logo

Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir.

Hedef; emeğin kutsandığı, toplumda bireyler arasında ekonomik uçurumların olmadığı, gökteki birliğin yere yansıdığı (sınıfsız), barış ve huzurun egemen olduğu toplumu oluşturabilmek! 1 Mayıs Kutlu Olsun! DoçDrHasan Ata BOLAYIR

Sermayenin belli bir zümrenin tekelinde toplanmasına mülksüzleştirilmiş işçi sınıfının desteği alınarak karşı çıkılmıştır. Tüm sermayenin sahibinin aslında Allah olduğu, dolayısı ile sahip olunan zenginliğin kişilere değil kamuya ait olduğu düşüncesi ile emekçinin alın terini sömüren baronlara karşı mücadele edilmiştir.

Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dönüş de Allah’adır. Nur 42

Peki nasıl bir toplum modeli öngörülmüştür? Alın teri / emek kutsanmıştır.

Ve gerçek şu ki, insan için çalışmasından başka bir şey yoktur. Necm 39

Emeğin karşılığının ne olduğu ise belirtilmeden geçilmemiştir.

Allah, kiminize kiminizden daha bol rızık verdi. Bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere verip de bu hususta kendilerine onları eşit kılmazlar. Durum böyle iken Allah’ın nimetini inkar mı ediyorlar? Nahl 71

O ki malı toplayıp, onun hesabını yapıp durur. Malının, kendisini ebedi yaşatacağını sanıyor. Hayır; andolsun o, ‘hutame’ye atılacaktır. Hümeze 2-5

Yazıklar olsun arkadan çekiştirenlerin, kaş göz işareti yapıp alay edenlerin tümüne! Hümeze 1
Çoğaltma yarışı sizi oyaladı. Mezarlara varıncaya (ölünceye) kadar.. Hayır! İleride bileceksiniz! Elbette, yakında bileceksiniz. Hayır, (gerçeği) kesin bilgi ile bilseydiniz Tekasür 1-5

Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdiysek mutlaka oranın varlıkla şımarmış kimseleri: “Biz, sizin gönderildiğiniz şeyi inkar ediyoruz” dediler. Sebe34

Burjuvazinin İşçi sınıfı ile mücadelesi: Tıpkı önceki toplumlara yapılmış olan hatırlatmalar gibi, gelir düzeylerindeki adaletsizlik nedeniyle oluşan sınıfsal yapılaşmaya karşı uyarılar yinelenmiş; lakin toplumları uyanışa çağıran Elçiler beklendiği üzere her zaman karşısında o dönemin burjuvazi sınıfını bulmuşlardır.

Emekçi sınıfın hak arayışı: Tarihte sınıfsız toplumu hedefleyen ve zengin-fakir makasının açılmasına engel olan bu söylem, doğal olarak öncelikle mülksüzleştirilen işçi sınıfı tarafından sahiplenilmiştir.

Kuran birilerinin refah içinde yaşamasından rahatsız olmaz. Onu rahatsız eden konu, birilerinde oldukça fazla olup diğerlerinde hiç olmayışıdır.

Hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksulu yedirmede birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Varis olduğunuz mirası ihtirasla yiyorsunuz. Malı çok (aşırı) bir sevgiyle seviyorsunuz. Fecr 17-20

Para sahibi şimdi kapitalist olarak önden gidiyor, emek gücü sahibi de onun işçisi olarak arkadan yürüyor. Birinde anlam yüklü bir bıyık altından gülümseme ve iş yapma hevesi, diğerinde kendi derisini pazara getirip de bunu yüzdürmekten başka bir şey beklemesine imkan olmayan bir kimsenin çekingenlik ve tutukluğu. Gelir dağılımında adaletsizliğin düzeltilmesi. Marksist ideolojide bahsi geçen mülksüzleştirilmiş, emeğinden başka satacak bir şeyi kalmamış işçi sınıfı / o dönemdeki köleler ile sermayeyi tekeline almış ve buradan aldığı güçle emri altında çalışanlar üzerinde mutlak otorite sağlamış burjuva sınıfı / o dönemdeki Küreyiş ileri gelenleri arasındaki hukuksuzluk dikkat çekicidir. O zaman ki köleci düzende oluşan bu hukuksuzluk Kuran’ın ilk haykırışlarına konu olmuştur.

Tek olarak yarattığım kişiyi Bana bırak. Ona uzun boylu mal verdim. Göz önünde olan çocuklar (verdim). Her şeyi önüne serdim. Sonra hırsla daha da artırmamı ister. Hayır, asla! O Bizim ayetlerimize karşı inat etti. Onu sarp bir yokuşa sardıracağım. Müddessir 11-17

30.04.2022
Nasıl bir çağda yaşadığımızın farkına varmak belki sağlıklı çıkış noktasından biri olarak öngörülebilir. Kafamızın hangi mercilerce yönlendirildiğini, bazı insanların kendi dileklerine göre yaşayabilmek için insanların nasıl ”yığınlar” haline getirildiğini, bize ne gibi yaşama alışkanlıkları kazandırıldığını, meselenin temelinden kavrama gereğini bilmek zorundayız. Bir an, belki bindiğimiz dalı kestiğimiz zehabına kapılabiliriz. Ama bu zehabımız doğruysa ve biz bindiğimiz dalı kesmek zorunda olduğumuzu biliyorsak, önlemimizi almamız kolaylaşabilir.

Biz, aynı zamanda eleştirdiğimiz bir toplumsal yapının üyeleri olarak yaşıyoruz. Bu toplumun üyesi olarak eleştirdiğimiz mazarratlarla her an yüz yüze bulunuyoruz. Televizyon programlarının son haberlerine kadar izleyip, son haberlerde verilen felâket haberlerini de dinledikten sonra yatma alışkanlığını bırakmak istemiyoruz. Herkes gazetenin olsun, TV’nin olsun vazgeçilmez ihtiyaçlar arasında yer aldığı hususunda görüş birliğine sahip. Kötü bir benzetme de olsa söylemeden geçemiyorum, bu, afyon tiryakiliğine benziyor. Bir kez alışkanlık kazanan onsuz duramıyor: bu ihtiyacın hastalıklı bir hal olduğunu, yapma bir ihtiyaç olduğunu bilse bile.

Öyleyse hem dönüştürülmesi zorunluluğunu fark ettiğim toplumun (dünyanın) getirdiği dizgenin içinde yaşayacağım, hem bu dizgeyi bir yerinden kırmaya çalışacağım… Günümüz insanının yaşamaya talip olduğu hayatla, gerçekte yaşadığı hayat arasında görünen temel çatışkılardan (paradoks) biri bu cümlenin içinde saklı. Bu çatışkıya (paradoks, açmaz) kolay ve hazırlop çözümler bulmak zor değildir: Bir kere, kuramsal olarak, kısır döngünün çemberini bir yerinden kırabilmek için o çemberin dışına çıkmanın gerekliliği ortadadır. Başka bir söyleyişle, içinde yaşanan dizgenin dışına çıkmakla, en azından o dizgeye sırtını döndürmekle sorun kendiliğinden çözümlenmiş olur. Ama bu nasıl gerçekleştirilecek?

İster o yanda yer almış olsun, ister bu yanda, hepsinin ortak paydası, içinde yaşadığımız günler. İçinde yaşadığımız günlerden hoşnut olan da, ona kaygıyla bakan da gelecekle ilgili hesaplar yapmaktan kendini alamıyor. Gerçi hepsinin ayağı günümüz zeminine basıyor, ama hesapları belki de hiç birinin yaşamayacağı kadar uzakta bulunan bir gelecekle ilgili. Mevhum bir geleceğe yüzünü döndürerek yaşadığı günden hesap soruyor ve ilerde yaşanacak günlerin hesabını istiyor. Durum ”müdebbir” insan için makul karşılanabilir. Çelişki şurada: O, kendi zamanı için yerine getirmediği sorumluluğun hesabını talep ediyor ve geleceğin hesabını çıkartmak istiyor. Tutumunun temelinde irrasyonel, hastalıklı bir kaygı yer alıyor.

Günümüz hayatım oluşturan ve bir anlamda ona maske olan şartlar temelde bazı telâkki tarzlarıyla, insanın mahiyetini, onun düşünsel yapısını ve düşünsel imkânını algılama biçimiyle (felsefî görüş) ilgilidir. Bu günün dünyası, insanın, insanı ve evreni algılama biçimin ürünüdür. Bu algılama biçimini değiştirebilmenin imkânı bizim elimizdedir. Kendi düşüncemizin yaratışını put olarak kabul etmiyorsak elbet…

Yaşadığımız günlerden hoşnut olanlar olduğu gibi, onu yerden yere çalmak için fırsat kaçırmayanlar da var: bir yanda iyimserler, bir yanda kötümserler. Bugünün manzarasından esinlenip geleceğe güvenle bakanlar olduğu gibi, aynı manzaraya kuşkuyla bakıp gelecekten tümüyle umudunu kesmiş olanlar da var: Bunlar, insanoğlunun geleceğini uzay boşluğundaki yoğun karanlıklar halinde tanımlıyor.

Her yeni buluş, yeni bir icat ona yararlı diye benimsetilirken, çok geçmeden onun hayatımız için bir tehlike teşkil ettiği haberini alıyoruz. Böylece şok üstüne şok geçiren insan, her şeyden ürker, çekinir olmuştur. Hastalık hastası haline gelmiştir. Herkes kendini dinliyor. Acaba kalp atışlarının ritmi mi bozuldu? Yoksa aspirin bende kanser mi yapar? Gerçi aspirin alanlar kalp enfarktüsü olmazmış, ama mide kanaması için doktorlar güvence veremiyor. Şimdi ne yapmalıyım? Bir yolculuğa mı çıksam? Fakat ya tansiyonum? Uçmak hayatımı tehlikeye sokmayacak mı? Üstelik sağlığıma iyi gelecek iklimde savaş oluyor. Silah fabrikalarında binlerce işçi savaş alanına cephane yetiştirmek üzere gece-gündüz demeden çalışıyor. Tanımadığı birilerinin eline silah verip tanımadığı birilerini öldürmesi için.. Yaptığı bu işin karşılığı olarak da karnını doyuruyor.

Buna karşılık şöyle bir düşünce ileri sürülebilir: günümüze özgü hayat tarzına ilişkin her tür eleştiri, aslında havanda su dövmekten ibarettir. Eğer günümüze özgü hayat tarzı belli koşulların bir araya gelmesinin bir ürünüyse ve ben bu koşullardan bağımsız yaşama imkânından yoksunsam, fakat buna rağmen mevcut hayat tarzını bir yerlerinden ötürü beğenmiyorsam, bu yüzden onu eleştirmeye kalkışıyorsam, bu durumum havanda su dövmek değil de nedir?

Çağımızda herkes kendi ilgi alanına göre bir ad veriyor. Kimine göre çağımız elektronik çağıdır, kimine göre kitle iletişim çağıdır, kimine göre hurafeler çağı (Martin Lings), kimine göre bir şok çağındayız; kimine göre uzay çağını yaşıyoruz; kimileri çevre kirlenmesi, kimileri tabiatın tahribi, kimileri akıl ve bilim çağı adım veriyor yaşadığımız günlere.

Teknik araçlar bir yandan kolaylık sağlarken bir yandan da sağlığı tehdit eden canavar haline gelebiliyor. Kiminin rızkına, kazancına vesile teşkil eden kurumlar, başka bir düzlemde başka birinin hayatım tehlikeye sokan tuzak halinde dönüşebiliyor. Günümüz insanı bu karmaşık yapı içinde öylesine şaşırtılmıştır ki, artık neyin kendisine yararlı, neyin sakıncalı ya da zararlı olduğunu kestirebilmesi güçleşmiştir.

Eskiden yıllarca uğraşarak altından kalkamayacağı hesapları şimdi bilgisayar aracılığı ile birkaç dakikada sonuçlandırabilmektedir (insan gerçi eskiden bu tür hesapların altından kalkmak zorunda değildi, o da başka). Kan basınçları, kalp atışları, ciğerlerinin, kemiklerinin röntgeni basit işlemlerle anında ortaya çıkartılabilmekte; yatak odasında, istifini bozmadan dünyanın öbür ucundaki bir spor gösterisini anında izleyebilmektedir. Teleksler, radyolar, röntgen aygıtları, uçaklar, televizyonlar, kalorifer kazanları, motorlar, tezgahlar, silah fabrikaları, buğday siloları, ilaç imalathaneleri, seralar, müzikholler, projeksiyonlar, kuluçka makineleri, füzeler, uydular, haralar, denizler, karalar, havalar, her şey onun rahatı ve konforu için toptan yirmidört saat çalışmakta, çalışmakta, çalışmaktadır.

Görünüşe göre onun herhangi bir sıkıntısı olmamak gerek. Bütün kolaylıklar elinin altındadır. Çamaşırını elini sürmeden yıkayabilmekte, deterjanlar, durulama makineleri, sentetik sıvılar onun için hazırlanmaktadır. Ne ki, bütün bunlar onun rahatlamasına yetmiyor. Yıllarca reklamı işitilen bir deterjanın günün birinde şimdiye değin bilinmeyen bir hastalığa yol açtığını öğreniyor. Elektrikten tasarruf edeyim diye bürosunda kullandığı floresan lamba üzerine okuduğu bir haber, bu lambayı birden, cildinin baş düşmanı ilân ediyor.

Günümüz insanı kadar şaşkınlaştırılmış bir başka insan neslinin gezegenimizde yaşadığına inanmak güç. Günümüz insanı her şeyden önce hazza, konfora alışmıştır. Dünyanın bütün kolaylıkları emrine hazırdır. Bir düğmeye basmakla odasını aydınlatabilmektedir. Elini sürmeden evini, işyerini ısıtabilmektedir. Bulunduğu yerden uçup bir kaç saat içinde dünyanın öbür ucuna gitmesi işten değildir.

Aslında, böyle bir dünyada yaşayan insan için seçim fırsatı daha başta yitirilmiş sayılır. Kendi sıkıntısını mı seçecek, yoksa başkalarının cehennemini mi? Veya yoksa ayağının kayacağını bile bile, o terleyen çelik duvarlara tırmanmayı mı deneyecek? Bu mudur insanî olan, insanca yaşamak için gösterilen çaba? Evet, budur. İnsana, insanca yaşayabilmesi için gösterebildikleri tek seçim, tek çaba budur. Ya kendini aldatmaktan başka işe yaramayan sahte bir seçme durumu, veya gene işe yaramayan abes bir çaba. Batı uygarlığının, fikir plânında gelip dayandığı son durak budur. Düşünen kafaları, şimdilik başka bir şeyi salık veremiyor.

“Filozof ”seç!” diye buyuruyor ama, insanın neyi seçmesi gerektiğini bilmediğini söylüyor. Sadece seçerek, insanın içine düştüğü sıkıntıdan, bunalımdan kurtulacağını söylemekle yetiniyor. Fakat neyi seçecek, nasıl seçecek, niçin seçecek? Seçtiği şık, onu, arzın ayağının altından kayma duygusundan kurtaracak mı? Bütün bu sorular, o terleyen çelik duvarlar kadar cevapsızdır. İnsan her seçmesinin sonunda ayağının altından arzın kaymasını durduramıyorsa, soyut bir seçmenin anlamı nedir öyleyse? Veya insana yaraşan budur, diyerek, onu sonuçsuz olduğunu bildiği boş bir çabaya sürmekten beklenen kazanç ne olabilir?

Öyleyse ne yapacak bu insan? Huzuru nerde bulacak? Kendi içinde mi, başkasında mı? Her iki durum için de kapılar, daha baştan örtülmüştür yüzüne. Öyleyse ona sadece boş avuntular bağışlanacaktır. Söz gelimi, insan yapıp ettiklerinde, sadece seçtiği ile sorumludur, denecektir (Sartre). Veya denecek ki, arkadaş, madem iraden dışında böyle bir sürgündesin ve insansın, düşünen bir kafan, duygulanan bir yüreğin var, öyleyse insana yaraşır bir çaba göstermelisin (Camus). Fakat, mahiyeti apriori belirlenmiş (verili) bir dünya içinde yaşayan insan neyi seçecek, hangi insanî çabanın derdine düşecek?

Dünyanın neresinde yaşıyor olursanız olun, yanınızdaki insanın yüzüne bir bakın. O endişeyi yakalarsınız. Korkuyla karışık bir endişedir bu. Bu, kendi ekseninden sapmış bir korkudur. Ne olacağım korkusu, bana ne yapacaklar korkusu, yarının ne olacak korkusu… Sürekli olarak kendini bir belânın ortasındaymış gibi duyumsama korkusu. Kararsızlık, tedirginlik, endişe… Sokaktaki insan, kökenini bilmediği böyle bir karışık ruh hâli içindedir. Rızkından emin değildir, attığı adımdan emin değildir, düşüncesinden emin değildir, seçtiğinden emin değildir. Hattâ korkusundan emin değildir. Kendinden ve başkasından emin değildir.

Bir yirminci yüzyıl filozofunun dediği gibi, başkası cehennemdir, her şey için vakit geçmiştir, iş işten geçmiştir. O, bir tek şeyin farkındadır: Bir sürgün olarak atıldığı bir cehennemde yaşamaktadır, bu dünya dört yanı çelik duvarlarla örülü, harareti git gide artan, terleyen bir dünyadır, açmak istesen bir penceresi yoktur, oraya atılmış başka insanlarla sonsuza kadar, senin için cehennem saydığın o insanlarla beraber yaşamak zorundasın, ne bir kurtuluş ümidi, ne biraz ferahlama imkânı mevcuttur. [J.P. Sartre, Gizli Oturum adlı oyununda böyle bir dünyayı anlatır.]

Dünyadaki bu dengesizliği ve krizi yaratan şey ise insanların mükellefiyetleri kuşanmadığı gibi sürekli muafiyetler talep etmesidir. Bunun birinci boyutu, öncelikle dünya ölçeğinde insanı sömürgeleştirme faaliyetleri ile var olan küresel sermaye sahipleri ve güçlerdir. Onlar güçleri oranında kendilerine muafiyetler yaratarak dünyayı sorumsuzca tüketmektedirler. İkincisi ise, yine dünya ölçeğinde çok sayıda insanların özgürlükleriyle birlikte zihni, bedeni yetilerini kaybederek kitleselleşmesidir. Kur’an-ı Kerim’in “müstazaf” olarak isimlendirdiği bu kitle de, özgürlük ve sorumluluğu üstlenmeyerek bir başka açıdan muafiyet hali yaşamaktadır.

Bir problemi çözmek için gelinen yerden geriye doğru sağlama yapmak üzere en başa dönmek gerekir. Bu, aynı zamanda o probleme dair en sade ve basit olandan başlamak demeye gelmektedir. Burada en başa dönmenin ilk adımı; özgürlük ve sorumluluğu yeniden hatırlamaktır. İkincisi de, mükellefiyetlerimizi kuşanarak sorumlu bir varlık sıfatıyla dünya ile irtibatımızı bu mentalite üzerine inşa etmektir.

Bugün insanlığın yaşadığı dramlara baktığımızda, temel sebebin insanın bizzat mükellefiyetleri doğrultusunda hareket etmemesi olduğunu görürüz. Mesela, dünyada akıl almaz ölçekte silahlanma yarışı devam etmektedir. Çatışma riski ve korkusu ile silahlanma giderek yoğunlaşıyor. Birbirini besleyen bu süreçte silahlanma arttıkça çatışma riski artıyor, çatışma riski arttıkça silahlanma artıyor. Mızraklar Mızraklar, Tüfekler Tüfekler isimli kitabında “silah sanayi niçin grev yapmaz” diye soruyordu Jose Saramago. Hiç de rasyonel olmayan ve insanın hırsı ve doymaz iştihasından beslenen bu tavrın mükellefiyetle uyuşan bir tarafı var mı? Büyüme ve tüketim adına tabiat ve çevrenin tahrip olmasına kulak tıkayan bir zihniyetin yarattığı şehirler insanın hangi sorumluluk duygusuyla izah edilebilir? Gıdalardaki bozulma, giderek artan global işsizlik ve fakirlik nasıl izah edilecektir? 

Kuşkusuz Aliya İzzetbegoviç, Kur’an-ı Kerim’in ve İslamın ruhundan damıtılmış bir önermeyi bizimle paylaşmaktadır. Nitekim insan, iki önemli niteliği ile hem diğer varlıklardan ayrılıyor hem de bir kültür ve dünya üretebiliyor. Bunlar irade (seçim ve özgürlük) ile iradenin getirdiği sorumluluk yani mükellefiyet. Tarih boyunca ve çağdaş dönemde insan ve dünya ile ilgili en yoğun tartışmalar özgürlük üzerine gerçekleşmektedir. Nitekim özellikle post/modern çağda tüketim, sanallık, yapay zeka gibi temalar üzerinden insan özgürlüğü yeniden sorunsallaşmıştır. Bugün genetiğine müdahale edilerek adeta yeniden yaratılmaya çalışılan insanın, o oranda iradesi ve sorumlulukları da yeniden tartışma konusu olmaktadır.

Fakat günümüzde tümel bir sorun daha var ki, bunu en iyi dile getirenlerden birisi Erich Fromm’dur. O, “Özgürlükten Kaçış” isimli kitabında insanların özgürlükten kaçarak sorumluluk almaktan uzaklaştığı tezini işlemektedir. Bunun sebeplerinden birisi de, insanların özgürlük (irade) ile güvenlik arasındaki ikilemde güvenliği tercih etmeleridir. Bir başka deyişle, iradesini kuşanarak ve yapıp ettiklerinin sorumluluklarını üstlenerek dünyayı inşa etmeye girişmek, hayatını yönetmek ve kendi elinde olduğu kadarıyla kaderini sahiplenmenin getireceği zorlukları göze almaması; bunun yerine iradesi ve sorumluluğunu başkasına devrederek hem vekaletine sığındığı kimsenin insafına kalması, hem de artık bir şey yapabilme yetisini kaybetmesidir.

İçinde yaşadığımız küresel sistem tam da böyle bir ikilemin, korku ve kaygıların arasındaki mesafede yaşamaya devam etmektedir. Farklı filmlerde izlemişsinizdir. Amerika’da kölelik kaldırıldıktan sonra, bir köleye artık serbest olduğu söyleniyor. Köle içinde bulunduğu şartlarda yaşamaya o kadar alışmış ki, dış dünyaya çıkıp bir müddet dolaştıktan sonra efendisine gelir ve “ben yine sana hizmet edeyim, sen de benim karnımı doyur” der. İşsizlik, silah, hastalıklar, ilaç vb. üzerinden global düzeydeki adaletsizlikler, insanları dünya ile ilgili derin bir kaygı ve korkuya sürüklemektedir. Öyle ki, büyük kitleler artık irade ve sorumluluktan vazgeçerek sadece ekmeklerinin peşine düşmektedirler. Bunun en önemli kanıtı dünyadaki gelir dengesi ve milyarlarca insanın çok küçük rakamlarla yaşamak zorunda kalmalarıdır. Küresel sistem Firavun’un “fakirleştir, köleleştir ve daha kolay yönet” (Bkz. 28/Kasas, 4) taktiğini uygulamaya devam ediyor.

“İnsanlık muafiyet değil mükellefiyet demektir” der Aliya İzzetbegoviç. İçinde yaşadığımız toplumda ve konjonktürde girift çağrışımları ve göndermeleri olan bir cümle kuşkusuz. Özellikle mükellefiyete atıfta bulunmamızın hiç şüphesiz içinde yaşadığımız hayatın ve dünyanın geldiği nokta ile doğrudan ilişkisi var. İnsani ilişkilerden tutun da, tabiatla irtibat ve dünyayı sağlıklı inşa bağlamında insanlığın ciddi bir krizle karşı karşıya olduğu aşikar.

Kur’an okunmak ve anlaşılmak isterken, hazmedilmek ve hayata rehber edinilmeyi dilerken, anlayarak okumak farz iken .. okumuyor, anlayarak okumuyor, anlamıyoruz. Bilmez isek sorumlu tutulmayız sanıyoruz ve birileri de anlamadan okusanız da kafidir diyor ve salaklar gibi aldanıyoruz. Neden ve nasıl okumamız veya okuyunca ne yapmamız dahi Kur’an’da yazdığı halde, Peygamber dahi dini Kur’an’dan öğrendiği halde bizler Kur’an’ı din dışına atıp, mişnalarla oyalanıyor, peygamber üstü kişiler yaratıp onlara ilah diye tapıyoruz.

Dini bölmeyin, Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı diyen Kur’an’a rağmen; dini sayısız hizip, fıkra, tarikat ve cemaate bölüp kınalar yakıyor, zikir adına acayip ayinler yapıyor, her bir tarikatın diğerini din dışı etmesinden uyanmıyoruz bile. Şeytan işi pisliklerden sakındıran Kur’an’a rağmen faldan, sihir ve büyüden kaçınmıyor, şaraptan, domuz etinden tiksinmiyor, kumarı devlet eliyle oynatmaya devam ediyoruz. Sonra da Darül-harp, Darül-İslam oyunlarıyla bu cennet vatanı din dışı ilan ediyoruz.

Haram yemeden bıkmıyor, hakkımız olmayanı kusana kadar yiyor, doyduktan sonrasını dahi haram kılan dine rağmen beş kişilik yemek hazırlatıp, üç kişilik yiyip iki kişilik yemeği çöpe atıyoruz. Komşuya, ana babaya, yetime, muhtaca saygı ve sevgi emreden, dost eli uzatmayı farz kılan Kur’an’a rağmen, bizler sanki onlar yokmuş yada nasılsa birileri yardım edecekmiş veya bu sadece devletin göreviymiş gibi davranıyoruz.

İsrailiyat, arapçılık gibi kanımıza işlemiş zehirlerden tiksinmeden afiyetle yiyor, hurafe ve örfleri dinleştiriyor, rivayetleri sahih yapıp ayetleri nesheder hale getiriyoruz.

Şeytanı en büyük düşman kılmıyoruz, merhamet etmiyor, sevgiyle yaklaşmıyor, affetmiyor, hoş görmüyor, kendimizi hesaba çekmiyor, başkalarının açık ve ayıplarını arıyoruz.

Kur’an’ın dediklerini okumadığımız, ana dilde okumaya ayak dirediğimiz için anlamıyoruz, O’nun emirlerinin aksine olan işleri dinden sanıyoruz, akılı kullanmıyor, hafızayı kullanmıyor, ders almıyor, cehalete teslim oluyoruz.

Yeryüzünü ve çevreyi korumayı emreden Kur’an’a rağmen tabiatı katlediyor, doğayı zehirliyor, denizleri dahi yaşanılmaz hale getiriyoruz. Yangınlarla, ağaç kesmelerle, kimyasal atıklarla, çöpler dolusu israf malzemeleriyle, doğada yok olmayan plastik poşetlerle tam bir canavarlık sergiliyoruz. Kur’an aşırı cimrilik ve aşırı cömertliği sakındırırken, aşırı cimrilik yapmaya ama cömertlikten uzak durmaya çalışıyor, parayı infak edip paylaşmak yerine biriktiriyor, sonra büyükleniyor, kibirle aşağılıyor ve eziyor, bir zaman sonra da ayrımcılıkla zulmeder hale geliyoruz.

Dini araç değil amaç ederek dincilik ediyor, makamlara gelmek için kullanıyor, kandırarak paraya kavuşuyor, soygunlarla, hırsızlıklarla Allah’tan korkmuyoruz.

İnsan hakları Kur’an emri iken takmıyoruz. Bedenlerin, hanelerin dokunulmazlığı var iken dinlemiyoruz. Eşitlik esasken umursamıyoruz. Hak ve adalet Yüce Allah’ın en değer verdiği kıymetlerden iken yok sayıyor ve kendi adaletimizi tesis ediyoruz. Kısası yok sayıyor, kadına ikinci sınıf insan muamelesi yapıyor, sokak hayvanlarına şiddet uyguluyor, çocukları dinsiz yetiştiriyor, kaldırımları yayaların hakkını yiyerek işgal ediyor, pirince taş katıyor, üreticilerin hakkını savunmuyor, çalışanların emeklerinin karşılığını alın terleri kurumadan ve tam olarak vermiyor, hortumluyor, karaborsacılık yapıyor, kalpazanlıklarla, cinayetlerle, mafyalaşmalarla şeytani hayatlar sergiliyoruz.

Kur’an, Allah yolunda mücadeleyi emrederken cihadı sadece savaş sanıyor, askerlik hizmeti yapmakla bundan yırttığımızı düşünüyoruz. Oysa Kur’an, tüm hayatı cihat ilan ederken, cihadı kaleme, kılıca vesair surete bağlamakta ve sonsuz bir amel olarak emretmektedir. Çünkü Allah’ın nizamının yeryüzüne egemen olması ancak bu şekilde mümkündür ve ibadet de, amel de, cihad da devamlı bir faaliyettir. Biz ise Allah yolunda değil kendi cüzdanımız istikametinde mücadele ediyoruz.

Zulümle savaş halinde olan Kur’an’ın tüm ikazlarına rağmen zalimlerle bir olmaktan, onlara alkış tutmaktan bir türlü vazgeçemiyoruz.

Çalışmak yerine dilenmeyi tercih ediyor, rızkı ve medeti başkalarından bekliyor, hakkımız olmayanları istiyoruz. Bu arada hakkı olanları da ihmal ediyor ve kazandıklarımızda o muhtaçlara ait payları onlara vermiyoruz (infak etmiyoruz) etsek de kırkta bir yalanına göre cimri davranıyoruz, verdiklerimizi de reklam ediyor ve başa kakıyoruz. Hatta bu zekatları dinen verilmesi gereken şekil ve kimselere değil acayip ve belirsiz yerlere, hem de himmet adıyla ve karşılık bekleyerek veriyoruz. Bu hal kurban keserken dahi dostlar görsün yarışına giriyor ve manadan uzaklaşıyoruz.

Kur’an, itidal ve tevazuyu emrederken, lüks ve israfı yasaklarken biz konfor putuna taparak şeytanlaşıyoruz, hep daha fazlasını hep daha pahalısını almak için hayatı hem kendimize hem başkalarına zehir ediyor, alttakilerin temel ihtiyaçları için olan paraları lükse israf edip haram üstüne haram işliyoruz.

Kur’an, iman eder gibi yapmayın iman edin, dinin gereklerini yapar gibi yapmayın yapın dediği halde riya ve gösterişle numara yapıyor, etrafı kandırıyor ama Allah’ı asla kandırmayacağımızı bilemiyoruz. Yoklukta sabır ve bollukta şükür emreden Kur’an’a rağmen bunu yapmıyor, yoklukta Allah’ı cimrilikle suçlayıp, bollukta o kazanımları bileğimizin hakkı sanıp aldanıyoruz, nankörlük ediyoruz.

Kur’an en büyük düşman olarak şeytanları, müşrikleri, tuzak kuranları, bozguncuları, adaletsizleri, zalimleri, nankörleri, inkarcıları, yalancıları, iftiracıları, münafıkları gösterirken bizler bunlardan uzak durmak yerine onlara yem oluyor, onlara el açıyor, helal haram demeden onlardan gelecek lokmalarla beslenmeye kalkışıyoruz. Bu arada rızkı ve nimeti de onlardan beklediğimiz için ayrıca şirk suçunu da işliyoruz. Kur’an, ehliyetsiz ve liyakatsiz olanın işe talip olmasını dahi haram kılarken ve işi ona vermek de haram iken biz usulsüz ve kanunsuz kayırmalara sessiz kalıyor ve hatta bizlerde aynı yolla makamlara kurulmak istiyoruz.

Kur’an, bilime ve bilim adamlarına önem verirken bizler onları cahillerin emrine veriyor, akıl yürütmek yerine örflere ve alışkanlıklara göre günübirlik, bilimsellikten uzak çözümle üretiyoruz. Kur’an, mutlak ahlakı Yüce Allah’ın da üzerinde olduğu Sırat’ı Mustakim olarak tanıtırken, Peygamberi örnek ahlak üzere diye tanıtırken biz mutlak ahlak yerine sanal ve sahte bir beşeri ahlak yaratıyor ve sonra o ahlakı alkışlıyoruz. Kur’an’ın ahlaksız diye tanıttıkları ekranlarda boy gösteriyor ve biz Kur’an’ı bir kenara koyup o anlatılanları din diye içimize çekiyoruz, yaşam tarzı olarak benimsiyoruz.

Kur’an, aldanmayın, aldatmayın derken biz cehalet ve gafletle aldanıyor ve aldatıyoruz.

Bu arada münafıklığın dinden görünüp dinden olmamak değil, iman eder görünüp aslında iman etmemek olduğunu tüm İslama alemi anlamalıdır. Bu da şu acı dolu hakikati haykırır ki iman etmediği halde ortalarda iman eder vaziyette gezenler münafıkların ta kendileridir. Kur’an aklını kullanmayanlar üzerine (kullanamayanlar değil) pislik attığını duyurduğu halde aklı kenara koyuyor, öğrenmeye ve anlamaya çalışmadan, ilkokul bilgilerimizle tüm dünyaya İslam örneği olmaya çalışıyor, cumalarda söylenenlerle dini şekillendirip Kur’an’dan habersiz yaşıyoruz. Oysa Kur’an diyor ki; Oku, anla, öğren ve uygula. Öyle uygula ki örnek olsun, güzel sonuç versin ve diğerleri de gıpta etsinler. (Haset değil)

Kur’an, Yüce Allah’a varlık, oluş ve yönetimde sakın ortak koşmayın, başkaca ilah aramayın diyor. Bunu yaparsanız şirk koşmuş olursunuz ve bu hal üzere ölürseniz afsızlığa mahkumsunuz diyor. Sonra şirki tanıtıp, çeşitlerini gösterip örnekliyor ve en büyük müşrik olarak da şeytanı ve firavunu yaklaşık 173 yerde anlatıyor.

Biz ise ne yapıyoruz? Başta şeytana, paraya ve dünya süslerine, nefsimize (egomuza) olmak üzere sayısız puta tapıyoruz, endüstriyi, makineleri, servetleri, kadınları, cinleri ilahlaştırıp şirkcikler üretiyoruz. Daha da ileri gidip anlaşılmaz bir enayilikle Rahmet Peygamberini dahi ölümsüz, melek ilan edip ilahlaştırıyoruz ve insan olmaktan çıkarıp İsa Peygamber gibi acayip bir mevkiye koyuyoruz. Bunu da sözle değil ama O’na din adına hüküm koyma ve haram belirleme yetkisi vererek yani sünneti farzların yani hadisleri ayetlerin üzerinde bir yere koyarak yapıyoruz.

Kur’an’dan da evvel gelen imanı yok sayıp, ezbere dayandırıp, Amentü duasını okumak farz edip, inandık deyip geçiyoruz ve şartlarından, çeşitlerinden, türevlerinden ve gereklerinden habersiz olarak ve aslında iman etmeyerek münafıklık ediyoruz. İmandan nasipsiz olduğumuz için yasak ve haramlara dalıp, günahlarda yüzüyor, iyilik yerine paraya, sevgi yerine şöhrete, infak yerine nifak sergiliyoruz. Bunların her biri başlı başına bir felaket habercisi olduğu halde o günahların vebalinden bile çekinmeden fütursuzca yenilerini işlemeye devam ediyoruz. Uslanmıyoruz, akıllanmıyoruz, korkmuyoruz. Oysa tek korkulacak olan Yüce Allah’tır.

Kur’an; Allah kelamı olarak sadece doğruyu bildiren, insana yakışanı ilan eden, hak ve adil olanı isteyen, güzellik ve ihsana yönelik, esenlik ve hidayet kaynağıdır. Çünkü Yüce Allah güzeldir, güzel yaratır ve güzeli sever. Yüce Allah, kullardan fıtratta verdikleri iman ve sadakat sözünden başkaca bir şey asla istemez. Din adına tüm emir ve yasakları, tüm sınırları, tüm öğüt ve azarlamaları hep buna dairdir ve bunun ispatı mahiyetindedir. Çünkü iman sınavın kendisi, din o imanı bulabilmek için yaşanılması gerekendir. Dinle ve müslüman olmakla yetinenler bu yüzden imana uzaktır ve şekilcilikten öte gidemedikleri için de cennetleri ancak uzaktan yahut bir süre cehenneme konuk olduktan sonra görebilirler.

İman Kur’an’ın ilk emridir. Kulluk ve ibadetten de öncedir ve hatta amelden de. Çünkü iman niyet faslından doğar ve daha o şey amele dönüşmeden sevap veya günah olarak hanelere yazılır. Kur’an teni, dili, dini, cinsi ne olursa olsun herkes için önce ve daima iman emreder ki diğerleri yok sadece iman varsa bu şefaat sebebi, diğerleri var ama iman yoksa bu afsızlık sebebidir.

Peygamberimiz (s.a.s.) de şöyle buyurmuşlardır: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse, komşusuna iyilik etsin.” “Allah katında dostların en iyisi, arkadaşına iyi davranan; komşuların en iyisi de, komşusuna en iyi davranandır.” “Komsusu açken, kendisi tok yatan, gerçek mümin değildir.”

Komşularımıza iyilik ve ikramda bulunmak, onlarla selamlaşmak, ziyaretlerine gitmek, yardımlarına koşmak, sevinçlerini ve kederlerini paylaşmak, onlara güler yüzlü davranmak, hediyeleşmek, düğün ve derneklerine katılmak, cenazelerine iştirak etmek, başsağlığı dilemek, onlara zarar verecek hareketlerden sakınmak, ayıp ve kusurlarını araştırmamak, ihtiyaçlarını gidermeye çalışmak, komşularımıza karşı başlıca görevlerimizdir. Özellikle şehir hayatında aynı binalarda yaşayan insanlar davranışlarına dikkat etmeli, televizyon ya da diğer cihazların sesini gereğinden fazla açmamalı, komşularını rahatsız etmemelidir.

Toplumumuzda komşuluk ilişkileri her geçen gün zayıflamaktadır. Özellikle şehir hayatında aynı binada oturan komşuların birbirlerini tanımadıklarını görüyoruz. Bu tür davranışlar kâmil mü’minlere yakışmaz. Bize yakışan kötülükleri en güzel şekilde düzeltmeye çalışmak, komşumuzdan gelebilecek ufak tefek rahatsızlıklara sabır göstermek, problem yapmamaktır. Kendimiz için istediğimizi komşularımız için de istemeliyiz. Komşularımızla güzel geçinmeli, onları hiçbir şekilde rahatsız etmemeliyiz. Gizli sırlarını araştırmamalı, eksikliklerini gidermeye çalışmalı, sevinç ve kederlerine ortak olmalı, her hususta yardımlarına koşmalıyız.

Unutmayalım ki, olgun Müslüman, kimseye zararı dokunmayan, çevresine güven veren ve daima iyilik yapan kimsedir. Resulullah (s.a.v) bir hadislerinde de üç kere; “Vallahi iman etmiş olmaz…” buyurdu. “Kim, Ey Allah’ın elçisi? denildi.O da “Komşusu şerrinden emin olmayan kimse (kamil mü’min olmaz)” şeklinde cevap verdi.

Yüce dinimiz İslâm, komşu haklarına büyük önem vermiş ve bu husustaki emir ve tavsiyeleri ile toplumsal dayanışmaya büyük katkı sağlamıştır. Komşu ile iyi geçinmek, iyi Müslüman olmanın alâmeti sayılmıştır. İnsanın sevincini paylaşabileceği, keder ve üzüntüsüne ortak olabileceği komşularının olması gerçekten büyük bir bahtiyarlıktır. Ailemizden sonra en yakın ilişki kurduğumuz insanlar, şüphesiz komşularımızdır. En yakın komşumuzdan başlamak suretiyle evimizin ve iş yerimizin civarında bulunan herkes komşumuzdur.

Dolayısıyla her birisinin üzerimizde komşuluk hakları bulunmaktadır Onlar; günün her saatinde değişik nedenlerle yüz yüze geldiğimiz kardeşlerimizdir. Komşularımız, zor zamanlarımızda yardım istediğimiz, sevinçli anlarımızda mutluluğumuzu paylaştığımız dostlarımızdır. Ailemiz ve akrabalarımızdan sonra problemlerimizin çözümünde yardımına başvuracağımız en yakınlarımız komşularımızdır. Bu sebeple, her Müslümanın, yakından uzağa, bütün komşularına iyilik etmesi ve onlara hayırlı bir komşu olması gerekmektedir.

Müslüman, komşularıyla güzel geçinen, seven, sevilen, aranan ve onlara güven veren insandır. Çünkü, çevresine güven vermeyen bir insan, olgun bir mü’min olamaz. Bu konuda Yüce Rabbimiz buyuruyor ki; “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve hizmetinizde bulunan kimselere iyilik edin.

Din Kur’an’dadır ve diyanet ile şeriat dini ve dine insanlarca getirilen yorumları da alan idraklerdir. Din değişmez ama diyanet çağın gereklerine, kamunun çıkarlarına, bilimsel keşiflere, vahim durumlara, zor şartlara göre değişir, değişmelidir. Yoksa din on dört asır önceki yansımasına mahkum edilir ki Kur’an değişim emreder. Bu değişim ana ilkelerde asla değil ama bu ilkelerin hayata yansımasındadır. İçtihat zaman zaman yapılan bu düzenlemelerdir ve tecdit belki yüz yılda bir ilahi rıza ile gerçekleşen külli tanzimlerdir, yaban otları ve yanlışların temizlenme hareketidir. Yobazlık, muhafazakarlık veya taassup denilen şey işte bu değişimi inkardır ki aklı ve bilimi inkarı içerir. Dahası içtihat kapılarını kapatmak dinin erdiriciliği önünde en büyük engeldir.

Hakikat ve hak olmayanı söylemek, ima etmek, gerçeği değiştirmek demek olan bu hallerde anılan kişinin savunma hakkı elinden alınmış, masumiyetine tecavüz edilmiş, yaratılıştan gelen zaafları alay konusu edilmiş, yok yere suç isnat edilmiş demektir ve büyük günahtır. Dedikodu da, açık aramak da, aşırı zanda bulunmak da bu cümledendir. İffetli kadınlara iftira atmak ise günahın katmerlisidir.

Canı veren ve alacak olan sadece Allah’tır. Ömür, doğum ile ecel arası bizlerce malum olmayan süreçtir ve bu sınav bu süreçte sergilediğimiz doğru ve yanlışların muhasebesidir. Bu hak ve yetki sadece Allah’tadır ve ister kendisini ister başkasını öldürmek, haksız yere, bu hak ve yetkiye müdahaledir.

Yüce Allah bedenleri ve kalpleri sevgi ve mahremiyet için yaratmış, eşler arasına sevgi koymuş, şehvetin yasal ve mübah olanını bahşederek caiz ve meşru ilişkilere tat katmıştır. Bu anılanlar dışındaki tüm ensest ilişkiler, sapıklıklar, aynı cinse yakınlaşmalar, mahrem ve helal olmayana istek duymalar, para karşılığı veya gönül eğlendirmek için yapılan fuhuş ve zinalar, taciz ve tecavüzler haddi aşmak, sınırları tanımamak ve nefse kurban olmaktır. Taciz ve tecavüz ise istek dışı gerçekleştiği için ayrıca gasp ve hak ihlali suçunu da işler ki cehennemin ebediliği helallik alınmazsa ve Allah affetmezse katidir. Çünkü büyük zulümdür.

Allah’ın haram kıldıklarını mecburi sebepler olmadan ve vebalden çekinmeden yemek, içmek ve işlemek en büyük günahlardandır, imanın yokluğuna, dini akidenin zayıflığına, kulluk bilincinin acınası haline delildir. Leş, kan ve domuz eti ile sınırlı olmayan haramlar, çalmaktan, öldürmeye, yetim hakkı yemekten, kamu malına el uzatmaya kadar gider ve tamamı Kur’an’da yazılıdır. Yani Kur’an’da alenen haram sayılmayanlar mübah ve helaldir. Çünkü haram ve helal belirleme yetkisi (tahrim) sadece Allah’ındır. Bu yetkinin azının dahi bir başkalarına verilmesi veya kulun bu anlamda insiyatif kullanması da haram yemekten de büyük günahtır.

Cimrilik, aşırı cömertlik, lüks ve israf. Rızık, Yüce Allah’ın yeryüzüne gönderdiği ve herkese fazlasıyla yetecek nimetlerdir. Zalim insan ise o rızkı aç gözlülükle gasp eden, fazlasını isteyen, haklara saldıran, herkesin doyması gibi bir ideal taşımayan, bazılarının aç kalması ihtimaline rağmen kendisine rızık yedekleyen, servet biriktirendir. Yüce Allah, aç gözlülüğü, servet biriktirmeyi, cimriliği, lüks ve israfı yasak eden haram kılandır. Yüce Allah cömertliği emreder lakin aşırı cömertliği de yasak eder. İsraf ise çoğusu başkalarına ait olan ve ihtiyaç fazlası durumundaki nimetlerin çöpe gitmesidir ki o heba edilenler aslında o kulun hakkı ve malı dahi değildir.

Mal, servet, evlatlar veya başkaca kudretlerle övünmek, büyüklük taslamak günahtır. Çünkü bunları veren Allah’tır ve bu sınav olsun diyedir. Kudret, imandan gelir, gelmelidir. Mal ve servetlere güvenmek ise Allah’a güvenmemek demektir ki bu imanın yokluğuna delalettir. Plansız nüfus artışları da, servet yığmalar da, kabirlere kadar gidip saymalar da aynı cümledendir. Çünkü kontrolsüz güç güç değildir ve Allah güçlerin uygun ve doğru istikamette kullanılmasını, zulme araç yapılmamasını ister.

Muhtaç, yaşlı, zayıf, güçsüz ve fakirlere kötü davranmak. Makam, servet veya beden gücünden kaynaklanan kudret ile zayıf ve muhtaçları ezmek, eziyet etmek, haklarına tasallut etmek zulümlerin en yücelerindendir ki kendisini savunma kabiliyetine sahip olmayan bu insanların (hayvanlar ve tabiat varlıkları dahil) temel haklarına saldırı cehennem azaplarına razı olmaktır. Oysa din tam tersidir ve bunlara yardımı emreder. Dolayısıyla sergilenen bu zulüm dine de isyan suçunu teşkil eder.

Fıtratta verdiğimiz misaka, verdiğimiz sözlere, yüce ve kutsal değerlere saygı ve riayet demek olan ahde vefa boynumuzun borcudur, erdemimiz ve iman göstergemizdir. Ahde vefasızlık ise bu sözü unutmak, inkar etmek veya yalanlamak, hiç değilse gereğini yapmamaktır ki vebali büyüktür. İmandan küfre dönmek, borçları inkar etmek, ana baba haklarını yok saymak, vatana saygı ve sevgide kusur etmek, vatanı kurtaranlara minnet duymamak bu günah cümlesindendir. Allah’ın yarattığını değiştirmek ise doğumla verilen bedenleri veya yaratılışla gelenleri beğenmemek, tıbbi zorunluluk olmaksızın güzelleşmek adına değiştirmektir ki her şeyi güzel yaratan Allah’ın işine karışmak, haddi aşmaktır. Estetik ameliyatlar bu cümledendir.

Mutlaka sorulacağımız nimetleri veren sadece Allah’tır ve şükretmek kulun borcudur. Şükür, nimet verene duyulan minnetin ifadesidir. Şükretmemek, o kazanç veya makamı veya serveti bileğinin hakkı sanmak zulümdür, nimet verene haksızlıktır ve büyük günahtır.

Ehliyet ve liyakat, o iş için ehil olmak, yeterli ve uygun olmak halidir ve o işe talip olmak da ehliyete haiz olanların hakkıdır. Sadakat veya kayırma ile işin başkasınca talep edilmesi de, işin ehliyetli başka adaylar varken ehliyetsiz olana verilmesi de haramdır. Emeğe, hakka, nizama aykırı bu hal, sadece ferdin değil toplumun ve tüm insanlığın hakkına tecavüzdür.

Peygamberimizin üç lanetinden birisi olan bu konu mühimdir çünkü Allah kolaylık diler, din kolaylık dinidir. Dini ve hayatı zorlaştıran her şey zorlamadır, zorluktur, yokuşa sürmek ve bıktırmaktır.

Yeryüzü veya çevre denilen şey yaşam alanımızdır, ortaktır, temiz ve güzeldir. Sayısız canlıya ev sahipliği yapan tabiat sonsuz ayetlerle doludur. Bunları kirletmek, yakıp yok etmek, yerine beton binalar yapmak, tarıma, güzelliklere savaş açmak, kirletmek, pisletmek, ekim alanlarını sınırlayarak açlığa sebep vermek, kullanılabilirliğini engellemek demektir. Dünya sınavı için tesis edilen bu muazzam şaheserlikteki yaşamı kirletmek ise en büyük zulümdür, dengeleri bozmaktır, Sünnetullah’a karşı gelmektir.
Yüce Allah merhameti ve affetmeyi emreder ki bunun istisnası zulme karşı dirençtir. yani hatasız yaşaması mümkün olmayan insan hata yapacak, kırıp dökecek, kalp kıracaktır. hatta haksızlık ve adaletsizlik edecektir. Lakin affetmek dinin gereğidir. Bunu bir öfke ve intikam melodisine dönüştürmek, kin duymak ise iman kardeşliğini yok saymak ve kibirle düşmanlık dilemektir. Tevazu yerine şiddeti ve hainliği dileyenler içinse din erdirici olmaktan uzaktır.

Fıtrata, Sünnetullah’a, kadere, cüzi irade ile yaşadığımız sınava aykırı, haksız ve batıl yollarla menfaat arayışı demek olan sihir ve büyü gerçektir lakin yasak olandır. Kulları, iradesi dışında bir şekle ve davranışa zorlayan bu haller, yapana çıkar sağlasa da cehennemi garanti eden büyük günahlardandır.

Sihir insanlara hep zarar verir, onlara hiçbir faydası olmaz. Bu sebeple, Allah’ın kitabını ve hayırlı işleri bırakıp da sihir gibi zararı büyük bir günahla meşgul olan insanların, âhirette hiçbir nasibi olmayacağı âşikârdır. Böyle insanlar, şeytana ve nefislerine uyup sihirle meşgul olarak aslında kendilerini helâke sürüklemektedirler. Uğruna, ebedî hayatın fedâ edildiği bir anlık dünya zevki, ne kötü bir kazançtır! İnsanlar yaptıkları yanlışın büyüklüğünü ah bir bilseler!

Kur’an insanları ezenler ve ezilenler yahut yukarıdakiler ve aşağıdakiler diye ikiye ayırır ki ezilenleri ezenlerin üzerine ama şimdi ama ahirette çıkarmayı murad eder. Kibir, şeytanın en büyük silahıdır, aldatma vasıtasıdır. Çünkü kibir haksız büyüklenme ve acizliğini unutmaktır ki beraberinde aç nefisler ve doyumsuz hırslar getirir. Bu hırslar helal haram tanımayan inançlara gebedir ve yığılan servetler, makamlar, nüfuslar bu kibri daha da artırır, aşağıdakileri ezmeyi adeta zorunlu kılar. kendisinden aşağı gördüklerinin kendisine eşit olduğunu unutanlar, rızkı bileklerinin hakkı sanırlar ve o makamların onlara sınav için verildiğini inkar ederek ahirette de aynı servet ve makamlarla ödüllendirileceklerini sanırlar. Oysa şımarmak da, haddini bilmezlik de, eziyet etmek de büyük günahtır ve vebali çok ama çok büyüktür. Çünkü Allah itidali, tevazuyu ve merhameti emredendir.

Zulüm, Kur’an’ın tek savaş açtığı konudur ve iman sadece inanmak ve sevmek değil aynı zamanda kötülüğe bulaşmamak ve kötülükle mücadele etmektir. Cihat zulme karşıdır ve zulme karşı sessiz kalanlar, yardım eden ve ortam sağlayanlar dahi zalimdir. Zulümle savaşı emreden Kur’an’dır ve zulme uğradığı halde sessiz kalmak; hem haklarından mahrum olmak hem de zulme elle, dille, kalple karşı koymayı emreden Allah emrine karşı olmak, Allah’tan değil o zulmedenden korkmaktır ki bu tamamen imansızlık demektir.

Cihad, Allah yolunda verilen her türlü mücadeledir ve kılıçla da kalemle de yapılır. hacılara su dağıtmakta, savaşmak ta, bilimsel keşifler için ter dökmek de cihattır. Savaşmak cihadın son mertebesidir ve ancak zulme karşıdır. Çünkü cihadın tamamı Allah dostları safında, Allah adına ve Allah düşmanları olan zalimlere karşı yapılır. Bu görevden kaçmak, imanın zayıflığına ve yüzeyselliğine işarettir ve vebali büyüktür. O kadar ki zulüm altında inleyenler Müslüman olmasalar dahi yardım etmek Allah emridir.

Din Allah’ındır, tamdır, sondur, bakidir. Dinin kitabı Kur’an, Peygamberi Hz. Muhammed(sav)’dir. Aynı Allah, kitap v peygambere biat edenler Müslümandır, kardeştir. Bunların kardeşliğini bozacak, dini parçalayacak her türlü girişim ve müdahale büyük günahtır ki din adına Peygamber üstü kişi ve Kur’an üstü kitap tanımak dini bölmektir. Maalesef günümüz mezhep, tarikat, cemaat, hizip, fıkraları dini bölmek adına muazzam bir yarıştadır ve yapılan küfre hizmet etmektir. Bu kapsamda yaşananlar ise; hür iradeyi sıfırlayan, Peygamber ve Kur’an üstü kişi ve kitapları dinleştiren, vahiy denmese de ilham ve rüya ile sahte peygamberlik iddiasını seslendiren uygulamalardır ve bunların bu şirk kokulu hali ile mali-siyasi destekçilerinin mahiyeti büyük günah olmalarının da sebebini açıklar.

Dine giriş, içinde olma ve çıkış tamamen kulun kendi hür iradesi ile vereceği bir durumdur, haktır. İslam, kula cennet kapılarını vadederken, cehenneme giden kapıları da gösterir ve günah işlemeyi dahi serbest bırakır ki sınav hür iradelerin tercih değerlendirmesidir. Dine tabi olmak, dinin gereklerini yapmak, dinde kalmak olması gerekendir, sevaptır. Dine girmemek, dinin gereklerini yapmamak veya dinden çıkmak yanlıştır, günahtır ama tüm bunlar kulun kendi rızasına dayalıdır. Başkasının hakkaniyet ve adalet adına nasihatten öte söz söyleme, zorlama hakkı yoktur. Zorlayanlar, baskı uygulayanlar sınava ve fıtrata ihanet eden, ilahiliğe soyunan, yobaz zihniyetli mücrimlerdir. Sadece dine değil, dinin içindeki gerekler için de zorlama aynı cümledendir. Hele ki birilerini menfaat uğruna kendi rızası dışında din dışı göstermek büyük vebaldir.

Dinde zorlama yoktur. Elbette doğru yanlıştan ayrılmıştır. Kim tağut’u (azgınlık edeni) reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan en sağlam kulba yapışmış demektir. Allah duyandır, bilendir. Bakara 256

Kur’an, Allah kelamıdır ve okunması bizzat Allah tarafından emredilendir. O yüzden ilk kelimesi “Oku!” emridir. Kur’an, okunmalı ve anlaşılmalıdır ki ilahi mesaj, emir ve yasakalr anlaşılır olsun, din hayata yansıtılabilsin ve Kur’an saadet kapılarını açabilsin. Bunu inkar yani okumamak veya anlaşılmayan dille okumak Kur’an’a ve Kur’an yazarına ihanet ve haksızlıktır. Çünkü Kur’an’ı anlayarak okumak her müslümana farzdır. Okunmayan, başkalarından dinlenen Kur’an noksandır, yanlışa gebedir, insanı mahva götürür. Anlaşılmadan okunan Kur’an sevap kazandırsa da erdirici değildir ve cennetlere sevapla değil imanla gidilir. İman ise Kur’an’ın manalarından fışkıran lezzetin adıdır. En büyük şefaatçi Kur’an, kendisini anlayarak okumayanlara ve hayata yansıtmayanlara şefaat etmeyecek, Peygamber böylelerinden ahirette şikayetçi olacaktır. Kur’an’a biat ise Müslüman olsun olmasın herkese farzdır çünkü İslam evrenseldir, herkesedir, kıyamete dektir.

Dinin ve imanın gerçeklerine, Sünnetullah’a, Kur’an’a aykırı söz ve fikirleri dincilik adına ve çıkar uğruna kasti olarak üretmek, bunlardan menfaat elde etmek, ayrıştırmak, dini bölmek ve tanınmaz hale getirmek dine yalan söyletmektir. Ayetlerin manasını saklamak, değiştirmek, meal ve tefsirler yoluyla evrensel ilkeleri sadece o anılan olaya indirgemek, kelime oyunlarıyla dine yanlış istikamet vermek, parantez içi açıklamalarla ilahi mesajın manasını değiştirmek bu cümledendir. Tarifinden anlaşıldığı üzere de dinden çıkartacak kadar büyük bir günahtır.

Allah’tan başka ilah yoktur. Yaratan, öldüren, rızıklandıran, hesap soran sadece O’dur. Başkaca ilahlar atamak küfürdür, yedek ilahlar atamak şirktir ve her ikisi de sonsuz cehennem azaplarına razı olmaktır. Şirkin en tabi görünümü olan bu gafletler, Allah’ın kuluna şah damarından yakın olma halini inkarı da içeren isyanlardır ve aracı, şefaatçi, put arayışları asla Allah’ı inkarı içermez. Modern zamanda ise bu putlar daha ziyade para, makam, nüfus şeklinde kendisini gösterir ve tesettürden ibadete, nefisten dünya malına dek uzanan çok sayıda putun gönüllerdeki iman tahtalarına Allah’ın yanı başına isimlerini yazdırmaya sebeptir. Kişileri ilahlaştırmak bu işin en vahim durumudur ki başkalarının helal ve haramlarına uymak, Allah rızası yanında onların da rızasını aramak onları ilahlaştırmaktır ve bunun adı şirktir ve şirk afsızlığa mahkum tek günahtır.

Şirk, Yüce Allah’ı inkar değil, inkar etmeden varlık, yaratış ve yönetimde yedek ilahlar üreterek ilahi mülk ve kudreti parçalamak, Allah haklarına isyan etmektir. Sistemlidir, organizedir, maksatlıdır ve bu yüzden bir cehalet ve gaflet değil düpedüz isyandır. Şirk bu hal üzere ölündüğü takdirde afsızlığa mahkumdur ve İblisin ahdi şirk dininin anayasasıdır. Şirkin açık olanı doğrudan Allah’ın otoritesini alenen bölüştürürken, gizli olanı riya, gösteriş ve gizli şehvetlerle şirkin daha hain ve sinsi halini sergiler.

İnsan seçkindir çünkü Allah’ın en güzel isim (Esmaül Hüsna) ve sıfatlarını görür, tanır, isimlerin eserlerini kendi üzerinde gösterir. Kendi fiillerinde de o isimlerin eserlerini yansıtır. Kâinatta tecelli eden en ilahi isimler en parlak eserini insanda göstermiştir. İnanan insan; *Allah’ın isim ve sıfatlarını kendi fiillerinde yansıtır. *Allah’ın her şeyi bildiğini, hesap verileceğini bilir, *Sadece Allah’tan ilim, hikmet, nimet ister, *Allah’ın affetmeyi çok sevdiğini bilir, *Ahlakını düzeltir, affeder, bağışlar (Affetmeyen af dileyemez) *Bu isim ve sıfatları yaşayan, yansıtan hayır makinesi, iyilik jeneratörü olur. İman; bir mümin kulun kainatı Esmasının rengarenk güzellikleriyle donatıp insanın önüne seren Alemlerin Rabbi’ne hayatıyla verdiği cevaptır. Gökleri yıldızlarla, yeri çiçeklerle süsleyen, Esmaül Hüsna insanı da güzel ahlak boyasıyla böyle süsler ve cennete layık hale getirir.

Yaratılış gayemiz; iman ve ibadettir. Bu üstün gücü görüp sığınmamak imkânsızdır. Resul ve elçilere kulak verilince doğru muhataba yönelinir, bu irşadlardan uzaklaşılınca yanlışa meyledilir. Kulluk insanın kaderine mühür ile vurulmuştur. Tercih iki şıktır; Bütün kulları yaratana kulluk, ya da kendisi yaratılmışa kulluk. Kur’an’ın iman ve ibadet çağrısı insanı kula kul olmaktan çıkarıp sadece Allah’a kulluk eden ve şerefli bir misafir mertebesine yükselten bir çağrıdır.

İnsan vücudu hücreden başladığında bir irade milyarlarca hücreyi organlara, kemiklere, kirpiklere yönlendirir. Milyonlarca tercihten sıyrılarak mükemmel bir vücut yaratılır. İradenin varlığı ve tercihin mükemmelliği iradenin kusursuzluğuna delildir. Bu kâinatı yaratanın kudret, ilim ve iradesinin göstergesidir. Varlıkları da arasındaki kanunları da bu güç yaratır. İnsan için bu kanun ve kurallar din demektir. Kâinat için yapılan tercihlerin mükemmelliği bizim için din de aynıdır.

Allah’ın tanınması Kur’an iledir. Bu manevi portre Allah’ın tüm sıfatlarını bize anlatır. Arş gibi hükmetme timsali, el ve avuç gibi egemenlik sıfatları bizim zihnimize temas etmek içindir. Bunların mahiyeti bize meçhuldür. O’na benzer hiçbir şey yoktur. Biz O’nu eserleri, filleri, isim ve sıfatlarıyla tanırız.

Kâinatta her şey bu kanunla, sebebe bağlı olarak cereyan eder. Bu sebepler sonucunda ortaya çıkan sıfatların izleri o sebepte bulunmaz. Yani hadiseler ve varlıklar sebep ve kanunların eseri değildir. Bu sebep ve kanunlar sadece birer memurdur. Adeta hükümdarın yetkisi ve emriyle O’nun kuvvetine ilmine dayanarak iş görürler. Onlara itaat etmek bize düşen görevdir. Ancak sebep ve kanunların (sözgelimi tabiatın) fiillerde ortaklığı bulunduğunu düşünmek şirktir. Allah’ın icraatında ortaklık yoktur.

Alem bir kere kurulup kendi haline bırakılan saat değildir. Rabbimiz tasarrufu ile her şey gözlenir, müdahale edilir, geliştirilir veya yok edilerek yenisi ile değiştirilir.

Hücrelerin vücuttaki durumlarını Marmara denizi atomsa, çekirdeği balık kadardır deriz. Atom Türkiye kadarsa çekirdeği ev kadardır deriz. Allah’ı bilmek başka, anlamak ve algılamak başka şeydir. Biliriz ama mahiyetini ve şimalini asla algılayamayız. Kâinat Allah’ın varlığını göstermekle kalmaz, sıfatlarını da anlatır. Arı altı haftalık ömründe mucizeler yaratır. Tabiattaki milyonlarca canlı her gün rızık bulur, rızık hiç eksilmez. Güzellikler her yandadır. Bir çekirdek te dev bir çınarın projesi saklıdır. Kimsenin bilmediği iyilik de, içimizden geçen iyi niyeti de Allah bilir. Hakkımızda hayırlısını o bilir. Duamıza cevap verir. İlmi sonsuzdur. Biz çiçeği beyaz görürüz. Arı mor ötesi görür. Çiçek herkesin kendisini görebileceği şekilde yaratılmıştır. Görenlerde o çiçeği o haliyle görmek için.

Seste görme gibidir. Ses sınırları olmasa karıncaların ayak seslerinden veya güneşin dev patlamalarına kadar her şeyi duyardık. Fil gibi ses altı dalgaları işitseydik çok uzaklarla haberleşebilirdik kimseye duyurmadan. Allah işitendir görendir. Ama nasılını biz bilmeyiz. O göze ve kulağa muhtaç değildir. Gizli duamızı da işitir, iyiliğimizi de. Konuşma başlı başına bir mucizedir. Anlamak, yazmak ve okumak ta. Nasıl duyarız? Şifreleri, mesajları, kriptoları kim çözer? Güldüreni de ağlatanı da duyarız. Dinlerken konuşurken hiç düşünmeyiz. Saatlerce kelimeler dökülür dudaklarımızdan da tükenmez. Tüm canlılar kendisince konuşur. Sanıldığı gibi bu dil “aganigi” değildir. Bir güç o hayvanlara konuşmayı takdir eder.

Yumurta, çekirdek cansızdır. Sonra hayat olur. Dünyada her gün milyonlarca can olur, can ölür. Hayat açısından dünya sürekli dirilmeler ve ölmelerle çalkalanır. Etrafımızda her gün birileri ölür, birileri doğar. Hayat verme sıfatı insanda en üstün şekilde tezahür eder. Gökte ve yerde tecelli eden bütün ilahi isim ve sıfatları bir odak noktası gibi insanda yoğunlaşır ve en parlak eserini gösterir. Yaratıcı tek ve kudretlidir çünkü; 1. En küçük atom da, en büyük galaksi de aynı proje ürünüdür. 2. Kâinatta her yerde aynı kanunlar geçerlidir. 3. Olmayan bir şeyi yaratmak sonsuz kudret ister. Zerre yaratmakla kâinat yaratmak aynı şeydir.

Hücre kâinata benzer. Yıldız ile sivrisineğin kanadının yapı maddesi aynıdır. Temelde yapı olarak fark yoktur. Aynı atomla orada yıldız burada kanat yaratılır. Kâinatın bu en küçük zerrelerinde kâinatın devasa projeleri gizlidir. Bu yıldız ve atomlar arası denge muazzamdır. Bir milim hata olsa, bir zerre bir gram fark etse kâinat yerle bir olur. Bu zerreyi yapan kimse kâinatı yaratan da odur. Ay dünya semasına takvim olarak yerleştirilmiştir. Mercanlar ay ışığına göre ürer, kuşlar aya göre göçer, ürer, uçar. Balarısı güneşin farklı ışınlarını görerek hareketlerini belirler. Yerçekimi tüm canlıları eşit etkiler. Kâinatın ta uzak ucunda bile yerçekimi vardır.

Güneşi herkes başka görür. Kızılötesi, mor ötesi, siyah-beyaz, kimi sadece hareketlileri görür, kimi ısısını hisseder ama hepsi de görür ve yaşar güneşi. Sütün vücutlarda takip ettiği yol başlı başına bir mucizedir. Kan ile idrar arası geçip, süzülerek tertemiz ve besleyici olarak gelen binlerce çeşit süt rahmetin gölgesidir.

Sayısız yumurtadan sayısız cinste yavru çıkar. Tohum ve çekirdek zamanı gelince çatlar ve dev bir çınar ağacı olur. Hücreler vücudun tüm hücreleri ile koordineli çalışır. Haberleşir, görevini yapar. Sinek, arı çiçekten emer, aynı zamanda çiçeği döller. İnsan sa hem arıdan hem çiçekten istifade eder. Tabiatta, ekolojide her şey, her zaman, her şeyle ilgilidir. İşte bu örnek sistemdir, bütünün habercisidir. Kainatı yaratan tek tek cisimleri de yaratandır. Bu şahitliği canlı cansız her şey yapar. Akıl bu muazzam şeyi bir tek Allah nasıl yapabilir der! Hem de yaratan tek olmalı der. Bu ikilemin cevabı ise basittir. Güneşin ısısını hesap eder inanırız 15 milyon derece olmalı diye. Bilmeyiz ama inanırız.

Kur’an’da her surenin başında o rahmet ile bizi karşılar. Allah’ı rahman ve Rahim diye tanıtır. Çünkü rahmet Kur’an’ın en parlak ayetidir. Bizim rahmet ve merhametimizin kaynağı da işte bu ilahi rahmettir. Yüce Allah rahmetinin %1’ni bu dünyaya % 99’nu ahirete ayırdığı halde bu şefkat ve merhamet milyonlarca canlının yüreğini sıcacık yapar. Bu ilahi lütuftan bize verilen mesaj ise şudur; “Kâinat, Kur’an, Allah’ın rahmet sıfatıdır. Sizi Rabbimiz getirdi. Görün, tadın, şükredin. Sizde o rahmeti etrafınıza yayın. Sizde kullara şefkatli ve merhametli olun.”

Dünyada her şey değişir, gelişir. Sabit kalmaz. Bu terbiyedir. Bir terbiye edici vardır. (Rab terbiye eden demektir.)Bu Rab kuşun da, rüzgârın da, canlı cansız varlıkların da, insanın da, âlemlerin de, görünenin de, görünmeyenin de Rabbidir. Dünya güneş arası 150 milyon kilometre yoldur. Galaksimizde en yakın yıldıza ışık hızıyla 4 sene yolculuk yapmak gerekir. Yıldızların yaklaşık sayısı yaşayan insan sayısının en az yirmi katıdır. Aralarındaki mesafeler ise akıllara durgunluk verecek kadar büyüktür. Ötesi de var. Galaksi sayısı yıldız sayısı kadardır. Hepsinde milyarlarca yıldız ve galaksiler arası mesafeler akıllara sığmaz. İki galaksi arası ışık milyonlarca sene gitmek zorunda kalır. Vücudumuzda hücre yapısı da kâinatla aynıdır. Bir vücut yaklaşık bin galaksi kadar hücreye sahiptir.

Doğduğu andan itibaren kendisine öğretilen grup içinde, önceden bildiği işte çalışır. Güneş her gün zamanında doğar, yükselir, batar, tek bir güneş milyonlarca tür canlıya hayat kaynağı olur. Hava hayatı besler, rüzgâr, bulut, yağmur olur. Su nimet olur hayat olur. Derelerden, göllerden, denizlerden yükselir, bulutlara varır, toplanır, yağmur olur o tatlı nefasetiyle bereket olur düşer toprağa.

Niye geldik? bu dünyaya dersek bizi getireni bulmaya demek lazımdır. O’nu bulmak, bilmek ve tanımak için. Tüm bu canlı ve cansızlar bir bütündür, bir birliktir. Hepsi bir mozaiğin parçalarıdır.

Kuşların, kartalların, gergedanların anne şefkati nereden gelir? Cansız bir yumurtadan çıkan bir yavru hemen yanı başında şefkatle kendisine bakan annesini nasıl görür? Bu âleme rahmet ve merhamet yağdıran bir kaynağın merhametini taşır. Yağmur, bulut, bahçeler o rahmeti müjdeler, rahmet bizi kucaklar, kuşatır. O rahmetle nefes alır veririz. O rahmet Yüce Allah’tan gelir.

Mümin denilince akla Rabbinin gözü önünde ve melekler arasında yaşayan, yüreği peygamberin sevgisiyle dolu, kitabında Rabbinin merhamet ve nimetini bulan, yaşadığı her şeyi Yüce Allah’tan bir nimet, lütuf ve sınama olarak gören, dünya hayatını sabır ve huzurla doldurup doğduğu gibi ölen, öldüğünde dirileceğini bilen, ahiret âlemine müjdeler arasında adım atan insan anlaşılır. Kur’an’a kulak verildikçe insan kendisini Yüce Allah’ın ayet ve mucizeleri ile dolu bir dünyada bulur ve ne yöne baksa orada imanı artıran delillerle karşılaşır.

İmanın iki yüzü vardır; Teki görünen ve bildiğimiz aleme, diğeri inandığımız ama göremediğimiz gayb alemine dönüktür. Gördüğümüz yüzde delil ve sesler vardır ve bu deliller göremediğimiz şeylerin varlığına götürür bizi. Görünmeyen yüzde ise Allah ve resulünün anlattıkları kadardır. İnanmak kadar o inancı korumak ve sağlamlaştırmakta önemlidir. Yoksa gün olur o iman çatlar, yıkılır ve kaybolmaya yüz tutar. Yaşayan bir imanın neşe ve ışığı müminin her hareketinde bellidir.

Alışkanlık ve önyargılar, toplum kuralları ve karmaşa bazen Allah’ın delillerini görmemizi engeller. Oysa sakin bir seherde veya günbatımında hele karmaşadan uzak bir yerdeysek Yaratanın sesi kulaklarımızı sağır edecek kadar güçlü çıkar.

Kâinatta Yüce bir varlığın delili gözümüzün önünde durur her zaman. İlmiyle ve kudretiyle zerreden en uzak galaksilere kadar her yeri saran bu haşmetli ve bir o kadar da rahmetli güç güneşte, havada, suda, toprakta, karıncada, kuşların annelik güdüsünde, velhasıl her yerdedir. Bu cansız ve akılsız varlıklar bile her saniye bir sanat eseri meydana getirir.

Gerçekten Allah Teâlâ âlemlerin Rabbi olduğundan kâinatın hepsinde onun kanunları geçerlidir. insanların yaptığı işlerinden hangisi ele alınsa onun bir iyi veya kötü yönü ile uygun olacağı bir Allah kanunu vardır. İyilik yönü ile uygun olan Allah kanunu din, kötü yönüyle uygun olan Allah kanunu dinin zıddıdır. İki yönden de Allah’ın kanununa uygun düşmeyen iş, kötü ve batıldır. Allah’ın her kanunu, Allah tarafından konmuş olduğundan dolayı doğrudurlar.

Ana kuşlar, Rahmân’ın bir eseri olan yaratılıştan var olan içgüdüleri ile yavrularının başında kanat çırpar, ahlâklı insanlar da Rahim olma etkisiyle hayır işleri üzerinde acıma ve şefkatle yarışırlar. Bitkilerin, hayvanların anatomisi ve uzuvlarının faydalarıyla ilgili ilimlerde Allah’ın Rahmân oluşunun nice inceliklerini görür, okuruz. Ahlâk ilminde, insanlık hayatının olgunluk sayfalarında, peygamberlerin, velilerin menkıbelerinde büyük insanların biyografilerinde de iradeyle ve çalışılarak kazanılan işlerde Rahîmiyetin etkilerini okuruz.

Yüce Allah’ın Rahmân oluşu, ezele (başlangıcı olmayışa), Rahim oluşu ise lâ yezale (ölümsüzlüğe) göredir. Bundan dolayı yaratıklar, yüce Allah’ın Rahmân olmasıyla başlangıçtaki rahmetinden, Rahim olmasıyla da sonuçta meydana gelecek merhametinden doğan nimetler içinde büyürler ve ondan faydalanırlar. Bu noktaya işaret etmek için dünyanın Rahmân’ı, ahiretin Rahîm’i denilmiştir.

Aslında yüce Allah, dünyanın da, ahiretin de hem Rahmân’ı, hem de Rahîm’idir. Ve bu tabir de eski âlimlerden nakledilmiştir. Fakat her ikisinde öncelik itibariyle Rahman, sonralık itibariyle Rahim olduğuna işaret etmek için dünya Rahmân’ı ve ahiret Rahîmi denilmiştir ki, “hem müminlerin, hem kâfirlerin Rahmân’ı, fakat yalnız müminlerin Rahîm’i” denilmesi de bundan ileri gelmektedir. “Allah müminlere karşı çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” (Ahzâb, 33/43).

Allah’ı sezmek için kalp ile doğru ve yanlışı birbirinden ayıran gözü ve ikisi arasındaki farkı ve ilişkiyi belli bir oranda idrak edebilmelidir. Allah ismi ulûhiyyet (ilâhlık) vasfından değil, ilâhlık ve mabudiyet (tapılmaya layık olma) vasfı ondan alınmıştır. Allah, ibadet edilen zat olduğu için Allah değil, Allah olduğu için kendisine ibadet edilir. Onun “Allah”lığı tapılmaya ve kulluk edilmeye layık olması kendiliğindendir. O’na herşey ibadet ve kulluk borçludur. Hatta O’nu inkar edenler bile bilmeyerek olsa dahi ona kulluk etmek zorundadırlar.

Kur’ân, bize bu âyetleri, kısa ve özlü sözlerle hatırlattığı ve bizi uyardığı için bir ismi de “ez-Zikr”dir. Allah’ın hikmeti de bize buradan birçok mantıkî, akla uygun ve ruhî delilleri özetleyiverir. Diğer taraftan biz o gizli duygunun diğer sınırlı ve belirgin duygularımız gibi içimizde ve dışımızda ortaya çıkma ve kesintiye uğrama anlarıyla sınırlı bir şekil kazanmasını ve bu şekilde varlıkların parçalarının gözle görülen şeyler gibi anlayışımızın sınırına girecek bir şekilde açıklanmasını arzu ederiz.

Bu arzunun hikmeti, O’nun tecellisindeki süreklilikte duyulan bir görme lezzetidir. Fakat bunda bilgisi ve kuvvetiyle herşeyi kuşatan Allah’ı, yaratılmış varlıklara çevirmeye çalışmak gibi imkansız bir nokta vardır ki, nefsin gururunu kıracak olan bu imkansız nokta birçok insanı olumsuz sonuçlara ulaştırabilir.

O zavallı gururlu nefis düşünemez ki, bütün kâinatın o ilk başlangıç noktasına açık, anlaşılabilir, başı ve sonu belli olan bir sınır çizmek, görünen eşyada olduğu gibi bir kesinti anına bağlıdır. Mümkün olmayan böyle bir kesinti anında ve noktasında ise bütün his ve bütün varlık kökünden kesilir ve yok olur. Öyle bir tükenme ise apaçık bir his ve anlayışa varmak değil, yokluğa karışmaktır. Aklî delillere böyle bir gaye ile bakanlar ve Allah’ın görünmeyen ve görünen bütün varlıkları kuşatan sonsuz tecellisi karşısında nefislerinin gururunu kırmayarak şuhûd zevkinden mahrum kalanlar “Allah’ı aradım da bulamadım.” derken, sanat ve felsefe adına zarara uğradıklarını ilan etmiş olurlar.

“Allah” yüce ismi, bütün duygularımızın, düşüncelerimizin ilk şartı olan öyle derin ve bir tek gizli duygunun, görünen ve görünmeyen varlıkların birleştikleri nokta olan bir parıltı halinde, hiçbir engel olmaksızın doğrudan doğruya gösterdiği yüce Allah’ın zatına delalet eden, yalnızca O’na ait olan özel bir isimdir. Yüce Allah varlığı zaruri olan öyle bir zattır ki, gerek nesnel ve gerek öznel varlığımızın bütün gidişatında varlığının zaruretini gösterir ve bizim ruhumuzun derinliklerinde herşeyden önce Hakk’ın zatına ait kesin bir tasdikin var olduğu inkâr kabul etmez bir gerçektir.

Hatta bizim varlığımızda bu yüce gerçeğe basit ve öz ve sınırsız bir ilişkimiz, bir manevi duygumuz vardır. Ve bütün ilimlerimizin temeli olan bu gizli duygu; sınırlı duygularımızın, anlayışlarımızın, akıllarımızın, fikirlerimizin hepsinden daha doğru, hepsinden daha kuvvetlidir. Çünkü onların hepsini kuşatıyor. Ve onları kuşattığı halde O’nun zatı sınırlandırılamaz ve bu âlem O’nun kudret ve kuvvetinin bir parıltısıdır. Durum böyle iken biz birçok zaman olur ki, dalgınlıkla kendimizi ve varlığımızın geçirdiği zamanları unuturuz. Ve çoğunlukla yaptığımız hataların, sapıklıkların kaynağı bu gaflet ve dalgınlıktır. Böyle kendimizden ve anlayışımızın inceliklerinden dalgınlığa düştüğümüz zamanlardır ki, biz bu gizli duygudan, bu ilk anlayıştan gaflete düşeriz ve o zaman bunu bize aklımız yolu ile hatırlatacak ve bizi uyaracak vasıtalara ve delillere ihtiyaç duyarız. Kâinat bize bu hatırlatmayı yapacak Allah’ın âyetleri (işaretleri) ile doludur.

İnsan üzerinde etkili olan ve insanı kendine çeken hiçbir şey düşünülemez ki, arkasında Allah bulunmasın. “Allah” gerçek ilâhın özel ismidir. Daha doğrusu zat ismi ve özel ismidir. Yani Kur’ân bize bu en yüce ve en büyük zatı, eksiksiz sıfatları ve güzel isimleriyle tanıtacak, bizim ve bütün kâinatın ona olan ilgi ve alâkamızı bildirecektir. Bundan dolayı Allah diye adlandırılan en büyük ve en yüce zat kâinatın meydana gelmesinde, devamında ve olgunlaşmasında bir ilk sebep olduğu gibi “Allah” yüce ismi de ilim ve irfan dilimizde öyle özel ve yüce bir başlangıçtır.

Yüce Allah’ın varlığı ve birliği kabul ve tasdik edilmeden kâinat ve kâinattaki düzeni hissetmek ve anlamak bir hayalden, bir seraptan ve aynı zamanda telafisi imkânsız olan bir acıdan ibaret kalacağı gibi “Allah” özel ismi üzerinde birleştirilmeyen ve düzene konmayan ilimlerimiz, sanatlarımız, bütün bilgiler ve eğitimimiz de iki ucu bir araya gelmeyen ve varlığımızı silip süpüren, dağınık fikirlerden, anlamsız bir toz ve dumandan ibaret kalır.

Allah bize şah damarımızdan daha yakındır. Bizi her zaman ve her yerde görür, işitir, yaptığımızı bilir. Yerde ve gökte olan hiçbir şey O’ndan saklı kalamaz. İçimizden geçenleri de, tenha yerlerde yaptıklarımızı da bilir. Bir gün hayatayken yaptıklarımızdan dolayı bizi hesaba çekecektir. İyi iş yapanları ödüllendirecek, kötü ve çirkin şey yapanları cezalandıracaktır. Allah’a bu şekilde inanan kimse O’nun cezalandırmasından korkar. Allah’tan korkmak demek; O’nun emirlerine uyup yasaklarından sakınmak demektir. Allah korkusu dünya ve ahiret mutluluğunun temelidir. Allah’tan korkan ölçülü hareket eder, dürüst olur, çevresine iyi davranır. Günah ve haramdan sakınır, güzele ve helale yönelir. Merhamet eder, adaletli ve yardımsever olur. Allah korkusu insanı Allah’a yaklaştırır. O’nun rızasını kazanmaya ve cennete girmeye vesile olur.

“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı, yer ve gök kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş’ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir. (Enbiya 21/22)”

Sevgilerin en yücesi Allah sevgisidir. Anne ve babamızı severiz çünkü onlardan ilgi ve sevgi görmüş, onların şefkat ve merhamet kanatları altında büyümüşü azdır. Onlar bizi büyütmede ve hayata hazırlamada hiçbir fedakarlıktan kaçınmışlardır. Bunun için severiz. Allah’ı neden sevmeliyiz? Bizi yaratan ve sayısız nimetler veren kimdir? Bizi akıl, ruh ve şuur gibi üstün yeteneklerle donatan kimdir? Şüphesiz Allah’tır. O halde en çok sevgiye layık olan O’dur. Bunun için O’nu her şeyden çok sevmeliyiz. Allah’ı sevmek O’nu tanımaya ve bilmeye bağlıdır. Çünkü insan tanıdığı ve bildiği şeyi sever. Bu nedenle Allah’ı sevenler ancak O’na inananlardır.

Allah’ı nasıl sevmeliyiz? Allah’ı seviyorum demek yetmez. Allah’ı sevmek gönderdiği son Peygamberi de sevmek ve Peygambere uymaktır. Onun izinden gitmek ve güzel ahlakı ile ahlaklanmaktır. Çünkü bu aynı zamanda Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakınmak ta demektir. Allah’ı sevmek demek Peygamberi örnek almak ve sünnetine uymaktır. İnsan sevdiğini unutmaz. Allah’ı sevenlerde O’nu unutmaz, daima anarlar. Bir insanın sevdiğini sık sık anması ve onun memnun olacağı davranışlarda bulunmasından daha doğal ne olabilir? Allah kendisini ananları anar. Çünkü Allah yapılan hiçbirşeyi karşılıksız bırakmaz. O’nu seveni O’da sever. O’ndan isteyeni boş çevirmez, O’na güveneni korur, gözetir ve yüceltir.

Evrende hiçbir şey kendiliğinden veya rastgele olmuş değildir. Mutlaka onu yapan ve ona şekil veren, aralarındaki denge ve ahengi düzene koyan birisi vardır. İşte O Allah’tır. Bizi yaratan ve yaşatan O’dur. Öldürecek ve tekrar diriltecek olan da O’dur. Bu nedenle bizim için ilk görev Yüce Allah’ı layıkıyla tanımak, ondan başka ilah olmadığına yürekten inanmaktır. Allah vardır ve birdir. Ondan başka ilah yoktur. Kainattaki ahenk ve düzen, tabiattaki kanunların birbirine uygunluğu Allah’ın birliğine, O’nun hiçbir surette eşi ve benzeri olmadığına açık bir delildir.

Ergenlik çağına gelmiş, aklı olan her erkek ve kadına ilk önce farz olan Allah’ı bilmek ve O’na inanmaktır. Allah’a iman etmek; O’nun varlığına, birliğine, kemal sıfatları ile donatılıp noksan sıfatlardan münezzeh (uzak) olduğuna iman etmektir. Allah vardır. O’nun varlığını anlamak ve bilmek için kendimize, kainata ve kainattaki yaratılış inceliklerine ve her şeyin yerli yerine konulduğuna bakmak yeterlidir.

“Havada kuşun kanadıyla uçtuğunu görüp te ondan uçma kanunlarını ve o kanunları yazan Allah’ın kudretini anlamaya çalışanlar içindir ki kuşların uçması bir ayet olur.” Yani sadece kuşu, kanadı veya uçmak fiilini görmekle yetinenler için Allah’ın kudret ve kanunları bir şey ifade edemez ve kula bir şey katamaz. Lakin kul, o kabiliyeti Yaratan Allah’ı ve ilmini hissedebildiği anda ayetleri görmeye başlamış demektir.

O halde kul, etrafına hep bir ayet arayışı ile bakmalı, yaşanan her şeyde gizli bir hikmet olduğunu bilmeli, iyiliğe destek ve kötülüğe kilit olmayı arzu etmelidir. Bu yapılırsa kalpler yumuşar, sevaplar artar, iman erdirici olur.

Yapılmazsa benlikler çürür, yeryüzü bozguncularca kirletilmeye devam eder, iman dillerde kalır, ayetler yine olmaya devam eder ama anlayan kalmaz. Bu vakit insan denen varlık zaten emanete sahip olma hakkından da feragat etmiş olur, sıradanlaşır.

Göklere, yere, ellere, sese, yeşile, Kur’an’a bu bakış olması gerekendir. Kur’an okuyuşu da bu olmalıdır.

Bu bakış başa gelen her şeye, tesadüf edilen veya görülen her şeye uygulanması gereken bir idraktir. Ancak bu sayede hikmet anlaşılabilir ve ancak o zaman Allah’ın ayetleri anlaşılır olur.

Kimisi anlamadan okumak için, kimisi sevap olsun diye, kimisi sadece anlamak için, kimisi satırlar arasındaki hikmeti yakalayabilmek ve kendisini düzeltmek için okur. Kimileri de sır ve hikmete erip, kendisini ve dünyayı güzele doğru değiştirmek için okur. Kur’an okuyuştan okuyuşa farklıysa, okuyucusuna verdiği de farklı olacaktır ki çoğu insan maalesef okumaz veya anlamadan okur yahut anlamadan bir de ezberlemeye çalışır. Bu kimsenin hikmete erebilmesi mümkün müdür?

İyilikler teşvik edilip alkışlanmaz ise bir zaman sonra kaybolur, kötülükler tedbir alınmaz ve karşı konulmaz ise bir zaman sonra kontrol edilemez hale gelir. Şimdi ayet daha iyi anlaşılmıştır sanırız. Çünkü bu tepkisizlik tercihi iyiliği doğal olarak yok ederken, kötülüğe de kapı açar. Allah’ın ayetleri bizler göremesek de vardır. O ayetler cehalet ve gafletlerimize şahit olmaya devam da edecektir. Ahirette dahi bu ayetler hakkımızda şahitlik yapacaktır ki uzuvlar, yıldızlar, Kur’an başlıca şahitler olacaktır.

Her biri imanı artırmak ve muhafaza ettirmek için yerleştirilen bu ayetler boşuna değildir. Yaşananlardan dersler almak lazım gelendir. Sırlarda, hikmetlerde ayetleri arayıp bulmak şart olandır. Kur’an ayetleri bu anlamda çok özel bir öneme sahiptir ki alenen ve basitçe kitaplaştırılıp gözler önüne konan ve asırlarca Allah koruması ile değişmeden duran Kur’an, yaratılıştaki en büyük ayet ve hikmettir.

Allah’ın ayetleri bazen de insan niyet ve amellerinde gizlidir. Bu sebeplerden ziyade sonuçlarla ve doğrudan sınavla alakalıdır. Yani buradaki hikmet o pislik veya suçun işlenmesinde değil, o soruna sebep olan şeytanların varlığında, aldanmalarda, imansızlıklarda, haksız susuşlarda, sonrasında kararan akıbetlerdedir. Tabi ki varsa susmayanların feragat ve cesaretinde, güzel ahlakındadır. Bu zaten sınavın da ta kendisidir. Gözler işte ayetlerin bu gizli olanını da bulmakla mükelleftir ki bulanlar kâmil derecesine erenlerdir.

Söz gelimi kulun gözü önünde cereyan eden bir haksızlığa şahit olsun. Bu elbette bir zulüm nevidir ve müsebbibi insandır. Lakin bu haksızlığa ortam hazırlayanlar, haksızlığın icra şekli, haksızlığın sonuçları, yanlışla değişen dengeler, bu yanlışın verdiği kalıcı hasar ve nihayet bu haksızlığın aslında bir sınav sorusu olması bir hikmettir. Bu hikmet ise ayettir. Bundan ders çıkarıp uzak duranlarla, yanlıştan dönenler ayetleri gören ve tövbe edenlerdir.

Yanlışı göremeyen veya günahta ısrar edenler ise ayeti inkâr eden ve günahın vebalinden dahi çekinmeyenlerdir. Yani Allah’ın hikmet ve ayeti bunlar için mana taşımıyor demektir, sınav onlar için ehemmiyetsiz demektir. Bu ise ne büyük bir yanılgıdır?

Kötü işleri yapanlar, hür iradeleri ile o işi yapıyorlarsa da o işteki keramet bu kadar basit değildir. Keza iyilik üretenler için de aynı şey söz konusudur. Dünya tek başına bir yaşam formu ve bir varlıktır, yani yaratılmıştır. Bu madde üzerinde minicik insan, kainatta zerrece yer doldurmazken, anlaşılmaz vaziyette kainata hâkim olma gayretindedir ve bu yolda her şeyi mübah sayar. Hele ki bu gezegende tam hâkim olmak ister ve bu sebeple kan dökmekten dahi çekinmez.

Bu tarifi imkânsız cesaret ise sadece bir kişi veya toplumu değil, tüm insanlığı ilgilendirir ve sarsar. Sonuçta huzur ve esenliğin, teslimiyet ve ahlakın yeryüzüne egemen olması veya bozgunculuğun yeryüzünü teslim alması dünyanın kaderidir ve tüm ferdi veya toplumsal yaşananlardaki hikmet aslında tüm dünyayı ilgilendiren devasa bir ayettir. Bunu suya düşen bir damla gibi düşünürsek durum daha iyi anlaşılır ki o damlanın seri etkisi çok uzaklara kadar yayılır ve uzaktan bakan için o suyu hareketli/çalkantılı gösterir. Sayısız damla düşünüldüğünde ise o ufacık damlaların çıkardığı dalgalanma hareketsiz kovada adeta fırtınalar yaratır. İşte her bir iyilik ve kötülüğün insanlığa etkisi de böyledir.

Buradaki hikmet ise herkesin her gördüğü iyiliği teşvik ederek desteklemesi ve her gördüğü kötülüğe karşı durmasıdır. Allah’ın cihat emri de tam olarak budur. Kimden ve nereden gelirse gelsin herkes kötülüğe karşı dik durmalıdır ki denizler durulsun, huzur ve asayiş temin olunabilsin. Allah’ın buradaki ayeti ise devasa bir sınavdır ve tüm dünyayı ilgilendiren bu ayeti görmek büyüklük ve iman derinliğidir.

Yeter ki bakmak istesin ve görebilsin.

Her bir yaşanan ve görülen şey ayet olunca da hikmeti arayıp bulmak ve doğruya uzanmak lazım gelir. Bu, güzelliklerde ayetleri bularak daha fazla iman etmeyi, kötülüklerde ders çıkararak iyiliği artırmayı mümkün kılar. Yani kul, güzelliklerde de, kötülüklerde de ayetleri bulabilen ve kendisine faydalı bir sonuç çıkarabilendir. Huylar bu suretle güzelleşir ve imanlar bu sayede artar. Dünya sınavında doğru ve yanlış yan yanadır ve kul hür iradesi ile bunlardan birisini seçerek yoluna devam eder. Hayat bu iki seçenekten birisini seçerek sonraki soruya geçmek süresidir.

Yaşam ayetlerle dolu olunca ve her ayette saklı bir hikmet olunca kul iyiliklerdeki ayetlerle yücelir, teslim olur, kötülüklerdeki musibetlerden ders alarak yine yücelir. Yani mü’min her durumda karlıdır. başka bir deyişle mü’min bollukta şükrederek, darlıkta sabrederek nasıl hep sevap kazanıyorsa, güzelden alacaklarıyla da, kötülükten çıkaracağı derslerle de yücelir.

Ayetler elbette sadece güzelliklerde ve hoşluklarda da değildir. Söz gelimi kasırga veya depremlerde, kanlı savaşlarda, açlık ve sefaletlerde, akılsızlık ve bilgisizliklerde, yıldızların sönmesinde, güneşle ayın aynı hizaya gelmesinde, bedensel ağrılarda, ani ölümlerde, huylardaki değişimlerde, kanma ve aldanmalarda, salgın hastalık ve yangınlarda birer ayettir.

Başa gelen, görülen, duyulan, hissedilen, yaşanan ne varsa her biri birer ayettir çünkü bir hikmeti vardır. Kainatta hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır ve o sebebi anlamaya çalışmak lazım gelir. Hikmet sadece fiziki oluşlarda da değildir. Kötülüklerde, savaşlarda, işgallerde, hastalıklarda, yokluklarda birer ayettir ve bu ayetleri arayıp bulmak imanlı kalpler için görevdir.

Müsibet ve müjdelerin kısaca tamamı bir üründür ve sebebi vardır. İş zulüm seviyesine varıyorsa sebebi sadece insandır çünkü Allah asla zulmetmez. Lakin belalar, müsibetler, kazalar pekâlâ Allah’tandır. Çünkü O, hak edene hak ettiğini verendir. Müjdeler, rızık ve nimetler, medet ve şifalar da O’ndandır. O halde her zaman ve her şeyde bu ayetleri görebilmek için bakmak lazımdır ki şeytanlar başları hep başka yöne çevirmek isterler. Kalpler ise o ayeti arayıp bulmak için yanar ve tutuşur.

Kainat, bedenler tıpkı Kur’an gibi ayetlerle doludur ve fakat bunları görebilmek için evvela bakmayı istemek ve sonra görmek gerekir. Bakmakla görmek arasındaki fark da budur. Rastgele bakışla görebilmek arasındaki fark ayetleri fark edebilme kabiliyetidir ki bu imkânı veren imandır. İman varsa kul kuşun kanadında da, rüzgar ve bulutta da, çiçeğin kokusu ve arının balında da, insan denen varlığın göz bebeklerinde de, yıldızlı semada da, denizdeki dalgalarda da, dudaklarda, saç renklerinde, ellerin harika anatomik yapısında da Allah’ın ayetlerini görebilir.

İmanlı bir mü’min için konuşmak ve yürümek de, kuşların uçması, rüzgarın esmesi de, yağmur da, ay ve güneşin peşi sıra yer değiştirmesi de ayettir. Bu bize zikre, tefekküre götürür ve tartışılmaz vaziyette gözler, akıllar Yüce Allah’a teslim olurlar.

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, tefsirinde şöyle diyordu; “Havada kuşun kanadıyla uçtuğunu görüp te ondan uçma kanunlarını ve o kanunları yazan Allah’ın kudretini anlamaya çalışanlar içindir ki kuşların uçması bir ayet olur.”
Tüm insanlık bir araya gelse bir çekirdeği çatlatamaz ve bir ağacı o çekirdekten çıkaramaz. Dahası tabiatta olagelen her bir şey Allah izni iledir ve O’nun izni ve haberi olmadan ne bir kuş uçabilir, ne bir yaprak yere düşebilir ne de bir gebe doğurabilir. Bu da demektir ki her bir oluş bir izin, ilim, irade ve maksat iledir. Özetle; daha sayısız örnek vermek mümkün olsa da bedenlerin kainatın kopyası olduğu aşikardır. O kadar ki atom yapıları insan bedeninde de aynıdır, bir ağaçta da, bir meteorda da. Farklılık ilimdedir ve o ilme emir verenin kudretindedir.
Ruhsal manada ise mizaçlardaki sayısız farklılık ve yetenekler Yaratan’ın muhteşem eseridir ki kimi piyano çalabiliyorken kimisi marangozluğa yeteneklidir. Oysa her ikisinin de ilmi ve yaratılış standartları aynıdır. Kimi öğretebiliyorken kimisi resim çizmekte, kimisi dalgıç iken bir diğeri astranot olabilmektedir. Kimisi hızlı koşarken kimisi iyi yüzmekte, kimisi ağır kaldırabilirken kimisi dağa tırmanabilmektedir. Bu farklı yeteneklerin izahı ise ancak ilahi ilim ve kudretle mümkündür. Kimisi müzik dinleyerek, kimisi basket maçı izleyerek rahatlar.
İnsanın yediği ve içtiği şeylerin kan, enerji, ilaç, vitamin ve mineral olarak ayrıştırılması, şeker, tuz ve diğer bedensel ihtiyaçların mesela yenen bir elma ile karşılanabilmesi de muazzam ayetlerdendir. İnsanın yaratıldığı mekan yani coğrafyaya uygun evrimleşmesi (Ortadoğudakinin sıcağa, eskimoların soğuğa dayanıklı olmaları gibi) yine Allah’ın ayetlerindendir.

Görülen bir görüntünün akılda yorumlanıp saniyesinde reaksiyon gösterilmesi olayı basit görünse de milyarlarca hücre kenetlenmiş vaziyette bu olayı yaratmaktadır. Bununla da yetinilmeyerek o akıl yürütmeden hemen sonra beyin en ücra uzuvlara emir vermekte ve o uzuvlar emre göre kasları hareket ettirmektedir. Bir sıcak demliğe farkında olmadan dokunan insanın elini çekmesinin yaklaşık yarım saniye içinde olduğu hatırlanırsa süratteki muazzamlık çok daha net anlaşılacaktır.

Kadın ve erkeğin farklı yaratılması, her bir cinsin kuvvetli ve zayıf yanlarının olması, üreme bahsine uygun her birinin farklı kabiliyetlere ve uzuvlara sahip olması Yaratılışın tesadüfü değil bir ilme dayalı olduğunun da kanıtıdır.

Büyüme, ergenlik, yaşlanma alametleri de birer ayettir ki yaşlıların çocukluğa geri dönmesi bile bir ayettir. Tenin buruşması, saçların beyazlaması, gözlerin görmezliği, kulakların az işitmesi, hastalık ve takatsizliklerin baş göstermesi hem ölümü hatırlatan alametlerdir hem de taptaze diriliği verene geri dönüşün yine aynı ilimle, aynı elden yapılacağına da ispattır.

Bedendeki yüzlerce kemiğin intizamı, sayısız damarın iç içe ama karışmaksızın vücudu baştan sona dolaşması, kemiğe et giydirilmesi, sinir sisteminin en ücra derilere kadar ulaşması da birer ayettir.

Keza hastalıklarda da bu sistem tersine çalışır ki tüm hastalıklar evvela bir tek hücrenin aniden hasta oluvermesi ile başlar. O hücreye o hastalık emrini veren kimdir? Sonra yanlardaki o mükemmel hücrelerin (herbirinin kendisini hastalığa karşı normal şartlarda koruması gerekirken) o hastalığa bulaşması ve hastalığın yayılmasını sağlayan kimdir? Hasta olan insandaki iyileşme süreci düşünülürse o hastalığa esir düşmüş hücreleri yeniden sağlığına kavuşturan ilim ve şifa kimin eseridir? Yaşatan ve öldüren Allah, ölümü bedene emrettiğinde bedenlerde olan nedir? hangi hücre hangi emirle faaliyetini durdurmakta ve kim mesela kalbe dur demektedir?

Yaşatan ve öldüren Allah, ölümü bedene emrettiğinde bedenlerde olan nedir? hangi hücre hangi emirle faaliyetini durdurmakta ve kim mesela kalbe dur demektedir?

Gözün harika piksel özelliğini Yaratan Allah, en nadide güzellikleri görebilelim diye, kulağımızı evrendeki ahengi ve muazzamlığı duyabilelim diye yaratandır.

Akıl ve şuur yani bilinç insana armağan bir başka ayettir ki beyan yani öğrenme ve ifade yeteneğini veren Allah’tır. Konuşma ve akıl edebilme hem de bunu muazzam bir sürat ve doğrulukta yapabilmenin sırrını halen bilim adamları çözebilmiş değildir.

Duyularımız belli sesleri duyarken bazı sesleri duyamaz, gözümüz bazı renk ve açıları görürken bazılarını göremez, ellerimizle dokunduğumuzda hissettiklerimiz bir yere kadardır ve mesela dilimizle alabildiğimiz tatlar bir miktara kadardır. tabiattaki diğer canlıların çok daha farklı kabiliyette olmaları işitme ve görme sınırlarının muazzamlığı hakkında bize bilgi verse de bize bahşedilen sınır aralıklarının mükemmelliğine tanık oluruz. Çünkü her sesi duyabilsek uyuyamaz, her rengi görebilsek uykudayken bile rengarenk bir tablo ile karşılaşırdık.

Vücudumuzun % 75’inin su olması bir başka ayettir ki su içilmeden yaşam devam etmemekte, su olmadan tüm yaşam sona ermektedir.

Hücrelerin anne karnındaki seyehat ve bekleme süreci de (bilinmezliklerle dolu sayısız merhaledir) bizlere birer ayettir. O kadar ki bebeklerin rahimlerden karna, oradan dünyaya gelişi bir takvime bağlıdır ve ufak istisnalar hariç tamamının süreci aynıdır. Bir damla sudan ete kemiğe bürünmüş bir insanın oluşması zaten akıllara zarar bir Yaratıcı Kudret’in varlığının ispatıdır ki ölüm de aynı şekildedir. Günü vakti geldiğinde o yaşam bir sebep ile son bulur ve sınav sona erer.

Anne karnında bebeğin şekillenme süreci de bilinmezlerle doludur. İlk hücreye kenetlenen sayısız hücrelerin hareket ve yerleşimlerini, bu hücrelerden et, kemik veya doku yapma emrini, her bir hücrenin vücudun belli bir yerindeki mükemmelliğe göre iş yapıyor olmasını bilim ile izah etmek çok kolay değildir. İçerilerde bir yerde bir ustabaşının bu hücrelere yol ve yön göstermesi, iş ve görev buyurması lazım gelir ki insan bedeni denen şahaser eser, hatasız ortaya çıkabilsin.

Allah’ın bedenlerdeki ayetleri Kur’an ve kainat ayetleriyle birlikte bizlere Yüce Allah’ın varlığını ve Tek’liğini anlatır, ispat eder. Bu nedenle parmak uçlarınızdaki size özel izlerde, Allah’ın ayetlerini göremiyorsanız şayet, imanınızı tazeleme zamanıdır. Yüce Allah’ın yaratış ve düzene sokuştaki ilahi kudret ve ilmini anlayabilmenin bir diğer ayeti de bedenlerdeki ayetlere bakmaktır. Kainattaki muazzam ahenk ve kudretin, ilim ve mükemmelliğin aynası durumundaki bedenlerin herbirisi de birer kainattır ve içerisinde milyarlarca yaşam barındırır.

Her bir bedende trilyonlarca hücre, molekül, atom, kimisi katı, kimisi sıvı, kimi gaz sayısız element, kimisi sert, kimisi yumuşak on trilyonlarca doku mevcuttur ve bunların dizgisi, yerleşimi, uyum veya uyumsuzluğu hep bir ilim iledir.

Dış görünüş itibarıyla milyarlarca insanın farklı ten, mizaç, sima, boyda olması ama tamamının aynı yaratılış kuralına bağlı olarak ve belli standart ölçüler dışına çıkılmaksızın yaratılmış olması bizlere muazzam bir Yaratan’ın varlığını işaret eder.

Bu Yaratan, uzuvları, sesleri, idrakleri, tenleri farklı sayısız çeşitte insan ve varlık yaratmış ama hiçbirini bir diğerine benzer kılmamıştır. Tüm insanlık bir araya gelse ve ellerine kalem alıp farklı mesela milyon tane sima çizmeye kalksa başaramaz.

İman gerçekleri her zaman ve her yerdedir. Bunlar bize; Allah’ın tek Yaratan, tek Sahip, tek Kudret ve tek İlim sahibi olduğunu anlatır. Bu mana bir kez sezilince, akan sular durur, eski yanlışlar üzerine sünger çekilir, tevbe ve dua ile Rabbimize yönelinerek geçmiş günahların bağışlanması dilenir, kul müteakip hayatına daha başka bir vicdan ve terbiye ile kılavuzlanır. Kalp gözü açık bu insanlar için hayatın manası; iman, ibadet, ahlak ve salih amel ile yaşamaktan, Allah rızasını kazanmaya çalışmak umudundan öte gitmez.

Allah’ın rızasını kazanmak kul için ilk görev ve hedeftir. Çünkü cennet ve cehennem bir amaç değil bir neticedir. İbadetin, iman ve ahlakın gayesi Rabbimize layık kul olabilmektir ki Allah’ın rızasına sahip olabilmek ulaşılabilecek en üst derecedir. Şefaatin bile sadece Allah’ın razı olduğu kullara bahşedilecek olması bu manada iman etmeyi çok daha fazla gerekli kılar ki iman etmek tüm inanç sisteminin omurgasıdır. İman olmadan ne ibadet, ne ahlak, ne salih amel olur. Olsa da yetersizdir, riyadır, gösteriştir. Tam tersine kalbe yerleşen iman peşinden ibadet, ahlak ve salih ameli de getiren bir güzellikler manzumesidir.

İman hakikatlerinin öğrenilmesi ve tefekkür edilmesi sonucunda kazanılan tüm vasıflar müminin Allah korkusunun artmasını, Allah’ın emir ve yasaklarını çok daha şevkli ve bilinçli bir şekilde yerine getirmesini sağlar. Dolayısıyla, Allah’ın rahmetine, rızasına kavuşmasına vesile olurlar.

Allah’ın rahmeti bu dünyada hayır, bereket, güzellik, aklın artması, ilim ve hikmet verilmesi, huzur, neşe ve mutluluk verilmesi, nimet verilmesi gibi ihsanlardır. Ahirette ise ebedi Cehennem azabından kurtuluş, sonsuz Cennet nimetlerine ve Allah’ın sürekli rızasına kavuşmadır.

İmanın derecesine göre Cennette kavuşulan dereceler de farklı farklıdır. Bu nedenle doğrusunu Allah bilir iman gerçeklerinde derinleşerek, Allah’ın sonsuz sıfatlarına daha yakından şahit olan ve bunun sonucunda kesin bilgiye dayalı (tahkiki), katıksız ve üstün bir imana sahip olan müminlerin Cennetteki makamları da Allah’ın izniyle aynı oranda üstün olur. Müminler, sahip oldukları derin tefekkürleri ve içleri titreyerek Allah’tan duydukları korku nedeniyle, Allah’ın izni ve dilemesiyle, inşallah cennetlerde yüksek derecelerle ödüllendirileceklerdir.

Nefis ve şeytani muhasebelerin geride kaldığı bu kalın çizgi, kalpten Rabbe yönelişin ilk adımıdır ve artık gözler ve dudaklar başkaca bir sevgili aramadan Rabbini anar. Kul, kendisindeki değişim ile, etrafını da değiştirmek için gayret eder, umut eder. Bu manada iyilik kendisine ve topluma yaptığı olmak üzere iki türlüdür. Kendisini terbiye edenin Allah olduğunu bilen kul, başkalarını da aydınlatarak, anlatarak Allah yoluna davet etmekle onlarında terbiye olmasına aracı olmaya gayret eder ve bu sayede inşallah onların terbiyelerinden de üzerine düşen sevabı kazanır.

Terbiye olmak istemeyenler için de iman gerçeklerini gören kimse tebliği yapmış, davet etmiş, hakikati göstermiş olmakla onların bilmiyorduk demelerinin de önünü keserek onları kaderleri ile baş başa bırakmış olur. İman Gerçekleri Allah’ın Rıza ve Rahmetine Kavuşmaya Vesile Olur.

“(Dünyalık olarak) size her ne verilmişse, bu dünya hayatının geçimliğidir. Allah’ın yanında bulunanlar ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Bu mükâfat, inananlar ve Rablerine tevekkül edenler, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanlar, öfkelendikleri zaman bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namazı dosdoğru kılanlar; işleri, aralarında şûrâ (danışma) ile olanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayanlar, bir saldırıya uğradıkları zaman, aralarında yardımlaşanlar içindir.” (Şura, 42/36-39)

Kaza, bela, müsibet ve bolluk anlarında insanların gösterdiği davranış şekli onların inançlarının da aynı zamanda aynasıdır. Çünkü iman gerçeklerine temas edebilmiş kişi her türlü halin Allah’tan olduğunu bilir ve sabrederek dua eder. Belalarda, sabır, namaz ve dua, bolluklarda namaz, şükür ve paylaşma bu insanların doğru davranış şeklidir.

Haksızlık, zulüm, çirkinlik ve kötülük peşinde koşanlar ise bu güzellikleri kavramaktan uzak, zayıf imanlılar veya kafirlerdir ki müşrikler de bu gruptandır. “Bedevi karakteri”, cehaleti, düşüncesizliği, kabalığı temsil etmektedir. Bu karakteri tedavi etmek için insanların, kültürlü, derin düşünen, Allah’ın yaratmasındaki üstün sanatı ve hikmetleri kavrayabilen bir hale gelmek için çalışmaları gerekir. İman gerçeklerini araştırmak, öğrenmek, düşünmek ve yorumlamak ise Allah’ın bizden istediği bu kültürün temelidir.

İman gerçekleri kulun hayatını doğruya oturtan kalıcı bir değişimdir. Çoğunlukla ileri yaşlarda, kısmen erken yaşlarda tanışılan tahkiki iman, kulun o andan önceki ve sonraki hayatı arasındaki kalın çizgidir. Kulun hayata bakışı, kazanım ve harcamaları, ibadet ve davranışları, söz ve mimikleri, duygu ve umutları o kalın çizgiden itibaren daha farklı şekillenir ve kul bildiği her şeyi toptan değiştirmek heves ve arzusuna sahip olur. Kul o kalın çizgiden önceki hayatının beyhude olduğunun farkına varır, hayatına mana katan iman gerçekleri ile sonraki ömrüne daha başka bakar ve yaşadıkça iyilik ve güzelliklerin savunucusu olur. İman gerçekleri, kulun o ana kadar ki önceliklerini değiştirmesine sebep olan vesiledir. İman gerçekleri, kulun boş heves ve arzularının dizginlenmiş, rayına oturtulmuş halidir.

İman gerçeklerini görenler yalnızca ağaçları, çiçekleri ya da hayvanların şaşırtıcı özelliklerini düşünmez. Onlar, aynı zamanda Allah’ın yarattığı teknoloji ve bilim ürünlerinin de var edilip ilham ile bildirildiğini, icat değil keşfolunduklarını bilir ve şükreder.

İman gerçeklerini öğrenmek, üzerinde düşünmek, hikmetini kavramak, insanın düşünce ufkunu açması bakımından da önemlidir. Çünkü bu olgu insanı hayata başka gözle bakmaya, alışkanlıkları değiştirmeye zorlar. İman gerçeklerinden uzak insanlar bile iman gerçeklerinin bir delilidir çünkü Rabbimiz bunun böyle olacağını bilmiş ve bildirmiştir. İmansızların kaybı bu noktada iman edenlere kazançtır.
“Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.” (Bakara, 2/164)

İlim sahipleri Kuran’da övülmüştür. Bütün müminler de Kuran’da övülen bu ilim sahiplerinin mertebesine yükselmeye çalışmalıdırlar. Bu ilim, bilim dediğimiz sayısal ispat sanatı olduğu kadar aynı zamanda ve aslen maneviyata hitabeden dini kavrayış ve seziştir.

Kısacası bir kuşun, uçmasından üremesine, tüylerinin şeklinden rengine kadar herşeyi Allah’ın üstün bir düzen ve tasarım içinde yarattığının bilincindedirler. Bu yaratma sanatının örnekleri üzerinde düşündüklerinde, Allah’ın üstün gücü ve ilmi karşısında imanları artar. Allah’ın her tecellisinde Allah’ın sıfatlarını güçlü bir şekilde hisseden ilim sahiplerinin Allah’tan duydukları korku da aynı oranda artar ve güçlenir.

İman gerçeklerini görebilmek bir süre sonra bilgi birikimi sağlar. Kuran’ın tarifiyle “ilimde derinleşen” veya “ilim sahibi” olan bu kişiler, Allah’ın kendi üzerlerindeki ve etraflarındaki tecellilerini her an gözlemlerler. İlim sahipleri, kuşların kanatlarının uçmaya uygun yaratıldığını, daha az enerji harcamak için “V” şeklinde uçtuklarını, tüylerindeki kompleks dizaynı bilirler.

İman hakikatine temas eden kişi bilir ki daha insan bebek olarak şekillenirken bir irade milyarlarca hücrenin her birine bir görev vermiş, hücreleri yerlerine sevk etmiş, hücrelerin birleşmesini organize etmiş, hücrelerden oluşan organ ve dokulara koordine, uyum, ahenk ve ritim katmış, ilk kalp atışını nasip etmiştir.

“…Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Fatır Suresi, 28)

Bilir ki vücut dediği şey, bilinci, duyu organları, düşünme yeteneği olmayan atomların meydana getirdiği bir hücreler topluluğudur. Bu tefekkürün sonucunda kişi vücudundaki her bir hücreye, hatta her bir atoma kadar her şeyin Allah’ın emriyle ve isteğiyle hareket ettiğine kesin kanaat getirir. Hiçbir olayın hiçbir aşamasında şansa ya da tesadüfe yer olmadığını anlar.

İman gerçeklerini araştırmak ve öğrenmek, üzerinde hakkıyla düşünmek, Allah’ın canlı cansız tüm varlıklar üzerinde her an süregelen mutlak kontrol ve hâkimiyetini kesin bir bilgiyle anlamaya vesile olmalıdır. Ve bu anlayış, Allah’a karşı tam bir teslimiyeti beraberinde getirecektir. Vücudundaki karmaşık sistemleri ve bunlardaki hassas dengeleri bilen ve üzerinde düşünen bir mümin, kusursuz biçimde çalışan bu sistemleri oluşturan aklın, vücudun kendisine ait olmadığını anlar.

Varlıkların her hareketi Allah’ın dilemesiyle ve Allah’ın kontrolü altında gerçekleşir. Bunun için sonsuz bir güç, sınırsız bir bilgi, muazzam bir akıl ve en ileri türeden zekâ gerektiği açıktır. İşte yalnızca bu gerçek üzerinde tefekkür etmek dahi Allah’ın sonsuz sıfatlarına daha yakından şahit olmayı ve Allah’ın sonsuz gücünü gereği gibi takdir edebilmeyi sağlar. “Ey insanlar! Size bir örnek verildi. Şimdi ona iyi kulak verin. Sizin Allah’tan başka taptıklarınız bir sinek dahi yaratamazlar, hepsi bunun için toplansalar bile. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan kurtaramazlar. İsteyen de âciz, istenen de. Allah’ın kadrini gereği gibi bilemediler. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” (Hac, 22/73-74)

İman gerçekleri bilinirse, kafir ve müşriklerin yalan, yanlış ve değiştirilmiş hakikatlerine karşı daha sağlam durulur ve onların riya, gösteriş, yalan ve tuzakları daha iyi anlaşılır. İman gerçeklerinden bihaber olmak kulu dinsiz saldırılara karşı savunmasız bırakırken, iman gerçeklerini biliyor olmak ve anlatmak her türlü zararlı akıma karşı koymak, kulluk görevini yapmak ve imanı yaymaktır ki asıl hedef budur. Bu bilgi ve gerçek kişiyi inkarcı ve reddedici tüm akım ve fikirlere karşı güçlü kılar, sabır, güç ve destek verir.

İman gerçekleri üzerinde derin düşünmek ve Allah’ın bunlarda yansıyan sıfatlarını görmek Allah’ı çok daha iyi ve yakından tanımayı sağlayacaktır. Allah’ı daha iyi tanımaya, her an her yerde O’nun tecellilerini görmeye başlayan insan da kazandığı bu meziyet sayesinde Allah’ın kudretini hakkıyla takdir eder duruma gelecektir.

İman gerçekleri üzerinde edinilen derin bilgi ve tefekkür sonucunda kişi can taşıyan ve taşımayan her şeyin, her saniye ve her yerde Allah’ın bilgisi ve kontrolünde olduğunu anlar. Hücreden en uzak yıldızların yapı maddesine kadar her şey Rabbimizin emri ile hareket etmekte, mutlak itaat ile verilen görevi yapmakta ve emir dinlemektedir.

İman Gerçekleri Batıl ve Cahil Telkinleri Yok Eder. İman hakikatlerine temas edildiği vakit geri kalan batıl, köhne, örfi, cahil, karanlık tüm telkin ve öğretiler boşa çıkar, hakikat nur gibi parlarken diğerleri kapkara kesilir, soluk ve cansız hal alır. İman etmeyenlerin tüm çaba ve gayretlerine rağmen iman gerçekleri, gören gözler için gün gibi ortadadır.

Yaşamın baştan sona bir tesadüf, rastgelelik üzerine kurulu olduğu ateizm safsatası iman gerçekleri karşısında cahil ve batıl kalır. Bu aksini ispata gayret eden bilimi bizzat kullanarak imanın inceliğini, yaratılışın muazzam dengesini, ilimdeki sanatı gözler önüne sermekle, çalışmakla, azimle ısrarcı olmakla olur. Batıl elbet yok olacaktır lakin insanlar modern bilimden de istifade ile iman gerçekleri ile tanışmak, tanıştırılmak mecburiyetindedir. Öte yandan, iman gerçeklerinden mahrum birisi, şirk ve küfür telkinlerine karşı son derece savunmasızdır. Akıl ve bilimin, dinin önüne geçmeye çalıştığı her alanda yaşanan tereddüt ve belirsizlik insanları her defasında şüpheye sürüklemiştir.

Çünkü bilim görünen ve sayısal olarak ispatlanan şeylerin ardı sıra gider ve inkâr edemese de ilahi gücün eserlerini tabiata, kainatın ahengini kanunlara, yağmuru neme, rüzgarı hava akımlarına bağlamaya çalışır. Bu yapılan olanın açıklaması olduğu halde bilim her defasında dinin tabiata, fiziğe ve bilime mahkûm olduğunu ispata çalışır. Bu nedenle, öğrenmek ve paylaşmak cehaletin ve batılın yok edilebilmesi için önemli ve gereklidir.

Siz ey iman edenler! Allah’a karşı saygılı olun ve O’na yaklaşma çabası içinde bulunun ve O’nun yolunda tüm gayretinizi harcayın ki kurtuluşa erebilesiniz. maide 35 / Mustafa İslamoğlu Meali

İşte bu farkındalık imandır, hakikattir. Bu hakikat; tam teslimiyeti, yalnız Allah’a iman etmeyi gerekli kılar.

İman gerçekleri bir kere temas edildi mi yüreklerde yer eder. Yüce Allah’ın sonsuz gücüne itikad eden bir kul artık başka maceralar, dostlar, ilahlar aramaz hale gelir ve O’na yönelmek, rızasını kazanmak için çabalar durur. Bu nedenle iman gerçekleri sadece iman edecekler için değil iman etmiş ama imanı geliştirilmeye muhtaç olanlar için de zorunludur. İman eden yürek, derin derin tefekkür ederek her gün Rabbine biraz daha yakınlaşabilmeyi umut eder. Bu umut sevgiyi, sadakati, ilhamı, gücü ve sabrı beraberinde getirir. Gayretin sonu ise Allah’ın izniyle imanda derinleşmek ve sağlam iman sahibi olmaktır.

Görünür, inanılır, kesinliği kabul edilir iman, kalplerde sarsılmaz bir yer edinir ve kul Rabbinin rıza göstereceği gibi hatasız yaşamaya gayret eder, hata yapınca Rabbinin tevbe ve duasını kabul edeceğini bilir. Bu güvenle de şerleri bırakıp hayırlara koşar, çevresine ışık, güzellik ve bilgi saçar. İman gerçekleri taklidi ve yüzeysel imandan tahkiki ve tafsili imana geçişi gerçek ve tek anahtarıdır.

“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.” (Al-i İmran, 3/191)

İmanın gerçeklerine temas etmek iman sahibi olmaya zorlamak, imanın asıl doğru ve hak olduğunu ilan etmektir. Başkaca hiçbir gücün hayat veremeyeceği günlük oluşumlar muazzam bir Yaratıcı’nın sanat, ilim ve kudret ile bezenmiş el emeğidir ve ahengi, dengesi, uyumu, tonu, rengi, sesi harikuladedir.

Ne başka ilahlar vardır, ne İlah’ımız Allah’ın bir noksanı. O imanı kalplerde yeşertmek adına tüm güzellikleri bahşetmiş, ayetlerini görünür kılmış, binlerce güzelliği insana sunmuştur. O, kalbi, gözü, kulağı verendir. O, ruhu, aklı, şuuru verendir. O, kainatın tüm varlık ve cisimlerini insana sunan, kendisini ayetleri ile görünür, kokulur, dokunulur kılandır.

İman gerçekleri imanın kazanılmasına Vesile Olur. Hangi kalp yavrusunu emziren bir ceylan karşısında burkulmaz, hangi anne yavrusu acı çekerken gözü yaşlanmaz, hangi insan tohumun tomurcuğa, tomurcuğun güle dönmesini görür de iflah olmaz.

İman gerçeklerinin kalp gözüyle görülebilmesi, imani şuurun yerleşmesine, vicdanların uyanmasına ve küfrün batıl telkinlerinin yok olmasına sebep olur. İmani gerçekler yaratılış delilini gözler önüne sererken bundan gafil olanlar koyu karanlıklarda kuru bir yaprak gibi bir o yana bir bu yana sürüklenir giderler.

İman gerçekleri karşısında vicdanının sesini dinleyen kişinin ilk aklına gelen, bunların tesadüfen veya kendiliğinden meydana gelemeyeceğidir. Tüm bunları yaratan üstün güç ve sanat sahibi Allah’ın varlığını anlayacak ve O’na iman edecektir.

İman ayetleri ve gerçekleri her an göz önünde cereyan ettiği halde insanlar farkında bile olmadan yaşar giderler. Bu gerçeklere temas edilememesi ise yaşam gayesine vurulan büyük bir darbe ve yitip giden ömürdür. Ve insan her boşa geçen saniye ziyandadır. İman gerçekleri kula yabancılaşırsa o kul etrafın cahil telkinlerine maruz kalır ve hakikatten uzaklaşır. O kul bu nedenle ilahi mesajları okuyamaz, dünyaya kalp gözüyle bakamaz hale gelir.

Her insan kendisine has bir mucize bekler. Bizzat şahit olacağı bir hadise meydana gelsin ister. Oysa bir tohumun yeşermesi, arının kanat çırparak o muazzam büyük bedeni havalara kaldırması bir mucize değil midir? Tabiat, insan, velhasıl tüm kainat bir mucizeler ve mükemmellikler manzumesidir.

İman etmek, aklını ve gördüğünü esas alan insan için kolay değildir. Sonuçta kul görmek, dokunmak, hissetmek ve emin olmak ister. Oysa imanın çoğu ayeti görünmezdir, gayba ve bilinmeyene aittir. Bu nedenle insanların bilmediği bir şeye bağlanması güçtür ve hele vaat edilen ceza ve ödülün gözle görünür olmaması kulu vurdumduymazlığa en azından hafife almaya sevk eder.

İmanın gerçeği ve kamili mutlak manada tasdikle mümkündür. Şaibe ve tereddütten uzak iman olması gerekendir. Mutlak itaat ise Yüce Allah’a, kesin olarak ve gönülden gelerek inanmak, onu doğrulamak, sözünü doğru kabul etmektir. Neye, niçin ve nasıl inanılacağı (iman edileceği) bilinmeden, bir şeye iman ve onu tasdik mümkün olmaz. Bu nedenle imanın akıl, fikir, düşünce, irade ve nazar ile ilgisi aşikârdır. İrade ve ihtiyar unsuru ise, bilinen ve iman konusu olan hususa, baskı ve korkudan uzak, samimi bir gönülle içten benimseme, tam bir teslimiyet ile kabul ve itiraf manasına gelir. İmanda; bilgiye dayanan iradeli bir tasdik (onay), kesb (azim ve gayret) ve ihtiyar (seçmek, tercih etmek) lâzımdır. Her şeyi çok iyi bilen (!) şeytanın kâfir sayılması, bu ikinci unsurun bulunmamasındandır. O halde, yalnız “marifet” ile iman olmaz. Çünkü kesb ve ihtiyar olmadan kalpte hasıl olan şey, tasdik değil, marifettir. Zira bir bilginin. imanda aslolan “tasdik” derecesinde sayılabilmesi için onda, irade ve ihtiyara dayanan kalp rızası ve teslimiyet şarttır. Tahkiki, taklidi, icmali ve tafsili şeklinde çeşitleri bulunan imanın kuvvetlisi ise akli ve naklî delillere dayanarak elde edilen “tahkiki iman”dır.

İman, insan olmanın, yaratılış ve oluşu tanımanın, varlık aleminde meydana gelen olayları, fıtratı, misakı, gaybı, yaratılışı anlamanın, evrendeki sırları bilmenin, kainat ve bedendeki ayetleri okuyabilmenin ve sonunda bütün dengeleri ve doğruları bulmanın yoludur. İnsan önce kendi içerisindeki dengeyi iman düşüncesiyle sağlar ki bunun adı huzurdur. Çünkü ‘iman’, insana kendi gerçeğini ve yeryüzündeki konumunu, neden yaratıldığını, acizliğini, günahkarlığını öğretir. İman daha sonra, tabiatla, diğer yaratıklarla, diğer insanlarla ve Yaratıcı ile olan ilişkilerinin dengesini sağlar. Yani denge için iman şarttır.

Amel zulme karşı direnmek hariç imandan olmasa da salih ameller imanın delillerindendir. Çünkü ‘iman’, salih amel (en güzel fiilleri) yapmayı, imanı ispatlamayı gerekli kılar. İbadet ve ahlak adına olan her şey bu nedenle imanın alametlerindendir lakin amel olmasa da imanın yokluğundan söz edilemez çünkü imanı veren ve bilen sadece Allah’tır.

Kur’an’da pek çok ayette iman etmenin gereğinden, iman edenlerin kavuşacakları nimet ve mükâfatlardan, iman etmenin şeklinden ve gereklerinden bahseder, imam edenleri müjdeler, insanları gerçek imana davet eder. Lakin imanı somut deliller ve beşeri olaylarla tarif etmek mümkün değildir. Çünkü iman içsel bir kıymettir ve diğerlerinin iman hakkında hüküm vermesi bu nedenle mümkün ve doğru değildir. Dahası kul kendisi bile çoğu zaman doğru ve gerçek imana sahip olup olmadığını bilemez. Bu konuda tek söz sahibi muhakkak Allah’tır. O, imanı veren ve bilendir. Takva bu nedenle insanlar arası dünyevi bir kıyas değil Allah katında bir üstünlük derecesidir. Bu değerlendirmeden çıkan sonuç şudur; iman insanın Yüce Allah’a, iç dünyasında kuşkuya yer kalmayacak kesinlikte ve tam bir teslimiyet duyarak inanması demektir. İman Allah’tan başka hiç bir kimse tarafından bilinemez. Bu nedenle iman, ait olduğu vicdanın dışında hiç bir kimse tarafından sorgulanamaz, mahkûm edilemez, herhangi bir hükme bağlanamaz.

İmanlı kullar üzerinde şeytanın sultası olmayacaktır ve bu Allah’ın vaadidir. Maalesef yakın asırlar boyu bu iki kelime aynı anlamda kullanılmakta ve iman bahsi unutturularak insanlık şekli ibadet ile meşgul edilmektedir. Bu kısır ve yanlış iddia nedeniyle de dinde abartılar, riyayla yaşanmakta, iman unutulduğu için, zırhsız ve korumasız kalan insanlık, ruhsuz ve hüviyetsiz, samimiyetten uzak ibadetlerine rağmen şeytanın salvolarından kurtulamamaktadır. İblisin ahdine engel olan ‘imanı’ unutturma gayretleri elbette masum değildir. Nasıl ki şirk dini asırlarca tevhid masalları ile uyutulan İslam âleminden saklandıysa ve insanlar şirki tanımadan müşrik olarak can verdiyse, şimdilerde de ibadetle, sakalla, tesettürle meşgul edilen insanlık, imandan bihaber yaşadığı için cennetlerden mahrum kaldığını da anlamamaktadır. Bu kaybın telafisi olarak sunulan şefaat mekanizması da sadece mü’minler için olduğu halde aynı ekip iş başındadır ve şeytanların güdümüyle İslam âlemine şefaat masalları söylerken, imansızlara, iman etmeyen-edemeyenlere şefaatin fayda sağlayamayacağını da gizlemektedir.

Şeytan soyu asırlardır hem şirki saklayıp tevhid masalları söylemiş, hem imanı unutturup ibadeti yani şekilselliğe dayalı dini gaye yaparak iman etmenin mecburiyetini saklı tutmuştur. Oysa rıza ve iyi niyet yoksa hiçbir amel ibadet olmaz. İyilikte de, ibadette de niyet yani salih iman şarttır. Geçici ömür ve mal sermayesini Allah yolunda sarf edenler ebedi nimetlere erecek olanlardır. Allah rızası için değil de o işin faydası, getirisi, arzusu için yapılan ibadet ise Allah’a değil nefse ibadettir.

Allah’ın dostluğundan mahrum kalan insanlık bu sayede rahmetten de mahrum kalmış ve dünya bugünkü halini alırken, en büyük zararı gören de kendisine örnek bir Peygamber gönderilen ve mucizevi – son kutsal kitap Kur’an verilen İslam âlemi olmuştur. Çünkü İslam âlemi kendisine tebliğ ve davet olunan imanı, tevhidi yaşamaktan vazgeçmiş, umursamamış, Kur’an’a müracaat etmemiş, şirki tanımaya lüzum görmemiş, şekli İslam’ı kâfi görürken en büyük haksızlığı da Kur’an’a ve O’nun sahibi Yüce Allah’a yaparak tüm bunları öğrenmek için sureleri okumaya tenezzül dahi etmemiş, okusa da anlamamış, Arapçayı kutsallaştırırken, vahyin mesajını yok saymıştır. Bu durumda da din erdirici olamamış, kulları iman etme noktasına taşıyamamıştır.

İman amelden de önce niyetlerle alakalı bir konudur. Riya ve gösterişin, takiyyenin, münafıklığın yerilmesi de bu sebepledir ki yapmacık, samimiyetsiz hallerin imana faydası yok zararı çoktur çünkü imanı da, niyeti de bilen sadece Allah’tır. O’nu kandırmak ise mümkün değildir ve Allah Müslümanları sevse de sadece iman edenlerin yani mü’minlerin dostudur. Keza melekler de.
Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever. Ali İmran 134 / Diyanet İşleri Meali

İmanın bir diğer anlamı da emin olma halidir. Yani hem emniyette hissetmek için güvenmek hem de emin hissetmek, hissettirmek demektir. Buradan çıkacak sonuçta şudur ki emin olma hali ancak iman edenler içindir. Keza başkalarına güven vermek maksadı da vardır. Güvenilecek tek makam ise sadece Allah’tır. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir. Yani, mü’min, Allah’tan gelen haberleri doğrulayan, onlara inanan, onlar hakkında güven içinde olan, kendisi de güvenli bir insan olan demektir.

İmanın tek kelimeyle ifadesi Allah’ın birliğine inanmak yani tevhittir. Kilisenin yanlışı, ‘kilise dışında kurtuluş yoktur’ (No salvation outside the churc) yanlışıdır. Bağnazların yanlışı ise; diğer inanışları ve kendi dışındakileri mahvolmuş mahluklar görmektir. Bunların ikisi de yanlıştır. Prof. Dr. Süleyman Ateş şöyle diyor; ”Allah cennete girmek için üç şart belirlemiştir; Allah’a şirksiz iman, ahiret gününe iman ve salih amel (ibadet ve yararlı iş).”

İmanın, Kur’an ile bildirilen zıddı şirktir. İnsanın sonsuz kurtuluşunu iman, sonsuz felaketini ise şirk hazırlar. (İmanın zıddı küfür değildir.) Dine giren herkes Müslümandır, mü’min ise gerçekten iman edebilenlerin adıdır. Buna göre her mü’min Müslümandır ama her Müslüman mü’min değildir. Nur kutbunda yer almak içinse lazım olan mü’min olmaktır. Cennetlere girmek için de lazım olan yine bu kalpten gelen koşulsuz, ortaksız imandır. Müslüman, kelime anlamı olarak Allah’a teslim olan demektir. Dine girene, İslam’a tabi olana Müslüman denir. Yani Kur’an ile tebliğ edilen dine dahil olanın adı Müslümandır. Mü’min ise o dinin manasını, sahibini, ilahi kudret ve sistemini, fıtrat ve tevhidini, hesap ve mizanı kalbiyle hissedebilen kamil kimsedir.

İslam, huzur, barış, esenlik ve sadece Allah’a teslimiyet manasıyla dindir, Müslüman olmaktır. İman inanmak boyutuyken İslam amel boyutudur, kaideleri yaşamaktır. (İbadet ise İslam’ın gerekleri olan vecibelerdir.) Dinler farklı olsa da iman değişmez. Çünkü iman aslen tevhidle alakalıdır. İslam’ın geniş manasının tevhid olduğu doğrudur lakin iman dinden ve kutsal kitaplardan da önce kalbe dolması gerekendir. Çünkü iman ise kalbidir, manevidir, içseldir, öncedir, ilktir, şarttır. İmanın dil ile ortaya konması halinde iman tamamlanmış, bütün sonuçlarını doğurma noktasına ulaşmıştır. Dil ile ikrarını bildiğimiz bir şahsa kayıtsız şartsız mü’min (iman sahibi) deme mecburiyetimiz vardır. Böyle bir şahsın dinin pratikleriyle (ibadet vs.) ilişkisi ne olursa olsun onun mü’min sıfatını etkilemez. İşin ikrardan sonrası Allah ile iman süjesi olan kişi arasındadır. Bize düşen iman ilanını geçerli saymaktır. Bu geçerliliği ancak aynı kişinin inkar ilanı bozabilir. Dolayısıyla tecdit eri, tevhidin askeri, kamil mü’min olan Atatürk’ü fütursuzca itham edenler, dine isyan halinde olduklarını bilmelidir.

İman; bir tek O’nu kafi bulmaktır. Fani olan her şeyi, kifayetsiz ve hikmetsiz olanları terk ederek, tüm yaratılmışları geride bırakarak, Tek Yaratan’a ait olmayı dilemek ve O’ndan başkasını aramamaktır. İman; kötülükten sıyrılmak ve hayra yönelik yaşamak, şerle mücadele etmektir. Çünkü yaşam güzeldir, dünya güzeldir, Yaratan ve yaratılan güzeldir, güzel söz göğe yükselendir, güzellik Yüce Allah’ın eseridir. Kötülük karadır, batıldır, şerdir, çirkin ve yanlıştır. Akıbet için, fıtrat için, yaşam için cihat Allah emridir ve tek düşman zulümdür. İman samimiyettir. Huşu ve tevazu ile boyun bükmek, kalpten yönelmek, ruh ve bedenle teslim olmaktır. İman; beşeriyetten sıyrılıp berzahı aralamak, gözleri dünyadan ahirete çevirmek, dünya süslerine haddinden fazla kıymet vermemek, ahiret için biriktirmek, ahiret hesabını unutmamaktır. Ve nihayet iman, Allah için sevmek ve Allah için sevmemektir.

İman, dinin ve tevhidin özü, kulluk ve ibadetin neden, kime ve nasıl yapılacağını öğreten kılavuzudur. İçerisinde amel bulunmayan imanın tek nüansı, Allah’ın vaadinde buyurduğu üzere, zulme direnmek, şeytanla mücadele etmektir. İman bu haliyle amelden ziyade niyettir, şekilden ve sözden ziyade kalpten gelen sestir, ibadet ve kulluğa huşu ve ruh katan güzelliktir. İman, Allah dostu olmaya, Allah rızasına mazhar olmaya, tevhid eri olabilmeye, hesapta şefaate layık olmaya inşallah yardım eden fazilettir. Kalpten iman edebilenlerin adı; mü’mindir. Görüldüğü üzere iman tanımında; inanmak, güvenmek ve koşulsuz teslim olmak vardır.

İman; hakka yönelmek, hak ve adaletle yaşamaya söz vermektir. Çünkü hak, Hakk’ın en kıymetli hediyesi ve emanetidir. İman; Yaratan’a teslim olmaktır. Sadece Allah’a ve koşulsuz teslim olmak sınavı, yaratılışı anlamayı mümkün kılan, sınavı tanıtan, dünya süslerine aldanmamayı gerekli kılandır. İman; sadece O’na sığınmak, fırtınalı denizlerde kaybolmamak için sadece O’nun ipine sarılmak, sadece O’ndan medet ve nimet ummak, sapmışlarla bir tutulmamayı dilemektir. Çünkü O, en emin limandır, tek güvenilecek olandır. İman; ilahi kudret ve nizama, gönlü verene aşık olmaktır. Yüce Allah’a gönülden bağlanmak, gönül tahtasına sadece Allah ismi yazmak, O’na kavuşmayı özlemek, O’nun aşkından başkaca aşklara kıymet vermemektir.

İman Allah’ı bulabilmektir ki O kalptedir, civardadır, her yerdedir. Bunca nizam, ahenk, ölçü boşuna değildir. Tesadüf veya rastgele değildir. Bir ustanın, devasa eseridir ve oyun olsun diye değildir. İman, bu Yaratan’ı ispat eden, gösterendir. İman, Allah’ı anlayabilmektir ki O sonsuz kudret ve ilimdir, şefkat ve sevgidir, azap ve rahmettir, Yaratan ve yaratılmamış olandır. İman, Allah’ı idrak edebilmektir ki Allah, beyni, kalbi, ruhu verendir. O, şuurlu kılan, hür bırakan, hüküm yetkisi tanıyan, insanı yeryüzüne ve cennetlere varis kılandır.

İman; inanmaktır. Sadece Allah’a ve tüm kalple teslim olmanın adı olan iman diğer suni inançlardan çok öte içerisinde güveni de barındıran teslimiyet halidir. İman; güvenmektir. Bir tek O’na güvenmek, elden geleni yapıp sonucu O’na bırakmak, tevekkül etmek, emin olmak, güven duymak, en güvenilir Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmaktır. İman; sevmektir. Yüce ve güzel olanı, sevgiye ve saygıya tek başına layık olanı kalpten, baki, zaman ve mekan ötesi ve koşulsuz sevmek, değişmeyen, eksilmeyen sevgiyle bağlanmaktır.

İman; vahyin, kainatın ve bedenin ayetlerini görmektir. O, her yerdedir, her şey O’nun eseridir, O her an yeni bir iş ve oluştadır, o yarattığını güzel yaratandır. O, akla ve kalbe sayısız delil sunan, çiçeklerin kokusunu, yağmurun sesini, renklerin cümbüşünü ayet olsun diye yaratan, varlıkların çoğunu insan emrine verendir. İman; kudret ve mülke şahit olmaktır. Muazzam kainatın tek bir zerresini yaratmaktan aciz insanlığın acizliğini anlamak, Tek Muktedir Allah’tan başka ilah tanımamaktır. Dünyanın ve ahiretin mülkünün (hükümranlığının) tek sahibi Yüce Allah’ın kudretine şahit olmak başkaca ilahlar olmadığına şehadet etmektir.

11.04.2022

Bir çekirdekten dev çınarı çıkartan Allah bizler için iman nüvesini kalplere koymuştur. O iman büyüyecek, asırlık çınarlar gibi göklere uzanacak, yayılacak, dallanıp budaklanacaktır. O iman bakıldıkça, beslendikçe dallarına konanlara da, gölgesinde serinleyenlere de, meyvesinden yiyenlere de rahmet olacaktır. Mis kokulu, tap taze o iman çınarı, bakımsız bırakılırsa da kuruyacak, çirkin, faydasız, sağlıksız hale gelecektir ki bu durumda kendisine bile faydası olmayacaktır. Yüce Allah’ın şeytanlardan korunmak için verdiği zırh, cennetlere vasıl olmak için aradığı şart, yardımı için kalpte olmasını koşula bağladığı lezzet… imandır. İman, Allah’ın vaadinin hak oluşunu, o vaade yardımı, o vaad ile bildirilen şekilde yaşamayı mümkün kılan kalbi deryadır, öze dönüştür, Yaratan ile gönül bağı kurmaktır.

İman; varlık, yaratış ve yönetişte Yüce Allah’ın Tek’liğine, sonsuz ilim ve kudretine, her şeye muktedir oluşuna, yaşamın, dinin, ahiretin ve sınavın tek sahibi oluşuna, ilahi sisteminin varlığına ve kusursuzluğuna, gayba, yeniden dirilmeye, ahirete, hesap ve mizana, sonsuz hayata, Kutsal Kitap ve Peygamberlere, kader ve kazaya, meleklere, samimi olarak inanmak, güvenmek, teslim olmak ve sığınmak, bunu dille, elle, kalple ispat etmek, şeytana düşman olarak zulümle mücadele etmektir. İslami anlayışta iman; “Yüce Allah’ın, nebisi Hz. Muhammed (sav) vasıtasıyla (Kur’an ile) göndermiş olduğu bilinen haber, esas ve hükümlerin (emir ve yasakların) hepsini, iman ve ibadete dair Peygamberin ilettiklerini kat’i olarak kalp ile tasdik etmek, dille ikrar etmektir.

İman; Allah’ı anlayabilmek, idrak edebilmek, inanmak, güvenmek, sevmek, vahyin, kainatın ve bedenin ayetlerini görebilmek, kudret ve mülke şahit olabilmek, hakka yönelmek, Yaratan’a teslim olmak, sadece O’na sığınmak, ilahi kudret ve nizama, gönlü verene aşık olmak, bir tek O’nu kafi bulmak, kötülükten sıyrılmak ve hayra yönelik yaşamak, şerle mücadele etmektir, samimiyettir ve beşeriyetten sıyrılıp berzahı aralamaktır.

10.04.2022
09.04.2022

Tabiata verilen zararlar, kirletmeler insanca yaşamı sağlamak değil, insanın kibir, hırs ve heveslerinin tatmini maksatlıdır. Yeşil alanların ortasına sıralanmış gecekondular, kirletilmiş dereler sadece insana değil tüm canlılara bahşedilmişken insan onları bile kirletmede sakınca görmeyecek kadar azmış haldedir. Dolayısıyla tabiata karşı işlenen suçları sadece tabiata değil tüm insanlığa ihanet gözüyle incelemek gerekir ki doğrusu da budur. Bunu yapanlar ise değil mü’min veya Müslüman, insan bile olamaz.

Gaye; Allah’ın cennetini yeryüzünde inşa edebilmekse bu önce iman ve ahlakla olur yoksa öyle sayısız gökdeleni dikip, insanların birbirini tanımadığı ortamlar yaratarak değil.

Gaye; huzurlu ve esenlik dolu bir ortam yaratmaksa bunun yolu barış ve kardeşlikten, paylaşmaktan geçer yoksa nüfusu azaltmak için savaşlar çıkarmak, cahil ve niteliksiz sayısız çocuk doğurtmayı teşvik etmekle değil.

Gaye; insanca ve sağlıklı bir gelişim sergilemek ise bu medeniyeti, teknoloji ve bilimi hayırlı işlerde kullanmakla olur yoksa savaşlar çıkarıp, uzaya sözde trilyonlarca doları saçarak değil.

İman, ibadet ve ahlak beden ve kalplere yerleşince zaten kul bir ağacı kesemez, bir kuşu öldüremez, bir çöpü denize atamaz hale gelir. O insan, çevreyi kirlettiği zaman tüm insanlığa vebalini ödeyeceğini bilir. O insan, sarf ettiği paralarla doyacak, ısınacak, barınacak insanlardan kaybettiği sevaplarla neleri kaçıracağını çok iyi bilir.

İnsan, yalnız bedeniyle değil, önce ve aslen ruhuyla, şuur ve aklıyla insandır. Bu güzellikler, nimetler, bahşedilenler insan daha çok azsın diye değil arayıp güzel bulsun ve Allah’ı anlayıp tanıyabilsin diyedir. Yaratan insanı bu yüzden meleklerden ve cinlerden üstün tutmuş, cennetlerine ve yeryüzüne varis kılmıştır. İnsana düşen bu güvene layık olmak, kul olabilmeye ve Allah rızasını kazanmaya gayret etmektir.

Allah dünyada yaşanan ahlaksızlık, zulüm, kan ve gözyaşını engellemek adına yeterince cesur olamadığımız için bizleri bağışlasın.

İnsanoğlu hızla, hırsla, bilgisizce dünyayı yok etmeye, savaşlar çıkarmaya, hayatı sonlandırmaya gayret etmekte, varlığı ile adeta kainatı kirletir hale gelmektedir. İstisnalar muhakkak vardır ve olacaktır ama yazık ki güç ve yönetim maksatlı ve güç peşinde koşanların elindedir. Bu güç insanın ve bilimin evrimini kendi çıkarlarına kullanan insanların elindeyken ilerleme ve gelişmenin olması, kötülüğün yeryüzünden silinmesi Allah dilemedikçe mümkün değildir.

Öte yandan insanlar aldanmaya devam ederken aydınlanmaya da gayret etmemektedir. Gözlerinin önünde, ellerinin altında duran Kur’an her şeye cevapken, kalpler ve gözler Kur’an’ı yaşam rehberi değil dua kitabı rafına koymuş haldedir. Ve bu nur olmadan insanlığın düze çıkması, İslam’ın hayata egemen olması mümkün değildir.

Bu isyan helake sebepken, Rabbimizin rahmeti ve bağışlayıcılığı ile o denli yücedir ki insanları helak etmekte acele etmez. Kıssalarda anlaşıldığı kadarıyla nice kavimler şu an insanlığın işlediği suçların binde birini işlemişken helak edilmiştir. Ölçüde-tartıda hile yapanlar, eşcinselliği yaşam şekline döndürenler, Allah’a eş ve ortak atayanlar, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar…hep helak edilmiştir. Üstelik onlar fiziken ve varlık olarak bizlerden çok daha iri, varlıklı, dayanıklı vs..iken.

Bugün insanlık olarak işlediğimiz suçlar, sebep olduğumuz felaketler, yok olan merhamet ve adalet hissimiz, sonucundan korkmadığımız günahların her biri helak sebebidir. Ama Rabbimiz sabretmekte ve düzelebileceğimiz umudunu hala kaybetmemektedir.

Allah ezeliyet sıfatı gereği başı ve sonu bilendir, görendir. Muhakkak ki O’nun iradesi, kudreti ve ilmi en yüce olandır. Bu kadar rahmet sergilemesi ve bizleri helak etmemesi; “kıyametin yaklaşmasından, İslam ümmetine kıyamamasından, hala Allah adını ağzından düşürmeyen insanların var olmasından, azanlar ve azanlara tabi olanlar belli olsun diye beklemesinden, çok sevdiği insana kıyamamasından, meleklerin dualarını geri çevirmemesinden, iyiliğin elbet kazanacağını-bu kötülüğün geçici olduğunu bilmesinden dolayı mıdır?” bizler bilemeyiz.

Biz şunu biliriz ki insan zalim, cahil, kibirli ve nankördür. Bugün parayı, bilimi, teknoloji ve medeniyeti, yönetimleri sözde ellerinde tutanlar gayri müslimlerdir. Bunlar mü’minlerle zaten ortak paydada değildir ve gayeleri insanlığın ileri gitmesinden ziyade kar amaçlı ortaklıklarının bekasını sağlamak ve güçlerini ne pahasına olursa olsun arttırmaktır. Lakin bu hain zavallılar da çok kısa süre sonra kandırıldıklarını, alet edildiklerini anlayacak ve hakikati göreceklerdir. Çünkü kul hangi dine mensup olursa olsun iman evrenseldir. Tek’tir, eşsiz ve ortaksızdır. İslam ve Kur’an, keza Peygamberimiz ve tüm ilahi gerçekler haktır.

Bu dünya kıyamete kadar kullanılacak bir konaklama yeri, insan bedeni ve tüm varlıkların cisimleri dünya sınavının doneleridir. Gerçek hayat ve kazanılacak güzellikler kalplerde yaşayan, cennetlerde karşımıza çıkacak olandır. Kötülük, bu dünyada ve cehennemde rastlanılacak aşağılık oyundur. Bu oyunun bir yanında şeytan bir yanında nefis vardır. İnsan daha iyi ve lüks yaşamak uğruna dinine zarar verecek haldedir.

Yüce Allah pahalı, lüks ve israfla bezenmiş bir hayatı değil tevazu ile yaşanan ve paylaşmalı bir dürüst hayat dilemiştir. Altın kaplı hanelere, pahalı kıyafet ve arabalara verilen paralar ile yapılabilecek infakları düşünün! O paralar ile yapabileceğiniz hayırlar karşılığı kazanacağınız sevaplara bir bakın bir de lüks ve sahte dünya hayatı ile kazandığınız sabahsız akşamlara!

Buna rağmen zalim insan tıbbı hastalık iyileştirmeden ziyade hastalık üretmede, teknolojiyi silah yapmada, ateşi yakıp kavurmada kullanacak kadar nankördür. İnsan, kalemi ve demiri fitne ve aksini ispat maksatlı kullanacak kadar zalimdir. İnsan tabiatı beton yığınına çeviren, denizleri ve havayı fütursuzca kirleten, yaşanası dünyayı cehenneme çevirmede sakınca görmeyen cehalettedir. Bunu yaparken de kendisinden başka canlıları ve varlıkları düşünmeyecek kadar bencil olan insan uzayın derinliklerini araştırmak için -bu para ile dünyadaki tüm açlar doyabilecekken- trilyonlarca doları sarf eden bir isyandadır.

Dinin ve Kur’an’ın bildirdiğine inanmazken, aksini ispatlama gayretindeki insan, bilimin malum olduğunu, zamanı geldiğinde Allah tarafından o bilginin bulunmasına vesile kılacağını idrak edemeyecek kadar zavallıyken ilim adamlarının çoğunun yaratılış gayesini bir tesadüfe bağlam gayreti akıllara zarardır.

Sonuç, kesilmiş ormanlar, kirlenmiş hava, zehirlenmiş dereler, açlıktan ölen milyonlarca bebekler, eriyen buzullar, nesli tükenen hayvan ve bitkilerdir.

Yeryüzündeki insan yapımı her şeyi çıkarıp atın ve dünyaya bir de o gözle bakın. Ağaçlar, kuşlar, bulutlar, çimenler, yıldızlı gökyüzü dışında insan elinden bilim, teknoloji, medeniyet adına imal edilmişlikleri bir kenara atıp bunlar olmasa nasıl yaşardık? diye bir bakın. Allah demiri, kalemi, yeşil ağaçtan ateşi yaratan ve insana verendir. Allah, gözü, kulağı ve kalbi bahşedendir. Tüm bunlar ilim öğrenilsin, kendi sıfatları tanınır ve bilinir olsun, akıl, ruh ve şuur ile donatılmış insan kendini ve çevresini daha güzele kılavuzlasın diyedir.

Teknoloji, bilim, medeniyet adına ne varsa hikmeti, kullar Allah’ın yüceliğini idrak edebilsin diyedir. Tüm yenilikler icat değil keşiftir. Yani kimse bilinmeyeni veya hiç olmayanı bulmuş değil, var olanı görmüş ve çözebilmiş demektir. Böyleyken insan; zalim, cahil, kibirli ve nankördür. Kendisine bahşedilenleri, kendisi kazanmış, hak etmiş, bileğinin gücüyle elde etmiş davasındadır.

Rabbimiz Allah’ın insanlar teknolojide kullansın diye verdiği demiri, yazsın-okusun-gelecek nesillere bilgi aktarsın diye verdiği kalemi, sanayi ve aydınlanma için verdiği ateşi kibri ve ukalalığı ile kendisi bulmuş gösterme heves ve isyanındadır. Yüce Allah ilim ve bilim adına ne verdiyse, ne kadar verdiyse bilinen yani bilgi o kadardır. Bir milim ötesi değil!

Geceleri dahi rahat uyuyamaz, huzuru asla bulamaz, kimselere güvenmez, servetine rağmen huzursuz haldedir. Buna rağmen o nefis kendisini taşıyan bedene doğru yolda olduğu kanaatini aşılamaya devam eder ve kulun mahvına sebep olur. Kul artık nefsine ilah gibi tapıyordur ve nefis de gerçek din ve imana rakip ilahlık iddiasındadır. Servetini, zamanını ve tüm dikkatini bu iddiayı güçlendirmek ve sürdürmek için harcar. Amansız hastalığın pençesindeki bu kayıp nefis kendisini de sahibini de yok eder, karanlıklara mahkum eder. Nefis putuna tabi olmakla kaybolan akibet kula karanlık yarınlardan başka bir şey vadetmez. Rabbim nefislerimizi temizlesin. Amin!

Servet ve makam şımarıklığı ile azan kul nefsin oyuncağı olmuş, terbiye edemediği nefsin esiri haline gelmiştir. Suç işlemekten, hakaretten, kalp kırmaktan çekinmeyen, bahane üretmekten çekinmeyen kul ana babası dahil kimselere eğer çıkarı yoksa yanaşmaz. Tüm ilişkileri maddi çıkar üzerinedir. tek dileği ise itibar ve pozisyon kaybetmemektir.

İmana, dine, Kur’an’a değil de akla ve bilime değer veren, her şeyi ve vahyi dahi akılla tercümeye çalışan bu nefis sahibini bir müddet sonra ilahlaştırır ve kul kendisini yarı tanrı vaziyetine koyar. Bu hal ise ilahlık iddiasıdır ve müşrikliğin daniskasıdır. Oysa o büyüklendiğinin ve kibrinin farkında dahi değildir.  Bilmez ki şeytanın en büyük silahı kibirdir. Çalışıyor, çabalıyor, ince hesaplarla muvaffak oluyor sanır. Yaptığı zulüm ve haksızlıkların farkına bile varmaz, kader cilvelerini, rahmet eserlerini, nimetleri yok sayar.

Etrafında kendisine nasihat etmeye gönüllü olanları da yok sayar, küçümser. rakiplerini silip yok etmek, yanlış yaptığını söyleyenleri ezip geçmek ister. Islah olmaz haldeki bu nefis sahibini şeytanlaştırır ve şeytanın askeri yapar.

Haram helal demeden sadece çıkar ve kazanç peşindeki bu kulun etrafında sayısız insan olsa da çoğulu kendisi gibi menfaatçi ve hasis olduğundan yapayalnızdır. Etrafındakilerin elbet kendisinin de kuyusunu kazacağından emin olduğundan geleceğini para biriktirerek garanti altına almak ister, etrafında kimseye asla güvenmez. Servet ve makam şımarıklığı ile azan kul nefsin oyuncağı olmuş, terbiye edemediği nefsin esiri haline gelmiştir.

Nefis aklı öne çıkararak kalbi arka plana atarken vicdan ve merhameti de, sağduyu ve hoşgörüyü de çıkarı için siler atar. Böyle olunca da beşeri galibiyetler peşi sıra gelir lakin içerisinde olması gereken ruh ve haz eksik olarak. Astını, çalışanını ezen, ana babasına çıkar odaklı bakan, ilişkilerinde büyüklenmeyi, güvenmemeyi, kazık atmayı, yalan ve fesadı esas alan bu kirli nefisler sahibini de esir alır ve uçuruma sürükler.

Ahde vefayı, sadakati, yemini, misakı unutturan, ahireti silip yerine dünyayı koyan bu aldanmacadan kurtuluş da kolay değildir. Çünkü nefis büyüdükçe imansızlıkla daha fazla süt ister ve onun sütü yenecek hak, ezilecek insanlar, elde edilecek haramlardır. Yani nefis terbiye edilmediği ve büyütüldüğü sürece her geçen gün bir öncekinden daha fazla ganimet ister ve bu da kulu kibre ve büyüklenmeye zorlar.

Nihayet kul büyüklenme ile daha çok ezmeye ve hor görmeye başlar.

Dıştan bakılınca kul medeni, sakin ve düzenlidir. Lakin bu riya ve gösteriş onun içsel kinine ve tuzaklarına maskedir. Güzel sözler söyleyen, dini konulara vakıf bu beden sahibi iyi bir işveren hatta baba görünümünde bile olabilir. Fakat o küçük dağları kendi yarattı iddiasında ve elde ettiklerini kendi bileğinin gücüyle elde etti kanısındadır. Bu beden de artık o nefis bir puttur ve Allah’ın verdiği rızık ve nimetler bu nefse, akla, fikre mal edilir. Kul nefsine tabi vaziyette etrafında olup bitenlerin merkezine kendisini koyar ve dünyayı etrafında dönüyor sanır.

Aşağılama ve ezmeye teşebbüs bu hasta nefsin alametidir. Öyle ki müstekbirlik, servetle şımarma, ezme ve eziyet etme artık onun karakteri olmuştur.

Nefis putuna tabi olmak terbiye edilmemiş nefsin oyuncağı olmak, ona esir olmak ve büyüklenme ve kibir ile ezmek, yok etmek, aşağılamak, dini ve imanı inkar ederek ilahlık iddiasında olmaktır. Nefis terbiye edilmediği takdirde kötülüğü, haramı, meşru olmayan şehveti, günahı özendiren, süslü gösteren, kalbe giremese de kalbin etrafına siyah ağlar ören nifak yuvasıdır. Şeytanın en büyük silahlarından olan terbiye edilmemiş nefis kulları elinde oyuncak eder, akibetleri karartır, dinden çıkarır ve kul bunun farkına bile varmaz.

Kur’an, aklını kullanan, özgür iradesiyle seçimler yaparak mevcudu daha iyiye götürmeyi amaçlayan; herkesin yaşam hakkına, mutluluğu arama çabasına saygılı olan, toplumda var olan farklı kesimlerin yaşam ideallerine, beklentilerine saygı duyan insanı var kılma amacındadır.  Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün 

Bu ıslah, her şeyden önce yanlış algıların ıslahıyla başlamalı. Bağrında cennet potansiyelleri taşıyan yeryüzünü tahkir eden ve insanı, imar ve ıslah edeceği bu dünyaya, arzulara, maddi olana yabancılaştıran bir düşünce geleneğini ıslah bu çabanın mihverini oluşturmalı. Devletin ve toplumun örgütlenmesi ve adil bir işleyişe kavuşması için insanın bu yapılandırıcı süreçlerin aktif öznesi olmasını talep eden Kur’an, böylece tarihin akış rotasını daha iyiye evirmenin onurunu bizzat insana yaşatmak ister.

Moderni de post-moderni de, seküleri de post-seküleri de, inancı da inançsızlığı da deneyimleyen bizzat insandır. Hangi din, ideoloji ya da akım içinde deneyimlenirse deneyimlensin, insanın bütünlüğü ve tamlığı esastır. Bütünlük bedene/fiziğe ilişkindir, tamlanması için metafiziksel olanın da ona katılması gerekir. Bütünün bir parçası olarak hazlar bedene aittir ve bitimlidir. Tamlığın bir parçası olarak arzular ruha aittir ve bitimsizdir. Bütün varlığıyla bu dünyanın imarı ve ıslahı için çalışan insanı da imar ve ıslah edecek bir ideaya ihtiyaç vardır. Bir bütün olarak insan tasavvurumuza yakından baktığımızda, insanın özgür, sorumlu, inisiyatif alan, dünyayı imar etme, değiştirip-dönüştürme kudretine ve sorumluluğuna sahip bir varlık olarak tasavvur edildiğini görürüz.

Bu çoğulculuk, dünyayı sömürge dönemlerinden bu yana tek kültür evreni olarak okumaya ve dayatmaya alışmış Batı için de sürpriz bir sonuç getirdi: Çoğulculuğu ve bunun zorunlu sonucu olarak da çoklu modernlikleri kabul etmek. Daha önce modernliğin ve sekülarizmin dini piyasadan silip süpüreceğini söyleyenler de, dinlerin geri gelişiyle bu tezlerini yeniden gözden geçirme durumunda kaldılar.

Dinin hayattan (kişinin hayatından da kamusal yaşamdan da) elini ayağını çekmediğini gören sekülerlik, yaşamı birlikte inşa etme konusunda din ile işbirliğinin yollarını aramaya başladı. Örneğin J. Habermas, bütünüyle öte dünyacı ve soyutlamacı bir din olarak tanımladığı Budizm’in dışındaki bütün dinlerin bu dünyayı imar ve inşa etmeye yöneldiklerini söyledikten sonra, bu inşa için gereken kavram ve söylemlerin seküler ya da dinî kesimden ödünç alınmasının hiçbir mahzurunun olmayacağını seslendirdi. Benzer şekilde Muhammed İkbal de, İslam’ın en temel kavramı olan tevhidin kendini seküler toplumsal alanda ‘birlik içinde çokluk’ bağlamında eşitlik, kardeşlik ve özgürlük olarak gösterdiğine işaret etti.

Dinsel ve seküler iki anlam küresinin birlikte iş gördüğü en başat örneklerden biri ABD’dir. ABD, seküler olduğu kadar dindar bir ülkedir de. Sekülerlik en başat formunu kazandığı bu ülkede dini yerinden etmedi, dinle birlikte yaşamanın yollarını buldu.

Günümüzde insanlarla birlikte dinlerin ve kültürlerin hareketliliği zorunlu olarak, daha önce tek kültürlü, tek dinli toplumları kendilerinden farklı olanlarla birlikte yaşamaya zorluyor. Çoğulculuk bu anlamda modern dönemde dinlerin ve merkez olma iddiasındaki kültürlerin istenmeyen çocuğu olarak ortaya çıktı.

Seküler modernlik ve rasyonel bir dünyada anlam arayışı. Max Weber’in ifadesiyle modernite ‘dünyanın büyüsünün bozulması’ ve ‘insan ve doğaüstü’ bütün güçleri sorguya alma iddiasındadır. Bu anlamda modernite rasyonalite vadeder ve kendini ağırlıklı olarak bilimsel tutumda gösterir. Doğada ve toplumda olup bitenin arkasındaki gerçek ve sorumlu gücün kim ya da ne olduğunu bulmaya çalışır. Ama M. Weber’in 1917’de meşhur Wissenschaft als Beruf (Bir Meslek Olarak Bilim)7 konferansında dile getirdiği can alıcı bir husus gözden kaçırılmamalı:

“Bilim, Tolstoy’un bize sorduğu ‘Ne yapacağım ve nasıl yaşayacağım?’ sorusuna cevap veremez. Ölüm ve hayat arasındaki gerilimde yaşama dair bir anlam sorgulaması yapan bu nihaî soruların cevabı bilimin çok uzağına düşmekte, dini bir kenara iten ve bütün ümidini bilime bağlayan insan da bu soruların cevabından mahrum bir yaşama mahkûm edilmektedir. Bu durumda insan anlam kaynağı olarak yeniden dine yönelmek durumundadır. Ama din onu anlamlı bir yaşama bağlamış olsaydı bu savrulmayı zaten yaşamazdı. Ama modernliğin yaşamı anlamsızlaştırmasının yarattığı krizden kurtulmak isteyen insan hâlâ bir anlam bulma çabası içindedir.”

Kendine ait bir dünya kurmak yerine, kendisine kurulu bir dünya verilmesini isteyenler ve böyle bir dünyanın da ellerinin altında ebediyen var olduğunu düşünenler, aslında insan emeğinin kurucu gücüne, adalete ve liyakate karşı çıkanlardır. “Her bilenin üzerinde bir başka bilen vardır” ayetinin insanları yönlendirdiği aktif-dinamik hedefi hiçbir zaman anlamayanlardır. İmam Mâtürîdî, “Peygamberlerin insanların ihtilaf ettikleri konuların bir kısmını beyan ettiğini” söyleyen ayeti yorumlarken, ilahî olanla insanî olan arasındaki sıkı ilişkiyi kurar:

“Peygamberler temel ilkeleri (usûl) beyan eder, insanlar buradan ayrıntılı hükümler (furû‘) geliştirirler. Peygamber dinî olanı beyan eder, insanlar (bundan hareketle) dünyevî olanı (me‘âş) kurarlar.

Sekülarizm girdiği toplumda benimsenmesi zorunlu iki hamleyi beraberinde getirdi: Müesses kurumları budama ve ardından yeni değerleri aşılama. Ulus-devlet sürecindeki toplumlar mevcut normlarla, sekülerliğin getirdiği yenilerini dölleyerek yeni kurumsallıklar yaratma çabası içine girdi. Mevcut yapı bazı durumlarda bu döllenmeye ya uygun olmadığından ya da direndiğinden, mevcut ile yeni gelen arasında çoğunlukla ‘ikiz kurumsallıklar’ denilen çatışma durumu ortaya çıkar. Türkiye söz konusu olduğunda, Medrese-mektep; İslam hukuku-medeni hukuk gibi karşıtlıklar bunun örnekleri olarak verilebilir. Bu döllenmenin bütünüyle genetik bir ret olarak sonuçlanmaması için gerekirse anayasada İslam’a kurucu unsur olarak referansta bulunma zorunluluğu ortaya çıkar.

Modernleşme sürecinde birçok İslam ülkesinde yaşanan bu durum tecrübe edildi. Müesses din yasal imtiyaza kavuşturulur, ona bir temsil gücü verilir. Ama aslında bu temsille bir devlet kontrolü ve kısıtlamaların da kapısı ardına kadar aralanmış olur. Devlet, yerine göre din korumacılığına da soyunabilir ki bazı ülkelerde bu kutsala hakaret suçu veya irtidat suçu olarak düzenlenmek suretiyle insanlar sıkıya alınır. Bu yeni kurumsallaşmalar aracılığıyla müesses din hegemonik bir statü kazanır. Başka dini grupları ötekileştirdiği, sosyal-siyasal-kültürel haklarını ihlal ettiği zaman, hatta kendi mensuplarını bile belli kalıplar içinde davranmaya zorladığı zaman müesses din, hegemonik dine dönüşmeye başlamış demektir. Dinin hegemonik bir güce dönüşmesi/kendini zor ve baskı kullanan devlete eşitlemesi dinin amaç kaybıdır; yerini, yönünü, istikametini kaybetmesi demektir.

Hukukun üstünlüğü, temel haklarda eşitlik, adalet, özgürlük, güven, hakkaniyet gibi değerlere hayat vermesi beklenen din, hegemonik bir güce dönüştüğünde misyonunun tam aksine bunları yaşam alanından silip atabilir. Bunu yaparken de doğruluk-yanlışlık, iyilik-kötülük gibi sorgulamalara gitmez. Bir düşünce veya uygulamayı mahkûm etmesi için kendisininkinden ‘farklı’ olması yeterlidir. Toplumların gelişme motoru olacak farklılıkları, özgün yaratımlarını toplumsal ruha aktarma yerine, onların susturularak, iğdiş edilerek sessizliğe dönüştürülmesi, gelecekteki dünya bilincinin içine düşeceği büyük kriz anlarının hazırlık aşamasıdır.

Din, görünmez hale mi geliyor? Seküler modernliğin hız verdiği sosyo-ekonomik gelişmelerin dini kamusal alandan dışlayacağı ve bireyin özel/mahrem alanına taşıyacağı, sosyologların ileri sürdüğü en bildik iddia.1 Başka bir iddia sekülerleşmeyle birlikte ‘kamusal alan’dan çekilen dinin aslında öneminin azalmadığı, sadece ‘görünmez’ hale geldiği, ama aslında şekil değiştirip kendini bireyin yaşamında farklı formlarda etkin bir şekilde devam ettirdiği yönünde.2 Josè Casanova ise meşhur Modern Dünyada Kamusal Dinler eserinde sekülerleşme tezini üç alt başlığa bölerek ele alır: 1- Seküler alanların dinden işlevsel olarak ayrıştırılması, 2- Dinî inancın ve uygulamaların düşüşe geçişi ve 3- Dinin özel/mahrem alana tahsisi.

Sabit ile değişken, eski ile yeni, dinsel ile seküler arasında mutlak bir karşıtlık ve uzlaşmazlık gören geleneksel zihin, ‘yeni olan’ın hükümferma olduğu bu yeni sürecin yarattığı paradoksu aşamayınca, dinin büyük ideallerini de yeninin ona vadettiğini de içine çekip yutan bir bilinç kaybına uğradı. Müslüman halklar, bugün içinde nefes alıp verdikleri modernizm, sekülarizm, rasyonalite, kapitalist üretim ve neo-liberal tüketim kültürü gibi modernizmin türevleriyle nasıl bir ilişki kuracağı konusunda hâlâ tereddüt yaşıyor. Bu mutlak karşıtlık hâlâ varlığını koruyor mu, yoksa dinin uzun bir süreden sonra geri kazandığı bireysel ve toplumsal temsil alanlarının genişlemesinin getirdiği özgüvenle bir uzlaşı mı arıyor? Yoksa tam da hiper gerçeklik dönemlerini tanımlar şekilde dindar sûretler, seküler sîretler olarak işaret edebileceğimiz bir yaşamı mı idrak ediyoruz?

Modernliği tamamlayan ana unsurlardan biri sekülarizm. Bu ikisi birleşince toplumsal teorilerin seküler modernlik dediği durumla karşılaşırız.Seküler modernlik yeni bir insan, toplum ve devlet talebidir. İnsanın dinsel olandan bağımsızlaşması, dinin mitolojiden arındırılması, toplumsal/kamusal alanın dinsel uygulamalardan temizlenmesi, devletin dinsel yasayla yönetilmemesi (laiklik) bu taleplerin en bilinenlerinden.

Peki, bu talepler gerçek yaşamda bir karşılık buldu mu? Yoksa insanlığı post-modernite, post-truth, post-hümanizm, hiper gerçeklik olarak adlandırdığımız ve hakikatin, iyinin, doğrunun yerinden yurdundan edildiği ‘kesinsizliklerin’ hükmettiği bir zamanın kapısına mı getirdi? Bu konudaki toplum teorilerine kısa bir bakış sorumuzu yanıtlayabilir.

İslam’ın entelektüel birikimi ağırlıklı olarak Orta Çağ’da oluşturulduğu için, Müslümanların yeni olan her şeyi bu birikimin ışığında değerlendirme alışkanlığı, yeni olana karşı nasıl bir reaksiyon geliştireceğine dair bir muhasebe yapmamış olması, bu afallamanın ana sebeplerinden. Dinî yenileri ‘bidat’ olarak etiketleyen Müslüman gelenek, Batı’da Amerikan, İngiliz ve Fransız devrimlerini yaratan kültürel yeniliklere nasıl bir reaksiyon geliştireceğini uzun süre bilemedi. Yeni olanın kendini din formunda değil de kültür formunda dayatması, dinler için yeni bir durumdu. Bu yeni durumu yaratan düşünce ve olaylara eş zamanlı reaksiyon geliştirememe, Müslüman halklar için geç modernlik dediğimiz durumu yarattı.

Bu türevleriyle birlikte düşünüldüğünde modernizmin bugünü etkileyen iki baskın yüzüyle karşılaşırız. Biri dinamik, ileriye dönük, benzeri görülmemiş bolluk, özgürlük ve tatmin vaat eder; kentsel-endüstriyel yaşamda yetenekli girişimciler için göz kamaştırıcı imkânlar sağlar. Diğeri, modernizmin karanlık yüzünü, beraberinde getirdiği yeni sorunları temsil eder. Madalyonun diğer yüzü, şehir sakinlerinin yalnızlığı ve bu yaşama ayak uyduracak kabiliyeti olmayanlar için başarısızlığın yarattığı ıssız/izole/yalnız yaşamlardır. Birey, elde edemediği her şeyin özlemini çeke çeke sıradan bir arzuyu hastalığa dönüştürür.

Toplumsal ilerleme, toplumsal patolojiyi de yedeğine alarak geldi. K. Marx’ın kişinin emeğine yabancılaşması olarak tanımladığı bu hal modernitenin insanlığa bir armağanıdır! Bu yeni kriz ortamında K. Marx dini, yaşanması mukadder sefillikleri ortadan kaldırma hamlesi yapmayan, aksine öte dünya vurgusuyla bu yeni şartlara tahammülü mümkün kılan ağrı dindirici afyon olarak yorumlarken sadece din eleştirisi yapmıyordu; aynı zamanda kapitalizmin kültürel mantığının ve tekelleşen sermayenin emek sömürüsünün beraberinde getireceği ipoteklenmiş geleceklere de işaret ediyordu.

Modernitenin 19. yüzyılda tetiklediği hızlı, teknolojik, toplumsal, siyasal dönüşümlerin getirdiği yeni yaşam kültürü ‘toplumsal kimliği inşa ve ifşa’da hem Batı’da hem de Müslüman dünyada büyük bir kriz yarattı.

Mensuplarına sabit değerler üzerinden her şeyin en iyisini, en doğrusunu vadeden dinlerin, tarihin bu hızlı evresinde ortaya konulan yeni iyiler ve doğrular karşısında afalladığını görüyoruz.

İçinde bulunduğumuz toplumsal gerçeklik, 17. yüzyılda başlayan ve etkisini hâlâ devam ettiren modernizmin ve aydınlanmanın ürünüdür. Orta Çağ’dan bir kopuş olarak kendini konumlandıran modernizm, insanın dine olan kurumsal bağlantısını hümanizm, sekülerlik, laiklik üzerinden minimal düzeye indirgemeyi amaçladı.

Ara’da ol’mak hali, yolda olmayı icbar eder; eyle’menin başkaca yolu yoktur; dahası eylemsiz yol yoktur; yol yürüdükçe açılır. Yürüdükçe açılan bu yol, başlangıcı ve sonu arasında doğrusal bir hat ile ilerlemez. Yol kend’oluşun ortamıdır; kend’oluşun öznelik, olması gibi. Bu ortam insanın bütün çatışmalarını ve uzlaşmalarını barındırır; bir aradalık bu arada tahakkuk eder: “Bu yüzden bir arayış olarak kend’oluş, arayışın ortamını yine kendinde bulur. Gökle yerin, ölümle dirimin, imkânla imkânsızlığın biraradalığından, arada kend’oluşa giden bir yol vardır; kend’oluş kendine giden yolun kendisidir aynı zamanda.”

Özkan Gözel’in Hızır ile Musa – Olmak ve Aramak (İnsan Yay., İstanbul 2011) adlı kitabı, insanın kend’oluş mâcerâsını manzum bir dille anlatma denemesidir. Edebiyat açısından herhangi bir türe dahil edemeyeceğimiz bu çalışmada, zaten yazarın derdi edebi bir eser vermek değil, felsefe yapmaktır; dahası Doğu geleneğine uyarak kalbe doğan hallerin, duyguların manzum şekilde ifade edilmesidir. Bu yanıyla hikmete mebni anlatıların genellikle şiirin gücüne yaslanılarak verilmesi gibi, Gözel de hisseli tahkiyesini, şiiri yedeğine alarak söylemektedir.

İnsan her zaman kend’ine eşit değildir. Çünkü kendilik ancak kend’olmada izhar olur; kendilik isim olarak durmakı, kend’olmaysa fiil olarak olmakı gösterir. “Dolayısıyla olmak üzerinden düşünülen öz (kendilik), fiilleşmişliğinde veya zamansallaşmışlığında özleme (kend’olma) olarak açığa çıkar.” İnsan durmak’la olmak ara’sındadır. Bu ara’da olma hali aynı zamanda bir-ara-dalığı da mündemiçtir. Bir-ara-dadır, ama bu ara geceyle gündüzü, imkanla imkansızlığı, dirimle ölümü de kucaklayan, kuşatan bir-aradır. İnsan, birbirinden farklı, ayrı ve zıt olanların birbirine eş olduğu, eşdeş olduğu eş anlamlı’ların kucağında bir-aradadır.

Şu halde, burada, doğa mefhumunu daraltıp in­dirgemeden, ilkselliği ya da kökenselliği içinde yani fıtrata izafeten ve istinaden anlamamız gerekiyor. “Doğa” ve “kültür” ayrımını da Derrida’vari bir biçimde yapı bozumuna uğratılabilir “ikili bir kar­şıtlık”  olarak değil de, çift oluş (ya da: eş- tenim) mefhumu muvacehesinde ele almamız gerekiyor. Doğa ve kültürü böyle ele aldığımızda, yani onların ayrı farklı unsurlar olmakla birlikte, esasen “birbirlerinden olarak bir­birlerine ait olduklarını göz önünde bulundurduğumuzda, onların özdeş değilse de özde eş olduklarını, sonuç olarak da, eş zamanlı olarak fıtrattan kaynaklanıp esasen yine ona irca edilebilir olduklarını fark edebiliriz. Kuşkusuz, doğanın ilksel doğa olarak fıtrata aidiyeti daha açık ve daha anlaşılabilir bir husustur; buna mukabil, kültürde durum değişik görünüyor. Burada kültürün fıtrata aidiyetinin maruf mefhumu üzerin­den gerçekleştiğini söylemekle yetinmek durumundayız. Son olarak, maruf un, fıtrata yakınlığı, giderek de fıtrat üzere oluşu ifade edişi ölçüsünde, fıtri doğruluğu yansıttığını veya aslen ondan pay aldığını belirtmemiz gerekiyor. Özkan Gözel 

Bu minvalde, tekno bilimin “doğaya (nature) dair mütehakkim ve çarpık, dolayısıyla yanal tasavvurunun ne türden bir aymazlık içerdiğini fark edebiliriz. Göründüğü kadarıyla, tekno bilimin başlıca yanılgısı» tam da, (ilksel) doğa ya fıtrata kulak vermek yerine, ona göz dikip onu ele geçirme, dolayısıyla ona uymak yerine onu kendine uydurma meyil ve iştihasında yatıyor.

”Asli doğruluk” olarak doğruluk, fıtrata uygunlukta ve/veya onunla uyumlulukta temellenir, öyle ki mantığa, bilime ve klasik felsefeye temel teşkil eden önermesel doğruluk dahi iş bu doğruluktan türer, onda temellenir. Fıtrata ilk­sel doğaya uygun düşme veya ona uygun olma anlamında doğruluk, doğru oluş olarak ahlâki oluşu, dolayısıyla da doğrulma ve doğrultma imkânı olarak ahlâkı ifade eder aynı zamanda.

Velhâsıl, ilksel doğ-a olarak fıtrat’ın hakikatine uyanmak işte, ahlâktan öncelikle ve bilhassa anladığımız bu. Ahlâk, bizi varlığımızda çakılı ya da tutu­lu kalmaktan çıkartıp öteye Sonsuza İyiye sevk eder, ede­bilir. Bu müstesna hadise tahakkuk edebilsin diye, ilkin, aynı jestle beriye, ta yaratılmışlık koşuluna gitmek ve orada Ne ile olan asli bağımızı (özne’nin Neye aslen izafet ve nispetini) her dem yeniden yaratılıyor olmanın hakikati ışığında bizzat ve yeniden keşf-etmek gerektir. Özne, haddizatında, ahlâki oluşta kend olma imkânına kavuşur. Özneleşmenin yani ki kend oluşun tahakkuku, esasta, ahlâk üzere varlığımızı kat etmek suretiyle mümkün olabilir ancak. Nihayet, ahlâk üzere olma, fıtratı, şu halde varlığın hakikati olarak hilkat’i esas alarak nereden geldiysek yine ora’ya varıyor olma’nın şuuruyla kend olma yönünde yol alma demektir.

İnsanın peyda olduğu ilk an­dan itibaren, doğanın hemen yanı başında kültür de vardır ve bu ikili, daha doğrusu, bu çift, haddizatında bir imkân olarak daha baştan fıtrata içkindir. Burada bir noktayı vurgulamakta fayda var: Bir miyar olarak fıtratı biz, esasen, önceden-belirlenmiş durumsal bir şey olarak değil de, önsel bir imkânlılık olarak ya da denebilirse yaratılışın asli ayarları olarak anlıyo­ruz. Bu anlamda, içerdiği olumsallığa ve tarihselliğe rağmen kültür dahi temel yapıları bakımından fıtridir, bu demektir ki son tahlilde fıtratta temellenir. Bir örnek vermek gerekirse, yeme içme üreme gibi ‘doğal şeyler’ esasta fıtri olduğu gibi, insan teklerini toplum suretinde birbirine bağlayan ünsiyet (sociabilite) dahi fıtridir ve bunlar eş-zamanlı olarak fıtratta temellenir. Kaldı ki söz konusu ‘doğal şeyler’, insan söz konu­su olduğunda, ancak kültür içinde veya kültür dolayımıyla görü­nüşe çıkarlar. Toplumdan topluma ya da zamandan zamana değişebilmekle birlikte, nerede insan varsa orada daima kül­tür vardır. Demek ki, kültür, neden sonra ‘doğadan (nature) türemiş olmayıp daha baştan fıtratta saklı bulunuyor, yani orada bir imkân olarak daha baştan bulunuyor olmalıdır. Şu var ki, kültürü, fıtri doğrultuyu uygunluğu ölçüsünde, maruf olarak niteleyebiliyoruz. Sonuçta, maruf-üzere olan, kültür canibinden, fıtrat üzere olan demek oluyor.

Duyma, dolayısıyla duyarlık, kendi olma çabası içeri­sindeki öznenin varlık ile temel ilişkisini oluşturur. Başka bir ifadeyle, öznenin varlığa dolayısıyla olmaya mukabelesi temelde duyma ya da duyarlı olma suretinde gerçekleşir ki duyarsız olma bunun eksikli kipi demektir. Haddizatında, varlığın tam da ilksel ifadesi olarak fıtratın duyurusuna uy­mak, onu ilkin duyuyor ya da duyabiliyor olmayı gerekti­rir. Fıtratı duyma, ona uygun varoluşsal tavrı sergileme demektir ki bu da son tahlilde fıtratla uyumlu hale gelme ya da kendini fıtri olana uyarlama demektir. Nitekim, duyarlı oluş olarak ahlâki oluş, uyumun kaynağı olarak fıtrata yani ki varlığın ilksel haline uyarlanma, ona uyma, ona uygun düşme, dolayısıyla fıtrat uyarımca yaşama yönelim, çaba ve ısrarını göstermedir.

Ahlâkı, haddizatında, doğruluk ile özde eş olarak kabul edebiliriz veya etmeliyiz her ne kadar bu ikisi özdeş olmasalar da. Asli doğruluk anlamında doğrulukta, özne, ilksel doğa olarak fıtrata yönelir ve onu esas alarak yönlenir ki bu ahlâk üzere bulunuşu ifade eder tam da. Doğruluk, fıtri doğaya uymada, uyarlanmada, uygun düşmede ve uy­umlu olmada yatar hakikatte. Doğruluk, şu halde, fıtrat ile uyuma yönser ve/veya işbu bu uyumu varsayar.

Duyma bir temel yeti’dir ki onda kendini duyurana uyma eğilimi saklıdır: Uymak üzere duyarız biz ve burada duyma duyuru’yu basitçe işitme gibisinden bir şey değildir. Başka bir ifadeyle, duyma’da, duyuru’ya hitab’a uyarı’ya mukabelede bulunma imkânı yatar. Duyma, duyuruya mukabelede bu­lunmaya ve uyma’ya, yani ona uygun bir tavır sergilemeye ya da kendini ona uyarlama ya müteveccihtir. Bu teveccüh yoksa şayet, duyuruyu çoğu zaman bir uyarı suretinde ge­len duyuruyu işitmekle birlikte veya işitmemize rağmen onu aslında hiç duymuyor ya da kasten duymaz’dan geli­yoruz demektir. Şu halde, bir duyuruyu duyma, onu basitçe işitme’den fazla veya başka bir şeydir. İşitme, söz gelimi bir hitabı harfler ve kelimeler olarak algılama, giderek de algıla­dığını anlama’dır ki bu hal ona mukabelede bulunmayı yine de zorunlu kılmaz. Duyma ise, işitilene yani duyuruya veya uyarıya uyma eğilimini kendinde barındırır. Özetle, duyma, işitmeden başka değilse bile fazla bir şeydir. Bakma görme­ye göre neyse, işitme duymaya göre odur bir bakıma.

İşitme, bedenin duyusal bir işlemiyken, duyma bununla kalmaz ama topyekûn varlığımızı işin içine katar. İşitme, dediğimiz gibi, işitilen! algılamaktan ya da algılayıp anlamaktan ibaret iken, duyma duyulana karşı uygun bir tavrı sergilemeyi, gide­rek de ona uy-um göstermeyi varsayar veyahut da gerektirir. Duyuyor isek daha baştan uymaya yatkınız demektir. Öte yandan, işittiğimiz, hem de iyi işittiğimiz halde duymuyor yani işittiğimize duyarsız kalıyor olabiliriz. Duymuyoruzdur çün­kü belki de duyuru’yu, uyarı’yı daha baştan kulak ardı-etme eğilimindeyizdir. Bu duyarsızlık, bu duymama ya da duyamama hali, temelde somatik, hatta psikosomatik değil ama menfi anlamda da olsa tam da varoluşumuza ilişkindir.

Da­hası, varoluş ile ahlâkın içiçeliği ölçüsünde, işbu duyarsızlık via negativa ahlâk ile ilgilidir. Meseleyi tersinden de vaz ede­biliriz: Duyma, dolayısıyla duyarlık, varoluşsal olduğu kadar veya tam da öyle olduğu için ahlâki bir hadisedir; öyledir, zira varoluş ahlâkı, ahlâk da varoluşu varsayar yani bunlar asli bir ilişki içinde bulunurlar. Ahlâk, esasen, duyarlıktır. Bu bakım­dan ahlâk’tan, duyarlık’tan muaf veya maada bir kendi oluş yani öznelik tasavvur edilemez. Kendi oluş, tersinden veya dü­zünden yani müspet veya menfi anlamda ahlâk’la, şu halde du­yarlıkla irtibatlıdır aslen. Sonuç itibariyle, duyarlılık ve ahlâk özne’nin kendi olma macerasında birbirini bütünlemektedir.

Özneler olarak biz, olup bitmiş, hazır, duruk bir zâtiyete sahip değiliz hiçbir şekilde. Biz, kendimizi, kendi ’oluş suretinde ve dahi varlığımızı kat ede ede, tabakadan tabakaya geçerek kazanırız, her dem yeniden ve yeniden yaratılırız, nasıl ki içinde devine-dura ola geldiğimiz dünya da öyle ise. Dünyada, burada, bu arada bulunuşumuz, bir kitabın rafta öylece durması misalince yer almaz hiçbir şekilde; ama biz, dünyada, balığın derya içre olması misalince var-oluruz.

Dünya’da, burada yani, bu arada, bu demektir ki beri ve öte arasında olmaklığımız söz konusu olduğunda, bizim dünya ile temel ilişkimizi duyma teşkil eder, yoksa anlama ve hele onun özel bir kipi olan kavrama değil. Gerçi anlama dahi duymada temellenmesi ölçüsünde temel bir yetidir ama duyarlık olarak duyma özneliğin temel çatkısında her halükarda daha asli ve de önceliklidir. Hakikatte, duyuyor olduğumuz için anlarız, yoksa anladığımız için duyuyor değilizdir. öte yandan, duymamıza anlama, anlamamıza duyma eşlik eder; dünyada biz dil üzere/içre duya-anlaya var oluruz. 

Şİmdi, duyunç anlağı önceler, giderek de anlak duyunçta temellenir. Hakikatte, an­lak, akıl ya da akl-u fehm, özduyunç olarak, duyarlığın kay­nadığı yer olarak kalp’te kökenleniyor olmalıdır. Hakikatte, akletmeve fehmetme, ondan ayrı ya da gayrı olmak şöyle dursun, kalbe ya da kalp’ten itibaren tahakkuk eder ve ora­dan hareketle yönlenip işlevselleşir.

Araştırmacılar, dijital medyanın Müslüman kurum ve organizasyonlar tarafından kullanılmasının yanı sıra, lslamiyet’in, lnterneti ve Web’i de içeren değişik bağ lamlarda sunumunu araştırdılar. Bununla birlikte, daha tahrik edici bir araştırma alanı, Müslüman dünyasındaki medyalaşmanın lslam’ı küresel bağlamda yeniden şekillendirme konusunda ne kadar yönlendirici olabileceğine yönelik ortaya çıkan ilgi içerisinde yer almaktadır (Kraidy 2002). Örneğin, Nabil Echchaibi (2007) Ortadoğu’da yeni uydu yayını ağlarının ortaya çıkmasının, lslam’ın daha yeni ve daha medya kaynaklı formlarının ifa de edilmesine ve gelişmesine neden olduğunu ve Müslüman dünyasında kültürel mayalanmayı teşvik ettiğini ileri sürmüştür. Bu durum, lslam, medyalaşma yoluyla küresel kamuoyu söyleminde ve küresel temsilde farklı bir konuma geldikçe, daha derin dönüşümlere yol açabilir. Özel yerel bağlamlardaki kültürün ve dinin medyalaşmasını incelemek için de bir dizi araştırma başlamıştır ( Ginsburg, Abu Lughod ve Larkin 2002). Peter B. Clarke Din Sosyolojisi Çağdaş Gelişmeler,syf:149-175 Stewart M Hoover Çeviren: Necmettin Pehlivan -Ahmet Yıldız

Medyanın yerel kültürlerle ilişkisi ko nusundaki baskın görüşe karşı olarak, birçok araştırmacı, baskın yerel kültürlerden başka, bu yerel kültürlerin gittikçe küresel medya ile daha fazla diyalog ve görüşme içerisinde olduğunu, bunun da yeni medya formlarına, yeni pratiklere ve kimliklere yol açtığını göstermiştir (Meyer ve Moors 2005). Örnekler, kır sal Avustralya’daki dağınık kimlik pratiklerinden (Ginsburg 2006), Mısır’daki popüler dini pratiklere (Hirschkind 2006), oradaki kadın algısına (Abu-Lughod 2002), Hindistan’daki Hint filmi kabulüne (Dwyer 2006) kadar değişir. Bu örneklerde, medya ve din hakkındaki araştırmaların gelişimini şekillendirmiş olan bir tema ile sürekli bir uyum vardır: sadece ‘araçsal’ bir ilişki anlayışından uzaklaşma ve içerisinde din ve medyanın sürekli daha fazla kaynaştığı daha nüanslı ve karmaşık analiz yollarına yönelme. Daha önce belirtildiği gibi, Bali bombalamaları, Madrid treninin bombalanması ve 2005’te Londra metrosunun bombalanmasının yanı sıra, 11 Eylül olayları, din meselelerini medya söyleminin ve medya araştırmalarının merkezine taşıdı. Biz artık sosyolojik medya araştırmalarının, din sorununa referansta bulunmaksızın gerçekleşebileceği bir durumla karşılaşamayız. Aynı şekilde, din araştırmaları da medya, medya sembolizmi ve medyalaşma süreci ile sürekli artan bir ilişki içerisindedir. Henüz yapılması gereken çok şey var. Din sosyolojisinde medyanın rolü konusunda daha kesin ve kapsamlı açıklamalar yapmadan önce araştırılması gereken bir dizi konu ve olgu bulunmaktadır.

Dahası, bu bağlam içerisinde, dinin medyalaşması sosyal araştırma ve inceleme açısından git tikçe önemli olmaktadır. Birincisi ve en önemlisi, küresel dini temsil, anlayış ve çatışma için medya çok açık bir ortam sağla maktadır. Örneğin, uluslararası gazetecilikte dinin betimlenme şekli, ulus içi ve ulus dışı bağlamlarda dinin anlaşılma şeklinin temelini oluşturmaktadır. Bu 11 Eylül saldırılarını ve bu saldırıların sonuçlarını çevreleyen olaylarda çok açıkça görülmüştür. Fakat yeni ortaya çıkan ve medya ile din üzerine küresel bağlamda yoğunlaşan diğer araştırmalar da vardır. Açıkçası, bir çoğu, dinin medyada temsili ve değişik türden dini kaygılarla yapılan medya üretimindeki açık bir patlama ile 11 Eylül saldırılarından bu yana değişmiştir. 

Dine ve maneviyata pazarlar açısından bakmak, ‘din’ ve ‘maneviyat’ ile kastedilen şeyin sınırlarını da genişletir. Örneğin, sözüm ona Yeni Çağ maneviyatlarının özellikle değişik türden pazarlarda yer aldığı ve daha geleneksel inançlara göre otorite ve güvenilirlik sorunları ile daha az ilgilendiği söylenebilir. Bu duyarlılıklar gelişmeye devam ettikçe, yeni medyalar da gelişti ve yeni dini medya pazarları (özellikle yayıncılıkta) ortaya çıktı (Emerich 2006; Einstein 2007). Kuşak farklılıkları ve özellikleri de, dinin medyalaşması hakkındaki önemli çalışmaların temelini şekillendirir. 

Basitçe ortaya konulursa, nesiller arasında medya tüketim şablonları ve karşılama pratikleri açısından önemli farklılıklar vardır. Bu alandaki birçok çalışma, medya ve din arasındaki kesişimin özellikle önemli gözüktüğü, gençlik ve gençlik kültürü üzerinde yoğunlaştı. Gençler nispeten medyanın daha yoğun kullanıcılarıdır ve diğerlerine göre dinle nispeten daha az ilgilenirler, ama aynı zamanda daha çok dini temelli medya gençlik pazarına sunulmaktadır (Clark 2003; Hendershot 2004). Bu, iki soruşturma kanalı açmaktadır: birincisi, gençlere sunulan medyanın dine katılım ve ilgiyi artırabilmesi için hangi tarzda sunulacağına, ikincisiyse, ‘seküler’ medyanın daha genç izleyiciler tarafından dini ve manevi tarzlarda nasıl okunabileceğine yöneliktir. Bu ikinci yön, açıkça, burada incelemekte olduğumuz genel tema ile bağlantılıdır: içerisinde, medya bağlamının dini anlam ve kimliği inşa et me ve yeniden yapılandırma için önemli bir çerçeve oluşturduğu bakış açısı. Örneğin, Lynn Schofield Clark (2003), genç izleyicilerin manevi -ve dini-kaynaklı medya içeriğini, potansiyel olarak yeni kimlik konumlarının ve türlerinin oluşumuna götürecek şekilde, özel durumlarda nasıl karşıladığı ve yorumladığını göstermiştir. Bir araştırma alanı olarak medya, ister istemez, uluslararası ve küresel boyutlardaki araştırmaları da yönlendirir. 

Devam etmekte olan küreselleşme süreci birçok açıdan bir medya olgusu dur. Uluslararası iletişimin hızı ve genişliği, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik ilişkilerin gittikçe daha fazla yerel-ötesi ve ulus-aşkın olduğu bir duruma yol açmıştır. Ayrıca, bu şekilde inşa edilen küresel bağlam, daha önceden ayrı olan kültür, sos yal boyutlar ve bağlamların kaynaştığı ve yeni kültür adalarının oluştuğu bir durumu ortaya çıkarmıştır (Ginsburg, Abu-Lughod ve Larkin 2002; Appadurai 1990).

İnternet, Dünya Geneli Ağ ( World-Wide Web) ve kişisel dijital medya bütünüyle iki açıdan önemli yeni sorular ve analiz bağlamları ortaya çıkarmıştır. Birincisi, bunlar analiz edilmeye değer yeni bir fenomen dizisi ortaya çıkarmıştır. İkincisi, bunların kendi başlarına, medya ve din arasında gelişen ilişkinin daha ge niş bir resmini temsil ettiği söylenebilir. Böyle yapmakla, bunlar otorite ve güvenilirlik ile ilgili önemli sorulan da ortaya çıkarmışlardır. Christopher Helland (2000), ‘dini çevrimiçi’ (religion on/ine) ve ‘çevrimiçi din’ (on/ine religion) arasında çok önemli analitik bir ayrım yapmıştır. Birincisi dijital alanın resmi dini yapılar ve kurumlar veya kişiler tarafından daha çok veya daha az uzlaşımsal dini amaçlar için kullanılmasını ifade eder. Bu büyük ölçüde araç olarak medya demektir. Aslında, son araştırmalar bunun dijital medyanın çoğunlukla dini amaçla kullanımı olduğunu göstermektedir (Hoover, Clark ve Rainie 2004).

Çevrimiçi din (on/ine religion) kavramı, dijital alanın, dini olmanın ve din yapmanın bütünüyle yeni yollan için bir temel oluştura bileceği fikrini çağrıştırır. Birçok araştırmacı (O’Leary 1996; Zaleski 1997; Brasher 2001), İnternet ve Web’in özel olarak bu yeni anlamları ve oluşumları tamamlayacak gibi gözüken geniş bir içerik ve kaynak dizisi sunduğunu kabul ederek bu konudaki araştırmaları devam ettirmiştir (Brasher 2001; Hoover ve Park 2002). Kısacası, içerisinde, dijital medyanın yapılanması ve etkileşiminin dini konuları ‘araştırma’ fikri ile tam uyuştuğu bir bakış açısı vardır (Helland 2004; Campbell 2005). Dijital din hakkındaki araştırma, medya ve din sosyolojisi açısından önemli olan literatür, bağlam ve alanlardan sadece bir tanesidir. Materyal kültür ve görsel kültür çerçeveleri içerisinde de önemli araştırmalar yapılmıştır. 

Birincisi, din ve maneviyat pratikleri üzerinde yoğunlaşır ve bu pratiklerin objeleri de içine alan, materyal bağlamlarına, inşa edilmiş çevrelere ve coğrafyalara aktarılma tarzlarını inceler (McDannell 1995; Chidester ve Linenthal 1995; Schmidt 1995; Williams 1997). Dinin materyal kültürü, bu düşünme tarzına göre, oldukça radikal bir şekilde daha önce belirtilmiş olan, Wamer’in kategorisine göre ‘kazanılmış haliyle din’ fikri üzerinde yoğunlaşan bir ‘bulunmuş’ kül türdür. Bu çalışma zorunlu olarak, hangi kurum ve tarihlerin dini ve manevi eylemlere meşruiyet kazandırdığından çok, bu pratiklerin anlam ve kimlik açısından ne oluşturduğunun önemli olduğunu varsayar. Bu yöndeki araştırma, kaçınılmaz şekilde, dini ve manevi varlıklar ve medya pazar alanı arasındaki sınırın eşiğinde yer alır. Görsel kültür alam içerisindeki çalışma, ister istemez, medya ve medyalaşma üzerine daha doğrudan odaklanmaktadır.

Örneğin, tarihçi George Marsden (1983), Billy Graham’ın bu hareketin merkezindeki ikonik rolünün, harekete modern bir yüz vermek için Evanjelik liderler tarafından yapılan bilinçli gayretlerden ve bu çehrenin medya-kabulü bir çehre olması gerektiğine yönelik bilinçli öz değerlendirmeden doğduğunu ileri sürmüştür. Bu yüzden Graham, yönetiminin başlangıcından itibaren, dikkatli bir şekilde bir medya kuruluşu kurmuş ve bir medya figürü olarak tanınmış olan, hem bir dini figür hem de bir medya figürüdür. Graham organizasyonu bu medya yönlendirmesini, kitaplardan film ve televizyona kadar çeşitli medya organları içeri sindeki geniş üretim çalışmaları yoluyla genişletti. Heather Hendershot (2004), Graham ve diğer medya kaynaklı organizasyonların Evanjelik hareket ve genelde Amerikan dini için önemli etkilerinin olduğunu gösterdi. Bu ürünler, dini sürece sadece din ve dini kimlik hakkındaki sembol ve fikirlerin önemli bir kaynağı olarak girmedi, aynı zamanda bunlar sürekli gelişen dini bir medya ‘lezzet kültürü’ geliştirdi ve bu, son zamanların başarılı çocuk serisi Veggie Tales gibi, sürekli gelişen dini ürünler için bir temel oluşturdu (Warren 2005).

Evanjelikalizm’in popüler medya içerisinde yer almasının, o toplumun üyeleri arasında, dini ilgi ve motivasyonların ifade edilmesinde medya endüstrisinin önemli bir ortam olduğu fikrini kabule yol açtığı da ileri sürülebilir. Katolikler gibi, bazı gruplara göre, bir kimsenin medyada çalışabileceği ve ruhunu koruyup koruyamayacağı sorusu çözülmemiş olsa da (Schmalzbaur 2002), Evanjelikleri de kapsayan diğerlerine göre, medya güçlü konumdaki dindarların gayretleri sayesinde ‘iyi’ye dönüştürülebilir (Lindsay 2006). Evanjelik topluluğunun büyük üretim gayretleri başka bir önemli soruyu ortaya çıkarmıştır: dini ve manevi materyallerin sunumu için ‘dini’ ve ‘seküler’ bağlamların kendilerine göre önemleri sorunu. Yazılı basından, elektronik ve popüler müziğe kadar, medyanın geniş bir kesimi spesifik bir şekilde ‘dini’ olarak ortaya konulmakta ve dağıtılmaktadır. Daha önce ele alınan Evanjelik yayınlara ek olarak, Hıristiyan Kitap Satıcıları Birliği’nin (Christian Booksellers Association) (Borden 2007) kapsamlı ürünleri ve ‘Çağdaş Hıristiyan Müzik’ ( Contem porary Christian Music) diye isimlendirilen (Hendershot 2004) yayınlar da örnek gösterilebilir. Özel olarak, üreticiler veya izle yicilerden her biri için seküler taraftan dini tarafa -veya tersine ‘atlamanın’ mümkün olup olmadığı sorusu vardır. Böyle bir at lamanın geniş ölçüde beklenmesine ve kaydedilmesine rağmen, bunun çok sık ortaya çıkıp çıkmadığı konusunda tereddüt etmek için bazı gerekçeler bulunmaktadır (H. Endershot 2004; Hoover 2006).

Daha önce belirtildiği gibi, son yıllarda medya ve din hak kındaki araştırmalar, kurumsal ve içerik araştırmalarına olduğu kadar, dinin kabulü üzerinde de yoğunlaşma eğilimi göstermiş tir. Medya ve din araştırmalarındaki yeni paradigmalar, din ve maneviyatın başarısını, güç ve sosyal yapı gibi bazı konuların daha detaylı araştırması yerine, medya varlıkları yoluyla anlama yönünde ilerlemiştir. Genel olarak, bu çalışmaların birçoğunun amacı, dini kimliği, din ve medya alanları arasındaki ilişkilerin önemli bir kavramsal (ve metodolojik) göstergesi olarak anlamak olmuştur (Clark 2003; Hoover 2006). Tıpkı uydu yayıncılığının 1970’lerde ortaya çıkmasının yeni dini ve manevi medyalar, pratikler ve ürünler ortaya çıkarması gibi, dijital çağın daha sonraki gelişmeleri de din ve medya hak kındaki araştırmaların analitik alanını yeniden düzenlemiştir.

Dinle ilgilenen medya araştırmacıları için, çalışma, büyük ölçüde geleneksel medya analizinin üçüncü alanına yoğunlaştı: İzleyiciler ve onların medya mesajlarını alması ve onların ‘dini’ olanın medyalaştırılmış tecrübesine katılması konularında yoğunlaştı. Bu konudaki önemli bir istisnayı, web siteleri, blogları, online toplulukları ve oyunları içeren dijital medya içeriğine büyük bir önemin verildiği, dijital medya içerisindeki din hakkında ortaya çıkan önemli süreç oluşturur. Din ve medyaya yönelik sosyal analiz, büyük ölçüde, dini araştırmalar ve medya araştırmaları alanlarında, bu alanlar arasında bir birliktelik ve medya aracılı dini sosyal bir ortamın ortaya çıkmasını tasarlamaya olanak tanıyan eğilimlerden hız kazandı. Dini araştırmalarda, bu eğilimler dini ve manevi keşiflerin gelişimine yönelik artan bir ilgi tarafından güdüleniyordu.

Wade Clark Roof (1999) ve Robert Wuthnow (1998) gibi araştırmacıların çalışmalarında temelleri atılan din sosyolojisine yönelik bu yaklaşım, Stephen Warner (1993) tarafından dinin sosyal analizine yönelik ‘yeni bir paradigma’nın daha geniş bir çerçevesi içerisinde işlendi. Warner’e göre, bu paradigma değişiminin temeli, atfedilen’ dinden, ‘elde edilmiş’ dine doğru bir yönelimdir. Din sosyolojisi araştırmalarının alanını önemli ölçüde genişletmiş olan bu paradigmanın altında bir dizi araştırma vardır. Bu değişim, kurumsal olarak yoğunlaşmak yerine dinin pratikleri tarafından daha fazla belirlenmeye doğru kayma şeklinde, Amerikan dininin doğasında daha temel bir değişimi kabul eder.

Dini konularda ‘otonomi’ olarak isimlendirilen durumun yaygınlaşması (Hammond 1992) ‘arayış’ veya ‘sorgulama’ olarak isimlendirilen (Wuthnow 1998; Roof 1999) bir inanç duyarlılığına yol açtı ve bu da bireyin ellerinde iman ve maneviyat konuların da daha fazla özgürlüğün olması anlamına geliyordu. Bunun medya araştırması açısından önemli etkileri vardır. tık olarak, bu, bi reyler modernitenin sonlarında ‘kendi benini’ mükemmelleştir meye çalıştığından, otoritenin geleneksel doktrinlerden ve dini kurumlardan bireylere geçmesi anlamına geliyordu ( Giddens 1991).

İkinci önemli etki ise, dini anlamın ve dini kimliğin oluşturulmasında kullanılan sembolik ve diğer kaynaklar üzerindeki kurumsal otoritenin ortadan kalkması ile, dinin bugün gelenek sel sınırların dışında araştırılabilmesi ve bulunabilmesi, böylece medya kültürü ve medya araçlarının tüm alanının dini araştırma için potansiyel açıdan önemli olarak ortaya çıkmasıdır. Din sosyolojisindeki bu gelişme, medya araştırmalarındaki dinleyici etkinlikleri ve dinleyici alımına daha fazla önem ver meye yönelik eğilimlerdeki daha ileri gelişmelerle aynı zamana rastlar. Kurumsal ayrıcalıklardan uzağa yönelmedeki dönüşümün, bizim dinin nerede bulunabileceği ve üretilebileceği hak kındaki düşünce biçimimizi değiştirmesiyle aynı tarzda, medya araştırması gittikçe, önemli olanın medya endüstrileri veya üreticilerinin ürünleriyle neyi hedefledikleri değil, dinleyicilerin bu mesajlar ile oluşturdukları kurgulamalar ve algılamalar olduğu nu görüyor (Gauntlett ve Hill 1999). Medya enstrümantalizmin den uzaklaşmak, öyleyse, medyanın sosyal araştırmasının amacının, medya kanalı, tarzı veya formuna bakmaksızın, bütün bunların dinleyiciler tarafından kullanılma, yorumlanma ve anlamlandırılma şekline yönelmesi gerektiği anlamına gelir.

Yukarıda Warner’i anımsatır bir şekilde, dönüşüm, medya tüketimine atfedilen önemden, bu süreçte elde edilen kazanımlara doğru kayma şeklindedir. Dolayısıyla, din araştırması ve medya araştırması arasında ortaya çıkan bir birleşme vardır. Kültüre yönelik üstü kapalı bir dönüşüm içerisinde kök salması itibariyle bu birleşme, Alexander’ın (Alexander ve Smith 2002) kültürel sosyolojide ‘güçlü bir program’ diye isimlendirdiği konu ile ortak birçok şeyi paylaşır. Bununla birlikte, bu araştırma aynı zamanda aktüel olarak var olan medya ve dinin birleştiği bir durumu da inceler. Zemindeki bu birleşmenin nedeni, büyük ölçüde, kaynağı itibariyle teknolojiktir. Medya kaynaklarının geniş imkanlarını sunan ev videolarının yanı sıra, kablolu ve uydu televizyonları ile kanalların çoğalması 20. yüzyılın sonlarından beri çok hızlandı. Şimdi bir dizi çeşitlilik ve tercih olanaklarıyla kendini gösteren medya pazarının ortaya çıkması ile medyanın aşamalı olarak dijitalleşmesi, bu eğilimleri daha da hızlandırdı. Bu, bu kadar çeşitli kaynak içerisinde, aşın bir içerik çeşitliliğinin mümkün olacağı anlamına geliyordu. Din için bu, bir zamanlar kültürün resmi medyasının yayınlanabilecek din türü üzerinde değişik kontroller uygulayabilirken (Rosenthal 2002), bugün dinin medya kaynaklan için çok fazla açık pazar olması anlamına geliyor.

Bu kaynaklar hem resmi olarak ‘dini’ olanları hem de geleneksel olarak ‘kilise dışı’ veya ‘seküler’ olarak isimlendirilmiş olanları içerir. Bu ortaya çıkan dini medya pazarı, ‘demokratik’ (Hatch 1989) bir halk alanı olarak Amerikan dininin doğasını önemli şekillerde etkiler. Din sosyologlarının şimdi anladıkları gibi, çağdaş din, dine ve maneviyata yönelik eğilimleri, hem materyal hem de kavramsal (Finke ve Stark 1993) bir dizi ‘pazar yeri’ içerisinde bir tercih eylemi olarak geliştirmektedir. Bunlar güçlerinin ve önemlerinin bir kısmını, ancak yeni yüzyılda hız kazanan ‘arayış’ duyarlılığına yasallık vererek, sömürge döneminden bu zamana kadar dini ihtiyaçları karşılamanın bir serbest pazar türü olarak Amerikan Protestancılığının (özellikle) tanık olduğu taşiler için, dini açıdan belirlenmiş birçok grubun mirasını bıraktı (Schultze 1987). Bununla birlikte, tarihin başka bir mirası daha vardır ve bu 20. yüzyılın ortalarından beri dini organizasyonlar ve ilgiler tarafından üstlenilen Amerikan dininin geniş kapsamlı medyalaşması ile ilişkilidir. Örneğin, ‘neo-Evanjelikalizm’ diye isimlendiril meye başlanan olguyu kitle medyalaşmasının bir fenomeni olarak görmek için iyi bir gerekçe vardır.

Bu yüzden, medya ve din hakkındaki çağdaş araştırmalar, araçsal (medyanın dini etkileme veya din tarafından etkilenme tarzları) sorunların ötesine, ‘dini’ olarak nitelenebilecek olan kurumsal, kolektif, bireysel ve etkileşimsel eylemler dizisinin yapılandırılması, yeniden yapılandırılması, sürdürülmesi veya gerilemesi açısından medya ve ‘medyalaşma’nın oynayabileceği rol sorununa kaymıştır. james Carey’in ve diğer birçok yazarın (krş. Rothenbuhler 199; Couldry 2003; Rorhenbuhler ve Coman 2005) önemli çalışmasında ima edilen bu dönüşümün ana fikri, Robert Bellah’ın (1992) ‘sivil din’ olarak isimlendirdiği olgunun hem büyük hem küçük ritüelleri için mekan olması dolayısıyla, medyanın kültürün merkezinde önemli bir rol oynayabileceği şeklindeki fikirdir. 

Medya için, Kennedy cinayetini (Zelizer 1993), Prenses Diana’nın ölümünü ve 11 Eylül saldırılarını ve bu saldırıların sonuçlarını (Zelizer ve Allen 2002; Hoover 2006) hatırlama gibi şeylerde böyle bir rol görmek için birçok neden vardır. Fakat medyanın çağdaş din sosyolojisi içerisinde yer alması, gazetecilikle, büyük ve küçük sosyal ve kültürel ritüellerle ya da medyanın daha geniş dini etkinlik ve süreçlerle araçsal olarak ilişkili olma tarzlarıyla sınırlı değildir. Daha önce belirtildiği gibi, geniş bir kaynak, kanal, kılık çeşitliliği içerisinde ve ticaret ve mülkiyet kültürü ile bağlantılı olarak eğlence medyası, yeni ve yeniden yapılandırılmış dini formların gelişmesini desteklemek ve teşvik etmek kapasitesine sahiptir.

İzleyiciler üzerindeki etkilerine yönelik araştırmalar, medyanın en önemli etkileri arasında kabul edilen ve onun dayanışma ve kimlik oluşturabilme kapasitesine bağlı olan önemi ile birlikte, ilk başlardaki bazı kaygıların yanlış tespit edildiğini ortaya çıkardı (Hoover 1988; Gerbner vd. 1986). Daha sonraki araştırmalar, onu çağdaş dini bilincin oluşturulmasında önemli bir unsur olarak belirleyerek, dini yayıncılığın kültürel anlamları üzerinde yoğunlaştı (Mitchell 1999; Hangen 2002; Peck 1993). Son tarihsel çalışma, dini yayıncılığı ana yayıncılık bağlamı içerisinde açıklamıştır (Rosenthal 2002). Ama genel olarak, televanjelizmin sosyal analizi medya ve din arasında var olan bir ‘açık sınır’ fikrini dile getirmeye devam etmiştir. 

Dinin, toplumun üretici bir kaynağı olarak otantik bir şekilde temellenmiş ve otantik olarak anlaşılan Durkheimcı bir anlaşılma biçimiyle uyumlu olarak, medyanın, teknolojiler ve kurumlar olarak, mekanik birlikten uzaklaşmış bir düzeyde işleyeceğini ve medyaya bakış tarzının onun dine yönelik ‘tehditleri’ veya en azından ‘etkileri’ açısından olacağını varsaymak kolaydır. Bu çalışmanın (krş. Hoover 1988; Peck 1993) bir kısmı bu yerleşik fikri sorgulamaya başladı; fakat bir halk ilgisi olarak televanjelizmin solmaya başlamasıyla birlikte, medya ve din hakkındaki çalışmalar gelişti. Carey’in ritüel hakkındaki denemesi, medya ve din arasındaki ilişki hakkındaki kolaycı varsayımların temelini çürütmekte önemli bir rol oynadı. 

Birçok kişiye göre, o, medyayı ve bizim ‘medyalaşma’ diye isimlendirebileceğimiz süreci yeni bir tarzda, dini eylem ve anlayışın bir kaynağı veya merkezi olarak görme imkanını ortaya çıkardı. Bu, McLuhan’ınki gibi, medyayı görme ve bilme tarzlarının dönüşümünün merkezine yerleştiren iddialardan biraz farklıdır. Aksine, ortaya çıkan bilimsel duyarlılık, dini, geleneğin ve kurumsal yapının sınırları dışındaki bağlamlarda -özellikle medyalaşmış bağlamlarda-araştırmak için sosyal teori ve sosyal metodolojiler kullandığından, kaynağı itibariyle çok daha sosyaldir. Bu çalışma ayrıca, sosyoloji gibi alan larda, ‘medya’ ve ‘medyalaşma’nın medya endüstrilerinin sınırlarından, medya alanının merkezinde yer alan üretilmiş kültürel pratiklerin tüm alanına uzandığı varsayımını da paylaşır (krş. Ritzer 1996; Giddens 1991; Gergen 1991).

l950’lerde ticari televizyonun ortaya çıkmasıyla din oraya da taşındı ve din ve elektronik medya hakkındaki ilk önemli çalışma yayınlandı (Parker, Barry ve Smythe 1955). Fa kat resmi ana medya ile din arasındaki ilişki problemli ve oldukça tartışmalı olarak kaldı ve l 970’lerde, ilişkideki bir yön değişimi din ve medyaya yönelik dikkatlerin yoğunlaşmasına neden oldu. Bu değişim teknolojik yenileşme tarafından ortaya çıkarıldı: uydu yayıncılığının gelişmesi ve uydu temelli programcılığın gelişen kablolu televizyon endüstrisine aktarılması. Bu, en tanınmışı (ve en uzun ömürlü olanı) Pat Robertson’ın 700 Club’ ı olan bir seri dini temelli televizyon ‘ağının’ ortaya çıkmasını mümkün kılmıştır. Bu gelişmenin sonuçları birkaç yönde ilerledi. Dini kurumlar tarafından, ekonomik kaynaklar üzerindeki potansiyel bir mücadeleyi de içeren, ‘medya dini’ tarafından ‘geleneksel dine’ uygulanabilecek rekabet hakkında kaygılar dile getirildi.

Daha ayrıntılı kaygılar da dile getirildi. Bu yeni ‘TV yönetimlerinin’ çoğunluğu tutucu, Evanjelik, Pentekostal hareketler içerisinden doğduğundan, onların Amerikan dininin tutucu yanını desteklemesi ihtimali ortaya çıktı (Hadden ve Swann 1981; Schultze 1990). Onların potansiyel politik etkileri daha sonra ortaya çıktı, fakat yüzyılın son on yıllarında Amerikan politikası içerisindeki Evanjelik dalganın önemli bir unsuru olmaya başladı (Hadden ve Shupe 1988; Hunter 1992). Medya ve din hakkındaki sosyal analizler, bu iki birimi çevreleyen bir dizi konuya yöneldi. Kurumsal araştırmalar onların tarihlerini, kaynaklarını ve yapılarını araştırdı (Horsfield 1984; Bruce 1990; Frank} 1987).

Yirminci yüzyılın ortalarında sosyal bilimler medya üzerine daha derin ve anlamlı düşünmeye başlayınca, medya ve onun sosyal etkileri hakkında bir dizi kabul edilebilir fikir ortaya çık maya başladı. Bu fikirlerin medyanın etkileri üzerine odaklanan çoğu, o çağın sosyal bilimlerine hakim olan sosyal ve deneysel pozitivizme çok şey borçludur. Medya araştırmasının onun ölçülebilir ‘etkileri’ hakkında olması gerektiği fikrine yönelik imalı ve açıkça söylenmeyen bir mantık vardır. Basitçe ortaya konulursa, biz erken yaşlardan itibaren kendimizi iletişimci araçlar olarak düşünecek şekilde sosyalleşiriz. İletişimi; niyetler, yönlendirmeler, sebepler ve sonuçları içeren bir şey olarak düşünmek doğaldır. Öyleyse, kişiler arası iletişim bütünüyle niyetler ve sonuçlar/etkiler hakkında olduğundan, aynı şekilde kitle iletişimi de sadece geniş ölçekte aynı olmalıdır. Eğer biz belirli açık fikirleri kişiler arası bağlamlarda iletmeyi amaçlayabilirsek, hu durumda medya ‘mesajlar’ göndermeyi amaçlayabilir ve tek sorun onların ‘etkili bir şekilde’ alınıp alınmadığıdır. Ve -bizim buradaki değerlendirmelerimiz için daha da önemlisi-bu etkiler, sosyal bilimlerde ortaya çıkan yeni objektif ve nicel teknikler yoluyla açıkça ve net olarak ölçülebilir.

Medya hakkındaki bu yerleşik paradigma, yüzyılın son bölümünde ciddi incelemelerden geçmeye başladı. Bu faaliyetin iki kaynağı vardı. Birincisi, medya etkilerinin sosyal ölçümleri ilerledikçe, medya fenomeninin geniş bir alanının bu şekilde açıklanamayacağı açığa çıktı. lkinci ve daha önemlisi, linguistik, diller, antropoloji ve (sürekli artarak) sosyolojiyi de içeren ve medyayı çevreleyen disiplinlerde ortaya çıkan entelektüel eğilim, medyaya bakış konusundaki bazı önemli fikirlerin yeniden düşünülmesine yol açtı. Bu son yeniden düşünmenin merkezi kanatlarından biri, ayrıca dinle ilgili medyanın sosyal ölçümü için önemli etkilere sahipti.

“Medya Ritüelleri” (Media Rituals) isimli denemesinde James Carey (1989), kitle iletişiminin ‘transmission’ (iletim) ve ‘ritüel’ görüşü diye isimlendirdiği görüşler arasında bir ayrım yaptı. Carey sadece, bir zamanlar medya araştırmaları bünyesinde yürütülen paradigmalar hakkındaki önemli sorunları ortaya koymayı amaçlamış olabilir; fakat birçok kişiye göre o, ayrıca ritüel ve dahası din sorununa yönelik yeni ve geniş bir bakış açısına kapı açmıştır. Bu, daha önce medya araştırmacıları tarafından dine çok az önem gösterilmesi açısından önemli bir dönüşümdü. Bu nispi akademik ilgisizliğin birçok nedeni olmasına rağmen, bunlar arasında sekülerleşme teorilerinin tek tip bir okumasının temel varsayımı anahtar konumunda olmuş olabilir (Hoover ve Venturelli 1996). Ayrıca, birçok araştırmacının din alanını, karmaşık ve çok ayrıntılı ve akılsal olanın ötesindeki meselelerle ilgilenen, dolayısıyla da deneysel ölçüm alanının ötesinde bir alan olarak görmesi de olasıdır.

Bu varsayım, sosyal ve kültürel yaşamın gerileme içerisindeki bir sektörü olarak dinin medya gelişiminin önemli bir özelliği olmasının olanaksız olduğu şeklindeydi. Aslında, yirminci yüzyılın ortasında başlayan kurumsal ve formal din içerisindeki gerilemeyi dinin kendi içerisindeki bir gerilemeyle karıştırmak çok kolaydı. Bu konuda, iletişim araştırmaları ve medya alanları, sosyal bilimler arasında yalnız değildi. Bu varsayım, dinin yüzyılın sonundaki açık varlığı ve onun popüler ve halk kültürü içerisinde artan etkisi tarafından doğru dan doğruya çürütülen bir varsayımdır. Daha sonraları ‘yeni paradigma’ dini araştırmalar (Wamer 1993) olarak ortaya çıkan olgu, dinin akademik araştırmasına yeni bir odak getirdi ve çağdaş din ve dini gelişim hakkında hala anlaşılması gereken pek çok şey olduğu şeklindeki daha geniş bilimsel bir kabulle uyuş tu. 

Aynı zamanda, bazı medya araştırmacıları medya ve modem medyalaşma sürecinin bu dini değişim için sürekli artan bir öneme sahip olduğunu savunmaya başlıyordu. Medya ve din hakkındaki araştırmalar önemli bir ayrımı kabul etme eğilimindeydi: medyanın aracılık ettiği halk kültürünün iki önemli yüzü arasındaki ayrım, gazetecilik ve eğlence ayrımı. Artık önemli medya ve din araştırmaları, haberler, gazeteler ve haber dinleyicileri üzerinde yoğunlaştı. Başlangıçtaki önemli çalışmalar, gazetecilik mesleğinin (Buddenbaum 1988) ve dini araştıran muhabirlerin dindarlığı hakkındaki araştırmaları kap sıyordu (Buddenbaum 1986; Dart ve Allen 1993; Hoover 1998; Schmalzbaur 2002; Lichter vd. 1986).

Buradaki sorunlar, muhabirlerin kendi fikirlerinin, dinin izleyicilere sunulma tarzıyla ilişkili olup olmadığı ve bu ilişkinin nasıl olduğu ve bunun dinin kamusal alanda anlaşılma biçimine etkilerini içermektedir. Daha sonraki araştırmalar, ortaya çıkan dini kültürlerin bir bileşeni olarak gazeteciliğin verimi üzerinde yoğunlaştı ve dini gücü ve dini imtiyazı meşrulaştırmada gazetecilerin ve gazeteciliğin rolünü sorguladı (Silk 1995; McCloud 2004; Badaracco 2004; Stout ve Buddenbaum 1996). Böylece, dinle ilgilenen gazetecilik hakkındaki çalışmalar, medya pratiği ve dini pratikler ve dini kurumların yapısı arasın da belirli bir fonksiyonel ilişkiyi varsaydı. Anglo-Amerikan basın gelenekleri ile uyumlu olarak, bu çalışma bilgilendirilmiş kamu oyunun, varsayılan görevi bu bilgiyi sağlamak olan medya pratiği tarafından nasıl şekillendirildiğini ve oluşturulduğunu inceledi ve sorguladı.

Medya hakkındaki bilimsel ve sıradan söylemler, gazeteciliğin varsayımına göre, amaçlı olan pratiği ile görünüşe göre daha önemsiz olan eğlence medyasının alanı arasında açık bir çizgi çekme eğiliminde olmuştur. Çocuklar için hazırlanan televizyon programlarının sosyal etkileri üzerinde yoğunlaşan büyük edebiyat istisna tutulursa, haberler dışı medya, medya faaliyetlerinin daha küçük bir biçimi olarak araştırılma eğiliminde olmuştur. Bu üstü örtük Kalvenizm, özellikle, medya ve ‘dinsel’in normatif idealleri arasında bir uçurum olduğunu kolaylıkla var sayan din hakkındaki sorularla ilişkili olarak etkin olmuştur. Bu ayrım, medya ve din hakkındaki araştırmanın ortaya çıkmasına, diğer birçok şeyden daha fazla olanak yaratan ‘televanjelism’ fenomeninin ele alınmasında hala mevcuttur. Din uzun süre Amerikan yayıncılığının bir boyutu olmuştur. Dini programlar radyonun ilk ortaya çıktığı zamanlarda ilk yayınlananlar arasındaydı ve yirminci yüzyıl boyunca, ‘radyo vaizinin’ konuşmaları Amerikan kültürünün standart bir yönü olmaya başlamıştır.

Bugün medyayla ilgili bilimsel disiplin değişik şekillerde temellendirilir ve ‘kitle iletişimi’, ‘medya sosyolojisi’, ‘medya psikolojisi’ ve bugün daha yaygın olarak ‘medya araştırmaları’ şeklinde değişik şekillerde betimlenir ve anlaşılır. Bu disiplin sosyoloji, psikoloji ve antropolojideki köklerine ve bugün sürekli yükselen disiplinler-arası yaklaşıma çok şey borçludur. Sosyal analizin, medyanın temel özelliklerini göz önünde bulundurması gerekir. Birincisi, her ne kadar teknolojiler kesin bir şekilde ve tek taraflı olarak belirleyici olmasa da, medya temel olarak kaynağında teknolojiktir ve teknolojik değişim onların gelişim ve evriminde önemli bir rol oynar. 

ikincisi, medya geniş hiyerarşi, rol ve görev dağılımına sahip karmaşık ana kuruluşlar içerisinde yer alır. Üçüncüsü, medya önemli bir ekonomik kuvvettir ve endüstri ve yapı olarak geniş ölçüde karmaşık bir yapı kazanmıştır. Dördüncüsü, medyanın ekonomik konu mu, ona diğer sosyal kurumlarla ilişkili olarak bir tür otonomi ve bir dizi birleşik potansiyel ideolojik ve politik etkiler sağlar. Beşincisi, medya zorunlu olarak yerel ötesi (translocal) bir ze mine sahiptir. O yerel olarak temellenmiş olabilir, ama aynı zamanda yerelin ötesine taşınabilir ve bugün biz onu, problemli bir şekilde ‘küreselleşme’ diye isimlendirilen süreçler içerisinde geniş bir şekilde işlenmiş olarak anlıyoruz.

Medyanın doğuşu ve gelişimi, dünyayı sosyal açıdan anlamanın var olan tarzlarına yönelik önemli sorunları ortaya çıkardı. Bizim medyayı yirminci yüzyıla özgü bir fenomen olarak görme eğilimimize rağmen, tarihsel araştırma medya çağının birçok kapasite ve eğilimlerinin derin köklere sahip olduğunu ortaya koymuş tur. Bugün bizim medya olarak bildiğimiz şeyin izleri, aslında, en azından endüstrileşmiş Batı’da, modern çağın başlarında taşınabilir tip yayıncılığın gelişmesine kadar götürülebilir. Bu, medyanın sadece teknolojik bir olay olmadığı, aynı zamanda önemli ekonomik, yapısal ve politik boyutlara sahip olduğu gerçeği üze rinde de düşünmek gerektiğini gösterir. En önemlisi, basın devrimi, var olan politik ve sosyal düzenlerde değişiklik yaratma kapasitesi olan güç merkezleri olarak medya endüstrilerinin gelişmesine yol açmıştır.

Bildiğimiz gibi, medyanın din üzerindeki etkisi derin ol muştur. Elbette, matbaacılık uzun süre Protestan Reformu ile ilişkilendirilmiştir, fakat o aynı zamanda Karşı-Reformasyon ve sonraki dini gelişimlerde de önemli bir rol oynamıştır. Nathan Hatch’ın (1989) Kuzey Amerika’nın ‘demokratikleşmiş’ dini kül türü diye isimlendirdiği olgunun bir parçası olmaya başlayan çeşitli dini hareketlerin bütünü, şu veya bu şekilde, medya teknolojisine dayanmıştır ve seküler Amerikan yayıncılığının dini kökleri de derin ve geniştir. Medyanın sosyal analizi, politikadan ekonomiye ve dine kadar bir dizi bağlam içerisinde ortaya çıkan derin ve karmaşık ilişkileri göz önünde bulundurmalı ve ayrıca medyanın kendisinin karmaşık doğasının da farkında olmalıdır. Genel olarak, medya sosyolojisi birbiriyle ilişkili üç alan üzerinde odaklanmıştır: medya kurumları, medya içeriği ve medyanın etkileri. Yirminci yüzyılın ortalarından bu yana, sosyal bilimler medyayı açıklamak için bir dizi yaklaşım geliştirmiştir.

Yapay zekâ çok geniş bir alan ve önümüzdeki yıllarda birçok sosyal ve bilimsel değişimi ortaya çıkaracaktır. Bu değişimlerden dini hayatta etkilenecek gibi görünüyor. Nitekim din insan hayatının içinde canlı bir yapı olarak hayatını devam ettiriyor. İnsanın hayatı ise akıllı makineler ile her geçen gün ilişkili hale gelmektedir. En basiti cebimizdeki akıllı telefon bilgiye kolay ulaşmamızı, iletişimde hem etkileyen hem etkilenen taraf olmamızı sağlamıştır. Namaz vaktini ezandan duyarak öğrenen nesilden, bunu telefonundaki akıllı uygulamadan öğrenen bir nesle doğru geldik. Bu değişim bilimsel anlamda da akademik yayınları etkileyecektir. Yapay sinir ağları mevzusuna dönersek elimizdeki mevcut verileri kullanarak gelecek yıllarda insanların ve toplumun dindarlık anlayışını tahmin etmemiz zor değil. Şunu vurgulamak isterim: Ebetteki tahmin etmek gerçek olduğu anlamına gelmez. Ancak elimizdeki yapay zekâ ve ona bağlı araçlar insana dair yüksek doğruluk içeren tahminler sunabilmektedir.

Sosyal olaylar arasındaki neden sonuçlar arasındaki ilişkileri daha gerçekçi yöntemlerle ortaya koymakta ve daha doğru karar alma mekanizmalarına sahibiz. Hepimizin çok iyi bildiği sosyal medya uygulamaları verilerini bizlerden toplayıp yapay zekâ yöntemleri ile anlamlı hale getirmektedir. Buna göre bize şirketler satmak istediği ürünü kolayca tanıtıp pazarlayabiliyor. Ekonomistler bu verilere göre tahminlerde bulunuyor, siyasetçiler toplumun eğilimini bu veriler ile ön görebiliyor. Dini alanda insanların ne yönde değiştiği konusunda, yapay zekânın bizlere çok geniş araştırma alanlarını açacağını söyleyebiliriz.

Dinî başa çıkma en basit ifadesiyle hayatın ortaya çıkardığı problem ve stresle mücadele sürecinde dinin ve inancın kullanılması olarak tarif edilebilir. Başka bir ifade ile dinî başa çıkma; stresli hayat olaylarıyla karşı karşıya kalındığında kişinin din ve maneviyata yönelmesidir ya da olayı ve yaşadıklarını anlamlandırmak için birey tarafından dinî kaynakların sürece dâhil edilmesidir. İslam dini hayata anlam katarak, insanın başına gelen hastalık, engellilik, ekonomik problemler, travmatik olaylar ve ölüm gibi kişinin ruh sağlığını olumsuz etkileyen durumlarla başa çıkmasında destek olur. Özellikle yaşanan sıkıntılara sabretmenin öneminden, sabrın sonunun ferahlık ve Allah’a yakınlaşma olduğundan bahsederek insana yardımcı olur. Bu kapsamda dinin bireye ilgili görselde gösterildiği üzere en az dört etkileşim düzleminde destek sunduğu ifade edilebilir:

Çalışmamızın amacı dini başa çıkmayı yordayan/kestiren/ tahmin eden bir modeli ortaya çıkarmaktı. Sonuç olarak yapay sinir ağları yöntemi kullanarak din psikolojisi alanında Türkiye ve belki de dünyada ilk olan bir çalışma ortaya koyduk. Ulaştığımız en önemli sonuç, bu yöntem kullanılarak alanda çalışma yapılabileceği oldu. Bu yöntemle yapılan çalışmalar sadece ilahiyat alanında değil aynı zamanda sosyal bilimler alanında yetersiz düzeydedir. Bu çalışmanın ortaya koyduğu bir başka sonuç ise eldeki veriler ile elimizde olmayan verileri tahmin edebilmemizdir. Çalışmamızda yapay sinir ağına 14 farklı değişkeni tanımladık.

Bu değişkenleri anket yaparak salgın sürecinde insanlardan toplamıştık. Bu veriler üzerinden yapay sinir ağları dini başa çıkmayı tahmin etti. Böylece gördük ki doğru değişkenleri bu yöntem ile kullanınca yaptığımız tahminlerin doğruluk oranı da yüksek oluyor. Yani yapay sinir ağlarına dine veya dindarlığa dair, bilimsel yöntemlerle bireyden veya toplumdan elde edilecek sağlıklı bilgilerin işlenmesi durumunda bu konuda isabetli sonuçların elde edilebileceğidir.

Dikkat çeken sonuç: “Yapay sinir ağları, dini başa çıkmayı tahmin etti”

İnsanın sorunlarla başa çıkma çabası insanlık tarihi kadar eskidir ve her insan başına gelen olumsuz durumlarla başa çıkmaya ve psikolojik olarak iyi bir durumda olmaya çabalar. İnsanların, başlarına gelen olumsuz olay ve durumlarla başa çıkmada kullandıkları başa çıkma stratejilerinin en önemlilerinden biri de dindir. Çünkü din hem problem odaklı başa çıkmada insana cesaret ve anlam kazandırarak sıkıntının üstesinden gelmesine yardımcı olur; hem de başa gelen olumsuz olayı kabullenmede duygusal destek sağlar. Bu sayede din başa çıkılabilecek zor durumun üstesinden gelebilmek için güç, başa çıkılamayacak bir durumda ise sabır ve kabullenme sağlayarak denge durumunun ve psikolojik iyi oluşun korunmasına yardımcı olur.

‘Yapay Sinir Ağları’ temel olarak insan beyninin çalışma mekanizması örnek alınarak geliştirilmesi amaçlanmış bir yaklaşımdır. İlk kez 1940’lı yıllarda ortaya atılmış ve geliştirilme sürecinde uygulanan test problemleri için, o dönem hiç bir makine tasarımı cevabı öğrenemeyince, çalışmaları bir 1956 yılına kadar rafa kalkmış bir yöntemdir. İnsan beyninin çalışma mekanizması örnek alınarak derken, beynimizin en önemli özelliklerinden birisi öğrenme yetisi diye vurgu yapmak gerekiyor. Bu özellikler; hafıza, genelleştirme, giriş çıkış ilişkisi kurma ve bulanık durumlarda dahi muhakeme yeteneği şeklinde uzayıp gidiyor. Bu noktada öğrenme üzerine bir çift kelam etmek gerekirse; bir durumun matematiksel izahı lineer olduğu durumlarda öğrenmenin daha kolay olduğunu bilmek gerekiyor. Şimdi bir nöron hücresi modeli düşünelim: Dendrit bağlantı noktaları bir hücrenin birden fazla hücre ile etkileşimini sağlıyor. Buradan gelecek verileri sistemin birden fazla olan girişi gibi düşünürsek ve çekirdek kısmında bu verilerin toplanıp, birinin seçilip, işleme uğrama durumu var. Sonrasında akson ucu denilen kısma ve diğer hücrelere iletilen bir sistem çıkışımız da var. Alın size hücre boyutunda sistem ve bunlardan bir sürü toplayıp devasa bir sistem daha. Çekirdek kısmındaki işlem için yapay sinir ağları yaklaşımı şöyle diyor; aldığın verileri bir ön işlemden geçir bunu büyük ı harfi ile ifade et yani birisini seç, sonra duruma göre lineer veya lineer olmayan bir aktivasyon fonksiyonu seç. Bu da y=f(ı) olsun. Yani işleme uğrat ve çıkış olarak bunu ilet. Temel işleyiş bu şekilde. İnsan sinir sistemi komple karmaşık bir yapı olduğundan ondan esinlenerek yapılan bir yaklaşım da biraz karmaşık olabiliyor.

Bu bağlamda eklemek istediğim bazı hususlar var. Yapay sinir ağları makine öğrenmesi gerçekleştirmektedir. Olayları öğrenerek benzer olaylar karşısında benzer kararlar vermeye çalışırlar. Programları çalışma stili bilinen programlama yöntemlerine benzememektedir. Yapay sinir ağları örnekleri kullanarak öğrenirler. Yukarıdaki bilgileri hatırlayacak olursak bizim işlediğimiz bilgiler… Satın aldıklarımız, tercihlerimiz, gizlediklerimiz, açığa vurduklarımız… Yapay sinir ağlarının güvenle çalıştırılabilmesi için önce eğitilmeleri ve performanslarının test edilmesi gerekmektedir. Kendi kendini organize etme ve öğrenebilme yetenekleri vardır. Eksik bilgi ile çalışabilmektedirler. Yapay sinir ağları, eğitildikten sonra, gelen yeni örneklerde eksik bilgi olsa bile sonuç üretebilirken, geleneksel sistemler eksik bilgiyle çalışamazlar.

“İnsanlık, yapay zekâ ağlarıyla kuşatılıyor” Yapay zekâ ve yapay sinir ağları artık hayatımızın tüm alanlarında karşımıza çıkmakta. Bilgisayar devrimi ile insanlar tüm işlerini bilgisayarlara yaptırmış olmakta, aynı zamanda da bilgisayar sistemine kendi bilgilerini işlemekte… Özellikle sosyal medyanın ve sanal âlem düzleminin, hayatımızda her geçen gün daha fazla yer edindiği bu dönemde, insanlar kendi elleriyle yapay bir alana/âleme bilgi/malzeme taşımakta. Birey herhangi bir sosyal medya aracını kullandığı andan itibaren, hem sanal düzlemde bir iz bırakmakta hem de kendini orada görünür kılmakta ve var olmanın hazzını yaşamakta… Bu durum bireyin bu alanı, kendine ait kılma girişimi olarak değerlendirilmekle birlikte; aslında sanal medya araçları ve yapay zekâ ağlarıyla kendi kendisini çepeçevre kuşatması anlamına da gelmekte. Yapay zekâ, yaptığımız her sanal alış-verişle, dinlediğimiz her şarkıyla, seyrettiğimiz her video ve okuduğumuz her haber/bilgi/belge ile bizim hakkımızda bir kurgu oluşturmakta.

Burada önemli olan hususlardan biri yapay zekâ, bizim işlediğimiz verilerle bizim için bir kurgu yaptığı gibi bizim farklı tercihlerimizle kendisini, bize göre, hızlıca yeniden kurgulamakta. Örneğin genelde seyrettiğimiz film ve oynadığımız oyunlarda bir değişikliğe gittiğimizde, yapay zekâ da bizim hakkımızda hemen kendisini yeniden kurguluyor. İkincisi ise, bizi kendisinin kurguladığı kurgu düzleminde yönlendirmektedir yapay zekâ. Yani sen bunu okursun veya bunu seyredersin diyerek, sonraki alternatifi o sunmakta. Bir anlamda bizim için bir tahminde bulunmakta. Makalede ismi geçen “tahmin veya kestirimi” bu bağlamda düşünebiliriz aslında… Üçüncü önemli husus, yapay zekâ sadece bizi değil artık çocuklarımızı da yönlendirmek ve teknolojik araçlarla iletişime geçme yaşı düştükçe o oranda, daha küçük yaştaki çocukları da yönlendirmekte ve onları kendi kurguladığı düzlemde savunmasız yakalamakta… Burada ayrıca yapay zekânın savunma sanayisinde, iletişim, sağlık ve otomotiv ayrıca uzay bilimleri ve özellikle sinema sektöründeki kullanımlarını da hatırlatmakta yarar var…

Öte yandan Transhümanizmin; insan-makine birleşimi temelinde, sırasıyla “sanal zihinler”, “cyborg’lar” ve insan zekasından trilyonlarca kat daha üstün zekâya, yeteneğe ve güce sahip “posthuman” adı verilen varlık türlerini ortaya çıkarma hedefi vardır. Sözü edilen varlık türlerinin, büyük dünya dinlerinin insanın doğası, ruhu ve bedeni konusundaki görüş ve öğretilerine muhalif bir manzara arz etmesi de dinler için Transhümanizmin sorun, tehdit ve tehlike oluşturmasının bir diğer sebebidir.

Böyle bir ilişki dinler açısından herhangi bir sorun ya da tehlikeyi ortaya çıkarıyor mu? Transhümanizmin temel iddia ve hedeflerinden hareketle “evet” cevabını vermek mümkündür. Transhümanizm; yapay zekâ temelli biyo/nano/info/nörobilim ve robotbilim teknolojilerini kullanarak hastalıkları ortadan kaldırmayı, yaşlanmayı mümkün olduğunca geciktirmeyi ve nihai noktada ölümsüzlüğe ulaşmayı hedeflemektedir. Transhümanizm, tüm bu hedeflerin gerçekleşmesini, insanın da tıpkı Tanrı gibi yaratıcı olduğu savıyla açıklar. Dolayısıyla Transhümanizmin, insanın bilimsel ve teknolojik araç ve yöntemlerle geliştirilebileceği hatta dünyadayken tıpkı Tanrı gibi ölümsüzlüğe ulaşabileceği hedefi ve Tanrı gibi yaratıcılık özelliğine sahip olduğu savı; insanı, Tanrı’nın suretinde “yaratılmış”, “ölümlü” bir varlık olarak değerlendiren özellikle ilahi kaynaklı dinler açısından muhtemel birtakım teolojik sorunları içerisinde barındırmaktadır.

“Felsefi ya da teknolojik akım olmanın ötesinde transhümanizm, din ile yakından ilişkili bir yapıdır”

Diğer taraftan Transhümanizmin din ile olan ilişkisi bağlamında şunlar da ilave edilmelidir: Transhümanizm, Hıristiyanlık dışında, Yahudilik, İslâm, Taoizm, Budizm, Hinduizm gibi dinlerin kutsal metinlerindeki birtakım ifade ve cümlelerden yola çıkarak bu dinlerle de ilişkilendirilebilmekte; transhümanist hedeflerin sözü edilen dinlerin teolojileriyle de uyumlu olabileceği ileri sürülmektedir.

Dolayısıyla transhümanizmin; kurgusu, içeriği ve hedefleriyle birlikte değerlendirildiğinde, yalnızca felsefî ya da teknolojik bir akım olmanın çok ötesinde, güçlü dinî duyarlılıklara sahip, büyük dünya dinleri ile çok yakından ilişkili bir yapı olma özelliğini gösterdiğini söylemek mümkündür.

Nitekim, son dönemde transhümanizm temelli yeni birtakım dinî grupların (Hıristiyan Transhümanizmi, Mormon Transhümanizmi, Rus Transhümanist Hareketi, Terasem, Ebedi Yaşam Kilisesi, Turing Kilisesi) ortaya çıkmış olması da transhümanizm-din ilişkisini daha somut bir şekilde doğrulayan gelişmelerden biridir.

İslamvemedya.com: Çalıştayda din ile ilişkili iki kavram var. Birincisi yapay zekâ ikincisi, transhümanizm. Sizin de transhümanizme dair çalışmalar yaptığınızı biliyoruz. Ama bu kavram oldukça yeni, bizim açımızdan. Transhümanizmi nasıl açıklarsınız, nerede başlar, neleri kapsar?

Muhammet Yeşilyurt: İlk kez bir terim olarak 20. yüzyılın ortalarında Julian Huxley tarafından kullanılan Transhümanizm; insan türünün bilişsel ve fiziksel yeteneklerinin arttırılması, hastalanma ve yaşlanma gibi zayıf yönlerinin azaltılması veya ortadan kaldırılması amacıyla bilim ve teknolojiden faydalanılması gerektiğini öne süren entelektüel ve kültürel hareket olarak tanımlanır.

 Bilim, teknoloji, kültür gibi pek çok alanı kapsıyor o halde. Peki transhümanizm ile din arasında bir ilişki var mıdır ve eğer varsa nasıl açıklanabilir?

Transhümanizmin temel motivasyonları, işaret ettiğiniz gibi bilim ve teknoloji ve bu teknolojinin ortaya çıkardığı yeni kültürel çerçeve. Ancak onun din ile olan münasebetinden de rahatlıkla söz edilebilir. Felsefi temellerini 16. yüzyılın Rönesansı, 17. yüzyılın bilimsel devrimi ve 18. yüzyılın Aydınlanmasında bulan transhümanizmin din ile de çok yoğun ve derinlikli bir ilişkisi mevcuttur.

Gelecek yönelimli (fütürist) bir hareket olsa da tarihsel kökenleri, antik Sümerlerin Gılgamış Destanı’na kadar götürülen Transhümanizmin, özellikle Hıristiyanlıkla olan ilişkisi dikkatleri çekmektedir. Hıristiyanlık, Transhümanizmi besleyen dinî kaynakların başında gelmektedir. Öyle ki transhümanizmin, başından beri meşruiyet zeminini büyük oranda Hıristiyanlıktan, onun öğretilerinden oluşturduğunu söyleyebiliriz. Hıristiyanlığın, başta imago Dei (Tanrı’nın sureti) öğretisi olmak üzere enkarnasyon, diriliş, ilk günah, günah sebebiyle düşüş, kurtuluş, eskatoloji, insanın Tanrılaşması/theosis (Ortodoks teolojide) vs. öğretilerini iddialarının temeline yerleştirmeye çabalamaktadır.

13.02.2022

Seyyid Hüseyin Nasr’ın varlığa bakışı, çevre ile ilgili görüşlerini etkilemiştir. Çevreye bakışta, Yaratıcının tezahürünün etkisi olarak ele alınması, poetik/edebi bir yaklaşımla çevreye yaklaşması önemlidir. Çevre sorunları, modern zamanların bir problemi olarak ele alınabilir. Nasr’ın önemi, çevre ile ilgili yaklaşımları, çevre sorunları olası teknik önlemler alınsa ve ortadan kalksa dahi kapsayıcı bir tutum içermektedir. Varlığın bir tezahürü olarak, çevreye bakışı, insanoğlunun sorunlara yaklaşımında kolaylaştırıcı ilkeler sunabilir. Yüksek Lisans Tezi A.G Danışman Prof. Dr. B.K

Çevrenin, şehir kültürü içinde küçük bir yeşil alan olarak görülmesi, yarışma programlarında savaşılan bir doğa olarak yansıtılması anlayışı, enerji sektöründeki gelişmelerle oluşan yeni teknolojilerin çevresel etki analizleri düşünsel tartışmaların odağındadır. Günümüz toplumunda ortaya çıkan eko-köyler gibi hareketler, bireysel farkındalıkların çevre üzerine yoğunlaşması S. Hüseyin Nasr gibi filozofların mevcut fikirlerinin daha farklı zeminlerde tartışılmasına vesile olacaktır.

Çevre konusu, hem ülkemiz hem de diğer ülkeler için önemli bir uğraş alanıdır. Çevresiyle birlikte yaşayan insanoğlu, olası bir kirlilik yahut sorun söz konusu olursa çevreden birincil etkilenecek unsurlar arasındadır. Bu doğrultuda çevre ile ilgili çokça bilimsel çalışma yapılmasına rağmen, çevre bilincinin genç kuşaklara kazandırılması, toplumsal bir çevre duyarlılığının oluşturulması, çevre farkındalığının oluşması için çevre bilinci daha önemli bir hal almaktadır. Çevre farkındalığının oluşmasında düşünsel tartışmaların önemlidir. Düşünsel tartışmalar sayesinde çevre ile ilgili bakış zenginliğinin yanı sıra, insanoğlunun çevre ile ilgili yaklaşımlarının oluşmasında farklılıklar penceresinden konuyu değerlendirme gibi yeni alanlar açılacaktır.

Çevre tartışmalarının politik bir düzlemde ele alınması konunun bilimsel altyapısını gündemden uzaklaştırmaktadır. Çevre felsefesi içerisinde var olan çalışmalar için de, bütünlüklü bir bakış açısıyla konuya yaklaşmak elzemdir. Karşıt adlandırılan görüşlerin tartışılması, tartışmaya ilişkin derinlik kazandırmasının yanı sıra konunun çözümüne dair somut çıktıların buluşmasına yönelik eylemleri harekete geçirebilmektedir. Çevre sorunlarına ilişkin gerçekleşecek felsefi çalışmaların disiplinler arası bir yolla zenginleştirilmesi bu çağın ihtiyaç duyduğu düşünsel temelleri açığa çıkarmak için önemli ve somut bir adım olarak değerlendirilmektedir. Bireylerin, çevre tartışmaları ile ilgili konumlarında yetişmiş oldukları kültürün büyük bir payı söz konusudur. Ancak, küreselleşen dünyanın bir köy haline dönüşmesi kültürlerin yerini bir üst kültürün bırakmasına sebep olmaktadır.

Çevre etiği konusunun bilimsel eğitimin tüm safhalarında uygulanabilir bir müfredatının oluşması, tartışmaların dışında bir ilmi faaliyet olarak değerlendirilmelidir. Çevre sorunlarının giderilmesinde çevre eğitiminin büyük bir önemi söz konusudur. Yanı sıra insanın dünya içerisindeki konumundan kaynaklanan sorunlar, ilginçtir, uzay çalışmaları ile yeni bir aşamaya geçmektedir. İnsanoğlu, iletişim teknolojilerindeki yeniliklerin, ilerlemelerin yanı sıra uydular örneğinden ilerleyecek olursak uzayın da kirlenmesine sebep olmaktadır. İnsanın çevreye nazarı ele alınmalı ve özellikle bilinç sistemi içerisinde yapılandırılmalıdır. (Curi, 2009, akt: Gül, 2013, s.19)

Kirlilik olgusu, enerjiyle olan ilişkiden kaynaklanarak insan-çevre etkileşimini etkilemektedir. Enerjinin üretimi, kullanımı, çevreye etkisi, kullanılan enerji türüne göre farklı doğal unsurlarının dengesini bozması (toprak, su, hava gibi) insanoğlunun çevreyle olan ilişki biçimini değiştirmesi noktasında değerlendirilmektedir.” (Karabulut, 2000, s.100)

Bireyci bakış açısına karşılık ortaya çıkan bütüncül bir gözle olaya yaklaşan ekolojik görüşün (Ertürk, 2011, akt: Gül, 2013, s.20) insan-çevre ilişkisini canlı cansız varlıkları gözeterek yeni bir anlayış sistemine yönelttiğini söyleyebiliriz. Çevre çalışmaları, mühendislik, fen bilimleri gibi teknik unsurların yanı sıra toplumu ilgilendiren bir disiplindir.

Bu bağlamda doğanın eşsiz harmonisinin bozulduğunu, bunun sonucunda insanoğlunun geleceğinde büyük maddi, manevi sıkıntıların oluşacağını söylemek gerekmektedir. Çevre ile ilgili tartışmalar, tarafgir bir noktadan, cephe tutarak değil, teknik verilerin ışığında yorumlanarak anlam kazanmalıdır.

Çevre, teknoloji, toplum etkileşimi, çevre sorunun ele alınışında önemli bir unsurdur. Endüstrileşme sürecinin yeni bir devrim yaşadığı günümüzde, enerji kaynaklarının kıtlığı, alternatif teknolojilerin çevresel etkileri gibi birçok tartışma alanı oluşmuştur. Bu alanların içinde enerji demokrasisi, gıda güvenliği, nükleer tehlikeler gibi alt başlıklar da, insanoğlunun cevap araması gereken sorunlar olarak karşısına çıkmaktadır. Enerji demokrasisi, çok yönlü bir kavramdır. Enerji süreçlerinin teknolojik gelişmelerle yürütüldüğü günümüzde, sosyal, politik, eğitim, iktisadi yönleri kapsamaktadır. Özellikle artan nüfus, tarım alanlarının azlığı, enerji yönetiminde adaletli bir sistem yaratma ihtiyacı, önümüzdeki yıllarda çözüm bekleyen konular arasındadır.

Eko-anarşistlerin önerdikleri toplum, moderniteyle mücadele etmektedir, özgürlüğü sağlayan insanî değerler temelinde örgütlenmiş ve karşılıklı yardım ve işbirliğine dayalı bir toplumdur. Böyle bir yapı aynı zamanda ekolojik dengeyi ve bütünlüğü korumayı kendine bir amaç edinir. Böylece toplum yapısını oluşturmak için merkezî, bürokratik ve geleneksel örgüt biçiminde toplumu arındırmak gerekmektedir. (Yücel, 2009, s.78)

Bu hususta Gelenekselci Ekol nezdinde modernite kavramının “hesaplaşılması” gereken yönü nedeniyle, çok özel bir konumu bulunmaktadır. Yani kavramsal olarak aktarmaya çalıştığımız anlamından ziyade modernite; insanı ebedî ilkelerden, aşkın olandan koparan ve bu bakımdan tam da geleneğin zıddı durumundaki bir sistemdir. (Zengin, 2015, s.45)

Nasr’ın bu düşüncesinde, iki karşıtlık (zıtlık) olarak beliren modernite ve gelenek bir gerilim alanı oluşturmuş ve nihayetinde gelenekselciler modernitenin ezelî hikmetten bir sapma süreci olduğunu vurgulayarak, bu sürecin insanlığa ket vurduğunu dile getirmişlerdir.

Bu noktada İslami bakış açısının önemi ortaya çıkmaktadır. İslam’da tek değer kaynağı Rabb’ dir. İnsan ve doğanın diğer unsurları, araçlar olarak düşünülebilir. İslami çevre anlayışını, insan merkezli yahut çevre merkezli olarak tanımlama zor olacaktır. Tanrı merkezli bir anlayışın hakim olduğu söylenebilir.

Toplumsal ekoloji hareketi, doğa sorunu ile toplumsal sorun arasında bağ kurarak, modern toplumun doğasını sorgulamaktadır. Ekolojik bunalımı modern toplumun işleyişindeki bir aksaklık olarak değil, aksine modern toplumun başarısının yol açtığı bir bunalım olarak görmektedir. Çünkü modern siyasal-toplumsal örgütlenme ve bu örgütlenmeye kaynaklık eden değerler sistemi, doğa ve toplumu karşıtlık temelinde ele almaktadır.

Dolayısıyla ekolojik bunalım, modern-endüstriyel toplumun doğasından kaynaklanmaktadır. Bu bunalımı çözmek için toplumsal ekoloji hareketi akılcı ekolojik toplumu yaratmak, doğayı ve insanı özgürleştirmek ve insanileştirmek, aynı zamanda insanın insana ve insanın doğaya tahakkümünü kaldırmak amacıyla konfederal bir siyasal sistemi ve yerelleşmeyi önermektedir. Bu önerileri ortaya koyarken, toplumsal ekoloji hareketi kendini diğer çevreci hareketlerden ayırmakta, onların insanı merkeze alan, sömürüyü meşrulaştıran ve toplumsal ve felsefi derinlikten uzak çözümlemelerini radikal bir biçimde eleştirmektedir. (Ünal,2010 s.122)

Anarşizmin kapitalizm ve aydınlanma eleştirisinden hareket eden ekoanarşizmin anlaşılabilmesi için öncelikle kapitalist üretim sürecine ve onun insandoğa ilişkisinde yarattığı tahribata değinmekte fayda vardır. Ekolojik krizlerin kaynağıyla ilgili yapılan temel hata, kapitalizmden ziyade teknolojiye odaklanmaktır.

Teknolojinin bu konudaki işlevi, toplum-doğa ilişkisini görünür kılmaktır. Dolayısıyla kapitalizmin kendisini hedef almak yerine teknolojiye odaklanmak bir nevi gölgelerle savaşmak anlamına gelmektedir. Kapitalizm, “özel mülkiyete, emek sömürüsüne, artık değere, artık nüfusa, sermaye birikiminin sürekli kılınmasına, bunu olanaklı kılmak üzere üretim ve tüketimin sürekli büyümesine, bu büyümeyi olanaklı kılan teknolojik gelişmelerle desteklenmiş doğal kaynak sömürüsünün artmasına ve yaygınlaşmasına dayanan bir üretim tarzıdır.

Oysa toplumsal ekoloji, hiyerarşi ve tahakkümü daha geniş bir şekilde inceleyerek göstermiştir ki, hiyerarşi tamamıyla toplumsal bir kavramdır.

Toplumsal ekoloji düşüncesinin toplum tasavvuruna göre, Ünal (2010)’ın işaret ettiği üzere, yaşlılar gençleri, erkekler kadınları, devlet toplumu, bireyler doğayı tahakküm altına almış ve bir bakıma sömürmektedir. Toplumdaki bu sömürünün bitmesi ve insanların doğa ile barış içinde yaşaması için mevcut toplumsal yapının değişmesi ve toplumun ekolojik ilkelere göre yeniden kurulması gerekir. Bu düşünce ve iddialar ütopik de olsa ekolojik bunalımları dile getirdiği ve mevcut sistemi sorguladığı için önemlidir. Herhangi bir düşüncenin olgunluğa ermesi kendi kendisiyle hesaplaşmasına bağlıdır.

Her ne kadar kıta Avrupa’sında egzistansiyalizm ve fenomenoloji gibi bilimsel bakış üzerinde etkisiz bazı akımlar olsa da bunlar kimi zaman yeterince tesir edememiş, özellikle egzistansiyalizm için düşündüğümüzde maalesef ki insanla tabiat arasındaki bağı iyice koparmış, bilimle de pek alakadar olmamıştır. (Nasr, 2002a, s.27) Nasr’ın burada eleştiriye tabi tuttuğu felsefe, modernizmin ve bilimsel bakış açısının ortaya çıkmaya başladığı ve geliştiği dönemlerdeki felsefi faaliyetlere karşılık gelen felsefî hareketliliktir.

Pek tabi yer yer bilim eleştirmenleri de sahneye çıkmış ancak onların eleştirileri de yine yüzeysel kalmış, Nasr’ın ısrarla üzerinde durduğu metafizik bilginin yani gerçekliğin ve bilimin derecelerini belirleyecek tek şey olan “scientia sacra”yı fark etme seviyesine ulaşamamıştır.

Sonuç olarak hem bilimsel yaklaşım hem felsefi faaliyetler hem de bunlara karşı yapılan cılız eleştiriler Nasr’ın Kutsal Bilim olarak adlandırdığı farkındalık seviyesine ulaşamamaktadır.

Bilimsel faaliyetler 17. Yüzyıl’dan itibaren teknik ve sembolik ifadelere indirgenmiş, hakikat arayışı bilim insanlarının gündemini pek de meşgul etmemiştir. “Ne var ki, varsayımlar oluşturulduktan sonra ve onlara dayanan bu bilim ortaya çıktıktan sonra, bunlar gönül rahatlığıyla unutulmuş; gerçekliğin gerçek niteliğini de bu bilimin sonuçlarının belirlediği öne sürülmüştür” (Chittick, 2012, s.19). Modern bilim tabiatı neredeyse bir deney malzemesi konumuna indirgemiş, doğal haliyle gerçek tabiatı değil aksine laboratuvara getirilen ve sınırlı şartlar altında deneye tabi tutulan parçalanmış bir tabiatla avunma yolu tercih edilmiştir. (Nasr, 1996,s.117) Nasr, modern bilimin bu yaklaşımlarını ciddi eleştirilere tabi tutmaktadır.

Nasr, teoloji ve bilim arasındaki çatışmaya, pozitivist bilim anlayışının ortaya çıkışında etkili olan birçok bilim felsefecilerinden, fizik, matematik ve felsefe sahalarında alana ait daha somut örnekler vererek konuyu detaylandırır. Bilim felsefesinde hâkim olan görüş felsefenin büyük bir bölümünün hatta bizzat aklın bile doğrudan bilime teslim olduğu yönündedir. “Batı’daki felsefeciler dört yüz yıl boyunca seküler ahlakı geliştirmeye çabalayan bilimselciliğin tesiri altında kalmışlardır.” (akt: Chittick, 2012, s.71)

Felsefe, bilimsel yöntemleri veya buluşları tenkit edeceği, sorgulayacağı, muhasebe edeceği yerde bilimin bir gölgesi haline dönüştürülmüştür. (Nasr, 1995a, s.13)

Modern Bilime dayalı bu tek düze bakış açısının biçimsel gerçekliğin tüm düzlemleriyle uğraşan kozmolojiyi alabildiğine sınırladığını söylemekte ve bu dar bakış açısının onu neredeyse imkânsızlaştırdığını öne sürmektedir. Nasr’a göre maddi düzlem, sözü geçen gerçeklik boyutlarının sadece bir katmanıdır. (Nasr, 2008, s.70)

Nasr’a göre, Kozmoloji ile meşgul olmak, profanlaşmış bir bakış açısıyla, laik bir zihinsel iz düşümle doğal olarak mümkün değildir. Çünkü Kozmoloji kendi sınırları içinden bir noktadan sabit alınarak kuşatılacak tek düze bir kurgunun çok ötesinde, akılsal imkânın ve fiziksel kuralların üstünde aşkın bir mahiyete sahiptir.

Bu sebepledir ki vahye ve metafizik öğretiye bağlı olmak zorundadır. Ancak bunların rehberliğinde emin adımlarla ilerleyebilir. “isterse galaksilere uzanmış olsun, varoluşun yalnızca maddi ve cismani düzleminde temellendirilen, üstelik her gün değişen bireysel tahminlere dayalı bir kozmoloji, gerçek kozmoloji değildir.” (Nasr, 2015,s.83) Özetle Nasr, Evren’in vahiy ve metafizikle birlikte okunması gerektiğini vurgulamaktadır.

Nasr’ın bu yüksek düzeyde gerçeklik dünyası, insanların kozmosun metafizik dünyasına sırtını döndüğünde bozulan doğal düzeni yeniden kurmak için başvurmaya mecbur kaldıkları başka gökler ya da başka yerlerden başkası değildir. “Bu dönemlerde de insanlar yaşaya geldikleri Göğün altında Yeri tahrip etmekle; gerçek Gök kavramını metafiziksel, kozmolojik ve teolojik anlamda reddedenlere katılmaktadır. İnsanoğlu tabiat düzenini bozmayı sürdürdükçe ve hatta bir asır kadar önce tasavvur edilemeyecek oranlarda bir kozmik kaos tehdidi arz ettikçe, günümüzde çabalarını daha da artan düzeyde doğal düzenin tahribi doğrultusunda birleştirmekte olan birçok toplumun yaşam biçimini belirleyen başka Yerler ve Göklere dönmek zorunlu olmaktadır.” (Nasr, 1995a, s.29) Böylece bu Gökler ve Yer üzerinden belli bir dini ritüel ortaya koyarak gerçekliğin yüksek seviyeleri olan metafizik veya maneviyat ile insanlık arasında özel bağ kurmuş, tabiatın dili ve mesajını anlamak için fırsat doğmuş olur. (Chittick, 2012, s.95)

Nasr, M. Eliade’ye yaptığı atıfla tabiatın (kozmos) ve insanın, “logos” un (küllî aklın) tezahürleri olarak görüldüğünü ifade eder. (akt: Chittick, 2012, s.71) Hatta bizzat kozmosun kendisi, insanın içinde yaşayıp öldüğü topyekûn mana âleminin ayrılmaz bir parçasıdır.

“İnsan-ı kâmil kendisinde varoluşun tüm derecelerini ihtiva eder ve hem kozmosun hem de insanın arketipidir. Dolayısıyla insan ve kozmos arasında elbette fizikî ve niceliksel olarak değil, metafizik açıdan derin bir mütekabiliyet mevcuttur.” (Chittick, 2012, s.143)

Nasr günümüzde geldiği noktada tabiat biliminin ortaya çıkabilmesi için, öncelikle kozmosun özünün sahip olduğu bu kutsal niteliğinden kopartılmak, diğer bir deyişle profanlaşmak zorunda bırakıldığını ifade eder. Bu sebeple bilimsel tabiat görüşüne batmış olanlar için tabiat şu halde saydamlığını yitirmiş, donuk ve anlamsız bir hal almıştır.

Dolayısıyla tabiat ilimleri sembolik muhtevalarını yitirmişler -simya- gibi kozmik bir şenlikten kimya gibi bütün kutsiyetlerin yitirildiği bilimlere indirgenmişlerdir. Modern bilimsel dünya görüşünün yol açtığı bunalımın ardında yatan yegâne neden de Nasr’a göre budur. (Chittick, 2012, s.154)

Nasr’ın üzerinde ısrarla durduğu önemli bir nokta ise; modern olmayan diğer gruptaki birçok insana göre tabiatın kutsal bir tarafının olduğu gerçeğidir. Bu bakış açısında Nasr, “kozmos insanla konuşur, kozmosta olup biten her şeyin bir manası vardır. Bunlar kozmik alanın hem perdelediği, hem de ifşa ettiği daha yüksek düzeyde bir gerçekliğin sembolleridir” der. (Nasr, 1995b; akt: Chittick, 2012, s.88)

Öte yandan hali hazırda herhangi bir geleneksel dinin tabiat üzerine söyleyeceklerini Rasyonalizm, Hümanizm, Postmodernizm ve Rölativizm çemberinde septik kuruntulara kurban eden bir bakışla modern bilim anlayışının kendi ayakları altından kayan zemine tutunarak mevcut çevre krizine çözüm bulunabileceğini beklemek de en sade bir ifade ile safdillik olarak görünmektedir. “Batı’da tabiatla alakalı dini bakış açısı kaybolmuştur. Burada bile din halen sıradan insanların dinlediği şeydir; oysa bu sayı dünyanın diğer bölümlerinde çok daha fazladır. Bu nedenle de dinin yerini değiştirmeye çalışan herhangi bir sekülerist ideoloji, daima dinin rolünü oynamaya gayret eder. Bu durum şu an birçok insan için bir “din” olarak kabul gören Batı’nın modern bilim ideolojisinde söz konusudur.” (Chittick, 2012, s.117)

Nasr, küresel ölçekte böylesi bir tehdidin eşiğinde modern insanın elindekileri tüketerek daha fazla ilerleyemeyeceğini fark etmesiyle, zoraki bir yeni gökler ve yerler arayışına girmeye mecbur kaldığını belirtir.

Dünyanın geleceğini koruma adına atılan adımların selameti, doğal düzen içerisinde hak sahibi olan bütün insanlık âleminin, denklemin bir tarafında yer etmesine bağlıdır. Bu durum göz ardı edildiği müddetçe her türlü çözüm arayışı, tabiatın memnuniyetsizliğine çarparak insanlığın vicdanında yeni hayal kırıklıkları ve yeni çözümsüzlüklere dönüşecektir.

Çünkü tabiat ile insan arasında bilimin mevcut yöntemlerle asla fark edemeyeceği çok özel bütünlük ve çok özel etkileşim söz konusudur. Diğer dinler, diğer Yer ve Gökler pozisyonuyla tam da burada bu etkileşimin tarihsel hafızasını teşkil etmektedir. (Nasr,2002a, s.23)

Esasında bilim ve teknolojinin asli konumunu, onu ortaya çıkaran insanın takdir etmesi gerekirken günümüzde teknik ve teknoloji insanın hâkimiyet mazbatası şeklinde algılanmış, o ve onun tarafında olanlar mağrur bir kibirlilikle tabiata her istediklerini yapabileceklerini zannetme yanılgısına düşmüşlerdir. “Teknolojinin doğal çevre üzerinde yaptığı kıyım, su, hava ve çevre kirlenmesi vb. tüm sorunlar, modern insanın tutulduğu hafıza kaybı ya da unutkanlık hastalığından kaynaklanmaktadır.” (Nasr, 2015, s.65). Bu bağlamda Nasr, «tabiatın gözcüsü» olması gereken insanoğlunun bilimin şımarıklığıyla kendine zoraki bir «tabiata hâkim olma» görevi addettiğini belirterek, hali hazırdaki krizin hem sebebi aynı zamanda hem de sonucu olarak gördüğü bilimsel bakış açısının tek meşru otorite görülmesini derinden eleştirmektedir. (Nasr, 2009, s.8) Bu yaklaşımla Nasr, genel olarak çevre sorunlarının temel sebebini de ortaya koymaktadır.

Nasr’ın bu eleştirisinde, bilimin gündelik hayattan uzak oluşu ve bilim adamı ile sokaktaki adamın arasındaki mesafenin açık oluşunun önemli etkisi vardır. Ayrıca bilimin anlaşılması, yorumlanması ve uygulanmasını sağlayan araçların ortaya çıkardığı şiddetli bunalımlar, bu denli bir eleştiriyi haklı kılmaktadır. “Modern dünyada çevre, egemen felsefeyi izlemek suretiyle yok edilmektedir.” (akt: Chittick, 2012, s.7)

Nasr’a göre bilim, kozmik düzenin dokusu içerisinde çevresini yakarak ilerleyen bir ateşe dönüşmüştür. “..tabiatla iş birliği yapacak yerde, durmadan ilerleyen bir ateşe dönüşmüştür. “..tabiatla iş birliği yapacak yerde, durmadan onunla çatışan modern medeniyetin her haliyle gösterdiği üzere, modern insanla tabiat arasında topyekûn bir dengesizlik vardır.” (Nasr,2009, s.31

Her ne kadar birçok Hristiyan veya Yahudi ilahiyatçı ve -Nasr’a göre İslam’ın da içinde bulunduğu batılı olmayan dinler, konu ile ilgili dinî ritüelleri dillendirmeye, bir doğal çevre teolojisi, etik ya da ekoteoloji geliştirmeye çalışmış olsa da süreç, hali hazırda sonu kestirilemeyen hastalıklı bir yörüngede ilerlemeye devam etmektedir.

Çünkü Nasr’a göre dinler de halen durumun kendilerine bakan yönlerinden habersizdirler. Zaten Nasr’ın amacı da, modern bilimin totaliter iddialarını çürütmek ve çeşitli geleneklerin yüzyıllar boyunca kendi kozmolojileri ve kutsal bilimleri içerisinde geliştirdiği dini doğal düzen görüşünün ifadelerine yer açmaktır. (Nasr, 2002a, s.76)

Burada “din” ve “maneviyat’ kelimelerinin üzerindeki ayrıma dikkat etmek gerekir. Her ne kadar ikisi bir birinden ayrılmaz ve birbirini tamamlayıcı bir şekilde özdeşlik arz etmiş görünse ve hiyerarşik olarak yukarı doğru bir bütünlüğü sağlamış olsa da iki kavramın anlamsal muhtevası tabiatın içsel mesajını algılamada farklı fonksiyonlar ihtiva etmektedir. Çünkü salt hukuka dayalı dinî ritüellerin tabiatın derunî-batinî yönünü görmede yetersiz kalmasına mukabil, tabiatı anlamlandırma için ihtiyaç duyulan ve tek tek dini tecrübeleri ortak bir paydada buluşturan metafizik-manevi bir bakış açısına her zaman ihtiyaç duyulabilmektedir. (akt: Chittick, 2012, s.115)

“17. yy. da din, batıda evren üzerindeki iddiasını kaybetmiş ve doğal düzen ile ilgili dinî bilgi, sahnede egemen hale gelen yeni bilim paradigmasında meşruiyetini kaybetmiştir.” (Nasr, 1996, s.80). 17. yüzyıldan itibaren önceleri kıta Avrupa’sında sonraları ise başta Amerika olmak üzere hemen hemen bütün dünya coğrafyasında ağırlığını ve hâkimiyetini baskın bir şekilde hissettiren materyalist tabiat anlayışı, modern insanı, doğaya daha fazla hâkim olma konusunda fazlasıyla hırslandırmış ve kısır bir döngüyle sonu gelmez bir açgözlülüğe mahkûm etmiştir. Bu dönem aynı zamanda seküler hümanizmin ve dünyevi insanın mutlaklaştırıldığı bir döneme de tekabül etmektedir ki dinî sınırlılıklardan kendini kendince azat eden bu yeni insanın önünde doğal dünya, savunmasızca bekler görünmektedir (Nasr, 2002a,s.49). “İnsan semadan gelmiş ve tabiatla uyum içerisinde yaşayan bir mahlûk iken, kendini aşağıdan gelmiş biri olarak görüp tabiatın en öldürücü tahripçisi haline gelmiştir.” (Nasr, 1995a, s.51)

Geleneksel insanın mistik bir şekilde manevi doruklara tırmanma arzusu, maalesef ki yerini önceleri aşılmaz dağ zirvelerini alt etme, sonra da topyekûn evreni ele geçirme sevdasına, nihayetinde ise tüm bir tabiatı boyunduruk altına alma arzusuna dönüşmüştür. (Nasr, 2015, s.19)

“Geleneksel insanın tabiat dünyasında nesnel olarak ve tabiatın ontolojik gerçekliğin bir parçası olarak görüldüğü semboller, artık tabiata dair dini bilgiyi ciddiye almayan bu zihniyet tipi tarafından bir kenara bırakılmıştır.” (akt:Chittick, 2012, s.119)

Böylece çevre bunalımı, Nasr’a göre, insanın ilahî olanı ve onun bütün bir varlık sahasının mevcudiyetini devam ettirdiği hakiki çevre olarak görülmesinin reddedilmesinden kaynaklanmaktadır. “Çevrenin tahribata uğraması, modern insanın doğal çevreyi ontolojik olarak bağımsız bir gerçeklik düzeni ve ilahi çevreden kopuk bir şey olarak görmek istemesinin bir neticesidir.” (Nasr, 1995a, s.98)

Öte yandan halen dünya üzerinde yaşanan mevcut çevre krizinin ortaya koymuş olduğu manzarada farklı coğrafyalarda yaşayan ve tabii çevreyi yok eden -en azından duruma seyirci kalan-bütün kültürlerin az çok payı bulunmaktadır. “Batıda doğup tedricen diğer bölgelere dağılan modern insan asırlarca gezegeni hep ilerleme, maddi başarı iktisadî gelişme ve on dokuzuncu yüzyılın diğer yanlış ideal ve tanrıları adına tahrip etmiştir. Dünyayı kazanmak gayesiyle semaya sırtını dönen modern insan bir anlamda bugün sırf semanın yitirilişinden dolayı dünyayı kaybetmektedir.” (Nasr, 1995b, akt: Chittick, 2012, s.123)

Nasr’a göre, içinde yaşadığımız çağda ortaya çıkan nüfus patlaması, kent yaşamındaki donukluk, her yönden tabii kaynakların tükenişi, doğal güzelliklerin tahrip edilişi, çevrenin makinelerce işgal edilişi, akıl hastalıklarındaki olağan üstü artış ve aşılması gittikçe daha da zorlaşan bin bir çeşit problemin temelinde açıkça tabiatın boyunduruk altına alınması yatmaktadır (Nasr, 2008, s.66). Nasr, modern insanın yaşadığı bunalımların altında insanın kutsal ile olan bağlarını kaybetmesini gerekçe gösterirken “Bugün istenmeyen bir şey olan beşeri yaşam bütünlüğünün bozulması, insan zihninin giderek daha çok bölümlere ayrılması ve insan ruhunun parçalanması hep sonuçta ilkesel bilginin yitirilmesi, insanın öğrendikleri ve bildiklerinin bu nedenle parçalara ayrılmasıyla ilişkilidir. Yani kısacası kutsal bilimin (Scienta Sacra) kaybedilmesi ile ilişkili” (Nasr, 1996, s.77) olduğunu belirtir.

Ve dikkat çekici olan şudur ki; Nasr’a göre, günümüzde çevre ve tabiat üzerine yeni yeni ortaya çıkan yüzeysel sorumlu girişimlerin altında gönül eğlendirme sefasının erken biteceği endişesiyle ortaya çıkmış hazımsızlık yatmaktadır. (Nasr,2008, s.42)

“Tabiattaki kriz, aynı zamanda bir hayat krizidir de. Bu yüzden de hayatın hayvan ve bitki olarak tecelli ettiği sadece dış dünyaya değil, içimize de, yani insanoğlunun içine de işlemiştir. içimizde hayatın anlamına ilişkin bir kriz mevcuttur” (Nasr, 1995b, s.34).

Bu dünya aynı zamanda “diğer herhangi bir gelenekte görülemeyecek şekilde doğa yasalarını ahlaki yasalardan ve insan ahlakını da evrenin işleyişinden” ayırmıştır. Nasr’ın çarpıcı ifadesiyle: “Çağdaş insan, tabiatı, kendisinden yararlandığı, ama kendisine karşı sorumlu olduğu bir eş gibi değil bir fahişe gibi görmektedir. Kendisine karşı hiçbir sorumluluk duygusu beslenmeyen bir fahişe.. ..bir fahişe gibi kullanılan tabiatın durumu, günden güne, daha fazla gönül eğlendirmeyi imkânsız kılmaktadır.” (Nasr, 2009, s.105)

Nasr, konu ile ilgili incelemelerini, kendisine son yüzyıla kadar batıda özel bir yuva kuran ve şimdi diğer kıtalara da yayılan ve çevrenin küresel ölçekte tahribinin baş sorumlusu olarak gördüğü modern dünyaya ev sahipliği yapan batıdaki hem felsefe hem de bilimle ilgi tarihsel değerlendirmelere yer vererek başlatır.

Sözü edilen dünya: “evrensel olarak savunulan ‘doğanın kutsallığı’ görüşünden uzaklaşarak insanı doğaya yabancılaştırılmış, kopmuş olarak gören ve doğanın kendisini de artık hayatın kaynağı olarak değil, onun yerine salt dünyevi insan tarafından kontrol edilerek sömürülecek cansız bir kütle, bir makine olarak” gören bir dünyadır. Bu yönüyle Nasr, bu dünyayı uzunca bir süredir bünyesine musallat olan hastalık ve sakatlıkları daha fazla içinde tutamayarak dışarı taşırmış bir dünya olarak teşhis etmektedir ki, çevre krizi hem bir ruhsal rahatsızlık ve uyumsuzluğun işaretidir hem de hastayı içinde bulunan durumun ciddiyetini fark etmesi için uyaran tabiî mesaj niteliğindedir.

Ortaya çıkan krizde sonraki bölümlerde geniş bir şekilde ele alınacak olan tabiatın kutsal yönünün seküler dünya görüşünün egemenliği altındaki modern insan tarafından yok edilmesi, Nasr’a göre bu felaketlerin birinci dereceden sorumlusu olmuştur. “Çevre krizi, aslen kutsal olmayan bir gerçeklik olarak görülen doğa üzerinde, beşerî varlıklara sınırsız bir güç veren içsel bir marazın ve bütün bir dünya görüşünün sonucudur.” (Nasr, 2002b, s.48)

Nasr’a göre, insan türünün çoğunluğu üzerinde dinin halen etkin, baskın bir sosyal kurum oluşu, bu kutsal yönün yeniden inşa edilmesinde dinin öncelikli bir taraf olarak sürece müdahil olmasını zorunlu kılmaktadır. Çünkü din, günümüzde hem insanlığın çoğunlukla itibar ettiği etkin bir sosyal kurumdur hem de günümüz çevre krizinin ortaya çıkmasını tetikleyen modern dünyanın ihtiraslarına ve aç gözlülüğüne karşı züht ve kanaatkârlık gibi dinginlik veren bir sükûnet imkânı sunabilir. “İnsanlığın büyük çoğunluğu için şimdi, her şeyden önce dinin zayıflatılması, ikinci olarak yeni tanrıları “ilerleme “ ve “gelişim” olan sözde bir din çeşidinden türeyen yeni bir değerler dizisi ile yer değiştirmesiyle körüklenen içimizdeki büyük ihtirasları kontrolün başka bir yolu yoktur.” (akt: Chittick, 2012, s.112)

Nasr’a göre tarihsel süreçte modern insanın tabiata bakışını tetikleyen iki temel etken öne çıkmaktadır. İlki, “sadece insanın fiziki ve en iyi ihtimalle duygusal ihtiyaçları için kullanılması ve hoşlandıkları her şeyi onunla yapabilsinler diye tamamen insanoğlunun hizmetinde tutulması amacıyla, tabiatın statüsünün bütün nihai manevi keyfiyetinden mahrum edilmiş bir gerçeğe ve bir nesneye dönüştürülmesine (ek olarak) makinistik tabiat anlayışı”. İkincisi ise, “insanı, hem Allah’tan hem de tabiatın nihayette bağımsız ve bu yüzden, onu kendi isteği veya tabiat hakkındaki düşüncesi yahut ihtiyaçları ya da kendi etrafındaki dünyayı nasıl idare edip düzenlemesi gerektiğine göre, tabiat üzerinde bağımsız bir fail vazifesini üstlenebilen müstakil bir varlık olarak tahayyül eden, Rönesans’ın getirdiği Hümanizmdir.” (Nasr, 1996, s.56)

İnsanlığın çağlar boyunca içinde varlık bulduğu ve kadim zamanların tecrübesini bir hazine gibi sunan geleneğin terbiyesi eşliğinde kendisini kuşatan tabiatla uyumlu olmanın ritmini yakaladığı, şuurlu ve zeki kurgusuyla kendisine nazar etme doruğuna varanları aciz ve hayran bırakan, kozmos suretinde apaçık önünde duran sonsuzluğun sanatına hürmette kusur etmediği dönemleri elinin tersiyle itip geri plana atarak arzı endam eden modern zamanın insanı, bu derece ciddi bir uyarıyla hiç de hesaplamadığı bir anda baş başa kalmıştır.

“Ekolojik Kriz, İnsana Batı’da on yedinci yüzyıldan beri geliştirilen ve insan ile kâinatı büyük bir ahenk içinde gören kutsal bilimlerin unutulmasına dayanan insan anlayışında ve insanın çevre ile olan ilişkisinde temelden yanlış bir şeylerin olduğunu hatırlatmak üzere sahneye çıkmıştır.”(Nasr, 1995a, s.20)

Ekolojik sorunlar, tarihsel, bilimsel ve zihinsel dönüşüm sonucunda oluşturulan yeni-dünyadan kaynaklanan sorunlardır. (Görmez, 2018, s.50) Doğa karşısında savunmasız ve doğanın şartlarına uyum sağlamak durumunda olan ilk insanlar, bu şartlara boyun eğerek hayatını devam ettirmiştir. Yerleşik yaşama geçiş, kentlerin oluşumu, nüfus artışı, beraberinde bilginin ve de teknik ilerlemenin artışını getirmiş bunun sonucunda ise insanlık doğanın bütün bilinmezliklerini çözme ve onu ele geçirmeye koyulmuştur. Doğaya bağımlı olan ve doğa ile karşılıklı etkileşimde olan insanlık zaman içerisinde bilgi ve teknik birikimiyle, doğayı kendine bağımlı kılmış ve insan doğa arasındaki ilişki tek yönlü ve doğanın insana tabi olacağı bir biçime bürünmüştür.

Zirai faaliyetler büyük rakamlara ulaşan işbölümüne sebep olmuş, baskın ilişkiler ağının temelleri atılarak çevresel yıkıma yol açmıştır. Dolayısıyla tarım öncesi insanlıkta söz konusu olan kendiliğindenlik, yerini hazzın ve keşif duygusunun yerini alan uygarlığın zaferiyle itaat, tekrar ve düzene bırakmıştır. Önceleri organik olarak görünen dünya, 17. yüzyılın Kartezyen evren düşüncesiyle birlikte, bir makine gibi tahayyül edilmeye başlanmış ve parçalanabilen, tekrar edebilen deneylerle yeni keşfedilmiş bilimsel yöntemlerle incelenebilir kılınmıştır. (Heywood, 2013, Akt: Erol,2017,s.265)

Sanayi Devrimi, ekolojik denge üzerinde büyük tahribatlara yol açmış ve fakat aynı zamanda doğaya ilişkin bir bilinci de ortaya çıkarmıştır. Bu noktada doğanın korunmasına yönelik çabalar 1800’lerin sonuna doğru yeterli olgunluğa ulaşabilmiştir. (Önder, 2003, s.4) Canlılarla çevrelerinin, karşılıklı etkileşim ve ilişkilerini inceleyen bir disiplin olan ekolojinin sistemli bir hale gelebilmesi için ise 19. yüzyılı beklemek gerekmiştir. (İmga, 2010, s. 18)

Ekolojik sorunlar, tarihsel, bilimsel ve zihinsel dönüşüm sonucunda oluşturulan yeni-dünyadan kaynaklanan sorunlardır. (Görmez, 2018, s.50) Doğa karşısında savunmasız ve doğanın şartlarına uyum sağlamak durumunda olan ilk insanlar, bu şartlara boyun eğerek hayatını devam ettirmiştir. Göçebe toplumlara geçildiğinde tam anlamıyla ekolojik bir toplum olarak görülen organik toplum yapısı kırılmaya başlamış ve insan kısmen de olsa çevresini etkilemeye başlamıştır. Ancak yine de asıl kırılma noktası, doğayı dönüştürme kuvveti bulunmayan göçebe toplumlardan sonra yerleşik tarım toplumuna geçişle birlikte olmuştur. Yerleşik yaşama geçiş, kentlerin oluşumu, nüfus artışı, beraberinde bilginin ve de teknik ilerlemenin artışını getirmiş bunun sonucunda ise insanlık doğanın bütün bilinmezliklerini çözme ve onu ele geçirmeye koyulmuştur.

Doğaya bağımlı olan ve doğa ile karşılıklı etkileşimde olan insanlık zaman içerisinde bilgi ve teknik birikimiyle, doğayı kendine bağımlı kılmış ve insan doğa arasındaki ilişki tek yönlü ve doğanın insana tabi olacağı bir biçime bürünmüştür.

Nasr, bilimsel dünya görüşünün sebep olduğu ve son kertede insanlığı getirmiş olduğu vaziyetten rahatsızlık duymakta ve kendisi gibi düşünen bilim eleştirmenleri ve gelenekçi ekol ile birlikte modern insanın zihin dünyasını geniş bir çerçeveden ele alarak sorunların kaynağını iyi analiz etmede bir odak noktası olarak görmektedir.

Nasr’a göre, yaşanan sorunların önemli bir ayağını temsil eden bilimsel dünya görüşünün ortaya çıkışını iyi kavramak gerekmektedir. Bilim Batı’da, Hristiyan dünyanın bağrında, sözü geçen medeniyetin tam merkezinde ortaya çıkmıştır. Bu sebeple Nasr, erken dönem Hristiyanlıktan başlamak üzere Hristiyan dünya görüşü ele almakta, varlığa, insana ve tabiata bakışını olduğu gibi tespit etmeye çalışmakta ve bütün bir süreci göz önünde bulundurarak yaşanan zihinsel ve düşünsel değişim ve dönüşümleri hassas bir şekilde farklı kültürlerle kıyaslayarak irdelemektedir.

Bu bağlamda çok daha önceki devirlerden başlamak üzere eski Grek felsefi anlayışını, İslam coğrafyasının bu süreçteki fonksiyonuna ve akabinde bilimsel dünya görüşünün rasyonalizm, septisizm, pozitivizm, hümanizm, materyalizm ve sekülerizm gibi düşünsel-felsefi boyutta ve ardından Rönesans devrimiyle başlamak üzere, Kopernik devrimi, Kepler devrimi, Newton, Descartes ve Galileo peşinden Evrim teorisi gibi bilimsel sekmeleri hem bilim tarihi hem de bilim adamları üzerinden okumakta, vaziyetin bütün bir suretini aşama aşama ve bütün çıplaklığıyla ortaya koymaya çalışmakta ve bunu da fazlasıyla başarmaktadır. Hal böyle olunca yapılan eleştirilerden sonra mevcut uyumsuzluğun ve krizlerin çözümü için bütün bir insanlığı içine alan ve farklı coğrafyalardaki birbirinden çok farlı kültürlerin de müdahil olduğu ayrıca insanlığın uzun bir zamandır yoksunluğunu hissettiği, hava su gibi temel ihtiyaç minvalinde değerli olan, sağlık, huzur ve varlığın bütün kategorilerinde arzu edilen dengeyi yerine getirecek bir çözüme, bir reçeteye ihtiyaç vardır. (Zengin, 2015,s.116)

İnsanın varoluş içerisindeki aslî konumunu kaybedip önce kendi varlığına ve tabiatına yabancılaşması zincirleme bir kaosu tetiklemiştir. İnsan, kendi içerisinde tabiî dengesini bozmakla yaratıcı ile olan ilişkisinin frekansını da kaybetmiştir. Ardından hakikat karşısında konumunu iyiden iyiye yitiren insan hem diğer varlıklarla hem de doğal çevre ile olası etkileşiminin bütün yönlerini sağlıksız bir boyuta taşımıştır. Bilimsel dünya görüşü insan doğasının kontrolsüz dürtülerini serbest bırakmaya zemin hazırlayarak, bütün bir kâinatın ahengini elinde bulunduran ilahî otoritenin hem tabiatın hem de insanın doğasına yüklediği varoluşsal uyarlamaları yok sayarak farkında olmadan bütün bir canlı hayatını ve varlığın tabiî dengesini sonu kestirilemez bir macera adına büsbütün tehlikeye atmıştır. Halen yaşanan sorunların neredeyse tamamı bu uyumsuzluğun ve kontrolsüzlüğün getirdiği sağlıksız gidişatın en göze çarpan uyarıcı işaretleridir. (Zengin, 2015,s.114)

İnsanlığın çok eski zamanlardan beri sahip olduğu bu aziz değerlerini yeniden hatırlaması elzemdir ve bu çağda yaşayan bütün bir insanlığın mesuliyet duyması gereken en acil konuların başında gelmektedir.

Zengin (2015, s.112)’in işaret ettiği üzere, Nasr, bu sorumluluklardan hareketle yaşanan krizlerin kaynağını doğru belirlemeyi çözüm için gereken öncelikli bir adım olarak görmektedir. Nasr’ın özenle üzerinde durduğu hikmet ve irfan merkezli bir bilinçle bakıldığında sorunların birinci dereceden sorumlusunun apaçık bir şekilde insan faktörü olduğu görünmektedir.

Nasr’ın felsefî ve fikrî düşünce dünyası, mensubu bulunduğu ve batıda son dönemlerde gittikçe daha da revaç bulan gelenekselci ekolün düşünce düzlemi ile aynı doğrultuda seyretmektedir. Nasr, entelektüel konumu itibari ile en başta küresel ölçekteki çevre krizi olmak üzere, doğal kaynakların haksız pay edilişi ve insanlığı kasıp kavuran tüketim çılgınlığı gibi, yaygın bir hastalık olarak tanımladığı modern zamanın sorunlarına karşı bilge bir aydın duyarlılığıyla hem uyarıcı bir görev üstlenmekte hem de bütün bir insanlığı içine alacak geniş ölçekte, çevreye ve tabiata karşı varlığın özünde saklı olan kutsalın farkındalığını uyandırmayı amaçlamaktadır.

Nasr, evrenin tecelli suretini insanın bilfiil temaşa etmesi icap eden bazı vasıflarına da değinmektedir. Bunlardan öncelikli olan ilk temel nitelik, insanın sahip olduğu ağırlıklarından kurtulması, bir anlamda nefsini veya egosunu arındırması anlamına gelen iki kez doğmuş ya da yürüyen ölü kıvamında (Chittick, 2012,s.115) betimlediği bir aşkınlık halinin insanda tezahür etmesidir. Nasr’a göre bu durum, o kadar hissedilir ve fark edilir bir kıvamdadır ki; bir heyula veya bir trans halinin efsunlu belirsizliği içerisinde nitelenemeyecek kadar burada ve şimdi olarak tecrübe edilebilen bir gerçeklik algısının doruk tecrübesinden ibarettir.

“Doğanın ilahi tecelliye dayalı formları ve Mutlak Gerçekliği, aşkın ve öte olarak değil burada ve şimdi olarak tecrübe edilebilir” (Nasr, 2002a, s.47). Tabi bu tecrübenin en temel kaynağı ilahi mevhibeye dayanan sezgidir. Sezgi hem bu farkındalığın kaynağı hem de uygulanışını kolaylaştıran temel bir araçtır. (Nasr, 2002a,s.49)

“Bu, kozmosun yalnızca zahiri bir gerçek ya da fenomen olmaklığını terk edip ancak sezilebilenin yansıması olan bir sembol haline dönüşerek batini güzelliği açığa vurduğu andır.” (Nasr, 2015, s.34) Nasr, bu noktadan sonra kozmosun, ilahi isimlerin, sıfatların ve sonunda aslî Bir’in çeşitli görünüşlerinin ve güzelliğinin yansıdığı birçok aynaya dönüştüğünü belirtir. “Arapça “tecelli” kelimesi metafizik söylemde ilahi hiçliğin aynası olan kozmos aynasındaki bu yansımasından başka bir şey değildir.” (Nasr, 1995a, s.39) Artık nesneler, örneğin ağaç, bir bilge için aklı vasıtasıyla bilinen bir düzeyin sembolü olmanın yanında bir huzuru ve cennete ait bir mahiyetin letafetini taşımaktadır. (Nasr, 1996, s.49)

Nasr bu uyumun geleneksel bilimlerde ister âlemin ruhu olarak adlandırılsın isterse farklı bir tanımlama yapılsın, geleneksel doğa bilimlerinde hayvanlar, bitkiler ve mineraller arasında ayrıca fiziksel, ruhî ve manevi alanlar arasındaki uyumun derin bir şekilde farkında olduğunu öne sürer. Nasr tabiattaki bu her yerde kendini derin bir şekilde farkında olduğunu öne sürer. Nasr tabiattaki bu her yerde kendini gösteren uyumun aynen insan vücudundaki bütünsel uyuma benzer bir ortaklık içerdiğini belirtir. Çünkü Nasr, bu uyumun aynı zamanda hem kozmosun hem de insanın bir prototipi konumunda olan kâmil insanın varlığının mükemmel uyumundan sadır olduğunu düşünmektedir.

ve Nasr bu hususu şöyle açıklar; “Eğer evren müzik seslerinin kristalleşmesi ve müziksel uyum, gezegenler anlayışından quantum enerji düzeyine kadar tüm evren yapısının anlaşılması için bir anahtar ise, bu, uyumun her şeyin kendisi vasıtasıyla yaratılmış olduğu arketipsel gerçekliğin varlığının özünde bulunduğundan dolayıdır. Eğer tanrı kendisi vasıtasıyla yaratılmış olan her şeyin ölçüsünü veren bir geometri uzmanıysa, O aynı zamanda kendisi vasıtasıyla her şeyin yaşadığı ve fonksiyon sahibi olduğu ve kozmosta göz kamaştırıcı ve mucizevi bir tarzda sergilenmiş olan ahengi sağlayan müzisyendir de” (akt: Chittick, 2012, s.104).

Nasr, “Zevkî Hikmet’ prensibine dayanan geleneksel kozmolojilerin, kozmosu bir tasavvur çerçevesinde ele almalarının yanında, onun bir ikon ve metafizik gerçekliğin sembolü olarak tasvir etmeye ek olarak insanın varoluş serüveni içerisinde çıkmış olduğu yolculukta ona yardımcı olması için bir çeşit yol gösterici mahiyetinde kozmos haritaları da sunmayı ihmal etmediklerini belirtir. (Chittick, 2012, s.114)

Nasr, aşağıda bahsedilen körlüğün hâkim olduğu çeşitli bilim çevrelerince uzun bir süre dünya canlı hayatının birbiri ile doğrudan ilişkili olan evrensel uyumunun görülemediğini dile getirerek, tabiata dair bilgesel farkındalığın geleneksel evren bilimlerinde, çeşitli coğrafyalarda çeşitli formlar ve mitler eşliğinde kadim zamanlardan beri mevcut olduğunu ifade eder. (Nasr, 2002a, s.43)

Bu uyumu Nasr, açık bir örnek üzerinden şöyle belirtir; “Tropik denizlerdeki balıkların hayat safhalarını inanılması güç tarzlarla kuzeydeki tundralarda (kuzey kutbuna yakın buzla kaplı bölgelerde) dolaşan yaratıklara bağlayan, âlemi kaplayan bu inanılmaz uyum son zamanlara kadar batı bilimince göz ardı edilmiştir. Bu uyum geleneksel doğa bilimlerinin en önemli unsurunu oluşturur.” (Nasr, 2002a s.47, akt:Chittick, 2012, s.100)

Nasr, öncelikle kendi iç gerçekliğine yabancılaşan ve bu kopuşun getirdiği boşluğun anlamsızlığını tabiat aynasında kendi uyumsuz suretinin yansımasının yanılgısıyla özdeşleştirerek kendisini zehirlemiş olan ve bu zehri de öfke ve saldırganlıkla doğaya aksettirdiğinin farkında olmayan, sonuçta bu kuşatıcı bilgiden mahrum olan ortaçağ insanının kaotik durumuna dikkat çekmek ister. Nasr, zahirileşmeye mahkûm olan ortaçağ insanının bu durumunun ve saldırganlığının altında birçok sebebin yanı sıra Hristiyanlığın doğaüstü ile doğa arasında çekilen kaskatı keskin perdenin de etkili olduğunu belirtmeyi ihmal etmez. (Nasr, 201,s.101)

Nasr geleneğe sık sık atıfta bulunduğu Bilgi ve Kutsal adlı kitabında kutsal bilgi adına önemli ikonları barındıran kızılderili kültürü ve şintoist bakış açısına yer vererek, sözü geçen kültürlerde hayvanlar ve bitkilerin ilahi sıfatların sembolleri olarak görülmesinin yanında kutsal bilginin ibadetlerine nüfuz edecek kadar kökleşmiş olduğu sonucunu çıkartır. Nasr, Kızılderili’nin ayı ya da kartalı sadece ilahi bir görüntü olarak algılamadığını ayı ve kartalı, ayı ve kartal yapan şeyin bilgisine de sahip olacak kadar hikmete vakıf olduklarını belirtir. (Brawn, 1995, s.221)

Böylece tanrının vahyi hem insanları hem de bütün bir doğayı kuşatmış olarak algılanabilmektedir. (Nasr, 2002a, s.28) Böylesi bir farkındalıktan sonra Nasr, tekrar dikkatini modern düşüncenin bağrından koptuğu son dönem ortaçağdaki zihniyetine yönelerek bu dönemin zihniyet profilini çıkarmaya çalışır.

O, İslam literatüründe çokça dillendirilmiş olan kutsal kitabın yazılmış ya da tedvin edilip kitap haline getirilmiş Kur’an (el-Kur’ânu’l-Tedvinî) olduğu ve aynı zamanda kozmik düzenin (elKur’ânu’t-Tekvînî) olarak adlandırılışını hatırlatarak Kur’an da ki cümlelerin ayet olarak adlandırılışına dikkat çekmekte ve ayetlerin işaretler ve semboller anlamına geldiğini vurgulayarak kâinatın sembolik okunuşuna dair işaret ve imalar taşıdığını belirtmektedir. (Chittick, 2012, s.88)

Nasr, bu durumu Kur’an’dan Fussilet Suresi 53. Ayeti naklederek ilahi bir dayanakla temellendirmektedir. İlgili ayette, “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kuran’ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” ifadeleri yer almakta, Nasr, bu ayetteki âfâk (ufuklar) kelimesiyle gökyüzüne ya da kozmosa işaret edildiğini, kendi nefisleri ifadesiyle de insanın bâtınî varlığına göndermede bulunulduğunu belirtir.

Nasr’ın değerlendirmeleri çerçevesinde insan, ayetlerin zâhirî anlamları ve insanın zekâsı ile ayetlerin bâtınî anlamlarını ve kalbî farkındalığını kendi içinde birleştirerek ilahi işaretleri okuyabilmekte, benliğini kozmostaki ilahi tecellinin bir parçası olarak onunla buluşturmakta ve böylece tabiatın birer âyâta dönüşmesi insanî biliş düzeyinde sağlanmış olabilmektedir (Nasr, 2009, akt: Chittick, 2012, s.91). “Nasr’ın geleneksel kâinat anlayışı huzurun, aydınlığın ve ilahi olanın yansımasıyken modern kâinat anlayışı ise buhranın ve kargaşanın tezahür etmesi şeklinde formüle edilebilir.” (Sungur, 2014, s.40)

Nasr, bu açıklamalar çerçevesinde doğanın kendisinin kendi metafiziği ve seslenişi ile ilahi bir vahiy olduğu sonuncunu pekiştirmekte ve kâinattaki bu ilahi seslenişin kendisine hikmet ile kutsal bilgi bahşedilmiş bir mütefekkir tarafından okunabileceğini belirtmektedir. (Chittick, 2012, s.93-94)

Onlara ufuklardaki ve kendi nefislerindeki delillerimizi ileride göstereceğiz ki onun (Kur’an’ın) gerçekliği onlara apaçık olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi! Fussilet 53 / Mehmet Okuyan Meali

Nasr, evrenin ilahi hakikatleri sembolik olarak yansıtan kutsal bir ayna, kutsal bir kitap olduğu anlayışının hem İslam, hem Hristiyanlık hem de Yahudilikte belirgin bir yer teşkil ettiğini belirtir (Nasr,1999, s.170; Chittick, 2012, s.84). Özellikle İslam dini içinde kozmos ile kutsal kitap arasındaki bağlantı Nasr’a bütün bir dinin merkezi konumuna oturtulmuş olarak görünmektedir.

Nasr, evrenin aşağıdaki değerlendirmelerinden sonra farklı bir kozmos algısı olarak gelenekte yer eden ve diğerini tamamlayan bir kozmos araştırmasından bahsederken belli doğal formların ilahi sıfatların yansıması olarak ve kozmosun ilahi olan bir çerçevede düşünülmesi.. olarak tanımladığı tecelli merkezli anlayışı kastetmektedir (Nasr, 1995a, s.16). O’nun ifadeleriyle; “Bu, ilahi sıfatları yansıtan ve kozmosun ilahi bağlamdaki müşahedesi olarak bazı tabii biçimlerin tefekkürüdür.” (Nasr, 2008,s.69)

Nasr’ın Bilgi ve Kutsal adlı kitabında açıkça ifade ettiği ve geniş bir bölüm ayırdığı Kozmos’un tecelli merkezli okunuşunu ilk eserlerinden olan ve tabiat anlayışının temelini attığı İnsan ve Tabiat adlı eserinde üstü kapalı bir şekilde, bir sembolizm çatısı altında, ele aldığı dikkatlerden kaçmamaktadır. Nasr’ın fikir dünyasının belli olgunlaşma aşamalarından geçerek tabiatın sembolik mesajlarını dini çoğulculuk ekseni üzerinden temellendirip daha sonra kutsal bilgi eşliğinde bir üst aşamaya çıkardığı yönünde bir kanaat oluşmuştur.

Ayrıca son dönem eserlerinden olan Bilgi ve Kutsal’ da tabiat anlayışını gelenek ve dini çoğulculuk doktrinlerine entegre ettiği açıkça fark edilmektedir. Nihayetinde Nasr’ın düşünce dünyasının
önemli saç ayağından olan Kutsal Bilgi (scientia sacra), Gelenek ve Dini çoğulculuk doktrinlerine ek olarak Tabiatın, diğerleriyle birlikte sistemin üçlü saç ayağını oluşturduğu söylenebilir. Nasr, tefekkür dünyasının olgunlaşma süreçleri içerisinde geç dönem felsefî ve fikrî tekâmülünü böyle bir sistemle tamamlamış görünmektedir.

Nasr, bu anlayışın (tecelli) genel anlamıyla ruhu gerçekleştirme (kemale erme), Allah’ı her yerde görme hali olarak zevkî hikmet prensibine dayandığını ifade eder. (Huxley, 1996, akt: Nasr, 1999: 203) Tecelli merkezli bakış açısı kutsal bilgi açısından kalp gözünün merceğinden kutsal bir nazar ile nurani ışınlar eşliğinde yine kutsala bakmakla mümkün olmaktadır. Nasr, doğrudan salt akıl gözüyle bakıldığında kozmosun zahirileşmiş brüt gerçekliklerin kalıbı olarak görmek anlamına geleceğini vurgular. (Nasr, 2015,s.39) Nasr, bunun aksine tecelli merkezli bakışı; ilahi sıfatların tezahürlerinin yansıdığı bir sahne, mahbubun yüzünün yansıdığı çok sayıda ayna ve insan varlığının merkezinde bulunan Hakikat’in tecellisi olarak görmek şeklinde açıklar. (Nasr, 1999,s.167; Nasr, 2002a, s.86)

Nasr, geleneğin bu durumunu kendisinin de mensubu bulunduğu geleneksel ekolün sophia perennis doktrininin hem bir çeşit uygulayıcısı ve aynı zamanda tamamlayıcısı olan cosmologia perennise de bir geçiş olarak görmektedir (Nasr, 2008,s.23). Nasr’a göre; “…çeşitli biçim ve sembollerin dili ile yansıttıkları bir cosmologia perennisten aslen metafizikle alakalı olan sophia perennisin bir anlamda tamamlayıcısı, diğer bir anlamda da tatbiki olan bir cosmologia perennisten bahsedilebilir” (akt: Chittick, 2012, s.75)

Nasr, geleneksel dünyada kozmolojik bilimlerin her zaman var olduğunu ve bunların, metafizik ilkeleri tabiata ve kozmik realitelerin bütün sahalarına uygulanması ile ortaya çıktıklarını belirtir (akt: Chittick, 2012, s.94). “Ne var ki bu misallerde bile söz konusu geleneksel bilimlerin amacı, kapalı bir sistemde diğer bilgi alanları ve hakikat düzenlerinden kopuk, belli bir hakikat düzenine ait bir bilgi üretmekten daha ziyade, o bilgi yüksek bilgi düzeyleriyle alakalı olduğu için, söz konusu alanı yüksek hakikat düzenleriyle bağlı kılan bir bilgi üretmektir.” Bu bilgi çoğu zaman sembolizmin dilini kullanır. “Alakalı oldukları alanın şiirsel bir imgesini ya da bir duyguyu değil, farklı varoluş seviyeleri arasındaki benzerliğe dayalı sembolizm diliyle izah edilen bir bilim.” (Chittick, 2012, s.70)

Nasr, tabiatın bu şekilde okunmasının hissi etkiler karşısında kendisini tümüyle bırakmamış ve aklı da sürece dâhil etmiş bir insan bilincinin okuması olarak görmekte ve aynı zamanda elde edilen bilginin “bilim” değeri taşıdığını belirtmektedir. Geleneksel bilimler modern zamanda olduğu gibi kendisini gerçekliğin belli bir boyutuna hapsetmemiş, aksine gerçekliği daha derin ve daha üst boyutlarla ilintili bir şekilde anlama ve anlamlandırma üzerinden bilgi üretmeye soyunmuşlardır (Nasr, 2009, s.12). “Günümüz bilimi içinde ele alınan aynı tabiat alanıyla meşgul modern bilimden ayrı bir geleneksel bilim söz konusudur.” (Chittick, 2012,s.45)

Modern bilim karşısında geleneksel bilimlerin en belirgin özelliği, kozmosun sistematik bir sembolizm içerisinde okunmasıdır. Bunları sadece bir sanat ya da şiirsel bir dil olarak görmek bilginin gerçekliğin üst boyutlarıyla bağını koparmak ve insan aklının bilişsel yapısını teşkil eden “duyum” un çeşitli katmanlarını (kanallarını) görmezden gelmek anlamına gelir. Bununla birlikte unutulmamalıdır ki, “(geleneksel bilim) ..iddialarına göre, bu, varlığın değişik düzeyleri arasındaki benzerlik üzerine kurulu sembolizmin dili ile ifade edilmiş olan bir bilimdir.” (Nasr, 2002a, s.34)

“Tabiat ve tabii formların kendini temaşaya hasretmeleri gerçekten kutsal bir sanattır” (Nasr, 1995a, s.14). Nasr, tabiatın ve tabii formların kendisini temaşa eden insana kutsalın sonsuz sanatlarının izlenebilirliği imkânını sunmasını ve insanla tabiat arasındaki karşılıklı etkileşim süreçlerinin bütününü, kendi içerisinde başlı başına farklı bir kutsallık alanı olarak kabul ettiği daha derin bir anlayış üzerinden okumaya soyunmaktadır. Nasr’a göre kutsal bilginin temel amacı bizzat kutsal olanın bilgisine ulaşmaktır. . Kutsal olana ait bilgi ise kozmik tezahürlerin ötesinde bulunan yegâne gerçekliğin bilgisidir (Nasr, 2008; akt: Chittick, 2012, s.81). Nasr’ın varlığın birliği ilkesi üzerinden temellendirdiği tabiat anlayışı, bizatihi kutsalın her şeyi kuşatmış olduğu iddiası ve bu kuşatıcılığın batini (içe ait) okunma ve temaşa düzeylerini de ihtiva ettiği bütüncül bir sürece karşılık gelmektedir. Bu varsayımla birlikte kutsala doğru üst üste katmanlaşan farklı kutsal gerçeklik düzeylerinin yeni bir farkındalık aşaması da böylece idrak edilmiş olur.Birçok eseri yanında onun ilmi hayatının zirvesi ve entelektüel kimliğinin konumunu belirleyen yegâne çalışması kendi ifadesi ile Bilgi ve Kutsal isimli eseridir (Kasay, 2019, s.24-26).

Nasr dolaylı olarak kutsal bilgiye ulaşmayı ve onu icra etmeyi kâinat kitabının dağılmış yapraklarının toplanmasına benzetmektedir. (Chittick, 2012, s.83) Kendisi de bu bilginin fark edilmesine ve açığa çıkarılarak anlaşılır kılınmasına katkıda bulunmakta, bu bilgi yoluna kendini adadığına dair izlenimler vermektedir. (Nasr, 2008)

Nasr’a göre kâinat, çok özel değerleri ihtiva eden kozmik surette canlı bir kitaptır. (Nasr, 2002a, s.61) Bu değerler varoluşa dair son derece önemli kadim ayetleri içermekte, hikmetle kendisine nazar eden hikmet sahibi kişiye, insanı, kâinatı ve ikisi arasındaki ilahi örüntüyü bir derinlik algısı içerisinde perdeleyerek sunmaktadır.

Tabiattaki formlar üzerinden kutsal hakikatler, sembolik mesajlar eşliğinde sunulmakta, insana iç boyutunda kendi derinliği ile çarpıştırarak yansıtıldığında ise ilahî bir denklemin nurani bir tecellisinin sırlarını aşikâr eden keşfi bilgi suretinde zamansal farkındalık aynalarına dönüşmektedir. “Manevi ve tefekkürî insan, sadece hayatın saçmalıklarına ve dünyeviliğin basitliğine karşı tabiatta bir barınak aramaz; aynı zamanda tabiî formlarda, bu formların dünyevînin gözüne kapattığı fakat ruh dünyasına yakınlaşmış olanlara manevi gerçeklikleri de temaşa etme imkânına sahiptir.” (Nasr, 1995a, s.22)

“Mütefekkir, bakir tabiatın sessizliğinde Ruh’un çağrısını ve aynı zamanda kendi kaynağının daveti olan semavî sedayı duyabilir” (Nasr, 1995b, s.13)

Nasr’ın ifadesiyle: “…muhakkak, kâinat son derece önemli kadim ayetleri ve kozmosun esas varlığı olan ve çevresindeki esas kozmik çevre ile derin bir iç çekirdeğe sahip olan ve bir birini tamamlayan unsurları kozmik aynada yansıtılmış olan insanı ihtiva eden bir kitap olduğundan dolayı, kutsal bilgi basit bir şekilde tabiatın deneysel bilgisinden ya da tabiatın güzelliği karşısında salt bir duyarlılıktan.., ..ibaret olmayan kozmos bilgisini de içermelidir.” (Nasr, 2008, s.14)

Enerji konusu çevre sorunlarının başlıca sebeplerinden gösterilebilir (Kaya, 2012, s.74): Şöyle ki, dünya nüfusu her geçen gün büyümektedir. Yanı sıra bireylerin gündelik hayatta kullandığı/tükettiği enerji miktarları da artmaktadır. Örnek verecek olursak, bir ev içerisinde bulaşık makinesi, çamaşır makinesi, buzdolabı, fırın gibi enerji tüketen nesnelerin yanı sıra akıllı telefonlar, tabletler, bilgisayarlar da enerji tüketen aletlerdir. Bu doğrultuda nüfusun yanı sıra insanoğlunun gündelik yaşamda tüketecek enerji ihtiyacının da arttığını söyleyebiliriz. Bugüne dek enerji kaynağı olarak kömür ve petrol kullanan insanoğlunun, tüketim unsurlarının etkisiyle yeni ufuklara yönelmesi gerekmektedir.

Elektrik ihtiyacını hidroelektrik santrallerle gerçekleştiren insanoğlu yeni formüllere ihtiyaç duymaktadır. Çünkü doğal kaynaklar azalmakta, mevcut enerji üretim biçimleri doğal dengede etkisi uzun yıllar sürecek kayıplara yol açmaktadır. Bu durumda enerji üzerine düşünceler oluşturmak için yeni politikalar oluşturmaya gerek duymaktadır. (Yıldırım ve Örnek, 2007, s.35)

İnsan-çevre ilişkisi başta olmak üzere, insanoğlunun bu konuları entelektüel bir uğraş olarak ele almasında filozofların önemli bir yeri olmuştur. Çevre konusuna dikkat çekmiş, bu alanda çalışmalarıyla ön açmış iki filozofun çevre sorunları üzerine düşünceleri, bu çalışmanın odağında yer almaktadır. Çünkü tabir yerindeyse bütün hengâme çevre sorunları üzerinden çıkmaktadır. Doğanın sınırlı varlığı, ekonomik dengeler, kirlenmekte olan ve yaşlanan bir dünya, karşılanması gereken ihtiyaçlar, yanı sıra hastalık sayısındaki artış, politikacıların tutumu gibi birçok başlık üzerinden ilerleyen tartışmalarda çevre sorunlarının sebepleri, etkileri göz önünde bulundurulmaktadır.

Sanayi devrimi ile birlikte tohumları ekilen çevre sorunları, 2. dünya savaşından itibaren ortaya çıkan dünya ülkelerinin kalkınma hareketleriyle birlikte hız kazanmış, bu süreç de dünyayı tehdit edecek çok sayıda çevre sorununun türemesine ve gitgide bu sorunların boyutlarının büyümesine ön ayak olmuştur. İlk başlarda kalkınma uğruna göze alınan çevre sorunları, sonraları akışkanlık özelliği sayesinde yerelden küresele dönüşerek, dünya ülkelerinin kalkınma ve çevre arasındaki uyumu muhafaza eden bir arayışa girmelerine neden olmuştur. İşte bu noktada birinci bölümde ele alınan sürdürülebilir kalkınma kavramı, dünya ülkelerinin bu arayışlarına paralel olarak ortaya çıkmıştır. Fakat sürdürülebilir kalkınma kavramını gelişmekte olan ve gelişmiş ülkeler farklı algılamıştır. Bu bağlamda gelişmekte olan ülkeler sürdürülebilir kalkınmayı yoksulluğun azaltılması, pazara ulaşımın daha kolay hale getirilmesi ve toplumun temel gereksinim alanlarındaki (eğitim, sağlık gibi) sorunların iyileştirilmesi olarak algılarken gelişmiş ülkeler ise, çevrenin ve çevresel değerlerin muhafaza edilmesi ve sosyal sürdürülebilirliğin sağlanması olarak algılamışlardır.

Böylesi bir algılama farklılığına rağmen dünyada sürdürülebilir kalkınma ile birlikte, kalkınmanın her koşula rağmen olması gerektiği düşüncesine karşı çıkılmaya başlanmış, kalkınmanın çevreden ayrı düşünülemeyeceği yönündeki düşünce yapısı gelişmiş ve çevresel değerlerin mutlaka sürdürülebilir kullanılması gerektiğini savunan bir kanı oluşmuştur. Bu bağlamda da çevre sorunlarını asıl yaratıcı olan gelişmiş ülkeler başta olmak üzere çok sayıda dünya ülkesi sürdürülebilir şekilde kalkınan toplumlar yaratmak için çaba sarf eder olmuştur. Sonuç olarak çevre sorunlarının ortaya çıkmasında en büyük etken olan insanoğlu, sürdürülebilir kalkınma gibi kavramlar yaratarak bu sorunların boyutlarını ve etki alanlarını daraltmaya çalışmaktadır. (Kaypak, 2011, s.23)

Sanayi ve teknoloji bağlamında sağlanan gelişmelerin ilk olarak Batı Avrupa’ da ortaya çıkması ve daha sonra tüm dünyaya yayılması, çevre sorunlarının da yine Batı Avrupa’ da başlayıp tüm dünyaya yayıldığına işaret etmektedir. Bununla birlikte dünyada yaşanan ilk çevre sorunu su sistemlerinde ortaya çıkan kirlilik olarak kendini göstermiştir. İnsan kaynaklı faaliyetler neticesinde ortaya çıkan yapay çevrenin, doğal süreçler neticesinde ortaya çıkan doğal çevreyi negatif yönde etkilemesiyle gelişen ve doğal çevrenin hasara uğramasıyla da insan dâhil tüm canlıların zarar görmesine neden olan sorunlara çevre sorunu adı verilmekte (Bozkurt, 2013, s.37) olup, söz konusu çevre sorunları sürdürülebilir kalkınma anlayışında ele alınan öncül sorunlardan biridir. Bu bağlamda çevre sorunları sürdürülebilir kalkınma anlayışına göre mutlaka engellenmeli, eğer mümkünse düzenlenmesi noktasında adımlar ilave edilmeli ve bu sorunların kronikleşmemesi için önlem alınmalıdır. Çünkü çevrenin biyolojik, ekonomik, insani, kültürel ve turistik önemi göz önünde bulundurulduğunda çevre sorunları; başta insan olmak üzere tüm canlıların yaşamsal faaliyetlerini sınırlandırmakta, cansız varlıkları etkilemekte, çevresel değerlerin ihtiyaçları karşılama kabiliyetini zayıflatmakta, çevresel sürdürülebilirliği engelleyici bir özellik taşımakta ve sosyo-ekonomik yapıyı tehdit etmektedir. Tüm bunlarla birlikte çevre sorunları; akışkan bir yapıya sahiptir, birbiriyle ilişkilidir, küreseldir, diğer toplumsal sorunlardan ayrı tutulamaz niteliktedir ve uzun süreli kalıcı etkiler doğurmaktadır. Ayrıca çevre sorunlarını gidermenin maliyetleri oldukça fazla olup, bu sorunlar gelecek nesillerin en doğal hakkı olan yaşam hakkını tehdit etmekte ve yaşam olanaklarını daraltıcı bir rol oynamaktadır. (Bozkurt, 2013, s.41)

Görüşü açıklamadan önce değinmemiz gereken husus, ekoloji kelimesi ile ilgilidir. Ekoloji, bazen “çevre bilimi”, “çevre hareketi” bazen çevre anlamlarında kullanılabilir. Mekanist görüşün analitik ve indirgemeci, bireyci yaklaşımına karşılık, ekolojik görüşün bütüncül (holist) olduğu öne sürülür. Bireyci yaklaşıma göre, sosyal olaylar bireysel tutumlarla ilgili olarak yaratılır. Ekolojik görüşte, sistemin arasındaki ilişkiler süreçler üzerine odaklanılır. Doğanın bütünlüğüne, sınırlılığına, özdenetimine dikkat çekilir. İnsanı doğanın içinde ve onun bir parçası olarak görür. (Ünder,1996, s.42)

Mekanik görüşe göre toplum da atomcu evren modeline göre algılanır. Evren ve organizmalar nasıl atomların bir araya gelmesiyle oluşuyorsa toplumda birer atom olarak bireylerin bir araya gelmesiyle oluşur. Bu anlayışa göre bireyler, toplumdan önce belirgin hakları, çıkarları ile birlikte vardır. Toplum/devlet, insanın ihtiyaçlarına cevap veren bir organizasyondur. Kurallar, insan yapısı bir üründür. (Ünder,1996, s.39)

Toprak, hava, su kirliliklerinin artması, hastalıkların da artmasına sebep olur. İnsanoğluna daha kolay yoldan ulaşır hale gelen bakteri ve virüsler, insan bedeninde hastalığın hızlı ilerlemesine sebep olur. Kirliliğin artması ile yeni tür hastalıklar ortaya çıkabilir. Bu hastalıkların teşhisi, tedavisi yeni araştırmalara ihtiyaç doğuracağı için zaman ve ekonomik anlamda da ciddi ihtiyaçlar oluşur. (Bal, 2015, s.190)

Genel olarak özetleyecek olursak, insanoğlu içerisinde yer aldığı çevrede, üzerine düşen vazifelerin farkında olmalıdır. Çevresini tanımalı, kirletmemeli ve çevresel değerlere sahip olarak hem kendi yaşamının hem toplum yaşamının daha nitelikli bir hale kavuşması için çevreyi korumalıdır. (Gül, 2013, s.21)

İnsanoğlu ilk çağlardan beri çevre ile bir ilişki içerisindedir. Fakat daha önce de söylendiği üzere, tarım devrimi ve sanayi devrimiyle beraber bu ilişki daha da güçlenmiştir. Özellikle sanayi devrimiyle beraber çevresel kaynaklar sürdürülemez bir biçimde kullanılmaya başlanmış ve bu kaynakların üzerindeki insan kaynaklı baskı artmıştır. (Dağdemir, 2015, s.62) Genel bir parametreyle şöyle belirtecek olursak, insanoğlunun ihtiyaçlarını karşılamak için giriştiği mücadelede ortaya çıkan çevre sorunları yine insanoğlunun kendisini en çok etkilemektedir. Çevre sorunları, insanoğlunun ekonomik, fiziki çevresinin yanı sıra kendi dünyasında da kişisel sağlık problemlerine sebep olmaktadır. (Gül, 2013, s.19)

İnsan, yaşamını sürdürdüğü ortam olan çevre ile iki çeşit etkileşimde bulunmaktadır. Hayatta kalabilmek ve bir şeyler üretebilmek için hem çevreyi kullanmakta, hem de yaşamını sürdürme, bir şeyler üretme ve bu ürettiği şeyleri tüketmesi sonucu çevrede atıklar oluşturmakta, çevrenin de bu atıkları özümsemesini beklemektedir. Bu süreç sonucunda insanoğlu hem çevreyi kullanmakta yani çevreden yararlanmakta hem de gerçekleştirmiş olduğu faaliyetler sonucu çevreyi etkilere ve/veya değişimlere uğratmaktadır. (Durman ve Önder, 2015, s.59) Dolayısıyla, insanoğlu varlığını devam ettirebilmek için çevreye ve çevresel kaynaklara kesintisiz bir şekilde bağlı ve bağımlıdır. Çünkü söylendiği üzere, insanoğlu çevrede hayatını sürdürmekte, çevrede hayatını biçimlendirmekte ve ihtiyaçlarını zorunlu bir şekilde canlı ve cansız çevreden karşılamaktadır. Kısaca, çevre veya çevresel kaynaklar insanoğlunun varlık sebebidir. (Gül, 2013, s.18)

Çevre ve ekonomik sistem arasındaki en önemli ilişki, mal ve hizmet üretiminde ihtiyaç duyulan kaynakların, canlı ve cansız doğal kaynaklardan meydana gelen çevresel ortamdan tahsis edilmesidir. (Dağdemir, 2015,s.34) Zira insan ihtiyaçları ancak doğal kaynakların da bir faktör olduğu üretim sürecinin tamamlanması sonucu ortaya çıkan mal ve hizmetlerle karşılanabilmektedir. Dolayısıyla, canlı ve cansız doğal kaynaklardan oluşan çevrenin ekonomiyle alakalı en büyük özelliği üretim sürecinde bir üretim faktörü yani girdi olmasıdır. Çevrenin ekonomiyle bir başka ilişkisi, üretim ve tüketim sonucu ortaya çıkan atıkların bırakıldığı ortam olmasıdırç (Durman ve Önder, 2015,s.33) Tüm bunlardan hareketle çevre, hem mal olarak (hava, su, toprak, kereste gibi) hem de hizmet olarak (polenleri yayması, selleri kontrol etmesi ve atıkları özümsemesi gibi) sunduklarıyla önemli bir ekonomik aktör niteliğindedir.

Çevrenin söz konusu ekonomik önemine rağmen, BM’ nin 2005 Bin Yıl Ekosistem Değerlendirmesi (Millennium Ecosystem Assessment)’ ne göre, yeryüzünde bulunan 24 ekosistemin % 60’ının hasara uğradığı, bozulduğu, sürdürülemez hale geldiği ve dolayısıyla doğal sermayenin ihmal edildiği ortaya çıkmıştır. (Auth vd., 2015, s.50)

Çevre kirliliğinin sebebi nedir? Bu soru ilginçtir ki, insanoğlunun ihtiyaçlarını karşılamak adına yapmış olduğu üretim faaliyetleriyle ilişkilendirilir. İnsanoğlu yaşamını sürdürmek için faaliyetlerde bulunur ve sonucunda çevreyi kirletir. Bu durum da bir taraftan doğal kaynakların miktarını azaltırken, diğer taraftan artan üretim ve tüketim neticesinde çevreye bırakılan katı, sıvı atık, zararlı gazlar ve zararlı ışınları arttırmaktadır. (Ulucak ve Erdem, 2012, s.91)

Çevrede görülen kirliliğin üst sınırlara ulaşması, ekonomi disiplini açısından da önemlidir. Çünkü ortaya çıkan sorunlar, uzun vadede ekonominin yavaşlamasına hatta durmasına sebep olacak kadar büyük etkilere sahip olabilir. Kaynakların azalması, üretim biçimlerinin değişmesine sebep olacaktır. İnsanoğlu üretim faaliyet biçimlerini değiştirerek yeni yollarla ihtiyaçlarını karşılayabilmelidir. Toplumların sürdürülebilmesinde, ülkelerin ekonomik kapanlara sıkışmamasında bu konu önem arz etmektedir. (Durman ve Önder, 2015, s.47)

Çevre ve ekonomi bağlamındaki ilişki iki büyük çaplı değişim ile birlikte ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki, Milat’ tan önce 8. Binyılda gerçekleştirilen tarım devrimidir. Tarım devrimiyle beraber daha önceleri avcılık ve toplayıcılık faaliyetlerinde bulunan toplumlar, çiftçilik ve çobancılık faaliyetlerinde bulunan toplumlar haline gelmiştir. İkincisi ise, 18. Yüzyılda gerçekleştirilen sanayi devrimidir. Sanayi devrimiyle beraber tarımcılık faaliyetlerinde bulunan toplumlar, tarımcılık faaliyetlerini azaltarak sanayileşme eğilimiyle beraber mal ve hizmet üretmeye yoğunlaşmışlardır. Bu iki köklü değişimi takiben çevre ve ekonomi arasındaki etkileşimi arttıran bir başka olay da dünya enerji ihtiyacını gidermek üzere cansız çevrede bulunan fosil yakıt kaynaklarının tüketilmesidir. Fosil yakıt kullanımıyla, ekonominin çevresel kaynaklara olan bağımlılığı önemli derecede artmıştır (Özerkmen, 2002; akt: Dağdemir, 2015,s.30). Yine bir başka nokta, dünya nüfusunun giderek artması beraberinde ihtiyaçları arttırmış, bu durum da daha fazla çevresel kaynak kullanma gereğini doğurarak ekonominin çevreye bağımlılığını arttırmıştır (Akyüz, 2015, s.428).

Biyolojik çeşitlilik ve insanoğlu arasında da sürekli ve ikame edilemez bir ilişki söz konusudur. İnsanoğlunun günümüzde ve gelecekte var olabilmesi biyolojik çeşitliliğin durumuna bağlıdır (Keleş vd., 2015,s.22). Bunun nedeni, Barlas’ın (2013) işaret ettiği şekliyle, gıda zincirinin içinde yer alan insanoğlunun barınma, giyinme, beslenme ve ilaç gibi temel ihtiyaçlarını bitki, hayvan ve mikroorganizmalardan karşılamasıdır (Darçın ve Güçlü, 2015,s.152). Dolayısıyla, biyolojik çeşitlilik insan refahına direkt olarak etki etmektedir. İnsanoğlu farkında olmasa bile günlük hayatında bitki, hayvan ve mikroorganizma kaynaklı birçok madde ile iç içedir. (Keleş vd., 2015, s.24)

Biyolojik çeşitlilik, insanoğlunun etkisiyle bir tehlike dönemi yaşamaktadır. Besin zinciri içerisinde oluşan kayıplar – dengenin bozulması, neslin tükenmesi vb. insanoğlunu açlıkla mücadele gibi ciddi bir konuyla karşı karşıya bırakmaktadır. Çevrede yer alan bütün yapıların (canlı-cansız varlıklar) bir denge içerisinde yaşaması dünyanın sürdürülebilirliği açısından büyük bir değer taşımaktadır. (Darçın ve Güçlü, 2015,s.154)

Dünya yüzeyinde yaşamın devam edebilmesinin en büyük koşulu, her türden canlının aynı zaman diliminde var olabilmesidir. Çünkü bir canlı türünün yaşamını sürdürmesi başka bir canlı türünün varlığına bağlıdır. Bunun ana nedeni, gıda zinciridir. Yani, bir canlı başka bir canlıyı gıda olarak kullanarak hayatına devam edebilmektedir. Türlerin birbirlerini gıda olarak kullanmasının dışında aralarında başka bir ilişki de söz konusudur. Bu da, bir canlının hayatta kalabilmek için başka bir canlıdan yararlanmasıdır. Bu duruma örnek vermek gerekirse, solunum yapan veya solunum yapmak zorunda olan canlıların var olabilmesi için bitkilerin fotosentez yapmasına ihtiyaç duymalarıdır (Durman ve Önder, 201, s.30).

Çevrenin biyolojik yönü doğrudan biyolojik çeşitlilik (bitkiler, hayvanlar ve mikroorganizmalar) ile alakalıdır. Elliot Norse ve meslektaşları tarafından literatüre kazandırılan biyolojik çeşitlilik kavramı; bitkiler, hayvanlar ve mikroorganizmaların değişkenliğini, yaşadıkları veya dâhil oldukları ortamlarla birbirleriyle olan ilişkilerini açıklamaya yarayan bir kavramdır. Biyolojik çeşitlilik üç unsurdan meydana gelmekte olup bunlar; tür çeşitliliği, genetik çeşitlilik ve ekosistem çeşitliliğidir (Darçın ve Güçlü, 2015,s.151). Dünyadaki biyolojik çeşitliliğin 11Milyonun üzerinde seyrettiği düşünülmektedir. Fakat bu rakamın sadece 1,9 Milyonluk kısmı çeşitli çalışmalarla tanımlanarak kayıt altına alınmıştır. Söz konusu bu rakam çok hücreli canlıları kapsamakta olup, tek hücreli canlılar bu rakama dâhil edilmemiştir (Barlas, 2013,s.18).

Modern bilimin etkinliği toplumda somut iyileşmeler sağlamış ve bilime olan güven üst düzeye çıkmıştır. Bilimin toplumsal zeminde yayılmaya, pratik sorunlara cevap vermeye başlaması düşünsel yapının da konumunu etkilemiştir (Kahraman,2016, s.156).

Çevre felsefesi, çevre durumlarının güdülediği ya da uyardığı reflektif bir düşünüş ve onun ürünleridir. Çevre sorunlarına felsefi ilginin başlangıçları 1960’lı yıllara götürülebilir. Nüfus artışındaki hız, beslenme sorunu, ekonomik büyüme ideallerinin gerçekleşmemesi, doğanın büyümeye sınır koyduğu ileri sürülen zamanlardır. Nüfus artışı bağlamında felsefi etik sorunlar gündeme gelmiştir. Zengin ülkeler yoksul ülkelere yardım yapmalı mı? Zenginler yardım etmeye ahlaksal bakımdan yükümlü müdür? Bu sorular çevre felsefesine olan ilgiyi artırmıştır. 1960’lı yılların sonlarında “çevre sorunlarının asıl nedeni kültüreldir” hipotezi yaygınlaşmıştır. Ünder’ in aktardığına göre, Lynn Whıte, “The Roots of Our Ecological Crisis” isimli makalesinde çevre sorunlarını Batı dünyasının metafizik öğelerine işaret ederek açıklamaktadır (Whıte,1967, akt: Ünder, 1996, s.14).

Kahraman’ın ifade ettiği üzere, insanın doğa üzerinde egemenliğini kaybettiğini bu egemenliği kazanmak için yeni bir doğal felsefesini araç olarak kullanmak gerekmektedir (Kahraman,2016,s.66).

Çevrecilik önce bir iman ve hikmet olarak benimsenmeli ve özümsenmeli ve bir ahlak ilkesine dönüştürülmelidir. Çevrecilik sadece zarar vermemeyi değil, ıslah etmeyi güzelleştirmeyi de kapsar (Yeniçeri, 2014, s.60).

Hemen herkes içinde yaşadığımız doğal ortamda, ciddi bir bozulma olduğu noktasında hemfikir (Wallersteın, 2016, s. 90). Wallersteın belirlemesini bir adım ileri götürerek, bugün karşı karşıya olduğumuz çevre açmazlarını kapitalist ekonomi içerisinde yaşamamıza bağlı olarak değerlendirir (Wallersteın, 2016, s. 95). İnsanların doğayı ve diğer canlıları anlamak için, topladığı bilgilere güvendiğini belirten Özer’e göre (2019), etkileşimin belirli bir amaçla gerçekleştiğini vurgular (Özer, 2019, s.45). İnsanın kültür üretebilme kapasitesi ona ekosistem üzerinde denetleyici bir konum kazandırmaktadır. İnsan doğadan istemlerini sürekli olarak artırmakta ve kaynakların yerini değiştirebilme teknolojisi geliştirmektedir. Bu durum, insanın etkinlikte bulunduğu çevreleri bozması ve kirletmesi ile sonuçlanmaktadır (Tekeli
,Ataöv, 2017, s.62).

İnsanoğlunun, içinde bulunduğu çevre içerisinde konumu tartışılagelmiştir. Çevre konusu ele alınırken bir uyumdan ziyade tek yönlü bir değerlendirmenin yapıldığı söylemek yanlış olmaz. Çevrenin her yönüyle ele alınması fikri günümüzde artık yaygınlaşmıştır. Çevre duyarlılığı olan bireylerin varlığı, toplumsal krizleri önlemede ne denli etkili olur, sorusunun yanında çevreci yaklaşımların gündemi daha çok etkilediğini, sorunların dar bir çevreden çıkıp yayılmaya başladığını ve tartışmaların insan-çevre ilişkisi bağlamında korumacı bir inançla olaylara yaklaşıldığını belirtebiliriz (Uşak, 2015,s.4). Çevrenin tek bir ortamdan oluşmaması ve birçok ortamı bünyesinde barındırmasından kaynaklı olarak, çevrenin önemini tek bir başlık altında anlatmak yeterli olmayacaktır. Bu sebeple çevrenin önemi; biyolojik, ekonomik, insani ve kültürel-turistik olmak üzere dört alt başlık şeklinde ele alınacaktır.

Bu noktada çevrenin çok yönlü önemi, toplumların sürdürülebilir şekilde kalkınmasının çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması ile beraber mümkün olabileceğine işaret edecek olup çevrenin sürdürülebilir kalkınmadaki rolünü idrak etmeye yardımcı olacaktır. Fakat tekrar hatırlatmak gerekir ki, burada savunulan kanı çevrenin ve çevresel sürdürülebilirliğin toplumların sürdürülebilir kalkınması için yeterliliği değil, gerekliliğidir (Kuşat, 2013, s.4899).

Çevre bilimine göre çevre; doğal ve yapay çevre olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Doğal çevre; doğanın kendi gücü ve etkileri dâhilinde meydana getirdiği ve oluşum sürecinde insanoğlunun katkılarda ve etkilerde bulunmadığı çevre olarak açıklanabilir. Yapay çevre ise; insanoğlunun kendi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla doğal kaynakları tüketmesi, teknolojiler yaratarak ekonomik değere sahip ürünler oluşturması, ekonomik bağlamda değerli olan bu ürünlerin üretimi ve tüketimi sonucu ortaya çıkan atıklar ile de doğal çevrenin bünyesinde oluşturduğu değişiklikler sonucu ortaya çıkan çevre olarak açıklanabilir (Keleş, Hamamcı ve Çoban, 2015, s.21; akt: Algül, 2016,s.15).

Literatürde doğal çevrenin canlı ve cansız çevre olarak iki başlıkta ele alındığı söylenebilir. Mikroorganizmalar, bitkiler, hayvanlar canlı doğal çevrenin alt unsurlarıdır. Toprak, su, madenler gibi bir çok diğer unsur da cansız doğal çevreyi oluşturmaktadır (Keleş vd., 2015, s.22).

Çevre konusu, hem ülkemiz hem de diğer ülkeler için önemli bir uğraş alanıdır. Çevresiyle birlikte yaşayan insanoğlu, olası bir kirlilik yahut sorun söz konusu olursa çevreden birincil etkilenecek unsurlar arasındadır. Bu doğrultuda çevre ile ilgili çokça bilimsel çalışma yapılmasına rağmen, çevre bilincinin genç kuşaklara kazandırılması, toplumsal bir çevre duyarlılığının oluşturulması, çevre farkındalığının oluşması için çevre eğitimi daha önemli bir hal almaktadır. Düşünsel tartışmalar sayesinde çevre ile ilgili bakış zenginliğinin yanı sıra, insanoğlunun çevre ile ilgili yaklaşımlarının oluşmasında düşünsel bir temele ihtiyaç vardır. Mühendislikten sosyal bilimlere uzanan birçok alanı etkileşim kümesinde bulunduran çevre disiplini, insanı odağına aldığından yaşamın devamı açısından ve araştırma-çalışma alanı bakımından geniş bir kavramdır. En genel tanımıyla çevre, canlı ve cansız varlıkların bir arada oluşturduğu ilişkiler ağını ifade eder. Canlı varlıkların yaşamlarını sürdürebilmesi, cansız varlıklarla ardıllı bir şekilde ilerleyen etki düzeyleri ekosistem olarak isimlendirilir. (Dağdemir, 2015, s.24) Bazı kaynaklarda çevre ve ekosistem ifadelerinin, birbirinin anlamlarını karşılayacak nitelikte beraber yer almasının doğru olmadığı eklemek gerekiyor. (Görmez, 2018, s.46).

Bir başka tanımlamaya göre çevre; toplumsal yapıyı oluşturan bireylerin veya bir bütün olarak toplumun, fiziksel, biyolojik, sosyal, ekonomik ve kültürel yönden yaşamına etki eden bütün etkenleri ifade etmektedir (Durman ve Önder, 2015, s.30; akt: Algül, 2016,s.14).Ekosistemin en üst ölçeği Yerküre, kendi kendini düzenleyen bir gezegendir. Çevresinde atmosfer bulunmaktadır. Bu yapı ise litosfer, hidrosfer, biosfer gibi katmanlardan oluşur. Tekeli, Ataöv, 2017, s.66).

Ernst Heackel tarafından eski Yunanca’dan gelen ev, barınak, korunak, yuva anlamına gelen oikos bilimi olarak isimlendirilen ekoloji, günümüzde birçok bilim dalının üzerinde yoğunlaştığı, yayınlar geliştirdiği disiplinler arası bir araştırma alanı olmuştur (Reyhan,2018, s.333).

Yaşama biçimi olarak daha azla yetinmeyi öğütleyerek ilerleyen bu yapıda doğa, hâkim olunması gereken bir yapı konumundan, sevecen, yaşamı değerli kılan bir forma bürünmektedir. Köye dönüş, modern insanın tepkilerinden birisidir. Şehirleşmenin geldiği noktaya, hayatın kapitalle ilgili değişkenlerine yönelik bireysel bir mücadeledir. Bu noktaya bir tepki olarak köye dönmek, insanoğlunun özüne, başlangıca dönmesi olarak okunabilir. Çevre sorunlarının gündeme gelmesi, ozon tabakasının delinmesi, küresel ısınma gibi konu başlıklarıyla olmuştur. Bu sorunlar insanoğlunun çevre içerisinde bulunan bütün yapıları olumsuz etkilemesinin yanı sıra, doğal kaynakların azalması sebebiyle, dünya ekonomik sistemi içerisinde büyük bir öneme sahip hale gelmiştir. Tüketimin artması meselesi haliyle üretim aşamalarını akla getirmektedir. Yüksek bir üretim gücüne sahip olan ekonomik sistem, çevrede görülen bu sorunların daha da çoğalmasına sebebiyet vermektedir.

Bilimsel ve teknolojik gelişmeler ülkeler arasındaki rekabetin artmasına sebep olmaktadır. İktisadi kalkınmanın temel yatırım araçlarından biri olarak “insan” bilginim sahibi, üreticisi” görülmektedir. Teknolojik gelişme ve sanayileşmenin daha az maliyetle daha çok üretmek amacına hizmet etmek için kurgulanmasının doğanın kirlenmesinde önemli bir fonksiyonu olduğunu herkes kabul etmektedir (Görmez, 2018, s.17)

Bilimsel süreçlere ve düşünme yöntemine sahip bireyler toplumsal kalkınmanın sağlanmasında değerli roller üstlenirler. Bununla birlikte bilimsel ve teknolojik gelişmelerin yaşadığımız dünyayı daha da güzelleştirmesi doğal olarak beklenmektedir. Ne yazık ki, çevreye dair bir farkındalık çevreye karşı bir hassasiyet konusunda duyarsızlık ortak bir kanı olarak akla gelmektedir. Çevre sorunları hakkında görüşler belirtmek, bir fikre sahip olmak elbette mümkündür. Ama bu bilginin kaynağı, nasıl elde edildiği önemlidir. Çevre bilinci ile ilgili, hem küresel ölçekte hem de ülkemizde çevre farkındalığı olan bireylere gereksinim duyulmaktadır. Ekoloji çalışmalarında disiplinler arası çalışmaların vazgeçilmezliğinin altını çizen akımlar belirtiliyor (Döner ve diğ.2016, s.3.). Yanı sıra ekoloji çalışmalarında çok yönlü bir bakışın, konunun analizinde yeni imkanlar sağlayacağına inanılmaktadır. Karşılaştırma sayesinde konunun bütün bir şekilde ele alınması hedeflenmektedir.

Eklemek gerekirse, tüketimin doğal bir sonucu olarak atıklar yeni ve ciddi bir sorun olarak insanoğlunun karşısına çıkmaktadır. İnsanoğlunun çevrede oluşturduğu bu sorunlar, yalnızca kendisini değil, çevre içerisinde bulunan bütün unsurları da etkilemektedir. Canlı ve cansız bütün unsurların hayat alanlarında bir değişiklik, bir olumsuzluk meydana gelmektedir. Öyleyse, insan – çevre ilişkisinin ve bu ilişkide insanoğluna ait tutumun önemli bir işleve sahip olduğunu belirtmek gerekmektedir. Değinilmesi gereken bir konu da “köye dönüş” kavramı çok sık kullanılan bir kavramdır. Şöyle ki, bu kavram, sosyoloji disiplini çalışma alanlarında karşımıza çıkan şehirleşme konusu ile gündeme gelmektedir. İnsanoğlu modern hayatın yoğun unsurlarından yorulmuş ve köye bir dönüş yolculuğuna geçmiştir. Dünya üzerinde ciddi bir karşılığı bulunan bu oluşumun çalışmamızı ilgilendiren yanı, çevreyle ilgili unsurları ön plana alarak, doğaya olan bakış açısını değiştirerek yaklaşan, hareket eden insanın tutumudur. Doğanın kaybolmakta olduğunu görerek yeni bir anlayış sunmaktadır.

Çevrenin “sorunlarla” gündeme gelmesinde yaşamı doğrudan etkileyen faktörlerin olduğu açıktır. Nesli tükenmekte olan bir canlı, tahrip edilen orman alanları bir kesimi ilgilendiriyor gözükse de özellikle artan nüfus ile birlikte tarım alanlarının büyüklüğü değişmese hatta azalsa da nüfus için daha çok gıdaya ihtiyaç olması, doğal kaynak rezervlerinin azalmaya başlaması gibi birçok neden belirtilebilir. İnsanoğlunun “tüketme hevesi” doğayla olan ilişkisinde anahtar kavramlardan birisi olarak düşünülmektedir. Doğal yollarla binlerce yılda gerçekleşebilecek hadiseler insanoğlunun etkisiyle (üretim, satış vb. etkenlerin dürtüsüyle) birkaç yılda gerçekleşiyor hale gelmiştir. Bu da doğanın dengesini bozmuştur. Doğanın kendini düzelterek, dengeyi sağlamasına imkân vermeden kirlilik artışı devam etmiş, süreç daha da zor bir hal almıştır.

İnsanoğlunun hayatını kolaylaştıran alet ve nesnelerin tümünü teknoloji olarak düşünebiliriz. Günümüzde teknoloji dediğimizde genellikle elektronik unsurlar aklımıza gelse de bugünün teknolojisini hazırlayan aşamalarda insanoğlu doğayla çeşitli uğraşlara girişmiştir. Egemen olma, doğayı yenme dürtüsü insanoğlunun antropolojik bir gereksinimi olduğu düşünülebilir ancak teknolojiler geliştikçe yaşam daha kolay biçimlere dönüştükçe insanoğlu çevresini korumayı değil ne yazık ki yok etmeyi, hatta bu konu üzerinde çokça durmamayı önemser hale gelmiştir. Çevre sorunları olarak birçok alanı ilgilendiren bu konu üzerinde düşünmek, gündemimize almak sınırlı sayıda insanın özverisi ile olmaktadır. Sahip olunan kaynakların insana hizmet etmesi gerektiği düşüncesinden hareketle, başlangıç noktasını Sanayi Devrimi’ne götürebileceğimiz bu anlayış, tüketmenin insanoğlunun ana hedefi haline gelmesinden sonra vahşi olarak adlandırabileceğimiz bir tutumla, doğayı ve barındırdığı öğeleri faydası uğruna kullanmayı esas kılmıştır.

Çevreye zarar vermenin makul görüldüğü anlayışların bir sınıra sahip olmadan sürekli tüketerek ilerlemesi teknolojik gelişmelerin de etkisiyle günden güne artmaktadır. Çevresini anlamak üzere keşfetmeye yönelen insanoğlunun merak duygusu, teknolojik gelişmelerin önünü açsa da üretilen teknolojilerin kullanım biçimi, doğaya söz geçirme, üstün olma dürtüsü çevre sorunlarını ele almada karşımıza çıkan psiko-sosyal yaklaşım sorunlarını oluşturmaktadır.

Ekoloji tartışmaları da bilimin başına gelen bu durumdan etkilenmektedir. Bilimin hatta ekleyelim teknolojinin iyi-kötü, değerli-değersiz yönündeki tartışmaları ekolojik krizin varlığından doğrudan ilişkilidir. Mevsim başlangıçlarının değişmesi, küresel ısınmanın toplumu doğrudan etkileyen kimi sonuçları, belleğin alıştığı şema ilerlemelerini bozduğu için insanlar modern bilim ve teknoloji çıktılarını sorgulamaya ve tepkisel bir duruş sergilemeye başlamıştır. Sanayileşmenin oluşturduğu kirlenme, aşırı nüfus artışı, modern tıbbın yarattığı tartışmalar (Deli Dana hastalığı vb.) (Myerson, 2004, s.51) çevre sorunlarına karşı olan ilgiyi artırmaktadır. Bireysel tutumlardan sosyal hareketlere kadar uzanan geniş bir çerçeveyi kapsayan bu konuda çalışmaları ile öne çıkan ve düşünce sistemleri ile etki alanı geniş olduğu düşünülen Seyyid Hüseyin Nasr’ın görüşlerinin değerlendirilmesi bu sebeple önemlidir.

Günümüz bilim felsefesi tartışmalarında sıkça yer bulan ekoloji üzerine düşünceler, bilimin “hayatımızı kurtardığına” ilişkin modern kanaatin değişmesi üzerinden yeni bir alana evrilmiştir. Bilimin sonuçlarının ortaya çıkardığı bazı hadiseler, bilimin kapitalist üretim sisteminin bir aracına dönüşmesi hali, bilimin, ekoloji tartışmaları üzerinden ele alınmasına sebep olmuştur. Bilginin kolay erişilebilir olması, sosyal medya araçlarının yaygınlaşması ve bilginin ediniminde yüksek bir işleve sahip olması bilime dair görüşlerin oluşumunda önemli bir rol oynamaktadır.

Çevre, varlığın yer aldığı ortamdır. Bir kavram olarak çevre, gündelik hayattan bilim disiplinlerine birçok alanda kullanılmaktadır. Doğal çevre de insanın şekillendirmediği aksine hazır bulduğu, canlıların yer aldığı ortam ve etkileşim içinde bulundukları faktörlerin hepsini kapsamaktadır. Bir alandaki tüm canlı ve cansız varlıklar ile bunlar arasındaki karşılıklı ilişkilerin oluşturduğu sisteme ekosistem denilmektedir. Ekoloji ise canlı türlerini doğal ortam ile etkileşimi bağlamında inceler (Ardoğan, 2019, sy. 264). Çevre sorunları ise fen bilimleri/mühendislik disiplini altında ele alınmaktadır. Çevre sorunlarının dünya üzerinde yaygınlaşması, sonuçlarının insanoğlunun yaşamını doğrudan etkilemesi sebebiyle filozofların da eğildiği alanlardan biri olmasına sebep olmuştur. Toplumun her kesimini ilgilendiren bir konu olduğundan çevre sorunları üzerinde düşünsel etkinlikler, tartışmalar süregelmiştir. Çevre sorunlarını temel almasının sebebi, düşünsel tartışmaların bu başlık üzerinden ilerlemesidir. Teknolojinin etkisi, artan dünya nüfusu, tüketim kültürünün yaygınlaşması vb. gibi birçok değişken ele alınırken çevre sorunları gündeme gelebilmektedir. Çevre içerisinde birçok unsur yer alır. Canlı organizmaların yanı sıra cansız varlıklar da çevrenin kapsamındadır. Canlı organizmalar ve cansız varlıklar çevre içerisinde birbiriyle sürekli etkileşim içerisindedir.

Canlı yapıların içerisinde insanın çevre içerisindeki konumu önemli bir yer tutar. İnsan faaliyetlerinin çevre üzerindeki izleri, çevrenin insana etkisi anlamlandırmaya muhtaç bir konu olarak dikkat çeker. İnsan, çevreye bakarken, hareketlerini sergilerken farklı tutumlara sahip olmuştur. Çevreye hâkim olma dürtüsüyle zarar veren bakış açısının yanı sıra uyum içerisinde olmanın da değer gördüğü görüşlere sahip olduğu gözlenmiştir. Bu ilişkiden doğan çevre sorunları, yine dikkat çekmek gerekir ki, bütün bir organizasyonun yanı sıra insana da zarar vermektedir.

Ekolojik bir kriz dönemine dair getirilen çözüm önerileri teknik faaliyetleri kapsasa da konuyla ilgili düşünsel hareketlerin gerekliliği bir o kadar önemlidir. Toplumun yön bulmasında, karar almasında filozofların uğraş alanları değerli bir rehber olacaktır. Bu noktada Seyyid Hüseyin Nasr’ın çevre ile ilgili görüşlerine odaklanmak ve filozofun düşünsel uğraşlarını anlamak için yetişmiş olduğu kavramsal zeminler anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu sayede çevre sorunlarına ilişkin anlayışları oluşturan düşünsel yelpaze genişletilmek istenmiştir.

Bugün herkes savaş tehlikesinden, nüfus artışından, hava kirliğinden, suların zehirlendiğinden söz ediyor. Ama aynı kişiler, bir yandan da, daha fazla gelişmek gerektiğinden, hayatın bizzat kendisinden kaynaklanan “beşeri sefalet”le savaşmaktan.. dem vuruyorlar. Bir başka deyişle, insanla tabiat arasındaki dengenin tahrip edilmiş olmasından kaynaklanan sorunları, daha fazla tahribat yaparak, tabiatı biraz daha “ele geçirerek”, onu biraz daha “boyunduruğa vurarak” ortadan kaldırabileceklerini sanıyorlar. Pek az kişi, gerçeği olduğu gibi görüp, tabiat ve doğal çevre karşısındaki -saldırıya ve savaşa dayanan- tavır değiştirilmediği sürece insan toplumunda barışı sağlamanın mümkün olmadığını anlayabilmektedir. Dahası, tabiatla barışık olmanın manevi düzenle barışık olmaya bağlı olduğunu kimse anlamak istememektedir. Seyyid Hüseyin Nasr

04.02.2022 Gecesi İnşaAllah

Belki de bu hikmete binâendir ki, her gün namazlarımızda defalarca okuduğumuz Fâtiha suresinde, Cenâb-ı Hak biz mü’minlerden söz alırken, “İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîn – Biz, yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz!” Dememizi ve böylece namazımızı ikâme ederken tek başımıza da olsak, bir cemaat arasındaymışız ve herkes adına Rabbimize sesleniyormuşuz gibi “biz” demek suretiyle bütün kardeşlerimizi de hesaba katmamızı emir buyurmuştur. Vicdanlarımızda bu içtimaî ruhu kuvvetlendirmek için herbirimizin ikrarını umumun tasdiki saymış; her mü’minin sözünü, derin bir kardeşlik duygusunun ve geniş bir vicdanın teşkil ettiği büyük bir şahs-ı manevînin va’di olarak kabul etmiştir.

Fert, duyguları itibarıyla dar, düşünceleri açısından sığ, mülâhazaları zaviyesinden de benlik çıkmazında ise ve enaniyetini bir türlü aşamıyorsa, öyle fertlerden sağlam bir heyetin oluşması ve yüksek bir milletin teşekkülü asla düşünülemez.

Zira bir toplumu hakiki manâda büyüten ve yükselten, o toplumu meydana getiren fertlerdeki içtimaî ruh genişliğidir.. o toplumun istikbal vâdetmesi, uzun ömürlü olması ve devletler arası muvazenede kayda değer bir yer ihraz etmesi de böyle bir ruh-u içtimaîye bağlıdır.

Aslında, bir içtimaî heyette genişlik ve kuşatıcılık da tek tek fertlerden başlar; fert, engin ruhlu ve geniş vicdanlı olursa, toplum da aynıyla o mükemmeliyeti aksettirir. Ne vakit iman, insanın vicdanına hükmeder, onu kibir, bencillik, kıskançlık ve kin gibi birer darlık sebebi olan mesavi-i ahlaktan kurtararak genişletirse ve oraya “ben” yerine “biz”i, bencillik ve ferdiyetçiliğe bedel de kardeşlik duygusunu yerleştirirse, o insan, vicdanının genişliği nispetinde şahs-ı manevînin bir ferdi, ruh-u içtimaînin bir mümessili haline gelir.

Yirmi yıl önce duyduğu bir incitici sözü, aradan onca zaman geçmiş olmasına rağmen yine hiç unutmaz; bazı dönemlerde sessiz kalsa bile, fırsatını bulunca ve tedayi ettirici bir durum hasıl olunca hemen eski defterleri yeniden açar, yıllanmış hataları sayıp döker ve insanları mahcup etmekten adeta haz duyar.

Vicdanı inkişaf etmemiş bir insan, başkalarından gördüğü iyilik ve ihsanları, bir de kendi hata ve günahlarını hemen unutuverir. Kötülük ve kusur adına kendi maruz kaldıklarını ve başkalarına yaptığı en ufak bir hayrı ise aradan seneler geçse de kat’iyen aklından çıkarmaz. En küçük iyiliğini bile on-yirmi sene sonra da olsa hatırlatır ve muhatabını minnet altında bırakır.

Kibirli bir insan da, kendini büyük kabul ettiğinden dolayı hakiki büyüklerin büyüklüğüne tahammül edemez. Hatta, bir üstadı, bir hocası, bir mürşidi varsa, onu bile hazmedemez. Zâhiren mürşidini takdir eder ve onun ardı sıra yürüyor görünür, ama haddizatında görünüşteki o takdir ve takibinden de içten içe rahatsızlık duyar.

Azıcık mürekkep de yalamışsa, “Ben de bir kısım şeyleri biliyorum” der. Bazı insanların, Allah’ın te’yidine mazhar olduklarına ve ilahî inayetle desteklendiklerine hiç inanmaz; benliğini aşıp başkasını kabule yanaşmaz. O hal üzere devam ettiği sürece de, hep bir darlığın pençesinde debelenip durur.

Haset böyle sürüp gittiği takdirde birkaç kişiye karşı olan bu çekememezlik hissi zamanla büyür, genişler; sonra da düşünce ve hissiyat ufkunu tamamen kuşatarak insanı bütün iyiliklere, güzelliklere sövüp sayan bir saldırgan hâline getirir. Hatta bazen hâsid kimse, kıskandığı insanlar müslüman olmasına rağmen, her fırsatta onlara hakaretler savurur; sırf kıskançlığından ötürü ehl-i küfürle bir olup haset ettiği müminlere saldırır. Kendi nefsine ait bir darlığın mahkumu olan böyle biri, ahsen-i takvime ait genişliği kat’iyen duyamaz ve iman atmosferinin gerçek rengini asla göremez.

Diğer taraftan; kötü ahlak, insanda darlık hasıl eder. Vicdan, cehalet, kibir, gurur, bencillik, kıskançlık gibi fenalıklar sebebiyle daralır, büzüşür ve bir hodgâmlık dehlizine dönüşür. Mesela; bir insanda çekememezlik ve kıskançlık da diyebileceğimiz “haset” marazı mevcutsa, o kimse, kendisinden başkasının başarısını, zenginliğini, güzelliğini, ilmini, mutluluğunu Çekemez; kendisinde olmasını istediği değişik vasıf veya mevhibelerin başkasında bulunması karşısında rahatsızlık duyar. Hakk’ın takdirine rıza göstereceğine, kaderî planların kendi heva ve hevesi istikametinde cereyan etmesini ister; hadiseler arzu ettiği gibi gitmeyince de kaderi tenkit eder ve sürekli hezeyan yaşar.

Şu kadar var ki, bir insan, ne denli gönülsüz olursa olsun, ne ölçüde vicdânî inkişafa ererse ersin, yine de kendisini pişmiş, olmuş, ermiş görmemelidir. Bir insanın, bu konuda zirveye ulaştığına ve istenen kıvamı yakaladığına inanması çok tehlikelidir.

Aksine o, en müsamahalı davrandığı durumlarda ve en geniş olduğu anlarda bile bir darlığa düşmüş olabileceği ihtimalini nazardan dûr etmemelidir. Sürekli kendini sorgulamalı, “Şurada daha temkinli davranamaz mıydım; şu meselede daha mülayim olamaz mıydım?” türünden suallerle nefsini hesaba çekmeli ve geniş düşünmenin herkes için en selametli yol olduğu mülahazasını hep hatırda tutmalıdır.

Hemen her zaman her şeyi etraflıca ele alır, meselelere geniş bir açıyla bakar, hadiselere ve şahıslara mülayim ve müsamahalı yaklaşır ve sinelerini herkese açık tutarlar. İşte, bütün inananlar, vicdan genişliği açısından onlara benzemeye çalışmalı ve o ufku yakalamak için gayret göstermelidirler.

Tebe-i tâbiîn döneminin büyük muhaddislerinden Yahya b. Said el-Kattan hazretlerinin kötü sözlü bir komşusuna mukabelesi de farklı değildir. Bir gün komşusu ona çok ağır sözler söyler. Hak dostu, hakaretler savuran insana hiç karşılık vermez; sadece bir fısıltı halinde dudaklarından şu ifadeler dökülür: “Belki de doğru söylüyor, bana kimliğimi ve nasıl biri olduğumu hatırlatıyor. Evet, ben kimim ki ya da neyim ki bunlara istihkâkım olmasın!” Evet, büyüklerdeki bu türlü mülahazalar, benzer hal ve tavırlar hep bu vicdan genişliğinin alâmetidir. Gönülsüzdür onlar, nefisleri hesabına kolay kolay kırılmazlar. Başkalarının kusurlarını ve kendi iyiliklerini hemen unutur; ama kendi hata ve günahlarını, bir de başkalarından gördükleri ihsanları asla hatırdan çıkarmazlar.

Hazreti Üstad’ın, kendisine zulmedenlere, türlü türlü ithamlarla onu mahkûm etmek isteyenlere, kasaba kasaba dolaştıranlara ve zindanlarda ona yer hazırlayanlara bile hakkını helal etmesi; ehl-i dünyanın zulmünü, kaderin adaleti ve kendi muhasebesi zaviyesinden değerlendirerek hiçkimseye küsmemesi; düşmanlık yapanları bile şefkat dairesinin dışında tutmaması ve onların da hidayete ermelerini cân u gönülden dilemesi bu mevzuya ne güzel misaldir. Yine Nur Müellifi’nin, kendisine kötü sözler söyleyen bir insan hakkındaki mütâlaası ne kadar mü’mince ve ne kadar ibretâmizdir! Kötü sözlere şöyle mukabele eder: “Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise, Allah ondan râzı olsun ki, benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise, beni nefsimin terbiyesine sevkeder ve gururdan beni kurtarmaya yardımcı olur. (…) Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ona darılmak değil, belki memnun olmak lazım gelir.”

Böyle güzel sıfatların sahibi bir mü’min, başkalarından gördüğü kötü muameleler karşısında bile sabırlı, temkinli, bağışlayıcı ve muhasebe derinlikli olur. O, hemen her kötülük ve musibete “Ben daha büyüğüne müstehaktım!” mülazasıyla yaklaşır.

İnsanın vicdanını inkişaf ettiren vesilelerin başında mehâsin-i ahlak gelir; bu itibarla da, vicdan genişliğinin en önemli alâmeti, güzel ahlaktır. Mesela, afv u safh güzel ahlakın bir şubesidir; kusurları bağışlama ve affedici olup dostça muameleyi sürdürme vicdanı geniş bir mü’minin şe’nidir.

Hatta çerçeveyi daha da genişleterek, yeryüzünde ne kadar insan varsa, hepsinin kalbini imana, İslam’a, ihsana ve Kur’an’a yönlendirmesi için Cenâb-ı Allah’a yalvarıp yakarır.

Geniş vicdanlı insan, hemen her zaman sevmenin ve şefkat etmenin heyecanıyla yaşadığından dolayı, duygu ve düşüncelerinde, hal ve hareketlerinde olduğu gibi ibadet ü tâat ve dualarında da bencillikten uzak durur, himmetini her zaman âlî tutar; tazarru ve niyazlarında bütün akrabasını, dostlarını ve arkadaşlarını da mülahazaya alarak herkesin hayrını diler..

O, kendi gönlünden işe başlayarak, her bucakta iyilik ve güzellik fidelerinin boy atıp gelişmesine zemin hazırlar; üzerine kinle, nefretle gelenleri bile tebessümlerle ağırlar ve en mütecaviz kimseleri dahi sevginin gücüyle savar.

Başka türlü davranması bir yana, hakiki mü’min oturur kalkar hep başkaları için hayır yolları araştırır, hayır dileklerinde bulunur, ruhundaki sevgiyi hep canlı tutmaya çalışır, hatta bütün muamelelerinde sevginin de ötesinde şefkati esas alır; gayz, nefret ve kine ise hep uzak kalır.

Vicdanı geniş bir mü’min, insanlarla muamelelerinde peygamberâne bir üslup sergiler; herkesi sever, herkesin iyiliğini ister. Kendisini en küçük hatalarından dolayı bile sorgular; ama başkalarının kusurlarını görmezlikten gelir; yakın-uzak çevresindekilerin yanlışlarını sadece normal hallerde değil, öfkelendiği zamanlarda bile bağışlar ve en huysuz ruhlarla dahi iyi geçinmesini bilir. Haddizatında, yüce dinimiz de, kendi müntesiplerine, elden geldiğince affetmeyi, kine, nefrete yenik düşmemeyi ve öç alma duygusuna kapılmamayı salıklar ki, zaten nazarlarını ahiretin yamaçlarına dikmiş, sonsuz saadet peşinde koşan bir mü’minin başka türlü davranması da düşünülemez..

İman, ilim, marifet ve muhabbet şualarıyla aydınlanmış ve inkişaf etmiş bir vicdan, Yaratan’dan ötürü herkese karşı alâka duyar; karşılaştığı her şeyde ve herkeste ilâhî tecellîlerden renkler görür, desenler temâşâ eder, sesler dinler.. ve bütün varlığın ünsiyet solukladığını hisseder gibi olur; böylece her şeye ve herkese hep sımsıcak mukabelede bulunur. Öyle ki, sadr u sinesi cihanları istiâb edecek kadar genişler; benliğinin derinliklerinde köpürüp duran düşünceleri sayesinde, sınırlılığı içinde sınırsızlaşır, zaman ve mekanla mukayyetken, kayıtsızlığın üveyki haline gelir. Böyle bir gönül, insanî duygularının gelişmesi, genişlemesi nispetinde her zaman ferdiyetini aşar, âdeta küllîleşir; bütün inananları kucaklar, herkese el uzatır ve topyekün insanlığı en içten duygularla selamlar.

Diğer bir ifadeyle, “vicdan genişliği” veya “vicdanın inkişafı”, bir insanın, kendi acz u fakr ve ihtiyaçlarının farkında olarak ve bunları karşılayacak bir güç ve kuvvete dayanma lüzumunu duyarak iman, teslim ve tevekkül ile Zât-ı Ulûhiyet’e sığınmasının yanı sıra, her türlü bencilce tavırdan sıyrılarak isminin özündeki ünsiyete yönelip mahiyetindeki içtimaî ruha uygun hareket etmesidir.

Vicdan genişliği” iman, ilim, marifet, muhabbet, mehâfet ve diğergâmlık hisleriyle mamur bir gönlün, engin bir himmetle bütün insanlığı kucaklaması, kalb kapılarını herkese açması, hep affedici, bağışlayıcı, mürüvvetkâr olması ve özellikle de bütün insanların hidayetini dileyip herkesin ebedî mutluluğunu istemesi şeklinde tarif edebileceğimiz bir ruh yüceliğidir.

Karşısındakini dinlemesini bilen, kendi eksik ve hatasını göre bilen; karşısındakinin alanına tahakküm ya da zorla müdahale etme hakkını kendinde görmenin aslında bir saygısızlık olduğunu anlaya bilme ferasetini kazana bildiyse; böyle şahsiyet her zaman sağlıklı bir duygu üretmeye adaydır. Seven, sevilen, saygı duyan ve duyulan, dinleyen ve dinlenilen, değer veren ve değer gören, duyguları kale alan ve kale alınan bir şahsiyet oluşturmak, özellikle hepimizin görevidir. İclalgül Gölgeli

Suçlamayı değil, anlamayı öğrenelim.
Her seferinde küsmek, kızmak, çekici elimize almak çözüm değil.
Amacımız anlamak olursa, anlaşılmamız da kolay olacaktır.
Yüreklere dokunalım
Şefkat ve merhamet asıl malzememiz olsun…
Sağlıklı bir toplum oluşturmak için bir yıl daha beklemeyelim.
Gelecek yılımız bu yılımızdan daha anlayışlı olsun…
Unutmayalım çocuklarımız ayak izlerimizi hep takip edecekler.
Kalın anlayışla…

Kişiliğini inşa etmiş bir fert, her zaman sağlıklı toplumun köşe taşını koyabilmek şansını kazanmış demektir.

Hep annem ne düşünür, babam ne der, falan ne der, fişmeker ne yorumlar gibi gölgeleri etrafımızdan kaldıra bilirsek; inanç nedir, etik nedir, doğru nedir, gerçek nedir? in çabasını vermeye çalışırız.

Çocuk kendine güvenilen bir ortamda büyüyorsa, sevildiğini ve özel bir birey olduğunu biliyorsa, o çocuğun özerkliğine saygı duya biliyorsak, evet sorgular eleştirir analiz eder ama yine de o ailenin gerçeğine uygun bir sentez ortaya koyar. Duygusal sınırlarımıza saygı gösterilmiş olunmalı. Sınırlarımızı uygun bir şekilde dile getire bilme becerisini ancak bu şekilde sağlaya biliriz.

Çocuğun oto kontrol sağlamasına izin vermemiz gerekli. Sağlam bilgilerle oto kontrollerini ellerine verirsek, özgürleşmeyle birlikte, kendi kimliklerine, kendi ben noktalarına değer katmalarına izin vermiş oluruz. Gençlerimizin yaptıkları hatalar, anne-babaların abartılı endişelerinden kaynaklandığını düşünüyorum. İlişki-cinsiyet-kişilik hakkında ki kaygılarını hiçbir zaman yerli yerine oturtmadan devam edecektir. Uzaklaşacak ve ipleri koparacaktır.

Elbette çocuklarımız; inançlarımız, değerlerimiz, yaşam, hayata nasıl bakıyoruz, sorunları nasıl çözüyoruz, toplumla ilişkilerimiz nasıl? bunları zaten ergenlik dönemine kadar bizden görerek, modelleyerek alıyor. 12-16 yaşları arası, ergenlik dediğimiz dönemde çocuklarımız biraz kendi değerlendirmelerine geçe bilmeli. Bi parça anne-baba olarak kenarda durup, çocuklarımızın doğruyu -yanlışı-hayatı sorgulamasına izin vermeliyiz. Analiz etmeyi-eleştirmeyi ve sorgulamayı öğrenmeli. Yeter ki bu değerleri doğru kaynaktan ve kişilerden alsın. Bunlara dini konular ve hükümler de dahil.

Karşınızdaki biri konuşmaya başladığında kendi sesinizi de duyuyorsunuz aslında. Ne demeye çalıştığı daha anlamlı hale geliyor.

Yanınızda olan, size omuz veren, yargısız sizi dinleyen size emek veren birini bulursanız ki buna sıkı sıkı tutunun ve o ilişkiye de yatırım yapın, gitmesine izin vermeyin. Sizi sevdiği değer verdiği için mi yoksa kendi sevilsin, ihtiyacı karşılansın, sizinle bir yerlere gele bilsin ve sizinle değer kazansın için mi?

Duygusal-fiziksel şiddet görmüş biri ya benzer ortamı sürdürecek eşler seçiyorlar, çünkü ondan başkasını bilmiyor; ya da bir yerlerde bunun bilgisini ve desteğini almış, bunların farkına vararak seçimlerini daha sağlıklı yapa biliyor. Kişiliğimizi zenginliğe dönüştüre bilmemiz, sağlıklı bir ilişki ve iyi dinleyebilme ile mümkün. Her türlü ilişkide dinlemek, duyulduğunu hissetmek çok kıymetli bir şey.

Çocukluk ve ergenlik döneminde, babası tarafından yeterince kucaklanmamış, yeterince sınır konmamış, dünyanın iyi ya da kötü tarafı yeterince anlatılmamış bir kişi, yarın bir gün bu ihtiyaçları karşılayacak bir eş seçe biliyor.

Korkularımız, kaygılarınız, beklentilerimiz, öfkelerimiz, değersizliklerimiz, suçluluklarımız; bunların çok farkında değiliz Aslında özümüz dediğimiz kısmımız. Tercihlerimizi, bilinç dışı kısmımızın yönlendirmesiyle yapıyoruz.

İsmimiz, en sevdiğimiz arkadaşımız, bir sevinçten ya da üzülmekten unutamadığınız bir çocukluk anımız sorulduğunda hemen gündeme getire biliriz. Ama çoğu yaşantımız, bizim o buzdağımızın altında daha kapsamlı, daha geniş yerde saklı.

Herkesin kusuru ve karanlık noktası vardır. Bir buz dağını örnek verecek olursak;1/8 i suyun üstündedir. Bizlerin bilincinde olan kısım, sekiz bütünün sadece Bi tanesidir.

İlişkilerimizde aklın ve mantığın devrede olup, duygularla da yoğurduğumuz bir çizgide olursa, yanılma durumumuz o oranla az olur.

Karşılaştığımız her insanda farklılıklarımızı zenginliğe dönüştüre bilmemiz çok önemli.

Hepimiz bir anne-babadan dünyaya geliyoruz. Çocukluk-ergenlik-gençlik-evlilik…çocuklar-sonra çocukların evliliği-sonra yalnız kalma-eşin -sonra ölümün… Yaşantımız anne karnında başlıyor. Sonra doğum, anne-baba ilişkisi, en önemli iki ilişki. Anne karnı ve ilk altı yaşımıza kadar ailemizle, özellikle de ANNEMİZle olan bağımız, ilişkilerimiz; hayatla olan ilişkilerimizin temelini oluşturur.

Açılan yaraların ne kadarını tedavi ede biliyoruz? Sorun çözme becerileri, hayata bakış, kendinden memnun olma, kendini sevme… Genel-geçer mutluluk tarifi yok. Biri yalnız kalmaktan hoşlanır. Birinin sevgi dili bir hediye alıp vermektir. Biri için bir omuza baş koymak onun bütün yaralarını iyileştire bilir. Kimisi çok konuşur ve dinlenilsin ister. Hepimiz farklılıklarımızın görülsün ve anlaşılsın isteriz. Hayatımı ve bu ilişkilerimi daha mamur hale getirmek için nelere ihtiyacım var? Çünkü; istiyorum bunu, devam etmek de istiyorum. Onun için kendime bakıp daha çözüm odaklı yaklaşıma girmeliyim.

Her ailenin kendine has dinamikleri vardır.
Sağlıklı iletişim, sağlıklı ilişki için muazzam bir problem çözme ustalığına ihtiyacımız var.
Kendi köken ailemizden miras aldığımız, her ailenin kendine has dinamikleri var.
Elbette eksiler, hatalar, yanılmalar olacaktır.

İçimize bakalım, muhasebe yapalım; kimlere dokunduk, kimlere dokunamadık, kimlere iyi geldik, kimlere iyi gelemedik… Problem çözme becerilerim nasıl? Ecza dolabımda ne kadar geniş repertuarımız var?
” İçimize bir dönelim”

Ömrünüzün bir yılını geride bırakırken; hayatımızın görünen değil, görünmeyen yüzünü biraz kurcalayalım, “buz dağının görünmeyen tarafını açığa çıkarmak” gibi…

Ömrünüzün bir yılını daha geride bırakıyoruz.
Hayatımız, ilişkilerimiz bize güven ve ruhsal-duygusal doyum veriyor mu?
Sevildiğinizi, değer gördüğünüzü hissede biliyor musunuz?

Suçlamakanlamaktan daha kolaydırÇünkü anlarsandeğişmen gerekir.

Dolayısıyla herkes kendi Ebu Cehil’iyle mücadele etsin. Herkes kendi obskürantizmiyle, kendi alanının obskürantistleri ile mücadele etmeli. Eğer dini alanda bir ihtisasınız varsa, o konuda uzmanlığınız varsa, teoloji alanında otoriteniz var ve söz sahibiyseniz, sizin boynunuza bir borçtur, Teoloji alanında ilahiyat alanındaki Obskürantizmle savaşmanız. Çünkü bu savaş, Ebu Cehille Allah Resulünün savaşının bir devamıdır. Yolumuzu Kur’an ışığıyla aydınlatıp bizi obskürantistlikten kurtaran Allah’ım. Seni sınırsızca övüyor ve çok seviyoruz. Aydınlık bir ömür diliyorum. Prof Dr. Orhan Arslan

Virüsle mücadeleden öncellikli mücadeledir karanlıkla mücadele. Yani karartmayla mücadele, bilmesinlercilikle mücadele. Cehaletle mücadele. Bayrak şairi, Naat şairi Arif Nihat Asya’yı rahmetle anmış olalım:

“Yeryüzünde, riya, inkar, hıyanet altın devrini yaşıyor. “Ebu Leheb öldü” diyorlar: Ebu Leheb ölmedi, ya Muhammed; Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!”

Dolayısıyla buz gibidirler. Güneşi görünce erirler. Onun için de güneşi ellerinden gelse öldürürler. Güneşe düşmandırlar. Bilgi güneş gibidir. Bilgi ışık gibidir. Bilgisizlik karanlıktır. Cehalet karanlıktır. Bunlar cehaletin çocuklarıdır. Karanlıkta var olurlar. Karanlıkla var olurlar.

OBSKÜRANTİSTLER KALLEŞTİRLER: Onların düşmanlıkları bile düello üzerinden değil, pusu üzerindendir. Düelloya çağırırlar, ama pusu kurarlar. Fıkıhları hiledir, “Hile-i şeriyyedir”. Yasal hile, meşru hile, yani hilenin hile olduğunu bilerek hile yaparlar. Savaşları mı? Savaşları da münafıklıktır. Nasıl mı? “El-Harbu hud’atun.” “Savaş hiledir” sözünü mübarek Peygamberin ağzına koymuşlardır. Hâlbuki harp hile değildir. Savaşın da bir ahlakı vardır. Adam gibi savaşmazlar. Adam gibi barışmazlar. Adam gibi dost olmazlar. Adam gibi düşman bile olmazlar.

OBSKÜRANTİSTLER KARANLIĞI SEVERLER: Karartmacılar yarasa tabiatlıdır, aydınlığı sevmezler. İçinden aydınlanmayan dışını aydınlatamaz. Karanlık onların kalplerindedir. Onun için de yıldızlara düşmanlar. Güneşe düşmanlar. Ortalığı aydınlatan herkese, her şeye düşmanlar. Linç ederler, karartılar; karartmayanı da düşman ilan ederler. Kim kendi karanlıklarını aydınlatmaya kalkarsa ona en kötü şeyleri reva görürler. Onu en büyük hasım ilan ederler. Onlar için bu bir varoluş nedenidir. Çünkü böyle var olurlar. Onları var eden karanlığın kendisidir.

Daha acayip Obskürantizm var İbliste. Kendi mahiyeti hakkında karartma, Obskürantizm yapar: “Ben ondan üstünüm, beni ateşten onu topraktan yarattın” Ateşin hammaddesinin, toprağın hammaddesinden daha üstün olduğunu kim söyledi? Nedir bunun delili ve bilgisi? Ateş bir şey üretmez aslında, ateş kül üretir. Ama toprak hayat üretir. Ayrıca ateşle toprağı ayırmak da nereden çıktı? Her toprak ateşin çocuğuydu aslında. Yeryüzü güneşten kopmuş bir ateş parçasıydı, magmaydı. Dolayısıyla ateş de toprağın sonucudur. Özetle, ateşle toprak mahiyet olarak birbirinden ayrılamaz. 

İBLİSİN ÂDEME OBSKÜRANTİZMİ: Âdem İblis kıssasında, İblis Obskürantizmi temsil eder. Yani bilmesinler, bırak cahil kalsınlar. Âdemi ve eşini cahil bırakmak için ilk operasyonu nasıl çekiyor bakar mısın? “Ebedileşmek istemez misin?” Yani aslında, “Masum olmak istemez misiniz?” Masumiyet tezi, bu kandırmacanın adıdır. Sünnilerin sahabeye yükledikleri “ Kullü Udül”, “Hepsi Adildir, Masumdur” prensibi neyse, İblisin o bahçede Adem ile eşine yüklediği ve Şiilerin imamlara yükledikleri masumluk tezi de budur. “Siz de Masum olmak istemez misiniz?” “İki melek olmak istemez misiniz?” Alın size Obskürantizm.

FİRAVUNUN SİHİRBAZLARI: Kısaca tüm peygamberler tarihi, temelde Obskürantizm ile mücadele tarihidir. Bunu açıkça görüyoruz. Obskürantizmi, Musa’da Samiri temsil ediyordu, Firavunun yanında da sihirbazlar temsil ediyordu. Hepsinin görevi bilgiyi karartmaktı. Hz Musa paradigmayı yerle bir etti. Karartmayı içinden aydınlattı. “Bakın sihirbazların yaptıkları numaradır, inanmayın” dedi. Musa’nın değneği sihirbazların sahte yılanlarını yedi. Musa’nın asasının yılan olmasıyla 1400 yıldır uğraşıldı. Müslümanların asıl yoğunlaşmaları gereken yer asa değil, O asanın temsil ettiği şeydi. O asa bilgiyi temsil ediyordu ve karşıdaki sihirbazlar da Obskürantizm, karartmayı temsil ediyorlardı.

Özgürlüğü siz belli bir elit zümreye hasrediyor, ama gerisini de onların kölesi olmaya mahkûm ediyorsanız siz aslında aynı şeyi yapıyorsunuz. Obskürantizm ile bilgiyi tekelleştirip, toplumu sınıflaştırıyorsunuz. Aslında bunun temelinde “Liyakat ve Ehliyet” yatıyor. Bilgi deyince, bilgiye beceriyi de katmak lazım. Tecrübeyi de, tekniği de, sanatı da bilgiye katmak lazım.

Eğer siz servetin adil bölüşümünü sağlarsanız; ezen ve ezilen sınıf çıkmazına saplanmaktan korunursunuz, kurtulursunuz başka türlü kurtulamazsınız. Servetin adil dağılımı, aynı zamanda adaletin de varlığı, hukukun varlığı, özgürlüğün de varlığıdır.

PEYGAMBERLER TARİHİ OBSKÜRANTİZMLE MÜCADELE TARİHİDİR: Tüm peygamberlerin hayatı aslında bir tek cümleye indirgense, “Obskürantizm’in bilgiye karşı savaşı” olurdu. Peygamberlerin yanlarındaki o yoksul, ezilmiş, zayıf kitlelerin olmasını kınayan bir toplum vardı karşılarında.Diyorlardı ki “Sen iyisin ama şu yanındakiler, döküntü. Onları kov etrafından, biz de gelelim” Aslında demek istiyorlar ki; “Sen de bizim gibi ezoterik davran. Bilgiyi gizle, bilgiyi bir güç olarak kullanmamıza izin ver ve bu bilgi üzerinden biz tahakkümümüzü otoritemizi, hükümdarlığımızı, sultanlığımızı yürütelim”. Tüm peygamberin mücadelesinin ana ekseni hep bu bilgi tekelini kırmak olmuştur. Onun için bilgiyi tabana yaymak, aynı zamanda sınıfları oluşmasının önüne geçer ve sınıf mücadelelerine son vermektir.

SOKRATES NEDEN LİNÇ EDİLDİ? Daha doğrusu neden baldıran içmeye mahkûm edildi ve öldürüldü? Obskürantistlerin, aydınlanmaya, yani bilgiye karşı açtıkları savaşın bir uzantısıydı Sokrates’in öldürülmesi. Sokrates, Atina’nın gençlerini aydınlatıyordu ve Atina’yı elinde bulunduran Otuzlar Meclisi bunu istemediler. Niye? O zaman onların monarşisi, aristokrasisi yıkılacaktı; sarsılıyordu zaten. Sokrates’i iki şeyle suçladılar: Gençlerin ahlakını bozmak; bir de tanrılara hakaret etmek. Oysa aslında Sokrates’in eleştirildiği Atina’da ikiyüzlü sahte dindarlık ve uyutulan gençler vardı. Amaç, Atina’daki gençleri uyandırmaktı. Zaten yaşlıları uyandıramıyordu. Yaşlılar zaten bilgiye kapalılar. Bilgiyi gençlere veriyor; onun için pazarlarda, kimi bulursa onlara; “Size hakikati anlatıyorum” diye şarlatan, vaaz veren, sofistler var ya; bunların hakikat dedikleri hakikat değil. “Ben hakikattin ne olduğunu biliyorum demiyorum ama onların hakikat dediklerinin hakikat olmadığını biliyorum. Bundan eminim” diyordu.

OBSKÜRANTİZMİN LİNÇ KÜLTÜRÜ: Çok şükür, karanlığı yırtmaya çalışan, aydınlığa çağıran gruplar var. Aklını kullanıp insanlığı hayra çağıran gruplar var. Bunların da son dönem de başına gelen bir linç kültürü var ki, bu Allah resullerinin başına gelmedi diye iddia etmek çok saçma olur. Herhalde tüm peygamberler, tüm nebiler bunlarla karşılaştılar.

MEDYATİK OBSKÜRANTİZM: Gerçekleri saklayan ve yalan söyleyen bir medya var ise, o zaman alın size medyatik obskürantizm ve tam anlamıyla şeytanın vazifesini işleyen, yani okuyucusunu karanlıklara yönlendiren bir medyadan söz edilir. Bunlara ilaveten akademik obskürantizm, bilimsel obskürantizm. Hayatın diğer alanlarındaki teolojik obskürantizm, sosyolojik obskürantizm, psikolojik obskürantizm. Bunu diğer disiplinlere de yaymak mümkün. Her alanda karartma, cahil bırakma, bilmesinlercilik mümkün. Kim hangi alanda bunu yapıyorsa o alanın obskürantistidir. Yani o alanın Ebu Cehil’idir.

İHALE OBSKÜRANTİZMİ: Bir de siyasi obskürantizm var ki, içinde bulunduğumuz genel obskürantizmin dehşet verici bir devamı olan, içten içe gerçek pisliğine mahkûm olduğumuz bir durum. Eminlik vasfı ondan kalkmıştır, güvenilir değildir. Eminlik vasfı kalkandan müminlik vasfı da kalkmış olur. Şeffaflığın olmadığı her yerde obskürantizm vardır. Şeffaflık obskürantizmin, yani karartmanın ve cahiliyenin düşmanıdır. Onun için şeffaflığın olmadığı bir yerden yani şeytandan kaçar gibi kaçmak lazım. Niye? Karartılmıştır da ondan… Orası karartılmışsa eğer, oradaki karanlığın şerrinden Allah’a sığınılır: “Kul euzu bi Rabbil felak, min şerri ma halak ve min şerri ğasikın izâ vekab.” Eyvallah. Karanlığın şerrinden Allah’a sığınmamız lazım geldiğini söylüyor Rabbimiz. Karanlığın şerri var mıymış? Var işte. Çünkü karartma yapılıyor orada.

“İYİ Kİ OKUMAMIŞIM” DİYENLER VAR: Baksanız ya; “İyi ki okumamışım” diyen hocalar var. Kitaplılığı alçaltıp, kitapsızlığı yüceltiyoruz. Bir Üniversitenin Rektör Yardımcısı; ““Ben daha çok cahil ve okumamış, tahsilsiz kesimin ferasetine (anlayış-sezgi) güveniyorum bu ülkede. Yani ülkeyi ayakta tutacak olanlar, okumamış, hatta ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halktır” diyebiliyor. Bunlar aklı alçaltıyor; “Akılla cenneti bulamazsınız” diyorlar. Peki, ne ile bulursunuz? Delilikle mi, aptallıkla mı, sürülükle mi? Hâlbuki “Aklı olmayanın dini yoktur.” Niye? Mükellef değildir. Din mükellef içindir de ondan. Alın size obskürantizmin kitlesel bir zehri.

BİLGİSİZLİĞİ FARK ETMEMEK: Peki, insanlar neden bilgiye açlıklarını fark etmiyorlar? Neden insanlar zincirlerini kırdıklarında ilk koştukları ekmek oluyor, oyun oluyor, neşe oluyor, yalan oluyor, hurafe oluyor, mitoloji oluyor, masal oluyor, film oluyor da, neden ilim olmuyor? Bu, insanları eğitenlere, devleti yönetenlere sormamız gereken soru. Siz nasıl eğitiyorsunuz insanları? Nasıl eğitiyorsunuz ki insanlar bıraktığınızda bilgiye koşmuyor. İnsanların eğlencelerine harcadıklarının 40’ta 1’ini ilme vermiyorlar kişisel bütçelerinden. İnsanlar evlerinde şark köşesi, garp köşesi, hobi köşesi, bilmem ne köşesi yaptıkları halde, her evde şöyle küçüğünden de olsa, esaslı eserlerin bulunduğu bir kütüphaneyi şart görmüyorlar.

ANLAMAMA OBSKÜRANTİZMİ: Aynı şey bugün de geçerli değil mi? Bazı tarikatlar varlığını buna hasretmiştir: Kur’an’ı anlamasınlar. Okumasınlar değil, anlamasınlar. Zaten anlamıyorsanız okumak değildir ki o. Yani telaffuz etsinler, seslendirsinler, nakarat etsinler, teganni etsinler, beste gibi okusunlar, şarkı türkü gibi okusunlar ama sakın anlamasınlar. Alın size dev bir obskürantizm. Niye? Anlarsa ne olur? Anlarsa onun din diye anlattıklarının uydurma olduğunu, hurafe olduğunu, sahte bir din olduğunu anlarlar da ondan. Dinin o olmadığı, onun dinsiz olduğu anlaşılır. Dahası, onun Allah dediğinin Allah olmadığını, Peygamber diye anlattığının Peygamberin kopyası, karikatürü olduğunu, sahte bir ilah uydurup adına Allah dediklerini anlarsın. Kur’an’ın yerine paralel Kuran’lar, Kâbe’nin yerine paralel Kâbeler, Peygamberin yerine paralel Peygamberler, Allah’ın yerine de paralel ilahlar icat ederler. İşte obskürantizmin boyutu bu. Zararları daha saymakla bitmez.

Daha ilginç bir obskürantizm var. Osmanlı’nın hüküm yürüttüğü alanda 10’dan fazla başka dine inanan kavimler vardır. Yani Hristiyanlığın farklı mezheplerine inanan kavimler bunlar. Macaristan, Yunanistan, Makedonya, Romanya, Bulgaristan gibi bugünkü devletler hep Osmanlının bünyesinden çıkmış.

Soru: Bu ülke insanların diline bir tek Kur’an tercüme edilmiş mi? Cevap: Hayır, öyle bir şey yok. Hiç öyle bir teşebbüs bile yok.

Kişisel Mushaflara izin verdi Allah Resulü. On beş ila otuz arasında kişisel Mushaf vardı Peygamberin sağlığında. Allah Resulünün ağzından dökülen ayetleri herkes kendi sırasına göre, kendi tarzına göre yazıyordu. Mesela en başta Hz. Ali’nin Mushaf’ı vardı. Hz. Aişe’nin kendi özel Mushaf’ı vardı. Abdullah İbni Mesud’un Mushaf’ı vardı. İbni Mesud Mushaf’ını yakmadığı için, Osman’ın işaretiyle caminin içinde Osman hutbedeyken öldüresiye dövüldü ve üç gün sonra o dayaktan dolayı öldü. Alın size obskürantizm.

ALLAH RESULÜ BİLGİYİ YAYDI: Allah Resulünün bu mesajı almasının en tipik örneğini Bedir Esirlerinde görüyoruz? Her bir esiri üç-dört bin dirhem para karşılığında serbest bırakma imkânı olmasına rağmen, Allah Resulü “on kişiye okuma yazma öğretmeyi” serbestlik bedeli olarak şart koştu. Peki, Allah Resulü kimlere okuma yazma öğretileceğine dair bir liste de koydu mu önlerine? “Şunlar has gurup, bunlara öğretin, onlar benim has adamlarım. Dolayısıyla öğrenimi yaymayın. Okuma yazmayı yaymayın. Belli bir zümrenin içerisinde kalsın. Bunlar da bizim ezoterikler olsun” dedi mi? Demedi. Liste verdi mi? Vermedi. “Kim gelirse önünüze on kişiye öğreteceksiniz” dedi. Alın size Obskürantizmle, karartmacılıkla, bilmesinlercilikle müthiş bir mücadele…

24.12.2021

Kur’an’ın mücadelesi gerçek bir Obskürantizmle mücadeledir, Karartmacılıkla, bilmesinlercilikle mücadele…

İkincisi, sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş, ilk ayetlerde Kur’an’ın öğüdü oldu zımnen. Nasıl yaptı? Kalemle yazmaya yemin etti.

Kaleme dikkat çekiş, aslında Allah resulüne zımnen şu emri vermekti: “Artık sözlü kültürden yazılı kültüre geçin”. Niye sözlü kültürün sorunu ne? Bilginin sahihini sahtesinden, doğrusunu eğrisinden, yalanı essahından ayıramaması ayrılamaz hale gelmesidir. İşte bunun önüne geçti Kur’an kalemle yazmaya atıf yaparak.

İşte Kur’an, o günkü dünyada ezoterizmleri (bilgiyi güç olarak gizlemek) yıkmak için ilk emri “OKU” dedi. Artık; “Bu gizli bilgiyi biz elimizde tutuyoruz, dolayısıyla siz bilmezsiniz biz biliriz”. Yahut “siz bilmezsiniz efendi bilir, siz bilmezsiniz şeyh bilir, siz bilmezsiniz Üstad Guru bilir, siz bilmezsiniz rahip bilir” mantığını yıkmak içindir ilk emrin “OKU” olması.

Herkes okumaya başlayınca, ruhban sınıfının tekelinde olan bilgi, artık herkese eşit mesafede oldu. İmkân eşitliği ve fırsat eşitliği doğdu.

Bilgiyi genelleştiriyor Kur’an. Gerçekten bu üniversalizmdir, evrenselcilik budur.

İlk emir “OKU”. Cahiliye ile mücadele etmenin ilk şartıdır Okumak. Kendisine inanan herkese “OKU” diyorsa, bilgiyi seçkin zümrenin elinden, tekelinden çıkartıyor demektir.

Peki, Kur’an’ın Obskürantizm’e, yani cahiliyeye karşı bir devrimi oldu mu? Elbette ki oldu.

Aynı zamanda Kalvin de incili Fransızcaya çevirdi. Böylece Fransa’nın da önü açıldı. Avrupa’da Rönesans’ı başlatan olaylardır bunlar. Rönesans; kilisenin bilgi tekeli kırıldıktan sonra, Avrupa’nın yeniden dirilişi demektir. Karanlık çağının bitişi ve aydınlanma böyle başladı. Bilimler böyle serpildi. Kant’ın tanımıyla insanın kendi aklıyla sorgulama yetisini kullanabilmesi, ancak bu uzun mücadelelerden sonra gerçekleşti.

Ama asıl golü Martin Luther attı. Ne yaparak attı? Kilisenin Latince tekel özelliğini kırdı ve incili Almancaya çevirdi. Onun için de aforoz edildi. Eğer kilise eline geçirseydi yakacaktı Luther’i. Ama alman prensleri ona sahip çıktılar.

RÖNESANS BÖYLE BAŞLADI: İngiltere kralının eşini boşamak isteyip boşayamaması üzerine, İngiltere ayrı bir kilise kurmak zorunda kaldı. Ve papa aforoz etti İngiltere kralını. İngiltere de Anglikan kilisesini kurdu Ve İngiltere kralı kilisenin papası oldu.

VE KİLİSENİN KARARTMASI: Aynısı kiliseye geçti. Neden İsa’nın dili Aramice de, kilisenin dili Latincedir? Hiç bu soruyu sorduk mu? İsa Latince bilmezdi ki. Çünkü “Latince İncil” kilisenin incilidir, İsa’nın incili değil. Ve Hristiyanlığın kurucusu da İsa değil, kilisedir. Kilise ise, bilgiyi manastırlara ve kiliselere hasretmiştir. Ruhban sınıfının tekeline almıştır. Çünkü bilgi güçtür ve gücün başka ellere geçmesini istemez. Gücü elinde tutmak ister. Dolayısıyla papa otoritedir. Papa kralların kralıdır. Ve tacı papa kuşatır, koyar kralın başına. Yani papaların eliyle giyer tacı bir kral. Dolayısıyla papa giydirmezse eğer, o kral olamaz.

Bu olayın tarihsel arka planı var. Sümer’de yazının mabede ve ruhban sınıfına hasredilmesi bir obskürantizmdi, karartmaydı. Yani bilmesinlerciliğin başladığı noktadır Sümer… Yazı sadece mabede hasredilir, sadece ruhban sınıfı yazardı. Depoların rakamlarını dahi ruhban sınıfı tutardı. Toplum cahil bırakılırdı. Çünkü yazı başkalarına öğretilmezdi. Tehlikeli addedilirdi. Yazı sadece ve sadece ruhban sınıfının tekelindeydi. Peki, ruhban sınıfı kimin tekelindeydi? Elbette kralın. Onun için halka, sıradan insana, yazıyı öğretmek de suçtu, bu suçu işleyenler cezalandırılırdı.

Hz. Musa’nın kavminin yanlarından ayrıldığı bir süreç yer alır Kur’an’da. Samiri bir anda öne çıkar ve insanları etki altına alır. Orada kilit bir kelime söyler; “Görmediklerini gördüm”. Yani buzağın üzerinden onların görmediği bir şeyi gördüm. Bu etkili bir yöntemdir: “Sadece ben gördüm” Kur’an ise, kendi misyonunu muhatabını karanlıklardan aydınlığa çıkarma olarak koyar. Ve kendisinin mücadele ettiği devrim yaparak devirdiği zihniyeti de karanlık zihniyet olarak koyar. Ve adına cahiliye der. Cahiliye tam da o. Bilmesinlercilik, bilgisizler toplumu. Karartılmış bir toplum. Samiri bir tür kendi elitizm’ine atıfla bir karartma yapıyor orada aslında. Niye? Siz bilmezsiniz ben bilirim. Ben gördüm. O zaman ne olacak? Samiri’yi mürşit edinin. Samiri’yi şeyh edinin. Samiri şeyhiniz olursa ne olur? Buzağıya taparsınız. Özetle tüm Samiriler böyledir.

Kur’an’da; “Firavun kavmini aptallaştırdı, ahmaklaştırdı (Zuhruf) 43:54” ifadesi yer alır. İşte bu tam bir Obskürantizm’dir.

Soru: Yönetilen insanları nasıl aptallaştırırsınız? Cevap: Bilgiden mahrum bırakarak…

Çünkü bilgi güçtür. Bilgi sizi özne yapar. Nesne olmaktan kurtarır. Dolaysıyla yönetilenleri nesneleştirip koyduğunuz yerde dursun istiyorsanız, size mutlak itaat edip koyun sürüsü gibi gütmek istiyorsanız, onu obsküre etmeniz lazım. Yani karartmanız lazım. Bilgiden mahrum etmeniz lazım.

Bilgi bir güç olarak belli tekellerin eline verilir. Böylece yönettiğinin, sömürdüğünün eline bilgi vermeden, onun emeğini, gücünü ve alın terini, kısaca bu sömürüyü sonsuza kadar sürdürme eylemidir aslında.

Obskürantizm karartma demektir; bilmesinlercilik… Fransızca “obscüre (karanlık)” kelimesinden türetilmiş. Karanlık yap, karart ki, kitle bilmesin. Toplum bilmesin, başkaları bilmesin. Sadece biz bilelim. Sadece bizimkiler bilsin. Tüm despot yönetimler, tüm monarşiler tabiatı gereği Obskürantistir. Yani karartma uygularlar. Bilgiyi tekele alırlar. “Anlamasınlarcılık” şeklinde de kavramak lazım bu kelimeyi. Çünkü bilmek anlamaktır. Hatta biliyor görünsün, biliyormuş zannetsin, gerçeği bilmesin, sahte bilgi ile oyalansın dursun. Cahiliye diye bir kavram vardır Kur’an’da. Tam da bu kavramın vurgularından biridir. Cahiliye Obskürantizm’dir.

Bu tür “kitabına uydurma” vakalarının tarihi çok eskilere gider. Hz. Ömer döneminde içki içerken yakalanan üç beş kafadar, gayr-ı meşru bir iş yapmadıklarını iddia etmişler, delilinin de Kur’an’da olduğunu söyleyerek “üzümlerden içki ve güzel rızık elde edersiniz” ibaresini göstermişlerdi. Evvelki gün ünlü bir televizyon gazetecisinin “Otçu Baba” haberi, post modern Müslümanlığın geldiği dramatik noktayı gösteriyordu. Adam etrafına topladığı gençlerle esrar partisi verirken yakalanmış. Gizli kamera çekimlerinde, etrafında topladığı müritleriyle bir yandan esrarlı sigara dolaştırırken bir yandan da “Bunun neresi günah” diyor. Orada da durmuyor, elinde tuttuğu mealli Kur’an’da bu otun yasaklanmadığını, hatta onda yer aldığını söylüyor ve ekliyor: “Oğlum 8-10 yaşına gelsin, o da içecek”.

Size komik gelebilir, fakat aslında yukarıda verdiğim örneklerle bu örnek arasında asla bir mahiyet farkı yok. Olsa olsa derece farkı var. İşlediği menhiyatı Kur’an, İslam ve diğer dini referanslar üzerinden meşrulaştıranların tümünün tavrı aynı kapıya çıkar. Hiçbirinin mazereti “Otçu Baba”nın mazeretinden daha ciddi değildir. Unutmayın: Hakka sarılmanın şartı hakkı hak bilmek, batıldan sakınmanın şartı batılı batıl bilmektir. Müzikte potpuri, etnisitede mozaik, içecekte kokteyl gibi karışımlar iyi olabilir. Fakat dünyanın en kötü karışımı, hak-batıl karışımıdır. Bu karışım selim aklı “Otçu Baba”nın otundan daha fazla uyuşturur. Aynı zamanda imanı da zehirler. Mustafa İslamoğlu

Modernler, hakikate karşı sırt dönmüştüler. Post modernler, hakikati ters döndürmeye çalışıyorlar. Sınırlarla oynuyorlar. Bilinçli bir karartma uyguluyorlar. Haktan sonra geriye batıldan başka ne kalır?

Sahi, hak-batıl zıddını duymayalı, okumayalı ne kadar oldu ey okur? Hak-batıl “ezdad” kavramlardandır. Zıt isimlerin müsemmaları, biri olduğunda diğeri bulunmayan karşıt cinslerdir. İkisini bir arada oldurmaya kalkmak, kelimenin tam anlamıyla abesle iştigaldir. Bu, hakikate karşı cinayete tam teşebbüstür. Bu cinayete teşebbüs eden, arkasını getirir. İyiyi kötü ile bir araya getirmeye çalışır. Helal ve haramı bir araya getirmeye çalışır.

Hakkı batıla karıştırdığınızda batıl hak olmaz, fakat hak batıl olur. İyiyi kötüye karıştırdığınızda kötü iyi olmaz, fakat iyi kötü olur. Helali harama karıştırdığınızda haram helal olmaz olmaz, fakat helal haram olur. Tıpkı helal suyu haram şaraba karıştırmak, helal şehveti haram zinaya karıştırmak, helal parayı haram faize karıştırmak gibi?

Beyimiz faiz yiyor veya eşi tesettürsüz, ya da başka bir şey… Başlar kendi hâlihazır durumunu Kur’an ve İslam üzerinden meşrulaştırmaya. Kitaba uyamadık, kitabına uyduralım barı kontenjanından?

Ne gerek var efendim! Geleneksel günahkârla modern ve post modern günahkâr arasındaki fark bu işte. Geleneksel günahkâr günahı işler fakat savunmazdı. Onun günah olduğunu itiraf edip “Allah affetsin” demek gibi kendine has bir meziyeti vardı. Modern ve post modern günahkâr bu meziyetten yoksun. Günahı işliyor, işlediği günahı içselleştiriyor, onunla da kalmayıp kendi günahını Kur’an ve İslam üzerinden meşrulaştırmaya kalkıyor.

Hakikat sadece, hakikate teslim olanı teslim alır. Teslim aldığına da kendini teslim eder. Zira o kendisini yalnızca “mü’mine” güvenir. Onun içindir ki mümin “güvenen ve güven veren”dir. Yine bunun içindir ki Allah, sadece “Mutlak Hakikat” manasına gelen el-Hakk değil, aynı zamanda “güven ve iman kaynağı” olan el-Mümin’dir. Mutlak Hakikat olan Allah’a güvenmeden, O’na teslim olmak ne mümkün? O’na teslim olmadan, güvenmek ne mümkün?

Müslüman olmak, hakikat diye bir derdi olmaktır. Hakikatle derdi olanların Müslümanlık iddiası, Kur’an’ın ispat edilmemiş iman sahipleri için kullandığı ellezine âmenû türüne giren bir Müslümanlıktır, Allah’ın kabul ettiği iman sahipleri için kullandığı mu’minûn türüne giren bir Müslümanlık değil.

Zira İslam, kayıtsız şartsız teslim olmaktır.

Bir yanda hakikat diye bir derdi olanlar, öte yanda hakikatle derdi olanlar?

Meşru olanı yaşamak mı? Yaşanılanı meşrulaştırmak mı?

Fakat başörtüsünün İslam’daki ve Kur’an’daki yerini konuşacaksanız, işte orada tartışma zemin değiştirmiş demektir. Böyle bir tartışma yapacak kişi, önce bastığı zemine bir bakmalıdır. Profan, hatta seküler zeminde ayak diretip de, bir konunun dindeki yeri hakkında ahkam kesmek sahibini gülünç duruma düşürür. Mustafa İslamoğlu

Biri çıkıp sosyolojik, kültürel, siyasal ve hatta ekonomik açıdan dini bir meseleyi değerlendirebilir. Bu meyanda başörtüsünü, insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde algılayabilir veya algılamaz. Bütün bu tartışmaların alanı dini değil “profan” alandır.

İnsanda bir vicdan inşa etme işi, daha doğru ifadesiyle zaten var olan vicdanı aktif ve aktüel hale getirme işi ideolojilerin, yasaların, kolluk güçlerinin, kamuoyu oluşturma araçlarının değil, inanç sistemlerinin işidir. Bir sınır yoksa hiç sınır yoktur. İşte Kur’an’ın tesettür düzenlemesi, bu alandaki sınırları gösterir.

Tüm vahiylerin maksadını oluşturan can, akıl, din, nesil ve mal emniyetlerinin korunması, bütün bunlara “emanet” olarak bakmayı gerektirir. Bütün bunlara emanet olarak bakan ise, emanetin sahibinin koyduğu sınırlara riayet eder. Sınırlar? Kim koyacak sınırları? Teoride herkes koyabilir. Ağzı olan konuşur, gücü olan yaptırım uygular, yetkisi olan kullanır. İyi de, vicdanda yankı bulmayan kurallar uygulayıcıları zorba, uygulananları ikiyüzlü yapar.

“Beden senindir, istediğin gibi kullan!” diyen modern tasavvur zinanın haramlığını da anlayamaz. İçkinin haramlığını da anlayamaz. Hülasa İslami sınırlara ikna olmaz. Ortada paradigma sorunu vardır. İki farklı dünya söz konusudur. Sözün özü: Allah’ın gör dediği yerden bakmayan, Allah’ın gösterdiğini göremez.

Kimse “Beden benim değil mi, ister asarım ister keserim” diyemez. “Hayır, senin değildir” der İslam. Eğer kişi Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuşsa, yani Müslümansa, bu cevaba boyun eğmek durumundadır. Tutarlılık bunu gerektirir. Zira İslam, Allah’ın hakkını teslim etmek için O’na kayıtsız şartsız teslim olmaktır.

“Beden benim değil mi, istediğimi yaparım!” diyene İslam “Hayır, senin değildir, sana zimmetli bir emanettir!” der. Ruh asli sahibine vefa gösterip “teveffi” ettiğinde, beden de geldiği yere dönecektir. Sen emanete ihanet edip etmediğinin hesabını vermek üzere ilahi mahkemeye çıkarılacaksın. İslam intiharı bunun için yasaklar. İntihar haramdır. Sadece intihar değil, insanın kendi bedenine zarar vermesi de haramdır. Yine zehir içmek haramdır, kendine işkence haramdır.

Bu suale, bedeni, sahibinin mutlak mülkiyeti görerek; “Beden sahibinin malıdır, istediğini yapar” türünden cevap veren hiç kimsenin, Kur’an’ın tesettür emrini anlamasını bekleyemeyiz. İp orada kopmuştur. Gerisi “üstü kalsın” durumudur. Esasen bu soru sadece tesettür meselesiyle de sınırlı değildir. Aynı şey servet, hayat, evlat, tabiat, can, hava, su, toprak vs. için de geçerlidir. İslam’a göre bu sualin cevabı açık ve nettir: Beden sahibine emanettir, tıpkı servetin, hayatın, canın, evladın, malın emanet olduğu gibi. Bedeni sahibinin mülkü zannedene tesettür emrini anlatmanız boşuna bir uğraştır. Servet sahibini mutlak malik sanan birine, “İsraf haramdır” hükmünü sittin sene çenenizi yorsanız izah edemezsiniz.

Maksadı anlamadan yapılacak her tartışma, körün taşı körün gözüne tartışmasıdır. Hiç kimseyi hiçbir yere götürmez. İslami tesettürün mütemmim cüzü olan başörtüsü tartışmaları için de geçerli bu kural. Maksadı anlamak için sorulacak esas soru şudur: Bu beden kimin? Şimdi çok duyuyoruz: “Beden senin değil mi ayol, istediğin gibi kullan!” vey “Beden benim değil mi efe’m, istediğim gibi kullanırım.” Aslında “Bu beden kimin?” sualine verdiği cevaba bakarak insanların Kur’an’a ve İslam’a göre nerede konuşlandıklarını anlayabilirsiniz.

Kur’ani bir talimatı anlamanın yolu, o talimatın maksadını anlamaktan geçiyor.

Olsun, o yine de “çalışmayan” kadındır. Annelik çalışmak sayılmıyor. Modernlere göre annelik işsizlik sayılıyor. Annelik angarya sayılıyor. Komedi de ne biliyor musunuz: Başkalarının doğurduğu çocuklara bakmak için kurulan sektörlerde çalışmak “iş”, orada çalışanlar da “çalışıp üreten kadın” sayılıyor da, kendi doğurduğu çocuğa bakmak “iş” sayılmıyor. Modernler kazara anne olduklarında durum şu oluyor: Baba işe, anne işe, çocuk kreşe, ev pansiyon, aile pansiyoner? Mustafa İslamoğlu

Ama o anne. Çocukları var. Yani dünyanın en değerli, en asil, en soylu, en görkemli işini yapıyor. Yani insan yetiştiriyor. Çocuk sokakta yetişmez ki? Çocuk evde yetişir.

Hangisi hangisine lazımdı? Kafam karıştı?

Evden çıkıp mesai yapmayan kadının yaptığı “çalışmak” değildir. O tepeden bakılan, “ev kadınıymış” yollu dudak bükülen bir “acizdir”. Evinin kadını olmak modernlere göre dudak bükülecek bir iştir. İş kadını daha hoş geliyor. Hatta sokak kadını bile ötekinden hoş geliyor.

Modernin gözünde o koca parası(!) yiyor. Patron parası mı? Amir fırçası mı? Onun bunun erkeklerinin ağız kokusu mu? Her işe gidiş gelişte yaşadığı tıkış tıkış otobüsler ve minibüslerdeki onur kırıcı durum mu? Onlar işin parçası ayol. Koca kârı yeme de, ne yersen ye! Koca fırçası yeme de, ister amir, ister ustabaşı, ister patron fırçası ye! Hatta sokak magandası ve çarşı maçosunun attığı laf bile ehven?

Ev kadını, üüü! Bir kere özgür(!) değil ayol. Yarım saat işten erken ayrıldığı için amirinden duyduğu lafı kargalar yemese de kendisi özgür. İşyerinde uygulanan sıkı denetime rağmen özgür. “Yarın müsait misin”lere verdiği “Mesaide olacağım, işten yorgun dönüyorum”lara rağmen özgür. Ama ev kadını handiyse esir canım?

Modası geçenleri değiştirmek lazım. Bunun için de modayı takip etmek lazım. Özetle üretim-tüketim çarkında yağ, değirmeninde un olmak lazım. Bütün bunlar için çalışmak lazım. Çalışmadan bu masraflar nasıl kazanılacak? Daha iyi görünmek için daha çok kazanmak lazım. O da yetmiyorsa, daha daha çok kazanmak lazım. Daha çok kazanmak için harcamadan olmuyorsa, daha çok harcamak lazım. Görünmeden daha çok kazanılamıyorsa, daha çok görünmek lazım. Daha çok görünmek için daha çok dikkat çekmek lazımsa, onu yapmak lazım. Onu yapmak için herkesten çok harcama yapmak lazımsa, onu yapmak lazım. Herkesten çok harcamak için, herkesten çok kazanmak lazım.

Bunlar için de başka şeyler lazım: Modern görünürlüğün vacibatından olan şeyler. Her gün aynı kıyafetle, aynı saç rengiyle, aynı ayakkabıyla, aynı çantayla gidilmez ki işe! Yenilemek lazım, rengini uydurmak lazım. Saça uygun elbise, elbiseye uygun ayakkabı, ayakkabıya uygun çanta, çantaya uygun cüzdan, ona uygun cep telefonu lazım?

Anneliği aşağılamanın teknikleri çok… Bunun başında dünyanın en şerefli işini yapan annelere “boş kadın” muamelesi yapmak geliyor. Onlara göre çalışıyor olmak için evden çıkmak lazım. Caddeyi görmek, caddeye görünmek lazım. Bir kadının “çalışıyor” sayılması için kamuya kendisini göstermesi şart. Sabah sekiz akşam dokuz (çünkü kadın ucuz işgücü) mesai yapması şart.

İslam kadını aşağılamadı, siz anneliği aşağıladınız! Tesadüf mü? Biri çıkıp İslam’ın kadını aşağıladığını iddia ediyor. Söz bir biçimde anneliğe geliyor. O da ne? İslam’ın kadını aşağıladığını iddia eden “modern” bay veya bayanların aklının dibini kazıdığınızda, anneliği fena halde aşağıladığını görüyorsunuz. Ortak noktaları bu…

İslam’da yönetim aygıtını meşru kılan şey, hak ve vecibelerin korunması ve tahakkukudur. Devletin imanı adalettir. Yönetimin meşruiyeti adaleti kadardır. Adaletini kaybeden yönetim, meşruiyetini de kaybeder. Yönetimin hedefi, “Vallahi, çalan kızım Fatıma da olsa, elini keserdim” diyen Hz. Nebi gibi, imtiyazsız ve adil bir topluma ulaşmak olmalıdır. Mustafa İslamoğlu

Hak arama, Allah’ın el-Hak isminin mü’mindeki tecellisidir. Hakkını arayan her mü’min, el-Hak ismini yansıtan bir ayna hükmündedir. El-Hak isminin ahlakında tecelli ettiği mü’minler çoğaldıkça, toplumda hak arama bilinci artacak, haksızlıklar azalacak, adalet güçlenecek, liyakat ve ehliyet ödüllendirilmiş olacaktır. Rivayet doğruysa, İmam Azam Ebu Hanife, fıkhı şöyle tarif eder: Ma’rifetu’n-nefs mâ leha ve mâ aleyha: “Kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesidir.”

Tüm ilahi vahiylerin maksadı şu beş emniyeti sağlamaktır:

Can emniyeti

Akıl emniyeti

Din emniyeti

Nesil emniyeti

Mal emniyeti

Elbette “insan vecibeleri” haricinde, bir de “insan hakları” diyebileceğimiz bir haklar listesi yapılabilir. Eğer hak farz kısmına giriyorsa, hakların tahakkuku için çalışmak farz ibadet hükmündedir. Eğer nafile kısmına giriyorsa, nafile ibadet hükmündedir. Hz. Peygamber “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” buyurur. Unutulmamalıdır ki, bir haksızlık onu yapanın yanına kâr kalıyorsa, haksızlığı yapan ödüllendiriliyor demektir. Bu ise vebaldir.

Hak, özü itibarıyla hak değildir, yani hak mutlaklaştırılamaz. Öyle olsaydı katilin özgürlük hakkı elinden alınarak cezalandırılmazdı. Bağımlının uyuşturucu kullanma hakkı elinden alınamazdı.

Kur’an’ın inşa ettiği İslam aklının “İnsan hakları” meselesinde nasıl çalıştığına, İslam tarihinden bir örnek verelim: Musul halkı “Seffâh/çok kan dökücü” lakaplı Abbasi Halifesi Ebu Cafer Mansur’a karşı 138 (m. 765) yılında kıyam eder. Mansur kıyamı bastırır ve onlardan “Bir daha ayaklanırsak, kanlarımız Mansur’a helal olsun!” şeklinde söz alır. Bir daha kıyam ederler. Mansur Musul halkını topyekûn imha etmeyi kafasına koyar. Bu katliamın çekeceği tepkiyi azaltmak için de, yüzde yüz haklı olduğu zannıyla zamanın ünlü âlimlerini huzuruna çağırtıp onlardan fetva ister. Âlimler Mansur’a istediği fetvayı verirler. O zamana kadar hiç konuşmayan İmam Ebu Hanife’ye yönelen Mansur, “Senin görüşün nedir?” diye sorar. İmam şu tarihi sözleri söyler:

“Onlar, kendilerinin olmayan bir şeyi, sana helal kılmışlar. Hayatlarına son vermek kendilerine bile helal değilken, onu sana nasıl helal kılabilirler? Şeriat, hayata son verme hakkını, onlara da sana da tanımaz. Mesela, bir kadın namusunu rızasıyla yabancı bir erkeğe teslim etse, o ona helal olur mu? Biri diğerine “gel beni öldür” dese, diğeri de onu katletse, bu caiz olur mu? /…/ Onların kanını dökersen zulmetmiş olursun. Allah’ın şartı uyulmaya kullarınkinden daha layıktır.” [Kerderi, Menâkıbu Ebî Hanîfe, s.296.]

Bu söylediklerimizi Batının “yaşama hakkı” dediği şeye tatbik edecek olursak: Batıda yaşamak bir “hak” olduğu için, kişi bu hakkından feragat edebilir, vazgeçebilir. Hatta her hakta olduğu gibi, bir başkasına devredebilir. Batıda intihara ve ötenaziye yaklaşımın temelinde bu tasavvur yatar. Fakat İslam’da yaşamak bir vecibe olduğu için, kişi bu hakkından kendi gönlüyle de olsa feragat edemez, vazgeçemez, bir başkasına devredemez. Mesela intihar, kişinin kendi isteğiyle yaşama hakkından vazgeçmesi ve hayatına kendi elleriyle son vermesidir. Fakat İslam’da bu büyük, hem de çok büyük bir günahtır. Sebebi, Allah’ın emanet ettiği “yaşama vecibesini” ihlal etmek, hayat emanetine ihanet etmektir.

Hak ile vecibe arasındaki fark çok büyüktür. İnsan hakkından feragat edebilir. Buna kimse karışamaz. Hatta her feragat bir fedakârlık olduğu için, bunu yapan insan övülür. Hakkından feragat ettiğinden dolayı kimse sorumlu tutulamaz. Fakat insan üzerine vecibe olan bir şeyden feragat edemez. Etse de buna “feragat” değil, “sorumsuzluk” denir. O kimse yükümlülüğünü yerine getirmediği için, mesul duruma düşer. Bunu yapanın bizzat kendisi, hak ihlali yapmış olur.

Hayatın sahibi, el-Hayy olan Allah’tır. İnsana hayatı bahşeden de O’dur. Sadece İbrahim’e değil, Nemrud’a da hayatı o vermiştir. Sadece efendilere değil, kölelere de hayatı O vermiştir. Sadece galiplerin değil, mağlupların hayatını da O vermiştir. Hayat, Allah’ın insanoğluna mukaddes bir emanetidir. İnsanoğlu, O’nun emanet ettiği hayatı korumakla mükelleftir. Bu da yaşamayı bir “hak” değil, bir “vecibe” kılar.

Fakat Batıda “yaşama hakkı” olarak ele alınan şey, İslam’da çok daha üst seviyeye çıkarak, “yaşama vecibesi” olarak ele alınır. Zira insanlar hayatı, kendilerini yönetenlerin lütfu olarak elde etmemişlerdir. İslam aklında, hayat kölelere efendileri tarafından sunulmuş bir lütuf, altsınıflara burjuvazi tarafından sunulmuş bir hak, tebaaya yönetici tarafından sunulmuş bir ihsan değildir. Nitekim bu, tam da Nemrud’un bakış açısıdır:

“Sırf Allah kendisine hükümranlık verdi diye Rabbi hakkında İbrahim’le tartışan kimseye baksana! O zaman İbrahim demişti ki: “Benim Rabbim hayat veren ve öldürendir”. (Nemrud) cevap verdi: “Ben de hayat verir ve öldürürüm.” (Bakara 2:258)

“İnsan hakları” mı, insan vecibeleri mi? Batının “insan hakları” nazariyesi sorunludur. “İnsan hakları” ifadesindeki “hak” terimi de, bu sorunun bir parçasıdır. Bu sorunun temelinde de, Batıda insan hakları tarihinin, kiliseden ve burjuvaziden koparılan hakların tarihi olması yatmaktadır. Zira Batıda, burjuvazi toprağın, kilise ise inancın mutlak hâkimiydi. Bu hakların, emekçi sınıflar tarafından burjuvadan “söke söke alınmış” ya da burjuva tarafından emekçi sınıflara “seve seve verilmiş” olması, tali bir meseledir. Batının temel insan hakları olarak saydığı unsurlar, İslam’a göre hak değil vecibedir. Mesela en temel hak olan “yaşama hakkını” ele alalım. Batıda, “yaşama” temel bir insan hakkı olarak ele alınır. Zira tüm diğer haklar gibi, bu hak da, alt sınıfların mücadele yoluyla egemenlerden aldığı haklardan biridir.

Kur’an Müşriklerin en haksız eleştirilerini dahi nakleder (Bkz: Furkan 5, Nahl 103). Onlarla fikri mücadele yapılmasını mü’minlerden ister. Beri yandan, inkârcı muhataplarını yok saymaz. Onların inanç ve fikirlerini yasaklamayı emretmez. Hatta onların inanç ve fikirlerini dikkate alarak defalarca şu çağrıda bulunur:

“De ki onlara: Haydi, getirin delilinizi, tabi ki eğer tezinize sadıksanız!” (27:64)

Fakat küfür, hakaret, iftira, bühtan insanın insanlığına yönelik bir saldırıdır, fikir değildir. Hakaret etmek bir hak değil, tecavüzdür. İftira etmek bir hak değil, tecavüzdür. Tecavüzün kendini fikir yerine koyması, insana yapılmış hakarettir. Fikrin tahtını gasp ederek kendisine fikre tanınan hakkın tanınmasını istemesi, batılın yaptığı bir sahtekârlıktır. Bu tuzağa da düşülmemelidir.

Batıla ifade özgürlüğünü yasaklarsanız, onunla mücadele edecek fikri nasıl üreteceksiniz? Yasağın garantisi maddi gücünüzdür. O gücü elinizde bulundurduğunuz sürece yasağınız sürer. O gücü kaybedince, batıl yasaklanmış her düşünce gibi bilenerek ve savunma mekanizmasını güçlendirerek ortaya çıkar. Bu kez, onu yasaklayan savunmasız kalır. Zira onu yasaklamanın rahatlığıyla kendini hazırlamamış, muhalif fikirlere karşı tefekkür geliştirmemiş, zihni bir çeviklik kazanmamış,  hazırlıksız yakalanmıştır.

Hakkı hakkıyla temsil edersek, hakla yücelir ve hakkı yüceltiriz. Hakla yücelirsek, batılın köpük olduğu ortaya çıkar. Köpükle savaş, gereksiz bir enerji kaybıdır.

Batılın söz hürriyetini yasaklamak, batılı güçlendirmektir. Batılın, özünden kaynaklanan bir gücü yoktur. Batılı yasaklamak, batılda güç vehmetmektir. Bu, batılı güçlendirir. Hak ehlinin gayesi, batılı yasaklamak değil, hakkı hakkıyla temsil etmek olmalıdır. Yasaklarla işe başlayanlar, hakkı temsil etmekte sıkıntısı olanlardır. Allah Rasulü 23 yıllık nübüvvetinin 13 yılında neyi yasakladı? O şirki yasaklamak yerine tevhide çağırdı. Tevhidden güç aldı. Ondan aldığı gücü tevhide fazlasıyla tevdi etti.

Mü’minin savaşması gereken şey, batılın hakkın önünü tıkamasıdır. Batılın hak kılığına girmesi, batılın hakka güç ve şiddetle galebe çalmasıdır. Neticede, batılın hakkın üzerine binmesidir. Böylesi bir durumda, imanını ciddiye alan her mü’min, hakkın savunması için tüm çabasını harcamak zorundadır. Kur’an buna, “cihad” adını verir.

Bütün bu ayetlerin gösterdiği hakikat, insan bu dünyada hak ve batıldan birini seçebilir. Ona bu hak tanınmıştır. Fakat Allah insandan hakkı seçmesini istemekte, batılı seçtiğinde bunun kendisine zulüm olacağını buyurmaktadır. Zulmeden ise cezasına katlanır. Zira zulmetmek bir hak değil, bir haksızlıktır.

Kur’an’da, İslam’dan dönenin (mürted) cezalandırılacağına dair ayet yer alır. Fakat bu maddi ve dünyevi bir ceza değildir. İşte Kur’an’a göre dinden dönenin cezası: “Sizden her kim dininden döner ve kâfir olduğu halde ölürse, onun bütün yapıp-ettiği ameller dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Onlar ateşe mahkûmdurlar, onlar orada kalıcıdırlar.” (Bakara 2:216)

Din insanın özgür seçimine dayanır. İman ancak, onu tercih edenin, özgür iradesiyle yaptığı tercih sayesinde iman olur. Özgür iradeyle tercih edilmemiş bir inanca mensubiyet “iman” olarak adlandırılamaz. Kur’an şöyle buyurur: “Zorlama dinde yoktur. Artık doğru ile yanlış birbirinden seçilip ayrılmıştır. Şu halde kim tağutu reddeder de Allah’a inanırsa, kesinlikle kopmaz bir tutamağa yapışmış olur.” (Bakara 2:256)

Bu ayetin iniş sebebi hayli manidardır: Medineli Araplarda, kitap ehli olan Yahudilere karşı duydukları aşağılık duygusundan kaynaklanan bir adet yerleşmiştir: Çocuğu olmayan Medineli Araplar, eğer çocuğu olursa Yahudi mabedine adayacağına söz verir, çocuk olunca da adarmış. Bu yolla Yahudilerin eline geçen bir hayli Arap çocuğu vardır. Nadîroğulları Yahudileri Medine’den sürgün edildiğinde, bu çocukları da yanlarında götürürler. Çocukların gerçek ebeveynleri Rasulullah’a müracaatla; “Çocuklarımızı geri istiyoruz. Biz şimdi Müslüman olduk, onların Yahudi olmasına gönlümüz razı gelmez” derler. Efendimizin verdiği karar, bu ayetin inişine neden olan karardır: Çocuklara sorulacak, çocuklar hangi inancı tercih ederse, sonuç ona göre belirlenecektir.

Buna benzer bir hadise de “Fıtrat Ayeti” (Rum 30) ile ilişkili olan “Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar” hadisi bağlamında yaşanmıştır. Mücahitler savaşlarda ölen düşmanların küçük yaştaki çocuklarından bazılarını yanlarına almışlardır. Bunu duyan peygamberimiz, olaya kızdığını belli eder. Bunu yapan sahabiler ise; “Ama onlar müşriklerin çocukları” diye savunurlar yaptıklarını. Hz. Nebi “Sizin en iyileriniz de öyle değil miydi?” diyerek bu mazereti reddeder ve bunun ardından o ünlü hadisi söyler. (Taberi, 30:30’un tefsirinde…)

Eğer Rabbin isteseydi insanların tümü iman ederdi, ama istemedi. Zira mahlûkat için çokluğu ve farklılığı yasa kıldı.

“Eğer Rabbin isteseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi iman ederdi. Ne yani, şimdi sen mü’min oluncaya kadar insanları zorlayacak mısın?” (Yunus 10:99),

İnsanın hak yerine batılı tercih hakkı var mıdır? El-Cevap: Vardır. Bu hakkı insana Allah vermiştir. Halık’ın tekliği nasıl uluhiyetin yasası ise, mahlûkun çokluğu ve farklılığı da mahlûkatın yasasıdır. Mahlûkatın çokluğu ve farklılığı yasası öyle temel bir yasadır ki, bırakınız masum farklılıklardan birini ortadan kaldırmayı, küfrü bile ortadan tamamıyla kaldırıp, insanların tümünü iman etrafında tek vücut kılamazsınız. Zira bu Allah’ın iradesine aykırıdır:

İnsanlardan sorumluluklarını yerine getirme konusunda titizlik isteyenler, onlara haklarını teslim etme konusunda aynı titizliği göstermek zorundadırlar. Aynı şey hak sahipleri için de geçerlidir. Haklarını alma konusunda titizlik gösterenler, sorumluluklarını yerine getirme konusunda aynı titizliği göstermek zorundadırlar. Hakkını almakta titizlenip, iş sorumluluğu yerine getirmeye gelince vurdumduymaz davrananların tavrı, hakka riayet değil bencilliktir. Aynı şey, bunun tersi bir durum için de geçerlidir. Bu formül işgören-işveren, yönetilen-yöneten, memur-amir, vatandaş-devlet, ebeveyn-evlat, karı-koca, talebe-hoca, elhasıl sayabileceğimiz tüm hayat alanları ve o alanlarda faaliyet gösteren failler için de geçerlidir.

Hak ve sorumluluk, biri olmadan diğeri olmayan iki unsurdur. Buna eskiler “mülazemet” ilişkisi derlerdi. Her hakka münasip bir sorumluluk, her sorumluluğa münasip bir hak vardır. Eğer hakkın var da sorumluluğun yoksa, o senin hakkın değildir. Eğer sorumluluğun var da hakkın yoksa, ondan sorumlu değilsin. Hakkın varsa sorumluluğun da vardır. Sorumluluğun varsa, hakkın da olmalıdır. Allah insana sorumluluk yüklemiş, bunun yanında ona seçim ve tercih yaptığı iradeyi de vermiştir. Eğer insanın tercih hakkı olmasaydı, kulluk sorumluluğu da olmazdı. Aynı sistem, insanlar arası ilişki için de geçerlidir.

Hakkın tahakkuku için gerekli olan hikmete, doğru çalışan bir muhakeme ile ulaşılır. Veylun li’l- mutaffifin (83:1) ayetinde “yazıklar olsun” denilerek kınananlar, sadece terazi ve metre ile haksızlık yapanlar değil, asıl muhakemeyi yanlış kullanarak haksızlık yapanlardır.

Adalet hakka, hak el-Hak olan Allah’a bağlıdır. Hakkın tahakkuku, her halükârda adaletle sonuçlanır. Bu, hakkın tek sonucu olduğunu gösterir, o da adalettir. Fakat hakkın tahakkuku için, tek ölçü tutmak zulümdür. Mesela terazi, tartılabilir şeylerin hak ölçüsüdür. Metre, uzunluğu ölçülebilir şeylerin hak ölçüsüdür. Ayar altının hak ölçüsüdür. Karat, elmasın hak ölçüsüdür. Güzellik ve estetik, sanat eserlerinin hak ölçüsüdür. Muhakeme, fikir eserlerinin hak ölçüsüdür. Doğruluk, bilginin hak ölçüsüdür. Dürüstlük, davranışın hak ölçüsüdür. Sahihlik, akidenin hak ölçüsüdür. Hububat metreyle ölçülerek, arazi kiloyla tartılarak, altın karat üzerinden, elmas ayar üzerinden, sanat eseri sahihlik üzerinden, adalet estetik üzerinden ölçülmez. Ölçüler karıştığında, hak zayi olur. İşte bunun için, hakkı teslim etmek için sadece ölçüp tartmak yetmez. Hakkın tahakkuku için, o şeyin en hikmetli ölçüsü neyse, onu bulup onunla ölçmek şarttır. Zaten hikmet de budur.

Beyan ehli de hak meselesine, sadece fıkıh penceresinden bakmıştır. Mesela zorba ve ceberut idarecilerin zulümleri, din adına işlenen hak ve hukuk ihlalleri karşısında ahsen-i takvim olan insanın şahsiyetini ve kerametini koruma konusunda, sultanların zorla ele geçirdikleri iktidarın tebaa üzerindeki hak konusunda titizlendiklerinin zekâtı kadar titizlenmemişlerdir.

İrfan mektebine göre hakk, “hiçbir kayıtla sınırlanmayan mutlak varlık” demektir. Üç mektebin hak tarifinde de, insanın insan olmaktan dolayı Allah’ın yaratılıştan verdiği haklara ya hiç atıf yapılmamış, ya da atıflar çok dolaylı ve cılız kalmıştır. Bu cılız atıflar da, insanın insan olmaktan dolayı taşıdığı ilahi keramete değil, sosyal mensubiyete dayandırılmıştır. Üstelik Kur’an, “İş ne sizin kuruntunuza göre, ne de ehl-i kitabın kuruntusuna göre olmaz” derken. Burhan ve irfan ehli hak meselesine, felsefi veya mistik bir mevzu olarak yaklaşmışlar, onca imal-i fikir eyledikleri bu mevzuun gündelik hayatta insanı bire bir ilgilendiren boyutunu teğet geçmişlerdir.

Bu tasnif esas alındığında, İslam’ın kulun hakkını Allah’ın hakkına öncelediği görülür. Mesela: Ramazan ayında emzikli çocuk sahibi bir Müslüman kadın, eğer çocuğu zarar görme ihtimali varsa, orucu değil çocuğunu tercih eder. Oruç, Allah’ın hakkıdır. Çocuğun hayatı ve güvenliği, çocuğun hakkıdır. Allah kendi hakkından vazgeçip, annenin oruç tutmamasını ister. Bu tasnifteki “Allah hakkı” isimlendirmesi üzerinde düşünülmelidir. Bunu Kur’an mihengine vurduğumuzda, Kur’an’da sadece hac ibadeti “Allah’ın insanlık üzerindeki hakkı” (3:87) olarak takdim edilir. Diğer ibadetler, emir ve yasaklar “Allah hakkı” olarak takdim edilmez. Aksine bunların tümünden kazancı olan tek tarafın, kullar olduğuna işaret edilir. Bu emir ve yasakların açıklanan gerekçeleri, hep kulların yararınadır.

Allah hakkı, ancak iki şekilde kulun boynundan düşer: ya kulluk borcunu eda ederek, ya da hak sahibi olan allah’ın mağfiretine nail olarak. Burhan mektebine göre, her varlığın illetine (inniyye) hak denir. Zira varlık sahibi her şeyin bir hakikati vardır. Bir şeyin varlığı sabitse, hakikatinin varlığı da zorunludur. Hak, o olmadan bir şeyin hüviyetinin olmayacağı şeydir. Bir şey ancak hak sayesinde, hak ile, hak olarak var olabilir. Beyan mektebine göre hak ikiye ayrılır: Allah hakkı, kul hakkı. İbadet Allah’ın hakkı, kısas kulların hakkıdır. Kul hakkı, ancak iki şekilde kulun boynundan düşer: Ya hak, hak sahibine iade edilir, ya da hak sahibi hakkından kendi rızasıyla vaz geçer. Allah hakkı, ancak iki şekilde kulun boynundan düşer: Ya kulluk borcunu eda ederek, ya da hak sahibi olan Allah’ın mağfiretine nail olarak.

Sonuç olarak denebilir ki ıslahçı ulemanın siyasetteki genel tavrı muhalefet cephesinde yer almak, hilafet ve saltanata karşı meşrutiyeti savunmak ve padişaha karşı önce Yeni Osmanlılar, ardından Jön Türkler ve İttihad ve Terakki mensuplarıyla yoldaş olmak şeklinde tezahür etti. Ne var ki Şeyhülislam Mustafa Sabri ulemanın siyasetle iştigal ve ihtilatını şöyle değerlendirdi: “İlmiyenin idbârına (…) mühim ve derin bir sebep daha vardır ki o da mesleğin bir vakitten beri siyasat ile ihtilâtıdır. Fakat bu ihtilat sarıklılara fikr-i irtica isnat eden gec-binânın zannettikleri gibi olmayıp tamamen ma’küstür.” Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Ey Müslümanlar, hablullâhi’l-metîn olan Kur’anıma hepiniz birden dört el ile sımsıkı sarılınız. O düstûr-i ezelîden, o hüden li’l-müttakînden ayrılıp da dûçâr-ı tefrika olmayınız. Yâd ediniz, gözünüzün önüne getiriniz o kara günleri, o eyyâm-i felâketi ki siz birbirinize düşman idiniz. Siz yekdiğeriniz aleyhinde hafiyelik eder, jurnaller verir, hânumânlar yıkar, aileler, ocaklar söndürürdünüz. Siz dün yetimler, alîl pederler, kötürüm analar ağlatırdınız. Siz zindanlarda, menfâlarda zincirler sürükler, enînler, feryadlar ederdiniz. Siz camilerinizde adl ü ihsanı, emanetin ehline tevdiini, her işinizde meşvereti emreden, zulme, istibdâda lanet-hân olan âyât-ı celîle-i Kur’âniyye’yi cehren tilavetten men olunur, daha namazdan selam vermeden hafiyelerin, kandilleri cebren söndürmek için kayyûmları darb u tahkir ettiklerini görür, hüngür hüngür ağlayarak çıkar giderdiniz. Siz vatanınızın, namus ve istiklâlinizin, kişver-i hilafetin can çekişmekte olduğunu eli kolu bağlı esirler gibi seyreder ve imdadına koşamazdınız. İnkırazınıza, mahvınıza ramak kalmıştı. Allah sizin kalplerinizi telif etti. Sizi Kur’an-ı Kerim’in etrafında topladı. Sizi barıştırdı, öpüştürdü. Gözyaşları dökerek (ya ölüm ya hürriyet) diye Kur’anımı öptünüz. Üzerine el basarak yeminler, kasemler, ahdler, misaklar ettiniz. Ve o sayede hür olarak on Temmuz sabahu’l-hayr-i inkılâbına [10/23 Temmuz 1324/1908 inkılâbı] dâhil oldunuz. Allah’ın size lütfen ve merhameten ifâza ve ibzal buyurduğu şu bînazîr nimet-i uzmânın kadrini biliniz. Daima müttehid, daima yekvücûd olduğunuz hâlde livâü’l-hamd-i hilafet altında hürriyetinizle, şevket ü saltanatınızla yaşayınız, yaşamaya çalışınız.

Meşrutiyet idaresinin ve İttihatçı zihniyetin yanında yer alan, dolayısıyla istibdat diye nitelendirilen II. Abdülhamid yönetimine muhalif bir tavır takınan Sırât-ı Müstakîm çevresine ait makalelerde ayetlerin güncel olaylara tatbikinde başka yöntemler de kullanıldı. Bu cümleden olarak, kimi zaman ayetlerin mealinde tasarrufta bulunma yoluna gidildi ve böylece bazı ayetlere Osmanlı’nın son döneminde yaşanan siyasi olaylarla birebir örtüşür tarzda mana ve mesajlar yüklendi. Ayetleri güncel olaylara uyarlama hususunda en velûd yazarlardan biri olan Mehmed Fahreddîn (Mehmed Âkif?), “Hepiniz Allah’ın size uzattığı kurtuluş ipine [Kur’an’a] sımsıkı tutunun. Sakın ayrılığa düşmeyin. Hele Allah’ın size nasip ettiği birlik ve beraberlik nimetini bir düşünün. Hani siz vaktiyle birbirinizle kanlı bıçaklı idiniz, ama Allah kalplerinizi birbirinize ısındırdı ve O’nun lütfettiği iman nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Yine siz vaktiyle bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz; Allah sizi oraya düşmekten de kurtardı; [yani sizler geçmişteki düşmanlıklarınız sebebiyle birbirinizi yok etmenin eşiğine gelmiştiniz; ama Allah sizi birbirinizi mahvetmekten kurtardı]. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yoldan şaşmayasınız.” mealindeki Âl-i İmrân 3/103. ayeti şöyle meallendirdi:

Son dönem Osmanlı’da II. Abdülhamid’in müstebit bir padişah, buna mukabil İttihad ve Terakki’nin mübarek bir cemiyet olduğunu düşünen bazı ilim adamları bu düşüncelerini Kur’an’a söyletme yoluna bile gitti. Mesela, Manastırlı İsmail Hakkı (ö. 1912) Sırât-ı Müstâkîm dergisinde yayımlanan bir makalesinde İttihad ve Terakki’yi desteklemeyi, Âl-i İmrân 3/103 ve Enfal 8/46 gibi birlik ve beraberliği emreden ayetlere, bu cemiyete muhalif zihniyeti desteklemeyi de Âl-i İmrân 3/105 ve Mü’minûn 23/53 gibi tefrikadan sakınmayı emreden ayetlere dayandırdı. Yine Manastırlı, 31 Mart hadisesini müteakiben II. Abdülhamid’in hal’ edilmesiyle ilgili yazısında, “Bakın, Allah size şöyle bir misal veriyor: Vakti zamanında bir beldede/karyede güven içinde yaşayan bir halk vardı. Bu halk alabildiğine bolluk ve refah içindeydi. Fakat onlar Allah’ın nimetlerine nankörlükle karşılık verdiler. Allah da yaptıklarından dolayı onlara şiddetli bir kıtlık-kıran ve açlık belasını tattırdı.” mealindeki Nahl 16/112. ayeti istibdat idaresinin(!) merkezi olan Yıldız Sarayı’na hamletmiş, erkân-ı istibdadın iktidarı kaybetmesiyle bu ayet arasında kurduğu ilişkiyi de şöyle ifade etmiştir: Karye-i mebhûs-i anhâyı tayinde birkaç rivayet vardır. Fakat bi-aynihâ bilinmesine lüzum yoktur. Cây-i itibar-ı ikaz olabilmesi için ahvâl-i avârızını bilmek kâfidir. Kur’an-ı Kerim’den maksat da budur. Müfessirîn-i izâmın beyan ettikleri vechile vaktiyle Mekke-i Mükerreme ahalisi, sanâdîd-i Kureyş bu mesel-i madrûba mevrid olmuşlardı. Bugün de Yıldız karyesi [Yıldız Sarayı], ruesâ-yı istibdad tamamen bu ayet-i celîleye makes, hâvî olduğu ahvâl-i habîse ve elîmeye meclâ-yi ibretnümâ olduğu vâreste-i inbâdır.

Diğer taraftan Hint alt kıtasında Seyyid Ahmed Han ve Şiblî Nu’mânî gibi meşhur isimler de hilafet konusunda alternatif görüşler ortaya attı. Ancak sonuçta hilafet ve saltanatın 1924’te ilga edilmesi Muhammed İkbal dâhil birçok müslüman aydın tarafından cesur bir içtihat olarak alkışlandı. Bu alkış İslam dünyasındaki inkıraz ve izmihlalin önemli bir sebebinin, Osmanlı’daki hilafet ve saltanata atıfla otoriter/totaliter rejimler olduğu yönündeki yaygın kanaatle çok yakından irtibatlıydı. Bundan dolayıdır ki birçok ilim ve fikir adamı meşveret, hürriyet ve müsavat gibi meselelere özel bir önem atfetti. İlmiye sınıfına mensup bazı zevat ise bu meseleleri naslarla ilişkilendirme cihetine gitti. Mesela Elmalılı Hamdi Yazır (ö. 1942) özgürlük ve eşitlik konusunu usûl-i fıkıh çerçevesinde şöyle değerlendirdi:

Malumdur ki şeriat-ı İslâmiyye’de iki nevi hüküm vardır: Birisi ahkâm-ı mansûsa, diğeri ahkâm-ı müctehedün fîhâdır. Ahkâm-ı mansûsa insanların fîmâ ba’d tegayyür nâ-pezîr olan ahvâli hakkındadır ki “hüvellezî ce’aleküm halâife fi’l-arz” (Fâtır 35/39), “İnne ekrameküm indallâhi etkâküm” (Hucurât 49/13) nusûs-i celîlesinin tayin ettiği hürriyet ve müsavât bu kabildendir (…) İkinci kısma gelince, nesh-i şerâîdeki hikmet icabınca zaman, mekân, ahvâl ve eşhâsın tefâvütüyle mütefâvit ve bunların tegayyürüyle mütegayyir bulunan ahkâm-ı muallele ve ictihâdiyye örf ve âdet ve hâcâtın ehemmiyeti itibariyle “ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” kaide-i külliyesinin medâr-ı tedvîni olan sırr-ı şer’î üzre (…)  bir felsefe-i cedîde-i hakîkiyyeye rabtolunmuştur.

Selefî ıslahçılığın kült şahsiyeti Reşid Rıza müslümanların birlik ve dirliği için hilafet kurumuna büyük önem atfetmekle birlikte, bu konuda yeni bir düzenleme yapılması, Osmanlı’daki halifenin otoritesinin sınırlandırılması, bunun yerine daha kolektif bir hilafet modelinin tatbik mevkiine konulması gerektiğini ileri sürdü ve bu çerçevede Arap, Türk ve Kürt unsurların bir arada yaşadıkları Musul gibi bir bölgede bütün ülkelerce tanınacak bir hilafet modeli önerdi. Buna mukabil, Abdurrahmân el-Kevâkibî (ö. 1902) adem-i merkeziyetçi yönetim anlayışının hakim kılınması yönündeki taleplerinin yanı sıra hilafetin Kureyş kabilesine mensup bir Arap’a verilmesi ve hilafet merkezinin Mekke olması teklifinde bulundu. Ezher ulemasından laik ve liberal çizginin temsilcisi Ali Abdürrâzık (ö. 1967) ise Türkiye’de hilafetin kaldırıldığı 3 Mart 1924’ten bir yıl kadar sonra yayımladığı el-İslâm ve Usûlü’l-Hükm (İslam’da İktidarın Temelleri) adlı eserinde hilafetin hiçbir dinî temelinin bulunmadığı iddiasını savundu. Buna benzer görüşler Türkiye’deki bazı ilim ve fikir adamlarınca da savunuldu. Mesela, Cumhuriyet döneminin ilk adliye vekili olan Seyyid Bey (ö. 1925), Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde hilafetin kaldırılması teklifinin görüşüldüğü oturumun sonunda yaptığı uzun konuşmada, hilafetin dinî değil dünyevî ve siyasi, dolayısıyla fer’î bir mesele olduğunu ifadeyle hâlihazırdaki hilafetin gerçek anlamda bir hilafet olmadığını ileri sürdü.

Bir taraftan Osmanlı Devleti’nin askerî ve siyasi alanda her geçen gün daha fazla kan kaybettiği, diğer taraftan İslam coğrafyasının farklı bölgelerinde emperyalist işgallerin yaşandığı bir dönemde müslüman ilim ve fikir erbabının en azından ümmetin birlik ve dirliği (İttihâd-ı İslam) noktasında siyasete ilgi duymaması düşünülemezdi. Ne var ki siyasete ilgi, rüzgârın yenilik ve değişimden yana estiği bu dönemde oryantalistik söylemin de etkisiyle ittihâd-ı İslam idealinden farklı istikamet ve hedeflere yöneldi. Bunlar ya doğrudan hilafet, saltanat, meşrutiyet, cumhuriyet gibi genel ya da şura, meşveret, hürriyet ve müsavat gibi daha özel meselelerle ilgiliydi. Bilindiği gibi XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti siyasi alanda birtakım ciddi düzenlemeler yapmaya icbar edildi. Bu cümleden olarak, 1836’da Tanzimat, 1856’da Islahat fermanı ilan edildi. Keza 1876’da birinci, 1908’de ikinci meşrutiyetin ilanıyla anayasal saltanat rejimine geçildi. Bu arada İran’da da meşrutî idare tesis edildi. Batılı devletlerin diplomatik tazyiki ile devlet-i aliyyeyi usûl-i cedîde-i Avrupaya tevfîkan tanzim hedefi güden Garpçı bürokrasinin teşvikine ilaveten reform taraftarı âlimler ve aydınlar da bütün bu safahatta rol aldı. Son dönem İslam dünyasında siyasi reform talebinde bulunan ilim ve fikir erbabının önemli bir kısmı genelde hilafet ve saltanat, özelde de Osmanlı hilafetinin mahiyet, meşruiyet ve misyonunu tartışmaya açtı. Bu tartışmaların yaygınlık kazanmasında Batı’nın, bilhassa İngiliz yönetiminin emperyal hedeflere giden yoldaki engelleri bertaraf etme siyasetine dayalı girişimleri çok önemli bir rol oynadı.

Çağdaş İslam düşüncesindeki ıslahçı hareketlerin önemli bir ilgi alanı da siyasettir. Bu ilginin yaygınlık kazanmasında Cemâleddîn Efgânî’nin (ö. 1897) İslam birliğini tesis yönündeki fikrî ve siyasi mesaisi çok önemli bir yere sahiptir. Çünkü Efgânî farklı ideolojilere sahip birçok aydını doğrudan ve dolaylı olarak etkilemiştir. Mesela Osmanlı Türkiye’sinde bazı Yeni Osmanlılar, Jön Türkler, Yusuf Akçura (ö. 1935), Ahmet Ağaoğlu (ö. 1939), Mehmed Emin Yurdakul (ö. 1944) gibi Türkçüler, Mehmed Âkif (ö. 1936), Ahmet Hamdi Akseki (ö. 1951), Said Nursî (ö. 1960) gibi İslâmcılar onun görüşlerinden şu veya bu şekilde istifade etmişlerdir. Efgânî Mısır’da da birçok münevverin zihin dünyasında derin izler bırakmıştır. Gerçi onun en gözde öğrencisi Muhammed Abduh ıslah projesini siyasetten çok eğitim ve kültür yönünde geliştirmiş, Abduh’un en meşhur öğrencisi Reşid Rıza ise giderek kökenci/köktenci bir eğilimi benimsemiş, buna mukabil Kâsım Emîn (ö. 1908), Lütfi es-Seyyid (ö. 1963) ve Ali Abdürrâzık (ö. 1967) gibi isimler oldukça laik ve liberal bir çizgiyi takip etmişlerse de Efgânî’nin bütün bu isimler üzerinde etkili olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Suriye ve Lübnan’da Abdurrahman el-Kevâkibî (ö. 1902), Hüseyin el-Cisr (ö. 1909), Cemâleddîn el-Kâsımî (ö. 1914) ve Emîr Şekîb Arslan (ö. 1946) gibi isimler de Efgânî’nin etkilediği meşhur âlimler ve aydınlar arasında sayılabilir.

Son dönem İslam dünyasında, bazı Selefî görüşlere müspet atıflarda bulunduğu bilinen Musa Carullah (ö. 1949) da eğitimde yeniden yapılanma konusuyla yakından ilgilendi. Rusya müslümanları arasında ıslah hareketinin öncülüğünü yapan Kursavî ve Mercânî gibi âlimlerden etkilenen Musa Carullah’a göre mektep ve medreselerin ıslahı hayati bir meseledir. Çünkü İslam dünyasında yaşanan inhitat ve inkırazın en temel sebeplerinden biri eğitim alanındaki gerilemedir. Medreselerde okutulan ders müfredatının modern dünyanın gerçekliğinde hemen hiçbir karşılığı bulunmadığını, üstelik insanların duygu ve düşünce dünyasında hiçbir etki yaratmadığını düşünen Carullah, müfredatta tabii ilimler ve matematik gibi derslere de yer verilmesi gerektiğini ileri sürdü. Bu bağlamda sosyal hayattan ve modern ilimlerden kopuk eğitimin yanlışlığına işaret eden Carullah medreselerin ıslahını kabul etmeyen Kadimciler ile sadece modern bilimlerin okutulmasına taraftar olan bazı Ceditçilere de karşı çıktı. Eğitim sisteminin ıslahı meselesi son yıllara kadar gündemdeki yerini korudu. Nitekim Fazlur Rahman (ö. 1988) bir tür İslam eğitim tarihi niteliğindeki Islam and Modernity (İslam ve Çağdaşlık) ve Islam (İslam) adlı eserlerinde geleneksel İslam eğitim sistemini tartıştı ve bu sistemin kişi ve kitap merkezli olmasını tenkit konusu yaptı. Ona göre klasik dönemlerdeki öğrenciler fıkıh sahasında klasik bir eseri adamakıllı mütalaa etmiş, ama gerçekte fıkıh ilmini öğrenememiştir. Keza tefsirde sözgelimi Beyzâvî’nin (ö. 685/1286) Envâru’t-Tenzîl’ini baştan sona okumuş, fakat tefsir ilmine vâkıf olamamıştır. Kitap merkezli eğitim, metodik yetersizliğe yol açmasının yanı sıra tedriste ezbercilik, telifte de şerhçiliğin yaygınlık kazanması sonucunu doğurmuştur. “Ortaçağ İslam dünyasında özgün araştırma ve düşünceyi besleyen bir ilim anlayışı yoktu” diyen ve klasik dönemlerdeki yaygın âlim tipini hemen her alanla ilgili malumat toplamak ve özgün teliften ziyade şerhçilikle meşgul olmak şeklinde tasvir eden Fazlur Rahman medrese sisteminin, kısıtlı öğretim programıyla fikrî durgunluğu hızlandırdığını kabul etmekle beraber, bunu inkırazın aslî sebebi değil tezahürü olarak değerlendirmiştir. Bu tespit ve tenkitlerin yanında dinî ilimlere canlılık kazandırmak noktasına özel vurgu yaparak sosyal bilimler ve felsefe nosyonunu söz konusu ilimler için adeta can suyu olarak görmüş, ayrıca yeni öğretim programının konu merkezli ve problem çözmeye dayalı olması gerektiğini savunmuştur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk

1889’da Mısıra dönmesinin ardından Abduh başta Ezher olmak üzere ülkedeki eğitim ve yargı kurumlarının yeniden yapılandırılması hususunda üst makamları ikna etti. Mısır müftülüğüne atandıktan sonra Şer’iyye mahkemeleri ve vakıfların idaresiyle yeni düzenlemeler yapmasının yanında Ezher ıslahat programını da hayata geçirmeye çalıştı. Yaklaşık aynı zaman diliminde Seyyid Ahmed Han da Hint alt kıtasında eğitim kurumlarının ıslahıyla meşgul oldu. 1875’te Aligarh’ta The Muhammadan Anglo-Oriental College’i kuran Ahmed Han bu kolejin kuruluşunda Cambridge Üniversitesi’ni esas aldı ve öğrencilerin Batı tarzı öğretim programıyla yetiştirilmesini amaçladı. Diğer taraftan İran coğrafyasında modernist kimliğiyle tanınan ve İran meşrutiyet hareketinin öncüleri arasında yer alan Seyyid Muhammed Tabatabâî (ö. 1921) de halkın eğitim seviyesini yükseltme meselesine hayli kafa yordu. Gençlik yıllarından itibaren Melkum Han, Mecdülmülk gibi yazarlar ile Cemâleddîn Efgânî ve Abdurrahman el-Kevâkibî gibi ıslahçılardan etkilenen Tabatabâî halkın eğitim seviyesinin düşüklüğünü yaşadığı dönemdeki İran’ın en temel problemi olarak gördü ve bu problemin halli için Batılı tarzda modern okulların açılmasını önerdi. Buna benzer görüş ve teklifler Suriyeli din âlimi Hüseyin el-Cisr (ö. 1909) tarafından da dile getirildi. Batı’nın kalkınma hamlesinin temelinde eğitimin yattığına inanan Cisr, İslam dünyasında da Batı’dakine benzer sanat ve meslek okulları açılmasının gerekliliğini savundu ve bilhassa kadınlar ile çocukların eğitimi meselesi üzerinde durdu.

Islahçı harekette eğitim konusunun önemli bir yer işgal etmesinde Abduh’un payı şüphesiz çok büyüktür. Başlangıçta hocası Efgânî’nin yönlendirmesiyle daha ziyade siyasî konularla ilgilenen Abduh, Urâbî Paşa’nın Mısır’daki sömürge yönetimine karşı başlattığı millî ayaklanmayı desteklediği gerekçesiyle 1882’de üç yıl sürgün cezasına çarptırılarak Beyrut’a gönderildi. 1883 yılı sonlarında Efgânî’nin daveti üzerine Paris’e gitti ve orada hocasıyla birlikte el-Urvetü’l-Vüskâ isimli teşkilatın bir faaliyeti olarak aynı adı taşıyan bir gazete çıkarmaya başladı. Müslümanları taassuba, fanatizme ve toplumsal uyuşukluğa karşı mücadeleye, İslam coğrafyasındaki Batı hegemonyasına karşı savaşmaya davet eden bu gazete çeşitli tazyikler ve mânialar yüzünden 1884’ün Eylül ayında kapatıldı. Bu olumsuz gelişmeler Abduh’un zihninde, “Mısır ve İslam dünyası kısa vadeli çabalarla kurtarılamaz.” kanaatinin pekişmesine yol açtı. Derken, bu konuda hocası Efgânî’den farklı bir yol izlemeye karar verdi. Hocasına, “Siyaseti terk edip tanınmadığımız bir yere gidelim; orada zeki ve selim fıtratlı on-onbeş çocuk seçelim. Sonra onları kendi yöntemimiz çerçevesinde yetiştirelim. Daha sonra her birine on çocuk emanet edelim. Çok kısa bir süre sonra görülecektir ki ıslah yolunda yüz nefer sahibi olmuşuz. Biz ancak bu şekilde kurtuluşa ereriz…” şeklinde bir teklif sunarak siyasal İslam yerine kültürel İslam’ı tercih ettiğini belirtti. Fakat Efgânî bu teklifi mevcut siyasi projeleri sekteye uğratma teşebbüsü olarak algıladı ve sonuçta yöntem konusundaki farklılık Efgânî ile Abduh arasındaki yol arkadaşlığının son bulmasına yol açtı.

Çağdaş İslâmî düşüncenin baskın karakteri, daha önce de belirtildiği üzere ıslah ve tecdit kavramlarında ifadesini bulur. Bu kavramlar etrafında şekillenen fikriyatın modern dönem İslam dünyasının hemen her bölgesinde temsilcileri bulunmakla birlikte başroldeki simalar genellikle Mısır ve Suriye asıllı Araplar arasından çıkmıştır. Bilhassa Muhammed Abduh ve Reşid Rıza’nın çabalarıyla gelişen Arap-Müslüman ıslahçılığında hem maziyi gözden geçirip geleneği ayıklama hem de tecdit yoluyla istikbali mamur kılma fikri vurgulanmakla birlikte, bu yöndeki mesainin daha ziyade eğitim, hukuk ve tasavvuf-tarikat gibi konulara teksif edildiği söylenebilir. Öte yandan bu Selefî ıslahçılık, çıkış noktası itibariyle ilhamını dinden alan bir hareket gibi görünmesine rağmen, önde gelen temsilcilerine ait müellefatta dinî konuların sosyal ve kültürel meselelerden daha az yer tuttuğu fark edilir. Mesela Efgânî ve Abduh’un el-Urvetü’l-Vüskâ’daki makalelerine göz atıldığında, dinî konulardan çok sosyal, kültürel ve siyasi meselelere ağırlık verildiği görülür. Keza, Osmanlı karşıtı fikirleriyle tanınan ıslahçı Abdurrahmân el-Kevâkibî’nin (ö. 1902) Ümmü’l-Kurâ ve Tabâiu’l-İstibdâd adlı eserlerinde, Reşid Rıza’nın da el-Menâr dergisinin ilk dönemlerinde ağırlıklı olarak sosyal, siyasal ve kültürel meseleler üzerinde durduklarına şahit olunur.

1990’lı yılların Türkiye’sine gelindiğinde, rejimle didişme hususunda 28 Şubat tecrübesinden dersini almış gözüken siyasal İslamcılık, AK Parti’nin iktidara gelmesini müteakiben, -daha ziyade sanal ortamda yayımladıkları kuru, yavan, dışlamacı metinlerle cihad yapan ve sosyolojik envanterde hatırı sayılır bir yer tutmayan birtakım radikal ve marjinal gruplar hariç-, din üzerinden siyasi ve ideolojik meram anlatma çabasından büyük ölçüde vazgeçerek muhafazakâr bir hüviyete büründü. Burada sözü edilen muhafazakârlık, İslâmî duyarlılığa sahip insanlar arasında bile gitgide daha yaygın bir kabul gördüğüne tanık olunan dinîlik-lâdinîlik ayrımı çerçevesinde dinî alanda ritüel yönü ağır basan geleneksel halk dindarlığına rağbet şeklinde kendini gösterdi. Müslümanlık belirli zamanlarda belirli ritüellerin ifası şeklinde telakki edilince hayatın diğer alanları bir bakıma lâdinîleşti ve bu alanlarda modernleşme, liberalleşme ve dünyevileşme eğilimi, hemen hiçbir manevi ve vicdani sıkıntı yaratmayan, bilakis gayet doğal biçimde yaşanan bir tecrübe haline geldi. Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Osmanlı’nın son döneminde böyle bir çizgiye sahip olan İslamcılık, 70-80’li yılların Türkiye’sinde kendini devletçi, milliyetçi ve muhafazakâr geçmişinden mümkün mertebe arındırıp daha saf ve rafine bir İslam arayışına koyulan çevrelerce temsil edildi ve bu dönemde bilhassa Seyyid Kutub (ö. 1966), Hasan el-Bennâ (ö. 1949), Ali Şeriatî (ö. 1977) gibi isimlerin Türkçeye çevrilen kitaplarındaki fikrî muhtevanın da yönlendirmesiyle, İslam’ı tabii şekilde yaşanan bir hâl olmaktan çok, mevcut siyasi rejimle didişmenin ideolojik payandası olarak algılama eğilimi yaygınlık kazandı. Yine bu dönemde İslam daha ziyade siyasi meramı ifade bağlamında belki geçmişte hiç olmadığı kadar çok söze konu oldu; fakat İslam’ı sözün konusu yapanlar arasında, ezan ve namaz vaktini cami avlusunda bekleyen kimselere pek rastlanmadı.

Bu ana görüşler çerçevesinde İslamcılar düşünce hayatındaki geriliğin öncelikli hâl çaresini Kur’an ve Sünnet’ten oluşan iki temel kaynak ile Selefî akideye yönelmekte görmüşlerdir. Ancak bu yönelişte modern zamanların ilcaat ve icapları uyarınca geliştirilen din, dünya, tabiat ve siyaset görüşlerine temel dinî metinlerden destek bulma hedefi de gözetilmiştir. Bu hedefe giden yolda, din-bilim ve akıl-nakil arasında çatışma olmadığını ispat etmek üzere naslar, modern Batı kaynaklı düşünce akımlarından alınan ilhamla az çok natüralist ve determinist tarzda izah edilmiştir. Bu tür izahlarla bağdaşmayan, diğer bir deyişle modern tasavvurla uyuşmayan ilmî ve kültürel miras ise ya reddedilmiş ya da cehalet ve yanlış anlamayla itham edilmiştir. Benzer şekilde tasavvuf ve tarikatlar da genellikle İslam’ı yanlış anlayıp yorumlamanın ürünü olarak değerlendirilmiştir. Öte yandan İslamcılar bilhassa II. Meşrutiyet döneminde siyasete de yakın ilgi duymuş ve nasları güncel siyasi meseleler hakkında konuşturmak gibi bir yola başvurmuştur. O kadar ki söz konusu dönemde birçok İslamcı yazar İttihat ve Terakki’yi mübarek cemiyet, mukaddes cemiyet, fırka-i muhtereme gibi adlarla anmakla kalmamış, İttihatçıları İslam dünyasını kurtaracak “erbâb-ı fetih”, “ashâb-ı celâdet”, faaliyetlerini de “cihâd-ı mukaddes” gibi sıfatlarla tavsif etmiştir. Üstelik bu tuhaf tavsifler Sırât-ı Müstakîm’de yazan Manastırlı İsmail Hakkı (ö. 1912) gibi bazı isimler tarafından çeşitli ayetlerin tefsiri meyanında zikredilmiştir.

Her ne kadar modern anlamda ideolojik bir hareket hüviyetini kazanmamış ve doktriner bütünlük arz eden bir tanımı yapılmamış olsa da İslamcı fikriyatın genel çerçevesi inanç, ibadet, ahlak, felsefe, idare, siyaset, iktisat, hukuk, eğitim alanlarında İslam dinini bütün bir hayat nizamı olarak yeniden hâkim kılarak müslümanları medenîleştirme, İslam âlemini geri kalmışlıktan, Batı hâkimiyetinden, müstebit idarecilerle keyfî yönetimlerden kurtarma, dinî düşünceyi taklit, hurafe ve bidatlerden arındırma gibi dinî, siyasi, ilmî çözüm arayışları şeklinde değerlendirilebilir. Buna göre İslamcılığın belli başlı görüş ve iddiaları şöyle özetlenebilir: (1) İslam modern ihtiyaçları karşılayacak, modern gelişmeler karşısında insanın dünyaya bakışını tayin edecek, değişmeleri açıklayacak ve hayatın her alanına hâkim kılınabilecek evrensel bir muhtevaya sahiptir. İslam bu geniş siyasi-içtimai muhtevasını kutsal bir kaynaktan sağlamakla birlikte aklen de temellendirilebilir bir dindir. (2) İslam tüm modern gelişmelere açık bir dindir. Çağın getirdiği yeniliklere kolayca intibak edebilir. Terakkiye mani olmadığı gibi bizzat terakkiyi emreder. (3) Batı birçok yönden üstün konumdadır. Müslümanlar Batı’yı üstün kılan modern bilim, teknik ve medenî usulleri alarak kendi toplumlarını kalkındırmak zorundadır. (4) İslam müslümanlar için Batılı milletler gibi bir milliyet prensibi getirmektedir. Müslümanlar bu prensip etrafında birleşerek siyasi bir topluluk oluşturabilir.

Aşağıda kısaca zikredildiği gibi, Muhammed Abduh ve Reşid Rıza’nın yanı sıra Sıddık Hasen Han (ö. 1890), Cemâleddîn el-Kâsımî (ö. 1914), Tâhir el-Cezâirî (ö. 1920), Mahmûd Şükrî el-Âlûsî (ö. 1924) gibi daha birçok ilim ve fikir adamı tarafından da benimsenen yeni Selefîlik, son dönem Osmanlı Türkiye’sindeki İslamcılık akımını da önemli ölçüde etkilemiştir. İslamcılık, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ittihâd-ı İslam fikri etrafında şekillenen ve ilk olarak Namık Kemal (ö. 1888), Ali Suavi (ö. 1878), Ziya Paşa (ö. 1880) gibi isimlerin temsil ettiği Yeni Osmanlılar arasında gündeme gelen, II. Abdülhamid devrinde Osmanlı Devleti’nin bekasını teminde önemli fonksiyon icra edebilecek faydacı bir politika unsuru olarak görülen, II. Meşrutiyet’ten sonra ise daha çok ıslah/tecdit çizgisinde sürdürülen bir İslamî düşünce hareketidir. Mısır ve Hint alt kıtasındaki ıslah hareketlerinin katkılarını muhtevi bir fikrî geleneğe de sahip olan İslâmcılık hareketi II. Meşrutiyet’ten sonraki basın ve fikir hürriyeti atmosferinde Sırât-ı Müstakîm/Sebîlürreşâd, Beyânülhak, İslam Mecmuası, Volkan gibi çeşitli gazete ve dergilerin sütunlarında meramını ifade imkânı buldu.

Daha ziyade Arap âleminde rağbet gören Selefîlik Türkiye topraklarında kendisine geniş bir taban oluşturamamıştır. Gerçi M. Abduh ve R. Rıza’nın öncülüğündeki Selefî akılcılık II. Meşrutiyet İslamcılığı üzerinde müessir olmuştur; ancak bu tesir Mehmed Âkif’in (ö. 1936) Safahât’taki birçok dizesinden de anlaşılacağı gibi, Japon modernleşmesine benzer bir tarzda, aşıyı kendinden yapma şartına bağlı bir ıslah projesi üzerinde temerküz etmiş, dolayısıyla tasavvuf ve tarikatleri bidat, kabir tahripçiliğini dinî ihya ve ıslah addetme gibi Selefî-Vehhâbî karakterli ifratlar bu topraklardaki müslüman halkın sevâd-ı a’zamınca hiçbir zaman benimsenmemiştir. Selefî hareketin özellikle Türkiye coğrafyasında geniş taban bulamamasında bu hareketin Vehhâbîlikle ilişkilendirilmesi kadar Vehhâbîliğin Osmanlı Devleti’ne karşı yürüttüğü mücadelenin ihanet olarak görülmesi de önemli rol oynamıştır, denebilir. Ayrıca folklorik ve kültürel motiflerin Türk toplumunun pratik dinî tecrübesinde vazgeçilmez bir yere sahip olması, keza tasavvuf ve tarikat kültürünün Osmanlı geleneğinde son derece önemli bir yer işgal etmesi ve bu gelenekte ilk müderris Dâvûd-i Kayserî’den (ö. 751/1350) itibaren medrese ile tekkenin telif edilmesi gibi hususlar da Selefîliğin bu topraklarda yaygın kabul görmemesinde rol oynayan sebepler arasında sayılabilir.

XIX. yüzyılda Pan-İslamist akımın popüler hâle gelmesinin sağladığı şöhretle birlikte bir sonraki yüzyıla taşınan Selefî adlandırması, Vehhâbî isminden pek haz duymayan ve büyük çoğunluğu Suûdî Arabistan kökenli Ehl-i Hadis/Hanbelî geleneğine mensup olan çevrelerde içtenlikle benimsenmiş, XX. yüzyılın ikinci yarısındaki güçlü propaganda sayesinde ise bilhassa Arap dünyasında Ehl-i hadis zihniyetinin temsilcilerini ifade etmek üzere daha saygın bir isim olarak Vehhâbiyye adının yerine geçmiştir. Diğer taraftan Birinci Dünya Savaşı sonrasında İslam dünyasında ekonomik ve sosyal şartların giderek ağırlaşması, Batı’ya bağımlılığın daha da artması, ayrıca din ve inanç özgürlüğüne yönelik tazyikin çoğalmasıyla Selefîlik hareketi sertleşme/radikalleşme eğilimine girmiş ve bu süreçte kendini çeşitli siyasal örgütler hâlinde göstermeye başlamıştır. Mısır’da Hasan el-Bennâ’nın (ö. 1949) önderliğindeki İhvân-ı Müslimîn, daha sonra Pakistan’da Ebü’l-A’lâ el-Mevdûdî’nin (ö. 1979) öncülüğündeki Cemâat-i İslâmî ile başlayan bu süreç Selefîliği adeta bir dinî ideoloji hâline getirmiştir. Geleneksel İslam yorumlarına olduğu kadar Batı menşe’li düşünce ve değerlere de topyekûn karşı çıkan bu radikal hareket dışa kapalı bir tavır geliştirmiştir. Ayrıca Filistin sorununun müzminleşmesi ve Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgal edilmesi bu hareketin Arap dünyası ve Hint alt kıtasında hızla yayılmasına vesile olmuştur. Sonuç olarak, İhvân-ı Müslimîn gibi nispeten ılımlı hareketlerden İslâmî Cihad gibi şiddet yanlısı gruplara kadar oldukça geniş bir yelpazede kendine taraftar bulan Selefîlik bugün geldiği nokta itibariyle radikal bir çizgide, dinin ruhundan ve maneviyatından ziyade lafzına ve şekline ilgi gösteren, ahlakî-derûnî boyutu çok kere ihmal eden, tarihî tecrübe ve birikimi, kültürel zenginlik ve çeşitliliği bidat ve bidatçiliğe indirgeyen bir tavır benimsemiştir. Ayrıca siyasi arenada daha çok göze çarptığı için, modern dünyada İslam toplumlarının genel eğilimleriyle bağdaşmayan, tahammülsüz ve toleranssız bir müslüman imajının oluşmasına ciddi katkıda bulunmuştur.

Vehhâbîlik-Selefîlik ilişkisinin mahiyetine gelince, bidatçilik ve hurafecilikten arınma ve ilk müslüman nesillere ait saf dinî anlayış ve yaşayışı ümmet içinde hâkim kılma söyleminde bir benzerlik ilişkisinden söz etmek mümkünse de özsel olarak Selefîlik ile Vehhâbîlik arasında muvafakatten ziyade mübayenet söz konusudur. Gerçi modern Selefîliğin öncü isimlerinden Reşid Rıza’nın (ö. 1935) Vehhâbî eğilimlere sahip olduğu malumdur; ancak onun temsil ettiği düşünce çizgisi reformist, modernist ve eklektik karakteri nedeniyle Vehhâbî zihniyetten oldukça farklıdır. Vehhâbilik her ne kadar İslam ahlak ve maneviyatını başlangıçtaki saflığı ile yeniden inşa iddiasında bulunmuş olsa da gerek Sünnet konusunda mutlak literalizme, gerekse dini bidatlerden arındırma hususunda kabir tahripçiliğine varan aşırılıkları sebebiyle dinî ihya ve ıslah iddiasını şirazesinden çıkarmıştır. Nitekim bir değerlendirmeye göre Vehhâbîlik bugüne aktardığı miras itibariyle dinî ihya ve ıslahtan öte İslâmî nihilizme tekabül etmektedir. Öte yandan vahşi bir kum uygarlığı ve proto-müslüman kültür ikliminde neşvünema bulduğu için içe kapanmayı temsil etmektedir. Bunun yanında, bünyesindeki sertlik ve katılıktan dolayı Hâricî unsurlar da içermektedir. Öyle ki bidatlerle mücadeledeki ölçüsüzlük Vehhâbîliğin cihadını adeta müslümanlara karşı ilan edilmesi gereken bir harbe dönüştürmüştür. Ayrıca bu sığ ve katı anlayış Vehhabîleri birçok konuda cebrî ve zecrî tedbirlere de sevk etmiştir. Özetle, Vehhâbîlik ortaya çıktığı günden bu yana Haricî zihniyetin tipik tezahürleriyle sayısız müslümanı canından bezdirmiştir.

İşte yeni Selefîliğin temel iddiası budur ve böyle bir iddia Vehhâbîlik diye anılan harekete de atfolunur. Bu yüzden Selefîlik ile Vehhâbilik arasında ne tür bir ilişki bulunduğu meselesi üzerinde durulmalıdır. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Vehhâbilik günümüzde daha ziyade Selefî olmayan çevrelerce Selefî akımlar için kullanılan bir nitelendirmedir. Bu nitelemeye konu olan Vehhâbîlik hareketi ise yaklaşık iki yüz elli yıl geriye uzanan maceralı bir geçmişe sahiptir. Tarihî kökeni İslamiyet’in ilk asrına kadar uzanan Ehl-i hadis zihniyeti üzerine Vehhâbi daveti tesis eden Muhammed b. Abdülvehhâb (ö. 1206/1792) ile Necd kökenli Suûd ailesinin reisi Muhammed b. Suûd’un (ö. 1179/1765) 1744’deki âlim-emir işbirliğine dayanan ittifakı, hem Arap Yarımadası’nda muhtelif aralıklarla üç Suûdî devletinin kurulmasına meşruiyet zemini oluşturmuş, hem de bunun için zaruri olan militer kuvvetlerin teşekkülüne büyük bir motivasyon desteği sağlamıştır. Bu siyasi hareketlilik içinde Vehhâbîlerin cihad adı altında Osmanlı Devleti’ne ve diğer rakiplerine karşı sıcak bir mücadele yürütmesi ve bu arada kendine özgü din telakkisinin pratik tezahürleri olarak tekfir, dışlamacılık, müdahalecilik, ölçüsüz katl ve cinayet, kabir tahripçiliği, modern icatlara tepki gibi tavır ve tutumlar sergilemesi Vehhâbîlik hareketinin şöhret kazanmasında önemli rol oynamıştır.

İslam dünyasının Batı karşısında mağlup duruma düşmesinin sebepleri ve bu kötü durumdan çıkış yolları aranırken birçok müslüman ilim ve fikir adamı mevcut durumu tarihsel tecrübede dinin aslî hüviyetini kaybetmesinin ve aynı zamanda nasların yanlış yorumlanmasının mukadder bir sonucu olarak değerlendirmiştir. Buna göre ilk asırlardan sonra dine çeşitli hurafe ve bidatler sokulmuş, ulema arasında taklit zihniyeti yaygınlaşmış, nasların ve diğer aslî kaynakların yerine fakihler, kelamcılar ve müfessirlere ait şahsi görüş ve kanaatler önem kazanmış, tasavvuf ve tarikatlar halkı miskinleştirip tembelleştirmiş ve bütün bu sorunlar İslam dünyasının gerilemesi ve Ehl-i küfür karşısında mağlup/mahcup duruma düşmesi gibi bir sonuç vermiştir. Bu kötü durumu iyiye tahvil etmek ve tarihin akışını yeniden müslümanların lehine çevirmek için hem saf İslam’a, yani Kur’an ve Sünnet ile Selef-i sâlihînin yoluna dönmek, hem de dinî düşünceyi ıslah etmek gerekir.

İslam düşünce tarihindeki ilk mümessilleri Evzaî (ö. 157/774), Süfyân es-Sevrî (ö. 161/777), Leys b. Sa‛d (ö. 175/791), İmam eş-Şâfiî (ö. 204/820), İshak b. Râheveyh (ö. 238/853) ve Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) gibi Ehl-i hadis ulemasından oluşan ve hicrî 3-4. asırlardan itibaren Hanbelî âlimlerce temsil edilen, daha sonraki dönemlerde de aynı hat üzerinde varlığını sürdüren Selefîlik İbn Teymiyye (ö. 728/1328) ile meşhur öğrencisi İbn Kayyım el-Cevziyye (ö. 751/1350) tarafından sistematik bir yapıya kavuşturulmuştur. Bildik anlamda bir mezhep olmaktan ziyade İslam’ın erken dönemlerinde bilhassa akaid alanında benimsenen metodolojik yaklaşıma paralel bir anlayış tarzına karşılık gelen Selefîlik XIX. yüzyıldaki ıslah-tecdit söylemleriyle yeniden canlanmıştır.

Bu açıdan bakıldığında son dönem Osmanlı Türkiye’sinde Tunuslu Hayreddin Paşa’dan (ö. 1890) Said Halim Paşa’ya (ö. 1921), Hint alt kıtasında Seyyid Ahmed Han (ö. 1898), Çerağ Ali (ö. 1895) ve Seyyid Emir Ali’den (ö. 1928) Şiblî Nu’mânî (ö. 1914), Muhammed İkbal (ö. 1938) ve Fazlur Rahman’a (ö. 1988), İran’daki Meşrutiyet hareketinin öncülerinden Bihbehânî (ö. 1910) ve Seyyid Muhammed Tabatabâî’den (ö. 1921) İran İslam devriminin gerçekleşmesinde önemli rol oynayan Murtaza Mutahharî (ö. 1979), Ali Şeriatî (ö. 1977), Mahmûd Tâlekânî’ye (ö. 1980), Tataristan ve Orta Asya’da Gaspıralı İsmail Bey’den (ö. 1914) Musa Carullah Bigiyef’e (ö. 1949), Mısır’da Rifâ’a Tahtâvî (ö. 1873), M. Ferid Vecdi (ö. 1954), Kâsım Emîn (ö. 1908), Ahmed Emîn (ö 1954) ve Hasan Hanefî’den Sudan’da Mahmud Muhammed Taha’ya (ö. 1985), Cezayir’de Mâlik b. Nebî’den (ö. 1973) Fas’ta Muhammed Âbid el-Câbirî’ye (ö. 2010), ekol ve eğilim düzeyinde ise Tataristan ve Orta Asya’daki Ceditcilikten Hint alt kıtasındaki Ehlü’z-Zikr ve’l-Kur’ân ekolüne, Endonezya’daki Muhammediyye hareketinden son dönem Osmanlı Türkiye’sindeki İslamcılık akımına kadar dinî tefekkürün tashih ve tadil edilmesi gerektiği fikrini dillendiren çevrelerin hemen hepsi ıslahçılık kapsamına girer. Bununla birlikte Mısır merkezli “Selefî Akılcılık” ve/veya “Yeni Selefîlik” çağdaş İslam düşüncesindeki ıslah projesini en güçlü ve etkili biçimde neşreden ekol olarak tebarüz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Modern dönem İslam dünyasında Batı’ya mukabelenin en yaygın şekli, kendi içinde farklılıklar bulunmakla birlikte, kısmen red kısmen kabul yahut kısmen redçi kısmen telifçi ve terkipçi bir eğilim olarak kendini göstermiştir. İslam dünyasındaki inhitat, inkıraz ve taahhür probleminin dinden değil, geleneksel din telakkisinden kaynaklandığına inanan bu hâkim ve temsil gücü yüksek eğilim ağırlıklı olarak dinî tefekkürde ıslah ve tecdit projesi üzerinde durmuştur. Bu noktada denebilir ki ıslah ve ıslahçılık projesi çağdaş İslam düşüncesinin ana damarını oluşturur. Başka bir ifadeyle, çağdaş İslâmî düşünce akımlarının pek çoğundaki mümeyyiz vasıf ıslah kavramında ifadesini bulur. Arapçada “iyi ve yararlı olma” anlamındaki “salâh” kökünden türemiş bir kelime olan ıslah genel çerçevede, “düzeltmek, iyi hale getirmek” manasında kullanılır ve bir ölçüde Batıdaki reform kelimesine karşılık gelir. Modern İslamî literatürde ise teknik, sistematik ve dar anlamıyla bilhassa Cemâleddin Efgânî (ö. 1897), Muhammed Abduh (ö. 1905) ve Reşid Rıza’nın (ö. 1935) öncülüğünde gelişen ve Selefî akılcılık diye de nitelenen düşünce tarzını ifade eder. Daha genel olarak da son iki asırlık zaman diliminde İslamî kimliğe atıf şartıyla yenilik taraftarı olan ve İslam dünyasının yenilenmeye muhtaç olduğu fikrini savunan çevrelere delalet eder.

Batı’ya ve Batı kaynaklı değerlere mukabelesi derin hayranlık şeklinde tezahür eden eğilime gelince, bu eğilim İslam’ı irtica kalıpları içinde bir ayak bağı olarak algılamış, dolayısıyla terakki ve temeddünü batıl itikatlar bütünü olarak tanımladığı din ve dinî değerlerden arınmış bir dünya görüşüne sahip olmaya bağlamıştır. Son dönem Osmanlı’da, II. Meşrutiyet’in sağladığı serbest fikir ortamında, “materyalist müctehid”(!) Doktor Abdullah Cevdet (ö. 1932) tarafından 1911’de yayımlanan İctihad dergisi, Baha Tevfik (ö. 1914) tarafından 1913’te yayımlanan Felsefe Mecmuası ve yine aynı yıllarda Kılıçzâde Hakkı (ö. 1960) tarafından yayım hayatına sokulan Hürriyet-i FikriyyeUhuvvet-i Fikriyye gibi dergiler etrafında toplanan Garpçı zihniyetin temsilcileri başta Ludwig Büchner’in (ö. 1899) Madde ve Kuvvet ismiyle Türkçeye çevrilen Kraft und Stoff adlı eseri -ki bu eser son dönem Osmanlı toplumunda en çok satan materyalist kitap olma özelliğine sahiptir- sayesinde tanıştıkları XIX. yüzyıl Alman vülgermateryalizmi olmak üzere dönemin Batı dünyasına ait Pozitivizm, Darwinizm, Freudizm gibi düşünce akımlarına ve ikinci sınıf Batılı fikir adamlarına kendilerini kaptırarak, Osmanlı toplumundaki idarî, siyasi, fikrî muhtevalı tüm problemlerin çözümü için topyekûn batılılaşmadan başka bir alternatif bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. “Din avamın ilmi, ilim havasın dinidir” (A. Cevdet) iddiasını savunan ve bu iddiaya mütenasip olarak, “Biz hâlâ istiyoruz ki 1300 sene evvel çölde, çöl için yapılmış kavânîn ve nizâmât ile Avrupa kıtasının en mühim noktasında icrâ-yı hükümet edelim” gibi eleştirilerde bulunan bu zihniyet, dönemin popüler materyalist cereyanlarına basmakalıp atıflarla din ve dinî değerleri tezyif, Batılı değerleri tebcil etmeyi kendine vazife bilmiştir.

Modern dönemde kendini İslam’a izafe eden düşüncelerin temel iddia ve önermeleri büyük ölçüde harici sâiklerin sevkiyle belirlenmiştir. Söz konusu sâiklerden maksat, özellikle son birkaç yüzyıllık dönemde büyük bir maddi güç kazanan ve muhaliflerine galebe çalan Batı’nın siyasi, askerî, ekonomik ve kültürel sadmeleridir. Zira XVIII. yüzyıldan itibaren genelde bütün İslam âlemi, özelde Osmanlı Devleti Batı’dan gelen çok yönlü sadmelere maruz kalmış ve bu sadmeleri en az hasarla savuşturmaya çalışmıştır. Hâliyle, modern dönem İslam dünyasına ait düşünceler de aynı sadmelere mukabele gayretiyle ortaya çıkmıştır. İslam dünyasının Batı’ya mukabelesi kabaca üç şekilde olmuştur. Birincisi, Batı’ya ait ne varsa tümden reddetme ve Batı’nın sadmeleri karşısında adeta “Acımadı kii!..” deyip bir taraftan kendi işine bakma ve kabuğuna çekilme, diğer taraftan da mazinin üstünlük ve ihtişamında hâlihazırın perişanlığına teselli arama şeklinde; ikincisi derin bir hayranlık ve hürmete binaen, “Batı’nın vurduğu yerde gül biter.” düşüncesiyle tümden benimseme ve parlak istikbalin Batı’da olduğunu vehmetme şeklinde tezahür etmiştir. Üçüncü mukabele ise kısmen red kısmen kabul ya da şartlı kabul eğilimi şeklinde kendini göstermiştir. Batı kaynaklı düşünce ve değerleri kökten reddedip İslam nokta-i nazarından menfur, menhus ve meş’um olarak gören eğilim, İslam’ın bekasının ve ilâhî vasfını muhafazasının yenilik ve dinamiklikle değil, asillik ve sabitlikle kaim olduğunu, dolayısıyla yeniye ve yenilenmeye ihtiyaç bulunmadığını, bugüne kadar karşılaşılan ve ileride karşılaşılması muhtemel olan bütün problemlerin naslarda ve önceki nesillere ait ilmî müktesebatta çözüme kavuşturulduğunu, bize düşen görevin ibda, icat peşinde koşmaktan öte geçmişten tevarüs edilen zengin mirası adamakıllı araştırmaktan ve yerli yerinde kullanmaktan ibaret olduğunu savunmuştur. Bu eğilimin temsilcileri arasında son dönem Osmanlı ulemasından Muhammed Zâhid el-Kevserî (ö. 1952), Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi (ö. 1954) gibi isimler zikredilebilir. Mısır’da bazı Ezher mensupları ile Hint alt kıtasında Nedvetü’l-Ulema ve Diyûbendîlerin bir grubu da kısmen aynı kategoride değerlendirilebilir. Bu muhafazakâr ve gelenekçi tavır, din ve dinî meselelerin çağdaşlıkla ilişkisini bir bakıma hükümsüz saydığı, çağdaşlık olgusunu arızî bir durum olarak paranteze aldığı için çalışmamız açısından sadet dışıdır.
Çağdaş İslam düşüncesinin genel tasvir ve tahlilini amaçlayan bu yazının başında şunu özellikle belirtmek gerekir ki burada söz konusu olan ve İslam’a izafetle kullanılan “çağdaş düşünce” terkibi realitede tek/tekil bir karşılığı olan veyahut bütün cüzleriyle insicamlı bir fikrî bünyeye atıfta bulunan bir muhtevaya sahip değildir. Daha açıkçası, İslam dünyası bağlamında genellikle XIX. asrın başıyla tarihlendirilen ve şimdiki zamanı da içeren çağdaş/modern dönemde birbirinden farklı, dolayısıyla çok renkli ve desenli İslâmî düşünceler mevcuttur. Kabaca bir tespitle denebilir ki bu düşünceler İslam’ın ne aynıdır ne gayrıdır. Aslında her biri farklı bir İslam yorumundan/algısından ibarettir. Bu sebeple, İslam’a muzaf düşüncelerdeki izafet itibaridir. Keza bunların çağdaş (modern) oluş keyfiyetleri de izafi ve itibaridir. Çünkü çağdaş kelimesi değerden bağımsız anlam ve kullanımıyla tarihin şimdiki uğrağına işaret eder. Bu zaviyeden bakıldığında düşüncede çağdaş/modern olan ile geleneksel olan arasındaki farkı zaman tayin eder. Buna göre yakın geçmişe ve bugüne ait her düşünce çağdaş/moderndir; zamanın geçmesiyle geleneksel hâle gelir. Haddi zatında bugün geleneksel diye nitelenen düşünceler de ortaya çıktıkları dönemlerde çağdaş idiler; ancak müruru zamanla gelenekselleştiler. Aynı şekilde bugün çağdaş denilen düşünceler de zamanın geçmesiyle geleneksel hüviyete bürünecek ve böylece geleneğin bir parçası hâline gelecektir. Zira gelenek zaman içinde biteviye oluşan bir birikimdir. Çağdaş olan şey ise bu birikimin şimdilik son cüz’ünden ibarettir ve bu manada çağdaş/çağdaşlık kavramı değer yüklü değildir. Fakat bu kavrama değer yüklemek, yani geçmişte kalan ve eski olanı kıymetsiz, nevzuhur olanı kıymetli saymak ve bu kıymetliliği terakki ve temeddün ile özdeş kılmak söz konusu olduğunda, gelenek kavramı da mukabil bir değer kazanır ve böylece çağdaş/modern ile gelenek birbirinin karşıtı olarak konumlanır. Bu açıdan bakıldığında, çağdaş İslam düşüncesinde hâkim bir eğilim olarak yeni, yenilik ve yenilikçilik gibi kavramlara müspet, eskiye ve geleneğe menfi bir anlam yüklendiği söylenebilir. Bununla birlikte kadim gelenekle bütün bağlarını koparmış, onu tümden yok saymış bir çağdaş İslam düşüncesinden söz etmek de pek mümkün değildir.

Vicdanı rahatsız eden ve aynı zamanda güçsüzleştiren unsurlara gelince, bunların başında masiyet (günah) yer alır. Günahlar ilk planda vicdanı rahatsız eder. Nitekim Hz. Peygamber, “Günah nedir?” sorusuna, “Vicdanı (nefs) rahatsız eden şey” (Tirmizî, “Zühd” 52) diye cevap vermiş; ayrıca fetvanın vicdandan istenmesi gerektiğini belirtmiştir (İbn Hanbel, el-Müsned, IV. 194). Günahların alışkanlığa dönüştürülmesiyle birlikte vicdanî rahatsızlık gitgide zayıflar ve sonunda vicdan hiçbir günaha tepki vermez hâle gelir. Vicdansızlığı yaratan hâl işte bu hâldir. Çünkü böyle bir halde vicdan artık ölmüş olur. Vicdanın ölmesi demek, bir bakıma ruhsal beynimizin, hatta en güvenilir ahlak hocamızın ölmesi demektir. Diğer bir deyişle, vicdansızlık, egomuzu ve duygularımızı kayırmak, dolayısıyla selim fıtrat gereği kendi kendimizi suçlama, sorgulama, kendi aleyhimize tanıklık etme ve yine gerektiğinde kendi kendimize savaş açıp ceza verme yetimizi ya da kısaca en başta kendimize karşı dürüst olma erdemimizi kaybetmektir. Haddizatında vicdansızlık dünyevî düzlemde daha fazla işe yarar. Zira bu sıfat bir bakıma ahlâkî değer açısından had-hudut tanımazlık demektir. Bu sıfatla muttasıf bir insanın salt dünyevî emellerine ulaşma, bu tür hedeflerini gerçekleştirme imkânları çoğalır. Ancak bu durumda vicdandan, dolayısıyla insandan geriye hemen hiçbir şey kalmaz. Çünkü vicdanını kaybeden insan hem vahşileşir hem de hayvanileşir. Gelinen bu nokta ise Kur’an’da ahlâkî sefilliğin zirvesi anlamında kullanılan “esfel-i sâfilîn” derekesinin ta kendisidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Vicdan her insanda vardır ve bundan dolayıdır ki neyin ahlâkî neyin gayri ahlâkî olduğu hususunda vicdan herkese aynı şeyi söyler. Ancak kimi insanlar vicdanın sözünü dinler, kimi insanlar dinlemez. Söz dinleyip dinlememek iradeye bağlıdır. Selim fıtratı bozulmuş olan insandaki irade vicdanının sesine pek kulak vermez; onun iyilik yolundaki tavsiyelerini dinlemez. Vicdan insanoğlunun selim fıtratını ifade etmesi hasebiyle özünde iyidir. Ancak bu iyilik mutlak değil görecelidir. Vicdanın iyi oluş keyfiyetini güçlendiren temel faktör Allah korkusudur. Bunun içindir ki Merhum M. Akif, “Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır; Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.” (M. Akif Ersoy, Safahat, Beşinci Kitap) demiştir.

Yeri gelmişken vicdanlılığın sevgi ve merhamet ile ilişkili olup olmadığı meselesine de kısaca değinmek gerekir. Sevgi, nesnesi müphem olarak kullanıldığında amorf (şekilsiz/biçimsiz) bir kavramdır. Çünkü sevginin nesnesi iyi de olabilir kötü de. Oysa vicdan hep iyinin yanında yer alır; kötünün karşısında ise sızlanır. Vicdan, sevgi ve merhamet temelli bir duygu olarak kabul edildiğinde özellikle ahlak, adalet ve hakkaniyet konusunda şaşmaz terazi olma özelliğini kaybeder. Çünkü insan kötü de olsa sevdiği şeyleri kayırır. Bu türden kayırmalara kimi zaman merhamet duygusu eşlik eder. Kaldı ki salt sevgi ve merhametten çok kere maraz doğar. O halde vicdanın temeli sevgi ve merhamet değil, adalet ve hakkaniyet duygusudur. Bunun içindir ki Allah Nisa 4/135. ayette şahitlikle ilgili olarak, “Ey Müminler! Bizzat kendinizin, ana babanızın veya akrabanızın aleyhine de olsa, bütün gücünüz ve samimiyetinizle adaleti gerçekleştirin, hep haktan ve hakkaniyetten yana olun. Allah için şahitlik eden kimseler olun. Şahitlik konusunda insanların zengin veya fakir olmasına bakarak adalet ve hakkaniyetten sapmayın. [Yani zenginin gözüne girmek yahut yoksula merhamet etmek uğruna hak ve hakikati söylemekten kaçınmayın]. Zira Allah zenginin de fakirin de durumunu sizden çok daha iyi bilmektedir. Şu hâlde, sakın arzu ve isteklerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer şahit olarak gerçeği çarpıtırsanız veya şahitlikten büsbütün kaçınırsanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır!” buyurmakla sevgi ve merhamet duygusuna değil, vicdanın buyruğuna uyulması gerektiğine işaret etmiştir. Bu ayetten hareketle denebilir ki adalet duygusu sevgiden mutlak surette üstündür. Zira adalet duygusunu sevk ve idare eden güç sevgi değil vicdandır. Ancak vicdanın son kertesi adalet duygusu değildir. Bunun da ötesinde sorumluluk duygusu vardır. İnsanın Allah’a karşı sorumluluklarını hatırlatan ve bu konuda insanı salih amele yönlendiren unsur ise vicdandan öte gerçek manada imandır.

Nitekim tâbiûn neslinin ünlü müfessiri Mücâhid, Kıyâme 75/2. ayette Allah’ın yeminine konu olan nefs-i levvâmenin bir medh sıfatı olduğunu, zira burada ifa fırsatını elden kaçırdığı iyiliklerden dolayı pişmanlık duyup kendini kınayan, işlediği günahlar yüzünden nefsini ayıplayan, iyilik adına yaptıklarından dolayı da kendi nefsini şımartmayan bir insanın, yani gerçek manada bir müminin nefsinden söz edildiğini belirtmiştir (Bkz. Mâverdî, en-Nüket ve’l-Uyûn, VI. 151). Aynı şekilde Hasen el-Basrî de nefs-i levvâme hakkında, “Bu gerçek müminin nefsidir; zira gerçek mümin her daim kendi nefsini kınar. ‘Bu sözümle neyi kastettim?’, ‘İçimden geçen bu duygu ve düşünceyle neyi murat ettim?’ diye kendi kendini sorgular ve yine iyilik namına yapamadıklarından ötürü de nefsini paylar.” demiştir (Bkz. Hevvârî, Tefsîru Kitâbillâhi’l-Azîz, IV. 440). Seyyid Kutub bu konuda en doyurucu yorumun Hasen el-Basrî’ye ait olduğunu söyledikten sonra şunları eklemiştir: “İşte Allah katında üstün ve değerli olan nefis, bu özünü eleştiren, uyanık, çekingen, sakıngan, iç konuşmalarla kendini denetleyen, hesaba çeken, çevresini gözetleyen, arzularının iç yüzünü belirlemeye özen gösteren, kendi kendini aldatmaktan kaçınan nefistir” (Bkz. Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân, X. 285). Bütün bu izahlar da teyit etmektedir ki nefs-i levvâme, vicdanlılık ya da vicdan sahibi olmanın Kur’an’daki en uygun kavramsal karşılığıdır. Diğer taraftan, vicdanlılığın en temel tezahürlerinden biri nedamet duygusudur. Bu duygu genellikle “keşke”lerle başlar ve “keşke”lerle devam eder. Eğer bu “keşkeler”, hata ve günahtan avdet etmeyi mümkün kılan bir nedamete dönüşmezse hiçbir anlam içermez. Anlamlı ya da yanlıştan dönmeyi mucip bir nedamet duygusuyla mezc olmuş tüm “keşkeler” ise Kur’an’da tövbe (tevbe) kavramıyla ifade edilir. Tövbe, işlenen suçtan dolayı pişmanlık duymak ve bu duyguyla Allah’ın huzurunda “Ben yanlış yaptım” diye itirafta bulunmaktır. Buradaki itirafçı ise vicdandır.

Vicdanlılık ya da vicdan sahibi olmayı en iyi anlatan şey, iç sızısı ve azap olsa gerektir. Nitekim günlük dilde sıkça kullanılan, “vicdanı sızlamak”, “vicdan azabı çekmek” gibi deyimler de vicdanlılığın mahiyetini anlamada sızı ve azabın başat rol oynadığını gösterir. Burada sözü edilen sızı ve azap, haksızlık ve adaletsizlik gibi bir ahlâkî bir suç işlendiği anda başlar ve keşkelerle devam eder. Böyle bir durumda vicdan insana suçlu olduğunu tam anlamıyla ikrar ettirir ve bu aşamadan itibaren insan ne kendi vicdanının hâkimliğinden ne de kendi hakkında verdiği acımasız hükümden kurtulabilir. Bu noktada Tevbe 9/118. ayeti hatırlatmak gerekir. Bu ayette Tebük seferine katılmayan ve affedildiklerine ilişkin hüküm geciktirilen üç kişiden söz edilir. Ka’b b. Mâlik, Hilal b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebî’den oluşan bu üç kişi, ilgili ayetten anlaşıldığına göre, vicdanlarının sesini dinlediklerinde dünya onca genişliğine rağmen başlarına dar gelmiş, derin nedamet duygusu kendilerini tazib etmiştir (ve-dâkat aleyhim enfüsühüm). Bu ayette geçen nefs kavramının vicdana karşılık geldiği söylenebilir. Buna mukabil, “Nefs hep kötülüğü telkin eder” (Yûsuf 12/53) mealindeki ayet hatırlatılabilir ve dolayısıyla vicdan gibi temiz bir şuur ile nefs arasında doğrudan bir ilişki kurmanın isabetsiz olduğu ileri sürülebilir. Ancak nefsin hep kötülüğü telkin ettiğini bildiren ayet, genellikle sanıldığının aksine, genel geçer anlamda “nefs”e değil, “Ben [bütün bunlara rağmen] kendimi temize çıkarmıyorum.” (Yûsuf 12/53) sözünden de anlaşılacağı üzere, Hz. Yûsuf’un veya Züleyha’nın kendi nefsiyle ilgili hükmüne işaret eder. Nitekim mutasavvıflar da Kur’an’daki kullanımlarından hareketle nefs kavramını emmâre, levvâme, mutmainne, mülheme, râdiye, mardiyye, kâmile gibi farklı kategorilere ayırmışlardır. Hep doğrunun, haklının ve adil olanın tarafında yer aldığı, yanlışlık ve haksızlık karşısında ise sızlayıp insanı tazib ettiği dikkate alındığında, vicdanlı olmanın belki de tam olarak nefs-i levvâme kavramıyla ifade edilebileceği söylenebilir. Zira nefs-i levvâmenin en temel özelliği, kahr-ı nedamet, yani işlenen suçlardan duyulan pişmanlığın insanı ezmesidir.

Akıl özellikle Batı’daki Aydınlanma tecrübesinden bu yana İslam dünyasında da pek çok Müslüman aydın için doğru ve yanlışın ne olduğunu gösteren yegâne ölçüt olarak baş tacıdır. Evet, akıl neyin ne olduğunu bilir, kavrar; fakat kalp ve gönülle ahenkli bir işbirliğine yanaşmadığında yanlış istikametlere yönelir. Aklın mürebbisi vicdandır. Vicdanın mahalli ise Kur’an’da sadr, fuâd, lüb, nühâ gibi kavramlarla ifade edilen ya da kısaca ilâhî bir cevher olan kalp ve gönüldür. Ancak vicdanın mahallinin akıldan öte kalp ve gönül olması, onun sulu gözlü bir duygusallık, öfke ve başkaldırı nedir bilmeyen katıksız bir uysallık gibi görülmesini gerektirmez. Bilakis vicdan, haksızlık karşısında herkesi ve pek tabii ki kendini de adamakıllı sorgulayan, bu sorgulamasında “ama”, “fakat” diye başlayan hiçbir mazeret kaydı koymayan, hiçbir çifte standarda yaslanmayan bir güçtür. Dahası vicdan, kütlesi olmayan ama etkisi dışımızdaki bütün otoritelerin yaptırımından çok daha yoğun bir güçtür. Ayrıca vicdanın algısında “Ben” ve “Öteki” gibi kategorik bir ayırıma yer yoktur. Çünkü vicdan, başkasını kendisiyle özdeş görür; dahası başkasını anlamaya, onun duygusunu paylaşmaya, acısını kendi acısı gibi yaşamaya çalışır. Yine vicdan, hep haklının, mağdurun, mazlumun yanında yer alır. Bu yüzden en temel bileşeni genellikle zulüm ve adaletsizlik olan dünyevi iktidar ve güç odaklarıyla vicdan arasında hep büyük bir mesafe, asla sona ermeyen bir çatışma bulunur.

Gelinen bu noktada akla çok kötü bir rol biçtiğimiz düşünülebilir ve “Allah Kur’an’da akletmeye onca atıfta bulunmuşken akla böyle bir rol biçilmesi son derece isabetsizdir” denebilir. Ancak bize göre isabetsiz olan, böyle denilmesidir. Çünkü Kur’an’da geçen akıl (akletmek), salt akıl değil vicdanın ya da selim fıtratın sesine kulak veren akıldır. Eğer aksi olsaydı, yukarıda anılan ayetlerden akıl yürütmede pek mahir olduğu(!) anlaşılan Velîd b. Muğîre, ilk hitap çevresindeki müşriklerin değil müminlerin önde gelen şahsiyetlerinden biri olurdu. Ne var ki öyle olmadı. Çünkü söz konusu şahıs, doğrunun ne olduğu konusunda ölçüt olarak vicdanı değil, nefsanî arzularınca ayartılan aklı esas almıştı. Nitekim İblis de Velîd b. Muğîre ile benzer bir tecrübeyi yaşamıştı. Zira İblis, tıpkı Mekkeli müşrikler gibi Allah’ın ilahlığını kabul etmiş, ancak O’nun secde emri karşısında -deyim yerindeyse- vicdanının sesini dinlemek yerine egosunu tek efendi sayan aklının buyruğuna uyarak kendini isyan ve küfre götüren bir kıyas üretmişti (Bkz. Sâd 38/71-76).

Öte yandan, vicdan insanın bozulmamış tabiatından süzülüp gelen ahlâkî bir şuur olduğu için hak, hakkaniyet ve adaletin ne olduğunu düşünme, akıl yürütme gibi yollarla değil doğrudan bilir. Oysa akıl hep birtakım kıyaslar ve mantıksal önermeler üretir. Vicdan ile akıl arasındaki farkı anlama noktasında Müddessir 74/18-25. ayetlerdeki içerik öğretici olabilir. Rivayetlerden öğrendiğimize göre bu ayetler Mekkeli müşriklerin önde gelen figürlerinden biri olan Velîd b. Muğîre hakkında nazil olmuştur. Bu şahıs önyargısız ve hesapsız bir duyguyla Kur’an mesajına kulak verince, vicdanının sesi, “Bu ne bir şair ne de kâhin sözüdür” der. Ancak bu arada aklı biraz da çevre baskısıyla vicdanının sesine karşı çıkar ve ardından zihninde kıyas ve mantık kurgusuna dayalı bir düşünme süreci başlar (Bkz. Taberî, Câmiu’l-Beyân, XII. 309). Bu süreç surenin 18. ayette innehû fekkera ve kaddera diye ifade edilir. Sonuçta söz konusu şahsın aklı vicdanına galip gelir ve bu durum bir sonraki ayette Allah tarafından, “Hay kahrolası, ne [berbat] düşünce üretti, ne kötü akıl yürüttü” diye değerlendirilir.

Vicdan insanın en mümtaz yanı, en ince tarafıdır. İnsandaki bu incelik selim fıtratla ilgilidir. Denilebilir ki vicdan selim fıtratın şuur halindeki bir tezahürüdür. İçsel bir ahlâkî şuur olarak vicdan her zaman hak, adalet ve hakkaniyetten yanadır. Bu bakımdan vicdan insanın belki de en güvenilir ahlak hocasıdır. Çünkü o gerek bireysel gerek toplumsal tutum ve davranışları ahlâkî açıdan hiçbir kayırmada bulunmadan ve hiçbir çifte standarda yaslanmadan değerlendirir. İnsan ahlâkî değerleri ihlal ettiği zaman, içinde kendi “ben”ine hâkim olabilecek güçlü bir “ben”in baskısına maruz kalır. İşte bu baskı mercii vicdandır. O herhangi bir şey hakkında “Evet” ya da “Hayır” dediğinde aklın aksi yönde bir şey söylemesi mümkün değildir. Gerçi akıl bazen nefsin, şeytanî arzu ve isteklerin lehinde iş görebilir. Dahası akıl, şeytanî his ve dürtülerle pekâlâ ayartılabilir ve böyle bir durumda tabir caizse gemi azıya alıp anarşist bir hüviyete bürünebilir. Ama vicdan asla! Bu yüzden denebilir ki vicdan akıldan mutlak surette daha temiz, daha masum ve daha dürüsttür. Vicdan, akıl ve duyu arasında bir sıralama söz konusu olduğunda üstünlük kesinlikle vicdana aittir. İkinci sırada akıl, son sırada ise duyular yer alır. Üstünlüğün her daim vicdanda kalması onun selim fıtrattan ve aynı zamanda dinî-ahlâkî değerlerden besleniyor olmasındandır. İşte bu mutlak üstünlüğü sebebiyledir ki vicdan akılla çatıştığında, aklın talimatıyla hareket etmek caiz değildir. Çünkü bu tarz bir hareket selim fıtratı bozmak anlamına gelir. İnsanın işlediği bir ahlâkî suç karşısında vicdanın tazibi başladığında, aklın bu azabı dindirmeye yönelik mazeret üretiminin hiçbir şekilde kâr etmemesi de bu gerçeğin bir göstergesidir.

Kimi zaman din, kimi zaman millet, kimi zaman medeniyet, kimi zaman da başka bir dava ve hesap uğruna hep bir kavga, hep bir dalaş, hep bir çatışma… Gerek fert gerek millet düzeyinde insanoğlunun birbiriyle didişme ve kavga gürültü çıkarma hevesi maalesef hiç kırılmıyor… Aksine kimi zaman Ermenistan örneğinde olduğu gibi bazı milletlerin erikiklikleri depreşiyor, kimi zaman da Araplar örneğinde olduğu gibi “Ayı balı bol bulunca…” misali olmadık erikiklikler baş gösteriyor… Kısacası, insanoğlu uslanmak nedir, bilmiyor; bu yüzden de eririklikten hiç vazgeçmiyor. Hâlbuki bugün kadim Mısır medeniyetinden antik Yunan ve eski Roma’sına kadar bütün hepsinin yerinde yeller esiyor ve üstelik Kur’an bunu Âd, Semûd, Firavun örnekleri üzerinden kaç kez hatırlatıyor. Bütün bu yalın gerçeklere rağmen insanoğlu erikmeyi yine marifet biliyor. İhtimal ki huzur, sükûn, dirlik, düzenlik insanoğluna batıyor. Dahası, insanoğlu, Bakara 2/30. ayetteki bildirime göre, “Ben yeryüzünde bir halife/kalfa kılacağım’ buyuran Allah’a, “Sen orada fesat çıkarıp kan dökecek bir varlığı mı halife kılacaksın?!” diye karşılık veren melekleri adeta haklı çıkarmak istercesine elinden geleni ardına koymuyor. Bugün kelimenin tam manasıyla çivisi çıkmış dünyaya şöyle bir bakıp kendi kendime, “Aman, baki kalan şu kubbede bir hoş sada imiş uğruna yaşayıp da belki günaha girersiniz(!); o yüzden, erikiklikten hiç vazgeçmeyin, birbirinizle sürekli didişip dalaşın, birbirinizi habire yiyin bitirin…” diyerek insanoğlundan illallah ettiğimi haykırasım geliyor. Şimdi birileri benim bu söylediklerimi çok safça/salakça bir görüş ve anlayış olarak değerlendirebilir; ama ben de böyle bir değerlendirmenin -amiyaneliğinden dolayı özür dileyerek- çok “salakça” ve hatta “malca” bir değerlendirme olduğunu hususen belirtmek istiyorum. Prof. Dr. Mustafa Öztürk

“İslam dininin ana ilkelerini konu edinen ilim” diye tanımlanan Kelam ilmiyle ilgili literatüre yahut bu ilim dalıyla yakından ilişkisi bulunan makâlât ve fırak (mezhepler tarihi) alanındaki klasik eser külliyatına şöyle bir göz attığınız zaman, karşınıza çıkan manzaranın benim burada anlatmak istediğim şeyi size fazlasıyla anlatacağından emin olabilirsiniz. Özellikle İslam ve Hıristiyanlığın bu dünyaya karşı koyduğu onca ahlâkî rezerve rağmen bu iki dinin müntesiplerinin kimi zaman Yahudilere parmak ısırtacak kadar dünyevileşerek erikmesi hakikaten çok tuhaf bir ironidir. Bu mesele bir tarafa, koca koca din adamlarının, mesela vefatından birkaç saat önce bile “Birbirinizle, konu komşuyla iyi geçinin; dirliğiniz, düzeniniz bozulmasın” diyen ve bir şiirinde “Dünyada tükenmez murad var imiş, ne alanı gördüm ne murad gördüm” diyerek faniliğin ürkütücü anlamını çok çarpıcı şekilde gözler önüne seren Âşık Veysel gibi bir ümmi yahut “Sen söylersin söz içinde sözün var, çalarsın çırparsın oğlun kızın var, bu dünyada üç beş arşın bezin var, tüm bedesten senin olsa ne fayda?” diyen “Kul Himmet Üstadım” mahlaslı ozan İbrahim kadar bu dünyanın ne idüğünü kavrayamamış olmaları da çok esef vericidir. Ne yazık ki günümüzde din, diyanet işleriyle iştigal eden veya kendi kimliklerini dinî ve mezhebi aidiyetlerle lanse etmeyi seven birçok tanınmış figürün dünya ve hayatla kurdukları bağ, Hümeze 104/2-3. ayetlerde muhtemelen Velîd b. Muğîre isimli erikik müşriğe atfen, “Habire servet yığar ve gelip gidip servetini sayar. Sanır ki bu servet kendisini dünyada baki kılar…” şeklinde tasvir edilen tipolojiden çok farklı değildir. Hatta bu tiplerin din ve diyanetle ilişkisi Yahudi geleneğinde Ferisîler denen din tüccarlarıyla hemen hemen aynı mahiyettedir.

Zaman zaman internette Google Earth’ı açar ve kapkaranlık uzay boşluğu içinde dünyaya uzunca bir süre bakarım; derken birkaç mouse tıklamasıyla dünyayı fezaya doğru iteleyip alabildiğine küçültünce yine uzun uzun seyre dalarım. Sonra kendi kendime düşünür ve “Şimdi” derim, uçsuz bucaksız âlemde iğne ucu kadar yer tutmayan şu mavi gezegenin içinde ne erikiklikler yaşanıyor; belki sayısız insan şu koskoca varlık âlemindeki cürmüne ve kaç paralık ederi olduğuna bakmaksızın -amiyane tabirle- “Âlemin kralı benim” diye racon kesercesine sürekli erikiyor diye acı acı gülümserim.  Ve sonunda çok erikik bir varlık olarak biz insanların kendilik algılarındaki zavallılığa içten içe hayıflanırım. Erikiklik (erüküklük) Giresun yöresine ait bir tabir olup “azgınlık, şımarıklık” gibi bir anlam içerir ve genellikle çok hareketli, yerinde duramayan ve şımaran çocuklara, “Siz fazla eriktiniz, bakın görün başınıza kötü bir iş gelecek” diye ihtarlar çekilir. Kısacası, Giresun yöresinde, şımarık kimseye “erikik” (yöre ağzıyla “erükük”), azma ve şımarma haline de “erikiklik” (erüküklük) denir. Bence insan denen varlık da tıpkı şımarık çocuklar gibi çok erikiktir ve kuşkusuz bu hüküm benim için de aynen geçerlidir… Peygamberler insanoğlundaki erikikliği törpülemek için çok didinmişler; fakat ne yazık ki onların tebliğ ettikleri dinî-ahlâkî öğretiler kurumsallaştıklarında, her biri bir ideolojiye dönüşmüş inanç sistemleri olarak tarih boyunca sürgit devam eden medeniyet odaklı güç ve nüfuz kavgalarının çok kullanışlı aparatları haline gelmişlerdir. Din kurumsallaşınca sadece başka inanç sistemleriyle değil, kendi içlerinde de dinî değerler ve semboller üzerinden kavgaya tutuşup amansız bir güç ve nüfuz mücadelesi vermişlerdir.

Haset, kibir, zulüm ve daha birçok kötü ahlak. İnsanın farkındalığı arttıkça hem kendisi hem de etrafındakiler için yıpratıcı olan düşünce, duygu ve fiillerin sonuçlarından kurtulması kolaylaşır. Kendisine saygısı, saygınlığı artar. Sosyal ilişkileri, maneviyatı güçlenir. Hedeflerine ulaşmada, farkındalığı olmayan insanlara nazaran başarısı daha fazla olur. Mesela hedeflerine Allah’a dost olmayı koyan veliyullaha baktığımızda farkındalıklarının ne kadar yüksek olduğunu ve bu uğurda çok sancılı süreçlerden geçseler de ömürleri boyunca çizgilerinden şaşmadıklarını görürüz. Ki hakiki başarı da budur herhâlde. Allah’a emanet olunuz.

Her zaman kontrolün kendisinde olmasını seven ve etrafındakileri bir şekilde organize etmeye çalışan insanlarla karşılaştınız mı bilmem. Diğerlerinin duygu ve düşüncelerini, isteklerini önemsemediklerini fark etmediklerinden her şeyi kendilerine göre sevk ve idare etmeye çalışırlar. Kırılmasından korktukları için yakınlarının genelde idare ettikleri böyle birinin başkasına tabiri caizse saldırısına tanık olmuştum. Dâhil olamadığı bir organizasyonun müdahili oldu ve eskilerin tabiri ile ortalığı yıktı geçirdi. Sonuç: kul hakkı. O halde farkındalık, bizim olmazsa olmazlarımızdan.

Hemen her şeye alınan insan tiplerine bir bakın. Çoğu, niye bu kadar alınganım diye sorgulamaz bile. Sorgulamak bir yana, hassas olduklarını düşünüp kendilerine hassas davranılmasını isterler. Aksi durumlarda kırılır, küserler. Ama kendilerine dönebilseler alınganlıklarının altında bencillik duygusunun yattığını görmeleri zor olmaz sanırım.

Farkındalıkla gelen bu kontrol, bizim iyi huylarımızı geliştirme, kötü huylarımızla mücadele stratejimizdir aslında. Örneğin korktuğunda kendi menfaati için yalan söylediğini fark eden biri, korku duygusunu kontrol ederek yalancılık huyu ile de mücadele etmiş olur aynı zamanda.
Merhametli ama tembel birini düşünün! Sırf tembelliğinden dolayı, merhamet ettiği halde yapabileceği iyiliği yapmaktan kaçınıyor. Böyle bir merhametin ne faydası olur? Ancak tembelliğini kontrolü altına aldığı halde, merhameti daha da anlam kazanır.

Böyle durumlarda haklılığı daha fazla olan sizseniz dahi, haksız durumuna düşmeniz işten bile değildir. Buradaki en büyük açmaz ise kişinin kendisinin farkında olmamasıdır. Şayet olaylara adil ve dürüstçe dışarıdan baksanız, orada konuşan sizin yerinizde, yaşanan bir duygu durum değişikliğinde başa kakmaya hazır, güvenilmez, lâf taşıyabilen, fitneci, mesafeli davranılması gereken bir insan olduğunu görürsünüz. Evet, bir öfke patlaması ve ortaya dökülen bir sürü kötü huy. Dediğimiz gibi farkındalık sahibi iseniz muhasebenizi yapar mücadeleye koyulursunuz. Yok, değil iseniz bu böyle devam eder gider. Tabii iç dünya ile özellikle kötü huylar ile yüzleşmek kolay değildir. Ama kendi ile yüzleşebilen, kendini tanır. Kendini tanıyan ise nerede neyi nasıl yapması gerektiğini daha iyi bilir. Zorlansa bile kendi kontrolünü ele alır. Duygularını, düşüncelerini, fiillerini kontrol edebilmeyi öğrenir.

Çünkü farkındalık insanın kendisini tanımasına yol açan müthiş bir kabiliyet. Olumlu ve olumsuz yönlerini bilmeyen bir insanı düşünün! Ne kendini geliştirebilir ne de negatif yönleri ile mücadele edebilir. Bu minvalden baktığımızda kendinin farkında olmamak zafiyet aslında. Zafiyet çünkü fark edemediğimiz, özellikle negatif yönlerimiz birbirimizle kavgalara, geçimsizliklere temel oluşturmakta. Sonuç ise mutsuz, huzursuz, verimsiz insanlar güruhu. Ve ne yazık ki birçok ömür bu zafiyetle tükenip gitmiş/gidiyor. Mesela öfke, korku, stres, panik hallerinde insanın birçok kötü özelliği ortaya çıkabiliyor. Diyelim ki gergin bir ortamdasınız ve muhatabınıza öfkelendiniz. Ve o öfke ile geçmişte yapılan hatalardan tutun da karşınızdaki ile ilgili başkalarının düşüncelerini, rahatsızlıklarını dahi ortaya döktünüz. Taşan sabır ve artık ne olacaksa olsun modu.

Yani dünyanın, eşyanın, maddenin potansiyeli bir bakıma bu potansiyeli fark eden insan eliyle ortaya çıkarılıyor. Ve bu insanların sayısı da oldukça az aslında. Hakikaten dünyanın gelişim sürecine en başından beri baktığımızda, bu sürece katkısı olan insanlar yaşadıkları devrin nüfusuna kıyasla çok azlar. Zaten herkesin de mucit olması gerekmez. Lakin insana verilen farkındalık yeteneği sadece dünyanın potansiyelini anlayabilmek ile sınırlandırılmamıştır. İnsanoğlu kendisinin de kâşifidir. Başka bir deyişle kendisinde olan potansiyeli fark etme kabiliyeti yani farkındalık her insanda vardır. Olmasa idi teknik anlamda insanın terakkisi de mümkün olmazdı.

İnsanın varlığı ile dünya kıymet kazanmış. Dünyanın gelişmesi, insana lütfedilen kudret ve anlayış ile her geçen zaman artarak devam etmekte. İnsanın ilim, fen, bilime olan ilgisi, kabiliyeti, gayreti ile dünya içindeki eşya, maden, taş, toprak, hava, su… bir oyun hamuru misali yine insanın eliyle şekilden şekle girmiş/girmede.
Yaptığı çalışmalarla var olan misaller üzerinden keşiften keşfe koşturan bir maharet. Var olan misaller üzerinden diyoruz çünkü misali olmayan bir şeyi yapacak kudreti de yok insanın. Teknolojik icatlara baktığımızda bunu anlıyoruz. En gelişmiş teknolojinin bile temeline indiğinizde yaratılmış bir varlıktan esinlenildiğini görürüz.

https://youtube.com/watch?v=HB8qEdT19xg

O (s.a.s), körü körüne taklitçilikten sakındırıyor. Çünkü bu kimseler gördükleri, işittikleri şeylere göre hayatlarını yönlendirmek isterler. Günümüzde televizyon yayınları, whatsapplar, instagramlar vs. öyle almış yürümüştür ki, insanlık beşlik altılık değil en şiddetli depremlerle sarsılmaktadır. Ayrıca “her doğan İslam fıtratı üzerine doğar, sonra da anne babası onu Mecusi, Yahudi veya Hristiyan yapar” (Buhârî, Tefsîr, (Rûm) 2; Müslim, Kader, 22) hadisi durumu ne güzel ifade etmektedir. Çocuk başlangıçta anneyi babayı taklit ediyor. Müslüman anne babaların çocuklarının onların namaz kılmalarını taklit etmelerine çok şahit olunmuştur. Bunun tersini düşünün; içkici, kumarcı ebeveynin çocukları sofra başlarında kadeh tokuşturdukları şerri ve günahı taklitçiliğin zirve yaptığı noktada olduğunu görürsünüz. Ortaya çıkacak gece karanlıkları gibi fitnelerinden korunmamızı bakınız, Kur´an-ı Kerim nasıl haber veriyor: “Resulum; sen Eğer sen yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyacak olsaydın onlar seni de Allah yolundan saptırırlardı.”(En´am Suresi 116)

Kur´an-ı Kerim´e ve Resulullah´ın (s.a.s) haber verdiklerine bakacak olursak böyle olaylardan bahsedilir. Peygamber (s.a.s), tevhid inancına çağırdıklarında, inkarcılar “Babalarımızın, atalarımızın yolunu mu bırakalım?” diyerek onlara karşı çıkıyorlardı. Geçmişten gelen bâtıllara saplanmak, umumun gidişine ayak uydurmak şeytanî bir hastalık ve şahsiyetsizliktir. Huzeyfe radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “İnsanlar iyi olur, iyilik yaparlarsa, biz de iyi olur, iyilik yaparız; yok onlar zulmederlerse biz de zulmederiz diyen şahsiyetsizler(den) olmayın. Aksine siz kendinizi, insanlar iyi olurlarsa iyi olmaya, kötü olurlarsa, kötü (zalim) olmamaya alıştırın!” (Tirmizî, Birr 62; Hatîb Tebrîzî, Mişkâtü’l-Mesâbîh, III, 1418)

Küfür ve dalaletin sebeplerinden biri yabancı tesirlerdir. Bu tesirlerin içinde körü körüne taklit etmek, en tehlikeli olanıdır. Bu da aşağılık duygusundandır. Taklit edilen batının dine aykırı olmayan bir şeyini almak, ayrı bir şeydir. Bu taklit değil aksine dine, millete, vatana ve topyekûn insanlığa hizmettir. Gençlerimize bu psikoloji bozukluğunu, İslâm´ın azizliğini, üstünlüğünü, yaş kuru ne varsa hepsinin bu dinde mevcut olduğunu öğretmek ve bu şekilde olan nasihatlerle düzeltip, yönlerini hakka çevirerek çok iyi çalışmalar yapmak mümkündür. Körü körüne taklit etmek, İslâm dininde yoktur. Bu hastalık asrımızın büyük hastalıklarından olup insanlığın baş belâsıdır. Karakter bozukluğu ve şahsiyetsizliktir. Gençliği, özellikle yetişme çağında olanları bu durumdan çekip çıkarmak tebliğcilerin idealidir. Filozofların fikirlerine katılırsınız veya katılmazsınız, onu bilmem, ama onların dediklerini burada söylemek istiyorum. Onlar diyorlar ki; “insan etrafına intibak eden bir hayvandır.”

İslam alemi şekle ve sakala verdiği önemin yüzde birini Kur’an’a verseydi müslüman dünya bugün bu halde olmazdı. Hala şirkin affedilmeyecek tek günah olduğunu anlamayan, iman etmeden cennetlere giremeyeceğini bilemeyen ama elinde tesbihle gezen sözde müslüman insanların olduğu toplum İslam toplumu değil, cehalet toplumudur. Kur’an’ın savaşı ise cehalet ve zulümledir.

“Allah, elbette kendisine iman edenleri de bilir ve elbette münafıkları da bilir.” (Ankebut 29/11)

Para ve makam ahir zamanda imanın karşıt maddesidir ki kalp, akıl ve nefis sadece birisini seçecektir. İslam’da zenginleşmek serbesttir, hediyeleşmek sünnettir, lüks ev ve arabalarda yaşamak mübahtır yalanları ile İslam’ın geldiği noktanın sonucu paraya ve kişilere kul, şirk ordusundan ibarettir. İnfak veya zekat miktarı bizleri kandırdıkları gibi kırkta bir filan değildir, ihtiyaç fazlasıdır. İhtiyaç fazlasını veren hak kul ise asla zenginleşemez. Kimse kimseyi kandırmasın. Zenginleşenler, hele aniden ve aşırı miktarda zenginleşenler için tehlike çanları her zaman çalmaktadır. Ve o çanlar çok yakında susacak, çalmayacaktır. Çünkü ahir zaman hızlanmakta, kıyamet yaklaşmaktadır. Ecel melekleri veya alametler göründükten sonra edilen iman ise kar etmeyecektir. Bu nedenle zaman imana dönmek, hemen ve daima iman cephesinde, Allah dostları safında yer almak zamanıdır. Bu yapılırken de asla ve asla, Hz. Peygamberden başka tartışma üstü kişi ve Kur’an’dan başka tartışmasız kitap tayin etmemek gerekir ki din Kur’an’dadır. Hz. Peygamberin Kur’an dışı bir şey emredemeyeceği noktasından hareketle din adına hüküm koyma yetkisi sadece Allah’ındır ve din hükümlerinin tamamı Kur’an’dadır.

Allah’ın dini, Kur’an dini, hak dindir, tevhiddir. Şirk ve küfürün, batıl ve çirkinin olduğu her yer ve her şey şeytanın tuzağı, dini ve ağıdır. Vergi kaçıran, yalan söyleyen, riya ile yaşayan, haksız makamlara gelen, münafıklardan oluşan toplumun Allah’ın rahmet ve merhametinden daha uzun süre istifade edeceğini düşünmekse ahmaklıktır. En büyük ahmaklık ise şeytan uşaklarının bereket ve nimet yönünden hala yükseklerde olmalarının verdiği şımarıklıkla, yanlış yaptıklarını hala anlamamalarıdır ki bu nimetlendirmenin sebebi ayetin buyurduğu gibi belki tevbe ederler de kurtulurlar veya tevbe etmezlerse iyice azsınlar da helakleri hak olsun diyedir. Onların bu şımarık ukalalıkları, parayla ve makamla kibirlenmeleri imana gönül vermişleri yeise sürüklememeli aksine mütevaziliğe ve tevbeye daha fazla yaklaştırmalıdır.

Başını secdeye koyanı müslüman, elinde tespih gördüğünü hacı, sakalı uzayanı evliya kabul eden cehalet ordusunun imandan haberi olmadıkça ve iman için Yüce Allah’a yalvarmadıkça daha çekeceği çok sıkıntılar vardır. Kadına, masuma, çocuğa şiddeti, tecavüzü, sarkıntılığı hoş gören, namahrem ilişkiyi özendiren, ayıplamayan, ayetlerde yasaklanan ve ayıplanan fitneleri yok sayan, iftira ve gıybeti merkeze koyan, anne ve babaların evlatlarından tahrik olmasını meşrulaştıran bu din İslam değildir, olamaz. İman kardeşliği yerine emperyalist yahudi uşaklığını esas alan bu din hak din olamaz. Hırsızlığı, haksızlığı, adaletsizliği, ehliyetsizliği baz alan bu din Allah’ın dini değildir.

“Şüphesiz bunların (din diye) içinde bulundukları şey yok olmaya mahkûmdur. Yapmakta olduklarının hepsi batıldır.” (A’raf 7/139)
Yüce Allah’ın rahmet ve merhameti sonsuzdur lakin Yüce Allah’ın rahmeti bu dünyada herkese iken ahiret yurdunda ancak mü’minlere olacaktır. Bugün mü’minlerin sayısı ise tüm dünyada ancak (doğrusunu Allah bilir) on milyon kadar kalmıştır. Yedi milyar nüfusun neredeyse tamamının şeytana teslim olması ise en başta İslam alimlerinin ve yöneticilerin suçudur. Yapılan en temel hata dinin anlaşılır olmasına mani olmak, tevhidi anlatırken şirk belasını gizli tutmak, Kur’an emir ve yasaklarının anlaşılmasını engellemektir. Bu vebal ise en başta trilyonluk makam araçları ile fink atan din adamlarınındır. Anne babaların vebali en az din adamları kadar çok ve kabul edilemez haldedir ki başta kendisi Kur’an emirlerinden habersiz olan anne ve babaların çocuklarına dini tanıtması ve terbiye vermesi zaten söz konusu değildir. Çocuğun din eğitimini, bizzat Kur’an’dan öğretmek yerine tarikat ve cemaat kisvesi altında ve Kur’an’a göre asla olmaması gereken sözde din sınıfına/şeyhe teslim eden anne babalar kendi cehalet ve isyanlarını çocuklarına da aşılamakla cehennemlik güruha nesil yetiştirmek ve şirke hizmet etmekten öte gidememektedir. Şirk’in ve imansızlığın, ayetleri bilmemenin mazereti asla yoktur. Bilgi noksanlığı ve salağa yatmak hiçbir kulu kurtaramayacak, şeyhlerin elinde şekillenen çarpık İslam toplumu kurtuluşa asla eremeyecektir. Tüm bu sapık ve cahil yaklaşımlar tabiki bir kusur veya ihmal değil planlı bir şeytani oyunun parçasıdır. Çoğu dış kaynaklı ve siyonizm kokan bu zehirli sarmaşıklar İslam alemini her geçen gün biraz daha sararak zehirlemekte ve altındaki su yavaşça kaynatılan kurbağanın ölene kadar bu durumdan rahatsız olmaması gibi İslam alemi de yavaş yavaş zehirlenmekte ve farkında olmayarak tedbir almayı bile düşünmemektedir.
Bu aziz vatan topraklarında nefes almak nasip olmuş müslümanların durumu ise diğer ülkelerden çok daha iyi ve ileri olsa da, halleri kurtuluş için gerekli tek şart olan tevhid çizgisinden çok uzaktır. Bu tehlikeli ve yanlış yolda atılan adımlar ise hergün hızlanmakta ve yanlış dönülemeyecek bir hale gelmektedir. Sokaklara tüküren, israf ve lükse dalmış, fakiri düşünmeyen, komşusunun açığını arayan, sokak hayvanlarını ezip geçen, yaşlıları hor gören, emekli maaşlarını soymaya kalkan, alkollü araç kullanan, sapık akımlara aldanan, evin nafakasını uyuşturucu ve bilumum zararlı alışkanlıklara ve kumara yatıran, ağaçları katleden, kamu malını talan eden, hırsızlık ve arsızlıktan çekinmeyen, günahlardan zevk alan, ahiret yokmuş gibi yaşayan, dini parçalara bölen, ayetlerle alay eden, yetim mallarına sarkıntılık eden, taciz ve tecavüze mazeretler üreten, Allah ile alay eden, siyonizme uşak, yahudiliğe esir, paraya ve kişilere kul, yalana tabi, şirk kucağındaki insanların kurtuluşu Allah dilemedikçe de çok mümkün değildir. Bu illet öyle bir hal almıştır ki; Kabe’ye yıldırımlar düşmekte, yirmi dakikalık azap yağmurları metropolleri esir almaktadır. Yüce Allah’ın rahmet ve merhametinin sınandığı bu ahir zamanda nankör İslam alemi başkalaşmış, ötekileştirmiş, bölünmüş ve nefislerin savaşı her alanda hissedilir olmuştur.

Batılın ve pisin çok oluşuna kanan ve bu pislikleri doğru kabul eden tüm dünya insanlığı ve bu arada İslam alemi de ahireti unutmuş ve dünya zevk ve açlıklarına teslim olmuş haldedir. İnsanların çoğuna uyan az sayıdaki imanlı kalp ise aldanmakta ve şeytanın kahkahaları semaya yükselmektedir. “Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.” (E’nam 6/116)

İslam’la şereflendirilmiş, müslüman ana babadan doğmak nasip olmuş İslam aleminin ahir zamanda geldiği nokta hiçbir akide ve inanca sığmayacak kadar vahimdir. Kardeş kavgalarının hüküm sürdüğü, menfaat çatışmalarının öne çıktığı, sayısız tür ahlaksızlığın yaşandığı, sapıklık derecesine varan yobazlıkların yaşandığı bu coğrafyalarda Allah’ın kanunlarının değil şeytanın ayartmalarının yaşandığını söylemek zor olmayacaktır. Birileri aksini söylese de durum maalesef budur hatta daha korkunçtur. Kur’an dini İslam yerine geçen beşeri İslam’ın kabulleri tüm İslam aleminde anlaşılmaz biçimde egemen olmuş, dayatma ve kandırmacalarla israiliyat dinin içine kadar girmiş ve hak, batıla yenik düşürülmüştür.
Denizlerde dalgalar bizden sonra da olacaktır, ağaçlar selamız okunduktan sonra da çiçek açacak, o taptığımız para ve villalar bizden sonra başkalarına yar olacak, güneş her sabah doğmaya devam edecektir. O halde faniliğin içinde bir fani olan insan için baki olan sadece Allah’tır, Kur’an’dır, ahiret yani sonsuz yaşamdır. Akıl ve kalp, bu fani hayat için değil, o baki ahiret için nefes alıp vermeyi emreder. Şeytanlar ise başları bu dünyaya çevirtmekte, azdırmakta, kandırmakta, Allah yolundan çevirmekte pek hünerlidir. Rabbim kullarını doğru yoldan ayırmasın. Amin!

Ama insan zalim, cahil ve nankördür. Akibet, bu dünyada Yüce Allah’a ve ahiretine duyduğumuz sevgi, inanç, samimiyet, güven ve iman derecesinde güzel veya çirkin olacaktır. Dikkat edilirse bu tanım da kadere, gayba, nizama, ilahi düzene, sünnetullah’a müdahale değil temas dahi yoktur aksine ona uygun yaşamak ve doğru niyet ve ameller üretmek vardır. Namaz, zekat, tasettür gibi en koyu dindarlık reklamları bile bu amelin sadece küçük bir parçasıdır ve gerçek – tam iman, sadece Allah’a ve tamamen teslimiyettir. Bu teslimiyetin dışındaki tüm tanımlar ya güdüktür, ya sahtedir ya yalandır. O halde herkes kalbine ve aklına yakışanla bir olmalı, fırtınalı denizlerde kaybolmak yerine selim ve salih kullarla bir olmalı, kötü ve kötülükten uzak durarak hatta bunlarla savaşarak bu fani ve kısa ömrü geçirmelidir.

https://youtube.com/watch?v=AoJ7IibYgmg
İnsanların dine göre tasnifi değişik olsa da aslen dünya da iki tür insan vardır ki iman edenler ve etmeyenler. Ya da imana göre yaşayan ve yaşamayanlar. Ya da iyiler ve kötüler. Ya da Rahman’ın kulları ve Şeytan’ın yardakçıları. Ya da mü’minler ve müşrikler. Kur’an’ın iki savaşı vardır ki ilki zulüm ve diğeri zalimler yani en başta müşrikler olmak üzere isyan ve küfür cephesidir. Sünnetullah’ın değişmez ve baki olduğuna iman edip, bu kaidelere göre insanca yaşayanlar için din erdiricidir, esenlik vaad edicidir. Din ve imanı hafife alanlar veya inkar edenler içinse akibet karanlıktır, azap doludur. Dünyanın faniliğini, dünya süslerine tamah etmenin ve aşırı bağlanmanın tüm kötülüklerin başı olduğunu sıkça vurgulayan Kur’an, insana aklını kullanmasını ve kalbine danışmasını bu nedenle emreder ve doğru yolu gösterir.

Din ve iman kavramları, bu değişmezler arasında yaşayanların mükafata ve huzura ermesi için uzanan şefkatli bir eldir ve bu el, fani dünya sonrası varılacak yerdeki akibeti belirleyecek olandır. Yani değişmez maddiyat içerisinde şefkat ve rahmet din ve iman ile gelmekte ama bu ikili aynı zamanda uymayan ve itaat etmeyenlerin de cezasını bildirmektedir. İnsanoğlu daha bir sivrisineği yaratamazken boyundan büyük işlere kalkıştığı ve isyan ve küfürde azdığı için de haddi aşmakta ve ilahi nizamın arzu etmediği rüzgarlara yelken açmaktadır. Ve bunun bir bedeli elbet olacaktır, olmaktadır da.

Yine iyilik ve güzellik, esenlik ve huzur, kötülük ve çirkinlik de değişmez. Tüm bu sayılanların sabit olması hakkın ve adaletin gereğidir ki insanlar sınavı bu değişmezlere göre yaşarlar. Yani sınav, bu değişmezleri değiştirmeye çalışmak değil, o değişmezlere uygun nefes almak ve amel üretmek sınavıdır. İnsanlık maalesef çoğu zaman şeytanın fısıltıları ile bu değişmezlere uygun yaşamak yerine, bu değişmezleri değiştirmeye, kuralları tersine çevirmeye veya kendisine uydurmaya çalıştığı içindir ki dünya yaşanası bir yer olmaktan çıkalı bir hayli zaman olmuştur. Kan ve gözyaşının eksik olmadığı bu dünya fıtrata uygun değil, insan denen varlığın zulümleriyle şekillenen bir cehennem olma yolunda bu yüzden hızla ilerlemektedir.

Yüce Allah kainatı bir ölçü, kader, nizam, ahenk ve ilahi ve muazzam bir güzellikle yaratmıştır. Bu yaratış, kimin iman edeceğini, kimin şeytana uymayacağını ve kimin daha güzel ve iyi işler yapacağını görme sınavı içindir ki dünya hayatının fani ve imtihandan ibaret olması da bu yüzdendir. Sünnetullah, Allah’ın değişmeyenleridir ki dini de, tabiat kanunları da, fizik kanunları da değişmez. Değişen, değiştirilen beşeri müdahaleler ve zararlar iledir ve Yüce Allah’ın tek değiştirdiği şey toplumların azgınlık durumlarına göre beliren haram ve helallerin sayı ve mahiyetidir. Haram ve helaller dışında kainatta değişen tek bir satır dahi yoktur. Yani güneş hep doğudan doğar, yağmur için bulut gerekir, kuşlar kanat çırpmadan uçamaz, su çoğu yerde yüz derecede kaynar, ağaç ve bitkiler bir tohum veya çekirdekten çıkar, insan doğar, yaşar ve ölür.

O halde kader hakkında çokça konuşmamak, elden geldiği kadar dürüst yaşamak ve Allah’a her durumda güvenmek lazım ve şart olandır. Kadercilik; miskinlik, gaflet, bilinçsizlik ve Allah’a iftiradır. Kadere mahkum olunduğunun söylenmesi dahi insana ve fıtrata isyandır. Çünkü güvenilmeye layık sadece Allah’tır. Ve O’nun rahmeti boldur.

Yolda yürürken bulduğumuz bir para dolu cüzdan sınav ara durumudur. Bu parayı cebe indirmek veya sahibini aramak gibi iki seçeneğimiz vardır ve doğru tercihi işaretler isek bu sadece sevap kazandırmaz, eski bazı günahlarımıza da kefaret olur. O saniye de hakkımızdaki dijital kader de değişir ve biz bunun asla farkında dahi olmayız. Dijital çünkü insanlık teknolojisinden çok daha ileri ve hassas olan ahiret ilmi dijitalden de ötedir ve saniyede yenilenme kabiliyetindedir.

Denge ve ecel, Allah’ın yaratışıdır. Yani yemek yenirse güçlenilir, sigara içilirse zarar görülür, güneş her sabah aynı yönden doğar, depremler olur, kasırgalar baş gösterir, deniz suyu tuzludur gibi. Kainat ve bedendeki bu ahenk ve nizama uygun yaşamak dindir, lazım olandır, bozgunculuk yapmamak lazımdır. Bundan her bir sapma hem bizi hem toplumu perişane der ki bunun adı zulümdür ve Kur’an’ın savaşı ancak zulümledir. Kader, bir zulüm veya mahkumiyet değil gerçekleştiği Yüce Allah tarafından bilinen akibettir. Lakin O’nun bu akibete razı olmak gibi bir mesuliyeti de yoktur ki işte tam bu anda rahmeti devreye girer ve insanlara Kitaplar, Peygamberler gönderir, gerçeği hatırlatır. Kuluna öyle nasipler yaratır ve kapılar açar ki kulu dönsün ister. Kulunun dua ve tevbelerine cevap verir ki günahlarını temizler hatta sevaba çevirir. Her bir rahmet ise kaderi değiştirir. Yani kader değişmez asla değildir.

Yüce Allah o nakış kasnağını, bezi, ipi, iğneyi yaratan, sebepleri önümüze çıkarandır ve bizler bunları akıl yoluyla görür, toplar, niyetlenir ve amel ederiz. Ortaya güzel bir şey çıkarsa sevinir, çirkin bir şey çıkarsa beğenmeyiz. Ama tüm bu sonuçlar bizim irademizle olduğu için de gayretimiz nispetinde başarıyla tanışırız. O işin alıcılarca beğenilmesi ise bizim dışımızdadır ve tevekkül burada devreye girer. Yüz metre sürat koşucusu çalışmadan nasıl yarış kazanamazsa, adam öldürmek için silah satın almayan da silahla öldürmekten hapse mahkum olmaz. Din bu anlamda kaderle çok yakın temas halindedir ve her ikisi de fıtratı, sınavı ve gaybı temsil eder. Dini tanımadan kaderi anlamak olası ve doğru değildir. Din ise Kur’an’dadır ve kaderin bir nizam ve ölçü olduğunu anlayabilmek ancak aklı selim olanların işidir.

Keza tevekkül konusunda da durum aynıdır. Tembel oturan veya yeterince çalışmayan birisi en güzel hasılatı alamaz. En güzel hasılat çok çalışanın hakkıdır. Hasat zamanı çalışkan komşusu kendisinden çok mahsül aldı diye kaderi suçlayan tembel adam kaderi ve tevekkülü anlamamış demektir. Çünkü tevekkül niyet etmek, elden geleni yapmak ve sonra Allah’ın yardımını ummaktır. Dolayısıyla kadercilik hangi açıdan bakılırsa bakılsın yanlıştır, zulümdür, dine ihanettir. Bir satranç oyununda kimin kazanacağını bilen Allah’tır ama bu sonuç o bildiği için değil, oyunculardan biri diğerinden daha iyi oynadığı içindir. Bu durumda yenilenin kaderi suçlaması adil midir? O halde kullar imanı tanımak, dini anlamak ve kaderle barışmak zorundadır ki kader kendi ellerimizle işlediğimiz nakıştır. Bu nakış güzel ve ya çirkinse, eksik veya tamamsa sebebi bizim niyet ve amelimizdir.

Tevekkül elden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah’a bırakmak ve hayır dilemektir. Çünkü niyet ve gayretimiz ne olursa olsun o işin hayır veya şer olduğunu bilen Allah’tır. Ezeliyet ise yüce Allah’ın, zamanın tamamını aynı anda görme ve nüfus etme kabiliyetidir. Yani o daha doğmamışların bile cehenneme gidip gitmeyeceğini bilendir. Kur’an ayetlerinin yarıya yakını gelecek zaman kipiyledir ki bu ezeliyet ilmi sayesindedir. Çünkü Allah geleceği gören ve o korkunç tabloya dair insanları iman lehine uyarandır. O’nun mesela “Andolsun cehennemi insanlardan ve cinlerden dolduracağım” ahdi bir yemin değil, gerçekleşecek bir kara tablonun ifadesidir ki sonraki ayetlerde bunun gerçekleştiği ayrıca duyurulmakta yani gelecekten haber verilmektedir. Cehennemin dolacağı ihbarına rağmen cehennemlik olmaktan sakınmayan insanların kaderi suçlaması mümkün değildir. İşte kadercilik bu yanlış idrakin adıdır ve cehennemin dolacağını bile bile hala yanlış yapmakta direnen insanlık cehenneme sürüklenip öte yandan Allah’ı veya kaderi suçlamaktadır ki bu tam bir müşrikliktir.

Yönetimlere, zulüm üretseler bile karşı çıkılmaz sözünü üreten emevi zihniyeti, kaderciliği kader yapmaya çalışmakla dine de büyük zarar vermiştir. Miskinleşen, akla kilit vuran, rızkı çalışmadan elde etmeyi uman ve aklı kullanmadığı için günah kazanmadığını düşünen, değer üretmediği için sürüleşen İslam alemi bu yüzyılda bile başına gelenleri (şerleri) Allah’tan bilmektedir. Oysa cehalet ve acılarının, açlık ve korkularının sebebi kendi iradesiyle seçtiklerinin kötü yönetimi yüzündendir. kendisi seçmese dahi seçmemekle bile sağladığı katkı sayesindedir. O kötü yönetimi tenkit etmediği içindir. Dolayısıyla ortada bir bela değil müsibet vardır ve buna sebep toplumdur. Kader kavramının diğer iki değişmezi elbette tevekkül ve ezeliyet kavramlarıdır ki bu pencerelerden bakmadan önce tanımlamak lazım gelir.

Söz gelimi karşımızdaki arabanın şöförü direksiyonda uyur ve bize çarparsa bu bizim için kaza, onun için kaderdir. İrade ortaya koyan, amel üreten, ihmal yapan karşımızdaki olduğu için vebal de ona aittir. Biz ie kazayı engelleyememiş veya kaçamamışsak mağdur oluruz ve bunun sebebi yine kader değil karşıdaki kişinin vebalidir, zulmüdür.

O halde kadercilik kader konusunun yanılgısı ve hatasıdır. Hapse düşen kendisini kader mahkumu diye adlandırıyorsa bu iradesi ile yaptığı suçu başkasına atmaktır. Yok kendisi iradesi ile yani kasten yapmadıysa zaten az ceza alır. Yok eğer kastı ve kusuru yokken yatıyorsa da bu adaletten sapmak demek olur ve zulümdür, haksızlıktır. Tüm bu üç senaryoda da ya kul suçludur, ya kaza (istenmeden meydana gelen olay)’dır veyahut adaletsizlik vardır. Ama tamamında insan eli vardır ki Allah zulmetmez ama insan zulmeder. Kaza kavramını kaderin hayata geçişi olarak tarif etmek mümkündür. Ama kazayı şöyle de düşünmek lazımdır ki kader halkaları sadece bizler için değildir. Başkalarının halkaları bazen bizimkilerle çatışır veya iç içe girer ki bizim irade göstermediğimiz şeyler gerçekleşir. Bunlara irade göstermediğimiz için sorumlu olmayız ve işte bunlar kazadır.

Toplumlarda kendi seçtikleri hayatı yaşar. Sürüleşmek veya insan gibi yaşamak, dine tabi veya karşı durmak, aklı kullanmak veya kenara koymak toplumların kendi tercihidir ve vebal de burada başlar. Toplumlar da kadercilikten söz edemez ki başlarına gelen müsibetler zulüm değildir çünkü Allah zulmetmez. Allah sadece her şeyin adaletle karşılığını verendir. Bela durumları hariç olmak üzere başa gelenler insanların cehalet ve gafletlerinden dolayıdır. Belalar ise azan insanlara verilen ilahi cezalardır. Bunları engellemek ise mümkün değildir. Ama o belalar dahi aslında kader değildir çünkü yaptıklarımızın bedelidir. Azgınlıkta, hadsizlikte sınır tanımayan bir türlü ıslah olmayan toplumlara verilen bela cezası, o toplumun gafletine verilmiş ceza, cehaletine kesilmiş faturadır.

İstisnai durumlarda ana ve babamızı, doğan bebeğin (kusurlu) fiziki halini, kimin mesela Peygamber olacağını, kimin bir keşif yapacağını belirleyen ilahi kudret olabilir. Lakin atomun parçalarını keşfeden bilim adamı, vahye muhatap olan peygamber de neticede bir seçim veya keramet üzeredir ki İsa Peygamber doğuştan kader ile belirlenmiş hayatı yaşamış, eceli de öyle olmuştur. Ama bizler için hakkımızda yapılan tercihler çok daha azdır ve bizler kendi tercihlerimizle hayatı şekillendiririz.

İlahi irade, cüzi irade ile ortaya koyduğumuz istekleri onaylayan veya onaylamayan Yüce Allah’ın iradesidir ki biz bir iş için müracat ederek irademizi ortaya koyarız ve sonucu Allah’a havale ederiz. Bunun adı tevekküldür, güvenme, sığınma, hayırlı sonuç beklemedir. Yüce Allah o niyetimizi hayata geçirir veya geçirmez. Ama sonuç hangisi olursa olsun ilk adımı atan biziz ve neticede ortaya çıkacak sonuç, güzellik, günah veya vebal de bizimdir. Sınav ve mesuliyet işte bu tercih ve niyetlerledir ve Yüce Allah o işi onaylarsa amelden, onaylamazsa sadece niyetten sorumlu oluruz. Hatta iş yarım yolda bozulursa teşebbüsten de sorumluyuzdur. İradeyi ortaya koyan ve sorumlu olan biz iken kader nasıl belirleyici olur? Elbette olmaz. Yani bizi o işe müracata zorlayan yoktur, o kadınla evlenmemizi şart kılan yoktur. O halde mesuliyet ve vebal tamamen bizimdir.

Kadercilik denilen şey ise; kadere mahkum olmak, cüzi irademizle bir şeyleri değiştiremeyeceğimizi sanmaktır ki sürüleşmek, miskinlik ve kaderi anlamamak demektir. Kaderciliğin zararı; iyileşmeye çalışmamakta, tembellikte diretmekte, ıslahı reddetmekte, üretkenliğe kilit vurmakta, etrafa ışık saçmayı gerekli görmemektedir. Adam öldüren kendisini kader mahkumu görme hakkına sahip değildir. Küçük kıza tecavüz edip öldüren birisi kaderi nasıl suçlayabilir? O yaşa kadar nefsini terbiye edememiş, zararlı alışkanlıklardan uzak duramamış, ahlakını geliştirememiş, dini akidesini ve imanını güçlendirememiş birisi nasıl başına gelenleri kaderin oyunu kabul eder?

Bizim kaderle asıl bağımız şudur ki bizim hayatımızın akibeti Yüce Allah’a malumdur ve O bizim nasıl bir kul olduğumuzu ve olacağımızı bilendir. Dahası iki saat sonra başımıza gelecekleri de, bir hafta sonra öleceğimizi de bilen yine ve sadece O’dur. Ama O’nun bilmesi sınavın adaletini asla sarsmaz çünkü bizim için sonuca tesir etmez. Biz bilmediğimiz akibete doğru yaşarız. Başımıza gelecekleri bilmeden, yarın sokakta kiminle karşılaşacağımızı düşünmeden işe gider geliriz.

Yüce Allah bazı durumlarda elbet müdahale edendir, ölçü, ecel, nizam belirleyen, sebepler yaratan, ilimler üretendir lakin ilahi kader dediğimiz bu parça bizim yetkimiz dışında olduğu için zaten mesuliyetimizde söz konusu olamaz. Yani o sabah karşımıza çıkan bayanla ileride evleneceksek, veya o sabah gözümüze bir iş ilanı takılacaksa, inanıyoruz ki o bayanı veya iş ilanını karşımıza çıkartan Yüce Allah’tır. Ama bu o tanışma veya müracatı yapmaya mahkum olmak demek değildir.

Yaşamın ve dinin önündeki en büyük engel kadercilik yani kaderi değişmez kabul etmektir ki bu hem sınavın inkarı hem de istenmeyen haksızlıklara teslimiyet anlamı taşır. Kader kavramı bilinmediği içindir ki insanlar, kaderi hakkımızda yazılmış yazı yani alın yazısı kabul eder ve tamamen kaderin kontrolünde, fıtratta mahkum edildikleri hayatı yaşar zannederler. Oysa kader, yaşadıklarımızın, yaşayacaklarımızın Yüce Allah tarafından biliniyor olmasıdır ve bazı temel müdahaleler hariç yaşamın kendisi asla bağlayıcı değildir, ana etken cüzi irademizdir. Yani dünya sınavı yaptığımız tercihlere göre kendimizin aldığı kararlardan ibarettir.

Nimet ve imkanları hayra kullananlar ise sadece huzur bulmakla kalmayacak, aynı zamanda iyilik çemberlerini genişleterek etraflarında gerçek dostlardan dünyalar yaratacak ve orta vadede daha nice güzelliklere vesile olacaktır. İslam’ın evrensel güzelliğini tesise de hizmet eden bu doğru yaklaşımları sergileyenler, salih amel işlemek ve iman etmekle zaten inşallah cennetlere de aday olanlardır. O halde doğrusu; hayatı payımıza düşen miktarıyla, hikmet ve hidayete sadık kalarak, acizliğimizi bilerek, doğruluktan asla ayrılmadan yaşamaktır. Bunun ötesi karanlıktır. hele ki şeytani veya nefsi açlıklar için yaşanılan hayatlar bu dünyada kısmi güce erse de ahirette güçsüzlerin güçsüzü olacaktır. Mü’min olmak; kazada rıza, belada sabır, bollukta şükür demektir. Müslüman ile mü’min arasındaki bir fark da budur ki bu hikmeti anlamayanlar için dünyevi süsler gaye olmaya devam eder ve şeytanın kucağında olanlar, dünya süslerine aşırı meyille tüm kötülüklere de gebe kalırlar. Rabbim kullarına yoklukta sabrı ve bollukta şükrü, her daim doğruluk ve güzelliği nasip etsin. Amin.

Gayret bizden zafer Allah’tandır ve nimet ve kabiliyetler sadece sınav içindir. Rızkı, medeti, şifayı, nimeti veren sadece Allah’tır ve başkalarından dilemek bu yüzden şirktir, kişiyi afsızlığa mahkum eder. Allah’ın az veya çok nasip etmesi ise sınav gereğidir ve kul o verilenle hayatı yaşamak durumundadır. Fazlasını istemek, olana razı olmamak dengelere ters, takdire isyan manası taşır ve kişiyi küfre sokar. Olan tüm nimet ve kabiliyetlerin hayra ve güzele yönelmesi gereği ise açıktır ve aksi kibirle gelen cehalet ve aç gözlülükle gelen gaflettir ki kişiyi mahveder. Kaldı ki şeytani maksatlar için kullanılan nimet ve güçlerin vebali, verdikleri zarar miktarı ve etkiledikleri mazlum sayısıncadır ki bunun ahiretteki karşılığı çok daha ağırdır.

Beklenmeyen anlarda gerçekleşen olaylar ise elbette ara durumlardan ibarettir ve aynı zamanda yakınlarımızın veya toplumun kaderine dair olması gereken değişikliklerin payımıza düşenidir. Çünkü kader çoğu yerde ortaktır ve mü’minlerin toplumu hayra çağırması bu nedenle farzdır. Yani kulun sadece kendisini iyileştirmeye gayret etmesi din için asla yeterli değildir ve başkalarına ve Yüce Allah’a yardım etmek dinin başta gelen emirlerindendir. Neticede kader veya kaza, Allah’a imanı, itimadı ve tevekkülü kapsayan çok derin ve bilinmez bir konudur. Peygamberimizin dahi kader hakkında çokça konuşmak istememesi bu nedenledir ki büyük kısmı gayba ve bilinmeze ait bu husus, sıradan hayat yaşayan beşerler için çok büyük ve erişilmez bir hikmettir. Lakin bilinmesi gereken şey başa gelen iyi veya kötü her şeyin Allah’ın izni ile gerçekleştiğini anlamak, bunlara rıza göstermek, dar anlarda sabrederek, bol anlarda şükrederek doğru yolda durmaya devam etmeyi dilemektir.

Bela, kazaların kötü namlı olanlarıdır. Namlıdır çünkü o belanın gerçek anlamda kötü olup olmadığını bizlerin bilmesine imkan yoktur. En acı gelen vefatlar dahi hakkımızda hayırlara vesile olabilir ve bu nedenle sabır esastır. O kötü sonuçlandığını düşündüğümüz hadiseler için sabretmek demek, sonucu sukunetle karşılamak ve Allah’ın takdirine güvenmek demektir ki her işte bir hikmet olduğunu bilmek imanın bir parçasıdır. Bunun tam tersi ise kazaların bolluk ve refah getirmesidir ki bu durumda da yapılması gereken şımarmak veya kazanımları bileğimizin hakkı sanmak değil Allah’ın nimetlendirdiğini idrak edip bu nimetlere şükretmektir. Bolluğun da hayır veya şer olduğuna dair kesin bilgi sadece Yüce Allah’tadır lakin beşeri yaşam için kula verilen nimetler için yapılması gereken şükretmek ve o nimeti hayır ve helal yollara harcamaya çalışmaktır. Belada sabır ve bollukta şükür sınavın büyük bir bölümünü teşkil eder ki hayat; dilemelerimiz (dualarımız), sonrasında bize bahşedilen nimetler, kaza ve müsibetler ve o nimet ve kabiliyetlerle bizlerin yaptığı yeni tercihler, iman ve ahlak çizgisinde duruş veya sapışlar demektir.

Kaza aynı zamanda kaderde yazılı olanların hayata geçmesidir. İlahi iradenin yaşam, dünya ve hatta insanlık için tasarladıklarının bir kısmı olan kazalar, bireysel çapta kişinin sınavının ara durumlarıdır. Toplumların da, ailelerin de, cemaatlerinde birer kaderi olduğuna göre, kaderi değişmez ölçü ve kaideler olarak alsak dahi, kazalar itimat ve tevekkül neticesi ortaya çıkan durumlardır. Kazaların sadece kötü olması gerekmez. İyi olan şeylerde kazadandır. Trafik veya iş kazaları ile karıştırılmaması gereken bu kaza tabirini anlamak için kaderi ve sınavı idrak etmek mecburiyeti bu yüzdendir. Kazalarda ilahi iradenin onay, izin, bilgi ve hikmeti olduğu için de kula düşen sadece rıza göstermek ve olduğu gibi kabullenmektir. Elinden geleni yapan birisi için tevekkül emir ve sonucu Yüce Allah’a bırakmaktır ve ortaya çıkan sonuç ne olursa olsun yapılması gereken aynen kabullenmektir. Çünkü o sonucun hayır veya şer olduğunu bilen de sadece Allah’tır ve zaten elden başka bir şey de gelmez. Bu aynı zamanda iman sınavıdır ve inkar ve isyana kalkışanlarla, kabullenip Allah’a sadık kalabilenler arasında elbet bir fark olacaktır.

Kaza başa gelenler, bela istenmeyen hadiseler, bolluk refah ve geniz rızık demektir. Rıza kabullenmek, sabır isyan etmeden sükunetle karşılayabilmek ve şükür Yüce Allah’a hamd etmektir. Mü’min olmak; kazada rıza, belada sabır, bollukta şükür demektir. İlahi veya cüzi irade ile gerçekleşen kazalar, sınavın bir parçası olmasının yanısıra hayat denen gidişatın da tasarlayıcısıdır. Müsibet veya hal dediğimiz bu hakikatlerin tamamı Allah’ın dilemesi iledir ve bilgisi dahilindedir. Çoğu zaman bizler cüzi irademizle birşeyler diler ve Allah’tan güç niyaz ederiz ki yaşam bu tercihlerimizin toplamıdır. Yüce Allah şayet İlahi iradesiyle onaylar, izin verir ve güç nasip ederse o şey hayata geçer. Sonuç ayrı bir meseledir ve oku atmak ile okun hedefe vurması ayrı şeylerdir.

Dinden asıl maksat takvadır. İman ve salih amel de takva cümlesindendir. Esası vacip olan fiilleri yapıp, kötülüklerden kaçınarak Allah’ın himayesi altına girip, azabından korunmaktır. Takva; Allah’ın korumasına girmek, emrini tutup azabından korunmaktır. Asıl hayır; takva giysisidir. Takva duygusu olmayan günahkarlar ne kadar örtünseler de bir yanları hep açık kalır. Elbise ne şehvetin heyecanına ne de nefret ve kıskançlığın kabarmasına neden olmamalıdır. Allah katında tartı tutacak olan; vicdanların ihlası, kalplerin takvasıdır. Hayâ ve irfanı olanlar için asıl önemli olan takva elbisesidir ve Allah takvalı kalplerde kin bırakmaz. Takva ise üç derecedir; ebedi azaptan sakınmak için Allah’a şirk koşmaktan sakınmakla iman, büyük günahları işlemekten ve küçük günahlarda ısrar etmekten sakınmak ile farzları eda etmek (şerri mana) ve kalbinin sırrını Allah’tan meşgul edecek her şeyden kaçınmak ve bütün varlığı ile Allah’a yönelmek ve çekinmektir ki bu gerçek takvadır.

Tevhid, geniş manada İslam’ın ta kendisidir, Allah’ın değişmeyen dininin adıdır. (Dar manada ise İslam Kur’an ile bildirilen dindir.) Takva ise en çok sakınma ve korku – sevgi karışımı bir minnet ve şükür ile Yüce Allah’a yönelmenin adıdır. Tevhid eri olmak tevhide gönül vermek, takva sahibi olmak şeytanlardan ve yanlışlardan uzak olmak demektir. Tevhid akidesinden başka bütün inançlar delalettir. Mü’min; kalbi, kalıbı, ameli ile mü’mindir. Fıtrat dini, Allah dini, haniflik (Tek Allah inancına bağlılık); İslam’dır. Din fıtratı değiştirmek için değil, fıtratı egemen ve daim kılmak içindir. Tevhid İslam inancının ana esasıdır. İslam adına olan ve olacak her şey tevhid ölçüsüne göre kıymetlenir. Tevhid cümlesi (La ilahe illallah) varlığın şifresidir. Bu cümle (La ilahe) manasıyla negatiftir ve hiçbir ilah yoktur, ikinci bölüm (illallah) manasıyla pozitiftir, ‘sadece Allah vardır’ demektir. Yani ilk kısım ilahi bir edebiyat harikalığı ile diğer tüm yedek ilahların önünü tıkarken, ikinci kısım çarpıcı bir beyanla sadece Allah’ın varlığını akıllara nakşeder. Bu çift polarite aynı zamanda kainatın durumudur. Yaşama dair her şeyi kapsar. Bu kelimeyi sarf etmek kainata mensup olmayı sembolize eder, mahlukata karşı da sorumlu davranmaya davettir, tevhide girişin parolasıdır.

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.” (Bakara 2/177)

Kur’an’a göre takva hem hayat tarzı hem insanı değerlendirmede biricik ölçüdür. İslam, diğer tüm beşeri üstünlükleri reddeder. Takva bireyin gayretinden kaynaklanır. Dünyaya tapanların ihanet ve zulümleriyle sürekli mücadele edenler, takva yolcularıdır. Kur’an takva ehline Allah dostu demektedir. Bunlar dünya planında mağdur ve perişan da olsalar kurtuluş onların, sonsuz mutluluk yine onlarındır.

İnsanlar içerisinde (Allah katında) en değerliler takvası yüksek olanlardır. Ancak takva bu dünyada insanlar arası daha iyi Müslümanlık yarışı değildir, takvayı bilen ve kıymetlendiren sadece Allah’tır, kimin daha iyi Müslüman olduğu ahirette belli olacağından, bu dünyada kimse kalplerin özünü göremeyeceği için Müslümanlık veya tam aksi iddiada bulunamaz, kimse kimseden daha iyi Müslüman değildir, kişilerin beyanlarına itimat etmek esastır, kalpleri bilen sadece Allah’tır.

Tevhid, fıtratta kalplere yerleştirilmiş bir tohumdur. Sulandığı, çapalandığı müddetçe hep diri kalır. Susuz bırakılırsa dikenlenir, solar ve nihayet ölür! Tevhid ve takva inanç kalesinin en yüksek burçlarıdır ki sadece Yüce Allah’a ve sonsuz itimat ve itikad ile sığınmak, güvenmek, inanmak demek olan tevhid ve sadece Allah’ın emir ve yasaklarına azami riayet demek olan takva, sadece Allah’a teslimiyet demek olan İslam’ın vazgeçilmezleridir. Bu ‘sadece’ kelimesi çok mühimdir çünkü sadece kelimesi yoksa iman, tevhid, takva yoktur, din ve ibadet yoktur, şirk vardır. Sadece Allah diyebilmek bu yüzden inanç kalesinin tepesine dikilen gönderdir. “Yoksa siz, “İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakub ile Yakuboğulları da Yahudi, ya da Hristiyan idiler” mi diyorsunuz? De ki: “Sizler mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” Allah tarafından kendisine ulaşan bir gerçeği gizleyen kimseden daha zalim kimdir? Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Bakara 2/140)

Kur’an’da pek çok ayette iman etmenin gereğinden, iman edenlerin kavuşacakları nimet ve mükâfatlardan, iman etmenin şeklinden ve gereklerinden bahseder, imam edenleri müjdeler, insanları gerçek imana davet eder. Lakin imanı somut deliller ve beşeri olaylarla tarif etmek mümkün değildir. Çünkü iman içsel bir kıymettir ve diğerlerinin iman hakkında hüküm vermesi bu nedenle mümkün ve doğru değildir. Dahası kul kendisi bile çoğu zaman doğru ve gerçek imana sahip olup olmadığını bilemez. Bu konuda tek söz sahibi muhakkak Allah’tır. O, imanı veren ve bilendir. Takva bu nedenle insanlar arası dünyevi bir kıyas değil Allah katında bir üstünlük derecesidir. Bu değerlendirmeden çıkan sonuç şudur; iman insanın Yüce Allah’a, iç dünyasında kuşkuya yer kalmayacak kesinlikte ve tam bir teslimiyet duyarak inanması demektir. İman Allah’tan başka hiç bir kimse tarafından bilinemez. Bu nedenle iman, ait olduğu vicdanın dışında hiç bir kimse tarafından sorgulanamaz, mahkûm edilemez, herhangi bir hükme bağlanamaz.

İmanın en bariz ve kuşatıcı özelliği ‘Allah’a şüphesiz inanma’dır. Böyle bir imanı olan kimse, kopmaz, çürümez ve insanı saptırmaz bir bağla bağlanmış ve emniyet içinde olmuş olur. Sadece Allah diyebilmek, ben Allah’tan korkarım diyebilmek de bu yolun başlangıcıdır. İman edilmesi gereken esaslara (zaruratı diniyye’ye) inanan kimse iman etmenin şartlarına uymuştur ama, imanın bir diğer amacı da insanı olgunlaştırmaktır. İmanın gereklerini yapanlar yani salih amel işleyenler hem imanlarını olgunlaştırırlar, hem de iman ile hedeflenen amaçlara ulaşırlar. Yani iman kula bir şey kazandırmıyorsa, başkaları bize bakıp imana ve İslam’a özenmiyorsa imanımızda bir noksan var demektir. İman, şüphe ve tereddüt götürmez. Kalpten gelen Kelime-i Şehadet’le ‘âmentü’ diyen bir kişi, imanın şartlarını kabul ettiği gibi, zarurat-ı diniyye denilen, inanılması gereken bütün maddelere de, bu maddelerin alt başlık ve bilgilerine de iman eder ve şüphe etmez. Bu kısaca şudur; mü’min, Kur’an’ın bütününe iman eder, bir kelimesinden, harfinden dahi şüphe etmez, Peygamberimizden geldiği kesin/sağlamca bilinen bütün haberleri, hükümleri, ilkeleri de inanıp kabul eder. Sonra da bunları hayatında yaşamaya çalışır.

Amel zulme karşı direnmek hariç imandan olmasa da salih ameller imanın delillerindendir. Çünkü ‘iman’, salih amel (en güzel fiilleri) yapmayı, imanı ispatlamayı gerekli kılar. İbadet ve ahlak adına olan her şey bu nedenle imanın alametlerindendir lakin amel olmasa da imanın yokluğundan söz edilemez çünkü imanı veren ve bilen sadece Allah’tır. İmanın gerçeği; mutlak tasdik’tir (doğrulamadır). İmamın iki boyutu vardır: Bunlardan birisi bilgi (marifet), diğeri istek-arzudur (irade’dir). İnsan, önce neye inanacağını bilir, onun hakkında bilgi sahibi olur. Duyularıyla anlar, aklıyla kavrar, özünü öğrenir ve sonra da hiç bir baskı altında kalmadan, kendi özgür iradesiyle onun doğruluğunu kabul eder. Bilinmeyen bir şeye imanın bir anlamı yoktur. İmanı şöyle de tanımlamak mümkündür: ‘İman’; kalp ile tasdik (doğrulama), dil ile ikrar (doğru olduğunu söyleme)dir. Neye iman edileceği iyice bilindikten sonra kalp ile onun doğruluğu kabul edilecek, yani gönülden ‘âmentü’ denilecek, sonra dil ile bu iman ilân edilecek ve sonra da iman neyi gerektiriyorsa, inanılan ilkeler ne emrediyorsa güç yettiği kadar onlara uyulacaktır.
İman, insan olmanın, yaratılış ve oluşu tanımanın, varlık aleminde meydana gelen olayları, fıtratı, misakı, gaybı, yaratılışı anlamanın, evrendeki sırları bilmenin, kainat ve bedendeki ayetleri okuyabilmenin ve sonunda bütün dengeleri ve doğruları bulmanın yoludur. İnsan önce kendi içerisindeki dengeyi iman düşüncesiyle sağlar ki bunun adı huzurdur. Çünkü ‘iman’, insana kendi gerçeğini ve yeryüzündeki konumunu, neden yaratıldığını, acizliğini, günahkarlığını öğretir. İman daha sonra, tabiatla, diğer yaratıklarla, diğer insanlarla ve Yaratıcı ile olan ilişkilerinin dengesini sağlar. Yani denge için iman şarttır.

İmanın gerçeği ve kamili mutlak manada tasdikle mümkündür. Şaibe ve tereddütten uzak iman olması gerekendir. Mutlak itaat ise Yüce Allah’a, kesin olarak ve gönülden gelerek inanmak, onu doğrulamak, sözünü doğru kabul etmektir. Neye, niçin ve nasıl inanılacağı (iman edileceği) bilinmeden, bir şeye iman ve onu tasdik mümkün olmaz. Bu nedenle imanın akıl, fikir, düşünce, irade ve nazar ile ilgisi aşikârdır. İrade ve ihtiyar unsuru ise, bilinen ve iman konusu olan hususa, baskı ve korkudan uzak, samimi bir gönülle içten benimseme, tam bir teslimiyet ile kabul ve itiraf manasına gelir. İmanda; bilgiye dayanan iradeli bir tasdik (onay), kesb (azim ve gayret) ve ihtiyar (seçmek, tercih etmek) lâzımdır. Her şeyi çok iyi bilen (!) şeytanın kâfir sayılması, bu ikinci unsurun bulunmamasındandır. O halde, yalnız “marifet” ile iman olmaz. Çünkü kesb ve ihtiyar olmadan kalpte hasıl olan şey, tasdik değil, marifettir. Zira bir bilginin. imanda aslolan “tasdik” derecesinde sayılabilmesi için onda, irade ve ihtiyara dayanan kalp rızası ve teslimiyet şarttır. Tahkiki, taklidi, icmali ve tafsili şeklinde çeşitleri bulunan imanın kuvvetlisi ise akli ve naklî delillere dayanarak elde edilen “tahkiki iman”dır.

Allah’ın dostluğundan mahrum kalan insanlık bu sayede rahmetten de mahrum kalmış ve dünya bugünkü halini alırken, en büyük zararı gören de kendisine örnek bir Peygamber gönderilen ve mucizevi – son kutsal kitap Kur’an verilen İslam âlemi olmuştur. Çünkü İslam âlemi kendisine tebliğ ve davet olunan imanı, tevhidi yaşamaktan vazgeçmiş, umursamamış, Kur’an’a müracaat etmemiş, şirki tanımaya lüzum görmemiş, şekli İslam’ı kâfi görürken en büyük haksızlığı da Kur’an’a ve O’nun sahibi Yüce Allah’a yaparak tüm bunları öğrenmek için sureleri okumaya tenezzül dahi etmemiş, okusa da anlamamış, Arapçayı kutsallaştırırken, vahyin mesajını yok saymıştır. Bu durumda da din erdirici olamamış, kulları iman etme noktasına taşıyamamıştır.

Kur’an’ı inceleyip düşünmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı! Nisâ Suresi – 82

Şeytan soyu asırlardır hem şirki saklayıp tevhid masalları söylemiş, hem imanı unutturup ibadeti yani şekilselliğe dayalı dini gaye yaparak iman etmenin mecburiyetini saklı tutmuştur. Oysa rıza ve iyi niyet yoksa hiçbir amel ibadet olmaz. İyilikte de, ibadette de niyet yani salih iman şarttır. Geçici ömür ve mal sermayesini Allah yolunda sarf edenler ebedi nimetlere erecek olanlardır. Allah rızası için değil de o işin faydası, getirisi, arzusu için yapılan ibadet ise Allah’a değil nefse ibadettir.

İmanlı kullar üzerinde şeytanın sultası olmayacaktır ve bu Allah’ın vaadidir. Maalesef yakın asırlar boyu bu iki kelime aynı anlamda kullanılmakta ve iman bahsi unutturularak insanlık şekli ibadet ile meşgul edilmektedir. Bu kısır ve yanlış iddia nedeniyle de dinde abartılar, riyayla yaşanmakta, iman unutulduğu için, zırhsız ve korumasız kalan insanlık, ruhsuz ve hüviyetsiz, samimiyetten uzak ibadetlerine rağmen şeytanın salvolarından kurtulamamaktadır. İblisin ahdine engel olan ‘imanı’ unutturma gayretleri elbette masum değildir. Nasıl ki şirk dini asırlarca tevhid masalları ile uyutulan İslam âleminden saklandıysa ve insanlar şirki tanımadan müşrik olarak can verdiyse, şimdilerde de ibadetle, sakalla, tesettürle meşgul edilen insanlık, imandan bihaber yaşadığı için cennetlerden mahrum kaldığını da anlamamaktadır. Bu kaybın telafisi olarak sunulan şefaat mekanizması da sadece mü’minler için olduğu halde aynı ekip iş başındadır ve şeytanların güdümüyle İslam âlemine şefaat masalları söylerken, imansızlara, iman etmeyen-edemeyenlere şefaatin fayda sağlayamayacağını da gizlemektedir.

İmanın, Kur’an ile bildirilen zıddı şirktir. İnsanın sonsuz kurtuluşunu iman, sonsuz felaketini ise şirk hazırlar. (İmanın zıddı küfür değildir.) Dine giren herkes Müslümandır, mü’min ise gerçekten iman edebilenlerin adıdır. Buna göre her mü’min Müslümandır ama her Müslüman mü’min değildir. Nur kutbunda yer almak içinse lazım olan mü’min olmaktır. Cennetlere girmek için de lazım olan yine bu kalpten gelen koşulsuz, ortaksız imandır. Müslüman, kelime anlamı olarak Allah’a teslim olan demektir. Dine girene, İslam’a tabi olana Müslüman denir. Yani Kur’an ile tebliğ edilen dine dahil olanın adı Müslümandır. Mü’min ise o dinin manasını, sahibini, ilahi kudret ve sistemini, fıtrat ve tevhidini, hesap ve mizanı kalbiyle hissedebilen kamil kimsedir. İman amelden de önce niyetlerle alakalı bir konudur. Riya ve gösterişin, takiyyenin, münafıklığın yerilmesi de bu sebepledir ki yapmacık, samimiyetsiz hallerin imana faydası yok zararı çoktur çünkü imanı da, niyeti de bilen sadece Allah’tır. O’nu kandırmak ise mümkün değildir ve Allah Müslümanları sevse de sadece iman edenlerin yani mü’minlerin dostudur. Keza melekler de.

İmanın tek kelimeyle ifadesi Allah’ın birliğine inanmak yani tevhittir. Kilisenin yanlışı, ‘kilise dışında kurtuluş yoktur’ (No salvation outside the churc) yanlışıdır. Bağnazların yanlışı ise; diğer inanışları ve kendi dışındakileri mahvolmuş mahluklar görmektir. Bunların ikisi de yanlıştır. Prof. Dr. Süleyman Ateş şöyle diyor; ”Allah cennete girmek için üç şart belirlemiştir; Allah’a şirksiz iman, ahiret gününe iman ve salih amel (ibadet ve yararlı iş).”

İmanın bir diğer anlamı da emin olma halidir. Yani hem emniyette hissetmek için güvenmek hem de emin hissetmek, hissettirmek demektir. Buradan çıkacak sonuçta şudur ki emin olma hali ancak iman edenler içindir. Keza başkalarına güven vermek maksadı da vardır. Güvenilecek tek makam ise sadece Allah’tır. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir. Yani, mü’min, Allah’tan gelen haberleri doğrulayan, onlara inanan, onlar hakkında güven içinde olan, kendisi de güvenli bir insan olan demektir.

İman, dinin ve tevhidin özü, kulluk ve ibadetin neden, kime ve nasıl yapılacağını öğreten kılavuzudur. İçerisinde amel bulunmayan imanın tek nüansı, Allah’ın vaadinde buyurduğu üzere, zulme direnmek, şeytanla mücadele etmektir. İman bu haliyle amelden ziyade niyettir, şekilden ve sözden ziyade kalpten gelen sestir, ibadet ve kulluğa huşu ve ruh katan güzelliktir. İman, Allah dostu olmaya, Allah rızasına mazhar olmaya, tevhid eri olabilmeye, hesapta şefaate layık olmaya inşallah yardım eden fazilettir. Kalpten iman edebilenlerin adı; mü’mindir. Görüldüğü üzere iman tanımında; inanmak, güvenmek ve koşulsuz teslim olmak vardır.

İman; bir tek O’nu kafi bulmaktır. Fani olan her şeyi, kifayetsiz ve hikmetsiz olanları terk ederek, tüm yaratılmışları geride bırakarak, Tek Yaratan’a ait olmayı dilemek ve O’ndan başkasını aramamaktır. İman; kötülükten sıyrılmak ve hayra yönelik yaşamak, şerle mücadele etmektir. Çünkü yaşam güzeldir, dünya güzeldir, Yaratan ve yaratılan güzeldir, güzel söz göğe yükselendir, güzellik Yüce Allah’ın eseridir. Kötülük karadır, batıldır, şerdir, çirkin ve yanlıştır. Akıbet için, fıtrat için, yaşam için cihat Allah emridir ve tek düşman zulümdür. İman samimiyettir. Huşu ve tevazu ile boyun bükmek, kalpten yönelmek, ruh ve bedenle teslim olmaktır. İman; beşeriyetten sıyrılıp berzahı aralamak, gözleri dünyadan ahirete çevirmek, dünya süslerine haddinden fazla kıymet vermemek, ahiret için biriktirmek, ahiret hesabını unutmamaktır. Ve nihayet iman, Allah için sevmek ve Allah için sevmemektir.

İman; hakka yönelmek, hak ve adaletle yaşamaya söz vermektir. Çünkü hak, Hakk’ın en kıymetli hediyesi ve emanetidir. İman; Yaratan’a teslim olmaktır. Sadece Allah’a ve koşulsuz teslim olmak sınavı, yaratılışı anlamayı mümkün kılan, sınavı tanıtan, dünya süslerine aldanmamayı gerekli kılandır. İman; sadece O’na sığınmak, fırtınalı denizlerde kaybolmamak için sadece O’nun ipine sarılmak, sadece O’ndan medet ve nimet ummak, sapmışlarla bir tutulmamayı dilemektir. Çünkü O, en emin limandır, tek güvenilecek olandır. İman; ilahi kudret ve nizama, gönlü verene aşık olmaktır. Yüce Allah’a gönülden bağlanmak, gönül tahtasına sadece Allah ismi yazmak, O’na kavuşmayı özlemek, O’nun aşkından başkaca aşklara kıymet vermemektir.

İman; vahyin, kainatın ve bedenin ayetlerini görmektir. O, her yerdedir, her şey O’nun eseridir, O her an yeni bir iş ve oluştadır, o yarattığını güzel yaratandır. O, akla ve kalbe sayısız delil sunan, çiçeklerin kokusunu, yağmurun sesini, renklerin cümbüşünü ayet olsun diye yaratan, varlıkların çoğunu insan emrine verendir. İman; kudret ve mülke şahit olmaktır. Muazzam kainatın tek bir zerresini yaratmaktan aciz insanlığın acizliğini anlamak, Tek Muktedir Allah’tan başka ilah tanımamaktır. Dünyanın ve ahiretin mülkünün (hükümranlığının) tek sahibi Yüce Allah’ın kudretine şahit olmak başkaca ilahlar olmadığına şehadet etmektir.

İman; inanmaktır. Sadece Allah’a ve tüm kalple teslim olmanın adı olan iman diğer suni inançlardan çok öte içerisinde güveni de barındıran teslimiyet halidir. İman; güvenmektir. Bir tek O’na güvenmek, elden geleni yapıp sonucu O’na bırakmak, tevekkül etmek, emin olmak, güven duymak, en güvenilir Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmaktır. İman; sevmektir. Yüce ve güzel olanı, sevgiye ve saygıya tek başına layık olanı kalpten, baki, zaman ve mekan ötesi ve koşulsuz sevmek, değişmeyen, eksilmeyen sevgiyle bağlanmaktır.

İman Allah’ı bulabilmektir ki O kalptedir, civardadır, her yerdedir. Bunca nizam, ahenk, ölçü boşuna değildir. Tesadüf veya rastgele değildir. Bir ustanın, devasa eseridir ve oyun olsun diye değildir. İman, bu Yaratan’ı ispat eden, gösterendir. İman, Allah’ı anlayabilmektir ki O sonsuz kudret ve ilimdir, şefkat ve sevgidir, azap ve rahmettir, Yaratan ve yaratılmamış olandır. İman, Allah’ı idrak edebilmektir ki Allah, beyni, kalbi, ruhu verendir. O, şuurlu kılan, hür bırakan, hüküm yetkisi tanıyan, insanı yeryüzüne ve cennetlere varis kılandır.

İman; Allah’ı anlayabilmek, idrak edebilmek, inanmak, güvenmek, sevmek, vahyin, kainatın ve bedenin ayetlerini görebilmek, kudret ve mülke şahit olabilmek, hakka yönelmek, Yaratan’a teslim olmak, sadece O’na sığınmak, ilahi kudret ve nizama, gönlü verene aşık olmak, bir tek O’nu kafi bulmak, kötülükten sıyrılmak ve hayra yönelik yaşamak, şerle mücadele etmektir, samimiyettir ve beşeriyetten sıyrılıp berzahı aralamaktır.
İman; varlık, yaratış ve yönetişte Yüce Allah’ın Tek’liğine, sonsuz ilim ve kudretine, her şeye muktedir oluşuna, yaşamın, dinin, ahiretin ve sınavın tek sahibi oluşuna, ilahi sisteminin varlığına ve kusursuzluğuna, gayba, yeniden dirilmeye, ahirete, hesap ve mizana, sonsuz hayata, Kutsal Kitap ve Peygamberlere, kader ve kazaya, meleklere, samimi olarak inanmak, güvenmek, teslim olmak ve sığınmak, bunu dille, elle, kalple ispat etmek, şeytana düşman olarak zulümle mücadele etmektir. İslami anlayışta iman; “Yüce Allah’ın, nebisi Hz. Muhammed (sav) vasıtasıyla (Kur’an ile) göndermiş olduğu bilinen haber, esas ve hükümlerin (emir ve yasakların) hepsini, iman ve ibadete dair Peygamberin ilettiklerini kat’i olarak kalp ile tasdik etmek, dille ikrar etmektir.
Bir çekirdekten dev çınarı çıkartan Allah bizler için iman nüvesini kalplere koymuştur. O iman büyüyecek, asırlık çınarlar gibi göklere uzanacak, yayılacak, dallanıp budaklanacaktır. O iman bakıldıkça, beslendikçe dallarına konanlara da, gölgesinde serinleyenlere de, meyvesinden yiyenlere de rahmet olacaktır. Mis kokulu, tap taze o iman çınarı, bakımsız bırakılırsa da kuruyacak, çirkin, faydasız, sağlıksız hale gelecektir ki bu durumda kendisine bile faydası olmayacaktır. Yüce Allah’ın şeytanlardan korunmak için verdiği zırh, cennetlere vasıl olmak için aradığı şart, yardımı için kalpte olmasını koşula bağladığı lezzet… imandır. İman, Allah’ın vaadinin hak oluşunu, o vaade yardımı, o vaad ile bildirilen şekilde yaşamayı mümkün kılan kalbi deryadır, öze dönüştür, Yaratan ile gönül bağı kurmaktır.

Hayat binlerce cihad alanı ile doludur. İnsan sürekli yürümektedir. Bu yürüyüş binlerce cihadı gerekli kılmaktadır. Kılıç kadar kalemin, fırçanın, mızrabın, nefes ve kelimenin yaptıkları da cihaddır. Çünkü bunların hepsi insan yürüyüşünde rol alan gayretlerdir. Kur’an bir yandan Peygamberliğin bittiğini duyurur, bir yandan tebliğde baskı ve zorla ısrara karşı durur, hoşgörü ve güzelliği öne çıkartır. Kur’an insanın yüklendiği ‘kainatı ve kendisini fetih’ görevini emanet diye anmaktadır. Bu emanet başka varlıkların üstlenmeye cesaret edemediği görevler bütünüdür. Demek ki insan misak gününde bu emaneti yüklenmekle iki başlı bir zorluğu yenmeyi kabul etmiştir; emanetin gereğini yerine getirmek ve zalimlik/cehaleti yenmek. O halde insan bir yandan kendini kuşatan alemlerle mücadele ederken, bir yandan da kendi kuşattığı alemle yani iç dünyasıyla mücadele etmek zorundadır. Anlaşılan odur ki Kur’an bütün insanlık tarihi boyunca insanın ilahi irade istikametinde istenen şuur ve olgunluk noktasına getirildiğini, bir başka deyişle ruhsal erginlik yaşına ulaştığını, bu yüzden artık ona baskının gereksiz olduğunu, her şeyin hür seçimle kabullenme devrinin geldiğini vurgulamaktadır.

Bizim için yapılması gereken dinde reform değil, bilgisizlik ve ihanetin perdelediği üstünü örttüğü fıtri gerçekleri ortaya çıkarmaktır. Bu da İslam’ı bilmekle, Kur’an’dan öğrenmekle olur. Bu arayış ve sentez ise aslen ilimdir. Kur’an, Allah’ı ‘ışığın ve karanlığın yaratıcısı’ olarak tanımlar. (En’am 1) Kur’an varlıktaki düel karakteri ışık-aydınlık ilişkisi ile açıklar. İnsan bir varlık olarak hem kendi içinde bir diyalektiğin sahnesi hem de bütün varlık karşısında verilen bir savaşın süjesi, daha doğrusu kahramanıdır. Cihad, cehd kökünden gelir ve kararlı/şuurlu gayret anlamı taşır. Cihad dört türlüdür; İç dünyamızda nefise karşı cihad (nefsi doğru kavramak, kavranan doğruyla amel etmek, sabırla nefsi eğitmek), şeytan ile cihad (vesvese ve şüphelerle cihad, şehvet ve fısıltılarla cihad), inkarcı ikiyüzlülerle cihad (gönülden, dille, mal ve servetle, canla cihad) ve zalimler, insanlara kötülük edenler ve İslam’ı yozlaştıranlarla cihad (elle, dille, kalple).

Merhamet, Allah’a inanan ruhun, varlık alemi karşısındaki tavrıdır. Bu tavır hem insana hem diğer varlıklaradır. İslam hakları gasp edilenleri bu haklar için mücadeleye çağırır., hak yiyeni de zalim diye niteler. Hakkın sahibine iadesini merhamete bırakmak, İslam’la uyuşmaz. Merhamet hakkı gasp edileni susturma aracı değil, haklarını tamamen almış olan insanı sevip kucaklama yoludur. Ezilen kitlenin dertlerini merhametin tedavi edeceğini sanmak çıkar yol değildir. Bu dertleri kaldırma yolu cihaddır. Cihad gerektiren hak ihlal ve gasplarını merhamete bırakmak da zulümdür.

Allah’ın dilediğini yapması (Bakara 284) ise şudur; borçlu veya günahı olan kuldur. Allah alacaklıdır, hak sahibidir. Hakkından rahmetle vazgeçmesi veya geçmemesi O’nun takdiridir. Yani isterse ceza ve azap verir, isterse vermez, bağışlar.

İslam’da ilim mutlak olarak kutsal, alim mutlak olarak hürmete layıktır. İlmin konusu ne olursa olsun bu kaide değişmez. İslam tarihinde engizisyon yoktur. Aksine pozitif ilimlerin çoğunun kurucusu Müslümanların çoğu aynı zamanda din adamı olan fertleridir. Buna sebep Kur’an’ın bilimden tedirginliği değil, bilimle kuvvet ve enerji kazanmak olgusudur.

İnsan, insanlığı tasvirde yetersizdir. Çünkü insanlık gelişimi tamamlanmamıştır. Bu yüzden bütünün parçaya dair sözleri isabetli ve erdiricidir, esastır. Bugün insan varlıklar aleminde kendisine emsalsiz yerini sağlayan değerlere ilişkin kafa ve gönül mesaisi verecek simaların, beklenenden az yetiştiği çorak bir dünya inşa etmiştir. Bu çoraklık endüstriyle, uzay silahlarıyla, yapay zeka ile giderilemez.

İslam’da din ilmi, din dışı ilim ayrımı da olmaz, olamaz. (Teknik olarak din ilimleri – pozitif ilimler olabilir.) Bizzat insanı konu eden, onun iç kuvvetlerini geliştirmeyi esas alan bir ‘insan ilminin’ bütün ilimlerin önünde gitmesi beklenirdi. Bu insanın eğitimi için de şarttı. Ama yapılmadı. Teknik ilimlerin ölçülemeyen değerleri anlamsız sayması, üzüntü, sevgi, şefkat, nefret gibi duyguları devre dışı bırakması acı tecrübelerle sabittir ki en az fiziki değerler kadar reel ve gereklidir. O halde insanı geliştirecek ve tercümesini kolaylaştıracak ‘insan ilmine’ ihtiyaç vardır. İnsanlığın vahiy olmadan bunu yapabilmesi imkansızdır. Vahiy bu nedenle bahşedilmiştir. Mükemmel bir insan ve müreffeh insanlık inşası için ihtiyaç duyulan insanlık ilminde vahiy ve peygamberlik kurumu ilk rolü oynayacaktır.

İslam, ‘Setr-i Avrete riayet’ yani iffet ve fazilet ölçülerini zedelememek üzere bir giyim tarzını emretmiştir, bedevi kıyafetini değil. Bu yapısal tespitten şekli zaruret (zorunlu giyim şekli) çıkartılamaz. Kur’an bütün kainatı o arada insanı ‘ilahi ayetler topluluğu’ olarak görür ve ayetlerin tümünün incelenmesini insana görev verir. Ayet; işaret, delil, belirti demektir. Bütün kainat Allah’a götürücü işarettir, ayettir.

Bir’liğin yapıtaşlarını zedeleyen insandır. Yaratan, zıtları barışık tutmuştur. Önemli olan akıl alanı ve vahiy alanı kıstasının korunmasıdır. Vahiy emretmediyse o şey akıl alanındadır demektir. Hakikat ve saadete giden yol ise tektir. İlahi – dünyevi ayrımı da yanlıştır. Çünkü varlık ve oluşta ilahi olmayan yoktur. Bu ayrım realiteyi kirletir. İlahi devlet, dünyevi devlet ayrımı da bu sebeple yanlıştır. Çünkü ‘Mülk ve saltanat sadece Allah’ındır.’ (Zümer 3, Mü’min 16) Buradan hareketle İslam, eşitlik ve laikliği esas alan teokrasidir.

İnsan sadece kendisi için değil etrafında dönen hayat ve dünya için de sevinip, üzülen, haberdar olan, etkilenen benliktir. Hayat bir bütündür. İnsan tüm mahlukatla da temas halindedir. Ölüm tükeniş değildir. Tevhid ‘tükenişi kabule’ engeldir. Ruhla madde fıtrat ve oluşun iki ayağıdır. Birliğe ermek mistik anlamda birleşmek değil birleşmenin (birliğin) şuuruna varmaktır. Ruh ve şeytan için de iki ayrı alem yoktur. Rahman şeytan ayrımı da içimizdedir. Yaşayan tüm birlik, Bir’in kendisince düzenlenmiş hedefe doğru olmaktadır. Birliğin bu düzenleyicisi ve yönetici kudreti ‘Allah’tır. Bir’in bu düzenine de fıtrat denir.

Dinlerin birliği fıtrat gerçeğinin zorunlu bir sonucudur. (Dini bölmek ile kast edilen mananın uzun soluklu anlamı da budur.) Düşünce sebepsiz zuhur etmez, Hakk’ın muradı dışında ortaya çıkmaz. Dinler birdir çünkü peygamberlerine bakan her insan sadece Allah’ı görür.

Tarih boyunca İslam’ın değişeni zaman ve mekana göre pratik (muamelat) yönüdür. Evrensel esaslar (iman esasları) bakımından ilk peygamberden son peygambere değin tebliğde hiçbir fark yoktur. Bu da demektir ki; İslam bir fıtrat dinidir, fıtrat dini İslam’ın en ideal kompozisyonu Kur’an bünyesinde gerçekleşmiştir. Yaratılış dini veya fıtrat düzeninin temel nitelikleri bu yüzden ; insan, İslam ve ihsandır. (İnanç, amel ve ahlak diye de tercüme etmek mümkündür.)

Nübüvvet (peygamberlik) fıtrat dininin temel unsurlarındandır. Enbiya’dan müstağni yaşam ve din mümkün değildir. Kur’an tüm semavi dinleri İslam çatısı altında toplar. (Maide 13)

Asr-ı Saadet’teki dinsel hayatın fıkhi cephesinin yerini sonradan mezhepler, mistik cephesinin yerini tarikatlar almıştır. Bu kurumlar başlarda ana kurumun (din), geniş kitlelere yayılmasına aracılık ve yardım etmişlerse de sonradan orijinal hallerinden uzaklaşmışlardır.
Kilisenin cürümü nedeniyle Batı üzerine oturduğu Roma hukuk anlayışıyla, putperestlik önünde Hz. İsa’nın getirdiği tevhidi dik tutamamış ve O’nu iki başlı putçuluğa yenik düşürmüştür. Bu dinin yarattığı boşluk ve kinler ise Marksizm’den Freudizm’e kadar kemirgen ideolojiler yaratmıştır.

İslam din tabiriyle; kainata hakim olan kanunların, fert ve toplum halinde insan hayatına ilişkin olanlarının toplamını kast eder. İslam ilahiyat ve mistisizminin bel kemiği prensiplerinden biri “bütün varlıkların Yaratıcı’ya ibadet halinde oluşlarıdır.” Bu ibadet tavrı ise teslimiyettir. İslam kelimesi de teslimiyetle aynı kökten gelir. Bu teslimiyetin sonucu insanın kainata hakimiyeti , barış ve huzurdur. Nitekim İslam’la aynı kökten gelen silm (barış) ve selamet (esenlik ve huzur) anlamıyla almak yanlış değildir. Fıtrat dini İslam, geniş anlamıyla ‘yaratılanların, Yaratan karşısındaki tavırları’ olmaktadır. Kur’an bu tavra; tesbih, hamd ve dua tavrı demektedir. Bütün varlık alemi zerreden küreye bir ibadet içindedir. İnsanın varlık yapısına bu ibadet düzenine gönüllü olarak katılmasını sağlayacak bir eğilim (aşk) bizzat Yaratıcı tarafından konmuştur. Yaratan, kainattaki ibadet tavrına uymuş olarak benliğini, varlığın özüne çeviren ve yüzünü iyiye ve güzele yönelten insanı, evrenin gıpta edilecek en değerli varlığı olarak tanıtır. (Nisa 125)

İslam insanın fıtratını, varlık yapısını ‘tertemiz’ olarak niteler. İnsan daha Allah’ın hür irade ve bilgisinde bir tasavvur olarak bulunduğu zamandan beri temiz, yüce ve takdire layık bir varlıktır. Her doğan böyle doğar. “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan ya da putperest yapar.” (B. Cenaiz 80; M. Kader 22; ED sünnet 17; T. Kader 5) Keza bir hadiste cennete gidecekler “fıtrat üzere olanlar” şeklinde tarif edilir. İnsanın varlık yapısı anlamında fıtrat her şeyden önce maddi ve manevi temizliktir. Fıtratın en asil temsilcisi ise iman’dır. Ezelden temiz olan insan sonradan değişmektedir. İnsanın kendisini unutturan (fıtri yapısını) unsurlara perde (hicap) denir. Bu perde üçtür; nefis, tabiat ve yanlış bilgi. İnsan ruh denen ilahi özle, beden denen toprak unsurlardan teşkil yapıdadır. Onun toprak unsurları, dikkat edilmezse ilahi öze musallat ve hakim olur. Böylece insan da kötü kuvvetler saltanat kurar. Buna da nefis denir.

Kur’an peygamberlerin en seçkinlerine azim sahibi peygamberler (Ulu’l-azm) demektedir. Bunlar sırasıyla; Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’dir. Mustafa ıstıfa edilmiş demektir. Mustafa adı bir tek peygamberimizde vardır. Istıfada fıtrat “yaratıcıya yakınlık ve uygunluk” kriterini esas almaktadır. Kur’an buna takva (Allah’a yakınlık) demektedir. (Hucurat 13)

Haniflik; Rum suresi 30 ncu ayet fıtrat dini ile haniflik arasında yakın ilişkiden bahseder. Haniflik sözlükte yönelmek demektir. İslami literatürde ise haniflik; fıtrat düzenine aykırı gidişlerden yüz çevirip dosdoğru olana yönelmek demektir. “ Yüzünü hanif olarak Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat dinine döndür.” (Rum 30, Rum 43) Bir kutsi hadiste ise “Ben kullarımı hanifler olarak yarattım” denmektedir. (Müslim, cennet, 63) Hanifliğin ilk eri Hz. İbrahim (Al-i İmran 67), son eri Hz. Muhammed (sav)’dir.(En’am 161) Hz. İbrahim tevhid dininin azim sahibi büyük peygamberi olmasının yanı sıra, hanifliğin aile çapında da (2 oğlu ve karısıyla) ilk temsilcisi olma şerefini de taşıyan ilk kişidir. O’nun torunları da aynı yolu izlediler. İslam alimleri fıtratı Allah ile insan arasında ezeli mukavele anlamına gelen misakla aynı zamandan başlatırlar. Buna göre insanın fıtratı (ve doğal olarak dini İslam) ezel (başlangıcı olmayan zaman, bezm-i elest, elest günü, kaalü bela)’de kurulmuştur. O halde insan ruhuyla Allah arası tüm ilişkilerin dayanağı olan ezeli ahd veya misak fıtrat dininin kaynağıdır.

El-Meleu’l-A’la (En yüksek topluluk, en yüksek heyet) en yüksek tanrısal plandır. (37/8, 38/69). Bu yüce plan, tek ve mutlak kudretin irade ve tasarruflarını O’nun emri dahilinde çeşitli boyutlardan bir düzene bağlı olarak alt alemlere, o arada bizim üç boyutlu alemimize kadar ulaştırırlar. Bizim ‘tabiat kanunu’ dediğimiz bu düzene Kur’an ‘Sünnetullah’ demektedir. (Allah’ın tavrı ve tarzı) Sünnetullah’ta bozukluk, aksaklık, değişme olmaz. (35/43)

Kur’an’ın fıtratı en güzel anlatan ayeti “Allah’ın yaratışında bir değiştirme söz konusu değildir” ayetidir. (Rum 30). Keza “Sen sünnetullah’ta bir değiştirme ve değişme göremezsin.” denir. (Fetih 23) Fıtrat ve Sünnetullah, Yaratıcı’nın varlık ve oluşa egemen kıldığı ilke ve prensiplerdir. Bu fıtrat düzeni (Sünnetullah) bir din olarak insanın çağrıldığı kurallar bütünüdür, Sırat-ı Müstakim (dosdoğru yol) diye adlandırılandır.

Kur’an’da yoktan var etme diye bir fıtrattan bahsedilmez. Tüm fıtrat; şekillendirme, yapma, biçim verme, geliştirme, oluşturmadır. Fıtrat statik değil dinamiktir, sürekli bir oluş söz konusudur. Her bitiş, yeni bir oluşun habercisidir. Bidayette (başlangıçta) nihayet (son), nihayette bidayet vardır. Fıtratta tekerrür yok, gelişmekte olan yaratış vardır. İnsan için yaşayış tarzı ne ise Yaratıcı kudret için fıtrat odur. Bu fıtrat sünnetullah’tır. Fıtratın sonu ise “son nokta varış Rabbinedir” (Necm 42) ile bildirilen Yüce Allah’a geri dönüştür. Bu fıtrat en çok tabiatta gözlenir ki tabiat ile Allah’ı yakınlaştırmaya çalışmak bir duadır. Aynı şey düşünce ve kavrayışlar için de geçerlidir. Kelam’ın ‘ ispatı vacip’ (Allah’ın varlığının ispatı) konusu, O’nun her an yeni bir iş ve oluşta olmasındadır.

Fatr veya fıtrat, Kur’an ve hadiste yaratılış, yaratış anlamında kullanılır. Yani fıtrat bir şeyi var etmek, onu bir hedefe doğru geliştirmek üzere dallandırıp budaklandırmaktır. ‘Doğmak, ölmek, yeniden dirilmek’ kelimeleri Kur’an’da fatır (fatr) köküyle kullanılır. Fıtrat bir oluştan başkasına geçmektir. Yıkılış ve çöküş bildiren İnfitar da bu köktendir. Yani bu bir sonken aslında yeni bir oluşun başlangıcıdır. Keza bu infitar’dan sonra ‘iade’ ya da ‘neş’et-el-ahire: ikinci doğuş’ gelmektedir. Fatır, Allah’ın isim-sıfatlarındandır. Fıtratta her yaratış ise eskisinden mütekamil ve orijinaldir. Fıtrattaki hikmet ise Fatır olan Allah’a mahsustur.

Din şu beş şeyin korunmasını emreder; ruhsal yapıyı (Barış, iman ve ihlas), nefsi koruma (cinsellik, sağlık, nefsi müdafaa, temel ihtiyaçlar), nesli koruma (sorumluluk üstlenen gençlik), malı koruma (Haksız kazanç önleme, fakiri ezmeme) ve aklı koruma (akıl sağlığı).

Din insanları mutlak hayra iletir. Sünnetullah (Allah’ın tavrı ve tarzı), Yaratan ve yaratılanın ortak kanun yani yaratılış (fıtrat) düzenidir. Yaratan ve yaratılanın izlediği ortak yol ise ayette “Rabbin de üzerinde bulunduğu dosdoğru yol” (Hud 56) şeklinde tarif edilir. Mutlak hayır bu yaratılış düzenine uymaktır. Fıtrat düzeni olan din, genel ve değişmez fıtrat yasalarına göredir. İnsanın bunları güzel, uygun, akli, bulup bulmayışı önem taşımaz. Din sadece çağıran değil aynı zamanda ileten bir kurumdur.

Dinde zorlama yoktur. Bu insan hayatında niyetin ve hür iradenin evrensel yerini ve değerini gösterir. Din insanın hem ruhi-vicdani, hem hukuki-maddi hayatını düzenler. Bu yüzden “kişi için sadece niyet ettiği davranışın karşılığı vardır.”(Buhari, İman, 41) İnsanı dine teslimiyet kaidesinden tamamen kopartmak da çıplak öğüt kılmak da, teslimiyete zorlamak da tehlikelidir. Türk insanının çoğu için hür iradeden söz etmek mümkündür. Cumhuriyet dönemi, hür seçim ve niyetin şekilciliğe galibiyetini mümkün kılmıştır. Niyet ile davranış aynı olmalıdır. Mevlana’nın deyişiyle “olduğu gibi görünmek veya göründüğü gibi olmak”.

Dinde ihtiyar (serbest seçim) esastır. Allah ile kul arasındaki din hürriyeti gerekli kılar. Burada hürriyet; baskı ve zorlama olmaksızın kulun içten istekle davranış sergilemesidir. İnsana şeref ve sorumluluğu getiren öz ilahidir. Kur’an buna ilahi nefha demektedir. İnsan benliği ile bu ilahi öz aynı şeyi diledikçe yaratanın değer verişi ortaya çıkar. Yani “Allah şekil ve mala değil, gönle ve davranışlara bakar.” (Müslim, iman, 18)

Akıl açıklayıp düzene koysa da hakikati, sırrı, vahyi anlaşılır kılan imandır. İmana dair pek çok gaybi mesele vardır. Akıl bunları idrak için acele etmemelidir. Peygamberleri filozoflardan üstün kılan şey akılla erişilemeyecek vahyin sırlarını getirmiş olmalarıdır. Akıl bu getirilenleri (çoğunu) kendisi bulamayacak haldedir. Peygamberler bu yüzden ölümsüzdür. İslam akılcı din, akıl dinidir. Lakin bu din adına verilen fetvaların tamamının doğruluğu anlamında değildir. Sübjektivizmle dine uluorta yorumlar yapmak, vahyi akla mahkum etmektir ki ortada din kalmaz. Türkiye son elli yılını bu sözde akılcılığa boyun eğerek geçirmiştir. İslam bu süreçte herkesin akıl yürüttüğü bir din halini almıştır. Oysa İslam akılcıdır demek akılla çatışmayan din demektir. Fertlerin akıllarının dine hakimiyeti demek değildir. Yazık ki ülke ifrat ve tefritle (abartma ve az değer verme) aklı ilahlaştırıp dini hiçe saymış veya aklı büsbütün reddetmiştir. Bu reddediş de hurafeleri doğurmuştur.

Mutlu dünyanın ve aydınlığın şartı, akılların vahye teslim olması gereken noktada kalmasıdır. Aklın vahiy önünde teslimiyetinin, harekete dönüşmesi İMAN dediğimiz kabulle gerçekleşir. Bu aklın yenilmesi değil sınırlarını bilerek faaliyetine devam etmesidir. Kur’an aklı yüceltmekle kalmaz emreder. Ama aynı Kur’an mü’minleri gayba inananlar diye anar. Nedir gayb? Gayb, vahyin emri, aklın hiç veya geç fark edeceği sırlardır. Vahiy bu sırları açıklar, insanları inanmaya çağırır.

Din akıl dışı değildir, akıl üstüdür. Akli maluliyetler ve uyku-baygınlık halleri yükümlülüğü ortadan kaldırır. İslam akıl sahiplerini muhatap alır, kulun kudret sınırlarının dışına zorlamaz. Aklın da dinin de sahibi aynı kudrettir. Bu ikisi bu nedenle istese de çakışamaz. İnsanın aceleciliği akıl ve vahyi çakışır gösterir ki akıl vahyi hemen ve tam olarak anlamak ister. Oysa vahiy anlaşılmak için Dehr’e yayılıdır. Dahası vahiy bazı akıl ötesi keyfiyetlere dayanır ki bir kısmı aklen asla keşfedilemeyecek, bir kısmı da zamanla ve parça parça anlaşılır olacaktır.

İslam geçmişte bir altın çağ yaşamıştır ve bir kez daha yaşaması önünde engel yoktur. Dahası bu din ilim ve bilimi, akıl ve idraki öven, teşvik eden olarak insanlığı doruğa çıkarmaya da müsaittir. İslam töhmetten uzak, asli kaynağı orijinal vaziyette korunan dindir. Diyanet alanındaysa aşırı yorumcu haliyle dinle diyanet birbirine gereğinden fazla yakınlaşmıştır. Dinde kaçınılmaz olarak vahyi unsurların yanı sıra akli unsurlar da vardır. Mezheplerin çıkış noktası da budur. Lakin her mezhep yani yorum zamana, mekana hitap eder, evrensel değildir. Mezheplerin zararı, hem kendi yorumunu dinleştirmesinde hem de diğer yorumları din dışı saymasındadır. Akıl alanına giren yorumu vahiy alanına çekmek demek olan bu gaflet anlamsız ve tehlikelidir. Türk insanının din hayatını kemiren iki büyük tehlike dinde reform çığlığı atan odaklar ve diğeri ilme düşman, asırlar öncesinden kalma ilmihalci odaklardır. Asıl tehlike de bu ikinci gruptur. Çünkü bu inancın savunucuları ibadette önderdir, Lakin mezheplerini üstün kılma hevesleri vardır. İlmihal tutkunları da kitleyi asırlar öncesine mecbur ederek zamanın şartlarıyla baş edemez bir boşluğa düşürmekte, İslam’ın güçsüzlüğü inancına sebep olmaktadır.

Dinin koyucusu sadece Allah’tır. Vahiy kaynaklıdır, Vahiy Allah’a mahsustur. Dolayısıyla dinde reform olamaz. Din değişmezdir, değişen kulların zaman ve mekana bağlı idrakleridir. Şayet o din reform gerektiriyorsa zaten ilahi değil veya bozulmuş demektir. Diyanet ise; geniş kapsamlı, sadece dini değil, dine dair yorumları da içeren alandır. Günümüz dünyasında din, bütün kinlere horlamalara rağmen ruh heyecan ve umut vermeye devam etmektedir. Dini insanlığın geleceği açısından ele almak mutlu gelecek için olmazsa olmazdır. Çünkü din insan ırkının en ciddi meselesidir. Dinin gelecekte var olacağına inanç Türk aydınına umut ve gurur verir ki İslam’dan gayri dinlerin bu manevi boşluğu doldurması imkansızdır. Her ne kadar İslam bugün tanınmaz haldeyse de imansızlığı, inançsızlığı yeisi ancak kafirlere mal ederek yasaklamaktadır.

Din kelimesi Arapçada sulta, kahır, tavır, ceza ve ödül, itaat ve isyan, hesap, görüş, örf, sakınma, itaat, köleleştirme, atama gibi anlamlara gelir. Din uyan ve uyulan arasındaki ilişkidir. Aslında din hayatın kendisidir. Kur’an mahşer gününe din günü (Fatiha 3) demektedir. Bu gün kimse başkasına yardım edemeyecek (İnfitar 17-19), iblisin de hesabı görülecektir. (Hicr 35) İslam literatüründe din; ilahi buyruklar bütünüdür ki akıl sahiplerini serbest seçenekleriyle doğrudan hayra iletir. (Bir diğer yanıma göreyse; din, akıl sahiplerini Peygamberin tebliğini kabule çağıran ilahi buyruklar manzumesidir.)

Türk insanı, Toynbee, Carrel, Garaudy’nin eserlerini sıkça okuyup, geleceğin biricik dünya dininin İslam olabileceği ifşaatını görmüş, İslam’la gurur duymuştur. Ancak bu gurur kuru bir halden öte gidememiş, örnek Kur’an’ın yanında örnek vaziyette yer alamayan Müslüman kitle, o biricik dünya dinini halen bile yaşayamadığını anlayamamıştır. İnsanlık dine duyarsızlığının bedelini çok uzun zamandır ödemektedir. Hizmet için üretilen makinenin efendi olmasıyla, insanlık dinin ulvi değerlerini de yitirdiğinden sahipsiz ve çaresiz vaziyette makine gürültüleri arasında uçuruma yuvarlanmaktadır. İnsanlık bu kaosta maalesef ahlaksızlık girdabında kıvranmaktadır.

Din ile ilmi aynı gemiye bindirmeyen Batıyı kopya sevdasındaki ülkeler, yoğun tahrip, ıstırap ve sorun yumağıyla boğuşmaktadır. (TC gibi.) Çağımız Türkiye’sinin Müslüman aydınına göre tarihi en büyük gaflet budur. Bu aydın kesime göre bu gaflette iki büyük kötülük vardır. İlki batının ilim için dini reddedişini kabullenmeden ilimde ilerleme olamayacağı kanısı, diğeri İslam’ın ilimle dostluğunu bilerek ilim – din kavgası çıkartan Batının pek çok yeniliklerini reddetmesidir. Ülke bu iki yaranın acısını yıllardır çekmektedir. Bir yandan ya din ya ilim diyen batı sempatizanı ‘Aydın tip’in yarattığı sorunlar, diğer yandan ‘Batılılaşma İsyan’a darbedir’ diyen inatçı yobazların yarattığı sıkıntılar, hem İslam’a hem bilime zarar vermiştir.

Katolik Kilisesi Yeniçağ başlarında harcamalarının artması üzerine bir bildiri yayınladı. Bu bildiriye göre Hristiyanlar günahlarından arınabilmek için kiliselere bağışta bulunmalıydı. Bildiri üzerine yaşanan tartışmalar sonrası, özellikle Martin Luther’in 95 Tezi’nin etkisiyle, Katolik Kilisesi’ne karşı kitlesel eylemlerin ortaya çıktığı ve Reform hareketlerinin başladığı kabul edilir. Kutsal devlet ve kilisenin otoritesinin sorgulanması gündeme geldi. Bunlar temel olarak bir süre sonra halkın, kiliseye olan inancını yavaş yavaş yok etti ve bu da reform hareketlerine yol açtı. Kilisenin ilim ve alimlere karşı bakışı ne yazık ki şu doğmaya sebep oldu; vicdan ve din adına kutsanan, takdir edilen ne varsa ilim dışıdır, primitiftir (İlkeldir). Günümüz dünyasının hakim medeniyeti batı hala ‘dini olanın ilmi olmaz, ilim dini inkarla olur’ diyebilmektedir. Hristiyanlığı suçlayan düşünürler, Batı’yı ‘Medeniyetleri inkar’la da tenkit etmektedir. Oysa felsefi anlamda tüm medeniyetler çağdaştır.

Müslüman doğu veya Hristiyan batının pek çok düşünürü, bu talihsizliği Hristiyanların ortaçağda sergilediği tutuma bağlar. Bu görüştekilere göre insanlık dünyasının mukaddeslere karşı olumsuz tutumunda insan yaratılışına, akıl ve hür düşünceye zıt bir yığın doğmayı bünyesinde barındıran kilisenin payı, özellikle kilise düşüncesinin hakim kadrosu olan sınıfın payı çok büyüktür. Bu noktada düşünürler, engizisyon ve endüljans uygulamalarını asla unutmayacaklardır. Kilisenin varlığında bütün mukaddeslere karşı çıkan bir yığın deha, bir değeri layıkıyla temsil edemeyenlerin kişiliğinde, o değerin varlığına, özüne düşman olmak gibi bahtsız bir düşüncenin savunucusu oldular. Endüljans, Orta Çağ Avrupası’nda bir tür günah çıkarma ve ölümden sonra cennete gitmek için Papa’nın sattığı af belgesidir. Kilisenin halktan para alarak cennetten toprak satmasıdır.

İnsanın zeka ve ruhunu insanlığın mükemmel hale gelişmesi yönünde oluşturan, başlangıçtan beri dindir, din olmaya devam edecektir. Din, hakim olduğu devirler kadar kenara itildiği devirlerin de en canlı ve aktüel konusudur. Rönesans’tan sonra estetik sanatlar ve coğrafi keşiflerle gelen başarı, takiben ilmi atılımlar Batı’yı ‘dinin ilkel insanların avutucusu bir kurum’ olduğunu iddiaya ve ilmin hakimiyetiyle bu kurumun yaşatılmasına gerek olmadığını söyletmeye başlamıştır. Rönesans’ın tıpkı reformda olduğu gibi asli gayesi de başlatanlarca zaten buydu. Bu yanlış idrak üzerine kurulu felsefi ekoller pek çok eserin ana fikri olarak hayat buldu ve insanlık tarihine damga vurdu. 19 ncu yüzyıl sonlarında makineleşme atılımları ile komünizm gibi kitlesel düşünce ve aksiyonlar aynı paralelde buluşunca da bütün insanlığı din karşısındaki ilgisizlik, hatta düşmanlık esir aldı. Freud gibi maddecilerin de katkısıyla iş büyüdü. Nihayet mukaddesin yerini endüstri, dinin yerini sosyoloji, aldı. Modern ilimler bu sayede yaratılış ilmiyle (diniyle) köklerini kesmiş oldular.

Allah’ın tek dini ama iki din tarifi, insanın tek doğru ama iki yaşam şekli vardır. Tevhid veya şirk, mü’min veya kafir. İki din de, iki yaşam da aynı kalbe sığmaz. Hangi yaşam ve inancı seçersek gönüllerde ancak ona yer vardır. Dışarıda bıraktığımız şayet Tevhid ise bu takdirde kalbin kapıları Allah dilemedikçe bir daha güzele açılmaz. Yaratıcı kuvvet insanın yapısına, onu kendisi ile bağ kurmaya yöneltecek bir asli duygu yerleştirmiştir. Kuran kaynaklı düşüncenin fıtrat diye andığı bu asli duygu, genel adıyla kutsal ve kutsallık duygusudur. Fıtrat (kutsal duygusu) yaratanın sadece insana bahşettiği bir alıcı verici güçtür.

Comments are closed.