logo

Kalbi yaratan Allah, kalbin içinden geçenleri bilmez mi…

islam

Din, ahlak içindir. Mensuplarından ahlak talep etmeyen bir din taraftar üretir; “kutsal” kişiler ve “sorgulanamaz” fikirler üzerinden emir-komuta zinciri oluşturur, geniş bir hiyerarşi koridoru açar. Dinin içeriğinden değil, görüntülerinden sorumlu “din-dar”lar böyle yetişir.

Dinin görüntülerine sarıldıkça içeriğine dair sorumluluğunu yerine getirdiğini sanan “dini dar”ların hükmü böyle böyle keskinleşir. İçeriğini ihmal ettikleri dinin sadece propagandacısı olan “dindar”lar hızla boy verir. Derken, ahlaklı değil ahlakçı tipler ortaya çıkar. Kendilerinden menkul muhayyel ahlaklarıyla, sözüm ona kusursuz ve eksiksiz erdemleriyle kırıkları olan gerçek ahlakı, kırışıkları olan sahih erdemi küçümserler. Ahlakçılığın, ahlak için ter dökme ihtimalini yok eden en talihsiz ahlak yoksunluğu olduğunu anlayamazlar.

Oysa Allah’ın Elçisi der ki: “Ben ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.” Demez ki: “Ben ahlakı tamamlatmak üzere gönderildim.” Demez ki: “Ben tam ahlaklıyım siz eksik ahlaklısınız.”

Hatırlatmalıyım: “Din” kavramını, en temel düzeyde ve varoluşsal anlamıyla, yani “borçluluk bilinci” olarak anlamaya çalışıyorum. Kendi varlığının kendisine borç verildiğini, var olmanın hak edilmiş değil lutfedilmiş olduğunu fark eden akıl sahibi bir insan hayret ve minnet duygularını kuşanır.

Hayret ve minnet duyguları yaşayan insan ise kendini “baştan ahlaklı” “dini bütün” “çok erdemli” “mürşid” vs. olarak tanımlamaktan utanır. Yaşayışının merkezinde “mahcubiyet” teması akışır. Başkasını yargılayan olmaktan uzaktır; ayıp aramak, kusur bulmak gibi bir görev üstlenmez.

“Muhammedî” olmak tam anlamıyla, var oluşun ihtişamına karşı hayret dolu olmak, bunca ihtişamın ise kendisine dolaysız verilmesine mukabil minnetle taşmaktır. Hayret ve minnet ise estetik duyarlılığını sürekli yükselten, memnuniyet terazisini sürekli incelten insan inşa eder. Kendisine dışlayacağı bir “öteki” icat etme hevesinde olanın derdi sadece taraftarlıktır. İçindeki boşluğu, inancındaki kofluğu, sözü alçak sesi yüksek fast-food sloganlarla kapatmayı marifet bilir.

Ahlak, henüz tamamlanmış değildir. “Borçluluk bilinci!” anlamındaki din de öyle. Kur’ân’ın beyanıyla “din artık kemâle ermiştir” ama kâmil dinin kâmil mensubu olduğumuzu söyleyemeyiz. Bu konuda bir garantimiz yok. Garantisi olduğunu söyleyen ya da sanan ise kendini ‘tamamlanmış’ sanandır. Gerçek şu ki, gerçeğin hakkını teslim etmek anlamına gelen “İslam” herkese dairdir. Hakikate aklederek teslim olma sürecimiz sürüyor.  “Müslüman olmak” bir ayrıcalık değil bir sorumluluktur. Kur’ân’ı ve varlık kitabını müslüman olduğumuz için değil, müslüman olmak için okuruz. “İman etmek” ise olup bitmiş bir iş değil, süregelen bir ödevdir. Eksiğini eksiklik bilerek “kâmil” olur insan; eksiksiz olduğunu öne sürüp onda bunda kusur arayarak değil.

Senai Demirci

Bizim Ayıpla Uğraşma Hobimiz Var | Bekir Develi ile Peynir Gemisi | Dr. Senai Demirci

Ölüm sanıldığının aksine hayat kompartımanına eklenmiş bir diğer kompartıman değildir, çayın içindeki şeker gibi hayata ‘tadını’ veren (Kur’an’da ‘ölümü tadmak’, ‘her nefis ölümü tadacaktır’ vurgusunu hatırlayalım) bir mahiyettedir.

Tek farkla ki lezzetleri acılaştıran yapıdadır. Ama unutmayalım ‘acı ilaç’ çoğu kere daha tesirlidir. Eskilerin tiryak dedikleri böyle bir şeydi. Acı fakat şifalı. İnsan dünyayı sanal bir şekilde ebediyet rengine boyayarak, lezzetleri sonsuzmuş gibi farzederek, sahip olduklarını çok ve karmaşık hale getirerek, yani ölümü unutarak veya ölüm yokmuş gibi davranarak kendini aldatır, sahte tesellilerin koynunda eğleşir. Dünyanın yalan oluşunu böylece unutur. Halbuki dünya alabildiğine yalındır, onu insan karmaşık hale getirir ki hakikat zannetsin. Ölümün gözünden baktığınızda dünya ve içindeki her şey yalın, sade ve geçicidir. Herşeyi yalın kılar ölüm, her şeyin sahte gösterişini söndürür, oyunun oyun, oyuncağın kırılgan olduğunu gösterir. Dünyanın mahiyeti, eşyanın hakikati burada belirir. Tekrarlayalım: Dünya yalın olduğu için yalandır. Dünyanın yalın olduğunu anladığımız oranda hakikatini kavrarız… İnsan bu yalınlığı karmaşık hale getirerek yalanı gözden kaçırır, ve aldanır…

‘Soruları kadar büyüktür insan’: ‘Soru’ kelimesi eskiden ‘sual’ kelimesiyle karşılanırdı ki bence çok anlamlıdır. Zira ‘sual’ ve ‘mesele’ Arapça’ da aynı kökten gelir. Yani şunu net olarak söyleyebiliriz ki hayatta bir ‘mesele’si olanların ‘sual’i vardır. O zaman suallerimizin ne kadar büyük olduğunu meselemizin büyüklüğü belirler diyebiliriz. Büyük meselelerin insanları büyük sualler tevcih ederler. Bir kişi farzedin ki bütün meselesi vitrindeki o mavi takıma ya da kırmızı pabuçlara sahip olmak. Bunların hayaliyle yatıp kalkıyor, bu kişinin sualinin ne olacağı peşinen belli değil midir: Takım kaç para ve nasıl alabilirim, acaba nakit mi yoksa kredi kartı ile mi alsam?

Fakat bir başkasını farzedelim ki insanın ve hayatın temel meselelerini amaç ediniyor, gerisi onun için bir araç mesabesinde… Sonluyken sonsuzu tırmalıyor, hayatın amacını, kainatın sırlarını bilmek istiyor, insanın özünü kavramak niyetiyle büyük ve derin rüyalar görüyor. Sizce ne tür sualleri olur böyle birinin? Sual ederim size… Büyük meseleleri olanlar hayal kurmaz, rüya görürler. Hayaller kurmaca, rüyalar hakikattir çünkü. Derin rüyalara dalanlar, Hz. Yusuf gibi bu rüyaların tabiri için büyük sualler sorarlar. Büyük ve derin sualler, engin cevapların dualarıdır. ‘Duanız olmasa ne öneminiz var’ mealindeki ayeti tam da burada hatırlamak gerekmez mi?

Hayat, harekettir: Hayatın atıl, durağan, hareketsiz, faaliyetsiz bir noktasını, bir anını bile gösteremezsiniz. Hareket ve faaliyet hayatın cevherindedir, yüzeyinde değil. Aşırı ve yoğun aktivite bazı şeylerin sabitmiş gibi görünmesini sağlar. Bir dağın tepesinden elindeki meşaleyi süratle çeviren birinin uzaktan sanki sabit bir ışık çemberini tutuyormuş görülmesi gibi bir durumdur bu. Taşın sabit ve katı görülmesi cevherindeki hareketin yoğunluğu sebebiyledir. Aynı durum deniz için de geçerlidir, deniz en küçük titreşimlerle en yoğun hareketi yaşadığı bir zamanda müthiş sakin gözükür ve bu manzara sükunet verir insana. Aşırı dalgalı bir deniz yüzeyinde çok hareketli görünmesine rağmen, hareketin kütlesel olması yönüyle azameti artmış ama yoğunluğu azalmıştır. Tıpkı dantelde ilmek sayısı azaldıkça örgünün gözeneğinin büyümesi gibi. İlmek sayısı arttıkça dantel daha sık işlenir ama ilmek sayısı azaldıkça nakışlar daha büyük ve geniş hale gelir.

İnsan için düşünüldüğünde kişinin bedeninde müthiş ve durmayan bir hareket varken, zihninde, duygularında, düşüncelerinde, günlük hayatında bir atalet, durağanlık varsa bu dehşetli bir can sıkıntısı ve bunalım demektir. İlim, tefekkür ve ibadetle her anınızı bir faaliyete dönüştürmek mümkündür, velev ki uyuyor olsanız bile. (‘Alimin uykusu dahi ibadettir’ ifadesindeki ‘ibadet’ lafzını ‘faaliyet’ olarak da anlamak mümkündür bu bağlamda…) İnsan, ruhun, kalbin ve aklın gıdası olacak tarzdaki faaliyetle dinlenir, sükunete erer. Ruhuna, kalbine ve aklına gıda olmayacak hareket, faaliyet, çalışma, koşturmaca sanıldığının aksine stresten başka bir sonuç vermez. Gerçi her halukarda atalet daha çok yorar ama sırf maddi amaçlara yönelik hareket yoğun bir baskılanmayı doğurur. Dikkat ederseniz, çoğu insan tatilden ruhen ve manen yorgun döner. Sadece para, kariyer ve maddi başarı peşinde koşan modern insan ruhunu, kalbini ve aklını ihmal ettiği için sürekli yorgunluk sendromuyla karşı karşıyadır. Sözün özü şu ki insan maddi faaliyetlerini manevi dinamizmle beslemezse geriye büyük bir yorgunluk, tiksinç bir bıkkınlıktan başka bir şey kalmaz. Akıl ilimdeki, kalp zikirdeki, ruh fikirdeki daimi faaliyetle sükünete erer, dinlenir, din’lenir…

Umut, hayatın diğer adıdır:

Umut, hayatın diğer adıdır: İnsansak, yaşıyorsak, canımıza kıymamışsak, dağlara vurup aklımızı bir tutam ot gibi rüzgara vermemişsek umutsuz olma lüksümüz yoktur. “Umut ki yaşamamdır nam-ı diğer”. Son günlerde yeniden elime geçen küçük fakat önemli bir kitap var. İmam Ebu Hanife’nin ‘Fıkh-ı Ekber’inden sonra Hanefi mezhebinin ikinci itikad kitabı sayılan Hakim Semerkandi’nin Sevad-ı A’zam’ı… Bu küçük kitapta İslam akaidinin temel 61 ilkesi vurgulanıyor ve bilin bakalım 60. madde ne diyor? Dediği şu: ‘Allah’ın rahmetinden ümit kesmek küfürdür.’

YUSUF ÖZKAN ÖZBURUN

KUR’AN HALKALARI 6.BULUŞMASI – Y.ÖZKAN ÖZBURUN – KALİTE VE LİYAKATİN SOSYO-PSİKOLOJİK ENGELLERİ

Kuran tüm insanlara gerçeği hatırlatan ilahi rehberdir: “Bu (Kuran), bütün insanlık için bir (zikir) öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir.” (Tekvir suresi 27)

Gerçek anlamda iman etmek ve imanın güzelliklerine tanık olabilmek için hem nefsimizdeki ayetlere tanıklık etmemiz hem de Kuran’daki ayetleri nakış gibi nefsimize işlememiz gerekir. Dünya hayatının nefsimizin üzerine çöken enkazı, gerçek ile bağımızı koparmakta ve ruhumuzun çığlıklarının duyulmasına engel olmaktadır. Bizim gönülden çabalarımızın bir sonucu olarak bizi bu enkazdan kurtaracak olan Allah’tır.

Bu yüzden nefsine iyilik etmek isteyen, sürekli olarak Allah’ı anıp hatırlamalıdır. Bizim Allah’a içtenlikle yönelip onu hatırlamamız, Allah’ın da bizi anma sebebi olacaktır: “Beni zikredin ki (anın), ben de sizi anayım. Şükredin bana, sakın nankörlük etmeyin!” (Bakara suresi 152)

Gaflete düşmemek, sürekli olarak gerçeği hatırımızda tutmak ve sonunda kurtuluşa ermek için, içten gelen bir istekle Allah’ı çok anmamız gerekir: “Allah’ı çok anın ki, kurtuluşa erebilesiniz.” (Cuma suresi 10)

KALPLER ALLAH İLE TATMİN OLUR

Kuran ayetleri, nefsin azgınlık ve doymazlığından kurtulabilmenin, gerçek anlamda tatmin olabilmenin ve yatışıp huzur bulabilmenin ancak Allah’ın gerektiği gibi anılıp hatırlanması ile mümkün olabileceğini bildirmektedir: “Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain (tatmin ve huzur) olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Rad suresi 28)

Kuran, insanın gerçek anlamda tatmin olmasının ve huzur bularak rahatlamasının yolunun Allah’ı en güzel şekilde anmak, şükür sahibi olmak ve gönülden bağlılık ile teslimiyet duymaktan geçtiği mesajını vermektedir. Allah’ı çok anan ve ayetlerini hayatına yansıtan erdemli kişiler, nefislerini de her türlü kötülükten uzak tutmaya gayret eder ve günahlarda ısrar etmezler. Allah’ı unutanlar ise, Allah’tan boşalttıkları yere nefislerini koyarlar. Allah’ı unutarak nefsi ile hareket eden kişi, kendi eliyle felakete sürükler kendini.

ALLAH’I UNUTMAYALIM

Allah’ı çok analım ve ayetlerini sürekli olarak hatırımızda tutalım. Böylece nefislerine zulmederek iyi ve güzel olandan alıkoymaya, kötü ve çirkin olana özendirmeye çalışan ikiyüzlü münafıkların Allah’ı unutmaları gibi Allah’ın da kendilerini unuttuğu kimseler gibi olmayalım: “Onlar Allah’ı unutup hatırlamaya değer bulmadıkları için Allah da onları unuttu ve hatırlanmaya değer bulmadı.” (Tövbe suresi 67)

Allah’ı anıp hatırlamaya değer bulmayan ya da Allah’a kulluk etmeye tenezzül etmeyerek büyüklenenlerin, Allah’a karşı kibirlenmeleri sebebiyle cehenneme girecekleri bildirilmiştir: “Rabbiniz buyurur ki: Bana dua edin, duanızı kabul edeyim! Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyerek kibirlenenler, mutlaka aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!” (Mümin suresi 60)

Bu gaflet halinden korunmamız gerekir. Gerçek anlamda iman eden ve kalbinde imanın güzelliklerini hisseden kullar her fırsatta Allah’ı ve ayetlerini hatırlayarak yaradılışın hikmetlerine olan hayranlıklarını ifade ederler: “Onlar ki; ayaktayken, otururken ve uzanırken Allah’ı hatırlayıp anar, göklerin ve yerin yaradılışı üzerine tefekkür eder (inceden inceye düşünür) ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunların hiçbirini anlamsız ve amaçsız yaratmadın! Yüceliğin eşsizdir senin! Ateşin azabından koru bizi!” (Âli İmran suresi 191)

FARKINDA OLALIM

Allah’ı en güzel şekilde hatırlayıp anmak en büyük ibadettir. Bu gerçek, ayette şu şekilde ifade edilmektedir: “Sana vahyedilen bu ilahi kelamı (başka insanlara) ilet ve namazında dikkatli ve devamlı ol. Çünkü namaz (insanı) çirkin fiillerden, akla ve sağduyuya aykırı olan her türlü şeyden alıkoyar. Allah’ı anmak gerçekten en büyük (erdem ve iyilik)tir. Allah bütün yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut suresi 45)

Dolayısıyla Allah’ın bize olan rahmetinin, merhametinin ve sevgisinin değerini bilip bu eşsiz değerin hakkını verebilmek için, Allah’ı sürekli hatırlayarak ve iman etme sorumluluğunun gereği olan erdemli ve güzel işler yaparak gerçeğin farkında olmamız gerekir: “Rabbini kendi kendine, yalvararak, ürpertiyle ve yüksek olmayan bir sesle sabah akşam hatırla. Farkında olmayanlardan olma.” (Araf suresi 205)

HATADAN DÖNELİM

Allah’ın ayetlerini gerektiği gibi dikkate alıp özümsemediğimiz için bazen çeşitli hata ve günahlara girmekte ve kendi elimizle kendi nefsimize zulmetmekteyiz. Gerçek anlamda inanan bir insanın mümkün olduğunca hata ve günahlardan uzak durması ve bu konuda son derece titiz olması gerekir. İnsan olduğumuz için hatasız ve günahsız olmamız mümkün değildir. Bu yüzden hata ve günahlarımızı fark ederek nefsimizle yüzleşmemiz, hemen Allah’ı hatırlayarak ve ona sığınarak içtenlikle af dilememiz ve işlediğimiz suçlarda ısrarcı olmamamız gerekir. Kuran’da gerçek anlamda inanan erdemli insanların özellikleri sayılırken şöyle söylenmektedir: 

“Onlar, utanç verici bir iş yaptıkları ya da kendi nefislerine bir kötülük ettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahları için bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları kim bağışlayabilir ki? Üstelik onlar, yaptıkları kötülük üzerinde bile bile ısrar etmezler.” (Âli İmran suresi 135)

Görüldüğü gibi önemli olan, yaptığımız kötü şeyleri fark ederek hatadan dönmeyi bilmemiz ve hatalarda ısrar etmememizdir. Biz samimi bir şekilde hatamızı fark ederek hemen af dilediğimizde, rahmet ve merhameti bol olan Rabbimizin hata ve günahımızı affetmesini ümit edebiliriz. Yeter ki gerçek anlamda temiz ve samimi bir kalp ile Allah’a yönelmeyi ve affını dilemeyi bilelim: “Kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve işlediklerinizi bilen odur.” (Şûra suresi 25).

Allah’ın bizi affetmesi için, yanlışımızdan dönmemiz ve iyi olana yönelmemiz gerekir: “Rabbiniz nefsinizde (içinizde) olanı en iyi bilendir. Eğer siz (erdemli kişilerden olup) iyiye yönelirseniz O, (hatada ısrar etmeyip) yanlıştan dönenleri bağışlar.” (İsra Suresi 25)

KURAN VE DUA

Bu, Rabbimin bir armağanıdır. Ona şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamaktadır. Şükreden kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki Rabbim zenginliği sınırsız, ihsan ve ikramı bol olandır. (Neml suresi 40)

EMRE DORMAN

KUR’AN HALKALARI 6.BULUŞMASI – EMRE DORMAN – KALİTE VE LİYAKAT

Kaygı ümit, acı haz, korku güvenlik, nefret sevgi hisleri arasında dönüp giden hayatı anlamlı bir şekilde yaşamanın olanağı var mı?

En önemli isteklerimizden biri anlamlı bir hayat yaşamak, en büyük korkularımızdan biri anlamsızlıktır. Varlığımızın ve yaptıklarımızın anlamlı olmasını yaratılışımız gereği isteriz. İç dünyasına kendisini kandırmadan her bakanın bu anlam arayışına tanıklık edeceği kanaatindeyim. Anlamlı olan boş yere değildir, değerlidir. Varlığımız anlamlıysa var olmaya değerdir, yaptığımız anlamlıysa yapılmaya değerdir, tuttuğumuz yön anlamlıysa bu yolda yürümeye değerdir. Bu bölümde, İslam’ın, içimizden gelen anlamla ilgili kaygılı ve korkulu hislere en güzel cevabı verip anlamı bulmanın huzur ve güvenini sunduğunu göstermeye çalışacağım. Madem Allah (Allah’ın varlığının anlaşıldığını varsayıyorum) bizi anlamı isteyecek şekilde yaratmıştır ve madem İslam anlamla ilgili bu varoluşumuza içkin talebe en güzel şekilde cevap vermektedir; bu da, İslam’ın Allah’tan olduğunun bir delili olarak öncekilere eklenmelidir. Varlığımıza içkin anlam arayışıyla ilgili kilidi açacak anahtar İslam’dır. Allah, hem bu anahtarın hem kilidin ortak Sahibi olarak, içimizdeki anlam arayışıyla bizi, anlam arayışının kilidini açacak İslam’a yöneltmektedir. Dikkat edin; “Anlamsızlıktan kurtulmak için Müslüman olalım” demiyorum. Fakat “Allah bizi anlama muhtaç yaratmış, İslam ise anlam arayışına tatmin edici cevap vermektedir, demek ki Allah bizi anlam arayışı üzerinden İslam’a yöneltmektedir; bu da, İslam’ın Allah’ın uymamızı istediği din olduğuna bir delildir” diyorum.  

CANER TASLAMAN

NE YAPARSAM HAYATIM ANLAMLI OLUR? NEDEN YARATILDIM?  

Her gün birçok işin içinde döner dururuz ve birçok zaman içinde olduğumuz kargaşa adeta zihnimizi uyuşturur ve gafletle dolu başımızı iki elimizin arasına alıp da kısa bir süre bile hayatımız üzerine düşünmeye vakit ayırmayız. Hayatımızın üzerine düşündüğümüzde ise gerçekten ne yaparsak anlamlı olacağı sorusu karşımıza çıkar. Ölüm korkusu, acı çekme korkusu gibi diğer bir korku da anlamsız bir hayat yaşama korkusudur. “Ne yaparsam hayatım anlamlı olur” sorusunu, kendi dünyadaki varlığının kendi iradesiyle gerçekleşmediğiyle, yani kendi gözlerini, kulaklarını, ayaklarını, ellerini yaratanın kendisi olmadığıyla beraber düşünen kişi ise “Neden yaratıldım” ve “Neden buradayım” (bunlar cevabı aynı sorulardır) sorularına ulaşır. Bu sorularla karşılaşmak, bunlarla ilgili, bir şeyler dinlemek veya tartışmak değildir fakat var olmanın olağanüstülüğünü ve garip muazzamlığını hissederek içinden kopan bir haykırış olarak “Neden buradayım” sorusuyla yüzleşmektir. Haykırış açıktır ama birçok kimse, bu haykırışa kulaklarını tıkar. Oysa bu kaçılacak değil, kucaklanacak bir haykırıştır.

“Neden yaratıldım” sorusunu soran insan, bu soruyla beraber “Nasıl buraya geldim” sorusuyla da yüzleşir. Bu soruya verilecek cevap “Neden yaratıldım” ve “Ne yaparsam hayatım anlamlı olur” sorularının cevabına ulaşmak için gereklidir. “Nasıl buraya geldim” şeklindeki soruya İslam’ın cevabı, Allah’ın iradesiyle ve bilinçli planıyla burada olduğumuz şeklindedir. İslam’ın en önemli mesajı; tek, kudreti ve ilmi çok yüksek, kendisi dışındaki bütün varlığın yaratıcısı ve Rabbi (onların ihtiyaçlarını gören) Allah’ın tanıtımıdır. Allah’ı anlamak, varlığımızın bizim dışımızdan gelen bilinçli bir eylemin; Allah’ın yaratmasının sonucu olduğunu anlamak demektir. Allah’ın gerekli şekilde tanıtılması aynı zamanda “Nasıl buraya geldim” sorusuna cevap verilmesi demektir.

Burada oluşumuz Allah sayesindedir, O bizi yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkarmıştır; zihnimizde, bedenimizde ve dış dünyada sahip olduklarımız, yakınlarımız, sevdiklerimiz hep Onun sayesinde buradadırlar. Bu durum, Allah’a karşı müthiş bir minnettarlık duymamızı gerektirir. Ayrıca bizi yaratan olarak O, bizle ilgili bütün bilgilere ve bizim neden burada olduğumuzun bilgisine sahiptir. O, bize bilgisini açıklamadan, “Neden yaratıldım” ve “Ne yaparsam hayatım anlamlı olur” sorularının cevabını bulamayız. Bunlar da cevabı aynı sorulardır, çünkü ancak yaratılış gayemize uygun yaşarsak hayatımız anlamlı olur. Allah’ın belirlediği yaratılış gayesiyle uyumsuz yaşayanın hayatının anlamlı olabileceği düşünülemez. Allah, her birimize neden yaratıldığımızı teker teker açıklamadığına göre bunu ancak din ile açıklamış olması mümkündür. İslam “Nasıl buraya geldik” sorusuna Allah’ı tanıtarak cevap vermekte ve “Neden yaratıldım” sorusunun cevabının Allah’ta olduğunun dersini vermektedir. Allah’tan bir mesaj olan İslam, ayrıca bu sorunun cevabını da içermektedir.

İslam’a inanmak iki tane görüşü dışlamak demektir.

İslam’a inanmak iki tane görüşü dışlamak demektir. Birincisi, buradaki varlığımızın tesadüflerin eseri olamayacağı anlaşılarak varlığımızın anlamsız olduğu görüşü dışlanır. Eğer buradaki varlığımız tesadüfen olmuşsa; bu, “objektif anlamın” (kendi kendimizi kandırmak için uydurmadığımız, illüzyon olmayan anlamın) yani gerçek anlamın olmadığı, dünya sahnesinde bir anlama bağlı olmadan rastgele var olmamız demektir. Var olmamız baştan bir anlama bağlı olarak gerçekleşmemişse, biz ona ne kadar anlam yüklemeye çalışırsak çalışalım, anlamsız şekilde var olduğumuz gerçeğini değiştirmemiz, yani objektif anlamı inşa etmemiz mümkün değildir. İslam’ın verdiği dersle varoluşunun tesadüfen olmadığını anlayan, anlamsızlık karanlığında ümitsizce kalmak demek olan bu görüşü dışlar.

İkincisi, İslam ile dünya sahnesinde neden var olduğumuz sorusuna, Allah’ın vereceği cevap olmaksızın ulaşmaya çalışan alternatifler dışlanır. Allah’ın bizi yaratmasını, birçok olgudan biriymiş gibi görerek bir kenara bırakmak ve anlamı, Allah’la bağlantısız şekilde oluşturmak mümkün değildir. Allah’ın varlığı birçok olgudan sadece biri değildir fakat her şeyi kökeninden değiştirecek bir hakikattir. Geriye kalan tüm olguların toplamı bile Allah’ın varlığına kıyasla önemsizdir, çünkü Allah’ın yanında Allah’ın yarattığı tüm varlıkların toplamı bile Allah’a kıyasla önemsizdir. Ayrıca Allah’ın bildirdiği bir cevap olmaksızın “Neden yaratıldım” sorusunun cevabını bulmak mümkün gözükmemektedir. Bu sorunun cevabı ancak Allah’ın bir din aracılığıyla bildirmesiyle bulunabilir; tarihsel süreç incelendiğinde, insanların bu sorunun cevabını öğrenmesi için tek alternatifin din olduğu gözükmektedir. Ya Allah din aracılığıyla, anlam arayışında olup da “Neden yaratıldım” diye soranlara cevap vermiştir, ya da insanları anlam arayacak ve “Neden yaratıldım” diye soracak yaratışta var etmiş ve cevaptan insanları mahrum bırakmıştır. Bu ikinci alternatif, Allah’ın insanlara susama hissi verip de suya ulaşma imkanı hiç vermemiş olması kadar muhaldir.

Kısacası insanı “anlamı arayan canlı” olarak yaratan Allah, aynı zamanda insan ancak bir din aracılığıyla kendisiyle ilişki kuruyorsa cevabı bulacağı bir dünya ortamı da yaratmıştır. Bu dünya ortamında ise İslam, anlamla ilgili bu arayışa en güzel şekilde cevap vermektedir. İslam’a göre insan, Allah’la ilişki kurmak için dünya sahnesinde yaratılmıştır. “Kulluk” insanın Allah’la ilişkisini belirten bir Kuran kavramıdır. 51-Zariyat Suresi 56. ayette insanların kulluk için yaratıldığı ifade edilmektedir. Bu ilişkinin (Yaratıcı-kul ilişkisinin) nasıl olmasının gerektiği de İslam’da detaylarıyla bildirilmiştir. Anlam, bizim zihnimizin uydurduğu, sübjektif bir illüzyonun peşinde olmak değildir. Fakat her şeyimizi yaratmış olan ve derinden minnettarlık duymamız gereken Yaratıcımızın tayin ettiği şekilde, Onunla gerekli şekilde ilişkide olarak yaşamaktır. Bu, hayatın gerçek bir anlama sahip olmasının yegane imkanıdır. İslam ile hayatın anlamlı olarak yaşanabileceği bir imkan sunulmaktadır.

KUR’AN HALKALARI 6.BULUŞMASI – PROF. DR. CANER TASLAMAN – KALİTE VE LİYAKAT

Âkif, ümmetin yaşadığı akıl tutulmasını, irade zafi yetini, vicdan ataletini görmüş ve gök kubbeye güçlü bir çığlık koyuvermiştir. O, nöbetinde uyuyan sorumsuz bir nöbetçi gibi davranmamıştır. Yangın kulesinin uykusuz nöbetçisi olmuş ve “Yangın var!” diye haykırmıştır. Âkif şiire basıp vahye tırmanmıştır. Şiiri vahye tırmanmak için, basamak olarak kullanmıştır. Âkif, şiiri, içinde Kur’an taşıyacağı bir kap olarak kullanmıştır. İşte bunun için o, Kur’an şairidir. Âkif’in Kur’an tasavvurunu, onun şiirleri içinden seçtiğim yedi beyit üzerinden ele almaya çalışacağım. Bu yedi beyti seçerken Âkif’i yumuşatma kaygısı gütmedim. Âkif’in karakteri neyse odur. Bizim kötü bir huyumuz vardır, biz sevdiklerimizi olduğu gibi kendi hakikatiyle sevmek yerine, onlara biçtiğimiz sahte imajları severiz. Fakir böyle yapmayacak. Onun şiirlerinden bu beyitleri seçerken, onun birileri ne der değil, Allah ne der kaygısıyla hareket ettiğinden eminim. O şöyle diyen biri:

“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı”

Bu beyit üzerinden Âkif’in söylemek istediklerini şöyle sıralayabiliriz:

İlahî hitaba aracısız muhatab olmak istiyor: Kur’an’ı açıklama iddiasındaki ilimleri ve eserleri Kur’an’a perde yapmıyor. Lafızperestliği reddediyor: “İlham” anahtar kelime. Âkif Kur’an’ı bir hukuk kuralları kodeksi olarak gören bakışı dışlıyor. Kur’an’dan ilham almaktan söz ediyor. İlham, bir kaynağa, tüketmek için değil üretmek için başvurmanın sembolik ifadesidir. Sadece “Ne dedi” diye yaklaşanlar ilham alamazlar. Ancak “Ne demek istedi” diyenler ilham alabilirler. Kur’an’a lafızcı yaklaşanlar için Kur’an, hacmi ve söz dağarcığı ne kadarsa o kadardır. Fakat Âkif gibi yaklaşanlar için Kur’an, anlam debisi sonsuz bir nehirdir. Lafzı bir kez inse de, manası sonsuz kez iner. Kur’an’dan ilham alanlar, lafız ve mana eksenli bir okumayı yeterli görmezler. Bunların yanına maksadı da eklerler. Kur’an’ın insan aklına kapılar açtığını, zihne bambaşka ufuklar kazandırdığını ancak böyle yaklaşanlar fark ederler. “Ayetlerin teşri yönü”, “Vahyin ruhu” gibi kavramlar ancak Kur’an’a Âkif gözüyle bakanlar için bir şey ifade eder. Esasen bu tarz bir yaklaşım, “Onlar Kur’an’ı tedebbür etmiyorlar mı?” ilahi fermanının bir gereğidir. Eğer Kur’an’a, askeriyedeki “kullanma talimatı” muamelesi yapılacaksa, üzerinde tedebbür etmeye ne gerek var? Hangi asker Sahra Talimnameleri üzerinde tedebbür eder ki?

Her zamanın bir ruhu olduğunu tasdik ediyor: Evet, bu ilahî bir yasa ve kevnî bir kanundur. Bu konu Kur’an’da “O her an yeni bir iştedir” ayetiyle dile gelir. “Her an yeniden yaratan, yaratmaktan bıkıp usanmayan” anlamına gelen Hallâk ism-i şerifi , bu hakikatin kaynağıdır. Bu ismin tecellisinin farkında olan Âkif, her asrın bir idrakinin olduğunun farkındadır. Her asrın bir idraki varsa, elbette onun içinde yaşadığı asrın da bir idraki vardır. Bu asrın idraki, dünkü asrın idrakiyle aynı değildir. Eğer aynı olsaydı bu kadar vahiy yerine bir tek vahiy gelir, binlerce peygamber yerine bir tek peygamber gelirdi. İnsanlıkla yaşıt risalet sürecinin Kur’an vahyi ile son bulması, liderliğin kişilerden ilkelere geçmiş olduğunun göstergesiydi.

Âkif iki şeyin gerekliliğini söylüyordu:

Doğrudan doğruya Kur’an’dan ilham almak.
Alınan o ilham ile İslam’ı asrın idrakine söyletmek.

Bu çift yönlü bir hareketti. İlki almak için “Kur’an’a hareket”, ikincisi getirmek için “Kur’an’dan hareket”. Bunun için iki şeyi çok iyi bilmek gerekiyordu

Asrı ve idrakini.
Kur’an’ı ve ondan ilham almayı. Âkif bununla eski din dilinin yerine yeni bir din dilinin gerekliliğini telkin ediyordu. Zira din eskimez, fakat din dili eskirdi. Beyitten yola çıkarak eski din dilinin zaafını da anlıyoruz: Kur’an ile doğrudan irtibat kuramayan, Kur’an’a arz edilmemiş kavramlar dünyasının inşa ettiği bir din dili. Buna mukabil Âkif’in ima ettiği teklif şu olsa gerek: Din dilini, asrın anlama düzeyini (idrak) gözeterek yeniden inşa etmek.

Bazıları, Âkif’in bu muhteşem dizelerini “Modernizm önerisi”, en azından “İslam’ı çağa uydurma arzusu” gibi takdim ediyorlar. Bu eğer bilinçli bir saptırma değilse, önyargılı bir okumadır. Her halükarda çirkindir ve itibarsızlaştırma korosunun değirmenine su taşımaktır. Bunu yapanların bir kısmı Âkif sanki, “Asrın idrakine söyletmeliyiz Kur’an’ı” demiş gibi yorum yapıyor ki, bu düpedüz bir tahriftir ve iftiradır. Âkif Kur’an’ı söyleten değil, Kur’an’ı can kulağı ile dinleyip ona uygun bir hayatı, çağının tanıklığında yaşayan bir adamdır. Onun asrın idrakine İslam’ı söyletmekten kastı açıktır: İslam, diğer inanç sistemleri gibi müzelik değildir. İslam’ın her asra ve çağa söyleyecek sözü vardır. İslam her çağa söyleyeceği sözü müslümanların ağzıyla, eliyle ve haliyle söyler. Âkif’in çağırısı şudur: Ey Müslümanlar! Gelin hep birlikte biz, kendi çağımızda İslam’ın bu asra hitap eden yüksek bir sadakat dili (lisane sıdkın ‘aliyyen) olalım!

“İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için”

Kur’an şairi Âkif bu beyitte Kur’an’ın1 üzerinde ısrarla durduğu bir hakikati dile getiriyor: Kur’an Eski Mısır’ın “Ölüler Kitabı” gibi bir kitap değil, diriler kitabıdır. Bu hakikati Kur’an şöyle dile getirir: “Siz ey iman edenler! O sizi hayat bahşeden bir (diril)işe davet ettiğinde, Allah’a ve Elçi’ye icabet edin!” (Enfal 8:24) Bu ayet, “Gerçek ölüm nedir?” sorusunun cevabını veriyor: Gerçek ölüm, hayattan kopmak değil, hakikatten kopmaktır. “Hayat nedir?” sorusuna vahyin verdiği cevap ise, “hidayettir” şeklinde tecelli ediyor. Vahiy “hayat” derken, maddi hayatı değil manevi hayatı kasteder. Kur’an’ın indiriliş amacı da, manevi ölüleri diriltmektir. Bu hakikati, madden diri olanları manen de diriltmek için indiği halde, ölülere okunması adet haline gelen Yasin suresinin şu ayetlerinden daha güzel ne ifade edebilir:

“Biz ona şiir yeteneği vermedik; bu onun için gerekli de değil: o (vahiy) sadece bir uyarı ve öğüttür; dahası açık ve açıklayıcı bir hitaptır ki bu sayede, (kalben) diri olanları uyarsın ve bunu ısrarla inkâr edenlere karşı verilmiş söz gerçekleşsin.” (Yâsîn 36:69-70)

Kur’an’ın iniş amacı “kalben diri olanları” uyarmaktır. Bunun anlamı, “Kur’an ölülerin değil dirilerin kitabıdır” demektir. Tıpkı Kur’an Şairi Mehmet Âkif’in dediği gibi: Kur’an ve fal… Birbiriyle asla yan yana gelemeyecek iki şey. Fal Kur’an’ın “Şeytan işi pislik” (ricsun min ameli’ş-şeytan) diye nitelediği bir iş. Gerçi Kur’an bu nitelemeyi putların önünde çekilen fal için yaptı, fakat arkasında putlar yok diye fala da nur falan yağmadı. Zira Kur’an “mubin” fal “muğlak”. Kur’an “yakin” fal “zan”. Kur’an’ın “gaybı taşlamak” (racmen bi’l-ğayb) dediği için de, kaçınılması gereken, hatta günah olduğu vurgulanan (inne ba’da’z-zanni ismun) bir zan türü fal. En hafi fi nden spekülatif ve manipülatif bir bilgi türü.

Âkif içinde yaşadığı toplumda sık gördüğü bir durumu şikâyet ediyordu: Birileri Kur’an’la fal bakıyordu. Mesela ev alacak değil mi, rastgele Kur’an’ı açıyor, o sayfada rahmet ayeti varsa alıyor, gazap ayeti varsa almıyordu. Tabi ki bu her zaman böyle masum olmuyordu. Hasmını öldürmek için bile Kur’an falı bakanların hikayeleri dilden dile anlatılır olmuştu. Adam Kur’an falı bakıyor, ahiret ayeti gelmişse Kur’an’dan “cinayeti işleyebilirsin” fetvası almış kabul ediyordu. Bunun ardından Kur’an’ın, fal kitabı olmaktan cincilerin elinde büyü kitabı olmaya geçişi, tahmin ettiğiniz gibi zor olmayacaktır.

Peki, ne olmuştu da bir araya gelmesi asla düşünülemeyecek olan Kur’an ve fal bir araya gelmişti? Kur’an’a hâşâ tombalacının tombala torbası muamelesi yapan bir tasavvuru hangi süreçlerden geçerek üretmiştik? Hayatı inşa etmek için indirilen bir hayat kitabı olan Kur’an’ı ölüm kitabına dönüştürürseniz, varacağınız yer budur. Allah’ın muradını içinde barındıran Kur’an’a siz anlamı olmayan ve teberrüken okunan ölü metin muamelesi yaparsanız, olacağı budur. Tıpkı Fudayl b. Iyaz’ın dediği gibi: “Allah Kur’an’ı kendisiyle amel edilsin diye indirdi; insanlar onu okumayı amel edindiler.

Nitekim yukarıdaki beytin hemen üzerinde yer alan mısralar, bu acı hakikati daha bir vurgulu dile getiriyordu: Ya açar Nazm-ı Celil’in bakarız yaprağına / Yahut üfl er geçeriz bir ölünün toprağına. Günümüz insanı Âkif’in “yaprağına bakma” ile neyi kasdettiğini muhtemelen bilmiyordur. Nereden bilsin, görevi insanları Kur’an’ın anlamıyla buluşturmak olan alimlerden bazılarının, “Kur’an’ın yaprağına bakmak sevaptır” fetvası verdiğini… Evet, bazılarınız kulaklarına inanamayacaktır. Muhtemelen Allah Rasulü bunu duysa o da kulaklarına inanamazdı ‘bıraktığım büyük emaneti’ ne hale getirmişler diye. Ama maalesef Âkif’in yaşadığı dünyada durum buydu.

“Yıkıp şeriatı bambaşka  bir bina kurduk, Nebiye atf ile binlerce herze uydurduk”

Şeriat, Kur’an’ın mü’minlerine talim ettirdiği kurallar bütününe verilen isimdi. Önce bu Kur’anî kavramın içi boşaltılıp, Yahudi ilahiyatındaki “noun” kavramının içeriği ile yeniden doldurulmuştu. Tedvin asrında kelamcılar tarafından yapılan bu büyük yanlışın acısı 20. yüzyılın başında müslümanların burunlarından fi til fi til getirilerek çıkarıldı. Bu mubarek Kur’anî kavram, bin yıldan fazla bir zaman önce üzerinde icra ettiğimiz semantik operasyona kurban gitmiş, İslam’a hasım olan birilerinin eliyle 20. yüzyılda ‘sabıkalı’ hale getirilmişti.

Âkif hem bizim yaptığımız semantik müdahalenin acısını, hem de bu müdahaleyi bahane ederek bu Kur’anî kavrama leke sürülmesinin acısını hissediyor. İşte bu beyit onun bu hissini ortaya koyuyor. Âkif’in şeriat gibi, yatağını vahyin açtığı gürül gürül akan bereketli bir nehrin içini zibille dolduranın başkaları olmadığını, bunu bizim yaptığımızı itiraf ediyordu. İşte Âkif’i hakikatin yüksek dili yapan budur. Nebi’ye atf ile binlerce herze uydurulduğunu söyleyen çoktur. Bunda orijinal bir şey yok. Fakat uydurularak üzerine “nas” yazılan her malzemenin, İslam’ın yerine ikame edilen sahte bir din olduğunu fark etmek orijinaldir. Âkif zımnen indirilen dinin karşısına uydurulan dinin konulduğunu söylüyordu; “bambaşka bir bina kurduk” derken.

Nebi’ye atfen uydurulanları meşrulaştıran geleneksel spekülatif bilgi sistemine karşı, Âkif Kur’an’ın Haşr 22’de dile getirdiği yakîn bilgi sistemini savunuyordu. Kur’an’ın bilgi sisteminin iki ayağı vardı: Gayb ve şahadet. Gayb imanın, şahadet ilmin konusuydu. Mü’min için gayb vahiy ile şahadet taakkul ile yakîne dönerdi. Bu iki ayağın dışında zannî bir bilgi ayağı kurmak, yeni bir bina kurmaktı. Âkif, Nebi adına uydurulanların, sahibi Allah olan dinin yerine, sahibi beşer olan dini geçirmek demeye geldiğini fark eden ender şahsiyetlerden biriydi.

Mustafa İslamoğlu

KUR’AN HALKALARI 6 . BULUŞMASI / M. İSLAMOĞLU – HAYATTA VE KUR’AN’DA KALİTE

Tarihselcilik, insanın, toplumun ve dinin tarihinde tarihsel koşullara aşırı rol biçen ve neredeyse her şeyi tarihsel olana indirgeyerek yorumlayan bir tutum. Alman yorum geleneği bu aşırı indirgemeciliği eleştirmek için tarihsele (historismus) pejoratif bir ek getirerek tarihselci (historisismus) kelimesini türetmiştir.

Tarihselcilik Kur’an’ın evrensel değerleri de içerdiğini kabul etse de indiği dönemin Arap kültürünün Kur’an üzerinde bir belirleyiciliği bulunduğunu, dinin bu kültür içinde doğmuş, yaşanmış, yorumlanıp biçimlendirilmiş olduğunu söyler. Kur’an insanın aklına ve vicdanına yabancılaşan yasasız (ümmi) bu yerleşik yapıyı, karanlığın hegemonyası (Maide, 49); hukuksuzluk düzeni (Fetih, 26); kötülüğün kaynağı (Müddessir, 5) olarak tanımlar ve oradan radikal bir kopuş talep eder. Dolayısıyla reddedilen ve kaldırılması için mücadele verilmesi istenen tarihsel-toplumsal koşulların Kur’an vahyinin karakterini belirlediğini ve her şeyin orada şekillenip bitirildiğini nasıl söyleriz? Daha da önemlisi, vahyin tarihe müdahalesine akıl, mantık, ahlak eşlik etmiyor mu? Ahlaki kaygı gözetmeden, sırf olan bitenin fotoğrafını çekmek için mi iniyor Kur’an vahyi? 

Tam tersi. O fotoğrafın gösterdiği sefaleti geride bırakmak için. Bunun için de Kur’an tarihsel koşulları aşacak insanın önüne bir gelişim diyalektiği koyuyor: Geçmişe karşı gelecek (ûlâ-ahiret); kaosa karşı yasa (fitne-din); hukuksuzluğa karşı güven (hamiyye-sekîne) gibi. Kadının kaderini erkeğin iki dudağı arasına yerleştiren ataerkil kültürü bir kadının (Havle’nin) nasıl yerle bir ettiğini gösteren Mücadele Suresi bu hukuksuz düzeni değiştirme iradesinin tipik örneğidir.

Tek başına bu olay bile, Kur’an vahyinin hazır bulduğu olguları/durumları ‘hak’ ‘hakikat’ ‘hakkaniyet’ değerlemesine göre yeniden hizaladığını gösterir. Peygamberler de bu kriterlere göre insanlar arasında hükmetmekle sorumludurlar (Bakara, 213). Böylece Kur’an tarihsel olanın belirlediği değil tarihsel olana şekil veren gerçek bir aktörle, insanla ve insanı yönlendiren tarihî değerlerle buluşturur bizi.

İSLAMİ KİMLİĞİ DEĞİL HAKİKATİ ÖNE ÇIKARMALI

Aslında İslam, siyasal, ekonomik, vs. bir sistemle değil bireyle ilgilenir. Sistemlere de bireyler üzerinden etki eder. İşin kötü yanı dinlerin sistemler özellikle de siyasal sistemler üzerindeki etkisi azalmadı, aksine arttı. Teo-strateji adıyla sayısız çalışma var bugün. Dinin insanları avutarak içine çeken makro bir sistem olarak pazarlandığı bu yapılar içinde bireyin hakkı-hukuku, özgürlüğü, onuru ikinci plana itilebilmektedir. A. Süruş’un ‘hakikat İslam’ı’ ile ‘kimlik İslam’ı’ arasındaki ayrımı bu riske dikkat çekmektedir. Hakikati değil de kimliği öncelediğimizde, başkaları kendi hakikatlerini inşa ederler. Adı bugün ateizm, deizm olur yarın başka bir şey.

BATI TOPLUMUNDA YAŞANAN KRİZ

Hz. Peygamber’in vefatıyla İslam toplumunun kim tarafından ve nasıl yönetileceği konusunda bir tartışmanın yaşanması; yönetime gelen dört halifenin de göreve geliş tarzının birbirinden farklılığı, devletle ve yönetimle ilgili hususların dinî bir nitelik taşımadığını, siyasal alanın şartlara göre düzenlenmesinin Müslüman bireylere bırakıldığını gösterir. Ulemanın Hz. Peygamberin elçiliği (tebliğ), devlet başkanlığı (imâmet), yargılaması (kadâ) ve fetva vermesi (iftâ) arasında ayrım yapması bundandır. Tebliğini ve fetvalarını peygamberlik görevinin parçası saymış, devlet başkanlığını ve yargılamalarını ise bütün zamanları bağlayan uygulamalar olarak görmemişlerdir.

Laikliğin Batı’da bir kriz çözümü olarak ortaya çıktığını unutmamak gerekir. ‘Son kralı son papazın bağırsaklarıyla asın’ diyen Fransız devrimcilerini kilise karşıtı yapan kavgalardı bunlar. İç savaşların bezdirdiği Batı, dini tasfiye etmekle kontrol etmek arasında gitti geldi ve nihayetinde Fransız tipi laiklik denilen ve dinin kontrolüne dayanan bir laikliği benimsedi.

DEĞERLERİNE YABANCILAR

Türkiye hariç İslam ülkelerinin tamamı sömürge-sonrası toplumlar olmanın travmalarını üzerlerinden atamadılar. Irksal olarak kabilelere, dinsel olarak mezheplere bölünmüş olmaları onları demokratik kültür, çoğulculuk, tolerans, liyakat gibi çağdaş yaşamı kuran bütün değerlere yabancılaştırmaktadır. Kurtulmak istedikleri olumsuz şartların devamını sağlayan bu olumsuzlukları zihinlerinden ve yüreklerinden atmadan bir değişim zor görünmektedir. Zira ilahi yasa öyle buyurur: “İnsanlar içlerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez” (Rad’, 11).

Oku bile atabilmek için yayı geri çekeriz

İnsan alışkanlıklar/gelenekler varlığıdır. Hep bildiklerini yineleyerek hayatta var olmanın imkânını ve güvenini keşfettikten sonra, bunu hayatının normaline dönüştürür. İnsanın yeni olana direnmesinin ardında bu vardır. Ama biliriz ki bir oku atabilmeniz için yayı tersine çekip germeniz gerekir. Yeni, başka ve daha fazla bir şey istiyorsak, dozunda bir gerilime imkân vermemiz gerekir. Yeter ki bu gerilim katılımcı, çoğulcu, özgürlükçü, adil, merhametli, haktan ve hukuktan yana, yok etmeye değil yaşatmaya ayarlı koruyucu değerler kelimetü’t-takva (Fetih, 26) altında iş görsün.

Geçmişten faydalanmak ve eleştirmek önemli

İmam Mâtürîdî’nin özgür iradeyi, içtihadı/aklı/re’yi savunması; bunlarla, dinin akla, mantığa ve tecrübeye kapalı dogmatik bir yapıya dönüştürülmesini engelleme çabası; alemde hikmeti/ yasalılığı kabulü; delile dayalı inancı savunması; ahlaki yargıların, doğruluk değerine de dikkatimizi çekmesi; insan fıtratının ayartılma riskine karşı aklın doğrularını önermesi; te’vil yöntemiyle çoğulcu metin yorumunun önünü açması; içtihadî ve örfi nesh kavramlarıyla, gerekçesi ortadan kalktığında mevcut hükmün yerine yenisini üretmede insana inisiyatif vermesi onu yaratıcı bir düşünür olarak öne çıkarmaktadır. Bugünümüzü kurarken geçmişin güçlü damarlarından yararlanmak hak, varsa bir yanlış işaret etmek vazifedir. Bu, bilimselliğin gereğidir.

Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün

KUR’AN HALKALARI 6 BULUŞMASI – PROF. DR. ŞABAN ALİ DÜZGÜN – DEĞER TEMELLİ YAŞAMIN DİNAMİKLERİ

UFUK / Hayatın Yeniden İnşası İçin 3U Formülü – Mustafa İslamoğlu

UYUM / Hayatın Yeniden İnşası İçin 3U Formülü – Mustafa İslamoğlu

25.01.2023

UMUT / Hayatın Yeniden İnşası İçin 3U Formülü – Mustafa İslamoğlu

Ne imtihanlar misafir ettim bir bilsen hiç hesapta yokken, iyi ki acımı hafifletecek dualar ezberlemişim küçükken…

Umut var mı? Dua varsa umut var. Zira Allah varsa her şey var…

Ey Allah’ım; Recep ve Şabanı bize mübarek kıl, bizi Ramazana kavuştur

Comments are closed.