logo

Kalbi yaratan Allah, kalbin içinden geçenleri bilmez mi…

İÇİNDEKİLER

Önümüzdeki Salı’yı Çarşamba’ya bağlayan gece, Rebîü’l-evvel ayının on ikinci gecesidir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s)’in dünyayı teşriflerinin yıl dönümüdür. Bizleri bir kez daha Mevlid Gecesi’ne ulaştıran Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve sena olsun. Ümmeti olma bahtiyarlığına erdiğimiz Sevgili Peygamberimize, âline ve ashabına salât ve selam olsun. Mevlid Gecemiz şimdiden mübarek olsun.

Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatan bir kandil olarak gönderdik.” Ahzab 45-46

Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: “Allah’ı Rab, İslam’ı din ve Hz. Muhammed’i de peygamber olarak kabul eden kişi imanın tadını alır.”

Allah Resûlü (s.a.s), kalplerden şefkatin, vicdanlardan merhametin çekildiği bir dönemde dünyayı teşrif etti. Çoraklaşan yürekler, onun gelişiyle yeşerdi. O, cahiliye girdabında boğulan insanlığa rehber, ümidini kaybeden gönüllere umut oldu. İnsanları, zulmün karanlığından İslam’ın aydınlığına çıkardı.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s), insanlığı bir ve tek olan Allah’a kul olmaya, adalete, iyiliğe, kardeşliğe ve güzel ahlaka çağırdı. Şirkin karşısında iman ve istikameti, zulmün karşısında hak ve adaleti, cehaletin karşısında ilim ve hikmeti, şiddetin karşısında şefkat ve merhameti kuşanmayı insanlığa o öğretti.

Peygamber Efendimiz (s.a.s), Kur’an-ı Kerim’i bize tebliğ eden, her haliyle yaşayıp öğretendir. Peygamberimizin sünneti, Kur’an-ı Kerim’in ete kemiğe bürünmüş halidir. Kur’an ve sünnet bir bütündür, birbirinden asla ayrılamaz. Allah Resûlü (s.a.s) olmadan İslam anlaşılamaz, yaşanamaz. Allah’a itaat etmenin yolu Peygamberimize tabi olmaktan geçer. Rabbimizin sevgisine mazhar olmak ise Peygamberimize itaat etmekle mümkündür. Nitekim bu hususta ayet-i kerime gayet açıktır:  

De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Allah, Çok Bağışlayıcı’dır, Rahmeti Kesintisiz’dir.

Ali İmran 31

Mevlid-i Nebi’yi büyük bir fırsat bilerek, hayatımızı yeniden gözden geçirelim. Peygamberimiz (s.a.s)’in insanlığa hayat veren ilkelerini, yuvalarımızda, işyerlerimizde, çevremizde ve insani ilişkilerimizde hâkim kılmanın gayretinde olalım. Olalım ki, dünyamız huzurla dolsun, ahiretimiz cennet olsun.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da Mevlid Gecesini içine alan haftayı Mevlid-i Nebi Haftası olarak kutlayacağız. Başkanlığımız bu yıl, Mevlid-i Nebi Haftası temasını “Peygamberimiz, İman ve İstikamet” olarak belirlemiştir. Mevlid-i Nebi Haftası boyunca gerçekleştireceğimiz programlarla başta çocuklarımız ve gençlerimiz olmak üzere toplumumuzun her kesimine Peygamberimiz (s.a.s)’in örnek hayatını anlatmaya çalışacağız. Bu vesileyle Mevlid-i Nebi Haftamızın aziz milletimize, İslam âlemine ve tüm insanlığa hayırlar getirmesini Yüce Rabbimden niyaz ediyorum.

Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü

16.09.2023

Safer ayının uğursuz ve musibet ayı olduğu söylentisi doğru mudur?

Safer ayının uğursuz olduğu ve bu ayda bela ve musibetlerin çokça meydana geldiği şeklinde bir anlayış Cahiliye dönemine ait olup (Ebû Dâvûd, Tıb, 24), dinimizde yeri yoktur. Dolayısıyla böyle bir anlayış hurafedir. Bu ayın diğer aylardan hiçbir farkı yoktur. 

Peygamber Efendimiz (sas), “Safer (ayının) uğursuzluğu diye bir şey yoktur.” (Buhari, Tıb, 19).  Buyurarak  câhiliye dönemi halkının bu bâtıl inancını ve  aynı şekilde hac aylarında umre yapmayı dünyadaki en çirkin işlerden gören halk inancını reddetmiş, umrenin herhangi bir vakti olamayacağını ve hac ile bir arada yapılmasının helâl kılındığını bildirerek bu yanlış uygulamayı ortadan kaldırmıştı.  

Bunun yanında, câhiliye dönemi halkının, Safer”in, insanların ve hayvanların karnında bulunan bir ağrı olduğuna ve bunun başkalarına da bulaştığına inandıkları nakledilmektedir. Ancak Resûlullah bu bâtıl inancı da reddetmiştir.

Hicrî yılın ikinci ayı Safer ayıdır.

İslâm’dan önce Araplar seneyi altı kısma ayırıyor ve her kısım aynı adı taşıyan iki aydan oluşuyordu. Meselâ iki safer, iki cumâdâ, iki rebî‘ vardı; bunları birbirinden ayırmak için birincisine “evvel”, ikinciye “âhir” veya “sânî” gibi sıfatlar ekleniyordu. Ayrıca nesî uygulamasıyla muharrem ayı saferin yerine kaydırılarak safer ayı haram ay kabul ediliyordu. Muharrem ayı “saferü’l-evvel” veya “saferü’l-muharrem”, ikinci ay ise “saferü’s-sânî” diye adlandırılmakta, her iki ay “saferân” adıyla anılmaktaydı. Önceleri sıfat olarak kullanılan muharrem kelimesi daha sonra bu ayın adı olmuş, ikinci safer de yalnızca safer olarak isimlendirilmiştir.

İslâm tarihinde safer ayında meydana gelen önemli olaylar

Resûl-i Ekrem (sas) ile Hz. Ebû Bekir’in hicret için yola çıkmaları ve Sevr mağarasına sığınmaları (1/622),

Ebvâ (Veddân) Gazvesi (2/623),

Recî‘ ve Bi’rimaûne vak‘aları (4/625),

Hayber seferi (7/628),

Hz. Peygamber’in kızı Zeyneb’in vefatı (8/629),

Resûlullah’ın vefatından önceki şiddetli hastalığı (11/632),

Sıffîn Savaşı (37/657).

İNSANLIĞA BARIŞ VE HUZUR GETİRMESİ DİLEĞİYLE….

NİCE YILLARA 1445

Mustafa Cihat, Fizani Albümü

12.01.2024 (1445)

MUTLULUĞUNUZ DAİM DUALARINIZ KABUL AMELLERİNİZ MAKBUL OLSUN. NİCE YILLARA….. 1445

ANLAM, İYİ, DOĞRU VE GÜZELİN BİRLİKTELİĞİ

Anlam da iyi de doğru da güzel de bizi çeker: Nereye? Niye? Hiç şüphesiz yaratılışımız (fıtratımız) gereği bunların dördünü de arzularız. Yaptığımız bir eylemin, anlamlı olması onun yapılmaya değer olması demektir. İyi olması, onun gerekli ahlaki yapıya uygun olması, kötülükten uzak olması demektir. Doğru olması, yalan ve yanlıştan uzak olup bir hayalin arkasında olmamamız demektir. Güzel olması, gerekli çekiciliğe sahip olup çirkinlikten uzak olması demektir.

Yapılması boş olanı gerçekleştirmeye çabalamak, ahlaken kötüyü yapmak, halüsinasyonun peşinde olmak, çirkini hedeflemek; anlam, iyi, doğru ve güzel birlikteliğinin tam tersidir. Bir tek, bunların dördünün de olması gerekenin tam tersi şekilde olduğu durumda değil; bunların üçünde bir sorun olmayıp da sadece tekinin eksikliğinde bile yaptığımız eylemle ilgili ciddi bir sorun var demektir. Örneğin yaptığımız eylemin, ahlaki açıdan sorun taşımadığını, bir halüsinasyonun peşinde olmadığımızı, gerekli çekiciliğe sahip olduğunu; yani iyi, doğru ve güzelle ilgili bir sorunu olmadığını düşünelim. Bu durumda yaptığımız eylem boş bir işse, herhangi bir şekilde anlamlı değilse; yine de yapılmaya, kendisine vakit harcamaya değmeyecek bir eylem olur. Diğer yandan yapacağımız eylem eğer ahlaki açıdan sorunluysa, yani iyi değilse; isterse bir halüsinasyon olmasın, isterse estetik açıdan bir sorun taşımasın, yani doğru ve güzel olsun, kötü olması o eylemin yapılmaması için yeterlidir. İyi olmayan, kötü olan bir eylemi yapmamız değerli olamayacağı için onu yapmanın anlamlı olabileceği de düşünülemez. 

Ayrıca bir eylemin ahlaki açıdan sorun taşımadığını, gerekli çekiciliği taşıdığını, yani iyi ve güzel olduğunu fakat bir halüsinasyonun peşinde olduğumuzu düşünelim. Doğru bilgi üzerine kurulmamış olması bir eylemin yapılmaması için yeterlidir. Bir halüsinasyonun peşinde olup da bir eylemi yapmak değerli olamayacağı için onun yine anlamlı olabileceği düşünülemez. Bir de ahlaki açıdan sorun taşımayan, halüsinasyon olmayan bir eylemi düşünelim, yani bir an için bu eylemin iyi ve doğru olduğunu fakat çirkin ve itici olduğunu düşünelim. Güzel kriterinden uzak bir eylemi yapmamız da ciddi bir sorun olacaktır; eylemin güzel olmaması o eylemi yapmanın değerini de düşürecektir yani anlamla ilgili bir sorun da ortaya çıkacaktır. Görüldüğü gibi anlam; iyi, doğru, güzelden ayrı önemli bir kriter olmakla birlikte, aynı zamanda iyi, doğru ve güzel kriterlerinin karşılanmasına da bağlıdır.

Ancak Allah varsa anlam, doğru, iyi ve güzel vardır; Allah’ı reddeden için bunlar sadece halüsinasyonlardır. Bu söz, boş bir retorik değil. Neden boş bir retorik olmadığını aşağıda çok kısaca göstermeye çalışacağım. İlaveten, burada kısaca göstermeye çalıştıklarım anlaşılırsa şu iddiamın da boş bir retorik olmadığı anlaşılacaktır: İslam sadece bir hakikat değildir; her türlü hakikati hakikat yapan bir hakikattir.

Anlamlı olanın peşinde olmak değerli bir şeyin peşinde olmak demek olduğundan,”anlam” tutulan istikamette gerekli motivasyonu verir; “iyi” ahlaki gereklilikleri ifade eder; “doğru” kavramı olmadan ne bilimsel ne de felsefi bir önermenin manası olabilir yani ne bilim ne felsefe mümkündür; “güzel” kavramı ise estetik ve sanatla ilgili değerlendirmelerin temelindedir. Kısacası varoluşsal hakikat (anlam), ahlaki hakikat (iyi), bilimsel ve felsefi hakikat (doğru), estetik ve sanatsal hakikat (güzel) ancak ve ancak Allah’a atıfla objektiflik, doğruluk kazanabilir. İslam ise Allah’ı tanıtan ve Allah’la-kul arasında ilişki kurduran sistem olarak; varoluşsal, ahlaki, bilimsel-felsefi, estetik-sanatsal olanın temelinin olmasını mümkün kılar. Kısacası en önemli hakikatleri hakikat yapar. Bu farklı alanların hakikatinin, İslam’ın sunduğu temele muhtaç olması ve İslam’ın vahdet anlayışı çerçevesinde bir araya gelebilmesi de İslam’ın İlahiliğinin delillerinden biridir.

İYİ: “İyi” kavramı, ahlaki yargının temelindedir. Fıtrat delilleri kitabımın ahlakla ilgili bölümünde ve daha kısa bir şekilde bu kitabın ikinci bölümünde bu konuyu ele aldım (tekrara düşmemek için burada oralarda söylenenleri tekrarlamıyorum). Bahsedilen yerlerde gösterdiğim gibi, objektif anlamda “iyi” olanı, ancak Allah’tan gelen buyruklarla temellendirmek mümkündür. Ancak bireyi ve toplumu aşan yasalar ve yasaları empoze eden meşru bir otorite varsa objektif ahlaktan (objektif anlamda “iyi”den), yani ahlakın rasyonel temelinden bahsetmek mümkündür. İslam, bireyi ve toplumu aşan ahlaki yasaları empoze etmesi meşru tek otorite olan Allah’tan gelen ve bu yasaları ihtiva eden mesaj olarak bunu sağlar. Böylesi bir temel olmaksızın, “iyi” kişiden kişiye ve toplumdan topluma değişen izafi bir kavram olmaktan kurtulamaz. Elbette “iyi” olan birçok eylem, doğuştan (fıtrattan) gelen kapasiteyle yine anlaşılabilir ve “iyi”ye göre eylemler gerçekleştirilebilir fakat “iyi” rasyonel temelsiz kalır.  Kısacası bu temelden yoksun kalınca “iyiden” bahsedilemez; “iyi” olmayan ise anlamlı olamaz.

DOĞRU: “Doğru” kavramı, bilimsel ve felsefi yargılarımız kadar güncel en sıradan bilgilerimizin de temelindedir. Fıtrat delilleri kitabımın akılla ilgili bölümünde bu konuyu ele aldım (burada bu konuyu kısaca özetleyeceğim). “Sandalye” dediğimizde, sandalye kelimesinin anlamını bilmemiz, üzerinde oturulması için yapılmış belli bir biçimdeki cisme sandalye demenin “doğru” fakat basketbol oynanan yuvarlak cisme sandalye demenin “yanlış” olduğunu anlamamıza bağlıdır. Frege’ye göre “doğru” ve “yanlış” (doğruluk değerleri diye de anılırlar) en temel mantıksal objelerdir. Allah’a atıf yapmadan anlamın ve iyinin rasyonel temeli olamayacağını (nihilizmi ve ahlaki izafilik) birçok ateist filozof bile ifade etmiştir. Fakat “doğru” kavramına yaklaşımın, teist ve ateist paradigmalar arasında farklı olabileceği çok az kişinin farkına vardığı bir husustur. Materyalist-ateist felsefeyi benimsemiş olan ve tutarlı bir materyalist olmak için “eleyici materyalist” olunması gerektiğini savunan, biri nörolog diğeri felsefeci olan Patricia ve Paul Churchland çifti, beyinde “doğru” ve “yanlış” kavramlarının karşılığının olmamasına hazır olmamız gerektiği konusunda bizi uyarmışlardır. (Bu iddiada bulunanlar, bu iddialarını ifade ettikleri cümlelerin de “doğru” ve “yanlış” kavramları yoksa bir anlam içermediğinin farkında mı acaba?) Churchland çiftinin bu iddialarını alıntılayan Victor Reppert, doğruluk değerlerini elemenin entelektüel bedelinin çok ağır olduğuna, bu kavramları eleyen kimsenin bu kavramların yerini doldurmasının mümkün olmadığına dikkat çekmiştir. Her ne kadar birçok materyalist-ateist, felsefelerinin gereğini tutarlı bir şekilde tespit etmekte ve kabullenmekte zorluk çekseler de, Churchland çiftinin doğru şekilde tespit ettiği gibi materyalist-ateist felsefenin tarif ettiği maddi dünyada “doğru” ve “yanlış” kavramlarına yer bulmak mümkün gözükmemektedir.

 Doğayı incelediğimizde doğadaki hiçbir şeyin “doğru” veya “yanlış” kavramlarına karşılık gelmediğini, bu kavramların sadece zihne ait olduğunu anlarız. Bir botanik uzmanının bir ağacın yaşını tespit etmeye çalıştığını düşünelim (bu bilime dendrokronoloji denir); bunun için bu uzman ağacın gövdesindeki halkaları inceleyerek ağacın yaşını söyler. Eğer uzman ağacın yaşını bilemezse uzmanın “yanlış” olduğunu söyleyebiliriz.

Bir an için bu ağaçta öyle bir bakteri türü olduğunu farz edelim ki bu bakteri türü ağaçların halkalarını bozarak ağaçların yaşının “yanlış” anlaşılmasına sebep oluyor olsun; bu durumda bu ağacın “yanlış” olduğunu söyleyebilir miyiz? Hiç şüphesiz hayır; bu ağacın yapısının yanıltıcı olduğunu söyleyebiliriz ama “yanlış” olan ağaç değil uzmandır. Zihne sahip olmayan hiçbir varlık için, insanların teknolojik hiçbir üretimi için, hatta birçok kişiyi yanıltabilecek bilgisayarlar için “doğru” ve “yanlış” kavramları yoktur. Bilgisayarla yapılan işleme zihinle bakıldığında “doğruluğun” veya “yanlışlığın” anlamı olur, bilgisayarın kendisi bu kavramların farkında değildir. Bu durumu, düşüncelerimizi bir defterin üzerine yazmamıza benzetebiliriz.

Bir zihinle defterdekilere bakılmadığı müddetçe, fiziksel olarak defterin üzerindeki yazılar sadece mürekkep dağılımlarından ibarettir. Zihinle bu cümleler değerlendirildiğinde ancak “doğru” ve “yanlış” kavramları anlamlı olur; defterin kendisi için “doğruluğun” ve “yanlışlığın” anlamı yoktur. Nöronlarla oluşan biyo-kimyasal bir yapının doğru veya yanlış olduğundan bahsedilemez (önceden değinilen ağaçtaki yapının doğru veya yanlış olduğundan bahsedilemeyeceği gibi). Materyalist-ateist bir bilim adamı olan Francis Crick gibi zihni sadece ve sadece nöron-paketleri (“nothing but a pack of neurons”) olarak gören bir materyalist-ateist için, Churchlandler gibi, “doğru” ve “yanlış” kavramlarını bile inkar etmeye gidecek sağduyuya en aykırı bir yolu tercih etmek dışında bir yol gözükmemektedir. Post-modernistler içerisinde de, Churchland çiftinden farklı yaklaşımlarla olsa da, evrensel bir “doğru”nun olmadığını veya olsa da bilinemeyeceğini ifade edenler olmuştur. Bunların felsefi atalarından biri olan Nietzsche de, ahlaki “iyi”nin bir temeli olmadığını savunmasının yanında “doğru”nun olmadığını da savunmuştur. Nietzsche, bu durumda, anlamın olamayacağını ve “hiççiliğin” (nihilizm) bunun sonucu olması gerektiğini tutarlı bir şekilde görmüştür. Burada ifade ettiğim görüşlerin çoğuna, Nietzsche işitse katılırdı fakat Allah var olmadığı için yanıldığımı ifade ederdi.

 “Doğru” ve “yanlış” kavramları başka bir şey üzerinden anlaşılamayan temel kavramlardır ve maddeye indirgenip madde üzerinden anlaşılmaları mümkün gözükmemektedir. Evrenin ve içinde var olan akıl sahibi varlıkların kökenini bilinçli, ezelden beridir akıl sahibi olan Allah’a bağlayan, genelde teizm ve özelde İslam açısından, akıl yürütme için şart olan bu temel özelliğin nasıl ortaya çıktığını anlamakta bir sorun yoktur. Zihin var olan ezeli unsurdur; İslam için zihne bağlı özellikleri maddeye indirgeyip açıklamak gibi bir zaruret mevcut değildir. Ezeli Zihin maddeyi var etmiş ve bu evrendeki sınırlı zihinlerin oluşmasını mümkün kılan şartlarla maddeyi tasarlamıştır; yoksa zihin maddenin tesadüfi bir bileşiminin neticesi değildir.

Ayrıca materyalist-ateist görüşün savunucularına göre akıl, doğal seleksiyonun etkin olduğu planlanmamış ve tesadüfi bir evrim süreciyle oluşmuştur. (Burada, sorunun, evrimin ve doğal seleksiyonlu bir sürecin savunulmasının değil fakat bu sürecin arkasında bir Bilincin olmadığının savunulması olduğunu belirtmeliyim. Bu doğal seleksiyon sürecinde; yaşamaya ve üremeye uygun olmayanlar elenirken, uygun olanlar ise yaşamaya ve genlerini aktarmaya devam etmiştir. Fakat sadece yaşayanı ve üreyebileni seçtiği ifade edilen bir doğal seleksiyon mekanizmasına dayandırılarak açıklanan bir tablo içerisinde akılla yapılan çıkarımların doğru olduğunu beklememiz için bir sebep yoktur. Çünkü bu tabloda, doğal seleksiyonun doğru akıl yürütmeyi yapanları seçmesi gibi bir anlatım yoktur. Materyalist-ateist evrim anlatımında, doğru bilginin seçimini gerekli kılacak veya insan zihni için farklı bir perspektif açacak hiçbir unsur yoktur; doğal seleksiyon, her canlı için, doğru bilgiyi değil yaşatan biyo-kimyasal yapıyı seçer. Akıl yürütme faaliyetinin planlanmamış ve tesadüfi bir doğal seleksiyon süreciyle oluştuğunu savunan bir materyalist-ateist, akıl yürütme faaliyetinin güvenilirliğini savunamaz duruma gelecektir. Oysa teist paradigmada, akıl, Allah’ın verdiği bir armağandır (Allah hangi süreçle vermiş olursa olsun). Akıl, Allah’ın kudret ve sanatını öğrenmek ve takdir etmek gibi amaçlar da gözetilerek verilmiştir; bu paradigmada, sınırlı bir şekilde olsa da, aklın veriliş amacı belli doğrulara ulaşmasıdır. Eğer matematiksel işlemleri yapmak için üretilmiş bir hesap makinesinin yanında planlanmamış ve tesadüfi süreçlerle oluşmuş fakat matematiksel işlem yapma özelliği de kazanmış bir hesap makinesinin varlığından bahsedilse, hangisiyle yapacağınız işleme güvenirdiniz?

Materyalist-ateist görüş ile teizm arasında değerlendirmeleri yapan akıldır, aklın güvenilirliğini sarsan bir görüşü (materyalist-ateizm) savunanların ise akılla materyalist-ateizmin doğru olduğu sonucuna vardıklarını söylemeleri bile mantıken mümkün değildir. Ezeli unsurun akıl sahibi Allah olduğu fikrini insanlara ulaştıran İslam; aklın, Allah’ın verdiği bir nimet olduğunu ve “doğru” bilgiye ulaşmak için çalıştırılması gerektiğini insanlara öğretmektedir. Dünyadaki geniş kitleler üzerinde etkin olan dinler arasında İslam kadar aklı çalıştırma vurgusu yapan bir din yoktur. İslam, aklın temel kavramı “doğru”nun da halüsinasyon olmadığı bir paradigmayla insanları buluşturmuştur. Ancak Allah’la insanları buluşturan bir paradigmanın içinde “doğru” kavramından bahsedilebilir. “Doğru” kavramı olmadan anlamdan bahsedilemeyeceği için “doğru”nun varlığı da anlamın yitirilmemesi için önemlidir.

GÜZEL: “Güzel” kavramı, estetik ve sanatla ilgili yargılarımızın temelindedir. 

Neyin güzel neyin çirkin olduğuyla ilgili birçok yargımızın toplumdan topluma değiştiği söylenebilir. “İyi” (ahlak) ile ilgili olduğundan çok daha fazla izafilik iddiası “güzel” (estetik, sanat) alanındaki yargılarla ilişkilidir. Bir müzik parçasını bir toplum çok beğenirken diğeri hiç beğenmeyebiliyor. Fakat bir manolyayı, bir karanfili, bir sümbülü acaba güzel bulmayacak var mı? Veya masmavi bir denizi? Veya bülbülün ötüşünü? Bunlardan çok daha önemlisi, güzelle ilgili yargılarında uzlaşamayan toplumlar bile “güzel” yargısını kullanmakta uzlaşırlar. Güzel olan her neyse, bir şeylerin “güzel” olduğu konusunda, “güzel” olmanın değerli, arzu edilir olduğu konusunda birbirleriyle hiç ilişkide olmayan kabileler bile hemfikirdir. Bu yüzden neyin “güzel” olduğu tartışma konusu olsa da, insanın doğasından gelen (fıtrattan gelen) “güzel” ile yargıda bulunma izafi değildir. “Güzel” olanın çekici, değerli ve arzulanır olduğu, “çirkin” olana göre tercih edilir olduğu şeklinde tanımlamalar da, farklı her toplumca rahatlıkla kabul edilecektir. “Güzeli” meydana getirenin değerli olduğu; “güzelin” bir işaret levhası gibi kendisini ortaya çıkartanın değerli oluşunun tanığı olduğunda da farklı kültürlerin birçok üyesi uzlaşacaktır.

 İslam’ın sunduğu Allah merkezli varlık anlayışı ise “güzel” algımızı da halüsinasyon olmaktan kurtarır. Bu anlayışa göre evrende ortaya çıkan formların arkasında Allah’ın ilmi ve kudreti mevcuttur. Nitekim Kuran’da, dünyadaki kitleler üzerinde etkili hiçbir dinde olmadığı kadar, evrende gözüken olgular üzerinde tefekküre davet vardır. Kuran, Allah’la “güzellik” arasında bağ kurar ve “Oluşturanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir” (23-Müminun Suresi 14) ve “O, her şeyi güzel yapmıştır” (32-Secde Suresi 7) der. Sanatçıların ortaya koydukları sanat eserleri de, Allah’ın yarattığı maddede, Allah’ın maddeye koyduğu potansiyelin ortaya çıkmasının bir sonucu olarak vardırlar. Allah, doğa ve sanatçılar gibi araçsal sebepler aracılığıyla, evrende ortaya çıkan formların değerli, çekici olduğunu gösterir. İçimizdeki “güzel” algısı bu değerli olmayı kavramamızı, araçsal sebepler aracılığıyla ortaya çıkan “güzelliğin” Gerçek Sahibi’ni takdir etmemizi destekler. Bu varlık anlayışında “güzel” bir halüsinasyon değildir fakat Yaratıcıya yönelten, onun sanatını takdir etmeye yarayan bir işaret levhasıdır. Bu işaret levhası bize; Maşallah (Allah’ın iradesiyle olmuştur), Sübhanallah (Allah eksikliklerden münezzehtir), Elhamdulillah (övgüler Allah’adır), Allahuekber (Allah en büyüktür) dedirtir.

Modern dönemin insanının en önemli sorunlarından birisi sıkılmadır. 

Sıkılma, insanı sadece istemediklerini yaptığı zaman yakalayan bir his değildir; en istenen şekilde hayatın yaşandığı anlarda da insanı yaklar. Çok sevilen bir mekanda yaşarken, iyi olduğu düşünülen bir evlilik yapmışken, iyi anne-babaya ve çoluk-çocuğa sahipken, iyi derecede paraya ve sağlıklı bir yaşama sahipken de sıkıntı çöker insanın üstüne. Sıkıntı, bazen, sadece vücuttaki kimyasal tepkimelerden kaynaklanabilir (dışsal bir faktöre bağlı değildir); bu tarz sıkılmayla ilgili söyleyecek bir sözüm yok. Fakat sıkıntı, birçok zaman, hayattaki yönün ve yapılanların anlamlı olmamasıyla da yakından ilişkilidir. Tükenip de yok olanların anlamlı olduğu düşünülemez. Hatta ahiret hayatı gibi sürekli, tükenmesi olmayan bir varoluşta bile, Allah’la irtibatın olmaması halinde gerçek anlamın olamayacağı ve bu hayatın bile (içimizden sıkılma hissi alınmazsa) sıkıcı olacağı kanaatindeyim. Allah’tan başka her şey sıkıcıdır. Allah’la irtibatı kurulmadan her şey, sürekli bir ahiret hayatı bile, sıkıcı ve anlamsızdır. “En yüksek iyi” (summum bonum); haz merkezli hayatta, maddeye hükmetmede veya doğayı fetihte değil fakat Allah’la ilişkide olmaktadır.

İslam’la, kullarını seven bir Allah hayata dahil edilir. Korku da elbette Allah’la ilişkide önemli bir unsur olabilir ama sevginin Allah’la kurulacak bağda daha güçlü ve öncelikli olduğu kanaatindeyim. Nitekim Allah’ın rızasının Cennetin nimetlerinden daha üstün olduğunu söyleyen 9-Tövbe Suresi’nin 72. ayeti, bu görüşü desteklemektedir. “Allah’ın rızası” (ridvanun min Allahi); Allah’ın kulunu beğenmesi, Allah’ın kuluna karşı sevgisi olarak anlaşılabilir. İnsanların en önemli isteklerinden biri beğenilmektir. Karşımızdakinin bizim için önemi ve statüsü ne kadar yüksekse; onun tarafından beğenilmek, takdir edilmek ve sevilmek o kadar çok önem kazanır. Allah’ın varlığını anlayan kimse, kendisini yaratan ve her şeyini muhtaç olduğu Allah’ın her şeyden daha önemli olduğunu anlar. Kendisi dışındaki tüm varlıkları yaratanın ontolojik statüsü, geri kalan tüm varlıklarla kıyaslanmayacak kadar yüksektir.

O zaman, içimizdeki beğenilmek, takdir edilmek ve sevilmekle ilgili isteğin en anlamlı şekilde karşılık bulması ancak ve ancak Allah tarafından beğenilmek, takdir edilmek ve sevilmekle mümkün olabilir. Anlamlı bir hayat ancak böylesi bir beğeniyi, takdiri ve sevgiyi kazanma hedefi doğrultusunda hayata yön çizmeyle mümkün olabilir. Allah’ın varlığını anladıktan sonra içimizden gelen beğenilme isteğinin üzerine düşünen; bu isteğimizin, Allah tarafından beğenilmek (Onun rızasını kazanmak) için verildiğini anlar. Bunu idrak edemeyen kişi ise içindeki bu hissi, insanların gözünde karizmatik olarak (insanlar tarafından beğenilerek, takdir ederek) gidermeye çalışır ve hayatın anlamını bu zeminde bulmaya çalışır. Oysa İslam, Allah’la iletişimi hayatın merkezine koyar ve En Önemli tarafından beğenilmek, takdir edilmek ve sevilmek kadar önemli ve değerli bir hedef olmadığını göstererek, böylesine anlamlı bir hedefle hayata yön vermemize imkan verir. İslam, yaşanan hayatta, Allah ile kurulan ilişkinin, birçok ilişkiden biri olamayacağının; bu ilişkinin, hayatın anlamlı şekilde üzerine kurulması gereken temel olduğunun dersini verir. Hayat ancak bu temel üzerine kurulursa gerçek anlamını kazanabilir.

Bu kısa hayatımızı anlamlı kılacak bir şey varsa, o da yaşanan beraberlikler, beraberliklerdeki etkileşimler olabilir mi? Peki hangi beraberlikler, nasıl yaşanırsa hayatımızı anlamlı kılabilir? Yaşadığımız bir beraberlik türü, bilinçsiz maddi varlıklarla yaşadığımız beraberliktir. Maddi varlıklar, güzelliğiyle bizi büyüleyebilir, büyüklüğüyle bizi sarsabilir. Fakat hiçbir maddi varlık, ne kadar ihtişamlı olursa olsun; varlığımızın bilincinde olamaz, bize cevap veremez, bizi anlayamaz. Bize trilyon yıldızıyla komşu galaksimiz Andromeda’nın hediye edildiğini varsayalım. Kısacık bu hayatta, bizi anlamayan ve varlığımızın farkında olmayan, hatta kendi varlığının da farkında olmayan Andromeda ile bu beraberlikte hayatımızın anlamı olduğunu düşünebilir miyiz? Sevdiğimiz tek bir yakın dostumuzla, dünyanın sıradan bir köşesindeki beraberlik bile trilyon yıldızlı Andromeda’nın tümüne sahip olup da onunla beraberlikten daha anlamlı gözükmekte. Bizim farkımızda olmayan bitkilerle ve hayvanlarla ilişkimiz de maddi varlıklarla aynı şekildedir.

Varlığımızın farkında olan, bizi anlayan bir dostumuzla, akrabamızla, anne-babamızla, eşimizle-çocuğumuzla beraberlik ve ilişkinin maddi varlıklarla ilişkiden çok daha nitelikli olduğu, hayatımıza ciddi katkıları bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Buna karşın, bu ilişkiler üzerine hayatımızın anlamını kurmakta da ciddi eksikler mevcuttur. Hayatımızın ölümle neticelenecek olması, burada kuracağımız her ilişkinin ölümle sonlanacağı, ölüm sonucunda sevdiklerimizin hafızalarından varlığımızla ilgili tüm bilgilerin yok olacağı anlamını taşımaktadır.

Bütün bu beraberliklerden ve ilişkilerden farklı bir beraberlik ve ilişki türü daha var. Bu, bizi yaratan, varlığımızın sebebi olan, ezeli ve ebedi olan Rabbimizle beraberliğimiz ve Onunla kuracağımız ilişkidir. Rabbimiz, bizim varlığımızın farkında olup, bizi en iyi şekilde bilir. “Yaratan’ın bilmemesi mümkün mü?” (67-Mülk Suresi 14). Bu bilme, geri kalan tüm dostlarımızın, sevdiklerimizin bizi bilmesinden farklıdır. O, eksiksiz bir şekilde bizi bilir. Birçok zaman, en yakınlarımızın bizi anlayamadıklarından, bize haksızlık yaptıklarından yakınır, yanlış anlaşılmanın sıkıntı ve stresini yaşarız. Fakat Allah’ın bizi yanlış anlaması, eksik bilmesi diye bir şey söz konusu değildir. Bizi kesinlikle yanlış anlamayacağı, her zaman tam olarak doğru anlayacağı garanti olan tek varlık O’dur. Ayrıca ilişkide olduğumuz birçok kişiyle ilişkimiz zaman zaman kesilir. Evlenince anne babasıyla görüşmesi azalır birçok kişinin, bazen dostlarla tatile gidilince bir süre eşlerden çocuklardan ayrılık olur, çocuklar evlenince onlardan ayrılık olur… Kişi en sürekli beraber olduğuyla bile günün kimi zamanlarında ayrılık yaşar. Fakat Allah’la, ne hayatın belli bir döneminde ne de günün herhangi bir zamanında ayrılık vardır. “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” (57-Hadid Suresi 4). Yaşadığımız hayat boyunca; bizi tam olarak anlayan ve bizden hiç ayrılmayan bir tek O’dur. Ayrıca beraber olduğumuz insanların ölümleriyle, beraberliğimizle ilgili her şey hafızalarından silinir. Bizim ölümümüzle ise geri kalan varlıklar hakkındaki bilgimiz ve onlarla ilişkimiz hafızamızdan silinir. Fakat Allah, her şeyi, hem de ebedi olarak hatırlar. Bizle ilgili her bilgi, sevinçlerimiz hüzünlerimiz, üretimlerimiz gayretlerimiz; hepsi, Onun hafızasında sonsuza dek var olacaktır.

Allah’la beraberlik ve ilişkinin değerini anlayan, hayatını gerçek anlamda anlamlandırmanın şansını yakalar. Allah’la beraberlik ve ilişkinin değerini idrak etmeden bu hayatı anlamlı kılmanın olanağı yoktur. “Allah, inananların dostudur” (2-Bakara Suresi 257). Bizimle sürekli beraber olan, bizi bizden iyi bilen, bizle ilgi tüm bilgiyi ebedi olarak muhafaza edecek olan Allah’la ilişkide olmak; insanı değersizlikten, anlamsızlıktan kurtaracak tek olanaktır. İslam, Allah’ın sürekli bizle beraber olduğunun, kullarıyla ilgili olduğunun, ancak Allah’la ilişki içinde bir hayatın anlamlı olduğunun dersini verir. Bu da, anlam arayışındaki kapının kilidinin İslam olduğunun diğer bir göstergesidir.

PROF. DR. CANER TASLAMAN

RAMAZAN – Šejma & Zejd

”Allah’ım bizi imanı sevdir, kalplerimizde onu süsle. Küfrü, fıskı kötü göster. Bizi rüşd sahiplerinden kıl…”

”Allah’ım sen affedicisin, cömertsin, affetmeyi seversin, beni de affet.
Allah’ım, bize dünya ve ahirette iyilik ver, bizi cehennem azabından koru.
Allah’ım, şimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım işlerin şerrinden sana sığınırım.
Allah’ım, senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği isterim.

23.03.2023

Dua ibadetin özüdür.

Ramazân-ı Şerîf ayının fazîleti Kur’ân-ı Kerîm’de açık bir şekilde beyân edilmiştir: “O Ramazan ayı ki, insanları irşâd için, hak ile batılı ayıracak olan, hidâyet rehberi ve deliller halinde bulunan Kur’ân onda indirildi. Artık sizden her kim bu aya şahit olursa onda oruç tutsun. Kim de hasta yahut yolculukta ise tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza etsin. Allah size kolaylık diler zorluk dilemez. Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah’ı tekbir etmenizi ister. Umulur ki şükredersiniz.!  Bakara Sûresi:185

Mizaç, huy, karakter kavramları çoğu zaman birbirlerine karıştırılmakta ve birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Hâlbuki ibn Sînâ’ya göre mizaç; unsurların zıt özelliklerinin etkileşmesinden ortaya çıkan bir keyfiyettir. ‘Benlik ve özelliklerinin bireysel ve biricik oluşunun biyolojik temeli’ olan mizaç, huydan farklıdır. Mizaçlar eğitimle değiştirilemez, onlar doğuştan gelen özelliklerdir. Huy ise; nsanın ruhsal ve yaratılış özelliklerinin kendine özgülüklerinin tümüdür, alışkanlıklarıdır. Huylar eğitim sayesinde değişebilir.

Mizaç ve huy birbirinden ayrı kavramlar mıdır? Bedenin yapısı ile mizaç mı huy mu daha çok ilişkilidir? Mizaç ve huy aynı yerde mi bulunurlar? İmanın yeri, aklın yeri, ruhun yeri (mahal) neresidir? Sorularına mizacın yerini de ekleyebilir miyiz? Hiç şüphesiz bu son sorunun cevabı mizacın mahiyetinin bilinip bilinmemesi ile de doğrudan ilişkilidir. Ahlâkın sözlük anlamı içerisinde peş peşe saydığımız hulk, fıtrat, seciye, alışkanlık, tabiat (doğa değil), huy ve karakter ile organların durum ve şekilleri ile yakından ilişkili olduğu düşünülen mizacın; değişen, büyüyen, küçülen, dengesini kaybeden, yaşlanan, yeniden gençleşen, aynı bedende ölüp yine aynı bedende dirilen… Bir şey olup olmadığını da kendimize sormalıyız.

Mizaç merkezli bir bölümleme ve tarifte ahlâk: nefsin düşünüp taşınmadan kendi fiillerini ortaya koymasını sağlayan durumdur. Bu durum ikiye ayrılır: Birincisi, mizaçtan kaynaklanan tabiî ahlâktır (vehbî). En küçük bir şeyle öfkelenen ve heyecanlanan, işittiği en küçük bir ses veya haberden korkuya kapılan, hoşa giden ufacık bir şeyden dolayı kahkaha ile gülen kimselerin durumu böyledir. İkincisi de alışkanlık ve eğitimle kazanılan ahlâktır (kesbî). Başlangıçta bu düşünüp taşınma ile olur ve gittikçe bir alışkanlık (mu’tâd), huy ve âdet haline gelir. Ahlâk felsefesi tarihi ve ahlâk eğitimi (terbiye) bu ayrıma çok da dikkat etmeden; huy ve mizacı bir ve aynıymış gibi değerlendirerek insanı ya iyimser ya kötümser ya da bunun ikisinin ortası bir noktada görme eğilimindedir. Ancak durum göründüğünden çok yönlü, çok daha karmaşık, çeşitli, çok renkli ve nihayet ontolojiktir.

Kişilik/Şahsiyet kavramları ise yaratılıştan gelen, kalıtımsal ve sonradan edinilmiş tüm süreçleri kapsaması bakımından mizaç, karakter ve fıtratın bütünü sonucunda bir insanın kendine ait oluşan, özellik, hareket ve davranışların toplamı olarak, ferdi diğerlerinden farklı kılan biricik durumdur. Allah, her insanı benzersiz yaratmış olup, her birinin parmak izleri nasıl farklı ise her insanının kişiliği de kendine özgüdür. Görüleceği üzere tüm kavramlar iç içe olup, hepsinin kesiştiği noktalar olmakla beraber, aralarında bulunan nüanslar bize konuyu daha iyi anlama fırsatı sunabilir. Bu durumda tekrar başlığa dönersek (başlıkta karakter, kişiliğe yakın anlamda kullanılmıştır) insanların bazen mizaç, kimi zaman karakter, çoğu zaman da kişiliğine göre insan ve toplum ilişkilerini belirlemeleri tabi gözükebilir. Kişiliğin Latince kökenli karşılığı olan personality kelimesi, o dönem tiyatroda kullanılan maskeye verilen bir isimdir. Yani insan gerçek hayatta da rol yapmaktadır. Bu durumda emanet olan maskenin kişiyi, hayatın farklı bölümlerinde birbiri ile çelişkili/çokyüzlü rollere zorlaması mümkündür. Her ne kadar kişiliğin içerisinde belli bir tutarlılığı taşıması önemsense de kelimenin böyle bir anlamı çağrıştırması dikkate değerdir. Bundan ötürü yükselmek, uzaktan gözükmek anlamından türeyen şahsiyet kelimesi, tutarlılığı ifade etmesi bakımından daha olumlu bir kavramsallaştırma seçeneği olarak kullanılabilir.

Mizaç; insanın büyük oranda doğuştan getirdiği, genetik yolu ile aktarılan, değişime uğramayan tabiatı / huyu olarak ifade edilmektedir. Kalıtımsal geçiş sürecinde, çevresel şartların etkisi doğum öncesinden hatta geçmiş nesillerden başlamaktadır. Bu etkileşim süreci mizacın kelime anlamı olan; bir şeyin başka bir şeyle karıştırılmasını teyit edip, onu fıtrat kavramından ayırır. Daha çok duygusal yönleri içermektedir. Kişinin sakin-hırçın, sert-yumuşak, atılgan ve çekingen olması gibi durumlar mizaçla ilgilidir. Karakter kelimesi ise, kalıtımsal bir yönü olmakla birlikte, daha çok doğum sonrası çevre koşullarının etkisi altında şekillenen ve ‘’hulk’’, yani ahlaki değerleri içerip bir yönü mizaca diğer yönü şahsiyete eklemlenen, değişmesi zor ama mümkün olan halin adı olarak tanımlanıyor. Düzgün, dürüst olmak- yalancı güvenilmez olmak gibi. Fıtrat kelimesi, yaratılış manasına gelip, bir şeye yatkın, yetenekli ve kabiliyet sahibi olmayı ifade etmekle beraber, ıstılahi anlamı konusunda alimler farklı açıklamalar yapmışlardır. Bazıları fıtratı, her insana ilk yaratılışta yerleştirilen, iyilik ve kötülüğe aynı oranda meyilli olma hali, yani nötr bir durum olarak ifade ederken, bazıları ise fıtratı İslam’la özdeş, ya da ona yatkınlık olarak kabul edip, fıtratı hakikate meyletme yeteneği olarak tanımlamışlardır. Fıtrat kelimesi, yaratılış manasına gelip, bir şeye yatkın, yetenekli ve kabiliyet sahibi olmayı ifade etmekle beraber, ıstılahi anlamı konusunda alimler farklı açıklamalar yapmışlardır. Bazıları fıtratı, her insana ilk yaratılışta yerleştirilen, iyilik ve kötülüğe aynı oranda meyilli olma hali, yani nötr bir durum olarak ifade ederken, bazıları ise fıtratı İslam’la özdeş, ya da ona yatkınlık olarak kabul edip, fıtratı hakikate meyletme yeteneği olarak tanımlamışlardır.

‘’O halde yüzünü, Allah’ı bir tanıyarak dine, Allah’ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah’ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.‘’ (Rum 30)

Cin ve insan şeytanlarının, Allah’ın ihlâslı kullarını hâkimiyetleri altına almaya güçleri yetmez. Bu sebeple, ihlâs sahibi kullardan da zaman zaman günaha meyledenler olsa bile, bunlar günahta ısrar etmek yerine büyük bir pişmanlıkla hemen tevbe edip Allah’a sığınırlar. Şeytanların güçleri, ancak kendilerine meyleden ve kendiliğinden şeytana uymaya yönelen azgınları etki altına almaya yeter. Dünyada olduğu gibi hesap günü de kendi aralarında dayanışma gösteren cin şeytanları ile müstekbir insan şeytanları, kandırdıkları zayıf ve güçsüz kesimlerin ise ahirette kendilerini suçlamalarına ve kendilerinden şikâyetçi olmalarına muhatap olacaklardır.

İşledikleri günahlarda ısrar edip tevbe etmeden ölen ve bu sebeple şeytan ile insan ilişkisinde ikinci kategoride yer alanlar, ahirette kendilerini kandıran cin ve insan şeytanlarından şikâyetçi olacaklardır. Hâlbuki şeytanın insanlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücünün, hâkimiyetinin olmadığı gerçeği birçok âyette tekraren vurgulanır: “Şüphesiz kullarımın üzerinde senin bir gücün (hâkimiyetin/sultan) yoktur.” (İsra, 17/65) “Şüphesiz kullarım üzerinde senin (şeytanın) bir (zorlayıcı gücün) hâkimiyetin (sultân) yoktur. Ancak azgınlardan (ğâvîn) sana uyanlar müstesna.” (15/Hicr, 42) Demek ki, şeytanın, ancak azgınlık yaparak kendisine kapıyı açık tutanları, hevasına uyup şeytana ve şeytanın süslü gösterdiklerine meyledenleri etkilemesi mümkündür. Yani şeytanın insanları zorlama, kendilerine rağmen insanlar üzerinde zorla hâkimiyet kurma gücü bulunmamaktadır.

İbrahim Suresi 22. âyette, dünyada şeytanı veli edinip ona kulluk/itaat edenleri, şeytanın hesap günü yalnız bırakacağı bildiriliyor. Şeytanın, insanlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücü olmadığını itiraf edip kendisine uyanların kendi istekleriyle davetine icabet ettiklerini ve bu sapmadan dolayı sorumluluğun da kendilerine ait olduğunu ifade ederek kendisine tâbi olanları suçlayacağı haber veriliyor. “Allah’ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: ‘Şüphesiz Allah size gerçek bir vaadde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi (inkâra) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın.Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah’a) ortak koşmanızı reddettim.‘ Gerçek şu ki, zalimler için elem verici bir azap vardır.” (İbrahim, 14/22).İşte İblis, dünyada kandırıp azaba sürüklediği insanları ahirette böyle yalnız bırakıp “sizi ben zorlamadım, zaten zorlamaya gücüm de yoktu, sizi çağırdım ve siz de zaten müsait olduğunuz için çağrıma uyarak koşup geldiniz. O hâlde beni kınamayın, Allah’ın emrine, yoluna uymayıp da benim çağrıma ve yoluma gelmenizden dolayı kendi nefsinizi kınayın” demektedir.

Bununla birlikte şeytan, doğru yolda gitmek isteyenleri zorla yoldan çıkaracak gücünün bulunmadığını, insanlara sadece çeşitli yollardan telkinde bulunduğunu, onların da bunu kabul ettiklerini ifade ederek şeytanı değil, kendilerini kınamaları gerektiğini söyleyecektir. Çünkü şeytan dünyada insanlara ancak vesvese ve ayartma yoluyla ulaşabilmekte, onların işlediği günahları kendilerine sadece güzel göstermeye, kendi hevâ ve heveslerine uymada ahlâken bir sakınca olmadığına onları inandırmaya çalışmaktadır. Râzî’nin de ifade ettiği gibi asıl şeytan insanın kendi nefsi, arzu ve hevesleridir. İnsan nefsinde şehvete, boş ve bâtıl inançlara önceden bir eğilim ve yatkınlık olmasaydı bu şeytanî vesvese ve ayartmalar etkili olamazdı. İşte şeytan “Beni kınamayın, kendinizi kınayın” diyerek bu gerçeğe işaret etmek istemiştir. “Ben daha önce de beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim” cümlesiyle de şeytan insanları yoldan çıkarmaya çalışmış olmakla birlikte kendisini Allah’a eşit bir yere koymadığını ve kendisinin O’na ortak koşulmasını kabullenmediğini ifade etmektedir. Nitekim Kur’an’da birden fazla yerde kendisinin Allah tarafından yaratıldığını söylediği (A‘râf 7/12; Sâd 38/76), Allah’a “rabbim” diye hitap ettiği görülmektedir (Sâd 38/79). Ancak vesvese verip yoldan çıkardığı kimseler onun aldatmalarına uymak suretiyle dolaylı olarak onu ilahlaştırmış ve Allah’a ortak koşmuşlardır. Bu sebeple âyetin son cümlesinde ona uyanların zalimler olduğuna, onlar için elem verici bir azabın hazır bulunduğuna işaret edilmektedir. (Kur’an Yolu Tefsiri).

İnsan şeytanı olan müstekbirlerin, yani insanları saptırmada öncülük edenlerin, kandırdıkları zayıfların/güçsüzlerin ahirette kendilerinden şikâyet etmeleri üzerine aralarında yaşanan tartışmalara dair sahneler başka âyetlerde de tekrarlanır: “… Her topluluk (arkasından gidip sapıklığa düştüğü) yoldaşına lânet eder. Nihayet hepsi orada toplandığı zaman peşlerinden gidenler, kendilerine öncülük edenler için, ‘Ey Rabbimiz! Şunlar bizi saptırdılar. Onlara bir kat daha ateş azabı ver’ derler. Allah, der ki: ‘Her biriniz için bir kat daha fazla azap vardır. Fakat bilmiyorsunuz’.” (Â’raf, 7/38).

O gün geldiğinde ve azap belirdiğinde, şeytan dünyadayken kandırdıklarını yalnız bırakır: “…Çünkü şeytan insana, ‘İnkâr et’ der; insan inkâr edince de, ‘Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım’ der.” (Haşr, 59/16). Görüldüğü üzere, hem insanı inkâra teşvik ediyor, bâtıl yola yönlendiriyor, hem de sonra “ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” diyerek saptırdığı insanı yalnız bırakıyor. Nitekim hesap günü pişman olanların beyanıyla şeytanın bu tutumundan yakındıkları başka ayetlerde de bildiriliyor: “Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim!” “Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’an’dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı yapayalnız ve yardımsız bırakandır.” (Furkan, 25/28-29).

Şeytanın ve insan dostlarının işi aldatmak olduğuna göre, doğal olarak vaatleri de sahtedir, boş vaadlerden ibarettir. Bu sebeple, şeytan ve dostları, bu boş kuruntu ve sahte vaatlerle insanları Hak yolundan alıkoyarlar, sonra da ahirette yalnız bırakıp “biz sizi zorlamadık ki, siz zaten sapıktınız ya da bir çağrımızla peşimizden koşmaya teşneydiniz, o halde siz kendinizi suçlayın” derler. Gerçekten de, onların insanları zorlamaya gücü yoktur, kim onların bu boş vaadlerine kanıp peşlerine takılmışsa, bilmelidir ki, aslında kendisi hevasına uyup onlara yönelerek yoldan çıkmıştır ve bu sebeple doğrudan kendisi sorumludur. Bütün bunlar, Kur’an’da bu kadar detaylı ve dikkat çekici sahneler hâlinde neden aktarılmıştır? Şüphesiz ki, insan daha imtihan alanı olan dünyadayken kendisine düşman olan şeytanı ve dostlarını iyi tanıyıp fark etsin, onun oyunlarını, tuzaklarını ve ona uyanların ahirette başına gelecekleri önceden bilerek hazırlıklı olsun, bunlar üzerinde düşünüp aklederek şeytanın iğvalarına, vesveselerine ve süslü göstermelerine kanmasın, tuzağa düşmesin diyedir.

Şeytanın cazip ve süslü göstermede kullanacağı malzeme ise, insanın arzu ve isteklerinde sınır tanımama eğilimi, hırsları, ihtirasları, makam, mevki, şan ve şöhret arzuları, servet ve şehvete dair azgın istekleridir. Şeytanın kozu, kötülüğü cazip gösterip güzelleştirmektir. Silahı ise, kötülüğün bu yapay cazibesine kapılıp onu işlemelerini sağlamaktır. Bu yüzden insanın işlediği hiçbir kötülük yoktur ki, üzerinde şeytandan kaynaklanarak nefse hoş gelen bir cazibe, yalancı bir güzellik olmasın. O halde insanlar şeytanın elindeki kozu iyi tanımalıdırlar. Bir şeyde cazibe olduğunu fark ettiklerinde ve içlerinde bu cazibeye karşı bir arzu uyandığını gördüklerinde, ilahi ölçüleri ve ahlakî ilkeleri dikkate alıp ahiret ve hesabı hatırlayıp “ihlâslı kullar” olmaya çalışmalı, ölçüleri ve hududullahı aşan o şeyden sakınmalıdırlar. Bilinmelidir ki, ancak Allah’a bağlanıp samimiyetle teslim olduklarında, O’na gereği gibi kulluk yaptıklarında -bu şartla- şeytanın Allah’ın muhlis kullarının üzerinde hiçbir etkinliği yoktur.Ne diyor şeytan? “Hepsini yoldan çıkaracağım.” “Sadece içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç,”. Yüce Allah, kendisini Allah’a adayanları, kendisine ihlâsla teslim olup hayatlarını ibadet kılanları, seçkin kullarına katar. Kendilerini, sırf Allah için arındıran ve Allah’ı görüyormuşçasına ibadet eden muhlis kullarının arasına alır. Şeytanın bu kullar üzerinde hiçbir etkinliği yoktur. Mel’un şeytan başka türlüsünün imkânsız olduğunu, çünkü bunun Allah tarafından konulmuş bir kural olduğunu bildiği için işte bu şartı ifade ediyor. Bu kurala göre Yüce Allah, kendisini arındırıp Allah’a teslim olanı seçkin kullarına katar, onu korur ve gözetir.

İblis ve dostlarının aldatma ve tuzaklarından, kandırma ve şerlerinden kurtulmanın yolu, dinde ihlâs sahibi olmak, İslâm’ı samimi bir şekilde yaşamak ve Allah’a sığınmaktır. İmanlarında sebat eden, Allah’a sığınan, ondan yardım isteyen, O’nun hidayetiyle hidayet bulanlar, ahkâmıyla amel edenler ve işlerinde O’nun azabından korkup takvayı kuşananlar… İşte bunlara kesinlikle şeytanın etkisi yoktur.

Ayrıca başka âyetlerde de şeytanın Allah’ın ihlâslı kullarını saptırmaya gücü yetmeyeceği, çünkü Allah’a teslimiyetlerinin ve sadece Allah’ı vekil edinmelerinin onları koruyacağı, şeytanın saptıracaklarının ise, zaten azgın tercihleriyle şeytana kulluk yapmaya eğilimli kimseler olacağı ifade edilmiştir: “Benim (mü’min) kullarıma gelince senin onlara gücün yetmez (onlar üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin olmaz). Vekîl olarak Rabb’in yeter.” (İsra, 17/65). Yüce Allah’ın, “benim kullarım” derken kastettikleri, ihsanda bulunan “Muhsin” ve ihlâsa ulaşan “muhlis” kullardır. Zaten şeytan da: “…‘Senin mutlak kudretine yemin ederim ki: Onlardan ihlâsa erdi­rilmiş kulların bir yana, hepsini mutlaka azdıracağım’, …” (Sâd 38/82-83) demek suretiyle “ihlâslı kullara” hiçbir şey yapamayacağını itiraf etmektedir. İşte kendi itirafıyla da şeytanın gücü, muhlis, muhsin, muttaki denen ihlâslı mü’minlere, manevî doyuma ulaşmış kişilere yetmemekte, onları etki alanına alamamaktadır. Onlar şeytanın manyetik alanına girmediklerinden şeytan, on­ları kendine çekememekte, onlar üzerinde tesirli olup aldatamamaktadır. İşte İslam’ın tebliği ve eğitimi de, şey­tandan az-çok etkilenen insanı, bundan koruyacak niteliğe kavuşturma görevi ile yükümlüdür.

Rabbin vekil olarak yeter.” 

İnsanlar şeytanı veli ve vekil edindiklerinde, onun etkisi, sultası, hâkimiyeti altına girmekte­dirler. Onun içindir ki, İsra Sûresi 65. âyetin sonunda “vekîl olarak Rabb’in yeterli olacağı”na dikkat çekilmektedir. Allah’ın vekâletine sığınan, O’na daya­nan insanın üzerine şeytanın hiçbir yaptırımı olamaz. Onun için insanlar, Allah’ın kudretine sığınıp O’nun yoluna ve Hablullah’a sarılırlarsa ve bu inancı davranışlarına yansıtırlarsa, şeytanın etki alanının dışında kalacaklardır. “Rabbin vekil olarak yeter.” Allah’a güvenen, O’nun hidayetine ve yardımına inanan kimseler, şeytanla imtihan edildiklerinde başka bir desteğe ihtiyaç duymayacaklardır. Çünkü Allah onların şeytanın saptırmalarından uzak kalmalarına yardım edecek, onları koruyacak ve doğru yola iletecektir. Ayrıca Allah, hâlis (ihlâs sahibi) kullarını meleklerle de destekleyecektir. Melekler, muhâfızlık yaparak, haber (vahy) getirerek, mü’minleri müjdeleyerek, cihadda mü’minlerle birlikte yer alarak ve onlar için Allah’a dua ederek mü’minleri destekleyeceklerdir. (Âl-i İmran, 3/124, 125; Enfâl, 8/9, 12; Nahl, 16/32 vd.).

Diğer taraftan kendi güçlerine veya Allah’tan başka güçlere güvenenler, şeytanla imtihan edildiklerinde, bu imtihandan başarılı çıkamayacaklardır. Şeytan kendisini, tüm dünyada en güçlüymüş gibi, tüm dünyayı egemenliği altına almış gibi gösterir. Yaygaralarıyla, propagandalarıyla herkesi etkisi altına almaya çalışır. Eğer bizler Rabbimizi vekil bilebilirsek, Rabbimize sığınabilirsek, Rabbimizin istediği gibi halis mü’minler olabilirsek kesinlikle bilelim ki onun da avenelerinin de bize karşı yapabilecekleri hiçbir şey yoktur.

Rabbimiz bizlere, düşmanımız şeytana ve dostlarına karşı uyanık, bilinçli, dirayetli, basiretli ve ferasetli olmayı, sadece kendisine bağlanıp teslim olarak şeytanın tüm oyun ve tuzaklarını bozmayı, ona kardeş, veli ve taraftar olmaktan da, onun iğvaları sonucu günaha dalmaktan da korunmayı, bir şekilde günah işlediğimizde ise tıpkı Adem (as) örneğinde olduğu gibi hemen pişman olup tevbe ederek arınmayı nasip etsin inşaAllah.

Rabbimiz, şeytanın tuzaklarının farkında olup korunarak, bütün hayat alanlarında ve ömür boyu sadece kendisine secde/itaat eden muhlis kullarından olmayı, sadece kendisini vekil ve veli edinerek şeytanın gücünün ve etki alanının dışında kalmayı hepimize nasip etsin inşaAllah.

Rabbim tekrar karşılaşmayı nasip etsin. Selam ve Dua ile

Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, katına yükselmeyen (kabul olunmayan) amelden, huzur bulmayan kalpten ve kulak verilmeyen duadan sana sığınırım.

Yâ Rabbî! Doğruyu bize doğru olarak göster ve ona uymağı bize nasip et ve yanlış, bozuk olan şeylerin yanlış olduklarını bize göster ve onlardan sakınmamızı nasip et! İnsanların en üstünü hürmetine bu duâmızı kabûl buyur!

Gel, gel, ne olursan ol yine gel, İster kâfir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel, Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel

Din, ahlak içindir. Mensuplarından ahlak talep etmeyen bir din taraftar üretir; “kutsal” kişiler ve “sorgulanamaz” fikirler üzerinden emir-komuta zinciri oluşturur, geniş bir hiyerarşi koridoru açar. Dinin içeriğinden değil, görüntülerinden sorumlu “din-dar”lar böyle yetişir.

Dinin görüntülerine sarıldıkça içeriğine dair sorumluluğunu yerine getirdiğini sanan “dini dar”ların hükmü böyle böyle keskinleşir. İçeriğini ihmal ettikleri dinin sadece propagandacısı olan “dindar”lar hızla boy verir. Derken, ahlaklı değil ahlakçı tipler ortaya çıkar. Kendilerinden menkul muhayyel ahlaklarıyla, sözüm ona kusursuz ve eksiksiz erdemleriyle kırıkları olan gerçek ahlakı, kırışıkları olan sahih erdemi küçümserler. Ahlakçılığın, ahlak için ter dökme ihtimalini yok eden en talihsiz ahlak yoksunluğu olduğunu anlayamazlar.

Oysa Allah’ın Elçisi der ki: “Ben ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.” Demez ki: “Ben ahlakı tamamlatmak üzere gönderildim.” Demez ki: “Ben tam ahlaklıyım siz eksik ahlaklısınız.”

Hatırlatmalıyım: “Din” kavramını, en temel düzeyde ve varoluşsal anlamıyla, yani “borçluluk bilinci” olarak anlamaya çalışıyorum. Kendi varlığının kendisine borç verildiğini, var olmanın hak edilmiş değil lutfedilmiş olduğunu fark eden akıl sahibi bir insan hayret ve minnet duygularını kuşanır.

Hayret ve minnet duyguları yaşayan insan ise kendini “baştan ahlaklı” “dini bütün” “çok erdemli” “mürşid” vs. olarak tanımlamaktan utanır. Yaşayışının merkezinde “mahcubiyet” teması akışır. Başkasını yargılayan olmaktan uzaktır; ayıp aramak, kusur bulmak gibi bir görev üstlenmez.

“Muhammedî” olmak tam anlamıyla, var oluşun ihtişamına karşı hayret dolu olmak, bunca ihtişamın ise kendisine dolaysız verilmesine mukabil minnetle taşmaktır. Hayret ve minnet ise estetik duyarlılığını sürekli yükselten, memnuniyet terazisini sürekli incelten insan inşa eder. Kendisine dışlayacağı bir “öteki” icat etme hevesinde olanın derdi sadece taraftarlıktır. İçindeki boşluğu, inancındaki kofluğu, sözü alçak sesi yüksek fast-food sloganlarla kapatmayı marifet bilir.

Ahlak, henüz tamamlanmış değildir. “Borçluluk bilinci!” anlamındaki din de öyle. Kur’ân’ın beyanıyla “din artık kemâle ermiştir” ama kâmil dinin kâmil mensubu olduğumuzu söyleyemeyiz. Bu konuda bir garantimiz yok. Garantisi olduğunu söyleyen ya da sanan ise kendini ‘tamamlanmış’ sanandır. Gerçek şu ki, gerçeğin hakkını teslim etmek anlamına gelen “İslam” herkese dairdir. Hakikate aklederek teslim olma sürecimiz sürüyor.  “Müslüman olmak” bir ayrıcalık değil bir sorumluluktur. Kur’ân’ı ve varlık kitabını müslüman olduğumuz için değil, müslüman olmak için okuruz. “İman etmek” ise olup bitmiş bir iş değil, süregelen bir ödevdir. Eksiğini eksiklik bilerek “kâmil” olur insan; eksiksiz olduğunu öne sürüp onda bunda kusur arayarak değil.

Senai Demirci

Ölüm sanıldığının aksine hayat kompartımanına eklenmiş bir diğer kompartıman değildir, çayın içindeki şeker gibi hayata ‘tadını’ veren (Kur’an’da ‘ölümü tadmak’, ‘her nefis ölümü tadacaktır’ vurgusunu hatırlayalım) bir mahiyettedir.

Tek farkla ki lezzetleri acılaştıran yapıdadır. Ama unutmayalım ‘acı ilaç’ çoğu kere daha tesirlidir. Eskilerin tiryak dedikleri böyle bir şeydi. Acı fakat şifalı. İnsan dünyayı sanal bir şekilde ebediyet rengine boyayarak, lezzetleri sonsuzmuş gibi farzederek, sahip olduklarını çok ve karmaşık hale getirerek, yani ölümü unutarak veya ölüm yokmuş gibi davranarak kendini aldatır, sahte tesellilerin koynunda eğleşir. Dünyanın yalan oluşunu böylece unutur. Halbuki dünya alabildiğine yalındır, onu insan karmaşık hale getirir ki hakikat zannetsin. Ölümün gözünden baktığınızda dünya ve içindeki her şey yalın, sade ve geçicidir. Herşeyi yalın kılar ölüm, her şeyin sahte gösterişini söndürür, oyunun oyun, oyuncağın kırılgan olduğunu gösterir. Dünyanın mahiyeti, eşyanın hakikati burada belirir. Tekrarlayalım: Dünya yalın olduğu için yalandır. Dünyanın yalın olduğunu anladığımız oranda hakikatini kavrarız… İnsan bu yalınlığı karmaşık hale getirerek yalanı gözden kaçırır, ve aldanır…

‘Soruları kadar büyüktür insan’: ‘Soru’ kelimesi eskiden ‘sual’ kelimesiyle karşılanırdı ki bence çok anlamlıdır. Zira ‘sual’ ve ‘mesele’ Arapça’ da aynı kökten gelir. Yani şunu net olarak söyleyebiliriz ki hayatta bir ‘mesele’si olanların ‘sual’i vardır. O zaman suallerimizin ne kadar büyük olduğunu meselemizin büyüklüğü belirler diyebiliriz. Büyük meselelerin insanları büyük sualler tevcih ederler. Bir kişi farzedin ki bütün meselesi vitrindeki o mavi takıma ya da kırmızı pabuçlara sahip olmak. Bunların hayaliyle yatıp kalkıyor, bu kişinin sualinin ne olacağı peşinen belli değil midir: Takım kaç para ve nasıl alabilirim, acaba nakit mi yoksa kredi kartı ile mi alsam?

Fakat bir başkasını farzedelim ki insanın ve hayatın temel meselelerini amaç ediniyor, gerisi onun için bir araç mesabesinde… Sonluyken sonsuzu tırmalıyor, hayatın amacını, kainatın sırlarını bilmek istiyor, insanın özünü kavramak niyetiyle büyük ve derin rüyalar görüyor. Sizce ne tür sualleri olur böyle birinin? Sual ederim size… Büyük meseleleri olanlar hayal kurmaz, rüya görürler. Hayaller kurmaca, rüyalar hakikattir çünkü. Derin rüyalara dalanlar, Hz. Yusuf gibi bu rüyaların tabiri için büyük sualler sorarlar. Büyük ve derin sualler, engin cevapların dualarıdır. ‘Duanız olmasa ne öneminiz var’ mealindeki ayeti tam da burada hatırlamak gerekmez mi?

Hayat, harekettir: Hayatın atıl, durağan, hareketsiz, faaliyetsiz bir noktasını, bir anını bile gösteremezsiniz. Hareket ve faaliyet hayatın cevherindedir, yüzeyinde değil. Aşırı ve yoğun aktivite bazı şeylerin sabitmiş gibi görünmesini sağlar. Bir dağın tepesinden elindeki meşaleyi süratle çeviren birinin uzaktan sanki sabit bir ışık çemberini tutuyormuş görülmesi gibi bir durumdur bu. Taşın sabit ve katı görülmesi cevherindeki hareketin yoğunluğu sebebiyledir. Aynı durum deniz için de geçerlidir, deniz en küçük titreşimlerle en yoğun hareketi yaşadığı bir zamanda müthiş sakin gözükür ve bu manzara sükunet verir insana. Aşırı dalgalı bir deniz yüzeyinde çok hareketli görünmesine rağmen, hareketin kütlesel olması yönüyle azameti artmış ama yoğunluğu azalmıştır. Tıpkı dantelde ilmek sayısı azaldıkça örgünün gözeneğinin büyümesi gibi. İlmek sayısı arttıkça dantel daha sık işlenir ama ilmek sayısı azaldıkça nakışlar daha büyük ve geniş hale gelir.

İnsan için düşünüldüğünde kişinin bedeninde müthiş ve durmayan bir hareket varken, zihninde, duygularında, düşüncelerinde, günlük hayatında bir atalet, durağanlık varsa bu dehşetli bir can sıkıntısı ve bunalım demektir. İlim, tefekkür ve ibadetle her anınızı bir faaliyete dönüştürmek mümkündür, velev ki uyuyor olsanız bile. (‘Alimin uykusu dahi ibadettir’ ifadesindeki ‘ibadet’ lafzını ‘faaliyet’ olarak da anlamak mümkündür bu bağlamda…) İnsan, ruhun, kalbin ve aklın gıdası olacak tarzdaki faaliyetle dinlenir, sükunete erer. Ruhuna, kalbine ve aklına gıda olmayacak hareket, faaliyet, çalışma, koşturmaca sanıldığının aksine stresten başka bir sonuç vermez. Gerçi her halukarda atalet daha çok yorar ama sırf maddi amaçlara yönelik hareket yoğun bir baskılanmayı doğurur. Dikkat ederseniz, çoğu insan tatilden ruhen ve manen yorgun döner. Sadece para, kariyer ve maddi başarı peşinde koşan modern insan ruhunu, kalbini ve aklını ihmal ettiği için sürekli yorgunluk sendromuyla karşı karşıyadır. Sözün özü şu ki insan maddi faaliyetlerini manevi dinamizmle beslemezse geriye büyük bir yorgunluk, tiksinç bir bıkkınlıktan başka bir şey kalmaz. Akıl ilimdeki, kalp zikirdeki, ruh fikirdeki daimi faaliyetle sükünete erer, dinlenir, din’lenir…

Umut, hayatın diğer adıdır:

Umut, hayatın diğer adıdır: İnsansak, yaşıyorsak, canımıza kıymamışsak, dağlara vurup aklımızı bir tutam ot gibi rüzgara vermemişsek umutsuz olma lüksümüz yoktur. “Umut ki yaşamamdır nam-ı diğer”. Son günlerde yeniden elime geçen küçük fakat önemli bir kitap var. İmam Ebu Hanife’nin ‘Fıkh-ı Ekber’inden sonra Hanefi mezhebinin ikinci itikad kitabı sayılan Hakim Semerkandi’nin Sevad-ı A’zam’ı… Bu küçük kitapta İslam akaidinin temel 61 ilkesi vurgulanıyor ve bilin bakalım 60. madde ne diyor? Dediği şu: ‘Allah’ın rahmetinden ümit kesmek küfürdür.’

YUSUF ÖZKAN ÖZBURUN

Kuran tüm insanlara gerçeği hatırlatan ilahi rehberdir: “Bu (Kuran), bütün insanlık için bir (zikir) öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir.” (Tekvir suresi 27)

Gerçek anlamda iman etmek ve imanın güzelliklerine tanık olabilmek için hem nefsimizdeki ayetlere tanıklık etmemiz hem de Kuran’daki ayetleri nakış gibi nefsimize işlememiz gerekir. Dünya hayatının nefsimizin üzerine çöken enkazı, gerçek ile bağımızı koparmakta ve ruhumuzun çığlıklarının duyulmasına engel olmaktadır. Bizim gönülden çabalarımızın bir sonucu olarak bizi bu enkazdan kurtaracak olan Allah’tır.

Bu yüzden nefsine iyilik etmek isteyen, sürekli olarak Allah’ı anıp hatırlamalıdır. Bizim Allah’a içtenlikle yönelip onu hatırlamamız, Allah’ın da bizi anma sebebi olacaktır: “Beni zikredin ki (anın), ben de sizi anayım. Şükredin bana, sakın nankörlük etmeyin!” (Bakara suresi 152)

Gaflete düşmemek, sürekli olarak gerçeği hatırımızda tutmak ve sonunda kurtuluşa ermek için, içten gelen bir istekle Allah’ı çok anmamız gerekir: “Allah’ı çok anın ki, kurtuluşa erebilesiniz.” (Cuma suresi 10)

KALPLER ALLAH İLE TATMİN OLUR

Kuran ayetleri, nefsin azgınlık ve doymazlığından kurtulabilmenin, gerçek anlamda tatmin olabilmenin ve yatışıp huzur bulabilmenin ancak Allah’ın gerektiği gibi anılıp hatırlanması ile mümkün olabileceğini bildirmektedir: “Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain (tatmin ve huzur) olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Rad suresi 28)

Kuran, insanın gerçek anlamda tatmin olmasının ve huzur bularak rahatlamasının yolunun Allah’ı en güzel şekilde anmak, şükür sahibi olmak ve gönülden bağlılık ile teslimiyet duymaktan geçtiği mesajını vermektedir. Allah’ı çok anan ve ayetlerini hayatına yansıtan erdemli kişiler, nefislerini de her türlü kötülükten uzak tutmaya gayret eder ve günahlarda ısrar etmezler. Allah’ı unutanlar ise, Allah’tan boşalttıkları yere nefislerini koyarlar. Allah’ı unutarak nefsi ile hareket eden kişi, kendi eliyle felakete sürükler kendini.

ALLAH’I UNUTMAYALIM

Allah’ı çok analım ve ayetlerini sürekli olarak hatırımızda tutalım. Böylece nefislerine zulmederek iyi ve güzel olandan alıkoymaya, kötü ve çirkin olana özendirmeye çalışan ikiyüzlü münafıkların Allah’ı unutmaları gibi Allah’ın da kendilerini unuttuğu kimseler gibi olmayalım: “Onlar Allah’ı unutup hatırlamaya değer bulmadıkları için Allah da onları unuttu ve hatırlanmaya değer bulmadı.” (Tövbe suresi 67)

Allah’ı anıp hatırlamaya değer bulmayan ya da Allah’a kulluk etmeye tenezzül etmeyerek büyüklenenlerin, Allah’a karşı kibirlenmeleri sebebiyle cehenneme girecekleri bildirilmiştir: “Rabbiniz buyurur ki: Bana dua edin, duanızı kabul edeyim! Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyerek kibirlenenler, mutlaka aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!” (Mümin suresi 60)

Bu gaflet halinden korunmamız gerekir. Gerçek anlamda iman eden ve kalbinde imanın güzelliklerini hisseden kullar her fırsatta Allah’ı ve ayetlerini hatırlayarak yaradılışın hikmetlerine olan hayranlıklarını ifade ederler: “Onlar ki; ayaktayken, otururken ve uzanırken Allah’ı hatırlayıp anar, göklerin ve yerin yaradılışı üzerine tefekkür eder (inceden inceye düşünür) ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunların hiçbirini anlamsız ve amaçsız yaratmadın! Yüceliğin eşsizdir senin! Ateşin azabından koru bizi!” (Âli İmran suresi 191)

FARKINDA OLALIM

Allah’ı en güzel şekilde hatırlayıp anmak en büyük ibadettir. Bu gerçek, ayette şu şekilde ifade edilmektedir: “Sana vahyedilen bu ilahi kelamı (başka insanlara) ilet ve namazında dikkatli ve devamlı ol. Çünkü namaz (insanı) çirkin fiillerden, akla ve sağduyuya aykırı olan her türlü şeyden alıkoyar. Allah’ı anmak gerçekten en büyük (erdem ve iyilik)tir. Allah bütün yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut suresi 45)

Dolayısıyla Allah’ın bize olan rahmetinin, merhametinin ve sevgisinin değerini bilip bu eşsiz değerin hakkını verebilmek için, Allah’ı sürekli hatırlayarak ve iman etme sorumluluğunun gereği olan erdemli ve güzel işler yaparak gerçeğin farkında olmamız gerekir: “Rabbini kendi kendine, yalvararak, ürpertiyle ve yüksek olmayan bir sesle sabah akşam hatırla. Farkında olmayanlardan olma.” (Araf suresi 205)

HATADAN DÖNELİM

Allah’ın ayetlerini gerektiği gibi dikkate alıp özümsemediğimiz için bazen çeşitli hata ve günahlara girmekte ve kendi elimizle kendi nefsimize zulmetmekteyiz. Gerçek anlamda inanan bir insanın mümkün olduğunca hata ve günahlardan uzak durması ve bu konuda son derece titiz olması gerekir. İnsan olduğumuz için hatasız ve günahsız olmamız mümkün değildir. Bu yüzden hata ve günahlarımızı fark ederek nefsimizle yüzleşmemiz, hemen Allah’ı hatırlayarak ve ona sığınarak içtenlikle af dilememiz ve işlediğimiz suçlarda ısrarcı olmamamız gerekir. Kuran’da gerçek anlamda inanan erdemli insanların özellikleri sayılırken şöyle söylenmektedir: 

“Onlar, utanç verici bir iş yaptıkları ya da kendi nefislerine bir kötülük ettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahları için bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları kim bağışlayabilir ki? Üstelik onlar, yaptıkları kötülük üzerinde bile bile ısrar etmezler.” (Âli İmran suresi 135)

Görüldüğü gibi önemli olan, yaptığımız kötü şeyleri fark ederek hatadan dönmeyi bilmemiz ve hatalarda ısrar etmememizdir. Biz samimi bir şekilde hatamızı fark ederek hemen af dilediğimizde, rahmet ve merhameti bol olan Rabbimizin hata ve günahımızı affetmesini ümit edebiliriz. Yeter ki gerçek anlamda temiz ve samimi bir kalp ile Allah’a yönelmeyi ve affını dilemeyi bilelim: “Kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve işlediklerinizi bilen odur.” (Şûra suresi 25).

Allah’ın bizi affetmesi için, yanlışımızdan dönmemiz ve iyi olana yönelmemiz gerekir: “Rabbiniz nefsinizde (içinizde) olanı en iyi bilendir. Eğer siz (erdemli kişilerden olup) iyiye yönelirseniz O, (hatada ısrar etmeyip) yanlıştan dönenleri bağışlar.” (İsra Suresi 25)

KURAN VE DUA

Bu, Rabbimin bir armağanıdır. Ona şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamaktadır. Şükreden kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki Rabbim zenginliği sınırsız, ihsan ve ikramı bol olandır. (Neml suresi 40)

EMRE DORMAN

Kaygı ümit, acı haz, korku güvenlik, nefret sevgi hisleri arasında dönüp giden hayatı anlamlı bir şekilde yaşamanın olanağı var mı?

En önemli isteklerimizden biri anlamlı bir hayat yaşamak, en büyük korkularımızdan biri anlamsızlıktır. Varlığımızın ve yaptıklarımızın anlamlı olmasını yaratılışımız gereği isteriz. İç dünyasına kendisini kandırmadan her bakanın bu anlam arayışına tanıklık edeceği kanaatindeyim. Anlamlı olan boş yere değildir, değerlidir. Varlığımız anlamlıysa var olmaya değerdir, yaptığımız anlamlıysa yapılmaya değerdir, tuttuğumuz yön anlamlıysa bu yolda yürümeye değerdir. Bu bölümde, İslam’ın, içimizden gelen anlamla ilgili kaygılı ve korkulu hislere en güzel cevabı verip anlamı bulmanın huzur ve güvenini sunduğunu göstermeye çalışacağım. Madem Allah (Allah’ın varlığının anlaşıldığını varsayıyorum) bizi anlamı isteyecek şekilde yaratmıştır ve madem İslam anlamla ilgili bu varoluşumuza içkin talebe en güzel şekilde cevap vermektedir; bu da, İslam’ın Allah’tan olduğunun bir delili olarak öncekilere eklenmelidir. Varlığımıza içkin anlam arayışıyla ilgili kilidi açacak anahtar İslam’dır. Allah, hem bu anahtarın hem kilidin ortak Sahibi olarak, içimizdeki anlam arayışıyla bizi, anlam arayışının kilidini açacak İslam’a yöneltmektedir. Dikkat edin; “Anlamsızlıktan kurtulmak için Müslüman olalım” demiyorum. Fakat “Allah bizi anlama muhtaç yaratmış, İslam ise anlam arayışına tatmin edici cevap vermektedir, demek ki Allah bizi anlam arayışı üzerinden İslam’a yöneltmektedir; bu da, İslam’ın Allah’ın uymamızı istediği din olduğuna bir delildir” diyorum.  

CANER TASLAMAN

NE YAPARSAM HAYATIM ANLAMLI OLUR? NEDEN YARATILDIM?  

Her gün birçok işin içinde döner dururuz ve birçok zaman içinde olduğumuz kargaşa adeta zihnimizi uyuşturur ve gafletle dolu başımızı iki elimizin arasına alıp da kısa bir süre bile hayatımız üzerine düşünmeye vakit ayırmayız. Hayatımızın üzerine düşündüğümüzde ise gerçekten ne yaparsak anlamlı olacağı sorusu karşımıza çıkar. Ölüm korkusu, acı çekme korkusu gibi diğer bir korku da anlamsız bir hayat yaşama korkusudur. “Ne yaparsam hayatım anlamlı olur” sorusunu, kendi dünyadaki varlığının kendi iradesiyle gerçekleşmediğiyle, yani kendi gözlerini, kulaklarını, ayaklarını, ellerini yaratanın kendisi olmadığıyla beraber düşünen kişi ise “Neden yaratıldım” ve “Neden buradayım” (bunlar cevabı aynı sorulardır) sorularına ulaşır. Bu sorularla karşılaşmak, bunlarla ilgili, bir şeyler dinlemek veya tartışmak değildir fakat var olmanın olağanüstülüğünü ve garip muazzamlığını hissederek içinden kopan bir haykırış olarak “Neden buradayım” sorusuyla yüzleşmektir. Haykırış açıktır ama birçok kimse, bu haykırışa kulaklarını tıkar. Oysa bu kaçılacak değil, kucaklanacak bir haykırıştır.

“Neden yaratıldım” sorusunu soran insan, bu soruyla beraber “Nasıl buraya geldim” sorusuyla da yüzleşir. Bu soruya verilecek cevap “Neden yaratıldım” ve “Ne yaparsam hayatım anlamlı olur” sorularının cevabına ulaşmak için gereklidir. “Nasıl buraya geldim” şeklindeki soruya İslam’ın cevabı, Allah’ın iradesiyle ve bilinçli planıyla burada olduğumuz şeklindedir. İslam’ın en önemli mesajı; tek, kudreti ve ilmi çok yüksek, kendisi dışındaki bütün varlığın yaratıcısı ve Rabbi (onların ihtiyaçlarını gören) Allah’ın tanıtımıdır. Allah’ı anlamak, varlığımızın bizim dışımızdan gelen bilinçli bir eylemin; Allah’ın yaratmasının sonucu olduğunu anlamak demektir. Allah’ın gerekli şekilde tanıtılması aynı zamanda “Nasıl buraya geldim” sorusuna cevap verilmesi demektir.

Burada oluşumuz Allah sayesindedir, O bizi yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkarmıştır; zihnimizde, bedenimizde ve dış dünyada sahip olduklarımız, yakınlarımız, sevdiklerimiz hep Onun sayesinde buradadırlar. Bu durum, Allah’a karşı müthiş bir minnettarlık duymamızı gerektirir. Ayrıca bizi yaratan olarak O, bizle ilgili bütün bilgilere ve bizim neden burada olduğumuzun bilgisine sahiptir. O, bize bilgisini açıklamadan, “Neden yaratıldım” ve “Ne yaparsam hayatım anlamlı olur” sorularının cevabını bulamayız. Bunlar da cevabı aynı sorulardır, çünkü ancak yaratılış gayemize uygun yaşarsak hayatımız anlamlı olur. Allah’ın belirlediği yaratılış gayesiyle uyumsuz yaşayanın hayatının anlamlı olabileceği düşünülemez. Allah, her birimize neden yaratıldığımızı teker teker açıklamadığına göre bunu ancak din ile açıklamış olması mümkündür. İslam “Nasıl buraya geldik” sorusuna Allah’ı tanıtarak cevap vermekte ve “Neden yaratıldım” sorusunun cevabının Allah’ta olduğunun dersini vermektedir. Allah’tan bir mesaj olan İslam, ayrıca bu sorunun cevabını da içermektedir.

İslam’a inanmak iki tane görüşü dışlamak demektir.

İslam’a inanmak iki tane görüşü dışlamak demektir. Birincisi, buradaki varlığımızın tesadüflerin eseri olamayacağı anlaşılarak varlığımızın anlamsız olduğu görüşü dışlanır. Eğer buradaki varlığımız tesadüfen olmuşsa; bu, “objektif anlamın” (kendi kendimizi kandırmak için uydurmadığımız, illüzyon olmayan anlamın) yani gerçek anlamın olmadığı, dünya sahnesinde bir anlama bağlı olmadan rastgele var olmamız demektir. Var olmamız baştan bir anlama bağlı olarak gerçekleşmemişse, biz ona ne kadar anlam yüklemeye çalışırsak çalışalım, anlamsız şekilde var olduğumuz gerçeğini değiştirmemiz, yani objektif anlamı inşa etmemiz mümkün değildir. İslam’ın verdiği dersle varoluşunun tesadüfen olmadığını anlayan, anlamsızlık karanlığında ümitsizce kalmak demek olan bu görüşü dışlar.

İkincisi, İslam ile dünya sahnesinde neden var olduğumuz sorusuna, Allah’ın vereceği cevap olmaksızın ulaşmaya çalışan alternatifler dışlanır. Allah’ın bizi yaratmasını, birçok olgudan biriymiş gibi görerek bir kenara bırakmak ve anlamı, Allah’la bağlantısız şekilde oluşturmak mümkün değildir. Allah’ın varlığı birçok olgudan sadece biri değildir fakat her şeyi kökeninden değiştirecek bir hakikattir. Geriye kalan tüm olguların toplamı bile Allah’ın varlığına kıyasla önemsizdir, çünkü Allah’ın yanında Allah’ın yarattığı tüm varlıkların toplamı bile Allah’a kıyasla önemsizdir. Ayrıca Allah’ın bildirdiği bir cevap olmaksızın “Neden yaratıldım” sorusunun cevabını bulmak mümkün gözükmemektedir. Bu sorunun cevabı ancak Allah’ın bir din aracılığıyla bildirmesiyle bulunabilir; tarihsel süreç incelendiğinde, insanların bu sorunun cevabını öğrenmesi için tek alternatifin din olduğu gözükmektedir. Ya Allah din aracılığıyla, anlam arayışında olup da “Neden yaratıldım” diye soranlara cevap vermiştir, ya da insanları anlam arayacak ve “Neden yaratıldım” diye soracak yaratışta var etmiş ve cevaptan insanları mahrum bırakmıştır. Bu ikinci alternatif, Allah’ın insanlara susama hissi verip de suya ulaşma imkanı hiç vermemiş olması kadar muhaldir.

Kısacası insanı “anlamı arayan canlı” olarak yaratan Allah, aynı zamanda insan ancak bir din aracılığıyla kendisiyle ilişki kuruyorsa cevabı bulacağı bir dünya ortamı da yaratmıştır. Bu dünya ortamında ise İslam, anlamla ilgili bu arayışa en güzel şekilde cevap vermektedir. İslam’a göre insan, Allah’la ilişki kurmak için dünya sahnesinde yaratılmıştır. “Kulluk” insanın Allah’la ilişkisini belirten bir Kuran kavramıdır. 51-Zariyat Suresi 56. ayette insanların kulluk için yaratıldığı ifade edilmektedir. Bu ilişkinin (Yaratıcı-kul ilişkisinin) nasıl olmasının gerektiği de İslam’da detaylarıyla bildirilmiştir. Anlam, bizim zihnimizin uydurduğu, sübjektif bir illüzyonun peşinde olmak değildir. Fakat her şeyimizi yaratmış olan ve derinden minnettarlık duymamız gereken Yaratıcımızın tayin ettiği şekilde, Onunla gerekli şekilde ilişkide olarak yaşamaktır. Bu, hayatın gerçek bir anlama sahip olmasının yegane imkanıdır. İslam ile hayatın anlamlı olarak yaşanabileceği bir imkan sunulmaktadır.

Âkif, ümmetin yaşadığı akıl tutulmasını, irade zafi yetini, vicdan ataletini görmüş ve gök kubbeye güçlü bir çığlık koyuvermiştir. O, nöbetinde uyuyan sorumsuz bir nöbetçi gibi davranmamıştır. Yangın kulesinin uykusuz nöbetçisi olmuş ve “Yangın var!” diye haykırmıştır. Âkif şiire basıp vahye tırmanmıştır. Şiiri vahye tırmanmak için, basamak olarak kullanmıştır. Âkif, şiiri, içinde Kur’an taşıyacağı bir kap olarak kullanmıştır. İşte bunun için o, Kur’an şairidir. Âkif’in Kur’an tasavvurunu, onun şiirleri içinden seçtiğim yedi beyit üzerinden ele almaya çalışacağım. Bu yedi beyti seçerken Âkif’i yumuşatma kaygısı gütmedim. Âkif’in karakteri neyse odur. Bizim kötü bir huyumuz vardır, biz sevdiklerimizi olduğu gibi kendi hakikatiyle sevmek yerine, onlara biçtiğimiz sahte imajları severiz. Fakir böyle yapmayacak. Onun şiirlerinden bu beyitleri seçerken, onun birileri ne der değil, Allah ne der kaygısıyla hareket ettiğinden eminim. O şöyle diyen biri:

“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı”

Bu beyit üzerinden Âkif’in söylemek istediklerini şöyle sıralayabiliriz:

İlahî hitaba aracısız muhatab olmak istiyor: Kur’an’ı açıklama iddiasındaki ilimleri ve eserleri Kur’an’a perde yapmıyor. Lafızperestliği reddediyor: “İlham” anahtar kelime. Âkif Kur’an’ı bir hukuk kuralları kodeksi olarak gören bakışı dışlıyor. Kur’an’dan ilham almaktan söz ediyor. İlham, bir kaynağa, tüketmek için değil üretmek için başvurmanın sembolik ifadesidir. Sadece “Ne dedi” diye yaklaşanlar ilham alamazlar. Ancak “Ne demek istedi” diyenler ilham alabilirler. Kur’an’a lafızcı yaklaşanlar için Kur’an, hacmi ve söz dağarcığı ne kadarsa o kadardır. Fakat Âkif gibi yaklaşanlar için Kur’an, anlam debisi sonsuz bir nehirdir. Lafzı bir kez inse de, manası sonsuz kez iner. Kur’an’dan ilham alanlar, lafız ve mana eksenli bir okumayı yeterli görmezler. Bunların yanına maksadı da eklerler. Kur’an’ın insan aklına kapılar açtığını, zihne bambaşka ufuklar kazandırdığını ancak böyle yaklaşanlar fark ederler. “Ayetlerin teşri yönü”, “Vahyin ruhu” gibi kavramlar ancak Kur’an’a Âkif gözüyle bakanlar için bir şey ifade eder. Esasen bu tarz bir yaklaşım, “Onlar Kur’an’ı tedebbür etmiyorlar mı?” ilahi fermanının bir gereğidir. Eğer Kur’an’a, askeriyedeki “kullanma talimatı” muamelesi yapılacaksa, üzerinde tedebbür etmeye ne gerek var? Hangi asker Sahra Talimnameleri üzerinde tedebbür eder ki?

Her zamanın bir ruhu olduğunu tasdik ediyor: Evet, bu ilahî bir yasa ve kevnî bir kanundur. Bu konu Kur’an’da “O her an yeni bir iştedir” ayetiyle dile gelir. “Her an yeniden yaratan, yaratmaktan bıkıp usanmayan” anlamına gelen Hallâk ism-i şerifi , bu hakikatin kaynağıdır. Bu ismin tecellisinin farkında olan Âkif, her asrın bir idrakinin olduğunun farkındadır. Her asrın bir idraki varsa, elbette onun içinde yaşadığı asrın da bir idraki vardır. Bu asrın idraki, dünkü asrın idrakiyle aynı değildir. Eğer aynı olsaydı bu kadar vahiy yerine bir tek vahiy gelir, binlerce peygamber yerine bir tek peygamber gelirdi. İnsanlıkla yaşıt risalet sürecinin Kur’an vahyi ile son bulması, liderliğin kişilerden ilkelere geçmiş olduğunun göstergesiydi.

Âkif iki şeyin gerekliliğini söylüyordu:

Doğrudan doğruya Kur’an’dan ilham almak.
Alınan o ilham ile İslam’ı asrın idrakine söyletmek.

Bu çift yönlü bir hareketti. İlki almak için “Kur’an’a hareket”, ikincisi getirmek için “Kur’an’dan hareket”. Bunun için iki şeyi çok iyi bilmek gerekiyordu

Asrı ve idrakini.
Kur’an’ı ve ondan ilham almayı. Âkif bununla eski din dilinin yerine yeni bir din dilinin gerekliliğini telkin ediyordu. Zira din eskimez, fakat din dili eskirdi. Beyitten yola çıkarak eski din dilinin zaafını da anlıyoruz: Kur’an ile doğrudan irtibat kuramayan, Kur’an’a arz edilmemiş kavramlar dünyasının inşa ettiği bir din dili. Buna mukabil Âkif’in ima ettiği teklif şu olsa gerek: Din dilini, asrın anlama düzeyini (idrak) gözeterek yeniden inşa etmek.

Bazıları, Âkif’in bu muhteşem dizelerini “Modernizm önerisi”, en azından “İslam’ı çağa uydurma arzusu” gibi takdim ediyorlar. Bu eğer bilinçli bir saptırma değilse, önyargılı bir okumadır. Her halükarda çirkindir ve itibarsızlaştırma korosunun değirmenine su taşımaktır. Bunu yapanların bir kısmı Âkif sanki, “Asrın idrakine söyletmeliyiz Kur’an’ı” demiş gibi yorum yapıyor ki, bu düpedüz bir tahriftir ve iftiradır. Âkif Kur’an’ı söyleten değil, Kur’an’ı can kulağı ile dinleyip ona uygun bir hayatı, çağının tanıklığında yaşayan bir adamdır. Onun asrın idrakine İslam’ı söyletmekten kastı açıktır: İslam, diğer inanç sistemleri gibi müzelik değildir. İslam’ın her asra ve çağa söyleyecek sözü vardır. İslam her çağa söyleyeceği sözü müslümanların ağzıyla, eliyle ve haliyle söyler. Âkif’in çağırısı şudur: Ey Müslümanlar! Gelin hep birlikte biz, kendi çağımızda İslam’ın bu asra hitap eden yüksek bir sadakat dili (lisane sıdkın ‘aliyyen) olalım!

“İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için”

Kur’an şairi Âkif bu beyitte Kur’an’ın1 üzerinde ısrarla durduğu bir hakikati dile getiriyor: Kur’an Eski Mısır’ın “Ölüler Kitabı” gibi bir kitap değil, diriler kitabıdır. Bu hakikati Kur’an şöyle dile getirir: “Siz ey iman edenler! O sizi hayat bahşeden bir (diril)işe davet ettiğinde, Allah’a ve Elçi’ye icabet edin!” (Enfal 8:24) Bu ayet, “Gerçek ölüm nedir?” sorusunun cevabını veriyor: Gerçek ölüm, hayattan kopmak değil, hakikatten kopmaktır. “Hayat nedir?” sorusuna vahyin verdiği cevap ise, “hidayettir” şeklinde tecelli ediyor. Vahiy “hayat” derken, maddi hayatı değil manevi hayatı kasteder. Kur’an’ın indiriliş amacı da, manevi ölüleri diriltmektir. Bu hakikati, madden diri olanları manen de diriltmek için indiği halde, ölülere okunması adet haline gelen Yasin suresinin şu ayetlerinden daha güzel ne ifade edebilir:

“Biz ona şiir yeteneği vermedik; bu onun için gerekli de değil: o (vahiy) sadece bir uyarı ve öğüttür; dahası açık ve açıklayıcı bir hitaptır ki bu sayede, (kalben) diri olanları uyarsın ve bunu ısrarla inkâr edenlere karşı verilmiş söz gerçekleşsin.” (Yâsîn 36:69-70)

Kur’an’ın iniş amacı “kalben diri olanları” uyarmaktır. Bunun anlamı, “Kur’an ölülerin değil dirilerin kitabıdır” demektir. Tıpkı Kur’an Şairi Mehmet Âkif’in dediği gibi: Kur’an ve fal… Birbiriyle asla yan yana gelemeyecek iki şey. Fal Kur’an’ın “Şeytan işi pislik” (ricsun min ameli’ş-şeytan) diye nitelediği bir iş. Gerçi Kur’an bu nitelemeyi putların önünde çekilen fal için yaptı, fakat arkasında putlar yok diye fala da nur falan yağmadı. Zira Kur’an “mubin” fal “muğlak”. Kur’an “yakin” fal “zan”. Kur’an’ın “gaybı taşlamak” (racmen bi’l-ğayb) dediği için de, kaçınılması gereken, hatta günah olduğu vurgulanan (inne ba’da’z-zanni ismun) bir zan türü fal. En hafi fi nden spekülatif ve manipülatif bir bilgi türü.

Âkif içinde yaşadığı toplumda sık gördüğü bir durumu şikâyet ediyordu: Birileri Kur’an’la fal bakıyordu. Mesela ev alacak değil mi, rastgele Kur’an’ı açıyor, o sayfada rahmet ayeti varsa alıyor, gazap ayeti varsa almıyordu. Tabi ki bu her zaman böyle masum olmuyordu. Hasmını öldürmek için bile Kur’an falı bakanların hikayeleri dilden dile anlatılır olmuştu. Adam Kur’an falı bakıyor, ahiret ayeti gelmişse Kur’an’dan “cinayeti işleyebilirsin” fetvası almış kabul ediyordu. Bunun ardından Kur’an’ın, fal kitabı olmaktan cincilerin elinde büyü kitabı olmaya geçişi, tahmin ettiğiniz gibi zor olmayacaktır.

Peki, ne olmuştu da bir araya gelmesi asla düşünülemeyecek olan Kur’an ve fal bir araya gelmişti? Kur’an’a hâşâ tombalacının tombala torbası muamelesi yapan bir tasavvuru hangi süreçlerden geçerek üretmiştik? Hayatı inşa etmek için indirilen bir hayat kitabı olan Kur’an’ı ölüm kitabına dönüştürürseniz, varacağınız yer budur. Allah’ın muradını içinde barındıran Kur’an’a siz anlamı olmayan ve teberrüken okunan ölü metin muamelesi yaparsanız, olacağı budur. Tıpkı Fudayl b. Iyaz’ın dediği gibi: “Allah Kur’an’ı kendisiyle amel edilsin diye indirdi; insanlar onu okumayı amel edindiler.

Nitekim yukarıdaki beytin hemen üzerinde yer alan mısralar, bu acı hakikati daha bir vurgulu dile getiriyordu: Ya açar Nazm-ı Celil’in bakarız yaprağına / Yahut üfl er geçeriz bir ölünün toprağına. Günümüz insanı Âkif’in “yaprağına bakma” ile neyi kasdettiğini muhtemelen bilmiyordur. Nereden bilsin, görevi insanları Kur’an’ın anlamıyla buluşturmak olan alimlerden bazılarının, “Kur’an’ın yaprağına bakmak sevaptır” fetvası verdiğini… Evet, bazılarınız kulaklarına inanamayacaktır. Muhtemelen Allah Rasulü bunu duysa o da kulaklarına inanamazdı ‘bıraktığım büyük emaneti’ ne hale getirmişler diye. Ama maalesef Âkif’in yaşadığı dünyada durum buydu.

“Yıkıp şeriatı bambaşka  bir bina kurduk, Nebiye atf ile binlerce herze uydurduk”

Şeriat, Kur’an’ın mü’minlerine talim ettirdiği kurallar bütününe verilen isimdi. Önce bu Kur’anî kavramın içi boşaltılıp, Yahudi ilahiyatındaki “noun” kavramının içeriği ile yeniden doldurulmuştu. Tedvin asrında kelamcılar tarafından yapılan bu büyük yanlışın acısı 20. yüzyılın başında müslümanların burunlarından fi til fi til getirilerek çıkarıldı. Bu mubarek Kur’anî kavram, bin yıldan fazla bir zaman önce üzerinde icra ettiğimiz semantik operasyona kurban gitmiş, İslam’a hasım olan birilerinin eliyle 20. yüzyılda ‘sabıkalı’ hale getirilmişti.

Âkif hem bizim yaptığımız semantik müdahalenin acısını, hem de bu müdahaleyi bahane ederek bu Kur’anî kavrama leke sürülmesinin acısını hissediyor. İşte bu beyit onun bu hissini ortaya koyuyor. Âkif’in şeriat gibi, yatağını vahyin açtığı gürül gürül akan bereketli bir nehrin içini zibille dolduranın başkaları olmadığını, bunu bizim yaptığımızı itiraf ediyordu. İşte Âkif’i hakikatin yüksek dili yapan budur. Nebi’ye atf ile binlerce herze uydurulduğunu söyleyen çoktur. Bunda orijinal bir şey yok. Fakat uydurularak üzerine “nas” yazılan her malzemenin, İslam’ın yerine ikame edilen sahte bir din olduğunu fark etmek orijinaldir. Âkif zımnen indirilen dinin karşısına uydurulan dinin konulduğunu söylüyordu; “bambaşka bir bina kurduk” derken.

Nebi’ye atfen uydurulanları meşrulaştıran geleneksel spekülatif bilgi sistemine karşı, Âkif Kur’an’ın Haşr 22’de dile getirdiği yakîn bilgi sistemini savunuyordu. Kur’an’ın bilgi sisteminin iki ayağı vardı: Gayb ve şahadet. Gayb imanın, şahadet ilmin konusuydu. Mü’min için gayb vahiy ile şahadet taakkul ile yakîne dönerdi. Bu iki ayağın dışında zannî bir bilgi ayağı kurmak, yeni bir bina kurmaktı. Âkif, Nebi adına uydurulanların, sahibi Allah olan dinin yerine, sahibi beşer olan dini geçirmek demeye geldiğini fark eden ender şahsiyetlerden biriydi.

Mustafa İslamoğlu

Tarihselcilik, insanın, toplumun ve dinin tarihinde tarihsel koşullara aşırı rol biçen ve neredeyse her şeyi tarihsel olana indirgeyerek yorumlayan bir tutum. Alman yorum geleneği bu aşırı indirgemeciliği eleştirmek için tarihsele (historismus) pejoratif bir ek getirerek tarihselci (historisismus) kelimesini türetmiştir.

Tarihselcilik Kur’an’ın evrensel değerleri de içerdiğini kabul etse de indiği dönemin Arap kültürünün Kur’an üzerinde bir belirleyiciliği bulunduğunu, dinin bu kültür içinde doğmuş, yaşanmış, yorumlanıp biçimlendirilmiş olduğunu söyler. Kur’an insanın aklına ve vicdanına yabancılaşan yasasız (ümmi) bu yerleşik yapıyı, karanlığın hegemonyası (Maide, 49); hukuksuzluk düzeni (Fetih, 26); kötülüğün kaynağı (Müddessir, 5) olarak tanımlar ve oradan radikal bir kopuş talep eder. Dolayısıyla reddedilen ve kaldırılması için mücadele verilmesi istenen tarihsel-toplumsal koşulların Kur’an vahyinin karakterini belirlediğini ve her şeyin orada şekillenip bitirildiğini nasıl söyleriz? Daha da önemlisi, vahyin tarihe müdahalesine akıl, mantık, ahlak eşlik etmiyor mu? Ahlaki kaygı gözetmeden, sırf olan bitenin fotoğrafını çekmek için mi iniyor Kur’an vahyi? 

Tam tersi. O fotoğrafın gösterdiği sefaleti geride bırakmak için. Bunun için de Kur’an tarihsel koşulları aşacak insanın önüne bir gelişim diyalektiği koyuyor: Geçmişe karşı gelecek (ûlâ-ahiret); kaosa karşı yasa (fitne-din); hukuksuzluğa karşı güven (hamiyye-sekîne) gibi. Kadının kaderini erkeğin iki dudağı arasına yerleştiren ataerkil kültürü bir kadının (Havle’nin) nasıl yerle bir ettiğini gösteren Mücadele Suresi bu hukuksuz düzeni değiştirme iradesinin tipik örneğidir.

Tek başına bu olay bile, Kur’an vahyinin hazır bulduğu olguları/durumları ‘hak’ ‘hakikat’ ‘hakkaniyet’ değerlemesine göre yeniden hizaladığını gösterir. Peygamberler de bu kriterlere göre insanlar arasında hükmetmekle sorumludurlar (Bakara, 213). Böylece Kur’an tarihsel olanın belirlediği değil tarihsel olana şekil veren gerçek bir aktörle, insanla ve insanı yönlendiren tarihî değerlerle buluşturur bizi.

İSLAMİ KİMLİĞİ DEĞİL HAKİKATİ ÖNE ÇIKARMALI

Aslında İslam, siyasal, ekonomik, vs. bir sistemle değil bireyle ilgilenir. Sistemlere de bireyler üzerinden etki eder. İşin kötü yanı dinlerin sistemler özellikle de siyasal sistemler üzerindeki etkisi azalmadı, aksine arttı. Teo-strateji adıyla sayısız çalışma var bugün. Dinin insanları avutarak içine çeken makro bir sistem olarak pazarlandığı bu yapılar içinde bireyin hakkı-hukuku, özgürlüğü, onuru ikinci plana itilebilmektedir. A. Süruş’un ‘hakikat İslam’ı’ ile ‘kimlik İslam’ı’ arasındaki ayrımı bu riske dikkat çekmektedir. Hakikati değil de kimliği öncelediğimizde, başkaları kendi hakikatlerini inşa ederler. Adı bugün ateizm, deizm olur yarın başka bir şey.

BATI TOPLUMUNDA YAŞANAN KRİZ

Hz. Peygamber’in vefatıyla İslam toplumunun kim tarafından ve nasıl yönetileceği konusunda bir tartışmanın yaşanması; yönetime gelen dört halifenin de göreve geliş tarzının birbirinden farklılığı, devletle ve yönetimle ilgili hususların dinî bir nitelik taşımadığını, siyasal alanın şartlara göre düzenlenmesinin Müslüman bireylere bırakıldığını gösterir. Ulemanın Hz. Peygamberin elçiliği (tebliğ), devlet başkanlığı (imâmet), yargılaması (kadâ) ve fetva vermesi (iftâ) arasında ayrım yapması bundandır. Tebliğini ve fetvalarını peygamberlik görevinin parçası saymış, devlet başkanlığını ve yargılamalarını ise bütün zamanları bağlayan uygulamalar olarak görmemişlerdir.

Laikliğin Batı’da bir kriz çözümü olarak ortaya çıktığını unutmamak gerekir. ‘Son kralı son papazın bağırsaklarıyla asın’ diyen Fransız devrimcilerini kilise karşıtı yapan kavgalardı bunlar. İç savaşların bezdirdiği Batı, dini tasfiye etmekle kontrol etmek arasında gitti geldi ve nihayetinde Fransız tipi laiklik denilen ve dinin kontrolüne dayanan bir laikliği benimsedi.

DEĞERLERİNE YABANCILAR

Türkiye hariç İslam ülkelerinin tamamı sömürge-sonrası toplumlar olmanın travmalarını üzerlerinden atamadılar. Irksal olarak kabilelere, dinsel olarak mezheplere bölünmüş olmaları onları demokratik kültür, çoğulculuk, tolerans, liyakat gibi çağdaş yaşamı kuran bütün değerlere yabancılaştırmaktadır. Kurtulmak istedikleri olumsuz şartların devamını sağlayan bu olumsuzlukları zihinlerinden ve yüreklerinden atmadan bir değişim zor görünmektedir. Zira ilahi yasa öyle buyurur: “İnsanlar içlerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez” (Rad’, 11).

Oku bile atabilmek için yayı geri çekeriz

İnsan alışkanlıklar/gelenekler varlığıdır. Hep bildiklerini yineleyerek hayatta var olmanın imkânını ve güvenini keşfettikten sonra, bunu hayatının normaline dönüştürür. İnsanın yeni olana direnmesinin ardında bu vardır. Ama biliriz ki bir oku atabilmeniz için yayı tersine çekip germeniz gerekir. Yeni, başka ve daha fazla bir şey istiyorsak, dozunda bir gerilime imkân vermemiz gerekir. Yeter ki bu gerilim katılımcı, çoğulcu, özgürlükçü, adil, merhametli, haktan ve hukuktan yana, yok etmeye değil yaşatmaya ayarlı koruyucu değerler kelimetü’t-takva (Fetih, 26) altında iş görsün.

Geçmişten faydalanmak ve eleştirmek önemli

İmam Mâtürîdî’nin özgür iradeyi, içtihadı/aklı/re’yi savunması; bunlarla, dinin akla, mantığa ve tecrübeye kapalı dogmatik bir yapıya dönüştürülmesini engelleme çabası; alemde hikmeti/ yasalılığı kabulü; delile dayalı inancı savunması; ahlaki yargıların, doğruluk değerine de dikkatimizi çekmesi; insan fıtratının ayartılma riskine karşı aklın doğrularını önermesi; te’vil yöntemiyle çoğulcu metin yorumunun önünü açması; içtihadî ve örfi nesh kavramlarıyla, gerekçesi ortadan kalktığında mevcut hükmün yerine yenisini üretmede insana inisiyatif vermesi onu yaratıcı bir düşünür olarak öne çıkarmaktadır. Bugünümüzü kurarken geçmişin güçlü damarlarından yararlanmak hak, varsa bir yanlış işaret etmek vazifedir. Bu, bilimselliğin gereğidir.

Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün

25.01.2023

Ne imtihanlar misafir ettim bir bilsen hiç hesapta yokken, iyi ki acımı hafifletecek dualar ezberlemişim küçükken…

Umut var mı? Dua varsa umut var. Zira Allah varsa her şey var…

Ey Allah’ım; Recep ve Şabanı bize mübarek kıl, bizi Ramazana kavuştur

Comments are closed.