logo

Gücün ve mutluluğun temeli sağlıktır.

Ailelere Kısa İpuçları, Öneriler: Birlikte zaman geçirin, eğlence ve sohbet için zaman ayırın. Siz veya ergen çocuğunuz sinirliyken tartışmayın, sakinleşmeyi bekleyin ve daha sonra yaptığı davranışla ilgili konuşun. Okul ve okul dışında çeşitli faaliyetlere katılmalarını teşvik edin. İyi olduklarını hissettikleri durumlarda başarılı olmak için sarf ettikleri çabayı takdir edin. Kariyer hedefleri ve seçimleri konusunda ergenlere yardımcı olun. Eğer fikirlerini sık sık değiştirirlerse hayal kırıklığına uğramayın. Yetişkinleri çalışırken izlemelerine imkan verin. Yapmak istemedikleri işi anlamanın, ne yapmak istediklerini anlamak kadar önemli olduğunu unutmayın.

Ergenlerin eve geliş saatine ve diğer aile kurallarına, karar ve düşünceleri ile katkıda bulunmalarına izin verin. Bu onların kendi davranışları için sorumluluk geliştirmelerine fırsat yaratacaktır. Ergenlerin itirazlarına rağmen bu dönemde çocuğunuzun arkadaşlarının kimler olduğunun ve neler yaptığının farkında olun. Arkadaşlarının anne ve babası ile tanışın. Evinizde arkadaşları ile hoşça vakit geçirebileceği programlar düzenleyin. Düzenli ve kuralları olan bir çevre sağlamaya devam edin Ergenlerin daha fazla özgür olmalarına izin verilmeli ancak bu onların kendilerini tehlikeye atacakları boyutta olmamalıdır. Şikayet etmelerine rağmen ergenler yetişkinlerin onlar için sağladıkları emniyet ve güven duygusuna ihtiyaç duyarlar ve bu konuda anne babalarına güvenirler.

Ergeni başkalarının yanında uyarmayın ve öğüt vermeyin. Bu tür paylaşımları çocuğunuzla yalnızken ve sorunsuz zamanlarda yapmaya özen gösterin. Ergenlerin bağımsız hareket etme doğrultusunda verdiği tepkileri saygısızlık ve başkaldırı olarak yorumlamayın. Bunları yaşadığı değişimin bir parçası olarak değerlendirin. Ergenlerin kıyafet, yemek, eğlence gibi seçimlerine saygı duyun. Kendi bakış açınıza uymuyor diye yargılamayın, eleştirmeyin. Bu; ergenin beni anlamıyorlar düşüncesiyle sizden uzaklaşmasına neden olacaktır. Bunun yerine onu rencide etmeden nedenlerini açıklayın.

Ergenin söyledikleri, her zaman söylemek istediklerini anlatmayabilir. Olaylara farklı duygusal tepkiler verebilir. Böyle durumlarda verdiği mesajın altında yatan duyguyu anlamaya çalışın. Ergenle iletişimin sadece yetişkinden ergene doğru; yani tek taraflı olması durumunda ergenin kendi kişiliğini ortaya koyabilmesi için tek yolun otoriteye başkaldırmak olacağını unutmayın. Bu dönemde, ergene en çok yardımcı olacak kişilerin anne-babalar olduğunu göz ardı etmeyin. Tüm olumlu yaklaşım ve tutumlara rağmen, ergenle anne-baba arasında çözümsüzlük boyutunda ciddi gerginlikler yaşanıyorsa, uzman yardımına başvurmayı ihmal etmeyin.

Yanlış arkadaş gruplarını seçme, okul başarısında giderek düşme, okuldan kaçma, içe kapanma, öfke nöbetleri, ebeveynle, okulla ve toplumla ciddi çatışmalar, madde kullanımı, internet bağımlılığı, aşırı güvensizlik, sosyal ortamlara girememe, mutsuzluk, dikkat eksikliği, hiçbir şeyden zevk almama, sınav kaygısı, takıntılı düşünceler gibi şikayetler varsa ve çocuğumuzla iletişim kurmakta zorlanıyorsak zaman kaybetmeden Çocuk Ergen Psikiyatristinden yardım alınması gereklidir. Sorunları görmezden gelmek sorunların daha da büyümesine neden olur. Çocuklarımızın ergenlik dönemini sağlıklı geçirmesi mutlu yetişkinler olması dileğiyle. Dr Deniz Tirit Karaca

Anlaşılmak ve önemsenmek ergen için çok önemlidir. Bunları bulamadığında iletişimi ve ilişkiyi daha fazla sürdürmenin anlamı olmadığını düşünür ve içine kapanır. Eğer çocuğunuzla ilişkilerinizi yetersiz buluyorsanız şimdiye kadar sürdürdüğünüz ilişki biçimini gözden geçirin.

Ergenlik dönemi, bütün erişkin bireylerin yaşadığı tıpkı tırtılın koza içinde kelebeğe dönüşmesi gibi büyüme ve başkalaşma dönemidir. Bu dönemde gençlerin gereksinim duydukları şey, anlayış ve sabır. Kendini bulma yolundaki bir gence, anne babaların verebileceği en büyük şeyse sevgi ve destektir. Bu dönemdeki gençlerin, kendi kanatlarıyla uçmak isteyen, dünyayı zorluklarla dolu olsa da tanımak isteyen kişiler olduklarını unutmayalım. Her doğum süreci sancılı geçer. Ergenlik dönemi de çocukların, yetişkinlerin dünyasına doğdukları bir süreç. Bu süreci aşmanın anahtarıysa anlayış ve sağlıklı bir iletişimdir.

Ergenlik döneminde gençler tüm bunlarla mücadele ederken bir yandan da orta öğretim sınavlarına, üniversite sınavlarına hazırlanıyor. Aileler çocuğu ile ilgili başarı beklentilerini ‘’daha iyi, daha başarılı, daha mutlu olması için” diye tanımlıyor. Ancak çoğu zaman ‘’anne babanın kendi beklentileri, yapmak isteyip yapamadıkları, kendi hedefleri ile bağlantılı” olarak çocuğa sınav konusunda baskı kuruyor, çatışıyor. Çocuğumuzla ilgili beklentilerimiz çocuğumuzun özellikleri, kapasitesi, kişiliği, amaçları, yetenekleri ile uyumlu olmazsa, hem kendimiz mutsuz oluruz, hem de çocuğumuzun mutsuz olmasına, kendini değersiz güvensiz hissetmesine neden oluruz. Beklentimiz başarıya değil, amaçlı planlı programlı, dürüst çalışmaya yönelik olmalıdır.

“Aman baban duymasın” diye idare etmek, sırdaş olmak, yanlışlarını saklamak, aradaki mesafeyi, gerektiğinde denetleme, sınır koyabilme işlevimizi ortadan kaldırır. “Çocuğu seven, fark eden, önemseyen, ancak sınır koyabilen” anne baba olmak çok önemlidir. Çocuğu sevmek önemsemek, onu pohpohlamak, onun sahip olmadığı nitelikleri övmek değildir. Tam tersine onun yapabileceklerini desteklemek, yapamadıklarını aydınlatmak geliştirmesi için yol göstermek demektir. Anne baba olarak; çocukların yaptıkları yanlışları örtbas etmeden sonuçları ile onları ile karşılaştırmalıyız. Bu yanlışların neler olduğunu anlamalarına destek olacak biçimde davranmalıyız. Yanlışları yineleyeceği zaman neler yitireceğin açık biçimde anlatmamız gereklidir. Çocuklarımıza sorumluluk vermeliyiz. Bencillikten kurtularak başkalarını da düşünmelerini ve onlar için bir şeyler yapmalarını istemeliyiz. Her isteklerinin olamayacağını, kimsenin onların her istediğini yapmak zorunda olmadığını anlatmak ve bunları algılayacak biçimde yetiştirmek önemlidir.

Çocuklarımızı hayatımızın değil, refahımızın ortağı yapıyoruz. Gençler onlar hiç bir şey yapmasa da ailelerinin onlar için her şeyi yapacaklarını öğreniyor, kendisini hiçbir şey için zorlamıyor, sorumluluk almıyor, en önemlisi kendine güvenmiyor, sonuçta mutsuz oluyor. Çocuğunuzun sorumluluklarını siz üstlenmeyin. Unutmayın; çocuğunuz sorumluluklarını üzerine almazsa, asla yetişkin bir birey olamaz. Çocuğunuz, yetişkin bir birey olmanın yalnızca özgürlük ve bağımsızlık değil, aynı zamanda sorumluluk da demek olduğunu öğrenmeli. Çocuğunuzun sorumluluklarını üstlenmesine izin vermeniz, onun büyüdüğünü kabul ettiğinize dair bir mesajdır.

Ergenlerin bağımsız olmaları, sosyal değerlerden yoksun olmaları anlamına gelmez. Bağımsız olmanın “kendi kararlarını doğru vermeyi öğrenmek, doğru iletişim kurmak, başkalarının haklarına saygılı olarak kendi haklarını bilmek” olduğunu öğretmek gereklidir. Sorumluluk duygusuna sahip olmadan, başkaları ile birlikte yaşadığını kavramadan, doğru hedefler seçmeden bağımsız yaşanamaz. Bunun için aileler de doğru bir model olmak zorundadır.

Günümüzde anne babalar, anne babalıkla ilgili daha çok okuyor, seminerlere katılıyor, kendi çektiği sıkıntıları çocuklarının çekmemesi için çaba harcıyor. Çocuklarımız eskiye göre artık daha çok ‘ilgi odağı’ olmuş durumda. Çocuklar, bütün emellerin yüklenildiği, bütün beklentilerin üzerine yöneltildiği, aşırı korunan, her dediği neredeyse yapılan ‘ailelerin biricik gözbebekleri’ olursa, kendi sorumluluklarını yeterince alamazlar. Çocuklar aşırı övülüyorlar, pohpohlanıyorlar, bütün bunlar da onların kendilerini oldukları gibi görmesini engelliyor. Oysa bir çocuk için yetişirken kazanılması gereken en önemli özellikler birisi “kendini olduğu gibi görebilmektir”. Kendi güçlü ve güçsüz yanlarını görebilmek, doğru ve yanlışlarını fark edebilmek, kendisini tanıyabilmek, anlayabilmek hangi durumda ne yapacağını ve ne yapmayacağını kestirmek için önemlidir. Aşırı ve haksız övgü ile yetiştirilen daha önce hiçbir güçlükle mücadele etmeyen çocuk, yapamadıkları karşısında şaşkına döner, Kendine kazandırılan yanlış özgüven uçar gider. Çocuk kendini güçsüz, yalnız, ne yapacağını bilemez durumda bulur.

Sevilen bir anne baba olmak adına, anne baba çocuğun her istediğini yaparsa, çocuklar anne babayı gereksinmelerini karşılaması gereken, her istediğini yaparak onları memnun etmesi gereken kişiler olarak görür. Bu şekilde yetiştirilen çocuklar kendi kendini kontrol yetisini kazanamaz, mutlu olamaz.

Güvenilir anne baba olmak önemlidir. Çocuk anne babasına her zaman güvenmeli, desteğini hissetmelidir. Her yaptığının, yanlışlarının da onlar tarafından onaylanmayacağını, hatalarının sorumluluğunu kendisinin alması gerektiğini bilmelidir. Çocuğunuzun sorumluluklarını siz üstlenmeyin, yanlışlarının güvencesi olmayın.

Eğer çok korkulan, tehdit eden bir anne baba olursak, gencin yalan söylenmesine neden olabiliriz. Doğru olan ise; korkuyla değil, anne babaya duyulan saygıyla, onlara verilen değerlerle anne babanın söylediklerinin dikkate alınmasıdır. Gençle yakın olmak onu anlamak adına, sırdaş-arkadaş anne baba olmak da doğru değildir. Ona arkadaşı gibi değil, bizzat annesi gibi davranın. Her ne kadar arkadaş gibi davranmak kısa vadede kolay bir problem çözme yöntemi gibi görünse de, çocuğunuzun asıl gereksinim duyduğu şey arkadaş değil, bir annedir. O bunun farkına varmıyor olabilir, ancak kendisinden birkaç adım ötede duran bir rol modelinin paha biçilmez olduğunu zamanla anlayacaktır. Çocuğunuzla aranızdaki mesafenin yok olmasına asla izin vermeyin. Çocuklarıyla arkadaş gibi olduklarını, her şeyi konuşabildiklerini iddia eden ebeveynler, genellikle yapay bir anlaşma ortamı oluşturmak dışında bir şey yapmıyorlardır. Kızınızla kuracağınız sağlıklı ve güvenilir bir iletişim, uzun vadede onun sağlıklı bir kişilik geliştirmesinde önemli bir rol oynayacaktır.

Öfkeli anımızda yapacağımız konuşma genellikle sonradan çok pişman olacağımız konuşmadır. Öfke kontrolümüzü sağladıktan sonra, uygun yer ve zamanda “duygularımı seninle paylaşmak istiyorum, çünkü ilişkimize değer veriyorum”, ‘’Olayları yanlış algılamış veya yanlış yorumlamış olabilirim”, sana konuları ne açıdan ele aldığımı ve ‘’neler hissettiğimi anlatmak istiyorum”, daha sonra senden ‘’kendi bakış açını anlatmanı istiyorum” diye söze başlarsak çocuğumuzun bizi dinlemesini sağlayabiliriz. Endişelerinizden bahsederken ne gördüğünüzü, ne duyduğunuzu ve bunu nasıl yorumladığınızı, duygularınızı ve neye üzüldüğünüzü anlatın. Sizi üzen olaya odaklanın ve sakın daha önce yaşadığınız benzer olaylardan bahsetmeyin, geçmiş olayların tekrar gündeme getirilmesi bu olayın da çözümsüz olmasına neden olur.

Ergenler hata yapabilir, iyi bir anne baba olmanın yolu ergenler hata yaptığında doğru davranabilmektir. Çocuklarınız size öfkeyle bağırıp çağırıyorsa kendinize sormanız gereken soru ‘bu davranışı kimden öğrendi?’ olmalıdır. Çocukların öfkelerini kontrol altına almak için önce kendi öfkemizi kontrol altına almayı öğrenmeliyiz. Çocuğunuz öfkesini dışa vuruyorsa soğukkanlılığınızı kaybetmeyin. ‘benimle böyle konuşamazsın, kes sesini, odana git’ şeklindeki konuşmalar bu öfkeyi daha artırır. Onu sakinleşince dinleyebileceğinizi söyleyin. Sakinleştikten sonra onu dinleyip ‘sen benim ….yapmama kızmışsın’ şeklinde bir konuşmayla onu anladığınızı gösterdikten sonra kendi bakış açınızı ve duygularınızı paylaşın.

Kişiliğine yönelik ağır sözler söylemeyin, çünkü kendini savunmaya geçer, size öfkesinden yaptığı hatayı yeterince göremez, ‘ zaten beni hiç anlamıyorlar, baskı yapıyorlar ben de onların dediklerinin tam tersini yapacağım’ diye düşünür. Ben her şeyi bilirim tavrında olmayın. ‘bence……. yapmalısın’ yerine ‘mesela ….olabilir mi?’ diyebilmek önemlidir. Ondan farklı düşünüyorsak, ‘kararını verip sonuçlarını yaşayacak olan sensin ancak bu konuda yaşadığım kaygı ve sıkıntımı seninle paylaşmak istiyorum, bu yüzden…. yapmanın daha iyi olabileceğini düşünüyorum.’ Şeklindeki ifadeler bizi dinlemesini sağlayacaktır.

Anne babaların diğer bir yakınması da ‘bizimle konuşmuyor, ne düşündüğünü hissettiğini bilmiyoruz’ dur Anne baba çok müdahaleciyse veya ergen çoğu kez daha önce konuşmayı denediğinde sürekli eleştirilmiş, dinlenmemişse, ergen iletişim kurmak istemez. Böyle bir durumda, örneğin çocuk okulda kötü bir gün geçirmiş eve gelmiş ve eve sıkıntılı gelmişse. ‘gelecek hafta bugün ne olduğunu hatırlamayacaksın bile’ gibi telkinde bulunmak, ‘surat asıp oturacağına yürüyüşe çık’ gibi öğüt vermek’ onu rahatlatmaz. ‘Kötü bir gün geçirmişe benziyorsun “eğer konuşmak istersen ben her zaman buradayım ve seni dinlemek istiyorum” demeniz yeterlidir.

Günümüzde anne babalar, anne babalıkla ilgili daha çok okuyor, seminerlere katılıyor, kendi çektiği sıkıntıları çocuklarının çekmemesi için çaba harcıyor. Çocuklarımız eskiye göre artık daha çok ‘ilgi odağı’ olmuş durumda. Çocuklar, bütün emellerin yüklenildiği, bütün beklentilerin üzerine yöneltildiği, aşırı korunan, her dediği neredeyse yapılan ‘ailelerin biricik gözbebekleri’ olursa, kendi sorumluluklarını yeterince alamazlar. Çocuklar aşırı övülüyorlar, pohpohlanıyorlar, bütün bunlar da onların kendilerini oldukları gibi görmesini engelliyor. Oysa bir çocuk için yetişirken kazanılması gereken en önemli özellikler birisi “kendini olduğu gibi görebilmektir”. Kendi güçlü ve güçsüz yanlarını görebilmek, doğru ve yanlışlarını fark edebilmek, kendisini tanıyabilmek, anlayabilmek hangi durumda ne yapacağını ve ne yapmayacağını kestirmek için önemlidir. Aşırı ve haksız övgü ile yetiştirilen daha önce hiçbir güçlükle mücadele etmeyen çocuk, yapamadıkları karşısında şaşkına döner, Kendine kazandırılan yanlış özgüven uçar gider. Çocuk kendini güçsüz, yalnız, ne yapacağını bilemez durumda bulur.

Yansıtıcı sorular sorun. “Anladığım kadarıyla söylediğin şey şu” veya “Şunu mu söylemeye çalışıyorsun” gibi sorularla, çocuğunuzun söylediğini, anladığınız biçimde tekrar edip, doğru anlayıp anlamadığınızı kontrol edin. Bu yanlış anlaşılmayı engelleyecektir. Çocuğunuzun sizi dinlemesini istiyorsanız onu anladığınızı ifade ettikten sonra en son kendi duygu ve düşüncelerinizi paylaşın. Kendi duygu ve düşüncelerimizi nasıl ifade ettiğimiz, konuşma sırasında takındığımız tavır da çok önemlidir. Konuşmaya çocuğun konu hakkındaki fikirlerini kötüleyerek suçlayarak başlarsak iletişim baştan kesilir.

Ben diliyle konuşabilmek. Ebeveynler çocuklarının beğenmedikleri, onaylamadıkları, kendilerini ya da başkalarını rahatsız eden davranışları karşısında onlara uyarılarda bulunur. ‘’Sözümüzü dinleseydin bunlar başına gelmezdi”, ‘’çocuk gibi davranıyorsun”, ‘’hiç sorumluluk almıyorsun”, ‘’eve geç geliyorsun, beni kızdırıyorsun,” gibi. Tüm bu uyarıların ortak noktası – sen dilini – kullanarak yapılmış olmalarıdır. Bu şekilde iletişimde genç kendi hatalı olsa bile suçlandığını düşünür, öfkelenir, saldırı olarak görür, direk savunmaya geçer ve bizi dinlemez. ‘’Ben dili” kullanılarak yapılan konuşmalarda ise anne babanın gencin davranışı karşısında ne hissettiğini iletir. (…..yaptığında, ben ….. Hissediyorum, çünkü …..). (davranışın tanımı, ebeveynde yaratığı duygu, davranışın ebeveyn üzerinde somut etkisi ifade edilmiş olur).

Eve geç kalan gence ‘bu saate kadar nerde kaldın, neden haber vermedin?’ diyerek bağırmamız, onun da direk savunmaya geçmesine ‘’ben çocuk muyum, neden karışıyorsunuz, herkes bu saatte geliyor” şeklinde kendini savunmaya geçmesine neden olur. Hem tartışırız hem de bu davranışın tekrarlamasını engelleyemeyiz. ‘’Eve habersiz geç geldiğinde çok endişeleniyorum, çünkü başına bir şey geldiğini düşünüyorum, bu sorunu çözmek için ne yapabiliriz” diye konuşursak bizi dinlemesini, anlamaya çalışmasını sağlayabiliriz.

Ergenlik döneminde çocuğunuzun artık eskisinden farklı ve kendine özgü bir birey olduğunu kabullenmelisiniz. Onunla iletişim kurma tarzınızda ve tutumlarınızda belirli değişiklikler yapmalısınız. Bu dönemi sakin ve huzurlu bir biçimde çocuğunuzla birlikte ancak bu şekilde atlatabilirsiniz. Ailelerin çoğu “çocuğumuz bizimle hiçbir şeyi paylaşmıyor, gizliyor” derler. Gençlerin çoğu da “aileme anlattığım zaman beni dinlemiyorlar, ne söylesem hemen tepki veriyor kızıyor ya da nasihat ediyor”, “beni anlamıyorlar bende hiçbir şeyi anlatmıyorum” diyor.

İyi bir dinleyici olabilmek; iyi bir iletişim için çok önemlidir. Ne kadar kızgın ve endişeli olursak olalım duygularımızı kontrol edip, ani tepki vermeden, nasihat etmeden, etiketlemeden, yorum yapmadan, sözünü kesmeden, hemen öneri getirip çözüm bulmaya çalışmadan dinleyebilmeliyiz. Onunla konuşurken geçirdiğiniz zamanın en az 2 katını onu dinleyerek geçirin. O konuşurken başka bir işle uğraşmadan, onunla göz teması kurarak onu dinleyin. Bunlar çocuğunuzu bir şeyleri paylaşma konusunda cesaretlendirir. Çocuğunuzu dinlemek, ‘’Ben ailem için önemliyim, benim düşüncelerime değer veriyorlar, beni anlamaya çalışıyorlar” diye düşünmesini sağlar. Daha sonra çocuğunuz da sizin konuşmanızı dinleyip anlamaya ne düşündüğünüzü anlamaya çalışacaktır.

Çocuğunuz bir şey anlatırken onun beden dilini gözlemleyin ne hissettiğini anlamaya çalışın. Onu dinlerken cevaplamaya çalıştığımız soru, “Çocuğum ne hissediyor, ne düşünüyor, benden beklentisi nedir?” olmalıdır. Cevabı bulduğunuzda, “-sanırım, -anladığım kadarıyla, gibi sözlerle başlayan cümleler kurup ve çocuğunuzdan onay alın. Duygusunun anlaşılması, yani onunla empati yapabilmeniz, bunu ona iletmeniz, hem çocuğunuzun kendi duygularını adlandırmasına yardım edecek hem de sakinleşmesini, rahatlamasını sağlayacaktır.

Ergenlerin arkadaşlığı her düzeyde desteklenmelidir, arkadaşlarla geliştiği ve sosyalleştiği bilinmelidir. Arkadaşların olumlu etkileri yanında, grup etkisiyle yanlışlar yapılabileceği konusunda ergen bilinçlendirilmelidir. Aileler çocuklarının arkadaşlarını, çocukları ile konuşarak tanımalıdır. Bunun için çocuğun cep telefonu, bilgisayar, günlük benzeri özel eşyalarını karıştırmak yanlıştır. Sorumluluk gelişimi kazanmış genç, her yaptığından kendisinin sorumlu olduğunu; mazeretlerin, suçu başkalarına atmanın bireyin sorumluluğunu ortadan kaldırmadığını bilir. Bize göre çocuğumuzun yanlış arkadaş seçmek gibi bir tutumu varsa, çocuğumuzda nasıl bir sorun olduğunu düşünmenin zamanı gelmiştir. Oğlumuz ya da kızımızın neden böyle arkadaşlar seçtiğini anlayabilmek çözümün anahtarıdır. Çocuğumuzda ya da kendimizde hata bulamıyor, “arkadaşlarına uydu aslında böyle bir çocuk değil” diyor ve bu konuda yardım almayı erteliyorsak bunun sebebi çocuğumuzla ilgili beklentilerimiz nedeniyle çocuğumuzu kusursuz görmeye çalışmamız olabilir.

Yanlış bir arkadaş grubunda olan bir gençle sürekli tartışmak, arkadaşlarına uyuyorsun demek onları kötülemek çocuğumuzu bizden uzaklaştırır. Yalnızlık ve mutsuzluk nedeniyle o gruba daha fazla bağlanmasına sebep olur. Anne baba olarak sakin olup çocuğumuzun sıkıntısını anlamaya çalışmak, ona sevgimizi göstermemiz gerekir. Arkadaşlarını eleştirmeden onun sorunlarına destek olmak, işbirliği ile sorunların nasıl çözüleceğini bulmaya çalışmak, bu konuda kendi yanlışlarımızı da düşünmek ve gerekirse sorunlar daha da büyümeden aile olarak çocuk ve ergen psikiyatristinden destek almayı ertelememek önemlidir.

Bugün ergenler ebeveynlerinden daha iyi imkânlarda yaşıyor, daha çok şey istiyor, daha çok seçeneğin karşısında olduğunu biliyor. Ama daha çok korkuyor, daha çok kaygı duyuyor. Çünkü geçmişe göre daha karmaşık bir dünyada yaşıyor. Ellerinde daha çok iletişim aracı var ama gençler daha yalnız. Bu nedenle çocuğumuza sadece ondan beklediğimiz istediğimiz şeyleri, korkularımızı bildirmek değil, onunla konuşmak, daha çok paylaşmak gerekir. Yani çocuklarımızla sağlıklı iletişim kurmamız gereklidir.

Ergenin kendisini tanımasının diğer bir yolu da arkadaşları ile yarışmaktır. Bu yarışma onun kendi gücünü ölçmesi için gereklidir. Arkadaşları arasındaki durumu, onun bu yarıştaki başarısını veya başarısızlığını belirler. Bu grubun içinde en zeki midir? En esprili midir? En popüler midir? Bu yarışın içinde kendi hakkında bir düşüncesi oluşur. Çünkü insanın kendi dışındakiler tarafından nasıl görüldüğüne ilişkin bilgiye şiddetle ihtiyacı vardır. Henüz kendi kişiliğini tanıyamamış, kimliğini bulma aşamasındaki ergen için başkaları tarafından değerlendirilmek son derece önemli bir gereksinimdir. Bu değerlendiriliyor olma ergenin davranışları konusunda son derece etkilidir. Bu etkiyle ergenler, kendisini de kendisini tanıyanları da şaşırtan birçok şey yapabilirler.

Bir gruba ait olmak, ergen için çok önemlidir. Grup etkisiyle bireysel özelliklerinden uzaklaşır sanki kendi kimliğini yitirir “kimliksizleşir” ve gurubun denetimine girer. Bazen grup üyeleri birbirini cesaretlendirerek yüksek risk almayı kolaylaştırabilir ve grup içindeki kişiler, kendilerini “grup koruması” denilen bir koruma duygusu içinde bulabilir. Gurup etkileşimi ile tek başına olduğu zaman yapmayacakları şeyleri bir grupla birlikte iken yapabilir. Sigara, içki içme gibi davranışlarda bunun etkisi büyüktür.

Benzer sorunlara sahip olmak bir yakınlaşma sebebidir. Ailesi ile anlaşamıyor olmak, okulla ilgili sorunlar yaşamak, herhangi bir olayla başı derde girmiş olmak, anne baba ayrılığı yaşamış olmak gibi sorunlara sahip olanların, birbirine yaklaşması doğal bir sonuçtur. Bu gibi sorunları yaşayanlar büyük olasılıkla “kendilerini anlayan biri” olarak gördükleri arkadaşlarına yaklaşmaktadır. Bu gruplarda benzer sorunları olanlar birlikte bulunmaktan çok hoşlanmaktadır. Ancak çoğunlukla sorunlarını konuşmayı, çözüm bulmayı tercih etmezler. Havadan sudan, onları eğlendirecek, sorumluluklarından uzaklaştıracak şeylerden bahseder, böylelikle sorunlarından ve sorumluluklarından kurtulmuş gibi hissederler.

Kimlik Arayışı Bedeni, çok kısa bir süre içinde yetişkin görünümü alan ergen, artık anne babadan ayrı bir kimlik geliştirmeye çalışır. “Ben kimim?”, ‘Nasıl biri olmalıyım?’ “Yaşamdaki amaçlarım neler olmalıdır?” gibi sorularla kendini sorgular. Geleceğe dönük kararlar almaya ve benliğini oluşturmaya çalışır. Daha önceden güvenilen ve kabul edilen her şey yeniden sorgulanır. Geçmişteki özdeşim örneklerini (kendine örnek aldığı kişiler, anne baba, öğretmen vb.) yeniden değerlendirir, süzgeçten geçirir. Kendine yeni özdeşim örnekleri bulur (arkadaşlar, sporcu, pop yıldızı…) Özdeşim denemeleri, gencin kendi üstüne en yakışacak elbiseyi bulana kadar elbise çıkarıp giymesine benzer. Kimliğin oluşması süreci aslıda ergenlikten çok önce başlar. Önceki dönemlerde başarılı sonuçlar alınmış olması, aile ile iyi bir iletişiminin olması, yetişkin kimliğine geçişi kolaylaştırır. Genç, toplum içinde kendine uygun bir rol bulursa sağlıklı bir kimlik kazanır. Bunu başaramayan ergenlerdeyse kimlik krizi devam eder. Pek çok denemeyle bu kriz çözülmezse, ergen kimlik kargaşasına düşebilir ya da olumsuz bir kimlik geliştirebilir.

Arkadaş edinememek, bir ergen için son derece önemli bir başarısızlıktır. Ergen için arkadaş edinmek gereklilik değil zorunluluktur. Bağımsızlık arayışında, ailenin güvenli kollarından uzaklaşırken, karşılaşacağı tehlikelere karşı onu kimin koruyacağı korkusunu da yaşar. Ergen bir yandan bağımsız olmak isterken, bir yandan da nasıl bağımsız olacağını, bağımsız olanların ne yaptığını, nasıl davrandığını bilememektedir. Bunun için kimlik modellerine (arkadaşlar, yaşıt grupları) ihtiyaç duyar. Yakın arkadaşlıklar ergenlerin kendilerini ve diğerlerini anlamalarını, ergenlikteki stresle baş etmelerini sağlar. Ergenlerin kendisini tanıması için benzerlerine ihtiyacı vardır. ‘Ben kimim?’ sorusunun cevabını aramaktadır. En rahatlatıcı cevap “Ben onlardan biriyim” olacaktır. Ergen grupları, konuşma tarzları, giyimleri ve davranışlarıyla birbirlerinden ve yetişkinlerden ayrılır. Benzeşme döneminde arkadaşları gibi yapar, onlar gibi giyinir, onlar gibi konuşur, onların güldüğüne güler, kızdığına kızar. Artık o grubun üyesidir. Bu gruplar, ergenin kendine uygun bir “kendilik” duygusu oluşturmasında aileden bağımsız bir ortam sağlar.

‘Mahremiyet’ kendine ait özel bir dünyası olması demektir. Artık aile ile her şey paylaşılmaz her şey anlatılmaz. Ergen ebeveyne bağımlılıktan kurtulup kendi kimliğini bulmak ister. Bunun için de aileden uzaklaşmaya, yalnız kalmaya ihtiyacı vardır. Zaman zaman içine kapanır. Odasına kapanır, kimseyle konuşmaz, odasına kimseyi sokmaz. Ergen yalnız kalmayı ister, ancak arkadaşlarından kopmaktan, arkadaşları tarafından dışlanmaktan korkar. Seçilmiş arkadaşlar çok önemlidir. Seçilmiş sırdaşlarla bütün sırlar paylaşılır. Mahremiyetine saygı duyulmasını ister, onun için odasına girilmesi notlarının okunması, sakladığı şeylerin araştırılmasına büyük tepki verir. Aile bu evrede çocuklarının kendilerinden uzaklaştığını görür ve ne yapacağını bilemez. Ailenin de kaygıları artar. Mahremiyetle saklanan şeylerin ne olduğunun bilinmemesi ailenin korkusunu artırır, çocuğunu kontrol etmeye çalışır. Ergen ailenin her istemini baskı olarak algılar, ailede ergenin her istediğini isyan olarak algılar. Çatışmalar başlayabilir..

Gözlerinizi kapatın ve ergenlik döneminizi hatırlayın: Hayatınızın en harika, coşkulu, heyecan dolu tutkulu, ama aynı zamanda da en kaygılı, huzursuz ve depresif dönemlerinden biri olduğunu anımsamakta zorlanmayacaksınız. Kimi zaman “delikanlı, kanı kaynıyor” diye övüldüğümüz, kimi zaman da, “şimdiki gençlerin akılları da bir karış havada canım”, diye ayıplandığımız bir dönemdi ergenlik dönemimiz. Değişen bedenimizi tanıdığımız, aslında kendimiz üzerinden dünyayı tanıyıp yeniden adlandırmak istediğimiz bir dönemdi aynı zamanda. Çocukluktan erişkinliğe geçerken bütün insanların yaşadığı sorunları yaşıyorduk, ama nedense yine de kimse bizi anlamıyordu. Hem yalnız kalmak istiyorduk hem de bir yerlere ait olmak, kimsesiz kalmamak… Aşkı, üzüntüyü, öfkeyi, hayal kırıklığını o dönemde tattık. Hatta aramızda bazılarımız, keşke olmasaydı dediğimiz şeyleri de yaptık. İyisiyle kötüsüyle bizi biz yapan şeyleri, daha da önemlisi yaşam boyu sürecek dostlukları bu dönemde bulduk. Bu dönem bizim ergenlik dönemimizdi.

Ergenler bağımsızlık arayışındadır. Kendi seçimlerini yapmak, kendi yaşamını düzenlemek ve bunu da kendi başına yapmak istemektedir. Aileden ayrılıp bağımsızlığı başarabilmek için, gencin gözünde anne baba ideal olma niteliklerini kaybeder. “Annem babam her şeyi bilir” düşüncesinin yerini yavaş yavaş, “annem babam nereden bilecek, onların dönemi geçmişte kalmış, ben onlardan daha iyi bilirim” düşünceleri alır. Bağımsızlığa gereksinim duyan genç için ev, çoğu zaman anlaşmazlığın ve çatışmaların ortaya çıktığı bir yer olarak görülmeye başlayabilir. Ergen, bağımsızlık arayışında davranışları ile şunu söylemektedir ‘’ Ben sizden farklıyım, bunu göstermek istiyorum, sizin olmamı istediğiniz kişi değil, kendi istediğim kişi olmak istiyorum”. Yaşadıklarını anlamak ve kendilerini dinlemek için yalnız kalma gereksinimleri vardır.

‘Ergenlik kulübü’, hepimizin bir dönem üyesi olduğu bir kulüp. Bu kulüpten geçmeden ‘erişkinler dünyasına’ geçiş yok. Kulüp eski ama üyeler hep yeni, bizler anne babamızın ergenlik döneminden farklı ergenler olduk, bizim çocuklarımızda bizden farklı yaşayacak, ama ergenlik olgusu hiç değişmeyecek. Ergenlik döneminde, genç bir yandan büyümek için sabırsızlanır ancak çocuksu davranışlardan sıyrılamaz. Bu dönemde genç ne çocuktur, ne de yetişkin… Bazı durumlarda genç ailenin gözünde “sen çocuksun, anlamazsın” diye eleştirilirken, bazen de “sen artık adam oldun, bunları yapabilmen lazım” şeklinde uyarılır. Aileler kendi gençlik dönemlerinde yaşadıkları zorlukları kolayca unuturlar. Genç ile aile içinde çatışmalar başlar. Bu evrensel ve doğal bir süreçtir.

Sezen Aksu’nun şarkı sözleri ergenlik dönemini ne kadar güzel anlatıyor değil mi. Küçüğüm daha çok küçüğüm, bu yüzden bütün hatalarım, öğünmem bu yüzden, bu yüzden kendimi özel önemli zannetmem. Küçüğüm daha çok küçüğüm, bu yüzden saçmalamam, yenilmem bu yüzden, kendime hala güvensizliğim. Ne kadar az yol almışım, ne kadar yolun başındaymışım meğer, elimde yalandan kocaman oyuncak zaferler. Küçüğüm daha çok küçüğüm, bu yüzden korkularım, gururum bu yüzden, bu yüzden çocuk gibi korunmasızlığım. Küçüğüm daha çok küçüğüm bu yüzden sonsuz endişem, savunmam bu yüzden, bu yüzden küçük bir iz bırakmam için didinmem. Küçüğüm daha çok küçüğüm…

Göz önüne alınması gereken diğer bir husus ise aşırı duyarlılıktır. Aşırı zeki olmak, gerçeklik ve dünya açısından çok derin ve bilinci aşan bir vizyona sahip olmak demektir. Bazen haberleri izlemek onları insanlığı anlayamama, öfke ve şüphe hissetme durumuna sokar. Duygular onları yakalar. Çoğu insan tarafından fark edilmeyen olayların kendi üzerindeki etkisini kontrol edemez. Yalanlar veya kandırma gibi şeyler kadar toplumsal eşitsizlik ve savaşlar onları alt eder. Zihinlerinde olan en yüksek ideallerden birçoğuna erişemeyeceklerini hissetmek çok zorlayıcı ve bunaltıcıdır. Ayrıca, aşırı insanların soğuk olduğu fikrinin aksine, empati kapasiteleri çok fazladır. Bu nedenle, acı çekmemek için kendilerini soyutlamayı tercih edebilirler. Mesafeyi, kendilerini çok fazla dahil etmeyecek ve bir şekilde zarar görmeyecek şekilde ayarlarlar. Duygusal dünyaları karmaşıktır, ancak aynı zamanda yaratıcılık ve ilhamla bu yoğunluğu yönlendirirler.

Aşırı zeki olmak mutluluğun erişilemez olması demek olmamalıdır. Bu noktada, aşırı zeki olmanın pratik olarak bir bozukluk olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak bu doğru değildir. Biraz daha derinlemesine inceleyelim. Yetenekli bir çocuk okulda göze çarpmadan, anksiyete veya depresyon gibi problemlerin büyüyebileceği yerlerde, akademik ilgi duymaz ve kişisel izolasyon altında yaşar.

Öte yandan, Dünya Sağlık Örgütü aslında bize bir uyarı yapmaktadır: IQ’yu tek başına üstün yeteneğin bir “teşhisi” olarak kullanmamalıyız. Çünkü zeka duygulardan ayrılamaz, aşırı duyarlılık, hiperestezya, hiperemotivite, hiper-olgunluk, hiperstimülasyon, ağaçsı düşünce tarzından ve düşünce hızından ayrı tutulamaz… Son derece akıllı olmak, duyguların ve düşüncelerin kaotik, derin ve çok yoğun olduğu çok özel bir köşede yaşamak anlamına gelebilir. Dolayısıyla ebeveyn, eğitimci veya psikolog olarak bizim rolümüz, onların denge ve huzuru bulmalarını sağlamak için onlara uygun stratejiler sunmaktır. Potansiyellerine – ve mutluluğa ulaşmak için stratejiler. /Psikoloji, filozofi ve sanat ile ilgili konulardaki fikir ve eğlence blogu Aklınızı Keşfedin

KASIM 2022

Kontrol etmesi zor olan bir zeka. Fazla zeki olmak her zaman sınıfta birinci olmayı veya çok yönlü olmayı garanti etmez. Öncelikle, sıkılmak vardır. Yüksek yeteneklere sahip bir çocuk, çevresindeki şeylerle ilgilenmez ya da uyarılmaz ve sadece “bağlantısını koparır”. Okulda başarısızlığa neden olabilecek pasif bir tavır takınır. Bazı durumlarda ise, fikirlerini ve başıboşluğunu nasıl kontrol edeceğini bilmeyenler vardır. Çocuk, bazen basit bir sınav sorusuna cevap verirken, başıboş olmaya, derin düşünmeye ve anlam çıkarmaya başlayabilir. Ve soruyu da asla cevaplamaz.

Aslında, kitapta “Mutlu olmak için fazla akıllı olmak (Too smart to be happy)” kitabında bir çocuk, bir sorunu çözmek için arkadaşları sadece bir çözüm bulurken kendinin 25 tane bulduğunu anlatıyor. Bir sonuca varmak konusunda kendini yetersiz hissediyor. Ağaçsı düşünme şekli. Aşırı zeki insanlar tarafından gerçekleştirilen bir akıl yürütme tipine ağaçsı düşünme denir. Bir uyarıcı alındığında, zihin pek çok durumda net birliktelikler olmadan, ardı ardına fikirler üretmeye başlar. Kişinin kontrol edemediği ya da organize edemeyeceği sonsuz “dallarla” dolu çok yoğun bir ağaç oluşturur.

Öte yandan, çocukların kendileri de hiçbir şeyin “çok akıllı olmak” kadar müthiş olamayacağına inanırlar. Bundan daha iyi bir şey olabilir mi? “Doğuştan kabiliyetli” diyorlar, denemeden ya da pek çalışmadan sınavları iyi notlarla geçiyorlar. Şimdi, her eğitmen, her psikolog veya yüksek yetenekli bir çocuğun ebeveyni bu düşüncelerin her zaman gerçekleşmediğini bilir.

İlk olarak, yüksek IQ’lu bir öğrencinin okul hayatının çoğu kısmında fark edilmemesi çok olasıdır. Muhtemelen iyi notlar alamaması, arkadaş edinmede iyi olmaması ve sınıfın son sıralarında sadece kendi dünyasında yaşayan, dikkat çekmeyen bir öğrenci olma olasılığı yüksektir.

Aşırı zeki olmak, paradoksal bir hediye. Üstün zekalıların saygı gördüğü bir toplumda yaşıyoruz. Benzersiz yeteneklere ve kabiliyetlere sahip insanlar tarafından büyüleniyoruz, belirli bir bilim, sanat, spor alanına hakim olanlara hayranlıkla bakıyoruz… O kadar ki, anne ve babaların çok yüksek bir IQ’ya sahip olan bir çocuk istemeleri konusunda bir eksiklik yaşamıyoruz. Çünkü yüksek zekanın başarı ile eş anlamlı olduğu fikri günümüzde hala fazlasıyla mevcut.
Bütün bunlar hayal kırıklığı ve şaşkınlık yaratabilir. Yüksek yetenekli bir kişi veya çocuğa hayat her zaman harika ve kolay değildir. Kimse onlara sofistike beyinlerini nasıl kullanacaklarını anlatmamıştır, bu yüzden bilgi için istekli olurlar ve fikir açısından üretkendirler. Aslında, yaşam, 180’in üzerinde bir IQ’su olan insanlar için çok daha karmaşık hale gelir. IQ’su 250 olan dünyanın en zeki adamının hikayesinde de görebileceğiniz gibi, hayatları gerçek bir trajedi haline gelebilir.

Aşırı zeki olmak her zaman başarıyı veya mutluluğu garanti etmez. Yüksek IQ’nun konuşmadığımız başka bir yönü vardır. Böyle yetenekleri olan bir kişinin belirlediği varoluşsal öfke, sosyal izolasyon, duygusal sorunlar ya da yüksek hedeflere ulaşamamaktan ötürü duyduğu sürekli bir memnuniyetsizlik vardır. Bazı insanlar, zekanın bilgelikle aynı olmadığını söylemektedir ve ikincisi IQ’su 120-130’un üstünde olanların çoğunun (hepsinin değil) eksiklik yaşadığı bir konudur. Bu nedenle, büyük yeteneklere sahip insanlar alanında en tanınmış uzmanlardan biri olan psikoterapist Jeanne Siaud-Facchin, hiçbir şeyin bu insanların beyinleri kadar paradoksal olamayacağını açıklıyor.

Ben mükemmel bir hayat yaşamak istiyorum. Mükemmel yaşamanın tek yolu, inzivaya çekilmektir. William James Sidis

Çok zeki olmak belirli bir kırılganlığı beraberinde getirir. Bir kerede binlerce fikir üretecek bir zihin türüdür bu. Hızlıdır, özgündür ve – sadece saniyeler içinde – sonsuz akıl yürütme ve kavramlar üretebilme yeteneğine sahiptir. Bununla birlikte, her zaman bu kadar çok bilgiyi yönetmeleri mümkün değildir. Bilişsel dünyaları o kadar büyük bir kapasiteye sahiptir ki, tek bir uyaran nöronları anında uyarmaya yeter ve birçok düşünceye şekil verir. Ancak gerçek şu ki, her zaman somut hatta doğru bir cevap vermeyi başaramazlar.

Kendinizi olumlu insanlarla çevrelediğinizde, olumlu bakış açıları, olumlu hikayeler ve olumlu ifadeler duyarsınız. Olumlu sözleri çökecek ve kendi düşüncelerinizi etkileyecektir. Bu da sözlerinizi etkiler ve benzer şekilde gruba katkıda bulunur. Hayatınızı doldurmak için olumlu insanlar bulmak zor olabilir, ancak sizi tüketmeden önce yaşamınızdaki olumsuzlukları gidermeniz gerekir. Başkalarının pozitifliğini geliştirmek için elinizden geleni yapın ve pozitifliklerinin sizi aynı şekilde etkilemesine izin verin.

Kendi kendine olumsuz bir konuşmayı olumlu bir öz konuşmaya dönüştürün. Kendi kendine olumsuz bir konuşma kolayca kaybolabilir ve farkına varmak genellikle zordur. Sen şöyle düşünebilirsin; “Ben bu kadar kötü değilim. Ya da ben burada çalışmamalıydım.” Ancak bu düşünceler içselleştirilmiş hislere dönüşür ve kendi düşüncelerinizi geliştirebilir. Bunu yaparken kendinizi yakaladığınızda, bu negatif mesajları durdurun ve pozitif mesajlarla değiştirin. Örneğin; “şu konuda çok kötüyüm fakat biraz pratik yaptıktan sonra yapabilirim. Bu yolda daha iyi olacağım. “

Kendi kendine olumsuz bir konuşma kolayca kaybolabilir ve farkına varmak genellikle zordur. Sen şöyle düşünebilirsin; “Ben bu kadar kötü değilim. Ya da ben burada çalışmamalıydım.” Ancak bu düşünceler içselleştirilmiş hislere dönüşür ve kendi düşüncelerinizi geliştirebilir. Bunu yaparken kendinizi yakaladığınızda, bu negatif mesajları durdurun ve pozitif mesajlarla değiştirin. Örneğin; “şu konuda çok kötüyüm fakat biraz pratik yaptıktan sonra yapabilirim. Bu yolda daha iyi olacağım. “

“Olumlu düşünme gücü” popüler bir kavramdır ve bazen biraz klişe hissedebilir. Ancak, pozitif düşüncenin fiziksel ve zihinsel yararları, birçok bilimsel çalışma ile gösterilmiştir. Olumlu bir zihniyet size daha fazla güven verebilir, ruh halinizi iyileştirebilir ve hatta hipertansiyon, depresyon ve stresle ilgili diğer bozukluklar gibi gelişme koşulları olasılığını azaltabilir. Olumlu düşünceyi, olumlu imgelem, pozitif öz-konuşma veya genel iyimserlik olarak tanımlayabilirsiniz, fakat bunların hepsi hala genel, belirsiz kavramlardır. Düşünmede ve daha olumlu olmakta etkili olmak istiyorsanız, bu süreçte size yardımcı olmak için somut örneklere ihtiyacınız olacak.

Neredeyse kaçınılmaz olarak, gün boyunca engellerle karşılaşacaksınız – mükemmel bir gün diye bir şey yoktur. Böyle bir zorlukla karşılaştığınızda, ne kadar hafif veya önemsiz göründükleri önemli değil, faydalara odaklanın. Örneğin, trafikte sıkışırsanız, en sevdiğiniz podcast’in geri kalanını dinlemek için şimdi nasıl zamanınız olduğunu düşünün.

Mükemmel değilsin. Birden fazla bağlamda, birden fazla işte ve birden fazla kişiyle hatalar yapacak ve başarısızlığı deneyimleyeceksiniz. Nasıl başarısız olduğunuza odaklanmak yerine, bir dahaki sefere ne yapacağınızı düşünün – başarısızlığınızı bir derse dönüştürün. Bunu somut kurallarda kavramsallaştırın. Örneğin, sonuç olarak projeleri yönetmek için üç yeni kural ortaya koyabilirsiniz.

Sabah güne nasıl başlayacağınız, günün geri kalanında sizin modunuzu ayarlar. Hiç uyandığınız zaman, paniklediniz ve günün geri kalanında iyi bir şey olmadığını hissettiniz mi? Bu hayatın olağan akışı içerisinde muhtemeldir. Güne olumsuz bir duyguyu, yaşadığınız diğer her olaya karıştırdığınız karamsar bir bakış açısı ile başlamış olabilirsiniz. Bunun size hükmetmesine izin vermek yerine, güne olumlu onaylarla başlayın. “Bugün iyi bir gün olacak” veya “Bugün harika olacağım” gibi ifadelerle aptal hissetseniz bile kendinizle konuşun. Gününüzün ne kadar geliştiğine şaşıracaksınız.

Negatif bir zihniyeti pozitif olanla değiştirmek, yavaş ve metodik bir çaba gerektirir. Olumsuz düşünceleri tanımanıza, durdurmanıza ve değiştirmenize yardımcı olabilecek birkaç adım:

  1. Olumsuz kendi kendine konuşma zamanını tanımlayın.
  2. Bu düşünceleri neyin tetiklediğini tanımlayın.
  3. Olumsuz olgularla olumsuz düşüncelerinize karşı koyun.
  4. Olumsuz düşünceleri ortaya çıkar çıkmaz karşı koymak için kullanabileceğiniz bir senaryo oluşturun.
“Ben değersizim” gibi düşünceler ortaya çıktığında, “çocuklarımın bana ihtiyacı var” ya da “meslektaşım işime değer veriyor” gibi daha gerçekçi düşüncelerle karşı karşıya kalın. Olumlu gerçekleri olan olumsuz ifadelerle her karşılaştığınızda, olumsuz düşünceleriniz güç kaybeder. Bu döngüyü tekrar tekrar tekrarlamak, zihninizi araştırmak ve olumluya odaklanmak zihninizi eğitir. Ve yavaşça olumlu düşünceler seninle yol almaya başlar. Hayatı nasıl ön plana çıkardığınız ve onunla nasıl etkileşim kurduğunuz konusunda gücünüz var. Yerine getirilmesinde ve hedeflerinize ulaşmada ilk adım, kafanızdaki bu küçük sesi pozitif konuşma konusunda eğitmekle başlar.

İçsel olumsuzluk, kendinizi onarılamayacak derecede kusurlu, yetersiz veya yetersiz olarak görmenizi sağlar ve sonuç olarak kendinize olan güveniniz azalır. Kendinizi umutsuz olarak görmek, bir şeyler ters gittiğinde kendini suçlamak ya da en kötü senaryolarda oturmak, abartılı, olumsuz düşünce modellerinin örnekleridir. Ve bu tür çarpık düşünme, aşağı doğru spiral olmanıza neden olabilir. Olumsuz kendi kendine konuşma, sahip olduğunuz akılcı fikirleri yok eder. Negatif ifadeleri zihinsel olarak prova ettiğiniz her zaman, bu irrasyonel inançları ve algıları güçlendiriyorsunuz.

Olumsuz kendi kendine konuşmanın sonuçları zamanla artmaktadır. Negatif kendi kendine konuşmaya her başladığınızda, kendinize bir ok vurursunuz. Her ok kendi başına oldukça önemsiz. Ama zamanla seni kırabilir. Tekrar tekrar kendiniz olmak ve daha kötüye inanmak sizi yavaşlatır. Kendinizi sakar, kaybeden, çirkin, aptal, önemsiz ya da değersiz olarak düşünmek, kendi konuşmanızın olumsuz olduğunu ve yavaş yavaş kendi ölümünüzü düzenlediğinizi gösterir.

Günlük yaşamlarımıza devam ettikçe, ortaya çıkan her durumu bilinçli olarak yorumluyoruz – hem büyük hem de küçük. Aklımızda, yaşadıklarımız hakkındaki algımızı şekillendiren içsel bir sese sahibiz. İç görüşlerimizden bazıları olumsuz olabilir, gerçekçi olmayan, kendini yitiren ve kendine zarar veren tarza dönüşebilir. ‘Kesinlikle başarısız olacağım’ veya ‘İyi ki yapmadım’ gibi şeyler söylüyoruz. Umutsuzum. İşe yaramazım.. Olumsuz, kendi kendine konuşma hali aşağıdakilerinden kaynaklanabilir:

  • Olumsuz düşünceleri harekete geçiren kötü bir ruh hali.
  • Çocukluğunuzdan kaynaklanabilecek aşırı derecede kritik olma alışkanlığı.
  • Karamsarlık ve daima en kötüsünü beklemek.
  • Olumsuz geçmiş deneyimler ve tarihin kendisini tekrar ettiği inancı.
  • Korku, endişe, depresyon ve olumsuz düşünceyi besleyen ve devam ettiren farklı psikolojik problemler.

Yaşlılık beraberinde ilişki problemlerini de getirebiliyor. Yaşlanan çift birbirine karşı daha az ilgi ve saygı duyabiliyor. Böyle bir durumda kadın kendini cinsellikten çekiyor. Erkek ise cinselliği bir haz alma durumu olarak gördüğünden eşinden göremediği ilgiyi başkasında aramaya yönelebiliyor. Kadının kendini cinsellikten emekli etmesi ve mutlu bir şekilde yaşlılığını geçirebileceği bir eş bulması erkeklerin kendilerine arzularını bastıracak bir partner bulmalarından daha zor olduğu kabul edildiğinden, kadınlar yaşlanmayı bir tehdit olarak görüyorlar.

Yaşlanan kadın eşi ile işbirliği yapmak yerine çoğu zaman estetik ameliyatlarına milyonlarca para döküyor, sürekli alışveriş yapıyor ve zamanının çoğunu güzellik merkezlerinde harcıyor. Oysa kocası ile işbirliği yapan ve hem güzel bir cinsel hayatı hem de huzur içinde yaşamayı seçen kadın hem daha az kaygı yaşıyor hem de maddi açıdan daha az sıkıntı çekiyor.

Yaşlıkta kaygı genellikle depresyon ile birlikte görülmekte ve çevresel faktörlerden doğan bir olgu olarak kabul edilmektedir. Yaşlılıkta değişen nesilleri görmek, aileden uzaklaşmak, sosyal ortamdaki değişiklikler, fiziksel ve zihinsel değişiklikler kişinin kaygı düzeyinin yükselmesine sebebiyet verebilir. Bu dönemde asıl kaygıya sebep olan olgu ise kişinin “ölüm” kavramını daha yakından görmeye başlamasından kaynaklanmaktadır. Yapılan bir araştırmada yaşlılık ile birlikte eğitim ve sosyoekonomik düzey ile ölüm düşüncesi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Daha eğitimli ve daha iyi sosyoekonomik düzeye sahip olan kişilerin analitik becerileri daha çok geliştiğinden ölümü daha çok irdelemeye yönelmektedirler.

Yaşlılık döneminde yaşanılan depresyon, kaygı, ilişki problemleri veya kişisel problemler mutlaka ve derhal müdahale edilmesi gereken olgulardır. Yaşlılıkta kişi hem daha fazla yalnızlık çekiyor, hem daha fazla fiziksel yakınmaya sahip oluyor hem de daha fazla ölüm kavramına yaklaşıyor. Bu sebeple, bu dönemde aşırı mutsuz olan kişinin yaşayacağı ruhsal sorunlar daha tehlikeli, bir hal alıyor. Bu dönemde kişi mutlaka uzman bir hekimden yardım almalı ve yaşlanan kişinin değişen ortamına adaptasyonu birinci planda tutulmalıdır. / Doç. Dr. Adnan Çoban

Yaşlılık yaşamın her yönden değişime uğraması anlamına gelmektedir. Fiziksel değişimin yanı sıra insan hayatındaki çevresel faktörler de değişime uğramaktadır. Yaşlılık artık bir genç gibi deli dolu yaşamaya belli bir sınır getirmektedir. Ayrıca yaşlanmaya bağlı olarak sevilen insanların kayıpları çoğalmış, kişi daha da yalnızlaşmıştır. Kişinin artık bakıma ihtiyacı vardır ve ona bakacak bir ailesi olmadığı takdirde çok daha fazla yalnızlık çekebilir. Değişen ortam, yaşam koşulları ve yakın ilişkiler kişiyi bu dönemde mutsuzluk, çaresizlik ve sonuç olarak da depresyona sürükleyebilir. Bilinenin aksine yaşlılık döneminde depresyon sanıldığı kadar normal değildir. Depresyon ister genç ister yaşlı kişilerde olsun tedavi edilmesi gereken bir unsurdur. Özellikle yaşlılarda tedavi edilmeyen depresyon işlevsellikte azalma, sağlık hizmetlerinin daha çok kullanılması ve en kötüsü intihar ile sonuçlanabilir.

Yapılan araştırmalarda bazı özelliklere sahip olmanın depresyon oluşma riskini artırdığı bulunmuştur. Bu özellikler; kadın olmak, sosyal destek azlığı, kronik fiziksel hastalığa sahip olmak ve düşük bir sosyoekonomik düzeye sahip olmaktır. Yine yapılan araştırmalarda, 65 yaş üstü bireylerde Majör depresyon görülme oranı %2–4 Depresif belirtilerin görülme oranı %10–15 olarak bulunmuştur.

Zihinsel Değişimler: Daha yavaş düşünme, algılamada ve yeteneklerde zayıflama, dikkatsizlik, öğrenme yetisinde azalma, motor kabiliyetlerin zayıflaması gibi özellikler zihinsel yaşlılık belirtileri olarak kabul edilir.

Kişilik Açısından Değişimler: Esneklikte azalma – yeni durumlara uyum sağlayabilme, yeni düşünceleri kabul etme, ilişkilerde daha seçici olma, insanlara şüphe ile yaklaşma, kendi ve kendi bedeniyle daha çok ilgili olma gibi özellikler kişilik açısından yaşlılık belirtileri olarak kabul edilir.

Fiziksel Değişimler: Yaşlandıkça dokular daha az elastik bir hal alırlar bu da dokuların doğal yapılarının bozulmasına sebebiyet verir. Dokuların normal yapısını kaybetmesi ise organ bozukluklarına yol açabilir. Yaşlılık engellenemez bir olgudur, zaman durdurulamayabilir fakat geride kalan yıllarda ne kadar sağlıklı yaşanılmış ise, o kadar geç yaşlanılır.

İçinde Bulunduğum Toplum Beni Nasıl Görüyor?

Yaşlılık kavramı her toplumda ve her konumda değişen bir kavramdır. Her toplumun veya ailenin konumuna göre yaşlılığa bakış açısı farklılık gösterir. Batı toplumlarının doğu toplumlarına göre daha bireyselci bir yaşam tarzı seçtiği düşünülür. Doğu toplumlarında ise günümüze kadar neredeyse hiç değişmeyen kolektif bir yaşam tarzı vardır. Batı toplumlarında, aile bireyleri bir arada yaşamak ile birlikte her işlerini ayrı ayrı bireyler olarak görürler. Çocuklar daha çok küçükken bile her işlerini kendileri halletmeyi öğrenirler. Böyle bir toplumda yaşlılığın, bilgeliğin pek de bir önemi yoktur, nasıl olsa herkes kendi başının çaresine bakabilmektedir. Doğu toplumlarında yaşlılık bilgelik, yücelik, saygınlık olarak kabul edilir. Ailenin en yaşlısı o evin reisidir ve her zaman sözü dinlenilen kişi olmuştur. Görüldüğü üzere yaşlılık kavramının her kültürde farklı bir değeri vardır.

Boş yuva sendromu yaşayan anne babaların kederlerini, aynı anda gerçekleşen diğer yaşam olayları da etkilemekte ve acıyı şiddetlendirmektedir. Bu yaşam olayları şunlar olabilir:

  • Emeklilik
  • İş Kaybı
  • Menopoz-Andropoz
  • Eşin ölümü
  • Tekrar İş Yaşamına Dönme
  • Boş yuva sendromu yaşayan bazı anne babalar tekrar çalışmaya ya da eğitime dönüş yapabilirler. Anne babalara şunlar önerilebilir:
  • “Bir gün mutlaka yapacağım.” diye kendinize söz verdiğiniz hayallerinizin bir listesini yapın ve hayallerinizi gerçeğe dönüştürmeye başlayın.
  • Öncelikle ulaşılması kısa süren ve gerçekleştirilmesi diğerlerine göre daha kolay olan bir hedef belirleyin.
  • Arkadaşlarınızla iletişiminizi güçlendirin ve muhtemel iş fırsatlarını değerlendirin.
  • Hobi kurslarına, derneklere ve meslek kuruluşlarına katılın.

Yeni Mücadeleler:

  • Boş yuva sendromunu yaşayan ve bu durumla baş etmek için çabalayan insanlar;
  • Yetişkin çocukları ile farklı ve yeni bir ilişki kurarlar.
  • Çocuklarla birlikte yıllarca aynı evde yaşamanın ardından, çocuklar evden ayrıldığında anne baba baş başa kalır ve tekrar çift olma yolunda ilerler.
  • Anne babalar, evden ayrılan çocuğun ya da çocukların neden oluğu boş zamanları değerlendirirler.
  • Anne babaların, çocuğun ya da çocukların evden ayrılmasını olumlu ve sağlıklı bir durum olarak değerlendiren sosyal çevre tarafından anlayışa ve desteğe ihtiyaçları vardır.

Çocuğun evden ayrılması anne babalar için oldukça önemli bir stres kaynağıdır. Anne babalara, bu durumla başa çıkmak bazı öneriler şunlardır:

Kederinizi kabul edin. Sosyal çevrenizin ve hatta ailenizin sizi anlamadığını, size destek olmadığını düşünseniz bile, acınızı yaşamanız için kendinize izin verin. Bazı uğraşlar size zorlandığınız bu değişimi kabullenmeniz için yardımcı olacaktır. Duygularınızı kabullenmeniz ve yaşayabilmeniz için evden ayrılan çocuğunuzun odasını yeniden dekore etmek, bahçe işleri ile uğraşmak, spor yapmak ve buna benzer hobilerle ilgilenebilirsiniz.

Eşinizle duygularınızı, düşüncelerinizi ve gelecekle ilgili planlarınızı paylaşın. Arkadaşlarınızla duygularınızı ve düşüncelerinizi paylaşın. Boş yuva sendromunu yaşamış olan arkadaşlarınızın önerileri ve destekleri oldukça yararlı olacaktır. Kendinize bu önemli değişime uyum sağlamanız için zaman verin. Özellikle ilk bir kaç hafta ya da ilk bir kaç ay kendinizi zorlamayın. İlgi alanlarınıza ve hobilerinize artık bol bol zaman ayırabileceğinizi unutmayın. Kendinizi iyi hissetmenizi sağlayan uğraşılarınıza ağırlık verin. Ayrıca günlük tutmak gibi tamamen kendinize özel bir uğraş da kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayabilir. Çocuğunuzun evden ayrılmasının üzerinden bir kaç ay geçmesine rağmen, kendinizi üzüntülü ve bunalmış hissederseniz, profesyonel yardıma başvurun.

Araştırmalar, ebeveyn-çocuk ilişkisinin kalitesinin boş yuva sendromu ile mücadelede etkili olabileceğini göstermektedir. Çocuklarla kurulmuş yakın ilişki bu geçiş döneminde ebeveynin boşluğa düşme riskini hafifletir. Anlaşmazlıklar, çatışmalar ve olumsuz duyguların hakim olduğu bir ebeveyn-çocuk ilişkisi ise yetişkinliğe geçiş yapan çocukların ve ileri yaşın zorluklarını yaşayan anne babaların birbirlerinden alacağı desteği azaltır. Çocuğa yönelik harcanan zaman ve enerji artık hayatın farklı alanlarına kaydırılabilir. Eskiden zevk alınan uğraşlara yönelmek, yenilerini keşfetmek veya çalışmaya yönelik girişimlerde bulunmak sendromun etkisini azaltabilir. Araştırmalar çalışan kadınların bu durumdan daha az etkilendiğini gösterir. Böyle bir geçiş dönemi aynı zamanda çocuğun yeni hayatında farklı bir rol alınması ve ebeveyn kimliğinde değişim yaratmak için bir fırsattır. Çocukla daha arkadaşça bir ilişki kurulabilinir ve onların mahremiyetine duyulan saygı artabilir. Boş yuva sendromuna yönelik içgörünün artması, çocuk daha evi terketmeden hazırlık yapmaya yönlendirir. Arkadaşlara, uğraşlara, kariyere ve farklı eğitimlere zaman ayırmak, herkes bir çatı altındayken aile ile geçirilen zamana özen göstermek ve çocukların bağımsızlığı ile elde edilecek zaman, alan ve maddi imkanları kullanmak için planlar yapmak ebeveyni çocukların ayrılışına hazırlar.

Araştırmalar bazı anne babaların diğerlerine göre daha duyarlı olduğunu göstermektedir. Boş yuva sendromundan en fazla etkilenen insanların ortak bazı özellikleri şöyledir:

  • Değişimi stres verici bir unsur olarak algılamaktadırlar.
  • Evden ayrılmanın çocukları ve kendileri için zor bir duygusal deneyim olduğunu düşünürler.
  • Evliliği değişken, dengesiz bulurlar ve yeterince tatmin edici bulmazlar.
  • Bebeğin sütten kesilmesinde ya da çocuğun okula gönderilmesinde zorluk yaşamış olan anne babalar, bu durumdan daha çok etkilenirler.
  • Yüksek özgüven sahibi olan kişilere oranla düşük özgüven sahibi kişilerin, yoksunluk duygusunu yaşama olasılıkları daha güçlüdür.
  • Çalışan anne babalara göre, çalışmayan anne babalar boş yuva sendromundan daha çok etkilenmektedir.
  • Çocuklarının kendi sorumluluklarını üstlenemeyeceklerini düşünen anne babalar boş yuva sendromundan daha çok etkilenmektedir.

Boş yuva sendromu, çocukları evden ayrıldığında ebeveyn tarafından yaşanan depresif ve hüzünlü ruh hali olarak tanımlanır. Bu dönemde aynı zamanda menopoza girme veya kendi ebeveynlerinin bakımını üstlenme ihtimali yükselen kadınların olumsuz etkilenme olasılığı erkeklere oranla daha fazladır. Anne olmak, birçok kadının üstlendiği en önemli roldür ve çocukların evden gitmesiyle derin bir kayıp ve boşluk duygusu oluşabilir. Gençlerde, eğitim, askerlik, iş hayatı, evlilik gibi yeni bir hayata başlarken aile desteğinden uzak kalmaya bağlı sorunlar yaşanması, anne-babanın yalnız kalması, uğraşlarının azalması buna bağlı kaygılar ve mutsuzluk gelişmesidir.

Gençlerin yeni sorumluluklar üstlenmeleri, hayatın doğal bir parçasıdır. Bunu yapamamaları, gençlerin kendilerine güvenlerinin kaybı, yetersizlik duygularına kapılmaları gibi başka sancılı süreçler başlatabilir. Bu nedenle, gençlerin ergenlikle birlikte başlayan aileden kopma ihtiyaçlarını doğal bir süreç olarak kabullenmek, ebeveynleri daha farklı anne-babalık rollerine hazırlamak gerekir. Gençlerin evden ayrılmaları, anne-babada kaygı bozukluğu, takıntılar, eş ile ilgili sorunlar(iletişimsizlik, sosyallik ve cinsellik), depresyon gibi durumlara yol açabilir. Gençler, aileden ayrılma sürecinde çok fazla zorluk çekebilir. Ailelere bu konuda danışmanlık almalarını önermek doğru olabilir. Aynı yaş döneminde menopoz, andropoz ve emeklilik gibi durumların birlikte olması sorunların daha şiddetli yaşanmasına yol açabilir. Bazı anne-babalar, bunu sahip oldukları bir rolü kaybetmek olarak düşünüp kaygılanabilirler.

“Çocuğumuzun doğumundan sonra eşim benimle eskisi gibi ilgilenmiyor” “Cinsel isteksizlik yaşıyorum” “Artık anneyim” Çocuğun doğumu ile birlikte kadın kendini çocuğun bakımını ile ilgilenmeye verebilir. Bu durumda, eş kendisini ikinci plana atılmış hissedebilir. Gebelik esnasında ise, kadın cinselliği yaşamama, cinselliği yaşarsam çocuğuma zarar verebilirim şeklinde gerçek dışı düşüncelere kapılabilir. “Artık anneyim” düşüncesi ile kadınlığını geri plana itebilir. Cinsel isteksizlik yaşayabilir. Anne olduğu için cinsel isteksizlik yaşayabiliyor. Çocuk ya odaya gelirse, duyarsa, öğrenirse vb. düşünceler kadının geri çekilmesine neden olabilir. “Çocuk olsun, düzelir” Evlilik iyi gitmediğinde, eşlerden biri veya çevre çocuğun bir kurtuluş ve çözüm olabileceğini düşünür. Çocuğun bir kurtuluş veya çözüm olarak görülmesi, ilerde sorunun daha da büyümesine yol açabilir.

Kültürün ve Diğer Unsurların Evliliğe Yansımaları. Kültürel farklılıklar, toplumun değer yargıları, otoriter anne baba tutumu, çocuk yetiştirme tutumları karşı cinsle iletişim kurmayı ve sorunlar için çözüm bulmayı etkileyecektir. İletişim sorunları karşı cinsle ilgili deneyim eksikliğinden veya aile içerisindeki yaşantılarından ( anne babanın hiç konuşmaması vb) kaynaklanabilir. Kişinin, ergenlik döneminde karşı cinsle iletişim kurma çabası ile ilgili yaşantıları, aile içinde yaşadığı sorunlarla nasıl baş ettiği bu süreci etkileyebilir.

Paylaşımların azalması, tahammülsüzlük, olayları olduğundan fazla büyütme ve aşırı tepkiler verme beraberlik de sorunların olduğunun sinyalini vermektedir. Kadının duygusal ihtiyaçlarının karşılanmaması, kadınla ilgilenilmemesi de kadını şiddete maruz bırakmaktır. Örneğin; özenerek farklı bir yemek yapmış olan kadına eşinin eline sağlık dememesi ve fark etmemesi vb. Bu durumda, eşlerin duygu, düşünce ve beklentilerini karşısındakine ifade edebilmesi, karşısındakini dinlemesi evliliğin doyuma ulaşmasını sağlayacaktır.

  • “Eşimle konuşmaktansa internete girmeyi tercih ediyorum”
  • “Onunla konuşamıyorum”
  • “Eşimin sürekli olarak tartışmak için bir konu gündeme getirmesinden bıktım.”
  • “Sürekli kuaförde”

Evlilik yaşamındaki uyum, ilişkilerin ve iletişim becerilerinin yeterli düzeyde olması ile ilgilidir. Eşlerin birbirlerine gerekli anlayışı göstermeleri, iletişimde, çiftlerin “ben” dilini kullanması, dinlemesi, isteklerini dile getirirken emir cümleleri kullanmaması önemlidir. Çiftler zaman zaman pasif agresif veya agresif tutumlar sergilemeye başlayabilirler. Örneğin; evlilikte bir kişinin çok konuşması, diğerinin susması, kadının bir konu gündeme getirmesi ve tartışması, erkeğin yeter artık demesi, kadın odasında internete girmesi, işyerinden geç çıkma, sürekli kuaföre gitme veya evden çıkmama vb. Eşlerin birbiri ile uyumlu olması, iletişim becerilerinin yeterli düzeyde olması evliliğin sağlıklı yürümesini sağlamaktadır.

Evli çiftlerden bazıları, hayatı gidişatına bırakıp daha önce yaptıkları faaliyetleri yapmamaya başlarlar. Çoğunlukla da, bu durumun normal olduğunu, evliliğin böyle bir şey olduğunu düşünürler. Kadın evliliğine enerji verecek girişimlerde bulunmaktan vazgeçebilir, erkek de giderek duyarsızlaşabilir, kadının istek ve arzularını görmezden gelmeye başlayabilir. Dışarıdan bakıldığında, aynı evin içinde sorun yok gibi gözükmekte ancak kişiler giderek duygusal anlamda birbirlerinden uzaklaşmaktadırlar. Göz göze bakışmalar, dokunmalar giderek azalır. Eşler bazen de iletişimsizliği mantıklaştırabilirler (örneğin; çok yorgunum, uyuyacağım vb.)

Evliliğin ilk ayları, birlikte yaşamaya uyum ve alışma evresidir. Eşlerden birinin davranışı diğerinde öfke ve rahatsızlık yaratabilir. İlk aylarda, bu davranışları görmezden gelerek, kavga etmemek için içe atabilir. Biriken duygular, daha sonrasında bir tartışma ile tekrar harekete geçebilir. Tartışma esnasında söylenen sözleri eşler biriktirebilir. Bu sözleri uzun süre unutamayabilirler. Eşler, kavga esnasında birbirlerinin canını acıtacak noktaları bilirler. Çoğu zaman kişiliğine yönelik söylemlerde bulunabilirler.

“Çatışmalar, kavgalar giderek artıyorsa, eşlerden biri yada ikisi depresyon, kaygı vb. sorunlar yaşıyor olabilir.” Çatışmaların, kavgaların sürekli olduğu evliliklerde, eşlerden birinin yada ikisinin de psikolojik sorunları da olabilir. Depresyon, kaygı, öfke, takıntı, cinsellik vb. sorunlara sıklıkla rastlanmaktadır.

Kadın veya erkek cinsellikten nefret ettiği için cinsellik olmadan devam eden birçok evlilik vardır. Bunun yanı sıra, bazı evliliklerde cinsellik devam etmektedir. Ancak kadın cinsel arzu duymamaktadır, cinsellik onun için bir anlam ifade etmemektedir. Cinselliği evliliğin sürdürülmesi için bir zorundalık olarak görmektedir. Cinsellik beraberliğin başından beri yoksa veya az yaşanıyorsa eşlerden biri bunun eksikliğini hissedebilir. Eksiklik duygusu, eşleri ayrılık aşamasına getirebilir, yeni birliktelikler arayışına sokabilir. Bazı birliktelikler de ise, erkek cinsellikten uzak durabiliyor. Erkeğin uzak durmasının nedenleri arasında; yetiştirilme tutumları, sosyal fobik olması, içe kapanıklık vb. sayılabilir. Erkekte sertleşme, erken boşalma sorunu olduğunda, kadın isteksizlik yaşayabiliyor, orgazma ulaşamayabiliyor. Bununla birlikte, kadında vajinusmus, cinsellik esnasında ağrı vb. sorunlar yaşayabiliyor. Cinsellik esnasında çiftin karşısındakinin isteklerini, arzularını düşünmeden yaşaması da (örneğin, erkeğin kadını düşünmeden yaşaması, kadını uyarmayı, tatmin etmeyi düşünmemesi) cinsel uyum sorunlarının açığa çıkmasına neden olabilir.

Önceki ilişkilerde yaşanan travmatik deneyimlerde (taciz, baba ile yaşanan sorunlar, fiziksel şiddet vb) kişinin beraberlik öncesinde sorunlar yaşamasına neden olabilir. Yaşanan travmatik deneyimler kişinin dünyaya, kendine olan güvenini etkilediğinden temel güven duygusu sarsılabilir. İlişkilerde de “Erkeklere/kadınlara güvenmiyorum” “Hiç kimseye güvenmiyorum” “Diğerleri gibi bu kişi de beni terk edecek” “Ya terk edilirsem” şeklindeki düşünceler bir ilişkinin başlangıç sürecine olumsuz bir şekilde yansıyabilir. Beraberlik öncesi çiftlerin cinsellikle ilgili aynı yerde olmamaları da çatışma yaratabilir. Örneğin, erkeğin hemen cinselliği yaşama arzusu ve bu doğrultuda yapmış olduğu duygusal ve fiziksel baskılar kadın üzerinde travma yaratabilir.

  • “Beni anlamıyorsun…
  • “Benim istek ve arzularımı, beni önemsemiyorsun…”
  • “Beni sevsen, benimle evlenirsin”

Çiftlerin, birbirlerinin beklentilerini karşılayamaması, yeterli iletişim kuramaması da beraberlik öncesinde yaşanan önemli sorunlar arasındadır. Örneğin; kadının evlenmek istemesi, erkeğin cinsellik istemesi vb. Beklentileri karşılanmayan kişi de, öfke duygusu oluşmaktadır.

Beraberlik Öncesi Sorunlar: “Başaramazsam…” “Başaramazsam…” “Rezil olurum…” “Ya kabul edilmezsem…” Birçok kişi karşı cinsle iletişim kurmakta sorunlar yaşayabilir. Karşı cinsle iletişim kurma sorunlarının çeşitli sebepleri olabilir. Bu sebepler arasında, kişinin yoğun bir şekilde sosyal kaygı yaşaması yer alabiliyor. Kişi “Rezil olurum, ya kabul edilmezsem” şeklindeki olumsuz otomatik düşünceler nedeniyle bir kaygı yaşar ve yaşadığı bu kaygı harekete geçmesini, karşı cinsle yakınlaşmasını engeller. Beraberlik öncesindeki sorunlar arasında, kadının ilişki kurmaya hazır olmaması, önceki ilişkisi ile ilgili sıkıntılarının devam ediyor olması, çekingen kişilik özelliklerinin olması vb. sayılabilir. Aslında erkekten hoşlandığı ve beraberlik istediği halde bu sorunlar nedeniyle bir türlü harekete geçememekte, hoşlandığını ve istediğini gösterememektedir.

  • “Beni hiç aramıyor. Benimle ilgilenmiyor. Benim onun için bir değerim yok”
  • “Sürekli nerdesin, ne yapıyorsun demesinden sıkıldım. Resmen bana güvenmiyor. ”

İlişkinin başlangıcındaki beklentiler ve arzular kişiden kişiye farklılık göstermektedir. Bir kişi çok aranmaktan hoşlanırken bir diğeri beraber olduğu kişinin sürekli aramasından rahatsızlık duyabilir. Birlikte olduğu kişi hiç aranmıyorsa, ilgilenmiyorsa, kişi kendisini değersiz ve önemsiz hissetmeye başlayabilir. Her dakika nerdesin, ne yapıyorsun diye aranan kişi ise, bu durumdan sıkılabilir. “Bana güvenmiyor” düşüncesine kapılabilir.

Kadın hamilelik sırasında belirgin fiziksel değişimlere uğrar. Kadınları en çok rahatsız eden olgular vücutta oluşan çatlaklar ve kilo alımıdır. Vücutta oluşan çatlaklar için bir çözüm olmamakla birlikte doğum sonrasında alınan kilolar hemen verilmez. Anne, fiziksel çekiciliği hakkında endişe duymaya başlar. Bunun sonucunda kişi, aşırı diyet ve spor yapmaya başlayabilir, estetik yaptırmaya yönelebilir veya yeme bozuklukları geliştirebilir. Kendisini değersiz görmeye başlayan anne, kendisine olan saygısını ve özgüvenini yitirebilir. Tüm bunlar eşler arasında problemlere de yol açabilir.

Hamilelikte kadın birçok ruhsal sorun yaşayabilir ve bu yaşadığı sorunlar hem kendine hem bebeğine hem de çevresine etki edebilir. Özellikle annenin yaşadığı bazı sorunlar hayati açıdan tehlike bulundurur. Bu sebeple, normal geçen bir hamilelik sırasında bile annenin uzman bir hekimden sürekli olarak provizyon alması önerilmektedir. Annenin yaşadığı daha ciddi boyutta sorunlar (kaygı, stres, depresyon) için mutlaka psikoterapi uygulanmalıdır. Bu terapi sürecinde annenin ruh hali ve olumsuz düşünceleri ön planda tutulmalıdır. Önceden bahsedildiği gibi hamile olan kadının içinde bulunduğu ruh hali ve olumsuz düşünceleri eskiden yaşamış olduğu travmalar tarafından tetiklenir. Bu travmaların bilinç düzeyine çıkarılması ve bunlar üzerine çalışılması son derece önemlidir. EMDR terapisi bilinçaltında yaşanılan ve ruhsal sorunlara kaynak sağlayan düşünceler üzerine çalışılması konusunda başarı gösterebilir.

Sakat veya hastalıklı doğumlar, doğumdan sonra bebeğin yapısında veya gelişiminde görülen anormallikler olarak açıklanır. Bazı bebekler fiziksel, bazı bebekler zihinsel olarak anormallik gösterebilir. Bunların sebepleri çoğunlukla genetik faktörler olmakla birlikte, çevresel faktörler (zehirli maddeler, bazı aşılar, gazlar) de etkili olabilir. Bugüne kadar 4,000’in üzerinde bilinen hastalık ve sakatlık türü vardır. Amerika’da her yıl 150.000 tane bebeğin sakat veya hastalıkla doğduğu gözlenmiştir. Sakat ve hastalıklı doğuma sebebiyet veren genetik faktörler genellikle bebeğin rahimde oluşumu sırasında anne ve babadan gelen eşit kromozomların bozukluk göstermesi sonucu oluşur. Sakat veya hastalıklı bebek doğuran annede belirgin derecede ruhsal sorunlara rastlanabilir. Hamile kaldığında hiçbir kadın sakat veya hasta bir çocuk dünyaya getireceğini bilemez, bu tamamen anne adayına bir sürpriz olur. Anne adayı hamile iken bebeği hakkında planlar yapar. Sakat veya hasta bir çocuk doğuran anne ve bu çocuğa sahip olan babanın tüm planları değişmek zorunda kalır. Anne çok büyük kaygı ve çaresizlik yaşar. Bazı anneler aşırı mutsuzluk yaşayabilir ve depresyona girebilirler. Bu süreçte bebeğe adaptasyon sağlamak son derece önemlidir.

Doğumdan belli bir süre sonra yaşamını yitiren bebeklerin anneleri ise çok daha fazla zorluk çekebilirler. Bu anneler tüm umutlarını bebeklerine yüklemenin yanı sıra, doğum sıkıntısını çekmiş ve sonunda bebeklerine kavuşmuş olurlar. Bebek doğduktan ve anne kucağına verildikten sonra anne ve bebek arasındaki ilişki daha da güçlenir. Bu sebeple doğumdan sonraki kayıplar annenin elindeki tüm umutlarının alındığı, artık tamamen yalnız kaldığı gibi düşünceler geliştirmesine sebebiyet verebilir. Anne bu durumda kendini eksik, çaresiz ve aşırı mutsuz eder. Bu olgu annede ciddi bir travmaya yol açabilir. Böyle bir durumda hiç beklenilmeden bir hekimden yardım alınmalıdır.

Herhangi bir nedenle gebeliğin 20. haftası tamamlanmadan bitmesine düşük yapma adı verilir. Anne ve babanın yaşı arttıkça düşük yapma riski de o ölçüde artar. 20 yaşından önce anne adayı olan kişilerde risk %10, 40 yaşından daha ileri yaşta olanlar için bu risk %30’a kadar çıkabilir. 40 yaş üstü baba adayları da düşük riskini ikiye katlar. Düşük yapan kadında belirgin oranda ruhsal sorunlar görülmeye başlayabilir. Yapılan araştırmalara göre düşüğün kendisinden ziyade düşük yapan kişinin zihninde oluşturduğu olumsuz düşünceler ruhsal sorunlara yol açar. Düşük yapan kadın, düşükten dolayı kendini suçlama eğilimi gösterebilir. Kişi “Bu kadar egzersiz yapmamalıydım”, “İş yerindeki stres buna sebep oldu”, “Bir keresinde düştüm ve bu bebeğe zarar verdi” gibi düşünceler geliştirir ve bunları takıntı haline getirir. Ayrıca hamile kadın, bir dönem bebekle yakınlaştıktan sonra hayatını artık tamamen ona adamaya ve tamamen bebeği hakkında planlar yapmaya başlar. Düşük yapan kadın bu olguyu umudunun, hayallerinin ve kurduğu düşlerin ölümü olarak görebilir. Bu durumda bazı kadınlar intiharı bile düşünebilir. Yapılan bazı araştırmalarda, kolektif tarzda yaşayan ve birbirine sürekli destek olan aile bireylerinin bu riski azalttığı gözlenmiştir.

Doğum sonrası oluşabilecek depresyonu tetikleyen ruhsal faktörler de olabilir. Anne doğumdan sonra aşırı yorgunluk yaşayabilir. Kişi, yeni annelik rolünü çok daha fazla üstlenmeye başlar ve ilerdeki rolü hakkında takıntılar yaratabilir. Sürekli nasıl bir anne olacağı konusunda endişeler duyabilir. Aynı zamanda çalışan anneler için çalışamıyor olmanın getireceği stres büyüktür, çoğu anne yıllarca çalışıp kazandıkları kariyerin bir anda solacağını düşünür. Depresyonun oluşması bazı kadınlarda çok daha kolay ve hızlı gelişir. Daha önceden yaşanmış zihinsel veya psikolojik bir hastalık, ailede bulunan zihinsel veya psikolojik hastalıklar, hamilelik hakkındaki kaygılar, evlilikte problemler, genç yaşta hamile kalmak, madde bağımlılığı, bir önceki hamilelikte olumsuzluklar yaşanmış olması ve sosyal hayat sorunları gibi faktörler kişide depresyonun çok daha kolay oluşmasına sebebiyet verebilir.

Postpartum depresyon doğumu takiben ilk 1 yıl içinde herhangi bir zamanda meydana gelebilir. Anne kendini veya bebeği inciteceği hakkında endişeler duyar. Bazı durumlarda anne bebeğe karşı hiçbir ilgi duymaz ve onunla ilgilenmeyi tamamen reddeder. Postpartum depresyonu yaşayan kişilerin mutlaka uzman bir hekimden yardım alması gerekir. Postpartum psikoz daha az görülen bir olgudur. Psikoz, doğumu takiben ilk 2 hafta içinde meydana gelir. Anne halüsinasyonlar görmeye başlar, kafası sürekli karışıkmış gibi hisseder, bebeğe veya kendisine zarar vermeye kalkar ve sürekli değişen bir ruh hali sergiler. Psikoz çok ciddi bir olgu olduğundan anne hemen uzman bir hekimden yardım almalıdır.

Hamilelik sırasında ve sonrasında yaşanılan depresyon, sadece gebe olmaktan kaynaklı olmayabilir. Kişinin daha önce yaşadığı travmalar, ailesinde veya kendisinde olan psikolojik rahatsızlıklar, günlük hayattaki stres faktörleri de depresyonu tetikleyebilir. İnsan beyninde salgılanan hormonlar direk olarak insanın ruh halini etkiler. Hamilelikte değişen hormonlar beyin kimyasını da etkilediğinden depresyonun oluşmasına sebebiyet verebilir. Doğum sonrasında gelişen depresyona “Postpartum depresyon” adı verilir. Doğum sonrasında depresyonu tetikleyen yine değişen hormon seviyeleridir. Hamilelik sırasında kadınlık hormonları olan östrojen ve projesteron seviyeleri çok yüksektir. Doğumu takiben 24 saat içinde ise bu hormonlar hızlı bir şekilde normal seviyelerine dönerler. Bu tür büyük ve hızlı bir değişiklik depresyonu tetikleyebilir. Ayrıca hamilelikte tiroit hormonları da yükseliş gösterir. Kadınlık hormonları gibi tiroid hormonu da doğumdan sonra hızla düşer, düşük seviyeli tiroit hormonu depresyona sebebiyet verebilir.

Eski çağlara oranla günümüzde tutucu ailelerin sayısı düşmekte, muhafazakâr düşünceler yumuşamaktadır. Gelişen teknoloji ile de tanışan gençler, ergenlik dönemlerinde yaşadıkları cinsel arzuları bu yolla bastırma eğilimine girerler. Daha tutucu ailelerin çocukları arzularını genellikle internet üzerinden veya gizli gidermeye çalışırlar. Daha serbest ailelerin çocukları ise, daha çok genç yaşlarda cinsel deneyim yaşamaya başlarlar. Bu dönemde cinsel açıdan aşırı merak ve arzu gençleri yanlış ve sorumsuz birleşmeler yaşamaya itebilir. Son zamanlarda bu sorumsuzluktan doğan sorunlardan ötürü çoğu okullarda hem ailelere hem de gençlere yönelik cinsel eğitimler verilmeye başlanmıştır. Erken yaşlarda gebe kalmak hem anne için hem de bebek için birçok yönden sağlıksızdır. İlk olarak anne genç yaşta hamile kaldığından ciddi derecede ruhsal sorunlar yaşayabilir. Daha bir kariyer planı bile oluşturmamış ergen, birden anne olmanın tüm sorumluluklarıyla karşı karşıya kalır ve ciddi boyutta endişe yaşar. Ruhsal boyut dışında genç yaşta hamilelik fizyolojik açıdan da son derece sağlıksızdır. Erken yaşta hamile kalan annenin kansızlık ve hipertansiyon hastalığına kapılma riski çok fazladır. Doğacak olan bebeğin prematüre, normal kilonun altında ve zihinsel gerilikle doğma olasılığı çok yüksektir. Ayrıca tam gelişmemiş bebeğin bağışıklık sistemi çok zayıf olacağından sürekli hastalık kapma riski de çok fazladır. Ayrıca bebek de anne kadar ruhsal olarak etkilenir. Sorumluluk alamayan, genç yaşta bir bebekle baş edemeyen annenin bebeği bu durumdan oldukça etkilenir ve eğer bebek sağlıklı yetişse bile ileriki hayatında bu izleri taşıma olasılığı çok yüksektir.

Hamilelik sırasında vücudun her yerinde fizyolojik değişimler meydana gelir. Göğüsler emzirmeye hazırlamak amaçlı büyürler, karın genişler ve vücudun belli bölgelerinde çatlaklar oluşur. Bu dönemde kilo alımı en büyük sorunlardan biridir. Kilo alımının yanı sıra vücut su toplar ve ödem yapar. Kişi, bu fiziksel değişimlerden dolayı bedeni ve görünüşü ile ilgili ciddi kaygı yaşar. Artık çekici olmadığını, beğenilmeyeceğini düşünür. Kendi kişisel bakımından vazgeçebilir ve özgüveninde azalma görülebilir. Bu dönemde eşlerin desteği kadının kendi algısı açısından büyük önem taşır. Normal bir hamilelik sürecinde istifra etme döneminin bittiği 5. ve 8. hafta dönemlerinde kadınlarda cinsel istek artar. Fakat kadın eğer kendini fiziki açıdan rahatsız hissediyor, kimsenin kendisini beğenmeyeceği artık çekici olmadığı yönünde düşünceler geliştiriyor ise cinsel istekte azalma görülebilir. Kendini değersiz hissetmesi ve bu sebeple kendi kişisel bakımlarını aksatması kişinin eşini de etkiler.

Gebeliğin son 3 ayında ise kadında cinsel istek açısından azalmalar görülür. Aynı zamanda erkeklerde de cinsel isteksizlik başlayabilir. Erkekler gebe kişiyi uygun olmayan bir cinsel arzu objesi olarak görmeye başlayabilirler. Bu dönemde eşlerin kadınların fiziklerinden çok onlara duydukları sevgilerini göstermeleri son derece önemlidir. Hormonal ve fiziki değişimden etkilenen kadın erkeğin kendisine olan sevgisinin fiziki boyutta olmadığını görmek ister.

Hamilelik döneminde ayrıca eşler arası iletişimin bozulması da muhtemeldir. Anne, bebeğini daha yakından tanımaya ve onunla yakınlaşmaya başlar. Arkadaş ve aile çevresi de hem anneye hem bebeğe çok fazla ilgi gösterdiklerinden bu durumda erkek kendini saf dışı bırakılmış hissedebilir. Ayrıca kadın iletişime geçse bile konuştuğu konular genellikle yeni doğacak bebeğini kapsayan konular olur. Bu dönemde hamileliğe erkeği de dâhil etmek, gelecek konusunda beraber planlar yapmak, bebek dışında konular da paylaşmak son derece önemlidir.

Hamilelikte yeni bir hayata adaptasyon çabasından doğan stres kişiyi huzursuz ve mutsuz hale getirebilir. Yapılan çalışmalara göre, hamileliğin kendisi depresyona yol açmaz, aksine genetik yatkınlığı olan kadınlarda depresyonu tetikleyebilir. Bu dönemde normalde bulunan hormon seviyelerinden çok değişen hormon seviyeleri depresyonun oluşumuna sebebiyet verebilir. Bu süreçte annelerde mutsuzluk, alınganlık, kaygı, stres ve takıntılar gözlenebilir. Anne ya çocuğuma zarar verirsem, ya bana bir şey olursa gibi düşünceleri takıntı haline getirebilir. Anne aynı zamanda kendi hayatı ile de ilgili kaygılar yaşamaya başlayabilir. Çalışan anneler kariyerleri ile ilgili büyük ölçüde endişe duymaya başlayabilirler. Bir çocuğa sahip olmanın hayatlarındaki birçok şeyin sonu olduğunu düşünebilirler.

Hamilelik kadının neredeyse tamamen başka bir yaşama adım atmasıdır. Bundan sonra artacak sorumluluklar kişiyi strese sokabilir. Kişi bu süreçte hem bebeği hem kendi hem de evliliği hakkında endişeler duymaya başlayabilir. Bu sebeple kişinin bu dönemde sosyal ve kişisel hayatı büyük ölçüde etkilenir. Kişi, bu dönemde annelikle ilgili kaygılar duymaya başlar. Mükemmel bir anne olmalıyım, hata yapmamalıyım, çocuğum herkesten zeki ve sağlıklı olmalı gibi düşünceler geliştirir. Bu tür kaygılarından dolayı kendini değersiz ve yetersiz görmeye başlayabilir. Sürekli olumsuz düşünmekten uykuları kaçabilir, yeme düzeni bozulabilir. Aşırı kaygı düzeyi, kişiler arasındaki iletişimin (özellikle eşler arasında) bozulmasına yol açabilir.

Hamilelikte Görülebilen Sorunlar: Gebelik ve doğum, gelecek nesilleri sürdürme açısından insan hayatındaki en doğal içgüdülerden biridir. Hamilelik 40 hafta süren ve 3 adet 3 aylık periyodu kapsayan bir süreçtir. Hamilelik sırasında kişide belirgin oranda biyolojik, fizyolojik ve ruhsal değişiklikler gözlemlenir. Bu süreçler, kadının hamileliğe adaptasyon süreçleridir.

3 Aylık Periyotlarda Görülen Ruhsal Değişimler. İlk 3 Aylık Periyot: Bu dönemde kişi belki kendinin de fark edemeyeceği belirgin değişiklikler yaşar. Kadın, ilk üç aylık dönemde aşırı düzeyde bebeğini kaybetme kaygısı yaşar. Kişi aynı zamanda artık yeni bir kişinin daha sorumluluğunu alacağından dolayı olgunluk kaygıları yaşayabilir. Özellikle genç anneler veya beklenmeyen hamileliklerde bu dönem daha fazla kaygıya yol açabilir.

İkinci 3 aylık periyot: İlk dönemin stresi ve kaygısını atlatan anne, ikinci dönemin duygusal değişikliklerini yaşamaya başlar. Bu dönemde yaşadıkları değişimler ilk döneme göre daha az yoğundur. Vücutta beliren fizyolojik değişimlerden dolayı kadın artık kendinin farkına varmaya başlar. Alınan kilolar kişiyi strese sokabilir hatta beğenilme kaygısı olan kadınları endişeye sokabilir ve kendine olan saygıda azalmalar görülebilir. Bu dönemde annelik duyguları daha da belirginleşir ve kadın çevresindeki tüm uyaranlara karşı aşırı duygusal hale gelir.

Üçüncü 3 aylık periyot: Bu dönemde kişinin daha önceki dönemlerde yaşadığı fiziksel değişimlere karşı hisleri ve bebek kaybı ile ilgili olan kaygılarında azalmalar görülür. Kişi bu dönemde doğum yaklaştıkça doğumun kendisi ile ilgili yeni endişeler geliştirmeye başlar. Yeni doğacak olan bebeğin sorumluluğu anneyi daha çok endişeye sokar. Hem anne hem baba nasıl bir disiplin uygulayacakları konusunda stres yaşayabilirler.

Gerek depresyon, takıntı hastalığı, kaygı bozukluğu gibi psikolojik sorunların sonucunda ortaya çıkan bedeninden hoşnut olmama, beden algısında kısmen bozulma ve bunu operasyon ile değiştirmeye yönelik güçlü bir dürtü olsun, gerek vücut dismorfik bozukluğu olan hastanın bedeninde değişim yapma doğrultusundaki yoğun isteği olsun, sorun tamamen psikolojiktir. Kişinin ameliyat olması, esas sorunu ortadan kaldırmadığı gibi travmatik etki yaratır ve yeni sorunlar yaşanmasına sebep olur. Kişiler defalarca ameliyat olur, ama bir türlü tatmin olmazlar. Her girişim sonrasında tablo daha da şiddetlenir. Şiddetli depresyon ve intihara kadar gidebilen tehlikeli sonuçlarla karşılaşma riski ortaya çıkar. Bu nedenle, estetik operasyon yaptırma isteğinin altında psikolojik kaynaklı nedenlerin olma ihtimaline karşı, kişinin yakınlarının ve estetik cerrahların bu konuda çok dikkatli ve titiz olması gerekmektedir. Şüphelenilen durumlarda psikiyatristten yardım talep edilmesi gerekir. Aksi takdirde geri dönüşümü olmayan trajediler yaşanabilmektedir.

İlişki sorunları da kadınlarda estetik operasyonlara yönelmeyi sağlamaktadır. Günümüzde, yine hayatın stresinden kaynaklı olarak evlilikler çok zor yürümekte, çoğu sürekli sallantılı bir halde durmaktadır. Çiftlerin yaşadığı ilişki sorunları çözümlenmediğinde ilginin başka kişilere kayması ve aldatma olayları görülmektedir. Son zamanlarda bu durum artış göstermektedir. Çitlerin yaşadıkları çözümsüz kalan sorunlar ayrıca kadınların normalin üzerinde bir sıklıkla kuaförleri, spor salonlarını, güzellik merkezlerini ziyaret etmelerine neden olmaktadır. Son yıllarda estetik ameliyatlarının daha göz önünde bulunması ve kolay satın alınabiliyor olması sebebiyle, hayatlarından ve evliliklerinden memnun olmayan kadınlar çareyi keyfi estetik ameliyatlarda aramaktadırlar.

Vücut dismorfik bozukluğu, depresyon, kaygı bozukluğu, takıntılar gibi psikolojik sıkıntılar, çiftler arasında yaşanan sorunlar gibi temel sorunların kadınlarda estetik değişimler yapma konusunda çok güçlü dürtü ve istek uyandırabildiğini biliyoruz. Estetik değişime yoğun bir şekilde ihtiyaç duyulmasına neden olan bu sorunların giderilmesi, kadınların boş yere maddi zorluklar içine girmelerinin, ciddi ölçülerde hayal kırıklığı yaşamalarının ve estetik operasyon sonrasında travmatize olmalarının önüne geçmenin yanı sıra esas olarak içinde bulundukları psikolojik sıkıntıların yarattığı bireysel, ilişkisel ve cinsel sorunların ortadan kaldırılması için özellikle önemlidir. Kadınlar çeşitli nedenlerle yaşıyor oldukları psikolojik sıkıntılar nedeniyle estetik operasyonların yanı sıra internet, alkol, alışveriş, temizlik takıntısı, cinsel takıntılar gibi esas sıkıntı kaynaklarından kaçınmaya yönelik pek çok ikincil sorunlar geliştirebilmektedir. Bu durumda, temeldeki sorunlara bir de bağımlılık ve takıntı sorunları eklenmekte ve psikolojik sıkıntı düzeyi kat kat artmaktadır. Yapılması gereken, sorunların temeldeki kaynaklarının ortadan kaldırılmasının gerekliliği konusunda kadınları bilinçlendirmek ve gerekli danışmanlık, psikoterapi ve psikiyatrist desteklerinden yararlanmaları hususunda çiftleri ve aileleri yönlendirmektir.

Kadınların, sorunlu bir ilişki içinde iken ve/veya aldatılma endişesiyle estetik değişim arayışına girmelerinin yanı sıra yanlış tutum ve davranışları olan ya da takıntısı olan erkekler de kadınların estetik çılgınlığına kapılmalarına yol açabilmektedirler. Bazı erkekler eşlerinin bedenlerindeki bir veya birden çok alana takarlar ve sürekli olarak bu konuyu takıntılı bir şekilde gündemde tutarlar ya da alay konusu haline getirirler. Beğenilmediğini düşünen kadın sonunda çare olarak estetiğe başvurur. Ancak bu durumda da esas sorun, yani eşler arasındaki ilişki sorunu çözümlenmediğinden yapılan operasyon kısa süreli bir iyi hissetme sağlasa bile, ki genellikle böyle olmaz, eşler arasındaki sorunlar ve sıkıntılar devam eder gider. Esas sorun giderilmediği için operasyon yaptıran kadınların birçoğu olan değişimden memnun olmazlar, aşırı pişmanlık hissederler ve/veya kendine yabancılaşma, depresyon gibi daha büyük sorunlar yaşarlar.

Çoğu ülkede zayıflık güzellik anlamına geldiğinden vücutlarına aşırı takıntılı olan kadınlar bulimia nervosa ve anoreksiya nervosa gibi yeme bozuklukları geliştirebilirler (Bu sorunlarla ilgili detaylı bilgiye ‘Yeme Bozuklukları’ başlığından ulaşabilirsiniz). Kısaca bahsetmek gerekirse, bulimia nervosa, kişilerin tıkınırcasına aşırı yemek yedikten sonra alınan fazla kaloriden kendini kusturarak, bağırsak düzenleyici ilaçlar kullanarak, aşırı egzersiz yaparak, sürekli oruç tutarak kurtulmaya çalışma şeklinde kendini gösteren bir rahatsızlıktır. Bu davranışlar her yeme işleminden sonra tekrarlandığından bir süre sonra alışkanlık halini alır ve kişinin sağlığını ciddi boyutta etkileyecek bir hastalığa dönüşür. Anoreksiya nervosa, kişilerin kilo almaktan aşırı derecede korktuklarından yemek yemeyi reddetmeleri ve ne kadar zayıf olsalar da kilolarını hep aşırı bulmaları ile karakterize olan bir sorundur. Bir kişide vücut dismorfik bozukluğu ile bulimia nervosa sorunu beraber görülebilir. Anoreksiya nervosa sorunu olan bir kişide neredeyse her zaman vücut dismorfik bozukluğu da vardır.

Vücut dismorfik bozukluğu çoğunlukla büyüme döneminde; ergenlik çağına girerken veya ergenlik çağında başlar. Kız veya erkek ergenler bu dönemde kendi bedensel gelişimleriyle aşırı ilgilidirler. Bu dönemde ergenlerde bir güzellik tutkusu ve takıntısı başlar. Eğer ergenin içinde yaşadığı toplum, gelişmiş ülkelerdeki gibi aşırı zayıflığa, fiziksel güzelliğe ve estetiğe aşırı takıntılı ise kişinin geçirdiği dönemdeki fiziksel endişeler daha saplantılı bir hal alır. Kişi sürekli kendinde kusurlar bulmaya, kendini beğenmemeye, kendini eve kapatmaya başlar. Ayrıca bu dönemde lise çağındaki ergenler birbirlerinin fiziksel özellikleri ile alay etmeye çok meyillidirler. Eğer kişi bu gibi durumlara çok kez maruz kalırsa ve bu konuda bir uzmandan yardım almadan bu dönemi atlatmaya çalışırsa, bu dönemde veya ileriki hayatında bedenini algılama hususunda ciddi sorunlar yaşayabilir ve vücut dismorfik bozukluğu oluşabilir. Kişilik yapısıyla vücut dismorfik bozukluğu arasındaki ilişkiye bakıldığında, klinik gözlemler, genellikle takıntılı, titiz, kendi bedenlerini sürekli inceleyen, güvensiz, karamsar ve çeşitli ruhsal çatışmalar içinde olan kişilerde bu hastalığın olduğu doğrultusundadır.

Çılgınlığın en önemli sebebi psikolojik sorunlardır. Depresyon, tatminsizlik, kendine güven düşüklüğü, beden algısındaki bozukluklar en çok karşılaştığımız psikolojik nedenlerdendir. Beden algısı bozukluğu, kişinin fizik görünümündeki gerçek fakat önemsiz bir kusur ile ileri derecede meşgul olmasıyla kendini gösteren bir sorundur. Bu kişiler, bedenlerindeki en ufak bir kusuru aşırı büyütür hatta kendilerine hayali kusurlar yaratıp tüm zamanlarını buna takarak geçirebilirler. Kişi burnunun uzun, yassı veya eğri olması, saçlarının çok seyrek, kıvırcık, göğüslerinin çok büyük, sarkık veya küçük olması gibi bir kusurlarla sürekli uğraşır durur. Bu yüzden aşırı ve süreklilik arz eden bir biçimde huzursuzluk ve kaygı duyar. Çevresindeki insanlar bu kusur veya kusurların önemli olmadığını söyleseler de ikna olmaz ve takıntısından bir türlü vazgeçemez. Bu kişiler, sürekli güzel görünmedikleri, kusurlarının olduğu ile ilgili düşünürler ve/veya etraflarındaki kişilere yakınırlar.

Bu durumun en aşırı hali ‘Vücut Disformik Bozukluğu’ denilen bir rahatsızlıktır. Bu sorun kişinin bedenindeki bir bölgeden rahatsız olma ve bu bölgeyi değiştirmek istemeyi düşünmeden edememe haliyle sınırlı kalmayan ve bedenle ilgili ciddi algılama bozukluklarının olduğu bir durumdur. Vücut dismorfik bozukluğu olan hastalar günlük yaşamlarına, işlerine, sosyal ortamlarına da takıntılarını yansıtırlar. Bu sebeple ciddi psikolojik sıkıntılar yaşarlar ve normal seviyenin oldukça altında bir yaşam kalitesine sahiptirler.

Bedeninin her hangi bir bölgesinden hoşnut olmayan, bunu kafasına takan ve estetik operasyona başvuran her kadın vücut dismorfik bozukluğu yaşıyor değildir. Büyük çoğunlukla, insanlar içinde bulundukları kaygı, depresyon, takıntı, bunaltı gibi psikolojik sıkıntılar gibi nedenlerden dolayı bedenlerindeki bölgelerle ilgili aşırı hassasiyet geliştirirler. Bedenine aşırı duyarlı bu insanlarda en çok gördüğümüz temeldeki sorunlar depresyon ve kaygı bozukluğudur. Kişi kötü hissetme halinden kurtulmak için estetik değişim arayışına girer. Genellikle bunun farkında olunmaz; kişi bedensel değişimin gerçek bir ihtiyaç olduğuna inanır ve bu değişim olunca mutlu olacağını düşünür. Estetik operasyon olduktan sonra ya derin bir hayal kırıklığı ve yeni görünüşüne alışamama hali olur ya da kısa bir dönem değişimden ötürü iyi hissetse dahi kendini kötü hissetme durumuna geri döner; tekrar estetik operasyon yaptırmayı kafasına takar ya da hayatındaki başka durumlar ile ilgili hoşnutsuz ve mutsuz olmaya başlar.

Sağlıklı çözüm yolu olan durumlarda da estetik operasyonlara başvurulmaktadır. ‘Liposuction’, yani bedenin belirli bölgelerinden yağ alınması, en çok görülen estetik operasyonlardan biridir. Sağlıkla ilgili bir tehlike olmadığı ve alternatif yollarla kilo vermek mümkün olduğu durumlarda dahi bu yönteme sıkça başvurulmaktadır. Bu tür sorunların altında da büyük oranda kendine güven eksikliği, yeme bağımlığı gibi psikolojik unsurlar yatmaktadır. Tahammül sınırının düşük olması, dürtüsel kontrolsüzlük gibi psikolojik unsurlar, kişinin yeme davranışını düzenleyerek ideal kilosuna ulaşma konusunda, atması gereken makul adımları atamamasına neden olmaktadır. En büyük sorun ise altta yatan esas sorunların farkında olunmayıp, sorunun sadece kilo ve görünüşle ilgili olduğuna kişilerin kendini inandırmaları ve operasyonla mutlu olacaklarına dair sarsılmaz inançlara sahip olmalarıdır. Ruhsal tatminsizliğin bir göstergesi olan estetik çılgınlığı, gelişmiş ülkelerde git gide artmaktadır.

  • Çin’ de her yıl yaklaşık 1 milyon kişi bıçak altına yatmakta, resmi verilere göre Çinliler estetik ameliyatlar için yılda 3 milyar dolar harcamaktadır.
  • Estetik tutkusu Amerika’ da artmakta, bu ülkede 2003’e göre 2009’da estetik girişimlerin sayısı 17 kat arttığı tespit edilmiştir.
  • ABD’ de en sık yapılan estetik operasyonun başında “liposuction” yani yağ aldırma gelmektedir.
  • Bu ameliyatların %92’ si kadınlara uygulanmaktadır.
  • Yaklaşık 478 bin Amerikalı yağlarını aldırmış. Bunu meme ameliyatı izlemiş. Cerrahi olmayan girişimlerde de, “botoks” başı çekmiş. Toplam 2.8 milyon kişi botoks yaptırmış.
  • 1.4 milyon Amerikalı ise lazerli epilasyonla tüylerinden kurtulmuş. Bu girişim özellikle erkeklerde yükselen bir orana sahip.
  • Lazerli epilasyon yaptıranların sadece yüzde 10’u erkek, ama bu rakam 1997’den bu yana %300 artmış.

Kadınlarda görünüme ve estetiğe verilen önem tarihteki her dönem boyunca yüksek olmuştur. Bu durum, kadın doğasının bir parçasıdır ve ne bir sorun ne de bir güçsüzlük göstergesidir. Bilakis, bir kadının görünümüne ve estetik durumuna kayıtsız ve duyarsız olması psikolojik bir sorun olduğuna dair önemli bir işarettir. Estetik bağımlılığı ya da takıntısı diyebileceğimiz durum ise kadın doğasının normal estetik ihtiyacının ve arayışının ötesinde oldukça sorunlu bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Son dönemlerde, teknolojik gelişmeler ve estetik operasyonların kolaylıkla ulaşılabilir ve satın alınabilir bir hale gelmesi ile beraber bağımlılık ve takıntı boyutunda bir ‘estetik çılgınlığı’ kendini göstermektedir.

Estetik ameliyat yaptıran kadın ve genç kızların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Bir hastalığa bağlı veya doğuştan gelen fiziksel sorunları gidermek amacıyla çalışan estetik cerrahiye, son yıllarda işlevselliği bozmayan ve fiziksel sağlığı etkilemeyen durumlarda dahi başvurulmaktadır. Kadının kendisinden ya da vücudunun bir bölgesinden hoşnut olmaması bu teşebbüslerin genel nedeni olmaktadır. Bu hoşnutsuzluğun temelinde yatan kendini beğenmeme ve özgüven eksikliği gibi psikolojik durumlar görmezden gelinerek, bedende estetik değişiklikler yapıldığında mutlu olunacağına ve iyi hissedileceğine inanılmaktadır.

Vaginusmus: Vaginanın dış üçte birindeki kaslarda koitosu engelleyecek biçimde yineleyici ya da sürekli olarak istem dışı kasılmaların olmasıdır. Bu kasılmaya tüm bedendeki kasılmalar, bacakların kapanması, korku, kaçınma tepkisi, girişin olmayacağı inancı eşlik etmektedir. CETAD’ ın yapmış olduğu araştırmaya göre, Türkiye’de her 10 kadından biri bu sorunu yaşamaktadır. Kanada’da yapılan bir araştırmada kadınların sadece %1-6’sı vajinusmus yaşadığını belirtmiştir. Evlendikten sonra birçok kadın yorgun olduğu, başının ağrıdığı gerekçesiyle cinsel birleşmeden kaçıyor. Vajinusmuslu kadınların kurallara uyan, kızgınlığını dışa vurmayan, sürekli kabul ihtiyacı içinde olan iyi kızlar olduğu saptanmıştır. Bu kadınların başka özelliği, genellikle baskıcı ve otoriter olan babalarının tersi özelliklerini gösteren erkekleri eş olarak seçmeleridir.

“Çocuk sahibi olmak istiyorum.”

“Evlilik yaşamım tehdit altında”

Vajinusmus, en sık başvuru nedenini oluşturmaktadır. Toplumumuzda kadınlarda cinsel istek azlığı, orgazm güçlüğü ya da cinsel istek azlığı vajinismusa oranla daha sık görülmektedir. En sık başvuru nedeni olmasının temelinde;

  • Çiftin çocuk sahibi olma arzusu
  • Evlilik yaşamını ciddi biçimde tehdit etmesidir.

Disparoni: Seksüel ilişki ile birlikte kalıcı veya yineleyici genital ağrı olarak tanımlanır. Uzun süre devam etmesi durumunda anorgazmi ve istek azlığını da beraberinde getirebilir. Hem psikolojik hem fiziksel nedenlere bağlı olarak ortaya çıkabilir. Kadınların üçte ikisi hayatlarının bir döneminde bu durumu geçirebilirler. Nedenler:

  • Kronik enfeksiyonlar ve klitorisin irritasyonu ve aşırı duyarlılığı yer alır. Kalın himen (kızlık zarı), epizyotomi nedbesi, vajinit, ilişkiye hazır olmadan (yani yeterince ıslanma olmadan) başlanması nedeniyle ortaya çıkan tahriş ve menapozda ortaya çıkan Vajinal atrofi (vajina dokusunun zayıflaması).
  • Kısa vajina (doğumsal), mesane anfeksiyonları (sistit) ve uretrit, kronik enfeksiyonlar, endometriozis, pelviste kitleler, barsak hastalıkları, genital organlarda sarkma.
  • Cinsellikle ilgili çocukluktan gelen olumsuz önyargılar, cinsel taciz öyküsü, ilişkiyle ilgili olumsuzluklar vb.

Sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde, cinsel uyarılmanın yeterli olmaması ya da cinsel etkinlik bitene kadar bunun sürdürülememesi durumudur. Genital (ıslanma-kabarma) ya da subjektif heyecan tepkisi yada diğer somatik cevapların eksikliği/yokluğudur. Cinsel Uyarılma Bozukluklarının Nedenleri:

  • Yeterli cinsel eğitimin ve cinsel deneyimin olmaması.
  • Cinsel etkinliğe yeterince hazırlanmama, yeterli ön sevişme olmaması ya da partnerinde “erken boşalma” sorunu olması.
  • İlaçlar; antidepresifler, antihistaminikler, antihipertansifler
  • Organik nedenler; menapoz, atrofik vaginit, DM, Pelvik bölgeye radyoterapi uygulanması.

Orgazm Bozukluğu:

  • “Aldatılıyorum”
  • “Kendimi, vücudumu beğenmiyorum”
  • “Mutsuzum”
  • “Cinsel ilişki esnasında kontorlümü kaybetmemeliyim”
  • “Partnerim beni ya beğenmezse, çekici bulmazsa”

Olağan bir cinsel uyarılma evresinden sonra orgazmın sürekli ya da yineleyici bir biçimde gecikmesi ya da hiç olmamasıdır.

Normal bir uyarılma döneminden sonra orgazm olamama durumu cinsel tecrübesi az olan ve cinsel ilişkiye yeni başlamış olan kadınlarda sık görülür. Kadınların %5-10’u hayatlarının hiçbir döneminde orgazm olamaz ve buna birincil anorgazmi (orgazm olamama) adı verilir. Anorgazminin en sık görülen psikolojik nedenleri arasında;

Takıntılı bir şekilde ilişkinin nitelikleriyle ilgilenme,
Hata yapma korkusu
Kendini aşırı eleştirme
Başaramama korkusudur.

Nedenler:

  • Emosyonel travma gibi psikolojik nedenler (geçmişte cinsel tacize maruz kalmış olmak vb.)
  • Özgüven azlığı
  • Vücudunu beğenmeme,
  • Kontrolünü kaybetme korkusu
  • Depresyon, Anksiyete bozuklukları, alkol ya da uyuşturucu madde kullanımı ile ilgili bazı ilaçlar
  • Menapoz
  • Kronik hastalıklar
  • Nörolojik hastalıklar
  • Yoğun ilaç kullanımları
  • İlişki problemleri (Aldatılma ya da aldatılma kuşkuları)

Ülkemizde tedaviye başvuran her üç kadından birinde cinsel istek bozukluğu görülmektedir. Sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde cinsel fantezilerin ve cinsel etkinlikte bulunma isteğinin az olması (ya da hiç olmaması) durumudur. Kültürel, sosyal, dini, psikolojik ve fiziksel etkenlerle etkileşim içindedir. Cinsel İstek Azlığı

  • “Cinsellikten zevk almıyorum”
  • “Çok istekli gözükürsem, eşim benimle ilgili yanlış düşünür”
  • “Ya gebe kalırsam”
  • “Eşim cinsel ilişki esnasında benim isteklerimi yok sayıyor”
  • “Cinsel partnerim beni aldatıyor”

Cinsel İstek Azlığının Nedenleri:

  • Kadınların cinsellikten zevk almamaları
  • Masturbasyon yapmalarının, cinsel fanteziler kurmalarının ya da cinsel etkinliği başlatmanın ayıp ya da günah sayılması
  • Cinsel eğitimde yetersizlik, yanlış cinsel bilgi ve inançlar
  • Depresyon ya da psikolojik bir travma, menapoz ve kullanılan ilaçların yan etkisi.
  • Evlilik çatışmaları, eşler arası uyumsuzluk
  • Stres (İş, aile içinde hasta bir bireyin varlığı, yakın akrabalardan birinin kaybı, maddi problemler, taşınma, yoğun iş temposu, çocuklarla ilgili problemler vb. )
  • Cinsel partnerin yeterli uyarı sağlamadan ilişkiye girmek istemesi, cinsel ilişki sırasında bayanın isteklerini görmezden gelmesi, duygu ve düşüncelerine değer vermemesi.
  • Güven problemleri ve çatışmalar ( partnerine güvenememe, aldatılmak, eş ile arasındaki iletişim bozukluğu, geçimsizlik, çatışma, partnerde görülen erken boşalma gibi bir cinsel işlev bozukluğu)
  • Gebe kalma korkusu ya da kürtaj korkusu
  • Bakire kızlarda kızlık zarını kaybetme korkusu
  • Daha önce yaşanmış çeşitli olumsuz ve rahatsız deneyimler.
  • Cinsel taciz ya da tecavüze maruz kalmak
  • Ailenin cinsel konularda katı, baskıcı tutumu
  • Kadının istekli olması halinde partnerin onun hakkına kötü kadın olduğunu düşüneceği ile ilgili kaygılar.
  • Cinsel konuda geliştirilen özgüven eksikliği

Toplumumuzda kız çocuklarının, cinsellikle ilgilenmemeleri öğretilmektedir. Masturbasyon yapmaları hoş karşılanmamaktadır. Bu nedenlerle, kadınların önemli bir kısmı ön sevişme esnasında eşlerine katılamamakta, cinsel birleşme esnasında hareketsiz kalmakta, hazlarını arttıracak tutum almaktan kaçınmaktadır. Toplumumuzda cinsellikle ilgili sorunlar ve cinsel işlev bozuklukları sık görülse de, bunların önemli bir kısmı doktora gitmemekte ve bu konuyu doktora açma konusunda isteksizdir. Amerika’da yapılan bir çalışmaya göre, kadınların%60’ının cinsellikle ilgili problemleri olduğu ortaya çıkmıştır. Problemi olan kadınların %30’u hiçbir şekilde cinsel isteklerinin az olduğu veya cinsel istek duymadığı, %20’si seksi haz verici bulmadıklarını, %15’i ilişki esnasında acı duyduklarını, %50’si cinsel ilişkiden önce uyarılmakta güçlük çektiğini, %50’si çok zor orgazm olduklarını, %25’i ise hiçbir şekilde orgazm olamadıklarını belirtmişlerdir. Bir başka çalışmada ise, evliliği yolunda giden kadınların %35’i cinsel ilişkiye karşı ilgilerinin zaman içinde azaldığını, %10’u hiç orgazm olamadıklarını, %47’si ilişki esnasında yeterince gevşeyemediklerini, %38’i ilişki esnasında ön sevişme dönemlerinin kısa sürdüğünü, %25’i cinsel ilişki sonrasında eşlerinden yeterince yumuşaklık ve sevecenlik göremediklerini belirtmiştir. Cinsel olarak aktif olan kadınların yarısı ayda birkaç kez ilişkiye girerken, %30’u haftada 2-3 kez, %7’si 4 veya daha sık ilişkiye girmekte, %12’si ise senede ancak birkaç kez ilişkiye girmektedir. Tüm kadınların %3’ü ömür boyu hiçbir ilişkiye girmemiştir. Ülkemizde, %66 gibi yüksek rakamlarda seyreden vajinismusu, %25 ile “cinsel istek azlığı”, %17 ile “orgazm bozuklukları” izliyor. Araştırmalara göre, Türkiye’de kadınların ilk cinsel birleşmeyi yaşama yaşı 19.5’ dur.

İlişkilerde yaşanılan sorunlar ve kadının kendi hakkındaki algıları birleşince depresyona kadar varabilecek durumlar ortaya çıkabilir. Erkeklerin bu dönemde kadınları anlamalarını sağlayacak ve kadınların bu dönemde oluşan değişken ruh hallerine ayak uydurmalarını sağlayacak bazı ipuçları;

Eşiniz veya partnerinizin o dönemdeki davranışları, yapmaktan hoşlandığı şeyleri ve yemekten hoşlandıkları şeyleri zihinsel olarak not edin.
Kadınlar adet öncesi dönemde tatlı şeyler yemeye bayılırlar, akşam eve giderken veya partnerinizle buluşurken ona çikolata götürmek güzel bir fikir olabilir. Partnerinizin o dönemde canının neler çektiğini gözlemlemek çok önemli. Hem onu düşündüğünüzü göstermiş olursunuz, hem de onun ruh halini biraz yumuşatmış olursunuz.
Kadınlar adet öncesi dönemde biraz tembelleşme eğilimi gösterirler. Bu sebeple, bir gün evi düzenleyerek veya ona bir gece yemek yaparak onu şaşırtabilir ve mutlu edebilirsiniz.
Kadınların adet öncesi dönemlerinde ve sırasında giydiklerini gözlemlemek de çok önemlidir. Bu dönemde iken şiş bir vücuda kadınlar genellikle bol şeyleri tercih ederler. Adet süresi boyunca giydikleri ile ve fiziksel özellikleri ile ilgili ince espriler yapmamak çok önemlidir. Bunun yerine mantıklı iltifatlar kabul görebilir.

Kadınlara Adet Dönemi (Premenstrüel) ile İlgili Öneriler:

  • Kafein ve alkol tüketmeyin.
  • Azar azar ve sık sık yiyin.
  • Portakal, elma, armut, lahana, kuru fasulye, nohut, karnabahar gibi şişkinliğe sebep olacak gıdalardan kaçının.
  • Yürüyüş yapın.

Bu sendromun sebebi her ne kadar hormonal olsa da tedavisi psikiyatriktir. En etkili ilaçlar antidepresanlardır. Beraberinde kalsiyum, magnezyum, A, E ve B6 vitamin takviyesi yapılabilir. Adet dönemi sendromun tedavisi adet döneminde başlayıp biten bir süreç değildir. Bu bozukluk için hem ilaç tedavisi hem de psikoterapi daha kalıcı çözümler sunar. Psikoterapide önemli olan kadınların bu dönemde geliştirdikleri olumsuz düşünceleri bilinçaltından çıkarmaktır. EMDR terapisi bu konuda başarı sağlayabilir.

Ruhsal Sorunlar ve Sosyal Boyut. Adet dönemi (Premenstrüel) kişiler şiddetli bir depresyona girebilir, bazen hiç evden çıkmayabilirler. Genellikle bu kişiler bu dönemde işe gitmez veya işte yeteri kadar verim göstermezler. Kişilerin akademik performansları düşer. Sürekli devam eden öfkeden dolayı kişiler arası çatışma yaşayabilirler ve sosyal ilişkileri ciddi anlamda bozulabilir. Bu bozukluğa sahip olan kişiler işyerlerinde çok fazla devamsızlık yaparlar bu da işyerinin o dönemde yeteri kadar verimli olmamasına sebep olur. Bu dönemde yapılan ilaç masrafları kişinin maddi durumunu ciddi boyutta etkiler. Aynı zamanda evden çıkmama ve sürekli yemek yeme de kişilerin maddi durumunun kötüleşmesine sebep olur.

Bu dönemde gerçekleşen yoğun hormon değişikliği sebebiyle kadınlar bazen aşırı duygusal, bazen aşırı öfkeli, bazen ise aşırı kaygılı davranabilirler. Bu sebeple, bu dönemde dikkat edilmesi gereken en hassas konulardan biri de ilişkilerdir. Erkekler bu dönemlerde kadınların hormon seviyelerinde oluşan değişikliklerden haberdar olmadıklarından kadınların aşırı duygusallığını veya sürekli değişen ruh hallerini fazla naz gibi görebilirler. Bu sebeple de ilişkilerin yıpranma olasılığı yüksektir.

Kadın, içsel değişikliklerin yanı sıra bu dönemde bazı fiziksel değişikliklere de uğrar. Vücut su toplar ve şişer. Yüzde ve vücutta akneler oluşur. Bazen aşırı terleme de görülebilir. Hem değişen hormon seviyeleri hem de fiziksel özellikler sebebiyle kadın normalde olduğundan daha kötü bir görünüşe sahip olduğuna inanır ve kendini değersiz hissetmeye başlar.

Mutsuzluk, karamsarlık, sürekli ağlama
Ölme isteği, intihar fikirleri
Çaresizlik hissi
Anksiyete, ciddi kaygı, gerginlik
Duyguların birden/aniden değişmesi
Öfke kontrolsüzlüğü, aşırı sinirlilik, tahammülsüzlük
Daha önce yapılan aktivitelere artık ilgi duymama
Enerji yoksunluğu, sürekli yorgunluk, rehavet, bezginlik
İştah kapanması, aşırı yeme, belli başlı yiyecekleri aşerme
Uykusuzluk, aşırı uyku
Unutkanlık
Boğulma hissi, kontrolden çıkmış gibi hissetme
Fiziksel semptomlar; çarpıntı, terleme, baş ağrıları, eklem ve kas ağrıları, kilo alımı, ses ve kokulara aşırı hassasiyet, aşırı şişkinlik ve göğüslerde hassasiyet (DSM-IV).
Bu durum, kişinin iş ve özel ilişkilerinin bozulmasına sebep olabilir.

Kadınlarda her ayın dörtte birini kapsayan, adet döneminden önce ve adet dönemi sırasında görülen birden çok hal, durum, davranış ve somatik (fiziksel) semptomlar adet dönemi ruhsal sorunlar (premenstrüel sendrom) olarak adlandırılır. Eğer bu dönemde yaşanılan çeşitli semptomlar günlük yaşantının gidişatını bozacak derecede ise, buna Premenstrüel Disforik bozukluk adı verilir. Adet dönemi (Premenstrüel) semptomları ortalama olarak kadınların %70’inde görülürken, premenstrüel Disforik bozukluk toplumun çok az bir kısmında görülür. Bu bozukluk, psikiyatrik tanı kitabı olan DSM-IV’te duygu-durum bozukluğu olarak kategorize edilmiştir.

  • “Mutsuzum…”
  • “Eşim beni hiç anlamıyor…”
  • “Kendimi çirkin hissediyorum…”
  • “Kendimi değersiz hissediyorum…”
  • “Sürekli bir şeyler yemek istiyorum…”
  • “Midem bulanıyor, yemek kokularından nefret ediyorum…”
  • “Başım ağrıyor…”
  • “İşe gitmek istemiyorum…”
  • “Her yerim ağrıyor…”
Amerika’da, adet dönemindeki ruhsal sorunlar (premenstrüel disforik bozukluğun) toplumun %2-%10’u arasında görüldüğü saptanmıştır. Orta dereceli semptomlar ise toplumun %30-%80’inde görülmüştür. Yapılan bir çalışmada Afrikan- Amerikan kadınlar ile beyaz kadınlar arasında eşit oranda görüldüğü saptanmıştır. Yapılan çalışmalarda semptomların ortalama görülme yaşı 20’li yaşlar, tedavi için başvuranların yaşı ortalama 30’lu yaşlar olarak gözlemlenmiştir. Nijerya’da yapılan bir araştırmada kadınların %7,5’inin bu dönemde işe gitmediği saptanmıştır. İsveç’te yapılan bir çalışmada ise, kadınların %73’ünün adet öncesi semptomları olduğu ve %2’sinin bu dönemde işe gitmediği gözlemlenmiştir. Diğer araştırmalar bu bozukluğa sahip kişilerin birinci veya ikinci dereceden akrabalarında da duygu-durum bozukluğu olduğunu gözlemlemiştir. Bu alanda yapılan bir araştırmada, hastaların %65’inin birinci dereceden akrabalarında majör depresif bozukluk olduğu saptanmıştır.
https://youtube.com/watch?v=wgNZu6sixcQ

Yapılan araştırmalara göre normal bir menopoz döneminin başlangıcı ortalama 51 yaş olarak bulunmuştur. Bazı kadınlar bazı nedenlerden dolayı (genetik, stres, hastalık, kullanılan ilaçlar) 40 yaşından önce menopoza girme eğilimi gösterirler. Böyle durumlarda doktorlar kişinin gerçekten menopoza girip girmediğini anlamak için bazı testler yapar bu sebeple uzun süreli adet düzensizliklerinde ve adet kesilmelerinde bir doktor tarafından görülmek son derece önemlidir. “Ben şimdi ne yapacağım… Bu çok erken… Artık hiçbir şeyden zevk almıyorum… Mutlu olamıyorum… İşe gitmek, evde yemek yapmak hiçbir şey istemiyorum”

Ani stres veya uzun süre stres altında kalan kadınlarda erken menapoz görülebilir. Strese maruz kalan kadınlarda hormonal bozukluklar ve adet düzensizlikleri baş gösterebilir. Önce geçici bir durum olan stresin uzun sürmesi, depresyon ve kaygı bozukluğu gibi ciddi psikiyatrik tablolara dönüştüğünde geri dönüşümsüz menapoz gelişebilmektedir.

Erken menapoza giren kadın normal gelişen menapoz dönemindeki kadın ile aynı hisleri paylaşır fakat erken menapoza giren kadın hayatının çok daha erken zamanında kendini değersiz görmeye başlar ve özgüvenini kaybeder. Normal gelişen menapozda kadın orta yaşlarında iken erken menapoz çok daha erken yaşlarda başlayabilir. Bu dönem idealleri olan, çocukları daha gelişmekte olan ve bir kariyere sahip olan kadın için zorlayıcı bir dönem olur. Bu sebeple, erken menapoz kadın üzerinde Travmatik bir etki bırakabilir. İş performansı düşebilir, annelik ve eş olmak konusunda isteksizlik duyabilir, cinsel tatminsizlik yaşayabilir veya genel olarak hayata karşı tüm isteğini kaybedebilir.

Menopoz dönemi maddiyat açısından da önem taşır. Menopozda görülecek olan hormon tedavileri, psikolojik terapiler ve ilaçlar kişinin maddiyatını etkiler. Kişinin bu dönemde iş yerindeki devamsızlığı veya iş yerindeki verimsizliği ise menopoz döneminin toplumsal açıdan maddi boyutunu etkiler. Bu dönemde hormonal değişiklik ile ilgili olarak yapılacak ilaç tedavisinin yanı sıra ruhsal sorunları çözme çok büyük önem taşır. Kadın daha önceki dönemde hiç alışık olmadığı bir durumu kabullenmek zorunda kalır ve artık yaşamının geri kalanını bu olguya göre düzenlemelidir. Bu dönemde oluşacak ruhsal sorunlar için kişi mutlaka uzman bir hekime danışmalıdır. EMDR yöntemi ile kişinin yeni hayatını olumlu karşılaması için adaptasyon ve uyum çalışmaları yapılır, bu dönemde geliştirilen yanlış inanışlar çözümlenir. Sonuç olarak kadının eski yaşam standartlarını geri kazanmasının sağlanması amaçlanır. “Kadının hayatının 1/3’ünü kapsayan ve normal gelişen menopoz dışında gelişebilen iki menopoz türü de erken menopoz ve cerrahi menopoz’dur. Bu iki tür menopoz kadını hem ruhsal sağlığı açısından etkiler hem de travmatik etkilere yol açabilir.”

Menopoz döneminde yaşanan ruhsal değişiklikler kadının evliliğini veya ilişkilerini de etkiler. Bu dönemde kadınlar, çocukların okuması veya evlenmesi gibi evden ayrılma sebeplerinden dolayı eşleriyle yalnız kalma imkânı bulurlar. Bu sebeple, kadının o dönemdeki alınganlığı, stresi, mutsuzluğu eşini de etkiler. Kadının kendine olan tatminsizliği ve özgüveni bir süre sonra bu durumu anlayamamakta olan eşi zorlar ve evlilik sıkıntılı bir sürece girebilir. “Eşim beni anlamıyor, bana destek olmuyor….”

Menopoz döneminde kadınlar, kendilerini eksik hissedip artık tam bir kadın olamadıkları yönünde düşüncelere kapılabilirler. Artık eskisi kadar çekici olmadıklarını düşünürler, bu sebeple de kişisel bakımlarında azalmalar görülebilir. Bu dönemde ayrıca cinselliğin eskisi kadar tatminkâr olmayacağı düşünülür. Fakat düşünülenin aksine menopoz dönemi cinsel isteği tek başına azaltmaz.

Kadının o dönemdeki ruh hali içinde bulunduğu atmosferi de büyük ölçüde etkiler. Kadının artık değerli olmadığı yönündeki düşünceleri cinsel isteksizliğin en önemli nedenleri arasındadır. Çünkü kadın, kendini değersiz hissettikçe eşinin veya partnerinin de artık onu istemeyeceği yönünde inançlar geliştirir. Düşünülenin aksine menopoz dönemindeki hormonal değişim cinsel ilişki sırasında salgılanması gereken vücut sıvısının az miktarda salgılanması sebebiyle ağrılı bir birleşmenin olmasına sebebiyet verir. Azalan hormon seviyesi bu dönemde hormon tedavileri ile büyük ölçüde giderilir. Fakat bu dönemde oluşan en büyük problem kadının ruhsal sağlığıdır ve kişi mutlaka bir uzmandan destek almalıdır. “Ben eksiğim… Eşim beni artık istemiyor… Değersizim…”

Menopoz döneminde yaşanılan ruhsal sorunlar ayrıca kadının kişilik özelliklerine bağlı olarak da gelişir. Kadın eğer menopozdan önceki dönemde kendine çok değer veren, fiziksel görünüşe çok önem veren bir kadın ise, menopoz dönemi kişiyi daha derinden etkileyebilir. Menopoz döneminde kadınlar artık cazip olmadıklarını düşünürler ve yetersizlik duygusu yaşayabilirler. İnsanların kendisine eskisi gibi değer vermeyeceğini düşünürler. Kendi hayatlarından yüksek beklentisi olan kadınları menopoz daha çok etkileyebilir. Menopoz orta yaş dönemine geldiğinden bazı kadınlar için iş yaşamında kariyerlerinin doruk noktasına denk gelebilir. Eğer kadın veya içinde bulunduğu toplum iş hayatında fiziksel güzelliğe çok önem veriyor ise, kendisini artık çekici olmayan ve değersiz gören kadın kaygıya düşebilir hatta bu olgu depresyona yol açabilir. “Bütün çekiciliğimi kaybettim… Kimse bana eskisi gibi değer vermeyecek…”

Menopoz dönemi kadının yaşlanma sürecinde başladığından, eş ve arkadaş kayıpları bu döneme rastlayabilir. Kadın bu dönemde emeklilik, çocuğunun evden ayrılması ve kendi özgürlüğünü ilan etmesi, ebeveynlerinin yaşlanması ve bakımı gibi durumlarla karşı karşıya kalabilir. Özellikle de çocukların büyümesi ve kendi sorumluluklarını kendilerinin almaya başlaması kadında belli oranda kaygıya sebep olabilir. Kadın bu olguyu kendisinin en çok desteğe ihtiyaç duyduğu dönemde yalnız bırakılması olarak algılayabilir. Yapılan bazı araştırmalardaki bulgulara göre, geç doğurmuş kişilerin çocuklarının ergenlik ve büyüme döneminin menopoz dönemine denk gelmesi kadında çok daha fazla ruhsal sıkıntıya yol açabileceği yönündedir. “Beni hiç kimse anlamıyor… Kendimi yalnız hissediyorum”

Kadın menopoz döneminde değişen hormon seviyelerine bağlı olarak belirli fiziksel değişimlere uğrar. Bu değişimler arasında vücut şeklinin değişmesi ve kilo alımı, kemik erimesi yer alabilir. Kadın o dönemde yaşadığı sıkıntıların beraberinde kendini çirkin, değersiz ve çekiciliğini kaybetmiş olarak görmeye başlayabilir. Bu gibi durumlarda sürekli bir mutsuzluk başlar. Ayrıca özgüveni eksilen kadın her şeye alınmaya başlayabilir. “Kimse bana değer vermiyor… Ben çirkinim… Yaşlanıyorum… Bütün çekiciliğimi kaybettim”

Menapoz dönemi bir kadın için biyolojik olduğu kadar ruhsal değişimlere de sebep olur. Birçok kadın ileriki yaşlarda cinsel istek azlığı, uykusuzluk, baş ağrısı, ateş basması, titreme, terleme gibi şikayetler yaşar. Şikayetlerin bir çoğu hormon düzenleyicilerle kontrol altına alınabilir. Ancak bazı kadınlarda derin ruhsal yaralanmalara da sebebiyet verir. Nitekim yapılan araştırmalar menapozda depresyon riskinin üç kat arttığını ortaya koymuştur. O yüzden menapoz döneminde psikiyatri uzmanı ile iletişimde olunması, olası bir depresyonun önceden tespit edilip giderilmesi açısından önemlidir. “Uyuyamıyorum… Hiçbir şey yapmak istemiyorum… Cinsel yönden isteksizim”

Menopoz dönemi bir hastalık değil, fizyolojik bir oluşumdur ve her kadın hayatının bir döneminde bu sürece girer. Menopoz döneminde yaşanılan hormonal ve fiziksel değişimler kadının yaşam kalitesini belli oranda azaltır. Menopoz döneminde kadın hormonal, ruhsal, fiziksel ve toplumsal değişiklikler yaşar. Bu dönem kadının orta yaş dönemine denk gelmekte ve hayatının 1/3’ünü kapsamaktadır.

Menopoz, bir kadının hayatındaki iki dönemden ikincisine adım atmasıdır. Bu döneme giriş, kadının hayatındaki üretken yılların sona ermeye başladığının habercisidir. Genellikle bu dönem, 45–55 yaş aralığında başlar. Bu dönem her ne kadar 45–55 yaş aralığında başlasa da, başlamadan 2–6 yıl öncesine kadar belirtilerinin görülmesi mümkündür. Menopoza giriş sırasında vücut, hormonal değişiklikler sebebiyle bazı semptomlar göstermeye başlar. Her kadın bu dönemi farklı düzeyde yaşar, bazı kadınlarda hiç belirti yok iken (%20), bazı kadınlar hafif semptomlar (%60), bazı kadınlar ise ciddi semptomlar (%20) yaşarlar.

  • “Sürekli sıcak basıyor”
  • “Göğsüme ağrı giriyor”
  • “Başım çok ağrıyor”
  • “Kilo alıyorum”
  • “Zaten artık kimse de beni anlamıyor”
  • “Cinsel yönden çok isteksizim”
  • “Ben yetersizim”
  • “İşe yaramıyorum”
  • “Yaşlandım, çirkinleştim”
Kadınlar, yumurtalıklarında milyonlarca fonksiyonel yumurta ile dünyaya gelirler. Yaşamımızdaki üretken zamanlarımız süresince, 400–500 tane yumurtamız adet gördüğümüz zamanlar salınır. 35–40 yaşlarına gelindiğinde ise, yumurtalığımızda kalmış olan yumurtaların oranı hızla düşer ve tamamen kesilene kadar adet düzensizliği başlar. Kadın vücudunda, kadınlık hormonu olarak bilinen östrojenler yumurtalıkların etrafındaki hücrelerde bulunur. Yumurta sayımız düştükçe ve daha fazla fonksiyon sağlayamadıkça östrojen hormonunun miktarı da düşmeye başlar. Bu durumda, vücuttaki hormonlar hızlı bir şekilde yükselip düşme eğilimi gösterirler.

Kullanılan tüm ilaçlar anne sütüne geçtiği için çok mecbur kalınmadıkça emziren annelere hekimler tarafından ilaç tavsiye edilmez ve verilmez. Ancak gerekli olduğu takdirde, anne sütüne geçtiği halde bebekte ciddi yan etkilere neden olmayan bazı antidepresan ilaçlar kullanılabilmektedir. Aynı zamanda bebeği korumak adına doğum sonrası depresyonun tedavisiz bırakılması, annenin durumunu iyice kötüleştirerek bebeği de tehlikeye atacaktır. Doğum sonrası depresyon annenin bebeğe iyi bakmasına engel olur hatta anne bazen bebeğe bakamayacak duruma gelir. Tedavide öncelikle ilaçsız yöntemler tercih edilir. Psikoterapi bu sorunun üstesinden gelinmesinde çok önemli bir role sahiptir. Annenin yaşadığı depresif hal güncel ve/veya geçmiş stres yükleri ile ilgili olduğundan bunların çözümlenmesi son derece önemlidir. Şiddetli yaşanan depresyonlarda, özellikle intihar riski söz konusu ise, anneyi hastaneye yatırmak gerekebilmektedir. Doç. Dr. Adnan Çoban

Postpartum hüznü, yeni doğum yapmış annelerin yüzde 50-70‘nde görülen normal sınırda olan bir üzüntü, karamsarlık, mutsuzluk, zihin bulanıklığı, yorgunluk ve bitkinlik veya endişe hali, kolay ve sık ağlama, en yakınlarına sıkıca bağımlılık tablosu şeklinde ortaya çıkar. Bu durum genellikle en fazla on gün sürer ve belirtiler kendiliğinden yakınların sosyal desteği ve ilgisiyle kaybolur. Lohusalık hüznüne sebepleri arasında; regl öncesi gerginliğini şiddetli yaşamak, istemeyen gebelik, kadında doğumla birlikte ani gelişen hormonal değişiklikler, doğum süreciyle ve bebekle ilgili endişeler ve annelik rolünün kadına getirdiği sorumlulukların farkındalığı gibi unsurlar sayılabilir.

Yüksek riskli bir gebelik yaşamış olması: Annenin gebelik süreci boyunca aşırı strese maruz kalmış olması, doğum sonrası depresyon riskini arttıran bir unsurdur. Kayıpla sonlanan gebelik ve doğum deneyimleri: Bu tür deneyimler gebelik sırasında kaygıları ve korkuları arttırabilir ve gebeliğin aşırı stresli geçmesine neden olabilir. Bu kaygılar ve korkular doğum sonrasında da devam edebilir ve depresyona neden olabilir. Erken anne-bebek ayrılığı: çeşitli nedenlerden dolayı annenin bebeğinden fiziksel olarak ayrı kalması durumunda postpartum depresyon kendini gösterebilir. Bebeğin bakımı ile ilgili duyulan kaygılar: Annenin içinde bulunduğu durumu başaramama algısında olması ve çaresiz hissetmesi, beraberinde depresyonu getirebilir.

Kadının ya da eşinin işsiz kalması: Başlı başına aşırı bir stres kaynağı olan işsizlik söz konusu olduğunda, bebeğin bakımı ve sağlığı ile ilgili maddi kaynakların yetersizliği de kaygı ve korkulara neden olmaktadır. Sosyal desteğin yetersiz olması: Yeni doğan bebek ile anne yalnız bırakıldığında, aile ve sosyal çevre desteği sağlanmadığında, kaygılar ve korkular daha da artacak, annenin çaresizlik ve başarısızlık duyguları bu duruma eşlik edecektir.

Daha önce yaşanmış olan travmalar: Annenin kendi çocukluğunda fiziksel/duygusal/cinsel tacize-istismara maruz kalmış olması, duygusal ihmal yaşamış olması, uygun olmayan aile ortamında büyümüş olması, kayıplar yaşamış olması gibi travmatik deneyimlerin doğum sonrası depresyon oluşumunda ciddi etkileri bulunduğu klinik deneyimlerin gösterdiği bir durumdur.

İştahsızlık ya da aşırı miktarlarda yemek yeme: Depresyondaki kişinin yeme alışkanlıkları da değişir. Kişi ya daha fazla yemeye başlar ve kilo alımı söz konusudur ya da iştahsızlık belirginleşir ve ani kilo kayıpları görülür. Eve kapanma ve insanlardan uzaklaşma isteği: İçe kapanma, kimseyle konuşmak istememe, önceden yaptığı aktivitelerden zevk almama gibi durumlar söz konusudur ve kişi bu nedenlerle eve kapanır ve insanlardan uzaklaşır. Öz bakıma (üstüne başına vb.) dikkat edememe: Kişi kişisel bakımını ihmal etmeye ve kendine bakamamaya başlar. Temizliğini, giyimini, bakımını ihmal eder. Cinsel isteksizlik yaşama: Cinsel istek azalır ve orgazm olamama söz konusudur. Eşin cinsel talepleri işkence gibi gelmeye başlar. Eğer eş anlayışlı değilse, hastalık bahaneleri uydurarak eşini kendinden uzak tutmak ister.

Evlilik sorunları: Eşler arasında güvensizlik, iletişimsizlik, cinsellikle ilgili sorunlar gibi evlilikte yaşanan sıkıntılar, doğum sonrasında annenin bu sorunları daha ağır ve çözümsüz algılamasına neden olabilir.

Beklenmedik yaşamsal olaylar: Ölüm, ayrılık, boşanma gibi ani ve beklenmedik yaşamsal olaylar depresyona neden olabilir. Planlanmamış gebelikler: Planlanmamış bir gebelik annenin kaygı ve korkularının artmasına neden olabilir. Daha önceki gebeliklerde depresyon geçirilmiş olması: Bu durum annenin depresyona eğilimi olduğunu gösterir ve doğum sonrasında mutlaka gözlenmesi gerektiğinin bir göstergesidir.

Bebeğe ve/veya kendine zarar vermeye yönelik düşünceler yaşama: Bebeğe ya da kendine zarar vermekle ilgili tekrarlanan düşünceleri ve korkuları vardır. Bu tekrarlanan düşüncelerden dolayı suçluluk duygusu da ortaya çıkar ve bu suçluluk duygusu zarar verme düşüncelerini ve korkularını daha da güçlendirir. Geceleri uyuyamama ve/veya gün boyu uyumak isteme: Postpartum dönemde uyku düzeninin bozulması, günlük planlarının değişmesi ve fiziksel görünümün bozulması gibi bu süreçte yaşanabilecek durumlar, annede ilk depresif belirtilerin ortaya çıkışını tetikleyebilir.

En ufak olayların bile kişiyi oldukça sinirlendirmesi: Her duruma ve olaya öfkelenme söz konusudur ve kişi yaşadıklarından dolayı sürekli kendi dışındaki kişileri suçlama eğilimindedir. Özellikle babanın bebekle ilgilenmemesi ve yardımcı olmaması tartışmaları başlatabilir.

Doğum sonrası depresyonda diğer tür depresyonlarda olan belirtilerin yanı sıra bu depresyona özgü belirtiler de görülmektedir. Depresif durum, normal sayılan bir hüzünlülük halinden, psikotik depresyona kadar giden bir gelişim gösterebilir ve belirtileri doğumu takip eden bir yıl içinde, herhangi bir zaman diliminde ortaya çıkabilir. Doğum sonrası depresif durumda görülen belirtiler, genel depresyon belirtilerinden farklı olmamakla beraber bireydeki depresif durumunun şiddetini veya varlığını tanımlayan ölçeklerle ifade edilen, alışılmadık, ancak patolojik olmayan üzüntü/keder duyguları ve depresif semptomları (ağlama, değersizlik, umutsuzluk, karamsarlık, sosyal izolasyon, cinsel istekte azalma, dikkat zayıflığı, kararsızlık, intihar düşünceleri, iştahta azalma ya da artma ve buna bağlı kilo değişiklikleri, uyku düzeninde değişiklikler gibi) içerir.

Annenin ne kendisiyle ne de bebekle ilgilenemediğini düşünmesi: Bu durum yoğun suçluluk duygusu ile olabileceği gibi, suçluluk duygusu eşlik etmeden de yaşanabilir. Ayrıca bebeğe yabancılaşma söz konusu olabilir ve anne bebeğin kendisine ait olmadığı duygusunu yaşayabilir.

Özellikle de sabahın ilk saatlerinde enerjinin dibe vurduğunu hissetmesi: Doğum sonrası depresyon, ruhsal ve fiziksel enerji kaybına neden olarak ve bireyin aile, iş ve sosyal yaşamını olumsuz etkileyerek yaşam kalitesini düşürür.

Devamlı ağlamaklı halde dolaşma: Bu dönemde kadınlarda duygulanımda dalgalanmalar ve yaşamdan zevk alamama gibi belirtiler görülebilir.

Suçluluk veya yetersizlik duygusu yaşama: Suçluluk duygusu, aslında sadece kadının anneliğinden ötürü suçluluk duyması değildir. Bu duygu durumuna eşlik eden temel duygu annenin kendini yetersiz hissetmesi halidir. Kadının bir birey olarak sadece çocuğunu değil, kendisini de ihmal etmesi söz konusudur.

Dikkati bir konuya odaklama konusunda güçlük yaşama: Gazete okuma, televizyon izleme, alışveriş yapma gibi günlük aktivitelerde dikkati odaklamada güçlük yaşayarak bu aktiviteleri yerine getirememe söz konusudur.

Bebek bakımı ile ilgili aile desteği alın. Size nasıl yardımcı olabilecekleri hakkında açık konuşun, yardım almaktan çekinmeyin. Sizi üzen, gergin hissettiren kişilere karşı sınır koyun. Bebek uyuduğunda mutlaka dinlenin ya da uyuyun. Eşiniz ve aileniz ile iş bölümü yapın. Kendinize zaman ayırın. Egzersiz yapın, düzenli duş alın ve bol su için. Size uygun olan diyet ile kilo verin. Sosyalleşin, eşiniz ile baş başa vakit geçirin. Bebek ile ilgili konularda geri planda kalmayın. Unutmayın ne kadar çok vakit geçirirseniz birbirinize o kadar kolay adapte olursunuz. Hata yapmaktan korkmayın. Bazı günler zor geçebilir bu da bebeğin yeni hayatına uyum sürecinin bir parçasıdır. Siz ve eşiniz bebeğiniz için her zaman en doğru kararı verecek kişiler olacaksınız.

Doğum sonrası depresyon tedavisinde depresyonun başlama zamanı bilindiği için annenin eşi, ailesi ve sosyal çevresi anneyi bu dönemde iyi gözlemlemelidir. İki haftadan uzun süren belirtilerde profesyonel yardım alınmalıdır. Tedavi üç aşamada şekillenir. Birincisi psikiyatristin belirlediği ilaç tedavisi, ikincisi psikoterapi, üçüncüsü ise eş, aile ve sosyal destektir.  Çoğu anne bebeklerini emzirirken ilaç kullanıp kullanmamak konusunda kaygılıdır. Psikiyatrist gözetiminde emziren çoğu anne antidepresan kullanmaktadır. Tedavi olmayan annelerin bebekleri ile arasındaki ilişkinin bozulması, bebeğin psikolojik gelişimi için önemlidir. Bebek ilk yıllarında doğru şekilde desteklenirse; bebeğin beyin gelişimi, kişiliği ve duygusal gelişimi için iyi bir zemin hazırlanmış olunur.

Her kadın için gebelikte, doğumda ve emzirme sürecinde duygusal ve fiziksel değişimlerin yaşanacağı unutulmamalıdır. Doğumdan bir yıl sonra anne, gebelik öncesi eski vücuduna kavuşabilir. Bu dönemde anne için eş desteği çok önemlidir. Yeni yapıya bireysel olarak değil karı-koca birlikteliği ile adapte olmak gerekir. Unutulmamalıdır ki iyi anne- baba olmak, iyi karı-koca olmanın ön koşuludur.

Hamilelik öncesi psikiyatrik bir rahatsızlık geçirme, zor ve riskli gebelikler, yoğun doğum korkuları, stresli bir yaşama sahip olma, genç yaşta anne olma, ilk kez doğum yapma, evlilik sorunları, ailede ruhsal hastalık öyküsü, yakın aile ve sosyal çevreden destek görememe gibi nedenler doğum sonrasında depresyon görülme riskini arttırır. Bebek doğduktan sonra annenin uykusuz kalması da durumu ağırlaştırır. Çünkü uykusuzluk, her birey için gerginlik getirir.

Doğum sonrası depresyon belirtileri; şiddetli hüzün ya da mutsuzluk, aşırı yorgunluk, bitkinlik ve enerji kaybı, bedensel rahatsızlıklar, sosyal aktivitelere karşı ilgisizlik, dikkat ve konsantrasyon güçlüğü, ağlama, uykusuzluk, iştahsızlık, depresif ruh hali, bebekle ilgilenmek istememe, intihar ve ölüm düşünceleridir. Annenin psikolojik, hormonal, sosyal ve duygusal özellikleri bu semptomların şiddetini belirler. Her anne şikayetleri aynı oranda yaşamaz. Doğum sonrası yaşanılan duygusal değişimlerin tedavisi mümkündür. 

Doğumdan sonra görülen lohusa sendromunda eş ve aile desteği oldukça önemlidir. Özellikle babanın anneye duygusal olarak yardımcı olması gerekir. Ailelerin de bebek bakımında anneye destek olması, anneyi annelik rolüne daha kolay hazırlar. Anne doğumdan sonra kendisine zaman ayırmalı, eşi ile baş başa zaman geçirmeli, sosyalleşmeli, düzenli olarak fiziksel aktivitelerde bulunmalıdır. Bu dönemde de anneler inişli çıkışlı duygular yaşarlar fakat bu duygular anneleri aşırı rahatsız etmez. Bunun için tedaviye gerek yoktur.

Doğum yapan kadınların yüzde15’inde doğum sonrası depresyon görülür. Erken yaşta anne olan kadınlarda depresyon oranı yüzde 30-35 civarındadır. Daha önce depresyon ya da psikiyatrik rahatsızlığı olan annelerde görülme oranı yüzde 25’tir. Daha önceki doğum sonrası depresyon yaşayan annelerde depresyon görülme oranı ise oldukça yüksektir.

Doğum sonrası depresyonun nedenleri arasında kişinin depresyona biyolojik ve psikolojik olarak yatkınlığı önemlidir. Özellikle gebelik boyunca ve gebelik sonrasında artış gösteren östrojen ve progesteron yani kadınlık hormonlarının, doğumdan sonra birden düşmesi depresyona yol açabilir. Hormonal nedenler arasında sayılan böbrek üstü bezlerinin salgıladığı steroidlerin, doğumdan sonra hızla düşmesi de depresyonu tetikleyebilir.

Bu biyolojik nedenlerin yanında psikolojik ve sosyal faktörlerde çok etkilidir. Doğum anne adayı için başlı başına bir stres kaynağıdır. Özellikle doğum korkusu olan anne adaylarında doğum sonrası depresyonun görülme oranı daha yüksektir. Bununla birlikte bebeğin aileye katılması, sorumluluk duygusu, bebeğe bakamayacağını düşünme, bebeği ihmal etme ile ilgili korkular, sosyal destek yoksunluğu ve bebeğin bakımı gibi faktörler de doğum sonrası depresyonu arttırabilir.

Çiftler için bebek sahibi olmaya karar vermek önemlidir. Ve gebeliğin başlangıcından itibaren karı-kocanın yeni rolü anne-baba olmaktır. Bebekli yaşama hazırlanırken kaygı ve endişe yaşanabilir. Bu durum yaşamın işlevselliğini, eşler arasındaki ve yakın çevre ile olan ilişkileri bozmuyorsa normaldir. Ancak ilk 2 haftadan sonra duygusal inişler ve çıkışlar devam etmeye ya da fazlalaşmaya başlıyorsa, anne de yoğun ağlama krizleri, mutsuzluk, aşırı kırılganlık ve alınganlık, sürekli bebeğe ve kendisine kötü bir şey olacakmış hissi, özellikle akşam olduğunda evde kalmak istememe, nefes almada güçlük, tahammülsüzlük, bebekle bağ kuramama gibi belirtiler görülüyorsa, bunlar doğum sonrası depresyonun belirtileridir.

Comments are closed.