logo

Bütün sanat doğanın bir taklididir. Seneca

Hafıza deyince akla gelen en etkili bitkilerden biri olan Ginkgo Biloba diğer adıyla Mabet Ağacı, dinazor çağlarından günümüze kadar varlığını sürdüren hiçbir yakın türü veya benzeri bulunmayan, tamamıyla kendine özgü bir ağaçtır. Radyasyona karşı tek ayakta kalabilen Ginkgo Bilobadır. Ginkgo biloba, açık tohumlular (gymnospermae) olarak anılan, başka bir deyişle tohumları bir meyve tarafından koruma altında olmayan ilginç bir ağaç türüdür. Ginkgo Biloba ağaçları, 20-35 metre yüksekliğine ulaşabilen (Çin’deki bazı ginkgoların boyu 50 metreyi aşabilmektedir) orta ile geniş arası boyutlarda mevsimsel yaprak döken ağaçlardır. Bitkisel hastalıklara karşı aman vermeyen, gövdeleri asalak hayvanları haşeratları barındırmayan, doğasal felaketlerle başa çıkan, yaklaşık 2500 sene dayanabilen bu bitkiler, yaprakları uzun ve dağınıktır. Ginkgo Biloba ağaçları dalları, çoğu ağaçlar gibi, uzunlamasına apikal tarzda denilen, muntazam yapraklı uzun sürgünler halinde büyümektedir. Yaşlı Ginkgo Biloba ağaçları, gelişen yüzey kökleri (chichi) (Japonca’da “meme”) geniş dalların alt kısmında belirir ve aşağıya doğru büyürler. Chichilerin büyümesi son derece yavaş olup, yüzlerce yıl sürebilir. Ginkgo Biloba ağaçları yaprakları yelpaze şeklindedir ve uçlara uzanan damarları bulunmaktadır. Bu damarlar bazen birbirleriyle kesişmekte, ancak hiçbir zaman düzgün bir ağ oluşturmamaktadırlar. Boyutları 5-10 santimetre arasındadır (çok nadiren 15 santimetreye kadar uzayabilmektedirler). Ginkgo Biloba ağaçlarının yapraklarından yapılan ekstreler tıbbi amaçlı kullanılır. Ginkgo Biloba ağaçları dayanıklılık derecesi Hiroşima’da görülmüştür. Atom bombasının patladığı noktaya 1-2 kilometre mesafede yer alan dört ginkgo ağacı, bu alanda patlamadan sağ çıkan ve hayatiyetini bugün de sürdüren yegane canlı türüdür.

Ginkgo Biloba, ilginç bir özelliği kentsel ortama (başka bir deyişle hava kirliliğine) en dayanıklı ağaçlardan biri olması, başka ağaçların yaşayamayacağı şartlarda dahi büyüyebilmesidir. Kentsel ortama dayanıklılıkta dünyada sadece Cennet ağacına ya da Kokarağaç ile eşdeğerdir. Kokarağaç gibi kötü kokmaz. Bu nedenlerden ve estetik özelliklerinden dolayı, Ginkgo Biloba ağaçları büyük şehir parklarında ve cadde boylarında tercih edilen bir ağaç haline gelmiştir. Ginkgoların ekilen tohumlarının bakımı ve yetiştirilmesi kolaydır. Ginkgo (Ginkgo biloba) yaşayan en eski ağaç türlerinden biridir ve onun yaprakları kullanımı günümüzde en çok çalışılan otlar arasındadır. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde, ginkgo takviyeleri en çok satan bitkisel ilaçlar arasındadır. Bu süreklilik ve Fransa ve Almanya öngörülen bir üst ilaç olarak yer almaktadır.

Çin’de bazı tapınaklara dikilmiş ginkgoların 1500 yaşını geçkin oldukları tahmin edilmektedir. Budizm ve Konfiçyüs dinlerinde, kutsallığı nedeniyle Çin’in yanı sıra Japonya ve Kore’de de geniş ölçekte ginkgo dikilmiş, bu arada ginkgo neslinin bir nebze ehilleştirilmesi veya doğal ormanlarda diğer ağaç türlerinin komşuluğunda melezleşmesi söz konusu olmuştur. Ginkgo Biloba Ağaç yaprakları haricinde yenen tohumları meyve etini ve kabuğu çıkartılıp pişirildikten sonra yenebilmektedir. Ginkgo Biloba meyvesi içindeki cevizimsi çekirdekler Asya ülkelerinde ve Asya dışı ülkelerin gurmelerince gayet beğenilmektedir ve geleneksel bir Çin düğün yemeğinin (konjii) ana malzemelerindendir. Sağlığa iyi geldiği ve afrodizyak özellikleri olduğu düşünülmektedir. Japonlar ginkgoyu chawammushi gibi yemeklerde kullanırlar ve pişmiş tohumları pek çok kez diğer yemekler yanında bir çerez olarak servis ederler.

Ginkgolar penjing veya bonsai tarzı ağaç yetiştirmeye de müsaittirler. Yapay yöntemlerle boyutları küçük tutulabilmekte ve gerekirse yüzyıllarca muhafaza edilebilmektedirler. Radyasyon denilince ilk akla gelen Hiroşima ve Nagasaki’de patlayan atom bombalarıdır. Hayat eseri kalmayan tek yerde sağlam bekleyen tek ağaç Ginkgo bilobadır

Ginkgo biloba bilinen adıyla mabet ağacı, Çin’de keşfedildikten sonra Avrupa, Almanya ve dünyanın diğer bölgelerine yayılarak popülaritesini arttırmıştır. Eczacılıkta yaygın olarak kullanılan ginkgo biloba, beyin ağacı olarak da bilinmektedir. Ginkgo Biloba, dünyada 150 milyon yıl öncesine kadar yaşadığı sanılan eski bir bitki grubunun tek hayatta kalan üyesi olarak tanımlanmaktadır. İnsanlık tarihinin çok erken dönemlerinde dahi var olan ağaçların başında gelmesinin yanı sıra uzun dönemler insanlar tarafından yetiştirilmiştir. Çinliler’in eski dönemlerde Ginkgo fıstıklarını yaygın olarak tükettiği ve Ginkgo Biloba çayı içtiği bilinmektedir. Yelpaze şeklinde yaprakları ile büyük bir ağaç olan Ginkgo Biloba, dünyadaki en uzun yaşayan ağaç türlerinden biridir. Yaklaşık bin yıl kadar yaşayabilir. Çin, Japonya ve Kore dahil olmak üzere Asya’nın bitki örtüsünde olmasına rağmen, 1730’dan beri Avrupa’da, ABD’de ise 1784’ten beri yetiştirilmiştir.

Jackfruit ’in kökeninin güney batı Hindistan olduğu düşünülüp eski çağlarda güneydoğu Asya ve tropikal Afrika’ya doğru yayıldığı tahmin edilmektedir. Büyük olasılıkla Filipinlerde 12 yy da tanınan meyve daha sonrasında ıslah edilmiş olmalıdır. MS 100 yıllarında yazılmış Pliny the Elder ‘ın yazılarında meyvenin kökeni ile ilgili “Hindistanlı bilgelerin ve filozofların olağan yaşamlar sürdükleri yerler” diye bahsedilmiştir. Ağaç hala Hindistan’dan güney Asya’ ya meyvesi, odunu ve tıbbi kullanımları için çiftçiler tarafından ekmek kapısı olarak görülmektedir. Bu meyve en erken ziraileştirilmiş meyvelerden biridir. Abdurrahman Kuyucu

Dünyadaki en büyük tropikal meyvelerden olan Jackfruit, her daim yeşil ve 25 m’ye kadar boylanabilen dev bir ağaçtır. Jackfruit ağacı uzun bir kazık kök sistemine sahiptir. Tüm bölümleri süt beyazı ve oldukça yapışkan bir süt üretir. Jackfruit çiçekleri kısa filizler ve yaşlı dallar üzerinde açarlar. Kalın ve lastiksi kabuğu, kör dikenlerle çevrilidir ve meyve 500 çekirdeğe kadar çekirdek üretebilir. Ortalama meyve büyüklüğü 15 kg kadardır ancak daha büyük meyvelere de çok sık rastlanır. Hindistan’da yetişen 70 kg Jackfruit meyvesi dünya rekoru olarak kayıtlara geçmiştir. Meyvenin sevdiği bölgelerde verdiği meyvelerin sadece kabuğu ve çekirdeği yenmez. Hemen her şeyi değerlendirilir. Aroması; üzüm, muz ve peynirin harmanlanmış hali gibidir.
Fransız Polinezyası’nda ekmek ağacının ada mutfağı, kültürü ve tarihinde önemli bir yeri var. Güney Pasifik Okyanusu’ndaki Fransız Polinezyası 100’ü aşkın adadan oluşuyor. Adalıların ‘uru’ adını verdiği ekmek ağacı meyvesi her yerde karşınıza çıkıyor. Top büyüklüğündeki bu meyvelerin 10’dan fazla türü var. Pütürlü yeşil kabukla kaplı meyvenin içi lifli ve nişasta bakımından oldukça zengin. Olgun meyveler pişirildiğinde ekmek görünümü aldığı için bu isim verilmiş. Bazıları bu ağaca ‘Hayat Ağacı’ diyor. Ağacın meyvelerinin yanı sıra taze yaprakları da yenebiliyor; gövdesi ev ve kano yapımında, kabuğu ise dokumada kullanılabiliyor. Yeni Gine kaynaklı ekmek ağacı meyvesini Polinezyalılar binlerce yıldır Güney Pasifik’teki seferlerinde kullanmışlar. İngilizler bol ürün veren bu besleyici meyveyi keşfedince dünyanın başka bölgelerine de yayılmış. Bugün bu ağacı Malezya, Venezuela ve Hindistan gibi tropik bölgelerde görmek mümkün.

Bir Güney Amerika ağacıdır. Bilimsel adı Bertholletia excelsa olup Lecythidaceae ailesindendir. Ticari olarak kullanılan tanelerine de Brezilya Fındığı denir. Anavatanı Guyana, Venezuela, Brezilya, doğu Kolombiya, doğu Peru ve doğu Bolivya’dır. 30 metreden, 45 metreye kadar yükselebilen büyük bir ağaçtır. 500 yıldan fazla yaşayabilir. Bazı kaynaklarda 1000 yıl yaşadığına dair bilgiler vardır. Yaprakları yağışsız mevsimde dökülür. Sadece balta girmemiş ormanlarda meyve verebilir. Çünkü insanların müdahalesi olan bölgelerde bu bitkinin çiçeklerinin polenlenmesine direkt katkısı olan orkideler çok azdır. Bu ağacın çiçeklerinin içine girebilecek güçte olan tek böcek cinsi ise uzun dilli orkide arılarıdır.

Brezilya fıstığı da Butternut ve krema somun olarak bilinen dünyanın en ticari işlem gören fındıklarından biridir. Somun ve bu fındık çok yüksek yağ içeriği vardır; pişirme yağı, lambalarda , sabun yapmak içinve hayvan beslemek için. Olarak geleneksel yüksek miktarda doğal selenyum sağlar. Olgunlaşmış meyve büyüklük ve şekil itibarıyle Hindistan cevizine benzer. 2 kiloya kadar ağırlıktadır. Kabuğu çok sert ve 8 – 12 mm kalınlığındadır. İçinde portakal dilimleri gibi dizilmiş üçgenimsi yapıda, 4-5 santim uzunluğunda 8den 24e kadar değişebilen sayıda çekirdekler bulunur. Brezilya fındığı bunlara deniyor. Aslında fındıkla fıstıkla bir alakası yoktur. Brezilya’da buna Brezilya fındığı değil Pará kestanesi denir. Ülkenin kuzey-batısında ise Acre kestanesi denir.

“Sadece balta girmemiş ormanlarda meyve verebilir. Çünkü insanların müdahalesi olan bölgelerde bu bitkinin çiçeklerinin polenlenmesine direkt katkısı olan orkideler çok azdır.” Insanlar tarafindan rahatsiz edilmek istemeyen bir bitki ! yani bir anlamda(http://www.alivesitesi.com/brezilya-findigi.html) den alıntı)
Bitki bilimde Durio zibethinus olarak adlandırılan durian ağacı, Güneydoğu Asya; Malezya, Tayland ve Vietnam kökenli. 40 metreyi aşan boyuyla çok uzun bir ağaç olan durian, ormanda yetişiyor. 5 – 10 yaşları arasına meyve vermeye başlıyor. Kabuğuyla birlikte her bir meyvesi, 2 – 3 kg, bazen de 3 kg’ın üstünde. Bu meyveye, pek çok kişi “durian” diyor; ama farklı adlarla da anılıyor; örneğin Endonezya’da “duren”, Tayland’da da “thurian”. Ancak farklı adlarla anılsa da, kültüre alındığı ülkelerde “meyvelerin kralı” olarak niteleniyor. Dış görünüşü ve aşırı bunaltıcı kokusuyla gerçekten de alışılmamış bir meyve türü. Dış görünüşüne baktığınızda “çok ilginç, böyle bir şeye para ödenir!” dersiniz; ama insanlar onu çok yüksek fiyatlara satın alıyor. Duriana, “cennet – cehennem” de deniyor. Cehennem denmesinin nedeni, dikenlerle dolu kabuğunun pis kokması. Uzakdoğu’da, örneğin Endonezya’da bu meyvenin otellere sokulması yasak. Elinizde veya çantanızda durian varken Singapur’da, otobüse ya da metroya binemiyorsunuz. Ama Singapur’da, ülkenin sembolü sayılan opera binası durianın biçiminde yapılmış. Ona böyle önem verilmesinin nedeni, durianın “cennet” kısmıyla ilgili olsa gerek. Çünkü o dikenli kabuğu sıyırıp açtığınızda ortaya çıkan meyve, bazı insanlara göre olağanüstü lezzetli. Kabuğun ardında mayhoş bir tatla karşılaşıyorsunuz.

Çiçekler 1 ½ -2 inç (4 cm.) Genişliğindedir ve aynı ağaç üzerinde erkek veya hermafrodit olabilir. Erkek çiçekler dal uçlarında üç ila dokuzlu kümeler halinde taşınır; etli, dışta kırmızı benekli yeşil ve içte sarımsı kırmızı. Birçok organları vardır, ancak anterler polen taşımaz. Hermafrodit çiçekleri, dalların ucunda bulunur ve kırmızı ile çevrelenmiş sarımsı yeşil renktedir ve kısa ömürlüdür.

Elde edilen meyve yuvarlak, koyu mordan kırmızımsı mor, pürüzsüz ve yaklaşık 1 1/3 ila 3 inç (3-8 cm.) Çapındadır. Meyvenin tepesinde dört ila sekiz üçgen şekilli, yassı damgalamadan oluşan dikkate değer bir rozet vardır. Meyve eti kar beyazı, sulu ve yumuşaktır ve tohum içerebilir veya içermeyebilir. Mangosten meyvesi, tatlı, nefis, hafif asidik tadı ile ünlüdür. Aslında, mangostenin meyvesine genellikle “tropikal meyvenin kraliçesi” denir.

Bir mangosten (Garcinia mangostana) gerçekten tropikal meyve veren bir ağaçtır. Mangostan meyve ağaçlarının nereden geldiği bilinmemektedir, ancak bazıları kökeninin Sunda Adaları ve Moluccas’tan olduğunu varsaymaktadır. Yabani ağaçlar Kemaman, Malaya ormanlarında bulunabilir. Ağaç Tayland, Vietnam, Burma, Filipinler ve güneybatı Hindistan’da yetiştirilmektedir. ABD’de (California, Hawaii ve Florida’da), Honduras, Avustralya, tropikal Afrika, Jamaika, Batı Hint Adaları ve Porto Riko’da son derece sınırlı sonuçlarla yetiştirmek için girişimlerde bulunuldu. Mangosten ağacı, piramit şeklinde bir taç ile habitat içinde dik olarak yavaş büyür. Ağacın yüksekliği 20-82 fit (6-25 m.) Arasında büyür ve neredeyse siyah, pul pul dış kabuğu ve kabuğun içinde bulunan yapışkan, son derece acı bir lateks vardır. Bu yaprak dökmeyen ağacın üstleri dikdörtgen ve parlak, alt tarafı sarı-yeşil ve donuk olan kısa saplı, koyu yeşil yaprakları vardır. Yeni yapraklar pembe kırmızı ve dikdörtgen şeklindedir.
Ağacı uzun boylu olup 8 yıl ömrü vardır. Ağacın gövdesi odunsu bir yapıya sahip değildir. Yumuşak bir dokuya sahip ve yaprakları direk gövdeden çıkmaktadır. Bitki bol sıcak ve sürekli nem ister. Kökünün derinliği 20-25 cm olup yüzeysel dağılır. Bitkinin gövdesinin içi boştur ve gövde iç yapısı fileli ve liflidir. Bitkinin yaprakları geniş ve koyu yeşildir. Ağacın taç kısmındaki gövdesinde daima dökülen yaprakların uzun sapları kalır. Yaprakları yıldızvari ve geniş, kenarları ise dişlidir. Bu yapraklar koparıldıkları vakit saplarından incir gibi bir süt akar. Bir ağaçtan yıllık 150-200 kg meyve alınabilir. Meyveleri besleyici ve vitamin deposudur. Meyveleri olgunlaşmadan önce koyu yeşil renkte, olgunlaşmaya başlarken sarı, tam olgunluğa erişince turuncu renk almaktadır. Papaya meyveleri içinde dilimlere bölünmüş, ortalama 30 cm. boyunda ve açık turuncu renkteki etinin ortasında kavun gibi bir kabuk içinde bir çok yuvarlak ve kahve renginde küçük tohumları (çekirdekleri) vardır.
Garcinia dulcis , yatay dalları ve yoğun, piramidal bir tacı olan yaprak dökmeyen bir ağaçtır . Boyu 15 metreye kadar uzayabilir ve 30 cm çapa kadar gelişebilen kısa, düz bir gövdeye sahiptir. Ağaç, yıllık gündüz sıcaklıklarının 22-30 °C aralığında olduğu ve gölge ve nemli koşullara iyi adapte olduğu bölgelerde en iyi şekilde büyür. Çiçeklenme genellikle uzun kuraklık dönemlerinden sonra yılda iki kez gerçekleşir.
Lansium Parasiticum – Doğal toprakları modern Malezya toprakları olan bir meyve ağacı. Kademeli olarak, Güneydoğu Asya ülkelerinin çoğunu kapsayan ekim alanı oldukça genişlemiştir. Bugün, Malezya’ya ek olarak, ağaç Filipinler, Tayland, Endonezya, Hindistan, Vietnam, Tayvan’da yetişiyor. Ama Lansium Parasiticum büyüyen alanı Güney-Doğu Asya ile sınırlı değildir – ağaç Birleşik Devletleri (Hawaii) bulunabilir, Meksika’da, Avustralya ve diğer ülkelerde popüler. Meyve uzun, ince ağaçlarda (8 ila 16 metre yükseklikte) yetişir. Yayılan ağaç kronları, uzunluğu 45 cm’ye ulaşan oldukça büyük tüylü yapraklar oluştururlar. Kabuk sert, kahverengi veya sarımsı renktedir.
Anavatanı güney Çin olup yatay dallarıyla 6-8 m. yüksekliğe kadar büyüyen ve gövdesinin çapı 80 cm.ye kadar ulaşan, tacı düzenli gelişen, orta boylu bir ağaçtır. Uzunlukları 10-25 cm, kadar olan yaprakları 6-8 parçadan oluşmakta, oval şekilde ve uçları sivridir. Yeşil çiçeklerinden ortaya çıkan yuvarlak ve küçük bir ceviz iriliğindeki meyvelerinin, dış kabukları sarı ile kırmızı renkte ve aynı zamanda üzerlerinde ufak kabarcıklar vardır. Meyvenin asıl yenen kısmı tatlı, sulu ve kokulu eti içindeki çekirdeklerin etrafındaki parçadır. Liçi ağacı yalnız yağışlı ve homojen bir hava nemine sahip tropik ülkelerde yetişebilir ve tohumlarından elde edilen fidanların aşılanması ile de üretilir. Dikim aralığı 6 X 6 m. kadardır
Baobab (Adansonia digitata) Güney Afrika, Botswana ve Mozambik gibi Afrika’daki bazı tropikal bölgelere özgü bir ağaçtır. Baobab ağaçları, yüksek miktarlarda C vitamini içerdiği düşünülen pudra küspesi ile meyve üretir. Yiyecek olarak tüketilir veya içeceklere eklenirse, baobab meyvesi bazen tıbbi amaçlar için kullanılır. Meyvenin içinde tohumlar bulunur. Bunlar sadece soğuk preslenmiş ve çok basit, doğal bir süreçte Baobab yağı elde edilir.
(Psidium guajava; Goiaba olarak Brezilya’da ve Guayava olarak Amerika’nın bazı yerlerinde bilinir) her daim yeşil Karaipler, Güney Amerika, Brezilya’dan dünyaya yayılma 2 ile 7 metre arası değişen boyu olan bir guava türüdür. Çiçekleri 2,5 cm çapında beyaz renkli ve büyüktür. Meyvesi 15 cm çapında ve pek çok tohum içerir. Kolaylıkla böcekler tarafından tozlaşması sağlanabilir, arılar özellikle de bal arısı (Apis mellifera) bu bitkinin tozlaşmasına yardım eder. Genel olarak bitki hermafroittir. Yani dişi ve eril organlar aynı ağaç üzerindedir. Bununla birlikte bitkinin dış kısmı sarı, yeşil olmakla birlikte kabuğun altındaki iç kısmı farklı olabilir. Bu iç kısmın yeşil, sarı veyahut kırmızı olduğu türleri bulunmaktadır. En bilinen türü kabuğun altındaki iç kısmı kırmızı olarak meyve veren türleri olup bu türler, diğer türlere göre antioksidan yönünden daha zengin ve soğuğa biraz daha dayanıklıdır. Yetişkin kırmızı türleri -1 derece gibi soğuklara geçici süreliğine dayanabilmektedir.

Dünya genelinde en çok bilinen ağaç türlerinden birisi de mango ağacıdır. Mango ağacı ortalama 40 metreye kadar yükselebilir. Kimi bölgelerde ise mango ağacı 300 yıl yaşar. Mango ağacının kök kısmı derin topraklarda 6 metreye kadar derine inmektedir. mango ağacının kökleri ise yana doğru yayılır. Mango ağacı zambak gibi kokmaktadır. Mango ağacı belli aralıklar ile mango meyvesi verir. Çoğu mango ağacı meyve verse da bazı mango ağaçları ise süs bitkisi olarak kullanılır. 

Güney Asya’da yetişmeye başlayan mango ağacı günümüzde Doğu Asya, Brezilya, Batı Hint Adaları ve Meksika bölgelerinde de yetişmektedir. Mango ağaçlarının dünya üzerinde üçte biri Hindistan’da yetişmektedir. Hindistan’da üretilen mango Hintliler tarafından tüketilmektedir. 

Mango ağacı sakız ağacıgiller familyasına aittir. Hindistan kökenli olan bu ağaç 3 asırlık bir ömre sahip olarak bilinir. Mango ağaçları son yıllarda Türkiye’de de yetişir. Tropikal iklimlerde ve Akdeniz iklimlerinde rahatlıkla yetişen mango ağacı herkes tarafından bilinmektedir. Özellikle bu mango ağacının Latince ismi Mangifera İndica olarak bilinir. Ortalama 40 metrelik yüksekliğe sahip olan mango ağaçları 10 metreye kadar taçlanan uzun ömürlü bir ağaç türüdür. 
Anavatanı Malaya yarım adası olan bu meyve ağacının boyu 4 m. kadardır. Yaprakları kısa saplı ve oval şekilde, 30 cm. boyunda ve ortalama 10 cm. genişliğindedir. Pembe veya cinsine göre kırmızı olan çiçeklerinden oluşan meyveler ufak bir elma iriliğinde, beyaz renkte ve güle benzer bir kokusu ile, ortasında bir de yuvarlak çekirdeği vardır. Özellikle kurak bölgeleri seven bu meyve, çok kuvvetli topraklarda iyi yetişemez.

Demirhindi, 20-25 m boyunda büyük bir ağaçtır. Çiçekleri, dalların ucunda sarı ya da kırmızımsı salkımlar halinde bulunur. Yaprakları yem olarak kullanıldığı gibi kaynatılarak içilen suyu solucan düşürücü olarak da kullanılır. Meyveleri yenebilir ve iç yumuşatıcıdır; ayrıca reçel ve içit yapımında da yararlanabilir. Demirhindi ağacının olgunlaşmış meyveleri baharat olarak kullanılır. Tadı ekşi olan bu baharat çok besleyicidir. Birçok yemeğe, salatalara, çorbalara, turşulara katılır. Üzerine toz şeker serpiştirilerek çiğ olarak da tüketilebilir. 

«Hint hurması») (Tamarindus indica), baklagiller (Fabaceae) familyasından Afrika kökenli olmakla birlikte öteden beri bütün tropikal ülkelerde, özellikle de Hindistan ve Mısır’da yetiştirilen ağaç türü.

Longan (Dimocarpus longan) (kendi dilinde tam karşılığı ile “ejderha gözü”), Sapindaceae familyasından tropikal bir ağaç türü. Longan meyvesi Liçi’den daha lezzetlidir fakat daha az suludur bununla birlikte Liçinin aksine daha serin yerlerde yetişme olanağına sahiptir ayrıca Liçiye göre kuraklığa daha dayanıklıdır. Küçük ağaçların dalları -1 dereceden sonra zarar görür. Birkaç derece daha düştüğünde ise tamamen donar ve ölür. Büyük ağaçlarda -3 derecelerde yapraklarda hasarlar görülür. -4 derecelere düştüğünde küçük dallarda hasar oluşur. Isı -5 derecenin altına düştüğünde ise Büyük dallarda hasar oluşur ve hatta ağaç kurtarılamayabilir.

Güney Çin’e ait yerel bir tropikal ağaçtır. Bitkiye aynı zamanda Endonezya ve Güneydoğu Asya’da da rastlamak mümkündür. Longan; Çin’de guiyuan, Endonezya’da lengkeng, Malezya’da mata kucing, Vietnam’da nhãn ve Sri Lanka’da Mora olarak adlandırılır.

Tropikal Ağaçlar, Tropikal iklim ya da Savan iklimlerde yetişen ağaçlardır. Tropikal iklim, 10°–20° Kuzey ile Güney enlemleri arasında, 0°–10° enlemleri 1000 m’den itibaren görülür. Ekvatoral kuşak ve çöller arasındaki geçiş iklimidir. Yıllık ortalama sıcaklığı 20°C civarındadır. Yıllık sıcaklık farkları 4–5°C’dir. Senelik yağış miktarı 1000–2000 mm. arasıdır. Güneş ışınlarının dik olarak geldiği yaz ayları yağışlı ve kışları kuraktır.

Doğal bitki örtüsü uzun boylu ve gür bitki topluluğu olan savanlardır. Tropikal iklimleri, Nijerya, Sudan, Moritanya, Çad, Mali, Venezuela, Brezilya, Peru, Kolombiya ve Bolivya benzeri ülkelerde etkili olur.

İri yaprakları çok büyük miktarda azot içermekte olan ağacın yapraklarını bu özelliği sebebi ile hayvan yemi ya da yeşil gübre olarak kullanabilmek mümkündür. Ayrıca ağacın yapraklarının besin değeri bakımından arpa ile eş değer olduğunu söyleyebiliriz. Hatta son zamanlarda yapraklarının slaj yemi olarak kullanıldığını görebilmek mümkündür. Bu yaprakların toz emme makineleri gibi çalıştığını söyleyebilmek mümkündür. Bu özelliği bakımından bir Paulownia ağacının yaklaşık olarak 15 çam ağacı kadar toz emdiğini, bol oksijen üretmekte olan yapraklarının üzerinde bulunan yapışkanlı tüycüklerin minik sinekleri yakalayarak öldürdüğü de görülmektedir. 

Çok güzel çiçeklere de sahip olan bu en hızlı büyüyen ağaç sahip olduğu çiçeklerin bal özü olarak çok zengin olmasının yanı sıra hava koşulları da müsait olduğu takdirde 3 aya kadar çiçekte kalabilmesi mümkün olduğundan arıcılık bakımından ideal bir ağaç olduğu bilinmektedir. Üstelik güzel görünüme sahip olan çiçekleri ve dekoratif yaprakları sayesinde Paulownia peyzaj amacıyla sıklıkla kullanıldığını görebilmek de mümkündür.

En hızlı büyüyen ağaç, olarak bilinen Paulownia Ağacı, kaliteli ve sert kereste elde etmeye olanak sağlayan, yapraklarını hayvan yemi ya da yeşil gübre olarak kullanabileceğiniz, toprak verimliliğini artırabilecek ve dikildiği alanlarda tarım yapılmasına olanak sağlayacak bir ağaçtır. Ayrıca bu ağacın hava kirliliğini önlediğini ve iklim üzerinde yumuşatıcı bir etkiye sahip olduğunu da söyleyebiliriz. Paulownia ağacının ana vatanı Çin’dir ve bu ağacın dikildiği yıl 8-8,5 metre boyuna uzayabildiği ve bir yıl içerisinde 10,38 metre büyüdüğü bilinmektedir. Elongate türü bir ağaç olan Paulownia bu özelliği ile dünya rekorunu da elinde bulundurmaktadır. Bu ağacın 5 yıl içerisinde kesilecek büyüklüğe geldiğini görebilmek mümkündür. Ancak ekonomik açıdan en verimli şekilde kesileceği yaşın 11-18 yaş aralığı olduğunu görebiliyoruz. 

10 yaşın üzerinde lan ağaçların kereste kalitesi bakımından daha yüksek olması, ekonomik değerinin de fazla olması sebebi ile kesilmesi için bu yaşların beklenmesi daha doğru olacaktır. 70-80 yaşlarına kadar yaşayan bu en hızlı büyüyen ağaç kök sistemi çok güçlü olan ve bu kök sistemi 8-10 kez kullanılabilen bir ağaçtır. Bu bakımdan bir kere dikildiği zaman yeni fide alımına da gerek bırakmamaktadır.

En hızlı büyüyen ağaç unvanını taşıyan Paulownia ağacı kereste bakımından hafif ve dayanıklı, ancak kullanımı çok kolay olan bir ağaçtır. Bu özellikleri ile fırınlama maliyeti de olmayan bu ağacın çekme özelliği çok az olduğu için yılma, çatlama ve bel verme özellikleri de bulunmamaktadır. Isı ve elektrik yalıtımı çok düşük olan bu ağacın kerestesinin bu özelliklerine karşın çürümeye karşı oldukça dirençli olduğunu söyleyebiliriz. Bu da kerestesinin en başta mobilya yapımı olmak üzere pencere ve kapı doğramaları yapmak, müzik enstrümanı yapımı, süs eşyası, inşaat konstrüksüyon gemi yapımı gibi alanlarda kullanılan değerli bir malzeme olduğunu göstermektedir. Ayrıca ağacın kerestesinin lambri, kaliteli sunta ve kağıt üretimi gibi pek çok alanda başarıyla kullanıldığını görebilmek mümkündür.

Akçaağaçların bir çok türü şiddetli dona karşı dayanıksızdır, şiddetli don olan bölgelere dikimi yapılmamalıdır. Ülkemizde çoğunlukla yol kenarlarındaki ağaçlandırılmasında parklarda ve site alanlarının ağaçlandırılmasında kullanılmaktadır. Genellikle Mart Nisan aylarında beyaz, mor ve sarımsı renklere de çiçek açmaktadır. Akçaağaç yeni fidanken hızlı büyürken, sonraları ise yavaş yavaş büyürler. Doğal ortamda altı yüzyıl kadar yaşayabilirler, asırlık ulu ağaçlar olurlar.

Akçaağaç genel olarak tohumla çoğalır tohumları her yıl sonbaharda olgunlaşırlar ve tohumların ekimi sonbaharda yapılır. Bazı türlerinin tohumları ilkbahara kadar saklanıp baharda ekimi yapılmaktadır. Tohumun yanı sıra aşılama yöntemi, çelik alarak ve tepe daldırma metotları ile üretimi yapılabilir.

Akçaağaç Kuzey yarım kürede çokça yetişen, genellikle sonbaharda yapraklarını döken ve Dünyada yüzden fazla türü olan odunsu bir ağaçtır. Akçaağaç ışığı ve güneşi çok sever, bu sebepten güneş ışığının bol olduğu ılıman yerlerde de çokça görebilmekteyiz. Bu tür ılıman ve ışığın bol olduğu ortamlarda çabuk büyürlerken bazı türleri yarı gölgelik alanlarda da yetişebilmektedir. Ülkemizde yaklaşık 10 kadar türü yetişmektedir. Yapraklarının kelebeğe benzetilmesinden ötürü kelebek ağaçları da denmektedir. En fazla Trakya bölgesi, Karadeniz bölgesi, Marmara bölgesi ve Ege bölgesinde yetişirler, özellikle bu bölgelerde bulunan ormanlarda da akçaağaçların birçok çeşitlerini görebiliriz, çünkü ülkemizin bu bölgeleri hem ılıman iklimlidir hemde bol güneşlidir. Büyüklükleri türüne göre üç ile otuz metreye kadar büyüklüklerde olabilmektedirler. Akçaağacının yaprakları türlerine göre farklı renklerde olmaktadır, yaprakları genelde yeşil renktedir. 

Yeşilin yanı sıra kırmızı yapraklı, mor yapraklı, sarı yapraklı, ve eflatun renklerinde de olabilmektedir. Bu ulu ağaçlar çok güzel görülen renkli yaprakları sayesinde dekor aktif bitkiler olarak da tercih edilmektedirler. Genellikle ılıman iklimin hüküm sürdüğü, gevşek ve nemli organik maddelerce zengin yapıdaki her türlü toprakta iyi yetişmektedir.

Bitkilerin kökleri bir su deposuna benzer. Kökler aracıyla gövdeye alınan su, çeşitli işlerde görev yaptıktan sonra yapraklardan buharlaşma yoluyla bitkiden ayrılır. Yaprakları geniş olan ağaçlar, iğne yapraklara oranla daha fazla su tükettikleri için, daha uzun köklere sahiptirler. Ortalama olarak üst kısımlarda bulunan yapraklara sahip kayın ağacı, ortalama olarak bir günde yetmiş litre suyu buharlaştırır. Sıcaklıkların zamanla artmasıyla bu miktar 400 litreye kadar çıkabilir. Bu durum çam ağacı için geçerli değildir. Çam ağaçları onda biri kadar kullanabilir. Köklerin uç kısımlarında bulunan yapı olarak hayli ince olan tüyler bulunmaktadır. Bu tüylerin görevi topraktan suyun emilimini sağlamaktır. Bu tüylerin yapısı o kadar incedir ki milyonlarca olduğu halde ancak mikroskopla bakılması durumunda görülebilir. Diğer bir görevleri de kök ucunun ilerlemesini sağlayan asitlerin üretilmesini sağlar. Aynı zamanda topraktan alınan minerallerin çözülmesini ve hücre içine alınmasını sağlar.

Bugünkü edindiğimiz verilere göre, her türlü madde giriş çıkışı hücre zarları aracılığıyla yapılmaktadır. Hem hücre içine yayılmış olan hem hücreyi saran esas iş yapan kısımlardır. Zarın bir kısmı yağdan oluştuğu için, yağda çözünen maddeler kolaylıkla hücrenin içerisine alınabilmektedir. Su ve suda çözünen maddeler için başka bir yola da ihtiyaç duyulmaktadır. Zarlar seçici geçirgen bir yapı taşıdıklarından farklı büyüklükteki gözenekleriyle uyumlu maddelerin hücre içine alınma imkanı sağlar.

Kimi bitkilerin kökleri mykorrhiza denilen mantarsı bir tabaka ile sarılmıştır. Bu mantarların ince kısımları kökleri sararak sert yumrular oluşmasını sağlar. Mantar ağaçtan karbonhidratlı besinler alırken, karşılığında humus kısmından aldığı azotu, fosforu ve kalsiyumu hücrelere aktarmaktadır.

Aynı zamanda ağacın kökleri toprağın üzerine çıması durumunda büyük olasılıkla rüzgara arşı koruma mekanizmasını oluşturmuştur. Bir ağacın kök mekanizması beş bölümden oluşmaktadır. Bu kısımlar başlıca şunlardır; Dengeleyici kök, kazık kök, ufki iskelet kök, gelişen kök bitimi ve gıda emen kök uçları olarak beş kısımdan meydana gelmektedir. Ancak kimi zaman bazı topraklarda derine inemeyen köklerde yukarıya doğru çıkabilir. Bu köklere destek köklerde denilebilir. Toprağın altında bulunan köklerin deforme olması durumunda, dalların alt kısmından ve gövdesinden de kökler çıkmaya başlayabilir.

Ladin ve buna benzeyen ağaçlar, toprağın alt kısmında bulunan gıda bakımından bol humuslu topraklara kök bırakarak gıda emilimi yapmaktadır. Fakat toprağın üst kısmında bulunan humus miktarı yetersiz hale gelince ağaç hemen en derinlere kök bırakmaya başlar. boyuna büyüyen otlarında, gıda açısından fakir topraklarda, gövdelerine oranla çok uzun kökleri bulunur. Örneğin kış çavdarının köklerinin toplamı verimi olmayan topraklarda ortalama on beş kilometreyi bulur. Bu konuda yapılan araştırmalarda bir santim kökün, on beş kiloluk basınç oluştuğu saptanmıştır. Allah’ın verdiği kudretle bitkiler, en sert zemini bile delebilirler. Bu konuda en mühim nokta elbette kök uçlarında salınan asitlerinde payı bulunmaktadır.

Yeşil ağaçlardan oluşan bir ormandaki kökler, gövdeden yaklaşık olarak iki metre uzak mesafeye kadar ilerlemiştir. Köklerde gıda maddelerini topraktan alan çeşitli emilim olaylarını gerçekleştiren hücreler vardır. Bunların bazıları da gıdaları depolamakla görevlidir. Yaşlı kökler yeterli miktarda gıda alamamaları durumunda sertleşmeye başlarlar. Aynı zamanda ağaç rüzgardan etkilendiği vakit dallarda ve gövdede su-gıda taşıyan borucuklar da kalınlaşarak odun lifleri meydana getirir.

Ağaç kökü: Belirli bir bölgeden sürekli hırçın esen rüzgarlar, ağaç dallarının yere doğru eğilmesine sebep olur, yapı kısmının yumuşak olması sayesinde zaman geçmeden eski haline dönerler. Ancak, önemli görülmeyen bu olay ağaç köklerinin toprağa bağlanmasında zayıflamasına yol açar. Köklerin esnemesi, ağacın gıda emiliminin az olduğu hallerde de görülür.

En büyük kayıp Kuzey Pasifik’te bulundu. Dr. Lothar Stramma ; “Atmosferdeki oksijenin hafif azalması şu anda kritik olarak görülmemekle birlikte, dengesiz dağılım nedeniyle okyanuslardaki oksijen kayıplarının geniş kapsamlı sonuçları olabilir. Balıkçılık ve kıyı ekonomileri için bu sürecin zararlı sonuçları olabilir.” dedi.

Okyanuslardaki oksijen miktarının azalmaması için elbette atılacak adımlar vardır. Enerji tüketimi azaltılarak, karbon ayak izi kontrol altına alınabilir. Deniz canlılarının yaşamını tehdit eden türde avlanmalara son verilerek, canlıların ve türlerinin yaşamasına izin verilebilir. Ayrıca daha az plastik kullanılarak okyanuslar ve denizlerin kirlenmesinin önüne geçilebilir. En önemli önlemlerden biri de sahillerin, kumsalların korunması, yerlere atılan çöplerin toplanması; denize karışmasının önlenmesidir.

Oksijen dağılımını ve tüm okyanus için etkilerini belgeleyen araştırmacılar, son 50 yılda oksijen miktarında bir düşüş olduğu gözlemlenen alanın, 4,5 milyon kilometre kare olduğunu belirttiler.

Küresel değişim, artan okyanus sıcaklıklarına neden olur ve okyanus dolaşımını değiştirir. Bu nedenle yüzey sularında daha az oksijen çözünür ve derin denize daha az oksijen taşınır. Okyanustaki oksijen tedarikinin azalmasının, okyanustaki organizmalar için büyük sonuçları vardır. Bilim adamları Dünya okyanuslarında, oksijen kaybı ve nedenleri hakkında en kapsamlı analizi yayınladılar.

Oksijen karada yaşamın temel bir gerekliliği olduğu kadar, okyanustaki hemen hemen tüm organizmalar için de gereklidir. Bununla birlikte, okyanuslardaki oksijen kaynakları, küresel ısınmadan dolayı iki şekilde tehdit altındadır: Daha sıcak yüzey suları, daha soğuk sulardan daha az oksijen alır. Ayrıca, ısınan sular okyanusta katmana sebep olduğundan, yüzeyi derin okyanusa bağlayan dolaşımı zayıflatır ve derin denize daha az oksijen taşınır. Milyonlarca oksijen ölçümünün ilk küresel değerlendirmesi bu eğilimi doğrulamaktadır ve küresel değişimin ilk etkilerine işaret etmektedir.

Nature dergisinde yayımlanan makaleye göre, oşinograflar Dr. Sunke Schmidtko, Dr. Lothar Stramma ve GEOMAR Helmholtz Okyanus Araştırmaları Merkezi Kiel’den Prof. Dr. Martin Visbeck, şimdiye kadar dünya okyanuslarındaki küresel oksijen içeriği hakkında, en kapsamlı çalışmayı yayınladılar. Okyanusun oksijen içeriğinin son 50 yılda, %2’den fazla azaldığı tespit edildi. Çalışmanın başyazarı Dr. Schmidtko, “Özellikle büyük balıklar, düşük oksijen içeriği olan bölgelerden kaçındığı veya hayatta kalamadığı için, bu değişikliklerin çok geniş kapsamlı biyolojik sonuçları olabilir.”

Dünya’da süregelen İklim değişikliği sadece okyanusları ısıtmakla kalmıyor, aynı zamanda oksijenin azalmasına neden oluyor. Böylece balıklar ve diğer okyanus hayvanları bulundukları ortamdan uzaklaşarak, daha yüksek oksijenli sular arayıp yer değiştiriyorlar.
Bilim adamları, hesaplaması zor olsa da fitoplanktoların Dünya atmosferindeki oksijenin yüzde 50 ila 85’ine katkıda bulunduğuna inanıyorlar. Laboratuvarda, bilim adamları tek bir fitoplankton hücresi tarafından ne kadar oksijen üretildiğini belirleyebiliyorlar ancak Dünya’daki okyanuslardaki bu mikroskopik bitkilerin toplam sayısını bulmak ve hesaplamak çok zor! Fitoplanktonlar, birçoğu algler olmak üzere, çok sayıda siyanobakteride bulunan, binlerce mikroorganizma türünden oluşur. Algler ökaryot, Siyanobakteriler ise prokaryot hücre yapısına sahiplerdir.
Bilim adamları, aldığımız her nefesin kaynağının okyanus bitkilerinden gelen oksijen olduğunu kabul ediyorlar. Bu oksijenin çoğu, suyun yüzeyinde yaşayan ve akıntılarla sürüklenen fitoplankton adı verilen küçük okyanus bitkilerinden gelir. Tüm bitkiler gibi fotosentez yaparlar – yani yiyecek yapmak için güneş ışığı ve karbondioksit kullanırlar. Global Fotosentezin yaklaşık % 46’sı göller ve okyanuslarda, % 54’ü karada gerçekleşir.

Dünya’nın oksijeni okyanuslar tarafından üretiliyor! İlk akla gelen yağmur ormanları olabilir, ancak deniz organizmalarının Dünyamıza sağladığı oksijen daha fazla!  Plankton, deniz yosunu ve diğer fotosentez yapan bitkiler, Dünya oksijeninin yarısından fazlasını üretmektedir.

Kapsamlı ölçümler; en yüksek oksijen miktarının, okyanusun soğuk, özellikle yüksek enlemlerinde bulunduğunu göstermiştir. Aksine, orta enlemler, özellikle kıtaların batı kıyıları, oksijen eksikliği bakımından belirgin bölgelerdir. Okyanusta bulunan oksijen dinamiktir; hava ve gelgitler ile ya da ısınma ve soğuma döngüleri ile yıllar boyunca günlük ve mevsimsel olarak değişir. Okyanusun içinde bulunan oksijen şöyle oluşur; sadece ışığın nüfuz ettiği yüksekliklerin yakınlarında yer alan fotosentez yoluyla ve yüzeydeki havayla suyun, rüzgârla dalgalar ile karışması yoluyla girer.

Kabuğunu ağırlıklı olarak savunma bileşimlerinden meydana getiren bir ağaç, devamlı tetikte demektir. Böylesi bir ağaçta büyüme ve iyileştirme bileşimleri arasında dikkatle ayarlanmış bir denge bulunmaz. Bunun yerine, her yerde son sürat savunma kalkanları inşa edilir. Neden tüm ağaç türleri bunu yapmaz? Olası saldırganlara, ilk ısırıklarını alır almaz son nefeslerini verdirtecek şekilde, saldırılara karşı baştan aşağı hazırlıklı olmak mantıklı değil midir? Sosyal gruplar halinde yaşayan türler bu seçeneği değerlendirmez, çünkü her fert, ihtiyaç anında kendisine göz kulak olacak, yaklaşmakta olan tehlikeyi haber verecek ve hasta ya da sıkıntılı olduğunda onu besleyecek bir topluluğa aittir. Savunma bütçesini kısmak, enerji tasarrufu sağlar; ağaç da bu enerjiyi odun, yaprak ve meyve üretmek için kullanabilir. Hayatta kalmak için tamamen kendine yeter olması gereken huş ağaçlarında durum farklıdır. Ama onlar da odun büyütür (ve bunu gerçekten çok daha hızlı yapar) ve onlar da üremek ister. Tüm bu enerji nereden gelmektedir? Bu tür ağaçlar, bir şekilde diğerlerinden daha verimli fotosentez yapıyor olabilir mi? Hayır. Görünüşe bakılırsa bu türlerin sırrı, kaynakları aşırı kullanmasıdır. Huşlar hayat boyu acele eder, kazandıklarından çok harcar ve nihayetinde rezervlerini yitirir.

Kent mikro iklimi, ısıyı depolayan asfalt ve betondan şiddetli biçimde etkilenir. Ormanlar sıcak yaz geceleri kendilerini serinletirken, sokaklar ve binalar gün içinde emdikleri ısıyı yayarak sıcaklıkları yüksek tutar. Yayılan ısı, havayı aşırı kuru hale getirir. Bunun yanı sıra, hava egzoz dumanıyla doludur.

Kök, yerin üstünde büyüyen şeyden kesinlikle çok daha belirleyici bir etmendir. Ne de olsa, bir organizmanın hayatta kalışı köke bağlıdır. İklimsel şartlardaki şiddetli değişimlere karşı koyan yine köktür. Tekrar tekrar yeniden gövde büyüten de köktür. Asırlık tecrübeler kökte depolanır ve ağacın bugüne ulaşmasını bu tecrübe sağlar.
“Ağaçlar olağanüstü şartlarda büyüyebilir mi? Evet, büyümelidir! Bir tohum ağaçtan düştüğünde, konduğu yeri, sadece esen rüzgar veya bir hayvan değiştirebilir. Bahar gelip de filizlendiğinde, artık zar atılmıştır. O andan itibaren fide, ömrünün geri kalanı boyunca bu küçük toprak parçasına bağımlıdır ve hayatın sunduğu her şeyi kabullenmelidir.”

“Eğer sözde rakiplerinden kurtararak tekil ağaçlara “yardım” ederseniz, geride kalan ağaçlar tek ağaca dönüşür, komşularına boş yere mesaj gönderir, zira geride çotuklar dışında bir şey kalmamıştır.” Artık her ağaç kendi başına iyi kötü idare etmektedir. Üretkenlikte büyük farklılıklar açığa çıkacaktır. Bazı fertler, adeta gövdelerinden şeker fışkırana kadar, deli gibi fotosentez yapacaktır. Nihayetinde sağlam ve iyi büyüyecektir bunlar ama uzun yaşayacağı söylenemez. Çünkü bir ağaç yalnızca kendisini çevreleyen orman kadar güçlü olabilir.

“Araştırma sonuçlarını bu kadar şaşırtıcı kılan da budur. Ağaçlar zayıf ve güçlü taraflarını kendi aralarında eşitler. İnce veya kalın, aynı cinsten her ağaç, ışık sayesinde aşağı yukarı eşit miktarda şeker üretir. Bu dengeleme yeraltında, köklerde meydana gelmektedir. Aşağıda kesinlikle canlı bir alışveriş sürmektedir. Şekeri fazla olan şeker verir; fakir olan destek alır. Mantarlar bir kez daha iş başındadır. Devasa şebekeleri, muazzam bir dağıtım mekanizması işlevi görür. Bu biraz da, toplumdaki herhangi bir bireyin diğerlerinden çok geride kalmamasını sağlayan sosyal yardım sistemlerine benzer.”

“Anlaşılan, zayıf üyelerini kaybetmek bir ormanın işine gelmemektedir. Öylesi bir durumda, ormanın loş ışıklı ve yüksek nemli hassas mikro iklimini bozacak aralıklar oluşurdu. […] RWTH Aachen Üniversitesi öğrencisi Vanessa Bursche, bozulmamış kayın ormanlarındaki fotosentez hakkında inanılmaz bir şey keşfetmiştir. Görünüşe bakılırsa, ağaçlar öylesine senkronize olmaktadır ki, hepsi eşit başarılar göstermektedir. Ve bu, beklenen bir şey değildir. Her kayın ağacı farklı bir yerde durmaktadır. Toprak, taşlı veya gevşek olabilir, bol miktarda su tutabildiği gibi, tamamen çorak da olabilir ve şartlar birkaç metre içinde bile oldukça farklılık gösterebilir. Buna uygun olarak her ağaç farklı büyüme şartlarına sahiptir; dolayısıyla, her ağaç daha hızlı ya da daha yavaş gelişir ve daha çok ya da daha az şeker ya da odun üretir.”

Ağaçlar ve bitkiler her zaman bir şekilde yaşadıkları insanlara benziyorlar. Zora Neale Hurston

“Her ağaç topluluk için önemli ve mümkün olduğunca hayatta tutulmaya değerdir. Dolayısıyla hasta bireyler bile, iyileşene kadar desteklenir ve beslenir. Belki bir dahaki sefere roller değişip, bugün destek olan ağaç o gün yardıma muhtaç kalacaktır.”

Peter Wohlleben’in yazdığı, Ağaçların Gizli Yaşamı: Ne Hissederler, Nasıl İletişim Kurarlar? Sırlarla Dolu Bir Dünyada Keşifler (Das geheime Leben der Baeume) adlı kitabından alıntılar: “Ağaç neden bu kadar sosyal bir varlıktır? Neden kendi türüyle gıda paylaşmak suretiyle rakiplerini besler? Sebep, insan toplulukları için geçerli olanla aynıdır çünkü birlikte çalışmanın faydaları vardır: Bir ağaç tek başına orman olmadığı gibi yine tek başına istikrarlı bir yerel iklim oluşturamaz. Rüzgara ve hava durumuna karşı korumasızdır. Ancak birçok ağaç, hep birlikte, aşırı sıcak ve soğuğu hafifleten bir ekosistem yaratabilir, bol miktarda su depolayabilir ve yine bol miktarda nem üretebilir. Ağaçlar bu korumalı çevrede uzun süre yaşayabilir. Bu hedefe ulaşabilmek için, topluluk ruhu her ne pahasına olursa olsun devam ettirilmelidir. Eğer her ağaç yalnızca kendisi ile ilgilenseydi, pek çoğu ileri yaşını göremezdi. Sürekli ölümler üst bölümlerde geniş boşluklar oluşmasına sebep olur ve bunun sonucunda fırtınaların ormanın içine girerek daha fazla ağacı devirmesi kolaylaşırdı. Yaz sıcağı orman zeminine ulaşır ve onu kuruturdu. Sonuçta ağaçların tümü bunun bedelini öderdi.”

Birlikte bir ağaç dikelim…. Belki de büyümesini sağlayabiliriz… Şimdi değilse o zaman belki asla. – Timothy P. O’Brien

Bir kilometrekare orman yaklaşık 10 bin kilo oksijen üretiyor. Kozalaklı ormanlar havadaki mikropların miktarını belirgin ölçüde düşürüyor. Ağaçların salgıladığı fitonsidler ise bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Japonya’da 1982 yılında ulusal sağlık planına alınan tedavilerden biri de Shinrinyoku, yani Orman Banyosu. 2004’ten 2012’ye kadar süren, ormanda olmanın psikolojik ve fizyolojik etkileri üzerine yapılan bir araştırmanın sonucunda, ormana, yeşil alanlara, korulara ziyaretlerin sağlığımıza faydası kanıtlanır. Stres hormonunun üretimini azalttığı, bağışıklık sistemini güçlendirdiği, tansiyonu düşürdüğü, kalp atışını yavaşlattığı, depresyon etkilerini azalttığı anlaşılmış.

Bir ağaç ölürse, yerine başka bir ağaç dikin. Carolus Linnaeus

Polonya’nın kuzeybatısında Gryfino isimli küçük bir kasabada yaklaşık 400 adet çam ağacından oluşan küçük sayılabilecek bir koru. Bu ağaçlar 1930-1934 yılları arasında, Almanların yönetimindeki Pomeranya bölgesinde 1.7 hektarlık alana dikilir ve yaklaşık 8-10 yıl sonra ise, bilinmeyen bir nedenle 90 derece eğim kazanmaya başlar. Hatta daha sonra ekilen yeni fidelerde bu şekilde eğimli büyümeye devam eder. 80 yaşındaki eğik ağaçlar yaklaşık 15 metre uzunluğa sahipler; ancak araştırmacılar bu yaşta olan bu tip ağaçların boyunun daha uzun olmaları gerektiğini söylüyor. Eğri ağaçlar hakkında araştırmalar yapan bilim adamlarının emin olabildiği tek konu ise, bu duruma kesinlikle insan ya da bir makinenin neden olmadığı.

Bahçeniz ve kütüphaneniz varsa, ihtiyacınız olan her şeye sahipsiniz. Marcus Tullius Cicero

Wohlleben, kitabında ağaçların bilgi paylaştıklarını, yardımlaştıklarını, arkadaşlık kurduklarını, birbirlerine elektriksel sinyaller göndererek tehlikelere karşı uyarabildiklerini yazıyor. Ağaçların besin ve bilgi alışverişi yaptıkları yeraltı ağının ortak bir direnç mekanizması gibi çalıştığını belirten araştırmacılar, tıpkı insanların kullandığı internette olduğu gibi, bu ağda da karanlık bir taraf olduğunu dile getiriyorlar. Çünkü araştırmalara göre, bazıları çevrelerinde istemedikleri bitkileri salgıladıkları kimyasallarla yok etmeye çalıştıkları siber saldırılarda bulunabiliyor ya da komşusunun besininden çalabiliyorlar.

Bitkiler, filtresinin değiştirilmesi gerekmeyen güneş enerjili hava temizleyicileridir. Khang Kijarro Nguyen

Mantarlar habercilik görevleri nedeniyle, ağacın ürettiği besinden kendilerine pay alıyor. Wohlleben kitabında bir ağacın, kendisinden metrelerce uzaktaki başka ağaçlarla bağlantı kurmasını sağlayan ve tıpkı bir otoyol gibi uzanan bu ağ sisteminin, hem maddeleri hem de iletişim sinyallerini ulaşmasını mümkün kıldığını yazıyor. Bu sistem sayesinde, gövdeleri ve dalları son derece büyük yetişkin ağaçlar, yeni fidelere karbon desteği gönderiyorlar. Üstelik, kuraklık ya da gölgede kalmak gibi herhangi bir sebeple daha da fazla karbona gereksinim duyan fidelerin yardımına, yine bu yetişkin ağaçlar yetişiyorlar. Yani ağaçlar bir aile gibi davranıyor ve zor durumda kalan bir başka ağaca yardım ediyorlar.

Bir kayın ağacının, yanındaki arkadaşı bir başka kayın ağacının günışığını kesmemek için dallarını diğer yöne çevirdiğine tanık olduğuna tanık olduğunu söyleyen Peter Wohlleben, kitabında ağaçların, kokular, kökler ve kök uçlarındaki mantarsı ağlar aracılığıyla haberleştiğini yazıyor. Bu mantarsı şebekeye, Wood-Wide-Web deniyor.

Çiçekler sevgi vermek ve sevilmek içindir. – Anthony T. Hincks

Mesleğine tutkuyla bağlı bir ormancı olan Peter Wohlleben, bir gün ormanda yaklaşık 400 yıllık bir çalı kökünün hala canlı olduğunu görünce, ağaçların gizli yaşamını fark eder. 400 yıl önce kesilmiş bu ağacın, civardaki ağaçların köklerinin besin göndermeleri sayesinde yaşamaya devam ettiğini anlar. Ağaçların yalnızca bizlere oksijen ve kereste sağlayan organik robotlar olmadığını söyleyen Wohlleben, hem bilimsel araştırmalar hem de kendi gözlemlerinden yararlanarak, Ağaçların Gizli Yaşamı: Ne Hissederler; Nasıl İletişim Kurarlar? Sırlarla Dolu Bir Dünyada Keşifler adlı kitabını yazar.

Her zaman yapabildiğinin en iyisini yap. Şimdi ne ekersen onu daha sonra hasat edeceksin. Og Mandino

Ağaçların bir aile gibi davrandıklarını ana ağaçların kendi fidelerine daha çok sinyal gönderdiği olduğunu ifade eden Suzanne Simard, ağaçların kendi türlerini tanıdıklarını ve kendi nesilleri olan küçük ağaçlara da tecrübelerini aktardıklarını anlatıyor: “Anlaşıldı ki, onlar sadece karbon dilinde değil, aynı zamanda azot, fosfor, su, savunma sinyalleri, allel kimyasalları ve hormonlar dilinde konuşuyorlardı. Bu ağ o kadar yoğundur ki tek bir ayak izinin altında yüzlerce kilometresi bulunabilir. Bu bir tür internet gibi çalışır. Ve ağaçlar konuşurlar.”

Her gün hasat ettiğiniz hasara göre değil, ektiğiniz tohumlara göre karar verin. Robert Louis Stevenson

Simard’a göre, toprağa düşen ağaç tohumu filizleniyor ve toprağa uzanan kökleriyle, bağlanmak istediği mantar ağına kimyasal sinyaller gönderiyor. Mantar da kendi sinyalleriyle yanıt veriyor. Ağaç, fotosentez sayesinde elde ettiği karbonu, fotosentez yapamayan mantara, mantar ise ağacın gereksinim duyduğu besinleri ve suyu ağacın köklerine iletiyor. Mantar toprak içinde büyürken, bitkiyle bitkiyi ve ağaçla ağacı birbirine bağlamaya başlıyor, ta ki bütün orman birbirine bağlanıncaya dek.

Bilimsel araştırmalar, ağaçların birbirleriyle iletişim halindeki sosyal varlıklar olduklarını ve ormanların gördüklerimiz ve bildiklerimizin çok ötesinde bir yaşam barındırdıklarını ortaya koyuyor. British Columbia Üniversitesi’nden Profesör Suzanne Simard, en eski sosyal ağın yeraltındaki mantar ağı olduğunu ve ağaç kökleri ile mantar ağının alışveriş halinde olduğunu dile getiriyor. Dünyanın dört bir yanında bulunan ormanlarda ağaçların yaşayabilmelerini, ağaç kökleri ile mantar ağının alışverişi sayesinde olduğunu anlatıyor Simard: “Yerin altında ağaçları birbirine bağlayan, iletişim kurmalarını ve ormanın tek bir organizma gibi davranmasını sağlayan sonsuz biyolojik patikaların olduğu bambaşka bir dünya var. Ormanlar da insan aileleri gibi. Araştırmamda, orman ağlarının aynı bizim nöral ağlarımız ve sosyal ağlarımız gibi organize olduğunu keşfettim.”

Bir adam kendine bir ağaç dikmez. Bunu gelecek nesiller için dikiyor. Alexander Smith

Evrene ulaşmanın en net yolu ormandaki bir vahşi doğadır. John Muir

Kök izin vermiyorsa çiçek büyümeyecektir.
Tıpkı bitki davranış araştırmalarında olduğu gibi, bitki koruma çalışmaları da uzun bir süredir göz ardı ediliyor. Ancak yine de bitkiler üzerine doğrudan çalışan birkaç büyük koruma grupları mevcut. Mancuso bu doğrultuda bitkilerin hakları konusunun geniş ölçekte odaklara yerleşmesinin gerekliliği üzerinde duruyor. Neticede bitkilerin hissedebilen varlıklar olmaları, bitki hakları ve bitkilerin korunmasının gerekliliği gibi başlıkları düşündürtmelidir. Bitki hakları kimileri için çok radikal bulunabilir; lakin birçok çalışmanın sunduğu gerçekler göz önüne getirildiğinde insanların bitkiler konusundaki akademik ve koruyucu yaklaşımları kesinlikle dikkate almalarının artık şart olduğu gerçeği nettir. Mancuso bitki hakları odaklı çalışmaların artık ertelenemeyeceğinin altını çiziyor. Kendisini durumu abartmak, fazlaca büyütmek gibi söylemler ile eleştirebilecek kişilere ise Mancuso; bitkilerin korunmaları yönündeki çalışmaların, kırılgan ve bağımlı insan topluluğu için çok önemli olduğunu belirterek karşılık veriyor.
Bitki haklarına giden sürecin çetrefilli olması, onun gerekli ve önemli olmadığı anlamına gelmiyor. Mancuso daha uzun vadeli bir değerlendirmeyle kendi türümüzü koruyabilmemiz için bitkileri korumamız gerektiğini hatırlatıyor.

Sadece besin ve hammaddelerin büyük bir çoğunluğu için değil, ayrıca soluduğumuz oksijen ve -her geçen gün ihtiyacımızın daha da fazla arttığı- yağmur için de bitkilere muhtacız. Bitkiler biyofiziksel kuvvetlerin çoğuna temel itici kuvvet olmalarından mütevellit dünyayı hepimiz için yaşanılabilir kılıyor.

Özellikle keşfedilmemiş yağmur ormanları ve bulut ormanında muhtemelen bilinmeyen pek çok şey yatıyor. Gezegenimizin en büyük biyoçeşitlilik noktaları için yok oluş tehlikesi istikrarlı bir şekilde sürüyor. Biyoçeşitlilik odağında Brezilya, Endonezya, Malezya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Papua Yeni Gine gibi örneklerin üzerinde durulması gerektiği belirtiliyor.

Mancuso bitkilere bağlı olduğumuzu belirtip bitkilerin muhafaza edilebilmelerinin insanlar için de gerekli, zorunlu olduğunu vurguluyor. Ancak bu gerçeğe rağmen -ağaçları yok etme, habitat tahribi, çevre kirliliği, iklim değişikliği ve benzeri şeklindeki- insan davranışları bir kitlesel yok oluşun habercisi niteliğini sürdürmeye devam ediyor. Geçmişte bitkiler bu toplu yok oluş, tükeniş tehlikesini bir şekilde atlatabilmiş olsa da bu kez bunu yapabileceklerinin bir garantisi yok. Bitkilere yönelik bilgilerimiz de hâlen kısıtlı düzeyde. Yani gezegen üzerinde kaç adet bitki türünün mevcut olduğunu bile kesin olarak bilmiyoruz. Şu an itibariyle bilim insanları neredeyse 20 bin bitki türünü tanımlamış durumda. Ancak yüksek ihtimalle daha bilinmeyen çok şey var. Üstelik Mancuso bu konu özelinde tahmin farklılıklarının mevcut olduğunu da ifade ediyor. Bu çerçevede, yaşayan bitki türlerinden tarafımızca bilinenleri tahmini olarak yüzde 10 ile 50 arası değerlerde değişim gösteriyor. Ayrıca bahse konu bitki türlerinin içerisinde daha keşifleri, tanımları yapılmadan yitip gidenler de var. Mancuso da daha önce hiç karşılaşmadığımız bitki türlerinin tutarlı bir şekilde, her gün yok olup gittiğine dikkatleri çekiyor.

Hayvanlar kadar çeşitliliğe sahip olmayan bitkiler, dünyayı gerçekten fethetmişlerdir. Günümüzde, bitkiler yüzde 99’dan daha fazla biyokütleyi meydana getirmektedir. Dünyadaki tüm hayvanların oluşturdukları biyokütle oranı ise yüzde 1’den bile daha azdır. (Biyokütle, yeşil bitkilerin güneş enerjisini fotosentez yolu ile kimyasal enerjiye dönüştürerek depolaması sonucu meydana gelen biyolojik kütle ve buna bağlı organik madde kaynakları olarak tanımlanmaktadır.)

Peki, neden bitkilerin duyarlılıkları -bu kavrama halen alışamayanlar için, bitkilerin davranışları ya da hareketleri- bu kadar uzun bir süredir görmezden geliniyor, ihmal ediliyor? Mancuso bu sorunun cevabı için öncelikli olarak bitkilerin bizden çok büyük ve şiddetli ölçüde farklı olduğunu belirtiyor. Bundan hareketle Mancuso’ya göre kendimizi bitkilerin yerine koyabilmemiz imkânsız hale geliyor. Mancuso şunları vurguluyor: “Gerçekten çok ayrımlıyız; iki farklı evrimsel parçanın ürünleriyiz. Bitkiler bizim için adeta uzaylılar gibi. Ancak yine de bitkiler ile yaşam alanımızı paylaşıyoruz, benzer ihtiyaçlarımız var ve aynı gezegen içerisinde evrimleştik. Sonuç itibariyle benzer etkilere benzer yönden tepkiler geliştiriyoruz.”

Tek bir beyne sahip olmak -tıpkı tek bir kalbe ya da bir çift akciğere sahip olmak gibi- bitkilerin çok daha kolay öldürülmelerine neden olurdu. Bu gelişmelerin ışığında Mancuso şunu ekliyor: “Zaten bu sebepten bitkilerin beyni yok. Yani zeki olmadıklarından değil, daha savunmasız olabileceklerinden dolayı…” Mancuso ayrıca bir bitkiyi tek başına, bireysel ve bağımsız olarak ele almaktan ziyade o tek bir bitkiyi adeta bir koloniymiş gibi ele almamız ve düşünmemiz gerektiğini belirtiyor. Tek bir karıncanın ölümü, doğal olarak, koloninin de ölümü anlamına gelmez. Bu çerçevede bir yaprağın ya da kökün yok edilmesi halinde de bitki halen hayatta kalmaya, yaşamaya devam eder.

Mancuso şöyle diyor: “Bitkilerdeki evrim sürecinin temel itici gücü, bedenlerinin büyük bir bölümünü kaybetmelerine rağmen bitkilerin hayatta kalmayı başarabilmeleri gerçeğinde saklı. Böylece, bitkiler büyük bir ağın düğümleri şeklinde birbirleri ile etkileşim kurabiliyor ve çok sayıdaki temel modülleri inşa edebiliyor. Belirli organların ya da merkezi fonksiyonların yokluğu durumunda bitkiler işlevselliklerini kaybetmeden predasyon durumunu tolere edebiliyor. Esasında internet de aynı nedenden doğdu ve kaçınılmaz olarak aynı çözüme erişti.” (Predasyon; bir canlının diğer bir canlıyı avlaması ve onun üzerinden beslenmesi olayıdır. Yani bu kavram avcı ve av arasındaki ilişkiyi yansıtır.)

Bitkilerin uyumak ve oyun oynamak faaliyetlerine benzer yönde davranışlar sergilediğini iddia eden Mancuso ve Viola ikilisi, Brilliant Green isimli kitaplarında şöyle diyor: “Özellikle son zamanlarda yapılan bilimsel çalışmalar gösteriyor ki bitkiler duygularla donatılmıştır, çeşitli karmaşık sosyal ilişki ağları kurmuşlardır ve halihazırda kurmaya devam etmektedir. Ayrıca bitkiler kendileriyle ve hayvanlarla iletişim kurabilirler.”
Bitkilerin çoğu, bir tehlike hali yaklaştığı zaman kendi türlerinden diğer bitkileri uyarabilir. Örneğin; herhangi bir böcek tarafından saldırıya uğrayan bir bitki; kendisinin şu anda tüketilmekte, halihazırda yenilmekte olduğunu ve bu sebepten diğer bitkilerin savunmaya geçmelerinin gerektiğini bir çeşit kimyasal sinyal göndererek adeta ifade etmeye çalışır. Yani saldırıya uğramakta olan bir bitki, diğer türdeşlerini de bu tehlikeye karşı uyarabilir. Dahası araştırmacılar bitkilerin; yakın akrabalarını, hısımlarını tanıyabildiklerini ve aynı ebeveyni paylaştıkları bu bitki türlerine diğerleri ile kıyaslandığında daha farklı davrandıklarını da keşfetti.
Bitkiler gerçekten karmaşık iletişimciler. Günümüzde, bilim insanları bitkilerin çok çeşitli yollara başvurarak iletişim kurduklarını belirtiyor. Bu yöntemler arasından en bilineni ise kimyasal uçucular. (Kimyasal uçucular ayrıca; neden bazı bitkilerin çok iyi ve bazılarınınsa çok kötü koktuklarına açıklama getirir.) İletişim konusu özelinde bilim insanları artık, bitkilerin elektrik sinyalleri ve hatta titreşimler aracılığıyla da iletişim kurabildiklerini keşfetmiş durumda. “Bitkiler harika iletişimcilerdir: Bu çerçevede çevrelerindeki komşu bitkilerle ya da böcekler ve hayvanlar şeklinde sıralayabileceğimiz çeşitli organizmalar ile birçok bilgiyi paylaşırlar. Bir gülün kokusu ya da bundan daha az büyüleyici olup bazı çiçekler tarafından üretilen diğer kokular -örnek olarak çürümüş etin nahoş ve güçlü kokusu verilebilir- polen elde etmek isteyen canlılar için bir mesaj niteliğindedir.”
Bildiğimiz gibi insanların 5 temel duyu organı var. Ancak bilim insanları bitkilerin, bulundukları çevrelerdeki o karmaşık koşulları gözeten en azından 20 farklı duyusu olduğunu keşfetti. Mancuso’ya göre; bitkilerin bu duyuları kabaca bizim beş duyumuza karşılık geliyor; fakat onların nemi ölçmek, yerçekimini algılamak ve elektromanyetik alanları duyumsamak gibi şeyleri gerçekleştirebilmelerine imkan tanıyan ilave duyuları da mevcut. The Guardian, Harran Üniversitesi
Fotosentezde en önemli olgu güneş enerjisini yakalayıp onu kimyasala bağ enerjisine dönüştürebilme yeteneğidir. Bu işlevi bitkilerin kloroplastlarında veya kromatoforlarında bulunan pigmentler yapmaktadır. Bunların başlıcalar şöyledir: Klorofiller, Karotenoidler, Fikobilinler

Fotozentez, ışık enerjisini kimyasal bağ enerjisine dönüştürerek ilk basamaktaki organik madde üretimini sağlayan mekanizmadır. Fotosentezle havanın CO2 ve O2 dengesi korunmaktadır. Fotosenteze ilişkin bulgular, her yeşil bitkinin organik madde üreten bir fabrika olduğu, bu süreçte güneş enerjisini kullanan aygıtların kloroplastlar olduğunu göstermiştir. Yeryüzüne ulaşan güneş ışınlarının yalnızca yarısı fotosentezde kullanılmaktadır. Bu konuda yapılan araştırmaların dünya nüfusunun gıda ihtiyaçları yönünden önemli olduğu bilinmektedir.

Genel fotosentez denklemi şöyledir: nCO2 + 2nH2O + Işık enerjisi → (CH2O)n + nO2 + nH2O Ancak heksoz şekerleri ve nişasta ana ürünler olduğundan, genelde aşağıdaki spesifik (basit) denklem fotosentezin ifadesinde kullanılır: 6CO2 + 12H2O + Işık enerjisi → C6H12O6 + 6O2 + 6H2O + 673 Kalori
Burada C, CO2’den ve H, H2O’dan gelmektedir. Yukarıdaki denklemde görüldüğü üzere basit karbonhidratların yapısına katılan O2’nin sudan mı yoksa karbondioksitten mi geldiği sorusu önem taşımaktadır. Bu konuya radyoaktif ağır su ile yapılan denemelerle açıklık getirlmiştir. Radyoaktif olarak işaretlenmiş 0218 ile fotosentez sonucu açığa çıkan O2’nin sudan geldiği bulunmuştur. Karbonhidratların yapısına katılan O ise, karbondioksitten gelmektedir.
Fotosentezin karanlık reaksiyonları üzerinde çalışan (1954-1961) Calvin ve arkadaşları ise olaydaki C metabolizmasını tüm ayrıntılarıyla açıklamışlardır. Bunun üzerine Calvin’e Nobel Ödülü verilmiştir. 1966’da Hatch ve Slack, bazı bitkilerde fotosentezin karanlık reaksiyonlarında oluşan ilk kararlı ürünün 3C değil de 4C olduğunu bulmuşlar ve söz konusu bitkilerin tamamen farklı bir C metabolizması olduğunu göstermişlerdir. Yirminci yüzyılın başlarında tek hücreli yeşil su yosunlarında (Chlorella vulgaris) fotosentezle ilgili araştırmalar Warburg tarafından yapılmıştır.

Willstater ve Stoll 1918 yılında CO2, H2O ve ışık altında meydana gelen ilk ürünün CH2O ve O2 olduğunu ileri sürmüşlerdir. Robert Hill 1973 yılında fotosentezin ışık reaksiyonu üzerinde çalışarak ortamda ışık, su ve uygun bir Hidrojen yakalayıcısı bulunduğunda, izole kloroplastların bile ortamda CO2 olmadan O2 oluşturabildiklerini görmüştür. Ayrıca yapraklarda doğal bir hidrojen yakalayıcısı maddenin bulunduğunu ortaya koymuştur. Bugünkü bilgilere göre bu maddeler Fereodoksin ve NADP+’dır. Hill reaksiyonu adını verdiği bir denklemle olayı açıklamıştır. Reaksiyon, fotosentezde O2’nin ışık reaksiyonlarında oluştuğu ve bunun kökeninin CO2 değil de H2O olduğunu göstermesi yönünden önemlidir.

Liebig 1840 yılında, CO2’in bitkiler için C kaynağı olduğunu vurgulamıştır. 1842 yılında Mayer, ışığın enerji içerdiğini, canlılar tarafından kullanılan enerji kaynağının güneş ışığı olduğunu ve fotosentezde bitkinin yakaladığı güneş enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürdüğünü belirtmiştir. Engelman 1880 yılında fotosentezde ortama O2 verilmesinin kloroplastlarca sağlandığını ortaya koymuştur.
Blackman 1905’de fotosentezin yalnızca fotokimyasal bir olay değil aynı zamanda biyokimyasal bir olay olduğunu ileri sürerek, olayın ışık gerektirmeyen bir karanlık reaksiyon safhası olduğunu da vurgulamıştır.

Aristo, bitkilerin yeşillenmesi için güneş ışığının gerekli olduğunu göstermiştir. Van Helmont 17. yüzyılda, bitkisel materyal sentezi ile ilk araştırmaları yapmıştır. Araştırmacı 2,5 kg. ağırlığındaki bir söğüt fidanını içinde 100 kg. toprak bulunan bir saksıya dikmiş ve bunu 5 yıl süresince sadece yağmur suyuyla sulamıştır. Süre sonunda fidan 85 kg’lık bir ağaç olmuştur. deneme sonunda toprak kuru ağırlığı 99,994 kg. olarak belirlenmiştir. Aradaki 50 gramlık fark deney hatası olarak kabul edilmiş ve bitki ağırlığında oluşan 82,5 kg’lık madde artışının yalnız sudan kaynaklandığı kanısına varmıştır. İlk kez 1771 yılında Joseph Priestley, bitkiler tarafından dışarı verilen oksijenin hayvanlar tarafından kirletilen havayı temizlediği fikrini ortaya atmıştır.

1782 yılında Senebier yeşil bitkilerin ahvaya O2 vermesinin CO2 almalarına ve bitkiler tarafından meydana getirilen O2 miktarının tamamen ortamda varolan CO2 miktarına bağlı olduğunu göstermiştir.
1779’da Jan Ingenhousz havanın temizlenmesinin yeşil bitkiler tarafından ışıkta yapıldığını açıklamıştır. Fotosentezde klorofilin önemini vurgulamıştır. 1804 yılında De Saussure fotosentez esnasında eşit hacimde CO2 ve O2 alış verişi olduğu, buna benzer eşit hacimde bir gaz alış verişinin solunum esnasında da meydana geldiğini ileri sürmüştür. Bitkilerde biri ışıkta diğeri karanlıkta gelişen iki tip gaz alışverişi olduğunu, ışıkta CO2 alınımı ve O2 açığa çıkmasının ancak bitkinin yeşil kısımlarında olabildiğini göstermiştir. Ayrıca fotosentezde suyun rolüne dikkat çekmiştir.

Fotosentezle her yıl yaklaşık olarak 200-500 milyar ton CO2 dönüşüme uğratılmaktadır. Bu nedenle fotosentezin önemi yalnız kalitatif değil ayrıca kantitafitir. Fotosentezle havanın karbondioksiti ve su, karbonhidratlara dönüştürülür. Karbonhidratlar C elementine ek olarak H ve O2 elementlerini de içeren organik besin taşlarıdır. Fotosentez olayının meydana gelebilmesi için gerekli olan maddeler, ışık, klorofil, karbondioksit, canlı organizmadır.

Havadaki karbondioksit, güneş enerjisi kullanılarak, nişasta ve diğer yüksek enerjili karbonhidratlara dönüştürülür. Karbon kullanıldıktan sonra ortaya çıkan oksijen ise havaya bırakılır. Bitki daha sonra besine ihtiyaç duyduğunda bu karbonhidratlarda depoladığı enerjiyi kullanır. Bu bitkilerle beslenen canlılar da bitkide bulunan karbonhidratlardan enerji ihtiyaçlarını karşılarlar.

Fotosentetik organizmalar, ışık enerjisinden yararlanarak enerjiyi depolarlar ve organik bileşikler üretebilirler. Bitkiler de diğer canlılar gibi yaşamsal etkinlikleri için gerekli enerjiyi organik maddelerin kimyasal enerjisinden sağlarlar. Bunun için de güneş ışığını kullanarak havanın karbondioksitini indirgeyerek organik besinlerini sentez ederler. Bu işlem CO2’in indirgenmesi ve ancak güneş enerjisiyle gerçekleştirildiğinden “fotosentez” olarak anılır. Bu yolla güneşin ışık enerjisi kimyasal enerjiye dönüştürülür ve organik madde sentezi yapılmış olur.

Yeryüzündeki her canlı, metabolizma etkinlikleri için gerekli olan enerjiyi temelde üç yoldan sağlar. Yapraklar, bitkilerin besin üretim merkezidir. Bitki yapraklarını oluşturan hücrelerin içinde kloroplast denilen, çok küçük yapılar vardır. Bu yapıların içindeki yeşil renkli boyar madde -pigment- olan klorofil maddesinin görevi ışık yakalamaktır. Kloroplastlar güneş ışınlarını bir panel gibi toplayıp, kolektör gibi enerjiye dönüştürerek besin üretirler… Üretilen besin yapraklardan, bitkinin beslenmesi gereken diğer bölümlerine götürülür.

Yeşil bitkilerin ışıkta basit birleşiklerinden karmaşık yapılı organik moleküller yapması. Yeşil bitkilerin, güneş enerjisi ve klorofil pigmenti yardımıyla CO2 ve H2O’dan besin maddelerini üretmesidir. Fotosentez, özümseme ya da asimilasyon, klorofil taşıyan canlılarda ışık enerjisi kullanılarak organik bileşiklerin üretilmesi. Bu yolla besin üreten canlıların tümüne fotosentetik organizmalar denir ve bunların büyük çoğunluğunu bitkiler oluştururlar.
Bütün enerjilerin kaynağı Güneş’tir. Hiçbir canlı Güneş’in ışık enerjisini doğrudan kullanamaz; ancak onu başka enerji şekillerine dönüştürerek Güneş’in ışık enerjisinden yararlanabilir. Biyosferin en önemli enerji dönüşümü fotosentezle gerçekleştirilir. Dünyamıza ulaşan Güneş ışığı bitkiler tarafından emilerek fotosentezde kullanılır. Klorofil gibi özel pigmentlere sahip bitkiler, algler, bakteriler Güneş enerjisini tutarak hücrelerin yararlanabileceği enerji şekline dönüştürür. Yeşil bitkilerin Güneş enerjisini kullanarak inorganik maddelerden organik besin maddesi sentezlemesi olayına fotosentez denir. Foto: ışık; sentez ise birleşme anlamına gelir.

Sporlar uygun neme sahip bir yere konduklarında filizlenir ve küçük üreyen yapılar geliştiren bir bitki hâline gelir. Spermler yumurta hücresini döller, yumurta hücresi, küçük bir bitki olarak büzüşür ve ölürken büyür. Sonra eğreltiotu tam anlamıyla gelişmeye başlar. Kimi türlerinde köksap ve yenebilen kök, nişasta bakımından zengindir. Günümüzde süs bitkisi olarak da yetiştirilen eğreltiotları gübre olarak da kullanılır. Kartallı eğreltiotu, çayırlarda bir baş belâsı olarak görülür çünkü çiftlik hayvanları için zehirlidir. Kurutulması kolay değildir çünkü lifli kökü yerin çok dibindedir.Başlıca türlerinden olan erkek eğreltiotu (Dryopteris filix-mas) iri yeşil demetler durumundadır ve silisli topraklarda bolca yetişir. Bağırsak asalaklarını düşürücü etkileri olan erkek eğreltiotu adına karşın hem erkek, hem dişi gametler taşır.

Eğrelti otu diğer adı olarak erkek eğreltiotunu ve dişi eğrelti otunu söylemek mümkündür. Bu cinslere botanik dilinde “extractum de fougere male” ve “extractum filicis” isimleri verilmektedir.Filizleri yoktur fakat mikroskobik sporlar yoluyla ürerler. Mikroskobik sporlar, yapraklarının alt tarafında üretilir ve rüzgârla dağılırlar.

Begonya gibi bazı bitkilerde de kopan yapraklar ıslak bir kuma yerleştirildiği zaman, bir süre sonra küçük yaprakçıkların oluştuğu görülecektir. İşte bu yaprakçıklar da yine çok kısa bir süre sonra ana bitkinin benzeri olan yeni bitkiyi oluşturmaya başlarlar. Bu örnekleri de göz önüne alarak; bir bitkinin parça atarak ya da tomurcuklanarak büyümesi için temelde ne gereklidir? Düşünelim! Bitkilerin genetik yapısına bakıldığında bu sorunun cevabı kolaylıkla verilecektir.

Bazı tür bitkilerde ise yapraklarından bir bölümünün toprağa düşmesi, yeni bir bitkinin yetişmesi için yeterli olmaktadır. Örneğin phyllum daigremontianum adlı bitkinin üremesi yapraklarının ucunda gelişen tomurcuklar sayesinde gerçekleşir. Bu tomurcuklar yere düşer düşmez, bağımsız birer yeni bitki haline gelerek, büyümeye başlarlar.

Bazı özel enzimlerin yardımıyla gerçekleşen bu üreme biçimi (tomurcuklanma veya parçalanma) pek çok bitkide görülebilir. Örneğin çimenler ve çilekler “sürgün” denilen yatay uzantılarını kullanarak çoğalırlar. Patates ise toprağın altında yetişen bir bitki olarak, bu kısımlarda açılan yeni özel yerlerden (gözelerden) tomurcuklar vererek çoğalır.

Bazı bitkiler cinsiyet ayrımı olmadan, tek bir cinsin belirli yollarla çoğalmasıyla soylarını devam ettirebilirler. Bu gerçekleştirilen çoğalmaya eşeysiz üreme adı verilir. Bu şekildeki bir üremeden sonra ortaya çıkan yeni nesil kendisini meydana getiren neslin tıpatıp aynısı olur. Bitkilerdeki en bilinen eşeysiz üreme şekilleri tomurcuklanma ve parçalara ayrılmadır.

Yeryüzündeki ekolojik dengenin ve canlılığın devamında son derece önemli bir role sahip olan bitkiler, bu önemle doğru orantılı olarak diğer canlılara kıyasla çok daha etkin üreme sistemlerine sahiptirler. Bu sayede hiç zorluk çekmeden çoğalmalarını gerçekleştirirler. Bitkilerin üremesi için kimi zaman bir bitkinin sapının kesilerek toprağa gömülmesi, kimi zaman da bir böceğin bir çiçeğe konması yeterli olmaktadır.Bitkilerin üremelerinin, işlem olarak son derece basit gibi görünmesine rağmen, içerik olarak oldukça kompleks olması bilim adamlarını hayrete düşürmektedir.

Comments are closed.