logo

Değişen Dünya

Teoriye göre, bahse konu dört sıvının insan vücudunda dengeli olması halinde sağlıklı bir bünyeye sahip olunacak, dengesiz olması halinde ise hastalık ortaya çıkacaktır. Bu sıvıların vücutta dengeli olup olmamasının en önemli faktörleri ise rüzgârlar ve sudur. Miasma (Miyazma) teorisi olarak adlandırılan bu kuram, fiziksel ve ahlaki kirlenmeyi işaret etmekle birlikte, salgın hastalık ile çevre ilişkisini de gündeme getirmekteydi. Bu bağlamda, hasta kişiler düzenlerini bozan su ve rüzgârdan daha uzak, farklı yerlere gönderiliyorlardı. Bu kuram esasta yanlış olmakla birlikte, bazen rastlantısal şekilde işe yarayabiliyordu. Çünkü bataklık ve durağan sulardan uzak durmak, sıtma hastalığı için önleyici ve koruyucu bir tedbir olabiliyordu. Kalabalık bir kentten çıkıp, havası güzel meltemlerin estiği bir kıyı kasabasında yaşamak bazı hastalıklara iyi gelebiliyordu (Bauer, 2006, s. 19).

Havanın kirliliğinin hastalıkların sebebi olabileceği ileri sürülerek bir anlamda mikroorganizmaların varlığı sadece teoride kabul edilmiştir. Çoğu zaman da hastalığa bir kutsiyet yüklenmiş ve Tanrı’nın bir cezalandırması olarak algılanmıştır. Antik çağın ünlü hekimi Hipokrat (M.Ö. 460-380/375); kendisinden önceki dönemde uygulanan geleneksel dinî-sihri (majik) tedbirlerin aksine, akla ve tecrübeye dayalı tıp anlayışını ortaya koymuştur. Ona göre, tıp ilâhî bir sanattı ve hekimler tanrıların yardımını görmekte ve tabiatın gücünden faydalanmaktaydı. İslâm dünyasından birçok bilim adamı Hipokrat’ın klinik gözlemci yanını rehber edinmiştir. Hipokratik eserlerinin birçoğu Galen (Câlînûs) şerhleriyle Arapçaya çevrilmiştir (Kahya, 1998, s. 120). Hipokrat, bulaşıcı olsun olmasın her türlü hastalığı vücuttaki dört sıvının (hümör) dengesizliğine bağlıyordu (hümoral teori). Bu sıvılar; safra, kara safra, balgam ve kandı. İslam dünyası bunları Ahlat-ı Erbaa olarak adlandırmıştır.


Yaşanan bütün küresel salgınların tahribatının yüksek olmasının sebebi, hastalığın tam olarak tanınmamasıdır. Bu yüzden ölüm oranları yüksek, yayılma alanları geniş olmuştur. Salgın hastalıklar; ekonomik, sosyal, psikolojik, kültürel, siyasi, dinî, coğrafî ve daha birçok bakımdan toplumsal hayatı derinden etkilemiştir. Salgın hastalıklar biyolojik bir olgu olduğu için insanlık tarihi kadar hatta daha eskidir. Çünkü hastalıklara sebep olan mikroorganizmaların insanlık tarihinden daha eski olduğu kabul edilmektedir. Bakteriler, virüsler, mantarlar, algler ve protozoonlar gibi mikroorganizmalar, çevre ve doğal şartların durumuna göre insan hayatını yararlı ve zararlı şekilde etkilemektedir. İnsanların toplu halde ölümüne sebebiyet veren salgın hastalıkların kaynağı olan mikroorganizmalar, gözle görülemeyecek kadar küçük oldukları için çok uzun bir süre varlıkları bilinememiştir.

Tarihin izahı ve yorumunda dikkate alınması gereken önemli unsurlardan bir tanesi de salgın hastalıklardır. Salgın hastalıkların mahiyeti, korunma yolları ve tedavileri uzun süre tam olarak bilinmemiştir. İnsanlar salgın hastalığın. mahiyetini öğreninceye kadar onu Tanrı’nın bir gazabı olarak görmüşler, çoğu zaman da üzerine bir kutsiyet yüklemişlerdir. Eski Çağ’dan günümüze kadar endemik, epidemik ve pandemik karakterli çok sayıda salgın hastalık yaşanmış ve bu salgınlarda milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Veba, sıtma, kolera, sarı humma, çiçek, grip, verem, tifo, tifüs ve frengi hastalıkları kitlesel ölümlere yol açan önemli salgın hastalıklardır. Ancak bunların hepsi aynı anda
dünyanın birkaç kıtasını etkisi altına alacak ölçekte salgınlar üretememiştir. Sadece veba, kolera ve grip hastalıklarının insanları etkileyen ve küresel olarak bilinen pandemik salgın hastalıklar olduğunu söyleyebiliriz. Dünya, Eski Çağ’dan günümüze kadar, üç veba, yedi kolera ve bugünlerde yaşadığımız salgınla birlikte 10’dan fazla grip pandemisi yaşamıştır. Epidemik boyutta kalan ancak çok sayıda insanın ölümüne sebep olan çiçek, sıtma ve sarı humma salgınları da en az bu üç hastalık kadar etkili olmuşlardır.

Yeni dönemde, ülkelerin öncelikli olarak üretim ve tüketim politikalarını gözden geçirerek dışa bağımlılığı azaltma yönünde strateji geliştirmeleri, yerli üretimi teşvik etmeleri ve doğal kaynaklarını verimli kullanma konusunda özel önlemler almaları gerekecektir. Bu konudaki çalışmalar sağlık alanı başta olmak üzere tarım ve hayvancılık temelli gıda sektörünü, ülkenin istihdam politikalarını ve eğitimin potansiyel alternatiflerini de etkileyecektir. Toplumsal refahın dengeli yayılması, işsizlik sigortası da dahil olmak üzere kapsayıcı sosyal güvenlik sistemi talepleri siyasetçilerin gündeminde önemli yer tutacaktır. Küresel salgın döneminde hayatın doğal akışında önemli yer tutan, farkındalığı çok oluşmayan gıda güvenliği ve sürdürülebilir gıda üretimi kavramı lojistik destek politikalarında ve karantina kararlarında önemli bir yer tutmuştur. Gıda sektöründe üretilen gıdaların işlenmesi, stoklanması, dengeli tüketimi, mevsimsel gıda üretim çeşitliliği, tüketim ve üretim dengesine bağlı gıda ekonomisi ve yönetimi, sağlıklı ve dengeli gıda tüketimi, dışa bağımlı olmayan yerli ve yeterli üretimi önemseyen millî tarım ve hayvancılık politikası tüm ülkelerde yeni dönemin öncelikli konularından olacaktır. Benzer şekilde küresel salgın sonrasında doğal kaynakların korunmasının yanı sıra alternatif yenilebilir enerji kaynaklarının değerlendirilmesi, kapsayıcı ve nitelikli sağlık hizmeti sunumu, sağlık altyapısı ve sağlık insan gücü, adil ve eşitlikçi sosyal güvenlik politikaları, ekonomik ve siyasi temelli paktlar ile iş birlikleri, uluslararası ilişkilerde dost-düşman kavramlarının yeniden şekillenmesi ve kriz dönemlerinde toplumsal asayişe yönelik özel stratejiler siyasi karar alıcılarının ve yöneticilerin gündeminde olacaktır. Prof. Dr. Muzaffer Şeker

Toplumların küresel salgın ile birlikte geçirdikleri zorunlu karantina süreçleri ve sağlık alanında yaşanan mücadele süreçlerinin küresel salgın sonrasındaki normalleşme sürecine ekonomik, psişik, siyasi, sosyolojik ve ticari uzun süreli etkileri olacağı beklenmektedir. Bu dönemin oluşturduğu travmatik etkilerin sonucu olarak bireyler hayata bakışlarını sorgulama ve geçmiş muhasebesi fırsatı yakalamışlardır. Salgın sonrası dönemde bireylerin aile ve insan ilişkileri, tüketim alışkanlıkları ve harcama pratikleri, hayattan beklentiler ve kariyer planlamalarında farklılaşmalar yaşanacaktır.

Günümüzdeki küresel salgının geçmiş salgınlardan en önemli farkı ulaşım ve Günümüzdeki küresel salgının geçmiş salgınlardan en önemli farkı ulaşım ve iletişim hızının salgının yayılmasında ve alınan tedbirlerin uygulanmasında oluşturduğu çarpan etkisidir. Geçmiş salgın dönemlerinin sağlıklı analizi yapılarak günümüz ile farklılıkları ve etki alanları değerlendirildiğinde küresel salgının oluşturduğu toplumsal değişimin yansımaları iyi okunmalıdır. Tarihsel değerlendirmeye bağlı olarak postpandemik dönem stratejilerinin belirlenmesi, normalleşme sürecinin sevk ve idaresinin daha sağlıklı gerçekleştirilmesini mümkün kılacaktır.

Sanayi Devrimi dönemlerinde ekonomik krizlerin yaşandığı süreçlerde işsizliğin arttığı, sağlıklı beslenmenin ortadan kalkarak bağışıklık sisteminin zayıfladığı durumlarda dünya nüfusunun azalmasına neden olan ciddi salgın hastalıkların yayılmasına uygun vasat oluşmuştur. Dünyadaki salgınları takiben birçok alanda gelişmeler yaşanmış son dönemdeki yüksek teknolojili ürünlerin artışı, küreselleşmeye bağlı aşırı mobilizasyon ile ulaşım ve iletişimin kolaylaşması ise fayda sağladığı kadar hastalıkların yayılması konusunda dezavantajlı bir durum oluşturmuştur. Ayrıca kıtalararası zorunlu göçler, sınır anlaşmazlıkları yanı sıra iç çatışmalar toplumların kriz ve doğal afetlerden etkilenmesini ve doğacak riskleri de arttırmıştır.

Ekolojik dengenin bozulması biyoçeşitliliğin azalmasına neden olurken dünyadaki kaynakların dengesiz dağılımı yanı sıra aşırı tüketimine de yol açmıştır. Bunun sonucunda da insan refahının ana göstergesi olan bireyin temel ihtiyaçlarını karşılanması konularında arz/talep dengesi bozulmuştur. Sanayileşme ve şehirleşme sonucu doğal yaşamdan kopma üretim alanlarını daraltırken farklı üretim ve stoklama yöntemleri ile ticari kaygılar sonucu canlı sağlığını tehdit eden üretim tekniklerini ortaya çıkarmıştır.

Eski çağlardan bugüne insanoğlu içinde yaşadığı dünyada diğer varlıklara başta insanlar olmak üzere ciddi hasarlar oluşturacak düzeyde zarar vererek kendisine sunulmuş olan kaynakları hor kullanarak günümüze gelmiştir. Her bir zarar verilen canlının yaşam alanına olumsuz etkisi telafi edilememiştir. Bu süreç diğer varlıkların doğadaki yeri ve katkısı da göz önünde bulundurulduğunda ekolojik dengenin bozulmasıyla sonuçlanmıştır. Son yıllarda çevreci çalışmaların ülkelerin menfaat çatışmaları arasında uzun yıllara sâri ekosistem hasarını kısa sürede normalleştirmesi mümkün değildir.

Tekno-Riskler – yapay zeka, robotik, biyoteknoloji ve evrensel gözetim gibi kontrolsüz yeni teknolojiler de beklenmeyen tehditleri barındırıyor. Bakteriler – insanlara çevre ile etkileşimin bir sonucu olarak ilaçlara dirençli yeni patojenler, sürekli olarak ortaya çıkmakta. İnsanın gerçeği reddetmesi – para gibi maddi olmayan şeylere iman etmemiz, tabiatı küçümsememiz. Nüfus artışı – Komite, ayrıca dünyanın çeşitli seri felaketleri riske atmadan bu kadar çok insanı destekleyemeyeceğini iddia ediyor.

Kitle İmha Silahları – Nükleer kışın medeniyeti sonlandırması için sadece 50 küçük nükleer bomba gerekiyordu. Dünya stoklarındaysa şu anda yaklaşık 15.000 başlık var ve nükleer materyallerin teröristlerin eline düşme riski artıyor. Kaynak kıtlığı – Sadece son yüzyılda insan nüfusu dört katına çıkmadı aynı zamanda kişisel kaynak tüketimi de on kat arttı. Küresel ısınma – Atmosfere ve okyanuslara 2.9 trilyon ton karbondioksit salınmasının genellikle süper fırtınalara ve görünmeyen doğal afetlere neden olacağı tahmin edilmekte. Gıda güvenliği – 2060’larda aşırı nüfusun ve sınırsız ekonomik büyümenin küresel gıda talebini ikiye katlayacağı tahmin ediliyor, ancak dünyanın ihtiyaç duyduğu her şey tükeniyor. Gezegen zehirlenmesi – Toksinler yiyeceklerimizde, suyumuzda, soluduğumuz havada, evlerimizin, araçlarımızın, okullarımızın ve işyerimizin mobilya ve malzemeleri, vahşi yaşamda, okyanuslarda, bedenlerimizde ve hatta şimdi de genlerimizde.
2019 yılında Avustralya hükümetinin aracılığıyla akademisyenler, aydınlar ve devlet adamlarından meydana gelen İnsanlığın Geleceği Kurulu adlı düşünce kuruluşu, 2020’nin sadece ilk dört ayı içinde yalanan ardı ardına felaketleri de ele alarak, insan ırkının gezegende sürekliliğini tehdit eden varoluşsal ve yıkıcı risklerin açıkça görüldüğünü paylaştı. “21. Yüzyılda Hayatta Kalma ve Başarı” başlıklı raporunda İnsanlığın Geleceği Kurulu, insanın hayatta kalması için on potansiyel felaket tehdidini inceledi. Rapor 25 Nisan’da Komisyonun web sitesinde yayınlandı. İnsanlığın ve gezegenin karşı karşıya olduğu tehditlere çözüm getirmeyi amaçlayan düşünce kuruluşu raporunda, Covid-19 virüsünün insanlığın hayatta kalmasına yönelik potansiyel felaket tehditlerinden sadece biri olduğunu ve toplam on tehdit bulunduğunu vurguladı. Kurul Covid-19 gibi virüs tehdidinin yanı sıra şu tehlikeler olduğunu iddia etmekte:
Bugün dünya nüfusunun üçte biri tatlı suya erişimde sıkıntı çekmektedir. Acil olarak tedbir alınmazsa 2030 yılında bu oranın toplam nüfusun üçte ikisine ulaşacağı tahmin edilmektedir. Gelecek yarım yüzyılda değer yüzdesi olarak petrolün yerini alacak olan su, devletlerin su kaynaklarını özelleştirmeye başlamasıyla daha da girift bir konu halini alacak görünmektedir. Özelleştirmeler sonucunda suyun kullanımının belirli ülkelerin tekeline geçmesi durumunda, zaten orantısız dağılan yeryüzündeki tatlı su kaynakları, gerek gelişmekte olan gerekse geri kalmış ülkelerin suya erişim konusunda büyük sıkıntılar yaşamasına sebep olacaktır. Yine su sıkıntısı çekilen ülkelerde çeşitli bulaşıcı ve salgın hastalıkların yaygınlaşması insanlığı önü alınamaz bir kâbusa sürükleyebilecektir.

Çok yakın bir gelecekte tüm dünyanın karşı karşıya kalacağı susuzluk tehlikesi, dolaylı da olsa küresel ısınma ve hızlı nüfus artışının bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. İklim değişiklikleri bu oranların dağılımında dünya genelinde çeşitli etkilere sahiptir. Bu etkilerin başında tatlı su kaynağı olarak görülebilecek olan kutup buzullarının küresel ısınmanın etkisiyle eriyerek denizlere karışması gösterilebilir. Ayrıca sıcaklığın artmasıyla buharlaşan tatlı suyun atmosferde birikmesi ve ani soğumaların yaşandığı dönemlerde aşırı yağışlar şeklinde yeryüzüne inmesi de önemli bir doğal felaket olan sellere sebep olmaktadır. Her ne kadar yağışlar yer altı ve yer üstü su kaynaklarına katkıda bulunuyor görünse de yeryüzüne kümülatif olarak inen yoğun yağmur suları sellere sebebiyet vererek kaynak oluşturabilecek suyun doğrudan okyanuslara ve denizlere karışmasına yol açmaktadır.

Ancak küresel ısınma, hızlı nüfus artışı, çevre kirliliği ve endüstriyel atıkların arıtılmadan doğrudan su kaynaklarına karışması gibi sebeplerle tatlı ve temiz su kaynakları yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bütün dünya halklarını tehdit eden bu sorunun çözümüne yönelik özellikle gücü elinde bulunduran devletlerin su kaynaklarının korunması için yeni politikalar üretmesi gerekmektedir. Zira bu ülkeler hem su tüketiminin en fazla olduğu hem de su kaynaklarını en çok kirleten ülkeler olarak bu durumdan sorumludur. Hayatın ana maddesi olan suyun korunması ve herkese eşit dağılımı için sadece tüketimi ön plana çıkaran faydacı kapitalist yaklaşımlar yerine, suya eşit erişim imkânı sağlayacak yeni anlayışlar benimsenmeli ve yeni teknolojiler geliştirilmelidir. Aksi halde hem insan nesli için hem de dünya üzerindeki tüm canlılar için büyük bir felaket senaryosu kapıda beklemektedir.

Su, medeniyetlerin etrafında kurulduğu, bilim insanlarının başka gezegenlerde hayat emaresi olarak aradığı, her türlü teknolojik gelişmede kaçınılmaz olarak kullanılan yeryüzünün en büyük zenginliği ve hayatın olmazsa olmazıdır. Dörtte üçünün sularla kaplı olduğu dünyamızda denizler ve okyanuslar hariç yeryüzünde sabit miktarda bulunan tatlı su, sadece insanların temel yaşam ihtiyacını karşılama konusunda değil, ayrıca tarım, endüstri ve bilhassa hidrogüç santralleri açısından da son derece büyük öneme sahiptir.

Canlıların yaşamını devam ettirmeleri için gerekli olan suyun kirlenmesi ne yazık ki doğanın da kirlenmesine sebep olur. Atık ve kirli sular, doğadaki oksijenin azalmasına neden olur. Buda birçok canlı türünün yaşamını yitirmelerine neden olur. Ayrıca atık sularda bulunan zehirli maddeler de suda yaşayan canlıların ölümüne neden olabilir. Doğada su kirliliği sıcak havayla karışırsa suyun içindeki zehirli ve atık maddeler ayrışır. Böylece oksijen doğada azalır. Bitkilerinde çürümesine neden olur.

İdeal şekilde arıtılmış suyun nitelikleri konusunda suyun rengi, kokusu, tadı, pH derecesi gibi özellikleri incelenebilir. İçilebilir sağlıklı su berrak olmalıdır. Suda kesinlikle herhangi bir tortu, bulanıklık bulunmamalıdır. Suda kötü koku olması içinde mikroorganizmalar barındırabileceği ya da çeşitli atıkların karışmış olabileceği ihtimallerini getirir bu nedenle içme suyunun kokusuz olmasına dikkat edilmelidir. Suyun kendine özgü bir tadı olmalı, kötü tat veren kimyasalların uzaklaştırılmış olması gereklidir. Ayrıca arıtılmış suda bütün bu olumlu özelliklerin hepsi bulunurken ayrıca çok az miktarda magnezyum, kalsiyum iyonları içerdiği için yumuşaktır. Bunun yanında yüksek miktarda oksijen içerir ve sürekli yenilendiği için tazedir.

Doğada bulunan sularda hastalık yapabilecek türden organizmalar, kimyasal maddeler, çamur, toz, vb. maddeler bulunma ihtimali yüksektir. Bu nedenle iyi bir şekilde arıtılmış suyun içinde bulunabilecek zararlı maddeler uzaklaştırıldığı için su sağlıklı bir şekilde içilebilecek hale gelir. İçme suyu olarak kullanılan ideal şekilde arıtılmış suyun nitelikleri sağlık açısından önemlidir. Öncelikli olarak suyun rengi, kokusu, tadı, sıcaklığı, pH derecesi önemlidir. Bu faktörlerden herhangi bir tanesi uygun olmazsa ideal su olmaz.
Su kirliliği insan sağlığına olumsuz etkiler yapabilir. Su insan bedeni için temel bir ihtiyaçtır. Ancak çeşitli sebeplerle su kaynaklarının kirlenmesi sağlığımızı olumsuz etkiler. Su kirliliğinin en önemli etkisi bölgede salgın hastalıklara neden olmasıdır. Gerek içme suyu, gerekse temizlikte kullanılan su kaynakları kirlendiğinde böyle olumsuz bir sonuç ortaya çıkabilir. Kirlenmiş suyu tüketenlerde baş ağrısı, baş dönmesi, konsantrasyon bozukluğu, dikkat dağınıklığı gibi etkiler görülebilir. Ayrıca sinir sistemini etkileyerek duyularda olumsuz etkiler yapabilir. Özellikle konuşma ve duyma yetenekleri bundan zarar görebilir. Uzun süre su kirliliğine maruz kalan kişilerde düşünme ve anlama zorluğu yaşanabilir. Bunun yanında sindirim sistemi sorunlarına, uykusuzluğa, kalp krizine neden olabilir.

Musluk suyu da pek çok zararlı madde bulunabilir. Bunlar Arsenik Nitrat Kurşun gibi maddelerdir. Bu maddeler pek çok ölümcül hastalığa başta kanser olmak üzere yol açabilir. Binaların eski olan tesisatlarında oluşan zararlı maddeler suyun içine girebilecek çeşitli kanserojen maddeler oluşturabilmektedir. Bazı büyük şehir belediyeleri dahi yaptıkları bazı açıklamalarda bu durum karşısında çaresiz olduklarını göz önüne koymuşlardır. Binaların su tesisatları eski olduğu gibi ayrıca yapımında kurşun gibi sağlığa zarar veren malzemeden kullanılmış ise suya kirletici unsurlar karışmaktadır. Musluk suları şebeke dağıtım borularında olan çatlak veya kırık gibi sorunlar içerisinde çeşitli sularla şebeke suları karışmaktadır. Musluk suyuna karışması durumunda eğer su arıtma cihazı kullanılmıyorsa daha büyük sorunlar ortaya çıkabilir.

Musluk suyunda yüksek derecede KLOR maddesi bulunuyor. Bu klor suya kötü tat ve koku vermekte, birde sudaki maddelerle reaksiyona girdiğinde kanser yapma olasılığını arttıran çeşitli bileşenler oluşturmaktadır. Musluk suyunu içmeseniz bile çay, yemek, kahve, yapımında kullanıldığında da bileşenler vücuda rahatlıkla girebilir. Bu nedenle su arıtma konusunda daha fazla bilgiye sahip olmanız sağlığınız açısından oldukça önemlidir.
Bulaşıcı hastalıkların çoğu kirli sulardan kaynaklanmakta ve su ile yayılmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü, her yıl iki milyondan fazla insanın su ile bulaşan hastalıklar yüzünden öldüğünü açıklamaktadır.

Dünyanın pek çok ülkesinde çarpık kentleşme, plansız yapılaşma ve bilinçsizce oluşturulan çevre kirliliği sonucu yerüstü suları olduğu kadar yer altı suları da hızla tüketilmiş veya kirletilerek kullanılamaz hale getirilmiştir. Su zengini bir ülke olmadığımızdan, her geçen gün su kaynakları kirletilmekte ve dolayısı ile azalmakta olduğundan; gerekli önlemlerin alınmaması ve insanlarımızın su kullanımında dikkatli ve tasarruflu olmaması durumunda yurdumuzda da susuzluk çekeceğimiz günler uzak değildir.

Günümüzde, dünya üzerindeki içme suyu kaynaklarındaki hissedilir derecedeki azalmalar, gelecekte sağlıklı içme suyu temininin ne denli önemli bir sorun olacağını gözler önüne sermektedir. Bir zamanlar, suyun doğadaki sürekli dönüşümü nedeni ile sonsuza kadar bitmeyecek bir kaynak olduğu düşünülürdü. Oysa artık su, dünyanın pek çok yerinde, endüstri ve kentsel gelişmedeki hızlı büyüme gibi nedenlerle sınırlı bir kaynak haline gelmiştir.

Yükselen sıcaklıklar ile birlikte yazları daha uzun sürecek, şehirlerdeki ortalama sıcaklık 45 Celsius dereceye ulaşacak. Bu sıcaklıklar altında klima kullanmak zorunluluk haline gelecek. Enerji ihtiyacı için yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmıyor olması, daha fazla küresel ısınmaya neden olan sera gazı salımına yol açacaktır. En tehlikelisi ise, Kuzey Kutbundaki buzullarda donarak hapsolmuş 500 milyar ton karbondioksit açığa çıkacak ve bir kaç derecelik sıcaklık artışına yol açarak küresel ısınmayı hızlandıracak.

Tarım ve gıda üretimi geri dönülemez şekilde düşüşe geçecek ve milyarlarca insan hayatta kalmak için giderek zorlu bir mücadele ile karşı karşıya kalacak. Deniz suyu temiz su kaynaklarına karışmaya başlayacak ve küçük ve orta çaptaki tüm su havzaları kuruyacak. Isınan deniz suyu daha az karbondioksit emecek, bu da atmosferdeki karbondioksit miktarını ve küresel ısınmayı yoğunlaştıracak. Büyük miktarda karbon toprağa, ölü bitki örtüsünün yarı çürük kalıntılarına depolanır. Genel olarak kabul edilen tahmin, toprak karbon rezervuarının atmosferdeki karbon içeriğinin iki katından daha fazla içerdiğidir. Toprağın ısınması, bakterilerin toprakta depolanan karbonun parçalanmasını hızlandıracak ve karbon atmosfere salınacak. 2050 yılının başlarında mümkün olabilecek 3 derece sıcaklık artışı karbon döngüsünü tersine çevirecek. Bitki örtüsü ve toprak karbondioksiti emmek yerine serbest bırakmaya başlayacak. O kadar çok karbon atmosfere karışacak ki 2100’de küresel ısınmayı 1.5C artırabilmesi mümkün olacak.
Küresel ısınma sonucu, 1 derecelik sıcaklık artışı kaçınılmaz ancak iki derecelik sıcaklık artışından kaçınma şansı % 93. Bu da sadece önümüzdeki 10 yıl içinde sera gazı emisyonlarını % 60 azaltmak ile mümkün.
Bitkiler karbondioksiti emmek yerine karbondioksit emisyonu gerçekleştirmeye başlayacak. Kimse Akdeniz bölgelerinde tatile gitmeyi düşünmeyecek, hatta Akdeniz’den Kuzey Avrupa’ya göçler başlayacak. Grönland’ın dünyanın geri kalanından (küresel ortalamanın 2,2 katı kadar) daha hızlı ısındığından global sıcaklık artışı 1.2C’yi geçtikten sonra Grönland geri dönüşü olmayan ergime haline geçecek. Takip eden deniz seviyesi yükselişi, IPCC’nin yüzyılın sonuna kadar tahmin ettiği yarım metreden daha fazla olacak. Bu şekilde devam ederse Grönland’daki bütün buz tabakası 140 yıl içinde yok olacak. Miami ve Manhattan’ın büyük bölümü ortadan kaybolacak. Bangkok, Bombay ve Şangay sular altında kalacak. İnsanlığın yarısı daha yüksek bölgelere taşınmak zorunda kalacak. 2050’de küresel sıcaklıklar iki dereceye kadar yükseldiğinde, tüm canlı türlerin üçte birinden fazlası yok olacak.

40 yıl içinde beklenen küresel ısınma sonucu 1-2 derecelik sıcaklık artışı ile 2003 yılındaki sıcak Avrupa yazı, yıllık norm olacak. Aşırı yaz sıcakları başlayacak, Sahra çölüne yakın ısılarda sıcak dalgaları gözlemlenecek. Yüz binlerce insan aşırı sıcaklardan hastalanıp ölecek. Vücut sıcaklığı 41C’ye (104F) ulaştığında, termoregülasyon sistemi bozulmaya başlar. Terleme kesilir, solunum sığ ve hızlı olur. Nabız hızlanır ve kişinin komaya girmesi mümkündür. Vücut sıcaklığını düşürmek için tedbir alınmazsa, beyin oksijenden yoksun kalır ve hayati organlar iflas etmeye başlar.

Dünyanın iklimi sera gazlarına karşı özellikle hassastır; çünkü bu gazlar atmosferde kalırlar ve on yıllar hatta yüzyıllar boyunca gezegenin ışınma dengesini değiştirebilirler. Sonuç, küresel yeryüzü sıcaklığında artış (veya küresel ısınma) ve daha geniş anlamıyla iklim değişiklikleridir. Artan sıcaklıkların Dünya’nın iklimi üzerinde çok yönlü derin bir etkisi olabilir, kısaca küresel ısınmanın etkileri özellikle okyanusun ısı içeriği, buzullar ve kutuplardaki buzulların erimesi üzerinde görülecektir.
Yer altı sularımız tükeniyor. Suya ‘ doğru bakıp’ ‘doğru kullanmazsak’ geleceğimizi kendi ellerimizle kirletip tehlikeye atmış oluruz. Birleşmiş Milletler (BM) verilerinden derlenen bilgilere göre, küresel ısınma kaynaklı yağış azlığı, aşırı buharlaşma, hızlı tüketim ve kirlilik nedeniyle dünyadaki temiz su kaynakları hızla tükeniyor. Birleşmiş Milletler (BM) verilerinden derlenen bilgilere göre, küresel ısınma kaynaklı yağış azlığı, aşırı buharlaşma, hızlı tüketim ve kirlilik nedeniyle dünyadaki temiz su kaynakları hızla tükeniyor. Dünya nüfusunun ve ekonomisinin katlanarak büyümesi sonucu buna paralel olarak doğa ve çevreye verilen tahribatta katlanarak büyüyor. Küresel ısınma sonucu su kaynakları azalmakta ve kuraklık baş göstermekte. Buna bağlı olarak da çevre kirliliği ortaya çıkmakta. Şayet gerekli tedbirler alınmazsa, yapılan araştırmalar sonucu bu durumdan en çok etkilenecek ülkenin Türkiye olduğu tespit edildi. Bir ülkeyi, bir coğrafyayı ayakta tutan ekosisteminde ciddi sorunlar olması en çok canlıları etkilediği için ileride canlı türleri yok olacak. Sonuç olarak dünya ülkeleri büyük bir su kaynağı sıkıntısına doğru sürükleniyor. Gün geçtikçe de bu sıkıntı artmaktadır. Bunun önüne geçmek için suyun bütün sektörlerde tasarruflu kullanımını özendirici yeni tedbirler alınmalı, mevcut desteklere devam edilmelidir.

Araştırmalar mevcut su rezervinin, 2050’de yaklaşık 9 milyara ulaşması beklenen dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamasının imkansız olduğunu gösteriyor. Diğer bir tehditler ise Kuzey Kutbu’nda rekor buzul erimesi, Sandy kasırgası, içinde bulunduğumuz yılın rekor
kuraklık seviyesi sonucu doğan gıda krizi bu olayların en güncel örnekleri. Uluslararası Enerji Ajansı, 2017’e kadar gerekli politikalar ve uygulamalar hayata geçirilemediği takdirde fosil yakıt altyapısının geleceğimizi ipotek altına alacağını, küresel sıcaklık artışını 2 derecede tutma hedefini ulaşılmaz kılacağını, enerji üretimi için suyun kullanımının önümüzdeki 20 yılda ikiye katlanacağını bildiriliyor. Su kaynaklarını kullanılabilir olmaktan uzaklaştıran bir diğer neden de sanayileşme ve beraberinde gelen kirlilik. Dünyada halen yaklaşık 1 milyar insan yeterli içme suyundan yoksun. 2,3 milyar kişi sağlıklı suya ulaşamıyor. Yılda 7 milyon kişi ise su ile ilgili hastalıklardan ölüyor.

Dünya yüzeyindeki 1. 4 milyar km3’lük su rezervinin sadece yüzde 1’i kullanıma uygun, tatlı su niteliğinde… Bu devasa hacim içindeki sınırlı kaynak birbirini tetikleyen faktörlerin hızıyla tükenmektedir. Nüfus artışının yoğun olduğu yerlerde su kaynakları yetersiz gelmekte ve gerçek susuzluk tehdidiyle baş başa kalınmaktadır. Afrika’nın büyük bölümü, Ortadoğu, Çin’in güneyi ve Hindistan tehdidi yoğun bir biçimde hisseden bölgelerdir. Nüfus artışı gıda talebini tetiklediği için tarım alanlarının artırılması kaçınılmaz oluyor. Aynı oranda da sulama ihtiyacı büyüyor. Halen dünyada su tüketiminin yaklaşık yüzde 70’ini tarımsal sulama oluşturuyor. Kullanılabilir su kaynaklarını tehdit eden diğer bir etken ise küresel ısınmadır. Artan sıcaklıklar sonucu buharlaşma artarak suyun kalitesini bozuyor ve verimli bir şekilde kullanılmadan yok olup gidiyor.

Stratejik ve hayati öneme sahip olan su, küresel ısınma sebebiyle her geçen gün tükenmektedir. Dünya ülkelerinin 3’te biri sudan yoksun ya da erişim sınırlıdır. Küresel ısınmayla birlikte dünyanın dengesi bozuldu. Dünya nüfusunun yüzde 18’ i temiz su bulamıyor. Denizler, göller, akarsular, yer altı suları kirlendi. Hayvanlar daha erken doğurmaya başladı, bitkiler mevsiminden önce çiçek açmaya başladı, kış uykusuna yatan hayvanlar artık kış uykusuna yatmaz oldular. Açlık, susuzluk, kuraklık, iklime bağlı göçler, salgın hastalıklar ve doğal afet her an kapımızı çalabilir.
Kısaca tanımlamak gerekirse dünya üzerinde yaşayan tüm canlılar için su hayattır, candır. Dünya üzerindeki hayatın kaynağı olarak adlandırılan su, dünyanın 4’te 3’ünü, insan vücudunun yüzde 70’ini oluşturuyor. İkinci enerji unsurlarımızdan olan su yaşamsal faaliyetlerimizde olmazsa olmazımızdır. Yüzde 97. 5’i okyanuslarda ve denizlerde tatlı su tuzlu su olarak, yüzde 2. 5’i ise nehir ve göllerde tatlı su olarak bulunan dünyadaki yararlanabileceğimiz elverişli tatlı su miktarı, bilinenin aksine oldukça yetersiz. Çünkü tatlı su kaynaklarının yüzde 90’ı kutuplarda ve yeraltına hapsedilmiş durumda. Dünya yüzeyindeki 1. 4 milyar km3’lük su rezervinin sadece yüzde 1’i kullanıma uygun, tatlı su niteliğinde olduğu gerçeği üzerine, küresel ısınma sonucu tatlı su rezervlerinin yüzde yirmibeşe yakın oranda kaybedilme gerçeğini de göz önüne aldığımızda, dünyayı nasıl bir gelecek beklediğini biraz daha yakından görmüş olabiliriz.

Yeryüzünde değişen oluşumlar, yaklaşımlar, şirketler ve bireylerin sürdürülebilirlik kavramına entegrasyonunu hızlandırmaktadır. Dünya ekonomisine sahip sürdürülebilir şirketler için ekonomi, ekoloji ve inovasyon kavramlarının bir arada düşünülmesi ve uygulanması gerekmektedir. Bu durumda ekolojik ve ekonomik inovasyon, ekonovasyon olarak adlandırılmakta ve yeni dünyanın yeni terimi haline gelmektedir. Bu durumda duyarlı birey ve duyarlı şirket anlayışı baz alınmaktadır. Her geçen gün atılan yeni adımlar, kuruluşları yalnızca ekonomik hedefler belirlemekten vazgeçmelerini sağlamaktadır. Sürdürülebilir değer yaratma ve sürdürülebilir kalkınmada ekonomik kazanımlar; sosyal sorumluluk içeren projeler, temiz teknolojiler, doğaya dolayısı ile sağlığa zarar vermeyen ürünler inovatif yaklaşımlar ile birleştirildiğinde elde edilmektedir. Stratejik birçok avantaj getirileri olan bu yaklaşım dünya üzerinde farkındalık yaratabilecek güçtedir. Bu farkındalık gerçek kar oranının ekonomik ve teknolojik gelişimlerin haricinde uzun vadede ruhsal ve bedensel sağlığının destinasyonunun kuvvetli bir doğa ile gerçekleşeceği anlaşılmaktadır.

Sağlıklı ekosistemlerin bir hak olduğu unutulmamalıdır. İhlali sonucunda cezai yaptırım uygulanmalı ve doğa dostu teknolojilere, sürdürülebilir kalkınma politikalarına ağırlık verilmelidir. Ekolojik ortamlardaki bozulmalar giderilmeli bunun yanı sıra küresel ısınma, açlık, kirlilik gibi problemlerin önüne geçilmesi adına önlemler alınmalıdır. Biyoçeşitliliğin azalması, iklimin değişmesi ve sağlığın giderek daha fazla tehdit edildiği bu günlerde şirket vb. büyük kuruluşların aşırı yöntemler sonucu neden olduğu doğa tahribatına bir son vermesi gerekmektedir.
Hükümet politikaları neticesinde turizm bölgeleri haline getirilen doğal güzellikler, yol yapımında yararlanılan yaylalar, enerji eldesinde kullanılmak üzere değiştirilen derelerin bulunduğu ortamlar, nükleer santral kurulmasında yaşanan sıkıntılar ve maden kazaları yalnızca birkaç negatif durumu kapsamaktadır. Artan sanayileşme neticesinde yükselen işsizlik oranları, pahalılaşan hayat sonucunda düşen ekonomik gelirler ve göç ile biraz daha arttırılan problem çeşitleri ekolojik yıkımı anlatmaya kelimelerin yetemeyeceğinin en açık göstergesidir.
Geçmiş zamanların tümünü, doğayı ve hayata sirayet eden her canlıyı kapsayan tarih beslenmeyi, nesilleri tükenmek üzere olan türleri, savaşları, politika ve ekonomiyi kısaca akla gelen gelmeyen her şeyi barındırmaktadır. Megolamanlık ile başlayan ve benmerkezci yaklaşımı kaplayan insanoğlunun neden olduğu, tahakküm ve tahribat ilkelerini hiçe sayarak ekolojik anlamda dahi doğal dengeyi bozan toplumlar günümüzde korku duymaya başlamıştır. Tüm tarih boyunca doğadan sadece çıkar sağlamayı hedefleyen dünya nüfusu nihayet ekolojik krizin farkına varmış ve kendine karşı mücadeleyi başlatmıştır. Ancak henüz farkındalık mertebesine ulaşamamış toplumlar da bulunmaktadır. İki tarafın varlığında yaşanan ekolojik yıkım ve savunma durumu kısır bir döngü haline getirmektedir.

Günümüze kadar doğal kaynakların kullanılmasına bir sınır konmamıştır. Tüketimden dolayı oluşan çevre kirlenmesini önlemek için hiç kimse bir bedel ödememektedir. Dolayısıyla bu da çözüm bekleyen bir sorundur. Çevre sorunları mevcut biyolojik sistemleri tahrip ve hatta yok ede- sistemleri tahrip ve hatta yok edebilir. Hatta bu olumsuz etkiler dünya üzerindeki ekonomik faaliyetlerin yoğunlaşmasıyla birlikte artar. Çevre sorunları yaşadığımız çevreyi sürekli olarak bozma yolunda faaliyetler sonucu ortaya çıktığı apaçık ortadadır. Bunun için nüfus artışının ve aşırı tüketimin kontrol altına alınması, kaynakların daha iyi ve tekrar kullanma imkanlarının geliştirilmesi gerekmektedir.

İnsan faktörü, varoluşundan günümüze kadar ki süreçte çevre sorunlarının meydana gelmesinde önemli etken olmuştur. İlk insanlar bütün zamanlarını, yaşayabilmek için yiyecek ve barınak ihtiyaçlarına harcamışlardır. Çiftçilik ve avcılığın geliştiği çağlarda insanoğlu yaşamının tamamını temel ihtiyaçlar için harcayıp bir kısmım ihtisaslaşmaya ayırabilmiştir. Böylece ilk meslek grupları doğmaya
başlamıştır. Çeşitli mesleklerin ortaya çıkması ve iş bölümünün artmasıyla insanlar daha iyi bir hayat sürmeye başlamışlardır. Bunun çevre sorunları bakımından iki etkisi olmuştur. Bunlardan birincisi dünya nüfusunun artması, İkincisi ise kişi başına tüketilen mal ve hizmetlerin fazlalaşmasıdır.16. yy’a kadar insanlar, gerek gıda maddeleri ve diğer ihtiyaç maddelerinin üretiminde ve gerekse hastalıkların kontrol edilmesinde kullanılacak bilgi ve imkanlara sahip değildi. Bunun için salgın hastalıklar ve büyük kıtlıklar nüfus artışına engel oluyordu. Fakat sanayi devrimi ve yeni ilaçların icadıyla birlikte dünya nüfusu hızlı bir şekilde artmaya başladı. Sonuçta insan faaliyetleri ile ortaya çıkan kirleticilerin cins ve miktarı artarak çeşitli şekillerde çevreye verilmeye başlandı. Bu kirleticiler, çevrenin doğal yapısını ve ekolojik dengeyi bozdu ve değiştirdi. Bununla beraber dünya nüfusundaki artış, çevredeki bozulmanın tek sorumlusu değildir. Ekonomik bakımdan gelişmiş ülkelerde son 20-30 yıllık zaman süresi içinde gerek mamul maddelerin ve gerekse de doğal kaynakların kullanımı son derece artmıştır. Bir bakıma bugün, pek çok ülkedeki çevre kirlenmesi aşırı tüketimden kaynaklanmaktadır.
Tarımsal üretimde kimyasal gübreleme verimi arttırmanın yanında bir takım olumsuzluklarıda beraberinde getirmektedir. Uygulanan gübrenin uygulama zamanı, miktarı ve türü olumsuzlukların meydana gelmesinde önemli etkenlerdir (Sönmez ve ark, 2008). Gübre, tarımsal üretimde kullanılan en önemli girdilerden bir tanesidir. Az uygulandığında kalitede ve verimde önemli düşüşlere sebep olurken, aşırı kullanıldığında da taban ve yüzey sularında kirliliğe neden olmaktadır. (Güler, 2004; Atılgan ve ark., 2007). Azotlu gübrelerin
aşırı kullanımında özellikle de yaprağı tüketilen sebzelerde yapraktaki nitrat miktarı insan sağlığını tehdit edecek düzeye ulaşmaktadır (Roorda van Eysinga, 1984; Atılgan ve ark., 2007). Gübrelemenin uygun şekilde ve zamanda yapılması için üreticilerin önce toprak analizi yapması gerekmektedir. Toprak analizi yapılmadan gübrenin kullanılması gübrenin ekonomik kullanımını etkilemekte, ürünün kalite ve miktarını azaltmakta, çevreye, toprağa, yer altı su kaynaklarına zarar vermektedir (Gök ve ark. 1998; Atılgan ve ark., 2007).


Tarımsal üretim sürecinde yapılan yanlış uygulamaların ekosisteme verdiği zararlar azımsanacak boyutta değildir. Bitkisel üretimde zararlı ve yabancı otlar, hastalıklar, zararlı hayvanlarla mücadele etmek için pestisitler kullanılmaktadır. Tarım ilaçlarının yeteri kadar kullanılmamasının sonucu olarak üretimde %60’lara varan oranda düşüş meydana gelmektedir. Bu sebeple ürün kaybına sebep
olan zararlı durumlarla mücadele etmek ve kontrol altında tutmak amacıyla pestisitlerin kullanımı kaçınılmazıdır (Turabi, 2007; Tiryaki ve ark., 2010).

Dünya geneli incelendiğinde gelecek nesiller için durumun pek parlak olmadığı gözlenmektedir. Sorunun çözümüne yönelik toplumsal olarak eğitim, üretim, günlük yaşam (sürdürülebilir tüketim) ve tarımsal faaliyet alanlarında ekolojik yaklaşımlara ihtiyaç duyulmaktadır. İlk olarak 1989 yılında Frosch ve Gallopoulos tarafından gündeme getirilmiş olan “Endüstriyel Ekoloji” ve “Endüstriyel Ekosistem” kavramları, endüstri ile doğal yaşam ve ekolojik sistemler arasındaki analojiye dayanmaktadır. Endüstriyel ekoloji, zaman içinde farklı boyutlarıyla tartışılarak, farklı şekillerde de tanımlanan ve gelişen bir kavram oldu. Garner, 1995 yılında o güne kadar yapılmış diğer tanımları da dikkate alarak, endüstriyel ekolojinin kapsamını ve özelliklerini şu şekilde derlemiştir: Endüstriyel sistemlerin daha etkin ve sürdürülebilir olan doğal sistemlere benzemesinin sağlanması • Endüstriyel ve doğal sistemlerdeki hiyerarşilerin belirlenmesi ve karşılaştırılması ile potansiyel çalışma ve eylem alanlarının tespit edilmesi • Endüstriyel sistemlerin ekolojik sistemler üzerindeki
çevresel etkilerinin azaltılmasına yönelik bir uygulama • Endüstriyel ve ekolojik sistemler arasındaki etkileşimlere sistematik bir bakış • Birden fazla disiplini ilgilendiren (multidisipliner) bir yaklaşım • Geleceğe yönelik bir kavram • Endüstriyel faaliyetlerin uyumlu bir şekilde ekolojik
sistemlere entegrasyonuna yönelik bir yaklaşım.


Küresel ısınma ve çevre kirliliği arttıkça, doğanın bize sağlamış olduğu doğa ürünü kaynaklarda hızla azalarak canlıların sıkıntı yaşamasına neden olmaktadır. Gün geçtikçe her alanda yaşanan bu sıkıntıların önüne geçebilmek için yapı sektöründe kaynakların doğru kullanılması amacıyla çevre dostu binaların yapılması fikri oluşturulmuştur. Çevre dostu bina yapımına ilgi giderek artarken yeşil ev olarak tabir edilen çevreci binalar ortaya çıkmıştır. Belli standartlar getirilerek sertifikalanmakta olan yeşil evler veya çevreci binalar yapı sektöründe daha değerli, doğaya saygılı, ekolojik, konforlu ve enerji tüketimini azaltan binalar olarak yeni bir yönelim ve sektör ortaya çıkarmıştır.



Ekolojik ayak izi dünya nüfusunun ekosistemden ne kadar kaynak talep ettiğini ve ne kadar geri kazandırması gerektiğini ölçmek için kullanılıyor. Ekolojik ayak izini hesaplarken insanların kullanma ihtiyacı olduğu ürünler (besinler, hayvanlar, deniz ürünleri, orman ürünleri, yapı oluşturma) bulunmaktadır. Ayrıca doğanın fosil yakıtların kullanılması sonucu oluşan zehirli gazları ne kadar tolere ettiği de ekleniyor. Bütün bunlar insanlığın ihtiyacı olan ve kullandığı kaynaklar. Bu kaynaklar kullanılırken ekosistemdeki döngünün sağlıklı bir şekilde işlemesi için dünyaya destek olmamız gerekiyor. Bunun içinde havaya, suya ve toprağa destek çıkacak şekilde çalışmalar yapılması gerekir. Bunların hepsi de ekolojik ayak izine dahil ediliyor. Ekolojik ayak izi kısaca belirli bir nüfusun doğaya yükünü hesaplamak amacıyla oluşturulmuş bir yöntemdir. Dünyada üretim yapılabilen alanları, dünyada yaşayan nüfusa oranladığımızda ortaya çıkan değer, (bir insanın barınmasını, beslenmesini, ısınmasını sağlayan ve oluşan atıkları etkisiz hale getiren kara ve deniz alanlarıdır) yani bir kişinin ortalama ekolojik ayak izidir.



Ekolojik okuryazar olan bir toplum hayal edelim ve yaptığı her işi doğaya zarar vermeden yapacak insanlar. Balıkçı balık tutarken balıkların neslinin devam etmesi için bilinçli avlanacak, öğretmen öğrencileri ile etkinlik yaparken geri dönüşüm materyalleri kullanacak, bir ilin yöneticisi ilin planlamasını doğaya zarar vermeden tasarlayacak, bir çevre ve şehir planlamacısı kentin havasını ve suyunu temizleyen doğal alanları koruyacak evet bunlar hayal gibi görünebilir ancak iyi bir eğitimle mümkün. Her şeyde olduğu gibi dünyayı anlamlandırmak ve ona zarar vermeden sürdürülebilir bir yaşam sağlamanın anahtarı da eğitimden geçmektedir. Ekolojik okuryazarlık kavramının ortaya çıkmasının temel nedeni insanoğlunun dünyada bıraktığı ekolojik ayak izidir.

Sürdürülebilirlik, “İnsanların bugünkü ihtiyaçlarını karşılarken, gelecek nesiller için gerekecek kaynakları yok etmeden ve uzun süreli planlama yaparak ve doğal kaynakların kısıtlı olduğunu göz önüne alarak hareket etmek” şeklinde tanımlanmaktadır (Birleşmiş Milletler Çevre Programı –UNEP). Yaşamı daha kaliteli kılmak, sağlığımızı ve çevreyi korumak ve geliştirmek için son zamanlarda çok güzel ürünler
ve çözümler geliştirildi. Bugünlerde birçok tasarımcı, geri dönüştürülebilen, sağlığa zararı olmayan ve çevreyi bozmayan ürünler geliştiriyor; buna da “Yeşil Tasarım” deniyor.
15 Ocak 1999 yılında kurulan Uluslararası Yavaş Şehir Ağı (Cittaslow International Network), İtalyanca karşılığı ise “ Cittaslow- Rete Internazionale delle citta del buon vivere”, kısaltılmış adı “Cittaslow”
şeklindedir (Cittaslow International Charter, 1999) Yavaş Şehir hareketinin temel amacı yerel toplulukların ve yerel yöneticilerin ekogastronomi felsefesini günlük hayata uygulamalarını yaygınlaştırarak Yavaş Gıda felsefesini kentsel boyuta taşımaktır. Birliğe katılan her kent Yavaş Şehir Birliği ile imzaladığı sözleşmede Yavaş Gıda hareketinin değerlerini benimsemeyi, uygulamalarını her alanda desteklemeyi ve tanıtmayı kabul etmektedir (Cittaslow Charter, 1999). Yavaş Şehir ağı, kentsel ve bölgesel planlamayı her bir kentin kendi özgün karakterinin korunduğu yerleşim yerine dayalı kimlik açısından ele almaktadır. Ağ’a dahil olan kentler kendi geleceklerini
geçmişlerine dayanarak şekillendirmekte ve birlikte planlayarak yürüttükleri ortak çabayla tekdüze kent merkezlerinden biri olmamak için uğraş vermektedirler (Radstrom, 2011:91).
Yavaş Şehir ağı, kentsel bir hareket olmasının yanında yerel bir yönetim modelidir. Gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılamalarını engellemeyecek
şekilde bugünün ihtiyaçlarının karşılanması anlamındaki sürdürülebilir kalkınma kavramı hareketin özünü oluşturmaktadır (Pink, 2008:97). Bu çerçevede Yavaş Gıda yerel kimliklerin korunması ve yerel
yemek alışkanlıklarına odaklanırken, Yavaş Şehir
hareketi kent/şehir yaşamını korumaya ve yaşamın
kalitesini iyileştirmeye odaklanmaktadır. Her iki
hareket de kentsel sürdürülebilir kalkınmanın, “Üç
E”si olarak (İngilizce sözcüklerin baş harfleriyle
Environment, Economy, Equity in society) bilinen
çevrenin korunması, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitlik kavramlarını (Campell, 1996:300) açıkça
birbiriyle ilişkilendirmeye çalışmakta ve alternatif
bir kentsel kalkınma modeli sunmaktadır (Mayer ve
Knox, 2006: 322).

Yavaş Şehir hareketi esas aldığı ilke ve değerler
doğrultusunda, küreselleşmenin yarattığı homojen
mekanlardan biri olmak istemeyen, yerel kimliğini,
özelliklerini ve dokusunu koruyarak mevcut yaşayanları ve dışarıdan gelen ziyaretçileri için “yaşanabilir
şehirler” yaratmak isteyen kentler için insan odaklı
bir harita sunmaktadır. Yavaş sehirlerde kentin ve
içinde yaşayan insanların iyiliği önemsenmekte,
çeşitlilik zenginlik olarak kabul edilmekte ve artırılmaya çalışılmakta, kentin kimliğini oluşturan doğal,
kültürel ve tarihsel değerler korunarak sürdürülebilir
bir gelişme anlayışıyla yerel halkın ve dışarıdan gelen ziyaretçilerin ihtiyaçları dikkate alınmaktadır.
Bu hedeflerin gerçekleşebilmesi için de çevre dostu
teknolojilerin akılcı kullanımı teşvik edilmektedir
(Cittaslow Manifesto,1999)
Dünyamızı her gün daha fazla kirletip yaşanabilir
olmaktan çıkartıyoruz. Bilinçli ya da bilinçsiz yapılan insan faaliyetleri sonucunda bindiğimiz dalı
kesen bir toplum haline dönüşmüş durumdayız.
Özellikle ülkemizde Ekolojik Ayak İzi değerlerimiz WWF
analizlerinde çok yüksek çıkmaktadır. Gelecek nesillere daha
yaşanabilir bir dünya bırakmak istiyorsak biran önce önlem
almamız gerekmektedir. Ancak ekolojik okuryazar olan bir
nesil yetiştirebilirsek gelecekte çocuklarımızın, torunlarımızın yaşayabileceği bir dünya bırakmış olacağız. Ekolojik
okuryazarlığın beraberinde getirdiği yavaş şehir, endüstriyel
simbiyoz ve yeşil ev modellerinin toplumsal alanlarda da yaygınlaşması için gerekli çalışmalar yapılmalıdır. Bu çalışmaları eğitim faaliyetleri içerisinde ele almak daha etkili olacaktır.
Evde, iş yerinde ve taşıt araçlarında kullandığımız yakıtlar, kül ve zehirli gaz gibi atıklar açığa çıkarırlar. Bunların baca ve egzozdan çıkan zehirli gazlarla birleşmesi sonucu da asit yağmurları oluşur. Asit yağmurları ise temas ettikleri bitki örtüsünün yok olmasına neden olurlar. Ayrıca suyun yüzeyine yayılan petrol, suyun güneş ışığı ve hava ile temasını kestiği için, suda yaşayan canlıların yaşamlarını tehdit eder. Oysa bu yakıtlar yerine doğalgaz, taş kömürü gibi yüksek kalorili, kül ve zehirli gaz çıkışı az olan yakıtlar kullanılabilirler. 
Tarım ilaçları, böcek öldürücüler, böceğe karşı koruyucular, soğutucu ve spreylerde son derece zararlı gazlar üretilmekte ve bu gazlar insanlar tarafından bilinçsizce kullanılmaktadır. İçlerinde çeşitli kimyasallar olan bu gazlar, hem ozon tabakasına hem de doğaya ciddi biçimde zarar vermektedir. Örneğin hepimizin çok sık kullandığı deodorantların içeriğindeki CFC isimli gaz, atmosferde parçalanmıyor ve yükseliyor. Sonra da ozon tabakasına kadar ulaşıp ozon moleküllerinin parçalanmasına neden oluyor. Ozona zarar verdikten birkaç yıl sonra, yağmur olarak üzerimize yağıyor. Hem bizim sağlığımızı hem de doğadaki canlılığı ciddi biçimde tehdit ediyor.
Kimyasal temizleyiciler, sadece biz insanlara değil, doğaya da ciddi biçimde zarar vermektedir. Özellikle ülkemizde giderek üretimi ve tüketimi artan deterjanlar, sularda ciddi kirlenmeler yaratmakta; bu da sudaki canlıların yaşamlarını tehdit etmektedir. İçerdikleri ABS, fosfat ve diğer beyazlatıcı maddeler nedeniyle, kanalizasyon şebekeleri tarafından deniz veya iç sulara akıtılmakta; sızdırmalı foseptiklerle de yeraltı suyu depolarında olumsuz etkiler yaratmaktadırlar. Oysa, çevreye ve insana böylesine zararlar veren kimyasal temizleyiciler yerine, arapsabunu veya zeytinyağlı sabun kullanarak da istenen temizlik sağlanabilir.
Cam, plastik, metal, kağıt, pil, beton, elektronik atıklar, organik atıklar… İşte tüm bunlar değerlendirilebilir nitelikte katı atıklardır. Yani hepsi çeşitli geri dönüşüm yöntemleri ile hammaddeye ve tarım girdisine dönüştürülebilirler. Geri dönüşüm, doğal kaynaklarımızın korunması için çok önemlidir. Çünkü tüketim alışkanlıklarımız doğal kaynaklarımızın giderek daha fazla azalmasına neden olmaktadır. Geri dönüşüm yoluyla tüketim azaltılabilir ve bu sayede doğal kaynaklar gelecek nesillere de hizmet edebilir.

Doğayı koruma bilinci eğitimin ilk yıllarından itibaren verilmelidir. Unutulmamalıdır ki doğa, bizlere gelecek nesile temiz bırakılmak üzere emanet edilmiştir. Eğer insanlık böyle davranmaya devam ederse geleceğimiz de doğamız gibi kirli olmaya mahkumdur. Yani, doğa bizim geleceğimizdir. Doğayı koruyamazsak geleceğimizi de koruyamayız ve onların yaşam alanlarını ellerinden almış oluruz.

Doğa, yeryüzünde yaşayan tüm organizmaları bir ahenk içinde koruduğu için bize verilen bir nimettir. Doğa bize Dünya’nın ciğerleri olan ormanları veriyor. İnsanlar olarak yaşamımız bu gezegeninde başladı ve o zamandan beri dünya kaynaklarını aşırı bir şekilde tüketiyoruz. Bunun karşılığında, onu her türlü dış yıkım ve kötü muamele tehditlerine maruz bırakıyoruz. Bu nedenle, güzel ormanlar yok ediliyor, nehirler kirleniyor, binalar ve fabrikalar için geniş tarım alanları tüketilmeye devam ediliyor. Yabani hayvanları avlamak, ağaçları kesmek, zehirli gazlar açığa çıkarmak ve nehirleri kirletmek gibi aktiviteler yaparak doğaya adeta meydan okuyoruz. Dünyamız, nehir kaynaklarının kuruduğu, bitkilerin öldüğü ve türlerin ortadan kalktığı için birçok yıkıcı faaliyet darbesi yaşıyor. Bugünün dünyası, çevremizi ciddi şekilde etkileyen ‘küresel ısınma’ ile ilgili en büyük sorunla karşı karşıya bulunmaktadır. Bu yüzden tüm devletler ve bireyler faaliyetlerini kontrol altına almalıdır.

https://youtube.com/watch?v=s508JiyIstQ
Doğanın korunması çok önemli bir konudur. Devletler doğayı korumak için çeşitli araçlar kullanıyor olsalar da, bireyler doğanın korunmasına katkıda bulunmak için de öne çıkmalıdır. Bu nedenle, herkes çevreyi daha az kirletmeli, kağıt kullanımını kısıtlamalı, su ve yiyecek israfını durdurmalıdır. Enerji tüketimine de odaklanın, odada kimse yoksa güç (elektrik) düğmesini kapatın.
Biz insanların var olmak için doğaya ihtiyacı vardır fakat doğanın bize ihtiyacı yoktur. Fakat insanlık özellikle son zamanlarda bundan farklı davranmakta ve doğayı tahrip etmektedir. Artan nüfusla birlikte yeni yaşam alanlarına ihtiyaç artmış ve bu da daha fazla ağaçın kesilmesine, daha çok betonlaşmaya, daha çok atığa neden olmuştur. Bu durum doğada kirliliğe neden olmaktadır. Bu kirliliğin geri dönüşü de elbette biz insanlara olacaktır.
Ayrıca yağmur suyu toplama sistemlerine de gitmeliyiz. Her birimiz kendi çapında katkıda bulunursak, fark doğa için muazzam olacaktır. Yaşamın başlangıcı ve dünyadaki yaşamın devamı, çok karmaşık bir doğa sürecidir. Her organizma doğanın korunması için önemlidir.
Çevre insanlar ve diğer canlılar için yaşam alanıdır. Her canlının hayatını devam ettirebileceği, sadece belirli şartlarda yaşayabileceği bir doğal çevresi vardır. Ayrıca doğa insan için de son derece büyük bir önem taşımaktadır. Doğal çevre olmazsa insan nefes alacak oksijenden mahrum kalır, diğer hayvanlar yaşam alanı bulamaz. Çevre bu nedenle tüm canlılar için çok büyük bir gereksinimdir. Tüm canlılar için büyük önem taşıyan doğal çevreyi koruyarak devamlılığını sağlamak gerekmektedir. Biz doğayı korumazsak doğa hızla yok olup gidecektir. Gerek çevre sorunları gerekse insanların hatalı davranışları günümüzde doğal çevreye büyük zarar vermektedir. Bu konuda insanlar bilinçlendirilerek çevremize gereken özen gösterilmeli ve bu alanlar özenle korunmalıdır.
Binlerce yıl önce, insanların bilgisinin bir hayvandan daha iyi olmadığı zamanlar da insan yaşam için gerekli olan her şeyi sadece doğadan alıyordu. Bugün bile, bilimin zirvesindeyiz ve hala gereksinimlerimiz sadece doğa tarafından karşılanmaktadır.
Doğa, biz insanların yaşam alanıdır. Çevremizde gördüğümüz her şey doğanın bir eseridir. Doğa, bize yaşamamız için her şeyi sağlar. Havasız, topraksız ve susuz bir hayat düşünülemez. Bütün bunları bize sağlayan doğasız bir hayatın düşünülemeyeceği gibi. O nedenle doğa bizim için olmazsa olmazdır ve onu korumamız gerekir.

Geri dönüşüm uzun vadede verimli bir ekonomik yatırımdır. Hammaddenin azalması ve doğal kaynakların hızla tükenmesi sonucunda ekonomik problemler ortaya çıkabilecek ve işte bu noktada geri dönüşüm ekonomi üzerinde olumlu yapacaktır. Yeni iş imkanları sağlayacak ve gelecek kuşaklara doğal kaynaklardan yararlanma olanağı sağlayacaktır. 

Doğal kaynaklarımız dünya nüfusunun artması ve tüketim alışkanlıklarının değişmesi nedeni ile her geçen gün azalmaktadır. Bu nedenle malzeme tüketimini azaltmak, değerlendirilebilir nitelikli atıkları geri dönüştürmek sureti ile doğal kaynaklarımızı verimli kullanmak zorundayız. Bu nedenle geri dönüşüm doğal kaynaklarımızın korunması ve verimli kullanılması için son derece önemli bir işlemdir. Örneğin; kağıdın geri dönüşümü ile ormanlarda ağaçların daha az kesilmesini sağlamış oluruz. Geri dönüşümün uygulanması ile çöplere giden atık miktarında azalma sağlanarak bu atıkların taşınması ve depolanması işlemleri için daha az miktarda alan ve daha az enerji kullanılmış olur. Evsel atıklar için bu azalma ağırlık olarak fazla olmamakla birlikte hacimsel olarak bakıldığında oldukça önemli bir oran teşkil etmektedir. 

Geri dönüşüm, kullanım dışı kalan geri dönüştürülebilir atık malzemelerin çeşitli geri dönüşüm yöntemleri (genelde fiziksel işlemler) ile hammadde olarak tekrar imalat süreçlerine kazandırılmasıdır. Geri dönüşüm ile geri kazanımın arasındaki en belirgin fark, atıkların belirli özelliklerinden yararlanılarak çeşitli yöntemlerle başka ürünlere veya enerjiye çevrilmesinin söz konusu olmamasıdır. Tüketilen maddelerin, madenlerin yeniden geri dönüşüm halkası içine katılabilmesi ile öncelikle hammadde ihtiyacı azalır; çünkü elektronik eşya kullanımı dünyada giderek artmaktadır. Böylece insan nüfusunun artışı ve teknolojinin ilerlemesiyle ortaya çıkan ve giderek artan tüketimin doğal dengeyi bozması ve doğaya verilen zarar engellenmiş olur.

Elektriği kullanarak geri dönüşüme katkıda bulunmak isteyen markalardan biri Tesla. Tesla, benzinin çevreyi kirletmesi ve bulunmasının giderek zorlaşmasıyla elektrikle çalışan ulaşım araçları üreterek çevreyi korumaya karşı bir adım attı. CB Insights’ta yer alan bir habere göre, Tesla’nın kurusucu ve CTO’su ile özel projeler yöneticisinin kurucu ortak olduğu yeni bir şirket kuruldu. Şirketin “materyallerin geri dönüşümü, yeniden üretimi ve tekrar kullanımı için gelişmiş teknoloji ve süreç gelişimi” ile ilgili olduğu bilgisi veriliyor.

Geri dönüşümle ilgili bir diğer önemli konu ise enerjiyi verimli kullanmak. Kullandığımız enerji, çevreye zararlı gazlar salan fosil yakıtlardan elde ediliyor, bu da dünyanın kirlenmesini hızlandırarak küresel ısınmanın başlıca nedeni sayılıyor. Bunun sonucu olarak ise mimari, otomobil, ısıtma, aydınlatma gibi alanlarda enerjinin daha verimli kullanılabilmesi adına çeşitli çalışmalar yapılıyor. Farklı enerji sınıflarının olması ve elektrikli ev aletlerinin de artık kullandıkları enerjiye göre sınıflandırılması bunun bir örneği. A sınıfı ürünler yüksek verimlilik oranına sahipken, G sınıfına doğru verim düşüyor. A sınıfı yerine C sınıfı bir buzdolabı kullandığınızda %45, G sınıfı kullandığınızda ise %85 daha fazla enerji tüketmiş oluyorsunuz.

Bu kadar konuşulan ve hayatımızın bir parçası haline gelen geri dönüşüm ile ilgili özellikle internette birçok kaynak üretilmeye başlandı. Ürünlerin tekrardan kullanıma kazandırılmasına dair birçok çeşitli yöntemler anlatılıyor; karton şişelerden para cüzdanı, kot pantolonlardan çanta veya araba tekerleğinden saksı yapmak bunlardan birkaçı. Aynı zamanda bu konuda farklı trendleri de internetten takip etmek mümkün. Bu trendlerden bir tanesi atık üretmemeyi felsefe edinen “Sıfır Atık” trendi. “Going Zero Waste” blogunun kurucusu Kathyrn Kellogg, sayfasında atık üretmeden evde yapılabilecek makyaj malzemeleri, dekoratif ürünler ile ilgili bilgi verip, çöp üretmeyen yemek tarifleri paylaşıyor. Kendisi, geçen sene ürettiği tüm çöpü 250 ml’lik bir kavanozun içine biriktirmiş!

Bu gibi kısıtlamaların ve yasakların yanı sıra, birçok gelişmiş ülke kendi geri dönüşüm sistemini kuruyor. Örneğin İsveç, ülkelerden çöp satın alıyor ve bu çöpleri geri dönüştürerek gerekli enerji ve ısınma ihtiyacını sağlıyor. Gelişmekte olan ülkemiz, geri dönüşüm konusunda diğer ülkelere nazaran geride kalmış durumda. Türkiye yılda yaklaşık 31 milyon ton atık üretiyor, 2016’da bu 31 milyonun yalnızca 2 milyon tonu geri dönüşüme kazandırılabilmiş. Geri dönüşüm oranımız az olmasına rağmen, bu konu hakkında hızlı bir şekilde bilinçleniyoruz. 2010 yılında %37 olan geri dönüşüm oranımız 2014 yılında %61’e yükseldi. Aynı zamanda 2014 sonundan beri yaklaşık 1000’e yakın bertaraf ve geri kazanım tesisi oluşturuldu, her iki tür tesiste de geri dönüşüm artışı %50’ye yakın.

Avrupa’daki hemen hemen her ülkede çöpleri ayırmamak ciddi maddi cezaya tabi, bunun yanında plastik poşet ve hediye paketleri de ücretli olarak satıldığından, İngiltere’deki süpermarketlere ve büyük perakendecilere gelen vergi sayesinde plastik torba kullanımı %90 oranında azaldı. Aynı zamanda 2020’de Fransa’da yürürlüğe girecek yasayla birlikte biyolojik materyalden yapılmadığı sürece plastik bardak, tabak, çatal gibi maddeler kullanılamayacak.

Günümüze gelecek olursak; yaşam koşulları, teknolojinin gelişmesi, hızlı şehir hayatının artmasıyla beraber geri dönüşüm kavramı son birkaç yıldır hiç olmadığı kadar önem kazanmış durumda. Yurtdışında çeşitli ülkeler uzun zamandır geri dönüşümün önemini anlatarak buna karşı önlemini alıyor. Hatta özellikle gelişmişlik seviyesi ve refah düzeyinin yüksek olduğu ülkelerde, sadece geri dönüşüm için çıkarılmış yasalar ve kurallar bile mevcut.
Geri dönüştürmek, çevresel ve ekonomik sebeplerden dolayı insanlık tarihinde de hep önemli bir yere sahip olmuş. Eski zamanlardaki insanların kılıç, tencere ve metal parçaları eriterek kendilerine metal para ve ev eşyaları yapması, geri dönüşümün tarihinin ne kadar önceye kadar uzandığını gösteriyor. O zamanlarda yeni, kullanılmamış ham maddeye ulaşmanın zor olması, insanların aynı hammaddeyi tekrar tekrar kullanmasına yol açmış. 2. Dünya Savaşı zamanında da benzer olaylar yaşanmış; Finansal kısıtlamalar nedeniyle gittikçe azalan hammadde, halkı geri dönüştürülebilir eşya ve maddeler aramaya iterek evsel atıklarını ve eski metal eşyalarını geri dönüştürmelerine ve bunun sonucunda sürekli bir kullanım sağlanmasına vesile olmuş.
Amerikalılar saat başına 2.5 milyon plastik şişeyi çöpe atıyor ve bu şişelerin her birinin doğada ayrışması 500 yıl kadar sürüyor. Her yıl okyanuslara –çoğu plastik- 6 milyar kg çöp atılıyor ve binlerce deniz canlısı denizanasına benzeyen bu poşetleri yanlışlıkla yutarak ölüyor. Özellikle son yıllarda küresel iklim değişikliğinin çeşitli etkileriyle, buzulların erimesi, kara & deniz canlılarının soylarının tükenmesi, besin zincirinin sekteye uğraması gibi tüm dünyanın kaderini etkileyecek olaylara şahit oluyoruz. Bu sebeplerle, son zamanlarda geri dönüşüm kavramı gittikçe daha da önem kazanarak ön plana çıkmaya başladı. Başka anlamları olsa da, en basit haliyle geri dönüşüm; tükettiğimiz ve tekrar değerlendirilebilen kağıt, cam, plastik gibi atıkların çeşitli fiziksel ve kimyasal işlemlerden geçerek hammaddeye dönüştürülmesi ve tekrar üretim sürecine dahil edilmesine deniyor.
Dünyamız, sonsuz sayıda canlıya ev sahipliği yaptığı gibi sonsuz sayıda malzemeye de ev sahipliği yapıyor. Canlıların belirli bir yaşam süresi olsa da, bu malzemelerin herhangi bir “son kullanım” tarihi yok ve geri dönüştürülmedikleri zaman çevre kirliliğine yol açtıkları gibi dünyaya da ciddi boyutta zarar verebiliyorlar.
Kent içi ulaşımda uygun meyilli alanlarda bisiklet yolları, park yerleri, kiralama sistemi oluşturulmalı, kamuoyu bilgilendirmesi de sağlayarak bisiklet kullanımı yaygınlaştırılmalı, 
Isınma ve geri kazanım için atık yakmanın önüne geçilmesi amacıyla, atıklar geri kazanılarak değerlendirilmeli veya uygun atık yakma tesislerinde yakılarak bertaraf edilmeli, 
Yerleşim alanları dışında ve hakim rüzgar yönü dikkate alınarak sanayi tesislerinin yer seçimi yapılmalı, imar planlarında bu alanların çevresinde yapılaşmalar önlenmeli, 
Euro 4 ve üzeri standartları sağlayan, emisyonları düşük motorlu taşıtlar tercih edilmeli ve desteklenmeli,
Toplu taşıma araçları yaygınlaştırılmalı, 
Araçların egzoz emisyon ölçümleri periyodik olarak yapılmalı.
Sanayi tesislerinin baca gazı sınır değerlerine uymaları sağlanmalı,
Isınmada yüksek kalorili kömürler kullanılmalı, her yıl bacalar ve soba boruları temizlenmeli ve binalarda ısı yalıtımına önem verilmeli,
Kullanılan sobalar ve kalorifer kazanları kriterlere uygun olmalı,
Doğalgaz kullanımı yaygınlaştırılarak özendirilmeli, 
Kalorifer ve doğalgaz kazanlarının periyodik olarak bakımı yapılmalı, 
Yeni yerleşim yerlerinde bölgesel ısıtma sistemleri kullanılmalı,
Hava kirliliğinden herkes aynı ölçüde etkilenmese de en sağlıklı insanlar dahi bu durumun olumsuzluklarına maruz kalıyor. Özellikle çocuklar, yaşlılar, gebeler ve kronik hastalığı olanlar kirlilikten daha fazla etkileniyor. Bağışıklık sistemi ile akciğer gelişimi henüz tamamlanmamış çocuklar daha hızlı nefes alıp vermeleri ve dışarıda çok zaman geçirmeleri nedeniyle bu grupta risk artıyor. Savunma mekanizmalarının zayıflaması ve kronik hastalıkların artması nedeniyle yaşlılar da kirlilikten fazlaca etkileniyor.
Soluma işlevi gerçekleştiğinde hava, burun yoluyla akciğerlere kadar giriyor ve bu yol üstünde birkaç kontrol mekanizması bulunuyor. Burnun içindeki kıllar büyük partiküllerin girmesine engel oluyor. Üst solunum yollarını geçip alt solunum yollarına giderken ana nefes borusunun ve ana bronşların içinde “silya” denilen, yukarıya doğru süpürme hareketi yapan yapılar bulunuyor. Silyalar, üzerlerine takılan uygun büyüklükteki her türlü partikülü dışarı atmayı sağlıyor. Bu mekanizmaları geçen partiküller ise akciğerlerin içindeki hava keseciklerine kadar ulaşabiliyor.  
Kirli havanın içeriğinde parçacıklar, çeşitli gazlar bulunuyor ve bu tanıma kimyasal olarak sülfat, nitrat, amonyak, sodyumklorür ve mineral tozların su ile birleşip partikül haline gelmesi sonucu oluşan katı maddeler de dahildir. Akciğerlerin içindeki hava keseciklerine kadar girebildikleri için, küçük parçacıklar en tehlikeli grubu oluşturuyor. Solunan kirli havanın içinde bulunan çeşitli gazlar da insan sağlığına zarar veriyor. Bu maddelerden biri olan karbonmonoksit kanın oksijen taşıma kapasitesini azaltarak kan damarlarının çeperlerinde, beyin ve kalp gibi duyarlı dokularda işlev bozukluklarına yol açıyor. En yaygın hava kirletici gazlardan kükürtdioksit (SO2) ise bronşit ve amfizem gibi akciğer hastalıklarının ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor. Taşıtların egzozlarından ve sabit yakma tesislerinden çıkan gazların güneş ışığıyla birleşmesi sonucu ortaya çıkan nitrik asit (HNO3) solunum yolu enfeksiyonlarına yatkınlığı artırıyor, akciğerde kalıcı değişikliklere yol açabiliyor. Havada oluşan, özellikle sülfirik asit ve nitrik oksit gibi gazlar havada su, oksijen ve oksidanlarla birleşmesi halinde yağmura dönüşüyor. Aslında bir asit yağmuru olan bu yağış; yeşil alanları, toprakta yetişen besinleri, denizleri ve dolayısıyla tüm canlıları etkileyerek ekosistemi bozuyor.  
Hızlı ve çarpık kentleşme, yoğun trafik ile kalitesiz yakıt kullanılması gibi etkenler havayı kirleterek alınan her nefes vücuda bir yandan zarar veriyor. Atmosferde oluşan toz, duman, gaz ve su buharı şeklindeki kirleticiler, insan sağlığını olumsuz yönde etkiliyor. Hava kirliliği; solunum yolu, kalp, cilt, göz ve sinir sistemi hastalıklarına neden olabiliyor. Hava kirliliğinin insan sağlığı üzerinde yarattığı etkiler kısa ve uzun vadeli olarak ikiye ayrılıyor. Kısa vadeli etkiler alerjik reaksiyon şeklinde ortaya çıkıyor ve geri dönüşümü olabiliyor. Örneğin havanın çok kirli olduğu günlerde gözlerin kaşınması, kızarması, insanların hapşırması, öksürmesi gibi reaksiyonlar bu kapsama giriyor. Bu etkilerin kalıcı hasar bırakma riski çok düşük oluyor. Uzun vadeli etkiler ise maruz kalınan havanın içindeki kirlilik yoğunluğuna ve süreye bağlı olarak ortaya çıkıyor. Hava kirliliğinin yoğun ve sürekli olduğu bölgelerde yaşayan insanlarda; öksürükten bronşite, kalp hastalıklarından kansere kadar çeşitli kronik hastalıkların ortaya çıkma riski de artıyor.  Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Hişam Alahdab

Dünya ikliminin simülasyonunu yapan bilgisayar modellemeleri, Kuzey Atlas Okyanusu’nda gerçekleşen her olayın etkisinin, gezegenin geri kalanın da hızla hissedildiğini gösteriyor. Clark: “Burada sular soğudukça, Güney Yarıküre’de okyanus ısınıyor” diyor. “Buna tahterevalli etkisi denir. Bu ısınma Güney Kutup Bölgesi’nde, bir buzul tabakası’nın erimesine neden olmuş olabilir.” Clark: “Sonuç olarak Dünya’nın iki ucundaki buzul tabakaları, çok az bir zaman farkıyla erimeye başladı” diyor. “Günümüzde iki büyük buzul tabakası var: Grönland ve Güney Kutbu. Ve iklim, atmosfere bıraktığımız yüksek miktardaki karbondioksit yüzünden değişiyor.” Karbondioksit ve metan gibi sera gazları, çeşitli insan faaliyetlerine bağlı olarak, atmosfere salınıyor. Geçtiğimiz 150 yıl boyunca, bu gazların miktarı, Dünya atmosferinde çok büyük oranda artarak, ısıyı tutup sıcaklığın yükselmesine ve dünya çapında buzulların erimesine neden oluyor.

Ancak Holosen’e geçiş yumuşak olmadı. Dönem ani bir ısınmayla başladı. Büyük olasılıkla Whitlock’un hızla değişen ormanının nedeni de bu. Sonra yeniden soğuk dönemlere dönüş oldu ve 11.500 yıl önce yeniden ısınma yaşandı. Bu sıçrama döneminde, Grönland’ın yüzey sıcaklığı, sadece on yılda 8 derece arttı. İngiltere de aniden ısındı ve daha sıcak ortamlarda yaşayabilen bazı kınkanatlılar için sığınak haline geldi. Ve ani ısınma, Atlas Okyanusu’nun kuzeyinde, her iki kıyısında binlerce yıllık kara buzullarını sadece birkaç yüzyıl içinde eritti. İrlanda’nın buzul jeolojisindeki iklim değişikliklerini gözlemleyen araştırmacı Peter Clark: “Aslında tüm bu gelişmeler jeolojik süreçte bir gece içinde gerçekleşti” diyor.
Dünya’nın Güneş çevresindeki yörüngesi ve uzaydaki konumu, düzenli olarak değişiyor. Belli bir ritmi olan bu değişimler birleştiğinde, Dünya’nın yüzeyine düşen Güneş ışığı dağılımını etkiliyor ve bunun, buzul çağı zamanlamasını yönlendirdiği düşünülüyor. Geçen 2,5 milyon yılın büyük bölümünde, Dünya her 41.000 yılda bir soğuk ve sıcak döngüler arasında gidip geliyordu. İklim döngüleri bir milyon yıl önce, 100.000 yıl sürmeye başladı. Son buzul çağı boyunca, yaklaşık olarak 70.000 yıl öncesinden 11.500 yıl öncesine kadar, ani iklim değişiklikleri yaşandı. Buzullanmanın en soğuk döneminde,çok geniş buzul tabakaları, Kuzey Amerika, Avrupa, Rusya’nın bazı bölümleri ve Güney Kutbu’nu kapladı. Buz, belirli aralıklarla eridi ve son erimeye kadar tekrar oluştu. Bu olay Holosen olarak bilinen modern sıcak ve iklim olarak daha kararlı dönemin başlangıcı oldu.

Tarihte ilk kez insanlar, değişimi hızlandırıyor gibi görünüyor. Üstelik ısınma o kadar hızlı gerçekleşebilir ki; türler uyum sağlamaya ve yok olmaktan kurtulmaya yetecek zaman dahi bulamayabilir. Dahası, farklı türlerin iklim değişimlerine, farklı biçimlerde tepki vermesi nedeniyle birbirine bağımlı olan canlıların; kuşlar ve besin kaynakları böcekler gibi doğal döngüleri eşzamanlı olma özelliğini yitirebilir. Bu da popülasyonlarında düşüşe yol açabilir. Şimdilik Dünya’nın büyük bölümü ısındıkça, hayvanlar ve bitkiler daha yüksek enlem ve yüksek rakımlara çekilerek sıcaktan kaçabiliyor. Ancak bu kaçışın da sınırı var ve bu sınırlardan bir bölümü de, insanlar tarafından dayatılıyor. Geçmiş bin yılların aksine, flora ve fauna, hem ısınan hem de 7,6 milyar insan barındıran bir Dünya’ya uyum sağlamak zorunda.

Avrupa’daki pek çok bitki 50 yıl öncesine göre, bir hafta erken çiçekleniyor ve sonbaharda yapraklarını beş gün geç döküyor. İngiltere’de kuşlar, 20. yüzyıl ortalarına oranla ortalama dokuz gün erken kuluçkaya yatıyor, kurbağalarsa yedi hafta erken çiftleşiyor. Kuzey Amerika’da ağaç kırlangıçları, 25 yıl öncesine göre ilkbaharda kuzeye, 12 gün erken göç ediyor. Kanada’da kızıl tilkiler, yayılım alanlarını, kutup yönünde yüzlerce km kaydırarak, kutup tilkilerinin topraklarına giriyor. Alpin bitkiler, yükseğe tırmanıyor ve dağ doruklarının yakınında, nadir türleri istila etmeye başlıyor. Dünya iklimi, her dönem soğukla sıcak arasındaki doğal değişimlerin etkisi altında kalmış olsa da, günümüzdeki ısınma eğilimi, çevre bilimcileri farklı nedenlerden dolayı kaygılandırıyor.

Fraser: “100 yıl önce burası aslında kutup ikliminin hâkim olduğu bir bölgeydi. Bu alan Antarktika’yı temsil ediyordu. Şimdiyse Güney Kutup Dairesi’ni çevreleyen bölgelerdeki sistemin darbesiyle karşı karşıyayız. Son 30 yıl boyunca bu çatışmayı izledim; Palmer’da kutup iklimi, gerçekten de değişime uğradı. Bu kadar kısa zamanda gerçekleşmesi karşısında şaşkınlık.içindeyim. Benim açımdan aldığım en büyük ders şu: Ekoloji ve ekosistemler, şıp diye parmağını şaklatıyor. Ve jeolojik süreç açısından saniyenin milyarda birinde değişiyor.” Fraser’in, Antarktika Yarımadası’ndaki kılı kırk yaran araştırmaları, sıcaklıklardaki yükselmenin, gezegenin her yanında ekosistemleri nasıl derinden etkileyebildiğine ilişkin ipuçları sunuyor; Hayvanlar, bitkiler ve böcekler yayılım alanlarını kaldırarak, göç tarihlerini öne alarak, çiftleşme ve çiçek açma zamanlarını değiştirerek, gelişen iklim değişimine yavaş yavaş uyum sağlıyor.

Çevre bilimci Bill Fraser, son 30 yılın 23’ünde Güney Amerika’ya doğru bir parmak gibi uzanan Antarktika Yarımadası’na geldi ve artık, 1300 km’lik yarımadada değişmeyen tek şeyin olağanüstü manzara olduğuna tanıklık edebilir. Antartikanın bu köşesinde, gerek kara, gerekse burada varlık gösteren canlıların tümü, yeryüzünde en hızlı ısınmanın kaydedildiği bölgelerden birinde bulunmaktadırlar. Son 50 yılda, bölgede kış aylarında, ortalama sıcaklık yaklaşık 5,5 derece yükseldi. En göze çarpan değişiklik, Marr Buzulu’nun çekilmesiydi.
20 yıl önce Biscoe, üreyen 2800 asil penguen çiftinin yurduydu. Günümüzde Biscoe’da üreyen asil penguen sayısı yaklaşık 1000 çifte düştü; Bu, üreyen çift sayısının son 30 yılda 32.000’den 11.000’e indiği, çevre adalarda yaşanan %66’lık düşüşü de yansıtan bir gerçek.

Yaşam dengesini yitiriyor. Sıcaklıklar arttıkça, mevsimlere ilişkin işaretlerde değişiyor ve yaşam, yer ve zamanda kaymalar gösteriyor. Çiçeklenme, yapraklanma, göç ve doğum gibi doğal süreçlerin zamanlamalarıyla birlikte, canlıların yaşam alanları da değişiyor. Birbirine bağımlı türler örneğin bitkiler ve polenlerini taşıyan böcekler, değişikliklere her zaman aynı uyumu sağlamıyor. Eş zamanlılıkların yitirilmesi risk oluşturabiliyor. Kuzey Kutup Bölgesi’nde de, iklim hızla değişiyor ve göründüğü kadarıyla hayvanlar ve kuşlar, unun etkilerini hissediyor. Kuzey Kutup Bölgesi’nde, sıcaklıkların artışı paralelinde, buz örtüsünün uyduyla izlenmeye başlandığı 1978’den bu yana, kalıcı deniz buzu her on yıllık dönemde %9 küçüldü. Yılın büyük bölümünü buz üstünde yaşayıp beslenerek geçiren hayvanlar, özelliklede kutup ayıları ve buz fokları açısından deniz buzu kaybının sürmesi felakete yol açabilir.

Okyanuslar karbondioksit için önemli bir kuyu, ya da diğer bir deyişle soğurma merkezi ve insan faaliyetlerinden kaynaklanan karbondioksitin yaklaşık üçte birini emiyor. Bermuda gözlem programlarının elde ettiği veriler okyanus yüzeyinde karbondioksit düzeyindeki artışın atmosferdeki karbondioksit artışı ile hemen hemen aynı oranda olduğunu gösteriyor. Ama Bates, daha derinlerde çok daha büyük değişimler gözlemledi. 250 ila 450 metreler arasındaki derinliklerde karbondioksit düzeyleri, yüzey sularındakine oranla neredeyse iki kat daha hızlı artıyor. Bates: “Bu inanca dayalı bir kuram değil; gözlemlenebilir bilimsel bir gerçek.Ve okyanusun bu bölümünde çok önemli bir şey değişmedikçe veriler bunu göstermez.”

Su sıcaklığı ve tuzluluk oranındaki değişimler,bu değişimlerin şiddetine bağlı olarak, okyanus taşıyıcı kuşağını, önemli ölçüde etkileyebilir. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi(NOAA) araştırmacıları, okyanus sıcaklıklarının tüm okyanus havzalarında ve düşünülenden çok daha derinlerde arttığını belirtiyor. Woods Hole Oşinografi Enstitüsü Başkanı Robert Gagosian, okyanusların, Dünya iklimindeki olası köklü değişikliklerin anahtarı olduğu inancında. Okyanus sıcaklıkları ve tuzluluk oranında çok fazla değişiklik yaşanması halinde, bunun okyanus taşıyıcı kuşağını yavaşlatabileceği ve belki de durdurabileceği uyarısında bulunuyor. Bu da 10 yıl gibi kısa bir sürede çok büyük iklim değişikliklerine neden olabilir.

Okyanusların karşılaştığı tek değişim, yükselen deniz seviyesi değil. 1990’larda başlatılan 10 yıllık Dünya Okyanus Dolaşımı İnceleme Çalışması, araştırmacıların günümüzde okyanus taşıyıcı kuşağı olarak adlandırılan sistemi, daha iyi anlamalarına yardımcı oluyor. Okyanuslar, aslında, insan vücudundaki kan dolaşımını andırır bir seyir izler ve gezegene, yaşamın sürmesini sağlayan bir dolaşım sağlar. Etkili rüzgârların ve deniz suyunun sıcaklığıyla tuzluluğuna bağlı olarak farklılık gösteren, su yoğunluğundaki değişikliklerin hareketlendirdiği akıntılar, gezegenin kara yüzeylerinin soğumasında, ısınmasında ve yağış almasında ve ısının ekvator bölgesinden kutuplara taşınmasında, büyük önem taşıyor. Taşıyıcı kuşağı çalıştıran motor ise, yoğunluğun harekete geçirdiği termohalin (ısı ve tuz) dolaşımıdır. Ilık, tuzlu su, Gulf Stream gibi yüzey akıntılarıyla, tropikal bölgelerdeki Atlas Okyanusu’ndan kuzeye, Kutba doğru akar. Bu tuzlu su, Atlas Okyanusu’nun en kuzeyine taşınırken, havaya ısı verir. Sıcaklığın düşük, tuzluluk oranının yüksek olması, yoğunluğu artırarak, suyun okyanus derinliklerine çökmesine neden olur. Yüzey suyu, dibe çöken suyun yerini almak için hareket eder. Derin soğuk su, Atlas Okyanusu’nun güneyi, Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus’a akar ve sonunda yine sıcak suyla karışıp yüzeye çıkar.
Sıcaklıkların artışı paralelinde buzlar eridiğinde, buzullardan ve buz tepelerinden denizlere karışan su artıyor. Okyanusların suları ısınıyor ve hacmi genişliyor. Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’ne(IPCC) göre; son 100 yılda Dünya genelinde deniz seviyesinde yaşanan 10 ila 20 cm yükselmede en büyük rolü, bu etkenlerin bileşimi oynadı. Yükselen deniz seviyesinin, zincirleme gelişen etkileri var. Kıyılar üzerine araştırma yapan uzmanlardan Bruce Douglas, deniz seviyesindeki her bir cm’lik yükselmenin, erozyona bağlı olarak, kumluk kıyı şeritlerinde 1 m genişliğinde yatay bir geri çekilmeye yol açabileceğini hesaplıyor. Dahası tuzlu su, tatlı suya karıştığında, içme suyu kaynakları tehlikeye giriyor ve tarım ürünlerinde sorunlara yol açıyor.
Dünya’nın her yanında, buzullar değişime uğruyor. Kilimanjaro’nun ünlü karları,1912’den bu yana %80’in üzerinde eridi. Garhwal’da (Himalaya) buzulları öylesine büyük bir hızla eriyor ki, araştırmacılar Himalayalar’ın orta ve batı kesimlerindeki buzulların, 2035’e kadar yok olacağına inanıyor. Kuzey kutbu’nda deniz buzu, son 50 yılda büyük ölçüde inceldi ve son 30 yılda da kapladığı alan yaklaşık %10 azaldı. NASA’nın düzenli aralıklarla yapılan lazer altimetre ölçümleri, Grönland’ın buz örtüsünün küçüldüğünü gösteriyor. Kuzey Yarıküre’de tatlı su buzları, ilkbaharda çözülmeye, 150 yıl öncesine göre 9 gün erken, sonbaharda donmaya ise 10 gün geç başlıyor. Alaska’nın bazı kesimlerinde, permafrostun (donmuş toprak tabakası) erimesi nedeniyle, yüzeyde neredeyse 5 metrelik çökme meydana geldi. Kuzey Kutbu’ndan Peru’ya, İsviçre’den Endonezya’nın İrian Jaya buzullarına kadar çok büyük buzul alanları, dev buzdağları ve deniz buzları yok oluyor; hem de büyük bir hızla.

Gezegenin sağlık durumunu değerlendiren uzmanların elinde Dünya’nın ısındığını gösteren kesin kanıtlar var. Ve bu kanıtlar, bu ısınmanın hızla gerçekleştiğini ortaya çıkarıyor. Uzmanlar normal koşullar altında jeolojik zaman ölçeğinde meydana gelen olayların, artık insan ömrü kadar kısa bir dönemde gerçekleştiğini dile getiriyorlar. BM Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli(IPCC)nin, 2001’de yayımlandığı ve bir dönüm noktası oluşturan raporda, geçtiğimiz yüzyıldaki ısınmanın çok büyük ölçüde insan etkinliğinden kaynaklandığını açıkladı. Küresel sıcaklıklar, binlerce yıl öncesindeki dönemlerde olduğundan çok daha hızlı bir şekilde artıyor. Ve iklim modellemeleri, yanardağ ve Güneş patlamaları gibi doğal iklim güçlerinin, tüm bu ısınmayı açıklayamadığını gösteriyor. IPCC, yüzyılın sonuna kadar 1,5 ila 5,5 derecelik bir sıcaklık artışı öngörüyor. Ancak ısınma aşamalı olmayabilir. Şu anda Alaska’dan, And Dağları’nın karlı zirvelerine kadar her yer ısınıyor, hem de hızla. Sıcaklıklar geçtiğimiz yüzyıldan bu yana Dünya genelinde 0,6 derece arttı ancak en soğuk, en uzak noktalar daha fazla ısındı.

Karbondioksit Oranı Artıyor. Okyanuslar Isınıyor. Buzullar Eriyor. Deniz Seviyesi Yükseliyor. Orman Yangınları Artıyor. Buzul Tabakaları Parçalanıyor. Göller Küçülüyor. Kurak Dönemler Uzuyor. Irmaklar Kuruyor. Kış Sıcaklıkları Artıyor. İlkbahar Erken Geliyor. Sonbahar Gecikiyor. Bitkiler Erken Çiçek Açıyor. Göç Dönemleri Değişiyor. Yaşam Alanları Farklılaşıyor. Kuşlar Erken Yuva Yapıyor. Kıyı Şeritleri Erozyona Uğruyor. Mercan Resifleri Ağarıyor. Kar Yığınları Azalıyor. Bulut Ormanları Kuruyor. Hastalıklar Yayılıyor. Amfibiler Yok Oluyor. Yüksek Enlemlerde Sıcaklıklar Artıyor.

Emisyonlar mevcut oranda devam ederse, sıcaklıkların 2040 yılına kadar Paris anlaşmanın sınırlarını bozacağı öngörülüyor. Bunun da özellikle tropik bölgelerde kıyı şeridinin su altında kalmasına, daha şiddetli fırtınalara ve daha büyük yoksulluğa neden olacağı belirtiliyor. Bunun sonucunda da on milyonlarca kitlesel göçün ve buna paralel olarak daha çok çatışma ve savaşın ortaya çıkması bekleniyor. Rapora göre, küresel ısınmayı 1,5 dereceyle sınırlamak, “toprak, enerji, sanayi, ulaşım ve şehirlerde hızlı ve geniş kapsamlı geçişler” gerektirecek. Hükümetler, güneş ve rüzgar enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarını yüzde 20’den yüzde 67’ye çıkarmak ve kömürü yüzde 40’tan yüzde 1 ile yüzde 7 arasında azaltmak zorunda kalacaklar.

Birleşmiş Milletlerin yeni iklim değişikliği raporu, riskin sanılandan daha ciddi olduğunu ortaya koydu. Buna göre ülkeler Paris anlaşmasına sadık kalsa ve küresel ısınmayı iki derecenin altında tutsa bile, gezegeni hala büyük bir felaket bekliyor. İşin kötüsü ise bunu tersine çevirmek için çok daha az zamanımız var. Hükümetler önümüzdeki on yıl boyunca büyük bir aksiyon almazsa, 2040 yılına kadar ciddi gıda sıkıntısı, orman yangınları ve büyük ölçekli mercan resifi ölümleri görebiliriz. Rapor, bununla birlikte on milyonlarca kişinin göç edebileceğini de öngörüyor. İklim değişikliğinden en çok etkilenen tropik ülkeler BM’den 1,5 derece ile 2 derece artışın etkileri arasındaki farkı gösteren bir rapor hazırlamasını istemişti. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), ekstra 0,5 C artışının, özellikle dünyanın en yoksul bölgelerinde daha fazla sorun yaratacağını ortaya koydu.

Dünya yüzeyindeki mevcut suyun %1’inden daha az bir kısmı ekosistem ve insan kullanımına elverişli olan tatlı su kaynaklarından oluşuyor. Su kaynaklarının yaklaşık %70’i tarımda, %19’u sanayide kullanılıyor. Evsel kullanım ise %11. Şu an 1,4 milyar insan temiz su kaynaklarından yoksun. Hızlı nüfus artışı, iklim değişikliğine bağlı olarak değişen yağış modelleri ve küresel ısınma gibi nedenlerle tatlı su kaynakları her geçen yıl azalıyor. 2030 yılında, dünyada su ihtiyacının yaklaşık %50 oranında artacağı tahmin ediliyor. Türkiye’nin yıllık ortalama yağış miktarı dünya ortalamasının oldukça altında olduğu içini Türkiye gelecekte su kıtlığı yaşayabilecek ülkeler kategorisinde yer alıyor. Bu bakımdan Türkiye’de su kaynaklarının planlı kullanılması ve sektörel önlemler alınması için ulusal ve uluslararası alanda çalışmalar yapılması gerekiyor.

Şu anda dünya üzerinde atık suların yaklaşık %80’i hiçbir arıtmaya tabi tutulmadan doğaya geri veriliyor. Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre yılda yaklaşık 843 bin insan güvenli olmayan su kullanımı nedeniyle yaşamını yitiriyor. Halen 663 milyon insan güvenli suya ulaşamıyor ve başta kolera, dizanteri, tifo gibi birçok hastalık riski ile karşı karşıya.
Özellikle gelişmekte olan ülkelerin büyük kentlerinde su sıkıntısı yaşanıyor, çözüm ise atık suların tekrar kullanımı. Yine Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre, suları arıtarak güvenli su haline getirmenin maliyeti, güvenli olmayan su kullanımdan kaynaklanan sağlık sorunlarının maliyetinden daha düşük.
Dünyanın pekçok, özellikle geri kalmış veya gelişmekte olan ülkelerinde
yerleşim alanlarının atık suları herhangi bir arıtma uygulanmaksızın düzensiz bir
şekilde akarsu veya diğer su kaynaklarına bağlanmış durumdadır.
Kanalizasyonlardan karışan suların içinde kirletici olarak sayısız patojen
mikroorganizmanın yanında, fazla miktarda organik madde ile azot, fosfor,
silisyum, potasyum gibi sularda kirlilik belirtisi olan ve alglerin şiddetle artışını
teşvik eden elementler bulunmaktadır. Ayrıca fazla miktarda, tuz, sabun ve
deterjan aynı yolla su kaynaklarına karışır. Sulara karışan organik maddelerin
parçalanması için faaliyet gösteren mikro organizmalar, suda çözünmüş oksijeni
tüketerek amonyak ve diğer zehirli maddelerin oluşmasına neden olurlar. Orta
derecede beslenen bir insanın metabolizma artıklarını parçalamak için
mikroorganizmaların faaliyeti için gerekli oksijen miktarı günde 54 g dır. Sularda
azotun / fosfora oranı 10 olduğunda ciddi bir kirlenme durumu sözkonusudur.
Fosforun suya geçişi insan metabolizması ve deterjanlar ile olmaktadır. Günde
bir insanın 2 g metabolik, 2 g da deterjandan olmak üzere 4 g fosforu, pis sular
ile, çevreye saldığı kabul edilmektedir. Sularda fosforun artması tatlı sularda
mavi-yeşil ve yeşil alglerin süratli bir şekilde çoğalıp su yüzeyini kapamalarına
ve suyun oksijenini tüketip balık ve diğer su ürünlerine zehir etkisi yapmalarına
neden olur. İnsan faaliyeti sonucu suya karışan fosforun dışında tarım ve ticaret
gübrelerinin yoğun olarak kullanıldığı yerlerde, yıkanma sonucu sulara karışan
fosfor miktarı km2
başına 69, tarımın az yoğun olduğu yerlerde 35 g
düzeyindedir. Bunun saptanması akarsuyun debisi ile o suyun su toplama
havzasının genişliğinin saptanması ile hesaplanır. bu durumda tarım
faaliyetlerinin olduğu yerlerde akarsulara ortalama km2
den 50 g fosforun intikal
ettiği kabul edilmektedir.
Çevre kirletici atık suları genel olarak hammadde işleyip endüstriye ana
madde üreten işletmelerce atılır. Her işletme ürettiği madde artıkları ile onların
yan ürünü olarak oluşan kirleticilerini atık suları ile belli bir orana kadar
seyrelttikten sonra atarlar. Ancak seyreltme ne kadar fazla olursa olsun atık
sularındaki kirletici maddeler eğer ayrışmıyor ve etkisiz formlara
dönüşmüyorlarsa, bunların konsantrasyonları kabul edilen limitler dahilinde olsa
bile ulaşacakları son noktanın içme suyu kaynağı olarak kullanılacak nehir ve
göller olduğunu unutmamak gerekir. Atık maddelerin tek tek çevre üzerindeki
etkileri bütün detayları ile bilinmemekte ise de göl ve nehirlerdeki ekolojik
dengeyi bozdukları bilinmektedir. Bu dengeyi korumak için alınacak önlemler ne
kadar etkili olursa olsun, hiç bir zaman tehlikeli maddelerin tamamen çeşitli su
kaynaklarına ulaşması önlenemez.
Çeşitli etkenlerin katılması ile suda doğal olmayan bir şekilde fiziksel,
kimyasal ve biyolojik değişiklikler meydana gelebilir.
Fiziksel değişiklik olarak, endüstri tesislerinden çıkan sıcak suların
akarsulara karışması sonucu sıcaklık artışı, bulanıklık ve boyanma sayılabilir.
Bu değişiklikler suda yaşayan bitkisel ve hayvansal canlılar üzerinde büyük
ölçüde olumsuz etki meydana getirir.
Kimyasal değişikliklerin başında insanlar tarafından sulara karıştırılan
ve kolay ayrışan organik materyal gelmektedir. Böylece hem suda çözünmüş
olan oksijen miktarı azalır, hem de organik materyalin ayrışması sonucu ortama
zararlı etkide bulunabilecek birçok zararlı madde meydana gelir. Su kirletici
diğer maddeler arasında fabrikaların sulara karıştırdığı tuzlar, ağır metaller,
pestisidler ve detarjan gibi bileşikler sayılabilir.
Suda meydana gelen biyolojik değişiklikler ortamda bulunan organik
materyal ve organizma yoğunluğuna bağlı olan ve saprobien basamağı adı
verilen bir sistemle incelenebilir.

Yüzey sularında doğal olarak bulunan veya kirletici kaynaklardan sulara ulaşan çeşitli organik maddeler,ortamdaki mikroorganizmaların aktiviteleri sonucu anaerob veya aerob olarak belirli düzeyde ayrışır ve bu sırada suyun oksijen dengesini etkilerler.

Suyun çevresel döngüsü (hidrolojik döngü) sırasında antropojenik
kullanımdan kayanaklanan çok çeşitli yabancı madde ile karışması veya doğal olarak bulunabilen maddelerin çeşitli nedenler ile sularda zenginleşmesi, sularda önemli kirlenme sorunları meydana getirir. Ayrıca insanlar baraj, kapalı su iletim sistemleri, kanallar ve göletler gibi su yapıları oluşturarak hidrolojik döngüye yapay etkiler oluştururlar.
Yerleşim bölgelerinde ve endüstri bölgelerinde su kullanımı sonucunda
önemli miktarlarda atık yük taşıyan kirli sular ortaya çıkar. Bu suların belirli düzeylerde arıtılmaması, diğer bir deyimle atık yük miktarları azaltılmadığı takdirde doğal sulara bırakılması durumunda, bu sistemlerin kendilerini yenileme kapasitesinin üzerinde atık maddeler ile bulaştırılması sonucu su kalitesi şiddetle bu değişimden etkilendiği gibi su yaşamı da zarar görür. Suları kirletme potansiyeli bakımından kirletici kaynakları şöyle sıralayabiliriz:
• Endüstriyel organik atıklar,
• Endüstriyel inorganik atıklar,
• Endüstriyel atık ısı,
• Kanalizasyon atıkları,
• Tarımsal atıklar,
• Erozyon sonucu oluşan sedimentler,
Dünyanın % 71’ini kaplayan okyanuslar canlı türlerinin çoğunluğuna ev sahipliği yapması nedeniyle büyük bir öneme sahiptir. Ancak canlı yaşamının sayıca ve türce giderek azalması, kentsel, endüstriyel ve tarımsal atıklardan kaynaklanan deniz kirliliğinin artması kıyısal yapılaşmanın büyümesi ve aşırı avlanmanın, sanayi, deniz taşımacılığı, şehirleşme, turizm ve atıkların boşaltılmasının ve deniz kazalarının sonucudur. Aşırı ve bilinçsiz avlanma, canlıların yumurtlama dönemine denk gelecek şekilde zamansız avlanma, su kütlelerinde artan kirlilik deniz canlıları üzerinde büyük bir baskı unsuru oluşturmaktadır. Bugün birçok tur avlanma için kullanılan araçların teknolojik güçleri, doğanın kendini yenileyebilme yeteneğinin çok üzerindedir. Eğer bu araçların yaptığı tahribatlar, kontrol altına alınamazsa denizler ve denize bağlı yaşayan hayvanlar üzerinde olumsuz etkileri büyük olacaktır. Dev gemiler, son teknolojik donanımlar kullanarak, balık sürülerini çok hızlı bir bicimde avlayabiliyorlar. Bu endüstriyel balıkçılık filoları, okyanusların ekolojik limitlerinin de üzerinde avlanarak kullandıkları avlanma yöntemleri ile birlikte yaşama alanlarını da yok ediyorlar. Dipteki her şey toplanarak yapılan trol avcılığı buna örnektir. Okyanuslar ve barındırdığı canlılar, küresel ısınma ve iklim değişmeleri ile su sıcaklıklarındaki yükselme çok geniş mercan alanlarının bozulmasına neden olacaktır.
08.10.2020
Günümüzde hızlı nüfus artışı, ihtiyaçların artması, tüketimin artması ve tüketim alışkanlıklarının değişmesi doğanın bilinçsiz kullanımına yol açarak pek çok çevre sorununu meydana getirmektedir. Yaşanan bu sorunlar ekosistemlerde bozulmalar oluşturmakta; pek çok bitki ve hayvan turunu yok olma tehlikesi ile karşı karşıya getirmektedir. 
Sonra bazı sesler çıkmaya başlıyor toplumun içinden. Bir yerleri göstermeye çalışıp; “Bakın dünyamızı ne hale getirdik” falan diyorlar. İnsanlar şaşırıyorlar, sorgulamaya başlıyorlar. “Ama bir dakika, nasıl olur?” diyorlar. Sorguladıkça şok oluyorlar. “Aman tanrım biz ne yaptık?!” diye hayıflanıyorlar. Ve başlıyor dernek ve vakıf hareketleri. Diziler, filmler, reklamlar çekiliyor. Afişler düzülüyor. Kampanyalar yapılıyor. “Doğaya sahip çık!” “Çevreni kirletme!” “Yılda şu kadar kimyasal atık doğaya salınıyor!” “Buna dur demek gerek!” “Doğa ana ne olur bizi affet!” “Hey çocuklar, bakın bu doğa. Biz onu mahvettik, siz etmeyin olur mu?” “Ağaçlar kesilmesin, geri dönüşüm önemli!” “Arabanızın egzozuna filtre takın!” “Her tarafı beton yaptık, peki şimdi ne olacak?” “Doğayı sevelim, pozitif bakmamız lazım!” “Hayır, hayır olacak gibi değil, insanlık kendi ırkının sonunu getirecek!” “O halde şimdiden başka gezegenlerde yer bakınalım.” “Gelin bütün doğaseverler hep bir çatı altında toplanalım, hep birlikte doğa için yas tutalım!” “Kömür kullanımına son!” “Küresel ısınma!” “İklim değişikliği!” “Buzullar eriyor!” “Biz ne yaptık!” “Ormanlarımız ciğerlerimizdir, onları yok etmeyelim!“ Ama olmuyor. Neden olmuyor? Kimse anlayamıyor.

Sanayi devriminin öncesinde her şey mekanik ve doğal. İşin içerisinde kimyasallar yok, kömür yok. İnsanlar ve diğer canlılar aynı besin piramidinin içerisinde yaşıyorlar. Ancak sanayi devriminden sonra başka bir şey oluyor. İnsanoğlu bir anda besin piramidinin tepesini de aşarak dışına çıkıveriyor. Doğadan kendini soyutluyor ve yapay olanı seçiyor. Yapaylaşıyor. Doğal üretimin yetmediğinin farkına varıyorlar. ‘Artık seri üretim vakti’ deyip kolları sıvıyorlar. Nüfus çoğalıyor. Refah seviyesi artmaya başlıyor. İnsanlar daha çok tüketip daha çok istiyorlar. Ama yetmiyor. Daha çok fabrika açılıyor. Daha çok işçi çalıştırılıyor. Daha çok kömür tüketiliyor. Kömür de yetmiyor. Petrol çıkıyor. Nükleer santraller çıkıyor. Doğal gaz çıkıyor. Ama yetmiyor, bir türlü yetmiyor. Daha fazlası gerekiyor. Çünkü bu öğretiliyor insanlara bütün eğitim kurumlarında. Hayır. Bu senin için yeterli değil. Ben senin için, sırf senin için daha fazlasını üretiyorum ve üretmeye devam edeceğim deniliyor insanlara. Bu sözü duyanların içleri ferahlıyor ve gönül rahatlığıyla tüketmeye devam ediyorlar.

Sevelim sevilelimDünya kimseye kalmaz…. Yunus Emre

Güzelliğe, iyiye dair ne varsa sevilmeli ve bu sevgi haykırılmalı. Anne-babanızı, kardeşinizi, eşinizi, akrabalarınızı, dostlarınızı tüm sevdiklerinizi sevgi çemberine alın ve özgürce gösterin sevginizi. “Seni seviyorum”deyin, öpün, sarılın, dinleyin, anlayın, birlikte aktivitelerde bulunun. Tüm bunlarla birlikte kendinizi sevmeyi ihmal etmeyin. Kendinizi sevdiğinizde var olan her şeyi seversiniz, var olan her şeyi sevdiğiniz de kendinizi de sevmeye başlarsınız.

Bebeklerin ve çocukların gözlerine bakın, içinizde bir yerlerde kaybolmuş masumiyetinizi hatırlatacaklar size. Gözlerindeki o masum bakışlarına odaklanın, yüzünüzde bir gülümseme oluşuyor ve sen yaşama sevincine yeniden kavuşuyorsun.  Bakışlarını, mimiklerini, hareketlerini gözlemle; sevgiyi yaşadığını görüyorsun ve sevginin var olduğuna şahit oluyorsun. İçin coşkuyla doluyor ve bu coşkuyu yaşamana izin ver. Çocuklara, çocuklarınıza sevginizi gösterin. Şu an, hemen çocuğunuza sarılın ve onu ne kadar çok sevdiğinizi söyleyin. Dinleyin onu, oyunlarına katılın, bir birey olarak onun haklarına ve seçimlerine saygı gösterin. Diğer tüm çocuklara da aynı sevgiyi gösterin. Sokak çocuklarından kaçmayın, sevgi elini yardım elini uzatın.
“Her köşede bir çiçek dükkanı açan doğayı görün”. Yeryüzünü renklendiren, bulunduğu her ortamı güzelleştiren;Çiçekleri Sevin: Nereye adımını atsan bir çiçekle karşılaşacaksın doğada. Ya diğer arkadaşlarıyla birlikte ya da tek başına. Tek başına da olsa senin gönlünü renklendirecek kadar da güçlü ve narin. Göz göze gel onunla ve rengine, kendine has görünümüne bak, kokusunu içine çek bambaşka diyarlara götürüyor seni. Kokusuyla hiçbir parfümün sana veremeyeceği ferahlığı hücrelerinin her yerinde hisset. Kulak ver ona “ne zaman karamsarlığa düşersen bana gel beni seyret” diyor sana. “Bulunduğum yer bazen iyi, bazen kötü ama kendime has renklerimle bulunduğum her yeri nasıl da güzelleştiriyorum” diyor. Peki tüm bunları ve daha nicelerini karşılıksızca yapan çiçeklere sevgini göstermeyecek misin? İlk başta sevgini onu dalında yaşamını koruyarak göster. Dokun ona, okşa, sev, öp, konuş onunla. Tatlı, hoş sözler söyle ona, duyacak seni. Doğayı severek ve ona sevgimizi göstererek çocuklara, çocuklarımıza yaşanılır bir dünya bırakmış olacağız. Ve güzel bir dünyayı hak eden;

Senin bedeninin içinde nasıl bir can varsa onların da bir canı olduğunu tüm ruhunla kavra. Binlerce çeşidi ile koşulsuzca, karşılıksızca ruhuna ve bedenine sağladıkları faydaları gör. Kimisi vefalı sadık bir dostun olurken, kimisi besinlerinin kaynağı, kimisi de duyularının açılmasından, temizlenmesinden sorumlu. Küçük diye görülen bir sineğin bile senin koku ve duyma duyularının gelişmesindeki katkısını öğren. Kendi yolculuğundaki mücadelesini seyret ve nasıl da kendini yaşadığına şahit ol ve sana senin de kendin olman gerektiğini öğretiyor. Peki tüm bunları ve daha nicelerini karşılıksızca yapan hayvanlara sevgini göstermeyecek misin? Bazılarından korksan bile bu sevgini göstermeye engel değil. Git sarıl onlara, okşa. Hele yavruları nasıl da masum, nasıl da tatlılar. Şefkat göster, okşa, tatlı sözler söyle, açsa yemek ver, susadıysa su ver, üşüdüyse sıcak bir yuva ver, kafeslere kapatıp da onları tutsak etme, onları zalimce katledenlere karşı yaşama haklarını savun, koru onları.

 “Yaratılanı severim yaratandan ötürü”  Yunus Emre
Tepeden denizi seyrettiniz mi hiç? Gerçi seyre daldınız veya dalmadınız ne fark eder, gidin tepeden seyredin denizi. Tüm duyularınızın farkındalığıyla yapın bunu. Öyle bir bakın ki denizin dibindeki kumların dibini bile görebilesiniz. Dalgaların kumsaldaki izlerine, yarattığı şekillere bakın. Kapatın gözlerinizi ve o an kum olduğunuzu hissedin. O dalga senin üzerine geliyor ve sende olan tüm paslı kalmış kirli düşünceleri gücüyle akıntıya doğru götürüyor. Şimdi de dalganın sesine odaklanın, baştan ayağa tüm bedeniniz sakinleşiyor ve aynı zamanda denizin kokusunu içinize çekin bedeninizle beraber ruhunuz sakinleşiyor ve içinizi huzur kaplıyor. Gökyüzü ile birleştiği noktaya bakın o noktadaki sonsuzluğu, özgürlüğü hissedin. Mavi denize ne de güzel yakışıyor değil mi? Seni dinlendirdiği gibi özgürlüğü de veriyor sana. Mesela özgürce düş kurmayı. Düşüncelerini etkileyip içindeki sınırsız güçle tanıştırıyor seni. Peki tüm bunları ve daha nicelerini karşılıksızca yapan denizlere onu koruyarak sevgini göstermeyecek misin?

Git bir ağacın gövdesine dayan. Gölgesiyle sıcaktan bunalmış bedenini serinlettiği gibi hüzünlerle yıpranmış olan ruhuna da serinlik verecek. Kapa gözlerini ve kendini serinliğe teslim et, tüm olumsuzluklarını süpürüp ferahlığı ile ruhuna dokunuyor. Kırgınlıklarını temizliyor ve tazelik veriyor sana. Gölgesinde oturup da maziye daldığında senin sır küplü dert ortağın oluyor, sessizliğinden bile anlıyor seni ve ne kadar güvende olduğunu hissettiriyor. Rüzgarla dans eden yapraklarının sesini dinle; bu ses, kendine has melodisi ile seni korkularından arındırıyor ve cesaretlendiriyor. Peki tüm bunları ve daha nicelerini karşılıksızca yapan ağaçlara sevgini göstermeyecek misin? Hadi sevgini göster ona, tüm duyularınla hem de. Gövdesine sarıl, yapraklarını okşa, senin derdini dinlediği gibi sen de onun derdini dinle koru onları. Ağaçları yok edenlere karşı ağaçların, ormanların hakkını savun. İleride gelecek nesillere bırakacak fidan dik, onu besle ve büyüt.

Dışarıya adımını atar atmaz bir bakın etrafına; doğa, huzur veren sessizliğiyle, her türlü duyguyu yaşatan renkleriyle karşılayacak seni. Senden bir parça olduğunu ve senin de onun bir parçası olduğunu gösterecek. Doğanın sessizliğinin sesine kulak ver, huzurun merkezine gideceksin. Kapa gözlerini ve doğanın sessizliğini dinle. Dalgaların sesinin, kuş cıvıltılarının, rüzgarın ağaçlarla, çiçeklerle olan dansının içindeki sakinliği, sessizliği hisset, dinle. Zihnini, ruhunu ve bedenini dinlendiren bir sessizlik bu. Seni kendi içine doğru yolculuğa çıkartan bir sessizlik bu. Zihninin dinginliğiyle her tür olumsuz düşünceni atıp bunları kolaylıkla çözmeni sağlayacak bir sessizlik bu. Sessizliğiyle seni de sessizleştiren, dinginleştiren, dinlendiren bu sessizlik ile bir bütün olduğunu hisset.
Meslekleri doğanın korunmasıyla doğrudan ilişkili olmayanlar, yeteneklerinden en iyi şekilde yararlanırlar – su tasarrufu yaparlar, çevre dostu şeyler ve ürünler satın alırlar, temizliği izlerler ve doğayı kirletmelerine izin vermezler. Eğitimi doğayla doğrudan çalışmanıza izin verenler, hayatı risk altında olanları kurtarır, doğanın canlılığını korumak için yeni mekanizmalar geliştirir, başkalarını eğitir. Sanat insanları doğayı çok özel bir şekilde severler – onu sanatsal yaratımlarının bir nesnesi olarak, onlara ilham veren bir amaç olarak algılarlar. Böylece sanatçılar muhteşem manzaralar yaratır, fotoğrafçılar doğalarında doğanın güzelliğini fotoğraflarında çeker, şairlerde doğayı şiirler içinde söyler, müzisyenler muhteşem konserlerini ve senfonilerini doğa döngüsüne ayırır. Dolayısıyla, doğa sevgisi hem karmaşık hem de basittir. Karmaşık çünkü herkes farklı şekilde ifade ediyor, ama kimse tam olarak ne olduğunu söyleyemez.
Doğaya duyulan sevgi, insan karakterinin önemli bir özelliğidir; dünyadaki barışçıl ve verimli varlığı, yaşayan birçok canlı organizma arasında imkansızdır. Farklı yaşam dönemlerinde ve farklı insanlarda doğaya olan aşk farklı bir ifade bulur. Çocuklar, sevgilerini en doğrudan ifade eder – düzensiz yapraklara ve dallara acıyor, başıboş hayvanları besliyor, evcil hayvanlara ev sahipliği yapıyor, yaşlıların iç ve bahçe bitkilerinin bakımına yardımcı oluyor. Zaten ekoloji kavramına aşina olan ve doğaya özen göstermenin önemi, yetişkinleri taklit ederek sevgilerini ifade eder. Doğa bilimlerini daha sonra doğanın yararına çalışmak, düşüncelerini ve başarılarını akranlarıyla paylaşmak ve daha genç yoldaşlarına talimat vermek için doğa bilimleri üzerinde çalışırlar. Yetişkinler doğayı erkeklerden ve çocuklardan daha sakince severler. Yetişkin aşkı, ihtiyaçlarını bir araya getirme ve doğanın bu ihtiyaçları karşılama becerisidir; Böylece yetişkinler, su kütlelerinin temizliğini ve bolluğunu, hayvanların sağlık ve yaşam koşullarını izler.
Doğa insana hayatı için ihtiyaç duyduğu her şeyi sağlar. Dünyadaki tüm güzellikler yalnızca doğadan kaynaklanmaktadır. Sadece dünyadaki doğa nedeniyle hem insanlar hem de hayvanlar yaşayabilir ve hiçbir şeye ihtiyaç duymazlar. İnsanlar güzellikte yaşamak istiyorlar ve hiçbir şeye ihtiyaç duymazlarsa, o zaman doğayı, kendi türünüzden bile korumanız gerekir. Etrafımızdaki her şeye doğa denilebilir. Topraklar, rezervuarlar, bitkiler, hayvanlar “doğa” anlayışımıza aittir ve onu oluşturur. Çocukluğundan beri, herkes özen ve dikkat ile çevrelenmiş tüm bunların korunması gerektiğini biliyor. Ve yaşam boyunca doğaya karşı bu kadar hassas ve saygılı bir tutum getirmek için, her şeyden önce sevmek gerekir.
Çocukluğumuzdan beri çevremizdekilere değer vermeyi ve saygı duymayı öğretiyoruz. Ve bu tam da böyle değil, çünkü bizi çevreleyen her şey, örneğin soluduğumuz hava, yürüdüğümüz çim, hepsi doğa. Bizi kaç güzel şey çevreliyor. Doğa, dünyadaki en değerli şeydir. Doğayı umursamıyorsak, o zaman tüm bunlar olmayabilir. Ama şarkı söyleyen güzel kuşları duymak için ilkbaharda güzelce çiçek açan çiçekler görmek istiyorsunuz. Bütün bunların bizi memnun etmeye devam etmesi için çevremizdeki doğayı sevmek için özen gösterilmelidir. Sokakta yürürken ve şeker yerken, bir çöp ambalajına bir şeker ambalajı atmak ve dolayısıyla doğayı kirletmek hiç zor değil. Bazı insanların bu kadar basit şeyleri unutması ve doğayı kirletmesi ne yazık. Eğer herkes en azından doğa için iyi bir şey yaptıysa, bizi çevreleyen şey çok daha güzel olurdu.

Çok daha ilginci yazara göre bitkiler “yöntemsel”, “kısa süreli” ve “morfojenik” adı verilen, bitkinin şeklini veya biçimini etkileyen bellek mekanizmalarına bile sahipler. Örneğin; Venüs Sinek Sapanı yaprakları arasına alarak beslendiği böceğin bilgisini, tüylerinde hissettiği etki ile bir şekilde kodlayarak, yapraklarını açıp onu yakalıyor, böylece bu anımsanan bilgi sayesinde fazla enerji harcamaktan ve kendisi için uygun olmayan böceği yemekten kaçınmış oluyor. Daniel Chamovitz’in “Bitkilerin Bildikleri ‘Dünyaya Bitkilerin Gözünden Bakmak’” adlı kitabı, doğaya ve kendi varlığına merakını kaybetmiş olan bizler için önemli bir kitap bana kalırsa. En azından bu kitaba temas edenlerin bitkilere olan bakışı aynı kalmayacaktır diye düşünüyorum. Her ne kadar tüm bu araştırmalar genellikle insan türünün her şeyi bilme, doğadan olabildiğince yararlanma, onu bir deney sahasına dönüştürme arzusuyla tetiklenmiş olsa da bitkiler hakkında bu kitap sayesinde edindiğimiz bilgiler, dünyadaki diğer türlerle olan ilişkimizi sorgulamamıza, onların da “var kalmak” için çabaladığını kavramamıza ve her varlığın kendi oluşu içerisinde değerli olduğunu kabul edip, egosantrizmden biraz uzaklaşmamıza vesile olabilir. Çünkü dünyadaki her şey insanla ilgili değil bitkilerin ve diğer türlerin de bir bildikleri var.

Kitap bunların dışında bitkilerin, dokunma, bulundukları konumu bilme, anımsama, duyma ve hissetme gibi pek çok fonksiyonunu ele alıyor. Bitkilerin yerleştikleri yerde kök salma durumlarının, hayatta kalma çabası ile ilişkisini sorguluyor. Çünkü onların yaşayacakları, kök salacakları yeri seçme şansı pek yok. Elbette çeşitli coğrafi ve iklimsel özellikler onların var olabildikleri konumu belirliyor ancak diğer canlılar gibi yağmurda, fırtınada, herhangi bir zararlı böcek salgınında, hastalık durumunda yerlerini değiştirme becerisine sahip değiller. Bu nedenle onların duyumları genellikle yaşama devam etme ekseninde ortaya çıkıyor. Örneğin; bazı bitkiler dokunmayı hissedip küsüyor (Küstüm Çiçeği), büyümesi durabiliyor, bazıları tüylerinde hissettikleri dokunuşla böcekleri yakalayıp yiyorlar (Venüs Sinek Kapan), veya da komşusu olan bitkideki böcek salgınını hissedip, ona göre bir hayatta kalma tavrı geliştiriyorlar.

Yaşamak için başka bir bitkinin varlığına gerek duyan küsküt, anlaşılan çeşitli hareketlerle ki yazar bunu şöyle tasvir ediyor; “gözümüz bağlıyken etrafımızı yokladığımız gibi veya el yordamıyla mutfak ışığının anahtarını aradığımız gibi” etrafını kolaçan ediyor ve domates fidesini bulup ona sarılana kadar vaz geçmiyor. Sarıldığı fideden besinini emen küsküt “bağbozan” olarak da biliniyor çünkü kendisi yaşarken sarıldığı bitkiyi soldurabiliyor. Bu bitki ile ilgili epey ilginç olan şey ise diğer sevdiği bitki olan buğday ve domates arasında tercih yapmak zorunda kaldığında domatesi seçmesi. Kısacası küsküt, hayatta kalmak ve besin bulmak için kokulardan yararlanırken iki bitki arasından bir diğerini seçebiliyor, domates kokusu içeren parfümlerle yapılan deneyler de bu konuda bize göstergeler sunuyor.

Meyveleri olgunlaştırmak için ham bir meyvenin yanına olgun bir meyve koyma yöntemini duymuşsunuzdur belki. Çok eski bir gelenek olan bu olgunlaştırma yöntemi bize bitkilerin koku almasıyla ilgili bir bilgi verir mi dersiniz? Kitapta bu soruya da cevap aranıyor ve bu durum meyvelerin bünyelerinde bulundurdukları etilen gazını dışarı salmalarıyla ilişkilendiriliyor. Şu örnekle durumu açıklayabiliriz; “sert bir armudu olgun bir muzla aynı pakete koyduğumuzda, muz etilen yayar, armut bunun ‘kokusunu’ alır ve çabucak olgunlaşır. İki meyve fiziksel durumlarının bilgisini birbirlerine aktarır.” Yani böylece iki bitki arasında bir etkilenme oluşuyor ve etilenin kokusunu algılayan olgunlaşmamış meyve ermiş hâle geliyor. Bitkilerde kokuya tepki verme konusunda önemli örneklerden birisi de “Küsküt” adı verilen bitki ile ilgili. Küsküt asalak bir bitki ve kitapta bahsedildiğine göre, domates ve buğday “seviyor”.

“Biliminsanları bitkilerin ışığın hangi rengini gördükleri konusuyla da ilgiliydi. Keşfettikleri şey şaşırtıcıydı: Deneye tabi tutulan bitkilerin istisnasız hepsi, geceleri yalnızca kırmızı ışığa tepki vermişti. Geceleri yakılan mavi ve yeşil ışığın hiçbiri çiçeklenmiş bitkileri etkilemiyor, ama birkaç dakikalığına yakılan kırmızı ışık onları etkilemeye yetiyordu.” Elbette bitkilerin kırmızı ışığa verdikleri tepki onların varlıklarıyla, türlerini devam ettirmeleriyle ilişkili bir durum. Yani onlar insanlar gibi kırmızı rengi sevdiği için değil kendi hayat pratikleri doğrultusunda bu renge tepki veriyorlar. Yazarın ifadesiyle durum şu kısacası: “Bitkiler renklere göre farklı tepkiler vermekteydi: Hangi yöne doğru eğileceklerini anlamak için mavi ışıktan, gecenin uzunluğunu ölçmek içinse kırmızı ışıktan yararlanıyorlardı.” Şunu söyleyebiliriz ki bitkilerde görme bizdeki anlamıyla değil çünkü onların kitapta da ifade edildiği gibi, “ışık sinyallerini resme dönüştürecek bir sinir sistemi yoktur”, bu nedenle onların görmesini belki de kendi oluşları gereğince tepki verme olarak değerlendirilebiliriz.

Metin bizi bitkiler hakkında oldukça epey ilgi çekici bilgilerle buluşturuyor ve sanırım bu kitabı okuyanlar için masada duran, arada suyunu verdiğimiz begonya artık başka anlamlar ifade edecek. Ona bakışımız değişecek çünkü bileceğiz ki o da bizim gibi hayatta “var kalma” çabası veriyor. Bunun yanında kitap bitki biyolojisi ekseninde hazırlanmış olsa da dili her meraklı okurun anlayabileceği şekilde kurulmuş, yani terimlere çok aşina olmasak bile yazar herkesin anlayabileceği bir anlatı ortaya koymayı başarmış. Bilimsel denilebilecek bir metin için bu önemli ayrıntı bana kalırsa. Daniel Chamovitz, kitap boyunca bize bitkiler üzerinde yapılmış araştırmalardan yola çıkarak enteresan diyebileceğimiz bilgilere götürüyor. Mesela, bitkilerin nasıl gördüğüne dair bölümde, şöyle bir keşiften bahsediliyor; Emek Erez -edebiyathaber.net

Daniel Chamovitz’in “Bitkilerin Bildikleri ‘Dünyaya Bitkilerin Gözünden Bakmak’” adlı, Metis Yayınları tarafından basılan kitabı, bizi bitkilerin dünyasına götürürken, yukarıda bahsettiklerimizi bir kere daha düşünmemize vesile oluyor. Yazar daha çok bitki biyolojisi ekseninde bize bitkiler hakkında epey soru sorduruyor. Onların, görme, koku alma, hissetme, duyma, anımsama, yerlerini bilme yetilerinin olup olmadığını tartışan metin, konu hakkındaki güncel araştırma ve deneylerle bize bitkilere yakından bakma fırsatı da sunuyor. İlk başta şu soru geliyor akla,bu araştırmalar bitkilere insan biçimli yaklaşmak, onları kendi oluşları içerisinde değil de insan olmak üzerinden değerlendirmek anlamına gelmiyor mu? Yazar bu durumun farkında olarak başlıyor işe, her bölümde bitkilerde ve insanlarda nasıl sorusuna da yanıt arayarak türler arasındaki farklılıkları da ortaya koyuyor. Ayrıca daha kitabın başlangıcında kurduğu şu cümle onun bakışını yansıtıyor fikrimce; “Kitabım ‘Bitkilerin Gizli Yaşamı’ değil; bitkilerin bizim gibi olduğuna dair argümanlar arıyorsanız, onları burada bulamazsınız.” Bu nedenle kitapta bitkilere dair kullanılan insan atıflı kavramların, bir nevi mecazi anlam içerdiğini düşünebiliriz.

İnsan türü doğaya ve kendi varlığına uzaklaştıkça etrafındaki diğer türlerle de arasına mesafe koyuyor. Veya da başka türleri sadece kendi varlığını devam ettirme açısından değerlendirip, onlarla ilişkisini faydacı bir anlayış üzerine kuruyor. Oysa doğadaki diğer canlılarla ortak bir yaşamı paylaşıyoruz. Farkına varmadan yanından geçip gittiğimiz bir bitki de insan gibi dünyada “var kalma” çabası veriyor. Nesne gibi algıladığımız pek çok varlık yaşıyor, kendi varlığını korumak için çeşitli fonksiyonlar geliştiriyor. Tepki veriyor, yönünü güneşe dönüyor, iklim değişimini hissediyor.Onların varlıklarını duymuyoruz, çoğu zaman bir süs objesi olarak değerlendirdiğimiz, nesneleştirdiğimiz; saksıdaki fesleğenin, parktaki çimenin, bahçedeki gül fidesinin, balkondaki petunyanında bir yaşam sürdüğünü unutuyoruz.
https://youtube.com/watch?v=IISVm9xfxt4

Comments are closed.