logo

Başkalarıyla ilgili rahatsız olduğumuz her şey kendimizi tanımamızı sağlar.

YASAMDAN KARELER
The World’s Most Beautiful Ethno Melodies

aşk

Memnuniyetsizlik Neden Hiç Bitmez

Sevinçlerin kısa ömürlü olması, yaşam olaylarının hızlı gelişiminden çok, psikolojik deneyimin geçiciliği ile ilgilidir.

Sevinçlerin kısa ömürlü olması, yaşam olaylarının hızlı gelişiminden çok, psikolojik deneyimin geçiciliği ile ilgilidir.

Herkes hedonik adaptasyon yaşar. Başka bir deyişle, duygularınıza o kadar çabuk alışırsınız ki, artık fazla yoğunlukları kalmaz. Bu süreç, kendinizi daha fazla veya daha az mutlu hissedip hissetmediğiniz ve bunun ne kadar sürdüğü ile doğrudan ilgilidir. Ek olarak, beyninizin farklı yaşam olaylarına nasıl tepki verdiği veya örneğin gündeminizi nasıl düzenlediğinizle bağlantılıdır. Hedonik adaptasyon sorumlu, çünkü eskiden çok sevdiğiniz ama aşırıya kaçtığınız bir yemekten artık nefret ediyorsunuz. Ayrıca maaş artışının çalışma koşullarındaki iyileşmenin veya patronunuzun iltifatının nispeten kısa sürmesinden de sorumludur. Özellikle de bu şeyleri ne kadar zamandır özlediğinizi düşündüğünüzde.

Hedonik adaptasyonun tanımı

Hedonik adaptasyon, olumlu durumlarda olduğu gibi olumsuz durumlarda da ortaya çıkar. Hedonik uyum, insanların olumlu veya olumsuz olaylara hızla uyum sağladığı psikolojik bir olgudur. Sonuç olarak, onlardan ne zevk ne de acı almayı bırakırlar. Başka bir deyişle, hedonik uyum, olumlu ve olumsuz olaylara alışmamıza neden olur.

Bu adaptasyon nispeten hızlı bir şekilde gerçekleşebilir. Örneğin, nispeten kısa bir süre içinde büyük bir sevinç hissetmekten sadece hafif bir mutluluğa veya yoğun bir acı hissetmekten sadece orta derecede rahatsızlığa geçebilirsiniz. Hedonik adaptasyonun neden oluştuğuna dair birkaç teori vardır. Bununla birlikte, en popüler olanlardan biri, insanların zor yaşam olaylarıyla başa çıkmasına yardımcı olan evrimsel bir uyarlama olmasıdır. Olmasaydı ve olumlu ya da olumsuz yaşam deneyimlerine uyum sağlayamasaydık, muhtemelen o kadar bunalmış olurduk ki işlev göremezdik.

İlk başta, büyük bir sevinç hissedebilirler

Bu nedenle, hedonik uyum, keder veya kayıp karşısında çok yardımcı olabilir. Öte yandan, onları teşvik eden veya üreten olaylardan sonra olumlu ruh hallerini kapatma eğilimi de vardır. Örneğin, piyangoyu kazanan kişilerde hedonik adaptasyon sıklıkla görülür. İlk başta, büyük bir sevinç hissedebilirler. Bununla birlikte, zamanla yeni mali durumlarına uyum sağlamaları muhtemeldir ve sevinçleri uçup gider. Piyangoyu kazanmaları, günümüzde gerçekleşen diğer olaylara kıyasla çok önemli olmaktan çıkıyor. Ayrıca, daha önce istedikleri her şeyi satın alabilmiş olmaları muhtemeldir. Bununla birlikte, şimdi, tatmin edemeyecekleri yeni artan maddi arzular ortaya çıkıyor.

Hayatta bir motor olarak memnuniyetsizlik

Memnuniyetsizlik bu şekilde büyümeye başlar. Sanki olaylar bir çiçeğin taç yapraklarını, çiçeklerini ve saplarını yok edebilir ama memnuniyetsizliğin köklerini yok edemez. Hepimizin zihninde bir tür program yüklüdür. Bu, daha önce size yeterli görünen bir hedefe ulaştığınızda, artık yeterli olmayacağı anlamına gelir. Hedonik adaptasyonla karşı karşıya kaldığınızda, çevrenizi veya bakış açınızı değiştirmeyi deneyebilirsiniz. Örneğin, piyangoyu kazanırsanız, maddi ihtiyaçlarınızın tatminini dağıtabilirsiniz. Böylece, sadece bir yıl yerine birkaç yıllık zevk alırsınız.

Akış platformları var olmadan önce dizileri izleme şeklimiz, bazen rahatsız edici olsa da, zihinsel sağlığımız için daha iyiydi. Bir diziden sıkılmak çok daha uzun sürüyordu ve adeta keyfi zamana yaymak zorunda kalıyorduk. Aslında, reklamlar bile hedonik adaptasyona karşı iyi bir önlemdi. Çünkü onlar yayınlanırken, aklımız ekranda izlediğimiz aksiyonun yüzüne yansıyacak bir an yaşadı. Çocukken, bakkala gidip orada poşet jölelerle dolu bir şekilde ayrılmak gibi bir fanteziniz var mıydı? Ancak, mali durumunuz bunu yapmanıza izin verdiğinde, yaptınız mı? Eğer öyleyse, kaç kez yaptınız? Daha fazlası için ertesi gün gittiniz mi?

Hedonik uyum, haz ve uyumu kapsar.

Mutluluk ve hedonik temel

Göreceli mutluluk fikri, 1978’de Brickman ve ark. Hedonik hazzı Helson’ın uyum kuramı düzeyi çerçevesinde anlamaya başlamıştır. Bu teori, uyarım algısının önceki uyarımların karşılaştırılmasına bağlı olduğunu öne sürer. Bu, bir olayı veya bir öğeyi sevip sevmememizin daha önce olanlarla çok ilgisi olduğu anlamına gelir. “Ne kadar çok, o kadar iyi” fikri işe yaramaz. Örneğin, bir yemek sizi memnun edebilir ve onu sürekli tekrar etmek isteyebilirsiniz. Ancak tekrar ettiğinizde, ilk seferki kadar lezzetli olmama ihtimali yüksektir. Harika şefler, diğerlerinden sonra yenildiğinde daha lezzetli olan bazı yemekler olduğunu bilirler. Bu nedenle, belirli bir uyarandan önce hissedebileceğiniz zevk, büyük ölçüde kendinizi ifşa etmeden önce neler olduğuna bağlıdır.

Diener, Lucas & Scollon (2006) , Beyond the Hedonic Treadmill, Revising the Adaptation Theory of Well-Being başlıklı yakın tarihli bir makalede, hedonik olarak tarafsız olmadığımız sonucuna varmıştır. Aslında, Brickman ve Campbell, Hedonic Relativism and Planning the Good Society (1971) adlı makalelerinde, insanların mutluluk için bir ‘referans noktası’ olduğunu savundular. Bu nokta genlerimize ve çevremize bağlı olacaktır. Sabit nokta teorisi, insanların zamanla olumlu ve olumsuz yaşam değişikliklerine uyum sağladığını bulan sonraki araştırmalarla desteklenmiştir.

Temelin karmaşıklığı

Başımıza ne gelirse gelsin hepimizin dönmeye meyilli olduğu bir temelden bahsediyoruz. Basitçe söylemek gerekirse, hayatlarından memnun olma eğiliminde olan ve olmayanların olduğunu iddia ediyor. Dolayısı ile doyum (mutluluk) karşısında pınarlar gibiyiz ve farklı yaşamsal olaylar bizi ya geren ya da sıkıştıran güçlerdir. Bu konu daha karmaşıktır, çünkü sadece bir temel değil, birkaç tane olabilir. Örneğin, genel olarak hayatınızdan memnun olmakla ilgili bir temeliniz ve ayrıca anlık olarak mevcut hayatınızdan memnuniyetle ilgili başka bir temeliniz olabilir.

Psikolog Raquel Aldana

Mutsuzluğunuzu Kabul Etmek

Dünyaya şöyle söyleyebilirsiniz,

Düşünün, canınız istemediğinde gülümsemek zorunda olmadığınızı hissetmek ne kadar güzel olurdu? Dünyaya şöyle söyleyebilirsiniz, “Dünya, bugün dışarı çıkmak istemiyorum. Ben bugün kimseyi görmek istemiyorum.” Bazen kimsenin size eşlik etmemesini ve sadece kendinizle yalnız kalmayı istersiniz. Karnınızda bir düğümlenme hissi olmadan, daha doğrusu, suçluluk hissetmeden bunu dışarıya vurabilmeniz keşke daha kolay olsaydı. Tüm bunlar içinde oluşabilecek en iyi durum, etrafınızdakilerin sizin isteğinizi kabul edip, daha iyi hissettiğinizde geri gelmesi olurdu. Tabi bunu size söylenmeden ya da bu konuda dersler vermeye çalışmadan yapmaları. Bazen, tek istediğimiz tek başımıza bir süre uzanmak, gücünüzü toplamayı ve yenilenmeyi beklemek ve bunun sonunda her şeye geri dönmektir.

Kötü günler, özellikle iyi olanları takdir edebilmemiz için aslında gereklidir. Eğer ki dikkat edersek, karşılaştırmak ve farklılıkları tespit etmek bize çok şey öğretebilir. Çünkü güllerin dikenli olduğunu bilmemiz her zaman yeterli değildir; bize zarar verip vermediklerine dikkat etmeli ve dikenlerden uzaklaşmayı öğrenmemiz gerekir.

Kötü hissettiği için kendini suçlu hissetmek

İnsanlar arasında kötü hissetmek hayal ettiğinden daha yaygındır. Hayattaki hiç bir şey mükemmel değildir. Olan şey, toplumun üzgün olduğumuzun kabul etmemize ya da bunu göstermemize izin vermemesidir. Hatta, üzgün olduğumuzu göstermek bizi suçlu hissettirir ve diğer insanlar tarafından yargılanır. Üzgün ​​olduğunuzu söylerseniz, insanlar size kendinizi garip hissettirebilir. Değersiz olduğunuzu düşündüklerini düşünebilirsiniz. Ama daha sonra diğerlerinin sizin için üzüldüğünü ve sizi neşelendirmeye çalıştığını ve sizi dışarı çıkarmaya çalıştıklarını fark edersiniz. Diğer insanların kendilerini üzgün hissetmelerini kaldıramazlar. Bu onlara kendilerini rahatsız hissettirir. İşte bu yüzden bu duygu genel olarak örtbas etmeye çalışılır.

Belki de olan şey, birinin üzgün olduğunu gördüğünüzde bunun size sizin de zaman zaman bu şekilde hissettiğini hatırlatmasıdır. Üzüntüyü olabildiğince bastırmanız gerektiğini söyleyen bir toplumda, üzgün olmayı kabul etmek kolay değildir. Ancak, kendinizi kötü hissediyorsanız bunu saklamak zorunda değilsiniz ya da en azından bunun kendinizi kötü hissetmeniz gereken bişey olmadığını bilmelisiniz. Bu hayatın bir parçasıdır. Kötü günler her zaman vardır ve bunda bir sorun yoktur. Göründüğü kadar acı vermez. Bize bazı konularda belki de yardıma ihtiyacımız olduğunu göstermek için oradalar. Bu yüzden kendinizi iyi hissetmediğinizde, bu hissi bastırmaya çalışmak yerine kendinizi dinlemek önemlidir.

Kendinizi aslında hissettiğinizden farklı hissetmeye ve davranmaya zorlamak anlamsız bir davranıştır. Yüzünüze sahte bir gülümseme tutuşturmaya çalışmak gücünüzü azaltır. Ancak, hislerinizi dışarı vurabilmeye başladığınızda, bir şeylerin üstesinden gelebilirsiniz. Ve bunu olduğu gibi kabul ederseniz, belki de kendinizi suçlu hissetmeyi bırakacaksınız.

En iyi sığınağınız: kendiniz

Kötü günlerde, sığınmak için en iyi yer yine kendi içimizdedir. Her ikisinin de en iyisi: yalnızlık ama aynı zamanda birinin varlığı – kendinizin. Kendini suçluluk hissetmeden mutsuz olabilirsin ve bu durumdan kurtulmak için sana yardım edebilecek kişi yine sensin. Işıklarını kapatıp ampullere ne olduğunu kontrol edebileceğin bir yer bulabilmek önemlidir. Bunu tespit ettikten sonra sorunları düzeltir ve ışıkları tekrar açabilirsiniz. İstediğiniz zaman kaçabileceğiniz ve o anın sizi dış dünyaya kapatabileceği bir yer bulun.

Duygularınızın size ne anlatmaya çalıştığına iyi kulak verin. Her şeyden öte, dışarı çıkmak ve mutlu olduğunuzu iddia etmek sizin için hiçbir fayda sağlamaz, çünkü bu sadece duygularınızın kendini daha fazla duyurmaya çabalamasına sebep olur ve bu raddede yaşadıklarınızı tamir etmenin daha zor olmasını sağlar. Kendinizi kucaklayın. Kötü hislerinizi açığa çıkarın ve bunu yaparken sadece ne olup bittiğini anlamaya önem verin. Kendinize zaman ayırmanız gereklidir ve bunun için asla suçlu hissetmemelisiniz. Dünya yine dönmeye devam etsin. Yeterince güçlü olduğunuzda ayağa kalkıp geri döneceksiniz… Üzerinizde baskı hissetmeyin.

Her Şeyim Var Ama Hala Mutsuzum

Her Şeyim Var Ama Hala Mutsuzum
Çocukluktan Gelen Suçluluk Duyguları
Her şeye sahibim ama mutlu değilim

“Her şeye sahibim ama mutlu değilim ve hiçbir şey beni tatmin etmiyor.” Bu duygu genellikle çocukluktan kaynaklanır. Ayrıca uygun şekilde ele alınmazsa gelişmeyi engeller. Her şeye sahipsiniz ama mutsuz hissediyorsunuz. Neden mutlu olamıyorsunuz? Memnuniyetsizliğiniz nereden geliyor? Üzüntünüzün kaynağı ne? Etrafınızda birçok insan olmasına rağmen neden bu kadar mutsuz ve yalnız hissediyorsunuz? Korkularınızı dağlamaktan sizi alıkoyan nedir?

Böyle hissediyorsanız, terapiye başvurmak istemiş olabilirsiniz. Çünkü suçluluk, yalnızlık ve tatminsizlik duygularından kurtulmak kolay değildir. Genelde fark etmediğiniz şey, kural olarak, bu duyguların çocukluğunuzdan kaynaklandığıdır. Bu, özellikle sevdikleriniz ve yakınlarınız, bir işiniz, aileniz ve güvenliğiniz varsa, sizin için kafa karıştırıcıdır. Ancak, bu duygular düşündüğünüzden çok daha yaygındır. Bakalım bunların arkasında ne yatıyor.

Sosyal kabul, ‘sevilmek’, çok fazla güce sahiptir çünkü yalnızlık duygularını uzak tutar. Rollo May

Çocukluktan gelen suçluluk duygularını taşıyoruz. Bu suçluluk duygusunun arkasında ne yatıyor?

Bu tür bir suçluluk hissediyorsanız, muhtemelen faydalı bir hayatınız var ve her yönden yetkinsiniz. Sorun şu ki, her şeye sahip olduğunuzu hissediyorsunuz ama aynı zamanda anlayamadığınız veya kavramsallaştıramadığınız bir tür ıstırabı da yanınızda taşıyorsunuz ve mutsuz hissediyorsunuz. Dahası, çektiğiniz acıda kendinizi tanımakta bile güçlük çekersiniz. “Hiçbir şey istemiyorum, neden bu rahatsızlığı hissediyorum?” bunu kendinize sorun. Bunun nedeni, çocukluğunuzda veya ergenliğinizde, duygusal ihtiyaçlarınızı değil, fiziksel ihtiyaçlarınızı karşılamış olmanız olabilir.

Bu, ana bağlanma figürlerinizle (genellikle ebeveynleriniz) duygusal olmayan söylemlerle karşı karşıya kaldığınız anlamına geliyordu. Örneğin, duygusal ilgiye veya yakınlığa ihtiyaç duyduğunuzda, “Bütün gün çalışıyorum, bu kadar bencil olmayı bırakın” gibi yanıtlar aldınız. Bağlanma teorisinin geliştiricileri (Ainsworth, 1969; Bowlby, 1990), çocukken ebeveynlerimizin bağlanma veya bağlanma stilini taklit ettiğimizi iddia ettiler. Bu nedenle neye bakmamız veya neye önem vermemiz gerektiğini vekaleten veya taklit yoluyla öğreniriz. Aslında gözlemlediklerini veya çevremizin bize aşıladığını bütünleştiririz.

Bu nedenle, çocuklukta, duygusal ihtiyaçlarınızdan bağlantıyı kesmeyi, maddi araçlar, toksik üretkenlik veya sizi bir şekilde sosyal olarak tatmin eden herhangi bir şey yoluyla psikolojik iyiliği aramayı öğrendiniz.

Duygusal yalnızlık gözlemlenmelidir.

Her şeye sahipmişim gibi hissediyorum ama…

Her şeye sahipmişsiniz gibi hissediyorsunuz, ama bu ne anlama geliyor? Bu, kontrol etmeniz gereken ilk kısımdır. Aslında, kendinize acınızın yoğunluğunu azaltmak için her şeye sahip olduğunuzu söyleme eğilimindesiniz. Ancak doğa bilgedir ve birdenbire ya da sebepsiz yere duygular üretmez. Hayatınızda rahatsızlık hüküm sürdüğünde, bunun üzerinde çalışmanız ve sizi endişelendiren veya üzen şeyi çözmeniz gerekir. Duygusal yalnızlık gözlemlenmelidir. Bu duyguları netleştirmek, yaşamınızı arzu ettiğiniz değerlere göre anlamanıza ve yeniden yönlendirmenize izin verecektir. Bunu yapmak için, zihninizi açmalı ve çalışmaya aşırı bağlılığın veya hedeflere ulaşma ihtiyacının sizi tamamlayamadığını anlamalısınız.

Geriye dönüp bakarsanız, ailenizin mi yoksa sosyal geçmişinizin mi akademik başarıya mı yoksa iş başarısına mı her şeyden daha fazla değer verdiğini anlayabilirsiniz. Eğer bu şekilde şekillendirilmişse, muhtemelen başarılarınızdan veya başkalarına olan bağlılığınız dışında bir şey için değerli olmanıza yönelik karmaşık ihtiyaca olan ilgiyi azaltmıştır. Bazen sağlıklı bir yaşam tarzı modeli oluşturmak veya yeniden kazanmak için size rehberlik edebilecek ruh sağlığı uzmanlarına başvurmanız gerekir. Gerçekten de, yolculuğunuzda dostça olmayan yollardan geçtiğinizde desteklenme ihtiyacınızı belirlemek çok önemlidir. Her şeyden önce, başkalarıyla olan ilişkiniz, kendinizle sağlıklı bir ilişki kurmayla başlar.

Raquel Aldana

Sevgisizlik:

Erken çocukluk yıllarında başlayan, 

Sevgisizlik veya değersizlik, erken çocukluk yıllarında başlayan, bizim kontrolümüz altında olmadan oluşan bir duygu ve inanç durumudur.  Burada “bizim kontrolümüz altında olmadan oluşan” cümlesinin özellikle altını çizmek istiyorum. Çünkü bebeklik ve erken çocukluk yıllarımızda bizim bilinçli zihnimiz henüz  gelişmemiştir. Ancak bilinçaltı zihnimiz aktif bir şekilde çalışmakta ve o yaşlarımızda hissettiğimiz duygular ve bu duygular doğrultuda oluşturduğumuz inançları kaydetmektedir. Yani küçük bir çocuğun doğduğu aile, o küçük çocuğa sevgi göstermeyecek bir yapıdaysa o çocuk daha henüz hayatının ilk yıllarında sevgisizlik, bir diğer anlamı ile değersizlik duyguları ile karşılaşacak, bu doğrultuda bir inanç geliştirecek ve ileride yüksek ihtimalle “sevgisiz büyüyen insan” kategorisine dahil olacaktır ki bu bizim toplumumuzda nadir rastlanılan bir durum değildir.

Kısacası sevgisizlik duygu durumu ile eğer çocuğuna değer gösteren, sağlıklı bir aile ortamında büyümediysek çok küçük yaşlarda karşılaşırız ve sevgisizlik, değersizlik duyguları ile büyürüz ve bu bizim kontrolümüzde değildir. Nitekim ailemizi biz seçemeyiz.  Bilinçli zihnimiz gelişmediği içinde onlardan aldığımız telkini geri çeviremez hemen kabul ederiz. Peki sevgisiz, yani öz sevgi eksikliği ile büyümemizin neticesinde ne olur? Sevgisizlik, sevgisiz büyümek neden psikolojik problemlerin temel sebebidir?

Sevgisizliğin Sonuçları

Sevgisizliğin sonuçlarını anlamak için ilk olarak şunu anlamamız gerekmektedir; “hayat içerisinde her şeyde olduğu gibi duygu durumlarımız arasında da doğrudan bir bağlantı vardır” Duygularımız öylesine kendiliğinden şekillenmez! Sevgisizlik durumunun, duygusunun doğuracağı diğer sonuçlar; özgüven eksikliği, kendini kabul edememe, benlik duygusunu ortaya koyamama, rezil olma korkusunu şiddetli yaşama gibi duygu ve durumlardır. Sevgisizlik neticesinde bu duygu ve durumların ortaya çıkmasının temel sebebinde ise sevgisiz büyümüş insanın kendisini değersiz hissetmesi, görmesi yatmaktadır. Şimdi şu şekilde düşünün; bilinçaltı düzeyde kendisini değersiz gören ve hisseden bir insan otomatik olarak diğer insanları büyütme eğiliminde olur. Çünkü kendisi değersiz biridir, yani diğer insanlardan bilinçaltı düzeyde kendisini daha aşağıda görmektedir. Değersizlik duygusunun insandaki tezahürü budur.

Peki şimdi asıl sorumuza gelelim, sizce kendisini değersiz hisseden bir insan, bilinçaltı düzeyde kendisini diğer insanlardan daha aşağıda gören bir insan öz güveni yüksek bir insan olabilir mi? Sosyal ilişkilerinde benlik duygusunu ortaya koyabilir mi? Söylemek istediklerini rahat bir şekilde dile getirebilir mi? Pek tabii hayır! Çünkü yukarıda dediğim gibi kendisini değersiz görmektedir. Kendisini değersiz gören bir insan bunları nasıl yapabilecek veya nasıl özgüven sahip olabilecek ki? Devam edersek, öz sevgi eksikliğinden ötürü öz güveni olmayan bir insanın bu eksikliği kapatmak adına uyuşturucu maddelerine başvurma ihtimali yüksek midir? Ona zarar veren arkadaşlarının olmasına rağmen sırf kendilerini seviyor diye onlarla arkadaşlıklarını devam ettirme ihtimali yüksek midir? Pek tabii yüksektir. Nitekim bir insan ya içeriden kendisini olduğu gibi değerli hisseder, kendisini sever ya da bunu dışarıdan arar ve onu bulduğunda o sevgi ona zarar verse dahi bırakmak istemez.

Bakın bir sevgisizlik duygusu, inancı neticesinde kişinin hayatında neler neler olmaktadır. İşte ben bu sebepten ötürü, sevgisizlik, öz sevgi eksikliği tüm psikolojik problemlerin temel sebebidir dedim.
Tabii burada şuna katılıyorum, hayattaki her psikolojik problemi sevgisizlik durumuna bağlayamayız. Ancak özsevgi eksikliği hayattaki birçok problemin temel yapı taşlarından bir tanesidir. Mesela 30 yaşına gelmiş ama hala kendisini ailesine kanıtlamaya çalışan ve onların onayını almaya çalışan, onlardan “aferin” kelimesini duymaya çalışan bir bireyi düşünün. Bu bireyin bu davranışlarının altındaki temel sebep nedir? Değer görme, sevilme ihtiyacının olma ihtimali var mı? Tabi ki de var. Nitekim bir çocuk küçükken en çok ailesinden sevgi görmek ister. Eğer çocuk küçük yaşlarda bunu göremez ise hayatının diğer yıllarında, yetişkin bir insan olduğundan dahi bu sevginin peşinden koşabilir.

Sevgisizlik durumunun oluşturduğu değersizlik duygusunun en kötü yanlarından bir tanesi de kişinin kendisini değerli hissetmediği için sürekli olarak dışarıdan değer aramaya çalışmasıdır. Yukarıda vermiş olduğum örnekte olduğu gibi bu aile içerisinde değer aramak olabileceği gibi aile dışında da değer aramak olabilir. Mesela arkadaş ortamı bunların en başında gelir. Kişi sırf ona değer veren arkadaşlarını kaybetmemek adına istemediği halde bazı işleri yapabilir veya dahil olmak istemediği bir plana onları kaybetmemek adına hayır diyemeden katılabilir. Çünkü eğer hayır derse arkadaşlarını kaybedebilir. Peki arkadaşlarını kaybederse ne olur? Tabi ki de onlardan aldığı o değeri alamaz. Kişi işte sırf bu değeri, sevgiyi kaybetmemek adına, ilişkileri içerisinde sürekli olarak kendisinden taviz verir. Bu durumda kişinin sağlıklı ilişkiler geliştirmesine engel olur. Psikolojik problemlerin birçoğunun temelinde sevgisizlik, kişinin öz sevgi eksikliği vardır. Öz sevgi eksikliği öyle bir durumdur ki yukarıda anlattığım üzere birçok farklı olumsuz duygu ve duruma sebep olur. Bu yüzden de öz sevgi eksikliğinin giderilmesi gerekir. 

Eğer evinizde küçük bir çocuğunuz veya kardeşiniz var ise ona sevginizi gösterin. Burada sevginizi göstermek için onun anlattığı bir olayı bile dinlemeniz yeterlidir. İlla ki ona onu sevdiğinizi söylemenize gerek yok. Unutmamak gerekir ki bir çocuğun en temel ihtiyaçlarından bir tanesi ailesi tarafından onaylanmak ve sevilmektir. Aşırıya kaçmadan onu sevdiğinizi ve doğru hareketlerinde onu onayladığınızı belli edin. Bu çocuğun ileride çok daha sağlıklı bir psikolojiye sahip olmasına neden olur. 

İnsanlar Ne Der? Düşüncesi İle Yaşamak

Hayat içerisinde sosyal ilişkilerimizi şekillendiren düşünce kalıplarını ve duygularımızı kontrol etmeliyiz.

Hayatımızın büyük çoğunluğunu sosyal ilişkilerimiz ile geçer. Öyle ki gün içerisinde yakınlık derecesine bakılmaksızın, birçok insan ile iletişime geçeriz. Çalıştığımız yerde, otobüste, dışarıda, kafelerde kısacası her yerde tanıdığımız veya tanımadığımız insanlar ile iletişim halinde oluruz. Eğer, hayatımızın büyük çoğunluğunu kapsayan sosyal ilişkilerimizde, kendimizi ifade etmekte zorlanıyorsak, duygularımızı bastırarak yaşıyorsak, insanların gözüne bakmaktan dahi çekiniyorsak, bu hayat bizler için çekilmez bir hal alır. Çünkü hayatımızın büyük bir çoğunluğunu kapsayan olay karşısında güçsüz bir durumdayızdır. Bu yüzden hayat içerisinde sosyal ilişkilerimizi şekillendiren düşünce kalıplarını ve duygularımızı kontrol etmeliyiz. Sosyal hayatımızı oluşturan, sosyal ilişkilerimizde, davranışlarımızı şekillendiren öyle bir düşünce var ki, bu düşünce, istisnasız olarak, fark edemesek de her yerde karşımıza çıkar. Bu düşünce kalıbı “İnsanlar ne der?” düşüncesidir. 

İnsanlar ne der düşüncesi hayatımızın her alanında kendisini göstermektedir. Ancak bizler bu düşünce kalıbını bilinçli zihnimiz ile fark edemeyiz. Nitekim bu düşünce kalıbı, gün içinde, sosyal ilişkilerimizde “insanlar ne der?” acaba diye sürekli olaraktan aklımıza gelmez. Bu düşünce kalıbı daha çok “duygu” olarak içimizde belirir. Hani şu çok meşhur rezil olma korkusu var ya, onun bir tezahürü olarak karşımıza çıkar.

Bu duyguyu çok şiddetli bir şekilde yaşamamız sizin de tahmin edebileceğiniz gibi, hayatımızı felç eder ki zaten bunu hepimiz biliyoruz. Ancak burada asıl önemli olan nokta bu duygunun hayatımızı ne kadar çok etkilediği üzerine konuşmak değildir asıl önemli olan nokta bu duyguya, düşünce kalıbına nasıl çok fazla kulak asmayabileceğimizi öğrenmektir. Nitekim eğer bunu başarabilirsek, sosyal ilişkilerimizde rahat bir şekilde davranmamızı en çok engelleyen, bir duygudan kurtulmuş olacağız. Bunun sonucunda da sosyal ilişkilerimizde çok daha rahat, özgür davranışlar sergileyebileceğiz. 

İnsanlar ne der? Düşüncesinden Kurtulmak 

İnsanlar ne der? elalem ne der? düşüncesinden kurtulmanın en temel yolu; davranışlarımızı değiştirmektir. Yani insanlar ne der? rezil olur muyum? diye korkup yapmadığınız, davranışların tamamını yapmaktır. Siz bunu bilinçli zihniniz ile bilerek yaptıkça, zihninize gelen bildirimleri (yapma rezil olursun gibi) umursamamaya başlarsanız ve bir müddet sonra bu bildirimlerin etkisi hissetmeyeceğiniz kadar az olur. Ancak tam tersi durumda, eğer zihninize gelen “insanlar ne der?” düşüncesini umursarsanız ve bu doğrultuda harekete geçmezseniz emin olabilirsiniz ki bir daha ki sefere bu bildirim daha şiddetli gelecektir. Yani aslında bu bildirimi umursadıkça, kulak astıkça daha da büyüyecektir.

Mesela bu zamana kadar insanlar ne der düşüncesinin oluşturduğu korku yüzünden sınıfta bir kere bile parmağını kaldırmamış bir öğrenci için parmak kaldırmak ve hocaya bir soru sormak gerçek anlamda onu zorlayan bir eylem olacaktır. Ancak eğer bu kişi, tüm korkusuna ve aklına gelen “yanlış söylersem, kekelersem insanlar ne der?” düşüncesine rağmen sınıfta parmağını kaldırır ve hocasına anlamadığı bir yerde soru sorarsa veya hocanın sorduğu bir soruya cevap verirse ve bu davranışını sürekli olarak tekrar ederse artık hissettiği korku duygusunu ve zihnine gelen bildirimi önceki kadar şiddetli yaşamaz. Ayrıca bu yüzleşme sayesinde kişide “ben korkuma rağmen harekete geçebilirim” bilinci oluşur ve bu da özgüveni doğurur.

Planlı Olmak Neden Önemlidir?

Öyle ki yeri geliyor gün içerisinde kendimize ayıracağımız, “şurda 1 saatte kafamı dinliyeyim” diyeceğimiz zamanlar bile olmuyor. 

Hayat içerisinde hepimizin bir takım istekleri, hedefleri, yapmak istedikleri var. Ancak şunu hepimiz biliyoruz ki bir takım sorumluluklarımızdan ötürü hepimizin zamanı oldukça kısıtlı. Öyle ki yeri geliyor gün içerisinde kendimize ayıracağımız, “şurda 1 saatte kafamı dinliyeyim” diyeceğimiz zamanlar bile olmuyor. Resmen hepimiz için hayat durmayan bir aksiyon filmi gibi, sürekli bir meşguliyet içerisindeyiz. İşte bir de bu meşguliyet içerisinde gerçekleştirmek istediğimiz, sahip olmak istediğimiz, öğrenmek istediğimiz veya kazanmak istediğimiz bazı şeyler var. Her ne olursa olsun hayat içerisinde bir takım şeylere sahip olmak, kazanmak, öğrenmek adına yapmamız gereken ilk şey; sahip olmak istediğimiz şey üzerine zaman ayırmaktır. Peki bu zamanı nasıl ayıracağız? Planlı olmak ile istediğimiz şeylere zaman ayırmanın arasındaki bağlantı nedir? Planlı olmak zaman yönetimi ve harekete geçmede neden önemli bir faktördür?

Plan yapmak bir eylemi bitirmede, hedefe ulaşmada en temel ve en etkili faktörlerden bir tanesidir.

  • Yapmak istediğiniz eylemleri veya öğrenmek istediğiniz konuları belirli zaman dilimlerine günü gününe bölün. (Yani parçalara ayırın)
  • Ve bu zaman dilimlerinde ( gün gün) ne yapacağınızı yazılı bir şekilde kağıda dökün. (Ayrıntılı bir şekilde; atıyorum ayın 1’de şu konuya çalışacağım ayın 2’sinde şu konuya çalışacağım şeklinde)
  • Mutlaka planlarınızı haftalık veya aylık şeklinde oluşturun.
  • Planınız gerçekçi olsun. (Gerçekleştiremeyeceğiniz planlar yapmayın!) 
  • Günün hangi zaman dilimlerinde planınıza vakit ayıracağınızı belirtin.
  • Plan başlangıcı kolaydan zora şeklinde ilerlesin. Bir anda kendinize çok fazla yük oluşturmayın. 
  • Elinizde bir ajanda olsun veya telefonunuzdaki not defterine planlarınız yazılmış olsun. 
  • Gün sonunda çalışma yapmış olduğunuz planlarınıza tik atın. Bu motivasyon artırmada çok etkili bir yöntemidir. 

Hedef belirlemek, insanın aldığı bir karar neticesinde belirli bir zamandan sonra belirli bir noktaya ulaşmak istediği yeri belirlemesidir ve hedef belirlemek hayat içerisinde “girişimde bulunmak” kadar önemli bir eylemdir. Ancak gelin görün ki toplumdaki insanların büyük çoğunluğu ya hedef belirlemenin önemini bilmezler ya da bilseler dahi hedef nasıl belirlenir? Sorusunun cevabını gerçek anlamda bilmezler, “Kararlıyım bu yıl sigarayı bırakıcam” demeyi hedef belirleme olarak görürler. Ancak sevgili dostlar, bu hedef belirleme falan değildir. Nedenlerini, “hedef belirlemenin kriterleri” bölümünde anlatacağım. Ancak ilk olaraktan hedef belirlemenin öneminden bahsetmek istiyorum ki bir eyleme başlamadan önce kendi isteğinizle hedef belirleme eylemini gerçekleştirin.

Peki hedef belirlemenin faydaları, önemi nedir? 

Hedef belirlemek; bireyde dinamiklik oluşturur, yüksek enerji potansiyeli oluşturur ve hayata heyecan katar. En önemlisi de bir kişi hedef belirlediği zaman, zihinsel enerjisini tek bir odak noktasına toplamış olur. Kişinin odak noktasının bir hedef üzerinde toplanması ile beraber, bilinçli zihni ile farkında olmasa dahi beyni, o hedefe nasıl ulaşacağı üzerine, kişi için çözüm yolları arar ve kişiye bunu “fikir” yolu ile sunar. Yani aslında beynimiz bir hedef belirlediğimizde farkında olmasak dahi bize çok fazla yardımcı olur. Ancak tam tersinde bir hedef belirlemediğimiz zaman da beynimiz, bize hiçbir şekilde yardımcı olmaz; çünkü odak noktası tek bir konu üzerinde toplanmamıştır ve dağınıktır. 

Ayrıca şunu da bilmek gerekir ki net bir hedef belirlemediğinizde  harekete geçemezsiniz; çünkü beyin için harekete geçmek adına hiçbir sebep yoktur. Bakın sevgili dostlarım beynimiz doğası gereği daima güdülenmeyi bekler. Yani harekete geçebilmesi için önünde muhakkak ki bir hedef olması gerekir. Başka türlü ise harekete geçmez… Bu durumu şuna benzetebiliriz; bir taksiye biniyorsunuz ama taksiye nereye gideceğinizi söylemiyorsunuz. Sizce o taksi nereye gideceğini bilebilir mi? Tabi ki de hayır. Bu yüzden şunun farkında olun; beynimizin büyük bir enerjisi var; ama o enerjisini kullanmak için bizim onu bilinçli zihnimiz ile yönlendirmemiz gerekiyor. Bunu da hedef belirleyerek yapabiliriz.

canım sıkılıyor

Hayatınız içerisinde sürekli olaraktan “canım sıkılıyor” diyenlerdensiniz bilin ki bu can sıkkınlığınızın ana nedeni hedefsizliktir. Çünkü sevgili dostlar bizlerin insan olarak bir enerjisi var ve bu enerjimizi mecburen boşaltmak zorundayız ve aynı zamanda kendimizi tatmin etmek için bir sonuca da ulaşmalıyız. Hedefi olmayan, yani hayatında amacı olmayan bir insan genellikle enerjisini atmak için zaman öldüren eylemler ile haşır neşir olur. Mesela bilgisayar oyunları oynar, sürekli dışarıda gezer, Instagram’da dolaşır vs. Tabi bu eylemleri yaparken de aynı zamanda hiçbir sonuca ulaşamadığı içinde daima bir tatminsizlik yaşar. Nitekim kişi için gün bitmiştir ve o biten gün önceki gün ile aynıdır. Hiçbir şey kazanılamamıştır. Zaman bu şekilde akıp gittikçe kişi, hiçbir sonuca ulaşılamadığı, hiçbir başarı elde edemediği için daha fazla “Canım çok sıkılıyor” demeye başlar ve bir kısır döngüye girer. 

Bu kısır döngüyü kırmanın yolu ise harekete geçirici bir hedef belirlemektir.

Her işte, eylemde olduğu gibi hedef belirleme eyleminin de kendine göre belirli kriterleri vardır. Bir hedef belirlenirken, bu kriterlere uyulmadığı taktirde etkili bir şekilde hedef belirlemiş olmazsınız. Hatta bazı durumlarda hedef belirlemiş dahi olmazsınız. Nitekim insanlar, “1 ayda 30 kilo vericem veya 1 ayda 5 tane kitap bitircem” dediklerinde, hedef belirlediklerini düşünmektedirler. Ancak hedefler bu şekilde belirlenmez. Bu şekilde belirlenmiş olan hedefler, çok yüzeysel ve sığ kalır. Çok yüzeysel ve sığ olarak belirlenmiş olan hedeflerde, kişiyi motive etmez ve odaklanmasına yardımcı olmaz. Neticede ise kişi, karşılaştığı ilk zorlukta pes etme eğiliminde olur.

Hedef belirlerken nedenlerinizi de belirlemelisiniz

Bir hedef belirleyeceğiniz zaman, o hedefe ulaştığınızda kazanacaklarınızı net bir şekilde bilmezseniz o hedefin peşinden gitmenizin de sizin için pek fazla bir anlamı olmaz. Mesela diyelim ki spora başladınız ve kendinize hedef belirlediniz. Hedefiniz fit bir vücuda ulaşmak olsun. Eğer siz fit bir vücuda sahip olduğunuzda “Hayatınızda ne gibi değişiklikler olacağından, hayatınıza girecek olan artılardan” haberdar olmazsanız, yani bunların bilincinde olmazsanız; fit bir vücuda sahip olmak için ortada bir nedeniniz kalmaz. Bir nedeniniz kalmadığı için de hedefinizden en kısa süre içerisinde vazgeçersiniz. Bu yüzden bir hedef belirleyeceğiniz zaman muhakkak ki ilk olaraktan o hedefe ulaşınca neler kazanacağınızı net bir şekilde belirlemelisiniz. Bunu yapmanız ile beraber o hedefe ulaşmak için güçlü nedenleriniz olacaktır. İşte o zaman, hedefiniz doğrultusunda ilerlerken pes etme eğiliminde değil de mücadele etme eğiliminde olursunuz. Hedef belirlemede dikkat edilmesi gerekenler de ilk olarak buna dikkat etmeniz gerekir. 

Hedefleriniz zaman ve nicelik açısından ölçülebilir olmalı ve kesinlik ifade etmelidir

Hedeflerimizin peşinden giderken, bilinçaltı zihnimizin desteğini almak istiyorsak, bilinçaltı zihnimizi belirsizlikten kurtarmalıyız. Bunun içinde hedeflerimizi “zaman, nicelik” bakımından ölçülebilir hale getirmeliyiz. Nitekim “İleride daha sağlıklı olacağım” demenizin, bilinçaltı zihniniz için hiçbir anlamı yoktur. Çünkü bu tarz bir söylemde belirsizlik söz konusudur. Mesela zaman bakımından ne zaman sağlıklı olucan? Kesin tarih ne? Hangi eylemleri gerçekleştircen de sağlıklı olucan? Bu ve benzeri soruları, bilinçaltı zihninize, yani kendinize açıklamadan, sağlıklı bir hedef belirlemiş olmazsınız. Bu yüzden, bir hedef belirleyeceğiniz zaman, her şeyi açık ve net bir şekilde belirtmeniz gerekir.

 Belirleyeceğiniz Hedefler Sizi Kararsızlıktan Kurtarmalıdır

Bunun için elinize temiz bir kağıt alın ve gerçekleşmesini istediğiniz en az 10 hedefi yazın. Ardından gerçekleşmesini istediğiniz 10 hedefinizin arasından seçim yapacaksınız. Ancak bunu en acil ve önemli olma sırasına göre belirleyeceksiniz. En acil ve hayatınıza en büyük katkıyı sağlayacak olan hedef 10 puan iken acil olmayan ve hayat kalitenize katkısının az olacağını düşündüğünüz hedefe 1 puan vereceksiniz. Böylece hedeflerinizi eleyeceksiniz. Bu eleme işlemi diğer hayallerinizden vazgeçmeniz demek değildir, sadece sıraya koymaktan ibarettir. Şimdi ise 10,9,8,7,6 puanlarını verdiğiniz hedefleri, belirli zaman dilimlerine ayırmalı ve hedeflerinize tek tek odaklanmalısınız. Benim sizlere burada tavsiyem; belirli zaman dilimlerinde sadece 1 tane hedefe odaklanmanız olacaktır. Bu tavsiyemin nedeni: Odak noktanızı sadece bir işe odaklarsanız, o iş üzerinde çok daha fazla verimli çalışacak olmanızdır.

Aynı zaman dilimlerine 2 veya daha fazla hedef koyarsanız odak noktanız dağılır ve hiçbir hedefin üzerine yoğunlaşmak istemezsiniz. Gerçekleştirmek istediğiniz hedeflerinizi, bir kağıda yazmanız ve hedeflerinizi önem sırasına göre elemeniz ile beraber, kendinizi kararsızlıktan kurtarmış olursunuz. Yani kafanızda dönen “Bunu mu yapsam? Ne zaman başlasam?” gibi sorulardan kendinizi kurtarırsınız. Bu durum üzerinizdeki ataletin ve stresin en büyük ilacıdır. Hedeflerinizi önem sırasına göre ayırmanız neticesinde zihniniz rahatlar. Çünkü artık siz ne yapacağınıza karar vermişsinizdir.

Hedefinizi Parçalara Bölün

Hedef belirleme yöntemleri adımlarında 4’cü sırada dikkat etmeniz gereken adım, hedefinizi parçalara bölmektir. İnsanların çoğu zaman hedef belirlerken yaptıkları en büyük hatalardan bir tanesi de hedefi parçalara bölmemektir. Hedefinizi parçalara bölmeden hedefinize ulaşmanız oldukça zordur. Bir hedef belirlerken, ana hedefe ulaşmak için hedefinizi; kısa vadeli hedefler, orta vadeli hedefler ve uzun vadeli hedefler olarak  parçalara ayırmalısınız. Ancak hedefinizin zaman dilimi aralığı ne olursa olsun , hedefinizi bu şekilde parçalara bölmeniz sizler için en iyisi olacaktır. Eğer hedefinizi parçalara bölmezseniz, hedefiniz altından kalkamayacağınız bir yüke dönüşür. Burada sizlere Henry Ford’un bir sözünü de paylaşmak istiyorum; “Hiçbir şey zor değildir, yalnız onu ufak parçalara bölmesini bilelim.”

Umursamak, en kısa açıklaması ile birlikte “herhangi bir olaya, olguya veya varlığa” değer vermektir ve umursamak insanda bazı duyguların oluşmasına neden olur. Mesela çok basit bir örnek vermem gerekirse eğer hayatınızda yeni bir araba, telefon veya herhangi bir başka varlık aldığınızda ilk başta o varlığın üstüne çok titrersiniz ve o varlığı kaybetmekten veya zarar görmesinden çok korkarsınız. Peki neden? Çünkü daha yeni aldınız ve o varlığa gerçek anlamda çok değer veriyorsunuz. Aynı şekilde bir başka örnek verecek olursam eğer “insanların ne dediğini” çok umursarsanız, yani insanların düşüncelerine çok değer verirseniz rezil olmaktan veya reddedilmekten çok korkarsınız. Çünkü diğer insanların düşünceleri sizin için çok önemlidir.

Yukarıdaki örneklerden anlaşılacağı üzere umursamak bizlerde bir takım duyguların oluşmasına neden olur ve umursamanın doğuracağı bir diğer önemli sonuç da herhangi bir olayı, olguyu veya varlığı büyütmenize sebep olmasıdır. İşte umursamanın asıl kilit noktası da budur. Nitekim sizler bir şeyi büyütmeye başladıkça o büyüttüğünüz şeyin karşısında kendinizi güçsüz hissetmeye başlarsınız. Kendinizi güçsüz hissettikçe o eylemi yapmak sizler için çok daha zor hale gelir ve neticede o eylemi gerçekleştirmezsiniz. Mesela çevrenizde kızlara veya kadınlara çok değer veren insanları inceleyin, incelemeniz sonucunda fark edersiniz ki bu insanlar muhakkak bu konularda başarısızdır. Peki neden? Çünkü çok fazla umursuyorlar. Çok fazla umursadıkları için onların yanında kendilerini küçük görüyorlar ve “kaybetme, reddedilme” korkularını çok şiddetli yaşıyorlar. Neticede ise girişimde bulunamıyorlar ve sonuç olarak dan yeni bir kız veya kadın ile ilişki başlatamıyorlar.

Bununla beraber birçok insan, yapacağı eylemler sonucunda hissedeceği duyguları çok umursadığı için harekete dahi geçemiyor. Mesela kişi, spora başlamak istiyor ancak spor sonucunda hissedeceği fiziksel acıyı büyüttüğü için spora başlamıyor veya kişi ders çalışmak istiyor ancak ders çalışma sonucunda hissedeceği stres duygusunu çok umursadığı için ders çalışmaya başlamıyor. Sürekli olarak dan erteliyor ve o eylemi yapmaktan kaçıyor. Neticede ise harekete geçemiyor. İşte ben bu duruma “Olumsuz duygulara fazla odaklanmanın bedeli” diyorum. Öyle ki hayat içerisinde birçok kişi yeni bir eyleme başlayacakları zaman hissedecekleri doğal olan olumsuz duyguları çok fazla umursadığı için harekete geçemiyor ve neticede hiçbir varlık kazanamıyor.

En basitinden kişi, geleceğini kurmak istediği kişiye karşı duygularını açmaktan ölümüne korkuyor; çünkü reddedilme korkusuna çok fazla odaklanıyor; “Ya şöyle derse, ya böyle derse” buna en güzel örnektir. Ancak burada şu gerçeği söylemeliyim; “Hayattaki kaybedenler topluluğu, insanların hissettiği olumsuz duygulara çok fazla odaklanmasının sonucu oluşuyor.” Nitekim toplumun %80’lik kesimi, yapacakları eylemler sonucunda hissedecekleri olumsuz duygulara odaklandığı için girişimde bulanamıyor ve hiçbir şey kazanamıyor. Ancak geriye kalan o ufak kesim, eylemleri sonucunda hissettikleri veya hissedecekleri olumsuz duyguları umursamadıkları için girişimde bulunabiliyor ve neticede bazı maddi ve manevi varlıkları kazanma şansını yakalıyorlar. İşte bu yüzden olumsuz duyguların varlığını umursamamak oldukça önemlidir.

Olumsuz Duyguları Fazla Umursamanın Sonucu

Olumsuz duygulara fazla odaklanmanın sonucunda sadece içinizdeki olumsuz duyguyu daha da çok büyütmeye başlarsınız. Mesela birçok kişi herhangi bir tanı almadan kendilerine “özgüvensiz, sosyal fobik” ve benzeri sıfatları takıyor. Peki neden? Çünkü hissettikleri olumsuz duyguyu büyütüyorlar ve sonucunda o kanıya varıyorlar. Mesela yeni bir ortama giriyorlar ve doğal olarak dan girdikleri yeni ortamda kendilerini biraz çekingen hissediyorlar ancak bu duygunun normal bir duygu olduğunu kabul etmiyorlar ve başlıyorlar internette “Çekingenlik nasıl yeniler? Utangaçlıktan nasıl kurtulunur? Özgüven nasıl artırılır?” gibi konuları aramaya.

Neticesinde ise yeni bir eylem sonucunda doğal olarak dan hissettikleri o kaygıyı “sosyal fobiye, özgüvensizliğe veya utangaçlığa” yorumluyorlar ve buna inandıkları için daha fazla içlerine kapanıyorlar. Halbuki bu insanlar özgüvensiz veya sosyal fobik falan değil. Sadece bazıları doğal olarak dan hissettikleri olumsuz duyguları çok büyütüyorlar ( Araştırma yaparak, kafalarına takarak) ve nihayetinde durduk yere kendilerini sosyal fobik, özgüvensiz veya utangaç ilan ediyorlar.

İşte olumsuz duygulara fazla odaklanmanın sonucunda yukarıdaki örnek de vermiş olduğum üzere kendi kendinizi durduk yere hasta ilan edebilirsiniz. Bu yüzden hayatınız içerisinde hissettiğiniz olumsuz duyguları “hissetmemeye çalışmak, o duygulardan kurtulmak için araştırma yapmak” gibi eylemlerden kaçınmalısınız. Çünkü o duygulardan kurtulmaya çalıştıkça, o duyguları umursamış olursunuz. Umursadıkça ise hissettiğiniz o olumsuz duygu daha da fazla büyür ve sizi tamamen kendisine hapseder. Peki hissedilen olumsuz duygulara karşı nasıl bir tutum içerisinde olmalıyız?

Hissettiğimiz olumsuz duygulara karşı sahip olmamız gereken tutum “Bu duyguların varlığını kabul etmek ve bu duygulara rağmen umursamadan harekete geçmek veya harekete devam etmektir.” Mesela herhangi bir durum karşısında kendinizi ögüvensiz hissettiniz diyelim, yapmanız gereken bu özgüvensizliği umursadan harekete devam etmektir. Bu doğru olan tutumdur. Yanlış olan tutum; o anda oradan ayrılmak ve daha özgüvenli hissedilen bir anda o durum ile yüzleşmeye gelmektir. Daha özgüvenli hissetmek için araştırmalar vs yapılacak. İşte bu yanlış tutumdur.

İnsanların birçoğu olumsuz duygulara karşı yanlış olan tutum içerisindedir ve daima hissettikleri duygulara önem vermektedir. Ancak sevgili dostlar şunu bilmelisiniz ki bu hayatta başarı için muhakkak ki olumsuz diye tabir ettiğiniz duygulara maruz kalmalısınız. Çünkü bu hayatta;

  • Çalıştıkça strese maruz kalacaksınız.
  • Yeni girişimlerde bulundukça ( insanlarla tanışma da bunun içine girer) bilinmemezliğin içine girdiğiniz için korkucaksınız.
  • Yeri gelecek çalışmaktan bunalacaksınız.
  • Yapmış olduğunuz girişimlerde “Ya başarısız olursam” diyecek ve kaygılanacaksınız.

Yani hayatta daima doğal olarak dan olumsuz duygulara maruz kalacaksınız! Bu hayatının yasasında var! Ve bizlerinde bu yasaya göre hareket etmesi gerekmektedir. Eğer bu yasaya göre hareket etmezseniz, yani olumsuz duyguları hissetmemek için araştırma yapar ve “kendimi iyi hissettiğim zaman” harekete geçeyim derseniz, hayatta kazanan bir insan olma ihtimaliniz çok düşüktür. Çünkü dediğim gibi olumsuz duygular, hayatın mayasında var. Bu doğrultuda bize düşen hissedilen bu olumsuz duyguları umursamadan harekete geçmektir. Yani “Ben neden böyle hissediyorum yhaa?” diye kafayı yemek yerine “Bu duygu kabul ediyorum ve buna rağmen harekete geçiyorum” demektir. İşte bu tutum sizlere kazandıracaktır.

Ya Şöyle Olursa Ya Böyle Olursa Tarzında Düşünceler Neden Umursanmamalıdır?

İnsanları en çok kaygılandıran, strese sokan düşünceler “Ya şöyle olursa ya böyle olursa” tarzında düşüncelerdir ve bu tarz düşüncelerin ortak noktası gelecek üzerine olmalarıdır. Mesela bir kişinin 1 hafta sonra iş görüşmesinin var olması sonucunda aklına gelebilecek bir takım düşünceler aşağıdaki gibidir;

  • Acaba ne sorarlar?
  • Benim konuşmamı beğenecekler mi?
  • Şunu desem beni terslerler mi?
  • Şu şekilde otursam yanlış anlaşılır mıyım?
  • Ya heyacandan konuşamazsam?
  • Vs.

Gördüğünüz üzere kişinin aklına gelen düşünceler kaygıyı artırmaya ve gelecek üzerine yöneliktir. Peki bu kişi, bu soruları umursayarak ne elde etmektedir? Düşüncelerin cevaplarını bulabiliyor mu? Yani “Acaba benim konuşmamı beğenirler mi?” Dediğinde kesin olarak dan bir cevap bulabilir mi? Tabii ki de bulamaz. Çünkü biz insanlar da “gelecekte ne olacağını bilmek” gibi bir yetenek yoktur! Bizler sadece gelecek üzerine tahminlerde bulunabiliriz. Ve tahminler sadece ihtimaller üzerine kuruludur.

Siz bugün gerçekleştireceğiniz bir eylem üzerine dersiniz ki “kesin kötü bir sonuç alcam” ancak sonuç gelir ve bir bakarsınız, hiç düşündüğünüz gibi bir sonuç gelmemiştir. Aynı şekilde dersiniz ki “kesin iyi bir sonuç alcam” ancak sonuç gelir ve bir bakarsınız sonuç gerçek anlamda berbattır. Hayatta bunun örneklerini illa ki yaşamışsınızdır. Ben kendi açımdan bunu çok yaşadım. Hatta şunu diyebilirim ki yaptığım eylemlerin sonuçları çoğu zaman tahmin ettiğim gibi çıkmadı. Kesinlikle iyi sonuç alacağım dediğim eylemlerin sonucu kötü bitti. Ve kesin kötü biter dediğim, hiçbir şey kazanamam dediğim eylemlerin sonucu iyi geldi ve kazandım. İşte o zaman anladım ki “ya şöyle olursa ya böyle olursa, başarır mıyım? Başaramaz mıyım? Kesin başarıcam, başaramıcam” dememin veya düşünmemin hiçbir anlamı yok. Çünkü ben geleceği göremem. Sadece tahmin edebilirim ve tahminlerimde çoğu zaman benim düşündüğüm gibi çıkmaz.

İşte bu yüzden sevgili dostlar, yeni bir girişimde veya yeni bir eylemde bulunacağımız zaman “ya şöyle olursa ya böyle olursa” gibi aklımıza gelen olumsuz düşünceler umursanmamalıdır. Bizlere düşen görev kazanmak, başarmak için yapmamız gerekenleri harfiyen yapmak ve gerisini zamana bırakmaktır. Emin olun bu tarz bir tutum içerisinde olmanız, sizleri çok daha mutlu edecektir. Çünkü bu tutum sonucunda kaygınızı artıran ve sizi strese sokan “ya şöyle olursa ya böyle olursa” düşüncelerinden kurtulacaksınız ve önünüze bakacaksınız.

Bu doğrultuda sizlere son olarak dan üstat Necip Fazıl Kısakürek’in  “Utansın” şiirini paylaşmak istiyorum;

Tohum saç, bitmezse toprak utansın! Hedefe varmayan mızrak utansın! Hey gidi Küheylan,koşmana bak sen! Çatlarsan, doğuran kısrak utansın! Eski çınar şimdi Noel ağacı; Dallarda iğreti yaprak utansın! Ustada kalırsa bu öksüz yapı, Onu sürdürmeyen çırak utansın! Ey binbir tanede solmayan tek renk; Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın!

Koşullarınızın Değişmesini İstiyorsanız

Koşullarınızı Değiştirirseniz Hayatınız Değişir !

İnsanın hayatındaki mevcut koşullarının, hissettiği duygular ve inançları üzerinde çok büyük bir etkisi vardır. Mesela cebinde hiç parası olmayan bir insan ile çok fazla paraya sahip olan bir insanın kendileri hakkındaki inançları ve hissettikleri duygular oldukça farklıdır. Cebinde hiç parası olmayan insan, kendisinin fakir olduğu inancına sahip olmaya meyilli iken cebinde çok fazla parası olan insan kendisinin zengin olduğu inancına sahip olmaya meyillidir. Aynı şekilde parası olmayan kişi daha çok “aşağılık kompleksi” ne sahip olmaya meyilli iken parası olan kişi bu duyguyu pek fazla meyilli değildir. Ancak tabi ki bu durumların istisnaları vardır.

Bazı insanlar çok zengin olmasına rağmen kendilerinin fakir olduğunu düşünebilir; ancak genel olarak dan hayatımız içerisindeki mevcut koşulların bizim üzerimizde oldukça büyük bir etkisi vardır. Mesela başka bir örnek verecek olursam eğer ağır bir hastalığa yakalansanız, kendinizin genetik olarak dan güçsüz olduğunuzu düşünmeye başlarsınız. Veya yolda yürüyorken yanınızdan geçen 10 kızdan yarısının size bakması sonucunda kendinizin yakışıklı olduğunu düşünmeye başlarsınız. Yani aslında demem şudur ki “mevcut koşullarımız istesek de istemesek de” bizim duygularımızın ve düşüncelerimizin üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Hatta bu iddiamı kanıtlar nitelikte son olaraktan şu örneği de verebilirim; Yapılan araştırmalara göre Instagram kullanıcılarının %32’si kendisini depresif hissettmektedir. Bunun nedeni ise Instagram’da kendi hayatlarını, yani mevcut koşullarını sürekli olarak dan diğer insanların hayatları ile kıyaslamalarından kaynaklanmaktadır. Bu da aslında birçok kişinin mevcut koşulları yüzünden olumsuz düşüncelere ve duygulara sahip olduğunu göstermektedir. Bu doğrultuda sizlere diyebilirim ki hayatımız içerisinde olumlu inanç (kendimiz hakkında) ve duygulara sahip olmak istiyorsak eğer muhakkak ki mevcut koşullarımızı değiştirmemiz gerekir.

Koşullarınızın Değişmesini İstiyorsanız Davranışlarınızı Değiştirmeniz Gerekir

Hayatınızdaki mevcut düzeni değiştirmek için yapmanız gereken davranışlarınızı değiştirmektir. Mesela sosyal çevreniz çok az ve insanlar ile iletişime kapalıysanız ve bu mevcut koşulunuz size “yalnız” hissettiriyorsa hatta kendinizi sosyal fobik birisi olarak görmeye başladıysanız, bu koşulunuzu, durumunuzu değiştirmek için yeni davranışlar sergilemeniz gerekmektedir. Bu davranışlara örnek olarak;

  • İnsanlara selam vermek
  • Sosyal ortamlara girmek ( Kurs gibi)
  • Tanımadığınız insanlar ile sohbet etmek
  • Vb.

davranışlar sergileyebilirsiniz. Bu yeni davranışlar sizin mevcut koşulunuzu değiştirecek ve neticesinde kendisinizin “sosyal” birisi olduğuna inanmaya başlayacak ve hissedeceksiniz. Ancak hayatımızı değiştirme konusunda davranışlarımızı değiştirmek ne kadar etkili bir yöntem olsada “Davranışlarımızı değiştirmek genetik yapımızı bile değiştirir” birçok insan davranışlarını değiştiremez. Çünkü genel olaraktan düşünceleri, yani bakış açıları buna müsaade etmez. Ve bu yüzdendir ki değişim en temel düzeyde zihinden, yani düşünceleri değiştirmekten başlar.

Düşüncelerine dikkat et çünkü onlar söz olur.

Sözlerine dikkat et çünkü onlar davranış olur.

Davranışlarına dikkat et alışkanlık olur.

Alışkanlıklarına dikkat et senin karakterini oluşturur.

Karakterine dikkat çünkü o senin kaderini oluşturur.

Kaderine dikkat et çünkü o senin yaşantın olur.”

Dalai Lama

Bakış Açısı Nasıl Değiştirilir?

Bakış açısı, sizin bir olay veya olguya karşı olan düşüncelerinizdir ve bu hayatta her insanın her olay veya olguya karşı bir düşüncesi vardır. Bakış açısı insanın davranışlarını oluşturan en temel etkendir. Mesela futbola karşı “zaman kaybı, 22 adamın bir tane topun peşinde koşması” olarak dan baktığınızı düşünelim. Bu durumda siz, televizyonun karşısına geçip de gününüzün yarısını futbol maçları izleyerek geçirir miydiniz? Yani sizden bu şekilde bir davranış beklenir mi? Tabi ki de hayır. Nitekim siz en başta futbola karşı olumsuz bir bakış açısını sahipsiniz. Aynı şekilde sosyal olmaya, farklı farklı insanlarla muhabbet etmeye karşı “gereksiz, ne yapcam ben tanımadığım insanlarla tanışıp” tarzında bir bakış açısına sahipseniz sizden sosyal bir insan olma gibi bir davranış beklenir mi? Tabi ki de hayır. Çünkü yukarıda söylediğim üzere siz en başta “sosyal olmaya” karşı olumlu düşüncelere sahip değilsiniz.

İşte bu yüzden sevgili dostlar, değişmek istiyorsanız eğer ilk olaraktan bakış açınızı değiştirmelisiniz. Bakış açısını değiştirmek içinse değişim istediğiniz alanda yeni düşüncelere sahip olmalısınız. Örnek üzerinden devam edecek olursak eğer diyelim ki sosyal bir insan olmak istiyorsunuz ancak sosyalliğe karşı olumsuz bir bakış açınız var. Bu olumsuz bakış açınızı değiştirmek için yapmanız gereken kendinizi sorgulamaktır.

Hayatınızda, değişim istediğiniz alanda, yapmış olduğunuz eylemleri sorgulamaya başladıkça, o eylemlere karşı yeni düşünceler geliştirdikçe artık o eylemlere karşı olan davranışlarınızı doğal olarak dan değiştirmeye başlarsınız. Mesela sosyal olmamanın size hiçbir fayda sağlamadığının ve sosyalliğin size birçok fayda sağlayacağı gerçeğinin farkına vardıktan sonra doğal olarak dan sosyal bir insan olmaya başlarsınız. Kendi isteğiniz ile gider kurslara yazılır, sosyalleşmek için fırsat ararsınız.

Değişimi İstemek Neden Önemlidir?

Hayatta insanın bazı dönüm noktaları vardır ki insan bu dönüm noktalarını dönünce “keşke daha önce yapsaymışım” der. Ve artık bu noktadan sonra bu kişi, değişimin ne kadar önemli olduğunu anlamıştır. Çünkü o zamana kadar birçok değerli varlığı, girişimde bulunmadığı için kaybetmiştir! Zengin olmuş bir insanın “keşke ticaret yapmaya çok daha önceden başlasaymışım” dediği gibi. Bu doğrultuda belki de sizler bugün bulunmak istediğiniz ancak bulunamadığınız girişimleriniz yüzünden birçok şey kaybediyor olabilirsiniz. Olamaz mı? Muhakkak olabilir! Bu yüzden değişimi istemek, değişmeye çalışmak, değişmek için kendi hayatınızı sorgulamak, yarın bugünden daha iyi olmak için mücadele etmek vb eylemleri gerçekleştirmek oldukça önemlidir. Ve bu eylemleri yapmak emek ve cesaret ister. Çünkü değişimin özünde mücadele etmek vardır ve bir bilinmemezlik durumu söz konusudur.

Toplumdaki insanların büyük çoğunluğunda değişim için mücadele edecek emek ve bilinmemezliğe girecek cesaret yoktur. Öyle ki birçok insan sadece 1 saat bile tek başına kalıp kendi hayatları, gelecekleri üzerine bile düşünememektedir. İnsanların gün içerisindeki eylemlerine bakıp bu gerçeği anlayabilirsiniz. İnsanların güç içerisindeki eylemleri;

  • Günde 10 saat karşı cinsle konuşmak veya düşürmeye çalışmak
  • Netflix izleyip kültürlenmek
  • Dedikodu yapmak
  • Ünlü hayatını takip etmek
  • Twitter’da veya Instagram’da ilgi toplamak
  • Ve tabi ki de en önemlisi Survıvor izlemek (!)

Emin olun birçok insanın günleri yukarıda saymış olduğum eylemleri yapmak ile geçmektedir. İşte araya yemek, uyku ve diğer ihtiyaçları karşılama da girince günü bitiriyorlar zaten. İşte bu yüzden diyorum birçok kişi değişim için emek sarf edemez diye. Ancak her şeye rağmen mevcut hayat koşulunu değiştirmek için yaptığı eylemleri sorgulayan, yeni düşünceler kazanmaya çalışan, davranışlarını değiştiren insanlar mevcut koşullarını değiştirerekten “keşke daha önce yapsaymışım, keşke daha önce bu girişimde bulunsaymışım” derler ve neticede kazanan olurlar. Diğerleri ise oldukları yerde saymaya devam ederek den “keşke daha önce bu girişimde bulunsaymışım” diyecek farkındalığa asla ulaşamazlar.

Bu yüzden hayatınızda kazanan bir insan olmak ve mevcut koşullarınızı hayat koşullarınızı daha iyiye çıkarmak için “değişimi” isteyin. Yaptığınız eylemleri sorgulayın ve sizlere yarar sağlayacak eylemler yapın. Bu sizin için daha faydalı olacaktır…

İyi Bir Yaşam ve Başarılı Yaşlanma

Her canlının yaşadığı doğal ve kaçınılmaz bir değişim süreci olan yaşlanma, çoğu zaman yaşam alanlarında kayıpların görüldüğü fiziksel, psikolojik ve sosyal kısıtlılıkları beraberinde getiren bir dönemdir. Dünya nüfusunda bugün gelinen nokta ve yaşanan demografik değişim bu konuya dikkatleri çekmektedir. Yaşlılıkla ilgili yaygın mitlerin ve olumsuz önyargıların yerini sağlıklı yaşlanma, aktif yaşlanma, bilinçli yaşlanma ve süper yaşlılık gibi kavramlar almaya başlamıştır. Başarılı yaşlanmaya olan bu ilgi kitapların yazılması, akademik çalışmaların ve eylem planlarının yapılmasıyla devam ederken ulusal ve uluslararası yaşlılık politikalarının gündeminde başarılı ve aktif yaşlanma uzun süredir yer almaktadır.

Başarılı yaşlanma, yıllara hayat katmak ve yaşamdan doyum almaktır…

Peki nedir başarılı yaşlanma? İdeal bir yaşlanma süreci ve iyi bir yaşlılığı tanımlamak için yaygın kullanılan terimdir. Havighurst (1961) bunu “yıllara hayat katmak ve yaşamdan doyum almak” olarak tanımlamıştır. Çoklu fizyolojik ve psikososyal değişimi beraberinde getiren yaşlılık dönemi için bu tanımı daha açık hale getirmek gerekir. Gibson (1995) başarılı yaşlanmanın “kişinin potansiyeline ulaşması ve yaşlılıkta hem kendini hem de başkalarını memnun edecek bir fiziksel, sosyal ve psikolojik iyilik seviyesine ulaşması anlamına geldiğini” belirtmiştir. Başarılı yaşlanma aynı zamanda sağlıklı ve yaşam doyumu yüksek mutlu yaşlı bireyleri ve uzun bir hayatı ifade etmektedir. Başarılı yaşlanmanın önemli bileşenlerinden biri yaşam kalitesidir. 

Yoksulluk, yetersiz beslenme, standart altı barınma koşulları, yıkıcı kayıplar, suistimal ve ayrımcılığın olmadığı; özerkliğin ve bağımsızlığın desteklendiği uygulamaların iyi bir yaşam için elzem olduğu belirtilmektedir. Yaşlı bireylerin iç motivasyonları, potansiyelleri ve güçlü yönlerine vurgu yapmak öz yeterlilik ve algılanan kontrol düzeyine olumlu katkı sağlayacaktır. Yetersizlik duygusunun stres düzeyini artıran rolü düşünüldüğünde, yaşlı bireylerde oluşacak farkındalık ve kendini gerçekleştirme duygusu yaşamlarına yön verecektir.

Hayat her yaşta güzeldir…

Yaşa bağlı değişikliklere uyum ve yaşlılıkta aktif olma, ileri yaşam evresinde öznel iyi oluşun belirleyicileri arasında görülmektedir. Tabi ki yaşlanma sürecinde genetik, bireysel özellikler ve hayat şartları gibi kişinin kontrolünün dışında olan birçok faktör bulunmaktadır. Fakat aynı zamanda kişinin bilinçli aktiviteleri ve tercihleri de bu süreçte önemli belirleyicilerdir. İleriyi düşünerek yaşanmış bir hayat başarılı bir sağlık öyküsünü beraberinde getirecek, yaşlanmanın doğal sürecinde gerçekleşen değişikliklere uyum sağlanacaktır. Birçok birey kendi sınırlılıkları içerisinde optimum düzeyde yaşamını sürdürebilmektedir. Bu hiçbir hastalığın ya da kısıtlılığın olmaması demek değildir. Var olan olumsuzlukları yönetebilmek ve gerekli önlemlerin alınması anlamına gelmektedir. Başarılı yaşlanan bireyler yaşlanmanın normal seyrinde oluşan fonksiyonel sınırlılıklara rağmen toplumsal katılımdan vaz geçmeyenlerdir. Her ne kadar yaşam döngüsü içerisinde benzer evrelerden geçilse de her bireyin biricik olduğu unutulmamalıdır. Ayrıca tam bir iyilik halinden bahsedebilmek için insanın çok boyutlu yapısı göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle konuya fiziksel ve psikososyal açıdan yaklaşmak yerinde olacaktır.

Yaşlanma süreci, vücut sistemlerinde değişikliklere ve sınırlılıklara neden olmaktadır. Bu durum hastalıklar açısından risk oluşturmakta ve tedaviyi güçleştirmektedir. Dolayısıyla sağlık taramalarının yapılması erken tanı şansını artırarak hastalık gelişimini yavaşlatacak ya da önleyecektir. Yaşlanma ile birlikte oluşan vücut fonksiyonlarındaki gerilemeler ve kronik hastalıklar ağrı görülme sıklığını artırmaktadır. Ağrı yaşlılık döneminde sık karşılaşılan ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyen hoş olmayan bir deneyimdir. Ağrı kontrolü ile ilgili farmakolojik yaklaşımlara ek olarak; gevşeme teknikleri, dikkati başka yöne çekme, masaj, nefes egzersizleri gibi yöntemler önerilmektedir. Ayrıca dengeli beslenme, yeterli uyku ve dinlenme, fiziksel aktivite ve egzersiz gibi davranış değişiklikleri yaşam kalitesinin sürdürülebilirliğini sağlayacaktır.

Yaşamın gözden geçirilmesi, beden imgesinde oluşan değişim, yalnızlık, yakınların kaybı, değişen rol ve sorumluluklar yaşlanma süreci ile birlikte gelişen psikososyal değişimlerdir. Yaşamın son dönemine gelen bireyler geriye dönüp deneyimlerine baktığında başarılı ve dolu dolu yaşanmış bir geçmiş gördüklerinde daha doyumlu, huzurlu ve benlik bütünlüğüne sahip hissetmektedir. Bu konuda başarısız olduğunu düşünen ve yapmak istediklerini öteleyebileceği başka bir yaşam dönemi olmayan yaşlı bireyler ise çaresizlik, umutsuzluk ve hayal kırıklığı içinde son zamanlarını yaşamaktadır. Bu bireyler çoğu zaman algıladığı yetersizliklerini, hayal kırıklıklarını ve öfkelerini çevreye yansıtmaktadır. Yaşlı bireyin zayıflayan sosyal ilişkileri ve yapılandırılmamış boş vakitleri değinilmesi gereken diğer bir önemli konudur. Yaşlı bireyin boş vakitlerinin keyifli geçmesi ve üretkenliğinin devam etmesi benlik saygısını arttırarak yaşam kalitesinin ve yaşam doyumunun artmasına katkı sağlayacaktır. Müzik, resim gibi sanat-hobi aktiviteleri, zihinsel, fiziksel ve dış mekân aktiviteleri bu konuda seçenek oluşturmaktadır.

İyi Bir Yaşam

İyi bir yaşam için dünyanın uzak bölgelerindeki bazı insanların olağanüstü uzun yaşamlarıyla ilişkili faktörleri incelemek ya da insan ömrünü uzatma olasılıklarını araştıran laboratuvar deneylerinin dışında bireysel olarak yapabilecek birçok değişimden söz edilmektedir. Yaşa değil yaşam tarzına ve zindeliğe odaklanmak, iyi bir yaşamı ve başarılı yaşlanmayı beraberinde getirmektedir. Yaşam doyumu, iyimser tutum, yaşam memnuniyeti, mutluluk ve yüksek yaşam kalitesi öznel iyi oluşun göstergeleridir. Başarılı yaşlanan kişilerin yaşam tarzları, alışkanlıkları, tercihleri ve ilişkileri genç yaşlardan itibaren neyin ideal ve mümkün olduğu algısı ile şekillendirilmiştir. Bu bireyler için yaşlılık geçmişten ve yaşamdan radikal bir kopuşa neden olmaz. Daha mutlu ve sağlıklı yaşamanın mümkün ve büyük oranda bize bağlı olduğunu anlamak önemli bir farkındalıktır. Hayatı yaşanılır kılmak için gereğini yapmaya hazır olduğumuzda yapılan değişiklikler büyük dönüşümlerle hayatımızda karşılık bulacaktır.

Dr. Öğretim Üyesi Zeynep Gümüş Demir

Mutluluğun Nörobiyolojisi

Gerçek mutluluk; olumlu duygu, olumlu karakter, mutluluk için çaba harcamak, geçmişten hoşnut olmak, geleceğe iyimser bakmak, şu anda mutlu olmak, yaşam alanlarımızda ve kimliklerimizde denge oluşturabilmektir.

Mutluluk yüzyıllardır merak edilen, üzerine düşünülen ve anlaşılmaya çalışılan çok boyutlu bir kavramdır. Modern hayatın ideası halini alan “mutluluk arayışı” çoğu zaman insanlarda kaygı yaratmakta ve bu kaygı kendilerine has tutumlar geliştirmelerine neden olmaktadır. Anlamlı bir yaşam için mutluluk hakkında yapılan sorgulamanın gerekli olduğu düşünülmektedir. Günümüzde sürekli mutlu olmaya çalışan insanlar, olamadıklarında kendilerini suçluyor ve değersiz hissediyorlar. İdeal mutluluğun yüksek standartlarda olduğunu düşünenler hayatlarını umutsuzca mutluluk arayışı içinde geçiriyorlar.

İnsanın Mutluluk Arayışı

Birçok insan için mutluluk göstergelerinin statü, başarı, para olması, toplumun giderek yalnızlaşması, hayatımızda daha az işbirliği ve yardımlaşmanın olması, değerlerin yozlaşması ve nezaket ihlalleri kültürel bir uyanışa olan ihtiyacı gözler önüne seriyor. Anlamlı bir hayatı olmasını isteyen insanın hızlı ulaşılabilir mutluluk arayışının neden olduğu bu yanlış yürüyen mantık, olumlu duygu peşinde koşmanın paradoksal etkileri arasında görünüyor.

Mutluluğu belli kalıplara sokmaya çalışmak, reçetelendirmek, tek bir tanıma sığdırmaya çalışmak imkânsız. Her birey farklı ve özeldir. Dolayısıyla öznel iyi oluşu sağlamak toplumsal mutluluğa hizmet edecektir. Mutluluk düzeyimizi arttırmak için birçok strateji varken herkese uyan tek bir yaklaşımın olamayacağının altını çizmek gerekiyor. Aristoteles’ten bu yana mutluluğun en az iki unsurdan oluştuğu düşünülmektedir; hedonya (zevk) ve eudaimonia (iyi bir yaşam). Bunun yanı sıra insanın biyopsikososyal yapısı bütüncül bir bakış açısını ve yaklaşımı gerekli kılmaktadır. 

Yapılan araştırmalar mutluluğun genetik ve kalıtsal faktörlere bağlı olduğu kadar eğitim, gelir düzeyi, sosyallik gibi çevresel faktörlerle de ilişkili olduğunu bildirmektedir. Duygu olarak mutluluğun içsel (endojenik) ve dışsal (ekzojenik) faktörler arasında genel bir etkileşim olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Endojenik faktörler arasında fiziksel ve ruhsal sağlık, genetik, beyin ve nörotransmitterler, endokrin bezler ve hormonlar bulunmaktadır.

Mutluluk için bazı nörokimyasal ve fiziksel mekanizmalara ihtiyaç vardır. Bu mekanizmalarda meydana gelen bozulmalar, yetersizlikler en ideal koşullarda bile mutluluğu engelleyecektir. Mutluluğun nörobiyolojisinden faydalanmak herkesin gerçekleştirebileceği, basit ve pratik uygulamalar içeriyorken çok az insanın bu konuda bilgisi vardır. Örneğin seratonin; güven, mutluluk, memnuniyet ve iyimserliğe aracılık eden bir nörotransmitterdir. Günışığı, olumlu düşünce, egzersiz seratonini arttırmanın bir yoludur. Yine dopamin; ödül odaklı davranış ve zevk arayışından sorumludur. Nezaket ve gönüllülük doğal bir dopamin dozu demek olabilir. Her ödül beyindeki dopamin iletim seviyesini arttırdığı için gün içerisinde küçük hedefler belirleyip başararak dopamin seviyenizi artırmış olursunuz. Endorfin ise, doğal ağrı kesici, rahatlatıcı ve sakinleştiricidir. Egzersiz endorfin salınımını arttırır. GABA, kaygı önleyici ve sakinlik hissi yaratan inhibitördür. Yoga, meditasyon ve gevşeme egzersizleriyle doğal yollardan GABA’yı arttırmak mümkündür. Yine oksitosin, sevgiyle dolu dokunma ve yakın ilişki kurma ile ilintilidir ki bunlar mutluluğun nörobiyolojisine sadece birkaç örnektir. 

Mutluluğun tanımlanması, ölçülmesi, insanlar arasındaki dağılımı ve çeşitli değişkenlerden nasıl etkilendiğinin araştırılması popüler kültürün gündeminde olan bir konudur. Mutluluk yaşamsal tatmin ve duyguların olumlu deneyimlenmesi ile ilgilidir. Eğer mutluluğun bir şans meselesi olduğunu düşünüyorsanız bu konuda yapılan son çalışmaları incelemenizi öneriyorum. Araştırmalar beynimize iyimserliği ve mutlu olmayı öğretebileceğimizi ileri sürüyor. Rick Hanson bu konuyu şöyle özetliyor; “Zihinden geçen düşünceler beynin sinirsel strüktürünü yeniden yapılandırıyor. Kızdığınız ya da pişman olduğunuz şeylere odaklanırsanız, bu olumsuz düşünce ve duyguların sinirsel alt tabakalarını oluşturursunuz.

Bu nedenle gerçek tehditler ve yanlış alarmlar arasında ayrım yapabilmek önemlidir. Diğer yandan dikkatinizi olumlu ve minnettar olduğunuz şeylere yoğunlaştırırsanız, çok farklı sinirsel subtratlar oluşturursunuz.” Düşüncelerin ve dünya görüşünün duyguları ve davranışları etkilediği bilinen bir gerçektir. Bunun için çalışılması gereken bir öğrenme süreci şarttır. Bu süreç Hanson’nın ifade ettiği gibi alışkanlıklarımızı ve beynimizi değiştirmekle ilgilidir. 

Duyguların değişebileceğini unutmamak gerekir. Bu nedenle sürekli bir mutluluk halinden söz edilemez. Kalıcı bir mutluluk olmadığı gibi kalıcı bir üzüntü de yoktur. Mutluluk bir hedef değil ruh halidir. Sıfırdan öğrenilmesi gereken bir alışkanlık gibi çok fazla pratik gerektirir. Sürekli sorunlara odaklanan ve her hareketinizi eleştiren iç sese kulak verirseniz kendinizi kısır bir döngünün içinde bulabilirsiniz ve mutluluktan uzaklaşırsınız. Oysa pozitif deneyimlere odaklanırsanız zamanla güçlenecek ve daha canlı olacak nöral devreleri aktif hale getirebilirsiniz. 

Nasıl Mutlu Olunur?

Mutluluk kişinin güçlü yanlarını, yaşam alanlarında her gün kullanmasını gerektirir ve bu disiplinli zihin geliştirmeye bağlıdır. Gerçek mutluluk; olumlu duygu, olumlu karakter, mutluluk için çaba harcamak, geçmişten hoşnut olmak, geleceğe iyimser bakmak, şu anda mutlu olmak, yaşam alanlarımızda ve kimliklerimizde denge oluşturabilmektir (iş, aile, sosyal, manevi).  İşe kabullenişle başlamak, insanın hem iyi hem acımasız yönlerinin olduğunu, hayatın belirsizliğini ve stresin yaşamın doğal bir parçası olduğunu bilmek önemli bir adım olacaktır. 

Yaşam ışığımızı kaybettiğimiz anlar olabilir fakat her zaman o ışığı yeniden oluşturma şansımız vardır. Hayatı yaşamaya değer kılan durumları yaratmak, duyguları tanımak, olumlu duyguları arttırmak son derece önemlidir. Özgüven, umut, cesaret, dürüstlük, adalet, sadakat gibi erdemlerimiz ve güçlü yanlarımız olumsuz yaşam olaylarına karşı tampon görevi görürler. Kişinin kendini tanıması, ne istediğini ve neye ihtiyacı olduğunu bilmesi, hedonik mutlulukla otantik mutluluğun ayrımını yapabilmesi iyi ilişkiler ve anlamlı bir yaşamı beraberinde getirecektir. Genetiğimizin dışında kalan ve kontrol edebileceğimiz bireysel mutluluk için duygusal öz farkındalık, belki doğada yapılan küçük bir yürüyüş, ruhunuza iyi gelen bir müzik, size ilham veren insanlarla ve sevdiklerinizle geçirilen vakit işe yarayacaktır. 

Mutluluk; tutkulu olduğumuz şeyleri yapmak, güçlü sosyal ilişkiler geliştirmek, affedebilmek, iyimserlik, şükran duymak, hayatın, kendimizin ve dünyanın farkında olmak demektir. Bize gerçekten mutluluk getirecek şeyin ne olduğunu düşünmek, bunun için vakit ayırmak, zihnimiz geçmişte ya da gelecekte olmadan, zamanı kovalamadan anda ve akışta olmak,  hayata pozitif bakabilmektir mutluluk.  

Dr. Öğretim Üyesi Zeynep Gümüş Demir

Bazen sessizliği ceza olarak kullanırız ve biriyle konuşmamak; öfkeyi, kınamayı ya da farklı fikri olmayı “ifade etmek” için bir kaçış gibi gözükebilir. Bir problemi aşmak ya da birinin değişmesini sağlamak için bu yöntem ne kadar etkili olabilir? İçimizde bizi yakan bir güceniklik varken sözlerden kaçınma kararının anlamı nedir?

Biriyle diyalog başlatmak her zaman kolay değildir, özellikle de çözmesi imkânsız bir sorun varsa. Ama meseleyi doğrudan ele almak yerinde o kişiyle konuşmayı bıraktığınızda elinize geçen tek şey, bir diğer gerginlik yaratmaktır. Çözülmemiş olan tartışmanın üzerine bir de gerçek bir zehir kazanına dönebilecek bir belirsizlik eklenir. Oysa pek çok insan, bir sorunu diyalog yoluyla çözmek için samimi bir istek duymaz. İstedikleri şey, diğer kişinin onların bakış açısını kabul etmesidir. Böylece diğer kişinin teslim olması için sessizliği ceza olarak kullanır. Nihayetinde bu çocukça bir tavırdır. İşin en kötüsü de hiçbir şeyi çözmemesidir. Sorun tam oradadır ve egoyu yüceltmeye devam eder.

Konuş ki seni görebileyim.  Sokrates

Oysa pek çok insan, bir sorunu diyalog yoluyla çözmek için samimi bir istek duymaz. İstedikleri şey, diğer kişinin onların bakış açısını kabul etmesidir. Böylece diğer kişinin teslim olması için sessizliği ceza olarak kullanır. Nihayetinde bu çocukça bir tavırdır. İşin en kötüsü de hiçbir şeyi çözmemesidir. Sorun tam oradadır ve egoyu yüceltmeye devam eder. Biriyle konuşmayı kesmenin geçerli olduğunu savunan her türlü argüman mevcuttur. Aslında amaçladıkları şey, o kişiyi cezalandırmaktır. Diğer kişinin o sessizlikte bir kınama olduğunu anlamasını amaçlarlar. Peki bunu sessizlikle iletmek yerine neden söylemeyi tercih etmiyorlar? Bu yöntemi tercih eden insanların ileri sürdüğü temel nedenler şunlardır:

  • Hakaretlerin havada uçuştuğu bir tartışmaya katılmaktansa bir kişiyle konuşmayı bırakmak daha iyidir.
  • Bu kişi beni dinlemiyor. Değişmesi için ne kadar yalvarıp yakarsam da beni dinlemiyor. O yüzden, hiçbir şey söylememek daha iyi, zaten konuşmamın ne anlamı var ki?
  • Benden özür dilemesi gerek çünkü bana şunu yaptı (ya da söyledi veya yapması gerekeni yapmadı söylemedi).
  • Her defasında aynı noktada kendimizi buluyorsak neden konuşmakla uğraşayım ki? Konuşmayı bırakmam daha iyi. Böylece vazgeçmeyeceğimi anlar.

Bütün bu senaryolarda yaşadıkları çatışmayı aşmak için sessizliğin en iyi strateji olduğunu öne sürerler. O ya da bu sebeple kelimeleri verimsiz olarak görürler. Bu yüzden sorun yaşadıkları o kişiyle konuşmayı bırakmaya karar verir ve böylece o kişinin bu durumu ceza olarak göreceğini umarlar. Bunun sonucunda diğer kişi, tavrını yeniden gözden geçirecektir.

Sessizliği bir ceza olarak kullanmak saldırgancadır 

Sessizlik pek çok anlam taşıyor olabilir. Bunlardan bazıları gerçekten şiddet içerir. Biriyle konuşmamak, pasif-agresif bir tavır benimsemek demektir. Yani diğer kişiye karşı şiddet içeren bir davranış sergilemektedirler ama gizli bir şekilde. Çoğu kez bu tür davranışlar doğrudan saldırıdan daha zehirlidir. Çünkü sessizlik, her türden yorumun mümkün olduğu durumlarda bir kara deliğe dönüşür.

Başkalarıyla konuşmamaya karar veren insanların açık nedenleri vardır. Ayrıca bu durumun nasıl sonuçlanacağı konusunda da kesin bir beklentiye sahiptirler. Ama bu tür taktiklere başvuran kişilere şunu sormak istiyoruz: diğer kişinin sessizliğinizin ne anlama geldiğini gerçekten anladığından emin misiniz? O kişinin değişmesini ya da istediğinizi yapmasını sağlamak için en iyi yolun, diyalog eksikliğiyle o kişiye saldırmak olduğundan emin misiniz?

Sessizlik sadece daha fazla mesafe yaratır. Mesafe ise anlayış için ve zarar görmüş bağları onarmak için iyi bir müttefik değildir. Aradaki boşlukları iyice genişletmekten başka bir şey yapmaz. Diğer yandan, biriyle konuşmamak bir süre için işe yarayabilir. Cezayı yerine yerleştirirsiniz ve diğer kişi buna tepki verir.Özür diler, değişeceğine söz verir ve istediğinizi yapacağınızı söyler. Ama uzun vadede ortaya yeni üzücü durumlar çıkar ve daha çok güceniklik duyarsınız. Sessizliğin bir sorunu tamamen çözmesi veya bir çözüme yol vermesi nadiren gerçekleşen bir durumdur. Tek yaptığı şey, asıl meselelerin üzerini örtmektir.

Diğer yandan, biriyle konuşmamak bir süre için işe yarayabilir. Cezayı yerine yerleştirirsiniz ve diğer kişi buna tepki verir. Özür diler, değişeceğine söz verir ve istediğinizi yapacağınızı söyler. Ama uzun vadede ortaya yeni üzücü durumlar çıkar ve daha çok güceniklik duyarsınız. Sessizliğin bir sorunu tamamen çözmesi veya bir çözüme yol vermesi nadiren gerçekleşen bir durumdur. Tek yaptığı şey, asıl meselelerin üzerini örtmektir. Kimi zaman sessiz kalmak, konuşmaktan daha iyidir bu doğru. Mesela, aşırı öfkelendiğimizde böyledir. Öfke, meseleyi abartmamıza neden olur ve gerçekten düşündüklerimizi ifade etmek yerine diğer kişiye zarar verme düşüncesi zihnimizi kurcalar durur. Bu koşullarda kendimizi toplayana ve sakinleşene dek hiçbir şey söylememek en doğrusudur. Söz konusu durumda bu akıllıca bir karardır.

Bazen karşımızdakine zarar vermeden öfkemizi veya kızgınlığımızı ifade etme güçlüğüyle karşı karşıya geliriz. Burada çıkış yolu, konuşmamak değil anlaşmaya giden yollar arayıp bulmak ve köprüler kurmaktır. Sözlerin eksikliği diğer kişinin teslim olmasına neden olabilir ama bu, çatışmanın son bulduğu anlamına gelmez. Ayrıca diğer kişi vazgeçmeyebilir ve bu durum tehlikeli bir kar topu etkisi yaratabilir.

Belki gerekli olan konuşmak için daha iyi koşullar aramaktır. Ve onaylamadığımızı farklı bir şekilde ifade etmenin yolunu aramaktır. Her zamanki yerimizden daha sıcak ve arkadaşça bir noktaya geçmek bazen iletişimi canlandırmaya yarayabilir. İçten konuşmak, başkalarının ne hissettiğini düşünerek değil daima hislerinizi takip ederek ilerlemek, asla başarısız olmayacak bir reçete sayılabilir. Bunu bir deneyin deriz.

Bu benim dayanamayacağım

Bazı durumları inkar etmek ve “Bu benim dayanamayacağım” bir şey demek stresi tetikler. Bu durum, sağlığınıza doğrudan ve negatif etki eder. Olayları kabullenmek pozitif enerjinizi korur çünkü duygularınızı bastırmak için ekstra bir çaba sarf etmek zorunda kalmazsınız. Kabullenmekle, kendi gereksinimlerimizi daha kolay ileri sürebilir, öte yandan bir başkasının bizden farklı hissedip düşünebileceği fikrine de daha ılımlı bakarız. Bu yaklaşım, karşılıklı saygı ve iş birliğinin yolunu açar.

Bizi üzen, dünyanın, mahallenin, meslektaşlarımızın, komşularımızın veya aile üyelerinin durumu. Durumları kabullenerek, gösteriden sorumlu olmadığımızı ve dünyanın yönetmeni olmadığımızı kabul ediyoruz. Kabullenmek, nasıl biri olmamız istendiğinden ziyade, gerçek kendimizle barışık olmamızı sağlar. Kabullenmek, bir davranış veya duruma mutlaka katıldığınız anlamına gelmez. Bu duruş, bazı durumları olduğu gibi kabullenmeniz anlamına gelir. Gerçekleri kabul etmek, hayatınızdaki mevcut problemleri daha kolay kabul etmenizi sağlar. Gerçekleri kabul ettikten sonra seçeneklerinizi değerlendirmelisiniz. Sonuçta gerçekleri reddetmek onları değiştirmez.

Mutlu Olmak İçin Aşırı Uğraştan Kaçınmak Budist liderlerine göre kabullenmek sadece stresli, zor durumlarda pes etmek anlamına gelmiyor, özellikle bu durumu değiştirebilme gücünüz varsa. Örneğin canlılar olarak ölümü kabullenmeliyiz ama kurtulabileceğimiz dışarıdan gelen baskıları kabullenmek ve karşı çıkmamak bizim için daha kötü sonuçlar doğurabilir. Sonuç olarak kabullenme insanın doğasından kaynaklanan ve öylece bir kenara atamayacağımız duygular ve durumlara karşı vermemiz gereken bir tepki. Ford, batı medeniyetlerinin çoğunun ve yetişkinlik çağının başındaki insanların yapay ve gerçekçi olmayan bir mutluluk kovalamacasına sokulduğunun ve bunun sağlıklı olmadığını belirtiyor. İnsanlar mutsuz olabilir ve bu mutsuzluğa karşılık olarak aşırıya kaçan bir mutluluk kovalamacasından ziyade mutsuzluğun her insanı etkileyebilen ve bazen kabullenilmesi gereken bir şey olduğunu bilmeliyiz.

Otoyolda trafiğe takıldığınızı düşünün, stop lambaları kilometreler boyunca önünüzde uzanıyor. Hedefinize ulaşmanın en az bir saat süreceğini tahmin ediyorsunuz. Tüm gün çalıştınız ve öğleden sonra da bir şeyler yemediniz. Böyle bir durumda kendinizi oldukça tahammülsüz hissetmeniz oldukça yüksek bir ihtimal. Diğer sürücülere sert bakışlar fırlatabilir, aracınızı kenara çekip hava almayı ya da işinize yakın bir yere taşınmayı düşünebilirsiniz. Ya da, içinde bulunduğunuz bu tatsız durumu kabullenmek gerekiyor.

Duygularımızdan veya bir durumdan sakınırsak, cesaretimiz bundan zarar görür ve zamanla duygusal anlamda güçsüz duruma düşeriz. Hatta bu bir alışkanlık haline geldiğinde, gelecekte birtakım şeylerden kaçınmaya daha da eğilimli oluruz. Bir şeyi kabul ettiğimizde ise o olaydan ders çıkarır ve gelecekte karşımıza çıkacak herhangi bir sorunla ilgili daha cesur davranırız. Kabullenmek, bizi psikolojik olarak güçlendirir. Bir durumu kabullendikten sonra ve bu durumun içerdiği rahatsız edici detaylar da ortadan kaybolduğunda, dikkatimizi, seçmiş olduğumuz değerlere göre yaşamaya kaydırabiliriz. Sorunu çözmekten vazgeçebilir ve kendimize şöyle diyebiliriz; “Tamam, bu durum böyle. Durumu açıkça görüyorum ve hoşuma gitmiyor ama ne yapabilirdim ki?” Kabullenmek, olaylara bakış açımızı değiştirir. Öyle tecrübeler yaşarız ki, kabullenmekle birlikte kendimize şunu söyleriz; “Bu deneyim için teşekkür ederim. Ondan neler yapabileceğimi öğreneceğim. Çözümün bir parçası olacağım. ” Kabullenmek, şükran duygusunu besler.

Uzun zaman önce kalbinizi kıran birini hala affetmediyseniz, hata yapıyor olabilirsiniz. Durumu kabullenmek ve affetmek, geleceğe dair endişeleri yok etmekle birlikte, beraberinde getirdiği ıstırabı ve yükü de ortadan kaldırır. Affedici olun. Kabullenmek, affetmenin bir çeşididir. Bazen, bazı şeylerin neden öyle olduklarına dair düşünür durur ve işin içinden çıkamayız. Bu durum, profesyonel yardımla bile çözülemeyebilir. Dolayısı ile çözüm kendi içinizdedir. Kaostan kurtulmanın ilk adımı, gerçekliğin kabul edilmesidir. Kabullenmek, analiz yeteneğinize pozitif katkıda bulunur. Bazı durumlarda “Ne olduysa oldu” dediğimizde rahatlıyoruz. Bu tarz durumları yargılamaktan vazgeçip, iyi tarafından bakmaya çalışıyoruz ki bu yaklaşım iç huzurumuza büyük katkı sağlıyor. Kabullenmek, iç huzuru sağlar.

Duygularımızı kabullenmek, kendimizle daha barışık olmamızı sağlar. Duygularımız hem kendimize hem de diğer insanlara bizimle ilgili değerli bilgiler verir. Kendi duygularımızı kabullenmemek, bizi kendimizden uzaklaştırmaya ve kim olduğumuzu sorgulamaya itecektir. Bir başka deyişle, kendimize yabancılaşırız. Kabullenmek, bazı davranışların yeniden ortaya çıkması ihtimalini düşürecektir. Bir sorunu tek seferde çözemeyebilirsiniz. Ancak durumla ilgili duygularınızı gömmek, onları diri diri gömdüğünüz anlamına gelir. Böylece onların bir zaman sonra yeniden karşınıza çıkmasını sağlamış olursunuz. Duygularınızı kabullenerek, size rahatsızlık veren bazı durumların yeniden karşınıza çıkmamasını sağlarsınız.

Kabullenmek, zor bir durumla karşılaştığımızda sahip olduğumuz dört seçenekten biridir. Diyalektik Davranışçı Terapi’nin yaratıcısı psikolog Marsha Linehan’in işaret ettiği gibi bir şeyleri bırakabilir, değiştirebilir, kabul edebilir veya sefil kalabiliriz. Bazen bir şeyleri değiştirecek durumda olmayabiliriz. Bu sebeple bir belli bir ölçüde hoşnutluk ve eşitlik içinde yaşamak istiyorsak, kabullenmek, tek tercih olarak da önümüze çıkabilir.

Mevlana, depresyon gibi negatif duyguları davetsiz misafirlere benzetir. Onun felsefesinde bu ziyaretçilerin hepsine güler yüzle karşılamalıyız ama biz nedense bunları gizlemeye ve bunları görmezden gelmeye çabalıyoruz. Alınganlıklarımızı, kızgınlıklarımızı gömmeye çalışıyor, yalnızlık hissimizi ise şükranla değiştirmekle uğraşıyoruz. Bizi sürekli pozitif gözükmeye iten yaşadığımız çağda negatif duygularımızı saklamak ağır bir yük halini alıyor.

Hayatın içinden duygularımızla beraber geçiyoruz.

Hayatın içinden duygularımızla beraber geçiyoruz. Ve bu duyguların genel mahiyeti hem mutluluğumuz, hem sağlığımız, hem de işimiz ve ilişkilerimiz gibi pek çok konudaki memnuniyetimizle yakından ilgili. Bu noktada isterim ki bir an durun ve düşünün: Normal bir günde duygu dünyanız ne kadar olumlu ve ne kadar olumsuz duygu barındırıyor? Diyelim huzur, sevgi, sevinç, şükran ya da ümit gibi insana kendini iyi hissettiren, burada “olumlu” şeklinde değineceğimiz duyguları ne sıklıkta yaşıyorsunuz? Peki kaygı, korku, üzüntü, utanç, kıskançlık ya da öfke gibi hissetmesi hoş olmayan, o anlamda “olumsuz” duyguları ne sıklıkta yaşıyorsunuz?

Bu son soruya verdiğiniz cevap olumsuz duygulara yatkınlık düzeyiniz hakkında bir fikir veriyor. Şu var ki, kimi insanlar olumsuz duyguları başkalarına nazaran daha sık, daha kuvvetli bir şekilde ve daha uzun süreliğine yaşıyorlar. Bunu bir karakter özelliği olarak görmek mümkün, ki psikologlar bu özelliği kısaca “nevrotizm” olarak tanımlıyorlar. Nevrotizm psikolojide çok ilgi uyandıran ve derinlemesine araştırılan bir kavram, zira hayatımızla ilgili çok önemli sonuçlarla yakından alakalı. Nevrotizm düzeyi yüksek insanların kaygı bozukluğu, depresyon, madde bağımlılığı ve daha pek çok psikolojik rahatsızlığı deneyimleme olasılığı daha yüksek. Üstelik sadece zihinsel sağlığımız değil bedensel sağlığımızla da yakından ilişkili nevrotizm. Araştırmalar gösteriyor ki, daha nevrotik insanlar kalp problemlerinden uyku bozukluklarına, egzamadan astıma pek çok fiziksel rahatsızlıktan daha fazla mustarip.

Tüm bunları göz önüne alınca olumsuz duygulara yatkınlığın ne olduğunu, kökenlerini ve bu yatkınlığı nasıl azaltabileceğimizi anlamanın önemi ortaya çıkıyor. Ama bu bahse girmeden önce şunun altını muhakkak çizmek istiyorum: Olumsuz duygular yaşamak kendi başına bir problem değil. Bilakis, bu tür duygular hem insanca hem de işlevseller ve en mutlu hayatta dahi yerleri var. Fakat bu duyguları koşulların gerektirdiğinin çok ötesinde ve işlevsel olmaktan uzaklaştıkları bir boyutta yaşamak hayat kalitemizi ciddi bir şekilde düşürüyor. Bizim daha iyi anlamaya ve önüne geçmeye çalıştığımız işte o hal. Gayemiz olumsuz duyguları düşman belleyip toptan elimine etmeye kalkışmak değil, onları daha az hırpalayıcı ve daha yapıcı bir şekilde yaşamayı öğrenmek.

Olumsuz duygulara yatkınlık

Olumsuz duygulara yatkınlık kendini nasıl gösterir?

Esenliğimize yönelik bir tehdit algıladığımızda ya da bir sorunla karşı karşıya olduğumuzda olumsuz duygular hissederiz. Örneğin, bir kayıp karşısında üzüldüğümüzde ya da bir haksızlık karşısında öfkelendiğimizde bunlar normal ve sağlıklı tepkilerdir. Bu noktada olumsuz duygulara daha çok ve daha az yatkın kişileri ayıran şey, stres içeren bu tür durumlarda verdikleri duygusal tepkilerin şiddeti ve süresidir. Söz konusu stres uyandırıcı durum hayatın sıradan ve küçük sıkıntılarından olabilir, örneğin trafikte saygısız bir sürücüye maruz kalmak yahut evde bir şeylerin düşüp kırılması gibi. Böyle bir olay karşısında nevrotizm düzeyi düşük biri belki birkaç dakika sinirlenir ya da üzülür, sonra olayı geride bırakıp bir daha hatırlamazken, nevrotizm düzeyi yüksek biri buna çok daha uzun süre takılabilir, birkaç gün sonra bile hatırlayıp aynı olumsuz duyguları hissedebilir. Stres uyandıran durumlar karşısında olumsuz duyguların nevrotik kişiye yapışıp gitmek bilmemesi hali kendini daha büyük ve travmatik olaylarda da gösterir. Örneğin, hayatındaki önemli bir insanı kaybeden daha az nevrotik bir kişi sağlıklı bir yas döneminin ardından hayatına yine bir şekilde devam edebilirken, daha nevrotik bir kişi bu kaybı atlatmakta çok zorlanabilir.

Kısacası, olumsuz duygulara yatkınlığı yüksek insanlar stres uyandırıcı durumlar karşısında daha tepkiseldirler, daha yoğun ve daha uzun süren tepkiler verirler. Fakat ilginç bir şekilde, sadece net bir tehdit ya da sorun karşısında değil, ortada stres uyandırıcı görünür herhangi bir faktörün olmadığı durumlarda da (örneğin evlerinde otururken de) daha fazla olumsuz duygu hisseder daha nevrotik insanlar. Burada söz konusu olan, bağlamdan bağımsız, güdümünü dıştan ziyade içten alan bir olumsuz duygulanım halidir ve kişinin zihninin içeriğiyle alakalıdır. Daha elverişsiz şartların hüküm sürdüğü, daha sert bir iklimde yaşamak misali, nevrotik bir zihni de genel olarak daha olumsuz, daha zorlayıcı duygu ve düşünceler işgal eder. Bu zihin ikliminin bir başka sonucu da hayatın tamamının daha karanlık lenslerin ardından algılanmasıdır. Başka bir deyişle kişi olumsuz duygularını kendine, başkalarına ve dış dünyaya geneller: “Dünya çok tehlikeli bir yer”, “hiç kimseye güvenilmez”, “ben değersiz ve yetersiz bir insanım” gibi olumsuz yargılarda bu tür genelleşmiş bir nevrotizmin izlerini görürüz.

Olumsuz duygulara yatkınlığın kökenleri

Başka karakter özelliklerinde olduğu gibi nevrotizmde de kalıtımla geçen biyolojik yatkınlıklar hatırı sayılır bir rol oynuyor. Kimi araştırmacılar genetik faktörlerin insanlar arasındaki nevrotizm farklarının yaklaşık yarısını açıkladığını söylüyor. Ama bu genetik yatkınlıklar şüphesiz çevresel faktörlerle etkileşime giriyor ve bu etkileşim de nevrotizmin ne düzeyde gelişeceğini belirliyor. Özellikle erken yaşta hayatın öngörülemez, kontrol edilemez, başa çıkması zor bir yer olduğu algısını yaratan deneyimlerin nevrotizmi besleyen kritik çevresel faktörler olduğunu gözlemliyoruz. Sıcak ve güvenli (ama boğucu olmayan) bir ev ortamı ise koruyucu bir işleve sahip.

Olumsuz duygulara yatkınlığı azaltmak mümkün mü?

Olumsuz duygulara yatkınlığın ne olduğu hakkında bir anlayış geliştirirken pek çoğumuzun belki en fazla merak ettiği soru, bu yatkınlığın —özellikle yetişkinlikte— değişime açık olup olmadığı. Bu sorunun cevabı oldukça ümit verici. Biliyoruz ki nevrotizm (yine başka pek çok kişilik özelliği gibi) belli bir düzeyde stabilite gösteriyor, ama değişmez değil. Araştırmalar bize insanların nevrotizm düzeylerinin zaman içerisinde kayda değer ölçüde değişebileceğini söylüyor. Hayat karşısındaki duruşumuzu daha güvenli kılan olumlu hayat deneyimleri nevrotizm düzeyimizi azaltabildiği gibi; psikoterapi ve farmakolojik müdahaleler de etkili olabiliyor. Yüksek düzeyde nevrotizm ve onun eşlik ettiği başka psikolojik sorunlardan şikayetçiysek, eğer şartlarımız da müsaade ediyorsa, profesyonel yardım almamız çok verimli olacaktır.

Kendi kendinize uygulayabileceğiniz üç yöntem

Olumsuz duygularımızla savaşmamak: Olumsuz duygular hayatın kaçınılmazıdır. Üstüne bize yaşam piyangosundan bu duyguları haddinden fazla hissettiren bir biyoloji ve tarihçe çıkmış olabilir. Her durumda olumsuz duygularımızı düşman bellememek, onları hissettiğimiz için kendimizi suçlamamak, onlara kabullenişle, anlayışla, şefkatle yaklaşmak esastır. Olumsuz duygularımızı (örneğin kaygımızı) aslında içtenlikle iyiliğimizi isteyen ama bunu oldukça beceriksiz ve rahatsız edici şekillerde ifade eden bir yakınımız gibi düşünebiliriz. Bu yakınımıza tekme tokma girişmeye de gerek yoktur, onun her dediğini dinleyip hayatımızı karartmaya da. Var olma hakkını teslim edip “ne yapsın, o da şu an yapabildiğinin en iyisini yapıyor” demek en faydalısı olacaktır. Huzursuz anlarımızda bunu kabullenmekte, “bu da böyle bir an” demekte huzur verici bir taraf vardır.

Duygusal regülasyon becerilerimizi geliştirmek: Olumsuz duygulara olan yatkınlığımızı azaltmanın temel yöntemi duygusal regülasyon becerilerimizi geliştirmektir. Bu, zihinsel alışkanlıklarımızı —örneğin dikkatimizi ne tür uyaranlara verdiğimizi ve bu uyaranları ne şekilde yorumladığımızı— değiştirmeyi gerektirir. Yüksek nevrotizm, dikkatin hızla ortamdaki negatif uyaranlara çekilmesi ve buna paralel olarak yaşananların daha negatif, daha karamsar bir çerçeveden yorumlanmasıyla alakalıdır. İhtiyacımız olan, zihnimizin bu alışkanlıklarının önce farkına varmak, daha sonra da onları daha yapıcı alışkanlıklarla değiştirmektir. Bu çabamızda bize çok yardımı dokunabilecek bir yöntem, son dönemde faydaları sistematik olarak belgelenmiş olan “mindfulness” yöntemidir. Mindfulness’ın özünde duygu ve düşünce dünyamız, bedenimiz ve o an içinde bulunduğumuz bağlamla farkındalıklı ama tepkisellik içermeyen, sakin, sevecen bir ilişki kurmak yatar. Mindfulness becerimizi geliştirmek olumsuz duygularımıza kapılıp gitmememize, onlarla aramıza belli bir mesafe koymamıza izin verir, ki bu mesafe duygusal anlarımızda daha sağlıklı seçimleri yapabileceğimiz bir alan açar bize.

 Bedenimize iyi bakmak: Yetersiz uyku, kötü beslenme ve hareketsizlik gibi bedensel ihmaller duygusal regülasyon becerilerimizi baltalar ve olumsuz duygulanımımızı arttırırlar. Olumsuz duygulara yatkınlığımız yüksekse bedenimize elimizden gelen en iyi şekilde bakmak psikolojimiz üzerinde son derece koruyucu bir rol oynayacaktır. Örneğin egzersizin ve de belli ölçüde sebze-meyve tüketmenin olumlu duyguları arttırmadaki etkisi bilimsel olarak gösterilmiştir. Olumsuz duygular hayatınızda çok yer işgal ediyorsa bilmeniz gereken belki en önemli şey, bunu değiştirmenin (belki kolay olmasa bile) mümkün olduğudur. Kendinizi bu konuda geliştirme azmi ve adanmışlığını doğru kaynaklardan beslenmekle birleştirirseniz, mutluluğunuz ve sağlığınız için yapabileceğiniz belki en iyi şeyi yapmış olacaksınız. Pelin Kesebir

Comments are closed.