logo

Düşünmek zor bir sanattır onun için çoğunluk tek karar verir.

Walter Riso

Reddedilmek ve bunun getirdiği olumsuz duygular ile başa çıkmak hiç de kolay değildir. Bu tür durumlara karşı herkes en iyi yöntemi uyguladığını düşünür. Ancak genellikle bu süreç pek de gerektiği kadar dikkat çekmez. Bu bağlamda, García ve Ilabaca (2013) tarafından yapılan bir çalışmada, duygusal reddedilme sorununun üstesinden gelmek için aşağıda sıralanan şu önemli tavsiyeler sunulmaktadır.

Sosyal destek. Sevdiklerinizden alacağınız destek ve onların yapacakları öneriler sizin kendinizi daha iyi hissetmeniz ve rahatlamanız konusunda son derece yardımcı olacaktır. Bu sayede, içinde bulunduğunuz olumsuzlukları aşmak için kendinizi daha güçlü hissedebilirsiniz.

Duyguların ifade edilmesi. Duygularınızı dışa vurmak ve ifade etmek, duygusal iyileşme sürecine olumlu katkı sağlayacaktır.

Kaçınma. Eğer bir çözüm bulma ve sonuca ulaşma olasılığı bulunmuyorsa, reddedilme durumundan kaçınarak bilişsel açıdan sürecin üstesinden gelinebilir. Yani kaçınma sayesinde üzüntülü bu periyot hafif bir şekilde atlatılarak daha sağlıklı bir biçimde yaşantının devam etmesi sağlanabilir.

Eğer bu şekilde yaşamayı sürdüremeyeceğinizi düşünüyorsanız, bu düşünce sizin doğru yolda olduğunuzu gösterir. Çünkü artık değişime odaklanma zamanı gelmiş demektir. Kaybettiğiniz ve artık hayatınızda olmayan insanı düşünmeyi bırakın. Bunun yerine yaşantınızın diğer yönlerine odaklanın. Hayatınızdan çıkarıp atacağınız ve bunun yerine koyacağınız bir şeyler her zaman olacaktır. O nedenle konsantrasyonunuzu bu yeni şeylere vermeye çalışın.

Duygusal anlamda reddedilmenin yarattığı olumsuzlukları aşmak için hayatınıza yeni ve farklı bir şeyler katmak kadar etkili bir yöntem yoktur. Yeni bir şey öğrenmek her zaman için mükemmel bir seçenektir. Bu tür aktiviteler zihninizi meşgul eder ve başınızı kaldırıp başka yönlere doğru bakmanızı sağlar. Bu sayede yeni ufukları keşfedebilir ve bunlara odaklanabilirsiniz. Aynı zamanda yeni sosyal ortamlara girmek ya da yeni alışkanlıklar edinmek için çaba harcamak da tavsiye edilen etkili çözümler arasındadır.

Bunların yanında hiçbir şeyin otomatik bir şekilde acılarınızı alıp götürmeyeceğinin bilincinde olmanız gerekir. Gönül yaralarının iyileşmesi zaman alır. O yüzden hiç acele etmeyin. Acıların azalması için kendinize zaman tanıyın. Bu sayede kendinizi geliştireceğinizi ve daha olgun bir insan haline geleceğinizi de unutmayın. Umudunuzu hiçbir zaman kaybetmeyin ve kendinizi yalnız bırakmak ya da kurban durumuna düşmek gibi yanlış davranışlar içine girmeyin. Her şeyin düzeleceğine ve daha iyi olacağına inanın. Daha önce de pek çok zorluğun üstesinden gelmeyi başarmadınız mı?

Kültürel değerler, bir kaybın ya da başarısızlığın istenmeyen bir durum olduğunu dikte eder. Aslında bunun hiç de doğru bir anlayış olmadığı ispat edilmiştir. Öncelikle yaşamın doğal bir parçası olan bu tür olumsuz durumların kaçınılmaz olduğunun bilincine varmak gerekir. Yani her insan bu tür kayıplar yaşar. İkinci olarak ise bir insanı, zor durumları tecrübe etmek ve bunların üstesinden gelmekten daha etkili biçimde geliştiren başka bir şey yoktur.

Gerçekten de asıl problem reddedilmek ya da yaşanan kayıp değil, bu kayıpla başa çıkma yöntemlerimizde yatmaktadır. Kimileri bu tür durumları daha başarılı bir biçimde karşılar ve üstesinden daha kolay gelir. Kimileri ise çok daha fazla zorlanır. Bu durum aslında bize bir problemin üstesinden gelmek için tek bir yoldan çok daha fazla seçenek bulunduğunu göstermektedir. Yani bazen inanmakta zorlansak da, en önemli konu probleme yaklaşma biçimimiz ve bu durumla nasıl bir ilişki kuracağımıza ilişkin yapacağımız doğru seçimlerle ilgilidir.

Duygusal anlamda reddedilmek tabii ki dünyanın sonu değildir. Elbette bunun tam tersini iddia eden pembe diziler ve aşk şarkıları bulunabilir. Ancak gerçek böyle değildir. Çünkü her son aynı zamanda bir başlangıç demektir. Olacakları çoğu zaman kontrol edemeyiz. Bu nedenle de, eğer pozitif olmak isterseniz pozitif olabilirsiniz.

Yaşadığınız kaybın psikolojik etkisi nedeniyle genellikle karalar bağlamanın normal bir durum olduğu düşünülür. Aslında farkında olmadan hayatınızdaki her şeyin olumsuz yönlerine odaklanmaya başlarsınız. Bunun sonucunda da yaşadığınız olayları kaçınılmaz bir biçimde en acı verici ve katlanması güç şekillerde yorumlar ve dünyadaki her şeye olumsuz bir şekilde yaklaşırsınız.

Bu noktada en önemli detay, bu olumsuz durumun sizi tamamen etkisi altına almasına izin vermemektir. Yapmanız gereken şey sizin için daha yapıcı yollara odaklanmak olmalıdır. Yaşadığınız acının tüm benliğinizi kaplamasına ve sizi adeta avucunun içine almasına izin vermeyin. Çünkü bu durum yalnızca size daha fazla acı getirmekten başka bir şeye neden olmayacaktır. Sürekli olarak olumlu duyguları zihninize getirmeye çaba gösterin. Her zaman sahip olduklarınızın değerini bilmeye ve bunlar için teşekkür etmeye çalışın. Bu yöntemler sizin reddedilme acısını atlatmanız için son derece faydalı olacaktır. Olumlu Detaylara Odaklanmaya Çalışın.

İfade edilmeyen duygular genellikle rahatsızlık kaynağı olurlar. Bu gerçek özellikle olumsuz duygular için geçerlidir. Bu nedenle, duygularımızı göstermek ve açığa çıkarmak için tüm yolları kullanmamız gerekmektedir. Bu yollar çok çeşitlidir. Yani durmadan olup bitenleri anlatmaktan ibaret değildir. Örnek olarak hissettiklerinizi yazıya dökebilirsiniz. Bunu ne kadar gerekiyorsa o kadar çok yapabilirsiniz. Benzer şekilde acılarınızı resim çizerek ifade edebilirsiniz. Hatta dans ederek bile bu duyguları açığa vurabilirsiniz. Yani reddedilmenin getirdiği tüm olumsuz duyguları aşma sürecinde size yardımcı olacak her türlü yöntemi deneyebilirsiniz.

Ancak acıyı ifade etme sürecinin bir noktada sonlanması gerektiğini de aklınızdan çıkarmayın. Yani bu acıları dışarı çıkarmak ve ifade etmek elbette tavsiye edilmektedir. Ancak bu süreci fazla uzatmamak da son derece önemlidir. Çünkü eğer uzarsa hissettiğiniz acıların sürekli olarak yeniden tetiklenmesi durumu ortaya çıkabilir. Bu durumu “yangına körükle gitmek” deyimi ile açıklayabiliriz. Yani acıdan kurtulmak ile o acıyı sürekli bir biçimde hatırlayıp yaşayarak bundan zevk almak ayrı şeylerdir. Bu iki durumu birbirinden ayıran çok ince bir çizgi vardır. O yüzden bu konuda son derece dikkatli olmak gerekir. Kendinizi Mümkün Olan Her Şekilde İfade Edin

İlk yapmanız gereken şey, acı verecek de olsa öncelikle sargılarınızı açmak ve yaralarınızın ne durumda olduğunu gözdem geçirmek olmalıdır. Gerçek anlamda kaybettiğiniz şeyler nelerdir? Bu soruyu son derece dürüst bir biçimde cevaplamanız çok önemlidir. Bazen hayatımızın büyük aşkını aslında kaybetmediğimiz fikrine kapılır ve buna inanırız. Ancak bunlar bir ilişkide zamanla oluşan bir dizi yanılsama ve beklentiden başka bir şey değildir.

Aynı zamanda en acı verici konunun aslında kaybetmenin kendisi olmadığını da belirtmek gerekir. Evet bazen hayat acı verici tecrübelerle karşımıza çıkar. Ancak bunlardan daha fazla incitici bir şey varsa o da egodur. Belki de hayattaki değerimize ilişkin önceden kalan bazı şüpheler yeniden gün yüzüne çıkabilir.

Kendimize olan güvenimizin zaten zedelendiğini de hesaba katarsak bu durum daha da içinden çıkılması zor bir hal alır. Yani yaşadığımız kayıp, adeta anestezi yapılmadan bize gerçekleri gösteren bir tıbbi operasyon gibidir. Bir ilişkide reddedilmek ve bunun yarattığı olumsuz durumu aşmak için bu ilişkide gerçekten neleri ortaya koyduğumuzu doğru bir biçimde analiz etmemiz gerekir. Reddedilmenin Açtığı Yaraları Gözden Geçirin.

Reddedilme duygusu ile başa çıkmak hiç de kolay değildir. Bu tür durumlara karşı herkes en iyi yöntemi uyguladığını düşünür. Ancak genellikle bu süreç pek de gerektiği kadar dikkate alınmaz ya da göz ardı edilir. Kimse reddedilmek istemez. Beklentilerimizin, ihtiyaçlarımızın ve geçirdiğimiz travmaların pek çoğu yaşadığımız duygusal ilişkilerle bağlantılıdır. Bu nedenle sevdiğimiz biri tarafından reddedilmek çoğu zaman pek de kolay bir durum değildir. Bu olumsuz tecrübeyi etkileyen elbette çok sayıda faktör bulunmaktadır.

Eğer içimizde terk edilme duygusunun sağlıksız izlerini taşıyorsak, büyük bir aşkı kaybetmek ciddi ve yıkıcı sonuçlara yol açabilir. Benzer şekilde böyle bir durum son derece hassas olduğumuz bir yaşta ya da yaşantımızın böyle bir döneminde karşımıza çıkarsa önemli problemlerle karşı karşıya kalabiliriz. Bir aldatma ya da kötü muamele durumu söz konusuysa, bunların da ayrıca negatif etkilerinin bulunduğunun altını çizmek gerekir.

Her şeye rağmen yaşantınıza kaldığınız yerden devam edebilir ve bu olumsuz durumdan sıyrılmayı başarabilirsiniz. Tekrar ayağa kalkmak ve ilerlemek elbette kolay olmayacaktır. Ancak bunu başarmak imkansız bir şey de değildir. Bir sevgili tarafından reddedilme durumuyla başa çıkmak için bazen çok temel tavsiyelere uymak gerekir.

Özgürlük, farklı karakterdeki kişilerin ortak amaçlar için benzer hareketlerde bulunabilmeleridir; kişi hem kendini özgür hissedecek, hem de bir amaca yönelik faaliyetler içinde olacaktır. Bunu yaptığı zaman hem özgür hem de üretici olan bir birey haline gelir. Bu durum toplum tarafından da yargılanmaz. Toplum kurallarıyla bireyin özgürlüğü arasındaki sınırların ne olacağı ise tartışmalıdır. Modernizm bu sınırların doğal yaşam tarafından belirlendiğini ve ahlaki normların bireylerin özgürlük çatışmasından doğduğunu ifade eder. Esasında bu anlayış, güçlülerin dilediğince özgür olabilmelerinin bir başka açıklamasıdır. Maddi açıdan güç sahibi olanlar rahat içinde yaşarken, zaman diğerlerinin aleyhine işler. Bu sebeple özgürlük sınırlarının belirlenmesi gerekir. Bu nedenle insanın doğuştan gelen özgürlük ihtiyacı adalet ihtiyacı arasında bir denge kurabilsek barış ve huzuru bozmayan bir özgürlük sorumluluk dengesi oluşturmuş oluruz. Gerçek özgürlük, ortak amaç etrafında birleşmeyi gerektirir… Prof. Dr. Nevzat TARHAN

Kişi zorlukla karşılaştığında ne yapmalıdır? O da tıpkı kendisine uygulandığı şekliyle “zor” kullanarak mı özgürlüğe ulaşmalıdır? Zoru önlemenin tek yolu, zora zorla karşılık vermektir. Meşru müdafaa tarzındaki bu yaklaşım, karşıdaki insanın istediğini yapmak için baskıyı bir araca dönüştürmesini önler. Ancak bu kez, ikici tarafın kendi zor kullanma sınırının meşru müdafaa çizgisini aşma ihtimaline karşı uyanık olması gerekir. Bireyselliğin netleşmemesi, bağımlılığın ve özgürlük sınırlarının netleşemediğinin göstergesidir. Özgürlüğün özel sınırlarının çizilmesi, kişilik gelişiminde son derece önemli bir konudur.

Özgürlük, insanın kendine ait bir alanının olması demektir aslında. Bu alan kişinin düşünebildiği, üretebildiği, herhangi bir zorlamayla karşılaşmadan rahat ettiği bir ortamdır.

Kişinin yaptığı tercihler sebebiyle ortaya çıkacak sorunları üstlenmesi, olanlara razı olması gerekir. Özgürlüğün ifade tarzı da önemlidir. Eğer insan hem kendi sınırlarını hem de karşısındakinin sınırlarını bildiği halde bencilce çıkarlarını düşünüyorsa, bu özgürlüğün kötüye kullanılması demektir. Kişi bulunduğu mevkii biliyorsa, ulaşacağı noktayı da kolaylıkla bulur. Nerede olduğunu bilmeyen kişi, gideceği yeri bulamaz. İnsanın başkasının özgürlüğüne saygı duyabilmesi için önce kendi özgürlüğünün ne olduğunu anlaması gerekir.

İnsan, zihinsel anlamda hür olmak, hatta tabiatı kontrol etmek ve yerçekiminden kurtulmak ister. İnsanda zihinsel olarak rahat düşünebilme ve hareket edebilme arzusu vardır ve insan dışında hiçbir canlıda bu istek mevcut değildir. Bir kuş, tabiattaki dengeyi zorlamak veya değiştirmek gibi bir düşünceye sahip değildir. Ama insan sınırları zorlar; daha özgür yaşamak ve bununla beraber farklı şeyler yapmak düşüncesine sahiptir. Özgürlük, insanın gelişmesine vesile olmuştur. Amerika’nın 20. yüzyılın başında teknoloji atağını yapması ve endüstri konusunda diğer Batı ülkelerini geçmesinde, Amerika’daki özgürlüğün ve özgürlüğün sağladığı rekabetin önemli katkısı vardır.

Yetenekler, fırsat verildiğinde, kendilerini geliştirme imkânı bulabilir. Özgürlüğün olmadığı ortamlarda ise yetenekler körelir. Baskı ve tehdit insanların körelmesine sebep olur. Buradan yola çıkarak bütün temel değerlerin üzerine bina edildiği demokratik değer, özgürlüktür diyebiliriz. Bu değerin varlığı diğer değerlerin gelişmesine zemin hazırlar. Bilge kişilerin “Ekmeksiz yaşarım ama hürriyetsiz yaşayamam” demeleri bu sebepledir. Özgürlüğün olmadığı ortamlarda yetenekler körelir

Özgürlüğün sınırlarını belirleyen en önemli unsur, o konuda öğrendiklerimizdir. Japonya’da yere düşen birine yardım etmek isteseniz, kişi bu durumu özgürlüğüne müdahale edilmesi şeklinde anlayacağı için bundan rahatsız olur. Zira aldıkları eğitim onlarda böyle bir özgürlük anlayışı oluşturmuştur. Bizim toplumumuzda ise düşen birine yardım etmediğimiz takdirde “insafsız”, “merhametsiz” gibi sıfatlarla nitelendirilmemiz olasıdır.

Özgürlükte sınırların belirlenmesine yardımcı olan en önemli konu, bireysel sorumluluklardır. Kişi kendi tercih ve davranışlarının mesuliyetini üstlenmediği takdirde ortaya çıkacak özgürlük, keyfi bir özgürlük olur. Her insanın seçimlerinin sorumluluğunu taşıması, “birey” olmanın gereğidir. Sorumluluktan azade bir özgürlük “vesayet” tir.

Özgürlük ve sorumluk sınırlarının belirsizliği birçok çatışmaya kaynaklık ettiği biliyoruz. İnsanın diğer canlılardan farklı olarak özgür bir iradesi vardır. İnsan yavrusu doğduğunda sosyal ve bireysel sınırları bilmeden doğuyor.  Bir yaşında yürüyebiliyor 15 yaşında bireyselleşebiliyor. Yani psikolojik olarak prematüre doğuyor. Sonradan öğreniyor. Diğer canlılar ise “Öğrenmiş olarak” doğuyor, hayatları boyunca nerede duracaklarını biliyorlar. O halde sosyal ve bireysel sınırları ortamdan öğreniyorlar. İşte burada yaşam felsefesi önem arzediyor.

Özgürlüğün çeşitli tanımları vardır. Genel olarak özgürlük, bireyin kendi kararlarını verebilmesi, buna uygun planlar yapması ve hedeflediği sonuca ulaşması şeklinde tanımlanabilir. Özgür eylemin ne olduğu konusuna gelince, bunun başkalarını etkilemeyen davranışlar olduğu söylemi oldukça yaygındır.

Özgürlüğü tarif ederken bireyin canının istediği gibi hareket etmesinin “özgürlük” olup olmadığının ayırdına varmak gerekir. Bu ayırda vardığımız takdirde, mecbur olduğumuz kurallara uymamak gibi bir özgürlüğümüzün olmadığını rahatlıkla fark edebiliriz. Mesela hiçbirimizin yerçekimi kurallarına uymamak gibi bir özgürlüğü yoktur. O halde insanı sınırlayan bazı doğal, sosyal ve duygusal sınırlar mevcuttur. Bir insanın özgür olmasında bu üç sınırın varlığı göz ardı edilemez. Kişinin itaat etmek zorunda olduğu kuralları çiğneme özgürlüğü var mıdır? Ya da itaat etme zorunluluğu bulunan bir kişiyi yok saymaya hakkı var mıdır? Özgürlük şiddeti mübah kılar mı? Ölümcül riske girmek özgürlük müdür? Bu soruların düşünsel ve duygusal olarak kabul görmüş cevapları, özgürlüğün ne olup olmadığı konusundaki belirsizlikleri ortadan kaldıracaktır.

İki insan arasındaki en büyük uzaklık, bir yanlış anlamadır. Bazen bin kere açıklasak da insanlar bizi anlamaz. Bizi anlamamaları, bu kişileri kötü, aptal ya da umursamaz yapmaz. Yalnızca bizden farklı duruşa sahip kişilerdir. Hislerimizi, düşünce ve inançlarımızı tekrar onaylatmak istemek doğaldır, ama bu duygusal ihtiyaçlar aşırı olmamalı ve elbette, anlaşılma amacımızı engellememelidir. İletişim kurarken tesadüfi ya da temelli gurur, hayatta karşılaştığımız durumlar, yorgunluk, güvensizlik, yorumlar, hisler, her türlü duygu, inanç ve düşünceyi göz önünde bulundurmalıyız.

Bu yapbozun parçalarını doğru şekilde toplamak zor olabilir. Aslında en zoru, kendinize ve başkalarına karşı saygılı ve düşünceli davranmaya devam etmektir. Bu yüzden, kararlı olun ve zararı telafi etmeye çalışırken onurunuzu koruyun.

Söylediklerimizden sorumlu olmalıyız ama başkalarının ne anladığından sorumlu değiliz. Öfke ve yanlış anlaşılma olasılığı, iletişime hâlindeki kişilerin duygusal katılım seviyesiyle orantılıdır. Yani kendimizi birine ne kadar yakın hissedersek, doğru şekilde anlaşılmamız o kadar önemli olur.

Aynı şekilde karşımızdaki kişi kelimelerini ilişkimiz, beklentilerimiz ve ilgilerimiz ile kişisel durumunuza göre belirleyecektir. Fakat yanlış anlaşılmalar yüzünden kendimizi kötü hissetmemeliyiz. Bazen, nedeni ne olursa olsun, biri daha alıngan olabilir ve yorumlarımız, kelime veya eylemlerimiz bamteline basabilir. Bu durum, iletişimin istikrarını tehlikeye düşürür.

Dolayısıyla, iletişim esnasında göz önüne almamız gereken pek çok faktör vardır. Her şeyi kontrol etmek imkansızdır çünkü hepimiz değişmekteyiz ve tabiatımız gereği değişken duygulara sahibiz. Fakat bir sohbet ve ilişkide ne yaşanırsa yaşansın, düzeltebileceklerimizi ve iyi olduğumuz şeyleri ya da neyi iyi yapabileceğimizi analiz etmek için sorumluluk almalıyız.

Kötü bazı davranış ya da yorumların arasında kendimizi bulursak, tek yapabileceğimiz şey, meseleleri mümkün olduğunca kesin görebilmektir. İyi niyetli, girişken ve sakin bir üslupla davranmak, iyi iletişimi korumanın en iyi yoludur. Söylediklerimiz için sorumluluk almalı ve bunu mümkün olan en iyi şekilde yapmalıyız ama yorumlar, bizim söylediklerimizden değil karşımızdaki kişinin hislerinden, düşüncelerinden, inançlarından ve diğer faktörlerden kaynaklanır.

İnsanlar, başkalarına duygusal olarak bağlanma şeklinde doğal bir arzuya sahiptir. Bu niyetle birbirimizle ilişki kurarız ama bu iletişimlerde daima yanlış anlaşılmaya mahal verecek yorumlar mevcut olabilir. Yorumlar, farklıdır ve kişiden kişiye değişir. Bu durum öfke, tartışma ve duygusal ayrılıklara yol açabilir. Düşündüklerimiz ve kast ettiklerimiz, söylediğimizi sandığımız ve söylediğimiz, duymak istediklerimiz ve duyduklarımız, anladığımızı düşündüğümüz ve anladıklarımız arasında dokuz anlaşılmama ihtimali vardır.

Verdiğiniz sözleri tutmayı, harekete geçmeden önce düşünmeyi ve başkalarına verdiğiniz izlenimi ve sizin ve onların sizi tanımlama şeklini geliştirmek için ne yaptığınızı analiz etmeyi unutmayın.

Sizi siz yapan kıyafetleriniz, saç stiliniz veya yürüyüş şekliniz değildir. Sizi diğerlerinden gerçekten ayıran şey, zaferleriniz ve yenilgileriniz karşısında zorluklara ve başarılara karşı tavrınızdır. Günümüz dünyasında seri üretim ürünlere alışkınız. Bu nedenle elle yapılanları unutmaya meyilliyiz. Eşsiz ve tekrarı olmayan türleri… El işçiliği ve tasarımı sayesinde çok daha değerli olan o el yapımı parça gibi olmalısınız. Kalabalığın arasından sıyrılmak ve herkesle aynı olmamak istiyorsunuz. Sorumluluk sahibi olmalı, mazeret üretmemeli, gerçekleri öngörmeli, pozitif olmalı ve duygularınızı yönetme yeteneğine sahip olmalısınız.

Başkalarıyla olan ilişkileriniz kadar, tutumlarınız da kendi hayallerinizi, fikirlerinizi veya hedeflerinizi ilgilendirir. Ancak, dünyanın en iyileri olsalar bile, onları harekete geçirmezseniz, size hiçbir faydası olmaz. Konuşup durmak ama harekete geçmemek, aynı zamanda başkalarının sizin hakkınızda yanlış izlenimler geliştirmesini sağlamanın bir yoludur. Bir şeyi iletmek istiyorsanız ve söyledikleriniz doğruysa, ona her zaman doğru tavırla eşlik etmelisiniz. Unutmayın, eylemler kaybolmaz ve unutulmaz. Her zaman özgünlüğünüzü göstermeli ve değerlerinize sadık kalmalısınız. Her şeyden önce, yerine getirebileceğinizden emin olmadığınız bir şeyin sözünü vermeyin. İkna edici misiniz ve eylemleriniz sözlerinizle tutarlı mı? Her zaman söylemek istediğiniz her şeyi söyler misiniz yoksa her şeyi kendinize mi saklarsınız? Başkalarıyla birlikte olma ve hareket etme şeklinizi düşünün ve kendinizi onların yerine koyun.

Ne zaman bir şey söyleseniz veya yapsanız, çevrenizdeki insanlarla iletişim kurarsınız. Bunun olumlu veya olumsuz sonuçları olabilir. Ne düşündüğünüz gerçekten önemli değildir çünkü kimse kafanıza giremez. Bu nedenle sadece gerçekler geçerlidir ve sadece bunları kelimelere dökmeye özen göstermelisiniz. Gerçekten eyleme dökmediğinizde, “Bu kişiye yardım edeceğim” diye düşünmenin bir anlamı yoktur. Aslında böyle davranırsanız hem kendinize hem de eğer onlara yardım edeceğinizi söylediyseniz karşınızdaki kişiye yalan söylemiş olursunuz. Sonuç olarak, sözleri gerçekten hiçbir şey ifade etmeyen, güvenilmez biri imajını yansıtırsınız. Gerçekten de, hiç kimse, hatta siz bile, vaatlerinizi yerine getireceğinize bahse girmez.

Tutum, hayatta karşılaşmanız gereken farklı durumlara yaklaşma şeklinizdir. Sizi karakterize eden ve herkesin sizin hakkınızda bildiği alışkanlıklardır. Örneğin, bir mağazaya girdiğinizde satıcılara selam veriyorsanız ya da ihtiyaç sahibi birini gördüğünüzde onlara yardım etmekten çekinmiyorsanız, çeşitli tutumlar sergiliyorsunuz demektir. Nezaket, kibarlık, cömertlik ve fedakarlık gibi tutumlar. Bu kelime genellikle iş veya ilişkilerde kullanılır, ancak başınıza gelen her şey için geçerli olduğunu fark etmeyebilirsiniz. Engellerle karşılaştığınızda, düştükten sonra tekrar ayağa kalktığınızda veya karşılaştığınız hedeflerin zorluklarını kademeli olarak artırdığınızda geçerlidir. Tutum, kendisini gösteren eylemler olmadan hiçbir şeydir. Bizi insan, arkadaş, eş, meslektaş ve yurttaş olarak tanımlayan şey kuşkusuz bu eylemlerdir.

İyi niyetli olduğunuz ve bu doğrultuda ilerlemek için emrinizde gerekli kaynaklara sahip olduğunuz temelinden başlayarak, tutumun doğuştan geldiğini düşünebilirsiniz. Ancak, o kadar basit değildir. Nitekim neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda toplumdan aldığınız mesajlar ve kendi deneyimlerinizin birikimi de hayata karşı eğiliminizin şekillenmesinde çok şey ifade ediyor. Bunun nedeni, tutumlarınızın aldıkları takviyeye karşı son derece hassas olmasıdır. Tutum da öğrenilir. Örneğin, çocukken belirli bir durumda iyi davrandığınız için ödüllendirildiyseniz, benzer bir durumla bir daha karşılaştığınızda muhtemelen aynı davranışı sergileyeceksiniz. Ayrıca, benzer davranışları edinmeniz daha kolay olacaktır. Örneğin, bir yetişkin olarak, belki her zaman dakik olmaya çalışarak bunu sergilersiniz.

Hayat her zaman bir tavır meselesidir, özellikle de diğer insanlarla etkileşime girdiğinizde. Başarılarınız, servetiniz veya kişisel durumunuz ne olursa olsun, tutumlarınız sizin hakkınızda çok şey söyler. Hangi üniversite derecesine sahip olduğunuz, işinizin ne olduğu veya nerede yaşadığınız önemli değil. Sizin hakkınızda her şeyi söyleyen, başkalarıyla ilişki kurma şekliniz ve onlara karşı tutumunuzdur. Başka bir deyişle, size ihtiyacı olanlara, sizi sevenlere ve hatta sizden pek hoşlanmayanlara karşı nasıl davrandığınızdır. Nezaket, fedakarlık ve dayanışma telaffuzu kolay kelimelerdir. Ancak iş bu nitelikleri sergilemeye geldiğinde oldukça karmaşık bir süreç olabiliyor. Bununla birlikte, bunu başarırsanız, bunlar kişiliğinizi tanımlayan ve hatırlanacak nitelikler olacaktır. Tutum, büyük bir fark yaratan küçük bir şeydir. Winston Churchill

Oturma: Bazı insanlar arkalarına yaslanır, oturdukları alanın bütününü kaplarlar ve durumdan memnun oldukları ve bulundukları yerden uzun süre kalkmayacakları izlenimini verirler. Buna karşılık bazıları da, bulundukları sandalye veya koltuğun ucuna ilişerek, bütün ağırlıklarını bacaklarına verirler ve adeta diken üzerinde otururlar. Koltuğun ucuna oturmak kalkıp gitmeye hazır olmak ya da misafire veya önem verilen birine hizmete hazır olmak gibi insanın yerinde durmaya istekli olmadığını gösterir. Böyle bir hareket isteği iç gerginliğin bir yansımasıdır. 

Kadınların koltuğun biraz ucuna oturmalarındaki inceliğe dikkat etmek gerekir. Sandalyelerin bir ucuna adeta bir başkasına yer bırakacakmışçasına oturanlar haklarından vazgeçmeye ve geri çekilmeye hazır insanlardır. Bu kimseler varlık sebeplerini başkalarına hizmet etmekte görürler kendilerine dönük eleştirileri çok fazladır ve çeşitli sebeplerle sık sık suçluluk duygusu yaşarlar. Buldukları koltuğa kendilerini bütünüyle bırakanların belki o an için çok yorgun olduklarını düşünmek mümkün olabilir. Ancak bu kimseler büyük çoğunlukla iç dünyalarında rotalarını bulamamış bu sebeple hareket etmekten kaçınan ve hareket etmeyi yük gibi gören kimselerdir. Oturulacak boş yer olduğu halde bir koltuğun koluna oturanlar kendilerine fazlasıyla güven duyan kimselerdir.

Bir duygu veya düşüncenin kaş, göz, ağız, yüz hareketleriyle anlatılması. “Yüzü ekşidi, kaşları çatıldı, dudaklarını büzdü, gözleri hayretle açıldı!” gibi ifadeler bize o kişinin duygu durumu hakkında bilgi verir, mesaj iletir. Tüm duygu durumları yüz mimikleri ile ifade etmek mümkündür. Yüz kaslarının anlatım amaçlı kullanımı mimikleri oluşturur.

Başın öne eğik oluşu dış dünya ile ilgilenmeme ve içe dönme durumunu, başın belli bir kişiye yönelik olması onunla ilgilendiğimizi gösterir. Baş örneğin yukarıya doğru biraz fazla kalkıksa bir duruma karşı çıkış, meydan okuma veya üstünlük duygusuna sahip olma gibi yorumlanabilir. En yaygın olarak kullanılan iki tanesi onay için baş sallama ve reddetmek için başı yana sallamadır. Onay için başı sallama hareketi çoğu kültürde ‘Evet’ veya onay anlamına gelen olumlu bir harekettir. Diğeri de genellikle ‘Hayır’ anlamına gelen kafayı yana sallama hareketidir

Bir jestten söz edebilmemiz için, yapılan hareketin görülmesi ve yaşadığımız duygu ve düşünceyle ilgili bir bilginin karşımızdaki kişiye iletilmesi gerekir. Her bir jest, düşünce ve duygu ürünü olduğu için aslında için de doğal olarak bu özelikleri barındırır. Yüz kaslarının anlatım amaçlı kullanılması mimikleri; baş, el, kol, ayak, bacak ve bedenin kullanımı da jestleri oluşturur. Esas jest ve mimikler düşünce ve duygularımızı destekleyen, onları somutlaştıran hareketlerimizdir. Örneğin, sohbet esnasında göz kırpma, baş salama, kolları açma gibi işaret ve hareketler iletmek istediğimiz ve programladığımız bir mesajı içeren jestlerdir. Öte yandan kendiliğinden gelen ve hiç beklemediğimiz bir anda bizi yakalayan esneme hapşırma gibi durumlarda bile jestler söz konusudur.

Göz teması iki kişinin aynı anda birbirlerinin gözlerinin içine bakmasıdır. Bir tür sözel olmayan iletişim biçimidir olup, sosyal davranış üzerinde çok büyük etkisi olduğu düşünülmektedir. Göz temasının sıklığı ve anlamı kültürler arasında farklılık göstermektedir. Bir kişiyle konuşurken dikkat edilecek en önemli noktalardan biri, nereye baktığınızdır. Doğrudan konuştuğunuz kişiye bakmak, karşınızdaki kişiye samimiyetinizi iletmenize yardımcı olur ve mesajınızın etkisini artırır. Yere bakarak veya gözlerinizi kaçırarak konuşmanız, karşınızdaki kişinin üstünlüğünü kabullenme olarak yorumlanacaktır.

Konuşurken göz temasından kaçınılması, boş boş ve sabit bir noktaya bakma, ellerle ağzın örtülmeye çalışılması kişinin büyük ihtimalle yalan söylediğinin göstergesidir. Doğrudan göz ilişkisi kurmak ve sürdürmek konusunda aşırılığa kaçmamak gerekir.

Sürekli olarak bir insanın gözlerinin içine bakmak hem o kimsede rahatsızlık doğurur, hem de gereksizdir.

Bazen bir hareket bin söze bedeldir. Bir iletişim sürecinde söylediklerimiz ne kadar önemli ise hareketlerimizle o kişide bıraktığımız intiba (el kol hareketleri mimikler dokunma vücut pozisyonu) da o kadar önemlidir. İş yaşamında başarılı olmak isteyen kişi iletişim kurduğu kişilerin sadece söylediklerini değil, yüz, el, kol ve bedeniyle yaptıklarını da duymalıdır. Yapılan araştırmalara göre iletişimde kelimelerin etkisi % 7–10, ses tonu ve konuşma şeklinin etkisi % 30 – 40, beden dilinin etkisi % 55 – 60’dır.

Neden vücut dili? Başkaları üzerinde olumlu bir etki yaratarak amacımıza ulaşmak; karşımızdakileri daha iyi anlayarak etkili bir iletişim kurmak; kendi beden hareketlerimizi denetleyerek sosyal ortamlara daha çabuk uyum sağlamak ve başkalarının gerçekte ne söylemek istediğini anlamak için vücut dili kullanılır.

Konuşmada farklı hız kullanılarak dinleyenlerin dikkatlerini sürdürmeleri sağlanabilir. Etkili bir konuşmada, konuşma hızının dakikada 140–150 kelimeyi geçmemesi gerekir. Bundan daha hızlı konuşmada, insanlar söyleneni anlamak yerine konuşmacının ne kadar hızlı konuştuğuna yoğunlaşırlar. Ancak etkili bir konuşma biçiminde ana mesajın verilmesine doğru, hız biraz artırılır. Ana mesaj verilir verilmez, hız kesilerek birkaç saniye bu mesajın sindirilmesine izin verilir. Konuşmada, çok hızlı konuşmak kadar, çok yavaş konuşmak da etkililiği azaltacaktır. Ayrıca “eeee, ımmm” gibi sesler çıkararak veya hiç ses çıkarmadan donup kalmak gibi aralıkları doldurmayı sağlayan duraksamanın da olması dinleyiciyi sıkacaktır.

Etkin bir konuşma için; dinleyiciyi tanımak ve ona göre konuşmak, plan yapmak, mesajın açık, net ve anlaşılır olması gerekir, Türkçeyi doğru kullanmak, karşıdakiyle alay etmemek, argo konuşmamak, abartmamak, yalan söylememek, abartılı olmamak kaydı ile jest ve mimik kullanmak, tatlı dil yılanı bile deliğinde çıkarır.

Kelimeler, insanın içinde doğduğu kültürün (aile kültürü, sokak kültürü vb.) sahip olduğu dilin tekrar tekrar duyulmasıyla öğrenilir. İki insanın iletişim kurmaları için aynı sözcük kalıplarına sahip olmaları gerekir. Bu da aynı dili konuşmayan kişilerin iletişim kurmalarını engeller. Etkili sözlü iletişimde kullanılan sözcüklerin anlamlarının açık olmasına dikkat edilmelidir. Konuşmalarda teknik sözcükler veya jargon kullanılması farklı mesleklerden veya alanlardan olan kişilerin konuyu anlamamalarına sebep olabilir. Türkiye’de sık rastlanılan durumlardan biri batı kaynaklı sözcükleri Türkçeye uyarlayarak kullanmaktır. Bu tür sözcüklerle oluşturulan tümceler özellikle bu yabancı dili kullanmayan kişilerin verilen mesajı anlamalarında zorluk yaşamalarına neden olabilir.

Konuşurken veya sesli okurken bazı sözcüklerin veya sözcüklerdeki bazı hecelerin daha baskılı ve şiddetli olmasına vurgu denir. Örneğin, yer adlarında vurgu genellikle ilk hecelerde bulunur. Vurgu sayesinde mesaj belirginleşir.

Etkili sözel iletişim için, daima açık sözcükler kullanılmalıdır. Fazla teknik veya farklı cümleler kullanılmamalıdır. Dinleyicinin yaş, eğitim, kültür seviyesine mutlaka dikkat edilmeli ve uygun konuşma içeriği hazırlanmalıdır. Eğer dinleyiciler konuya yabancı iseler, örnek olay ve detaylar verilerek anlamaları sağlanabilir.

Konuşmadaki espriler dinleyenlerin dikkatlerini toplayabilir ve konuşmaya renk katar. Ama zorla yapılmış, dinleyenlere uymayan veya onların anlamadığı bir mizah konuşmanın tüm etkisini yok edebilir. Bu nedenle mizah kullanılacağı zaman dinleyicilerin durumu, konuşmanın içeriği dikkate alınmalıdır.

Konuşma, uyku dışında yaşamımızın önemli bir kısmını işgal eden günlük gereksinimdir. Etkili bir konuşma için birçok faktör bir arada olması gerekir. Bunlar; ses tonu, sözcüklerin seçimi, vurgu, içerik, simgesel dil ve mizahın kullanımı, hız telaffuz, ses perdesi, hedefe yönelik konuşma, üslup-tarz, anlamlılık, zihinsel etkinlik ve kalıplardır.

Konuşmanın temelinde doğal olarak ses bulunur. Çünkü vericiden alıcıya mesajı ulaştıracak olan sestir. Konuşmada sesin yüksek veya alçak oluşu, tonlama, vurgulama, akıcılık, işitilebilirlik, tınlama gibi farklılıklar mesajın anlaşılmasında olumlu veya olumsuz rol oynar.

Ses tonu konuşmanın içeriğine de işaret eder, kızgınlık, sevinç gibi duyguları dinleyene aktarır.

İletişim alanında çalışan uzmanlar, sesin yüksek ve alçak tonlarda beraber kullanılmasıyla daha etkili olacağının altını çizerler. Çünkü monoton bir ses makine gibidir, yaşamı aksettirecek duyguları içermez. Cümlelerin sonuna doğru yapılan vurgular bu konuda daha çok yardımcı olur.

Konuşma sırasında, solunum sistemi gerektiği gibi kullanılmalıdır. Bunun için doğru soluk almasını öğrenmek gerekir.

Kendini tanıma, kişinin kendisi hakkındaki bazı bilgilerin farkında olması demektir. Kendini tanıma becerisi gelişmemiş olanlar, başkalarının onlar için hazırladığı dünyayı yaşayarak, “kendisi” olma şanslarını kaybederler. Bir insanın hedeflerini belirleyebilmesi, sağlıklı seçimler yapabilmesi, olaylar karşısında nasıl tepkiler vermesi gerektiğini bilmesi, kısaca “kendisi” olması; büyük oranda kişinin kendini tanımasıyla mümkündür. Bunu sağlamak için; kendi iç dünyanızın farkında olmanız, duygu ve düşüncelerinizi ayırt edebiliyor olmanız, bütün bunları da hem kendinizin hem de başkalarının davranışlarını anlama amacıyla kullanmanız çok önemli. Çok önemli olan bir başka nokta da; geleceğinizle ilgili doğru bir rota belirleyebilmeniz için kendinizi tanımanız gerekiyor. Kendimizi tanımak için;

Kişiliğimiz

Zaaflarımız

Güçlü Yönlerimiz

Tepkilerimiz

Niyetimiz

Empati yeteneğimiz

Beklentilerimiz

Duygularımızı ifade biçimimiz

Kendimizle iletişimimiz v.b. özelliklerimizi bilmemiz gerekir.

Kendisini Tanımayan İnsan Hiçbir Şey Bilmiyordur. Sokrates

Başkalarını Bilen Kimse Bilgili, Kendini Bilen Kimse Akıllıdır. Lao-Tsze

Dinleme iletişimin en temel alanlarından biridir. Empati yapılan etkileyici bir iletişim sürecinde dinleme en önemli unsurdur. Böyle bir süreçte (karşıdaki muhatabı) sadece işitmek yeterli değildir. Onun söylediklerini düşünmek, anlamak kısaca etkin bir dinleyici olmak gerekir. Kuşkusuz dinleme işini sağlıklı bir şekilde gerçekleştirmek kolay değildir.

Günlük yaşamımızda koşuşturma ve yorgunluk içinde sürekli bir şeyleri dinlemek zorunda kalırız. Gerçek dinleme ise, söylenenlere dikkati yoğunlaştırmak, onları anlamaya çalışmak ve çok daha fazlasını gerektirir. Dinleme yakın çevremizdeki arkadaşlarımızı ve aile üyelerimizi daha iyi anlamamız, neler hissettiklerini öğrenmemiz ve ilişkilerimizi daha iyi değerlendirmemiz açısından son derece yaşamsal bir öneme sahiptir. Dinlemek suretiyle iş hayatında ve evimizde daha mutlu ve etkin olabiliriz. Sekiz çeşit dinleme vardır:

Görünüşte dinleme: Bu dinleme türü gerçekte dinlememek sadece dinliyormuş gibi gözükme durumudur. Sınıfta veya diğer etkinliklerde insanların gözlerini size çivilediklerini, arada sırada gözlerini hayret ifadesiyle açtıklarına ya da başlarını salladıklarına şahit olursunuz. Görünüşte çok büyük bir dikkatle sizi dinliyor gibidirler. Ancak zihnen çok uzakta olan bu insanlara seslendiğinizde uykudan uyanır gibi yerlerinden sıçrarlar.

Seçerek dinleme: Bu tür dinleme algıda seçicilikle ilgilidir. Bir annenin bir oda dolusu çocuğun sesi varken, kendi çocuğunun ağlayışını ayırt etmesi ya da karnı aç olan kişilerin sadece yemek reklamlarını fark etmesi gibi dinleyicinin sadece kendisi ile ilgili olan kısmı duyması diğer anlatılanları duymaması durumudur. Halk arasında buna işine geleni duyma da denilir.

Saplantılı dinleme: Bu tür dinleyiciler siz ne derseniz deyin kendi duymak istediğini duyarlar. Bu tür dinleyicilerle belli bir noktaya ya da ortak paydaya gelmek çok zordur.

Savunucu dinleme: Bu tür dinleyiciler sürekli savunma durumundadırlar. Yapılan her tür konuşmayı kendilerine yönelik bir saldırı girişimi olarak algılar ve sürekli kendilerini savunma pozisyonunda bulunurlar. Konuşmaları genellikle ben merkezlidir.

Tuzak kurucu dinleme: Bu dinleyiciler sinsice bir çaba içindedirler. Daha önceden yapılmış planları vardır, konuşmacıyı usta sorularla tuzağa çekerler. Argoda kullanılan “punduna getirip mosmor etmek” şeklindeki deyimi bu dinleme türüne karşılık gelir. Bu dinleyiciler genellikle ellerinde bir kağıt kalemle dinlerler ve konuşmacının, konuşmasında yakaladıkları açıkları not ederler, konuşma sonunda ilk söz alan ve bu açıkları sıralayanlar genellikle onlardır.

Yüzeysel dinleme: Yüzeysel dinleyici konuşmanın ayrıntılarına dikkat etmez, genel konu ve içerik hakkında bilgi sahibi olmak onun için yeterlidir. Böylece söylenen sözün görünürdeki yüzeysel anlamının arkasında yatan derin anlamı kaçırırlar.

Edilgen dinleme: Dinleyici söylenen her şeyi dinler ancak pasiftir. Konuşmaya herhangi bir katkı sunmaz, eleştiri getirmez, sadece dinler. Konuşmacıda dinlenmiyormuş izlenimi uyandırır.

Etkin dinleme: Etkin dinleme görünen mesajın arkasındaki gerçek mesajın ortaya çıkmasını sağlar. “Yansıtmalı dinleme” ya da “açılımlı dinleme” olarak da bilinir. Etkin dinleme de konuşmacı kendisinin ve söylediklerinin önemsendiğini hisseder. Böylece kendini daha iyi ifade ederek, aldığı geri bildirimler olaya daha objektif bakmasını sağlar. Kabul edilmek konuşmacıda özgüven oluşturarak, arada sevgi ve saygı zemini oluşur.

İletişim engellerinin aşılması ve iletişimi geliştirmek öncelikle iletişime engel olan unsurların ortadan kaldırılması ile mümkündür. Bunun yanında iletişimi geliştirmek için şunlara da dikkat etmek gerekir:

Mesajı dikkatlice oluşturmak: Başarılı bir iletişim için her iki tarafın da dikkatli davranması gerekir. Gönderici mesajını doğru (yanlış anlaşılmayacak) bir şekilde oluşturmalı, alıcıyı yanıltmamalıdır. Gönderici iletişimin amacına en uygun mesajı oluşturmalı en uygun yöntemle bunu alıcıya ulaştırmalıdır.

Empati kurabilme: İletişim sürecinde gönderici olaylara alıcı tarafından bakabilmeli, yani empati kurabilmedir. Bu yetenek, mesajın hazırlanmasında göndericiye, alıcının istek ve arzularını, sosyo-kültürel durumunu, duygularını, vb. dikkate almasını sağlar.

Aktif Dinleme: İletişim sürecinin etkin bir şekilde işleyebilmesi için en önemli unsurlardan biri de aktif dinlemedir. Duymak normalde insanların kontrolü altında olmayan pasif bir süreçtir. Ancak insanlar, onlar için ilgi uyandıracak mesajlarla karşılaştıklarında duyma düzeyinden dinleme konumuna geçerler. Aktif dinleme ise, gelen bilgiyi işleme sürecine aktif olarak katılımı ifade eder. Aktif bir dinleyici kendine aktarılan bilgiyi yeteri kadar anlamadığı durumlarda, mesajın hangi açılardan eksik ve tutarsız olduğunu belirler ve konuşmacıya sorular sormak suretiyle ya da tekrarlarda bulunmasını ister.

Geribildirim verme: İletişim sürecinin etkinliğini etkileyen unsurlardan birsi de geribildirim vermektir. Bu sayede gönderici, alıcının mesajını doğru ve eksiksiz bir şekilde anlayıp anlamadığını izleme şansı bulabilir. Geribildirimin etkili ve yararlı olması için şunlara dikkat edilmelidir:

Dolaylı anlatımlardan kaçınılmalı, gerçek duygular, gönderici ve alıcı arasında güven temelinde direkt olarak ifade edilmelidir.

Spesifik olmalıdır.

Geribildirim zamanında yapılmalıdır.

Geribildirim verilecek kişi bunu bekliyor olmalıdır.

Geribildirim uygun ölçüde yapılmalıdır.

Bireyler arası çatışmaların önemli bir kısmında asıl neden zayıf iletişimdir. İnsanlar gün içinde uyanık olduğu sürenin yaklaşık %70’ini iletişim kurarak (yazarak, okuyarak, konuşarak ve dinleyerek) geçirir. Başarılı bir grup performansının önündeki en büyük engellerden biri “etkin iletişim eksikliği”dir.

İletişim sürecinin başarılı olması alıcının göndericinin iletmek istediği mesajı doğru bir şekilde anlaması ile mümkün olur. Bu çok basit bir durum gibi görülmesine karşın, etkili bir iletişim kurulmasını engelleyen çok sayıda unsur bulunur. Bu nedenle gönderilen mesajların çok az bir bölümü doğru veya eksiksiz bir şekilde anlaşılabilinir.

Etkili bir iletişime engel olan çok sayıda faktör söz konusudur. Bu faktörler aşağıdaki gibi:

Filtreleme: Göndericinin muhatabını yanıltarak kasıtlı bir biçimde mesajını değiştirerek alıcıya ulaştırması durumudur. Bir çalışanın üstüne duymak istediği şeyleri söylemesi buna bir örnek teşkil eder.

Algıda seçicilik: Günlük hayatta bir mesaj bombardımanı altında yaşarız. Ulaşan bu mesajların sadece küçük bir bölümünün kodlarını çözerek yorumlarız. Alıcı göndericiden gelen mesajları içinde bulunduğu ihtiyaçların, deneyimlerin, geçmiş yaşantıların ve diğer kişisel özelliklerinin etkisi altında seçer.

Duygular: O an içinde bulunulan ruh hali de iletişim sürecini etkileyen unsurlardan biridir. Göndericiden gelen aynı mesaj alıcı tarafından kızgın olunduğunda farklı; mutlu olduğunda ise çok daha farklı şekillerde yorumlanır. Bunun yanında depresyon ve çok mutlu olma gibi aşırı duygu durumları da etkin bir iletişim sürecinin oluşmasını engeller.

Kullanılan dil: iletişimin her iki tarafında da dil becerilerinin gelişmemiş olması iletişimi engelleyen diğer bir unsur olarak geçer. Kelime bilgisinin yetersizliği, noktalama işaretlerinin, vurgulamaların yanlış olarak kullanılması ve dinleme becerisinin gelişmemiş olması sağlıklı bir iletişimin önünde engeller oluşturur.

Aşırı bilgi yüklemesi: Aşırı bilgi yüklemesi, bir kişinin çok kısa bir zaman içinde çok fazla miktarda bilgi akışına maruz kalması durumu olarak bilinir. İnsanların mesaj yorumlaması konusunda kapasiteleri sınırlıdır. Gelen mesajların bu kapasiteyi aşması durumunda aşırı bilgi yüklemesi durumu yaşanır. Bu da iletişim sürecini kesintiye uğratır.

Fiziksel faktörler: İletişim sürecini olumsuz etkileyen fiziksel faktörler gürültü, mesafe ve zamandır. Günümüzde internet kullanımı zaman ve mekân açısından iletişimi oldukça kolaylaştırmıştır. İletişim sürecini olumsuz etkileyen diğer fiziksel faktör ise gürültüdür. Gürültü mesajın alıcıya ulaşmasını engelleyerek, iletişimi kesintiye uğratabilmektedir.

Kültürel faktörler: Kültür, insanların düşünce ve davranışlarını şekillendirme özelliğine sahiptir. Her milletin, mesleğin, örgütlerin ve diğer sosyal grupların farklı kültürleri bulunur. Bu kültürel farklılıklar iletişim sürecinde de etkili olur. Öncelikle kültür farkı kelime ve işaretlerin anlamlarını da farklılaştırır. Bir kelimenin ya da işaretin diğer kültürlerdeki anlamı iyi anlaşılamadığı durumlarda bırakın sağlıklı bir iletişim kurulmasını, facialara bile neden olabildiği bilinmektedir. Galatasaray ve Leeds takımları arasındaki maç sürecinde bayrak konusundaki farklı kültürel anlamlandırma sonucu iki İngiliz taraftarının ölümüyle sonuçlanması olayı buna örnek olarak verilebilinir.

Mesaj verme şekli: Göndericinin mesajı iletme şekli iletişim sürecinin başarısını etkileyen unsurlardan biridir. Özellikle iş hayatında mesajın içeriğine bağlı olarak mesaj verme şeklinin de değiştirilmesi sağlıklı bir iletişim açısından önemlidir. Şayet iletilecek mesaj çok karmaşıksa, bu durumda mesajın yazılı olarak alıcıya iletilmesi, mesajın akılda tutulması açısından daha etkin olabilir. Çatışma durumlarında ise sözel iletişim kurulması çatışmanın çözümü açısından daha etkin bir yöntemdir. Özellikle yüz yüze kurulan sözel iletişimde, her ki taraf birbirlerinin beden dili hareketlerini gözlemleme şansına da sahip olur.

Kanal: Kanal, sinyallerin aktarıldığı fiziksel araçlar olarak ifade edilir. Kanallar fiziksel (sesimiz, bedenimiz), teknik (telefon) ya da toplumsal (okullar, gazeteler, vb.) olabilmektedir. Başlıca kanallar ışık, ses ve radyo dalgaları, telefon kabloları, sinir sistemi, vb. olarak ifade edilebilir. İletişimde her duyu organına karşılık bir kanaldan bahsetmek mümkündür. Eğer mesaj sözel olarak aktarılıyorsa, işitme kanalından söz edilebilir. Bu durumda işitme kanalı kelimeleri hava titreşiminden yararlanarak aktarır. Ağızda başlayan titreşim, alıcının kulağına giderek oradan sinirsel titreşimlere dönüşerek beyne iletilir. Beden hareketleri söz konusu olduğunda ise görsel kanal ortaya çıkar. Göz, beden ifadelerini ışık dalgaları halinde alarak bunları sinirsel dalgalara dönüştürür ve beyinde bunları yorumlar.

Geribildirim: Geri bildirim, iletişim sürecinde alıcının göndericiye verdiği cevap olarak tanımlanır. Göndericinin alıcıya mesajını iletmesinde ne denli başarılı olduğunu gösterir. Alcı tarafından verilen geri bildirim sözel olabileceği gibi sözsüz de olabilir. Geri bildirim iletişimin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için çok önemli unsurlardan biridir.

Gönderici (Kaynak): kişilerarası iletişimde gönderici, karşı tarafa iletmek için bir mesajı olan ve bu mesajı kodlayarak karşı tarafa ileten kişi olarak ifade edilebilir. İletişim süreci iletilmek istenen mesajın beyinde kodlanması ile başlar. Gönderici mesajı için bir kod seçer. Burada önemli olan nokta göndericinin seçtiği kodlara verdiği anlamlarla alıcının verdiği anlamların aynı olmasıdır. Bu kod, alıcı için uygun olan dil, kelimeler ya da beden dili olabilir. Gönderici mesajını kodladıktan sonra mesajını karşı tarafa iletebilmek için en uygun iletişim ortamını ve kanalını seçerek mesajını gönderir.

Mesaj (İleti): İletişim sürecinde göndericinin alıcıya iletmek istediği her şey “ileti” olarak tanımlanabilir. Mesaj iletişim sürecinde bir takım anlamlar taşır. Mesajın bir içeriği, bir de yapısı bulunu. Mesajın içeriği anlamla ilgiliyken, yapısı kodlarla ve sembollerle ilgilidir.

Alıcı: Alıcı, göndericinin mesajını ulaştırmak istediği kişi ya da kitle olarak ifade edilebilir. Başarılı bir iletişim sürecinin gerçekleşmesi için önemli olan nokta alıcının gönderici tarafından kendine iletilen mesajı doğru bir şekilde açımlayarak anlamlandırabilmesidir. Ancak bu her zaman mümkün olmaz. Çünkü iletişim halinde bulunan taraflar farklı geçmişlere ve deneyimlere sahiptirler. İletişimin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için iletişime engel olan bu farklılıkların aşılması gerekir.

Kodlama: Göndericinin mesajını iletilmeye uygun bir hale dönüştürmesine kodlama denir. Gönderici mesajını, söz, yazı, işaret, sayı, davranış, vb. çok çeşitli şekillerde kodlayabilir. Burada önemli olan nokta gönderici tarafından kullanılan kodların alıcı tarafından da bilinen, anlaşılabilecek kodlar olmasıdır.

Kod Açma: Alıcının gelen mesajın kodunu çözerek yorumlamasına ise kod açma adı verilir. Bu süreci etkileyen birçok faktör bulunur. Bunlar, alıcının dili kullanma becerisi, kültürel geçmişi, eğitim seviyesi ve duygusal durumu olarak ifade edilebilir. Bu aşamada alıcı daha önce pasif bir durumdayken iletişim sürecinde aktif bir rol oynamaya başlar. Burada önemli olan alıcının mesajı, göndericinin iletmek istediği şekilde anlayabilmesidir. Aksi durumda yanlış anlaşılmalar ve iletişim kazaları meydana gelebilir.

İletişim bir takım sıkıntılara açık bir süreçtir. İnsanlar iletişim sürecinde birçok sorun yaşarlar. Çoğu zaman yanlış değerlendirmeler yapılır. Bu nedenle sık sık iletişim kazaları yaşanır. Etkili bir iletişim için, iletişim sürecinde aşağıda geçen soruları kendimize sormamız gerekir:

Neden iletişim kurmaya ihtiyacım var?

Kiminle /kimlerle iletişim içinde olmalıyım?

Hangi tür iletişim biçimini kullanmam daha uygun olur?  

İletişime geçmemi engelleyen faktörler nelerdir?

İletişim kurma becerimi nasıl geliştirebilirim?

Bir iletişim sürecinde en temel amaç, anlaşılmaktır. İletişim sürecini başlatan kişinin (göndericinin) karşı tarafa (alıcıya) iletmek istediği bir mesajı vardır. Gönderici, ilettiği bu mesaj doğrultusunda alıcının bir davranış gerçekleştirmesini bekler. Alıcının göstereceği davranış ise, mesajı beklemesine, alma şekline ve derecesine göre farklılık gösterebilir. Alıcı göndericiden gelen mesajı algılar, ortaya bir davranış koyar ve bir tutum oluşturursa iletişim süreci tamamlanmış olur. Bu noktada iletişim gerçekleşmiş olur. Yani mesaj yerine (alıcıya) ulaşmıştır. İletişimin etkinliği ise, gönderilen mesajın anlam ve etkisinin alıcıya tam olarak iletilme gücüdür. Bir başka deyişle, gönderilenle alınan fikrin aynı ya da benzer olma durumu olarak ifade edilir.

Kültürel gelişme: Geçmişin mirasını korumak amacıyla kültürel ve sanatsal ürünlerin yayınlanması, bireyin ufkunun genişletilmesi, hayal gücünün geliştirilmesi yoluyla kültürel gelişimin sağlanmasıdır.

Eğitim: Yaşamın tüm aşamalarında kişilik oluşumu, kişisel yetenek ve kapasitenin gelişimi için bilgi aktarmaktır.

Entegrasyon: Tüm insanların, grupların ve milletlerin birbirlerini tanıma ve anlamalarını sağlamak, kendileri dışındakilerin yaşam koşullarını, görüşlerini ve isteklerini değerlendirebilmek için ihtiyaç duydukları farklı mesajlara ulaşmalarını sağlamaktır.

Eğlence: Kişisel ve toplu olarak eğlenme amacıyla işaret, ses, sembol ve görüntü aracılığıyla aktivitelerin yaygınlaşmasını sağlamaktır.

Tartışma: Karşılıklı fikir birliğini ve alışverişini kolaylaştırmak ve kamuoyunu ilgilendiren konularda farklı görüşleri netleştirmek için gerekli ortamı oluşturmaktır.

Motivasyon: Her toplumun ve her topluluğun yakın ve uzak hedeflerini oluşturmak, kişisel tercihlerin teşviki, kişisel ve toplumsal etkinlikleri geliştirmek, herkesçe kabul gören hedeflere ulaşmaya yardımcı olmaktır.

Sosyalizasyon: Kişilerin, içinde yaşadıkları toplumun etkin üyeleri olarak, faaliyet göstermelerini sağlayarak, toplumsal bağlılığı ve bilinci besleyecek genel bilgi birikimini oluşturmak ve böylelikle, toplumsal yaşama aktif bir şekilde katılmalarına izin vermektir.

Enformasyon: Kişisel, çevresel, yerel, ulusal ve uluslar arası koşulları anlamak, bilinçli tepkiler göstermek ve doğru sonuçlara ulaşmak için gerekli olan haber, veri, bilgi, mesaj, fikir ve yorumların toplanması, depolanması, işlenmesi ve yayılmasıdır.

İletişimin temel özellikleri aşağıdaki gibidir.

Bilinçli ya da bilinçsiz olarak gerçekleşebilir.

Kullanılan sembollere, alıcı ve kaynak farklı anlamlar verebilir.

Sözcüklerle ve beden diliyle gerçekleşir.

Sözel olmayan iletişim duyu organlarıyla algılanabilir.

Geri bildirime gereksinim duyan çift yönlü eylemdir.

Meydana geldiği ortamdan etkilenir.

İletişim süreci çift yönlü bir süreçtir. Bu süreç üç temel öğeye dayanır. Bunlar; iletiyi gönderen “gönderici”, iletiyi alıp çözümleyen “alıcı” ve bu ikisi arasında iletinin gönderilmesinde kullanılacak bir “ileti” (mesaj) olarak ifade edilebilir. İletişim süreci bir mesajı (bir duygu, düşünce, arzu, istek, ihtiyacı vb.) bulunan bir gönderici ile başlar. Gönderici iletmek istediği bu mesajı anlaşılır bir biçimde kodlayarak, seçeceği bir kanal aracılığıyla alıcıya gönderir. Alıcı mesaj kendine ulaştığında iletilen mesajın kodunu açarak, mesajı algılar ve yorumlar. Daha sonra mesaja karşı olan tepkisini kodlayarak bunu göndericiye “geri bildirim” olarak iletir.

Literatürde iletişim kavramına ilişkin çok çeşitli tanımlamalara rastlamak mümkündür: Bir tanıma göre iletişim, “iki veya daha fazla kişi arasında sözlü olarak ya da beden ifadeleriyle gerçekleşen ve amacı bir eylemin, fikrin ya da düşüncenin gerçekleşmesini etkilemek olan bilgi alışverişi” olarak tanımlamıştır. Başka bir tanımda ise iletişim “bilgi üretme, aktarma ve anlamlandırma süreci” dir.

İletişim “bir kişinin diğer kişilerle bağlantı kurma yoluyla kendini anlatması”dır.

İletişimi “iki veya daha fazla kişi ya da grup arasında ortak bir anlayışa ulaşmak için yapılan bilgi paylaşımı” olarak da ifade etmek mümkündür.

İletişim, aynı zaman da belirli kişilerin, belirli bilgilere, düşüncelere ve tutumlara sahip olması amacıyla, düşünce ve duyguların ve bir olay ve bir durum üzerine bilgilerin aktarılması sürecidir.

İletişim, hangi yolla olursa olsun insanların duygu ve düşüncelerini birbirleri ile paylaşması sürecidir.

İletişim, katılanların bilgi ve sembol üreterek birbirlerine ilettikleri ve bu iletileri anlamaya, yorumlamaya çalıştıkları bir süreçtir.

Bilgi üretme, aktarma ve anlamlandırma sürecidir.

İletişim bir kişiden (kaynak) diğer kişi veya kişilere (alıcı) bilgi aktarım sürecidir.

Kısaca insanların davranışı, konuşması, susması oturuş biçimi, kendini ifade etmesi yani çevresine mesaj iletmesi bir iletişimdir. İletişimde asıl amaç; anlaşılabilir mesajlarla, alıcıların tutum ve davranışlarında değişiklik yapmaktır.

İletişim; toplumun temelini oluşturan bir sistem, bir kurum yönetiminin düzenli çalışmasını sağlayan bir araç, kişisel davranışları etkileyen bir teknik, sosyal ilişkiler bakımından zorunlu bir bilim, sosyal uyum için gerekli bir sanattır.

Tanımlar incelendiğinde genellikle iki veya daha fazla kişi ya da grup ve bunlar arasındaki mesaj alışverişine vurgu yapıldığı görülmektedir. Bu tanımlar ışığında iletişim iki ya da daha fazla kişi ya da grup arasında bilgi, duygu, düşünce ve davranışların aktarıldığı bir süreç olarak tanımlamak mümkündür.

İletişim, insanlığın başlangıcından bu yana var olan ve insanlık devam ettikçe de sürecek bir olgu olarak değerlendirilebilir. Ayrıca sırf insanlara özgü bir durum da değildir. İletişim, canlı olmanın da bir alameti olup, tüm canlılar içinde ortak bir husustur. Böylece, iletişim kurmanın temel amacı bir mesaj alışverişinde bulunmaktır. İletişim insanlar için çok temel bir ihtiyaçtır. İnsan yaradılışı gereği diğer insanlarla bir arada yaşamak zorunda olan, sosyal bir varlıktır. İletişim, “belirli bir ortamda varlıklarını sürdürmek için çeşitli araç gereçler bulan, bu konuda belirli bilgiler üreten, işbölümü yapan, değer ve inançlar üreterek toplumu kaynaştırmayı amaçlayan insanların etkinliği” olarak ifade edilebilir.

İnsanlar varlıklarını devam ettirebilmek için çeşitli bilgiler üretmek ve bu bilgileri paylaşmak zorundadır. İşte iletişim bu bilgi paylaşımı esnasında çok hayati bir rol üstlenir. Tanımda üzerinde durulan önemli noktalardan biri de işbirliğidir. İnsan toplum yaşamında işbirliği sayesinde varlığını sürdürebilen bir canlıdır. Bu işbirliğinin yapılması ve paylaşılan rollerin iletilmesinde de iletişim yine büyük bir öneme sahiptir. Tanımda vurgulanan son nokta ise üretilen değerler ve inançlar olarak belirtilebilir. Bir arada yaşayan insanlar tanımda da ifade dildiği gibi toplumsal kaynaşmayı sağlamak için değerler ve inançlar üretmekte ve bu değerler ve inançlar yine iletişim sayesinde toplumun diğer üyelerine ve diğer kuşaklara aktarılabilmektedir.

Maslow’un kendini gerçekleştirmiş bir kişide gördüğü özellikler şunlardır:

Gerçeğin bilinen ve bilinmeyen yönlerini doğru olarak algılar.

Gerçeği, kendini ve başkalarını olduğu gibi kabul eder.

Yaşamın getirdiği olayları tam anlamıyla yaşayarak tadını çıkarma eğilimindedir.

Kendiliğinden hareket eder.

Yaratıcı bir biçimde davranabilir.

Kendine ve yaşama gülebilir.

İnsanlığa değer verir.

Son derece yakın birkaç dostu vardır.

Yaşamı bir çocuğun gözü ve kalbiyle görüp yaşayabilir.

Gerektiğinde çok çalışır ve sorumluluğun farkındadır.

Dürüsttür.

Çevresinin farkındadır. Sürekli çevresini araştırır ve yeni şeyler dener.

Savunucu değildir…

Maslow’un kuramında benlik bilinci önemli bir yer tutar. (Daha önce Maslow’un kuramı güdülenme ünitesinde işlenmişti.) Güdüler basamaklı bir yapı gösterir. Bireyler alt basamaktaki ihtiyaçları giderir gidermez üst aşamadaki güdüleri doyurmaya yönelir. Kendini gerçekleştirme, çoğu insan için bir anlık bir yaşantıdır. Bazı insanlar uzun zaman bu anı yaşayabilirler.

Roger benlik bilincine önem verir. Bir bireyin benlik bilinci onun kendisiyle ilgili düşüncelerini, algılamalarını ve kanaatlerini içerir. Benlik bilinci bizim kendimizi nasıl gördüğümüzü özetler. Olumlu bir benlik bilinci geliştirebilmemiz için koşulsuz sevgi içinde yetişmemiz gerekir. Koşulsuz sevgi, birey ne yaparsa yapsın, onun sevgi ve saygıya layık olduğunu kabul eden anlayışın ürünüdür.

Koşulsuz sevgi içinde büyüyen kişilerin benlik anlayışları güçlü ve olumludur. Bireyin gösterdiği davranışla benlik bilinci arasında bir farklılık varsa o zaman kaygı ortaya çıkar. Farklılık ne kadar büyükse, kaygı da o kadar kuvvetli olur. Roger, bireyin kendini aldatmaya başlamasıyla kaygı düzeyinin artacağını ve zamanla bireyin bilincinin temelinden sarsılacağını söyler.

Carl Roger, bireyin doğasına iyimser bakan psikologların başında gelir. Roger’a göre birey,

Özgürdür, kendisi için ve kendi başına kararlar verebilir.

Mantıklıdır, doğruyu ve yanlışı en iyi biçimde değerlendirir.

Benlik ve kişilik bütünlüğüne sahiptir.

Hem biyolojik yapısı hem de çevre tarafından etkilenir.

Değişme yeteneğine sahiptir.

Kendi dünyasını gerçek olarak görür.

İç odaklarının etkisinde davranır.

Benlik kavramı, psiko-dinamik kuramların merkezinde yer alır. Freud’un psikolojik kavramlarından biridir. Hümanist psikologlar tarafından geliştirilmiştir. Benlik kuramları doğrudan doğruya her bireyin benlik anlayışının nasıl olduğuyla ilgilenir. Kişiliği ve davranışları etkileyen faktörlerden biridir benlik.

Benlik bireyin kendi kendini görmesi ve kavramasıdır. Bu yönden benlik kişiliğin öznel yanını oluşturur. Benlik, kişi doğduğu andan itibaren başından geçen sayısız olaylar ve çevresindeki kişilerin etkisiyle yavaş yavaş oluşur. Benlik acı ve tatlı birçok yaşantılar sonunda öğrenilen ve her an gelişmeye devam eden bir kavramdır. Her yaşantı her baştan geçen olay benliğe katkıda bulunur.

Benlik kavramı, kendine dönük ve bireyler arası davranış ve süreçleri güdüleyen, yorumlayan, düzenleyen ve bunlara aracılık eden dinamik bir zihinsel yapıdır. Benlik kavramı pek çok bileşen içerir. Bu bileşenler içerisinde; kendinizle ilgili anılarınız, karakter özellikleriniz, güdüleriniz, değerleriniz ve yeteneklerinizle ilgili olan inançlarınız, en çok olmayı istediğiniz ideal benlik, ulaşmak istediğiniz muhtemel benlikler, kendinizle ilgili olumlu ya da olumsuz değerlendirmeleriniz (özsaygı) ve diğerlerinin hakkınızda düşündükleriyle ilgili inançlarınız yer alır.

Benliğin başlıca üç işlevi bulunur. Bunlar örgütleyici işlev, duygusal işlev ve yönetici işlevdir.

Örgütleyici işlev: Benliğimiz, kendimiz ve dış sosyal dünya hakkındaki bilgileri toplama ve yorumlama faaliyetlerimizi organize etme işlevi ifa eder.

Duygusal işlev: Benliğimiz, duygusal tepkilerimizi belirlemeye yardımcı olur. Çoğu zaman kim olduğumuzu düşünür ve bu düşüncelerimizi olmak istediğimizle yani idealimizdeki benlikle ve olmamız gereken benlikle karşılaştırırız. Gerçek benliğimiz ideal benliğimizin gerisinde kalırsa, mutsuzluk hissederiz; gerçek benliğimiz olmamız gereken benliğimizin gerisinde kalırsa huzursuz oluruz.

Yönetici işlev: Benliğimiz bir işletmenin üst düzey yöneticisi gibi geleceğe ilişkin planlar yapar, seçenekler arasından en uygununu seçer ve davranışlarımızı düzenler.

Etkileşim içindeki konuma bağlı olarak farklı benlik kavramları geliştirilebilir. Evde çocuğumuza karşı ebeveyn, iş yerimizde patronumuza karşı çalışan ve yönettiğimiz insanlara karşı amir benliğimizi takınırız. Bu şekilde benliğimizi sınırsız sayıda özellikle ifade edebiliriz. Benliğin bu esnek ve sınırsız görünüşüne karşılık kişilik, bireyin kararlılıkla gösterdiği davranış örüntülerinden oluşur. “Yardımseverlik ” gerekli durumlarda gösterilen bir davranış olduğunda bir kişilik özelliğidir; bireyin yardıma ihtiyacı olanlara yardım etme davranışını düzenli olarak gösterdiğini ifade eder.

Örneğin, “yardımseverlik” davranışını gerekli durumların çoğunda göstermeyen bir insan, yardımsever biri olmadığı halde, sınırlı sayıdaki yardım davranışlarına bakarak “ben yardım severim” biçiminde bir benlik kavramı geliştirebilir. Benlik kavramı çeşitli biçimlerde ölçülebilmektedir. “Kendilik değeri” (self-esteem) sıklıkla başvurulan ölçülerden biridir. Kendimizi değerli bulmamız benlik değerimizin yüksek olduğu anlamında yorumlanır. Yardımseverlik örneğindeki kişi, yardımsever kişilik özelliğine sahip değildir ama kendilik değeri yüksektir. Kendilik değeri bir kişilik özelliği olarak değerlendirilebilir. Örneğimizde, “kendilik değerinin yüksek olması” kişilik özelliğidir.

Benlik kavramımız, diğer insanlarla etkileşimde bulunduğumuzda bize ait olan ile bizim dışımızda kalanı ayırt eden bir alan gibidir. “Ben çok çalışkanım”, “ben iyi bir insanım”, “ben işimi seviyorum”, “ben gürültüden hoşlanmam” dediğimizde kendimizi, içinde bulunduğumuz toplumun veya grubun içinde konumlandırmış oluruz. Benlik kavramı ile kendimizi bizim dışımızda kalanlardan ayırır, kendimize özel bir alan oluştururuz. Oluşturduğumuz alanı korumak, geliştirmek ve sosyal etkileşim içinde konumlandırmak için de çok büyük çaba gösteririz. Bu çaba “ben olma savaşı” biçiminde nitelendirilir.

Benliğin, daha önceden, bireyin kendine ilişkin bilinçli algılarından oluştuğunu söylemiştik. Bireyin kendine ilişkin algıları “ben zekiyim”, “ben yakışıklıyım” gibi kişisel; “insanlar benim iyi biri olduğumu düşünüyor” gibi sosyal ve “çok başarılı olmak istiyorum” gibi ideallere ilişkin olabilir.

Benlik kavramı, kişinin bireysel benlik kuramı olarak tanımlanabilir. Benlik kavramı, kişinin etnik ve cinsiyeti de dâhil olmak üzere kendi yeterliliği ve karakteristik özelliklerine yönelik tüm algılarını içerir. Bu kuram deneyimle birlikte sürekli olarak değiştirilir, çocuk büyüdükçe benlik kavramı yenilenir ve belirginlik kazanır. Olumlu bir benlik kavramı, yaşam boyu mutluk ve doyum için çok önemlidir.

Ericson’a göre, olumlu benlik kavramı okul öncesi dönemde girişim duygusu ile ilişkilidir. Oyunda yaratıcı çabalar gösteren ya da akranları ile aktif bir şekilde etkileşimde bulunan çocuk kendisini başarılı hissedecektir. Bu yapmanın ve yaratmanın hayati öneme sahip olduğu bir süreçtir. Sağlıklı bir girişim duygusuna sahip çoğu çocuk kendisine yönelik olarak olumlu şeyler hisseder. Ancak yaptıkları konusunda yetişkinler tarafından hayal kırıklığına uğratılan veya acımasızca eleştirilen çocuklar zayıf benlik kavramı geliştirirler.

Sosyal girişimin, olumlu benlik kavramına önemli etkileri bulunmaktadır. Arkadaşları ile etkileşiminde girişimci olan ve yetişkinlere daha az bağımlı olan çocukların daha özgüvenli oldukları ve yeteneklerine daha çok güvendikleri bulunmuştur.

Benlik kavramı kişinin kendisi hakkında bildikleri, başkalarının kişiye ilişkin görüşlerinden kişiye yansıyanlar ve kişinin kendine ilişkin değerlendirmelerinden elde edilir. Çoğu zaman bu bilgiler ve değerlendirmeler çevreden hazır alınır. Benlik kavramının oluşumunda, başkalarının kişiye yansıttığı özellikler, kişinin kendisi hakkındaki gözlemlerinden elde ettiği bilgiler gibi etkili olur. Kişi kendisi hakkında sıklıkla söylenen şeyleri benliğinin parçaları olarak görür ve ifade eder. Çoğu zaman da benlik kavramına uygun davranmaya çalışır.

Kişinin kendi gözlem, duygu ve düşüncelerinden elde ettiği benlik, bazen çevreden dikte edilen benlikle çelişir. Bu durumda iç çatışmalar yaşanır. İç çatışmalar, yanılgılı benlik tanımları ve düşük benlik değeri sosyal etkileşimde önemli sorun kaynaklarıdır.

Benlik duygusu nasıl gelişir? Benlik gelişimiyle ilgili en önemli kuramlardan biri Erik Erikson (1963) tarafından ortaya atılmıştır. Erikson benlik gelişiminde bir “evre kuramı” ileri sürmüştür. Bu kurama göre, kimlik gelişimi hayat boyu devam eden bir süreç olmakla beraber, ergenlikte ve genç yetişkinlikte yaşamsal öneme sahiptir. Genç yetişkin bir kere sağlam bir kimlik duygusu geliştirdikten sonra, artık sağlam bir temele sahip olur. Erikson bu konuda haklı olmakla birlikte, kişisel bir benlik duygusu geliştirme süreci çocuklukta başlayan ve ölünceye kadar devam eden bir süreç olduğu açıktır.

Araştırmalar benlik kavramının insanda 2 yaş civarında geliştiği tespit edilmiştir. İnsan yaşı ilerledikçe benlik kavramı da daha karmaşık bir hale gelmektedir. Psikologlar benlik kavramının nasıl geliştiğini anlamak için çeşitli yaş gruplarındaki deneklere “ben kimim?” sorusunu nasıl cevaplandırdıklarını araştırmışlardır. Çocuklar bu soruyu genelde yaş, cinsiyet, hobiler ve ikamet ettikleri semt gibi kesin, somut ve kolaylıkla görülebilir özelliklerle cevaplarken; yetişkinler ise, fiziksel özelliklerden ziyade psikolojik durumlarını (duygu ve düşüncelerini) ve diğer insanların kendilerini nasıl gördüklerine ilişkin fikirlerini ön plana çıkartmışlardır.

Ben kavramı, olumlu değerler taşıdığı zaman olumlu, olumsuz değerler taşıdığı zaman ise olumsuz kabul edilir. Olumlu benlik kavramı, insanın içinde bir filtre görevi ifa eder. Bireyin dikkatine sunulan her türlü algılama bu filtreden geçer. Filtreden geçen her bir algılamaya bireyin geçmiş deneyimlerine göre, bir anlam verilir. Eğer bu anlam, olumsuz ise sıkıntıyla, beğenmeyerek alınıp kaydedilir; olumlu ise sevinerek gülerek kaydedilir. Olumlu benlik kavramının yüksek olduğu kabul edilen çocukların kendilerini yeterli ve zeki buldukları ve bu kanaate de geçmişten getirdikleri tecrübe birikimleriyle vardıkları görülmüştür. Olumlu bir benlik kavramının gelişmesinde önemli rol oynayan faktörler arasında yeterlilik, diğer kişilere önem verme, doğru olan şeyleri yapma ve manevi güç gibi etmenler sayılmalıdır. Bunlar Erickson tarafından tarif edilen bir birini takip eden dört devredir.

Olumsuz benlik kavramının gelişmesinde, bireyin kendini yetersiz görmesi, başarısız geçen tecrübelerinin yanı sıra bireyin çevresindekilerin tavırları da etkili olmaktadır. Özellikle okul dönemlerinden başlayarak, başkalarının yanında alay etme, beğenilmemesi nedeniyle iğneleyici konuşmalara maruz kalma, çocuğun başarısızlığı yüzünden başka çocuklarla mukayese etme, değersiz görme, çocuğun bazı davranışlarına bakarak (unutkanlık, düzensizlik, kirlilik, tembellik, sakarlık gibi) serzenişlerde bulunma ve geçmişte yaptığı hataları devamlı olarak yüzüne vurma gibi durumlar, “düşük olumsuz benlik” kavramının gelişmesine zemin hazırlayan etmenler olarak geçer.

Genel anlamda benlik kavramı, bireyin kendisini algıladığı gibi, ne olduğunun ve neyi, niçin yapmak istediğinin bir ifadesidir. İnsanlar arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları belirginleştirir. İnsanoğlu dünyaya algılama, hissetme ve hareket etme kapasitesi ile birlikte gelir. Çevresiyle ilişkilerinde, çeşitli alanlarda ve çeşitli rollerde kapasitesini kullanarak neyi yapabildiği neyi yapamadığı konusunda deneyim kazanır. Bu süreçte çevreden aldığı geribildirimlerle kendini değerlendirmeye alır. Böylece kendisinin ne olduğuna karar verir.

Benlik, kişinin kendini nasıl gördüğü, kişiliğine ilişkin kanılarının ne olduğunu açıklar. Benlik kavramı; anne, baba, arkadaşlar, öğretmenler ve diğer önemli kişiler ile ilişkiler sonucunda oluşur. Benlik kavramına göre, kişi benliğini ideal olarak geliştirmeye çalışacaktır. Bu ideal durum hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir. Ancak bu bireyi, yeteneklerini ve bilgilerini arttırmaya hizmet etmektedir.

Benlik, ego’yu da içine alan bir kavramdır. Kişinin atıf merkezidir, deneyimleri ve geçmişi yaşayan yönüdür. Her birimizi, bir diğerinden ayıran özelliktir. Organizma içinde, bireyde bütünü oluşturan parçaların, hem birbirlerine, hem de çevreye karşı geliştirdikleri ilişkidir. İnsanın herhangi bir şey olmasından öte, bir nitelik olmasıdır. Gelişme ve olgunlaşma ile ortaya çıkan kişisel bilinçliliktir.

Sonuç olarak, “benlik kavramı; kişinin kendi kimliği, değeri, yetenekleri, sınırları, değer yargıları, amaçları, vb. gibi kendisi hakkında algılayabildiği görüşlerinin, duygularının ve tutumlarının tamamı; bireyin kendi benliğine ilişkin tanımı; kendine ilişkin zihinsel tablosudur”.

Bireyin farkında olduğu veya algılayabildiği tarafı (parçası) olarak nitelendirilen benlik, aynı zamanda kişinin bilinçli bir şekilde kendi varoluşu olarak adlandırabildiklerinin toplamıdır. Kişinin “ben” veya “benim” olarak ifade ettikleridir. Başlangıçtaki benlik kavramı, sözel ifade öncesi bile olsa, büyük ölçüde benlik yaşantılarından oluşmaktadır. Bu benlik yaşantıları da bireyin “ben”, “benim” veya “kendim” olarak ayırt ettiği fenomenolojik alandaki olaylardan oluşur. 

Benliğimiz, zaman içinde herhangi bir anda farkındalığımız hakkında sahip olduğumuz fikir ve tutumlardan oluşur. Böylece, kendimizle ilgili farkındalığımızdan, kendimizi bir varlık olarak nasıl değerlendirdiğimize ilişkin fikirler ortaya çıkmaktadır. İşte, bu benlik durumu, bilinçlilik halidir ve zihinsel bir içeriktir.

Kendine saygı, bizim kendimiz hakkında yaptığımız öznel değerlendirmemizdir. Başka bir deyişle, sadece hangi niteliklere sahip bir kişi olduğumuzla değil, aynı zaman da bu nitelikleri nasıl değerlendirdiğimizle de ilgileniriz. Kendine saygısı yüksek insanlar, kişisel niteliklerinin neler olduğu konusunda nettirler, kendileri hakkında olumlu düşünürler, kendileri için uygun amaçlar belirlerler, benliklerini zenginleştirici bir biçimde geribildirim kullanırlar, zor durumlarla başarılı bir şekilde başa çıkabilirler.

Aksine, kendine saygısı düşük bireyler; daha az açık ve belirgin bir benlik kavramları vardır, kendileri hakkındaki düşünceleri olumsuzdur, sık sık gerçekçi olmayan amaçlar belirlerler ya da kendileri için amaç belirlemekten kaçınırlar. Bunlar kötümser olmaya eğilimli olup, eleştiriye karşı daha olumsuz duygusal ve davranışsal tepkiler verirler. Ayrıca başkaları üzerindeki toplumsal etkileriyle daha çok ilgili olup, stres ya da depresyona daha açıktırlar.

Kendimize duyduğumuz genel bir saygının yanında, belirli alanlardaki yeteneklerimize dair özgül değerlendirmelerimiz de mümkündür. Yani bir kişi, genel olarak kendisi hakkında olumlu olarak düşünürken, çok fazla diplomatik olmadığını ve siyasi davranamadığını da bilebilir. Ya da genel olarak kendi hakkında olumsuz düşünürken, iyi bir aşçı olduğunu düşünebilir. İşte kendimize dair bu daha özgül görüşlere yüklediğimiz anlam ve verdiğimiz önem genel benlik değerimiz üzerinde etkili olur.

Bazen kim olduğumuza dair açık ve net bir fikrimiz bulunur. Fakat bazen de bu konuda kafamız karışık olabilir. Dış baskılar ve başkalarının değerlendirmeleriyle kendimizi yenilgiye uğramış hissederiz. Bu farklı durumlar, yani bazen kim olduğumuzdan emin bazen de belirsiz olmamız, benlik kavramının açıklık ve belirginliğiyle ilgilidir. Ayrıca bu durum, tutarlı bir yön duygusu sağlayan, açık ve güvenilir bir biçimde tanımlanmış bir benlik duygusuyla da ilgilidir.

Benlik kavramı, kişinin kendini algılayış biçimidir, insanların kendilerini algılayış biçimleri ve gösterdikleri davranışlar arasındaki ilişkiyi araştırmada benlik kavramı yaygın bir yaklaşım olmuştur. Benlik kavramı oldukça karmaşık olmasına karşın, iyi örgütlenmiştir ve tutarlı bir biçimde çalışır. En geniş benlik açıklaması benliği, ideal ve gerçek olmak üzere iki boyutta inceler. İdeal benlik, kişinin kendisini ideal olarak, olmasını istediği gibi algılaması olarak tanımlanabilir. Gerçek benlik ise, kişinin kendini gerçekte olduğu gibi algılamasıdır, ideal benlik ile gerçek benlik arasında çok kesin bir ilişki vardır, insanlar gerçek benliklerini ideal benliklerine yaklaştırmak için üstün çabalarda bulunurlar.

İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir, Sen kendini bilmezsin, Ya nice okumaktır. YUNUS EMRE

Benlik öncelikle kendimizle ilgili inançlarımızın bütünüdür. Önemli olduğunu düşündüğümüz özelliklerimiz nelerdir? Hangi konularda iyiyiz? Zayıf yönlerimiz nelerdir? Ne tür durumları tercih ederiz? Birisi kendisini gol kralı meşhur bir futbolcu olarak düşünebilir. Başka biri yazarlığa meyilli, ünlü bir köşe yazarı olduğunu düşünebilir. Bir başkası da, kendisini ülkenin en zengin adamı olmak gibi geleceğe yönelik bir amaç açısından düşünebilir. Kim olduğumuza dair sahip olduğumuz inançların tümüne birden benlik adı verilir.

Benlik kavramı, bireyin kendine ilişkin bilinçli algılarından oluşur. Yani, insanın kendisini tanıma ve değerlendirme şeklidir. İnsanın iç varlığını oluşturduğundan aynı zamanda da anlaşılması zor ve karmaşık bir kavramdır. Kısacası, kendimiz hakkında ne düşündüğümüz veya neler hissettiğimizdir. Benliğinizle ilgili düşünceniz nedir? Benliğinizin dünyayla uyumlu şekilde tepki verdiğini düşünüyor musunuz? Arkadaşlarınıza ve ailenize tutarlı bir benlik göstermeye çalışıyor musunuz? Olumlu ve olumsuz deneyimlerinizin benliğiniz hakkında düşünme biçiminiz üzerindeki etkisi nedir?

Benlik kavramı (self-concept), son elli yıldır üzerinde en çok tartışılan psikoloji kavramlarından biridir. Bu kavram, ‘gelişimi, tek veya çok boyutluluğu, ilişkisi kurulan diğer kavram ve alanlar’ gibi bir çok yönden inceleme konusu olmuştur. Örneğin, Markus ve Zajonc, psikoloji açısından benlik kavramını, bireyin bilişinin temel bileşeni olarak ele alırken, Erikson, benlik kavramının, psikolojik stres ve çatışmanın kaynağı olduğunu ifade etmiştir. Kaplan ise, sosyoloji açısından değerlendirerek, benlik kavramının, hem bir sosyal ürün hem de sosyal bir güç olduğunu iddia etmiştir.

William James ayrıca, öz-deneyimin üç bileşenini de belirlemiştir. Maddesel ben (çevredeki fiziksel nesnelerle birlikte cismani öz), sosyal ben (başkalarının sizi nasıl gördüğüne ilişkin farkındalığınız) ve manevi ben (özel duygu ve düşünceleri izleyen öz). James’e göre, kimliğinizle ilişkilendirdiğiniz her şey bir bakıma ben’in bir parçası haline gelir. Bu da insanların aile fertlerinden ya da arkadaşlarından biri (ben’in bir parçası) saldırıya uğradığında neden savunmaya geçtiklerini açıklayabilir.

Bilimsel açıdan, insanın kendisini ve davranışlarını anlama ihtiyacı ve çabası Psikolojinin doğumuyla sonuçlanmıştır. Psikoloji bilimi içerisinde benlik kavramının ele alınması William James’in “The Principle of Psychology” adlı eseriyle başlamıştır. James bu eserinde benlik kavramının “bilinen benlik” (self as knower) ve “bilen benlik” (self as know) olarak iki boyutta düşünülmesi gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca James bilimin konusunun ise “bilinen benlik” olmasının zorunlu olduğunu eklemiştir. Burada bilen benlik özne (I) bilinen benlik ise nesne (me) dir. Konu bilginin nesnesi olduğuna göre, benlik bilime konu edildiğinde “nesne” durumuna geçer. Bu nedenle psikolojinin konusu bilinen benliktir.

İnsanoğlu var olduğu günden beri, kendini ve davranışlarını anlamaya çalışmıştır. Cassirer’in de belirtmiş olduğu gibi din odaklı yaşantıların en üst düzeyinde “Kendini Bil!” bir kanun olarak yer alır. Felsefenin de temel uğraşı, insanın kendini bilmeye çalışmasıdır. Bu düşünce “Kendini bilen Rabbini bilir” hadis’inde ve Herakleitos’un felsefeyi “kendimi araştırdım” sözüyle özetlemesinde net olarak görülür. Kısaca, insanoğlu tarih boyunca “ben kimim” sorusuna çeşitli sistemler içinde cevap aramıştır.

Kalıp yargı ve önyargılar, kategorik düşüncenin ve şemaların sonucu olarak ortaya çıktığı için tamamen ortadan kalkması mümkün değildir. Bu nedenle mantık, önyargıları azaltmada başarısız olur. Ancak etkisini en aza indirmek toplumsal gerginliğin azaltılması insanların etkin bir iletişim sürecine girmesini, birbirlerini tanımasını ve toplumsal hoşgörüyü sağlayabilir.

Kalıp düşüncelerin değişmesini sağlayacak üç model vardır. Bunlardan ilki defter tutma modelidir. Bu modele göre kalıp düşünceyle çelişen bilgiler birikerek kalıp düşünceyi yavaş yavaş değiştirir. İkinci model, kalıp düşünceyle çelişen önemli ve çarpıcı bir örneğin kalıp düşünceyi değiştireceğinin ifade edildiği değişme modelidir. Alt kategori oluşturma modeli, kalıp düşüncelerin nasıl değişeceğini açıklayan üçüncü modeldir. Kalıp düşünceyle çelişen bilgilerin alt kategoriler oluşturacağını ve kalıp düşüncenin değişebileceğini ifade eder.

Önyargı öteki şahıs ve gruplara karşı hoşgörüsüz, haksız ve ayırımcı tutumlardır. Dogmatik kanaatleri içerdiği için değiştirilmesi oldukça zordur. Bireylerin ve toplumların ilişkisini bozan önyargılar psikolojik, tarihsel, ekonomik, durumsal ve başka sosyokültürel faktörlerden kaynaklanabilmektedir.

Kalıp yargılar ve önyargılar bilişsel ve duygusal süreçler de olsalar algı, yargı ve davranışları etkilediği için önemli sonuçlara neden olur. İnsanların kategorik düşünmelerinin sonucu olduğu için değişime karşı oldukça dirençlidirler. Herhangi bir kişiyle ilgili edinilen bilgi, o kişinin ait olduğu toplumsal gruba ilişkin kalıp düşüncelerle uyumlu veya uyumsuz olabilir. Bu durumda genellikle kalıp düşünceyle uyumlu bilgi hatırlanıp uyumsuz olan hatırlanmayacaktır. Yapılan çeşitli araştırmalar, insanların bazı durumlarda kalıp düşünceye uygun bilgileri hatırlamakla kalmayıp edinecekleri yeni bilgilerin de kalıp düşüncelerden kaynaklanan beklentileri doğrular biçimde olmasını seçmişlerdir.

Ayrımcılıkla ilgili diğer önemli bir nokta, ayrımcılığın, önyargılı tutumlarla olan ilişkisidir. Tutumlar davranışı tahmin etmede çok önemli bir role sahiptir. Önyargı bir tutumdur; ayrımcılık ise davranıştır. Böylece önyargının davranışa dönüşmüş haline ayrımcılık denir. Ancak, diğer tutumlar gibi, önyargılar da her zaman açık bir biçimde davranışa dönüşmeyebilir. Çünkü bazen önyargılar davranışa dönüşecek kadar güçlü olmayabilir. Bazen de yeterince güçlü önyargı olmasına rağmen ayrımcı davranışların gösterileceği grup bulunmayabilir.

Ayrımcılıkla ilgili önemli husus da, ayrımcı davranışlara kimlerin hedef olduğudur. Genellikle azınlık durumundaki gruplara karşı ayrımcı davranışlar uygulanır. Ancak, azınlık olmak, sadece sayıca azlık anlamına gelmez. Hatta bazen sayıca çoğunlukta olsalar bile, kimi gruplar hala azınlık statüsünde olabilirler. Üyelerinin kendi yaşamları üzerinde baskın grubun üyelerinden daha az gücü, kontrolü ve etkisi olan gruplara, azınlık grubu adı verilir. Örneğin, erkek egemen toplumlarda, kadınlar sayıca toplumun yarısını bile oluştursalar, bir azınlık grubu olarak değerlendirilir.

Önyargıların ve kalıp düşüncelerin davranış olarak sonucu ayrımcılıktır. Ayrımcılık, herhangi bir kişinin önyargılı olduğu bir kişi ya da gruba karşı olumsuz davranmasıdır. Allport’a göre ayrımcı davranışlar şöyle sıralanabilir:

Karşı Olmayı İfade Etme: Önyargı sahibi insanlar kendisi gibi önyargılı olan insanlarla konuşur ve düşmanca duygularını ifade ederler.

Uzak Durma: Eğer önyargı daha yoğun ise, birey hoşlanmadığı ya da önyargılı olduğu kişi ve gruplarla bir arada olmaktan kaçınır.

Ayrımcılık: Kişi önyargılı olduğu grupların iş, konut, eğitim ve sağlık gibi hizmetlerden yararlanmasına ve politik haklarını kullanmasına karşıdır.

Fiziksel Saldırı: Önyargılı olunan gruba karşı şiddet ya da şiddet sayılabilecek bazı saldırılar yapılır.

Yok, Etme: Linç etme olayları buna örnek olarak verilebilir.

Ayrımcılık, Latince ‘Ayırma’ anlamına gelen ‘Discriminato’ dan gelmektedir. Toplumsal alandaki karşılığı ise; “Avantajsız bazı sosyal kesimlerin deri rengi, isim farkı, cinsiyet, din gibi nedenlerle ayrımını” ifade eder. Sosyal psikoloji alanında, “Bir bireyin sadece belli bir gruba aidiyeti nedeniyle olumsuz muamele ve davranışlara maruz kalması durumu” olarak ifade edilen ayrımcılık; “önyargıların davranışlara dönüşmesi” olarak tanımlanabilir. Ayrımcılık olmadan ön yargılar var olabileceği gibi, ön yargılar olmadan da ayrımcılık söz konusu olabilir.

Önyargılı tutumların ve kalıp düşüncelerin davranışa dönüşmesi durumunda ayrımcılık söz konusu olur. Ayrımcılık, herhangi bir kişinin önyargılı olduğu bir kişi ya da gruba karşı olumsuz davranmasıdır.

Öte yandan, insanların yaşadıkları kültürde kalıp yargıları biliyor olmaları bunlara inandıkları anlamına gelmez. Örneğin, toplumda Romanlar hakkındaki kalıp yargı halindeki pek çok özelliği “günlük yaşayan”, “alkolik”, “eğlenceyi seven”, “sesleri güzel”, “güzel dans eden” vb. biliyor olmamıza rağmen, kişisel olarak bunlara inanmayabiliriz. Kısacası, kalıp yargı ve önyargıların her zaman el ele gitmesi gerekmez. Ayrıca, önyargı ve kalıp yargıların el ele gittiği durumlarda bile, önyargılı olduğumuz tüm gruplara karşı aynı kalıp yargılara sahip değilizdir. Sonuçta, sosyal gruplara önyargılı bir tutum beslendiğinde, genellikle buna olumsuz kalıp yargıların da eşlik ettiği bilinen bir gerçektir.

Sonuç olarak, önyargı gibi sosyal bir olguyu yalnızca bireysel kişiliğin bir sonucu olarak değerlendirmek doğru değildir. Öncelikle, sosyal ve kültürel etkiler çok daha güçlüdür. Diğer taraftan da bu alışkanlıkları gerçekleştirenler bireylerdir. Bu bakımdan önyargıyı incelerken, hem psikolojik hem de sosyal indirgemecilikten kaçınarak önyargı fenomenini durumsal, kişiliksel ve sosyokültürel faktörlerin karşılıklı ilişkisi açısından ele almak gerekir. Böylece, önyargının, psikodinamik, tarihsel, ekonomik, durumsal, sosyal öğrenme, kitle iletişim ve kültürün oluşturduğu faktörler yumağının ortak etkimesi sonucu oluştuğu görülmektedir.

Kalıp yargılar ve önyargılar birbirinden farklı mıdır? Bu iki kavram birbirine çok yakın olsa da, ayrıldıkları yerler vardır. Öncelikle önyargı söz konusu önyargılı tutumun duygusal yönünü, kalıp yargı da bilişsel içeriğini ifade eder. Hoşlanmadığımız gruplara ilişkin kalıp yargılarımızın içeriği tamamıyla olumsuz değildir. Bazı durumlarda ırkçı bir beyaz bile, siyahların “atletik” ve “iyi müzisyen” olduklarını kabul edebilir. Ancak olumlu görünen bu nitelemeler bile “siyahlar spor ve müzikten başka bir şey bilmezler” gibi bir bağlamda kullanılınca olumsuzlaşır. Aynı şekilde, grupları nitelemek için kullandığımız sıfatlar olumlu iken, yaşadığımız olaylarla birlikte aynı sıfatlar olumsuz anlamlar yüklenebilmektedir. Örneğin, Nazi Almanya’sında Yahudilerin mazlum olduklarına inanılıyordu. Daha sonra yaptıklarıyla bu özellikleri unutulmuş, yani olumsuz bir anlam kazanmışlardır.

VE BİR DE M E D Y A SAYILABİLİR…..

Bu sırada kalıp yargıların oluşmasında ebeveynlerin ve akranların rolü unutulur ve bunun eskiden de böyle olduğu düşünülür. Yetişkinlik çağında ise o, artık daha geniş bir sosyokültürel yapının neden olduğu önyargılara sahip biridir. Sosyologlar ve antropologlar, önyargı ve ayrımcılık nedenleri olarak sosyokültürel faktörlere vurgu yapmaktadırlar. Bu sosyokültürel faktörler arasında;

Şehirleşme, makineleşme ve karmaşanın artma fenomeni,

Belli grupların yukarı doğru yükselme hareketliliği,

Yetenek ve eğitime fazlaca vurgu, iş (meslek) yetersizliği ve “öteki” ile rekabet,

Zaten sınırlı olan kullanılabilir alan üzerinde nüfus artışı ve yeterli konut olmayışı,

Birçok insanın geçim standardındaki yetersizliğin başkalarına (diğer insanlara, organizasyonlara, kitle iletişim araçlarına…) bel bağlamaya neden olması ve davranışların taklitçi tiple sonuçlanması,

Ahlakî değişmelerle birlikte ailenin rolü ve fonksiyonunun değişmesi

Çocuğun çevresinde söylenilen sözler, yapılan davranışlar, yargılamalar, dedikodular, uydurulan lakaplar çocukların zihinlerinde izlerini bırakırlar ve onların da ebeveynleri veya komşuları gibi aynı önyargıları benimsemelerine yol açar. Böylece çocuk kesin özdeşleşmeler kurarak hayatta bazı yerlerinin olduğunun farkına varmaya başlar. Gelişen egosu, ben neyimin yanı sıra ben ne değilim den oluşur. Kendi tarafındakilere ve başkalarına nasıl davranırım üzerinde kavramlar geliştirir. Akran grupların etiketlerini kullanır. Liseye gittiklerinde ise çocukların kalıp yargıları neredeyse erişkin topluluğunun kalıp yargılarının düzeyine yaklaşmış olur.

Sosyal öğrenme yoluyla edinilen önyargılar çok küçük yaşlarda aile içinde öğrenilmeye başlar. Çocuk, sen kimsin diye sorulduğunda etnik veya dinî grup üyeliğine göre cevap verebilir. Bunun yanında bazı grup etiketlerini öğrenmiştir; bu grup etiketleri küçümseyici sıfatlar içeriyorsa, çocuk bu kelimelerin yalnızca öfkeli olunduğunda ya da kötü söz söylenirken kullanıldığını bilir. Çocuk biraz büyüyüp okula gitmeye başlayınca, içinde yetiştiği mahalle, kasaba onu etkilemeye devam eder.

Önyargı psiko-sosyal nedenlerin yanı sıra, pratikte sağladığı sosyo-ekonomik avantajlar açısından da değerlendirilmiştir. Klineberg, önyargıların pratik bir amaca yönelik olabileceğini ve bazılarının bundan yarar sağladığını, çeşitli örnekler vererek açıkça ortaya koymuştur. Kölelik ve sömürgecilik dönemlerinde önyargıların ekonomik yararları açıktır; bu sayede beyazlar istedikleri her şeyi ele geçirmişlerdir. Nazi Almanyası’nda Yahudilerin işgal ettiği mevkiler, seçimler öncesinde partizanlara vaat edilmiş ve bu az çok yerine getirilmiştir. Fakat yine de önyargılı kişiler genelde ekonomik güdülemeleri gizleyerek daha soylu nedenler gösterirler. Herder ise, “önyargı zamanında iyidir” der. Çünkü insanı mutlu kılar. Halkları kendi merkezine getirir ve onları köklerine sağlam bir şekilde bağlar. Freud açısından da önyargı önemli sayıda insanı sevgide birleştirme kapasitesine sahiptir. Önyargı, bize verilmiş olan hayatı korumaya yönelik iş görür. Bireylerin ve sosyal hayatın savunma mekanizmalarından biridir. Bireyin ve grubun varlığını sürdürmesini sağlayarak bozulma ve dağılmaya karşı koruma sağlar.

Prothro’nun bir “Amerikan açmazı” olarak değerlendirdiği önyargılar, aileden, öğretmenlerden ve arkadaşlardan edinilmiş tutumlardır. Bu nedenle önyargıları öğrenme sürecinin bir parçası olarak da görmek gerekmektedir. Önyargılar, bizim tecrübe yoluyla elde ettiğimiz tüm değer sistemlerine veya tutumlara uygulanan açıklayıcı ilkelere tabidir. Kaldı ki önyargının gerçeklik üzerinde yaptığı çarpıtmalar ilk çocukluk yıllarında görülmez, sonradan belirir. Eğer sosyal hiyerarşinin dayattığı engeller olmazsa, fiziksel görünüş bakımından farklı insanlar arasında derin dostluklar kurulabilir.

Önyargıyı yalnızca psikolojik acıdan ele alış, bireysel düzeyde durumu açıklasa bile, toplumsal düzeyde bazı sorular cevapsız kalmaktadır. Bu nedenle önyargıyı sadece psikolojik açıdan inceleyerek, psikolojiye indirgememek gerekir. Olayları sosyal psikoloji açısından ele alma, sosyal olgu düzeyinden başlayıp kişilik düzeyinden geçerek yine sosyal düzeye geçer. Bu bakımdan önyargıyı incelerken tarihsel, sosyo-kültürel nedenleri göz önünde bulundurmak gerekir. Çünkü insan davranışları içinde oluştuğu bağlamdan bağımsız incelenmezler. Önyargıyı uyaran koşullar hakkında bilgiye sahip olmaksızın tek tek bireyler düzeyinde analiz yapmak, sadece kişilik özelliklerinin bir betimlemesi olmaktan öteye gidemez. Öyleyse önyargıyı uyaran sosyo-psikolojik faktörler nelerdir? Deaux ve arkadaşları, söz konusu faktörleri tarihsel, ekonomik, durumsal (fenomenal), kişiliksel ve sosyokültürel nedenler başlıkları altında sıralamışlardır.

Yapılan değerlendirmelerden hareketle önyargı hakkındaki psikodinamik teorileri iki grubta toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi, önyargıyı insanî durumlarda aramaktadır; çünkü, engellenme insan hayatında kaçınılmazdır. Engellenme ve mahrumiyet, kontrol edilemeyen ve muhtemel olarak etnik azınlıklara boşaltılan düşmanlık içtepilerine kılavuzluk eder. Engellenme sonucunda, saldırılabilir bir hedef bulunamadığında engellenmeden doğan sonuçlara karşılık asıl hedef yerine başka hedeflere, “şamar oğlanı” veya “günah keçisi” (scapegoating) hedefine saldırılır. Zencileri linç etme, sinagogları yakma ve azınlık gruplarının temsilcilerine saldırma böyle davranışların örnekleridir.

Psikodinamik teorilerden ikincisi, önyargının ancak zayıf bir karakter veya kusurlu bir kişilik yapılanmasına sahip bir insanda gelişeceği noktasına odaklanmıştır. Bu görüş, önyargıyı normal bir durum olarak kabul etmez; önyargı nevrotik insanların güvensizliği ve şiddetli anksiyetenin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Pettigrew, psikodinamik yaklaşımların her birini, bir dışlama süreci olarak tanımlamaktadır. İnsanlar dış olayları kendi kişisel algılarına göre yorumlamaktadır. Örneğin titizlik takıntısı olan bir kişi, insanları dağınık ve düzensiz olarak görebilir. Böyle bir durumda kişi kendi psikolojik “takıntıları”nı yansıtmaktadır. Bu teoriye göre, eğer önyargıyı değiştirmek istiyorsak, direkt olarak önyargılı kişinin üzerinde odaklanmak gerekmektedir. Fakat yine de bazı önyargılı insanların durumunu açıklamada, psikodinamik yorumlar uygun düşmeyebilir. Bu açıdan, psikodinamik yaklaşım, sosyal yapının her yerine sinmiş olan önyargı ve ayrımcılığı açıklamada tek başına yeterli olmamaktadır.

Sonuçta ebeveyn figürleri tüm erdemlerin somut sembolü olurken, diğerleri kötülüklerin sembolü olmaktadır. Bu anlayış önyargılı ayırımı kişilik psikodinamiğine dayayarak açıklamaktadır. Kişinin güdülerinin doyumu engelleniyorsa ortaya çıkan sıkıntı saldırganlığa dönüşecek, bu saldırganlığın doğrudan ifadesi toplumca hoş görülmediğinden, yön değiştirerek toplumun hor gördüğü azınlık gruplarına ya da “dış grup”lara karşı ayırımcı önyargı şeklinde ifade edilecektir.

Farklı insanlar, milliyetler ve etnik gruplar hakkında katı ve kapalı kanaatleri vardır. Diğer gruplardan katı bir şekilde söz ederler. Çocuklukta ebeveynlerine karşı hissettikleri çift yönlü duygularını ifade edememeleri nedeniyle zihinlerinde bir klikleşme oluşur; bu duygular iyi ve kötü diye ikiye ayrılır. Olumlu yanlar ana babaya bağlı kalır, olumsuz ve düşmanca duygular ise başka hedeflere (örneğin azınlıklara veya sosyal normlardan sapanlara) yöneltilir.

Otoriteryen Kişilik yazarlarına göre de, önyargı bilinçaltı ihtiyaçların, çatışmaların ve savunma mekanizmalarının bir ifadesidir. Onlar, önyargı ve stereotipleri kişiliğin bir boyutu olarak değerlendirmişlerdir. Bu görüş, ebeveynin çocuklar üzerindeki etkilerinden yola çıkmaktadır. Bu görüşe göre önyargı, olumsuz erken çocukluk çağı tecrübeleri ve engellenme sonucu beliren saldırganlık duygusunun yön değiştirerek dışgruplara yöneltilmesidir. Onlara göre, önyargılı kişiler, diğer insanlarla onların kişisel niteliklerinden ziyade, onların sosyal rollerini ve etnik grubunu betimleyen hazır klişelerle bakarlar

İnsana ait ürünü her durumu insan psikolojisine ve insan kişiliğine bağlayan psikanalitik yaklaşıma göre önyargı psikodinamik bir süreçtir. Psikanalistlere göre önyargılar ve kalıpyargı (stereotype)lar insanın doğal bir eğilimiyle ilişkilidir. Bu yaklaşım sahipleri, ilk çocukluk yıllarında yaşanan engellenmelerin duygusal gerilimler yarattığını ve ileriki yıllarda içinde bulunulan durum tarafından haklılaştırılmayan birtakım saldırganlık ve düşmanca duygular duyulduğunda, bunların yansıtma mekanizması (projection) vasıtasıyla başkalarına yüklendiği şeklinde bir model geliştirmişlerdir. Gerçekte kişinin önyargılı tutumu, kendinin de farkında olmadığı yıpranmış olan egosunu tamir etmek ve yükseltme ihtiyacını karşılamaktadır.

Önyargı öteki şahıs ve gruplara karşı hoşgörüsüz, haksız ve ayırımcı tutumlardır. Dogmatik kanaatleri içerdiği için değiştirilmesi oldukça zordur. Bireysel ve toplumsal ilişkileri ve dengeleri bozan önyargılar psikolojik, tarihsel, ekonomik, durumsal ve başka sosyokültürel faktörlerden kaynaklanabilmektedir. Davranış bilimlerine göre insan davranışları nedenlidir. O zaman, bireyin farklı ve yabancı kişi, grup ya da düşüncelere karşı önyargısı (peşin hükmü) nereden gelmektedir? Önyargı nedeni sayılabilen bireysel motifler hakkındaki anlayışların çoğu, direkt veya dolaylı olarak Freudyen teorilerden etkilenmiştir. Freud’un önyargı ile ilgili iki temel görüşü vardır: “Dış grup” (outgroup) düşmanlığın kaçınılmazlığı ve önyargının grubu bir arada tutma işlevidir. Freunda göre. “önyargının, bir kısım insanların saldırganlık göstermelerini gerektirmesi kadar, önemli sayıda insanı da sevgide birbirine bağlaması her zaman mümkündür” ifadesi buna örnektir.

Önyargıların birçok ortak özellikleri bulunmaktadır. Söz konusu özellikler şöyle sıralanabilir:

Önyargılar ussal olarak kuşku ve eleştiri ile karşılanması gerekirken, ilk elden kabul edilen görüş ve kanaatlerdir.

Yalnızca duygu, ruh durumu, heyecan ve dürtülerden kaynaklanırlar.

Deneyim ve bilgiden kaynaklanmaksızın belirli kişi, grup ve nesnelere karşı takınılan çoğunlukla olumsuz tutumlardır.

Herhangi bir eleştiriden geçirilmeksizin genelleştirilip, belirli kuruluşlara ve kişilere mal edilen bazı niteliklerdir.

Kimi zaman özenle soyutlanan, kimi zaman da ısrarla belirtilen niteliklerdir.

Olumsuz olarak nitelendirilmek istenen bireyler, gruplar veya nesnelerin yoksun tutulmaya çalışıldığı bazı değerlendirmelerdir.

Bireylerin veya herhangi bir şeyin lehinde ya da aleyhinde önyargıya dayalı fikir, peşin hüküm olarak tanımladığımız önyargı, psikolojideki kullanımında, sadece inançlar ve fikirler hakkında peşin hükmü değil, aynı zamanda duygusal çağrışımı da içerdiğinden geniş bir anlam kazanmıştır. Fakat birey veya şeylerin bizatihi kendisinden ziyade onların toplumsal grupları ve grup üyelikleri hakkındaki görüşlere hasredilmiş olması bakımından da psikolojik kullanımda anlamı daralmıştır. Bu nedenle psikoloji biliminde önyargı iki görünüşe sahip bir tutum olarak değerlendirilir: Belli sosyal gruplar hakkındaki görüş, inanç ve fikirlerin muhtevasından ve tabiatından meydana gelen bilişsel (cognitive) görünüş; duygu ve değer birleşmesinden oluşan duygusal (affective) görünüş.

Önyargıda muhakeme etmeden bir konum alış söz konusudur. Önyargı akıl öncesidir, rasyonel bir teste tabi tutmadan yaptığımız bir tercihtir ve rasyonel terimlerdeki motivlere yoramayacağımız sezgiler ve içgüdüler ile belirlenir. Her tür usa vurumsal işlemden önce gelen önyargılar üç değişik biçimde kendini gösterir:

Gelişigüzel bir gelişmenin ve büyümenin sonucu olarak ortaya çıkabilir (bu akılcılık normuyla başlayabilir).

Bazen tecrit, dışlama ve hakların inkârına götürebilir (bu da adalet normundan hareket eder).

Ve sonuçta önyargı küçük görmeye, reddetmeye götürür; bu da insan hissiyatının bir biçimidir.

Bu ayırımlarda duygusal, düşünsel ve davranışsal ögenin bulunduğu görülmektedir. Bu öğelerin etkisi altında kişi dışlama davranışında (discrimination) bulunur. Başka bir deyişle aynı koşullar altında aynı biçimde davranılması gereken iki kişiye farklı farklı davranışlarda bulunur. Örneğin lokantaya giden iki müşteriden birine dış görünüşünden dolayı daha kötü muamele edilebilir. Dolayısıyla önyargı olumsuz bir tutumdur ve birçok sosyal durumda kendini gösterebilir.

Yapılan tanımlarda da görüleceği üzere, önyargıda diğer insanları grup aidiyetlerine göre değerlendirici bir tutum söz konusudur. Önyargılar, belirli bir dış grup hakkındaki olumsuz dogmatik kanaatleri içerdikleri için bir taraftan çok önceden ifade edilmiş, olgunlaşmamış, her türlü kanıttan önce peşinen karar verme ve diğer taraftan da bireyden ziyade gruba yönelik oluş söz konusudur. Eğer önyargılar davranışa dönüşür ise, artık bunun adı ayrımcılık (discrimination) dır. Yani önyargı bir tutum, ayrımcılık ise bir davranıştır.

Önyargı kavramı ile ilgili çok sayıda tanım yapılmıştır. Bu tanımlardan bazıları şöyledir:

Irk, etnik köken, din, cinsiyet, meslek, eğitim düzeyi, vb. ile tanımlanan bir grubun üyelerine yönelik çoğunlukla olumsuz, düşmanca bir değerlendirme ve tutum.

Bir olay, insan, durum, vb. konusunda yeterli bilgiye sahip olmaksızın oluşturulan bir kanı veya tutum.

Harding ve arkadaşları önyargı (prejudice)yı başka şahıslara veya gruplara karşı hoşgörüsüz, haksız ve ayrımcı tutumlar olarak tanımlar.

Goldstein ise, bir grup veya o grubun üyeleri hakkında olumsuz bir değerlendirme olarak tanımladıktan sonra önyargıyı iki tipe ayırır: “Öteki”ni olumsuz bir değerlendirme ve “öteki”ne karşı olumsuz bir davranış.

Schleiermacher’e göre ise “önyargılar yan tutma ve acelecilikten kaynaklanır”. O’na göre, yan tuttuğundan dolayı otoritelere itaat eden kişide peşin hükümler bulunur. Bireyi belirleyen peşin hükümler onun yan tutmasından kaynaklanır. Önyargı (veya hoşgörüsüzlük), hissedilebilir ve açığa vurulabilir bir şeydir. Bir grubun tamamına veya bir şahsın doğrudan kendisine yöneltilebilir. Çünkü o şahıs, artık bir grubun üyesi olarak algılanmaktadır.

Bir tutum olarak önyargıların üç bileşeni vardır:

Bilişsel bileşen: Toplumsal grubun üyeleri veya tutumun nesnesi hakkındaki inançları içerir.

Davranışsal bileşen: Grup üyelerine karşı yapılan davranışlar. Dış gruba üye olduğu için bir kişiye negatif şekilde davranmak önyargının davranışsal bileşenidir.

Duygusal bileşen: Grup üyeleri hakkındaki duygular.

Önyargı, birçok sosyal durumda kendini gösteren ve kökü derinlere inen olumsuz bir tutumdur. Önyargının, iki temel öğesi bulunmaktadır: (1) bir grup ya da kişiye karşı olumsuz bir duygu, (2) kalıp yargı, bireyleri tanımadan onları bir grubun üyesi gibi yargılamak. Önyargıda hem duygusal hem de düşünsel öğeler bulunmaktadır. Bu iki öğenin etkisi altında bulunan birey, ayırt edici davranış (ayrımcılık) sergiler. Başka bir deyişle, aynı koşullar altında aynı biçimde davranılması gereken iki kişiye farklı davranışlar gösterilir. Bir filmin sadece 5–10 saniyelik parçasını görüp filmin ‘iyi’ veya ‘kötü’ olduğu kanısına varmak, buna basit bir örnektir. Olumlu veya olumsuz olabilen bu tür kanılarda kişisel beklentiler kadar (gerilim filmlerinden hoşlanıyorsak ve gördüğümüz ‘parçada’ gerilim varsa, film ‘iyidir’) duruma özgü etkenler de (başrolde sevdiğimiz aktörler, aktristler varsa, film ‘iyidir’) rol oynar.

Son derece duygu ağırlıklı (söz konusu kişilere karşı kuşku, korku veya nefret yüklü), sterotipik olan ve tersine kanıtlardan kolay kolay etkilenmeyen bu tür tutumlar, söz konusu kişilerin olumsuz, nahoş özelliklere sahip oldukları inancına dayanır. Önyargılar tipik olarak ebeveynlerden, arkadaşlardan, sosyal gruplardan alınır ve azınlık gruplarını günah keçisi olarak kullanmak, başkaları karşısında üstünlük hissetmek, vb. ruhsal nedenlerle sürdürülür. Önyargının davranışsal olması, yani davranışlara yansıması gerekmez, hatta kişi önyargılı tutumunu gizlemeyi de tercih edebilir.

Önyargı (veya peşin hüküm) kavramı; “belirli bir grubun üyelerine, salt bu gruba aidiyetleri nedeniyle ve toptan gösterilen olumsuz tutum” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu olumsuz tutum, gerçek kanıtlardan yoksun olarak peşinen üretilmiştir. Genellikle de bireyden çok gruba yöneliktir. Başka bir deyişle, önyargıda bir yandan önceden ifade edilmiş, olgunlaşmamış, her türlü kanıttan önce peşinen karar verme; öte yandan bireyden ziyade gruba yönelik olma söz konusudur.

Günlük hayatta da sıkça kullanılan önyargı kelimesi, bir gruba karşı yöneltilen negatif duygu ve tutumlardır. Allport, herhangi bir gruptan bir kişiye, sadece o gruba ait olması nedeniyle gösterilen muhalif ya da düşmanca tutumlar olarak tanımladığı önyargıların, kategorik düşünmenin ve stereotiplerin yani aşırı genellemelerin ve insanlardaki doğal bir eğilimin sonucu olduğunu iddia etmektedir.

Allport’a göre, antik dönemden önce “önceki karar ve deneyimlere dayanan bir yargı” anlamında “prejudicium” terimini kullanılmıştır. Daha sonra bu kavram İngilizcede “gerçekler hakkında bir inceleme yapmadan ve düşünmeden oluşturulmuş bir yargı” anlamını kazanmıştır. Bugün artık, “önceden varılmış ve desteklenmiş bir yargıyla birlikte bir şeyin lehinde ve aleyhinde olma durumuyla ilgili duyguları da içerecek şekilde genişletilmiştir.

Çevremizi anlamamıza ve ona hâkim olmamıza katkı sağlayan aynı kalıp yargılar, önyargıları beslemeye de hizmet eder. Sosyal kalıp yargılar genellikle mantıksız ve haksız nitelemeler olarak görülür. Çünkü grubun her bir üyesi için geçerli olsun ya da olmasın, olumsuz özellikler, grubun tamamına aşırı bir şekilde genellenir.

İnsanlar çok geniş insan gruplarını birkaç kaba özellikle nitelemeye hazırdırlar.

Kalıp yargılar çok yavaş değişmektedir.

Kalıp yargılarda meydana gelen değişiklikler, genellikle sosyal, politik ve ekonomik değişikliklere bir tepki sonucu ortaya çıkmaktadır.

Kalıp yargılar çok küçük yaşta edinilmekte ve sıklıkla çocuk, grup hakkında hiçbir şey bilmeden önce, onun hakkındaki kalıp yargıları öğrenmektedir.

Gruplar arasında sosyal gerilim ya da çatışmalar ortaya çıktığı zaman, kalıp yargılar daha fazla dile getirilmeye başlanmakta ve daha düşmanca bir nitelik kazanmaktadır. Bundan sonra kalıp yargıları değiştirmek daha zor olmaktadır.

Kalıp yargılar yanlış ya da kesin olmayan (şüpheli) imgeler değildirler, onları belirli bir bağlamdaki gruplar arası ilişkileri anlamlandırmaya hizmet eden araçlar olarak görmek daha doğrudur.

İnsanları belli kalıp yargılar içine sokma, duygusal bir işlem değildir. Ayrıca kasıtlı olarak karşıdakini istismar etmeye yönelik bir davranışta değildir. Bu sadece, çok karmaşık olan dünyayı basitleştirmenin bir yoludur. Bir sosyal grup hakkındaki kalıp yargılar, bize o grup hakkında kestirme yoldan bir fikir, bir bilgi verir. Bu, çoğu zaman o grubun üyesi ile karşılaştığımızda onun davranışı hakkındaki beklentimizi ve ona karşı davranışımızı önceden ayarlamamıza yardım eder.

Bir grubun bütün üyelerine yönelik sabit, aşırı basitleştirilmiş, aşırı genelleştirilmiş, genellikle önyargılı bir kanı; bir grubun tüm üyelerinin paylaştığı düşünülen olumlu veya olumsuz özellikleri taşıyan bilişsel bir şemadır. “Bütün Yahudiler cimridir”, “bütün gençler gürültülü müzik dinler”, vs. kişilerin eşsiz, bireysel özelliklerini göz ardı eden ve hepsine ortak özellikler yükleyen sterotipleştirme, korku, ekonomik sıkıntılar, günah keçisi bulma gibi çeşitli güdülemeleri yansıtabilir.

Kalıp yargı (Sterotip, Basmakalıp Düşünce) Birkaç saniyeliğine gözlerinizi kapatın ve şu insanların görünüşleri ve özellikleri hakkında hayal kurun; “bir taksi şoförü”, “bir şirket yöneticisi”, “bir manav” ve “bir doktor” Büyük bir ihtimalle bu insanları tarif etmek sizin için çok zor olmayacaktır. Çünkü kafamızda bu insanlar ve daha pek çoklarına ait imgelerle ya da daha teknik bir ifadeyle, kalıp yargılar ile dolaşırız. “Kalıp yargılar, bir sosyal grubun üyeleri hakkında yaygın bir biçimde paylaşılan genellemelerdir.”

Stereotip (kalıp yargı) kavramı, etimolojik olarak ‘Streos (sağlam, dayanıklı, katı)’ ve ‘Typos (karakter, nitelik, tip)’ sözcüklerinden oluşmaktadır. İlk kez Lippmann tarafından ortaya atılan bu terim, kafamızdaki imajlara işaret etmektedir. Kalıp yargı, diğer insanları içine yerleştirdiğimiz kategorileri ifade etmekte ve diğer bir bireyi veya bireyler grubunu tanımlamak için kullandığımız basitleştirilmiş betimsel kategorileri nitelemektedir. Kalıp yargılara sıklıkla hedef olan gruplar; yaş, cinsiyet, meslek grupları, azınlık grupları ve milliyetlerdir.

Kalıp yargı, “önyargıyı muhafaza eden bilişsel çerçevedir. Kalıp yargı, bir grubun üyeleri hakkında, sadece o grubun üyeleri olmaları nedeniyle sahip olunan bir dizi inanç ve beklentilerdir.

Kalıp yargılar, dış grubun çok basitleştirilmiş imgeleri olup, genellikle dış grubu küçümseyici bir yaklaşımı içerir. Ayrıca tümüyle gerçeği yansıtmayabilir. Her kalıp yargı, bir sosyal kategoriye ait özellikleri içerir. Sosyal kategoriye ait özellikler, kişiliğe ilişkin değerlendirmeler, duygusal değerlendirmeler ya da davranışsal değerlendirmelerdir. Kadınlar “sosyal zekâları yüksek, duygusal ve romantik, geveze ve ev işi yapan insanlar”, ya da erkekler “ciddi, soğukkanlı, mantıklı ve rasyonel, duygularını belli etmeyen insanlar” örneğinde olduğu gibi.

İnsanları sırf grup üyelikleri nedeniyle dezavantajlı duruma koyup o doğrultuda davranmaya “ayrımcılık” adı verilir. Uzunca süre ayrımcılığa maruz kalan bazı dış grupların, kendilerine atfedilen özellikleri paylaştıkları ve benlik imgelerinin kalıp yargı yönünde değiştiği gözlenebilmektedir. Başka bir deyişle, önyargı, kalıpyargı ve ayrımcılık, grupların “baştan kendisini yenik”, “kaybetmeye mahkûm” hissetmesine ve beklenti düzeylerinin düşmesine neden olabilmektedir. Şimdi bu kavramları ayrıntılı olarak irdeleyelim.

Böyle grup düşmanlıklarının kendi aralarında birbiriyle ilişkili fakat ayırt edilebilir üç bileşeni vardır. Bunlar; “kalıpyargı” (stereotip), “önyargı” ve “ayrımcılık”tır. Kalıpyargılar bilişseldir. “Kalıpyargılar”, grup üyelerinin en yaygın özelliklerine ilişkin inançlardır. Önyargı duygusaldır. Hedef bir gruba yönelik olumsuz duygulara “önyargı” denilir. Ayrımcılık ise, davranışsaldır.

Bizden olmayan, üyesi olmadığımız gruplara da “Dış grup” adı verilir. Dış gruplar benimsenmez. Sosyal psikolojide, üyesi olunan “iç grup” ile üyesi olunmayan “dış grup”; “biz” ve “onlar” karşıtlığını ifade etmektedir. Bu karşıtlığın doğurduğu temel sonuçlar; dış grubu “onların hepsi aynı” şeklinde genellemek ve “iç grubu” kayırmaktır. Bu durum, sosyal psikoloji terimleriyle, bir yandan kategoriler arası farklılaşmanın, öte yandan kategori içi benzeşmenin abartılmasıdır.

Sosyal kimlik kuramına göre, grup davranışının kendisine özgü bazı özellikleri bulunmaktadır. Bu özellikler, kendi grubunun en iyi olduğuna inanma, grup içi önyargı ve tarafgirlik, dış gruplarla rekabet ve onlara yönelik ayrımcılık vb. şeklindedir. İnsanları kategorize etmenin en yaygın yolu, dünyayı bizden olanlar ve olmayanlar şeklinde algılamaktır. Bizden olanlar, yani bizim de üyesi olduğumuz gruba “İç grup” denir. İç grup üyelerce benimsenir. 

Yetenek ve özlemlerimiz, yaşımız cinsiyetimiz, ait olduğumuz etnik grup ya da ırk temelinde yaftalanır ve bu yaftaya uygun bir muameleye maruz kalabiliriz. Ama kendimizi aynı şeyi başkalarına yaparken de bulmamız ihtimal dâhilindedir. İşte paradoks buradadır. Önyargı toplumsal açıdan hoş görülmeyen bir davranış olsa da toplumsal hayata sızmış bir durumdadır.

Önyargının kurumsallaştığı toplumlarda bile, uygulanan politikanın gerçekte önyargı olmadığını ispatlamak için çok incelikli gerekçelere sığınılmaktadır. Güney Afrika’daki apartheid rejimi kurumsallaşmış önyargının klasik bir örneği durumundaydı. Söz konusu rejimin bu politikası, kültürel farklılıkları tanımak ve bu farklılıklara saygı duymak şeklinde ambalajlanarak insanlara bu şekilde sunulmuştur.

Liberal demokratik toplumlarda yaşayan insanların çoğu önyargıyı hiçte hoş olmayan ve insana yakışmayan bir davranış olarak görmektedirler. Bu toplumlarda “ırkçı” ve “yobaz” gibi yaftalar hakaret olarak değerlendirilir. Ancak neredeyse çoğumuz, şu ya da bu biçimde, önyargılara iç içe bir durumda bulunmaktayız. Her an hakkımızda ya nispi küçük varsayımlarda bulunulabilinir ya da şahsımıza yönelik kaba ve saldırgan bir bağnazlığı ve hatta şiddete başvurulabilinir.

Bir önyargıyı parçalamak, atomu parçalamaktan daha zordur. Albert Einstein

Önyargının en korkunç yönlerinden biri, bir “dış grubun” dehümanize edilmesi durumudur. İnsanlar insandan aşağı bir yaratık olarak görülmeye başlandığında, onlara yönelecek düşmanlık, esas olarak, bir böceği ezmekten farklı olmayacaktır. Dehümanizasyon olgusu her zaman her yerde görülebilen bir şeydir. Dünyada yaşanan acı ve ıstırapların büyük bir çoğunluğuna, kısıt altına alınmış imkânlarla, dar ufuklardan fiziksel şiddet ve jenoside (soykırım) uzanan bir yelpazede önyargı başrol oynamaktadır.

Önyargı ve ayrımcılık, hiç kuşku yoktur ki, insanlığın karşı karşıya kaldığı en büyük sorunlardan ikisidir. Evet, bir grup insanın başka bir grup insandan (o grubun içindeki çocukları ve bebekleri işkenceden geçirip öldürecek derecede) nefret ettiğinde önümüzde çok ciddi bir sorun var demektir. Önyargı ve ayrımcılık toplumsal barış, emniyet ve huzurlu bir yaşam açısından büyük bir engel teşkil ettiği için, bunların sebep ve sonuçlarını anlamak insanlığı bekleyen en önemli ve öncelikli işlerden birini teşkil eder. Bugün insanları aya götürebilir, canlıların genetiğini değiştirebilir, organ nakli yapabilir, internet yoluyla dünyanın en ücra köşelerine bile ulaşmak suretiyle herkesle görüşebilir hatta ölüme bile geçici bir hayat rengi bile verebiliyoruz. Ancak şöyle bir çevremize baktığımızda Almanların Yahudileri, İsrail’in Filistinlileri, Sırpların Boşnakları, Hindu Rahiplerinin Myanmar’lı (Ache) Müslümanları, Suriye’nin kendi insanlarını, Afrika’daki komşu kabilelerin palalarla birbirlerini katletmesini önleyemediğimizi dehşet ve ibretle izlemekteyiz. 

Savunma mekanizmalarının görevi, engellenme ve çatışmanın kişide oluşturduğu kaygıları, huzursuzlukları ve gerilimleri bir dereceye kadar hafifletmektir. Bunlar, engellenme durumunda gerçeğe uygun çözüm yolları bulununcaya kadar insanın ümitsizliğe düşmesini önler ve kişinin iç çatışmalara ve engellemelere karşı dayanma gücü artar.

Bazı kişiler tehlikeli isteklerin yarattığı gerilimi diğer savunma mekanizmalarıyla kontrol edemez ve dürtülerini dışarıya vurarak boşalmaya çalışır. Bu yönteme dışa vurma veya dışlaştırma denir. Bu yöntemi çocuklar daha çok kullanırlar. Haksızlığa uğrayan birinin haksızlığın nedenine karşı bedensel saldırıya geçmesi veya onunla ilgili bir nesneye zarar vermesi genellikle toplum tarafından iyi karşılanmaz. Bu durumda kişi, toplumun cezalandırılmasından çekindiği için gerilimini pek dışa vurmak istemez. Mesela, kan davası, veya öç alma buna örnektir.

Gerginliklerin kaynağı psikolojiktir. O halde gerginlikleri akla uygun hale getirerek ortadan kaldırmak mümkündür. Kişiler kendilerinin doğru kabul ettiği ve tatmin olduğu açıklamalarla kendilerini gerginlik ortamından kurtarabilmektedirler. Kişilerin akla uygun hale getirmede kullandıkları bazı ifadeler:

  • Bu iş benim gibi genç ve tecrübesiz birisi için çok zor.
  • Bu bir görev olabilir ama bana göre değil, bana hiçbir şey kazandırmaz, bunun için başarısızlığıma gülüp geçebilirim.
  • Ben kinci ve kötü değilim. Ben bu insanlara kızmıyorum, ancak onlar benden nefret ediyorlar.

Ket vurma: Bu savunma mekanizmasında uyarımların varlığına rağmen, kişi çatışma ve kaygıdan kurtulmak için bir davranışın başlamasını ya da başlayan bir davranışın sürdürülmesini engellemektedir. Mesela, kişi çevrenin hoş karşılamayacağını zannettiği düşünceleri ortaya koymaktan kaçınabilir. Bilinçli yapılan ket vurmalar zamanla bir davranış şekline dönüşebilir. Kontratak davranış: Herhangi bir eleştiri veya kınama sonucu uğranılan bozulmadan kurtulmak için kişiler bunların doğruluğuna bakmadan bozulmaya neden olana karşı hemen saldırıda bulunur. Böyle bir durumda artık iletişim kurulamaz. Konu önemini yitirir ve sonunda kişilikler ön plana geçer.

Kişiler çocukluk ve gençlik dönemlerine ilişkin bazı özellikleri benliklerinde tutabiliyorlar. Bu özellikleri daha sonraki yaşamlarında da devam ettirebiliyorlar. Yani, bu özellikler daha sonraki yıllarda bir saplantı haline geliyor. Kişiliğin bazı yönlerinin gelişiminin belirli bir düzeyde kalması ve bundan dolayı da olgunlaşmanın gerçekleştirilmemesi durumuna saplanma denir. Saplanmanın oluşum nedenini açıklamaya çalışan bir kuruma göre bu mekanizma belirli bir gelişim döneminde aşırı doyum sağlanması ve çocuğun bu dönemi bırakmak istemeyişi sonucu ortaya çıkar.

Başka bir kuruma göre ise aynı etki belirli bir dönemde aşırı engellenmiş ve doyum bulamamış olması sonucu ortaya çıkar. Kişiliğin duygusal ve zihinsel yönlerinin sürekli gelişmesi ve olgunlaşmasıyla aşılır. Ancak bazı insanda kişiliğin bazı yönleri belirli bir düzeyde takılır ve gelişimini sürdüremez. Bu durum, bazı olgunlaşmamış kişilik öğelerinin sürekli olarak yaşanmasına neden olur. Böyle bir kişilik uyumlu bir bütünleşmeden yoksun kalır. Mesela, bir gelişme döneminde isteklerinin tatmini engellenmiş olan bir kişinin bütün yaşamı boyunca bu isteklerinin peşinde koşması gibi veya bir çocuğun annesine olan bağımlılığını yetişkin döneminde devam ettirmesi buna örnek olabilir. Saplantılar güdülerin doyumuna bağlıdır bu nedenle çocukluk ve gençlik dönemlerinde güdülerin doyum şekli kişiyi kaygıdan kurtarabilir.

İçe atımda kurulan duygusal bağlantı çok aşırı olursa, kişi kendi yetki ve imkânları üstündeki bütün sorunları benimseyebilir ve onları çözmek için aşırı çaba harcar. Bu nedenle sürekli kaygı ve gerilim içinde olur. Ayrıca başkalarının kaygılarını benimseyerek kendi kaygılarından uzaklaşmaya çalışır. Burada bir başkasının bütün varlığı ya da bir parçası benliğin içine sanki yenilip yutulurmuşçasına atılır. Mesela, içe atılmış bir sevgi nesnesine karşı duyulan kin ve nefret öyle ağır olur ki, kişi içindeki bu nesneyi öldürmek isteyebilir. İntiharların bazı çeşitlerinde içe atılmış böyle bir nesnenin yok edilmesi amacı vardır.

Boyun eğme; çatışma ve kaygıdan kurtulmak için başkalarından gelen etkileri kolayca kabul ederek, tartışmadan bunlara uyum göstermek demektir. Boyun eğme kimi insanda sevgi kazanma çabası olarak ortaya çıkar. Ancak bu çaba yerini zorlamalı bir boyun eğme tutumuna bırakır. Bu insanların sevgiyi bulabilme umutları da yoktur ve uysal davranışlarını, sevgi kazanmaktan çok, güvenlik kazanmak için geliştirmişlerdir. Bu tür tutumlar, “Boyun eğersem beni incitmezler” biçiminde özetlenebilir. Böyle bir insanda, kaygının yoğunluğu sebebiyle sevgiye inançsızlık kesindir. Bu nedenle çevrelerindeki insanların tümüne, ayrım yapmaksızın boyun eğerek güvenlik sağlarlar.

Çocukluk dönemlerinde bunun kişilik gelişmesindeki olumlu etkisi inkâr edilemez, ancak insan bütün hayatı boyunca bu mekanizmayı kullanırsa bazı düşünceleri yorumlamadan körü körüne kabul eder. Bu ise, onun kişiliğini olumsuz yönde etkiler.

Kişi kendisinde kaygı, kızgınlık ve öfke yaratan nesneye veya olaya gücü yetmediğinde; kızgınlığını veya öfkesini gücünün yettiği kişiye yöneltmesi yer değiştirme metodudur. Mesela, evde ya da okulda eşyaları kıranlar, küçüklere ve hayvanlara eziyet edenler buna örnek olabilir. Kişinin yönetmekte güçlük çektiği duyguların yoğun olduğu durumlarda kullanılan yön değiştirme mekanizması iki şekilde işler. Yönetiminde güçlük çekilen duygu, ait olduğu nesne ya da durumlarla ilgisi olmayan bir nesne ya da duruma yöneltilir. Ayrıca, tehlikeli sayılan duygunun tetiklediği tepkinin yerine daha güvenli bir hedefe doğru bir başka tepki gösterilir. Kötüleme: Elde edilemeyen, erişilemeyen, ulaşılamayan kişilerin, nesnelerin veya amaçların kötülenerek kaygıdan kurtulma yoludur. Mesela, istediği işe giremeyen bir gencin işi veya sınavı yapanları, yine çalışkan olmayan bir memurun takdir alamadığı için amirini kötülemesi buna örnek olabilir.

Benimseme: Başkası gibi duyma, düşünme ve davranmadır. Böylece kişi bu yolla amacına ulaştığını zanneder. Bu savunma mekanizmasına daha çok çocukluk ve ergenlik döneminde başvurulur. Ancak benimseme süreci ergenlik döneminin sonunda tamamlanır. Çünkü bu dönemin sonunda genç artık kişiliğini kazanmıştır. Benimseme sürecinin çocuğun kişiliğinin gelişmesinde önemli katkısı vardır. Mesela, çocuğun kendini ünlü bir lidere benzetmesi ve onun gibi çalışkan olması ve dürüst olmayı benimsemesi buna örnek olabilir. Ancak kişi çocukluk ve ergenlik döneminden sonra da benimseme düzenini sık sık kullanır ve benimsediği kişileri de değiştirirse o zaman onun kişilik özellikleri tam olarak belirlenemez.

Burada kişi gerçek dünyada tatmin edemediği istek ve arzularını hayal kurma yolu ile tatmine çalışır. Hayal kurma çocukluk ve ergenlik dönemlerinde daha sık görülmektedir. Çünkü bu dönemlerde kişilerin birçok istekleri, kişisel veya toplumsal baskılar nedeniyle engellenmiştir. Bu engellenmenin yarattığı ortam hayal kurma yoluyla ortadan kaldırılır. Hayal kurma yaratıcılığı geliştiren bir durumdur, ancak hayal ile gerçek arasındaki sınır iyi ayarlanmazsa kişi hayal ettiği şeyleri gerçek gibi görmeye başlar ve sonuçta ruh sağlığı bozulur. 

Tatlı hayaller kurma ya da fantezi, bireyin çatışmalarının hayalinde çözümleyerek rahatladığı bir durumdur. Bireyler, olayları gerçekteki şekilleri yerine, olmasını istedikleri biçimde hayal ederler. Fanteziye, genellikle ergenlik döneminde çok rastlanır. Mesela, temizlikçilikten hiç hoşlanmayan bir bayan kendini hayal dünyasında temizlediği villanın hanımı gibi düşünerek, temizlikçiliğin verdiği kaygıdan kısa süreliğine de olsa kurtulur.

Çatışmalarla başa çıkmanın bir yolu da kendi güdülerimiz için başkalarını suçlamadır. Burada iki tür davranış söz konusudur. Birinde, birey beceriksizliğinin, yetersizliğinin, başarısızlığının nedenlerini başkalarında arar. Örneğin okulda başarısız olan çocuk, bu durumundan ana, babasını veya öğretmenini suçlar. Ya evde ona çalışma olanağı verilmediğini, ya da öğretmeninin onu sevmediğini ileri sürer. İkinci yansıtma biçiminde, kişi kendisinin olumsuz, çirkin, hatalı istek ve tutumlarını başkalarına yakıştırır. Ruhsal hastalıklarda yansıtma, algı ve düşünce sapmalarına, sanrılara (halüsinasyon) ve taşkınlıklara neden olur.

Endişeli bir durumdan, düşüncelerden, duygulardan ve etkilerden kaçmaktaki en karmaşık ve aynı zamanda en çok tatmin edilebilir metot, başkasını suçlamadır. Burada yapılan şey; dürtünün kendisine ait olduğunun kabul etme yerine başkasına mal etmeye uğraşmaktır. Bu mekanizmayı, çevresindeki insanların iyi niyet, doğruluk, başarı ve becerileri karşısında sürekli olarak şüphe, tenkit ve kötüleme tepkileri gösterenler, dedikoducular, iftiracılar ve kötüleyiciler kullanırlar. 

Bu kişilerin hiç kimseyi beğenmemesi, kimseye karşı güven duymaması, herkesten şüphe etmeleri esas yönünden kendilerine karşı olan tavır ve duygularını başkalarına yüklemek çabasından ibarettir. Gerçekten bu kişilerin kendilerine güvenleri yoktur, kendilerini suçlu, kötü ve yetersiz insan olarak görürler. Mesela, başarısız olduğumuzda bunun nedeninin başkası, uğursuzluk veya aksilik olduğunu kabul etmemiz veya sınıfta kalan öğrencinin suçu öğretmenine veya anne-babasına atması buna güzel iki örnek olabilir.

Bastırmanın en önemli yanı, kişinin zamanla motivasyonunu anlama kapasitesini kaybettirmesidir. Bu kaybetme ise, kişinin konulara daha güçlü bir şekilde rasyonel bakışını hatta ileride yapacağı davranıştaki kısıtlılıkları ağlar. İşte bazı anlaşılmayan nörotik davranışların çeşitleri bu açıklamalara dayandırılabilir. Eğer bastırma etkili bir şekilde kullanılırsa kişi anlatamadığı kontrol etmekte ve değiştirmekte aciz kaldığı şekillerde davranmaya zorlanılır. Çünkü düşmancıl bir etki bilinçaltından çekilmektedir. Saldırgan etkilerin bastırılması bir yandan çok gerekli görülse de genellikle tehlikeli bir problem çözme metodudur. Çünkü bastırma başarısızlıkla sonuçlanırsa bu çeşit saldırgan etkilerin tekrardan ve daha etkili bir şekilde ortaya çıkması mümkündür.

Bastırma: Genel anlamıyla, kişinin bir daha hatırlamak ve hissetmek istemediği şeyleri bilincinden atmaya çalışmasıdır. Sosyal örf, adet ve yasaklarla çatışma halinde olan ihtiyaç ve istekler bastırılmaya en yatkın olan şeylerdir. Bastırma tehlikeyi ortadan kaldırarak kişinin kendisini tehlikeden uzaklaştırmasıdır. Ancak bastırma sürekli olursa yani, kişi güdülerinden kaynaklanan her davranışın kaygı vereceğinden çekinip bunları bastırırsa, sonunda ruhsal durgunluk, donukluk ve sıkıntı ortaya çıkar.

Benliğin savunma düzenlerinden ilk tanımlanan ve diğerlerine de temel oluşturan mekanizmadır. Bu dürtü, anı ve deneyimlerin bilinçdışına itilmesi ve orda tutulmasıdır. Bu mekanizma ilk defa Freud tarafından ortaya atılmış ve çağdaş ruh hekimliğinin gelişmesinde temel bir kavram olmuştur. Üst-ben tarafından izin verilmeyen duygu ve düşüncelerin, alt-benden gelen isteklerin bastırılması, bu bastırılma için kuvvet sarf etmesi ve yanlış bir dünya algısının ortaya çıkmasıdır. Kısaca, bizde derin kaygı uyandırabilecek düşünceleri bilinçaltına iterek bastırır ve böylece olumsuz düşüncenin etkisi altında ortaya çıkabilecek kaygıyı önlemiş oluruz.

Kullanılma Sıklığına Göre Olumlu veya Olumsuz Olabilen Savunma Şekilleri. Kişiliğin gelişmesine olumlu etkisi olan, ayrıca başarılı savunmaların oluşmasına yardımcı olan savunma mekanizmaları da vardır. Bunlar belirli bir zamanda etkili olabilen ama daha sonra kullanmaya devam edildiğinde başarısız savunma düzenlerinin ortaya çıkmasına neden olurlar. Bu savunma mekanizmaları bilinçli ya da bilinç dışı olabilirler. Bu ayırıma giren savunma düzenlerinin bazıları şunlardır:

Hastalık hastası: Benlik tarafından kabul edilmeyen, olumlu doyum yolu bulamayan dürtülerin bedene yönelerek kişinin sürekli yakınmalarda bulunmasıdır. Bunun temelinde çevreden ilgi görmeyen bir kişinin sürekli yakınma yoluyla ilgi toplama isteği yatmaktadır. Bu yakınmalar genellikle yaşlılarda görülür. Bölünme: Duygusal ve coşkusal baskıların yarattığı kaygı ve endişeden kurtulmak için kendi aralarında birlik oluşturan etkinliklerin ayrı ayrı davranış biçimleri olarak ortaya çıkmasıdır. Yani kendi aralarında birlik oluşturan bir ruhsal etkinlik kümesinin, kişiliğin geri kalan bölümüyle bağlarını kopararak bağımsız bir biçimde etkinlik göstermesi durumudur. Mesela, düzensizlik ve karışıklıktan yakınan birinin arabasını yolun ortasında bırakıp geçişi engellemesi, doğruluktan söz eden birinin rüşvet alması buna örnek olabilir.

Bu mekanizma sonucu ortaya çıkan ruhsal duruma psikoz denir. Zorlanma karşısında bir insanın nevrotik ya da psikotik savunma yöntemlerinden hangisine başvuracağını belirleyen etmen yapısal farklılıktır. Kişiliği bölmenin amacı yok olmak değil, varoluşu sürdürmeye çalışmaktır.

Duygu dönüşümü: Ruhsal çatışma sonucu bastırılmış duygu ve düşüncelerin simgesel olarak bedensel belirti ve yakınmalarla dışarıya yansıtılmasıdır. Bu savunma mekanizmasının kişilik gelişmesinde ve yapısında önemi çok büyüktür. Çekindiği ve korktuğu için istediği yere gidemeyen ve daha sonra bu durumu kişiliği ile bağdaştıramayan bir kişide yürümenin bozulması, yine insanın sevip saydığı birine kızması, ona kötü söz söylemek istemesi ama bunu yapamamaktan korkan ve çekinen bir kişide konuşmanın bozulması bu savunma mekanizması sonucu ortaya çıkan durumlardır. Bu mekanizma anksiyete yaratabilecek bilinçdışı duyguların bilinç düzeyine erişmesini engelleyebilmek ya da zorlama yaratan çevresel durumlardan kaçabilmek amacıyla ve gerçek bir organik nedeni olmayan bedensel hastalık belirtileri biçiminde ortaya çıkan, nevrotik düzeyde bir savunma mekanizmasıdır.

Duygu yalıtımı: Uzun süreli duygusal ilişki ve bağlantılar engellenerek çevreye uyum sağlanmaya çalışılır. Bu savunma mekanizması farklı biçimlerde görülebilir. Bazı kişiler, diğer insanlardan bağımsızlık kazanarak iç ve dış gereksinimlerinin onlar tarafından etkilenmesine karşı önlem almasıdır. Örneğin bazı insanlar çevrelerinden bağımsız olabilmek için para biriktirebilir. Ancak bu para zevkler için kullanılamayıp, daha sonraki olası zor günler için saklanır. İçsel gereksinimler yönünden bağımsız olma ise, ilişkilerinde duygusallığa yer vermeyerek düş kırıklığına ve incitmeye karşı koruma biçiminde görülür. Karşıtlar birliği: Aynı kişiye ya da nesneye, aynı anda sevgi ve nefret gibi karşıt duygular besleme; çekingen, saldırgan davranılması; iyi, kötü, güzel, çirkin, doğru biçimde düşünülmesidir. Örnek olarak şu ifadeyi verebiliriz “ben babamı severim, biran önce ölse de kurtulsam”.

Simgeleştirme: Baskı altında tutulan duygu ve düşüncelerin biçim değiştirerek bilinçaltına girmesidir. Belirli bir şeyin, başka bir şeyin yerini tutması işlemidir. Devamlı el yıkama ve temizlenme takıntısı, manevi bir kirlenmenin ya da günahkârlık duygusunun sembolü olabilir. Gaddarlık, zulüm duygusu ve arzusu, kinayeli alaylar ve tacizler simgeleştirilir. Saadet ve şans getireceğine inanılan eşyalar, fetişler de birer sembolden ibarettir. Düş ve rüyalarda işlerliği olan bu düzen, ruh hastalıklarında algı ve düşünce bozukluklarının ortaya çıkmasına yol açar. Cinselleştirme: Kişinin her konuda cinsel simgelere başvurmasını ifade eder. Bu yolla kişi gerçeklerden kaçarak kendisini kaygı ortamından uzak tutmaya çalışır. Mesela, bazı kişilerin konuşulan konulara veya kullanılan kelimelere cinsel anlamlar vererek diğer insanlarla iletişim kurmaya çalışması buna örnektir.

Gerçeklerden kaçma: İnsanın çevreye uyum göstermemesi sonucu ortaya çıkan kaygıdan kurtulmak için gerçekleri kabul etmemesi ve onlardan kaçmasını ifade eden bir savunma mekanizmasıdır. Bu mekanizmanın sürekli kullanılması kişilerin toplumdan uzaklaşmalarına neden olabilir. Burada kişi gerçekle olan bağlantısını azaltır ve hayal âleminde yaşar. Kişinin içinde bulunduğu durum eğer kaygı uyandıran bir durumsa; birey, hayal dünyasına kaçıp orada daha hoş bir durum içinde kendini düşünerek, içinde bulunduğu bir durumun ortaya çıkardığı kaygıdan kurtulmuş olur. Mesela, fakir bir genç kendini sürekli zengin bir ortamda hayal ederek bu kaygılarından kurtulabilir. Sonuçta birey gerçeklerle doyuma ulaşma yerine kendine kolay gelen hayallerle tatmin olmaya çalışır.

Utangaçlık: Kişinin ilişkide bulunduğu zaman kendisinde sıkıntı, kaygı ve mutsuzluk yaratan kişilerden, nesnelerden, çevrelerden kaçması sonucu ortaya çıkan savunma mekanizmasıdır. Kişi böyle durumlarda sıkılır veya çok az konuşur. Daha çok güvensizlik sonucu ortaya çıkar. Genellikle çocuk ve gençlerde görülür. Denetleme: Kişinin iç çatışmalardan kurtulmak, kaygı düzeyini azaltmak için davranışlara aşırı ve gereksiz özen göstermesidir. Hata yapmak endişesi yüzünden birçok davranış engellenir veya aşırı kontrol yüzünden rahat yapılmaz. İnsanların kendi davranışlarını aşırı kontrol altında tutması onların başarılı olmalarını olumsuz yönde etkileyebilir. Ayrıca bu kimseler davranışlarının hatalı olmadığını kendilerine söylenmesinden son derece mutlu olurlar.

Gerçekleri çarpıtma: Kişi için kaygı yaratan ya da onu rahatsız eden bir gerçeği olduğu gibi değil de, olmasını istediği bir şekilde görüp kabullenmesini ifade eden bir savunma mekanizmasıdır. Burada kişi gerçeğin kendisine yarayan kısmını kabullenir ve gerçeği istediği gibi değiştirir.

Reaksiyon oluşturma: Suçluluk duygusu yaratan tehlikeli istekler çok yoğun olduğunda ve bunların baskı altında tutulması güçleştiğinde kişinin bu isteklerinin tam tersi olan davranışlar geliştirerek kendini korumaya çalışmasıdır. Mesela, sigara ve içkiyi bıraktıktan sonra bunları kullananlara karşı sert davranan veya kullandıkları yerden uzaklaşmak zorunluluğu duyanların davranışları buna örnek verilebilir. Bu savunma mekanizmasında kişiyi tehdit eden dürtü, konuşma ve hareketlerin yapılmasında onun tam zıttı ile ifade edilir. Mesela, kişi birisine düşmanlığını ilan edeceğine sevgisini ifade eder. Tahminen düşmanlık daha güçlü bir duygu olmasına rağmen sevginin açığa vurulması daha şiddetlidir. Bu savunma mekanizmasında kişi aslında kaygılı, sıkıntılı ve mutsuzdur. Ancak kendisini şakacı ve mutlu göstererek bu durumdan kurtulmaya çalışır.

İnkâr etme: Kişilerin, algılaması çok zor ve rahatsız edici özellikteki yaşantılarla karşılaştıklarında, bu olayların varlığını veya yaşanmış olmasını bilmezlikten ve anlamazlıktan gelerek onları inkâr etmesi durumu. Mesela, “Sinirli değilim!” İnsanlar bazen acı veren olayların varlığını bilmezlikten gelme ya da yok farz etme gibi davranışlar sergileyebilmektedir. Bu durumdaki kişiler yaşadığı kötü olaylardan doğabilecek kaygılardan kendilerini soyutlamaya çalışmaktadır. Ayrıca inkâr etme, insanın ulaşamadığı veya ilişki kuramadığı kişilerin veya eşyaların varlığını kabul etmemektir. Böylece kişi bunlarla ilişki kurmayınca sonuçta herhangi bir kaygıyla da karşılaşmaz. Freud’a göre, inkâr bastırma ile paralellik göstermektedir. Bastırma insanın içinde oluşan tehditlerle ilgilenirken, inkâr ise dış tehditlere karşı kullanılmaktadır. Hastalığı ağır olan bir kişinin ben iyiyim diyerek bunu inkâr etmesini örnek gösterebiliriz.

Bilinç alanı türlü korkular, endişeler, gerçekdışı düşüncelerle dolar. Günlük yaşamın gerçekleriyle başa çıkamayan, bunların yarattığı kaygıyı başarılı biçimde çözemeyen kişi, ruhsal bir yakınma ya da bozukluğa sığınarak kendisini savunur. Yabancı birinin yanında heyecanlanır, kekeler, küçük bir engel karşısında bağırıp çağırabilir, çevreden hep anlayış ve destek bekleyebilir, aşırı duygulanma ya da coşku belirtileri çocukluk dönemine geri dönebilir. Eğer bireyler gerileme davranışını sık sık tekrarlarsa, kişiliğinin gelişmesi konusunda ciddi sorunlar yaşayabilmektedir.

Temel ihtiyaçların ve isteklerin karşılanmamasından kaynaklanan doyumsuzluk ve kaygı durumlarında, daha basit bir olgunluk düzeyine inme durumuna “gerileme” adı verilir. Bu savunma mekanizmasında insanların istekleri ve ihtiyaçları karşılanmadığı zaman, kişiler olduğundan daha alt seviyelerdeki olgunluğa iner. Yani bireylerin davranışlarında ilkelleşme ve çocuklaşma gözlenir. Ayrıca duygu ve heyecanlar çocukta olduğu gibi daha zayıf bir şekilde farklılaşıyor ve kontrol ediliyor. Mesela tuvalete gitmeyi öğrenmiş bir çocuğun kardeşi doğunca yeniden yatağını ıslatmaya başlaması, düzgün konuşan bir çocuğun, bebeksi bir konuşma geliştirmesi gibi davranışlar gerilemeye örnektir.

Bazen kişi bütün çabasına rağmen amacına ulaşmasını engelleyen şeylere etki edemez. İşte bu tür savunmalara başarısız savunma mekanizmaları denir. Bunlar kişide ruhsal açıdan bozuklukların ortaya çıkmasına neden olur.

Çilecilik: Bilinçli bir şekilde boyun eğme düzenini kullanarak, kişinin haz veren kişilerden, eşyadan ve olaylardan uzak kalmak için çaba harcamasıdır. Bu davranışın nedeni, kaygı ve çatışmadan uzak kalmayı arzulamaktır.

Şakaya vurma: Burada kişi kaygı uyandıran duygu ve düşünceleri ciddiye almaz. Kişi beceriksizliği ya da bilgisizliği nedeniyle bir şeyi başaramadığı zaman çevreden gelecek eleştirileri şakaya vurarak içine düşeceği kaygı ortamından kendisini kurtarabilir. Mesela, matematik dersinden düşük not alan bir öğrenci, zaten bendeki bu sayısal zekâ varken kesin matematikten kalırım diyerek kendisi ile dalga geçerek, kaygı durumundan kurtulmaya çalışır. Telafi etme: İnsanoğlunun üstünlük duygusunu bütün olumsuz şartlara rağmen doyurmaya çalışma mekanizmasıdır. Yani, bireyin, engellenen veya doyuramadığı istek, arzu ve amaçlarının yerine başkalarını koymasıdır. Bu durum daha çok insanın üstün olma ve beğenilme ihtiyacı herhangi bir nedenle engellendiği zaman ortaya çıkabilir. Böylece engellenme sonucu kaygıya düşen, uyumsuzluk gösteren birey, başka alanda elde ettiği başarıyla kendine olan saygınlığını devam ettirebilir.

Genellikle fiziki veya başka bir eksiklikten dolayı üzüntü duyan kişi kendine güven sağlamak için başka bir faaliyete yönelir ve eksiğini bu şekilde telafi etmek ister. Mesela, bedensel bir sakatlığı olan birisinin, sürekli çaba göstererek bu durumun olumsuz etkilerini telafi edebilir. Bacakları olmayan bir gencin olimpiyat şampiyonu olması gibi harcanan çabalar, kişinin yaratıcılığına ve kendini gerçekleştirmesine de olumlu katkılar sağlar. Yine sosyal hayatta olumlu ilişkiler kuramamış olan bir üniversite öğrencisinin, kendisinden ve yetiştiriliş tarzından kaynaklanan eksikliklerini gidermek amacıyla, bütün zamanını başarılı olduğu derse vererek kendini sosyal yaşamdan tamamen soyutlar. Bu şekilde, derslerde derece yaparak bu davranışını telafi etmeye çalışır.

Bencil olmama: Bu savunma mekanizmasında bencilliğin bastırılması durumu söz konusudur. Bunun sonunda kişi ilgi, sevgi ve saygısını başkalarına yöneltir. Kişi daima başkalarının sorunlarıyla ilgilenir ve onların problemlerini çözmeye çalışır. Kaygıdan kurtulma isteği bireyi bu davranışa sevk eder. İnsanlığa ve bilime yardım eden, karşılık düşünmeden fakir ve yoksul insanların yardımına koşan doktorların ve kimsesizlere yardım edenlerin durumu bu savunma mekanizmasına uygundur. Tahmin etme: İnsanın kişiliğini, güçlerini, yeteneklerini ve gerçekleri iyi bir şekilde değerlendirmesi, ayrıca geleneğe yönelik doğru çıkarımlar ve düzenlemeler yaparak iç çatışmalardan ve bunların yaratacağı kaygılardan kurtulmasıdır. Konuyla ilgili işlerden uzak kalarak kendine verdiği değer ve saygınlıkla, beceriksizliğin oluşturduğu aşağılık duygusu arasındaki çatışmadan doğan kaygıdan kurtulur veya kendisini yetersiz gördüğü konuya daha fazla önem vererek kaygıdan kurtulabilir.

Savunmanın başarılı olması demek, var olan sıkıntı reaksiyonlarının tamamen kaybolması demektir. Başka bir deyişle, kişinin üstündeki baskıdan ve stresten kurtulması demektir. Yüceltme, gerçekleştirilmesi olanaksız olan ihtiyaçların, toplumun da kabul edebileceği yollardan düşünsel ya da sanatsal araçlarla gerçekleştirilmesidir. Başka bir tanımla, yüceltme, bastırılan ya da engellenen istek ve arzuların toplumun da kabul edip hoş göreceği yollarla tatmin edilmesidir. Yüceltmede bastırılan ihtiyaçlarla beraber bulunan gerginlik, dışarıdan ilgisiz gibi görünen yeni nesneler, yeni hedefler ve yeni faaliyetler haline çevrilmektedir. Bütün bu yeni nesne ve hedefler bastırılan ihtiyaçların aksine sosyal açıdan kabul edilen şeylerdir.

Mesela, aşkına karşılık bulamayan ve çaresiz kalan gencin, sevgiliye duyduğu hasreti şiir yazarak dışarıya vurabilir. Genç âşık yazdığı şiirlerle, söylediği şarkılarla duygularını toplumun kabul ettiği bir şekilde ortaya çıkarır. Yüceltme mekanizması kullanıldıkça kullananı da yüceltir yani daha verimli bir hale getirir. Bu yüzden psikanalistler yüceltme mekanizmasını gerçek anlamda başarılı olan tek savunma mekanizması olarak nitelerler. Yüceltme yöntemiyle, benlik tehdit edici bilinçaltı dürtüleri toplumca kabul gören eylemlere kanalize eder. Bir diğer örnek ise saldırgan bir kişinin polis olmasından sonra onun bu özelliğinin; mesleğinin bir gereği olarak görülmesidir. Bastırılan ihtiyaçlarla beraber ortaya çıkan gerginlik yerini başka hedeflere, başka davranışlara bırakır.

Savunma kavramının kullanımındaki en önemli gereklilik, ne olursa olsun yapılan davranışın bir savunmaya karşılık geldiğini, yerini tutuğunu söyleyebilmektedir. Bu durum inkâr etmekle anlatılabilir. Genellikle aktif savunmanın dolaylı olarak anlamı aynı andaki birkaç delilin değişikliğinden çıkartılır. İlki, reaksiyon meydana getiren bir durumun, başka bir durumun sonucu olması anında yanlışın düşünülmesi ile ortaya çıkar. Yani birçok kişinin heyecanlı olduğu durumlarda konu zorluk bildirmez. İkincisi, kişinin önermelerindeki bağdaşmazlığın, tutarsızlığın temelinde meydana gelebilir. Örneğin bir kadın, bir an korkmadığını söyleyebilir. Fakat başka bir zaman aynı olaylar karşısında korktuğunu kabul eder. Üçüncüsü ise, kişinin sözlü hareketleri, normal fiili hareketleri ile ya da psikolojik hareketleri ile zıttır.

Tüm kişilikte oluşa gelen değişiklikler, beş koşulun sonucu ortaya çıkar.

  •  Olgunlaşma
  •  Dış dünyadan kaynaklanan ve düş kırıklığı ile sonuçlanan üzüntü verici uyarılar
  •  Kişisel yetersizlikler
  •  Sıkıntı

Kişinin olgunlaşma süreci içinde karşılaştığı tüm engelleyiciler ve bunlarla savaşımı, bu engelleri yenme yolunda ortaya koyduğu uğraş, onun kişiliğini geliştirir. Bu gelişimde ego, ait olduğu organizmayı koruma gayretiyle bir takım “savunma mekanizmaları” üretir. Normal veya nörotik her birey, hayata uyumda bu savunma mekanizmalarından birini veya birkaçını kullanır.

Sonuç olarak insanlar kendilerinde kaygı oluşturan ortamlardan kurtulmak için veya kaygı yapan nesnelere karşı savunma mekanizmalarını kullanırlar. Ancak kaygının nedenleri kişinin benlik yapısıyla ilgiliyse, bu durumda birey savunma mekanizmalarını farklı ortam ve koşullarda gösterebilir. Savunma mekanizmaları gerek kişinin ortama adaptasyonunda ve gerekse gelişiminde çok önemli bir rol oynar. Kişilik gelişiminin en göze çarpan ve önemli gerçeklerinden biri, onun sürekli olarak değişimidir. Bu değişim hayat boyunca devam etmekle beraber, en belirgin olarak bebeklik, çocukluk ve ergenlik devrelerinde gözlemlenir. Gelişim süresince ego, yapısal olarak farklılaşır, dinamik olarak da enerjinin dürtüsel kaynakları üzerine olan kontrolünü arttırır.

Her insan psikolojik bütünlüğünü devam ettirmek ve benliğinin değerini korumak amacıyla çeşitli savunma mekanizmaları kullanır. Bir insan tek bir savunma mekanizmasını değil, bir grup savunma mekanizmasını birlikte kullanabilir. İnsanın ön planda kullandığı savunma mekanizmaları, içinde bulunduğu şartlara göre hayatının bir döneminden diğerine farklılık gösterebilir. Farklı savunma mekanizması tanımları mevcuttur. Bunlar:

  •  Savunma mekanizmaları engellemenin ortaya çıkardığı stres ve iç ezginliği azaltma fonksiyonudur.
  •  Kaygıyı azaltmak ya da ondan kaçınmak için kişilerin yaptıkları bazı tipik davranışlara savunma mekanizmaları denir.
  •  Kullanmakla geliştirilen ve kişiliğimizin savunulmasına yarayan mekanizmalara savunma mekanizmaları denir.
  •  Egomuza ve çevremize karşı kullanılan mekanizmalardır.
  •  İnsanların oluşan kaygıdan kurtulmak için gösterdikleri çabaların tümüne “savunma mekanizması” denir.

Kişi engelleme veya çatışma yoluyla ihtiyaçlarını tam olarak karşılayamadığı zaman bir kaygı içine düşer. İşte birey bu kaygıdan kurtulmak için çeşitli yollara başvurur, bunun sonunda bazen başarılı olur bazen de başarısız olur. Bireyler içine düştükleri kaygı durumundan kurtulmak için uyuşturucu kullanma yolunu bile seçmektedirler. Bu zehir, insanın geçici olarak kendini mutlu, rahat ve keyifli hissetmesine, ayrıca duygusal rahatsızlık oluşturan şartlarını düzelmesine yardımcı olabilir. Ancak bu zehirlerin sağladığı rahatlık geçicidir, insan beyninde ve bedeninde oluşturduğu tahribatta çok ağırdır. Bireyin bu tercihi, maalesef sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasına razı olmak sonucunu doğurur. İnsanların günlük hayatın streslerinden kurtulmak için başvurduğu yollardan birisi de savunma mekanizmalarıdır. Stres yönetiminde de bu mekanizmalar çok önemlidir.

Kişilerin dıştan gelen tehlikelere ya da tehditkâr dürtülerin varlığına karşı kendilerini aldattıkları araç ya da bilinçsiz psikolojik manevraları ifade eden “savunma mekanizması” terimi ilk defa 1943’te Freud tarafından ele alınmıştır. Burada savunma ile kastedilen şüphesiz yalnızca kişinin zihninde yarattığı, gerçekte var olmadığı bir işlemdir. İnsanların oluşan kaygıdan kurtulmak için gösterdikleri çabaların tümüne savunma mekanizması denir.  Savunma ile kast edilen, şüphesiz yalnızca kişinin zihinde yarattığı, gerçekte var olmadığı bir işlemdir. Her savunma şekli belirli yollarla tehdidi söküp atmak için tasarlanan zihinsel olayları içerir. Bazen savunmanın başka çağrışımları olur. Bu belirli bir imaj oluşturmak için bireyin başkalarına yaptığı ve önceden düşünülmüş bilinçli gösterimlerdir. Bu durumlarda kişiye “savunmacı” denilir.

Oyuncağı alınan çocuğun önce onu alan kişiye, sonra da oyuncağa saldırıda bulunması buna örnektir. Yön değiştirmiş saldırganlık; sık sık hayal kırıklığına uğrayan kişi hayal kırıklığının kaynağına karşı saldırıda bulunmasına rağmen bu onu tatmin etmez. Belki bunun nedeni hayal kırıklığının kaynağının nedeninin belirsiz olmasıdır. Bundan dolayı kişi neye saldıracağını bilemez. Sürekli saldıracak bir şey arar. Bu saldırganlık türünde hayal kırıklığının gerçek nedenleri olan bireyler veya eşyalar değildir. Amirine kızan bir memurun evinde çocuklarına bağırması buna örnektir.

Hayal kırıklığının oluşturduğu gerginlik ve huzursuzluk şiddetli, şartlar da uygunsa, birey bu duruma neden olan kaynağa karşı saldırgan davranış gösterir. Gerginliğin ve huzursuzluğun şiddetli olması kişide düşmanca davranışları arttırır. Bu davranışlar kırıp dökme seviyesine ulaşabilir. Saldırganlık davranışları dolaylı ve dolaysız ya da yön değiştirmiş olarak meydana gelir. Dolaysız saldırganlık; hayal kırıklığı, saldırganlığı hayal kırıklığının kaynağı olan kişilere ya da nesnelere doğru yöneltir.

Güdülerin engellenmesi sonucu bireyin içine düştüğü şiddetli gerilim durumuna hayal kırıklığı adı verilir. Hayal kırıklığı pasif ve aktif hayal kırıklığı olmak üzere iki başlıkta incelenir. Pasif hayal kırıklığı; bir engelin kişinin hedefi doğrultusunda ve onun tatmin olmasını engellemesi sonucu ortaya çıkan hayal kırıklığıdır. Aktif hayal kırıklığı; tatmin olma ve tehlike korkusunun bir araya gelmesiyle ortaya çıkan hayal kırıklığıdır. Hayal kırıklığının derecesi, ihtiyaç duyma, yoksun bırakılma ve engellenmenin şiddetine bağlıdır.

İnsanın, bir şeyi hem aynı şiddetle arzulaması, hem de ondan kaçıp uzaklaşmak istemesi durumunda ortaya çıkan çatışma halidir. Anadolu’da gelin olan kızların “hem ağlarım, hem giderim” sözleri bu duruma çok güzel bir örnektir. Tatlıyı çok seven birinin şişmanlayacağı endişesiyle tatlı yiyememesi durumu da buna örnek olarak verilebilir.

Burada birey kaçınılması, yapılmaması, istenmemesi veya ortadan kaldırılması gereken iki veya daha fazla seçenekten birini tercih etmek zorunda kalmaktadır. Bu seçeneklerden elde edeceği fayda ve zarar oranı aynı olması durumunda birey bunlardan birini seçerken kararsızlığa düşer. Mesela, bir öğrencinin hiç hoşlanmadığı bir dersin sınavına çalışmak zorunda kalmasıyla, sınıfta kalma ihtimali arasında kalması durumu buna örnek olarak verilebilir.

Birey bu durumda iki ya da daha fazla olumlu hedefe ulaşmak için güdülenmiştir. Bu hedeflerden birini tercih etmesi durumunda ortaya çıkan çatışma istenilen iki halin çatışmasıdır. Mesela, aynı zamanda hem tahsiline devam etmek hem de iş hayatına atılmak isteyen genç bir delikanlının durumu buna güzel bir örnek olabilir. Burada iki güdünün aynı şiddette olması genci sıkıntılı bir duruma düşürür. Durum gereği bu güdülerden birini tercih ettiğinde, diğerini engellemiş olduğu varsayılmaktadır. Bu tür bir çatışma durumu ancak yapılması istenen şeylerin bir öncelik sırasına konulmasıyla çözümlenebilir.

İnsanlarda zıt davranışlara neden olan güdüler bulunmaktadır. Bu tür güdüler kişilerde çatışma oluşturarak engellemelere neden olurlar. Kişi bazen iki durumdan birini seçmek ya da istemediği bir şeyi yapmak zorunda kalabilir. Bu durum bireyde kararsızlığa yol açar. Güdülerin çatışması sonucu ortaya çıkan kararsızlık da hayal kırıklığı oluşturur. Burada güdülerin tatmin edilmesinde bir engellenme söz konusudur.

Biyolojik engeller yapımızla, bedenimizle ve organlarımızın çalışmalarıyla ilgili engellerdir. Engellenmenin kaynağı veya çeşidi ne olursa olsun, hepsi kişinin amacına ulaşmasını önlemekte, bu da huzursuzluklara, üzüntülere ve kaygılara yol açmaktadır. Ayrıca engellenmenin sürekli olması kişide stres yaratmaktadır. Mesela, bir kişi yürüme engelli olması nedeniyle, sporcu olarak istediği şöhreti veya başarıyı yakalayamaz.

Toplum, gelenek, görenek, kural ve yasaklarıyla kişiyi çevrelemiştir. Tüm bunlar bireyin istek ve ihtiyaçlarının hemen giderilmesinde birer engel oluştururlar. İnsanın psikolojik alanının zenginliği aynı zamanda birçok istek, ihtiyaç ve eğilimlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Bunlardan bazılarının birbirleriyle çelişmesi ve çatışması doğaldır. Mesela, bir kişi aynı anda hem evlenip ayrı bir yuva kurmak hem de annesini terk etmemek isteyebilir. Psikolojik engelleri, tepki ve davranışlarımızın yetersizliğinden kaynaklanan engeller şeklinde de algılayabiliriz. Mesela, bilgisayar veya elektronik mühendisliği üzerine çalışmak isteriz ancak zekâ kapasitemizin buna engel olur.

Fiziki çevre ve fiziki engeller kişinin hayal kırıklığına uğramasına neden olan maddi nitelikteki zorluklardır. Mesela, iyi bir mahsul alındığında birçok ihtiyaçlarını karşılayacak olan bir çiftçinin bu hedefe ulaşmasına kuraklık, rüzgâr ve soğuk hava engel olabilir. Yine, önemli bir işe gitmek için yola çıktığınızda aracınızın arızalanması işinize geç kalmanıza sebep olur. Bu durum bir fiziksel engeldir.

İnsanın çevresinin kültürel, toplumsal, ekonomik gibi değer ve düzgüleriyle uyumu da insanın dışsal erinç kaynağıdır. Bireyin uyumunda bilişsel, duygusal ve devinimsel güçlerin önemi büyüktür. Başka bir deyişle uyumun gerçekleşebilmesi için kişinin bu güçlerine ihtiyaç vardır. Ayrıca uyumda çevre koşullarının da katkısı önemlidir. Bireyin çevresine olan uyum bozukluklarında onun “benlik kavramı”, yani kendisini öznel değerlemesi özellikle sorunun teşhis ve çözümünde son derece önemlidir. Eğer kişinin “benlik kavramı” ile çevredekilerin bireyi değerlendirmesi arasında çok büyük bir fark (uyuşmazlık) olursa, bu durum çelişmelere yol açabilir. Böylece bireyde uyum bozuklukları baş gösterir.

Uyum, insanın iç dengesi ve dış çevreyle huzurunu bozmayacak bir şekilde etkileşim içinde olmasıdır. Bireyin ruh sağlığı iki tür uyumun ürünüdür. Birinci uyum, insanın kendi kendisiyle uyumudur. Bu uyum, insanın dürtüleriyle, değer ve düzgülerinin denge içinde olduğunu gösterir. İnsanın kendisiyle uyumu, içsel erinç kaynağıdır. İkinci tür uyum, insanın çevresiyle uyumudur. Bu uyum, insanın ihtiyaçlarıyla çevresinin değer ve düzgülerinin denge içinde olduğunu gösterir.

Engellenme sonucu ortaya çıkan çatışmalar kişide bir takım kaygıların oluşmasına yol açar. Kaygılar da bireyin dengesini bozarlar. İnsanlar dengelerini bozan kaygı ortamlarından kurtulmak için bazı “savunma davranışları” geliştirirler. Savunma davranışları iki türdür. Ya kaç ya da savaş. Yani; kişi kaygıdan kurtulmak için ya kaygı yaratan durumdan uzaklaşır ya da kaygı yaratan şeylere, karşı saldırıda bulunur. Bu süreçler sonunda karşımıza “uyum sorunları” ve bunları ortadan kaldırmak için oluşturulan “savunma mekanizmaları” çıkar.

İnsanlar yaşamları boyunca organizmasındaki ihtiyaçları nedeniyle iç ve dış kaynaklı birçok dürtü ve güdünün etkisi altındadır. Bu süreçte karşısına çıkan seçenekler arasından bir tercih yapmak zorundadır. Bu tercih nedeniyle de bir engellenme durumu söz konusu olur. Bu da bireyde çatışmalara neden olur. 

Psikoloji dünyasında fobi olarak kabul edilen herhangi bir şey, bir danışanın yaşamın bir veya daha fazla yönüne tam olarak katılma yeteneğini engellediğinde teşhis edilebilir bir akıl sağlığı sorunu tanımına uygundur. Kişisel, profesyonel veya akademik dünyalarınız konsantre olamama, işlev gösterme veya normal olarak beklenen sonuçları üretme yetersizliğinden etkilendiğinde, fobiden etkilenmiş sayılırsınız.

Örümceklerden veya yükseklikten korkan danışanlar için yapıldığı gibi psikologlar, korktukları uyarıcıya yavaşça maruz kalma ve tolerans geliştirmek için pistantrofobik bir danışan ile birlikte çalışırlar. Klinik psikologlar fobileri olan insanlarla çalışırken, genellikle bir kişinin korku veya felaketle ilişkili belirli bir durum veya nesneyi görme veya düşünme şeklini yeniden şekillendirmenin bir yolu olarak davranış değişikliğine odaklanırlar. Bir pistantrofobik danışanla çalışan klinisyen, romantik bir ilişki içinde olmanın nasıl bir şey olduğunu gözlerinde canlandırmalarını isteyerek ve onları mevcut klinisyenle deneyimleri üzerinden konuşmaya teşvik ederek sorunların küçük olmasını sağlayacaktır.

Korkuyu neyin tetiklediğini anlayın

Her şeyin zamana ihtiyacı olduğunu unutmayın

Olumlu düşünceleri harekete geçirin

Kendi başınıza halledemeyecek kadar fazlaysa yardım alın

Kimseye güvenmemek onlar için bilinçli bir seçimdir: Hiç kimseye güvenmeyeceklerine erken yaşta karar vermişler gibi görünüyor. Kendilerini koruma önlemi olarak etrafına duvarlar ve çitler örmüşlerdir. İnsanlar ne kadar içeri girmeye çalışırlarsa çalışsınlar, kimsenin giremeyeceği duvarı hızla dikerler. Bu her zaman bir noktadan itibaren yürekten bir karardır ve hiç kimse fikirlerini değiştirecek güce sahip görünmezler.

Çok çabuk kıskanan bir kişiliğe sahiptirler: Ölçülü olduğu sürece kıskanç bir partnere sahip olmak çok güzel olabilir. Kıskançlık, korunduğunda sevgi ve ilginin kanıtı olabilir. Bir partnerin biraz sahiplenici ve korumacı olması gerekir. Ancak bu duygu kontrolden çıktığında tehlikeli hale gelir. Aşırı derecede güvensiz olma ve ilişkinizi etkileyen en küçük şeyler tarafından tehdit edilme eğiliminde olmak ilişkiyi bitişe sürükleyebilir. En ufak şeyleri bile potansiyel tehditler olarak gördükleri için asla yeni şeyler veya ilişkilerine giren insanları istemezler. Aşırı durumlarda, partnerlerinin her hareketini izleme eğilimindedirler. Yavaş yavaş, her şey için partnerlerini suçlamaya başlar ve bunların asla kendi hatası değil gibi görünmesini sağlarlar. Bu, çoğu durumda felaket için bir reçetedir.

Onlar için ters gidebilecek şeylere çok karamsar ve katı bir şekilde inanırlar: Çoğu insan büyük bir krizde bile olumluya ve neyin doğru olabileceğine odaklanma eğilimindeyken, onlar tam tersidirler. Çevrelerindeki herkes kutlama yaparken ve her şey yolunda giderken bile, neredeyse her şeyde neyin yanlış gidebileceğini genel olarak analiz ederler. Herhangi bir konuda en son ne zaman pozitif oldukları sorulduğunda hatırlayamazlar. Her zaman üzgün ve mutsuz olmaları şaşırtıcı değildir.

Şüphecidirler: Bir şey bu kadar açık ve tartışılmaz olmadığı sürece, onun gerçeğine inanmaları imkansızdır. İlk yaklaşımları, her insanın bir yalancı veya potansiyel bir kişi olarak görmektir. O kadar yozlaşmışlardır ki, zihinlerinin yalanları ve gerçekleri gözden geçirme kapasitesi neredeyse hiç yoktur. İnsanlara hakikatin süzgecinden bakma eğilimindedirler. Aslında, hoş gözüken bir insana, zamanın kanıtlayacağı en büyük yalancı olarak bakarlar.

Her zaman fazla düşünürler: Görünüşe göre zihinleri her zaman fazla mesai üzerindedir ve bir kişinin ona bundan sonra ne yapacağını düşünür. Asla herhangi bir kişiyi yüz değeri olarak yargılamaz veya ilk izlenimde durmazlar. Onlar için daha derin ve onların içinde gizli bir şey olmalıdır. Herkesin, zamanı geldiğinde ortaya çıkarmak için bekledikleri uğursuz bir nedeni olduğuna inanma eğilimindedirler. Her şeyin sunulduğu gibi olduğunu hayal etmek o kişiler için zordur. Varolmayan bir kiri arıyormuş gibi daha fazlasını kazma eğilimindedirler.

Kendilerini asla mutlu bir ilişki içinde görmezler: Kişiyi inciten kişi, ilişkide olduğu kişi olduğunda özellikle daha zordur. Yara izi derin olduğunda, sonsuza dek mutluluğun sona erdiğini düşünme eğilimindedir. Aynı şeyi yapacaklarına inandığı için kimseye ona yaklaşma şansı vermezler. Ayrıca mutlu ilişkilerin bir yanılsama olduğuna da inanırlar. Çoğu durumda, çevrelerindeki insanlar ömür boyu bekar olmayı seçtiklerini bilirler. Aslında çoğu durumda mutlu bir ilişki fikri, kişiyi rahatsız eder.

Karşılaştığı her kişi hakkında şüpheci olma eğilimindedirler: Birinin ne kadar tavsiye edildiği önemli değildir, onlara asla güvenemezler. Ne kadar sevilirse sevilsin, bir birey hakkında her zaman şüphe duyarlar. Yeni insanlar onlara yaklaşmaya çalıştığında, onlara karşı temkinli olurlar. Kişinin güvenini kıran diğer insanların yaptığı gibi pençelerini serbest bırakıp tırmalamalarının an meselesi olduğuna inanma eğilimindedirler.

Pistantrofobiden muzdarip olmak ve bundan haberdar olmamak mümkündür. Kendi başınıza çok fazla zaman geçirirseniz, bunun sadece bir mesele seçimi olduğunu varsayabilirsiniz. Ancak bunu netleştiren belirtiler vardır. Bunları sıralamak mümkündür.

Günümüzde, bu konuyla ilgili pek fazla araştırma bulunmamaktadır. Ancak, ilişkileri zorlayan ve benlik saygısını azaltan bu fobinin varlığı reddedilemez. Evlilik ve aile terapisti olan Dana McNeil “Pistantrofobi, başkalarına güvenme korkusudur ve genellikle önceki bir ilişkide ciddi bir hayal kırıklığı veya acı verici bir son yaşamanın sonucudur,” diyor. McNeil, travmanın bir sonucu olarak, bu fobiye sahip kişinin tekrar incinme korkusuna sahip olduğunu ve gelecekteki benzer acı verici deneyimlere karşı korunmanın bir yolu olarak başka bir ilişkide olmaktan kaçındığını söylüyor. Ancak kişiler ilişkilerden kaçındığında, kendisini birinin olumlu yönlerini deneyimlemekten de alıkoyduğunu söyler.

Ölçülü olarak ortaya çıkan bir korku olarak pistantrofobi iyi bir şey olabilir. Kişilerin tekrar başını belaya sokmaktan koruyabilir. Ancak aşırıya gittiğinde sorun olur. Örneğin, ilk başta kimseye güvenmediğinizde, bu kişiyi tanımak ve takdir etmek için zaman ayırdığınız için bu bilgelik olarak yorumlanabilir. Ancak onların güçlü ve zayıf yönlerini öğrendikten sonra, hayatınızda olmaya değer olup olmadıklarını anlarken onları yavaşça içeri alabilirsiniz. Bu korku kendi başına zarar vermez. Bununla birlikte, işaretleri ve farklı tezahürleri, her türlü ilişkide mutlu olma şansınızı mahvedebilir.
Evet, öyledir. Bu tür bir korku en çok ilişkiler söz konusu olduğunda kendini gösterir. Çoğu durumda, acı çeken kişi yeni bir ilişkide son derece kıskanç olma eğilimindedir çünkü bir önceki ilişkide bir başkası onu incitir. Bu durum hemen ele alınmazsa iyi bir ilişkiye mâl olabilir. Çoğu insan, geçmiş ile şimdiki zaman arasındaki farkı takdir edemedikleri için büyük partnerlerini kaybetmiştir.

Çoğu insan bir gün uyanıp ‘Artık kimseye güvenemem’ diye karar vermez. Genellikle, gerçekten güvendikleri ya da tüm güvenlerini hesaba kattıkları biri onları yüzüstü bıraktığında ve o kişiyi çok incittiğinde ortaya çıkar. Hasar, psişik olarak belirgin olmayabilir, ancak derinlerde bu tür insanlar genellikle bu kötü deneyim sonucu duygusal olarak incinir ve duyguları, aynı şeyin defalarca olduğunu hayal edecek kadar yaralı kalır. Pistantrofobi, geçmişte yaşanan korkunç deneyimler nedeniyle insanlara güvenme konusunda muazzam bir korkudur. Belirtildiği gibi kimseye güvenmek istememe duygusu, bunu yapacak kapasiteniz yokmuş gibi hissetmeniz, önceki kötü bir deneyim tarafından tetiklenir.

ARALIK… 2021
Hedef belirlemenin son ve önemli olan bir diğer kriteri de belirleyeceğiniz hedefin gerçekçi olmasıdır. Yani “Başarabilirim” diyebileceğiniz türden bir hedef olmasıdır. Eğer kendi kendinize “Bu yıl 10.000 tane kitap okuyacağım” diye bir hedef belirlerseniz, bu pek fazla gerçekçi bir hedef olmaz ve bu çok yüksek ihtimalle bu hedefinizi gerçekleştiremezsiniz. Bu yüzden bir hedef belirleyeceğiniz zaman, hedefinizi daima gerçekçi tutun.
Hedef belirleme yöntemleri adımlarında dikkat etmeniz gereken son adım, hedefinizi parçalara bölmektir. İnsanların çoğu zaman hedef belirlerken yaptıkları en büyük hatalardan bir tanesi de hedefi parçalara bölmemektir. Hedefinizi parçalara bölmeden hedefinize ulaşmanız oldukça zordur. “Hiçbir şey zor değildir, yalnız onu ufak parçalara bölmesini bilelim.” Henry Ford

Gerçekleştirmek istediğiniz hedeflerinizi, bir kağıda yazmanız ve hedeflerinizi önem sırasına göre elemeniz ile beraber, kendinizi kararsızlıktan kurtarmış olursunuz. Yani kafanızda dönen “Bunu mu yapsam? Ne zaman başlasam?” gibi sorulardan kendinizi kurtarırsınız. Bu durum üzerinizdeki ataletin ve stresin en büyük ilacıdır. Hedeflerinizi önem sırasına göre ayırmanız neticesinde zihniniz rahatlar. Çünkü artık siz ne yapacağınıza karar vermişsinizdir.

Belirleyeceğiniz Hedefler Sizi Kararsızlıktan Kurtarmalıdır. Bunun için elinize temiz bir kağıt alın ve gerçekleşmesini istediğiniz en az 10 hedefi yazın. Ardından gerçekleşmesini istediğiniz 10 hedefinizin arasından seçim yapacaksınız. Ancak bunu en acil ve önemli olma sırasına göre belirleyeceksiniz. En acil ve hayatınıza en büyük katkıyı sağlayacak olan hedef 10 puan iken acil olmayan ve hayat kalitenize katkısının az olacağını düşündüğünüz hedefe 1 puan vereceksiniz. Böylece hedeflerinizi eleyeceksiniz.

Bir hedef belirleyeceğiniz zaman, o hedefe ulaştığınızda kazanacaklarınızı net bir şekilde bilmezseniz o hedefin peşinden gitmenizin de sizin için pek fazla bir anlamı olmaz. Mesela diyelim ki spora başladınız ve kendinize hedef belirlediniz. Hedefiniz fit bir vücuda ulaşmak olsun. Eğer siz fit bir vücuda sahip olduğunuzda “Hayatınızda ne gibi değişiklikler olacağından, hayatınıza girecek olan artılardan” haberdar olmazsanız, yani bunların bilincinde olmazsanız; fit bir vücuda sahip olmak için ortada bir nedeniniz kalmaz. Bir nedeniniz kalmadığı için de hedefinizden en kısa süre içerisinde vazgeçersiniz. Bu yüzden bir hedef belirleyeceğiniz zaman muhakkak ki ilk olaraktan o hedefe ulaşınca neler kazanacağınızı net bir şekilde belirlemelisiniz.

Mesela bilgisayar oyunları oynar, sürekli dışarıda gezer, Instagram’da dolaşır vs. Tabi bu eylemleri yaparken de aynı zamanda hiçbir sonuca ulaşamadığı içinde daima bir tatminsizlik yaşar. Nitekim kişi için gün bitmiştir ve o biten gün önceki gün ile aynıdır. Hiçbir şey kazanılamamıştır. Zaman bu şekilde akıp gittikçe kişi, hiçbir sonuca ulaşılamadığı, hiçbir başarı elde edemediği için daha fazla “Canım çok sıkılıyor” demeye başlar ve bir kısır döngüye girer. Bu kısır döngüyü kırmanın yolu ise harekete geçirici bir hedef belirlemektir.

Hayatınız içerisinde sürekli olaraktan “canım sıkılıyor” diyenlerdensiniz bilin ki bu can sıkkınlığınızın ana nedeni hedefsizliktir. Çünkü sevgili dostlar bizlerin insan olarak bir enerjisi var ve bu enerjimizi mecburen boşaltmak zorundayız ve aynı zamanda kendimizi tatmin etmek için  bir sonuca da ulaşmalıyız. Hedefi olmayan, yani hayatında amacı olmayan bir insan genellikle  enerjisini atmak için zaman öldüren eylemler ile haşır neşir olur.

Yani aslında beynimiz bir hedef belirlediğimizde farkında olmasak dahi bize çok fazla yardımcı olur. Ancak tam tersinde bir hedef belirlemediğimiz zaman da beynimiz, bize hiçbir şekilde yardımcı olmaz; çünkü odak noktası tek bir konu üzerinde toplanmamıştır ve dağınıktır. Ayrıca şunu da bilmek gerekir ki net bir hedef belirlemediğinizde  harekete geçemezsiniz; çünkü beyin için harekete geçmek adına hiçbir sebep yoktur. Beynimiz doğası gereği daima güdülenmeyi bekler. Yani harekete geçebilmesi için önünde muhakkak ki bir hedef olması gerekir. Başka türlü ise harekete geçmez… Şunun farkında olun; beynimizin büyük bir enerjisi var; ama o enerjisini kullanmak için bizim onu bilinçli zihnimiz ile yönlendirmemiz gerekiyor. Bunu da hedef belirleyerek yapabiliriz.

Hedef belirlemek; bireyde dinamiklik oluşturur, yüksek enerji potansiyeli oluşturur ve hayata heyecan katar. En önemlisi de bir kişi hedef belirlediği zaman, zihinsel enerjisini tek bir odak noktasına toplamış olur. Kişinin odak noktasının bir hedef üzerinde toplanması ile beraber, bilinçli zihni ile farkında olmasa dahi beyni, o hedefe nasıl ulaşacağı üzerine, kişi için çözüm yolları arar ve kişiye bunu “fikir” yolu ile sunar.
Hedef belirlemek, insanın aldığı bir karar neticesinde belirli bir zamandan sonra belirli bir noktaya ulaşmak istediği yeri belirlemesidir ve hedef belirlemek hayat içerisinde “girişimde bulunmak” kadar önemli bir eylemdir. Ancak gelin görün ki toplumdaki insanların büyük çoğunluğu ya hedef belirlemenin önemini bilmezler ya da bilseler dahi hedef nasıl belirlenir? Sorusunun cevabını gerçek anlamda bilmezler, “Kararlıyım bu yıl sigarayı bırakacağım” demeyi hedef belirleme olarak görürler.

Eğitimli olan tek kişi, öğrenmeyi ve değişmeyi öğrenmiş olandır. Carl Rogers

Daha sonra Skinner ve Becker ve onların davranışsal pekiştirme yaklaşımları var. Daha sonra Piaget, Goodnow, Bruner ve Maslow, Rogers ve Allport gibi hümanistler geldi.

Her şey XIX yüzyılın sonunda ve XX yüzyılın başında Galton, Hall, Binet James ve Cattell gibi araştırmacılarla başladı. Daha sonra, öğrenme ve bilgi aktarımı hakkında konuşan Thorndike gibi diğer uzmanlar geldi. Ondan sonra Watson’ın davranışçılığı ile Gestalt ve psikanaliz geldi. Davranışlarımızın vicdanımızın dışındaki unsurlardan etkilendiğini öne sürdüler.

Eğitim hayata hazırlık değildir; eğitim hayatın kendisidir. John Dewey
Ardından, natüralizmi bir sonraki aşamaya taşıyan ve öğrencilerin gelişmek için toplumlara ihtiyaç duyduğunu gözlemleyen Pestalozzi geldi. Bu, eğitim psikolojisinde önemli bir ana işaret eder. Şimdi, eğitimi üç önemli açıdan yenilemek için aktif okulu bir gereklilik olarak gören Dewey’e geliyoruz. Bu yönler, çocuğa yönelik tutum, öğrenciyi aktif eğitimin ana odağı haline getirme ve öğretim içeriğinin önemidir.

Comenius gibi diğer araştırmacılar, dört temel eğitim özelliği olduğunu tespit ettiler. Bunlar doğa kanunlarına, eğitimsel döngüsel düzene, tümevarım yöntemine, aktif ve pragmatik öğretim yöntemlerine dayanır. Ardından, deneyimin mantık ve muhakemeden daha değerli olduğunu kanıtlamaya çalışan Locke ve Hume geldi. Bu teoriye göre, tüm bilgiler deneyimden gelmelidir. Bu nedenle eğitim, zihni geliştiren disiplinlere yönelmelidir. Rousseau gibi diğerleri, doğal bir şekilde rehberlik eden bir eğitimle insanların en saf hallerine ulaşmalarına yardımcı olmayı amaçlayan natüralist bir yaklaşım getirdi. Herbart , öğretmenlerin iyi eğitimciler olabilmeleri için eğitim hedeflerini bilmeleri gerektiğini tespit etti.

Rönesans sırasında, deneyime dayalı öğrenme fikri ortaya çıktı. Modern psikolojinin babası olarak kabul edilen Juan Luis Vives gibi başka araştırmacılar ortaya çıktı. Motivasyon, öğrenme ve öğretme hızı gibi fikirler üzerine çalıştı. Daha sonra, Juan Huarte de San Juan gibi araştırmacılar, farklı yetenekler gösteren insanlar için diferansiyel psikoloji teorilerini ortaya attı. Eğitim rehberliği üzerine yaptığı çalışmalar, farklı yeteneklerin ve çeşitli mizaçların varlığını doğruladı. Metafizik ve psikolojinin ayrıldığı yer burasıdır. Bu, eğitim psikolojisi tarihinde bir başka kilit noktaydı. Eğitim psikolojisi için bir başka tarihi an, rasyonalizmin mantığını Descartes ve onun katı metodolojisi gibi araştırmacılardan geliştirdiği zamandır.

Aristoteles bir keresinde “Eğitimin kökleri acı ama meyvesi tatlıdır” demişti. O zamandan beri birçok şey değişti. Ancak onun ifadesinin doğru olduğunu ve bugün de anlamlı olduğunu söyleyebiliriz. Eğitim psikolojisi, yıllar içinde pedagoji ve psikolojinin bir kombinasyonu olarak gelişti. Eğitim için psikolojik bir temel bulmaya yönelik ilgi birkaç yıl önce ortaya çıktı. Bu bilimsel temel olmadan, psikolojik ilkeleri eğitime uygulamak imkansız olurdu. Eğitim psikolojisinin yüzyıllar önce var olup olmadığından emin değiliz. Bununla birlikte, Aristoteles ve Plato gibi Yunan düşünürler, insan davranışını belirlemeye yardımcı olmak için bilişsel bir yaklaşımın temellerini attılar. Aslında Aristoteles, eğitimin hükumetin vatandaşlarına karşı sorumluluğu olduğunu düşünüyordu. Plato da erdem ve etiğin önemini vurgulamıştır. Bunlar eğitim psikolojisinin ilk kökenleridir.

Onlara nasıl yapacaklarını söylemeyin. Onlara nasıl yapacaklarını gösterin ve tek kelime etmeyin. Onlara anlatırsanız, dudaklarınızın hareketini izleyeceklerdir. Onlara gösterirseniz, kendileri yapmak isteyeceklerdir. Maria Montessori

Başka bir deyişle, eğitimciler çocukların bireysel süreçlerine müdahale etmeden veya engellemeden öğrenme isteklerini teşvik etmelidir. Kısacası, eğitimci olmak hiç de kolay değildir.

Sınıftaki tüm nesneler faydalı olmalıdır, yani eğitimci bunları önceden dikkatlice seçmelidir. Öğrenciler, uygun gelişimi sağlamak için her türlü aracı ve uyaranı seçebilmelidir. Sınıfın yapı ve düzeni tasvir etmesi hayati önem taşır. Bu, her çocuğun kendi zekasını ve zihinsel düzenini geliştirmesini sağlar. Eğitimci, sınıfta kullanılan her türlü yardım ve materyali zorluk derecesine göre düzenlemelidir. Maria Montessori’nin felsefesine göre eğitimciler, öğrenme sürecinde kolaylaştırıcı rolünü oynarlar. Bu eğitim yönteminde işlevleri, çocukların ezberlemesi gereken bilgileri vermek değildir. Aksine, onlara kendi ilgi alanlarını keşfetme özgürlüğü ve cesareti vermektir.

Maria Montessori, çocukların doğa ile sürekli temas halinde olmaları için teşvik edilmesi gerektiğini belirtti. Bunun doğanın düzenini, uyumunu ve güzelliğini anlamalarına ve takdir etmelerine yardımcı olduğuna inanıyordu. Nihai amaç, tüm bilimlerin temeli olan doğa yasalarını anlamalarıdır.

Çocuklar doğayla temasa geçtiklerinde güçlerini ortaya çıkarırlar. Maria Montessori
Doğumdan 3 yaşına kadar, çocuğun hafızası veya akıl yürütme yeteneği neredeyse hiç yoktur. Ancak bu aşamada çocuk beyni son derece hassas olduğu için bol miktarda bilgi edinebilir. Maria Montessori öğrenmenin doğal bir süreç olduğuna kesinlikle inanıyordu.

Bu yöntem, yaşamın farklı aşamalarında farklı psişe türleri olduğunu belirtir. Bu aşamaların farklı özellikleri vardır. Aslında, gelişim psikologları onları kapsamlı bir şekilde incelemiştir. Bunlar, öğrenmenin mümkün olan en basit şekilde gerçekleştirilebileceği aşamalardır. Çocuk öğrenme fırsatını değerlendirmezse, daha sonra belirli bilgi veya becerileri edinmesi kesinlikle çok daha zor olacaktır.

Erken çocukluk eğitimi, toplumun iyileştirilmesinin anahtarıdır. Maria Montessori
Montessori eğitim metodu, gelişimin en iyi aşamalarından en iyi şekilde yararlanmaya kendini adamıştır. Bunun için ortamı dikkatli bir şekilde hazırlamak ve çocukların fiziksel özelliklerine uygun hale getirmek gerekir. Bu eğitim yaklaşımı, çocukların kişisel ritimlerine ve tarzlarına saygı duymaya kendini adamıştır. Montessori eğitiminin anahtarlarından bazıları şunlardır: Hassas büyüme dönemlerine ilgi ve çocukların faydalanmaları gereken emici bir zihne sahip oldukları vurgusu.

Hayatın en önemli dönemi üniversite okuma yaşı değil, ilk dönem olan, doğumdan altı yaşına kadar olan dönemdir. Maria Montessori

Maria Montessori, İtalyan bir eğitimci, bilim insanı, doktor, psikiyatrist, filozof, antropolog, biyolog ve psikologdu. Güçlü Katolik ve feminist inançlarla 1896’da İtalya’daki ilk kadın doktor olarak mezun oldu. Sigmund Freud ile aynı dönemde yaşadı ve kendi akıl hastalıkları sınıflandırmasını geliştirdi. 1898 ile 1900 yılları arasında ‘zihinsel olarak rahatsız’ olduğu düşünülen çocuklarla çalıştı. Bazılarının henüz tam potansiyellerini geliştirmediğini fark etti. Bu, sonraki 50 yıl boyunca çalıştığı, çocukların kapasitelerini inceleme mesleğine yol açtı. Maria Montessori, tartışmalı bir şekilde, yaşamın ilk 3 yılında öğrenmenin zahmetsiz, doğal bir süreç olduğunu belirtti. Yöntemi, sanayi devrimi nedeniyle ortaya çıkan ve Batı’da bugüne kadar dayatılan klasik Prusya öğretim yöntemine karşı çıkar. Prusya yöntemi, çocukları gelecekte emir alacak olan işçiler olarak görür.
İyi öğretimin sırrı, çocuğun zekasını tohumların ekilebileceği, alevli hayal gücünün sıcağında büyüyebileceği verimli bir alan olarak görmektir.  Maria Montessori
Çocukların sürekli geliştiğini unutmayalım. Ayrıca, bu gelişme sırasında pratikte her şey onları etkiler. Bu anlamda onların eğitimi çok önemlidir. Bu nedenle, çocuklarınızın şımarık çocuk davranışları göstermesini önlemek istiyorsanız, kendi ritimlerine ve gelişimlerine saygı duyarak sınırlar koymakla başlamak önemlidir.

Konu sınır koymak olduğunda, uygun davranışları pekiştirmek de iyi bir strateji olabilir. Bunun nedeni nedir? Çünkü bu, hem bu davranışın gelecekte tekrar ortaya çıkma olasılığını artırmanın bir yoludur, hem de karşılığında çocuklarınıza neler yapabileceklerini öğretirsiniz.

Bir çocuğun belirli bir davranışı gerçekleştirmesini “yasaklarsanız”, yani belirli bir sınır koyarsanız, alternatif bir davranış da sunmalısınız. Örneğin, “Mutfakta yerde oynayamazsınız ama yemek odasında/salonda oynayabilirsiniz.” Çocukların özerk varlıklar olarak gelişebilmeleri için manevra alanına ihtiyaçları vardır. Bu nedenle, ne yapmamaları gerektiğini bilmeleri gerekir. Ancak, her şeyden önce, ne yapabileceklerini bilmeleri gerekir.

Aslında, bu onlarla müzakere etmek anlamına gelir. Bununla birlikte, mantıksal olarak, her zaman müzakere edilemez bazı sınırlar olacaktır. Ebeveynler olarak, bu sınırlara saygı duymaları gerektiğini ve onları değiştirme olasılıklarının olmadığını anlamalarını sağlamalısınız.

Sınırların çocuklara açık, basit ve yaşa uygun bir şekilde anlatılması önemlidir. Çocuklarınız siz hakkına sahip olma gerçeğinden de yararlanabilirler. Başka bir deyişle, fikirlerini ifade etme ve sınırlarla ilgili olarak ne hissettiklerini söyleme hakları vardır. Burada mesele, onların “talep ettikleri” veya söyledikleri şeylere boyun eğme meselesi değil, onlara ses verme ve mümkün olan her yerde, özellikle de daha büyük çocuklarsa, ortak bir anlaşmaya varma meselesidir. Bu şekilde, kendilerinin de sürecin bir parçası olduklarını hissederler.

Bunlar, bir çocuğun işlev görme biçiminin gelişimini büyük ölçüde etkiler. Nitekim mizaçlarının ve karakterlerinin ötesinde, şımarık çocukların genellikle ebeveynlerinin bazı aşırı korumacı davranışları veya sınırların olmaması nedeniyle “doğduklarını” biliyoruz. Bunlar ve diğer davranışlar arasında, bu tür ebeveynleri buluyoruz:

  • Sınır koymazlar.
  • Öfke nöbetlerine veya yanlış davranışlara teslim olurlar.
  • Evde kural koymazlar.
  • Uygunsuz davranışları pekiştirirler.
  • Uygun davranışları pekiştirmezler.
  • Tutarsız hareket ederler (özellikle sınırlarla ilgili olarak).

Öfke nöbetlerine geri dönersek, onlara boyun eğmenin iki ucu keskin bir kılıç olduğunu bilmek önemlidir. Çünkü ilk başta çocuğun öfke nöbetini hafifleteceklerdir. Ancak zamanla çocuk istediğini elde etmek için bu stratejiyi kullanmaya devam eder. Şımarık davranışların kökeninde hem genetik (mizaç) hem de çevre rol oynamaktadır. Bu ikinci değişkende ebeveyn eğitim tarzlarını buluyoruz.

Bu da onların müzakere veya empati becerilerini geliştirmedikleri anlamına gelir. Bu nedenle, paylaşmaları ve başkalarını anlamaları son derece zordur. Bunun nedeni nedir? Çünkü onlar her zaman sadece kendi davranışlarına ve ihtiyaç duydukları şeylere odaklanmışlardır.

Şımarık çocuklar, istediklerini elde etmek için öfke nöbetleri, somurtma ve öfke kullanırlar. İstedikleri şey, dikkat veya ebeveynlerinin isteklerini yerine getirmesi olabilir.

Sınırlar zamanında belirlenmezse, çocukların hiçbir zaman iyi davranmak veya belirli yönergeleri izlemek zorunda kalmadıkları için ebeveynlerinin emirlerine veya taleplerine uymama riski vardır.

Bu çocukların en belirgin özelliklerinden bir diğeri de itaatsizliktir. Ebeveynlerinin taleplerini görmezden gelirler ve sadece kendi isteklerine uyarlar. Bu, sınırların olmamasıyla yakından ilgilidir.
Şımarık çocukların hayal kırıklığına karşı toleransları düşüktür. Aslında, başkalarının bunun için ödemesi gereken bedelden bağımsız olarak, gerçekliğin kendi isteklerine uygun olmasına alışmışlardır. Onlar, hayal kırıklığıyla yüzleşmek için çok az fırsatları olduğu için, hayal kırıklığını tolere edecek stratejiler geliştiremeyen çocuklardır.

Bu davranışsal bir süreçtir. Başka bir deyişle, özellikle genç olduklarında, hareket biçimleri yansıtıcı düşüncenin ürünü değildir. Ancak davranışlarıyla aslında “pekiştirme almıyorum, bu yüzden iyi davranmayı bırakıyorum” çizgisinde bir fikir ortaya koymaktadırlar.

Şımarık çocukların özelliklerinden biri, istediklerini elde etmek için düşünebildikleri hemen hemen her şeyi yapabilmeleridir. Aslında yasak ya da değil, yapmaya çalışmayacakları hiçbir şey yoktur. Bunun nedeni, hayal kırıklığına veya sınırlara tahammül etmemeleridir. İşlerin kendi kurallarına göre yapılmasını isterler ve istedikleri sonuçları almayı beklerler.

Anahtar, sınırları belirlemeyi ve her şeyden önce uygun davranışları pekiştirmeyi öğrenmekte yatar. Bu, çocuğu istediğini elde etmek için yersiz öfke nöbetleri geçirmekten uzaklaştıracaktır.

Burada önemli rol oynayan iki değişken vardır. Bir yanda, her çocuğun genlerinin etkisiyle ilgili mizacı vardır. Öte yanda, onların eğitimi bulunur. Nitekim, eğitim, sınırları veya tutarlılığı olmadığı için öne çıktığında, çocukların şımarık davranışlar geliştirmeye başlaması kolaydır.
Şımarık çocuklar sahip olduklarına değer vermezler çünkü her zaman istediklerini elde ederler. Bu nedenle, onlara sınırlar koymalısınız.

Nihayetinde, sosyal ilişkilerin eksikliği acı verici ama tersine çevrilebilir bir durumdur. Bu nedenle, çocuğunuzun sosyal performansını geliştirmek ve kendisine güvenmek için ihtiyaç duyduğu araçları edinmesine yardımcı olun. Ancak hepsinden önemlisi, tüm süreç boyunca anlayışınızı, desteğinizi ve teşvikinizi sunun. Bu onların kendilerini güçlendirmelerini ve gerekli değişiklikleri yapmalarını sağlayacaktır.

Gerekirse profesyonel yardım alın. Çocuğunuzun arkadaş edinmede yaşadığı zorluklar son derece belirginse sosyal fobisi olabilir. Bu durumda bir psikologla çalışmak çok önemlidir. Terapi aynı zamanda sosyal becerilerini geliştirmelerine ve geçmiş olumsuz deneyimlerinden kaynaklanan acı ve incinmeleri yönetmelerine yardımcı olabilir.
Sosyal beceriler üzerinde çalışın. Bu alanda da ellerini yavaşça bırakın. Bu, onları, yalnızca kendilerini tamamen güvende hissettikleri bağlamlarda değil, çeşitli bağlamlarda etkileşime girmeye teşvik eder. Bir çatışma ortaya çıktığında, onun hakkında konuşmalarını, kelimelere dökmelerini sağlamaya çalışın. Olanlarla ilgili bir hikaye oluşturma gerçeği, sosyal düzeyde zekalarını geliştirmelerine yardımcı olacaktır. Ayrıca size daha doğru bir şekilde müdahale etme fırsatı verecektir. Gerçek bir çatışma yoksa, varsayımsal durumlar ortaya koyabilir ve alınabilecek farklı seçenekleri tartışabilirsiniz.
Çocuğunuzun özgüvenini ve özsaygısını geliştirin. Sevginizin koşulsuz olduğu fikriyle dünyayla yüzleşmeleri son derece önemlidir. Aslında, ne kadar hata yaparlarsa yapsınlar, her zaman orada olduğunuzu her zaman hissetmelidirler. Sadece hatalarını analiz eder ve tekrar denemelerine yardımcı olursunuz.
İyi bir benlik saygısı geliştirmeyi başaramayan küçükler, bağlanma söz konusu olduğunda kendilerini güvensiz ve savunmasız hissedebilirler. Aslında yetersiz, kusurlu veya hak etmemiş hissetmek, kendilerini oldukları gibi göstermelerini engeller. Ayrıca, sosyal ortamlarda rahat değillerdir, bu nedenle performansları hiçbir zaman optimal değildir. Son olarak, diğer insanları yabancılaştırabilecek belirli tutumların olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bazen bir çocuğun arkadaşları olmadığında, bunun nedeni başkalarına saygı, empati veya nezaketle hitap etmemeleridir. Gerçekten de kıskanç, otoriter veya saldırgan bir çocuk er ya da geç çevresi tarafından reddedilecektir.
Önceki deneyimlerin, çocukların yeni sosyal etkileşimlerle karşılaştıklarında benimsedikleri tutum üzerinde büyük etkisi vardır. Bu nedenle, reddedilme veya tecrit durumları yaşadılarsa, başkalarıyla ilişki kurmak daha zor hale gelir. Ailede üstlendikleri rol, kendilerine en yakın olanlardan gördükleri muamele ve daha önceki sosyalleşme girişimlerinin sonucu, sonraki etkileşimlerini bir ölçüde etkiler.

Sohbet başlatmak, konuşma sırasına saygı duymak, ses tonunu değiştirmek, başkalarını dinlemek veya kendi fikirlerini ifade etmek, çocukların yavaş yavaş üstesinden gelmesi gereken zorluklardır. Söylediğimiz gibi, sosyal becerilerdeki bir eksiklik, gelişimlerini yarıda kesebilir. Bu, kendini besleyen bir izolasyon ve “sosyal beceriksizlik” döngüsüne yol açar.

Başkalarıyla ilişki kurmak bir sanattır. Aslında bu, ilk yıllarınızda edindiğiniz ve yaşamınız boyunca mükemmelleştirmeye devam ettiğiniz bir beceridir. Bir çocuğun akran grubuna kıyasla sosyal becerileri eksikse, reddedilebilir. Bu, bu alandaki gelişimlerini daha da geciktirir. Sosyal becerilerin geliştirilebileceği en iyi alan sosyal çevrenin kendisidir.

Bu nedenle, bir çocuk bir grupta kendine güvenmiyorsa, sessiz kalma ve başkalarıyla etkileşim kurmama eğiliminde olabilir. Doğal olarak, bu onun başkalarına ulaşma potansiyelini sınırlar.

Utangaçlık, çocukların arkadaşlık kuramamasının ana nedenlerinden biridir. Aslında, bazı bebekler daha çekingen bir mizaçla doğarlar. Bu onların inisiyatif almalarını engeller. Ayrıca yabancılara karşı çekingen ve sakıngan olmalarına neden olur.

Yalnız bir çocuk olarak etiketlenmek, özellikle istemedikleri bir durumsa, son derece incitici olabilir. Ancak, bu olaylar dizisinin gerçekleşmesinin nedeni tam olarak ne olabilir?

Bir çocuğun veya gencin kendilerini arkadaşsız bulmasının farklı nedenleri vardır. Doğal olarak, nedenin çözülmesi gerekiyor. Yine de bu durumun kalıcı olması gerekmediğini hatırlamak önemlidir.
Arkadaşlar, çocukluk ve özellikle ergenlik döneminde önemli sosyalleşme aracılarıdır. Gerçekten de, bir grubun parçası olmak, bütünleşmiş hissetmek ve bir aidiyet duygusu geliştirmek, uygun psikolojik gelişim için çok önemlidir. Aynı nedenden dolayı izole yaşayan, akranları tarafından reddedilen veya ilgisiz kalan bir çocukta ciddi duygusal yaralar oluşacaktır. Bunun olmasını önlemek için, çocuklarınıza başkalarıyla düzgün bir şekilde ilişki kurmalarını sağlayan kişisel araçlar vermelisiniz.
Duygusal bağımsızlık, çocuklarınıza verebileceğiniz en değerli derslerden biridir. Başka bir deyişle, kendi duygusal merkezleri olmaları ve zararlı bağımlılıklar veya bağlılıklar geliştirmemeleri gerekir. Ancak, insanlar sosyal varlıklardır ve başkalarına ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle, çocuğunuzun arkadaşı yoksa, nedenleri belirlemeniz ve durumu tersine çevirmeye yardımcı olmanız önemlidir.

Evlilik söz konusu olduğunda şöyle bir gerçek de var ki; daha iyi olamayacak bir ilişki yok. Mutlaka daha iyi olabilir. Sadece doğru zamanda, doğru yer­den, doğru tutabilmek lazım. Hata da varsa bunu görebilmek gerekiyor. Yapılmış olan bir şeyi yıkmak çok kolay ama onu devam ettirebilmek çok zor. İşte o devam ettirebilme noktasında, bireyin sağlıklı ol­ması çok önemli. Evlilik kurumu söz konusu oldu­ğunda, o kurumun içerisine doğacak olan çocukları düşünüyoruz değil mi? Sağlıklı nesillerin devamı için, evliliğin içerisinde sorumluluk alarak var olmak lazım. Sağlıklı yetişkinler demek, sağlıklı çocuklar, sağlıklı gelecekler demek. Sağlıklı olan bireylerden, tercihlerinden korkmayız. O yüzden de burada yine en çok rol bugünün anne babalarına düşüyor. Klinik Psk. Merve Tunay

Annelerimizin zaman zaman yaptığı bir hata var. Çocuğu evliliklerin içerisine dahil edebiliyorlar. Hatta bazen buna teyze, hala gibi akrabalar da ek­leniyor. Çocuk daha küçük yaşta evlilik içerisinde yaşanan hadiselerden haberdar oluyor ve bundan olumsuz etkileniyor. Maalesef evlilikten korkarak büyümüş oluyor ve bu da evlilik konusunda kaygı duymasına sebep oluyor.

Çocuğun doğumuyla beraber bireyselliğini kabul edebilmek lazım. Onu kendimizden, ayrı bir birey ola­rak görüp, bireyselliğini kabul ederek, onu yetişkinli­ğe hazırlamalıyız. İlk önce sağlıklı bir yetişkin olması­nı sağlayalım. Sağlıklı bir yetişkin olduğunda, zaten sağlıklı bir evliliği olacaktır. Gönül istiyor ki her evli­lik sürsün. Oldu ki bir boşanma durumunda bile bu sağlıklı bir şekilde gerçekleşir. Bir çocuk eğer sağlıklı bir bireyselleştirme gerçekleştiriyorsa, bireyselleş­tirdikten sonra da sağlıklı karar verebiliyorsa, kendi iletişim becerisini sağlıklı gerçekleştirebilmişse, ter­cihleri de sağlıklı olup, sağlıklı bir yolda ilerleyecektir.
Bazen kariyer plânlamaları da evliliğin gerçek­leşmesini etkiliyor. Şunu da gerçekleştireyim, bunu da yapayım diyerek, tam olmaya, tam olup da evli­liğe girmeye çalışıyorlar. Aslında tam olmayı eşiyle de yapabileceğini, çünkü evlilikle bireylerin, birlikte de evrilebildiğini bilmiyorlar.
Son dönemde evlilik yaşının ilerlemesini, bu ko­nularda gençlerin biraz daha bilinçlenmesine bağlı­yorum. Bu bilinçlilik bireylerin kendilerinin ne kadar tanıyıp tanımamaları değil. Süreç içerisine girdikle­rinde neler olabileceklerini dair örnekleri gözlemle­meleriyle de alakalı. Bir diğer sebep de evlilik konu­sunda çok ciddi bir kaygı var. Çünkü bu bir bilinmez, bizi ne bekliyor bilemiyoruz. Bir diğer etmen de sorumluluk. Günümüz neslinde sorumluluk, çok da alınan ya da ebeveynler tarafından çocuklara verilen bir şey değil. Evlilik öncesi mesuliyet almayı bilme­yen veya sorumluluk verilmemiş bireyler, evlilik içe­risinde sorumluluk alacağını biliyor ve bundan kaygı duyuyor. Evliliğe girmekten kaçınıyorlar.
Evliliğin sosyal tarafı olduğu gibi, bireysel tarafı da var. Kişi ev­lilikle, başka bir bireyle tamam­lanmış oluyor, bunu gerçekleş­tirmek istiyor. Bir eşle bera­ber birçok rol de devreye giriyor. Kendi ailesi, eşin ailesiyle beraber yeni roller ediniyor. Bir ho­camız şöyle söylerdi “birlikteliğin, tek ba­şınalık karşısındaki zaferidir evlilik.”
Bunun toplum içinde en saygın kabulü de evlilik kurumuyla oluyor. Evlilik her dinde, kültürde, millette kabul edilen bir kurum. Beraber olmanın en kabul edilebilir ve saygın olma hali. Aynı zamanda sosyal bir kurum. İnsan da en temelinde sosyal bir varlık. O yüzden birlikteliğini evlilikle gerçekleştirmeyi tercih ediyor. Tabi bir de çocuk dev­reye girdiği zaman, onun da evlilik içerisinde olması, sosyal olarak kabulünü sağlıyor. Bu yüzden de evliliği tercih ediyoruz.
İnsanın bazı temel ihtiyaçları var. Bunlardan bi­risi de bağ kurma ihtiyacı. Bunları tıpkı yemek ye­mek, su içmek gibi günlük ihtiyaçlar içerisinde his­sediyoruz. Zamanı geldiğinde hem gelişimsel, hem zihinsel, hem bedensel olarak, evliliğe hazır olduğu­muzda, bu bağa ihtiyaç duyuyoruz.

Gün içerisinde hava karanlık olsa bile öğle saatlerinde ya da öğleden sonra dışarıda 20-30 dakikalık da olsa zaman geçirilmesi, o anki mevcut güneş ışıklarından faydalanılmasını sağlayacaktır. Spor yapmalı ve kış aylarında sıklıkla enerji kayıpları ortaya çıkacağı için sağlıklı beslenmeye dikkat edilmelidir. Yeni hedefler belirlenmeli ve dışarıda geçirilen aktivitelere zaman ayırmaya özen gösterilmeli ve sosyal aktivitelerde kısıtlamaya gidilmemelidir. Bütün bu alanlara dikkat ediyor olmanıza rağmen eğer psikolojik ve fiziksel şikayetlerinizde azalma yaşamıyorsanız bir ruh sağlığı uzmanına başvurmanız uygun olacaktır. Klinik Psikolog Merve Tunay Dünya Hüzünlerden arınarak mutlu bir sonbahar geçirmeniz dileğiyle…

Yaz mevsiminin ardından bireylerin yeterince dinlendiklerini düşünerek yeni bir mevsim olan sonbaharı karşılamaları gerekir. Yazı güzellikleri olduğu gibi sonbahar ve ardından gelen kış aylarının da bazı güzelliklere sahip olduğunu bilmek gerekir. Mevsimsel depresyon belirtilerine sahip bireylerin dikkat etmesi gereken ya da mevsimsel depresyonla karşılaşılmaması için en önemli ipucu güneş ışığından mümkün olduğunca çok faydalanılmasıdır. Sabah mümkün olduğunca gün aydınlanmadan önce uyanarak güneşin ilk ışıklarından faydalanmaya başlanılmalıdır.
Melatonin karanlık ve ışığın olmadığı ya da az olduğu ortamlarda salgılanan bir hormondur. Sonbahar ve kış aylarının yaza göre daha kapalı havalara sahip olması bu mevsimlerde bireylerin kendilerini depresif hissetmelerine sebep olmaktadır.  Yine aynı şekilde sonbahar ve kış aylarında mutluluk veren serotonin hormonu daha az üretilmektedir. Bütün bu etkenler bir araya gelince de karşımıza özelliklerde biyolojik olarak depresyona yatkın bireylerde daha sık rastlanan mevsimsel depresyon diye tanımlanan ruh sağlığı bozukluğu ortaya çıkıyor. Mevsimsel depresyon belirtilerini incelediğimizde sıklıkla; isteksizlik, uyku hali, enerji kaybı, çökkün duygu durum, motivasyon kaybı, dikkat ve konsantrasyon bozukluklarıyla karşılaşıyoruz. Bu belirtiler hayat kalitemizi olumsuz etkilemeye başlıyor ve iş yaşamında ya da sosyal hayatta bir takım performans düşüklüklerine, iletişim problemlerine, iş gücü kaybına veya çeşitli diğer problemlerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor.

Sonbahar aylarında sararan, dökülen yapraklar ve doğanın ilkbahar ve yaz aylarındaki canlılığını kaybetmesi ruh dünyamızda hüzne sebep olabilir. Çünkü bilinçdışımızda kendi yaşlanmamızı ve ölümümüzü çağrıştırabilir. Bütün bunların yanında vücudumuz, kendisini güneş ışığına göre düzenlediği bir biyolojik saate sahiptir. Güneş ışığının yeterli miktarda alınmadığı kış aylarında biyolojik saat dengesi bozularak bir takım rahatsızlıklara kapı aralamaktadır. Sonbahar ve kış aylarında güneş ışınlarının azalması beyindeki melatonin hormonunun üretimini arttırmaktadır.

Mevsim değişikliklerinin sebep olduğu depresyon durumlarıyla karşılaşmamak ya da daha az etkilenmek için öncelikle bu değişimin insan bedenini neden ve nasıl etkilediğinin farkında olmamızda fayda vardır. Yaz mevsiminde dışarıda geçirilen vakitler sonbaharla beraber azalmaya başlar. Sosyal olarak daha pasif bir döneme girilirken iş yoğunluğu açısından daha aktif bir dönem bizleri beklemektedir. 
Yaz mevsimi insanların iş ve okul hayatının azaldığı, kendisine daha çok zaman ayırdığı, doğanın canlandığı ve tatil günlerinin yaşandığı bir mevsimdir. İlkbahar mevsimiyle birlikte canlanan tabiat tüm güzelliğini insanlar için sergiler. Tabiatın bu görsel şölenini kaçırmak istemeyen herkes için dışarıda geçirilen zaman artar. İlkbaharın gelmesiyle yaşanan tüm bu canlanmaya karşılık sonbahar mevsimiyle tam tersi bir durumla karşılaşılır. Sonbaharın tabiat ve havalar üzerinde sebep olduğu değişimden insanlık da nasibini alıyor. Çünkü insan yaşadığı çevreden bağımsız olamaz. İnsan iklim koşulları, yaşan olaylar ve bir çok etkenle birlikte değerlendirilmesi gereken bir varlıktır. Yaşanılan olaylar gibi mevsim değişiklikleri de ruh hali üzerinde belirli etkilere sebep olmaktadır. Sonbaharla birlikte doğa hüzne bulanmaya başlar. Çevresinden bağımsız olamayan biz insanlar içinse bu hüzün, mevsimsel değişime bağlı depresyona sebep olabiliyor.
Ekim ayına girilmesiyle birlikte sonbahar da kendisini iyiden iyiye göstermeye başlar ve her geçen gün güneşin gülen yüzünü daha az görürüz. Günlerin yavaş yavaş kısalmasıyla birlikte aydınlık geçen zaman dilimleri de azalır, sabah gözlerimizi bulutlu ve yağmurlu günlere açmaya başlarız. Sararan yapraklar rüzgarla savrulurken uzun yaz tatilleri, rengarenk ve canlı doğa da artık geride kalmıştır.
Ekim 2021
Çocuğun kitap okuma alışkanlığını kazanması için evde aktif katılımlar yapacak ortamlar hazırlayın. Örneğin çocuğunuzdan sesli kitap okuma yapmasını isteyebilirsiniz veya bir önceki örnekte olduğu gibi kitap okuduktan sonra kitap hakkında fikirlerini içeren sohbetler edebilirsiniz. Çocuklara devamlı olarak kitap okumanın gerekliliği ve önemi anlatılmalıdır. Kitap okuma alışkanlığının pekişmesinde yine önemli faktörler arasına girecektir. Çocuk bu sayede kitap okumanın gerekliliği ve önemi hakkında farkındalık sahibi olacak ve kitap okumayı yaşamının vazgeçilmez bir parçası haline getirecektir.
Evde çocukla birlikte belirli zamanlarda kitap okuma saati uygulanmalıdır. Evebeynlerini gören çocuğun kitap okuma alışkanlığı daha da pekişecek ve kitapları sevmesinde etken görevi görecektir. Evebeyn olarak ne kadar kitap okuduğunuz çocuklar tarafından gözlemlenir ve kitap okuma alışkanlığı oluşumunda bunun etkisi oldukça büyüktür. Kitap okumanın ardından çocukla kitap hakkında sohbet etmekle çocuğuna göstereceği ilgi ve vereceği destek çocukların bugün ve gelecekte okuyan ve ne istediğini bilen bireyler olmasını sağlayacaktır.

Verilecek ödüller çocuğun kitap okuması için motive kaynağı olmaktadır. Örneğin ona ilgi düzeylerine ve yaşına göre yeni kitaplar alın veya birlikte kitapçıya gidip çocuğun istediği herhangi bir kitabı alın. Kısaca çocuğun o kitabı sahiplenmesine fırsat tanıyın, çünkü sahiplenmek çocuğun haz duygusunu artıracak ve kitap okuma alışkanlığının oluşmasını sağlayacaktır.

Evin içerisindeki kitaplar devamlı çocuğun erişebileceği yerlerde yani göz önünde bulundurulmalıdır. Bunun yapılması çocukların istedikleri zaman kitapları ulaşmasını, incelemesini ve hatta okumasını sağlayacaktır. Evde çocuğunun elinin altında bulunan kitaplar çocukların dikkatini çekip kitaplara yönelmesini sağlayacaktır. Bir diğer önemli nokta da, evebeynlerin çocuklarına rol-model olmaları gerekmektedir. Yani çocukta kitap okuma alışkanlığının oluşması için evebeynler de kitap okuyarak ve daima çocuğunun kitap okumasını destekleyip teşvikte bulunarak bunu sağlayabilirler. Anne ve babalar çocuklar da kitap okuma alışkanlığı için bir ödül sistemi oluşturmalıdır.

Okumaya ne kadar erken yaşta başlanırsa kitap okuma alışkanlığına sahip olmak o kadar etkili olur. Çocuğunuz bu alışkanlığı ne kadar geç edinmeye çalışırsa kitap okumaya başlaması ve bunun devamını getirmesi de bir o kadar güç olur. Bu bağlamda evebeynlerin çocuklarına sergiledikleri tutum ve alışkanlıklar kitap okuma alışkanlığının oluşmasında önemli ana faktöre girmektedir. Evebeynlerin küçük yaşlardan itibaren çocuklarına kitap okuma alışkanlığını kazanabilmeleri için onlara bu konuda özel olarak vakit ayırması gerekmektedir. Bunun için de çocuğunun ilgi düzeyine ve yaşına uygun kitaplar seçerek kitap okumayı sevmesini ve böylece bunu bir alışkanlık haline getirmesini sağlayabilirler.

Çocukluk, kişiliğin oluşum göstermeye başladığı bir dönemdir. Bu nedenle kitap okuma alışkanlığının kazanılmasında en uygun zaman çocukluk dönemidir. Küçük çocukların okuma alışkanlığının oluşmasında öncelikli olarak ailenin rolü son derece büyük. Okuma alışkanlığı kazanımını elde edebilmek için temelinin ailede atılması ve devamında da eğitim sistemin bir parçası olan öğretmenler tarafından geşliştirilmesi gerekiyor.

Anneden ayrılma korkusu ile ortaya çıkan okul fobisinde ise ayrılmanın her iki taraf için de bağımsızlık ve özgüvene bir adım olduğunu düşünmek gerekir. Davranış terapisi çocuğa korkularını çözücü, özgüven geliştirici ve sosyal kabulünü sağlayan bir çalışma programı (training) sunar. Ebeveyn, öğretmen ve psikoloğun gözlemleri büyük önem taşır. Kaçış davranışının sebebine inmek ve okulda korkuyu çözen faktörleri saptamak gerekir. Okulda güven duyulan bir öğretmen veya okul psikoloğu ile sorunlar mutlaka paylaşılmalıdır. Çocuğa okulda başarılar yaşatılmalıdır. Onun için cazip ve yeni öğrenme hedefleri geliştirilmelidir. En büyük motivasyonun “başarıyı yakalamak” olduğunu unutmamak gerekiyor. Okul korkusu teşhisi çocuğun yaşına, şiddet seviyesine bağlı olarak ve ailesi  ile ortak çalışma sonucunda koyulur. Erken belirleme ve önlem çok önemlidir. Çocuk, okul ve aile ilişkilerinin yeniden yapılandırılması sabır ve azimle, mümkünse bir terapist katlımı ile yürütülmelidir. Terapide başarıyı garantileyebilmek için çocuk sonradan bir süre daha yakından  gözlemlenmelidir. UzmDrGökçe Küçükyazıcı

Davranış problemleri ve hastalık belirtileri eğer aile içinde çatışmalar, ayrılmalar ve belirsizlikler varsa, veya çocuk aile içinden bir bireyi kaybetme kaygısını taşıyorsa artar. Sanki evden ayrılınca olumsuz şeyler olacakmış gibi düşünerek de okula gitmeyi reddedebilir. Bedensel belirtilerde mutlaka bir doktora başvurmak gerekir. Bu belirtiler psikolojik sıkıntılardan kaynaklanıyorsa doktor aile ile birlikte ortak  bir önlem üzerinde anlaşmalıdır. Bedensel rahatsızlıklar nedeni ile okula gitmeme gibi durumlara izin verilmemelidir, çünkü bu kez çocuk hastalıklara sığınarak okuldan uzak kalmayı deneyecektir. Bu da hem bedensel hem de psikolojik hastalıkları artıracaktır. Bir psikiyatri merkezinde doktor ve psikoloğun teşhisleri ile tedavi başlamalıdır. Burada görüşmeler ve diagnostik soru varakaları önemlidir. Korkunun cinsi ve şiddeti belirlenir. Aile de ayrıca davranış ve aile terapisi dalında profesyonel destek alabilir

Okula gitmek istememek anne baba için zor durum. Aile öğretmenlere ve uzmanlara belirli davranış özellikleri ve bedensel belirtiler çoğu kez uyarı sinyali verir. Okul korkusu sonucu karın ağrısı, baş dönmesi, baş ağrısı, ishal, uyku düzensizliği, konsantrasyon problemleri, tırnak yeme, altını ıslatma,, değişken ruh hali gibi belirtiler sıklıkla ortaya çıkabilir. Davranış değişikliği geniş bir spektruma yayılır. Sabahları inatlaşma, okula giderken refakat edilme isteği, açıkça okula gitme isteksizliği gibi…Ebeveyne yönelik suçlamalar, örneğin “beni okula götürürsen, sen  beni istemiyorsun, sevmiyorsun” öğretmene yönelik şikayetler…”Çok sert, ödevler çok zor” veya belirli arkadaşlardan yakınmalar gibi…
Dersten uzaklaşmak için derse girmekten kaçınmak veya daha ilginç ve rahatlatıcı bir ortama yönelmek örneğin bir futbol maçına veya yüzme havuzuna gitmek gibi …Bu davranışlar tolore edilebilecek sıklığın üstüne çıkmışsa bir uyum bozukluğu olarak karşımıza çıkar. Aslında her öğrenci en az bir kere kendi ilgisini çeken  cazip bir ortamı tercih edip okulu kırma macerasını yaşamıştır. Ancak bunun sıklıkla tekrarlanması ve artması psikolojik desteği gerektirir. Bu durumda aile de destek almalıdır.

Okula gitmek istememek anne babayı zor duruma düşürür. Okuldaki problemler bu korkuyu güçlendirir, örneğin başarısız olma kaygısı,  arkadaşlarının kendisine karşı birleşerek tavır almaları, küçümsemeleri, alay etmeleri, öğretmen ile uyuşmazlık vb.… Sonuçta çocuk veya genç korkudan kurtulabilmek için okula gitmeyi reddeder. Bir süre okulda olmamak onu rahatlatsa da suçluluk hissetmeye başlar, çünkü ailesinin beklentisini bir türlü yerine getirememiştir. Okul isteksizliği ve onunla birlikte gelen başarısızlıkların artması okul korkusunu iyice artırmıştır.  Çocuk kendisini bir şeytan üçgeninin içinde buluverir. Sonunda okuldan uzaklaşmalar, başarısızlıkla gelen suçluluk duygusu onu kaosa sürükler.

Korku çocuk tam evi terk edeceği zaman ortaya çıkar. Ebeveynin sert davranışları veya yumuşak ikna etme çabaları, sakinleştirme çalışmaları genelde etkisiz kalır. Okul fobisi nedenlerini ağırlıklı olarak aile çevresinde aramak gerekir.
Fobi kişinin belirli obje veya ortamlara karşı spesifik korku duymasıdır, örneğin bir hayvana, kapalı yerlere veya karanlığa karşı duyulan aşırı korku fobi olarak adlandırılır. Okul fobisi ise özel bir fobi türüdür. okula gitmek istememek öğrenci için zordur. Çocuklar panik halinde bir korku ile okula gitmeye tepki gösterirler. Bu bağlamda anneden ayrılma korkusu, anneye fazla bağımlılık, problemli aile içi ilişkiler, üstünde çalışılmamış ayrılma yaşantıları, kayıplar veya aşırı şok yaşantılar gibi faktörler devreye girebilir. Korku yaşantısı ile birlikte mide bulantısı, karın ve baş ağrısı gibi bedensel belirtiler de ortaya çıkabilir.
Okula gitmek istememek çocuklar görülür. Çocuk neden okula şikayet? Okula gitmenin çocuğu için ne yapmak gerekir? Okul korkusu kavramı okul ile ilgili farklı korkuları barındırıyor. Nedenlerden başarı baskı, çocuklardan, öğretmenlerden veya korkmadan sıralanabilir. Müdahale ne kadar yüksek o kadar yüksek oluyor.
Unutulmaması gereken bir başka önemli nokta da anne-babaların kendilerini ve çocuklarını nasıl gördükleri, eğitim dünyasını nasıl algıladıkları, hem çocuktan, hem okuldan beklentileridir. Bu görüş ve beklentiler yaşam sürecini etkiler. Okul aile işbirliği,  uyum döneminde son derece değerlidir. Aile, okul ile işbirliğinde aktif rol aldığında çocuğun  okula karşı tutumu, olgunlaşması, benlik kavramı, davranışlar, duygusal ve sosyal gelişimi daha hızlı daha  gerçekleşmekte ve  olumlu gittiği görülmektedir. Uzm. Psk. Mürvet Ülkü. Çocuk Psikolojisi
Gün içinde okulda öğrendikleri pekiştirilmezse bilgi kaybolur. Yapılan tekrarlar öğrenmeyi pekiştirecektir. Arkadaşlık etkileri, ilkokulda çocuk psikolojisi açısından çocuğun sosyal yaşamındaki en önemli etkileşim alanlarıdır. Bu yaşlarda arkadaş seçiminde daha çok somut olaylar ve özellikler kriter olarak aranır. Bir arkadaş grubunda yer almak, onlara ait olmak duygusunu sağlar. Arkadaşlık ilişkilerinde ve okulda kendini gösterebilmek önemlidir. Kendini gösteremeyen çocuklar, yetersizlik ve aşağılık duyguları yaşayabilirler. Burada öğrendiği arkadaş edinebilme, bu arkadaşlığı sürdürebilme becerileri, tüm yaşamı boyunca kuracağı ilişkilerin de temelini oluşturur. Ana okul ile başlayan duyguları tanıma, anlama, ifade edebilme, kontrol edebilme becerileri önemli olduğu gibi, ilkokul yaşantısı içinde de devam eden bir süreçtir. İlişkilerinde bu özellikleri ne kadar kazanabildiği ve hayata geçirebildiği, davranışlarına ve kendini ifade biçimlerine dolayısıyla, ilişkilerine yansıyacaktır. İlköğretim yaşantısında çocuk, yaşıtları arasındaki farklılıkları daha iyi anlamaya başlar. İletişim becerileri  artar. Birlikte oynama ve yardımlaşma daha da önem kazanır.
Her çocuk bu uyum sürecinde çeşitli etkilenmeler yaşar. Ancak etkilenme dereceleri ve bunu yansıtma biçimi her çocuğa göre de değişir. O güne kadar zamanı kullanma konusunda daha esnek olunabiliyorken, artık zamanın baskısını da hissedecektir. Tüm bunlar, o güne kadarki günlük yaşantısından farklı planlamaları da beraberinde getirecektir.  Günlük okul yaşantısından eve dönüşte biraz dinlenme sonunda her gün aynı saatte ders çalışma, çalışma süresi içinde kısa molalar verme, ertesi günkü hazırlıkları tamamlama önemlidir.
İlkokula başlama ile, ilkokulda çocuk psikolojisi değişir, yeni yer ve durumlara uyum sağlama süreci de başlar. Çocuk, okulu mekan olarak tanıyacak, öğretmenine alışacak, 40 dakikalık sürelerde sırada oturup öğretmenini dinleyecek, yazı yazacak, okumayı öğrenecek, yeni arkadaşlıklar kuracak, okul kurallarını bilecek ve uygulayacak, oyun sürelerini 10 dakikalık teneffüslere sığdıracak, kendi eşyalarına sahip çıkacak, bunu takip edecek, temel ihtiyaçlarını kendi başına giderecek ( tuvaletini kendi başına yapacak, anaokulunda olduğu gibi yanında bir yetişkin olmadan ), kendisine verilen ödevleri yapıp ertesi gün getirme sorumluluğunu da üstlenecek, iyi arkadaşlık ilişkileri kuracak, bir grup içinde yer alacak, akranları içerisinde ben de buradayım demenin kabul edilebilir yollarını bulacak, bireysel farklılıklarını daha iyi fark etmeye başlayacak, kendisi ile ilgili beklentileri fark edecek ve o da kendisi için çeşitli beklentiler oluşturacak, evden uzakta, anneden ayrı daha uzun bir süre karşısına çıkacaktır.

Okuma yazma, matematik becerisi, yaptığımız pek çok şey için temel oluşturur. Özellikle 1. sınıf bu temel becerilerin kazanıldığı bir dönemdir. Çocuklar gelişim merdiveninde farklı basamaklarda olabilirler . Dolayısıyla yapabildikleri de birbirinden farklı olacaktır. Bu durum, kıyaslamaların sıkça yapıldığı ilkokul dönemi için göz önünde bulundurulması gereken bir durumdur.

Öğrenme, insanın tüm yaşamını kapsayan bir süreçtir. İlk toplumsal yaşantıya adım attıkları yer olan anaokulu döneminden sonra ilköğretime başlamak, çocuklar için yaşamlarında en önemli dönemlerden biridir. Çocuklar ilköğretime adım attıklarında farklı beklentilerle karşılaşırlar; okuma, yazma, matematik ile tanışırlar.
Okuldan çocuğunuzla ilgili her gün sizi bilgilendirmenizi istemek doğru mu? Özellikle ilk günler ne yedi, ne yaptı, ne içti vs. Ebeveynlerin merak etmesi doğaldır. İlk günlerde bu bilgileri almak isteyebilir. Çocuğun bunu öğrenmesi, ebeveynlerinin tedirgin olduğunu düşünmesine neden olabilir. Bu da okulun endişe verici bir yer olabileceği düşüncesini doğurabilir. Eğer çocuğunuzla daha önceden kurulan güçlü bir iletişim varsa tüm bunları çocukla sohbet ederek öğrenebilirsiniz. Bazı çocuklar okulda yaptıklarını anlatmayı sevmez. Zorlamamalı ve okuldan her şeyin yolunda gittiği geri bildirimi alınca bu rahatlamak için yeterli olmalıdır. Uzm. Dr. Arzu ÖNAL- Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi

Okul ve öğretmenin kurallarına siz uymaz iseniz çocuğunuz da sizin yolunuzu takip edecektir! Çocuğunuzu okula teslim ettikten sonra emin ellerde olduğunda inanın ve bırakın bireyselleşme ve okul hayatı resmi olarak başlasın. Okula başlaması çocuğunuzun sizden koptuğu anlamını taşımaz, sadece iletişim biçiminiz değişir.

Öğretmeninin adı, fiziksel özellikleri, çocuklarla arasının ne kadar iyi olduğu ve ondan bir sürü yeni şey öğrenebileceği anlatılabilir. Eğer mümkünse önceden tanışması, okul açılana kadar kendi içinde öğretmeni kabullenmesine yardımcı olacaktır.

Hoşlanmadığı ilk durumda “Ben öğretmenimi sevmiyorum” diyebilmesine yol açılmasından başka bir işlevi olmayan bir sorudur. Bunun yerine öğretmeninin olumlu özelliklerinden bahsetmek çocuğun öğretmenine karşı olan ilgi ve sevgisinin desteklenmesine yardımcı olacaktır.

Gıda allerjisi yok ise okulda yemesine izin verilmesi daha uygun olur. Farklı beslenme ile okula giden çocuk arkadaşlarından izole gibi hissedebilir. Uyumu ve eşitliği bozan davranışlardan kaçınmakta fayda vardır. Ayrıca evde yemeyen bir çok çocuk, okulda arkadaşları ile birlikte oldukça rahat yemek yiyerek ailesini şaşırtabilir.
Alerji veya başka bir kronik hastalığı olan çocukların öncelikli olarak sınıf öğretmeni, varsa okul hemşiresi bilgilendirilmelidir. Acil durum olursa nasıl yaklaşacakları ve hangi noktada aileye haber vermeleri gerektiği anlatılmalı gerekirse yazılı olarak da verilmelidir.

Ayrılık kaygısı duyan çocukları teneffüslerde annelerinin orada olduğunu görmek rahatlatabilir. Her teneffüs çocuğun yanında olunması arkadaş edinmesini ve eğlence ile geçirilecek zamanı kaçırmasına neden olur. Çocuğun zihninde okulu görüş saatleri olan bir cezaevine benzetmeye gerek yoktur. Bireyselleşmeye başlayacağı bu en önemli adımı atmasına ve başarmasına izin verin.

Aynı kaygıları hisseden başkalarını görmek bir çok insanı rahatlatır. Grup terapilerinde de kullanılan bir yöntemdir esasında. Bazense yalnız kalmak başa çıkmayı kolaylaştırabilir.

Çocuk kadar anne-babalar için de ayrılık zordur ve her iki taraf için de önemli bir sınavdır. Çocuğun ayrılık kaygısı yaşama olasılığını büyük ölçüde ebeveynlerin tutumu belirler. onlar, yansıtmadıklarını söylerler fakat çocuklar hissederler… Kendi kendilerine çocuklarının güvenilir ve olması gereken bir ortamda olduğunu telkin etmeleri ve okula başlamasının onlardan koptuğu anlamına gelmediğini düşünmelerini önerebilirim.

Daha çok küçük yaşlarda çocuklar hoşlanmadıkları durumlarla başa çıkmayı öğrenmeye başlarlar. Bunu öğrenmeleri biraz da ebeveynlerinin izin vermesine bağlıdır. Sıkıntı duyduğu her durumdan onu kurtaran ebeveynler, çocuğun hayatla başa çıkma mekanizmaları geliştirmesine istemeden engel olmuş olur. “Arkadaşımı sevmiyorum, istemiyorum…” cümlesinin nedenlerini onunla konuşmak ve bir çözüm yolu arayışına girmek, izleyebileceği bir kaç alternatif yol göstermek arkadaş ilişkilerinin olumlu gelişimine katkıda bulunmaktadır. Aksi takdirde en ufak bir sorunda hiç kafasını yormadan sizden yardım talep edebilir ve bağımlı mutsuz bir kişilik yapısı geliştirebilir.

Okul alışverişinin bir kısmına çocuk da dahil edilmelidir. Okul açılmadan önce yapılan okul ziyaretinde okula giderken gerekli gereçler öğrenilmeli, fazladan veya eksik herhangi birşey götürülmemelidir. Eksik ya da fazla götürülen gereçler çocuğun kendini eksik hissetmesine veya dalga konusu olmasına neden olabilir. Daha önce birlikte alınan beslenme, suluk, kalem, silgi v.s gibi gereçler bir gün önceden birlikte hazırlanmalıdır.

Çocuğun okula servisle gitmesi ya da ailenin bırakması şartlara bağlı belirlenmelidir. Bundan sonraki okula gidişleri de belirleyecek olduğundan aileyi zora düşürmeyecek ve sürekli uygulanabilecek bir yöntem seçilmelidir. Bir gün özel araç, başka bir gün servis bazen taksi gibi farklı seçenekler okula yeni başlayan çocuklar için endişeye neden olabilir. Olabildiğince rutine oturtmak çocuk için rahatlatıcı olacaktır.
Gelişim basamaklarında çocuklar öncelikle soyunmayı, daha sonra giyinmeyi öğrenirler. İlkokul çocuğunun yavaş yavaş tek başına giyinmeye başlaması beklenir. En azından anneye yardımcı olması sağlanmalıdır. Bir gece önce kahvaltıda ne yemek istediğini sormak, ertesi gün için kendini hazırlamasına yardımcı olacaktır. Ne kadar sıradan bir gün gibi davranılmaya çalışılsa da sıradan olmadığı ortadadır. Bu nedenle haftanın son günü yapılacak kahvaltı bir kutlama şekline çevirilebilir ve tüm aile haftanın nasıl geçtiği ile ilgili sohbet edebilir. En sevdiği bir oyuncağı götürmek isterse izin vermeli mi? Okulla görüştükten sonra buna karar vermek daha doğrudur. okul izin verirse götürmesine mutlaka izin verilmelidir. Okulun evden oyuncak getirilmesine izni yok ise, okula gidene kadar oyuncağı ile arabada gidebileceğini, okuldan almaya geldiğinizde oyuncağının ve sizin onu arabada bekleyeceğinizi söyleyebilirsiniz.
Evde olan kurallar gibi okulun da bazı kuralları olduğu konuşulması gereken okulla ilgili önemli konulardan bir tanesidir. Evde kurallara uymadığı zaman aldığı küçük cezalara benzer cezaların, okulun kurallarına uyulmadığında benzer cezaların olabileceği anlatılmalıdır. 
Uyku-uyanıklık döngüsü bir ritim olduğundan son güne bırakmadan bu döngü istenilen saatlere çekilmeye başlanmalıdır. Birlikte kahvaltı yapabilmeli, giyinme, diş fırçalama gibi öz bakım becerilerini rahatça yerine getirebilecek kadar zamanı olması ve okula sakince gidebilmesi için uygun bir zaman diliminde uyanması daha doğrudur. Aceleye gelmeden rahat ve huzurlu bir şekilde okula hazırlanması okuldaki performansına da katkı sağlayacaktır.
Okulla ilgili özendirici cümleler çok daha küçük yaşlardan itibaren söylenmeye başlanmalıdır. Yapı olarak daha endişeli olan çocukların okulu daha önceden görmesi, öğretmeni ile tanışması okula adaptasyonu açısından olumlu etki yapabilir.

Uyku bir çeşit alışkanlıktır ve alışkanlıkları bir gün içerisinde değiştirmek neredeyse imkansızdır. Okulların açılacağı tarih belli olduğundan en az 4-5 gün önce uyku ritüeli istenilen şekle dönüştürülmeye başlanmalıdır. Okul açılmadan önceki gece erkenden yatırmak çocuğu stres altında hissetmesine, ebeveynleri ile gerginlik yaşamasına, uyuyamadığı için ertesi günü tedirgin olarak geçirmesine ve okulla ilgili olumsuz düşünceler oluşmasına neden olabilmektedir.

Çocuğa daha küçük yaşlardan itibaren farkında olmadan okulla ile ilgili fikir vermeye başlarız. “Korkma”, “okula gitmek istermisin?”, “ acaba yapabilecekmisin?” gibi mesajlar çocuğun okulla ilgili endişe verici fikirlere kapılmasına, kendini yalnız ve ne yapacağını bilemez bir halde hissetmesine neden olabilir.

Huzuru bulmak istiyorsan huzurunu bozanlardan uzak durmalısın. Ancak huzur bozanlardan uzakta huzurlu olursun.

Huzuru dağlarda, ormanlarda, denizlerde aramak yanlış, huzur sende, senin içinde saklı.

Çocuklarda dikkat eksikliği gibi özel durumların varlığında birebir öğretim, ilaç tedavisi faydalı olabilir, özel derse başvurulabilir ya da psikiyatrist ile görüşülebilir. Aynı şekilde özel öğrenme güçlüğü olan çocukların da deneyimli öğretmenlerce birebir eğilimi söz konusu olabilir. Yani çocukların bireysel farkları olduğu, bu nedenle öğrenme tarzlarının değişiklik gösterebileceği unutulmamalıdır. Çocuğun zekasında, öğrenmesinde, dikkat becerilerinde sorun varsa Özel Eğitim Desteği alınması gerekebilir.

Çocuğa hiç yardımda bulunmamak da çocukta güven duygusunu zedeler. Zorluklar karşısında desteksiz kalacağı duygusunu uyandırır, korku duygusunun geliştirmesine sebep olur. Çocukların ders çalışırken sıkılması doğaldır. Ancak hiç ödev yapmıyorsa, ödev yapması çok uzun sürüyorsa, çalıştığı halde başarısız oluyorsa, ders çalışmaktan soğuduysa altta yalan nedenler ortaya çıkarılmalıdır. Nedenler ve çözümler konusunda gerekirse bir uzmandan yardım almalıdır.
Ödevlerin kontrolü tümünün yapılmış olup olmadığı ve hem de yanlışların düzeltilmesi açısından çok önemlidir. İdeal olan yol, ödev kontrolünün ve düzeltmelerin öğretmen tarafından yapılmasıdır. Anne baba ödevdeki yanlışları işaretleyip, çocuğun düzeltmesine fırsat tanıyabilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yanlışları düzeltmek için ödev süresinin fazla uzatılmamasıdır. Hem çocuk daha fazla dikkatini veremez hem de bir sonraki gün ödeve başlamakta isteksiz davranır.
Ödev süresi çocuğun yaşına ve dikkat süresine göre belirlenmeli ve 2-3 parçaya bölünmelidir. Hafta içi günler için: 1. ve 2. sınıflar için günde 20 dakika 3. – 4. sınıflar için 30-40 dakika 5. – 6. sınıflar için 45-60 dakika 7. – 9. sınıflar için 60-90 dakika 10. – 11. sınıflar için 90-120 dakika İlköğretimim ilk beş yılında, çocuğun dikkat eksikliği, özel öğrenme güçlüğü gibi bir sorunu yoksa, sadece ödevleri yapmak akademik başarı için yeterli olabilmektedir. Ancak 6. sınıftan itibaren ödev yapma sürelerine ayrıca ders tekrar etme ve çalışma süresinin eklenmesi gerekmektedir. Bu konuda anne babalar çocuklarıyla baştan konuşup, ödev yapma ve ders çalışma sürelerini ayrı ayrı belirlenmesini sağlamalıdırlar. Ödev saatinde çocuğun ödev yapmaya başlayıp başlamadığı kontrol edilir. Ödev zamanından erken bitse bile o sürenin kalanı çalışmakla ya da tekrar etmekle geçirilmelidir. Bu yaklaşım özellikle aceleyle ve özensiz yapılan ödevler için faydalıdır.
Çocuk program hedefine ulaştığında ödüllendirilmen, bu ödül maddi bir ödül olmamalıdır. Çocuğunuz size uygulanamayacak bir | program önerisiyle gelebilir. Örneğin 3 saat bilgisayarda oyun oynama, TV seyretme gibi faaliyetlerin yer almasını isteyebilirler. Bu durumda ebeveyn tavrı net olmalıdır. Televizyon karşısında ya da bilgisayarın açık olduğu bir ortamda veya cep telefonu açık sürekli mesaj gelirken ödeve konsantre olmak zordur. Ödev saati süresince bu aletler kapalı tutulmalıdır. Ev ödevleri konusunda çocukla işbirliği yapılmalı, ona çözümler üretmek konusunda sorumluluk verilmelidir. Çocukla birlikte ödevler için uygun zaman belirlemek. Çocukla birlikte, ödev için uygun yer belirlemek önemlidir. Birlikte önceden alınan kararlara çocuğun uyumu daha iyi olur.

Sürenin sonunda anne baba çocuğun yanına gidip verilen kısmı yapıp yapmadığını kontrol eder. Yapılmamışsa sorunun ne olduğunu konuşulur. Yapılmışsa çocuk olumlu mesajlarla desteklenir ve ikinci 15 dakika için yapılacak olan kısım belirlenir. İlk 15 dakikanın sonunda çocuğun yorgun ya da isteksiz olduğu gözlemlenirse ikinci bölüme başlamadan önce 10 dakikalık kısa bir ara verilebilir. Ödevinin miktarına göre ödevler 3-4 bölüme ayrılarak tamamlanabilir. Program yaparken çocukların algı ve öğrenmesinde farklılıklar olduğu unutulmamalıdır. Sabah mı daha iyi öğreniyor, akşam mı? Okuyarak mı, dinleyerek mi, seyrederek mi öğreniyor? Tespit edilmelidir. Ödev konusunda inatlaşmak yerine ders çalışmak çocuk ilgi çekici hale getirilmeye çalışılmalıdır. Ödevler kısa bölümlere ayrılmalı, iki sıkıcı ya da zor ders arasına bir yorucu olmayan ders konulmalıdır.

Çocuğun uyabileceği, kolay bir programın birlikte yapılması işleri kolaylaştırabilir. Program yeterince esnek olmalıdır. Çocuk okuldan geldiğinde dinlenmek için yeterli zamanı olmalıdır. İkindi kahvaltısı, sohbet, oyun oynama gibi. Ders çalışma süreleri 40-45 dakika çalışma, 10 dakika mola şeklinde düzenlenmeli, bu süreler çocuğun dikkat süresine göre esnek olmalıdır. Çocuğa ödevlerin asıl amacının verilen bir işin sorumluluğunu üstlenme ve onu kendi başına yapabilme becerilerini geliştirmek olduğu açıklanmalıdır. Çocuk ödevi anne baba ile birlikte yapmaya alışmış ve her adımda onay bekliyorsa aşamalı bir şekilde yavaş yavaş bu sistem değiştirilebilir. Önce her üç soruda bir kontrol yapılır, sonra beş soruda bir çocuğun yanına gidilir. Çocuğun yaşına ve toplam ödev süresine göre ödevler 2-3 parçaya bölünerek tamamlanabilir. Her bir bölümün süresi 10-15 dakika arasındadır. Ödev üç parçaya bölündüyse ilk 15 dakika için yapılacak olan ödevler belirlenir. Çocuğun yanından ayrılırken sadece belirlenen kısmı tamamlaması istenir ve 15 dakikanın bitiminde yanına gelip yapılan kısmın kontrol edileceği bildirilir.
Ödevlerin ne yarar sağladığı çocuklara açık ve net bir şekilde anlatılmalıdır. Çocukların ödevi anne ve baları arasında da tartışmalara sebep olabilir, bu konudaki tartışmalar çocuğun önünde yapılmamalıdır. Anne baba çocuğun önünde aynı fikirde görülmelidir. Ödev yapma konusunda anne ve baba çocuğun kendi özelliklerine bir çalışma odası düzenlemeli, mümkün değilse evin sessiz bir iaşesi çocuğa ayrılmalıdır. Çalışma ortamında televizyon, telefon gibi dikkat dağıtacak eşyaların olmamasına, çocuğun odasına ders çalışırken fazla girilmemesine dikite edilmelidir. Çocuğun çok değil verimli çalışması önemlidir. Çocuğun sürekli ders çalışmasını beklemek ve bu kornoda sürekli uyarmak çocukların tepkisel davranmasına sebep olabilir.

Ödevler konusunda anne babanın destekleyici ve cesaretlendirici tutumu çok önemlidir. Anne babanın ödev sorumluluğunu çocuğa bırakması, ödevlerle hiç ilgilenmemesi anlamına gelmez. Anne baba ödevlerin tam olarak alınması ve yapılması konusunda takipçi olup, çocukla birlikte kurallar belirlerken, bir yandan da övgü ve cesaretlendirmeye önem vermelidir. Çocuğun ödevinin anne baba tarafından öğrenilmesi, ödev yapmasının anne babası tarafından sürekli hatırlatılıyor olması çocuğu anne baba söylemeden ödev yapamaz hale getirebilir. Aşırı müdahaleci ya da eleştirel olmak çocukları ödev yapmaktan soğutabilir.

Çocuklar için, ödevlerini bir erişkinin yardımıyla yapmaktan, kendi başına yapabilmeye geçmek önemli bir gelişim aşamasıdır. Bu gelişimin olabildiğince erken sağlanabilmesi için ev ödevlerinin en önemli işlevinin bağımsız çalışabilme, bilgiye ulaşabilme ve sorumluluk becerilerinin gelişmesi olduğu unutulmamalıdır. Çocuğun ödevlerini kendi başına yapması, anne babanın bu konuda hiç sorumluluk almaması anlamına gelmemelidir. Anne babanın ödevlere önem vermesi, izlemesi, kontrol etmesi ve cesaretlendirici olması bu becerilerin gelişimi için önemlidir. Başlangıçta çocuk daha yakın bir izleme ve daha fazla yardıma gereksinim duyacaktır. Anne baba ödev süresince çocuğun yanında oturup yanıtları vermek ya da hataları düzeltmek yerine araştırma, karar verebilme, plan yapabilme becerilerini geliştirecek fırsatlar tanımalıdır.
Ödev konusunda sorunlar yaşayan çocukların anne babaları, devamlı hatırlatma, söylenme, ikna etmeye çalışma, ödüllendirme, tehdit etme, azarlama hatta şiddet uygulama gibi yöntemleri deneyerek ödevin yapılmasını sağlarlar. Sonuçta ödevi düşünme, hatırlatma, yaptırma sorumluluğunu anne baba üstlenmiş, çocuk sadece anne babaya eşlik etmiş olur. O günün ödevi yapılmış bile olsa, ertesi gün çocuk yine anne babanın hatırlatmasını, yanında oturmasını ve ödevini yaptırmasını bekleyecektir. Bu şekilde başlayan bir ödev sistemi anne baba tutumunu değiştirmediği sürece devam eder. Çocuk hiç bir zaman “Ben bugün ödev yapmaya kendiliğimden başlayayım, yalnız başıma yapayım.” demeyecektir. Asıl önemli olan ödevin yapılmış olması değil, çocuğun ödev sorumluluğunu kazanmasıdır.
Sorumluluk: Okulda verilen ev ödevleri, çocuklara sorumluluk almayı ve sorumluluklarını yerine getirmeyi öğretir, alıştırır. Bu yönüyle verilen ödevler oldukça önemlidir. Yerine getirilmesi gereken görevler: Öğrenci, ödevler sayesinde bir dönemi başarı ile tamamlamanın yöntemlerini keşfeder, çıkarımlar yapar ve ders alır. Örnek: Başarılı olmak için derslerime çalışıp, ödevlerimi yaptığımda nasıl sonuçlar aldım; yapmadığımda nasıl sonuçlar aldım? Öğrenme sürecini desteklemek: Öğrenciler, ödevler sayesinde öğrendiklerinin kalıcı olmasını sağlar. Bir sonraki konulara ise hazırlıklı olurlar.
Ödev, yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Bu görev, başkası tarafından verilebileceği gibi kişinin kendi kendine sorumluluk yüklemesi ve yerine getirme gerekliliği hissetmesi sonucu da edinilebilir. Ev ödevi (okul ödevi) ise öğrenmeyi desteklemek için öğrencinin okul saatleri dışında, evinde yapması gereken görevlerini ifade eder.
Ev ödevleri, ebeveyn-çocuk ilişkisinin en büyük yıpratıcılarından biri olabilir. Çocuklar ödevlerinin başına oturmamakta ısrar edebilir, ödevini yapmaya başladıklarında ise devam etmekte zorlanabilirler. Ebeveyn(ler)i ise ödevlerin yapılması ve hemen bitirilmesi konusunda ısrar edebilir. Böylece ödeve duyulan öfke, ebeveyn-çocuk ilişkisine taşınır ve durum bir tür söz geçirme mücadelesine dönebilir. Alın size bir kriz. Peki neden böyle oluyor? Ödevleri ebeveynler ve çocuk arasında kriz yaşamadan yapmak ve yaptırmak mümkün değil mi? Çocuğunuz ödev yapmıyorsa, bir ebeveyn olarak bu durumun sizi nasıl etkilediğini öğrenmek ve bu durumla nasıl başa çıkabileceğinize dair tüyolar almak için bu yazının yardımcı olacağını umuyorum.

Çocuğunuz bazen çok fazla soru sorarak sabrınızı zorlayabilir ya da etrafa olan ilgisi, artan hareketlilikle beraber, kendine veya eşyalara zarar verebilmesine neden olabilir. Bu noktada, ona sınır koymak size kalmaktadır; ancak en temel nokta, merak duygusunu azaltmamak; fakat ona koyulacak sınırların neler olabileceği ile ilgili yönlendirici olmaktır. Çocuk merak etmenin kötü bir şey olduğunu değil, doğru olan ve olmayan davranış biçimlerini öğrenmelidir.

  • Merak ettiklerinizden bahsederek, ona olumlu yönde model olun, güdüleyici bir tutum sergilemiş olursunuz.
  • Onu izleyin, böylece onun nelere daha meraklı, ilgili olduğunu anlayabileceksiniz.
  • Bebekliğinden itibaren, zengin bir çevre ve deneyim alanları sağlayın. Ancak bu durum, çocuğun önüne materyalleri koyup, hepsiyle oynamasını beklemek olarak gerçekleşmemelidir. Onunla oyun oynayarak da keşif, yaratıcılık ve üretme gibi olumlu kazanımlar sağlamasına destek olun.
  • Çocuğunuz size soru sorduğunda, basit ve sade ifadelerle, yaşına uygun içerikli cevaplar vermeye çalışın.
  • Çocuğunuzun sorduğu sorulara bir cevabınız yoksa, bu soruları bilmediğinizi açık yüreklilikle ona söyleyebilirsiniz, bilmediğiniz yerleri öğrenmek için fırsatlar olduğunu görecektir.
  • İlgili olduğu konudaki materyalleri sürekli ona vermek yerine; yakınında tutun ve farklı zamanlarda farklı materyaller ortaya çıkarın. Belirli yönergeleri olmayan oyunlar, farklı düşünme becerilerini ve bireyselliğini geliştirecektir.
  • Açık uçlu sorular sorun. Cevabın ya evet ya da hayır olduğu sorular sormak yerine; istediği şekilde cevap verebileceği, düşündürücü soru şekillerini kullanmış olursunuz. “Ne, neden, niçin, nasıl?..” gibi soru tiplerini kullanmaya çalışın.
Çocuklarımızın eğitiminde ebeveynlerin  sıklıkla çocukların merak duygusunu öldürecek şekilde çocukları bilinçsiz bir şekilde yönlendirmeleri ve çocukların öğrenme arzularını bu yolla azaltarak çocukların zeka gelişimini olumsuz etkilemektedirler. Hadi şöyle bir geçmişe yolculuk yapalım ve çocukluğumuza dönelim. Hatırladığınız en güzel şeyler neler? Ya da en çok özlediğiniz? Merak duygunuzun zirvede olduğu yılları bir düşünün. Neler yapardınız? Karda elleriniz donana kadar oynayıp, evde soba başında o ellerin uyuşma, yanma arası hissini kaçımız yaşadı? Kaçımız yazın dalından koparılıp kesilen karpuzun içinin soğuk olduğunu görünce şaşırdı? Kaçımız kışın bahçede unuttuğu topun söndüğünü görünce gözleri doldu. Ya da uçan balonu gökyüzüne yükselince ağladı ve neden uçtu diye sordu? İşte merak olgusu budur. Çocuk önce bu deneyimleri yaşar. Sonra sorar, sorgular, merak eder, açıklama bekler. Bırakın çocuklukta sizin özlediğiniz, hatırladığınız, merak ettiğiniz olguları onlarda yaşasın. Merak etmeden eline tutuşturduğunuz her nesne, geleceğine attığınız büyük bir kesiktir. Psk. Burcu Başoğlu
Çocuklardaki merak duygusunun tahrik ederek daha da artmasını sağlamak bu amaçla çocuğun karakterine uygun oyunlar ve oyunu meraklandıracak kurgular düşünerek zeka gelişimine ciddi oranda katkı sağlamak mümkündür. Hatta merak duygusu ile beslenmiş bir öğrenme arzusu çocuğun zeka gelişimine ekstra katkı ile birlikte merak duyduğu konuyu yaşıtlarından çok daha ileri düzeyde öğrenebilmesini sağlayabilecek etkiler yaratabilmektedir.
Çocuğun içindeki merak duygusu içerisinde bir yerde uykuya yatar ve farklı bir durum sezdiği anda hemen atağa kalkar. Evet evet çocuk el attığı şeyi kırabilir, dökebilir, yıpratabilir, kesebilir. Resim yapmak isterken evin tüm duvarlarını boyayabilir. O çok para verip aldığınız oyuncağı bozabilir. Bozulmuş bir oyuncağını tamir etmeye uğraşırken, geri dönüşü olmayan yeni arızalar oluşturabilir. Yeni aldığınız oyuncak bebeğin “acaba saçları uzayacak mı” diye saçlarını kesebilir. Bu durumlarla karşılaşan anne-baba, “Oyuncaklarına sürekli zarar veriyorsun. Sana bir daha oyuncak yok.” derse, çocuğun içindeki merak duygusuna yazık etmiş olur. Onun öğrenme sürecinde içindeki en önemli duygu olan merak duygusunu baltalamış olur.
Merak, bizi harekete geçiren ve bir şeyler yaratmaya ve ortaya çıkarmaya yarayan aracı bir dürtü olarak düşünülebilir. Dolayısıyla, merak, gelişimin her evresinde bir gerekliliktir. Merak, öğrenmeyi ateşleyen en büyük etkenlerden biridir. Doğumdan itibaren her yaştan insan için gerekli bir kavramdır ve bireyin merak ettiği konu hakkında bilgi edinme ihtiyacı doğurarak öğrenmeyi teşvik eder. Çevresel olarak merak duygusunun desteklenmesi, öğrenme ve zeka gelişimi konularında olumlu katkı yaparken, bu duygunun engellenmesi ve köreltilmesi, öğrenme ve zeka gelişimini olumsuz etkileyecektir. Örneğin, gelişmekte olan çocuğa, fazla meraklı olmanın kötü olduğu söylenirse, çocuk merak etmekten vazgeçerek, öğrenme isteğini kaybedebilir.
Oyuncaklar, anne babalar tarafından oldukça merak edilen bir konudur. “Bu aslında biraz da çocuğun ne ile ilgilenmek istediği ve neye karşı merakı olduğu ile ilgili bir durum. Çocuğun isteğine göre burada bir merak ortaya çıkıyor. Bazı çocuklar mekanik oyuncaklarla mutlu olurken, bazı çocuklar başka oyuncaklarla mutlu oluyorlar. Bu noktada yapbozun çok büyük etkisi var. Parça sayısı arttıkça daha zorlanabiliyorlar. Oluşturmaya yönelik, kendilerinin gözlem yaptıkları oyuncaklar daha etkili olabiliyor çünkü hayal dünyaları merakla beraber ortaya çıkıyor. Bazen tamamen imgesel bir nesneyi alıp onun araba olduğunu söyleyebiliyorlar. Nesneleri çok fazla tanımadıkları için kendilerince anlamlar yükleyebiliyorlar. Hayal dünyaları da o merakla beraber ortaya çıkabiliyor. Çocuğu gözlemlemek çok kıymetli bir durum. Çocuğun neyden keyif aldığı konusunun üstüne giderek merak duyguları öğrenilebilir. Yani bir kız çocuğu illa bebekle oynayacak diye bir durum yok. Farklı şeylerden keyif alabiliyorlar.” Klinik Psikolog Saadet Aybeniz Yıldırım

Çocuklar dijital ortamlar ile ilgili kesinlikle büyükleri rol model almaktadırlar. “Ebeveynleri ekranda ne kadar zaman geçiriyorsa, çocukların sorularını yanıtlarken ne kadar dikkatlerini verebiliyorlarsa süreç gerçekten o şekilde şekilleniyor. Çocuklara doğru rol model olmak için onlara ayrılan zaman ekrandan daha bağımsız ve araştırmaya yönelik olmalı. Sınırlandırma yapabilmek çok önemli çünkü sınırsız bir şekilde ekranda kalmaları çok zor boyutlara ve davranış problemlerine kadar gidebiliyor. Kontrol noktasında çocuğun neler izlediği, hangi uygulamaları kullandığı, neleri izlemekten keyif aldığını bilmek ve kontrol etmek çok önemli. Bu yüzden ne kadar süre kullanıp kullanmayacağı ile ilgili sınır oluşturulmalı. Ev içinde çocukların sorumluluklarla beraber çok güzel devam ettiğini ve ekrandan koptuğunu da gözlemliyorum ama bunun kesinlikle anne babalar tarafında oluşturuluyor olması çok önemli. Her yaş grubuna verilecek sorumluluklar farklıdır. Yaşa göre sorumluluk verilmesinin çok kıymetli olduğunu söyleyebiliriz.”

Belli bir yaştan sonra çocuk etrafını daha çok incelemeye başlar, detayları öğrenmek ister ve merak üzerine gerçekten çok fazla soru sorar. “Her an, her durumda bilgi paylaşmak ve o merak duygularını cevaplayabilmek adına anne ve babalar bazen tükenme yaşayabiliyorlar. Bu zaman çok kıymetli çünkü bu yaş grubunda bilginin oluşturulma noktasında soruların cevapsız kaldığı, anne ve babaların yanıtsız kaldığı ya da sorular geçiştirildiği zaman o merak maalesef canlı olmayan merak noktasına geçiyor. Çocuk anne ve babadan istediği yanıtları alamayınca içine dönebiliyor, bu merakını içsel bir süreçle geliştirmeye çalışıyor. Bu noktada çocuk soru yönelttiği zaman aktif olarak cevap verilmelidir, o merak beraber giderilmelidir. Anne ve babaların da bu süreci beraber desteklemeleri çok kıymetli. Anne ve babaların yoğun bir iş temposu olabiliyor ama bu noktanın çok kıymetli. Beraber o sürecin desteklenmesinin oldukça etkili olduğunu söyleyebiliriz. Bir konuyu beraber araştırabilirler, onlarında merakını ortaya koyacak şekilde çok yüzeysel olmadan birbirleriyle bilgi paylaşımı yapabilirler.”
İnsanlar çoğu zaman duygularının peşinden koşmaktadırlar. “Bilgi odaklı öğrenme merak duygusunun aktif olmasıyla ortaya çıkıyor. Çocuklar doğdukları andan itibaren merak duyguları pekiştirildiği zaman onlarla beraber bilgi daha kalıcı bir şekilde devam ediyor. Genel itibariyle baktığımız zaman öğrencilerde ve çalışanlarda bu merak duygusunun arka planda kaldığını görüyoruz. Tabi bunun eğitim sistemiyle de ilgisi oluyor. Belki meraka dayalı olmamasından dolayı ama bundan zaten yavaş yavaş uzaklaşılmaya çalışılıyor. Merakın oluşturulmasında en önemli nokta olan bilginin aktarılma şekli çok değerlidir. Çünkü biz bilgiyi oluştururken daha kitabi bilgi olarak aktardığımız zaman bu bizim zihnimizde belli bir süre kalabiliyor. Bilginin kalıcılığını artırmak için bir konuyla ilgili çalışılıyorsa çocukların tahminde bulunmaları istenebilir veya bir kitap okunuyorsa okumaya başlamadan önce çocukla sohbet edilebilir. Öncelikle bir şema noktası oluşturulup daha sonra o şemada ki eksik bilgilerin merakla desteklenmesi çok kıymetli olabiliyor.”
Merakın bir duygu olup olmadığı hala tartışılan bir konudur. Bu tartışmanın dışında iki çeşit meraktan bahsedebiliyoruz. Birincisi durumsal merak, herkeste var olan yeni bir durum karşısında ortaya çıkan bir merak. Kişilik özelliği olarak ifade edebileceğimiz merakın ise çocuklarda nasıl oluştuğunu ve kişilik yapılarında bu özelliğin nasıl geliştiğini düşünebiliriz. Aslında çocuklar doğuştan meraklı olarak dünyaya geliyorlar. Özellikle yürümeye başladıktan sonra çevresini ve etrafını merak etmeyle başlıyor. Zaman içinde bu merakı canlı tutup tutmamakla alakalı bazen sorunlar yaşayabiliyoruz. Daha büyük yaşlarda bu merak duygusu çok canlı değilse yeniden oluşturmak gerekiyor. Klinik gözlemlerin desteklediği şekilde merak varsa öğrenmek çok daha iyi bir şekilde gerçekleşebiliyor.
Çocuklar doğuştan meraklı olarak dünyaya geliyor. Bilgi odaklı öğrenmenin merak duygusunun aktif olmasıyla ortaya çıktığını belirten uzmanlar, doğdukları andan itibaren merak duygularının pekiştirilmesi sayesinde bilgilerin daha kalıcı olduğunu vurguluyor. Uzmanlar, çocukların ebeveynlerine sordukları soruların cevapsız bırakılması veya geçiştirilmesi durumunda merakın canlı olmayan merak noktasına geçtiğine ve içe kapanma durumunun ortaya çıkabildiğine dikkat çekiyor.

Her an çocuğunu düşünmemek ve onunla olmamak bu annelerde suçluluk duyguları uyandırmaktadır. Oysa ruh sağlığı iyi bir çocuğun annesinin ruh sağlığının iyi olması çok önemlidir. Elbette hayat eskisi gibi olmayacak, çocuğa yer açmak adına bazı şeyler eksilecek olsa da anne için dengeli bir hayat kurabilmek kendi istek ve ihtiyaçlarını karşılamaktan ya da karşılanmasını talep etmekten alıkoymamalıdır. Çocuğu ile geçireceği vakit kısıtlı dahi olsa, örneğin oyun oynarken başka bir şeyler düşünmeden orada olabilmek ve oynayabilmek yeterli olacaktır. Yrd. Doç. Dr. Mine Elagöz Yüksel

Anne ile kurulan sağlıklı ilişki kişinin kendi çocuğuna da yansıyacaktır. “Her anne, anne olduğunda kendi çocukluğuna gider, kendi annesi ile ilişkisi canlanır. Kendi annesi ile ne kadar sağlıklı bir ilişkisi var ise bu çocuğuna da yansıyacaktır. Kendi annesi ile iletişimde problemler yaşamış anneler için ise en doğru yol, çocuğunu takip ederek zorlandığı alanlarda geçmiş ilişkisini dönüştürerek kendi çocuğuyla yeni bir ilişki kurma çabası olacaktır.”
Annenin baba başta olmak üzere diğer bakım verenlere ya da aile bireylerine çocuğun hayatında alan açması önemlidir. “Annenin diğerleri ile ilişkisini sağlıklı tutması, çocuğa karşı tavırlarında fazla koruyucu bir rol almaması, çocuğun sınırlarının gelişmesine olanak tanıyacak, çocuğun sınırlarını bilmesi ise davranışlarını kontrol edebilmesine yol açacaktır.”
Merak duygusunun ilk oluştuğu kişi de annedir. “Dolayısıyla öğrenme de anne ile başlar. Anne, bebeğin ya da çocuğun ilgi alanlarını keşfetmesini takip eden, onu yönlendirendir. Ancak anne her şeyin en doğrusunu onun adına bildiği yanılgısına kapılır, ondan önce davranır, ‘onun iyiliği için’ onun adına hareket eder ise çocuğunun öğrenme merakını azaltacaktır. Öğrenmesi ve dikkati daha iyi olsun diye çocuğu etkinliklerle doldurmak da aslında tam tersi bir etki yaratacaktır. Kişisel sorumluluğunu almayan, büyüse dahi yemek yedirilen altı temizlenen çocuğun özgüveni azalacaktır.”
Anne ile kurulan ilişki çocuğun hayatı boyunca kuracağı ilişkiler için bir temel oluşturmaktadır. “Anne ile kurulan ilişki, çocuğun ilk tecrübesi olup baba, diğer aile bireyleri ve sonrasında arkadaşları, öğretmenleri kısaca hayatına giren diğer kişilerle ilişkileri için temel oluşturur. İnsan oluşumuzun gereği, barındırdığımız duyguların yaşanıldığı, paylaşıldığı yer olarak da anne ile ilişkilerimiz çok kıymetlidir. Anne ile sadece olumlu duygular yani sevinç yaşanmaz. Çocuğun öfkesini, hayal kırıklıklarını, üzüntülerini paylaşacağı kişidir anne. Elinden bir şey gelmeyecek olsa dahi çocuğu bu yoğun duygularla başederken orada olmak ve hissedebilmek çocuğun ruhsal anlamda güçlenmesini sağlayacaktır. Örneğin çocuk ağladığında biran önce sakinleşmesi için yalnız bırakan, stresli olduğunda bunu hemen geçmesi gereken bir şey gibi algılayan, yok sayan, kabullenmeyen anneler çocuğun da bu duygularla barışık büyümemesine, bastırmasına dolayısıyla sonradan zorlanmalarına neden olabilir. Çünkü büyüme sadece fiziksel olarak değil ruhsal alanda da gerçekleşir. Sağlıklı büyüyen çocuk zamanla annesinden ayrılabilen, ihtiyacı olduğunda kolayca gelebilen, kendini tanıyan, farkındalığı yüksek, deneyimlemekten korkmayan çocuktur.”
Annelik, doğurmak, beslemek ve benzeri fiziksel ihtiyaçlarını karşılamaktan çok ötedir. “Her yapılan “iş”, yani fiziksel ihtiyaçların karşılanması çocukla kurulan bir ilişkidir. Örneğin emzirmek, o esnada göz göze gelmekten, rahatlama sağlamasından ayrı düşünülemez. Bebeğin altını alırken bile kurulan göz teması, onunla konuşulması bebek için pişik olmasını engellemek kadar önemlidir.”
Annenin çocuğun hayatında çok özel bir yeri vardır. “Anne, çocuğun ilk ilişki kurduğu kişidir. İlk dokunuşları, ilk duyduğu ses anne karnında ve annenin bedeni ile ilgili olur. Doğduğunda uzak mesafeyi görme yetisinin zayıflığıyla en çok annesinin yüzünü inceler, ilk duygu ifadelerini tanır. Verdiği tepkilere annenin cevabı ile kendini fark etmeye, tanımaya, anlamaya başlar. Annesi tarafından anlaşılma ihtiyacı tüm çocukluğu boyunca azalarak da olsa devam eder.”
Anne ile kurulan ilişkinin çocuğun hayatı boyunca kuracağı ilişkiler için bir temel oluşturduğunu belirten uzmanlar, anne ile çocuk ilişkisinin çok kıymetli olduğunu vurguluyor. Çocuğun annesi ile sadece olumlu duygularını değil, öfke, üzüntü ve hayal kırıklıklarını da paylaştığını kaydeden uzmanlar, “Çocuk bu yoğun duygularla baş ederken orada olmak ve hissedebilmek, çocuğun ruhsal anlamda güçlenmesini sağlayacaktır.” uyarısında bulunuyor. Uzmanlara göre çocuk ağladığında biran önce sakinleşmesi için yalnız bırakmak, stresli olduğunda bunu hemen geçmesi gereken bir şey gibi algılamak ve yok saymak çocuğun bu duygularla barışık büyümemesine, bastırmasına ve sonradan zorlanmasına neden olabiliyor.
İnsanlar konfora sık alışır. Dolayısıyla aşırı fedakârlık yapıldığında karşı taraf bunu artık önemsemez. Değerli bulmaz. Buna rağmen fedakâr bundan vazgeçmez. Kendi işlerini başkaları için aksatır. İşlerini bir türlü bitiremez. Hatta bazen bu durum başkalarınca fark edilerek suiistimal edilir. Bütün bunlara rağmen kişinin fedakârlık yapmasının nedeni aşırı endişeler, yoğun korkular, takıntılı düşünceler ve aşırı vicdan azabıdır. Bir kısım psikolojik ve psikiyatrik rahatsızlıkta aşırı fedakârlık görülür. Takıntı hastalığında ya da endişe bozukluğu rahatsızlığında kişi fedakârlık yapmadığında kendi başına ya da sevdiklerinin başına kötü bir şey geleceğini, birilerinin hasta olacağını ya da öleceğini düşünür. Bu durumu saçma bulmasına rağmen, düşüncesini engelleyemez. Derin bir vicdan azabı duyar. Bu durumdan kurtulmak için fedakârlığa devam eder. Hayatı daha da zorlaşır ve karmaşıklaşır. Her fedakârlık bir sorun değildir. Ancak kişi aşırı fedakârsa ve bunu engelleyemiyorsa, bu durum kendi hayatını etkiliyorsa psikolojik ya da psikiyatrik bir destek alması hayatını kolaylaştıracaktır. Psikoterapist Yrd. Doç. Dr. Rıdvan Üney

Fedakârlık kim için olursa olsun, belirli bir düzeyin üzerinde olursa, sınırsız olursa artık yapana zarar verir. Çünkü kişinin başkasının çıkarları için kendi çıkarlarından vazgeçmesi gerekir. Çocuklarımız için doğduğundan itibaren fedakârlık yaparız. Hasta olduğunda sabaha kadar uyumayız, onun yemeğini yedirmek için kendi yemeğimizi erteleriz, okul ihtiyaçları için, kendi ihtiyaçlarımızdan vaz geçeriz. Bunlar doğal ve sağlıklı durumlardır. Kendimizi bu fedakârlıkları yaparken önemsemeyiz. Hatta bunların olumlu sonuçlarını gördüğümüzde bu yaptıklarımızın hiçbir önemi kalmaz.

Fedakârlık, bir amaç uğruna veya gerçekleştirilmesi istenen herhangi bir şey için, kendi çıkarlarından vazgeçme anlamına gelir. Fedakârlık; yapan açısından ve yapılan açısından farklı anlamlar taşımaktadır. Hayatımızda çeşitli fedakârlıklar yapmışızdır. Anne-babamız için, çocuğumuz için, eşimiz için, kardeşimiz için, akrabamız için, arkadaşımız için, işimiz için, ülkemiz için, patronumuz için fedakârlık yaparız. Fedakârlık yapmak insana doyum verir, iyi hissettirir. Ancak bunun ne kadarı bize iyi gelir, ne kadarı bizi rahatsız eder, esas sorun budur.
Çocuklarda doğru davranışları pekiştirmek, doğru davrandıklarında tanımlayıcı takdir almaları ile mümkün olabiliyor. Çocukların takdir, övgü ve ödül gibi olumlu geri bildirim aldıkları davranışları, tekrar yapmaya daha eğilimli olduklarını vurgulayan uzmanlar, ebeveynlerin hangi davranışları takdir ettiklerini açık ve net olarak belirtmeleri gerektiğini ifade ediyor. Uzmanlar, ‘sen çok zekisin, çok çalışkansın, sen herkesten güzelsin’ gibi övgülerin çocuklarda yanlış algılara sebep olduğunu belirterek bu tür sözler yerine çocuğun olumlu davranışlarının takdir edilmesini öneriyor. Anne ve babalar çoğunlukla çocuklarının olumsuz davranışlarından yakınıyor ve bunları nasıl azaltacaklarını öğrenmek istiyorlar. Olumsuz davranışlarından yakınıldığı zaman ilk önce yapılması gereken, çocuğun olumsuz davranışı yapmayıp daha doğru davrandığı zamanları takip etmektir. Doç. Dr. Emel Sarı Gökten

Ortak yaşam kurallarını ve prensipleri birlikte belirlemek önemlidirÖrneğin ekran kullanım süresi konusunda sınırları zorlayan çocuğunuzla bağlantı kurup, duygusunu anladıktan ve onu dinledikten sonra “Ekran kullanım süresinin pek çok kez uzadığını görüyorum. Bu konuda zorlandığını düşünüyorum. Sence ne yapmalıyız?” ifadesi karşılıklı diyaloğa açık olduğumuzu bununla birlikte ekran kullanım süresi ile ilgili kurallarımız olduğunu açıklar. Çocuğumuzun sakinleştiğine ve artık bizi duyabileceğine emin olduktan sonra ona öğretmek istediklerimizi öğretmek için tüm bu yaşananları iyi birer fırsat olarak değerlendirebiliriz. Tüm bunları yaparken en başta davranışa odaklanmak yerine ihtiyaca odaklanmalıyız. Bu davranışı ‘neden yaptı ve aslında neye ihtiyacı vardı’ sorularını sorabiliriz. Sorun yaşadığımız durumlara yaratıcı ve oyuncu biçimde yaklaşmak, mizah dili kullanmak genellikle çocukları şaşırttığı için içinde bulundukları duruma dikkat vermelerini sağlayacaktır. Çocukların sert ve kesin hayırları kabul etmeleri genellikle zordur ve tepkisel yaklaşabilirler. Bunun yerine koşullu evet yöntemini tercih edebiliriz. Yani “Evet sana bir hikaye daha okumayı isterim ancak bunu yarın akşam yapabiliriz.” Tüm bu süreçte ebeveynliğin ve ilişki yaratmanın tek taraflı bir durum olmadığını hatırlamak, olumsuz durumlarla karşılaştığımızda genel yargılara varmadan durumsal değerlendirmeler yapmak ve  ilişkimizi geliştirmek için her zaman fırsatımız olacağını kabul etmek yapıcı ve çözüm odaklı olacaktır.

Öncelikle iletişimde ve özdeğerlendirmede olumlamanın etkili olduğu bilimsel gerçeğinden yola çıkarak odağınızı çocuğunuzun olumlu davranışına vermek olumsuz davranışların düzenlemesine yardımcı olabilir. Örneğin ‘odanı toplamadan dışarı çıkamayız’ yerine ‘odanı topladıktan sonra dışarı çıkabiliriz’ diyebiliriz.
Çocuklarımızla doğru ve sağlıklı iletişim kurmanın ilk adımı onlarla bağlantı kurmaktır. Tüm duygularını; neşesini, öfkesini, kırgınlığını hissettiğimizi çocuğa hissettirmemiz çok önemlidir. Ağlayan çocuğa odana git, sakinleştikten sonra konuşalım gibi cümleler kurmak zihinlerinde yalnızca “iyi bir çocuk” olduğum zaman sevilirim hissini oluşturabilir. Dolayısıyla içinde bulunduğu durumu yönetemeyen çocuk için öncelikle “çok öfkeli hissediyorsun” gibi duygu yansıtması yapılarak onu anladığımızı hissettirmeliyiz. Anlaşılmadığını hisseden çocuk daha da hırçınlaşabilir.
Her birey gibi çocuklar da potansiyelini gerçekleştirmek, kendini bir şekilde dışa vurmak, çevresindekiler tarafından anlaşılmak ve kabul gördüğünü hissetmek ister. Çocukların doğal merakı, keşfetme isteği, kendini çeşitli yönlerle yansıtma ihtiyacı bazen ortak yaşam kurallarını zorlayabilir ve bu da iletişim dengesini bozabilir. “Bunların yanı sıra çocuğunuzun içinden geçtiği yaş dönem özelliklerinden dolayı çocuğunuz zor duygular, öfke patlamaları yaşarken ebeveyn olarak kendimizi çaresiz de hissedebiliriz. Hatta bazen çocukların güvenliğini tehdit ettiği için ebeveynler olarak korktuğumuz, öfkelendiğimiz ve duygularımızı kontrol etmekte zorlandığımız durumlar da olabilir” Bu durumlarla başa çıkmak için çocuklarımıza yaklaşım ve üslup önerilerini bu yazıda bulabilirsiniz. Ancak her konuda olduğu gibi ilişkilerin çok öznel olduğunu ve bu önerileri değerlendirirken aile özelinizdeki süzgeçten geçirmenizi isteriz.  Aslı Çelik Karabıyık
 Aile içerisinde bir takım şeylerin yolunda gitmediği düşüncesi genel aile içi iletişimi etkileyerek kişilerin birbirlerine öfke duymalarına ve bu duygu ile başa çıkamadıkları durumlarda birbirlerine yansıtarak psikolojik olarak zarar görmelerine neden olmaktadır. 
Bu tür yapıya sahip olan anneler işyerinde de benzeri şekilde kendi işlerini kusursuz yapma çabasına girebilmektedir. Ev içerisinde bu problemlerin devam etmesi kişinin duygusal olarak kendini çökkün hissetmesine, dikkat ve konsantrasyon zorluğu yaşamasına neden olabilmektedir. Bu durum işe olan verimini etkileyebilmekte ve korktukları sonuç ile tekrar karşılaşmasını sağlamaktadır.
Ev içerisinde annenin kendi ve diğer bireylere karşı beklentilerinin yüksek olması ve bu beklentilerin karşılanamaması aile içi problemlerin artmasına neden olabilir. Çocuğa yaklaşım noktasında oluşan fikir farklılıklarında ya da ev içi düzen konusunda mükemmeliyetçi annenin eşini kontrol altında tutma isteği çatışmalara ve huzursuzluklara neden olmaktadır.
Pandemi döneminde Covid ile ilgili belirsizliğin devam etmesi ve ev içerisinde yapılacak olan etkinliklerin kısıtlılığı mükemmeliyetçi anneler ile çocukları sosyal ve duygusal yönden karşı karşıya getirdi. Oluşan bu kısıtlılıkla mükemmeliyetçi annelerin ev içerisinde geçirilen bu zamanı en iyi şekilde kontrol etme isteği çocukların kaygılarının artmasına neden olmuştur. / Ev işleri, çocuk bakımı ve kimi annelerin var olan işlerinin sürüyor olması bu dönem içerisinde her şeye yetebilme anlamında zaman zaman zorlanmalara ve beraberinde tükenmişlik haline neden olabilir.

Değişen rutinler ile beraber ev içerisinde her şeyin sorunsuz ve kusursuz olması yönündeki beklentileri anneyi strese sokarak çocuklarda yetersizlik duygularını pekiştirmekte ve depresif hissetmesine neden olmaktadır.

Çocuklar yaşamış olduğu çatışma ve negatif duygu durumlarını çeşitli davranış problemleri ile yansıtabilmektedir. Burada önemli olan çocuğun bu davranışı neden yaptığından ve nasıl sonlandıracağımızdan daha ziyade “bu davranışı ile hangi ihtiyacını ifade etmeye çalışıyor” sorusunun yanıtını aramak, bu bakış açısı ile bakıyor olmak gerekiyor. Bu dönemde karşı gelme, tırnak yeme, saç koparma, ağlama nöbetleri vb. bir takım rutinden farklı davranış görülebilmektedir.
Annenin çocuğu ile ilgili gerçekçi olmayan beklentiler içerisinde olarak, onun var olan potansiyeline uygun olmayacak ölçüde başarı beklentisi çocuklarda başarıya dair anksiyete oluşmasına neden olmaktadır. Ayrıca annenin kendi anneliği ile ilgili sahip olduğu inançlar ve beklentiler doğrultusunda bunları karşılayamaması ve çocukla sorun yaşıyor olması başarısızlık anksiyetesi oluşturabilmektedir.
Yetersizlik… Çaresizlik… Suçluluk… Özellikle de mükemmeliyetçi annelerin Covid pandemisi sürecinde hissettiği duygulardan bazıları… “Covid pandemisinin yol açtığı aşırı kaygı ve belirsizlik bir yana, online eğitim süreci ve ofisin eve taşınması büyük çoğunlukla anneleri ve çocukları etkiledi. Özellikle mükemmeliyetçi yapıya sahip olan annelerin hissettiği yetersizlik duyguları kendilerini suçlu ve çaresiz hissetmesine; bu da çocuğu ile olan ilişkisinde çatışmaların artmasına ve olumsuz duyguların hakimiyetine neden oldu. Oluşan bu kısır döngü ile anneler kendilerini tükenmiş ve yorgun, çocuklar ise bu çatışmalı, kendi üzerindeki kontrolün fazla olduğu ilişki içerisinde duygusal olarak mutsuz hissederek davranışsal problemler geliştirdi”  Uzman Psikolog Cansu İvecen 
0-15 yaş arası: Çocuk; dış dünya ile bağlantısını, korku yüzünden koparmaya çalışıyor. Görevlerinden kaçıyor ve yalnız kalıyor.
16-22 yaş arası: Kendini beğenme ve maçoluk hissediliyor.
23-25 yaş arası: Hayattan mutsuzluk ve rahatsızlık hissediliyor.
26-30 yaş arası: Sendrom ilerliyor ve davranış bozukluğu seyri kötüleşiyor.
45 yaşından itibaren: Tekrar çocuk olmaya çalışılıyor ve istenilmeyen hayat koşulları reddediliyor ya da koşullardan uzaklaşılıyor.

Arada kalan çocuklar gelecekte büyümeyi reddediyor. Peter Pan sendromu, genellikle çocuklukta, baskıcı anne tutumu ya da eksik baba otoritesinden kaynaklanmaktadır. “Anne ve babaları tarafından iş birliği içinde ve ortak yaklaşımla büyümeyen, arada kalmış çocuklar, gelecekte de büyümeyi ve olgunlaşmayı reddediyor. Bu sendrom kişilerin veya partnerlerinin hayat kalitelerini oldukça düşürdüğünden, sosyal ilişkileri fazlasıyla zorlayabiliyor. Tedavi edilmediğinde hayat boyu devam eden sendromda, kişiler kendilerini; eksik, mutsuz ve yetersiz hissediyor. Tedavide psikoterapi ile hastalığın belirtileri en hafif düzeye indirilmeye çalışılıyor. Ancak bazı durumlarda, ilaç tedavisinin de uygulanması gerekiyor. Terapilerde amaç kişilerin gerçek dünyayla yeniden ilişki kurmalarını sağlamak, sorumluluklarını hatırlatmak ve sosyal becerilerini yeniden kazandırmak oluyor. Bu sayede kişinin farkındalığı yükseliyor, terapiler devam ettikçe değişim de yavaş yavaş gözlemleniyor” Uzman Psikolog Benan Şahinbaş 

Peter Pan sendromu yaşayan kişiler yaşlanmaktan korkarlar. Bu sendromu taşıyan kişiler genelde durumlarının farkında değillerdir. “Kişi genellikle kariyerinde başarısızlık yaşar. Ekonomik açıdan sorumluluk sahibi olmakta zorlanır. Sorumluluğun olmadığı sadece eğlencenin var olduğu bir hayat beklentisi içindedir. Sık sık iş ve hobi değiştirir ama hiçbirinden tatmin olmaz. Gerçekleşmesi zor hayaller kurar. Ayrıca bu hayalleri gerçekleştirmek için mantıklı ve sistematik herhangi bir adım atmaz. Herhangi bir işin yapacağına dair inancı çok yüksektir ama çabası çok düşüktür. Özeleştiriden yoksundur, genellikle hatalar için başkalarını suçlar. Gelecekten ve yaşlanmaktan korkar. Sosyal ve romantik ilişkilerde yetişkin gibi davranmaz. İrade zayıflıkları, özgüven problemleri, tutarsızlık, aşırı özgüven gibi semptomlar görülüyor.”

Sıklıkla olgun yaşlarda ortaya çıkan ve sosyal hayatı büyük ölçüde etki altına alan Peter Pan sendromunun daha çok erkeklerde ve bekarlarda görülmektedir. Peter Pan sendromunun kişinin verimli bir yaşam sürmesini engellediği gibi sosyal ilişkilerde ve iletişimde de problemler doğurduğuna dikkat çekmek gerekir. Bu sendromun görüldüğü kişilerde aile kurma, çalışma, finansal sağlığı ve kariyeri yönetme gibi birçok konuyu olumsuz etkilemektedir. Bu kişiler, karşılarına çıkan zorluklarla baş etmek yerine çocukluk sürecine dönme isteği duymaktadırlar.
Ünlü masal kahramanı Peter Pan, psikolojideki bir davranış sorununa da isim babalığı yapıyor. Genellikle erkeklerde görülen Peter Pan sendromu, kişinin yetişkin olmasına rağmen çocuk gibi davranması olarak tanımlanıyor. Karşınızda bir yetişkin var ama adeta bir çocuk gibi davranıyor. Yaptıklarıyla hem kendisine hem ilişkilerine zarar veriyor. Bu durumu siz belki şımarıklık belki de umursamazlık olarak görüyorsunuz. Ancak Peter Pan Sendromu ile karşı karşıya olabilirsiniz. Adını İskoç roman ve oyun yazarı J. M. Barrie’nin yarattığı ünlü masal kahramanı, hiç büyümeyen çocuk Peter Pan’dan alan “Peter Pan sendromu”, kişinin biyolojik yaşını reddederek, çocuk gibi davranması olarak ifade ediliyor.
Davranışsal anlamda ise, zaman planlaması yapmayı ihmal etmeyin. “Gün boyu internette, sosyal medyada, televizyonda dolanmak yerine, belirli bir plan çerçevesinde hoşumuza giden aktiviteleri rutin olarak uygulamaya çalışmamız yerinde olacaktır. Örneğin, egzersiz, yürüyüş, kitap okuma, kişisel bakım, temizlik, toz alma, çiçekleri sulama, arkadaşlarla online görüşme, akrabalarımızla belki toplu görüntülü görüşme zamanı gibi birçok etkinliği olabildiğince planlı ve rutin bir şekilde yaparsak, karışık düzende yapmaktan çok daha fazla kendimizi iyi hissedeceğiz. Beden ve ruh sağlığı ilişkisinin çok güçlü olduğunu biliyoruz dolayısıyla ne kadar çok hareket edebilirsek o kadar daha iyi hissedeceğiz. Tüm gün oturmak veya yatmak depresyonu ve kaygıyı artıracaktır.” Psikoloji Bölüm Başkanı Öğretim Üyesi Dr. Murat Artıran

Geçici bir durum olduğuna kendinizi inandırın. Karantina ve kısıtlama dönemlerinde düşünsel olarak kendimizi adapte etmemiz ruh sağlığımız için yararlı olabilir. “Düşünsel anlamda birinci yardımcı düşünce ‘bu durumun geçici olduğuna’ kendimizi inandırmaktır. Bu düşünce ile ‘katlanamadığımıza inandığımız’ şeyler daha katlanabilir bir duruma geçecektir. İkinci yardımcı düşünce ‘karantinanın veya eve kapanmanın’ her yönüyle de kötü bir şey olmadığını düşünmektir. Yani karantinanın bir amacı olduğu düşünüldüğünde birey bunun virüsten korunmak için ‘gerekli’ bir durum olduğunu kendisine tekrar edebilir. Ne zaman ki biz negatif içsel diyaloglara sahip oluruz o zaman kısır döngü içine gireriz, yerine daha gerekçi, daha yararlı, daha rasyonel düşünceler ve pozitif bakış açıları koymalıyız. Üçüncü yardımcı düşünce ‘kapalı ve sosyal olarak daha az aktif olduğumuz dönemlerde’ aslında kendimizi tanıma, beden ve ruh sağlığımızı olumlu olarak destekleyici faaliyetlerde bulunma açılarından da olanak olarak değerlendirebileceğimizdir. Hatta bazılarımız için, ev içinde başka bireyler varsa onları dahi daha yakında tanıma olanağına da sahip olmuş olabiliriz. Düşünsel anlamda birey karantina ve kısıtlanma dönemlerinin hep negatif ve olumsuz yanlarını düşündüğünde sonuç olarak stres düzeyi artacaktır. Negatif düşüncelere karşı geliştireceğimiz her alternatif daha sağlıklı düşünceyi tekrarla kendimize hatırlatmalıyız. Tekrar etmek bilişsel yapımızdaki sağlıksız bakış açılarının büyümesini engelleyecektir.” 

Tam kapanmadan dolayı yaşanan olumsuz etkilerin bazı kişilerde kaygı, anksiyete ve depresyon belirtilerine yol açabilmektedir. Kişilerin bu sürece düşünsel olarak kendilerini hazırlayarak ve davranışsal olarak ise zaman planlaması yaparak yani temizlik yapma, kitap okuma, çiçek sulama gibi aktiviteleri bir rutin içerisinde yaparak bu olumsuz etkileri en aza indirilebilmesi mümkündür. “Karantinalara bağlı kapalı ortamlarda kalmak insan psikolojisinde engellenmiş olma duygusu, sosyal ilişkililerin kısıtlanmış olmasından dolayı yalnızlık duygusu, ileri düzeylerde olumsuz etkilenenlerde hayatı ve geleceği sorgulama ve negatif düşünceler görülebilir. Bunun yanında kaygı, anksiyete ve depresyon belirtileri de olabilir”

Karantina ve kısıtlama dönemlerinin kişileri psikolojik olarak olumsuz etkileyebildiğini belirten uzmanlar, bu durumların bazı kişilerde ise kaygı, anksiyete ve depresyon belirtilerine de yol açabildiğini belirtiyor. Artıran, bu sürece düşünsel olarak kendimizi hazırlayarak ve davranışsal olarak ise zaman planlaması yaparak bu etkilerin en aza indirilebilmesi mümkündür. Koronavirüs önlemleri kapsamında alınan tam kapanma kararı ya da Covid-19 pozitif olması nedeniyle evde karantina altında olan kişiler psikolojik olarak da bu durumlardan etkilenebiliyorlar. Avusturyalı, İngiliz ve Belçikalı uzmanların yürüttüğü bir çalışmaya göre, depresyon ve kaygı bozukluğu yaşayan kişilerin oranı, Covid-19 salgınıyla birlikte üç kat arttı. 

Hava sıcaklıkları duygu iniş çıkışlarına yol açabilir. Havanın insan ruh sağlığına etkisi herkes tarafından kabul edilen bir gerçek. İklim değişikliği ile gelen yeni süreci hem psikolojimize hem de vücudumuza iyi tanıtmamız gerekmektedir. “Geçiş dönemleri uyum süreci için çok etkiliyken iklim değişikliği ile gelen yeni süreci hem psikolojimize hem de vücudumuza iyi tanıtmalıyız. Genel olarak kapalı havalarda daha duygusal, içe dönük, enerji düzeyi düşmüş, motivasyon kaybı yaşıyoruz. Duygu iniş çıkışları hava sıcaklarıyla değişkenlik gösteriyor. Kendimizi tanıyor olmalıyız ki hava durumuna bağlı bu değişimlerin duygusal getirisini doğru yönlendirebilelim.” Alacağımız önemli kararlarda bu etkiyi göz önünde bulunduralım. Motivasyonunuzu etkilediğini fark ettiğiniz an ufak egzersizlerle güne başlayın. Vücudunuzu günlük yaşamın telaşına maruz bırakmadan önce kendisini harekete geçirmesine fırsat verin. Hava sıcaklığına bağlı performans düşüklüğünüz yaklaşık iki haftadan uzun sürüyorsa bu konuyu önemsememezlik yapmayın. Bireysel önlemleriniz yetersiz kalıyorsa bu konuyla ilgili destek alabilirsiniz. Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir

Sıcaklığın ortalama değerlerinin altına düşmesi ya da üstüne çıkması günlük hayatta verdiğimiz tepkileri etkileyebilmektedir. “Kişilerin agresif tutumlar sergilemesi araştırılan konular arasında yer alıyor. Yüksek sıcaklıklarda öfke kontrolünün daha zor olur. Adaptasyon konusunda daha hassas olan bireylerde iklim değişimine bağlı iştah dengesizlikleri gözükebilir. Sıcak ve soğuk havalarda beslenme alışkanlığımızda yaptığımız değişimleri yeniden düzenleyerek bu süreci kolaylaştırabiliriz. Sıcaklıklara bağlı olarak mevsim sebze ve meyve süreleri değişkenlik göstermeye başlıyor; mevsimin getirdiği sebze ve meyve tüketimine önem vermek adaptasyon sürecinde yardımcı olacaktır.”

İklim krizleri ile mücadelede bireysel olarak yüklenmemiz gereken sorumluluklarımızın farkına varıp hareket etmekle birlikte bir yandan da psikolojimize etkisinin de farkında olmamız ve kendimizi korumamız gerekmektedir. “Kontrolümüz dışında seyreden hava sıcaklıklarına adapte olma sürecinde vücudumuz ve bilişsel sürecimiz farklı tepkiler verebilir. Bunlar depresyon, öfke, iştah problemleri, duygusal gitgeller, motivasyon düşüşü, yorgunluk ve isteksizlik, uyku düzeninde bozulma yani uyuyamama ya da çok uyku ihtiyacı duyma gibi durumlar yaşanabilir.” Güneş ışınlarının azlığını yaşayan ülkelerde örneğin Kuzey ülkelerinde depresyon vakaları daha çok görülüyor. Beynimizin serotonin salgılamasında güneş ışınlarının etkisi vardır. Güneş ışınlarının oranı ile serotonin salgılanması doğru orantılıdır. Ne kadar çok güneş ışını o kadar çok serotonin yani o kadar çok mutluluk hormonu demektir.

Değişen hava koşullarının psikoloji üzerinde pek çok etkileri bulunduğunu belirten uzmanlar, kontrol dışında seyreden hava sıcaklıklarına adapte olma sürecinde vücudumuzun farklı tepkiler verdiğine dikkat çekiyor. Depresyon, öfke, iştah problemleri, motivasyon düşüşü gibi etkilere dikkat çeken uzmanlar, güne küçük egzersizlerle başlanmasını ve beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesini tavsiye ediyor. Hava sıcaklıklarına bağlı performans düşüklüklerinin iki haftadan uzun sürmesi halinde uzmana başvurulması öneriliyor.
Mükemmel olmak isterken birçok şeyi kaçırmayın! Mükemmelliyetçi olmanın pek çok olumsuz yönleri olduğu bir gerçektir. “Siyah-beyaz düşünen tipler vardır. Ya siyah ya beyaz, gri alanlar yoktur. Bu kişiler ya 100 alacak ya çalışmayacak. 97 alınca kendini suçlar. Bu kişiler genellikle mükemmel olmak isterken birçok şeyi kaçırırlar.” Sağlıklı karar vermede kişinin önce önündeki sorunu tüm yönleriyle bilmesi ve kendini tanıması önemlidir. “Karar vermeden önce ilk başta problemi tanıması lazım. Kendisini analiz edecek. Güçlü yönleri, zayıf yönleri nedir onlara bakacak. Daha sonra veri toplayacak. Veri topladıktan sonra önem ve önceliklerini belirleyecek. Daha sonra bu kararı verirken sonucun ne olacağını hayal edecek. Bu sadece kişinin hayatını ilgilendiren evlilik, yatırım gibi kararlarda değil, finansal kararlarda da önemlidir.” Prof. Dr. Nevzat Tarhan

“En iyi kararı kişi kendisi belirliyor, kısa vadeli sonuç kişinin mesela o genellikle birkaç günlük önüne çıkacak ihtimalleri düşünmesi, orta vadeli sonuç birkaç aylık ihtimalleri düşünmesi, uzun vadeli düşünmesi seneler hatta hayatın sonundaki ihtimalleri düşünmesidir. Bu kararı verirken beni ne bekliyor gibi düşünmek gerekiyor.” “Hatalar bizim içindir. Hatalarımız aslında büyümemizin, yaptığımız işin daha iyi olmasının bir parçasıdır. O yüzden hata yapmaktan korkmamak gerekiyor. Hata yapmaktan korkan insanlar ne yaparlar biliyor musunuz? Hiçbir şey yapmama hatası yaparlar. O küçük hatayı yapmamaktan korkarken daha büyük bir hata yaparlar.”

Sağlıklı insanlar karar verirken beynin ön bölgesini “deneyim simülatörü” olarak kullanmaktadır. “Aslında bu beynimizden daha büyük bir şey, kuantum beyin var. Kuantum beyin ile çalışıyor. Burada beynimizin üstünde böyle bir beynin olması gerekir. Nasıl fizikçiler şu anda atomu inceledikleri zaman yüzde 4’ü madde, yüzde 96’sı antimadde diyorlar. Madde cinsinden olmayan, fiziksel olmayan bir parçası var evrenin. Karar verdiğimiz sırada beynimizin cinsinden olmayan bir parçası var. Kuantum beyin, genellikle bilinç olarak biliniyor. Kişinin bilinçli olup, olmamasıdır. Bilinçli karar verip, vermemesidir. Bunun için beyin düşünürken ön bölgesini deneyim simülatörü olarak kullanıyor. Ne yapıyor mesela, kişi geçmiş deneyimleri alıyor ve öncelikleri belirliyor. Kişinin öncelik piramidi varsa kolay karar veriyor. Önemli olanları öne alıyor. Eğer önem piramidi varsa kolay karar veriyor. Korkuları varsa, kişi eğer korkularını biliyorsa kolay karar veriyor. Kişide sonuç bilinci alışkanlığı varsa yani dürtüleriyle aniden karar vermiyorsa akıllı davranır. Mesela dürtüyle hareket eden çocuk yola birden fırlar. Hâlbuki sonuç bilinci olan çocuk ne yapar? Sağa bakar, sola bakar araba geliyor mu ona göre yola çıkar. Özellikle hiperaktivite olan çocuklarda dürtü kontrol bozukluğu olduğu için sonucu düşünmeden hareket ederler. Aklına ilk geleni yapar. Böyle durumlarda biz dikkat eksikliği, hiperaktivite de sadece ilaç vermiyoruz, sonuç bilinci üzerinde çalışıyoruz. Davranışının doğal sonucunu yaşamasını, görmesini sağlıyoruz. Karar vermeyi hayal ettiriyoruz. Karar vermeyi hayal et, şimdi bu kararı verirsen ne olur? Kısa vadeli sonuç ne olur, orta vadeli sonuç ne olur, uzun vadede sonuç ne olur? Bunu düşünmesi gereklidir.”
İnsanda diğer canlılardan farklı olarak bir özgür irade fonksiyonu vardır. “İnsan bu özgür irade fonksiyonu dolayısıyla kararları sadece temel ihtiyaçlarına göre almıyor. Hayallerine göre, korkularına göre alıyor. Beklentilerine göre alıyor. Hırslarına, isteklerine göre alıyor.” Karar verme konusunda kişiden kişiye göre farklılık olduğunu da belirtmek gerekir. “Karaciğer nasıl safra üretiyorsa beynimiz de düşünce ve duygu üretiyor. IQ’su 70’in altında olanlar ortalama günde 300-500 kelime ile konuşur. Hayatlarını sürdürürler ama IQ yükseldikçe beyin bin kelime, 2 bin kelime, 3 bin kelime, 5 bin kelime üretiyor. Bunu yönetmek daha zordur. Devamlı kararlar vermesi gereklidir.” Beynin karar verme bozukluğu ile ilgili olan en önemli hastalığın obsesif kompulsif bozukluk yani OKB olduğunu söylemek gerekir. “Çünkü OKB hastaları bir türlü karar veremiyorlar. Yarım saat banyoda elini yıkıyor. Temiz oldu mu, olmadı mı diye bakıyor.”
Yaşamın ilk yıllarından başlayarak karar veriyoruz. İnsanoğlu yaşamın ilk yıllarından itibaren birçok karar almaktadır. “İnsan doğar doğmaz hayatta bir yolculuğa çıkıyor. Annenin karnında çok konforlu bir alanda yaşarken dünyaya geldiği anda ilk şoku yaşıyor. İlk tepkisi ağlamak oluyor. İnsana ilk güven veren nesne nedir? Annedir. Annenin kokusunu ve sıcaklığını alıp rahatlıyor, uyuyor. Kendine güven alanı oluşturuyor. Çocuk daha sonra o güvenli alanda büyürken yürümeye başlıyor. Yürümeye başlamayla birlikte kararlar da başlıyor. Çocuk karar almayı ilk yürümeye başladığında öğreniyor ve en çok da oyun esnasında öğrenir. Buradaki oyuncakla mı oynayayım, yoksa bu oyuncaklı mı oynayayım diye karar veriyor.”
Birey karar verirken bazen hatalar yapabilir. “Hatalar bizim içindir. Hatalarımız aslında büyümemizin, yaptığımız işin daha iyi olmasının bir parçasıdır. O yüzden hata yapmaktan korkmamak gerekiyor. Hata yapmaktan korkan insanlar ne yaparlar biliyor musunuz? Hiçbir şey yapmama hatası yaparlar. O küçük hatayı yapmamaktan korkarken daha büyük bir hata yaparlar”

Gerçekçi olmayan beklentiler yaratabiliyorlar. Psikoloji temalı diziler ile terapi odasının mahremiyet ve güvenilirliğin olduğu bir alan olmaktan çıkabilmektedir. “Bu durumda da kişilerin psikoterapiye gitmelerini engelleyebilmektedir. Diziler psikoterapiste yönelik yönlendirme, edilgen olma, empati yerine sempati gelişimi, temas etme, sarılma gibi gerçekçi olmayan beklentilerin oluşmasına ve kişilerin geçmiş travmatik yaşantılarının tetiklenmesine sebep olabiliyorlar. Yetişkinlerin geçmiş yaşantılarına veya ebeveynlerine yönelik olumsuz duygular da çıkabiliyor. Bütün bunlar göz önüne alındığında 18 yaş altındaki kişiler için gelişimlerinin devam etmesinden dolayı psikolojik temalı dizileri izlememesini tavsiye ediyoruz.” Uzman Klinik Psikolog Gülçin Şenyuva

“Psikoloji temalı dizilerin psikoloğa gitmek ve psikoterapi hizmeti alma durumlarında insanları ‘ben deli miyim? düşüncesinden uzaklaştırdığını ve ruhsal destek almayı normalleştirdiğini görüyoruz. Kişilerin geçmiş yaşantılarını, deneyimlerini ve kendilerini sorgulamalarına katkı sağladığı ve farkındalık oluşturduğu dikkat çekiyor. Aynı zamanda bu diziler fiziksel veya tıbbi sağlığa verilen önemin ruh sağlığına da verilmesi gerektiği konusunda düşüncelerin yaygınlaşmasını sağlıyorlar.”

Televizyonun kişilere sunduğu dünyanın kurgulanmış gerçeklik ve dramatik temsil yapısıyla izleyenlerin dünyayı anlamlandırmaları üzerinde etkili olmaktadır. “Bu durum kişilerin tutumlarını da etkiliyor. Televizyonun bu etkisinin görüldüğü en baskın ve en yaygın araçlardan biri kuşkusuz dizilerdir. Genellikle haftalık olarak yayımlanan televizyon dizileri çoğu zaman duygulara odaklanan hikayeler veya yaşam olayları anlatıyor. Dizilere dair yapılan araştırmalar, dizilerin farklı yaşam tarzlarını tanıtma ve seyircilerde bir değişim yaratma konusunda etkili olduğunu gösteriyor. Son dönemlerde psikoloji içerikli diziler ya da programlar yaygınlaşmaya başladı. Popülerleşen bu tür dizilerin kişileri olumlu etkileyebileceği gibi olumsuz yönde etkileyebileceği de akılda tutulmalı.”

Son dönemde popüler olan psikoloji temalı dizilerin kişiler üzerinde olumlu ve olumsuz birçok etkisi bulunuyor. Uzmanlar, psikoloji temalı dizilerin psikoloğa gitmek ve psikoterapi hizmeti alma durumlarında insanları ‘ben deli miyim? düşüncesinden uzaklaştırdığına ve ruhsal destek almayı normalleştirdiğine dikkat çekiyor. Fakat bu dizilerin geçmiş travmatik yaşantıların tetiklenmesine sebep olabildiğini vurgulayan uzmanlar, özellikle 18 yaş altındaki bireylerin izlememesi gerektiğine işaret ediyor.

“Öncelikle uyku saatleri bir düzene oturtulmalı ve tatiller de dahil olmak üzere aynı saatlerde yatıp kalkılmalı” dedi. Uyku süresi ihtiyacının kişiden kişiye göre değiştiğini ve uzun uykucular ya da kısa uyuyanlar gibi bir ayrım olmakla birlikte en az 6-7 saatlik bir uykunun gereklidir. Prof. Dr. Yaşar Kütükçü

  • Yatak odası serin ve karanlık olmalı.
  • Sadece uyku geldiğinde yatağa gitmek, yatakta çalışmamak, yemek yememek ya da düşünmek için yatakta yatılmamalı.
  • Uykunuz kaçtığında hemen kalkıp daha sakinleştirici bir şeyler yapıp uykunuz gelince yatağa dönmek daha rahat uykuya dalmayı sağlar.
  • Uykudan 2-3 saat öncesinde egzersiz yapılmamalı, sigara ya da kafeinli içecekler içmemeli ve ağır yemekler yenmemeli.
  • Uykuyu en sık bozan etkenlerden biri de strestir. Bunun için gece rahatlayıcı bir aktivite sonrası uyumak ve baş edilemeyen stresli dönemlerde ise vakit kaybetmeden bir psikiyatriste görünmek önemli.
“Öncelikle hasta bir nörolog tarafından dinleniyor ve muayene ediliyor. Hastanın uyku ile ilgili olabilecek şikayetleri göz önüne alınarak ‘polisomnografi’ denilen bir gecelik uyku incelemesine alınıyor. Hastanın uykusu klinikte özel olarak hazırlanan odada tüm gece elektrodlar yardımıyla değerlendiriliyor. Bu araştırma ile uyku sırasında hastanın varsa yaşadığı sorunlar tespit edilip tedavi sürecine başlanıyor”
Yaygın kanının aksine sadece kilolu kişilerde değil zayıflarda da uyku apne sendromu görülmektedir. “Özellikle anatomik olarak boyun çapı geniş, çenesi küçük, bademcikleri ya da küçük dili büyük ya da son zamanlarda hızlı kilo almış kişilerde uyku apne sorunu görülebilir. Uykuda davranış bozuklukları yani parasomniler ise çocuklarda daha sık olmakla birlikte herkeste görülebilir”
Uyku bozuklukları dışarıdan bakıldığında ilgisiz gibi görünen birçok sorunun ve hastalığın altında yatan neden olabiliyor. Tek başına uykusuzluğun belli bir süreden sonra beyin için büyük bir stres ve yorgunluk kaynağıdır. “Depresyon, anksiyete, öğrenme ve konsantrasyon bozuklukları başlar. Hasta uykusuzluk çekeceğim korkusu ile yattığında ise bir kısır döngüye girer ve sorun gittikçe uzar” Hastanın uyku sırasında yaşadığı uyku apnesi, periyodik bacak hareketleri, uyku davranış bozuklukları gibi durumların ise uykunun kalitesini bozmaktadır. “Bu durum hastanın yorgun uyanmasına, gündüz uyuklamasına, bellek bozuklukları ve baş ağrısına, cinsel isteksizliğe, gece sık idrara çıkma gibi sorunlara da yol açabilir”
Sağlıklı uyku sadece beyin için değil vücuttaki her organ için oldukça önemli. Sağlıklı bir uyku olmadığında vücuttaki tüm sistemlerde bozuklukların ortaya çıkması muhtemeldir. “Uzun süreli kalitesiz uyku düzeni ve özellikle uyku apnesi gibi oksijen düşüklüğüne neden olan durumlar hipertansiyon ve kalp hastalıklarına neden olabilir. Bu durum fark edilmez ve tedavi edilmezse kalp ve akciğer yetmezliği hatta ani ölümlerle sonuçlanabilir”
“Her ne kadar yaşam bütünüyle bir öğrenme süreciyse de, bu sürecin en aktif şekilde deneyimlendiği öğrencilik yıllarınızı hatırlarsanız büyük olasılıkla aklınıza sınav öncesi uykusuz geçen geceleriniz gelir. Bilginin ne kadar öğrenildiğini ne kadar hatırlandığını ölçmeyi hedefleyen “sınavlar” dan önceki gecelerde uykusuz kalmanın aslında ne kadar yanlış olduğu aşikârdır. Çünkü uykusuzluk, öğrenmeyi farklı noktalarda sekteye uğratır. Eğer yeni bilgi ile karşılaşılmadan önce kişi uykusuz ise o zaman bilginin kodlanması yani ilk kaydı zorlaşır. Önceden kodlanmış bir bilgiden sonra uykusuzluk yaşanır ise o bilgi güçlendirilemez. Hatta daha önceden öğrenilmiş bilgilerin geri çağırılması yani hatırlanması da olumsuz etkilenir.” Sağlıklı bir uyku düzeni edinin.

“Uykusuz geçen bir gecenin ardından önce kendimizi daha hareketli, neşeli ve zinde hissederken saatlerin ilerlemesi ile bu durumun yerini yorgunluk, dikkatte azalma, uyku hali, sinirlilik, çökkünlük almaya başlar. Eğer o gece de uyuma şansı bulamazsak devam eden saatlerde düşünce, duygu, algı ve davranışlarımızda belirgin değişiklikler başlar. Zihnimiz karışır, kendimizi ve etrafı tuhaf algılamaya başlarız. O nedenle uyku, bir nevi beyni “yeniden başlatma” görevi olan önemli bir süreç olarak düşünülür”   “Yani aslında basitçe yeni bilgilerin eski bilgilerin üzerine yazıldığı bir süreç işlememekte, onun yerine yeni bilgi ve deneyimler eskileriyle bütünleştirilerek beyin devamlı olarak güncellenmektedir”. Öğrenilen bilgi, uykuda belleğe alınıyor. “Öğrenilen bilgi önce kodlanır, sonra güçlendirilerek kalıcı hale getirilir, en sonunda da geri çağırılır yani hatırlanır. Eğer öğrenilen bilgi ilk aşamayı geçemezse yani sadece kodlanır ama güçlendirilemezse o zaman unutulur. Bu güçlendirme aşaması tekrar tekrar yapılabildiği için kodlanan bir bilgi her hatırlandığında tekrar güçlendirilerek daha uzun süreli olarak öğrenme mümkün kılınır. İşte uykunun önemi bu noktada açığa çıkar. Uyku, kodlanan bilgilerin önce aktifleştirildiği sonra da güçlendirilerek uzun süreli belleğe alındığı bir süreçtir.”

Yeni öğrendiğiniz bilgiden sonra uyuyun! Öğrenme ve bellekle sağlıklı uyku arasında çok önemli bir ilişki olduğunu belirten uzmanlar, uykunun beyni “yeniden başlatma” görevi olan önemli bir süreç olduğuna dikkat çekiyor. Bir bilgi ya da bir davranış öğrenildikten sonra uyumanın o bilgi ve davranışı kalıcı hale getirdiğini belirten uzmanlara göre, sınavdan bir gece önce uyumadan ders çalışmak bir işe yaramıyor. “Okuduğunuz bilgileri ve edinmeye çalıştığınız becerileri, daha hızlı ve etkili şekilde öğrenmek için mucizeye ihtiyaç yok. Yeterli ve sağlıklı bir uyku rutini, başarılı bir öğrenmenin anahtarı aslında” “Uyku, beyni yeniden başlatma sürecidir”
Rüyalar bilinçdışında bastırdığımız isteklerimizin, korkularımızın, kaygılarımızın açığa çıktığı bir süreçtir. “Böylece rüyalar sayesinde bilinçdışındaki bilgilere ulaşmak mümkün hale gelir. Bilinç dışındaki içeriğin bir kısmına rüyalar yoluyla ulaşmanın, özellikle bazı psikoterapi türlerinde büyük önemi vardır. Bu içerik terapi seansları sırasında incelenir ve kişinin bastırılmış istek, korku ve kaygılarının farkına varmasına yardımcı olunur” Rüyaların anlaşılması kişinin zihinsel süreçleri ile ilgili önemli bilgiler vermektedir ve bu nedenle rüyaların hatırlanması önemlidir. “Rüyalarımızı hatırlamak için öncelikle sağlıklı bir uyku uyumayı sağlamak gerekir. Daha sonra her gece yatarken kendimize ‘rüyalarımı hatırlamak istiyorum’ diye telkinde bulunmak ve sabah uyanır uyanmaz başka hiçbir şey yapmadan ve düşünmeden zihnimizde kalan rüya parçacıklarını başucumuzda tutacağımız ufak bir not defterine (rüya defteri) yazmak zaman içerisinde rüyalarımızı daha iyi hatırlamamıza yardımcı olabilir”  Psikiyatri Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Fatma Duygu Kaya

Rüyalar zaman zaman eğlenceli, keyif verici, mantıklı olduğu gibi zaman zaman da korkutucu, kaygı verici, kafa karıştırıcı ya da tuhaf olabilirler. “Rüyalarımızın başlangıcı/bitişi ve içeriği gibi özellikleri üzerine kontrolümüz yok denecek kadar azdır. Rüyalar başlar, belirli içerikler taşır, bize bazı duygular yaşatır ve biterler. Bu sürecin ayrıntıları ile ilgili bilgilerimiz azdır” Rüyaların biyolojik, fizyolojik ve psikolojik önemi kesin olarak bilinmemekle birlikte işlevine ilişkin birçok açıklamanın olduğu gerçektir. “Rüyalar gün içinde öğrenilmiş olan bilgilerin uygun şekilde belleğe yerleştirilmesi ve kısa süreli hatırlamanın uzun süreli hatırlamaya çevrilmesini sağlar. O nedenle öğrenmeyi kolaylaştırır. Gün içindeki yaşantıların, deneyimlerin, duyguların, düşüncelerin düzenlenmesi, analiz edilmesi, anlamlandırılması yani kısacası zihinde işlenip netleştirilmesini sağlar. Zaten çoğu kez rüyalarda son zamanlarda yaşadıklarımızdan parçalar olduğunu fark ederiz. Örneğin devamlı üzerinde düşündüğünüz bir soruna gün içinde bir çözüm bulamamışken, sağlıklı bir uyku sonrası sorunu çözmeye yönelik bir yol bulmuş olarak uyanmak mümkündür. Rüyalar beyindeki sinir hücrelerinin ve sinir ağlarının sağlıklı bir şekilde çalışmasına ve gelişmesine hizmet eder. O nedenle bebek ve çocukların beyin gelişimlerinde önemlidir.”

“zihnimizin uyku sırasında oluşturduğu görüntü ve öyküler olarak ya da duyusal, bilişsel ve duygusal boyutların olduğu farklı bir tür bilinçlilik hali” “Yaşamın yaklaşık üçte birinin uykuda geçtiğini biliyoruz. Uyku, karmaşık fizyolojik mekanizmaların işlediği ve kabaca hızlı göz hareketlerinin olduğu (REM) ve olmadığı (NREM) dönemleri içeren bir süreçtir. Bu dönemler birbirini izler ve 8 saatlik bir gece uykusu boyunca 4-5 dönem geçiririz. Rüyalar yoğun olarak zihnimizin tıpkı uyanıklıktaki gibi çok aktif olduğu bir dönem olan REM döneminde görülür ve süreleri birkaç saniyeden 20-30 dakikaya kadar değişebilir. Gece boyunca sıklıkla birden fazla (3-6 arası) rüya görmekle birlikte çoğunu (yaklaşık %95-99’u) uyandığımızda hızla unuturuz.”
Tabii, bir de her kültürden insanların daima gördükleri ortak düşler vardır. Uçma rüyası bunlardan en bilinenidir: İnsanlar , belki de kurbağalama yüzmeye benzeyen hareketlerle kuş gibi havada uçabildiklerini bildirirler. Diğerleriyse, yüksek binalardan aşağı ya da karanlık kuyuların dibine doğru düştükçe düştükleri rüyalardan söz ederler. Ya da birçok kez sadece düşerler. Birçok rüyada da aniden çıplak kalmak ve başkalarının önünde utanmak vardır. Takip etme rüyaları da sıktır: En çok birileri tarafından amansızca takip edilir ya da belki siz onları takip edersiniz. Öğrencilerse, önceden çalışmış olmalarına rağmen sınav kağıdına boş boş baktıkları ya da tutulup tek satır yazamadıkları sınav rüyaları görürler. Psk.Onur Bal
Rüyalar yalnızca rüyayı görenin yaşamı çevresinde anlam taşır. D. Broadribb
Rüya (dream) sözcüğünün “neşe” ve “müzik”ten türediği söylenilir. Çoğu insan, rüya görmek için uyumaz fakat çok çeşitli rüyalar anlatır: fazlasıyla berrak ama aynı zamanda belirsiz rüyalar; kabuslar ve tatlı rüyalar. Çocuklar 3 yaşından 8 yaşına kadar genellikle kabus gördüklerini söylerler; ancak 3 ya 4 yaşından önce kendilerini rüyalarında pek görmezler. Çoğu tekrarlanan rüyalar bildirir; bunlardan bazıları korktukları, diğerleriyse görmeye bayıldıkları rüyalardır.  Kimleri rüyaların kehanet özelliği taşıdığına inanır. İnsanların yaklaşık üçte ikisi deja-vu rüyaları gördüğünü iddia ederler.
Rüya görmek insanların sıklıkla yaşadığı bir şeydir. Çoğumuz her gece ortalama bir ya da iki saat türlü çeşitli rüyalar görürüz. Rüyaların çoğu tamamen unutulduğundan bazıları hiç rüya görmediğini iddia ederler. Araştırmacılar, insanların uykunun hızlı göz hareketi (Rapid Eye Moved, REM) evresinden hemen sonra uyandırıldığında, rüyalarını çoğunlukla oldukça doğru hatırlayabildiğini göstermiştir. REM uykusundan uyandırılan biri rüyasında daima ve genellikle tüm ayrıntılarıyla hatırlar. Bu bildirimler insanların, her zaman yaşadıklarını hatırlayamasalar da, uyku sırasında da bilinçli olduklarını gösterir. Beyin dalgası incelemeleri, uyku sırasında son derece aktif olduğumuzu ortaya koymaktadır.
Gece uyurken neden birçok kez fantezi dünyasına dalıyoruz? Neden hayali olaylar yaşayıp hayali davranışlarda bulunuyoruz ve rüya görmek ne anlama geliyor? Rüyalar bilinçdışımıza bir geçit mi? Peki rüyalarımızı gerçekten de yorumlayabilir miyiz? Rüyalar korkutucu ya da rahatlatıcı olabilir. Rüyalar, olanaksız, mantıksız şeyleri oldurabildikleri ya da oldurdukları için fantastiktir. Rüyalarınızda uçabilirsiniz; ölmüş insanları canlandırabilir, cansız nesneleri konuşturabilirsiniz.
Rüya, bilinçdışı yaşantı dalgalanmalarının, hayal gücü zeminine yansımasıdır. H. Amiel

Strese sebep olan durum, kişi veya işlerin tespit edilmesi:
Aşırı miktarlardaki endişe ve hırslardan uzak durmak Benzer durumlarda daha önceden işe yaramış stratejilerin gözden geçirilmesi Uzak durmak Uzak durulamıyorsa yol-yöntem değiştirmek. Aynı şekilde davranarak farklı sonuçlar beklememek.
Zaman, iş gücü ve para kaybı olan işlerden uzak durmak.
Sadeleşmiş bir yaşam sürmek… Hayatı kolaylaştırıcı ip uçları elde etmek ve bunları uygulamak… Beden sağlığımıza da özen göstermek.
Düzenli egzersiz yapmak Kısa ve uzun vadeli hedefler belirlemek, plan yapmak Günlük rutinin dışına çıkabilmek, mümkünse doğala yakın yaşayabilmek Sevgiyi yaşamak, artırmak ve paylaşmak…

“Bazen psikiyatrik ilaçlar kullanmak gerekebilir, artan kaygıyı azaltmak için psikoterapötik yöntemler fayda sağlayabilir. Bunun dışında düzenli egzersiz yapma, dengeli beslenme, doğal yaşam ve stres faktörlerinden uzak durma oldukça önem taşır. Yapılan araştırmalar strese verilen tepkinin kadın ve erkeklerde farklı olabileceğini bildirir nitelikte. Özellikle ağlama-ağlayacak gibi olma kadınların yüzde 44’ü tarafından verilen bir tepki iken erkeklerin sadece yüzde 15’i bu tepkiyi veriyor. Evli kadınların stres düzeyi bekar kadınlara göre yüzde 33 daha fazla” 

Bazı kişiler strese ve stresin olumsuz etkilerine daha yatkındırlar. “Bu kişiler yaşadıkları olaylardan çok daha çabuk ve çok daha fazla olumsuz etkilenirler. Yapılan araştırmalar madenci, polis, gardiyan ve gazetecilerin, stresi daha çok deneyimlediklerini bildiriyor. İkinci sırada ise diş hekimi, doktor, hemşire gibi sağlık çalışanları bulunuyor”

Kronik stres, yaşamın bir bölümünde veya yaşam boyu maruz kalınan travmaların yoğun çaresizlik, çözümsüzlük hissi ile birlikte yaşanması, sonucunda da kronikleşen bir endişe, korku ve panik hali. Kronik stresin kişinin bedensel ve ruhsal bütünlüğünü tehdit etmektedir. “Stres her yaştan insanı etkileyen bir durum ancak kronik stres diyebilmemiz için belirli bir yaşın üzerinde ve en az bir yıl aynı koşullarda bulunuyor olmak gerekiyor. Amerikan Psikoloji Cemiyeti’nin yaptığı araştırmalara göre kadınlar, özellikle de evli kadınların stres düzeyi bekar kadınlara göre yüzde 33 daha fazla”

Çocuğun tüm sorumluluklarını tek ebeveynin üstlenmesi durumunda: Çocukla anne/baba ile ilgili konuşurken kişisel duygu ve düşüncelerinizi onlara yansıtmayın. Çocuğunuzu “taraf” seçmeye zorlamayın. Çocuğunuzla doğru, açık, net bir iletişim kurmaya özen gösterin. Çocuğunuzla özel zamanlar geçirin. Çocuğunuzla birebir zaman geçirdiğiniz gibi, sosyal ortamlarda da vakit geçirmeye çalışın. Tek ebeveynle yaşıyor diye ona mahzun, üzgün, problemli çocuk gibi davranmayın, işlerinizin doğal akışını sürdürün. Olası problemleri hemen “tek ebeveynli oluş”a bağlamaktan kaçının. Baba/anne eksiğini aşırı çabayla kapamaya çalışmayın. Çocuk üzerinden savaşmayın. Uzakta olduğunuz zamanlarda da çocuğunuzla iletişimde kalın. Uzaktaki anne/baba olarak yaşadığınız evde çocuğunuza ait özel eşyalar, oyuncaklar, kitaplar olmasına özen gösterin. Uzaktaki anne/baba olarak çocuğunuzla olduğunuz zamanlarda onun tercihlerini de göz önünde bulundurmaya çalışın. Uzaktaki anne/baba olarak evinizde çocuğunuza misafir muamelesi yapmayın. İhtiyaç halinde uzman desteği almayı ihmal etmeyin. Uzman Psikolog Selin Karabulut

Çocuğu ile baş başa kalan anne veya babanın önceliğinin çocuk olması gerektiğinin altını çizmek gerekir. “Ancak bu da kendilerine zaman ayırmamaları, kendi ihtiyaçlarını düşünmemeleri anlamına gelmemeli. Kişi mutlu olmalı ki, çocuğu da mutlu olabilsin” Bir çocukla iletişim kurmak bir yetişkinle iletişim kurmaktan farklıdır. “Bu yüzden evde kalan başka kişiler yoksa, ebeveyn sosyal iletişim ihtiyacını gidermenin yollarını bulmalı. Örneğin, çocuk diğer ebeveynde olduğunda dinlenmenin dışında kendisi için program yapmalı” Çocukların tek ebeveyn durumuna alışmalarının zaman alabilir. “Özellikle çevrelerinde anne-babası birlikte olan aileleri gördüklerinde, bu durumu kendi durumlarıyla kıyaslama çabasına girebilirler” Uç durumlar, travmalar, istismar yoksa, çocukların bu duruma alışması uzun sürmeyebilir. “Aslında çocukların, böyle durumlara yetişkinlerden çok daha kolay adapte olduklarını söyleyebiliriz. Yetişkinler adapte olamadığında ruhsal sıkıntılar yaşarken, çocuklar davranışsal problemler yaşayarak tepki gösteriyor. Örneğin tırnak yeme, ders başarısında düşme, öfke problemleri, uyku problemleri, ergenlik dönemindeyseler okul problemleri, arkadaş ilişkilerinde problemler en sık görülen tepkilerdir. Ancak dikkat edilmelidir ki, bu tepkiler tütün-madde kullanımına kadar gidebilir”

Şiddet içeren geçimsizlik ve çocukların buna şahit olması, bununla yaşaması ve çiftlerin boşanması gibi durumlarında işlerin karmaşık hale gelebilir. “Ailede annenin ya da babanın olmaması durumunda; her iki durum da hiç travmatik olmayabilir veya oldukça travmatik olabilir. Bu, diğer ebeveynin ne şekilde evden ayrıldığı ile ve hayattaysa evdeki ebeveynle olan ilişkisiyle oldukça ilintili” 0-6 yaş aralığındaki çocuk için annenin olmamasının bir parça daha zor olduğu gerçektir. “Çocuk bu yaşlarda temel güven duygusunu anneden öğreniyor” travmatik olabilecek durumların anne-ile baba arasındaki şiddet, çocuğa uygulanan fiziksel ve ruhsal şiddet, ebeveynden birinin habersiz, beklenmedik bir şekilde evden ayrılması ve kendisinden bir daha haber alınamaması ve üçüncü kişilerin aile içine istenmedik biçimde girmesidir.

“Çocuğu ile baş başa kalan anne veya babanın öncelikleri, kuşkusuz çocukları olmak zorunda. Ancak bu durum kendilerine zaman ayırmamaları, kendi ihtiyaçlarını düşünmemeleri anlamına da gelmemeli” Tek ebeveyn olmanın güncel yaşam zorlukları, ekonomik ve psikolojik zorluklarının olmasının çok normaldir, “Bu durum diğer ebeveynin olmama sebebine bağlı olarak da değişebilmekle birlikte, bazı durumlar hem ebeveyn hem de çocuk açısından süreci biraz daha zorlaştırabiliyor. Örneğin beklenmedik, dramatik kayıplar hem geride kalan ebeveyn için hem de çocuklar için üstesinden gelinmesi gereken travmalar olarak kalabiliyor” 

Toplu taşıma araçlarında daha ürkek, korkak ve tedirgin olabiliriz. İnsanlara yaklaşmaktan ve onlarla konuşmaktan çekiniriz. Hem alacağımız/aldığımız önlemler gereği hem de kaygı davranışları abartabilir. Bu noktada sakin ve sükunetli davranmaya çalışmak gerekir. Uzman Psikolog Selin Karabulut

Bunun dışında kendimiz iyi durumdaysak bizden daha zor durumda olan kişilere destek olmak, yardım etmek, onlar için korunarak örneğin gidip ekmek almak, halini hatırını sormak, yani işe yaramak da bize iyi gelecektir. Bunun dışında çocukların evde kaliteli vakit geçirmesine yardımcı olmak yine bizim için şifa olacaktır. Çünkü evde yapacak bir şey olmadığında ya da dışarı çıkılmadığında zaman da geçmiyor. Zamanı verimli kullanmak bu noktada iyi gelecektir.

Kaygıyı önlemek için ilk başta yapılması gereken önlem almaktır. Hem kendimiz hem sevdiklerimiz için ilk önce bize doğru kaynaklardan gelen önlemleri almak düşüyor. Bunun dışında eğer evdeysek, çalışmak zorunda değilsek evde yapabileceğimiz şeyler var. Günlük rutin mümkün olduğunca bozulmadan devam ettirmelidir. Yani iyi beslenmek, iyi uyumak, sevdiklerimizle yüz yüze görüşemiyorsak telefonlaşmak, mesajlaşmak, görüntülü konuşmak önemli. Evde birlikte etkinlikler yapıp birlikte vakit geçirilebilir. Evde olmanın avantajlarından yararlanıp uzun süredir akılda olan ev işlerini yapılabilir. Ayrıca müzik dinlemek, meditasyon yapmak, cilt bakımı yapmak, dans etmek, egzersiz yapmak, yemek yapmak, müzikal bir enstrümanla uğraşmak gibi sayısız şey var. Kaygıyla ilgili duygu ve düşünceleri birbirimizle paylaşmak bu noktada iyi gelecektir. Korkular olabilir. Özellikle çocukların bu noktada kaygı ve korkuları yüksek olabilir. Doğru edindiğiniz bilgileri paylaşmak, yanlışları düzeltmek, doğru bilgileri teyit etmek ve farkındalığı arttırmak iyi gelecektir.

Koronavirüs’ün bu sosyal izolasyon süreci ve hastalık haberleri, geçmişte yaşanan psikolojik durumları ya da klinik tanıları tetikleyebilir. Örneğin; ben anksiyete bozukluğu yaşamışsam ve bir süredir bunu yaşamıyorsam, salgın haberlerine bağlı olarak tekrar bu sorunları yaşayabilirim, psikolojik sorunlar tetiklenebilir. Bunun dışında evde sevdiklerinden uzak, yalnız başına kalmak, yeterince sosyalleşememek, yeterince uyuyamamak özelikle stresi ve stresin reaksiyonlarını arttıracağından anksiyete bozukluğu, panik atak, depresyon gibi birçok rahatsızlıkla karşı karşıya kalmak mümkündür.

Yaşanan krizle birlikte daha şüpheci ve insanları suçlama eğiliminde olmaya başlanabilir. Alınan haberler karşısında daha fazla şüpheci olup ‘Bizden saklıyor, söylemiyor, hastalık bulaştı ama bu testler yanlış’ gibi şüpheci davranışlar sergilenebilir. Bunun dışında etrafta enfekte olan, hastalanan ve hastalanma şüphesi olan kişilere karşı suçlayıcı tavır, davranış ya da düşünceler bulunabilir. Bunlar krizin bizde yarattığı etkilerden birkaçıdır.

Şu anda herkes standart olmayan bir gündelik yaşam, bir ruh hali içerisinde. Hastalık kapma kaygısı, ölüm kaygısına kadar bizi götürebilecek bir kaygı. Alınan önlemler sebebi ile gündelik rutinden uzaklaşmışsak, sosyal çevremizle görüşemiyor, mecburen eve kapanmış ve kısıtlı imkanlarla yaşamaya devam ediyorsak, kaygı seviyesi yükselir. Kaygı yükseldiğinde uykusuzluk, kâbus görme, içe kapanma ve keyifsizlik gibi yaşanan bütün semptomlar şu dönemde görülür. Bir sosyal izolasyon süreci ve gündelik rutinden farklı bir yaşam sürüyoruz. Haliyle beden de buna tepki verebilir. İştah olmayabilir ya da daha fazla yemek yeme ihtiyacında bulunabilir. Keyifsizlik ve endişeler arttığı için de daha şüpheci olabilir. Örneğin, ‘Acaba annemi ziyarete gitmesem mi, çocuğum hastalanır mı, hastalanırsa ne yaparım’ gibi konularla zihin çok fazla meşgul olmaya başlayabilir. Bu da bizim aslında hem bağışıklık sistemi hem zihinsel kapasite, ruh sağlığın normal dengesini bozmaya başlar.

“Kişi önce bu iç sıkıntısını kendi kendine tanımlamaya çalışmalıdır. Daha sonra geriye dönük araştırma yapabilir; hangi olayın üzerine bu sıkıntı gelişti, en son kiminle ne konuştum, ne için endişelendim? gibi. Özellikle beklenilmesi gereken durumlarda, o bekleme süresini farklı bir iş ile geçirebiliyor olmak bu sıkıntının azalmasında faydalı olacaktır. Mümkünse bu sıkıntıyı bir yakınınızla paylaşmak, endişenizi anlatmak iyi gelecektir”  İç sıkıntısı sorunu yaşayanların bazı durumlarda doktora danışması gerekmektedir. Uzman Psikolog Selin Karabulut,

  • Birkaç haftadan uzun sürmesi
  • Çalışamıyor-işe odaklanamıyor duruma gelmek
  • Sosyal ilişkilerinizde sınırlamalar ve problemlerin başlaması
  • Kederlenme, ağlama, huzursuzluk, korku gibi durumların artması
  • Bu durumların özellikle bedeninizde gözle görülebilecek ve/veya görülemeyebilecek şikayetlere sebep olması (Kalp çarpıntısı, terleme, bayılma hissi, uykulu olma, iştahsızlık, mide-barsak problemleri, cilt problemleri..)

Kişide iç sıkıntısı boşluk hissi yaratmaktadır. “Bu dönemlerde insanlar kayıp veya eksik olan bir şey varmış gibi hisseder ancak bunun ne olduğu da tam olarak bilinmez. Bunun gerilimi yaşanır” İç sıkıntısı uzadığında bu gerilim arttığını ve günlük yaşamı etkilemeye başlar, “Bu durumlarda anksiyeteden, depresyondan veya başkaca bir psikolojik durumdan söz etmek uygun olabilir” Herkesin iç sıkıntısı sorununu yaşayabilir, “Ancak özellikle kaygılı bir yapıya sahip olanların, detaycı ve takıntılı mizacı olanların, mükemmelliyetçi yapıda olanların bu durumla daha kolay karşı karşıya kaldıklarını görebiliyoruz” sınav öncesi, bir şeyin sonucunu beklerken, toplantılardan önce, hastaneye gidildiğinde, gerilimin artması ve bilinmezlik gibi durumlarda ortaya çıkabilmektedir. Böylesi durumlarda o sıkıntının ortaya çıkıp çıkmayacağı, ortaya çıktığında ne zaman ve nasıl son bulacağının kişiden kişiye göre değişir. “Çünkü herkesin stresi ve gerginliği algılama düzeyi, başa çıkma becerileri, kişilik yapıları, kişisel öyküleri ve travmaları birbirinden oldukça farklıdır”

Sanılanın aksine iç sıkıntısının durup dururken ortaya çıkmamaktadır. “Tüm bu belirtiler yaşanılan bir olaya, takılıp kalınan bir düşünceye, çözülmekte olan veya bir türlü çözülemeyen bir probleme, bir sağlık problemine, ilişkilerdeki bir soruna bağlı olabilir. Aslında tüm bu durumlarda hissedilebilen iç sıkıntısının temelinde çözümsüzlük-çaresizlik duyguları olmakla birlikte asıl kök sebebin anksiyete yani kaygı olduğunu söyleyebiliriz”  “İç sıkıntısının en çok bir kaç gün sürdüğünü unutmamak gerekir, oysaki depresyon haftalarca hatta aylarca sürebilir. Depresyonda ciddi bir geri çekilme, içe kapanma, keyifsizlik, karamsarlık ve mutsuzluk hali hakimdir. İç sıkıntısında geri çekilme yoktur, sadece kararsızlıkla kendini belli eden gidip gelmeler, tereddütler vardır. İç sıkıntısında istek vardır kişinin bünyesi bir şeyler ister fakat ne istediğini bilmez. Depresyonda ise istek yoktur kişi hiç bir şeyi istemez ve elde edebileceği hiç bir şeyin kendine iyi geleceğine inanmaz” 

Tarifi tam da mümkün olmayan, insanı yeme içmeden koparan, uykusuz bırakan, sosyal ilişkilerini kısa süreliğine yönetememesine neden olan iç sıkıntısı, huzursuzluk, mutsuzluk, neşesizlik, karamsarlık ve korkulu olma hali olarak tanımlanıyor. Kimi zaman nefes alamama, terleme, kalp çarpıntısı gibi bedensel şikâyetler de yaratabilen iç sıkıntısının altında yatan neden bazı fiziksel hastalıklarda da benzer belirtilere rastlanabilir. “İç sıkıntısının belirtileri kalp, akciğer, tansiyon gibi başkaca durumlarda da görülebilir”

Siz, moraliniz bozulunca, hemen yıkılıp-kıvranarak “Hiç modumda değilim.” diyenlerden misiniz, yoksa olayların seyrine mahkum olmadan, hemen havayı değiştirmek için çaba harcayanlardan mısınız? Siz, hem her gün aldığı kilolardan yakınan, hem de bu kiloları vermek için hiç bir şey yapmayan, sürekli kabızlık rahatsızlığını konuşanlardan mısınız? Yoksa siz, hem fit olmaktan hoşlanan, hem de bunun için sağlıklı yaşayanlardan mısınız? Acaba siz, başarısızlıklarına fikslenip zihnini yoran, kendini bir kurban gibi gören ve hayatın size karşı olduğuna inanarak, aslında kendini çok önemseyenlerden misiniz? Yoksa siz, en küçük başarıdan bile zevk alan, hayata bir tat daha katmaya çalışanlardan mısınız? Siz, cenneti varılacak bir yer gibi görüp, yolu durmadan uzatan ve erteleyenlerden misiniz, yoksa içindeki cenneti yaşayanlardan mısınız?

Siz, akşam olup eve geldiğinizde “Bugün de bitti, hiç bir şey yapamadan, yine geçti gitti.” Diyenlerden mi, yoksa “Güzel bir gündü.” Deyip, yatmadan önce size kalan bir-iki saatin daha tadını çıkarmaya çalışırken, yarın için heyecan duyanlardan mısınız? Siz, hem bir yandan beğenmediğiniz alışkanlıklarınızdan şikayet edip, hem de öte yandan bu alışkanlıkları terk etmemek için, durmadan mazeret üretenlerden misiniz? Yoksa, hem “Her yaşta değişebilirim, eskisinin yerine yenisini koyabilirim.” Deyip, hem de değişim için çaba verenlerden misiniz? Acaba, siz “Mutsuzluk benim kaderim. Bak, yine başıma korktuğum geldi.” Diyenlerden misiniz? Yoksa “Aldığım sonuçlar yaptıklarımın bedeli. Daha iyi şeyler yapıp, daha güzel sonuçlar alabilirim.” diyenlerden misiniz?

Önyargısız bakış açısı ve karşıdakini olduğu gibi kabullenme, dinleme isteğini ve iletişim becerisini destekleyecektir. İnsanları dinlemeye, anlamaya ve onları tanımaya çaba göstermek sonuçta güveni ve dostluğu geliştirecektir. İnsanları önyargısız dinlemek ve güvene dayalı ilişki geliştirmek için konuşma diline, kullanılan sözcüklere özen göstermek gerekir. Sözler, farklılığa saygıyı cesaretlendirebileceği gibi önyargıları ve ayrımcılığı da vurgulayabilirler. Bu nedenle, insanlar, gerek kendilerinin gerek çevrelerindeki insanların günlük yaşamlarında kullandıkları dili daha bilinçli bir şekilde izlemeli; etiketlendirmelerden, olumsuz sıfatlardan, incitici esprilerden, fıkralardan, ayırımcı, dışlayıcı sözcüklerden özenle kaçınmalıdırlar.

Fiziksel anlamda çekiciliği olan, daha sevimli ve sıcak algılanan kişilere daha fazla yardım teklif edilmesi, aynı etnik köken, renk ve inançta olan kişilere karşı daha olumlu tutum sergilenmesi, üst yönetim görevleri için aynı özelliklerde olduklarında kadınların değil erkeklerin tercih edilmesi gizli ayırımcılık örnekleridir. Yönetim görevlerinde kadın yöneticilerin otoriter tarz sergilemesi yadırganıp olumsuz değerlendirilirken, erkeklerin aynı tarzı ortaya koyması olağan karşılanmaktadır. Kısaca, bir kişiye nasıl tepki verileceği, davranış ve kimliğin birlikte değerlendirilmesiyle belirlenmektedir. Organizasyonlarda insanların gizli ayırımcılık biçimlerinin farkında olmaları için eğitilmeleri gerekir. Davranışlara verilen tepkiler dikkatle ve duyarlılıkla gözlemlenmelidir. Bizim ve başkalarının davranışları, kabul edilmiş davranışlarla ilgili olarak çifte standart gösterildiğinde sorgulanmalıdır.

Genellikle, dış gruplara yönelik olumsuz tutum ve davranışlar açıklıkla ifade edilemezler. Birçok durumda bireyler kendi önyargılarının ve ayırımcı davranışlarının farkında bile olmayabilirler. Ancak, belirli bir davranışa ya da iş yapış tarzına davranışı sergileyen ya da işi yapan kişinin kimliğine bağlı olarak farklı tepkiler gösterirler. Bu gizli ayırımcılıktır.

Ayırımcılık, bir kişinin grup kimliğine dayalı olarak geliştirilen önyargıların davranışsal olarak sergilenmesidir. Bu bireysel düzeyde olabileceği gibi toplum düzeyinde kurumsallaşmış bir şekilde de ortaya çıkabilir. Kavramsal olarak önyargılar ve ayırımcılık farklı görünse de yaşamda iç içe geçmekte ve birlikte ortaya çıkmaktadır. Ayırımcılık, önyargılara dayalı olarak hareket etmektir. Sözlü ve sözlü olmayan davranışı kapsar. Bir insanın önyargılı olup olmadığı, sözlerinden ve eylemlerinden anlaşılabilir. Önyargılarla hareket etmek, organizasyonlarda ve toplumda dışlama, bölünme, iş kayıpları ve ilişki fırsatlarının kaybedilmesi şeklinde olumsuz sonuçlar verecektir.

Hayatında değişiklik yapmak isteyenler, kendini yeniden yaratmayı düşünenler, yeni bir başlangıç yapmaya niyet edenler hiçbir zaman geç kalma mazeretine sığınmadan karar vermeli ve eyleme geçmelidirler. Arzu ettiklerini tam anlamıyla gerçekleştirecek zamanı bulamasalar da o süre içinde yaşayacakları heyecan, umut, keyif, coşku ve mutluluk gibi duygular onların en büyük kazancı olacaktır. Hayatta uzun yaşamak değil, umut ve mutluluk dolu yıllar yaşamak çok daha önemli ve anlamlıdır.

Birçok ünlü yazarın ve sanatçının en önemli eserlerini çok ileri yaşlarda verdiklerini, hatta bazılarının o alanlarda çalışmaya da ileri yaşlarında başladıkları bilinir. Gençlik yıllarında zorluklar ve başarısızlıklar yaşayan birçok ünlü iş adamının da gerçek başarılarını ileri yaşlarda yaptıkları yeni girişimlerde ve yeni işlerde elde ettikleri bilinmektedir. Hayata bakış açıları değişen, gözlem yapabilme ve ilişki kurabilme yetenekleri gelişen bu insanlar, yaptıkları yeni başlangıcın yarattığı enerji dalgası ve coşkusuyla deneyimlerini birleştirerek çok daha başarılı ve mutlu olmayı bilmişlerdir.

Hayatın ne kadar uzun ya da kısa olduğunu, kimin ne kadar yaşayacağını kimse bilemez. Aynı şekilde, geriye kaç yıl kaldığını bilmeden yeni bir şeye başlamak için geç ya da erken olduğunu da söyleyemez. Yaşlarının ilerlediğini ve geç kaldıklarını düşünerek belirli bir kararı verip onun gereklerini yapmaya başlayamayanlar daha sonra aradan geçen yıllara bakıp ”keşke o zaman başlasaydım, şimdiye kadar çoktan…” şeklinde dert yanmakta ve geç kalma edebiyatına devam etmektedirler.

Oysa hayat durmuyor ve duranı da affetmiyor. Bir insan için olduğu yerde durmanın geri gitmenin en kolay ve kestirme yolu olduğunu yaşam ona acımasızca gösteriyor. Bunu fark edemeyenler sahip olduklarını birer ikişer kaybetmeye başlayınca eyleme geçmenin ve yeniden başlamanın kaçınılmazlığını görüyorlar. Fakat bazıları inatla ya tembelliklerinden ya da eski güzel günlerin kendiliğinden geri geleceğini umduklarından oturup beklemeyi tercih ediyorlar. Şüphesiz bu tercihlerinin faturasını da pahalı bir şekilde ödüyorlar.

Bazıları, neredeyse (inanılması güç ama) 45-50’li yaşlarda adeta emekliliklerini ilan edip öğrenmeyi, gelişmeyi ve değişmeyi durduruyorlar. O yaşa kadar yaptıklarını yapabileceklerinin tümü olarak görüyorlar. Kendilerinden daha az başarılı insanları örnek göstererek avunuyorlar. “Herkes benim yaptıklarım kadarını yapabilse” şeklinde bir klişe sözcükle yeterliliklerini ve yeteneklerini savunuyorlar. Bazıları da o güne kadar yaptıklarının aynısını yapmaya devam ederek sahip olduklarının aynısına sahip olmaya devam edeceklerini umuyorlar.

Kendini yenilemek, yeniden başlamak, yeni bir sayfa açmak, değişmek gibi kavramları günlük yaşamımızda sıkça duyuyoruz. Ancak, bunların dile getirildiği ortamlarda hemen peşi sıra duyduklarımız da benim için çok geç, bu yaştan sonra, yaşım uygun değil, artık benden geçti türünde ifadeler oluyor. Umutsuz yüzler, üzgün bakışlar ve ağlamaklı ses tonları, dile getirilen yaş ve yıl bahanelerini destekliyor. Nedense bazı insanlar sürekli olarak değişmenin, yenilenmenin, yeniden başlamanın kendileri için gereksiz çabalar ve boş hayaller olduğunu (inanarak) söylüyorlar. Bu insanlar, aslında, ya tembel olduklarından ya da bilinçaltında durumlarından memnun olduklarından yaşlarını veya belirli bir işe, uğraşa harcadıkları yıllarını öne sürerek değişim için eyleme geçmeyi reddediyorlar. Başkalarının bu konudaki yardım tekliflerini de art niyetli buluyorlar, onların kendilerini harcamak istediğini düşünüyorlar.

Onurlu insanlar, yaptıkları iyilikleri ya da özverileri abartarak ve başa kalkarak anlatmaz, bunu onları rencide edecek şekilde tekrarlayarak dile getirmezler. Karşısındakinin onurunu inciten, kendisini zayıf ya da kötü hissetmesine neden olan bu davranışlar saygısızlıktır.

Onurlu bir insan hiçbir zaman servetiyle, gücüyle ya da yetenekleriyle övünmez, başarılarından dolayı aşırı gurur (kibir) göstermez. Bu insan, bir başkasının hatasından ya da başarısızlığından dolayı da hemen kendini haklı veya üstün gösterecek bir gerekçe arayışına girmez. Başkalarının onurunu korumaya da kendi onuru kadar önem verir. Konumundan aldığı güçle fikirlerini zorla bir başkasına kabul ettirmeye çalışmaz, başkalarının fikirlerini sabır ve dikkatle dinler, eleştirilere açıktır, başkalarından öğrenmeye isteklidir. Kendi fikirlerini rahat ve güvenli bir şekilde ifade ederken baskıcı, zorlayıcı değildir. İnandığı görüşlerini savunur, başkalarını akılcı bir biçimde ikna etmeye ve etkilemeye çaba harcar.

Onur, saygın bir lider olmanın temel koşullarından biridir. Gerçekten onurun ne olduğunu bilen bir lider, başkalarının, örneğin kendi ekibinde olanların, kendisine bağlı bulunanların ve aynı zamanda kendisiyle aynı düzeydeki çalışma arkadaşlarının kişiliklerine, düşüncelerine ve duygularına saygı gösteren, onların onurlarını gözeten bir insandır. Lider, başkalarının onurunu rencide edecek bir hata işlemektense kendisinden ödün vermeyi, özveride bulunmayı tercih eder. Gerçek lider, kendisi kadar şanslı olmayanların zayıflıklarını, hatalarını, başarısızlıklarını anlayışla ve hoşgörüyle karşılayan insandır. Onları özellikle başkalarının yanında aşağılayan, dışlayan, küçük düşüren sözlerden ve davranışlardan özenle kaçınır.

Onurlu olmak, yalnızca toplumda belirli konumlarda bulunan ya da belirli parasal güce, servete sahip olanlara özgü değildir. Bunun için ileri düzeyde eğitimli olmak da gerekmez. Konumu, gücü, serveti, eğitimi ne olursa olsun, karakter sahibi insanlar gizli de olsa açık da olsa onurlu davranırlar. Her şeyden önce, kendi vicdanlarına karşı sorumluluk duygusu taşırlar, başkaları için değil öncelikle kendileri için onurlu davranmaya önem verirler.

Gerçek karakter sahibi bir insanda gelişmiş bir onur (izzeti nefis) duygusu vardır. Bu duygu onu bayağı davranışlarda bulunmaktan korur, sözlerindeki ve davranışlarındaki kaliteyi yükseltir. O insan yalan söylemez, hile yapmaz, başkalarını aldatmaz, sorumluluktan kaçmaz, doğru ve dürüst bir insandır. Verdiği sözde durur, sözüne güvenilir bir insandır, yüksek etik değerlere sahiptir, kişisel çıkarları için onuruna leke sürdürmez. Onurunu korumak, kararlarında ve davranışlarında önceliği çok yüksek olan bir ölçüttür.

Mücadele gücü, bu ve benzer durumlarda soğukkanlılığı elden bırakmadan, sabırla ve dikkatle, umudu yitirmeden başlanan işi bitirmek, sonuna kadar gitmektir. Güçlüklere, engellere karşın yola devam etmek çevredeki diğer insanları etkileyecek, onların da cesaretini artıracaktır. Mücadele gücü, insanın kendini geliştirmesi, liderlik ruhunu kazanması, kendini yönetmesi ve başkalarını etkilemesi açısından son derece önemli bir güçtür. Bu gücün farkında olan, onu ortaya çıkaran, kullanan ve geliştiren insanlar yaşam yolculuklarında başarıya ulaşacaklardır.

Bir işe giriştiğinizde çoğu kez olabilecek bütün aksilikler sizi bulur. Sınırlı olan zamanınız, kıt olan kaynaklarınız iyice tükenir. Önemli bir görüşme için bir yere yetişecekseniz aracınızda bir sorun yaşarsınız ve başka araç da bulamazsınız. Bir proje, teklif, rapor ya da sunum yetiştirmeniz gereken bir günde bilgisayarınızda, yazıcınızda veya internet bağlantısında sorunlar vardır. Yardım edeceğini umduğunuz çalışma arkadaşınızın önemli bir işi çıkar. Evinizde eşiniz ya da çocuklarınızla ilgilenmeniz gereken bir durum vardır ve bu dikkatinizi dağıtır. Bütçenizi planladığınızı düşünürken umulmadık bir harcama, yeni bir ödeme çıkar ve canınız sıkılır. Son derece önemli bir ihtiyacınızı karşılayacak araç, gereç, bazen basit bir kırtasiye malzemesi o sırada elinizin altında yoktur.

Mücadele ruhu, düştükten sonra kalkıp yola devam etmesini bilmek ve engellerle karşılaşıldığında da bir bahane bulup geri dönmemektir. Bu ruh, başkalarının yardımıyla, uyarılarıyla, telkinleri ve teşvikleriyle kazanılabilecek ya da artırılabilecek bir özellik değildir. İnsanın kendisinde olan, ancak kendisi isterse ortaya çıkan ve geliştirilebilen içsel bir güçtür. Bu nedenle, mücadele ruhunu beslemeyi ve geliştirmeyi bir başkasından beklemeyelim. Başkaları belki bize örnek oluşturabilirler ya da kendi yol ve yöntemlerini bize anlatabilirler. Ancak, gerçekten tutkuyla istemiyorsak ve çaba göstermiyorsak onların bizi değiştirmesi olasılığı oldukça düşüktür.

Yolda, dağda, bir patikada yürürken önüne bir kayanın düştüğünü ve yolu kapattığını gören bir insanın iki seçeneği vardır. Kayayı bahane edip geri dönebilir ya da bir yol yöntem bulup kayanın üzerinden aşabilir. Kayayı aşıp, yeniden yola koyulduğunda moralinin yükseldiğini, ufkunun genişlediğini ve cesaretinin pekiştiğini görecektir. Artık bu tür engeller onun için bir engel değildir. Yaşam yolculuğunda başarılı olmak için güçlü bir mücadele ruhu gerekir.

İş yaşamında başarı, belirli bir noktadan başlayıp çoğu kez öngöremediğimiz bir noktada biten bir yolculuktur. Bazı insanların yolculuğu uzun, bazılarının ise oldukça kısa solukludur. Kimi insan rahat ve keyifli bir yolculuk yapar, kimilerinin yolculuğu da çok zorlu ve sıkıntılı geçer. Yollar her zaman düz değildir. Engeller, uçurumlar, zor yürünen engebeli araziler, dar patikalar vardır. Bazıları için iş yaşamı düz bir ovada yürümek kadar kolay, çiçekli parklarda ve bahçelerde dolaşmak kadar keyifli olabilir. Ancak çoğumuz, belki de ekonomik ve toplumsal yapının bir sonucu olarak sürekli iniş ve çıkışlarla dolu bir hayat yaşarız. Yönetici, başarı yolculuğunda bazen bir tepeye çıkıp geniş bir ufka bakar. Tepede mutlu ve güvenlidir. Bazen bir uçurumun dibine düşer ya da bir bataklığa saplanır. Yol boyunca fırtınaya, kasırgaya yakalanır, tipiye, doluya tutulur. Şüphesiz, onun arzusu güneşli güzel günlerde, kuş sesleri dinleyerek, çiçekleri seyrederek yürümektir. Yolculuğunun bir yerinde böyle yerlere geleceğini umarak yola devam eder.

Organizasyonlarda en çok ihtiyaç duyulan duygu, emek harcanarak kazanılmış ve zenginleştirilmiş olan güvendir. Organizasyonlarda kayıpları azaltmak, kaynakları daha etkin kullanmak ve bürokratik bataklıklara saplanmış olanların yaratıcı enerjilerini özgür bırakmak için gerekli olan duygu budur. Güven, dostluk, kardeşlik, paylaşma, dayanışma ve adalet duygularını akla getirebilir. Ancak iş dünyasındaki güven, dostluk-arkadaşlık duygusundan çok yetkinliğe ve güvenilirliğe gösterilen saygıdan kaynaklanır. Dostluk, adalet, haklara saygı güven için gerekli ancak yetersiz koşullardır. İçsel bağlantılılık, yetkinlik ve güvenilirlik de büyük önem taşır. Dürüstlük, güven için şüphesiz her durumda bir ön koşuldur. Etik standartların yüksek olduğu toplumlarda yalan söylemek, aldatmak, çalmak ve diğer toplumsal kuralları bozucu davranışlarda bulunmak ciddiyetle ele alınır. Çünkü güven ortamının korunması her şeyden önemlidir.

Güven, yönetimin davranışlarıyla artırılabilir ya da azaltılabilir. Eğer bir organizasyon, çalışanlarına karşı açık ve dürüst değilse, verilen sözler tutulmuyorsa, iletişim kanalları bir yerlerde kapatılıyorsa, işler saklı ve gizli yürütülüyorsa, çalışanlar sürekli ve sistemli olarak karar alma sürecinin dışında bırakılıyorsa orada güvenin kaybolması kaçınılmaz olacaktır.

Günümüzde karşılıklı güvensizliğe dayalı bir yönetim anlayışı vardır ve bunun maliyeti çok yüksektir. Güven eksikliği iş dünyasını hemen her yönden olumsuz etkilemektedir. Yönetimin derin, geniş ve güçlü bir güven kültürü bakış açısına; işbirliği ruhuna, ortak sahiplenme anlayışına ve kazan-kazan yaklaşımına dayalı olması gerekir. Güvensizlik, iş dünyasında basit ya da karmaşık her işlemin, sürecin ya da iş anlaşmasının çok ayrıntılı ve çok uzun bir biçimde yazılı hale getirilmesine, hukukçular tarafından dikkatle incelenmesine, onaylatılmasına, karşılıklı imzalanmasına ve sonuçta ciddi zaman ve para kayıplarına neden olmaktadır. Bu gerçekte önemli bir maliyettir.

İnsanlar geçmişte iyi çalıştıklarında, bağlılık gösterdiklerinde ve yeterli sonuçlar ürettiklerinde istedikleri kadar işlerinde kalabileceklerini düşünmüşler ve liderlerine güvenmişlerdir. O dönemlerde bu düşüncelerinin doğruluğunu test etmek akıllarından geçmemiştir. Ancak iş dünyasında bunun böyle olmadığını yaşayarak öğrenmişlerdir. Günümüzdeki hızlı değişim ve yaşanan ekonomik ve sosyal istikrarsızlık insanlardaki güvensizlik duygusunu artırmıştır. Çoğu organizasyonda çalışanlar, yönetime güven duymamakta, verilen sözlerin tutulacağına inanmamaktadır.

Güven, günümüzün organizasyonlarında vazgeçilmez önemi olan bir unsurdur ve adeta her şeyi bir arada tutan, birleştiren tutkaldır. Güvenin sağlanması, çalışanları organizasyonun geleceğinin ortakları konumuna getirmektedir. Performansı yalnızca iyileştirmek için değil, zor ve bunalımlı dönemlerde de varlığı sürdürebilmek için vazgeçilmez unsur güvendir. Organizasyonun bunalımlı dönemleri aşabilmesi için ihtiyaç duyacağı nefes odası, bir güven rezervinin olmasıdır. Küçülme ve yeniden yapılanma gibi sıkıntılı dönemlerde yapıcı enerjiyi sağlayacak olan organizasyondaki güven rezervidir.

Güven bir sistemin en uygun biçimde işleyebilmesi için zorunludur. Güven olmaksızın insanlar, ekipler, bölümler, birimler arasında işbirliği olamaz. Karşılıklı güven olmadığında her birey ya da birim kendi kısa dönemli çıkarlarının peşine düşecek, kurumsal amaçları düşünmeyecek ve kararlarını sistemi düşünerek vermeyecektir. Bu nedenlerle, yönetim anlayışında bir dönüşüm kaçınılmazdır. Dönüşüm, yeni ilkelerin benimsenmesi ve sistemi oluşturan bütün parçaların bütünleştirilmesi anlamına gelmektedir. Dönüşüm bireyle başlar. Bir liderin görevi dönüşümü kolaylaştıracak güven ortamını yaratmaktır. Herkesin kendisini korkusuzca değerlendirebileceği ve gelişme alanlarıyla yüzleşebileceği ortamları yaratmak değişim liderlerinin görevidir.

Güven, insanın dürüstlüğüne, bütünlüğüne ve haklılığına inanmak, ondan emin olmaktır. Güvenin dereceleri veya türleri vardır. Sorgusuz, koşulsuz inanmaktan ve iman etmekten başlayıp bilinçli olarak güçlü nedenlere dayalı bir biçimde güven duymaya ve kayıt ve kontrollerle güvencenin sağlanmasına kadar değişen durumlar vardır. Bunlar birbirlerinden farklı değillerdir, bir sürecin aşamalarıdır ve daha önemlisi durumsallık gösterirler. Bir kişiye, kendisinin dürüst, yetenekli ve güvenilir bir kişi olduğunu söylediği için güvenmek bazen aşırı iyimserlik hatta saflık olabilir ve hiç arzulanmayan sonuçlar verebilir. Güven, aynı zamanda öngörülebilirliğin de kazanılmasıdır.

Sabırsızlığın sonradan edinilen bir davranış şekli olması bu durumdan kurtulmanın kolay olmasını sağlıyor. Eğer sabırsız olduğunuzun farkındaysanız, bunu yenmek için çaba harcayıp başaramadıysanız veya çevrenizdekiler sizin sabırsız olmanızdan şikayetçiyse bu durumu uzman psikolog yardımıyla çözüme kavuşturabileceğinizi bilmelisiniz. Psikoloğa başvurmanız halinde katılacağınız terapi seanslarında sabırlı olmayı öğrenebilir, yaşamınızı belki de çok daha kolay hale getirebilirsiniz. Uzm. Psk. Sefa Mutlu Özdemir

Sabırsızlığı yenmek için atılacak adımlar aslında daha düzgün bir psikolojiye sahip olmak için de atılmış sayılır. Çünkü sürekli sabırsız olan bir kişi gerginleşir. Gecikmeler karşısında öfkelenir. Bir an önce sonuca ulaşmak istediklerinden özel, sosyal ve iş yaşamında ilişki içinde oldukları kişilerle iletişim sorunları yaşamaya başlarlar.

Sabırsızlık nedenleri aslında biraz da içinde bulunduğumuz şartlara ve etkileşim içinde olduğumuz insanlara da bağlıdır. Sabırsızlık aslında sonradan edinilen bir davranış şeklidir.  Uzmanlar sabırsızlığı öfke kontrolü ile bağdaştırıp ele alıyorlar. Sabırsızlık nedenleri arasında toplum baskısı, bir yerlere yetişememe kaygısı, işlerin yetişmeyeceği endişesi, zamanı sürekli kaçırıyor gibi hissetme duygusu, hedeflere bir an önce ulaşma isteği de sıralanıyor.

Günümüz yaşamının yoğun koşturmacası, sürekli bir yerlere yetişmek durumunda olmamız sabırsız olmamızın başlıca nedeni olarak gösterilebilir. Yavaş ilerleyen iş ve işlemler sabırsızlanmamıza neden olur. Çünkü bunların bir sonraki işleri engelleyeceğini, acele edilmesi gerektiğini, zamanımızın değerli olduğunu biliriz. Ancak sabırsız olmamızdan dolayı yaşam zor bir hal almaya başlamışsa o zaman ortada psikoloji ile ilgili bir sorun var demektir.

Genellikle bir kişilik özelliği olarak bilinen sabırsızlık bazı kişilerde psikolojik rahatsızlık olarak ortaya çıkar. Sabırsızlık; tez canlı olmak, bir şeyin gerçekleşmesini beklerken tahammülü olmamak, her şeyin bir an önce olmasını istemektir. Bu durum kimilerinde normal boyutlarda seyrederken, bazı kişilerde bir hastalık haline gelir. Sabırsızlık psikolojisi içinde olanlar sürekli huzursuzdurlar. Bununla da kalmayıp çevrelerindeki herkesi de huzursuz ederler. Yaşam döngüsü içinde her şey için bir sürecin işlediğini kesinlikle kabul etmezler. Günümüzde çocukların ve gençlerin daha çok sabırsız olduğu görülür. Yaş ilerledikçe ve yaşama dair deneyim kazanıldıkça kişilerin sabırsızlık hali de törpülenir.

İkinci yol ise bu insanları kazanmak için zaman ve emek harcayarak tutumlarını değiştirmelerini sağlamaktır. Bu yol, o insanın ikiyüzlülüğünün ya da yüzsüzlüğünün karakter sorunu değil, bir davranış sorunu olması durumunda işe yarayabilir. Ancak, her iki yolun da zor olduğunu baştan kabul etmek gerekir. Belki de en iyisi, insanın dostlarını ve iş arkadaşlarını seçerken çok dikkatli olması ve sorunlu ilişkileri baştan engellemesidir.

İş ortamlarında ikiyüzlü ya da yüzsüz insanlarla ilgilenmenin iki yolu olabilir. Birincisi, onları yok saymak, önemsememek, görmemezlikten gelmek ve olabildiğince yalnız bırakmaktır. Bu durum o kişileri daha saldırgan yapabilir. Ancak saldırganlıkları da kendilerini ele vermelerine neden olabilir. Böylece bu insanları fark etmek ve onlardan uzaklaşmak daha kolay olabilir.

Yüzsüz insanlar ahlak, iş disiplini, insana saygı, sorumluluk gibi kavramlarla hiç tanışmamışlardır. Onlar için amaçlarına ve çıkarlarına uygun olan her davranış ve düşünce doğrudur ve o şekilde düşünmeye ve davranmaya sonuna kadar hakları vardır. Kendilerince her zaman haklıdırlar. Kendileri dışında herkes haksızdır, küçüktür, aşağılanmaya layıktır.

İkiyüzlüler genelde çok rahat insanlardır. İkiyüzlülükleri ortaya çıktığında, farklı kişilere farklı konuştukları anlaşıldığında bundan hiç rahatsız olmazlar. Utanmazlar, sıkılmazlar, özür dilemezler. Kendilerini haklı gösterecek nedenleri mutlaka vardır. Çoğu kez hiçbir tereddüt göstermeden inkâr ederler. Gerçeği ortaya koyan insanları yalancılıkla, dedikodu yapmakla, kıskançlıkla suçlarlar. Bunlar, ikiyüzlü olmaktan da öte yüzsüz insanlardır.

İkiyüzlü insanlar tarafından aldatılanlar, büyük olasılıkla gerçeği hissetmekte, durumu fark etmektedirler. Ancak, hoşlarına giden sözleri duymaktan, yapmacık da olsa gururlarını okşayan davranışlar görmekten mutlu olan insanlar da vardır. Onlar, bu durumdan pek şikâyetçi değillerdir. Tam tersine kendilerine dürüst davrananları, gerçekleri anlatanları çok fazla dikkate almazlar. Hatta bu gerçek dostlarının kıskançlık, çekememezlik gibi duygularla hareket ettiklerini bile düşünebilirler.

İkiyüzlü bir insanın var olduğu bir iş ortamında kendisini kötü hissedenler, zor durumda kalanlar bu durumun farkında olup, bunun sonuçlarını görerek önlem almaya çalışanlar elbette olmaktadır. Ancak, açık ve dürüst olmayı özendirenler, içi dışı bir olanlar ikiyüzlü insanların doğrudan hedefi olurlar. İkiyüzlüler, bu tür insanları kendisi için tehlike olarak görürler, öncelikle onlarla uğraşır ve onlara saldırırlar.

İlişkilerinize değer veriyor ve onları korumak istiyorsanız çevrenizdeki ilişki geliştirme memurlarına dikkat etmelisiniz. Kendi ilişkilerinizi başkalarının görüş ve önerilerine göre yönlendirmeyin. Onların kehanetlerine itibar etmeyin. İlişkileriniz konusunda size akıl verenlerin kendi ilişkilerini nasıl yürüttüklerine bakın. Size söyledikleriyle yaptıkları arasında tutarlılık arayın. Şüphesiz, her konuda olduğu gibi ilişkileriniz konusunda da başkalarından fikir, görüş ve öneriler almalısınız. Ancak, her şeyden önce o insanların iyi niyetinden, samimiyetinden, açık ve dürüst olduklarından emin olmalısınız.

Bu insanlar; özel yaşamda aile üyeleri, akrabalar, yakın komşular ya da aile üyelerinin birinin ya da birkaçının sıkça temas ettiği diğer bazı insanlar olabilir. İş yaşamında ise ilişki memurları bazen üst yöneticiler, çalışma arkadaşları, büyük müşteriler ya da bazı kıdemli elemanlar olabilmektedir. Bunların ortak özellikleri, kendilerine güven yaratabilecek ikna yeteneğine sahip olmalarıdır. Kendilerine akıl danışılan, yaşına ve deneyimine saygı duyulan bazı insanlar ne yazık ki bu avantajlarını kötü niyetle kullanmaktadırlar.

İlişki memurları, başkalarının ilişkilerine yardımcı olmak adına taraflar arasındaki saygı ve güveni ortadan kaldıracak her fırsatı değerlendirirler. Bazen de daha ileri giderek, bunun için oyun planları yaparlar ve uygularlar. İlişkilerini bozdukları insanlara daha sonra yaklaşıp “ben zaten biliyordum, söylemiştim” demek onlara adeta keyif verir. Bu insanlar, daha sonra da ilişkilerini bozdukları insanlara yakın olup, yeni girişimlerde bulunmalarını desteklemekte, fakat her defasında başarısız olmaları için açık ya da gizli çaba harcamaktadırlar.

Ancak, gerçek yaşamda durum böyle değildir ve ilişki geliştirme memurunun (!) gerçek niyeti de bu değildir. Bu insanlar, sorunlu ilişkilerle ilgilenmekten çok, ilişkilerde sorun yaratmayı daha iyi başarmaktadırlar. Olağan iş yaşamlarını sürdüren, ilişkilerinde bir sorun yaşamayan arkadaşlarına iyi giden ilişkilerinin bir gün mutlaka bozulacağını anlatırlar. Bunda da oldukça inandırıcı olurlar. Çevrelerindeki insanların birbirleriyle iyi ilişkiler içinde olmasından rahatsızlık duyarlar. Onlara göre, bir şeylerin mutlaka ters gitmesi gerekir, her şeyin iyi olması, aslında bir şeylerin ters gittiğini göstermektedir. Yakın çevrelerindeki insanların ilişkilerinin iyi olması onları rahatsız eder. Kendileri iyi ilişkiler kuramadıkları için başkalarının iyi giden ilişkilerini akılları almaz, kabul edemezler.

Kendilerine sorarsanız, hep iyi niyetlidirler, yapıcı ve yardımcı olmaya çalışmaktadırlar. Kendilerini çevrelerindeki insanların ilişkilerini kurtarmakla, geliştirmekle sorumlu görürler. Adeta kendilerini bu işe memur etmişlerdir. Özellikle zorlanan ilişkilerde iki taraf arasında arabulucu rolünü oynamaya bayılırlar. Çatışmacı durumlarda, haklıyı haksızı ayırt edebileceklerini, ilişki sorunlarını çözebileceklerini ve ilişkilerin sürmesini sağlayabileceklerini düşünürler.

Genellikle, kendi ilişkilerinde başarılı olmayanların geliştirdikleri bir yetenek başkalarının ilişkilerine taraf olmak ve o ilişkileri (kendilerince) düzenlemeye çalışmaktır. Bu insanların bazıları adeta işlerini güçlerini bırakmış, çevrelerindeki ilişkileri izlemekte, ilk fırsat çıktığında ilişkiye taraf olmakta ve o ilişkiyi de bozmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Bazı insanlar ilişkilerinin anlamını ve önemini iyi bilirler, onları korumak ve geliştirmek için özel dikkat gösterir, ciddi çabalar harcarlar. Bazı insanlar ise ilişkilerini ciddiye almazlar. Kolay ve yüzeysel ilişkiler kurarlar ve değer vermedikleri ya da değerini bilmedikleri için çok kolay da harcarlar. Onlar için bir ilişkinin sürekli ve sağlıklı olması gerekmez. Onlar, kendilerini herkesten önemli ve üstün gören bencil insanlardır.

Yeni evlilikte yeni eşlerin ve yeni kardeşlerin yaşam biçimleri ve kültürleri farklı olabilir. Bu farklılıklar yeni bir aile düzeninin oluşmasında başta sıkıntı yaratabilir. Bir araya gelme durumunda olan yeni aile üyelerinin (varsa üvey kardeşler) birbiriyle iletişim kurmayı öğrenmeleri, hayat tarzlarının ortak bir noktada yeni bir ‘değer’ sistemine oturtulması zaman alacaktır. Yapılacak evliliklerin daha sağlıklı olması için bunlara dikkat etmek önemli.

Çocuğun yaşına göre yeni evlilikle birlikte hissedebileceği duygular da değişiklik gösterebilir. Küçük yaştaki çocuklar annesinin ya da babasının yeniden evlenmesiyle birlikte ebeveyninin ilgisini ve şefkati kaybedeceğinden korkabilir. Bu kayıp duygusu ihmal edilmiş, terk edilmiş ya da unutulmuş olma duygularını tetikleyebilir. Bu nedenle evliliğin ilk zamanlarında çocuğun duygularını, korkularını anlamaya çalışmak ve ilginin ve şefkatinin dağılımında bir denge kurmaya çalışmak önemli olacaktır. Ergenler biraz daha farklı hissedebilir. Ergenlerin yaşı itibariyle ilgileri cinsellik ve romantizm gibi daha özel konulara kaydığı için ebeveynlerinin evlendiği kişiyle kurduğu bu yakınlık onları rahatsız edebilir. Bu anlamda zaman içerisinde onları rahatsız etmeden ve onların adaptasyon süreçlerini göz önüne alarak karşılıklı güveni sağlamak ve ilişkileri derinleştirmek gerekir.

Yeni evlilikle birlikte tüm aile adaptasyon gereken yeni bir sürece girer. Bu yeni sürece alışabilmek için ebeveynlerin kendilerine ve çocuklarına zaman vermesi gerekir. Yeni aileye uyum sağlamak, ihtiyaçları, beklentileri kurgulamak ve bunlara yanıt vermek için bir sistem oluşturmak zaman alır. Çocuk her zaman kendi anne babasının bir arada olmasını isteyeceği ya da bu birlikteliğe alıştığı için bu dönem çocuk için zor olabilir.

Evlilik kararı alınıp çocuklara bu durum son noktada açıklanmamalıdır. Çocukları evlilik öncesinde hazırlamak önemlidir. Ebeveynlerin yeniden evlenmeyi planladığı kişileri çocuklarıyla tanıştırması ve aralarında ilişkinin güçlenmesi için zaman vermek önemlidir. Çünkü çocuklar anne babalarının yeniden evleneceklerini öğrendiklerinde artık kendi anne babalarının bir araya gelebilme ihtimaline dair umutlarını kaybeder. Bu durumda çocuk umutsuzluk ve derin hayal kırıklığı yaşayabilir. Bu nedenle bir takım olumsuz tepkiler gösterebilirler. Ama bu tepki her zaman yeni gelecek olan kişiye değil, içinde yaşadığı duruma dair olabilir. Kendi umutsuzluğunun ve hayallerinin yıkılmasının yarattığı tepki olabilir. Önceki evlilikteki çatışmalar ve yaşanan olumsuz duygulanımların çözülmesi, yeni evliliğin temellerinin daha sağlam olması için çok önemlidir.

Çocuk sahibi olan kişiler yeni bir evlilik yapmak istediklerinde özenli olmalılar. Yeni eşlerin önceki evliliklerinden olan çocukları tarafından reddedilme sıklıkla karşılan bir durumdur. Yeniden bir evlilik planlama sürecinde ebeveynler zorluklarla karşılaşabilirler. Yeni bir evlilik yapmayı düşünüyorsanız bu sürece dair önerilere kulak verin.

Sivilceleri çıkıyor, elini kolunu nereye koyacağını bilemiyor, olmadık zamanlarda sinirleniyor, vücudundaki değişimlerden utanıyorsa çocuğunuz ergenliğe adım atmış demektir.

ABD ve Avrupa’da 20. yüzyıl başlarından ortalarına kadar ergenlik yaşı her 10 yılda bir, 2-3 ay kadar öne geldi. Bu değişikliğin nedeni beslenme koşullarının düzelmesi ve çevresel uyaranların etkisiydi. O dönemde ergenlik yaşının düşmesi “yüzyılın eğilimi” olarak yorumlandı. Ancak yapılan araştırmalarda 1970’lerden bu yana ergenlik yaşında önemli bir değişiklik olmadığı gözleniyor. Türkiye’de son yıllarda kız çocuklarında meme gelişimi yaşı biraz düşse de ilk adet yaşı son 30 yılda değişmedi. Araştırmacılar Türk kızları için ortalama adet yaşının 12,5 olduğunu belirtiyor.

Bu sorular ergenliğe erken giren çocuğunuzun tedavisini başlatmadan önce yanıtlarını öğrenmeniz gereken sorulardır. İlerleme hızı yavaş, hormonal aktivasyon düşük, kemik yaşı da aşırı gelişmiyorsa hormon tedavisi önerilmez. Ancak erken cinsel gelişim, beyindeki merkezlerin erken uyarılmasına bağlı ise bu gelişimi önleyen hormon enjeksiyonu tedavisine başvurulabilir. Bu konuda ailelerin en büyük endişesi hormon tedavisinin zararlı olup olmadığıdır. Uzmanlara göre, ayda bir ya da üç ayda bir uygulanan hormon enjeksiyonun etkisi sadece kullanıldığı süre içinde geçerlidir, çocuk ergenlik için uygun yaşa geldiğinde enjeksiyonların kesilmesiyle cinsel gelişim de kaldığı yerden devam edebilir.

Erken ergenlikte hormon tedavisi şart mı?

  • Ergenliğin ilerleme hızı nasıl?
  • Hormonal aktivasyon düşük mü?
  • Kemik yaşı nasıl ilerliyor?

Vücut yağ oranının artması ergenlik bulgularının daha erken başlamasına neden oluyor. Özellikle kız çocuklarında fazla kilo erken ergenliğin en önemli etkenlerinden biri olarak nitelendiriliyor.

Ergenliğe erken giren çocukların en büyük sıkıntılarından biri yaşıtlarından farklı gelişmeleridir. Hızlı boy ve kilo artışı, cinsiyet özelliklerinin belirginleşmesi erken ergenlik dönemindeki çocukta açıkça görülürken, yaşıtlarının aynı gelişimi sergilememesi bazı sorunlara neden olabilir. Örneğin beden ile yaş arasındaki uyumsuzluk çocuğu yalnızlığa itebilir, çocuk arkadaş çevresinden dışlanabilir. Ayrıca gelişmiş beden görünümü nedeniyle yaşı da daha büyük algılanıp daha olgun davranmaları beklenebilir. Psikolojik gelişimi buna uygun olmayan çocuklar davranış bozukluğu olan bir çocukmuş gibi değerlendirilebilir.

Ayrıca erken ergenliğin, “endokrin bozucular” olarak isimlendirilen ve hormonal dengeleri bozan, dışarıdan alınan maddelerle ilişkili olabileceğini gösteren araştırmalar da var. Aynı zamanda endokrin bozucular içeren domates, çilek, fındık, salatalık gibi birçok sebze-meyve, hormonla büyütülen hayvanların etleri ile yumurtaların tüketilmesi ve endüstride kullanılan kimyasallarla temas edilmesi de erken ergenliğe yol açabiliyor.

Erken ergenliği önleyebilirsiniz:

  • Çocuklarınızı katkılı gıdalardan uzak tutun.
  • Sağlıklı ve dengeli beslenmelerini sağlayın.
  • Spora yönlendirin.
  • Cinsel uyarılardan koruyun.
  • Gerektiğinde uzman bir hekime başvurun.
Çocukların ergenliğe giriş yaşı genellikle anne babanın ergenlik yaşlarına paralellik gösterse de bazen çocuklar bu döneme erken girebiliyor ve bu durum hem ruhsal hem de fiziksel sağlıklarını olumsuz yönde etkileyebiliyor. Erken ergenliğe giren kızların çok az bir kısmında altta ciddi bir problem yatabiliyor. Erkek çocuklarında ise kafa içi tümörleri gibi ciddi problem riski daha yüksek oluyor.

Ergen çocuklarla ebeveynlerin iletişimi daha hoşgörülü olabilir. Yapılması gereken ergenlik dönemindeki çocukların dünyasını anlamak için bir adım atmak. Bu süreçte onlara yol göstermek daha önemlidir. Bunu sağlayabilmek için de iletişim kurmak gerekir. Ergen çocuklarla iletişim kurmanın yolları şöyledir;

  • Eleştirmek yerine, dinlemek: Ergenlik dönemindeki bir çocuğu eleştirmek ve sürekli yapması gerekenleri söylemek yerine, onu dinlemek gerekir. Bu süreçte ne dediğine ve ne demek istediğine dikkat edilmelidir. Uzun cümlelerden kaçınmak ve konuşmanın karşılıklı devam ettiğinden emin olunmalıdır.
  • Aynı dilde konuşmak: Farklı dilde konuşulduğunda, anlaşılmadığını düşünen çocuk iletişimi kesebilir. O yüzden aynı dilde konuşulmalıdır.
  • Ortak ilgi alanları bulmak: Çocuğun ilgisini çekebilecek aktiviteleri keşfetmek ve bunları birlikte yapmayı teklif etmek önemlidir. Örneğin ona dans veya herhangi bir spora ya da başka bir aktiviteye birlikte katılmak önerilebilir.
  • Teknolojiyi yakından takip etmek: Devir teknoloji devri. Gençlerin sıkça kullandıkları Instagram, Facebook, Twitter gibi sosyal medya hesapları hakkında bilgi sahibi olunabilir. Bu çaba çocuğa bir adım daha yakınlaşmayı sağlayacaktır.

Genel olarak ergenlik döneminde gençlerde fiziksel olarak değişiklikler gözlenir.

  • Boyları uzar, kiloları artar, cinsel organlarında değişikler olur.
  • Ergenlik döneminde görülen gelişmelerden biri de yüzde oluşan sivilcelerdir.
  • Gençler cinselliği keşfetmeye başlarlar. Ancak yetişkinler dünyasına adım atmaya hazırlanan gençte fiziksel gelişme olsa bile, ruhsal gelişme aynı oranda olmadığı için bir uyumsuzluk oluşur ve iç çatışmalar yaşanır. Bu nedenle ergenlik döneminde görülen gelişmelerden bir diğeri de yaşanan iç çatışmadır.

Buna karşın ender olarak kızlarda 8, erkeklerde 9 yaşından önce ergenlik belirtilerinin ortaya çıkması, bir hastalık belirtisi olarak görülür ve tedavi edilmesi gerekir. Hormonlu gıdalar, erken ergenliğinin nedenlerinden sadece biridir. Adet döneminden sonra kızlar ancak 5-6 santimetre boy atabildikleri için ciddi bir boy kısalığı sorunuyla karşı karşıya kalabilir. Bu açıdan erken ergenlik belirtilerinin varlığında geç kalınmadan bir uzmana başvurmak gerekir.

Çocuklarının her şeye ‘hayır’ dedikleri bu dönem 2 yaşında başlar, tedavi görmezse 8-9 yaşına kadar devam eder. Çocuk okulda istekleri yapılmadığı için tepki gösterir, köşede kalır, arkadaşlarını yanaştırmaz. Bu çocuklar ergenlik döneminde çevresi tarafından dışlanır. Çocuk okuldaki mutsuzluğunu eve de taşır. Aileler, çocuklarını ne kadar küçük yaşta uzmana götürürse, gelecekte çocuklarının sağlıklı ilişkiler kurabilmeleri de o kadar kolay olur. Hazır ve katkı maddeli gıdalar büyüme ve gelişmeyi etkileyebilir. Kızlar 10, erkekler 12 yaşından itibaren ergenliğe adım atar. Ergenlik 10-18 yaş aralığı olarak kabul edilir.

Anne ve babaların çocuklarıyla olan iletişiminin şekli, sergiledikleri tavır, tutum ve kararlılığın derecesi, tüm hayatlarını iyi ya da kötü etkiler. Anne ve babanın farklı dilde konuşması, biri evet derken, diğerinin hayır demesi, çocuğun sınırları bilmeden yetişmesine neden olur. Çocuk yetiştirmekteki “sınır stratejisi”, ergenlik dönemindeki arkadaşlıklarını, yetişkinlikteki hayatlarını nasıl geçireceklerini de belirler. Okul öncesi ve okul döneminde yiyeceğini, oyuncaklarını paylaşmayan, uzlaşmayan çocuklar için önlem alınmazsa bu çocuklar kötü bir ergenlik dönemi geçirebilir. Bir anlamda çocukluktaki tehlike sinyalleri, ergenliğin ve yetişkinliğin de şifrelerini verir.

Çocuklarda ergenlik döneminde görülen değişiklikleri bilirseniz çocuğunuzla daha iyi bir ilişki kurabilirsiniz.

Şiddet göstermeden önce sözel olarak agresifleşmeye başladıkça kalp atışları artan gruptur. Yavaş yavaş baskı kurmaya ve korkutucu olmaya başlarlar. Bu erkekler bize kurbanına saldırmadan önce giderek agresifliği artan pitbulları anımsatır. Pitbulların eşleri kobraların eşleri kadar gözü korkmuş değillerdir. Onlar da eşleri ile tartışmaya girerler. Kobraların tam tersine pitbullar eşlerine bağımlıdırlar. En büyük korkuları terk edilmektir. Kıskançlık paranoyaları ileri boyuttadır eşlerinin onları aldatacağını düşünür ipuçları bulmaya çalışırlar. Kobralardan daha az şiddetli gibi görünse de pitbullarda eşlerinin hayatına kast etme ve öldürme gibi eylemleri gerçekleştirebilirler. Çocukluklarına bakıldığında anti sosyal özellikler görülür ve mutlaka babanın anneye şiddetine tanık olmuşlardır. Kadınların bu ilişkide kalma sebepleri genellikle onlardan kurtulamamaktır. En büyük korkuları terk edilmek olan kobraların ayrılık durumlarında eşlerini yaralama ve öldürme girişimlerinde bulundukları görülür.

  • İlişkide şiddet gösteren erkekler arasında en tehlikeli, korkutucu ve kriminal sonuçlar yaratabilecek olan gruptur. Kobra diye adlandırılmasının sebebi bu kişilerin eşlerine şiddet göstermeden hemen önce saldırganlaşmalarına, küfür ve hakaret etmelerine rağmen kalp atışlarının son derece yavaşlaması ve çok sakin olmalarıdır. Bu kişiler tıpkı bir kobranın az sonra saldıracağı kurbanına odaklandığı gibi dikkatini odaklamış ve sakin bir hale geçerler. Yalnız eşlerine şiddet göstermekle kalmaz hayatlarındaki başka kişilere de oldukça şiddetlidirler. Şiddetten zevk aldıklarını ve dürtüsel bir kontrolleri olmadığını söyleyebiliriz. İstedikleri bir zaman istedikleri bir şeyi yapmalarına engel teşkil ederse eşlerini döver ve duygusal olarak istismar ederler. Dövdükten sonra özür dileyebilirler ancak bir özür hissetmezler. Kobraların bir kısmı “psikopat” olarak tanımlanabilir. Pişmanlık ve üzüntü hissetmek veya başkalarının duygusunu anlamak gibi bir kapasiteleri yoktur. Onlara bir şey olmadıkça korku duygusunu da hissetmezler. Eşleri ile yakınlıkları oldukça azdır. Terkedilme korkusu yaşamaz ve asla kontrol edilemezler. Çocukluklarına bakıldığında anti sosyal davranışlar, madde ve alkol kötüye kullanımı, fiziksel ve duygusal istismara uğrama oranı yaygındır. Kobraların eşleri genellikle korku ve depresyon duygusunu yoğun olarak yaşarlar. Onların bu ilişkiden ayrılamama sebeplerini ekonomik yetersizlik olarak açıklamak yetersiz kalacaktır. Hatta çoğu kobra ekonomik olarak eşine bağlıdır. Eşlerinin değişeceğini düşünmeleri ve kobranın ilişkiden bağımsız halleri kadınları bu ilişkiye bağlı tutabilir. Ancak asla değişmezler.
Uzmanlar yaptıkları açıklamalarda bütün şiddet gösteren erkekleri hepsi aynıymış gibi tanımlasa da John Gottman’ın yaptığı çalışma bize şiddet gösteren erkeklerin farklı özellikleri olduğunu gösteriyor. Gottman karakterolojik şiddet kapsamında iki farklı şiddet uygulayan grup ortaya çıkarıyor. Bu iki farklı grubun da kendine özgü özellikleri olduğunu saptıyor ve bu özelliklerden dolayı onlara ‘Kobralar’* ve ‘Pitbullar’ adını veriyor.

Diğer şiddet türü ise Durumsal Şiddettir. Evliliklerin % 30 unda evlilikleri boyunca 1-2 defa görülen şiddet türüdür. Karakterolojik şiddetten oldukça faklıdır. Burada bir konuda anlaşamayan ve tartışan çift çatışmanın belli bir noktasında şiddet içeren bir harekette bulunabilir. Kolunu sıkmak, elindekini fırlatmak gibi… Bu davranışlar asla ciddi bir yaralanma içermez. Burada dikkat edeceğimiz şey eşlerin birinin diğerinden üstün olmadığı ve eşlerin korku ve kontrol altında hissetmemesidir. Asla karşıdaki eşi korkutmak ve onu kontrol altına alma amacı ile yapılmaz. Genellikle iletişim ve çatışma becerilerinin eksikliğinden kaynaklanır. Tekrar etmez. Ve ciddi yaralanma ile sonuçlanmaz. Bu durumda çift terapisi yapılabilir. Çiftler çift terapisinde iletişim ve tartışma becerilerini öğrenerek tartışmanın yükselmesini engelleyebilirler.

Gottman çift laboratuvarında ilişkisinde şiddet olan çiftlerle yapılan çalışmalar iki farklı ilişki içi şiddet türü olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bunlardan biri Karakterolojik Şiddettir. Bu şiddet türünde erkek kadından üstündür. Erkek şiddeti kadını kontrol etmek ve korkutmak amacı ile kullanır. Kadın için çok tehlikeli bir durumdur. Bir durumdan bağımsız ve nedeni olmaksızın kısaca “gözünün üzerinde kaşı olduğu” için ortaya çıkabilir. Bu şiddet türünde genellikle erkek kadını duygusal olarak istismar eder ve var olan şiddetten partnerini sorumlu tutar. Ciddi yaralanmalarla hatta ölümle son bulabilir. Burada şiddeti uygulayan fail, uygulanansa kurban durumundadır. Bu çiftlerle asla çift terapisi yapılmaz. Çünkü bu ilişkide çözülebilecek herhangi bir problem yoktur. Kronik şiddet vardır. İlişkinin değişebileceğini erkeğin değişeceğini düşünmek sadece hayaldir.

Her şeyin makineleşmesi ile kadının evdeki yükünün de hafiflediği bilinen bir gerçektir. Bir müddet ev gezmelerine katılan kadın, bundan da sıkılır. Çoğu zaman dedikodu ve gösteriş toplantılarına dönüşen bu günler kadına pek bir fayda sağlamaz. Kadın evde kendisini yalnız ve işe yaramaz hissetmeye başlar. Sosyal bağları zayıflayan kadınlar kendilerini çalışmaya verir. Bazıları ise dernekler gibi kendilerini kolayca ifade edebilecekleri sosyal faaliyetlere yönelir. Evdeki rolü kadını mutlu etmiyorsa, sosyal faaliyetlere yönelmelidir. Bizim geleneksel yapımız, kadını evdeki rolü bittiği zaman komşusuyla dedikodu yapmaya yönlendirir. Toplumdaki bu algı değişmeli ve kadınlar örgütlenerek bulundukları mahalleye, apartmana, ailesine neler katabileceği konusunda kafa yormalıdır. Prof. Dr. Nevzat Tarhan

İnsanın ilk evi elbisesidir. Modanın kadının seçilme ve beğenilme ihtiyacındaki içdürtüsel eğilime hitap ettiği bir gerçektir. Bu noktada moda ile teşhirciliğin ayırt edilmesi gerekmektedir. Teşhircilik bir hastalıktır. “Günümüzde moda unsuru, adeta kadının ‘cinsel tüketim objesi’ gibi düşünülmesi anlamı taşıyor. Kadının bedeni üzerinden ekonomik sömürü yapılmasını modernleşme olarak algılamak yanlıştır. Otomobil reklamlarındaki hedef kitle erkekler olmasına rağmen tanıtımda kadınlar kullanılıyor. Gazetelerin ‘arka sayfa güzelleri’ toplumda kadına olan saygıyı azaltıyor”.

Dinlemek, konuşmanın bir parçasıdır ve dikkat işidir. Dinleyici olabilme özelliği kadınlarda daha zayıftır. “Kadınların duygu ve düşüncelerini ifade etme yetileri, dinleme becerilerinden daha yüksektir. Erkekler ise anlamak için dinlemek zorundalar. Dişi kuşların bıcır bıcır ötmesi gibi kadının konuşkan olmasının da evrimsel psikoloji içerisinde açıklaması var” diyerek evrim psikolojisini şöyle açıklıyor: Kadının konuşması, kendisine daha çok aday bulmasıyla ilgilidir. Beğenilme talebinin fazlalığı, daha çok adayı kendisine çekip içinden birini seçmek istemesiyle alakalıdır.

Günümüzde kadınların bir taraftan özgür olma, diğer taraftan korunma ve sevilme ihtiyacı hissettiği gerçektir. Entelektüel anlamda yüksek düzeyde olmak isteyen kadının psikolojik ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. “Kadın, kendisine sahip çıkan bir erkek olursa mutlu olabilir. Kadının sevilmeye ihtiyacı, erkeğe göre daha fazladır. Aslında kadının psikolojik ihtiyaçları, onun özgürleşmesiyle beraber daha da belirginleşir. Feminizmin savunucuları bile bir erkekle sadakate dayalı birlikteliğin kadını daha çok mutlu edeceğini söylemektedir”.

Yapıları gereği kadınların histerik, erkeklerin anti sosyal olmaları doğaldır. Histrionik insanlar her şeyi abartır, dramatize eder ve olayları çarpıtır. Oyuncu ruh halleriyle rol yapmaya eğilimli olup, masal uydurmayı severler. Mimik ve jestleri abartılıdır. Dikkat çekmeye bayılırlar. Bencil ve narsistlerdir. Pasif-Agresif kişilik tipi ise kadınlarda daha çok görülür. Bu insanlar inatçıdır, sık sık pasif direniş yapıp küserler. Yapılacak bir işi uzatıp ertelerler. İşin yapıldığı zannedilir ama aslında o iş aksar. Karşısındaki insanın aksayan işten dolayı canı sıkılırken o zevk alır. İnsanların kötü taraflarını uzun uzadıya sayıp dökerler. Kızdıkları birine direkt bir şey söylemeseler de arkalarından çok çekiştirirler. Dedikodu yapanlar genellikle bu kişilik tipindeki kadınlardır ve mazoşist özellikleri vardır. Bağımlı kişilik tipindeki kadınlar da tek başlarına karar veremez. Öz güvenleri eksiktir ve sorumluluktan kaçarlar. Bu da maço erkeklerin hoşuna gider. Avoidant insanlar ise nasıl göründüklerini çok merak eder. Sosyal fobi sahibi bu kadınların korku duyguları fazladır ve yanlış yapmaktan çekindikleri için topluluk içinde sessiz olurlar. Obsesifler de çok ayrıntıcıdır. Aşırı derecede saygılı ve düzgün konuşurlar. Tertipli, düzenli ve mükemmeliyetçidirler. Sorumlulukları ve hak duyguları gelişmiştir. Aksidirler ve ‘Hayır’ demeye yatkındırlar. Sadomazoşist ise daha çok kadınlarda görülen bir kişiliktir. Bu insanlar eziyet çektirmekten büyük zevk alır. Kendilerine hakaret ettirir, küçük düşürtürler. Bunları yapması için karşı tarafa zemin hazırlar ve suçlu konumuna düşürür.

Dünyada yaklaşık 4 milyar kadın toplam nüfusun yarısını oluşturuyor. Peki hayatın her alanında rol oynayan kadınları ne kadar tanıyoruz? Özel yaşamda anne, eş, evlat, arkadaş olmanın yanı sıra iş dünyasında da aktif yer alan kadınları ne kadar anlıyoruz? Erkekler hep “Kadınları anlamak zor iştir” der.

Amerikan Psikologlar Derneği’ne göre stresinizin azalmasını sağlayan en etkili stratejilerin başında egzersiz yapmak, kitap okumak ya da müzik dinlemek, arkadaşlarla ve aileyle vakit geçirmek, masaj, açık havada yürüyüş, meditasyon, yoga ve yaratıcı gücünüzü açığa çıkarmanıza yardımcı olabilecek hobiler yer alıyor. Listenin yapılmaması gerekenleri arasındaysa alışveriş yapmak, sigara ve alkol tüketmek, yemek yemek, bilgisayar oyunları oynamak, İnternette gezinmek ve iki saatten daha uzun süre yapay ekran karşısında olmanızı gerektiren her türlü aktivite var.

Bedeniniz gün ışığının kaybolduğu akşam saatlerinde dinlenmek ve yenilenmek için ihtiyaç duyduğu hormonları salgılamaya başlar. Bu nedenle ne kadar meşgul olursanız olun, akşam saatlerini mutlaka dinlenmeye ayırın. Ertesi günü daha üretken geçirmek için akşam saatlerinde dinlenmeniz ve bedeninizin yenilenmesine izin vermeniz gerekiyor. Çalışmadığınız bu saatleri meditasyon, hobilerinizle ilgilenmek, bir şeyler izlemek gibi stresinizi azaltmanıza yardımcı olacak aktivitelerle doldurabilirsiniz.

Michigan Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmanın sonuçları, aynı anda birden fazla ilgilendiğimizde, yani dikkatimizi sürekli işler arasında gezdirdiğimizde üretkenliğimizin %40 azaldığını gösteriyor. Aynı anda birden fazla işe odaklanmanız gerekiyorsa, multitasking yerine işlerinizi ve görevlerinizi gruplandırma seçeneğini değerlendirebilirsiniz. Uygulaması ise tahmin edebileceğiniz gibi oldukça basit: Yapılacaklar listenizi oluşturduktan sonra benzer işleri bir araya toplayarak belirli bir zaman diliminde sadece o işlere odaklanarak çalışın. Örneğin, tüm telefon görüşmelerinizi bir saatlik bir zamanda ardı ardına gerçekleştirmek ya da öğleden sonra bir saatinizi sadece mail temizliğine ayırmak ve geri dönmediğiniz maillere cevap vermek gibi benzer işlerle doldurabilirsiniz.

Üretken insanlar, mümkün olduğunca çok önemli olmayan kararları otomatikleştirip düzene sokarak karar yorgunluğunun önüne geçmeye çalışıyorlar. Bunu, ertesi gün giyeceklerinizi yatmadan önce hazırlamak, tüm öğünlerinizde yiyeceklerinizi Pazar gününden belirlemek ve toplantılarınızı aklınızda tutmak yerine takviminize eklemek gibi basit uygulamalarla sağlayabilirsiniz.

Mark Zuckerberg, Barack Obama ve Steve Jobs gibi insanların her gün aynı kıyafetleri giydiği hiç dikkatinizi çekmiş miydi? Bu insanların sürekli aynı kıyafeti giymeleri tabii ki giyim zevklerinin kötü olmasından ya da tembel olmalarından kaynaklanmıyor. Bunu yapmalarının tek amacı, zihinsel enerjilerini koruma istekleri. Günün özellikle ilerleyen saatlerinde akıllıca ve etkili karar verebilmek için gerekli olan zihinsel enerji en alt seviyelerde oluyor. Zihinsel enerjinizi mümkün olabildiğince canlı tutabilmenin yoluysa kıyafet seçimi ya da yemek seçimi gibi basit konularda karar vermeye mümkün olabildiğince az zaman ayırıp, karar verme yorgunluğunun önüne geçmek.

Twitter ve Square’in CEO’su Jack Dorsey, her iki şirkete de günde mutlaka 8’er saat ayırdığını söylüyor. Günde 16 saat çalışmayla nasıl üretken kalabildiği sorusuna cevabıysa her gün için ayrı bir tema yaratmak. Pazartesi günlerini yönetim toplantıları günü, Salı günlerini ürün geliştirme çalışmaları, Çarşamba günlerini pazarlama ve iletişim, Perşembe günlerini yazılım ve ortaklıklar, Cuma günlerini ise işe alım ve kurum kültürü olarak 5 ayrı temaya ayıran Dorsey, bu şekilde üretkenliğini koruduğunu ve her gün farklı bir iş yapmanın motivasyonunu ve enerjisini canlı tuttuğunu söylüyor. Benzer şekilde hafta sonlarını da temalandıran Dorsey, Cumartesilerini doğa yürüyüşü, Pazar günleriniyse gelecek haftanın planlaması için kullanıyor. Dorsey, günleri temalandırmanın kendisini daha odaklı kıldığını ve bu yolla tüm dikkat dağıtıcılardan kendini uzaklaştırabildiğini söylüyor.



Hiçbirimiz verimli olmak ve sürekli üretmek amaçlı çalışan robotlar değiliz. Hepimizin kapasitesini etkili şekilde kullanabilmek, rahatlamak ve yenilenmek için gün içinde sık sık mola almaya ihtiyacı odluğu tartışmasız bir gerçek. Gün içinde ne kadar mola vermemiz gerektiği konusuyla ilgili yüzlerce farklı görüş olsa da, güncel bir araştırma en üretken insanlar listesinde %10’luk üst dilimde yer alan kişilerin ideal olarak 52 dakika çalışma ve 17 dakikalık dinlenme molalarını içeren bir rutini takip ettiğini gösteriyor. İş yaparken tükenmiş hissetmemek, yorulmamak ve bunalmamak için 52 dakika boyunca tam performans çalışmasanız bile 17 dakikalık dinlenme molaları vermeyi kesinlikle ihmal etmemelisiniz.



Öğleden sonraki saatlerde enerjiniz görece daha düşük olacağından, sizi zorlayacak ya da yaratıcı olmanızı gerektiren işler yerine bu saatleri fazla zihinsel efor gerektirmeyen, elinizi oyalayacak, hafif yoğunluktaki işlerinize ayırabilirsiniz. Telefon görüşmeleri ve toplantılar, bu saatlerde en etkili ve yorulmadan yapabileceğiniz işler arasında.

Bedenimizin biyolojik döngüsü olan sirkadiyen ritim nedeniyle öğleden sonraki saatlerde beyin sisi olarak adlandırılan, zihnin daha yavaş çalıştığı ve odaklanmakta zorluk yaşadığı durumu deneyimleyebiliyoruz. Bununla savaşmak ve çalışmaya odaklanmak için kendinizi zorlamak yerine biraz atıştırmalık tüketerek ve kısa süreliğine uyuyarak zihinsel enerjinizi yenileyebilirsiniz. Öğleden sonraki saatlerde programınızı yeniden gözden geçirebilir, tamamladığınız işleri yazabilir ve ne kadar ilerleme kaydettiğinizi değerlendirebilirsiniz. Bunu yapmak günün geri kalanı için ihtiyaç duyduğunuz motivasyonu kazanmanıza yardımcı olacak.

Çalışma programınızı en üretken olduğunuz saatlere göre planlarken kesinlikle atlamamanız gereken şeylerden biri de molalarınızı da etkili şekilde planlamak. Gününüzü daha üretken ve verimli şekilde geçirmek için sabah üretkenliğinizin yüksek olduğu zamanları önemli işleriniz üzerinde çalışarak geçirdikten sonra gün ortasında mutlaka çalışmaya ara verin. Çalışmaya mola vermek bu süreyi hiçbir şey yapmadan geçirmeniz anlamına gelmiyor. Örneğin, Twitter ve Medium’un kurucusu Evan Williams gün arasında verdiği molaları egzersiz yaparak kullanıyor ve eskiden sabahları egzersiz yaptığını ancak daha sonra bu rutini öğle molasına taşıdığını, böylelikle günün geri kalanında çok daha enerjik hissettiğini belirtiyor. Bussiness Insider’ın kurucusu Alexa Pipia da egzersizi öğle molasına taşıyanlar arasında. Siz de öğle saatlerinde çalışmaya verdiğiniz molaları size mutluluk ve enerji veren rutinlerle değerlendirebilirsiniz.

Eğer güne başlarken sürekli olarak küçük görevler üstünde çalışıyorsanız, gün içinde daha büyük hedefleriniz üzerine çalışabilecek fırsatı bulmakta zorlanabilirsiniz. Bir önceki günden ya da sabah rutininizde o gün için yapacağınız en büyük üç sorumluluğunuzu listeleyin. Bu sorumluluklar yapılacaklar listenizin en üst sırasında olsun. Programınızın tamamını bu üç önemli sorumluluğa göre planlayın ve bu işleri aksatabilecek dikkat dağıtıcıları mutlaka ortadan kaldırmaya çalışın.

Örneğin, sabah saat 9-11 arasını ilk büyük göreviniz için ayırdıysanız, bu saatler arasında telefonunuzu ve tüm bildirimlerinizi kapatın. Çalışma ortamınız tek başınıza çalışmanız için uygun değilse, ses kesici bir kulaklık kullanın. Önemli olan nokta, günün büyük sorumlulukları üstünde çalışırken kulaklarınızı her şeye tıkamak ve sadece yaptığınız işe odaklanmak.

Gördüğünüz gibi başarılı insanların ritüelleri arasında dağlar kadar fark olsa da ortak özellikleri her sabah mutlaka bir ritüele bağlı kalarak bu ritüeli sürdürmeye çalışmaları. İşin özü aslında ne yaptığınızdan çok yaptığınız şeyi her gün sürdürüp sürdürmediğinizle ilgili. Eğer sabahları izlediğiniz bir rutin yoksa, en azından başlangıç aşamasında sıfırdan bir sabah rutini yaratmak için şu önerilerimiz işinize yarayabilir:

Evde birlikte yaşadığınız herkesten önce uyanın. Biriyle birlikte yaşamıyor olsanız bile bildirimlerle dikkatinizin sürekli bölüneceği çalışma saatlerinizden birkaç saat önce uyanmaya çalışın. Dikkatinizin dağılmayacağı bu sessiz sürede önemli e-maillerinize geri dönebilir ya da e-mail temizliği yapabilir, kendiniz için okuma saati yapabilir, günlük yazabilir, meditasyon yapabilir ya da günün geri kalanını dikkatlice planlayabilirsiniz.
Egzersiz, meditasyon ve sağlıklı beslenme üçlüsünden en az biriyle güne başlayın. Kulağa çok klişe gibi geliyor olabilir ama yatağınızda yattığınız yerden sağlıksız abur cuburlarla beslenerek günün geri kalanı için ihtiyaç duyacağınız enerjiyi bulamayacağınız açıkça ortada. Dolayısıyla enerjinizi harekete geçirecek bu üçlüden en az birini mutlaka sabah rutininiz haline getirmeye çalışın.
Günün akışını çıkarın ve planlama yapın. Yapılan araştırmalar, günün ilk saatlerinde somut ve net hedefler belirleyerek tüm güne bu plan üstünden devam eden kişilerin hedeflerine ulaşmak konusunda %50 daha başarılı olduğunu, ve yaşamlarının kontrolünü diğerlerine göre %32 daha çok ellerinde tuttuklarını hissettiklerini gösteriyor.
Ajandanızı oluşturduktan sonra gözden geçirin. Bu yolla gün içinde neyle karşı karşıya kalacağınıza, hatta ne kadar stres yaşayıp ne kadar dinlenmiş hissedeceğinize dair bir ön hazırlık yapma fırsatı bulacaksınız. Ayrıca programınızdaki sıkışıklıkları ve çakışmaları görmek ve son anda stres yaşamamak için de programınızı gözden geçirmek harika bir sabah rutini olabilir.
Severek yaptığınız herhangi bir şeyle ilgilenin. Kahvaltı etmek, köpeğinizi yürüyüşe çıkarmak ya da herhangi bir hobinizle ilgilenmek… Sabahları güne mutlu başlamanın ve modunuzu yükseltmenin en iyi yollarından biri de sevdiğiniz işlerle ilgilenmek olacaktır.

Örneğin, Vanderkam’ın kitabında yer verdiği isimlerden Elon Musk’ın sabah rutini ilk 30 dakikasını kahve eşliğinde önemli gördüğü mailleri okumak, sonrasında ise hızlı bir duş alıp ofise doğru yola çıkmak. Üretkenliğiyle bilinen bir başka başarılı isim olan Mark Zuckerberg erken kalkmayı sevmese de, uyandığı andan itibaren koşu, kahvaltı, giyinme ve işe gitme rutinini her gün aynı sırada sürdürüyor. Arianna Huffington uyanmak için çalar saat kullanmıyor. Birkaç dakikalığına da olsa meditasyon yapmadan ise asla telefonuna bakmıyor. Tony Robbins de uyanma saati belirsiz olan isimler arasında. Ancak kaçta uyandığı farketmeksizin uyandığı anda ilk yaptığı şey havuza atlayarak yüzmek. Dünyanın en zengin insanlarından biri olarak bilinen Jeff Bezos da uyanmak için beden saatine kulak verenler arasında. Uyandıktan sonraysa her sabah eşiyle kahvaltı edip günlük programını oluşturuyor.

Bedenimizin gün ışığıyla birlikte uyandığı ve uyku sırasında topladığı enerjiyle tazelenmiş olarak güne başladığı sabah saatleri günün en üretken geçirilebilecek saatleri olarak biliniyor. Araştırmaların yanı sıra Laura Vanderkam’ın çok satanlar listesindeki kitabı “What the Most Successful People Do Before Breakfast” kitabında yer verdiği isimler de sabah saatlerini mutlaka rutin haline getirdikleri herhangi bir işle ya da aktiviteyle geçiriyor. Bitki çayı içmek, esnemek, duş almak, yürüyüş yapmak, günlük yazmak ya da biriken e-mailleri temizlemek… Sabah yapılabileceklerin ne olduğu kişiden kişiye değişse de, işin püf noktası her sabah aynı şeyi yaparak o şey her neyse ritüel haline getirebilmekte.

Zamanını çok daha üretken ve dengeli kullanabilen kişiler aslında yaygın kanının aksine kısa sürede çok iş yapabilen değil, bir günün tüm saatlerini çalışma ve mola zamanları için en etkili şekilde kullanabilen kişiler. Belirli rutinleri izlediğinizde ve daha da önemlisi kendi ihtiyaçlarınızın ve isteklerinizin ne olduğunu keşfettiğinizde zamanınızı çok daha iyi kullanabildiğinizi göreceksiniz. Dünyanın en üretken insanlarının günlük planlarından ve araştırmalardan yola çıkarak hazırladığımız bu günlük program akışı ve öneriler, kendi ihtiyaçlarınıza göre düzenlediğinizde zamanı optimum düzeyde kullanmanıza yardımcı olacaktır.

Hepimizin dünya üzerindeki sınırlı zamanını en etkili şekilde kullanabilmeye dair içsel bir motivasyonu var. Daha kısa sürede daha fazla şey yapmak, zamanın hiçbir şey yapmadan geçip gitmesine izin vermemek ve kendimizi geliştirebilecek uğraşlarla meşgul olmak hepimizin en önem verdiği konular arasında. Üretkenliğin ve verimin en çok önem arz ettiği çalışma ortamlarında zaman yönetimiyle ilgili yapılan araştırmalar %40’ımızın tüm gününü üretken olmayan işlerle geçirdiğini gösteriyor. Peki, kalan %60’ın daha üretken olmasını sağlayan şey ne?

Yaptığınız basit seçimler aslında birer varoluş seçimidir. Hoşlandığınız veya hoşlanmadığınız bir şeyi seçerek aslında bir varoluş seçimi yapmış olursunuz. Düşündüğünüz ve konuştuğunuz her an aslında kim olacağınızı seçiyorsunuz. Ünlü düşünür Noam Chomsky’nin psiko-linguistik dil kuramına göre, kullandığımız söylem (kelimeler, ifadeler) nasıl düşündüğümüzü ve düşüneceğimizi yani kim olacağımızı belirliyor. Öyleyse yeni bir varoluş seçimi yapmak istiyorsanız kullandığınız ifadelere dikkat etmeniz gerekiyor. Belki de kullandığınız ifadeler mevcut gerçekliğinizi korumaya devam ediyordur. Değişim için güç noktası şimdide olduğuna göre, eğer hayatınızda bazı şeyleri değiştirmeyi gerçekten istiyorsanız neden bekleyesiniz? Kullandığınız ifadelere çok dikkat edin. Bakalım gerçekte neler diyorsunuz? (veya hayatınızı nasıl defalarca seçiyorsunuz).

Egonuzun sesi siz bu cümleleri okurken bile işbaşındadır. Okumakta olduğunuz ile inanmakta olduğunuz şey çelişiyorsa egonuz bu bilgiyi reddetme düğmesine basmak üzere ayaklanır. İşte bu yüzden hazır değilseniz, bu yeni gerçekliği ve değişimi hayatınıza almakta zorlanırsınız. Veya yıllardır kişisel gelişim kitapları okuyarak bu bilgileri duymuş olabilirsiniz. Bu durumda egonun “Ben bunu zaten biliyorum” filtresi devreye girer. Ne yazık ki her şeyi bildiğini düşünen birinin yeni bir şey öğrenmesi imkansızdır.

Bunun adı dirençtir ve tam olarak bunun üzerinde çalışmanız gerekiyor. Bu gerçeği duyduğunuz her an sizdeki analitik düşünen zihin (yargılayan, sorgulayan, katı zihin) bu fikri hemen yok sayar. Çünkü güçlü olduğunuz bilgisi kaçınılmaz olarak mevcut gerçekliğinizi değiştirme sorumluluğunuzu almayı gerektirir. Bu bilgi zihninizde konuşup duran bir iç sesi de harekete geçirir. Bu ses sizin bu kadar güçlü olmadığınızı kanıtlayacak bir yığın kanıt bulur. Bu iç ses egonuzun sesidir. Hepimizde bu iç ses var ve bu bizi şu andaki gerçeklik kavramımızda (kendi isteğimizle koyduğumuz sınırlar) tutmaya çalışır.

Aklınızdan geçen her düşünce ve ağzınızdan çıkan her ifade zihniniz için bir emir gibidir. Bu bilgiye sahip olmanız hayatınızı değiştirmez. Sonuç alabilmeniz için bunu içselleştirmeniz ve fiziksel olarak deneyimlemeniz gerekiyor. Düşünsel olarak inandığınız şey ile deneyimleyerek öğrenmek aynı şey değildir. Pilotlukla ilgili bir kitap okumakla uçağı fiziksel olarak uçurmak arasında dağlar kadar fark var. Şu anda belki bir kitap okuyarak uçağı uçuramıyor olabilirsiniz ama geçmişte kendi hayatınızda bir çok defa başarılı oldunuz. Çünkü bunu deneyime döktünüz. Aslında sandığınızdan çok daha güçlü ve iyi durumdasınız. Sandığınızdan daha güçlü ve iyi olduğunuzu duymak sizi sinirlendirdi mi? Öyleyse doğru noktadayız.

Yaşadığınız koşulları değiştirmeyi gerçekten istiyor musunuz? Şu anda muhtemelen inanç sisteminizin sonucu olan mevcut koşullarınızın gerçekliğine kısılıp kalmış durumdasınız. Maalesef bu gerçeklik de inanmakta olduğunuz düşünceleri değiştirene kadar değişmeyecek. Her zaman doğru olduğuna inandığınızın tam tersi bir gerçekliğe açık olabilir misiniz? Peki, ya şu anda inanmakta olduklarınızın doğru olmaması ihtimaline açık mısınız?

Hayatınız boyunca aslında anlık bir dürtü ile kim olduğunuza dair düşüncelerinizi değiştirmeye karar vererek pek çok aşama kaydettiniz. Yürümeyi ve bisiklete binmeyi öğrendiğiniz zamanları hatırlayın. Bu anlardaki gibi yeni varoluş şeklinize bağlılığınız bir gerçeklikten diğerine geçmenizde güçlü bir etki oluşturmuştu. Yaşamakta olduğunuz her bir an bu seçme gücüne sahip olduğunuzu düşünün. Bunu daha önce defalarca yaptınız. Yani tekrar tekrar yapabilirsiniz.

Varoluş seçimi sizi bir gerçeklikten diğerine götürür. İnanç sisteminizde yaptığınız her değişim yeni bir varoluş seçimidir. Aslında kim olduğunuz ve inandığınız şey ile ilgili düşünce kalıplarını değiştirebildiğiniz her hangi bir anda varoluş seçimi yapıyorsunuz. Kim olduğunuza dair düşüncelerinizi basitçe değiştirerek, göz açıp kapatıncaya kadar kendinizi bir gerçeklikten diğerine sokuyorsunuz. Ve benlik kavramınızdaki bu değişim aslında bilinç düzeyinde de gerçekleşiyor.

Şu andaki sorunlarınız ne kadar büyük olursa olsun, bir benzerini geçmişte çözmüş olduğunuz gerçeğini muhtemelen unuttunuz. Aslında geçmişte de problemleri çözmüş, başarılı olmuş bir varoluş şekliniz vardı. İster inanın ister inanmayın, varoluş biçiminizi kendiniz seçiyorsunuz. İşte varoluş seçimi kim olacağınızı seçme gücüdür. Şu anda kim olduğunuz da bir varoluş seçimi. Bir kez seçim yaptıysanız, varoluş seçiminizin gerçekliğine hangi kişiler ve deneyimler aitse otomatik olarak hayatınıza geldiğini görürsünüz.

Kişi önce içeriden kendini değiştirmedikçe dışarıda yaşadığı sorunlar da varlığını koruyor. İçeriden değişmekle kastettiğim şeyi gelişim psikolojisi çok güzel özetliyor aslında: Büyüme ve gelişme merkezden dışarı, yani içeriden dışarıya doğrudur. Değişim de aslında bir büyüme yolculuğudur. Bu nedenle hayatınızın daha iyi olmasını istiyorsanız öncelikle hayatınızın sorumluluğunu almanız gerekiyor.

Bir insanın yaşamı boyunca birden fazla ilgi alanı olması artık çok rastladığımız bir durum. Mesleğiniz psikolojik danışmanlık iken bir yandan fotoğrafçılık veya müzikle ilgileniyor olabilirsiniz. Kurumsal hayattaki işini bırakıp hobisini işe dönüştüren birçok kişi tanıyorum. Mesleğinizi değiştirseniz de değiştirmeseniz de hayatınızda anlam kaynağınızın değiştiği evreler hep olacak: çocukluk, ergenlik, ebeveynlik gibi. Amaçlarınızın bu şekilde değişiyor olması tutarsız veya maymun iştahlı olduğunuz anlamına da gelmiyor. Aksine bu gayet doğal ve peşine düşebilirseniz çok da keyifli bir şey. Hayatınızdaki anlam ve amacın birden fazla olması da, bunların zaman içinde değişmesi de normal. Muhtemelen yirmi yaşındaki amacınız şu ankinden çok farklıydı. Aynı durum hepimiz için geçerli. Eğer hayattaki amacınızı arıyorsanız “Amacımı nasıl bulacağım?” sorusu işe yaramaz. Asıl işlevsel olan, ne yapıyor olursanız olun ona amaç katmaya çalışmak, farklı anlam kaynaklarına izin vermek ve bunların zamanla değişmesinden rahatsızlık duymamaktır.

Amacın tek bir şeyden ibaret olduğunu düşünmek, en çok karşılaştığımız yanlışlardan biri. Çok önemli işler yapmış kişilerin bile hayatlarında başka amaçları olmuş. Çoğumuzun hayatında çeşitli amaçlar olabilir. Aynı anda hayatınızın farklı alanları ile ilgili birden fazla amaca sahip olabilirsiniz. Bu amaçlar işinizle, hobilerinizle, ailenizle, çocuklarınızla, inancınızla, çalışmalarınızla veya arkadaş çevrenizle ilgili olabilir. Aradığınız şey tek bir amaç değil amaçlar olmalıdır. Belki de hayatınıza anlam katacak o tek amacı ararken zamanınızı boşa harcıyorsunuzdur, kim bilir?

Yanlış inanç: Amaç, ancak aranarak bulunabilecek bir şeydir.
Belki de birçoğunuz Matrix filmindeki Neo karakteri gibi kaderin hayat amacınızı ayağınıza getireceği günü bekliyorsunuz. Elbette ki böyle bir şey tamamen imkansız değil. Ne var ki sanılanın aksine böyle örnekler çok az. Yirmi yaşındaki bir üniversite öğrencisi de, kırk yaşındaki mutsuz bir çalışan da hayatına anlam kazandıracak o sihirli dokunuşu arıyor, bu arayışlar ise çoğunlukla hayal kırıklığı ile sonuçlanıyor. Aslında ne yapıyor olursanız olun amacınızı gerçekleştirirken hem yaptığınızı anlamlı kılmaya hem de ondan anlam çıkarmaya odaklanmalısınız. Başka bir şekilde söylemek gerekirse amaç, arayıp bulacağınız değil inşa edeceğiniz bir şeydir. Amacınızı ortaya çıkarmak için işinizin anlamlı, size bir amaç sunabilecek yönlerine odaklanın. Bu anlamı merkeze alarak davrandığınızda size bir sürü olumlu dönüşü olacaktır.

Hayattaki amacımı nasıl bulurum? Birçoğumuzun aklında bu soru. Hepimiz bir amaç arayışındayız. Belki de o amacı hiç bulamayacağınızı, bulsanız da kaybettiğinizi ya da onu gerçekleştirmekte geç kaldığınızı düşünüyorsunuz. Tüm bunların uyandırdığı kaygı yetmezmiş gibi bir de bu sorunun yarattığı stresle yaşamak zorundasınız. Ancak hayattaki amacınızı bulmanın yolu bu değil. Hayattaki amacınıza dair kafanızda yer etmiş olabilecek bazı yanlış inançlar var. Psikolojik Danışman Aysel Keskin



Mükemmeliyetçilikle baş etme yolları
• Mükemmel olmanın yarar ve zararlarını ayrı ayrı sıralayın: ödediğiniz bedellerin çok daha fazla olduğunu görebilirsiniz
• Ya hep ya hiç şeklinde eleştirel düşünce tarzının farkına varın: kendiniz ya da bir başkası tarafından mükemmel olmayan şeyler yapıldığında, yapılanların iyi olan yanlarını bulmaya çalışın
• Yapabilecekleriniz konusunda gerçekçi olun: gerçekçi hedefler koydukça, mükemmel olmayan sonuçları, korktuğunuz ya da kaygılandığınız olumsuz sonlara varmadığını yavaş yavaş fark edeceksiniz
• Eleştiri karşısında ve kendiniz hakkında daha nesnel olmaya çalışın: eğer biri sizi yaptığınız bir hatadan dolayı eleştirirse, hatanızı anlamaya çalışın ve hata yapma hakkınız olduğunu hatırlayın. Hatasız öğrenme ve gelişmenin de mümkün olmayacağını unutmayın.

Mükemmeliyetçilikle baş etmek oldukça zordur. Çünkü öncelikle mükemmel olmadığımızı kabul etmek gerekir; bu da, ciddi bir farkındalık, cesaret ve iç görü geliştirmeyi gerektirir. Mükemmeliyetçilikle tek başımız mücadele etmek çok hırpalayıcı olabilir. Bu nedenle ben kendinde bu özellikleri gören ve tek başına bu konuyu halletmekte zorlanan kişilere psikolojik destek almalarını öneririm. Bunun yanı sıra mükemmeliyetçi kişiler öncelikli olarak, “ya hep ya hiç” şeklindeki düşünce tarzlarının farkına varmalıdır. Alışkın oldukları olumsuz eleştirel düşüncelerinin yerine daha mantıklı düşünceler koymayı denebilirler. Kendilerine, hata yapmaya hakları olduğunu ve hata yapmadan büyümenin ve gelişmenin mümkün olmayacağını hatırlatabilirler. Kişi yaptıkları için değil, kendi olduğu için değerli ve önemli olduğunu kendi kendine hatırlatmaya çalışmalıdır.

Bizler sosyal varlıklarız. Toplum içinde yaşıyoruz ve toplumun bizlere getirdiği şeylerden etkileniyoruz tabiî ki. Bunun aksi iddia edilemez. Ben gittikçe dışa odaklı yaşamaya başladığımıza inanıyorum. İç dünyamızdan çok dış dünya önem kazanıyor. Performansa dayalı hayatlar yaşanıyor. Başarılı olmak (tanımı herkese göre değişse de), par kazanmak, kişisel tatmin ve mutluluktan bir adım önde gidiyor sanki. Kabul görmek ve değerli hissetmek için maddi göstergelere daha çok ihtiyaç duymaya başladı insanlar. Estetik ameliyatlarla daha da genç ve güzel/yakışıklı görünmek, iddialı arabalar ve gösterişli kıyafetlerle önemsenme ihtiyacını karşılamaya çalışıyor. Hep daha iyisi var, daha üst modeli, daha güzeli/yakışıklısı, daha pahalısı, dahası var yani. Ama içe baktığımızda büyük bir boşluk görüyoruz, öyle bir duygusal boşluk ki, ‘daha’larla bile dolmuyor, dolması da mümkün değil. tüm bunlar da kişileri tatminsizliğe ve mutsuzluğa doğru götürüyor. 

Mükemmeliyeti insan, kendinin ve/veya çevresindekilerin en ufak bir hatasını bile kabul edemeyen, kendini ya da etrafındakileri sürekli olarak eleştiren, kendi doğrularına göre düzeltmeye çalışan , ulaşılması neredeyse imkansız, gerçek dışı hedefler koyan ve doğal olarak bu hedeflere ulaşamadığında da hayal kırıklığı ve öfke yaşayan, süreçten keyif almaktan uzak, sonu odaklı, sürekli olarak beğenilmeme ve sevilmeme kaygısı yaşayan biridir. Tatminkar ilişkiler yaşaması ve işler yapması oldukça zordur. Kendini ve başkalarını acımasızca eleştirir ve mutsuzluk üretir. Mükemmeliyetçi kişi kendi sırtını sıvazlamadığı, kendini ödüllendirmediği için sürekli olarak dışarıdan onaylanma ve olumlu geri bildirim bekler. Alamadığı zamanlarda da yaşadığı hayal kırıklığı yıkıcı olabilir. Mükemmeliyetçi kişilerin hayatında çok fazla ‘meli’, ‘malı’ vardır. “Kocam eve asla geç gelmemeli”, ”Ben hep eğlenceli biri olmalıyım”, “Arkadaşlarım bana böyle davranmamalı”… gibi takıntılı davranışlar gösterebilir. Sürekli organize etme, planlama, derleme, toplama gibi. Sürekli olarak her şeyi kontrolü altında tutmaya çalışır.

Evinizde, ilişkilerinizde, iş yerinizde, okulda en iyi olmaya çalışırken ne kadar yıprandığımızın farkında mısınız? Modern dünyada hayat bir yarış, başarı her alanda yegane hedefken, stres, depresyon ve anksiyete yaşayan insanların sayısı giderek artıyor. Hal böyle olunca rahatsızlık sayımız da gün geçtikçe fazlalaşıyor. Şimdilerde ise, ‘mükemmeliyetçilik’ gündemde… Mükemmeliyetçiliğe hastalık dedemiz tam olarak doğru olmaz. Mükemmeliyetçilik bir kişilik özelliği olarak tanımlanabilir. Kişinin hayatını oldukça zorlaştıran, törpülenmesi gereken bir özellik. Mükemmeliyetçilik belki de her zaman vardı, ancak adı konmamıştı. Bir süredir var olan ekonomik ve sosyal ortamın bireye yüklediği beklentilerle, kişinin var olmasının/kabul görmesinin dış etkenlere daha da çok bağlanmasıyla mükemmeliyetçiliğin tetiklendiğini ve artış gösterdiğini düşünüyorum. Uzman psikolog Pelin Atasoy


Bilinçaltınızı yeniden programlamak istiyorsanız kendinize kanıtlar gösteriniz. Mesela öz disiplin inancınızı mı geliştirmek istiyorsunuz? O zaman gidin ilk başta öz disiplini yüksek bir insan olduğunuzu kendinize kanıtlayın. Misal sabah 5’de kalkmaya kendinizi programladıysanız eğer sabah 5’de ayakta olun. Veya günde 5 saat bir konu üzerinde çalışmanız mı gerekiyor? O zaman günde 5 saat o konu üzerinde çalışın. Zaten siz bu şekilde yaptıkça, hiçbir şey yapmanıza gerek kalmadan öz disiplinli bir insan olduğunuza dair inancınız gelişecektir.

Çok korktuğunuz bir korkunuz var ve siz gittiniz o korkunuzla cesur bir şekilde yüzleştiniz diyelim. Sonrasında kendinizi daha fazla özgüvenli hissetmez misiniz? Aynı şekilde kendinizin özgüveni yüksek bir insan olduğuna biraz daha fazla inanmaz mısınız? Pek tabii inanırsınız. Peki neden? Çünkü siz korkularınızla yüzleşerekten bilinçli zihninizle kendinize, kendinizin özgüveni yüksek bir insan olduğunu zaten kanıtlamış durumdasınız! Şu şekilde düşünün dostlar; mesela yolda yürüyorsunuz ve bir tane kız size bakış attı, sonra biraz daha ilerlediniz ve bir kız daha size bakış attı, sonra biraz daha ilerlediniz bir kız daha size bakış attı. Belirli bir noktadan sonra artık sizde nasıl bir inanç oluşmaya başlar? Yüksek ihtimalle “Yakışıklı” olduğunuza dair bir inanç oluşmaya başlar. Çünkü çevrenizdeki insanların davranışları bu yönde ve bu davranışlar size “yakışıklı” olduğunuzu kanıtlamaktadır.

Olumlama tekniğine göre siz bir kağıda yazmış olduğunuz bu tarz cümleleri belirli bir süre tekrar ederseniz, artık bu cümleler sizin bir inancınız olur ve neticede bilinçaltınızı yeniden programlamış olursunuz. Ancak dostlar bu teknik her ne kadar doğru olsa da olumsuz tarafı çok fazla etkisiz olmasıdır. Mesela siz aynanın karşısına geçip “Ben özgüvenliyim” dediğiniz zaman orada bir duygu yoktur. Yani orada özgüven duygusunu hissedemezsiniz. Özgüven duygusunu hissedemediğiniz için de bilinçaltı düzeyde kendinizin özgüvenli olduğuna dair bir inanç gelişmez. Çünkü bilinçaltının bir düşünceyi inanca dönüştürmesi için o düşünceyi hissetmeye ihtiyacı vardır. Bu bilinçaltının bir özelliğidir.

Bilinçaltı temizliği demek, yaşadığınız olayları veya verileri bilinçaltı zihninizden silmek demek değildir. Birçok kişinin bilinçaltı temizliği veya bilinçaltı temizleme kavramlarından algıladıkları şey tamamen budur. Ancak dostlar bilinçaltı temizliği demek yıllar içerisinde oluşmuş ve bilinçaltınızda birikmiş olan değersizlik, yetersizlik, suçluluk, güvensizlik gibi olumsuz duyguların değerlilik, yeterlilik gibi olumlu duygulara dönüştürülmesidir. Yani bilinçaltınızdan herhangi bir şey silmek demek değildir. Sadece bilinçaltını yeniden programlamadır.

Aynı telkine farklı tepkiler, konusunu anlamak için daha iyi anlamak için yukarıdaki vermiş olduğumuz örnekte devam edelim; gemide yolculardan birini seçmediğinizi, mürettebattan birine yaklaştığınızı düşünün; “Dostum, pek iyi görünmüyorsun. Acaba seni deniz mi tutuyor?” derseniz gemici ruh haline bağlı olarak ya bu kötü şakanıza güler ya da defolup gitmenizi söyler. Telkininiz onun üzerinde hiçbir gücü yoktur. Çünkü deniz tutması fikrini zihninde buna karşı olan bağışıklığıyla ilişkilendirmiştir. Bu nedenle bu telkin onda korku ya da endişe değil, kendine güveni ortaya çıkarmıştır. Bir sözlükte telkinin, birinin kafasına bir şey sokma eylem ya da niyeti olduğu söylenmektedir. Bu ileri sürülen düşünce ya da fikri benimsendiği, kabul edildiği ya da eyleme geçirildiği zihinsel süreçtir. Unutmayın; bir telkin, bilincin iradesine karşı gelerek, kendini bilinçaltına empoze edemez. Bilinçaltı telkini reddetme gücüne sahiptir.

Telkin duygular ile karıştığında çok güçlüdür . Bir o yana bir bu yana sallana bir gemide olduğunuzu hayal edin. Son derece korkmuş görünene yolculardan birine yaklaşıyor ve şöyle diyorsunuz; “Pek iyi görünmüyorsun, suratın yemyeşil olmuş; herhalde deniz tutu seni. Kamarana kadar sana yardımcı olmamı ister misin?” dediğinizde yolcunun yüzü bembeyaz olur. Deniz tutması konusundaki telkininiz, onun kendi korku ve sezgileriyle birleşir. Kendisine kamarasına kadar eşlik etmenizi ister. Oraya vardığınızda, kendisinin de kabul ettiği olumsuz telkininiz gerçek olur. Farklı kişilerin aynı telkine farklı tepkiler vereceğini bilmek önemlidir. Bunun nedeni; bilinçaltında farklı koşullanma ve inançların olmasıdır. Bu düşünceyi lütfen kabul edin; hayat içerisinde her insanın kendine ait farklı düşünceleri, farklı inançları vardır. Günümüz dünyasında birçok insan bu basit gerçeği kabul etmekte zorlanmaktadır. 

Şimdiye dek tartıştıklarımız sonucunda gördüğümüz gibi, bilinciniz “kapıdaki bekçi” gibi hizmet eder. En önemli görevlerinden biri , bilinçaltını yanlış etkilerden korumaktır. Bunun bu kadar önemli olmasının ardında zihnin temel yasalarında biri vardır, bu yasa: Bilinçaltı telkinlere karşı hassastır, ama yukarıda açıkladığım üzere, duygular ile karışık olan telkinlere karşı açıktır. Bildiğiniz gibi bilinçaltı karşılaştırmalar yapmaz. Akıl yürütmez ve yorumda bulunmaz. Bunlar, bilincin işlevleridir. Bilinçaltı yalnızca bilincin kendisine ilettiği etkilere tepki verir. Farklı eylem biçimleri arasında seçim yapmaz. Sadece verileni alır.

Bilinçaltı, kendisine söyleneni muhakeme etme ya da tartışma yeteneğine sahip değildir. Ona yanlış bilgi verirseniz, bunu doğru kabul eder. Sonra bu bilgiyi gerçek kılmaya çalışır. Telkinlerinizi, bunlar yanlış olsa bile, koşullara, deneyimlere ve olaylara dönüştürür. Unutmayın ki  bilinçaltı zihniniz doğru ile yanlışı hiçbir zaman ayırt etmez. O sadece  doğru kabul ettiği düşünceyi gerçekleştirmeye çalışır. 

Bilinciniz zaman zaman nesnel zihin olarak adlandırılır; çünkü dış nesnelerle ilgilenirler. Nesnel zihin, nesnel dünyanın farkındadır. Gözlem araçları; beş fiziksel duyudur. Nesnel zihnimiz çevreyle temasınız sırasında rehberiniz ve yönetmeninizdir. Beş duyunuz aracılığıyla bilgi toplarsınız.. Nesnel zihniniz de gözlem deneyim ve eğitim aracılığıyla öğrenir. Daha önce de belirttiğimiz gibi nesnel zihnin en büyük işlevi akıl yürütmedir. Bilinçaltı genellikle öznel zihin olarak adlandırılır. Öznel zihin çevresinin farkındadır, ancak bu farkındalık beş fiziksel duyu aracılığıyla gerçekleşmez. Öznel zihin sezgiler yoluyla algılar. Burası, duygularınızın bulunduğu yer ve belleğin deposudur. Öznel zihin, en büyük işlevlerini, nesnel duyular faaliyette olmadığında gerçekleştirir. Başka bir deyişle, nesnel zihnin, uyku halindeyken öznel zihin kendini gösterir.
Psikologlar ve diğer uzmanlar, hipnotik trans halindeki kişiler üzerinde sayısız deneyler gerçekleştirmişlerdir. Bu araştırmalar, bilinçaltının akıl yürütme süreci için gerekli olan seçim ve karşılaştırmaları yapmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Bilinçaltınız her telkini yanlış da olsa kabul eder. Sonrada telkinin doğasına göre tepki verir. Bu deney bizlere üst bilincin, yani bilinçli zihnin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha vurgular. Nitekim, eğer bilinçli zihnimiz olmasaydı, ne kendimizi yöentebilirdik, ne de kendi hayatımız üzerinde söz sahibi olabilirdik.

Bütün kararlarınızı bilincinizle verirsiniz. Öte yandan, hiçbir bilinçli seçim yapmasanız da kalbiniz otomatik olarak çalışmaya devam eder; sindirim, dolaşım ve solunum gibi hayati fonksiyonlarınız sürer. Bunları bilinçaltınız, bilinçli kontrolünüzden bağımsız süreçler aracılığıyla gerçekleştirir. Bilinçaltınız, kendisine iletilenleri ya da bilinçli olarak inandıklarınızı kabul eder. Bilincinizin yaptığı gibi bir şeyleri muhakeme etmez, sizinle tartışmaz. Bilinçaltınız, iyi ya da kötü bütün tohumları kabul eden bir toprak yatağı gibidir. Düşünceleriniz faaldir, bunlar tohumlardır. Olumsuz, yıkıcı düşünceler de bilinçaltınızda olumsuz bir biçimde çalışmayı sürdürür. Er ya da geç bunlar ortaya çıkar ve içerikleriyle ilişkili bir dış deneyim olarak şekil alırlar.

Bilinç ve bilinçaltının iki zihin olmadığını unutmayın. Onlar bir zihindeki iki faaliyet alanıdır. Bilinciniz, akıl yürüten zihindir. Zihnin seçim yapan safhasıdır. Örneğin kitaplarınızı, evinizi, hayattaki eşinizi seçersiniz.

Buradan anlayacağınız üzere, hayatınız içerisinde olumlu yeni inançlar oluşturmak istiyorsanız, hayatın içine girin. Kendinizin cesur bir insan olduğuna inanmak istiyorsanız, korkularınız ile yüzleşin; zengin bir insan olduğunuza inanmak istiyorsanız, gidin ve ticaret yapın, elinize yüklü miktarlarda para geçince zaten zengin olduğunuza inanmaya başlayacaksınız. İşte o zaman, kendi kendine telkin gibi prensipleri kullanmanıza gerek kalmayacak.

Teoride harika gözüken, bu teknikler, gerçek hayatta pek fazla bir işe yaramaz. Çünkü, bilinçaltının dili; duygudur. Yani bilinçaltının bir düşünceyi kabul etmesi için duygulara ihtiyacı vardır. Ancak, olumlama veya kendi kendine telkin gibi tekniklerde duygu yoktur. Bunu oluşturamazsınız. Nitekim, siz aynanın karşısına geçip “ben özgüvenliyim” diye telkinde bulunduğunuzda, orada bir duygu yoktur! Neticede ise, bilinçaltı zihniniz bu telkininizi kabul etmez. Ancak, gerçek hayatta herhangi bir korkunuzun üzerine gitseniz ve korkunuza rağmen bazı olumsuz duygular ile yüzleşseniz, işte o zaman özgüven duygusunu hissedersiniz ve bilinçaltı zihniniz, kendinize telkin yapmadan dahi, sizin özgüvenli bir insan olduğunuza inanmaya başlar. Yani siz kendinizin özgüvenli bir insan olduğuna inanmaya başlarsınız.

Yaşamınız içerisinde olumlu bir düşünceyi, inanç haline getirebilmeniz için, bazı eylemleri gerçekleştirmeniz ve bazı varlıklara sahip olmanız gerekir. Cümleyi açacak olursam bir örnek vereyim; Bu makaleyi okuyan birçoğunuz, olumlama, kendi kendine telkin gibi bilinçaltı düşünce kabul ettirme tekniklerini duymuşsunuzdur. Bu tekniklere göre, olumlu bir düşünceyi bilinçaltı zihninize kabul ettirmek için, belirli bir düşünceyi sürekli olaraktan tekrar edersiniz. Ve bilinçaltı zihniniz de belirli bir zamandan sonra, tekrar ettiğiniz düşünceleri bir gerçeği olarak kabul eder.

Psikolog ve Psikiyatristler düşünceler bilinçaltınızı iletildiğinde, beyin hücrelerin de etkilerin oluştuğunu söylerler. Bilinçaltı bir fikri kabul eder etmez, bunu bir an önce uygulamaya koymaya çalışır. Fikirleri birbiriyle ilişkilendirerek, amaca ulaşmak için hayatınız boyunca topladığınız tüm bilgileri kullanır.

Doğru şekilde düşünüp hissetmeye başladığınızda, zihinsel huzur ve sağlıklı bir beden kaçınılmazdır. Zihinsel olarak istediğiniz ve doğru olduğunu hissettiğiniz şeyleri bilinçaltınız kabul edecek ve uygulamaya koyacaktır. Yapmanız gereken tek şey bilinçaltınıza doğru düşünceyi  kabul ettirmektir. Bundan sonra, bilinçaltı yasası arzuladığınız sağlık, huzur ve zenginliği ortaya çıkaracaktır. Siz komut ya da talimat verdiğinizde , bilinçaltınız kendisine aktarılan fikri sadakatle üretecektir.

Yani siz “Ben aptalım” gibi olumsuz bir düşünceyi doğru olarak kabul ederseniz ve inanırsanız, bilinçaltı zihniniz bunu gerçekleştirmeye çalışır. Ve aptalca davranışlar sergilemeye başlarsanız. Bu yasa, olumsuz bir biçimde uygulandığında; başarısızlığın, hayal kırıklığının ve mutsuzluğun nedenidir. Alışılmış düşünme biçiminiz uyumlu ve yapıcı olduğunda ise son derece sağlıklı, başarılı ve zengin olursunuz.
Mesela siz  “ders çalışma” eylemine, “ders çalışmak çok sıkıcıdır, ders çalışmanın insana hiçbir yararı olmaz” gibi düşünceleri doğru olarak kabul etmişseniz, bilinçaltı bunu gerçekleştirmeye çalışır ve normal hayatta, hiçbir şekilde ders çalışasınız gelmez. Ancak, “ders çalışmak insan fayda sağlar, ders çalışmaktan zevk alıyorum” gibi düşüncelere sahip olursanız, ders çalışma eylemine başlamak sizlere  sıkıcı gelmez. Burada hatırlanması gereken en önemli nokta şudur: Bilinçaltı bir fikri, düşünceyi kabul ettiğinde, bunu yerine getirmeye başlar. Bilinçaltı yasasının iyi ve kötü fikirler için aynı şekilde işlemesi, şaşırtıcı ve hassas bir gerçektir.

Bilinçli zihniniz sayesinde şuanın farkında olursunuz, iyi ile kötüyü ayırt edersiniz, güzel ile çirkini ayırt edersiniz, ve düşünebilirsiniz. Çünkü bilinçli zihnin muhakeme yeteneği vardır. Ancak zihnin bir diğer işlevi olan  bilinçaltı  zihnin muhakeme yeteneği yoktur. O iyi ile güzeli, kötü ile çirkini, günah ile sevabı ayırt edemez. O sadece bilinçli zihnin doğru olaraktan kabul ettiği düşüncelerini, gerçekleştirmeye çalışır. 

Zihniniz, görünmeyen en değerli varlığınızdır. Her zaman sizinle birliktedir. Yalnızca onu kullanmayı öğrendiğinizde en şaşırtıcı güçlerinden yararlanabilirsiniz. Zihin hakkında bilmeniz gereken en önemli bilgi, zihnin iki işlevi olduğudur; bilinç ve bilinçaltı. Bilinçli zihniniz ile düşündüğünüz her şey, daha sonra düşüncelerinizin doğasına bağlı olarak bilinçaltına geçer. Bilinçaltına geçmiş bir düşüncenin artık sizin hayatınızda etkisi olacaktır.

Zihin, en kısa açıklaması ile; Bilinç akışı olarak tanımlanabilir. Ayrıca zihin kavramı, insanların bilinçaltı düşüncelerini içermek içinde kullanılır. Zihin ne demek sorusunun cevabı en kısa tanımı ile bu şekilde açıklanabilir. Günümüz dünyasında zihin kavramı üzerine insanların bilgisi oldukça azdır. Nitekim okullarda veya aile içinde zihin üzerine hiçbir şekilde eğitim verilmiyor. Doğal olaraktan bu konularda bilgisiz kalıyoruz. Ancak zihin konusu bir insanın bilmesi gereken en önemli konular arasındadır. Nitekim değişim için, alışkanlıklardan kurtulmak için, başarıya ulaşmak için zihnin nasıl çalıştığını bilmeliyiz. Çünkü hayatımızda büyük oranda söz sahibi olan, etkileyen alt bilinçtir.

Özetle: Konfor alanı dediğimiz kavram ilk insanlardan günümüze kadar vardı. Dünyamızda yaşamış ilk insanların da konfor alanları vardı ancak yaşamak ve gelişmek için onlar konfor alanlarının dışına çıktılar ve dünya her çağda insanların biraz daha konfor alanlarının dışına çıkmasıyla gelişti. Günümüz dünyasında ise insanların zorluklar ile başa çıkmasına kendisini geliştirmesine, konfor alanı dışına çıkılması ismi verildi ve bu kavram dünya genelinde oldukça ilgi duydu. Son olarak insanın gelişimi zorluklar ile mücadele etmesi ve bu zorlukların üstesinden gelmesi ile gerçekleşir. Bu hayatın yasasıdır. Ve bu yasa taş devrinde de geçerliydi. Günümüz dünyasında da geçerli ve gelecek zamanda da geçerli olacak. Bu yüzden gelişebilmemiz için kendimizi zorlama ve mücadele etmeliyiz.

Konfor alanının dışı senin zorlandığın, beyninin o zorluktan kurtulmak için harekete geçtiği kısımdır. Buradaki asıl kilit nokta beynin harekete geçebilmesi için ilk olarak zorluğu, rahatsızlığı görmesidir. Burayı iyi anlamalısınız: Beynin harekete geçebilmesi için ilk başta zorluğu görmeye başlaması gerekir. Mesela tüm psikologlar korkuları yenmek için korkular ile yüzleşmek gerektiğini söyler. Peki neden? Çünkü beyin, o korku anını görmeden, hissetmeden harekete geçmiyor. Günde 100.000 defa “Ben cesurum, benim korkum yok” tarzında cümleler kursanız da beyniniz yine hareket geçmez, sebebi ise beynin bu cümleler ile o korku duygusunu hissetmeyecek, hissedemediği için de o korku duygusundan kurtulmak için mücadele etmeyecektir. Ancak adım adım korkular ile yüzlemenin sonucunda beyin korku duygusunu hissedip harekete geçecek ve mecbur kendisini tekrardan rahat konumuna sokabilmek için o korku duygusu ile mücadele edecek ve o korku duygusunu yenecek.

Konfor alanının dışına çıkmak için ilk olarak şunu anlamalısınız: Şuan da devamlı olarak yaptığınız eylemlerin birçoğu sizin kendi kendinize çizmiş olduğunuz sınırlarınızdır. Siz bu sınırlar dahilinde yapmış olduğunuz eylemleri rahat hissetmek için yapıyorsunuz. Ya da başka bir deyişle, şuandaki rahatlığınızı bozmamak için o sınırların içinde kalmış oluyorsunuz. Bunun için şimdiki hayatınıza kendi ellerinizle oluşturduğunuz bir kafes gibi bakın ve onun sınırlarını görmeye çalışın.

Hiçbir zaman unutmayın: Rahatsızlık ve zorluk sizi geliştirir, konfor alanı ise sizin gelişmenizi engeller. Daima öğrenme alanı içerisinde olmaya çalışın. 

Üstüne bir de o kısımlar gelişmiş olduğundan bu onun önceden şehirde yaşamış birçok başarılı kişiden daha başarılı olmasını sağlar. Yani kısacası rahatsızlık ve zor durumda olmamız bizleri başarıya itmiş olur. İşte bu yüzden, öğrenme alanına geçiş yapmak  bizler için çok önemlidir. Nitekim, öğrenme alanında belirli dozda olumsuz duygu vardır. Beynimiz kendisini bu olumsuz duygulardan kurtarmak için geliştirir, yani biz gelişmiş oluruz.

Beynimiz, fiziksel ve ruhsal anlamda hiçbir zaman acı çekmek istemeyecektir. Bizler bilinçli zihnimiz ile acı çekmeyi kabul edip zorlukların üzerine gitmeye başlayınca, bizi konfor alanında tutmak için elinden geleni yapacaktır. Ancak fiziksel ve ruhsal anlamdaki zorlukları umursamaz ve acının üzerine yavaş yavaş gidersek beynimiz bu zor durumdan kurtulmak için kendisini geliştirecektir. Beynin ruhsal anlamda kendisini geliştirmesine örnek verirsek, birisi köyden şehre geldiğinde hiç kimseyi tanımadığı ve tamamen yeni olduğu bir ortama girdiği için ilk başlarda duygusal anlamda çok zorlanır. Otomatik olarak beynin bu durumdan kurtulmak için gerekli olan kısımları, mesela kreatiflik, duygusal istikrar ile alakalı olan kısımları gelişir ve insan kendisi de farkına varmadan artık daha iyi düşünür, daha iyi işler ortaya koyar ve bulunduğu kötü durumdan çıkmayı başarmış olur.

Bu doğrultuda mücadeleye gireceksiniz ilk olarak “Benim konfor alanım ne?” sorusunu kendinize sormalısınız. Ve alacağınız cevap doğrultusunda, o alanda kendinizi geliştirmelisiniz. Kendinizi geliştirme eylemini ise belirli bir sıraya göre yapmalısınız. Yani kendinize bir hedef belirlemeli ve bu hedefler doğrultusunda ayrıntılı bir plan tablosu oluşturmalısınız. Bu işleyişe göre gidersiniz, konfor alanından çıkar, öğrenme alanı bölgesine geçersiniz. Peki öğrenme alanı nedir? Öğrenme alanı, konfor alanı bölgenizden kolayca çıktığınız ve az dozda strese maruz kaldığınız bölgedir. Öğrenme alanı bölgesinde, belirli bir oranda stres vardır ve bu streste iyidir. Nitekim, aşağıda anlatacağım üzere bizlerin gelişmesi için, belirli oranda olumsuz duyguya ihtiyaç vardır.

Mesela 30 yaşınıza geldiğinizde modern kölelikten kurtulmuş ve kendi işini kurmuş iyi bir gelir kazanan bir birey olmanız, 3 veya daha fazla dil bilmeniz, dünya turuna çıkacak maddi ve manevi gücünüzün olması, yaşadığınız toplumda tanınan ve saygı duyulan bir kişi olmanız gibi durumlar, sizlere “İyi ki zamanında konfor alanımın dışına çıkmışım, kendimi geliştirmişim” demenize neden olur. Konfor alanı içerisinde kalmak istemeniz sonucunda ise yıllar boyu aynı yaşam tarzı içerisinde yaşarsınız. Sevmediğiniz işinizde çalışır, bıkmış olduğunuz otobüse biner, görmek istemediğiniz insanları görür, Türkiye’nin bile yüzde 5’ni gezemeden ömrünüzü tüketirsiniz. Sonrasında her sıradan insanın yaptığı gibi hayatı şikayet eder, hayatın sizin yüzünüze gülmediğinden dem vurur durursunuz. Ancak geçmişte paylaşmış olduğum makalemde dediğim gibi sizin şikayetleriniz, canınızın acıması, mızmızlanmanız HAYATIN UMRUNDA DEĞİLDİR . Hayattaki istediklerimiz durması gereken yerde durur, onları gidip oldukları yerden almak bizim görevimizdir. Demek istediğim bu hayatta iki seçeneğimiz var ya konfor alanımız içinde kalıp, aynı hayatı yaşıyacağız, toplumun yüzde 80’lik kısmı gibi hayatın yüzümüze gülmediğinden şikayet edip duracağız ya da konfor alanımızın dışına çıkıp hayatın içerisine gireceğiz ve kendi isteklerimizi gerçekleşmesi için var gücümüzle çalışacağız.

Konfor alanımız her alanda mevcuttur: uyku saatlerimiz, ders çalışma saatlerimiz, sosyal ilişkilerimiz, yürüdüğümüz yol, kısacası aklınıza gelebilecek her alanda kendi konfor alanımızı oluşturur ve bu konfor alanı içerisinde yaşamaya başlarız. Mesela her gün 2 saat ders çalışmak benim konfor alanım iken, her gün 8 saat uyumanız sizin konfor alanınız olabilir. Diyelim ki ben bugün 2 saat yerine 3 saat çalışırsam konfor alanım dışına çıkmış olurum, sen 8 saat yerine 7 saat uyursan kendi konfor alanının dışına çıkmış olursun. Kendi konfor alanlarımızı bulabilmek için kendimizin hangi alanlar da rahat ve güvende olduğuna bakıp bulmamız gerekir. Konfor alanlarımızı bulmalıyız ki ataletten ve monotonluktan kurtulalım ve kendimizi geliştirelim. Sizlere şuan söylediğim ataletten, monotonluktan kurtulmak ve kendimizi geliştirmek gibi kavramlar saçma gelebilir. Ancak zaman ilerledikçe hayatınızda kazanmış olduğunuz başarılarınız sizlere çok büyük rahatlıklar ve mutluluklar getirir.

Mesela tam bir işe başlamaya hazırlanırsınız bir anda zihninize size o işi yaptırmamak için bir sürü düşünce gelir. Bu düşüncelere bahane ismi verilmiştir. Sizler bu düşüncelere uyar hareket etmezseniz konfor alanı içerisinde kalmış olur ve gelişemezsiniz. Konfor alanı içerisinde kalmanız ilkel zihniniz için sevindirici bir haber iken sizleri bekleyen başarılar için üzündürücü bir haberdir. Kısacası konfor alanı içinde kalmak istememizin en büyük sebebi ilkel zihnimizdir. İlkel zihnimizin konfor alanı içerisinde kalmak istemesinin en büyük sebebi ise temel dürtülerimizi dikkate alıp bizi hayatta tutmaya çalışmasıdır. Konfor alanı psikolojisi temelinde yatan gerçeklik, ilkel zihindir.

Hayatımız, her gün aynı işleri yaparak, sabit bir şekilde devam ederken, ilk başlarda her şeyin yolunda olduğunu varsayarız. Ancak gün geçtikçe bu sabit yaşam tarzı bizleri gelişime kapalı, monoton ve sıkıcı bir hayata doğru götürür. Bu yüzden, bizlerin konfor alanı içerisinde yaşamasının en önemli sebebini iyi bilmeli ve iyi anlamalıyız. Bizlerin konfor alanı içerisinde kalmasının en büyük sebebi hakkında, şu gerçeği unutmayın: İlkel zihnimizin bizim kendimizi geliştirmemizle, başarılarımızla, isteklerimizle uzaktan yakından alakası yoktur. O sadece en temel dürtülerimizi dikkate alır; yaşamak, karnımızı doyurmak, soyumuzu devam ettirmek gibi. Bizlerin başarılı bir insan olması, kariyeri, zengin bir hayat yaşamak istemesi, korkularını yenmeye çalışması gibi durumlar ilkel zihnimiz tarafından boşa enerji kaybı olarak algılanır ve sizlerin, ona göre bu tarz boş işlerle uğraşmaması için elinden geleni yapar.

Ruhsal özgürlüğümüzün kapana kısılması neticesinde sevmediğimiz işte çalışır, aynı kıyafetleri giyer, aynı cümleleri kurar ve aynı aynı eylemleri gerçekleştirerekten hayatımızı devam ettiririz. Kısacası konfor alanı nedir? Sorusuna cevap olaraktan konfor alanı, bizim belirli eylemleri sürekli olaraktan yaptığımız ve minimum stres hissettiğimiz rahatlık alanımızdır. Peki bizler, neden konfor alanı içerisinde yaşamak isteriz? Beynimiz ve konfor alanı psikolojisi arasındaki bağlantı nedir?

Günümüz dünyasında bizlerin akvaryumuna, konfor alanı denilmektedir. Bizler konfor alanı ( Rahatlık alanı da denilebilir. ) dediğimiz bu alan içerisinde kendimizi rahat ve güvende hissederiz. Çünkü kullanacağımız yol, yapacağımız iş, bineceğimiz otobüs hatta kuracağımız cümleler bile bellidir. Karşımızda duran hiçbir bilinmemezlik yoktur. Bu yüzden kendimizi rahat hissederiz . Ancak konfor alanı içerisindeki bu rahatlık sonrasında, atalet ve monotonluk tüm hücrelerimize yayılır ve tam anlamı ile kabuğumuz içerisinde yaşamaya başlarız. Sonuç olarak çocukluk evresindeki ruhsal özgürlüğümüz artık kapana kısılmış durumdadır.

Bu evrede bizler fiziksel olmasa da ruhsal anlamda özgürüzdür. Bu ruhsal anlamdaki özgürlüğümüz, yaşımız ilerledikçe azalır. Artık istediğimiz gibi davranamaz istediğimiz gibi konuşamayız. Öyle noktaya geliriz ki hayatımız iş – ev veya okul – iş olur. Hayatımızı görünmeyen duvarlar ile çevreler ve bu görünmez duvarların arasında yaşarız. Tıpkı akvaryuma kapatılmış bir balık gibi. Oysa ki bizler, akvaryumda değil okyanusta yaşamaktayız.

Dünya hayatında insan doğar, büyür ve ölür. Bu döngü hayatın yasasıdır. Dünyaya  gözlerimizi ilk açtığımızda  bilinçli zihnimizin hiçbir şeyden haberi yoktur. Kim olduğumuzu, ailemizi, çevremizi, doğayı kısacası hiçbir bilgiyi bilemeyiz. Zaman ilerleyip, yaşımız büyüdükçe kendimizi, ailemizi, doğayı tanımaya başlarız ve korkusuzca, risk nedir? Bilmeden istediğimiz davranışı istediğimiz yerde sergileriz.

Bu konu hakkında şunu bilmelisiniz ki bir hedefe ulaşmak için sosyal hayatınızdan ödün vermek, yani asosyal bir hayatı tercih etmek sizin sosyal yeteneklerinizin olmadığı anlamına gelmez. Sadece var olan enerjinizi ve zamanınızı sosyalleşmek yerine, geleceğinize yatırım yaptığınız anlamına gelir. Bunda da korkulacak, utanılacak bir durum yoktur. Zaten  zaman ve enerjiyi çalışmaya aktarmak bakımından başarıya ulaşmanın önemli bir bir koşulu da “asosyal” bir hayatı tercih etmektir. Nitekim başarılı insanlar  başarıya ulaşmak için hayatlarının belirli dönemlerinde asosyal bir hayatı doğal olarak dan tercih etmiştir. Öyle ki girişimci sayfalarında örnekleri gösterilen o Steve Jobs, Elon Musk ve diğerleri ulaştıkları noktalara, Starbucks’ta her gün kahve içerek  ulaşmamışlardır. Çalışarak, mücadele ederek ve en önemlisi de bazı fedakarlıklar yaparak ulaşmışlardır. Bu fedakarlıkların en başında da sosyal hayatları vardır. Başarı için sosyal hayatınızdan feda etmesini bilin ve “asosyal” olmaktan korkmayın. Nitekim başarıya ulaşmış birçok insan, zamanlarında doğal olarak dan “asosyal” bir yaşantıyı tercih etmişlerdir ve bu tercihleri onların başarıya ulaşmalarını sağlamıştır.

Hayat içerisinde bir hedefe ulaşmak, başarılı olmak için bazı fedakarlıkları göz önünü almalıyız. Nitekim sevgili dostlar, bizlerin zaman ve enerjisi oldukça kısıtlıdır. Eğer bu kısıtlı olan zaman ve enerjimizi hedefimiz doğrultusunda kullanmazsak, başarı gelmez. Bu noktada, başarı için sosyal hayatımızdan ödün vermek, fedakarlık yapmak bizim için oldukça karlıdır. Çünkü sosyal hayatımız, farkında olmasak da en çok zamanımızı ve enerjimizi öldüren aktiviteleri kapsar. Mesela her gün arkadaşlarınızla kafelere gitmek ve orada ortalama 3 saatinizi geçirmek. Sadece sürekli olarak yaptığınız bu aktivite bile sizin ayda 90 saatinizi çöp eder. Bu yüzden başarıya ulaşmak için, sosyal hayattan ödün vermek oldukça önemlidir. Ancak günümüz dünyasında, birçok insan sosyal hayatından ödün vermemektedir. Çünkü dışarıya “asosyal” olarak gözükmekten korkmaktadır.

Sevgili dostlar bir hedef doğrultusunda mücadele ediyorsanız, kendi hayatınızı boş hayatlarla kıyaslamayın; çünkü bunu yaparsanız, yüksek ihtimalle “hayatı yaşayamıyorum, çok çalışıyorum” triplerine girer ve mücadelenizden vazgeçebilirsiniz; ancak kendinizi dolu hayatlarla kıyaslarsanız, “benim yaptıklarım ne ki?” dersiniz ve daha fazla çalışmak için gayret sarf eder, bedel ödeme olgusunu içselleştirirsiniz.

İşte bu noktada bir hedef doğrultusunda çalışan insan, kendi hayatını bu insanlarla kıyaslarsa  “Ben burada çalışıyorken, insanlar ne güzel dışarıda eğleniyor, ben ise yoruluyorum” triplerine girerse hayatı yaşayamadığı sorunu ile karşı karşıya kalır. Ancak bu  çok yanlış bir bakış açısıdır. Çünkü sizler, hayatı yaşamamayı değil, geleceğinize yatırım yapmayı  tercih ediyorsunuz. Arada ince bir çizgi var. İşte bu ince çizgiyi fark etmek çok önemlidir. Eğer siz  mücadele eden bir insan olarak kendinizi boş tayfa ile kıyaslarsanız “çok çalıştığınızı, bu yüzden hayatı kaçırdığınızı” düşünürsünüz. Ancak sevgili dostlar bu gerçeği yansıtmaz.

Mücadeleci insanın, “hayatı yaşayamadığını” düşünmesinin ve bu şekilde bir sorunla karşı karşıya kalmasının en önemli nedeni kendi hayatını boş insanların, yani hayatta hiçbir amacı olmayan insanların hayatları ile kıyaslamasıdır. Nitekim amacı olmayan kesimin çalışmak için de bir amaçları olmadığı için vakitlerini genelde kendi zevklerine ayırırlar ve dışarıya bunu lanse ederler. Mesela gün içerisinde gittikleri 3 farklı cafenin fotoğrafını paylaşırlar. ( Tam zamanlı işsizler )

Peki nedir bu sorun? Bu sorun “çalışmaktan ötürü hayatı yaşayamadığını düşünme sorunu“dur. Nitekim kazanmak için bir hedef doğrultusunda mücadele eden insanlar, zamanlarının büyük çoğunluğunu çalışarak geçirirler ve bu çalışmalarından ötürü birçok zevklerinden, eğlencelerinden vazgeçerler. İşte bu vazgeçişten sonra bu insanlarda, belirli bir zamandan sonra bazı yanlış bakış açıları yüzünden “hayatı kaçırıyorum, hayatı yaşayamıyorum” hissi, düşüncesi ortaya çıkar ve kişi farkında olmasa bile büyük bir sorunla karşı karşıya kalır. Çünkü bu şekilde düşünmek kişinin artık istekli bir şekilde çalışmasını engeller, iş üzerindeki odak noktasını dağıtır, daha da ilerisinde mücadelesinden vazgeçmesine bile neden olabilir. Bu sebepten ötürüdür ki bu soruna karşı doğru bir bakış açısı ile yaklaşılması gerekir. Ancak ilk başta böyle bir sorunun neden ortaya çıktığını anlayalım.

Hayatın içerisine giren ve  “kazanmanın” önemini anlayan insanlar,  kazanmak için bir hedef doğrultusunda ilerler. Mücadele ederler. Bu insanlar için bir hedef doğrultusunda mücadele etmek, çalışmak hayatlarının ana eylemlerinin bir tanesidir; çünkü istedikleri hayatı yaşayabilmeleri için, hayallerini gerçekleştirebilmek için kazanmaları gerektiğini bilincine erişmişlerdir ve kazanmak için de mücadele etmeleri, çalışmaları gerektiğini bilirler. Ancak bu insanlar, kazanmak için verdikleri mücadelede yanlış bir bakış açısı yüzünden bir sorunla karşılaşırlar. Eğer bu soruna karşı, doğru bir bakış açısı ile yaklaşmazlar ise kazanmak için vermiş oldukları mücadeleden vazgeçme noktasına gelebilirler.

İşte bu yüzden, ilişkilerinizde gerçekleştirmiş olduğunuz sohbetlerde, karşı tarafa “bir şeyler anlatmaya çalışmaktan” ziyade işin eğlencesinde olmak oldukça mantıklı bir tercihtir. Eğer siz sohbetlerinizde işin eğlencesinde olursanız, yani umursamaz bir tutum içerisinde olup, karşıdaki insanla şakalaşırsanız (Tabii dozunda) gülerseniz emin olun ki kendinizi daha huzurlu hissedersiniz. Çünkü artık otomatik olarak dan “insanlar beni dinlemiyor, insanlar beni anlamıyor” gibi şikayetlerden kurtulur ve diğer insanlardan bir beklenti içerisine girmezsiniz. Bu size daha huzurlu hissettirir…

Hayatınız içerisinde sürekli var olan ve sürekli var olmaya devam edecek olan sohbet etme eylemi üzerine size söyleyeceğim en önemli şey “Sohbetlerinizde eğlenmenize bakmanız” olacaktır. Bu tavsiyem hem yeni tanıştığınız insanlar için geçerlidir hem de yıllardır hayatınızda olan insanlar ile sohbetlerinizde geçerlidir. Çünkü şunu bilin ki sevgili dostlar, sohbetlerinizde “kendinizi kanıtlamaya çalışmanız, hayatı şikayet etmeniz, sitem etmeniz, büyük hedeflerinizden bahsetmeniz” karşıdaki insanlar tarafından genellikle merak edilmeyecek ve dinlenmeyecektir. Dinlenilse bile “Hmm iyiymiş veya ‘senin adına üzüldüm” denilecek ve sohbet orada kapatılacaktır.

Sohbet esnasında dinleyici konumundaysanız, karşınızdaki insanın gözlerinin içine bakın ve ara ara başınızı onaylar bir şekilde yukarıdan aşağıya doğru sallayın. Bu beden dili hareketi “Ben seni dinliyorum, söylediklerine değer veriyorum, senin görüşlerine açığım” anlamına gelir. Etkili bir iletişimde olmazsa olmaz olan bu davranışı ilişkilerinizde mutlaka uygulayın. Bu davranışı sergilemeniz neticesinde karşınızdaki insan kendisini değerli hisseder ve aynı tepkiyi size de verir. Yani siz konuşmaya başlayınca o da sizi etkili bir şekilde dinlemeye başlayacaktır.

Samimi diye tabir ettiğimiz insanların en belirgin ortak özellikleri arasında “kendileri ile barışık olmaları” yatmaktadır. Ve zaten onları samimi yapan özellik de budur. Nitekim bu insanlar kendileri ile barışık oldukları için ve bu doğrultuda dışarıdan herhangi bir değer aramadıkları için sohbetlerinde dışarıya  kendilerini kanıtlama ihtiyacı hissetmezler, oldukları gibi davranırlar ve neticede diğer insanlar bu kişinin yaydığı bu enerjiyi algılarlar ve ona doğru çekilmeye başlarlar. İşte bu yüzden ilişkilerinizde samimi olmanız oldukça önemlidir. Emin olun ki sergilediğiniz samimiyetsiz davranışlar ve samimiyetsiz cümleler insanlar tarafından direk olarak dan algılanır, bunu kokusunu alırlar ve size karşı olumsuz bir bakış açısına sahip olurlar.

Unutmayın ki sohbet esnasında karşınızdaki kişinin sizin şikayetlerinize tahammül sınırı oldukça kısıtlıdır. Orada sizi dinleyebilir, size teselli verebilir ancak sonra sizinle tekrar görüşmemek için de elinden geleni yapabilir. Bu yüzden sohbetlerinizde hayatınızdan şikayet etmekten vazgeçin !

Hayatı Şikayet Etmeyin: İkili sohbetlerde insanı en çok sıkan ve yoran karşınızdaki kişinin sürekli olarak hayatı şikayet etmesidir. Buradaki şikayet iş yerindeki patrona olabilir, parasızlık olabilir veya herhangi başka bir şeye olabilir. Ancak burada önemli olan, sizin zorunuza giden, gerçekten sitem etmek istediğiniz olayların karşınızdaki insanın umurunda dahi olmamasıdır. Mesela patronunuzla kavga mı ettiniz? Ve gerçekten sinirli misiniz? Emin olun karşınızdaki insan yeni tanıştığınız bir insansa bu onun umurunda dahi değil. Çünkü karşınızdaki insan sizin yaşadığınız olayı yaşamadı, sizin o an ki üzüntünüzü veya sinirinizi anlamıyor. Aynı zamanda size karşı herhangi bir olumlu duygu da beslemediği için sizin şikayetleriniz, sitem etmeniz karşı tarafı sadece sıkar.

Özgüveni yüksek bir insan, kendisini karşıdaki insana kanıtlama ihtiyacı hissetmez. Böyle bir derdi yoktur. Yaslanır koltuğunu rahat bir şekilde eğlencesine bakar. Hatta yeri gelir kendisiyle bile dalga geçebilir. Bu doğrultuda sohbetlerinizde kendinizi karşınızdaki insana kesinlikle kanıtlamaya çalışmayın. Bu özgüvensizlik işaretidir ve iticidir.

Genellikle insanların, sohbet esnasında karşıdaki insana kendilerini bu tarz cümleler ile kanıtlamaya çalışmalarının nedeni “karşıdaki kişiyi etkilemek istemelerinden” kaynaklanır. Peki karşıdaki kişi, bu enerjiyi algılamaz mı? Tabi ki de algılar ve neticesinde kendisini kanıtlamak isteyen kişiye karşı olumsuz bir bakış açısına sahip olur. Çünkü karşıdaki kişi onu etkileyeme çalışarak dan kendisini ondan daha güçsüz gördüğünü kabul ediyor. Bu tamamen özgüvensizlik işaretidir.

Karşınızdaki Kişiye Kendinizi Kanıtlamaya Çalışmayın: Sohbet esnasında yapılan en büyük hatalardan bir tanesi de kişinin kendi hayatını karşıdaki insana kanıtlamaya çalışmasıdır. Genel olarak dan bu hata uygulamada şu tarz cümleler ile kendisini belli eder;

  • Benim şu kadar param var
  • Şu kadar dil biliyorum
  • Ben şöyle bir insanım
  • Şunu yaparım
  • Bunu yaparım
  • Benim hedeflerim büyük  ve buna benzer bir dünya saçmalık.
Mesela, karşınızdaki insan, hedefine ulaşmak için size günde 10 saat çalıştığından mı bahsediyor? O zaman şu şekilde bir yorum da bulanabilirsiniz “Anladığım kadarıyla sen gerçekten çalışkan bir insansın, güzel bir özellik bu” deyip çalışkan olmanın neden önemli olduğundan bahsetmek için hem sohbeti siz devralırsınız hem de karşınızdaki kişiyi sizi dinlemesi için meyilli hale getirirsiniz. Çünkü onu az önce bulunduğunuz küçük iltifat sayesinde mutlu ettiniz ve size daha samimi bakmasını sağladınız. Bu durum onu sizi dinlemeye teşvik eder. Burada şu önemli gerçeği tekrarlamak istiyorum; “Her insanda benlik duygusu vardır ve her insan benliğinin, yani kendisinin gerçek anlamda övülmesinden mutluluk duyar ve kendisinin eleştirilmesinden ne kadar yapıcı olsa da nefret eder.” İşte bu yüzden ilişkilerinizde, özellikle yeni tanıştığınız insanlar ile yaptığınız sohbetlerde karşınızdaki kişiye iltifat edin. Tabi bunu yaparken, yukarıda dediğim gibi “onun kendisi adına bahsettiği bir olay üzerinden, iltifat edilecek bir özelliğini yakalayın ve iltifatı yapın.” Diğer türlü yaptığınız iltifatlar samimi olmaz.
Sohbet Esnasında Karşınızdaki İnsanı Övün: “Karşınızdaki insanı övün” tavsiyemden kastım durduk yere, ortada hiçbir şey yokken “sen ne kadar iyi bir insansın veya sen ne kadar zekisin, akıllısın, güzelsin, yakışıklısın” demek değildir. Karşınızdaki insanı övmenizden kastım onun kendisi ile ilgili anlattığı bir olaydan, gerçek anlamda takdir edilecek bir özelliğini fark etmeniz ve bunu samimi bir şekilde dile getirmenizdir.
Bu yüzden sohbetinizde genel olarak dan dinleyen taraf da olun. Bu şekilde yaparsanız sorularınızla ve kısa görüşlerinizle birlikte sohbeti yöneten kişi konumunda olan siz olursunuz. Ve en önemlisi de karşınızdaki insan size kendisini açtığı için ve karşısında gerçek anlamda kendisini dinleyen birisini fark ettiği için sizinle tekrardan görüşme eğiliminde olur. Yeni tanıştığınız insanlarda bu kurala dikkat edin.
Sohbet Esnasında %60 Karşınızdaki Kişi Konuşsun: Sohbet etmeye dair bilmeniz gereken en önemli kural belki de budur. Çünkü sevgili dostlar bilmelisiniz ki sohbet ettiğiniz insan sizin bir hayranınız değilse veya siz, mevki olarak dan o insandan üstün değilseniz ( kariyer olarak veya o kişinin sahip olmak istediği bir sıfata sahip olarak ) bilin ki karşınızdaki insan sizin hayatınızı, yaptığınız işleri dinlemeye pek fazla meyilli olmaz. Nitekim her insanda bir benlik duygusu vardır ve siz karşınızdaki insana sadece “ben, ben, ben” derseniz gerçek anlamda karşınızdaki insanı yorarsınız. Tabi bu arada siz bir sohbete başladığınızda ve 1 saatin 50 dakikası konuşunca karşınızdaki insan sizi dinleyebilir, hatta yüzünüze bile gülümseyebilir. Ancak içinden “ahh şurdan bi ayrılabilsem” diye geçirir. Emin olun. Sonrasında sizinle tekrardan iletişime geçmemek için ellerinden geleni yapar.
Sohbet etme konusu, aslında üzerine bir kitap yazılabilecek kadar değerli bir konu. Nitekim sohbet etme eylemi, hayatımızda insan kazanmamıza veya insan kaybetmemize neden olacak olan bir eylemdir. Hayatımızda her an vardır ve var olmaya devam edecektir. Eğer nasıl sohbet edilir? Sohbet etmenin kuralları nedir? gibi soruların cevaplarını bilemiyorsak, ilişkilerimizde karşı tarafı sıkan, “off o da çok kafa açıyor” diye tabir edilen ve en önemlisi de hayatımız boyunca kullandığımız yanlış iletişim biçimi yüzünden sürekli insan kaybeden bir kişi olabiliriz. Bu doğrultuda sohbet etme eylemine dair kuralları iyi bilmeli ve uygulamada iyi gerçekleştirmeliyiz. Peki sohbet etmenin kuralları nelerdir?

Ayak hareketleri genellikle beden dili dışavurumları kapsamında incelenmektedir. Yani ayaklar ile genel olarak dışarıya belirli mesajlar göndeririz. Mesela ayaklarımızın gitmek istediğimiz yeri göstermesi gibi.  Ayaklar konusunda dikkat etmeniz gereken nokta: Heyecanlandığınız anlarda, vücut ağırlığınızı bir ayaktan diğer ayağa aktarmamanız olmalıdır. Nitekim vücut ağırlığınızı bir ayaktan diğer ayağınıza aktardığınızda, bariz bir şekilde karşı taraf karşısında heyecanlandığınızı belli ediyorsunuz. Bu ilk izlenim için iyi değil.

Etkili bir beden dili için ellerin kullanımı çok ama çok önemlidir . İlk olarak karşınızdaki insan, sizin hakkınızdaki görüşlerini, tokalaşmanızdan itibaren oluşturmaya başlar. Nitekim zayıf ve eli kavramayan bir tokalaşma özgüvensizliği işaret ederken, Güçlü bir tokalaşma özgüveni işaret eder. Ayrıca eller konusunda bir diğer önemli husus da heyecanlanılan anlarda, ellerin gereksiz yere oynatılmaya başlanmasıdır. Bu olay genellikle, otoriter insanların yanında olur. Ancak bu davranış da dışarıdan bakıldığında hoş gözükmez. Bu yüzden etkili beden dili izlenimi için ellerin kullanımı oldukça önemlidir.

Başın çeşitli duruş biçimleri iletişim sürecince iletişimin içeriğini etkin olarak belirleme ve aktarma gücüne sahiptir. Yüzün iletişimde bulunulan kişiye döndürülmesi, konuşulan ya da dinlenen kişiye karşı açık bir merkezin oluşturulması anlamına gelir. Ayrıca yüzün iletişimde bulunulan kişiye döndürülmesi samimiyetinde başlangıcıdır. Sohbet esnasında dinleyici konumundaysanız, karşınızdaki insanın gözlerinin içine bakın ve ara ara başınızı onaylar bir şekilde yukarıdan aşağıya doğru sallayın. Bu beden dili hareketi “Ben seni dinliyorum, söylediklerine değer veriyorum, senin görüşlerine açığım” anlamına gelir. Etkili bir iletişimde olmazsa olmaz olan bu davranışı ilişkilerinizde mutlaka uygulayın. Bu davranışı sergilemeniz neticesinde karşınızdaki insan kendisini değerli hisseder ve aynı tepkiyi size de verir. Yani siz konuşmaya başlayınca o da sizi etkili bir şekilde dinlemeye başlayacaktır.

Sosyal ilişkilerde, beden dilini etkili kullanmanın ilk adımı gözlerden geçer. Nitekim gözler, ilişkilerimizde içimizi yansıtan bir ayna görevi görür. Göz hareketlerimiz ile karşımızdaki insana farkında olmadan ve dürüst bir şekilde duygularımızı aktarırız. Aktardığımız duyguları karşımızdaki insan, bir his olarak algılar. Kısacası gözlerin, beden dilinde çok büyük anlamları vardır.  Bu yüzden, ikili veya daha fazla kişi ile dönen sohbetlerinizde karşı tarafla mutlaka göz teması kurun. İster anlatıcı tarafta olun, ister dinleyici tarafta olun fark etmez. Sohbet esnasında daima  göz teması kurun. Ayrıca  insanlar ile göz teması kurmak sizin özgüvenli olduğunuzu işaret eder. Gözleri kaçırmak ise güvensizliğin işaretidir.
Araştırmalar gösteriyor ki : İletişimde beden dili % 60 ses tonu % 30 kelimeler % 10 önem taşır. Beden dili neden önemlidir? Sorusunun ilk başlığında “Karşı tarafın beden dilinden gelen mesajlar dürüst olduğu için beden dili önemlidir.” noktasına değinmiştik. Şimdi ise beden dilinin önemi konusuna, karşı tarafa vereceğimiz mesaj üzerinden değerlendirelim. Araştırmalar göstermektedir ki iletişimde en önemli unsur vücut dilidir. Bu şu anlama gelmektedir: İnsanlar söylediklerimizi değerlendirirken veya bizim hakkımızda bir görüşe sahip olacakları zaman, büyük oranda beden dilimizden etkilenirler. Mesela davranışları özgüvensiz olan bir insanı, bilinçaltı düzeyde özgüvensiz olarak kabul edersiniz. O insanın size gelip “Ben özgüvenli bir insanım” demesi, sizin o kişi hakkındaki görüşlerinizi değiştirmez; çünkü bizi etkileyen en önemli unsur, vücut dilidir. Bu yüzden karşı tarafa etkili, bir izlenim bırakmak ve mesajı net vermek için beden dilinizi etkili kullanmalısınız.
Bu alt başlığı açmamın sebebi “Sen beni hiç aramıyorsun? Ayıp yaptığın!” cümlesinin bizim toplumumuzda çok  kullanılıyor olmasındandır. Toplumumuzdaki insanlar bu cümle ile  karşı tarafın sempatisini kazandıklarını düşünürler; ancak gerçekler, bu şekilde değildir. Gerçekler: Sizi pek de fazla umursamayan bir insanın daha da fazla umursamamasına yol açar.  Bu yüzden çevrenizle iletişime girmeden önce  çevrenizdeki insanların davranışlarını, beden dillerini izleyin ve sonrasında aldığınız mesaja göre adım atın. Sosyal ilişkilerinizde bu sizin için daha faydalı olacaktır.

Bu cümle sizlere tanıdık geldi mi? Hani uzun zamandır bir arkadaşınızla görüşmüyorsunuzdur ve ilk telefon görüşmenizde, ilk olarak bu cümleleri duyarsınız veya  siz söylersiniz. Bu cümleleri söyleyen sizseniz, insan davranışlarını okuyamıyorsunuzdur. Nitekim bir insan sizi arayıp sormuyorsa, sizi umursamıyordur. Yani size pek de fazla değer vermiyordur. Bunu anlayın ve karşıdaki insana bu tarz cümleler kurmaktan vazgeçin. Siz karşınızdaki insana “Beni neden aramıyorsun?” diye sorduğunuzda, size gerçek cevabı vermeyecek; işlerim vardı vs. tarzında cümleler söyleyecektir. Hem  bu tarz bir cümle ile karşı tarafın canını daha fazla sıkacaksınız. Nitekim onu gereksiz yere bahane üretmeye zorluyorsunuz.

.Toplum içerisindeki bazı insanların beden dili hakkında gerçekleri bilmemesi, onların çok basit olaylarda bile yanlış adım atmalarına neden olmaktadır. Aşağıda verdiğim örnekte mesela kişi diyor ki ; “Abi kız bana beni sevdiğini söylüyor ama hiç mesaj atmıyor, konuşmak için çaba göstermiyor” diyor. Acaba kız beni seviyor mu? sorusunu kafasına takıyor ve kendisine boş yere stres oluşturuyor. Ancak insanlar “Sözlü iletişimde yalan olabilir; ama sözsüz iletişimde yalan olmaz.” gerçeğinin farkında olsalar, kafalarına bu tarz soruları takmayacaklardır. Direkt olarak davranışları gözlemlemeye başlayacaklar ve gerçeği fark edeceklerdir.

Biz insanlar olarak duygu odaklıyızdır. Yani, korku duyduğumuzda kaçmak, sevmediğimizde ilgilenmemek, nefret ettiğimizde saldırganlaşmak vb. Durumlar bizim doğamızda var. Çoğu zaman mantığımıza göre değil de duygularımıza göre hareket ederiz. Bu yüzden beden dili, çok güvenilir bir iletişim aracıdır. Nitekim duygu ve vücut hareketlerimiz doğru orantılıdır. Bu gerçeği kabullenmeniz halinde, iletişimde karşı tarafın size karşı olan düşüncelerini ve duygularını çok daha iyi anlamaya başlarsınız. Bu durum da sizin, sosyal ilişkilerinizde doğru adımlar atmanıza yardımcı olur. Mesela siz karşınızdaki insanın size karşı sergilediği beden dili hareketlerini ve anlamlarını öğrenince, nasıl doğru tepki vereceğinizi bilirsiniz.

Eğer bir kişi ile ilişki yaşamaya başladıysanız ve karşınızdaki insan size “Seni çok seviyorum, seni özlüyorum, sen benim için değerlisin.” tarzında cümleler kurmasına rağmen; sizinle buluşmayı erteliyorsa, mesajlarınıza 2-3 saatte bir cevap veriyorsa, sizinle görüşmek için bir çaba içerisinde değilse, o zaman anlayın ki  o kişi sizi sevmiyordur. Bakın bu durum çok açık ve nettir. Çoğu insan bu ve buna benzeri durumları anlamaz; çünkü karşısındaki insanı, sözleri ile değerlendirir. Bu çok büyük bir hatadır.
Sosyal ilişkilerinizde çevrenizdeki insanların sizin hakkınızdaki, düşüncelerini ve duygularını öğrenmek istiyorsanız, yapmanız gereken tek şey, çevrenizdeki insanların size karşı davranışlarını incelemek olmalıdır. Bakın burada sadece davranışlarını inceleyin diyorum, sözlü olarak söylediklerini dikkate almayın. Nitekim çoğu insan yalan söyler; ancak davranışları asla yalan söylemez.

Bu yüzden, sosyal ilişkilerimizde, anlatmak istediklerimizi daha etkili bir şekilde anlatmak, etkili iletişim becerilerini kazanmak ve  karşı tarafın  gönderdiği mesajı daha iyi anlamak için beden dili konusunda bilgi sahibi olmalıyız. Nitekim beden dili kurallarına değer verdikçe ve anladıkça, sosyal ilişkilerimizde daha yapıcı olmaya başlarız.

Peki siz böyle bir durumda arkadaşınızın size yalan söylediğini nasıl hissettiniz? Tabi ki de arkadaşınızın vücut dili ve ses tonundan. Ses tonu her ne kadar sözel iletişim şekline girse de, iletişimi bir bütün olarak düşündüğümüzde ses tonu, iletişimin en önemli unsurlarından bir tanesidir. Ancak ses tonu, iletişimde beden dili kadar önemli değildir Nitekim, vücut dili sayesinde, söz kullanmadan karşı tarafa duygularımızın, düşüncelerimizin bir çoğunu aktarırız . Mesela sevmediğiniz, olumsuz duygular hissettiğiniz bir insan ile aynı ortama girince, yüzünüzün asık olması, ayaklarınızın o insandan farklı yönü göstermesi, iki kolunuzun kenetlenmiş halde olması, açık bir şekilde karşı tarafla ilgilenmediğinizi, o insanı sevmediğinizi gösterir. Eğer karşınızdaki insan, beden dili okuma teknikleri konusuna biraz hakimse sizin açık bir şekilde onunla ilgilenmediğinizi anlar.

Beden dili mesajlarını, bilinçaltı zihnimizde algılar ve anlamlaştırırız. Bu durum daha çok içimize bir his olarak doğar. Bu hislerin çoğu zaman farkında oluruz. Mesela bir arkadaşınızın size yalan söylediğini hissettiğinizde ve bu durumu ona belli etmek istemediğinizde anında sözel olarak “Hmm anladım, tamam sorun yok” gibi cümleler ile durumu kapatmaya çalışırsınız. Siz böyle bir durumda, o kişinin yalan söylediğini anlarsınız; ancak onu kırmamak için “Tamam sorun yok. ” gibi cümleler ile durumu kapatırsınız.

Beden dili, canlı bir varlığın mimikleriyle, jestleriyle ve vücut hareketleri ile gerçekleştirdiği sözel olmayan iletişim biçimidir. Beden dili nedir? sorusunun tanımı bu şekildedir. Bu iletişim şekli, sözel iletişim şekline göre bizlere çok daha fazla dürüst mesajlar gönderir. Nitekim sözel iletişim şeklinde, ağzımızdan çıkacak olan cümleleri kontrol edebilme gücümüz vardır; ancak sözsüz iletişim şeklinde dışarıya verdiğimiz mesajları çoğu zaman kontrol edemeyiz.
Öz eleştiri yaparken birinci önceliğimiz daha yapıcı kararlar alıp gelişimimizi sağlamaktır. Öz eleştiri yaparken ki amacımız geçmişte yapmış olduğumuz hatalara karşı ahlanıp vahlanıp, kendimize sitem etmek değildir! Bu yüzden hayatınıza dair herhangi bir öz eleştiri yapacağınız zaman öz eleştirinizi dozunda yapın, yani duygularınızı pek fazla işin içerisine katmayın. Çünkü emin olun ki hissedebileceğiniz o pişmanlık duygusunun veya herhangi bir duygunun sizlere hiçbir faydası olmayacaktır. Sadece o anda modunuzu düşürecektir o kadar. Bu doğrultuda sizlere tavsiyem özeleştiri yapacağınız zaman kendi eksikliklerinizi, noksanlıklarınızı görün bunları gerekirse bir kağıda not edin. Ancak ve ancak hissedebileceğiniz o duygulara kapılmayan “geçmişte kaldı” telkinini kendinize verin ve alacağınızı alıp yolunuza devam edin.
Kendinizi eleştirmek ile kendinize hakaret etmek arasında büyük bir fark vardır. Kendinize hakaret etmek sizin psikolojinize zarar verecek iken öz eleştiri yapmak daha yapıcı kararlar almanızı sağlar. Mesela “ben aptalım” demek bir özeleştiri değildir. Bu tamamen sizin özgüveninize zarar verecek olan kendinize yapmış olduğunuz bir hakarettir. Bunun size hiçbir faydası olmaz. Ancak “ben şurada şu eylemi gerçekleştirerekten hata yaptım, aslında doğru olan şunu yapmamdı” demek ve kendi yanlışlığınızı görmek bir öz eleştiridir ve bu öz eleştiri sizin daha yapıcı kararlar almanızı sağlar.
Bazı konulardaki eksikliklerinizi, noksanlarınızı veya geçmişte yapmış olduğunuz hataları anlamak ve bu konuda kendinize dair bir yorumda bulunmak için ilk başta kendinize zaman ayırmalısınız. Biz insanların aslında en çok yapmadığı şey kendimize zaman ayırmaktır. Burada kendimize zaman ayırmak kavramından kastım gerçekten kendinize zaman ayırmak! Yani öyle bir elinizde telefon, karşınızda televizyon ile kendinize zaman ayırmış olmuyorsunuz. Kendinize gerçekten zaman ayırmak için tüm dış uyaranlardan uzaklaşmanız, hatta elinize bir kağıt kalem alıp hayatınızın gidişatını sorgulamanız gerekir. Hayatım nereye gidiyor? Doğru mu yapıyorum? Yaptığım yanlışlar neler? Almış kararlar doğru mu? diye sorgulamanız lazım. İşte ayda bir kerede olsa bunu yapabiliyorsanız siz gerçekten kendinize zaman ayırıyorsunuz demektir ve bu şekilde yaparaktan, kendinize bu ve benzeri soruları soraraktan özeleştirinin de kapılarını açıyorsunuz ki zaten bizim amacımızda bunu yapabilmektir. 
Öz eleştiri, en temel düzeyde “Ben zamanında şurada şu hatayı yaptım, şu yanlış kararı aldım” diyebilmek ve sizlere acı verecek olan bazı gerçekleri kabul etmektir. 
Öz eleştiriye örnek vermem gerekirse mesela  bir kişinin zamanında belirli korkuları  yüzünden harekete geçememesi, bu doğrultuda bazı hayatının fırsatlarını kaçırması ve “zamanında sadece şu korkumdan ötürü şu başarıyı kaybettim” demesi öz eleştiriye çok güzel bir örnektir. Bu özeleştiri kişiye acı verir ancak bir o kadar da “korku duygusuna kapılıp harekete edememesi halinde ise neler kaybedeceğini” öğretir ve neticesinde kişi bilinçlenir. Artık korkularını hissettiği durumlarda daha yapıcı kararlar alıp, korku duygusuna rağmen harekete geçer. En nihayetinde ise artık hayatında daha başarılı olur. 

İşte kişi, özeleştiri yapmayaraktan kendi başarısızlığını hayatın ve diğer insanların üzerine yıkaraktan aslında kendi başarısının, gelişiminin önünde duran asıl gerçekleri görememektedir. Göremediği için de hiçbir konuda gelişim gösterememektedir. Nitekim bir kişinin bir konu da gelişim göstermeye başlayabilmesi için en temel düzeyde kendisinde olan eksiklikleri fark etmesi gerekmektedir. Eğer kişi kendisinde olan eksiklikleri fark edemez ise nasıl kendisini geliştirebilecek ki? Daha doğrusu neden kendisini geliştirmek için uğraşsın ki? Çünkü zaten kendince tamdır. 

Nitekim bir kişiye gerçek anlamda ailesi destek vermemiş olabilir, bazı insanlar onun zamanını çalmış olabilir ancak ve ancak bu gibi etkenler kişinin başarısız olmasındaki asıl nedenler değildir. Kişinin başarısız olmasındaki asıl nedenler mesela öz disiplin eksiliğidir, erteleme hastalığına sahip olmasıdır, anı yaşama saçmalığına kapılmasıdır. Ve bunun gibi birçok şeylere kapılıp gitmesidir.

Peki özeleştiri yapmayaraktan neyi kaybederiz?
İlk olaraktan şunu söyleyeyim ki hayatımız içerisindeki karşılaştığımız sonuçların neticesinde özeleştiri yapmamanın tam tersi, yani zıt durumu hayatı şikayet etmektir. (Bkz: hayatı şikayet eden insanın anotomisi) Yani kendimizde hiçbir kusur bulmamak, hata aramamak veya nerede yanlış adım attığımızı sorgulamamaktır.
Bir insan aslında hayatı şikayet etmeyi tercih ederek kendi omuzlarındaki yükü çok kolay bir şekilde atmayı tercih etmektedir. Mesela 30 yaşına gelmiş ancak hiçbir başarı elde edememiş bir insanın “bana ailem hiçbir zaman destek vermedi, bana şu destek vermedi, bu destek vermedi, insanlar hep benim zamanımı çaldı” gibi şeyler demesi kendi başarısızlığını diğer insanların veya diğer faktörlerin üzerine yıkıp tamamen kendini rahatlatmaya çalışması buna en güzel bir örnektir.
Öz eleştiri (kendini eleştirmek), birçok insanın hayat içerisinde yapmadığı, yapmak istemediği bir eylemdir. Hayat içerisinde çok az kişi öz eleştiri yapabilir. Yani gerçekleştirmiş olduğu eylemlerde yaptığı hataları veya almış olduğu yanlış kararları kendisine dile getirebilir. Nitekim özeleştiri yapmak bizlere en temel düzeyde acı verir ve bizler daima acıdan kaçarız. Bu bizim doğamızda var olan bir durumdur. Mesela arızalı bir dişimiz vardır, o dişimiz sürekli olaraktan ağrır, oradaki dişi çektirsek bir daha diş ağrısı yaşamayacağımızı biliriz; ancak bir türlü doktora gidip de dişimizi çektiremeyiz; çünkü dişimiz çekilirken yaşayacağımız acının yaşadığımız diş ağrısından daha büyük olacağını düşünürüz ve neticesinde kronik bir şekilde diş ağrısı çekmeye razı oluruz. İşte aynı şuanda paylaştığım diş örneğinde olduğu gibi öz eleştiri yapmak da bizlere ruhen bir acı verir ve bizlerde bu acıyı yaşamamak için öz eleştiri yapmaktan sürekli olarak kaçarız.

Kavgaya neden olan etken genellikle eşlerin birbiriyle kurduğu iletişim şeklidir. Tartışma sırasında sert olmak, eşinizi eleştirmek ve aşağılamak saldırgan tutumun en önemli göstergeleri. Tartışmada ve sonrasında birbirinize karşı samimi olun, ilgi gösterin, espri yapın ve özür dileyin. Bunlar etkili telafi yollarıdır.

Tartışma sırasında ağza alınmayacak kelimeler sarf etmiş, karşı tarafı kırmış olabilirsiniz. Tartıştığınız kişiyle bir daha görüşmek istiyorsanız öfke anında sarf ettiğiniz sözler için özür dileyin. Niyetinizin kötü olmadığını açıklayın.
Bir hatayı iki defa tekrar etmeyen en mükemmel insandır.
https://youtube.com/watch?v=KGEhfmnkmxw
Ne kadar sinirli ve öfkeli olduğunuz sözcüklerden değil bedeninizden de anlaşılır. Ancak gerçekten sakin olduğunuzda bedeniniz de gevşer ve karşı tarafa rahatlama sinyalleri gönderir. Bunun için kendinizi dinleyin, gerginliğinizi azaltacak şeyler yapın (derin nefes almak, ara vermek gibi) ve kendinize “bu işin içinden iyi bir şekilde çıkacağız “ gibi olumlu düşünceler telkin edin, işe yarayacaktır.

Karşı taraftan gelen önerilere, isteklere tamamıyla duyarsız kalır ve onu reddederseniz işin içinden çıkmanız zor. Tamamıyla reddetmek yerine onu önemsediğinizi göstermek, bazı isteklerini kabul etmek uzlaşma ihtimalinizi arttırır. “Sen daima..” “Sen asla..” ile başlayan cümlelerle sizin üstün olduğunuzu gösteren “benim haklı olduğum ortada” gibi ifadeler durumu genelleyip karşı tarafın savunmaya geçmesine neden olur.

Tartışma sırasında sizin de hatalarınız olduğunu kabul etmek karşı tarafın yelkenlerini suya indirmesine, sizi daha çok dinlemesine yardımcı olur ve çözüme kolay ulaşmanızı sağlar.

Tartışmada “Bu benim sorunum değil senin hatan”; “sen bir de kendine bak” gibi cümlelerle durumu tamamen karşı tarafın sorunu göstererek savunmaya geçebilirsiniz. Bu tutum, tartışmanın çözümüne hiçbir katkı sağlamaz. Oysa sorunla ilgili sorumluluk almaya çalışmak ve sizin payınızı da göz önünde bulundurmak en iyisi.

Ortak bir konuda buluşun. Esneyebileceğiniz ve esneyemeyeceğiniz alanları karşı tarafla paylaşın. Aynı şeyi ondan da yapmasını isteyin. Uzlaşma her zaman gerçekleşmeyebilir. Bu durumda farklı çözüm yolları üzerinde düşünüp tekrar bir araya gelmeyi isteyin.

Bu tartışma geçmişteki bir birikimin mi, yoksa ani bir olayın sonucu mu? ‘Bardağı taşıran son damla’ ile başlayan tartışmalar her zaman daha sert ve öfkenizin yoğun olarak ortaya çıkmasıyla sonlanır. Size sıkıntı olan konuları biriktirmemeye ve daha küçük meselelerken paylaşmaya çalışın.

Karşınızdaki kişiye yoğun öfke duyuyor olabilirsiniz, bu da normal. Ancak nasıl davrandığınız önemli. Karşı tarafa öfkenizi ve sebeplerini anlatmakta hiçbir sakınca yok. Öfkeliyken önce derin bir nefes almaya, iş kötü bir noktaya doğru gidiyorsa en az beş dakikalık bir mola vermeye çalışın.

Yüksek bir sesle, karşı tarafı suçlayarak başlıyorsanız bu tartışma alevlenerek büyük bir kavgaya dönüşecek demektir. Oysa yumuşak bir ses tonuyla istediğiniz şeyi dile getirerek başlamak tartışmanın büyük bir kavgaya dönüşmesini engeller.

Niyetinizin ve isteğinizin ne olduğunu açık bir şekilde ifade edin. Derdinizi ‘ben dili’ kullanarak örneğin, “çok bencilsin” yerine “benimle bunu paylaşmanı isterdim” diyerek dile getirmek karşı tarafın sizi dinlemesini sağlar.

Tartışma sırasında kendinizi tutamayarak küfretmek istediğiniz zamanlar olabilir. Mümkün olduğunca kendinizi dinlemeye ve ağzınızdan çıkan kelimeleri duymaya çalışın. Bu kelimeleri sarf etmeden önce en az 10’a kadar sayıp, derin bir nefes alarak konuşmaya devam etmeye çalışın.

Sizi bu noktaya getiren olaylar ve durumlar hakkında düşünün. Her şey gerçekten bu kadar kötü mü? Sizin bu durumdaki payınız ne? Gerekirse bunları bir kağıda dökün.
Güzel bir hafta diliyorum.
Sadece karşı tarafı ezmeye, küçük düşürmeye odaklanırsanız hedefinizden uzaklaşırsınız. Tartışma öncesi iyice düşünerek bu hedef doğrultusunda şikayetlerinizi karşı tarafı suçlamadan dile getirin.
Kendi fikrinizin üstün gelmesini istiyorsanız bunun için elinizden gelen ne varsa yapıyorsanız, aklınıza geleni söylüyor, karşı tarafı küçümsüyor, aşağılıyor elinizi kolunuzu sert hareketlerle savuruyorsanız içinizdeki vahşi yan ortaya çıkmış demektir… Uzman Psikolog Özge Altan Aytun
İki cins arasındaki belli başlı farklılıkları öğrenmemiz çok önemlidir  ancak  biyoloji bize tüm hikayeyi anlatmaz kadın ve erkek arasındaki ayrım biyolojik düzeyde başlasa da  araştırmalar bunun yalnızca bir başlangıç olduğunu göstermektedir.

 Bazı erkekler eşlerinin hamile olduğunu öğrendiklerinde mutluluktan göğe çıksalar da, konu üzerine yapılan çalışmalar, çocuk sahibi olmakla ilgili endişelerin, erkeklerin çoğunda baba olacaklarını öğrenmelerinin üzerinden 4 ile 6 hafta geçtikten sonar tavan yaptığını göstermektedir. Erkekler bu endişelerinden çok ender olarak eşlerine bahsederler. Araştırmalar, eşlerinin hamilelikleri esnasında erkeklerin de beyinlerinin değiştiğini söylüyor. Babalar genelde anneler gibi aşermezler ya da her sabah mide bulantısıyla uyanmazlar ama eşlerinin hamileliklerine paralel olarak duygusal, fiziksel ve hormonal değişimler yaşarlar. Harward Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma müstakbel babalarda iki temel hormon değişimini ortaya çıkarmıştır: baba adaylarında testesteron düşer ve prolaktin yükselir. Erkekler bilmeseler de bu hormonlar onları ebeveynsel davranışlara hazırlamaktadır.

 Bir araştırmada karşı cinsin hormonu verildiğinde erkek ve kadınların nasıl tepki verdiğine bakılmış. Erkeklere tek seferliğine yüksek dozda oksitosin (kadınların daha fazla ürettiği hormon) verildiğinde, başkalarının duygularını paylaşma kabiliyetlerinin arttığı tespit edilmiş. Yapılan bir başka çalışmada ise  kadınlara  tek seferliğine yüksek dozda testesteron verildiğinde  bunun kadınlarda zihinsel odaklanmayı arttırdığı tespit edilmiş.   Yapılan beyin taramalarında erkeklerin bir sorunla karşılaştıklarında çözüm bulmak için duygusal yapıları değil analitik yapıları kullandıkları görülmüştür.

Erkek beyninde fiziksel etkinlik ve saldırganlığa ayrılmış merkezler daha büyüktür. Erkeğin beyninin eş koruma ve bölge savunma devreleri hormonal bakımdan, bluğ çağından itibaren her an kullanıma hazırdır. Ast-üst ilişkisi ve hiyerarşi erkekler için çoğu kadının sandığından daha fazla öneme sahiptir. Erkekler aynı zamanda beynin endişeyi kaydeden ve koruyucu saldırganlığı tetikleyen en ilkel bölgesi olan amigdalada daha büyük işlemcilere sahiptir. Sevdikleri biri duygusal sıkıntı içinde olduğunda erkek beyninin sorun çözme ve durumu düzeltme bölgesinde derhal kıvılcım çakar.

Yapılan beyin taramalarında erkeklerin beyinlerindeki seks ile ilgili bölümün kadın beynine kıyasla 2.5 kat daha büyük olduğu görülmüştür. Erkekler yeterli testesteron tedarikine sahipse , erotik bir görüntü görmek beyinlerinin seks devrelerini otomatik olarak çalıştırır. Cinsel uyanış beyinde başlar ancak fiziksel temasla güçlenir. Bir erkeğin cinsel arzusu yükseldiğinde, bir kadının basit bir dokunuşu erkeğin beyinden başlayıp vücudunu geçerek penisine ulaşan bir cinsel ürpertiye neden olabilir. Birçok seks terapisti ön sevişmenin bir kadın için 24 saatte gerçekleşen her şey, erkekler için 3 dakika öncesinde yaşananlar anlamına geldiğini söylemektedir.. Ayrıca seks araştırmacılarına göre erkekler yalnızca cinselliği çağrıştıran görüntülerden kadınlara göre daha fazla etkilenmekle kalmaz, aynı zamanda cinsellik konusunda karşı cinse göre çok daha fazla maceraperesttirler.

Erkeklerin farklı beyin ve hormon yapıları da erkeğe özgü bir gerçeklik yaratır. Yapılan araştırmalarda kadın ve erkek hormonlarının beyin üzerindeki davranışsal etkileri çok büyük olduğu görülmüş ve  erkeklerin uzamsal bilgiyi işleme ve duygusal sorunları çözmede kadınlardan daha farklı  beyin devrelerini kullandıkları öğrenilmiştir.

Erkeklerin farklı beyin ve hormon yapıları da erkeğe özgü bir gerçeklik yaratır. Yapılan araştırmalarda kadın ve erkek hormonlarının beyin üzerindeki davranışsal etkileri çok büyük olduğu görülmüş ve  erkeklerin uzamsal bilgiyi işleme ve duygusal sorunları çözmede kadınlardan daha farklı  beyin devrelerini kullandıkları öğrenilmiştir.

Biz insanlar her şeyden önce ve en önemli olarak sosyal yaratıklarız ve sosyal olarak kabul edilmeye yönelik şekilde davranmayı çok hızlı öğrenen beyinlere sahibiz. Yetişkinlik çağına gelindiğinde çoğu kadın ve erkek toplumsal cinsiyetlerine uygun bir şekilde davranmayı çoktan öğrenmiş olurlar. Ancak cinsiyete dayanan bu davranış biçiminin ne kadarı doğuştan gelir ve ne kadarı sonradan öğrenilmiştir?

Araştırmalar kadınlarda duygu merkezleriyle ilgili bağlantıların daha aktif ve daha geniş olduğunu göstermektedir. Stanford Üniversitesinde yapılan bir araştırmada,  beyinleri taranırken duygusal resimlere bakan  kadınların beyinlerinde 9 farklı bölge aydınlanırken erkeklerde 2 bölge aydınlandığı görülmüştür. Araştırmacılar ayrıca kadınların tipik olarak, duygusal olayları, ilk randevu, tatil, büyük kavgalar gibi olayları erkeklerden daha canlı hatırladıklarını ve daha uzun sure hafızalarında tuttuklarını ortaya koydu. Sonuç olarak kadınlar erkeğin ne söylediğini, ne yediklerini, dışarıda havanın soğuk olup olmadığını ya da yıldönümünde yağmur yağıp yağmadığını hatırlayabilmektedirler.

Adet döngüsüyle bağlantılı duygudurum değişikliklerini araştıran bir çalışmada adet dönemiyle bağlantılı olarak gelişen hormon salgılamaları, beyindeki devreleri doğrudan etkilediği, irkilme refleksiyle kendini gösteren ve tedirgin olmak diye adlandırılan bu durumun aslında beyindeki etkilenmenin bir göstergesi olduğu ortaya çıkmıştır. Bu durum, kadınların hormon azalmasının maksimuma ulaştığı dönemlerde neden sürekli irkildiklerini ve diken üstünde olduğunu da açıklıyor.

Kadınların cinsel açıdan tahrik olmaları, beynin tahrik olmasıyla başlar. Tahrik ancak amigdala (beynin korku ve gerilim merkezi ) kapanmışsa zevk merkezlerini hareketlendirip orgazmı tetikleyebilir. Amigdala kapanmadığı sürece her an endişe , çocukların okulu, günlük program, akşam yemeği gibi konular orgazma doğru ilerleyeşi bölebilir. Kadınların bu fazladan nörolojik adıma ihtiyaç duymaları bir kadının orgazma ulaşmasının neden bir erkekten 3 ila 10 kat daha uzun sürdüğünün açıklaması olabilir. Deli gibi aşık olan, ilişkilerinin ilk evresini yaşayan partnerlerinin kendilerine taptığını ve arzuladığını hisseden kadınlar daha kolay orgazm olabilmektedirler. Bazı kadınlar için uzun süreli bir ilişkinin ya da evliliğinin sağladığı güven duygusu beyinlerinin yeni bir erkekle olacağından çok daha kolay orgazma ulaşmasını sağlamaktadır. Kötü kokan nefes, fazla alkol , ya da yapılan herhangi bir ters hareket havayı bozup kadının amigdalasının yeniden çalışmaya başlamasına neden olabilir.

Aşık olunduğunda harekete geçen beyin devreleri uyuşturucuyu arayan bir bağımlının beyninde harekte geçen devrelerle aynıdır.  Yapılan araştırmalar sonucunda aşkın, doğal bir ecstasy etkisi yarattığı görülmüştür. Aşık çiftler özellikle ilk 6 ay boyunca birlikte olmanın yarattığı uyuşturucu hissini arzular ve birbirlerine karşı umutsuz bir bağımlılık duyarlar.  Sarılmak ve dokunmak gibi eylemler beyinde , özellikle kadınlarda oksitosin salınımına neden olur ve sarılan kişiye karşı karşı güven duyma eğilimi yaratır.  Dokunmak, bakışmak, olumlu duygusal etkileşim, öpüşmek ve orgazm da kadın beyninde oksitosin salınımına yol açar. Bu tür temaslar beyindeki aşk devrelerinin harekete geçmesinde anahtar rol oynayabilirler.

Aşık Kadın Beyni: Erkekler ve kadınlar için romantizmle ilgili ilk hesaplamalar bilinçaltında gerçekleşir ve her iki taraf için birbirinden farklıdır. Örneğin kısa süreli eşleşmelerde erkekler avcı, kadınlar seçicidir. Bu bir genelleme değil, atalarımızın milyonlarca yıl genlerini nasıl yayacaklarına dair edindikleri tecrübelerden kalan mirasımızdır. Evrim sürecinde beyin en sağlıklı eşleşmeyi nasıl yapacağını öğrenmiştir. Kadın kendisine çocuk verme ihtimali en yüksek olana; kaynakları ve bağlılığı çocuğunun varlığını sürdürmesini sağlayacak olana yönelir. İlkel erkek ve kadınların bilgileri modern beyinlerimizin ve nörolojik devrelerimizin derinliklerine kazınmıştır.

Erkek ve kadın genetik kodlarının %99’dan fazlası aynıdır. İnceleyici bir gözle bakıldığında kadın ve erkek beyinlerinin aynı olmadığı görülmektedir. Yapılan derinlemesine çalışmalarla kadın ve erkek beyinlerinin baskı ve çelişki durumlarında tamamen farklı tepkiler verdiği, sorunları çözerken, konuşurken, deneyimlerken ya da güçlü duyguları depolarken beynin farklı bölgelerini kullandığı ortaya çıkmıştır.

Yeni Beyin Blimi ile kadın ve erkeğin temel nörolojik farklılıklarıyla ilgili temel bilgiler hızla değişmiştir. Beyin tomografisi  ve manyetik titreşimler sayesinde görüntü elde etmeyi sağlayan(MRI) gibi yeni aletler artık insan beynini gerçek zamanlı olarak, sorunları çözerken, kelimeleri kullanırken, hatırlarken, yüz ifadelerini değiştirirken, aşık olurken, bir bebeğin ağlamasını dinlerken ve deprosyondayken, korku ya da endişe duyarken gözlemleyebilmemizi sağlıyor. Bunun sonucunda da bilim insanları kadın ve erkek arasındaki kimyasal, genetiik, hormonal ve işlevsel beyin farklılıklarını belgeleyebildiler. Beyindeki farklılıklara derinlemesine bakıldığında kadını kadın, erkeği erkek yapanın ne olduğunu anlayabiliriz.

19. yüzyılda bilim adamları kadının  erkekten daha az zihinsel kapasiteye sahip olduğunu yorumlamıştı. 20. yüzyılın büyük bir kısmında da çoğu bilim adamı kadınların, nörolojik ve üreme işlevleri dışındaki bütün alanlarda, küçük boyutlu erkekler olduklarını varsayıyordu. Bu varsayım kadın psikolojisini ve fizyolojisini çözmekle ilgili bütün yanlış anlamaların merkezini oluşturmuştur.

Henüz yanıtlanamamış ve kadın ruhuyla ilgili otuz yıl süren araştırmalarıma karşın benim de yanıtlamayı başaramadığım çok önemli bir soru var: Kadın ne ister? (Sigmun Freud)

Bazen nerede olup, ne yaptığını bilememe, yaptıkları ve yaşadıklarını unutma, hatırlayamadığı kısımları kendine göre uydurarak doldurma gibi belirtiler konuşulan konu veya içinde yaşanan durumlara uygun olmayan yüz veya diğer vücut lisanı ile cevap verme, Davranışlarda yavaşlama veya saldırganlaşma şeklinde olan değişimler gözlenmektedir. Doğumu izleyen ilk iki hafta içinde başlayabilen bu durum erken dönemde ve yeterince tedavi edilmezse yıllarca sürebilen, tedavisi zor bir hâle dönüşebilir. Rahatsızlığın en üzücü tarafı bu rahatsızlıkta hastaların %4’ünde rastlanabilen bebeğini öldürme (enfantisid veya filisid) davranışıdır. Bu sebeple hastalık kişinin çevresince önemsenmeli ve dikkatli olunmalıdır.

Huzursuzluk ve gün içinde sıkça dalgalanan bir ruh hâli ile başlayabilen bu durum kendini her tür kötü olayın sorumlusu olarak görme, doğan çocuğun aslında kendi çocuğu olmadığını, hatta doğumu bile kendisinin yapmadığı, bebekte bir sağlık sorunu olduğu, ona yeterince bakamayacağı ve acı çektirebileceği için onu ya da kendini öldürerek acılara son verme düşünceleri, bebeğini öldürmesi, kurban etmesi yolunda olmayan sesler duyma gözlenmektedir. Kendilerine zarar verileceği, çevrelerinde olan olayların kendilerine yönelik olup, özel anlamları olduğu, haklarında konuşulduğu şeklinde düşüncelerle birlikte olabileceği gibi aşırı neşe veya öfke, yerinde duramama, uyumaya ihtiyaç duymama, kendini çok büyük, her türlü güce sahip ve önemli bir kişi olarak algılama ve bu yönde sesler duyup, ona göre davranma gibi halüsinasyon ve hezeyanlarla da seyredebilir.

Yaklaşık olarak 500 kişide 1 oranında görülmektedir. Önceki hamileliklerinde psikoz tablosu görülenlerde risk 3 kişide 1’e yükselmektedir. Uykusuzluk, Gerginlik, Baş ağrıları,
Duygusal açıdan aşırı tepkisellik,

Aldatmak hangi sebeple olursa olsun hoş görülecek bir durum değildir. Ahlak dışı bir davranıştır. Ancak aldatmaların bir kısmında kadının davranışı da etken olabiliyor. Aldatan birçok erkek eşlerini sevmediği için aldatmıyor. Kendilerini yetersiz hissettiklerinden bu eylemi gerçekleştiriyorlar. Yetersizlik duygusu erkeği başka kadınlarla erkekliğini ispat ederek güçlü hissetme arayışına sürükler.

Kadınlara Öneriler: Beklentilerinizi eşinizin sorumluluk profiline göre ayarlayınız. Bu hem sizi hem de eşinizi rahatlatacaktır.
Hep eleştirmek, hep serzenmek sıkıntı doğurur.
Eşinize ihtiyaç duyduğunuzu, sevdiğinizi, gerek cinsellik gerekse kişilik olarak güçlü gördüğünüzü söyleyin.
Hep yapmadıklarıyla karşısına çıkmayın. Yaptıklarını da söyleyin.
Onun isteklerine uymayı ihmal etmeyin. Mesela her zaman olmasa da bazen maç izlemesine eşlik edin.
İyi bir baba, iyi bir eş olduğu vurgusunu yapın.
Hep sorunları paylaşmayın. Bu sizi “sadece sorunları paylaşan iki kişi” şekline dönüştürür. İlişkinin tadı tuzu kalmaz.
Kimseyle kıyaslamayın.

Ancak eşlerini sürekli eleştiren, babalarıyla veya başkalarının eşleriyle kıyaslayan, yaptıkları hiçbir işi beğenmeyen, beklentiyi yüksek tutan, aşırı serzenen kadınlar, mutsuz ve doyumsuz bir erkek yaratırlar. Bir erkek akşam evde elinde kumanda “zapping” yapıyor ve bir kelime bile konuşmuyorsa, sorumluluklara karşı duyarsız kalıyorsa, eve geç geliyor ve işinden başka bir şey düşünmüyorsa kadının kendisini gözden geçirmesi gerekir. Bu durum sadece eşin ihmaliyle açıklanamaz. Olumsuz tutum erkeği küstürür, kötü, eksik ve yetersiz hissettirir, kaçmasına ve kapanmasına sebep olur.

Sürekli müdahale eden, ikaz eden, eleştiren, hor gören, küçük gören ya da aşırı korumacı ve kollayıcı davranan annelerin erkek çocukları kendilerini duygusal açıdan yeterince “erkek” hissedemezler. Böyle annelerin çocukları, çatışmaları çözülmezse ömür boyu küçük düşme, rezil, başarısız ve iktidarsız olma kaygısını yaşarlar. Bu erkekler evlendikten sonra bir türlü kendileri gibi olamazlar. Anne güdümünde davranmaya meylederler. Eşlerinin karşısında tutarlı, sorumlu ve kararlı davranamazlar. Evliliklerini yönetmede sorun yaşarlar. Pasif ve çekinik kalırlar. Evlendikten sonra annenin rolü birazcık eşe geçer. Ama bu rol annelik rolü değildir. Erkeğin duygusal ihtiyacını karşılama rolüdür. Eşine müşfik, sevecen, destekleyici ve motive edici davranan, yaptıklarını onaylayan ve ona ihtiyaç duyduğunu hissettiren kadınların eşleri çok mutludurlar. Kendilerini güçlü ve işe yarar hissederler. Sorumluluk almaktan kaçınmazlar. Paylaşan ve değer veren bir erkek olurlar.

Kadın ve erkek her ne kadar eşit olsa da duygusal ihtiyaç bakımından farklıdırlar. Erkeğin duygusal ihtiyacı güçlü olmak ve güçlü olduğunu hissetmektir. Tarih boyunca erkek güçlü olarak algılanmış ve gücü temsil etmiştir. Bu kadından daha güçlü olduğu için değil, güçle motive olabildiği içindir. Bir biyolojik olgu olan “erkek cinselliği” sosyolojik bir terim olan “iktidarla” özdeşleştirilmiştir. O yüzden erkeğin cinsel yetersizliği “iktidarsızlık” olarak adlandırılır. Bir erkekte güçlülük duygusunu evlenene kadar annesi, evlendikten sonra da eşi belirler. Bu duygusu yeterince beslenememiş erkek kompleksli, güçsüz ve mutsuz bir erkek olur.

Bu davranışlar ne kadar çaresizce ve çocukça gibi görünse de, şimdi bu konu üzerinde dikkatlice düşünmemizi gerektiren önemli bir detay bulunmaktadır. Bu bağlamda, hiçbirimiz teknolojiyi suçlamamalıyız. Günlük olarak kullandığımız sosyal medya platformlarının ne yaratıcılarını ne de geliştiricilerini suçlamak doğru bir davranış şekli olmayacaktır. Bu tür ortamlarda yaşanan sanal senaryoların, insanoğlu ile özdeşleşmiş olan iletişim zorluklarının birer yansıması olduğu bir kez daha kanıtlanmaktadır. İnsanları bir dokunuşla engellemek ya da silmek hayatlarımızı daha kolay hale getirmektedir. Hızlıdır ve bunu yapanlar için oldukça güvenlidir. Ayrıca tüm bunlardan belki de daha önemlisi, karşıdaki kişiye “Seni artık sevmiyorum”, “Umurumda bile değil” ya da “Seni şu sebeplerden ötürü artık hayatımda istemiyorum” demek için yüz yüze gelmek zorunda kalmazsınız. Aslında insanoğlu ve iletişim kurmak için sahip olduğu kabiliyetler arasında öteden beri birçok çatlaklar ve sorunlar bulunmuştur. Şimdi ise gelişen teknoloji ile birlikte bu ikili arasında çok daha büyük boşluklar yaratıyoruz. O zaman problemlerimizle kişisel olarak başa çıkmayı öğrenmenin vakti gelmiş demektir. Çünkü akıllı telefonlarımızda bulunan silme seçeneği hayatımızdaki sorunların büyük kısmını çözmek için yeterli olmayacaktır.

Bu yüzden, bir iş arkadaşı ile yaşadığı anlaşmazlık sonrası bu kişiyi sosyal medyada engellemeyi ya da tamamen silmeyi tercih eden insanlara rastlamak artık hiç de zor değildir. Kimileri de buna benzeyen hareketleri arkadaşlarına yönelik olarak yapmaktadır. Dahası bu dinamik gittikçe daha etkin ve hayatı etkileyen seviyelerde gerçekleşmektedir. Bu bağlamda diğer bir olgu da ghosting olarak bilinen kavramdır. Bu eylemin, bir kişinin karşısındaki insanı ya da partnerini herhangi bir açıklama ve hatta bir kelime bile olmaksızın terk etmesi anlamına geldiğini hatırlayalım. Bu sessiz sürecin neredeyse hemen sonrasında o kişi, (eski) arkadaşı ya da partnerinin sosyal medya ağlarında artık görünmediğinin farkına varır. Bazı insanlar, bu sanal dünyalardan silinen kişilerin sanki bir sihir yapılmışcasına her gün ortadan öylece kaybolduklarını düşünmektedir. Bu insanlar, belki de karşı taraftaki kişinin bu durumdan hemen kurtulacağını ya da bu hareketi anlayabileceğini öngörmektedirler. Ancak ghosting gibi eylemlerin insanların acı çekmelerine neden olduğu bir gerçektir. Bu durumdaki mağdurlar, hayatlarında duygusal bir boşluğa düşmektedir. Ayrıca bu boşlukta mücadele etmeleri için gerekli güce ulaşmaları da son derece zor olmaktadır.

Bu teori, antropolog Robin Dunbar tarafından 90’lı yıllarda geliştirilerek ortaya atılmıştır. Dunbar’a göre insanlar, ciddi ya da daha belki de az önemli olan 150’den fazla sayıda kişi ile ilişkiye sahip olamazlar. Bu sayıya, gerçek hayatta tanımadığımız ancak sosyal medya aracılığı ile düzenli olarak etkileşim içerisinde bulunduğumuz kişiler de dahil bulunmaktadır. Bu nedenden dolayı, artık günümüzde sanal dünyalar ile kendi hayatlarımızı bir uyum içerisine sokabilmek için bu tür filtrelerle daha sık karşılaşmaktayız. Bu konuda ileriye doğru bir adım atmış durumdayız. Birçok kişi de böylelikle gerçek hayat ile sosyal medya platformları arasında benzer bir denge bulma arayışı içerisine çoktan girmiş durumdadır. Biraz önce belirttiğimiz gibi genel olarak artık siber alanlarda temas içinde olduğumuz insanlarla gerçek hayat arasında benzer bir denge bulmak için bu insanların sayısını azaltma arayışı içinde bulunuyoruz. İlk başta oldukça olumlu görünen bu arayış aslında o kadar da iyi bir şey olmayabilir. Bunun nedeni de şundan kaynaklanmaktadır: Sık sık sanal dünyada yaptığımız eylemleri aynı şekilde gerçek dünya ile birleştirme eğilimine sahip olmaktayız.

Son yıllarda Facebook ya da Twitter kullanıcılarının davranışlarında çeşitli değişimler gözlenmektedir. Bir bakıma bu kullanıcıların olgunlaştıklarını söylemememiz de mümkündür. Günümüzde artık fazla sayıda arkadaşa sahip olmak çok değer verilen bir durum değildir. Kısa bir süre öncesine kadar popüler olan sosyal medya platformlarında yüzlerce arkadaşa sahip olma yaklaşımı artık sona gelmektedir. Bu durum özellikle 30 yaş ve üzeri kişilerde daha belirgin bir biçimde gözlenmektedir. Bu kişiler sosyal medya platformlarını daha ciddi ve profesyonel olarak kullanmayı tercih etmektedirler. Bu yüzden, insanları bu platformlarda engellemek ya da silmenin sadece yeterli olduğunu söylemek eksik bir kanı anlamına gelecektir. Bu aynı zamanda birçok durumda gerekli bir davranış biçimi haline de dönüşmektedir. Bu hareketle klasik anlamdaki spam mesaj gönderen kişileri önlemiş olursunuz. Bu kategorideki kişilerin temel olarak diğer insanları rahatsız edenler olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca onlara kendilerini rahat hissedebilecekleri kadar yakın olmayan ya da herhangi bir biçimde sevmedikleri kişiler de bu kategoride değerlendirilir. Yani bu şekilde sapla samanı birbirinden ayırmaya çalışırız. Buna ek olarak, bu hareketimizle Dunbar sayısı teorisi olarak bilinen teoriyi de onaylamış oluruz.

O yüzden, bir kişiyle arkadaşlığı bitirmek ya da sosyal medya platformlarından bir kişiyi engellemek ya da silmek anlamına gelen “arkadaşlıktan çıkarma” olgusu, psikologlar ve bilgisayar dünyasının bu boyutunu yaratanlar tarafından gittikçe artan bir ivmeyle ve derinlemesine araştırılan konular arasına girmiştir. Peki bunun sebebi nedir? 2009 yılında Facebook tarafından takipten çıkarma (unfollow) seçeneği sunulduktan sonra bu seçeneğin kullanımını sürekli olarak artmıştır. Bu tür platformlarda aslında hayatımızı çevreleyen aynı sosyal olgu taklit edilmemektedir. Buna ek olarak bu programlar birbirimizle olan ilişkilerimizi de değiştiren bir özelliğe bürünmüşlerdir.

Beğensek de beğenmesek de sosyal medya platformları aslında gerçek hayatımızın birer yansıması niteliği taşımaktadır. Bunun da ötesinde yapılan her like, yazılan her sözcük ya da yüklenen her fotoğrafla kişiliğimize ilişkin bir fırça darbesi daha vurmuş oluruz. Aslında bu sanal algoritmalar, ruhumuz ve davranışlarımızın birer yansıması durumundadır. Bu tür programları geliştirenler bunu bilirler ve biz de esasında bizler de bunun farkındayız. Bu nedenle, bu tür senaryolarda olup biten hiçbir şey aslında bir tesadüf sonucu ortaya çıkmamaktadır. İnsanları sosyal medyada saf dışı bırakmak gittikçe büyüyen bir trend haline gelmektedir. Ancak bu sanal strateji ile aynı zamanda birçokları çok ciddi ve yakın ilişkilerini de sonlandırma yolunu seçmektedir.

Hepimiz bir şekilde sosyal medya platformlarında “kişiyi engelle ya da sil” seçeneğine tıklamışızdır. Kimi zaman bu eylem faydalı ve hatta gereklidir. Ancak bu tür bir davranış biçiminin, bir aşk ilişkisini ya da bir arkadaşlığı bitirmek için soğuk strateji olarak kullanıldığında faydalı olduğunu söylememiz pek de mümkün değildir. Öyle ki herhangi bir açıklama yapmadan, sadece tek bir dokunuşun kişinin sizin için yok olması, araya mesafe koymanız ve onu sessizleştirmeniz anlamına geldiği bir gerçektir.

Sürekli ve sık eleştirilmek mutsuz eder. Mutsuz ettiğiniz birinden de mutlu etmeyi beklemek adaletsizlik olur. Bu nedenle eğer devamlı hatayı gören, yapılanı değil eksiği gören biriyseniz, zamanla ilgi ve sevgiye muhtaç olacak ve unutacaksınız. Çünkü eleştiri taş atmaktır. Taş attığınız birinden gül atmasını beklemeyeceksiniz. Eleştirel tutum, bir iletişim sorunu gibi görülse de sadece doğru üslubu öğrenmek ile sorun çözülmez. Esas olan, kişinin çocukluğunu, iç dinamiklerini fark etmesi, kendi içinde barışamadığı benliğiyle yüzleşmesidir. Kişinin benliği ile yüzleşmesi, mükemmel olmadığı ve olunamayacağını, insanları olduğu gibi kabullenmenin ilk şartının da kendini olduğu gibi kabullenmekten geçtiğini görmesidir. Kişisel olarak insanlar kendini kusurlu gördükçe, kusurlara odaklanır. Yoğun eleştirel tutumların kendi kusurlarımızın bir yansıması olduğunu bildiğimiz sürece, karşımızdaki kişiyi suçlamayı bırakırız.

Eleştirel yapı, kişinin kontrolüne geçtiğinde hem kendisi hem de çevresi daha olumlu süreçler yaşar. Burada sorun, kişinin bu yönünü fark etmesidir. Eleştiri, içimizdeki negatifliklerin söze ve mimiklere vurumudur. Genel olarak mutlu insanlar daha az takılır ve daha az olumsuz eleştiride bulunurlar. Eleştirel insanlarla yaşamak özgüveninizi yıpratır. Devamlı hata yapıyor/ yapabilirim hissi yaşarsınız. Çoğu zaman nerede nasıl davranacağınızı bile bilemezsiniz. Sık sık birbirini eleştiren çiftlerin yaşamış olduğu evliliklerde zamanla eşler ayrı davranmaya , herkes bildiğini okumaya başlar, evlilikte kocaman 2 kişilik yanlızlık oluşur.

Eleştirel kişiler, bazen en büyük çocuk olabilir. Ebeveynler, anne-baba olmayı ilk çocukta deneyimlerler. O nedenle biraz yap boz tahtası çocuklardır. Kontrollü veya aşırı kontrolsüz yetiştirilmiş olabilirler. Övülme, taktir edilme konusunda cimrilik yaparlar. Asgari ücrete verilen zam misalidirler. Hem az verirler hem de gözünüze sokarlar taktiri. Eleştirel kişiler, eleştirel büyüdükleri için, kendini devamlı kanıtlama, insanların onayını kazanma çabasına girerler. İlerleyen dönemlerde de kendini kanıtlayacağı ama yeterince istediği onayı alamayacağı insanlarda ısrarcı olurlar. Eleştirel kişiler, memnun edici oldukları için, yüksek oranda beklentileri vardır. Her fedakarlık, bir tatmine endekslidir.
Eleştiren insanlar negatif baktıkları için, genelde mutluluk düzeyleri orta veya altıdır. Böyle olunca da, mutsuzluklarını hayatındaki insanlara veya yaşantılara yüklerler. yapılması gereken ise bunun bireysel bir bakış açısının sonucu olduğunu kabul etmek,insanları eleştirip değiştirmeye girişmeden önce kendi bakış açılarının farkına varıp ona emek harcamalarıdır. Eleştiri yapan kişinin arka planda eleştirel bir ebeveyni vardır. Ondan öğrendiklerini farkında olmadan sürdürür. Çocukluğunda, çok fazla eleştirilmiş, yönlendirilmiş, özgür karar verme yetisi kazandırılmamış, bu nedenle de kararsızdırlar. Eleştiri yapmak, öğrenilme ve model alma ile geliştiği için öğrenme ve terapiler ile de düzelmesi mümkündür. Genetik boyutunda, takıntılar kısmi olarak etken olabilir.

Partnerleri narsistin soğuk dünyasında yaşamaya çalışırken duygusal boşluğa da alışırlar. Sonumda, kendilerinden şüphe ederek kendi değerlerini ve özgüvenlerini kaybederler. Hayal kırıklıklarıyla ilgili iletişim kurmaya çalışmak da genellikle çarpıtılır ve daha fazla suçlama ve reddetmeyle karşılanır. Narsistler için ilişkileri zorlaştıran temel neden birine duygusal olarak yakın olmanın gücü ver kontrolü elden bırakmak olmasıdır. Birine bağlı olma fikri mide bulandırıcıdır. Bu durum yalnızca seçenekleri daraltıp onları zayıflaştırmakla kalmaz aynı zamanda onları reddedilme ve utanç duygusuna da açık hale getirir. Şunu bilmekte fayda vardır ki ilişkinin finalinde iki taraf da sevgiyi tüketecek ve yoluna devam edecektir.

Narsist birini memnun etmeye çalışmak neredeyse imkansızdır. Çabalarınızda mutlaka bir eksiklik bulurlar ya da yarım ağızla takdir ederler. Kısa bir süreliğine memnun olsalar bile bir süre sonra fazlasını isterken bulursunuz. Böyle bir ilişkideki diğer taraf genelde sürekli şüphe içindedir. Bitmek bilmeyen ve ani gelişen ataklardan, sinir krizlerinden, suçlamalardan dolayı bitkindirler. Onayını kazanmak ve ilişkiyi yürütebilmek adına içinde bulunduğu boşa çabayla birlikte, kendi ihtiyaçlarını tamamen feda etmiş ve hatta partnerini mutsuz etme korkusuyla çoktan unutmuştur.

Narsistlerin çoğu mükemmeliyetçidir. Diğer insanların ün yaptığı eylemler asla doğru olamaz ya da takdir edilemez. Partnerleri ihtiyaç halinde gereken ilgiyi, sevgiyi, parayı ve hizmeti sağlamakla yükümlüdür. Partnerlerinin de ilgi isteyebileceği, hasta veya acı içinde olabileceği onlara mantıklı gelmez. Narsistler hayır cevabından hoşlanmazlar ve insanların ihtiyaçlarını onlar ifade etmese bile anlamalarını beklerler. Reddedilirlerse, partnerlerini kötü ve suçlu hissettirmek için cezalandırırlar.

Evde, dışarıda gösterdiklerinden çok farklı bir hale bürünebilirler. Daha yenice güzel vakit geçirdikleri birini kötüleyebilirler. Romantik bir ilişkinin başlamasından sonra, ne kadar özel olduklarının kabul edilmesini beklerler ve kendi ortamlarını koruyabilmek, küçük düşmeye ve utanca olan hassasiyetlerini korumak amacıyla taleplerde ve eleştirilerde bulunurlar. İlişki genelde onların etrafında döner ve genellikle partnerlerini kendilerinin bir uzantısı olarak görürler.

Psikoanalist Heinz Kohut, narsistik bozukluğa sahip hastalarında şiddetli yabancılaşma, boşluk hissi, güçsüzlük, mana eksikliği gözlemledi. Narsistik altyapının dışında, kendilerinde tutarlılığı sağlayacak yapıların eksikliğini; sağlam bir birey kimliği için gerekli pozitif kişilik algısının eksikliğini gözlemlemiştir. Narsistler kendileri ve diğer insanlar arasındaki sınırların farkında değildirler ve hissettikleri egoist üstünlük duygusu arasında gider gelirler. Bu bölünmüş kişilikler üstün davranma, kendini büyük görme ve kendimi küçük görme gibi duygulardan oluşur. Kendini küçük görme duygusu ön planda iken, kişi diğer insanları idealize eder. Kendini büyük görme duygusu ön plandayken ise kişi diğer insanları küçük görür ve bunu yansıtır. Bu iki durum da utanç ve depresyonla ilişkilidir. Bu duygular arasında her ne kadar dalgalanmalar yaşansa da her iki türdeki narsist de tutarlı bir tavır sergileyerek hastalığın patolojik olduğunu kanıtlamaktadır. Ukalalık ve aşağılama, kıskançlık, reddetme ve geri çekilme, asabiyet ve öfke, kendine acıma, kaçınma gibi davranışlar temel örneklerdir.

Narsist kişilik bozukluğu olan kişiler kendisinin özel olduğunu düşünürler. Üstün biri olarak hisseder ve bir takım ayrıcalıklarının olması gerektiğine inanırlar. Başkalarının kurallarını önemsemez, diğer insanların kendi ihtiyaçlarını karşılamasını beklerler. Kendisine saygı göstermeyenlerin cezalandırılması gerektiğine inanırlar. Özellikle eleştiriye açık olmayışları, kendilerini çok yetenekli ve kusursuz görmelerinden kaynaklıdır. Bu nedenden dolayı narsist kişilik bozukluğu olan insanların muhakkak bir uzmandan yardım alması gerekmektedir. Çünkü bu davranışlar neticesinde kişi istediğini elde edemeyince krize giriyor. Sonrasında depresyon olarak kendini gösteriyor. Bunun sebebini araştırmacılar, narsist kişilik bozukluğu olan kişilerin düşük öz saygıları olduklarına bağlamaktadırlar. Her ne kadar yüksek kibre ve muhteşem olduklarına inansalar da maskenin altında çok kırılgan bir yapıları olduğu varsayılmaktadır. Tüm bunların neticesinde narsist kişilik bozukluğu tedavisi gereklidir. Narsistlerle empati yapmak zordur ancak bilmeliyiz ki böyle olmak onların seçimi değil. Doğal gelişim süreçlerinde özellikle yeterli destek ve onay sağlamayan anneden kaynaklı yetersiz ebeveynlik durumu buna zemin sağlar. Bazı inanışlara göre aşırı ilgili ve müdahaleci bir anne sebep olabilirken, bazı inanışlar da büyürken yaşanan sert müdahaleler ve ağır eleştiriler sebep olmaktadır. Bu konuda daha fazla araştırmaya ihtiyaç olsa da ikizler üzerinde yapılan bir araştırma narsistik bozuklukta genetik özelliklerin payı olduğunu da doğrulamıştır.
Narsistler düşünüldüğünde, genellikle kocaman, şişmiş bir ego; patronluk taslayan kaba ve küstah birini düşünürüz. Narsistik kişilik bozukluğu tanısı koymak için ise kişinin mükemmellik fantezisi içinde olması, empati yoksunu olması ve belirtilen beş özelliği taşıması gerekir: Mükemmel ölçüde kendine önem verme ve başarılarını abartma, Sonsuz gücü, başarıyı, güzelliği sürekli olarak hayal eder, Kendisinin eşsiz ve özel olduğuna inanır ve yalnızca kendisi gibi özel ve yüksek kişiler ya da kurumlar tarafından anlaşılabileceğini düşünür, Aşırı hayranlık bekler, İstekleriyle ilgili özel bir ilgi ve davranış bekler, Kişisel çıkarları için başkalarını kullanır, Başkalarının duygularını ve ihtiyaçlarını anlamaktan yoksundur, Başkalarını kıskanır ve diğer insanların da onu kıskandığını düşünür, Diğer insanlara karşı davranışı ve tutumu kaba ve küstahtır. Buna ek olarak bilinen bir tür olan “İçe dönük narsizm” ise zıt bir şekilde yetersiz özgüven, içsel bir boşluk hissi ve depresif bir ruh haliyle ayrılırlar. Çekingen görünebilirler, gergin ya da mütevazı bir görünümleri vardır ancak diğer tür aşırı özgüvenli narsistlerden daha tehlikeli olabilirler. Anti sosyal bir davranış sergilerler. Tehdit altında hissettiklerinde veya istediklerini alamadıklarında zalim ve kindar olabilirler.

Diğer yandan, diğerlerinin belli durumlara karşı düşünceleri kişinin o durumu yaşayanları anlaması ve ruh hallerini çözümleyebilmesi adına da yardımcı olacaktır. Diğer bir deyişle, diğerlerinin tepkileri bir bireyin anlaşılması hususunda yardımcı bir etmen olarak karşımıza çıkabilir. Bundan ötürü, diğerlerini anlamak insanların ve toplumların hayatta kalması için ciddi bir görevdir. Fakat kişi henüz kendi duygularını tanıyamıyorsa ve onu etkileyen durumların farkında değilse, kendini başkalarının yerine koyması da zorlaşır. Ayrıca belirli düşünceler ve senaryolar kendinizi başkasının yerine koymaya çalışırken ki tarafsızlığınızı etkileyebilir. Bu noktada empatinin karanlık yüzünü görmüş oluruz. İnsanlar belli toplum ve gruplara bölündükçe yargı kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır.

Diğerlerine sergiledikleri davranışlar ne olursa olsun, insanların eğilimleri ya da niyetleri farklı farklı olabilir. Bu davranışlar belirli durumlar altında uygun görülebilecek kafa yapılarını ya da duyguları gösterir. Örneğin; havaalanındaysanız ve kapınız bir saat uzaklıktaysa kalabalığın arasında koşmanız gerekir. Bu sizin sabırsız ve diğer insanlara karşı saygısız olduğunuzu mu gösterir? Bazı temel etmenler göz önünde bulundurulabilir tabii ama diğer önemli şeyler de kimi zaman göz ardı edilebilir. Bundan ötürü, diğerlerini anlamak her zaman kolay olmayabilir.

İnsanların hayatta kalmalarını ve evrilmelerini sağlayan şeyin grup halinde sürdükleri yaşam içinde geliştirdikleri sosyal becerileri olduğunu biliyoruz. Diğerlerinden çeşitli şeyler öğrenme ve beceriler edinme yoluyla, sosyalleşme olgusu hayatta kalmayı kolaylaştırdı. Temel becerilerin geliştirilmesinde diğerlerini anlamak çok önemli bir işlevin karşılanmasına yardımcı oldu. Etkileşimin, hayatımızı ve diğerlerinin hayatını korumak için uygulanacak şeylerin ne zaman gerekli olduğunu kavramış olduk. Dahası gruptaki diğer bireyler sizi ihmal ettiği ya da yanlış anladığında bunun ciddi duygusal ve psikolojik sonuçları olacağını da öğrendik.

Empati diğer insanları anlama yolunda oldukça önemli bir araçtır. Bakış açılarını, nasıl hissettiklerini kavrayabilmek adına diğer insanların deneyimlerine kulak kabartmak onları anlamanın yolunu açar. Diğerlerini anlamak onların duygularını deneyimlemeyi ve bunları kendi duygularınızla karşılaştırmanızı gerektirir. Yaşadığınız belli deneyimleri hatırlamanız ve sizin bakış açınızla karşınızdakinin farklılıklarını tespit etmeniz faydalı olacaktır. Bu bağlamda aktif dinlemek son derece önemlidir. Hemen tepki vermemeli ve bu sayede kişisel farklılıklarınızı dile getirebilmelisiniz.

Bazen birinin duygu durumu ifadelerinden, görünüşünden ve üslubundan anlaşılır. Fakat diğer durumlarda sözlü olmayan ipuçlarını yakalamak zor olabilir. Böyle anlarda erişilebilir tek çözüm o kişiye ne sorunu olduğunu sormaktır. Genelde insanlar duygularını saklama ya da duygularıyla ilgili yalan söyleme eğiliminde oldukları için ikinci taktik kimi zaman işe yaramayabilir.

İnsanlar diğer bireyleri anlama çabasına girişen yegane canlılardır. Diğerlerini anlamak için bir sosyalleşme sürecine girilir. Bunun sonucunda da farklı koşullarda, karşılıklı yarar aracılığıyla hayatta kalma ihtimalimiz artar. Sosyal varlıklar olarak diğer insanları anlamaya çalışmak durumları farklı açılardan anlama ve görebilmeyi beraberinde getirir. Bu bağlamda, empati yapma gücü gelişir ve bir değerler sistemi meydana gelir. Diğerlerini anlamak olağandışı bir beceri olmakla birlikte başarılması pek de kolay bir hedef değildir. Diğerlerini anlama durumunu etkileyen birkaç etmen bulunmaktadır. Ruh hali, duygular, yorgunluk, hastalık gibi etmenleri bunlar arasında sayabiliriz. Tüm bunlar bir kişinin iyilik yapma ya da yardımcı olma arzusunu etkileyen şeylerdir. Bu da demek oluyor ki eğer birinin keyfi yerindeyse diğerlerine iyilikte bulunma ya da empati kurup onları anlama isteği daha fazladır. Öte yandan, kişi rahatsız hissediyorsa da diğerlerini anlayacak hali pek olmaz.

Düşünme eylemi hepimizin hayatının bir parçası. Fakat fazla düşündüğümüzde dış görünüşümüzden ilişkilerimize, kariyerimizden aile yaşantımıza kadar her şeyin altında kötü bir şeyler bulmamız mümkün. Aslında ufacık olan problemleri büyütmemiz, söylenen lafların altında eleştiriler bulmamız, yapılan hareketlerin karşısında alınganlıklar yaşamamız; özetle mutsuz ve şüpheci olmamız söz konusu… Tüm bunların yanı sıra vaktimizi çok daha faydalı ve keyifli geçirebilecekken boş şeylere harcamak, konsantrasyonumuzu kaybetmek, hedeflerimizden uzaklaşmak, problemlere sağlıklı çözümler bulamamak gibi sonuçlar da doğuyor. Tüm bunların bir sonucu olarak da başarısız, pasif, pişman, endişeli; her şeyden önemlisi depresif oluyoruz. Peki ‘çok düşünme sendromu’na yakalanmışsak ne yapacağız? Bu durumdan kurtulmanın en temel iki kelimesi ‘farkındalık’ ve ‘kontrol’. Yani çok düşünmenin yol açtığı karamsarlıkların farkında varıp, hemen onları kontrol altına almak. Bunu sağladıktan sonra ise biraz yüzeyselliğe yönelmek gerekiyor. Karşı taraftan yapılan hareketlerin altında bir şeyler aramamak, söylenen sözleri deşip altlarından negatif sonuçlar doğurmamak… Unutmamamız gereken bir şey varsa o da asla başkalarının bizim hakkında ne düşündüğüne kafa yormamaktır. Ortada bir problem varsa ağıtlar yakmak yerine çözüm bulmak için düşünmek; fazla düşünmek, abartılı düşünmek değil!

Eğer size söylenen her şeyi büyütüp altında bir şeyler arıyorsanız; veya ufak kararlar almanız gerektiğinde karar süreciniz gitgide uzuyor ve zorlaşıyorsa bu duruma bir dur deyin. Çünkü ‘çok düşünme sendromu’na yakalanmış olabilirsiniz! Düşünmek elbet harekete geçireceğimiz her eylem, söyleyeceğimiz her kelime öncesinde uygulamamız gereken, hatta uyguladığımız bir eylem… Her zaman söylenmez mi bizlere; konuşmadan önce düşün, önce düşün sonra yap diye… Düşünmenin bir zararı yok anlayacağınız. Zararlı olan fazla düşünmek. Çünkü farkında olmadan insanı yıpratıyor, karamsarlaştırıyor, yoruyor ve hem kendimize hem etrafımıza zarar vermemize neden oluyor; hayattan alabileceğimiz zevki yok ediyor. Maalesef birçoğumuz bunu istemsizce yapıyoruz. Hatta özellikle kadınların bu sendromu daha fazla yaşadığına dair yapılmış araştırmalar var. Kadınlar dış görünüşleri, sosyal çevreleri, ilişkileri, kariyerleri, aileleri hakkında hep daha fazla düşünüp, karamsar senaryolar yazmaya yatkın oluyorlarmış. Kadınlar “Nasıl gözüküyorum?”, “Çevremdekiler hakkımda ne düşünüyor?”, “Bu hareketin / sözün altında aslında ne yatıyor?” gibi soruları kendilerine daha fazla soruyor ve yanıtlarını da irdeleye irdeleye düşünüyorlarmış.
Hissettiğiniz duygudan haberdar olmanız kesinlikle onunla baş etmenize yardımcı olur. Bunu nasıl ayırt edeceğinizi bilmek, örneğin, üzgün veya kızgınsanız ve bu duygunun öne çıkmasına sebep olan soyut durum veya düşünce, sizin o duruma uygun davranmanızı sağlayacaktır. Buna ilaveten, kendi duygularınızdan haberdar olmak, sizi daha empatik yaparak, başka duyguların yanında onları da tanımanıza yardımcı olur. Üzüntü ve öfke gibi negatif duyguların var olduğu gerçeğini dikkate almamıza rağmen, onları duygusal repertuvarımızdan uzak tutmak yerine onları tolere etmek daha önemlidir. Duygular gelir ve gider, bu bir süreçtir. Şu anda üzgünseniz, bu sonsuza dek üzgün bir kişi olacağınız anlamına gelmez. Duygularınızı bloke etmeye veya üzerinde baskı kurmaya çalışmayın; onları dinleyin, hissedin ve onlarla başa çıkmaya çalışın.
Hiçbir duygu hem pozitif, hem de negatif değildir. Bazıları harika hissettirir (mutluluk gibi) ve diğerleri ise harika hissettirmez (üzüntü veya öfke gibi). Her bir duygunun bir amacı vardır. Hepsi geçerli ve gereklidir. Onlar sizin yol arkadaşınızdır. Gittiğiniz her yere sizinle beraber giderler ve neye ihtiyacınız olduğunuzu söylerler.
Duygularınız, içeriden ve dışarıdan gelen uyarıları nasıl algıladığınızı ve yorumladığınızı başkalarına anlatır. Biz genellikle bu şekilde sözsüz iletişim kurarız. Böyle bir iletişim sözlü iletişimden daha hızlı, daha doğal ve daha sezgiseldir. Bu demektir ki; sizin niyetiniz olmasa da, duygularınız başkalarını etkiler. Duygularımız bize rehberlik eder, çünkü karşılaştığımız her durum hakkında bize değerli bilgiler verir. Bir durumu ondan hoşlansanız da hoşlanmasanız da anlamanıza yardımcı olur. Bu şekilde ne hissettiğinize bağlı olarak aynı tecrübeyi ya tekrar yaşarsınız ya da ondan kaçınırsınız. Onlar bizi yönlendirmeye yardım eden bir iç pusula gibidirler ve neyin gerçekten önemli olduğunu bize bildirirler.
Mutluluk zaten bunları yaparsak tıpış tıpış peşimizden gelecektir; Gelmese de önemli olmayacaktır, zira tüm bunları yapmanın bize getirdiği olgunluk kâfi gelecektir. Muhtemelen duygularımızı takip edecek vaktimiz de olmayacaktır. Özetleyecek olursak, mutluluğu hayatımızın ideal amacı olmaktan çıkarıp yaşamımızı sorumluluklarımızla anlamlı kılmalıyız. Bu sorumluluklar esnasında huzur, mutluluk, sevinç gibi olumlu duygulara ek olarak yaşayacağımız olumsuz duygulara da açık olmalı ve bu duyguların tekâmül sürecimizin olmazsa olmazı olduğunu kabullenmeliyiz. Uzm. Psk. Esra Oras

Mutluluk kelimesinin pek çoklarımız için görmek istemediğimiz boşlukların maskesi haline gelmesi bir başka sorunlu nokta. Mutlu olsam hayatımda ne değişirdi? Neyi daha iyi yapardım? Neyi daha az yapar ve nelerden uzaklaşırdım? Mutluluk duygusu somut şekilde hayatıma ne katardı? Kurtulmak istediğim bu mutsuzluk benden gitse, hangi eylemleri hayata geçirirdim? İşte bunun gibi daha nice eylem odaklı soruyu kendimize sormalıyız. Aslında anlamsız ve boş yaşadığımız yaşamımızı görmek yerine bir duyguyu hissedememeyi esas sorunmuş gibi tanımlamak hayatımızın sorumluluğundan kaçmamız anlamına geliyor. Oysa sorumluluk almalı ve yaşamımızı değerli kılacak işlerin peşinde olmalıyız. Okumalı, öğrenmeli, öğretmeli ve üretmeliyiz.

Sizin potansiyelinize ve içinde bulunmayı tercih ettiğiniz anlam dairesine en uygun amacı belirlemeniz gerekecek. İşte bu amacı gelip geçici duygularımız değil, yaşamımızın verimliliği yönlendirmeli. Yani, bu amacı oluştururken asıl derdim olumlu duygular yaşamaktan öte yaşamımı verimli ve işlevsel kılmak olmalı. Söz gelimi, tüm gününü ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmakla geçiren biri pek tabii çok mutlu hissedemez. Zira zor durumda ve ıstırap içinde olan insanları görmek kimseye zevk vermez. Fakat o günü verimli yaşamış olmak kişinin yaşamını anlamlı kılacak ve o, ertesi gün aynı işe, başkalarının acısıyla acı çekmek pahasına, koşarak gidecektir. Bu örneği diğer pek çok meslek ve uğraş için dile getirebiliriz. Uzun lafın kısası, ne hissettiğim değil, ne yaptığım ve yaptığımın benim için ne anlam ifade ettiği, aynı zamanda ortaya koyduğum eylemlerle toplumsal faydayı ne kadar gözettiğim önemli olmalı.

Zira herkesin diline pelesenk olmuş bir merak bu. Yaşamının asıl amacını mutluluk duygusunun iplerine bağlamış insanlar için bu duygunun değeri oldukça yüksektir. Ama ve lakin bir dakika sonrası bile belirsiz olan yaşamda bir duyguyu yegâne amaç olarak yaşamak esasen gerçekçilikten çok uzak. Duyguları hayatın amacı olarak temel almak insanı duygularının esiri haline getirir. Oysa duygular çok hızlı değişebilir ve süreğenliği yoktur. Hayatın anlamını böylesine bir kaygan zemine oturtmak takdir edersiniz ki bizi haliyle tatminsiz kılacaktır. Bu noktada hayata yüklediğimiz anlamı ve amacı revize etmemiz gerekiyor. “Hayatın anlamı nedir?” gibi derinliği kocaman bir soruya cevap vermek ilk adım olmalı. Ardından, “bugüne kadar bu anlam dairesinde mi yaşadım?” ve “bu anlam dairesinde mutlu hissedip hissetmemek ne kadar önem arz ediyor?” soruları sıraya geçmeli.
Günden güne teşhis oranı artan bu hastalığın en önemli yapıtaşı olan mutsuzluk sorunsalına çare olabilmesi adına ülkemizde pek çok yayına rastlayabilirsiniz. Mutsuzluktan kurtulmanın “kısa” ve “kestirme” yollarını aktaran pek çok kişisel gelişim kitabı raflarda boy gösteriyor ve hızla tükeniyor. Her gün mutsuzluk sorununu aşmaya dair onlarca seminerler ve eğitimler düzenleniyor, Tvlerde ve radyolarda bunun yolları anlatılıyor. Ruh sağlığı profesyonellerinden yardım almak geçmişe nazaran artık çok daha kolay fakat tüm bunlara rağmen gelin görün ki mutsuzluk sorunu da aynı hızla yayılıyor. Özetle tabloda bir terslik var.
Geçmeyen mutsuzluk sorunu günümüzün en popüler psikolojik sorunu olarak başı çekiyor. Hem gündelik hayatta insanlardan duyduklarımız hem kendi hissiyatlarımız hem de araştırma verileri kronik mutsuzluk sorununun yaygınlığını ortaya koyuyor. “Ne yaparsam yapayım mutlu olamıyorum“, “yaptığım hiçbir şeyden zevk alamıyorum”, “kendimi sürekli mutsuz ettiğimi hissediyorum”, “her şeyi kafama takıyorum” gibi nice şikâyet cümlesi eminim hepinize ya kendinizden ya da çevrenizden ötürü tanıdık gelmiştir. Psikiyatri dünyası bu duygusal çökkünlük durumunu “depresyonun bir belirtisi” olarak tanımlıyor. Dünyada yapılan araştırmalara bakacak olursak yoğun mutsuzluk ve zevk kaybı içeren depresyon hastalığının sadece ülkemizde değil tüm dünyada arttığını görebiliriz. Dünya Sağlık Örgütünün raporuna göre 2015 yılında dünya çapında depresyon vakalarının sayısı 322 milyon kişiye yükseldi. Rapordaki verilere göre, Türkiye’de depresyon şikayeti olanların sayısı 3 milyon 260 bine ulaştı.
https://youtube.com/watch?v=67PYafLFXF4
Olumlular kadar negatif düşünceler ve hisler de günlük hayatımızın bir parçasıdır. Bu duygu ve düşüncelerle başa çıkma yöntemimiz güven ve korku, umut ve çaresizlik, hakimiyet ve kurbanlık, zafer ve yenilgi gibi alanlarda hangi tarafta yer aldığımızı belirler. Kişi baş edemediği devamlı bir mutsuz hissetmede kendisine ve yaşama dair umutlarını sorgulamak zorunda hisseder. Mutsuzluk kimi insanlar için mutluluğa tercih edilebilir. Çünkü yeni ve belirsiz bir alandan çok bilinen ve güvenli alanda kalmak daha cazip görünebilir. Bu nedenle kişiler kendilerini farkında olmadan bu mutsuzluk kısır döngüsü içine sokuyor olabilir. Değişim bu bireyler için hayal etmesi oldukça güç bir alandır. Adım atmak zorlaşır, eski derin kaoslarda kalmak tercih edilebilir. Alışkanlık yeni deneyime tercih edilir. Mutsuzluktan kurtulmak için kişiler öncelikle bu devamlı histe hangi sebeplerle bu kadar uzun süre kaldıklarına odaklanabilirler. Bu zorlu bir keşif olabilir. Sonrasında kişinin bu durumdan gerçekten kurtulmak isteyip istemediği üzerine düşünmesi faydalı olacaktır. Eğer cevabı evet ise bu keşif yolculuğunda yalnız kalmak yerine uzman desteği ile hareket ederek hisler içinde yolculuk yapmak daha sağlıklı olacaktır. Hislerin tanımlanması düşüncelerin tanımlanmasından daha zorludur ancak hislerle düşüncelerin farkındalığı birleştiğinde kendini daha iyi tanıyan bir birey ortaya çıkacaktır. Klinik Psikolog Sena Soysal
Olumsuzluklardan daha çabuk etkilenen ve negatife odaklı bir bakış açısı geliştirdikleri için mutsuzluk bir süre sonra bir alışkanlığa dönüşebilmekte ve birey ne yaşarsa yaşasın, davranışlarıyla durumu tekrar o tanıdık mutsuzluk tablosuna çevirebilmektedir. Bu insanlara göre gerçekçi hareket etmek ancak negatife odaklanmakla mümkün olmaktadır. “Pozitife odaklanmak bir takım şeylerin gözden kaçmasına neden olabilir ya da hayal kırıklıkları yaşanmasına yol açabilir” şeklinde negatif bir düşünce geliştirmektedirler.
Mutsuzluğun en sonunda yaşam her daim seni bekliyor bunu unutma.
Kronik depresyon yaşayan insan öfkeli ve ben-merkezcidir.
Kişisel gücünün yoğunluğunun farkında değildir ve kendi sorumluluğunu üstlenecek kadar güçlü hissetmez. Çevresindeki insanlar bu kişinin olumsuz gücünün farkındadırlar.
Bu insanı sevmek zordur, çünkü kendisini ve başkalarını sevmekten kaçar. Kronik depresyon mutsuzluk gibi bir duygu değildir. Duygu yoksunluğu veya duygu yoksunluğu yaratan boğucu bir duygu karmaşası olarak tanımlanabilir. Kronik depresyon çaresiz görünebilir ama değildir. İnsanlar depresyonlarının üstesinden gelebilir.
Psikolojik rahatsızlıkların nesnel gözlem ve deneye tabi tutularak anlaşılması kolay değildir. Biyolojik rahatsızlıklarda tanının doğrulanması için kan, idrar tahlili, röntgen vb. kullanılabilecek birçok teknik varken psikolojik rahatsızlıkların teşhisinde kullanılabilecek nesnel teknikler oldukça sınırlıdır. Psikolojik bir rahatsızlığın belirtileri ve bu belirtilerin yoğunluk derecesi kişiden kişiye değişebilir. Bu yüzden tek bir semptoma dayanarak hastalık teşhisi konulamaz. İnsanların bazı davranış ve düşüncelerinden yola çıkarak onları etiketlemek doğru değildir.Halüsinasyon gören herkese şizofreni tanısı konmaz. Ateşli bir hastalık, alınan bir ilacın yan etkisi vb. başka nedenler de halüsinasyona neden olabilir. Bir tanı konulabilmesi için birkaç semptomun bir arada, uzun bir süre ve yaşamın rutinini bozacak düzeyde görülmesi gerekir. Psikolojik Rahatsızlıkların TeşhisiKaldı ki şizofreni tanısı konan birinin etiketlenmesi ve kişinin problemi ile özdeşleştirilmesi de doğru değildir. Şizofreni tanısı konan birinin “şizofren”, antisosyal kişilik bozukluğu tanısı konan birinin “psikopat” olarak adlandırılması bireylerin yaşamını her anlamda olumsuz etkiler.
Şizofreni tanısı alan bireylerin hepsi de kendilerine ve çevrelerine zarar vermez. İnsan hakları ihlali anlamına gelen bu damgalamalar sadece bireyi değil onun yakın çevresini de etkiler. Bireyin bir probleminin olması onun bir problem olduğu anlamına gelmez. Bu düşüncenin kabul görmesi bireye tedavi sürecini kolaylaştıran bir bakış açısı da sağlar. Böylece kişi kendini “problemli” olarak görmez, kendisi ile ilgili olumsuz bir benlik algısına sahip olmaz. Problemi dışsallaştırma, suçluluk ve farklı olma düşüncelerini ortadan kaldırır ve “içeride” olan yerine hakkında daha kolay konuşulan ve düşünülen “dışarıda” olana odaklanmayı sağlar. Böylece birey ve ailesi problemle mücadele etmek için direnç kazanır. Toplum da aynı bakış açısına sahip olmalı ve şu gerçeği göz ardı etmemelidir. “Problemli İnsan Yoktur, Problemi Olan İnsan Vardır.” Yapılması gereken bu bireyleri etiketlemek ve ötekileştirmek yerine problemleriyle mücadelede onlara sosyal destek sağlamaktır

Bu kestirmelerin olumsuz olması da kötümser düşüncenin genellenmesine sebep olmaktadır. Kişinin yaşadığı olumsuz bir olay sonucunda hissettiği ve düşündüğü şeyler benzer olaylarda da kendini göstermeye başlar. Buna “otomatik düşünce” adı verilmektedir. Örneğin; kötümser bir öğrenci bir sınavdan düşük not aldığında öncelikle üzüntü, öfke gibi duyguları hissedip, “Ben başarısız bir öğrenciyim, zeki değilim” gibi genellemelerle olumsuz düşüncelere kapılırsa, “Çalışmama gerek yok, ders çalışsam da sonuç değişmeyecek” sonucuna ulaşacaktır. Kötümser olmayı yenmek için ise öncelikle kötümser olduğunun farkında olunması gerekmektedir. Otomatik olarak vardığımız sonuçları fark edip bu sonuçlara sebep olan düşüncelere ulaşmak gerekmektedir. Bu davranışı yapmadan önce aklımdan neler geçiyordu, nasıl düşünsem daha iyi sonuçlar alırdım, alternatif olarak yapabileceklerim neler? gibi sorular sorarak bilişsel kestirmelerin derinlerine inmek kişinin farkındalığını artırıp otomatik düşüncelerini değiştirmesinde önemli bir adım olacaktır.

Yaşamla ilgili düşünce biçimimiz yaşadıklarımız üzerinde denetim kurmamızı etkileyecektir. Örneğin; “Yaptığım hiçbir şeyin bir önemi yok” düşüncesi bir tepki olmanın ötesinde kişiyi eylemde bulunmaktan da alıkoyar. Eylemsizlik de kişiyi pasif kılacağından kişinin hem kendi yaşamı hem de yakınları bu durumdan olumsuz etkilenecektir. Kötümser kişi davranışlarının sonucu değiştirmeyeceğini düşündüğünden çaba harcamayı da bırakır ve çaba olmadığından şartlar olumsuzlukla sonuçlanarak “kendini gerçekleştiren kehanete” dönüşür. Alınan olumsuz sonuç neticesinde de kişinin kötümserliği pekişmiş olur. Kötümser düşünce kişide farklı yıkıcıklara da sebep olmaktadır. Beynimiz çabuk karar almak ve uygulamaya geçme eğilimine sahip olduğundan bazı bilişsel kestirmeler yapmaktadır.

Yeni doğmuş bir bebek çaresizdir, yardıma muhtaçtır, kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek yeterlilikte değildir. Her ne kadar ağlama refleksiyle kendisini ifade etse de bu annenin gelişini denetleyebildiği anlamına gelmez. Aynı şekilde yaşamın son yılları da çaresizliğe dönüşür. Yürüme yeteneğimizi yitirebilir, bağırsak kontrolümüzü yitirebilir hatta anılarımızı, yakınlarımızı hatırlama becerilerimizi yitirebiliriz. Bebeklik biterken yavaş yavaş kişisel denetim kazanılmaya başlanır. Ağlamak artık istemli bir davranışa dönüşür. Kol ve bacak hareketlerinde denetim kazanılmaya başlanılır. Fiziksel denetimimizi kazanmaya başladıkça bu durumdan psikolojik denetimimiz de etkilenir ve kişiliğimiz yapılanmaya başlar. Özellikle ergenlik dönemine gelindiğinde fiziksel gelişim önem kazanır. Büyümede önemli bir sıçrama dönemi olan ergenlik, kişilik gelişiminde de kendini gösterir.Kol ve bacaklardaki ani büyüme, kilo artışı ve kas tonusunun artmasıyla el kol koordinasyonu sağlamakta güçlük yaşanacağından ergende sakarlık gözlemlenebilmektedir. Ergene bu bilgiler ışığında yaklaşılması, ergenin davranışlarının sonuçlarıyla ilgili suçlayıcı ya da yargılayıcı davranılmaması ergenin benlik gelişimi için olumlu olacaktır. Sakar olduğu ısrarla hatırlatılan ergen iyimserlikten uzaklaşmaya başlayacaktır. Bu sebeple de yeni bir işe başlama fikrine kötümser bakabileceği gibi kendine olan güven duygusu da zedelenecektir. Ergenlik döneminde olumlu kendilik imajı kazanamayan ergen bu aksaklıkları bir sonraki gelişim dönemlerine de yansıtacaktır. Örneğin; ergenlikte yaşananlar sebebiyle kötümser açıklama tarzı edinmiş olan kişi genç yetişkinlik döneminde iş bulma süreci ve yakın ilişki kurma gelişimini sağlıklı kazanamayacaktır. Bu sebeple fiziksel ve psikolojik gelişimin yaşam boyu düşünülüp tamamlanılamayan ya da aksaklık kalan kazanımların telafi edilebilmesi önemlidir. Yaşamımızda kontrolümüzde olan nasıl para kazanacağımız, kimlerle arkadaş olacağımız, hangi işte çalışacağımız gibi çoğunlukla bizim denetimimizde olan seçimler hayattaki varoluşumuzu belirleyecektir.

Yaşanılan olayları açıklama tarzı sebebiyle kötümser insanlar, daha kolay pes etmekte ve daha sık üzüntüye kapılmaktadır. İyimserler daha mücadeleci olduğundan yapılan araştırmalara göre de okulda, işte ve oyunda daha başarılı olmaktadır. İyimser insanlar daha olumlu adım attıklarından aday oldukları işlere kabul edilme ve yaptıkları işlerin üstesinden gelme olasılıkları da kötümserlere göre daha yüksek olacaktır. Çünkü iyimserler daha dinamik, sağlıklı ve motive olduklarından yaşam süreleri de daha uzun olacaktır. Kötümserliğin çekirdeğindeki temel olgulardan biri de çaresizliktir. Çaresizlik ne yaparsanız yapın olacakları değiştiremeyeceğinize dair inançtır. Yaşamda çaresiz kalınan durumlar da vardır. Örneğin; göz bebeğinizi küçültme konusunda çaresizsiniz.
Birçok bilişsel becerilerimizde olduğu gibi iyimserliği de öğreniyoruz.
Yaşamımız boyunca birçok olay yaşarız ve yaşadıklarımıza anlam bulmaya çabalarız. Bir problemle karşılaştığımızda probleme ve çözümüne ilişkin bakış açımız çok önemlidir. Çok genel kategoride baktığımızda ya iyimseriz ya da kötümseriz. Kötümser insanlar başlarına gelen kötü olayların uzun bir süre devam edeceğini, hayatının diğer alanlarına da bu olumsuzluğun sıçrayacağını düşünmekle birlikte yaşadıkları kötü olaylara kendilerinin sebep olduğuna inanma eğiliminde oldukları gözlemlenmiştir. Yaşamdan aynı derecede zarar görmüş iyimserler ise yaşadıkları olayı geçici olan, şanssız bir olay olarak yorumlarlar. İyimserler yenilginin kendi hataları olduğunu düşünmediklerinden kötü olaya diğer insanların, şartların ya da geçici bir şansızlığın sebep olduğunu düşünürler. Bu şekilde düşünen iyimserler yenilgiden etkilenmezler, olumsuz bir olay yaşadıklarında bu durumun geçici bir zorluk olduğunu düşünürler.

Dayanıklılığın büyüklükle, güçle, kuvvetle ilgisi yoktur. Dayanıklı olmak demek, hayatta kötü günlerin de olduğunu kabul etmek, başımıza kötü şeyler geldiğinde isyan edip kendimizi kurban gibi algılamak yerine mücadele etmektir. Hayatın her koşulda mücadeleye ve yaşamaya değer olduğuna inanmaktır. Ömrünün önemli bir kısmını Dr. Vanderpol gibi toplama kamplarında geçiren psikiyatrist Viktor Frankl, “Hayat, sorunlara çözümler bulmak ve her insanın kesintisiz olarak sorumluluk alması demektir.” der. Hayatı -koşullar elverişliyken- yaşamak marifet değildir. Asıl marifet, bütün zorluklarına rağmen hayatın yaşanılır olduğuna inanmak ve bu inancı hiç kaybetmemektir.

Doğaçlama yeteneği. Bir sorunu eldeki mevcut imkanlarla çözme yeteneğidir. Bir sorunla karşılaştığımızda daha önce sahip olduğumuz imkânlardan yoksun olabiliriz. Dayanıklılığı yüksek insanlar, eldeki imkanları birleştirerek çözüm üretirler. Tasarım dünyasında “brikolaj” (bricolage) olarak bilinen bu yaklaşım,  mevcut “krizi” atlatmaya yetecek “tamirat” yolları bulmak üzerine kuruludur. Bu tarz bir yaklaşım elbette uzun vadede en ideal ve nihai çözümü getirmez ama kriz durumlarında “hayat kurtarır”. Esnek ve dayanıklı olmak için doğaçlama yapmayı bilmek gerekir. Sorunlar karşısında eli kolu bağlı oturmak yerine, yapılabilecek olanın en iyisini yapmak üzere eldeki imkanlarla çözüme doğru yürümek gerekir.

Hayatın güzelliklerle beraber çirkinlikleri de barındırdığını, iyiliklerle birlikte kötülüklerin de olduğunu, yükselmenin de düşmenin de “doğal” olduğu bilincinde olmamız gerekir. En önemlisi de, hayatın her koşulda anlamlı olduğuna ve mücadeleye değer olduğuna inanmamız gerekir. İnsanın önce yaşadığı zorlukları anlamlandırması, kendisini “kurban” psikolojisine sokmaması gerekir. Böyle davranabilmesi için insanların ilkeleri olması gerekir. Yaşadığımız her sorun karşısında sızlanmak yerine sahip olduğumuz, sevgi, hoşgörü, sorumluluk, dostluk, yardımlaşma, sadakat, mütevazılık, paylaşmak, tarafsızlık, cömertlik, olgunluk, güven, mertlik, merhamet… gibi değerlere sarılmamız gerekir. Hayatı sahip olduğumuz ve her birimiz için farklı olan bu değerler doğrultusunda yaşamamız gerekir.

Gerçekleri kabullenme kararlılığı. Çoğu insan, kötü bir durumla karşı karşıya kaldığında önce inkâra başvurur. Kübler-Ross modeli olarak bilinen “Kabullenmenin beş evresi” modelinin işaret ettiği gibi, insan bir yıkımla karşılaştığında önce bu durumu “inkar” eder. Sonra “kızgınlık” baş gösterir. Daha sonra gerçeğin tamamını değil bir kısmını kabul etme “pazarlığı” içine girer. Kişi durumuyla yüzleşmeye başladığında “depresyona” girer ve sonunda durumu “kabullenir.” Kabullenmek, yeni bir başlangıç demektir. Sorunları çözmek için önce onları kabullenmek gerekir. Gelişme, güçlenme ve olgunlaşma kabullenmeyle başlar.
Doğru davranışlar insanları daha güçlü kılıyor. Nietzsche’nin dediği gibi “Bizi öldürmeyen, güçlendiriyor.” Zorluklara maruz kalmak, eğer doğru bir psikolojiyle yaklaşırsak dayanıklılığımızı artırıyor. “Öğrenilmiş çaresizlik” teorisiyle meşhur olan Martin Seligman aynı zamanda “öğrenilmiş iyimserlik” kuramının da yaratıcısıdır. Seligman öğrenilmiş çaresizliğin pençesine düşmüş insanların başarısızlığı kalıcı gördüklerini, ne yaparlarsa yapsınlar sonucu değiştiremeyeceklerine inandıklarını ve bu durumun da onların dirençlerini kırdığını söyler. Bunun tersine “Öğrenilmiş iyimserlik” ise bir işi başarmanın mutlaka bir yolunun olduğuna inanmak, yaşanan başarısızlığı geçici bir durum olarak görmek ve sorunlara çözüm geliştirmek için hamle üzerine hamle yapmak üzerine kurulu bir zihin durumudur.
Dayanıklılık, kendimizi kurban gibi görmeyip elimizden geldiği kadar mücadele etmek ve sonuç alana kadar ipin ucunu bırakmamak demektir. “Pozitif psikoloji” okulu, dayanıklılık üzerine en çok araştırma yapan sosyal bilim dalı. Onların yaptığı araştırmalar psikolojik dayanıklılığın, genetik olmaktan çok “öğrenilebilir” olduğunu gösteriyor. Amerikan Psikoloji Birliği (APA)‘ya göre dayanıklı insanlar: Sosyal destek alabileceği bir ilişki ağı olan, Sorunlara takılıp yılmak yerine geleceğe odaklanan, Değişimin kaçınılmaz olduğunu ve buna uyum göstermenin hayatın ta kendisi olduğunu düşünen, Sorunlardan kaçınmak yerine, onları aşma konusunda kararlı bir tutuma sahip, Kendini anlamak için çaba sarf eden; reddedilme hatta düşmanlık görme gibi olumsuz durumları bile kendini geliştirme fırsatı olarak gören, Kendisiyle barışık, kendine, sezgilerine güvenen, İyimser ama gerçekçi olan, Sadece başarısına değil, fiziksel ve ruhsal sağlığına da önem veren, Spor yaparak, meditasyon yaparak ya da ibadet ederek gündelik hayatın dışında kendine bir anlam bulan insanlardır.


Dr. Maurice Vanderpol, kendisi gibi soykırım kamplarından kurtulanları gözlemlediğinde, bu insanların en önemli özelliklerinin -daha güçlü, daha kuvvetli olmaları değil- dayanıklılıkları ve mücadele becerileri olduğunu söyler. Dr. Vanderpol’a göre, içine düştüğü kötü bir durumda kişinin kendisiyle bile dalga geçebilmesi ve insanlarla bağ kurma arzusunu hiç kaybetmemesi, onun mücadele gücünü ve dayanıklılığını artırır. Bu, bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçektir. Harvard Üniversitesi hocalarından Diane L. Coutu, “Dayanıklılık bir tür reflekstir; dünyayla yüzleşmenin ve onu anlamanın bir yoludur.” der.
Zorluklar karşısında mücadeleyi bırakıp kendini bırakan ve darmadağın olan çok insan vardır. Ancak kimileri de bir zorlukla karşılaşınca daha çok bilenir, daha çok çalışır ve kendilerini geliştirip yeni yollar bulur.
Çocuklarımıza düşmemeyi değil, düşünce nasıl kalkacaklarını öğretmemiz gerekiyor. Hayat o kadar belirsizliklerle dolu ki insanın hep başarılı olması mümkün değil. Rüzgar bazen o kadar sert eser ki insan bir anda yerde bulur kendini. Maharet, düşünce kalkmasını bilmektir. Üstelik hata yapmak da yenilgiye uğramak da son derece öğreticidir.
Çoğu ağacın dalları fırtınada kırılır ama söğüt eğilir ve tekrar eski haline geri döner. Söğüt gibi olmasını bilmeliyiz: Kararlı ve sakin; eğilen ama kırılmayan. Güçlü olmakla dayanıklı olmak aynı şeyler değil. İnsanların da kurumların da uzun dönemde ayakta kalmaları ne kadar güçlü değil asıl ne kadar dayanıklı olduklarına bağlıdır. Dayanıklı olmak, vazgeçmemek demektir. Dayanıklılık, olayları anlamlandırma, en sınayıcı koşullardan ders çıkarma; inancını, motivasyonunu yitirmeden devam etme gücünü kendinde bulma yeteneğidir. Psikologlar dayanıklılığı, “yaşanan güçlükler karşısında gösterilen pozitif bir adaptasyon süreci” olarak tarif ediyorlar.

Nefsin terbiye edilmesi sinirliliği azaltan en önemli etkendir. İnsanların ben merkezli bakış açıları, kendilerine yönelik eleştirilere aşırı reaksiyon vermelerine neden olur. Kendisine haksızlık yapıldığını düşünen, etrafından saygı görmediğini, sözünün dinlenmediğini düşünen kişiler en küçük sorunda bile sinirlenerek, saldırgan bir tutum içine girerler. Bu kişilerin egoist bir yapıya sahip olduğu görülür. Bu yüzden kişilerin tepkileri konusunda farkındalık yaratması çözüme yardımcı olur. Sorumlulukları strese sebep olmadan yerine getirmeye çalışmak gerekir. Kişiler elinde olmadan aşırı tepkiler veriyorsa, bunu tüm gayretine rağmen düzeltemiyorsa psikiyatrik tedavi alınması gerekir. Bunun ilaçlarla dengelenerek tedavi edilmesi gerekir.

Ani sinirlenme durumunun psikiyatrik nedenler arasında depresyonda olan kişilerde strese karşı gelişen aşırı duyarlılık ya da tepkisizlik yer alır. Aşırı gergin ve tepki durumunda kişide kronik depresyon durumu düşünülmelidir. Bunun yanında duygu durum bozukluklarında, manik kaymalarda da ani sinirlenme etkisi görülebilir. Alkol ve uyuşturucu bağımlılarında bunu kullanırken ya da bunlardan yoksun kaldıkları dönemlerde sinirlilik oluşabilir. Kişilik bozukluklarında ise sinirlilik haliyle birlikte zarar verme etkisi hakimdir. Bu kişinin kendisine ya da karşısındaki kişiye zarar verme şeklinde yaşanır.
Kişilerin yapısı ani sinirlenmenin en önemli sebepleri arasındadır. Fevri olan kişilerde ani sinirlenme durumuna daha fazla rastlanır. Bu yapıdaki kişiler stres hormonuna daha çabuk yanıt verir. Bunların reseptörleri daha hassas olur. Tiroit hormonu yüksek olan kişilerde ani sinirlenme etkisi daha fazla olur. Yoğun sorumluluk alanlarda, aşırı yük altında olan kişilerde stres hormonu daha fazla salgılanır. Bu kontrol mekanizmalarını bozucu etki yapar. Ayrıca mükemmeliyetçi, rekabetçi, titiz ve ayrıntılara önem veren kişilerde sinirlilik daha yaygın görülür. Egoist olan kişilerde engelleme durumunda bu tepkiyi daha rahat verirler. Çocuklarda görülen ani sinirlenme durumunda ise bu sebeplerin dışında kötü rol modelleri de etkili olmaktadır.
Kişiler iş yaşamında, aile yaşamında ya da başka bir ortamda ani sinirlenme belirtileri gösteriyorsa, ortamda bulunan herkesin olumsuz etkilenmesi söz konusudur. Bu kişilerin her an sinirlenerek bağıracağı, söyleneceği ve gerginlik yaratacağı düşünüldüğünden, oradakiler huzurlu olamaz. Kişinin negatif enerjisi başkalarını da etkileyerek, insanların stresini arttırmaya yarar. Bu ortamdakiler huzurlarını kaybettiklerinde, mutluluklarını da kaybeder. Aile ortamında bile, yaşanan huzursuzlukların temeli ani sinirlenen kişilerin gereksiz tepkilerinden kaynaklanır.

Sinirli bir ruh hali ilk olarak kişinin sağlığına zarar vermektedir. Bunun yanında sağlıklı karar verme mekanizmasının bozulmasını sağlar. Kişiler sinirlendiklerinde tamamen duygularıyla hareket etmeye başlar. Bu kişilere zarar veren bir davranış şeklidir. Çünkü mantıklı, makul ve sonuçları iyi olacak kararlar genellikle sakin olunan ruh halinde alınmaktadır. Sinirli olunduğunda kişinin muhakeme sistemi tam olarak çalışmadığından, hata yapma olasılığı artış göstermektedir. İnsanlar geçmişteki kararlarını sorguladığında, yanlış olanların aceleyle ve hissi bir şekilde verilen kararlar olduğunu rahatlıkla görebilir. Sinirli olan kişilerde doğru karar verme yerine hissiyat devreye girdiğinden, karşıda olanlara karşı duygularla tepki verme durumu yaşanmaktadır. Verilen tepki kişiye sözlü ya da fiili olarak zarar verici şekilde gerçekleşir. Kişide muhakeme zayıf olduğunda, alınan kararların çoğu isabetsiz olur. Bu durum hem kişiye, hem de çevresine zarar verici şekilde gelişir.

Ani sinirlenme, insanları ani bir şekilde etkileyen, sebepsiz yere oluşan bir durumdur. Kan beynime sıçradı gibi sözlerle ifade edilen sinirlenme halinde vücutta fazla miktarda adrenalin salgılanır. Bu kişinin stres halini anlatır. Vücutta çok kısa bir sürede nabız artar, vücut ısısında artış, kan dolaşımında hızlanma, gözde pupillarda genişleme, kan şekerinde artış gibi etkiler oluşur. Adrenalin artışı vücudu tehlikelere karşı hazır duruma getirir. Sinirlenme halinde yani vücuttaki stres arttığında vücutta kısa ve uzun süren değişimler olur. Bu nedenle ani sinirlenen kişilerde kalp hastalıkları, ülser, gastrit gibi sindirim sorunları, hipertansiyon rahatsızlığı riski artmaktadır. Kişiler bu tepkiyi vererek kendilerine zarar vermektedir.

Bu kişiler kendisinde bir sorun olduğunu düşünmediğinden, tedavi olmayı istemez. Bu nedenle kişilerin hastalığını genellikle yakınları ortaya çıkarır. Onları tedavi olması için ikna etmeye çalışırlar. Bunu yaparken yumuşak davranılmalı, kişi kırılmamalıdır. Tedavi sırasında psikiyatristler öncelikle hastayı tanımak ister, neden yalan söylediğini anlamak isterler. Konuşmalardan sonra güven ortamı oluştuğunda, hasta kişinin eksik duygu ve güveni yerine koyulur. Tedavinin iyi yapılması halinde, hastalığın yeniden tekrarlaması çok düşük bir olasılıktır. Tekrarlama durumunda ise hasta bunun daha kolay farkına varacak ve tedavi olmayı isteyecektir. Mitoman kişiler basit şeylerde ve gereksiz yerlerde yalana başvururlar. Asla başkalarını kandırmak için yalan söylemezler. Yalanlar gelişigüzel şeklide söylenir, bunun için bir plan yapmazlar. Bu kişilerin en büyük sorunu eşleriyle olur. Kişiler kendilerini yalan söylemekten alıkoyamaz. Fakat tedavisi yapılabildiğinden, kişilerin bunun farkında olmaları ve tedaviye yönelmeleri gerekir.

Bu kişiler çoğu zaman yalan söylediklerinin farkında olur, ancak bazen yalanlarına kapılabilirler. Bu yüzden sunumlarını daha etkili yaparlar. Mitomanlar hareketli ve sosyal kişilerdir. Bazen cana yakın ve sevimli bile olurlar. Fakat onun yalanlarını ortaya çıkardığınızda, agresif ve alıngan taraflarını görebilirsiniz. Bu kişilerin yalanlarında süreklilik vardır, ancak tutarlılık yoktur. Kurgular yapsalar bile, açıkları bulunmaktadır. Çocukluk döneminden yetişkinlik dönemine kadar herhangi bir süreçte ortaya çıkan mitomani, kişide yalan söylemek için güçlü bir istek oluşturur. Yalanı söylemek için ısrarcı olmak, yalan söylemek için büyük bir istek duymak mitomanlık için yeterlidir. Kişi yalan söylemekten büyük bir haz duyar, bu onun için kişisel kazançların en büyüğüdür. Bu yüzden tedavi buna uygun şekilde yapılmaktadır.

Mitomani, kişilerde kendi söylediği yalana inanma hastalığıdır. Bu tür hastalar hatalarını örtmek için sürekli yalana başvururlar. Bir süre sonra söyledikleri yalanlara kendileri de inanmaya başlarlar. Zaman içinde kendi vicdanlarından uzaklaşmaya başladıkça, gerçek bir varlık elde etmek amacıyla yalan söylemeye devam ederler. Çevrenizde suçluluk psikolojisiyle hareket ederek, suçunu bastırmaya çalışan kişiler vardır. Mitomani olarak adlandırılan bu durumdaki kişiler, çıkar elde etmek ya da çevresinin ilgisini çekmek içinde yalana başvururlar. Bu yapıdaki kişiler bir makamı elde etmek için bile yalan söyleyebilirler. Mitoman kişiler için yalan söylemek yaşamlarının rutin davranışı haline gelmiştir. Söylemiş oldukları yalanların ortaya çıkması durumunda, bundan herhangi bir suçluluk hissetmezler. Mitomani kişiler için yalan söylemek olağan bir davranıştır. Bu kişiler sessizliğe tahammül edemezler. Bulundukları ortamda yalan ve abartılarla birlikte konuşmaya girerler. İlk başlarda kişilerin söyledikleri yalanlar kolay anlaşılmaz. Ancak yalanların tek tek ortaya çıkmasından sonra, çevresindekiler bu yalanlara inanmamaya başlar. Bu kişiler gerçek mutluluğu yakalayamadığından, iş ve arkadaş çevrelerini sürekli değiştirirler. Yalanlarını düzeltme amaçları olmaz. Kişilerde pişmanlık mekanizması işlemez. Eğer kişiler yalanlardan sonra pişmanlık duyuyorsa, bunlar Mitomani hastası değildir.

Bu sorunun tedavisi için yapılan psikolojik tedavide psikodrama tekniği kullanılmaktadır. Bu teknikte tiyatro psikolojik tedavi sırasında kullanılmaktadır. Yani buna bir örnek vermek gerekirse; Kişi kendi kendine konuştuğunun farkına varırsa, tedavi faydalı oluyor. Tedavi sırasında kişi bir sandalyeye oturtulmakta ve karşısına boş bir sandalye konmaktadır. Boş sandalyede annesinin olduğu varsayılarak, onunla karşılıklı konuşması isteniyor. Kişi konuştuktan sonra annesinin yerine geçerek, onun gibi cevap vermeye başlıyor. Bu yapılan kişilerin sosyal ihtiyaçlarını gidermelerine yardımcı oluyor.

Kendi kendine konuşmanın diğer şeklinde ise, kişiler bunu stres gidermek için yaparlar. İnsanlar yaşamlarının bazı dönemlerinde bunu yaparak, sesli hayaller kurabilir. Bu daha çok aceleci ve hiperaktif yapıda olan kişilerde rastlanır. İnsan sosyal bir canlı olarak kabul edildiğinden, yalnızlık kişinin akıl sağlığının bozulmasına neden olabilir. Bu yüzden bazı kişiler kendi kendine konuşarak, ayakta kalmaya çalışabilirler. Bu çoğunlukla herkesin yapabildiği bir davranış şekli olabilir. Sosyal zekası yüksek olan kişiler, özellikle  yalnızlığa tahammül edemezler. Bunlar daha fazla konuşurlar. Kişinin bu özelliğinin farkında olması durumunda, bunun stres azaltmaya etkisi olur. Ancak bunun farkında değillerse, bu kişiler hastadır.  

İlk durumda kişi kendini soyutlayarak, kendine yeni bir dünya kurmuştur. Bu kişiler psikoz denilen akıl hastalığı olan gruptadır. Kişi ayrı bir dünyada olduğunu düşünerek, kendine bir yaşam alanı kurmaktadır. Dış dünyadan tamamen kendini soyutlamıştır. Kendi hayallerindeki kişiler ve objelerle konuşarak, kendini psikolojik olarak ayakta tutmaktadır. Bu kişiler tedavi ihtiyacı olan gruptur. Kişiler hayatta kalabilmek için ve toplumla ihtiyaçlarını karşılayamadıklarından dolayı kendine ait bir dünya kurmaktadır. Bu dünyada sosyalliği aramaktadır. Bunlar için yer ve zaman önemli değildir. Çünkü gerçeklerden kopuk bir hayatı vardır. Toplumda herkesin içinde kendi kendine konuşur. Psikoz halinde bu sorun mutlaka tedavi edilmelidir. Kişinin hastaneye yatarak, tedavi edilmesi ve ilaç kullanması gerekmektedir.

Kişinin günlük yaşamda kendi kendine konuşması her zaman bir hastalık olarak algılanmamalıdır. Bu kişinin stresten kurtulması için son derece faydalı olabilir. Ancak farklı türlerde geliştiğinden, tedavi edilecek kişiler iyi ayrılmalıdır. Bunun yanında çocuklarda kendi kendine konuşmak, tavırların şekillenmesine yardımcı oluyor. Yapılan araştırmalarda insanların en fazla kaybettiği eşyalarını ararken kendi kendilerine konuştuklarını ortaya koymuştur. Bu davranışın algılama ve düşünmeyi arttırdığı belirlenmiştir. Kendi kendine konuşmak iki farklı şekilde gelişebilir.
Organik rahatsızlıklara dikkat edilmeli: Organik rahatsızlıklar ile psikolojik rahatsızlıklar arasında genellikle bir ilişki bulunmaktadır. Hastalıklar sıkıntılar, üzüntüler bedenin kimyasını bozduğu gibi, organik rahatsızlıklarda psikolojik hastalıklara neden olabilir. İç salgı bezlerindeki sorunlarda heyecan duygusunda etkili olan kimyasalların miktarında değişimler olur. Bu durumda aşırı heyecan ortaya çıkabilir. Bunların tıbbi ve psikolojik tedavilerle düzeltilmesi gerekir. Doğal yaşam koşulları hazırlamak: İnsanlar doğru solunum yapmayı, gevşemeyi, aşırı yorgunluktan kaçınmayı, temiz havada dolaşmayı, dinlenmeyi, düzenli uyku ve beslenmeyi, yeterli sıvı alımı gibi dengeleri düzene sokarak, heyecanın kontrol edilmesi sağlanır.

Hata yaparım endişesinden kurtulmak: Kişideki heyecanı arttıran en önemli sebeplerden birisi hata yaparım endişesidir. Çocukluk dönemlerinde aşağılanan, ailesi tarafından beklentileri yüksek olanlar, mükemmeliyetçi olanlarda hata yapma endişesi yaşanır. Zeki ancak yeteri kadar eğitim almamış olan kişilerde, kendini geliştirmeyenlerde de hata yapma endişesi sıkça görülür. Kişi yaşam boyu gelişme içinde olan bir varlık olduğundan, her zaman kendine zaman tanımalı ve kendini düzeltmeye çalışmalıdır. Geçirilmiş travmalara dikkat edilmeli: Yaşanan travmalardan sonra oluşan stres aşırı heyecanın nedenlerinden biridir. Büyük travmalar geçiren kişilerin bir uzmandan yardım alması önerilir. Bu yapılmadığında stres vücutta değişimlere neden olarak, aşırı heyecanın oluşmasına neden olur.

Güven eksikliğini aşmak: İnsanlarda güven duygusunun gelişimi yirmili yaşlarla birlikte olur. Bu dönemde aile içindeki iletişim, anne ve babanın tutumu son derece önemlidir. Kişinin güven duygusunun gelişimine zarar verecek bir sorun olduğunda, ilerideki yaşamlarında strese ve zorluklara dayanıksız olurlar. Kişinin iç konuşmalar yaparak, kendini telkin etmesi ve olumlu yönlerini görmesi halinde güven duygusu arttırılabilir. Gerekirse bir uzmandan yardım alınabilir. Heyecanın kompleks haline getirilmemesi: Aşırı heyecan kişinin verimliliğine, başkalarıyla ilişkisine zarar vermediği takdirde bu durum sorun olarak görülmemelidir. Heyecandan rahatsızlık duyma kaygıyı arttırır ve heyecanın daha fazla artmasına neden olur.
Bazı zamanlarda normal kabul edilse de, günlük yaşamı etkileyecek derecede yaşandığında bazı tedbirler alınarak önlenmesi gerekir. Heyecanlanma günlük yaşamda sıkça yaşanan bir duygudur. Yeni bir iş, yeni bir araba, sevdiği biriyle karşılaşma gibi etkenler kişilerin belli derece heyecanlanmasına neden olur. Heyecanın belli bir seviyede olması halinde, kişinin daha dikkatli olmasına ve yapılan işten zevk almasına sebep olur. Toplumda sosyal yaşamda başarılı olan, sanatkar kişilerde bir miktar heyecan olduğu bilinir. Kişilerin aşırı heyecanlı olduğu çoğu zaman davranışlarından belli olur. Fakat bazı kişilerin dışarıdan bakıldığında heyecanı belli olmaz. Kişinin heyecanlı ve duyarlı olması belli oranda avantaj olarak kabul edilir. Aşırı heyecanlı olma kişide hata yapmaya yatkınlık ve psikolojik sorunlara neden olabilir. Bu durum kişinin kendi davranışlarını kontrol etmesine engel olur. İnsanlarda olan yükseklik fobisi, sosyal fobi, panik atak, kekemelik gibi sorunlar heyecanı kontrol altına alamama etkisiyle yakından ilgilidir.

Genellikle kapalı yerlerde uzun süre kalmak, kendini bir işe veya amaca fazlaca kaptırmak, uzun süre yalnız kalmak mutsuzluğu tetikleyene nedenlerdendir. İnsanların sık sık gezintiye çıkması, doğa yürüyüşü düzenlemesi, toplu etkinliklere katılarak farklı insanlar tanıması mutlu olmalarını sağlayacaktır. Burada önemli olan insanın kendisinin de mutsuzluktan kurtulmak için uğraşmasıdır. Unutulmamalıdır ki, hiçbir gerçek, onu görmemeye çalışmaktan daha acı olamaz.

Birde psikolojik nedenleri vardır mutsuzluğun. İnsanlara olan güven kaybı ve geçmişte yaşanılmış bir kötü tecrübe insanları psikolojik olarak mutsuzluğa sürüklemektedir. Yukarıda da bahsettiğim gibi küçücük şeyleri insanların kafasında büyütmesi, dünyanın her yerinde zaman zaman medyada gelen olumsuzlukların onun başına geldiğinde, sanki sadece onun başına geliyormuş gibi algılaması ve büyütmesi, insanların adeta onu mutsuz etmek için uğraşıyorlarmış gibi algılamasına ve psikolojik olarak mutsuz olmasına neden olmaktadır. İnsanoğlu duygusal bir varlıktır. Kimi olaylara karşı güçlü olabilmekteyken, kimi olayların karşısında aciz kalmaktadır. Kimi zaman basit olabilmekteyken bazen de karmaşıktır insanoğlu. Çevresinde olup biten karmaşıklarla çatışmalar yaşarken, bu çatışmaların içerisinden sıyrılabilecek kadar da güçlüdür. Mutsuzluk ise onun güçlü iradesini zayıflatan ve karşılaştığı sorunlar karşısında pes etmesine neden olan duygusal çöküntü halidir.

Evet, insanların genelde bir günü bir gününe uymaz. İnsanların karşısına yaşamları çok farklı şeyler çıkarabilmektedir. Çok farklı tecrübeler edindirir bize hayatımız. Bazen yeniliriz karşılaştığımız sınavlara ve acılara. Bazen de sebat eder, dünyaya geliş nedenimizi düşünüp, sınavın sahibine sığınırız. Mutsuzluk insanlarda kronikleşirse başa çıkması zaman alabilir. En küçük şeyleri bile gözümüzde büyütürüz. Havaların bozuk olması, yanakta çıkacak küçük bir sivilce bile mutsuz olmaya yetebilir. Fakat bazen hayatımızda karşımıza çıkan büyük olaylarda mutsuz olmamıza neden olmaktadır. Sevdiklerimizin bize ihaneti, mutsuz giden evlilik, planlanan işlerin başarısızlıkla sonuçlanması, sevdiklerimizi kaybetmemiz, büyük maddi kayıplar, yakınımızın veya kendimizin hastalanması bir şekilde mutsuz olmamıza neden olmaktadır.

İnsanın kendini huzursuz, umutsuz ve karamsar hissetme halidir. Hayattan zevk alınmadığı, monotonluktan ve gündelik sorunlardan sıkıldığı zaman ortaya çıkar. İçine kapanıklılık, diğer insanlarla sıkıntı ve dertlerin paylaşılmaması mutsuzluğu tetikleyen etkenlerdir. Mutsuzluk, sürekli üzgün olmak, ümitlerin ve yaşama sevincinin azalması, etrafta olup bitene karşı ilgisizlik olarak adlandırılabilir. İnsan dünyada yaşamaya değer bir şeyin olmadığına inandığında mutsuzluk ortaya çıkar. Mutsuz insanlar günlük yaşamlarında karşılaştıkları her olumsuzlukta bütün aksiliklerin kendilerini özellikle bulduğunu zannederler. Etrafındaki insanlara sahte gülücükler saçarak, mutluymuş izlenimi vermeye çalışırlar fakat çoğu zaman gözleri ele verir onları. Geceleri uyuyamama, her sabah yeni bir umutsuzluk ve mutsuzlukla güne merhaba demek kronikleşir adeta mutsuz insanlarda.

“Dost kötü günde belli olur” atasözü arkadaşının kötü gün diye tabir edilen günlerinde, onun kederini paylaşmak, ona destek olmak, onun varsa ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmak arkadaşlık gereğidir. İnsanların her daim mutlu ve huzurlu olması beklenemez. Yaşamın her anında bir çok kez elem verici hadiseler yaşanır. İşte o günlerde birey yanında kendisine maddi ve manevi destek olacak birilerini arar. Aradığı ailesinden sonra arkadaşlarıdır. “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” atasözü arkadaşlar arasındaki ilişkiyi bize anlatmaktadır. Aile bireylerini seçemeyiz; ama arkadaşımızı seçebiliriz. Arkadaş seçimi manavdan meyve seçer gibi görünüşleriyle değil paylaşımlar sonucu ortaya çıkar. Birey kendisine, saygı duyan, güvenilir, iyi ve kötü günde kendisine destek olan kişiyi arkadaş olarak seçerse isabetli olur. Her merhaba dediğimiz birey gerçek arkadaş değildir.

Samimiyet yüreklerin konuştuğu bir dildir. Çoğunun yüreği yetmez.

Birey, yaşamı boyunca ailesi ile bile paylaşmadığı bir çok sorunlarını, beklentilerini, yaşamla ilintili bir çok meseleyi arkadaşıyla paylaşır. Bazen arkadaş, kardeşten önde gelir. Bu kadar önem verdiğimiz bireyler arasındaki arkadaşlık ya da eskilerin dediği dostluk bağı ne kadar samimi, ne kadar saygılı olursa o kadar uzun olur. Bireyler arasında güven ve samimiyet varsa arkadaşlık var demektir. Arkadaşının güvenini sarsacak fiillerde bulunmak, saygısızca davranmak aralarındaki arkadaşlığın sonunu getirir. Güvenin ve samimiyetin ortadan kalktığı ortamda bireyler arasında ilişki devam ediyorsa o artık arkadaşlık değil menfaat ilişkisidir. Güven, sadece arkadaşlık ilişkilerinde değil tüm insanlar arasında da önemlidir. Güven, insanlar arasındaki bir birleriyle ilgili paylaşımların üçüncü şahıslara aktarılmamasıyla ifade edilebilir. Güvenin olmadığı ilişkiler arkadaşlık olarak görülmezler.

Hiç bir canlı tek başına yaşayamaz. Sosyal bir varlık olan insanlar birlikte yaşamak zorundadır. İnsana bahşedilen akıl ve konuşma yetisi kişiyi bir başka bireyle iletişime zorlar. Yaşamı boyunca insan, yalnız başına kalmayı istemez. Mutlaka çevresindeki insanlarla iletişim kurmak ister. “İstisnalar kaideyi bozmaz” tespitini hatırlatarak sosyal sorunları olan bireyler dışındakiler çevresiyle paylaşımda bulunmak arzusundadır. Birey, ailesi dışında bulunduğu ortamları birlikte paylaştığı diğer bireylerle iletişime geçerek duygu ve düşüncelerini paylaşmak ister. Birey, ailesi dışında akranları ile birlikte zaman geçirmek, beraber çalışmak, beraber eğlenmek, beraber mutlu olmak, beraber üzüntüleri paylaşmak kısacası her şeyini paylaşmak ister. Bireyin çevresindeki akranı olan ve paylaşımlar yaşadığı diğer bireyleri arkadaş olarak adlandırıyoruz. Birey için arkadaş aile fertlerinden sonra gelen insandır.

Güzel bir hafta diliyorum.
Dost sizin ilerlemenizi seven kişi de olabilir. Meslek hayatınızda, evliliğinizde, iş hayatınızda, üniversite yıllarınızda, okul hayatınızda veya nerede olursanız olun sizin güçlü olmanız adına yardımcı olan kişi olmalıdır. Sizin hayatınızı sizden çok düşünen kişi elbette ki olamayabilir. Fakat hayatınıza çok değer veren kişi olmalıdır. Dost olarak gördüğünüz kişi size kısa zaman içinde güven veren kişi değil de ahrete kadar yanınızda olan kişi olmalıdır. Hani derler ya ahretlik arkadaşımsın sen benim diye. İşte tam da bu şekilde son nefesine kadar senin can arkadaşın olan kişi dostun olmuş demektir. Dost olan kişi sizi asla yanıltmaz. Aldığınız her nefeste yanınızda olan can ciğer arkadaşınız olduğu için sizi yanıltmayan kişi olmalıdır. Dost gözü kapalı güven duyduğumuz kişilerdir. Hayatımızın her alanında yanımızda olan kişi olmasından dolayı bizi yanıltacak hareketler yapmamalıdır. Hani derler ya bir kere hata yapan tekrar yapabilir diye. Dostunuz şu durumda sizi tekrar üzebilir. Belki de dostunuz yaptığı bir yanılgı veya yanlış hareket yüzünden sizi ömür boyu zor durumda bırakacaktır. Güven zor elde edilen duygu olmasından kaynaklı bu yanılgı sizi kişiden soğutur. Belirttiğimiz gibi; arkadaşlık ilişkisi olarak kalır. Yani zamanla dostluk duygusu azalabilir. Bu yüzden dost asla yanıltmayacak olan kişi olmalıdır. Sadece dostluk ilişkisinde değil bu durum arkadaşlık ilişkisinde de aynı şekildedir. Bir kere kaybedilen güven daha sonrasında asla kazanılmaz. Sonrasında ise bir bakmışız o arkadaşlık da kısa zaman içinde bitmiştir. Bu yüzden dostunuza lütfen sahip çıkın. Değerini bilin. Dostluk çok zor elde edilen bir kavramdır. Dost elde etmek büyük zaman alır. Bu nedenle attığımız her adıma dikkat edelim. Kırmamak için özen gösterelim. Dost, üstün arkadaşlık olarak tabir edilir. Dost olan iki kişi birbirini çok iyi tanıyan ve çok iyi anlayan kişilerdir. Doğal olarak birbirlerine de çok hassas şekilde davranırlar. Dinimizde de dostluk önemi oldukça fazladır.
Gerçek dostlar yıldızlara benzer, karanlık çökünce ilk onlar görünür.
Dost her zaman yanımızda olan kişi olmalıdır. İyi zamanlarımıza değil kendimizi kötü hissettiğimiz her an yanımızda olan kişi olmalıdır. Kötü zamanlarımızda yanımızda olan ve bize sıkı sıkı bağlı olan kişi dost olarak tabir edilebilir. Arkadaş ve dost birbirinden çok ayrı insanlardır. Sosyal hayatımız veya güncel yaşantımızda bu iki kişiyi birbirinden ayırmamız gerekir. Dost ve arkadaş farklı kişilerdir. Asla bir olmaz. Çünkü sizler dostunuz ile her şeyi konuşabilirsiniz. Dostunuza derdinizi anlatabilirsiniz. Dost ve arkadaş kavramları her ne kadar birbirine yakın kavramlar gibi görünse de, dost arkadaştan daha ötedir. Gerçek anlamda dost olan iki kişi her şeyini paylaşmalı, zor durumda yardıma koşmalı, kendinden daha fazla dostunu düşünmelidir. Arkadaş kelimesinin de anlamı dost kelimesi ile yakındır. Sırdaş ya da yoldaş kelimelerine yakın bir anlam taşıyan arkadaş günümüzde dostluk kavramı gibi içerisi boşaltılmıştır. İyi bir arkadaş kişiyi yarı yolda bırakmaz, ona asla ihanet etmez ve her zaman iyi niyetle ona yardım etmek ister. Dost olan kişi ile farklı bir güçlü bağ kurulur. Dost ile uzun zaman ayrı kalsanız onu özleyebilirsiniz. Arkadaşınız ile birlikte zaman geçirdiğiniz ve sırf o zamanı değerlendirmek için birlikte olduğunuz kişilerde olabilir. Dost ve arkadaş asla aynı kişi değildir. Dostluklar kalıcı arkadaşlık olarak bilinir. Dostunuz sizi hiçbir zaman yanınızdan ayırmak istemeyen kişidir. Siz ağlarsanız sizinle ağlar siz gülerseniz sizinle güler. Siz mutlu olursanız sizinle mutlu olur gibi daha nice bir süre kavram söyleyebiliriz. Dostluk hiç bir zaman tükenmeyecek olan ebedi arkadaşlıktır. Dost farklı arkadaş farklı kişidir. Dostunuz sizler için çok saygın kişidir. Ona çok değer verdiğinizden dolayı arkadaş olarak göremezsiniz. Arkadaşlıktan çok öte olan bir kişidir.

Yaşamış olduğumuz yüzyılda dost bulmak gerçekten çok güç hale gelmiştir. Özellikle dostluk kurabilmek insanlar için bir lüks haline gelmiştir diyebiliriz. Gerçek anlamda dostlukların çok zor bulunduğunu ve hatta aramakla bulunamadığını bilmemiz gerekiyor. Dostluklar da tıpkı aşklar gibi tesadüfen bulunabilmektedir. Hayat ya da kader insanları tesadüf bir şekilde karşılamakta ve dostluk kurmalarına neden olmaktadır. Dostluk kurulması sürecinde kişilerin karşılıklı iyi niyeti, sevgisi, saygısı, samimiyeti ve dürüstlüğü çok önemlidir. Bu değerleri sarsacak davranışların olması halinde dostlukların kurulabilmesi mümkün olmayacaktır. Dostumuz dediğimiz kişi bizi yarı yolda bırakmaz. Dostumuz dediğimiz kişi erkek ya da bayan olabilir. Farklı cins olan insan da olsa dost olarak tabir edebiliriz. Bu durum sizin tutumunuza bağlıdır.

Dostluğun ve dost insanların önemi o kadar fazladır ki, saymakla bitmez. Çevrende iyi niyetli ve zor durumlarında sana yardım elini uzatabilecek dostların bulunması hayatın sana sunmuş olduğu en büyük sürprizlerin başında gelmektedir. Tam dibe vurduğunu düşündüğün anda, kendini çaresiz hissettiğinde ya da her şeyin bittiğini düşündüğünde onun elini görür ve yeniden ayağa kalkarsın. İşte dostluğun önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Dost size güven veren kişi olduğundan onunla konuştuğunuz zaman bile ferahlık hissedeceksiniz.

Pek çok kişi hayatlarına yeni bir arkadaş girdiğinde ve samimi olduklarında birbirlerine “dostum” diye hitap etmeye başlamaktadır. Dostluğun asıl anlamının yitirildiği günümüzde, çok iyi vakit geçirilen, gülüp eğlenebilinen ve sürekli beraber olmaya çalışılan her samimi arkadaşlık dostluk olarak düşünülmektedir. Burada önemli olan samimi arkadaşlık ile dostluğu birbirinden ayırabilmektir. Kişiliğe bağlı olarak insanlar birbirleriyle tanıştıktan kısa süre sonra samimi olabilirler fakat dost olabilmek için belli bir zaman ve yaşanmışlıkların olması gerekir. Dostunuzun kim olduğunu hemen anlamayabilirsiniz. Bu nedenle asla acele etmeyiniz. Dostluk kurduğunuz kişiyle ilk olarak güven elde etmek gerekir. Bizler samimi arkadaşlık olarak tabir ettiğimiz ilişkiye dost ilişkisi diyebiliriz. Samimi arkadaşlık ilişkisi dostluk kavramı elde edilmesine elbette yardımcı olmaktadır. Ancak yinede aceleci olmamak gerekir, yoksa bu aceleciliğin sonu hayal kırıklıklarına dönüşebilir.

Dostluk kavramı günümüzde içi her geçen gün boşaltılan bir duruma gelmiştir. Gerçek anlamda dostluk kurabilmek, insanlara güvenebilmek ve zor zamanlarında seni yalnız bırakmayacak kişileri bulmak gerçekten zor hale gelmiştir. İnsanlar günümüzde herkese dost diyebilmekte ya da bazılarına da gerçek dost ifadesini kullanabilmektedir. Bu doğru bir yaklaşım değildir. Dost ya da dostluk kavramlarının tek bir anlamı bulunmaktadır. Bu nedenle gerçek dost diye bir ifadenin doğru olduğuna inanmıyoruz. Dostluğu hayatımıza yansıtmak için sıkı bir bağlılık gerekir. “Bana dostunu söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” atasözünde anlam aslında şudur: Kişi dostu ile aslında aynı yöne bakar. Dostu kişiyi çok iyi tanır. Onun üzgün olduğu zamanları kısa zaman içinde anlar. Kişi dostunun yaşamış olduğu zorluğun hemen farkına varır. Elinden gelenin daha fazlasını yapmak için gayret sarf eder. Yalnızca iyi günde yanında olmak dostluk değildir. Hem iyi günde, hem de kötü günde kişi dostunun yanında olmalıdır. Dostluklar kişiden kişiye de değişebilir. Fakat dostluğu belirleyen kişi aslında sizin ta kendinizdir. Dostunuzun hayatınızın neresinde olduğuna siz karar verirsiniz. Burada belirtmek istediğimiz en önemli husus ise kişiye sen benim kesin dostumsun demek için asla acele edilmemesi gerektiğidir.
Dostluk çok yüce ve geniş bir kavramdır. Zor ve kötü anlarında sana elini uzatan, sana yardım eden ve seni içerisinde bulunduğun güç durumdan çıkarmak için elinden gelen her şeyi yapabilen, yine en iyi anlarında hep senin yanında olan kişiler dost kişilerdir. Dostluk, iki kişi arasında güçlü ilişki bağı, karşılıklı sevgi, menfaatsiz ve çıkarsız iyi niyet anlamına gelmektedir. Dostluk kolay şekilde elde edilmez ve hayatımıza kolayca yerleşmez. Her arkadaş olarak gördüğünüz kişiyi dost olarak asla göremezsiniz, dostluğu elde etmek zaman ister. Örneğin kötü bir olay yaşadığınız o an size ulaşacak ilk kişi dost olarak belirlediğiniz kişidir. Sizi hiçbir zaman arkanızdan vurmayacak, sizi asla üzmeyecek, ilelebet yanınızda olacak kişiye dost denir. Günümüzde dost bulmak her ne kadar zor olsa da hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmamamız gerekir. Elbet bir gün sizin dostunuz tabi ki olacaktır. Dostluk hiçbir zaman basit bir arkadaşlık değildir. Arkadaşlık ötesi bir duyguyu simgeler. Dost çıkarsız arkadaşlık olarak tabir edilir. Çıkar ilişkisi olmayan arkadaşlık elde etmek zor gibi görünse de aslında çok da zor değildir.
Beklentiyi azaltmak, “epikürist” bakış açısının temelinde yatan ilkelerden biri olan “ölçülü olmak”la bağlantılı bir eylemdir. Eğer insanın amacının bireysel mutluluk olduğunu ele alırsak, bunu ancak isteklerinin elde edilmesiyle gerçekleştirilebileceğini anlayabiliriz. ancak insanlar sürekli “haz”ları peşinde koşan varlıklardır. istekleri asla bitmez. oysa bu sınırsız istekler karşısında eldeki kaynak oldukça sınırlıdır. bu durumda mutluluğa ulaşmak da imkansızlaşır. eğer insan bu durumun farkına varır, hazlarını kontrol eder, ölçülü davranır ve beklentilerini azaltıp yaşamını ona göre düzenlerse mutluluğu elde edebilir. Teoride açık olmasına rağmen , pratikte bireylerin beklentilerini azaltmaktan çok artırma eğiliminde olduğu görülmektedir. shakespeare “kendimi her zaman mutlu hissederim. neden biliyor musunuz? çünkü kimseden bir şey ummam. beklentiler daima yaralar.” diyerek bu konuya en güzel açıklığı getirmiştir.
Belki de gerçekten “yaşama” eyleminin hakkıyla gerçekleştirileceği zamandır, beklentilerin azaltılabildiği zaman. mükemmelliyetçiliğin ve gururun hastalıklı pençesine düşenler iyi bilirler; hep daha iyisini isteme bir süre sonra “en iyisi olmayacaksa hiç olmasın” mantıksızlığına dönüşür. bu yüzden, yaşamlarının ilk perdesini, yüksek beklentilerini tatmin etmek için harcayarak ve manen harcanarak geçirenler, ikinci perdede artık her şeyin en iyisini elde etmeye güçlerinin yetmeyeceğinin ayırdına vardıklarından yaşamlarını bazal metabolizma seviyesine indirirler aniden. İnsanlar sonradan gelen tembellik olarak adlandırır durumlarını; ama yaptıkları tembellik değildir aslında. tembel adam rahat adamdır. bu insanlarsa aldıkları her nefesi, attıkları her adımı olabildiğince gergin yaşarlar. ilk perdede, beklentilerini tatmin etmek uğruna yorulan bedenlerini dışardan kemiren mükemmelliyetçilik kurtları, bu kez içlerine düşer ve ruhlarını kemirmeye devam eder ikinci perdede. ince hastalık gibi ömrünüzü, ruhunuzu, gülüşlerinizi çürütür yavaş yavaş.
İnsan eğer mutlu olmak için yaşıyorsa, yani mutlu olmak hedefse ihtiyaçlarını ve beklentilerini azaltacak. kendi kendisinin kısıtı olmayacak. kendi önündeki engel olmayacak. öyle donanımlı, kalibreli insanlar var ama mutlu değiller. sebep? yine kendileri tabii ki. İnsanın doğasında sahip olduğu ile yetinmeme vardır. bir basamak tırmandıkça hep bir üste çıkmak ister, çıkamayınca mutsuz olur hatta farkında değildir belki ama tekrar bir basamak aşağı iner.

Hayatta ki beklentileri aza indirgememiz de motivasyonun önemli bir işlevi vardır. Burada kendine güven düşüncesi de önemlidir fakat tehlikesi oldukça yüksektir. Hayatta herkesin ne olursa olsun, mutlaka beklentisinde oldukları bir şeyleri vardır. Fakat büyük beklenti içerisinde olanlar, beklentisinin beklediği sonucu vermemesi karşısında büyük bir hüsrana girerler. Bu hüsrana girmemeleri için yaşamış oldukları dünyanın gerçek yönleriyle yüzleşerek, hayattan beklentileri azaltmak fikrine odaklanmaları gerekmektedir. Gerçek hayattan örnekler vermek gerekirse; hastalandın kendini kötü hissediyorsun ve önemsediğin insanın sana hediye yollamasını bekliyorsun. Hediye gelmedi ve sonuç hüsran. Doğum günün geldi ve iş arkadaşlarının sana hediyeler almasını bekliyorsun. Ama almadılar ve sonuç yine hüsran. İyi bir karne aldın ve ailenden ödül bekliyorsun. Sonuç her zamanki gibi hüsran. O halde yapılan işlerin hüsran ile sonuçlanmaması için hayattan beklentileri azaltmak en doğru yöntem olacaktır. Hiçbir şey için bekleme. Hayatta yapmak istediğin ne varsa yap ama bir beklenti içerisinde olmadan. Sadece yaşadığın anın değerini bil. Beklenti odaklı olmaktan vazgeç yoksa bu seni farklı bir kişilik yapar. Ben olsaydım şu şekilde yapardımları bir kenara bırak çünkü kimse sen değil. Kimseye zorla içinden gelmeyen bir şey yaptıramazsın. İçinden geliyorsa zaten yapar. Beklentiye kapılma. Hayatta hedeflerin olsun ama kimseden bir beklentin olmasın. Hayat senin hayatın. Kimse senin düşündüğünü düşünmek zorunda değil.

İnsanların size, kendinize duyduğunuz saygıdan daha fazla saygı duymalarını beklemeyin. Gerçek güç, her zaman ruhtadır. Kim olduğunuz ve ona göre hareket etmeniz gerektiğinin bilincine varırsanız ve kendinize göstermeniz gereken sevgi, saygı ve dikkati başkalarından beklemezseniz, bu sayede daha mutlu bir hayat yaşarsınız. Başkalarına karşı nazik olmak önemlidir, ancak kendinize iyi davranmak, bundan daha da önemlidir. Kendinizi sevdiğinizde ve saygı göstermeye başladığınızda, kendinize mutlu olma fırsatı vermiş olursunuz. Mutlu olduğunuzda, daha iyi bir arkadaş, daha iyi bir aile bireyi ve daha iyi bir siz olursunuz. İnsanlar zihninizi okuyamaz. Onlara, hisslerinizi söylemediğiniz takdirde, nasıl hissettiğinizi asla anlamazlar. İnsanlarla düzenli ve etkili bir iletişim kurmanız, gerçek olan düşüncelerinizi, ruh halinizi belirtmeniz, beklentiler sonucu yaşadığınız mutsuzlukları büyük miktarda azaltır. Birisi tarafından sevilmemeniz, kendinizi değersiz hissettirir. Ancak unutmamanız gerekir ki, siz, başka biri için paha biçilmezsiniz. Değerinizi asla unutmayın. Size değer verenlerle zaman geçirin. İletişimlerinizde ne kadar iyi olursanız olun, sizi her zaman eleştiren biri olacaktır. Gülümseyin, onları görmezden gelin ve hayatınıza devam edin. Kabullenmek, en muhteşem özelliktir. İşler istediğiniz gibi gitmediği zaman, kabullenmek, hayal kırıklığına uğramaktan ziyade, hayatın nasıl işlediğini anlamanız açısından faydalıdır. Unutmamanız gerekir ki, daima ümit beslemek, beklentilerle kıyaslandığında, size daha çok yardım eder. Beklentiler ne denli büyük olursa, hayal kırıklığımız da o denli büyük olacaktır. Bir şeye çok umut bağlarız. Aslında biliriz ki durumun olma ihtimali kadar olmama ihtimali de vardır. Bizler sadece olma ihtimalini düşünürsek, beklentisine girdiğimiz işten ziyade, bizi hayal kırıklığı mahveder. Bu nedenle hayal kırıklıkları ile baş etmek istemiyorsak hayattan beklentileri azaltmak yoluna girmekte büyük fayda var.

Hayalini kurduğunuz yere gelmek adına çok yüksek beklentiler içinde olmanız, bazen sizi  hayal kırıklığına uğratır. Ancak bu gibi yüksek beklentiler olmadığı zaman, hedefe ulaşmak için zorlu yollardan geçmenize de gerek kalmaz. Yüksek beklentiler, sağlıklı bir yaşam tarzından uzaklaşarak, sizi mükemmelliyetçi bir birey haline getirir. Neler yapabileceğinizin ve nelere sahip olabileceğinizin farkına varın. Daima iyi şeyler sunmayan hayatta, her zaman bir denge durumu söz konusudur ve bu denge, bazen kötü, bazen iyi şeyler yaşatır. Beklentiler gerçekleşmediğinde, üzülmeniz olağandır. Ancak, kendinizi daha fazla yıpratmadan, gerçeklerin farkına varmanız gerekir. Bu gibi durumlar, sizi daha olgun ve yetişkin bir birey haline getirecektir. Hiçbir şey ulaşılmaz değildir.

Mutlu olmanın yolu, kabullenmek veya beklentilerin azaltılmasından geçer. Gerçekçi beklentilere sahip olmak, insanları oldukları gibi kabullenmenize neden olacaktır. İnsanların, onlar için yaptıklarınıza karşılık vermelerini beklemeden önce, kendi hayatınızın ve kendi kararlarınızın sorumluluğunu nasıl alacağınızı öğrenmeniz gerekir. Hayatta aşılması zor olan en büyük bariyerlerden biri de, insanları gerçekte oldukları gibi kabul etmeyi öğrenmektir. Çoğu zaman, karakter açısından size ters gelen insanları değiştireceğinize inanır ve istediğiniz şeyleri o insanlarda göremediğinizde, hayal kırıklığı yaşarsınız. Bu durum, daha fazla üzülmenize ve öfkelenmenize neden olur. Beklentiler, insanları değiştirmez. Gerçekleşmeyen beklentilerin sizde hayal kırıklığı ve öfke yaratmasına izin vermeyin. Eğer arkadaşlarınız ve çevrenizdeki insanlar size sık sık hayal kırıklığı yaşatıyorsa, o zaman yeni arkadaşlıklar kazanmanın zamanı gelmiştir.

Hayal kırıklıklarının çoğu, ilişkilerde görülür. Sevgilinizin de sizin kadar ilişkinize önem verip vermediğinden emin değilseniz, bu durumda kendinizi mutsuz hisseder ve sık sık hayal kırıklıkları yaşarsınız. Beklentiler içinde olur ve karşılık bulmazsınız. Bu durumda, iki seçenek vardır: ya hayattan beklentileri azaltmak ve durumu kabullenmeniz ya da sizi üzen kişiden ayrılmanız gerekir. Ancak, onun için yaptıklarınızı takdir eden ve bu eylemlere karşılık veren biriyle birlikte olmanız, daha sağlam ve mutlu bir ilişki için temel olacaktır.

Hep birşeyler isteriz ve mutlu olmanın yollarını ararız. Ancak mutluluk, insanlara ve koşullara dair beklentilerin kontrol edilebilmesi durumunda ortaya çıkar. Beklentilerin olmaması, hayal kırıklıkları yaşamak anlamına gelir. Çoğu zaman, başkalarına nasıl davranırsak onların da bize öyle davranacağını düşünsek de beklenen tepkiler karşı taraftan gelmez ve bu durumda kırılan ve üzülen taraf biz oluruz. Eğer çoğu zaman kırılan ve üzülen taraf biz isek hayattan beklentileri azaltmak daha mutlu olmanın yollarını açar bize. Kadın ya da erkek, genç ya da yaşlı tüm insanlar her zaman bir beklenti içindedirler ve hayattan beklentileri hiçbir zaman bitmez. Bu beklentiler karşılığını buluncaya ya da olmayacağını anlayıncaya kadar devam eder. Mutlu olmak için kendimize hep bir nokta koyarız ve hayatımızı ona göre bir plana sokarak mutluluğu bir nedene bağlarız. Eğer beklentimiz karşılanmıyorsa umutsuzluk ve hayal kırıklığı başlar.
Belki de madalyonun iki tarafını birden hiç düşünmediniz. Karşınızdaki kişinin sizden beklentileri olabilir ve siz bunu yerine getirmezseniz, o kişiyi hayal kırıklığına uğratırsınız. Kimse mükemmel değildir. Bu yüzden en başta kendinizi olduğunuz gibi kabul etmelisiniz. Olmayacak bir şey için beklenti içine girmek yerine her şeyi geldiği gibi kabul etmeye başlamaya ne dersiniz? Bu şekilde, birisi istediğiniz şekilde karşılık vermediğinde, beklentinizi azalttığınız için bu sizi üzmeyecektir. Öte yandan, beklentiniz üzerinde gösterilen bir davranış sizi için süpriz olacaktır. Bir şey beklemeniz gereken tek kişi kendinizdir. Başkalarını olduğu gibi kabul edin.Mutlu olmanızı hiç bir zaman kendinizden başka kişilere dayatmayın. Sizi engelleyen duygu ve düşünceleri uzaklaştırın.
Beklentiler mükemmelliklerle doludur. Duygusal bir ilişkide, örneğin, eşinizi mükemmel ve kusursuz bir kişi olarak görmek normaldir. Fakat bu görüş zaman içinde değişir ve büyük hayal kırıklıkların sebebi olabilir. Bir durumu veya bir kişiyi mükemmelleştirdiğinizde, her şeyin beklediğiniz şekilde gelişeceğini düşünürsünüz ancak bu her zaman böyle olmaz. Bu da kendinizi kötü hissetmenize neden olur. Hiçbir olayı ya da kişiyi tamamen kontrol edemeyiz, çocuklarımızı bile. Her şeyin mükemmel olmasını beklemek olmayacak bir rüyaya inanmak anlamına gelebilir.
Mutluluğunuzun kaynağını hayatınızdaki kişiler olarak görüyor olabilirsiniz ve bunun da farkında olmayabilirsiniz. Bu yüzden davranış biçimleri ruh halinizi etkiler, ani inişler ve çıkışlar yaşarsınız. Başkalarına bağımlısınızdır ve gerçekte sadece size ait olan özelliklerinizden bu kişileri sorumlu tutarsınız. Refahınız her zaman çevrenizdeki kişilere bağlıysa mutlu olmak imkansıza yakındır. Zincirlerinizi kırmayı öğrenmek ve beklentilerinizi bir kenara bırakmak, mutluluğun sizin elinizde olduğunu ve bu kaynağın sadece kendiniz olduğunuzu anlamanıza yardımcı olacaktır.

Karşınızdaki kişilerden yani annenizden, babanızdan, çocuğunuzdan, kardeşinizden, arkadaşınızdan, iş arkadaşınızdan, eşinizden, sevgilinizden çok fazla beklenti içine girmeniz beraberinde hayal kırıklığını getirebilir. Mutluluğunuzun başkalarına bağlı olmasına izin vermeyin. Çünkü mutlu olmak sadece sizin elinizdedir. Mutluluğunuzu başkalarından beklemek sizi tam tersi bir duyguya iter. Arka arkaya hayal kırıklıkları yaşıyorsanız, belki de diğer kişilere bakış açınızı değiştirme vaktiniz gelmiştir. Karşınızdaki kişi ya da kişilerden beklentinizi azaltmak bu durum için bir çözüm olabilir. Asla gelmeyecek ya da olmayacak şeyleri umutsuzca beklemek hayal kırıklığına yol açar. Her zaman herkesten arzu ettiğiniz davranışı sergilemesini bekleyemezsiniz, bunu unutmayın. Çünkü çevrenizdeki insanları kontrol edemezsiniz ve davranışlar zaman içinde aynı durumlarda bile değişebilir.

İlişkilerin doğası basittir. Duruma  bağlı olarak bazen siz daha çok veren taraf olurken, bazen de karşınızdaki kişi olur. Genellikle, olaylar karşısında, biz nasıl çaba gösteriyorsak, diğer insanların da aynı çabayı göstereceğini düşünüyoruz. ya da umuyoruz.  Aslında, bu her zaman böyle olmuyor. “Ver ve al” ilkesi dengelenirken her şey yolunda gider, ancak herkes bu kurallara göre oynamayı tercih etmeyebilir. Bunun sonucu da hayal kırıklığı getirir.
Hepimiz, hayatın içindeki, yerimizi ve hangi yöne gideceğimizi bilmek isteriz. Bu gayet olağan ve olumlu bir davranıştır.  Asıl sorun başka kişiler ile ilişki kurmaya başladığımızda ortaya çıkmaktadır.  Çevremizdeki insanlardan çok fazla beklenti içine girdiğimizde  bir türlü mutluluğu yakalayamayız. Şunu bilmelisiniz ki, mutlu bir yaşamın anahtarı, insanlar ve olaylar karşısındaki beklentileri azaltarak yaşamak ve onları yönetebilme yeteneğine bağlıdır.
Varoluştan bahsetmişken, varlığı pozitifliğin anahtarlarından biridir. Bu kadar gelişmiş beyinlere sahip olduğumuz için zamanımızın çoğunu geçmişe bağlı ya da gelecekle ilgili endişe duyarak geçirebiliriz. Şu an üzerinde durduğunuzda, bu konuda emin olabileceğiniz tek zaman dilimidir, depresyon ve kaygı duygusal rollercoaster’ından ve şimdiki yansımanın sakinliğine doğru adım atıyorsunuz. Ah, ve pozitifliğin son temel maddesi yansımadır. Neyin gerçekten önemli olduğu hakkında nefes alabildiğiniz ve düşünebildiğiniz zaman, neyin önemli olduğunu aşk, aile ve topluluk olarak bulmak için emin olursunuz. Yaşamınızın nezaketinin stoklarını almak, tüm kutsamalarınız için gerçekten olumlu ve minnettar olma fırsatını sağlayacaktır.
Egzersiz, özellikle kardiyovasküler egzersiz, pozitif bir kişi olmak için kesinlikle gereklidir. Her türlü harika şeyi yapabilen bu bedenlerle kutsandık. Ne yazık ki, çoğumuz, vücudumuzu, bizi bir yerden bir yere götüren (genellikle ön kapılarımızdan araba kapılarımıza) götüren taşıma olarak kullanıyoruz. Vücudumuzu tükenmek için çalıştırdığımızda, sinir enerjimizin bir çoğu yanıyor ve daha fazla mevcut, odaklanmış ve mutlu olmaya hazırız.
Bu, olumsuz deneyimlerimizi pozitif deneyimlerden daha önemli olarak tartmamıza neden olur. Bu eğilimleri gidermek için beyninizi daha pozitif bir insan olmak için eğitmeniz gerekir. Muhtemelen olumlu olmanın en önemli anahtarı, sahip olduklarınız için minnettar olmaktır. Şimdi, “şükran tutumu” ile birlikte gelen faydaların çokluğunu gösteren bir ton akademik araştırma var. Hergünlerini kendilerine her gün yüksek sesle söyleyerek, başkasına söyleyerek ya da şükran günlüğü tutmayı ifade ederek, genel olarak anlamlı derecede daha yüksek refah düzeylerini, daha iyi sağlık ve biraz ilginç şekilde, daha az israf olma eğilimini bildirme eğilimindedir.
Kendini korumaya yönelik insan içgüdüsü, dünyaya yaklaşma yönünden iyimser bir yoldur, çünkü iki şeyi üstlenir: Gelecek olacak ve biz o geleceğin bir parçası olmak istiyoruz. Bununla birlikte, bu doğal iyimserliğe rağmen, yanımızda, olumsuz düşünme kalıplarına yol açabilecek bazı önyargılar da taşıyoruz. Örneğin, hayatta kalmak için kablolu olduklarından, beyinlerimiz refahımıza yönelik tehditler aramaya eğilimlidir.

Araştırma, hayallerin geleceği planlamada yardımcı olduğunu göstermektedir. Bilişsel psikolog Scott Barry Kaufman, “Hayal kurarken, bilincin içeriği, kişisel olarak anlamlı olaylara odaklanmaya meyillidir, bu da otobiyografik planlamada rol oynayabileceklerini gösterir.” gelecek için görselleştirin, hedeflerine ulaşmalarına yardımcı olmak için daha fazla strateji geliştirildi. Hayal kurmak bize korkularımızla nasıl yüzleşeceğimizi gösterir. Zamanla korkularını yenme konusunda daha kendinden emin olabilir ve gerçek hayatta onlarla yüzleşme gücüne sahip olabilirsin. Hayal kurmayı iyileşmemize yardımcı olur. Gerçek hayatta gerçek duygularınızı ifade etmeyi zor buluyorsanız, bunu hayali karakterlerinizle yapmayı deneyin. Zihninizin güvenliğinde, duygularınızın kötü ya da yanlış olduğunu söyleyecek kimse yok. Önce fantezilerinizdeki zor duygularla çalışarak, size yankılar olmadan havalandırma özgürlüğü verir. Sonunda, kendinizi içe doğru ifade etmenin size dışa doğru yapma cesaretini verdiğini bile görebilirsiniz. Hayal kurduğumuzda bilinçaltımızla temasa geçiyoruz. Yüksek sesle kabullenmekte rahatsız hissettiğimiz her şey – umutlarımız, arzularımız, tutkularımız ve en derin duygularımız – fantezilerimizde ortaya çıkıyor. Onlara yakından bakarak, kim olduğunuzu ve hayatta ne istediğinizi ortaya çıkarabilirsiniz.

Dikkatini dağıtma konusundaki itibarına rağmen, hayal kurmak aslında çalışma hafızamızı güçlendirebilir. Bir çalışmada araştırmacılar hayal kurmayla çalışma hafızası arasında güçlü bir ilişki bulmuşlardır. Aslında, basit görevleri yerine getirmeyi hayal eden katılımcılar bilişsel testlerde yapmayanlardan daha iyi bir performans gösterdiler. Beyin üzerine yapılan çalışmalar hayal kurmayla empati yaşama yeteneğimiz arasındaki bağlantıyı doğrular. Psikolojik Bülten’de yayınlanan bir çalışmada İsrailli lise öğrencilerinde hayal kurmayla empati arasında doğrudan bir ilişki olduğu görülmüştür. Hayal kururken empati gelişir, çünkü bizi başkalarının görüşlerini dikkate almak için eğitir.
Araştırmalar, beyin probleminin karmaşık problem çözmeyle ilişkili alanlarının zihinsel gezinti sırasında aktif olduğunu göstermiştir. Hayal kurarken, düşüncelerin zihinlerimizin arkasında işlemesi zaman alır, bu da beynin yenilikçi çözümler ve fikirler üretmesine yardımcı olur. Hayal etmek, görevler arasında ileri geri geçiş yapmak için zihinlerimizi eğitiyor. Bu işlemi düzenli olarak tekrarlamak, doğaçlama yapma ve yeni durumlara adapte olma yeteneğimize yardımcı olur. Hayal kurduğumuzda, beyinlerimizi aynı zihinsel sürece katılmaya teşvik ediyoruz. Bu “Aha!” Anları ve kendiliğinden içgörüler, zihinlerde gezinirken ortaya çıkması daha muhtemeldir.
Çeşitli çalışmalara göre, hayal kurmak beynin yaratıcılıktan sorumlu kısımlarını harekete geçiriyor. “Zihin dolaşımı planlama ve yaratıcı düşünce için çok faydalı görünüyor” diyor California Santa Barbara Üniversitesi Psikoloji Profesörü Dr. Jonathan Schooler. “İnsanların zihinlerini dolaşmasına izin veren kuluçka dönemine izin vermek, yaratıcı sürece gerçekten yardımcı oluyor gibi görünüyor.”
Hayal kurmak, ortalama bir insanın düşüncelerinin yüzde 47’sini tüketir. Beyinde önemli bir işlev görmesine rağmen, zaman kaybını önleme ününe sahip olma eğilimindedir. Fakat gerçek şu ki, hayal kurmanın birçok insanın bilmediği, sağlık açısından bazı güzel yararları var.
https://youtube.com/watch?v=Je_rAdakmNY
Olaya bir başka yönden bakacak olursak da fazla hayal kurmak sizi bir süre sonra asosyal bir kişiliğe bürüyebilir. Hayal yalnız kurulur. Fazla hayal kurmak sizi insanlardan uzaklaştırır. Hayallerinizi bağımlılık haline getirmeyin. Bir süre sonra inanın arkadaşlarınız sizi aradığında ve gezmek için çağırdığında sırf eve gidip kahvenizi alıp hayal kurmak için hayır diyeceksiniz. Demeyin. Hayal kurmak için kendinizi dış dünyadan soyutlamayın. Unutmayın, bilim yalan söylemez. Beynimiz bildiklerimizin çok dışında çalışır. Hayallerinizin peşinden gidin ancak hayal kurmak için başka aktivitelerinizi, görevlerinizi aksatmayın.
Beynimiz, düşündüğümüz her şeyi hemen kabul etmeye ve içselleştirmeye eğilimlidir. Hemen bir örnekle açıklayalım. Bir gün evinizde oturuyorsunuz ve canınız inanılmaz şekilde sıcak çikolata istiyor. Beyninizde bir süredir bunu düşünüyorsunuz ve bir an önce içmenin hayallerini kuruyorsunuz. Tam da bu anda dışarıdan çok yoğun bir şekilde çikolata kokusu geliyor. Uzun soluklu olarak burnunuza gelen ve duyuşsal doyumu yaşadığınız bu koku sonucunda sıcak çikolata isteğiniz yavaş yavaş düşecektir ve içmeden kendinizi doymuş hissedeceksinizdir. İşte bu tam olarak beynimizin içselleştirme ve kabul etme çabasıdır. Uzun süre hayal kurmak bizi doyuma ulaştırır. Emin olun az önceki örnekte o koku gelmeseydi bile sadece hayal ederek kendimizi doyurmamız mümkündür. Şimdi bu örneği biraz daha ciddi konulara yaklaştıralım. Lise son sınıftayız ve gelecek sene üniversite kazanıp kampüs ortamına katılacağız. Sürekli bunu hayal ettiğinizi düşünün, her gün kampüs hayatını ve üniversite ortamını aklınızdan geçiriyorsunuz. Saatlerce bunu hayal ediyorsunuz. İşte bu size başarısızlık olarak geri dönecektir. Fazla hayal kurmak sizin isteğinizdeki düşüşe neden olacaktır. Bir süre sonra beyniniz size üniversite hayatını yaşamış olduğunuz biçiminde sinyaller göndermeye başlayacaktır. Çok fazla hayal kurduğunuz için artık üniversite sizin için eskisi kadar cazip değildir. Bu da çalışma ve kazanma isteğinizi düşürerek sizi başarısızlığa itecektir. Hayallerinizi mutlaka kontrol edin.
Evimizde, bir deniz kenarında, yeşilliklerin içinde veya herhangi bir yerde dış dünyadan bir an olsun uzaklaşarak hayallere dalmak hepimize iyi gelmiştir. Bununla birlikte dış dünyanın yoğunluğu kısa süreliğine beynimizden giderek bir rahatlama yaşarız. Bu her insan için tavsiye edebileceğimiz hayatın önemli ve değerli anlarından biridir.
Daha önce belki kulağınıza çalınmıştır bu söz. Eğer hayal edebiliyorsanız, gerçekleştirebilirsiniz. Peki bu gerçekten böyle mi? Ya da bu hangi koşullar altında doğru ve geçerli? Doğru olan her şey geçerli midir? Hayal kurmak tabii ki hayatımızın olmazsa olmazları arasındadır. İnsan hayal kurmadan, düşünmeden yaşayamaz. Bazılarımız daha kısıtlı, daha kısa zamanlı; bazılarımız ise daha uzun vadeli ve sıra dışı hayaller kurarız. Bunu yapmak yanlıştır demek çok mümkün değil bu aşamada ancak tutarlı olmalıyız. Diyeceksiniz ki hayal kuruyoruz bunda da mı kendimizi kontrol edeceğiz? Evet, hayal kurarken kendimizi mutlaka kontrol altında tutmalıyız.

Peki mutluluğu hayal ederek tatmin olma taktiğinin bedeli nedir? Bu, insan psikolojisiyle yakından ilgili bir bedeldir. Bazı psikologlar mutluluğu hayal ederek tatmin olma taktiğinin insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağladığını söylüyor. Örneğin bazı insanlar, başkalarına göre daha dürüst olduklarını düşünür çünkü bu düşünce şeklinin kendilerini daha iyi hissettirdiğini düşünürler. Oysa bu konuda doğrudan elde edilmiş hiçbir kanıt bulunmuyor.

Mutluluğun davranışsal inşasının bazı sınırları ve bedelleri var. Bu sınırların ne olduğunu herkes kendisi tayin edebilir. Mutlu olmayı hayal etmeye çalışın, sonra da mutlu olup olmadığınızı gözlemleyin. Sizi sevmeyen birinin sizi sevdiğini hayal edin. Her an yolda kalma tehlikesi olan aracınızın, son model bir otomobil olduğunu hayal edin. Eğer bunu yaparak birkaç saniyeliğine başarılı olduysanız, psikopatoloji yolunda ilerliyorsunuz demektir. Çevrenizdekiler sizin için endişelenmeye başlayabilir. Neden mi? Yanıtı oldukça basit, çünkü zihnin birincil görevi algılanan şey ile hayal edilen şey arasındaki ayrımı her zaman gözetmektir. Birçok büyük teori hayal gücünün gerçeklikle mücadele etmek için bizlere yardımcı olduğunu söyler ancak hiçbir zaman hayal gücü gerçeğin yerine geçemez.
Öyleyse bir şeyi tükettiğinizin hayalini kurmak kısa vadede işe yarar sonuçlar getirebilir ancak bunun tam tersi bir durumda yıkıcı sonuçlar da doğurabilir. Fizyolojik temellere dayanan ihtiyaçlar söz konusu olduğunda, bu ihtiyaçlar sadece öz dengenin sağlanması ile karşılanabilir. Peki ya psikolojik ihtiyaçlar? Araştırmalar, insanların fizyolojik ihtiyaçlarını tatmin etmek için on binlerce farklı yol kullanarak yaratıcı hayal gücüne başvurduğunu söylüyor.
Düşünün ki karnınız çok aç. Eğer kısa zaman içinde bir şeyler yemezseniz açlıktan bayılabilirsiniz. Bir şey yemeniz lazım ve umut edelim ki bu yiyecek yakınlarda bir yerde olsun. Peki ya değilse? Canınızın çektiği ve yiyemediğiniz şeyin hayalini kurup, zihninizde onu nasıl yiyeceğinizi düşünmez misiniz? Bu durum açlığınızı daha baskın bir hale getirir. Sadece açlık için düşünmeyin, arzu edilen şeyin hayalini kurmak, bu arzuyu artırır. Bu bazen olumlu bazen de olumsuz olabilir. En sonunda arzu ettiğiniz şeye kavuşacağınızı biliyorsanız, hayal etmek keyifli ve zevk verici bir şey olabilir. Ancak arzu ettiğiniz şeye kavuşma garantiniz yoksa, hayal etmek size zevk değil acı verir.

Her düşüncenin kişide bir deneyimi vardır. Ve bir şeyi deneyimledikçe onu kabullenme ve kendimizden bir parça gibi yaşamak nasıl daha kolay oluyorsa. Bu noktada olumsuz düşünceyi deneyimleyerek hayatınızdaki bağlantıları siyah yapmaktansa olumlu düşünerek rengarenk bağlantılarla hayatınızı olumlu yöne çevirebilirsiniz. Böylelikle olumsuz düşünce bağlantıları o kadar rengin içinde sizi rahatsız etmeyecektir. Uzun süre kullanılan olumsuz düşünceye objektif bakmak zor olabilir. Duygularla derin bağlantılar kurup inatçı olabilirler. Ama biliyoruz ki düşüncelerle uğraşırsak onlar değişirler yani kişi daha inatçı ve istikrarlı olduğu sürece sonuç alınacaktır. Bu süre biraz zorlayıcı ve zaman alan bir süreç olabilir. En önemlisi olumlu düşünceyi kalıcı olarak hayatınıza alacağınız yolda kendinize olan nezaket ve ne olursa olsun gelen tüm düşünceleri kabul edip sevmek değişim için yapmış olduğunuz ilk ve en önemli hamle olacaktır.

Düşünceler hayatımızın sandığımızdan da büyük bir kısmını kapsamaktadır. Kişinin düşünce yapısı yarınlara bakış açısını, bedensel sağlığı yani yaşam kalitesini etkiler. Olumsuz tüm düşünceleri hayatınızda söküp atın demek istememekle beraber bu durumun mümkün olmadığına değinmek isterim. Her insan hayatında kendisine gerçekten olumsuz düşünce üreteceği olaylar yaşar. O an için olumsuz düşünmek doğaldır. Fakat öyle anlar olur ki olumsuz düşünce yerine olumlu düşünceyi yerleştirdiğinizde olayın gidişatı ve psikolojik olarak geri dönüşü daha yapıcıdır. Değişimin adresi tam olarak değişse daha iyi olur kısmıdır.

Yaşanılan bir olay sonrasında herkesin aynı düşünceye sahip olmadığını deneyimleme veya gözlemleme fırsatınız olmuştur. Bu karşıt düşünce içeriklerini olumlu ve olumsuz diye sınıflarsak yanlış bir şey yapmış olmayız. Yapılan araştırmalar sonucu insanların negatif düşünceye yatkınlığı tespit edilmiştir. Günde zihnimizden 60 bin civarı düşünce geçer. Ve bu düşüncelerin yüzde seksen gibi bir kısmı olumsuz, yüzde yirmisini kapsayan kısım ise olumlu düşüncelerdir. Sadece bizim için anlamı olan ve ilgilendiğimiz durumlara karşı düşünmeyiz. Duyu organlarımızla algıladığımız her şeye bir düşünce geliştiririz. Eğer bu süreç kişi için önemliyse olumlu veya olumsuz düşünce içerikleri üretmeye devam eder. Önemsizse düşünce gelir ve gider. Psikolog Fulya Çelik

Çocukken, bisiklete binmeyi öğrenirken, defalarca düşüp tekrar ayağa kalkmadınız mı? Tabii ki kalktınız! Geçmişteki negatiflikleri gününüze taşımayın, tıpkı çocukken olduğu gibi geleceğe bakın ve ilerlemeye devam edin. Hayatta moralinizi bozabilecek pek çok şey var ama istediğiniz her an yeni bir sayfa da açabilirsiniz. Her zaman negatife odaklanarak kendinize eziyet etmeyin. Geçmişi fiziksel olarak değiştiremesek de zihinsel olarak değiştirebiliriz. Geçmişinizin şimdiki zamanınızı yaşamanızı engellemesine izin vermeyin. Başınıza gelen her şeyin bir nedeni olduğunu bilin ve kabullenin. Bu, geçmişin yaralarının iyileşmelerini kolaylaştırır. Unutmayın, yarın yeni bir gün. Her ne olursa olsun, yaşamın tadını çıkarın!
Tabii ki zor dönemler geçirebilirsiniz, uzun süreli bir probleminiz olabilir ama ne olursa olsun geçmişi unutmak ve anın tadını çıkartmak hayatınızdaki iyilikleri de takdir etmenizi sağlar. Hayatınızda yolunda giden tek şey evdeki evcil hayvanınızın size gösterdiği sevgi bile olsa bundan mutlu olun. Bu, sizin geleceğe umutla bakabilmenize yardım etsin. Geçmişinizde sizi üzen, size kendinizi değersiz hissettiren biri olduysa ve siz hala bunun güvensizliklerini yaşıyorsanız buna bir an önce son verin. Siz, değerli, güzel, akıllı ve sevilmeyi hakeden birisiniz. Bunu bilin ve buna inanın. O zaman geleceğe umutla bakmak daha kolay olacak.
Bazen kendimizin en kötü düşmanı yine kendimizizdir. Geçmişte yaptığınız bir hatayıgeride bırakmak zor olabilir ama şunu unutmayın, kimse bilerek ya da isteyerek hata yapmaz. Geçmişte ne yapmış olursanız olun kendinizi affedin. Bugün bize verilen en değerli hediyedir, bunu asla unutmayın. Bunun farkında olursanız gününüzde hakettiği değeri verir ve daha mutlu bir insan olursunuz. Değişimlerin aniden gerçekleşmediklerini unutmayın, gününüzde ve gelecekte daha mutlu olmak için kendinize zaman tanıyın.
Geçmişi arkanızda bırakmanın en doğru yolu geçmişte olanları ve geçmişinizdeki kişileri affetmek ve mutsuz anları unutmaktır. Kendinize biraz zaman tanıyın ve hazır olduğunuzda geçmişi arkanızda bırakın. Bu, bir arkadaşınızı ya da işinizi kaybetmenize neden olan hatalarınız için kendinizi affetmek, ailenizi sizi anlamadıkları için affetmek, eski arkadaşlarınızı size geçmişte yaptıkları kötülükler için affetmek ya da kalbinizi kıran eski sevgilinizi affetmek demektir. Konu ne olursa olsun kendinizi iyileştirmenin ve geleceğe mutlu şekilde adım atmanın tek yolu geçmişi unutmak ve affetmektir.

Biliyor musunuz hep düşünürüm kendi kendime… Acaba Freud, çocukluğuna dair babasıyla ilgili hatırladığı hikayede, kendisine hakaret eden kalabalığa boyun eğerek, sessiz kalan babasının, aslında oğlunu korumak adına öyle davrandığını fark ettiği için mi “Özür dilemek, senin haksız olduğun, karşı tarafın haklı olduğu manasına gelmez. Verdiğin değerin egondan yüksek olduğunu ifade eder.” diye bir kıymetli cümle kurmuştur, diye… Sonuç olarak, Psikanaliz tarihine adını yazdıran Freud dahi kızı Anna tarafından eleştiri almış bir babadır. Burda önemli olan nokta, hiç kimsenin mükemmel olmadığı bilinciyle, çocuklara verilebilecek en kıymetli şeyin ‘sevgi’ olduğu bilincini oluşturabilmektir. Çünkü her ne yanlış yaparsanız yapın, eğer çocuğunuza öyle ya da böyle, bir şekilde sevgiyi hissettirmişseniz, o çocuk zaten yanlış ve doğruyu görür… Anne ya da baba fark etmez… ebeveyn anne de, baba da olsa çocuk onlardan şevkat, güven ve sevgi duygusunu almak ister… Çocuklarınızı sevginizden, ilgi ve alakanızdan eksik etmediğiniz sürece, güçlü bir nesli, dimdik yetiştiriyorsunuz demektir. Çünkü hayatta sevgiden daha güçlü hiçbir duygu yoktur.

Uzun lafın kısası, adınızı tarihe yazdıran biri de olsanız, bu hayatta ‘mükemmel insan’ diye bir kavram yoktur. Her insanın eksik noktaları da, artı noktaları da vardır. Her insan ebeveynleriyle olan ilişkisinde bir şeyleri daha farklı yapmaya, tamamlamaya çalışır. Çünkü büyürken konsantre olduğu şey, eksikliğini duyduğu şeyi nasıl tamamlayacağı yönünde gelişir. Tamamladığı an itibariyle de, kendi doğru ve kendi yanlışlarına göre çocuğunu yetiştirir. Bazen insanlar, anne ve babalarıyla ilgili eksikliklerine konsantre olarak düşünürler, “neden ben eskisi kadar çok sevmiyorum babamı ve annemi?” diye… Yanıtı basittir aslında… Çünkü O anne ve babanın size sunduğu artılardansa, daha çok eksilere konsantre oluyorsunuz… Düşünsenize 8 çocuklu bir ailenin üyesi olan Sigmund Freud’un kendisine çalışması için daha iyi bir aydınlatma imkanı sunabilmek için, içinde petrol lambası bulunan evin tek odası verilmiş. Ve ailenin diğer bireyleri mum kullanmak zorunda kalarak, 3 yatak odasına sığmak zorunda kalmışlar. Diğer taraftan ailesini çözmeye çalışırken hayatımıza, tarihe ve bilim literatürüne adını gururla yazdıran, önemli bir ilim insanı olmuş… Çok kıymetli değil mi?

Psikanaliz ve psikoloji tarihine adını yazdırmış Freud’un çocukluğuna birlikte bakalım. Azınlıkların hırpalandığı dönemde Viyana’da yaşayan yahudi kökenli bir ailenin çocuğudur Sigmund Freud. Freud, bir gün babasıyla birlikte yolda yürürken, bir grup insanın hakaretine mağruz kalır. Freud’un babası, siyah kıyafetleri ve kasketinin içine kendisini biraz daha saklayarak, çocuğunun elini iyice tutar ve kendine doğru çeker… O anda Freud, bu durumdan nefret eder ve kendi kendine “ben asla babam gibi, başkalarının beni aşağılamasına ve ezmesine izin veren biri olmayacağım.” der… ve resimlerine de baktığımızda, sürekli tek kaşı kalkık, elinde purosu olan ve hayata meydan okurcasına hareket eden, biri izlenimiyle bize kendini tanıtır…. Aradan zaman geçer ve Sigmund Freud’un çocukları olur. İçlerinden biri Anna Frued. Anna, babasının sağ kolu şeklinde Freud’un çalışmalarına eşlik eder. Anna yaptığı çalışmalarla, babası gibi psikanaliz camiasında adı duyulur biri haline gelir. Aradan zaman geçer ve Anna Freud der ki “Babam hayattaki en kıymetli şeylerden biri olarak kendi mesleğini görüyordu, benim de onun gibi olmam için uğraştı ve beni özgür bırakmadı… Ben kendi çocuğumu özgür bırakacağım.” der, kendi çocuğuna babasının kendisine davrandığından daha farklı davranır…”
Ebeveyn rolleri ve bunun etkileri üzerine yapılan araştırmalarda, baba rolünün yok sayıldığı ve ebeveyn denilince akla sadece annenin geldiği üzerine bir takım saptamalarda bulunulmuştur. Anne daha çok ön planda olan, yönlendiren, konuşan, algılayan ve çözüm üretmeye çalışanken, aynı zamanda eşiyle çocuk arasındaki iletişimde arabuluculuk yapan pozisyonundadır. Bu sebeple, her çocukda, olmayan ve ne olduğunu merakla beklediği baba figürüne karşı inanılmaz bir merak vardır. Ve o merakı çözmeye doğru sürekli akar gider… Derken sürekli birşeyleri çözmeye çalışan kişi haline gelir… Ebeveynleriyle olan ilişkileri dışında da, kız arkadaşıyla olan ilişkisinde, çocuğuyla olan ilişkisinde, arkadaşıyla olan ilişkisinde hep gizemli ve merak uyandıran şeylerin peşinden gider durur… Sonra bir sürü karmaşanın içinde kafası daha da karışarak varsayımlar zincirinde hapsolan biri haline gelir… Bu tabii ki sağlıklı birşey değildir. Çünkü varsayımlarla , gerçek arasında çok önemli farklılıklar vardır. Varsayımlar sizin zihninizde sonsuz olasılıklarla tahmin ettikleriniz ve sizi çok yoran şeylerdir. Gerçek ise tekdir. Kişi söylemek isterse söyler, ya da göstermek isterse gösterir. Babanızda ya da annenizde merak ettiğiniz soruların cevaplarını onlardan bir şekilde alabilirsiniz. Bu cevaplar sizi tatmin etmiyor ve çözmek, daha çok anlamaya çalışmak için takılıkalıyorsanız, orda sorun var demektir.
Dünyaya ilk geldiğimiz an itibariyle, tanımaya anlamaya çalıştığımız insanlar anne ve babamız…Onlarla birlikte hayatı, aileyi, aşkı sevgiyi ve insanı anlamaya başlarız. Dolayısıyla Baba ve anne hepimizin hayatında çok önemli bir etkiye sahiptir. Nasıl erkek, ya da nasıl kadın olunacağı… ya da nasıl bir ilişki yaşayacağımızı, duygularımızı nasıl ifade edeceğimizi onları model alarak, gözlemleyerek öğreniriz. Her ne kadar anne ve babamız bize farklı nasihatlarda bulunsalar da, öğrenme daha çok fiziksel olarak gerçekleşir ve beyin gördüğü şeyi taklit ederek vucuda öğretir. Ve bizler de, refleksif bir şekilde aynen anne ve babamız gibi davranırız. Psikolog Esin Nur Akyıldız

Kendinizi sevdiğinizi en son ne zaman söylediğinizi bir düşünün. Belki de hatırlamıyorsunuz ama bu sevgiden uzak kaldığımızı anladığımız zaman hemen bunu öğrenebileceğimize inanmalıyız. Sevgiyi öğrenmenin zamanı yoktur bunu her an öğrenebiliriz yeter ki buna inanalım.

Kendimizi sevmekte bu kadar zorlanırken insanların bizi sevmesini bekliyoruz. Ama kendimizi ne kadar seversek o kadar sevilebilir hale geliriz.  Her birimiz bu zamana kadar yaydığımız ışığı, gözlerimizin, gülüşümüzün parıltırısını ve başarılarımızı görmezden geldik. Belki de başkalarınınkini görmekten kendimizinkileri görmeye fırsatımız bile olmadı. Bu fırsatı yaratacak olan kişiler bizlerken neden bunun için hiçbir şey yapmayıp sadece durduk. Kendimizi sevmeyişimiz, mutluluğa ve sevilmeye layık olmadığımızı hissetmemize neden olurken  kendimizi sevmeye başladığımızda özgüvenimizin artmasıyla birlikte hayattan alınan keyif de bir o kadar zevkli hale geliyor.

Başkalarına yapamadıklarımızı kendimize yapar ve geri kalan sevgimizi, merhametimizi bizden başkaları için kullanırız hem de bu merhamete en çok bizim ihtiyacımız varken. Eğer bizim kendimize davrandığımız gibi bir başkası bize davransaydı onu bir saniye bile yanımızda istemezdik. Bu yüzden öncelikle kendimize nasıl davrandığımızı farketmeliyiz ki nasıl kendimizi sevebileceğimizin de farkına varmamız kolaylaşsın. Kendimize şartlar, engeller koymaktan vazgeçmeliyiz. Kendimizi sadece başardıklarımızla değil başarısızlıklarımızla da kabullenmeliyiz. Başkasını üzgünken gördüğümüzde mutlu olması için elimizden geleni yaparken bu kadar değerli olduğumuz halde kendimiz için neden bunu yapamadığımızı hatta yapmadığımızı düşünmeliyiz.

Hayatımızla ilgili kurduğumuz en güzel ilişki kendimizle olan ilişkimizken, verebileceğimiz en güzel sevgi de kendimize vereceğimiz sevgidir. Başkalarını sevebilmek bu kadar kolayken, insanın kendini sevmesi neden bu kadar zor? Tam olarak hayal ettiğiniz özelliklere sahip olmayabilirsiniz. İstediğiniz boya, istediğiniz kiloya, istediğiniz mesleğe. Eğer ‘’Daha zayıf olursam kendimi daha güzel hissederim ve bu yüzden kendimi sevebilirim.’’düşüncesini kafanızdan atamazsanız ve atmak için çabalamazsanız kendinizi sevmeyi başaramazsınız. Kendinizi sevebilmeniz için muhteşem ve kusursuz olmanıza gerek yok. Sizi mutlu ve iyi hissettirdiği için sevdiğiniz birinin sizi üzdüğü zamanlarda ona karşı olan sevginiz nasıl azalmıyorsa kendinizi de kusurlarınızla, olduğunuz gibi sevebilirsiniz. Bunu başarmak hepimize zor geliyor çünkü sadece kendi eksiklerimizi görüyor ve bizden başka herkesin halinden memnun olduğu düşünüyoruz. Bu nedenle çoğunlukla kendimizi yargılar, kendimizde suç bulur hatta bazen bununla kalmayıp kendimizi cezalandırırız.

Kendini sevmek.. Sevginin ne anlama geldiği konusunda kafamız oldukça karışmış durumda. Hepimiz sevgiyi bir başkasında, dışarıda arıyoruz çünkü sevginin oluşması için bir şey yapmanın, başarmanın gerekli olduğunu düşünüp duruyoruz. Bir başarı elde edince insanların sevgisini kazandığımızı düşünüp, bu değeri kaybetmemek adına çabalıyoruz. İnsanlardan onay almayı, kabul görmeyi her şeyin başında tutuyoruz. Oysa sevmek ve onu tadabilmek her şeyden önce kendimizde başlamalıdır. Mutlaka bir kediye, bir köpeğe, bir kişiye veya bir nesneye karşı olan sevginiz de çok ayrıdır çünkü etrafımızda sevebildiğimiz şeylerin olması bize kendimizi iyi hissettirir. Ama canınızdan çok sevdiğiniz evcil hayvanınız bir gün gitse de siz onu hala seviyor ya da anneniz yanınızda olmasa bile onu sevmeye devam ediyorsunuz. Peki neden bizim dışımızda olan her şeye bu kadar değer verirken kendimizi sevmemeye, değer vermemeye devam ediyoruz? Psikolog Mahir Efe Falay
Bir an ya da bir süre öfkelenmek, nefret ediyormuş hissine kapılmak ve onun canını acıtma isteği duymak sevginin olmadığı ya da bittiği anlamına gelmez. Sırf kan bağı olduğu için bir insanı (anne, baba, kardeşler) sevmek zorunluluğu söz konusu değildir. Geçmişte yaşananlar sevgiyi besleyen nitelikler taşıyorsa kan bağının varlığı sevmeyi kolaylaştırır fakat bu biyolojik kan bağı olmasından kaynaklanmaz. Asıl belirleyici olan yaşananlardır. İnsan sevmediği bir insan ile ilişkisini sürdürebilir mi? Evet sürdürebilir. Saygı duyarak, onun farklı bir insan olduğunu kabullenerek, doğru sınırlar çizerek, hem onun hem kendisinin haklarını gözeterek, gerektiğinde çatışarak ilişki sürdürülebilir. Bunlar başarılamıyorsa ilişkiyi sürdürme çabası boşa çıkmaya mahkumdur.
Bazı insanlar kendilerine yönelen sevgiyi almada sindirmede çok zorlanırlar. Sevildiklerini doya doya, kuşku duymadan hissedemezler. Kendilerini sevilmeye layık ya da sevilmeye değer bir insan olarak göremezler. İnsanın diğer gereksinimlerinden ayrışmış bir sevgi yaşadığını iddia etmek mümkün değildir. Başka istek, dürtü ya da gereksinimler ne kadar çok karışıyorsa; hissedilen, sevgi olmaktan o kadar uzaklaşır Bazı insanlar sevgiyi sık sık sorgularlar. Oysa sevgi hissedilerek yaşandığında sorgulanmaz çoğu zaman; eksik bir şeyler kaldığında, yanlış bir şeyler olduğu sezildiğinde sorgulanır. Bazen de bu sorgulama sevgiyi yaşayamamanın acısına katlanma işlevi görür.

Sevgi geliştirilebilir mi? Evet sevgi geliştirilebilir. Sevgiyi geliştirmenin, sevebilme ve kuşku duymadan sevildiğini hissetme yetisini kazanmanın yolu kendini tanımaktan geçer.
Sevgi sahiplenme ve kaybetmek istememeyi de içerebilir. Fakat bunlar sevgiyi sevgi olmaktan çıkarma potansiyeli de taşır. Sahiplenme dayatma ve karşısındaki insanı koşullu sevmeyi getirebilir. Kaybetmek istememe ise ya zorla birlikte olmayı ya da kişinin aşırı özverili davranışlarla onu elde tutmaya çaba harcamasını getirebilir.
Sevginin bir alışveriş olarak düşünülmesi, pek çok insan için rahatsız edici bir durumdur. Oysa sevgi de bir alışveriştir. Fakat günlük alışverişlerdekinden farklı olarak almak niyetiyle verilmez. Sevme yetisi yeterince gelişmeyenler sevgiyi sürekli korku ve kaygı ile içiçe yaşarlar. Coşku duyarak sevdiklerini hissedemezler.
Sevgi, olduğu gibi kabul etmeyi, onun gereksinimlerini-isteklerini anlamayı, bunları karşılamak için sorumluluk duymayı, ona ilgi göstermeyi, ona bağlanmayı, düşüncelerine ve duygularına saygı duymayı kapsar. Sevgi, sevilen kişide anlaşıldığı, benimsendiği, önemsendiği duygusu yaratır, değerlilik duygusu verir. Sevgi seven kişide de mutluluk, huzur ve güven yaratır. Sevgi gelişen ve geliştirilebilen bir olgudur. Olgun sevgi, iki kişinin bireyselliklerini yitirmeden bütünleşmesidir. Sevgi, kişinin kendisini sevmesini, değerli bulmasını ve kendisine güvenmesini gerektirir. Kendisiyle barışık, kendisini tanıyan, kendisini seven, kendisinden memnun bir kişi, başkalarını da sever. Prof. Dr. Erol Özmen

Sevgi herkesin bildiği, bildiğini sandığı, bildiğine inandığı ama anlatamadığı bir şeydir. Herkesin üzerinde anlaştığı bir tanımı yoktur sevginin. Her tanımda bir şeylerin eksik kaldığını hissedersiniz. Sevgi tanımlanamaz, yaşanır ancak. Sevgi, önemsemek, ilgi göstermektir. Saygı duymak, anlayış göstermek; sorumluluk hissetmek; yakınlık duymak; sıcaklık hissetmek; benimsemektir. İnsanın doğasında bulunan, yaşamı renklendiren ve anlamlandıran en güzel özelliklerinden birisidir sevgi. Sevginin bütünleştirici yönü vardır. Bu bütünleşmenin temel özelliği hem kendini hem karşıdakini olabildiğince ihmal etmemesi, eksilten değil çoğaltan nitelikler taşımasıdır.

Lütfen kendinize nazik davranın ve bunu hemen yapamazsanız kendinizi suçlamayın. Çünkü onyıllar boyunca sürmüş olan bir olumsuz düşünce kalıplarına bağımlılık mevcut. Farkındalık sahibi olmak bununla başa çıkmanın ilk adımı. Bu nedenle ilk başta tekrar eden düşünce kalıplarını fark ederek başlarsanız bu mükemmel bir ilk adımdır. Zaman içerisinde daha da kolay hale gelecek ve sonrasında kendinizi düşüncelerinizden ayırabilecek hale geleceksiniz. Bir gözlemci olacaksınız ve hislerinizi hissetmeye izin verecek, onların yoğun olduklarını görecek, zamanla tamamen geçmelerine izin vereceksiniz.

Zihnin olumsuz düşünceler döngüsünü kırmaya başlamak istiyorsanız, farkına varmanız gereken ilk şey onların içinden geçmek ve bu düşünceleri gerçekten sonlandırmak, taşıdığımız acıyı hafifletmek istiyorsak, onlarla doğrudan yüzleşmeliyiz ve sadece onlara bağımlı kalmamalıyız. Bunu yapmanın tek yolu acı veren düşüncelerin beraberinde getirdikleri hisler ve duyguları gerçekten hissetmek. Düşüncelerin size nasıl hissettirdiklerini tanımlayın ve hatta “şuna dair kötü hissediyorum” deyin. Sonrasında bir şey düşünüp söylemenize gerek yok, sadece duygunun hissedilmesine izin verin. Yoğun olabilir, ağlayabilir veya kontrolsüzce gülebilirsiniz veya hiç bir şey olmayabilir bile. His ve duygularınıza kendini gösterme ve hissetme izni verdiğinizde, ayrıca kendinize dair şefkat ve kibarlık gösterdiğinizde, bu duygular ve hatta negatif düşünceler daha sessiz hale gelecekler. Çünkü daha önce dediğimiz gibi tek çıkış yolu onları yaşamak.

Mindfulness uygulamasını yapabilir ve düşüncelerimizi kendimizden ayırabiliriz. Kendimizi düşüncelerle derinlemesine tanımlamak yerine bir gözlemci olmayı seçebiliriz. Böylece düşünceyi oluşma aşamasında fark edebiliriz. Yani “çok aptallık ettim, fırsatım olduğunda bu teklifi kabul etmedim çünkü adım atmaya hep korkuyorum” demek yerine, düşüncemize dışarıdan bakabilir ve “yeterince iyi olmadığım düşüncesine sahibim ve şimdi bu düşüncenin nereden geldiğini ve ona bağlı hisleri biliyorum, onları hissediyorum ve geçmelerine izin veriyorum” diyebiliriz.
Kötü anıları, utandırıcı anları ve “ya şöyle olsaydı” gibi düşünceleri tekrar ve tekrar düşünmek kısa vadede daha kolay olabilir. Fakat zamanla bu düşünceler haline gelir ve onlar haline geldiğimize inanırız. Onların geçip gitmesine gerçekten izin vermeyi öğrenene kadar tekrar ve tekrar döneriz. Zihnimiz acıyı gerçekten hissetmekten kaçınmak için, bizi koruma amacıyla, oldukça fazla iş yapabilir ve buna minnet bile duymamız gerekebilir. Hatta belki de zihnimize teşekkür etmeli ve ona içimizdeki hisleri keşfetmek için ondan izin almalıyız. Olumsuz düşünceleri tamamen durdurmayı öğrenmeyi isteyebilirsiniz ancak onların farkına varana kadar durmayacaklardır. Belki de bu makaleyi okuyarak bazı düşüncelerinizin ne kadar tekrar edici olduklarının farkına varacaksınız. Zihniniz bir dahaki defa takılı kaldığında, ona bunu istemediğinizi söyleyebilirsiniz ancak beraberinde gelen hisleri de fark etmeyi unutmamalısınız.

Acımıza son vermenin yollarını araştırmak için çaba gösterirken ona tutunuruz. Psychology Today’de Nancy Colier şöyle diyor: “Acı kimlik hissimiz ile iç içedir. Acılarımızı kendimize hatırlatarak kişisel öykümüzü, kendimize dair öyküyü, bize ve yaşamımıza olan şeyleri canlı tutarız. Çile çekme hikayelerimize derinden bağlıyızdır ve hatta acıyı sevdiğimiz bile söylenebilir. Bunun sonucunda artık işe yaramasa ve aktif olmasa bile onu şu ana getirmeyi bırakmakta zorlanırız. Çünkü acıları geride bırakmak temel olarak olduğumuza inandığımız kişi ile olan bağımızın, bizi biz yapan şeyin kaybedilmesi anlamına gelir.”
Olumsuz şeyler düşünerek ne kadar vakit harcadığınızı hiç fark ettiniz mi? Geçmişte yaşanmış olaylara takılmak da olsa geleceğe dair düşüncelere kapılmak da olsa, bu düşünceler zihnimize sızarlar ve ondan beslenirler ve bu bağımlılık yapıcı bile olabilir. Çoğumuz mutluluk istediğimizi iddia ederiz ancak yine de tekrar tekrar çile çekmeyi seçeriz. Burada söylemek istediğim olumsuz düşünceleri hemen bırakıp yerlerine olumlu düşünceleri sokmak değil. Sadece olumlu düşünmek ruhsal olarak bir şeyleri atlamaya sebep olur ve arzu ettiğimiz mutluluğu bize vermez. Devamlı olarak çilemize geri döneriz çünkü zihnimizde olumsuz deneyimlerin farklı sonuçlanması için çaba gösteririz ve bunun bir mümkünatı yok.
Gerçekler: Hepimiz düzenli olarak olumsuz düşünceleri aklımıza getiririz çünkü beynimiz böyle yapılanmıştır. Bu üzerinde kontrol sahibi olabileceğimiz bir alışkanlık ve ilk adımı da farkındalık. Derinlemesine düşünün: Olumsuz düşünceler kendilerini sürekli tekrar ederler. Bu bağımlılık yapıcı davranışın üstesinden gelmenin ilk adımı bu düşünce düzenlerinin farkına varmaktır.

Akıl okuma, partnerinizin düşündüğünü inandığınız şeylere savunmacı bir tavırla tepki vermenize neden olur. Bu özel bilişsel çarpıtma, spekülasyon üzerinde hareket etmenizi sağlar. Gerçekte sahip olduğunuz bilgilere cevap veremezsiniz. İşte bir akıl okuması örneği, “evde kalmayı umursamadığını söyledi, ama benimle dışarı çıkmadığı için çok kızdığını biliyorum.” Bir diğeri “partnerim terfi etmemi kutladı, ama bunu hak etmediğimi düşündüğünü biliyorum. ” Kendinizin ne düşündüğü ve hissettiği konusunda bile çoğu zaman emin olmadığınızı unutmayın. Yani, diğer kişinin ne düşündüğünü bilmek imkansızdır. Birini iyi tanıyor olsanız da, tam olarak ne düşündüklerini bilmek son derece zordur.

Duygusal muhakeme duygularımız için dışsal nedenler arar. Eğer doğru hissetmiyorsak, durum yanlıştır ve bir şey ya da birileri sorumludur. Romantik ilişkilerde, bir partner duyguları tarafından boğulmuş olabilir. Daha sonra sadece duygularına dayalı kararlar alırlar. Duygusal akıl yürütmenin bir örneği şöyle olabilir: “Üzgünüm, terkedilmiş hissediyorum çünkü bütün gün bana mesaj atmadı.” Sadece duygulara dayalı kararlar vermek iyi bir fikir değildir. Duygular sürekli değişir ve geçicidir. Bu bir karar için iyi bir temel değildir. Romantik ilişkiler uzun süreli süreklilik ve bağlılığa ihtiyaç duyar. Bunları anlık duygusal dürtülere dayandıramazsınız. Duygularımız ile dışsal durum arasındaki farkı anlayabilmemiz gerek. Durumu nesnel olarak analiz etmeliyiz. Tarafsız bir gözlemci olmak için çaba sarf etmeliyiz. Aynı durumda bir arkadaşınıza ne tavsiyede bulunacağınızı düşünün. Bu psikolojik mesafeli egzersiz, duygusal akıl yürütme ile başa çıkmak için iyidir.

Negatif etiketleme, partnerinizi genel olarak olumsuz bir şekilde tanımlamaktır. Partnerinizin hayatının her alanında olumsuz özellikleri tanımlamak anlamına gelir. Bazı örnekler şöyle: “Ben onunla konuşurken futbol izlemesi bencilce,” “her zaman kendisi hakkında konuşması düşüncesizce.” Ya da “Aptal, çünkü ona söylediklerimi anlayamıyor.” Bu bilişsel bozulma, romantik ilişkilerde büyük bir soruna neden olabilir. Psikolog John Gottman’a göre, bir ayrışmaya neden olan sorunlardan birine yani hor görmeye dönüşebilir. Partnerimizi olumsuz olarak değerlendirirsek, onun olumsuz bir imajını geliştiririz. Bu duygusal sıkıntı ve öfkeyi artırır.

Bir kişi, kendini başka birinin ruh halinden veya davranışından sorumlu hissettiğinde yaşanır bu. Bazı örnekler şöyle: “İş yerinde keyfi bozuktu çünkü sabah ona mesaj atmadım” ya da “Bütün gün arkadaşlarımla zaman geçirdim, şimdi eve gelince beni görmezden geliyor.” Kişiselleştirme, başkalarının esenliğinden aşırı derecede sorumlu hissetmenizi sağlar. Partneriniz duygularınızı kontrol edebilirmiş gibi hissedersiniz. Kişiselleştirmenin üstesinden gelmek için pratik bir alıştırma. Bir çember çizin ve tüm olası nedenler arasında ne olduğuna dair sorumluluğu bölün. Her şeyden sadece kendinizin sorumlu olmadığınızı anlamak önemlidir.

Bu çarpıklık, belirli özellikleri abarttığımız bir filtreden deneyimleri gözlemlemekle ilgilidir. Birisine aşık olduğunuzda, genellikle aşırıcı biri hâline gelirsiniz. İlk karşılaşmalarınızın sonuçlarını abartırsınız. Bazen küçük bir detayı fantastik bir şeye dönüştürürsünüz ya da küçük bir hatadan dolayı bir felaket senaryosu yazabilirsiniz. Tartışmaya alışkın olmayan çiftlerde aşırılığın çok olduğunu görüyoruz. Ayrıca bir çift ilk kez kavga ettiğinde de bu durum ortaya çıkar. Çift bir konuda anlaşamaz ve anlaşmazlık büyük bir sorun haline gelir. Üstesinden asla gelemeyecekmiş gibi hissederler. Küçük bir şey, ilişki için büyümenin önündeki engel gibi görünebilir. Bu tür bir çarpıtmanın bazı örnekleri, “Onunla aynı fikirde olmamaya dayanamıyorum” veya “Bu gerçekten aptalca bir yalan, ama bana yalan söylemesi yine de korkunç.” Aşırıcılıkla başa çıkmanın bir yolu, duygusal kelime dağarcığıdır. Kendimizi ifade etmenin dengeli bir yolunu bulmalıyız.

Aşırı genellemeyi yenmek için yararlı bir strateji var. Genel kuralla çelişen gerçekleri aramaya çalışın. Örneğin, eşinizin, sorduğunuz her şeyi unuttuğuna inanıyorsanız. istediğiniz şeyi hatırladığındaki örneklerine bakmaya çalışın. Kendinizi sorgulamak için kapasitenizi eğitmekle ilgilidir bu. Bilgiyi daha objektif bir şekilde işlemenizi sağlar. Daha sonra gerçekçi ve âdil bir sonuca varacaksınız. / “Benim kuşağımdaki en büyük keşif, bir insanın tutumunu değiştirerek hayatını değiştirebileceğidir.” William James

Aşırı genelleme, bir ya da iki yalıtılmış olayın bir şey hakkında bir açıklama ya da genel bir kural oluşturmak için yeterli olduğu zamandır. Aşırı genelleme örneğine şunu verebiliriz: eğer partnerim istediğim bir şeyi almayı unutursa, bir dahaki sefere ona sormayacağım çünkü “her zaman istediğim her şeyi unutur.” Aşırı genelleme ile ilgili sorun, sürekli olarak ültimatom veren bir yargıç olmanızdır. Ayrıca diğer kişiyi basit bir şekilde sınıflandırmış olursunuz. Eğer bir hata, her zaman berbat olacağımız anlamına gelirse, neden farklı davranmaya çalışalım ki?

Bilişsel bozukluklar esnek olmayan veya irrasyonel düşünce kalıplarıdır. Akıl bilgi işlerken bunları kullanır. Bilgileri ve işlenme şeklini seçerler. Daha sonra süreç sonuçlarını düşünce ve duygular şeklinde üretirler. Farklı türde bilişsel çarpıtmalar vardır. Hepimiz bunları yaşamımızın bir noktasında deneyimleriz. Bunları bir süre içinde yaşıyorsanız, sorun değil. Sık sık ortaya çıkarsa psikolojik zarara ve kişiler arası ilişki sorunlarına neden olabilirler. Bilişsel çarpıklık ve bozukluklar kişisel gelişim için de bir engeldir. Bilişsel çarpıtmaların sıklıkla çiftler üzerinde etkisi vardır. Bu çarpıklıklar birlikte yaşama, aşk ya da tartışmalar hakkındaki düşüncelerimize hükmetse, ilişki bir kriz yaşayabilir. Bu yüzden ilişkilerinizdeki bilişsel çarpıklıkları tanımlamak önemlidir. Düşüncelerinizi ilişkileriniz hakkında yönlendirenleri bulmak, daha mutlu olmanın anahtarıdır.

Duygusal akıl yürütme çok yaygın bir çarpıtma türüdür. Örneğin kötü bir gün geçirip hayal kırıklığına uğrarsam kendimi karanlık bir tünelde görmeye başlarım. Başka bir yaygın düşünce ise biri beni hayal kırıklığına uğratıyorsa sebebi sevgiyi hak etmiyor oluşumdur. Bu da günlük olarak kullanmamız gereken başka bir bilişsel davranış tekniğini getiriyor. Duyguların her zaman sabit bir doğru olmadığını bilmeliyiz. Bunlar sadece anlık ruh halleridir ve bunları yönetmeyi öğrenip anlamalıyız. “Düşüncelerimiz, çarpık sembolik anlamlar, mantıksız akıl yürütme ve yanlış yorumlamalarla baltalanırsa, aslında sağır ve kör oluruz.” – Aaron Beck
Davetsiz düşünceler bir bacadan gelen duman gibidir; İçimizde yanan bir şeyin sıcağı. Bu içsel ateş, zamanla daha da kötüye giden çözülmemiş sorunlarımızdan oluşur. Düşüncelerimizin, duygularımızın ve ıstıraplarımızın odağını kontrol etmek için ilk adım, onları açıklığa kavuşturmaktır. Onları nasıl açıklarız? Bir problem hiyerarşisi yaparak. Düşükten yükseğe doğru kaygılar. Sizi ilgilendiren her şeyi yazarak başlayın. Bir beyin fırtınası gibi, içteki tüm kaosu görselleştiriyorsunuz.
Ardından, küçük olduğunu düşündüğünüz sorunlardan başlayıp sizi felç eden büyüklere doğru bir hiyerarşi hazırlayın. Görsel bir düzeniniz olduğunda, her bir noktayı düşünün. Mantıklı düşünmeye çalışın ve her birine çözümler getirin.
Kendinizi ödüllendirecek işler bulun. “kendim için kaliteli zaman” gibi basit bir şey olumlu sonuçlar getirir. Böylece aşırı düşünmekten kurtulursunuz. Bu aktiviteler arkadaşlarınızla kahve içmek ya da dışarı çıkmak gibi basit eylemler olabilir. Kendiniz için mola verin. Kitap alın, yemek yapın, müzik dinleyin.

Düşünce kayıtları mantığımızı zihinsel süreçlere uygulamayı sağlar. İşini kaybetmekten korkan birinin düşünün. Bütün gece bu kişi yöneticiler tarafından beceriksiz olarak suçlandığını hayal ediyor. İşin sonunda bu kendini gerçekleştiren kehanete dönüşebilir. Yani her şeyin ters gittiğini düşünerek eninde sonunda yanlış yapacak. Daha iyi bir kontrol, denge ve tutarlılık hissine sahip olmak için, hiçbir şey, istila edici düşüncelerimizin kayıtlarını yapmaktan daha yararlı değildir. Tek yapmanız gereken, aklınızda görünen her olumsuz fikri yazmaktır. O zaman onun gerçekliğini öğrenirsiniz. “Sadece işimde yaptığım her şeyin yanlış olduğunu biliyorum.” Bunun doğru olduğunu kanıtlayan bir şey var mı? Amirimin dikkatini çektim mi? Bugün farklı olarak çok kötü olduğunu düşündüğüm ne yaptım? ”

Saplantılı ve olumsuz düşünceler insana acı verir. Bu da kaygı içinde olmamıza neden olur. Kontrolümüzü elimizden alan düşünceler, endişe ve imgelerle sarılı olduğumuz için içinde bulunduğumuz bu kuyu daha da derinleşir. Böyle durumlarda ise “sakin ol, olmayan şeyler için endişelenmeyi bırak” gibi sözler duymanın hiç yararı yoktur. Beğensek de beğenmesek de beynimiz sonsuz bir fikir üreticisidir. Ama ne yazık ki beynimizin ürettiği her fikir her zaman daha iyi hissetmemizi sağlamıyor. Herkesin zaman zaman saçma ve yararsız fikirleri olur ama bunlar yerine daha faydalı olanlara yönelmeye çalışırız. Özellikle de stresli dönemlerde bu davetsiz düşünceler daha da yoğunlaşır. Onlara hak ettiklerinden daha fazla önem vermiş oluruz.
Depresyon, anksiyete, stres veya travmanın etkileri olan insanların çoğunluğu, kendi içinde ikinci bir benliğe sahiptir. Onlardan kurtulmak için sürekli olarak sabit bir diyaloga daldıran bir takıntılı, negatif, ezici “ben”. Beck’in, bu zararlı dinamiği anlama ve çözme konusundaki ilgisi, terapötik taktiklerini daha yararlı olduğu düşünülen biri ile değiştirdi: bilişsel davranış terapisi. Bilişsel davranış terapisi tekniklerinin klinik uygulamada inanılmaz derecede etkili olduğu kanıtlanmıştır. Eğer düşünce kalıplarımızı yavaş yavaş değiştirirsek, o kavrama dayalı negatif duygusal yük zayıflar. Daha sonra, değişiklik yapabilir ve daha sağlıklı bir şekilde davranabiliriz.
Bilişsel davranış terapisi davetsiz düşünceleri aklımızdan çıkarmak için çok faydalı olabilir. Bunlar aklımızı bir anda istila edip ele geçiren düşüncelerdir. Endişemiz daha da artmadan önce aklımızı bu tür düşüncelerden koruyacak bazı yöntemler var. Bunları günlük olarak uygulayabiliriz. Bilişsel davranış terapisinin ne demek olduğunu daha önce hiç duymamış olanlara ise bunun bir psikolog tarafından en sık başvurulan yöntemlerden biri olduğunu söylemekten mutluluk duyarız. Bu yöntemin önemli isimlerinden biri de Aeron Beck’tir. Psikanalizden sonra yeni bir şeye ihtiyaç duymasıyla ortaya çıkmıştır. Aeron Beck

Özenmek ve kıskanmak, tamamen doğal ve çoğunlukla zararsız duygulardır. Ancak bu duygulara ‘kapılmak’, bizi zehirli bir düşünce döngüsüne sokabilir. Birinin sizden daha iyi olduğunu, daha güzel göründüğünü, daha özgüvenli olduğunu, daha mutlu olduğunu düşünebilirsiniz. Yine de gördüğünüzün sadece bir ‘imaj’ olduğunu ve o kişi olmanın nasıl bir şey olduğunu bilemeyebilirsiniz. Siz sadece size gösterileni görüyorsunuz. Özenme ve kıskanma duygularını ilham alma motivasyonuna dönüştürmek elinizde. Beğendiğiniz, harika olduğunu düşündüğünüz birini ilham kaynağınız haline getirmek yerine onun gibi olamadığınıza üzülmeyi seçerseniz, alabileceğiniz ilhamı ziyan etmiş olursunuz!

Algıda seçicilik diye bir şey duydunuz mu? Etrafta çok fazla kırmızı araba olduğunu birkaç kez söylerseniz, o gün gerçekten de bir sürü kırmızı araba gördüğünüzü fark edersiniz. Kötü bir şey olduğunda bunun ne sıklıkla tekrarlandığına odaklanmak yerine, o anki duygunuza ve olası çözümlere odaklanabilirsiniz. Bazı şeylerin sürekli sizin başınıza geldiğini düşünmek, kötü bir alışkanlıktır ve bu alışkanlığın size neler yaptığını onu bırakmadan asla anlayamazsınız!

Duygularımızı yeterince tanıyor muyuz? Öfke, hayal kırıklığı, coşku, sevinç, kıskançlık… Bunlar gibi daha pek çok duygu var. Belirli durumlarda bu duyguları hissetmek tamamen normal. İnsanlar duygularını seçebiliyor olsaydı, her zaman mutlu olmayı seçerdik, öyle değil mi? Elinizde olmadan kapıldığınız duygular için kendinizi suçlamak yerine, o duyguları tanımaya çalışın. Duygularınıza izin verin. Hiç kimse, bir durumda ‘öyle’ hissettiği için birilerine açıklama borçlu değildir. İyi ya da kötü, nasıl hissediyor olursanız olun, duygularınızı serbest bırakın. Siz duygularınız için kendinizi suçladığınızda, başkalarına da sizi suçlamaları için alan bırakmış olursunuz. Siz duygularınızla barıştığınızda ve kendinizi suçlamadığınızda, bu duyguların esiri olmak yerine onları sadece ‘hissedersiniz’. Ve bir şeyler hissetmek tamamen normaldir!

Peki ya şimdi mutlu olamaz mısınız? 10 kilo verdiğinizde, bir sevgiliniz olduğunda, hayalinizdeki işte çalışmaya başladığınızda… Mutlu olmanız için bir şeyin gerçekleşmesini beklemeniz bir süre sonra şimdiki halinizden asla memnun olamamanıza sebep olur. Şimdi, şu anda, elinizdeki imkânlarla nasıl mutlu olabilirsiniz? Bunu keşfederseniz, ideallerinizi gerçekleştirmek için daha sağlıklı bir motivasyon elde etmiş olursunuz. 10 kilo vermek için küçük adımlar atmak, kalbinizi aşka açmak, hayalinizdeki iş için kendinizi hazırlamak da sizi mutlu edebilir. Bunların hiçbiri olmasa bile, dönüp baktığınızda bugünkü halinizde şükredecek pek çok şey olduğunu keşfedebilirsiniz. Şimdiki zamanda mutlu olmanız ideallerinize giden yolda işinizi daha da kolaylaştıracaktır.

Bencillikle ilgili bildiğimiz şeylerin çoğu yanlış! Çevrenizdeki insanlar, aileniz ve işiniz için faydalı olabilmeniz, kendi dengenizi sağlayabilmenizi gerektirir. Bunun için öncelikle kendinizi düşünmeli, kendinize iyi bakmalısınız. Siz daha iyi olursanız, çevrenize de daha çok faydanız dokunacaktır.

Bir şeylerin istediğiniz gibi gitmemesi her zaman sizin yetersiz olduğunuz anlamına gelmez. Becerilerinizi ve başarılarınızı asla küçümsemeyin ve her zaman elinizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığınızdan emin olun. Elinizden gelen bazen başarmak için yeterli olmayabilir. Yine de eksikliklerinize odaklanmak, zehirli düşünceleri beraberinde getirir ve motivasyonunuzu yerle bir eder. Sık sık iyi ve başarılı bulduğunuz yönlerinizi kendi kendinize sıralayın ve daima kendinize karşı nazik olun. Bir dostunuza ‘sen yetersizsin’ demezsiniz değil mi? Bunun yerine onu cesaretlendirmeyi ve motive etmeyi tercih edersiniz. Kendiniz için de aynısını yapın.

Dünyanın korkunç bir yer olduğuna inanmak zor değil. Tek yapmanız gereken şey dünyada ve hayatınızda olup biten negatif şeylere odaklanıp iyi şeyleri hiç görmeyerek bir süre karanlıklara kapılmak… Amerikalı psikoterapist Robyn Gold, “Olayları olduğundan daha kötü bir şekilde yorumlarsak veya kötü bir şey olduğunda daha kötü şeylerin olacağını düşünürsek duygusal bir kısır döngünün içine gireriz” diyor ve felaket senaryolarıyla düşünmenin zararları konusunda uyarıyor: “Diyelim ki bir sınavda başarısız oldunuz. Kötü düşüncelere kapılırsanız bu durumu sınıfta kalacağınız, asla mezun olamayacağınız, bir iş bulamayacağınız ve hayatınızın sonuna kadar ailenizle yaşamanız gerektiği şeklinde yorumlayabilirsiniz!” Felaket senaryoları döngüsüne girmemek için, zor bir süreçten geçerken kendinizi daha iyisini yapabileceğiniz ve bu süreçten bir şeyler öğreneceğiniz konusunda cesaretlendirmeyi deneyin.

Eğer zamanımız varsa bir şeyleri ertelemek bize geçici bir huzur ve keyif verebilir. Ancak biriken işler, uzun vadede daha çok strese neden olarak üzerimize yığılır. Erteleme alışkanlığı, stresi en çok tetikleyen alışkanlıklar arasında görülüyor. Bu alışkanlıktan kurtulmak kolay olmayabilir, özellikle ilk adımı sürekli ertelemek durumundaysanız! Ancak kendinize ulaşılabilir, küçük hedefler koyarak başlayabilir ve motivasyonunuzu artırmak için kendi düzeninizi kuracak şekilde planlamalar yapabilirsiniz. Yapmanız gereken 10 tane şey varsa, bunlardan en önemli olan 5 tanesini seçip kendinize bir zaman belirleyin. Küçük adımlarla başlamak her zaman kendinize karşı nazik olmanıza yardımcı olacak. “Ertelemeyi bırakmam lazım” diye kendinizi suçlamak yerine, “yavaş yavaş ertelemeyi bırakmaya başlıyorum” diyerek kendinizi cesaretlendirin.

Mars gezegenine ulaşmak, kendi kendine ulaşmaktan daha kolaydır. Carl Gustav Jung
https://youtube.com/watch?v=C5t5j5YDG2g
Pozitif düşünmenin gücünü artık hepimiz biliyoruz. “İyi düşün iyi olsun” deriz ancak arada sırada aklımıza uğrayan ufak tefek negatif düşüncelerin psikolojimizi nasıl bozduğunu, günlük hayatımızı ve ilişkilerimizi nasıl olumsuz etkilediğini fark etmiyor olabiliriz. Dahası, negatif düşünceler ömrümüzü kısaltıyor bile olabilir! 2009 yılında yapılan ve Circulation dergisinde yayınlanan bir araştırma, yaklaşık 100,000 kadın incelendi. Sonuçlara göre alaycı ve küçümseyici bir bakış açısına sahip kadınlar, daha pozitif düşünenlere kıyasla çok daha fazla kalp hastalıklarına yakalanma riski taşıyor. 2014 yılında yapılan başka bir araştırma ise, kin duygusunun zararlarını ortaya çıkardı. İnsanlara karşı düşmanca duygular beslemenin kronik stres, kaygı ve depresyon gibi durumları körüklediğini kanıtlayan araştırma, daha dost canlısı bir tutumu alışkanlık haline getirmenin ömrü uzattığı yönünde sonuçlar ortaya koydu.

Comments are closed.