Öz’e Yolculuk

Bugün Allah İçin Ne Yaptın?

İnsan, her gün birçok iş yapar; konuşur, çalışır, yorulur, kazanır, kaybeder, sever, kırılır ve bazen de kırar. Fakat günün sonunda kalbin önüne sessizce gelen en derin soru şudur: “Bugün Allah için ne yaptım?”

Bu soru, insanı suçlamak için değil; uyandırmak içindir. Çünkü kulluk, yalnızca ibadet saatlerine sıkıştırılmış bir görev değil, hayatın tamamına yayılan bir bilinç hâlidir. Bir gönlü incitmemek, bir yetimin başını okşamak, bir haksızlığa susmamak, helâl kazanca dikkat etmek, sabretmek, affetmek ve içten bir dua ile Rabbine yönelmek de Allah için yaşamanın parçalarıdır. Günlük kulluk muhasebesi, insanın kendisiyle dürüstçe yüzleşmesidir. Bugün dilim kimi incitti? Kalbim neye bağlandı? Vaktimi nerede harcadım? Bir iyiliği gösteriş için mi yaptım, yoksa yalnızca Rabbimin rızası için mi?

Kalbin sessiz soruları bazen en büyük nasihattir. Çünkü insan, herkesin sesini susturduğunda kendi vicdanını duyar. İşte o an anlar ki hayatın değeri, ne kadar yaşadığıyla değil; kimin için yaşadığıyla ölçülür.

Allah’a Sığınmayı Öğrenebildik Mi? | Bekir Develi ile Peynir Gemisi | Prof. Dr. Halis Aydemir

Ey İman Edenler! Zannın birçoğundan sakının. Kuşkusuz bazı zanlar günahtır. Birbirinizin kusurlarını araştırmayın. Bir kısmınız, bir kısmınızın gıybetini yapmasın. Hiç sizden biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Elbette ondan tiksinirsiniz. Öyleyse Allah için takva sahibi olun. Kuşkusuz Allah, Tevbeleri Kabul Eden’dir, Rahmeti Kesintisiz’dir.

Ümit, Adalet ve Rahmet Duası

Bütün ümitler sana bağlıdır Rabbimiz… İnsan bazen dünyanın ağırlığı altında yorulur, bazen çaresizlik içinde kalır, bazen de kendi aczini derinden hisseder. Fakat biliriz ki hiçbir kapı senin kapın kadar merhametli değildir. Ümitsizliğe düşürme bizi… Kalplerimize umut, ruhlarımıza huzur, hayatlarımıza bereket ver. Çünkü gerçek güven yalnızca senin adaletindedir. Senin yanında hiçbir hak kaybolmaz, hiçbir mazlum unutulmaz ve hiçbir zalim yaptığının karşılığından kaçamaz.

Ey adaletinden severek çekindiğimiz Rabbimiz… Zalimlerin katı kalplerine adaletinin korkusunu sal. Mazlumların kalbine sabır, ümmetin yorgun gönlüne ferahlık ver. İyiliklerin tamamının senden geldiğini biliriz; bizi zillete düşürme, perişan bırakma. Bolluk ver, hayır ver, merhamet ver hepimize. Çünkü insan, ancak senin lütfunla ayakta durabilir.

Ey keremini umduğumuz Rabbimiz… Affet bizi… Bağışla bizi… Hatalarımız çok, kusurlarımız sayısız; fakat senin rahmetin hepsinden büyüktür. Affını diliyoruz, gufranını umuyoruz. Sensiz sahibimiz yoktur. Elimizde bulunan her nimet senin mülkündendir. Sahip olduklarımızın gerçek sahibi sensin. Bizi mülkünde güzel kullar arasında yer vererek şereflendir.

Kalbin Nuru ve Manevî Yakınlık

Ey biricik sultanımız… Saltanatın sonsuzdur; bütün güçler sensiz hükümsüzdür. Bizi sana kullukla yücelt, sana itaatle şereflendir. Gördüğümüz her güzellik seni anlatır, duyduğumuz her hakikat senden haber verir. Kalplerimizi seni sevmekle güzelleştir, gözlerimizi ayetlerinle nurlandır, kulaklarımızı seni anan seslerle huzura erdir.

Rahmetin her şeyi kuşatmıştır Rabbimiz… Her an sana muhtacız. Şefkatini ruhumuza dokundur, merhametinle içimizi ferahlat. Gazabın haktır, fakat rahmetin gazabını geçmiştir. Bizi isyanlarımız sebebiyle karanlığa bırakma. Rahmetine sığındık, affına yöneldik, huzuru yalnızca sende arıyoruz.

Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Rabbimiz… Kalplerimizi genişlet, içimizi daraltan korkuları bizden uzaklaştır. Seni bilmekle süsle kalplerimizi, sana yakınlıkla ziynetlendir ruhumuzu. İmanla nurlandır bizi. Ümitsizliğin karanlığına düşürme gönüllerimizi. Kalplerimize hidayet ver, şifa ver, ebedî saadetin müjdesiyle huzur ver.

Nur Duası ve Sonsuz Yakarış

Sensin nurların nuru Rabbimiz… Bütün aydınlıklar senden doğar. Ufkumuzu nurunla aydınlat, aklımızı hakikatle güzelleştir. Karanlıkta bırakma bizi. Yolumuzu, gönlümüzü, sonumuzu nur eyle. Kabirlerin sessizliğinde, hayatın zorluklarında, dünyanın karmaşasında bizi nurundan mahrum bırakma.

Ey NUR… Sensin nurlardan önceki NUR, sensin nurlardan sonraki NUR. Bütün güzellikler senin yaratmanla anlam bulur. Semamızı nursuz bırakma, kalplerimizi karartma. Nur üstüne nur ver bize. Başımızı eğdirme, alnımızı ak eyle. Yokluğun karanlığında bırakma bizi.

Seni kusurdan tenzih ederiz Rabbimiz… Senden başka sığınacak hiçbir kapımız yoktur. Bir tek sensin kurtuluşumuz, bir tek sensin dayanağımız. İman ver bize… Huzur ver hepimize… Bizi hiçliğin ateşinden kurtar, senden uzaklığın cehennemine bırakma. Ey Rabbimiz… Âmin.

DR. SENAİ DEMİRCİ

İnsan Kendini Neden Tanımalıdır?

İnsan, hayatı boyunca birçok insanı tanımaya çalışır; dostlarını, ailesini, çevresini, hatta dünyanın farklı yüzlerini öğrenmek ister. Fakat çoğu zaman en önemli yolculuğu ihmal eder: kendi içine yapılan yolculuğu… Çünkü insanın kendisini tanıması, sadece kişiliğini öğrenmesi değil; korkularını, zaaflarını, umutlarını, yaralarını ve gerçek ihtiyaçlarını fark edebilmesidir.

Modern dünyada insanlar sürekli dışarıya yönlendiriliyor. Daha fazla görünmek, daha fazla kazanmak, daha fazla beğenilmek için çabalarken kendi iç seslerinden uzaklaşıyorlar. Bu yüzden birçok insan kalabalıkların içinde bile kendisini yalnız hissediyor. Çünkü insan, kendisiyle bağ kuramadığında iç huzurunu da kaybetmeye başlıyor.

Kendini tanımak bazen insanın eksiklerini kabul edebilmesidir. Öfkesini, kırgınlıklarını, korkularını ve içindeki boşluğu fark etmek kolay değildir. Fakat gerçek olgunluk, kusursuz görünmeye çalışmakta değil; insanın kendi hakikatiyle yüzleşebilmesindedir. İnsan kendisini tanıdıkça neyin gerçekten değerli olduğunu da anlamaya başlar. Dünyanın geçici gürültüsü azalır, kalbin sesi daha net duyulur. Çünkü insanın gerçek yolculuğu dışarıda değil, kendi ruhunun derinliklerinde başlar.

Kendisiyle Bağ Kuramayan İnsan

İnsan bazen herkese yetişmeye çalışırken kendisini ihmal eder. Sürekli konuşur ama iç dünyasını dinlemez. Sürekli bir şeylerle meşguldür ama ruhunun neden yorulduğunu anlayamaz. İşte insanın kendisiyle bağını kaybetmesi çoğu zaman böyle sessiz başlar. Kendisiyle bağ kuramayan insan, çoğu zaman iç huzurunu dışarıda arar. İnsanların onayında, başarıda, kalabalıklarda veya geçici mutluluklarda eksikliğini tamamlamaya çalışır. Fakat insan kendi iç dünyasına yabancı kaldığında hiçbir şey onu tam anlamıyla huzurlu yapamaz.

Bazen insanın sadece durmaya ihtiyacı vardır… Sessiz kalmaya, düşünmeye, kalbini dinlemeye… Çünkü ruh sürekli koşmaktan yorulur. İnsan kendisini anlamadan hayatı anlamakta da zorlanır. Kendisiyle bağ kurabilen insan ise yalnızlıktan korkmaz. Çünkü kendi iç dünyasında kaybolmaz. Duygularını bastırmak yerine anlamaya çalışır. Kırıldığında neden kırıldığını, öfkelendiğinde hangi yaranın konuştuğunu fark etmeye başlar. İşte insanın içsel olgunluğu tam da burada başlar: Kendinden kaçmayı bırakıp kendine yaklaşabildiğinde…

Kalbin Derinliklerine Yolculuk

İnsan bazen yıllarca dış görünüşünü güzelleştirmeye çalışır ama kalbini ihmal eder. Oysa ruh da ilgi ister, huzur ister, anlaşılmak ister. Kalbin derinliklerine yapılan yolculuk, insanın kendi vicdanıyla yeniden buluşmasıdır.

Bu yolculukta insan bazı gerçeklerle karşılaşır:
Bazı kırgınlıkların hâlâ içinde yaşadığını…
Bazı korkuların çocukluğundan kaldığını…
Bazı sessizliklerin aslında yardım çığlığı olduğunu…

Fakat insan bunları fark ettikçe iyileşmeye başlar. Çünkü inkâr edilen yaralar büyür, fark edilen yaralar ise dönüşür. Kalbin derinliklerine yolculuk aynı zamanda manevi bir farkındalık yolculuğudur. İnsan kendisini tanıdıkça Rabbine olan ihtiyacını daha derinden hisseder. Çünkü insanın içindeki boşluğu dünya değil; anlam, merhamet ve maneviyat doldurabilir. Belki de insanın kendisine sorması gereken en önemli soru şudur: “Ben gerçekten kimim… ve ruhum neyi özlüyor?”

İyiliğin Gücü

İnsan iyilikle ölçülür ve iyilik, varoluşun en önemli güç ve erdemlerindendir. İyilik, bütün değerleri savunan, koruyan ve destekleyen her şeydir. Değerler, insanı anlama çabasının en kadim ve en temel alanlarından biridir. Değerleri ve insanın değerlerle irtibatını anlamak ve aydınlatmak ve buradan yola çıkarak insana dair birtakım yorum ve değerlendirmelerde bulunmak, bütüncül ve berrak bir görüntü ortaya koymak, her zaman ve her zeminde ilgi çekici olmuştur. Zira değerler, insanla vardır ve insanla anlam kazanır. İnsan da değerleriyle anlaşılır.

İnsan hayatında bu kadar önemli olan değerler nedir o hâlde? Böylesine eski ve önemli bir konuda, herkesin beklentilerine karşılık veren kapsayıcı ve kuşatıcı bir tanım, tatmin edici ve kesin bir cevap bulunmamaktadır. Ancak yine de değerlerin, genellikle, insanların kendilerinde bulunmasını arzuladıkları, erişmek istedikleri; insanlara ve yaşadıkları hayata rehberlik eden; kimi zaman biri diğerinden daha önemli hâle gelen; ancak değişen durumlara bağlı olarak değişmeyen ve yok olmayan amaç ve hedefler olduğu ifade edilmektedir. Bu açıdan değerlerin, çoğu kere, kavramlar, normatif standartlar ve amaçlar ve eğilimler ve inançlarla bağlantısı vurgulanmaktadır. Değerlerin kaynağı olarak ise birey, toplum, kültür ve din gösterilmektedir.

Bir değer ve erdemlerin ürünü olarak iyilik, İslam düşünce geleneğinde, hayr, birr, ma’ruf, hasene, salih amel vb. gibi çok çeşitli kavramlarla ifade edilen geniş ve zengin bir anlam ufkuna sahiptir. Farklı anlamları da bulunmakla birlikte hayr, genellikle, “akıl, adalet, fazilet ve faydalı nesne gibi herkesin arzuladığı şey”; birr, “her türlü iyilik, ihsan, itaat, doğruluk, günahsızlık”; ma’ruf ise “gerek söz gerekse davranışla insanların iyilik ve mutluluğu, dirlik ve düzenliği için çalışmak” olarak tanımlanmaktadır. İnsan erdemlerle ve bu erdemler vasıtasıyla ortaya koyacağı eylemlerle yetkinleşir. İyilik de, bir duygu, tutum, davranış ve değer olarak dinî düşünce ve deneyimin içinde temel ve vazgeçilmez bir erdem olarak yer almıştır. Bunun içindir ki bütün dinler erdemli olmayı ısrarla tavsiye etmiş, peygamberler de o erdemleri bizzat yaşayarak insanlığa örnek olmuşlardır. Keza kötülük veya şer ve bundan kaynaklanan zarar, musibet, fitne, fesat, suizan, yalan, günah gibi tutum ve davranışlar da kesin bir dille yasaklanmış ve insanlar bu konuda uyarılmışlardır.

Yaratılış itibariyla karşıt eğilimlerin çatışma alanı olan insan nefsi, iyi güç ve yeteneklerle donanımlı olduğu gibi, kötülüğe sevk edici eğilim ve yönlendirmelere de açıktır. Kur’an’ın ifadesiyle, “Nefse ve onu dengeleyene, ona hem kötülüğü hem de kötülükten sakınmayı ilham edene and olsun ki nefsini arındıran kimse kurtuluşa erer. Nefsini kirletip günahlara boğan ise hüsrana uğrar.” Yani iyilik ve zıttı olan kötülük, dışarıdan dayatılan şeyler olmayıp, kökleri insanın içinde bulunan tercihlerdir. Bu durum, bir başka ayette, “Bununla birlikte ben nefsimi tamamen temize çıkarmıyorum. Çünkü Rabbim esirgeyip korumasa nefs insanı hep kötülüğe yöneltir.” şeklinde haber verilmektedir. Bu bakımdan insanın yeryüzü serüveni, iyilik ile kötülük veya hayır ile şer arasında gidip gelen bir tercih süreci olarak görülebilir. Bu tercih süreci, insanın tam ve eksiksiz olma, kendisiyle, diğer insanlarla, dünya ile ve nihayetinde Yaratan ile tam bir uyum içinde olma durumuna gelinceye kadar devam eder. Aliya İzzetbegoviç’in ifade ettiği gibi, insana bahşedilen bu tercih yeteneği, neticesi ne olursa olsun, kâinatta mümkün olan varoluşun en yüksek şeklidir.

İyilik, bütün erdemlerin zirvesidir. Ancak zirveye ulaşmak, uzun uğraşlar ve zahmetli çabalar sonucunda mümkün olabilir. Zira insanın etrafında pek çok engeller ve çeldiriciler mevcuttur. Kötülük daha çabuk yayılır, kötü örnekler daha kolayca benimsenebilir ve henüz eğilimleri arasında denge kuramamış insanlar kötü davranışlara çabucak yönelebilirler. Bunun için öncelikle iyiliği bilmek, onu kötülükten ayırmak ve iyiliğin kötülükle asla bir olamayacağını idrak etmek, ardından da kötülüğü iyilikle savmak, kötülüğe iyilikle mukabelede bulunmak ve iyiliklerin kötülükleri giderdiğinin farkında olmak gerekir. Kur’an-ı Kerim, bütün müminlerin özellikle bu bilinçte olmalarını ister ve Hz. Peygamber’in şahsında onlara iyiliğin, şefkat ve merhametin birleştirici gücü konusunda uyarılarda bulunur. “Allah’ın sana lütfettiği şefkat ve merhametten dolayı onlara yumuşak davrandın. Kaba ve katı yürekli olsaydın, onlara sert ve kırıcı davransaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi…” İyilik yanı başımızdadır, elimizin altındadır, çok uzaklarda, doğuda veya batıda değildir. Ancak iyilik yapan insan kendini aşar ve kendi ötesindekilere ulaşır. Bunu yapamayanlar ise kendi içlerinde dönüp durur ve bir anlamda tıkanıp kalırlar.

İslam medeniyeti bir hayır veya iyilik, şefkat ve merhamet medeniyeti olarak tanımlanabilir. Kur’an’ın ve Hz. Peygamberin iyi olma ve iyilik yapma doğrultusundaki ısrarlı ve kesin vurguları ve hayırda yarışma ilkesi, başlangıçtan itibaren Müslümanların, yaşadıkları her zaman ve mekânda çeşitli kurum ve kuruluşlar oluşturmalarına vesile olmuştur. Bu çerçevede vakıflar, şifahaneler, yetimhaneler, imarethaneler, aşevi, düşkünler evi, çocuk yurtları, cami, medrese, kervansaray, okul, sebil, köprü vs. gibi birçok eser tesis edilmiş, hayırda yarışma ilkesi işlevsel ve görünür hâle getirilmiştir.

İyilik, çok boyutlu ve çok yönlü bir eylemdir. Psikolojik, sosyolojik, siyasi ve iktisadi açıdan gelişim, değişim, etkileşim ve dönüşümlere yol açar. İyilik, ne şekilde olursa olsun iyilikte bulunan bireylerin sevgi, huzur, güven, şefkat, merhamet, diğerkâmlık ve adalet gibi olumlu ve yapıcı duygu ve yeteneklerini geliştirdiği gibi; kin, haset, fesat, kıskançlık, kibir, gurur, intikam ve zulüm gibi olumsuz ve yıkıcı duygularına da set çeker, bunların neşvünema bulmasına engel olur. Diğer taraftan iyilik, cesaret ve ümit gibi olumlu duyguların gelişmesine ve korkaklık, sefalet, sefahat, zillet, meskenet, yeis gibi olumsuz durumlarla baş etme ve onların üstesinden gelme iradesi geliştirmeye yardımcı olur. İyilik, empati yeteneğini de geliştirerek duyguların insanın kendi içine hapsolmasını önler ve başkalarını anlamaya ve bu sayede onlarla iletişime geçmeye, onların acı ve sıkıntılarını anlamaya önayak olur. İnanç ve ahlak bakımından bir yetkinleşme vesilesi olan iyilik, psikolojik bakımdan, hem iyilik yapan ve hem de iyilik yapılan açısından karşılıklı etkilere sahiptir. Diğer yandan iyilik, aynı toplumda yaşayan insanların birlik, bütünlük, yardımlaşma ve dayanışmalarına vesile olur. İstifçiliği, tekelciliği, dünyevileşmeyi, materyalizmi, meta sevgisini, tüketim çılgınlığını, güç ve iktidar hırsını engeller, mal ve paranın dolaşımını ve bu sayede toplumsal huzur, barış, paylaşım ve yardımlaşmayı temin eder. İnsanlar arasındaki eşitsizliğin ortadan kalkmasına, sevgi, saygı, istikrar ve adaletin tesisine katkıda bulunur. İnsanı insanın kurdu değil, dostu yapar.

Günümüzde, iyiliğin de dâhil olduğu çeşitli erdemlerin, psikolojinin, klinik, sağlık, gelişim, sosyal ve özellikle din psikolojisi ve pozitif psikoloji gibi farklı alanlarınca artık daha fazla dikkate alındığı ve araştırma sonuçlarının, bu erdemlerin ruhsal, fiziksel ve kişiler arası ilişkilerdeki işlevleri açısından genel olarak olumlu etkilerde bulunduğuna işaret ettikleri görülmektedir. Bu çerçevede bir bütün olarak iyiliğin kişilik üzerindeki etkilerine ve hayattaki önemli işlevlerine ilişkin bulgulara ulaşılmıştır. Kısacası iyilik de dâhil olmak üzere bütün erdemlerin, sadece ayırıcı birer kişilik özelliği olmakla kalmayıp, aynı zamanda bunların hayatı ve kişiliği olumlu yönde biçimlendirdikleri söylenebilir.

Yaşanabilir bir dünya, ancak iyilikle mümkündür. Bütün insanlık iyilikte ısrar etmeli, onun sürekliliğini sağlamalı ve iyilikte uzlaşmalıdır. İyilik, başkasında var olmak, ötekine sevdalanmaktır. İyiliğin bulunmadığı, yani başkalarının göz ardı edildiği bir dünya, sadece kendine sevdalı ve kendi yoksul ve yoksun evreninde dönüp duran bencil, çıkarcı, hastalıklı ve antipatik bireyler üretir. Çağımızın nevrotik insanının ve gittikçe yaygınlaşmakta olan depresif ruh hâlinin şifası, iyilikten ve iyilik yapmaktan geçer. Yüzyılın vebası olarak görülen anlamsızlık, amaçsızlık ve boşluk duygusu ve bunların ortaya çıkardığı korku, kaygı, bulantı, öfke ve can sıkıntısı da ancak insanın kutsal ile kopardığı bağını tekrar kurması, manevî köklerine sarılması ve iyiliğin kaynağı olan Mutlak İyi’ye dönmesiyle aşılabilir. Hayatın belki de en önemli anlamı bu olmalıdır: kendini aşmak, kendi ötesine ulaşmak. Bu da ancak, bütün değerleri savunan, koruyan ve destekleyen iyilikle mümkün olabilir.

Prof. Dr. Ali Ulvi Mehmedoğlu / M.Ü. İlahiyat Fakültesi

Bir elin hissediş hikâyesidir bu satırlar… Gözler önce ellere takılır; hüzünlü bir yüzle sessizce karşı karşıya duran ellerdir bunlar. Sonra anlar insan… O ellerin ardında yüzlerce kalbin beklediğini, nice yalnızlığın, nice suskun duânın saklandığını hisseder. Yük ağırdır; eller bazen bu yükün altında yumruk olur, yere doğru eğilir. Ama yine de vazgeçmez. Çünkü yapabileceği çok şey vardır ellerin… Ve hissetmesi gereken paha biçilmez duygular vardır. Şimdi gerekli olan şey, bir kalbe dokunmaktır. Çünkü hiçbir şey boşuna değildir ve hiçbir yol, kalplere çıkan yoldan daha anlamlı değildir. Yeter ki insan fark etmeyi bilsin… Bir dokunuş bazen on parmağın, bazen de bir yüreğin yapabileceği en büyük iyilik olur. Ve şimdi bir el düşmektedir yollara… Sevincinin adı, bir kalbe dokunmaktır. Tek arzusu; sonlu olan bu kâinatı aşmak, sonsuzluğa ulaşmaktır. Ve bilir ki bunu ancak kalpleri hissederek başaracaktır. Yolun başında bir tabela vardır: “Dokunmak nedir?” yazılıdır üzerinde… Ve dokunmak, işte o kalplere giden yolda anlatılır. Muhtaç olan her kalbe uzanmaktır dokunmak… Yüreklere serpilen sevinç tohumlarını taşıyan el olmaktır. Bir yetimin saçını şefkatle okşamaktır. Dünyada içtiğin bir tas çorbayı paylaşabilmektir. Yardım eli olmaktır dokunmak… Eğer tek servetin tebessümünse, onu da cömertçe sunabilmektir. Dokunmak; sevgiye aç kalpleri keşfetmektir. Aç karınların ekmek kokulu sevgisi olmaktır. Bayramlarda beklenen küçücük bir et parçasının hayali, bir çocuğun duası olmaktır. Çünkü dokunmak, kulluğun en anlamlı hikâyelerinden biridir. Bir lütuf değil, bir vazifedir. Sonsuzluğa açılan sevap kapısıdır. Allah’a çıkan merdivendeki adımlarından biridir insanın. Sonra şükrün vakti gelir… Ve son söz, dualarla söylenir. Dokunmayı nasip eden Rabb’e hamd edilir; vesile olan her iyiliğe şükredilir. Belki de kolay yoldan âhiret azığı denilen şey budur… Ve insan, hiç durmadan el olmanın kıymetini bilmelidir. Çünkü dokunmak, sonunda cennette sevaplarla dolu bir hikâyeyi dinleyebilmektir…

Dr. Öğr. Üyesi Fatma Aladağ

Scroll to Top