logo

İnanç kaybolduğunda, insan da kaybolur.

Bir Kelime ile Hayatım Değişti – Hayati İnanç | İzler

TEVAZU VE KİBİR | Hayati İnanç ile Can Veren Pervaneler

İÇİNDEKİLER

12.OCAK.2024

Tevazu ve Kibir

Kibirli insanlar hakkında ne düşünüyorsunuz, ne hissediyorsunuz? Sizde saygı mı uyandırıyorlar? Ya da hayranlık mı? Yoksa onların gerçekten üstün insan olduklarını mı düşünüyorsunuz? Ya da eşi bulunmaz biri olduklarını mı?

Bunu okuyan hemen herkes “hayır böyle hissetmiyorum veya düşünmüyorum” diyecektir kuşkusuz. Peki o zaman bu insanların kibirlerini kim besliyor? Mutlaka bu kibrin büyüsüne kapılmış, karşısındakini hakikaten üstün biri gibi gören, ona itaat ve sadakâtini göstermek için olağanüstü bir çaba ve teslimiyet içinde olan, bunun karşılığında başı okşanıp da korunup kollandığını, sevildiğini düşünerek ruhsal bir doyum bulan birileri her zaman vardır ve bunlar kişinin kibrini cilalamaya devam ederler.

Başkalarını kendinden aşağıda gören, kendini hemen her konuda bilgili ve yeterli sanan, üstün meziyetlerle donatılmış olduğuna inanan, hiçbir koşulda hata yaptığını kabul edemeyen, başkalarına ilgi ve yakınlık göstermeği bir lütuf sayan, bulunmaz hint kumaşı çakması bu zavallı zatlar; aslında içten içe derin biçimde yaşadıkları değersizlik korkularını bu kibirleriyle yenmeye çalışan sahte VİP’lerdir.

Bir çok insan herhangi farklı nedenlerle, -iştigal alanlarıyla ilgili olmak kaydıyla-çok önemli kişi (VİP) tanımını gerçekten hak ediyor olabilirler. Ama bunlar da insan olarak (kul) olarak kimseden daha önemli, daha değerli değildirler. Belli bazı konularda başkalarına oranla fark yaratacak bazı üstün yetenek, bilgi veya birtakım özellikleri, onların toplumsal arenada öne çıkan, daha önemli ve özel biri olma tanımlamasının içeriğini oluşturabilir.

Yine de bu gerçek fark yaratan önemli özelliklere sahip kişilerin önemli bir kısmı bu özelliklerini mutlak bir üstünlük gibi görmeden, bunu başkalarına karşı bir tahakküm, bir tepeden bakma, kendine tabii olmalarını bekleme, sürekli ayrıcalıklı bir muamele ve özel ilgi bekleme gibi tutumlara dönüştürmeyen, kendilerini bilen alçakgönüllü (mütevazı) insanlardır.

Bu mütevazı kişiler, muhatap oldukları insanların, sosyal, ekonomik, mesleki veya maddi eksikliklerine, güçsüzlüklerine bakmadan onları insan olarak kendilerine eşit bireyler olarak görür ve öyle davranırlar. Bazı dünyevi kriterlere göre kendisinden aşağıda olan insanları hor görmezler. Kendi bildiğini mutlak doğru gibi görüp farklı düşünenleri dışlamazlar, saygı gösterirler. Böylece gerçek manâda saygı ve sevgi duyulan insanlardır. İnsanlar onların bu tevazûsu karşısında bazen şaşkınlık bazen de güvensizlik yaşarlar çok kez.

Çünkü bu kişileri eğitimleri, sosyal ve ekonomik seviyeleri, ünlü veya popüler olmaları gibi nedenlerle gözlerinde fazla büyütmüş, kendileriyle eşdeğer olmadıkları algısına kapılmışlardır. Bazıları kendi ezilmişlik duygusunu telafi etmeye çalışırken bu alçakgönüllülüğü, bu tevazûyu suistimal etmeye çalışabilir. Kendini bilmezlikle tanımlayacağımız bu davranışlar tevazû gösteren kişinin kırmızı çizgilerine dayanınca hoşgörü ortadan kalkabilir ve bazı hoş olmayan sonuçlar da doğurabilir tabi. Bu tip insanlara karşı alçakgönüllü olurken ölçülü olmakta yarar var tabi. Kendi eksiğini kusurunu görmek de bir insani gelişim konusudur ve bu bazı kişiler bundan yoksun olunca, biraz alçakgönüllülük gösteren kişilerin bu tutumlarını fırsat bilerek onlarla kendini eşit görmenin tadıyla kantarın topuzunu kaçırabilirler.

Dolayısıyla kendini başkalarından gerçekte olduğundan daha önemli ve üstte görme algısı aslında kişilik psikolojisi açısından normal kabul ettiğimiz bir durum da değildir. Hatta bir çok bakımdan bir kişilik bozukluğu olan narsisistik kişilik bouzukluğu ile de örtüşmektedir. Fakat her ne hikmetse kibirli insanlar bir şekilde kendilerine inanan bir teba bulmakta da pek zorlanmazlar. Belki de ulaşılmaz, yetişilmez ve üstün görünmek bir tür cazibe yaratıyor ve insanların bir kısmını çekiyor, o kibirli kişinin nezdinde onlar da kendilerini daha değerli hissediyorlar. Psikoloji açısından pek de sağlıklı olmayan bir durumdur tabi bu, ama kimin umurunda, alan memnun veren memnun durumu var bir nevi.

Özetle bakarsak, çoğu felsefi yaklaşımlar, ahlak öğretileri, dinler, bilim hepsi kibrin kötü bir şey olduğunu söylüyor, tevazûyu, alçakgönüllülüğü öğütlüyor ama yine de vazgeçiremiyor bu kibirli insanları kuruntularından. Ne hikmetse..

Biz yine de hatırlatma, ve naçizane uyarma görevimizi yapalım, alan alır almayan Kaf dağında kalır. Bırakın yeryüzündeki diğer tüm referansları, bize en yakın olana, Kur’an’a bakarsak örneğin; “…şüphesiz Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez” diyor Nisa suresinde, veyahut “.. Yeryüzünde böbürlenerek yürüme, çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin” diyor kutsal kitap İsra suresinde, anlayana tabi. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) de diyor ki, “kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez”. Kibirli insanlar cennete girmenin başka bazı yollarını biliyor olmalılar. Ya da belki kendilerine cenneti de inşa etmeyi düşünüyor olabilirler!

Uzm. Psikolog Bülent Korkmaz 

Onlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikri ile tatmin olanlardır. Kalpler, ancak Allah’ın zikri ile tatmin olur. Rad 28

Kuşku yok ki, sosyal bir olgu olarak dinler ve onun etrafında şekillenen inançlar, insan yaşamının vazgeçilmezleri arasında yer almış ve her zaman canlılığını korumuştur. Dinlerin hedef kitlesi insandır. Dolayısıyla dinler, insanların bir taraftan dünyevî diğer taraftan da ruhsal yaşamlarına ilişkin kurallar koyarak onların huzur ve mutluluk içerisinde yaşamasını temine çalışır. Bu çalışmada, dinin bir başka deyişle dinsel inanç ve onun yansımaları olarak dinsel pratiklerin Müslüman bireyin hayatına kattığı psikolojik değerinden bahsedilecektir. Aslında bir tür Müslüman kimliğinde huzurun kaynağı olarak görülen dua, tövbe ve namaz gibi sıklıkla görülen dinsel pratikler söz konusu edilerek dinsel bir psikoloji yapılacaktır.

İnanma İhtiyacı

İnsan beden ve ruhtan oluşan bir varlıktır. Yeme, içme nefes alıp verme gibi olaylar bedenle; inanmak, sevinmek ve mutlu olmak gibi olaylar da ruhla ilişkilendirilmiştir. İnsanı diğer yaratıklardan ayıran başlıca özelliği bir ruha sahip olmasıdır. Bu anlamda insan beden ve ruh yapısıyla bir bütündür. İnsanın ruh yapısının en belirgin özelliği de bir varlığa inanmaktır. Yeryüzünde günümüze kadar inanma ihtiyacı duymamış bir topluluk yoktur. Bunu insanlığın kültür, sanat ve geleneklerinde görmekteyiz. Clark’ın deyişiyle iman, insanın hayatına anlam katar ve dinî imanın üstünde hiçbir değer yönelimi yoktur. Yaratıcının varlığına inanma, inanan bireyin yaşamındaki en önemli motivasyondur. İnanan kişi, bu dünyada yalnız olmadığını bilmekte, onu duyan, gören, ona şah damarından daha yakın olan ve zor durumda kaldığında yardım eden bir varlığın olduğunu hissetmektedir. Bu his öylesine güçlüdür ki, inanan insanın ruhî darlığa düşmesine engel olur. Link de ruhen bunalımda olan hastalarına Tanrı’ya inanmanın iç huzur ve güveni vereceğini söylemiştir.

Çağımızın en sık rastlanan, hatta en önde gelen hastalıklarından olan depresyon, çok defa içine kapalı, duygusal insanlarda ve dünya hayatına hiç bitmeyecekmiş gibi bağlı olanlarda, yaradılış amaçlarını tam olarak kavrayamayanlarda görülür. Depresyonun belirtileri, karamsarlık, dalgınlık, unutkanlık, konsantrasyon güçlüğü, gerginlik, bunaltı ve endişe halidir. Depresyondaki kişinin gelecekle ilgili kaygıları artar, her şeyin kötüye gideceğini düşünür. Kendini değersiz işe yaramaz olarak görmeye başlar. Günümüzde oldukça yaygın bir hastalık halinde kendini belli eden depresyonun, teslimiyet duygusu geliştirmeyen insanların günlük yaşantısına kattığı zorluklar bilinmektedir. Bu ruhsal bozukluğun temelinde, manevî boşluk, teslimiyetsiz ve tevekkülsüz bir hayat anlayışı olduğu söylenebilir. Müslüman bir birey, Allah’a olan inancından kaynaklanan bir teslimiyet içinde olduğunda, aklen ve ruhen son derece sağlıklı ve dengeli olur. En olumsuz koşullarda bile yine bu teslimiyetçi ruh haliyle bütün bunların Allah’tan geldiğini ve kendisinin sınandığını bilir. Hiçbir zaman ümitsizliğe ve kaygıya kapılmaz. Müslüman zihninde önemli olan sonsuz ahiret mükâfatını kazanmaktır. Müslüman birey tek bir yaratıcıya olan inancından dolayı, olumsuzluklardan etkilenmez ve kendini yetersiz hissetmez. Dolayısıyla inancından kaynaklanan bu ruhsal dinginlik onun fiziksel sağlığına da etki eder.

Bugün kendisini kuşatılmış hisseden insanının yapması gereken şey, daha fazla kayıplar yaşamadan fıtratına (yaratılışına) uygun dine dönmesi ve ona uygun yaşamasıdır. Öte yandan inanç maddî hayatımızla da ilişkilidir. İnsanın zorluklara ve güçlüklere karşı dayanıklı olmasını sağlar. İnsana çalışma, yaşama ve başarma gücü verir. İnsan, hayata inançla başlar ve onunla değer kazanır. İnancı olan kişi, bu inancının gereği olarak ya da aldığı motivasyonla kendisine ve birlikte yaşadığı insanlara faydalı olur. İnanç insanı yeni bilgiler kazanmaya götürür. Kişi inancını kuvvetlendirmek için pek çok şeyi öğrenmek, öğrendiklerini düşünüp değerlendirmek ve böylece hayatını düzene sokmak durumundadır. İyiyi, kötüyü, güzeli ve çirkini inancı sayesinde ayırt edebilir.

Açıkçası inanç, bir ihtiyaç olarak kendini hissettirir. İnanma ihtiyacı kimi zaman insanın zor zamanlarında ortaya çıktığı ifade edilmekte ve insanın çaresizliğiyle ilişkilendirilmektedir. Hakikaten insan, yaşamı boyunca pek çok engelle karşı karşıya kalmaktadır. İnsanın bu engeller karşısında yaşadığı çaresizlik duygusu, onu üstün bir varlığa inanmaya yöneltmektedir. Bu durum Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “Denizde bir tehlikeyle karşılaştığınız zaman, O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında, (yine eski halinize) dönersiniz. İnsanoğlu çok nankördür.” Öte yandan bir yaratıcıya inanmayı zor zamanların bir sonucu olarak ortaya çıktığını söylemek her zaman doğru değildir. “Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir…” ayetinde de belirtildiği gibi insan, inanmaya elverişli olarak yaratılmıştır. Ayetten hareketle diyebiliriz ki, inanma keyifli zamanların bir ürünü olarak da ortaya çıkabilir. Bir yaratıcıya inanma ya da bir dine bağlanma, ruhsal yararının yanında bedensel birtakım rahatsızlıkları da giderdiği belirtilmektedir.

Sözgelimi Amerika’da alkolikleri tedavi eden Alcoholics Anonymous (AA) adındaki kurumda basamaklı bir program uygulanmakta ve kurumun uyguladığı yöntem çok sık kullanılan bir müdahale şekli olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu program, manevî geleneklere dayalı olarak devam etmektedir. Hastalara Yüce Bir Güç’ün yardımına güvenmeleri telkin edilmekte hatta ateist alkoliklerin bile bu tedaviden faydalandıkları ifade edilmektedir. İnsanın ruh sağlığını bozabilecek birtakım olumsuzluklar sonucunda ortaya çıkabilen stres, depresyon ve anlamsızlık hislerine karşı dinî iman âdeta bir ilaç gibidir. Amerika’da 4000 yaşlı üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, uzun süre düzenli olarak dinî ibadetlere katılanların, katılmayanlara oranlar daha az depresyon girdikleri tespit edilmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, inanma ve bir dine bağlanma duygusu sağlıklı bir ruhsal yaşam için gereklidir. Şimdi Müslüman bireyin hayatında sıklıkla görülen dua, tövbe ve namaz gibi dinî ritüellerin psikolojik değeri üzerinde duralım.

Arapça bir kelime olan dua, kelime olarak sözlüklerde çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek, sığınmak gibi anlamlara gelmektedir. Terim olarak ise, kişinin Allah’a sığınma ve yakarışını, Allah’ın yüceliği karşısında güçsüzlüğünü itiraf etmesini ifade eder.

Dua, insanla Allah arasında bir ilişki ve iletişimdir. Bir başka deyişle bireyin yaratıcısıyla sürekli bir biçimde iletişimde bulunduğu bir ibadet çeşitidir. Müslüman bireyin hayatında en göze çarpan ritüel olarak dua, insanda Allah inancı ile birlikte ortaya çıkan bir durumdur. Yalnız inanan insanlar değil, inanmayan kişiler bile zor durumlarda dua eylemine yönelebilmektedirler. Dua, kişinin yaratıcıyla bir tür irtibat kurması, O’nunla konuşması, dertleşmesidir. Bilincin Allah düşüncesiyle kendinden geçtiği mistik bir hâldir. Dua, insanın acziyetini fark etmesiyle başlar. İnsandaki bu yetersizlik duygusu, kişide içsel bir bunalıma neden olur. Duayla beraber insana bu sıkıntıdan kurtulup rahatlama imkânı doğmaktadır. Bu ferahlık bize, dualarımıza mutlaka karşılık verileceği düşüncesinden ileri gelmektedir. Öyle ki ayette “ Eğer kullarım sana benim hakkımda sorular sorarlarsa (bilsinler ki) ben çok yakınım, dua edenin yakarışına her zaman karşılık veririm…” denmektedir. Yani birey, istek ve arzularının işitildiğini ve bunlara bir şekilde karşılık verileceğini bilir. Aksi takdirde ihtiyaçların karşılanmamasının organizmada ruhsal ve bedensel birtakım rahatsızlıklar ortaya çıkaracağı kaçınılmaz bir gerçektir. Dua bu anlamda insanı, gereksinimlerinin gerçekleşmemesinin yaratacağı gerilimden kurtarmakta, ruhuna huzur vermektedir. İnsan Allah’a en temel gereksinimleri olan hava ve su kadar muhtaçtır. Çünkü, O’dan başka hiçbir varlık, insana gerçek anlamda yardımcı olamaz. Dua ile kişi karşılaştığı zorluklarda, başına gelen felaketlerde ve sıkıntılarda sığınacak bir varlık arar. Kişiye gerekli olan sabrı, bu yalvarış ve yaratıcıdan yardım dileme vermektedir. Maneviyat ne kadar güçlü olursa, yaşanan olumsuzluklarda onları kabul etmek de o kadar kolay olur. Aksi hâlde kişi isyan eder, olanları kabul etmez ve ruhundaki haykırışlar onu huzursuzluğa sürükler. Dua, insan için büyük bir güven kaynağıdır.

Allah, kendisine korkarak ve ümit ederek yalvarmamızı istemektedir. Ümit etmek insanda çaresizlik düşüncesini giderir, açılamayacak kapı olmadığı fikrini bize aşılar. Bununla birlikte dua, kaygı, stres, depresyon, anlamsızlık, yalnızlık gibi çağımızın önemli ruhsal hastalıklarına karşı insanın ruhî yapısını de güçlendirmektedir. Diğer yandan bireyin ruh sağlığı toplumun da huzuru açısından önem taşır. Öyle ki dua ihtiyacını ortadan kaldıran toplum, fiiliyatta çöküş ve fitneden korunabilecek unsurlara artık sahip değildir. Cinayetler üzerinde yapılan araştırmalarda toplumda suçlu olarak bilinen kimselerin ya hiç dua etmedikleri ya da çok az dua ettikleri gözlemlenmiştir. Zira ruh sağlığı yerinde olan biri ne kendine ne de yaşadığı ortamdaki insanlara zarar verici bir eylemde bulunur. Dua sayesinde kişi Allah’a yakınlaşmış, kötü eylem ve düşüncelerden kurtulmuş olur. Anlaşılıyor ki, birey ve toplumun ruh sağlığı adına dua vazgeçilmez bir eylemdir. Kur’an’da 200 kadar ayet dua ile ilgilidir. Bunun yanı sıra tövbe gibi kulun Allah’a yönelişini ifade eden çok sayıda ayetin de dualar içerdiğini görmekteyiz. Konuyla ilgili ayetlerin bir kısmında insanların Allah’a dua etmeleri emredilmiş, duanın usul, adap ve etkileri üzerinde durulmuştur. Dua ile ilgili ayetlere baktığımızda, inananların duasına önem verildiğini, yalnız bırakılmadığını, her türlü şartlar altında onun durumunu bilen ve ona yakın bir Allah’ın bulunduğunu görmekteyiz. Sonuç olarak dua, inanan birey ile Allah arasındaki iletişimin zirveye taşındığı bir durumdur. Carrel’in ifadesiyle dua bir anlamda kendisiyle ilgili hakikati bir bütün olarak keşfetmesini sağlayan bir şuur genişlemesidir. Dua esnasında sanki birey şuurunun derinliklerinde bir ışık yanar ve orada kendisini olduğu gibi görür. Hırsını, bencilliğini günahlarını ve gururunu keşfeder.

Sonuçta dinî ve ahlâkî vazifelerini yapmaya hazır hale gelir, alçak gönüllülüğü, olgunluğu kazanmaya çalışır. Devamlı dua eden kişilerde görev ve sorumluluk duygusu artar, kıskançlık ve kötülük eğilimleri azalır, başkaları hakkında hep hayır düşünür. Yine Carrel tarafından sık sık yapılan bir alışkanlık haline gelen duanın karaktere etki ederek onun temizlenip olgunlaşmasına yol açabileceği ifade edilmiştir.

TÖVBE

Tövbe, Müslüman bireyin sıklıkla başvurduğu ve ardından bir rahatlama hissettiği diğer bir ritüeldir. Allah insanı farklı bir statüde hayır ve şerre, sevap ve günaha, iyilik ve kötülüğe kabiliyetli olarak yaratmıştır. Nitekim Hz. Peygamber bu gerçeği şu ifadelerle anlatmaktadır: “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz Allah, sizin yerinize günah işleyen ve tövbe eden bir topluluk yaratır ve onları bağışlardı.” Günah işleme, kişiliğin bir parçası gibi görünmektedir. Ancak Allah, ahsen-i takvîm üzere yarattığı insana dine aykırı düşen davranışlardan sakınması gerektiğini söylemekte günah işlediğinde de tövbeye çağırmaktadır: “Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka çekeceklerdir.” Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere koyarız.” Tövbe, Müslüman bireyi kuşatan bir ameldir. Tövbe, yapısı gereği içtenliği yani samimiyeti içerir. Samimiyet ise, ibadetin temelidir. Tövbe derin bir duygulanım ile bizzat gönüllü yapılan bir iştir. Kendi adımıza, kendimizin talip olduğu bir oluş, yani insanı içinden fetheden bir ameldir.

Böylesine bir ameli işleyen insan, dışarıdan gelecek telkin ve motivasyonlara ihtiyaç duymaz. Dolayısıyla tövbe etmek, Allah’ın inanandan istediği “kulluk” çizgisinde durmak demektir. Tövbe demek, süreklilik demektir. İnsanlar arasında yaygın bir kanaat olan, “Tövbe edersem, bir daha günah işlememeliyim.” Anlamına gelen ama gerçekleştirilmesi zor bir süreklilikten ziyade, insana düştüğünde kalkmayı öğreten bir sürekliliktir. Tövbeden amaç, kulluk düşüncesini, şuurunu, duruşunu kesintiye uğratmamaktır. Tövbe etmek, hiç günah işleyememek anlamına gelseydi, bu ancak insanın tabir caizse robotlaştığını, insan olma imtiyaz ve melekelerinden sıyrıldığını gösterirdi. İnsanın, melek olmadığına göre zaman zaman düştüğü hatalarından dolayı sonraki zamanlarda telafisi için bir şansı olmalıydı. Çünkü hatalar, bazen insanda yeni idraklerin, yeni oluşların ve yeni tekâmüllerin meydana gelmesine zemin hazırlayabilir. Yaptığı ibadetlere rağmen egosu, tarzı ve insan ilişkileri hiç değişmeyen bir insan, ibadetlerin ruhî besin değerinden yeterince yararlanamıyor demektir. Bu ise, ciddî anlamda, bir şeylerin yolunda gitmediğinin ve farklı bir bakış açısıyla gerçekten değişmek gerektiğinin göstergesidir. Bu anlamda tövbe, inanan bir insan için, Allah’la arasını açan şeyden kaçma ve uzaklaşma isteği olup, insanın kendisiyle ve manevî dünyasıyla, Allah’la barışması demektir. Mevlânâ’ya göre de günahtan korunmanın ve arınmanın yolu elest bezmindeki ahdi hatırlamaktır.

Mevlânâ şöyle diyor: Kendi kendine bir şart koş da ahdinden dönmemeye uğraş! Ahdini bozarsan mânevî hastalık gitmez arkadaş Hâlin, ezeldeki temiz kalma ahdine uyduğu zaman Canın elde ettiği yüz binlerce zevk doğar içine o ân Böylece demir gibi gönlün bir ayna kesilir. Sana her an bir olgunluk yüz gösterir. Emaneti yüklendiği için zevk âleminde sana can Hem çalgıcı olur, hem de aşk kadehi sunan. Sonra hakîkate erer insanların boş işlerine acırsın. Gizli hazineyi kendinde bulur ve tanırsın. Mevlana’ya göre günaha düşmekten kurtulmanın yolu, bireyin ahdini unutmamasıdır. Günah ve suçluluk psikolojisi insanda refleks tepkiler oluşturur. Günah fiilinden sonra oluşan suçluluk, gönülde daralma meydana getirir. Pişmanlık duygusu, inanan insanda tövbe ve günahtan arınma psikolojisini tetikler. Şartlarına uygun olarak gelişen tövbe, nefsin günah ile kirlenip kararmasına, neticede kalbin katılaşmasına engel olur. Tövbesiz günah ise kalbin kirlenmesine yol açar. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (günahlar) kalplerini kirletmiştir” İnsanoğlunun günah kirlerinden arınması, onun iki dünyasını da aydınlatır. Nitekim Mevlânâ Divân’ında der ki: Eğer gönül evindeki dumanı azaltır; günah kirlerinden arındırırsan, senin nûrun ile her iki dünya; bu dünya da, öteki dünya da aydınlanır. Bulanık bir suya bakarsan, orada ne ay görebilirsin, ne de gök! Hava kararınca güneş de gizlenir, ay da! Sûfîce bir yorumla, günahlardan arınmak ve onların üstesinden gelmek için aşıkane bir hamle yaparak Hakk ile buluşmak gerekir. Günahlardan arınmak için gönülleri gözyaşı ve tövbe ile temizlemek, ibadet ve secde ile iradeleri güçlendirmek esastır. Nefsine uyan ve şehvete boyun eğen, günahlara, manevî pisliklere gömülür. Fakat heveslerini, nefsanî isteklerini yenebilen bütün zorlukları aşarak huzura kavuşur.

Müslüman bireyin gündelik hayatında yer alan bir diğer ritüel ise namazdır. Ona göre namaz müminin miracıdır. Arınma ve yükseliş bir anlamda namazladır. Namaz Rabb’in makamına ulaşma vesilesi ve kulluğun muhteşem hâlidir. Rabb’i karşısına insan önce namazıyla çıkmaktadır. Namaz, varlıktan, nefisten, imkânlardan, makamlardan, fakirlikten ve acizlikten sıyrılma hâlidir. Namaz bir başka deyişle dünyada iken ahirete geçiştir. Bir ibadet ya da bir zikir olarak namaz, insanın gerginlikten ve stresten kurtulmasında yardımcı olur. İnsan, günlük hayatın getirdiği engeller karşısında zaman zaman gerginlikler ve huzursuzluklar yaşar. Bu olumsuzluklar ancak namazla giderilir. Bireye dürtülerini kontrol etme imkânı veren namaz, kul ile Allah arasında bir buluşmadır. Namaz, ruhun Allah’a bağlılığını hissettiği, nefsin dünya hayatının değerlerinden daha üstün değerler bulduğu bir rabıtadır. İslâm inanışında namaz, bir itaat davranışıdır. İtaat davranışının amacı ise sevaptan ziyade Allah’ın sevgisini kazanmaktır.

İbadetlerin özü ve sentezi olan namazdan amaç teslimiyettir. Yani kişinin itaat, sevgi ve minnet duygularını Allah’a yöneltmesidir. Kur’an-ı Kerim’de, müminlere, gündüzün başında ve sonunda, bir de gecenin erken saatlerinde namazı dosdoğru kılıp devamlı olmaları emredilmekte ve namazın, hata ve günahların olumsuz etkilerini silerek, bireyi olumlu eylemlere yönlendireceği vurgulanmaktadır. Malezya’nın en büyük üniversitesi tarafından namaz üzerine gerçekleştirilen araştırmada ibadet sırasında yapılan hareketlerin insan sağlığına iyi geldiğini ortaya koymuştur. Malay Üniversitesi Biotıp Mühendisliği bölümü profesörlerinin yaptığı çalışmada, özellikle kalp ve omurga sağlığı için namaz kılmanın birebir olduğu, ayrıca duaların okunuşu sırasında da insanın hafıza ve dikkat toplama gücünün arttığı belirtilmiştir. Araştırma, düzenli olarak beş vakit namaz kılan Müslümanların sağlık durumları ve ibadet sırasında yaptığı hareketler arasında bağlantı kurularak yapılmıştır. Bir zikir çeşidi olarak namaz, insanı Rabb’ine yaklaştırır. Namazla insanın bağışlanma umudu güçlenir, içinde gönül rahatlığı oluşur. Kur’an’da namaz bir kurtuluş reçetesi olarak sunulur. Hz. Peygamber de Allah’ı zikretmenin insanın içinde huzur ve sükûnet yaydığını dile getirmiştir: “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere oturursa, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekine (huzur, feyiz) iner ve Allah onları yanındakilere (meleklere) zikreder ” Namaz, ruha canlık katar, umudu güçlendirir, rahatlama ve mutluluk duyguları verir Stres ve kaygıya sebep olan anlayış ve psikolojiyi giderir Bir zikir olarak algılandığında namaz, insana yeni bir manevî oluş ve yepyeni bir hayat anlayışı aşılar.

Sıklıkla ifade edildiği üzere zikir, kalbin katılık ve karanlığını giderir; gam ve kederi, hüzün ve tasayı, gönül darlığı ve can sıkıntısını dağıtır Zikir, bir çeşit bilinç hâlidir ve bilinci diri tutar. Zikir, gönülleri gafletten korur Zikir bir tür âb-ı hayattır, canlara can katan merhemdir Zikir yoksullukları kanaat zenginliğine, yalnızlıkları dostluğa, mahrumiyetleri ilâhî ilgiye dönüştürür Zikir dünyalık korkuları giderir ve endişeleri umuda çevirir. Sonuç olarak din, insanın hayatına inanç ve ritüellerle karışarak onun anlamlı, kendisi ve çevresiyle barışık bir hayat yaşamasına imkân vermekte; ümitsizliğe ve boşluğa düşmesini engellemektedir.

Ali Rıza AYDIN

Her müslümanın varoluş amacı, hakikatin izini sürmek, hakikatin izinden gitmek olmalıdır. Hangi konuda olursa olsun, ister lehte ve isterse de aleyhte olsun, hakikatin izinde olmak, yaşanacak onurların en büyüğüdür.

Bir aile kurarken, bir aile olurken, hakikat gözetilmeli ve hakikat üzere temeller atılmalıdır. Bir iş kurarken, bir iş sahibi olurken, hakikat gözetilmeli ve hakikat üzere temeller atılmalıdır. Hem bireysel ve hem de toplumsal ilişkileri tanzim ederken, hakikat gözetilmeli ve hakikat üzere temeller atılmalıdır. Hâsılı hayatın bütün ayrıntılarında sahip olunması gereken duyarlılıklar hakikati gözetmek ve hakikat üzere iş tutmaya, yol almaya endeksli olmalıdır.

Hakikatin izini sürmek, hakikatin izinden gitmek, hakikat temelli inşai faaliyetlerde bulunmak yani her konuda hakikati gözetmek için, hakikati bilmek ve hakikatin oluşturacağı bir disipline sahip olmak gerekir. Bunun için de, sağlam bir varoluş tasavvuru gerekmektedir.

Sağlam bir varoluş tasavvurunu oluşturmak için, hayat ile ilgili, eşya ile ilgili, yaratılış ile ilgili, ikna edici bir bilgiye sahip olmak gerekir. İkna edici bilgiye sahip olmak, ikna edici bilgi ile buluşmak için de, sağlam bilgi ve haber kaynaklarını bilmek ve kullanmak gerekir. Kendisinden emin olunmayan bir bilgiyle sağlam bir varoluş tasavvuru oluşturmak mümkün değildir.

İnsan, sürüp gitmekte olan tanıklıklarını selim bir akılla değerlendirdiği zaman, sınırlı bir zaman ve sınırlı bir mekân ile kuşatılmış olduğunu görür. Bütün bir varlığın, yaratılmışlık paydasında birleştiğini görür. Yine her şeyin üzerine oturduğu bir ölçü ve uymak zorunda olduğu yasalar olduğunu anlar. Bütün bu tanıklıkların insanı karşı karşıya getireceği bir Yaratıcıdan söz etmemek mümkün müdür? Elbette ki mümkün değildir.

Her şeyin sahibi ve her şeyin maliki olan Allah, en sağlam, en sahih en doğru ve en hakiki bilgi kaynağıdır. O’ndan gelecek bilginin doğruluğundan şüphe etmek için, insanın aklını ve bütün duyularını devre dışı bırakması gerekir. Sınırsız bir merhamet sahibi olan Allah, insanlığa gönderilmiş ilk elçiden, son elçi olan Peygamberimize kadar, indirdiği vahiyle, hakikati ifade ederek uyarılarda bulunmuştur. Zihinlerdeki en büyük sorunu oluşturan, varoluş amacıyla ilgili bilgiler vermiştir. Aklımızı çalıştırarak, araştırmalarda bulunarak, eşyanın hakikatini araştırmamızı ve anlamamızı istemiştir. Bu manada Peygamber Efendimizin “Ey Rabbim! Bana eşyanın hakikati ve mahiyeti hakkında bilgi ver” diyerek dua etmesi manidardır.

Vahiy, gökten üzerimize yağan hakikat yağmuru gibidir. Vahyin buluştuğu zihinlerde hakikat yeşerir. Hakikatin yeşerdiği toplumlarda selam olur, barış olur, kardeşlik olur, adalet olur… Vahiyle buluşmayan zihinler karanlık ve vahiyle buluşmayan toplumlar ise çorak olmaya mahkûm olur.

Vahiy ile tohum arasında hep bir fonksiyonel benzerlik olduğunu düşünmüşümdür. Uygun zaman ve uygun zeminde toprağa bırakılan tohum, Allah’ın vahyi doğrultusunda, yani Allah’ın yüklediği vahiy doğrultusunda yeşerir ve ürün verir. Biz bu vahye fıtrat diyoruz. Her tohum taşıdığı bu fıtratla her ne ise, her neyin tohumu ise, onun “organik birliğini” taşır. Vahyin de tohum misali ekileceği bir toprak olmalıdır. Vahyin ekileceği toprak insan bilincidir. İnsan bilincinde vahyin yeşermesi için, insanın sahip olduğu fıtri yapının da bozulmaması gerekir. Zaten İlahi Vahiy muttakiler için bir hidayet rehberidir.(Bakara 2:2)

Vahyin insan bilincine en iyi sunumunu yani ekme işini peygamberler yapmıştır. Bir bakıma peygamberler vahyi eken çiftçiler gibidir. Onun için onlar en güzel örneklikleri oluştururlar. “Onların arasında Allah’ın indirdikleriyle hükmet” (Maide 5:48) ilahi fermanının en önemli ve en öncelikli muhatapları peygamberlerdir.

Dinin hakikati denince, şimdiye kadar söylediklerimizle bağlantılı olarak, insanda var olan dini tasavvurun neye tekabül ettiği akla gelmelidir. Dinin ne olduğu, neye tekabül ettiği tam olarak bilinmezse, her kafadan çıkanın din yerine geçmesi veya din yerine geçen değerlerin din dışı kabul edilmesi söz konusu olacaktır.

Dinin hakikatini kavramak için, dinin kapsam alanını bilmek gerekir. Din idare etmeyi, yönetmeyi, hüküm vermeyi, hesap sormayı kapsar. Bu bakımdan “hükümranlık ve mülkiyet” dinin kapsamında bulunur. Öyle ise bu hususlarda hayatı kapsamakta olan kanun ve kuralları kimin belirlediğini dikkate almak büyük bir önem arz etmektedir. “İtaat ve boyun eğme” de, din için gerekli olan varlık şartıdır. İnsanın kime itaat ettiği ve kime boyun eğdiği hayati öneme sahip bir başka husustur. Bütün bunlar dinin hakikatine işaret eden vasıflar olmaktadır. Din iddiasında bulunup bulunmamayı ileri sürmekten çok, yukarıda belirttiğim hususlarda, kabul ve reddetme konumunun nasıl olduğu önemlidir. Örneğin Müslüman olduğunu söyleyen bir kişi itaat ve mülkiyet bakımından Kur’an ve İslam’ı dikkate almıyorsa, Müslümanlıkla da bir ilgi ve alakası yok demektir.

Din iddiası, dinin hakikatine uygun olursa din olabilir. Aynı zamanda dine mensubiyet, dinin kapsamındaki niteliklere sahip olmakla mümkün olur. İddiaları farklı iki dine mensubiyet bir arada olamaz. Bütün zamanlar boyunca, Vahiyle inzal olan dine İslam adı verilmiştir. İslam’ın en hakiki olan ve en bozulmamış olan, en son mesajı Kur’an’dır. Kur’an, dinin hakikatinin muhafaza edildiği kitaptır. Hayatla ilgili, fizikle ilgili, metafizikle ilgili, eşya ve insanla ilgili, dikkat edilmesi gereken sınırlarla ilgili en hakiki rehberliği Kur’an yapmaktadır. Dinin hakikatini Kur’an olmadan bilmemiz imkânsızdır.

CEVDET IŞIK/ DİNİN HAKİKATİ

Din Tüccarlığı

Önceki din mensuplarının ve din adamlarının kendilerine gelen elçiye ve gönderilen kitaba karşı tutum ve davranışları, Kur’an’da üzerinde önemle durulan konulardandır. Bu konular hem Müslümanlar için bir uyarı hem de o din mensuplarına, kendilerine gelmeleri için tutulan bir aynadır. Din adamları, genel olarak dini öğreten, dinsel törenleri yöneten, öğüt veren, danışmanlık yapan, düğün ve cenaze gibi hizmetleri gören, topluma manevi rehberlik eden kimselerdir. Bu kişiler için Kur’an’da ‘ruhban, haham, rabbi, ahbar, kıssis, haman…’ gibi sözcükler kullanılmaktadır. Bu kelimelere verilen anlamlar şöyledir:

Ruhban: Rahip sözcüğünün çoğuludur. Allah’tan korkan kişiler, demektir. Kur’an’a göre bu kişiler dinî yetkilerle donanmış, dini roller üstlenmiş, kiliselerde görevli papaz vb. kişilerdir. Bu kişilere yönelik eleştiriler incelendiğinde, bunların manastırda bekâr-münzevi bir hayat süren kişiler olmadığı anlaşılır.

Ahbar: Mürekkep anlamındaki ‘hibr’ sözcüğünün çoğuludur. Yahudi din bilgilerini ve hukukunu öğreten, insanlar arasında adli kararlar veren yüksek bilgili kişiler, zahitlerdir.   

Haham: Yahudilerin din adamlarına verilen addır, rabbi de denir. Haham sözcüğü İbranicede ‘bilge adam’ anlamına gelir; Yahudi yasasını bilen, Tanah’ı iyice öğrenmiş kişi demektir. 

Rabbi: Yahudilikte din adamıdır. ‘Efendim’ anlamına gelmektedir. 

Kıssis: Bu sözcük Türkçeye ‘Keşiş’ diye çevrilmiştir. Dünyayı terk etmiş, kendini Allah’a ve ibadete adamış; toplumsal ilişkilerden ayrılarak yerleşim alanlarına uzaklarda manastır hayatı yaşayan, kendilerini ilim ve ibadete adayan Hristiyan zahitler, bilginler anlamı verilmiştir.

Haman: Eski Mısır’da Amon rahiplerinin kullandığı bir unvandır ve inşaat işlerinden sorumlu en üst düzeydeki yetkiliyi ifade eder. Amon-Ra’nın hizmetkârı anlamında Hâ-Amon’un Arapçalaşmış halidir.

Kur’an Önceki Din Adamlarının Din Adına Yaptıkları Yanlışları Şöyle Ortaya Koymaktadır:

1-) İnsanlığı Allah adına barışa/İslam’a davet etmeleri gerektiği halde düşmanlığı din ve yaşam tarzı haline getirmektedirler: ‘Kuşku yok ki iman edenlerin, insanlar içinde en amansız düşmanlarının Yahudiler ve şirk koşanlar olduğunu göreceksin.’ (Maide 5/82)

2-) İnsanları Allah’a çağırması gereken kişiler oldukları halde Allah’tan başkasına çağırarak şirke neden olmakta, din adına uydurduklarını din diyerek insanlara öğretmektedirler: ‘Yahudiler: “Uzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar da: “Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bunlar onların ağızlarında geveledikleri boş sözlerdir. Daha önceki kâfirlerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin. Nasıl da döndürülüyorlar.’ (Tevbe 9/30)

3-) Allah yerine kendilerini, din yerine de dinle harmanladıklarını görüşlerini konumlandırdıklarından, insanları kendilerine taptırdıkları bir putperestliğe neden olmaktadırlar: ‘Allah’ı bırakıp da din âlimlerini, rahiplerini/ اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ, özellikle Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa tek bir Tanrı’ya kulluk etmekle emrolunmuşlardı. Ondan başka tanrı yoktur; o yüceler yücesidir, onların yakıştırdıkları eş ve ortaklardan bütünüyle uzaktır.’ (Tevbe 9/31)

4-) Toplumun ekonomik dengesinin korunması için zenginle yoksulu buluşturmaya çalışmalıyken genellikle zenginleri kendileriyle buluşturmakta, yoksulların ellerindekini de ustaca iç ederek kendilerini zenginleştirmektedirler: ‘Ey iman edenler, gerçek şu ki Yahudilerin ahbarından ve Hıristiyanların rahiplerinden/ الْاَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlara acı bir azabı müjdele.’ (Tevbe 9/34)

5-) Güçlü olanın buyruğuna göre hareket ederek onları Allah’a ortak koşmakta yani rabler edinmektedirler: ‘De ki: “Ey Ehli Kitap! Gelin sizinle bizim aramızda ortak bir kelimede buluşalım: Yalnızca Allah’a ibadet edelim, hiçbir şeyi ona ortak koşmayalım, Allah dışında birbirimizi rabler edinmeyelim.’ (Âl-i İmran 3/64)

6-) Kendi anlayışlarını, görüşlerini yazdıkları kitapları Allah katındanmış gibi sunmaktadırlar: ‘Kendi elleriyle bir kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için ‘Bu Allah katındandır’ diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Kazandıklarından ötürü de vay haline onların!’ (Bakara 2/79)

7-) Dinde yeni yasa ve ilkeler uydurup Allah ve elçisi adına sunmaktadırlar: ‘Yoksa onların, dinden, Allah’ın izin vermediği şeyi kendileri için yasalaştıran ortakları mı var? Kesin ayrıma ilişkin söz olmasaydı aralarında hüküm mutlaka verilirdi. O zalimler için acıklı bir azap öngörülmüştür.’ (Şura 42/21)

😎 Vahyin belirlemediği konularda, zanlarına göre kural ve ilke belirleyerek din adına insanlara sunarak insanları kendilerine uymaya yönlendirmektedirler: ‘Ve derler ki: ‘Rabbimiz! Biz, yöneticilerimize ve din büyüklerimize/ سَادَتَنَا وَكُبَرَٓاءَنَا itaat ettik, onlar da yoldan saptırdılar. Rabbimiz, onlara iki kat azap ver; onları büyük bir lanet ile lanetle!’’ (Ahzap 33/67, 68)

9-) Doğru yolun kendi kullandıkları cafcaflı adlandırmalarda, sapkınlığın da kendilerinden farklı olunmasında değil ancak yaşam tarzında olduğunu ve doğru yoldaki kişinin sapabileceği gerçeğini gizlemektedirler: ‘O, bir grubu doğru yola iletti, bir grup da sapıklığı hak etti. Çünkü onlar Allah’ı bırakıp (insandan ve cinden) şeytanları kendilerine dost edindiler. Böyle iken kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar.’ (Araf 7/30)

10-) Dini Allah’tan öğrenmek yerine, dini Allah’a öğretecek şekilde yeniden kurgulamaktadırlar: ‘De ki: “Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde ve yerde olan her şeyi bilmektedir. Şüphesiz ki Allah, her şeyi bilir.’ (Hucurat/49/16). ‘Rahipliğe gelince, onu kendileri uydurdular, biz onlara böyle bir şey emretmedik. Allah’ın rızasını aramak amacıyla böyle yaptılar ancak gereğini de yerine getirmediler. Biz de içlerinden iman etmiş olanlara mükâfatlarını verdik ama çoğu yoldan çıkmıştı.’ (Hadid 57/27)

11-) Kendilerine ulaştırılan doğru din ilkelerini kabul etmeye yanaşmamakta, yanlış görüşlerinde ısrar etmektedirler: ‘Ehli kitap, kendilerine o apaçık delil geldikten sonra onun hakkında anlaşmazlığa düştüler.’ ‘Halbuki onlara da ancak dini Allah’a özgüleyip tevhit inancı içinde sadece Allah’a kulluk etmeleri, namazı dosdoğru kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte sapasağlam din de ancak budur.’ (Beyyine 98/4, 5)

12-) Bu kimseler, Allah insanları, sonuçlarına katlanmak şartıyla dini inanış konusunda serbest bıraktığı halde onları kendi görüş, düşünce ve yönelimlerini kabule zorlamakta veya dolaylı yollarla mecbur etmektedirler: ‘Dinde zorlama yoktur. Gerçekten doğru eğriden ayrılıp iyice belli olmuştur. Artık kim tağutu (Allah’a karşı çıkan güçleri) reddederek Allah’a inanırsa gerçekten kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa sarılmış olur. Allah, işitendir, bilendir.’ (Bakara 2/ 256)

13-) Kendilerine dini sorumluluk ve ilkeler ağır ve zor gelenler, dinin kaynağını ve tekliğini unutarak hem kendilerinin hem de muhataplarının hoşlarına gidecek yeni bir din oluşturmaya çalışmaktadırlar: ‘Yoksa onlar Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde bulunan herkes isteyerek veya istemeyerek Allah’a boyun eğip teslim olmuş durumdadır ve hepsi ona döndürülüp götürülmektedir.’ (Al-i İmran 3/83)

14-) Bu kimseler vahyin insanlar üzerindeki etkisi bildiklerinden, kabulünü istedikleri görüş ve düşünceleri, vahyi tahrif ederek vahyin kendisi, muradı veya yorumu olarak sunmakta, doğruyu kabul etmeye yanaşmamaktadırlar: ‘Yahudilerden bir kısmı (vahyin anlamını) kelimelerin yerlerini değiştirerek tahrif ederler/ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪.’ (Nisa 4/46).

‘Onların dinlerine tâbi oluncaya kadar ne Yahudiler ne de Hristiyanlar senden asla hoşnut olmayacaklardır. De ki: “Dosdoğru yol, Allah’ın gösterdiği İslâm yoludur.” Eğer sana gelen ilimden sonra, onların yanlış isteklerine uyacak olursan senin için Allah’tan ne bir dost ne de bir yardımcı olacaktır.’ (Bakara 2/120). ‘Ey Ehli kitap! Dininizde aşırı gidip taşkınlık yapmayın ve Allah hakkında doğru olandan başkasını söylemeyin!’ (Nisa 4/171).

15-) Dinlerini, Allah’ı, vahyi, ölümü, dirilişi, hesabı ciddiye almamakta, bu konuların ciddiyeti içinde görevlerini yapmaya yönelmemekte, içtenlikle inanmadıklarından uğraştıkları işler kendileri için eğlence kabilinden şeyler olmaktadır: ‘O kimseler, dinlerini oyun ve eğlence edinmişler, dünya hayatı onları aldatmıştır. Onlar nasıl bugüne geleceklerini unutup ayetlerimizi bile bile inkâr ettilerse biz de onları unuturuz.’ (Araf 7/51)

16-) Yöneticilerin yanlış işlerine karşı çıkmaları gerekirken çıkarlarını korumak adına yanlışlara sessiz kalmaktadırlar: ‘Firavun ise şöyle dedi: “Ben, sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum. Ey Haman! Bana tuğlalardan bir kule yap. Belki Musa’nın tanrısına çıkarım. Bu (Musa) kesinlikle yalancının biri.’ (Kasas 28/38). ‘Rabbe adanmış olanlar ve din âlimleri de Allah’ın kitabını korumakla sorumlu ve ona tanık olmaları dolayısıyla onunla hüküm verirlerdi. Artık insanlardan korkmayın, benden korkun ve benim ayetlerimi üç beş kuruş para için bir kenara itmeyin.’ (Maide 5/44)

17-) Yaptıkları yanlış işlerle kötü örnek olup insanları dinden soğutarak, öğrettikleri yanlış bilgilerle insanları saptırarak, insanları gerçek dini bilgilerden uzak tutup cahil kalmalarına neden olarak insanları Allah’ın yolundan engellemektedirler. Oysa onlardan beklenen tam tersi idi. İnsanları, din adına Allah’a çağırmaları gerektiği halde kendi görüşlerine, gruplarına, zanlarına çağırarak kendilerini izletmektedirler: ‘Hepsi toplu halde, Allah’ın huzuruna çıkmış olacaklar. Ezilip horlananlar, büyüklük taslayanlara diyecekler ki: ‘Biz sizin izleyicileriniz idik. Şimdi siz Allah’ın azabından bir kısmını bizden uzaklaştırabilir misiniz?’ Cevap verecekler: ‘Allah bize kılavuzluk etseydi elbette biz de size kılavuzluk ederdik. Şimdi inleyip feryat etsek de sabretsek de bir. Sığınacak hiçbir yerimiz yok.’ (İbrahim 14/21)

Kur’an Geçmişteki Din Adamlarını Neden Bu Kadar Sert Eleştirilmektedir

Dünyadaki inançların hemen hepsi din adamlarını, dinin muhafızları olarak görürken Kuran, bazı din adamlarının Allah’ın indirdiği dinin düşmanları olabileceğini belirtmektedir.

Kur’an’ı okuyan kişiler, Kur’an’da ‘din adamı’ denilerek tavır ve davranışları eleştirilen bu kişilerle aynı niteliklere sahip çağdaş örnekleri çevrelerinde görebileceklerdir. Bu kadar ayrıntıyla kendilerinden söz edilen bu kişiler, yalnızca başka din mensuplarının ne yaptığını öğretmek için değil, onların yaptığı yanlışları Kur’an’ın mensupları yapmasınlar diye anlatılmaktadır. Allah, Kur’an’da önceki din adamlarının yanlışlarından söz ederek Müslümanların din görevlilerini ve toplumlarını, aynı yanlışlara düşmemeleri konusunda uyarmaktadır. Tüm Müslümanlar, sürekli ‘akledin’ diyen Kur’an’ın bu ısrarını doğru anlayarak akli yeteneklerini kullanmalarına engel olan süreçlere izin-imkân vermemelidir ve beşere ait hiçbir olgusu ‘kutsal öğreti’ olarak kabul etmemelidirler. Kuran, yukarıdaki ayetlerde işte bu konudaki yanlışları dile getirmektedir.

Kur’an Din Konusunda Ne Söylemektedir?

‘Allah katında geçerli tek din İslam’dır’ (Al-i İmran 3/19). Bu dinin kitabının adı da Kur’an’dır. Kuran, ‘dinde ruhban sınıfının/din adamı sınıfının’ olmadığını ve Allah’ın mesajı ile insanlar arasında bir aracının yer almaması gerektiğini belirtmektedir. İlahi mesaj üzerine düşünme emri sadece belli bir grup insana verilmediği gibi dahası Allah yalnızca Müslümanlardan değil tüm insanlardan Kur’an üzerinde düşünmelerini, ilahi rehberliği Kur’an’da aramayı buyurmuştur. Şöyle ki:

 ‘Mutlak gerçeğin ta kendisi olan bu Kitap, erdemliler için yol göstericidir.’ (Bakara 2/2). ‘Sana bu kitabı, ilahi buyruklarla biz indirdik. Öyleyse dini ona özgüleyerek Allah’a kulluk et.’ (Zümer 39/2), ‘Sana bu mübarek kitabı, ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsın diye indirdik.’ (Sad 38/29). ‘Sen Allah’ı birleyerek yönünü ona çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat budur. Allah’ın bu yaratmasında hiçbir değişiklik olmaz. İşte dosdoğru din budur. Ancak insanların çoğu bunu bilmemektedirler.’ (Rum 30/30). Yaratıldığı dünyada insana düşen ise kendi hayatının sorumluluğunu kendi üzerine almaktır, hepsi bu!

AYTEN DURMUŞ

İslam milli bir anlayış içinde gözönüne alındığı veya dünya kültürü içinde kavranılmaya çalışıldığı zaman şüphe yok ki hem coğrafi hem de tarihî yer bakımından belli sınırlandırmalara maruz bırakılacaktır. Milli anlayış içinde, bir kavmin “manevi değerleri” bütünü içinde ele alınacak, sözgelimi Türklerin İslam öncesi düşünce ve inanç yapıları karşılaştırılarak bü kavmin yaşayışına bağımlı (yani o kavmin varlığıyla kayıtlı) bir İslam’dan sözetmek mümkün olacaktır. Toplümsal kürümların Müslüman Türklerin elinde aldığı şekil, Müslüman Türklerin sanat, edebiyat, düşünce alanında ortaya koydükları ürünler, Türklerin Müslümanlığının biri­kimleri olarak gözönüne alınacaktır. İslamiyet’le birlikte Arapların millet olabildikleri, Türklerin bir rönesans yaşadıkları hep söylenegelen sözlerdendir. Kavimleri İslam’a bağlı, İslam’ı kavimlere bağlı olarak kavrayış birçok zihinde öylesine yerleşmiş ki bazı Batılı yazarlar, Türkiye’de ve Arap ülkelerindeki sosyalist ve komünistleri, bürjüva düşünürlerini, Batı ajanlığı yapan kümeleri bile “Müslümanlar” olarak nitelemekten geri durmuyorlar.

İslam’ın genel kültürel yapı içinde, medeniyet çerçevesinde kavranış biçimi de aynı anlayışın ürünü. Bü durumda, tıp, matematik, felsefe, mimarî gibi alanlarda insanlığın bilgi hazinesine Müslümanlar tarafından yapılan katkıları gözönüne alarak yapılan değerlendirmelerle karşı karşıya kalıyoruz. Ortaçağ denilen zaman dilimi içinde İslâm medeniyetlerinin, gerek taşıyıcı gerekse kurucu olarak, birçok insanda bilgi ve tekniğini Batı’ya öğretmiş olmasını “İslâm” olarak nitelendirme eğilimi var. Hastanelerin temiz tutulmasından, Ömer Hayyam’ın cebir denklemlerine, İbn Rüşd’ün Aristo şerhlerine kadar birçok kültür ve medeniyet çabasını Batılılar ve Batı kafasına şartlanmış Müslüman kökenli aydınlar “İslâm” olarak görmeyi uygun görüyorlar. Böyle olunca da genel insanlık tarihinin zaman içinde geçilmiş bir bölümü, gelişmenin belli topraklarda yaşanmış bir dalı olarak İslâm’ı değerlendirmek kolaylaşıyor. Giderek Müslüman düşüncesini de düşünce tarihinin dar konularından biri saymak mümkün görünüyor.

Bir de Uzak Doğu düşünce tarzının Batı’ya iyice yabancı oluşuna karşılık, İslâm’ın Batı kafa yapısıyla polemik açacak özellikler taşıyor olması, birçoklarının Müslüman zihniyetini kolaycagünümüz anlayışıyla uzlaşıp eriyecek bir zihniyet sanmalarına, bir bölgede, o bölgenin hayatından yansıyan düşünme biçimi sanmalarına yol açıyor. Yahudilik ve Hıristiyanlıkla birlikte İslâm’ı da Ön Asya dinlerinden biri olarak kavramak, hem onun ayrıcı ve üstün vasfını görmezlikten gelmeyi kolaylaştırıyor, hem de bir bakıma Batı dünyasının kültürel temelleri arasında kabulüne imkân tanıyor. İslâm’ı Batı normla­rına yaklaştırmak bir yandan Müslümanların kendi kavrayışları içinde yeni adımlar atmalarına bir engel olarak konulurken, bir yandan da Batı karşısında aşağılık duygusu taşıyan Müslüman aydınların gönlünü okşuyor.

İslâm’a yaklaşan zihin, İslâmî hayata bakan göz, onu asıl gerçekleştireceği hedeflerin bir unsuru, niyetlerine müdahale eden bir vakıa olarak gördüğü sürece İslam için kendi düşüncesinde bir “yer” tayin edecektir. Bu yer, tarihî bir kategori, coğrafi bir mekan, kültürel bir iz olabilir. Millî hedefleri olan kimse için İslamiyet vazgeçilmez bir dinamik, emperyalist için sömürülmeye elverişli topraklar, sosyalist için transformasyona uğratılması gereken İnsanî değerler olarak anlaşılabilir. Bunların hepsi İslam’a tarih ve zaman içinde bir yer yakıştırmak heveslerinin birer ürünü. Bu yer onların İslam’ı bir malzeme olarak (müspet veya menfi) kullanmalarına elverişli görünüyor. Oysa İslamî mücahedeyi bir farz olarak yüklenmiş olan Müslüman, İslam’a tarihi veya coğrafi bir yer biçmenin İslam’ı bir amaç değil, bir araç durumuna getirmenin bir yolu olduğunu bilir.

İslam’ın insanların nisbî değerlendirmelerine göre bir “yer”e sahip olamayacağını, belli bir zaman dilimi içinde anlam kazanmasının mümkün olamayacağını, bir kavmin kültürel varlığının mütemmim cüzü olarak anlaşılamayacağını İslam’ı anlamanın ön şartı sayıyoruz.

Bütün bu saydığımız yanlış eğilimler, aslında günümüzün “bilimsel” kafasının ihtiyaç duyduğu tespit noktalarıdır. Yalnız bilimsel değil aynı zamanda felsefi anlayış (ki artık Batılı anlayış tarzı içinde birini diğerinden ayırmak epey zor) bütün düşünme yollarına kendince bir kabuk uydurarak onun kendi düşünme seviyesinde kabul edilmesini kendi sağlığı bakımından zorunlu sayar. Vahyi insan zihninin türettiği düşünceler seviyesinde anlamak yeteneğindedir. Bu yüzden de İslam’ın somut bir mekanda gerçekleşmiş olması, modern insanın kavrama kapasitesine uygun düşer (Çoğu zaman çöl düşüncesi, çöl felsefesi gibi adlandırmaların kaynağı bu zavallıca düşünüş olmalı). Aynı şekilde İslam’ı insanlık tarihinde bir evre (merhale), düşünce tarihinde bir uğrak (moment) görmekle ona “zaman” içinde bir sınır koyma endişesi güdülmektedir. Çünkü modern insan sadece birbirine bağlı olarak gelişen düşünceleri yahut bir başka düşünceyle karşılaştırılabilen düşünceleri kavrayabiliyor. Hele İslam’ın belirli bir kavme dayalı olarak değerlendi­rilmesi, çağdaş veya değil bütün insan yapısı düşünce sistemlerinin belirgin bir zaafıdır. Oysa, İslam’ın bütün yer ve bütün zaman için vaz‘ edilmiş ilkelerinin anlamına varmadan onu belli insanlara bağlı özellikleriyle anlamak mümkün değildir.

İslam’ın kavranılması insanın önyargıları ara­cılığıyla değil, Kur’an-ı Kerim aracılığıyla başarılabilirse beklenen yararın elde edilmesi gecikmez. Kur’an-ı Kerim ise hem bakmayı bilenler hem bilme yeterliğinde olanlar için açık bir kitaptır. “(Bu), ayetleri -bilecek (anlayacak) herhangi bir kavın için- ayrı ayrı açıklanmış, (hükmünce amel edenlere) müjdeler verici, (muhaliflerini başlarına gelecek fena akıbetlerle) korkutucu, Arapça bir Kur’an olmak üzere Rahman ve Rahim tarafından indirilmiş bir kitaptır.” (41/2, 3, 4) Ana mesele, insanın Kur’an’a bağımlı olarak kavrayışını bir raya oturtmasıdır. Kur’an insan zihninin faaliyetlerini anlamlı kılar; yoksa insan zihni Kur’an’ı anlamlandıramaz. Çünkü zihni bir mekanizmanın harekete geçirilmesi anlamında kavrayış, tek başına yeterli değildir. Kavrayış amelle (eylemle) birlikte bir bütün teşkil eder. Bu bütünün daha anlamlı olması ancak niyetin saflığı, arılığı, kalbin halisliğiyle mümkündür. İslam’ın, ferdi cehdin Allah’ın kayrasıyla (inayetiyle) tamamlanmış üstün ilkelerine “tecrübeyle” yaklaşılacağı düşünülebilir. Özetle denilebilir ki İslam’ı kavrama, onu yaşama ve ondan kendi adına, insanlık adına hayır umma hususlarının birbirinden ayrılmayan tecrübeler olduğu anlaşılmadıkça esasa yaklaşılamaz.

Bu esas dâhilinde İslâm’da öz ve biçim ayrımı yapmak mümkün değildir. Gerçi bir zâhirı bir de bâtını fıkıh söz konusu edilmektedir. Ama bu ayrım, İslâm’a bağlı herhangi bir durumun çelişme ve çekişmelerle ortaya çıktığını göstermez. Yani Müslüman zâhirı fıkıh (şeriat) uyarınca düzenlediği hayatını bâtını fıkıh (tasavvuf) hükümleriyle alt üst etmez. Yunus Emre’nin ‘Kapıda kaldı şeriat” mısraını, bâtını fıkha ulaştıktan sonra zâhirdeki kuralları bıraktım anlamında değil de; davranışlarımın kapısını şeriat tutmaktadır, ben ancak şer‘i esaslara uymak sûretiyle içimdeki zenginliği artırabilirim, hayranlığımı daha üst seviyeye vardırabilirim, şeklinde de yorumlamak gerekir. Bu yönde düşünmek daha sağlıklıdır. Kısaca, bazen ilmihal bilgisi diye üzerinde çok durulmayan, bazen biçimcilik kabul edilen birçok hususta, İslâm’ın öz- biçim kaynaşmasını gözlemek mümkün. İslâm, kavrayış seviyesi ne olursa olsun her insanın bir gelişme yoluna girmesini mümkün kılması bakımından tek düşünme biçimidir. Özgünlüğü ve gerçekliği buradadır. Oysa insanı endişelerle türetilmiş düşünce sistemlerinde teori ve pratik arasında bir mesafe her zaman söz konusu. İslâm’da birini diğerinden ayırmak mümkün değil.

İslâm, dünya olayları karşısında edilgen kalmayı, iyilik ve kötülüğe karşı müdahaleci bir tutum takınmaktan geri durmayı kabul etmiyor. Kulluk yalnızca hukuki tasarrufların bütününden doğmuyor, aynı zamanda kul olmanın bilinci, yani kalbin insan davranışlarını anlamlı kılması gerekiyor. İyiliğe yönelmek, kötülükten kaçınmak yalnızca somut, gözlenebilir davranışların ortaya çıkması ile olup bitmiyor, iyiliğe yönelmenin ve kötülükten kaçınmanın niyeti de aranıyor. Yani kör bir eylem değerli değil; İslâm açısından inançtan soyutlanmış eylemi ta­mamlanmış sayamıyoruz. Müslüman gibi davranmayı değil, Müslüman olmayı (ruhuyla eyleme katılmayı)sonuç veren bir başlangıç kabul ediyor İslam. İnsanın içindeki hazırlığı, kalbinin arıtılması, düşüncesinin İslam dışı kaygılardan temizlenmesi kuşku yok ki en önde gelir. İslami olan ve olmayan arasındaki bilinçli ayırım, birine doğru eğilmek, öte­kinden uzaklaşmak, birine sıcaklık ötekine soğukluk duymak, şahsiyetin İslami yapısını geliştirmek ve böylece tükenmeyecek bir İslami potansiyeli elde bulundurmak… Peki, bu potansiyel tek başına anlamlı mıdır? Elbette hayır. Kalbin gücü, bir mecraya akıtılmak üzere toplanmış olan güçtür. Kalbin eriştiği, hakikatin yalnızca bir parçasıdır.

Hakikatin tamamlanması zihnin istiğrak ile varacağı bir nokta olsaydı İslam’da emir ve nehiyler olmazdı. İslamca yaşamak dünya ve hayat karşısında etkin bir tavır takınmakla gerçekleşebilir. Bu etkinlik, hayra yönelirken gösterilmesi gereken bir etkinlik olduğu kadar, şer karşısında takınılacak tavrın da gereğidir. Nitekim, Huzeyfe b. el-Yeman, çarpıcı bir açıklıkla konuyu dile getiriyor: “Kim bir kötülüğe eli, dili ve kalbi ile engel olursa vazifesini yapmış olur. Müslümanlardan kim de kötülüğe kalbi ve dili ile engel olup eli ile (kuvvetle) engel olmazsa hakikatten bir bölümünü terketmiş olur. Yine Müslümanlardan kim bir kötülüğü sadece kalben tenkit ederse, hakikatin iki şubesini terketmiş olur. Müslümanlardan kim bir kötülüğü kalbi ve dili ile düzeltmeye gayret etmezse, işte o yaşayan bir ölüdür.”

Bu sözlerin günümüz için önemi büyük. Çünkü İslam camiası yaşadığımız küfür toplumundan kalben ve diliyle şikayetten geri durmayan mü’minlerle doludur. Bu kardeşlerimizin hakikati terketmek gibi istekleri olmadığını da kabul ediyoruz. Ama ashabdan birinin bu tespitine ağırlık verecek olursak, eliyle yani fiilen ve kuvvetle bir kötülüğe engel olmamanın hakikatin bir bölümünü terketmek olduğunu, dolayısıyla birçoğumuzun hakikat karşısında nakısalarla yüklü olduğumuzu kabul edeceğiz.

İslami hakikate varmanın ancak kalpteki ha­lislikle birlikte, dilde doğruluk ve bunların davranış­larla belgelenmesi olduğunda hiçbir mü’minin kuşkusu yoktur. Ama bütün bu bilgilenmelere rağmen bırakınız kötülüğün fiilen, elle ve kuvvetle önlenmesini, dille tenkit edilmesinde bile önümüzde yürünecek epey yol vardır. İslam’ın halihazırda ne ölçüde yaşanıyor oldu­ğunu tespit ederken, Müslüman zihniyeti içinde kendi kaynaklarıyla tam mutabakat halinde olmayan noktaları bulurken elbette tarihe dönük bir bakış biçiminin bize çok faydası olacaktır. Olayların tarih içinde aldıkları biçim, kazandıkları anlam bugünün davranışlarına da açıklık getireceği için görüşlerimizin berraklaşmasında önemli rol oynayacaktır.

Bana bu mesele zordur demeyin. Zor olmasaydı mesele haline gelmezdi.

Sözgelimi, Türkiye’de İslam’ın özüne ters dü­şen hurafelerin son derece ağırlık sahibi olmasının, halk üzerinde etkili olmasının, asılla sûretin kolayca karıştırılmasının sebebi nedir? Bu sebebi toplumun şimdi yaşadığı eksikliklerde mi, yoksa geçmişin bir yorumunda mı aramalı? Diğer yandan Türkiye’de gelenekçilik yahut muhafazakarlık denilen eğilimler, neden uzun zaman Müslümanların nezdinde rağbet gören eğilimler ve terimler olmuşlardır?

Türkiye’de hurafeciliğin canlılığını koruyarak günümüze ulaşmasının sebeplerinin başında, sanıyorum, hurafeye karşı bizzat dindarların yoğun ve etkili bir mücadele vermemiş olmaları gelir. Türkiye’de batılılaşma başladığı zaman, batıcı kafalar doğrudan İslam’a saldıramadıklarından, taarruzlarını halkın arasında yaşayan düzmece değerlere yönelttiler. Eleştirinin Frenk hayranı züppeler tarafından yapılması, dindarları eleştiriden yana çıkmaktan alıkoydu. Öyle ki dindarlar istemedikleri halde hurafe savunucusu konumuna düştüler.

Buna benzer bir bakışla gelenekçiliği ve muhafazakârlığı değerlendirebiliriz. Batılılaşma, Cumhuriyet döneminde en temelli atılımları gerçek­leştirme sürecini yaşadı. Sel suları her şeyi önüne katıp gidiyor, fırtına ortalıkta dikili ağaç bırakmamaya kararlı görünüyordu. Bu durumda dindarların din adına yaptıkları tek şey, din adı altında toplanabilecek ne varsa onu korumak, muhafaza etmek, bozulmanın önüne geçmek, hızını kesmek amacıyla muhafazakâr ve gelenekçi bir durumu kabullenmekti. Hatta bazı değerleri elde tutabilmek için birçoklarını elden çıkarmaya yani bozulmanın bir sınırına kadar tahammül göstermeye razı oldular.İşte batılılaşma ve laik devlet kurma olayları içinde biçimlenen hurafecilik ve muhafazakârlık bir tepki (aksülamel, reaksiyon) hareketinin belirgin işaretleri oldular. Her ne kadar Batı’nın kendi içinde de muhafazakârlık bir tepki niteliği taşıyorsa da orada bizde olduğundan farklı sınıf kimliğine bürünmek zorunda kalmıştır.

Bugün İslâmî mücadelenin yapmaya başladığı işlerin başında, terimleri ve anlayışları yerli yerine oturtmak geliyor. Türkiye’nin yaşadığı macera içinde hangi bozucu etkiler altında kalınmışsa bunun tespiti ve İslâm adına mücadelenin söz konusu olduğu her yerde bunların birer birer sökülüp atılması, titizlikle yerine getirilmesi gereken görevler arasında.

Gerek Arap, gerek Berberi, gerek Türk saltanatları döneminde, geleneğin veya mahalli duygunun İslâm değerlerinin üstüne çıktığı ve anlaşılmaz bir biçimde kurumlaştığı durumlarla karşılaşmamız mümkündür. Tarihin değerlendirilmesi işte bu noktaların tespit edilerek İslam’a muhalif bir gelenekçilikle İslamî mücadelenin birbirine karıştırılmasını önleme anlamını da taşımalıdır. Adım adım yeniden yaşayarak elde edeceğimiz İslamî değerlerimizi, kökünü, nesebini bilmediğimiz geleneksel değerlerle zaafa uğratmak hakkına sahip olduğumuzu sanmıyorum. Eğer geleneksel değerler olarak karşımıza çıkan unsurların “nesebi sahîh” ise onların İslamî kaynaklara bağlı unsurlar olduğunu da görebiliriz.

İslam’ın kaynaklarına bağlı olarak anlaşıldığı durumun bile kendine özgü tehlikeleri var. Bunlardan biri, soyut kalma tehlikesi. Günümüz Müslümanı kendini geleneğin muhtevası içinde algılamıyor. Bu demektir ki Müslüman, geçmişin değerlerini kayıtsız şartsız bir biçimde kendi değerleri olarak görmüyor. Çünkü kendini Kur’an ve Sünnet’le şartladığı ve kayıt altına aldığı sürece geçmişin (tarihin) ürettiği olay ve düşünceler ancak onun inanç çerçevesi içinde bir anlam kazanıyor. Açıkça Müslüman atalarının yaşadıklarını ve düşündüklerini esas kabul ederek, onlara sırtını dayayıp bugünkü hayatını düzenleme heveslisi değil. Tarihi de nassların süzge­cinden geçiriyor. Müslüman için tarihî çerçeve, geç­mişi bugünde ve yarında yaşatmaya yarayacak bir kalıp değildir; Müslümanlar tarihi daha çok, doğru davranışa ulaşmak için bir malzeme birikimi olarak değerlendiriyor.

Günümüzün Müslümanı İslamî kaynaklara uzak, hatta ona düşman bir düzen, bir düşünce yapısı ve bir medeniyet içinde yaşadığı için “mevcut duruma!” da dayanmayı imkansız görüyor. Yürürlükte olan toplum yapısının değerleri onun kulluk görevine uygun düşmüyor. Böylece Müslümanı içinde yaşadığı toplumun gerçek öğelerinden biri olarak anlamamız (o, varlığını tavizsiz bir biçimde ortaya koyup, kendini nassların çerçevesinde kabul ettirmediği sürece) imkansız.

Bütün bunlara rağmen Müslüman yaşıyor, kendini çevreleyen kurumlar aracılığıyla hayatını sürdürüyor. Her şeyden önce bir millete (kavme) mensup. Onun dilini kullanıyor, günlük davranışlarını o kavmin geçirdiği tarih tecrübesinin kalıntıları üzerinde sürdürüyor. Bir devletin yetkesi altında. Hayatını düzenleyen kurallar, kendisi ne kadar o kuralların kaynaklandığı öze kafası ve yüreği itibariyle yabancı olsa da, onu gütmekte. Tarihin gayr-i İslâmî uzantıları ve mevcut top­lumun gayr-i İslâmî kuruluşu yüzünden birçok Müslüman yaşayışında bir denge kurmak, yaşadıklarını ahenkli kılmak için birçok bahane arayıp bulmak zorunda kalıyor. Böyleleri İslâm’ın inanç ve yaşayış olarak sahip olduğu bütünlüğü hayatlarına uygulayamayacaklarını kabul ettikleri için içinde yaşadıkları düzenle bir çeşit “anlaşma”ya girişiyorlar. Yaşayışları toplum işleyişinin kurallarına tamamen uygun olmasına ve kendi bireysel hedefleri, toplumun hedefleriyle görünürde hiç de önemli farklılık göstermemesine rağmen, kafa ve yüreklerinde İslâm’ı “mahfuz” kılmayı seçen insanlar bunlar. Bunlar arasından “muhafazakarlar”, “gelenekçiler” olduğu kadar “sol eğilimliler”, “ilericiler” de çıkıyor. İslamiyet’in kapitalizmle, sosyalizmle uzlaşır yanlarını bulup çıkarmak, onları takip ettikleri hayat tarzı bakımından rahatlatıyor.

Ama Kur’an ve Sünnet’e mutlak egemenlik ta­nımakta aşırı titizlik gösteren Müslümanın, aklı bir uzlaşmaya yanaşmadığını anlamamız kolaydır. Kur’an ve Sünnet’e olan tavizsiz bağlılık, Müslümanı hem tarihe hamasi bir bağlılıktan alıkoyuyor, hem de içinde yaşadığı toplumun gayr-i İslami değerlerine karşı durmaya zorluyor. Müslüman sahip olduğu bu bilinçle bir bakıma dünyadan yalıtılmış oluyor. Kafasında, yüreğinde ve kulluk görevlerini imkanlar oranında yerine getiren davranışlarında zamanın ve yerin kayıtlarından bağımsız oluyor. İşte bu Müslümanın yeryüzünde soyut bir varlık olarak kalma tehlikesi vardır. Çünkü takipçi olduğu mutlak ilkelerin yüksek seviyede “müşahhas” hale gelmesi toplum tarafından imkansızlaştırılmıştır. Oysa İslam “mücerret” ahlak kuralları halinde değil, alabildiği­ne hayatın içinde kavranılan ve hayatın “somutluğu” aracılığıyla “soyut” vasfı anlaşılabilen bir düşünce ve davranış düzenini öngörür.

İslamiyet kuru bir gelenekçilik değil, bir inanç, düşünce davranış bütünlüğüdür.

İsmet Özel-Üç Mesele s.16-28

Yeryüzündeki insan yapımı her şeyi çıkarıp atın ve dünyaya bir de o gözle bakın. Ağaçlar, kuşlar, bulutlar, çimenler, yıldızlı gökyüzü dışında insan elinden bilim, teknoloji, medeniyet adına imal edilmişlikleri bir kenara atıp bunlar olmasa nasıl yaşardık? diye bir bakın. Allah demiri, kalemi, yeşil ağaçtan ateşi yaratan ve insana verendir. Allah, gözü, kulağı ve kalbi bahşedendir. Tüm bunlar ilim öğrenilsin, kendi sıfatları tanınır ve bilinir olsun, akıl, ruh ve şuur ile donatılmış insan kendini ve çevresini daha güzele kılavuzlasın diyedir.

Teknoloji, bilim, medeniyet adına ne varsa hikmeti, kullar Allah’ın yüceliğini idrak edebilsin diyedir. Tüm yenilikler icat değil keşiftir. Yani kimse bilinmeyeni veya hiç olmayanı bulmuş değil, var olanı görmüş ve çözebilmiş demektir. Böyleyken insan; zalim, cahil, kibirli ve nankördür. Kendisine bahşedilenleri, kendisi kazanmış, hak etmiş, bileğinin gücüyle elde etmiş davasındadır.

Rabbimiz Allah’ın insanlar teknolojide kullansın diye verdiği demiri, yazsın-okusun-gelecek nesillere bilgi aktarsın diye verdiği kalemi, sanayi ve aydınlanma için verdiği ateşi kibri ve ukalalığı ile kendisi bulmuş gösterme heves ve isyanındadır. Yüce Allah ilim ve bilim adına ne verdiyse, ne kadar verdiyse bilinen yani bilgi o kadardır. Bir milim ötesi değil!

Buna rağmen zalim insan tıbbı hastalık iyileştirmeden ziyade hastalık üretmede, teknolojiyi silah yapmada, ateşi yakıp kavurmada kullanacak kadar nankördür. İnsan, kalemi ve demiri fitne ve aksini ispat maksatlı kullanacak kadar zalimdir. İnsan tabiatı beton yığınına çeviren, denizleri ve havayı fütursuzca kirleten, yaşanası dünyayı cehenneme çevirmede sakınca görmeyen cehalettedir. Bunu yaparken de kendisinden başka canlıları ve varlıkları düşünmeyecek kadar bencil olan insan uzayın derinliklerini araştırmak için -bu para ile dünyadaki tüm açlar doyabilecekken- trilyonlarca doları sarf eden bir isyandadır.

Dinin ve Kur’an’ın bildirdiğine inanmazken, aksini ispatlama gayretindeki insan, bilimin malum olduğunu, zamanı geldiğinde Allah tarafından o bilginin bulunmasına vesile kılacağını idrak edemeyecek kadar zavallıyken ilim adamlarının çoğunun yaratılış gayesini bir tesadüfe bağlam gayreti akıllara zarardır.

Sonuç, kesilmiş ormanlar, kirlenmiş hava, zehirlenmiş dereler, açlıktan ölen milyonlarca bebekler, eriyen buzullar, nesli tükenen hayvan ve bitkilerdir.

Kıssalarda anlaşıldığı kadarıyla nice kavimler şu an insanlığın işlediği suçların binde birini işlemişken helak edilmiştir. Ölçüde-tartıda hile yapanlar, eşcinselliği yaşam şekline döndürenler, Allah’a eş ve ortak atayanlar, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar…hep helak edilmiştir. Üstelik onlar fiziken ve varlık olarak bizlerden çok daha iri, varlıklı, dayanıklı vs..iken.

Bugün insanlık olarak işlediğimiz suçlar, sebep olduğumuz felaketler, yok olan merhamet ve adalet hissimiz, sonucundan korkmadığımız günahların her biri helak sebebidir. Ama Rabbimiz sabretmekte ve düzelebileceğimiz umudunu hala kaybetmemektedir.

Allah ezeliyet sıfatı gereği başı ve sonu bilendir, görendir. Muhakkak ki O’nun iradesi, kudreti ve ilmi en yüce olandır. Bu kadar rahmet sergilemesi ve bizleri helak etmemesi; “kıyametin yaklaşmasından, İslam ümmetine kıyamamasından, hala Allah adını ağzından düşürmeyen insanların var olmasından, azanlar ve azanlara tabi olanlar belli olsun diye beklemesinden, çok sevdiği insana kıyamamasından, meleklerin dualarını geri çevirmemesinden, iyiliğin elbet kazanacağını-bu kötülüğün geçici olduğunu bilmesinden dolayı mıdır?” bizler bilemeyiz.

Biz şunu biliriz ki insan zalim, cahil, kibirli ve nankördür. Bugün parayı, bilimi, teknoloji ve medeniyeti, yönetimleri sözde ellerinde tutanlar gayri müslimlerdir. Bunlar mü’minlerle zaten ortak paydada değildir ve gayeleri insanlığın ileri gitmesinden ziyade kar amaçlı ortaklıklarının bekasını sağlamak ve güçlerini ne pahasına olursa olsun arttırmaktır. Lakin bu hain zavallılar da çok kısa süre sonra kandırıldıklarını, alet edildiklerini anlayacak ve hakikati göreceklerdir. Çünkü kul hangi dine mensup olursa olsun iman evrenseldir. Tek’tir, eşsiz ve ortaksızdır. İslam ve Kur’an, keza Peygamberimiz ve tüm ilahi gerçekler haktır.

Bu dünya kıyamete kadar kullanılacak bir konaklama yeri, insan bedeni ve tüm varlıkların cisimleri dünya sınavının doneleridir. Gerçek hayat ve kazanılacak güzellikler kalplerde yaşayan, cennetlerde karşımıza çıkacak olandır. Kötülük, bu dünyada ve cehennemde rastlanılacak aşağılık oyundur. Bu oyunun bir yanında şeytan bir yanında nefis vardır. İnsan daha iyi ve lüks yaşamak uğruna dinine zarar verecek haldedir.

Yüce Allah pahalı, lüks ve israfla bezenmiş bir hayatı değil tevazu ile yaşanan ve paylaşmalı bir dürüst hayat dilemiştir.

Altın kaplı hanelere, pahalı kıyafet ve arabalara verilen paralar ile yapılabilecek infakları düşünün! O paralar ile yapabileceğiniz hayırlar karşılığı kazanacağınız sevaplara bir bakın bir de lüks ve sahte dünya hayatı ile kazandığınız sabahsız akşamlara! İnsanoğlu hızla, hırsla, bilgisizce dünyayı yok etmeye, savaşlar çıkarmaya, hayatı sonlandırmaya gayret etmekte, varlığı ile adeta kainatı kirletir hale gelmektedir. İstisnalar muhakkak vardır ve olacaktır ama yazık ki güç ve yönetim maksatlı ve güç peşinde koşanların elindedir. Bu güç insanın ve bilimin evrimini kendi çıkarlarına kullanan insanların elindeyken ilerleme ve gelişmenin olması, kötülüğün yeryüzünden silinmesi Allah dilemedikçe mümkün değildir.

Öte yandan insanlar aldanmaya devam ederken aydınlanmaya da gayret etmemektedir. Gözlerinin önünde, ellerinin altında duran Kur’an her şeye cevapken, kalpler ve gözler Kur’an’ı yaşam rehberi değil dua kitabı rafına koymuş haldedir. Ve bu nur olmadan insanlığın düze çıkması, İslam’ın hayata egemen olması mümkün değildir.

Tabiata verilen zararlar, kirletmeler insanca yaşamı sağlamak değil, insanın kibir, hırs ve heveslerinin tatmini maksatlıdır. Yeşil alanların ortasına sıralanmış gecekondular, kirletilmiş dereler sadece insana değil tüm canlılara bahşedilmişken insan onları bile kirletmede sakınca görmeyecek kadar azmış haldedir.

Dolayısıyla tabiata karşı işlenen suçları sadece tabiata değil tüm insanlığa ihanet gözüyle incelemek gerekir ki doğrusu da budur. Bunu yapanlar ise değil mü’min veya Müslüman, insan bile olamaz.

Gaye; Allah’ın cennetini yeryüzünde inşa edebilmekse bu önce iman ve ahlakla olur yoksa öyle sayısız gökdeleni dikip, insanların birbirini tanımadığı ortamlar yaratarak değil.

Gaye; huzurlu ve esenlik dolu bir ortam yaratmaksa bunun yolu barış ve kardeşlikten, paylaşmaktan geçer yoksa nüfusu azaltmak için savaşlar çıkarmak, cahil ve niteliksiz sayısız çocuk doğurtmayı teşvik etmekle değil.

Gaye; insanca ve sağlıklı bir gelişim sergilemek ise bu medeniyeti, teknoloji ve bilimi hayırlı işlerde kullanmakla olur yoksa savaşlar çıkarıp, uzaya sözde trilyonlarca doları saçarak değil.

Örnekleri çoğaltmak, Kur’an’ın dilediği hayatı bu zamana uyarlamak imkânı çoktur. Lakin bunu görecek göz, hissedecek kalp lazım gelir. Mesele beton bloklar dikmek, sayısız camiler inşa etmek değil ahlakı yeşertmek, imanı yaymak, ibadeti sadece Allah’a kılavuzlamak meselesidir.

İman, ibadet ve ahlak beden ve kalplere yerleşince zaten kul bir ağacı kesemez, bir kuşu öldüremez, bir çöpü denize atamaz hale gelir. O insan, çevreyi kirlettiği zaman tüm insanlığa vebalini ödeyeceğini bilir. O insan, sarf ettiği paralarla doyacak, ısınacak, barınacak insanlardan kaybettiği sevaplarla neleri kaçıracağını çok iyi bilir.

Mü’min kendisini kurtarmak ve çevresini esenliğe çağırmakla yükümlüdür.

İnsanın görevi, cennete layık olacak ahlaka, olgunluğa erişmektir.

İnsanın yapması gereken, kötülüğe kapıları kapamak ve şeytana-nefse aldanmamaktır.

İnsana düşen, Kur’an nuru ile aydınlanıp, etrafımızda olagelen hain tuzak ve oyunları fark etmektir.

İnsanca yaşam, iman, ibadet ve ahlakta olgunlaşmak, bir adım öte gidebilmektir.

İnsanca yaşam; insanlık suçlarını, adaletsizliği, haksızlığı reddetmek, iyinin yanında olabilmektir.

İnsanca yaşam, kötülük ve zulme sabretmek, yapanı Allah’a havale etmektir.

İnsanca yaşam, ağaçların, kuşların, güneşin ve ayın ahını almamaktır.

İnsanca yaşam hak yememek, israf etmemek, yalan yere şahitlik etmemektir.

İnsan, yalnız bedeniyle değil, önce ve aslen ruhuyla, şuur ve aklıyla insandır. Bu güzellikler, nimetler, bahşedilenler insan daha çok azsın diye değil arayıp güzel bulsun ve Allah’ı anlayıp tanıyabilsin diyedir. Yaratan insanı bu yüzden meleklerden ve cinlerden üstün tutmuş, cennetlerine ve yeryüzüne varis kılmıştır.

İnsana düşen bu güvene layık olmak, kul olabilmeye ve Allah rızasını kazanmaya gayret etmektir.

Kimse pahalı, lüks, modern yaşamak zorunda değildir ama herkes ahlaklı, imanlı ve ibadetli yaşamak mecburiyetindedir.

Allah mü’minleri pis dünyevi işlerden muhafaza eylesin.

Allah bizleri Modern zaman fitnelerinden korusun.

Allah mü’minleri Kur’an ve İslam nuru ile aydınlatsın.

Allah kalplerdeki imanlarımızı artırıp bizleri şeytanı ve ordusunu sezer hale getirsin.

Allah dünyada yaşanan ahlaksızlık, zulüm, kan ve gözyaşını engellemek adına yeterince cesur olamadığımız için bizleri bağışlasın.

Allah, dünyevi işlere dalıp, iblisin peşinden gidip, hırs, heves ve şehvetimize yenik düştüğümüz zamanlar için bizleri ateşinde yakmasın.

Nefis putuna tabi olmak terbiye edilmemiş nefsin oyuncağı olmak, ona esir olmak ve büyüklenme ve kibir ile ezmek, yok etmek, aşağılamak, dini ve imanı inkar ederek ilahlık iddiasında olmaktır. Nefis terbiye edilmediği takdirde kötülüğü, haramı, meşru olmayan şehveti, günahı özendiren, süslü gösteren, kalbe giremese de kalbin etrafına siyah ağlar ören nifak yuvasıdır. Şeytanın en büyük silahlarından olan terbiye edilmemiş nefis kulları elinde oyuncak eder, akibetleri karartır, dinden çıkarır ve kul bunun farkına bile varmaz.

Nefis aklı öne çıkararak kalbi arka plana atarken vicdan ve merhameti de, sağduyu ve hoşgörüyü de çıkarı için siler atar. Böyle olunca da beşeri galibiyetler peşi sıra gelir lakin içerisinde olması gereken ruh ve haz eksik olarak. Astını, çalışanını ezen, ana babasına çıkar odaklı bakan, ilişkilerinde büyüklenmeyi, güvenmemeyi, kazık atmayı, yalan ve fesadı esas alan bu kirli nefisler sahibini de esir alır ve uçuruma sürükler.

Ahde vefayı, sadakati, yemini, misakı unutturan, ahireti silip yerine dünyayı koyan bu aldanmacadan kurtuluş da kolay değildir. Çünkü nefis büyüdükçe imansızlıkla daha fazla süt ister ve onun sütü yenecek hak, ezilecek insanlar, elde edilecek haramlardır. Yani nefis terbiye edilmediği ve büyütüldüğü sürece her geçen gün bir öncekinden daha fazla ganimet ister ve bu da kulu kibre ve büyüklenmeye zorlar.

Nihayet kul büyüklenme ile daha çok ezmeye ve hor görmeye başlar.

Dıştan bakılınca kul medeni, sakin ve düzenlidir. Lakin bu riya ve gösteriş onun içsel kinine ve tuzaklarına maskedir. Güzel sözler söyleyen, dini konulara vakıf bu beden sahibi iyi bir işveren hatta baba görünümünde bile olabilir. Fakat o küçük dağları kendi yarattı iddiasında ve elde ettiklerini kendi bileğinin gücüyle elde etti kanısındadır. Bu beden de artık o nefis bir puttur ve Allah’ın verdiği rızık ve nimetler bu nefse, akla, fikre mal edilir. Kul nefsine tabi vaziyette etrafında olup bitenlerin merkezine kendisini koyar ve dünyayı etrafında dönüyor sanır. Aşağılama ve ezmeye teşebbüs bu hasta nefsin alametidir. Öyle ki müstekbirlik, servetle şımarma, ezme ve eziyet etme artık onun karakteri olmuştur.

İmana, dine, Kur’an’a değil de akla ve bilime değer veren, her şeyi ve vahyi dahi akılla tercümeye çalışan bu nefis sahibini bir müddet sonra ilahlaştırır ve kul kendisini yarı tanrı vaziyetine koyar. Bu hal ise ilahlık iddiasıdır ve müşrikliğin daniskasıdır. Oysa o büyüklendiğinin ve kibrinin farkında dahi değildir.  Bilmez ki şeytanın en büyük silahı kibirdir. Çalışıyor, çabalıyor, ince hesaplarla muvaffak oluyor sanır. Yaptığı zulüm ve haksızlıkların farkına bile varmaz, kader cilvelerini, rahmet eserlerini, nimetleri yok sayar.

Etrafında kendisine nasihat etmeye gönüllü olanları da yok sayar, küçümser. rakiplerini silip yok etmek, yanlış yaptığını söyleyenleri ezip geçmek ister. Islah olmaz haldeki bu nefis sahibini şeytanlaştırır ve şeytanın askeri yapar.

Haram helal demeden sadece çıkar ve kazanç peşindeki bu kulun etrafında sayısız insan olsa da çoğulu kendisi gibi menfaatçi ve hasis olduğundan yapayalnızdır. Etrafındakilerin elbet kendisinin de kuyusunu kazacağından emin olduğundan geleceğini para biriktirerek garanti altına almak ister, etrafında kimseye asla güvenmez. Servet ve makam şımarıklığı ile azan kul nefsin oyuncağı olmuş, terbiye edemediği nefsin esiri haline gelmiştir.

Suç işlemekten, hakaretten, kalp kırmaktan çekinmeyen, bahane üretmekten çekinmeyen kul ana babası dahil kimselere eğer çıkarı yoksa yanaşmaz. Tüm ilişkileri maddi çıkar üzerinedir. tek dileği ise itibar ve pozisyon kaybetmemektir.

Geceleri dahi rahat uyuyamaz, huzuru asla bulamaz, kimselere güvenmez, servetine rağmen huzursuz haldedir.

Buna rağmen o nefis kendisini taşıyan bedene doğru yolda olduğu kanaatini aşılamaya devam eder ve kulun mahvına sebep olur.

Kul artık nefsine ilah gibi tapıyordur ve nefis de gerçek din ve imana rakip ilahlık iddiasındadır. Servetini, zamanını ve tüm dikkatini bu iddiayı güçlendirmek ve sürdürmek için harcar.

Amansız hastalığın pençesindeki bu kayıp nefis kendisini de sahibini de yok eder, karanlıklara mahkum eder. Nefis putuna tabi olmakla kaybolan akibet kula karanlık yarınlardan başka bir şey vadetmez. Rabbim nefislerimizi temizlesin. Amin!

https://youtube.com/watch?v=7F-XQBJuuUQ

İçinde bulunduğumuz toplumsal gerçeklik, 17. yüzyılda başlayan ve etkisini hâlâ devam ettiren modernizmin ve aydınlanmanın ürünüdür. Orta Çağ’dan bir kopuş olarak kendini konumlandıran modernizm, insanın dine olan kurumsal bağlantısını hümanizm, sekülerlik, laiklik üzerinden minimal düzeye indirgemeyi amaçladı.

Bu türevleriyle birlikte düşünüldüğünde modernizmin bugünü etkileyen iki baskın yüzüyle karşılaşırız. Biri dinamik, ileriye dönük, benzeri görülmemiş bolluk, özgürlük ve tatmin vaat eder; kentsel-endüstriyel yaşamda yetenekli girişimciler için göz kamaştırıcı imkânlar sağlar. Diğeri, modernizmin karanlık yüzünü, beraberinde getirdiği yeni sorunları temsil eder. Madalyonun diğer yüzü, şehir sakinlerinin yalnızlığı ve bu yaşama ayak uyduracak kabiliyeti olmayanlar için başarısızlığın yarattığı ıssız/izole/yalnız yaşamlardır. Birey, elde edemediği her şeyin özlemini çeke çeke sıradan bir arzuyu hastalığa dönüştürür.

Toplumsal ilerleme, toplumsal patolojiyi de yedeğine alarak geldi. K. Marx’ın kişinin emeğine yabancılaşması olarak tanımladığı bu hal modernitenin insanlığa bir armağanıdır! Bu yeni kriz ortamında K. Marx dini, yaşanması mukadder sefillikleri ortadan kaldırma hamlesi yapmayan, aksine öte dünya vurgusuyla bu yeni şartlara tahammülü mümkün kılan ağrı dindirici afyon olarak yorumlarken sadece din eleştirisi yapmıyordu; aynı zamanda kapitalizmin kültürel mantığının ve tekelleşen sermayenin emek sömürüsünün beraberinde getireceği ipoteklenmiş geleceklere de işaret ediyordu.

Modernitenin 19. yüzyılda tetiklediği hızlı, teknolojik, toplumsal, siyasal dönüşümlerin getirdiği yeni yaşam kültürü ‘toplumsal kimliği inşa ve ifşa’da hem Batı’da hem de Müslüman dünyada büyük bir kriz yarattı. Mensuplarına sabit değerler üzerinden her şeyin en iyisini, en doğrusunu vadeden dinlerin, tarihin bu hızlı evresinde ortaya konulan yeni iyiler ve doğrular karşısında afalladığını görüyoruz.

Müslüman halkların geç modernizmi

İslam’ın entelektüel birikimi ağırlıklı olarak Orta Çağ’da oluşturulduğu için, Müslümanların yeni olan her şeyi bu birikimin ışığında değerlendirme alışkanlığı, yeni olana karşı nasıl bir reaksiyon geliştireceğine dair bir muhasebe yapmamış olması, bu afallamanın ana sebeplerinden. Dinî yenileri ‘bidat’ olarak etiketleyen Müslüman gelenek, Batı’da Amerikan, İngiliz ve Fransız devrimlerini yaratan kültürel yeniliklere nasıl bir reaksiyon geliştireceğini uzun süre bilemedi. Yeni olanın kendini din formunda değil de kültür formunda dayatması, dinler için yeni bir durumdu. Bu yeni durumu yaratan düşünce ve olaylara eş zamanlı reaksiyon geliştirememe, Müslüman halklar için geç modernlik dediğimiz durumu yarattı.

Sabit ile değişken, eski ile yeni, dinsel ile seküler arasında mutlak bir karşıtlık ve uzlaşmazlık gören geleneksel zihin, ‘yeni olan’ın hükümferma olduğu bu yeni sürecin yarattığı paradoksu aşamayınca, dinin büyük ideallerini de yeninin ona vadettiğini de içine çekip yutan bir bilinç kaybına uğradı. Müslüman halklar, bugün içinde nefes alıp verdikleri modernizm, sekülarizm, rasyonalite, kapitalist üretim ve neo-liberal tüketim kültürü gibi modernizmin türevleriyle nasıl bir ilişki kuracağı konusunda hâlâ tereddüt yaşıyor. Bu mutlak karşıtlık hâlâ varlığını koruyor mu, yoksa dinin uzun bir süreden sonra geri kazandığı bireysel ve toplumsal temsil alanlarının genişlemesinin getirdiği özgüvenle bir uzlaşı mı arıyor? Yoksa tam da hipergerçeklik dönemlerini tanımlar şekilde dindar sûretler, seküler sîretler olarak işaret edebileceğimiz bir yaşamı mı idrak ediyoruz?

Seküler modernlik ve dinin kamusal alanda görünürlüğü

Modernliği tamamlayan ana unsurlardan biri sekülarizm. Bu ikisi birleşince toplumsal teorilerin seküler modernlik dediği durumla karşılaşırız.

Seküler modernlik yeni bir insan, toplum ve devlet talebidir. İnsanın dinsel olandan bağımsızlaşması, dinin mitolojiden arındırılması, toplumsal/kamusal alanın dinsel uygulamalardan temizlenmesi, devletin dinsel yasayla yönetilmemesi (laiklik) bu taleplerin en bilinenlerinden.

Peki, bu talepler gerçek yaşamda bir karşılık buldu mu? Yoksa insanlığı post-modernite, post-truth, post-hümanizm, hipergerçeklik olarak adlandırdığımız ve hakikatin, iyinin, doğrunun yerinden yurdundan edildiği ‘kesinsizliklerin’ hükmettiği bir zamanın kapısına mı getirdi? Bu konudaki toplum teorilerine kısa bir bakış sorumuzu yanıtlayabilir.

Din, görünmez hale mi geliyor?

Seküler modernliğin hız verdiği sosyo-ekonomik gelişmelerin dini kamusal alandan dışlayacağı ve bireyin özel/mahrem alanına taşıyacağı, sosyologların ileri sürdüğü en bildik iddia.

Başka bir iddia sekülerleşmeyle birlikte ‘kamusal alan’dan çekilen dinin aslında öneminin azalmadığı, sadece ‘görünmez’ hale geldiği, ama aslında şekil değiştirip kendini bireyin yaşamında farklı formlarda etkin bir şekilde devam ettirdiği yönünde.

Josè Casanova ise meşhur Modern Dünyada Kamusal Dinler eserinde sekülerleşme tezini üç alt başlığa bölerek ele alır: 1- Seküler alanların dinden işlevsel olarak ayrıştırılması, 2- Dinî inancın ve uygulamaların düşüşe geçişi ve 3- Dinin özel/mahrem alana tahsisi.

J. Casanova, dinin bireyin özel alanına sıkıştığı tezini reddeder. Ona göre din, modernizmin ve sekülarizmin kendine biçtiği ‘kişinin özel alanına çekilme’ rolünü reddeder, bu özel alandan çıkar ve kamusal alanda kendini göstermeye devam eder.3 Bu durumda ise ortaya şu çıkar: Sekülerlik, ‘herkese uyan bir elbise’ olarak tanımlanamayacak kadar karmaşık bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla, seküler modernliğin talepleri bütün dinlerde ve toplumlarda aynı karşılığı bulmadı. Bu noktada hâkim bir dinin bulunduğu bir toplumu yeniden şekillendirmeye çalışan seküler modernliğin nasıl bir etki-tepki durumu yarattığına daha yakından bakabiliriz.

Kurumsal (Müesses) din ve hegemonik din: Budama ve aşılama

Sekülarizm girdiği toplumda benimsenmesi zorunlu iki hamleyi beraberinde getirdi: Müesses kurumları budama ve ardından yeni değerleri aşılama. Ulus-devlet sürecindeki toplumlar mevcut normlarla, sekülerliğin getirdiği yenilerini dölleyerek yeni kurumsallıklar yaratma çabası içine girdi. Mevcut yapı bazı durumlarda bu döllenmeye ya uygun olmadığından ya da direndiğinden, mevcut ile yeni gelen arasında çoğunlukla ‘ikiz kurumsallıklar’ denilen çatışma durumu ortaya çıkar. Türkiye söz konusu olduğunda, Medrese-mektep; İslam hukuku-medeni hukuk gibi karşıtlıklar bunun örnekleri olarak verilebilir. Bu döllenmenin bütünüyle genetik bir ret olarak sonuçlanmaması için gerekirse anayasada İslam’a kurucu unsur olarak referansta bulunma zorunluluğu ortaya çıkar.

Modernleşme sürecinde birçok İslam ülkesinde yaşanan bu durum tecrübe edildi. Müesses din yasal imtiyaza kavuşturulur, ona bir temsil gücü verilir. Ama aslında bu temsille bir devlet kontrolü ve kısıtlamaların da kapısı ardına kadar aralanmış olur. Devlet, yerine göre din korumacılığına da soyunabilir ki bazı ülkelerde bu kutsala hakaret suçu veya irtidat suçu olarak düzenlenmek suretiyle insanlar sıkıya alınır. Bu yeni kurumsallaşmalar aracılığıyla müesses din hegemonik bir statü kazanır. Başka dini grupları ötekileştirdiği, sosyal-siyasal-kültürel haklarını ihlal ettiği zaman, hatta kendi mensuplarını bile belli kalıplar içinde davranmaya zorladığı zaman müesses din, hegemonik dine dönüşmeye başlamış demektir. Dinin hegemonik bir güce dönüşmesi/kendini zor ve baskı kullanan devlete eşitlemesi dinin amaç kaybıdır; yerini, yönünü, istikametini kaybetmesi demektir.

Hukukun üstünlüğü, temel haklarda eşitlik, adalet, özgürlük, güven, hakkaniyet gibi değerlere hayat vermesi beklenen din, hegemonik bir güce dönüştüğünde misyonunun tam aksine bunları yaşam alanından silip atabilir. Bunu yaparken de doğruluk-yanlışlık, iyilik-kötülük gibi sorgulamalara gitmez. Bir düşünce veya uygulamayı mahkûm etmesi için kendisininkinden ‘farklı’ olması yeterlidir. Toplumların gelişme motoru olacak farklılıkları, özgün yaratımlarını toplumsal ruha aktarma yerine, onların susturularak, iğdiş edilerek sessizliğe dönüştürülmesi, gelecekteki dünya bilincinin içine düşeceği büyük kriz anlarının hazırlık aşamasıdır.

Kendine ait bir dünya kurmak yerine, kendisine kurulu bir dünya verilmesini isteyenler ve böyle bir dünyanın da ellerinin altında ebediyen var olduğunu düşünenler, aslında insan emeğinin kurucu gücüne, adalete ve liyakate karşı çıkanlardır. “Her bilenin üzerinde bir başka bilen vardır” ayetinin insanları yönlendirdiği aktif-dinamik hedefi hiçbir zaman anlamayanlardır. İmam Mâtürîdî, “Peygamberlerin insanların ihtilaf ettikleri konuların bir kısmını beyan ettiğini” söyleyen ayeti yorumlarken, ilahî olanla insanî olan arasındaki sıkı ilişkiyi kurar: “Peygamberler temel ilkeleri (usûl) beyan eder, insanlar buradan ayrıntılı hükümler (furû‘) geliştirirler. Peygamber dinî olanı beyan eder, insanlar (bundan hareketle) dünyevî olanı (me‘âş) kurarlar.

Max Weber’in ifadesiyle modernite ‘dünyanın büyüsünün bozulması’ ve ‘insan ve doğaüstü’ bütün güçleri sorguya alma iddiasındadır. Bu anlamda modernite rasyonalite vadeder ve kendini ağırlıklı olarak bilimsel tutumda gösterir. Doğada ve toplumda olup bitenin arkasındaki gerçek ve sorumlu gücün kim ya da ne olduğunu bulmaya çalışır. Ama M. Weber’in 1917’de meşhur Wissenschaft als Beruf (Bir Meslek Olarak Bilim)7 konferansında dile getirdiği can alıcı bir husus gözden kaçırılmamalı:

“Bilim, Tolstoy’un bize sorduğu ‘Ne yapacağım ve nasıl yaşayacağım?’ sorusuna cevap veremez. Ölüm ve hayat arasındaki gerilimde yaşama dair bir anlam sorgulaması yapan bu nihaî soruların cevabı bilimin çok uzağına düşmekte, dini bir kenara iten ve bütün ümidini bilime bağlayan insan da bu soruların cevabından mahrum bir yaşama mahkûm edilmektedir. Bu durumda insan anlam kaynağı olarak yeniden dine yönelmek durumundadır. Ama din onu anlamlı bir yaşama bağlamış olsaydı bu savrulmayı zaten yaşamazdı. Ama modernliğin yaşamı anlamsızlaştırmasının yarattığı krizden kurtulmak isteyen insan hâlâ bir anlam bulma çabası içindedir.”

M. Weber’in tespit ettiği bu paradoks nasıl çözülecektir?

Kanaatimce bu sorgulama insanı ilahi olanın kendini doğada yasa, insanda bilinç/ruh olarak tecelli ettirdiğini bize gösterene kadar devam eder. İnancı taklide dayandıran teslimiyetçi bir zihnin karşısına sorgulayan/tahkik eden/hakikat iddiasını kanıtlarıyla temellendirmeye çalışan zihni koyar. Sonuç, hakikatin bütün açıklığıyla ortaya çıkmasından ibarettir. Bu işleviyle modernite düşman kılığında bir dost görevi görmüş olur.

Günümüzde insanlarla birlikte dinlerin ve kültürlerin hareketliliği zorunlu olarak, daha önce tek kültürlü, tek dinli toplumları kendilerinden farklı olanlarla birlikte yaşamaya zorluyor. Çoğulculuk bu anlamda modern dönemde dinlerin ve merkez olma iddiasındaki kültürlerin istenmeyen çocuğu olarak ortaya çıktı.

Bu çoğulculuk, dünyayı sömürge dönemlerinden bu yana tek kültür evreni olarak okumaya ve dayatmaya alışmış Batı için de sürpriz bir sonuç getirdi: Çoğulculuğu ve bunun zorunlu sonucu olarak da çoklu modernlikleri kabul etmek. Daha önce modernliğin ve sekülarizmin dini piyasadan silip süpüreceğini söyleyenler de, dinlerin geri gelişiyle bu tezlerini yeniden gözden geçirme durumunda kaldılar.

Dinin hayattan (kişinin hayatından da kamusal yaşamdan da) elini ayağını çekmediğini gören sekülerlik, yaşamı birlikte inşa etme konusunda din ile işbirliğinin yollarını aramaya başladı. Örneğin J. Habermas, bütünüyle öte dünyacı ve soyutlamacı bir din olarak tanımladığı Budizm’in dışındaki bütün dinlerin bu dünyayı imar ve inşa etmeye yöneldiklerini söyledikten sonra, bu inşa için gereken kavram ve söylemlerin seküler ya da dinî kesimden ödünç alınmasının hiçbir mahzurunun olmayacağını seslendirdi. Benzer şekilde Muhammed İkbal de, İslam’ın en temel kavramı olan tevhidin kendini seküler toplumsal alanda ‘birlik içinde çokluk’ bağlamında eşitlik, kardeşlik ve özgürlük olarak gösterdiğine işaret etti. Dinsel ve seküler iki anlam küresinin birlikte iş gördüğü en başat örneklerden biri ABD’dir. ABD, seküler olduğu kadar dindar bir ülkedir de. Sekülerlik en başat formunu kazandığı bu ülkede dini yerinden etmedi, dinle birlikte yaşamanın yollarını buldu.

Sonuç

Moderni de post-moderni de, seküleri de post-seküleri de, inancı da inançsızlığı da deneyimleyen bizzat insandır. Hangi din, ideoloji ya da akım içinde deneyimlenirse deneyimlensin, insanın bütünlüğü ve tamlığı esastır. Bütünlük bedene/fiziğe ilişkindir, tamlanması için metafiziksel olanın da ona katılması gerekir. Bütünün bir parçası olarak hazlar bedene aittir ve bitimlidir. Tamlığın bir parçası olarak arzular ruha aittir ve bitimsizdir. Bütün varlığıyla bu dünyanın imarı ve ıslahı için çalışan insanı da imar ve ıslah edecek bir ideaya ihtiyaç vardır.

Bir bütün olarak insan tasavvurumuza yakından baktığımızda, insanın özgür, sorumlu, inisiyatif alan, dünyayı imar etme, değiştirip-dönüştürme kudretine ve sorumluluğuna sahip bir varlık olarak tasavvur edildiğini görürüz.

Kur’an, aklını kullanan, özgür iradesiyle seçimler yaparak mevcudu daha iyiye götürmeyi amaçlayan; herkesin yaşam hakkına, mutluluğu arama çabasına saygılı olan, toplumda var olan farklı kesimlerin yaşam ideallerine, beklentilerine saygı duyan insanı var kılma amacındadır.

Bu ıslah, her şeyden önce yanlış algıların ıslahıyla başlamalı. Bağrında cennet potansiyelleri taşıyan yeryüzünü tahkir eden ve insanı, imar ve ıslah edeceği bu dünyaya, arzulara, maddi olana yabancılaştıran bir düşünce geleneğini ıslah bu çabanın mihverini oluşturmalı. Devletin ve toplumun örgütlenmesi ve adil bir işleyişe kavuşması için insanın bu yapılandırıcı süreçlerin aktif öznesi olmasını talep eden Kur’an, böylece tarihin akış rotasını daha iyiye evirmenin onurunu bizzat insana yaşatmak ister.

Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün

Özneler olarak biz, olup bitmiş, hazır, duruk bir zâtiyete sahip değiliz hiçbir şekilde. Biz, kendimizi, kendi ’oluş suretinde ve dahi varlığımızı kat ede ede, tabakadan tabakaya geçerek kazanırız, her dem yeniden ve yeniden yaratılırız, nasıl ki içinde devine-dura ola geldiğimiz dünya da öyle ise. Dünyada, burada, bu arada bulunuşumuz, bir kitabın rafta öylece durması misalince yer almaz hiçbir şekilde; ama biz, dünyada, balığın derya içre olması misalince var-oluruz.

Dünya’da, burada yani, bu arada, bu demektir ki beri ve öte arasında olmaklığımız söz konusu olduğunda, bizim dünya ile temel ilişkimizi duyma teşkil eder, yoksa anlama ve hele onun özel bir kipi olan kavrama değil. Gerçi anlama dahi duymada temellenmesi ölçüsünde temel bir yetidir ama duyarlık olarak duyma özneliğin temel çatkısında her halükarda daha asli ve de önceliklidir. Hakikatte, duyuyor olduğumuz için anlarız, yoksa anladığımız için duyuyor değilizdir. öte yandan, duymamıza anlama, anlamamıza duyma eşlik eder; dünyada biz dil üzere/içre duya-anlaya var oluruz. 

Şimdi, duyunç anlağı önceler, giderek de anlak duyunçta temellenir. Hakikatte, an­lak, akıl ya da akl-u fehm, özduyunç olarak, duyarlığın kay­nadığı yer olarak kalp’te kökenleniyor olmalıdır. Hakikatte, akletme ve fehmetme, ondan ayrı ya da gayrı olmak şöyle dursun, kalbe ya da kalp’ten itibaren tahakkuk eder ve ora­dan hareketle yönlenip işlevselleşir. Duyma bir temel yeti’dir ki onda kendini duyurana uyma eğilimi saklıdır: Uymak üzere duyarız biz ve burada duyma duyuru’yu basitçe işitme gibisinden bir şey değildir. Başka bir ifadeyle, duyma’da, duyuru’ya hitab’a uyarı’ya mukabelede bulunma imkânı yatar. Duyma, duyuruya mukabelede bu­lunmaya ve uyma’ya, yani ona uygun bir tavır sergilemeye ya da kendini ona uyarlama ya müteveccihtir. Bu teveccüh yoksa şayet, duyuruyu çoğu zaman bir uyarı suretinde ge­len duyuruyu işitmekle birlikte veya işitmemize rağmen onu aslında hiç duymuyor ya da kasten duymaz’dan geli­yoruz demektir. Şu halde, bir duyuruyu duyma, onu basitçe işitme’den fazla veya başka bir şeydir. İşitme, söz gelimi bir hitabı harfler ve kelimeler olarak algılama, giderek de algıla­dığını anlama’dır ki bu hal ona mukabelede bulunmayı yine de zorunlu kılmaz. Duyma ise, işitilene yani duyuruya veya uyarıya uyma eğilimini kendinde barındırır. Özetle, duyma, işitmeden başka değilse bile fazla bir şeydir. Bakma görme­ye göre neyse, işitme duymaya göre odur bir bakıma.

İşitme, bedenin duyusal bir işlemiyken, duyma bununla kalmaz ama topyekûn varlığımızı işin içine katar. İşitme, dediğimiz gibi, işitilen! algılamaktan ya da algılayıp anlamaktan ibaret iken, duyma duyulana karşı uygun bir tavrı sergilemeyi, gide­rek de ona uy-um göstermeyi varsayar veyahut da gerektirir. Duyuyor isek daha baştan uymaya yatkınız demektir. Öte yandan, işittiğimiz, hem de iyi işittiğimiz halde duymuyor yani işittiğimize duyarsız kalıyor olabiliriz. Duymuyoruzdur çün­kü belki de duyuru’yu, uyarı’yı daha baştan kulak ardı-etme eğilimindeyizdir. Bu duyarsızlık, bu duymama ya da duyamama hali, temelde somatik, hatta psikosomatik değil ama menfi anlamda da olsa tam da varoluşumuza ilişkindir.

Da­hası, varoluş ile ahlâkın içiçeliği ölçüsünde, işbu duyarsızlık via negativa ahlâk ile ilgilidir. Meseleyi tersinden de vaz ede­biliriz: Duyma, dolayısıyla duyarlık, varoluşsal olduğu kadar veya tam da öyle olduğu için ahlâki bir hadisedir; öyledir, zira varoluş ahlâkı, ahlâk da varoluşu varsayar yani bunlar asli bir ilişki içinde bulunurlar. Ahlâk, esasen, duyarlıktır. Bu bakım­dan ahlâk’tan, duyarlık’tan muaf veya maada bir kendi oluş yani öznelik tasavvur edilemez. Kendi oluş, tersinden veya dü­zünden yani müspet veya menfi anlamda ahlâk’la, şu halde du­yarlıkla irtibatlıdır aslen. Sonuç itibariyle, duyarlılık ve ahlâk özne’nin kendi olma macerasında birbirini bütünlemektedir.

Duyma, dolayısıyla duyarlık, kendi olma çabası içeri­sindeki öznenin varlık ile temel ilişkisini oluşturur. Başka bir ifadeyle, öznenin varlığa dolayısıyla olmaya mukabelesi temelde duyma ya da duyarlı olma suretinde gerçekleşir ki duyarsız olma bunun eksikli kipi demektir. Haddizatında, varlığın tam da ilksel ifadesi olarak fıtratın duyurusuna uy­mak, onu ilkin duyuyor ya da duyabiliyor olmayı gerekti­rir. Fıtratı duyma, ona uygun varoluşsal tavrı sergileme demektir ki bu da son tahlilde fıtratla uyumlu hale gelme ya da kendini fıtri olana uyarlama demektir. Nitekim, duyarlı oluş olarak ahlâki oluş, uyumun kaynağı olarak fıtrata yani ki varlığın ilksel haline uyarlanma, ona uyma, ona uygun düşme, dolayısıyla fıtrat uyarımca yaşama yönelim, çaba ve ısrarını göstermedir.

Ahlâkı, haddizatında, doğruluk ile özde eş olarak kabul edebiliriz veya etmeliyiz her ne kadar bu ikisi özdeş olmasalar da. Asli doğruluk anlamında doğrulukta, özne, ilksel doğa olarak fıtrata yönelir ve onu esas alarak yönlenir ki bu ahlâk üzere bulunuşu ifade eder tam da. Doğruluk, fıtri doğaya uymada, uyarlanmada, uygun düşmede ve uy­umlu olmada yatar hakikatte. Doğruluk, şu halde, fıtrat ile uyuma yönser ve/veya işbu bu uyumu varsayar.

İnsanın peyda olduğu ilk an­dan itibaren, doğanın hemen yanı başında kültür de vardır ve bu ikili, daha doğrusu, bu çift, haddizatında bir imkân olarak daha baştan fıtrata içkindir. Burada bir noktayı vurgulamakta fayda var: Bir miyar olarak fıtratı biz, esasen, önceden-belirlenmiş durumsal bir şey olarak değil de, önsel bir imkânlılık olarak ya da denebilirse yaratılışın asli ayarları olarak anlıyo­ruz. Bu anlamda, içerdiği olumsallığa ve tarihselliğe rağmen kültür dahi temel yapıları bakımından fıtridir, bu demektir ki son tahlilde fıtratta temellenir. Bir örnek vermek gerekirse, yeme içme üreme gibi ‘doğal şeyler’ esasta fıtri olduğu gibi, insan teklerini toplum suretinde birbirine bağlayan ünsiyet (sociabilite) dahi fıtridir ve bunlar eş-zamanlı olarak fıtratta temellenir. Kaldı ki söz konusu ‘doğal şeyler’, insan söz konu­su olduğunda, ancak kültür içinde veya kültür dolayımıyla görü­nüşe çıkarlar. Toplumdan topluma ya da zamandan zamana değişebilmekle birlikte, nerede insan varsa orada daima kül­tür vardır. Demek ki, kültür, neden sonra ‘doğadan (nature) türemiş olmayıp daha baştan fıtratta saklı bulunuyor, yani orada bir imkân olarak daha baştan bulunuyor olmalıdır. Şu var ki, kültürü, fıtri doğrultuyu uygunluğu ölçüsünde, maruf olarak niteleyebiliyoruz. Sonuçta, maruf-üzere olan, kültür canibinden, fıtrat üzere olan demek oluyor.

Şu halde, burada, doğa mefhumunu daraltıp in­dirgemeden, ilkselliği ya da kökenselliği içinde yani fıtrata izafeten ve istinaden anlamamız gerekiyor. “Doğa” ve “kültür” ayrımını da Derrida’vari bir biçimde yapı bozumuna uğratılabilir “ikili bir kar­şıtlık”  olarak değil de, çift oluş (ya da: eş- tenim) mefhumu muvacehesinde ele almamız gerekiyor. Doğa ve kültürü böyle ele aldığımızda, yani onların ayrı farklı unsurlar olmakla birlikte, esasen “birbirlerinden olarak bir­birlerine ait olduklarını göz önünde bulundurduğumuzda, onların özdeş değilse de özde eş olduklarını, sonuç olarak da, eş zamanlı olarak fıtrattan kaynaklanıp esasen yine ona irca edilebilir olduklarını fark edebiliriz. Kuşkusuz, doğanın ilksel doğa olarak fıtrata aidiyeti daha açık ve daha anlaşılabilir bir husustur; buna mukabil, kültürde durum değişik görünüyor. Burada kültürün fıtrata aidiyetinin maruf mefhumu üzerin­den gerçekleştiğini söylemekle yetinmek durumundayız. Son olarak, maruf un, fıtrata yakınlığı, giderek de fıtrat üzere oluşu ifade edişi ölçüsünde, fıtri doğruluğu yansıttığını veya aslen ondan pay aldığını belirtmemiz gerekiyor. 

Bu minvalde, tekno bilimin “doğaya (nature) dair mütehakkim ve çarpık, dolayısıyla yanal tasavvurunun ne türden bir aymazlık içerdiğini fark edebiliriz. Göründüğü kadarıyla, tekno bilimin başlıca yanılgısı» tam da, (ilksel) doğa ya fıtrata kulak vermek yerine, ona göz dikip onu ele geçirme, dolayısıyla ona uymak yerine onu kendine uydurma meyil ve iştihasında yatıyor.

”Asli doğruluk” olarak doğruluk, fıtrata uygunlukta ve/veya onunla uyumlulukta temellenir, öyle ki mantığa, bilime ve klasik felsefeye temel teşkil eden önermesel doğruluk dahi iş bu doğruluktan türer, onda temellenir. Fıtrata ilk­sel doğaya uygun düşme veya ona uygun olma anlamında doğruluk, doğru oluş olarak ahlâki oluşu, dolayısıyla da doğrulma ve doğrultma imkânı olarak ahlâkı ifade eder aynı zamanda.

Velhâsıl, ilksel doğa olarak fıtrat’ın hakikatine uyanmak işte, ahlâktan öncelikle ve bilhassa anladığımız bu. Ahlâk, bizi varlığımızda çakılı ya da tutu­lu kalmaktan çıkartıp öteye Sonsuza İyiye sevk eder, ede­bilir. Bu müstesna hadise tahakkuk edebilsin diye, ilkin, aynı jestle beriye, ta yaratılmışlık koşuluna gitmek ve orada Ne ile olan asli bağımızı (özne’nin Neye aslen izafet ve nispetini) her dem yeniden yaratılıyor olmanın hakikati ışığında bizzat ve yeniden keşf-etmek gerektir. Özne, haddizatında, ahlâki oluşta kend olma imkânına kavuşur. Özneleşmenin yani ki kend oluşun tahakkuku, esasta, ahlâk üzere varlığımızı kat etmek suretiyle mümkün olabilir ancak. Nihayet, ahlâk üzere olma, fıtratı, şu halde varlığın hakikati olarak hilkat’i esas alarak nereden geldiysek yine ora’ya varıyor olma’nın şuuruyla kend olma yönünde yol alma demektir.

Varlık ve Ahlak,syf:37-50 Özkan Gözel 

Medyanın doğuşu ve gelişimi, dünyayı sosyal açıdan anlamanın var olan tarzlarına yönelik önemli sorunları ortaya çıkardı. Bizim medyayı yirminci yüzyıla özgü bir fenomen olarak görme eğilimimize rağmen, tarihsel araştırma medya çağının birçok kapasite ve eğilimlerinin derin köklere sahip olduğunu ortaya koymuş tur. Bugün bizim medya olarak bildiğimiz şeyin izleri, aslında, en azından endüstrileşmiş Batı’da, modern çağın başlarında taşınabilir tip yayıncılığın gelişmesine kadar götürülebilir. Bu, medyanın sadece teknolojik bir olay olmadığı, aynı zamanda önemli ekonomik, yapısal ve politik boyutlara sahip olduğu gerçeği üze rinde de düşünmek gerektiğini gösterir.

En önemlisi, basın devrimi, var olan politik ve sosyal düzenlerde değişiklik yaratma kapasitesi olan güç merkezleri olarak medya endüstrilerinin gelişmesine yol açmıştır. Bildiğimiz gibi, medyanın din üzerindeki etkisi derin ol muştur. Elbette, matbaacılık uzun süre Protestan Reformu ile ilişkilendirilmiştir, fakat o aynı zamanda Karşı-Reformasyon ve sonraki dini gelişimlerde de önemli bir rol oynamıştır. Nathan Hatch’ın (1989) Kuzey Amerika’nın ‘demokratikleşmiş’ dini kül türü diye isimlendirdiği olgunun bir parçası olmaya başlayan çeşitli dini hareketlerin bütünü, şu veya bu şekilde, medya teknolojisine dayanmıştır ve seküler Amerikan yayıncılığının dini kökleri de derin ve geniştir.

Medyanın sosyal analizi, politikadan ekonomiye ve dine kadar bir dizi bağlam içerisinde ortaya çıkan derin ve karmaşık ilişkileri göz önünde bulundurmalı ve ayrıca medyanın kendisinin karmaşık doğasının da farkında olmalıdır. Genel olarak, medya sosyolojisi birbiriyle ilişkili üç alan üzerinde odaklanmıştır: medya kurumları, medya içeriği ve medyanın etkileri. Yirminci yüzyılın ortalarından bu yana, sosyal bilimler medyayı açıklamak için bir dizi yaklaşım geliştirmiştir.

Bugün medyayla ilgili bilimsel disiplin değişik şekillerde temellendirilir ve ‘kitle iletişimi’, ‘medya sosyolojisi’, ‘medya psikolojisi’ ve bugün daha yaygın olarak ‘medya araştırmaları’ şeklinde değişik şekillerde betimlenir ve anlaşılır. Bu disiplin sosyoloji, psikoloji ve antropolojideki köklerine ve bugün sürekli yükselen disiplinler-arası yaklaşıma çok şey borçludur. Sosyal analizin, medyanın temel özelliklerini göz önünde bulundurması gerekir. Birincisi, her ne kadar teknolojiler kesin bir şekilde ve tek taraflı olarak belirleyici olmasa da, medya temel olarak kaynağında teknolojiktir ve teknolojik değişim onların gelişim ve evriminde önemli bir rol oynar. ikincisi, medya geniş hiyerarşi, rol ve görev dağılımına sahip karmaşık ana kuruluşlar içerisinde yer alır. Üçüncüsü, medya önemli bir ekonomik kuvvettir ve endüstri ve yapı olarak geniş ölçüde karmaşık bir yapı kazanmıştır. Dördüncüsü, medyanın ekonomik konu mu, ona diğer sosyal kurumlarla ilişkili olarak bir tür otonomi ve bir dizi birleşik potansiyel ideolojik ve politik etkiler sağlar. Beşincisi, medya zorunlu olarak yerel ötesi (translocal) bir ze mine sahiptir. O yerel olarak temellenmiş olabilir, ama aynı zamanda yerelin ötesine taşınabilir ve bugün biz onu, problemli bir şekilde ‘küreselleşme’ diye isimlendirilen süreçler içerisinde geniş bir şekilde işlenmiş olarak anlıyoruz.

Yirminci yüzyılın ortalarında sosyal bilimler medya üzerine daha derin ve anlamlı düşünmeye başlayınca, medya ve onun sosyal etkileri hakkında bir dizi kabul edilebilir fikir ortaya çık maya başladı. Bu fikirlerin medyanın etkileri üzerine odaklanan çoğu, o çağın sosyal bilimlerine hakim olan sosyal ve deneysel pozitivizme çok şey borçludur. Medya araştırmasının onun ölçülebilir ‘etkileri’ hakkında olması gerektiği fikrine yönelik imalı ve açıkça söylenmeyen bir mantık vardır. Basitçe ortaya konulursa, biz erken yaşlardan itibaren kendimizi iletişimci araçlar olarak düşünecek şekilde sosyalleşiriz. İletişimi; niyetler, yönlendirmeler, sebepler ve sonuçları içeren bir şey olarak düşünmek doğaldır. Öyleyse, kişiler arası iletişim bütünüyle niyetler ve sonuçlar/etkiler hakkında olduğundan, aynı şekilde kitle iletişimi de sadece geniş ölçekte aynı olmalıdır. Eğer biz belirli açık fikirleri kişiler arası bağlamlarda iletmeyi amaçlayabilirsek, hu durumda medya ‘mesajlar’ göndermeyi amaçlayabilir ve tek sorun onların ‘etkili bir şekilde’ alınıp alınmadığıdır. Ve -bizim buradaki değerlendirmelerimiz için daha da önemlisi-bu etkiler, sosyal bilimlerde ortaya çıkan yeni objektif ve nicel teknikler yoluyla açıkça ve net olarak ölçülebilir.

Medya hakkındaki bu yerleşik paradigma, yüzyılın son bölümünde ciddi incelemelerden geçmeye başladı. Bu faaliyetin iki kaynağı vardı. Birincisi, medya etkilerinin sosyal ölçümleri ilerledikçe, medya fenomeninin geniş bir alanının bu şekilde açıklanamayacağı açığa çıktı. lkinci ve daha önemlisi, linguistik, diller, antropoloji ve (sürekli artarak) sosyolojiyi de içeren ve medyayı çevreleyen disiplinlerde ortaya çıkan entelektüel eğilim, medyaya bakış konusundaki bazı önemli fikirlerin yeniden düşünülmesine yol açtı. Bu son yeniden düşünmenin merkezi kanatlarından biri, ayrıca dinle ilgili medyanın sosyal ölçümü için önemli etkilere sahipti. “Medya Ritüelleri” (Media Rituals) isimli denemesinde James Carey (1989), kitle iletişiminin ‘transmission’ (iletim) ve ‘ritüel’ görüşü diye isimlendirdiği görüşler arasında bir ayrım yaptı.

Carey sadece, bir zamanlar medya araştırmaları bünyesinde yürütülen paradigmalar hakkındaki önemli sorunları ortaya koymayı amaçlamış olabilir; fakat birçok kişiye göre o, ayrıca ritüel ve dahası din sorununa yönelik yeni ve geniş bir bakış açısına kapı açmıştır. Bu, daha önce medya araştırmacıları tarafından dine çok az önem gösterilmesi açısından önemli bir dönüşümdü. Bu nispi akademik ilgisizliğin birçok nedeni olmasına rağmen, bunlar arasında sekülerleşme teorilerinin tek tip bir okumasının temel varsayımı anahtar konumunda olmuş olabilir (Hoover ve Venturelli 1996). Ayrıca, birçok araştırmacının din alanını, karmaşık ve çok ayrıntılı ve akılsal olanın ötesindeki meselelerle ilgilenen, dolayısıyla da deneysel ölçüm alanının ötesinde bir alan olarak görmesi de olasıdır.

Bu varsayım, sosyal ve kültürel yaşamın gerileme içerisindeki bir sektörü olarak dinin medya gelişiminin önemli bir özelliği olmasının olanaksız olduğu şeklindeydi. Aslında, yirminci yüzyılın ortasında başlayan kurumsal ve formal din içerisindeki gerilemeyi dinin kendi içerisindeki bir gerilemeyle karıştırmak çok kolaydı. Bu konuda, iletişim araştırmaları ve medya alanları, sosyal bilimler arasında yalnız değildi. Bu varsayım, dinin yüzyılın sonundaki açık varlığı ve onun popüler ve halk kültürü içerisinde artan etkisi tarafından doğru dan doğruya çürütülen bir varsayımdır. Daha sonraları ‘yeni paradigma’ dini araştırmalar (Wamer 1993) olarak ortaya çıkan olgu, dinin akademik araştırmasına yeni bir odak getirdi ve çağdaş din ve dini gelişim hakkında hala anlaşılması gereken pek çok şey olduğu şeklindeki daha geniş bilimsel bir kabulle uyuş tu. Aynı zamanda, bazı medya araştırmacıları medya ve modem medyalaşma sürecinin bu dini değişim için sürekli artan bir öneme sahip olduğunu savunmaya başlıyordu. Medya ve din hakkındaki araştırmalar önemli bir ayrımı kabul etme eğilimindeydi: medyanın aracılık ettiği halk kültürünün iki önemli yüzü arasındaki ayrım, gazetecilik ve eğlence ayrımı.

Artık önemli medya ve din araştırmaları, haberler, gazeteler ve haber dinleyicileri üzerinde yoğunlaştı. Başlangıçtaki önemli çalışmalar, gazetecilik mesleğinin (Buddenbaum 1988) ve dini araştıran muhabirlerin dindarlığı hakkındaki araştırmaları kap sıyordu (Buddenbaum 1986; Dart ve Allen 1993; Hoover 1998; Schmalzbaur 2002; Lichter vd. 1986).

Buradaki sorunlar, muhabirlerin kendi fikirlerinin, dinin izleyicilere sunulma tarzıyla ilişkili olup olmadığı ve bu ilişkinin nasıl olduğu ve bunun dinin kamusal alanda anlaşılma biçimine etkilerini içermektedir. Daha sonraki araştırmalar, ortaya çıkan dini kültürlerin bir bileşeni olarak gazeteciliğin verimi üzerinde yoğunlaştı ve dini gücü ve dini imtiyazı meşrulaştırmada gazetecilerin ve gazeteciliğin rolünü sorguladı (Silk 1995; McCloud 2004; Badaracco 2004; Stout ve Buddenbaum 1996). Böylece, dinle ilgilenen gazetecilik hakkındaki çalışmalar, medya pratiği ve dini pratikler ve dini kurumların yapısı arasın da belirli bir fonksiyonel ilişkiyi varsaydı. Anglo-Amerikan basın gelenekleri ile uyumlu olarak, bu çalışma bilgilendirilmiş kamu oyunun, varsayılan görevi bu bilgiyi sağlamak olan medya pratiği tarafından nasıl şekillendirildiğini ve oluşturulduğunu inceledi ve sorguladı. Medya hakkındaki bilimsel ve sıradan söylemler, gazeteciliğin varsayımına göre, amaçlı olan pratiği ile görünüşe göre daha önemsiz olan eğlence medyasının alanı arasında açık bir çizgi çekme eğiliminde olmuştur. Çocuklar için hazırlanan televizyon programlarının sosyal etkileri üzerinde yoğunlaşan büyük edebiyat istisna tutulursa, haberler dışı medya, medya faaliyetlerinin daha küçük bir biçimi olarak araştırılma eğiliminde olmuştur.

Bu üstü örtük Kalvenizm, özellikle, medya ve ‘dinsel’in normatif idealleri arasında bir uçurum olduğunu kolaylıkla var sayan din hakkındaki sorularla ilişkili olarak etkin olmuştur. Bu ayrım, medya ve din hakkındaki araştırmanın ortaya çıkmasına, diğer birçok şeyden daha fazla olanak yaratan ‘televanjelism’ fenomeninin ele alınmasında hala mevcuttur. Din uzun süre Amerikan yayıncılığının bir boyutu olmuştur. Dini programlar radyonun ilk ortaya çıktığı zamanlarda ilk yayınlananlar arasındaydı ve yirminci yüzyıl boyunca, ‘radyo vaizinin’ konuşmaları Amerikan kültürünün standart bir yönü olmaya başlamıştır.

l950’lerde ticari televizyonun ortaya çıkmasıyla din oraya da taşındı ve din ve elektronik medya hakkındaki ilk önemli çalışma yayınlandı (Parker, Barry ve Smythe 1955). Fa kat resmi ana medya ile din arasındaki ilişki problemli ve oldukça tartışmalı olarak kaldı ve l 970’lerde, ilişkideki bir yön değişimi din ve medyaya yönelik dikkatlerin yoğunlaşmasına neden oldu. Bu değişim teknolojik yenileşme tarafından ortaya çıkarıldı: uydu yayıncılığının gelişmesi ve uydu temelli programcılığın gelişen kablolu televizyon endüstrisine aktarılması. Bu, en tanınmışı (ve en uzun ömürlü olanı) Pat Robertson’ın 700 Club’ ı olan bir seri dini temelli televizyon ‘ağının’ ortaya çıkmasını mümkün kılmıştır. Bu gelişmenin sonuçları birkaç yönde ilerledi. Dini kurumlar tarafından, ekonomik kaynaklar üzerindeki potansiyel bir mücadeleyi de içeren, ‘medya dini’ tarafından ‘geleneksel dine’ uygulanabilecek rekabet hakkında kaygılar dile getirildi. Daha ayrıntılı kaygılar da dile getirildi.

Bu yeni ‘TV yönetimlerinin’ çoğunluğu tutucu, Evanjelik, Pentekostal hareketler içerisinden doğduğundan, onların Amerikan dininin tutucu yanını desteklemesi ihtimali ortaya çıktı (Hadden ve Swann 1981; Schultze 1990). Onların potansiyel politik etkileri daha sonra ortaya çıktı, fakat yüzyılın son on yıllarında Amerikan politikası içerisindeki Evanjelik dalganın önemli bir unsuru olmaya başladı (Hadden ve Shupe 1988; Hunter 1992). Medya ve din hakkındaki sosyal analizler, bu iki birimi çevreleyen bir dizi konuya yöneldi. Kurumsal araştırmalar onların tarihlerini, kaynaklarını ve yapılarını araştırdı (Horsfield 1984; Bruce 1990; Frank} 1987).

İzleyiciler üzerindeki etkilerine yönelik araştırmalar, medyanın en önemli etkileri arasında kabul edilen ve onun dayanışma ve kimlik oluşturabilme kapasitesine bağlı olan önemi ile birlikte, ilk başlardaki bazı kaygıların yanlış tespit edildiğini ortaya çıkardı (Hoover 1988; Gerbner vd. 1986). Daha sonraki araştırmalar, onu çağdaş dini bilincin oluşturulmasında önemli bir unsur olarak belirleyerek, dini yayıncılığın kültürel anlamları üzerinde yoğunlaştı (Mitchell 1999; Hangen 2002; Peck 1993). Son tarihsel çalışma, dini yayıncılığı ana yayıncılık bağlamı içerisinde açıklamıştır (Rosenthal 2002). Ama genel olarak, televanjelizmin sosyal analizi medya ve din arasında var olan bir ‘açık sınır’ fikrini dile getirmeye devam etmiştir. Dinin, toplumun üretici bir kaynağı olarak otantik bir şekilde temellenmiş ve otantik olarak anlaşılan Durkheimcı bir anlaşılma biçimiyle uyumlu olarak, medyanın, teknolojiler ve kurumlar olarak, mekanik birlikten uzaklaşmış bir düzeyde işleyeceğini ve medyaya bakış tarzının onun dine yönelik ‘tehditleri’ veya en azından ‘etkileri’ açısından olacağını varsaymak kolaydır.

Bu çalışmanın (krş. Hoover 1988; Peck 1993) bir kısmı bu yerleşik fikri sorgulamaya başladı; fakat bir halk ilgisi olarak televanjelizmin solmaya başlamasıyla birlikte, medya ve din hakkındaki çalışmalar gelişti. Carey’in ritüel hakkındaki denemesi, medya ve din arasındaki ilişki hakkındaki kolaycı varsayımların temelini çürütmekte önemli bir rol oynadı. Birçok kişiye göre, o, medyayı ve bizim ‘medyalaşma’ diye isimlendirebileceğimiz süreci yeni bir tarzda, dini eylem ve anlayışın bir kaynağı veya merkezi olarak görme imkanını ortaya çıkardı. Bu, McLuhan’ınki gibi, medyayı görme ve bilme tarzlarının dönüşümünün merkezine yerleştiren iddialardan biraz farklıdır. Aksine, ortaya çıkan bilimsel duyarlılık, dini, geleneğin ve kurumsal yapının sınırları dışındaki bağlamlarda -özellikle medyalaşmış bağlamlarda-araştırmak için sosyal teori ve sosyal metodolojiler kullandığından, kaynağı itibariyle çok daha sosyaldir. Bu çalışma ayrıca, sosyoloji gibi alan larda, ‘medya’ ve ‘medyalaşma’nın medya endüstrilerinin sınırlarından, medya alanının merkezinde yer alan üretilmiş kültürel pratiklerin tüm alanına uzandığı varsayımını da paylaşır (krş. Ritzer 1996; Giddens 1991; Gergen 1991).

Bu yüzden, medya ve din hakkındaki çağdaş araştırmalar, araçsal (medyanın dini etkileme veya din tarafından etkilenme tarzları) sorunların ötesine, ‘dini’ olarak nitelenebilecek olan kurumsal, kolektif, bireysel ve etkileşimsel eylemler dizisinin yapılandırılması, yeniden yapılandırılması, sürdürülmesi veya gerilemesi açısından medya ve ‘medyalaşma’nın oynayabileceği rol sorununa kaymıştır. james Carey’in ve diğer birçok yazarın (krş. Rothenbuhler 199; Couldry 2003; Rorhenbuhler ve Coman 2005) önemli çalışmasında ima edilen bu dönüşümün ana fikri, Robert Bellah’ın (1992) ‘sivil din’ olarak isimlendirdiği olgunun hem büyük hem küçük ritüelleri için mekan olması dolayısıyla, medyanın kültürün merkezinde önemli bir rol oynayabileceği şeklindeki fikirdir. Medya için, Kennedy cinayetini (Zelizer 1993), Prenses Diana’nın ölümünü ve 11 Eylül saldırılarını ve bu saldırıların sonuçlarını (Zelizer ve Allen 2002; Hoover 2006) hatırlama gibi şeylerde böyle bir rol görmek için birçok neden vardır. Fakat medyanın çağdaş din sosyolojisi içerisinde yer alması, gazetecilikle, büyük ve küçük sosyal ve kültürel ritüellerle ya da medyanın daha geniş dini etkinlik ve süreçlerle araçsal olarak ilişkili olma tarzlarıyla sınırlı değildir. Daha önce belirtildiği gibi, geniş bir kaynak, kanal, kılık çeşitliliği içerisinde ve ticaret ve mülkiyet kültürü ile bağlantılı olarak eğlence medyası, yeni ve yeniden yapılandırılmış dini formların gelişmesini desteklemek ve teşvik etmek kapasitesine sahiptir.

Dinle ilgilenen medya araştırmacıları için, çalışma, büyük ölçüde geleneksel medya analizinin üçüncü alanına yoğunlaştı: İzleyiciler ve onların medya mesajlarını alması ve onların ‘dini’ olanın medyalaştırılmış tecrübesine katılması konularında yoğunlaştı. Bu konudaki önemli bir istisnayı, web siteleri, blogları, online toplulukları ve oyunları içeren dijital medya içeriğine büyük bir önemin verildiği, dijital medya içerisindeki din hakkında ortaya çıkan önemli süreç oluşturur. Din ve medyaya yönelik sosyal analiz, büyük ölçüde, dini araştırmalar ve medya araştırmaları alanlarında, bu alanlar arasında bir birliktelik ve medya aracılı dini sosyal bir ortamın ortaya çıkmasını tasarlamaya olanak tanıyan eğilimlerden hız kazandı. Dini araştırmalarda, bu eğilimler dini ve manevi keşiflerin gelişimine yönelik artan bir ilgi tarafından güdüleniyordu.

Wade Clark Roof (1999) ve Robert Wuthnow (1998) gibi araştırmacıların çalışmalarında temelleri atılan din sosyolojisine yönelik bu yaklaşım, Stephen Warner (1993) tarafından dinin sosyal analizine yönelik ‘yeni bir paradigma’nın daha geniş bir çerçevesi içerisinde işlendi. Warner’e göre, bu paradigma değişiminin temeli, atfedilen’ dinden, ‘elde edilmiş’ dine doğru bir yönelimdir. Din sosyolojisi araştırmalarının alanını önemli ölçüde genişletmiş olan bu paradigmanın altında bir dizi araştırma vardır. Bu değişim, kurumsal olarak yoğunlaşmak yerine dinin pratikleri tarafından daha fazla belirlenmeye doğru kayma şeklinde, Amerikan dininin doğasında daha temel bir değişimi kabul eder. Dini konularda ‘otonomi’ olarak isimlendirilen durumun yaygınlaşması (Hammond 1992) ‘arayış’ veya ‘sorgulama’ olarak isimlendirilen (Wuthnow 1998; Roof 1999) bir inanç duyarlılığına yol açtı ve bu da bireyin ellerinde iman ve maneviyat konuların da daha fazla özgürlüğün olması anlamına geliyordu. Bunun medya araştırması açısından önemli etkileri vardır. tık olarak, bu, bi reyler modernitenin sonlarında ‘kendi benini’ mükemmelleştir meye çalıştığından, otoritenin geleneksel doktrinlerden ve dini kurumlardan bireylere geçmesi anlamına geliyordu ( Giddens 1991).

İkinci önemli etki ise, dini anlamın ve dini kimliğin oluşturulmasında kullanılan sembolik ve diğer kaynaklar üzerindeki kurumsal otoritenin ortadan kalkması ile, dinin bugün gelenek sel sınırların dışında araştırılabilmesi ve bulunabilmesi, böylece medya kültürü ve medya araçlarının tüm alanının dini araştırma için potansiyel açıdan önemli olarak ortaya çıkmasıdır. Din sosyolojisindeki bu gelişme, medya araştırmalarındaki dinleyici etkinlikleri ve dinleyici alımına daha fazla önem ver meye yönelik eğilimlerdeki daha ileri gelişmelerle aynı zamana rastlar. Kurumsal ayrıcalıklardan uzağa yönelmedeki dönüşümün, bizim dinin nerede bulunabileceği ve üretilebileceği hak kındaki düşünce biçimimizi değiştirmesiyle aynı tarzda, medya araştırması gittikçe, önemli olanın medya endüstrileri veya üreticilerinin ürünleriyle neyi hedefledikleri değil, dinleyicilerin bu mesajlar ile oluşturdukları kurgulamalar ve algılamalar olduğu nu görüyor (Gauntlett ve Hill 1999). Medya enstrümantalizmin den uzaklaşmak, öyleyse, medyanın sosyal araştırmasının amacının, medya kanalı, tarzı veya formuna bakmaksızın, bütün bunların dinleyiciler tarafından kullanılma, yorumlanma ve anlamlandırılma şekline yönelmesi gerektiği anlamına gelir.

Yukarıda Warner’i anımsatır bir şekilde, dönüşüm, medya tüketimine atfedilen önemden, bu süreçte elde edilen kazanımlara doğru kayma şeklindedir. Dolayısıyla, din araştırması ve medya araştırması arasında ortaya çıkan bir birleşme vardır. Kültüre yönelik üstü kapalı bir dönüşüm içerisinde kök salması itibariyle bu birleşme, Alexander’ın (Alexander ve Smith 2002) kültürel sosyolojide ‘güçlü bir program’ diye isimlendirdiği konu ile ortak birçok şeyi paylaşır. Bununla birlikte, bu araştırma aynı zamanda aktüel olarak var olan medya ve dinin birleştiği bir durumu da inceler. Zemindeki bu birleşmenin nedeni, büyük ölçüde, kaynağı itibariyle teknolojiktir. Medya kaynaklarının geniş imkanlarını sunan ev videolarının yanı sıra, kablolu ve uydu televizyonları ile kanalların çoğalması 20. yüzyılın sonlarından beri çok hızlandı. Şimdi bir dizi çeşitlilik ve tercih olanaklarıyla kendini gösteren medya pazarının ortaya çıkması ile medyanın aşamalı olarak dijitalleşmesi, bu eğilimleri daha da hızlandırdı. Bu, bu kadar çeşitli kaynak içerisinde, aşın bir içerik çeşitliliğinin mümkün olacağı anlamına geliyordu. Din için bu, bir zamanlar kültürün resmi medyasının yayınlanabilecek din türü üzerinde değişik kontroller uygulayabilirken (Rosenthal 2002), bugün dinin medya kaynaklan için çok fazla açık pazar olması anlamına geliyor.

Bu kaynaklar hem resmi olarak ‘dini’ olanları hem de geleneksel olarak ‘kilise dışı’ veya ‘seküler’ olarak isimlendirilmiş olanları içerir. Bu ortaya çıkan dini medya pazarı, ‘demokratik’ (Hatch 1989) bir halk alanı olarak Amerikan dininin doğasını önemli şekillerde etkiler. Din sosyologlarının şimdi anladıkları gibi, çağdaş din, dine ve maneviyata yönelik eğilimleri, hem materyal hem de kavramsal (Finke ve Stark 1993) bir dizi ‘pazar yeri’ içerisinde bir tercih eylemi olarak geliştirmektedir. Bunlar güçlerinin ve önemlerinin bir kısmını, ancak yeni yüzyılda hız kazanan ‘arayış’ duyarlılığına yasallık vererek, sömürge döneminden bu zamana kadar dini ihtiyaçları karşılamanın bir serbest pazar türü olarak Amerikan Protestancılığının (özellikle) tanık olduğu taşiler için, dini açıdan belirlenmiş birçok grubun mirasını bıraktı (Schultze 1987). Bununla birlikte, tarihin başka bir mirası daha vardır ve bu 20. yüzyılın ortalarından beri dini organizasyonlar ve ilgiler tarafından üstlenilen Amerikan dininin geniş kapsamlı medyalaşması ile ilişkilidir. Örneğin, ‘neo-Evanjelikalizm’ diye isimlendiril meye başlanan olguyu kitle medyalaşmasının bir fenomeni olarak görmek için iyi bir gerekçe vardır.

Örneğin, tarihçi George Marsden (1983), Billy Graham’ın bu hareketin merkezindeki ikonik rolünün, harekete modern bir yüz vermek için Evanjelik liderler tarafından yapılan bilinçli gayretlerden ve bu çehrenin medya-kabulü bir çehre olması gerektiğine yönelik bilinçli öz değerlendirmeden doğduğunu ileri sürmüştür. Bu yüzden Graham, yönetiminin başlangıcından itibaren, dikkatli bir şekilde bir medya kuruluşu kurmuş ve bir medya figürü olarak tanınmış olan, hem bir dini figür hem de bir medya figürüdür. Graham organizasyonu bu medya yönlendirmesini, kitaplardan film ve televizyona kadar çeşitli medya organları içeri sindeki geniş üretim çalışmaları yoluyla genişletti. Heather Hendershot (2004), Graham ve diğer medya kaynaklı organizasyonların Evanjelik hareket ve genelde Amerikan dini için önemli etkilerinin olduğunu gösterdi. Bu ürünler, dini sürece sadece din ve dini kimlik hakkındaki sembol ve fikirlerin önemli bir kaynağı olarak girmedi, aynı zamanda bunlar sürekli gelişen dini bir medya ‘lezzet kültürü’ geliştirdi ve bu, son zamanların başarılı çocuk serisi Veggie Tales gibi, sürekli gelişen dini ürünler için bir temel oluşturdu (Warren 2005).

Evanjelikalizm’in popüler medya içerisinde yer almasının, o toplumun üyeleri arasında, dini ilgi ve motivasyonların ifade edilmesinde medya endüstrisinin önemli bir ortam olduğu fikrini kabule yol açtığı da ileri sürülebilir. Katolikler gibi, bazı gruplara göre, bir kimsenin medyada çalışabileceği ve ruhunu koruyup koruyamayacağı sorusu çözülmemiş olsa da (Schmalzbaur 2002), Evanjelikleri de kapsayan diğerlerine göre, medya güçlü konumdaki dindarların gayretleri sayesinde ‘iyi’ye dönüştürülebilir (Lindsay 2006). Evanjelik topluluğunun büyük üretim gayretleri başka bir önemli soruyu ortaya çıkarmıştır: dini ve manevi materyallerin sunumu için ‘dini’ ve ‘seküler’ bağlamların kendilerine göre önemleri sorunu. Yazılı basından, elektronik ve popüler müziğe kadar, medyanın geniş bir kesimi spesifik bir şekilde ‘dini’ olarak ortaya konulmakta ve dağıtılmaktadır. Daha önce ele alınan Evanjelik yayınlara ek olarak, Hıristiyan Kitap Satıcıları Birliği’nin (Christian Booksellers Association) (Borden 2007) kapsamlı ürünleri ve ‘Çağdaş Hıristiyan Müzik’ ( Contem porary Christian Music) diye isimlendirilen (Hendershot 2004) yayınlar da örnek gösterilebilir. Özel olarak, üreticiler veya izle yicilerden her biri için seküler taraftan dini tarafa -veya tersine ‘atlamanın’ mümkün olup olmadığı sorusu vardır. Böyle bir at lamanın geniş ölçüde beklenmesine ve kaydedilmesine rağmen, bunun çok sık ortaya çıkıp çıkmadığı konusunda tereddüt etmek için bazı gerekçeler bulunmaktadır (H. Endershot 2004; Hoover 2006).

Daha önce belirtildiği gibi, son yıllarda medya ve din hak kındaki araştırmalar, kurumsal ve içerik araştırmalarına olduğu kadar, dinin kabulü üzerinde de yoğunlaşma eğilimi göstermiş tir. Medya ve din araştırmalarındaki yeni paradigmalar, din ve maneviyatın başarısını, güç ve sosyal yapı gibi bazı konuların daha detaylı araştırması yerine, medya varlıkları yoluyla anlama yönünde ilerlemiştir. Genel olarak, bu çalışmaların birçoğunun amacı, dini kimliği, din ve medya alanları arasındaki ilişkilerin önemli bir kavramsal (ve metodolojik) göstergesi olarak anlamak olmuştur (Clark 2003; Hoover 2006). Tıpkı uydu yayıncılığının 1970’lerde ortaya çıkmasının yeni dini ve manevi medyalar, pratikler ve ürünler ortaya çıkarması gibi, dijital çağın daha sonraki gelişmeleri de din ve medya hak kındaki araştırmaların analitik alanını yeniden düzenlemiştir. İnternet, Dünya Geneli Ağ ( World-Wide Web) ve kişisel dijital medya bütünüyle iki açıdan önemli yeni sorular ve analiz bağlamları ortaya çıkarmıştır.

Birincisi, bunlar analiz edilmeye değer yeni bir fenomen dizisi ortaya çıkarmıştır. İkincisi, bunların kendi başlarına, medya ve din arasında gelişen ilişkinin daha ge niş bir resmini temsil ettiği söylenebilir. Böyle yapmakla, bunlar otorite ve güvenilirlik ile ilgili önemli sorulan da ortaya çıkarmışlardır. Christopher Helland (2000), ‘dini çevrimiçi’ (religion on/ine) ve ‘çevrimiçi din’ (on/ine religion) arasında çok önemli analitik bir ayrım yapmıştır. Birincisi dijital alanın resmi dini yapılar ve kurumlar veya kişiler tarafından daha çok veya daha az uzlaşımsal dini amaçlar için kullanılmasını ifade eder. Bu büyük ölçüde araç olarak medya demektir. Aslında, son araştırmalar bunun dijital medyanın çoğunlukla dini amaçla kullanımı olduğunu göstermektedir (Hoover, Clark ve Rainie 2004).

Çevrimiçi din (on/ine religion) kavramı, dijital alanın, dini olmanın ve din yapmanın bütünüyle yeni yollan için bir temel oluştura bileceği fikrini çağrıştırır. Birçok araştırmacı (O’Leary 1996; Zaleski 1997; Brasher 2001), İnternet ve Web’in özel olarak bu yeni anlamları ve oluşumları tamamlayacak gibi gözüken geniş bir içerik ve kaynak dizisi sunduğunu kabul ederek bu konudaki araştırmaları devam ettirmiştir (Brasher 2001; Hoover ve Park 2002). Kısacası, içerisinde, dijital medyanın yapılanması ve etkileşiminin dini konuları ‘araştırma’ fikri ile tam uyuştuğu bir bakış açısı vardır (Helland 2004; Campbell 2005). Dijital din hakkındaki araştırma, medya ve din sosyolojisi açısından önemli olan literatür, bağlam ve alanlardan sadece bir tanesidir. Materyal kültür ve görsel kültür çerçeveleri içerisinde de önemli araştırmalar yapılmıştır. Birincisi, din ve maneviyat pratikleri üzerinde yoğunlaşır ve bu pratiklerin objeleri de içine alan, materyal bağlamlarına, inşa edilmiş çevrelere ve coğrafyalara aktarılma tarzlarını inceler (McDannell 1995; Chidester ve Linenthal 1995; Schmidt 1995; Williams 1997)

Dinin materyal kültürü, bu düşünme tarzına göre, oldukça radikal bir şekilde daha önce belirtilmiş olan, Wamer’in kategorisine göre ‘kazanılmış haliyle din’ fikri üzerinde yoğunlaşan bir ‘bulunmuş’ kül türdür. Bu çalışma zorunlu olarak, hangi kurum ve tarihlerin dini ve manevi eylemlere meşruiyet kazandırdığından çok, bu pratiklerin anlam ve kimlik açısından ne oluşturduğunun önemli olduğunu varsayar. Bu yöndeki araştırma, kaçınılmaz şekilde, dini ve manevi varlıklar ve medya pazar alanı arasındaki sınırın eşiğinde yer alır. Görsel kültür alam içerisindeki çalışma, ister istemez, medya ve medyalaşma üzerine daha doğrudan odaklanmaktadır.

Dine ve maneviyata pazarlar açısından bakmak, ‘din’ ve ‘maneviyat’ ile kastedilen şeyin sınırlarını da genişletir. Örneğin, sözüm ona Yeni Çağ maneviyatlarının özellikle değişik türden pazarlarda yer aldığı ve daha geleneksel inançlara göre otorite ve güvenilirlik sorunları ile daha az ilgilendiği söylenebilir. Bu duyarlılıklar gelişmeye devam ettikçe, yeni medyalar da gelişti ve yeni dini medya pazarları (özellikle yayıncılıkta) ortaya çıktı (Emerich 2006; Einstein 2007). Kuşak farklılıkları ve özellikleri de, dinin medyalaşması hakkındaki önemli çalışmaların temelini şekillendirir. Basitçe ortaya konulursa, nesiller arasında medya tüketim şablonları ve karşılama pratikleri açısından önemli farklılıklar vardır. Bu alandaki birçok çalışma, medya ve din arasındaki kesişimin özellikle önemli gözüktüğü, gençlik ve gençlik kültürü üzerinde yoğunlaştı. Gençler nispeten medyanın daha yoğun kullanıcılarıdır ve diğerlerine göre dinle nispeten daha az ilgilenirler, ama aynı zamanda daha çok dini temelli medya gençlik pazarına sunulmaktadır (Clark 2003; Hendershot 2004).

Bu, iki soruşturma kanalı açmaktadır: birincisi, gençlere sunulan medyanın dine katılım ve ilgiyi artırabilmesi için hangi tarzda sunulacağına, ikincisiyse, ‘seküler’ medyanın daha genç izleyiciler tarafından dini ve manevi tarzlarda nasıl okunabileceğine yöneliktir. Bu ikinci yön, açıkça, burada incelemekte olduğumuz genel tema ile bağlantılıdır: içerisinde, medya bağlamının dini anlam ve kimliği inşa et me ve yeniden yapılandırma için önemli bir çerçeve oluşturduğu bakış açısı. Örneğin, Lynn Schofield Clark (2003), genç izleyicilerin manevi -ve dini-kaynaklı medya içeriğini, potansiyel olarak yeni kimlik konumlarının ve türlerinin oluşumuna götürecek şekilde, özel durumlarda nasıl karşıladığı ve yorumladığını göstermiştir. Bir araştırma alanı olarak medya, ister istemez, uluslararası ve küresel boyutlardaki araştırmaları da yönlendirir. Devam etmekte olan küreselleşme süreci birçok açıdan bir medya olgusu dur. Uluslararası iletişimin hızı ve genişliği, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik ilişkilerin gittikçe daha fazla yerel-ötesi ve ulus-aşkın olduğu bir duruma yol açmıştır. Ayrıca, bu şekilde inşa edilen küresel bağlam, daha önceden ayrı olan kültür, sos yal boyutlar ve bağlamların kaynaştığı ve yeni kültür adalarının oluştuğu bir durumu ortaya çıkarmıştır (Ginsburg, Abu-Lughod ve Larkin 2002; Appadurai 1990)

Dahası, bu bağlam içerisinde, dinin medyalaşması sosyal araştırma ve inceleme açısından git tikçe önemli olmaktadır. Birincisi ve en önemlisi, küresel dini temsil, anlayış ve çatışma için medya çok açık bir ortam sağla maktadır. Örneğin, uluslararası gazetecilikte dinin betimlenme şekli, ulus içi ve ulus dışı bağlamlarda dinin anlaşılma şeklinin temelini oluşturmaktadır. Bu 11 Eylül saldırılarını ve bu saldırıların sonuçlarını çevreleyen olaylarda çok açıkça görülmüştür. Fakat yeni ortaya çıkan ve medya ile din üzerine küresel bağlamda yoğunlaşan diğer araştırmalar da vardır. Açıkçası, bir çoğu, dinin medyada temsili ve değişik türden dini kaygılarla yapılan medya üretimindeki açık bir patlama ile 11 Eylül saldırılarından bu yana değişmiştir. Araştırmacılar, dijital medyanın Müslüman kurum ve organizasyonlar tarafından kullanılmasının yanı sıra, lslamiyet’in, lnterneti ve Web’i de içeren değişik bağ lamlarda sunumunu araştırdılar. Bununla birlikte, daha tahrik edici bir araştırma alanı, Müslüman dünyasındaki medyalaşmanın lslam’ı küresel bağlamda yeniden şekillendirme konusunda ne kadar yönlendirici olabileceğine yönelik ortaya çıkan ilgi içerisinde yer almaktadır (Kraidy 2002).

Örneğin, Nabil Echchaibi (2007) Ortadoğu’da yeni uydu yayını ağlarının ortaya çıkmasının, lslam’ın daha yeni ve daha medya kaynaklı formlarının ifa de edilmesine ve gelişmesine neden olduğunu ve Müslüman dünyasında kültürel mayalanmayı teşvik ettiğini ileri sürmüştür. Bu durum, lslam, medyalaşma yoluyla küresel kamuoyu söyleminde ve küresel temsilde farklı bir konuma geldikçe, daha derin dönüşümlere yol açabilir. Özel yerel bağlamlardaki kültürün ve dinin medyalaşmasını incelemek için de bir dizi araştırma başlamıştır ( Ginsburg, Abu Lughod ve Larkin 2002).

Medyanın yerel kültürlerle ilişkisi ko nusundaki baskın görüşe karşı olarak, birçok araştırmacı, baskın yerel kültürlerden başka, bu yerel kültürlerin gittikçe küresel medya ile daha fazla diyalog ve görüşme içerisinde olduğunu, bunun da yeni medya formlarına, yeni pratiklere ve kimliklere yol açtığını göstermiştir (Meyer ve Moors 2005). Örnekler, kır sal Avustralya’daki dağınık kimlik pratiklerinden (Ginsburg 2006), Mısır’daki popüler dini pratiklere (Hirschkind 2006), oradaki kadın algısına (Abu-Lughod 2002), Hindistan’daki Hint filmi kabulüne (Dwyer 2006) kadar değişir. Bu örneklerde, medya ve din hakkındaki araştırmaların gelişimini şekillendirmiş olan bir tema ile sürekli bir uyum vardır: sadece ‘araçsal’ bir ilişki anlayışından uzaklaşma ve içerisinde din ve medyanın sürekli daha fazla kaynaştığı daha nüanslı ve karmaşık analiz yollarına yönelme. Daha önce belirtildiği gibi, Bali bombalamaları, Madrid treninin bombalanması ve 2005’te Londra metrosunun bombalanmasının yanı sıra, 11 Eylül olayları, din meselelerini medya söyleminin ve medya araştırmalarının merkezine taşıdı. Biz artık sosyolojik medya araştırmalarının, din sorununa referansta bulunmaksızın gerçekleşebileceği bir durumla karşılaşamayız. Aynı şekilde, din araştırmaları da medya, medya sembolizmi ve medyalaşma süreci ile sürekli artan bir ilişki içerisindedir. Henüz yapılması gereken çok şey var. Din sosyolojisinde medyanın rolü konusunda daha kesin ve kapsamlı açıklamalar yapmadan önce araştırılması gereken bir dizi konu ve olgu bulunmaktadır.

Peter B. Clarke – Din Sosyolojisi Çağdaş Gelişmeler,syf:149-175 / Stewart M Hoover Çeviren: Necmettin Pehlivan -Ahmet Yıldız

Meşru olanı yaşamak mı? Yaşanılanı meşrulaştırmak mı?

Bir yanda hakikat diye bir derdi olanlar, öte yanda hakikatle derdi olanlar?

Müslüman olmak, hakikat diye bir derdi olmaktır. Hakikatle derdi olanların Müslümanlık iddiası, Kur’an’ın ispat edilmemiş iman sahipleri için kullandığı ellezine âmenû türüne giren bir Müslümanlıktır, Allah’ın kabul ettiği iman sahipleri için kullandığı mu’minûn türüne giren bir Müslümanlık değil.

Zira İslam, kayıtsız şartsız teslim olmaktır.

Hakikat sadece, hakikate teslim olanı teslim alır. Teslim aldığına da kendini teslim eder. Zira o kendisini yalnızca “mü’mine” güvenir. Onun içindir ki mümin “güvenen ve güven veren”dir. Yine bunun içindir ki Allah, sadece “Mutlak Hakikat” manasına gelen el-Hakk değil, aynı zamanda “güven ve iman kaynağı” olan el-Mümin’dir. Mutlak Hakikat olan Allah’a güvenmeden, O’na teslim olmak ne mümkün? O’na teslim olmadan, güvenmek ne mümkün?

Modernler, hakikate karşı sırt dönmüştüler. Post modernler, hakikati ters döndürmeye çalışıyorlar. Sınırlarla oynuyorlar. Bilinçli bir karartma uyguluyorlar. Haktan sonra geriye batıldan başka ne kalır?

Sahi, hak-batıl zıddını duymayalı, okumayalı ne kadar oldu ey okur? Hak-batıl “ezdad” kavramlardandır. Zıt isimlerin müsemmaları, biri olduğunda diğeri bulunmayan karşıt cinslerdir. İkisini bir arada oldurmaya kalkmak, kelimenin tam anlamıyla abesle iştigaldir. Bu, hakikate karşı cinayete tam teşebbüstür. Bu cinayete teşebbüs eden, arkasını getirir. İyiyi kötü ile bir araya getirmeye çalışır. Helal ve haramı bir araya getirmeye çalışır.

Hakkı batıla karıştırdığınızda batıl hak olmaz, fakat hak batıl olur. İyiyi kötüye karıştırdığınızda kötü iyi olmaz, fakat iyi kötü olur. Helali harama karıştırdığınızda haram helal olmaz olmaz, fakat helal haram olur. Tıpkı helal suyu haram şaraba karıştırmak, helal şehveti haram zinaya karıştırmak, helal parayı haram faize karıştırmak gibi?

Beyimiz faiz yiyor veya eşi tesettürsüz, ya da başka bir şey… Başlar kendi hâlihazır durumunu Kur’an ve İslam üzerinden meşrulaştırmaya. Kitaba uyamadık, kitabına uyduralım barı kontenjanından?

Ne gerek var efendim! Geleneksel günahkârla modern ve post modern günahkâr arasındaki fark bu işte. Geleneksel günahkâr günahı işler fakat savunmazdı. Onun günah olduğunu itiraf edip “Allah affetsin” demek gibi kendine has bir meziyeti vardı. Modern ve post modern günahkâr bu meziyetten yoksun. Günahı işliyor, işlediği günahı içselleştiriyor, onunla da kalmayıp kendi günahını Kur’an ve İslam üzerinden meşrulaştırmaya kalkıyor.

Bu tür “kitabına uydurma” vakalarının tarihi çok eskilere gider. Hz. Ömer döneminde içki içerken yakalanan üç beş kafadar, gayr-ı meşru bir iş yapmadıklarını iddia etmişler, delilinin de Kur’an’da olduğunu söyleyerek “üzümlerden içki ve güzel rızık elde edersiniz” ibaresini göstermişlerdi.

Evvelki gün ünlü bir televizyon gazetecisinin “Otçu Baba” haberi, post modern Müslümanlığın geldiği dramatik noktayı gösteriyordu. Adam etrafına topladığı gençlerle esrar partisi verirken yakalanmış. Gizli kamera çekimlerinde, etrafında topladığı müritleriyle bir yandan esrarlı sigara dolaştırırken bir yandan da “Bunun neresi günah” diyor. Orada da durmuyor, elinde tuttuğu mealli Kur’an’da bu otun yasaklanmadığını, hatta onda yer aldığını söylüyor ve ekliyor: “Oğlum 8-10 yaşına gelsin, o da içecek”.

Size komik gelebilir, fakat aslında yukarıda verdiğim örneklerle bu örnek arasında asla bir mahiyet farkı yok. Olsa olsa derece farkı var. İşlediği menhiyatı Kur’an, İslam ve diğer dini referanslar üzerinden meşrulaştıranların tümünün tavrı aynı kapıya çıkar.

Hiçbirinin mazereti “Otçu Baba”nın mazeretinden daha ciddi değildir.

Unutmayın: Hakka sarılmanın şartı hakkı hak bilmek, batıldan sakınmanın şartı batılı batıl bilmektir. Müzikte potpuri, etnisitede mozaik, içecekte kokteyl gibi karışımlar iyi olabilir. Fakat dünyanın en kötü karışımı, hak-batıl karışımıdır. Bu karışım selim aklı “Otçu Baba”nın otundan daha fazla uyuşturur. Aynı zamanda imanı da zehirler.

Mustafa İslamoğlu

Maksadı anlamadan yapılacak her tartışma, körün taşı körün gözüne tartışmasıdır. Hiç kimseyi hiçbir yere götürmez. İslami tesettürün mütemmim cüzü olan başörtüsü tartışmaları için de geçerli bu kural. Maksadı anlamak için sorulacak esas soru şudur: Bu beden kimin? Şimdi çok duyuyoruz: “Beden senin değil mi ayol, istediğin gibi kullan!” vey “Beden benim değil mi efe’m, istediğim gibi kullanırım.” Aslında “Bu beden kimin?” sualine verdiği cevaba bakarak insanların Kur’an’a ve İslam’a göre nerede konuşlandıklarını anlayabilirsiniz.

Bu suale, bedeni, sahibinin mutlak mülkiyeti görerek; “Beden sahibinin malıdır, istediğini yapar” türünden cevap veren hiç kimsenin, Kur’an’ın tesettür emrini anlamasını bekleyemeyiz. İp orada kopmuştur. Gerisi “üstü kalsın” durumudur. Esasen bu soru sadece tesettür meselesiyle de sınırlı değildir. Aynı şey servet, hayat, evlat, tabiat, can, hava, su, toprak vs. için de geçerlidir. İslam’a göre bu sualin cevabı açık ve nettir: Beden sahibine emanettir, tıpkı servetin, hayatın, canın, evladın, malın emanet olduğu gibi. Bedeni sahibinin mülkü zannedene tesettür emrini anlatmanız boşuna bir uğraştır. Servet sahibini mutlak malik sanan birine, “İsraf haramdır” hükmünü sittin sene çenenizi yorsanız izah edemezsiniz.

“Beden benim değil mi, istediğimi yaparım!” diyene İslam “Hayır, senin değildir, sana zimmetli bir emanettir!” der. Ruh asli sahibine vefa gösterip “teveffi” ettiğinde, beden de geldiği yere dönecektir. Sen emanete ihanet edip etmediğinin hesabını vermek üzere ilahi mahkemeye çıkarılacaksın. İslam intiharı bunun için yasaklar. İntihar haramdır. Sadece intihar değil, insanın kendi bedenine zarar vermesi de haramdır. Yine zehir içmek haramdır, kendine işkence haramdır.

İslam intiharı bunun için yasaklar. İntihar haramdır. Sadece intihar değil, insanın kendi bedenine zarar vermesi de haramdır. Yine zehir içmek haramdır, kendine işkence haramdır.

Kimse “Beden benim değil mi, ister asarım ister keserim” diyemez. “Hayır, senin değildir” der İslam. Eğer kişi Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuşsa, yani Müslümansa, bu cevaba boyun eğmek durumundadır. Tutarlılık bunu gerektirir. Zira İslam, Allah’ın hakkını teslim etmek için O’na kayıtsız şartsız teslim olmaktır.

“Beden senindir, istediğin gibi kullan!” diyen modern tasavvur zinanın haramlığını da anlayamaz. İçkinin haramlığını da anlayamaz. Hülasa İslami sınırlara ikna olmaz. Ortada paradigma sorunu vardır. İki farklı dünya söz konusudur. Sözün özü: Allah’ın gör dediği yerden bakmayan, Allah’ın gösterdiğini göremez.

Tüm vahiylerin maksadını oluşturan can, akıl, din, nesil ve mal emniyetlerinin korunması, bütün bunlara “emanet” olarak bakmayı gerektirir. Bütün bunlara emanet olarak bakan ise, emanetin sahibinin koyduğu sınırlara riayet eder.

Sınırlar? Kim koyacak sınırları? Teoride herkes koyabilir. Ağzı olan konuşur, gücü olan yaptırım uygular, yetkisi olan kullanır. İyi de, vicdanda yankı bulmayan kurallar uygulayıcıları zorba, uygulananları ikiyüzlü yapar.

İnsanda bir vicdan inşa etme işi, daha doğru ifadesiyle zaten var olan vicdanı aktif ve aktüel hale getirme işi ideolojilerin, yasaların, kolluk güçlerinin, kamuoyu oluşturma araçlarının değil, inanç sistemlerinin işidir. Bir sınır yoksa hiç sınır yoktur. İşte Kur’an’ın tesettür düzenlemesi, bu alandaki sınırları gösterir.

Biri çıkıp sosyolojik, kültürel, siyasal ve hatta ekonomik açıdan dini bir meseleyi değerlendirebilir. Bu meyanda başörtüsünü, insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde algılayabilir veya algılamaz. Bütün bu tartışmaların alanı dini değil “profan” alandır.

Fakat başörtüsünün İslam’daki ve Kur’an’daki yerini konuşacaksanız, işte orada tartışma zemin değiştirmiş demektir. Böyle bir tartışma yapacak kişi, önce bastığı zemine bir bakmalıdır. Profan, hatta seküler zeminde ayak diretip de, bir konunun dindeki yeri hakkında ahkam kesmek sahibini gülünç duruma düşürür.

Bir köşe yazarı çıkıyor, düpedüz laikçi bir zeminden konuşuyor. Militan laik, hatta ateist olduğu biliniyor. Fakat başörtüsünün İslam’daki yeri hakkında “fetva” veriyor. Evet, yanlış duymadınız; fetva veriyor. Avrupa’da hiç kavram olarak “laik papaz” kullanıldı mı bilmiyorum, ama bu durum da en az o kadar çelişkili; bir o kadar da traji-komik.

Bu yazıları yazmama sebep olan değerli okuruma son olarak bir çift sözüm var.

“Allah’ın bu meselede gerçek muradı nedir?” diye yola çıkan bir Kur’an aşığı, vara vara öyle bir noktaya gelmiş ki, orada kendini Rasulullah’ın, sahabenin, Hz. Aişe’nin, Hz. Fatıma’nın, müçtehid imamların uygulama ve tasdiklerinin karşısında, ama İlhan Selçuk’un, Fransız Masonlarının Üstad-ı Azamının, Bekir Coşkun’un, Türkan Saylan’ın, Özdemir İnce’nin ve bilumum İslam’a ve Kur’an’a mesafeli laikçilerin uygulama ve iddialarının yanında bulmuş. Sahi, ben şaşırmakta haksız mıyım?

Enes b. Malik’in beni hep titreten bir sözü vardır: “Nice Kur’an okuyan var ki, Kur’an ona lanet eder!”

Mustafa İslamoğlu

Tesadüf mü? Biri çıkıp İslam”ın kadını aşağıladığını iddia ediyor. Söz bir biçimde anneliğe geliyor. O da ne? İslam”ın kadını aşağıladığını iddia eden ”modern” bay veya bayanların aklının dibini kazıdığınızda, anneliği fena halde aşağıladığını görüyorsunuz. Ortak noktaları bu.

Anneliği aşağılamanın teknikleri çok. Bunun başında dünyanın en şerefli işini yapan annelere “boş kadın” muamelesi yapmak geliyor. Onlara göre çalışıyor olmak için evden çıkmak lazım. Caddeyi görmek, caddeye görünmek lazım. Bir kadının “çalışıyor” sayılması için kamuya kendisini göstermesi şart. Sabah sekiz akşam dokuz (çünkü kadın ucuz işgücü) mesai yapması şart.

Bunlar için de başka şeyler lazım: Modern görünürlüğün vacibatından olan şeyler. Her gün aynı kıyafetle, aynı saç rengiyle, aynı ayakkabıyla, aynı çantayla gidilmez ki işe! Yenilemek lazım, rengini uydurmak lazım. Saça uygun elbise, elbiseye uygun ayakkabı, ayakkabıya uygun çanta, çantaya uygun cüzdan, ona uygun cep telefonu lazım…

Modası geçenleri değiştirmek lazım. Bunun için de modayı takip etmek lazım. Özetle üretim-tüketim çarkında yağ, değirmeninde un olmak lazım.

Bütün bunlar için çalışmak lazım. Çalışmadan bu masraflar nasıl kazanılacak? Daha iyi görünmek için daha çok kazanmak lazım. O da yetmiyorsa, daha daha çok kazanmak lazım. Daha çok kazanmak için harcamadan olmuyorsa, daha çok harcamak lazım. Görünmeden daha daha çok kazanılamıyorsa, daha çok görünmek lazım. Daha çok görünmek için daha çok dikkat çekmek lazımsa, onu yapmak lazım. Onu yapmak için herkesten çok harcama yapmak lazımsa, onu yapmak lazım. Herkesten çok harcamak için, herkesten çok kazanmak lazım.

Hangisi hangisine lazımdı? Kafam karıştı…

Evden çıkıp mesai yapmayan kadının yaptığı “çalışmak” değildir. O tepeden bakılan, “Ev kadınıymış” yollu dudak bükülen bir “acizdir”. Evinin kadını olmak modernlere göre dudak bükülecek bir iştir. İş kadını daha hoş geliyor. Hatta sokak kadını bile ötekinden hoş geliyor.

Modernin gözünde o koca parası(!) yiyor. Patron parası mı? Amir fırçası mı? Onun bunun erkeklerinin ağız kokusu mu? Her işe gidiş gelişte yaşadığı tıkış tıkış otobüsler ve minibüslerdeki onur kırıcı durum mu? Onlar işin parçası ayol. Koca kârı yeme de, ne yersen ye! Koca fırçası yeme de, ister amir, ister ustabaşı, ister patron fırçası ye! Hatta sokak magandası ve çarşı maçosunun attığı laf bile ehven…

Ev kadını, üüü! Bir kere özgür(!) değil ayol. Yarım saat işten erken ayrıldığı için amirinden duyduğu lafı kargalar yemese de kendisi özgür. İşyerinde uygulanan sıkı denetime rağmen özgür. “Yarın müsait misin”lere verdiği “Mesaide olacağım, işten yorgun dönüyorum”lara rağmen özgür. Ama ev kadını handiyse esir canım… Ama o anne. Çocukları var. Yani dünyanın en değerli, en asil, en soylu, en görkemli işini yapıyor. Yani insan yetiştiriyor. Çocuk sokakta yetişmez ki? Çocuk evde yetişir.

Olsun, o yine de “çalışmayan” kadındır. Annelik çalışmak sayılmıyor. Modernlere göre annelik işsizlik sayılıyor. Annelik angarya sayılıyor. Komedi de ne biliyor musunuz: Başkalarının doğurduğu çocuklara bakmak için kurulan sektörlerde çalışmak “iş”, orada çalışanlar da “çalışıp üreten kadın” sayılıyor da, kendi doğurduğu çocuğa bakmak “iş” sayılmıyor. Modernler kazara anne olduklarında durum şu oluyor: baba işe, anne işe, çocuk kreşe, ev pansiyon, aile pansiyoner.

Kazara doğursa bile anneliği sevmemiş ve severek annelik yapmamış (Bunun yanında doğum yapamadığı halde harika annelik yapanlar da var). Annelik yapmadığı için duyguları gelişmemiş, ufku gelişmemiş, hayat tecrübesi gelişmemiş, bilgelik dersen sıfır. Ama olsun; onun köpeği ve bir de mesaili işi var. O kendini tüm annelere hava atma makamında görüyor.

İşte buraya yazıyorum: Cenneti annelerin ayakları altına seren İslam kadını aşağılamadı. Fakat cenneti dünyada arayan tek dünyalı modernler gözümüzün içine baka baka anneliği aşağılıyorlar. Üstelik her birini bir ana doğurduğu halde.

Ne kadar ayıp! Ne kadar küstah! Ne kadar saçma!

Bir çekirdekten dev çınarı çıkartan Allah bizler için iman nüvesini kalplere koymuştur. O iman büyüyecek, asırlık çınarlar gibi göklere uzanacak, yayılacak, dallanıp budaklanacaktır. O iman bakıldıkça, beslendikçe dallarına konanlara da, gölgesinde serinleyenlere de, meyvesinden yiyenlere de rahmet olacaktır. Mis kokulu, tap taze o iman çınarı, bakımsız bırakılırsa da kuruyacak, çirkin, faydasız, sağlıksız hale gelecektir ki bu durumda kendisine bile faydası olmayacaktır. Yüce Allah’ın şeytanlardan korunmak için verdiği zırh, cennetlere vasıl olmak için aradığı şart, yardımı için kalpte olmasını koşula bağladığı lezzet… imandır. İman, Allah’ın vaadinin hak oluşunu, o vaade yardımı, o vaad ile bildirilen şekilde yaşamayı mümkün kılan kalbi deryadır, öze dönüştür, Yaratan ile gönül bağı kurmaktır.

İman; varlık, yaratış ve yönetişte Yüce Allah’ın Tek’liğine, sonsuz ilim ve kudretine, her şeye muktedir oluşuna, yaşamın, dinin, ahiretin ve sınavın tek sahibi oluşuna, ilahi sisteminin varlığına ve kusursuzluğuna, gayba, yeniden dirilmeye, ahirete, hesap ve mizana, sonsuz hayata, Kutsal Kitap ve Peygamberlere, kader ve kazaya, meleklere, samimi olarak inanmak, güvenmek, teslim olmak ve sığınmak, bunu dille, elle, kalple ispat etmek, şeytana düşman olarak zulümle mücadele etmektir. İslami anlayışta iman; “Yüce Allah’ın, nebisi Hz. Muhammed (sav) vasıtasıyla (Kur’an ile) göndermiş olduğu bilinen haber, esas ve hükümlerin (emir ve yasakların) hepsini, iman ve ibadete dair Peygamberin ilettiklerini kat’i olarak kalp ile tasdik etmek, dille ikrar etmektir.

İman; Allah’ı anlayabilmek, idrak edebilmek, inanmak, güvenmek, sevmek, vahyin, kainatın ve bedenin ayetlerini görebilmek, kudret ve mülke şahit olabilmek, hakka yönelmek, Yaratan’a teslim olmak, sadece O’na sığınmak, ilahi kudret ve nizama, gönlü verene aşık olmak, bir tek O’nu kafi bulmak, kötülükten sıyrılmak ve hayra yönelik yaşamak, şerle mücadele etmektir, samimiyettir ve beşeriyetten sıyrılıp berzahı aralamaktır.

İman Allah’ı bulabilmektir ki O kalptedir, civardadır, her yerdedir. Bunca nizam, ahenk, ölçü boşuna değildir. Tesadüf veya rastgele değildir. Bir ustanın, devasa eseridir ve oyun olsun diye değildir. İman, bu Yaratan’ı ispat eden, gösterendir. İman, Allah’ı anlayabilmektir ki O sonsuz kudret ve ilimdir, şefkat ve sevgidir, azap ve rahmettir, Yaratan ve yaratılmamış olandır. İman, Allah’ı idrak edebilmektir ki Allah, beyni, kalbi, ruhu verendir. O, şuurlu kılan, hür bırakan, hüküm yetkisi tanıyan, insanı yeryüzüne ve cennetlere varis kılandır.

İman; inanmaktır. Sadece Allah’a ve tüm kalple teslim olmanın adı olan iman diğer suni inançlardan çok öte içerisinde güveni de barındıran teslimiyet halidir. İman; güvenmektir. Bir tek O’na güvenmek, elden geleni yapıp sonucu O’na bırakmak, tevekkül etmek, emin olmak, güven duymak, en güvenilir Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmaktır. İman; sevmektir. Yüce ve güzel olanı, sevgiye ve saygıya tek başına layık olanı kalpten, baki, zaman ve mekan ötesi ve koşulsuz sevmek, değişmeyen, eksilmeyen sevgiyle bağlanmaktır.

İman; vahyin, kainatın ve bedenin ayetlerini görmektir. O, her yerdedir, her şey O’nun eseridir, O her an yeni bir iş ve oluştadır, o yarattığını güzel yaratandır. O, akla ve kalbe sayısız delil sunan, çiçeklerin kokusunu, yağmurun sesini, renklerin cümbüşünü ayet olsun diye yaratan, varlıkların çoğunu insan emrine verendir. İman; kudret ve mülke şahit olmaktır. Muazzam kainatın tek bir zerresini yaratmaktan aciz insanlığın acizliğini anlamak, Tek Muktedir Allah’tan başka ilah tanımamaktır. Dünyanın ve ahiretin mülkünün (hükümranlığının) tek sahibi Yüce Allah’ın kudretine şahit olmak başkaca ilahlar olmadığına şehadet etmektir.

İman; hakka yönelmek, hak ve adaletle yaşamaya söz vermektir. Çünkü hak, Hakk’ın en kıymetli hediyesi ve emanetidir. İman; Yaratan’a teslim olmaktır. Sadece Allah’a ve koşulsuz teslim olmak sınavı, yaratılışı anlamayı mümkün kılan, sınavı tanıtan, dünya süslerine aldanmamayı gerekli kılandır. İman; sadece O’na sığınmak, fırtınalı denizlerde kaybolmamak için sadece O’nun ipine sarılmak, sadece O’ndan medet ve nimet ummak, sapmışlarla bir tutulmamayı dilemektir. Çünkü O, en emin limandır, tek güvenilecek olandır. İman; ilahi kudret ve nizama, gönlü verene aşık olmaktır. Yüce Allah’a gönülden bağlanmak, gönül tahtasına sadece Allah ismi yazmak, O’na kavuşmayı özlemek, O’nun aşkından başkaca aşklara kıymet vermemektir.

İman; bir tek O’nu kafi bulmaktır. Fani olan her şeyi, kifayetsiz ve hikmetsiz olanları terk ederek, tüm yaratılmışları geride bırakarak, Tek Yaratan’a ait olmayı dilemek ve O’ndan başkasını aramamaktır. İman; kötülükten sıyrılmak ve hayra yönelik yaşamak, şerle mücadele etmektir. Çünkü yaşam güzeldir, dünya güzeldir, Yaratan ve yaratılan güzeldir, güzel söz göğe yükselendir, güzellik Yüce Allah’ın eseridir. Kötülük karadır, batıldır, şerdir, çirkin ve yanlıştır. Akıbet için, fıtrat için, yaşam için cihat Allah emridir ve tek düşman zulümdür. İman samimiyettir. Huşu ve tevazu ile boyun bükmek, kalpten yönelmek, ruh ve bedenle teslim olmaktır. İman; beşeriyetten sıyrılıp berzahı aralamak, gözleri dünyadan ahirete çevirmek, dünya süslerine haddinden fazla kıymet vermemek, ahiret için biriktirmek, ahiret hesabını unutmamaktır. Ve nihayet iman, Allah için sevmek ve Allah için sevmemektir.

İman, dinin ve tevhidin özü, kulluk ve ibadetin neden, kime ve nasıl yapılacağını öğreten kılavuzudur. İçerisinde amel bulunmayan imanın tek nüansı, Allah’ın vaadinde buyurduğu üzere, zulme direnmek, şeytanla mücadele etmektir. İman bu haliyle amelden ziyade niyettir, şekilden ve sözden ziyade kalpten gelen sestir, ibadet ve kulluğa huşu ve ruh katan güzelliktir. İman, Allah dostu olmaya, Allah rızasına mazhar olmaya, tevhid eri olabilmeye, hesapta şefaate layık olmaya inşallah yardım eden fazilettir. Kalpten iman edebilenlerin adı; mü’mindir. Görüldüğü üzere iman tanımında; inanmak, güvenmek ve koşulsuz teslim olmak vardır.

İmanın bir diğer anlamı da emin olma halidir. Yani hem emniyette hissetmek için güvenmek hem de emin hissetmek, hissettirmek demektir. Buradan çıkacak sonuçta şudur ki emin olma hali ancak iman edenler içindir. Keza başkalarına güven vermek maksadı da vardır. Güvenilecek tek makam ise sadece Allah’tır. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir. Yani, mü’min, Allah’tan gelen haberleri doğrulayan, onlara inanan, onlar hakkında güven içinde olan, kendisi de güvenli bir insan olan demektir.

İmanın tek kelimeyle ifadesi Allah’ın birliğine inanmak yani tevhittir. Kilisenin yanlışı, ‘kilise dışında kurtuluş yoktur’ (No salvation outside the churc) yanlışıdır. Bağnazların yanlışı ise; diğer inanışları ve kendi dışındakileri mahvolmuş mahluklar görmektir. Bunların ikisi de yanlıştır. Prof. Dr. Süleyman Ateş şöyle diyor; ”Allah cennete girmek için üç şart belirlemiştir; Allah’a şirksiz iman, ahiret gününe iman ve salih amel (ibadet ve yararlı iş).”

İslam, huzur, barış, esenlik ve sadece Allah’a teslimiyet manasıyla dindir, Müslüman olmaktır. İman inanmak boyutuyken İslam amel boyutudur, kaideleri yaşamaktır. (İbadet ise İslam’ın gerekleri olan vecibelerdir.) Dinler farklı olsa da iman değişmez. Çünkü iman aslen tevhidle alakalıdır. İslam’ın geniş manasının tevhid olduğu doğrudur lakin iman dinden ve kutsal kitaplardan da önce kalbe dolması gerekendir. Çünkü iman ise kalbidir, manevidir, içseldir, öncedir, ilktir, şarttır. İmanın dil ile ortaya konması halinde iman tamamlanmış, bütün sonuçlarını doğurma noktasına ulaşmıştır. Dil ile ikrarını bildiğimiz bir şahsa kayıtsız şartsız mü’min (iman sahibi) deme mecburiyetimiz vardır. Böyle bir şahsın dinin pratikleriyle (ibadet vs.) ilişkisi ne olursa olsun onun mü’min sıfatını etkilemez. İşin ikrardan sonrası Allah ile iman süjesi olan kişi arasındadır. Bize düşen iman ilanını geçerli saymaktır. Bu geçerliliği ancak aynı kişinin inkar ilanı bozabilir. Dolayısıyla tecdit eri, tevhidin askeri, kamil mü’min olan Atatürk’ü fütursuzca itham edenler, dine isyan halinde olduklarını bilmelidir.

İmanın, Kur’an ile bildirilen zıddı şirktir. İnsanın sonsuz kurtuluşunu iman, sonsuz felaketini ise şirk hazırlar. (İmanın zıddı küfür değildir.) Dine giren herkes Müslümandır, mü’min ise gerçekten iman edebilenlerin adıdır. Buna göre her mü’min Müslümandır ama her Müslüman mü’min değildir. Nur kutbunda yer almak içinse lazım olan mü’min olmaktır. Cennetlere girmek için de lazım olan yine bu kalpten gelen koşulsuz, ortaksız imandır. Müslüman, kelime anlamı olarak Allah’a teslim olan demektir. Dine girene, İslam’a tabi olana Müslüman denir. Yani Kur’an ile tebliğ edilen dine dahil olanın adı Müslümandır. Mü’min ise o dinin manasını, sahibini, ilahi kudret ve sistemini, fıtrat ve tevhidini, hesap ve mizanı kalbiyle hissedebilen kamil kimsedir. İman amelden de önce niyetlerle alakalı bir konudur. Riya ve gösterişin, takiyyenin, münafıklığın yerilmesi de bu sebepledir ki yapmacık, samimiyetsiz hallerin imana faydası yok zararı çoktur çünkü imanı da, niyeti de bilen sadece Allah’tır. O’nu kandırmak ise mümkün değildir ve Allah Müslümanları sevse de sadece iman edenlerin yani mü’minlerin dostudur. Keza melekler de.

İmanlı kullar üzerinde şeytanın sultası olmayacaktır ve bu Allah’ın vaadidir. Maalesef yakın asırlar boyu bu iki kelime aynı anlamda kullanılmakta ve iman bahsi unutturularak insanlık şekli ibadet ile meşgul edilmektedir. Bu kısır ve yanlış iddia nedeniyle de dinde abartılar, riyayla yaşanmakta, iman unutulduğu için, zırhsız ve korumasız kalan insanlık, ruhsuz ve hüviyetsiz, samimiyetten uzak ibadetlerine rağmen şeytanın salvolarından kurtulamamaktadır. İblisin ahdine engel olan ‘imanı’ unutturma gayretleri elbette masum değildir. Nasıl ki şirk dini asırlarca tevhid masalları ile uyutulan İslam âleminden saklandıysa ve insanlar şirki tanımadan müşrik olarak can verdiyse, şimdilerde de ibadetle, sakalla, tesettürle meşgul edilen insanlık, imandan bihaber yaşadığı için cennetlerden mahrum kaldığını da anlamamaktadır. Bu kaybın telafisi olarak sunulan şefaat mekanizması da sadece mü’minler için olduğu halde aynı ekip iş başındadır ve şeytanların güdümüyle İslam âlemine şefaat masalları söylerken, imansızlara, iman etmeyen-edemeyenlere şefaatin fayda sağlayamayacağını da gizlemektedir.

Şeytan soyu asırlardır hem şirki saklayıp tevhid masalları söylemiş, hem imanı unutturup ibadeti yani şekilselliğe dayalı dini gaye yaparak iman etmenin mecburiyetini saklı tutmuştur. Oysa rıza ve iyi niyet yoksa hiçbir amel ibadet olmaz. İyilikte de, ibadette de niyet yani salih iman şarttır. Geçici ömür ve mal sermayesini Allah yolunda sarf edenler ebedi nimetlere erecek olanlardır. Allah rızası için değil de o işin faydası, getirisi, arzusu için yapılan ibadet ise Allah’a değil nefse ibadettir.

Allah’ın dostluğundan mahrum kalan insanlık bu sayede rahmetten de mahrum kalmış ve dünya bugünkü halini alırken, en büyük zararı gören de kendisine örnek bir Peygamber gönderilen ve mucizevi – son kutsal kitap Kur’an verilen İslam âlemi olmuştur. Çünkü İslam âlemi kendisine tebliğ ve davet olunan imanı, tevhidi yaşamaktan vazgeçmiş, umursamamış, Kur’an’a müracaat etmemiş, şirki tanımaya lüzum görmemiş, şekli İslam’ı kâfi görürken en büyük haksızlığı da Kur’an’a ve O’nun sahibi Yüce Allah’a yaparak tüm bunları öğrenmek için sureleri okumaya tenezzül dahi etmemiş, okusa da anlamamış, Arapçayı kutsallaştırırken, vahyin mesajını yok saymıştır. Bu durumda da din erdirici olamamış, kulları iman etme noktasına taşıyamamıştır.

İmanın gerçeği ve kamili mutlak manada tasdikle mümkündür. Şaibe ve tereddütten uzak iman olması gerekendir. Mutlak itaat ise Yüce Allah’a, kesin olarak ve gönülden gelerek inanmak, onu doğrulamak, sözünü doğru kabul etmektir. Neye, niçin ve nasıl inanılacağı (iman edileceği) bilinmeden, bir şeye iman ve onu tasdik mümkün olmaz. Bu nedenle imanın akıl, fikir, düşünce, irade ve nazar ile ilgisi aşikârdır. İrade ve ihtiyar unsuru ise, bilinen ve iman konusu olan hususa, baskı ve korkudan uzak, samimi bir gönülle içten benimseme, tam bir teslimiyet ile kabul ve itiraf manasına gelir. İmanda; bilgiye dayanan iradeli bir tasdik (onay), kesb (azim ve gayret) ve ihtiyar (seçmek, tercih etmek) lâzımdır. Her şeyi çok iyi bilen (!) şeytanın kâfir sayılması, bu ikinci unsurun bulunmamasındandır. O halde, yalnız “marifet” ile iman olmaz. Çünkü kesb ve ihtiyar olmadan kalpte hasıl olan şey, tasdik değil, marifettir. Zira bir bilginin. imanda aslolan “tasdik” derecesinde sayılabilmesi için onda, irade ve ihtiyara dayanan kalp rızası ve teslimiyet şarttır. Tahkiki, taklidi, icmali ve tafsili şeklinde çeşitleri bulunan imanın kuvvetlisi ise akli ve naklî delillere dayanarak elde edilen “tahkiki iman”dır.

İman, insan olmanın, yaratılış ve oluşu tanımanın, varlık aleminde meydana gelen olayları, fıtratı, misakı, gaybı, yaratılışı anlamanın, evrendeki sırları bilmenin, kainat ve bedendeki ayetleri okuyabilmenin ve sonunda bütün dengeleri ve doğruları bulmanın yoludur. İnsan önce kendi içerisindeki dengeyi iman düşüncesiyle sağlar ki bunun adı huzurdur. Çünkü ‘iman’, insana kendi gerçeğini ve yeryüzündeki konumunu, neden yaratıldığını, acizliğini, günahkarlığını öğretir. İman daha sonra, tabiatla, diğer yaratıklarla, diğer insanlarla ve Yaratıcı ile olan ilişkilerinin dengesini sağlar. Yani denge için iman şarttır.

Amel zulme karşı direnmek hariç imandan olmasa da salih ameller imanın delillerindendir. Çünkü ‘iman’, salih amel (en güzel fiilleri) yapmayı, imanı ispatlamayı gerekli kılar. İbadet ve ahlak adına olan her şey bu nedenle imanın alametlerindendir lakin amel olmasa da imanın yokluğundan söz edilemez çünkü imanı veren ve bilen sadece Allah’tır.

İmanın gerçeği; mutlak tasdik’tir (doğrulamadır). İmamın iki boyutu vardır: Bunlardan birisi bilgi (marifet), diğeri istek-arzudur (irade’dir). İnsan, önce neye inanacağını bilir, onun hakkında bilgi sahibi olur. Duyularıyla anlar, aklıyla kavrar, özünü öğrenir ve sonra da hiç bir baskı altında kalmadan, kendi özgür iradesiyle onun doğruluğunu kabul eder. Bilinmeyen bir şeye imanın bir anlamı yoktur.

İmanı şöyle de tanımlamak mümkündür: ‘İman’; kalp ile tasdik (doğrulama), dil ile ikrar (doğru olduğunu söyleme)dir. Neye iman edileceği iyice bilindikten sonra kalp ile onun doğruluğu kabul edilecek, yani gönülden ‘âmentü’ denilecek, sonra dil ile bu iman ilân edilecek ve sonra da iman neyi gerektiriyorsa, inanılan ilkeler ne emrediyorsa güç yettiği kadar onlara uyulacaktır.

İmanın en bariz ve kuşatıcı özelliği ‘Allah’a şüphesiz inanma’dır. Böyle bir imanı olan kimse, kopmaz, çürümez ve insanı saptırmaz bir bağla bağlanmış ve emniyet içinde olmuş olur. Sadece Allah diyebilmek, ben Allah’tan korkarım diyebilmek de bu yolun başlangıcıdır. İman edilmesi gereken esaslara (zaruratı diniyye’ye) inanan kimse iman etmenin şartlarına uymuştur ama, imanın bir diğer amacı da insanı olgunlaştırmaktır. İmanın gereklerini yapanlar yani salih amel işleyenler hem imanlarını olgunlaştırırlar, hem de iman ile hedeflenen amaçlara ulaşırlar. Yani iman kula bir şey kazandırmıyorsa, başkaları bize bakıp imana ve İslam’a özenmiyorsa imanımızda bir noksan var demektir. İman, şüphe ve tereddüt götürmez. Kalpten gelen Kelime-i Şehadet’le ‘âmentü’ diyen bir kişi, imanın şartlarını kabul ettiği gibi, zarurat-ı diniyye denilen, inanılması gereken bütün maddelere de, bu maddelerin alt başlık ve bilgilerine de iman eder ve şüphe etmez. Bu kısaca şudur; mü’min, Kur’an’ın bütününe iman eder, bir kelimesinden, harfinden dahi şüphe etmez, Peygamberimizden geldiği kesin/sağlamca bilinen bütün haberleri, hükümleri, ilkeleri de inanıp kabul eder. Sonra da bunları hayatında yaşamaya çalışır.

Kur’an’da pek çok ayette iman etmenin gereğinden, iman edenlerin kavuşacakları nimet ve mükâfatlardan, iman etmenin şeklinden ve gereklerinden bahseder, imam edenleri müjdeler, insanları gerçek imana davet eder. Lakin imanı somut deliller ve beşeri olaylarla tarif etmek mümkün değildir. Çünkü iman içsel bir kıymettir ve diğerlerinin iman hakkında hüküm vermesi bu nedenle mümkün ve doğru değildir. Dahası kul kendisi bile çoğu zaman doğru ve gerçek imana sahip olup olmadığını bilemez. Bu konuda tek söz sahibi muhakkak Allah’tır. O, imanı veren ve bilendir. Takva bu nedenle insanlar arası dünyevi bir kıyas değil Allah katında bir üstünlük derecesidir. Bu değerlendirmeden çıkan sonuç şudur; iman insanın Yüce Allah’a, iç dünyasında kuşkuya yer kalmayacak kesinlikte ve tam bir teslimiyet duyarak inanması demektir. İman Allah’tan başka hiç bir kimse tarafından bilinemez. Bu nedenle iman, ait olduğu vicdanın dışında hiç bir kimse tarafından sorgulanamaz, mahkûm edilemez, herhangi bir hükme bağlanamaz.

İmanın en büyük düşmanı ise imanı yok etmeye çalışan iblisin gayretleridir ki küfür, münafıklık ve şirk şeklinde hayat bulur. Küfür kısaca imanı inkar, münafıklık riya ile inanıyor görünmek ve şirk inkar etmeden başkaca ilahlar yaratarak ilahi iradeyi paylaştırmaktır. Şirk, bu inançla ölünmesi halinde afsızlığa sebeptir. Küfür dinden çıkmaya sebep, iman cennetlere girmeye nedendir. Şeytan, yaratılışın en büyük nimeti olan imanı yok etmeye, kulları kandırmaya çalışan, buna yemin etmiş ve kıyamete dek süre almış yalancı cahilin adıdır. Müşrik şeytanın bu fısıltılarına kulak veren, mü’min şeytanlardan imana sarılarak kurtulandır.

“Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı. Hayır; ileride bileceksiniz! Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz! Hayır, kesin olarak bir bilseniz. Andolsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz. Yine andolsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz. Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.” (Tekasur 102/1-8)

Hemen şimdi iman, itaat ve tövbe ederek Allah’a yönelmek, ibadetsiz, imansız, güzel amelsiz geçen her bir dakika zararda olduğumuzu bilmek, velhasıl her nefeste Yüce Rabbi; tek Malik, tek Veli, tek Mevla kabul etmek, kalpten inanmak ve hamd ile anarak sadece Allah’a yönelmek doğru olandır. İman bu yüzden ve daima ilk şart olandır. İslam’ın da, tevhidin de ilk adımı iman; ibadet, ahlak ve salih amelin de öncesi, abdesti, besmelesidir.

“Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için Rableri katında mükâfat vardır; onlar korkuya uğramayacaklar, mahzun da olmayacaklardır” (diye hükmedilmiştir).” (Bakara 2/62)

İman ile çok yakın ilişkisi bulunan bir tabir de iman kardeşliğidir ki bu tabir tüm Allah dostlarını, tevhid erlerini kucaklar, dünyaya imandan feyz alan kardeşlik, dostluk ve sevginin, paylaşma ve yardımlaşmanın egemen olmasını, zulme karşı tüm cephelerin Allah rızası şemsiyesinde birleşmesini hedefler. İslam’ın doğup güçlenmesinde, mü’minlerin sayısız işkence ve baskılara direnme gücü bulabilmesinde, cihadların başarıyla yapılabilmesinde, iman edenlerin varlık ve yakınlarını Mekke’de bırakarak Medine’ye hicret etmesinde de, Allah’ın son dininin coğrafyalara yayılmasında da imanın manevi etkisi çok büyüktü. Beşeri karanlıktan ilahi aydınlığa uzanan tüm tevhid yollarında imanın rehberliği, şehitlerin mis kokusunda aynı iman duaları vardı.

İman ve iman kardeşliği bu denli önemliyken ve fakat iman az sayıda kula nasip olurken diğer inanç sahiplerini de anlamamız lazım gelir. Çünkü bu ayrımlar bilinmediği ve toplumda herkes aynı saf itikadda kabul edildiği için sayısız sorun yaşanmakta, din bundan büyük zarar görmektedir. Bu anlamda inanç bakımından insanların fıkıhta şöyle bir ayrımı söz konusudur;

Mü’min; kalple iman etmiş, imanını dille de beyan etmiş, söz ve hareketleriyle Allah’a güvenmiş, kendisini emin hissetmiş ve etrafına da güven hissi vermiş Müslümanlardır.

Müslüman; İslam dinine girmiş, dinin emir ve yasaklarına uymuş, niyet ve arzusunu dille beyan etmiş, dinin gereklerini yerine getirmeye gayretli insanlardır.

Kafir; Allah’ı veya dini veya Kur’an’ı veya Hz. Peygamberi yahut bunların birden fazlasını inkar edenlerin adıdır. Bu inkarın adı da küfürdür. (Ateistler dini komple inkar edenlerdir.)

Deist; Allah’ı ve Kur’an’ı değil ancak peygamberi ve diğer tüm peygamberleri kutsal vahiy silsilesinden çıkaranlara verilen addır. (Deizm de bu inancın, gafletin adıdır.)

Müşrik; Allah’ı inkar etmeyen ama yanına berisine yedek ilahlar koyan, varlık, yaratış ve oluşta ilahi iradeleri çok ilaha paylaştıran, Allah’a ortak koşan şirk dini mensuplarının adıdır. (Satanistler şeytana tapan müşriklerin ortak adıdır.)

Mekke müşrikleri Allah’ı yüce bildikleri halde Kur’an ve Peygamber ile neden kavga ediyordu? İşin can alıcı noktası da budur. Mekke müşrikleri Allah’ın yanına ekledikleri yedek ilahların (şüreka) da saygı görmesini istiyorlardı. Çünkü bu şürekayı, tıpkı günümüz tarikat şeyhleri, efendileri gibi kendileri ile Allah arasında şefaatçi-aracı-yakınlaştırıcı sayıyorlardı. Münafık; dindeymiş ve iman ediyormuş göründüğü halde, iman etmeyen, dini bir menfaat veya yükselmek için basamaktan ibaret gören maskeli sahtekarların adıdır.

Yaşamın ve dinin önündeki en büyük engel kadercilik yani kaderi değişmez kabul etmektir ki bu hem sınavın inkarı hem de istenmeyen haksızlıklara teslimiyet anlamı taşır. Kader kavramı bilinmediği içindir ki insanlar, kaderi hakkımızda yazılmış yazı yani alın yazısı kabul eder ve tamamen kaderin kontrolünde, fıtratta mahkum edildikleri hayatı yaşar zannederler. Oysa kader, yaşadıklarımızın, yaşayacaklarımızın Yüce Allah tarafından biliniyor olmasıdır ve bazı temel müdahaleler hariç yaşamın kendisi asla bağlayıcı değildir, ana etken cüzi irademizdir. Yani dünya sınavı yaptığımız tercihlere göre kendimizin aldığı kararlardan ibarettir. Yüce Allah bazı durumlarda elbet müdahale edendir, ölçü, ecel, nizam belirleyen, sebepler yaratan, ilimler üretendir lakin ilahi kader dediğimiz bu parça bizim yetkimiz dışında olduğu için zaten mesuliyetimizde söz konusu olamaz. Yani o sabah karşımıza çıkan bayanla ileride evleneceksek, veya o sabah gözümüze bir iş ilanı takılacaksa, inanıyoruz ki o bayanı veya iş ilanını karşımıza çıkartan Yüce Allah’tır. Ama bu o tanışma veya müracatı yapmaya mahkum olmak demek değildir.

Bizim kaderle asıl bağımız şudur ki bizim hayatımızın akibeti Yüce Allah’a malumdur ve O bizim nasıl bir kul olduğumuzu ve olacağımızı bilendir. Dahası iki saat sonra başımıza gelecekleri de, bir hafta sonra öleceğimizi de bilen yine ve sadece O’dur. Ama O’nun bilmesi sınavın adaletini asla sarsmaz çünkü bizim için sonuca tesir etmez. Biz bilmediğimiz akibete doğru yaşarız. Başımıza gelecekleri bilmeden, yarın sokakta kiminle karşılaşacağımızı düşünmeden işe gider geliriz

Kadercilik denilen şey ise; kadere mahkum olmak, cüzi irademizle bir şeyleri değiştiremeyeceğimizi sanmaktır ki sürüleşmek, miskinlik ve kaderi anlamamak demektir. Kaderciliğin zararı; iyileşmeye çalışmamakta, tembellikte diretmekte, ıslahı reddetmekte, üretkenliğe kilit vurmakta, etrafa ışık saçmayı gerekli görmemektedir. Adam öldüren kendisini kader mahkumu görme hakkına sahip değildir. Küçük kıza tecavüz edip öldüren birisi kaderi nasıl suçlayabilir? O yaşa kadar nefsini terbiye edememiş, zararlı alışkanlıklardan uzak duramamış, ahlakını geliştirememiş, dini akidesini ve imanını güçlendirememiş birisi nasıl başına gelenleri kaderin oyunu kabul eder?

İlahi irade, cüzi irade ile ortaya koyduğumuz istekleri onaylayan veya onaylamayan Yüce Allah’ın iradesidir ki biz bir iş için müracat ederek irademizi ortaya koyarız ve sonucu Allah’a havale ederiz. Bunun adı tevekküldür, güvenme, sığınma, hayırlı sonuç beklemedir. Yüce Allah o niyetimizi hayata geçirir veya geçirmez. Ama sonuç hangisi olursa olsun ilk adımı atan biziz ve neticede ortaya çıkacak sonuç, güzellik, günah veya vebal de bizimdir. Sınav ve mesuliyet işte bu tercih ve niyetlerledir ve Yüce Allah o işi onaylarsa amelden, onaylamazsa sadece niyetten sorumlu oluruz. Hatta iş yarım yolda bozulursa teşebbüsten de sorumluyuzdur.

İradeyi ortaya koyan ve sorumlu olan biz iken kader nasıl belirleyici olur? Elbette olmaz. Yani bizi o işe müracata zorlayan yoktur, o kadınla evlenmemizi şart kılan yoktur. O halde mesuliyet ve vebal tamamen bizimdir. İstisnai durumlarda ana ve babamızı, doğan bebeğin (kusurlu) fiziki halini, kimin mesela Peygamber olacağını, kimin bir keşif yapacağını belirleyen ilahi kudret olabilir. Lakin atomun parçalarını keşfeden bilim adamı, vahye muhatap olan peygamber de neticede bir seçim veya keramet üzeredir ki İsa Peygamber doğuştan kader ile belirlenmiş hayatı yaşamış, eceli de öyle olmuştur. Ama bizler için hakkımızda yapılan tercihler çok daha azdır ve bizler kendi tercihlerimizle hayatı şekillendiririz.

“İslamın beş bilinemeyeni” yazımıza göz atmanızı tavsiye ederiz ki orada insanın iradesi dışında olanlar anlatılmıştır. Toplumlarda kendi seçtikleri hayatı yaşar. Sürüleşmek veya insan gibi yaşamak, dine tabi veya karşı durmak, aklı kullanmak veya kenara koymak toplumların kendi tercihidir ve vebal de burada başlar. Toplumlar da kadercilikten söz edemez ki başlarına gelen müsibetler zulüm değildir çünkü Allah zulmetmez. Allah sadece her şeyin adaletle karşılığını verendir.

Bela durumları hariç olmak üzere başa gelenler insanların cehalet ve gafletlerinden dolayıdır. Belalar ise azan insanlara verilen ilahi cezalardır. Bunları engellemek ise mümkün değildir. Ama o belalar dahi aslında kader değildir çünkü yaptıklarımızın bedelidir. Azgınlıkta, hadsizlikte sınır tanımayan bir türlü ıslah olmayan toplumlara verilen bela cezası, o toplumun gafletine verilmiş ceza, cehaletine kesilmiş faturadır. Yani sebep yine toplumun kendisi ve kötü tercihleridir.

O halde kadercilik kader konusunun yanılgısı ve hatasıdır. Hapse düşen kendisini kader mahkumu diye adlandırıyorsa bu iradesi ile yaptığı suçu başkasına atmaktır. Yok kendisi iradesi ile yani kasten yapmadıysa zaten az ceza alır. Yok eğer kastı ve kusuru yokken yatıyorsa da bu adaletten sapmak demek olur ve zulümdür, haksızlıktır. Tüm bu üç senaryoda da ya kul suçludur, ya kaza (istenmeden meydana gelen olay)’dır veya hut adaletsizlik vardır. Ama tamamında insan eli vardır ki Allah zulmetmez ama insan zulmeder.

Kaza kavramını kaderin hayata geçişi olarak tarif etmek mümkündür. Ama kazayı şöyle de düşünmek lazımdır ki kader halkaları sadece bizler için değildir. Başkalarının halkaları bazen bizimkilerle çatışır veya içiçe girer ki bizim irade göstermediğimiz şeyler gerçekleşir. Bunlara irade göstermediğimiz için sorumlu olmayız ve işte bunlar kazadır.

Söz gelimi karşımızdaki arabanın şöförü direksiyonda uyur ve bize çarparsa bu bizim için kaza, onun için kaderdir. İrade ortaya koyan, amel üreten, ihmal yapan karşımızdaki olduğu için vebal de ona aittir. Biz ie kazayı engelleyememiş veya kaçamamışsak mağdur oluruz ve bunun sebebi yine kader değil karşıdaki kişinin vebalidir, zulmüdür.

Yönetimlere, zulüm üretseler bile karşı çıkılmaz sözünü üreten emevi zihniyeti, kaderciliği kader yapmaya çalışmakla dine de büyük zarar vermiştir. Miskinleşen, akla kilit vuran, rızkı çalışmadan elde etmeyi uman ve aklı kullanmadığı için günah kazanmadığını düşünen, değer üretmediği için sürüleşen İslam alemi bu yüzyılda bile başına gelenleri (şerleri) Allah’tan bilmektedir. Oysa cehalet ve acılarının, açlık ve korkularının sebebi kendi iradesiyle seçtiklerinin kötü yönetimi yüzündendir. kendisi seçmese dahi seçmemekle bile sağladığı katkı sayesindedir. O kötü yönetimi tenkit etmediği içindir. Dolayısıyla ortada bir bela değil müsibet vardır ve buna sebep toplumdur.

Kader kavramının diğer iki değişmezi elbette tevekkül ve ezeliyet kavramlarıdır ki bu pencerelerden bakmadan önce tanımlamak lazım gelir.

Tevekkül elden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah’a bırakmak ve hayır dilemektir. Çünkü niyet ve gayretimiz ne olursa olsun o işin hayır veya şer olduğunu bilen Allah’tır.

Ezeliyet ise yüce Allah’ın, zamanın tamamını aynı anda görme ve nüfus etme kabiliyetidir. Yani o daha doğmamışların bile cehenneme gidip gitmeyeceğini bilendir.

Kur’an ayetlerinin yarıya yakını gelecek zaman kipiyledir ki bu ezeliyet ilmi sayesindedir. Çünkü Allah geleceği gören ve o korkunç tabloya dair insanları iman lehine uyarandır. O’nun mesela “Andolsun cehennemi insanlardan ve cinlerden dolduracağım” ahdi bir yemin değil, gerçekleşecek bir kara tablonun ifadesidir ki sonraki ayetlerde bunun gerçekleştiği ayrıca duyurulmakta yani gelecekten haber verilmektedir. Cehennemin dolacağı ihbarına rağmen cehennemlik olmaktan sakınmayan insanların kaderi suçlaması mümkün değildir. İşte kadercilik bu yanlış idrakin adıdır ve cehennemin dolacağını bile bile hala yanlış yapmakta direnen insanlık cehenneme sürüklenip öte yandan Allah’ı veya kaderi suçlamaktadır ki bu tam bir müşrikliktir. Keza tevekkül konusunda da durum aynıdır. Tembel oturan veya yeterince çalışmayan birisi en güzel hasılatı alamaz. En güzel hasılat çok çalışanın hakkıdır. Hasat zamanı çalışkan komşusu kendisinden çok mahsül aldı diye kaderi suçlayan tembel adam kaderi ve tevekkülü anlamamış demektir. Çünkü tevekkül niyet etmek, elden geleni yapmak ve sonra Allah’ın yardımını ummaktır.

Dolayısıyla kadercilik hangi açıdan bakılırsa bakılsın yanlıştır, zulümdür, dine ihanettir.

Bir satranç oyununda kimin kazanacağını bilen Allah’tır ama bu sonuç o bildiği için değil, oyunculardan biri diğerinden daha iyi oynadığı içindir. Bu durumda yenilenin kaderi suçlaması adil midir? O halde kullar imanı tanımak, dini anlamak ve kaderle barışmak zorundadır ki kader kendi ellerimizle işlediğimiz nakıştır. Bu nakış güzel ve ya çirkinse, eksik veya tamamsa sebebi bizim niyet ve amelimizdir.

Yüce Allah o nakış kasnağını, bezi, ipi, iğneyi yaratan, sebepleri önümüze çıkarandır ve bizler bunları akıl yoluyla görür, toplar, niyetlenir ve amel ederiz. Ortaya güzel bir şey çıkarsa sevinir, çirkin bir şey çıkarsa beğenmeyiz. Ama tüm bu sonuçlar bizim irademizle olduğu için de gayretimiz nispetinde başarıyla tanışırız. O işin alıcılarca beğenilmesi ise bizim dışımızdadır ve tevekkül burada devreye girer. Yüz metre sürat koşucusu çalışmadan nasıl yarış kazanamazsa, adam öldürmek için silah satın almayan da silahla öldürmekten hapse mahkum olmaz. Din bu anlamda kaderle çok yakın temas halindedir ve her ikisi de fıtratı, sınavı ve gaybı temsil eder. Dini tanımadan kaderi anlamak olası ve doğru değildir. Din ise Kur’an’dadır ve kaderin bir nizam ve ölçü olduğunu anlayabilmek ancak aklı selim olanların işidir.

Denge ve ecel, Allah’ın yaratışıdır. Yani yemek yenirse güçlenilir, sigara içilirse zarar görülür, güneş her sabah aynı yönden doğar, depremler olur, kasırgalar baş gösterir, deniz suyu tuzludur gibi. Kainat ve bedendeki bu ahenk ve nizama uygun yaşamak dindir, lazım olandır, bozgunculuk yapmamak lazımdır. Bundan her bir sapma hem bizi hem toplumu perişane der ki bunun adı zulümdür ve Kur’an’ın savaşı ancak zulümledir.

Kader, bir zulüm veya mahkumiyet değil gerçekleştiği Yüce Allah tarafından bilinen akibettir.

Lakin O’nun bu akibete razı olmak gibi bir mesuliyeti de yoktur ki işte tam bu anda rahmeti devreye girer ve insanlara Kitaplar, Peygamberler gönderir, gerçeği hatırlatır. Kuluna öyle nasipler yaratır ve kapılar açar ki kulu dönsün ister. Kulunun dua ve tevbelerine cevap verir ki günahlarını temizler hatta sevaba çevirir. Her bir rahmet ise kaderi değiştirir. Yani kader değişmez asla değildir.

Yolda yürürken bulduğumuz bir para dolu cüzdan sınav ara durumudur. Bu parayı cebe indirmek veya sahibini aramak gibi iki seçeneğimiz vardır ve doğru tercihi işaretler isek bu sadece sevap kazandırmaz, eski bazı günahlarımıza da kefaret olur. O saniye de hakkımızdaki dijital kader de değişir ve biz bunun asla farkında dahi olmayız. Dijital çünkü insanlık teknolojisinden çok daha ileri ve hassas olan ahiret ilmi dijitalden de ötedir ve saniyede yenilenme kabiliyetindedir.

O halde kader hakkında çokça konuşmamak, elden geldiği kadar dürüst yaşamak ve Allah’a her durumda güvenmek lazım ve şart olandır. Kadercilik; miskinlik, gaflet, bilinçsizlik ve Allah’a iftiradır. Kadere mahkum olunduğunun söylenmesi dahi insana ve fıtrata isyandır. Çünkü güvenilmeye layık sadece Allah’tır. Ve O’nun rahmeti boldur.

Anestezi Çağı

Modern çağda insan uyuşmak istiyor. ‘Anestezi rejimleri’ insanları ıstıraba karşı duyarsızlaştırıyor ve insanın yaşadığı hayattan bir şeyler öğrenmesini güçleştiriyor. Romantizm endüstrisi bizi aşk satarak uyuşturuyor, kozmetik endüstrisi beden satarak. Bir de bize mutluluk satan kendine yardım kitapları var. Yani mutluluk endüstrisi. Yabancılık ve yalnızlaşmanın ruhsal sıkıntıları tırmandırdığı bir çağda, her derde deva çözümleriyle mutluluk endüstrisi, sıkıntılarımıza çare bulduğunu iddia ediyor.

Ekonomik ve toplumsal baskıların, insanların derin kişilik değişimlerinden ve onlara basınç uygulayan toplumsal kuvvetleri anlayabilme imkânından mahrum bıraktığı bir çağda, kendine yardım kitapları, değişimin birkaç hamlede başarılabilir basit bir yönergesini sunuyor. Onlara göre kişisel değişim, neşe ve kurtuluş birkaç adımda başarılabilir! Kendine yardım kitaplarının fitilini ateşleyen şey, sıkıntılarımızın kökenine inebileceğimiz ve onların üstesinden gelebileceğimiz düşüncesi. İnsanların kimi zaman karmakarışık sorunlarına, basit ve gerçekçi olmayan çözümler içeren bu kabil kitaplar, kişisel değişim ve gelişimin birkaç formülle sağlanabileceğine dair yalancı bir vaatte bulunuyor ve bugüne dek pek çok danışanımdan dinlediğim üzere, ciddi bir hayal kırıklığına yol açıyorlar. Bu kitaplarda yer alan çağrılar, insan mutsuzluğunun politik ve toplumsal kökleri üzerine nadiren vurgu yapıyor ve daha çok mutsuzluğa basit sebepler buluyorlar. Elbette basit sebeplerin de basit reçeteleri oluyor. Elbette kendine yardım kitaplarının ölçülü bir üslupla yazılanları yok değil. Kimi insanlar da daha nitelikli bu ürünlerden istifade ediyor olabilir. Bu yazıda kendine yardım kitaplarının en bilinen örneğinden yola çıkarak bir söylem incelemesi yapmak istiyorum. Sözünü edeceğim kitap, sır yani The Secret.

Bu kitap da diğerleri gibi ıstırabınızın kaynağını bir tek basit sebebe indirgiyor. Eğer hayatınız yolunda gitmiyorsa bunun sebebi negatif düşünmektir! ‘Düşünceleriniz neredeyse her şeyin temel sebebidir ve siz ısrarlı düşüncelerle onu çağırmadıkça, başınıza bir musibet gelmez’. ‘Mevcut gerçeklik veya hayatınız, aklınızdan geçirdiğiniz düşüncelerin eseridir!’ Çekim yasası gereği, iyi şeyler düşünürsek iyi şeyler, kötü şeyler düşünürsek kötü şeyler başımıza gelir. Ne kadar da kolay değil mi?

Uyuşturan Kitaplar
Sebepler kadar çözümler de basittir artık: Kendinizi kainatla aynı safa yaslayın, ne istediğinizi bilin ve onu kainattan isteyin. Düşünce ve dilinizi, çekmek istediğiniz şeye ayarlayın. Arzu nesnenizin gelmekte olduğunu hissedin ve ona göre davranın. İşte bu her şeyin sırrıdır. Neşe, para, sağlık, ilişkiler ve daha istediğiniz pek çok şey size sınırsızca verilecektir. İste, inan, al.

The Secret, tıpkı Da Vinci Şifresi gibi paketlenip sunulur. Eskiler sırrın ne olduğunu biliyorlardı da bu sırrı kimseye vermeye yanaşmıyorlardı. The Secret, kâinatı büyük bir alışveriş merkezi gibi resmeder. İçinde istediğimiz mallarla dolu, satın almak için kuvvetli bir biçimde istememizin yeteceği, büyük bir alışveriş merkezi. Eyleme geçmenize, bir şeyler inşa etmenize, bir şeyleri düzeltmenize gerek yok. İsteyin yeter. Çekim varsayımı bize başlarına musibet ve belalar gelen çocuk veya yetişkinlerin, bu sıkıntılara olumsuz düşündükleri veya yeterince olumlu düşünemedikleri için maruz kaldıklarını söylemiş olur. Hayır ve şerrin Allah’tan geldiği, dünyanın bir sınanma yeri olduğu ve insanın ıstırap ve musibetlerle de olgunlaşabileceği yolundaki metafizik düşünce, modern faydacılık eliyle rafa kaldırılır.

Bu kitap da bütün kendine yardım kitaplarındaki formülü mündemiçtir. İlkin, insan mutsuzluğu ve başarısızlığı basit bir sebebe (yanlış düşünme) indirgenir. İkincisi, eldeki meselenin çözümü için hazmı kolay basit çözümler önerilir (olumlu düşünme ve çekim yasasına uygun yaşama) ve üçüncüsü, bu çözümleri sadakatle takip etmekle ulaşabileceğiniz baştan çıkarıcı vaatlerde bulunulur (sınırsız başarı, gençlik, aşk ve mutluluk). Geçmişin bilgelerinin sözleri, sanki bu kitapların varsayımlarını destekliyormuş gibi ardarda dizilir. Aslında yapılan, bilgece sözleri bağlamından kopartarak onları özgün anlamından arındırmaktan ibarettir. Mutluluk ve başarı orta sınıf kitap okurumun heveslerine uygun bir biçimde yeniden biçilir: Daha fazla zenginlik, daha çok toplumsal saygınlık, çekicilik ve daha çok arkadaş, daha çok nüfuz. Böylesi kazanımların başarı sayıldığı bir dünya için doğrusu güzel yemler. Toplumsal baskıları hafifletmeden, çaba harcamadan, kişiliğinizi esaslı bir dönüşüme uğratmadan çok az bir çabayla size başarı vaat edilmektedir.

Modern Toplumun Hızlı Temposuyla Uyumlu, Hızlı Bir Çözüm
İşin tuhafı bu kitapları okuyanlar kendi hayatları üzerine pek az kafa yorabilen insanlardır. Bir kitap onlara nasıl yaşamaları gerektiğini vaazetmekte ve onları derin düşünce zahmetinden kurtarmaktadır. Kendine yardım kitapları, hayatın getirdiği sorunlar üzerine düşünme fırsatı bulamayan ama bu sorunları da kolay yoldan def etmek isteyen insanlar için biçilmiş kaftandır. Ancak bu kitaplar insan ıstırabının karmaşık doğasını bize anlatamıyor, çok satış ve çok para arzu ettikleri için, insani sıkıntıları aşırı basitleştiriyorlar. Bu yönleriyle de modern çağın güçlü uyuşturucuları arasında yerlerini alıyorlar.

Prof. Dr. Kemal Sayar

Allah ile İnsan İletişimini Yeniden Düşünmek

İnsanın darlıkta ve bollukta Rabbi ile iletişime geçmesi, O’na karşı görevlerini yerine getirmesi demek olan dua ve ibadetler, Allah’ın insan ile iletişimi olan vahyini kabul ettiğinin, O’na boyun eğdiğinin, fıtratına uygun yaşamaya söz verdiğinin bir göstergesidir.

Yüce Allah’ın, âlemde yarattığı her bir canlı ile iletişim içerisinde olması, onun tekvin ve kelam sıfatlarının bir gereğidir. Bu iletişim sadece insanoğlu ile sınırlı değildir. Rabbimizin âlemde yarattığı her bir canlı ile aktif olarak kıyamete kadar var olacak bir iletişim içerisinde bulunması, sünnetullah gereği onun bu âlem için koymuş olduğu yasa ve kuralların bir tezahürüdür. Doğanın ve doğadaki canlıların bir süreklilik içerisinde hayatlarını sürdürmesi, canlıların doğması, yaşam sürmesi, ölmesi, tabiatın bir düzen içerisinde mevsimlere ayrılması, kış aylarında tabiatın canlılığını yitirmesi, bahar ve yaz dönemlerinde tekrar canlanarak yeşermeleri, Yüce Allah’ın canlılar ile irtibatının devamlılığını göstermektedir. Bu süreç âlemin yaratılması ile başlayan ve kıyamete kadar bir düzen içerisinde sürecek olan iletişimdir. 

Allah’ın iletişim içerisinde olduğu en özel varlık ise insandır. İlk insanın yaratıldığı andan itibaren, insanın Rabbi ile irtibatı hiç kesilmemiştir. Yüce Allah’ın, yeryüzünde çamurdan/topraktan bir halife yaratacağını içerisinde şeytanın da bulunduğu melekler topluluğuna bildirmesi, şeytan hariç meleklerin tamamının topraktan yaratılan Hz. Âdem’e secde etmeleri ve şeytanın kibir göstererek secde etmemesi (Hicr, 15/28-33.) ve daha sonrasında Yüce Allah’ın yarattığı ilk insan Hz. Âdem’e isimleri öğretmesi (Bakara, 2/31.) ile başlayan insanoğlu ile iletişim serüveni, tarihin belirli dönemlerinde seçilen elçiler vasıtasıyla devam etmiştir. Vahiy olarak adlandırılan bu iletişimi sadece seçilen elçilerle iletişim olarak sınırlamak, vahyi tam olarak anlamamaktır. Zira Allah’ın insanlar içerisinden seçmiş olduğu bir elçiye bildirdiği vahiy, o elçi vasıtasıyla insanlığa bildirilen mesajları içermektedir. İnsanın Allah’a karşı sorumluluğu ise mesaja muhatap kılınması ile başlamaktadır.

Yüce Allah’ın insanoğlu ile bu irtibatı, insanoğluna dünya hayatına gönderilmesinin gayesini bildirmesi ile yaratıcının kulu tarafından tanınması ve bilinmesini sağlaması bakımından önemlidir. Bu sebeple Yüce Rabbimiz, ilk insan Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar farklı farklı kavimlerden seçmiş olduğu elçilere bazı mesajlar iletmiştir. Kur’an’ın vahiy olarak adlandırdığı bu iletişimde Allah, yeryüzünde bozgunculuk yapan, Allah’ı unutan, dünyanın zevkusefasına kapılan ve fıtratından uzaklaşan insanlığa tekrar fıtratını hatırlatmak, dünya ve ahiretini mamur etmesini sağlamak, insanların kendi aralarındaki iletişimlerini ve düzenlerini tamir etmek amacıyla zaman zaman mesajlarını iletmiştir. 

Allah’ın murat ettiği mesajlarını peygamberlerine bildirmesi demek olan vahiy, Allah ile peygamberleri arasında mahiyetini ancak Allah’ın ve kısmen de peygamberlerin bilebileceği bir iletişim vasıtası olarak açıklanmaktadır. Çünkü vahiy hadisesi, varlıksal olarak farklılıkları bulunan iki taraf arasında cereyan eden bir olaydır. Allah’ın varlıksal yapısı (ulûhiyet) ile insanın varlıksal boyutunun (beşeriyet) farklı olması, vahiy gibi gizli ve hızlı bir bildirimi gerekli kılmakta, gizli bir bildirim olması sebebiyle de üçüncü şahısların bu iletişimi anlamaları zorlaşmaktadır. 

Allah’ın insan ile iletişimi olarak vahyi anlamak ve vahyin içeriği ile ilgili bilgi sahibi olmak, vahyi gönderen ve vahyi alan tarafların yani Allah ile insan ilişkisinin mahiyetini doğru anlamakla mümkündür. Allah ile insanın iletişimi, mahiyetleri gereği iki insanın karşılıklı birbiri ile konuşması türünden bir iletişim olamaz. Çünkü karşılıklı konuşma şeklinde bir iletişim ancak aynı türden varlıklar için söz konusudur. Bu durum Kur’an-ı Kerim’de de açıkça belirtilmiştir. İlgili ayette Yüce Allah, “Herhangi bir beşer ile Allah’ın konuşması ancak vahiy ile yahut perde arkasından ya da bir elçi gönderip, izni ile dilediğini vahyetmesi şeklinde olabilir. Muhakkak ki O çok yücedir, engin hikmet sahibidir.” buyurmaktadır. (Şura, 42/51.) Bu ayete göre Allah’ın insan ile üç şekilde iletişim kurduğu anlaşılmaktadır. Birincisi doğrudan doğruya vahyetmek suretiyle Allah, insan ile iletişim kurmaktadır. Doğrudan vahyi, Allah’ın elçinin kalbine dilediği mesajı doğrudan ilkâ etmesi suretiyle yerleştirdiğini söyleyen âlimlerle birlikte, bu tür vahyi fıtratın tasarlanması ve düzenlenmesi, yani her varlığın varoluş amacına uygun yaratılması anlamında tekvin sıfatı çerçevesinde yorumlayan âlimler de bulunmaktadır. Zira yaratmak için Yüce Allah’ın “Ol!” demesi yeterlidir. 

Varlığın var olabilmesi için Yüce Allah’ın “Ol!” demesi de bir konuşmadır, iletişimdir. (Yasin, 36/82.) İster elçinin kalbine ilkâ suretiyle olsun, isterse fıtratın düzenlenmesi, yaratma anlamında olsun her iki durumda da Allah, yaratmış olduğu insan ile iletişim içerisinde bulunmaktadır. Ayrıca doğrudan vahiy ile Yüce Allah’ın insan dışında arıya (Nahl, 16/68.), yere ve göğe (Fussilet, 41/12.) vahyetmesi de Kur’an’da Allah’ın diğer varlıklarla iletişimine örnek olarak verilmektedir. 

Allah’ın insan ile kurduğu iletişime verdiği diğer bir örnek ise perde arkasından konuşmak suretiyle insan ile irtibata geçtiğini bildirmesidir. Bu iletişim türüne örnek olarak Allah’ın Hz. Musa ile konuşması verilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de “Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, Musa: ‘Rabbim! Bana kendini göster, sana bakayım.’ dedi. Allah: ‘Sen beni göremezsin ama dağa bak, eğer o yerinde kalırsa sen de beni göreceksin.’ buyurdu. Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Musa da baygın düştü; ayılınca: ‘Ya Rabbi, münezzehsin, sana tövbe ettim, ben inananların ilkiyim.’ dedi.” (Araf, 7/143.) ayeti bu tür iletişime örnek olarak gösterilebilir. Ayrıca “Musa ateşin yanına gelince: ‘Ey Musa!’ diye seslenildi: ‘Ben şüphesiz senin Rabbinim; ayağındakileri çıkar; çünkü sen, kutsal bir vadi olan Tuva’dasın.’” (Taha, 20/11-12.) ayeti ve “‘Ey Musa! Sağ elindeki nedir?’ Musa: ‘O benim değneğimdir, ona dayanırım, onunla davarıma yaprak silkerim, ondan daha birçok işlerde faydalanırım.’ dedi.” (Taha, 20/17-18.) ayeti, perde arkasından konuşmak suretiyle Allah’ın Hz. Musa ile iletişime geçtiğine örnek olarak verilmektedir. Söz konusu ayetlerde, Hz. Musa’ya dağın arkasından bir ses işittirilmek sureti ile Allah’ın mesaj bildirdiği anlatılmaktadır. Bu tür iletişimde Hz. Musa’ya bildirilen bu vahiyler, perde arkasından iletişim türünde bir istisna olarak kabul edilmektedir. Bu iletişimde Allah’tan gelen mesaj direkt kalbe doğmamış, kulaktaki işitme gücüne söylenmiştir

Allah ile insan iletişiminde son yol ise Yüce Allah’ın insana bir melek göndererek dilediği mesajı ona bildirmesi suretiyle iletişime geçmesidir. Kur’an-ı Kerim’in Allah ile insan iletişiminde en fazla üzerinde durduğu yöntem ise budur. Bu yöntem, varlıksal düzlem farkı bulunan Allah ile insanın iletişiminde bu farklılığı asgari seviyeye indirecek bir elçi/melek aracılığıyla iletişimin gerçekleşmesidir. Kur’an-ı Kerim bu elçiyi Cibril (a.s.) olarak bize tanıtmaktadır. İletişimin sağlıklı gerçekleştirilebilmesi için varlıksal düzlem farkının ortadan kaldırılmasında melek Cibril önemli rol oynamaktadır. Allah, iletişime geçmek amacıyla kadim kelamını, irade ettiği anda Arapça bir lafız ile Levh-i Mahfuz’da yaratmış, Cibril (a.s.) bu levhadaki mesajları alıp Hz. Peygamber’e getirmiştir. Böylelikle Allah ile peygamber arasındaki iletişim, melek Cibril’in aracılığı ile gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber de Cibril’den aldığı mesajları diğer insanlara iletmiştir. Allah’ın peygamberleriyle gerçekleştirdiği bu iletişim, verilen mesajların insanlığa ulaşmasıyla birlikte insanoğlu ile iletişimine dönüşmektedir. Bu yönlü bir iletişim ise Hz. Âdem ile başlamış ve Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar sürdürülmüştür. Hz. Muhammed’e inzal edilen Kur’an vahyinin insanlığa ulaşması ve günümüze kadar korunarak gelmiş olması, Allah’ın kıyamete kadarki süreçte her bir insan ile iletişime Kur’an vahyi ile geçmeye devam edeceğini bize göstermektedir.

Allah’ın insan ile iletişime geçmesi, yaratmış olduğu insana verdiği değeri göstermesi açısından önem arz etmektedir. Zaten Rabbimiz de bizleri kendi hâlimize ve başıboş bırakmayacağını bildirmektedir. (Kıyame, 75/36.)

Kıyamete kadar sürecek dünya hayatında yaşayan her bir insanın, Kur’an ile buluştuğunda Allah ile iletişime geçtiğini hatırlaması gerekmektedir. Allah, insanoğluna dünya hayatında yapması gereken şeyleri de uzak durması gereken hususları da vahiy ile bildirmiştir. İnsanın Kur’an’ı her okuyuşu Allah’ın ona hitabını hatırlatacak, sanki vahiy kendisine nazil oluyormuşçasına bir heyecana kapılmasını sağlayacaktır. Kur’an’ın, Hz. Peygamber’in en önemli mucizesi olması da bundan dolayıdır. İnsanın Kur’an okurken sanki bugün nazil olan bir vahye muhatap olduğunu hissetmesi, Allah ile iletişimde olduğu gerçeğini gün yüzüne çıkaracaktır. Kur’an ile buluşan, vahye muhatap olan, Allah’ın kendisi ile iletişime geçtiğini idrak eden insan ise bu muhataplığın bir gereği olarak Allah ile iletişime geçmeye gayret edecektir. Allah ile insan iletişimini tek yönlü olarak değerlendirmemek gerekir. Zira Allah’ın insan ile iletişime geçmesini “vahiy” olarak adlandırırken, insanın Allah ile iletişimini ise “dua” ve “ibadet” olarak da adlandırabiliriz.

Allah’ın kendisiyle vahiy ve yaratma ile iletişime geçtiğini idrak eden insan, buna karşılık Yaradan’a dua ederek, O’nu zikrederek ve O’na ibadet ederek onunla iletişime geçmektedir. Esasında insanın onunla iletişime geçmesini Kur’an-ı Kerim’de yine Yüce Allah istemektedir: “Rabbiniz şöyle dedi: ‘Bana dua edin, duanıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir.’” (Mümin, 40/60.) ayeti ile “Ey iman edenler! Rükû edin; secdeye kapanın; Rabbinize ibadet edin; hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.” (Hac, 22/77.) ayetleri, insanın Rabbine yönelerek isteklerini, yakarışlarını, kulluk, ibadet ve taatlarını arz etmesi gerektiğini bildirmektedir.

İnsanın darlıkta ve bollukta Rabbi ile iletişime geçmesi, O’na karşı görevlerini yerine getirmesi demek olan dua ve ibadetler, Allah’ın insan ile iletişimi olan vahyini kabul ettiğinin, O’na boyun eğdiğinin, fıtratına uygun yaşamaya söz verdiğinin bir göstergesidir. Aynı zamanda Allah’ın iletişime geçerek insanı muhatap almasına bir teşekkürüdür. Müslümanlar olarak bizler, Allah’ın bizleri muhatap almasından dolayı dua ve niyazlarımızla, ibadet ve taatlarımızla O’na teşekkür etmeli ve böylece Allah ile aramızda kurduğumuz iletişimi/irtibatı hayat boyu devam ettirmeliyiz. Allah’ın yaratma anlamında her an bir iş üzerinde olması (Rahman, 55/29.), her an yaratmaya devam etmesi ve tüm insanlığın son ilahi vahye her an muhatap olması; buna mukabil insanoğlunun Rabbine yönelerek dua ve niyazda bulunması ve ibadetlerini yerine getirmesi, Allah ile insanın kıyamete kadar sürecek olan iletişiminin bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir.

Do. Dr. Mehmet Akif Ceyhan

İslâm, itidal dinidir. Bizlere hayatımızın her alanında ölçülü ve dengeli olmayı emreder. Aşırılıktan uzak durmayı, istikamet üzere yaşamayı, sağduyulu ve tutarlı davranmayı öğütler.
İnsanoğlu madde ile mana, beden ile ruh, dünya ile ahiret arasındaki dengeyi koruduğu sürece mutlu olacaktır. Dünyamızda huzur ve barışın hâkim olması da ancak ilâhî dengeyi korumakla mümkündür. Alışverişte, eğlencede, yeme-içmede, giyim-kuşamda, konuşmada ve yazmada, hatta dini konularda aşırı uçlara savrulmak, insana da topluma da zarar verecektir.

Müminler olarak bize yakışan, Rabbimizin kâinatın her zerresine işlediği muhteşem dengeyi hayatımıza taşımaktır. İfrat ve tefrite kaçmadan orta yolu izlemektir. Kederde ve sevinçte, öfkede ve mutlulukta ölçüyü kaçırmamaktır. “Aşırıya kaçmayın, dosdoğru yolu tutun ve böyle davrandığınız için alacağınız mükâfattan dolayı sevinin.” buyuran Sevgili Peygamberimizin çağrısına uymaktır. Ne mutlu, Rabbimizin emrettiği gibi mutedil bir hayat sürenlere! Aşırılıklardan uzak durup istikametini muhafaza edenlere!

Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Allah’ın sana verdiğinden âhiret yurdunu kazanmaya bak. Dünyadan da nasibini unutma! Allah’ın sana iyilikte bulunması gibi, sen de insanlara iyilikte bulun. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışma. Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez.” Kasas, 77.

İnanç, dinlerin merkezı kavramlarından biridir ve din bilimcileri dini tanımlarken genellikle iki konuya vurgu yaparlar. Bunlardan birincisi inanç ya da inançlar, ikincisi ise güdüleri bu inanç veya inançlardan kaynaklanan uygulamalardır. Bu açıdan bakıldığında, inanç, dinlerin olmazsa olmaz kavramlarından biri olarak değerlendirilebilir. Konu din psikolojisiyle ilişkilendirildiğinde ise şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır: Din psikolojisinin konusu en kısa ifadeyle “öznel dinsel yaşayış” olarak belirlenebilir. Dinsel yaşayış ise çeşitli boyutlar içermektedir. Bu boyutlardan biri de inanç boyutudur. Öyle ise “inanç” din psikolojisinin incelemesi gereken bir konudur.

Bu iki kavram Türkçe’de olduğu gibi diğer dillerde de farklı anlamlar taşımakla birlikte zaman zaman birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Örneğin İngilizce’de “belief’ (inanç) ve “faith” (iman) kavramları böyle bir özellik göstermektedir. Ama alanın uzmanları bunların birbirinden farklı anlamlar taşıdıklarını açık bir biçimde ortaya koymaktadırlar. Anlam bakımından aralarında fark olmasına rağmen iman (faith) ve inanç(belief)ın, birbirlerinin yerine sık sık kullanıldığını belirten ünlü psikolog G. W. Alıport, bu kavramlar arasındaki farkı şöyle açıklamaktadır: Az emin olduğumuz inançları ifade etmek için iman kavramını kullanmaya eğilimliyiz. Gözlerimize inanırız, iki kere ikinin dört ettiğine inanırız. Oysa iyiliğin kötülüğe zaferine iman ederiz. İman, yalın bir inançtan daha çok, sıcak bir etki de taşır. Sorulduğu zaman çoğu insan, Tanrı’ya inandığını söyler. Fakat bir insan “Tanrı’ya iman ediyorum” derse, bu cümle onun kişilik yapısında, din duygusunun önemli bir yere sahip olduğunu gösterir. Bu düşünceye göre inanç, imandan daha kesindir. Diğer bir ifadeyle kesinlik bakımından iman inanca göre daha zayıf bir özellik göstermektedir. Ayrıca inanç yalın ve etkisiz olarak nitelenirken imanın insan üzerinde daha derin ve daha sıcak bir etkiye sahip olduğu ve onun kişilik yapısında yer aldığı vurgulanmaktadır. İmanın insan üzerinde güçlü ve derin etkiler yapması, kelamların iman tanımından da çıkarılabilir. Örneğin Aydın’a (1984) göre imanda, insanı emniyet, sükun ve huzura kavuşturan, kesin olarak ve içten gelerek inanma ve doğrulama vardır.

Buna göre iman, içten ve arzulu bir kabul ile gerçekleşir ve böyle bir kabul, insana güven ve huzur verir. Bazı İslam bilginlerine göre, iman, yalnızca ve belirgin olarak kalbin iç eylemidir ve onun yeri kalptir. Nitekim İmam-ı Azam’a göre iman “Allah’ı ve Allah katından gelen şeyleri kalb ve lisan ile tasdik” anlamına gelmektedir. Kalp ise “iç dünyada oluşan bir seziş, bir kavrayıştır. Öyleyse iman, insana dışarıdan yüklenen bilgilerin kabulünün ötesinde bir süreçtir. İnsan, bu süreçte ‘kalp’ diye ifade edilen sezgi ve kavrama güçlerini harekete geçirerek iman nesnesine, yani Allah’a ulaşmaktadır. Buradan hareketle, imanın aklın ve duyuların ön planda olduğu bilgiden daha farklı özelliklerinin bulunduğu sonucuna varılabilir. İmanı bilgiden ayıran bu farklı özellik ise imanda kalbin devreye girmesidir. Kalbin devreye girdiği, yani kalbin etkin olduğu kavrama biçimi, bu kavrayışın öznesi için çok önemli ve sağlam olmakla beraber diğer insanlar için o kadar önemli olmayabilir. Çünkü imanın bu yönü öznel bir özellik taşımaktadır.

İnançla imanın birbirinden farklı olduğunu söyleyen Alıport, iman ile bilgiyi de birbirinden ayırır. Ona göre duyu algısı, akıl yürütme ve başkalarının inançlarıyla uyumlu olan inançlara bilgi (knowledge); bütün bu desteklerden mahrum olan inanca vehim (delusian); inançların çoğunda olduğu üzere yukarıda anılan ölçütler arasında yer alan olasılıklar üzerine temellenen inanca da iman (faith) denir. İman olasılıklar üzerine temellendiği için bütün iman ifadelerinde, zihinsel yapıda fiilen etkin olmasa bile; şüphe kuramsal olarak olasıdır. Buradan şu anlam çıkarılabilir: İman, bilgi kadar kesin olmamakla birlikte vehim gibi desteksiz de değildir. O, bazı kanıtlara sahip olmakla birlikte kesinlik ifade etmez. Ama inanan insanın iman nesnesine yönelik olarak taşıdığı derin ve sıcak duygular, imanı bireyin kendisi için bilgiden daha güçlü hale getirir. Buradan da imanın bireyselliğine geçilebilir.

Nitekim iman ile inanç arasındaki farkı bu açıdan ele alan Catalan’a (1994) göre dinsel tecrübenin çeşitliliği içinde farklı biçimlerde görülebilen iman, bireysel bir özellik taşır. Buna karşın inanç, içinde yaşanan toplumun kültürüne bağlı olarak gelişir. Bu, inancın imana göre daha toplumsal bir özellik taşıdığı anlamına gelir. Buna göre toplumda yaşanan değerler, bireylere inanç olarak geçerken, bu inançların bireyin duygularıyla beslenmesi, onları iman haline getirmektedir. İman-inanç ayırımı üzerinde duran psikologlardan biri de W. H. Clark’tır. Ona göre bu kavramların arasında anlam bakımından bir fark vardır ama asıl fark büyük ölçüde psikolojiktir. İnanç (belief), statik bir kavramdır ve inanılan nesneye karşı güçlü, pozitif bir duygusal tutum içermez. Yarın yağmurun yağacağına inanmam beni çok fazla etkilemez. Uyarıcı-tepki düzeyinde, Tanrıya inanmak da böyledir. Daha zengin bir çeşitlilik içermekle beraber, entelektüel anlayış düzeyinde dinsel inançlar da aynı özelliği taŞır. Buna karşın iman (faith), daha canlı bir terimdir ve insana heyecan verir. “Tanrıya iman etmek”, ona sözel bir inancı ifade etmez, inananda saygı uyandıran bir sadakati ifade eder. İman teriminin içinde barındırdığı bir diğer özellik, inanan için bir risk taşımasıdır. Yarın yağmur yağacağına inanmam benim için bir risk taşımaz. Çünkü burada her olasılık benim için küçük farklar meydana getirir

Diğer taraftan Tanrının varlığına inanma dikkate alındığında, burada fark vardır. Çünkü Tanrının varlığını iki kere ikinin dört ettiği gibi bilmiyorum. Bu da Tanrının varlığı konusunda bir çeşit riske dayandığım anlamına gelir. Bunun anlamı şudur: İnanç, daha çok bilgi ve kesinliğe dayanırken, imanda daha çok teslimiyet ve bağlılık ön plana çıkmaktadır. Dolayısıyla konuya bilgi açısından bakıldığında, iman daha yüksek risk taşımaktadır. Çünkü birbirleriyle karşılaştırıldığında, imanda doğruluk olasılığı, inançta ise güven ve teslimiyet düzeyi daha düşüktür. Kısacası, inançta kanıt, imanda ise kanıt olsun ya da olmasın duygusal bağlanma ön plana çıkmaktadır. Bir başka ifadeyle, imanda zihinsel süreçlerden daha çok duygusal süreçler yer almaktadır. Türk müfessiri ElmaIilı M. H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili adlı eserinde “O kimseler ki, gaybe iman ederler” ayetini yorumlarken imanda etkin olanın, insanın hisleri, kalbi, ruhu ve aklı olduğunu ifade eder. Bunlar da imanda önemli olan şeyin, iman eden kimsenin ruhsal özellikleri olduğunu göstermektedir. Böyle olunca, ‘bir insanın ruh dünyası ne kadar gelişmiş ise iman etme donanımı da o kadar gelişmiştir’ sonucuna varılabilir.

Ruh dünyası yeterince gelişmemiş kişiler de iman edebilirler, ama bunlar iman etmekte zorlanırlar. Çünkü iman etme, ruhsal donanımın gücüyle doğru orantılıdır. İman ve inancın farklılığını Hökelekli (1992) şöyle ifade eder: İnanç, imana göre daha genel bir kavramdır. İman ise daha özel bir alan için kullanılmaktadır. Biz yarın yağmurun yağacağına, sınavda başarılı olacağımıza, Allah’ın varlığına inanırız. Ama bunlardan sadece Allah’ın varlığına iman ederiz. Bu örnekler, inancın genel imanın ise özel alanlarda kullanıldığını göstermektedir. Vergote’a göre ise dinsel anlamda “inanmak” eyleminin karşılığı olarak kullanılan ad, “inanç” değil “iman”dır. Ona göre “iman”, “inanıyorum ki Allah vardır” cümlesinde kullanılan “inanmak” kelimesi gibi teorik bir anlatıştan çok daha zengin bir içeriğe sahiptir ve imanın içerisinde “güven” saklıdır. Vergote, bu düşünceden hareketle, dindarlığın “inanma boyutu”nu “ideolojik boyut” olarak adlandıran Glock ve Stark’ı “yersiz bir ilmi tarafsızlık isteğiyle imanı dünyanın bir tür görüntüsüne (vision) indirgemek ve inananın hususi durumunu tanımazlıktan gelmek”le suçlar. Görüldüğü gibi Vergote, imanı sıradan bir inançtan ayrı tutmaktadır. İnançtan farklı olarak, imanın içinde saklı olan “güven”e vurgu yapmaktadır. İman, bir bakıma inancın içte yaşanmasıdır. Bu gerçeği Tolstoy (1998) şöyle ifade eder: “Din… kendi dışımızda gözlemlenen bir olgu. İman … ise bu olgunun içimizde tecrübe edilmesidir” ve o şuurlu bir ilişkidir. Diğer taraftan Topçu, inançla iman arasındaki farkın bir içerik farkı olmayıp bir mahiyet farkı olduğunu ileri sürer. Ona göre “iman, tek başına ruhun alanını işgal etmek üzere, bütün diğerlerini bastırarak veya az-çok onları gözden düşürerek gelişen bir inançtır”. Bu ise, basit bir ifadeyle, imanın, inancın gelişmiş bir biçimi olduğu anlamına gelir.

İnancın oluşup gelişmesine geçmeden önce şu soru akla gelebilir: “Bir insan için inanç mı önce gelir yoksa iman mı?” Ya da “bir insan öncelikli olarak inanır mı yoksa iman mı eder?” Bu soruyu yanıtlamak için dinsel yaşayışın ilk ortaya çıktığı çocukluk yıllarına gitmek durumundayız. Çocukluğa döndüğümüzde sorumuz “Bir çocuk önce inanır mı yoksa iman mı eder?” şeklinde ifade edilir. Çocuğun dinsel yaşayışına baktığımızda, onun başlangıçta sözel bir inanca sahip olduğunu görmekteyiz. inancın ister fıtrı ister sonradan kazanılan bir özellik olduğunu kabul edelim, çocuğun inancı ilk yıllarda yeterince gelişmiş bir inanç değildir. Yavuz’un ifadesiyle “çocuk dininin karakteristik özelliklerinden birisi de dini gelişmenin henüz tam şekillenmemiş ve belli ilkelere ulaşmamış olmasıdır”. Vergote da, çocukta dine uygun bir doğuştan donanım bulunduğunu ve bunun daha çok aile tarafından işlendiğini ileri sürer. Dinsel inanç için çocukta bulunan donanımlar aile tarafından işlenirken, çocuk dokuz yaşlarına gelinceye kadar ailenin kendisine sunduğu inancı sorgulamaz. Bunun sonucu olarak ailenin verdiği dinsel değerler, genellikle olduğu gibi kabul edilir. Bu kabullenmede, sorgulama ve şüphe gibi süreçler etkin olmadığı için inanç, çocuksu bir kabul durumundadır. çocuğun “kolay inanırlılık” özelliğine sahip olduğunu söyleyen Hökelekli, onun zihinsel süreçlerinin yeterince gelişmemiş olduğunu ve bunun sonucu olarak düşünmeden, şüphelenmeden ve karşı koymadan inanmaya hazır olduğunu ifade eder.

Ancak unutulmamalıdır ki, çocuk, yedi yaşından itibaren yeni bir döneme girmektedir ve bu dönemde sorgulama yavaş yavaş kendini göstermektedir. İnançlarını aklın denetiminden geçirmek isteyen bu çocukların sayısı, 10-12 yaşlarında daha da yükselmektedir. Çünkü Piaget’nin zihinsel gelişim kuramına göre çocuk yedi yaşından itibaren işlem öncesi dönemden Çıkmış ve somut işlemler dönemine girmiştir. 7-11/12 yaşları arasında görülen somut işlemler döneminin özelliği, bu evrede bulunan çocuğun somut biçimde verilen bilgiyi sistemli ve mantıklı biçimde işleyebilmesidir. 12 yaş ve üzerinde soyut işlemler dönemine ulaşanlar ise varsayımlar yapabilir, mantıksal sonuçlar çıkarabilir ve karmaşık soruları sistemli biçimde çözebilirler. Özellikle somut işlem evresinde, soyut dinsel konuları yeterince anlayamayan çocuklar bir takım güçlükler çekmektedirler. Bu durum da onların zihinlerinde bazı soru işaretlerinin varlığını sürdürmesine neden olmaktadır.

Öyleyse tam olarak şekillenmemiş olan inanç nasıl iman haline gelmektedir? Alıport inancın gelişmesini yani inancın iman haline gelmesini tartışırken üç evre üzerinde durmaktadır: Birinci evre, duyularına, hayallerine ve işittiklerine ayırım yapmaksızın inanan çocuklarda görülür ve bu evre, deneyimsizlik ve saflık evresidir. çocuğun ilk inançları duyduklarından oluşur. Çünkü çocuk için sözcükler, gerçekler kadar güzeldir. Bu inanç biçiminin bir kısmı yaşam boyunca sürer. Yetişkinler arasında varlığını sürdüren bazı inançlar, bu sorgulanmayan çocuksu ve irrasyonel inançla ilgilidir. İnanç gelişiminin ikinci evresi, birinci evrenin yeniden şekillenmesi ile oluşur. İnsanın sahip olduğu çok çeşitli şüpheler, onun yaşamını alt üst eder. ve onlar zekice düşünmenin olmazsa olmazlarıdır. Nitekim bir kişi herhangi bir teslimiyette olasılıkları ortadan kaldırıncaya kadar yaratıcı düşünce ve gözleme dayanan bağımsız bir inanç oluşturma konusunda özgür değildir. Üçüncü evre, olgun inanç evresidir. Olgun inanç, şüphenin dışında gelişir ve yaratıcı düşünce onda önemli bir konuma sahiptir. Biz değerlerimiz ve duygularımıza koşut olarak önemli inançlarımızı da geliştiririz. Örneğin “ben eğitime, insan haklarına inanıyorum” dediğim zaman, fiziksel varlığı olmayan bu objeler, benim tarafımdan sadece varlık olarak değil arzu edilir. ve kişisel duygusal yapımla tamamen ahenkli olarak algılanır. Bu arzu ederek duygusal yapıyla ahenk içinde gelişme, iman için de geçerlidir. Diğer bir ifadeyle, gelişimin üçüncü evresinde, inancın nesnesi (İslami anlamda Allah), bireyin yaratıcı düşünce ve duygularıyla ilişkiye girdiği bir varlık haline gelir. Alıport’un inanç gelişimi konusundaki bu açıklamasına göre, bireyin olgun bir inanca sahip olabilmesi için çocukluk döneminin sözel ve irras yonel inancı, daha sonra oluşan şüphelerle sarsılıp olasılıklar ortadan kaldırılarak olgunlaşmaya başlar. Üçüncü ve son evrede ise şüpheden ayrı ve yaratıcı düşünceye koşut olarak gelişen inanç olgun bir iman halini alır. İnancın olgun iman haline gelmesi, Topçu’nun ifadesiyle onun “insanın ruhunda süreklilik kazanması ve hayatına da hakim olması”anlamına gelmektedir.

Bireyde görülen bu inanç gelişimi kendiliğinden olmaz. Onun değişim ve gelişim alt yapısını hazırlayan bazı etkenler vardır. Bireyin inanç gelişimini etkileyen ve onun inancının iman haline gelmesine zemin hazırlayan nedenleri Alıport’la ortak bilimsel geleneğe sahip olan ünlü din psikoloğu Clark “inanç, nasıl iman halini alır?” sorusunu sorarak ele alır. Ona göre inancın iman haline gelmesinin nedenleri şöyle sıralanabilir: çocuğun inancının olgunlaşmasında ailenin etkisi çok büyüktür. Çocuğa sevgi ve kolaylaştırıcı dinsel anlayışla yaklaşılan ailelerde, çocuk çok fazla içsel çatışma yaşamadan dinsel deneyimler yaşar. Bu tür ailelerde çocuğun inancı gelişerek ilerler. Çevredeki örnek kişiler de inancın gelişmesinde yadsınamaz bir öneme sahiptir. İnançlarını yaşanan bir iman haline getiren kişiler diğer bireylerin inanç gelişimi için canlı bir örnek oluştururlar. Bireyin içinde yaşadığı toplumun oluşturduğu toplumsal kurumlar, onun inanç gelişimini etkiler. Çeşitli dernekler, okullar, birlikler, camiler insanların inanç gelişimine çeşitli biçim ve boyutlarda yön verir. Bu kurumlarla şu ya da bu şekilde ilişki kuran bireylerin inanç biçimleri, onların etkisiyle az veya çok değişime uğrar. Dinsel inançların daha canlı bir şekilde yaşanmasında mistik deneyimler ve dinsel değişimler büyük etki taşımaktadır. Bazı olumsuzluklar görülmekle birlikte, inancın olgun iman haline gelmesinde mistik deneyimler ve dinsel değişimlerin etkileri yadsınamaz. Çeşitli nedenlerle derin dinsel tecrübeler yaşayan insanların inançları, yaşanan bu deneyime bağlı olarak olgunlaşır. Yine herhangi bir nedenle bireyin dinsel inanç, anlayış ve yaşayışında meydana gelen değişimler onun inancının olgunlaşmasına katkıda bulunabilir.

Bireyin inancını etkileyen durumlardan biri de dışsal etkiler ve buhranlardır. İnsanlar, buhranlara beklenmedik biçimlerde tepki gösterirler. Talihsizlik bazı insanlar üzerinde olumlu etki yaparken bazı insanlar üzerinde olumsuz etki yapmaktadır. Bir kısım insanlar, savaş, deprem, kaza, kıtlık gibi yaşadıkları olumsuzlukları, inançlarını geliştirmek için bir fırsat olarak kullanırlarken, bazıları bu durumları olumsuz bir bakış açısıyla değerlendirerek inançlarından daha da uzaklaşabilirler. İnsanın bilinçli davranışlarda bulunabilmesi ve seçimler yapabilmesi de onun inancının gelişmesine katkıda bulunur. Seçim ve davranış konusunda taklit ve körü körüne bağlanmayı yeğleyen birey, büyük olasılıkla inanç konusunda da aynı durumu gösterir. Ama bir kişinin sorumluluğunu alabildiği özgür seçim ve davranışlar, onun iman gelişiminin kaynaklarından biri olarak kabul edilir. Çünkü özgür seçim ve davranış gösteren insanlar, inanç konusunda da kendi iç güçlerini kullanır. Kendi içsel değerleriyle hareket eden insan ise duygu, düşünce gibi duygusal ve zihinsel süreçleri kullanacağından, onun olgun bir imana ulaşma olasılığı daha yüksektir.

Bireyin inanç gelişimini çok yönlü etkileyen ve Clark’ın açık olarak ifade etmediği bir başka önemli etken ise onun duygu ve düşünce gelişimidir. Duygu ve düşünce dünyası daha geniş bir kavramla ruhsal dünyası gelişen ve zenginleşen bireyin inanç dünyası, duygu ve düşüncelerindeki gelişme ve değişmeye koşut olarak değişim ve gelişim gösterir. Çünkü bireyin inanç yapısı, onun diğer yaşayış alanlarından bağımsız değildir. Nitekim henüz soyut düşünce düzeyine ulaşamayan çocuklarda görülen antropomorfist Tanrı anlayışının soyut düşünce düzeyine ulaşan ergenlerde yerini yavaş yavaş soyut Tanrıya bıraktığı bilinmektedir. Ama soyut düşünme biçimini, çocukluk döneminde oluşturduğu dinsel inanca uygulayamayan insanlarda, inanç alanında bir değişimin olmadığı ya da çok az değişim görüldüğü ve böyle kişilerde çocuksu inanç biçiminin ömür boyu sürdüğü de bilinen bir gerçektir.

Diğer taraftan iman gelişimi ile psikolojik gelişimi birleştirerek bireyin inancının yörüngesini açıklamaya çalışan Fowler’in iman gelişimi kuramında, yapısal olarak birbirinden ayrı yedi aşama vardır. Bu aşamaların birinden diğerine geçiş, biyolojik olgunlaşmayı, duygusal ve bilişsel gelişmeyi, psikososyal deneyimi ve dinsel-kültürel etkileri içine alır. İnanç gelişiminde, bir evreden diğer bir evreye geçiş, otomatik veya kesin değildir. Sayılan etkenlerden her biri evre geçişinin hazır olmasında önemli bir rol oynar. Bu evrelerden birinin dengesi, krizler, yenilikler ve bireyin temel bilgilerinin mevcut örüntülerini tehdit eden açılım deneyimleri tarafından altüst edildiğinde, geçiş kendi kendine ortaya çıkar. Sosyal, ekonomik ve politik çevrede ortaya çıkan bir değişim de evre geçişine katkıda bulunabilir.

Çalışmalarında iman (faith) kavramını kullanmayı yeğleyen Fowler’in ileri sürdüğü iman gelişimi aşamaları şöyle özetlenebilir.

1. Evre: Temel İman (0-2 yaş), (Primal Faith): Bu evre bebeklik döneminde yaşanır. Çocuğun gelişmesi sırasında, anne-babası ve çevresiyle karşılıklı ilişkileri içinde şekillenir. Bu ilişkilerde güven oluşturmak için bir araya getirilen deneyimler, vücut ilişkisi ve bakımını, sözlü ve görsel etkileşimi, ritüel haline gelen ilk dönem oyunlarını, yeme içme ilişkilerini, çocuğun bakıcılarıyla arasında gelişen etkili uyumu içine alır. Bu evre dil ve sembol gelişiminin başlangıcıdır ve bu başlangıç evresinde ana-baba ile ilişkiler büyük öneme sahiptir. Yani inanç gelişiminin başlangıç evresi, annebaba ve çevreyle ile ilişkiler bağlamında oluşan güven duygusuyla ilişkilidir. 2. Evre: Sezgisel-İzdüşel İman (2-7 yaş) (Intuitive-Projective Faith): İlk çocukluk olaylarından ve ilişkilerinden kaynaklanan deneyimlerin duygusal ve algısal düzeninin yapıları, çocuğun deneyimlere anlam vermesinin ilk bilinçli çabalarında, denemelik ve değişime açık yönelimler oluşturur. Bu evrede, derin ve ileriye doğru uzanan düşünceler şekillenebilir. Bu düşünceler, imanın duygusal ve bilişsel temellerini oluşturur. Bilişsel gelişim henüz tamamlanmadığı için neden-sonuç ilişkisi tam olarak anlaşılamaz. İnanç/iman gelişiminin bu evresinde çocuk Tanrıyı hissetmeye ve ona bir biçim vermeye çalışır. Ancak çocuğun kafasındaki düşünce, gerçekten daha çok hikayelerle ilişkilidir. 3. Evre: Mitsel-Cerçek İman (7-12yaş) (Mythic-ıiteral Faith): Bir önceki evrenin duygusal ve düşünsel temelleri, bu yeni evrede hala etkili olmasına rağmen, düzenli düşünme, bilinçli yorumların ve deneyimlerin daha oturmuş biçimlerini oluşturmaya zemin hazırlar. Bu evrede düşünme işlemi tersine çevrilebilir yani neden-sonuç ilişkileri daha açık bir şekilde anlaşılabilir. Çocuk, yeni bir bakış açısıyla dünyasını kurabilir. Bu evrede, çocuk, henüz içselleşmiş duygular, tutumlar ve içsel yol göstericiler oluşturamamıştır. Bu dönemde, bireyin inandığı Tanrı, bireyin kendine has bir Tanrı değildir. Hala dış belirleyicilerin etkisi ağırlıktadır. Tanrı, bir kural koyucu ya da ebeveyn olarak düşünülür. O, iyilikleri ödüllendirir, kötülükleri cezalandırır.

4.Evre: Bireşimli-Geleneksel İman (Synthetic-Conventional Faith) : Formel operasyonel düşüncenin ortaya çıkmasıyla, genç bireyin düşünme ve anlamlandırma yeteneği kanatlanmaya başlar. Soyut kavramları kullanma ve değerlendirme yeteneği ile genç birey, “düşünme” hakkında düşünmeye, hikayeleri değerlendirmeye, onlara ad vermeye ve kendi anlamlarını sentezlemeye başlar. Bu aşamada birey, kendi manevi çevresini oluşturur. Tanrı inancı, sevme, anlama ve boyun eğmenin kişisel değeriyle bireyin dünyasında, yerini belirleme aşamasındadır. Genç birey, kendisini inançlara, değerlere ve çevresine bağlayan bireysel özelliklerini geliştirmeye çalışır. Birbirine aykırı öğeler içermesine rağmen, kimlik, inançlar ve değerler güçlü bir şekilde hissedilir. Bu evrede birey kendi dünya görüşü veya ideolojisi üzerinde durur ve onu yaşar. Bu dönemde, başkalarıyla ilişkiler son derece önemli olduğu için, Tanrıyla daha kişisel ilişkilere ihtiyaç duyulur. Özel ilişkiler geliştirilen Tanrı inancı, gencin benliğini geliştirir.

5. Evre: Bireysel-Düşünsel İman (Individuativ-Rejlective Faith): Bireyseldüşünsel iman, genç yetişkinlik dönemi ve sonrasında görülür. Bu aşamada, birbirini izleyen veya aynı anda ortaya çıkan iki durum belirir. Birincisi, daha önce kazanılan inançlar, değerler ve bağlılıkların eleştirel bir bakışla gözden geçirilmesi zorunluluğudur. Burada, dışsal otoriteye olan güvende bir eksilme görülür ve otoritenin yeni yeri benliktir. İnanç ve ideoloji, nesnel bir şekilde yeniden gözden geçirilir. Birey, sahip olduğu inanç ve ideoloji sistemlerini şimdi yeniden oluşturmak zorundadır. İkincisi ise, daha önceki roller ve ilişkiler tarafından oluşturulan benliğin, kimlik sorunu ile mücadeleye girmesi zorunluluğudur. Bu, şu anlama gelir: Birey yetişkinlik dönemine girmeden önce sahip olduğu çevre, roller ve sorumluluklara göre bir benlik geliştirir. Yetişkinlik dönemine girince, yeni dönemin getirdiği yeni çevre, rol ve sorumluluklara göre, yeni bir benlik geliştirir.

6. Evre: Birleşik İman (Conjunctive Faith): Orta yaşın ilk dönemlerinde başlayan birleşik iman, daha önceki evrelerde yaşanan parçalı inanç yapısında birlik sağlamayı ifade eder. Bireysel-düşünsel evrede, benlik ve imanın sınırları belirlidir. Yani onlar birbirlerinden ayrıdır. Ama birleşik evrede, yetki sahibi olmuş ben, kararlarını, değerlerini, inançlarını kendisi belirlediğini iddia eder. Ancak burada insanların çok çeşitli zihinsel yapılara sahip olduğunu da unutmamak gerekir. Bazıları bilinçli hareket ederlerken, bazıları büyük ölçüde bilinçsizce hareket edebilirler. Benliğin bu güçlü ve önemli bilinçsiz görünümleri bireysel, toplumsal, kültürel ve bir ihtimal ilk örnek kaynaklıdır. Bu evrede insanı, anlaşılması ve bir bütün haline getirilmesi zor olan güdüler harekete geçirir. Birleşik evreye geçişte, birey, doğrulara farklı yönlerden ve farklı bakış açısıyla yaklaşmaktan kaynaklanan gerilim le başa çıkmaya başlar. Bu evredeki birey, çok çeşitli bakış açıları arasındaki gerilimleri sürdürmeyi ve onları bir yönden öbür yöne eğmeyi reddetmeyi öğrenmelidir. Bu bağlamda, bireyin imanı, ortadan kaldırılamaz çelişkileri kabul etmeye başlamalıdır. Birleşik imanda, bireysel imanın mitolojiyi kabul etmeyen anlayışı aşılır. Sembol ve mitlerin çok boyutluluğunu ve yoğunluğunu kabul eden birey, onların ruhu aydınlatan ve ona aracı olan gücüne izin verir. Bu aşamada, birey, diğer din ve inanç geleneklerine de açık bir tutum sergiler.

7. Evre: Evrensel İman (Universalizing Faith) : Bu evre, orta yaş ve sonrasında görülür. Evrensel iman evresi, birleşik iman evresinin belirleyicileri olan kutupsal zıtlıkları kabul etmenin ötesine geçen bireylerin imanlarını ifade eder. Bu evrenin yapılanması, birbiri ardına gelen evreler boyunca ortaya çıkan bir benlik temizlenmesi sürecinin radikal bir şekilde tamamlanması ile kendini gösterir. Evrensel imanda görülen özellik, temizlenme sürecinin tamamlanmasıdır. İnsan, daha önceki evrelerde, bir taraftan kendi kökleşmemişliği ile daha önce var olan düzenin parçaları arasında gerilim yaşamaya devam ederken diğer yandan sürekli gelişen ve değişen geniş bakış açısıyla yeni tabiatüstü düzenlere yönelir. Bununla birlikte evrensel iman aşamasında çok az insan bulunur. Psikodinamik olarak, evrensel iman evresine kadar gelen benlik, alışılmış savunma biçimlerinin ötesine geçer ve Tanrıyı algılamada ve sevmede belirli bir temellendirmeye dayanan bir açıklık sergiler. Ayrıca, bu evredeki insanlar keskin görüş açılarına ve tutarsızlıklara sahiptirler ve onlar başkalarıyla ilişkilerinde hala bazı sıkıntılar gösterebilirler.

Fowler’in yaşam boyu iman gelişimi kuramına göre, en büyük değişim yetişkinlik döneminde ortaya çıkmaktadır. Burada iman, insanın dünyaya bakış açısına ve gelişmesine göre devam eden bir olguyu içermektedir. Fowler’in iman gelişimi kuramı üzerine çeşitli değerlendirmeler yapılmıştır. Jardine ve Viljoen’e göre, Fowler’in kuramının en önemli özelliği, imanın içeriğini yani inançları ve değerleri, kişilikte imanın operasyonunu kolaylaştıran psikolojik etkenlerden yani bilişsel, duygusal ve toplumsal gelişmeden ayırmasıdır. Ona göre, aşkın gerçeklere anlam verme ve onlarla ilişki kurma biçiminin belirlendiği yol, altında düşünce, duygu ve sosyal olguların yattığı psikolojik yapılar tarafından belirlenir. O, dikkatini bu olgular üzerinde yoğunlaştırmaktadır. İnancın iman haline gelmesini etkileyen bu düşünceleri özetlemek gerekirse, inanç çocuksu ve irrasyonel olarak başlar, şüpheyle sorgulanarak gelişir ve yaratıcı düşünceyle olgunlaşır. Bu süreç, bireyin psikososyal gelişim aşamalarıyla koşut bir görünüm arz eder. Diğer taraftan bilinçli aileler, örnek kişiler, kurumlar, mistik deneyimler, çevrede meydana gelen çeşitli olaylar, yaşanan buhranlar, bilinçli davranışlar, seçimler, bireyin duygu ve düşünce dünyasında ortaya çıkan değişim ve gelişimler inancın imana evrimini sağlayan etkenler olarak sıralanabilir.

İnsanın inancı, bir anda olup biten bir durum değildir. Onun oluşması bazen çok uzun duygusal ve zihinsel süreçler gerektirir. İşte bu süreçler sırasında birey bazı şüpheler yaşamaktadır. Günlük dildeki anlamı düşünüldüğünde, şüphe herhangi bir konuda kararsızlık durumunu ifade eder. Konu inanç olunca da şüphenin aynı anlamı geçerlidir. İnanma konusunda da bireyin kararsızlığı görülür. Ancak buradaki kararsızlık, inanılana götürecek kanıtların yetersizliğinden olabileceği gibi inanılan şeyin özelliklerinden de olabilir. Özcan inanca ilişkin şüpheyi, şüphelenilen konuya yani onun inanca ilişkin konumuna göre “imana zıt olan” ve “imana götüren” şüphe olarak ikiye ayırmaktadır. İmana zıt olan şüphe inanılan varlığın irrasyonel olduğu düşüncesinden kaynaklanır. Bu irrasyonel durum ortadan kaldırılmadan imana ulaşılamaz. Bu durumda, insanın yaşadığı zihinsel süreçler, onuimandan uzaklaştırır. Diğer taraftan imana götüren şüphe ise “bilimsel şüphedir”. Bu şüphe inanca ulaşmak için başvurulan bir şüphe biçimidir. Yani bu şüphe iman için bir anlamda gereklidir ve iman onunla kemale ulaşır. Özcan daha çok felsefi bir bakış açısıyla konuya yaklaşarak ikili bir sınıflamaya gitmektedir. Oysa bizim burada üzerinde duracağımız konu, şüphenin felsefi anlamından daha çok psikolojik boyutudur. İnsan inanç konusunda neden şüphe taşımaktadır? Onu şüpheye götüren etkenler nelerdir? Şüphelenme sırasında hangi zihinsel ve duygusal halleri yaşamaktadır? gibi sorular din psikolojisini daha yakından ilgilendirmektedir. Nitekim Allport’a göre de herhangi bir şüphenin mantıksal olup olmadığına karar vermek psikoloğun işi değildir. Psikoloğun işi, ruhsal yaşamın evrensel ve gerekli bir parçası olan bu süreci anlamak ve açıklamaktır. O, şüphe sürecini anlamanın, insanın inanç ya da inançsızlık temelinin inandırıcılığını belirlemede önemli olduğunu düşünür. Her insan kendine özgü bir geçmiş, örüntü ve yanlış anlama derecesi taşımakla beraber genel olarak görülen şüphe biçimleri vardır ve herhangi bir kişi bu şüphe biçimlerinden birini ya da birkaçını bir arada taşıyabilir. Bu, insanın şüpheden tamamen kurtulamayacağı anlamına gelmektedir. inansa da inanmasa da insanın zaman zaman bazı şüpheler taşıdığı bir gerçektir. inanmayan insan hem kendi doğruları hem de inananların doğruları hakkında şüpheye düşmektedir. inanan insan ise kendi doğrularına ilişkin şüpheler taşımaktadır.

Alıport insanın şüphelerini çeşitli başlıklar altında tartışır. Tepkisel-olumsuz şüphe: Bu şüphe biçiminin örneği, dua sırasında yakınında patlayan bir mermiyle yaralanan askerin durumunda olduğu gibi zihinsel sarsıntı görülür ve bu keskin olumsuzluk, duygusal olarak denetlenemez. Dua ettiği sırada büyük bir şokla karılaşan kişi, duasının hiç işe yaramadığını düşünerek Yaratıcıya karşı olumsuz tepkiler gösterebilir. Ani bir şokla ortaya çıkan bu durumu, kısa sürede denetim altına almak da zordur. Kısacası şiddetli bir şok, olumlu bir tutumu olumsuza çevirebilir. Tepkisel şüphenin bir diğer biçimi bilinçaltı ruhsal yaşamından kaynaklanır. Dinsel duygu, Freud’un dediği gibi, çocuğun babasına olan tutumunun uzantısında temelleniyorsa, babaya karşı olan bastırılmış düşmanlığın yansıtma yoluyla Tanrıya yönlendirilebileceği düşünülebilir. Çünkü Freud’a göre Tanrıya inanma, babaya yönelik sevgi ve bağımlılığın yansımasıdır. Bu ise ateizmin, babaya olan düşmanlığın bir yansıması olarak kabul edilebileceği anlamına gelmektedir. Alıport burada din ile ateist arasındaki ilişkiye de dikkat çeker. Ona göre, ateşli bir ateist, dine karşı sert bir tepki göstermekle, dinsel yaşam biçimine olan derin bir ilgiyi açığa vurmaktadır. Çünkü “tepki oluşturma”, psikologların, gerçek ilgilerini şiddetli protestolarla gizleyenler için kullandıkları bir terimdir. insan, bazen ilgilerini gizlemek için karşıt tepki gösterebilir. Bu durum genel bir yansıtma olup, ilginin tamamen yön değiştirmiş bir halidir. Buna göre tepkisel şüphe, yaşanan şiddetli şok durumlarından, bilinçaltı ruhsal yaşamlarından ve insanın çeşitli nedenlerle açığa vuramadığı duygu ve düşüncelerine karşı, bir savunma mekanizması geliştirerek tepki oluşturmasından kaynaklanabilmektedir.

Bireyin ilgilerine karşılık bulamamasından kaynaklanan şüphe: Bu şüphe biçimi bireyin kendi ilgilerine karşı ilgi görmemesinden kaynaklanır. Dinsel gelişimin ilk ben-merkezli durumu, olgunlaşmamış bir görünüm arz eder. Örneğin, kişisel çıkarlarını aramaya başlayan çocuğa, duaları, beklentileri doğrultusunda hizmet etmeyebilir. Bu ise onun dine ilişkin düşüncelerinde kuşkulara yer açabilir. Nitekim “dua mermileri durduramaz, onlar, inanana da inanmayana da işler. Din benim için hayati bir anlam taşımaz” gibi sözler kıdemli askerlerin nakaratlarıdır. Bunlar göstermektedir ki, kendilik çıkarına odaklanan bir inanç, dağılmaya mahkumdur. İnancın devam edebilmesi için, inanan insanın kişisel kaprislerin ötesine uzanan bir evreni düşlemesi gerekir. Böylece bireysel basit ilgileri aşan yüce ilgi ve değerlere demir atılır. Öyleyse, bireyin çıkarlarına doğrudan hizmet etmeye yarayan bir araç olarak görülen inanç, her an dağılabilir. O halde, inancın varlığını sürdürebilmesinin temel koşullarından biri, onun kişisel çıkarlardan daha yüce değerlere yönelmesidir.

Clark’a göre bu tür şüpheler kişinin kendisinden kaynaklanır. Bunların en barizleri, bireyin bazı basit benlik ilgilerinin izlerini taşır. Bir kişi, biristek için dua eder de isteği karşılanmazsa, dua etmeyi bırakabilir. Örneğin, dindar bir ailede yetişen bir genç, hasta olan kız kardeşinin sağlığı için uzun süre arzulu bir biçimde dua eder ve kardeşi buna rağmen ölürse bu durum, onu şüphenin kucağına itebilir. Dinsel gelişim aşamasında, bu örneğe benzer psikolojik olaylarla karşılaşmayan çok az dindar insan vardır. Birçok insan, bu tür krizlerin çeşitli biçimleriyle karşılaşır. Ama şüphenin bazı heyecan verici kıpırtıları olmaksızın ancak duygusuz insanlar onlarla yaşar. Bu tür şüpheler, bireyin kendilik ilgilerinin açık aykırılıklarını ve genellikle bilinçsiz olarak dine karşı olumsuz tutumlara yol açan karmaşık kişisel deneyimleri içerir. İnanç gelişiminin ilkel basamaklarında görülen bu şüpheler, bir yönden inancın olgunlaşmasına da katkıda bulunabilir. Olgun dinsel inanca sahip bireylerde ise bu tür şüpheler kendilerine yer bulamazlar.

Geleneksel dinin eksikliklerinden kaynaklanan şüphe: Geleneksel dinde görülen samimiyetsizlik ve başarısızlıklar, özellikle gençlerde kuşku doğurmaktadır. Örneğin ibadet yerlerinin çevresinde kümelenen dilenciler, geleneksel din tarihinde görülen baskı, hile, yalan, işkence gibi olumsuzluklar, gençlerin din ve inanç konusunda şüpheye düşmesine neden olur. Dikkat edilirse bu şüphe biçiminin doğrudan dinle değil dinin yaşanış biçimi ile ilgili olduğu görülmektedir. Dinin topluma ve insana yansıma biçimi ve yaşanışında görülen olumsuzluklar, bazı insanlarda şüphelere yol açmaktadır. Özellikle dini kullanarak çıkar sağlama ya da makam, mevki, güç, iktidar elde etmeye çalışanlara yönelik bakışlar, şüpheye yol açmaktadır. Bu şüphe biçimi geleneksel dinin ve dindar insanın eksikliklerinin üzerinde durulmasından kaynaklanır. İnsanlar kendi konumlarına mazeret olarak dini eleştirirler. Bunun için izledikleri yol ise dinsel kurumların yanlışlıklarını dile getirmektir. Bu savunma biçimi, şüphe kaynağı olarak başkalarından daha çok savunmacının kendini aldatır. Oysa dine gerçekten ilgi gösterenler, genel olarak onun desteklerinin devam etmesini isterler ve bir taraftan yapıcı eleştiriler yaparken diğer taraftan onun taraftarı olabilirler. Clark’ın bu ifadesine göre dine karşı zaten önyargılı olan insanlar, kendi düşüncelerinin doğruluğunu savunmak için dinin geleneksel yaşanış biçimini eleştirmektedirler.

Tanrı anlayışından kaynaklanan şüphe: Dinler tarihine bakıldığında, başlangıçta tanrıların çokluğu dikkat çeker. Tek tanrı anlayışı, daha sonra gelir. Orijinalinde Tanrılar tabiat1a sınırlıdır ve insanlarla ilişkide keyfidir. İlk Tanrılar öncelikli olarak tabiatla ilgiliyken daha sonra bireyselliği ödüllendiren bireylerin tanrısı geldi. İnsandan farklı olmayan ilk Tanrılar uzak tahtlara çıkarıldı. Zamanla insan, kendisinin farkına vardıkça Tanrı insanla yakınlaştı. Tanrı anlayışındaki bu görecelik, insanların zihninde soru işaretleri 0luşturdu. Oysa din ve Tanrı inancının kaynağına ilişkin bu tür çok Tanrıcı ve tabiatçı anlayışlar, kanıtlanmış olmayıp sadece birer varsayımdan ibarettir. Diğer taraftan bu gün din ve Tanrı inancının kaynağı olarak tek Tanrıcı kuramların daha fazla ilgi gören anlayışlar olduğu dinler tarihçileri tarafından belirtilmektedir. Clark, Tanrı anlayışının yanında dinlerin kaynaklarına ilişkin açıklamaların da bazı insanlar için kuşku kaynağı olabileceğini ileri sürmektedir. Ona göre dinsel yaşamın, ilahi gereksinim ve ilgilerden daha çok insan ifadeleri olduğu düşüncesi de şüphe kaynağı olarak değerlendirilebilir. Örneğin Eski Yunan Tanrıları, Yunanların kendi güç ve yardımcılarını temsil eder. Bu, bazı insanlar için dinin doğruluğunun ve değerinin kanıtı olarak görülürken, bazı insanların düşüncelerini daha farklı yönlere çevirmekte ve onların kafasında soru işaretleri oluşturmaktadır.

Dinsel arayışın kaynaklarıyla ilişkili şüphe: Bu şüphe psikolojik alanda çok yaygın olarak üzerinde durulan bir şüphedir ve inancın aklileştirilmesiyle ilgilidir. Bir ateist, inancın akli olmadığını, insanın kendisine öğretilen şeye inandığını söyleyebilir. Ama aynı şey kendisi için de geçerlidir. Kendisine de inançsızlık ya da inananlar hakkındaki düşüncesi öğretilmiş olabilir. Diğer bir ifadeyle, inancın kaynağı insanın geçmişinde saklı ise, inançsızlığın kaynağı da insanın geçmişinde bulunabilir. Öte yandan inancın kaynağı onun doğruluğu ile ilgili hiçbir şey söylemez. Çünkü o, işlevsel bağımsızlık kazanmıştır. İnancın kaynak bakımından işlevsel bağımsızlık kazanması, insanın inancının ilk güdüsünün önemli olmadığı, çünkü şu anda inancın güdüsünün ilk güdüden tamamen farklı olduğu ve onun geleceğe yönelik olduğu anlamına gelmektedir. Böyle olunca, inanç, insana öğretilmiş olabilir. Ama onun öğretilmiş olması şu andaki değerini değiştirmez. Çünkü şu andaki değeri inanan insanın geleceğe dönük niyetleriyle ilişkilidir. Artık inanan insan açısından inancın geçmişle bağı kalmamıştır.

Bilimsel şüphe: Bilimsel şüphe bilim adamının bilimsel düşünme zevkinden kaynaklanır. Çünkü şüpheci tutum onun özelliklerinden biridir ve dine bakışını etkileyebilir. Olgun dindar bir düşünür için bilimsel düşünmenin çerçevesi, insan yaşamının her alanını kuşatma konusunda yeterli değildir. Çünkü her insanın yaşamı, bilimin kesinliklerinden uzak olasılıklarla ilişkilidir. Ahlaki ve politik bağlanmalar, aşkın nefrete üstünlüğü, hiçbir bilimsel zemine dayanmaz. Dinsel bakış açısına göre bilim ,adamı, profesyonel düşünce ile yaşamının diğer alanlarını uyumlu hale getiremeyen dağınık bir varlık alanında yaşar. Onun sınırlı zevkleri duyarlılığına engel 0Iur. Çünkü bilim, insanın bütün sorularına özellikle var oluşsal sorularına doyurucu yanıtlar verememektedir. Bu arada belirtmek gerekir ki, bu gün din ile bilim arasındaki çatışma zayıflamaktadır. Çünkü son zamanlarda, gençler önce bilimi öğreniyor. Nükleer fiziği, biyolojiyi, psikolojiyi, insanın evrenin bir parçası olduğunu öğreniyor. Sonra bunların yeterli olup olmadığını merak ediyor. İnsanın hayalleri, idealleri, amaçları, değerleri nedir? İlk sebep nedir? Gencin bu tür sorularına din, bilimden daha geniş ve doyurucu yanıtlar veriyor. Buda onun kafasındaki soruları ve şüpheleri ortadan kaldırıyor. Aliport’un bilimsel şüphe diye ifade ettiği şüphe biçimini Clark alışılmış şüphe diye ifade eder. Çünkü ona göre, bilimsel şüphe bilim adamının düşünme sürecinin özelliğidir. Bilimsel çabanın başarısı, özel bilimsel bir doğruyu kabule isteksiz olmaya dayanır. Gerçeğin şu andaki durumunu algılamayla ilgili devam eden kuşku, bilimsel ilerlemenin nedenlerinden biridir. Nitekim atomun parçalanamayacağına ilişkin bilimsel dogma kabul edilseydi, bugün atom bombası olmayacaktı. Ancak bilimsel bilginin sınırlı olduğu ve değer ve din alanına uzanamayacağı da bilinmelidir. Nitekim insanların karşılaştıkları akla aykırı ve çelişkili gibi görünen birçok şey vardır ki, dinsel inanç olmaksızın onları anlamak ve açıklamak ya çok zor ya da imkansızdır. İnsan, bunların içinden ancak din yardımıyla çıkabilmektedir.

Referans şüphesi: En yaygın şüphelerden biri de referans şüphesidir. Bu şüphe, dinsel öğretinin özel kavramları ile kabul edilebilir kanıt arasında ortaya çıkan çatışmadan kaynaklanır. Yirminci yüzyılın insanı cehennemi, cenneti, insan vücudunun yeniden canlanmasını, mucize benzeri birçok şeyi nasıl anlayabilir. Pozitivizmin genel geçer görüş olarak kabul edildiği modern çağın insanı, kafasında oluşturduğu pozitivist düşünce kalıplarıyla dinin birçok kavramını anlamakta güçlük çekmektedir. Birçok insan dinsel öğretinin çok özel kavramlarını düşündüğünde, kelimesi kelimesine anlamla mecazi anlam arasında bocalayabilir. Duyusal izlenimlerle doğrulanamayanı gerçek olarak kabul etmeyen pozitivizm, insanın inançlarını batıl olarak değerlendirir ve metafizik düşünceler, ahlaki değerler ve tabiatüstü kavramlarla ilgili olarak anlaşılır biçimde konuşulabileceğini reddeder. Ama unutulmamalıdır ki, bir insanın bir sembol ve kavrama itiraz etmesi, onun kendisiyle ilgilidir. Çünkü insanların kişilikleri ve donanımları çok farklıdır. Din dili bir yaşam biçiminin ve değerlerin benimsenmesi üzerinde durur. Onun için önemli olan insan tabiatının olgunlaşması ve bilginin tamamlanmasıdır. Bundan dolayı üzerinde durulması gereken şey, özel bir alan değil, genel olarak değerlendirme yapmaktır. İnsan parça parça sembol ve düşüncelerle uğraşınca daha çok referans şüphesiyle karşılaşmaktadır. Ama dinin uzun vadeli amacına döndüğünde şüpheleri kaybolabilir. Allport’un referans şüphesi diye ifade ettiği şüphe biçimini Clark harfi harfine açıklama ve anlama çalışmalarından kaynaklanan şüphe olarak adlandırır. Bu şüphe biçimi daha çok dinsel metinlerin mecaz kullandığı alanlarda görülür. Nasıl ki psikologlar insan zihniyle ilgili açıklamalar yaparken mecaz kullanıyorlarsa ve bazı konuları ifade etmekte dil bakımından yetersiz kalıyorlarsa, dinsel alana ilişkin konularda da mecazları kullanmak bir zorunluluk olabilir. İnançlı ebeveyn ve dindar eğitimciler, gerçek (fact) ile doğru (truth)yu birbirinden ayırırlar. Gerçek, ruhsal alanın değişiminde, en önemli şey değildir. Doğru ise önerilebilen en ince şeydir, ama tam olarak tanımlanamaz. Bundan dolayı dinsel inanç, inanan kişinin düşünce ve yaratıcı ifade gücüne bağlıdır. Burada iki alana sahibiz: Biri, bilim adamının etkisinde olan gerçek alanıdır. Diğeri ise düşüncenin etkin olduğu doğru ve iman alanıdır ki burada dinsel zihin yapısı etkin haldedir.

Din dünyası büyük ölçüde yaratıcı düşünceye sahip insan, peygamber ve azizler dünyasıdır. Bilim adamı, bilim adamı olarak burada işlem yapamaz. Harfi harfine anlam çıkarmaya çalışan kişi şüpheci olabilir. Çünkü farklı dilleri kullanan bilim dili ile din dili arasındaki farkı görmez. Konuya bilim adamı mantığı ile yaklaşıldığında bir takım şüphelerin kendini göstermesi kaçınılmaz olabilir. Çünkü din gerçeklerden daha çok doğrularla ilgilenmektedir ve bilim dilinden farklı bir dil, bir şiir dili kullanmaktadır. Dinin kavramlarının anlaşılmasında izlenecek belki de en kolay yol, onu “ait olduğu dil ve kültür bağlamında ele alıp değerlendirmektir. Buna göre referans şüphesi, gerçek ile doğruyu, bilim dili ile din dilini, bilim adamının düşünme yöntemiyle inanan insanın düşünme biçimini birbirinden ayıramamaktan kaynaklanmaktadır.

Clark, Allport’un şüphenin kaynaklarına ilişkin görüşlerine katılır ve onlara büyü ile dinin karışmasından kaynaklanan şüpheyi ekler. Büyü ile dinin karışmasından kaynaklanan şüphe: Büyüsel tutumun tipik özelliği, uygun ibadet ya da beddualarla insanın Tanrıyı herhangi bir konuda zorlayabileceği ya da etkileyebileceği düşüncesidir. Nitekim dua eden insan, Tanrının duasını kabul etme ve ona çözüm üretme konusunda bir zorunluluk taşıdığını düşündüğü için bu düşüncesi gerçekleşmeyince şüpheye düşebilir. Bu durum geleneksel dindarlar arasında çok yaygındır. Dindar insan büyüsel bir öncülle yola çıkarsa agnostik ya da ateist bir düşünce yoluna doğru kayabilir. Böyle kişiler, dinin Tanrıyı insanın iradesi yönünde harekete ikna etmeye çalışan girişimleri barındırmadığını ve insanın çabalarının Tanrının iradesine uyumlu olmak olduğunu düşünmezler. İnsan Tanrının iradesini öğrenebilir ve yaşamını onun iradesiyle uyumlu hale getirebilir. Oysa dinde esas olan, Tanrının insana değil, insanın Tanrıya uymasıdır

Allport ve Clark’ın üzerinde durduğu bu şüphelere bir şüphe daha eklenebilir. Bilindiği gibi ergenlik dönemi, bireyde çeşitli bunalımların ortaya çıktığı bir dönemdir. İşte bu dönemde ergenlik şüphesi diyebileceğimiz bir şüphe biçimi görülmektedir. Bu şüphenin kaynağı inanılan değer değil, bireyin içinde bulunduğu gelişim evresidir. Hayatın birçok alanına sorgulamacı ve şüpheci bir yaklaşım gösteren ergen, dinsel değerlere de aynı ruh haliyle yaklaşır ve dinsel inançlarını sorgular ve onlarla ilgili birtakım şüpheler taşır. Nitekim Vergote’a göre “ergenlik, imanda şüphe yaşıdır” ve ergenlerin dinsel şüphelerinin üç ana kaynağı vardır: 1) Artık ergen bağımsızlığını ilan etme aşamasına gelmiştir ve bunun sonucu olarak otoriteye başkaldırır. Bu başkaldırı, çevreden sorgulamadan ve kolayca alınan dinsel inançlara da yönelebilir. 2) Ergenin kendi düşünce ve duygu gelişimine bağlı olarak gösterdiği bazı davranışların dini ve ahlaki değerlere ters düşmesi onu suçluluk duygusuna itebilir. Bu suçluluk duygusundan kurtulmak isteyen ergen, dinsel inançlarına ilişkin bazı olumsuz duygu ve düşünceler geliştirebilir. 3) Anne-babasının, arkadaşlarının, öğretmenlerinin kısacası birlikte yaşadığı insanların kendisine olan sevgisinden şüphe eden genç, yaşamın anlamsızlığı duygusuna kapılarak dinel değerlere de güvenini yitirebilir. Ama hemen belirtmek gerekir ki, yukarıda ifade ettiğimiz gibi ergenlikte görülen bu şüphe biçimi, bireyin gelişim evresiyle ilgilidir ve 16-17 yaşlarında yatışarak yerini daha olgun bir inanca yani imana bırakabilir.

Bütün bunları söylerken, şüphenin sadece olumsuzluklar kaynağı olmadığını da belirtmeliyiz. Çünkü şüphe, inancın olgunlaşmasına katkıda bulunabilir. O, inanç alanı için yaratıcı bir etkiyi de içinde taşımaktadır. İnanca ilişkin kabullerimizi sorgulamak, inancımızın daha da canlanmasına ve onun bizim için ne kadar önemli olduğunu anlamamıza yardım edebilir. Nitekim inançlarına ilişkin şüpheden kaçan bir kişi, kendi yapısına uymayan bir kesinlik ararken özgürlüklerini sınırlar. Oysa derinleşen bir iman, belirli inançları sıkı sıkıya tutmaya gereksinim duymaz. Hökelekli inancın gereklerinin yerine getirilme düzeyi ile ilgili olan bu tür şüpheyi “sadakat şüphesi olarak adlandırmaktadır. Bundan anlaşılmaktadır ki, insanın belirli bir düzeyde şüphe taşıması ve bu şüpheyi inançlarını sorgulamada kullanması, onun inançlarının derinleşerek iman haline gelmesine katkıda bulunmaktadır. İnanç, iman ve şüphe konusuna topluca baktığımızda, şöyle bir sonuca varmaktayız: İnanç ve iman birbirinden farklı ama kopuk olmayan kavramlardır. İmanın kaynağını oluşturan inanç gelişerek iman haline gelmektedir. Hem inançta, hem de imanda, şüphe yaşanabilmektedir. İnanç ile iman birbirinden farklıdır. Çünkü inanç, genel, toplumsal, imana göre daha kesin, ifade edilir, bilişsel, ilkel ve statik süreçlerin daha yoğun olduğu bir görünüm arz etmektedir. İman ise özel, bireysel, inanca göre daha riskli, tecrübe edilir, gelişmiş ve inanılan varlığa, yani Allah’a karşı sıcak duygular içeren bir yaşayıştır.

“Her dinsel inanç, iman haline gelir mi?” İnanç iman haline gelir ama her inancın iman haline geldiğini söylemek zordur. İnancın iman haline gelmesinde iki temel etken vardır. Bunlardan biri insanın kişilik yapısı, diğeri ise içinde yaşadığı koşullardır. Bu, bazı bireylerin kişilik yapılarının bir sonucu olarak daha akılcı ve pozitivist düşüncelere eğilimli olduklarından ya da içinde bulundukları çevrenin onları bu şekilde eğitmesinden dolayı sade bir inanca sahip olabilecekleri ama bu inançlarını iman haline getirmekte çok zorla na cakları anlamına gelmektedir. Diğer taraftan kişilik yapısı, duygusal ve zihinsel bakımdan bütünlük gösteren bireyler, inançlarını daha kolay iman haline getirebilirler. Böyle kişilere çevresel koşullar da destek sağlarsa inanç düzeyinden iman düzeyine geçmeleri çok zor olmaz. Ancak, şunu belirtmek gerekir ki, May’in dediği gibi, günümüz insanının temel sorunlarından biri de kendi donanımlarını bütünlük içinde kullanamamasıdır. Özellikle son iki yüzyılda insanın mantığına olan güveni onu kendi duygularından uzaklaştırmıştır. Bu durumda duygu dünyası fakirleşen ve boşalan insan, kanadı kırılmış kuşa dönmüştür. 0, inanmış ama sadece mantığını kullanıp duygularını görmezlikten geldiği için iman edememiştir. Çünkü insan duygu ve düşüncelerini birleştirdiği zaman uzak ufuklara açılabilir. Burada düşünceler insanın hangi davranışları sergilemesi gerektiği konusunda ona yardımcı olurken, duyguları amaçlı davranışların itici güçlerini oluşturmaktadır. Bir benzetme kullanmak gerekirse “mantıklı düşünceler geminin dümeni, duygular ise… yakıtıdır. Bunlardan birinin olmaması, insanı yarım bırakacağından, insan bunları bütünleştirdiği zaman her türlü gelişim ve ilerleme için hazır hale gelmektedir.

İnsanın inancının iman haline gelmesi, yani onun mantık ve duygularının dinsel inanç noktasında buluşarak yola çıkması için kuşkusuz bazı ateşleyici güdülere gereksinim vardır. Bu güdüler, insanın şüpheleri, sahip olacağı yaratıcı düşünce, çocuk için sevgi ve hoşgörü ortamı oluşturan bir aile, çevredeki örnek kişiler, toplumsal kurumlar, mistik deneyimler, dışsal olaylar, buhranlar, bilinçli davranış ve seçimler olarak sıralanabilir. İnanç ve imanın ilişkili olduğu bir diğer kavram şüphedir. Genel olarak baktığımızda iki farklı şüphe ile karşılaşmaktayız: a) İnanç aşamasında ortaya çıkabilen şüphe b) İman aşamasında ortaya çıkabilen şüphe. İnanç aşamasında ortaya çıkan şüpheler, insanın inancının iman haline gelmesine katkıda bulunabileceği gibi, inançlarını tamamen kaybetmesine de neden olabilir. İnanç aşamasında karşılaşılan şüphe biçimlerini şöyle sıralayabiliriz: Tepkisel-olumsuz şüphe, insanın ilgilerine karşılık bulamamasından kaynaklanan şüphe, geleneksel dinin eksikliklerinden kaynaklanan şüphe, Tanrı anlayışından kaynaklanan şüphe, dinsel arayışın kaynaklarıyla ilgili şüphe, bilimsel şüphe, referans şüphesi, büyü ile dinin karıştırılmasından kaynaklanan şüphe, ergenlik şüphesi.

İman aşamasında görülen şüphe ise imanın daha da güçlenmesine zemin hazırlayan şüphe biçimidir ve sadakat şüphesi olarak adlandırılmaktadır. Bütün bunlara baktığımızda şöyle bir sonuca varabiliriz: İnançta daha çok bilişsel süreçler görülürken, imanda bilişsel süreçlerle birlikte ve onlardan daha yoğun olarak duygusal süreçler ön plana çıkmaktadır. Öyle ise iman, inancın gelişmiş ve daha da öznelleşmiş bir halidir. Bu anlamda iman, inanılan değerlerin içte ve derinden yaşanması olarak ifade edilebilir. Çünkü imanda, insanın kendine özgü ruhsal özellikleri hep birlikte canlanmaktadır. Bu canlanış, insanın iman ettiği değerle bütünleşerek zirveye çıkmaktadır ve bu bütünleşmeye güven ve teslimiyet temel oluşturmaktadır. Çünkü İslami dil ile söylemek gerekirse, Allah’a iman, müslümanın ona güvenmesi ve teslim olmasıyla gerçekleşir. O halde iman, insanın bütün donanımlarıyla, güven ve teslimiyet temelinde Allah ile bütünleşmesi olarak belirlenebilir.

Bu bağlamda, şüphenin inanç ve iman ile ilişkisine dönersek, şöyle bir tablo karşımıza çıkmaktadır: Daha önce ifade ettiğimiz gibi, şüphe daha çok inanç aşamasında kendine yer bulmaktadır. Çünkü daha çok bilişsel süreçlerin hakim olduğu inanç aşamasında, güven duygusu henüz yeterince gelişmemiştir. Güven duygusunun bulunmadığı ya da yeterli gelişmeyi gösteremediği yerlerde, şüphe ortaya çıkar. Çünkü bir yerde güven yoksa şüphe, şüphe yoksa güven vardır ve bu ikisi birbiriyle ters orantılıdır. Biri güçlenirken diğeri zayıflar. Aslında insanda güven duygusu her zaman vardır. Ama yeterince gelişmemiş ve zayıf kalmış güven duygusunun yerini şüphe doldurmaktadır. İman aşamasında ise güven duygusu gelişip teslimiyete dönüştüğünden, şüphe burada kendisine yer bulamamaktadır. Çünkü güvenin olduğu yerde kendine yer bulamayan şüphe, güvenin ileri aşaması diyebileceğimiz teslimiyetin hakim olduğu bir alanda yok olma durumuyla karşı karşıya kalmaktadır. Diğer taraftan iman aşamasında görülen sadakat şüphesi ise güven yoksunIuğu ile ilgili değil, güvenin yeterince gelişip gelişmediği ile ilgili bir durumdur ve güvenin gelişerek teslimiyete dönüşmesine katkıda bulunan geçici bir süreçtir.

Prof. Dr. Hasan Kayıklık

Özeleştiri

İnsan, hayatı, kendi iç âlemine göre değerlendirir. Gönül dünyası gelişmemiş insanlar, hayatı gerektiği gibi anlayamaz ve ona kendilerinden bir güzellik katamazlar. Dikkat edersek; hayata mânâ, derinlik ve güzellik katan kimseler, gönül âlemleriyle hayata müsbet bakan, güzellikleri görüp onlara odaklanan îman sahipleridir. Bu yüzden insanın sık sık kendi dünyasına dönerek muhasebede bulunması, iyiliklerini artırırken, kötü ahlâk ve özelliklerini asgarîye düşürmesi gerekir. Bunun yolu da kendisini acımasızca ve doğru bir şekilde eleştirmekten, yani “özeleştiri”den geçer.

İnsanı, en iyi kendisi tanır; zayıflıklarını ve üstünlüklerini kendisi bilir. Neyi niçin yaptığını, insanlara gösterdiği yüzünün arkasındaki gerçek niyetlerini kendisi bilir. Bu yüzden insanların övgüsü ve kınaması, insanı şaşırtmamalıdır. İnsanın hakiki yüzünü bilmeyen kimseler, bazen ölçüsüz bir şekilde insanı göklere çıkartır ya da yerin dibine sokar. Bir de insanların iltifatları görecelidir. Bugün iltifat edip yere göğe sığdıramayanlar, yarın insan içine çıkamayacak kadar hakarette bulunabilir. O yüzden insanların iltifatına da, hakaretine de gereğinden fazla itibar etmemek lâzımdır. Bunun ölçüsü de, insanın vicdanıdır. İnsanın öz cevherini keşfederek geliştirmesi, kişinin şahsiyetine olumlu yönde tesir eder. Kendini özeleştiriye tâbi tutan insanın özgüveni artar. Hatasından, yanlışından kurtulma zevkini tadar. İyimserliği, hoşgörüsü ve nezâketi artar. Kendini eleştiren, kendisinin farkında olan başkalarının tenkitlerine karşı da tahammüllü olur.

Günümüzde maalesef herkes, başkalarını tenkit etme hususunda âdeta kıyasıya bir yarış içinde… Başkasının hatasını incelemekten kendisine dönüp bakma fırsatı bulamıyor. Aslında iğneyi başkasına, çuvaldızı kendimize batırmamız lâzım… Başkalarını bir eleştirirken kendimizi bin eleştirmeliyiz. Çünkü başkasını tenkit etmek, insanın nefsâniyetini ve kibrini şişirir. “Onlarda şu kötülükler var, bende yok!” duygusunu verir. Bu da kibirdir, ucubdur; yani kendini beğenip büyük görmedir. Dinimiz, bu iki kötü hasleti de yasaklamıştır. Çünkü kula düşen tevâzû ve acziyetini bilmektir. Bu da insanın kendi nefsine dönmesi, zaaf, hata ve kusurlarını görmesiyle mümkündür ki, buna “nefs muhâsebesi”, yani “öz eleştiri” denir.

Biz ne kadar kendi kusurlarımızla meşgul olursak, o kadar başkalarının kusurlarını aramaktan kurtuluruz. Ne kadar kendi derdimizle meşgul olursak, o kadar kendimizi bulmuş oluruz. Aksi hâlde gözümüz hep dışarıda, başkalarında olduğu müddetçe kendi “benliğimizi” unutur, kaybederiz.

Eskiler, “İslâm’ın şartı beş, altıncısı olsaydı, haddini bilmek olurdu!” demişler. Gerçekten bu, bilhassa günümüzde çok hayâtî bir ölçüdür. Bugün başımıza gelenlerin pek çoğu haddimizi aşmaktan gelmektedir. Haddini bilmek, kulluğunu bilmek, acziyetini, kusurlarını ve varsa, üstünlük ve meziyetlerini bilmek demektir. Haddini bilen, nerede ne konuşacağını, nerede, kime karşı ne yapacağını bilir. Haddini aşan, büyük yüklerin altına girer; rüzgâra tükürmeye kalkar. Neticede yaptığı en çok kendisine zarar verir. Nefsini hesaba çeken, bu ve benzeri büyük hatalara düşmekten kendisini korumuş olur.

Kendini eleştirmeyi öğrenen, başkasına yönelttiği tenkitlerde de aşırılıktan uzak ve insaflı olur. Onların da insan olduğunu, birtakım zaaflarının olabileceğini görür, kabul eder. Herkesi, yetiştiği şart ve ortam ile değerlendirir. Herkesten dört dörtlük olmasını beklemez. Kısacası, hem gönül âleminde, hem de toplumda huzur; insanın kendisini tanıyıp tenkid edebilmesinden geçer.

Nurten Çevikoğlu

İnsan, ilişkileri ile anlam bulan bir varlıktır. Modern dünyada ilişkileri beşeri anlayışlar belirlese de, Müslümanlar “oku” emriyle başlayan, Medine sözleşmesiyle zirve yapan, Veda hutbesiyle nihayete eren bir ilkesel bütünlüğü referans alırlar. “Rabbinin adıyla oku!” hitabıyla başlayan; Kur’an mucizesi bizim düşünce sınırlarımızı zorlar. İhtiyacımız olan gerçek toplumsallığın, insani ilişkilerin ve alçaktan yukarı yücelmenin zeminini inşa eder. “Oku” emri yaratıcı mahiyette Hz. Peygamber’i okur yaparken; yaratan, terbiye eden Allah’ı tanımak ve ismiyle başlamak vazifesini hatırlatır. Öncesinde “Kitap nedir iman nedir bilmez”ken; yaratılışın sahibi olan Rabb’in seni kudretiyle okur yaptı, okunacak bir kitap indirmeğe başladı.  Sende öğretildiği gibi “Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığın.” Seni ve her şeyi yaratan Rabb’inin ismiyle oku!

Bu yüzden “İkra”  düz bir okuma değil; okumayı, anlamayı, anlatmayı ve tebliğ etmeyi de kapsayan bir hitaptır. Allah, insanın hem bireyselliğine hem de toplumsallığına vurgu yaparak ilk inen ayetlerde insanı tanıtır ve insan ilişkilerini anlatır. Çünkü “O, insanı bir “alak”tan yaratmıştır.” Bunu bilmeyen insan toplumdışıdır. İnsan olmanın bilincinde değildir. Sorumluluk almayan, aklını amacına uygun kullanmayan ve insana değer vermeyen kimseler önce kendilerine sonra tüm insanlığa ihanet etmektedirler.

Daha net bir ifadeyle “Kendini kendine yeterli görerek azmış” ve müstağnileşmişler; kendilerini ayrık görüp, hiç kimseye ihtiyaçları olmadığını zannetmektedirler. Oysa insanı ve insan ilişkilerini yaratan Allah’ın bizi muhatap alarak başıboş bırakmadığını ve bir Sünnetullah oluşturduğunu görmemiz gerekiyor. Çünkü insan öteki insanla, tabiatla ve Yaratıcısıyla ilişkilerinden bağımsız/müstağni değildir. Bununla birlikte modern dünyanın seküler insanı Allah’ı devre dışı bırakmak istediği için ilişkilerinde sürekli tökezlemekte, bir ayağı aksak kalmaktadır.

Örneğin; seküler insanın beşeri hukuku, modern insanın doğuştan belirlenen hak ve özgürlüklere sahip olduğu iddiasındadır. Bununla birlikte, doğumla başlatılan bu hak ve özgürlük anlayışı, seküler insana ana rahmindeki bebekleri “yasal” olarak öldürebilme zemini hazırlayabiliyor. Arjantin Senetosu’nun aldığı “14 haftalık bebeklere kürtaj yapılabilir” kararını coşkuyla karşılayan “özgür kadınların” çığlıklarıyla gündemimize düşen bu “hâk” ne yazık ki; Portekiz’de 16, İspanya’da 22, İngiltere’de 24 hafta ile yasal olarak uygulanıyor. Bunun ne anlama geldiğini, anne fıtratını kaybetmemiş insanların daha iyi anlayabileceğini ifade edelim.

Fıtrat dini İslam ise insanların haklarını “ana rahmine düştüğü” zamanla birlikte başlatır. Bu yüzden emanete sahip çıkmak isteyen insanlar, yürürlükteki hukukun üstünde ve ötesinde; egemenlerin değil, tek egemenin rızasına uygun; değişmez, mutlak, genel geçerliliği olmayan bir adaletin peşinde koşarlar. Bunun yolu ise; ne Rousseau’nun uygarlık öncesi ilkel insanına dönüşle; ne Hobbes’in “insan insanın kurdu”dur, anlayışından sebep, insanı kontrol altına alacak iktidarla; ne de Marx’ın ekonomik belirlenimciliğinden doğan sebep-sonuç ilişkilerinde değil; ifrat ve tefritten uzak vasat yani dengeli yolu tercih etmekle mümkündür. Daha net bir ifadeyle,  “İyiliği emredip kötülükten men eden” İslam ile mümkündür.

Çünkü ancak İslam; güçlü-güçsüz her insandan öteki insana, eşyaya adil davranma ve gerçek manada kulluk yapılmaya layık tek ilah olan Allah’a iman etme vecibesi olarak görür adaleti. Ve ancak İslam; insanlık değerinde,  insanlık onurunda, insan haklarında mutlak eşitliği; hiç kimseye dil, din, cins, ırk farkı gözetmeksizin emeklerin karşılığı olan ücret ya da ödül ile eylemlerinin karşılığı olan beraat ya da cezanın verilmesini; kamu görevlerinin dağıtılmasında ehliyet ve liyakatlerine göre davranılmasını mümkün kılıyor. Gerisi ise adalet değil, zulüm oluyor.

Modern insan fıtrata uygun hak ve adalet anlayışını terk etti. Dogmaların ipoteği altına kalarak sadece akılla yetindi. Vahyin yol göstericiliğini yok saydı. Bunu da özgürlük adına yaptı. Oysa hakkın, adaletin ve özgürlüğün bahşedenini devre dışı bırakmak zulümden başka hiçbir sonuç doğurmadı. Böylece, hukukun insanlar için var olduğu unutuldu ve insanların hukuk için yaratıldığı zannedildi.  Ancak “Limandaki gemiler güven içinde olsalar da; gemiler limanlar için yapılmamışlardı.” Bu yüzden adaletin bir özlemi aşıp, yaşana bir olguya dönüşmesi için erdemli insanların daha fazla mücadele etmesi gerekiyor.

Çünkü Müslümanların istisnasız görevi, adaletin ne olduğunu bilmek, her zaman adaleti savunmak, yeryüzünde adalet için çalışmaktır. Bununla birlikte adalet, sorumluluğun en alt basamağıdır. “Birr” ve” ihsan” sıfatları ise kâmil anlamda takvanın alanına ulaşabilmenin nitelikleridir. Onurlu yaşamak, kimseye zarar vermemek, herkese kendine ait olanı vermek, hakka saygı duymak, kusurlu kimsenin sorumluluğu üstlenmesi, ahde vefa göstermek insan olduğunun farkında olan herkesin vazifesidir. Bunun üzerine koyarak “kendinden fedakârlık yapmak” ise Allah’tan en çok korkan ve sakınanların yoludur.

Tüm bu anlatılanların yanında “insan özgürdür” ve “dileyen iman eder dileyen inkâr!” Modern insan özgürlüğü, “kendisi için en uygun olanı seçebilme özgürlüğü” olarak gördü. Seçenekler arttıkça özgürleşecek ve daha yetkin bir insan olacaktı. Oysa özgürlük, izzet ve kudreti Allah’ın ve Allah’ın mazlum kullarının yanında arama keyfiyeti; isyandan, içi boş feverandan uzak bir duruş sergileyebilmekti.

Kalem Suresinin 17 ile 40. ayetleri arasında, hepimizin malumu “Bahçe sahipleri” kıssasından bahsedilir. Kıssada yoksulun hakkı Allah’a ait bir pay olup, adalet o payı yoksula vermektir. Bahçe sahipleri bu hakkı verip vermeme özgürlüğüne sahiptir. Yapacakları doğru seçimle gerçek özgürlüğe kavuşmuş olacaklardı, yapmadılar ve pişman oldular! Hâlbuki özgürlük, sonunda pişmanlık olmayan seçeneği işaretleyebilmektir.

“Neyiniz var, nasıl hüküm veriyorsunuz? Yoksa size ait bir kitap var da ondan mı okuyorsunuz? O kitapta, “Beğendiğiniz her şey sizindir” diye mi yazılı? Yoksa “Ne hükmederseniz mutlaka sizindir” mi deniyor?

Rahmetli Mevdudi; “Gelin bu dünyayı değiştirelim” adlı eserinde; ruhani ya da dünyevi kişilere değil “Yasa’ya tabii olursak, kişilerin ya da toplumların tahakkümünden kurtulabileceğimizi söylüyor. İşte Müslümanlar için hem dünyada hem de ahiretteki kurtuluşun meşru reçetesi bu “Yasa”dır. Başka bir ifadeyle bize nefes alabilme nimetini bahşedenin rızasıdır. Egemenlerin politik düzenlerini onaylatmak için kullandıkları meşrulaştırma yolları değil. Bu yüzden bir icraatın yürürlükteki hukuk kurallarına uygun olması, o işin meşru olduğunu değil kanuni olduğu gösterir. Oysa Alev Alatlı’nın dediği gibi; “Her yasal olan şey helal değildir!” Milli Piyangonun yasal olması onu helal yapmadığı gibi! Bu yüzden bir icraatın yürürlükteki hukuk kurallarına uygun olması, o işin meşru olduğunu değil kanuni olduğu gösterir. Oysa Alev Alatlı’nın dediği gibi; “Her yasal olan şey helal değildir!” Milli Piyangonun yasal olması onu helal yapmadığı gibi!

Geçmişten gelen ancak bugün unutulmaya yüz tutmuş hasletlerimizden birisi, hangi konuda olursa olsun, bir söylemin“ Bunun meşruiyeti kitapla sabittir” ifadesiyle karşılık bulmasıydı. “Yoksa size ait bir kitabınız var da ondan mı hükmediyorsunuz?” ilahi sorusu bu meşruiyetin kaynağını sorgulayan ilahi bir buyruktur. Bu aslında Kur’an’ın birçok yerinde örneklemeler yoluyla ilkeler belirleyip insanoğluna gerçek değerini veren ve onurlu bir toplum yapısı oluşturmamızı bekleyen Allah’ın merhametini gösteriyordu.

Ancak bugün, Allah tarafından insana bahşedilen “hak ve özgürlüklerin gaspı” ile Allah tarafından insana verilen “adaleti sağlama görevinin” hakkıyla yerine getirilememesi olgularına muhatabız. Çünkü başkası, tabiat ve Allah ile olan ilişkilerimizi doğru bir temelde inşaa edemiyoruz. Bunun birincil nedeni vahye yabancılaşmadır. Buradan çıkış yolumuz ise; kavramlarımızı aslına irca ettirerek, hukukumuz ve dolayısıyla insani ilişkilerimizde meşruiyet krizini aşmamızla mümkün olacaktır, diye umuyoruz. Allah bu yolda çaba gösterenlerin yardımcısıdır… Sinan Ön

Şahsiyet

İslam’ın temel amacı şahıslara  şahsiyet kazandırmaktır. Her insan doğuştan bir şahıstır ama her insan şahsiyet sahibi değildir. Haliyle islamın temel amaçlarından birisi, şahısları muhatap almak onlara şuur kazandırmak ve onların şahsiyetli olmalarını sağlamaktır.
Allah’ın davasının temsil ve tebliğ edilme liyakatini ancak şahsiyetli müminlerden bekleyebiliriz. Dolayısıyla ilk Kur’an nesline baktığımızda Kur’an’ın bedevi bir toplumdan medeni bir toplum çıkardığını görebiliriz. Yani şakileri said kılan işte bu dindir bu kitaptır.

Peygamber efendimiz ne yaptı? Cahiliye toplumundaki şahısları aldı, önce onlara bir şuur kazandırdı sonra da şahsiyet kazandırdı. Ve yeryüzünü  onlara emanet etti.  ‘’Arz’ın imarından, neslin ıslahından siz sorumlusunuz’’ dedi. Ve görüyoruz ki kendi öz kızını diri diri toprağa gömecek kadar gözü dönmüş olan Hattab oğlu Ömer, o mektepten geçince öyle bir şahsiyet kazandı ki aynı Ömer, çölde devesiyle yürürken karıncaları ezmemek için yüreği titreyen bir insan oluverdi. İşte bahsettiğimiz  İslam, bahsettiğimiz Vahiy-Kur’an bugün de aynı özelliğe sahiptir, aynı güzelliğe sahiptir. Peki sorun nerede? Şahsiyet yetiştirme hususunda  bu kitapta bir sorun yok, eskime yok, pörsüme yok! Sıkıntı bizde yani kitaba muhatap olanlarda. Kitabın öngördüğü şahsiyetler yeryüzüne ağırlıklarını koyamıyorlarsa Kitapla ilişki biçimlerini gözden geçirmelidirler. İslam şunu söyler; ‘’şahısları ne kurtlaştırın ne de mankurtlaştırın şahısları kardeşleştirin. İnsan insanın kurdu değil, insan insanın yurdudur.’’ Potansiyel olarak tüm insanları kardeş kılma sorumluluğu altındayız. İslam, ‘’Ol, Olgunlaş, Adem ol, İnsan ol, Halife ol, kul ol, Abdullah ol…’’ der.

Şahsiyet kendine ait bir yüreği, kendine ait bir aklı, kendine ait bir iradesi olan adamdır.

Şahsiyet öznedir, şahıs nesnedir.

Şahsiyet belirleyendir, şahıs belirlenendir.

Şahsiyet sürükleyendir, şahıs sürüklenendir.

Şahsiyet etkileyendir, Şahıs etkilenendir.

Şahsiyet rüzgar estirendir, şahıs esen rüzgarlar karşısında yapraklar gibi savrulandır.

Şahsiyet gittiği yere renk verendir, şahıs gittiği yerde arazinin rengine uyandır.

Şahsiyet tarihi yazandır, şahıs tarih olandır.

Şahsiyet ezber bozandır, şahıs sadece ezber yapandır.

Şahsiyet yük alandır, şahıs yük olandır.

Aidiyet

Biz şu üç günlük dünyada kimin için yaşıyoruz? Kime aidiz? Kimin için varız? Aidiyetimizi, mensubiyetimizi netleştirebildik mi? Eğer bir mesuliyet yüklenilecekse  öncelikle mensubiyetin belirlenmesi gerekir. Bu konu dört cümlede şöyle özetlenebilir

1.) Bizler kendimize ait değiliz. Bu beden bize ait değil, bu can bize ait değil, bu mülk bize ait değil, çocuklarımız ve işimiz bize ait değil nitekim ayette de ‘’Allah’tan geldik Allah’a döneceğiz’’ denir ve bizler buna iman etmişizdir. En’am suresi 162. Ayette de şöyle denilir; ‘’De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.’’ İman ettiğimiz Allah ile nasılız? Biz Allah için varız diyen bizler Allah ile olmanın içini doldurabildik mi? Yoksa bu iddianın arkasını boş mu bırakıyoruz? Allah’ı hayatın merkezine alabildik mi? Allah gündemimizin kaçıncı sırasında?  Biz Allah’a ne kadar değer verirsek Allah da bize o kadar değer verir.

2.) Biz bu dünya için değiliz bu dünyaya ait değiliz. bu dünya da bize ait değil. Allah bizi bu dünya için yaratmadı bu dünya ile kendimizi sınırlayamayız, bu dünyaya kendimizi bağlayamayız. Allah’ın bizimle ilgili kararı şudur; ‘’Ahiret yurdu, takva sahipleri için elbette daha hayırlıdır.’’  Dünya içinde Allah için olmak nasıl olacaksa onun hakkını vermemiz lazım.

3.) Biz birey değiliz, bizim bir ümmetimiz var, evrensel kardeşliğimiz var. Biz ümmet içiniz ümmete aidiz. Biz kardeşlik için varız kardeşlere aidiz. ‘’zekeriya’yı da hatırla. hani o, rabbine, “rabbim! beni tek başıma bırakma. sen varislerin en hayırlısısın” diye dua etmişti.’’ O halde bir  ümmet adamı olduğumuzu unutmamalıyız.

4.)Biz insanlık için varız. ‘’Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.(ali-imran 110)’’  Allah insanlığı bize emanet etmiştir. İnsanlığı tehdit eden tüm kötülükleri, münkerleri, şerleri, şirretleri, şeytanlıkları biz etkisiz hale getiririz insanlığın barışı bize bağlı insanlığın güveni bize bağlı, insanlığın özgürlüğü bize bağlıdır. Şayet dünya yaşanılamayacak bir duruma gelmişse sebebi bizleriz. İnsanlık için projelerimizi konuşturmamız lazım. İnsanlığın felahı, salahı için devreye girmemiz lazım. İnsanlar ile İslam arasındaki engelleri kaldırma yükümlülüğü bizlerin sırtındadır.

Hareket

Hareket yoksa, aksiyon yoksa, eylem yoksa, icraat yoksa, proje yoksa pratiğimiz yoksa imanımız bizi harekete geçirmiyorsa şahsiyetimizin ve aidiyetimizin islami olması bizi kurtarmayacak, bize yetmeyecektir. Mazlum coğrafyalar bu halde iken siz hangi hesap üzereydiniz? Hangi iş üzereydiniz?  Sorularını Allah-u teala bizlere soracaktır. Tıpkı mekkelilere ’’Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü ‘’ sorulduğu gibi. İslam toraklarından, ümmetten umudunu kesen yüzbinlerle birlikte Batı’nın kapısında umut bekleyen ümmetin suçu, günahı neydi? Siz nerelerdeydiniz? Arakan’da kardeşleriniz cayır cayır ateşe verilirken siz ne iş üzereydiniz? Siyonistler kirli ve kanlı çizmeleriyle Mescid-i  Aksa’yı tekmelerken siz neyin peşindeydiniz? Suriye’de oluk oluk kan akarken, Afrika açlıktan kıvranırken siz nerelerdeydiniz? Birincil davanız, derdiniz neydi? Bizler İşte bu durum, ahval için harekete geçmeliyiz. Allah kime ne imkan vermişse kişinin onu getirip ortaya koyması lazım. Her şey bize emanet bu hayat da bize emanet. Hal böyleyken bizler; ertelemek, zamana yaymak hakkına asla sahip değiliz.

“Sadece Allah’a kulluk yapmak üzere yaratılarak, imtihan olunmak üzere yeryüzüne gönderildik. Yeryüzünde geçireceğimiz, Kur’an’da “çok kısa” ve “az bir geçimlik” olduğu sıkça vurgulanan imtihan hayatımız “hayatü’d dünya” olarak isimlendirilmiştir. İşte bu çok kısa süren imtihan alanı dünya hayatının ölüümle noktalanmasından sonra, hesap gününde sorgulanacak, tartılacak olan bu dünyadaki hayatımızda yapıp ettiklerimizin, tercihlerimizin sonucunda ahiret hayatımızın nasıl ve nerede geçeceği belirlenecek.

İnsanlar, iki alternatiften birisini tercih edeceklerdir. Ya yaratılış amacına uygun olarak yalnız Allah’ı İlah ve Rabb edinip, sadece Allah’a itaat-ibadet yaparak tevhid ve kulluk eksenli bir hayatı yaşayacaklar ve sonuçta Allah’ın rızasını kazanacaklardır. Ya da Allah’tan başkalarını da ilah edinip, başta heva olmak üzere Allah’tan gayrısına da itaat ederek, hayatlarının tamamını veya bir kısmını heva ve hevese göre düzenleyerek, ilahi hudutları ve ölçüleri aşarak, dünyevileşerek kaybedenlerden olacaklardır. 

Okunup bilinmek ve gereğince amel edilmek üzere indirilmiş, müjdeleyici, uyarıcı ve yol gösterici kılınmış, hak ile bâtılı ayırma (Furkan) fonksiyonu görmek için indirilmiş Kur’an eğer okunmazsa bu işlevini görebilir mi? Tabii ki göremez. Bu sebeple Rabbimiz bu anlamda Kur’an okumayanları, ondan yüz çevirmiş olarak kabul etmektedir. Biz de toplum olarak, Kur’an okumayı, anlamayı ve öğüt almayı terk edeli, bir nevi Kur’an’dan yüz çevirme konumuna sürüklenerek, Allah’ın rahmetinden uzaklaşmış ve bugünkü zillete düşmüş bulunmaktayız.

Halk etmek de, Hulk’un/hukukun kurallarını, evrenin yasalarını vazetmek de Allah’a aittir. Yaratan kimse emretmek, yaratıkları için nihai anlamda hüküm koyma yetkisi de sadece O’na ait olmalıdır. “Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na aittir”(7.Araf 54)Kainattaki her şey elektrona varıncaya kadar hepsi, Allah’ı tesbih(itaat) etmekte, O’na secde(itaat) etmekte, O’nun emrine göre, O’nun kevni yasalarına göre işlevlerini yerine getirmekte, O, ne emretmişse onu yapmaktadırlar. (Nahl 49-50, Nur 41, Hadid 1, Haşir 1, Rad 15, Hacc 18).

Evrendeki bütün varlıklar gibi, insanlar da, Allah’ı hamd ile tespih ve sadece O’na secde etmekle mükellef kılınmışlardır. (Furkan 58, Hac 77, Hicr 98-99, Casiye 18). Çünkü  “hükümranlık O’nundur, yaratmak da emretmek de O’nundur, ilk (dünya) de, son (ahiret) da O’nundur, mülkün hepsi O’nundur, göklerdeki ilah da yerdeki ilah da O’dur. (Tegabün 1, Araf 54,  Kasas 70, Necm 25, Maide 120, Zuhruf 84, Mülk 1).

Rabbimiz tarafından bizlere yüklenen misyon, diğer varlıklardan farklıdır. Bu misyon ise, yeryüzünün halifesi yani yeryüzünü Rabbani esaslara göre inşa etmekle görevli olmamızdır. Diğer varlıklar, Allah’ı sadece tesbih ederken, insanın Rabbini hem tesbih etmek hem de O’nun ölçü ve ilkelerinin yeryüzündeki temsilcisi olmak sorumluluğu vardır.  Bu sorumluluk, aynı zamanda kulun, imam (önder) olma, örnek olma ve hayata dair birer şahidler olmasını da beraberinde getirir.

Kur’an’a imanın gereği olarak Kur’an okunduktan sonra  secde (itaat) edilmesine, Kur’an’a uyulmasına, uyulmayan kitabın inkâr edilmiş, yalanlanmış sayıldığına dair bir çok ayet bulunmaktadır. (Bakara 121, Zümer 1-2, Araf 3, En’am 155, Cuma 5, Bakara 85).

İnşikak Suresi 20-25. ayetlerden anlaşılacağı üzere imanın gereği Kur’an okununca secde etmektir. Secdenin anlamı ise, Allah’a ve kitabı Kur’an’a itaat etmektir. Bunu yapmayanlar, yani “işittik ve itaat ettik” demeyenler onu yalanlayanlardır ve onların sonu elim azaptır. Halbuki iman edip salih amel işleyenler (işitip itaat edenler) ise Kur’an okunduğunda secde edenler olup, onlar için kesintisiz bir ecir vardır. Kur’an okununca secde (itaat) edilmesi, ona uyulması gerektiğini, uyulmayan, hayatta uygulanmayan kitaba iman edilmiş olmayacağını vurgulayan daha bir çok ayet vardır. (Secde 15, Nisa 13-14).

Evrende ve fıtratta tek bir ilahın hükmetmesi sebebiyle var olan barış, huzur ve ahengin insan hayatında da olması isteniyorsa, insanın hayatında da tek bir ilaha kulluk yapılması gereğini hatırlatan ayetler vardır. (Nahl 49-52, Ali İmran 83, Mü’minun 71, Mülk 3-4, Enbiya 22, Hicr 98-99).

Allah’ın birleştirilmesini istediği iki şeyin, fıtratla vahyin, evren ve fıtrat yasaları ile hayatı düzenleyen yasaları vaz eden vahyin arasını kesmemeye çağıran, kesenlerin arzda fesad çıkaracaklarını ve sonlarının hüsran olacağını bildiren, hilkat (yaratılış, evren ve fıtrat) ve hakikat (vahiy) kitabının arasının kesilmemesini ve birlikte okunmasını emreden ayetler vardır. (Casiye 18, Şems 1-10, Rad 19-25, Bakara 27).

Fıtrat ve evrendeki ayetleri muhtevi hilkat kitabı (Afaktaki ve enfüsteki ayetler) üzerine tefekkür edilmesine, Hakikat kitabı Kur’an’ın hakkıyla tilavet edilmesine, tertilen okunmasına dair ayetlerle, Allah’ın kevni ve vahyi ayetlerinin okunması ve tefekkürü için yol gösterilir. (Zariyat 20, Fussilet 53)

Alak 1-8. ayetlerde önce yaratılışa dikkat çekip, Araf suresi 54’deki “Yaratmak da, emretmek de O’na aittir” ayetiyle birlikte düşünüldüğünde, evrene, fıtrata emredilen hilkat kitabı ile insana emredilen şeriatı ihtiva eden hakikat kitabını oku. Hakikatin parçaları arasında bağ kur ve varlığı bütünüyle Allah merkezli bir yaklaşımla oku denilmiş olmaktadır. Aynı zamanda Allah’tan bağımsız bilgi ve bilim olmadığını anlatır bu ayetler. Kainat kitabının da vahiy kitabının da bilgilerini, yasalarını Allah emretmiştirAllah kevni ve Vahyi ayetlerini idrak etmeye, akletmeye, düşünmeye çağırır. Kur’an’ı anlamak, öğüt almak ve yaşamak için okumayı emreder. Bu okuma, aynı zamanda, “vahiyden aldığın mesajı başkalarına da oku, ilet, tebliğ et” emrini de içerir. Ve bütün muhataplar için de, “inzal edilen, iletilen mesajı Allah adına alın ve okuyun” anlamına da gelir. İlk Müslüman kuşak, her bir emir veya yasağı, Kur’an’dan edindikleri her bir görev ve emirleri hayatta uygulanmak üzere verilmiş bir direktif olarak değerlendirdiler.

Tilavet: Okuyup öğrendiğini izlemek, takip etmek, uygulamaya taşımak anlamını içerir. “hakkıyla tilavet” anlamayı ve yaşamayı şart haline getirir. Çünkü vahyi tilavet etmenin “Hakkı”, onu anlamak ve yaşamaktır. bu sebeple kitabı “hakkıyla tilavet etmek” onu anlamak, öğüt almak ve yaşamak amacıyla okumaktır. Bu durum, Cuma Suresi 5. ayetteki “kitap yüklü eşekler” olarak nitelenmenin tersidir. Allah Resulü (s) de, “kitabı hakkıyla okuyanlar” ibaresini tefsir ederken, “ona gereği gibi uyanlar” şeklinde açıklamıştır. (İbn Hanbel). Bu hal, kitaba iman etmenin temel gereğidir, bu hal üzere olmayanlar ise kitabı inkar ediyorlar demektir ki, “işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridirler”

Bakara 121: “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler (den bazısı) onu hakkıyla (gereği gibi) okurlar (Hakka tilavetihi). Çünkü onlar, ona iman ederler. Ama her kim onu inkâr ederse (yani hakkıyla okumaz/gereği gibi uymaz ise), işte gerçekten zarara uğrayanlar onlardır”.

Fıtri ahid, bilgi ve fıtrattaki takva potansiyeli, fıtri sorumluluk bilinci, hidayete ulaşmak için gerekli ilk zemini oluşturur.Kur’an ancak muttakiler için rehberlik yapar(Bakara 3), onlara fayda verir. Çünkü onlar imanı, hidayeti hak edecek bir arayış içinde olurlar. Bilgi + iman’a ulaşıldığında fıtrat ile vahiy bütünleşmiş olur. Vahyi ilimden sonraki takva ise, vahiyle bildirilen emir ve yasaklara uyarak, gereğince amel etmekle elde edilir. Takvanın yerini hidayetten önce de sonra da dünyevileşme, çıkarcılık, pragmatizm alırsa, hem fıtri, hem de vahyi bilgi, o kimseyi arındırma, inşa etme fonksiyonu görmez.

Allah, ikisi de kendisinden gelen fıtrat ile vahyin dünyada buluşup bütünleşmesini, ikisinin arasının kesilmemesini, tevhidle ve vahiyle bağın koparılmamasını emretmektedir. Ancak bugün gelinen noktada, maalesef Kur’an devre dışı bırakılarak, halifelik misyonunun gereğini yerine getirmekten uzaklaşılmış, tevhidle bağ koparılmış, yüklenilen emanete ihanet edilerek fıtratın yolundan sapılmıştır. İlk Kur’an nesli, Allah’ın kendileriyle Kur’an ayetleri aracılığı ile konuştuğuna ve emir ve talimatlar verdiğine kesin olarak iman ederek bir an önce onları hayata aktarmak heyecanını yaşıyorlardı. Bu sebeple de Kur’an’ın bereketi onları kuşatıyor, onlara izzet ve şeref kazandırıyordu. Daha sonra bu bilinç, bu iman ve kaynakla bütünleşme terk edilince bugünkü yaygın zillet meydana geldi. İman ve amellerimiz eksen ve anlam kaybına uğradı, istikamette büyük sapmalar meydana geldi.

Yalnız Allah’a kulluk yapmak, yalnız O’nun emirlerine, şeriatına, kurallarına itaat etmek için yaratıldık. Bütün Rasuller de, Allah’tan başka ilah olmadığını ve sadece O’na ibadet/kulluk yapılması gerektiğini tebliğ etmek, hak ile batılı ayrıştırarak Allah’ın kullarını hak yola yönlendirmek amacıyla gönderilmişlerdir: Kur’an ayetlerinde bildirildiği üzere insanların yaratılış amacı, tek bir ilaha kulluk yapmak, yalnız Allah’a itaat ve ibadet etmek, aynı şekilde Peygamberlerin gönderiliş amacı da tek bir ilaha kulluk/ibadet yapma büyük sorumluluğunu, yani yaratılış amacını hatırlatmak ve insanları ona çağırmaktır. (Zariyat 56, Enbiya 25)

Allah’ın hoşnut olacağı şekilde yaşamanın tek yolu, yaratılışın gerekçesine, gayesine sadık kalarak yaşamaktan geçmektedir. Keza Kur’an’ın ana teması da budur. Nitekim günde 5 vakit fazr namazda Fatiha suresi okutularak, bu konuda taahhütte bulunmamız ve yalnız Allah’a kulluk/ibadet etmekten ibaret bu büyük sorumluluğumuzu hatırlayıp vurgulamamız sağlanmıştır. Allah, rahmetiyle bizlere iki yoldan hangisini tercih edersek ‘ancak Allah’a ibadet etmiş olacağımızı’ bildirmektedir. İnsan, hak ile batıldan, iyilik ve kötülükten, nur ve zulumattan, İslam ve cahiliyeden, doğruluk ve sapıklıktan, sıratı müstakim ve başka yollardan, Allah’ın şeriatı ve bilmeyenlerin hevasından, takva ve fücurdan, iman ve küfürden ibaret iki yoldan; iki hayat tarzından hangisini tutarsa tutsun kendisine tercihi kolay kılınmış ve hatta tercihi kedisine sevdirilmiştir. Hak yola tabi olanın kurtulacağı, batıl yollara uyanın ise hüsran ile karşılaşacağı bildirilmiştir. (Şems 7-10, En’am 153, Casiye 18, Bakara 256, Kehf 29, Beled 8-10).

Kulluk bilincine sahip olmak, Dünyevileşme sapmasından ve hevanın ilahlığından korunmak için, Ahirete Yakin/kesin biçimde İman etmek gerekir. (Bakara 3-5, Neml 1-3).

Dünyada, bir şeyi yapmak ya da yapmamak suretiyle yapılan yanlış tercihlerle, (vahye aykırı tutum ve davranışlarla, yani tercih edilen hayat tarzıyla, hayatı Kur’an’a uygun yaşamamakla) din (hesap/ceza)gününü/ahireti hâl ile yalanlamaya (hâl ile inkâra)dikkat çeken ayetler üzerinde tefekkür edilmeli ve hal ile inkara düşmekten sakınılmalıdır. (İnfitar 9-12, Müdessir 40-47, Zuhruf 83, Cuma 5, Maun 1-7, Bakara 79-82, En’am 82, Mutaffifin 10-12, Mürselat 41-42, 45-50, Karia 6-11).

Dünyanın ahiretin tarlası olarak vahiyle inşa edilmesi suretiyle ahiret için salih ameller biriktirmeye çağıran, dünya için biriktirme tutkusuna, dünyevileşme belasına karşı uyaran, hayatın bütün alanlarında Allah’ın unutulmaması ve zikrinden yüz çevrilmemesi gerektiğine ve bunun imanın ispatı ve gereği olduğuna dikkat çeken ayetler üzerinde düşünülmeli ve ölüm gelene kadar ahiret için salih ameller biriktirme yarışı içinde olunmalıdır. (İsra 18-19, Şura 20, Bakara 200-202, Hud 15-16, Ankebut 64, Hadid 20, Yunus 24, Şura 36-39, Ahkaf 20, Zuhruf 33, Haşr 18, Nebe 39-40, Zilzal 6-8, Bakara 281, Hakka 1-29, Tekasür Suresi, Taha 124-126, Sad 26, Zuhruf 36,37, Bakara 8-12, Araf 12, Bakara 34, Haşir 19-21).

Tevhidi bir imanla İman-amel bütünlüğü içinde, sadece Allah’a kulluk yaparak hayatımızı ibadet kılmakla yükümlüyüz. O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır…(Mülk 2). “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının (takvayı hakkıyla kuşanın, Allah’ın emir ve yasaklarına hakkıyla uyun) ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün”. (Ali İmran 102).

İmansız salih amel olmaz, salih amel olmadan iman yaşayamaz. İman amel bütünlüğü içinde hayatı ibadet kılma sorumluluğunu hatırlatan ayetler: (Ankebut 2,3, Asır Suresi, En’am 162, Ali İmran 191, Rad 28).

Allah Teâlâ, her an’ın ancak kendisine kulluk etmek için tanzim edilmesini istiyor. Zira Müslümanın hiç bir hali yoktur ki, Allah’ı anmaktan uzak olsun. Şuara 227’de “illezine amenu ve amilussalihati ve zekerullahi kesiran (Allah’ı çokça zikredin)…” buyurulur. Hayatın bütün alanlarında Allah’ı zikredin, Allah’ın hükümlerini hakim kılmaya çalışın, Allah’ı hatırlamadan hiçbir hayat alanını yaşamayın. Çünkü Allah’ın anılmadığı, Allah’ın hükmünün esas alınmadığı, Allah’tan ve dininden soyutlanan, yalnız Allah’a ibadet kılınmayan her hayat alanında boşluğu bir başka ilah (heva ya da tagutlar) doldurur. Müslüman’ın her halinde, her davranışında Allah’ı zikir vardır. Mahlukatın boşuna yaratılmadığının tefekkürü vardır. Bu bilincin tezahürü Allah’ın emir ve yasaklarına itaâttir. Aksi durum insanın övdüğünü, sevdiğini söylediği birisine itaat etmemesidir ki, bu da sözünde yalancı olmaktır. Allah her kulunu imtihan edeceğini bildirmekte, imtihan edilmeden yalnı iman ettik demekle bırakılmayacaklarını, iman iddialarını mutlaka hayatlarında uygulayarak ispat etmeleri gerektiğini ayetlerinde açıkça vurgulamaktadır.

Müslüman “İslâm oldum” (teslim oldum) sözünün sahibi olması hasebiyle kalbi, dili, uzuvları bir an olsun Allah’ı anmaktan uzak olamaz. Zira temiz bir kalp Allah’ın zikriyle sükûn bulur. Kalplerin ancak Allah’ı zikirle sükûna ereceğinin bilincindedir o. İslam’ın, hayatın bütün alanlarını kuşatan bir din olduğunu ortaya koyan ve Hayatın bütün alanlarını kuşatan emirler içeren ayetler söz konusudur:(2.Bakara 177, 17.İsra 22-39, 6.En’am 151-155, Hac 77-78).

Yalnız Allah’a kulluk için, bütün hayatın, kendisinden daha güzel renk olmayan Allah’ın rengiyle/boyasıyla boyanması gerekiyor.

Hayatın bütün alanları, kimsenin daha güzelini vazedemeyeceği Allah’ın hükümleriyle düzenlendiğinde, yine daha güzeli olmayan Allah’ın rengiyle boyanmış olacak ve cahiliye rengi olan dünyevileşme son bulacaktır. Kur’an’ın mesajını işiten duyabileceği en güzel sözü işitmiş olarak, ona uymak suretiyle Müslüman olma niteliğini kazanabilecektir. Bu sebeple Allah’a çağırıp salih amel işledikten sonra “ben Müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kimse  de olamayacaktır. (Bakara 138, Maide 50, Fussilet 33, Zümer 18).

Allah’a kulluğun alternatifi şeytana, taguta ve hevaya kulluk ve ibadet yapmaktır.

Tevhidi bir imanla Allah’a kulluk eksenli bir hayatın alternatifi, şeytanın ve hevanın ilahlığında dünyevileşmedir. Bu sebeple de dünyada iki hizip yer alır, birisi Allah’ın taraftarları Hizbullah (evliyaullah), diğeri de şeytanın taraftarları hizbuşşeytan (evliyauşşeytan)dır. Ortası yoktur, ya yalnız Allah’a kulluk yapan bir mü’min olunarak evliyaullah vasfı kazanılarak Allah taraftarı ya da şeytana da kulluk yapılarak evliyauşşeytan, şeytanın taraftarı olunacaktır. (Yasin 60-61, Meryem 44, Maide 55,56, Mücadele 22).

Tagutu ilah edinmekten kaçınmak, ibadet ve itaatı yalnız Allah’a tahsis etmek gerekir. (Bakara 256, 257, Nahl 36, Zümer 17).

Tagutları reddetmek imani sorumluluktur. Allah’a karşı tuğyan eden, başkaldıran, isyan eden, Allah’ın hükümlerini, hudutlarını tanımayıp, ilahi vahye aykırı hükümler, hudutlar koyan ve Allah’ın kullarını, Allah’ın hükümlerine değil de kendi hevasından koyduğu bu beşeri hükümlere, hudutlara, kurallara uymaya zorlayan her gerçek ve tüzel kişi taguttur. Öncelikle bu tagutların reddedilmesi gerçekleşmeden tevhidi bir imanla Allah’a iman gerçekleşmez. Onun için ayette tıpkı “la ilahe illah”da olduğu gibi, “fe men yekfur bi’ttagut ve yu’min billah” denerek önce tagutların reddi zikredilir. Bütün peygamberlerin, toplumlarını, taguttan (taguta itaat/ibadet etmekten) kaçınıp Allah’a kulluk/ibadet/itaat etmeye çağırmaları için gönderildikleri beyan edilir. Yani peygamberlerin gönderiliş sebebi bile budur.

 İmani bir sorumluluk olarak, ilahi vahyin emirleri bırakılarak hevanın arzu ve istekleri esas alınmayacaktır. (Casiye 18, 23, Furkan 43, 44).

“Heva ve hevesini ilah edinmek” ifadesiyle bir kimsenin nefsinin her istediğini yapması ve yaptığı işin Allah indinde haram mı helâl mi olduğunu dikkate almadan davranması kastolunmaktadır.

Yalnız Allah’a kulluğun en temel gereği şudur; hükmün sadece Allah’a ait olduğuna iman edilmeli ve hayatın bütün alanları ilahi hükümlere uygun biçimde düzenlenmelidir. (Yusuf 40, Maide 44, 48, 49, 50, Nisa 58,59, 65 vd.)

Rabbimiz Ahzab 36. ayetinde, Allah ve Resulünün bir mesele hakkında hükmü söz konusu ise, aynı konuda mü’min bir kadın ve erkeğin kendi arzularına göre başka bir tercihte bulunma hak ve özgürlüğünün bulunmadığına dikkat çekmekte ve böylece en temel anayasal hükmü vazetmektedir. Ayette mü’minlerin, hayatın bütününü kuşatan hükümler vazeden Kur’an’ın hükümlerine aykırı tercihlerden kaçınmaları, sadece Allah ve Resulünden gelen emir ve yasaklara riayet etmeleri, böylece ibadeti, kulluğu, itaati sadece Allah’a tahsis etmeleri gerektiği, aksi taktirde Allah’a ve Resulüne isyan ve sapıklığa sürüklenileceği hatırlatılmaktadır ki, işte bu ahireti unutarak ya da erteleyerek dünyayı öne geçirmek yani dünyevileşmektir.

Şeytanın, hevanın ve tagutların sebep oldukları dünyevileşme tuzağına düşmemek için sürekli ahiret ve hesabı gündemin birinci maddesi yapan, sadece Allah’a itaat ve kulluk yapma bilincini diri tutan bir uyanıklık ve duyarlılık içinde olmak gerekir. Vahye tabi olmak dirilmek, aksi ölüm demektir.

“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun…” (Enfal 24).Allah ve Rasulü sizi diriltecek, size hayat verecek şeye çağırdığında bu çağrıya icabet edin. Bu duyarlılık, kulluk ve ahiret/hesap bilinci, tutarlı mü’min olma, ferdi planda da cemaat planında da vahye şahid olma sorumluluğunu yerine getirmeye ve böylece dünyevileşme sapmasından korunmaya yol açar: Kur’an’da Mekki Surelerdeki vahyin inzali ile ameli planda cahiliyeden ayrışıp, iman amel bütünlüğünde İslami şahsiyetin inşası gerçekleşir. Bunun korunması ise, iman-amel bütünlüğü içinde hayatı ibadet kılma, hayatın bütününü Allah’ın hükümlerine göre düzenleme tutarlılığını gerektirir. Her hangi bir hayat alanı Allah’tan soyutlanırsa, orada mutlaka heva ya da tagutların ilahlığı doldurur ve dünyevileşme yaşanır.

a – Göklerde ve yerde olan her şey nasıl büyüklenmeden Rabbine itaat ediyorsa, sizler de tutarlı olun, ahdinize sadakat gösterin ve bildiğiniz ve insanlara da söylediğiniz Rabbinizin emirlerine/vahye önce kendiniz uyun uyarısını yapan ayetler muvacehesinde halimizi sorgulayıp ıslah etmeli, tutarlı mü’minler olmaya çalışamlıyız: (Nahl 49-52, Saf 1-3, Bakara 44).

b – Müslüman şahsiyetin ferdi planda şahidlik /örneklik yapması ve böylece hal ile tebliği gerçekleştirerek, dünyevileşmeden korunması: (Hac 77-78, Bakara 43).

Müslümanların vasat ümmet şahidliği/örnekliği de dünyevileşmeye en büyük engel olarak cemaat planında şahidlik/örneklik oluşturmasıdır. “Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta/vasat bir ümmet  yaptık….” (Bakara 143)

Bu sorumluluklar yapılmadığında, çeşitli dünyevi hesaplar, hırslar ve pragmatizm sonucu bu sorumluluk bilinci zaafa uğrayınca, ferdi dünyevileşme ve cemaat planında dünyevileşme yaşanmakta ve yaygın büyük değişim, dönüşüm ve savrulmalar meydana gelmektedir. Ferdi planda Müslümanlar bireyselleşerek, cemaat planında batıl sistem içine ya da geleneksel ve modern hurafelere eklemlenerek, destekçi konumuna gelerek dünyevileşmekte, makam, mevki, kredi-ihale peşinde, yahut da daha fazla imakn ve güç devşirmek, görece özgürlüklere kavuşmak, zenginleşme, rehavet, konfor, lüks harcama imkanlarına kavuşmak vs. giderek yozlaşma artmaktadır. Lüks otellerde tatil yapan, cazibeyi örtmek için gerekli olan tesettürün bile, cazibeyi arttırıcı bir forma sokulduğu, daha çok kazanma ve daha çok tüketme hırsının Müslümanları kuşatıp, kapitalist tüketim kültürü içinde tüm İslami duyarlılıkları tükettiği süreçlerden geçmekteyiz.

Müslüman fert ve cemaatlerin, dünyevi imkanları arttıkça, bir takım gasp edilmiş hakları iade edildikçe, sistem içi görece özgürlüklere kavuştukça, giderek istikamet zaafı içine sürüklendikleri ve tevhidi duruşlarını fülulaştırdıkları ya da bozdukları ibretle gözlemlenmekte, hızla, on yıllarca mücadele ettikleri şirkle hükmeden devletin savunucusu konumuna doğru dönüşmektedirler. Ya da istikamet krizi sonucu batıl sistem içi ılımlı laik gri siyasete aktif destekçi durumuna gelmektedirler.

Kur’an ile büyük cihad hiçbir zaman ve şartta asla terk edilmemelidir. (Furkan 52

Rabbimiz kitabında, “Kâfirlere itaat etme ve onlarla, onunla (Kur’an’la) büyük cihad et” (Furkan, 25/52) buyurmaktadır. Kur’an’la teçhiz olmayanların, Kur’an’dan öğüt almayanların Kur’an’la cihadı gerçekleştirmeleri mümkün olabilir mi?

Dünyevileşmenin, yozlaşmanın, anlam ve değer kaybının en önemli sebebi Kur’an’ın mehcur bırakılmasıdır.

Hesap günü Peygamber’in (s); “Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terk edilmiş olarak bıraktı.”(Furkan, 25/30) şikayetine muhatap olacak hallere düşmekten kaçınmalıdır. Bugün toplumumuzda yaygın olarak yaşanan ve dünyevileşmenin en büyük sebebi olan“Kur’an’ıterk edilmiş bırakma”konumundan kurtulmak için ciddi ve samimi çabalar göstermeliyiz.

Rabbimiz biz kullarına şöyle seslenmektedir: “Andolsun, size, (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin (şan ve şerefinizin) içinde bulunduğu bir kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız?” (21.Enbiya 10)Evet bize, Kur’an’la, bütün durumlarımızı, ahlakımızı, hukukumuzu, hayat ölçülerimizi belirleyici, bize şan ve şeref kazandırıcı hükümler, değerler, ölçüler indirildi; hâlâ akledip de şerefimize sahip çıkmayacak mıyız? İzzetin, onurun tamamı Allah’ın yanındayken (Nisa, 4/139) ve izzeti yanlış yerlerde aramanın yol açtığı zilletten kurtulmak için Kur’an’a ve Rabbimize tam teslimiyet gerekiyorken, bu konuda hâlâ tereddütlü davranmayı sürdürecek miyiz?

Hayatın herhangi bir alanında Rabbini unutan ve O’nun zikrinden (vahiyden) yüz çeviren insan, saparak Rabbine ve kendine yabancılaşır, dünyevileşir.

Kur’an’da insanın Rabbine ve kendine yabancılaşması sonunda, insanın tükenişini ve fesadın küreselleşmesinin sebeplerini ortaya koyan ayetler vardır. (Bakara 30, Alâk 6-7).

İşte bu ayetlerde ifade edildiği üzere, kendini müstağni gördüğü için azan insan, nefsini, hevasını ilahlaştırınca, insanın en kâmil varlık olarak kendisine yetebileceği ve bu sebeple de daha üst bir otoritenin kendisine kural koymasının kabul edilemeyeceği iddiasıyla, Allah’ın şeriatı, hükümleri dışlanıp, bunun yerine egemen insanların kanun yapması esas alındı. Böyle olunca da, kaçınılmaz olarak kendi çıkarları peşinde koşan güçlü ve egemen insanlar, yasa yaparken, yönetirken, ya da yargılarken, kendi çıkarlarını, hevanın ürünü sapkın değer yargılarını esas aldılar. Ve tabii olarak sonuçta zulüm ve insan hakları ihlalleri, sömürü ve emperyalizm yaygın bir hal aldı. İnsan kendini ve değerlerini tükettikçe fesad küreselleşti.

Zaten melekler de bu yüzden, Kur’an’da yer alan ifadelerinde, Allah’ın yeryüzünün halifesi kıldığı insanın serbest irade sahibi olarak kendisini, vekalet konumunda değil de, asalet pozisyonunda zannederek, yeryüzüne kendi hevası, aklı, iradesi istikametinde kanun ve kurallarla düzen vermeye kalkarsa, fesad çıkarıp, kan dökecek bir yaratık haline geleceği endişelerini dile getirmiyorlar mıydı? Batı, insanı ilahlaştırmasının doğal bir soncu olarak, insan iradesinin üzerinde, başka bir otorite tanınmadığı için, egemenliğin kayıtsız şartsız insana ait olduğunu iddia etti. Özgürlük iddiası ve mücadelesi, sadece yönetimlere ve diğer insanlara yönelik olarak gündeme getirilmedi. Allah’a karşı da özgürlük iddiası ile hareket edilince fücur, sapma ve fesad (bozgunculuk) kaçınılmaz bir sonuç oldu. Sadece Allah’a kulluktan kaçınan insan hemcinslerine kul oldu. Temel hak ve özgürlüklerini hemcinslerinin insafına terk etmek zorunda kaldı. Hududullahı aşarak münkere yöneldi. Fücur, münker, kötülük, isyan adına ne varsa onları da insan hak ve özgürlüğü saydı. Böylece temiz fıtratını kirleten, bozan, Allah’ın bütün insanları üzerinde yarattığı fıtratın yolundan uzaklaşan insan, fıtratlarına müdahale edilerek ot yerine et yedirilen danalar gibi çıldırdı, azgınlaştı. Yeryüzünde vekaleten Allah’ın hükümlerini egemen kılması gerekirken, asaleten  hevasını egemen kılmak suretiyle hilafet misyonuna ihanet etti. İrade serbestisi emanetini kötüye kullanarak tuğyan etti. Yüklendiği emanete, sorumluluklarını reddederek ihanet etti. Allah’dan başka ilah tanımayacağı sözüne ve ahdine sadakatsizlik ederek, hevasını ilah edindi.

Ahseni takvim yaratılışına aykırı davranarak, “esfele safiline”, “aşağıların aşağısı”, “belhum adal”, “hayvanlardan bile aşağı” konumlara düşerek, egoist, çıkarcı oportünist, saldırgan, dünyaperest bir sapkınlığa yöneldi. Yanlış tercihi sonucunda, hayvanlaşan, hatta hayvanlardan bile  aşağı seviyeye inen (Furkan-44, Araf-179) insan, kaçınılmaz olarak kendi çıkarları için diğer insanları sömürmeyi, ezmeyi haklarını gasb etmeyi kendisi için bir “hak” olarak telakki edebildi. Tüm bu sebeplerle batı düşüncesi, sadece kendi insanını insan sayan ve insan haklarını sadece kendi insanı için isteyen, diğer insanları ise sömürme, ezme ve kendisi gibi inanmaya zorlama “hak”kını kendisinde gören, zalim ve çifte standartçı bir konuma sürüklenmiştir. Batı düşüncesine müntesip olup da, henüz fıtratları tam anlamıyla bozulmamış ya da fıtrata Allah’ın verdiği renk tam anlamıyla cahiliye boyasıyla örtülmemiş bazı bireylerde sınırlı bir erdemlilik zaman zaman tezahür etse de, bunun dahi sürekli olmadığı, konjonktüre göre değişebilen ve zaman zaman kaybolan bir haslet olduğu görülmektedir.

Dünya ve ahret saadetine kavuşmak anlamında kurtuluş; insanın Rabb’i, yaratıcısı tarafından kendisine biçilen kulluk konumuna dönmekten, kendini ve Rabbini vahyin ölçüleriyle tanımaktan, kendi ile Rabb’i arasındaki ikincil ilahları kaldırıp, sadece Rabb’ine ibadet, itaat eden konumuyla, kula kulluktan kurtulmasından geçmektedir.

Bakara 30’da olduğu gibi Kasas 5. ayette de vurgulanan yeryüzünün halifesi kılınmanın anlamı, yeryüzünü Rabbani esaslara göre inşa etmekle görevli kılınmamızdır. Diğer varlıklar, Allah’ı sadece tesbih ederken (onlar için belirlenen kevni görev ve yasalara iradesiz biçimde kendiliğinden itaat ederken), insanın Rabbini hem tesbih etmek hem de O’nun ölçü ve ilkelerinin yeryüzündeki şahidi ve uygulayıcısı olmak suretiyle Allah’ın hükmünü hâkim kılmayı, akıl ve özgür iradesiyle tercih etme sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk bize hayata müdahil olmayı, örnek bir fert, örnek bir baba ve anne, örnek bir aile, örnek bir işveren, örnek bir çalışan olarak, hayatın bütün alanlarında vahye şahidlik yaparak topluma güzel modeller sunma sorumluluğunu yüklemektedir.

Hayatın hiçbir (kamu-özel, bireysel-toplumsal) alanında Allah unutulmayacak, Allah’ın zikrinden yüz çevrilmeyecek, Kur’an devre dışı bırakılmayacaktır. İster hayatın bütününde, isterse bir parçasında, kamu alanında, devlet yönetiminde, ekonomide, siyasette, aile hayatında, Allah’ı unutana Allah da bizzat kendilerini unutturur (Haşr 19) ve yoldan sapmaları kaçınılmaz olur. Böylece fıtratla vahyin arası kesildiği, Allah’tan gelen bu iki şeyin dünyada buluşup bütünleşmesi engellendiğinde, yani insan Allah’ı unuttuğunda ve vahiyden yüz çevirdiğinde Allah da kendisini unutturunca, insanın fıtratına ve Rabbine yabancılaşması başlar. Böylece arzda fesad çıkaracak, kendine ve Rabbine yabancılaşmış azgın beşer türü ortaya çıkacaktır.

Allah’tan ve Kur’an’dan soyutlanan her hayat alanında mutlaka başka bir ilah ortaya çıkacak ve o boşluğu dolduracaktır. Çünkü hayat bütün alanları bir takım, değer, ölçü ve kurallara göze düzenlenmek zorundadır. Bu hayat alanlarında kimin kuralları, ölçüleri, değerleri belirleyici kılınıyorsa o ilah edinilmiş ve ona kulluk/itaat edilmiş olur. Hayatın bazı alanlarında Allah’ı unutarak, bu alanları Allah’ın hükümlerinden soyutlayanlara, Allah’ın zikrinden, Kur’an’ından yüz çevirenlere, hevalarını, arzularını belirleyici kılanlara, bir şeytan musallat edilecek ve bu şeytanlar onları yoldan çıkardıkları halde, onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını zannedeceklerdir.(Zuhruf 36-37) Ve bu sebeple de kendilerine “arzda fesad çıkarmayın” dendiğinde, onlar kendilerinin “ıslah ediciler olduklarını” iddia edeceklerdir. (Bakara 11-12).

İşte ülkemize, bölgemize ve tüm dünyaya egemen hale gelen fesad, sömürü ve zulüm, bu tür Rabbini unuttuğu ve O’nun zikrinden yüz çevirdiği için kendine ve Rabbine yabancılaşarak şeytanı dost edinmiş, şeytana ibadet eden azgın müfsid insanların ve onların heva ürünü ideoloji ve seküler modellerinin ortaya çıkardığı sonuçtur. İşte bu büyük zulüm ve sömürüye, bu derin ve yaygın adaletsizliğe karşı geniş mustaz’af kitleler dünyanın her yanında, daha adil ve daha özgürlükçü yeni bir dünya talebiyle isyan bayrağını açarak ayaklanmakta, egemen yerel ve küresel sistemleri değişime zorlamaktadırlar.

Kulluk Bilincinin Belirleyiciliği ve Dünyevileşme

Kulluk bilincine sahip olmak; bündeminin birinci maddesine sürekli olarak, “sadece Allah’a kulluk yapma ve ahrette hesap verme duyarlılığını” yerleştirmek ve bütün hayatını bu bilinçle inşa ve ihya etme çabası göstermektir. Kulluk ve ahiret eksenli hayat tasavvuruna sahip olmak ve hayatını bu eksen etrafında şekillendirmektir.

a-Arzın hangi bölgesinde, hangi zaman diliminde ve hangi şartlar altında bulunursak bulunalım, her zaman gündemimizin birinci maddesi, daha sonraki gündem maddelerini de belirleyici rol oynamak üzere, yaratılış gayemiz olan yalnız Allah’a kulluk olmalıdır.

b-Kulluk ve ahiret eksenli hayat tasavvurumuzu sosyalleştirmek, Rabbimize nasıl kulluk yapabileceğimizi öğrenmek için Kur’an’ı hakkıyla okuyup öğüt almak ve Allah’ın hükümlerini iman-amel bütünlüğü içinde hayata hâkim kılmak, hayatımızı ibadet kılmak olmalıdır.

c-Sürekli bu bilinçle, bu şuurla, Allah’ı razı edebilecek amellerde bulunmak, kınayıcının kınamasından hiçbir zaman korkmadan sadece Allah’a kul olmanın imkânlarını aramak, oluşturmak bir Müslüman olarak en öncelikli ve sürekli gündemimiz olmalıdır.

d-Hayatımızda, davranışlarımızda, ticaretimizde, siyasetimizde, sözlerimizde, amellerimizde, sosyal ilişkilerimizde, aile ve komşuluk ilişkilerimizde, hâsılı bütün bireysel ve toplumsal pratiğimizde sadece Allah’ın rızasını gözetmek, sadece ve sadece Rabbimizin emrettiği gibi yaşamak, her zaman ve zeminde ilk gündem maddemiz olmalıdır.

e-Temel dayanağımız Kur’an’ı belirleyici kılarak, Resulün ve ilk Kur’an neslinin yolunda, bulunduğumuz zaman ve zeminde çağımızın Kur’an toplumunu oluşturma cehd ve gayreti içinde olmak, din günü ve uhrevi hesabı gündemimizden hiç çıkarmadan, Kur’an’ın ışığında ahiret eksenli bir hayatı yaşamak her zaman ilk sıradaki işimiz olmalı ve bu ilk gündem maddesi ardından gelen bütün gündemlerimizi de yönlendirici, sınırlandırıcı ve belirleyici bir rol oynamalıdır.

f- Böyle olunca, hayatımızın diğer gündem maddelerinde yer alan her şey de, ilk maddedeki ölçüye uyum sağlayınca hepsi ibadet olma vasfı kazanacak ve sonuçta hayat ibadet kılınmış olacaktır.

Halbuki pratikte çoğunlukla yapıldığı gibi, gündemin birinci maddesine diğerlerinden birisi yerleşirse, kulluk eksenli mesela zengin olmak, kariyer yapmak, iktidar olmak, dünya ekinini/kazancını arttırmak vb birinci maddeye yerleşirse, yani her şeye rağmen zengin olmak, kariyer yapmak, ya da iktidar olmak, dünya kazancını arttırmak, dünyada rahat yaşamak hedef alınırsa, kulluk daha sonraki maddelerde ikinci plana düşürülürse, ilk maddede yer alan hedefler gündemin sonraki maddelerine düşürülmüş olan kulluğu belirlemeye, sınırlamaya başlayacaktır. Sonuçta da artık bu ilk hedeflere ulaşmaya engel olmayacak kadar kulluk yapma noktasına sürüklenmek kaçınılmaz olacak, hevanın ilahlığı ve şirk meydana gelecektir.

Dünya Hayatı ve Sekülerleşme/Dünyevileşme

“Dünya” kelimesinin kendisinden türediği “Ednâ” kelimesi Kur’an’da; küçük, az veya eksik (58/Mücâdele, 7; 73/Müzemmil, 20), daha uygun, daha münasip, daha yakın (2/Bakara, 282; 5/Mâide, 108; 33/Ahzâb, 51), daha değersiz, âdi, hayır yönünden daha az (2/Bakara, 61; 32/Secde, 21), yakın mekân, yer olarak daha yakın (30/Rûm, 3) gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

Konumuz olan ‘dünya’ kavramı, Ahiret veya Ahiret hayatının karşılığı olarak, ‘hayatü’d dünya-yakın hayat’ anlamındadır. Bu kelime Kur’an’da çok sık ve Ahiretten veya ölümden önceki hayatın sıfatı olarak geçmektedir. Kur’an, ‘dünya’ kelimesini, kişiyi Allah’tan uzaklaştıran iğreti, adi, sefil bir hayatın karşılığı olarak kullanmaktadır. Bu kelimeyi çoğunlukla Ahiret hayatı ile birlikte söz konusu etmektedir. İki hayat arasında karşılaştırma yapmakta, Ahiret hayatının üstünlüğünü ve devamlılığını vurgulamaktadır. Kur’an, Ahireti unutturmayan, kişinin kulluk görevlerine engel olmayan, insanı sapıklığa götürmeyen ‘dünya hayatını’ kötülememektedir. Hatta bunun bir mutluluk olduğunu, mü’minlerin bu anlamda dua etmeleri gerektiğini öğütlemektedir. (Bakara: 2/201) (Araf 7/56, Nahl 16/22, Yunus: 10/64)

Kur’an, ‘dünya’ ile Ahiret arasında  bir tercih söz konusu olduğunda, elbette Ahiretin tercih edilmesini emrediyor, aksi davranış sergileyenleri kınıyor. Çünkü Ahiret hayatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır. (Duhâ: 93/4) ‘Dünya hayatını Ahirete tercih edenler, uzak bir sapıklığa düşerler.( İbrahim: 14/3) Allah’ın hükümlerine kulak  vermeyip, Ahireti unutanlar; dünyaya karşılık Ahireti satanlardır. Böyle bir alış-verişin hiç te kârlı olmadığı Kur’an’da hatırlatılır. (Bakara: 2/86,90) Bu anlayışa sahip olanların yaptıkları işler kendilerine dünyada da âhirette de bir yarar sağlamaz (2/Bakara, 217).

Müslümanlardan bazıları da Ahiretlerini kazanmak için dünyalarını satarlar. Kur’an, Allah yolunda cihad etmenin bu anlama geldiğini ve böylelerinin büyük bir sevaba kavuşacaklarını haber veriyor ve bu tercihi övüyor. Allah yolunun şehitleri bu çok kârlı alış-verişin canlı örneğidir. (Nisa: 4/74 – O hâlde, dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.) Kur’an-ı Kerim’e göre ‘dünya hayatı’, bir oyun (oyalanma) ve bir eğlencedir, (En’am: 6/32, Muhammed: 47/36, Ankebut 64 vd.), aldatıcı bir metadır (fayda, alınıp satılan şey) (Âli İmran: 3/14, 185; Tevbe: 9/38 vd.), geçici ve önemsizdir.( Nisa: 4/77.) ‘Dünya hayatı’ yağmurla biten ve yeşeren, sonra da bir afetle yok olup giden ekin gibidir.( Yunus: 10/24; Kehf: 18/45.) Oyun, oyalanma, eğlence ve bir süs olmasının yanısıra; mal ve çocuk bakımından bir övünme ve bir çoğalma yarışıdır. O, aldatıcı bir geçinme aracıdır.( Hadid: 57/20.) Mal sahibi olmak çocuk edinme ve diğer sahip olunan şeyler aslında ‘dünya hayatı’nın süsüdür. Ancak varılacak yerin en güzeli, mutluluğun en şahanesi Allah’ın katındadır.( Âli İmran: 3/14.)

‘Dünya hayatı’, bu gibi özellikleriyle aldatıcı, oyalayıcı, gaflete düşürücü, asıl maksattan uzaklaştırıcı, gelip-geçici ve vefasızdır. Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır (hayır), doğrusu (aslında) onlar âhiretten korkmuyorlar.” (74/Müddessir, 53). Peygamberimiz(s) de bir çok sözünde ‘dünya hayatı’nın bu özelliklerini anlatıp, onu aşırı sevip, ona bağlanmaktan mü’minleri sakındırmıştır. Buyuruyor ki: “Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışın başıdır. Bir şeye karşı olan sevgin seni kör ve sağır yapar”.( Beyhakí, Şuabü’l İman’da, nak. Kütübü Sitte: 7/242.)

İslâm, her konuda olduğu gibi bu konuda da insan hayatına ve arzularına bir denge getiriyor. Allah’ın insanlar için yarattığı zinetleri (süsleri ve geçimlikleri) kimsenin yasaklamaya ve  haram kılmaya hakkı yoktur. Ancak insan bu zinetleri helâl yoldan aramalı, harama harcamamalı, mal ile şımarmamalı, malı haksızlık aracı olarak kullanmamalı, mal ile meşgul olarak Allah’tan ve Ahirete hazırlanmaktan uzaklaşmamalı, üzerinde (zekât, sadaka ve nafaka gibi) hakkı olanların hakkını vermeli. Peygamberimiz(s) dünyadan yüz çevirerek, devamlı ibadetle meşgul olup, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını bile karşılamayan sahabelerin tutumunu tenkit ettiği gibi, dünyalık ve mal sevgisini kalbe yerleştirip kulluk görevlerini ihmal edenleri de uyarmıştır. “Vallahi ben bundan sonra sizin hakkınızda fakirlikten korkmuyorum. Aksine sizden evvelki ümmetlerin önüne dünyalıklar serilip birbiriyle yarıştıkları ve onları helak ettiği gibi sizin önünüze de serilip çekişmenizden ve sizi de helak etmesinden korkuyorum.” (Buhari, Cenaiz 72; Menakıb 25; Müslim, Fezail 30-31)

“Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının…” (Müslim, Zikr 99; Tirmizî, Fiten 26; İbn Mâce, Fiten 19) “… Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” (İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588). ‘Dünya hayatı’ ve ahirete hazır olma arasında bir denge olmalıdır. İslâmın hoş görmediği ‘dünya hayatı’, insanı Allah’tan uzaklaştıran yaşama anlayışıdır. Mal, servet, makam ve mevki tutkusu, şöhret hastalığı, şehvetlere esir olma, lüks ve israf anlayışı, malla şımarma ve dünyalıklara köle olma akılsızlığıdır. Dünya mutluluğu ile âhiret saâdeti birbirine zıt değildir; âhirette ödül kazanmanın yolu, dünyadan tamamen vazgeçmek değildir. Âhiretlerini kaybedenler dünyada da mutlu olamazlar. Dünyada zevkleri, güzellikleri sonuna kadar yaşasalar (46. Ahkaf 20) da mutlu değildirler. Onlar için dünyada rezil olmak, ahirette ise azab söz konusudur (Bakara 2/85).“Kâfirler için dünyada ve âhirette şiddetli bir azap vardır.” (3/Âl-i İmrân, 56). 

Dünyevileşme kavramı; ahiret hayatını unutan, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan ve şehvetlerinin peşinde koşan insanın içinde bulunduğu hali ifade eden bir kavramdır. İslâm âlimleri dünyevîleşmeyi, insanlığı tehdit eden bir dalâlet ve heva-hevesin ilâh edinildiği bir hayat tarzı olarak değerlendirmişlerdir. Hayatı sadece bu dünya hayatından ibaret görme; uhrevî olanı erteleme veya reddetme anlamında dünyevîleşme, insanlığın tarihi kadar eski bir geçmişe sahiptir. Bütün Peygamberler (ASV) de işte bu büyük sapmaya karşı insanları uyarmak, cahiliye kirlerinden arınıp şeytanı, hevayı ve tagutları ilah edinmekten kaçınarak, ibadet ve itaati sadece Allah’a has kılmaya çağırmak üzere gönderilmişlerdir.

Batı toplumunun içinde bulunduğu derin hurafe ağından kurtulmak için geliştirdiği Sekülarizm, Kur’an’ın tabiriyle, uhrevî olanın ertelenip dünyevî olan lehine derin bir sapkınlığa dönüşmüş olan bir olgudur. Kur’an, dünyevîleşmeyi, insanı, insanlığı tehdit eden bir sapkınlık olarak nitelemekte; heva ve hevesin İlâh edildiği bir hayat tarzı, bir kulluk şekli olarak nitelendirmektedir. Sekülarizm, Dünyevîleşme; İsim, felsefe: Dünyacılık. Dini inançlarla uygulamaları, yalnız kişisel değil, fakat toplumsal karar alma ve eylemde yol göstericiler olarak değerlendirmeme tavrı ya da süreci; dini düşünce uygulama, inanç ve kuralların toplumsal anlam ve öneminiyitirmesi süreci (Cavizci,2005:“Dünyevîleşme” mad.;  http://www.tdk.gov.tr/tdksozluk/sozara.htm).Sekülarizm, hayatın her alanında ilâhi teklifleri (vahyi) devre dışı bırakma, dinîn şiarlarını/sembolleri anlamsızlaştırma ve dini sadece vicdanî bir tercih olarak değerlendirme halini ifade eden bir ideolojidir.

Sekülerleşme; amelde, itikatta, bilinçte bozulma; dünyevîleşme yönünde değişim, hayatın her alanında dinsel düşünmeyi devre dışı bırakma, dinî sembolleri anlamsızlaştırma ve dini ancak vicdanî tahayyül olarak konumlandırmadır. Modern döneme ait bir kavram olan Sekülarizm, Batı’nın, kendi problemlerine yönelik tarihsel serüveni içerisinde ortaya çıkmış bir çözüm şeklidir. Siyasal literatüre giren laiklik de öyle. Laikliğin en yalın tanımı, din ile siyasi iktidarın egemenlik alanlarını birbirinden ayırmaktır. Bu açıdan İslâm ile lâiklik, birbirinin taban tabana zıddı olan iki ayrı inancın/dünya görüşünün ifadesidir. Laiklik, Batı’da anlamını bulan, kilise imanına dayalı ilâhi saltanat/ devlet anlayışına (teokrasi) tepki olarak gelişmiştir. Sekülarizm’in modernleşme süreçleri içinde gerçekleşen bir tür kendiliğinden gelişmeye gönderme yaptığı yerde, laikliğin toplumu sekülerleştirmeyi amaçlayan bir kamu otoritesinin belli bir laik toplum telâkkisi veya tasarımını hayata geçirmek amacıyla, insanlara ve insan topluluklarına dayatmada bulunmasına atıfta bulunduğu söylenebilir.

Dünyevîleşen insan, benmerkezcidir. Dünyevîleşen insan, psikolojik açıdan faydacı, ilkesiz, günübirliktir. O, haz halini muhafaza edebileceği her düşünceyi her ortamı kabul eder ve karşı çıkmaz. Bu durum onun için inandığı gibi yaşayamadığı zamanlarda yaşadığı gibi inanmaya başlaması demektir. ‘Nefsî insan’ da diyebileceğimiz sadece kendi için yaşayan dünyevîleşmiş insan, kalıcı değer üretmediği gibi nefsinin tatmini söz konusuysa toplumsal bir çok faydayı da tahrip etmekten geri durmaz; dolayısıyla, hayata, olaylara hep kendi menfaati açısından değer biçer. 

30.01.2023

Yahudilik, uhrevî olanı Hıristiyanlık ise dünyevî olanı ertelemekle vahyden sapmışlardır. İslâm, bütün anlamlarıyla bir denge dinidir. Bunu Kur’an’da birçok ayette görmemiz mümkündür.Ahireti belirleyici kılmakla beraber, dünyayı da ahiretin tarlası olarak niteleyip, ihmalini ya da dışlanmasını değil, imtihan ve hesap bilinciyle, kulluk eksenli bir tasavvurla ilahi hudut ve ölçüler içinde değerlendirilmesini önerir. İsrailoğullarının Yahudileşme serüveni aynı zamanda tarihteki dünyevîleşmenin de seyir haritasıdır. Yahudileşme, dünyevîleşmenin toplumsal prototipidir. Zira İsrailoğulları, dünyevîleştikçe Yahudileşmişlerdir. İsrailoğullarının dünyevîleşmeleri, taşkınlık yapmaları, kendilerinin yaratılıştan itibaren üstün olduklarını söylemeleri, hayata son derece düşkün olmaları, daha iyiyi daha kötüyle değiştirmek istemeleridir. Protestanlaştırma, dinin sekülerleştirilmesi çabasıdır. Yani protestanlaşma sekülerleşmenin bir başka ama daha özel biçimidir diyebiliriz. İslâm’ın protestanlaştırılması hesabı onun siyâsaldan soyutlanması imkanını kendilerine sağlayacaktır. Nitekim bu hesap, İslâm’ın, kamusal alandan yani siyâsî, toplumsal, ekonomik, kültürel alandan uzaklaştırılması ve sadece Allah ile kul arasında olup biten bireysel bir inanç meselesine indirgenmesine yöneliktir.Protestanlaştırma sürecinde İslâm’dan istenen Hıristiyanlığın başına getirilenin aynısıdır. Tüketim kültürü aracılığıyla popülize edilen toplum, İslâm’ı bir hayat tarzı olmaktan çıkartıp salt felsefî bir tercih haline getirilmek istenmektedir. Batı, İslâm’ı, laik (seküler) yeni bir okumaya tabi tuttuğunda bizatihi sekülerleştiremediğini dinden kopmadan dünyevîleşmenin farklı bir formu olan Protestanlaştırmak istemektedir.(Ramazan Yazçiçek, Kur’an’ın Dikkat Çektiği Dünyevîleşme -Haktan Uzak Bir Sapıklık).

İslam ve Müslümanlar uzun zamandan beri dış ve iç kaynaklı bir sekülerleştirme, protestanlaştırma projesine muhatap bulunmaktadır. Küresel emperyalist korsanların ve yerli işbirlikçilerinin çıkarları olan statükoyu korumak ya da yeni çıkarları istikametinde yeni bir statüko oluşturmak üzere, statükoyu kitleleri Allah ile aldatarak kabul ettirecek bir statüko dinine ihtiyaç duymaktadırlar. Bu “dine karşı din” stratejisi gereğince yeni statükonun dinini, “ılımlı İslam” olarak adlandırmakta, dini özgürlükleri bireysel bazda kısmen genişletip kitlelerin beklentilerine cevap verip memnun ederek, yeni statükoyu oturtmaya çalışmaktadırlar. Dünyevileşmenin siyasal alandaki karşılığı laiklik, toplumsal plandaki karşılığı sekülerizm bir şekilde Müslüman halklara benimsetilmeye, liberal kültür ve kapitalist ekonomiyle meczedilmiş bireysel İslam algısı inşa edilmeye çalışılmaktadır. Dünyevileşmenin siyasal ve ekonomik hayattaki sekülerleşme olarak bu “ılımlı İslam” algısıyla örtüştürülerek, bir “Protestan İslam” anlayışı üretmeye çalışanlar; iki koldan hareket ediyorlar. Birincisi, iç ve dış statükonun egemenlerinin emperyalist, modernist dönüştürme planları, zihinlere yönelik işgal ve dönüştürme projeleridir. İkincisi de, bu zorba egemenlerin hışmından korkarak, ya da onlara yaranmak, onlardan çıkarlar devşirmek amaçlı olarak kimi ilahiyatçıların, bazı Müslüman yazarların ve bazı dini cemaatlerin, birincilerin bu konudaki dönüştürme çabalarına, projelerine destek vermeleridir.

Dünyevileşmenin önemli bir göstergesi de, boş işlere dalarak kaybedilen vakittir. Türkiye’de yaşayan insanların sadece % 4’ü dergi okurken, herhangi bir kitabı halkın sadece % 4,5’u okuyabilirken, % 94’ü televizyon seyrediyor. Yaşadığımız bu topraklarda her akşam ortalama dört saat televizyon karşısında vakit geçiriliyor. İnternet kullananların büyük çoğunluğunun (% 90 civarında) chat, oyun ve porno programlarıyla meşgul olduğu, ancak % 10 civarında kullanıcının ticarî, bilimsel, fikir-yorum ve dinî içerikli programlarla ilgilendikleri ifade ediliyor. Spor, televizyon, müzik, derken internet insanları kendine tutsak ediyor, bağımlı yapıyor ve uyuşturucu görevi üstleniyor, insanımızın zamanını kemiriyor. İnsanlarımızın günde ortalama dört saati televizyon veya bilgisayar karşısında boş işlere dalarak geçiyor.

Dünyevileşmenin en önemli göstergesi İSRAF’tır. İlahi Ölçüleri aşan her fiil israftır. Allah israf edenleri sevmez.

İsrafın lügat anlamı; insanın fiillerinin tümünde hududu/ölçüleri aşmasıdır (Ragıp el-İsfahani, Müfredat, s. 239). Kur’an’da her türlü aşırılık için kullanılan ve şiddetle eleştirilen israf kavramı, dilimizde lüzumsuz harcamaların ötesinde bir kullanıma sahip değildir. Halbuki en büyük israf kişinin Allah’ın koyduğu sınırları aşması, en önemli israf da kişinin yalnız Allah’a kulluk hudut ve ölçülerini aşarak hayatını israf etmesidir. “Firavun ve erkanının kendilerine fenalık yapmasından korktukları için toplumun az bir kesimi dışında kimse Musa’ya inanmamıştı. (ve inne fir’avne leâlin fil ard, ve innehû leminel musrifîn.) Çünkü Firavun yeryüzünde büyüklenen bir zorbaydı. O, gerçekten müsriflerdendi (ölçüyü taşıranlardan-aşırı gidenlerdendi).” (Yunus 10/83)

Kur’an’da israf genellikle yukarıdaki ayette görüldüğü gibi, Allah’a karşı gelip, O’nun sınırlarının dışına çıkan, küfrün önderliğini üstlenerek yeryüzünde bozgunculuk yapan Firavun ve benzerleri, aynı zamanda onun çizgisinin ölçüyü taşıran takipçileri için kullanılmıştır. “(Benden onlara) De ki: Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran (israf eden) kullarım, Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar.” (Zümer 39/53). Kur’an muhtemel bir sapmaya karşı da müslümanların şöyle dua ettiklerini bize bildirir: “Rabbimiz, günahlarımızı (zunûbenâ) ve işimizdeki aşırılıklarımızı (israfena-israfımızı) bağışla, ayaklarımızı sağlamlaştır (sabit kıl) ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et.” (Ali İmran 3/147).

Kur’an’ın muhkem hükümlerine göre; dünyevileşmeden korunmak için ölçü tartı tam yapılacak, helal kazanıp helal alanlara harcanacaktır, meşru alanlardan kazanılan helal kazanç yine meşru alanlara harcanacaktır. İsraftan ve cimrilikten kaçınılacak, Allah yolunda sarf (infak) edilecek, zenginin üzerindeki emanet olan fakirin hakkı sahibine verilecektir. Alışverişin helal, faizin haram olduğu bilinciyle hareket edilecektir.

Hud 85, Şuara 181-184, En’am 136, Nahl 56, Bakara 195, 262, 215, 219, 245, 267, 274, 275, 276 Ali İmran 134, 180, Araf 31, İsra 26-29, Enbiya 9, Furkan 67, Kasas 77.

İsraf deyince akla gelen ilk anlam dünya nimetlerinden yararlanırken aşırı gitmedir. Kur’an, israf kavramını bu anlamda da kullanmıştır. Dinimiz, dünya nimetlerinden yararlanmayı yasaklamamış bilakis bu nimetlerin inananlar için olduğunu söylemiştir (Araf 7/31-32). İslam, ancak dünya hayatının cazibesine kapılıp tercihini bu yönde kullanarak ahiret inancından bağımsız bir dünyevileşmeye karşıdır (Kehf 18/28). Gerektiğinde tüm dünya nimetlerini bir kenara bırakmak ve tercihi Allah yolunda kullanmak için bu nimetlerden ölçülü olarak yararlanmak elzemdir.

“Yeyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü O, İsraf edenleri sevmez.” Harcamada israftan kaçınmak için cimrilik yapmak da kınanmış ve orta yolun izlenmesi istenmiştir: “Ve harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; harcamaları bu ikisinin arasında dengeli olur.” (Furkan 25/67).

Allah’ın ve Rasûlü’nün dâvetleri insana hayat verir. Allah ve Rasûlünün mesajlarından uzak şuursuz yaşayış, yaşamamak demektir, hayattan uzaklaşmadır, insanın bir gününü bile gerçek anlamda yaşayamaması demektir.

Günümüz insanı, sanki hiç ölmeyecekmiş ve hesaba çekilmeyecekmiş gibi yaşıyor. Dünyaya imtihan için değil, geçim veya seçim için geldiğini sanıyor. Dünyevîleşmenin daha dünyadayken avans cinsinden cezasını tadıyor. Zamanın bereketini yok edecek şekilde onu harcıyor. Teknolojik aygıtlar, hayatı kolaylaştırıp modern insan için bolca boş vakit ayırmayı hedeflediği halde insan boş vakti olmadığından yakınıyor. İnsanın temposu çok arttığı ve nice araç-gereç kullandığı halde, insan kendini düşünecek zaman bulamıyor, çevresine, ailesine, çocuklarına zaman ayıramıyor. İbâdete ve okumaya ise zaten hiç vakit ayıramayacak hale geliyor. İbâdet/kulluk için yaratılan insan, önem sırasını öylesine altüst etmiş ki, işinden, gücünden, eğlencesinden vs. vakit kalırsa, birkaç dakikasını kulluğa ve ibâdete veriyor. Kulluktan çok daha önemli şeylere öncelik tanıdığı için, Allah’a ayıracak vakitlerini, olmasa da olabilecek şekilde en gerilere bırakıyor. Yorgun argın ve en verimsiz zamanlarını okumaya, sohbete veya ibâdete ayırabiliyor en iyi ihtimalle. Ha bire koşturup duruyor, ekmek parası için. Gerçekten ekmek mi bu kadar pahalı ve cennetten daha kıymetli, yoksa ekmeği bu kadar yücelten insan mı çok ahmak, tartışılmıyor bile.

Hâlbuki her ânımızdan hesaba çekileceğiz. “Kim zerre miktarı hayır işlerse onu (karşılığını) görür, kim şerre kadar şer işlerse onu(n cezasını) görür.”(99.Zilzal 7-8). “Kişi hesap gününde şu hususlardan sorulacaktır. Bunların cevabını vermeden hiçbir yere adım atamayacaktır. Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini ne işte harcadığından, malını nereden kazanıp nerelere harcadığından, öğrendiği ile ne derece amel ettiğinden.”

Ölmeden, o büyük hesaba muhâtap olmadan önce kendimizi hesaba çekmek, zamanımızın kıymetini bilmek zorundayız. Ahmaklar zamanı nasıl öldüreceğini, akıllılar ise nasıl kazanacağını düşünür. Suçu zamana atıp, zaman kötü diyemezsin. Ey insan, zaman sensin, sen iyi olursan zaman da iyidir, eğer sen kötü isen zaman da kötüdür. Hayatınızı seviyorsanız zamanınızı boşa harcamayınız, çünkü zaman hayatın kendisidir. İki kere yıkanamazsın aynı ırmakta; üzerinde akan sular, şimdi yeni sulardır. Çoklukla, makamla, sükseyle övünen bir kitle oluştu. Çocuklarımız popüler kültürün kurbanı oldu. Hepsi beğenilme güdüsüyle yaşıyor. Çocuklarımız kötülüklere hayır diyemiyor, çünkü yalnız kalmaktan korkuyorlar. Hâlbuki bizim bütün peygamberlerimiz yalnız bırakılmıştır, dışlanmıştır, sürülmüştür, hakarete uğramıştır. Ama bizim gençlerimizin kınanmaya, yalnız bırakılmaya, horlanmaya tahammülü yok. Musibetle imtihanının doğru cevabı sabırdır, nimetle imtihanının doğru cevabı ise vazgeçebilmektir.(Ahmed KALKAN)

Dünyevileşme hastalığının Müslümanları getirdiği nokta ve çıkış yolu

Genel olarak Müslümanlar olarak halimizi sorguladığımızda hiç de iç açıcı bir durumun olmadığı anlaşılacaktır. Genel hatlarıyla Müslümanların büyük çoğunluğunun hali şudur: heva ve arzuların dürtüsüyle ve çevre etkilemesiyle fücura, rucza(pisliğe) bulaşıp da bu kirlenmenin farkında olmamak. İslami ve insani duyarlılıkların giderek azalması ve halin kanıksanması. Allah’ın emir ve yasaklarına riayette daha duyarsız, daha lakayt davranılması, Allah’a© ve Rasulüne(s) itaatte daha gevşek olunması, namazlarda geciktirmelerin ve giderek kaçırmaların, unutmaların yaşanır hale gelmesi ve artması. Sorumluluk bilincinin fülulaşması, giderek kaybolması.  Salih amellerde azalma, tembellik, boş vermenin insanı kuşatması.

Ahiret’in gündemimizi belirlemekten çıkması, Müslümanların bir araya geldiklerinde gündemlerini, muhabbetlerinin eksenini, ağırlıkla dünyevi konuların, ev, araba, kıyafet, tüketim harcamaları, tatil ve eğlence, futbol, müzik vb. konuların teşkil ediyor hale gelmesi. Televizyon-Bilgisayar-cep telefonu, internet ve sanal dünya şeytan üçgeninde kaybolunması, filim, maç izleme, müzik, eğlence programı vb boş işlerde dalanlarla birlikte dalınması, hayatların bu alanlarda kirletilip çürütülmesi, zamanın israf edilmesi ve üstelik bunun bir sapma olduğunun farkında da olunmaması. Gece yarılarına kadar sanal alemde dalanlarla birlikte dalınması sebebiyle genellikle sabah namazlarına, hatta öğlen namazlarına bile kalkılamaması ve bu halin giderek kalıcı bir durum arz etmesi.

Ahiret ve hesap bilincinin belirleyici olduğu, İslami mücadele, hayatımızı İslamlaştırma, Rabbimizi razı etme, hayatımızı ibadet kılma gündemleri yerine büyük ve yoğun zaafların yaşanıyor olması. Başta Kur’an’ı hakkıyla okumak olmak üzere; kendimizi, dünyamızı, toplumumuzu ve hayatımızı tanıma ve inşa etme amaçlı okumaların tamamen gündemden çıkması. Ve bütün bu konularda yapılanların, yapılmayanların, yapılması gerekenlerin neredeyse hiç yer almadığı gündemlerde kaybolunması.

Allah© ve Rasulü’nün(s) açık uyarılarına rağmen, akıdevi bir sorumluluk olan Emr-i Bil maruf ve nehyi anil münker sorumluluğunun yerine getirilmesinde yaşanan tavsama, zayıflama veya tükeniş. Hatta bu sorumluluğu sürdürmek isteyenlere yönelik tepki ve kınamaların yaygınlaşması. Bireyselliğin, bencilliğin yaygınlaşması, rehavet ve konformizm içinde kendi kendine yeterli olunduğu, başkasına ihtiyacı olmadığı zannına kapılanların artması. Sadece kendi merkezli düşünen, cemaat ve toplumsallıktan ve bunun getireceği ilave yük ve sorumluluktan kaçan, başkaları için fedakarlık yapma hasletinin yitirildiği, sadece kendisi ve en fazla çekirdek ailesi için yaşayan,toplumsal sorunlara ve ümmetin sıkıntılarına ilgi duymayan bir hale gelinmesi. Dünya hayatının hazzına, menfaatlerine, kazancına ve tüketimine kilitlenmiş, bu hayattan aldığı lezzeti, zevki, keyfi arttırmayı hedef edinmiş seküler bir zihniyetin Müslümanları kuşatır hale gelmesi. Hayatın/ömrün israfı başta olmak üzere, vaktin ve nakdin israfının artması buna karşılık infak’ın azalması, hatta yok olması.

Bu durumdan kurtulmak istiyorsak;

bizi bu hale düşüren sebepleri tasfiye edip hayatımızdan kovarak, Kur’an’ı hakkıyla okuyup, kulluk eksenli bir hayatı esas almaya, tevhidi bir imanı içselleştirerek, takvayı hakkıyla kuşanarak, Allah yolunda hakkıyla cihadı ikame ederek, Kur’an ile “büyük cihadı” sürekli kılmaya çalışmalıyız. İman-amel bütünlüğünde hayatımızı ibadet kılmaya, bütün hayat alanlarında sadece Allah’a secde etmeye, hayatımızı Allah’a rüku ve secde ettirmeye, hayatın bütününe Kur’an’ın bütününü hakim kılmaya çaba göstermeliyiz. Yakîn bir ahiret imanını ve hesap bilincini diri tutup, fıtrat ile vahyi bütünleştirip, dünya hayatımızı ahiretin tarlası olarak değerlendirmeye, hayatın hiçbir alanını Allah’tan ve dininden soyutlamamaya çalışmalıyız.

Bireysellik ve konformizm ekseninde kapitalist tüketim kültürünün sekülerleşme tuzağına karşı uyanık olmalı, kısacık ve az bir geçimlikten ibaret olan dünyanın süsleri, malı, makamı ve ticareti, zevkleri, hazları ve hırsları uğruna, hayatımızı ve imkanlarımızı israf ederek, ahiretimizi heba edecek bir ahmaklıktan uzak durmalıyız. Sonuç olarak dünyevileşerek dünyada rezilliğe, ahirette ise şedit azaba sürüklenmekten Allah’a sığınmalıyız. Her an ölecekmiş gibi ölüme hazır bulunmaya ve sürekli halimizi sorgulayıp hesaba çekmeye ve ruczdan arınmaya çalışmalıyız. “Verrucze fehcur” (Müddessir 5) ilahi emri gereğince, akıdevi ve ahlaki pislikler başta olmak üzere bütün dünyevi kirlenmelerden hicret etme çabamızı daima canlı tutmalıyız. Dünyevileşmekten kurtulmak için, bu, aklımızı, şahsiyetimizi, hayatımızı ruczdan arındırma ve vahiyle inşa çabamızı sürekli kılmalıyız.”

Mehmet Pamak

Modern Çağ, ve bugünün Yeni Dünya Düzeni, tüm insanlığı, insan doğasının özenilecek ve ulaşılacak en büyük erdem olduğuna inandırmakta, insanı eğitmekle yükümlü bütün kurumlarını bu çerçevede işletmekte, ve bununla insan ‘fıtrat’ını insan ‘doğa’sına kurban etmektedir. Tezata bakın, insan doğasının doğallığına özgürlük ülkesinin en görkemli tacını giydirirken bu doğallığın gene aynı insanı ve tabiatı katletmesinden rahatsız olmaz. Ne acayip! Başı boş kreş çocuklarına güç kudret vermek gibi bir sorumsuzluğu akl-ı selim adına iyiden saymaktalar.. Oysa hakikatte insanın doğası; zalim, cahil, aceleci, menfaatine düşkün, faydalandığı şeye karşı nankör, hırslı, cimri, kıskanç ve hasetçidir, say sayabildiğin kadar, belhum adal’dir. Bu böyledir. Not: Belhüm Adal; Yani; Güç ve kuvvetini kullanarak, masum insanların en doğal haklarını ellerinden almak ya da kullanmasına izin vermemektir. Kur’an-ı Kerim’de “hayvanlardan da aşağıda” olan bir insan grubundan bahseder. İşte o insanlara “Belhüm Adal” denmektedir.

Kendimizi sloganlarla kandırmaya gerek yok. Bunu, bu zaviyeden ele almanın insan nefretiyle alâkası yok. Bu eğilim, nefretten ziyade; ev yakan, ateşle oynayan, makasla parmaklarını kesmeye, kaynar suyu üzerine dökmeye müsait çocuğu tanıma eğilimidir. Bu çocuk kendini, geçmesi gerektiği köprülerin başında bulmalı, sonunda değil. Aksi taktirde insanlığın gideceği istikameti, Delilere doktor gömleği, doktorlara ise deli gömleği giydirmek akıl kâri midir? İnsan-ı kâmil, kendi doğasının mahkumu olan insana acır, çocuk gibi sever, korur, gözetir, çünkü onu emanet görür, kendi evveli görür, anne gibi. Dikkat buyrun, ‘ümmet’ kelimesi ‘üm’ kökünden gelir. Ümmet, insanların ve insanlığın anneleridir. Anne ise yemez yedirir, giymez giydirir, saçını süpürge yapar, dünyada yaşar ama dünyayı yaşamaz, bununla birlikte bu çocuğun evi yakmasına, kendine ve başkalarına zarar vermesine de müsade etmez. insan-ı kâmilin ona acıdığı kadar insan kendi kendine acıyamaz. Çünkü insan başı boş bırakıldığı zaman kendini ve içinde yaşadığı dünyayı yok eder.

Her şey ortada; çerez gibi masumlar ölüyor, kendine olgunlaşma fırsatı sunan şu güzelim dünya yok ediliyor, hayvan türleri yok edilerek ayetler tahrif ediliyor da kimsenin vicdanı sızlamıyor. Bunun ne demek olduğunu, kemal yolculuğu yapma derdi olmayan o ham insan doğasının hangi seviyelerde süründüğünü düşünün! İnsan-ı kâmil merkezli bir medeniyet fikrinin zamanı gelmiştir. Eğer bu fikrin edebiyatı, sanatı, hatta müziği, velhasılı estetiği ve diyalektiği ortaya konamazsa hayvan makâmında kalmayı erdem sayan Modern İnsan tipi insanlığın sonunu getirecektir. Zamanımız kalmadı. Bu gerçeği görememek için kör olmak lazım. Müslümanlar bunun neresinde? Açık söylüyorum, bu hakikate küffardan bile daha uzağız.

Umutsuzluk için söylemiyorum lakin çok kötü durumdayız. Kemâle yolculuk, diye bir şeyin varlığını küffar hissediyor da bizimkiler böyle bir şeyin olabileceğini tahayyül dahi edemiyor, bir varmış bir yokmuş havasındayız. Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi “Güneşi ceketinin astarı içinde kaybetmiş” bir ümmet! Sorumluluğumuzu unuttuk, ruhsuzlaştık, annelik vazifemizi unuttuk, fıtratımızı yitirdik, münafıklığımız ayyuka çıktı, iki yüzlülüğümüz dudak uçuklatacak seviyelerde, en kötüsü de kurmayı iddia ettiğimiz medeniyeti, yalaka merkezli bir icraate peşkeş çekiyor oluşumuz! Neden en kötüsü? Bakın, ümmet, bir çile döneminden geçti lakin nefsinde olanı değiştirmek adına arpa boyu adım atmadı. Bu beni korkutuyor. Kasırganın gözünde zuhur eden sükûtu yaşıyor olmamızın ihtimali çok yüksek!

Kadir Kurtdemir

Aklın insana verilen en büyük nimetlerden birisi olduğu muhakkaktır.

Aklın, insanı diğer canlılardan ayırıcı en mühim özelliklerden olduğu da tartışmasız bir gerçektir. İnsan, kendini aklı sayesinde kontrol altında tutar ve diğer canlıların başaramadığını aklı sayesinde başarır. İslâm’a göre dinî emir ve yasaklara muhatap olabilmek için akıl şart koşulmuş, aklî dengesi yerinde olmayan kişiler dinin teklifleriyle/emirleriyle mükellef sayılmamışlardır. Ruhumuzun üç yeteneğinden birisi olan akıl, ruhun kavrama ve düşünme boyutunu ifâde etmektedir. Malum olduğu üzere yetenekler ise gelişmeye veya körelmeye müsait özelliklerdir. İnsanın, belli bir disiplin üzere yapmış olduğu çalışmalar, insanda var olan yeteneklerin temayüz etmesine vesile olmaktadır. Mademki akıl da ruhun yeteneklerinden biridir, bu yeteneğin işlevsel kalması aklı âdeta bileyen ‘düşünme/tefekkür etme’ egzersizini yapmasına bağlıdır. Allah (cc) da akıl sahibi olan insanı her fırsatta düşünmeye/akletmeye çağırmaktadır. ‘Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allâh’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen/akleden bir topluluk için deliller vardır.’ Bakara 2/164.‘O, diriltendir, öldürendir. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesi de O’na aittir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?’ [Müminun 23/80.]

İnsan, şuuruna erdikten sonra yaptığı tüm müspet fiillerini ibadete çevirebilmektedir. İnsan, hayırlı söz (emr-i bi’l ma’ruf gibi) söyleyerek dili ile ibadet eder, Allâh’ın (cc) mescitlerine giderek ayaklarıyla ibâdet etmiş olur. Kur’ân’a bakarak gözleriyle ibâdet yapabildiği gibi; aklı ile de ibadet yapması mümkündür. Efendimiz (sav) ‘Bir saat tefekkür, bir sene ibadetten daha hayırlıdır’ buyurarak bir akıl eylemi olan tefekkürün faziletine dikkat çekmiştir. İnsanlar nice büyük buluşlarını tefekkür/düşünmek neticesinde bulmuş olmaları, tefekkürün salt manevî bir kazanç/ibadet yönüyle kalmamış, insanların zahir başarıların temelini teşkil etmiştir. Aklını hayırlı işlerde kullanan kimse, istifade yönü itibariyle sadece kendisiyle sınırlı kalmaz, toplumun menfaatine katkıda bulunmuş olur. Bu noktada ne kadar çok kişi istifade etmişse, kişinin o kadar sevaba nail olacağı ümit edilir.

İnsan yaratılmışlara bakarak, yaratıcının azametine şahit olur. Direksiz ve pürüzsüz duran gökyüzü, başı bulutlara kadar yükselen dağlar, bin bir çeşit börtü böcek; ibretle/tefekkürle bakan akıl sahibi kimseler için hikmete râm olmaya vesilesidir. Hayatındaki her şeye tefekkür gözlüğüyle bakan kişi aynı zamanda taassup ehli olmaktan kendini korumuş olur. İlahi ahkâma aykırı hususların tespitinde, ibâdet ve taatin yerine getirilmesinde akıl, son derece önemlidir: Hz. Ayşe (r.anha) bir gün Hz. Peygamber’e (sav): ‘Ya Rasulallah! İnsanlar dünyada ne ile üstünlük elde ederler? diye sordu. Peygamber (sav): Akıl ile dedi. Ayşe (r.anha): Ahirette de mi? diye sordum. Akıl ile diye cevap verdi. O zaman ben de: Herkesin kıymeti ameliyle ölçülmez mi? dedim. Peygamber (sav): Ya Ayşe! Onlar akıllarından fazla bir şey yapabilir mi? Allah Teâlâ’nın verdiği akıl nispetinde amel ederler. Ondan sonra amellerine göre mükâfatlanırlar, cevabını verdi.’

Sonuç olarak ifade etmemiz gerekirse İslâm’a göre akıl çok büyük bir nimet, akletmek/tefekkür etmekse faziletli bir ibâdettir. Vahyin bakış açısına göre karanlığın aydınlanmasında ışığın önemi neyse, akılda insan hayatında aynı konuma sahiptir. Allah (cc) Kur’ân-ı Hakim’i akıl sahibi insanlara göndermiş, emir ve yasaklarından akıl sahibi kişileri sorumlu tutmuştur. Kur’ân’ın birçok ayetinde aklı kullanmayı, tefekkür etmeyi tavsiye etmiştir. Hadislerde bir saatlik tefekkürün bir senelik ibâdetten üstün olduğu belirtilerek akletmenin ibâdet boyutuna dikkat çekilmiştir. Akıl ne kadar güzel bir nimetse, aklı gereği gibi kullanmamakta o kadar zillettir. Nice akıl sahipleri vardır ki, aklı nefislerinin emrine tabi tutup, geçici zevk ve menfaatleri, ebedi kurtuluşa tercih etmişlerdir. İnsan, ancak aklını ruhun emrine tabi tutarsa ‘a’lâ-yı illiyyin’e çıkmayı başarabilir.

İdris Kocabaş

Doğarken doğduğundan haberli miydi, habersiz doğmanın suskunluğunda mıydı, yoksa biraz sonra bilmediği bir dünyaya var olmaya gelirken ağlamanın perişanlığında, tekrar gitmek için yürümenin yorgunluğunda konuşması yok olası ömrünü tamamlaması ile yok olacak dili lal mı olacaktı?

Bunların hiç birinden habersiz yeniden gülüşle dünya gülüş katacakken saadet hanesine anne babasına çevresine, giderken gözyaşları içinde gitmenin telaşında gittiğinden habersiz mi gidecekti. Doğum işte böyle bir şeydi insanoğlu için, haberli bir sevinçle bir anda çıkıp gelen habersiz bir anda çekip giden tıpkı Rüya bebek gibi. Bir rüya gibi sevimliliği ufacık minnacık elleri ile gülleri kıskandıran gülüşü ile nazlanarak, tekme atması ile sevgi ile gönderen Rahman’ın sevgisini kokusu ile odasını tüm evi saran kokusuyla kâinata hâkim olan Yüce Kudret sahibi Yüce Allah’ın kudreti ile dünyaya gelişini idrak ettirircesine hep gülümsemesi ile dünyayı şenlendiren rüya bebek… O karanlık âlemde çıkarken ilk ağlama ile ilk acıkma ile anne sütünü arattıran Hâkim olan Allah C.C. hikmeti keremi ile ağlayarak istemesi!

Uzak ve yakın olmak yakın, iken uzak olmak arasında bir ömür çizgisi, adımları ile yakınlığına koşan, adımları ile yakınlıktan kaçan hayatın yolunda ilk ses ilk nefes, belki bilinmeyerek yakınlardan uzağa kaçacak, ya da uzaklardan yakın gönüllere varacak, muamma sır, her insanın gönlüne alnına yazılan, daha önceden yaşanılmış, dünya hayatına gönderilerek sınava tabi olan insan ve rüya bebek… Kim bilebilir gülüşlerdeki solgunluğu, solgun anların içinde gizlenmiş gülüşün sıcaklığını, yaşanmadan bilinmeyen, yaşamak muammayı sırrı çözmek için dünya ya gelen rüya bebek insanoğlu. Zaman kocaman kocaman adımlarla atılması yürümesi zor derken, bir göz kırpması ile son ana varan zaman içinde sıkışıp kalan insanoğlu muamma sırrı çözen gülen veya çözemeden kırk düğümle düğümlenen, bom boş ömrü ile bom boş hayatın feryadı ile solan insanoğlu.

Yüceler yücesi Rahman bilinmesi için kulunu dünya ya gönderirken, nurlu iman sırrı ile kazanan olmasını isterken, her adımda büyüyerek huysuzlaşan Rüya bebek gibi kullarının huysuzlaşarak isyan bayrağı çekmesini değil, teslimiyetle kendisine teslim olmasını isterken, isyan bayrağı ile cehennemi kazandığından habersiz dünyayı kazanmış gibi nara atmasını elbette ki istememektedir. Her adımda bir sır nefis şeytan savaşı içinde imtihanda olan insanoğlu, her adımda ya zafere ya yenilgiye koşarken ilk adımlarını atan rüya bebek gibi ilk adımlarında anne babasına emanet iken, anne babasının her adımlarındaki sırra imtihan vakıf ise rüya bebekte adım adım büyürken atacağı gençlik çağında her adımında sırra ve imtihana vakıf olacaktır. İşte anne ve baba olmanın gerçek amacı ve gayesi… Amaç ve gayeye sırra ulaşmış insanoğlu.

Ya da tam tersi attığı her adımda dünyaya teslim olmuş arzu ve dünya çıkarı için yaşayarak insanlardan Allah C.C. uzak sır ve manadan uzak anne ve baba ve gençlik çağında atacağı her adımda sır mana ve anlamdan uzak bir yaşayış ve anne ve baba olmamanın gayesizliği hissizliği içinde, şansı yaver gidip gitmemek arasında ince çizgiden giden yaşayan insanoğlu. Tabi ki Yüce Allah C.C. kulunu böylesi ikilem ve bilgisizlik arasında bırakır mı hiç elbette ki bırakmaz, dünya ya gönderirken her an yanında olduğu hissini, ruhuna nakış nakış işlerken attığı her doğru adımda ödüllendirirken, yanlış adımında anında cezalandırmayarak doğru olana doğru olanları gözünün önüne kulağına işittirerek doğru olanı göstererek seçim yapmasını bekleyecektir Merhameti lütfu keremi… Sonsuz olan Yüce Allah C.C.

Umutsuzluğa giden yolda kuluna yanlışı binlerce kez gösteren Merhameti sonsuz Allah C.C. Kulunu doğruların merkezinde, yanlış yolda giderken yorulması ile doğrunun merkezinde bir anlığına istirahat etmesi için her gün davetini göndermektedir. Günde beş vakit ezanla, gece gündüz ile, uyku ile, yaz kışın mana ve anlamı ile ağaçların kışın ölüp yazın yemyeşil dirilmesi ile her gün her an doğru yolun mesajını göstermekte ve göndermektedir. Seçim senindir derken kula, kul elinin tersi ile gerisin geriye atarak kabul etmez ise yine bekler, son nefesten birkaç gün öncesine kadar, yani kulun ölümün geldiğini bazen hissederken o andan öncesine kadar bekler, doğruyu kabul etmesi için, âmâ kabul etmez ise artık yapılacak bir şey yoktur ve kaybedilen sır amaç gayenin sonucunda hüsran ıstırap ve korkunç cehennem alevi…

Saygıyı kazanma ödül alma ya da saygısızlık deryasında çirkefe batarak tövbe denizinde yıkanmadan kor alev ile baş başa kalma… Eller semaya duaya açılarak “Ya Rabbim acizim, kudretli olan sensin, hata ettim pişmanım, beni nurlu yoluna döndür” duasıyla olan veya olmayan insanoğlu, bu kadar ince bir çizgide- “ hani derler ya sırat köprüsü incedir işte sana sırat köprüsü”- yaşayarak dünyaya gelişi ile haberi olmayan ve geldiği gibi veda etmeden giden veya gideceğinin idraki ile kime kavuşacağını bilerek bu gidiş ile sonsuz dirilişle hayatına devam edeceğini bilen insanoğlu. Mehmet Aluç

Günümüzün en büyük sorunlarından biri, kuşkusuz bir manasızlık deryasında boğulup hayatı anlamsız şekilde yaşamaktır.

Çoğu şeyi maddiyatla kolayca elde edebilen insanlar, güçleri her şeye yettiği halde neden hala mutsuzlar? Veya çok nitelikli bir üniversitede okuyan, geleceğini daha erken bir yaşta belki de garanti altına alan ve maddi açıdan hiçbir sıkıntısı olmayan bir öğrenci neden hâlâ “Her şeye sahibim ama bu beni tatmin etmiyor” deme ihtiyacı hissediyor? Bunun sebebini şöyle açıklayabiliriz: İçlerine kodlanmış olan özü doğru şekilde kullanamıyorlar ve ona virüs bulaştırıyorlar. Kendilerini doğaya uydurmaları gerekirken doğayı kendilerine uyduruyorlar ve içlerine nakşedilmiş olan öze aykırı davranıyorlar. Bundan dolayı da içlerinde bir eksiklik hissediyorlar. Peki nedir bu öz? Bu öz, yaratılışımızın ruhani boyutu olan fıtrattır. Fıtrat kelimesi “yarmak, ikiye yarmak; yaratmak, icat etmek” manalarına gelen فطر kökünden isim olup “yaratılış, belli yetenek ve yatkınlığa sahip oluş” anlamında kullanılır. فاطر ismi ise bir çekirdeği- özü yaratan ve onun içindeki dizaynın görünmesini (varlık alemine çıkmasını) sağlayan, Allah’ın sıfatlarından biridir. Bu sıfat Kur’an’da altı yerde geçer: En’am 14, Yusuf 101, İbrahim 10, Fatır 1, Zümer 46, Şura 11.

Fatır olan Allah, insanı bir fıtrata sahip kılmıştır. Nitekim Yüce Allah Rum suresi 30. ayette bunu şöyle dile getirmiştir: “Sen yüzünü dosdoğru bu dine, Allah’ın yarattıklarında geçerli kanununa (fıtrata) çevir. O, insanları da ona göre yaratmıştır. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. İşte sağlam din bu dindir. Ama insanların çoğu bunu bilmezler.”

Dolayısıyla fıtrat, içimizdeki Yüce Allah’ı tek ilah olarak kabul etme eğilimidir. Hristiyanlığın dediği gibi insanoğlu doğuştan günahkar, kötü veya kusurlu değildir; aksine iyidir, iyiye ve güzele meyyaldir ve bununla beraber Allah’ı tanımaya ve bilmeye yatkın olup bunun için gerekli donanımlarla yaratılmıştır.

Yüce Allah yukarıdaki ayette (Rum-30) din ile fıtratı eşitlemiştir. Bundan dolayı Kur’an’da anlatılan şeyler fıtratla asla çelişmez, aksine her zaman uyum halindedir. İnsanoğlunun hidayeti fıtratıdır. Fıtrata dönmek dine dönmektir. Nitekim Hz. Peygamber’in şu sözü de buna delildir: كل مولود يولد على    فطرة الإسلام (Her doğan, İslam fıtratı üzerine doğar.) Şayet din, fıtratla uyumlu olursa insan kendisiyle barışık olur ve kendisine yabancılaşmaz. Böylece hayatındaki manasızlıktan kurtulup, kendini bilir dolayısıyla Rabbini de bilir ve O’nunla barışık olur. Bununla beraber sorumluluğunu da bilip yerine getirmeye çalışır ki bu, ebedi mutluluğun garantisidir. Peki fıtrat doğuştan gelen bir özellik olduğu ve her insanda bulunduğu halde neden insanların çoğu bundan habersiz olup aykırı davranışlar sergilemektedir? Bunun cevabını şöyle verebiliriz: Fıtrat tefekkürle ortaya çıkar. Çünkü yaratılışımızın amacı bir imtihandır.

Amaçsız yaşayamaz insan. Az veya çok, birtakım hedefler koyar kendisine. Fakat çoğu zaman çevresel faktörlerin etkisinde kalıp bu hedefleri sorgulamaz. “Varlığımın bir amacı var mı?” diye de sorgulamaz.  Bundan dolayı aileden, arkadaştan, çevreden veya kültürden gelen birtakım otoriteler insanı bazen kendisinden, özünden yani fıtratından uzaklaştırabilir. Bu sebeple insan içindeki özün üzerini örtmüş olur ki buna da vahiy küfür der. Ancak insan vahyin kapısını aralayıp da aklını kullanarak içindeki güneşi bir kez yakaladığı zaman, harici etkilerle sarılmış olduğu kabuktan sıyrılıp özüne dönme fırsatı bulabilecektir. Bu nedenle insan fıtratı; irade, akıl ve vicdanın olduğu bir fıtrattır.

Fecr suresi 5. ayette aklını kullananlar için ذي الحجر ifadesi kullanılmıştır. Aslı “taş” olan hicr kelimesi burada “doğru olmayanı reddetmek” anlamını ifade eder. Zira tenkit etme ve kendini muhasebeye çekme, aklın doğasında vardır. Bundan dolayı da insanoğluna düşen, Hucurat suresi 7. ayete göre, tercihini takvadan yana kullanıp; inkarı, fasıklığı ve isyanı çirkin görmek olmalıdır. Nitekim takva, ruhun ve sosyal ilişkilerin gıdasıdır. Keza özümüzde zaten iyiye, güzele ve hak olana yönelim mevcuttur.  Nurettin Topçu’nun da ifade ettiği gibi: “Gerçek hürriyete sahip insan, görülüyor ki, birçok hareketleri yapma iktidarından sıyrılmış, kendini kurtarabilmiş insandır. Her şeyi yapabilen bir şaki, her türlü suçu işlemeye kabiliyetli bir psikopat hür değildir. Bilakis pek çok hareketleri yapma kudretsizliğine irade ile sahip olan kimse hür olabilir. Zira hür olan iradede iki kuvvet hakimdir: Biri harekete geçme kuvveti, öbürü yasak edici kuvvet.”

Fakat burada şöyle bir durum da söz konusudur: Gayrimüslim olup da fıtrata uygun davranışlar sergileyenler var olduğu gibi, Müslüman olup da fıtrata küfredenler de mevcuttur. Zira günümüzde sabreden, söz verdiği yere vaktinde gelen, doğaya ve insana saygılı olan, haksızlık karşısında susmayan, iyiliği emredip kötülükten sakındıran vicdanlı gayrimüslim kimseleri görebileceğimiz gibi bu özelliklere sahip olmayan ve sadece beş vakit namaz kıldığının görüntüsüyle fıtrata uygun örnek bir Müslüman tip teşkil ettiğinin iddiasında bulunanları da görürüz. Yani aslında bahsedilen gayrimüslim, içindeki iyiye yönelip olması gereken bir Müslüman gibi davranıyordur fakat bunun farkında değildir.

Dolayısıyla, toplum halinde yaşadığımız şu dünyada, çevremize zarar vermeyip, doğayla uyumlu bir şekilde, güzel yönelimlerimizi ortaya çıkararak yaşamaya çalışmak ve iletişimde olduğumuz insanların ve Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmak kuşkusuz fıtratımıza en uygun şekilde yaşamak olacaktır. Rukiye Başyiğit

Comments are closed.