslerine dalmak, nimetleri ihsan edeni unutturuyorsa bu ne acayip bir şeydir. Arkadaşınıza en sevdiği bir şeyi hediye olarak alıp götürüyorsunuz. Hediyeye o kadar seviniyor ki, hediyeyi alır almaz kendinden geçiyor ve kapıyı yüzünüze kapatıyor. Bu durumda halinizi düşünebiliyor musunuz? Kapıda kalıyorsunuz, arkadaşınız hakkında ne düşünürsünüz? Bir de bu halin sürekli tekrar ettiğini düşününüz. Dünya nimetlerine dalarak Rabbi unutmak, Rabbe karşı bu hali sürekli tekrar etmek demektir. Bu ne büyük gaflettir, bu gafletten uyanmamak ise sürekli nedamettir.

Rabbimiz; “Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme.” (Kehf-28) buyurmaktadır.

Salihlerle ve sadıklarla beraber olmaya gayret etmek gerekir. Gafillerle heva ve hevesinin peşinde koşmaktan başka bir işi olmayan kimselerle haşir neşir olmak, kişinin dünyaya olan meylini artırır. Bu durum kişiyi yaratıcısından ve yaratılış gayesine uygun hareket etmekten uzaklaştırır.

Rabbimiz; “Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (Âl-i İmran-185) buyurmaktadır.

Dinlerini ciddiye almayıp, oyun ve eğlence haline getirenleri, dünya hayatı oyun ve eğlence haline getirir. Dünya hayatının oyun ve eğlencesi olmamak için, dini ciddiye alıp onun ahkâmına ihlas ve samimiyetle sarılmak gerekir. Dinin ahkâmına bir bütün olarak inanıp, bir bütün olarak sarılmayanlar, bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayanlar, bir kısmını yapıp bir kısmını yapmamakta ısrar edenler, dinlerini alaya almış olurlar. Bugün müminler, dünyanın fani nimetlerine kavuşabilmek için sebeplere sarıldığı kadar, ahiret nimetlerine kavuşabilmek için gerekli sebeplere yeterince sarılabiliyorlar mı?

Rabbimiz; “Onlar ahireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Artık bunların azabı hiç hafifletilmez.” (Bakara-86) buyurmaktadır.

Bakiyi verip faniyi almak, ne yanlış bir ticaret ne büyük bir hatadır. Aklı başında olanlardan, hiç altın verip demir alanı, villa verip gecekondu alanı, sağlamı verip hurdayı alanı gördünüz mü? Mümkün değil. Peki, cenneti verip dünyayı almak hangi aklın karı?

Rabbimiz; “Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.” (Âl-i İmran-14) buyurmaktadır.

Dünya ve ebedi hayattan gerekli şekilde istifade edebilmenin yolu, samimi bir imandan sonra, samimi bir şekilde salih ameller işlemekten geçer. Ölüm ve hayatın yaratılış gayesi, kimler daha güzel ameller yapacak, bunu ortaya çıkarmaktır.

Rabbimiz; “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk-2) buyurmaktadır.

Rabbimiz, imandan sonra salih amel işleyen kullarını dünya ve ahiret hayatında iyi bir ömür içinde yaşatacağını vaat etmektedir. Rabbimiz, inananlara mükâfatlarını en güzeli ile vereceğini müjdelemektedir. İşi gücü dünya olan, dünya hayatından başka kaygı ve düşüncesi olmayan, günahlarla haşir neşir olan kişiler kaybetmeye mahkûmdur. Bunlar, Rablerinin ilahi ikaz ve uyarılarına kulak vermemiş, dünyaperest kimselerdir. Sadece dünya hayatıyla, dünya hayatının nimetleri ile sevinenler kendilerine yazık etmiş kimselerdir.

“Rabbine günahkâr olarak varana cehennem vardır. Orada ne ölür ne de yaşar.” (Ta-Ha-74)

NURETTİN SOYAK

Scroll to Top