logo

Düşüncelerde inat ve şiddet, aptallığın en açık belirtisidir.

Bütün o dokunaklı şiirleri dinlerken ağlamamıza neden olan aşklar değil midir imkansız olan aşklar? Bilmişlik taslayanlar böylesi bir aşkı bilemedikleri gibi, imkansız aşktan doğan deneyimleri ve güzellikleri de bilmezler. Bütün aşklar, içindeki alevi canlı tutmak için bazen imkansızlıklara ihtiyaç duyar. Beden bu imkansızlıkla karşılaştığında ruh yanar, yaratılışımız ve nabzımız da onunla birlikte aynı anda yok olur.

Aşkın imkansız oluşu bir trajedidir adeta. En azından siz bu aşkı gerçek kılmaya çalışırken size hissettirdiği duygu tam olarak budur. Size acı verirken bir yandan da kendinizi o özel kişiden ayrılamazken bulmanıza neden olur. Ne onunla ne de onsuz yapabilirsiniz artık… Zevki ve acıyı; mutluluğu ve kederi aynı anda tadarsınız.

Her şeye rağmen imkansız aşk dediğimiz olgunun kendine özel bir cazibesi vardır.  Sizi bir teste tabi tutar ve denemekten kaçınmaz. Ve kesin olan bir şey varsa, o da o aşkı unutmayacağınızdır. Zamanla eski gücünü yitirse bile o kıvılcımı kalbinizde hissetmeye devam edersiniz. Yalnızca çok nadiren imkansız bir aşk size yük olabilir. Bu da siz bu fanteziden vazgeçmeyip körü körüne mücadele ettiğiniz içidir. Kabul etmemek sonucu değiştirmez. Bu size büyük bir acı vermekle kalmaz hasta bile edebilir. Her şeyden önemlisi ise, eğer gerçek aşkı öğrenmek istiyorsanız, imkansız aşktan daha iyi bir öğretmen bulamazsınız.

Bir de engeller ve zorluklar yüzünden imkansız hale gelen aşklar vardır. Bunlar tüm zorluklara rağmen meyvesini vermek için direnen aşklardır. Bu türden bir aşkı karmaşık yapan pek çok etken vardır. Bir tarafın zaten sevgili olabilir mesela. Ya da sizin onu sevdiğiniz şekilde sevmeyebilir sizi. Belki de ideolojik nedenler bir arada olmanıza karşıdır. Bu son gruba belki de sevgililerden birinin hayatını kaybettiği durumları da ekleyebiliriz. Böylesine güçlü bir aşkta partneriniz yaşamını yitirse bile ona duyduğunuz aşk tükenmez, ölmez. B, böyle bir aşk zamanın ve zorlukların üstesinden gelebilir. Belki de bu yüzden bir süre boyunca aslında var olmayan birini sevmeye devam edersiniz. Eğer başka duygusal sorunlar yoksa böyle güçlü bir aşk her şeyin üstesinden gelebilir.

Bir diğeri ise narsistik aşktır. Bunun sebebi aşık olduğunuz kişiyi asla elde edemeyecek olmanızdır.  Bütün hayatınızı hak ettiğiniz mükemmel insanı arayarak geçirir ancak onu bir türlü bulamazsınız. Kişinin kendi egosundan doğan bu aşk, asla gelmeyecek birini beklemesidir. Böyle bir aşka tutulmak kişiyi ancak yalnızlaştırabilir.  Bu hayali gerçekleştirecek birini bulmak gerçekten imkansızdır.

Gerçek imkansız aşklar, bir kıvılcımla başlar; tutuşan alevler gibi devam eder ve ne yazık ki kötü şans ve anlaşılmaz engeller yüzünden sona erer. Bir şekilde hissedilen ve asla unutulmayan duygulardır. Bu konu üzerinde çalışan uzman kişilere göre, üç çeşit imkansız aşk var. İlki “hayalet aşk”, ikincisi “narsistik aşk”, üçüncüsü ise “zor aşktır”. İlki aslında var olmayan birine arşı hissettiğiniz duyguları tanımlar. Böyle zamanlarda, sevmeye ihtiyacınız vardır ve birini seçip ona aslında sahip olmadığı ama sizin beğendiğiniz özellikleri ve değerleri yüklersiniz. Yarattığınız bu kişi daha çok çocukluktan kalma boşluklarınızı doldurmak gibidir.

Aşk savaş gibidir; başlatması kolay, bitirmesi zor, unutması imkansız. Henry Louis Mencken

Kimin hoşuna gitmez ki bazen imkansızı sevmenin verdiği tatlı-acı hissi yaşamayı? Böyle söyleyince akla ilk gelen ergenlikte yaşanan aşklar oluyor. Bir çok ergen böyle duyguları öğretmenine karşı hissetmiştir. Bir bakışla ya da bir gülüşle mutlu eden platonik aşklar insanı hayallere götürür. Elbette hiçbir zaman gelmeyecek olanın hayali kurmak… Öte yandan böyle bir aşkın ihtimalini düşünmek bile keyif verir insana. Bir de pop yıldızına, oyuncuya ya da başka ünlülere karşı beslenen platonik aşklar var elbette. Ekranda görüp de aşık olduğumuz yüzlerdir bunlar. Onları kendimize yakın hissetsek de aslında bizden çok uzaklarda olduklarını biliriz. Böyle duyguları her ergen, hatta bazen de bazı yetişkinler hissetmiştir.

Erkeklerde savaş ya da kaç tepkisinin olmasının sebebi de erkeklerde oksitosin hormonunun daha az salgılanmasıdır. Stres durumunda erkek ya dışa vurmayıp kaçacak ya da savaşacak. Zaten günlük yaşamda baktığınız zaman da kadınlar stresli durumlarda birileriyle konuşmayı destek almayı ya da ne yapması gerektiğini sorma, fikir alma ihtiyacı hissederken, erkekler stresli durumlarda kaçmayı, konuşmamayı tercih ederler ya da golf gibi streslerini atacakları ve odaklanmalarını gerektirecek bir spor yaparlar. Uzman Psikolog Ayben Ertem

UCLA’ daki profesörlere göre, erkekler, stresli durumlarda “fight & flight”, yani “savaş ya da kaç” tepkisini kullanırlarken kadınlar, “tending and befriending” yani “meşgul olma ve dostluk kurma” tepkisini kullanıyorlar. Bu meşgul olma durumu da stresi azaltmak ve kendini korumak için kendisinin ve çocuğunun bakımıyla ilgilenme, şefkat ve ilgi gerektiren aktivitelerdir. Dostluk kurma yani “Befriending” tepkisi ise, sosyal ağ yaratma, arkadaşlık kurma ve devam ettirme gibi aktivitelerdir ve bunlar stresli süreçte oldukça faydalıdır.

Kadınlar hayatları boyunca menstrual dönem, doğum, doğum sonrası, menopoz gibi hormonal değişiklikler yaşadıkları için bu tür kimyasal değişiklikler de strese daha fazla maruz kalmalarına sebep olabiliyor. Öte yandan yapılan çalışmalarda kadınlardaki oksitosin hormonunun üreme hormonlarıyla birleşmesi sonucu stresle baş etmelerinin erkeklere göre daha farklı olduğu ortaya çıkmış.

Kadınlarda, stresli bir ortamda kortisol ve epinefrin kan dolaşımından hızlı bir şekilde geçerken oksitosin devreye girer, beyinden salınır, kortisol ve epinefrin üretimine karşı atak yapar ve gevşetici, rahatlatıcı duyguları yükseltir. Erkekler de strese girdiklerinde oksitosin hormonu salınır ancak kadınlara oranla çok daha az miktardadır.

Erkekler ve kadınların strese farklı tepki vermelerinin nedeni hormonlarla ilgilidir. Kortisol, epinefrin ve oksitosin kritik rol oynayan üç önemli hormondur. Stresli durumlarda kortisol ve epinefrin kişinin kan basıncını ve dolaşımdaki kan şekeri seviyesini arttırır ve kortisol, immun sistemin etkinliğini azaltır. Stanford Üniversitesi Nörobiyoloji Bölümü’nden Prof.Dr. Robert Sapolsky’e göre insanlar daha önceleri kadınlardaki kortisol seviyesinin stresli durumlarda erkeklerden daha farklı seviyede olduğunu düşünüyorlardı. Yani bu hormonun stresli durumlarda kadınlarda daha fazla salındığını bu yüzden de kadınların daha duygusal olduğuyla ilgili teoriler üretiliyordu. Ancak daha sonra kortisol üretiminin erkek ve kadında bir farklılık göstermediği ve her şeyin oksitosin hormonunda bittiği ortaya çıktı.

18 yaşın altında çocukları olan evli kadınların %70’i ev dışında çalışan kadınlardan oluşuyor. Sosyologlara göre de bu kadınlar hem işyerindeki “erkek standardıyla” mücadele etmeye çalışırken, bir yandan da evde mükemmel eş ve anne olmaya çalışıyorlar. Kadınlar ayrıca doğaları gereği “hayır” demekte zorlanırlar, eşlerini ve çocuklarını memnun etme gibi anaç özelliklerinden dolayı diğer insanlara da “hayır” demekte zorlanırlar. Bunlar da onların daha fazla strese girmelerine neden olabiliyor.
Kadınlar genellikle erkeklerden daha streslidir; aynı anda birden fazla işle ilgilenirler ve sürekli bir koşturma halindedirler. Arizona Üniversitesi’nde 166 evli çift üzerinde yapılan bir çalışmada kadınların gün içerisindeki stresinin erkeklere oranla daha fazla olduğu, bunun nedeninin de kadınların aynı stresli olayı gün içerisinde episodlar halinde tekrar yaşayabildikleri ancak erkeklerin böyle bir şey yaşamadıkları, olaydan kısa bir süre sonra unuttukları ve devam ettikleri sonucu çıkmış. Kadınlar stresli bir olay yaşadıklarında unutup hayatlarına devam etmekte zorlanıyorlar, tetikleyici bir faktörle karşılaştıklarında ise o stresli anı tekrar yaşayabiliyorlar.

Depresyon ile ilgili bilgi sahibi olmak, bu konuda açık açık konuşabilmek çok önemli. Çünkü depresyon kendiliğinden geçmez, mutlaka tedavi ve destek almak gerekir. Tedavi edilmediğinde şikayetler artarak kişinin hayatını daha da olumsuz etkileyebilir, depresyon ağırlaşabilir. DrBaşak Demiriz Klinik Psikolog. 

Yaşlı erkeklerin depresyonu da gözden kaçan önemli bir konu. Kalp hastalığı, felç, kanser gibi hastalıklar depresyona neden olabilirken, verilen bazı ilaçların yan etkileri depresif semptomlar olabiliyor. Yaşlı erkeklerde depresyonu teşhis etmek özellikle çok önemli çünkü intihar vakaları yaşlı erkeklerde epey yaygın. İntihar vakaları en fazla orta yaş erkeklerinde görülüyor, ikinci sırada ise 85 üstü erkekler geliyor.

Erkeklerde depresyon şu şekilde kendini gösteriyor: Kızgınlık, sinirlilik, saldırganlık
◊ Kaygı, huzursuzluk
◊ İşe, aileye, eskiden keyif veren aktivitelere karşı ilgisizlik
◊ Cinsel isteksizlik ve performans sorunları
◊ Hüzün ve umutsuzluk
◊ Konsantrasyon sıkıntıları, unutkanlık
◊ Sürekli yorgun olmak, uyuyamamak ya da çok uyumak
◊ Çok yemek ya da iştahsızlık
◊ İntihar düşünceleri ya da denemeleri
◊ Fiziksel ağrı ya da acılar, baş ağrısı, sindirim sistemi problemleri
◊ İşle, aile ile veya diğer önemli aktivitelerle ilgili sorumlulukları yerine getirememe
◊ Riski yüksek olan aktiviteler ile uğraşma
◊ Alkol veya diğer ilaç ve uyuşturuculara ihtiyaç duyma
◊ Arkadaş ve aileden elini eteğini çekme, yalnızlığı tercih etme

Erkeklerin depresyonu yaşama şekilleri de kadınlara nazaran farklı. Kadın depresyondayken çoğunlukla hüzün, değersizlik, suçluluk duyguları yaşarken, erkek yorgun, sinirli, huzursuz duruma geliyor. Kadına nazaran daha sıklıkla alkol kullanma eğiliminde oluyor.
Son yıllarda yapılan araştırmalar, depresyonun kadınlar ve erkekler arasında belirgin farklılıklar gösterdiğine işaret ediyor. Öncelikle erkekler kadınlara oranla, depresyona girdiklerini çok daha ender kabul ediyor ve yardım arayışına giriyorlar.
Depresyon sosyal, psikolojik ve biyolojik faktörlerin birleşimi ve birbiriyle etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Tedavi edilmediğinde tehlikelidir. Kişinin yaşadığı duygusal acılar fiziksel acılardan bile ağır hale gelebilir. Kişi, ölümü bu acılardan kurtulmak için tek çare görür. Dünya Sağlık Örgütü, yılda yaklaşık 1 milyon kişinin intihar neticesi öldüğünü tespit etmiştir. Depresyon, intihar nedenlerinin ilk sırasında gelmektedir. Depresyon; kişilerin geçmişte keyif aldıkları aktivitelerden ve insanlardan keyif alamaması, hüzün, çaresizlik, içine kapanma gibi şikayetler ile kendini gösterir. Hepimiz buna benzer duygular yaşayabiliriz ve zaman içinde kendimizi daha iyi hissederiz. Kişiye depresyon tanısının konulabilmesi için bu ve benzeri şikayetlerin iki haftadan fazla sürmesi gerekmektedir.

Basit parçalara ayırdığımız işlerimizi yaparken zihnimiz daha az bahane üretir ve üzerimize daha az baskı uygular. Çünkü beynimiz büyük lokmayı yutmanın büyük enerji istemesinden ötürü sürekli bahaneler üretir ve üzerimizde stres yaratır. Bu teknik sayesinde bizler zihnimize şunu diyoruz; “Bak bugün bu 500 sayfalık kitabı bitirmeye çalışmayacağım sadece 40 sayfasını bitirmeye çalışacağım. 40 sayfayı okuması basittir ve üzerimiz de hiçbir baskı hissetmeyiz.” Ancak 500 sayfayı bitirmeye çalışmak zihnimizin sürekli bahane üreterek bize yardımcı olmayacağı bir aktiviteye dönüşür.

Erteleme hastalığından kurtulmak için ilk olarak şunu anlamalıyız: Yapmamız gereken işleri yapmak için bizlere hiçbir zaman ilham, motivasyon, enerji gelmeyecek . Beynimiz sürekli olarak bizlere yapmamız gereken işleri yaptırmamak için bahaneler üretecektir. İşte bu nokta da bizler bunun bilincinde olarak, “En iyi an şuandır” diyerek yapmamız gereken işi düşünmeden yapmaya başlayacağız.

Yapmamız gereken işler ne kadar sıkıcı olsa da o işin sıkıcılığı bugüne ait bir şey değildir. Bundan bir ay sonra da o iş bize sıkıcı gelecek, bir yıl sonra da sıkıcı gelecek. Bunu zihnimize kodlamalıyız. Ancak bizlere sıkıcı gelen herhangi bir işi şuan yapmaya başlar ve o işin tamamını olmasa bile belli bir ölçüsünü o anda bitirirsek bu bizim özdisiplinimizi artırır. Özdisiplin o kadar önemlidir ki toplumda ki başarılı insanların en önemli meziyetlerindendir.

Motivasyonumuz olmadan kendimizi bir işi yapmaya zorlamamıza özdisiplin denir. Özdisiplin bir kasa benzer ona sürekli egzersiz yaptırmamız lazım. Egzersiz yaptıkça o da gelişir ve bir sürü sona daha ağır ve sıkıcı işleri hiç içimizden gelmese de yapmaya başlarız. Tembel olmayan, başarılı insanların en büyük meziyeti öz disiplinlerinin diğer insanlardan daha güçlü olmasıdır. Nitekim onlar için yapmaları gereken işin zorluğu ve sıkıcılığı önemli değildir. Onlar için önemli, o işi ertelemeden yapmaktır.

Hayatın içerisinde daha yapıcı sonuçlar almak istiyorsan, kendine şu cümleyi söylemelisin; “Bu iş yapmak bana bugün sıkıcı geliyor ancak, yarın da sıkıcı gelecek 1 ay sonra da sıkıcı gelecek ama şuan bu işimin başına oturur ve çalışmaya başlarsam aradan geçen 10 dakika sonra ben bu işi severek yapmaya başlayacağım.” Aynı cümleyi korkularınız ile yüzleşme kararı verdiğinizde de kendinize söylemelisiniz. Çünkü korkularınızı da minimum düzeye indirmeniz ve sevmeniz için onlar ile yüzleşmelisiniz. Yapmamız gereken işleri ne kadar sıkıcı gelse de o işlerimizi halletmemiz halinde bizlerde bir duygu gelişir. Bu duygunun ismi özdisiplindir.

Şunu unutmamak gerekir ki hayattaki hiçbir başarı çok rahat bir şekilde elde edilmez. Bizler için en yararlı olan işlerin büyük çoğunluğu hep sıkıcı ve yorucu işlerdir. Sıkıcı bir işi yapmayı erteleyerek, onu yapmak için heves ve enerjimizin gelmesini beklersek sadece kendimizi kandırmış oluruz. Çünkü büyük bir ihtimalle o heves hiçbir zaman gelmeyecek ve böyle devam ederse de biz hiçbir zaman amaçlarımıza ulaşamayacağız. Üstüne bir de o işler beynimizde ağır bir yüke dönüşüp ekstra stres yaratacak. Herhangi bir işi ne kadar ertelersek o işi yapmak bizlere daha ağır gelmeye başlar ve bizim için büyük bir eziyete dönüşür. Neticesinde sürekli erteleme hastalığına dahi yakalanabiliriz. Bu yüzden zihnimize şu düşünceyi kodlamamız gerekir; “O istediğimiz an hiçbir zaman gelmeyecek” İster korkularımız ile yüzleşmek olsun, ister bizlere sıkıcı gelen işlerimizi yapmak olsun fark etmez. Bizler her zaman ertelemek isteyeceğiz.

Hayatımızda başarılı olabilmek için, yapmamız gereken işleri yaparken keşke önümüze hiçbir engel çıkmasa ve hedeflerimizin peşinden giderken içimizde sürekli olaraktan büyük bir motivasyon ve heyecan olsaydı, bu gerçekten çok güzel olurdu. Düşünsenize ulaşmak istediğiniz başarının önünde hiçbir engel yok, başarı orada sizi bekliyor. Ne kadar güzel olurdu demi? Ancak hayatın kanunları maalesef ki bu şekilde işlemiyor. Nasıl ki trafikte hiçbir zaman tüm ışıkların aynı anda yeşil yanmadığı gibi hayatımızda da hedeflerimizin peşinden giderken tüm yollar tertemiz, dümdüz olmuyor.

Korku hissi öyle bir histir ki bizlere resmen zihinsel anlamda felç geçirttirir. Herhangi bir işe başlayacağımız zaman o işte başımıza bir tehlike gelebilir mi? Kaygısı var ise o işi, eylemi sürekli olarak erteleriz. Burada işten kastım, hayatımızdaki olağan durumlardır. Mesela vücudunuz da belli bir bölgeniz ağrıyordur ve siz o ağrı bölgesini gidip doktora göstermeyi sürekli olarak erteleme eğiliminde olursunuz. Çünkü oradaki ağrının sizin başınıza tehlikeli bir iş açabileceğini  düşünürsünüz. Korkunuz ile yüzleşemediğiniz için o ağrının kendiliğinden dinmesini beklersiniz. Belki hastaneye gitseniz size verilen bir ilaç ile ağrınız geçecekti ve sizde sürekli olaraktan sızlanmaktan kurtulacaktınız. Hayatımızdaki her korku bu şekildedir. Sürekli olarak var olan o korkumuzu erteleriz. Korkumuzu erteledikçe bilinçaltı dünyamızda çok büyür. Halbuki korkular zihnimiz tarafından abartılmıştır. Yüzleşsek büyük ihtimalle “Bu kadar kolay mı olacaktı?” deriz.

Erteleme hastalığının var olmasındaki bir diğer önemli sebep ise başaramama kaygısıdır. Başaramama kaygısı, kişinin ertelemesine neden olur; çünkü kişide “Ya onca emeğim boşuna giderse” düşüncesi oluşmaya başlar ve kişi bu düşünceden ötürü, farkında olmasa da yapması gereken işi sürekli olarak erteleme eğiliminde olur. Erteleme hastalığının, toplumda sık görülen bir problem olmasının en temelinde ” Yapılan işten zevk almama durumu” vardır. Eğer bir insan yapması gereken işten zevk almıyorsa, bıkkınlık duyuyorsa, o kişi yapması gereken eylemleri sürekli erteleme eğiliminde olur.
Mükemmeliyetçi insanlar, yapacakları işlerin hatasız olmasını isterler. En iyisini, en doğrusunu yapmak istemek ertelemeye yol açan nedenlerden biridir. Ve hata yapmamaya çalışmak, çok yanlış bir tutumdur. Nitekim, herhangi bir iş, eylem, üzerinde  uzman olmanın yolu hata yapmaktan geçer.  Hata yapmadan, hiçbir başarıya sahip olamazsınız. Bu yüzden, hata yapmaktan korkmayın ve mükemmeliyetçi zihniyetten kurtulun. 
Zihnimiz bilinçaltı düzeyde bizim modern isteklerimizi umursamaz. Senin kariyer yapma isteğin, son model arabalara binme isteğin bilinçaltı zihnimiz tarafından önemsiz isteklerdir. Onun için önemli olan hayatta kalabilmek ve üremektir. Bilinçaltı zihnimiz hayatta kalabilmek için bizleri bilinmeyen durumlara sokmak istemez, çünkü bilinmeyende çok ufakta olsa yaşamın son bulma riski vardır. Bilinçaltı zihnimiz sürekli olarak enerjisini korumak ister; çünkü enerjini boşa harcarsan doğada ölebilirsin, bilinçaltımız olaya bu şekilde bakar.
Nitekim erteleme davranışından ne kadar nefret etsek de bir yandan da çok seviyoruz.  Ancak ister nefret edelim veya çok sevelim fark etmez, erteleme hastalığı genel olarak bizlere hiçbir faydası olmayan ( geçerli sebep olmadıktan sonra ) sadece bizlere zarar veren bir durumdur.  Çünkü hayatımızda var olan bir sorunu çözüp yeni soruna odaklanmak yerine, erteleyerekten tüm sorunları üst üste bindirip kafamızda bir ton yük ile geziyoruz, sonrasında gelsin depresyonlar, gelsin enerji azlığı …Sürekli erteleme davranışı  gelişmemizi engellendiği gibi psikolojik sorunlara da yol açar. Yapmamız gereken işlerimizi ertelememizin en büyük ve en belirgin sebebi içimizdeki çalışmak istememe hissidir. Bizler bilinçli zihnimiz ile sadece bu hissin farkında oluruz ve bu his doğrultusunda bahaneler üretir yapmamız gereken işlerimizi erteleriz. ( Stres, sıkılma, boğulma hissi.)
Yapmamız gereken işleri “Sonra yaparım” diyerek ertelemek, bizlere o anda o kadar tatlı gelir ki tüm hedeflerimizi, hayallerimizi bir anda unutuveririz. Sanki içimizdeki birisi bizim 6 ay sonraki hedeflerimizi görmezden gelerek “Yapmamız gereken işlerimizi” bize yaptırmamak, erteletmek için bizimle mücadele eder.
Hayatımızda, kendimizi geliştirmemizin ve kazanacağımız başarıların önünden duran en büyük engellerden bir tanesi şüphesiz ki sürekli olaraktan yaptığımız ertelemedir. Ve bu sürekli olarak yaptığımız erteleme eylemi sonucunda yakalandığımız “erteleme hastalığı”dır. 

Yaşla gelen olgunluk özellikle kimi kişilik bozukluğu tiplerinde olumlu etkiye sebep olabilmekteyken, kimilerinde de olumsuz davranış örüntülerinin iyiden iyiye yerleşik hale gelmesine sebep olabilmektedir. Kişilik bozuklukları yaşam boyu süregiden sosyal uyum bozukluğuna yol açtığı için sağaltımları güçtür. Kimi zaman yaşadıkları krizlerin yatıştırılması sırasından intihar ve saldırgan davranışları kontrol edebilmek için kısa süreli hastane yatış ve ilaç tedavisi gerekebilmektedir. Hastane yatışı uzun dönemli tedavi planı oluşturulması için de yarar sağlar. Davranışın dengelenmesi, dürtü denetiminin güçlenmesi, kendine zarar verici ve dürtüsel davranışların azalmasını amaçlar. Ruhsal açıdan olgunlaşma ve derin değişimler ve davranış değişimleri ise uzun süreli tedavi gerektirdiği için ayaktan psikoterapi ile sağlanabilir. Sayfa içeriğinde yer alan bilgiler yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. İlgili sayfada tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren öğeler yer almamaktadır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz. Klinik Psikolog Sera Elbaşoğlu,

Dinamik psikoterapi, diyalektik davranış terapisi, şema terapisi, bilişsel davranışçı terapi uygulanan psikoterapi yöntemlerinin arasındadırlar. Kişilik bozukluklarının psikoterapisi uzun soluklu terapilerdir. Kişinin yerleşik duyguları, davranışları ile ilişkili olması sebebiyle içten bir değişimin zaman alacak olması kaçınılmazdır. Kişilik bozukluklarının tedavisinde gerekli görüldüğü takdirde, belirtilere yönelik hekim tarafından bir ilaç tedavisi düzenlenebilmektedir. Zaman içerisinde kişilik bozuklukları kısmen düzelebilmektedir.

Bu faktörler biyokimyasal/nöroanatomik, psikolojik ve sosyokültürel etkenlerin etkileşimi ile şekillenir. Yapılan bilimsel araştırmalar kimi kişilik bozukluklarında genetik faktörlerin rolü olduğuna işaret etmektedir. Çevresel etkiler açısından ise kişilik bozukluğunun gelişmesinde aile ve toplumsal çevrenin önemli etkileri olduğu bilinmektedir. Çocukluk dönemindeki uygunsuz aile tutumların, düzensiz, güvensiz, ağır sosyal ve ekonomik sorunların, ağır cezalandırıcı tutumlar altında yetişen çocukların, sınırların ve kuralların yeterince belirli olmadığı, fazla esnek ya da katı olduğu yapılan içinde büyümenin etkilerinin olduğu bilinmektedir. Ancak çocukluk döneminde yaşanan tek bir olumsuz olayın ileri yaşamda bir ruhsal sorun ortaya çıkarması oldukça enderdir. Belirtilerin ortaya çıkmasında olumsuz yaşantıların sürekliliği ve toplam etkisinin çocuğun gelişimi bağlamındaki rolünün payı vardır.

Genel olarak çevre ile çatışma ve sürtüşmeye yol açmakta; kişi kendisini çevreye değil, çevresini kendisine uydurmaya çalışmaktadır. Kişilik bozukluğunun çeşitli tipleri vardır ve yapılan bilimsel araştırmalarda bunların tümünde hem psikolojik faktörler hem de kalıtsal faktörlerin söz konusu olduğu görülmüştür. Ancak her bir kişilik bozukluğunda ve kişide bunların etkileri farklı şekillerde ve düzeydedir. Kişilik bozukluğunun altındaki faktörler; genetik yatkınlık, erken dönem bağlanma deneyimler, travmatik yaşam olayları, aile çevresi ve sosyokültürel ve politik güçlerdir.

Dürtü kontrolüyle ilgili güçlükler yaygındır. Çocukluktan ya da ilk ergenlik çağından beri süregelmektedir. Ancak genellikle geç ergenlik ve genç erişkinlik yıllarında şekillenmeye başlar. Toplum içinde, iş yaşamında belirgin bir bozulmaya, şiddetli sıkıntıya yol açmaktadır. Kişiler genellikle kendi davranışlarına, tutumlarını benimsemiş olduklarından değiştirmek istemezler, bazen ise kişilere bu davranışları ve tutumları yabancı gelir ve değiştirmek ister, farkında olduklarından ancak değiştiremediklerinden yakınırlar.

Kişilik bozuklukları tek tip değildir; ancak sık görülen ortak özellikleri vardır. Örneğin; bu kişiler yapılan yanlışlıkları yineler ve ders alamazlar. Yerleşik davranış örüntüleri katı bir biçimde korunur. Düşünme yetileri, muhakeme becerilerinde toplumun geçerli ölçülerinden sapma ve topluma aykırı davranışlar gösterirler. 

Bu bozukluk geç ergenlik ya da genç erişkinlik dönemlerinde şekillenmeye başlar. Kişilik bozukluğu tanısı konabilmesi için bireyin her şeyden önce toplumsal uyumunda ve kişilerarası ilişkilerinde bozulmalar olması ve bunun uzun süreden beri devam etmesi ve kalıcı olması gerekmektedir. Kişilik bozukluğunun tanımlayıcı özellikleri uzun bir listeyle gösterilecek olursa; uyumsuzluk, diğerlerine özen göstermede yetersizlik, iş birliği kurmama, diğerlerinde sıkıntıya yol açma, verimsizlik, empati kurmama, kişilerarası ilişkileri şekillendirme ve sürdürmede başarısızlık, deneyimlerden ders çıkarmada yetersizlik, dürtüsellik, katılık, ahlaka aykırılık, aşırı kötümserlik, kendini çelmeleyen davranışlar, zayıf kendini yönlendirme, zayıf mizah anlayışı, stres altındayken dayanıklı olamama gibi özellikler pek çok kişilik bozukluğu vakasında gözlenebilmektedir.

Kişilik bozuklukları, sosyal ya da mesleki işlevselliği bozan süreğenleşmiş davranış örüntüleri ve içsel yaşantılardır. Kişilik bozuklukları yaygındır ve insanların hayatlarında şiddetli bozulmalara neden olur. Kişilik bozukluğu; kişilerin topluma olan uyumunu, iş, aile ve sosyal yaşantılarını olumsuz etkileyen bu davranış örüntüleri ve içsel yaşantılar uzun süreli uyum bozukluğu ve katı eğilimlerin var olması şeklindedir.
Uzun yıllar boyunca geliştirdiğimiz kişilik; hayatın zorluklarını ele almanın oturmuş bir yolu, diğer insanlarla ilişki kurmanın belli bir tarzıdır. Bir kişi bağımlıdır, diğeri meydan okuyucu ve saldırgan, bir diğeri utangaçtır ve sosyal temas kurmaktan kaçınır, bir diğeri insanlarla derin ve dürüst ilişkiler kurmaktan çok, dış görünüşüyle ve kendi kırılgan benliğini pohpohlamakla ilgilenir. Bu kişilerin hiç birisine kişilik bozukluğu tanısı konulamaz, tabii eğer bu davranış örüntüleri çok eski, kişinin bütün hayatını istila etmiş ve işlevlerini bozulmuş değilse. Kişilik özelliklerinin katı, uyum bozucu olması, işlevsellikte anlamlı bozulmaya yol açması ve kişisel rahatsızlık yaratması durumunda kişilik bozukluğundan söz edilir.
Kişilik özelliklerinin katı, uyum bozucu olması ve kişisel rahatsızlık yaratması ile karakterize olan kişilik bozukluğu, bireyin iş, aile ve sosyal yaşantısını olumsuz etkiliyor. Uyumsuzluk, iş birliği kurmama, başkalarında sıkıntıya yol açma, verimsizlik, empati kurmama, kişilerarası ilişkilerde başarısızlık, dürtüsellik, katılık, ahlaka aykırılık, aşırı kötümserlik gibi birçok şekilde karşımıza çıkıyor. Kişilik bozukluğu olan bireylerin kendisini çevreye değil, çevresini kendisine uydurmaya çalıştığını belirten uzmanlar, kişilik bozukluğunun gelişmesinde aile ve toplumsal çevrenin rolüne dikkat çekiyor.
Şefkatin ağırlık kazandığı alanlarda kadınlar erkekleri, cesaretin baskın olduğu sahalarda ise erkekler kadınları geride bırakırlar. Kadınları cesaretin egemen olduğu kulvara yönelt­mek, kişisel özellikleri sebebiyle onları birkaç adım geriden başlatmak ve bir anlamda başarısızlığa mahkûm etmek olur. Değerler Psikolojisi ve İnsan – Nevzat Tarhan kitabından alıntı.
Dünya üzerindeki bazı kültürler cesareti teşvik eder ve ödüllendirirler. Özellikle erkek çocuklarına cesaret, bir değer olarak aşılanır. Cesur erkek çocuk, alkışlanır ve toplumsal övgü alır. Gös­terdiği atılganlıktan dolayı methedilir ve bu da onu cesur olması yönünde daha fazla motive eder. Ancak kız çocukla­rının cesareti fazla yüceltilmez. Onun annelik yapabilmesi için korkuya duyarlı olması gerektiğinin altı çizilir. Aslında bu tavır, kız çocuklarındaki biyolojik eğilimin, bazı kültürler tarafından farkında olmaksızın beslenmesiyle oluşur. Ancak Batı kültürü ve sosyal düzene sahip olan kimi kültürler; femi­nist eğilimlerin de etkisiyle kadını cesaret göstermeye teşvik etmiş, gözüpek olanlara sosyal onay vermiştir. Bunu da en çok, kadını erkeksileştiren tehlikeli meslek alanlarına iterek  gerçekleştirmiş, onu yaratılışına uygun olmayan gereksiz bir noktaya yönlendirmiştir. İlginç olan şudur ki yüz metre koşusunda bile koşunun şartları kadın erkek farkı göz önünde bulundurularak belirlenirken, sosyal hayatta cinsiyetlerin özelliklerinden kaynaklanan durumlar görmezden gelinmektedir Nasıl ki koşuda cinslerin bünyesindeki farklılıklar dikkate alınmadığında bu, kadınların aleyhine olacaksa, hayatta da yüklerin psikolojik bünyelere göre dağıtılmaması yine kadın­ların aleyhinedir.

Cesaret duygusu dengeli kullanılmadığı takdirde, insana en az korkaklık kadar zarar verir. Fakat atılganlığı bir kişilik özelliği olarak içinde taşıyan insan, bu değerin yardımıyla karşılaştığı tehlikeleri def eder, kendi lehine olan durumları oluşturur ve hayatını doğru şekilde yönetir. Cesaretin başarı getirmesi ve bu başarının istikrarlı şekilde devam etmesi için aklın rehberliğine ihtiyaç vardır.

Cesaretin zıddı, korkaklıktır. Korkaklık, insanın kendi menfaatini bile koruyamaması, hakkı olanı savunamaması demektir. İlkeli bir insan, kendi doğrularını ve şahsını gerektiği yerde müdafaa edebilen ve icap ederse ilkelerini çiğneyenler karşısında durmayı başarabilen kimsedir. Cesaret, insanın başarısında etkili duygulardan birisi ol­makla beraber, asla gereksiz bir güç gösterisi değildir. Korku­suz ve kıvamında bir cüretkârlık sergileyen insanın yapması gereken şey; ifrat ve tefritten uzak olmak, bu değeri dengeli şekilde yaşamaktır. Cesaretin gereğinden fazla olması, insanı boş yere risk alma­ya sürükler. Hiperâktif kişiler bu duruma örnektir. Şayet insan ciddi atılım yaptığı bir konuda risk yönetimini başaramazsa, zarar edebilir. Ayrıca, fazla cesur kişilerin hayatlarında diğer insanlara nispeten daha belirgin iniş çıkışlar vardır. Bunlar, beyinlerinde yeniliği arama geninin aktif çalıştığı insanlardır.
Cesaret, bir konuda muhtemel riskleri göze, alabilmektir. Bir insanın herhangi bir konuda girişimcilik göstermesi, ce­saretin belirtilerindendir. Bir ilke ve değer olması bakımından takdire layık bulunan cesaretin, yerinde ve zamanında kullanılması, fonksiyonu açısından önemlidir. Aklın önüne geçen cesaret, tehlikeli­dir. Ancak rasyonel kuralları da bünyesinde barındıran bir yüreklilik, insanı başarıya götürür. Bu değerin, muhakkak yönetilmesi ve mantık unsurlarının eşliğinde dengelenmesi gerekir. Bir insanın atılımcı, cüretkâr ve korkusuz olması, bunları bir program şeklinde beynine yazmasıyla gerçekleşir. Cesaret, zihnimizdeki temel mozaik değerlerden birisi sa­yılabileceği gibi, bu değerin ufkumuzu yeni fikirlere açmakta da büyük katkısı vardır.

Oneitise yakalanmış erkeğimizin bu sorunu, yokluk zihniyetinden ötürü oluşur. Ve bu sorundan ötürü erkek, hayatına girmiş veya girme potansiyeli olan bir kızı fark etmesede bilinçaltı düzeyde çok fazla abartır. Kendi zihninde “Çok güzel kız, bittim valla, ben bu kızla çıkmalıyım” gibi düşünceler döner. Halbuki,  beyni bulanmış erkeğimizin fark edemediği nokta o kadın veya kız diğer hem cinsleri gibi ortalamadır. Hem karakter yönünden hem de fiziki yönünden. Bu durum erkekler içinde geçerlidir. Belki bir kız çok güzel olabilir ama diğer konularda çok vasattır. Aynı şekilde bir erkek, gücün göstergesi harika bir özgüven vardır; ama sohbet kabiliyeti sıfırdır. Yani hayat içerisinde insanlar olarak, genelde vasatız. Bir tane iyi özelliğimiz var ise 5 tane de kötü özelliğimiz var. Aslında  sadece bu sebep bile, çevremizdeki insanları büyütmemiz için yeterlidir. Ancak oneitise yakalanmış kişiye, bu durumu anlatamayız. Çünkü onun için, o kadın bir melektir (!)

Oneitis sendromuna yakalanmış bir erkeğin ikinci en büyük sorunu ise  medya tarafından beyninin yıkanmış olmasıdır. Medyada sunulan dizilerin, filmlerin hiçbiri bizlere  gerçekleri anlatmaz. Bizlere sadece, para edecek şeyleri satarlar. Bir erkekle bir kadının, imkansız aşk yaşaması daima para ederken, mutlu mesut, sorunsuz bir şekilde  yaşamaları hiçbir zaman para etmez. Bir erkeğin, bir kadına ağlayarak sevdiğini söylemesi ve kadının buna dayanamayıp ona aşık olması size çok hoş gelebilir ancak gerçek hayatta böyle bir davranış sergilerseniz, kadın sizin yüzünüze tiksinerek bakacaktır. Bir başka örnek vermek gerekirse mesela, medya tarafından hoşlandığınız kadına iyilik yapmanız sonucunda size aşık olacağı öğretisi verilir. Ancak gerçek hayatta bir kadının size arzu duyması yapacağınız iyilikle değil,  göstereceğiniz güç ile gerçekleşir. Kısacası şunu bilin: Medyanın diziler aracılığı ile verdiği öğretiler, yanlış ve aptalcadır. Ancak sizlere doğruymuş gibi gösterirler. Ve çoğu zamanda insanlar bu ” Mış’a” inanır. Neticede ise zihnini yanlış öğretiler ile doldurmuş olur. Tabii davranışları da bu yanlış öğretiler doğrultusunda şekillenecektir. 

Hayat içerisinde, kızlarla ilişkisi kötü olan, daha doğrusu olmayan bir erkeğin, sizinde tahmin edebileceğiniz üzere, kızlara karşı muhtaçlık hissetmesi büyük bir ihtimaldir. Kızlara karşı yokluk zihniyetinde olan bir erkek, kendisine ilgi gösteren bir kadını, bilinçaltı zihninde büyütür. Çünkü, bu erkeğin karşı cins ile olan ilişkisi kötüdür. Ve muhtaçlığından ötürü, direkt olaraktan onunla ilgilenmeye başlar; Sesini duymasa dahi.  En nihayetinde ise sesini dahi duymadığı bir kadına karşı çok yoğun duygular besler. İşte, kişi artık yavaş yavaş oneitis hastalığına yakalanmaya başlamış ve bir kere bile konuşmadığı bir kadın üzerine, evlilik hayelleri kurmaya başlamıştır. Bu vakitten sonra, oneitis virüsü tüm vücuduna yayılmaya başlar. Muhtaçlık sorunundan ötürü, oneitis oluşumunun bir başka versiyonu ise ilişki sonrası yaşanılan oneitistir. Bu versiyonda erkek,  yokluk zihniyetine rağmen, bir kızla ilişki kurmayı başarmıştır. Ancak, hala muhtaç zihin yapısında olduğu için kıza bunu yansıtmış ve kızı elinden kaçırmıştır. Sonrasında ise başka kızlar ile ilişki başlatmaya cesareti olmadığı için sürekli olaraktan, kendisini terk eden kıza yönelmiştir. Ve kızın üzerine gittikçe, kendisini daha da fazla oneitis’e kaptırmıştır.

Muhtaçlık: Hayatınız içerisinde, elinizde hangi varlık az ise, o varlığa muhtaçlık duyarsınız. Muhtaçlık duyduğunuz bir varlığı ise haddinden fazla değer biçer, onu kafanızda fazla büyütürsünüz; para sıkıntısı çeken bir insanın, sürekli olaraktan “Nasıl para kazanabilirim?” şeklinde düşünmesi gibi. Herhangi bir varlığa muhtaç olmanın bir diğer kötü yanı ise o varlığı  kaybetmekten çok fazla korkarsınız. Nitekim, o varlık elinizde yoktur. Kaybederseniz hiç olmayacaktır.
Verilen bu yanlış öğretilere inanan erkekler de o yönde yanlış davranışlar sergilemektedir. Sizlere şu gerçeği açıkça belirmek isterim ki  hayatınızı inanmış olduğunuz düşünceler yönetir. Mesala siz, bir kadına çiçek almanız sonucunda o kadının size aşık alacağını inanmışsanız, bir kadınla ilişki başlatmak için, daima hoşlandığınız kadına çiçek alırsınız. Davranışınız o yönde olur.  Buradan anlayacağınız üzere, aslında davranışlarımızı bilinçaltı inançlarımız oluşturmaktadır Bu yüzden zihnimize alacağımız, kabul edeceğimiz “öğretilere, düşüncelere” çok ama çok dikkat etmeliyiz. Nitekim hayat içerisinde doğru düşünceler olduğu gibi, yanlış düşüncelerde vardır. Yanlış olan düşünceler bize zarar vermekten başka hiçbir işe yaramaz. İşte oneitis sendromuna yakalanmış erkeklerin en büyük sorunlarından bir taneside; Yanlış düşüncelere inanmış olmalarıdır. Bir diğer sorunlarıda, muhtaçlıktır. Yanlış inançlar ve muhtaçlık  “Oneitis kişilik bozukluğuna” yakalanmış bir erkeğin anotomisini oluşturur. 
Yaşam içerisinde nasıl ki psikolojik hastalıklar, bazı olumsuz duyguların ve düşüncelerin sonucunda oluşuyorsa, oneitis hastalığı da yanlış ve olumsuz düşüncelere inanılması sonucunda oluşur. Ancak oneitisin oluşumunda etkili olan bir başka önemli faktör daha vardır: O da muhtaçlıktır! Bu yüzden bu hastalığa, yıkıklık sendromu da denilebilir. Günümüz dünyasında, Oneitis virüsüne yakalanmış birçok insan vardır. Çünkü, gerek sosyal medya olsun, gerek geleneksel medya olsun, erkeğin zihnine daima ilişkiler konusunda yanlış öğretiler vermektedir.
Oneitis sendromu, en kısa tanımı ile: Bir erkeğin, birlikte olduğu veya olmadığı ( sesini bile duymamış olabilir ) bir kadını bilinçaltı düzeyde büyütmesi, onsuz yaşamayacağını düşünmesi sonucunda oluşan, ruhsal bir hastalıktır.  Oneitis kelime anlam olarak da  oneitisin bir hastalık olduğunu açıklar. Nitekim, oneitis kavramı, ingilizce’de bir anlamına gelen ‘one’ kelimesine iltihaplı hastalık anlamı katan -itis ekinin eklenmesiyle oluşturulmuş bir kelimedir.

Kendisini bilinçaltı düzeyde kabul etmiş ve sevmiş bir insan, değer görme açlığı çekmez. Nedeni ise  kendi içerisinde kendisine karşı hissettiği olumlu duygulardır. Kendisini seven bir insan girdiği ortamlarda istediği şekilde davranır, istediği şekilde konuşur. Çünkü karşısındaki insanlardan bir değer görme, sevgi bekleme ihtiyacı yoktur. Karşısındaki insanların onu beğenmesi, beğenmemesi, kendisini seven bir kişi için önemsizdir. İçinizde değersizlik duygusu var ise  utangaçlık, özgüven eksikliği gibi problemleri yaşamanız çok doğaldır.  Çünkü değersizlik duygusu yaşıyorsanız, içinizdeki değersizlik duygunuzu kapatabilmek için dışarıdan sevgi ararsınız. Dışarından sevgi bulabilmek içinse kendinizi topluma  hatasız bir insan olarak göstermek istersiniz. Aksi taktirde insanlar sizi beğenmeyebilir ve sizde içinizdeki değersizlik duygusunu kapatamazsınız. Yani içinizdeki değer görme açlığınız devam eder. Bu yüzden özbenlik duygusuna sahip olmak için ilk önce kendinizi sevmeli, kendinizi kabul etmelisiniz.  Kendinizi sevebilmeniz için geçin aynanın karşısına ve bakın kendi yüzünüze ve kendinize sorun “ben bu yüzü, bu hayatı gerçekten seviyor ve  kabul ediyor muyum?” diye  kendinizi sorgulayın.

Kendine güven duygusu, bir insanın hayatı içerisinde hangi durum olursa olsun fark etmeden, her zaman kendisinin arkasında durması, kendisini gereksiz yere eleştirmemesinden ötürü oluşmuş bir duygudur. Yani özgüvenli olmak, sosyal ortamlarda, bilinmeyen durumların içerisinde, olumsuz olaylar içerisinde her zaman diğer insanlara göre daha rahat davranışlar sergilemektir. Çünkü yüksek özgüvenli olan insan en temel düzeyde kendisine karşı olumlu inançlar, düşünceler beslediği için kendisi ile barışıktır. Yani kendisini seviyordur. Aslında özgüvenli olmak nedir? Sorusunun en güzel cevabı da budur. İnsan kendisini sevdiği için sosyal ortamlarda diğer insanlara göre daha rahat davranır. Çünkü  sosyal ortamlarda rezil olurum korkusunu fazla yaşamaz. Sebebi ise kendisine  karşı olan olumlu inançlarından ötürü kendisi ile barışık olmasıdır. Sosyal ortamda  rezil olma durumu, kendisi ile barışık olan insanı etkilemez! İnsan kendisini sevdiği için bilinmeyen durumların içerisine diğer insanlara göre daha rahat girer. Çünkü bilinmeyen durumun içerisinde  başına gelebilecek herhangi bir felakette kendisinin  arkasında olacağını ve kendisini sert bir şekilde eleştirmeyeceğini bilir.

Toplum içerisinde sizde fark etmişsinizdir; bazı insanlar kendilerine olduğundan daha fazla değer verir ve işin garip tarafı ise toplumda bu tarz insanlara hiçbir özellikleri olmasa bile diğer insanlara verdikleri değerden daha fazla değer verir. Çünkü kişi ne olduğuna kim olduğuna bakmadan  sadece kendisine olduğundan fazla değer vermesi ile  kendisi üzerinde olumlu duygular oluşturur ve kişi  oluşan bu olumlu duygular neticesinde öz değeri, özgüveni yüksek  davranışlar sergiler. Neticede  ise toplum, ona  diğer insanlardan daha fazla değer vererek ve saygı göstererek aynalık yapar. Kişinin dış çevresine özgüveni yüksek davranışlarda bulunması neticesinde dış çevresi bilinçaltı düzeyde kişiyi güçlü olarak algılar ve o kişiyi önemseyen, değer veren davranışlarda bulunurlar. Bir nevi hayatımızdaki her şey kendimize olan bakış açımız ile alakalıdır.

Düşünceler, duyguları; duygularda davranışları oluşturur. Bu zincirleme dünya üzerindeki her insan için geçerlidir. Bu yüzden hayatımız içerisinde yaşadığımız olumsuz bir duyguyu incelerken, o duyguyu oluşturan olayları ve düşünceleri iyi bilmeliyiz. Özgüven eksikliği yaşayan insanların kendilerine bakış açıları negatif yöndedir.  Yani kendileri hakkındaki düşünceleri, olumsuzdur. Bu olumsuz düşünceler de kendiliğinden değil, yaşanılan olaylar neticesinde oluşur. Küçük bir çocukken aileniz tarafından  olumsuz yönde eleştirilmeniz sizde kendine güven eksikliği problemini oluşturabilir. Aynı şekilde aile içinde sözünüzün dinlenmemesi, isteklerinizin görmezden gelinmesi sizde kendine güven eksikliği problemine neden olabilir.

Yani insanların sizi önemsemeyen bir tavır takınması, sizi güçsüz gördüklerini gösterir. Aynı şekilde  size saygı duyulması, sizi güçlü gördüklerini gösterir. Bu yüzden yaşadığımız olumsuz duyguları  mutlaka olumlu duygulara çevirmeli ve topluma “güçlü, özgüveni yüksek bir insan” olduğumuzu yansıtmalıyız. Aksi taktirde  olumsuz duygular yaşayarak hayatımızı  yönlendirirsek; toplum tarafından önemsenmeyen, küçük  görülen, saygı duyulmayan, ezilen bir insan oluruz. Toplumun büyük çoğunluğu karşısındaki insana karşı davranışlarını şekillendirirken baktığı ilk şey karşısındaki insanın güçlü olup olmadığıdır. 

Olumsuz duyguları yüksek dozda yaşayan  bir insan, toplum tarafında altınsa bile  bakır olarak görülür. Çünkü olumsuz olan  duyguları yüksek dozda yaşayan bir  kişinin, yaşadığı olumsuz duygular; davranışlarını oluşturacak, oluşan davranışları neticesinde ise  karşısındaki insan bu kişi hakkında, bilinçaltı düzeyde yorumlama yapacak ve yaptığı yorumlama neticesinde bu kişiye karşı davranışlarını şekillendirecektir. Mesela toplum içerinde özgüven sorunu yaşayan, özgüveni düşük bir insan ile yaptığınız sohbet esnasında onun davranışlarından, ses tonundan, beden dili hareketlerinden onun özgüven sorunu yaşadığını ve özgüveni düşük bir insan olduğunu sezersiniz. Sonrasında ise ona karşı olan davranışlarınızda onu pek fazla önemsemeyen bir tavır takınırsınız.  Çünkü o kişi,  sizin bilinçaltı düzeyinizde güçsüz gözükmüştür. Ve doğal olaraktan sizde, güçsüz gördüğünüz bir kişiye karşı pek fazla önem vermeyen davranışlar sergilersiniz. 
Hayatımıza hükmeden duygular, olumlu ve olumsuz duygular olmak üzere ikiye ayrılır. Özgüven duygunuzun yüksek olması olumlu bir duygu iken düşük özgüven, olumsuz bir duygudur. Aynı şekilde “yeterlilik duygunuz” yüksek ise bu bir olumlu duygudur. Ancak yeterlilik duygunuzun düşük olması olumsuz bir duygudur. Kısacası olumsuz duygular bize zarar veren, yüksek dozda yaşadığımız duygulardır.
Hayatımız içerisinde yaşadığımız duygular çok ama çok önemlidir. Bizler  davranışlarımızı, duygularımız doğrultusunda şekillendiririz. Sevmediğimiz, olumsuz duygular beslediğimiz bir insana selam vermeyiz, mecbur kalır selam verirsek de davranışlarımız ile ondan hoşlanmadığımızı belli ederiz. Sevdiğimiz insana sarılmak isteriz, onunla konuşurken mutluluğumuz yüzümüze yansır. Aynı şekilde korku duygusunu yaşadığımız, bir olaydan kaçmak isteriz. Özlem duygusunu hissettiğimiz bir insanın sesini duymak isteriz.  Burada anlamamız gereken nokta, hissettiğimiz duygular değil, bu duyguların bizim davranışlarımıza yani hayatımıza hükmetmesidir.

Sosyal çevre ile olan iletişiminiz de gözlerinin içine bakın ve yüksek bir ses tonu ile konuşun. Sadece bu iki davranışı sergileyerek bile karşınızdaki insanın bilinçaltı zihnine özgüveni yüksek birisi olduğunuzun sinyallerini gönderirsiniz. Önceliğiniz daima hedefleriniz, planlarınız olsun. Hayatınızın merkezinde her zaman kendiniz olmalısınız. Sizin hayatınızdaki önceliğiniz, her zaman kendi hayat çitanızı yukarılara taşımak olmalıdır. Yani her gün arkadaşlarınız ile dışarı çıkıp LOL gibi saçma sapan oyunlar oynamak veya bankın birine oturup çekirdek kola yapmak hayatınızın önceliği olmamalıdır. Dışa dönük bir insan olun. Girdiğiniz ortamlarda insanlara merhaba, naber demesini bilin ve sohbet edebileceğiniz konulardan sohbet başlatın. En önemlisi de karşınızdaki insan size bir şey anlatmaya başladığında onu dinlediğinizi belli edin. Bu sayede karşınızdaki insan size aynalık yapacak ve o da sizi dinlemeye başlayacaktır.

Sınırlarınızın olduğunu belli edin! Bazı insanlar, hoşlanmadıkları hareketlere maruz kalsalarda karşılarındaki insanı kırmamak için tepkilerini göstermiyorlar. Bu kişinin kendisine yaptığı acımasızlıktır. Eğer siz insanlara sınırınızın olmadığını belli ederseniz, onlar sizin üzerinize daha fazla gelecekler, hoşlanmadığınız hareketleri size karşı daha fazla yapacaklardır. Bu yüzden size yapılmasını istemediğiniz davranışlara karşı “Bana bu şekilde davranma, hoşlanmıyorum” demesini bilin.

Sevgili, en yakın arkadaş, kan kardeş, süt kardeşi, abi vs  fark etmez, ilişkilerinizde her zaman, hayatınızın merkezine kendinizi koymalısınız. Çünkü sizi dünya üzerindeki herkes terk etse, siz kendinizi yine de terk etmez, yaşamak için mücadele edersiniz.

Hayatınızın merkezine kendinizi koymanın ödülüde; İnsanlar ne der? düşüncesinin yani rezil olma korkunuzun minimum düzeylere inmesi olacaktır. Bu yüzden sosyal çevrenizle olan etkileşiminiz de ilk olarak insanlara yaranmaya çalışmayı bırakmalı ve yapmak istemediğiniz işlere karşı hayır demesini bilmelisiniz.

Sosyal çevrenizle olan ilişkilerinizde ilk olarak şunu anlamalısınız: Siz insan olarak, herkesi sevemez ve herkesle anlaşamazsınız. Aynı şekilde toplumdaki herkeste sizi sevemez ve sizle anlaşamaz. Bu hayatın bir kuralıdır. Toplumdaki bazı insanlar herkesle iyi geçinmeye, daha doğrusu herkese yaranmaya çalışıyorlar. Sonrasında ise kendi kendilerini beklenti girdabının içine sokuyor ve beklentileri gerçekleşmeyince de hayal kırıklığına uğruyorlar. Sizin sosyal çevrenizde kimseye yaranma gibi bir derdiniz olmamalı. Karşınızdaki kişinin arkadaşlığını veya sevgisini kazancam diye kimseye yaranmaya çalışmayın. Siz karşınızdaki insanı zihin yapısı, davranışları  hoşunuza gittiği için, beklenti duymadan sevin. En önemlisi de ilişkilerinizde yapmak istemediğiniz şeylere karşı taraf kırılması diye evet demek yerine “hayır” demesini bilin. Kendi istekleriniz, kendi düşünceleriniz doğrultusunda yapmak istemediğiniz şeylere karşı “hayır” dedikçe, özdeğer duygunuz yükselecek ve bilinçaltı düzeyde hayatınızın merkezine kendinizi koymaya başlayacaksınız.
İnsanların büyük çoğunluğu, herhangi bir eylem karşısında zorlanmaya başladıkça şikayet etmeye başlar.  Nitekim şikayet ettikçe ellerine hiçbir şey geçmez ve kendi kendilerini strese sokarlar. Bu yüzden hayatınız içerisinde bir hedef belirlediğinizde ve o hedefe doğru ilerleyeceğinizde, yaşayacağınız olumsuz duyguları kabul edin! Ya şikayet etmeden,  bu olumsuz duyguları kabul ederek  hedefiniz doğrultusunda usulca ilerleyin ya da hedeflerinizin peşinden gitmeyin. Emin olun bu sizin için daha iyi olur; çünkü her hangi bir hedefe ulaşacaksınız diye , kendi kendinize yüklenmenin ” Yapamıyorum ” diye ağlamanızın sizlere hiçbir faydası yok. Duygusal davranan insanlar genelde şikayet etmeye meyilli oluyor. Hissettikleri stres duygusu karşısında, mızmızlanmaya başlıyorlar. Ancak duygusal anlamda güçlü insanın davranışı bu yönde olmaz. Duygusal anlamda güçlü insan yaşadığı duyguları pek fazla önemsemez  ve yaşadığı veya yaşayacağı duyguları kabul eder ve kendisi için en iyi olanı yapar; çünkü gerçek anlamda kişinin kendisini yüklenmesi, mızmızlanması, şikayet etmesi boştur.
Herkes korkuları ile yüzleşemez. Bu yüzden de gelişemez. Ancak korku duygusuna rağmen hareket eden insanlar bedel ödedikleri için bu hayatın mükafatını alırlar. Korkuları ile yüzleşmenin sonucunda özgüven kazanan insanlar gibi. İnsanın hayatı içerisinde hedefleri olması iyidir. Nitekim hedef koyma davranışı insanın geleceğine ve kendisine değer verdiğini gösterir. Ancak hedef belirlemek, belirlenen hedefin peşinde gitmek, mücadele etmek emek ister. Bu da insanın  olumsuz diye tabir ettiğimiz  bazı duyguları yaşamasına neden olur. Mesela  çalışma esnasındaki stres, bunalım  gibi bazı duygular. Bu duygular gerçek anlamda kişiyi yorabilir ve hedeflerinden vazgeçirebilir.  Bu durumun panzehiri ise yaşanılacak olan bu olumsuz  duyguları kabul etmektir!

Kişi harekete geçmediği  için ise  “Özgüven duygusunu kazanmayı ” kaybetmiştir. Hayatımız içerisindeki  hissettiğimiz korkuların ironi kısmı da bu  zaten. Her korku veya kaygı duygusunu hissettiğimizde aslında  fark etmesek de bir şeyleri  kaybetmekten korkuyoruz. Ancak fark edemiyoruz ki aslında korkumuzdan kaçınca birçok varlığı maddi veya manevi kaybediyoruz. Düşünün ki  topluluk önünde konuşma yapacaksınız ancak konfor alanınızdan çıkacağınız için doğal olaraktan korkuyorsunuz  ve sonrasında korktuğunuz için konuşma yapmaktan vazgeçiyorsunuz.

İnsanların duygusal davranıp, duygularına göre hareket etmeleri neticesinde, farkında olmadan birçok şey kaybederler. Nitekim kaybedecekleri varlık ellerinde olan bir varlık değil! Kazanacakları bir varlıktır. Mesela özgüven kazanmanın en kestirme yollarından bir tanesi korkulara rağmen hareket edebilmektir. Ancak bir çok insan korku duygusunu hissettiği anda harekete geçmez. Peki harekete geçmeyince ne olur? Hiçbir şey olmaz konfor alanında kalmaya devam eder. Ancak harekete geçse ve korktuğu durum başına dahi gelse o kişi özgüven  duygusunu hisseder; çünkü  korkusuna rağmen harekete geçebilmiştir. 

Neticesinde ise  duygusal anlamda güçlü olan insana, rahattır ve umursamazdır diyebiliriz; çünkü hissedeceği duygular ne olursa olsun, o duyguların geçeceğini, o duygulara rağmen hareket edeceğini bilir. Duygusal insan, duygularına çok fazla önem verip, duygularına göre hareket ederken duygusal anlamda güçlü olan insan, mantığına göre hareket eder. Bu yüzdendir ki  duygusal anlamda güçlü olan  insan hayat içerisinde, başarılı olur. Sebebi basit: Olaylar karşısında hissedeceği duygulara pek fazla önem vermiyor. Mesela duygusal ve duygusal anlamda güçlü olan ( Duygusal olmayan ) iki insan insan ders çalışmaya başlayacak olsa, duygusal insan   “Ders çalışmak istemiyorum, ders çalışmak çok zor ” gibi cümleler kurarken, duygusal anlamda güçlü insan hissedeceği zorluğu pek fazla önemsemez ve ders çalışmaya başlar. Neticesinde ise  duygusal anlamda güçlü kişi hayata karşı yol alırken, duygusal kişi olduğu yerde saymaya devam eder.

İnsanların büyük çoğunluğu duygusal güç kavramını yanlış anlamaktadır.  Nitekim insanların hayalindeki duygusal anlamdaki güçlü insanın “Agresif, kasıntı, egolu ” vb  özelliklere sahip olduğudur. Ancak duygusal anlamda güçlü bir insan   agresif, kasıntı, egolu değildir. Nedeni ise duygusal anlamdaki güçlü insanın, yaşadığı duygulara pek fazla önem vermemesidir. Yani umursamamasıdır. Mesela kasıntı duran bir insan duygusal anlamda güçlü olamaz; çünkü diğer insanların kendisi hakkındaki  düşüncelerine çok önem verdiği  için  doğal olaraktan karşı tarafın kendisine hissettireceği duygulara da çok önem verir. Peki karşı tarafın kendisine ne hissettireceğini düşünen bir insan, duygusal anlamda güçlü olabilir mi? Tabi ki de hayır; çünkü duygusal anlamda güçlü olan bir insan yaşadığı veya yaşayacağı duygulara pek fazla önem vermez. Duygusal insan, yaşadığı veya yaşayacağı duygulara çok önem verir. Burada dikkat etmeniz gereken nokta, duygusal anlamda güçlü insanın duygulara karşı körelmesi değildir. Sadece yaşadığı duygulara rağmen hareket etmesi ve hissettiği duyguları pek fazla önemsememesidir.

Peki bu şekilde bir duygu zincirini yaşamanız neticesinde ne kazanırsınız? Elinize ne geçer?  Hiçbir şey. Karşınızdaki insana öfkelenerek, kin tutarak sadece kendi huzurunuzu bozmuş olursunuz. Başka hiçbir şey olmaz. Bu yüzdendir ki sosyal ilişkilerinizde yaşayacağınız duygulara çok  fazla  önem vermemelisiniz. Kimse sizin moralinizi bozacak kadar sizin umurunuzda olmamalı. Kısacası sosyal ilişkilerinizde insanların sizlere yaşatacağı duygulara pek fazla önem vermeyin. Nitekim karşınızdaki insan dengesiz olabilir, o anda morali bozuk olabilir vs. Kısacası size nasıl davranacağını siz o anda  bilemezsiniz.  Size iyi bir tepki de verebilir, kötü bir tepkide verebilir bu önemli değildir. Önemli olan o anda  karşı tarafın size hissettireceği duyguyu pek fazla önemsememenizdir.

Hayatınız içerisinde fark etmişsinizdir, herhangi bir korkunuzdan kurtulmaya çalıştıkça, o korkunuz hayatınız içerisinde kendisi biraz daha belli etmeye başladığını. Veya her hangi bir takıntılı düşünceden kurtulmaya çalıştıkça  o takıntılı düşünce aklınıza daha çok gelir. Bu yüzden  ilişkiler içerisinde yaşanılan, sosyal korkulara pek fazla önem vermemelisiniz. O duygular orada olmasına rağmen hareket etmeye devam etmelisiniz. Ayrıca sosyal ilişkilerde sadece sosyal korkuları yaşamazsınız. Öfke, nefret, alınma, kırılma gibi bazı olumsuz duyguları da yaşarsınız. Mesela bir insanın sohbetiniz esnasında sizin konuşmanızı bölmesi, sizi umursamaması neticesinde, kırılabilir sonrasında ise o kişiye öfke duyabilir ve kin tutabilirsiniz.

Sosyal ilişkilerinizde hissettiğiniz duygulara çok fazla kulak kabartmak iyi değildir. Nitekim sosyal ilişkiler içerisinde,  sosyal korkular ismini verdiğimiz bir takım korkular yaşayabilirsiniz. Nedir bu sosyal korkular diye soracak olursanız; rezil olma, reddedilme, değersiz görülme gibi korkulardan bahsedebiliriz. İnsanın yaşadığı bu korkulara çok fazla önem vermesi ve “Acaba bende bir sorun mu var? Neden böyle hissediyorum? ” gibi sorular ile yaşadığı duyguların üzerine düşmesi ve duygusal davranarak bu duygulardan kaçması neticesinde  kişi çok daha büyük bir bataklığa saplanır. Bu bataklık öyle bir bataklıktır ki  kişi bataklıktan kurtulmaya çabaladıkça daha çok dibine batar; çünkü kişinin kendisine sorduğu  “Bu korkumdan nasıl kurtulabilirim?” sorusu bile o kişinin daha çok korkmasına neden olur. Bu durumun sebebi ise “Bu korkumdan nasıl kurtulabilirim? ” sorusunu , bilinçaltı zihnin “Ben korkağım” şeklinde algılamasından ötürüdür.

Hayatınız içerisinde, bazı duygularınız her zaman sizin ile mücadele edecek. Sizin isteklerinizi önemsemeyecek, size engel olmak için elinden geleni yapacak. Bazen kendinizi bunalmış, korkmuş, sıkılmış, stres altında hissedeceksiniz. İşte böyle durumlarda duygusal olup, duygularınıza göre hareket etmektense, mantığınıza göre hareket edin ve kazanan olun. Biz insanları diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimiz düşünebilmemiz, olayları muhakeme edebilmemizdir. Yani bizlerin bilinçli zihni vardır. Bu bilinçli zihin ile  doğru kararlar almalı ve hissettiğimiz olumsuz duyguları kontrol etmeliyiz. Unutmamak gerekir ki olumsuz duygular yaşıyorum, yapamıyorum demek ve duygusal davranmak bizlere hayat içerisinde hiçbir zaman kazandırmaz. Bizlere kazandıracak olan duyguları önemsemeden mantığımız ile aldığımız kararları uygulamak olacaktır.

Hayatımız içerisinde çoğu zaman mantık ve duygularımız çatışır. Mantığımızın yap dediğini, duygularımız yapma der. Burada anlamamız gereken nokta, mantığımızın söylediğinin bizlere kazandıracak olması, duygularımızın söylediğinin kaybettirecek olmasıdır. Eğer kişi mantığını dinler ve duygularını  önemsemeden hareket ederse  hayat içerisindeki başarısı hızla yükselir. Nitekim duygularımızı kontrol eden  beynimizin, bizim modern isteklerimiz ile alakası yoktur. Beynimiz içgüdüler ile hareket eder. Bugün üniversite kazanmak için sabah aksam ders çalışan kişiye ders çalışmak çok sıkıcı gelir. Peki neden? Çünkü beyin bu durumu “Enerji kaybı” olarak yorumlar. Beyin ister ki  kendi enerjisi her zaman korunsun, eğer hayati bir tehlike oluşursa kişinin kaçacak veya savaşacak  enerjisi olsun. Beynin burada dikkate aldığı nokta: Yaşama içgüdüsüdür.  Beyin sizin, çok çalışıp üniversiteyi bitirip, savcı , psikolog  vs olacağınızı  önemsemez.

Duygusal olmak ve duygulara göre hareket etmek neticesinde kişi, hayatta hiçbir yere varamaz. Nitekim hissettiğimiz tüm duygular, bizim hedeflerimizi, hayallerimizi, isteklerimizi  umursamaz! Eğer hissettiğimiz duygular, bizlerin modern isteklerini umursasa ve önümüze engel olarak çıkmasaydı, emin olun toplumun %90’nı şuan da istediği hayatı yaşıyor olurdu. Peki neden insanlar istediği hayatı yaşayamıyorlar? Çünkü tamamen duygularına göre hareket ediyorlar. Toplum içerisindeki herkes, bir işe odaklansa ve o iş üzerinde gereğinden fazla çalışsa güzel paralar kazanacağını bilir. Ancak kimse çalışma sırasında bunalım, stres gibi olumsuz duyguları göğüslemek istemez. Aynı şekilde, insan korkularını yenmek için korkuları ile yüzleşmesi gerektiğini bilir ancak kimse korkuları ile yüzleşme esnasında hissedeceği kaygı, korku gibi duyguları yaşamak  istemez. Neticesinde ise duygularına göre hareket eder ve konfor alanı içerisinde kalmaya devam eder.

Hayatımız içerisinde en sık duyduğumuz ve kullandığımız kavramlardan bir tanesi “Duygusallık” kavramıdır. Bu kavram bir kişilik özelliğini temsil eder. Nitekim çevremizdeki insanlardan bahsederken, bazıları için “Duygusal bir karaktere sahip, duygusal insan, sulu gözlü birisi” gibi ifadeleri kullanır o kişinin bir kişilik özelliğinden bahsetmiş oluruz. Ancak  insanlar arasında  “Duygusallık”  kavramına çok dar bir pencereden bakmaktayız. Nitekim duygusal olmak sadece sulu gözlü, çabuk kırılma, alınganlık anlamlarına gelmez. Çabuk öfkelenen, bunalan, mızmızlanan, korkan vs duyguları anında yaşayan ve bu duygulara kendisini teslim eden  insanların tümüne duygusal diyebiliriz. Kısacası duygusal dediğimiz insanlar, herhangi bir duygu karşında sakinliğini hemen kaybeden, duygularına göre harekete eden  ve hissettiği duyguya kendisini teslim eden  kişilerdir.

Korkularınız ile yüzleşmede bu evre sürecinin bilincinde olun. Hissedeceğiniz korkuları ömür boyu hissetmeyecek, çok kısa bir zaman diliminde hissedeceksiniz. Sonrasında ise daha cesur bir insan olacaksınız. Bu yüzden hayatınız içerisinde ki korkuları büyütmeyin onlara odaklanmayın, sadece yapmanız gerekenlerin listesini yapın ve evre sürecinin bilincinde olarak harekete geçin. Çok kısa bir zamandan soran zihninizde ki düşünce kalıplarının ve  hissettiğiniz duyguların değişmeye başladığını hissedeceksiniz. Düşünce kalıplarınız ve duygularınız değiştikçe ise hayatınız değişecek …

Bazı kişiler sorunlarını çözme üzere harekete geçtiklerinde, hissedecekleri rahatsızlık duygusunu sürekli olaraktan hissedeceklerini zannediyorlar. Ancak böyle bir durum söz konusu değil! Siz her hangi bir korkunuzla yüzleştiğinizde, ilk başta kendinizi çok kötü hisseder, terler, kalbinizin nasıl attığını bile hissedersiniz. Ancak çok kısa bir zaman içerisinde (3-4 dk ) normal bir şekilde hissetmeye başlarsınız. Bundan sonra ki evre ” iyiki yapmışım ”  evresidir. Yani ilk rahatsızlık duygusunu atlattıktan sonra rahatlar ve kendinizi daha cesur, daha özgüvenli hissedersiniz.  İşte bu noktaya varabildikten sonra  gerisi eğlenmeye kalmıştır. Emin olun bu noktadan sonra kendinizi harika hissedersiniz; çünkü başarmışsınızdır! Her korku türü ile yüzleşmede evre süreci geçerlidir. İlk başta kendinizi çok kötü hisseder, çok kısa bir zaman sonrasında ise rahatlar ve kendinizi harika hissetmeye başlarsınız. En sonunda ise “İyiki korkuma rağmen harekete geçmişim” evresine gelirsiniz . İşte bu evreye gelen bir insanın, artık o eski korkusu kalmamış ve kendisine daha da güvenmeye başlamıştır.

Hayatınız içerisinde, onun içinde bir alanda olmak, maddi ve maddi açıdan ulaşmış olmak bir insan olmak ilk başta rahatsızlık hissini yetiştirmek gerekir.  İşin kolayına kaçmaya çalışarak, oturduğunuz yerden herhangi bir maddi veya manevi varlığı istemeniz neticesinde hiçbir yere varamazsınız.

İnsanların büyük çoğunluğunun hayat içerisinde başarılı olmasının nedeni; her zaman kolay yoldan, rahatsızlık hissine kapılmadan bir şeyler yapmak istemelerinden kaynaklanır. Mesela herkes özgüven ister ama  bunu en kolay yoldan kazanmak ister ( Kitap okuyarak özgüven kazanmaya çalışmak gibi ) Aynı şekilde herkes zengin olmak ister ama kimse elindeki parayı riske atmak, bir bilinmeyenin içine girmek istemez.  Neticesinde ise kişinin hayatında zengin olma ihtimali bile olmaz.

Kendinizi cesur hissedebilmenin yolu: Korku duygusunu içine girmekten geçer. Korku duygusunun içine giren ve sonrasında  bu durumdan çıkan bir kişi cesaret duygusunu sonuna kadar hisseder.  Zaten olumlu duygular insanın ruhuna bu şekilde tezahür eder. Mesala  spor yapmak istemediğiniz halde spor yaptığınızda kendinizi olduğundan daha enerjik, özgüvenli ve motive hissedersiniz. Aynı şekilde  hiç ders çalışmak istemediğiniz halde  ders çalışmaya başlarsanız, ders çalışma işini bitirdikten sonra  kendinizi daha olumlu hissedersiniz.

Hayat içerisinde her insanın korkuları vardır  ve tabi sizin de var. Hayat içerisinde önemli olan korkulara rağmen harekete geçmektir. İnsanların büyük çoğunluğu korkularına harekete geçmez ve  bu korkuları üzerinde düşer, araştırmalar yapar.  İnsanın araştırma yapmasında ki  sebep  öğreneceği bilgiler sayesinde korku duygusunu yok etmek istemeleriydi. Korku duygusunu teoride öğrendiğiniz bilgiler ile  yenmeniz mümkün değildir. Korkularımı nasıl yenerim? üzerine araştırma yaptıkça aradığınız cesareti bulmak yerini, kendinizi daha da korkmuş ve yetersiz hissetmeye başlarsınız.

Özgüven kazanmak için  korku duygusuna mı maruz kalacaksın? O zaman  bu korku duygusunu kabul et. İyi bir vücuda sahip olmak için stres duygusuna mı maruz kalacaksın? O zaman bu duyguyu kabul et. İyi bir üniversite ve iyi bir bölüm mü kazanmak istiyorsun? O zaman  stres, bunalım, kaygı gibi olumsuz duyguları hissedeceğini kabul et ve bunlara rağmen harekete geç. Emin olun hayatınız içerisinde hissedeceğiniz olumsuz duyguları kabul etmeniz neticesinde   daha rahat ve daha sakin bir insan olacaksınız. Kendinize yüklenmeyi, şikayet etmeyi bırakacak ve çözüm odaklı çalışacaksınız. Bu şekilde yaşamanız ve bazı düşünceleri kabul etmeniz neticesinde ise daha kaliteli bir hayat yaşayacaksınız.
Yani beyin kendisine yeni konfor alanları oluşturmak için her hangi bir  ihtiyaç hissetmemiştir. Şu şekilde düşünün: Kas geliştirme adına, her şeyi bilseniz dahi  kaslarınız gelişmez. Kaslarınızın gelişebilmesi için gerekli koşullardan bir tanesi: Kasların zorlanmasıdır.  Kaslar zorlandıkça, beyin hissettiği stres duygusundan kurtulabilmek için kendisini geliştirmeye başlar. Neticesinde ise kaslar gelişir. Duygusal güç kazanmakta buna benzer. Gerekli koşullardan bir tanesi: Beynin bazı duyguları hissetmeye başlamasıdır. Günümüzde, özgüven ve cesaret kazanma adına insanlara bazı bilinçaltı çalışmaları tavsiye edilmektedir. Mesela aynanın karşısına geçip kendinize “Ben cesurum, ben özgüvenliyim” demek gibi.  Ancak beyin bu çalışmalardan anlamaz. Beynin anladığı dil bu değildir. Beyin zorlanır ise kendisini geliştirmeye başlar zorlanmaz ise olduğu yerde kalır. En kötüsü ne olabilir ki? şeklinde düşünce kalıplarının veya olumlamaların sizlere faydası, korku duygusuna rağmen harekete geçmenizde, size destek olmasıdır. Düşünce kalıpları bu işe yarar.  Yani korku duygusunu yok etmez ancak korkuya rağmen hareke geçmeniz için size bir neden sunar. Mesela en kötüsü ne olabilir ki? şeklinde düşünmek sizlere korku duygunuzu yok etmez ama sizi harekete geçirir. Aynı şekilde ayna karşısında yapılan olumlamalar da korku duygunuzu yok etmez ama size özgüvenli olduğunuza dair bir inanç verir ve sizi harekete geçirir.  Bu yüzden  hayatınız içerisindeki korku duygusunu kabul edin!

İnsanların  korkularına rağmen hareket geçememelerinin en büyük nedenleri,  korku duygusunun geçmesini beklemek ve bazı düşünce kalıpları bulup, bu düşünce kalıpları ile korku duygusunu yok etmeye çalışmalarıdır.  Ancak çok açık ve net söylüyorum: Hiçbir düşünce kalıbı  “Korku duygusunu” yok edemez! İstersiniz binlerce, korku duygusunu azaltacak, düşünce kalıbı bulun ve inanç geliştirin “Ben cesaretliyim” diye olumlamalar yapın  fark etmez.  Düşünceler ile korku duygusu yok edilemez. Korku duygusunun  azalması için  korku duygusuna rağmen harekete geçmek gerekir. Yani davranışlarımızı sergilememiz gerekir. Korku duygusu ancak bu şekilde yok olur; çünkü beyin bu dilden anlar. Siz korku duygusunu yenmek üzere  olumlamalar yaptığınızda, yeni düşünce kalıpları  öğrendiğinizde beyin hala konfor alanı içerisindedir.

Emin olun  yapmak istediğiniz eylemin sonucunda ölüm yok ise  yapmak istediğiniz eylemin sonuçları sizi çok fazla etkilemez. Zaten  “En kötüsü ne olabilir?” şeklinde kendinize sorgulamaya başlayınca sizde bu durumun farkına varacaksınız. En kötüsü ne olabilir? Düşüncesi, harekete geçmenizi sağlayacak mükemmel bir araçtır.  Bu düşünce kalıbı sayesinde başınıza gelebilecek olumsuz senaryoları tartar ve bir nebzede olsa rahatlarsınız. En önemlisi de zihninizi bilinmemezlikten kurtarırsınız.  Yani  içsesiniz “Ya olursa , ya başıma bir şey gelirse” gibi konuşmaları yapmaz; çünkü  “Ya olursa” denilecek bir olay karşınızda yoktur.  Siz zaten  “Ya olursa” şeklinde zihninize gelen  olumsuz senaryoları hepsini tahmin etmiş ve olumsuz senaryolara  rağmen harekete geçmeye karar vermişsinizdir.  Artık geriye kalan tek şey yapmak istediğiniz eylemi gerçekleştirmektir. Ancak bazılarınız yine de, hareke geçemeyebilir. Nedeni ise “En kötüsü ne olabilir ki?” şeklinde düşünmelerine rağmen  korkmaları  ve korku duygusunun geçmesini beklemek olacaktır.

Korkularınıza rağmen harekete geçmek ve özgüven kazanmak istiyorsanız, hissettiğiniz korkuların olumsuz senaryolarını büyütmek yerine “En kötüsü ne olabilir?” şeklinde düşünmek ve en kötüsü başınıza gelirse  “Ne olabilir ki? Ne kaybederim?” gibi olumsuz senaryoların sonuçlarını düşünmek daha iyidir. Nitekim korktuğunuz durumda başınıza gelecek  olumsuz senaryoları tahmin edebilirsiniz.  Burada düşünmeniz gereken  bu olumsuz senaryolar gerçekleşirse sizi ne kadar etkileyeceğidir.

Hayatınız içerisinde yapmak istediğiniz ancak yapmaktan  korktuğunuz bir olayı düşünmeye başlayın. Düşünmeye başladıkça fark edeceksiniz ki  o olaydan daha da fazla korkmaya başlayacaksınız. O korktuğunuz durum ile ilgili aklınızda olmayan olumsuz senaryolar dahi aklınıza gelmeye başlayacaktır. Zihniniz tamamen  o eylemi neden gerçekleştirmemeniz  gerektiğine dair bir sürü düşünce aklınıza getirecektir. Neticesinde ise korkunuz büyümüş olacak ve harekete geçmek sizin için çok daha zorlaşacaktır . Ve zaten büyük bir  ihtimalle harekete geçemeyeceksinizdi . Bu  yüzden olumsuz olaylar üzerinde odaklanmak iyi değildir.

Oluşan bu olumsuz düşünceler kişiyi tam anlamı ile kitler. Yani kişi sergilemek istediği davranışı sergilemektense  o durumdan kaçmayı yeğler.  Ancak  normal dozda yaşanılan her korku, bizlere fayda sağlarken, insan neden aşırı dozda korku duygusunu yaşar? Yani bir insanın, bir korku türünden aşırı korkmasının nedeni nedir? Bir insanın bir korku türünden aşırı derecede korkmasının nedeni: O korkuya fazla odaklanmasıdır! Fazla odaklanılan her hangi bir olay karşısında insan, o olayı farkında olmadan bilinçaltı düzeyde büyütür. Bu ister iyi anlamda olsun ister kötü anlamda olsun fark etmez. İnsan neye odaklanırsa, o odaklandığı olayı büyütür.  Doğal olaraktan ise insan büyüttüğü olayların karşısında kendisini güçsüz hisseder.

Ancak  zihninize yeni düşünce kalıpları eklemeden,  yeni duygular hissetmeniz pek mümkün olamaz. Nitekim yeni düşünce kalıpları olmadan, kişi  yeni duygular hissedebilmek için yeni davranışlar sergileyemez; çünkü kişinin aynı düşünce kalıplarına sahip olması, aynı davranışları sergilemesine ve  aynı hayatı yaşamasına neden olur. Düşünceler değişmeden kişi yeni adımlar atamaz, bir plak gibi olduğu yerde döner durur. Ancak yeni düşünce kalıpları neticesinde kişi harekete geçmeyi başarabilir. Bir insanın hayatı içerisinde, davranışlarını engelleyen en büyük etken korkularıdır. Korku duygusu  “Ya olursa, ya başıma bir şey gelirse” gibi olumsuz düşüncelerin  zihne tezahür etmesi neticesinde oluşur.

Düşünceleriniz ve duygularınız neticesinde davranışlarınız oluşur ve karşınızdaki insana farkında olmasanızda  beden diliniz ile mesajlar gönderirsiniz. Sevmediğiniz insan bir  insan ile karşılaşınca, o insanı geçiştirmeye çalışmanız ve yüzüne dahi bakmamanız gibi.  Beden dili gerçekleri bile bizlere zihnin nasıl çalıştığı hakkında gerçekleri gösterir. Ancak  önemli olan bu gerçeklerden nasıl yararlanacağımızdır. Hayatınız içerisinde değişim istiyorsanız, şuanki yaşamınızda eksik olan bazı maddi veya manevi varlıkları hayatınıza katmak istiyorsanız, kendinize ya yeni düşünce kalıpları eklemeli ya da yeni duygular hissetmelisiniz .

Korktuğunuz olaylar, varlıklar,  ile yüzleşirken gerçekten kendinizi biraz kötü hissedeceksiniz.  Ancak bu durum 2 veya 3 dakikadan uzun sürmez. Sizin korkularınız ile yüzleşirken yapmanız gereken en önemli eylem: Korku duygunuzun nereden geldiğini anlamaya çalışmanız ve korkunuz ile yüzleştiğiniz o kısacık 2 – 3 dakikalık zaman diliminde bu korku duygunuzu, o andaki çaresizliğinizi yönetebileceğinizin farkına varmaktır. Korkular ile yüzleşme durumu bu şekilde gerçekleşir:  Hissedilen acıdan kaçmaya çalışmadan, o an içerisinde kalarak! Kapalı alanlardan korkan birisini zorla kapalı bir alana kapatıp ondan bu korkusunun geçmesini beklememiz çok saçma olur. İlk olarak o kişi bu abartılmış korku duygusunun nereden geldiğini anlamaya çalışacak, ardından kademeli bir şekilde bu korku durumu ile yüzleştirilecek ve o korku anındaki çaresizliğini nasıl yönetebildiğini kendisi farkına varacaktır. Kısacası korkularınız ile yüzleştiğinizde içinizde olanları; düşünceyi, duyguyu, çarpıntıyı fark ettikten sonra korkudan ölüp ölmediğinizi, çıldırıp çıldırmadığınızı fark etmek ve bir taraftan da kendinizi kontrol etmeyi öğrenmek, işte asıl korkular ile yüzleşme budur.

Peki ardından ne olacak? Olacağı şu: Korku duygunuz dağılacak ve bilinçaltı bunu kodlayacak, artık siz eskiden korktuğunuz durumdan korkmamaya başlayacaksınız. Çünkü siz o anı yaşadınız ve neticesinde hiçbir şey olmadı.  İşte bu durumda bilinçaltı zihninizi bilinmemezlikten ve abartılmış düşünce kalıplarından kurtarmış oldunuz. Bu durumların sonucunda ise korkunuzdan kurtulmuş oldunuz. 

Korkularımız ile yüzleşme anında, vücudunuzda ani değişiklikler oluşmaya başlar; kan basıncınız artar, göz bebekleriniz büyür, kalp atışınız hızlanır ve bu durumların tetiklediği, başka fizyolojik tepkiler verirsiniz. Ancak işin özünde bunların hiçbiri sizi ilgilendirmiyor. Çünkü 2 veya 3 dakika içinde vücudumuz normal durumuna geri dönecek.  Yani yaşadığınız o korku anı sonsuza kadar sürmeyecek yaşayacaksınız ve bitecek.  
Korku duygusunu sadece kendinizin yaşadığını sanmak: Şöyle bir gerçek var ki dünya üzerinde şuanda yaşadığınız sorunları geçmişte milyonlarca insan yaşadı, şuanda da milyonlarca insan yaşıyor ve gelecekte de milyonlarca insan yaşayacak! Yaşadığınız herhangi bir sorun sadece size özgü değil! Bu her konuda böyle. Hayatınız içerisinde, var olan sorunlarınıza bu şekilde bir bakış açısına sahip olursanız, kurban psikolojisinden kurtulursunuz. Ve sorunlarınızın neden var olduğu üzerine şikayet etmek yerine, daha yapıcı adımlar atar, sorunlarınızdan kurtulursunuz.
Korkuyla yüzleşmek için, plan tablosu oluşturmamak: Korkuyla yüzleşme eylemine geçeceğiniz zaman, muhakkak ki bir plan tablosu oluşturun. Bu plan tablosunda, adım adım, az korku duyduğunuz eylemden çok korku duyduğunuz eyleme doğru bir eylem planı hazırlayın. Plan tablosunu çok açık ve net bir şekilde oluşturun. Yani hangi harekete geçince hangi eylemleri gerçekleştireceğinizi açıkça belirtin.
Korkular ile yüzleşileceği zaman yapılan bir diğer yanlış hata; “Yapsam mı? Yapmasam mı?” kararsızlığına düşmektir. Eğer bu kararsızlığa düşerseniz, büyük ihtimalle yapmanız gereken eylemi yapmayacaksınız. Bu yüzden korkuları yenme adına harekete geçtiğinizde, 5 saniyeden fazla düşünmeyin.
Bilinçaltı zihin asla ve asla zorlamadan hoşlanmaz. Eğer korkularınızla yüzleşmek için kendinizi zorlarsanız (ki zorlayacaksınız ama başka bir bakış açısı ile ) başarılı olamazsınız. Bu yüzden korkularla yüzleşme eylemine olan bakış açınızı değiştirin. Yani, korkularla yüzleşme eylemine bakış açınız “Bir zorluk değil de eğlenme yönünde olsun” Bu bakış açısına sahip olunca korkular ile yüzleşirken yine de zorlanacaksınız, ama bu zorlanmadan zevk alacaksınız. Korkularınız ile gönüllü yüzleşmeniz sonucunda beyninizde mutluluk hormonu salgılanır. Ancak zorunlu olarak yüzleşmeniz durumunda stres hormonu salgılanır.
Mesela, utangaçlığını yenmeye çalışan bir insanın yapacağı ilk eylem, utangaçlığı yenmek yönünde araştırmalar yapmak olur. Ve öğrendikleri bilgiler ile utangaçlığı yenmeye çalışırlar. Ancak bu eylemleri sonuç vermez. Çünkü, siz fitness kitabı okuyarak kaslarınızı geliştiremezsiniz! Kaslarınıza belirli stres uygularsanız, kaslarınızı geliştirirsiniz. Aynı durum mental gelişimimiz içinde geçerlidir. Korkuları hayal gücü ile yenmeye çalışmak: Örnek vermek gerekirse “Elinizi kalbinize götürün oradan pembe pembe ışıklar çıkarın, korkunuzu sevgiye dönüştürün” tarzında duyduğunuz tavsiyeler, teoride harikadır; ama gerçekte hiçbir işe yaramaz.  Sebebi konfor alanı içerisinde,  korku duygunuzu sevgiye dönüştürürsünüz ancak, konfor alanı dışına çıktığınızda korkunuzda bir anda ortaya çıkar. Yani, korkuyu sevgiye dönüştürme çabalarınız boşa gitmiş olur. Fiziksel veya mental anlamda gelişim istiyorsanız, olumsuz hissetmenize rağmen, konfor alanı dışına çıkmanız gerekir.
Eğer korktuğunuz durumlar, eylemler karşısında kendinizi cesur hissetmek istiyorsanız, korkunuza rağmen harekete geçin, korkunuzun dinmesini beklemeyin. Korkularla yüzleşmek eyleminde yanlış olan strateji; Önce korku duygum geçsin, sonra yapmak istediğim eylemi yaparımdır. İnsanlar bu strateji yüzünden hiçbir zaman, korku duygularını yok edemezler.

Korkuya dair insanların yaşadığı asıl sorun: Korkuyu fazla dozda yaşamalarıdır. Fazla dozda yaşanılan korku, fobi, anksiyete  vb durumlar insana daima zarar verir. İnsanın fazla dozda yaşadığı bu olumsuz duygulardan kurtulma çabası gayet doğaldır. Ancak her işin bir tekniği, ilmi olduğu gibi korkularla yüzleşmenin de bir tekniği vardır. Bunları bilmeden, korkularla yüzleşmek sizlere faydadan ziyade zarar verebilir.

Hayalleri önünde duran en büyük engelin, korkuları olduğunu anlayan bir insan, korku duygusunun varlığına stem edebilir.  Ancak bu yanlış bir davranıştır. Çünkü korku duygusu, insanlığın bugüne gelmesini sağlamış en büyük etkenlerden birisidir. Eğer atalarımızda korku duygusu olmasaydı, dış dünyadaki tehlikelere karşı, gereğinden fazla cesur davranır, ufak bir merak yüzünden bile hayatlarını tehlikeye atarlardı. Ve yüksek ihtimalle de insanlık bugüne gelemeden yok olurdu.  Bu yüzden, korku duygusu iyi ki vardır diyebiliriz.
Korku duygusundan ötürü, sergilediğimiz davranış, büyük oranda, kaçınma davranışıdır. Ancak insanlar genellikle korktukları olaydan, varlıktan veya nesneden kaçındıklarının farkında değillerdir. Çünkü kaçınma davranışları o kadar çok tekrarlanır ki kişi artık bu davranışının normal olduğunu düşünmeye başlar. Ta ki bazı gerçekleri fark edinceye kadar. Mesela kişinin sosyal korkularından ötürü sosyalleşemediğini veya hayallerinin önünde duran en büyük engelin korkular olduğunu anlaması gibi. 
Korkularla yüzleşmek, korkular yüzleşme kararı almak bir insanın hayatı içerisinde kendisine yapacağı en büyük iyiliklerden bir tanesidir. Çünkü korkular hayatımıza ket vuran, yaşamamızı engelleyen en önemli unsurlardan bir tanesidir. İşte bu yüzden, hayatımızdan korkuları uzaklaştırmak için korkularla yüzleşme kararı almak bize oldukça fayda sağlayacak olan bir karardır. Ancak korkularla nasıl yüzleşilir? Korku nasıl yenilir? Korku duygusu, hayatımız üzerinde söz sahibi olan, en güçlü duygudur. Nitekim yaşamımız içerisinde, sergileyeceğimiz davranışları genellikle korku duygusuna göre şekillendiririz. Korktuğumuz bir varlık, nesne veya bir durumla karşılaşınca, oradan uzaklaşırız. Yani davranışlarımızı değiştiririz.
Ancak tam tersi durumda, eğer zihninize gelen “insanlar ne der?” düşüncesini umursarsanız ve bu doğrultuda harekete geçmezseniz emin olabilirsiniz ki bir daha ki sefere bu bildirim daha şiddetli gelecektir. Yani aslında bu bildirimi umursadıkça, kulak astıkça daha da büyüyecektir. Başkaları ne der diye hareket edip zarar görürsen, kimseden hesap soramazsın. Kimse bu konuda sorumluluk almaz. O halde sonuçları seni direkt olarak etkileyecek şeylere neden hiç sorumluluğu bulunmayan insanları dahil edesin ki? Hepimiz değişiyoruz, fikirlerimiz, düşüncelerimiz günden güne farklılaşabiliyor. Dolayısıyla eğer ‘kim ne der’ üzerine bir hayat kurarsan insanların değişim hızına yetişemeyebilirsin. En iyisi kendini baz almak, kendi hızına göre yaşamaktır. Sen hayatın hakkında bir karar verirken belki aylarını harcıyorsun, peki ama niye 2 dakika düşünmeyen insanların düşüncelerine göre davranasın ki? Seni kim senin kadar önemseyebilir? Kim senin kadar kafa yorar senin hayatına? Ne yaparsan yap, nasıl davranırsan davran yaptıklarını beğenmeyen, değiştirmek isteyen birileri olacaktır. Sen kendini mutlu et yeter! Aynı şekilde, tanımadığınız bir ortama giriyorsanız ve “acaba selamımı alırlar mı? acaba duymazlar mı?” gibi aklınıza gelen düşünceleri umursamadan ortamda bulunan kişilere selamınızı verin. 

Nitekim eğer bunu başarabilirsek, sosyal ilişkilerimizde rahat bir şekilde davranmamızı en çok engelleyen, bir duygudan kurtulmuş olacağız. Bunun sonucunda da sosyal ilişkilerimizde çok daha rahat, özgür davranışlar sergileyebileceğiz. İnsanlar ne der? elalem ne der? düşüncesinden kurtulmanın en temel yolu; davranışlarımızı değiştirmektir. Yani insanlar ne der? rezil olur muyum? diye korkup yapmadığınız, davranışların tamamını yapmaktır. Siz bunu bilinçli zihniniz ile bilerek yaptıkça, zihninize gelen bildirimleri (yapma rezil olursun gibi) umursamamaya başlarsanız ve bir müddet sonra bu bildirimlerin etkisi hissetmeyeceğiniz kadar az olur. 

Bu düşünce kalıbı daha çok “duygu”  olarak içimizde belirir. Hani şu çok meşhur rezil olma korkusu var ya, onun bir tezahürü olarak karşımıza çıkar. Mesela otobüse binersiniz, yol parasını verirsiniz ve almanız gereken para üstünü şoför vermezse, “İstesem mi? istemesem mi?” acaba diye düşünürken hissettiğiniz o duygu var ya hani parayı geri istemenizi engelleyen, işte o duygu “İnsanlar ne düşünür?” düşüncesinin hissettirdiği duygudur. Bu duyguyu çok şiddetli bir şekilde yaşamamız sizin de tahmin edebileceğiniz gibi, hayatımızı felç eder ki zaten bunu hepimiz biliyoruz. Ancak burada asıl önemli olan nokta bu duygunun hayatımızı ne kadar çok etkilediği üzerine konuşmak değildir asıl önemli olan nokta bu duyguya, düşünce kalıbına nasıl çok fazla kulak asmayabileceğimizi öğrenmektir.
Sosyal hayatımızı oluşturan, sosyal ilişkilerimizde, davranışlarımızı şekillendiren öyle bir düşünce var ki, bu düşünce, istisnasız olarak, fark edemesek de her yerde karşımıza çıkar. Bu düşünce kalıbı “İnsanlar ne der?” düşüncesidir. İnsanlar ne der düşüncesi hayatımızın her alanında kendisini göstermektedir. Ancak bizler bu düşünce kalıbını bilinçli zihnimiz ile fark edemeyiz. Nitekim bu düşünce kalıbı, gün içinde, sosyal ilişkilerimizde “insanlar ne der?” acaba diye sürekli olaraktan aklımıza gelmez.
Hayatımızın büyük çoğunluğunu sosyal ilişkilerimiz ile geçer. Öyle ki gün içerisinde yakınlık derecesine bakılmaksızın, birçok insan ile iletişime geçeriz. Çalıştığımız yerde, otobüste, dışarıda, kafelerde kısacası her yerde tanıdığımız veya tanımadığımız insanlar ile iletişim halinde oluruz. Eğer, hayatımızın büyük çoğunluğunu kapsayan sosyal ilişkilerimizde, kendimizi ifade etmekte zorlanıyorsak, duygularımızı bastırarak yaşıyorsak, insanların gözüne bakmaktan dahi çekiniyorsak, bu hayat bizler için çekilmez bir hal alır. Çünkü hayatımızın büyük bir çoğunluğunu kapsayan olay karşısında güçsüz bir durumdayızdır. Bu yüzden hayat içerisinde sosyal ilişkilerimizi şekillendiren düşünce kalıplarını ve duygularımızı kontrol etmeliyiz.
Sevgisizlik durumunun oluşturduğu değersizlik duygusunun en kötü yanlarından bir tanesi de kişinin kendisini değerli hissetmediği için sürekli olarak dışarıdan değer aramaya çalışmasıdır. Yukarıda vermiş olduğum örnekte olduğu gibi bu aile içerisinde değer aramak olabileceği gibi aile dışında da değer aramak olabilir. Mesela arkadaş ortamı bunların en başında gelir. Kişi sırf ona değer veren arkadaşlarını kaybetmemek adına istemediği halde bazı işleri yapabilir veya dahil olmak istemediği bir plana onları kaybetmemek adına hayır diyemeden katılabilir. Çünkü eğer hayır derse arkadaşlarını kaybedebilir. Peki arkadaşlarını kaybederse ne olur? Tabi ki de onlardan aldığı o değeri alamaz. Kişi işte sırf bu değeri, sevgiyi kaybetmemek adına, ilişkileri içerisinde sürekli olarak kendisinden taviz verir. Bu durumda kişinin sağlıklı ilişkiler geliştirmesine engel olur. Psikolojik problemlerin birçoğunun temelinde sevgisizlik, kişinin öz sevgi eksikliği vardır. Öz sevgi eksikliği öyle bir durumdur ki yukarıda anlattığım üzere birçok farklı olumsuz duygu ve duruma sebep olur. Bu yüzden de öz sevgi eksikliğinin giderilmesi gerekir.

Devam edersek, öz sevgi eksikliğinden ötürü öz güveni olmayan bir insanın bu eksikliği kapatmak adına uyuşturucu maddelerine başvurma ihtimali yüksek midir? Ona zarar veren arkadaşlarının olmasına rağmen sırf kendilerini seviyor diye onlarla arkadaşlıklarını devam ettirme ihtimali yüksek midir? Pek tabii yüksektir. Nitekim bir insan ya içeriden kendisini olduğu gibi değerli hisseder, kendisini sever ya da  bunu dışarıdan arar ve onu bulduğunda o sevgi ona zarar verse dahi bırakmak istemez. Bakın bir sevgisizlik duygusu, inancı neticesinde kişinin hayatında neler neler olmaktadır. İşte ben bu sebepten ötürü, sevgisizlik, öz sevgi eksikliği tüm psikolojik problemlerin temel sebebidir. Hayattaki her psikolojik problemi sevgisizlik durumuna bağlayamayız. Ancak özsevgi eksikliği hayattaki birçok problemin temel yapı taşlarından bir tanesidir. Mesela 30 yaşına gelmiş ama hala  kendisini ailesine kanıtlamaya çalışan ve onların onayını almaya çalışan, onlardan “aferin” kelimesini duymaya çalışan bir bireyi düşünün. Bu bireyin bu davranışlarının altındaki temel sebep nedir? Değer görme, sevilme ihtiyacının olma ihtimali var mı? Tabi ki de var. Nitekim bir çocuk küçükken en çok ailesinden sevgi görmek ister. Eğer çocuk küçük yaşlarda bunu göremez ise hayatının diğer yıllarında, yetişkin bir insan olduğundan dahi bu sevginin peşinden koşabilir. 

Şimdi şu şekilde düşünün; bilinçaltı düzeyde kendisini değersiz gören ve hisseden bir insan otomatik olarak diğer insanları büyütme eğiliminde olur. Çünkü kendisi değersiz biridir, yani diğer insanlardan bilinçaltı düzeyde kendisini daha aşağıda görmektedir. Değersizlik duygusunun insandaki tezahürü budur. Peki şimdi asıl sorumuza gelelim, sizce kendisini değersiz hisseden bir insan, bilinçaltı düzeyde kendisini diğer insanlardan daha aşağıda gören bir insan öz güveni yüksek bir insan olabilir mi? Sosyal ilişkilerinde benlik duygusunu ortaya koyabilir mi? Söylemek istediklerini rahat bir şekilde dile getirebilir mi? Pek tabii hayır! Çünkü yukarıda dediğim gibi kendisini değersiz görmektedir. Kendisini değersiz gören bir insan bunları nasıl yapabilecek veya nasıl özgüven sahip olabilecek ki?

Sevgisizlik durumunun, duygusunun doğuracağı diğer sonuçlar; özgüven eksikliği, kendini kabul edememe, benlik duygusunu ortaya koyamama, rezil olma korkusunu şiddetli yaşama gibi duygu ve durumlardır. Sevgisizlik neticesinde bu duygu ve durumların ortaya çıkmasının temel sebebinde ise sevgisiz büyümüş insanın kendisini değersiz hissetmesi, görmesi yatmaktadır.

Peki sevgisiz, yani öz sevgi eksikliği ile büyümemizin neticesinde ne olur? Sevgisizlik, sevgisiz büyümek neden psikolojik problemlerin temel sebebidir? Sevgisizliğin sonuçlarını anlamak için ilk olarak şunu anlamamız gerekmektedir; “hayat içerisinde her şeyde olduğu gibi duygu durumlarımız arasında da doğrudan bir bağlantı vardır” Duygularımız öylesine kendiliğinden şekillenmez! 
Sevgisizlik veya değersizlik, erken çocukluk yıllarında başlayan, bizim kontrolümüz altında olmadan oluşan bir duygu ve inanç durumudur. Bebeklik ve erken çocukluk yıllarımızda bizim bilinçli zihnimiz henüz gelişmemiştir. Ancak bilinçaltı zihnimiz aktif bir şekilde çalışmakta ve o yaşlarımızda hissettiğimiz duygular ve bu duygular doğrultuda oluşturduğumuz inançları kaydetmektedir. Yani küçük bir çocuğun doğduğu aile, o küçük çocuğa sevgi göstermeyecek bir yapıdaysa o çocuk daha henüz hayatının ilk yıllarında sevgisizlik, bir diğer anlamı ile değersizlik duyguları ile karşılaşacak, bu doğrultuda bir inanç geliştirecek ve ileride yüksek ihtimalle “sevgisiz büyüyen insan” kategorisine dahil olacaktır ki bu bizim toplumumuzda nadir rastlanılan bir durum değildir. Kısacası sevgisizlik duygu durumu ile eğer çocuğuna değer gösteren, sağlıklı bir aile ortamında büyümediysek çok küçük yaşlarda karşılaşırız ve sevgisizlik, değersizlik duyguları ile büyürüz ve bu bizim kontrolümüzde değildir. Nitekim ailemizi biz seçemeyiz.  Bilinçli zihnimiz gelişmediği içinde onlardan aldığımız telkini geri çeviremez hemen kabul ederiz. 
Öğrendim ki insan kendi hayatından endişe ettiği için değil, içinde sevgi olduğu için yaşar. 

Karşımızdaki kişi ile iletişim kurarken doğrudan kişilik özelliklerini ele alarak bir eleştiri yaparsak bu karşı tarafı kırabilir ya da sert bir tepki ile bize karşılık vermesini sağlar. Oysaki iletişim dilini iyi kullanmayı biliyorsak ve karşımızdaki kişinin karakteristik özellikleri bizi rahatsız ediyor ve ona bu durumu doğru bir şekilde ifade etmek istiyorsak eleştiren, suçlayan bir dil kullanılması uygun değildir. Sen dili ve ben dilinden bahsederken aslında kullanılan dilin önemini açıkladık ancak burada kullanılan dilin dışında en önemli noktalardan birisinin de bizim üslubumuz olduğunu açıkça görüyoruz. Karşımızdaki kişinin kişilik özelliklerinden yola çıkarak onunla kurduğumuz iletişimde ben dilini tercih etmekle beraber bunu güzel bir üslupla ifade edersek karşımızdaki kişi kendisini suçlamadan ya da eleştirmeden bu durumu anlamlandırmaya çalışacaktır. Bizim ilk önce kendi hissettiğimiz duygu ve düşüncelerimizin farkında olmamız, daha sonra karşı tarafı anlamaya çalışarak onun hissettiği duygu ve düşünceleri göz önünde bulundurarak, doğru bir üslup ile iletişim kurmaya çalışmamız gerekir. Kendimizi yanlış ifade etmemiz hem bizim hem de karşı tarafın kırılmasını ve sorunların artışını sağlar. Ama bizim kullandığımız dil ve üslup iletişimi güçlendirir ve olumlu bir bakış açısı kazandırır. Uzman Aile Danışmanı Kübra Büyük

 İlişkide yaşanan en büyük problemlerden birisi duyguları karşımızdaki kişiye yanlış ifade etmemizden kaynaklanır. Ancak bu yanlış ifade şeklinin yanında karşımızdaki kişinin bizim anlatmak istediğimiz şeyi nasıl anlamlandırdığı da önemlidir. Ben dilinde “Neden böyle davrandığını anlamıyorum, ama bu davranışların beni incitiyor.” denilmesi ben dilini kullanan kişinin aslında duygularını açıkça ifade etmesini sağlarken, karşı taraf açısından bu durum ben zaten hep suçluyum, davranışlarım sana göre hep kötü gibi karşıt bir düşünce ile bize geri dönüş yapabilir. Bu durumda ise ben dilinin işe yaramadığı açıkça görülür. Ancak bu durum iletişim kurmaya çalışılan kişinin sorunları nasıl anlamlandırdığı kendi kişilik özellikleri ile bunu nasıl değerlendirdiği ile ilişkili olabilir. Bu konu biraz daha kişilik özelliklerini de içine alan bir durum aslında. Bunun dışında ben dilini kullanan kişinin sert bir mizaca sahip olması, hitap şekli ve ses tonu da karşı tarafa suçluluk hissi uyandırabilir ve kırıcı bir tavır oluşturabilir. Bu noktada ben dilinin etkisi çok fazla görülemez. Ancak ben dilini kullanırken sadece kullanılan dile değil üsluba ve karşımızdaki kişinin karakteristik özelliklerine göre kendimizi ifade etmemiz gerekmektedir.
Ben dilinin temelinde kullanılan dilin önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bizim kullandığımız dil aslında kendimizi ifade etme şeklimizdir. Bu dili biz doğuştan kazanmayız ancak çocukken öğrenmeye başlarız. Çocukken bastırılan, suçlanan ve sürekli olarak sen yaptın, sen suçlusun, sen sus gibi ifadelerin kullanılması sen dilini öğretirken, karşı tarafa duygularımızı yansıtarak konuşmak ve empati kurmak, ben dilinin öğrenilmesini sağlar. Burada ben dilinin temelinde kullanılan güzel üslubun önemi açıkça görülür. Yani ilk başta da konuştuğumuz gibi ifadelerin gücü oldukça önemli bir yere sahiptir. Bizim de kendimizi doğru ifade edebilmemiz için bu farkındalığa sahip olmamız ve olumlu iletişim yolunu seçmemiz gerekir. Ben dilini kullanmak kişiye duygularını özgürce ifade etme gücü veriyor. Karşılıklı olarak konuşmaya ve iletişim kurmaya olanak sağlıyor. Kişiyi düşünmeye sevk ettiği için kendi hatalarını görmesinde de yardımcı oluyor. Ben ne düşünüyorum, ne hissediyorum ve bunu karşımdaki kişiye nasıl ifade edebilirimi sorgulatıyor. Böylece kişi kendi duygularının farkına varabiliyor ve duygularını yönetebiliyor. İlişkilerde en önemli problem iletişimsizlikten kaynaklanırken, ben dilinde karşılıklı empati kurarak kurulan iletişim karşıdaki kişiyi suçlamadan, yargılamadan tanımlarken, kabul edilmeyen davranışın ise açıkça konuşulması ve kişide yarattığı duyguları açıkça ifade etmede önemli bir etkisinin olduğunu gösteriyor. Bizim de duygularımızın yönetimi konusunda farkındalık kazanmamız için ben dilini kullanmayı arttırmamız gerekir. Bunun için sürekli olarak pratik yaparak ve hayatımıza bunu yerleştirerek olumsuz iletişimi de azaltmış oluruz.

Ben dili, kendimizi en iyi ifade etme yolumuzdur. Burada kendimizi ifade ederken özne olarak “ben” kullanılır ve birinci tekil şahıs tercih edilir. Ben dili karşıdaki kişiyle empati yapmayı sağlar. Böylece ilişki kurarken suçlayıcı cümleler kullanmak yerine gerçek duygu ve düşüncelerimizi ifade etmemizi sağlayan cümleler tercih ederiz. Ben dili, sorundan çok çözüm odaklıdır. Örneğin, “Sen bana bunu yaptın! demek yerine, senin bu davranışın beni üzdü ve kendimi kötü hissettim veya Sen hiçbir dediğini yapmıyorsun yerine Söylediklerini yapmayınca ben üzülüyorum ve hayal kırıklığı yaşıyorum” denilmesi ben dili ve sen dilinin kullanımı arasındaki ifade gücünü açıkça ortaya çıkartıyor. Burada sen dilindeki yargılayıcı ve suçlayıcı söylem ilişkiye zarar verirken, ben dilinde kullanılan üslupla karşıdaki kişiyi kırmadan hatasının anlatılmaya çalışılması ve hissedilen duygunun paylaşılması ilişkiyi güçlendirir. Karşımızdaki kişi de kendini değerli hisseder ve bizi anlamaya başlar.

Sen dili, karşı tarafı suçlayan ve saldırıya geçmesine neden olan cümlelerden oluşur. Bu cümlelerde özne “sen” olarak kullanılır ve ikinci tekil şahıs olarak ifade edilir. Karşıdaki kişi üzerinde üstünlük kurma ve incitme çabası vardır. Kişi sen dilini kullanırken davranışına veya duygusuna değil, kişiye yönelik bir tutum sergiler. Burada da karşı taraf savunmaya geçer ve sağlıksız bir iletişim başlar. Sen dilinin farkına varmak aslında bilinçli olmakla ve kullandığımız üslupla ilişkilidir. İlişkide eğer sürekli olarak “Sen beni kırıyorsun, Sen hatalısın, Ağlamayı kes artık, Sürekli geç kalıyorsun gibi…” Sen merkezli cümleleri kullanıyorsak bunu kullanmamalıyız. Eğer kendimiz bu cümleleri kullandığımızın farkında değilsek karşımızdaki kişiden yardım alabiliriz. Ancak karşımızdaki kişi de sen dili ile konuşuyor ve iletişimde çatışmalar oldukça fazla oluyorsa ve bunu fark ediyorsak ilk önce kendi iletişim dilimizin ne olduğuna daha sonra da karşımızdaki kişinin bize hangi iletişim dili ile cevap verdiğine bakmalıyız ve ben dilini kullanmayı öğrenmeliyiz.
Yanlış üslup doğru sözün celladıdır diyor Sadi Şirazi.. Aslında kullandığımız iletişim becerilerini kendimiz seçiyoruz. Bu seçimler bizim kişilik özelliklerimizden, yaşadığımız çevreden, aile ve kültürel değerlerimizden oluşuyor. Kendimizi en iyi ifade edebilme becerimiz ise sözel ifade gücümüz ile ortaya çıkıyor. Kelimeleri ne kadar doğru kullanır ve güzel bir üslupla ifade edersek, o zaman duygularımızı daha iyi aktarabiliyoruz. İfadelerimiz bizim duygularımızı en iyi aktardığımız aracıdır. Ancak bunu doğru kullanmadığımız zaman anlattığımız şeyler ne kadar önemli olursa olsun anlatım tarzı doğru mesajı karşıdaki kişiye iletmeyecektir. Doğru bir sözü karşımızdaki kişiye yanlış bir üslupla anlatmak ise doğru sözün celladı olacaktır. Yani ifadelerin gücü oldukça önemlidir. Bazen ilişkilerimizde kendimizi yeterince ifade edemediğimizi düşünürüz aslında burada kendimizi nasıl ifade ettiğimiz, hangi dili kullandığımız önemlidir. Doğru bir üslup kullanarak kendimizi ifade ettiğimizde ilişkilerimizdeki anlaşılamama duygusu da azalmaya başlayacaktır.
Şiddet eğilimindeki artışla birlikte ortaya çıkan saldırgan davranışlar;
Genellikle evli kadın ve erkekler arasında görülür ve bu durum aile içi şiddetin yaygınlaşmasında büyük rol oynar. 
Bireyin hayatında yakın zamanda meydana gelen büyük değişikler strese ve iç gerilime neden olabilir. Bu doğrultuda gelişen içsel baskı hissi, öfke ve dürtüsellik gibi durumlar şiddet içeren davranışların ortaya çıkma riskini artırır. 
16-25 yaş arası erkek bireylerin fazlaca bulunduğu ortamlarda saldırgan davranışların ve şiddet olaylarının gelişme riski daha yüksektir. 
Bireyin ruhsal gerilimini artıran olay ve kişiler, tehdit veya baskı altında olma durumu, can güvenliğinin tehlikede olması gibi koşullar da şiddet eğilimini artıran önemli noktalar arasında yer alır.

5. Diğer Faktörler: 

Uyuşturucu madde kullanımında ve sonrasında, merkezi sinir sistemini etkileyen bazı patolojik durumlarda ve yetişkinlik döneminde Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) varlığında saldırgan davranışların ve şiddet eğiliminin arttığı söylenebilir.

4. Psikiyatrik Faktörler: 

  • Psikotik bozukluk olarak tanımlanan hastalıklardan manik tipteki bipolar bozukluk, şizofreni ve paranoid bozukluklar saldırgan davranışlarda artışa neden olabilir. Bu psikiyatrik rahatsızlığa sahip olan kişilerde hem çevreye hem kendilerine yönelik şiddet uygulama eğilimi gözlenir. 
  • Psikotik olmayan bozukluklardan ise travma sonrası stres bozukluğu yaşayan kişilerde; borderline, paranoid ve antisosyal kişilik bozukluklarında şiddet eğiliminde artış meydana gelir ve bu kişilerde saldırgan içerikli davranışlarla son derece sık karşılaşılır. 

3. Sosyoekonomik Faktörler:

  • Bu alanda yapılmış olan niteliksel çalışmaların sonuçlarında ırk ve ekonomik eşitsizlik gibi faktörlerden bağımsız olarak ağır yoksulluk durumunun ve evlilik hayatında yaşanan sorunların şiddet ile ilişkili olduğu ortaya konmuştur. 
  • Aile yapısında bozulmaya neden olan sosyoekonomik faktörler de bu ailelerde yetişen çocukların saldırgan davranışlarında artışa neden olur. 

2. Psikososyal Faktörler: 

  • Gelişimsel Faktörler: Gelişim döneminde şiddete tanık olan veya maruz kalan çocukların yetişkinlik döneminde şiddet uygulayan bireyler olma olasılığı çok daha yüksektir. 
  • Çevresel Faktörler: Yapılan araştırmalar doğrultusunda kalabalık yaşam ortamlarının şiddet eğilimini artırdığı, hava durumunun (örneğin rahatsızlık yaratacak düzeyde artan ortam sıcaklığının) şiddet üzerinde etkili olduğu söylenebilir.

1. Biyolojik Faktörler: Yapılan araştırmalar şiddet eğiliminin ve bu doğrultuda meydana gelen saldırgan davranışların genel olarak limbik sistem, frontal lob ve temporal lob ile ilişkili olduğunu gösterir. 

  • Nörotransmitterler: Serotonin metabolizması şiddet davranışının ortaya çıkışında oldukça etkili faktörlerden biridir. Bunun dışında beyin omurilik sıvısında bulunan 5-hidroksiindolasetikasit adlı maddenin azalması, norepinefrin ve L-dopa düzeylerinin ise artması durumunda şiddet eğiliminin ve saldırgan davranışların arttığı görülür. 
  • Limbik Sistem: Beynin bu bölgesindeki yapılardan kaynaklanan kriz ve nöbetlerin saldırganlık ile ilişkili olduğu söylenebilir. 
  • Endokrin Bozukluklar: Premenstrual sendrom sırasında meydana gelen hormonal değişiklikler kadınlarda saldırgan davranışlara yol açabilir. Bunun yanı sıra alkol kullanımı sonucu baskılanan bazı beyin fonksiyonları dürtü kontrolünün engellenmesine ve muhakeme yeteneğinin azalmasına yol açar. Bu doğrultuda alkol ve benzeri keyif verici maddelerin şiddet eğilimini büyük ölçüde artırdığı söylenebilir. 
Şiddet genellikle kişiyi etkileyen psikobiyolojik faktörler ile dış çevre arasındaki etkileşim sonucunda ortaya çıkar.  Psikiyatri Uzmanı Uzm. Dr. Zekeriya Bahçe
Kadına yönelik şiddeti önleyebilmek öncelikle onun toplumsal bir olgu olduğunu kabul etmeyi gerektirmektedir. Kadına karşı şiddet bir insan hakları ihlali ve bir suç, bu konuda bir şey yapmamak ise daha da büyük bir suçtur. Kadınların herkes gibi normal ve sağlıklı yaşam hakkına sahip olabilmesi için birey, toplum ve devlet olarak bu eylemi bir suç olarak görmeli, bu suça teşebbüs edenlerin cezalandırılması ve kadınların güvenlik içinde yaşamaları amacıyla her türlü desteğin verilmesi için çalışılmalıdır.  Psikolog Merve Büyükkucak

Psikolojik açıdan bakıldığında ise kadında oluşan hasarı anlatmaya kelimeler dahi yetersiz kalabilir. Şiddetin kadın üzerindeki psikolojik etkileri şiddetin tipi, süresi, ciddiyeti, şiddetin gerçekleştiği sıradaki yaşam döngüsü, kişinin sahip olduğu başa çıkma mekanizmaları ve sosyal desteğine göre değişiklik gösterir. Özellikle uzun süreli şiddet durumlarında güven duygusunda sarsılmalar, çaresizlik, umutsuzluk hisleri, kendini suçlama ve özsaygıda düşüş sıklıkla gözlemlenir. Klinik anlamda ise şiddete maruz kalan kadınların depresyon, anksiyete, travma sonrası stres bozukluğu ve psikosomatik hastalıklar gibi birçok ruhsal problemle karşılaşma olasılıklarının şiddet öyküsü bulunmayan kadınlara oranla anlamlı derecede fazla olduğu ortaya konmaktadır. İntihar riski ve alkol/madde kötüye kullanımı da ağırlıklı yaşanan ruhsal sorunlar arasında sayılabilir. Daha da önemlisi bu sonuçların sadece fiziksel şiddete değil aynı zamanda psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalma durumlarında da geçerli olmasıdır. Tüm bu bulgular, şiddetin psikolojik olarak neredeyse kalıcı hasarlar bıraktığını göstermektedir.

Şiddetin kadın üzerindeki elbette ki en vahim ve en geri döndürülemeyecek sonucu maalesef ölümdür. Son yıllarda yaşanan kadın cinayetleri de bize bu tablonun ne kadar vahim olduğunu göstermektedir. Ölümle sonuçlanmasa da birçok kadının çeşitli fiziksel hasarlar görmesi, kronik rahatsızlıklar, fiziksel sağlık sorunları geliştirmesi sıklıkla karşılaşılan durumlardır. Örneğin fiziksel şiddet kırıklara, beyin zedelenmelerine, yaralanmalara sebep olurken, şiddete maruz kalan kadınlar arasında yaşanan strese bağlı olarak yoğun baş ve sırt ağrıları ile mide ve bağırsak sorunları görülmektedir.

Birçok çalışma erkeklerin çocukluk yıllarından itibaren cinsiyetler arası rollere göre değişiklik gösteren sosyalleşme süreçlerinde, kadınlara karşı erkekliklerini kanıtlamalarına yönelik bazı rolleri içselleştirdiklerini ve bu amaca yönelik davrandıklarını belirtmektedir. Türkiye’de şiddeti meşrulaştıran bir diğer toplumsal kavram ise ne yazık ki namus kavramıdır. Toplumun kabul gördüğü ahlaki kurallar ve acımasız törelere dayandırılarak uygulanan şiddet sonucu birçok kadın ne yazık ki namus cinayetine kurban gitmektedir.

Sosyal destek açısından bakacak olursak, elbette ki aile, arkadaş ve yakın çevre desteği hem şiddete maruz kalan hem de şiddeti uygulayan kişi açısından koruyucu bir ortam oluşturmaktadır. Ancak şiddeti uygulayan kişinin kadına yönelik bu tarz davranışları benimseyen bir sosyal çevreye mensup olması elbette ki bir risk faktörüdür. Özellikle, kadın ve erkek arasındaki eşitsizliğin yaygın olduğu, erkeğin kadından üstün görüldüğü, kadın ve erkek rollerinin katı çizgilerle birbirinden ayrıldığı toplumlar koruyucu olmaktan ziyade şiddeti cesaretlendirici bir ortam hazırlar. Bu bağlamda erkeğin kadından üstün bir varlık olarak görülmesinin ve erkeğin eşini dövüyor olmasının geleneksel normlar tarafından normalize edilmesinin ve bu normların kadınlar tarafından da benimsenmesinin şiddeti teşvik eden önemli risk faktörleri olduğu açıktır. Özetle, kadına yönelik şiddeti ortaya çıkaran etkenlerin yalnızca aile kaynaklı olmadığını, erkek kadın ayrımcılığını meşru kılan toplumsal, ekonomik, politik, hukuksal ve eğitimsel yapıların da etkili olduğunu söylemek mümkündür.

Kadınlara uygulanan şiddet açısından karşımıza çıkan bir diğer risk faktörü yaştır. Genç yaştaki kadınların daha fazla risk altında olduğu, yaşla beraber şiddet riskinin azaldığını gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Ancak elbette ki yaşla birlikte risk tamamen ortadan kalkmamakta, öyle ki fiziksel şiddet yerini daha çok duygusal-psikolojik şiddete bırakmaktadır.

Sosyoekonomik açıdan ele alacak olursak erkeğin eğitim seviyesinin azlığı ve işsiz olması ya da iş yaşamındaki istikrarsızlığı ile kadının şiddete maruz kalması arasında da bir ilişki bulunmaktadır. Kadının eğitim seviyesi ile maddi kazancının erkeğinkinden yüksek olduğu durumlarda da erkeğin kadın partnerine şiddet uygulama ihtimalinin arttığı görülmektedir. Bu sonuç, kadının kendinden daha güçlü olmasını kabullenemeyen erkeğin şiddete başvurarak kadın üzerindeki güce sahip olmaya çalıştığını ifade ediyor olabilir. Bu bağlamda, şiddetin sadece düşük sosyoekonomik gelir düzeyindeki ailelerde/çiftlerde yaşandığı kanısı da bir anlamda çürütülmekte, eğitim ve gelir düzeyi yüksek birçok kadının da aslında şiddete maruz kaldığı görülmektedir. Ancak yüksek sosyoekonomik gelir düzeyine sahip kadınlar sosyal, hukuki, psikolojik yardım kaynaklarına daha kolay eriştiklerinden şiddet içeren ilişkiyle daha iyi başa çıkabilmekte ve istediklerinde bu tür bir ilişkiden daha kolayca kurtulabilmektedirler.

Ancak elbette ki şiddet uygulayan birçok erkeğin geçmişlerinde aile içi şiddet öyküsünün olmaması tek etkenin ebeveynler arasındaki şiddete tanık olmak olmadığını göstermektedir. Özellikle sorun çözme becerileri zayıf olan, daha sinirli ve saldırgan yapıya sahip, alkolü/maddeyi kötüye kullanan erkeklerin şiddet göstermeye daha meyilli olduğu görülmektedir.

Giderek kanayan bir yara haline gelen bu durumun ortaya çıkmasında elbette ki birçok risk faktöründen söz etmek mümkündür. Bu bağlamda, yapılan birçok araştırma erkeğin kendi ailesinde de şiddet içeren bir ortama maruz kalarak büyümüş olmasının önemini göstermektedir. Birçok durumda stresle baş etme ve sorun çözme yöntemi olarak şiddet, model alınarak öğrenilmekte ve erkek çocuk büyüme sürecinde şiddet uygulayan babayla özdeşleşmektedir.

Tehdit veya aşağılamalar şeklindeki sözel şiddet, ihmal, duygusal şiddet, ve fiziksel şiddetin de bir üst boyutu olan ensest, tecavüz ya da fahişeliğe zorlanma gibi cinsel şiddet yolları kadına uygulanan şiddetin çeşitli boyutlarını oluşturmakta, bu şiddet türlerinin de çoğunlukla bir arada uygulandığı görülmektedir. Buradaki temel mekanizma fiziksel olarak güçlü olan erkeğin kontrol etmek, cezalandırmak, korkutmak, güç gösterisinde bulunmak, kendi isteklerine boyun eğdirtmek ve baskı kurmak amaçlarıyla kadına yönelik şiddete başvurması şeklinde açıklanabilir. Kısıtlı sayıda olan araştırmalar çok sayıda kadının Türkiye’de şiddete maruz kaldığını, daha da acısı bu kadınların bir kısmının ara sıra şiddete maruz kalmayı haklı bulacak davranışlarda (ör: eşlerinin sözlerini dinlememe, çocukların bakımını aksatma vb.) bulunduklarını düşünmeleridir. Oranlara bakılacak olursa kadınların en çok eşlerinden/partnerlerinden, daha sonra da aile içerisindeki yakınları tarafından şiddete maruz kaldıkları görülmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre “fiziksel güç ya da kuvvetin, amaçlı bir şekilde kendine, başkasına, bir gruba ya da topluluğa karşı fiziksel zarara ya da fiziksel zararla sonuçlanma ihtimalini arttırmasına, psikolojik zarara, ölüme, gelişim sorunlarına ya da yoksulluğa neden olacak şekilde tehdit edici biçimde ya da gerçekten kullanılması” şeklinde tanımlanan şiddet günümüzde maalesef en çok erkek tarafından kadına uygulanan şekliyle karşımıza çıkıyor. Kadına fiziksel, cinsel ya da psikolojik zarar veren ya da verebilecek, cinsiyete dayalı her türlü şiddet hareketini bu başlık çerçevesinde düşünülebiliriz.

Comments are closed.