logo

İnsanın vicdanı hatırladığı müddetçe, hiçbir hata unutulmuş değildir.

Bu soruları cevaplarken objektif olmaya çalışın. Empatik olmak ve her insanın belirli bir şekilde davranmasına neden olan hangi yara ve travmalardan muzdarip olduğunu anlamak iyi olsa da, bu, kalıp herhangi bir kötü muameleye katlanmanız veya onları iyileştirmeye çalışmanız gerektiği anlamına gelmez. Partnerinizde muazzam ve harika bir potansiyel görmeniz sorun değil. Hatta gerçekten sahip olabilirler, ancak onu geliştirmek veya gelişmesini beklemek (veya geliştirmemek) sizin işiniz değil. Asıl önemli olan burada ve şimdi, nasıl oldukları, hayatınıza ne getirdikleri ve bugün size ne sundukları. Bu iyi mi yoksa zararlı mı? Hayatınızı zenginleştiriyor ve besliyor mu yoksa büyük ıstıraplara mı neden oluyor?

Her şeyden önce, bağlılığınızın kendinize olduğunu ve işinizin kendinizi sevmek ve korumak olduğunu unutmayın. İlişki, bugün olduğu gibi zararlıysa, acı veriyorsa veya ihtiyaçlarınıza uymuyorsa, olası bir gelecek değişikliğine bağlı kalmayın.

Gerçeği önünüzde görebilmeniz ve karar verirken ona bağlı kalmanız çok önemlidir. Partnerinizin size nasıl davrandığını, sizinle nasıl konuştuğunu, sizinle nasıl iletişim kurduğunu ve bir çatışma ortaya çıktığında nasıl bir eğilim sergilediğini analiz edin.

Bir kişinin gerçekte kim olduğuna değil potansiyeline aşık olduğunuzda, sonuçlar son derece olumsuzdur:

Aşağılanmayı, ilgisizliği ve kötü muameleyi, bir gün biteceği ve özlem duyduğunuz şeye dönüşeceği umuduyla kabul edebilirsiniz. Acı çekiyorsunuz, mutsuzsunuz ve kendini aylarca ya da yıllarca bir hayal kırıklığı ve memnuniyetsizlik ilişkisi içinde buluyorsunuz.

Aslında araştırmalar, bir partnerden en iyisini beklemenin (özellikle sorunlar ciddi olduğunda ve ortaklar iyi kişilerarası becerilere sahip olmadığında) verimsiz olduğunu göstermiştir. Bu, sorunları çözmenize veya gelişmenize yardımcı olmaz, yalnızca sahip olduklarınızın sahip olmak istediklerinizden ne kadar uzakta olduğunu hatırlatır. Diğerini değiştirmeye ve onları olmadıkları bir şeye dönüştürmeye çalışırken kendinizi duygusal olarak yıpratıyorsunuz. Ek olarak, hiç kimse partneri tarafından reddedilmekten hoşlanmadığı ve onu başka birine dönüştürmek istediği için sürekli çatışmaların ortaya çıkması muhtemeldir.

MUTSUZSUNUZ

Kendinizi “Oldukça soğuk ve bana karşı kayıtsız, ama bunun nedeni zor bir çocukluk geçirmiş olması ve aşkımın onu iyileştirebileceğini biliyorum” veya “Kendini adamak istemiyor ama biliyorum ki gelecekte düzelecek” veya “Çocuk sahibi olmak istemiyor ama ne kadar mutlu olduğumuzu görünce yakında fikrini değiştirecek”. Bu ifadeler size tanıdık geliyorsa, kendinizi kandırıyorsunuz. Başladıkları yere geri dönmelerini beklemeye devam ederseniz, bu olmayacak. Muhtemelen, özellikle narsist iseler, onlara aşık olmanızı sağlamak için sadece bir paravandı. Partnerinizde gördüğünüz potansiyelin gelişmesini bekliyorsanız, sonunda sadece kendinize zarar vereceğinizi bilmelisiniz. Eğer insanlar değişiyorsa, bunun nedeni kendi kişisel süreçlerinde buna ihtiyaç duymalarıdır; biz istediğimiz için değil.

Başladıkları yere geri dönmelerini beklemeye devam ederseniz,

İlişkinizi değerlendirmek için kendinize şunu sorun: On yıl içinde hiçbir şeyin değişmeyeceğinden emin olsaydınız eşinizle kalır mıydınız? Burada deneyimler sayesinde hepimizin yaşadığı doğal gelişim ve evrimden değil, onların tutumlarının, değerlerinin ve alışkanlıklarının aynı kalacağı gerçeğinden bahsediyoruz. Onlarla kalır mısınız? İdealleştirme, eşinizin potansiyeline aşık olmanızı sağlayabilir. İster inanın ister inanmayın, bir dereceye kadar eşinizin potansiyeline aşık olmanız normaldir. Aslında, aşık olmanın sosyal süreci ve bu sürece dahil olan nörokimyasallar tarafından kolaylaştırılır. Birini yeni tanımaya başladığınızda, en iyi tarafınızı gösterirsiniz. Dikkatli, hoş ve iddialısınız ve kusurlarınızı ve zayıflıklarınızı göstermemeye çalışıyorsunuz.

Ayrıca, flörtün ilk aşamalarında beyniniz dopaminle dolup taşar. Bu, zevk ve ödül duyguları yaratır ve sizi ilişkiye devam etmeye teşvik eder. Ayrıca bu anlarda serebral amigdalanın (korkuyla ilgili) bir kısmı devre dışı kalır. Aynı nedenle, herhangi bir risk görmüyorsunuz, kırmızı alarmları görmezden geliyorsunuz ve sadece beğendiğinize bakıyorsunuz. İlişki ilerledikçe gardınızı düşürür ve kendinizi olduğunuz gibi göstermeye başlarsınız. Ayrıca nörokimyasallara alışırsınız ve aynı etkiyi göstermeyi bırakırlar. Şu anda, birkaç seçeneğiniz var. Birbirinizi anlıyor ve ilişkinizi pekiştirmek istiyorsanız, aranızdaki küçük farklılıkları çözeceksiniz. Öte yandan, onların size göre olmadığını anlayabilir ve ilişkiyi sonlandırabilirsiniz. Üçüncü seçenek, potansiyellerine aşık olmaya devam etmenizdir. Eğer durum buysa, realitenin sizin idealize edilmiş projeksiyonunuza uymadığını zaten fark etmişsinizdir. Ancak, gördüğünüz potansiyelin geliştirilebileceğine ikna olmuş durumdasınız.

kendinize şunu sorun

Ne yazık ki, aşk ve ilişkiler kendini aldatma, mazeret ve çarpık inançlar için verimli zeminlerdir. En yaygın olanlardan biri ,partnerinizin değişeceğini ve olgunlaşacağını ve bunun ilişkinizi tamamen değiştireceğini düşünmenize neden olan durumdur. Bu inanca dayanarak, yıllarca mutsuzluğa dayanabilir ve kendinize çok zarar verebilirsiniz. Ancak, eşinizin potansiyeline aşık olmak asla iyi bir fikir değildir. Bu tür durumlar daha çok ergenlik döneminde ve ilk aşklarda ortaya çıkar. Tecrübesizliğin hepimize zarar verme zamanlarıdır. Bununla birlikte, yetişkinlikte bile, gerçekte kim oldukları için değil, olabileceklerine inandıkları şey için biriyle birlikte kalanlar vardır.

Sevgililer birbirinin tarafıdır. Onu bir rakip olarak görüp üstelik yaptığı şeyleri kafanıza not ederek ve bunların intikamını almayı planlayarak ilişki yürütemezsiniz. İnsan sevdiği kişiye kin tutmaz. Sevgiliniz yaptığı hatadan dolayı özür dilediyse onu affedin ve bir daha konuyu açmayın. Sevgili de olsanız, nikah defterine imza da atsanız ikiniz de ayrı bireylersiniz. Sevgililer birbirinin özel alanına karışmaya başlarsa bu işin altından kalkamazsınız. Sevgilinizin ne yaptığını gizlice araştırmaya çalışırsanız, onun size olan güvenine de ihanet edeceğinizi unutmayın.

Sevgililerin birlikte zaman geçirmesi, hayatı paylaşmaları çok doğal. Ama 7/24 değil. Böyle bir durum sıkıntı vericidir, boğucudur. Yapışık ikizler gibi yaşayamazsınız. Sağlıklı bir ilişkide ayrı ayrı başka şeyler yapmak mutlaka gereklidir. Ayrıca birbirinizi özlemenizi de sağlar.

İhtiyaçlarınızı dile getirmemek, sevgilinizin sizin dile getirmediğiniz o şeyi anlamasını beklemek, anlayamadığı için de küsmek ya da tartışma çıkarmak korkunç bir davranış. Ne istiyorsanız bunu açık ve net olarak söylemelisiniz.

Sevgilinizle ilgilenmiyorsunuz ve ilişkiniz için hiçbir şey yapmıyorsunuz. “Saldım çayıra, Mevlâ’m kayıra” durumundasınız. O zaman neden bir sevgiliniz var? Her ilişki emek ister. Siz çaba göstermediğiniz sürece sevgilinizin tek başına çabası yetmeyecektir. Anılarınızı canlandırın, yeni anılar oluşturun. Sevgilinizin takdir ve övgü ihtiyacını ihmal ederseniz, onu ilişkideki temel bir ihtiyaçtan mahrum bırakırsınız. Hiç kimse hafife alınmak istemez. Sevgilinize sizin için yaptıklarına karşı takdirinizi göstermezseniz, o da bu ilişki için uğraşmaktan vazgeçebilir. Takdir ettiğiniz gibi sevgi sözcüklerini de asla ihmal etmemelisiniz.

Sevgilinizin bir kötü davranışını görmezden gelebilir veya affedebilirsiniz. Ancak bu davranış sürekli tekrarlanırsa ilişkinizde çatlak oluşturur. Sevgilinizin bir kötü davranışını görmezden gelebilir veya affedebilirsiniz. Ancak bu davranış sürekli tekrarlanırsa ilişkinizde çatlak oluşturur. Sevgilinizi sürekli olarak değiştirmeye ve olmasını istediğiniz kişi haline getirmeye çalışmak, ilişkinizi mahvedebilecek toksik bir alışkanlıktır. Onu başka birine dönüştüremeyeceğiniz gibi bir süre sonra kimliğini kaybetmesine neden olabilirsiniz. İlişkinin temeli iki tarafın da birbirinin kişiliğine saygı duymasıdır.

Tartışmalarınızı kendi özel alanınızda tutmak yerine halka açarsanız, sevgilinizi utandırırsınız. Bir probleminiz varsa başkalarının önünde bunu halledemezsiniz. Sevgiliniz kendisini küçük düşmüş hisseder. Ve ne yazık ki bu hissin geçmesi kolay değildir. Bu durum tekrarlandıkça ilişkiniz de bitiş noktasına yol alır. Bir tartışmayı olması gerekenden daha fazla uzatmak ciddi anlamda zaman kaybıdır. Tartışma bitmedikçe ya da haklı olduğunuzu kanıtlamak için uzattıkça sevgilinizi suskunluğa itersiniz. Her şeyi defalarca konuştuğunuz halde bir uzlaşma yolu bulmanız imkansız hale gelir. Uzlaşamadıkça da birbirinizden uzaklaşır ve yalnızlığa itilirsiniz.

Aşkın sizde olmayana sahip birini değil sizi anlayan, orada ebediyen yaşayabileceğiniz bakışını hissetmenizi, bulmanızı sağlayan kişiyi aramak olduğunu anladığınızda… Sergio Sa

Toplum, kendimizi bütün hissetmek ve yalnızlık duymamak için birini sevmemiz gerektiğine inandırır. Kayıp olan “diğer yarınızı” bulmak kendinizi tamamlayıp mutlu olmaktır bütün mesele. Ne var ki bu çok hatalı ve hatta tehlikeli bir fikirdir. Tarihteki en büyük düşünürlerden bir kısmı, önce kendinizi sevmedikçe bir başkasını sevmenin imkansızlığından söz etmiştir. Yani siz halihazırda bütünsünüz ve başkalarıyla sevgiyi paylaşmadan önce kendinize olan sevginizi büyütmeniz gerekir.

Birbirinizi tanıma şansını sunacağınız dürüst bir ilişki istiyorsanız, önce kendinizi sevmeyi öğrenin. Tam olarak ne aradığınızı, korkularınızı ve arzularınızı, kişisel olarak nasıl büyüyeceğinizi ve diğer kişinin kendi yolunu ne ölçüde değiştireceğini anlayın. Diğer bir deyişle, birini doğru şekilde sevmek için kendinizi sevmeniz ve her iki şey için de hazır olmanız gerekmektedir.

Aşık olmanın basit ama karmaşık tecrübesi, insanların bazen kabul edilmez durumları kabul etmesine neden olur. Filmlerde gördüğünüz mutlu sonları ararken acı çekmenize neden olan aşk, gerçek değildir. Aşk kimi zaman can yakar ama asla kasten zarar vermez. İki insan birbirini sevdiğinde tek amaçları, bir nedenle gitmeye karar verseler bile diğer kişiyi mutlu görmektir. Zehirli ise o, karşılıklı aşk değildir. İlişkiyi sürdürmek için kim olduğunuzu inkar etmeniz gerekiyorsa bu sağlıklı bir durum değildir. Kıskançlık, cehalet ve psikolojik ve/veya fiziksel istismar varsa bunun adı aşk değildir çünkü aşk, sevgi ve şefkatle geri ödenir.
Aşk, hem bağlılık hem de özgürlüktür. Sizi hayatınızı paylaşmak üzere defalarca aynı kişiyi seçmeye teşvik eder. Bir ilişkide takım çalışmasını anlamak ve kendinizi güvende hissedebileceğiniz ayrı bir dünya yaratmak için ondan faydalanmaktır. Hayatta en güzel şeylerin fiyatının üç katı olduğunu fark etmek ve bunu yıllar içinde unutmamaktır. Duyguları yenilemek, ortak özelliklerin farklılıklarla uyuştuğu bir yapbozu düzenlemek ve düşecebileceğinizi bile bile bilinmeyene atlamaktır. Aşk; nezaket, saygı ve karşılıklı şefkatten başka şey bilmez. Sıcaklık, dürtü, idealleştirme, anlam ve hayattır. Peki öyleyse neden zalimleşmesini kabul ediyoruz? Neden içinde hiç sevgi olmadığında bile ona “aşk” demeye devam ediyoruz?

Hepimiz, dürüstlükle beslenen ve oyunlar olmaksızın bizi her gün daha iyi olmaya iten gerçek aşkı yaşamayı hak ediyoruz. Korkularımızı dindirip bizi içeriden besleyen o güzel duyguyu yaşamayı hak ediyoruz. Kendimiz olmamıza izin veren, bizi mutlu eden ve asla kasıtlı zarara yol açmayan o duyguyu. Hepimiz kendimizi bir başkasının kalbinde bulmayı ve başka biri gibi davranmadan ya da onları yanımızda tutmaya çalışmadan iletişim kurmayı hak ediyoruz. Hepimiz aşkın akıp giderken aklın ve duygunun beraber yol almasını hak ediyoruz.

Hayatınızın aşkını her gün aynı insanda bulun. Büyümesine izin verildiğinde aşk, her haliyle en tatmin edici ve yüceltici duygudur. İşte bu yüzden samimi ve açık bir şekilde karşılık bulduğunda aşık olmak asla acı bir tecrübe olmamalıdır.

Bir duygunun temel özelliğini belli eden şey, o duyguyu nasıl yönettiğimiz ve onunla bağdaştırdığımız enerjidir. Diğer bir deyişle, bir duygu davranışlarımızın önüne geçebilir fakat davranışlarımızı meşrulaştırmaz. Hüzünlü bir neşe hissetmenin normal olduğunu anlamalıyız. Bir duygunun illa ki bir diğerine galip gelmesine gerek yoktur. Yani, duygularımızı oldukları gibi kabul etmeliyiz.

Kendinizi ifade etmeniz sizi özgürleştirir. Eğer her şeyi içinize atarsanız stresli ve kaygılı birine dönüşürsünüz. Başkalarıyla nasıl hissettiğinizi paylaştığınızda hem iletişim gücünüz hem de içsel diyaloğunuzun kalitesi artar. Bu aynı zamanda anlamayı (hem kendinizi hem de başkalarını), empatiyi ve içsel/dışsal huzuru besler. Zorlu duyguları dile getirmek için genel bir durumdan kaynaklanan duygularla özel bir durumdan kaynaklananları birbirinden ayırmalı ve analiz etmeliyiz.

Eğer öfkeyle karışık bir keyif hissediyorsak, elimizdeki duygular keyif ve öfkedir. Eğer hassasiyet gerektiren ve korku verici bir üzüntü hissediyorsak, burada iki temel ve bir spesifik duygu ile başa çıkıyoruz demektir. Tüm bu kavramlar çok daha iyi açıklanabilirler. Örneğin öfke; sinirlilik, kızgınlık, hayal kırıklığı ve başka bazı duygularla daha eş anlamlıdır. Hissettiğimiz şeye en iyi biçimde uyan kelimeyi bulmamız esastır. Son olarak, nasıl hissettiğinizi anlama, aktarma ve açığa vurmanıza yardımcı olacak bir egzersizden bahsetmek istiyoruz. Şu cümleyi kurun: “… zamanlarda … hissediyorum.” ve boşlukları doldurun. Hissettiğiniz tüm duygular için bu cümleyi kurmayı deneyin. Ardından yazdıklarınıza bakın ve bir araya getirin. Bu bazen şairane sonuçlar veren ve duygu durumlarımızı daha iyi anlamamıza yardımcı olan ilginç bir egzersizdir.

Çoğumuz duygularımızı beş temel şekilde gruplarız: mutluluk, mutsuzluk, öfke, korku, tiksinme. Genel olarak hissettiklerimiz bu duyguların bir kısmına tekabül eder. Fakat bu duygular görece evrensel duygular oldukları için daha açık bir şekilde kendimizi ifade etmek istediğimiz anlar da olur. Duygularımız her zaman saf şekillerde kendilerini göstermezler. Belki aşırı hassasiyetten dolayı korkuyor ya da korkakça öfkeleniyoruzdur. Zorlu duyguları meydana getiren şeyler, esasında birbirinden oldukça farklı olan pek çok duygunun bir araya gelmesidir. Bu duyguları anlamak için öncelikle düşünce sürecimizi daha esnek hale getirmeliyiz. “Genel” duygular bunları karşılamaya yeterli olmadığı için bu duyguları kategorilere ayırmak mümkün değildir. Ayrıca duyguları etik bir noktadan değerlendirmeyi de bırakmalıyız. Hatta iyi duygu – kötü duygu diye bir şey yoktur. Tabii duruma göre bazı duygular görece iyi ya da görece kötü hissettirebilir.

Bazı ifadelerin diller arasında kelimesi kelimesine doğrudan bir çevirisinin olmaması, duyguları belirlemenin ve ifade etmenin karmaşıklığına tuz biber olur. Böyle duyguların anlamını dilden dile aktarmanın bir yolu yoktur çünkü ya oldukça karmaşıktırlar ya da belirli bir sosyal bağlam ile ilişkilendirilmişlerdir. Bu gibi kelimelere birkaç örnek verelim:

  • Freizeitstress: Almanca’da kullanılan bu kelime yalnızca zaman öldürmek için yaptığımız bazı eylemlerden kaynaklanan stresi ifade ediyor.
  • Lítost: Çekçe dilinde yer alan bu kelime inanılmaz derecede acınası olduğumuz hissine kapıldığımız durumu açıklamak için kullanılıyor.
  • Gigil: Bu Filipince kelime bir şeyin çok tatlı olmasından dolayı içimizde doğan “sıkıştırma” isteğini yansıtıyor.
  • Sukha: Bu kelime Sanskritçe’de geçici olmayan mutluluğu anlatmak için kullanılıyor. Yoğun ve uzun süren mutluluğu ifade ediyor.

Çoğu kez bu kelimeleri birden fazla kelimeyle ifade etmeden bir dilden başka bir dile çeviremeyiz. Aynı şey zorlu duygular için de geçerlidir. Şimdiye kadar bu duyguları anlama, aktarma ya da ifade etmenin bir yolunu bulamadık. Bir duyguyu ifade etmenin başı onu anlamak olduğu için, bu aktarım zorluğu bizler için rahatsız edici bir hal alır.

Bazen kelimelere gerek yoktur ve kendini sanat aracılığıyla ifade etmenin basitliği en iyi iletişim yöntemlerinden biri olarak karşımıza çıkar. Emmanuel Jal

Çoğu duygu bizleri günlük hayatımızda zorlar. Bu zorlu duygular bünyelerinde birbirleriyle çelişebilen hisleri barındırırlar. Fakat bu duyguları anlayarak ve düzgün bir şekilde açığa vurarak, kendimiz ve başkalarıyla olan iletişimimizi geliştirebiliriz. Zorlu duygular saf hallerinde gün yüzüne çıkmazlar. Hatta çoğu duygu bir şekilde zorluk teşkil eder. Örneğin, aynı anda hem nefret hem de sevgi hissetmeniz sandığınızdan daha fazla yaşadığınız bir durumdur. Bir diğer yaygın durum ise şefkat ve öfkenin ya da öfke ve üzüntünün bir arada hissedilmesidir. Bazen yaşadığımız duyguları genellemek ve bu duyguları yük olarak ifade etmek hoşumuza gider. Fakat bu durumdan ilginç bir şekilde keyif almaktansa bizleri farklı durumlara sürükleyen bu duyguları anlayabilmemiz oldukça önemlidir.

Bazen böylesi hisleri anlamak, bunları düşüncelere aktarmak ve yüksek sesle ifade etmekte zorlanırız. Bu üç adım, karmaşık olmakla birlikte, içinde bulunmak istemediğimiz duygu durumlarından çıkmak için başvurabileceğimiz birer yol olarak da karşımıza çıkar. Kesin olan bir şey var ki; zorlu duyguları ifade etmek için yeteri kadar kelime yok. Belki de şiir bu yüzden var. Şiir, sanatsal bir dışa vurumdan fazlasıdır. Şairler, şiirlerinin zorlu duyguları dünyaya ifade etmekte harika birer araç olduklarını düşünürler. Aynı şey, duygularını farklı sanat formları aracılığıyla aktarmayı seçen insanlar için de geçerlidir.

Çoğu zaman, utangaçlığı içe dönüklükle karıştırırız. Ancak bunlar tamamen farklı iki kavramdır. Utangaçlık, sosyal olarak reddedilme korkusudur. İçe dönüklük ise çok uyarıcı olmayan ortamları tercih etmektir. Utangaçlık özünde acı vericidir. Ancak içe dönüklük kişiye huzur verir. “Eğer içe dönük bir kişiyseniz, sessizlik tercihinin derin bir psişik acıya neden olabileceğini de biliyorsunuz. Bir çocuk olarak, ebeveynlerinizin utangaç davrandığınızda sizin adınıza özür dilediklerini duymuş olabilirsiniz. Ya da okulda ‘kır kabuğunu’ denmiştir.” Susan Cain

Gün batımını gerçekten takdir etmemizin nedeni, içe dönük insanların bu kadar doğal görünmelerinin sebebiyle aynı olabilir. Huzur ve sakinliği takdir edebilmenin güzelliğidir bu. İçe dönük insanlar, sosyalleşmeyi sevmeyen insanlar olarak görülür. Oysa partilerden ya da eğlenceden nefret etmezler, sadece bunları iletişimin önünde engel olarak görürler. İçe dönük insanlar, iyi bir akşam yemeği yiyip TV’de güzel bir film izleyerek geçirdikleri zamanı boşa geçmiş olarak düşünmezler. Aksine, bu tür geceleri bir gereklilik olarak görürler. Tekrar dünyaya açılmadan önce zevk aldıkları eğlenceli bir zamandır bu. Nüfusun yaklaşık üçte birinin içe dönük olduğunu söyleyebiliriz. Psikolog ve The Introvert’s Way: Living A Quiet Life in a Noisy World kitabının yazarı Sophia Dembling’e göre, içe dönük insanlar tutkuyla konuşmak istedikleri konulara derinlemesine dalmak ister. Genellikle bu konulardan bazıları yaşamın anlamı veya sevginin doğasıdır.
Bilgelik arayışı içinde ilk adım sessizlik. Pisagor

Kalabalıkta kendilerini yalnız hissediyorlar. Çelişkili gözükse de, içe dönük kişilerin birçok insanın bulunduğu ortamlarda yalnız hissetmesi normaldir. Sosyal enerjilerini yakın arkadaşlara, meslektaşlarına ve ailelerine harcamayı tercih ediyorlar. Sadece sessizliği doldurmak için konuştuğumuz zamanları bir düşünsenize? Anlamsız konuşmalara kaç kez nefesimizi harcıyoruz? İçe dönük insanlar, güçlü sosyal becerilere sahip olabilir ve partilerin veya iş toplantılarının tadını çıkarabilirler. Fakat kısa bir süre sonra eve gitmeyi tercih ederler. Konuştuklarından daha fazla dinlerler, konuşmadan önce düşünürler ve genellikle kendilerini yazılı olarak daha iyi ifade ettiklerini hissederler. Çatışmalardan kaçınma eğilimindedirler. Bazıları küçük sohbetlerden korkabilir, ancak derin tartışmalardan hoşlanırlar. Birçok insanın veya uyaranın bulunduğu ortamlarda kolayca sıkılırlar. Bu, içe dönüklerin neden ayrıntılara daha fazla dikkat ettiğini ve çok fazla uyaran olduğunda neden bunaldıklarını açıklıyor.

“Her zaman insanların senden hoşlanmadığını söylüyorsun ama insanlar orada olmayan bir şeyi sevemezler.” Cath Crowley

İçe dönük kişilerin beyinleri farklı mı? Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir çalışma sonucu içe dönük olarak sınıflandırılan insanların beyninde farklı şablonlar tespit edildi. Bu sonuçlar içe dönük kişilerin neden bu şekilde davrandıklarına ışık tutuyor. İçe dönük insanların beyinlerinde daha fazla gri madde var ve bu, prefrontal korteksin belirli bölgelerinde daha kalın. Bu alanlar soyut düşünce ve karar vermeyle ilgilidir. Daha gelişmiş prefrontal kortekslerin yanı sıra, içe dönük insanların beyinlerinin diğer özellikleri, ön loblarında ve anterior talamuslarında daha yüksek aktivite seviyeleri olmasıdır. Bu özellik bu insanları olayları hatırlamada, plan yapmada ve problem çözmede daha iyi kılar. Bu tür insanlar, etraflarında olanlar yerine kendi içlerinde neler olup bittiğine daha fazla dikkat eder. Aynı şekilde, öğrenme, motor kontrol ve dikkat alanlarında daha yüksek beyin aktivitesine sahiptirler. Bu onları daha temkinli kılar.

İçe dönükler yalnızlıktan keyif alan ve genellikle aktif bir iç dünyası bulunan insanlardır. Kişisel gelişim konusunda daha bilinçli bir yaklaşım sergileyen bu insanlar, aşırı derece uyarıcılarla dolu olan bir ortamda yogun düşerler. Farklı insanlarda farklı bileşenlerin daha önemli ya da daha önemsiz olduğu görülebilir. Ancak genel olarak bakıldığında hepsi aynı noktalarda benzer özellikler taşırlar. İçe dönüklüğün bileşenlerinin farklılıkları konusunda şaşırtıcı olan durum, bunların tamamının gerçekten de zenginleştirici bir etkiye sahip olmasıdır. Oysa genellikle dışa dönük insanlar, kendi yaşam tarzlarının psikolojik olarak sağlıklı olduğu varsayımından faydalanma eğilimi göstermektedirler.

Jonathan Cheek tarafından öne sürülen içe dönüklerin üçüncü kategorisi, düşünceden çok davranış stiline göre tanımlanmıştır. Bunlar, hareketlerini ya da bu hareketleri yapma biçimlerini normalden daha yavaş bir biçimde gerçekleştiren “sınırlı içe dönüklerdir.” Sınırlı ya da tutuk içe dönükler harekete geçmeden önce düşünmeyi tercih ederler. Bu nedenle ilerlemeleri normalden daha uzun bir süre alabilir. Profesör Cheek; “Bu tür bir içe dönüklüğü daha önce hiç düşünmemiştim. O yüzden gelecekte yapılacak olan araştırmaların sınırlı içe dönüklük ve bunun diğer türlerle olan ilişkisi konusunda neler ortaya çıkaracağını görmek istiyorum.” ifadelerini kullanmıştır.

Bu tür insanlar herhangi bir şey yapmadan önce belirli bir zaman harcarlar, gün içinde yapacakları her şeyi planlarlar ve durumu kontrol altında tutmayı severler. Endişeli olanların aksine kendilerini güvensiz hissetme gibi bir durumları yoktur. Kısacası, sınırlı içe dönüklerin dünyayı analiz eden ve dürtüsel yönelimleri bir kenara bırakan insanlar oldukları söylenebilir.

Sosyal İçe Dönük Kişiler. Bu profil, içe dönüklük kavramının genel algısına en yakın olan profildir. Bu insanlar alışverişe çıkmaktansa evde oturup kitap okumaya daha fazla değer verirler. Sosyal içe dönük bir kişi yaşam alanını ve yakın arkadaşlıklarını son derece önemser. Örneğin Tomorrowland müzik festivaline gitmektense eski arkadaşları ile dışarı çıkıp bir şeyler içerek sohbet etmeyi tercih eder. Her ne kadar utangaç olduklarına yönelik yanlış bir algı oluşsa da aslında bu açıdan önemli bir fark bulunmaktadır. Utangaç insanlar, ilgi odağı olduklarında ya da böyle bir olasılıkla yüzleştiklerinde endişe duyarlar. Sosyal içe dönükler ise uyarıcı ve değişimlerin çok da fazla olmadığı daha ufak gruplarda kendilerini çok daha iyi hissederler.

Cheek ve Grimes tarafından tanımlanan diğer bir tür “iç gözlemsel içe dönükler” olarak adlandırılan gruptur. Bu boyutta odak noktası ya da dikkat daha çok iç ögelere ya da bileşenlere yoğunlaşmaktadır. Sosyal içe dönüklerin aksine iç gözlemsel içe dönüklerin sosyalleşme ile ilgili herhangi bir sorunları yoktur. Bu tür içe dönük insanların en büyük özelliği çok büyük bir iç dünyasına sahip olmalarıdır. Kendi kurgu dünyalarında kaybolma yeteneğine sahiptirler. Hayal güçlerini yaratıcı sonuçlar elde etmek için bir avantaj olarak kullanabilirler. Profesör Cheek, bu tür içe dönüklerin, “nevrotik olmayan fakat daha çok hayal ürünü ve yaratıcı bir şekilde kendi iç fantazi dünyalarında kaybolma kabiliyetine sahip” insanlar olduklarının altını çizmektedir.

Cheek, iç gözlemsel içe dönüklere örnek olarak Harry Potter’dan Luna Lovegood’u göstermektedir. İç dünyasındaki çılgınlıklar onu bir yandan gizemli diğer yandan da dengesiz bir kişi haline getirmektedir. Bu özellikler ise ruhsal bir içe dönük kişinin mükemmel bir tanımı olarak nitelendirilebilir.

Günümüzde ambivert olarak kullanılan ve hem içe kapanık hem de dışa dönük insanlar için kullanılan bir terim bulunmaktadır. Yani bu tür insanlar içe dönük / dışa dönük ekseninin tam ortasında yer almaktadırlar. Pek çok yönden ambivert kişiliğe sahip insanların hem içe dönük hem de dışa dönük dünyanın en iyi yönlerini barındırdıkları söylenebilir. İçinde bulundukları duruma göre bu iki türdeki insanların da güçlü yönlerini benimseyerek tercih edebilme yeteneğine sahiptirler. Jonathan Cheek ve Jennifer Grimes gibi bilim insanları ise içe dönük kişilerin farklı türlerini tanımlamışlardır. Bunlardan ilki, çok tanıdık gelen insanların oluşturduğu bir gruptur: sosyal içe dönükler.

Jonathan Cheek ve Jennifer Grimes gibi bilim insanları, içe dönüklerin farklı türlerini ortaya çıkarmışlar ve bu insanların çok çeşitli özellikleri bulunduğunu belirlemişlerdir. Bu bağlamda, klasik ya da mitolojik tanımların son derece eksik olduklarının altını çizmek gerekir. İçe dönük bir davranışı tanımlayan faktörler, aslında bir kişinin sosyalleşme anlamındaki tutum ve davranışlarından çok daha fazlasını içerir. Bu gerçek, Susan Cain’in The Quiet Revolution adlı sitesinde yer alan 10 soruluk içe dönük – dışa dönük testi ile ortaya konmaktadır. Bu testte içe dönüklüğün farklı boyutları analiz ederek bu kavramın tanımının artık güncellendiğini keşfediyoruz. Yıllara önce içe dönüklük konusunda, “Yalnız kalmaktan hoşlanıyorum. / İnsanlarla bir arada olmaktan hoşlanıyorum.” temeline dayanan bir araştırma yapılmıştır. Bu bağlamda içe dönük davranışların, dışa dönük davranışlara göre çok daha fazla sayıda detay ve farklılık içerdiği ortaya çıkarılmıştır.

Yani içe dönük insanlardan oluşan bir grup içinde pek de bulunması mümkün olmayan sosyalleşme tercihlerine rastlamak olasıdır. Bundan dolayı bu insanlar evde kalmayı tercih edebilirler. Bu tip insanlar birbirleri ile birlikte olmaktan çok hoşlanırlar. Ancak bu hoşlanma durumu, dışa dönük insanlardan çok farklı özelliklere sahiptir. Tüm bunların da ötesinde belirli aktivitelere yönelik tercihleri diğer insanlarda olduğu gibi zaman içerisinde farklılıklar gösterebilir.

Sağlıklı yalnızlık, bu şüphesiz çoğu insan için anlaşılması en zor kavramdır. Bu, sosyal varlıklar olarak, bir topluluk içinde yaşama, bir aileye sahip olma ve ‘ait olma’ ihtiyacı anlayışımızdan kaynaklanmaktadır. Bu, yalnızlığın tatmin veya mutlulukla eşanlamlı olabileceğini anlamayı son derece zorlaştırıyor. Başka bir deyişle, sağlıklı bir şekilde yalnız olunabileceğini. Yine de, sınırları aşmadığınızda yalnızlık son derece uyumlu ve zenginleştirici bir deneyim haline gelebilir. Bu, bir dağın tepesinde tek başına yaşamak ya da bir günden diğerine ailenizle konuşmayı bırakmak anlamına gelmez. Sadece günün veya haftanın belirli anlarını sadece kendinle kalmaya adamaya dayanır. Nitekim içsel benliğinizle olan ilişkiniz gerçekten önemlidir ve ancak yalnızlık ile elde edilebilir. Size neler olduğunu fark etmenize yardımcı olur. Ayrıca, çevrenizde olup bitenlerden kendinizi korumak ve vücudunuzun size söylediklerini dinlemek için.

Yalnız olmayı istemekte yanlış bir şey var mı? Bu soruyu cevaplamadan önce, atıfta bulunulan yalnızlık türünü anlamamız gerekiyor. Uzmanlar, farklı türleri olduğunu söylüyor. Ayrıca, her şey onun hakkında nasıl hissettiğinize ve yalnızlığın neden mi yoksa ‘zorla mı’ olduğuna bağlıdır. Gerçekten de, neden yalnız olmayı tercih ettiğinizi ve belirli bir anda neler yaşadığınızı ve etrafınız başkaları tarafından sarıldığında içinizde neler olduğunu bileceksiniz. Bununla birlikte, yalnızlığı seçenlerde belirgin olan bazı davranış kalıpları vardır. Örneğin, utangaçlık, korku, ilişki kurmada zorluk , reddedilme korkusu, yanılma veya incinme. Bu nedenle başkalarıyla dışarı çıkmaktan ve arkadaş gruplarıyla konuşmaktan kaçınırlar. Bu yalnızlık duygularını tetikler. Öte yandan, böyle daha iyi hissettikleri için gerçekten yalnız olmayı tercih edenler var. Aslında, kendi kendilerine yeterli olduklarını, başka birine ihtiyaç duymadıklarını ve yalnızlıklarının onları daha az savunmasız hale getirdiğini düşünürler vb.

Diğer yalnızlık türleri, insanların bundan zevk aldığı ve sevdiklerini konuşmadan veya görmeden haftalar geçmesini gerçekten umursamadıkları türdendir. Gerçekten de kendilerini diğerlerinden soyutlamaya çalışırlar, doğum günlerinde asla bir araya gelmezler ve yalnız işleri tercih ederler vb.

Psikolog Cecilia Rodríguez Díaz, yalnızlığın “tamamen kişisel ve öznel bir deneyim” olarak tanımlanması gerektiğini açıklıyor. Aslında, birçok şekilde deneyimlenebilir. Örneğin, etrafınız insanlarla çevrili olabilir, ancak kendinizi yalnız hissedebilirsiniz. Alternatif olarak, tamamen kendi başınıza olsanız da kendinizi yalnızlık hissine uzak hissedebilirsiniz. Yalnızlık, yakın bağların, ağların ve ilişkilerin eksikliği ile ilgili olma eğilimindedir. Aslında, bugün içinde yaşadığımız toplumu yansıtıyor. Kısa mesajların, sosyal medyanın ve görüntülü aramaların olduğu bir teknoloji çağında yaşıyor olsak da, başkalarıyla yakın teması sürdürmenin son derece zor olduğu bir toplum.

Gerçekten de, neden yalnızlık her zaman kötü duygularla ilişkilendirilir? Sonuçta, belki de tek başınayken o anlardan gerçekten zevk alan insanlardan birisin. Aslında, tercih ettiğiniz şeyi yapmak için aile ve sosyal gelenekleri bir kenara bile koyabilirsiniz. Eğer öyleyse, Yılbaşı Gecesini evde kendi başınıza geçirmenin kesinlikle çılgınca olduğunu düşünmeyeceksiniz. Yanınıza sadece bavulunuzu aldığınız bir tatil planlamanın saçma bir fikir olduğuna da inanamayacaksınız. Aslında, sizin için bu tür deneyimler benzersiz olacaktır.

Neden yalnız kalmak istemeye olumsuz bakılıyor? Olumsuz yalnızlık görüşü, insanın başka insanlarla çevrili bir toplumda yaşaması gerektiği fikrine dayanma eğilimindedir. Bu nedenle, hangi yönden bakarsak bakalım, yalnızlığın olumsuz bir şey olduğuna hararetle inanma eğilimindeyiz. Ancak, ya yalnız olmayı tercih ederseniz ve kendinizi hiç depresif veya üzgün hissetmiyorsanız? Bu, bir keşiş ya da antisosyal bir varlık olduğunuz anlamına gelmez, sadece alanınızdan zevk almak ve içsel benliğinizle bağlantı kurmak istiyorsunuz. Öte yandan, yalnızlık korkusuyla karşısına çıkan ilk kişiyle ilişki kurmak gibi akılsızca kararlar verenler de var. Veya üyeleriyle kesinlikle ortak hiçbir noktaları olmayan bir gruba katılırlar. Yine de, kendilerini “yalnız” hissetmemek için olmadıkları gibi davranarak orada kalırlar.

Genellikle yalnızlığı olumsuz bir bakış açısıyla düşünürüz. Ancak, yalnız olmanın bazı faydaları vardır. Gerçekten de, çoğu insan başkalarıyla çevrili olmaktansa kendi başlarına daha iyi hissediyor. Bu nedenle yalnızlığın sağlıklı olup olmadığı konusunda araştırmalar yapılmaya başlanmıştır. Bir grup içinde, bir çift olarak veya bir aile olarak yapıldığında tüm etkinliklerin daha eğlenceli olduğuna inanılıyor. Bu, sinemaya gitmekten akşam yemeği yemeye, yılbaşı ya da bayramları kutlamaya veya sadece bir kahve içmeye kadar uzanır. Ayrıca egzersiz yapmak, parkta yürümek veya alışverişe gitmek. Yine de, bu tür şeyleri tek başına yapmanın sorunu nedir? Acı, depresyon, üzüntü ve terk edilme anlamına geldiği düşünüldüğü için mi?
YAKIN DA..

Gerçek aşk, diğer insandaki aşkı uyandırmaktan çok, diğerinin iyiliğine kendini adamaya odaklanmaktır. Bu bir “kör edici duygu” değildir ve sadece bir gecede ortaya çıkmaz. Diğer kişiyi tanımak, onu kabul etmek ve ona hayran olmayı içerir. Bu durumda, hayranlık bilgi ve yakınlıktan gelir.

Aşk söz konusu olduğunda hayranlık vardır, çünkü onu ilişki içinde derinleştirmek mümkündür. Partnerimizin, çoğunu ilk bakışta görmediğimiz veya anlamadığımız birçok özelliğini keşfederiz ve partnerimize daha da bağlanırız. Partnerimizle ilgili olumlu şeyler keşfetmek bizi mutlu eder ve onu arı yeni bir şekilde görmemizi sağlar. Yeteneklerini lehimize kullanmakla ilgilenmeyiz. Aksine, onları severiz çünkü bu özellikleri kendilerinde toplarlar.

Bu arada, aşksız hayranlık düşüncenin meyvesidir. Hayranlık, değerli olduğunu düşündüğümüz farklı değerleri, yetenekleri veya nitelikleri takdir edişimizi gösterir. Yeteneği için bir sanatçıya, kararlılığı için bir lidere veya bilgeliği için bir öğretmene hayranlık duyarız. Bunların hiçbiri, kelimenin romantik anlamında aşkı ima etmez. Bu nedenle, birisine onları sevmeden hayran olmak oldukça mümkündür fakat tam tersi çok zordur.

Özsaygısı düşük insanlarda aşkı idealleştirmek yaygın görülür. Ortalamanın üzerinde olarak değerlendirdikleri insanlara “aşık olurlar”. Bu şekilde, sözde aşk hissi hayranlıktan gelir. Sonuçta, aradıkları şey, kendilerinde eksik olan o öz sevgiyi ele geçirmektir. Onay isterler ve güçlü ya da önemli olduğunu düşündükleri biri tarafından sevilmek isterler.

Kültürümüzde, neye hayran kalmamız veya kalmamamız gerektiğine dair belli basmakalıplar vardır. “Ticari” deyişle hayranlık uyandıran biri, toplumumuzun hayata geçirdiği ideallere uyan bir kişidir. Bu, toplumun standartlarına uyan bir insandır. Güzel, atletik, varlıklı ve kararlı olabilirler. Bu nedenle, kabul edilmeye istekli birçok kişi bu nitelikleri potansiyel bir partnerde arayacaktır. Bunu yapmak, kendilerini dahil hissetmek ve böylece reddedilme endişesini ortadan kaldırmak için bir yoldur. Ancak bu ilişkilerde hayranlık ya da aşk yoktur. Mevcut olan tek şey çok düşük öz sevgi ve öz saygıdır.

Öte yandan, çoğu insan odadaki en popüler, en çekici veya en güçlü kişi tarafından “sevilmek” ister. Bu figürlerin aldığı sevgi, toplumsal “statüleri” ile artar. Bu nedenle, böyle birinden gelecek olan sevgi, derinden arzulayabileceğimiz ve aşkla kolayca karışabileceğimiz bir şeydir.

Öyle veya böyle bir şekilde, aşkın olduğu her an hayranlık da vardır. Bu şekilde, aşk ve hayranlık el ele gider. Ancak işleri tersine çevirdiğimizde aynı şey gerçekleşmez. Yani, birine hayran olmak için ona aşık olmak zorunda değilsiniz. Bu mantığın karmaşıklığı, özellikle beklentilerimiz veya ihtiyaçlarımız bir şekilde karşılandığında, başkalarını idealleştirme yeteneğine sahip olmamızdan geliyor. Hayranlık ve aşk arasındaki ilişki de daha karmaşık hale gelir, çünkü bazen sevilmek arzusu kontrolü ele geçirir.

İdealleştirmeden bahsederken, insanlara sahip olmadıkları erdemleri nasıl atfettiğimizden bahsediyoruz. Bu aynı zamanda sahip oldukları nitelikleri abarttığımızda da ortaya çıkar. Bu, sevdalanma aşamasında çok olur. Diğer kişiyi çok iyi tanımayız ve ona bir filtreden bakarız. Harika biri olmasını isteriz. Bu gibi durumlarda, hem aşk hem de hayranlık söz konusudur. Ancak, her ikisinin de zayıf temelleri vardır, çünkü bu aşkın çoğu beklentilere ve fantezilere dayanır.

Aşık olmak, kalbe hayran olmaktır; hayran olmak, aklı sevmektir. Alfredo La Mont

Hayranlığı aşktan ayıran çizgi çok incedir. Öyle incedir ki, hayranlık ve aşk duyguları sıklıkla birbirleriyle karıştırılır. Bu nispeten yaygındır, çünkü bu duygular karmaşık bir dinamikten oluşur. Birini sevmeden ona hayranlık duyabiliriz. Ancak, aynı anda hayran olmadığımız birini sevemeyiz. Aşık olmanın, sevdiğimiz kişiyi belli bir şekilde idealleştirdiğini düşünürsek daha da karmaşık hale gelir. İlişkinin bu ilk aşamasında, hayranlık ve aşk, neredeyse aynı şeylerdir. Fakat zamanla, bir duygu hakim olmaya başlar. Sonunda, aklımız ve kalbimiz o kişi hakkında nasıl hissedeceğimize karar verir.

Örneğin fiziksel güzellik, hayranlık ve arzu uyandırabilen bir şeydir. Bu duygular gerçekten çok yoğun olabilir. Öyle yoğundur ki, bazen bu duyguları aşk ile karıştırırız. Aynı şey, şöhret veya güç gibi diğer geçici özellikler için de geçerlidir. O kadar hayranlık uyandırırlar ki bazen bu duyguları aşkla karıştırırız.

Bir erkek sizi çekici buluyorsa, kendi kişisel görünüşü ile ilgili bazı hareketleri istemsiz olarak yapar. Örnek olarak saçını düzeltir. Benzer şekilde bulunduğu ortama girdiğinizde farkında olmadan kravatını, ceketini ya da başka bir kıyafetini düzeltme eğilimde olacaktır. Bu tür tavırlar, size daha çekici görünmek için bir tür hazırlık çalışmalarıdır.

Diğer sık bir biçimde görülen jest ise ellerini beline dayayarak sanki sizi yönlendiriyor gibi bir tavır takınmasıdır. Bu davranış biçimi, bir şeye sahip olma dürtüsü ile yapılan eski tarz bir davranış olarak algılanabilir. Bir çiftin aşık olması açısından bakıldığında ise, bu tarz bir sahip olma niteliğinin daha az olduğunu söyleyebiliriz. Aslında oldukça erkeksi görünen bu jest, sizin belinize nazikçe dokunan bir el olma isteğini taşıdığını adeta ele vermektedir.

Fark edeceğiniz diğer bir detay, konuşurken size doğru eğilmesidir. Özellikle ilk buluşma anında eğer ayaktaysa omuzlarını geriye doğru atar, göğsünü dışarı doğru çıkarır ve dik bir şekilde durur. Bu duruş, güçlü olduğunu gösterme duruşudur. İstediği şeyi almak için harekete geçmeye hazırlandığını ifade eder. Eğer oturuyorsa, örnek olarak bir yemek masasındaysa, size bakmadığı zamanlarda kısa aralıklarla peçete ya da çatal bıçakla oynar. Aşık bir erkeğin vücut dili, yukarıda sıraladığımız davranış, jest ve mimiklere büyük oranda uymaktadır. Bu davranışların ortaya koyduğu şeyler, çekici bulma, hayranlık duyma ve ilgisini uyandırma hisleridir. Sizi gerçek anlamda sevdiğini, sizin söylediklerinize önem verdiğinde, size her koşulda destek olduğunda ve ihtiyaç ve istekleriniz konusunda hassas davrandığında anlarsınız.

Aynı durum gülümseme için de geçerlidir. Aslında gülümsemek hem erkekler hem de kadınlar için aynı anlama gelen ortak bir harekettir. Bir insan aşık olduğunda, suratında istese de bir türlü silemediği o “aptalca” gülümseme belirir. Bu gülümseme anlık olarak beklenmedik bir biçimde ortaya çıkar ve sürekli olarak yüzünde kalır. Bu durum, yanında bulunan kişinin onun üzerinde yarattığı keyif hissinden doğar. Aynı zamanda o kişiyle birlikte olmanın getirdiği mutluluğun da bir tür ifadesidir.

Bunlara ek olarak, eğer bir erkek sizden hoşlanıyorsa, kendisi farkında olmadan sizin yaptığınız yüz mimiklerini taklit eder. Bu tür durumlarda, hayran olduğu şeyin taklit edilmesi ve bunun kendisi için bir referans olarak alınması gerektiğini düşünür. Kendisini sizinle tanımlama isteği nedeniyle de sizin yüzünüzdeki ifadelerin benzerlerini kendi yüzünde de ürettiğinin farkında olmayacaktır.

Aşık Bir Erkeğin Yüzü, Vücut Dilinin Önemli Bir Parçasıdır. Bakışlara ek olarak, yüzünde bir erkeğin ilgisini gösteren daha farklı mimikler de bulunmaktadır. Örnek olarak kaşların yukarıya kaldırılması. Eğer sizinle birlikteyken kaşlarını normalden daha sık bir biçimde yukarıya doğru kaldırıyorsa şunu söylemek istiyordur: ilgimi çekiyorsun.

Hem erkekler hem de kadınlarda, aşkın o meşhur parıltısını gözlerde görmek mümkündür. Hoşunuza giden ya da çekici bulduğunuz bir şey gördüğünüzde gözlerinizin içi parlar. İlginizi çeken şeye olan konsantrasyonunuz o denli yüksektir ki, bu durum gözyaşı torbalarınızın normalden daha fazla harekete geçmesine neden olur. İşte bu yüzden o eşsiz parlaklık ortaya çıkar.

Elbette gözlerle ilgili tek belirti bu değildir. Bir erkeğin aşık olduğunu ele veren en önemli vücut işaretlerinden biri de bakışlarıdır. Siz nereye giderseniz gidin bu bakışlar sizi takip eder. Uzaklaşıp gittiğinizde bu bakışlar sizi arar; kalabalığa karıştığınızda şaşkın bir hal alır. Bu bakış nereye giderseniz mutlaka hep sizin yanınızda olacaktır. Bakışlarla ilgili bize çok önemli ipuçları veren bir özellik daha bulunmaktadır: sizin dudaklarınıza yönelen bakışlar. Konuşuyor olmanız ya da sessiz bir biçimde durmanız fark etmez. Aşık bir erkeğin vücut dili incelendiğinde, bu tür bakışlar aslında her şeyi açıklar niteliktedir.

Hem erkekler hem de kadınlarda, aşkın o meşhur parıltısını gözlerde görmek mümkündür. Hoşunuza giden ya da çekici bulduğunuz bir şey gördüğünüzde gözlerinizin içi parlar.

Ortalama bir erkeğin duygularını ifade etme konusunda kadınlara göre daha çekingen olduğunu hepimiz biliriz. Her ne kadar bu durum, daha önceki nesillerde olduğu kadar büyük bir sorun niteliği taşımasa da, duygusal dili kullanma anlamında hala oldukça beceriksiz olan çok sayıda erkek bulunduğunun altını çizmek gerekir. İşte bu durum, vücut dilini önemli yapan nedenlerden biridir. Vücut dili, karşı tarafın kelimelerle ifade edemediklerini anlamamıza yardımcı olur.

Gerçek şu ki, insanlar sürekli olarak birbirleri ile iletişim halindedirler. Bunu kimi zaman sözcüklerle, kimi zaman da başka yöntemler kullanarak yaparız. Aslında mimik ve jestlerine dikkat ederek bir kişinin sadece kelimelere döktüklerinden çok daha fazlasını anlama şansına sahip oluruz. Bu bağlamda, aşık bir erkeğin vücut dili garip ve pek alışılmamış çok farklı anlamlar ifade eder.

Sözcüklerle ifade edilmeyen dil aslında çok daha içtendir. Ancak aynı zamanda, anlamaya çalışan kişiye bağlı olarak çoğu kez anlaşılması çok daha güçtür. Diğer taraftan, ne kadar yoğun yaşanırsa yaşansın aşk, konuşma becerilerimizi engelleyen ancak vücut dilimize herhangi bir etkisi olmayan duygulardan bir tanesidir.

Adeta delirmişcesine abartılı bir biçimde aşık bir adamdan bahsettiğinizde, genellikle zavallı bir biçimde aşık olmuş bir adamdan bahsediyorsunuz demektir. Noel Clarasó
İlişkilerde çatışmalar, bilhassa ciddi olduğunda can yakar ve korkuya sebep olur. Ama bunları çözmenin tek yolu, çatışmalara yakından bakıp onlarla baş etmenin sağlıklı bir yolunu bulmaktır. İletişim daima mükemmel bir çözümdür. Tüm kalbinizle konuşmak, anlayışı getirir. Bunu yapmazsak, ilişkinin gelişme şansı olmaz. Bu durumda, iki tarafın yaşamını iyileştirmekten başka hedef yoksa gerçekten de ilişkiyi kesmeye değecektir.

Bu tür taktikleri kullanan insanların çoğu, bu hareketleriyle yalnızca diğer kişinin değil kendi değerlerini de alıp götürmektedir. Çok geçmeden başkaları, söyledikleri ya da yaptıklarının göreceli bir değeri olduğunu öğreneceklerdir. O kişinin gerçekte ne düşündüğü ya da hissettiğinin ifadesi değildir, ama harekete geçirilen bir tür psikolojik oyunun göstergesi olabilir. Dolayısıyla, manipülasyon ve şantajın bedeli, güven ve gerçek samimiyetin olduğu bir ilişki kuramamaktır.

Bazen de bir ilişki vaktinden önce ya da sebepsiz yere sona erer. Kişilerden biri, partnerinin tepki göstermesi için ilişkiyi sonlandırır; manipüle edilmek istemeyen partner ise bağımsızlığını yitirmemek için son bedeli ödemeyi kabul eder. ve bundan iki tarafında bir çıkarı olmaz.

Bir ilişkiyi, güç mantığı altına yerleştirmek asla iyi bir fikir değildir. Bazı faydalar elde edebilirsiniz bundan ama kazandığınızdan çok fazlasını kaybedersiniz. İlişkinizin değer kaybetmesine, ‘ucuzlaşmasına’ neden olursunuz ve farkına bile varmadan hayatınızı zenginleştiren bir bağı yok etmiş olursunuz. Böylece birliktelik, endişe ve acı yaratan, bize bir şey katmaktan ziyade eksilten bir şey hâline gelir. Bu tür manipülasyon ve şantaj varsa, er ya da geç roller değişecek ve iki kişinin bir çiftten ziyade iki rakip ya da düşman gibi davranacağı bir dizi olay yaşanacaktır.

Ültimatom ve sahte ayrılıklar kısıtlı etkiye sahip araçlardır. Evet, belki bu şekilde partneriniz, kararınızdan vazgeçin diye bir anlamda değişecek (tabi gerçekten değil). Ama bunu yaparken, her an sizin aleyhinize dönebilecek şartlanma ve kontrol mantığını devreye sokmuş oluyorsunuz. Partnerimizin tepki göstermesi için ayrılmanın nihai hedefi, o kişiyi kontrol altına alabilmektir. Bu bakımdan, manipülatif bir davranıştır ve duygusal şantaj anlamına gelir. Diğer kişi ‘köşeye sıkıştırılmaktadır’ ve hiçbir seçenek sunulmamaktadır. Böylece elleri kolları bağlanmış, kontrol altına alınmış olurlar.

Sizi kaybetme tehdidi, bir yem görevi görür. Diğer kişi kancayı ısırırsa, ardından gelecek olan şey, manipülasyonun yönettiği bir ilişki olacaktır. Hoşunuza gitmese bile işi ilerletip ‘diğer kişinin duygularıyla oynamakta’ bir mahsur olmadığını düşünmeye başlarsınız. Doğallık yoktur artık. Atacağınız adımları, hesaplar belirler. Sizi birleştiren bağlantıyı tanımlayan samimiyet değil taktiklerdir.

En kötü durumlarda, yanlış hesaplar ortaya çıkar. Size yalvarmaları ve istediğinizi yapacağına söz vermesi için partnerinizden ayrılıyorsunuz. Ama kimi zaman işler dilediğiniz gibi gitmez ve tam tersi yaşanır: diğer kişi kendi değerini savunur ve ilişkiyi sonlandırmaya karar verir çünkü ilişkinin mağduru olmak istemez. Ardından bu tehlikeli oyun aleyhinize döner ve tükürdüğünüzü yalamak zorunda kalırsınız. Bulgura giderken pirinçten olursunuz.

https://youtube.com/watch?v=ZBgRWdHKpm0

Manipülasyon ve duygusal şantaj, ilişkilerde sorunları çözmenin en iyi yolu değildir. Tam tersine: berbat bir alternatiftir çünkü nihayetinde soruna bir çözüm sunmak yerine onu örter, erteler ve çoğu zaman daha kötü hale getirir.

İzolasyon, kontrol, belirsizlik, mesajı tekrar etmek ve duygusal manipülasyon, beyin yıkamada kullanılan tekniklerdir. Eduardo Punset

Çok sık yaşanır bu. Gerçek istedikleri için değil bu hareketleriyle partnerlerinin tepkisini ölçmek için ilişkilerini sonlandırmaya kalkışan kişiler vardır. Aslında kayıp ihtimaliyle karşılaşan partnerlerinin korkup duygusal ihtiyaçlarına karşılık vermesidir. Bu ihtiyaçlar o ana dek ihmal edilmiştir. Oysa bu, kısa vadede işe yarasa bile uzun vadede büyük bir bedele mal olabilir.
Yani, yeni birine ilgi duyuyorsanız ve bu ilişkinizden şüphe duyuyorsanız, bir soluk alın. Bu dünyanın sonu değil, sadece ilişkinizin sonu. Yine de, sadece siz mevcut ilişkinize son verme ya da devam kararını verebilirsiniz. Sadece mantıklı düşünün ve anlık duygularınıza kapılmayın. Aldatma, elbette, tamamen farklı bir konudur. Bu gibi durumlarda, sorun ilgi duymak değil, daha çok güven kopmasıdır. İlişkideki iki kişi de, yeniden inşa edip edemeyeceğine veya ayrılmaya ve yeniden başlamanın daha iyi olup olmadığına karar vermelidir.

Yeni biriyle ilişkiye başladığınızda başladığınızda, bazen öyle bir aşık olursunuz ki karşınızdaki kişide sadece iyi şeyler görürsünüz. Negatif olan her şeyin üstünü örtersiniz. Birkaç ay sizi çok mutlu edecek bir ilişki başlatırsınız.

Peki sorun nedir? Bu duygular her zaman bir noktada sona erer. Sevgiyle ilgili son çalışmalara göre, teknik olarak “tutku” olarak bilinen bu evre, üç ay ile bir yıl arasında sürmektedir. Bundan sonra, duygular değişir ve gerçek aşk görünür. Bu, işlerin normal evrimi olmasına rağmen, çoğu zaman ilk hisler kaybolduğunda panik yaparız. O zaman ilişkiniz hakkında şüpheleriniz oluşur. Sevginizden, partnerinizin sevgisinden veya her ikisinden şüphe duyabilirsiniz.

Böyle bir şey başınıza geldiğinde endişelenmeyin: Bu sevginin normal evrimi. Önemli olan, iyi iletişim ve güvene odaklanmaktır. Ayrıca uzun vadede tutkuyu sürdürmek için çok önemli. Araştırmacılara göre, bunlar uzun süreli aşkın üç temel bileşenidir. Büyük bir yaşam değişimi varsa aynı şey olabilir. Burada, iki kişi ilişkilerini sağlıklı tutmak istiyorlarsa bir ekip olarak hareket etmelidirler. Genel olarak, tüm ilişkilerin böyle inişleri ve çıkışları vardır. Bununla birlikte, çift dengeyi koruyor ve iletişim hatları açıksa, bu durumdan daha güçlü çıkacaklar.

Yine burada, Hollywood bize oldukça zarar veren, sevgiyle ilgili propagandalarla bombalıyor. Şüpheler, partnerinize ilgi duymadığınızı hissettiğinizde ya da onun yeni bir kişiye ilgi duyduğunu fark ettiğinizde ortaya çıkar. Ancak bu ilişkinin mahvolduğu anlamına mı geliyor? Tam olarak değil. Gerçek şu ki, çoğumuz için aşık olmak, başka hiç kimseye ilgi duyamayacağımız anlamına gelmez. Tam aksine. Ancak, siz partnerinize başka bir anlık ya da gündelik ilginin üzerinde bir bağlılık oluşturdunuz.

Romantik filmler çok fazla hasar verdi. Filmler, neredeyse her zaman, bir ilişki başlangıcını gösterir, duygular en güçlü ve her şey mükemmel görünür. Her iki insan da mükemmel bir şekilde uyumludur ve tüm günü birbirlerinin gözlerine sersem gibi gülümsemelerle bakmaya harcarlar. Ama kameralar daha sonra ne olduğunu göstermez.

Romantik bir ilişki hakkındaki şüpheler, birçok farklı nedene sahip olabilir. Bazıları ilişkinin sağlığı hakkında bir şey ifade etmez. Diğerleri ise, ilişkinin bir değişime ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. Genel olarak, aşkla ilgili en yaygın şüpheler aşağıdaki durumlarda olur:

  • Değişime yanıt olarak (dış veya iç).
  • Partnerlerden birisi başka birine ilgi duymaya başladığında.
Bazen şüpheler, çözmeniz gereken daha derin bir problemin belirtisidir. İlişkinin yürümeyeceği anlamına gelebilir. Bu, genellikle bir ilişkide gerçekçi olmayan beklentilerimizin bir işareti olduğunu gösterir. Bu durumda, ilişki hakkında güvensiz hissetmek, daha ciddi bir problem olduğu anlamına gelmez. Bu makalede, bu iki tür şüphe arasında ayrım yapmayı öğreneceksiniz.

Hepimiz bir noktada aşk hakkında şüphe duyarız. İlişkiler hassasiyet, dikkat ve bazen biraz sabır ister. İşte bu yüzden kendimize bazen, bu ilişkide kalmanın değip değmeyeceğini sormamız şaşırtıcı değildir. Aşk konusunda şüphelerimiz olması çok normaldir, ancak genellikle bunlar için hazırlıklı değiliz. Böyle hissettiğimizde, bu durumu kötü bir şekilde alırız. “Benim şüphelerim, onun benim için doğru kişi olmadığı anlamına mı geliyor? Ayrılmalı mıyız, şu ana kadar her şey yolunda mıydı? ”

Bir ilişki, ikinizin de yaptığı ortak katkı ile sürdürülür. Farklı yollara girerseniz ilişkinizin ilerlemesi son derece zorlaşır ve durgunlaşır. Sanki arka tekerlekler ön tekerleklerin aksi yönünde dönerken bir arabanın ilerlemesini bekliyormuşsunuz gibi.

Bir kişiden bir çift olmaz. En az iki kişi gereklidir. Aslında, ilişkinizin evrimi ve gelişimi büyük ölçüde aranızdaki uyuma, iletişime ve birbirinize sunduğunuz desteğe bağlıdır. Bu, sizi birlikte görselleştirdiğiniz geleceğe doğru yürümeye motive eder. Birbirinizin söylediklerine veya yaptıklarına ikiniz de sinirli veya kızgınsanız, bu ilişkinizin durgunlaştığının bir işaretidir. Genellikle, bu duygular, birlikte olmanın memnuniyetsizliği veya rahatsızlığı ile ilgilidir.

İkiniz arasındaki sürekli çatışma, ikinizin de hayal kırıklığına uğramasına neden olabilir. Çünkü denemiş olsanız bile hiçbir şey değişmiyor. Son olarak şunu da belirtmeliyiz ki, bir ilişkinin durgunlaştığını iddia etmek için tek bir uyarı işareti yeterli değildir. Aslında, durağan bir ilişki, bu makalede bahsettiğimiz (ve bazılarını yapmadığımız) belirtilerin ortaya çıkmasını destekleyen birçok faktörün ürünüdür.

Tıkanıklık gerçekten fark edildiğinde, üç boyutta da eksiklikleri fark edeceksiniz. Ancak, ilişkinin durağan kabul edilmesi için hepsinin mevcut olması gerekli değildir. Belirli bir bileşenin etkilenip etkilenmemesi, ilişkinizin ilerlemesini engelleyen nedenlere veya dirence bağlıdır.

İlişkinizin durgun olduğunun bir başka işareti de birlikte bir gelecek düşünmekten kaçınmanızdır. Örneğin, kendinizi partnerinizle birkaç yıl sonra da beraber hayal etmekte zorlanıyor musunuz? İlişkinizin geleceği hakkında konuşmaktan kaçındıklarını mı fark ettiniz? Alternatif olarak, gelecek hakkında konuşmaktan ve hatta hayal kurmaktan gerçekten hoşlanıyor musunuz, ancak eşiniz bu konuda konuşmakta zorlanıyor mu veya konuyu açtığınızda konuyu değiştiriyor mu?

Birlikte bir gelecek vizyonuna sahip olmamak, ilişkinizin durgun olduğunun bir işaretidir. Bunun nedeni, ilişkiyi koruma arzusunun olmamasıdır. Sonuç olarak, eğer bir gelecek yoksa, ilerleyip ilerlemediğinizi nasıl bileceksiniz? Nereye gittiğinizi bilmiyorsanız, doğru yolda nasıl ilerleyeceksiniz? İkiniz de kişisel geleceklerinizi düşünüyor ancak ortak bir gelecek düşünmüyorsanız, ilişkiniz durgun olabilir.

İlişkiniz durgunsa, partnerinizle birlikte olma tutkunuzun ve arzunuzun yavaş yavaş nasıl azaldığını fark edeceksiniz. İkiniz arasındaki yakınlığın ve bağın nasıl seyreltildiğini göreceksiniz. Ayrıca, daha önce zorlukların üstesinden gelmek ve istikrarlı bir ilişki sürdürmek için sahip olduğunuz taahhüdün artık eskisi kadar güçlü olmadığını fark edeceksiniz.

İlişkiniz, içinizdeki boşluk hissini yansıtır. Belki hayatınızın diğer alanlarında tatmin olmuş hissediyorsunuz ama eşinizi ve ilişkinizi düşündüğünüzde bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorsunuz. Ne olduğunu bile bilmiyor olabilirsiniz. Boşluk, ilişkinizdeki anlamın yokluğundan gelebilir. Birlikte yürümek için bir geleceğiniz yok gibi görünüyor ve ilişkide gerçekte ne yaptığınızı merak ediyorsunuz. Bu yön, amaç ve anlam eksikliği bir boşluk hissi bırakır. İlişkiniz durgunlaştığında, flört planları yapmaktan kaçınırsınız. Bunun nedeni genellikle ikiniz arasında çözülmemiş bir çatışma olması ve sizin yalnızca minimum düzeyde teması istemenizdir. Bu nedenle kaçınma, çatışmanın verdiği rahatsızlığı uzak tutmak için uyguladığınız bir stratejidir. Bu strateji, işte veya arkadaşlarınızla daha fazla zaman geçirdiğinizi fark ettiğinizde ortaya çıkar.

İlişkiniz durgunsa, birlikte plan yapmayı nasıl bıraktığınızı fark edeceksiniz. Bu tür bir kaçınma, durumu daha da kötüleştirir ve ilişkiyi daha da durgunlaştırır çünkü zorluk ve engellerle yüzleşmezsiniz. Çünkü sorunlarınızı çözmenin en iyi yolu onlarla yüzleşmektir.

İlişkileriniz, farklı deneyimler yaşadığınız ve farklı zorlukların üstesinden geldiğiniz birkaç aşamadan geçer. Ancak, bu sürekli değişim süreçlerinde, ilişkinizin ilerlemediğini ve büyümediğini hissedebilirsiniz. Bu olduğunda, ilişkiniz durgundur. Bazen birlikte kalma arzunuza rağmen ilişkiniz gelişmez veya ikinizin de bireysel gelişiminin tersi yönde gelişir. Bu neden oluyor? Her zaman bir ilişkinin sonunu mu gösterir?

İlişkinizle ilgili belirli bilgileri nasıl yorumlayacağınızı bilmek, bir değişim sürecini başlatabilmek için çok önemlidir. Her zaman bir şeylerin değişmesi gerektiğini kabul etmenizle başlar.

Öz-saygısı daha düşük bireyler için, reddedilme daha acı verici olabilir ve iyileşmeleri daha çok emek isteyebilir. Araştırmalar, reddedilmeye daha duyarlı kişilerin, reddedilmeye yol açan davranışlarda bulunmaya daha yatkın olabileceğini göstermiştir. Ayrıca, ilişkilerinde bu kronik reddedilmeyi engellemeye çalıştıkları için, sosyal durumlardan tamamen kaçınarak, yalnızlığı tercih edebilirler.

Reddedilmeye duyarlı kişilerin, bu duyarlılığın üstesinden gelmesi ve kendi değerleri konusundaki inancını güçlendirmesi için güvenilir aile ve arkadaşlardan oluşan güçlü bir destek sistemi oluşturmak çok yardımcı olacaktır.

Özellikle “sürekli” olduğunda, reddedilmeyle baş etmek zor olsa da, yine de aşağıdaki öneriler iyileşme sürecini kolaylaştırabilir:

  • Yaşadığınız reddedilme olayını ve ne kadar acı verici olduğunu kabul edin. Reddedilme yaygın bir deneyimdir. Acı ve sıkıntı normal tepkilerdir.
  • Duygularınızı, kendinize veya başkalarına sözlü olarak ifade edin. Böylelikle, olay netleşir ve reddedilme nedeninin anlaşılması kolaylaşır.
  • Bu olayın üzerinde durmaktan kaçının, çünkü bu kendi kendini suçlamaya sebep olabilir ve reddedildikten sonra hayatımıza devam etmeyi zorlaştırabilir.
  • Reddedilmeyi anlamak için “gerçek” sebep(ler)ini fark edin. Kendinizi suçlamaktan veya kendiniz hakkında olumsuz düşüncelerden kaçının.
  • Dostlarınız ve/veya ailenizle vakit geçirin. Olumlu sosyal etkileşimler, acınızın azalmasında doğal bir yardımcıdır.
  • Egzersiz, reddedilmenin acısını hafifletebileceğinden, fiziksel aktivite(ler) yapın.

Yakın bir arkadaşımızla veya bir aile ferdimizle, reddedilme deneyimi hakkında konuşmak ve paylaşmak yararlı olabilir. Ancak, reddedilmeye karşı hassas olanlar ve reddedilme ya da dışlanma davranışlarına sıklıkla maruz kalanlar için, hissettikleri acıyla başa çıkmak o kadar da kolay olmayabilir.

Psikoterapi; reddedilme durumunda derinden etkilenen insanların duygularını keşfetmelerine, duygusal yaralarının iyileşmesi için çalışmalarına, öz-saygı ve öz-güvenlerini geliştirip başkalarıyla daha anlamlı ilişkiler kurmalarına olanak sağlar. Öte yandan, günlük yaşamda meydana gelen, ‘hafif’ denebilecek, reddedilme türlerini kabul etmeye de yardımcı olur. Reddedilme bazen depresyon, uyuşturucu madde kullanımı ve/veya intihar düşüncesi gibi ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu sonuçlar, terapide ele alınabilir ve iyileştirilebilir. Terapist, ayrıca bireyin reddedilmesinin olası nedenlerini keşfetmesine ve bu alanlarda kişisel gelişim için çalışmasına yardımcı olabilir.

Bazı bireyler reddedilme acısını içselleştirip, kendilerinde bir sorun olduğuna inanırken, diğerleri bu sorunun onları reddedenlerde olduğuna inanarak dışsallaştırırlar. Bu dışsallaştıran bakış açısı, ‘saldırganlık’ gibi aşırı tepkilere yol açabilir. Saldırgan davranışları, bireyin daha fazla dışlanmasına sebep olur. Kişinin duygularını bir terapistle gözden geçirmesi, bu zararlı davranışları önlemeye yardımcı olabilir. Sürekli olarak reddedilen bir kişi, yaşadığı kronik reddedilme durumlarının potansiyel sebeplerini terapi yardımıyla keşfedip bulabilir.

Ayrıca, tekrar reddedilmekten korkan ya da geçmişte reddedildiği durumun duygusal yükünden kurtulmak isteyen kişiler, bir terapistinin yardımı ve desteği ile bu duygularından kurtulabilirler. Sürekli reddedilmek sinir bozucu olabilir. Kendinden şüphe duymaya ve içsel sıkıntıya neden olabilir. Sürekli reddedilen kişiler, başkaları için yeterince iyi olmadıklarını düşünerek veya asla başaramayacaklarına inanarak, ‘kendi kendini reddetme’ye başlayabilirler. Terapi, kişiye bu sorunları çözmekte de yardımcı olacaktır.

Flört ya da ilişki içinde reddedilmedir. Birkaç örnek verirsek; bir kişi partneri ile bir olayı/deneyimi paylaşmayı istemeyebilir. Ya da sevgisini, şefkatini ve/veya cinselliği esirgeyebilir. Ya da partnerine sıradan önemsiz biri gibi davranabilir. Ayrıca, bir taraf ilişkiye son verdiğinde, diğer partner kendini reddedilmiş hissedebilir. Romantik reddedilme: Kişinin, hoşlandığı biriyle romantik bir ilişki istediği ancak reddedildiği durumlardır. Tüm reddedilme biçimleri acı verebilir. Özellikle, güvendiğiniz ve sevdiğiniz biri tarafından reddedildiğimizde, öz-değerimizi ve öz-güvenimizi derinden zedeleyebilir.

Reddedilme çok acı verici olabilir. Çünkü insanları sanki istenmiyor, değer görmüyor ya da olduğu gibi kabul edilmiyormuş gibi hissettirebilir. Bir çocuk, geçici olarak meşgul bir ebeveyn tarafından reddedilmiş hissedebilir veya soru sormak için görüşmek isteyen bir öğrenci müsait olmayan bir profesör tarafından reddedilmiş olabilir. Bu reddedilme türleri, hızlı bir şekilde çözülebilir ve uzun süren etkilere sahip değillerdir. Öte yandan, uzun vadede ve süreklilik gösteren veya hali hazırda devam eden reddedilmeler, derin ve kalıcı psikolojik etkilere neden olabilir.

Travma: Aşırı duygusal sonuçlara yol açan veya süreklilik gösteren reddedilmeler, ciddi psikolojik etkilere veya bir travmaya sebep olabilir. Bazı kişiler, genellikle yaşamın erken dönemlerinde reddedilmiş olan “çoklu travmatik deneyimler”in bir sonucu olarak kronik bir reddedilme korkusu yaşayabilirler. Örneğin, ebeveynleri tarafından sürekli olarak reddedilmiş hisseden çocuk, okulda ve akranlarıyla ilişkilerinde başarılı olamayabilir ve bu durum atlatılamazsa, yetişkinliğindeki özel ve/veya iş ilişkilerinde de sıkıntı devam edebilir.

Depresyon: Sürekli reddedilme deneyimi yaşayan herkes depresyona girebilir. Ayrıca, esasen dışlanma ve reddedilmenin bir birleşimi olan “zorbalık” deneyimi; depresyon, stres, yeme bozuklukları ve kendine zarar verme davranışları gibi birçok olumsuz etkiye sahip olabilir.

Reddedildiğimizde yaşadığımız acı ile fiziksel yaşadığımız acıya verdiğimiz tepki aynıdır.  Araştırmalar, fiziksel acının aktive ettiği aynı beyin yollarının, sosyal acılar ve reddedilmeyle de aktive olduğunu göstermiştir. Bu sebepten beynimiz, kişi fiziksel acı yaşadığında doğal ağrı kesicilerini (opioidler) salgıladığı gibi, sosyal acı yaşadığı zaman da salgılamaktadır.

Reddedilmek, stres ve anksiyete’nin oluşmasına ve artmasına yol açabilir.

Bir araştırma, ebeveyn(ler)i tarafından yüksek oranda reddedilmiş olan çocukların, yetişkinlik çağlarındaki yakın ilişkilerinde, taciz/suistimal durumlarını sürekli yaşadıkları ya da yaşattıklarını saptamıştır.
Evet, reddedilmek acıtır. Ancak, reddedilmenin acısını duygusal taciz veya fiziksel şiddet ile bir başkasından çıkarmak, hiç sağlıklı değildir. Şefkatli bir terapist, reddedilmiş hisseden kişinin, reddedilme ile nasıl baş edeceğini öğrenmesine ve de daha sağlıklı ilişkiler kurması için sosyal beceriler geliştirmesine yardımcı olabilir.

Reddedilme korkusu veya hassasiyeti olan insanlar, reddedilmekten korktukları için başkalarından izole yaşayabilir veya ilişkilerde bağ kurmaktan kaçınabilirler. Bu korku veya hassasiyet, ruhsal sağlığımızda “kronik yalnızlık” ve ”depresyon” gibi sorunlara yol açabilir.
Reddetme eylemi, birisini veya bir şeyi kendinden uzaklaştırmak olarak tanımlanabilir. “Reddedilme”yi ise bir kişi, topluluk ve/veya kuruluş tarafından kabul edilmemek, geri çevrilmek ve/veya yok sayılmak olarak ifade edebiliriz. Reddetme ve reddedilme günlük yaşamımızda büyük veya küçük ölçeklerde yaşayabiliriz. Hayatın bir parçası olsalar da, bazı reddedilme türleriyle başa çıkmak oldukça zor olabilir. Reddedilme, çeşitli durumlarda ortaya çıkabilir. Örneğin, bir kişi önemli bir duygusal ilişkisi bittiğinde reddedilmiş hissedebilir. Evlat edinilmiş biri, biyolojik annesi tarafından ya da arkadaş edinmekte sıkıntı yaşayan bir çocuk akranları tarafından reddedilmiş hissedebilirler. Ayrıca “reddedilme”, çalışma ortamında bir pozisyon için reddedilme veya başvurulan bir okuldan kabul edilmemek gibi, yaşam olaylarından da kaynaklanabilir. Başkaları tarafından kabul edilmediğimizde, genellikle utanç, üzüntü ve/veya keder gibi acı verici duygular yaşarız. “Reddedilme korkusu”, yaşamlarımız üzerinde yüksek etkiye sahip olabilen güçlü bir korku ve kaçınma duygusudur. Bazılarımız için reddedilme durumları sinir bozucu görünürken, bazılarımız için bu korku dayanılmazdır.
İnsan, yaşamda anlam arayışında olan bir varlıktır.  Yani yaşadığı olayları, duyguları, düşünceleri anlamaya ve anlamlandırmaya ihtiyaç duyar. Herhangi bir problem karşısında o problemin yaşanma nedeninde bulunan anlam, karşılaşılan zorluğa karşı kişiyi daha dayanıklı hala getirir. Bu sebeple, zor zamanlar kişinin kendisi hakkında da epey şey öğrendiği ve anlaşılmaya çalışılması gereken zamanlar olabilir. Bu problemin nasıl bir sebep ile ortaya çıktığını, tekrarlanmaması için nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini düşünebilmek, psikolojik dayanıklılığı olumlu etkileyen faktörlerdendir.  

Günlük rutinlerimiz ve hedeflerimiz: Hayatta bazı rutinlerin olması kişiye güvende olduğu hissini vererek tutarlı ve güvenilir bir ortamda yaşadığını düşünmesine sebep olabilir. Bu nedenle, planlı ve belirli hedeflere doğru ilerleyen bir hayatta olumsuzluklar ile karşılaşıldığında da varılacak noktaların olduğunu bilmek, ilerlemek için kişiyi motive eder. Belirlenen hedefler ve bu hedefler için günlük yapılan rutinler kişinin hedefe ilerlemesini sağlar. Bu yolda karşılaşılan zorluklar ise hedefe odaklanıldığı zaman daha az yıpratıcı olabilir. Bu nedenle böyle kişiler dayanıklılığı daha yüksek, kaldığı yerden devam edebilme motivasyonu daha güçlüdür.

Geçmiş kaynaklarımızın gücü: Aile ilişkilerinin iyi olması, geçmişte güzel ilişkiler kurduğu öğretmenlerinin, arkadaşlarının olması, iş arkadaşları ile ilişkilerinin sağlıklı olması gibi birçok unsur kişinin strese karşı daha dayanıklı olmasını sağlayan kaynaklarıdır. Bir birey için aile ve sonrasında da okul, gelişim açısından oldukça temel katkıları olan iki unsurdur. Çocukluk döneminde sevgi ve güven ortamında büyüdüğünü hisseden, anne ve babasının ilişkilerinin iyi olduğuna tanık olan, gösterdiği çaba karşısında ebeveynlerinin bunu fark ettiği ve ifade ettiği, fikir ayrılıkları yaşandığında sağlıklı çözüme kavuşturulan aile içinde büyüyen kişilerin aile ile ilgili kaynakları güçlüdür. Aynı şekilde, öğretmenleri ile sağlıklı iletişim kurmuş, anladığını ve anlaşıldığını hissetmiş, diğer arkadaşları ile eşit olanaklara sahip olmuş kişilerde de dayanıklılık daha yüksektir.

Bireysel travmalarda olduğu gibi toplumsal travmalarda da sosyal destek dayanıklılığımızı arttıran bir unsurdur. Yaşanılan bir toplumsal travma olarak depremi düşünelim. Bu afet sonrası, toplumun geri kalan kesiminin afetzedeler ile bağlantı kurması, ihtiyaçlarına yönelik müdahalelerde ve desteklerde bulunması bu kişilerin başa çıkma becerilerinin güçlenmesini sağlar. Bir başka deyişle, yalnızca bireysel değil toplumsal sosyal destek de bireyin dayanıklılığını arttırmaya yardımcı olur. Yapılan birçok çalışmada travmatik olay sonrası bireyin sosyal desteğinin düşük olması travma sonrası stres bozukluğu için bir risk faktörü olduğu bulgulanmıştır.

Problem çözebilme becerilerimiz.. Yaşanılan olumsuz durum karşısında çözüm odaklı bir yaklaşımla “Bu durumla nasıl başa çıkabilirim?” sorusunu soran kişiler genellikle dayanıklılığı daha yüksek kişilerdir. Bu durum, hayatımızın çocukluk dönemine kadar uzanan bir geçmişe sahiptir.  Çocukluk döneminde herhangi bir problem ile karşılaştığımızda ebeveynlerimiz doğrudan öneri vermek ya da sorunumuzu önemsemeden o an için geçiştirmek yerine bu sorunu bizim nasıl çözebileceğimizi bizlere sormuşsa bu problem çözme becerimizi geliştirir.

Kişinin dayanıklılığını etkileyen pek çok faktörlerden vardır. Bunlar; Kurduğumuz olumlu ve sıcak ilişkiler sosyal desteklerimizdir. Sosyal destek ise bizim hayata dair kaynaklarımızdır. Yani, olumsuz bir durum karşısında olumsuzluğun üstesinden gelmek için bize güç veren kaynaklardır. Çevremizden gelen bu sosyal destek bizi destekler ve psikolojik dayanma gücümüzün gelişmesini sağlar. İnsanda mutluluk ve haz duygularının taşıyıcısı olan serotonin hormonunun, kurulan sosyal ilişkiler ile daha duyarlı hale geldiği de birçok araştırma ile kanıtlanmış bir bilgidir. Kısacası, yaşadığımız olumsuz olaylar karşısında daha güçlü hissedebilmemiz için hayatta sosyal kaynaklarımızın olması önemlidir.

Karşılaşılan problemlerin niteliklerinin farklı olması gibi kişilerin karşılaştığı probleme verdiği tepkiler de birbirinden farklılık gösterebilir. Aynı olay bir kişiyi derinden etkileyip, önceki yaşamına dönmesini engellerken başka bir kişinin daha kolay üstesinden gelebildiği bir şekilde sonlanabilir. Kişilerin olaylara verdiği tepkileri etkileyen birçok faktör olabilir. Kimi insanlar travmanın olumsuz sonuçları karşısında daha dayanıklı olabilirken, kimileri de travma sonrası çeşitli semptomlar geliştirip, günlük hayatına önceki haliyle geri dönmekte zorlanabilir. Yaşanılan bir stres faktörü sonrasında kişinin eski haline dönmesini psikolojik dayanıklılık olarak ifade edebiliriz. Kişinin mizaç özellikleri, zihinsel kapasitesi gibi doğuştan gelen faktörlerden etkilendiği gibi, psikolojik dayanıklılık çevresel faktörlerden de oldukça yoğun bir şekilde etkilenir.

Ayrıca karar alma süreçleri de olumsuz etkilenebilir. Normalde çok dikkat edilmeyecek detaylar dahi düşünülebilir ve gerçekleşme ihtimali zayıf olan olumsuzluklar kaygı yaratabilir. Dolayısıyla bir seçim yapmak zorlaşabilir. Örneğin; öğle yemeğine çıkacak bir çalışanı düşünelim. Bu durumda kişi eğer aşırı detaylı düşünüyorsa, öğle arasını, birbirine benzer özellikler taşısalar dahi, çevresindeki restoranları kıyaslayarak geçirebilir.

Aşırı detaylı düşünmenin üstesinden gelebilmek için onu görmezden gelmek ve ciddiye almamak yerine onun varlığını kabul etmek iyi bir başlangıç olabilir. Böylelikle çözüm önerilerine daha açık hale gelebiliriz. Bunun yanı sıra o düşünceyle bir mücadele içine girmemek de gerekir. İster onu yok saymaya çalışalım ister yok etmeye, her iki tutumda da dikkatimizi rahatsız olduğumuz düşünceye yöneltiriz ve aslında böylelikle o düşünceyi sürekli tekrar etmiş oluruz. Tıpkı karşımızdaki kişi ‘‘Bir kutup ayısını düşünmemeye çalışın.’’ şeklinde bir cümle kurduktan sonra, kutup ayısını bir türlü zihnimizden çıkarmayışımız gibi söz konusu düşünceden de kurtulamayız. Bunun yerine o düşünceyi de diğerleri gibi zihnimizin akışına bırakmak daha faydalı olabilir.

Düşünmek için gün içerisinde belirli bir zaman belirleyebilirsiniz. Diyelim her gün 18:00-18:15 aralığını seçtiniz. Düşünceler aklınıza geldiğinde bu zaman aralığında düşünmek üzere onları bekletebilirsiniz. Belirlediğiniz zaman aralığı geldiğinde, onu ertelemenizden dolayı düşüncenizin şiddeti eski seviyesine göre azalmış olabilir. Böylelikle onunla baş etmek daha kolay bir hale gelebilir.  Örneğin; sabah önünden geçtiğiniz bir kafe size eski ilişkinizi hatırlatabilir ve o anki etkisiyle sizi ayrılık sürecinize yönelik düşüncelere yönlendirebilir. Fakat saat 18:00 olduğunda bu durumun etkisi sabaha göre azalabilir. Ayrıca bu tekniği kullanarak, gün içerisinde rahatsız edici düşüncelerle yaşama becerinizi de geliştirebilirsiniz.

Düşünme süreçlerine ayırdığınız zamanın bir kısmını keyif aldığınız uğraşlarınızla ilgilenmeye ayırabilirsiniz. Dikkatinizi farklı aktivitelere yönlendirmek rahatlamanıza yardımcı olabilir.

Kişiler sıkça tarif edildiği gibi kendilerini zihinlerinin içinde hapsolmuş gibi hissedebilirler. Devamlı olarak, bir kameraya kaydediyormuş gibi düşüncelerini izliyor olabilirler. Dolayısıyla da dikkatlerini içinde bulundukları ana ve çevrelerine yöneltmekte güçlük çekebilirler. Örnek olarak yeni boşanmış bir kişiyi düşünelim. Eğer bu kişi geçmişte yaşadığı tartışmaları kimin haklı kimin haksız olduğunu tespit etmek için sürekli olarak analiz etmeye çalışıyorsa, içinde bulunduğu şu anı kaçırabilir. Herhangi bir çözüme hizmet etmeyen bu zihinsel süreç, boşanma sonrası hayatını nasıl şekillendireceğini düşünmesini de engelleyebilir.

Zaman zaman her birimiz kendi kararlarımızı, davranışlarımızı, duygu ve düşüncelerimizi veya başkalarının bizi etkileyen sözlerini ve eylemlerini düşünebilir; bunun sonucunda üzülebilir ya da pişmanlık duyabiliriz. Genellikle bu düşünme süreci, belirli bir tetikleyici sonucunda ve belirli bir süre içinde gerçekleşir. Örneğin; sevdiğimiz bir yakınımızla tartıştığımızda karşılıklı söylenen sözleri ve yapılan eylemleri düşünebiliriz. Bu düşünme süreci sağlıklı bir ilişki için gereklidir de. Çünkü böylelikle neden bu tartışmanın başladığını daha iyi anlayabilir ve bir süre sonra bu sorunun nasıl çözüleceğini bulabiliriz. Oysa ki aşırı detaylı düşünme süreci herhangi bir uyarandan tetiklenebilir ve yaşanan olumsuzluğu çözme eğiliminde değildir. Kişiler akıllarına gelen bu olayın ne anlama geldiğini, neden böyle hissettiklerini veya düşündüklerini, bunları düşünmeye daha ne kadar devam edeceklerini ve böyle giderse hayatlarının nasıl bir hal alacağını uzun uzun düşünebilirler.

Bir fırtınanın yaklaştığını hayal edelim. Aşırı detaylı düşünen bir kişi fırtınanın ne zaman geleceğine, nasıl tahribatlara yol açacağına ve geçmişteki fırtınalarda neler olduğuna dair uzun uzun düşünebilir; fakat en gerekli şeylerden birini, kendisini ve evini yaklaşan fırtınadan nasıl koruyacağının yollarını aramayı ihmal edebilir. Görüldüğü gibi bu düşünme biçimi olumsuz duygu durumlara yol açabilmesinin yanında kişiyi eyleme geçmekten de alıkoyabilir.

Gelişmiş bilişsel özelliklerimiz sayesinde kendi deneyimlerimizi ve çevreyle olan etkileşimlerimizi algılayabilir, anlamlandırabilir ve uygun yanıtları üretebiliriz. Fakat aynı bilişsel kapasite bazen, yaşadıklarımız ve çevremizdeki insanların davranışlarıyla ilgili aşırı detaylı düşünmeye de hizmet edebilir. Çoğunlukla karşı konulamaz bir dürtü gibi meydana gelen bu düşünme biçiminde, kişiler istemeseler dahi geçmişe ve şu ana ait olumsuz yaşantılarını uzun uzun düşünebilir ve analiz edebilir. Sürekli olarak zihinlerinde geleceğe yönelik olumsuz senaryoları tasarlayabilirler. Bunun sonucunda da karar alma süreçleri ve duygu durum olumsuz etkilenebilir.

Peki, neden? Çünkü bize bir şeyler anlatmaya çalışan parçamızı görmezden geliyoruz halbuki bu duygunun da sesini duyurmaya ihtiyacı vardır. Bu nedenle, duygularımızı özgür bırakmalıyız ve hislerimizi saklamadan ifade etmeliyiz. Alışkanlıklarımızı gözden geçirmek de iyi bir fikir olacaktır. Gün boyunca ne hissettiğimizi ya da çevremizde neler olup bittiğini bir yerlere yazmayı alışkanlık haline getirebiliriz. Duygusal deneyimlere yoğunlaşmak, aslında yok saydığımız dışa vurma ihtiyacını gidermenin en iyi yoludur.

Beynimizde tecrübelerimizin hem iyi hem de kötü yanları saklanmaktadır. Beyin her şeyi işler, bilgileri yükler ve boşaltır. Zihnimizdeki çatışmaların yoğunluğu ve dışa vurduğumuz duygular, duygusal gözcümüz olan amigdalada hissedilir. Hipokampusun yanı sıra, her duygusal olayın bulunduğu yer burasıdır. Amigdalanın anı ve tecrübeleri depolama işlevi görmesi de, bazen sorduğumuz sorulara yanıt alırken bazen alamamamızın sebebidir. Aslında beynimizi eğitirsek, her duygusal olayı travma olarak algılamayız ve kolayca atlatabiliriz. Duygusal geçmişin ‘hatırlanmasından’ sorumlu olan amigdala prefrontal korteks ile birlikte, farklı duyguların işlenmesini ve düzenlenmesini kolaylaştıracaktır. Bu nedenle beyni alfabetik olarak sırlamak ve hissedeceğimiz şeylerin bu sıradan ayrılmasına izin vermemek gerekir. Belirli zamanlarda, aslında hayatımızdaki gerçekliklerle aramıza bir duvar ördüğümüzü ve duygularımızın bize anlatmaya çalıştıklarını reddettiğimizi fark etmeliyiz.

Önceliklerimize karar vermemiz gerektiğinde bazı aşamalardan geçiyoruz. Bize farkında olmadan zarar veren beklentilerin kölesi olmaktan ve kendimizi kötü hissetmemize neden olan şeylerden mümkün olduğunda uzak durmalıyız. Bazen, başkalarının fikirlerini önemsemeden özgürce hareket edebiliyoruz. Başka görüşlerin önemli olmadığı zamanlar vardır ve böyle zamanlarda biz sadece derin bir nefes alıp rahatlayarak kendimiz olmak isteriz. Hayatımızın belirli dönemlerinde, kendi sorunlarımız yerine başkalarının sorunlarıyla ilgilenmemiz gerektiği fikrinden kurtuluyoruz. Başkalarının sorunları da bizi yıpratır; bu nedenle kendimizi bunlardan uzak tutmak iyi bir fikir olacaktır. Bu şekilde, dolaylı olarak zihnimizi boşaltıyoruz ve kim olduğumuzun farkına varabiliyoruz.

Mutlu olmak için duygularımızı bastırmaktan uzak durmalıyız. Bir duyguyu engellemeye çalışmak sonrasında bizi daha çok etkileyecektir. Örneğin çoğumuz mutsuzluk duygumuzu bastırmaya çalışıyoruz. Mutlu olmanın kabule geçmekten, kendimizi anlamaktan ve duygularımızı yaşamamıza izin vermekten geçtiğini fark edemiyoruz. Şunu unutmamalıyız ki bütün duygularımız dile getirilmeyi hak ediyor. Bu, kendini tanıma ve kişisel gelişimle ilgili bir durumdur. Eğer yüzümüzü bir yapboz olarak düşünürsek, mutsuzluk da bu yapbozun bir parçası olacaktır ve korkularımızı sakladığımızda bunun sonucunda yüzümüzdeki gülümseme de kaybolacaktır.

Ayrılmadan önce eşinize yakın yaşadıysanız, hayatınızın aniden durduğu hissine kapılabilirsiniz. Bunun nedeni, önceki rutinlerinizin artık geçerli olmamasıdır. Ancak hayatınızı eşinizin geri dönmesini bekleyerek geçirmek ikiniz için de olumlu bir hareket değil. İkiniz de ilerlemeye devam etmelisiniz. Aslında bu ayrı zaman kendinize, kariyerinize, hobilerinize ve hayatınızdaki diğer insanlara odaklanmak için ideal olabilir. Ayrıca, kendinizi zenginleştirerek, ilişkinizi geliştirmeye de katkıda bulunacaksınız. Uzun mesafeli bir ilişkinin yürümesi için iletişim ve dürüstlük esastır, böylece hiçbir üye gereksiz yere acı çekmez. Bu nedenle partnerinize ne hissettiğinizi ve neye ihtiyaç duyduğunuzu her zaman iletmeye çalışmalı ve ihtiyaçlarını da dinlemelisiniz. Her şeyden önce, kendinize karşı net olmanız çok önemlidir. Uzun mesafeli bir ilişki farklı şekillerde gelişebilir. Belli bir noktada, aşınma ve yıpranmanın birinize zarar vermesi ve arzularınızın ve önceliklerinizin değişmesi olasıdır.

Bu nedenle, sizin ve eşinizin aynı seviyede olup olmadığını, ikinizin de gelecek için aynı hedefleri ve planları paylaştığını ve benzer şekilde birbirinize bağlı olup olmadığını kontrol etmek önemlidir. İlişkiyi canlı tutmak için çabalayan, her zaman teslim olan ve her ikinizin de tekrar yakın olacağınız bir geleceği planlayan tek kişi sizseniz, kendinizi kandırmayı bırakın. Sonuçta, bir ilişkiyi bitirmek acı verici olsa da, sürdürülemez olanı sürdürmek yıkıcı olabilir. Partnerinizle geçici bir ayrılığı sürdürmek felaket olmak zorunda değildir. Hatta aranızdaki bağı bile güçlendirebilir. Bununla birlikte, bu tür bir ilişkinin başarılı olması ve süreçte aşırı hasar görmemesi için olgunluk gerekir.

Duygusal zeka, atılganlık ve sakinlik, aranızdaki mesafe devam ederken en iyi müttefikleriniz olacak. Düşüncelerinizi inanmadan önce sorgulayın, kendinizi her zaman saygı ve açıklıkla ifade edin ve olumsuz duygulara kapılmamak için sakinleşmeyi öğrenin. Gerçekten de, duygusal olgunluğa sahipseniz, uzun mesafeli bir ilişki değerli bir deneyim olabilir.

Uzun mesafeli bir ilişkiniz varsa, partnerinizle geçirdiğiniz sürenin sınırlı olması muhtemeldir. Bu nedenle, paylaştığınız o birkaç günde, sürekli olarak yakında tekrar ayrılacağınızı düşünüyorsunuz ve bu da anın tadını çıkarmanızı engelliyor olabilir. Bunun size olduğunu fark ederseniz, kendinizi şimdiye, burada ve şimdi, her şeyin yolunda olduğu yere demirlemeye çalışın. Paylaşılan anlarınızı dolu dolu yaşayın ve beklentinizin sizi hüzünle doldurmasına izin vermeyin.

Bugün, yeni teknolojiler ve iletişim kanalları sayesinde, uzun mesafeli bir ilişkiyi sürdürmek, birkaç yıl öncesine göre çok daha kolay. Bununla birlikte, hala karmaşık ve genellikle acı verici bir süreçtir. Aslında, bu tür bir ilişki sırasında, duygularınızı korumak ve aranızdaki bağın tadını çıkarabilmek için kendinize her zamankinden daha fazla güvenmeniz gerekiyor. Uzun mesafeli ilişkiler, fiziksel yakınlık bağlamında gelişenler kadar önemlidir. Bununla birlikte, eşiniz uzakta yaşıyorsa, muhtemelen size yakın olanlardan bazılarının yargı ve inançsızlıklarıyla yüzleşmek zorunda kalmışsınızdır. Bununla birlikte, araştırmalar, bu tür bağlantıları sürdürenlerin ilişkilerinde daha yüksek düzeyde yakınlık ve memnuniyet elde etmeyi başardıklarını göstermektedir.

Bu gerçeğe rağmen, çoğu durumda mesafe negatif bir değişken haline gelir. Bu genellikle partnerinizin zor bir günün ardından size sarılmak için orada olmaması, kötü zamanlarda sizi rahatlatamaması veya gezilerde veya kutlamalarda size eşlik edememesi gibi faktörlere bağlıdır. Bu, ikinizde de korkuları, güvensizlikleri ve uygunsuz davranışları uyandırabilir. Bir ilişki kurduğunuzda, genellikle bilinçsizce iyi halinizin büyük bir kısmını bu ilişkiye yatırırsınız. Memnuniyetsizlik ve mutsuzluk karşısında, hayatınızı daha iyi hale getirmek için ihtiyaç duyduğunuz şeye katkıda bulunmadığınız için ilişkinizi suçlayabilirsiniz. Ancak, kendinize bakmak sizin sorumluluğunuzdadır. Gerçekten de, her şeyden çok, iç huzurunuzu belirleyen düşünceleriniz ve tutumlarınızdır.

Partnerinizden uzak kalmak, içinizde olumsuz bir iç diyalog uyandırabilir, sizi bir şeylerin yanlış olduğuna ikna etmeye çalışan o iç sabotajcının sesi. Aynı nedenle, kendinizi sürekli olarak partnerinizin sizi aldatacağını veya siz olmadan daha mutlu olduklarını keşfedeceğini düşünürken bulabilirsiniz. Bu güvensizlikler, partnerinizi sürekli şikayet etmek veya eleştirmek, onları kontrol etmeye çalışmak, her zaman nerede olduklarını bilmek zorunda kalmak, hatta onları gözetlemenin yollarını aramak gibi sağlıksız davranışlarda bulunmanıza neden olabilir. Bu sadece ilişkinizi bozmakla ve aranızdaki güveni kırmakla kalmaz, aynı zamanda aşırı derecede gereksiz duygusal acı çekmenize de neden olur. Bu nedenle, bu tür düşünceleri ortaya çıkar çıkmaz tespit etmeniz, doğruluğunu analiz etmeniz ve bunları daha uygun ve faydalı olanlarla değiştirmeniz önemlidir.

https://youtube.com/watch?v=3zRKZCpk-W4
Her çift, kendi özel dünyasında bir ilişki yaşar. Hepimiz bunu biliyoruz. Bu nedenle, bitirdiğiniz bir önceki ilişkinize tekrar şans verme isteğinizi tamamen anlıyoruz. Ancak bu, dikkatlice verilmesi gereken bir karardır. Anlık hislerinize göre bu kararı vermemelisiniz. Unutmayın ki bazı kapılar tekrar açılmamalıdır. Bu ilişkiyi yürütmeyi denediniz, yapabileceğiniz her şeyi çoktan yaptınız. Geriye kalan, mutlu anılardan çok yara izleri oldu. Akıllı olun, önleminizi alın ve temkinli yaklaşın. Samimiyetsizlik içinde kapınıza gelenleri içeri almayın. O kapıyı sürgülerle kilitleyin.

Bu tuzağa düşmeniz oldukça anlaşılabilir bir durumdur. Ancak böyle bir yemin peşinde bu şekilde kancaya takılmanız ve devam etmeniz iyi bir fikir değildir. Artık ayrıldınız, ikiniz de ayrı hayatlar yaşamaya başladınız ve farklı yollara gittiniz. Eski sevgilinizin bu isteklerine ve ilgi açlığına cevap vermeniz kabul edilebilir bir şey değil. Sırf şu anki ilişkisi eski sevgilinize yetemediği için tekrar sizin kapınıza geliyor. Bu gerçeği unutmamalısınız.

Duygu teröristleri gerçektir ve her ilişkide ortaya çıkabilir. Duygu teröristleri, ayrılık sonrası tekrar inşa ettiğiniz her şeyi yıkmak için gelir. Sahte hediyeleriyle, yalanlarla dolu laflarıyla ve ikiyüzlülükleriyle birden ortaya çıkarlar. Bu nedenle hislerinizi törpüleyin ve eski sevgilinizin size sevgi yerine ego sunmaya geldiğini asla unutmayın. Çünkü bu insanlar sadece bencilliklerinden dolayı şu anda buradalar, size karşı hissetleri gerçek sevgiden dolayı değil.

Bazen eski sevgiliniz yeni sevgilisiyle arası iyi olmadığı zamanlarda size geri dönebilir. Bu, oldukça yaygın bir durumdur. Eski sevgiliniz yeteri kadar ilgi bulamadığında ya da egosu aşağılara indiğinde nostalji yüklü bir mesajla bir anda karşınıza çıkar. Bu, en beklemediğiniz anda karşınıza çıkan bir durumdur. Bu nedenle bazen bu mesajlara kanabilirsiniz.
Sonsuza kadar kapalı kalması gereken kapıları tekrar açmayın.

Bazen “yeter” dersiniz, hayatınızı dramaya çeviren ve sizi mutsuz eden bir kişiyle yaşamaktan bıkmışsınızdır. Ancak bittiği konusunda ne kadar net olsanız da, eski sevgiliniz önceden sahip olduğu şeyi almak için geri dönebilir. Psikolojik anlamda sağlıklı olmayan takıntıları yüzünden güvenli bölgenize girer ve her şeyi tekrar berbat hale getirir. Bunu yapmalarına neden olan şey ise onların sağlıklı olmayan takıntılarıdır.

Genellikle bu insanların beyinlerinin ön tavan bölgesinde ve ödül merkezlerinde hiperaktivite baş gösterir. Bu iki bölge bağımlılıkla, takıntıyla ve beynin ödül sistemiyle bağlantılıdır. Beyindeki ödül sistemi ise dopamin salınımıyla ilişkilendirilir.

Eski sevgilileriniz kendilerinin olduğunu sandıkları bir şeyi geri almak için geri gelebilirler. Size ait olan duygusal alana sızmak için farklı birçok psikolojik strateji uygularlar. Sizi sadece kendilerinin mutlu edebileceğini söylemekten çekinmezler. Kimse sizi onların tanıdığı gibi tanımıyor, ikinizin sahip olduğu şey oldukça eşsizdi ve bu eşsiz şeyden öylece vazgeçmemelisiniz. Bunun gibi düşünceler bir anda sizi sarmaya başlar. Bazı insanlar sonlara inanmaz. Öylece veda edemezler ve hatta bazen geri dönme isteklerini tamamen haklı bulurlar. Çünkü bir zamanlar sahip oldukları şeye hala sahip olabileceklerini düşünürler. Bu tarz durumlar oldukça zarar veririci ve şiddetli olabilir. Bunun nedeni, karmaşık ve tehlikeli olan bazı beyin mekanizmalarından kaynaklanmaktadır. İnsanbilimci ve biyolog olan Helen Fisher gibi birçok ünlü bilim insanı ve yazar, bazı kişilerin ayrılık kavramını istemsizce anlayamayabileceklerini ifade etmektedir. 

Bu anlattıklarımız sanki ikinci sınıf bir gerilim filmi gibi geliyor kulağa; adı da “Eski Sevgilinin Geri Dönüşü”. Ancak endişelenmeyin, işler o kadar da kötü değil. Mutlu veya mutsuz, olgun veya toy çok fazla sayıda duygusal ilişki çeşidi bulunmaktadır. Bu duygusal ilişki türlerinin hepsi de, farklı karakterlere ve davranış şekillerine sahiptir.

Ben-Huzur-İstiyorum. Ben ego demektir, istemek ise tutkuyu işaret eder. Ben’i ve tutku’yu kaldırın, işte o zaman huzura sahip olabilirsiniz. Sri Sathya Sai Baba

Geri dönen eski sevgililerin yanında, bir de sonsuza kadar ortadan kaybolanlar vardır. Onların ardından akıttığınız gözyaşlarınızı hatırlarsınız. Bunların yanında, ayrıldıktan sonra sırf siz devam ettirdiğiniz için etrafınızda ve sosyal çevrenizde kalmaya devam eden eski sevgililer vardır. Ancak her bir birey kendi dünyasında yaşar ve her bir dünya kendi psikolojik dinamiklerine sahiptir. Ancak kendini sürekli olarak tekrar eden bir durum vardır. Bu durum, eski sevgililerin tekrar her şeyi berbat etmek için geri dönmeye karar vermeleridir. Dikkat çekme açlığı içinde size geri gelirler ve bencillikleri yüzünden zamanında çarpıp gittikleri bu kapıya tekrar vurmaya başlarlar.

Bir mesaj, bir cevapsız arama ve sonrasında işte karşınızda: Eski sevgiliniz geri döndü. İsimlerini dahi unutup, kalbinize temiz hava doldurmaya başladığınız tam şu sıralarda eski sevgiliniz ortaya çıkar ve tıpkı bir bağımlı gibi sizden bir doz daha “ego” dilenir. Sahip olduğunuz tüm o güzel anları size tekrar hatırlatır. Ancak unutmayın, aranızda olan şeyler çok da mükemmel değildi. Hatta sahip olduğunuz, sağlıksız bir ilişkiydi.

Düşenebileceğin en zararlı bilişsel önyargılardan biri, batık maliyet hatasıdır. Burada, çok fazla çaba ve kaynağa sahip olduğunuz bir şey var ve bu işe yaramazsa bile, o şeyle uğraşmanız gerektiğini hissediyorsunuz. Bu genellikle kumarbazlar ve çiftlerde olan bir durumdur. Batık maliyet hatası, sizi birçok farklı şekilde incitebilir. İlişkiler söz konusu olduğunda, artık işe yaramayan bir ilişki için savaşmaya zorlayabilir. Temelde sadece bunu yap, çünkü çoktan beri birlikte oldun. Teoride kulağa hoş gelebilir, ancak sadece eşinize boyun eğeceksiniz. Sadece birbirinizden uzaklaştırır, asla yakınlaştırmaz.

Bir süredir birlikte olduğunuz için bir ilişkide kalmaya eğilimliyseniz, bu şeyleri hatırlamaya çalışın. Bazen kısa vadede, uzun vadede çok fazla acı çekmekten daha az acı çekmek daha iyidir.

İlişkinin dışındaki nedenlerden dolayı: Mutsuz çiftlerin ayrılmadıklarını söyleyen ana nedenlerden biri, yeterli paralarının olmaması veya birlikte çocuk sahibi olmaları gibi onları durduran dış etkenlerin bulunmasıdır. İlişkinin sona ermesi, bu faktörlerden dolayı çok fazla acı çekmeye yol açacaktır. Böylece çift kötü olsa bile birlikte kalmaya karar verir. Bununla birlikte, çoğu kez gelecekte sadece acı çekmek için acı çekiyorlar. Acıları çok daha uzun sürüyor. Örneğin, çocukları için bir arada duran çiftlerin çoğu, uzun vadede iyilikten çok daha fazla zarara neden olurlar. Bu yüzden, ilişkiyi uzun süre önce durdursa bile ilişkiyi canlı tutan dış faktörler olduğunda bir çözüm bulmak genellikle daha iyidir.

Bir çok mutsuz çiftin bir arada kalmasının bir başka nedeni de dini inançları. Örnek olarak, Katolikliğin çok önemli olduğu herhangi bir ülkeye bakın. Bu yerlerde boşanma ücretleri, laik ülkelerde olduğundan daha yüksektir. Bu durumdaki çiftler için, evliliğin kutsal olduğuna dair dini inancı yerine getirmek önemlidir. Böylece, çift boşanmayı yapabilecekleri en kötü şeylerden biri olarak görür. Bu nedenle, evli Katolikler genellikle ilişkilerinde böylesine korkunç bir eylemde (akıllarında) bulunmaktan çok rahatsız olurlar. Ama birlikte kalan mutsuz çiftlerin hepsi para ya da din gibi dış nedenlerden dolayı bunu yapmazlar. Bazen insanların eski ilişkileri ile başa çıkmalarının ana sebebi, birbirlerine güçlü bir bağlılık göstermeleridir.

İlişkilerin nasıl yürüdüğüne dair en yaygın kabul gören teorilerden biri Sternberg’in Üçgen Sevgi Teorisi. Teori, herhangi bir ilişkinin önemli bir kısmının taahhüt olduğunu söylüyor. Aynı zamanda güçlü bir ilişkiye sahip olmanız gereken iki şey daha var: samimiyet ve tutku

Ama hala sadece bağlılığa dayalı bir tür sevgi var ve buna boş aşk deniyor. Bazen bir ilişkiyi sürdürmek için gereken her şey budur. Çiftin yaşadığı sorunların üstesinden gelmek için yeterince güçlüdür.

Bir çok insan için, aşkta başarılı olmak en azından işte ya da aileleriyle başarılı olmak kadar önemlidir. Ancak mükemmel bir ilişki kurmanın kolay bir yolu yoktur. Bu yüzden bu kadar çok mutsuz çift var ve tam olarak kendileri için ideal olmayan insanlarla birlikteler. Bu yüzden mutsuz çiftler çok fazla problemleri olsa bile birlikte kalıyorlar. Bazı mutsuz çiftler neden hala birlikte kalıyorlar? Muhtemelen hepiniz işe yaramayan en az bir ilişkiye şahit olmuşsunuzdur (ya da önemli olmadığı için hatırlamıyorsunuzdur) ve bu çiftlerin hala ayrılmadıklarını, birlikte olduklarını görürsünüz. İlişki psikolojisi hala ilk aşamalarındadır ve yenidir, ancak bu bilim adamlarının bir şeylere bakmadıkları, araştırmadıkları anlamına gelmez. Araştırdıkları ana şeylerden biri, mutsuz çiftlerin neden hala birlikte beraber olduklarıdır. Bazı çalışmalara göre, insanların sancılı olsa bile ilişkilerinde devam etmesinin bazı yaygın nedenleri vardır. İşte bunlardan bazıları:

  • İlişkinin dışındaki nedenlerden dolayı.
  • Dini sebeplerden dolayı.
  • Birbirlerine güçlü bir bağlılık duymaktan dolayı.
  • “Batık maliyet” hatasından dolayı.
Ekmnezideki terapötik yaklaşım, kökenine veya nedenine bağlı olacaktır. Bu nedenle doğru bir nörolojik, medikal ve psikolojik değerlendirme yapılmalıdır. Genel olarak, multidisipliner müdahaleler en uygunudur. Bilişsel uyarım, nörolojik ve/veya sosyal rehabilitasyon ve farmakolojik tedavilerin bir kombinasyonu olma eğilimindedirler. Bu fenomenin insidansı son derece düşüktür ve yaşlılık ve yaşlı nüfus arasında kendini daha sık gösterme eğilimindedir. Bu nedenle, her zaman güvenli, sakin bir ortam ve en iyi klinik destek sağlanmalıdır.

Ekmnezi, bugüne kadar üzerinde fazla çalışılmamış bir tür hafıza bozukluğudur. Nörolojik dejenerasyonun bariz bir belirtisi olarak yaşlılarda görmek son derece yaygındır. Farklı nedenleri vardır:

Demans ile ilişkili nörolojik bozukluklar.
Epilepsi ile ilişkili değişiklikler. Alacakaranlık durumu denen, bilincin değişmesinden oluşan bir fenomen var. Bu algıyı değiştirir ve özellikle epileptik nöbetlerde sık görülür.
Ekmnezi de şizofreninin bir özelliğidir.
Bir diğer ilişkili faktör, travma sonrası stres bozukluğudur Daha önce de belirttiğimiz gibi, hasta travmatik anlarını bellekteki kısa değişiklikler olarak çağrıştırır. Ayrıca, bu anılar şimdi ve burada olduğu gibi aynı yoğunlukta mevcut olur ve deneyimlenir.
Son olarak, bu bozukluğun LSD ve meskalin veya psilosibin içeren mantarlar gibi birçok madde bağımlısı arasında yaygın olduğu belirtilmelidir.

Ekmnezi, Alzheimer hastalığı veya şizofreni gibi durumlardan kaynaklanabilir. Bununla birlikte, travma sonrası stresi olan kişiler bu fenomenleri flaşlar olarak deneyimleyebilirler. Bu, travmatik geçmişin bir an için mevcut olduğunu hissettikleri anlamına gelir.

Kural olarak, aşağıdaki değişiklikler meydana gelir:

  • Mağdur olan kişiler, yakın gerçekliklerine bağlı değildir.
  • Az önce ne yaptıklarını hatırlamıyorlar. Ancak, geçmişe dair gerçekten canlı anıları var.
  • Dünün hatıraları canlanır, öyle ki onları yoğun bir şekilde hissedebilirler.
  • Bilinçte bir bozukluk vardır. Başka bir deyişle, temasa veya iletişime yanıt vermezler. Yönlerini şaşırmış ve bir dizi halüsinasyon ve sanrılar içinde kapana kısılmış hissederler.
  • Epileptik krizlerle birlikte ortaya çıkabilir.
Hafızanın maruz kalabileceği çarpıtmalar arasında, kişinin şimdiki olayları yıllar önce meydana gelen olaylarla karıştırabileceği amnezi türü vardır.

Aylar veya yıllar önce olanları insan zihninde yoğun bir şekilde yaşatmak, hipnozun geleneksel olarak izlediği bir stratejidir. Gerçekten de, bu terapötik araç (birçok kişi tarafından sorgulanmıştır), bu tür ‘yeniden yaşama’yı kolaylaştırmayı amaçlar. Ekmnezi hoş bir rahatsızlık değildir. İyi bir prognoza sahip olma eğilimi de yoktur. Rusya’daki Tyumen Üniversitesi tarafından yürütülen bir araştırma, bu tür tanıma paramnezisinin şizofreninin son derece ileri evrelerindeki hastalarda yaygın olduğunu vurgulamaktadır. Bu, acı çeken kişinin ruhsal durumunda büyük bir gerilemeyi içeren bir rahatsızlıktır.

Dünün anılarının şimdiki zamanla iç içe geçtiği bu halüsinasyon şekli, bundan muzdarip olanlar üzerinde büyük bir yıpranmaya neden olur. İlginç bir şekilde, tek başına değil, diğer bozukluklarla birlikte ortaya çıkıyor. Ekmnezi çok fazla çalışılmamıştır, ancak son derece büyüleyici bir durumdur.

Portellano’ya (2005) göre ekmnezi, tanımayı etkileyen bir tür paramnezidir (hafıza bozukluğu). Geçmişin anıları kişinin aklına gelir ve sanki gerçekmiş ve burada ve şimdi oluyormuş gibi işlenir. Halüsinasyonların görüldüğü bir bozukluktur. Bunlar, var olmayan şeylerin duyulduğu, görüldüğü ve hissedildiği yanlış algılardır. Bu bozuklukta, sanrıların yaşanması da yaygındır. Bunlar, bilinç ve düşüncede değişikliklerin ortaya çıktığı, büyük karışıklık ve yönelim bozukluğunun zihinsel durumlarıdır. Ekmnezi böyle bir tanı kategorisi oluşturmaz. Aslında, belirli bir zihinsel veya beyinsel sorunla ilişkili bir etkidir. Bu, birden fazla özelliğin eşlik edebileceği anlamına gelir. Örneğin, Alzheimer ile ilgili olanlar veya şizofreni veya beyin travması ile bağlantılı olanlar.

Ekmnezili kişiler dünkü olayları şimdi ve burada oluyormuş gibi yeniden yaşarlar. Demans gibi beyin problemlerinin aracılık ettiği bir değişikliktir, ancak uyuşturucu kullanımının bir etkisi de olabilir. Ekmnezi, şimdinin bulanıklaştığı, ancak onun yerine geçmişin anılarının ortaya çıktığı tuhaf bir hafıza bozukluğudur. Bu, birden fazla faktörün aracılık ettiği, büyük yoğunlukta bir algısal halüsinasyon türüdür. Demans, beyin yaralanmaları ve hatta uyuşturucu kullanımı bu eşsiz fenomeni açıklayabilir.

Acılarınızı adlandırmak tanı etiketi kullanmaktan ibaret değildir. Çoğu zaman bu tanı etiketlerini kullanamayız bile çünkü belirli deneyimleri ifade edecek bir isim yoktur. Bazen çektiğiniz acının sebebi çok farklı olabilir bu nedenle onu ifade edecek bir isim olmadığı için kendimiz bir şeyler bulmak zorunda kalırız. Asıl mesele kendinizi korkuya teslim etmek değil, güçlü bir temel oluşturup korkularla birlikte ilerlemeyi bilmektir.

Acının nedeni geçmişte olan bir şey olduğunda ve artık değiştirilemediğinde, bunun üstesinden gelmenin en iyi yolu onu hayatınızın bir parçası haline getirmektir. Bu yapılması kolay bir şey değildir, ancak imkansız da değildir.

Bunu hayatımızla bütünleştirmek için önce kabul etmeliyiz. Ne yaşanmış olursa olsun, suçlu hissetmenin artık hiçbir amaca hizmet etmediğini kabul etmek zorundayız. Suçu başkalarında bulmak da yararlı değildir, çünkü geçmiş geçmiştir ve artık değiştirilemez. Bu bütünleşme için gerekli olan acıyı kabullenme durumu size çok iyi gelecektir. Ancak kötü şeylerin olmasına da izin verin ve onu yeni bir siz oluşturmak için kabul edin.

Kendinizi yeniden yapılandırmak büyük bir adımdır ancak bu adım siz içinizden çıkan karanlık tarafı kabul etmeye yönlendirir. Artık kendinizi acı dolu hissetmeyeceksiniz ya da içinizdeki şeytanla savaşmak zorunda kalmayacaksınız. Kendinizi yeniden inşa edeceksiniz ve başınıza gelenler sayesinde bugün olduğunuz kişi olacaksınız.

Acı çekmeden yaşamaya çalışmak yerine, acıyla başka bir yolla yüzleşmeyi öğrenmek daha mantıklıdır. Zor tecrübeleri olgunlaşmak ve kendinizi kişisel olarak geliştirmek için kullanmayı bilin çünkü çoğunlukla rahatlamak için farklı yöntemlere ihtiyaç duyulur. Yapılması gereken acıdan kaçmaktan ziyade, bu zorluğu bir tecrübe olarak görüp ders çıkararak kişisel gelişiminize katkıda bulunmaktır.

Psikolojik terapi, zor zamanlar geçiren insanlar için bir rahatlama kaynağı olarak görülmelidir. Terapilerde, kimse sizi yargılamaz, mutlak doğrular yoktur ve söylediğiniz her şey uzman ve sizin aranızda kalır. Verdiğiniz sırlar yalnızca hastanın kendine veya başkalarına zarar verebileceği durumlarda ya da adli bir gereklilik olduğunda başkalarıyla paylaşılır. Dahası terapi, zor bir hayatınız olsa da size huzur veren bir güven ortamıdır. Bunun için, psikologlar hastalarıyla birlikte terapinin temelini oluşturacak bir bağlantı olan terapötik ittifak kurmaya çalışıyorlar.

İyi kurulduğu takdirde bu eşsiz bağ, aradaki güven duygusunu pekiştirecektir. Güven ortamı ise içinizdeki korkuların ve acıların tedavi edilmesini kolaylaştıracaktır çünkü sorunlarla yüzleşmeyi öğrenmeden önce soruna neden olan şeylerin farkına varacaksınız ve bunun sonucunda da çekinmeden tüm korkularınızdan bahsedebileceksiniz.

Çektiğim acılar sayesinde kendimi daha iyi tanıyabildim, daha önce fark edemediğim ya da kabul etmek istemediğim taraflarımı öğrendim. Her zaman, hayatta başıma kötü bir şeylerin gelmeyeceğini düşünürdüm ancak bunun imkansız bir istek olduğunu fark ettim. Hepimiz bir şekilde acı çekiyoruz. Hayatlarımızda izler bırakan zor durumlar yaşıyoruz. Pek çoğunu yaşamamış olmayı tercih etsek de, bunun imkansız olduğunu biliyoruz. Kimileri bu zor durumlardan daha az zararla kurtulmayı başarsa da, hayat kimse için toz pembe değildir. Aslında, işin sırrı olaylardan daha az etkilenmeyi bilmektir.

Kendi özümüze göre yaşayabilmek için kendimizi tanımamız gerekir. Bunu yapabilmek için üç noktayı açıklığa kavuşturmalıyız.

İyi olduğum bazı şeyler nelerdir? Beni öne çıkaran şeyler nelerdir? En iyi yeteneklerim hangileri? Güçlü yanlarımızı tanıyarak, bize sağlık ve başarı getirecek bir yola yönelebiliriz.

Benim değerlerim neler? Hayatta bizim için en önemli şey ne? Hayatta ne istiyorum? Eğer bilinçli yaşar ve şansın hayatımızı yönetmesine izin vermezsek, daha dolu bir hayat sürebiliriz çünkü gerçekten istediğimiz şeylere göre seçimler yaparız.

Motivasyonumu harekete geçiren şeyler nelerdir? Nelerden zevk alıyorum? Nelerden zevk aldığımızı daha iyi anlayabilmek için çocukluğumuza dönüp bakabiliriz. Tekrar başlamadığımız ama yaptığımızda bizi çok mutlu eden aktiviteler çıkacaktır karşımıza.

Doğallığın 3 düşmanı:

Kendinizin daha iyi bir versiyonunu göstermek istemek. Kendimize dair mümkün olan en iyi imajı sunmak istiyorsak ve insanları memnun etmek için didiniyorsak, tam tersi bir sorunla karşılaşabiliriz. Kendimize dair en kötü versiyonu sunarız çünkü daha iyi versiyonumuzu göstermek için kendimizi zorlarsak, doğal davranamayız.

Kişisel kabul, iyileşmenin anahtarıdır. Hepimiz eşsiz ve benzersiziz. Hepimizin iyi ve kötü yanları vardır. Karar verenler bizleriz. En çok neyi umursuyoruz? Bir düşünelim. İyi bir imaj sunduğumuzda, ne kazanırız? Başkaları bizim hakkımızda iyi bir izlenim edinebilir ama gerçek varlığımızı gösteremediğimiz için yine memnuniyetsiz kalırız. Başkalarını memnun etmek için asla maskeler ardına gizlenmemeliyiz. En çok kendi sağlığımızı düşünmeliyiz ve bunu ancak olduğumuz gibi davranırsak başarırız.

Yapacağınız izlenime odaklanmayın. Dikkatimizi kendimize yöneltirsek, özgüvensiz hissederiz ve başkalarının hakkımızda düşünecekleri konusunda endişelenerek doğal davranamayız. Doğallık, sunduğumuz izlenime odaklanmadığımızda, tersine iyi ya da kötü gözüktüğümüzü düşünmeden etrafımızdaki şeylerin tadını çıkardığımızda ortaya çıkar.

Gerginlik. Gerginlik de doğallığı yok eder ve farklı nedenlerden kaynaklanabilir. Ama en yaygın neden, reddedilme korkusuyla iyi gözükmeye çalışmaktır. İnsan kendini olduğu gibi kabul etmeyip başkalarını memnun etmeye uğraştığında bu durum yaşanır. Oysa önceliğiniz, bizi bekleyen şeyi yaşamaktır. İşte o zaman en özgün ve doğal halimizde oluruz çünkü bu sayede korkuyu saf dışı bırakırız.

Korkular, insanların özgünlüğünü azaltmakla kalmaz bazen de değişik sebeplerle gerçekte olduğumuz gibi yani değerlerimize, becerilerimize ve hayata bakış açımıza göre yaşamayız. Bizi etkileyerek kendimiz olmaktan uzaklaştıran pek çok şey olabilir. Gelenekler bilgi eksikliği ya da başkalarını memnun etmek için bir şeyler yapmak buna dahildir.

Gerçek varlığımızla yaşayıp yaşamadığımızı düşünmek ya da başkalarıyla yüzleşmek için bir karakter mi yaratıyoruz diye sormak çok önemlidir. Hepimiz bir noktada maskeler ardına saklanırız. Ama gerçek ‘özünüzü’ yaşamadığınız takdirde mutluluk ve sağlığa erişmek imkansızdır.

Bu basit prensipleri daima aklınızda tutun:

  • Düşünceleriniz etrafınızı saran şeyleri belirler: Yaşananlar değildir mesele, sizin onun hakkında ne düşündüğünüzdür. 
  • Daha açık ve özgürce düşünün. Korkulardan, inkardan ve kararsızlıktan kaçının. Perspektifinizi genişletin. Günlük rahat bölgenizden çıkın.
  • Bağımsız olmayı hak ettiğinizi düşünüyor musunuz? Dünyada kendi yerinize sahip olmak? Her güne bir amaç belirleyin ve bu hedeflerin ötesine geçin. Sonunda ihtiyacınız olan size gelecektir: kendi takdiriniz ve kişisel tatmin duygunuz.
  • Sizi gerçekten seven birini hak ediyor musunuz? Olmak istediğiniz kişi olarak işe başlayın. Kendinizle gurur duyduğunuz zaman, kalbinizin gerçekten gereksinim duyduğu kişiyi kendinize çekeceksiniz.
  • Mutlu olmayı hak ediyor musunuz? Öyleyse, bariyerleri yıkın. Canınızı yakmış kişilerden uzaklaşın. Yeni deneyimler edinin ve ihtiyacınız olana daha çok yaklaşın: gerçek sağlık, kişisel tatmin.

Kendinizle en son ne zaman konuştunuz? Bunun işe yaramaz bir sohbet olduğunu mu düşünüyorsunuz? Gerçek şu ki inanması güç olsa da özgün bir iç diyalog gerçekleştirmek son derece güç bir iştir.

Akıl genelde “gürültüyle” doludur. Kısıtlayıcı düşünceler, endişeler, gün boyunca yaptığımız hataları hatırlamak, söylenmiş ya da söylenmemiş sözler. Bütün bunlar iç sesimiz için çok küçük bir alan kalmasına neden olur.

Günde bir iki saati kendinize ayırın. Bu sizin kişisel ve özel alanınız olmalı. Rahatlayın ve kendinize nasıl hissettiğinizi sormakla başlayın. Sonra başka bir soru sorun: neye ihtiyacınız var?

Son olarak, bir başka meseleyle yüzleşin: hayatınızın her gününde kendiniz olduğunuzu düşünüyor musunuz? Bazen başkalarının ihtiyaçlarını ilk sıraya koyarız. Bu yüzden zamanla geride kalırız ve “kendimizin gölgesi” hâline geliriz. Dikkatli olun.

Çok basit. Bir ihtiyacı karşılamak için, öncelikle bir kapıyı açabilmeniz gerek. Siz su kaynağı aramadıkça ya da dışarı çıkıp yağmuru beklemedikçe, susuzluğunuzu kimse gidermeyecektir. Bu dünyaya elimizde hiçbir şey olmadan geliriz ve aynı şekilde bu dünyadan ayrılırız. Bırakın, hayat denen bu yolculuk şeref ve mutlulukla aksın ve ne istediğinizi, yaşam özünüzün neye ihtiyaç duyduğunu bilerek yürüyün bu yolu. Gördüğünüz gibi, sınırlarımız ve hangi yolu izleyeceğimiz konusunda çok açık olması gereken kendi iç gücümüz, kararlılığımız ve irademizdir. Biri sizi hafife alırsa, size saldırmak için ironiye başvurursa ya da her gün kendilerine öncelik vererek sizi geri planda bırakıyorsa, izin verdiğiniz sınırı aşıyorlar demektir. Bunu hak etmiyorsunuz.

Gerçekte, değişim daima bizimle başlamalıdır. İnsanlar değişmez. Dolayısıyla, imkânlarınızı kullanarak hak ettiğinizi başarıp elde edecek olan sizsiniz. Ne kadar küçük olursa olsun her hareket, her tavır değişikliği, büyük sonuçlar verebilir.

Siz, kendi hayatınızın mimarısınız. İlerleyip her anı yaratırken, yolunuza aşmanız gereken ve dersler çıkaracağınız engeller çıkacak. Hak ettiğinizin ne olduğundan pek emin değilseniz, kaybolmanız muhtemeldir.

Hak ettiğiniz bir şey varsa, o da mutlu olmak. Bu yüzden, kaderin sizin için neler sakladığını görmek için beklemeyin. Ayağa kalkın ve kaderinizi kendi eylem ve düşüncelerinizle yaratın.

Bazı insanlar, ne hak ettikleri konusunda pek emin değildir. Zaman geçip gider ve hayat başarıları ile trajedilerini bağlar. Saygı, özgürlük ve kişisel gelişme hakkını hak ettiğinizden emin değilseniz, üçüncü kişilerin sizin izninizi istemeden bu prensipleri ihlal etmesi muhtemeldir.

Buna izin vermemelisiniz. Her gün geliştirmeniz gereken bir ihtiyaç varsa, gerçekten neleri hak ettiğini konusunda kesin olma ihtiyacıdır. Beni yanlış anlamayın, ihtiyacınız olan ve hak ettiğiniz şeyleri elde etmenize izin vermek, bencilce bir davranış değildir. Sadece kendinize dikkat etmek, saygı göstermek, kendinizi ve öz saygınızı korumak anlamına gelir bu.

Hak ettiklerinize uzanın ve göreceksiniz, ihtiyacınız olanlar ardından gelecektir. Bu basit denklemi düşündüğünüz oldu mu hiç? Öyle olağanüstü bir tarafı yok. Hedeflerimize ulaşmamız için her adımda bize rehberlik edebilecek çok kolay bir kişisel keşiften ibaret. Hakikaten ihtiyacımız olan bir rehberlik bu.

Günlük hayatınızı bir düşünün. Baskıyla, sorumluluklarla ve gerçekleştirilmeyi bekleyen hedeflerle dolu. Bu gerçeklere öyle büyük bir güçle tutunursunuz ki en önemli şeyi unutursunuz. Kendinizi. Hak ettiğinizi, ihtiyaç duyduğunuzu. Saygı görmeyi hak ettiğinizi fark ettiğiniz an, bunu dile getirecek ve ihtiyacınız olanı elde edeceksiniz: takdir edilme. Mutlu olmayı hak ettiğinizi fark ettiğiniz an, değişim çarklarını harekete geçireceksiniz. Ve yavaş yavaş, tatmin ve dengeye ulaşacaksınız.

Hepimiz bu prensipleri benimsemenin güç olduğunu biliyoruz. Günlük hayatımızda eşya ve insanlarla çok yakınız, onlara çok bağlıyız. Partneriniz ya da ailenizden daha çok takdir görmeye ihtiyacınız olduğunu biliyorsunuz ama … Onar ilk adımı atmadıkça bunu nasıl başaracaksınız?

Sevilmeye layık olmadığını düşünen insanlarda bazı ortak özellikler vardır. İşte bunlardan beşi:

Sevilmeye layık olmadığını hisseden insanlar, başkalarından kabul görmek için fazladan yol kat etmeleri gerektiği inancıyla yaşarlar. Aslında, kaynaklarının büyük bir kısmını bu hedefe ulaşmaya yatırma konusunda kendilerine baskı yaparlar. Bu, başkalarını memnun etmek için sürekli bir arzu şeklinde kendini gösterir.

Onlar için sosyal pekiştirme son derece önemlidir. Birinin işini veya değerini tanıması, onlar için çabalarının buna değdiğinin bir göstergesidir. Öte yandan, gerçek bir eleştiri korkusu hissederler. Bunun nedeni, bu eleştirileri kişisel olarak alma eğiliminde olmalarıdır. Gerçekten de, içlerinde derinlerde var olan, aşırı derecede yoğun bir sosyal ret korkusudur.

Sevilmeye layık olmadığını hisseden insanları karakterize eden bir başka özellik de, düşündükleri, hissettikleri ve oldukları konusunda sürekli şüphe duymalarıdır. Yanlış olma korkuları yoğun olduğu kadar tekrarlayıcıdır. Fırsatları veya zorlukları, yanlış gidebilecekleri tuzaklar olarak görürler ve başkalarına gerçekte ne kadar az değerli olduklarını gösterirler. Bu nedenle risk içeren herhangi bir adım atmadan önce tereddüt ederler.

Bu durumlarda, kişi fikirlerinin gerçekten çok değerli olmadığı fikrinden yola çıkar. Bu nedenle onları kendilerine saklamayı tercih ederler. Aslında, onları detaylandırmaktan kaçınırlar ve başkalarının görüşlerine tutunmayı tercih ederler. Bir takımda çalıştıklarında genellikle karar verme işini başkalarına bırakırlar. Aslında, orta-düşük zorluktaki görevler verildiğinde kendilerini çok daha rahat hissederler.

Sormazlar ve kesinlikle talep etmezler. Bu tür insanların bir şey istemesi çok zordur. Bu bazen son derece acil son dakika talepleri yapmak zorunda kaldıkları anlamına gelir. Doğal olarak, bu onlara yardım etmek isteyenler için çok az pay bırakır.

Bu insanlar, başkalarından herhangi bir yardımı hak etmedikleri temelinde çalışırlar. Aynı zamanda, yardım taleplerinin bir zayıflık imajı yansıttığını düşünme eğilimindedirler.

Ayrıca, bir talepte bulunurlarsa ve bu talepleri reddedilirse ortaya çıkabilecek çatışmadan korkarlar. Bu anlamda, başkalarının yaşamları üzerinde mümkün olan en az etkiye sahip olmaya çalışırlar. “Benden uzak dururlarsa saklanmam daha kolay olur ve zayıf yönlerimi görmezler” gibi düşünürler.

Sevilmeye layık olmadığını hisseden insanlar duygularını da saklarlar. Aslında, hissettiklerine çok az değer verirler, öyle ki çoğu zaman onu görmezden gelirler. Bu durumlarda, her zaman biraz bağlam dışı, yanlış yerde veya baş belası olduklarını hissetme eğilimleri vardır.

Hissettiklerini ifade etmeleri çok zordur. Bunun nedeni, hissettiklerinin gerçekten önemli olmadığını düşünmeleridir. Ayrıca, duygularını artık içlerinde tutamayacaklarını fark ettikleri durumlarda da sıklıkla özür dilerler. Bu, özellikle öfke gibi iddia içeren duygularla ilgilidir.

Kendilerine ilgi gösterenlere aşırı değer verirler. Bir şekilde çelişki gibi görünse de, sevilmeye layık olmadığını hisseden insanlar başkalarıyla güçlü duygusal bağlar kurarlar. Bununla birlikte, yabancılardan gelen saygısızlığı bile görmezden gelmeleri nadir değildir. Aslında, buna hırpalanmış duygusal bedenlerinde açılan bir yara olarak bakarlar. Aynı zamanda, kendilerine ilgi ve şefkat gösteren herkese aşırı değer verme eğilimindedirler.

Aslında, sanki karşılarındaki kişi, onların sahip olmadığı şeye, yani kendilerine karşı sevgiye sahipmiş gibidir. Ne yazık ki, bu genellikle oldukları kişiyi daha iyi takdir etmelerine değil, simbiyotik bir ilişki kurma girişimine yol açar. Gerçekten de, diğer kişiyi idealleştirmeleri ve daha sonra onlara bağımlı hale gelmeleri son derece kolaydır.

Bir insan kendi onayı olmadan rahat olamaz. Mark Twain

Sevilmeye layık olmadığını hisseden insanlar, iyilik istemekte zorlanırlar. Başkalarının dikkatini çektiklerinde kendilerini gerçekten iyi hissederler, ancak aynı zamanda bunu hak etmediklerini de hissederler. Sevilmeye layık olmadıklarını hisseden insanlar genellikle hayatlarını performanslarını ciddi şekilde sınırlayacak şekilde yapılandırırlar. Bununla birlikte, bu özgüven eksikliği, kişisel gelişimleri üzerinde büyük bir engel olduğunu kanıtlıyor.

Ayrıca, sevilmeye layık olmadığını hisseden insanlar, başkalarıyla sağlıklı ilişkiler kurmakta da zorluk çekerler. Bu nedenle toksik veya istismar edildikleri ilişkiler kurma riskleri artar.

Değişmek için kendileriyle barışık olmaları önemlidir. Bu olmazsa, büyümeye devam etmeyi ve yaşamlarında herhangi bir denge veya istikrara ulaşmayı zor bulacaklardır.

03.01.2022

Daha iyi anlayabilmek için aşağıdaki tavsiyeleri deneyin

Kendiniz için yapabileceğiniz en iyi şey, mükemmel kişiyi ARAMAMAKTIR. Kendinizden başlayın, olabileceğiniz en iyi “siz” olmak için uğraşın… Gerçekten seveceğiniz bir “siz” olmaya çalışın.

Duygusal olgunluğunuzu geliştirin, öz saygınızı güçlendirin, değer yargılarınızı savunun.

Kendi kendinizle yetinmeyi öğrenmek, tek başına olmanın tehlikeli ya da zararlı olmadığını öğrenmek önemlidir. Yalnız başına kalmaktan korktuğunuz için hiç kimseyi sizinle birlikte olmaya zorlamayın.

Yeni ilişkilere başlama heyecanını asla kaybetmeyin. Geçmişte yaptığınız hataları tekrarlamaktan korkmayın; çok şey öğrendiniz ve neye ihtiyacınız olduğunu kesin olarak biliyorsunuz.

Anlıyoruz ki, herkes “ideal” partnerlerinin nasıl biri olması gerektiğine dair bir fikre sahip. Bu hepimizin yaptığı ve kaçınamayacağı bir şey… Fakat, istediğinizin ne olduğunu çok net olarak biliyorsanız, yanınızda olmasını isteyeceğiniz gibi biri olmaya çalışın, böylece doğru kişi kendi içinizde yansıyacaktır.

Son olarak, hiç aklınızdan çıkarmayın: Siz sevilmeye layıksınız. Asla, ama asla kendinize bundan başka bir şey söylemeyin.

Gerçekten işe yarayan duygusal bağlar kurmak mümkün müdür? Hiç şüpheniz olmasın! Bilinçli bir sevgiye dayalı bir ilişki kurmak için, ilk olarak “duygusal bir boşluğu doldurmak” ihtiyacından kurtulmak gereklidir.

Kendi başımıza tam kişiler olmak için çıkılan yolculuğa başlarken bütün mesele sabır göstermektir. Yaşadıklarınızın, her gün öğrendiğiniz yeni şeylerin, duygusal olgunluğunuzu geliştirerek zenginleşmenin keyfini çıkarın. Gerçek şu ki, siz bütünüyle tam olduğunuzda, bilinçli aşk size gelecektir, sadece “mükemmel” kişiyi bulmak için kendinizi zorlamayın.

Eğer “bilinçli” aşk ifadesini hiç duymadıysanız, kesinlikle keşfetmenize değer: “Bilinçli” aşkı paylaşan çiftler, karşılarındaki kişiyi tam olabilmek için birbirine ihtiyaç duyan “ruh ikizi” olarak görmezler. Onlar kendi başlarına olmaktan korkmayan zaten tam insanlardır. İlişkiye hoşnutluklarını ve duygusal olgunluklarını özgürce katar ve birbiriyle paylaşırlar.

“Bilinçsiz” ilişkilerin parçası olan kişiler genelde olgun değillerdir. Duygusal ihtiyaçlarını gidermek ve bir denge bulmak için birilerini ararlar ve bir tür zehirli bağlılık oluştururlar. Bu kişiler için yönlendirilme ve duygusal şantaj, ilişki kurmalarını sağlamanın cevabı gibidir, çünkü tek başlarına kalmaktan korkarlar. Duygusal hamlıklarıyla nasıl yüzleşmeleri gerektiğinin farkında değillerdir.

Bununla beraber, kendilerini tam bir birey olarak gören ve kendileri gibi duygusal olgunlukta bir eş bulma şansına sahip olanlar, her şeyin doğal olarak akışında gittiği “bilinçli” bir aşk yaşarlar. Talepler, dolduracak boşluklar yoktur; sadece sağlıklı bir ilişki inşa ettiklerine dair karşılıklı güven ve anlayış vardır. Belki ideal olan değilse de gerçek bir ilişki…

Bütün hayatımız boyunca bize “romantik aşk” fikrini satıp durdular. Bu fikri onlarca romanda okuduk, binlerce filmde, yüzlerce televizyon dizisinde seyrettik, hatta reklamlarda bile karşımıza çıktı. Peki “romantik aşkın” bir aldatmaca olduğunu söyleyebilir miyiz? Belki de tam olarak değil… Yine de onu bir tür “mantıksız aşk” olarak daha kesin bir şekilde tanımlayabiliriz, zira, bir şekilde duygusal ilişkilerin idealize edilmiş biçiminden daha fazla bir şey değildir. Onunla, neredeyse hiçbir zaman iyi bitmeyen ilişkilere gerçekten yoğun bir bağlanma ve karşılıklı bir bağımlılık kurarız.

Gerçek aşk ya da “mükemmel kişi” fikrini romantikçe idealize etmek sağlıklı değildir. Sonuçta, fanteziden başka bir şey olmayan ve hayali “mükemmel” kişi imajını aklımızda tutmak, bizim için “en iyi” kişiyle tanışmakla aramıza girebilir. Gerçek aşkın birisinden değil de kendi içimizden geldiği düşüncesini akılda tutmak daha iyi bir fikir olsa gerek!

Şunu demek istiyoruz ki, en iyi ilişki “bilinçli” bir şekilde inşa edilmelidir, amaç güderek, adanmışlıkla ve duygusal olgunlukla…

Kırık kalp sendromu, derin bir üzüntü sonucu oluşur. Sinir Sisteminin (SN) ve buna bağlı olarak diğer organların işleyişini koşullandıran bir üzüntü durumudur. Peki, derin bir üzüntü yaşadıktan sonra kalp gerçekten kırılabilir mi? Gerçek anlamıyla bunun meydana gelmesi zor olsa da, edebi anlamda kırılması oldukça kolaydır. Çünkü, kronik hale gelen yoğun ve olumsuz duygular (zamana tutunan duygular), dolaşım sisteminin işleyişini tehlikeye atabilir.

Ayrıca sevgisizlikten ölebileceğinizi söylemek de doğru bir ifadedir. Algılanan sevgi yokluğundan ve diğer olumsuz duygulardan kaynaklanan olumsuz duygular, vücudumuzun savunma mekanizmasının sayısını ve kalitesini doğrudan etkileyebilir. Bu belki de duygusal çevremizin dikkatini vermesi gereken en güçlü nedenlerden biridir.

“Benim nokta atışım; hücrelerin sezgisel temelli olduğu ve sadece nakledilen dokularda depolanan donörün kişisel geçmişinin bazı yönlerini tespit edilmesine  izin verdiği sürece, nakil olan kişi bunu hissetmesidir. Üretilen spekülasyonların hiçbirini duymuyorum.” Josep M. Caralps

1984 yılında İspanya’da kalp naklini gerçekleştiren ilk kalp cerrahı olan Josep M. Caralps, kalbin kendi his ve duygularını üretme olasılığının yüksek olduğu fikrini ortaya atmıştır. Bu açıklama bu konuda hala hiçbir kanıtı olmayan tıp camiasını derinden sarsmıştır. Bu sayede Josep, kalp nakli olan hastalarının çoğunun daha önce hiç yapmadıkları eylemlere karşı yeni duygular beslediğini doğrulamaktadır. Kardiyoloji uzmanı, tüm bunların eski vücudunu özleyen kalp nakline bağlı olduğunun altını çizer. Tüm bu örneklere rağmen birçok meslektaşı, bu açıklamaların yeterli bilimsel desteğe sahip olmadıklarını düşündüklerinden sözlerine tepki göstermektedir.

“Duygusal ağırlık, kalbin takotsubo adı verilen bir Japon kafesi şeklini almasına neden olur: Geniş bir taban ve dar bir boyun.” Anahad O’Connor, The New York Times

The New Yortk Times, Duyguların kalp üzerindeki etkisi adlı makalesinde, bu organın muazzam ve aynı zamanda da basit bir biyolojik makine ve sembolik bir yükü olan hayati bir organ olduğunu iddia etmektedir. Romantik edebiyatın, üzüntünün, korkunun veya cesaretin sahne aldığı yerdir.

Kalp, batı kültüründe, sevginin yansıtıldığı ve beslendiği bir tür kristal yüzey olarak kabul edildiğinden, büyük bir öneme sahiptir. Ayrıca New York gazetesinde yayımlanan bir yazıda stres ve umutsuzluğun sağlığı önemli ölçüde etkileyebileceği belirtilmiştir. Stresin en yüksek olduğu zamanlarda, vücudun geri kalanı ona eşlik etmeyeceği zaman (egzersiz yaptığımız zamanların aksine) kalbin acı çekmesine, nabzının ve gerginliğinin artmasına neden olduğunu açıklığa kavuşturur.

“Yüzyıl önce, bilim adamı Karl Pearson mezarlıklardaki mezar taşlarını incelerken tuhaf bir keşifle karşılaştı: Eşler genellikle birbiri ardına vefat etmişti.” Anahad O’Connor, The New York Times

Duyguların fizyolojimiz ve özellikle kalbimiz üzerindeki etkisi, romantik edebiyatın sınırlarını aşıp bilim tarafından incelenecek bir konu haline gelmiştir. Dolayısıyla bugün kendimize bilimin bu konuda bize ne söyleyebileceğini soruyoruz.

Sembolik olarak kalp atışları hayatın ritmine karşılık geldiği için duyguların organı olarak anılır. Fizyolojik olarak ise bu durumdan uzaktır. Duygularımızın yönetiminin dolaşım sistemimiz üzerinde dolaylı da olsa etkisinin olduğu su götürmez bir gerçektir. Özellikle de yoğun bir şekilde, merkez organı olan “kalbin” üstünde etkileri hissedilir.

Bireyin gerçekten stresle karşılaştığı yaşamı boyunca endişe verici derecede travmatik durumlar meydana gelebilir. Dolayısıyla yüksek derecede hayal kırıklığı ve acı veren tüm deneyimler, bireyin yaşam kalitesini doğrudan etkiler.

Direnç göstermek, güçlü görünmeye çalışmak ve hayatın bizi yıpratmadığı izlenimi vermek yaralarımızı daha büyük ve derin hale getirir. Bunun sonucunda da üzüntülerimiz daha uzun ve daha kalıcı bir şekle dönüşür. Antonio Damasio’nun da dediği gibi, insanlar duygusal davranan mantıklı varlıklar değil, mantıklı davranabilen duygusal varlıklardır. Duygusal farkındalık konusunda yetenekli olmak çok daha tatminkar ve sağlıklı bir hayata kavuşmamızı sağlayacaktır.

Üzüntünün diğer duygulara oranla daha uzun sürmesinin diğer bir nedeni ise gösterdiğimiz dirençtir. Duyguyu kabullenmeyi reddetmek onu kontrol altına almayı daha da zorlaştıran bir etkendir.

Bu bağlamda, hissettiğimiz her duygunun var olduğunu onaylamak sağlıklı bir durumdur. Yani yaşadığımız anormal durumlarda karmaşık duygular içine düşmemiz son derece doğaldır. Bu duyguları anlamak, kabul etmek ve nasıl başa çıkacağımızı bilmek yaşamsal dengeyi sağlamamıza ve bunun sonucunda da daha sakin ve huzurlu günlere ulaşmamıza yardımcı olacaktır.

Bu yüzden içimizde bir yerlerde artık kalıcı hale gelmiş olan kalıpları yeniden düzenleme zamanının geldiğini söyleyebiliriz. Güçlü insan en fazla destek veren ve her yere yetişen insan demek değildir. Güçlü ve cesur insan, kendisini tanımlayabilen, rahatlamak için ağlayabilen ve daha iyi kararlar verebilmek adına kendi iç yolculuğuna çıkabilen insandır.

Bizi hayal kırıklığına uğratan, değer verdiğimiz bir şeyi kaybetmemize ya da acı çekmemize neden olan faktörleri düşünmeden duramamak sadece daha uzun süre üzülmemize neden olmaz, aynı zamanda duyduğumuz üzüntünün yoğunluğunu da artırır.

Ayrıca bir gerçek daha vardır. Bazen bu duyguyu ortada özel bir sebep olmadan da hissederiz. Ancak bu tür durumlarda da düşüncelerimiz acı ve olumsuzluk derecesini yükselten bir kazan gibi kaynamaya devam eder.

Aynı Noktada Dönüp Durma Tehlikesi: Düşünceler Üzüntüyü Beslediğinde. Leuven Üniversitesi tarafından duyguların daha iyi anlaşılması için derinlemesine bir çalışma yapılmıştır. Bu bağlamda, neşe, korku, utanç vb. psikofizyolojik gerçeklerin ortalama olarak ne kadar sürdüğü araştırılmıştır. Sonuçta mutluluğun aslında düşündüğümüz kadar da uzun süren bir duygu olmadığı açık bir biçimde ortaya konmuştur.

Korku, şaşkınlık, sıkıntı ya da iğrenme gibi duygular çok kısa sürmüştür. Ancak yapılan tüm analizlerde her zaman etkisini en uzun süre devam ettiren bir duyguya rastlanmıştır: üzüntü.

Araştırmacılar bu durumun neden kaynaklandığını anlamak istemişler, üzüntünün neden haftalar ve bazen aylarca hayatımızdan çıkmadığını merak etmişlerdir. Bu sorunun cevabı düşünce tarzımızda gizlidir.

Sürekli olarak aynı noktaya gelme ve üzüntüyü tetikleyen uyarıcıları durmaksızın düşünme nedeniyle bu olumsuz duygudan sıyrılmak daha zor olmaktadır.

Üzüntü, Sebebi Olan Faktörlerle ve Bizim Yorumlama Biçimimizle Orantılıdır. Beş yıldır her şeyinizi verdiğiniz bir ilişki yaşıyorsunuz. İşlerin yolunda gitmesi için çok çaba sarf ettiniz ama sonunda durumu kabullendiniz. En iyi yol o kişiden ayrılmak. Ayrılıklardan ve özellikle de uzun süre mücadele ettiğiniz bir aşkın ardından hissettiğiniz tek şey sonsuz bir üzüntüdür. Ve bu durum sizi aylar ve belki de yıllar boyunca bırakmayacaktır.

Öte yandan sizinle aynı durumu yaşayan başka biri ise verdiği kararı bir tür rahatlama olarak görebilir. Bu küçük örnek bizlere aslında her şeyin son derece basit olduğunu göstermektedir. Üzüntü diğer duygulardan daha uzun sürer çünkü bu duyguyu harekete geçiren nedenler daha önemlidir. Yani üzüntüyle ilişkili olan olaylar aynı zamanda travmatik olabilirler. Ancak bunlara rağmen her şeyin aslında bunları tecrübe eden kişilerin yorumuna bağlı olduğunu da unutmamak gerekir.

Bunların da ötesinde, gerçekleri nasıl gördüğümüze ek olarak bir de sorunlarla başa çıkma konusundaki yeteneklerimiz de önemli bir faktördür. Bazı insanlar zorluklarla mücadele konusunda daha dayanıklı ve güçlüdürler. Diğer bir kısım insanlar ise kendilerini son derece savunmasız hisseder ve bu olumsuz duyguyu çok daha uzun süre hissetmek durumunda kalırlar.

Öncelikle, Ekman’ın Daniel Goleman ile birlikte yazdığı Knowing Our Emotions adlı kitapta açıkladığı gibi üzüntünün diğer duygulardan daha uzun süre etkisini sürdürmesinin özel bir nedeni bulunmaktadır. Çünkü üzüntü pek çok diğer duygunun bir araya gelmesi sonucu ortaya çıkar. Yani bu hiçbir zaman tek başına görülmeyen bir duyguyla karşı karşıya olduğumuz anlamına gelir. Üzüntü tıpkı bir şişenin mantarı gibidir. Çıkardığımızda öfke, kızgınlık ve hatta korku gibi duyguların tamamı ortaya çıkar.

Bu gerçeği anlamak ve “üzüntünün nelerden oluştuğunu bilmek”, bu olumsuz duygunun üstesinden gelebilmek adına bize yardımcı olacaktır. Ancak bununla birlikte bu duygusal durumun neden daha kalıcı olduğunu açıklayan daha fazla faktör bulunduğunun da altını çizmek gerekir.

Ortak inanışlarımız nedeniyle bu duyguyu zayıflıkla ilişkilendiririz. Belki de bundan ötürü böyle bir durumla son derece mantıksız şekillerde başa çıkmaya çabalarız. Bu bağlamda, duygular konusunda yapılan çalışmalarda öncü psikologlardan biri olan Paul Ekman’a göre, eğer bu tür psikofizyolojik durumları daha iyi anlasaydık psikolojik evrenimiz çok daha iyi olurdu.

Öncelikle, Ekman’ın Daniel Goleman ile birlikte yazdığı Knowing Our Emotions adlı kitapta açıkladığı gibi üzüntünün diğer duygulardan daha uzun süre etkisini sürdürmesinin özel bir nedeni bulunmaktadır. Çünkü üzüntü pek çok diğer duygunun bir araya gelmesi sonucu ortaya çıkar. Yani bu hiçbir zaman tek başına görülmeyen bir duyguyla karşı karşıya olduğumuz anlamına gelir. Üzüntü tıpkı bir şişenin mantarı gibidir. Çıkardığımızda öfke, kızgınlık ve hatta korku gibi duyguların tamamı ortaya çıkar.

Bu gerçeği anlamak ve “üzüntünün nelerden oluştuğunu bilmek”, bu olumsuz duygunun üstesinden gelebilmek adına bize yardımcı olacaktır. Ancak bununla birlikte bu duygusal durumun neden daha kalıcı olduğunu açıklayan daha fazla faktör bulunduğunun da altını çizmek gerekir.

Pek çok duygu gibi üzüntü de insanda kötü bir etkiye neden olur. Üzgün olduğumuzda ne yapmamız gerektiğini bilemez ve sanki en kötü düşmanımızmış gibi bir an önce ondan kurtulmak isteriz. Bunun da ötesinde eğer birisi üzgün ve moralsiz halimizin farkına varırsa, sıkça söylenen ancak yanlış bir biçimde kullanılan şu ifadeleri söylemekten asla geri kalmayacaktır:

“Biraz neşelen artık, böyle üzülmene değmez. Hayat gerçekten de çok kısa.”

Bunların yanında kesinlikle farkında olduğumuz bir şey daha vardır. Bu duyguyu kolayca söküp atmak, ondan kaçmak ya da beğenmediğimiz bir hediyeyi bir kenara atar gibi uzaklaşmak mümkün değildir. Üzüntü, şaşkınlık, neşe, sıkıntı, iğrenme ya da kızgınlıktan bile çok daha uzun süre etkisini sürdüren bir duygudur. Ancak bunun böyle olmasının bir nedeni vardır.

Üzüntü neden insanı diğer duygulardan daha uzun süre etkisi altına alır? Pek çoğumuz mutlaka bu durumun farkına varmışızdır. Üzüntü duygusu ortaya çıktığında zihnimize adeta çok kötü bir yol arkadaşı gibi çöker. Bu duygu tıpkı solgun bir tül gibi üstümüze çöktüğünde çevremizdeki her şey bir anda gri tonlara bürünür. Bizi günler, bazen de haftalar boyunca dış dünyadan saklanarak kendi kabuğumuza çekilmeye zorlar.

Antoine de Saint-Exupery, üzüntünün bize yaşadığımızı hatırlattığı sürece bir etkileşim olmadığını, bir etkisinin bulunmadığını söylemiştir. Bu belki de doğrudur. Aslında çok az duygunun varoluşun anlamı konusunda bu denli belirgin bir örnek olduğu söylenebilir. Sadece bir hayal kırıklığından çok öte insanın kayıpları ile yüzleşmesi, pişmanlıkları ile başa çıkmak zorunda kalması ve bir daha hiçbir zaman geri gelmeyecek şeylerin bıraktığı izler, üzüntünün çok yoğun yaşanan bir duygu olmasına verebileceğimiz örnekler arasında yer alır.

Hayatımızın bazı dönemlerinde üzüntünün sanki her şeyi kapladığını hissederiz. Bazen haftalar ve hatta aylar boyunca bu duyguyu ve elbette etkilerini yaşamak zorunda kalırız. Peki üzüntü neden bu kadar uzun süre devam eden bir duygudur?

Sörfçüler, bir dalgayla yüzleşmenin muazzam zorluğuna aşinadır. Aslında bunu sabırsızlıkla beklerler ama geldiğinde kaygı ve huzursuzluk karışımı bir duygu hissederler. Aynı şey üzüntü ile de olur. Gelen ve giden uzun vadeli arkadaşınızdır ve geldiğinde endişeli hissedersiniz. Ancak, bundan kaçınmaya çalışmanın bir anlamı yok. Tıpkı sörfçünün dalgayla yüzleştiği gibi, bununla yüzleşmeniz yeterlidir.

Sörfçülerin temel olarak iki tekniği vardır. Dalgaya binebilir veya ördek dalışı yapabilirler. Birincisi, anı yakalamak ve onunla birlikte koşmak demektir. Akışa ayak uydurmak, ne yapılması gerektiğini anlamak ve yapmak. Doğru yapıldığında güzel şeyler olur.

Ancak bazen dalga çok büyüktür. Aynı şekilde bazen üzüntünüz de çok büyük olabilir. Bu, sörfçülerin ördek dalışını kullandığı zamandır. Yani tahtalarıyla dalganın altına dalarlar ve dalganın üzerlerinden geçmesine izin verirler. Aynı şekilde, başka seçeneğiniz olmadığında, sadece ıstırap anına katlanmak zorunda kalırsınız. Er ya da geç, ortadan kalkar. Sadece buna katlanmanız ve suyun altında nefes almayı öğrenmeniz gerekiyor. Daha sonra, sakin bir şekilde ortaya çıkabileceksiniz.

Her gün üzüntü hayatınızın bir parçasıdır. Akıllıca yüzleşmeyi öğrenin.

New South Wales Üniversitesi’nden Nitika Garg, üzüntünün hem ekonomik hem de sağlık maliyetleri olduğu sonucuna vardığı bir araştırma yaptı. Bunun nedeni, genellikle insanların kendilerini üzgün hissettiklerinde dışarı çıkıp ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın almaları veya sağlıksız (doymuş yağ oranı yüksek) yiyecekler yemeleridir.

Bunlar yaygın davranışlardır. Ancak, onlar da zarar verir. Bu nedenle kendinizi üzgün hissettiğinizde en iyisi onunla yüzleşmek, ondan çekinmemek. Aksi takdirde bu zarar verici davranışlar artacak ve daha kalıcı hale gelecektir.

Gündelik üzüntünün, gün boyunca gelip giden türden bir bedeli vardır. Rahatsız edici geliyor ve bu nedenle onu ortadan kaldırmaya çalışıyorsunuz. Müzik dinlersiniz, bir arkadaşınızı ziyaret edersiniz, kitap okursunuz, alışverişe gidersiniz, bir şeyler yersiniz. Sizi üzüntü duygusundan uzaklaştıracak herhangi bir şey.

Depresyon. Depresyon gibi duygu durum bozuklukları aslında duygusal açıdan uyuşmuş hissetmenize neden olabilir. Bu hiçbir şey hissetmediğiniz anlamına gelir. Bir boşluk, derin bir ilgisizlik olur. Diğer zamanlarda, üzüntüden çok öfke, suçluluk, utanç ve hatta nefret vardır.

Üzüntüye olumsuz bir duygu olarak bakmayı bırakmalısınız. Gerçekte, faydaları olan uyarlanabilir bir duygudur. Bununla birlikte, üzüntüyü çevreleyen fikirler genellikle yanlıştır. Böyle bir fikir, muhtemelen en yaygın olanı, üzüntüyü depresyonla ilişkilendirmektir. Başka bir deyişle, depresyondan muzdarip insanların “üzücü” olduğunu düşünmek. Ancak, üzüntü ve depresyon farklıdır.

Üzüntü. Bu, hayatınızın içsel bir parçasını oluşturan uyarlanabilir bir duygudur. Hayal kırıklığı, acı veya kayıp yaşadığınızda ortaya çıkar. Ancak, mutluluk anlarında da ortaya çıkabilir. Aslında, bu yoğun duygu yaşadığınız anlarda, duyularınız genel olarak önemli ölçüde yükselir. Sonuç olarak, geçici üzüntü anları hissedebilirsiniz.

Günlük yaşamınızda üzüntü anları hissetmenin normal olup olmadığını sorabilirsiniz. Evet öyle. Gün boyunca gelip geçen hüzünlü anlar tamamen normaldir. Ancak, sizi geride tutacak kadar kalıcı olarak üzgün hissetmeniz normal değildir.

Bununla birlikte, günlük üzüntü genellikle olumsuz bir şey olarak algılanır veya hatta akıl hastalığının bir işareti olarak görülebilir. Bu, temel olarak, bundan kaçınmaya çalışan içgüdüsel arzumuzdan kaynaklanmaktadır. Aslında, muhtemelen sadece gözlerinizi kapatıp kaybolmasını ummak istiyorsunuz. Gerçekten de, çocukken muhtemelen “üzülme” lafını duymuşsunuzdur. Aslında sorulması gereken şey “neden üzgünsün?” olmalı, sonra da onunla başa çıkmak için yardım edilmelidir.

Bazen, üzüntünüzü hafifletmek için kendinizi otomatik pilota bağlarsınız. Dikkatinizi dağıtmaya çalışıyorsunuzdur. Alışverişe gidersiniz, arkadaşlarınızla dışarı çıkarsınız, sinemaya gidersiniz…. Bu kesinlikle kabul edilebilir ve hatta tavsiye edilir, ancak üzüntünüzü dinlemiyorsunuz ve duyulması gerekiyor. Aslında, üzüntünüzü susturarak, günlük hayattan zevk alma yeteneğinizi de susturmuş olursunuz.

Hüzün derinlik verir. Mutluluk yükseklik verir. Hüzün kök verir. Mutluluk dallar verir. Mutluluk, göğe çıkan bir ağaç gibidir ve hüzün, toprağın rahmine inen kökler gibidir. Her ikisine de ihtiyaç vardır ve bir ağaç ne kadar yükseğe giderse, aynı anda o kadar derine iner. Ağaç ne kadar büyükse kökleri de o kadar büyük olacaktır. Aslında, her zaman orantılıdır. Onun dengesi bu.” Osho

Hissettiğiniz günlük üzüntünün çoğu zaman dayanılmaz olabileceği doğrudur. Ancak, bu duygu hayatın kendisinde var. Bu nedenle, nasıl kabul edeceğinizi ve anlayacağınızı biliyorsanız, genel refahınızı iyileştireceksiniz.

Friedrich Nietzsche, gerçekliğin bazen korkunç görünebileceğini söyledi. Yine de, er ya da geç, bunun o kadar da dayanılmaz olmadığını keşfediyoruz ve basitçe katlanıyoruz. Nitekim bir bakıma duygularımız ve hislerimiz, sahip olduğumuzu asla bilmediğimiz yetenek ve değerleri bize bahşetme konusunda amansız bir güce sahiptir. Bunların hiçbiri, üzüntü de dahil, yararsız değildir.

Paul Ekman, duygu çalışmaları alanında uzmandır. Bizi üzüntünün sebep olduğu ölçüde odaklayan çok az psikolojik gerçek olduğunu iddia ediyor. Aslında, güç ve amaç dolu bir duygudur. Bunun nedeni, ilerlemek için harekete geçmemiz gerektiğinin bir hatırlatıcısı olarak çalışmasıdır.

Üzüntü doğuştan gelen bir duygu olmasına rağmen, her zaman anlaşılmaz. Bunun ne anlama geldiğini anlamak, daha iyi kararlar vermenizi ve duygusal olarak daha yetkin olmanızı sağlar.

Günlük hayattaki üzüntü, hayatınızın tuvalini gri tonlarında boyar. Muhtemelen bunu biraz daha iyi kabul edebilmiş olmayı dilersiniz. Sevmeseniz de, bu duygudan yararlanmak sanatçılar, şairler ve şarkıcılar için çok ilham vericidir. Ayrıca, onu deneyimlediğinizde, üzüntüyü daha da yoğunlaştırma eğiliminde olup günlük hayatınızı tamamen ele geçirmesine izin verirsiniz.

Başkalarının sizin için değişmesini beklemeyin. Bu, birçok insanın yaptığı bir hatadır. Bazen, bir insanın karakterini önceden görebilmek mümkün olabilir. Kusurlarını bilip, sizi incitebileceklerini görseniz de, “Benimle beraber olunca, her şey farklı olacak. Zamanla O da değişecek.” diyebilirsiniz.

Maalesef ki durum hiç de öyle olmayacak. İnsanlar genellikle asıl karakterlerini, geleneklerini, ihtiyaçlarını ve yaşam tarzlarını pek değiştirmez. Sadece olumlu bir değişim için boşuna beklemiş olacaksınız ve bu durum sadece ve sadece kendinize olan güveninizin ve umutlarınızın azalmasına yol açacaktır. Dikkatli olun, çünkü bu durum çok kolay bir şekilde tehlikeli ve acı veren bir hal alabilir.

Samimi insanların sorunu herkesi kendileri gibi sanmalarıdır. Bu nedenle, başkalarının hayatlarını bir maskenin arkasında yaşayabileceğini görmek onlar için çok zor olabilir.

Birçok insanın, bu hayat yolunda birçok farklı maske takarak yaşadıklarını görmek gayet normal bir durum haline geldi. Bu nedenle, sizin de bu insanlardan biri olmanız, kendinizi başka bir şekilde takdim etmeniz nafile bir çaba olacaktır. Bırakın herkes sizi olduğunuz gibi görsün.

İnsanları, olayları ve durumları idealleştirmekten kaçının. İnsanların kendilerini ifade ettikleri sözcüklerden, hareketlerden, jestlerden, mimiklerden hatta sessizliklerden manalar çıkarın. Bir kişiyi, sürekli olarak göz önünde olan özelliklerinden değil, sadece sizin görüp anlayabileceğiniz, gizli kalmış değer yargılarından anlayabilirsiniz ancak.

İnsanları yorgun kılan hayat değiltaşıdığı maskelerdir. Shakespeare

İnsanlar bir gecede değişmez, hatta bunca geçen zamana değin bile aynı kaldıkları olur. Gerçekte ise, o kişinin asıl karakterini size gösteren yine akıp giden zamandır.

Biri ile tanıştığımız zaman, onun gerçek karakterini görmemizi sağlayacak büyülü bir iksiri yok kimsenin. Hatta birçok kez, insanın kendisi bile bilmez özünü. İnsanların birbirlerini tanımaları için, beraber özel zamanların geçirilmesi, hayatta ortak tecrübelerin edinilmesi ve hem iyi hem de kötü tarafların ortaya çıkarılması gerekir.

Sevdiğiniz birinin, gerçekte öyle bir insan olmadığını nasıl kabul edebilirsiniz ki? İster inanın ister inanmayın, bu tür durumlar oldukça yaygın olup, gündelik hayatlarımızın gerçekleridir. Aslında sadece bir çift arasında da görülmez. Aynı zamanda mutlu dostluklarda ve hatta aile üyeleri arasında bile ortaya çıkabilir.

Er ya da geç, ilk hayal kırıklıkları ortaya çıkacaktır. Nasıl olacağını ya da sevdiğiniz insanın böyle bir şeyi nasıl söyleyeceğini ya da yapacağını anlamayacaksınız. Ancak, olacak olan olur ve ne yapsanız, ne etseniz de bunu değiştirmek için yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Adım adım ortaya çıkan durumlar, ilişkiyi bir sınava tabi tutacaktır. Bu durum, ilişki içerisindeki her bir bireyin gerçek karakterlerinin ortaya çıkması ile meydana gelir.

Peki ne oldu da bu duruma gelindi? En başında güllük gülistanlık olan hayatımız nasıl bu kadar değişebildi? En başta kabul etmeniz gereken gerçek şudur: bunların hiçbiri bir gecede olmadı. Olan sadece, ilk başta göremediğimiz gerçek karakterlerin ortaya çıkmasıdır.

Ve bunun farkına varmak, genellikle acı verir.

İlk başta, herkes uyum sağlamaya çalışır. Örneğin, aykırı tutum, davranış ve fikirlerini sevdiği kişiden gizleme yolunu tercih ederek, geçici bir orta yol ve denge bulma yaklaşımını benimseyen insanlar vardır. Bununla beraber, bu tür ilişkilerin çoğu, kendi kendine bir takım eksiklikleri içinde barındırarak gelişim gösterir. Hatta sahte erdemler gösterme eğilimleri bile ortaya çıkabilir. Bizler, herhangi bir çiftin, herhangi bir maske ya da giz, sır olmadan ‘ideal’ olarak görme eğilimi içerisinde olan canlılarız.

Bu farkındalığın farkına varma işi size kalmış. Gördüğünüz tüm gerçekleri, oldukları gibi kabul etmeden, vücut diline hakim olarak insanların hal ve hareketlerinin altında yatan manaları anlamak, satır aralarında geçen gizli anlamları ortaya çıkarmak ve belirli davranış kalıplarını yorumlamak, her bir bireyin sağlıklı ilişkiler kurmak adına yapması gereken eylemlerdir. 

Bazen, tarafsız olarak hareket etmek adına, aşk yetersiz bir kıstas olabilir. Sırf aşıksınız diye, kendi iç dengenizi ve savunma mekanizmalarınızı ortadan kaldıracak şekilde, ayaklarınızın yerden kesilmesine ve mantığınız ve ahlakınızın körelmesine gerek yok

Hiç kimse, bir başkasının asıl karakterini bir göz atışta anlayamaz. Bunun için zaman, karşılıklı anlayış ve karşımızdaki insana dair küçük nüansları ortaya çıkartacak özel anlar gereklidir. Bunlar meydana gelene kadar, genellikle başkalarının kusurlarını göremez ve onlara muazzam sıfatlar yakıştırırız. Ama adım adım, gerçekler ortaya çıkmaya başlar.

Bazen insanların aslında gerçekten değişip gelişim gösterdiği de olmuştur. Karşılaşılan zor durumlar ve yaşam deneyimleri insanları tabii ki değiştirebilir. Bununla birlikte, her bir insanın mutlak baki kalan bir özü vardır. Bu öz, bir kişilik şekli, bütünlük düzeyi, bir değerler bütünü olarak yaşamı boyunca sabit kalır, değişmez.

Tam olarak nasıl olduğunu anlamazsınız ama bir gün, basit ve sıradan bir şeyin tam ortasında gözleriniz açılıverir. Belki bir insanı 5 ay veya 5 yıldır tanıyorsunuzdur, ancak aniden özlerinde nasıl bir insan olduklarını en açık hali ile görme şansına erişirsiniz.

İşte tam o anda, bir çoğumuzun hayalleri yıkılır. O andan itibaren, umutlarınız ve hayallerinizin bağlı olduğu sağlam kökler, birer birer kopmaya başlar. Bir nevi göz yanılması içerisinde olduğunuzu ya da aşktan gözünüzün karardığını çok geç anlarsınız. Bu durum, gerçeği görmenizi engellemiştir.

Kaybedeceğiniz başka bir savaş, iş yerinde durumların iyileşmesini beklemek olabilir. Çoğu zaman, işlerin iyi gitmediği gerçeğini kabul etmek, onların gelişmesi için başlangıç noktası olduğunu kanıtlar. Gerçekten de, bir durumun sona erdiğinin tamamen farkında olduğunuzda, istediğiniz ve ihtiyacınız olanı elde etmek için ilerleyebilirsiniz. Sonuç olarak, artık hiçbir anlam ifade etmeyen şeylere dikkat etmeyi bırakmak, iç huzuru sağlamanın başka bir yoludur.

Korku karşısında cesaret, mutluluğa zemin hazırlar. Aslında, refah ıstırabı yatıştırmak demektir. İç huzur, ne olursa olsun, bununla yüzleşmek için kaynaklara sahip olduğunuzu bilmektir. İyi ya da kötü ne getirirse getirsin, gelecekle yüzleşmek için bu yeterlilik duygusu, iç huzurun tanımıdır.

Bazen varoluşunuzun büyük bir bölümünü kaybettiğiniz savaşlarda çatışarak geçirebilirsiniz. Örneğin, belki de ebeveynlerinizin sizi daha çok takdir etmesini istiyorsunuz. Ancak, insanların bir günden diğerine değişmesi her zaman mümkün değildir. Gerçekten de, sizi hiç dikkate almayan birinin birdenbire tavrını değiştirmesi pek olası değildir
Çevrenizde, dünyanızın hem güzel hem de önemli yönleri vardır. Ancak bazen, günün karmaşasında, kaygı, baskı ve endişenin ortasında, varlığınıza anlam veren bu unsurlar odaktan çıkıp bulanıklaşabilir. Sahip olduklarınız için minnettar olun. Sahip olduklarınız için minnettar olmak, sizin için önemli olan şeylere varlık ve değer vermek demektir. Bu, size anlam ve mutluluk verir. Bu nedenle, hayatta olduğunuz için ve istediğinizi yapmak için doğan her yeni günde yeni bir fırsata sahip olduğunuz için şükredin.

Dikkat ettiğiniz, zaman harcadığınız ve endişelendiğiniz her şey gerçekten önemli değildir. Aslında, eğer düşünürseniz, muhtemelen hayatınızda geride bırakabileceğiniz birçok şey vardır. Bazı görevler ve muhtemelen bazı insanlar buna dahildir. Sizin için neyin gerçekten değerli, faydalı ve anlamlı olduğunu anlayarak bazı şeyleri kısmayı öğrenmelisiniz. Bu, iyi bir zihinsel sağlığın anahtarıdır. Önceliklerinizi netleştirin.

İlk önce temel ihtiyaçlarını karşılamayan hiç kimse refahı, ya da mutluluğu elde edemez. Klasik Abraham Maslow piramidini ve onun ilk seviyesini düşünün. Maslow, yiyecek, su, sıcaklık ve dinlenmeyi içeren temel ihtiyaçlarını karşılamayan hiçbir insanın doyuma veya iç huzura ulaşamayacağını belirtir. Temel ihtiyaçlarınızı karşılayın.

İç huzuru sağlamanın yollarından biri, hayatınızdaki en önemli kişi olduğunuzu hatırlamaktır. Bazen, başkalarına ve onların ihtiyaçlarına öncelik vermek için o kadar çok zaman harcarsınız ki, kendinizi kendi hikayenizde bir yardımcı oyuncu olarak konumlandırma eğiliminde olursunuz. Ancak, kendi realitenizin baş kahramanı sizsiniz. Bu nedenle, kendinizi kendi iyiliğinize adamanız çok önemlidir. Kendinize yatırım yapın. Siz önemlisiniz.

Endişeli zihin gürültü, endişeler, baskılar, felaket düşünceleri ve mantıksız korkularla doludur. İç sükuneti ve huzuru bulmak için kaygınızı yönetmeyi öğrenmek çok önemlidir. Bunu elde etme stratejileri, duygularınızı düzenlemekten, en çarpık düşünce biçimlerinizi değiştirmek için bilişsel yeniden yapılandırmaya kadar değişebilir. Kaygıyı nasıl kontrol edeceğini bilen bir zihin.

Bitmemiş işler birçok şekilde olabilir. Dahası, zihninizi dinlendirmenizi engeller. Kinler, bazı şeyleri söylemeye cesaret edememek, dünün sorunları veya uzun süredir ertelediğiniz o sorun, sona erdirmeniz gereken şeylerdir. Hayal kırıklığını, nefreti ve geçmiş pişmanlıkları bırakmak esastır. Dahası, sizi burada ve şimdi endişelendiren şeylerle yüzleşmek ve hissettiklerinizi söyleyecek kadar cesur olmak aynı zamanda iç huzuru sağlamanın yollarıdır. Bekleyen sorunları çözün.

Almanya’daki Marburg Üniversitesi, bu konuda pozitif psikolojinin katkılarını vurgulayan bir araştırma yaptı. Çalışma, olumlu değerlik duyguları, hayati anlamlar ve iyi ilişkiler gibi faktörlerin iç huzurun hedefine aracılık ettiği sonucuna varmıştır. Ayrıca herkes bu kapasiteyi geliştirme gücüne sahiptir. Ancak, bunu başarmak için belirli becerileri uygulamaya koymanız gerekir.

İç huzuru, stres faktörlerine maruz kalsanız bile elde etmeyi başardığınız kasıtlı bir psikolojik sakinlik hali olarak tanımlayabiliriz. Bunu hatırlamak önemlidir. Gerçekten de, iç huzur, çevrenizdeki koşullarla “iyi olmayı” gerektirir. Korkularınızı, endişelerinizi ve sıkıntılarınızı yatıştırmak için tüm enerjinizi kendinize odaklamayı içerir. Bu şekilde, sizi çevreleyen şeyi daha büyük bir odak ve bakış açısıyla görebilirsiniz.

Burada sihir, ama aynı zamanda zorluk yatıyor. Çünkü bugünlerde hepimizin içinde yaşadığı girdap göz önüne alındığında, zihinsel uyumu düzenlemek zor. Çok fazla endişe ve değişiklik olduğu kadar sonsuz belirsizlikler de var. Şimdi, bu içsel vizyonu benimsemenize izin verecek mekanizmaların neler olduğuna bir göz atalım. Barış içsel bir zanaattır, onu dışarıda aramayın.

İç huzur elde etmeye giden tüm yollar aynı yerde biter – esenlik ve mutluluk. Bu bilişsel ve duygusal uyum durumu, hepimizin ulaşmayı özlediği Rosetta taşıdır. Bununla her şey daha anlamlı hale gelir ve daha iyi kararlar almak için çok daha iyi konumlandığımız yerden psikolojik bir dengeye ulaşırız. “İç huzur” terimi genellikle manevi ve felsefi çağrışımlara sahip olarak görülür. Ancak, psikoloji yıllardır bunu araştırıyor. Bu duruma ulaşmak, dış koşullarınıza bağlı değildir. Aslında, içsel esenlik içinizden elde edilmelidir. Günlük yaşamınızda başınıza gelenlerin çok ötesine geçer.

Herkesin başkalarını hayal kırıklığına uğratma, ve başkaları tarafından hayal kırıklığına uğratılma ihtimali vardır. Kimse hayatını başkalarını hayal kırıklığına uğratmadan geçiremez. Çünkü insanlar ne melektir, ne de şeytandır. Kimse mükemmel değildir, ve herkes birilerine zarar verir. İnsanlığa güvensizlik duymak hayatınızı kolaylaştırmaz. Hatta bunun tam tersi geçerlidir. Yaptığı tek şey hayal kırıklığınızı hayatınızın ana odak noktasına dönüştürmek ve sizi hapsetmektir. Bundan çıkış yolu savunmalarınızı güçlendirmek ve bir gecede herkese güvenmeye başlamak değildir. Daha ziyade, sizin için o kadar zor olan o anılara geri dönmektir.

Bu olayları affetmeyi ve gitmelerine izin vermeyi, esas olarak kendinizle barış içerisinde olmanın bir yolu olarak yapmalısınız. Eğer bir kişiye güvenirseniz ve bu kişi sizi aldatır ya da hayal kırıklığına uğratırsa o zaman bu eylem onlarla ilgilidir, sizinle değil. Bu kişi size, siz doğru şeyi yapıp onlara güvendiğiniz için yanlış yapmıştır.

Bir kişi acıları ele almaz ve bunların üzerinde durmazsa bunu bir eksen olarak kullanır ve bunların etrafında dönerler. Daha önce incitilmiş olan insanların başkalarına güvenmemek için her zaman bir nedenleri vardır. Bu tutumlarının arkasında büyük bir hayal kırıklığı bulunur. Bu sık sık, derinden sevdikleri ya da güvendikleri biri ile ilgilidir.

Reddedilmeleri, terk edilmeleri ya da canlarının acıması onlara bir sürpriz olmuştur. İşte bu onları en çok etkilemiş olan şeydir. Bir zamanlar güvendikleri birinin onları hayal kırıklığına uğratması. Bu tip bir deneyimin kurbanı olmuş olan bir kişi, genellikle kendisini suçlar ve bir daha asla hazırlıksız yakalanmak gibi bir niyeti yoktur.

Başkaları hakkında kötü düşünen bir kişi, bunu kabul etmese bile, acı içerisindedir. Bu alışkanlık iyiliklerini tüketir ve geçmiş hayal kırıklıklarının alevini canlı tutar. Ayrıca, savunmacı tutumları nedeniyle başkalarına karşı zararlı davranışlar da geliştirebilirler.

En kötüsü de, bir şekilde, insanları kendilerinin bu negatif beklentilerini bir şekilde doldurmaya yönlendirirler. Güvenmeyen bir kişi sadece güvensizlik ve mesafe üretebilir. Bu, kendilerini çevreleyen negatiflik için bir mıknatıs gibidir. Bundan dolayı, bu, gergin ve savunmacı oldukları bir duruma yol açar.

Şüpheli olan kişi ihaneti davet etmektedir.  Voltaire

Kötü bir alışkanlık olan başkaları hakkında kötü düşünmek, olası zararlara hazır olmanın bir yoludur. Eğer uyanık kalmazsanız ya da savunmada olmazsanız birilerinin sizi aldatacağı fikrine dayanır. Bazen, insanlar incinmemek için başkalarına zarar verirler. Durum ne olursa olsun en kötüsünü beklerler çünkü sürprizleri önlemeye çalışmaktadırlar. Bunun bir sonucu olarak, bu haklı olsa da olmasa da, insanlarla gereksiz ya da savunmacı bağlantılar kurarlar. Bu şekilde kendilerini, maskeler ve kalkanlar olmadan, oldukları gibi göstermenin keyfinden mahrum bırakırlar. Benzer şekilde, biri ile samimi bir bağ kurmanın yarattığı neşeyi deneyimlemeyi de bırakırlar.

Başkaları yüzünden hayal kırıklığına uğramak zordur. Dahası, bu, aşması kolay olmayan acı verici bir deneyimdir. Bunun ana sebebi, sizin bakış açınızdan bu durumun aldatma, güvene ihanet ya da göz ardı edilmeyi temsil etmesidir. Ancak, acıyla başa çıkmak ya da acıya takılıp kalmak sizin elinizdedir.

Başkaları hakkında kötü düşünmek alışkanlığını benimsemiş kişiler genellikle geçmişte şaşırtıcı ve negatif deneyimler yaşamış olan insanlardır. Problem bu tip deneyimler değildir, onların detaylandırma eksiklikleridir. Yorgun ve önyargılıdırlar ve ne yazık ki genellikle daha fazla hasara yol açarlar.

Başkaları hakkında kötü düşünmek önyargıdan doğan kötü bir alışkanlıktır. En kötü kısmı ise, bu davranışın genellikle kehanet özellikleri göstermesidir. Yani diğer bir deyişle, birinin kötü davranacağı ya da onları inciteceği beklentisi, bunları bekleyen kişinin müdahalesi dolayısıyla genellikle gerçeğe dönüşür.

Başkaları hakkında kötü düşünmek gibi kötü bir alışkanlığı olan insanlar genellikle insanlarda pozitif herhangi bir şey göremezler. Ne yazık ki, sosyal ve duygusal yaşamları giderek daha da fakir hale gelir ve bu onları diğer insanları incitmeye dahi sürükleyebilir.

Çocuğunuzun yalanlarına karşı dikkatli olun ve motivasyonlarını onlarla tartışın. Bu, belirli durumlarla nasıl ilişkili olduklarını ve neyin yalan söylemelerine neden olduğunu biraz anlamanıza yardımcı olacaktır. Bunu neden yaptıklarını belirledikten sonra, çocuğunuzu bu gibi durumlarla başa çıkmanın yeni yolları ve dürüstlüğün önemi üzerinde düşünmeye davet edin. Aslında, yalana çok fazla odaklanmayın, bunun arkasındaki nedenlere odaklanın. Ergenlerde yalanlar son derece yaygın ve çok nedenlidir. Onlarla ve aile düzeyinde ortaya çıkan zorluklarla başa çıkmak için ana stratejilerden biri gençle olan ilişkide değişiklik yapmaktır. Dinamikleri ve neden yalan söylemeye başvurduklarını anlamayı sağlayan olumlu diyaloglar için alanlar yaratmanız gerekiyor.

Chris Hudson bir gençlik uzmanı ve ebeveynlik koçu. Gençlerin yalanlarıyla yüzleşmek ve bunları azaltmak için sekiz yol öneriyor:

Bağlantılı ilişkiler: Bağlı bir ilişki, iyi bir iletişim gerektirir. Belli gerçekleri duymaya açık olmak demektir. Bazen gençler, ebeveynlerinin gerçeği duymak istemediklerini bildikleri için yalan söylerler. Bu nedenle bazı sırların paylaşılabilmeleri için bir güven ortamının olması gerekir.

Dürüstlük modeli: İnsanlarda öğrenmenin ana yollarından biri gözlem yapmaktır ve gençler istisna değildir. Onlara örnek olarak öğretin. Dürüst olun. O zaman, sadece ‘vaaz veren’ bir kişi değil, bir dürüstlük modeli olduğunuzu anlayacaklar. Ne de olsa, kendiniz yapıyorsanız, çocuğunuza yalan söylememesini nasıl söyleyebilirsiniz?

Uzlaşma: Ergenle sınırları müzakere etmeyi öğrenin. Bir şey yapmaları yasaklandığında veya özgürlükleri kısıtlandığında, genellikle tam tersi şekilde hareket ederek onu geri kazanmaya çalışırlar. Ancak müzakere yoluyla ergen, kontrol edilme algısını azaltır ve karar verme sürecine katılarak özerklik duygusunu artırır.

Sorgulamalardan kaçının, sohbetleri teşvik edin: Çocuğunuz size yalan söylediyse, onunla barışçıl bir konuşma yapmaya çalışın. Gerçekten kızgın olsanız bile, onlarla konuşmadan önce sakinleşmeye çalışın. Çünkü eğer kızgınsanız, çocuğunuzu dinleme ve neden yalan söylediğini anlama olasılığınız daha düşük olacaktır. Olumlu bir şekilde iletişim kurmayı ve onlara ne öğretmek istediğinizi ve bunu nasıl yapacağınız konusunda net olmayı unutmayın.

Hile yapmayın: Ergenlik dönemindeki yalanlar son derece yaygın olduğundan, gerçeği keşfederseniz, ergeni suçüstü yakalamak için bir fırsat beklemekten kaçının. Unutmayın, gerçeği saklamak yalan söylemenin bir yoludur. Bu nedenle, tam olarak çocuğunuzun yapmasını istemediğiniz şeyi yapıyor olacaksınız.

Cezayı orantılı ve akıllıca kullanın: Ergen çocuğunuzun davranışına nasıl tepki verdiğiniz, gelecekteki davranışlarının çoğunu belirleyecektir. Orantısız bir ceza uygularsanız, onlara sadece korku salacaksınız. Disiplinli olduğunuzda, ne öğretmek istediğinizi aklınızda tutmaya çalışın ve bunu yapmanın doğru yollarını bulun.. Olumlu bir şekilde iletişim kurun ve çocuğunuzun söyleyeceklerini dinleyin.

Onları etiketlemeyin: Çocuğunuzu yalancı olarak etiketlemeyin. Bunun nedeni, eğer yaparsanız, aynı şekilde davranmaya devam edebilirler ve bu ‘etiketi’ onaylayabilirler. İnsanları adlandırma ve etiketleme şekliniz, etraflarındaki davranış şeklinizi şekillendirir. Çocuğunuzu yalancı olarak etiketlerseniz, yalancı gibi davranmaları daha olasıdır.

Gençler ayrıca bir şeyi elde etmek, birini korumak veya gerçeğin sonuçlarıyla yüzleşmemek için korku veya utançtan yalan söylerler (Martins ve Carvalho, 2019). Bunu, ebeveynleriyle paylaşmak istemedikleri duygu ve hislerini örtbas etmek için yapabilirler. Nitekim, evde pek çok sorun olduğunda, ergenler doğruyu söylemekten kaçınma eğilimi gösterirler. Psikolog Kate Aubrey, gençlerin yalan söylemesi için beş neden öne sürüyor:

  • Problemleri önlemek için.
  • Ebeveynlerini hayal kırıklığına uğratmamak için.
  • Toplumsal baskı nedeniyle. Örneğin, arkadaşlarıyla bir partiyi veya bir etkinliği kaçırmamaları için.
  • Kötü iletişim. Bir ergen anlaşılmayacağını, duyulmayacağını veya saygı duyulmayacağını hissederse, iletişim kurmaktan kaçınır.
  • Kontrol için. Bu, özerkliklerinin gelişimi için önemlidir.

Arnett ve ark. (2004), araştırmalarında, ebeveynler ne kadar kontrollü davranırsa, ergenlerin yalan söyleme olasılığının o kadar yüksek olduğunu bulmuşlardır. Bu, yalan kontrol döngüsünün devam etmesine yol açabilir. Bunun nedeni, çocuklarının kendilerine yalan söylediğini anlayan ebeveynler, daha da kontrolcü olma eğilimindedir.

Ergenlerin ebeveynlerine yalan söylemesinin nedenlerinden biri, karar verme süreçlerinde egemenlik ve özerklik iddia etmeye çalışmalarıdır. Ergenliğin, özerkliğin önemli olduğu bir gelişim aşaması olduğunu unutmamalıyız. Bu, Erikson tarafından (aktaran Papalia, 2017) ‘kişinin sağlam bir bağlılık oluşturduğu hedefler, değerler ve inançlardan oluşan tutarlı bir benlik kavramı’ olarak tanımlanır (s.357). Ergenlerde yalanlar genellikle aşırı ebeveyn kontrolü nedeniyle ortaya çıkar.

İnsanlar en az iki şekilde yalan söyleyebilir:

  • Gıyaben. Bu kasıtlı olarak bilgi paylaşmamaktır.
  • Planlı olarak. Bu, gerçekte ne olduğuna dair farklı bir açıklama yapmaktan ibarettir. Bu tür yalanlar sadece gerçeklerle ilgili değildir. Örneğin, yalancı bir seçeneğin doğru olduğunu düşünüyormuş gibi davranabilir. Ancak, gerçekte, bunun başka olduğuna inanıyorlar.

İnsanlar sıklıkla başka bir strateji kullanır. Bu kaçınmadır. Bazı insanlarla tanışmamaya çalışırlar, böylece onlara yalan söylemek zorunda kalmazlar.

2013 yılında Levine ve arkadaşları başka bir araştırma yaptı. Ergenlerin üniversite öğrencilerine veya yetişkinlere göre daha sık yalan söylediğini keşfettiler. Ortalama olarak, son 24 saat içinde 4,10 yalan söylediklerini bildirdiler. Bu, üniversite öğrencilerinden yüzde 75, yani yetişkinlerden yüzde 150 daha fazlaydı.

2004 yılında Arnett ve arkadaşları bu konuda bir araştırma yaptı. Ergenlerin sıklıkla ebeveynlerine yalan söylediğini keşfettiler. Ayrıca, yalanları özerklik haklarını doğrulamanın bir yolu olarak kullandıklarını da keşfettiler. Araştırmacılar gençlerin, genç yetişkinlerden oluşan bir grupla karşılaştırıldığında daha fazla yalan söylediklerini de buldular.

Ergenlik döneminde yalan söylemek, sık görülen veya tercih edilen bir başa çıkma stratejisi haline geldiğinde bir sorun haline gelebilir. Bu model, ergenlerde çocuklar veya yetişkinlerden daha az sıklıkta görülmez. Aslında, ergenler özellikle ebeveynlerine yalan söylemeye daha yatkın oldukları için tam tersidir.

Gençler sıklıkla yalan söyleyebilirler. Nitekim bir çocuk yalan söylemeye başladığında, bu onların gelişiminde bir dönüm noktasıdır. Bunun nedeni, bilişsel gelişimlerinde bir ilerlemeyi ve zihin teorilerinin oluşumunu ifade etmesidir. Gerçekten de yalan söyleyebilmeleri, hayali bir gerçeklikle zihinsel olarak çalışabilecekleri anlamına gelir. Bu, gelişmiş bilişsel yetenek gerektiren bir beceridir.

Çocuklara kurtulmak istenilenin kendileri değil, sorunlar olduğunun mesajını vermek gereklidir. Çocuk reddedildiğini hissetmemesi önemlidir. Bunun için sadece gitmelerini değil, sorunlarını geride bırakıp, gelmeleri söylenmelidir.

Boş tehditlerde bulunmamak, tutarlı olmak ve onlardan ne beklendiğini anlamalarını sağlamak, olumlu sözcükler kullanmak gereklidir. Ortam fazla gerginleşirse, mola vermek herkesin sakinleşebilmesi için yararlı olacaktır. Çocuğun başka bir odaya gitmesi ve özür diledikten sonra kendisinden yapılması istenileni yapmaya hazır olduğunda geri gelmeleri istenebilir. Bu olana kadarda elinden bazı ayrıcalıklar alınmalıdır. Küçük çocuklarda bunu uzun süre yapmak doğru değildir, maksimum yaşının iki katı kadar dakika yeterli olacaktır.

Çocuk işbirliği yapmıyorsa sinirlenmek çözüm değildir. Sesler yükselmeden önce, durup sakinleşmek gerekir. Bağırılması gerekiyorsa da bunun o anda doğru olup olmadığına emin olunmalıdır. Bağırmak genelde yorulmanın işaretidir. Çocuk güvendeyse de bazen kötü davranışı görmezden gelinebilir. Küçük çocukların dikkati, yapıcı bir etkinlik ile başka yöne çekilebilir. Önceden yapılmış kurallar ve sonuçları üzerinde anlaşılmalıdır. Kuralların ihlali söz konusu olduğunda öfkelenmeden, sahip oldukları bazı ayrıcalıklara o anda son verilmeli ve neyin niçin yapıldığından emin olmalarını sağlamak gerekir. Uygulamaya geçmeden öncede uyarılabilir ve cezanın uygunluğuna dikkat edilmelidir.

Çocukların sınırları bilmesi ve bu sınırların içerisinde yaşamayı öğrenmesi gerekir. Çocuklara doğru ile yanlışı ayırt edebilmeyi öğretmeli ve davranışlarının sonuçlarının neler olacağı konusunda açık olunmalıdır. Çocuklara ne yapması gerektiği söylendiğinde kısa ve açık olunmalıdır. Bağırmak yerine ricada bulunmak daha etkilidir. Olumlu ve gerçekçi taleplerde bulunmak gerekir ama çocukların bunlara karşılık verebilmesi için zamana ihtiyaçları vardır. Zaman zamanda uyarı emirleri verilmelidir. “ Televizyonu kapatmak için 10 dakikan var, sonra ödevlerini yapman gerekiyor” gibi.

Özellikle davranış sorunları olan çocuklarda yanlış davranışları değil, doğru davranışları fark edilmeli ve doğru davranışları hakkında yorum yapılmalıdır. Çocuklar hiç ilgi görmemektense olumsuz ilgi görmeyi tercih etmelidir. Ancak bu aradaki iletişimin kopmasına sebebiyet verir. Çocukların iyi davranışları pekiştirilmeli ve övülmelidir. Bu ceza vermekten daha etkili bir yöntemdir. Bazen çocukların kötü davranışlarını görmezden gelmek gerekir fakat istenilmeyecek boyutlara vardığında sınırlar koyulmalı ve ne beklenildiği konusunda açık ve tutarlı olunmalıdır. İyi davranışlar ödülle ilişkilendirilmelidir. Örneğin, “şu anda oyuncaklarını toplamanı istiyorum ama bitirdiğin zaman en sevdiğin çizgi filmi seyredebilirsin” gibi. Küçük çocuklar gözle görülür, pratik ödülleri, yaşça daha büyük çocuklar onların istedikleri hedeflere götürecek puanlarla ödüllendirilebilirler. Çocuğun ilgisini çekecek bu tür sistemler kurmak yararlıdır.

Gelişim aşamaları içinde, çocuk psikolojisi, fiziksel gelişim çalışması söz konusu olduğunda genellikle büyüme boyutuna odaklanır; bilişsel gelişim için ise odak noktası genellikle hepsi birbiriyle ilişkili olarak kabul edilen anılar, dil ve düşünce süreçlerine dayalı olarak oluşturulan algılar üzerinde olacaktır. Sosyo-duygusal gelişim çalışmasına gelince, ortaya çıkan tepkiler hakkında sonuçlar çıkarılırken iletişim ve duygusal beceriler ana odak noktası olacaktır. Bir çocuğun hem zihinsel hem de fiziksel olarak nasıl geliştiğini anlamaya çalışırken diğer yönler genellikle sürecin bir parçası olarak kabul edilse de, bu büyümeyi etkileyen biyolojik koşullar, yapılan herhangi bir yargı için çok önemli değildir.

Eleştiri, düşmanca tavırlar ve azarlamanın hiçbir getirisi yoktur. Oyun oynama, çocuğun gelişiminde önemli bir rolü vardır. Çocuğun merkezde olduğu, düzenli oyunlar oynamak gelişimlerine yatırım yapmaktır. Daha yaşça büyük çocuklar ile haftada birkaç kez geçirilen zamanlarda çok getirisi olacaktır. Amaç onların dilek ve gereksinimlerini karşılamak olmalıdır. Çocukların özsaygısının gelişmesi ve iyi bir insan olduğuna inanması için bol bol övgüye ihtiyaç duyarlar. Çocukların ne için övüldüklerini bilmesi gerekir. (senden istememe rağmen benim için bir şey yaptın ve bana çok yardımcı oldun gibi) Memnuniyet sadece sözel değil fiziken de gösterilmelidir. Bazen bir sarılma, saçlarının okşanması ya da sırtını sıvazlamak daha etkili olabilir. Anne babalar genellikle kucaklamaları ve öpücükleri küçük çocuklara yönelik algılarlar. Ancak büyük çocuklarında istendiklerini ve sevildiklerini hissetmeye ihtiyaçları vardır. Arkadaşlarının önünde olmadığı sürece onlarda kucaklanmak isterler.

Bir çok strateji, sorunları engellemekte, kontrol altına almakta ve olumlu davranışlar ve ilişkileri geliştirmektedir. Çocuklarda bir rahatsızlık olsa dahi, anne-babaların davranışlarını değiştirmesi, çocuklarında davranışlarının değişmesine ve öz saygılarını kazanmalarında çok etkili olmaktadır. Bu uygulamalara ne kadar erken başlanırsa, çocukluk ve ergenlik döneminde daha olumlu sonuçlar elde edilir. Eğer başta yolunda gitmezse, farklı bir yaklaşımdan önce en az iki hafta denenmelidir. Anne-babalar, sıkışıp kaldıklarında ve ne yapacaklarını bilemediğinde yardım istemelidir. Diğer aileler ile bir araya gelip sorunları tartışmak ve deneyimlerini paylaşmak ve sonra yeni olasılıklar denemek işe yarayacaktır.

Eleştiri ve suçlama çoğu zaman güçlüklere, üzüntülere yol açar. Bundan kaçınmanın yolu çocuğu değil, davranışı yargılamaktır. “Sen kötüsün” yerine “Birine vurmak kötüdür” demek daha yapıcı olur. Çocuk birine vurmaktan vazgeçebilir ve başka birisi olmaz.

Olumlu değişime hazır olunduğuna göre son iki haftada ne gibi olumlu değişiklikler fark ettiğinizi belirleyebilirsiniz. Anne-babalar bu ilerlemedeki rollerinin bilincinde mi? Çoğu anne-baba bunu gözden kaçırır ya da farkına varsalar da çaresiz hissettiklerinden dolayı değişimi başkalarının sağladığını sanırlar. Ancak dikkatlice bakıldığında çocukların daha iyi davrandığı zamanlarda, anne-babanın ekstra zaman ayırması, sınırları açıkça belirlemesi, tutarlı olması ve daha az bağırması ile ilişkilidir. Anne-baba, çocuklarının davranışları üzerindeki ellerinde etkilerinin farkına vardıklarında, kontrollerinin elinde olduğu daha fazla onlar yaratacaklardır.

Davranışsal çocuk gelişimi teorileri, çocukların çevre ile etkileşimleri yoluyla nasıl öğrendiklerine odaklanır. Yirminci yüzyılın başlarında, davranışçılık olarak bilinen düşünce okulu psikolojide yer aldı. Davranışçılar, öğrenme ve gelişimin çağrışımların, ödüllerin ve cezaların sonuçları olduğuna inanıyorlardı.

Erickson’un teorisi, doğumdan ölüme kadar tüm yaşam süresi boyunca gelişimi kapsar. Freud, gelişimin 5 yaşına kadar büyük ölçüde tamamlandığına inanırken, Erikson insanların yaşlanmaya ve gelişmeye devam ettiğine inanıyordu.

Freud’a göre, çocuklar bir dizi psikoseksüel aşamadan geçerler. Her aşama libidinal bir arzunun tatmin edilmesini içerir ve daha sonra yetişkin kişiliğinde bir rol oynayabilir. Bir çocuk bir aşamayı başarıyla tamamlayamazsa, Freud, daha sonra yetişkin kişiliğini ve davranışını etkileyecek bir saplantı geliştireceğini öne sürdü.

Çocuk gelişimi teorileri, çocukların çocukluk boyunca nasıl değiştiğini anlamaya ve açıklamaya odaklanır. Psikologlar ve gelişim araştırmacıları, çocukların gelişirken geçirdikleri süreci ve aşamaları tanımlamak ve açıklamak için bir dizi farklı teori önerdiler. Bu teorilerden bazıları, çocukların belirli bir yaşta ulaştığı gelişimsel dönüm noktalarına veya belirli başarılara odaklanma eğilimindedir. Diğerleri, kişilik, biliş ve ahlaki büyüme gibi çocuk gelişiminin belirli yönlerine odaklanır.

Anne ve baba, çocuğunu bir zaman makinesi ile gelecekte var olan ve sorunların ortadan kalkmış olduğu bir yere götüreceğini söyleyebilir ve o yerde nasıl göründüklerini betimlemelerini isteyebilirler. Anne-baba ya da çocuk hayalindeki unsurları şu anda bulunduğu yerde nasıl gerçeğe dönüştürebilir? (daha çok baş başa zaman geçirme gibi) Anne- baba cevaplıyorsa, çocuğa da aynı soru sorulmalıdır. Sorunun istisnalarını ve var olan an ne kadar kısa olsa da belirleyin ve betimleyin. Bu anlardan mümkün olduğunca çok bulmaya çalışın.

Böyle anların daha uzun ya da daha kısa sürmesini sağlayan etkilerin neler olduğunu gözlemleyin. Bir “parlak anlar” güncesi tutulabilir ve tüm “iyi davranışlar” kaydedilebilir. Davranışlardaki her olumlu gelişme için 10 üzerinden not verebilir, çıkartmalar ya da hatıralık eşyalar ile ödül sisteminizi ilişkilendirebilirsiniz. Her an daha güzel anlar yaşadığınıza dair fotoğraflar da eklenebilir. Bu anların belgelenmesi her iki taraf içinde cesaretlendirici olabilir. Bu günceye bakmak için vakit ayırmak ve diğer aile bireyleriyle paylaşmak keyif verici olabilir.

Çocukların çevreleriyle etkileşime girmeyi ve onları anlamayı öğrenmeleri, bilişsel yeteneklerdeki dikkate değer artışlar yoluyla gerçekleşir. Ancak bu bilişsel beceriler, çocuklukta meydana gelen değişikliklerin yalnızca bir parçasıdır. Çocuğun sosyal becerilerinin gelişimi de aynı derecede önemlidir – çevrelerindeki diğer insanları anlama, tahmin etme ve onlarla bağ oluşturma yeteneği. Bir çocuğun öğrenmesi gereken en önemli davranışlardan biri, başkaları tarafından nasıl kabul edileceğidir. Yakın ve anlamlı sosyal ilişkilerin geliştirilmesi gerekir. Kendimizi en yakın hissettiğimiz kişilerle geliştirdiğimiz duygusal bağlar ve özellikle bir bebeğin annesi veya birincil bakıcısıyla geliştirdiği bağlar bağlanma olarak adlandırılır.

Gelen gelişme psikolojisi sağ bebeklikten büyüme sırasında gerçekleşecek fiziksel ve ruhsal değişimler dikkatle incelenir. Sosyal etkileşimler ve değişimler genellikle titizlikle incelenir ve belgelenir, böylece herhangi bir bireyin yaşam döngüsü boyunca bu unsurlar arasındaki bağlantıya ilişkin açıklamalar ve teoriler oluşturulabilir. Optimum sonuçların elde edilmesini sağlamak için genellikle birkaç psikolojik stil uygulaması kullanılır. Çocuk psikolojisi sayesinde çocukların temel psikolojik ihtiyaçlarını anlamak mümkündür. Biyolojik evrelerden duygusal evrelere kadar her şey keşfedilebilir.

Doğumdan ergenliğe kadar, çalışmalar genellikle bir çocuk psikoloğunun , bireyin eğilim gösterebileceği mevcut duruma yol açan koşulları anlamasına yardımcı olacaktır . Çocuk psikolojisi, genellikle bir bireyde bebeklik döneminden iki yaşına kadar meydana gelen zihinsel durumu ve değişiklikleri inceler. Çocuk Psikolojisi, temel olarak, bireyleri genç büyüme evreleri boyunca etkileyen çeşitli farklı psikolojik unsurların incelenmesini kapsar.

Çocuklar özümsemeyi kullandıklarında , yeni bilgileri anlamak için önceden geliştirilmiş şemaları kullanırlar . Çocuklar atlar için bir şema öğrenmişlerse, hayvanat bahçesinde gördükleri çizgili hayvana zebra yerine at diyebilirler. Bu durumda çocuklar var olan şemayı yeni bilgilere uydururlar ve yeni bilgileri var olan bilgilerle etiketlerler. Konaklama ise yeni bilgilerin öğrenilmesini ve dolayısıyla şemanın değiştirilmesini içerir. Bir anne, “Hayır, tatlım, bu bir zebra, at değil” dediğinde, çocuk şemayı yeni uyarana uyacak şekilde uyarlayabilir, sadece biri at olan farklı dört ayaklı hayvan türleri olduğunu öğrenir.

Bazı zamanlarda sorunlara o kadar odaklanır, detaylarla uğraşırız ki, mantıklı yaklaşımlar gösteremeyiz ve gerçekleri göremeyiz. Sonuç olarak başlangıçtan daha kötü bir noktaya gelinebilir. Ayrıca karmaşık sorunların, bazen çok basit çözümleri olabilir. Bir sabah uyandığınızda sorun ortadan kalkmış olsa, sorun olmadan yaşamın nasıl olacağını hayal edebilir misiniz?

  • Ne yapıyor olurdunuz?
  • Sorunun çözülmüş olduğu nereden anlaşılırdı?
  • Kendinizde ne gibi değişikler olurdu?
  • Diğer insanlar hakkınızda nasıl yorum yapıyor olurdu?

Belki de yapılması gereken savaşmak değil, bununla yaşamayı öğrenmektir. Çocukluk, değişimlerin çok hızlı gerçekleştiği bir dönemdir. Çocuk fiziksel olarak büyüyor ve bilişsel yetenekler de gelişiyor. Bu süre zarfında çocuk çevreyi aktif olarak manipüle etmeyi ve kontrol etmeyi öğrenir ve ilk olarak toplumun gereksinimlerine, özellikle de mesane ve bağırsakları kontrol etme ihtiyacına maruz kalır. Erik Erikson’a göre, çocuğun çocuklukta üstesinden gelmesi gereken zorluklar inisiyatif yeterlilik ve bağımsızlığın gelişimi ile ilgilidir. Çocukların dünyayı keşfetmeyi, kendilerine güvenmeyi ve çevrede kendi yollarını çizmeyi öğrenmeleri gerekir.

Sorunlar çok fazlaysa ve nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız en çok rahatsız edenden en az rahatsız edene kadar sorunlarınızı listeleyebilirsiniz. Bu düşüncelerin açıklığa kavuşmasına yardımcı olur. Hepsini tek seferde çözüme ulaştırmak mümkün değildir. İlk olarak sadece bir ya da iki sorun üzerinde odaklanmak gerekir. Diğerlerini de birer birer ele almak ve adımları belirlemek gerekir. Değiştirilemeyecek sorunlar var ise, yapılabilecek iki şey vardır: Onlardan kaçmak ve Onlarla yaşamayı öğrenmek. Çocuklar ya da anne-babada var olan bir özür ve yetersizlik, kaçılamayacak bir sorun olduğundan dolayı, üzerinde konuşmak, onunla başa çıkabilmede faydalı olabilir.

Ebeveynler bazen aksini düşünse de, çocuklar doğası gereği kuralların takipçisidir. Hayatın erken dönemlerinde, “sobaya dokunma” gibi basit kurallar, dünyada güvenli bir şekilde gezinmelerine yardımcı olan bir çerçeve sağlar. Çocuklar genellikle kurallar ve bu kuralları çiğnedikleri için beklenen ceza konusunda oldukça gerçekçidirler. Kuralları çiğneyenler hakkında uygun değerlendirmeler yapmak, yalnızca söz konusu kuralın bilgisini değil, aynı zamanda verilen kuralın arkasındaki amacın da anlaşılmasını gerektirir.

Büyüyen ve gelişen çocuk psikolojisi, söylenen ya da tahmin edilenden çok daha karmaşıktır. Bu nedenle, bunun için çaba sarf etmemiz elzem hale geliyor. Çünkü hiç kimse doğuştan bir çocuğun tüm ihtiyaçlarını ve zorluklarını mükemmel bir şekilde anlama becerisine sahip değildir. Ebeveynler ve öğretmenler zamanla çocukları nasıl yetiştireceklerini ve eğiteceklerini öğrenirler. Bir çocuğun belirli davranışlarının arkasındaki nedeni, duygularının nasıl çalıştığını veya gelişiminin her aşamasından sonra beyinlerinin nasıl geliştiğini anlamak, modern dünyada öğrenmek için önemli hale geldi.

Sorular yanıtlandıktan sonra, mevcut olan sorunlara çözümler bulunabilir. Bazen çözüm çok nettir. Okuldaki kabadayılık sona erdirilebilir ya da öğrenme güçlüğü için ekstra yardım alınabilir. Belki de stresli ve yorgun olan sadece anne-babadır. Olumsuz his ve düşüncelerden arınmak için, sakinleşip yardım almak gerekir. İşe yaramazsa, bunun anlamı depresyondur ve kolay başa çıkılabilecek bir durum değildir. Gerçekten işe yarayabilecek yardım kaynakları bulunmalıdır.

Benzer yaş grubunda çocuğu olan arkadaşlarınıza sorun ve çocuklarının nasıl olduğunu öğrenin. Konuşuyorlar mı, yazabiliyorlar mı, kendi başlarına yemek yiyebiliyorlar mı, yönergeleri uygulayabiliyorlar mı vs. Ergenlik çağındaki bir çocuk durumunda arkadaşlarına okulda nasıl olduğunu, akranlarına ve diğerlerine karşı davranışlarını vb. sorabilirsiniz. Çocuğunuz yaramazlık yaptıysa veya bazı olumsuz davranışlar sergilediyse, bunun nedenini bulmaya çalışın. Bunu yaparak, ebeveyn olarak nerede yanlış yaptığınızı öğreneceksiniz ve bu size ebeveynlik becerilerinizi geliştirme şansı verecek.

Ebeveyn için çocuk psikolojisini anlamanın önemi büyüktür. Bireyin yaşamının ilk yılları duygusal, sosyal ve fiziksel sağlığı için çok önemlidir. Bunun yetişkin olarak kişilikleri üzerinde genel bir etkisi vardır. Araştırmalar, ilk yılların beyin gelişiminde de önemli bir rol oynadığını söylüyor. Bireyin hem ebeveynleri hem de dış dünya ile olan erken dönem deneyimleri, gelecekteki fiziksel, bilişsel, duygusal ve sosyal gelişimini derinden etkiler.

Gelişim ve çocuk Psikolojisi geniş bir konudur. Bir bireyin bebeklikten ergenliğin sonuna kadar büyümesini ve her çocuğun diğerinden sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda düşünce süreci ve kişiliğinde nasıl farklı olduğunu anlatır. Bir çocuk zihninin kil gibi olduğu söylenir. Onu nasıl şekillendirirseniz öyle şekil alır. Bu nedenle, çocuğunuzu anlamak tüm ebeveynler için son derece önemlidir. Bir çocuğun zihinsel, duygusal ve davranışsal gelişimini inceleyen bir çalışma alanı çocuk psikolojisi bilimidir.

Çocuk psikolojisi ile çocuklarımızı daha iyi tanırız, anlarız. Çocukların davranışlarını her zaman anlamak mümkün değildir. Israr etmek ile işler daha da kötüye gidebilir. Onlar için belki isteklerini sözlere dökmek zordur ya da kendisinin de anlamlandıramadığı istekleri olabilir. “Niye” sorusunun bir cevabı olmayabilir, çünkü birçok etmenin önemi vardır. Hiçbiri tek başına bir “neden” değildir. Çocukların neden böyle davranışlar sergilediğini bilemesek de işe yarayan yöntemler bulunabilir ve çözüme ulaşılabilir.

Eleştirilmek ile hale yola gelen bir çocukla karşılaşmadım… O an içine kapanıp davranışını durdursa bile, uzun vadede daha geniş çaplı problemlere yol açabiliyor umarsız eleştirilerimiz. Gelin biz bu işten vazgeçelim. Çocuklarımızın yanlışlarını onlar için birer öğrenme fırsatına çevirelim. Eleştiri bir disiplin ya da öğretme metodu değildir. Açıklayıcı olarak, net ve anlaşılır sınırlar koyarak, tutarlı olarak, otoritemizi çocuklarımızın benliğini hiçe saymadan korumayı öğrenmeliyiz. Ne dersiniz eleştirinin yerine daha olumlu bir şeyler koyabilir miyiz? Psk. Dan. Esra Değirmenci

Yoğun, çok sık ve genellikle yaptıkları hatadan çok benliklerine yönelmiş eleştiri alan çocuklar büyüdüklerinde; Özür dilemekte zorlanabilirler. Mükemmeliyetçi bir tutum sergileyip yanlış yapmaktan delicesine korkabilirler. Özgüven eksikliği ile mücadele etmek zorunda kalabilirler. Yoğun suçluluk duyguları hayatlarına hakim olabilir. Kendi fikirlerinin hep yanlış olduğunu düşünerek fikirlerini saklama eğiliminde olabilirler. Sevilmeye layık olmadıklarını, aslında hiç kimsenin kendilerini gerçek anlamda sevmediğini düşünebilirler. Ebeveyn olduklarında çocuklarının yaptıkları hataları kabullenemeyebilirler. Yaşam zorlukları karşısında toleransları ve baş edebilme becerileri düşük olabilir.

Eleştirmek farklı bir şey istemek ise farklı bir durumdur. Bir şey istendiğinde, isteyen ve isteğin iletildiği insanlar eşit seviyede konumlanır. Kimi zaman aradaki ilişkiye bağlı olarak biri diğerinden daha alt bir düzeyde de olabilir. Eğer bir insan diğerinden değer görmek isterse, o durumda karşıdaki kişi de kendisini duygusal olarak önemli biri olarak hisseder. Eleştiride ise fatura hep karşıdaki kişiye çıkar ve o insanın değersizleşmesine ya da önemsiz biri haline gelmesine neden olur. O nedenle yapmamız gereken şey, istemenin eleştiri yapmaktan daha önemli olduğunu anlamaktır. Psikolog Marcelo R. Ceberio

Yani bir şey istediğimizde karşı tarafın imkanları ve kaynaklarının da dikkate alınması çok önemli bir ayrıntıdır. Çünkü eğer bu tip detayları düşünmeden hareket edersek, isteklerimizin karşılıksız kalma ihtimali çok yüksek olacaktır. Tıpkı bir maruldan karpuz çıkaramayacağımız ya da kısa ve esmer bir çocuğu sarışın ve uzun boylu olarak göremeyeceğimiz gibi, isteklerimizin gerçekçi ve ihtimaller içinde olmasına özen göstermemiz gerekir. Aksi halde, imkansız isteklerde bulunup karşılık alamadığımızda diğer insanları eleştirmek gibi bir tuzağın içine düşmüş oluruz. Son olarak, eleştiren ya da şikayet eden kişi kendini karşısındaki insanın daha üzerinde bir pozisyonda görür. Çünkü diğer insanları değerlendirme ve onları yargılamaya yönelik olarak yaptığı eleştirileri her zaman için mükemmeliyetçi bir açıdan gerçekleştirir. Bu durum elbette karşıdaki insanın sinirlenmesine yol açar.

Örneğin, ergenlik çağlarındaki bir çocuk annesine; “Hiçbir zaman benimle değilsin, sürekli olarak başka işlerle ilgileniyorsun ve beni hiç dinlemiyorsun!” dediğinde, aslında şunu söylemek ister: “Annecim, seni seviyorum ve senin benimle daha fazla vakit geçirmene ihtiyacım var”. Ya da eşini eleştiren bir adam; “Sürekli olarak erkenden yatıyorsun ve benimle hiçbir şey paylaşmak istemiyorsun!” dediğinde, aslında şunu ifade etmek istemektedir: “Eğer akşamları biraz birlikte oturup sohbet etsek ne güzel olurdu”.

Eleştiriyi Olumlu Çıkarımlara Dönüştürün. Genel olarak bir çift arasındaki ilişki ya da aile içinde anne ve babanın çocukları ile ilişkileri gibi sevgi içeren ilişkilerde ortaya çıkan eleştiriler, buna yol açan gerçek nedeni ortaya koymazlar. Yani bir eleştiri yapılır ancak bunun neden yapıldığı açık bir biçimde ifade edilmez.

Diğer taraftan, olumlu eleştiri yapmanın ciddi anlamda zor olduğunu da kabul etmek gerekir. Çünkü eleştiri, yapısı gereği eksiklikleri ve noksanlıkları vurgular. Bunun yanında eleştirinin sadece içeriği değil, aynı zamanda nasıl bir biçimde ifade edildiği de son derece önemlidir. Kullanılan ton, ses ritmi, yüzdeki ifade biçimi, ellerin hareketi ve genel olarak vücut hareketleri çok önemli mesajlar ileten detaylardır. İçerik ve ifade biçimi bir araya geldiğinde şikayet ya da eleştiri eylemi bir sinerji oluşturarak hedefine ulaşır: kişinin hem kendisini hem de başkalarını reddetmesi. Pek çok insan eleştiriyi, diğer insanları değersizleştirmek ya da yıpratmak için bir araç olarak kullanarak kendilerini onların üzerinde bir noktaya konumlandırır. Bu sayede, ikili ilişkilerinde sorunlu taraf olma hissinden kaçmaya çalışırlar. Ancak buna rağmen eleştirdikleri insanlarla kıyaslandığında her zaman dezavantajlı olanlar da yine kendileri olur. Çünkü bu tür insanlar kendilerini hep daha eksik hissederler.

Gördüğümüz gibi eleştiri ve şikayet cesaret kırıcı, değersizleştiren ve olumsuz etkilere yol açan davranış biçimleridir. Bu nedenle, öz saygı kavramının tam zıttı bir etki yaratırlar. Buna ilave olarak bu tür tavırlar, kişinin çevresinden antipati ve olumsuz geri tepkiler almasına da neden olur. Çünkü kimse etrafında sürekli bir biçimde yapılmayanı, olmayanı, eksik olanı ya da hataları vurgulayan insanların bulunmasını istemez.

Diğer bir deyişle, aslında şikayetçi olma tutumu ile ilintili bir diğer faktör de harekete geçmeme durumudur. Çünkü şikayetçiler ya da eleştiriciler kendi bakış açılarına uyumlu bir biçimde şikayet dualarını yinelerken, davranışları da adeta bir ağıt havası ile şekillenir. Bunun sonucunda, çözüme yönelik herhangi bir girişim olmaması nedeniyle de bu yolun önünde bir engel olarak duran şikayet etme sürecini destekleyen bir durum ortaya çıkar. İşte bu durum sonsuz bir kısır döngünün başlaması anlamına gelir.

Şikayet etmek, bir konu ya da durum ile ilgili değişim ve gelişim olasılığını engelleyen bir mekanizmadır. İnsanlar şikayet edip eleştiri yaparken, aslında üzerinde durdukları sorun bakış açılarını belirler ve sonuçta o sorunun bir parçası haline gelirler. Bu yüzden de daha başlangıçta reddetme hissine kapıldıklarından çözüme giden yoldan da sürekli bir biçimde uzaklaşmış olurlar. Buna ek olarak daima eksik parçaya odaklanarak bunu gündeme getirmeye çalışmak, belirli bir noktadan sonra bıkkınlık ve hayal kırıklığını getirir. Yani ne yapılırsa yapılsın aklımızda sürekli olarak şu bakış açısı bulunacaktır: Aslında biraz daha çok ya da daha iyi yapılabilirdi…

Bu bağlamda konunun sadece olumsuzluklara ya da eksik parçalara odaklanma olmadığını belirtmek gerekir. Çünkü bir konuyu gündeme getirerek çeşitli davranışları daha olumlu hale getirmek, yanlışlıkları düzeltmek ve kendimizi geliştirmek mümkündür. Eğer özellikle eleştiri ve şikayet ağırlıklı bir biçimde olumsuzluklara işaret etmeyi tercih edersek, o durumda değişimin önünü kesen bir bakış açısını hayatımızın odağına koymuş oluruz demektir.

Eleştiriciler, şikayetçiler ve döngüye takılanlar, bardağın dolu ya da boş tarafı ikilemi ile karşı karşıya kaldıklarında özellikle eksik yönleri ön plana çıkarma konusunda uzmanlaşmış insanlardır. Aslında hayata pozitif bir biçimde yaklaştığımızda bizlere inanılmaz fırsatlar sunmaktadır. Ancak bu üç tür insan, geçmişte yapılması durumunda olumlu sonuçlar verecek olan fakat yapılmayan konuların altını çizerek eleştirel ve şikayetçi tutumlarına devam ederler. Yani yapılmış ya da başarılmış olanlara odaklanmazlar. Buna ek olarak, takdir etmek ve hayranlık duymak yerine kıskançlık beslemeyi tercih ederler.

Vurgulanması gereken bir diğer önemli detay ise eleştiri ile birlikte kıskançlık duygusunun da ortaya çıkmasıdır. Kıskançlık, genellikle eleştiri yoluyla harekete geçen son derece olumsuz ve değersizleştiren bir histir. Kişiyi ileriye götürecek her türlü girişimden ve başarılardan uzaklaştırır. Sanki çok iyi bir arkadaş hissi uyandıran bu özelliği derhal yok etmek ve bu duygudan hemen kurtulmak gerekir.

Aşırı derecede zorlayıcı ve müşkülpesent yapıya sahip insanlar, çevrelerinde bulunan kişilerdeki eksiklikleri işaret etmek konusunda uzmandırlar. Bu insanların şikayetçi olmak ya da eleştirmek konusunda son derece kusursuz nedenleri ve senaryoları bulunur. Çünkü böyle davrandıklarında bir taşla iki kuş vurmuş olurlar: Hem nefes almaları için gerekli kaynağı bulurlar, hem de aynı zamanda eleştirmek için bir fırsat yakalamış olurlar.

Eleştirenler, şikayetçiler ve sorun döngüsüne takılanların hepsi, ne kadar küçük olursa olsun kusurları ya da eksiklikleri tespit etme yeteneğine sahiptirler. Yani başka insanlardaki ufak bir sorunu dahi belirleme özelliğine sahip adeta içsel bir radara sahiptirler. Bu durum, özellikle eleştirel yapıya sahip olan insanlarda belirgin bir biçimde ön plana çıkmaktadır.

Şikayetçi olma durumu daha çok kişisel olmayan bir özelliğe sahiptir. Eğer bir insan bir durumdan şikayet ediyorsa, bu genellikle kendi hatalarından kaynaklanır. Eleştiri ise daha çok interaktif bir eylemdir. Diğer insanlara yönelik olarak yapılır. Bunun yanında kişinin kendisine yönelttiği ve öz eleştiri adı verilen bir türü de bulunmaktadır. Tüm bunların dışında üç tür davranış biçimi de hem kişinin kendisinin hem de etrafındaki insanların olumsuz yönlerine – eksikliklerine – odaklanır.

Eleştirel kişiler ve şikayetçiler açık bir biçimde fark edilirler. Yani bu davranış biçimleri herkesin görebileceği şekilde seslendirilen türdedir. Ancak sorun döngüsünde takılanlar ise süreci daha çok mental bir biçimde yaşarlar. Düşüncelerini sürekli bir biçimde yinelerler. Eğer bunlar açık bir hale dönüşürse, o durumda eleştirel ya da şikayetçi sınıfına girmiş olurlar.

Üzerinde durduğumuz üç tür davranış şeklinin de – eleştirel davranma, şikayetçi olma, olumsuz döngüye girme – kendine göre bir senaryosu olmak zorundadır. Bu senaryolar, başarısızlıkla sonuçlanan bir durum ya da bu üç davranış şeklinden birine yol açan başka herhangi bir neden olabilir. Aslında bu bağlamda incelenebilecek durumların pek çoğunda senaryonun çözülmesi oldukça zordur. Çünkü bu tür davranışlar sergileyen insanlar, bunlara açıklama getirecek bir senaryo ya da neden bulamazlar. İşte bu yüzden sorunlu durumları değiştirme konusunda direnç gösterirler. Çünkü ya şikayet edemez ya da eleştiri yapamazlarsa ne olur? İşte bu nedenle, içinde bulundukları sorunları devam ettirmeyi ve böylece tutumlarını sürdürmeyi tercih ederler. Tüm bunların yanında eleştirenlerin, şikayet edenlerin ve sorun döngüsünde yaşayanların arasında pek çok fark bulunmaktadır. 

Bunlara ek olarak, eğer bu üçlü profile – eleştiren, şikayet eden ve sorun döngüsünden kurtulamayan – herhangi bir rahatsızlık eşlik ederse, bu özelliklerin rahatsızlığı olumsuz yönde etkileyeceğini de belirtmek gerekir.

Örnek olarak, bir iş görüşmesine gitmeden önce sürekli olarak başarısız olacağımızı düşünüyor ve görüşmeyi yapacak kişinin bizim başvurduğumuz pozisyon için yetersiz olduğumuzu ileri süreceğini düşünüyoruz. Bu düşüncelerle görüşme yapılacak yere girdiğimizde o denli stres yüklü, endişeliyiz ve kendimizi o denli güvensiz hissediyoruz ki, bu durumda yapılacak en kolay şeyin sonunda nasıl olsa seçilmeyeceğimizi kabul etmek olur. Olumsuz düşünceler sadece bu seviyede de kalmaz. Çünkü ilk başta sahip olduğumuz negatif hislere ek olarak, işe kabul edilmediğimiz de artık şikayetçi olacak başka bir neden haline dönüşmüş olur.

Genel olarak bakıldığında bu özellikler kendiliğinden ve spontane bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu tür insanlar, yukarıda belirttiğimiz tarzdaki davranış şekillerini o denli içselleştirmiştir ki, sistematik olarak tanımlanabilecek bu durumun aslında kişiliği şekillendiren bir özellik olduğunun farkında değillerdir. Aslında bu tür insanların düşünce yapılarının bir kısmı, kendi kendini açıklayan kehanetlere verilebilecek iyi birer örnek niteliği taşımaktadır. Çünkü bu denli şikayetçi bir tavır sergilemek, hayata karşı olumsuz bir duruş benimsemeye neden olur. Bunun sonucunda da, aynı kişinin olumsuz fikirlerini adeta onaylayan durumlar günden güne daha fazla yaşanmaya başlar.

Diğer insanları eleştirme ve onlar hakkında sürekli bir biçimde şikayet etme eğilimi, günümüz yaşam stilinin bir parçası olan ve tamamen yapısal bir uyuşukluğun sonucu olarak ortaya çıkan bir davranış biçimidir. Bu tür davranışların farklı türlerini aşağıdaki özellikleri gözlemleyerek anlayabiliriz:

  • Eleştirel kişiliğe sahip insanlar, hem kendilerinde hem de başkalarındaki eksiklikleri sistematik bir biçimde ön plana çıkaran özel bir insan türüdür.
  • Şikayetçiler, eleştirel kişiliklerin kuzenleri gibidir. Bu iki grup genellikle birbirleri ile birleşip güçlenirler.
  • Son olarak, bir soruna takılıp sürekli aynı konuya geri dönen kişiler ise kafalarına giren bu fikirleri, düşünceleri görüntüleri vb. tekrar tekrar düşünürler. Bu fikirlerden bazıları şikayet kategorisine girerken diğerleri ise zihinde kalıcı olarak yer almaya devam ederler.

Bazı insanlar, sürekli olarak eleştiri yapmayı, şikayetçi olmayı ve aynı problemler etrafında dolanıp durmayı bir yaşam tarzı olarak benimsemişlerdir. Peki bu insanlar neden böyle davranırlar? Bu tür davranışların arkasında yatan sebep nedir? İnsanların, kendi hareketlerinden çok başkalarının davranış biçimlerine eleştiri getirmesi ve bunlar hakkında şikayetçi olmaları çok sık rastlanan bir durumdur. Peki bu insanlar ne gibi konulardan şikayet ederler? Neyi ya da kimi eleştirirler? Neden dolayı şikayetçi olurlar? Eleştiri yaparken amaçları nedir?

Bu nedenle, özellikler, araştırma ve biyoloji göz önüne alındığında, son soru şudur: Bir psikopat iyiyi ve kötüyü ayırt eder mi? Cevap evet.

Bilimsel olarak konuşursak gerçekten de kötü insanlar var ve konu hala araştırılıyor ama çok şükür çoğumuz karanlık tarafa geçmedik.

Aslında Yang, Raine, D.Phil ve meslektaşları tarafından yürütülen araştırmalar, beyin yapılarının önemli ölçüde daha küçük olduğuna işaret etti. Bununla birlikte, psikopatların nüfusun geri kalanına kıyasla zayıf bir vicdana sahip olduğunu biliyoruz. Ana araştırma, sosyal normlarla ilgili yeni korkular edinmekte büyük zorluk çektiklerini, cezadan ve sonuçlarından çok az korktuklarını ve vicdanın gelişimi için çok önemli olan ceza bileşenini anlamakta daha fazla zorluk çektiklerini göstermiştir.

Doğaları gereği kötü insanlar mı? Bu konuda birkaç teori vardır ve bazıları ana nedenin biyolojik kökenli olduğunu öne sürer. Araştırmacılar, korkutucu veya incitici durumlarda denekleri ve hasar/ceza belirtileri sunulduğunda duygusal tepkilerini incelediler. Birincil psikopatların pervasız oldukları sonucuna varıldı. Küçüklüklerinden itibaren zarar görme veya cezalandırılma korkusu yaşamazlarsa, duygusal bir deneyim yaşamazlar ve bu nedenle gelecekte tehdit veya tehlike işaretleri karşısında korkuyla tepki göstermezler. Bu insanların korku, acı ve ıstırap görüntülerine (duygusal tepkilerin işlenmesinden ve depolanmasından sorumlu olan amigdalanın düşük aktivasyonu) beyinlerinde minimum tepkiye sahip oldukları yaygın olarak bilinmektedir.

Cleckley on altı kriter belirledi. Listesinde şunlar vardır: Temel duygusal tepkilerin eksikliği, sevememe, sinirlilik yokluğu, çekici kişilik, suçluluk ve utanç eksikliği, yalan kullanımı ve kişisel olmayan cinsel yaşam ve benzerleri… Aslında iki tür psikopat vardır: Birinciller ve ikinciller. İlki duyarsız, acımasız ve manipülatiftir. Muhtemelen kibir gösterirken, çevrelerindekilerle aldatıcı ilişkiler kurarlar. Şiddet kullanırlarsa, genellikle kendilerine fayda sağlamak için bir araç olarak kullanılır. İkinciller ise can sıkıntısına tahammül etmekte güçlük çekerler, sonuçlarını düşünmeden hareket ederler, dürtüsel ve şiddetlidirler. Bir psikopatın empati kapasitesiyle ilgili araştırmalar, onların başkalarının mutluluğu veya korkusuyla empati kuramadıklarını göstermiştir. Başkalarına sempati duymakta güçlük çekerler; duygusal tepkileri yoktur.

İnsanlar genellikle psikopatları psikotiklerle karıştırma hatasına düşerler. Temel fark, birincisinin halüsinasyonlara veya diğer irrasyonel düşünme biçimlerine sahip olmaması ve hiçbir zaman gerçeklikle temasını kaybetmemesidir. Gerçekten de bu kişilerin toplumdaki varlığı istatistiksel olarak çok düşüktür ve çoğu topluma entegre olmuş durumdadır.

“İnsanlar psikopatları suçlu olarak görme eğilimindedir. Aslında, psikopatların çoğu suçlu değildir.” Robert D. Hare

Psikopatlardan neden bu kadar etkileniyoruz? Akıllarında ve davranış biçimlerinde bizi açıklamalar ve olası gerekçeler aramaya iten şey nedir? Psikopati bir tür kişilik bozukluğudur. Psikopat, kişiliği tehditler yoluyla başkalarına hükmetme, eylemleri için suçluluk veya pişmanlık hissetmeme ve kendi çıkarlarını elde etmek için manipülasyon kullanma ile karakterize edilen bir kişidir. Hepsi kesinlikle normal olma görüntüsü altında gerçekleşir.

Psikopati bir tür kişilik bozukluğudur. Psikopat, kişiliği tehditler yoluyla başkalarına hükmetme, eylemleri için suçluluk veya pişmanlık hissetmeme ve kendi çıkarlarını elde etmek için manipülasyon kullanma ile karakterize edilen bir kişidir. “Psikopat” kelimesi, aklımızı hemen modern kültürün birkaç ikonuna yönlendirir. Hepsi söz konusu patolojiyle uyumlu olmayabilir, ancak genel olarak film, televizyon ve edebiyat, aynı anda hayranlık, korku, merak ve reddedilmeye neden olan gerçek ve kurgusal karakterlerle doludur.

Kalia ve Knauft’un çalışmasını sınırlandıran iki faktör bulunuyor: Anket cevaplarının kişilerin kendiyle ilgili olduğu için sübjektif olabilmesi ve kişilerin ekonomik durumlarının araştırılmamış olması. Nitekim sosyo ekonomik düzeyi düşük bireylerin psikolojik gelişimden bağımsız şekilde yüksek stres düzeyi içeren hayatlar yaşayabildikleri açıktır. Sonuç olarak, bireylerin çocukluklarında yaşadığı güçlüklerin onları gündelik yaşamındaki olağan uyaranları tehditkâr olarak algılamasına neden olduğu anlaşılmaktadır. Her ne kadar bu güç deneyimler bilişsel esnekliği negatif etkiliyormuş gibi görünse de sorunları farklı açılardan ele alabilmekle ilgili olan fonksiyonları olumsuz etkilemediği görülmüştür ki bu, güç deneyimlerle büyümüş bireyler için sevindirici olabilir. Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Kemal Arıkan / Kalia, V., & Knauft, K. (2020). Emotion regulation strategies modulate the effect of adverse childhood experiences on perceived chronic stress with implications for cognitive flexibility. Plos one, 15(6), e0235412.

Miami Üniversitesi Psikoloji bölümünden Kalia ve Knauft’un yaptığı çalışmada (2020) katılımcıların zorlu çocukluk deneyimlerini, duygu kontrol stratejilerini, son bir ay içinde yaşadıkları stres düzeylerini ve sorun çözme- kriz yönetimi üzerinden bilişsel esneklik becerilerini ölçmüşlerdir. Çalışmanın sonunda şu bulgularla karşılaşılmıştır:

  1. Duygu Kontrol Stratejisinde Fark: Aynı miktarda güç deneyim yaşamış kişilerden bilişsel yeniden değerlendirme stratejisini kullananların stres düzeylerinin bu stratejiyi kullanmayanlara göre daha düşüktür.
  2. Deneyimin Şiddeti: Yaşanan zorlu deneyimlerin sayısı arttıkça bilişsel yeniden değerlendirme stratejisinin stres azaltıcı etkisi azalmaktadır.
  3. Az Deneyim ve Bastırma Stratejisi: Öte yandan dışavurumcu bastırma stratejisini kullananların stres düzeylerinin daha yüksek olmasının yanı sıra, bu yöntemi kullananlardan daha az sayıda güç deneyim yaşamış olanların stresleri daha yüksektir.
  4. Duygu Kontrol Stratejisi Kullanım Sıklığı: Belirli bir değerin altında sıklıkta yeniden değerlendirme yöntemini kullananların ve belirli bir değerin üzerinde sıklıkta dışavurumcu bastırma yöntemini kullananların benzer şekilde, güç deneyim miktarından bağımsız olarak daha yüksek strese sahip oldukları görülmüştür.
  5. Bilişsel Esneklik vs. Güç Deneyim İlişkisi: Bilişsel esneklik değerlerinin ise güç deneyim miktarıyla ters orantılı olduğu görülmüştür.

Güç deneyimlerin kişide yarattığı nöral değişimlerin patolojik olduğu varsayıldığı gibi, bazı bilişsel yetileri güçlendirdiğine dair varsayımlar da mevcuttur. Örneğin, güç deneyimler yaşamış kişiler, bu deneyimleri yaşamamış kişilere göre duygusal düzenleme stratejileri geliştirmek konusunda daha başarılı görünmektedirler. Ancak deneyimin kişiler üzerindeki etkisi kişiden kişiye değişebilir ve tartışmaya açıktır. Kognitif esneklik ise çeşitli tanımları olan bir kavramdır; kimi araştırmacılar dikkatin değişen çevreye uyarlanması olarak değerlendirirken kimileri davranışların çevreye adapte edilmesi olarak değerlendirmektedir.

Gereğinden fazla fizyolojik yanıta sebep olarak kişide uzun vadede kronik yorgunluk ve özgüvende azalmalara yol açabilmektedir. Yeniden değerlendirme yöntemi ise kişinin stresöre yaklaşımını değiştirmeyi hedefler. Stres, kişinin kendinden talep edilene yeterli kaynakla yanıt veremeyeceğine inanması durumunda yaşadığı duygusal deneyim olarak tanımlanabilir, kognitif yeniden değerlendirme ile kişi elindeki kaynakların yeterliliğine ikna olur; uyaran onun için tehditkâr olmaktan çıkar.

Stresin kontrol edilmesi konusunda duygu kontrol stratejileri önemli rol oynamaktadır. Gross’un modeline göre duyguların düzenlenmesi, faydalı ve zararlı şeklinde tanımlanmasının hemen ardından başlamaktadır. Duygu kontrol stratejileri içerisinde, dışavurumcu bastırma ve bilişsel yeniden değerlendirme olmak üzere iki farklı metot mevcuttur. Dışavurumcu bastırma duyguları değiştirmeye yeterli olmayan, gizlemeye ve bastırmaya dayalıdır.

Çocuklukta yaşanmış güç deneyimler erişkinlikte depresyon ve kalp hastalıkları gibi türlü sağlık problemlerine zemin hazırlamaktadır. Bu deneyimler; istismar, ihmal ve yoksunluk gibi çocuğu normal gelişimin dışına itecek çevresel faktörler olarak tanımlanabilir. Bu deneyimlerin nöral gelişimi negatif etkileyerek özellikle stratejik düşünmede etkili olan prefrontal korteks fonksiyonunu bozduğu ve bilişsel esnekliği azaltıcı etkisinin olduğu düşünülmektedir. Bunun yanı sıra, hipotalamus- hipofiz- adrenal aksına zarar vererek kişinin kısa süreli ve geçici stres uyaranlarına dahi kronik stres yanıtları vermesine neden olabilir.

Onları başarılı değil, mutlu olmaları için eğitin. Bu yazıda, başarıya ulaşma konusunda çocuklarınıza verebileceğiniz en kötü tavsiyelerden bazılarını gördük. Bununla birlikte, paradoks, mantra veya mutlak olmadıkları sürece birçoğunun olumlu olabilmesidir. Belki de olay çocukları başarılı olmak için değil, mutlu olmak için yetiştirmekle ilgilidir. Ayrıca, bu makalede verilen tüm örneklerin, yalnızca hedeflere ulaşmaya odaklanan türden değil, genel olarak eğitime de uygulanabileceğini hatırlamakta fayda var. Son olarak, çocukları anın tadını çıkarmaya, güçlü yanlarını bilmeye ve aynı zamanda hayal kırıklıklarını veya teslim olmayı kabul etmeyi öğrenmeye teşvik etmek önemlidir. Bocalamaya, hata yapmaya ve sıkılmaya hakları olduğunu hissetmelerine izin verin!

Çocuklarınıza nasihat etmek yerine onlara örnek olarak göstermek ve öğretmek daha iyidir. Açıkçası, size çocuklarınızı nasıl eğitmeniz gerektiğini söyleyen sihirli bir eğitim kılavuzu yok. Ayrıca gerçek bir doğru ya da yanlış eylem yoktur. Sadece onları öğrenme, hatalar ve deneyim yoluyla mümkün olan en iyi şekilde eğitme arzusuna ihtiyacınız var. Belki de anahtar, kendi kriterlerinizi bulmaktır. Bununla birlikte, kesinlikle her zaman sevgi ve saygıdan başlamalı ve çocuklarınızın özel ihtiyaçlarını dikkate almalıdır.

Son olarak, Emma’ya göre, ebeveynlerin çocuklarına verdikleri bir diğer kötü tavsiye de şudur: “Dışarısı kurtlar sofrası, bu yüzden bazı insanlara dikkat et.” Bunun yerine, onları başkalarına karşı şefkatlerini artırmaya teşvik edebilirsiniz. Sonuçta herkes bir şansı hak eder. Öte yandan, eleştirel düşünmeyi ve öz saygıyı teşvik etmek de sorun değildir.

Genel olarak, daha yetenekli olduğunuz yönleri geliştirmenize izin veren aktivite türlerinden hoşlanırsınız. Yine de, böyle olmak zorunda değil. Nitekim, bir aktiviteyi derse dönüştürerek çocuklarının zevk almasını engellemeyi başaran uzun bir ebeveyn listesi var. Pek iyi olmadıkları bir aktivite, hatalarından ders çıkardıkları anlamına gelir. Ek olarak, gelişme ve ilerleme yeteneğine sahip olduklarını hissederler. Ayrıca multidisipliner bir dünya, çeşitli alanlarda performans gösterebilen multidisipliner insanlara ihtiyaç duyar.

Meşgul olmak, hedeflere, motivasyonlara ve hayallere sahip olmak sorun değildir. Ancak, her zaman meşgul olmak gerçekten gerekli mi? Her zaman meşgul olmak stres ve daha fazla baskı yaratır. O halde neden çocuklarınıza dinlenmeye, “hiçbir şey yapmamaya”, hatta sıkılmaya hakları olduğunu söylemeye çalışmıyorsunuz?

“Stres kaçınılmazdır, denemekten vazgeçme” Bu noktada, östres ve sıkıntı (distres) arasındaki fark üzerinde düşünmek iyi olacaktır. Östres, sizi olumlu etkileyen stres türüdür, distres ise olumsuz bir etkiye sahiptir. Bazı engelleri aşmak için belli bir gerilim düzeyi hem kaçınılmaz hem de gereklidir. Aslında, çok düşük aktivasyon seviyeleri performansa zarar verir. Öte yandan, bırakmayı bilmek de bir sanattır. Gerçekten de, bir girişimi sona erdirmek veya ertelemek, refahı iyileştirebilir. Karar vermede zekaya ve iyi bir duygusal öz düzenlemeye sahip olmayı içerir. Bu nedenle, çaba gibi değerleri teşvik etmek iyi bir fikirdir, ancak diğer unsurlar olmadan tek etkisinin aşınma olduğunu eklemeyi unutmayın.

Belki de çocuklarınıza verebileceğiniz en kötü öğütlerden biri şudur: “Geleceğe odaklan.” Çünkü bu stratejinin arkasında izlenecek bir yol değil, bir hedef, ulaşılması gereken bir dönüm noktası olarak başarı kavramı yatmaktadır. Bunu yaparak, çocuklarınıza bugünü yalnızca gelecekte belirli bir yerde olmaya çalışmanın bir yolu olarak görmeleri için baskı yaparsınız. Belki de onlara bu anda yaşamalarını ve burada mutlu olmak için çalışmalarını söylemek daha iyi olur.

Bu makalenin amacı, çocuklarınıza yapabileceğiniz bazı yorumları yargılamak veya eleştirmek değildir. Aslında, sizi düşünmeye teşvik etmeye odaklanmıştır. Bu amaçla, Emma Seppälä’ya göre ebeveynlerin çocuklarına “başarı” söz konusu olduğunda verdiği en kötü tavsiyelerden bazılarına baktık.

Bir ebeveyn olarak, çocuklarınız için en iyisini arar ve istersiniz. Mutlu, başarılı olmalarını ve hedeflerine ulaşmalarını istersiniz. Peki, hedeflere ulaşmak ve “başarı” elde etmek konusunda çocuklarınıza verebileceğiniz en kötü beş öğüt ne olabilir? Bunun ne olabileceğini Yale School of Management’ta profesör ve aynı okuldaki kadınlar için liderlik programı direktörü Emma Seppälä’dan öğreneceğiz. Emma, bir kitap yazmak için araştırma yaparken, başarılı olmak için gerekenlerle ilgili popüler olarak kabul edilen planların veya öncüllerin çoğunun geri tepebileceğini keşfetti. Aslında, istenen etkinin tam tersini yapabilirler. Bunlar, kısa vadede iyi sonuçlar üretebilecek, ancak uzun vadede kötü olan belirli teoriler ve fikirlerdir.

Andrea’nın yapması gereken şey ise geçmiş travmasını atlatabilmek için doğru yolları bulmak. Bu süreçten kazanacağı güç kendisi ve oğlu için en iyisi olmasını sağlayacak. Böylece oğluna ihtiyaçlarını verebilir ve davranışları konusunda ona yardımcı olabilir. Oğlunu mutlu, güçlü ve duygusal anlamda olgun olarak yetiştirebilir.

Mount Sinai Hastanesinden çeşitli bilim insanları soykırımdan kurtulmuş kişilerdeki travma sonrası stresin kişinin gen ifadesini değiştirebilen epigenomu harekete geçirdiğini ortaya çıkardı. Soykırımdan kurtulanlar bu travmanın etkilerini sonraki nesillere farklı yollardan aktarmıştır. Ancak trangenerasyonel travma, anne babalarımızın ya da büyükanne ve büyük babalarımızın yaşadıkları acıların kişiliğimiz üzerinde %100 etkiye sahip olduğu anlamına gelmiyor. Sadece depresyon, anksiyete, uyku bozuklukları, duygusal sorunlar ve hiperaktivite gibi durumlara daha fazla maruz kalma riskimiz olduğu anlamına geliyor.

Hepimiz biyoloji dersinde genlerimizi anne ve babalarımızdan aldığımızı öğrendik. Bu genlerin bizim fiziksel özelliklerimizi, zekamızı (belirli bir ölçüye kadar) ve hatta bazı hastalıklara genetik olarak yakalanma ihtimalimizi belirlediğini öğrendik. Ancak travmanın bir ailenin soyuna yayıldığını kabul etmek o kadar kolay değil. Epigenetik, bu fenomeni açıklamak için daha fazla uygun genetikten belirgin niteliksel bir sıçrama yaptı. Başta yaşam biçimimiz olmak üzere yaşadığımız çevre, beslenme biçimi ve hatta travmatik olaylar torunlarımızda genetik değişiklikler yaratabilir. Bu, “epigenom” adı verilen küçük bir kimyasal “etiket” ile açıklanmaktadır. Bu son derece küçük unsurun yaptığı şey büyüleyici. Yukarıdaki değişkenlere bağlı olarak bazı gen ifadelerini değiştirir.

Kendisi transgenerasyonel travma hakkında en ileri görüşlü uzmanlardan biri. Tedavi edilmeyen keder ve travmanın sonraki nesilleri farklı şekillerde etkilediğini açıklıyor. Örneğin hamilelik süresince kandaki kortizol miktarının artışı fetüsün gelişimini etkiliyor. Psikobiyolog BeaVan Den Bergh bu süreçte yüksek stres ve anksiyetenin fetüsteki bazı biyolojik sistemleri etkilediğini gözlemledi. Bu da bebeğin çeşitli hastalıklara ve duygusal bozukluklara açık hale gelmesine neden olur. Diğer yandan Peter Loewenberg’in de açıkladığı gibi yönetilmeyen travma ve giderilmeyen keder bir çeşit sinirsel kısa devreye neden oluyor. Bu gerçekten de DNA’mızı bilinçsizce orijinal travma ile bir tür kolektif ve bilinç dışı dayanışmayla yakalayacak şekilde değiştiriyor.

Andrea’nın şimdi 7 yaşında bir oğlu var. Oğlu onun bütün dünyası. Oğlu sayesinde kendisine bakabilecek, istikrarını koruyabilecek ve ayakta kalabilecek gücü buldu. Yine de oğlunu büyütmek onun için her geçen gün daha da zorlaşıyor. Oğlu iyi uyuyamıyor, dikkat sorunları yaşıyor, devamlı sorun çıkarıyor ve asi davranıyor. Okul ne zaman arasa Andrea sanki oğlunu yetiştiremeyen bir anne olarak eleştirildiğini hissediyor. Kesinlikle “bir şeyleri yanlış yaptığını” hissediyor. Andrea’nın yapması gereken en son şey kendi anneliğini sorgulamak olacaktır. Peter Loewenberg bir psikotarihçi ve Kaliforniya Üniversitesinde görevli.

Andrea bir akrabası tarafından çocukluğunda ve ergenliğinde uzun yıllar boyunca istismar edildi. Yapısız bir çevrede büyüdü. Annesinden de iyi muamele görmedi. 18 yaşına gelip de evi terk edebildiğinde travmasını yok etmek için psikolojik yardım almayı reddetti. Sadece her şeyi unutup hayatının o bölümünü mümkün olduğunca çabuk kapamak istiyordu. Bu deneyimin onda bıraktığı yara hayatında hala iz taşıyor. Anksiyete, yeme bozuklukları, özgüvensizlik, dikkat artışı, depresyon ve insomnia gibi birçok sorun yaşadı. Bütün bunlara ilaveten bağışıklık sistemi zayıfladı ve bu da onu hastalıklara daha açık hale getirip alerji, soğuk algınlığı gibi hastalıklar karşısında güçsüz bıraktı.

Yönetilmeyen veya bastırılan travma neredeyse her zaman kronik stres veya travma sonrası depresyonla sonuçlanır. Asıl travmayı yaşayan kişinin sonraki nesilleri benzer bozukluklar yaşamak zorunda değil. Ancak onlar da anksiyete, stres ve depresyonun diğerlerine nazaran daha ağır türlerini yaşar. 

Zihin, iç büyüme, çevrenin etkisi ve eğitim yoluyla tıpkı bir vücut gibi gelişir. Gelişimi fiziksel rahatsızlıklar veya travma nedeniyle engellenebilir. Umberto Eco

Tüm bunlar çocuk yetiştirme tarzı ve eğitimle belirlenir. Aile dinamiklerini çevreleyen bilinçli ya da bilinçaltı bellek ve anlatı da bir rol oynamaktadır. Yani geçmiş, kendisini farklı şekillerde sunmaya devam eder. Yine de bunun daha geniş etkileri olabilir. Hatta daha önce de söz ettiğimiz gibi genetik boyutta yansımaları olabilir. Örneğin yetersiz beslenmenin sonuçlarını bir düşünün. Kortizol düzeylerinin yükselmesinden dolayı korku ve acı çekmenin genetik etkisini de düşünelim. Birkaç yıl boyunca sürmesi halinde, bu yüksek seviyeler vücuda zarar verebilir.

Transgenerasyonel travma duygusal, fiziksel ya da sosyal acıların sonraki nesillere aktarılmasıdır. Öğrenilmiş davranıştan çok daha derin ilerler. Epigenetikten söz ediyoruz. Bu da çevresel etkilerin belirli genlerin ifade edilişini nasıl değiştirdiği ile ilgilidir. Bu yeni değil. Aslında transgenerasyonel travma ya da kuşaklar arası çatışma konsepti İkinci Dünya Savaşından sonra ortaya çıkmıştır. O tarihten bu yana çeşitli çalışmalar soykırımdan sonra hayatta kalan çocukların ve torunların belirli travma belirtileri gösterdiklerini kanıtladı. Kabuslar ile duygusal ve davranışsal sorunlar anne babaların ya da büyükanne ve babaların asıl travmasından etkilendiklerini gösteriyor.

Sonuç olarak, bazen birbirini seven iki insan neden ayrılır sorusuna bir cevap bulmak zordur. Ancak, bu yazımızdan da anlayabileceğiniz üzere aşk bir ilişkiyi sürdürmeye tek başına yetmez. İlişkiler zaman içinde ilmek ilmek kurulur. Büyük bir özenle ve elinizdeki imkanları en iyi şekilde kullanarak ilişkinizi ortak bir çabayla yapılandırmanız gerekir. Bu şekilde sağlam, güzel ve kalıcı bir ilişkiniz olabilir.

İletişim kurmak ilişkilerde son derece önemlidir. Dinlemeyi bilmek, kendini dinlettirmek, aşırı duygusal davranmadan fikir ayrılıklarını tartışabilmek ve bazen kendinizden ödün vermek her ilişkinin temel taşlarını oluşturur. Bu yüzden, birbirini seven iki insan neden ayrılır sorusunun cevaplarından biri de iletişimsizliktir. Bazen kendinizi içinde bulduğunuz durumlar partnerinizin gerçek yüzünü görmenize vesile olabilir. Bir hastalık, hukuki bir mevzu gibi… Partnerinizin bu tarz güçlükler karşısında nasıl davrandığını görmek ona olan bakışınızı değiştirebilir.

Birini anlamak demek kendinizi onun yerine koyabilmek ve kendinizin dışındaki gerçekliği de algılayabilmek demektir. Bu temel ve gerekli bir şey olsa da romantik partneriniz söz konusu olduğunda son derece zor gelir. Bazen aşk nasıl anlayacağını bilmez, hatta anlamak bile istemez. Eğer uzun süredir biriyle beraberseniz karşınızdakini cepte görebilirsiniz. Eylemlerini, çabalarını, küçük jestlerini, değerli özelliklerini, her şeyini… Elbette partneriniz sizi devamlı övme ihtiyacı hissetmemeli ama onaylanmak ve takdir görmek sağlıklı bir ilişkide çok önemli konulardır.

Birini anlamak demek kendinizi onun yerine koyabilmek ve kendinizin dışındaki gerçekliği de algılayabilmek demektir. Bu temel ve gerekli bir şey olsa da romantik partneriniz söz konusu olduğunda son derece zor gelir. Bazen aşk nasıl anlayacağını bilmez, hatta anlamak bile istemez.

Biriyle ilişkinizi sürdürmeyi seçmek için birçok sebebiniz olabilir; tutku, tensel çekim, arkadaşlık, ortaklık ve kimyanızın tutması gibi. Ancak yine de aranızda kapanmayan bir boşluk, bitmeyen bir dert kaynağı varmış gibi gelir. Hayattaki planlarınızın farklı olması hayalinizdeki mükemmel ilişkinin önünde engel oluşturabilir. Belki sizin için işiniz her şeyinizdir. Gelecekteki tüm planlarınızı kariyerinizin etrafına kurmuşsunuzdur. Partnerinizin odağı ise çocuk yapmaktır. Bu durumda profesyonel tutkunuza sizin kadar heyecan duymaz.

İnsanların neden bir arada kaldığını ya da ayrıldığını anlamak için John Gottman’ın klasiklerinden birine bakabiliriz. Son 40 yıldır Gottman ile Robert Levenson çiftlerle terapi, söyleşi, anket yaparak ve zaman içinde onları izleyerek ilişki dinamiklerini araştırdı. Uzun ve mutlu bir ilişki Rubik Küpü çözmek kadar karmaşık gelse de aslında düşündüğünüzden daha basittir. Birbirini seven iki insanın ayrılmak istemesine sebep olan temel faktörleri anlamak ilişkinizi de anlamanıza yardımcı olabilir.

Muhtemelen hayatınızın büyük bir kısmını (özellikle de gençliğinizi) aşkın her şeyi affettiğine inanarak geçirdiniz. Ancak yaş aldıkça ve hayat deneyimi kazandıkça aşkın her şeyi affetmediğinin farkına varmanız kaçınılmazdır. Maalesef mutlu bir ilişkinin anahtarı sadece aşk değildir.

Françoise Sagan birini sevmenin onunla olmayı istemek değil, onu ve onun gerçekliğini anlamak olduğunu söylemiş. Belki de sevdiği kişiden ayrılan insanlar da bu yüzden vazgeçmeyi başarabiliyordur. Bazen birinin gitmesine izin vermek, onun kendisi olmasını ve sonsuz bir mutsuzluğun içinde kaybolmamasını sağlamanın tek yoludur.

Bir ilişkinin yürümesi için aşktan daha fazlası gerekir. Birini sevmeniz, mutlu olacağınız ve günlük problemlerinizi daha kolay çözeceğiniz anlamına gelmez. Hatta bazı insanlar birbirini sevmesine rağmen ayrılabilir. Birbirini seven iki insan neden ayrılır? Bu her an her yerde yaşanan bir durumdur. Belki sizin de başınızdan böyle bir şey geçti ve sevdiğiniz birinden ayrılmak zorunda kaldınız. Bu ayrılıkların perde arkasında geçimsizlik, iletişim problemleri ya da ilişkinin heyecanını yitirmekten çok daha fazlası olabilir. Birbirini seven iki insan ilişkilerini sonlandırmadan önce birkaç kez ayrılıp barışmış olabilir. “Bu böyle yürümüyor, birbirimize biraz zaman tanıyalım.” ile “Haydi tekrar deneyelim. Bu sefer becereceğiz.” tarzında düşünceler döner. Ne yazık ki hiçbir şey işe yaramaz. Bir ilişki bitmeye yüz tuttuğunda aşk sadece acı verir. İlişkiyi canlı tutmak için göze aldığınız şeyler yaranızı daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramaz.

İstismar, her haliyle kabul edilemez bir şeydir. Ne yazık ki, sevgi eksikliği, genellikle insanları duygusal bir bağ kurdukları insanlardan bu tür davranışları kabul edecekleri bir döngünün içine iter. Bir anlaşmazlık ya da çatışma ile istismarcı bir durum arasındaki farkı göremezler. En ufak şey hakkında sinirlenebilir ancak aynı zamanda fiziksel ve zihinsel saldırıları kabul edebilirler. İçinden çıkılması zor bir durum. Sevgiye hasret olan insanlar, onu, içlerindeki boşluğu doldurmak adına başkalarında ararlar. Ancak, kendilerine karşı duydukları sevginin eksik olması nedeniyle, bir kalp kırıklığından diğerine koşarlar. Bu nedenle, bu gibi durumlarda profesyonel yardım çok önemlidir.  Kabul edilemez şeyleri kabul ederler.

Ne kadar çaba gösterseler de, sevgiye aç olan insanlar başkalarına güvenemezler. Sürekli olarak şüphe duyar ve bu nedenle de ilişkinin bağlarını yavaş yavaş zayıflatırlar. Her zaman terk edilmeyi ya da incinmeyi beklerler, bu nedenle gördükleri tek şey budur. Güvensizlikleri o kadar yoğun bir hal alır ki, iyiyle kötüyü birbirinden ayırt etmekte zorluk çekerler. Her şeyde art niyet, saklı çıkar ve komplo arayışına girerler. Bunların hepsi, zarar görmek konusunda duydukları büyük korkunun bir parçasıdır. Karşı tarafa güvenmezler

Çok fazla fedakarlıkta bulunurlar. Bu insanlar aynı zamanda sevgiyi olması gerekenden çok daha dramatik ve acı verici bir şey haline getirirler. Birisi onları sevdiğinde o kadar müteşekkir hissederler ki karşı tarafı memnun etmek için her türlü fedakarlıkta bulunurlar. Sevgi, zaman zaman fedakarlık yapmak anlamına gelir, bunu inkar etmiyoruz. Ancak bu insanlar bunu aşırılara taşırlar. Hak ve ayrıcalıklara sahip tek kişi karşı tarafmış gibi davranırlar, sanki fedakarlıkta bulunması gereken tek kişi de onlarmış gibi.

Sevgiye hasret olan insanlar oldukça talepkar bireylerdir; ancak, aynı zamanda birçok şeyi de görmezden gelirler. Onlara göre, her şey sevdikleri kişiyi kaybetmekten daha iyidir. Sonuç olarak, genellikle kendi ihtiyaçlarını ve refahlarını ihmal ederler. Diğer kişinin kendilerinden uzaklaştığını düşünüyorlarsa, onu kaybetmemek için hemen hemen her şeyi yaparlar. Kendilerini değersiz hissederler ve diğer kişinin sevgisinin onların hayatına anlam kattığına inanırlar. Bu, zorunda kaldıklarında istismara bile katlanabilecekleri anlamına geliyor.

Zamanında gerçek sevgiyi tatmamış insanlar, daha sonraları ona inanmakta zorlanırlar. Bu nedenle, sürekli olarak sevginin gösterilmesini talep ederler. Partnerleri ya da duygusal bir bağ kurdukları her kimse onun karşısında oldukça talepkar olabilirler. Örneğin, “orada olman gerekiyordu, ama sen yoktun” veya “özel bir şey yapmanı umuyordum, ama yapmadın” gibi cümleler kurabilirler. Sevgiyi mutlak ve koşulsuz bir şey olarak görürler. Ancak bir anne bile size bunu veremez.

Sevgiye hasret olan insanlar arasında, onlara ilgi gösteren insanlara karşı sahiplenici ve kontrolcü bir tavır sargılamak yaygındır. Tam olarak diğer kişinin hayatını kontrol etmeye çalışmazlar ancak bunu, sadece kendi acılarından kaçabilmek istemelerinden ötürü yaparlar. Bu insan, eğer karşısındakini gözü önünde tutarsa onu asla kaybetmeyeceği gibi kasıtsız bir inanca sahip olma eğilimi gösterir. Terk edilme ve ihanet korkusu (duygusal yaralarının bir ürünü) onu kontrole aç bir hale getirir. Bununla birlikte, bu genellikle aranın açılmasına ya da ayrılıklara yol açar. İnsanları kontrol etmeye çalışırlar.

Şefkati doğal bir şekilde karşılamakta ve özgür bırakmakta zorluk yaşarlar. Şefkat görmenin salt düşünce hali bile endişelenmelerine neden olur. Bu konuda hem heyecan duyar hem de dehşete düşerler ve genellikle bu konu bir takıntı geliştirirler. Şefkat konusunda takıntılı hale gelirler.

Sevgiye hasret olan insanlar, genellikle, içlerinde hissettikleri boşluğu genişleten durumlar yaratırlar. Bu, psikolojik yardım gerektiren karmaşık bir konudur. Sevgiye özlem duyan kimi insanlar şefkat konusuna aşırı anlam yükler. Başka hiçbir şeyin önemli olmadığını düşünebilirler. Bu nedenle, birisi onlara şefkat gösterdiğinde içlerinde bir tür ateş yanar.

Sevgiden yoksun halde büyüyen insanlar hayatları boyunca bu yaranın iyileşmesini bekler. Problem, iyileşmek için başkalarına ihtiyaç duyduklarını düşünmelerinden kaynaklanır. Bununla birlikte, sadece kendilerini oldukları gibi kabul etmeleri ve sevmeleri gerçekten iyileşmelerine yardımcı olabilir. Bu insanlar genellikle bu iki kavramı diğer insanlardan gelen sevgi ve kabul ile karıştırırlar. Tabii ki, dış dünyadan sevgi ve kabul görmenin yanlış bir yanı yok; ancak sevgiye hasret insanlar söz konusu olduğunda durum daha sıkıntılıdır. Bunun nedeni, sevgiden yoksun oldukları gerçeğini telafi etmek adına diğer insanlar aracılığıyla sevgiye ulaşma çabalarıdır.

Sevgiye hasret olan insanlar genellikle çocukluk çağında sevgiden yoksun kalırlar. Bu durum telafi edilmezse, çok sayıda kalp kırıklığına neden olabilir. Sevgiye hasret olan insanların böyle olmalarının nedeni genellikle sevgi veya duygusal yakınlık görmeden büyümeleridir. Birine sarılmaya ihtiyacı olan ve sevgi dolu kelimeler işitmesi gereken ya da çevrelerindeki insanlardan hiçbir zaman sevgi görmeyen insanlardan bahsediyoruz.

Sonuç olarak çözümün her zaman için kişinin kendi duygularına yeterince değer vermesinden ve gerekli olduğunda diğer insanlara sınır koyabilmesinden geçtiğini unutmamak gerekir.

Duygusal olarak çok hassas olan bir insan kendi kişilik yapısını anlamada ve hissetmede bulanık duygular içine girebilir. Bunun en büyük nedeni diğer insanların kendi duyguları üzerindeki normalin ötesindeki etkileridir. Bir örnekle bu durumu daha iyi açıklayabiliriz. Bir annenin çocuğuna duyarsız olduğunu, çünkü kendisini sık sık aramadığını söylediğini düşünün. Aslında durumu daha detaylı bir biçimde incelediğimizde gerçekte annenin söylediğinin tam tersi bir tablo ile karşı karşıya olduğumuzu anlayabiliriz. Belki de çocuğuna karşı duyarsız olan annenin kendisidir. Çünkü onu kendi kuralları ve sınırlamaları nedeniyle suçlamaktadır. Bu tür bir davranış şekli, “yansıtmalı kimliklendirme” olarak adlandırılan bir savunma mekanizmasını temsil eder. Öncelikle “duygusal sünger” kişiliğine sahip bir insanın ilk yapması gereken şey, zehirli davranışlara karşı nasıl hassas olduğunun ve bu tür davranışlara nasıl sürekli bir biçimde maruz kaldığının farkında olmasıdır. Daha sonra suçluluk duygusu ile başa çıkmayı öğrenmesi, bu duyguyu sindirmesi ve hareketlerini bu duygunun yönlendirmesini engellemesi gerekmektedir.

Bu durumun sonucunda da sahip oldukları aşırı hassasiyet ve empati sürekli olarak “duygusal düzenleyici” rolü üstlenmelerine yol açar. Böyle bir rolün bedeli ise son derece yüksek olabilir. Çünkü bir noktadan sonra kendileri için görünmez bir hale gelebilir ve duygusal tacizin potansiyel birer kurbanı durumuna düşebilirler.

Aşırı hassas, sürekli empati kuran ve bitmek bilmeyen bir yardım etme isteği taşıyan karakterleri nedeniyle “duygusal sünger” yapısına sahip insanlar bir aşamadan sonra kendilerine zarar vermeye başlarlar. Genellikle daha çok küçük yaşlardan itibaren anne ve babaları da dahil olmak üzere diğer insanların sorunları ile mücadele etmeyi bir alışkanlık haline getirirler. Her zaman için anlayışlarına ve yardımlarına ihtiyaç duyulur. Çünkü yardım etmeye isteklidirler ve bunu fazla bir çaba harcamadan yaparlar. Bu aşamada yaşanan en büyük problem, bu hassas insanların kendi sorunlarını ve daha geniş anlamda kendilerini tamamen unutmalarıdır. Bu durum genellikle etraflarında bulunan kişilerin bencil istekleri sonucu ortaya çıkar. Bunun sonucunda da hassas yapıya sahip bu insanlar sadece yardım ellerini uzattıklarında diğer insanların dikkatini çekmeye başlarlar.

“Duygusal sünger” olarak nitelendirilen insanların ayırt edici bir takım özellikleri bulunmaktadır. Genel olarak bu tür insanların diğer kişilerin duygusal olarak içinde bulundukları durumlara karşı aşırı hassas oldukları gözlenir. Bunun yanında grup atmosferlerinden de kolay bir biçimde etkilendikleri görülür. Bu karaktere sahip insanların genel özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:

Sezgileri son derece gelişmiştir. Bir şeyin doğru ya da yanlış olduğunu anlamak için neler hissettiklerini kimsenin sormasına ihtiyaç duymazlar. Çünkü bu tür duyguları çok kolay bir biçimde algılarlar.

Çok ileri seviyede empati kurabilirler. Sadece kendilerini başkalarının yerine koymakla kalmazlar, aynı zamanda bunu çok aşırı seviyede yaparlar. Diğer bir deyişle başka insanların duygularını kendi duygularıymış gibi yaşama özelliğine sahiptirler.

Diğer insanların mutlu ve sağlıklı olmaları konusunda kendilerini sorumlu hissederler. Özellikle çevrelerindeki insanlar kendilerini kötü hissettiklerinde onlara yardım etme zorunlulukları bulunduğunu düşünürler. Eğer yardım edemezlerse kendilerinden nefret edebilirler.

Diğer insanların sorunlarına çözüm üretmeye çalışırlar. Aşırı derecede empati kurmaları ve başkalarının acılarına ortak olmaları, bu insanların sorunlarına çözümler bulmak için ciddi anlamda vakit harcamalarına yol açar.

Diğer insanların duygularını yoğun bir biçimde hissederler. “Duygusal sünger” karakterine sahip insanlar için başka birinin acı çektiğini bilmek oldukça zor bir durumdur. Bu tür durumlarda karşılarındaki insanın hislerini doğrudan kendi üzerlerine alırlar.

Zehirli insanları kendilerine çekerler. Hayatları sorunlarla dolu olan ya da duygusal anlamda diğer insanları sömürmeyi amaç edinen kişilerle çevrelenmeleri son derece yüksek bir olasılıktır.

Diğer insanlara öncelik verirler. Bu tür insanlar sanki kendi mutlulukları ve sağlıkları arka planda kalarak, diğerlerinin mutluluğu ön planda tutulması gerektiğine dair bir kural varmış gibi hissederler.

“Şangay ve Kanada’da bulunan ilkokul çocukları arasında yapılan araştırmalarda, Çin’de en hassas ve sessiz çocukların en çok saygı görenler oldukları ortaya çıkarken, Kanada’da ise bu özelliklere sahip çocukların en az saygı görenler olduğu sonucuna ulaşılmıştır.” Elaine Aron

Her ne kadar “duygusal sünger” olma durumu diğer insanlara göre bu kişilere belirli bir avantaj sağlasa da, yüksek algı kapasiteleri nedeniyle bu özellik aynı zamanda duygusal anlamda aşırı bir yük altında kalmalarına da neden olur. Bu yüzden sık sık aşırı gerginlik ve yüksek stres yaşarlar. Elbette bu zorluklarla başa çıkmak kolay değildir. “Duygusal sünger” olan insanların çok kolay bir biçimde bunalıp ezildiklerini belirtmek gerekir. Yani aslında bir erdem olarak sayılan özellikleri çok hızlı bir biçimde ağır bir yük haline dönüşebilir. Yüksek empati kapasiteleri ve hassasiyetleri nedeniyle maalesef etraflarında bulunan insanların yüklerini kendi üzerlerine alırlar.

Kendinizi çok fazla empati kuran ve bu yüzden kimi zaman çok acı çeken bir insan olarak görüyor musunuz? Bazı insanlar son derece hassas bir yapıya sahiptirler. Kimilerinin ise bazı durumlarda algıları aşırı derecede yüksek olur ve kırılgan bir karakter sergilerler. Her iki durumda da bu tür insanların “duygusal sünger” adı verilen bir davranış biçimi sergilemelerine neden olan bir etkiden söz edilebilir. Bu kişiler, kendilerini çevreleyen duygulardan çok kolay bir biçimde ekilenirler.

Cinsel isteksizliğe sebep olan pek çok metabolik ve psikolojik rahatsızlık bulunur. Tedavi için öncelikle altta yatan sebep araştırılmalıdır. Bu yüzden kişinin, hekime doğru anamnez vermesi son derece önemlidir. Altta yatan sebep, kalp, prostat, nörolojik hastalıklar ya da diyabet gibi metabolik kaynaklı ise bu rahatsızlıkların tedavi edilmesi ile cinsel isteksizlik ortadan kalkar. Ancak cinsel isteksizliğin altında yer alan odak psikolojikse kişinin psikiyatri uzmanı ile görüşmesi ve bu konuda yardım alması gerekir. Tedavi süresi boyunca eşlerin birbirini zorlamaması ve sabırlı olması da son derece önemlidir. Medical Park Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

Eğer siz de cinsel isteksizlik sorunu yaşıyorsanız, altta yatan sebeplerin araştırılması ve uygun şekilde tedavi edilmesi için hekime başvurmayı ihmal etmeyin.

Erkeklerde cinsel isteksizlik, hayatın her döneminde zaman zaman görülebilir. Bu durum çoğunlukla stres, alkol kullanımı gibi nedenlerden ötürü ortaya çıksa da kalp ve damar hastalıkları gibi çok daha ciddi sağlık problemlerinden de kaynaklanabilir. Diyabet, böbrek ve karaciğer rahatsızlıkları, tiroit problemleri ve ilaç kullanımı gibi nedenler erkeklerde cinsel isteksizliğe yol açabilir. Evlilikte yaşanan tartışmalar ve ileri yaş da cinsel isteksizliğe yol açabilir. Sıklıkla sorulan “Kadınlarda veya erkeklerde cinsel isteksizlik nasıl giderilir?” sorusunun doğru şekilde yanıtlanabilmesi için isteksizliğe neden olan faktörün doğru bir şekilde belirlenmesi ve öncelikle bu sorunun ortadan kaldırılması son derece önemlidir.

Kadınların yaklaşık olarak %33’ü cinsel açıdan isteksizlik duyar. Önemli bir sağlık problemi olan cinsel isteksizliğin temel sebeplerinden biri kişinin, kendi bedenini yeterince tanımaması ve ilişkiden nasıl zevk alacağını bilememesidir. Ayrıca kültürel, ahlaki ve dini değerler kadınlar üzerinde baskı oluşturabilir. Geçmiş dönemde yaşanan taciz ya da tecavüz vakaları da cinsel isteksizliğe neden olabilir. Gebelik korkusu, görev bilinciyle girilen ilişkiler, partnerin erken boşalması ya da sertleşme sorunu yaşaması, kuruluk, cinsel ilişki sırasında duyulan ağrı, menopoz döneminde hormon seviyelerindeki değişim ve bazı ilaçların yan etkileri, cinsel isteksizliğe yol açan etkenler arasında yer alır. İş ve sosyal hayatın oluşturduğu stres de cinsel isteksizliğe yol açabilir.

Özellikle depresyon dönemlerinde cinsel istek tamamen kaybolur. Kişinin cinsel açıdan herhangi bir arzu, istek ve motivasyonu bulunmaz. Aynı şekilde anksiyete ve panik bozukluk vakalarında da kişinin odağı korku ve kaygılara yöneldiğinden, cinsel açıdan isteksiz olabilir. Ağır kişilik bozukluklarından şizoid kişilik, paranoid kişililik ve obsesif kişilik bozukluğu vakalarında da cinsel isteksizlik sıklıkla görülür. Psikolojik faktörlerin tedavisinde kullanılan serotonin düzeyini artıran bazı ilaçların yan etkisi olarak da cinsel isteksizlik görülebilir.

Psikolojik nedenlere bağlı olarak görülen cinsel isteksizlik, en sık görülen cinsel işlev bozuklukları arasındadır. Öyle ki tüm cinsel isteksizlik vakalarının yaklaşık olarak %99’unu psikolojik faktörler oluşturur. Bu durum evlilik ile ilgili problemlerden kaynaklanabileceği gibi, vajinismus vb. rahatsızlıkların sonucu olarak da görülebilir. Oldukça geniş bir yelpazede yer alan rahatsızlıkların yanı sıra ağrılı cinsel ilişki, cinsel fobi, tiksinti, depresyon ve depresyon ile birlikte seyreden bozukluklar sıklıkla cinsel isteksizliğe yol açar.

Kişinin fiziksel sağlığı ile direkt bağlantılı olan bu durumun pek çok farklı sebebi bulunur. İleri yaş, menopoz, uzun süre cinsel ilişkiye girmemek, kullanılan bazı ilaçlar, başta kalp olmak üzere pek çok organ yetmezliğine bağlı hastalıklar, tiroit hastalıkları, multiple skleroz, parkinson, diyabet, tansiyon, rahim ağzı ve vajen enfeksiyonları, vajinal mantar, kuruluk ve alkol tüketimi sıklıkla cinsel isteksizliğe yol açan fiziksel faktörlerin arasında yer alır. Tüm bunların yanı sıra gebelik, lohusalık ve emzirme dönemlerinde de cinsel isteksizlik oluşabilir. Hormonal değişimler; özellikle süt hormonu olarak bilinen, hem kadın hem de erkeklerde bulunan prolaktin hormon seviyesinin yüksekliği, her iki cinsiyette yaşa bağlı olarak düşen testosteron hormon düzeyi, menopoz döneminde azalan östrojen ve böbrek üstü bezlerinde oluşan bozukluklar da cinsel isteksizliğe yol açabilir. Cinsel organlarda var olan yapı ve fonksiyon bozuklukları, cinsel fonksiyonu etkileyen ürolojik ya da jinekolojik rahatsızlıklar da cinsel istekte azalmaya yol açan fiziksel nedenler arasında yer alır.

Fiziksel ve psikolojik nedenlere bağlı olarak görülen cinsel isteksizlik, bazı durumlarda sosyal değişimlerden de kaynaklanabilir. Örneğin, yeni bir işe başlamak, işten çıkarılmak ya da terfi etmek, doğum, aile yakınlarından birinin vefat etmesi gibi ani değişimler her iki cins için de cinsel isteksizliğe neden olabilir. Ancak bu durumlar genellikle geçicidir. Cinsel isteksizlik fiziksel ve psikolojik sebeplerden dolayı görüldüğünde genellikle bu durum çok daha uzun sürelidir.

Cinselliği başlatmak için istekli olmamak, partnerden gelen cinsel uyaranlara tepki vermemek olarak da tanımlanabilen cinsel isteksizlik, hem kadın hem de erkeklerde görülebilen bir sağlık problemidir. Cinsel açıdan duyulan istek, yaşın ilerlemesi ile birlikte azalma eğiliminde olsa da bu durum, her yaş döneminde görülebilir. Cinsel isteksizlik nedenleri arasında, cinsellikten utanma, korku, kaygı bozuklukları, cinsel birleşmeyi sağlayamama, ilişki sırasında acı ya da ağrı, uyarılamama, cinsel uyumsuzluk, erkeklerde sertleşme güçlüğü, erken ya da geç boşalma gibi problemler sıralanabilir.

Cinsel isteksizliğin birincil belirtisi kişide cinsel arzunun olmamasıdır. Kadınlarda cinsel isteksizlik, erkeklere oranla çok daha sık görülmektedir. Öyle ki toplumda toplam kadın nüfusunun yaklaşık olarak %33’ünün, erkek nüfusunun ise yaklaşık %14’ünün cinsel isteksizlik sorunu yaşadığı düşünülür. Yaşın ilerlemesi, gebelik, menopoz gibi durumlar da cinsel isteksizliğin oluşmasına neden olur. Özellikle menopoz dönemine giren kadınların yaklaşık yarısının cinsel isteğinin azaldığı düşünülür. Erkeklerde de cinsel isteksizlik, yaşın ilerlemesi ile birlikte azalır. Cinsel isteksizliğin diğer belirtileri şu şekildedir:

  • Libidoda azalma
  • İlişkiden zevk almama
  • Motive olamama

Cinsel isteksizlik 3 başlık altında incelenir:

  • Primer Cinsel İsteksizlik: Ergenlik döneminde başlayan primer cinsel isteksizlikte kişi, hiçbir cinsel aktiviteye ilgi duymaz ya da bu durumu arzulamaz.
  • Sekonder Cinsel İsteksizlik: Kişinin önceden cinsel açıdan aktif olmasına rağmen, sonradan cinsel isteğinin azalması ya da kaybolması olarak açıklanır. Sonradan gelişen bu durum çoğunlukla yaşanan olumsuzlukların ardından görülür.
  • Durumsal Cinsel İsteksizlik: Zaman zaman kişide cinsel isteğin kaybolmasıdır. Çoğunlukla yorucu ve stresli günler, maddi kaygılar, duygu durumda ani gelişen değişimler bu duruma yol açar.

Kadın ya da erkeğin cinsel hayatına sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için kişi, psikolojik ve fizyolojik açıdan sağlıklı olmalıdır. Bazı dönemlerde, kişinin aklına cinsel açıdan hiçbir şey gelmemesi ya da cinsel isteksizlik duyması normal karşılansa da bu isteksizlik, 6 ay ve daha fazla zaman boyunca devam ederse mutlaka tedavi edilmelidir. Cinsel isteksizlik, kadın ya da erkeğin cinsel ilişkiye girme isteğinde azalma olarak da tanımlanır. Cinsel isteksizlik, kişinin cinsel olarak uyarılması durumunda da değişiklik göstermez. Ya da farklı bir deyişle kişi, cinsel açıdan uyarılsa bile isteksizdir. Ayrıca fiziksel ve psikolojik yorgunluğun yanı sıra yaşam kalitesindeki değişimler de cinsel istekte değişimlere yol açabilir.

Pek çok farklı sebepten ortaya çıkabilen cinsel isteksizlik, kişinin en az 6 ay süreyle hiç cinsel düşüncesinin olmaması olarak tanımlanabilir. Cinsel ilişkiye girme isteğinde azalma, cinsel açıdan herhangi bir istek duyulmaması, cinsel etkinliğin azalması ya da hiç olmaması gibi durumların tamamı cinsel isteksizlik başlığı altında incelenir. Cinsel işlev bozukluklarından biri olan cinsel isteksizlik, hem kadınlarda hem de erkeklerde görülebilir. Kadınlarda erkeklere oranla daha sık rastlanan bu durumun en sık görülen sebebi strestir. Hekimlerin sıklıkla karşılaştığı “kadınlarda cinsel isteksizlik nasıl giderilir?” sorusunu yanıtlamadan önce cinsel isteksizlik kadın ve erkeklerde nasıl ve neden oluşur bunları iyi kavramak gerekir.

Güçlü bir psikolojiye sahip olmak için aşağıdaki önerilere dikkat etmeniz oldukça etkilidir. Bununla birlikte her bireyin duygu ve düşünceleri kendine özgü olduğundan psikolojinin güçlendirilmesi için yapılması gerekenler de farklılık gösterebilir. Kendinizi güçsüz ve yıpranmış hissetmeniz, hayatınızda gerekli önlemleri almak ve değişiklikler yapmak için gücünüzün olmadığını fark etmeniz gibi durumlarda profesyonel anlamda psikolojik destek almanızda fayda vardır. Yaşadığınız ruhsal sorunları ertelemek yerine şiddetlenmeden ve hayatınızı istemediğiniz bir şekilde geçirmenize neden olmadan ortadan kaldırabilmek adına bir sağlık kuruluşuna başvurarak profesyonel destek almaktan çekinmeyiniz. Medical Park 

Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

Kendinize olan güveniniz yetersizse veya kendi duygu ve düşünceleriniz, değerleriniz net değilse çevrenizdeki kişilerin sizi etkilemesi oldukça kolaydır. Başkalarının sizin üzerinizde güç sahibi olması ve ruh halinizi etkilemesi sizi depresyona itebilecek en büyük olumsuzluklar arasında yer alır. Her bireyin birbirinden farklı olduğunu kabullenmeli, başkalarına göre yaşamaktan kesinlikle kaçınmalı ve kendi doğrularınıza göre tutarlı bir şekilde yaşamalısınız. Bunun yanı sıra başarılı bir insan olmak için çevrenizdeki bireylerin onayını ve takdirini kazanmanın gerekli olmadığını da bilmelisiniz. Elbette yapıcı eleştirilere kulak vermekte ve bunlar arasından size de mantıklı gelenlere yönelik önlem almakta fayda vardır. Fakat kendinize olan inancınız ve kendinize verdiğiniz değer kesinlikle başkalarının sizin hakkınızdaki düşüncelerine bağlı olmamalıdır. BAŞKALARININ SİZİN ÜZERİNİZDE KONTROL SAHİBİ OLMASINA İZİN VERMEYİN

Yakın bir arkadaşınız, bir aile bireyiniz veya iş arkadaşınız sizi kırmış veya üzmüş olabilir. Bu kişiye karşı büyük bir öfke duymak, giderek çoğalan bir kin beslemek aslında karşıdaki kişiden çok sizi olumsuz etkileyecektir. Bu kişiye karşı beslediğiniz öfke, sizin kendi vaktinizden çalarak bir olumsuzluğa odaklanmanıza neden olur. Dolayısıyla bu vaktinizi ve enerjinizi geri alabilmek adına yapabileceğiniz en yararlı davranış affetmektir. Sizi kıran kişiyi affetmeniz bu kişiye hayatınızda yeniden yer vereceğiniz, geçmişi tamamen unutacağınız ya da hatalarıyla birlikte kabul edeceğiniz anlamına gelmez. Burada bahsedilen affetme, karşınızdaki kişinin sizi üzmüş olan davranışlarının kendi hatalarından kaynaklı olduğunu kabul etmek ve bunların sizin ruh halinizi olumsuz etkilemesine izin vermemek anlamına gelir.  BARIŞMAYI VE AFFETMEYİ TERCİH EDİN

Kendinizden, eşinizden, işinizden ve çevrenizde gelişen olaylardan sürekli olarak şikayet etmek olaylara çözüm sağlamayacağı gibi sizi istenmeyen karamsızlıklara ve olumsuz düşüncelere sürükleyebilir. Sürekli olarak şikayet etme eğiliminde olmanız aynı zamanda sorunlar karşısında kendi tutumunuzu kontrol edemediğinizin de bir göstergesi olabilir. Bunun için şikayet ettiğiniz sorunları ele alarak enerjinizi bunlardan şikayet etmeye değil, bunlarla başa çıkmaya veya yaşadığınız sorunları nasıl çözüme kavuşturabileceğiniz üzerinde yoğunlaşmaya ayırmalısınız.  ŞİKAYET ETMEK YERİNE ÇÖZÜM ARAYIN

Kariyeriniz, sosyal çevreniz, eşiniz ve aileniz için çok şeyden ödün verdiğinizi ve aşırı fedakarlık yaptığınızı hissediyorsanız oturup bunu sağlıklı bir şekilde düşünmenizde fayda vardır. Bu durum sizin başkaları için aşırı fedakarlık yaparak kendinizi yok saydığınızı gösteriyor olabilir. Aynı zamanda hatalarınızın sorumluluğunu almaktan kaçındığınız için kendinize bu şekilde bir kurban rolü üstlenmiş de olabilirsiniz. Sağlıklı bir şekilde bunun üzerinde düşünerek, yaptığınız hataların istenmeyen sonuçları olabildiğini fakat hiçbir şeyin çözümsüz olmadığının bilincine vararak mevcut durumdan çıkış yolları arayabilirsiniz. FEDAKARLIK PSİKOLOJİSİNDEN UZAK DURUN

Güçlü psikolojiye sahip olmayan bireylerin düştüğü en büyük hatalardan bir tanesi morallerini ve duygularını başkalarının belirlemesine izin vermeleridir. İnsan psikolojisinde duyguları meydana getiren güç bireyin kendi düşünceleridir. Dolayısıyla bu olumsuzlukları sağlıklı şekilde düşünerek çözebilir, olumsuz duygularınızın üstesinden mantıklı bir şekilde düşünerek gelebilirsiniz. Çevrenizdeki bireylerin sizin üzerinizde güç sahibi olmasına ve davranışlarıyla sizi kötü hissetmeye itmelerine engel olmalısınız. Bunu, bağımsız ve özgür bir birey olduğunuzu göz önünde bulundurarak, başkalarının düşüncelerini ya da davranışlarını değiştiremeseniz de kendinizinkileri değiştirebileceğinizin bilincinde olarak yapabilirsiniz. DUYGULARINIZI KONTROL ALTINDA TUTUN

Güçlü bir psikolojiye sahip insanların davranış ve düşünme tarzlarına ilişkin bazı özellikleri söz konusudur. Psikolojiyi güçlendirmek için bu davranışların ve düşünme yöntemlerinin kazanılması ve alışkanlık haline getirilmesi gerekir. Güçlü psikolojiye sahip olan bireylerin ortak özellikleri arasında şunlar yer alır:

1. Zorlukları kabul eder, bunları daha güçlü bir birey olabilmek için bir fırsat olarak görürler. 

2. Negatif insanların onları etkilemesine izin vermez, bu insanların kendi ruh halleri üzerinde güç sahibi olmalarına engel olurlar.

3. Kendilerine yük olan olumsuzluklara değil, sahip oldukları nimetlere odaklanırlar.

4. Ortaya çıkabilecek olumsuzluk ihtimallerine odaklanıp endişelenmek yerine ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırlar. Bu sayede güçlü, üretken ve etkili kalabilirler.

5. Mantık ve duyguları dengeli bir şekilde değerlendirerek karşı karşıya olabilecekleri riskleri önceden hesaplarlar. Yeni fırsatlar arayıp bulduklarında da bunları değerlendirerek yaşamdan keyif alabilirler.

6. Geçmişle barışıktırlar. Geçmişten ders alabilirler fakat geçmişte takılıp kalmaz, pişmanlık ve kinin onları olumsuz etkilemesine izin vermez ve geleceğe odaklanırlar.

7. Diğer insanların sahip olduklarına sinirlenmek yerine onların sevinçlerini paylaşırlar. Başkalarının başarısının kendilerinin başarısızlığı anlamına gelmediğini bilir, başarıyı kendilerince tanımlar ve buna odaklanırlar.

8. Düşünceleriyle baş başa kalabilmek için kendilerine zaman ayırırlar. Yalnızlığın da sağlıklı düşünebilmek için gerekli olabildiğinin bilincindedirler.

9. Hayatta ulaşılabilecek güzel hedefler için sabırlı olmanın ve doğru zamanı beklemenin gerekli olduğunun bilincindedirler. Bu nedenle azimli bir şekilde hedeflerine ulaşmak için çaba gösterebilirler.

10. Kendilerini kısıtlayan, olumsuzluklara iten sağlıksız düşünce ve inançlarına mantıklı açıklamalar getirerek doğruları ile değiştirebilirler.

11. Zihinsel enerjilerini değiştiremeyecekleri hatalar, olumsuzluklar ve geçmişte kalmış olaylar yerine üretken olmaya ayırırlar. 

12. Kendilerine güvenir ve gerçekçi bir iyimserlik yaparlar. Karamsarlıktan uzak kalırken kendilerine aşırı güvenerek gerçeklikten uzaklaşmaz, bu iki durumu bir denge içerisinde yürütürler.

13. Başarıları elde edebilmek için biraz acıya katlanmaktan çekinmezler, kendilerine öz disiplin uygularlar.

14. Kendilerini başkalarına göre şekillendirmek yerine kendi değerlerine göre yaşama cesaretini gösterirler.

Çoğu insan yaşamı boyunca yaptığı bazı hatalardan çevresindeki belirli kişileri sorumlu tutma eğilimindedir. Genel olarak bakıldığı zaman bu durum kişide suçluluk duygusunu azaltarak geçici bir rahatlamaya neden olabilse de uzun süren bir huzursuzluk hissine ve soru işaretlerine yol açtığından psikolojiyi önemli ölçüde olumsuz etkiler ve bu durumun uzun süre boyunca devam etmesi ve tekrarlanması zamanla daha ciddi sorunlara yol açabilir. Güçlü bir psikolojiye sahip olmak bazı bireylerde doğuştan var olan ve herhangi bir çaba gerektirmeyen bir kişisel özelliktir. Fakat birçok kişide bunun elde edilmesi çaba, zaman ve istikrar gerektirebilir. 

Ruh sağlığı, insan hayatında en az fizyolojik sağlık kadar önemlidir. Psikolojinin sağlam ve güçlü olması bireylerin mutlu ve sağlıklı bir yaşam sürmesini, yaşamdan keyif almasını sağlar. Aynı zamanda kişinin kendini güçlü hissetmesi açısından da oldukça önemlidir. Sağlam ve güçlü psikoloji sahibi bireylerin en önemli özelliklerinden bir tanesi kendi davranışlarının, hislerinin ve düşüncelerinin sorumluluğunu kendisinin alabilmesidir. Yapılan her şeyi; yanlışı ve doğrusuyla kabul edebilmek, güçlü psikolojinin ve ruh sağlığının kilit taşıdır.

Bu tedaviler dışında sadece anksiyete yönetimi tedavisi kullanılabilir. Anksiyete yönetiminde uyku korkusunun neden olduğu anksiyete ataklarını kontrol altına almayı amaçlayan gevşeme teknikleri genellikle nefesi yönetmek ve ona odaklanmayı sağlayan teknikler kullanılır. Duyarsızlaşma tekniği ise kişinin yavaş yavaş korkuya neden olan duruma maruz kalması ile oluşan bir tedavi yöntemidir. Hasta korkudan yavaş yavaş kurtulur. Psikanalizde ise psikanalitik terapiler ile hastanın uyku korkusuyla yüzleşmesi ve ona neden olan sebebin bulunması için kullanılabilir.  Örneğin, çocukluk döneminde oluşan bir olayın nedenleri bulunabilir. PNL yani Neurolinguistic Programming ile uyumaktan korkan kişinin yanlış inançlara neden olan düşüncelerini değiştirmek için kullanılır. İyileşme süresi, uygulanan tedavinin türüne ve hastanın kişisel özelliklerine bağlı olarak farklılıklar gösterebilir. Bazen, bir hastanın uykudan korkma hastalığından tamamen kurtulabilmesi için birden fazla tedavi yönteminin birlikte uygulanması gerekebilir. Unutmayın ki, uykudan korkma hastalığı (hipnofobi) çok ciddi sağlık sorunlara yol açabilir. Eğer siz de uykudan korkma hastalığı belirtilerine sahipseniz, en yakın sağlık kuruluşuna giderek yardım alabilirsiniz. Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz. Medical Park

Uykudan korkma hastalığına sahip bireylere genel olarak psikolojik tedavi ile birlikte ilaç tedavisi uygulanabilir. Psikolojik tedavinin hastalara yardımcı olduğu görülür. Psikolojik tedavi ilerledikçe yavaş yavaş azaltılan ilaç tedavisi arka planda kalır. Ayrıca doktor tarafından reçetelenen ilaçlar hastalığın geçmesini sağlamaz sadece semptomların daha hafif seyretmesine yardımcı olur. Bu ilaçlar yan etkilerin ve yoksunluk belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olabilir. 

Fobiler sık rastlanan hastalıklardandır fakat tedaviye iyi yanıt verirler. Tüm fobilerde kaygı problemi baş gösterir. Bu nedenle tüm fobilerde olduğu gibi hipnofobi yani uykudan korkma hastalığını tedavi etmenin en önemli noktası kaygıyı azaltmak ya da tamamen ortadan kaldırmaktır. Meditasyon veya yoga gibi seçenekler tedavi sürecinde pozitif etkiye sahiptir. Bir hasta uyurken güvende olmadığını hissettiği için hipnofobi yaşıyorsa, uyurken kendisine bir şey olmayacağına emin olmak için birinin yanında uyuması tavsiye edilir.

Uykudan korkma hastalığının nedenleri nelerdir? Genel olarak nedeni bilinmemekle birlikte tekrarlanan kabusların neden olabileceği düşünülmektedir. Altta yatan bir depresif bozukluktan ya da anksiyeteden kaynaklı da olabilir. Travmatik bir geçmişe bağlı olarak ortaya çıkabileceği söylenir. Örneğin bir trafik kazası, ev yangını ya da doğal afet sonrası oluşabilir. Hastalar uykudayken travmatik bir olay yaşamış olabilir. Örneğin, sigara içerken uyuyakalan bir hasta, yangın ile uyanmış olabilir.

Uykudan korkma yani hipnofobinin belirtileri hastayı hem fiziksel hem zihinsel olarak etkileyebilmektedir. Hastaların birçoğu uyku hakkında konuşurken ve onu düşünürken endişe duyar. Ayrıca belirtiler genellikle kişinin yatmaya hazırlandığı anda veya yatakta yatmaya çalıştığında ortaya çıkar. Endişe, gerginlik, en ciddi durumlarda ise panik ile kendini gösteren bir rahatsızlıktır. Uykudan korkma hastalığına sahip bireyler bazen uyanık kalmak için uyarıcı ilaçlar alabilir. Uykudan korkma hastalığı olanlar uzun süredir bu hastalıktan muzdarip ise tamamen uykudan kaçamaz ve hasta gece uyuyakalabilir. Fakat bu uyku huzurlu ve yeterli değildir. Hastalar sık sık uyanıp tekrar uykuya dalmakta güçlük çekerler. Genel olarak uykudan korkma hastalığının semptomları şu şekildedir: 

  • Hızlı nefes alma
  •  Nefes darlığı 
  • Terleme 
  • Panik hissi
  • Bilinç bulanıklığı 
  • Terör hissi
  • Uyuklama
  • Kuru ağız
  • Uyuşukluk
  • Endişe 
  • Gerginlik
  • Aritmi (düzensiz kalp atışı) 
  • Mide bulantısı 
  • Çarpıntı
  • Migren ve baş ağrıları
  • Yorgunluk 
  • Şok
  • Soğuk terleme
  • Bulanık görme 
  • Yutkunma güçlüğü
  • Ani tansiyon düşüşü
  • Bayılma
  • Sinir krizi
  • İleri aşamalarda depresyon 

Semptomların varlığı ve şiddeti hastalara göre değişiklik gösterebilir. 

Uykudan korkma hastalığı her yaşta ve her cinsiyette ortaya çıkabilen bir rahatsızlıktır. Genellikle uykuya dalma, ölme ve kabus görme korkuları ile iç içedir. Uykudan korkma hastalığı genellikle dengesiz hayat süren ya da sürekli kabus görenlerde ortaya çıkar. Uykudan korkma hastalığına sahip olan bireyler genellikle uyku ile ilgili olumsuz deneyim yaşamış bireylerdir. Depresif bir hastalığı veya anksiyete problemi olan bireylerde görülme olasılığı daha yüksektir.

Bu endişeler, hastalığı olan bireyleri çok çabucak tüketir ve hatta bazen deliliğe kadar götürürler. Hafif hipnofobide insanlar uykuya dalabilir ancak rahat uyuyamazlar. Kişi yorgun, bitkin uyanır. Yavaş yavaş hayata, insanlara, olaylara olan ilgisini kaybederek öfke ve saldırganlık davranışları göstermeye başlar. Uykudan korktukları için yeterli uyuyamayan bireyler halüsinasyonlar görmeye başlar. Aynı zamanda panik ataklar, görme ve işitme sorunları ortaya çıkmaya başlar diğer yandan solunum, kardiovasküler ve sinir sistemlerinde kademeli olarak sorunlar baş gösterir. Aşırı şiddetli olarak geçirilen hipnofobi yani uykudan korkma hastalığı ölümcül olabilir. 

Uykudan korkma hastalığı öldürücü boyutlara varabilir. İnsanlar rüyada çaresizdir ve ani bir tehlikeye karşı koyamaz. Bu hastalığa sahip bireyler uykularında kötü rüyalar görmekten yani kabuslardan korkmaktadır veya sadece uyku zamanın boşa gittiğini düşünerek üzüldükleri için de uyumayabilirler. Ayrıca rüyada öldüğünü görmekten korkuyor ve bu yüzden uykudan kaçınmaya çalışıyor olabilirler. Yani aslında uykudan korkma hastalığı ölüm korkusu ve kabus görme korkusu ile içiçe olarak bulunur. İnsan vücudunun doğal ihtiyacı bu hastalarda doğal sayılmaz. Bu hastalığa sahip bireyler alarm durumundadır , akşamları uyku vakti geldiğinde yatağa gitmeleri gerektiği için bile endişe duyarlar.

Çünkü uyku insanın sağlıklı yaşamı için gereklidir. Düzgün dinlenemeyen kişiler, hem zihinsel hem fiziksel olarak düşük yaşam kalitesine sahip olurlar ve iyilik halleri giderek kötüleşir. İnsanlar birçok farklı nedenden dolayı uyumaktan ve uykuya dalmaktan korkabilir. Bazıları uyanamayacaklarından bazıları ise uyurken kötü şeylerin olabileceğinden korkabilir. Korku nedeniyle uyuyamayanlar yeterli uyku almadıkları için başta depresyon olmak üzere birçok sağlık sorununa sahip olabilir. Uyku sırasında vücut dinlenir, güç ve enerji depoları yenilenir. Vücudun normal çalışmasını sağlamak için hormonların gelişmesini sağlar. Uyku, yemek yemek ve nefes almak gibi doğal bir davranıştır. Uykudan korkma hastalığı olan bireyler uykunun bu faydalarından yararlanamaz. 

Uykudan korkma hastalığı yani hipnofobi, somniphobia veya oneirophobia anormal olarak uyumaktan korkmaktır. Hipnoz korkusu ile karıştırılmamalıdır. Fobiler genel olarak sık gözlenen kaygı bozuklularıdır ve psikoloji merkezlerine başvurmanın ana nedenlerinden biridir. Endişe veren rahatsızlıklardır çünkü bu rahatsızlığa sahip olan bireyler bir uyarana karşı mantıksız bir korku hissederler. Korkulan durum ya da nesne diğer insanlara saçma gelse de fobisi olan bireyler için durum bu şekilde değildir. Uyku fobisi ise en zararlı fobilerden biridir.

Yalan söylediği saptanan sanığın normal bir yalancı mı mitomani hastası mı tespit edilmesi gerekir. Bireyin davranışları üzerinde kontrol sahibi olup olmadığı çok önemlidir. Mitomani hastaları arasında hırsızlık, dolandırıcılık ve intihal gibi suçlara karışanlar vardır. Yakın çevrenizde yukarıda anlattığım özellikleri gösteren insanlar varsa bir psikiyatriste görüşmesini sağlayınız. beraber olduğunuz insanda bu belirtileri görüyorsanız onu terapi esnasında yalnız bırakmayınız, sabırlı ve anlayışlı olunuz. Sağlıklı günler dileriz. Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren ögelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz. Medical Park

Mitomaninin ciddi sonuçlarını en aza indirmeye ve düzeltmeye yardımcı olan 3 tür yöntem kullanılabilir.

  1. Bilişsel tedavi: Bilişsel tedavide amaç mitomanlardaki düşük öz saygının ve kendine güvensizliğin kökenini bulmaktır. Daha sonra tespiitler üzerine gidilir ve terapi başlar. Bireysel yada gurup tedavisi tercih edilebilir. Çiftlerin birlikte tedavisi olumlu sonuçlar verir. 
  2. İletişim: Mitomani tedavisi orta, uzun vadeli bir iştir. Hastanın terapistine güvenmesi gerekir. Hem psikiyatrist hemde yakın aile bireyleri sabır, şefkat ve azim göstermelidirler.
  3. İlaç tedavisi

Tedavi, tedavi gören kişi durumunu kabul ettiğinde en iyi sonucu verir. Kişi tedaviye zorlanırsa, işbirliği yapma olasılığı düşüktür. İdeal olarak, terapideki kişi yardımın gerekli olduğuna inanacak ve değiştirmek için samimi bir çaba gösterecektir. Bir kişi terapistine yalan söylediğinde, tedavi zor olabilir. Terapist bir yalan yakalasa bile, kişi sahtekârlığını kabul etmeyi reddedebilir.

Mitomani bazen kişilik bozuklukları ile karıştırılabilir. Ancak kişilik bozukluklarının aksine mitomanlar yalandan kazanç elde etmeyi ummazlar. Kişilik bozuklukları genellikle çocukluk çağında, mitomani ise ergenlikte başlar. Mitomanlarda kişilik bozukluklarında görülen yoğun duygusal sorunlar görülmez. Mitomanlarda intihar eğilimi gözlenmez. Konfabulasyon hastalığı ile karıştırılabilir. Konfabulasyon masal anlatma ve gerçeği saptırmadır. Bu yönüyle birbirlerine çok benzerler. Konfabulasyonun mitomaniden farkı organik nedenlerle bellekte oluşan boşlukların doldurulmaya çalışılmasıdır. İlk olarak alkol bağımlısı hastalarda tanımlanmıştır. Konfabulasyon Korsakoff sendromu, beyin travması yada ön beyin damarlarının yırtılması sonucu ortaya çıkabilir. Yani mitomaninin aksine organik bir temel vardır. 

Mitomani hastaları üzerinde yapılan gözlemlerde bazılarında epilepsi veya EEG bozuklukları, geçirilmiş kafa travması ve aile içinde psikiyatrik hastaların olduğu gözlenmiştir. Mitomani genellikle kişilik gelişiminin en hızlı olduğu ergenlik çağlarında başlar. Tanı ise genellikle 21-22 yaşlarında konur. Mitomaninin kökeninde düşük öz benlik saygısı ve kendine güvensizlik yatar. Bu eksiklikleri kişi yalan söyleyerek doldurmaya çalışır. Çoğunluğunun çalkantılı aile yaşamlarının olduğu tespit edilmiştir. Mitomani hastalarında sahte benlik duygusu, gerçek benliği sahte benlikten korumak için idealizasyon, mükemmellik ve görkem yaratma mekanizmalarını kullanır. Mitomania hastalığının ileri evresi nevroz ve psikozdur. Yeteri kadar ruhsal olgunluğa ulaşmamış biri hayatın zorlayıcı durumlarından kaçmak için mitoman haline dönüşebilir.  

Mitomani psikiyatrik hastalıklar sınıflandırmasında ayrı bir tanı olarak geçmemektedir. Ancak bazı hastalıkların bir bulgusu olabilmektedir. Bu hastalıklar:

  • Bipolar bozukluklar
  • Dikkat eksikliği sendromu
  • Dürtü kontrol problemleri
  • Madde bağımlılığı
  • Sınırda kişilik
  • Narsistik kişilik bozukluğu
  • Takıntı bozuklukları

Mitomani hastasının özellikleri nelerdir?

  • Mitomanya hastaları yalan söylediklerinin farkında değildirler. Düşünce tarzlarına ”büyüsel düşünce” denir. Hayal gücüyle ürettikleri düşüncelerin gerçekliğine inanırlar. Çocuklarda normal karşılanan bu durum yetişkinler için patolojiktir. 
  • Normal insanlar yalan söylediklerinde utanç ve suçluluk duyabilirler ancak mitomanlarda böyle bir durum yoktur.
  • Çoğu zaman çok güzel ve etkileyici fantastik yalanlar söylerler. Gerçekle fantazi iç içe geçtiğinde inandırıcı olabilirler.
  • Yalan söyleyerek kendilerini önemli bir insan veya kahraman gibi gösterirler.
  • Çoğu zaman kendi yalanlarına inanırlar.
  • Eski yalanlarını desteklemek için sürekli yeni yalanlar uydururlar.
  • Çoğu zaman yalan söylemenin bir amacı olmayabilir. Yani yalan söyleyerek kar elde etmezler. 
  • Bazen kendilerini suçlayıcı ve zarar verici olabilirler.
  • Genel toplumda görülme oranı 1000 kişide 1 dir. Erkeklerde ve kadınlarda eşit oranda görülür. 
  • Gelişimi 15-16 yaş gibi ergenlik çağından başlar ve tedavi edilmezse erişkinlik dönemine kadar devam eder. 
  • Mitomani hastaları çok üstün sözel yeteneğe sahiptir.
  • Mitomani hastaları stresli durumlardan kaçmak için yalanı kullanabilirler. Mitomanlar kendi gerçekliklerinden kopmuş insanlardır. Yüksek kaygılı durumlarda daha fazla yalan söylerler. 
  • Hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik ve intihal suçlarını işleyenler arasında mitomanlar tespit edilmiştir. Özellikle telefon dolandırıcılarının bu gurupta olduğu düşünülmektedir. 
  • Kendilerini olduğu gibi kabul edemeyen, kendine güvensiz insanlardır.
  • Yalanlarını geçmişte yaşadıkları anılar gibi anlatabilirler.
  • Mitoman gerçeği de söyleyebilir ancak öyle bir süsler öyle bir büyütür ki inanamazsınız.
  • Zamanla aile ilişkileri bozulur.
  • Sosyal yalnızlaşma onların kendilerini keşfedilmemiş yetenek olarak görmelerine neden olur.
  • Mitomani hastaları yalan söylemeyeceklerine söz verirler ancak sözlerini tutamazlar.
  • Bazen yalan makinasında yakalanamayabilirler. Çünkü diğer insanların yalan makinasında verdikleri fiziksel tepkileri vermezler.
  • Mitoman kişi sürekli hayali senaryolar, hayali olaylar ve kişiler uydurur ve söylediği bu yalanlara kendisi de inanır. Bu tip insanlar tüm hayatlarını bir yalanın üzerine kurmuştur. 
  • Mitomani hastaları hasta olduklarının farkında değildir. Bu nedenle kendiliklerinden doktora gitmezler. Birlikte yaşadıkları insanlar durumdan rahatsız olup onları doktora götürürler. 
  • Mitomanlar çok övüngen insanlardır.

Patolojik yalan, yalan söyleme alışkanlığıdır. Psikiyatride mitomani olarak tanımlanır. Hastalığa sahip kişilere mitoman denir. Mitomani yunanca muthos (efsane) ve latince mania (delilik) kelimelerinin birleştirilmesinden meydana gelmiştir. Psikiyatride pseudologia fantastica olarak da adlandırılmaktadır. Mitomani hastaları yeteri kadar araştırılmamış ve anlaşılmamıştır.

Mitomani hastalığı ilk kez 1891 yılında Alman doktor Anton Delbrueck tarafından tanımlanmıştır. O zamandan beri üzerinde çok fazla çalışma yapılmış bir konu değildir. 

Yalan söylemek bilerek ve isteyerek yanlış ifadede bulunmaktır. Genellikle gerçeği söylemenin yaratacağı sonuçlardan kaçınmak için yalan söylenir. Çocukluktan itibaren yalan söylemenin doğru olmadığı öğretilse de her insan yalan söyleyebilir. Yapılan araştırmalar normal insanların günde en az 1- 2 kez yalan söylediğini göstermektedir. İnsanlar yalan söyleyerek hem kendi çıkarlarını korurlar, hem de diğer insanlarla ilişkilerini devam ettirirler. Yalanı detaylı olarak inceleyen araştırmacı Bryant (2008),  niyet, sonuç, fayda sağlayan kişi, doğruluk ve kabul edilebilirliğine göre gruplara ayırmıştır. Bryant’ın çalışmasına göre yalan:

Gerçek yalan: Kötü niyetli ve aldatıcıdır. Vahim sonuçlar doğurabilir. Yalan söyleyenin kendisine faydası vardır. İçinde gerçeklik barındırmaz ve kabul edilemez. Yalan söylenilen kişiye zararı olması, karşılıklı ilişkileri ve güveni zedelemesi nedeniyle yalanın olumsuz türü olarak değerlendirilebilir.

Beyaz yalan: Hilesiz ve iyi niyetle söylenir. Başkasını üzüntüden, sıkıntıdan ve / veya olumsuzluktan kurtarma amacıyla söylenen genel olarak başkasının yararını göz önünde bulunduran, doğru olmayan ifadelerdir. Sonuç zararsızdır. Karşı tarafı koruyucu özelliği vardır. Biraz yalan biraz gerçektir (kıvırma). Kabul edilebilir niteliktedir.

Gri yalan: Niyet belirsizdir, iyi veya kötü niyetle söylenebilir. Sonucu belirsizdir yani farklı sonuçlar doğurabilir. Yalandan elde edilen fayda belirsizdir. Doğruluk düzeyi belirsizdir. Sonuç yoruma bağlıdır. Bazen iyiye bazen kötüye yorumlanabilir. 

Pek çok toplumda ve inanışta dürüstlük ahlaki açıdan en önemli erdem olarak kabul edilmektedir. Genel kabul edilen görüş yalan söylemenin sadakatsizliği beraberinde getirdiği ve ilişkilere zarar verdiğidir. 

Sizlerde hayatı ve insanları bir mevsime bakarak yargılamayın. İlk defa gördüğünüz bir insanın yada karşılaştığımız biri durum hakkında söz söylemekte acele etmeyin. İyi bir gözlemci olun. Hayatı analiz ederken etiketlemeden yolunuza devam edin .İnsanların ırkına, cinsiyetine, tuttuğu takıma , parmağındaki yüzüğün türüne yada bıyığının kesimine bakarak değerlendirmeyin. Empati yapın. Başkalarının açtığı önyargı yolundan gitmek zorunda olmadığınızı bilin.

Eğer önyargılar davranışa dönüşür ise, artık bunun adı dışlamadır. Yani önyargı bir tutum, dışlama ise bir davranıştır. Önyargı  bazen belli gerekçelere ve ön bilgilere dayansa da ,haklı gerekçesi olmadan diğerlerinin kötü olduğunu düşünmek, önyargının nefret boyutudur.   Önyargı  bir taraf tutma biçimidir. Sakız gibidir, bir kez bulaştı mı uzar gider, yapışır kalır ve çok şişerse suratınıza patlar. Allport  ‘’erken yargılar yeni bilgilerle yüzleşince değişmiyorsa önyargıya dönüşmüş demektir’’ der. Yemeğin tadına bakmadan tuz atan adam önyargının ordusuna katılmış bir neferdir.

Önyargı bireylere, düşüncelere, belirli bir insan topluluğuna ya da nesnelere ilişkin olabilir .Önyargılar kişinin, topluluğun ve  nesnenin  karşısında olmak yada yanında olmak  biçiminde ortaya çıkabilir. Ama genellikle olumsuz, yani karşı olmak  biçimi ağır basar. Önyargılar  bazen da acele karar vermekten kaynaklanır . Bir iki tecrübeden hemen genel geçer bir hüküm çıkartılır. Bir elma yersiniz ekşi, sulu, kokulu ve tatlı gibi birçok izlenime sahip olursunuz. Fakat her elma aynı değildir. Bir çok insan birbirine elma muamelesi yapar ve  sonunda yargılar oluşmadan önyargılar oluşur.

Önyargı, bir kişi ya da olaya ilişkin yeterli bir  bilgi edinmeden, önceden , peşin bir bir karara varmış  olma durumudur. Toplumun  küçüklükten itibaren kulağımıza  fısıldadığı her  kelime ve sunduğu her resim, önyargımızın temel taşlarıdır. Önyargı, insanların düşüncesizliğine bir  kılıftır. Suizanın pusulasıdır. En adaletsiz yargı önyargıdır.

Kısacası, bir gruba ait olmanın her zaman fark etmediğimiz sonuçları vardır. Grubumuzun üyelerini diğer grupların üyelerinden daha fazla tercih etmek bunlardan biridir. Bu nedenle, grupla özdeşleşmenin etkilerini bilmek, onun üzerimizdeki etkisini yönetmeye yönelik ilk adımı temsil eder.

Gruplarımızı kıyaslayarak değerlendiriyoruz. Grubumuzun iyi olduğunu söylemiyoruz, ancak diğer gruptan daha iyi olduğunu veya en iyi grup olduğunu söylüyoruz. Böylece grubumuzu başkalarıyla karşılaştırdığımızda olumlu bir değerlendirme alıyoruz ve özgüvenimiz artıyor. Grubumuzun diğerlerinden farklı ve daha iyi olduğu sonucuna varıyoruz. Araştırmacılar buna olumlu grup içi ayırt edicilik diyorlar. Öte yandan, olumlu grup ayrımı arayışı sonucunda grup içi önyargı üretebilmek ve algılarımızı, değerlendirmelerimizi ve davranışlarımızı değiştirebilmek için dört koşulun gerçekleşmesi gerekir:

  • İnsanlar gruplarıyla özdeşleşmeli ve bu kimliği kendilerine ait imajı tanımlamak için kullanmalıdır.
  • Önemli olarak kabul edilen bir özelliğe dayanarak gruplarını diğerleriyle karşılaştırmaları gerekir.
  • Gruplarını karşılaştırmaları gereken grup önemli olarak algılanmalıdır.
  • Karşılaştırılan grupların gerçek konumları bir miktar belirsizliğe tabi olmalıdır.
Bu konudaki araştırmalar, grup içi bir önyargının ortaya çıkması için çıkarların çatışmasının veya bir anlaşmazlığın gerekli olmadığını göstermiştir. Diğer grupların üyeleri her zaman kötü muamele görmese de, grup içi önyargı her zaman ortaya çıkar. Tercih yapmamız gereken her durumda ait olduğumuz grubumuzu destekleriz. Bu araştırmalar ayrıca grup içi önyargının arkasındaki nedeni açıklamayı da başardı. İnsanların kendileri hakkında olumlu bir kavram ve imaja sahip olmak ve bunu sürdürmek için motive oldukları gerçeğinden yola çıkarak, insanların kısmen ait oldukları gruplar tarafından tanımlandığını görüyoruz. Bu nedenle, bir kişi iyi bir imaja sahip olmak istiyorsa, grubunun imajını da olumlu hale getirmelidir. Sonuç olarak, insanlar ait oldukları grupları olumlu bir şekilde değerlendirmeye motive olurlar.

Çatışma az ya da çok şiddetli olabilir. Bu, grubunuzla olan katılımınıza ve diğer faktörlere bağlıdır. Grup içi önyargı ile ilgili olarak tutumlarımız, algılarımız, tercihlerimiz ve hatta davranışlarımız değişecektir. Örneğin, diğer takımların taraftarı olan insanları daha az arkadaş canlısı olarak göreceğiz. Bu da bizim onlara kötü davranmamıza, takımımızın taraftarlarına ise daha iyi davranmamıza neden olur.

Grup içi önyargı, gruplar arasındaki çatışmanın bir ürünü olarak kabul edilir. Bu, gruplar arasındaki farklı çıkarlardan veya uyumsuz hedeflere sahip olmaktan kaynaklanır. İki grup aynı hedeflere sahip olabilir, ancak biri hedefe ulaştığında bu diğer grubun ulaşamayacağı anlamına gelir. Futbol bu kavrama mükemmel bir örnektir. Futbol taraftarları takımlarıyla özdeşleşir, bu nedenle kendi takımlarının taraftarlarını içeren ancak diğer takımların taraftarlarını dışarıda tutan bir kategori oluştururlar. Öte yandan, bir futbol liginde amaç şampiyonluğu kazanmaktır. Ancak şampiyonluğu sadece bir takım kazanabilir. Bu nedenle, rakip takımlar, sizin taraftarı olduğunuz takıma kıyasla kazanmak için daha fazla fırsatları olduğunu düşündüğünüz için bir tehdit oluşturuyorlarsa, diğer takımların taraftarlarıyla bir çatışma yaşarsınız.

Sosyal psikolojinin bize söylediği gibi, insanlar kategoriler yaratır ve diğer insanları bu kategorilere göre böler. Başka bir deyişle, milliyet, etnik köken, din, cinsiyet, tercih ve benzeri kavramlara dayanan gruplar oluşturuyoruz. Bu, bazı insanların aynı grupta olacağı ve diğerlerinin olmayacağı anlamına gelir. Bu, grup içi bir önyargıya yol açar. Grup içi kayırmacılık olarak da adlandırılan grup içi önyargı, insanların gruplarının üyelerini grup dışındaki insanlardan daha fazla tercih etme veya onlara daha fazla değer verme eğilimi olarak tanımlanabilir. Başka bir deyişle, gruba ait olmayan insanlardan ziyade grup içindeki insanları tercih ederler.

Sosyal psikolojinin bize söylediği gibi, insanlar kategoriler yaratır ve diğer insanları bu kategorilere göre böler. Başka bir deyişle, milliyet, etnik köken, din, cinsiyet, tercih ve benzeri kavramlara dayanan gruplar oluşturuyoruz.

Bu bizi büyük şehirlerin bizi insanlıktan çıkardığı sonucuna götürüyor. Ayrıca, şiddet haberlerinden yararlanmaya çalışan bir basın sektörü var. Daha büyük bir etki yaratmak için kanlı ve aldatıcı bir şekilde buna odaklanma eğilimindedirler. Sonuç olarak, bu sayede daha geniş bir kitleye ulaşırlar.

Genel olarak konuşursak, araştırmacılar bunun, insanlar olarak kaynaklarımızı tasarruflu şekilde kullanma eğiliminde olmamızdan kaynaklandığına dikkat çektiler. Buna ek olarak, birçok insan tanıklar arasında her zaman onlardan daha iyi yardım edecek birinin olacağına inanma eğilimindedir. Ayrıca mağdurla özdeşleşmekten kaçınmak ve “sorunlardan kaçınmak” isterler. Ancak, 2014 civarında uzmanlar, Ginsburg makalesinin birçok yanlışlık içerdiğini keşfetti. Her şeyden önce, 38 tanık yoktu, bu sayı muhtemelen sadece 12 idi. İkincisi, hiçbiri her şeyi görmemişti. Aslında, çoğu Catherine’in bıçaklandığının farkında bile değildi. Üstelik hemen hemen hepsi, adamın sadece ona vurduğunu ve hayatının tehlikede olmadığını düşünmüştü. Evlerinin konumuna göre, anlatımları güvenilirdir.

Genovese vakasından esinlenen iki araştırmacı, sorumluluğun yayılmasına ilişkin teorilerini 1968’de yayınladılar. Seyirci etkisi fikrini ortaya atanlar Darley ve Latane’di. Bu temel olarak, bir suç veya şiddete tanık olan birçok kişi olduğunda, insanların herhangi bir sorumluluk duygusu hissetme olasılığının daha düşük olduğu önermesini desteklemektedir. Bu nedenle, müdahale etmeye daha az eğilimlidirler.

Suçun bir kısmını gören bir tanık polisi aradı ve polis hızla olay yerine geldi. Ancak, ne yazık ki, Catherine Genovese ambulansla hastaneye giderken yolda hayatını kaybetti. Günler sonra, gazeteci Martin Ginsburg, Cinayeti Gören 38 Kişi Polisi Aramadı adlı bir makale yayınladı. Tanıklara atıfta bulunuyordu. Makale, gerçeklerin kabaca bir anlatımını yaptı. Tanıkların tepkisine veya tepkisizliğine odaklandı. Yardım isteyen ağır yaralı bir kadından ve onun çığlıklarını duymazdan gelen birçok insandan bahsediyordu. Aslında makale, bir kişinin çığlıkları duymamak için televizyonunun sesini açtığını belirtti.

Yaklaşık 10 dakika geçti ve Kitty, binasının girişine doğru sürünmeyi başardı. Ancak, ağır yaralıydı ve kapısına ulaşamadı. Ne yazık ki, saldırgan geri döndü ve onu tekrar bıçakladı. Kadın yerde bırakıldı. Görünüşe göre, kendini savunmaya çalışsa da başarılı olamadı. O ölürken, katil ona tecavüz etti ve ardından 49 dolarını çaldı.

Birkaç komşusu onun yardım çığlığını duydu. Hatta bazıları pencerelerinden dışarı bile baktılar. Saldırının ardından saldırgan bir otomobille kaçtı. Bazı komşuların polisi arayıp aramadığı bilinmiyor, ama kesinlikle olay yerine gelmediler. Belki de gerçekten kimse onları aramadı.

O akşam Kitty (takma adı) her zamanki gibi gece yarısından sonra işten ayrıldı. Daha sonra evine gitti ve yaşadığı binadan 30 metre uzağa park etti. Dairesine doğru yürürken bir adam onu üç yerinden bıçakladı. Saldırı sırasında kaçmaya çalıştı ve çığlık atmaya başladı.

Genovese vakası , Catherine Susan Genovese’nin öldürülmesiyle ilgilidir. Bu olay 13 Mart 1964’te New York’ta yaşandı. Catherine, eşiyle birlikte Queens, New York’ta bir apartman dairesinde yaşayan 29 yaşında bir kadındı. Aynı bölgede bir barda yönetici olarak çalışıyordu.

İnsanlar sadece verdikleriyle zengindir. Büyük hizmet veren, büyük mükâfat alır. Elbert Hubbard

Gerçekler tüyler ürpertici olsa da, bu vakayı ünlü yapan kendi içlerinde gerçekler değildi. Aslında, prestijli The New York Times gazetesinde yer alan Martin Ginsburg’un bir makalesiydi. Ginsburg makalesinde olup bitenlere pek değinmiyordu. Bunun yerine tanıkların tepkilerini açıklıyordu. Bu makale sayesinde Genovese vakası iki açıdan analiz edilmiştir. Biri, insanların bir kurbana karşı şiddet içeren eylemlere verdiği tepkidir. Diğeri ise basının gerçeklerle çok az ya da hiç ilgisi olmayan anlatılar kurma biçimidir.

Genel olarak, empati ve işbirliği özelliklerine sahip, sosyal bir türüz. Ancak, Genovese vakası sosyal psikoloji alanında bir dönüm noktası oldu. Kriz anlarında gerçekten yardım edip etmememizi etkileyen belirli çevresel faktörlerin anlaşılmasını sağladı. Genovese vakası 1964’te Amerikan kamuoyunu şoke etti. Ayrıca sosyal psikoloji alanında birçok araştırmaya yol açtı. Ancak bugün, bu vakanın o zamanlar göründüğü kadar doğru görünmeyen bazı yönleri var.

Comments are closed.