logo

Bir başkasının kabahati hakkında konuşmadan önce daima kendi çarığının içine bak.

Düşmanımı cesur ve kuvvetli yap! Eğer onu yenersem utanç duymayayım.

Bu tılsım Ojibwa tarafından doğanın bilgeliğini öğretmek için yaratılmıştı. En eski zamanlardan beri rüya kapanları doğal materyallerden (tüyler ve iplikler gibi) örülegelmiş ve yeni doğmuş çocukların harika rüyalarla dolu huzurlu bir uyku çekebilmeleri için başlarına asılmıştır. Kızılderili geleneklerine göre, gece havası rüyalarla doluydu. Güzel rüyalar rüya gören kişiye giden yolu kapandaki tüylerin hareketleriyle anlardı. Kötü rüyaların kapanda kafası karışırdı. Yollarını bulamazlar, gün doğduğunda yokluğa karışırlardı.
Wakan-Taka, her yerde, her insanın içinde ve evrenin merkezindeydi. Bu, tüm Kızılderili kabilelerinin en kalpten inandıkları ortak şeydi ve Gök Baba, Muhteşem Ruh Ana ve Tabiat Ana’yı da kapsardı. Erkek ve kadınlar sabah günlerine başlamadan Hayatın Ustası’na o gün onlara bağışlanan hayatları için teşekkür ederlerdi. Kutsanmış çembere olan inançları Dünya’nın dönüş yönergesiyle, çevresindeki element ve yıldızlarla sembolize edilir; bunların hepsi Muhteşem Ruh ile bağdaştırılırdı. Düzlük Kızılderilileri bu gücün hayvanlar, ağaçlar, bulutlar, taşlar üzerinde gücü olduğuna inanırlardı, ne de olsa Dünya ışık ve ısısını tüm akla hayale sığmaz gücüyle birlikte güneşten alıyordu. Hopi Pueblo’ya göre yine Muhteşem Ruh tarafından güç Şaman’a veya Tıp Adamı’na verilirdi – bu yüzden bu kimseler sadece hastalıkları iyileştirmez, aynı zamanda ruhların işaretleri ve rüyaları da yorumlarlardı.
Navajo inançlarına göre, bu sanat biçimi Kutsal İnsanlar kabileye farklı doğal materyaller kullanarak sanat eserleri üretmelerini emrettiklerinde oraya çıktı. Pek çok farklı karıştırma tekniği kullanarak kumdan oluşan düz bir tabana resimler yaptılar ve bu pek çok kabile için bir Kızılderili geleneğine dönüştü. Polen, ezilmiş çiçek yaprakları ve mısır unu, geniş skalada renklere ulaşmak için sıkça kullanılırdı. Resimlerin derin, sembolik anlamları olurdu, özellikle Navajo mitolojisinde. Genelde hasat seremonilerinde veya iyileşme süreçlerinde yapılırlardı. Geleneksel danslar, kutsal dağlar ve efsanevi manzaralar; bu tablolara konu olan en yaygın şeylerdi.
En önemli Kızılderili inançlarından biri, her insanın bir hayvanın gücü veya varlığının etkisi altında ve mirasını almış olmasıydı; mesela bir kartalın, kurdun veya ayının. Bu, bir kabilenin karakterini belirlerken ki en önemli ilham kaynaklarından biriydi, ayrıca büyük tartışma ve batıl inançlara yol açardı. Daha popüler inançlardan biri de kabile üyelerinin bir ismi kendi koruyucu melekleri veya ruhlarını yönlendirecek güç olarak kabul etmeleriydi. Pek çok kaynakta görülüyor ki, hayvan sembolizmiyle astroloji arasında kuvvetli bir bağ var. Bu, pek çok farklı kültürde de görülen bir özellik ve bize Kızılderili geleneklerinin, kültürünün, doğa etkisinin ve onlara atanan değerin ne kadar önemsendiğini gösteriyor.
Kızılderili kutlamaları büyük ritüel danslarla sembolize edilirdi. Bunun modern bir örneği, “Pow Wow” şarkısı olarak gösterilebilir. Erkek ve kadın kabile üyeleri, kazanılmış bir savaş kutlaması gibi önemli günlerde dans etme işinde yer alırlardı. Dans etmek kabile hayatında çok önemli bir yer oynardı. Bu, (örneğin bir düğün veya iyi bir mısır hasadı sonrasında doğan) mutluluk ve neşeyi göstermenin büyük bir yoluydu. Dans etmek güneş ve yağmur ruhlarını onure etmek için kullanılan bir yöntemdi, ve hastalar ile savaşta yaralananları iyileştirdiğine inanılırdı. Erkeklerin savaşta gösterdikleri cesaret, savaş sahnelerinden oluşan danslarla gösterilirdi.

Kendini kendin için ara. Başkalarının senin için yol çizmelerine izin verme. Bu senin ve yalnız senin yolun. Başkaları seninle beraber yürüyebilir. Ama senin için yürümez.

Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki? Eğer bütün hayvanlar kaybolup giderse, İnsanoğlu büyük bir can yalnızlığı içinde ölecektir. Hayvanlara ne olduysa insanlara da aynısı olur. Her şey birbirine bağlıdır. Yerkürenin başına gelen, yerkürenin çocuklarının da başına gelecektir. Kızılderili Atasözü
Zaman olağanüstü Kızılderili halkının izlerini sildi ve geçti. Aynı tarihin büyük kültürlerine yaptığı gibi. Kızılderililerin eserleri ve eğitimleri, karanlık gecede rüzgarla dağılmış tohumlara benzemektedir. Meyveleri ise onların bilgeliğine ihtiyacı olan bizler tarafından toplanmayı bekliyor. Kızılderililerin dediği gibi “Hiçbir şey ölmez, ne insanlar ne de halklar ölür çünkü onların hatıraları insanlığın ortak hafızasında her zaman kayıtlı kalacaktır.”

Bir Kızılderilinin hayatı ile ilgili tüm davranışları, dinsel eylemlerden oluşuyordu. Tüm benliğiyle yaratmadaki ruha inanıyor ve ona dua ediyordu. Gün doğunca uyanıyor ve nehre giderek yıkanıyordu. Sonra, güneşin karşısında dikilerek, yalnız ve sessiz bir biçimde dua ediyordu. Her ruh sabah güneşiyle, yeni olanla ve tatlı toprakla büyük bir sessizlikle buluşmak zorundaydı. Kızılderili, yemeklerindeki en iyi et parçasını Ateşin Ruhuna sunardı. Büyük Ruha dua anlamına gelen kutsal çubuk töreni de Kızılderilinin yaşamındaki ritüellerden biriydi.

Kızılderili asla ölümden korkmazdı. Onu, basitçe ve mükemmel bir sessizlik içerisinde karşılardı. Ailesine son bir hediye bırakmak için şerefli bir son hayal ederdi. Böyle düşündüğü için ölümü hep savaş alanında arardı. Her şeyin yaratıcısı Büyük Gizem’in insana üflediği ruhun, tekrar kendisine döneceğinden ve sonrasında bedenden kurtularak tüm doğaya dahil olacağından emindi. Bunun için atalarına toprağa, nehirlere, dağlara, dalgalı yeşil çayırlara, ormanların şefkatli esintilerine, güneşin sıcaklığına, yıldızlara ve yani gördüğü her şeye can veren, hayatın ruhuna karşı derin bir aşk içindeydi.

Unutmayın çocuklarınız sizin değildir. Onu Yaratıcı’dan ödünç aldınız.

Anne çocuğun ruhsal eğitimine, önce sessiz bir şekilde parmağı ile doğayı göstererek, sonrasında fısıldayarak, sabahları ve geceleri kuşlar gibi şarkılar söyleyerek sürdürürdü. Çocuk ağladığı ya da huzursuzlandığında anne elini kaldırır ve ona şöyle söylerdi: “Sessiz ol! Ruhları rahatsız edebilirsin.” Çocuktan sakin olmasını ister ve ona kavakların hışırdayan seslerini ya da kayın ağaçlarının çan seslerini dinletirdi. İlk dersler; sessizlik, sevgi, saygı idi. Sonraki dersler cömertlik, cesaret ve iffetti.

Çocuk yedi yaşına geldiğinde, eğer erkekse annesi tarafından, daha erkekçe bir eğitim alması için babaya teslim edilirdi. Erkek çocuk cömertliğin ne demek olduğunu hemen öğrenmeliydi. Bu yüzden ona en değer verdiği şeyleri teslim etmesi gerektiği öğretilirdi. Babası, mala ve mülke olan sevginin, yenmesi gereken bir zayıflık olduğunu anlatır, maddi olan şeylere bağlılığın ruhsal dengeyi bozduğunu ve insanı değersizleştirdiği vurgulanırdı.

Çocuk eğer kız ise, daha bilge ve tecrübeli olan anneannesinin korumasına verilirdi. Nine ve dedelerin görevi, gençleri gelenek ve inançlara alıştırmaktı. Ailen en büyükleri, bilgelik ve tecrübelerini sonraki nesillere aktarmak için gençlere kutsal hikayeler anlatıp dururlardı.

Bebek, annesinin karnında bulunduğu andan itibaren dindar bir insandı ve ruhsal olarak annesinden derin bir şekilde etkilenirdi. Hamile kadın, her şeyin yaratıcısı Büyük Gizem’e karşı hissedilen sevginin ve tüm evrenle kardeşlik duygusunun doğmamış çocuğun ruhunu dolduracağı şekilde davranır ve gizli meditasyon yapardı. Sessizlik ve tecrit, kadının hamilelik zamanlarında uygulaması gereken kurallardan biriydi. Bebek bekleyen kadın, ormanların derin sessizliğinde ve ayak basılmamış çayırlarda yalnız dolaşırdı. Doğum anı yaklaşırken kadın, hiçbir şekilde insani yardım alamazdı. Bedeni ve ruhu, tüm yaşamı boyunca bu en kutsal iş için hazırlanmış ve eğitilmişti.

Kadın, yalnızlığın tam ortasında yükseklerden ilahi bir ses işittiğinde, bir çift yeni gözle karşılaştığında, yaratmanın ilahi şarkısında, hayatın büyük senfonisinde rolünü ne kadar iyi oynadığını bilmenin sevincini taşırdı içinde.

Kızılderili, insanlara, diğer canlılara ve evrenin vazgeçilmez üç unsuru olan dostuna, eşine ve atına güçlü bir şekilde kendini bağlı hissederdi. Kadın ve erkek arasındaki ilişki her zaman gizemli ve kutsal olarak kabul edilirdi. Genç çift, insanlardan uzakta, birkaç gün ya da hafta doğada birlikte vakit geçirmeleri ve sonra da kabilelerine karı koca olarak dönmeleri bir gelenekti . Yalnızca iki aile arasında hediye alışverişi yapılırdı. Bu evliliği yalnızca büyük dini kişilik Bilge Doğa Ana kutsardı.

Barış şefi, savaş şefi ve kabile şefi gözle görülmeyen ebedi güçlerin görülebilir üçlüsünü oluşturuyordu.

  • Kabile şefi meclis tarafından seçilirdi. Son kararı her zaman o söylerdi. Bizon avlarını düzenler, elde edilen eti ve derileri dağıtırdı.
  • Savaş şefi seçilebilmek için savaşçının sayısız zaferlere imza etmesi gerekirdi. Savaş şefi cesur olanları savaşa götürürdü.
  • Barış şefi kabilenin yaşlı bir kişiydi. Kabilenin düzeni ve barışı için çaba harcardı. Dürüst bir yargıçtı.

Kızılderililerde aile yalnızca sosyal bir birliktelik değildi. Kamp çadırlarının dairesel bir şekli vardı. Çadırlarının dairesel olması tamamen Kızılderililerin doğa gözlemlerine dayanıyordu. Postlarını yere serer ve çatı vazifesi yapacak ağaçları keserlerdi. Çadırın girişindeki kazık, güneşin doğduğu yere bakması gerekirdi. Çatı, kutsal mekanı temsil ederdi. Güneşe eş değer olan ateş ise ortada yanardı.

Gökyüzü daireseldi. Ay ve güneş yuvarlaktı. Her zaman bulundukları yere geri dönerlerdi. İnsan hayatı çocukluktan yetişkinliğe bir daireydi.  Gücün hakim olduğu her yerde her şey aynıydı. Her şey tıpkı daire gibi dönüp dolaşıp aynı yere bağlanıyordu. Çadırların meydana getirdiğim büyük dairenin tam ortasında şefler; savaş ve diğer faaliyetleri, av seferlerini planlamak için yardımcılarıyla büyük bir çadır kurarlardı.

Kızılderililerde aile, yalnızca bir sosyal birlik değil aynı zamanda hükumet birliği anlamını da geliyordu. Klan, ataerkil şefiyle birlikte en geniş aileyi meydana getiren topluluktu. Evlilik ve gönüllü kurulan bağlantılar ve çeşitli klanların birleşmesi de kabileyi oluşturuyordu.

Kızılderililer; güneş ve ayı, doğanın muhteşem güçleri olarak inandıkları toprak, su, hava ve ateşi; ruhsal güçler olarak kabul etmişlerdi. Ruhun tüm varlıklarda bulunduğunu ve bütün canlıların bir ruha sahip olduğunu söylüyorlardı. Ağaçları, şelaleleri, kurtları, kara kartalı ve boz ayıyı doğanın kendini ifade etme biçimindeki güçleri olarak düşünüyorlardı.

“Başlangıçta, her şey WAKAN -TANKA’nın bilgisi dahilindeydi. Tüm canlı varlıklar, insan bile önce ruhtu. Bedensel bir varoluş peşinde yer bulmak içini yeryüzü ile yıldızlar arasındaki boşlukta dolaşıp duruyorlardı. Önce kuru toprak oluştu. Sonra bitkiler ve ağaçlar büyüdü. Nihayetinde ruhlar yeryüzüne indi. Toprak, her şeyin yaratıcısı Büyük Gizem’e doğru neşe ve coşku içinde titredi.”

Türkçe Kızılderili ismi İngilizce Redskin (kızıl deri) kelimesinden gelmektedir. İngilizcedeki Redskin ismi de  İspanyolca Piel Roja kelimelerinin çevirisinden ibarettir. Kristof Kolomb 1492 yılında Hindistan zannettiği yer olan Karayipler’e ayak bastığında, oranının yerli halkından olan Taynolar’ın vücutlarını Bixa Orellana tohumuyla kırmızı renge boyamasından dolayı İspanyollar onlara bu ismi vermişlerdir. Amerika Birleşik Devletleri’nde Kızılderililer için Indians (Hintler) ifadesi kullanılır. Amerikalıların bu adı kullanma sebebi de tıpkı İspanyollar gibidir.

Kızılderililerin Asya kıtasından Bering Boğazı’nı kullanarak, Amerika Kıtasına yaklaşık 10.000-25.000 yıl önce göç ettikleri tahmin ediliyor. Orta Asya’dan yola çıkan Kızılderililer, Moğol bozkırlarında dağınık bir şekilde yaşam sürüyorlardı. Öbekler halinde önce Sibirya’ya sonra Alaska’ya göç edip Kuzey Amerika’yı kendilerine yurt edindiler.
Her ne kadar herkes tarafından Amerikalı olarak bilinseler bile, Kızılderililer aslen Asya kökenli olup gruplar halinde Amerika’ya göç etmişlerdir. Kızılderililer, gruplar halinde göç ettikleri için dil, kültür ve din farklılıkları bulunmaktadır.

Bir Kızılderili yaşamı boyunca doğaya saygılıdır. Güneş, ay, toprak, su, hava ve ateş onlar için ruhsal güçlerdir.

2022

Yanlışı gören ve önlemek için elini uzatmayanyanlışı yapan kadar suçludur.

Comments are closed.