logo

Evrenin en anlaşılmaz özelliği, anlaşılabilir olmasıdır. Albert Einstein

İÇİNDEKİLER

KAYALARIN ÇÖZÜLMESİ / Kutup Işıkları Nasıl Oluşur? / GEZEGENİMİZİN UÇ NOKTALARI: KUTUPLAR

MANYETİK ALAN HAYATI KORUYOR

Ay Bir Gün Dünya Yörüngesinden Çıkarsa Dünyamıza Ne Olur?

Milyarlarca yıldır Ay ve Dünya çok yakın dostlar. Fakat deyimi yerindeyse her geçen gün Ay ve Dünya’nın arasındaki uçurum büyüyor. Çok uzak bir gelecekte de olsa Dünya’mız bir gün yalnız kalacak. Çünkü Ay, gezegenimizin yörüngesinden çıkmış olacak. Ve ne yazık ki bu durumda gezegenimizi pek iyi şeyler beklemiyor.

Ay yörüngeden çıkarsa

Ay’ın neden bizden uzaklaştığına ve gezegenimizi neler beklediğine geçmeden önce Dünya-Ay sisteminin nasıl oluştuğuna bir bakalım. Bundan 4.5 milyar yıl önce Güneş sistemi oldukça kaotik bir yerdi. Genç Dünya’mız hala eriyik haldeydi ve etrafında düzinelerce gök cismi vardı. Sonra yaklaşık olarak Mars büyüklüğünde bir gök cismi gezegenimize çarptı. Çarpışma sonrası oluşan parçaların çoğu Dünya’nın yüzeyine yağmur gibi yağmaya başladı. Geri kalanlarsa birleşip soğuyarak uydumuzu oluşturdu.

Ay, Güneş sistemindeki en özel uyduların başında gelir. Çünkü kayalık gezegenler arasında açık ara en büyük uyduya sahip olan Dünya’dır. Mesela bir diğer kayalık gezegen olan Merkür ve Venüs’ün hiç uydusu yoktur. Mars’ın ise Phobos ve Deimos adında iki küçük uydusu vardır.

Ay yörüngeden çıkarsa ne olur

Dünya, Ay ve Mars’ın uyduları olan Phobos ile Deimos’un büyüklüklerinin karşılaştırılması. Dünya’mız tüm Güneş sistemi içerisinde orantısal olarak en büyük uyduya sahiptir. Yani Ay, kabaca Dünya kütlesinin %10’u kadardır. Bunu görsele dikkatlice baktığınızda Phobos’un Ay’ın yanında sadece bir nokta kadar olduğunu fark ederek anlayabilirsiniz. Deimos ise bu karşılaştırmada çıplak gözle görülemeyecek kadar küçüktür.

Fakat Dünya en büyük uyduya sahip olma unvanını sonsuza kadar koruyamayacak gibi görünüyor. Çünkü Ay, ilk oluştuğu zamandan bu yana gezegenimizden uzaklaşıyor. Bugün Ay’ın yörüngesi gezegenimizden 402 bin 336 km uzaktadır. Fakat başlangıçta sadece 22 bin 500 km uzağımızda dönüyordu. Yani eğer o zamanlarda gökyüzüne baksaydık bugünkünden 20 kat daha büyük bir Ay görecektik.

Peki Ay’ın Bizden Uzaklaştığını Nereden Biliyoruz?

Bir şeylerin yolunda gitmediğini ilk fark eden kişi Halley kuyruklu yıldızına da ismini veren Edmund Halley’di. 18. yüzyılın başlarında yaşayan Halley, yakın arkadaşı Isaac Newton’ın çalışmalarını hayranlıkla takip ediyordu. Halley, Newton’ın yeni keşfettiği hareket ve kütleçekimi yasalarını kullanarak kuyruklu yıldızın gelecekteki yollarını tahmin etmişti. Yanı sıra 1715’teki tam Güneş tutulmasını da doğru tahmin eden oydu.

Edmund Halley (1856 – 1742) İngiliz gök bilimci, jeofizikçi, matematikçi, meteorolog, fizikçi ve mucittir. En çok kuyruklu yıldızlar üstüne yaptığı çalışmalarla tanınır.

Fakat Halley, geçmiş tutulmalara ilişkin eski kayıtlara baktığında tuhaf bir şey fark etti. Tutulma kayıtlarında Sümerliler zamanındaki kayıtlara kadar giden Halley, eğer Ay hep mevcut yörüngesinde kalmışsa tutulmalar arasındaki zamanın bir anlam ifade etmediğini buldu. Ve Newton’ın kütleçekim yasasını kayıtlarla eşleştirmenin tek yolunun Ay’ın yavaş yavaş bizden uzaklaşması olduğunu savundu.

Ne yazık ki Halley fikrinin doğrulandığını görecek kadar uzun yaşamadı. Çünkü Ay’ın Dünya’dan uzaklaştığını Apollo görevleri sırasında Ay yüzeyine aynalar yerleştirdiğimizde öğrendik. Bilim insanları Dünya’dan bu aynalar üzerine lazer tutarak ne kadar sürede geri geldiğine bakarak bu çıkarımı yaptılar. Bu deney sonucunda da Ay’ın her sene bizden 3.8 santimetre uzaklaştığını tespit ettiler. Bu sayı kulağa fazlasıyla küçük geliyor olabilir. Ancak bu sayıyı milyarlarca yılla çarptığımızda acı gerçek gün yüzüne çıkıyor. Peki Ay, Dünya yörüngesinden çıkarsa ne olacak?

Gelgitler Azalacak ve Günler Uzayacak

Ay’ın bizden uzaklaşıyor olması aklımıza ilk olarak gelgitleri getirir. Ay’ın kütleçekimi her zaman Dünya’yı kendine çekerek yeryüzündeki suları kendisine doğru yükseltir. Ancak Ay perspektifinden baktığımızda Dünya’nın fazladan kütleçekimi yaratan fazladan bir kütlesi vardır. Gelgitten kaynaklanan bu çekim, Ay’ı çeker ve yörüngesine enerji katar. Bu da Ay’ın Dünya’dan uzaklaşmasına engel olur. Ve bu enerjini de bir yerden gelmesi gerektiğinden Dünya’nın dönüş hızı yavaş yavaş azalır.

Bu durum hakkında bir iyi bir de kötü haberimiz var. İyi haber şu ki, Dünya’nın dönüş hızının yavaşlaması inanılmaz derecede uzun bir zamanda gerçekleşebilecek bir olay. Kötü haber ise bunun etkilerini şimdiden görmeye başladık bile.

Ancak Ay artık bizden uzakta olduğunda gelgitlerin hepsini kaybetmeyeceğiz. Çünkü gelgitlerin kabaca yarısı Güneş’in kütleçekimi nedeniyle oluşmaktadır. Ve Güneş’in de yakın zamanda herhangi bir yere gitmesini beklemiyoruz. Yine de Ay’ın yokluğunda azalan gelgitler bazı canlıları olumsuz etkileyecektir. Bu da o canlıların gelgitlerin daha az olduğu bir yaşama uyum sağlamak için evrimleşmelerine neden olacaktır.

Ay Gittiğinde Doğal Koruma Kalkanımızı da Kaybetmiş Olacağız

Çizgi filmlerde Ay’ın yüzeyini genelde peynire benzetiriz. Çünkü Ay yüzeyinde çok sayıda krater bulunmaktadır. Peki yeryüzünde sizce ne kadar krater var? Aklınıza hiçbir şey gelmediyse üzülmeyin çünkü Dünya yüzeyinde bir krater bulmak kolay değildir. O halde neden yanı başımızdaki Ay’da bunca krater varken gezegenimizde yok?

Aslında cevabı çok basit. Ay’ın kendi kütleçekimi Dünya’ya doğru yönelen meteorların Ay yüzeyine düşmesine sebep olur. Yani bir nevi Ay, Dünya’nın koruma kalkanı görevi görmektedir. Fakat Ay’ın bizi koruma oranı her geçen sene azalıyor. Bu nedenle de uzaydan gelecek tehlikelere karşı kendi başımızın çaresine bakmamız gerekiyor. Bu da bizi (tek sebebi bu olmasa da) NASA’nın son yıllarda yoğunlaştığı asteroidlerin yörüngesini değiştirme projelerine itiyor.

Artık Tam Güneş Tutulması Diye Bir Şey Olmayacak

Hayati bir öneme sahip olmasa da Ay artık gezegenimizin yörüngesinden çıktığı için tam Güneş tutulması göremeyeceğiz. Zaten günümüzde tam Güneş tutulması gözlemleyebilmemiz de bir şans aslında. Çünkü Güneş’in parlaklığı ve boyutu yaşlandıkça artarken Ay da her geçen gün bizden uzaklaşmaktadır. Günümüzde o kadar şanslıyız ki, Güneş şu anda Dünya’ya Ay’dan 400 kat daha uzaktadır. Ve Güneş’in boyutu da Ay’ın boyutunun 400 katı kadardır. Bu nedenle de tam Güneş tutulması diye bir olaydan bahsedebiliyoruz.

Geceler Çok Daha Karanlık Olacak ve Bu da Hayvan Davranışlarını Etkileyecek

Hepimizin bildiği üzere Ay, geceleri kendisine çarpan Güneş ışığının %3 ila %12’sini yansıtır. Ve bu oran da geceleri nesnelerin görünebilir olması için yeterlidir. Eğer Ay olmasaydı geceleri hava yeni aydakinden daha da karanlık olurdu. Bu da baykuşlar ve aslanlar gibi pek çok gececi hayvanın kafasını karıştırırdı. Hatta bazı hayvanların nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirdi. Çünkü yeterli beslenemezlerdi.

Matematiksel / Melike Üzücek

Diğer Gezegenlerde Bir Yıl ve Bir Gün Ne Kadar Sürer?

Güneş sistemimizde bulunan gezegenler yörüngelerinde ve eksenleri etrafında dönerken sürekli hareket halindedirler. Güneş sistemimizdeki tüm gezegenler Güneş’in etrafında döner. Ancak merkezi yıldızımızın etrafında bir turu tamamlamak için gereken süre gezegenlere göre farklılık gösterir. Bazı gezegenlerin güneş etrafındaki yolculuğu günler sürerken bazılarınınki ise çok daha uzun sürmektedir. Aşağıda her gezegenin bir yılının Dünya günü cinsinden ne kadar uzunlukta olduğunu görebilirsiniz:

Merkür: 88 Dünya günü
Venüs: 225 Dünya günü
Dünya: 365 gün
Mars: 687 Dünya günü
Jüpiter: 4,331 Dünya günü (12 Dünya yılı)
Satürn: 10,747 Dünya günü (29.4 Dünya yılı)
Uranüs: 30,589 Dünya günü (84 Dünya yılı)
Neptün: 59,800 Dünya günü (165 Dünya yılı)

Dönme ve Dolanım

Diğer gezegenlerdeki yıllar, Dünya’nın yaklaşık 365 güneş günü süren tropik yılı kullanılarak ölçülür. Bir güneş günü, Güneş’in belirli bir nokta üzerindeki konumuyla ölçülen, gezegenimizin kendi ekseni etrafında tamamen dönmesi için geçen süredir. Bir yıl ise gezegenin Güneş’in etrafında dönmesinin ne kadar sürdüğüyle ölçülür ve tam bir yörüngeye dolanım denir.

Güneş sistemindeki tüm gezegenler (ve diğer cisimler) de bu hareketi gerçekleştirir ancak bunu farklı hızlarda yapar. Örneğin, gaz devleri Jüpiter ve Satürn’ün yanı sıra buz devleri Uranüs ve Neptün; Dünya, Mars, Venüs ve Merkür gibi karasal gezegenlerden daha hızlı döner.

Her gezegenin dönüş hızı, en azından kısmen, genç Güneşimizi çevreleyen ön gezegen diskinden nasıl oluştuğuna bağlıdır.

Ön gezegen diski, yeni oluşmuş genç bir yıldızın etrafını çevreleyen ve yoğun gaz ve tozun oluşturduğu dönen bir çöküntü çemberidir. Ancak yine de dev gezegenlerin dönüş hızlarının neden bu kadar hızlı olduğu hala tam olarak anlaşılmış değil.

Hareket Kanunları

Kepler’in üçüncü hareket yasası, bir gezegenin bir dolanımını tamamlaması için geçen sürenin, gezegenin yıldızımıza olan uzaklığıyla ilişkili olduğunu açıklar. Güneş’ten uzaktaki gezegenler, yörüngelerinde dönerken daha uzun yollar kat etmek ve daha yavaş hareket etmek zorundadır çünkü Güneş’in kütleçekim etkisi mesafeyle birlikte azalır. Bunun aksine Güneş’e daha yakın olan gezegenler daha hızlı hareket eder ve yıldızımızın çekimsel etkisini daha fazla hissederler. Örneğin Güneş’e en yakın gezegen olan Merkür’ün tam bir turunu tamamlaması 88 gün sürer. Güneş’e en uzak gezegen olan Neptün’ün Güneş etrafındaki bir turunu tamamlaması ise 165 yıl alır.

Gezegenler ayrıca tüm yörüngeleri boyunca sabit hızlarda hareket etmezler.

Bunun nedeni, gezegenlerin yörüngelerinin tamamen dairesel olmaması, bunun yerine biraz yuvarlak veya eliptik (yumurta şeklinde) olmasıdır. Ayrıca Kepler’in ikinci hareket yasası, bir gezegenin yörüngesinde ilerlerken Güneş’e daha yakın bir konuma geldiğinde Güneş’ten uzak olduğu zamana göre daha hızlı hareket ettiğini belirtir.

Venüs:
Güneş sistemindeki en sıcak gezegenin Güneş etrafındaki bir dönüşünü tamamlaması yaklaşık 225 Dünya günü sürer. Venüs çok yavaş dönüyor ve geriye doğru veya saat yönünde dönüyormuş gibi görünüyor. Ki bu durum yörüngelerinde hareket ederken saat yönünün tersine dönen veya ilerleyen çoğu gezegenin tam tersidir. Venüs’ün kendi ekseni etrafında bir kez dönmesi ise 243 Dünya günü sürer.

Dünya:
Dünya’nın Güneş etrafında bir tam turunu tamamlaması tam olarak 365,25 gün sürer. Dünya kendi ekseni etrafında ise 23,9 saatte bir döner.

Mars:
Mars’ta bir yıl 687 Dünya gününe veya 1,88 Dünya yılına eşittir.Mars’ta güneş günlerine “sol” denir ve bir yıl da 669,6 soldur. Mars’ın dönüşü Dünya’nınkine benzer ve her 24,6 saatte bir dönüşünü tamamlar.

Jüpiter
Jüpiter’de günler süper kısa uzunluktadır. Gezegenin kendi çevresindeki bir dönüşünü tamamlaması 10 saatten az sürüyor. Ancak uzaklığı nedeniyle Jüpiter’in bir Jüpiter yılını tamamlaması 12 Dünya yılını alır. Güneşten gelen ışığın Jüpiter’e ulaşması yaklaşık 43 dakika sürer. Buna kıyasla güneş ışığının Dünya’ya ulaşması ise sadece 8 dakika sürer.

Satürn:
Jüpiter’in hemen arkasında, ikinci en kısa güne sahip olan Satürn yer alır ve her 10,7 Dünya saatinde bir dönüşünü tamamlar.Satürn, her 10.756 Dünya gününde veya 29,4 Dünya yılında Güneş etrafındaki bir turunu tamamlar. 26,7°’lik eksen eğikliği nedeniyle Satürn’ün halkalarını gözlemlediğimiz açı zamanla değişir.

Uranüs:
Uranüs gezegeninde bir yıl bir ömür sürebilir! Uranüs’ün Güneş etrafındaki dönüşünü tamamlaması yaklaşık 84 Dünya yılını alır. Ancak gezegende bir günün geçmesi yalnızca 17,2 saat sürüyor. Venüs gibi Uranüs de geriye doğru veya saat yönünün tersine dönüyor gibi görünüyor. Ayrıca kendi tarafında 97,8°’lik açıyla dönüyor gibi görünüyor!

Neptün
Neptün’de bir gün yaklaşık 16 Dünya saati sürer. Güneş etrafındaki bir turu 165 Dünya yılından, yani 59.800 Dünya gününden biraz fazla sürüyor. Neptün’ün ekseni 28,3° eğik olduğundan gezegende mevsimler yaşanır. Ancak bir yılın geçmesi çok uzun olduğundan dört mevsimin her biri 40 yıldan fazla sürüyor.

Mansiyon Ödülü: Plüton:

Plüton, 1930’dan 2006’ya kadar 76 yıl boyunca güneş sisteminin dokuzuncu gezegeni olarak kabul edildi. Ancak 2006 yılında kahverengi takım elbiseli bir fen öğretmeni (Uluslararası Astronomi Birliği) tarafından gezegenlikten çıkarılıp cüce gezegen olarak yeniden sınıflandırıldı. Toplamda artık beş tanınmış cüce gezegen var. Plüton’da bir yıl 248 Dünya yılıdır ve bir günü 153,3 Dünya saati sürer (6 Dünya gününden biraz fazla).

Çeviri: Burcu EMECAN

Kaynak: https://www.astronomy.com/science/how-long-is-a-year-on-other-planets/

İlk kez 2007 yılında keşfedilen Hızlı Radyo Atımları FRB’ler (Fast Radio Bursts); bugüne dek astronomların tam olarak  kaynaklarını çözemediği “gizemli” radyo sinyalleri olarak görülüyordu.

FRB’ler üzerine yapılan her yeni gözlem ve çalışma ile sinyallerin kaynağını anlamaya bir adım daha yaklaşıyoruz. Ve maalesef, eldeki verilere göre bu sinyaller uzaydaki akıllı varlıklardan ziyade, ölü yıldızların kalıntılarından kaynaklanıyor.

Türkçeye “Hızlı Radyo Atımları” olarak çevirebileceğimiz FRB‘ler, milisaniyeler içerisinde çok yüksek enerjili sinyaller yayabilen radyo sinyalleridir. Yalnızca milisaniyeler içerisinde Güneş’in üç günde yaydığı enerjiden daha fazla enerji üretebilirler. Yüksek enerjili bu radyo sinyallerinin nereden geldiği ve nasıl oluştuğu, on yılı aşkın bir süredir astronomların en çok merak ettiği konulardan bir tanesiydi. Sinyallere sebep olan ihtimaller arasında kara delikler, süpernovalar, nötron yıldızları ve hatta “uzaylılar” bile vardı.

2020 yılının Nisan ayına dek keşfedilen yaklaşık 50 kadar FRB sinyali, milyonlarca ışık yılı uzaklıktan Dünya’ya ulaşıyordu. Ancak 2020 Nisan ayında ilk defa bir FRB’nin galaksimiz Samanyolu’ndan geldiği tespit edildi. FRB 200428 sinyali, 30.000 ışık yılı uzaklıktaki SGR 1935+2154 isimli magnetarın bulunduğu konumdan geliyordu. Evrenin en güçlü mıknatısları olarak da tanımlayabileceğimiz magnetarlar, muazzam güçte manyetik alanlara sahipler ve tıpkı FRB sinyallerinde olduğu gibi çok kısa sürelerde güçlü sinyaller üretebiliyorlar. Bu nedenle bilim insanları, FRB’lerin kaynağına ilişkin soruları yanıtlamak üzere SGR 1935+2154’e odaklandılar ve  FRB 200428’in tahmin edildiği gibi bir magnetardan geldiğini keşfettiler. Böylece ilk defa FRB’lerin magnetarlardan kaynaklandığı üzerine elle tutulur kanıtlara erişilmiş oldu.

Güçlü manyetik alanlara sahip olan magnetarlar, nötron yıldızının bir çeşididir. Bu gök cisimlerinde büyük miktarda madde, küçük bir alanda sıkışmıştır ve atomda yer alan elektronlar bile, bu sıkışıklık yüzünden çekirdekteki protonlarla birleşerek nötron haline dönüşür. Başka bir deyişle, nötron yıldızlarının pratikte dev bir atom çekirdeği olduğunu söyleyebiliriz.

Çöken bu yıldızların açısal momentumu, nötron yıldızına dönüştükten sonra da aynı kalır. Yıldızın kendi etrafında bir saniyede yüzlerce kez dönmesine sebep olan bu etki, X Işını ya da Gama Işını gibi yüksek enerjili radyo dalgalarının yayılmasına da neden olur. Bu gök cisimleri, milyonlarca ışık yılı uzaklıktan bile gözlenebilen ışımalara sebep olan enerjilerini sahip oldukları muazzam manyetik alan sayesinde kazanırlar. Magnetarlardan yayılan bu yüksek enerjili X Işını ve Gama Işınları ise Dünya’daki radyo teleskoplar tarafından “kısa süreli atımlar” olarak algılanır.

FRB 200428 radyo atımı, daha önce milyonlarca ışık yılı uzaklıktan gelen FRB’ler ile benzerlik gösterdiği için aynı zamanda diğer FRB’lerin kaynağının da magnetarlar olabileceği ihtimalini güçlendiriyor. Bugüne dek galaksimiz Samanyolu’nda tespit edilen en parlak radyo atımı olan FRB 200428, daha önce magnetarlardan kaynaklandığı düşünülen en parlak radyo sinyalinden bile 3.000 kat daha güçlü.

Kemal Cihat Toprakçı

  1. Gibney, Elizabeth. “Astronomers Closer to Cracking Mystery of Fast Radio Bursts.” Nature News, Nature Publishing Group, 13 Aug. 2019, www.nature.com/articles/d41586-019-02455-1.
  2. Witze, Alexandra. “Astronomers Spot First Fast Radio Burst in the Milky Way.” Nature News, Nature Publishing Group, 9 June 2020, www.nature.com/articles/d41586-020-01666-1.
  3. Weltman, Amanda, and Anthony Walters. “A Fast Radio Burst in Our Own Galaxy.” Nature News, Nature Publishing Group, 4 Nov. 2020, www.nature.com/articles/d41586-020-03018-5.

Ender görülen bir hava olayı yangın gökkuşağı. Atmosferde asılı duran buz kristallerinin güneş ışığı yardımıyla kırılması ile ortaya çıkar ve ufukta renkli, parlak bir gökkuşağı gibi görülür. Ama işin aslı o ne bir ateş, ne de tam anlamıyla bir gökkuşağı. Bu ikircikli hali zaman zaman biraz yanıltıcı olsa da, bu güzellikteki bir hava olayının adını tartışmak bile onun güzelliğini gölgelemeye yetmiyor.

Yeşil flaş çoğunlukla ufkun uzakta göründüğü (mesela Güneş’in okyanus ve denize battığı) durumlarda karşılaşılan bu nadir durum atmosferdeki iki optik etkinin birleşmesi ile oluşuyor.

Bir bulutun içsel elektrik boşaltımı sırasında içerisinde ışık yanan bir balon şeklinde aydınlanması. “Nacreous clouds” veya “Noctilucent clouds” olarak ta isimlendirilir. Sedef bulutlar hava sıcaklığının eksi 80 santigrat derecenin altına düştüğü zamanlarda ortaya çıkıyor.

Yakamoz (Noctiluca scintillans) tek hücreli bir deniz canlısıdır. Bu canlı suyun ve balıkların hareketi ile etkileşime geçtikçe ışık ile tepki verir. Gece yakamozun bolca olduğu bir yerde bulunan insanlar, kayıklarının kürekleriyle suyu ittiklerinde veya yüzdüklerinde bu hareketlerine bağlı olarak yakamozların ışık saçtığını görecektir. Fotosentez ile besinini sentezleyebildiği için su yüzeyine yakın vaziyette, toplu halde yaşarlar. Türkçede yakamoz çoğu zaman yanlış bir şekilde ay ışığının suya vuran yansıması olarak kullanılsa da; hem bu canlıya, hem de bu canlının yaydığı mavi ışığa verilen isimdir.

Venezüela’da bulunan Catatumbo Nehri ile Marakaibo Gölü’nün buluştuğu yer üzerinde oluşan bulutların çarpışması sonucu şimşek fırtınası meydana geliyor. 5 kilometre yüksekte oluşan yüksek voltaj nedeniyle yılda 160 gece boyunca, her gece 10 saat boyunca şimsekler çakıyor. Bu şimşeklerin oluşmasının sebebi ise And Dağlarından gelen rüzgarlar ile bölgenin bataklıklarından yükselen metan gazı olarak açıklanıyor. Şimşekler bazen saatte 280 kez tekrarlanıyor ve bu nedenle bölge dünyada ozon oluşturan tek yer olarak kabul ediliyor. Şimşek fırtınası 400 km mesafeden izlenebildiği için gemiler yön tayin etmekte şimşekleri kullanıyor.

İkinci gökkuşakları aynı zamanda çift gökkuşakları olarak da bilinir. Bir gökkuşağı gördüyseniz ikinciyi de görme şansınız oldukça yüksek. Sebebi güneşin vurduğu yağmur damlalarının ışığı bir değil iki kere yansıtması. İkinci gökkuşakları ilkinin onda biri parlaklığına sahiptir ve dikkatle bakarsanız renk diziliminin tersten olduğunu fark edebilirsiniz.

Undulatus asperatus, aslında bir bulut türünden daha çok bulut oluşumudur. 2009 tarihinde varlığı kabul edilen bulut türünü görüntülemek oldukça zor. Fırtına avcılarının daha çok görüntüleyebildiği bu bulut türü, okyanusun ortasında adeta fırtınanın için de dev dalgaların oluşumunu canlandırıyor. Bu korkutucu görüntünün sonunda müthiş bir fırtına, kusursuz bir kasırga bekliyorsanız yanılıyorsunuz çünkü bu dev dalga görünümlü bulutlar gökyüzünde dans ettikten sonra sakince dağılıyorlar.

Yalancı güneş, gökyüzüne birden fazla Güneş’in ortaya çıkmasına neden olan oldukça nadir ve büyüleyici bir optik fenomen.

Serin bir yaz sabahında veya soğuk bir kış gününde birden fazla Güneş gördüğünüz oldu mu? Cevabınız evet ise gökyüzündeki en ilginç fenomenlerden birine tanık olan şanslı azınlık arasındanız demektir. Gökyüzünde birden fazla Güneş’in ortaya çıkmasına neden olan bu nadir fenomen İngilizcede sundogs (güneş köpekleri) dilimizde ise yalancı güneş olarak isimlendiriliyor. Dünyanın farklı bölgelerinde ortaya çıkabilen bu ilginç fenomen görenlerde hayranlık uyandıran görüntülerin oluşmasına neden oluyor. Peki, yalancı güneş nedir ve nasıl oluşur, ne zaman ve nerelerde görülür? Gelin tüm bu soruların yanıtlarına birlikte bakalım.

Gökyüzü, büyüleyici doğa olaylarına sahne oluyor. Yalancı güneş olarak isimlendirilen nadir bir fenomen de onlardan biri

Parheli adıyla da bilinen fenomen, İngilizcede sundogs yani güneş köpekleri olarak isimlendiriliyor. Bazı uzmanlara göre bu isimlendirmenin kökeninde ise Yunan mitolojisindeki en önemli figürlerden biri olan Zeus’un, gökyüzünde gezdirdiği ve Güneş’i andıran köpekleri yer alıyor.

Yalancı güneş, Güneş’in sağında veya solunda, bazen her iki tarafında veya üzerinde beliren parlak haleler şeklinde karşımıza çıkıyor. En basit haliyle ifade etmek gerekirse yalancı güneş, Güneş ışığının atmosferdeki buz kristalleri tarafından kırılmasıyla oluşuyor. Yalancı güneşler, ışığın yaklaşık 6.000 metre ve daha yüksekte bulunan sirüs veya sirrostratüs bulutlarında asılı duran altıgen buz kristallerinden geçmesi, kırılması ve saçılmasıyla ortaya çıkıyor. Kristaller bir prizma gibi davranarak içinden geçen ışınları büküyor. Böylece Güneş ışığı yatay olarak kırılıyor ve Güneş’in solunda ve sağında yalancı güneşler meydana geliyor.

Bu haleler Güneş’in 22 derece sağında, solunda, her iki yanında ve bazen de üzerinde, Güneş ile aynı hizada ortaya çıkıyor. Oldukça nadir bir doğa olayı olan yalancı güneş, gezegenimizin herhangi bir yerinde ve herhangi bir mevsimde görülebilir. Ancak uzmanlar bu nadir fenomenin orta enlemlerde ve buz kristallerinin daha yoğun olması sebebiyle kış aylarında daha yaygın olduğunu belirtiyor. Bununla birlikte en çok ve en net olarak Güneş ufka en yakın olduğu dönemde ortaya çıkıyor.

Yalancı güneşler mavi, sarı, kırmızı veya turuncu gibi farklı renklere sahip olabilir.

Görenlerde hayranlık uyandıran bu haleler Güneş’e en yakın tarafta kırmızı renklidir; daha uzaktaki renkler turuncudan maviye doğru derecelendirilir. Öte yanda yalancı güneşler farklı şekillerde de ortaya çıkabilir. Şekilleri ve boyutları ise ışığın kırıldığı buz kristallerinin yapısına göre değişiyor.

listelist / Yunus Aygün

Gezegenimiz hakkında gizemini koruyan 12 bilgi

Mantoya hiç ulaşamadık 

Sismologlar, dünyanın merkezinin katı bir yapısı olmasına rağmen dış yapısının sıvı ve eriyik olduğunu düşünüyor. Ancak mantonun nereye ait olduğu tam bilinemiyor çünkü ona hiç ulaşılamadı. Derinliğin 30 ile 2 bin 900 km arasında değişebileceği belirtiliyor. Rusya’da yapılmış bir sondaj, mevcut ancak sadece 12.3 km derinliğinde ve mantodan oldukça uzak.

Manyetik kutuplar değişebilir 

Dünyanın magnetik kutuplarının tamamen yön değiştirmesi mümkün. Bilim insanları, bunun daha önce birkaç kez olduğunu keşfetti. Son değişimin 10 milyon yıl önce olduğu ve tekrar edecği biliniyor ancak bunun neden olduğu hala çözülemedi.

3. 4.6 milyon yıl önce 2 tane ay vardı. 

Gökbilimciler 4.6 milyon yıl önce dünyanın 2 farklı uyduya sahip olduğunu belirtiyor. İkincisi 1.200 km uzaklıktaydı ve çarpışmalarına kadar aynı yörüngede bulunuyorlardı. Bu çarpışmanın şu anki ayın iki tarafının birbirinden neden bu kadar farklı olduğunu açıklar nitelikte olduğu düşünülüyor.

4. Ay üzerinde de deprem oluyor 

Dünyada gerçekleşen depremlerden farklı olarak çok güçlü olmadıkları ve nadir oldukları belirtiliyor. Kesin olmamakla birlikte Güneş’in ve Dünya’nın gelgitleri ile düşen göktaşlarının bu depremlere sebep olduğu düşünülüyor.

5. Dünya çok hızlı dönüyor. 

Kendi etrafında dönme hızı saatte 1.600 km iken güneş etrafındaki dönüş hızı saatte 108 bin km olarak biliniyor. Ancak insanlar sadece hızda meydana gelen değişiklikleri hissedebiliyor, onun dışında Dünya bu kadar hızlı dönerken insanların hiçbir şey hissetmiyor olması garip değil mi? Bunun sebebi ise sabit hız ve yer çekimi kuvveti olarak gösteriliyor.

6. Zaman artıyor ve dünya yavaşlıyor

620 milyon yıl önce Dünya üzerinde bir gün 21.9 saatti. Dünya git gide yavaşlıyor ancak bu oran 100 yılda yaklaşık olarak 70 milisaniyede geçerken 24 saatin akıp gitmesi 100 milyon yıl gerektiriyor. 

7. Yer çekimi oldukça garip bir yapıya sahip 

Dünya, yapısı itibariyle bir küre olmadığı için her yerde yer çekimi kuvveti eşit değil. Kanada’daki Hudson Körfezi yer çekimi eşitsizliğinin bulunduğu bölgelerden biri. Bilim insanları bu eşitsizliğin en büyük sebeplerinden birinin buzulların erimesi olduğunu belirtiyor.

Libya’daki Aziziye bölgesi en yüksek sıcaklık olarak 58 dereceyi gösterirken en soğuk bölge Antartika’daki Vortos istasyonunda en düşük sıcaklık -89 derece.

Yapılan araştırmalar 1978 yılından bu yana, dünyanın uzaydan görünüşünün fazlasıyla değiştiğini ve yeşil-mavi-beyaz alanların kahverengi-gri-siyaha dönüştüğünü gösteriyor.

10. Dünya; demir, oksijen ve silikon gibi birçok elementten oluşan bir yapıya sahip. 

Eğer dünyayı bileşenlerine ayırsaydık; yüzde 32.1 demir, yüzde 30.1 oksijen, yüzde 12.1 silikon ve yüzde 13.9 oranında magnezyum ile karşılaşırdık. Oksijen miktarının yüzde 47’si mantoda bulunurken demirin yüzde 90’ı çekirdekte.

11. Dünya bir zamanlar mordu

Antik bitkiler ışığı abzorbe etmek için klorofil yerine retinal kullandıklarında ışık emilimi gerçekleştiği için mavi ve kırmızı yansırken yeşil ışık yansımaya uğramıyordu. Bu da ortaya mor rengi çıkarmıştı. Bazı bakterilerin hala bu yöntemle ışık yansıttığı biliniyor.

Bilimadamları Dünya kabuğunun 410-660 km kadar derinliğinde gizli bir su havuzu olduğunu keşfetti. 2,7 milyar yaşında olduğu ve mantoda bulunduğu biliniyor. Dünyadaki tüm okyanusları 3 kez doldurabilecek bir kütleye sahip olduğu ve bir yer altı okyanus patlaması esnasında oluştuğu biliniyor.

Milliyet / Serkan Boğaç Yılmaz

Dünya binlerce çeşit farklı coğrafya, bu coğrafyalara ait doğal karakteristik özellikler mevcut. Kutuplar soğuğuyla, çöller sıcaklığıyla, ekvator bölgesi tropikal yağmurlarıyla meşhur. İnsanlık bu farklı coğrafyalarda yaşasa da büyük bir çoğunluğumuz sıcak ve güneşli havalardan hoşlanıyor. Güneş tam tepede parıldıyor, hava açık ve mutluluk mavisi, bunaltıcı bir sıcaklık yok ama üstünüze ceket almanız da gerekli değil. İşte herkesin bayıldığı hava durumu. Peki, sıcak havalar her zaman soğuğa tercih edilir mi dersiniz? Dünyanın bu eşsiz yerleri için cevap hayır. Çünkü buralar öyle sıcak ki dünyanın en sıcak yerleri olarak nam salmış. İşte sıcaklığına soğuğu tercih edeceğiniz dünyanın en sıcak yerleri…

Lut Çölü, İran

İran platosundaki bu geniş bir tuz çölü olan Lut Çölü, dünya üzerindeki en sıcak yer. Sıcaklık nedeniyle çölde hiçbir canlı barınmıyor. Bu nedenle çöl boşluk çölü olarak da anılıyor. Sıcaklığına hiçbir canlının dayanamadığı yerde, doğal olarak kimse sıcaklığı düzenli olarak ölçmek için çalışma yapmak istemiyor. Bu nedenle bölgedeki sıcaklık ılımlı çözünürlüklü görüntü spektroradyo metresiyle donatılmış MODIS uydusuyla yapılmış. Yapılan 7 yıllık çalışmada 2004, 2005, 2006, 2007 ve 2009’da dünya üzerindeki en yüksek sıcaklıklar burada görülmüş. Rekor ise 2005 yılında ölçülmüş. Tam 70,7 derece… Böylece Lut Çölü, dünya üzerindeki en sıcak yer olarak kanıtlanmış.

Avustralya Kırgıbayırları, Avustralya

Bir sonraki durağımız yeryüzündeki en kurak kıta olan Avustralya. Kıtanın iç kısmında yer alan büyük çöl, dünyanın en sıcak noktalarından biri. Bu bölgede çok az insan yaşıyor. Burada fazla insan olmadığından burada sofistike hava istasyonları kurulmamış. Bu nedenle sıcaklık okumaları ya yetersiz ya da hiç yok. Özellikle 2002 yılında yaşanan Pasifik Okyanusu’nun ekstrem ısınması nedeniyle iklimlerin ani olarak değişmesi anlamına gelen El Nino-Güney Salınımıyla birlikte bölgedeki kuraklık daha da şiddetlenmiş. Öyle ki 2003’te MODIS uydusu yakaladığı 69 derecelik sıcaklık buraya ait!

Yanan Dağlar, Çin

Herkes bu dağlara ismini kırımız alev görünümünün verdiğini düşünse de tek neden bu değil. Sincan Özerk Bölgesi’nde yer alan Tian Shan Sıradağları’nın bir parçası bu dağlar, gerçekten de yanıyor. Dağlar 50 milyon yıl önce, Himalayalar’ın oluşması sırasında yeryüzü üzerindeki tektonik plaka hareketleri sonucu oluşmuş. Buradaki volkanik faaliyet, eşsiz çapraz oyukları ve yarıkları oluşturmuş. Burada sıcaklık öyle yüksek ki, uzaktan Güneş ışığında bakıldığında ısı dalgasıyla oluşan bulutlar, dağda bir yangın olduğu yanılsamasına neden oluyor. MODIS uydusunun 2008 yılında kaydettiği 66,8 derecelik sıcaklık bu dağlara ait. Öyle ki kışın kar yağsa bile dağların kızgın görüntüsü değişmiyor.

Rub’ al Khali, Arabistan Yarımadası

Rub’ al Khali, dünyanın en büyük kum çölü. Çöl; Suudi Arabistan, Umman, Yemen ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin yer aldığı Arap Yarımadası’nın yaklaşık üçte birini kapsıyor. Bu çöl hem çok sıcak hem de çok kuru. Hava sıcaklıkları 56 dereceyi geçiyor. Bölgedeki yıllık yağış miktarı ise üç santimden daha az. Kuraklık nedeniyle burası insanların yaşaması için neredeyse imkansız. 2013 yılına kadar çöl, yaşam desteği olmadan yürüyerek aşılamamıştı. Ancak bu durum Şubat 2013 tarihinde Güney Afrikalı Alex Harris, Marco Broccardo ve David Joyce tarafından kırıldı. Bu üç kişi Umman’dan başladıkları yolculuklarını 40 günün sonunda BAE’de tamamladı. Ancak çölün sıcaklığı, insanlar için hala tehlikeli.

Kebili, Tunus

Tunus’un merkezinde bir çöl vahası olan Kebili, sıcaklıyla ünlü bir yer. Öyle ki Kebili’de 55 derece üzeri sıcaklıklar kaydediliyor. Bu sıcaklıklar Afrika’da kaydedilmiş en yüksek değerlerden bazıları. Ancak kasaba ne kadar sıcak olursa olsun, tabloyu andıran güzellikteki görüntüleriyle insanları kendine çekiyor. Kasabayı görmeye gelen insanlar palmiye ağaçlarının gölgesinde dinlenebiliyor, kendilerini bölgedeki su kaynaklarına atarak serinleyebiliyor. Oldukça eski bir tarihi olan Kebili, dünyanın ilk zamanlarından bu yana sıcaklığa rağmen insanların tercih ettiği yerlerden biri olmuş. Öyle ki Kebili’nin 200 bin yıl kadar önce yerleşim yeri olarak kurulduğuna dair güçlü kanıtlar mevcut.

Timbuktu, Mali

Zengin bir geçmişe sahip Timbuktu, eski Sahra ticaret yollarının kavşağında yer alıyor. Bu kent bir zamanlar eğitim merkeziymiş ve İslam’ın Afrika’ya yayılmasında önemli bir rol oynamış. Ayrıca, dünyanın en büyük eski el yazması koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapıyor. Ancak bu kadim şehir, büyük bir tehditle karşı karşıya: çölleşme ve kuraklık. Sahra Çölü kıyısında yer alan şehrin hemen yanı başında büyük kum tepecikleri yer alıyor ve kimi zaman sokaklar kuma gömülüyor. Sıcaklık da oldukça yüksek. 40 ila 50 derece arasında değişen sıcaklıklar kenti adeta kasıp kavuruyor. Bu tehdidi önleyebilecek tek şey ise 25 kilometre uzaklıktaki Nijer Nehri…

Tirat Zvi, İsrail

Deniz seviyesinden yaklaşık 220 kilometre yüksekte olan bu şehir, özellikle yaz ayrında sıcaklıktan kavruluyor. Beit She’an Vadisi’nin geniş topraklarında yer alan kentte 1942’de sıcaklık 53,9 derece olarak ölçüldü. Bu sıcaklık o güne kadar Asya’da ölçülen en yüksek sıcaklık değeriydi. Ancak tüm bu olumsuz hava şartlarına rağmen şehirde yaşayan insanlar var. Tehlikeli sıcağa uyum sağlayan bu yerliler, sıcağa karşı gölgelik oluşturmak için evlerini çadırlarla donatmış durumda. Ayrıca yerleşimlerin birçoğunun yanında havuzlar yer alıyor. Bu da sıcak havalarda insanların serinlemesine bir nebze de olsa yardımcı oluyor.

Dallol, Etiyopya

Dallol’da aşırı yüksek sıcaklıklar olmasa da Etiyopya’daki Afar Çöküntüsü’nde yer alan bölgede, bugüne kadar kaydedilmiş en yüksek hava sıcaklığı ortalaması görülmüş. 1960-1966 yılları arası Dallol’da, gündüz vakti hava sıcaklıkları 37 dereceyi görmüş. Yıllık ortalama sıcaklık ise 35. 1960’lardan önce bir maden kasabası olan Dallol aşırı sıcaklar nedeniyle bu yıllardan sonra hayalet şehre dönmüş. Şehir ayrıca, volkanik olarak da aktif bir bölge. Yani sıcaklık her taraftan Dallol’u kuşatmış durumda. Durum böyle olunca bölge dünyanın en sıcak yerleri arasında yer alıyor.

Pınar Şenli /gzt

Dünyanın en sıcak yeri: Ölüm Vadisi! Sıcaklık 56 dereceyi aşıyor!

Dünyada dondurucu soğukların bulunduğu -60 dereceye kadar ulaşan yerler var. Ayrıca gezegenimizde 56 dereceyi gören aşırı sıcak bölgeler de bulunuyor. İşte, dünyanın en sıcak bölgesi Ölüm Vadisi… Dünyanın en sıcak bölgesi, ABD’ de yer alan Ölüm Vadisi’dir. Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) verilerine göre, yeryüzünde ölçülen en yüksek hava sıcaklığı 10 Temmuz 1913’te ABD’nin California eyaletinde bulunan Ölüm Vadisi’nde 56,7 derece olarak kaydedildi. Etrafı yüksek dağlarla çevirili olan bu bölge, dar ve uzun bir havzadan oluşuyor. Ölüm Vadisi güneş ışınlarının etkisiyle ısınarak yüzeylerden yayılan termal sıcaklığı, uzaya yayamadan vadi içine hapseder.

Ölüm Vadisi tarih boyunca pek çok Kızılderili kabilesine ev sahipliği yapmıştır. Halen en az 1.000 yıldır vadide bulunan Timbisha kabilesi bölgede yaşamını sürdürdüğü söyleniyor.

KAYALAR KENDİ KENDİNE HAREKET EDİYOR

Tüm bu özelliklerinin yanı sıra Ölüm Vadisi’nde bulunan kayaların kendi kendine hareket etmesi ziyaretçilerin oldukça ilgisini çekiyor. Metrelerce ilerleyen kayalar arkalarında iz bırakıyor. Bilim insanları herhangi bir eğim olmamasına rağmen santim santim hareket ederek yılda yüzlerce metre ilerleyen bu kayaların ilerleyişini hava koşullarına ve rüzgara bağlıyor. Ölüm Vadisi adını trajik bir olaydan alıyor. 1849 yılında California’da altının keşfedilmesinden sonra insanlar altın aramak için yazın kavurucu sıcağında vadiye gidiyor ve açlık, susuzluk, tedbirsizlik gibi nedenlerden hayatlarını kaybediyorlar. Efsaneye göre, hayatta kalanlar vadiden ayrılırken grup içindeki bir kadın “Hoşça kal Ölüm Vadisi” diyor ve vadi bugünki ismini alıyor. Ölüm Vadisi’nin etrafında ise herhangi bir şey bulunmuyor ve binlerce kilometrelik bir yoldan oluşuyor. Ölüm Vadisi’nden arabayla geçirilirken benzinin bitmemesi oldukça önemli bir unsur.

TRT HABER

Kuzeybatı Libya’da bulunan El Aziziye kenti, 90 yıl boyunca dünyanın en sıcak yeri olarak kabul edildi. Bu durum kentin 13 Eylül 1922 tarihinde 136.04 F (57.8°C) sıcaklığa sahip olduğunu ifade eden bir rapordan kaynaklandı. 2012 yılında bu kaydın derinlemesine soruşturulması sonrasında, Amerika Birleşik Devletleri ve Libya dahil olmak üzere dokuz ülkenin iklim uzmanlarından oluşan soruşturma komitesi, bu raporun geçersiz olduğu sonucuna vardı. En sıcak yer ünvanı’nın El Aziziye kentinin elinden alınmasının ardından, bu sıfatı bu konuda uzun zamandır rekabet içinde oldukları Kaliforniya’da bulunan Death Valley( Ölüm Vadisi) almıştır. 10 Temmuz 1913 günü, Ölüm Vadisi’ndeki Greenland Çiftlik istasyonunda 134 F (56.6°C) sıcaklık kaydedildi. Yanlışlıkla da olsa El Azizia 90 yıl boyunca dünyanın en sıcak yerleri listesinin tepesinde iken, Ölüm Vadisi ikinci konumda kaldı. Nihayet 2012 yılında, Death Valley resmen dünyanın en sıcak yeri olarak ilan edilmiştir.

Ölçümlenmiş en soğuk yer -72°C ile Rusya’nın Kuzey Kutbu’na en yakın köyü Oymyakon. Köyde 500 kişi yaşıyor. Oymyakon’da ortalama sıcaklık -40 derece. 5 hafta boyunca Oymyakon’da kalan Yeni Zelandalı fotoğrafçı Amos Chapple soğuğu şöyle anlatıyor: Ben oradayken hava sıcaklığı eksi 47°C’ydi. Soğuğun fiziksel olarak bacaklarımı ele geçirdiğini hissettim. Ayrıca tükürüğüm ağzımda iğneler şeklinde donarak dudaklarıma batıyordu. Rusya topraklarında, Kuzey Kutup Dairesi’nin 350 kilometre güneyindeki Oymyakon Köyü’nde 1926 yılında ölçülen -71.2°C, Kuzey Yarım küre’de ölçülen en düşük sıcaklık olma özelliğini taşıyor. Caddelerdeki tabelalarda “Soğuğun Kutbu” olarak tanımlanıyor Oymyakon.

Yakutistan: Uçaklar soğuktan havalimanına inemiyor

Rusya’nın Yakutistan federal bölgesinin başkenti olan Yakutsk, kış ayı ortalaması -34 C ile en soğuk şehir unvanının asıl sahibi olabilir. 300 bin kişi, kuzey kutup dairesinin hemen güneyinde Yakutsk’ta (Yakutistan) yaşıyor. Burası sıcaklığın -60 C’ye kadar düşebildiği, çoğu zaman soğuktan, havaalanının uçakların inmesine izin vermediği Yakutistan.

Cep telefonu istasyonları düzenli olarak ısıtılıyor. Burada bina yapmak dünyanın en zor işi çünkü donmuş toprağı kazarak temel atamadıkları için zamanla yapılar zemine batıyor. Mühendisler yaptıkları bina toprağa batmasın diye yıl boyunca termosifon adı verilen cihazla zemini donmuş halde tutmaya çalışıyorlar. Soğuğa rağmen burayı yaşanılır kılan tek şey zengin yeraltı kaynaklarına sahip olması. Dünya pırlanta rezervlerinin yüzde 20’si burada. Yakutsk ayrıca petrol, doğalgaz, altın ve kıymetli madenler açısından da oldukça zengin. Yakutsk’da taze meyve ve sebze ancak seralarda yetişiyor. Buzlarla kaplı bölgede herhangi bir tarım ürünü yetiştirilemediği için, insanlar balık ve etle besleniyor. Permafrost Müzesi de soğuğun etkilerini görebileceğiniz son derece ilginç bir yer.

Ulaanbaatar: Mezar kazmak için toprak ateşle eritiliyor

Moğolistan’ın başkenti Ulaanbaatar’da 1,3 milyon kişi yaşıyor. Yüzyıllara dayanan tarihiyle bu yerleşim yerinde ocak ayı ortalaması -45°C oluyor. Ulaanbaatar o denli soğuk bir şehir ki cenaze öncesinde mezar kazabilmek için toprağa ateş tutularak buzlar eritiliyor ve ancak bu şekilde toprak kazılabiliyor. Yardımsız kimsenin caddelerde yürüyemediğini düşünürseniz araba kullanmak araba çalıştırmak gibi şeyler kabus gibi. Şehirde buzluk kullanmak isteyenler, terk edilmiş arabaların bagajlarını kullanıyor. Ulaanbaatar’da sert iklim koşulları sebebiyle sebze ve meyve yetiştirmek bir hayli zor. Bu sebeple kentin mutfağını da et ağırlıklı yemekler oluşturuyor. Kurutulmuş et, sığır eti yiyorlar, mantıları meşhur ve Kımız içiyorlar.

HABER TURK / Necmiye Uçansoy

Eismitte kelimenin tam anlamıyla “buz merkezi” anlamına gelir, bu yüzden buranın oldukça soğuk olmasının bir sürpriz olmadığını söylemeliyiz. Eismitte’de kaydedilen en düşük sıcaklık -85 derece.

Bir başka Greenland destinasyonu olan Kuzey Buz bir araştırma istasyonuydu ve aynı zamanda dünyanın beşinci en soğuk yeri. En düşük kaydedilen sıcaklık -86.8 derece.

Sıcaklık farkından dolayı Verkhoyansk ilginç bir yer. Kışın çok soğuk olurken, yaz aylarında burada oldukça sıcak olabilir. Burada kaydedilen en düşük sıcaklık -93.6 derece.

Yirminci yüzyıla kadar kutuplar, varılamayan bir hedefti ve iki kutbunda keşfi ancak yirminci yüzyılda mümkün oldu. Yıllarca kutupları keşfetmek için birçok teşebbüs gerçekleşti ancak hepsi başarısızlıkla sonuçlandı. Hatta bu denemeler sırasında bazı kaşifler hayatını kaybetti. Birçok gemi buzlar arasında sonsuzluğa terk edildi. 1845 yıllarında İngilizler Atlas Okyanusu ile Pasifik okyanusunun kuzeyinden deniz yolu ile birbirine bağlayan kuzeybatı geçidinden geçmek için, birçok denemeler yaptılar.

Franklin, Avustralya Kanada’nın kutuplarında kalan kısımlarında Büyük Okyanusta keşifler yapmıştır. O yıllarda deniz subaylığı, kaptanlık, valilik yapmış ve bu önemli görevleri yaptığı için, herkes bu zorlu görevi bir tek onun yapabileceğini düşünüyordu. Franklin kendisinden beklenen bu büyük görevi kabul etti ve iki gemi 137 kişi ile kuzeybatı geçitine girdi. Çok uzun süre bu geçitte yol almaya başladı. Ancak sonunda gemisi buzlar içerisinde hareketsiz kaldı. Bunun üzerine gemilerini terkedip bir Eskimo köyüne ulaşmaya çalıştılar.

Sorun üstüne sorun yaşayan Franklin kış bastırdığı için yolda esir kaldılar ve yiyecek içecekleri bittiği için feci bir şekilde can verdiler. İki yıl boyunca Franklin ve adamlarından haber alınamayınca onların başlarına felaket geldiği tahmin edilmişti bile. İngiliz hükümeti bu keşfi yapan Franklin ve ekibini kurtarana tam bir milyon, bu ekipten haber getirene de üç yüz bin lira vaad etti.

Bu vaad üzerine beş gemili bir kurtarma heyeti yola çıktı ancak onlardan da haber alınamadı. Franklin ve adamlarının ölümü ancak on iki yıl sonra anlaşıldı. Bir keşif heyeti keşif sırasında bir cüzdan buldu ve cüzdandaki yazı tüm faciayı açıklar derecesindeydi. Çok geçmeden keşif heyeti donmuş cesetleri ve iskeletleri buldu. İngiltere Hükümeti, Franklin’i Kuzeybatı Geçidinin kaşifi olarak ilan etti. Ancak gerçekte bu geçidi bir gemi ile geçerek bu keşfi tamamlayan Norveçli Kaşif Amundsen bulmuştur.

1879 yıllarında New York gazetelerinden biri, Kuzey Kutbunu keşfetmek için bir çok kampanya düzenlemişti. Düzenlenen bu kampanyalara bir çok serüvenci ve gezgin katılmak istedi. Bir çok katılım sonunda sadece yirmi dört kişilik bir heyet oluşturuldu. Bu yirmi dört kişi donanımlı bir gemi ile törenle uğurlandı.

Bu yollanan gemi 1881 yıllarında buzullar arasında takılı kaldı. Daha sonra da buzullar bu gemiyi sıkıştırdı ve parçaladı. Kaptan ve yanında beraber on bir kişi ile güneye doğru yürüdüler. Ancak açlık ve soğukluk hüküm sürdüğü için hayatlarını kaybettiler. Geri kalan on iki kişi kurtarılabildi. 1897 yıllarında İsveçli ünlü kaşif Andre, iki arkadaşı ile kutuplara ulaşmak istiyordu.

Bundan önce yapılan keşiflerde kutuplarda genelde gemiler buzlara takılır ve parçalanırdı. Bunu anlayan Andre kutuplara balonla gitmeyi planlıyordu. Bu teşebbüs facia ile sonuçlandı. Kutuplara varmadan fırtına ile karşılaştılar ve zorunlu olarak iniş yaptılar. İniş yaptıktan sonra tekrar havalanmayı denediler ancak bunu başaramayıp donarak can verdiler. Andre ve arkadaşlarını cesetleri otuz üç yıl sonra bulundu.

1856 yılında Amerikalı kaşif Robert Peary; dünyaya gözlerini açmıştı. Denizi ve yolculuk yapmayı çok sevdiği için deniz subayı olmuştu. Grönland’a yapılan bir keşif gemisinde bulunduktan sonra kutba keşif yapmaya karar verdi. İnatçı ve tuttuğunu koparan bir karakteri vardı. İlk denemesi başarısızlıkla sonuçlandı ancak bu denemelerinde yılmadı devam etti. Nerede hata yaptığını incelemeye başladı. Buraya gemi ile ulaşmak imkansızdı. Gemi ile gidince, gemiler buzullar arasında kalıyor ve parçalanıyordu. Aklına bir fikir geldi.Eskimolar gibi kızaklarla gitmek ve soğuğa dayanıklı olan köpekler kullanmak tek çıkar yoldu. Bu inceleme sonunda Eskimoların hayatlarını incelemeye başladı. Dört yıl onlar gibi yaşamaya çalıştı. Hatta çiğ et bile yemeğe başlamıştı. 1900 yıllarında ikinci teşebbüsünde bulundu.

Grönland’ın kuzey ucuna 83’üncü dereceye kadar çıktı. Ancak son 7 derecelik yolu alamayacağını anlayınca geri döndü. 1902 yılında üçüncü yolculuğuna 84 dereceyi aştı. 1906 yıllarında 87 dereceye varabilmişti. Yaptığı bu kadar teşebbüsün başarısızlık ile sonuçlanması onu daha da inatçı bir insan yaptı. Başka bir insan olsa vazgeçerdi ancak Peary vazgeçmedi. Peary bir yıl daha Eskimoların yanında kaldı ve en soğuk şartlara kendini hazırladı. 1909 yıllarında yanına dört Eskimo ve bir tane zenci uşak alarak yola koyuldu.

Uşağını da kendi gibi yaşamaya alıştırmıştı. Eskimolar köpeklerle yiyecek ve içecek taşıyordu.Bu zorlu mücadelede tam altı gün boyunca yol aldılar ve Kuzey Kutbuna ulaşıp Amerika bayrağını diktiler. Dönüş yolculuğunu daha yavaş yaptılar ve yirmi gün süren dönüş yolculuğunun sonunda onları bekleyen gemi ile geri döndüler. Peary bu başarısından dolayı amiralliğe yükseldi. 1920 yılında hayatını kaybetti.

Bazı kâşifler kutup bölgelerine altın, kömür, petrol ve başka mineraller aramak için gitti. Ama 16. yüzyıl kâşiflerinin amacı oldukça farklıydı. Vasco da Gama ve Macellan, Afrika ile Amerika’nın güneyinden dolaşarak Hindistan ve Baharat Adaları’na ulaşan yolu bulmuşlardı. Bunun üzerine İngiliz, Fransız ve Hollandalı tüccarlar bu kârlı ticaretten pay alabilmek için daha kuzeyden bir yol aramaya başladılar.

Bu araştırmalar, onları Kuzey Kutup Bölgesi denizlerine kadar götürdü. Bölgede yaşayan balinalar, ayıbalıkları ve başka büyük balık sürüleri birçok balıkçı gemisini buraya çekti. Günümüzde bu bölgelere hâlâ bilimsel amaçlarla araştırmacılar gönderilmektedir. İnsanların, yeryüzünün iklimi, hava koşulları, okyanus akıntıları, atmosferi, mıknatıslığı gibi konulara ilişkin bilgilerinin, kutup bölgelerinde deneyler yapılmadıkça eksik kalacağı anlaşılmıştır.

Kutupların keşfinde karşılaşılan en belirgin güçlük, zorlu rüzgârların daha da artırdığı soğuklar oldu. İlk kâşifler kutup bölgelerine ulaşmak için yelkenli gemilerle yolculuk ettiler. Rüzgâra karşı ya da rüzgârsız havalarda da yol alabilen buharlı gemilerin kullanılmasıyla, yolculuk kolaylaştı. Ama bunlar da buzlar arasına sıkıştıkları zaman kolayca parçalanabiliyordu. Buzları yararak ilerleyen güçlü buzkıran gemileri ancak 19. yüzyılın sonunda geliştirildi. Donmuş kara ya da denizin üzerinde yürümek de çok güçtü.

Kâşifler kar ayakkabıları, kayaklar ve köpeklerin çektiği kızaklar kullandılar. Uçaklar, kutup bölgelerine ulaşmayı çok daha kolaylaştırdı. Donmuş yüzeyde dolaşmak için traktörlerden ya da çelik paletli özel taşıtlardan yararlanıldı. Antarktika’da yol alabilmek Kuzey Kutup Bölgesi’ne göre daha zordur. Bu bölge çok daha soğuktur. Ayrıca, neredeyse bütün kıta birkaç yüz metre kalınlığında, yüzeyi pürüzlü ve üzerinde büyük çatlak ya da yarıklar bulunan bir buz tabakasıyla kaplıdır. Bu bölgeye giden kâşifler için yiyecek ve giyecek de sorun oldu. Grönland ve Kuzey Kanada’da yaşayan, aşırı soğuk koşullara uyum sağlamış Eskimolar’dan çok şey öğrenildi.. Taze yiyecekler, özellikle sebze ve meyve yokluğu, kutup yolcularının iskorbüt hastalığına yakalanma olasılığını artırıyordu. Bu hastalığı önleme yolları ancak son 100 yıl içinde bulunabildi. Barınma ve ısınma sorunu da zamanla bir ölçüde giderildi. Teknik gelişmeler kutupların keşfini kolaylaştırdı ve güvenli kıldı, ama bu bölgelere gitmek hâlâ cesaret ve dayanıklılık gerektirmektedir.

Kuzey Kutbu mu Daha Soğuktur, Güney Kutbu mu?

Güney Kutbu, Kuzey Kutbu’ndan çok daha soğuktur. Aslında her iki kutup da soğuk bölgelerdir. Çünkü güneş ışınları kutuplara çok eğik biçimde gelir. Hatta kutup noktalarında yılın altı ayı boyunca güneş hiç doğmaz. Bu yüzden kutup bölgelerinin fazla ısınması mümkün değildir. Bu durum her iki kutup için de geçerli olduğu halde Güney Kutbu, Kuzey Kutbu’ndan çok daha soğuktur. Bunun sebebi iki kutbun göründükleri kadar benzer olmamasıdır. Her ne kadar iki kutup da buzlarla örtülü olsa da Güney Kutbu bir kara parçasıdır, bu yüzden de Antarktika adıyla yedi kıtadan biri olarak kabul edilir.  Kuzey Kutbu ise okyanus üzerinde yüzmekte olan bir buz kütlesidir. Güney Kutbu çok kalın bir buz tabakasıyla kaplıdır ve ortalama yükseltisi çok fazladır. Bu da Güney Kutbu’nu çok daha karasal ve soğuk bir yer yapar. Kuzey Kutbu’nu oluşturan buz kütlesinin su üstündeki yüksekliği ise çok azdır ve Kuzey Kutbu, üzerinde yüzdüğü okyanusun ılıman etkisi altındadır. Sonuç olarak Güney Kutbu’ndaki ortalama sıcaklık Kuzey Kutbu’ndakinden çok daha düşüktür.

BİLİM GENÇ

GEZEGENİMİZİN UÇ NOKTALARI: KUTUPLAR

Gezegenimizin iki zıt ucuna ait genel bilgimiz ayılar ve penguenlerden, uzak ve soğuk olmalarından, küresel iklim değişikliği tartışmalarından öteye gitmiyor. Ancak kutuplar yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda ekonomik olarak da dünyanın geleceğinde kilit rol oynuyor. Dünya’nın Kuzey kutbunda bulunan Arktik bölgesi, Yunanca “ayıya yakın” anlamındaki “arktikos” kelimesinden türemiş ve aslında Kuzey yarımkürede belirgin olarak görünen ve Kutup Yıldızı’nın da (Polaris) içinde bulunduğu Büyük Ayı takım yıldızını tarif ediyor. Antarktik, yani “Anti-Arktik” ise Güney Kutbunu da içine alan kıtadır.

İki kutup arasında belirgin farklar var: Mesela Arktik’te hava sıcaklığı +13°C ile -43°C arasında değişirken Antarktika’da hava sıcaklığı -89°C’ye kadar düşebiliyor. Kuzey Kutup noktası, en yakın kara parçasına 700 kilometre uzakta yer alıyor. Yüzer bir yapı olduğu için birkaç saat içinde yer değiştirebiliyor. Dolayısıyla Kuzey Kutbunda fiziksel olarak bir işaret bulunmuyor. Antarktika ise bir kıta ve Güney Kutup noktasının en yakın denize uzaklığı 1300 kilometre. Deniz yüzeyinden neredeyse ortalama olarak 3000 metre yüksekte yer alıyor ve yılda en fazla 10 metre hareket edebiliyor. Güney Kutup noktasının konumu her yıl 1 Ocak tarihinde tekrar hesaplanıyor.

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca, ülkeler kıyılarından 200 deniz mili mesafeye kadar olan bölgede her türlü kaynağı kullanmak üzere haklara sahiptir. Ancak “kıta sahanlığı” tanımlaması sebebiyle Arktik Okyanusu’nda belirgin olarak paylaşılamayan ve “uluslararası sular” olarak adlandırabileceğimiz alanlar da mevcuttur. Çevresel sorunları, bu ülkelerin oluşturduğu Arktik Konseyi bünyesinde tartışılıyor. Burası, Kuzey Amerika’nın Eskimoları, Kuzey Avrupa’nın Samileri, Sibirya’nın Yakutları gibi halkların oluşturduğu, 4 milyondan fazla insanın yaşadığı bir bölge. Güney Kutbu’nda ise resmi kayıtlara göre insan yaşamıyor ve sürekli tartışmalara konu olsa da hiçbir ülkeye ait değil. İlk kez 1821 yılında ayak basılan bölgede yapılan bilimsel çalışmalar, Antarktika Antlaşmalar Sistemi ile yönetilmekte.

Arktik Okyanusu’ndaki deniz buzları düzenli oldukları alanlarda 3 metre kalınlıkların üzerlerine çıkmakta hatta hareketleri sırasında birbirlerinin üstlerine çıkan parçalar sebebi ile kimi noktalarda 10 metre kadar kalınlığa ulaşmaktadır. Arktik Okyanusu’nun ortalama derinliği 1000 metre civarında olup, en derin noktası 5450 metredir.Güney Kutbu’nda bulunan ortalama 2700 metre kalınlığındaki buzul örtüsü ise, ağırlığı ile deniz seviyesinden 100 metre yüksekteki kaya katmanını Dünya’nın merkezine doğru bastırıyor. Yani Antarktika’daki buzul miktarı Arktik’tekinden çok daha fazla, dolayısıyla daha soğuk.

Arktik
Sınırları60֯ Kuzey enlemine kadar
YapısıÇoğunlukla okyanus
İklim ve OşinografyaDenizlerle çevrili farklı yapılardan oluşuyor. Gulf Stream akıntısının oluşturduğu sıcak sulardan etkileniyor.
Bitki örtüsüTundra ve çiçekli bitkiler
Vahşi yaşamKutup ayısı, fok, balina, tilki, Ren geyiği gibi memeliler.
NüfusAleut, Athabaskan, Gwich’in, Inuit, Saami, Yakut ve sınır sahibi ülke halkları
Politik durumFarklı ülkelerin sınırları var
Mineral kaynaklarDemir içermeyen metaller, bölgesel karbon
21 TemmuzYaz ortası (24 saat aydınlık)
21 AralıkKış ortası (24 saat karanlık)
BalıkçılıkBalıkçılık (anakaraya yakın bölgelerde)
Sıcaklık+13°C ila -43°C
AraştırmalarBilimsel çalışmalar ve askeri mevcudiyet
Antarktika
60֯ Güney enlemine kadar
Antarktika’nın en yüksek noktası Vinson Massif dağıdır ve yüksekliği 4892 metredir. Kıta ortalama
olarak dünyanın en yüksek kıtasıdır.
Diğer bölgelerin yarattığı ısı döngüsüne kapalı büyük bir tabaka. Dolayısıyla sıcaklık son derece düşük.
Bitki örtüsü çoğunlukla likenden oluşuyor
Penguen, fok, balina gibi memeliler
İlk çağlardan beri hiçbir yerli halk yaşamıyor. Bilimsel çalışmalar yürüten geçici yerleşkeler mevcut.
Kimseye ait değil.
Demir içeren ve içermeyen metaller, ham petrol ve doğal gaz
Kış ortası (24 saat karanlık)
Yaz ortası (24 saat aydınlık)
Besin değeri nedeniye balıkçılık ve balina avcılığı
+17°C  ila -89°C
Önemli uluslararası bilimsel araştırma istasyonları

Türler

Yukarıda da değinmiş olduğumuz gibi Kuzey kutup bölgesinin adı “ayı” kelimesinden geliyor. Bölgede yaşayanlar için Kutup Ayısı kutsal bir hayvan olmasının yanında en büyük kara yırtıcılarından da biri. Kuzey kutbunda bulunan hayvan türleri arasında ayrıca Kutup Tilkisi, Ren Geyiği, Misk Öküzü, Kar Baykuşu ve nesli tehlike altında olan Deniz Gergedanı da bulunuyor. Bu hayvanlar insanları tehlike olarak algılıyor ve korku duyuyorlar.

Antarktika ise penguen dahil 40 kadar kuş türünün yanı sıra balina, fok, deniz fili gibi türlere evsahipliği yapıyor. Bölgede insan varlığı çok yeni ve sınırlı olduğu için hayvanlar korkusuz ve serbestçe dolaşıyorlar. Bu da ziyaretçilere muhteşem bir gözlem olanağı sağlıyor. Güney Kutbunu yılda 30-40 bin turist ziyaret ediyor.

Hangi ülkeler hak iddia ediyor?

Coğrafi Kuzey Kutbu ve onu çevreleyen Arktik Okyanusu hiçbir ülkenin tek başına hak iddia edebileceği bir bölge değil. Ancak okyanusa kıyısı olan ülkelerin kendi denizel kaynaklarını araştırmak ve denizin sunduğu rüzgâr ve su enerjisi gibi kaynaklardan faydalanabilmeleri için Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca okyanusa kıyısı olan ülkelerin karasularına ek olarak 200 deniz mili açığı da kapsayan bir Münhasır Ekonomik Bölge belirlendi. Buna göre Norveç, Rusya, Kanada ve Danimarka, Arktik deniz yatağının bazı bölümleri üzerinde hak iddia edecek projeler başlattılar. Rusya ise 2007 yılında 2 denizaltı ile Kuzey Kutbunda tarihte ilk defa deniz yatağına ulaşarak buraya titanyum alaşımlı bir Rus bayrağı dikti. Bu hareket, Arktik’teki muazzam hidrokarbon kaynaklarını kontrol etme yolunda bir yarış başlatmış oldu.

Güney Kutup Dairesinin tamamı 60 derece Güney enleminin altında kalıyor ve kıtanın kendisi ile çevresindeki adaları kapsıyor. Bu bölgede Güney Orkney Adaları, Güney Shetland adaları, Peter I, Scott ve Belleny Adaları bulunuyor. Münhasır Ekonomik Bölge içinde yer alan ülkeler ise Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları (Birleşik Krallık ve AB denizaşırı bölgesi), Bouvet Adası (Norveç), Heard ve McDonald Adaları (Avustralya) bulunuyor.

Doğal Kaynaklar

Kutup bölgelerinin hassas ekosistemlerine müdahale etme konusu yıllardır tartışılıyor. Bu sorunun net bir çözümü olmasa da farklı yaklaşımlar mevcut. İklim değişimi, azalan fosil yakıt rezervleri, artan sera gazı salınımı, yakıt fiyatları, dünyanın arz/talep dengesindeki bozulma gibi faktörler bu yaklaşımları sürekli değiştiriyor.

Kuzey kutbundaki sıcaklık artışı ve erime nedeniyle kaynaklara ulaşım kolaylaştı. Bunun sonucu olarak özellikle Kuzey Kutup Dairesi içinde kalan ülkelerin bu kaynaklara erişimi ve yönetimi de hızlanan çalışmalara neden oldu. Alyeska Boru Hattı, Kuzey Alaska’dan günde 500 bin varil petrol taşıyor. Yapımı hala tamamlanmamış olan Alaska Doğal Gaz Boru Hattı ise Kanada’ya kadar ulaşacak ve mevcut boru hatları ile birleşecek.

ABD Jeolojik Araştırma Merkezi (USGS) verilerine göre Kuzey Kutup Dairesi içinde teknik olarak ulaşılabilir 90 milyar varil petrol, 47 milyar metreküp doğal gaz, 44 milyar varil NGL (doğal gaz sıvısı) mevcut. Bölgedeki petrol ve doğal gaz rezervlerinin bu denli büyük olması, Doğal Kaynaklar Savunma Konseyi gibi sivil toplum kuruluşlarını harekete geçiriyor. Sondaj çalışmalarının burada ve koruma altındaki diğer alanlarda da -ağaç ve mineraller gibi- diğer doğal kaynaklara ulaşma çabalarını tetikleyeceğine dair endişeler mevcut. Özellikle Kuzey Alaska’da bulunan Arktik Ulusal Vahşi Yaşam Sığınağı, 240 farklı türe evsahipliği yapıyor.

Arktik bölgesinde değişim devam ederken Avrupa Birliği, yenilenebilir enerjilerin kullanımını arttırma yönünde radikal adımlar atmakta. Avrupa’da rüzgâr enerjisi üretiminde lider konumdaki Danimarka, güneş enerjisinde birinci sıradaki Norveç gibi ülkeler bu çalışmalarda büyük rol oynuyor.

Kuzeydeki kaynaklar gibi Antarktika’nın doğal kaynakları da hem enerji hem de çevresel anlamda dikkat çekiyor. Dünyanın en büyük tatlısu kaynağı da doğal olarak Güney Kutbu. Bölge iklim araştırmaları, jeofizik, biyoloji, uzay bilimleri ve diğer bilim dalları için doğal bir laboratuvar olarak kullanılıyor.

1959 yılında 12 ülke (Arjantin, Avustralya, Belçika, Şili, Fransa, Japonya, Yeni Zelanda, Norveç, Güney Afrika, Sovyetler Birliği, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri) tarafından imzalanan ve 1961 yılında yürürlüğe giren Antarktika Antlaşmalar Sistemine göre bölgede askeri etkinlik yasak. Yalnızca uluslararası bilimsel çalışmalar ve çevresel koruma amacıyla kullanılmasına izin veriliyor. Bu anlaşmaya daha sonra 3 anlaşma daha eklendi: 1972 yılında Antarktika Ayı Balıklarını Koruma Sözleşmesi (CCAS), 1980 yılında Denizel Canlı Kaynaklarının Korunması Konusunda Sözleşme (CCAMRL) ve 1991 yılında imzalanan (ve daha sonra 6 ek daha yapılan) Antarktika Antlaşması Çevre Koruma Protokolü (Madrid Protokolü). Madrid Protokolü çerçevesinde Antarktika’da –bilimsel araştırmalar haricinde- maden çıkarmak yasaklandı. Kıtadaki kömür, doğal gaz ve mineral kaynakların korunması yönünde etkili önlemlerin bulunduğu anlaşmada şu anda 53 ülkenin imzası bulunuyor. Türkiye, Antarktika Antlaşmasına 1995 yılında imza atmış ve 1996 yılında taraf olarak kabul edilmişti.

Bölgede güçlü rüzgârlar olması nedeniyle ülke araştırma istasyonlarına rüzgâr türbinleri yerleştirildi. Bu türbinlerden elde edilen enerjiyle su, hidrojen ve oksijen olarak ayrıştırıldıktan sonra hidrojen yüksek basınç altında saklanarak soğuk aylarda fosil yakıtlar yerine enerji kaynağı olarak kullanılıyor.

Belçika da alternatif yakıt kaynaklarına olan ihtiyaca cevap verebilmek için istasyonlarını sıfır emisyonlu yenilenebilir enerjiyle çalıştırıyor.

BİLİMSEL ÇALIŞMALAR 30 ülkenin bilim üssü var.

14 milyon kilometrekare (Türkiye’nin 17 katı) ile Dünya’nın kara yüzölçümünün onda birini Antarktika oluşturuyor. Bu alanın yalnızca %1’lik bölümünde kar ve buz yok. Üsler için en ideal nokta da bu bölge. Dolayısıyla Antarktika’da üssü bulunan 53 ülkenin 30’u, burada araştırma istasyonlarını konuşlandırmış durumda.

Buzulların %90’ının ve tatlı suyun %70’inin de bu bölgede olması, Antarktika’yı iklim ve karbondioksit dengesi, derin denizler, yaşamın ve evrenin başlangıcı gibi sırların keşfi açısından en önemli bölge yapıyor. Eskiden donmuş bir çölden ibaret olduğu zannedilen ve ilgi gösterilmeyen kıta, şimdilerde büyük değişiklikler yaşıyor. Buzların erimesi, okyanus döngüsü ve Ozon tabakasının onarılması gibi bölgesel sorunlar, global ölçekte iklim değişikliği, deniz seviyeleri, toplumsal sağlık ve biyoçeşitlilik gibi unsurları etkiliyor.

2014 yılında 22 ülkeden 75 bilim insanı ve karar alıcının katıldığı Antarktika Araştırmaları Bilim Komitesi (SCAR), bölgede 20 yıl boyunca yapılacak bilimsel çalışmaların önceliklerini belirledi. Bu sayede Antarktika ölçeğinde ilk defa ortak bir vizyon belirlenmiş oldu. Yüzlerce sorunsal arasından en acil 80 tanesi liste haline getirildi ve 6 öncelik olarak sıralandı:

Antarktika atmosferi ve Güney Denizi’nin global etkisi: Antarktika’nın atmosferi, gezegenimizin enerji bütçesini, sıcaklık sınırlarını, havanın kimyasını ve sirkülasyonunu değiştirecek güçte. Bu etkilerin altında yatan süreçler konusunda bilinenler çok fazla değil.

Güney Denizi, Dünya’nın işleyişinde çok büyük öneme sahip. Gezegenimizin okyanuslarını birleştiriyor, atmosferdeki ısıyı ve karbondioksit (CO2) gazını derin denizlere iletiyor; tıpkı bir bilgisayardaki gelişmiş soğutma sistemi gibi. Kuzeye taşınan besinler, okyanustaki gıda zincirinin tabanını destekliyor. CO2 deniz suyunda çözüldükçe okyanus da gittikçe asidik hale geliyor. Bu etkiler öncelikle güney denizlerinde kendini gösterecek. Peki iklim değişikliği, okyanusun ısı ve CO2 soğurmasını nasıl değiştirebilir? Kutuplarda iklim değişikliği tropik denizleri ve musonları nasıl etkiliyor? Güney Denizi’nde gerçekleşen değişim iklim değişikliğini yavaşlatacak mı, yoksa hızlandıracak mı? Son 40 yılda neden bu denizde derinlikler daha sıcak ve tuzsuz hale geldi?

Deniz buzu, güneş ışığını filtreleyerek yansıtır, deniz ve atmosfer arasında ısı, momentum ve gaz alışverişini düzenler. Deniz yüzeyindeki tuz oranı, yoğunluğu ve donma noktası da buz oluşumundan etkilenir. Antarktika’daki deniz tuzu dağılımını ve miktarını bilmek bu yüzden çok önemli.

Buz kütlelerinin neden, nasıl ve nerede azaldığının anlaşılması: Antarktika’nın buz tabakası, 26 milyon kilometreküp buz barındırıyor. Bu miktarda buzun okyanusa ulaşması, Dünya denizlerinin tümünü 60 metre kadar yükseltebilir. Bin yıllardır sabit duran bu tabaka son dönemde artan bir hızla azalmakta. Peki bu hızı, deniz seviyesi üzerindeki etkisini kontrol eden ne olabilir? Atmosferdeki CO2 belli bir sınırın ötesine geçtiğinde buz kütlelerinin çözülmesine ve denizlerin yükselmesine yol açabilir mi? Kütlelerin tabanında bulunan hangi öğeler ısınmaya tepki veriyor ve yer değiştirmelerini tetikliyor? Bu devasa buz kalıplarının altında kalan sular henüz yeteri kadar incelenebilmiş değil.

Antarktika tarihinin araştırılması: Kıta çevresindeki kaya oluşumlarından alınan örneklere göre Antarktika kıtası daha sıcak bir dönemde çok farklı bir yapıya sahipti. İç kısımlardan ve çevre denizlerden ise henüz tatmin edici bilgiler edinilemedi. Dünya’nın derinlerinden gelen ısı ve volkanik faaliyetlerin yerkabuğuna etkisi ve bunların en üstteki buz tabakasına nasıl tepki verdiği de tam olarak açıklanabilmiş değil. Kıtanın üst ve alt katmanları, bunların süper kıtaların oluşumu ve ayrılması üzerindeki etkilerine de çok vakıf değiliz. Buzul altında kalmış olan eski oluşumlar, buz ve kara arasındaki etkileşimin tarihine ışık tutuyor. Eski deniz seviyelerini gösteren jeolojik işaretler, gezegenimizde buz oluşumunun -ve kaybının- ne zaman ve neden gerçekleştiğini açıklayacak önemli göstergeler. Tarih öncesi iklim değişikliklerinin nasıl gerçekleştiğini, daha da önemlisi tarihin tekerrür edip etmeyeceğini anlamak için daha fazla buz, taş ve çökelti örneklerine ihtiyaç var.

Antarktika’da hayat nasıl başladı? Nasıl gelişti? Yıllar boyunca Antarktik ekosisteminin ilkel, basit ve tür bakımından fakir olduğu sanıldı. Geçtiğimiz onyıl içinde ise farklı bir manzara ortaya çıktı. Deniz solucanları ve kabukluları gibi bazı ana türlerin son derece yaygın olduğu; kıtada yaşayan türlerin çevre adalar ve derin denizlerde yaşayanlarla olan bağlantısının zannedilenden çok daha güçlü olduğu farkedildi. Moleküler çalışmalar sayesinde nematodlar (yuvarlak solucanlar), akarlar, tatarcıklar ve tatlısu kabuklularının buzul çağlarından sağ çıktıkları anlaşıldı.

Gezegen olarak çevresel değişime nasıl tepki vereceğimizi öngörebilmek için geçmişte gerçekleşen olayların çeşitliliği ve yok olmayı nasıl etkilediğini bilmek gerekiyor. Gen, molekül ve hücre bazında uyum nasıl gerçekleşiyor? Antarktik’te evrimleşme hızı diğer bölgelere göre farklı mı? Çevresel olarak geri dönülmesi imkânsız sınırlar gerçekten var mı? Değişime en erken tepkiyi hangi türler veriyor?

Uzay ve Evrenin araştırılması: Kuru, soğuk ve tutarlı bir atmosfer, Dünya’dan uzayı gözlemlemek için en uygun koşulları sunar. Antarktik buzdağlarının altında kalan göllerde Satürn ve Jüpiter’in uydularındakine benzer koşullar hâkim. Kıtada toplanan meteor parçaları Güneş Sistemi’nin oluşumuna ışık tutuyor ve astrobiyoloji açısından benzersiz veri kaynakları sağlıyor.

Güneş patlamalarından kutuplara ulaşan yüksek enerjili parçacıklar hakkında çok fazla bilgiye sahip değiliz. Güneş’te gerçekleşen olaylar global iletişimi ve enerji hatlarını nasıl etkiliyor? Bu riskler önceden tahmin edilip karşı önlem alınabilir mi?

Bölgede insan kaynaklı olumsuz etkilerin azaltılması: Kutup bölgelerinde insan aktivitelerinin farkedilmesi ve etkilerinin hesaplanması, etkili yasal düzenlemelerin oluşması ve yönetimi için son derece gerekli. Doğal ve insan kaynaklı etkilerin birbirinden ayrılması çok önemli. Erişimin denetlenmesinde mevcut düzenlemeler ne kadar etkili? Global politikalar hem yaptırım hem de motivasyon açısından bilimsel ve turistik ziyaretleri ne derece etkiliyor? İnsanlar ve patojenler Antarktika ortamına nasıl uyum sağlıyor? Buradaki doğal yaşamı nasıl etkiliyor? Antarktika ekosisteminin bize sunduğu hizmetlerin şimdiki ve gelecekteki değeri nedir? Bunlar nasıl korunabilir ve nasıl geliştirilebilir?

Dünya genelinde plastik ve geri dönüştürülemez atıklara karşı farkındalık artarken kutuplar da mikroplastik tehlikesi ile karşı karşıya. Geçtiğimiz yüzyılda yüksek oranda seri üretimi yapılan plastik ürünler, kısa zamanda kıyılara vuran, okyanusların ortasında öbeklenen atıklar haline geldi. 1970’li yıllarda ise bilim insanları aynı sorunun, bu kez mikroskobik seviyede, mikroplastikler nedeniyle oluştuğunun farkına vardılar. Daha büyük plastik ürünlerin parçalanması sonucu ortaya çıkan parçacıklara ek olarak -diş macunundan çamaşır deterjanına kadar- birçok ürüne özellikle dahil edilmiş, boyutları 0.05 ila 5 mm arasında değişen mikroskobik plastik parçalar, dünyanın her bölgesi gibi kutupları da tehdit ediyor. Güney Denizi’nde yeni oluşan ekosistemlerde farkedilen mikroplastik varlığı hem bölgedeki temiz su kaynağını kirletiyor hem de yaşamı tehdit ediyor. Özellikle Kril gibi zooplanktonlar beslenmek için suyu filtreledikleri için sindirdikleri mikroplastik partiküller, dolaşım sistemlerini tehdit ediyor.

Antarktika’da Türk bilimciler

Türk bilim insanları da 1960’lı yıllardan bu yana Antarktika’da varlıklarını sürdürüyor. Hatta kıtaya ayak basan ilk Türk olan Dr. Atok Karaali, Stanford Üniversitesi adına 1967-1968 yılları arasında Plateau istasyonunda (86 dereceye kadar düşen soğukta) elektromanyetik ve İyonosfer fiziği üzerinde çalışmalar yapmış, Antarktika İsimlendirme Kurulu tarafından çalışmalarını onurlandırmak için bir kayalığa adı verilmiştir. Karaali Rocks (75°22′0″S, 137°55′0″W).

İlk Türk kutup araştırmacıları arasında dikkate değer başka bir isim de Prof.Dr. Umran Savaş İnan’dır. 1980’li yılların başlarında Sipple ve Palmer istasyonlarında iyonosferde gerçekleşen şimşekler gibi hava olaylarını inceleyen İnan’ın ismi, aynı kurul tarafından 2451 metre yüksekliğindeki bir tepeye verildi: Inan Peak (78°20′S, 162°38′E).

Kıtada bilimsel çalışma yapan ilk Türk kadın akademisyen ise Prof.Dr. Serap Z. Tilav oldu. Bölgede 1991-2005 yılları arasında Amundsen-Scott Güney Kutup İstasyonu’nda Antarktika Muon ve Nötrino Detektör Dizilimi (AMANDA) adlı nötrino teleskobu ve kozmik ışınlar üzerinde yaptığı çalışmalardan dolayı adı, etrafı buz dağlarıyla çevrili bir ovaya verilerek ölümsüzleştirildi: Tilav Cirque (77°19′10″S, 160°57′30″E)

Türkiye’nin Antarktika’daki varlığı, birçok üniversite ve enstitü bünyesinde devam ediyor. Ülkenin ilk kutup araştırma kuruluşu olan İstanbul Teknik Üniversitesi’ne bağlı Kutup Araştırmaları Uyg-Ar Merkezi (PolReC), 2015 yılında Jeodezi-Fotogrametri mühendisi Doç. Dr. Burcu Özsoy başkanlığında kuruldu.

Ulusal Antarktik Bilim Seferleri, T.C. Cumhurbaşkanlığı himayelerinde, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı uhdesinde, İTÜ Kutup Araştırmaları Uyg-Ar Merkezi koordinasyonunda 2017, 2018 ve 2019 yıllarında Doç. Dr. Burcu Özsoy’un sefer liderliğinde, ülkemizden birçok üniversite, kurum ve kuruluşlardan araştırmacıların katılımları ile başarıyla tamamlanmış ve çalışmalar her yıl açılan proje çağrıları kapsamında devam etmektedir.

ATLAS DERGİSİ

Kutup Işıkları Nasıl Oluşur?

Mağara resimlerinden anladığımız kadarıyla en az 32.000 yıldır insanlığın dikkatini cezbeden kutup ışıkları, adını Roma mitolojisindeki şafak tanrıçası Aurora’dan alıyor. Kuzey Yarım Küre’deki kutup ışıklarını 1619 yılında tarif eden Galileo Galilei’nin onlara verdiği isim olan “aurora borealis” yani kuzey ışıkları ifadesini hâlen kullanıyoruz. Galileo bu ışık gösterisine atmosferimizden yansıyan güneş ışınlarının yol açtığını düşünmüştü. Güncel açıklamamız ise Galileo’nunkinden oldukça farklı. Eriyik hâldeki demir çekirdeği sayesinde Dünya, bir çubuk mıknatısa benzer biçimde kuzey ve güney kutuplara sahiptir. Bu dev mıknatısın manyetik alanını kapsayan bölgeye manyetosfer denir. Manyetosfer, gezegenimizin atmosferini ve canlılarını uzayda hızla ilerleyen yüksek enerjili parçacıklardan tıpkı bir kalkan gibi korur. Güneş aktiviteleri sonucunda yayılan plazma hâlindeki bu yüklü parçacıklar manyetosfer tarafından karşılanır. Manyetosferin Güneş’e bakan yüzü parçacıklarla çarpışarak dalgalanır ve aksi yöne doğru bir kuyruk oluşturarak damla biçimini alır. Kuyruk bölümünde hapsedilen parçacıklar, dalgalanmalar sonucunda, dev mıknatıs özelliğindeki Dünya’nın kutuplarına doğru hızlanarak ilerler. Atmosferin üst katmanlarına ulaşan parçacıklar, buradaki atom ve moleküllere enerjilerini aktarır.

Dünya’nın manyetik alan çizgilerinin yoğunlaştığı kutup bölgelerinde yaşanan bu enerji aktarımı sonrasında fazladan enerji kazanan atom ve moleküller, bu enerjiyi ışık formunda yayar. Güneş rüzgârlarındaki parçacık miktarınca yoğunluk gösteren ışık gösterisi, aktarılan fazladan enerjinin tamamı ışığa dönüşünceye dek devam eder. Manyetik kuyruktan kutuplara doğru akan parçacıklar iki kutba da aynı anda ulaşır ve kutup ışıkları her iki kutupta aynı anda oluşur. Güney kutbundaki ışıklara “aurora australis” yani güney ışıkları adı verilir. Kutup ışıklarındaki renk çeşitliliğiyse atmosferdeki elementlerin farklı renkte ışık yaymasından kaynaklanır. Eğer parçacıklar enerjilerini oksijen atomlarına aktarırsa uzun dalga boylarındaki yeşil ve kırmızı ışık, azot atomlarına aktardıysa kısa dalga boylu mavi ışık oluşur. Yüksek parçacık miktarı içeren kutup ışıkları, izleyenlere etkileyici bir gösteri sunsa da radyo ve GPS sinyallerini engelleyebilir veya elektrik kesintilerine yol açabilir.

Kusursuz Denge | Dünya | TRT Belgesel

Uzayın Bilinmeyenleri | Bizi Bir Arada Tutan Kuvvet | TRT Belgesel

Uzayın Bilinmeyenleri | Zamanı Yakalamak | TRT Belgesel

Uzayın Bilinmeyenleri | Yaşamak İçin Bir Evren | TRT Belgesel

Yeni Başlayanlar İçin: Evren | TRT Belgesel

Uzayın Bilinmeyenleri | Gök Bilimi | TRT Belgesel

Uzayın Bilinmeyenleri | Evrenin Sırları | TRT Belgesel

Uzayın Bilinmeyenleri | Evreni Test Etmek | TRT Belgesel

Mars’ta Hayat Var Mı? 🤯 | Uzayın Bilinmeyenleri | TRT Belgesel

Down To The Earth’s Core (HD)

Dünyanın Merkezine Yolculuk – Belgesel Sevenler

DÜNYADA NEDEN DEPREM OLUYOR?

Leeds Üniversitesi bize sürpriz yaptı ve Dünya’nın dış çekirdeğinin gezegenin tersine döndüğünü gösterdi. Evet, herkes gider Mersin’e, çekirdek döner tersine. İç çekirdek ise Dünya ile aynı yönde ama biraz daha hızlı dönüyor. Dünya’daki deprem ve sarsıntıların kaynağı bu sıra dışı mekanizma.

ÇEKİRDEK HAREKETLERİ

Kentsel dönüşüm çerçevesinde eski binaları yıkarak deprem için önlem alınmayan ilçelerdeki vatandaşlarımız da risk altında bulunuyor. İşte bütün bu depremler dünyanın katı iç çekirdeği ile sıvı dış çekirdeği arasındaki “anlaşmazlık ve çekişme”den kaynaklanıyor.

Gezegenimizde depremlerin, yanardağların, kıtaların kaymasının, atmosferi temizleyen geri dönüşüm mekanizmasının, arazide yönümüzü bulmaya yarayan pusulaların ve atmosferi koruyan manyetik alanın yaratıcısı olan çekirdek hareketlerini birlikte görelim.

Dünya’nın iç ve dış çekirdeği farklı yönlerde dönüyor.

DÜNYA’NIN MERKEZİNE YOLCULUK

Yeryüzünün sıvı dış çekirdeğindeki erimiş demirin dalma-batma hareketleri çok güçlü elektrik akımları üretiyor ve bunlar da Dünya’nın güçlü manyetik alanını oluşturuyor. Manyetik alan aynı zamanda iç ve dış çekirdeğinin dönüşünü etkiliyor. Leeds Üniversitesi Yer ve Çevrebilimleri Fakültesinden Dr. Philip Livermore olayı şöyle açıklıyor: Gezegenimizin “manyetik alanı, iç çekirdeği Doğuya doğru iterek Dünya’dan daha hızlı dönmesine neden oluyor. Aynı zamanda sıvı dış çekirdeği de ters yöne iterek Doğudan Batıya dönmesine yol açıyor.” Kısacası iç ve dış çekirdeğin torku farklı.

DÜNYA’NIN MOTORU

Yeryüzünün dönüş yönünü sormak kadar gereksiz bir şey olabilir mi diye düşünebilirsiniz: Dünya Batıdan Doğuya dönüyor ve Güneş de Doğudan doğuyor, Batıdan batıyor. Ancak, uzay boşluğunda yukarı-aşağı, sağ-sol gibi yönlerin anlamı olmadığı için soru o kadar basit değil. Dünya’nın içyapısı söz konusu olduğunda işler daha da karışıyor. Dünyanın içi katmanları farklı yönlerde dönüyor.

Gezegenimizin atmosferini koruyan manyetik alanı çekirdek hareketleri üretiyor.

İÇ İÇE DÖNEN KÜRELER

Yeryüzü basit bir kaya topu değil ve Asteroit Madenciliği yazısında anlattığım gibi dışta kabuk, altta manto tabakası ve nihayet dış çekirdek ile iç çekirdek olmak üzere, Dünya’nın çok katmanlı bir içyapısı var. Üstelik bu katmanlar farklı hızlarda dönüyor. Dünya’nın katı iç çekirdeği tıpkı gezegenimizin kabuğu gibi Batıdan Doğuya dönüyor. Ancak sıvı dış çekirdek Doğudan Batıya, yani Dünya’nın tersine dönüyor. İç ve dış çekirdeğin farklı hızlarda dönmesine bağlı senkron farkı Dünya’nın manyetik alanını üretiyor.

Mars Atmosferini Nasıl Kaybetti? >> Maven der ki atmosferi Güneş yok etti

Yanardağların kaynağı Dünya’nın sıcak çekirdeği. Yıldırım atmosfere püsküren gaz ve tozun statik elektrik üretip topraklama yapması yüzünden.

MANYETİK ALAN HAYATI KORUYOR

Manyetik alan sadece pusulaların kuzeyi göstermesini sağlamakla, canlıları zararlı kozmik ışınlardan korumakla ve Dünya’yı saran bir güç kalkanı oluşturarak Güneş rüzgârının atmosferimizi aşındırmasını önlemekle kalmıyor. Aynı zamanda geri besleme etkisi ile iç ve dış çekirdeğin dönüşünü de etkiliyor. Öyle ki dış çekirdeğin tersine dönmesi, manyetik alanın da tersine dönmesi sonucunu doğruyor. Böylece karşımıza tavuk mu yumurtadan, yoksa yumurta mı tavuktan çıkar gibi bir soru çıkıyor

Mars Atmosferini Nasıl Kaybetti? >> Maven der ki atmosferi Güneş yok etti

Portakal dilimleri ile Dünya’nın sıcak iç kesimlerinden yüzeye ısı ve madde taşıyan taşınım hareketlerinin kesiti birbirine çok benziyor. Resimde maddenin yer kabuğunda yer değiştirerek kıtaların kaymasına yol açan “taşınım hareketleri”ni görüyorsunuz.

ÇEKİRDEĞİN TERSİNE DÖNMESİNE YOL AÇIYOR

Dünya’nın manyetik alanının zamanla nasıl değiştiğini açıklamak için çekirdek ile manyetik alan arasındaki karşılıklı etkileşimi hesaba katmak gerekiyor. Bu etkileşim yüz binlerce yıllık sürelerde manyetik alanın Dünya’nın tersine dönmesine ya da pusulaların Güneyi göstermesine yol açıyor. Leeds Üniversitesi, günümüzde dış çekirdeğin manyetik alan yüzünden ters yönde döndüğünü göstererek bu mekanizmayı açıkladı. Şimdi deprem ve güç alanı açısından bu ilişkiye yakından göz atalım.

UZLAŞMAZ İKİLİ: İÇ ÇEKİRDEK VE DIŞ ÇEKİRDEK

Önce biraz rakam: Ay’ın kütlesinin yüzde 30’una sahip olan 2440 km kalınlığındaki iç çekirdeğin yoğunluğu suyun yoğunluğunun yaklaşık 13 katı. Dünya’nın büyük bir çekirdeği var. Öyle ki iç çekirdeğin çapı Ay’ın yüzde 70’i genişliğinde. Burada çok sert ve çok ağır bir demir-nikel topundan bahsediyoruz.

İç çekirdeğin bu kadar büyük, ağır ve yoğun olmasını merkezkaç kuvvetiyle birlikte düşündüğümüzde; Dünya’nın ekvatorda daha hızlı dönmesi gerektiği sonucuna varabilir ve dolayısıyla iç çekirdeğin de çok daha yavaş dönmesi gerektiğini düşünebiliriz. Gerçekten de Dünya’nın dönme hızı ekvatorda maksimum hıza ulaşarak saatte 1600 km’yi aşıyor. Buna rağmen iç çekirdek çapına göre ve sürtünme etkisinden kaynaklanan yavaşlama nedeniyle bir dönüşünü 1400 yılda tamamlamak yerine, Dünya’nın geri kalanından biraz daha hızlı dönüyor!

BUNUN BİRKAÇ NEDENİ VAR

4 milyar yıl önce Dünya’ya çarpan Mars büyüklüğündeki bir gökcismi, Dünya’nın ve dolayısıyla çekirdeğin dönüş hızını artırmıştı. Ancak, bu olay çekirdeğin yüksek hızda dönmesini tek başına açıklamaya yeterli değil. Çünkü hem Dünya o zamandan beri bir bütün halinde daha hızlı dönüyor, hem de gezegenimizin iç katmanları arasındaki sürtünme kuvvetinin iç çekirdeği 4 milyar içinde oldukça yavaşlatmış olması gerekiyor. Oysa Dünya’nın güçlü manyetik alanı iç çekirdeğin hızına hız katıyor.

Mars Atmosferini Nasıl Kaybetti? >> Maven der ki atmosferi Güneş yok etti

Depremlerin gücüne şaşırmayın. Dünya’nın kesitine ve merkezdeki çekirdeğe bakın. İncecik bir kabukta oturuyoruz .

İÇ ÇEKİRDEK NEDEN KATI?

İşte dış ve iç çekirdek arasındaki ilişki burada devreye giriyor. Demir-nikel iç çekirdeğin sıcaklığı yaklaşık 6000 derece. Bu hem demiri hem de nikeli eritmeye yeterli, ama yazının başından beri iç çekirdeğin katı olduğunu söylüyoruz. İç çekirdeğin katı olmasının nedeni, Dünya’nın üst katmanlarının toplam ağırlığının çekirdeği sıkıştırması, ezmesi ve çekirdek üzerinde muazzam bir basınç oluşturması. Bu katmanlar çekirdeği soğuk dış uzaydan izole ederek Dünya’nın oluşmasından kalan başlangıç sıcaklığını korumasını sağlıyor. Aynı zamanda çekirdeği ezerek sıcaklığı daha da artırıyor; fakat bu sırada çekirdeğe muazzam bir basınç da uyguluyor. İç çekirdek yüksek basıncın etkisiyle 6000 derece sıcaklığa rağmen erimeden katı halde kalıyor.

DÜNYA’NIN MOTOR YAĞI

Dış çekirdeğin böyle bir imkanı yok. Elbette dış çekirdeğin sıcaklığı da basıncın ve iç çekirdeğin sağladığı alttan ısıtmanın etkisiyle binlerce dereceyi aşıyor. Ancak, dış çekirdeğin basıncı iç çekirdeğin basıncından düşük ve dış çekirdeği katı halde tutmaya yeterli değil. Bu nedenle yine demir ve nikelden oluşan dış çekirdek sıvı halde kalıyor.

Sıvılar katılardan daha çabuk hızlanıp yavaşladığı için sıvı dış çekirdek, iç çekirdek ile üstteki manto tabakası arasında mekanik bir tampon bölge oluşturuyor. Sıvı dış çekirdek, iç çekirdek üzerindeki sürtünme etkisini azaltıyor.

Tıpkı araba motoru gibi iç çekirdeği yağlayarak sürtünmeyle yavaşlamasını önlüyor. Böylece gezegenimizin manyetik alanının itici kuvveti iç çekirdeğin hızını daha da artırıyor (hepsi deprem için sebep)!

DEV ELEKTRİK JENERATÖRÜ

İç ve dış çekirdeğin dönme hızlarının farklı olması ve her ikisinin de elektriği ileten demir elementinden oluşması, aynı zamanda Dünya’nın manyetik alanını üreten enerjiyi sağlıyor. Sürtünme, dönüş yönü, dönüş hızı, sıcaklık, akışkanlık, konveksiyon akımları gibi birçok faktör bunda rol oynuyor. Örneğin, iç çekirdeğin yüzeyi her 1 milyar yılda 100 derece soğuyor. Dolayısıyla sıvı dış çekirdek de yavaş yavaş soğuyarak katılaşıyor. Bütün bu süreç sırasında iç çekirdekten dış çekirdeğe sürekli olarak 1 milyar amper şiddetinde elektrik akımı geçiyor.

deprem-marmara_depremi-istanbul_depremi-marmara-istanbul

Manyetosfer Dünya’nın güç kalkanı ve güneşin atmosferimizi uzaya üflemesini önlüyor. Yoksa havasız kalırdık

SIVI DEMİR HORTUMLARI

Bu akım iş ve dış çekirdek arasında gidip geliyor. İşte bu süreç hem Dünya’nın manyetik alanını yaratıyor, hem de dış çekirdeğin yavaş yavaş katılaşmasıyla birlikte iç ve dış çekirdeğin dönüşünü etkiliyor. İşin ilginci dış çekirdek her yerde aynı hızla soğumuyor. Dünya’nın çekirdeğindeki manyetik alan çizgilerinin yüksek enerjisi nedeniyle bazen iç çekirdeğin katı yerleri eriyor, bazen de dış çekirdeğin daha önce katılaşan bölgeleri küçük ve süper sıcak demir göletleri halinde sıvılaşıyor. İç ve dış çekirdeğin dönüş hızının zaman içinde artması ya da yavaşlamasının ve dış çekirdeğin bazen tersine dönmesinin sebebi bu.

deprem-marmara_depremi-istanbul_depremi-marmara-istanbul

Depremlere kıtaların kayması sebep oluyor. Kıtaların kaymasına ise Dünya’nın hareketli çekirdeği yol açıyor.

ATEŞ VE ŞİMŞEKLER

Halihazırda iç çekirdek ekvatordan biraz daha hızlı dönüyor. Sıvı dış çekirdek ise daha yavaş bir hızda Dünya’nın tersine dönüyor. Peki, iç ve dış çekirdek arasındaki dönüş hızı ile dönüş yönü farkı gezegenimizin manyetik alanını nasıl üretiyor? Bu süreç aslında yün kumaşa plastik sürterek statik elektrik üretmeye benzer bir şekilde işliyor. Kısacası, Dünyanın iç ve dış çekirdeği elektrik üreten dev bir jeneratör, bir tür doğal dinamo oluşturuyor! Elektromanyetik kuvveti tanımlayan yasalara göre, elektrik akımlarını manyetik alana ve manyetik alanları elektriğe dönüştürebiliriz. Bunu göstermek için 19. yüzyılda Dünya’nın ilk elektrik jeneratörlerinden biri olan dinamo tasarımını ele alalım.

deprem-marmara_depremi-istanbul_depremi-marmara-istanbul

Hareketli çekirdek derken: İşte sıvı dış çekirdekten manto tabakasını oluşturan kayaların altına uzanan sıvı metal hortumları. Bunlar düzinelerce. Her biri 10 km genişliğinde, 5000 derece sıcaklığında ve binlerce km yüksekliğinde. İşte kıtaların kaymasına yol açan taşınım hareketlerini tetikleyen enerjinin kaynağı bu hortumlar. Dokunmayın! 1 milyar amper akım var!

GÜÇ KAFESİNİN İÇİNDE

Ünlü Heavy Metal gurubu Holocaust’un 1980 Heavy Metal Mania single’ı şu sözlerle başlar: “Inside the Power Cage, I can feel the music of my age ” Gerçekten de Dünyamızın iç çekirdeği süper güçlü elektrik akımları ve tabanı 10 km genişliğindeki sıvı demir hortumlarından oluşan bir güç kafesiyle kuşatılmış bulunuyor.

İç çekirdek aynı nedenle bir dinamo olarak çalışıyor. Mühendislikte dinamonun stator olarak adlandırılan ve manyetik alan üreten sabit bir parçası var. Detaylar önemli değil, ama dinamonun öbür parçası bakır tel gibi iletken tellerle sarılı bir rotordur.

deprem-marmara_depremi-istanbul_depremi-marmara-istanbul

Dünya’nın dış çekirdeği ve iç çekirdeği ters yönde farklı hızlarda dönebildiği için manyetik kuzey kutbu ve güney kutbu milyonlarca yıllık süreler içinde yer değiştiriyor. Sağda manyetik kutupların değişmesi sırasındaki geçiş dönemini görüyorsunuz. Birden çok manyetik kutup ortaya çıkmış, pusulalar sapıtmış! Buna ağır metal hortumları yol açıyor; yani heavy metal grubu Holocaust şu sözleri söylerken haklıydı: “Rock ‘n roll…far too slow So the adrenaline just doesn’t flow Where is the power, where is the glory? Heavy Metal is my story”

FARADAY İCAT ETTİ

Faraday Endüksiyon Yasasına göre, sabit bir manyetik alan içerisinde elektriği ileten tel sargılı bobinler döndürürsek (örneğin bakır tel sargılar) elektrik üretebiliriz. Bu noktada Dünya’yı da tersine çalışan bir dinamo gibi düşünebiliriz: İkisi de elektriği iyi ileten büyük miktarda demir metali içeren iç ve dış çekirdek birbirine sürtünerek farklı hızlarda dönüyor. Bu süreç çekirdekte milyar amperlik elektrik akımları üretiyor ve bu akımlar da güçlü manyetik alanlar oluşturuyor. Aslında biz buna bisiklet dinamosundan aşinayız.

deprem-marmara_depremi-istanbul_depremi-marmara-istanbul

Bisiklet dinamosu ile çekirdek dinamosu prensipte aynı şey.

DEPREM SEBEBİ

Dünya’nın farklı katmanlarının farklı sıcaklıkta olması, gezegenimizin içindeki erimiş kayaların dibe doğru dalma-batma hareketi gerçekleştirmesine neden oluyor.

Manto tabakasının derinlerine batan magma zamanla tekrar kabuğa doğru yükseliyor. Magmanın kabuğa doğru yükselmesi gezegenimizde yanardağa püskürmeleri ve lav akıntılarına yol açıyor

Volkanik püskürmelerin tek sebebi bu değil. Kıtaların kayması başka bir sebep ama hepsi magmadaki dalgalanmalara bağlı. Biraz da çaydanlıktaki kaynar suyun kabarmasına benzeyen bu olaya “konveksiyon” (taşınım) hareketi diyoruz.

Sonuçta dalma-batma hareketleri ve kıtaların kayması Marmara Denizi’ndeki fay hatları üzerinde kilometrece derinliklerde gerçekleşen şiddetli depremlere yol açıyor.

deprem-marmara_depremi-istanbul_depremi-marmara-istanbul

Manto tabakasında lav yok. Lav magmanın dışarı çıkmış halidir. Manto tabakasındaki kayalar sıcak ama yüksek basınçtan dolayı macun kıvamında. Ancak, yer kabuğunun nispeten düşük basınçlı bir bölgesi olan alt kısmını ısıtıyor. Böylece kayalar eriyip magma oluyor. Magma dışarı çıkınca buna lav diyoruz. Sıcaklığı 700 derece.

MANYETİK ALAN TERSİNE DÖNÜYOR

Dünya’nın kendi etrafında dönmesinden kaynaklanan Coriolis etkisi dalma-batma hareketlerine; yani konveksiyon hareketlerine ek enerji katarak (kıtaların kaymasıyla deprem tetikleyerek) manyetik alanın şiddetinde ve yönünde tümüyle öngörülemez olan değişikliklere yol açıyor. Şansımıza bunu gözümüzde canlandırmak kolay: Dünya’yı portakal gibi ikiye bölseydiniz, konveksiyon hareketinin, elma kesitinin kenarlarına benzeyen kıvrımlı madde akıntıları ve “güç alanı eğrileri” oluşturduğunu görürdünüz. İç ve dış çekirdekten oluşan dinamonun ürettiği elektrik akımları bu tür güç alanı eğrileri, bu tür manyetik alan çizgileri oluşturuyor.

MANYETİK KUTUPLARIN YER DEĞİŞTİRMESİ

Dünyanın çekirdeğindeki erimiş demirin konveksiyon hareketleri çok güçlü elektrik akımları üretiyor ve bunlar da Dünya’nın güçlü manyetik alanını oluşturuyor. Dünya’nın dinamik içyapısı manyetik alanın kutuplarını ve deprem riskini de etkiliyor. Kuzey ve Güney Kutupları 100 bin ila 1 milyon yıl içinde tersine dönüyor. Bu değişime de yukarıda anlattığımız karmaşık etkiler yol açıyor. Dünya’nın manyetik kutupları en son 780 bin yıl önce tersine dönmüştü. Manyetik kutuplar tersine döndükten sonra, bu olayın sonlanması ve manyetik kutbun bugünkü gibi Kuzey Kutbuna geri dönmesi ise 1000 ila 10 bin yıl sürüyor. Ancak, bazı araştırmalar manyetik kutupların 41 bin yıl önce, son buzul çağında böyle bir salınım yaşadığını gösteriyor.

BUNU HALLEY KEŞFETTİ

Klips ve Onlar grubunun 1986 yılında Eurovision’da 9. olmasını sağlayan Halley şarkısına esin kaynağı olan ve son olarak Dünyamızı o yıl ziyaret eden Halley kuyrukluyıldızını keşfeden Edmund Halley, manyetik alanın Batıya doğru kaydığını 1692 yılında gözlemlemişti (300 yıllık problem). Son 40 yılın deprem verilerini inceleyerek Dünya’nın merkezinden geçen sarsıntıları araştıran Leeds Üniversitesi ise Dünya’nın manyetik alanının dış çekirdeğin tersine dönmesine nasıl yol açtığını gösterdi.

deprem-marmara_depremi-istanbul_depremi-marmara-istanbul

Uyuyan yanardağ zengin mineralli toprağı ile bitkiler için hayat kaynağı, doğal gübre.

KUTUPLAR TERSİNE DÖNÜYOR

Leeds Üniversitesi bu mekanizmayı açıklamak için İsviçre Lugano’daki Ulusal Süper Bilgisayar Merkezi’nde bulunan Monte Rosa süper bilgisayarını kullanarak gelişmiş simülasyonlar yaptı. Yeni yöntemler kullanan bilim insanları çekirdeğin hareketlerini 100 kat daha kesin olarak ölçebildiler.

Leeds araştırmacıları ellerindeki verileri diğer araştırma sonuçlarıyla birleştirdiklerinde Dünya’nın manyetik alanının dönüş hızı veya dönüş yönünün de sabit olmadığını buldular. Dış çekirdeğin dönüş yönü ve hızına bağlı olarak manyetik alanın yönü ve hızı da değişiyordu.

Dış çekirdek ve manyetik alan bazen gezegenimizle aynı yönde dönüyor. Dünya kabuğundaki metalik kayalarda görülen manyetik alan izleri, dış çekirdeğin dönüş yönünün son 3000 yılda en az bir kez değişmiş olabileceğini gösteriyor.

KOZAN DEMİRCAN

Deniz Altı Volkanları: Bilinmeyen Bir Dünyanın Gizemli Etkileri

Deniz altı volkanları, Dünya’nın denizlerle örtülü bölgelerinde bulunan ve magma çıkışının %75’nin gerçekleştiği yarıklardır. İnsanlık henüz yüzeydeki volkanlara bile alışkın değilken su altındaki volkanların varlığı, insanın büyük bir gizemle karşı karşıya kaldığını düşünmesine neden olabilir. Her ne kadar su altı volkanlarıyla ilgili çeşitli çalışmalar yapılmış olsa da okyanuslar hakkında çok az bilgiye sahip olmamız, su altı volkanlarını “gizemli” olarak tanımlamamızın temel nedeni.

Suyun yaklaşık 4 kilometre altında bulunan su altı volkanları, oldukça ilgi çeken yapılar olarak karşımıza çıkıyor. Su altında bulunan bu baca ve kırıklar, magma çıkışının %75’ine ev sahipliği yapıyor. Bu tür volkanların bir kısmı, yaşamı destekleyen kimyasal şartların oluşmasına destekte bulunuyor. Fakat her zaman yaşamsal faaliyetler adına avantaj sağladığını söylemek mümkün değil. Çünkü bazı deniz altı volkanları, var olan yaşamların sonlanmasına neden olabilmekte. Peki su altı volkanlarıyla ilgili neler biliyoruz? En büyük su altı volkanları hangileri? Gelin bu gizemli dünyanın kapılarını birlikte aralayalım.

Volkanlar Nasıl Oluşur?

Deniz altı volkanları ile ilgili bilgi vermeden önce volkanların genel olarak nasıl oluştuklarından bahsedelim. Volkanların tamamı, temel olarak litosferde, Dünya’nın en dış kabuğu, bulunan tektonik levhaların çeşitli nedenlerden ötürü kayması ile meydana gelmektedir. Tektonik levhaların hareketini sağlayan pek çok husus bulunuyor. Bunlar;

  • Ay ve Güneş’in konumu,
  • Dünya’nın dönüşü,
  • Kütle çekimi vb.dir.

Su altındaki volkanlar, tektonik volkanların birleştiği veya ayrıldığı noktalarda bulunmaktadır. Oldukça basite indirgersek okyanus-okyanus sınırlarındaki su altında bulunan ya da okyanus-kıta sınırlarındaki iki tektonik levha çarpışıyor. Bu ise magmanın litosferden dışarı çıkmasına neden oluyor.

Deniz Altı Volkanları Hakkında

Pek çok kişinin ilgisini çekmeyi başaran deniz altı volkanları, su altı dünyasının gizemlerinden biri. Yapılan araştırmalar, su altındaki volkanlarla ilgili çok önemli bilgileri açığa çıkarmış durumda. Belki de bazılarını henüz bilmediğiniz deniz altı volkanlarıyla ilgili gerçekleri şu şekilde sıralamak olanaklı:

  • Dünya’daki volkanik aktivitenin %75’inden daha fazlası su altında gerçekleşiyor.
  • Bilinen aktif su altı volkanının sayısı 5000 civarında. Bu volkanlardan bazılarının yüksekliği 10 metre iken bazıları 3500 metreye kadar çıkabiliyor. Yani yüksekliklerinin 10-3500 metre arasında değiştiğini söylemek mümkün.
  • Volkanların patlaması, iklim üzerinde son derece etkili. Patlamalar sonucunda su ısınmaya başlıyor. Bu ise sudaki karbondioksit seviyesinin yükselmesine neden oluyor.
  • Volkan patlaması gerçekleştiğinde püsküren magma hızlı bir şekilde soğuyor. Bu durum çevresinde sert bir kabuğun oluşmasına sebebiyet veriyor.

En Büyük Deniz Altı Volkanları Hangileri?

Her biri ilgi çekici olan ve su altı dünyasının gizemlerini çözmemize katkıda bulunan deniz altı volkanları, dikkat çekici özellikleriyle ön plana çıkmayı başarıyor. Su altında 5000 aktif volkan bulunmakta olup bunlardan bazıları, diğerlerinden çok daha büyüktür. En büyük su altı volkanları;

  • Tamu Massif
  • Adams Seamount
  • Marsili
  • Bowie Semaount
  • Moai şeklinde sıralanabilmektedir.

1. Tamu Massif

Hiç düşündünüz mü, gezegenimizin en büyük volkanı nerede? Hemen bu soruyu cevaplayalım, Dünya’nın en büyük volkanı “Tamu Massif” suyun altında bulunuyor. Oldukça büyük bu deniz altı volkanı, Güneş sisteminin en büyük ikinci yanardağı olabilir. Japonya’nın açıklarında, Pasifik Okyanusu’nun derinliklerinde keşfedilen Tamu Massif, 650 kilometre genişliğe sahip.

145 milyon yıl önce oluştuğu düşünülen volkanın 140 milyon yıldır uykuda olduğunu da söyleyelim. Bir zamanlar yanardağın merkezinden gelen lavların gezegenimizin manto tabakasından geldiğini söylemek mümkün. Tamu Massif o kadar büyük ki Mars’ta bulunan Olympus Mons dağı bile Tamu Massif’in yanında küçücük kalıyor.

2. Adams Seamount

Deniz altı volkanlarını araştırıyorsanız, muhtemelen bir yerlerde Adams Seamount ile karşılaşmışsınızdır. 3500 metre yüksekliğindeki volkan, Tamu Massif’ten daha küçük. Pitcairn Hotspot deniz dağının tepesinde yer alıyor. Pitcairn adasının 100 km güneybatısında bulunan Adams Seamount, okyanus yüzeyinin yaklaşık 39 metre altında bulunuyor. Tabanının çapının ortalama 30 kilometre olduğu düşünülüyor.

İki zirvesi bulunan bu deniz altı volkanı çevresinde volkanik molozlar, yeni lav akıntıları bulunuyor. bu ilginç volkanla ilgili bilinenler bunlarla sınırlı değil. Volkan, dünyanın en derin tropikal resiflerinden biri kabul edilen mercan resifine sahip.

3. Marsili

Listedeki bir diğer büyük volkan, Marsili olarak adlandırılan ve Napoli açıklarında bir volkan. Yüksekliği 3000 metreden biraz daha fazla. Ayrıca yüzeyin yaklaşık 450 metre altında yer alıyor. Yüksekliği ve çağı düşünüldüğünde Dünya’nın en büyük volkanları arasında yer almayı hak ettiği çok daha iyi anlaşılıyor.

Su altındaki en tehlikeli yanardağlarından biri olduğuna inanılıyor. Çünkü bu volkan her an patlayabilir. Şu ana kadar patlamayan ama her an patlayabilir olduğu düşünüldüğünden, özellikle jeologlar tarafından sıkı bir şekilde takip ediliyor. Yanardağın bulunduğu bölgenin kabuğu oldukça kırılgan bir yapıya sahip. Bu nedenle patlama ihtimalinin yüksek olduğu düşünülüyor.

4 Bowie Semaount

Dünya’nın en büyük deniz altı volkanları içerisinde yer alan Bowie Semaount, Kuzeydoğu Pasifik Okyanusu’nda bulunuyor. Kanada kıyılarına ortalama 175 km uzaklıkta bulunan volkan, yaklaşık 3000 metre yüksekliğe sahip. Deniz yüzeyine 24 metre mesafede bulunan Bowie Semaount, düz tepeli bir zirveye sahiptir. Bu nedenle “guyot” olarak sınıflandırıldığını belirtelim.

5. Moai

Paskalya Adası’nın batısında bulunan Moai, 2500 metre yükseklikte bir volkan. Gelişimi bakımından sınıflandırıldığında genç bir volkan olduğu görülmektedir.

Deniz altında bulunan ve çok özel bir yapı sergileyen su altı volkanları, su altı dünyasının ne denli geniş ve büyük olduğunu gözler önüne seriyor. Hâlâ oralarda keşfedilmeyi bekleyen bir şeyler var! Okyanusları ve su altı yaşamını yeni yeni keşfetmeye başlamış olsak da ilerleyen dönemlerde yapılacak çalışmaların bu konuda çok daha etkili veriler sunacağı düşünülmekte.

PARLAK JURNAL

INTERSTELLAR – Beautiful Space Orchestral Music Mix | Epic Inspirational Sci-Fi Music

Uyduların Gözünden Dünya Belgesel

Gezegenin Kara Kutusu: Antarktika | TRT Belgesel

Yaklaşık 10.000 yıl önce sona eren buzul çağı boyunca dünyamızın %32 gibi devasa bir bölümü buzulların kontrolü altındaydı. Ancak son 10.000 yıldan itibaren dünyamızın günümüzdeki ikliminin hâkim olmasıyla şu anda buzullar, karalarımızın %10’unu kaplamış bulunuyor. Yine de bu oran küçük sayılmaz. Tam olarak bu oran, 15 milyon km2 gibi bir alana tekabül etmektedir

Deniz buzulları, Arktik okyanus yüzeyinde ve Antarktika kıtası çevresinde oluşan donmuş deniz suyudur. Buzullar gezegenimizin milyonlarca kilometrekarelik yüzeyini kaplarlar. Bu nedenle de çeşitli mikroorganizmalar, küçük kabuklular, deniz kuşları ve memeliler için çok önemli bir yaşam alanı sağlarlar. Deniz buzullarındaki gözlemlenen azalma, küresel iklimi ve ekosistemleri önemli ölçüde etkiliyor. Deniz buzullarının albedo değeri oldukça yüksektir. Bir başka deyişle yüzeye ulaşan güneş ışınlarının çoğunu geri yansıtır. Bu nedenle erime nedeniyle azalan buz örtüsü iklim sistemine giren daha fazla güneş enerjisine neden olur, bu da daha fazla ısınmaya ve daha çok erimeye neden olur.

Kayaçlar her yerde karşımıza çıkar çünkü Dünya’nın en dış katmanı yani yerkabuğu (litosfer) kayaçlardan oluşmuştur. Kayaçlar o kadar çok hayatımızın içinde ve onlara o kadar çok aşinayız ki nasıl oluştuklarına veya ne içerdiklerine dair soruları çoğu zaman es geçeriz. Kayaçları oluşturan mineraller Dünya’nın oluşumuyla birlikte oluşmaya başlamıştır, çeşitliliği ve sayısı da jeolojik evrimle birlikte değişmiş ve artmıştır. Kayaçlar ve mineraller jeolojik tarihin belgeleridir. Kayaç ve minerallerin insan evriminin her sürecinde bir anlamı ve kullanımı olmuştur. Bazı minerallerin güzelliği insanları hayran bırakır; onları süs veya takı eşyası yapımında kullanırız. Kayaçları ise yol ve bina yapımında veya başka amaçlarla kullanırız.

Kayaçlar katı haldeki çeşitli minerallerin bir araya gelip farklı şekillere dönüşmesiyle oluşan yapılardır. Mineraller ise doğal şekilde oluşmuş, belirli bir kimyasal bileşime sahip inorganik kristalleşmiş katı maddelerdir. Dünya üzerinde yaklaşık 5000 mineral çeşidi bulunur. Minerallerin fiziksel ve kimyasal özellikleri birbirinden farklıdır. Dünya’nın oluşumu sırasında ortaya çıkan ilk mineraller silisyum, oksijen, magnezyum, azot, demir gibi en yaygın elementlerden oluşmuşlardır. Kayaçları oluşturan minerallere ve içerdiği bileşenlere bakılarak yerkabuğunun jeolojik tarihi daha iyi anlaşılır. Kayaçları oluşturan mineraller çok farklı ve çeşitliliktedir. Mineraller çok çeşitli olduğu için minerallerin oluşturduğu kayaçlar da çok çeşitlidir.

Magmatik kayaçlar (Püskürük kayaçlar)

Dünya yüzeyinde çok yaygın olan kayaç türüdür. İngilizcede igneous denilir ve bu kelime Latincede ateş anlamına gelen ignis kelimesinden türetilmiştir. Magmanın yani yer altında erimiş halde bulunan kayaçların yükselip yerkabuğunun içerisine girerek soğuması ve katılaşması sonucu oluşur. Magmatik kayaçları silikat mineraller oluşturur. Bunlardan biri de granittir. Granitler yeryüzünde çok yaygındır ve hatta yeryüzünün temelini oluşturduğu söylenebilir. Granitin insanlar için vazgeçilmez bir kaynak olduğu bilinmektedir; yolların ve binaların yapımında parke ve bordür taşı olarak kullanılmaktadır. Granit kayalar çok eski olabilir. Avustralya’daki bazı granitlerin dört milyar yıldan daha eski olduğu tahmin edilmektedir.

Yer şekillerinin oluşum ve gelişiminde; yer hareketleri, iklim, zaman gibi faktörler yanında kayaçların özellikleri de etkili olur. Kayacın sertliği, aşınıma karşı direnci veya kolay aşınması, tabakalı yapıda olması, çatlaklar içermesi, su etkisi ile çözünebilmesi, suyu tutma kapasitesi diğer bir değişle geçirimliliği gibi özellikler farklı yer şekillerinin oluşumuna neden olmaktadır. Kuvars, bazalt, mermer dış kuvvetlerin aşındırmasına daha dayanıklıdır. Kum taşı ve tüfün aşınımı ise daha kolaydır. Kaya tuzu, kireç taşı, jips gibi kayaçlar su etkisiyle erir ve karstik şekilleri oluşturur. Kil taşının su geçirimliliği düşüktür ve heyelana yol açabilir, kum taşı ise geçirimli bir kayaçtır. Tortul kayaçlar ve şistler tabakalı yapısı ile yer şekillerinin oluşumuna etkide bulunur.

KAYALARIN ÇÖZÜLMESİ
Kayalar ve taşlar, dış olayların etkisi altında zamanla değişikliğe uğrayarak paslanmış, çürümüş gibi bir görünüm alır. Zamanla taşı oluşturan mineraller arasındaki bağ gevşer ve taş parçalara ayrılır, ufalanır. İşte, kayaların ve taşların uğradıkları bu değişikliklere çözülme denir. Kayaların yapısal değişikliğe uğraması iki şekilde gerçekleşir. Fiziksel (Mekanik) Çözülme Kayaların, kimyasal yapıları değişmeden, yalnızca fiziki yapılarında görülen parçalanma, ufalanma ve ayrışma olayıdır. Fiziksel çözülme, daha çok aşırı sıcaklık farkı görülen yerlerde, kayaların gündüzleri aşırı sıcaktan genişlemesi, geceleri de aşırı soğuktan dolayı büzülmesi sonucu gerçekleşir. Fiziksel çözülme, çöl, karasal, step, tundra gibi, aşırı sıcaklık farkı görülen iklimlerin etkili olduğu yerlerde daha kolay meydana gelir.

Kimyasal çözülme: Kayaları oluşturan unsurların eriyerek, kimyasal bileşimlerinin değişmesi sonucundaki parçalanma, ufalanma ve ayrışma olayıdır. Kimyasal çözülme, daha çok, sıcaklık farkının az olduğu sıcak ve nemli iklim bölgelerinde görülür. Ekvatoral, Muson, Okyanus ve Akdeniz iklimlerinin etkili olduğu yerlerde daha kolay meydana gelir.

Toprak: Yer kabuğunu oluşturan çeşitli kaya ve minerallerin fiziksel ve kimyasal yolla ayrışmasıyla meydana gelen, içinde son derece zengin flora, hayvan varlığı barındıran, içinde organik ve inorganik maddeler ile hava ve su bulunduran, Dünya’da karaların yüzeyini ince bir tabaka olarak örten bir yapıdır. Toprak başta bitkiler olmak üzere hayvanlar ve diğer canlılar için çok önemlidir. Dış kuvvetlerin etkisiyle meydana gelen aşınma ve birikme olayları taşların çözülerek parçalanmasına neden olmaktadır. Yer kabuğunu oluşturan taşların, çeşitle etkenler sonucunda fiziksel bütünlüklerini kaybetmesi veya kimyasal yapılarında değişimlerin oluşmasına çözünme (çözülme) denilmektedir. Taşların fiziksel etkiler sonucunda küçük parçalara ayrılmasına denir. Fiziksel çözülme, taşları oluşturan minerallerin kimyasal yapısında herhangi bir değişikliğe neden olmaz. Bunu anlatırken genelde şöyle bir örnek veririm; kesme şekeri bir taş gibi düşünürsek bunu elimizle veya başka bir şeyle ezer veya parçalarsak bu fiziksel ufalanmaya örnek olur. Şekeri çay içine atarsak bu sefer kimyasal çözülmeye örnek teşkil eder. Kimyasal çözülmede su veya asit tarafından eritme söz konusudur.

Sıcaklık Farkı;

Gece ile gündüz, yaz mevsimi ile kış mevsimi arasındaki sıcaklık farklarının fazla olduğu yarı kurak ve kurak bölgelerde görülür. Bu tür çözülmeler Dünya’da daha çok çöllerde yaygındır. Gündüz ısınan kayaçlar genleşirken, gece sıcaklığın düşmesi aynı kayacın büzüşmesine neden olur. Yıllarca devam eden bu süreç sonucunda kayalar çatlayarak daha küçük parçalar halinde kum taneciklerine varan ebatlara kadar küçülür. Ülkemizde ise Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve İç Anadolu bölgelerinde yaygındır.

Taşların boşluklarındaki suların donması

Sıcaklığın çok zaman donma noktasına yakın olduğu ve yağışın yeterli olduğu yüksek dağlık bölgeler ve yüksek enlemlerde görülen çözülme şeklidir. Yağışlardan sonra taşların delik ,çatlak ve ince yarıklarına sular dolar. Sıcaklık donma noktasına kadar düşünce, taşın içine sızmış olan sular donar. Donan suyun hacmi genişlediği için basınç etkisiyle taşlar parçalanır ve çözülür.

Tuz çatlaması yolu ile fiziksel çözülme

Taşların tuzlu suları emmiş olduğu ve buharlaşmanın çok fazla olduğu çöl bölgelerinde görülür. Kurak bölgelerde buharlaşma ile kılcal taş çatlaklarından yeryüzüne yükselen tuzlu sular, yüzeye yaklaştıkça suyunu yitirir. Çatlakların kenarında tuz billurlaşması olur. Gece nemli geçerse, suyunu yitiren tuz billurları yeniden su çeker ve hacmi genişler. Basınç etkisiyle taşlar parçalanır ve çözülür.

Organik (Biyolojik) Çözülme

Taş boşluklarına giren bitkiler zamanla kalınlaşarak taşı çatlatır ve taşın parçalara ayrılmasına neden olur. Bitki köklerinden çıkan bitki öz suyu taşın içerisinde kimyasal çözülmeyi kolaylaştırır. Çok az görülen bir çözülme şeklidir. Aslında bazı kaynaklar bunu 3. bir çözülme şekli olarak ele alsalar da bunu bir yönüyle fiziksel diğer yönüyle kimyasal çözülmeye dahil edebiliriz. Ağaç köklerinin çatlaklara girerek zamanla büyümeleri ve kayaları çatlatmaları Fiziksel Çözülmeye, ağaç köklerindeki öz suyun (asitli su) kayaları eritmesi ise kimyasal Çözülmeye dahil edilebilir. Okutulan 10. sınıf ders kitabında da bu çözülme şekli ayrı olarak ele alınmamıştır.

ŞUBAT 2023

Yer kabuğunun hareketleriyle sonuçlanan bir süreçler dizisidir. Yer kabuğunda yaşanan alçalma ya da yükselme olayına epirojenez denir. Epirojenez ne demek? Sözlük anlamına baktığımızda ise; “ Yer kabuğundaki geniş alanlı yaylanma” hareketi “ tanımına rastlarız. Epirojenezin bir diğer anlamı kıta oluşumudur.

Farklı yoğunluktaki yer kabuğu parçaları manto üzerinde dengeli olarak dururlar, yer kabuğundaki herhangi bir noktada hareketlilik olması için izostatik dengenin bozulması gerekir. İzostatik denge; katı haldeki yer kabuğunun, sıvı haldeki manto üzerinde batmadan durmasıdır.

Kara ve denizlerde düşey doğrultudaki alçalma yükselme hareketlerine epirojenez denir. Başka bir ifade ile, yer kabuğunun geniş alanlı yaylanma hareketleridir. Yerkabuğu kalınlığı ve yoğunluğu oranında mantoya az veya çok batmış durumdadır ve mantonun üzerinde bir dengede durmaktadır. Bu dengeye izostatik denge denir.

İzostatik Dengeyi Bozan Olaylar Nelerdir?

Epirojenez olayının gerçekleşmesinin, izostatik dengesinin bozulmasına bağlı olduğunu, epirojenez nedir? Başlığında anlatmıştık. İzostatik dengeyi bozan olaylar nelerdir? İnceleyelim.

  • İklimsel değişiklikler,
  • Yeni bir dağ oluşum hareketi,
  • Engebeli yerlerde fazla aşınma
  • Karalarda aşınma, denizlerde fazla birikme olması
  • Deniz çukurlarında fazla tortu oluşumu

Regrasyon ve Transgresyon Nedir?

Yer kabuğunda gerçekleşen hareketler hiçbir zaman birbirinizden bağımsız olarak hareket etmez. Mutlaka bir hareketin oluşumuyla, diğer hareket tetiklenir. Epirojenez nedir? Tanımında bahsettiğimiz hareket türü regrasyon ve transgresyon hareketlerine bağlıdır. Bu hareketlerden kısaca bahsedelim. Transgresyon ( Deniz ilerlemesi ):  Buzul oluşumu, volkanik olaylar sonucunda ve dış kuvvetlerin taşıdığı materyallerin belirli noktalarda birikmesiyle, karanın ağırlaşıp çökmesine neden olur, kara çökerken deniz seviyesi yükselir. Transgresyon denilen bu olay sonucu, kıyıdaki alçak yerler denizin altında kalır. Karalar üzerindeki örtü buzullarının erimesi ve dış kuvvetlerin karaları aşındırarak denizlere taşıması sonucu, yer kabuğu hafifler ve yükselir. Bu olaya örnek olarak; İskandinav Yarımadasının oluşumu gösterilebilir.

Epirojenik hareketlere örnek olarak, İskandinav Yarımadası ve Kanada verilebilir. Buzul çağında buralarda 1 – 2 km kalınlığında bir buz tabakası vardı. Sonradan buzullar eriyince, karaların üzerindeki yük azaldı ve mağmaya doğru gömülen bu kara parçaları tekrar yükselmeye başladı. Bu yükselme, günümüzde de yavaş yavaş devam etmektedir.

Epirojenik hareketler, Türkiye’de de olmaktadır. Anadolu milyonlarca yıldır yükselmekte, buna karşılık (bilgi yelpazesi. com) Karadeniz ve Doğu Akdeniz havzaları çökmektedir. Buna bağlı olarak, Çukurova Havzası ile Ergene Ovası hızlı bir çökme içine girmişler ve tortulanma alanı olmuşlardır.

İÇ KUVVETLER

Gücünü ve enerjisini yerin derinliklerindeki mağmadan alan ve yerşekillerinin oluşumunda olumlu etkiler yapan kuvvetlere iç kuvvetler denir.

Yeryüzünde görülen şekil ve oluşumlara baktığımızda farklılıkların olduğunu görürüz. Bu farklılıkların oluşmasında etkili olan iç kuvvetlerin enerjisi mantodaki mağmadan gelmektedir.

DAĞ OLUŞUMU HAREKETLERİ (OROJENEZ)

1. KIVRILMA

Akarsular, rüzgarlar ve buzullar gibi dış kuvvetlerin aşındırdığı maddeler, yer kabuğunun büyük çukurluklarında biriktirilir. Bu çukurluklara jeosenklinal adı verilir. Yan basınçlara bağlı olarak esnek yapıdaki malzemenin kıvrılmasıyla oluşan dağlık kütledir. Jeosenklinallerde biriktirilen tortul maddeler, çeşitli yan basınçlara uğrarlarsa kıvrılarak deniz yüzeyine çıkarlar. Böylece yeryüzünün büyük kıvrım dağları oluşmuş olur. Avrupa’da Alp’ler, Asya’da Himalaya’lar, Türkiye’de Toros ve Kuzey Anadolu Dağları bu tür hareketlerle meydana gelmişlerdir.

KIRILMA


Orojenizin etkili olduğu yerlerde arazi esnek yapıda değilse, sertse yan basınçlara karşı koyamaz ve kırılır. Yer kabuğunun eskiden beri kara haline geçmiş, katılaşmış kısımları, yan basınçlara uğradığı zaman bükülüp katlanamazlar. Bu nedenle, bu gibi yerlerde kıvrılmalar yerine kırıklar meydana gelir. Kırıkların iki yanındaki kısım birbirine göre yer değiştirirse, bu özellikteki kırığa fay denir. Kırılma sonucunda yüksekte kalan kesimlere horst, alçakta kalan kesimlere de graben denir.

Türkiye’de, en yaygın horst ve graben sistemi Ege Bölgesi’nde bulunmaktadır. Not: Dünya’nın en uzun grabeni Afrika’nın güneyinden ülkemize kadar uzanan çöküntü alanıdır. 5000 km’den fazla olan bu kırık hattı ülkemize Hatay’dan giriş yapar ve Maraş çukurluğuna kadar uzanır.

Türkiye’deki Fay Hatları

Kuzey Anadolu Fay Hattı (KAF): Saroz Körfezi’nden başlar, Marmara Denizi, Sapanca Gölü, Adapazarı, Tosya ve Erzincan üzerinden Van Gölü kuzeyine kadar uzanır.

Doğu Anadolu Fay Hattı (DAF): Hatay grabeninden başlar, K. Maraş, Adıyaman, Malatya ve Elazığ ovalarından geçerek Bingöl’e kadar sokulur.

Batı Anadolu Fay Hattı (BAF): Ege Bölgesi’nde, kuzeyden güneye doğru uzanan çok sayıdaki fay hatlarından oluşur.

“Frozen in Time” • Wunderschöne Entspannungsmusik zum Stressabbau, zur Meditation und zum Schlafen

Dünya neden sallanıyor? – DW Türkçe

Depremleri Tahmin Etmek İçin Ne Yapabiliriz?

  1. Sismik aktiviteyi izlemek için çeşitli metotlar geliştirilmiştir. Sismograflar kullanılarak sismik aktivite izlenir. Küçük büyük bütün depremler kayıt altına alınır.
  2. Deprem öncesi hayvanlar garip davranışlar sergilemeye başlar. Ama bu her zaman olmaz. Dünyanın manyetik alanındaki değişimler izlenir.
  3. Ayrıca başka yollar da denenmiştir: Bulutlarda oluşan iyonları takip etmek, kayalardan sızan elektrik yüklü oksijeni takip etmek gibi…

Ancak bunların hepsi henüz emekleme aşamasında olan metotlar. Dikkate değer başarıya ulaşmış bir sistem henüz bulunamadı. Prof. Dr. Lokman Kuzu

İnsanlık, depremleri tahmin etmeye çalışıyor. Nerede ve ne zaman olacak? Tarihte tahmin edilmiş depremler de var. Ancak çoğu zaman depremlerin nerede olacağı bilinirken ne zaman ve ne şiddette/büyüklükte olacağı bilinememiştir. Bu yüzden depremlerin yıkıcı etkilerinden kısmen korunabiliyoruz. Büyük depremler şimdiye kadar tahmin edilemedi. Ancak istatistiki olarak belli zaman aralığında ve belli bir büyüklükte olması hesaplanabiliyor. Şimdiye kadar geliştirilen sistemlerde depremler maksimum bir dakika öncesinde haber veriliyor. Bu uyarı çoğu zaman da yanlış çıkıyor. Japonya’da böyle bir sistem var ve deprem öncesi şehirde belli bir siren sesi ile duyuruluyor. Orada depremleri birkaç defa yaşamış biri olarak söyleyebilirim: Bu bile önlem almak için faydalı.

En fazla insanın öldüğü deprem Ming hanedanlığı zamanında Çin’de yaşanmış. 23 Ocak 1556 tarihinde 8.0 ölçeğindeki deprem 830.000 insanın ölmesi ile sonuçlanmış. Richter ölçeğine göre ise en fazla 9.5 kaydedilmiş. Bu deprem Şili’de 1960’da olmuş. Sonrakiler sırayla Alaska 9.2 (1964), Sumatra 9.1 (2004), Japonya Sendai 9.1 (2011) şeklinde gidiyor. 1999 Marmara depremi sıralamada ilk 20’de yok.

Sendai depremi sonrası Japonya’ya gittim. Deprem çok bir şey yapmamıştı ama ardından gelen tsunami birçok yeri silip süpürdüğü gibi TEPCO (Tokyo Electrical Power Company)’ya ait bir nükleer reaktörü kısa devre yaptırmıştı. Bildiğim kadarıyla burası hâlâ kontrol altına alınamadı. İyonlaştıran radyasyon yayılımı devam ediyor. Zaten tarihte deprem kadar deprem sonrası çıkan olaylar da çok büyük etkilere sebep olmuştur. 1906 San Francisco depreminden sonra çıkan yangın çok büyük hasar vermişti. Sendai depreminde de tsunami çok zarar verdi.

Tarihte tsunami birçok defa yaşandı. 1755 Portekiz depreminden sonra Lizbon şehri sular altında kalmıştı. Şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksek tsunami 52 metre civarındadır. Tsunami suyla doldurduğu yerlerden çekilirken birçok şeyi yutarak geri döner. Tsunami’nin etkisini azaltmak için erken uyarı sistemi geliştirilmiştir. Bu sistem tsunami yaşanabilecek bölgelere kuruluyor ve bilginin bir kısmı deniz su seviyesini ölçen uydulardan alınıyor.

Önümüzdeki 50 yıl içinde “Büyük Afet” olarak beklenen çok yıkıcı bir deprem Los Angeles ve San Francisco‘da olacak. Ayrıca Marmara depremi bekleniyor.

Depremler, çoğunlukla dünyanın çekirdeğindeki dinamik süreçlerin bir sonucudur. Dağlar ve tepeler de benzer süreçler sonucu oluşur. Plakalar birbirine girmeye başladığında yükselti oluşur. Bunlar yılda birkaç santimetre civarındadır. Milyon yıla vurulduğunda ortaya dağ sıraları ortaya çıkar. Bir insan ömrü için bu değişim çok çok küçüktür.

Tektonik plakaların birbirine girmesi ve kırılması sonucu ortaya çıkan enerji yeryüzünde depremler oluşturur. Bazen volkanik bir dağın patlaması sonucu deprem oluşur. Ama insanların oluşturduğu depremler de vardır. Maden ocağı veya tünel göçükleri, yer altında patlatılan atom bombası denemeleri böyledir.

Yer altında kayaçlar kırıldığı zaman ortaya çıkan enerji sismik dalga şeklinde yayılmaya başlar. Bu dalgalar saniyede 6-14 km hızla ilerler. Boylamasına giden bu dalgalara P dalgaları denir. Bunun yarı hızında S dalgaları vardır; dikey hareket eder ve sadece katı maddelerin içinden geçer. Bir de bu dalgaların haricinde Love ve Rayleigh dalgaları vardır. Depremlerde hissedilen dalgaların çoğu Rayleigh dalgalarıdır. Rayleigh dalgaları dikey eliptik hareket eder. Dünya üzerinde ateş çemberi (ring of fire) diye bilinen bir sınır vardır. Büyük okyanusun (Pacific Ocean) çevresindedir. Depremlerin %90’ı ve büyük depremlerin %81’i bu sınırlarda olur. Japonya, Alaska, Kalifornia, Meksika ve Şili bu sınırdadır.

Dünya üzerinde sürekli deprem olur. Yılda 800.000’den fazla sarsıntı meydana gelir. Bazıları karada, bazıları deniz diplerinde yaşanır. Bunların büyük kısmını (%95’den fazlasını) insanlar hissetmez.

Tektonik plakalar, okyanus litosferinden ve daha kalın kıtasal litosferden oluşur ve her biri kendine özgü bir kabukla kaplıdır. Yakınsak sınırlar boyunca, dalma veya bir diğerinin altında hareket eden bir plaka, alt olanı manto içine taşır; Kaybedilen malzeme, deniz tabanının yayılmasıyla farklı kenarlar boyunca yeni (okyanus) kabuğun oluşumu ile kabaca dengelenir. Bu şekilde, litosferin toplam yüzeyi aynı kalır. Levha tektoniğinin bu tahmini, konveyör bant prensibi olarak da adlandırılır. Prof. Dr. Bilsen Beşergil

Tektonik plakalar hareket edebilir çünkü Yer litosferinin altta yatan astenosferden daha fazla mekanik kuvveti vardır. Mantodaki yanal yoğunluk değişimleri konveksiyonla sonuçlanır (Yer’in katı mantosunun yavaş yavaş ilerleyen hareketi). Levha hareketinin, deniz tabanının hareketinin, topografideki varyasyonlar ve kabuktaki yoğunluk değişiklikleri nedeniyle yayılma sırtlarından uzağa hareketinin bir kombinasyonundan kaynaklandığı düşünülmektedir.

Dalma bölgelerinde, nispeten soğuk, yoğun okyanus kabuğu, bir manto hücresinin konveksiyon kolu üzerindeki mantoya çekilir  veya aşağı doğru batar. Başka bir açıklama, Güneş ve Ay’ın gelgit kuvvetlerinin ürettiği farklı kuvvetlerde yatmaktadır. Bu faktörlerin her birinin ve bunların birbirleriyle olan ilişkilerinin göreceli önemi belirsizdir ve hala tartışma konusudur.

Levha tektoniği, yedi büyük levhanın büyük ölçekli hareketini ve Yer litosferin daha fazla sayıda küçük levhasının hareketlerini tanımlayan bilimsel bir teoridir, çünkü Yer’de 3,3 ila 3,5 milyar yıl önce tektonik süreçler başladı. Model, 20. yüzyılın ilk on yıllarında geliştirilen bir fikir olan kıtasal sürüklenme kavramına dayanıyor. Jeorbilimsel topluluk, deniz tabanı yayılmasının 1950’lerin sonlarında ve 1960’ların başlarında onaylanmasının ardından plaka tektoniği teorisini kabul etti.

Bir gezegenin (kabuk ve üst manto) en katı dış kabuğu olan litosfer, tektonik plakalara bölünür. Yer litosferi, yedi veya sekiz ana plakadan (nasıl tanımlandıklarına bağlı olarak) ve birçok küçük plakadan oluşur. Plakaların buluştuğu yerde, göreli hareketleri sınır türünü belirler; yakınsak, ıraksak veya dönüşüm. Bu plaka sınırları (veya faylar) boyunca depremler, volkanik aktivite, dağ yapılanması ve okyanus hendeği oluşumu meydana gelir. Plakaların nispi hareketi tipik olarak yılda sıfır ila 100 mm arasında değişir.

evimiz olan Dünya’yı biraz daha yakından tanımaya ve anlamaya başladık.

İnsanlık olarak epey uzun zamandır adına Dünya dediğimiz bu mavi gezegende yaşıyoruz. Tarih boyunca yapılan bilimsel çalışmalar sonucunda az çok Dünyamızı tanıdık ancak hala keşfedilmemiş sayısız noktası olduğu da bilinen bir gerçek. Gelin konunun uzmanı olmayanların bile kolayca anlayabileceği şekilde Dünya hakkındaki bazı ilginç bilgilere yakından bakalım. Son yapılan araştırmalar içinde yaşadığımız mavi gezegen Dünya’nın yaklaşık 4,54 milyar yıl yaşında olduğunu ortaya koyuyor. Modern insana ait en eski kalıntılar ise yaklaşık 300 bin yıl yaşında. Yani Dünya’ya göre epey genç sayılırız ama yine de uzun zamandır buralardayız. İnsanlık gelişip de bilimsel çalışmalar yaptığından beri evimiz olan Dünya’yı biraz daha yakından tanımaya ve anlamaya başladık.

İçinde yaşadığımız Dünya hakkında pek çok temel bilgiye sahibiz. Ancak yine de hala ayak basılmamış yerleri, keşfedilmemiş noktaları ve açıklanamayan sırları olduğu aşikar. Dünya hakkında bilinen bazı bilgiler epey karmaşık teknik detaylardan oluşuyor ve kabul edelim herkesin de ilgisini çekmiyor. Gelin karmaşık detayları bir kenara bırakalım ve konu hakkında hiçbir bilgisi olmayanların bile anlayabileceği şekilde Dünya hakkındaki bazı ilginç bilgilere yakından bakalım.

Dünya varsa tektonik plakalar sayesinde var:

Güneş Sistemi’nde levha tektoniğine sahip olduğu bilinen tek gezegen Dünya’dır. Gezegenin dış kabuğu, tektonik plakalar adını verdiğimiz bölgelere ayrılmıştır. Bu plakalar iç kısımda bulunan magmanın üzerinde yüzmektedirler. Birbirlerine karşı hareket eden tektonik plakalar çarpıştığı zaman biri, diğerinin altında girerek taze kabuk oluşmasını sağlar.  Tektonik plaka hareketleri depremlere, volkanik patlamalara, dağların ve tepelerin oluşumuna, okyanus altlarında hendek oluşumuna ve tektonik yüzey yenilenmesine neden olur. Bu hareketler aynı zamanda mikroskobik bitkilerin öldüğü zaman okyanus dibine çökmesini sağlayarak karbon döngüsünü besler.

Karbon döngüsü Dünyamız ve içinde yaşayan biz insanlar ile diğer canlılar için son derece önemlidir. Karbon kalıntılarının Dünya içinde dönüşüm yaşaması sayesinde Venüs gezegeninde görülen sera etkisi oluşmaz. Yani Dünya’daki tektonik hareketler sonucu karbon dönüşümü yaşanmasaydı güzelim gezegen alev alev yanan bir küre olarak uzay boşluğunda bomboş dururdu.

Dünya’yı oluşturan birkaç temel element vardır:

Dünya gezegenini elimize alabileceğimiz bir elma gibi düşünüp, bıçakla doğrayıp incelediğimiz zaman karşımıza dört temel element çıkıyor. Bunlar demir, oksijen, silikon ve magnezyum. Elbette daha pek çok bileşik var ancak bu elementler en yoğun olanlar.

Dünyamızın %32.1’i demir, %30.1’i oksijen, %15.1’i silikon, %13.9’u ise magnezyumdan oluşuyor. Dünyanın merkezine yani çekirdeğe indiğimiz zaman karşılaştığımız demir oranı %88’e, oksijen oranı ise %47’ye kadar çıkabiliyor. 

Dünya atmosferi yaklaşık 10 bin kilometre uzunluğundadır:

Evrenin sonsuzluk kavramı insan aklının alabileceğinden çok daha karmaşık bir mesele olabileceği için bazı mesafe kavramları bize epey şaşırtıcı gelebilir. Ancak koskoca evreni düşündüğümüz zaman gezegenimizin atmosferinin 10 bin kilometre olması küçücük bir detaydır.

Dünya atmosferi ilk 50 kilometrede en kalın katmana sahip olsa da genel uzunluk yaklaşık 10 bin kilometredir. Troposfer, Stratosfer, Mezosfer, Termosfer ve Ekzosfer olarak adlandırılan beş ana katmandan oluşan Dünya atmosferindeki hava basıncı ve yoğunluk yüzeyden uzaklaştıkça azalmaktadır. 

Elbette 10 bin kilometre boyunca aynı yoğunluktan söz etmek mümkün değil. Atmosferin en yoğun olduğu katman, yüzeyden sonraki 11 kilometredir. Bu yoğunluk giderek azalır ve son katman olan Ekzosfer’de uzay boşluğuyla birleşerek yok olur gider. Ekzosfer, atmosferin genelinden farklı olarak gaz gibi davranmaz. Bu katman serbest hareket eden parçacıklardan oluşur ve bu parçacıklar sık sık uzay boşluğuna kaçar.

Dünyamız koca bir mıknatıs gibi:

Dünyanın iç noktasında eriyik halde bulunan bir dış çekirdek vardır. Bu dış çekirdek sürekli konveksiyonel hareketler sergiler. Bu hareketler sonucu manyetosfer olarak adlandırılan bir manyetik alan oluşur. Etkisi yüzeyden binlerce kilometre uzağa ulaşan manyetik alan nedeniyle dünyamızı koca bir mıknatıs gibi düşünmek mümkün.

Elbette bu manyetik alana sahip Dünyamızı alıp bir buzdolabına yapıştıramıyoruz. Peki ne işe yarıyor derseniz, Güneş’e bakmanızı tavsiye ederiz. Isı ve ışık vererek hayatın temelini oluşturan Güneş aslında oldukça yoğun bir radyasyon içerir. Manyetosfer sayesinde Güneş ışınları ile Dünyamıza girmeye çalışan bu radyasyon itilir ve gezegeni teğet geçerek uzay boşluğuna yollanır. 

Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönüşü tam olarak 24 saat sürmez:

Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönüşü 24 saat sürer ve bu süre biz insanlar tarafından gün olarak adlandırılır. Gerçekten öyle mi? Aslında Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönüşü tam olarak 23 saat 56 dakika 4 saniye sürer ve bu süre gökbilimciler tarafından Yıldız Günü olarak adlandırılır.

İyi de her gün oluşan bu 4 dakikalık kayıp nedeniyle zaman içinde tüm gündüz – gece döngüsünün tepetaklak olması gerekmez mi? Hayır çünkü Güneş Günü olarak adlandırılan farklı bir döngü daha var. Dünya aynı zamanda Güneş’in etrafında döner ve Güneş de yaklaşık 1 derece hareket eder. Bu küçük hareket sayesinde günlük oluşan kayıp gibi görülen zaman süresi tolere edilir ve bildiğimiz gün sistemi tıkır tıkır işlemeye devam eder.

Bir yıl 365 gün değildir:

Yıl dediğimiz kavram, Dünya’nın Güneş etrafında tam bir tur dönmesi sonucu oluşan süredir. Bu süre bilinenin aksine 365 gün değil, 365.2564 gündür. Bu küçük gibi görünen ondalık gün farkını artık yıl uygulaması ile kapatıyoruz. Her dört yılda bir Şubat ayının bir gün daha uzun sürmesinin nedeni budur. Yani Dünya aslında düşündüğümüzden çok daha karmaşık hareketlere sahip ancak biz bu hareketleri belirli kalıplara sokmak için elimizden geleni yapıyoruz. 

Dünya’nın Ay dışında ortak yörüngeye sahip olduğu iki uydusu daha vardır:

Ay, Dünyamızın uydusudur. Bu en bilinen temel bilgiler arasındadır. Ancak Dünya’nın ortak yörüngeye sahip olduğu iki uydu daha vardır. Yakın Dünya Nesneleri olarak adlandırılan büyük bir asteroid grubunun bir parçası olan 3753 Cruithne ve 2002 AA29, Dünya ile ortak bir yörüngeye kilitlenmişlerdir.

3753 Cruithne isimli asteroidin çapı yaklaşık 5 kilometredir ve Dünya’nın ikinci ayı olarak adlandırılır. Aslında tam olarak Dünya yörüngesinde değildir. Yalnızca Dünya ile senkronize bir yörüngeye sahiptir. Bu açıdan gezegenimizi takip ediyor gibi görünür ancak kendisi Güneş’in etrafında oluşturduğu farklı bir yol izlemektedir. Yine de kendisine Dünya’nın ikinci ayı unvanını alacak kadar senkronize bir yörünge izlediğini söylemek mümkün. Yüzbinlerce yıldır üstünde yaşadığımız mavi gezegen Dünya hakkında az bilinen bazı bilgilerden bahsederek bu detayları herkesin anlayacağı biçimde açıkladık. Elbette tüm bu bilgiler pek çok teknik detaya sahiptir. Konu hakkındaki düşüncelerinizi yorumlarda paylaşabilirsiniz. 

webTEKNO / Umut Yakar

Comments are closed.