Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka değildir!

Nimet Bilinci, Şükür ve Modern İnsanın Basiret Krizi

İnsan hayatı baştan sona ilâhî nimetlerle kuşatılmıştır. İnsan çoğu zaman yalnızca sahip olmak istedikleri üzerine yoğunlaşırken, aslında içinde yaşadığı sayısız nimetin farkına varamamaktadır. Oysa nefes alabilmekten görebilmeye, düşünebilmekten hissedebilmeye kadar insanın sahip olduğu her şey başlı başına büyük bir ihsandır. Kur’an-ı Kerim’in sık sık insanı “Allah’ın nimetlerini hatırlamaya” çağırması da bu yüzdendir. Çünkü nimeti fark etmek, insanı nimet sahibini düşünmeye götürür; nimet sahibini düşünmek ise şükür bilincini doğurur.

Modern insanın en büyük problemlerinden biri, alışkanlıkların nimetleri görünmez hâle getirmesidir. İnsan sürekli sahip olduğu şeylerle yaşadığı için onları sıradanlaştırır. Gözün görmesi, kulağın işitmesi, kalbin atması veya zihnin düşünebilmesi insana doğal gelmeye başlar. Oysa bunlardan yalnızca birinin yokluğu bile hayatın bütün anlamını değiştirebilir. Eğer insan doğuştan görme nimetinden mahrum olsaydı ve yıllar sonra ilk kez görebilseydi, muhtemelen bugün sıradan gördüğü her şeye hayretle bakardı. Gökyüzü, güneş, ağaçlar, renkler, yıldızlar ve insan yüzleri onun için tarif edilemez bir mucizeye dönüşürdü. Çünkü insan çoğu zaman sahip olduğu nimetlerin kıymetini ancak onları kaybetme ihtimaliyle yüzleştiğinde anlayabilmektedir.

Kur’an’ın dikkat çektiği temel meselelerden biri de budur: Nimeti görmek yalnızca fiziksel bir görme değil; aynı zamanda vicdanî bir idrak meselesidir. Bu nedenle Kur’an’da geçen “Görenle görmeyen bir olur mu?” sorusu yalnızca biyolojik körlüğe değil; hakikati göremeyen basiret körlüğüne işaret etmektedir. İnsan gözleriyle bakabilir ama hakikati göremeyebilir. Çünkü asıl körlük, kalbin ve vicdanın körelmesidir.

Modern çağın insanı büyük bir bilgi ve teknoloji çağında yaşamasına rağmen ciddi bir “basiret krizi” içindedir. İnsan bugün daha çok şeye sahip olmasına rağmen daha az şükretmekte, daha fazla tüketmesine rağmen daha az huzur bulmaktadır. Çünkü modern kültür insanı sürekli eksik hissettiren bir sistem üzerine kuruludur. Reklamlar, sosyal medya ve tüketim ekonomisi insanın elindekine değil; sahip olmadıklarına odaklanmasını sağlar. Böylece insan başkalarının hayatlarına bakarken kendi nimetlerine karşı körleşmeye başlar.

Psikolojik açıdan bu durum “karşılaştırmalı tatminsizlik” üretmektedir. İnsan sürekli olarak başkasının imkanlarını, zenginliğini, güzelliğini veya yaşam tarzını izlediğinde kendi hayatını değersiz görmeye başlar. Oysa şükür bilinci insanı eksik olana değil; sahip olduğu değerlere yöneltir. Bu nedenle şükür yalnızca dinî bir ibadet değil; aynı zamanda ruhsal dengeyi koruyan güçlü bir bilinç hâlidir.

Kur’an’ın nimetleri hatırlatma yöntemi aynı zamanda insanın varoluşsal farkındalığını artırmayı amaçlar. Çünkü insan kendi varlığının bile mutlak sahibi değildir. Kalbin atması, bedenin çalışması, zihnin düşünmesi insanın kontrolü dışında gerçekleşen büyük mucizelerdir. İnsan çoğu zaman kendi emeğiyle elde ettiklerine yoğunlaşıp ilâhî lütuf boyutunu unutmaktadır. Oysa Kur’an insanı sürekli tevazuya çağırır: Sahip olduğumuz hiçbir şey mutlak anlamda bizim değildir; hepsi bize emanet edilmiştir.

Metinde geçen “gerçek şükür, şükürden acziyetinin farkında olabilmektir” sözü son derece derin bir hakikati ifade eder. Çünkü insan Allah’ın nimetlerini bütünüyle kavrayabilecek kapasiteye sahip değildir. İnsan yalnızca fark edebildiği kadarıyla şükredebilir. Bu nedenle hakiki şükür, insanın kendi yetersizliğini fark etmesiyle başlar. Kibirli insan nimetleri kendi başarısının ürünü sanırken, mütevazı insan her nimetin ardında ilâhî bir rahmet bulunduğunu hisseder.

Tasavvuf düşüncesinde şükür yalnızca dil ile “elhamdülillah” demek değildir. Asıl şükür, nimeti Allah’ın rızasına uygun şekilde kullanabilmektir. Göz harama bakmıyorsa, akıl hakikati arıyorsa, dil yalan yerine doğruluğu konuşuyorsa işte o zaman nimet gerçek anlamda şükredilmiş olur. Çünkü nimet insana yalnızca haz vermek için değil; insanı kemale ulaştırmak için verilmiştir.

Kur’an’ın “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız bitiremezsiniz” ayeti de insanın sınırlı idrakine dikkat çeker. İnsan yalnızca gördüğü nimetleri değil; farkında bile olmadığı sayısız ilâhî ihsanı taşımaktadır. Bedende çalışan milyarlarca sistem, görünmeyen koruyucu dengeler, ruhsal dayanıklılık, sevgi hissi, vicdan, merhamet ve iman gibi nimetler çoğu zaman insanın gözünden kaçmaktadır. Bu nedenle insanın en büyük ihtiyacı yalnızca daha fazla şeye sahip olmak değil; sahip olduklarının farkına varabilmektir.

Sonuç olarak şükür, insanın hayatı yeniden görme biçimidir. Şükreden insan sıradan görünen şeylerde bile ilâhî sanatın izlerini fark eder. Nankörlük ise insanı nimetlerin içinde yaşadığı hâlde sürekli eksiklik hisseden bir varlığa dönüştürür. Bu yüzden Kur’an insanı yalnızca ibadete değil; aynı zamanda fark etmeye, düşünmeye ve basiret sahibi olmaya çağırmaktadır. Çünkü hakiki huzur, insanın sahip olmadıklarının peşinde tükenmesinde değil; kendisine bahşedilen nimetleri idrak ederek yaşamasında gizlidir.

Bencillik Çukurundan Sencillik Bahçesine Uzanan Yol

İnsan yaradılışı itibariyle bencil bir varlıktır. Bebekler doğduğu andan itibaren başkalarının bakımına muhtaçtır. İsteklerini ağlayarak ifade ederler. Acıktığında, altı ıslandığında, uykusu geldiğinde ağlayarak tepki verirler. Sabretmeyi bilmedikleri için bekleyemezler. İhtiyaçlarının hemen görülmesini isterler. Aslında bu, hayatta kalmaları için gereklidir. ‘Annem iki dakikaya gelecek, ağlamadan bekleyim.’ diye düşünemezler. Hayatta kalma içgüdüsü nedeniyle bebeklerde görülen bu bencilliği hiç kimse garipsemez. Bir bebeğin bencilliği kimseyi rahatsız etmez, hatta bunun bencillik olduğu bile bilinmez. Bencillik ne zaman hayatımızda sorun olmaya başlar? Yetişkin olup da bebek gibi davranan, hep bana, sadece bana diyen insanların etrafımızda olmasıyla ve yaşam kalitemizi etkilemesiyle birlikte sorunlar yaşarız. Bunun yanında sadece çevremizdeki insanlar değil, kendimiz de bencil davranışlar sergilediğimiz zaman hayatımız çekilmez hal alır.

Öncelikle benlik, bencillik nedir; bunu bilmek ve iyi ayırt etmek gerekir. Benlik, kişiyi diğerlerinden ayıran, duygu, düşünce ve ona ait özelliklerin tümü olarak tanımlanır. Benlik kavramını olumlu benlik ve olumsuz benlik olarak açmakta fayda vardır. Olumlu(müspet) benlik, kişinin kendinde var olan güzel özellikleri görmesi, kendine değer vermesi, kendini sevmesi, kendine bazı kötü davranışları yakıştırmamasıdır ki İslam literatüründe buna izzet-i nefs denir. Müspet benliğin her insanda yüksek düzeyde olması gerekir. Kişinin kendini tanıması, özel hissetmesi, kendine kıymet vermesi kadar doğal bir şey yoktur. Bu, aynı zamanda birçok güzelliği de beraberinde getirmektedir. Müspet benlik duygusu yüksek olan kişiler özgüvenlidir, giriştikleri her işte başarılı olurlar. Kendilerinde var olan yeteneklerin, güzel özelliklerin farkında oldukları için neyi yapıp neyi yapamayacaklarını bilirler. Eksikliklerini görürler, bunların geliştirilebilecek olanları için çaba harcarlar; bazı alanlarda yeteneklerinin olmadığını kabullenip aşağılık kompleksine girmezler. İnsanlarla ilişkileri de sağlıklıdır. Kendilerini tanıdıkları için çevreden gelen her eleştiri okları karşısında yıpranmazlar, sağlam dururlar. Kişinin kendini diğer insanlardan üstün görmesi, kendini kusursuz görüp yüceltmesi, kibre kapılması, kendini aşırı sevmesi, kendi menfaatlerini ön planda tutması ise menfi benliktir. Bencillik ve menfi benlik aynı anlamda değerlendirilebilir. Bencil kişiler, sadece kendi istek ve ihtiyaçlarını düşünürler. Dünyanın merkezinde kendilerinin var olduğunu zannedip bebek gibi herkesin kendileriyle ilgilenmesini beklerler. Bencil kişilerin insanlarla ilişkileri yapmacıktır, aşırı samimi davranırlar. Kendi çıkarları için insanlara yaklaşırlar. Gerçek sıcak duygularla arkadaşlık kuramazlar. İnsanları kullanıp çok rahat hayatlarından çıkarabilirler. Bencil kişilerin sosyal ilişkileri zayıftır. Çevrelerindeki insanların ilgisini göremedikleri zaman onlara karşı suçlayıcı olabilmektedirler. Sürekli eleştirirler, ancak kendilerine yapılan eleştiriyi kabul etmezler. Bencil kişiler, çevrelerindeki insanların enerjisini sömürürler.

İnsanların tek bir davranışına bakarak bencil demek doğru olmaz. Arkadaşının bir isteğini yapmayan kişi bencil olduğu için değil, belki başka bir mazeretten dolayı yapmamıştır. Bunu iyi ayırt etmek gerekir. Diğer insanlarla ilişkileri, olaylara verdiği tepki gözlemlenmelidir. Bencil insanlar, makam ve mevkiye önem verdikleri için makam sahibi kişilerle diğer insanlara farklı davranacaklardır. Zor zamanlarda insanlar gerçek kişiliklerini ortaya koymaktadırlar. Özellikle kriz zamanlarında çevremizdeki insanları gözlemlemek çok faydalı olacaktır. Medenî denilen nice ülkelerde, yaşanan kısa süreli elektrik kesintisi veya saldırılarda marketlerin yağmalandığı haberlerini izlemekteyiz. Kötü günde kişi kendini belli eder.
Kendimizde bencillik hastalığı olup olmadığını nasıl anlayabiliriz? Bunu anlamak kolay değildir. Çünkü insan kendine toz kondurmak istemez. Başkalarındaki hataları görürken kendini sütten çıkmış ak kaşık zanneder. Ancak nefis terbiyesi derdinde olan, nefsin hastalığını kabul eden, kendini gerçekten düzeltmek isteyen kişiler hastalıklarını görebilir; gayret gösterip Allah’ın yardımını dilerse ilerleme sağlayabilirler. İnsanın bu konuda dostlara da ihtiyacı vardır. Kişideki güzelliklerin farkında olan, hataları görüp uyaran, yol gösteren gerçek dostlar… Her günün sonunda kişinin kendini muhasebeye çekmesi, kendiyle konuşması önemlidir. “Ben bencil miyim?” sorusunu kendine sormalı ve gün içinde yaptığı davranışları düşünmelidir. Bencil davranışlarını diğerlerinden ayıklayıp “Hangi davranışı yaptım? Nasıl davranmam gerekirdi? Allah benden nasıl davranmamı isterdi?” sorularıyla kendini hesaba çekmelidir.

Bencillikten kurtulmak için kişi öncelikle kendi ihtiyaçlarını gidermelidir. Ne demektir bu? Bencil insanlar, maddî veya manevî ihtiyaçlarını başkasının gidermesini beklerler, isterler. Kişi öncelikle bu ihtiyaçlarını belirlemelidir. Kendisinin giderebileceği ihtiyaçlar ve kendisinin gideremeyeceği ihtiyaçlar olarak kategorize ederse insanlardan beklentisini de somutlaştırmış olur. Bu sayede kendisinin rahatlıkla yapabileceği bir şeyi başkasının sırtına yüklemez. İnsanlardan beklentisini yavaş yavaş azaltabilir. Bencilliğini kırma yolunda bir adım atmış olur. Bencilliğin zıddı sencilliktir. Başka bir adı da diğerkâmlıktır. Kişinin kendi çıkarlarını değil, başkalarının çıkarlarını ön planda tutması; başkalarının isteklerini kendi isteklerinin önüne geçirmesidir diğerkâmlık. Kişide bencilliğin kaybolması ve sencilliğin yerleşmesi kolay olmayabilir. Pes etmeden ahlâk halini alana kadar mücadele edilmelidir.

Sencilliği ahlâk haline getirmiş kişiler, öncelikle kendi değerlerinin farkındadırlar. Kendilerini severler. Bununla birlikte insanlara saygı gösterir, değer verirler. Kim olursa olsun, kendilerinden önce başkalarının ihtiyaçlarını gidermek için çabalarlar. Örneğin ayakkabıya ihtiyacı varsa, kendinden önce yanındakine ayakkabı alır, kendinden önce başkalarını düşünürler. Yiyecekleri tek bir ekmek varsa paylaşmaz, hepsini verirler. Cömerttirler. İnsanlarla sıcak ve samimi ilişki kurarlar. Sencillik ahlâkına sahip kişiler çevrelerinde sevilen, sayılan kişilerdir. Hiçbir maddî çıkar gözetmeksizin önce insanların ihtiyaçlarına cevap veren kişi, hiç şüphesiz büyük ahlâk sahibidir. Çünkü tek derdi Allah’ın rızasını kazanmaktır. “Din, güzel ahlâktır.” (İhya, 3/50) hadisi bunu en güzel şekilde açıklamaktadır. Allah’a iman etmeyen bir kişinin insanlarla ilişkilerinde daha ahlâklı olduğunu düşünenler, o kişilerin kendi çıkarları tehlikeye girince aynı davranışı sergileyip sergilemeyeceğine bakmalıdır. Gerçek anlamda güzel ahlâk İslamiyet’tedir.


Bir merdiven düşünelim: Birinci basamak müspet benlik sahibi olmak, kişinin kendini sevmesi, kendine değer vermesi; ikinci basamak insanları sevmek, bencillikten sıyrılmak; üçüncü basamak Allah’la olan ilişkilerde sencil olmak. Allah’a karşı sencil olmak nedir? Allah’ın isteklerini kendi isteklerimizden önde tutmak, Allah’ın istekleri karşısında kendi isteklerimizi sıfırlamak, O’nun istediklerini istemek, O’na teslim olmak ve O’nun verdiği her şeye razı olmaktır. Allah’la ilişkimizde sencilliğe ulaşmak, insanlara karşı sencil olmaktan geçmektedir. Dünyada kişisel, sosyal huzur ve düzen için; ahiret saadeti için bu psikoloji içinde olmalı ve sencilliği ahlâk haline getirmeliyiz.
İnsanlara karşı sencil olmayı sadece maddî olarak değerlendirmemek gerekir. Kendimiz için istediklerimizi başkaları için de istemek, insanlara dua etmek, iyi dilek ve temennide bulunmak da sencillik sayılabilir. Başkaları için yapılan duaların ne kadar önemli olduğu hadislerde de belirtilmiştir: “Müslüman bir kul, yanında olmayan kardeşi için dua ederse, melek ‘Onun için istediğinin aynısı sana da verilsin!’ der.” (Müslim, Zikir, 86.) “Sizden biri, kendisi için sevdiğini (istediğini, arzu ettiğini, din) kardeşi için de sevmedikçe (istemedikçe, arzu etmedikçe) gerçek îmâna eremez.” [Buhârî, Îmân 6; Müslim, Îmân 71 (45); Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme 60 (3517); Nesâî, Îmân 19 (3, 115); İbni Mâce, Mukaddime 9 (66).] hadis-i şerifiyle de diğerkâmlığın gerçek iman için ne kadar önemli olduğu vurgulanmıştır.

Beden hastalığı olan ama bunu fark edemeyen kişinin doktora gitmeyeceği gibi, kendinde bencillik veya diğer kötü ahlâklar bulunan kişiler de tedaviye ihtiyaç duymazlar. Ne zaman bir ağrı yaşarız, o zaman bir problem olduğunu anlayıp hastaneye gideriz. Manevi hastalıklarda hayatımızda bir problem olduğunu hissederiz ama neyden kaynaklandığını anlayamayız. Nefis hastalıkları beden hastalıklarından daha tehlikelidir. Günümüzde manevi bunalım içinde olan ama bunu fark etmeyen, manevi ameliyata ihtiyacı olan nice insan vardır. Bireysel ve toplumsal huzurumuz için güzeli, doğruyu öğütleyen dostlar edinmeli, kendimizi hesaba çekmeli, bir an önce içinde bulunduğumuz bunalım çukurundan kurtulmak için çaba göstermeliyiz.

Psikolojik Danışman Safinaz Çetin

Bencillik, Benlik ve Diğerkâmlık Arasında İnsan

İnsan doğası gereği ihtiyaç sahibi bir varlıktır. Hayata gözlerini açtığı ilk andan itibaren başkalarının bakımına muhtaç olarak yaşamaya başlar. Bir bebeğin ağlaması, ihtiyaçlarının hemen karşılanmasını istemesi ve sabredememesi aslında hayatta kalma içgüdüsünün doğal sonucudur. Bu nedenle çocukluk dönemindeki benmerkezcilik yadırganmaz. Ancak insan olgunlaştıkça yalnızca kendi ihtiyaçlarını merkeze alan bu tavrın dönüşmesi beklenir. Çünkü yetişkin bir insanın hâlâ “hep bana” merkezli yaşaması, hem kendi hayatını hem de çevresindeki insanların huzurunu bozan ciddi bir ahlaki probleme dönüşmektedir.

Metinde dikkat çekilen önemli ayrımlardan biri “benlik” ile “bencillik” arasındaki farktır. Modern dünyada çoğu zaman insanın kendisini sevmesi ile narsistik bencillik birbirine karıştırılmaktadır. Oysa sağlıklı bir benlik duygusu insanın kendini tanıması, değer vermesi ve kişilik bütünlüğü geliştirmesi açısından son derece önemlidir. İslam düşüncesinde buna “izzet-i nefs” denmiştir. İnsan kendisini değersiz gören, sürekli aşağılayan bir psikolojiyle sağlıklı ilişkiler kuramaz. Çünkü kendini tanımayan insan başkalarını da doğru tanıyamaz.

Müspet benlik, insanın kendi değerini bilmesi fakat bunu başkalarını küçümseme aracına dönüştürmemesidir. Böyle insanlar eksikliklerini inkâr etmeden kabul edebilir, eleştiriye açık olabilir ve insanlarla dengeli ilişkiler kurabilirler. Kendilerini sürekli ispat etmeye ihtiyaç duymazlar. Çünkü değer duyguları dışarıdan gelen onaylara bağlı değildir. Bu nedenle sağlıklı benlik aslında ruhsal olgunluğun temelidir.

Bunun karşısında ise “menfi benlik” yani bencillik yer alır. Bencillik, insanın kendisini dünyanın merkezi sanmasıdır. Bencil insan kendi çıkarlarını her şeyin önünde tutar; başkalarının ihtiyaçlarını, duygularını ve varlığını çoğu zaman ikinci plana iter. Bu durum yalnızca ahlaki değil; aynı zamanda psikolojik bir problemdir. Çünkü aşırı benmerkezci insan ilişkileri derinlikten yoksun hâle gelir. İnsanlarla kurduğu bağ çoğu zaman samimiyet değil; çıkar ilişkisi üzerine kuruludur. Böyle kişiler çevrelerindeki insanları kullanabilir, işlerine yaramadığında kolayca hayatlarından çıkarabilirler.

Modern toplumun önemli krizlerinden biri de bireyciliğin zamanla bencilliğe dönüşmesidir. İnsan hakları ve bireysel özgürlük söylemleri önemli kazanımlar üretmiş olsa da, zamanla “yalnızca kendi mutluluğunu düşünme” anlayışı yaygınlaşmıştır. Tüketim kültürü de bu psikolojiyi beslemektedir. İnsan sürekli “kendin için yaşa”, “önce sen” mesajlarıyla karşılaştığında toplumsal sorumluluk bilinci zayıflamaya başlar. Böylece insanlar birbirine karşı daha tahammülsüz, daha kırılgan ve daha çıkarcı hâle gelebilmektedir.

Metinde vurgulanan önemli noktalardan biri de insanın kendi bencilliğini fark etmesinin zorluğudur. İnsan başkalarının kusurlarını kolayca görebilirken, kendi nefsini çoğu zaman masum görme eğilimindedir. Bu nedenle nefis muhasebesi İslam ahlakında merkezi bir yere sahiptir. Kişinin gün sonunda kendisini sorgulaması, davranışlarını değerlendirmesi ve “Allah benden nasıl davranmamı isterdi?” sorusunu sorması büyük bir bilinç pratiğidir. Çünkü insan kendisini hesaba çekmediğinde zamanla nefsinin körlüğü içinde yaşamaya başlar.

İslam düşüncesinde bencilliğin karşıtı “diğerkâmlık”tır. Metindeki ifadeyle “sencillik” olarak da anlatılan bu ahlak anlayışı, insanın yalnızca kendi çıkarlarını değil; başkalarının ihtiyaçlarını da gözetebilmesini ifade eder. Diğerkâm insan kendisini tamamen yok saymaz; fakat başkasının iyiliğini de kendi iyiliği kadar önemser. Bu anlayış İslam ahlakının temel taşlarından biridir. Çünkü gerçek ahlak yalnızca bireysel ibadetlerle değil; insanlarla kurulan ilişkilerde ortaya çıkar.

Hadislerde “kendisi için istediğini kardeşi için de istemek” gerçek imanın göstergesi olarak tanımlanmıştır. Bu yaklaşım son derece derin bir psikolojik olgunluğu ifade eder. Çünkü insan çoğu zaman nimetleri paylaşmakta zorlanır. Başkasının başarısını tehdit gibi algılar. Oysa diğerkâmlık insanın kıskançlığı aşmasını, paylaşmayı öğrenmesini ve başkasının mutluluğuyla da mutlu olabilmesini gerektirir.

Tasavvuf düşüncesinde nefis terbiyesinin amacı da insanı merkezcilikten kurtarmaktır. İnsan yalnızca kendi arzularını merkeze koyduğunda ruhsal olarak daralmaya başlar. Başkalarının acılarını hissedebilmek, fedakârlık yapabilmek ve paylaşabilmek ise insanın manevi olgunlaşmasını sağlar. Bu nedenle cömertlik yalnızca maddi paylaşım değil; aynı zamanda ruhsal genişliktir.

Metindeki “Allah’a karşı sencil olmak” ifadesi de oldukça dikkat çekicidir. Bu anlayış, insanın kendi arzu ve tutkularını değil; Allah’ın rızasını merkeze koyması anlamına gelir. İnsan Allah’ın istediğini kendi nefsinin isteklerinden üstün tuttuğunda gerçek teslimiyet başlamaktadır. Ancak bu seviyeye ulaşabilmek için önce insanlarla ilişkilerde bencilliği aşmak gerekir. Çünkü insanlara merhamet göstermeyen biri, Allah’a teslimiyet iddiasında da samimi olmakta zorlanabilir.

Sonuç olarak insanın en büyük mücadelelerinden biri kendi benliğiyle yaptığı mücadeledir. Sağlıklı benlik insanı özgüvenli ve dengeli kılarken, bencillik insanı yalnızlaştırır ve ruhsal olarak çoraklaştırır. Gerçek olgunluk ise insanın yalnızca kendisini değil; başkalarını da düşünebildiği noktada başlar. Çünkü insan ancak paylaşmayı, fedakârlığı ve diğerkâmlığı öğrendiğinde gerçek anlamda “insan” olma yolunda ilerleyebilir.

Dünya Hayatı, Hakikat ve Âhiret Bilinci Üzerine Bir Düşünce

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka değildir! Âhiret yurdu ise Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” ayeti, insanın dünya ile kurduğu ilişkinin mahiyetini sorgulayan en çarpıcı ilahî uyarılardan biridir. Kur’an burada dünyayı bütünüyle değersiz ilan etmez; fakat insanın dünyayı mutlak gerçeklik hâline getirmesini eleştirir. Çünkü insan, geçici olanı kalıcı sanmaya başladığında hakikatten uzaklaşır ve hayatın anlamını yalnızca dünyevî hazlar içinde aramaya yönelir.

Modern insanın en büyük problemlerinden biri de budur: Dünya hayatını nihai amaç hâline getirmek. Oysa Kur’an’ın ortaya koyduğu bakış açısına göre dünya, insanın imtihan alanıdır; ebedî yurt değil. İnsan bu dünyada mal, makam, güç, haz ve başarı peşinde koşarken çoğu zaman kendi varoluşsal hakikatini unutmaktadır. Bu nedenle Kur’an sık sık insanı ölüm, hesap, fanilik ve âhiret bilinci üzerine düşünmeye çağırır.

Ayette geçen “oyun ve eğlence” ifadesi son derece derin bir psikolojik anlam taşımaktadır. Çünkü insan bazen hayatın ciddiyetini unutup kendisini geçici oyalanmalar içinde kaybeder. Modern çağın tüketim kültürü tam da bu oyalanma psikolojisi üzerine kurulmuştur. Sürekli eğlenmek, sürekli tüketmek, sürekli haz almak isteyen insan, zamanla düşünme ve tefekkür yetisini kaybetmektedir. Böylece insan hakikati arayan bir varlık olmaktan çıkıp yalnızca anlık tatminlerin peşinde koşan bir tüketiciye dönüşmektedir.

Felsefi açıdan bakıldığında burada temel mesele “gerçeklik algısı”dır. İnsan hangi şeyi merkeze koyuyorsa hayatını da ona göre şekillendirir. Eğer dünya mutlak gerçeklik kabul edilirse; başarı, güç, beden, para ve haz hayatın en yüksek değerleri hâline gelir. Ancak âhiret bilinci devreye girdiğinde insanın değer sistemi değişir. Çünkü âhiret inancı insana sorumluluk, hesap verme bilinci ve ahlaki denetim kazandırır. Böylece insan yalnızca “ne istiyorum?” sorusuyla değil; “ne doğru?” sorusuyla yaşamaya başlar.

Kur’an’ın dünya hayatını eleştirdiği nokta, dünyanın kendisi değil; insanın dünyaya bağımlı hâle gelmesidir. Çünkü dünya Allah’ın ayetlerini okuyabileceğimiz bir imkân alanıdır. İnsan burada çalışır, üretir, sever, mücadele eder ve imtihan olur. Ancak bütün bunların geçici olduğunu unuttuğunda dünya insanın kalbini esir almaya başlar. Tasavvuf düşüncesinde “dünya sevgisi”nin kalbi kararttığı vurgulanırken anlatılmak istenen de budur: Dünyanın elde olması değil, insanın kalbine yerleşmesi tehlikelidir.

Modern çağın insanı ölüm gerçeğinden uzak yaşamaktadır. Eğlence kültürü, dijital dünya ve sürekli hız hâli, insanın fanilik üzerine düşünmesini engellemektedir. Oysa ölüm bilinci insanı karamsarlığa değil; hakikate yaklaştırır. Çünkü insan ölüm gerçeğini düşündüğünde kibri azalır, tutkularını sorgular ve hayatın anlamı üzerine yeniden düşünmeye başlar. Bu yüzden İslam düşüncesinde ölüm, yok oluş değil; hakiki hayatın başlangıcı olarak değerlendirilmiştir.

Ayetin sonunda yer alan “Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” ifadesi ise dikkat çekicidir. Kur’an burada insanı körü körüne korkutmak yerine akletmeye davet etmektedir. Çünkü İslam’da iman, yalnızca duygusal bağlılık değil; aynı zamanda bilinçli bir farkındalıktır. İnsan aklını kullandığında dünyanın geçiciliğini, insan ömrünün sınırlılığını ve sonsuzluk arayışının yalnızca maddi dünyayla tatmin edilemeyeceğini fark eder.

Psikolojik açıdan insanın sınırsız tüketim arzusu aslında sonsuzluk özleminin yanlış yönlendirilmiş biçimidir. İnsan ruhu kalıcı olanı arar; fakat bunu bazen geçici şeylerde bulmaya çalışır. Daha fazla para, daha fazla şöhret, daha fazla haz insanı kısa süreli tatmin etse de içsel boşluğu tamamen dolduramaz. Çünkü insanın ruhsal derinliği yalnızca maddi başarılarla doyurulabilecek kadar yüzeysel değildir.

İslam düşüncesinde takva kavramı da burada önemli bir yere sahiptir. Ayette âhiret yurdunun “Allah’a karşı gelmekten sakınanlar” için daha hayırlı olduğu belirtilmektedir. Takva yalnızca korku değil; bilinçli bir sorumluluk hâlidir. Takva sahibi insan, hayatı rastgele yaşamaz. Yaptığı her davranışın bir anlamı ve hesabı olduğunu bilir. Bu bilinç insanı hem ahlaki olgunluğa hem de içsel dengeye ulaştırır.

Sonuç olarak dünya hayatı geçici bir imtihan alanıdır. Onu mutlak amaç hâline getirmek insanı hakikatten uzaklaştırabilir. Kur’an’ın çağrısı, dünyayı terk etmek değil; onu doğru konumlandırmaktır. Çünkü insan dünyayı sonsuzluk sanarsa kaybolur; fakat onu âhirete açılan bir yol olarak görürse hayat anlam kazanır. Gerçek bilgelik de burada başlar: Geçici olanın içinde ebedî olanı fark edebilmek.

Post-truth Bağlamında Hakikatin Psikolojisi | Mustafa İslamoğlu & Uzm.Dr.Mahir Yeşildal

Post-Truth Bağlamında Hakikatin Psikolojisi

Modern çağda insanlığın karşı karşıya kaldığı en büyük krizlerden biri, hakikatin giderek değersizleşmesi ve duyguların gerçeğin önüne geçmesidir. “Post-truth” yani “hakikat sonrası” olarak tanımlanan bu dönem, insanların artık doğru olanı değil; inanmak istedikleri şeyi tercih ettikleri bir zihinsel iklimi ifade etmektedir. Bu süreçte nesnel gerçeklikten çok algılar, duygusal yönlendirmeler ve ideolojik aidiyetler belirleyici hâle gelmiştir. Böylece hakikat yalnızca tartışmalı hâle gelmemiş; aynı zamanda psikolojik olarak manipüle edilebilir bir yapıya dönüştürülmüştür.

Post-truth çağının temel özelliği, insanın bilgiye ulaşamaması değil; bilgi fazlalığı içinde hakikati ayırt etmekte zorlanmasıdır. Dijital medya, sosyal platformlar ve sürekli veri akışı insan zihnini yoğun bir bilgi bombardımanı altında bırakmaktadır. Ancak bu bilgi yoğunluğu, çoğu zaman bilinç üretmek yerine zihinsel karmaşa oluşturmaktadır. Çünkü modern insan bilgiyi doğrulama zahmetine girmeden, kendi duygularını tatmin eden içeriklere yönelmektedir. Böylece hakikat, yerini hoşumuza giden anlatılara bırakmaktadır.

Psikolojik açıdan bakıldığında insan, çoğu zaman objektif gerçeği değil; kendisini rahat hissettiren düşünceyi kabul etmeye eğilimlidir. Bu durum “onaylama yanlılığı” olarak tanımlanır. İnsan kendi dünya görüşünü destekleyen bilgileri kolayca benimserken, ona aykırı olan verileri reddetme eğilimi gösterir. Post-truth çağında bu eğilim dijital algoritmalarla daha da güçlenmiştir. Sosyal medya sistemleri insanlara sürekli olarak kendi düşüncelerini destekleyen içerikler göstermekte; böylece insanlar zamanla yalnızca kendi yankı odalarında yaşamaya başlamaktadırlar.

Hakikatin psikolojisi aynı zamanda korku ve aidiyet duygusuyla da ilişkilidir. İnsan ait olduğu grubun düşüncelerini sorgulamakta zorlanır. Çünkü grup aidiyeti modern insan için yalnızca sosyal bir bağ değil; aynı zamanda psikolojik güvenlik alanıdır. Bu nedenle birey bazen yanlış olduğunu bildiği fikirleri bile yalnız kalmamak adına savunabilmektedir. Böylece hakikat değil; toplumsal kabul arzusu belirleyici hâle gelir.

Post-truth çağında duyguların bilgi üzerindeki etkisi de son derece belirgindir. İnsanlar öfke, korku, kaygı veya umut gibi güçlü duygular taşıyan içeriklere daha hızlı tepki vermektedir. Bu nedenle manipülatif medya dili çoğu zaman akla değil; doğrudan duygulara hitap eder. Gerçekliğin yerini dramatik anlatılar, sloganlar ve algı yönetimi alır. Böylece insanlar düşünerek değil; hissederek karar vermeye yönlendirilir.

İslam düşüncesi açısından bakıldığında hakikat yalnızca zihinsel bir bilgi değil; aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur. Kur’an insanı sürekli düşünmeye, araştırmaya ve zanla hareket etmemeye çağırır. “Onlar yalnızca zanna uyuyorlar. Oysa zan, hakikatten yana hiçbir fayda sağlamaz.” ayeti, bugün post-truth çağının psikolojik yapısını adeta önceden tasvir etmektedir. Çünkü modern insan çoğu zaman bilgiye değil; algıya, kanaate ve yönlendirilmiş duygulara göre hareket etmektedir.

Hakikatin psikolojisinde nefsin rolü de oldukça önemlidir. İnsan bazen gerçeği bilmek istemez; çünkü hakikat insanı değişmeye zorlar. Hakikatle yüzleşmek çoğu zaman insanın konfor alanını bozar, yanlışlarını kabul etmesini gerektirir ve narsistik benliğini sarsar. Bu nedenle insan hakikatten kaçmak için çeşitli psikolojik savunma mekanizmaları geliştirir. İnkar, çarpıtma, küçümseme ve saldırganlık bu savunma biçimlerinden bazılarıdır.

Modern toplumda görüntünün hakikatin önüne geçmesi de post-truth kültürünün önemli bir parçasıdır. Artık insanlar “gerçekten ne olduğu”ndan çok “nasıl göründüğü” ile ilgilenmektedir. Sosyal medya kimlikleri, filtrelenmiş hayatlar ve gösteri kültürü insanı giderek yüzeyselleştirmektedir. Böylece insanın iç dünyası ile dışarıya sunduğu görüntü arasında büyük bir kopuş oluşmaktadır. Bu durum ise zamanla kimlik krizlerine, yalnızlığa ve ruhsal yabancılaşmaya yol açmaktadır.

Hakikatle bağ kurabilmek için insanın yalnızca bilgiye değil; ahlaki cesarete de ihtiyacı vardır. Çünkü hakikati kabul etmek bazen insanın kendi yanlışlarıyla yüzleşmesini gerektirir. Bu nedenle hakikatin psikolojisi aynı zamanda tevazu psikolojisidir. Kibirli insan hakikati görmekte zorlanır; çünkü kendisini merkeze koyar. Oysa hakikati arayan insan, yanılabileceğini kabul eden ve sürekli öğrenmeye açık olan insandır.

Sonuç olarak post-truth çağında hakikatin krizi yalnızca epistemolojik değil; aynı zamanda psikolojik ve ahlaki bir krizdir. İnsan bilgiye ulaşabildiği hâlde hakikatten uzaklaşabilmektedir. Çünkü sorun çoğu zaman bilgi eksikliği değil; nefsin, korkuların, aidiyetlerin ve duygusal manipülasyonların hakikatin önüne geçmesidir. Bu nedenle modern insanın en büyük ihtiyacı yalnızca daha fazla bilgi değil; hakikati dürüstçe arayabilecek bir vicdan, bilinç ve ahlaki diriliştir.

Irkçılık, İnsanlık ve İslâm’ın Evrensel Adalet Anlayışı

Irkçılık, insanlık tarihinin en yıkıcı ideolojik sapmalarından biridir. İnsanları renklerine, soylarına, kavimlerine veya etnik aidiyetlerine göre üstün ve aşağı şeklinde sınıflandıran bu anlayış, tarih boyunca savaşların, sömürünün, köleliğin ve toplumsal ayrışmaların temel sebeplerinden biri olmuştur. İnsanlık, modern çağda bilimsel ve teknolojik olarak büyük ilerlemeler kaydetmiş olsa da, insanın insana üstünlük kurma arzusu farklı biçimlerde varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Oysa insanın değeri ne ten renginde ne soyunda ne de coğrafî kökenindedir. Gerçek değer, insanın ahlaki duruşunda, adalet anlayışında ve hakikate bağlılığında aranmalıdır.

İslâm düşüncesi, insanlık tarihinde ırkçılığa karşı en güçlü evrensel tavırlardan birini ortaya koymuştur. Kur’an-ı Kerîm insanları farklı kavimler ve topluluklar hâlinde yaratıldıklarını bildirirken, bu farklılığın bir üstünlük sebebi değil; “tanışma ve kaynaşma vesilesi” olduğunu vurgulamaktadır. Hucurât Suresi’nin 13. ayeti bu konuda temel ölçüyü ortaya koyar: İnsanlar arasındaki üstünlük yalnızca takvâ yani ahlaki duyarlılık ve Allah bilinciyle ilgilidir. Böylece İslâm, soy, renk ve kavim merkezli üstünlük anlayışını kökten reddetmiştir.

Câhiliye toplumunda kabilecilik ve soy üstünlüğü son derece güçlüydü. İnsanlar ait oldukları kabileye göre değer görüyor, zayıf topluluklar hor görülüyor ve sosyal düzen büyük ölçüde asabiyet anlayışı üzerine kuruluyordu. İslâm ise bu yapıyı dönüştürerek insanları inanç ve ahlak temelinde eşitlemiştir. Bilâl-i Habeşî’nin ezan okuması, Selmân-ı Fârisî’nin sahabe arasında büyük saygı görmesi ve Suheyb-i Rûmî gibi farklı etnik kökenlerden insanların İslâm toplumunda önemli roller üstlenmesi bu dönüşümün tarihî örnekleridir.

Hz. Peygamber’in Vedâ Hutbesi’nde söylediği şu sözler insanlık tarihinin en önemli eşitlik bildirilerinden biridir:

“Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine; beyazın siyaha, siyahın beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâ iledir.”

Bu yaklaşım yalnızca ahlaki bir öğüt değil; aynı zamanda toplumsal düzenin temelini oluşturan bir ilkedir. Çünkü İslâm’a göre insanın değeri yaratılıştan gelen fiziksel özelliklerinde değil; bilinçli tercihlerinde ve davranışlarında ortaya çıkar. Böylece insanlık ilk kez evrensel bir kardeşlik düşüncesiyle tanışmıştır.

Modern dönemde ise ırkçılık farklı biçimlerde yeniden üretilmiştir. Özellikle Batı sömürgeciliği döneminde ırkçı teoriler bilimsel görünüm altında meşrulaştırılmış; beyaz ırkın üstün olduğu iddiası üzerinden milyonlarca insan köleleştirilmiş, sömürülmüş ve insanlık dışı muamelelere maruz bırakılmıştır. Afrika’dan zorla taşınan siyahî köleler, Amerika’daki ayrımcı yasalar, Nazi Almanyası’nın Aryan üstünlüğü teorisi ve apartheid rejimi bunun en acı örnekleri arasında yer almaktadır.

Irkçılık yalnızca fiziksel şiddet üretmez; aynı zamanda insanın varoluşunu aşağılayan psikolojik bir travma da oluşturur. Sürekli olarak “öteki” ilan edilen bireyler zamanla aidiyet krizleri, yabancılaşma ve değersizlik hissi yaşamaya başlarlar. Bu nedenle ırkçılık yalnızca siyasî veya hukukî değil; aynı zamanda psikolojik ve ahlaki bir problemdir. İnsan, kendisini insan yapan değerin görünüşünde değil; taşıdığı bilinçte olduğunu unuttuğu anda başkalarını aşağılamaya başlar.

İslâm’ın ırkçılığa karşı tavrı yalnızca teorik düzeyde kalmamış, hukukî alana da yansımıştır. Fıkıhta insanların temel hakları belirlenirken ırk farklılığı hiçbir zaman hukukî üstünlük sebebi sayılmamıştır. Müslümanlar arasında can, mal, namus ve adalet konusunda eşitlik esas kabul edilmiştir. Hatta yöneticinin Habeşli bir köle olması durumunda bile adaletle yönettiği sürece ona itaat edilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Bu yaklaşım, insanlık tarihinde oldukça ileri bir hukuk anlayışını temsil etmektedir.

Bununla birlikte tarih boyunca bazı Müslüman toplumlarda da kültürel etkiler ve siyasî çekişmeler sebebiyle ırkçı eğilimler ortaya çıkmıştır. Arap-Acem tartışmaları, şuûbiyye hareketleri veya bazı etnik üstünlük iddiaları bunun örnekleridir. Ancak bunlar İslâm’ın özünden değil; insanın tarihsel ve kültürel zaaflarından kaynaklanmıştır. Çünkü Kur’an ve sünnetin temel çizgisi açık biçimde eşitlik, kardeşlik ve adalet üzerine kuruludur.

Modern dünyada ırkçılık artık yalnızca biyolojik üstünlük iddialarıyla değil; kültürel dışlama, yabancı düşmanlığı ve İslamofobi gibi yeni biçimlerle de ortaya çıkmaktadır. Özellikle Avrupa’da yaşayan Müslüman göçmenlerin maruz kaldığı ayrımcılık, başörtülü kadınlara yönelik saldırılar veya etnik temelli ötekileştirmeler çağdaş ırkçılığın yeni yüzlerini göstermektedir. İnsan hakları ve özgürlük söylemlerine rağmen farklı olana tahammül edemeyen zihniyet hâlâ varlığını sürdürmektedir.

Sonuç olarak ırkçılık, insanın yaratılış gerçeğini inkâr eden bir kibir biçimidir. İnsanların farklı renklerde, dillerde ve kültürlerde yaratılması bir çatışma sebebi değil; ilahî sanatın çeşitliliğidir. İslâm’ın ortaya koyduğu evrensel adalet anlayışı ise insanı yalnızca “insan olduğu” için değerli kabul eder. Gerçek medeniyet; soy üstünlüğü kurmakta değil, farklılıklarla birlikte adalet içinde yaşayabilmektedir. Çünkü insanlık ancak birbirini aşağılamayı bıraktığında gerçek anlamda insanlaşabilir.

İslâm Dünyasında İnsan Hakları: Vahiy, Adalet ve İnsan Onuru

İnsan hakları düşüncesi modern dönemde hukukî ve siyasî bir söylem olarak güç kazanmış olsa da, insanın doğuştan değer taşıyan bir varlık olduğu anlayışı vahiy geleneğinde çok daha köklü bir geçmişe sahiptir. İslâm düşüncesi, insanı yalnızca biyolojik bir canlı olarak değil; Allah tarafından “mükerrem” yani saygın ve değerli kılınmış bir varlık olarak görür. Bu nedenle İslâm’da insan hakları, devletin veya toplumun lütfettiği geçici imtiyazlar değil; insanın yaratılışından kaynaklanan temel haklar olarak değerlendirilmiştir.

Kur’an’da insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratıldığı, emanet yüklenen bir varlık olduğu ve diğer yaratılmışlardan üstün kılındığı belirtilmektedir. Bu yaklaşım insanın ontolojik değerini ortaya koyar. İslâm düşüncesine göre insan yalnızca fiziksel ihtiyaçları olan bir varlık değil; aynı zamanda ahlaki sorumluluk taşıyan bilinç sahibi bir özne olarak kabul edilir. Bu nedenle insanın canı, malı, aklı, dini, namusu ve haysiyeti korunması gereken temel değerler arasında yer alır.

İslâm hukuk düşüncesinde “zarûrât-ı hamse” olarak bilinen canın, aklın, dinin, malın ve neslin korunması ilkesi, modern insan hakları düşüncesiyle işlevsel açıdan önemli benzerlikler taşımaktadır. Çünkü bu ilkeler insanın güvenliğini, özgürlüğünü ve toplumsal varlığını korumayı amaçlamaktadır. İslâm bilginleri bu değerlerin korunmasını dinin temel amaçları arasında saymışlardır. Böylece insan hakları yalnızca bireysel talepler değil; aynı zamanda ilahî düzenin korunması gereken esasları olarak görülmüştür.

Hz. Peygamber’in uygulamaları da insan hakları açısından dikkat çekici örnekler sunmaktadır. Medine Sözleşmesi farklı inanç gruplarının birlikte yaşama hukukunu düzenleyen önemli tarihî belgelerden biridir. Vedâ Hutbesi ise insan hakları açısından son derece kapsamlı evrensel ilkeler içermektedir. Bu hutbede can, mal ve namus dokunulmazlığı vurgulanmış; ırk üstünlüğü reddedilmiş; kadın haklarına dikkat çekilmiş ve insanların eşitliği üzerinde durulmuştur. “Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur” anlayışı, insanın değerini soy, renk veya kabile üzerinden değil; ahlaki sorumluluk üzerinden değerlendiren evrensel bir yaklaşımı temsil etmektedir.

İslâm düşüncesinin önemli yönlerinden biri de hak kavramını yalnızca insan-insan ilişkileriyle sınırlamamasıdır. Hak aynı zamanda Allah’a karşı sorumluluk bilincini de içerir. Bu nedenle özgürlük, İslâm’da sınırsız bireysel arzu tatmini değil; insanın yaratılış amacına uygun şekilde yaşayabilmesidir. Ferdin Allah’a teslimiyeti, dünyevî otoriteler karşısında özgürleşmesini sağlayan manevi bir bilinç olarak değerlendirilmiştir.

Bununla birlikte İslâm dünyasında tarih boyunca her zaman ideal uygulamaların gerçekleştiğini söylemek de mümkün değildir. Siyasal güç mücadeleleri, otoriter yönetimler ve beşerî zaaflar zaman zaman hak ihlâllerine yol açmıştır. Ancak metinde vurgulandığı üzere, İslâm toplumlarında dinî ve ahlaki öğretilerin etkisiyle uzun dönemler boyunca adalet, hoşgörü ve toplumsal denge konusunda dikkat çekici örnekler ortaya çıkmıştır. Özellikle farklı din ve kültürlerin bir arada yaşayabildiği tarihî dönemler, İslâm medeniyetinin insan hakları açısından taşıdığı potansiyeli göstermektedir.

Modern dönemde ise insan hakları söylemi İslâm dünyasında yeni tartışmalar doğurmuştur. Bunun önemli sebeplerinden biri modern ulus-devlet yapısının ortaya çıkmasıdır. Gücün merkezileşmesiyle birlikte bireyin devlet karşısında korunma ihtiyacı daha görünür hâle gelmiştir. Ayrıca Batı merkezli insan hakları söyleminin küresel ölçekte etkili olması, İslâm dünyasında hem ilgi hem de şüphe üretmiştir. Bazı Müslüman düşünürler insan haklarının zaten İslâm’da bulunduğunu savunurken, bazıları Batı merkezli insan hakları anlayışının kültürel ve ideolojik yönlerini eleştirmiştir.

Burada temel meselelerden biri de insan haklarının siyasal araç hâline getirilmesidir. Özellikle sömürgecilik geçmişi ve uluslararası güç dengeleri nedeniyle bazı İslâm toplumlarında insan hakları söylemi zaman zaman “müdahale aracı” olarak algılanmıştır. Buna rağmen günümüzde demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel haklar konusunda İslâm dünyasında ciddi bir bilinçlenme oluşmaktadır. İnsan haklarını savunan sivil toplum kuruluşlarının, akademik çalışmaların ve düşünsel hareketlerin artması bu dönüşümün göstergesidir.

Psikolojik açıdan insan hakları meselesi insanın “değer görme” ihtiyacıyla da bağlantılıdır. İnsan yalnızca yaşamak değil; onurlu yaşamak ister. Adaletin olmadığı toplumlarda korku, güvensizlik ve yabancılaşma yaygınlaşır. Bu nedenle insan hakları yalnızca hukukî düzenlemelerle değil; aynı zamanda güçlü bir ahlaki bilinçle korunabilir. İslâm’ın adalet, merhamet, emanete riayet ve zulmü yasaklama ilkeleri de bu ahlaki zemini oluşturmaktadır.

Sonuç olarak İslâm dünyasında insan hakları düşüncesi modern bir ithal kavramdan ibaret değildir. Kur’an, sünnet ve İslâm hukuk geleneği insan onurunu merkeze alan güçlü ilkeler ortaya koymuştur. Ancak hakların teoride var olması yeterli değildir; asıl mesele bunların toplumsal hayatta adalet, hukuk ve ahlak temelinde uygulanabilmesidir. Gerçek anlamda insan hakları ancak insanın insan olduğu için değerli kabul edildiği, gücün değil hakkın üstün tutulduğu toplumlarda gelişebilir. Çünkü insan haklarının özü, insanı yalnızca bir araç değil; başlı başına saygı duyulması gereken bir varlık olarak görebilmektir.

İnsan Hakları, Modern Dünya ve Evrensellik Tartışması

İnsan hakları kavramı, modern dünyanın en güçlü ahlaki ve hukukî söylemlerinden biri olarak ortaya çıkmıştır. Diline, dinine, ırkına, cinsiyetine, milliyetine veya sosyal statüsüne bakılmaksızın insana yalnızca “insan olduğu” için birtakım temel hakların tanınması düşüncesi, insanlık tarihindeki en önemli zihinsel dönüşümlerden biridir. Bu yaklaşım, insanın yalnızca devletin bir unsuru veya toplumsal sistemin bir aracı olmadığını; başlı başına değer taşıyan bir varlık olduğunu kabul etmektedir.

Felsefi açıdan insan hakları düşüncesi, insanın doğuştan sahip olduğu ve hiçbir otorite tarafından keyfî biçimde elinden alınamayacak hakları bulunduğu varsayımına dayanır. Özellikle John Locke, Rousseau ve Montesquieu gibi düşünürlerin geliştirdiği “tabii haklar” anlayışı, modern insan hakları düşüncesinin temelini oluşturmuştur. Bu anlayışa göre insan özgür doğar; devlet ise insanın haklarını veren değil, onları korumakla yükümlü olan bir yapıdır. Böylece birey ilk kez devlet karşısında bağımsız bir hak öznesi olarak düşünülmeye başlanmıştır.

Ancak insan hakları düşüncesi tarih boyunca yalnızca ahlaki bir ilerleme hikâyesi olmamıştır. Bu düşüncenin ortaya çıkışıyla birlikte ciddi çelişkiler ve iktidar mücadeleleri de yaşanmıştır. İnsan haklarını savunan Batılı devletler uzun yıllar sömürgecilik, kölelik ve ırkçılık politikalarını sürdürmüş; “evrensel insan” söylemi çoğu zaman yalnızca belirli toplumlar için uygulanmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nde siyah-beyaz ayrımcılığının 1960’lara kadar devam etmesi veya Güney Afrika’daki apartheid rejimi, insan hakları söylemi ile tarihsel pratik arasındaki büyük çelişkileri göstermektedir.

Buradaki temel problem, insan haklarının yalnızca teorik bir kavram değil; aynı zamanda siyasal güç ilişkileri içinde şekillenen bir alan olmasıdır. İnsan hakları bir taraftan insanı devlet karşısında korumayı amaçlarken, diğer taraftan uluslararası müdahale ve küresel siyasetin aracı hâline de gelebilmektedir. Özellikle modern dönemde insan hakları söylemi zaman zaman büyük devletlerin dış politika araçlarından biri olarak kullanılmakta; bazı ihlâller görmezden gelinirken bazıları yoğun biçimde gündeme taşınmaktadır.

İnsan haklarının en önemli yönlerinden biri de devlet ile birey arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamasıdır. Geleneksel devlet anlayışlarında birey çoğu zaman devletin himayesine muhtaç pasif bir unsur olarak görülürken, modern insan hakları anlayışı bireyi hak sahibi bağımsız bir özne olarak kabul etmektedir. Bu nedenle insan hakları düşüncesi, yalnızca hukukî değil; aynı zamanda ontolojik ve ahlaki bir dönüşüm anlamına gelir. İnsan artık yalnızca vatandaş değil; insan olması nedeniyle dokunulmaz haklara sahip bir varlık olarak görülmektedir.

Bununla birlikte insan hakları düşüncesinin evrenselliği meselesi de tartışmalıdır. Çünkü farklı kültürler, dinler ve medeniyetler insanın özgürlüğü, ahlakı ve toplumsal düzeni konusunda farklı anlayışlara sahiptir. Batı merkezli insan hakları modeli çoğu zaman kendi tarihsel ve kültürel arka planını evrensel norm olarak sunmuştur. Bu durum özellikle İslam dünyasında çeşitli tartışmalara yol açmıştır. İnanç özgürlüğü, din değiştirme hakkı, aile yapısı veya cezai sistemler gibi konular modern insan hakları anlayışı ile geleneksel dinî yorumlar arasında gerilim alanları oluşturmuştur.

İslam düşüncesi açısından insan hakları meselesi yalnızca modern hukuk belgeleriyle sınırlı değildir. Kur’an insanın “eşref-i mahlûkat” olarak yaratıldığını vurgularken, canın, aklın, malın, neslin ve dinin korunmasını temel esaslar arasında saymıştır. İslam hukuk geleneğinde insanın onuru, adalet, zulmün yasaklanması ve temel hakların korunması önemli ilkeler arasında yer almıştır. Ancak modern insan hakları söylemi ile geleneksel İslami yaklaşımlar arasında zaman zaman metodolojik ve yorum farklılıkları ortaya çıkmaktadır.

Psikolojik açıdan insan hakları fikri, insanın kendisini değerli hissetme ihtiyacıyla da bağlantılıdır. İnsan yalnızca biyolojik bir varlık değil; aynı zamanda saygı görmek, tanınmak ve adalet içinde yaşamak isteyen bir varlıktır. İnsan haklarının ihlâl edildiği toplumlarda korku, yabancılaşma ve toplumsal travmalar yaygınlaşır. Çünkü hak ihlâli yalnızca fiziksel zarar üretmez; aynı zamanda insanın varoluşsal güven duygusunu da zedeler.

Modern dünyada insan haklarının en önemli sorunlarından biri de “seçici duyarlılık” problemidir. Bazı toplumlarda özgürlük söylemi çok güçlü biçimde savunulurken, aynı toplumlar başka coğrafyalardaki savaşlara, işgallere veya ayrımcılıklara sessiz kalabilmektedir. Bu durum insan haklarının evrensel ahlaki bir ilke olmaktan çıkıp politik çıkarlarla ilişkilendirilmesine neden olmaktadır.

Buna rağmen insan hakları düşüncesi insanlık tarihinin en önemli kazanımlarından biri olmaya devam etmektedir. İşkencenin yasaklanması, köleliğin kaldırılması, kadın haklarının gelişmesi, ifade özgürlüğü ve hukuk önünde eşitlik gibi birçok gelişme insan hakları mücadelesinin ürünüdür. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve benzeri uluslararası belgeler de devletlerin keyfî uygulamalarına karşı önemli koruma mekanizmaları oluşturmuştur.

Sonuç olarak insan hakları meselesi yalnızca hukukî bir konu değil; aynı zamanda ahlaki, siyasi ve medeniyet perspektifi taşıyan çok boyutlu bir meseledir. Gerçek anlamda insan hakları, insanın yalnızca teoride değil; pratikte de onurlu bir yaşam sürebilmesini gerektirir. Bunun için de hakların yalnızca güçlü toplumlar için değil, bütün insanlar için samimiyetle savunulması gerekir. Çünkü insan haklarının gerçek değeri, yalnızca bize benzeyenleri değil; farklı olanları da insan olarak görebildiğimiz ölçüde ortaya çıkar.

Müslüman Kadının Çok Katmanlı Dışlanması: Kimlik, Aidiyet ve Görünürlük Mücadelesi

Modern dünyada kadın olmak başlı başına çok yönlü bir mücadeleyi beraberinde getirirken, Müslüman kadın olmak bu mücadelenin daha karmaşık ve çok katmanlı bir hâle dönüşmesine neden olmaktadır. Çünkü Müslüman kadın yalnızca cinsiyeti üzerinden değil; aynı zamanda dini kimliği, kültürel aidiyeti ve görünürlüğü üzerinden de çeşitli dışlanma biçimlerine maruz kalmaktadır. Özellikle başörtüsü gibi dinî semboller taşıyan Müslüman kadınlar, modern toplumlarda çoğu zaman yalnızca birey olarak değil; temsil ettikleri düşünülen bir kimliğin sembolü olarak algılanmaktadır.

Sosyolojik açıdan bakıldığında Müslüman kadın, özellikle Batı toplumlarında “üçlü bir ötekileştirme” yaşamaktadır: Kadın olması, Müslüman olması ve çoğu zaman göçmen kökenli kabul edilmesi onu çok katmanlı bir dışlanma alanına taşımaktadır. Bu durum yalnızca gündelik sosyal ilişkilerde değil; eğitim, iş hayatı, kamusal görünürlük ve güvenlik alanlarında da kendisini göstermektedir. Başörtülü kadınların iş başvurularında ayrımcılığa uğraması, kamusal alanda sözlü veya fiziksel saldırıya maruz kalması ya da sürekli kendisini açıklama zorunluluğu hissetmesi bunun somut örneklerindendir.

Buradaki temel problem yalnızca bireysel önyargılar değildir. Modern seküler toplumlarda “özgür kadın” imgesi çoğu zaman belirli kültürel kalıplar üzerinden tanımlanmaktadır. Bu kalıpların dışında kalan Müslüman kadın ise çoğu zaman ya “baskı altında”, ya “geri kalmış”, ya da “kurtarılması gereken” biri olarak görülmektedir. Böylece Müslüman kadın kendi tercihleriyle hareket eden bilinçli bir özne olmaktan çıkarılıp ideolojik tartışmaların nesnesi hâline getirilmektedir.

Felsefi açıdan mesele daha derindir. Çünkü burada tartışılan yalnızca başörtüsü veya görünürlük değil; insanın kendi kimliğiyle var olabilme hakkıdır. Modern dünya bir taraftan çoğulculuk ve özgürlük söylemi üretirken, diğer taraftan kendi normlarına uymayan yaşam biçimlerini görünmezleştirme eğilimi gösterebilmektedir. Müslüman kadın tam da bu çelişkinin merkezinde yer almaktadır. Kendisine “özgürleşme” adına sunulan bazı yaklaşımlar, aslında onun kendi inançları doğrultusunda yaşama özgürlüğünü sınırlayabilmektedir.

Ancak metnin dikkat çektiği önemli bir nokta daha vardır: Müslüman kadın yalnızca dışarıdan gelen baskılarla mücadele etmemektedir. Aynı zamanda bazı Müslüman çevrelerin daraltıcı bakış açılarıyla da karşı karşıya kalmaktadır. Sosyal hayatta aktif rol almak isteyen, akademik, mesleki veya sivil alanlarda görünür olmak isteyen Müslüman kadın bazen kendi cemaat çevresinden gelen eleştirilerle de mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Böylece Müslüman kadın iki yönlü bir baskı arasında sıkışmaktadır: Bir tarafta onu dini kimliği nedeniyle dışlayan seküler baskılar, diğer tarafta onu görünmez kılmaya çalışan geleneksel baskılar.

Bu durum psikolojik açıdan ciddi bir savunma yorgunluğu üretmektedir. Çünkü sürekli kendisini açıklamak, tercihlerini savunmak ve aidiyetini ispatlamak zorunda kalan insan zamanla zihinsel ve duygusal bir yük taşımaya başlar. Müslüman kadın çoğu zaman yalnızca mesleki başarısı veya kişisel yetkinliğiyle değil; taşıdığı semboller üzerinden değerlendirilmektedir. Böylece bireysel kimliği geri plana itilmekte, temsil ettiği varsayılan kolektif kimlik ön plana çıkarılmaktadır.

Oysa İslam düşüncesinde kadın, edilgen bir nesne değil; ahlaki ve toplumsal sorumluluk taşıyan aktif bir bireydir. Hz. Hatice’den Hz. Âişe’ye kadar İslam tarihindeki birçok kadın figürü, ticarette, ilimde, eğitimde ve toplumsal hayatta aktif roller üstlenmiştir. Bu nedenle Müslüman kadının kamusal görünürlüğünü tehdit olarak görmek, İslam’ın tarihsel pratiğiyle de tam anlamıyla örtüşmemektedir.

Modern çağın temel problemlerinden biri de kadın meselesinin ideolojik kutuplar içinde ele alınmasıdır. Bir tarafta Müslüman kadını “özgürleştirmek” adına kendi değerlerinden koparmaya çalışan anlayışlar; diğer tarafta onu koruma bahanesiyle sosyal hayattan tamamen çekmeye çalışan yaklaşımlar bulunmaktadır. Oysa her iki yaklaşım da çoğu zaman Müslüman kadının kendi iradesiyle konuşabileceği gerçeğini yeterince dikkate almamaktadır.

Gerçek özgürlük, insanın kendi inançları doğrultusunda baskı görmeden yaşayabilmesidir. Müslüman kadın için özgürlük; başörtüsünü çıkarma zorunluluğu kadar, başörtüsü nedeniyle toplumdan dışlanmama hakkını da içerir. Çünkü özgürlük yalnızca belirli yaşam tarzlarına tanınan bir ayrıcalık değil; herkes için geçerli evrensel bir insan hakkıdır.

Sonuç olarak Müslüman kadının yaşadığı çok katmanlı dışlanma, modern dünyanın özgürlük, kimlik ve çoğulculuk konularındaki çelişkilerini ortaya koymaktadır. Müslüman kadın ne “kurtarılması gereken pasif bir figür” ne de “fanus içinde tutulması gereken bir varlık”tır. O, kendi inancı, aklı, emeği ve şahsiyetiyle topluma katkı sunabilen bilinçli bir bireydir. Daha adil bir dünya ise ancak insanların kimliklerinden dolayı yargılanmadığı, kadınların kendilerini savunmak zorunda hissetmediği ve herkesin kendi varoluş biçimiyle saygı görebildiği bir atmosferle mümkün olacaktır.

Gençlik, Ahlâk ve Modern Çağın Manevî Krizi

Gençlik dönemi, insan hayatının en kritik ve en belirleyici safhalarından biridir. Çünkü insan karakterinin, şahsiyetinin, inanç dünyasının ve hayat anlayışının büyük ölçüde şekillendiği dönem gençliktir. Bu çağ, insanın hem iyilikte hem de kötülükte büyük mesafeler kat edebileceği güçlü bir enerji ve arayış dönemidir. Bu nedenle gençlik yalnızca biyolojik bir geçiş süreci değil; aynı zamanda ahlaki, psikolojik ve manevi bir inşa dönemidir.

Modern çağda gençliğin karşı karşıya kaldığı en büyük problem ise manevi yön kaybıdır. Teknoloji, medya, tüketim kültürü ve haz merkezli yaşam anlayışı gençlerin düşünce dünyasını yoğun biçimde etkilemektedir. Bugün gençlik çoğu zaman “özgürlük” adı altında sınırsız arzu ve tutkuların peşine sürüklenmekte; eğlence, gösteriş, aşırı tüketim ve haz kültürü hayatın merkezine yerleştirilmektedir. Oysa insan yalnızca bedensel arzularla yaşayan biyolojik bir varlık değildir. İnsanın aynı zamanda anlam arayan, ruhsal ihtiyaçları olan manevi bir yönü vardır.

Metinde vurgulandığı gibi dinî etkinin zayıflaması, ahlaki çözülmeyi beraberinde getirmektedir. İçki, uyuşturucu, kumar, şiddet, cinsellik merkezli yaşam tarzı ve bağımlılık kültürü gençliğin en büyük tehditlerinden biri hâline gelmiştir. Bunun yanında depresyon, yalnızlık, tatminsizlik ve kimlik bunalımı da modern gençliğin yaygın ruhsal sorunları arasında yer almaktadır. Çünkü insan yaratılış gayesinden uzaklaştığında, hayatını yalnızca haz ve tüketim üzerine kurduğunda içsel boşluk yaşamaya başlamaktadır.

Kur’an’a göre insanın yaratılış gayesi Allah’ı tanımak ve O’na kulluk etmektir. Bu bilinç kaybolduğunda gençlik yönsüzleşmekte ve hayatı yalnızca anlık zevkler üzerinden anlamlandırmaya çalışmaktadır. “Hızlı yaşa genç öl” gibi sloganlar aslında modern nihilizmin gençlik üzerindeki etkisini göstermektedir. Bu anlayış insanı sorumluluk bilincinden uzaklaştırmakta; hayatı amaçsız bir eğlence alanına dönüştürmektedir.

İslam düşüncesinde gençlik ise son derece değerli bir emanet olarak görülür. Hz. Peygamber’in “Rabbine ibadet ederek yetişen genç” ifadesi, gençlik çağında manevi bilinçle yaşamanın önemini ortaya koymaktadır. Çünkü insanın enerjisi, üretkenliği ve idealizmi en yoğun biçimde bu dönemde ortaya çıkar. Eğer bu güç doğru yönlendirilirse gençlik toplumun dirilişine vesile olabilir; yanlış yönlendirilirse hem bireysel hem toplumsal çöküşe yol açabilir.

Metinde özellikle cinsellik ve ahlak ilişkisi üzerinde durulmaktadır. Modern kültür cinselliği sınırsız bir özgürlük alanı olarak sunarken, İslam cinselliği insan fıtratına uygun ahlaki ölçüler içinde değerlendirmektedir. Nikâhsız ilişkilerin normalleştirilmesi, evlilik kurumunun zayıflatılması ve bedenin tüketim nesnesine dönüştürülmesi gençliğin ruhsal ve ahlaki yapısını derinden etkilemektedir. Bu nedenle İslam evliliği teşvik etmiş; zinayı ise hem bireysel hem toplumsal yıkıma yol açan büyük bir günah olarak değerlendirmiştir.

Buradaki temel mesele yalnızca yasaklar değildir. Asıl mesele insanın kendisini ve toplumunu koruyacak ahlaki bir bilinç geliştirmesidir. Çünkü kontrolsüz arzular insanı zamanla bağımlılığa, doyumsuzluğa ve ruhsal çöküşe sürükleyebilir. Modern çağın en büyük problemlerinden biri de insanın özgürlüğü sınırsız arzu tatmini olarak görmesidir. Oysa İslam düşüncesinde gerçek özgürlük, insanın nefsinin kölesi olmaktan kurtulabilmesidir.

Gençlik döneminde aile, eğitim ve arkadaş çevresi de büyük önem taşımaktadır. İnsan karakteri büyük ölçüde bulunduğu çevre tarafından şekillenir. Bu nedenle sağlıklı bir aile ortamı, doğru din eğitimi, ahlaki örneklik ve bilinçli arkadaşlık ilişkileri gençliğin korunmasında hayati rol oynar. Metinde kötü alışkanlıkların çoğu zaman yanlış çevreler ve kontrolsüz medya etkisiyle yayıldığına dikkat çekilmektedir.

İslam ahlakı gençliği baskı altına almak değil; onu korumak ve olgunlaştırmak ister. Sabır, sorumluluk, iffet, doğruluk, çalışkanlık ve ibadet bilinci gençliğin şahsiyetini inşa eden temel değerlerdir. Çünkü güçlü bir karakter yalnızca bilgiyle değil; ahlaki disiplinle oluşur. İnanç, ibadet ve güzel ahlak insanın ruhunu dengeler; ona yön ve anlam kazandırır.

Sonuç olarak modern çağın gençlik krizi yalnızca sosyal değil; aynı zamanda manevi bir krizdir. Gençlik bugün büyük bir bilgi ve imkan çağında yaşamasına rağmen ciddi bir anlam boşluğu ile karşı karşıyadır. Bu nedenle gençleri korumanın yolu yalnızca yasaklar koymak değil; onlara hayatın anlamını, kulluk bilincini, ahlaki sorumluluğu ve hakikati öğretmektir. Çünkü gençlik doğru yönlendirilirse bir toplumun en büyük umudu; ihmal edilirse en büyük kırılma alanı hâline gelebilir.

Gençlik, insan hayatının en kritik anıdır. Bu dönemde insan hayırda da, şerde de büyük mesafeler alabilir. Gençlik, kontrolsüz ve gelişigüzel geçirilen bir dönemin adı olmamalıdır. Malum günümüzde ahlâkî çöküntü had safhaya ulaştı. Ahlâktan çok ahlâksızlığın ön plana çıktığı yaşayış tarzları gündemi meşgul ediyor. Gençler, dinî duyarlılık kazanmamış iseler, ahlâkî konularda sorunları olur. İçki, kumar, uyuşturucu, zina, hırsızlık, kapkaç gibi kötü alışkanlıklar edinirler. 

Ayrıca stres, panik atak, depresyon, ruhsal bunalım ve sürekli tatminsizlik gibi sorunlar bu çağın hastalıkları olarak görülmektedir. Tolstoy şöyle diyor: “Ahlâk kurallarını çiğnemeyin. Zira öcünü çabuk alır. Ahlâk bir defa bozulmaya yüz tuttu mu toplumda bir çatışma ve şiddet zuhur eder ve huzur, güven kalmaz.”

Dinî etkinin zayıflaması,  ahlâkî çöküntüye ve çeşitli sorunlara sebep olmaktadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin  (kötü) arzularına uydular. Bu yüzden ileride azgınlıklarının cezasını çekecekler.”1

Dinî değerlerimize uygun davranışlar sergileyemeyen kimseler için; her arzu ve tutku, her türlü ideoloji, cinsellik, moda, gösteriş, aşırı tüketim, eğlence, zina, alkol, uyuşturucu ya da birtakım sapık inançlar (ateizm, deizm ve nihilizm gibi din karşıtı akımlar) ve düşünceler gençlerimizin hayatını bütünüyle kuşatmaktadır.

Günümüz gençliğinin en önemli sorunu, yaratılış gayesinden habersiz olmalarıdır. Gençlik, bir nevi belirsizlik, arayış ve şekillenme dönemidir. Gençler arasında yaygın olarak kullanılan, “hızlı yaşa genç öl, cesedin yakışıklı olsun”, “atın ölümü arpadan olsun”, “gençliğini yaşayacaksın” gibi sözler, kural tanımazlıklarını meşrulaştırmaya yönelik olumsuz beyanlardır. Gençlik, aşk,  para, zevk, eğlence ve top peşinde koşmakta ve bunlarla kendini ispatlama çabasındadır. Zira insana verilen ömür, geri dönüşümü olmayan bir fırsattır. Yaratılış gayesinden uzak sorumsuzca bir hayat yaşayan gençler, kötü ve zararlı alışkanlıklar edinmektedirler. Böylece hem kendilerine hem de başkalarına zarar vermektedirler.

Çünkü düzenli çalışma, ana-babaya, büyüklere ve çevreye saygı, hoşgörü, sabır ve yardımlaşma, Allah, Peygamber ve insan sevgisi, kurallara uyma, doğruluk, inanç, ibadet ve güzel ahlâk sahibi olma bilinci, güzel erdemler bu dönemde kazanılır. Gençlik; çalışıp kazanma, evlenip aile kurma, insanlara yararlı olma ve Allah’a ibadet etme bakımından hayatın en verimli çağıdır.

Hz. Peygamber de, kıyamet gününde arşın gölgesinde barınacaklar arasında, “Rabbine ibadet ederek yetişen gençleri”2 de sayarak, gençken dini yaşamanın önemine işaret etmiş; başka bir hadisinde de, “İnsanoğlu, kıyâmet gününde; gençliğini nerede ve nasıl harcadığından… sorguya çekilmedikçe yerinden ayrılamaz”3 buyurarak, gençlik enerjisinin Allah’a kulluk ve insanlığa hizmet uğrunda değerlendirilmesi gerektiği mesajını vermiştir.

Dünyaya gelişimizin gayesi, Allah’ı tanımak ve O’na ibadet etmektir.4 İnsan, beden ve ruhtan meydana gelen bir varlıktır. Bedenin maddî gıdaya ihtiyacı olduğu gibi ruhun da manevî gıdaya ihtiyacı vardır. Ruhun en önemli gıdası sağlam iman ve ihlâsla yapılan ibadettir. İslâm dini, nefsin ve neslin korunmasını aile ile onu da evlilik kurumuyla temin etmektedir. Dinimizde gayr-i meşru ve nikâhsız beraberlikler çirkin görülüp yasaklanmış, evlilik teşvik edilmiştir. Evlilik dışı ilişki kesin olarak yasaktır. İslâm’ın yasak ettiği haramlardan olan zina, büyük günahlardan biridir. Rabbimiz Allah zinaya yaklaşılmamasını emrediyor: “Zinaya yaklaşmayın, çünkü o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.5

Zinanın fert, aile ve toplum için zararları çoktur. İslâm’ın hiç tasvip etmediği bir davranış biçimidir. Gençler iffetlerini korumaları için, cinsel uyarı içeren tv programı, sinema filmi, internet gezintileri, gazete, dergi, resim ve benzeri şeylerden uzak durmalıdır. Çünkü cinsellikle imtihan, imtihanların en zor olanıdır.

 Bu açıdan dikkat etmeli, cinsel duyguyu tahrik eden ortamlardan kaçın(ıl)malıdır. Günümüz gençliğinin bozulmasında en büyük etkenler şunlardır: Eğlence merkezleri, müstehcen yayın, internet kafeler, zararlı tv kanalları, arkadaş çevresi, şans oyunları, plajlar ve para karşılığında serbestçe çeşitli yerlerde yapılan fuhuş, sosyal etkinlik adı altında gençlerin kötü alışkanlıklar edindiği yerler.

Son yıllarda film ve dizilerde evlilik dışı ilişkiler, nikâhsız birliktelikler normalmiş gibi gösterilerek, bu tür gayr-i ahlâkî ilişkiler toplumda özendirilmektedir. Genç yaşta bekâr insanların çokluğu, düzen ve çevrenin haramları süsleyip kolaylaştırması ile birleşince, çeşitli ahlâksızlıkların yayılmasına, maddî ve manevî nice hastalıkların, sorunların artmasına yol açıyor.

Evlilik yaşının ilerlemesi, flört tarzı ilişkilerin önünü açmakta ve fuhşa neden olabilmektedir. Flört, dinimizin ahlâk anlayışına uymaz. Flört, nikâhsız beraber olmanın, gezip tozmanın, eğlenmenin çağdaş ismidir. Geç evlilik ahlâkî yozlaşmaya kapı aralıyor. Bu sebeple evliliği geçiktirmek marifet değildir. Marifet evliliği gerçekleştirmektir. Dinimiz vakti gelince evlenmeyi teşvik, bekâr kalmamayı tavsiye etmiştir. Çeşitli sebeplerle evlenmeyenlere yardım etmek gerekir. Çünkü evlenemeyen veya evlenmeyi geciktiren erkek ve kadının namuslu, erdemli, güvenilir bir hayat sürmeleri fıtraten zordur.

İnsan hayatında çok etkili bir güce sahip olan cinsel arzu kontrol altına alınmadığı, başıboş bırakıldığı takdirde doymak bilmeyen bir açgözlülüğe ve fıtrata aykırı sapkınlıklara yol açabilmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s) gençleri zina ve fuhuştan korumak ve kurtarmak için onlara şu tavsiyede bulunmaktadır: “Gençler, sizden gücü yeten evlensin. Çünkü evlenmek, gözü harama karşı korur, namusunu, iffetini muhafaza eder. Evlenmeye gücü yetmeyen de oruç tutsun, çünkü oruç şehveti kırar.”6

İslâm dininde teşhircilik haramdır. Çünkü teşhircilik İslâm dininin haram kıldığı çıplaklığın özel bir şeklidir. İslâm bunun için işe hâin bakışların önüne geçerek başlıyor. Sonra hem kadını, hem erkeği, hem nesli, hem de fazileti korumak için erkeğe ve kadına tesettürü emrediyor.

 İslâm dini dünya ve âhiret saadeti için kurallar koymuştur. Tesettür de bu kurallardan birdir. Tesettür, sadece başı kapatmaktan ibaret değildir. Örtünmek, Allah rızası içinse o zaman güzelliği, cazibeyi dışarıya yansıtmayacak şekilde giyinmek gerekir. Peygamberimiz (s.a.s.), “Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bil; ihtiyarlamadan önce gençliğinin, ölüm gelmeden önce hayatının, hasta olmadan önce sağlığının, meşguliyetten önce boş vaktinin, yoksulluğa düşmeden önce zenginliğinin kıymetini bil” 7 buyurur.

Gençliğin değerinin bilinmesi, gençlerin bu dönemde, hem kendileri ve hem de gerek aileleri gerekse toplumları için hayırlı ve faydalı şeyler yapmalarıyla mümkün olur. Kısaca, dünya ve âhiret saadetini kazanmak için, bütün görev ve sorumlulukları yerine getirmek, her türlü kötü ve zararlı alışkanlıklardan uzak durmak ve Allah’a karşı olan kulluk görevlerini yerine getirmek gerekir. İşte o zaman gençliğin değeri ve önemi bilinmiş olur.

Yaratılış gayemiz Allah’a kulluktur/ibadettir. Doğru inanç, ibadet ve güzel davranışlarla şahsiyet gelişir, olgunlaşır. İlkeli, tutarlı, dengeli, kararlı, sabırlı ve güçlü bir kişilik oluşur. Böylece insan hem kendine, hem de başkalarına faydalı olur. Yüce Allah şöyle buyurur: “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse ve Allah’tan korkup emirlerine uygun yaşarsa (inanç, ibadet ve güzel davranışlarda bulunursa) ‘kurtuluşa ve mutluluğa’ erenler bunlardır.”8

İslâm’da neslin korunması için zina haram olduğu gibi, homoseksüellik, lezbiyenlik de aynı şekilde haram kılınan bir cinsel eylemdir. Haram olan erkek veya kadının kendi cinsinden birisi ile ilişki kurması (homoseksüellik, lezbiyenlik vb.) bir sapıklıktır ve yasaktır. Yaratılış gayesine, fıtrî ve tabiî temayüllere aykırıdır. Ahlâkî çöküntünün ve çürümüşlüğün bir tezahürü olan bu çirkin fiilin çok eskilere dayandığını bazı peygamberlerin bunlarla mücadele ettiklerini bazı kavimlerin, Lût kavminin bu kötü fiillerden (homoseksüellik) yüzünden mahv (perişan ve helâk) olduğunu Kur’ân-ı Kerîm’den öğreniyoruz. 9

Bu homoseksüellik, lezbiyenlik de büyük günahlardandır. Kesinlikle haramdır ve sapıklıktır. Aynı şekilde, hanımının arkasından yanaşmak da büyük günahlardandır. Peygamberimiz (s.a.s.): “Bir erkeğe veya arkasından kadına yaklaşan kişiye Allah (rahmet nazarı ile) bakmaz!”10 buyurur.

Sonuç olarak, günümüzde gençlerimizin birtakım sorunlara yenik düşmemeleri için şu hususlara dikkat etmeliyiz: Gençlere iyi bir aile terbiyesi verilmelidir. Gençlere sorumluluk bilinci kazandırmalı ve onlara güzel örnek olunmalıdır. Boş zamanlarını kitap okuyarak ve yararlı işler yaparak değerlendirmelidir. Maddî ve manevî yönden dengeli bireyler olarak yetiştirilmelidir. Ailede ve okulda doğru bilgiler verilmelidir. Onları anlamaya çalışmalıdır. Gençler kötü arkadaş grubundan uzak durmalı ve iyi arkadaş edinmelidir. Sigara, içki, kumar, uyuşturucu, fuhuş ve hırsızlık gibi kötü alışkanlıklardan ve onların edinileceği yerlerden uzak durmalıdır.

Tabii ki, gençlerimize dinî ve manevî idealleri kazandırmak onların ruh sağlığı, yönünden son derece önemlidir. Nesli korumak ve sağlıklı bir toplum oluşturmak için gençlerimize iyi bir din eğitimi verilmelidir. Gençlerin kendilerini korumaları, dünya ve âhirette mutlu, huzurlu olmaları için inanç, ibadet ve güzel ahlâk sahibi olmalarına yardımcı olmalıyız.

SÜLEYMAN GÜLEK

Geleneğin Dinleş(tiril)mesi

Geleneğe din muamelesi yapmak aklı devre dışı bırakarak hisse teslim olmak ve tahkik yerine taklidi yüceltmektir. Bu sürecin bir sonucu olarak; otoritesi tartışılmayan, peygamberden fazla yetki kullanan, sorgulanamaz binlerce ‘masum’ önder ortaya çıkmıştır!

Geleneğe din muamelesi yapmakla Kuran’ın otoritesi kırılmıştır.  Hz. Peygamberin vefatından itibaren kültür dinleşmeye başlamış gün geçtikçe de zincirin halkaları kalınlaşmış ve uzamıştır. Çünkü yalanların, hurafelerin ‘profesör’leri de yetişti ve yetişiyor. Kuran’dan uzak olan bu kültürün üniversitede yer alması ve din kisvesine bürünmesi artık kolaylaşmış; zihinleri tutsak etmiş, sorgulayanları acımasızca devre dışı bırakma gücüne ulaşmıştır.

Allah’ın indirdiği, Kuran’ın açıkladığı, Hz. Peygamber’in öğrettiği din yerine atalarından devraldıkları kültürel mirasa din muamelesi yapan günümüz Müslümanları bu durumdan çok da rahatsız görünmemektedir.

Kültürel birikime din muamelesi yaparak asılsız rivayetleri iman esası gibi benimseyen bireyler ve yapılar günden güne çoğalıyor.

Bugün İslam âleminde yaşanan din, Kuran’dan kaynaklanan din değildir. Kuran’ın arkada bırakıldığı, devre dışı kaldığı ve dikkate alınmadığı bir din anlayışı ve uygulaması hüküm sürmektedir.

Dinin biricik kaynağı Kuran önceki vahiyler gibi tahrif olmadı. Fakat Müslümanlar yabancı kültürlerin istilasını durduramamış, neticede o anlayışları İslam dini olarak kabullenmişlerdir. Kuran’dan uzak kalan nesiller, bu kültüre din olarak sarılmış ve sarılıyorlar.

Kuran sadece okunmuş (seslendirilmiş), anlamına bakılmamış, böylece Müslümanın hayatından koparılmıştır. Hayattan uzaklaştırılan Kuran’ın yerini yabancı kültürler doldurmuştur. Nesiller boyu sürüp giden bu durum, kültürün dinleşmesine sebep olmuştur. Sözde din alimleri Allah’ın Kuran’da ne dediğine, konuları nasıl çözümlediğine bakma, öğrenme ve öğretme yerine, geçmiş alimlerin görüşlerini din olarak insanlara öğretmişlerdir.

Derin dini bilgisi olduğunu düşünülen insanların söz ve davranışlarını din, akıl, izan ve vicdan süzgecinden geçirerek değerlendirmek gerekir.

Alimlere veya herhangi bir zümreye mutlak itaate dayalı bir tutum içerisine girmek İslam’ın onaylamadığı bir durumdur.

Allah’ın elçisi olduğu halde Peygamberimiz ashabıyla arasında mutlak itaate dayalı bir ilişki oluşmamasına gayret etmiştir.

Taklit insan zihnini kirleten ve körelten oradan toplumu çürümeye götüren cehalet ürünü bir davranıştır.  Hiçbir şey üretmeden, geçmiş nesillerin söylediğini olduğu gibi aktarmak anlamında taklit kötü neticeler doğurur, toplumları yıkıma sürükler. Bir bakıma taklit, insanın zihnine vurulan bir zincirdir. Yüce Allah bu konuyu Kuran’da defalarca gündeme getirmektedir. Ataları körü körüne taklit etmeyi Kuran yermiştir:

“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyunuz’ dendiğinde, ‘hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları akıllarını kullanamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler de mi?” (Bakara 2/170).

“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve peygamberine geliniz’ denildiğinde, ‘babalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter‘ derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?” (Mâide 5:104).

Delil yerine atalarının uydukları sisteme göre dini yaşayan ve düşüncelerini şekillendirenlerin Lokman31:21; İbrahim14:10; Hud11:62,109; Maide5:104 ve Araf7:28 ayetlerini okumaları gerekir.

Taklitçiler öylesine sabit fikirlidirler ki, dünyaları değişse bile kendilerini asla değiştirmezler. Geçmiş düşünce ve davranışlarının tutsağı haline gelmişlerdir.

Taklitçi zihinler sürülmemiş tarla gibi yabani otların (hurafe) istilasına uğrar geçmişi sorgulamadan ona teslim olmakta, geçmişin işe yaramayan yığınları içinde kaybolup gitmektedir.

Müslümanların tarihi dinleştirilmiş gelenek örnekleriyle doludur. Bu örneklerin başında asabiyet/kavmiyetçilik yer alır. Atalarının faziletinden yola çıkarak onların her yaptığını doğru bulup gelenek haline getirmişler.  Bu gelenek süreç içerisinde itikada (inanç esasına) dönüştürmüştür.

Müslümanlar, tarih boyunca yapa geldiklerini mutlaklaştırdılar. Onları terk edilmez kılarak nesiller boyu sürüp gelen bir olguya dönüştürdüler. Adına “gelenek” denilen ve kaynağı ‘din’den bağımsız olan söz konusu olgu, bu süreçte, insanın dinin yerine ikame ettiği bir gerçeklik kazandı.

Yaşar Nuri ÖZTÜRK mezhep konusunda üç noktanın çok önemli olduğunu şöyle ifade ediyor:

  1. Mezhep din değildir, kutsal değildir; din bilimleriyle uğraşan bilim adamlarının kişisel yorumlarıdır. Bu yorumlar, onları üretenlerin hayatlarında bile birçok kez değişebilmiştir.2. Bir toplumda bilim ve düşün faaliyeti ne kadar zengin ve canlı ise o toplumda mezhep faaliyeti ve sayısı da o ölçüde zengindir. Çünkü bilen ve düşünen insanların çokluğu, daha çok yorumun doğmasıyla eşanlamlıdır. Daha çok yorum, daha çok mezhep demektir.3. Mezhep yorumları içinden herkes istediğini seçebilmelidir. Bu seçim engellenip “sadece bir kişinin yorumunu esas alabilirsiniz” dendiği anda mezhep dinleştirilmiş ve ikinci bir din yaratılmış olur. Bir insan, İslam’ı sadece filan ya da falan mezhebin temsil ettiğini söylerse dinden çıkar. Çünkü böyle bir söylem, Allah’ın dinine karşı yeni bir din ortaya sürmenin ta kendisidir.“Mezheplerin dini tamamladığı” yolundaki iddia Maide suresi, 3. ayete açıkça aykırı bir Kuran dışılıktır. Allah’ın: “Bugün mükemmel hale getirdim, tamamladım….” dediği bir din, ancak anlaşılmak için incelenir, eksiklerini tamamlamak için değil.

Bazı mezhepler için “hak mezhep” nitelemesi yapılmasında iki İslam dışılık yan yanadır. Birincisi “hak” sıfatının beşeri bir kurum olan mezhep için kullanılması; ikincisi, belli bir grubun benimsediği yorumların dinin ve gerçeğin tek temsilcisi gibi gösterilmesi.

Kuran’ın açık beyanlarına göre, Hak, Allah’tan gelir; bunda asla kuşkuya düşülmemelidir (bk. Bakara suresi 147. ayet; Al-i İmran suresi 60. ayet) Peygamberler bile hakkın kendisi değil, sadece temsilcisi olabilirler. Hak sıfatı yalnız Allah’a verilebilir (bk. Yunus suresi 32. ayet)

Mezheplerin yorumlarından seçmeler yapılmayacağını iddia etmek de mezhepleri dinleştiren vahim bir şeytancılıktır. Mezheplerin her birinden bazı yorumları alıp yeni bir sentez yapma eğilimi, mezhebi dinleştirenler tarafından bir tür dinsizlik gibi gösterilmiştir.[1]

Mezheplerin kabullerine uymayan ayetleri tevil eden veya mensuh (hükümden düşmüş) sayan ekoller ve fırkalar vardır. Ubeydullah el-Kerhî (Ö. 340/951) denen mezhepperest Hanefi fakih bunun tipik örneklerinden biridir. Sözlerine buram buram şirk tüten bu adama göre, mezhebin kabullerine uymayan ayetler ve hadisler ya tevil edilip yahut da mensuh sayılır. Aynen şöyle diyor: “Mezhebimizin hükümlerine uymayan her ayet ya tevil edilmiştir yahut mensuhtur. Her hadis de böyledir.” (Bk. Kerhî’nin er-Risalesi’nden naklen Hayreddin Karaman, İslam Hukuk Tarihi, s.251)[2]

Mezhep yorumlarının artık değişmeyeceğini, din hakkında son sözün bu yorumlar olduğunu, içtihat kapısının kapandığını iddia etmek mezhepleri mezhepleri din haline getiren zihniyetin işlediği en büyük suçtur.


Din Algısı Haline Getirilen Mezhep Taassubunun Sosyal Hayata Etkileri

Din İslam’dır, mezhep görüştür, mezhep din değildir.

Din Nedir? Kuran’ı Kerim, dini Allah’ın koyduğu, insanın inanç ve davranışlarına ait kanunların bütünü anlamında kullanıyor.

“Sizin için din olarak İslam’ı/Allah’a teslim olmayı seçtim.”[3]

Kuran’da anlatılan bu dinin adı İslam olarak tanımlanmaktadır. Tanımlandığı şekliyle İslam’dan başka bir dinin Allah u Teâlâ’nın katında kabul görmeyeceği yine Kuran’ı Hâkimde belirtilmiştir:

”Kim İslam’dan/Allah’a teslim olmaktan gayrı bir din ararsa artık o, ondan asla kabul edilmeyecektir. Ve o, ahirette hüsrana düşenlerdendir.”[4]

Kuran bize İslam’a uymamızı emrederken başka dinlere, bozulmuş aslından uzaklaşmış ya da insan eliyle uydurulmuş dinlerden de uzak kalmamızı ders veriyor.

“İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.”[5]

Mezhep Nedir? Mezhep, gidilen yol tarzı, tavır, yorum, tutum anlamına gelmektedir.

Mezhep, insanların oluşturduğu bir kurumdur; Yorumu kim getirmişse mezhep onun malıdır ve onu bağlar. Mezhepleri dokunulmaz, tartışılmaz ilan etmek, mezhep önderlerini yanılmaz, aşılmaz kabul etmektir. Tartışılmazlık ve dokunulmazlık niteliklerini Kuran ve Hz. Muhammed dışında kimseye verilemez.

“Mezheplerin dini tamamladığı” yolundaki iddia “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı/Allah’a teslim olmayı seçtim.”[6] Ayeti kerimesine ters düşmektir, Kuran’a aykırı gitmektir. Mezhepler din’ haline getirildi. Kuran-ı Kerim’i egemen kılarsak, mezhepler dökülecek. Kuran’dan bilgiyi alırsak, hataları ortaya çıkacak.

Beşeri nitelik taşıyan bütün dini oluşumlar tabiatı gereği her türlü tenkit ve tahlile açık olmalıdırlar.  Bu sebeple mezheplerin din gibi algılanması veya geleneğin din haline getirilmesi dinin etki alanının daraltılması anlamına gelmektedir.

Din-mezhep ilişkisi çerçevesinde, hiçbir mezhebin tek başına İslam’la özdeşleştirilmesi mümkün değildir. İslam, akıl sahibi olan insanlara, kendi hür iradeleriyle hayırlara sevk eden ilahi kurallar bütünüdür. İslam Allah tarafından gönderilen vahiy temelli bir din olup Hz. Muhammed’in sağlığında tamamlanmıştır.

Mezhep taassubu ve bilgisizlik sebebiyle söz konusu çatışmaların yol açtığı olumsuzluklar ortaya çıktıkları zaman dilimini de aşarak yüzyıllar boyunca etkisini devam ettirmiş ve hatta devam ettirmektedir.

Hz. Muhammed’in vefatından sonra vahiy kapısı kapanmıştır ve bundan sonra artık hiç kimse genel geçer nitelikli, doğruluğu tartışılamayacak, özel ilahi bir bilgiye sahip olduğu iddiasında bulunamaz. İman esasları Kuran’la belirlenmiştir.

Hz. Muhammed’in sağlığında her hangi bir mezhep, tarikat, cemaat veya din anlayışını merkeze alan faklı bir zümreleşme söz konusu değildir.

Mezhepler sonradan ortaya çıkan ve dinin anlaşılma biçiminin tezahürleridir. Bu sebeple mezhepler, din değil, dinin anlaşılma biçimleridir, insan ürünüdür. Hiçbir şahıs, mezhep, kurum İslam inanç esaslarını belirleme yetkisine sahip değildir. Bu hususta tek otorite Allah’ın bizzat kendisidir. İslam düşünce tarihinde ortaya çıkan mezheplerin tamamı içinde doğup, geliştikleri toplumun ve dönemin sorunlarına çözüm üretme refleksinin bir neticesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Mezhepleri dinleştirmenin zararları şu şekilde özetleyebiliriz:

Mezheplerin Hz. Peygamberin vefatından en az 100 sene sonra ortaya çıkmıştır. Mezhepleri anlatan kaynaklara baktığımızda mezheplerin çıkışını “ayet ve hadislerde açık olarak izah edilmeyen meselelerden kesin ve herkesin itirazsız olarak kabul edebileceği bir hüküm verebilecek bir otoritenin olmamasından ortaya çıktı.”  diye anlatıyorlar. Yani, Hz. Peygamberin vefatından önce Kuran’ın indirilmesi tamamlandığı için zamanla dini emirleri ve özellikle ibadetleri uygulama konusunda gereksiz detaylara girilmiş, bunun üzerine de kararsızlıklar olmuş ve farklı yollar ortaya çıkmıştır. Yani farklı mezheplere ayrılınmış. Tam da ayetlerde Allah’ın bizi uyardığı “gruplara ayrılmayın” uyarısı gibi…

Günümüzde Müslümanların en temel sorunlarından birisi, din temelli guruplaşmalar, hizipleşmelerdir. Kuran, “hepiniz birden Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” (3/103) derken, Hz. Peygamber, müminlerin kardeş olduklarını belirtirken, Müslümanlar, maalesef din anlayışları yüzünden gittikçe daha da küçük guruplara ayrılmaktadırlar.

  1. Yeni yetişen kuşaklar umumiyetle kendi meselelerine kendileri çözümler bulmak yerine, asırlar boyu tarihe karışmış, güncelliği ve fonksiyonelliği kalmamış olan geçmişin problemleriyle uğraşmaya başlamış ve geçmişten çözüm arama yoluna başvurmuşlardır. Din yerine mezheplerin ilkeleri öğretilmeye başlanmış ve böylece dini anlamada mezhepler birer araç iken amaç haline ge(tiri)lmiştir. Sonuçta Kuran’ın bir bütün olarak anlaşılması kaygısından uzak kalınarak sadece mezheplerin görüşlerine destek bulmak için Kuran’a gidilmeye başlanmıştır.
  2. Zaman içerisinde mezheplerin din gibi algılanmaya başlanması bazı problemlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Başlangıçta fikri üretkenlik ve sorunlara çözüm bulma adına son derece katkı sağlayan mezhepler zaman içerisinde fikri üretkenliğin önündeki engellerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Mezheplerin mutlaklık iddiasında bulunmaya başlaması ve zamanla her mezhebin kendisini dinin tek ve en doğru anlaşılma biçimi olarak sunmaya başlamasıyla birlikte Müslümanlar arasında fikri ve siyasi ayrılıklar baş göstermeye başlamıştır.
  3. Dinle mezhep arasındaki ilişki her zaman masum olmamıştır. Mezheplerin bazıları siyasi çevrelerce dini ve siyasi menfaat temin etmekte birer araç olarak kullanılmıştır. Bunun neticesinde mezhepler dinin yeni yorumlarla güncelleştirilmesi ve işlevsel kılınması yerine Müslümanlar arasında ayrılık ve kavgaların, taassubun, iktidar savaşlarının birer aracı haline gelebilmiştir.
  4. Mezhep taraftarlarını kendi görüşlerini diğerlerine dayatması ve böylece ötekileri dışlaması Müslümanlar arasında ciddi ayrılıklara sebebiyet vermiştir. İslam düşüncesinde mezhep taassubunun yol açtığı “ötekileştirme” ve “tekfir etme” eğilimi bu ayrılıkları kurumsallaştırmıştır.
  5. Mezhep liderlerinin “otorite” olarak kabul edilmesi ve çözüm için bu otoritelerin eserlerinin dışına çıkılmaması ise söz konusu süreci hızlandırmıştır. Mezhep mensupları kendi mezheplerinin sınırları dışına çıkmamış ve herkes kendi mezhebinin “Fırka-i Naciye/yani hak ve kurtuluşa eren fırka” olduğu iddiasının peşine düşmüştür.
  6. Taklit yoluyla dini öğrenme kronikleşmiş ve bu durum zamanla bilgi açığının büyümesi, mezhep taassubunun artması ve yeni fikirlere tahammülsüzlüğün azalmasıyla sonuçlanmıştır.
  7. Tarih boyunca mezheplerden bazıları, siyasi çevrelerce dini ve siyasi menfaat temin etmekte birer araç olarak kullanılmıştır. Bunun neticesinde, mezhepler nadiren de olsa, dinin yeni yorumlarla güncelleştirilmesi ve işlevsel kılınması yerine Müslümanlar arasında ayrılık ve kavgaların, taassubun, iktidar savaşlarının birer aracı haline gelebilmiştir.
  8. İslam dünyasında mezhep farklılıklarına dayalı Mezhepleşme süreci zaman zaman mezhep taassubuna yol açmaktadır. Bu da mezhepler arası ilişkilerin bozulmasının yanı sıra, mezheplerin ayrı birer din gibi algılanmasına ve neticede “ötekileştirme” sürecinin hızlanmasına sebebiyet vermektedir. Ötekileştirme gruplar arası düşmanlığın ortaya çıkışının bir aşamasını oluşturmaktadır. Mezhep tassubu fikri üretkenliği sekteye uğratarak düşünce dünyasında bir donuklaşmaya yol açabilmektedir. Mezhep liderlerinin “mutlak” otorite olarak kabul edilmesi ve çözümlerin sadece bu otoritelerin eserlerinde aranmaya başlanması sıkıntıları artırmaktadır. İnsanlar bağlı bulundukları mezhebin dışına çıkamayarak, doğru veya yanlış olabileceğini düşünmeden kendi mezhebinin görüşlerini savunmakta ve mezhep mensuplarıyla aynı doğrultuda tavır geliştirebilmektedir.
  9. Mezhebi hassasiyetler bazen kişisel görüşlerin veya aklın önüne geçebilir, insanlar makul yaklaşımlar yerine duygusal yaklaşımlar sergileyebilirler.
  10. Mezheplerin mevcut din anlayışları doğrultusunda, özellikle kendisini dinle özdeşleştiren mezheplerde yenilenme imkânı ortadan kalkmaktadır. Dini doğru anlama ve yaşama konusundaki yanlışlıklar ve taklide dayanan din algıları, dinin temel öğretisiyle çelişen birçok şeyin hakikat olarak sunulmasına yol açmaktadır. Böylece kendi koşulları çerçevesinde oluşan din anlayışı donuklaşmakta ve İslâm olarak sunulan çerçeve, belli bir noktadan sonra insanların ihtiyaçlarına cevap veremez ve sorunlarına çözüm önerisi sunamaz hale gelebilmektedir.
  11. Geçmişi kutsamak, gelenekle dini özdeşleştirmek, fıkhı dinleştirmek, toplumun doğasını bozan taklide sürüklemiştir. Ezilen insanların adaleti bulabilecekleri yeni bir dünya beklentisi, din(den)miş gibi görülen mitik bilgilerle meşgul olmak, dine yönelik olumsuz algılara ve dinin inkârına sebebiyet vermektedir.
  12. Mezhep eksenli anlaşılma biçimi, bizatihi dinin, geleneğin gölgesinde kalıp silikleşmesine ve bireysel kurtuluşun göz ardı edilerek tekfir mekanizmasının güç kazanmasına yol açmaktadır. Bu tür yaklaşımlardan ve olumsuz etkilerinden uzaklaşmanın yolu; Kuran’ın belirleyiciliğinden hareket etmek, araştırmak, incelemek ve sorgulamaktır.
  13. Mezheplerin dini kendi tekellerine alma tutumları; insanları başta Kuranî yöntemden uzak tutmaya, düşüncenin -tezekkür, tedebbür, teakkul, tefakkuh ve tefekkür gibi- her çeşidinden uzaklaştırmaya, bilgiye ve araştırmaya dayalı imandan alıkoymaya, mitolojik söylencelere yöneltmeye, ütopik bir şekilde Mehdi ve karizmatik imam gibi kendine yarar sağlamayacak muhayyel kurtarıcı beklemeye götürebilmektedir. Dolayısıyla mezhep odaklı yapıların günümüz sorunlarına sunduğu çözümler, geçmişi taklit ve kendi görüşünü vazgeçilemez olarak sunması nedeniyle açmazları da beraberinde getirmektedir.
  14. Mezheplerin dogmatik yapılara dönüşmesi, İslâm düşüncesini anlamamızı ve tecrübesini fark etmemizi de önleyebilir. İslâm dini, her insanı, Kur’an’ın emanet olarak isimlendirdiği yeryüzünde ahlâka dayalı bir sosyal düzen kurma görevini yürütmeye teşvik etmiştir. Bu teşvik ve özendirme, evrenseldir ve zaman sınırlaması olmaksızın çağlar ötesini de kapsamaktadır. Dinin bu evrensel dünyasının mezhep tarafından daraltılan ve sınırlandırılan bir bakış açısıyla anlaşılması pek mümkün değildir. Vahyedilen dinî hakikat ile bunun anlaşılması ve açıklanması için üretilen terimler, ifadeler ve yorumlar birbirinden ayrıdır. Dinin mesajı evrenseldir ve süreklidir. Zamana ve mekâna bağlı olarak ortaya konan hükümler geçicidir, bunların dogmalaştırılması beraberinde problemleri getirir. Daraltıcı bu tür din yorumlarına yönelik eleştirilerin tekfir mekanizmasıyla karşı karşıya gelmesi, doğruya ulaşmayı engeller. Birçok mezhep bu sorunla karşı karşıyadır. Sözgelimi Ehl-i Sünnet imanın tasdik ve ikrarla gerçekleştiği ve Ehli kıblenin tekfir edilemeyeceği görüşünü benimsemesine ve asırlarca savunmasına rağmen bugüne gelindiğinde bünyesinde birbirini tekfir eden birçok kurumsal yapıyı barındırabilmektedir.[7]
  15. Kuran öğretisini ve temel değerlerini çarpıtarak kendi söylemine uyarlayan dinî yapılar, yanlış din algısından beslenen kitleleri daha kolay etkilemekte ve yönlendirmektedir. İçinde bulunduğu gelenekten kaynaklanan din algısı sebebiyle dinî doğru anlayamamış ya da gereken araştırmayı yapamamış kişiler bu yönlendirmelerden etkilenmektedir. Özellikle haksızlığa maruz kalan, ayrımcılığa uğrayan ve ötekileştirildiğini hisseden insanlar kullanılmaya müsait hale gelmekte ve çatışmaların malzemesi olabilmektedir.

Sonuç

Hiç bir mezhep din değildir ancak dinin anlaşılma biçimlerinden ibarettir. Dinin temel ilkelerinin dışına çıkılmadığı sürece mezhepler arasında ayrım yapmak, yargılamak, dışlamak doğru bir davranış değildir. İnsanlar arasındaki görüş farklılıkları vakıa olarak karşımızda durmaktadır. Mezhepleri yok saymak veya görmezden gelmek bilimsel bir yaklaşım olmayacaktır. Mezheplerin insan ürünü olduğu ve hiçbir mezhebin İslam’la özdeşleştirilemeyeceği düşüncesi etrafında şekillenen “Mezhepler üstü yaklaşımla” hareket ederek Müslümanların, mezhep taassubundan kurtulmaları ve birbirlerini ötekileştiren tutum ve davranışlardan uzak durmaları gerekmektedir.

Piyasada, ilmi dindarlık değil de hissi dindarlık pirim yapınca, insanlar ellerindeki Kitap’a dönüp bakmazlar. Onun ebedi mucize olduğunu görmezden gelirler. İlle de “daha başka”, “daha şaşırtıcı” mucizeler, gizemler, gizli ilimler peşinde koşarlar. Kur’an, istediği kadar “Bu kitabı sana indirmiş olmamız, onlara (mucize olarak) yetmedi mi?” (29:51) diye bildirsin fark etmez, buna da aldırmazlar. Zaten Kuran’ı okumadıkları için, iman ettikleri vahyin ne dediğini de bilmezler.

Hz. Peygamberle onlara yetmez, onları kesmez. Maneviyat dünyasının yer altı baronları öyle uçuk kaçık şeyler anlatır,  Hz. Peygamber onların taleplerine cevap vermez. Onlar uçuk kaçık taleplerine cevap verecek peygamberden bile üstün kişiler ararlar.

Emeviler dönemiyle başlayıp Abbasilerle devam eden yabancı kültür akımı Müslümanların maalesef ilmin gerçek kaynağı Kuran’dan uzaklaşarak farklı mecralara girmelerine zemin hazırlamıştır. Prof. Celalettin Vatandaş ”Vahiyden Kültüre” isimli eserinde;  Hulefa-i Raşidin döneminde başlayan fetih hareketlerinin hızlı gelişmesi sonucu, İslam dinini sahabe gibi özümsemeden Müslüman olan topluluklar, kendi inanışlarındaki bazı eski dini anlayışlarını sanki İslam’danmış gibi terk etmediler. Emeviler’in baskıcı politikaları Yunan (Helenistik), İran, Hint ve diğer felsefi eserlerin yoğun çevirisi ve hemen akabinde Müslümanların büyük bir bölümünün Kurani çizgiden ayrılarak, başta tasavvuf olmak üzere çeşitli ekollere yöneldikleri bir hakikattir.

Müslümanların dramatik hikâyesi böyle devam ederek, günümüze kadar gerek zalim yöneticilerin, gerek satılmış ulemanın, gerekse onların taraftarlarının desteğiyle, İslam Kuran’dan farklı bir din ve farklı bir kültür halini almıştır.

Din ile karışan geleneklerin gücünden indirilen din ile karışan gelenekleri ayıklamak gerekmektedir. Ancak küreselleşme ile gelen değerlerinin cazibesi ile bu değerlere dini uydurmaya çalışarak dinde tahrifat yapmamak gerekir.

Kültürün dinleşmesinin önüne geçmek için ortaya konacak metodolojinin düzeltmesi gerekli olan en temel sorunlar şunlardır: 1.Haberi vahitlerin dindeki otoritesinin kaldırılması. 2. Mezhep mukallitliği ile din anlama alışkanlığının ortadan kaldırılması. 3. Dinsel alanı genişleten “sahte otoritelerin” deşifre edilmesi. Kuran’ın dindeki otoritesini güçlendirmeye ve Maide Suresi 101’de de işaret edilen “bağışlanmış” alanın genişletilmesi gereklidir.

İKTİBAS ÇİZGİSİ

[1] Yaşar Nuri Öztürk, Star Gazetesi, 26 Nisan 2002 “Mezhepleri Dinleştirme Şeytancılığı”

[2] Yaşar Nuri Öztürk, İslam Nasıl Yozlaştırıldı, s.448; Yaşar Nuri Öztürk, İslam Nasıl Yozlaştırıldı, s.450

[3] Maide,5/3; Tevbe,9/29; Yunus,10/105; Beyyine,98/5

[4] Al-i İmran,3/ 85

[5] Zümer,39/3

[6] Maide,3

[7] Sönmez Kutlu, Güncel Dinî-Siyasî Meseleler Üzerine Yazılar, s. 264.

Gelenek, Mezhep ve Din İlişkisi Üzerine Eleştirel Bir Değerlendirme

İslam düşünce tarihinde en çok tartışılan meselelerden biri, din ile gelenek arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı meselesidir. Çünkü tarih boyunca Müslüman toplumlarda vahyin ortaya koyduğu temel ilkelerle, zaman içerisinde oluşan kültürel birikimler çoğu zaman iç içe geçmiş; böylece bazı geleneksel yorumlar dinin kendisiymiş gibi algılanmaya başlanmıştır. Bu durum yalnızca teorik bir sorun değil; aynı zamanda Müslümanların düşünce dünyasını, toplumsal ilişkilerini ve din anlayışlarını doğrudan etkileyen önemli bir zihinsel dönüşümdür.

Metinde vurgulanan temel düşünce, din adına üretilen birçok yorumun zamanla sorgulanamaz hâle getirilmesi ve bunun sonucunda geleneğin dinle özdeşleştirilmesidir. Özellikle “ataların dini”ne körü körüne bağlılık eleştirisi Kur’an’da sıkça yer almaktadır. Kur’an insanı düşünmeye, araştırmaya ve aklını kullanmaya çağırırken; geçmişten devralınan anlayışların sorgulanmadan kutsallaştırılması ciddi bir problem olarak görülmektedir. Bakara 170 ve Mâide 104. ayetlerde atalarının yolunu sorgulamadan takip eden insanlar eleştirilirken, aslında insan zihninin taklide teslim oluşuna dikkat çekilmektedir.

Felsefi açıdan burada temel mesele “hakikat ile yorum arasındaki fark”tır. Vahiy mutlak hakikati temsil ederken, mezhepler ve yorumlar insanın o hakikati anlama çabalarının ürünüdür. İnsan ürünü olan her yorum tarihsel, kültürel ve beşerî sınırlılıklar taşır. Bu nedenle hiçbir mezhep, hiçbir yorum veya hiçbir dinî yapı vahyin kendisiyle özdeşleştirilemez. Çünkü yorum mutlaklaştırıldığı anda eleştiriye kapanır ve düşünsel donukluk başlar.

Metinde özellikle mezhep taassubunun doğurduğu problemlere dikkat çekilmektedir. Başlangıçta mezhepler, Müslümanların karşılaştıkları yeni meseleleri çözmek amacıyla ortaya çıkmış düşünsel çabalardı. Farklı coğrafyalarda yaşayan âlimler, kendi şartları doğrultusunda Kur’an ve sünnetten hüküm çıkarmaya çalışmışlardır. Bu yönüyle mezhepler İslam düşüncesinin fikrî zenginliğini temsil etmektedir. Ancak zamanla bazı mezheplerin mutlak doğruluk iddiasında bulunması, diğer yorumları dışlaması ve kendi görüşlerini dinin tek temsilcisi gibi sunması ciddi ayrışmalara yol açmıştır.

Sosyolojik açıdan mezhep taassubu, grup kimliği üretme mekanizmasıyla ilişkilidir. İnsan ait olduğu yapıyı kutsallaştırma eğilimindedir. Bu nedenle mezhep bazen yalnızca ilmî bir yorum olmaktan çıkarak psikolojik aidiyet alanına dönüşür. Böylece kişi mezhebini eleştirmeyi dinini eleştirmek gibi algılamaya başlar. Sonuçta düşünsel farklılıklar ilmî tartışma zemini olmaktan çıkıp kimlik savaşlarına dönüşebilir. Tarih boyunca yaşanan mezhep çatışmaları, tekfir kültürü ve hizipleşmeler bunun örnekleridir.

Metinde dikkat çekilen önemli noktalardan biri de “taklit” meselesidir. Taklit burada yalnızca bir görüşü benimsemek anlamında değil; sorgulamadan teslim olmak anlamında kullanılmaktadır. Kur’an’ın sürekli akletmeye, tefekküre ve tedebbüre çağırması da bu yüzden önemlidir. Çünkü insan aklını devre dışı bıraktığında, din kolayca manipülasyona açık hâle gelir. Sorgulanamaz dinî otoriteler üretildiğinde ise bireyin vahiy ile doğrudan ilişki kurma cesareti zayıflar. Böylece din, hakikati arama alanı olmaktan çıkıp otorite merkezli bir itaate dönüşebilir.

Bununla birlikte mezheplerin varlığını bütünüyle reddetmek de sağlıklı bir yaklaşım değildir. Çünkü mezhepler aynı zamanda İslam düşüncesinin tarihsel birikimini ve ilmî üretimini temsil etmektedir. Asıl mesele mezheplerin varlığı değil; onların mutlaklaştırılmasıdır. Mezhepler dinin yerine geçtiğinde veya din yalnızca belirli mezhep yorumlarına indirgendiğinde düşünce alanı daralmakta ve Kur’an’ın evrensel mesajı belirli tarihsel kalıplar içine hapsedilmektedir.

Psikolojik açıdan insanlar kesinlik arayışı içinde olduklarından, karmaşık meselelerde güçlü otoritelere sığınma eğilimi gösterebilirler. Bu durum din alanında da ortaya çıkar. İnsanlar çoğu zaman araştırmak, düşünmek ve sorumluluk almak yerine hazır cevaplar sunan yapılara yönelirler. Ancak bu durum zamanla bireysel bilinç kaybına yol açabilir. Metinde ifade edilen “hissi dindarlık” eleştirisi de burada önemlidir. Duygular üzerinden şekillenen din anlayışı, bilgi ve sorgulamadan uzaklaştığında hurafelere ve mitolojik anlatılara açık hâle gelebilmektedir.

Modern çağda Müslümanların karşı karşıya olduğu önemli sorunlardan biri de dinin kültürel ve siyasî araç hâline getirilmesidir. Mezheplerin veya dinî yapıların siyasi çıkarlar için kullanılması, dinin asli ahlaki mesajını zedeleyebilmektedir. Tarih boyunca iktidarlar zaman zaman mezhepleri araçsallaştırmış; dinî aidiyetler toplumsal kutuplaşmanın aracı hâline gelmiştir. Böylece vahyin birleştirici mesajı yerine grup merkezli çatışmalar öne çıkmıştır.

Metnin son kısmında vurgulanan “Kur’an’ın belirleyiciliğine dönüş” çağrısı, aslında vahiy merkezli düşünceyi yeniden canlandırma arzusudur. Buradaki temel amaç mezhepleri yok saymak değil; onları vahyin yerine koymamaktır. Çünkü Kur’an Müslümanlar için nihai referans kaynağıdır. İnsan yorumları ise değerlidir fakat mutlak değildir. Bu bilinç oluştuğunda farklı mezhepler ve yorumlar çatışma sebebi değil; düşünsel çeşitlilik olarak görülebilir.

Sonuç olarak gelenek ile dini özdeşleştirmek, insan yorumlarını mutlaklaştırmak ve mezhep taassubunu dinin merkezine yerleştirmek İslam düşüncesinde ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Ancak çözüm geçmişi tamamen reddetmek değil; vahyin ölçüsünde yeniden değerlendirebilmektir. Çünkü İslam düşüncesinin canlılığı; sorgulayan, araştıran, akleden ve vahyi merkeze alan bir bilinçle mümkün olabilir. Gerçek anlamda dinî olgunluk ise insan yorumlarını kutsallaştırmadan, hakikati dürüstçe aramaya devam edebilmektir.

Anlamama Obskürantizmi: Bilinçli Körlüğün Modern Biçimi

Obskürantizm, en genel anlamıyla hakikatin üzerini örtme, düşünceyi karartma ve insanın bilgiye ulaşmasını engelleme eğilimidir. Tarih boyunca farklı biçimlerde ortaya çıkan bu anlayış, bazen din adına, bazen ideoloji adına, bazen de siyasal güç ilişkileri adına insanların düşünmesini sınırlandırmaya çalışmıştır. Ancak modern çağda ortaya çıkan yeni bir obskürantizm biçimi vardır ki, bu yalnızca “bilmemek” değil; bilinçli biçimde “anlamamak” üzerine kuruludur. İşte buna “anlamama obskürantizmi” denilebilir.

İnsan bazen hakikati gerçekten bilmez; fakat bazen de anlamak istemez. Çünkü anlamak, beraberinde sorumluluk getirir. Hakikati görmek insanın alışkanlıklarını, çıkarlarını, ideolojik konforunu ve benlik algısını sarsabilir. Bu nedenle modern insan çoğu zaman cehaletten değil; bilinçli ilgisizlikten dolayı hakikatten uzaklaşmaktadır. Böylece anlamama, zihinsel bir savunma mekanizmasına dönüşmektedir.

Felsefi açıdan bu durum “epistemolojik kaçış” olarak değerlendirilebilir. İnsan, kendisini rahatsız edecek bilgileri bilinç dışına itme eğilimindedir. Özellikle modern çağda bireyler yalnızca hoşlarına giden düşünceleri dinlemekte; kendi dünya görüşlerini zorlayan fikirlerden kaçmaktadırlar. Sosyal medya algoritmaları, ideolojik kutuplaşmalar ve dijital yankı odaları bu süreci daha da güçlendirmektedir. İnsan artık hakikati aramak yerine, kendi kanaatini onaylayan içeriklerin içinde yaşamaktadır.

Kur’an’ın sık sık “Akletmez misiniz?”, “Düşünmez misiniz?”, “Görmez misiniz?” diye sorması aslında tam da bu bilinçli körlüğe karşı yapılan bir çağrıdır. Çünkü Kur’an’a göre insanın temel problemi çoğu zaman bilgi eksikliği değil; kalbin ve vicdanın hakikate kapanmasıdır. Bu yüzden Kur’an’da geçen körlük yalnızca gözlerin görmemesi değil; kalplerin hakikati kavrayamaması anlamına gelir.

Anlamama obskürantizmi özellikle modern ideolojik yapılarda güçlü biçimde görülmektedir. İnsanlar çoğu zaman bir fikri gerçekten araştırarak değil; ait oldukları grubun düşüncelerine göre kabul ederler. Böylece düşünce, hakikat arayışı olmaktan çıkar; kimlik koruma aracına dönüşür. Kendi grubunun yanlışını görmeyen, karşı tarafın doğrusunu kabul edemeyen insan tipi ortaya çıkar. Bu durum yalnızca siyasette değil; dinî yapılarda, akademide ve kültürel tartışmalarda da sıkça görülmektedir.

Psikolojik açıdan anlamamak bazen bir konfor alanıdır. Çünkü anlamak insanı değişmeye zorlar. İnsan hakikati gördüğünde artık eski hâliyle yaşamaya devam etmekte zorlanır. Bu yüzden bazı insanlar gerçeği öğrenmek yerine onu küçümsemeyi, çarpıtmayı veya görmezden gelmeyi tercih ederler. Böylece zihinsel bir savunma duvarı oluşur. Bu duvar zamanla insanın vicdanını da köreltmeye başlar.

Modern dünyada bilgi fazlalığı da yeni bir karanlık üretmektedir. İnsan tarihte hiç olmadığı kadar çok bilgiye ulaşabiliyor; fakat aynı zamanda hiç olmadığı kadar zihinsel karmaşa yaşıyor. Çünkü bilgi artık hakikate ulaşma aracı olmaktan çok, manipülasyon ve algı yönetimi aracı hâline gelebilmektedir. Sürekli veri akışı altında kalan insan düşünmeye değil; hızlı tepki vermeye alışmaktadır. Bu da derinlikli düşünceyi zayıflatmakta ve yüzeysel bilinç üretmektedir.

Obskürantizmin modern biçimi yalnızca yasaklamakla çalışmaz; dikkat dağıtarak da çalışır. İnsan sürekli eğlence, hız, tüketim ve gündelik meşguliyetler içinde yaşadığında varoluşsal sorular üzerine düşünmeye fırsat bulamaz. Böylece insanın zihni dolarken bilinci boşalır. Modern insanın en büyük trajedilerinden biri de budur: Bilgi artarken hikmetin azalması.

İslam düşüncesinde hakikati aramak ahlaki bir sorumluluktur. Çünkü insan yalnızca inanmakla değil; bilinçli biçimde düşünmekle de yükümlüdür. Taklitçi bilinç yerine tefekkür eden bilinç teşvik edilmiştir. Kur’an’ın sürekli evrene, tarihe, insanın kendi nefsine ve toplumsal olaylara dikkat çekmesi de insanı aktif düşünmeye sevk etmektedir. Bu nedenle hakikati araştırmamak veya bilinçli biçimde anlamaktan kaçmak, yalnızca entelektüel değil; aynı zamanda ahlaki bir problem olarak görülmektedir.

Anlamama obskürantizmi aynı zamanda kibirle de ilişkilidir. Çünkü kibirli insan öğrenmeye kapalıdır. Kendisini mutlak doğru sahibi gören kişi, hakikati dinlemeye ihtiyaç duymaz. Oysa hakikate yaklaşmanın ilk şartı tevazudur. İnsan yanılabileceğini kabul ettiği ölçüde öğrenmeye ve anlamaya açık hâle gelir.

Sonuç olarak modern çağın en büyük krizlerinden biri cehalet değil; bilinçli anlamamazlıktır. İnsan artık çoğu zaman hakikate ulaşamadığı için değil; hakikatin kendisini dönüştürmesinden korktuğu için anlamaktan kaçmaktadır. Bu nedenle gerçek özgürlük yalnızca bilgiye ulaşabilmek değil; hakikati dürüstçe kabul edebilecek ahlaki cesarete sahip olabilmektir. Çünkü hakikati görmek gözle değil; vicdanla mümkündür.

Zaman zaman internette Google Earth’ı açar ve kapkaranlık uzay boşluğu içinde dünyaya uzunca bir süre bakarım; derken birkaç mouse tıklamasıyla dünyayı fezaya doğru iteleyip alabildiğine küçültünce yine uzun uzun seyre dalarım. Sonra kendi kendime düşünür ve “Şimdi” derim, uçsuz bucaksız âlemde iğne ucu kadar yer tutmayan şu mavi gezegenin içinde ne erikiklikler yaşanıyor; belki sayısız insan şu koskoca varlık âlemindeki cürmüne ve kaç paralık ederi olduğuna bakmaksızın -amiyane tabirle- “Âlemin kralı benim” diye racon kesercesine sürekli erikiyor diye acı acı gülümserim.  Ve sonunda çok erikik bir varlık olarak biz insanların kendilik algılarındaki zavallılığa içten içe hayıflanırım.

Erikiklik (erüküklük) Giresun yöresine ait bir tabir olup “azgınlık, şımarıklık” gibi bir anlam içerir ve genellikle çok hareketli, yerinde duramayan ve şımaran çocuklara, “Siz fazla eriktiniz, bakın görün başınıza kötü bir iş gelecek” diye ihtarlar çekilir. Kısacası, Giresun yöresinde, şımarık kimseye “erikik” (yöre ağzıyla “erükük”), azma ve şımarma haline de “erikiklik” (erüküklük) denir. Bence insan denen varlık da tıpkı şımarık çocuklar gibi çok erikiktir ve kuşkusuz bu hüküm benim için de aynen geçerlidir… Peygamberler insanoğlundaki erikikliği törpülemek için çok didinmişler; fakat ne yazık ki onların tebliğ ettikleri dinî-ahlâkî öğretiler kurumsallaştıklarında, her biri bir ideolojiye dönüşmüş inanç sistemleri olarak tarih boyunca sürgit devam eden medeniyet odaklı güç ve nüfuz kavgalarının çok kullanışlı aparatları haline gelmişlerdir. Din kurumsallaşınca sadece başka inanç sistemleriyle değil, kendi içlerinde de dinî değerler ve semboller üzerinden kavgaya tutuşup amansız bir güç ve nüfuz mücadelesi vermişlerdir.

“İslam dininin ana ilkelerini konu edinen ilim” diye tanımlanan Kelam ilmiyle ilgili literatüre yahut bu ilim dalıyla yakından ilişkisi bulunan makâlât ve fırak (mezhepler tarihi) alanındaki klasik eser külliyatına şöyle bir göz attığınız zaman, karşınıza çıkan manzaranın benim burada anlatmak istediğim şeyi size fazlasıyla anlatacağından emin olabilirsiniz. Özellikle İslam ve Hıristiyanlığın bu dünyaya karşı koyduğu onca ahlâkî rezerve rağmen bu iki dinin müntesiplerinin kimi zaman Yahudilere parmak ısırtacak kadar dünyevileşerek erikmesi hakikaten çok tuhaf bir ironidir. Bu mesele bir tarafa, koca koca din adamlarının, mesela vefatından birkaç saat önce bile “Birbirinizle, konu komşuyla iyi geçinin; dirliğiniz, düzeniniz bozulmasın” diyen ve bir şiirinde “Dünyada tükenmez murad var imiş, ne alanı gördüm ne murad gördüm” diyerek faniliğin ürkütücü anlamını çok çarpıcı şekilde gözler önüne seren Âşık Veysel gibi bir ümmi yahut “Sen söylersin söz içinde sözün var, çalarsın çırparsın oğlun kızın var, bu dünyada üç beş arşın bezin var, tüm bedesten senin olsa ne fayda?” diyen “Kul Himmet Üstadım” mahlaslı ozan İbrahim kadar bu dünyanın ne idüğünü kavrayamamış olmaları da çok esef vericidir. Ne yazık ki günümüzde din, diyanet işleriyle iştigal eden veya kendi kimliklerini dinî ve mezhebi aidiyetlerle lanse etmeyi seven birçok tanınmış figürün dünya ve hayatla kurdukları bağ, Hümeze 104/2-3. ayetlerde muhtemelen Velîd b. Muğîre isimli erikik müşriğe atfen, “Habire servet yığar ve gelip gidip servetini sayar. Sanır ki bu servet kendisini dünyada baki kılar…” şeklinde tasvir edilen tipolojiden çok farklı değildir. Hatta bu tiplerin din ve diyanetle ilişkisi Yahudi geleneğinde Ferisîler denen din tüccarlarıyla hemen hemen aynı mahiyettedir.

Kimi zaman din, kimi zaman millet, kimi zaman medeniyet, kimi zaman da başka bir dava ve hesap uğruna hep bir kavga, hep bir dalaş, hep bir çatışma… Gerek fert gerek millet düzeyinde insanoğlunun birbiriyle didişme ve kavga gürültü çıkarma hevesi maalesef hiç kırılmıyor… Aksine kimi zaman Ermenistan örneğinde olduğu gibi bazı milletlerin erikiklikleri depreşiyor, kimi zaman da Araplar örneğinde olduğu gibi “Ayı balı bol bulunca…” misali olmadık erikiklikler baş gösteriyor… Kısacası, insanoğlu uslanmak nedir, bilmiyor; bu yüzden de eririklikten hiç vazgeçmiyor. Hâlbuki bugün kadim Mısır medeniyetinden antik Yunan ve eski Roma’sına kadar bütün hepsinin yerinde yeller esiyor ve üstelik Kur’an bunu Âd, Semûd, Firavun örnekleri üzerinden kaç kez hatırlatıyor. Bütün bu yalın gerçeklere rağmen insanoğlu erikmeyi yine marifet biliyor. İhtimal ki huzur, sükûn, dirlik, düzenlik insanoğluna batıyor. Dahası, insanoğlu, Bakara 2/30. ayetteki bildirime göre, “Ben yeryüzünde bir halife/kalfa kılacağım’ buyuran Allah’a, “Sen orada fesat çıkarıp kan dökecek bir varlığı mı halife kılacaksın?!” diye karşılık veren melekleri adeta haklı çıkarmak istercesine elinden geleni ardına koymuyor. Bugün kelimenin tam manasıyla çivisi çıkmış dünyaya şöyle bir bakıp kendi kendime, “Aman, baki kalan şu kubbede bir hoş sada imiş uğruna yaşayıp da belki günaha girersiniz(!); o yüzden, erikiklikten hiç vazgeçmeyin, birbirinizle sürekli didişip dalaşın, birbirinizi habire yiyin bitirin…” diyerek insanoğlundan illallah ettiğimi haykırasım geliyor. Şimdi birileri benim bu söylediklerimi çok safça/salakça bir görüş ve anlayış olarak değerlendirebilir; ama ben de böyle bir değerlendirmenin -amiyaneliğinden dolayı özür dileyerek- çok “salakça” ve hatta “malca” bir değerlendirme olduğunu hususen belirtmek istiyorum.

PROF. DR. MUSTAFA ÖZTÜRK

Erikiklik, Güç Tutkusu ve İnsanın Kozmik Zavallılığı

İnsan, varlık âlemi içerisinde son derece küçük bir yer kaplamasına rağmen, çoğu zaman kendisini merkeze koyan büyük bir kibir ve güç yanılsaması içinde yaşamaktadır. Modern insanın en temel problemlerinden biri de budur: Kozmik ölçekte neredeyse görünmez kadar küçük bir varlık olmasına rağmen, kendisini mutlak güç sahibi sanması. Metinde kullanılan “erikiklik” kavramı tam da bu psikolojik ve ahlaki taşkınlığı anlatmaktadır. Giresun yöresine ait bu kelime, şımarıklık, azgınlık ve haddini aşma anlamları taşırken; aslında insanlığın tarih boyunca sergilediği kolektif ruh hâlini de son derece çarpıcı biçimde özetlemektedir.

İnsan uzaydan bakıldığında iğne ucu kadar bile yer kaplamayan bir gezegende yaşamaktadır. Dünya ise sonsuz gibi görünen evren içinde yalnızca küçük bir noktadır. Buna rağmen insan; güç, servet, makam, ideoloji, din, mezhep ve medeniyet adına bitmek tükenmek bilmeyen çatışmalar üretmektedir. Metnin dikkat çektiği temel ironi de budur: İnsan, kendi varoluşsal küçüklüğünü unuttukça büyüklük vehmine kapılmaktadır. Böylece geçici olan dünya hayatı içinde kendisini “âlemin kralı” sanmaya başlamaktadır.

Kur’an’ın sık sık geçmiş medeniyetlerin yıkılışını hatırlatması da bu yüzden önemlidir. Âd, Semûd, Firavun ve diğer güç merkezleri tarihin belirli dönemlerinde büyük kudret sembolleri olarak görülmüş; ancak sonunda hepsi yok olup gitmiştir. İnsanlık tarihine bakıldığında hiçbir güç, hiçbir medeniyet ve hiçbir iktidar kalıcı olmamıştır. Buna rağmen insan aynı kibri tekrar tekrar üretmektedir. Çünkü insan çoğu zaman tarihten ders almak yerine kendi ihtiraslarının peşinden gitmeyi tercih etmektedir.

Metinde dinin kurumsallaşmasıyla ilgili yapılan eleştiri de dikkat çekicidir. Peygamberlerin temel amacı insanın erikikliğini yani taşkınlığını törpülemek, onu ahlaki olgunluğa çağırmak ve haddini bilmeye yöneltmekti. Ancak tarih içinde dinî yapılar bazen tam tersine güç mücadelelerinin aracı hâline gelmiştir. Din adına ortaya çıkan kurumlar, mezhepler ve otoriteler zaman zaman hakikati aramak yerine nüfuz alanı genişletmeye yönelmiş; böylece dinin ruhundan uzaklaşılmıştır.

Felsefi açıdan burada temel mesele “iktidar arzusu”dur. İnsan yalnızca maddi güç değil; aynı zamanda sembolik üstünlük de istemektedir. Din, millet, mezhep veya ideoloji çoğu zaman hakikati arama alanı olmaktan çıkıp kimlik savaşı aracına dönüşebilmektedir. İnsan kendi grubunu mutlaklaştırdığında ise hakikati değil; aidiyetini savunmaya başlar. Böylece çatışma kaçınılmaz hâle gelir.

Metinde Âşık Veysel ve Kul Himmet gibi halk irfanının temsilcilerine yapılan vurgu oldukça anlamlıdır. Çünkü bazen büyük akademik ve dinî tartışmaların içinde kaybolan insanlar, hayatın faniliğini en sade biçimde dile getiren halk bilgesinin farkındalığına ulaşamamaktadır. “Dünyada tükenmez murad var imiş, ne alanı gördüm ne murad gördüm” sözü, aslında insanın bitmeyen arzu döngüsünü son derece derin biçimde özetlemektedir. İnsan sürekli daha fazlasını ister; fakat sonunda hiçbir şeyi yanında götüremez.

Psikolojik açıdan “erikiklik” narsistik bir bilinç hâlidir. İnsan kendi varlığını mutlaklaştırdığında, kendisini merkez kabul ettiğinde ve sürekli üstünlük aradığında ruhsal olarak da yabancılaşmaya başlar. Çünkü kibir insanı hakikatten koparır. Mütevazı insan evrendeki yerini bilir; kibirli insan ise kendi küçüklüğünü kabul etmek istemez.

Kur’an’ın Hümeze Suresi’nde servet biriktirip onun kendisini ölümsüz kılacağını sanan insan tipini eleştirmesi de aynı bilinç problemine işaret etmektedir. Modern insanın büyük kısmı da benzer bir psikoloji içinde yaşamaktadır. Daha fazla güç, daha fazla para, daha fazla görünürlük ve daha fazla nüfuz peşinde koşulurken ölüm gerçeği bilinçten uzaklaştırılmaktadır. Oysa insanın en büyük hakikati faniliğidir. Ölüm karşısında bütün güç iddiaları anlamsızlaşmaktadır.

Metindeki “insanoğlu uslanmak nedir bilmiyor” ifadesi, insanlık tarihinin tekrar eden trajedisini anlatmaktadır. Savaşlar, sömürüler, mezhep çatışmaları, ideolojik kutuplaşmalar ve iktidar mücadeleleri sürekli yeni biçimlerde yeniden üretilmektedir. İnsan teknolojiyle ilerlese de ahlaki olgunlukta aynı ilerlemeyi gösterememektedir. Bu nedenle modern dünyanın en büyük krizi teknik değil; ahlaki krizdir.

İslam düşüncesinde insanın yeryüzünde “halife” oluşu üstünlük değil; sorumluluk anlamına gelir. İnsan yeryüzünde fesat çıkarmak, kan dökmek ve kibir üretmek için değil; adalet, merhamet ve dengeyi korumak için vardır. Ancak insan bu emaneti unuttuğunda kendi taşkınlığının kurbanı hâline gelir. Metinde geçen “melekleri haklı çıkarırcasına davranmak” ifadesi de insanın bu sorumluluk krizine dikkat çekmektedir.

Sonuç olarak “erikiklik” yalnızca yöresel bir kelime değil; insanlığın ruhsal ve ahlaki hastalığını anlatan güçlü bir metafordur. İnsan kendi küçüklüğünü unuttuğunda büyüklük vehmine kapılır; faniliğini unuttuğunda kibir üretir; hakikati unuttuğunda çatışmayı çoğaltır. Gerçek bilgelik ise insanın evrendeki yerini fark etmesiyle başlar. Çünkü insan kendisini merkeze koydukça küçülür; hakikatin karşısında tevazu gösterdikçe büyür.

Scroll to Top