logo

Hayata nasıl bakarsan öyle görürsün,

yaşam ve insan

Mutlu olabilmek için iyi zamanların gelmesini beklemeyin,

Bugün, kendime biraz daha fazla ilgi göstermeyi, kendi iç bahçemle ilgilenmeyi, başkalarının bencilliklerine kurban gitmemeyi seçiyorum. Günlerimin hiçbirinde, karanlık anlar hiç olmasın istiyorum; mutluluk güneşlerinin parlamasını istiyorum. Hepimiz mutlu olmak istiyoruz, ancak gerçekte, hayat bizim yanımızdan geçip giderken ve bizi kucaklamayı ihmal ederken perdenin arkasında oturmak yerine; kendimize bakmak, kendimizi dinlemek, hayat oyununda kahraman olmak gibi her zaman doğru yoldan başlayamayız.

Mutlu olmayı hak ediyorsunuz, karanlık gecelerde aya dokunmayı, sıkıştığınızı ve endişeli olduğunuzu hissettiğinizde bulutlardan geçmeyi hak ediyorsunuz. Siz kendi hayatınızın aşkısınız ve bu yüzden bugün ve her zaman, hayatınızın başrol oyuncusu olmayı seçmelisiniz.

Kimse, size zarar veren insanlarla bağlarınızı koparmak istediğiniz için, baskıya maruz kaldığınız zaman oksijen ve özgürlük arayışında bulunduğunuz için, ihtiyacınız olduğu zaman “hayır” dediğiniz için size bencil dememelidir. Siz hariç kimsenin, sizin üzerinizde bir gücü yoktur, çünkü hepimiz bu dünyada tek başınayız ve bu dünyadan hepimiz aynı şekilde ayrılırız.

Mutluluk, bir ömür boyu sürmesi gereken bir maceradır

Mutlu olmayı seçmek, sizi hedeflerinize daha yakın hale getirecek ilk adımdır; çünkü bu seçimi kim yaparsa, düşüncelerini gerçeğe dönüştürür ve günlük yaşamı içine çeker.

Mutlu olma sanatı basit bir kararla başlar: kendinize inanmak.

Bununla birlikte, mutlu olabilmek için, basit bir karar olmaktan öte, bazen öncelik belirlemenin ve belki de kendinizi belirli şeylerin ve durumların önüne koymak gerektiğinin farkına varmak gerekir. Kulağa radikal gibi geliyor, ancak gerçekte, hepsi diğer insanlarla kendimiz arasında bir denge kurmakla ilgilidir. Bunu yapmak için aşağıdakileri göz önünde bulundurun:

Kendinizi hayatınıza ışık getiren, acı çekmeyen insanlarla çevreleyin. Tıpkı daha önce de söylediğimiz gibi, anahtar dengede yatıyor. Başka şeylerle ilgilenmeden önce kendinize iyi bakmanız gerekir. Yaptığınız her şeyin beklentileriniz, kimliğiniz ve özünüz ile aynı hizada olmasını sağlamalısınız. İçsel dengeyi kaybetmemize neden olan insanlar vardır: bizi değerlerimizden uzak tutan, bütünlüğümüzü ihlal eden, enerjimizi tüketen, bizi alay ve taleplerle yönlendiren ve bize dikenlerle çevrili bir şefkat veren insanlar.

Her zaman kendiniz olmanıza izin veren, otantik insanlarla çevrenizi sarın. Bununla birlikte, hayatımız boyunca, kim olduğumuza ve ihtiyacımız olana tam olarak uymayan insanlarla da tanışacağız. Bu tür bir ilişki içinde, bir aile üyesi ya da bir iş arkadaşınız olsun, hayatınız boyunca onlara yetki veremezsiniz. Ellerindeki kontrol miktarını sınırlayın. Sizi rahatsız eden insanların sizi etkilemesine izin vermeyin ve bir kez daha, kendinize öncelik verin.

Kendiniz olun ve ihtiyacınız olmayan her şeyden kendinizi ayırın. Gerçek benliğinizle en son ne zaman konuştunuz? İç diyaloğu daha sık deneyimlemelisiniz, çünkü eğer kendinizden uzaklaşırsanız, özünüzden uzaklaşıyorsunuz demektir, bu da mutluluk izini kaybetmeye başlamanız anlamına gelir.

Sevgili ben, daha iyi davranılmayı hak ediyorsun ve bundan sonra bunu yapacağım. Sana acımayı bırakacağım, bunu yapamayacağını ya da bunu hak etmediğini söylemeyi keseceğim … Sevgili ben, bugün mutlu olman için sana meydan okuyacağım.

Arkasına saklandığımız pek çok şey vardır. Dikkatli olun çünkü sizi boğan ekstra katmanlar çevreden geldiği gibi aynı zamanda kendinizden de geliyor. “Bunu yapamam” “bana uygun değil” “başarısız olacağım” ya da “mutluluğu asla bulamayacağım” gibi cümlelerle kendinizi etiketlediğiniz sınırlayıcı tutumlara dikkat etmeniz gerekiyor. Eğer düşünme tarzınız size duvarlar koyarsa ve tutumlarınız engel oluşturursa, mutluluk rüzgarlarına asla izin vermeyeceksiniz demektir. Kendinize güvenin, kendiniz olun, kendinize özen gösterin ve kendinizi özgür bırakın.

Bazen öz saygınızı azaltacak dış etkilere karşı dikkatli olmalısınız. Örneğin, sizi kontrol etmeye çalışan, sizi sınırlayan, kişisel alanınızı elinizden almaya çalışan ve kişisel gelişiminizi engelleyen iş ortakları gibi…Bazı ailelerin yükünü, otoriter çocuk yetiştirme modellerini, çocuklarının olgunlaşmasını ve özgürlüğünü engelleyen gerçek balonlar oluşturan babalar ve anneleri de göz ardı edemiyoruz. Bazen mutlu olabilmek için geçmişinizin yaralarını iyileştirmek için bir iç yolculuğa çıkmanız gerekir. Korkularınızdan kurtulduktan sonra, kalbinizin gözlerini açmanın ve gerçekten mutlu olmayı hak ettiğinize inanmanın zamanı geldi demektir

2*0*2*3

Bir gün gelir

Her şey değişebilir.

Bir gün ansızın İnandığın, değer verdiğin, çok sevdiğin insan çekip gider mi ? Cevabı: tabi ki evet. Çünkü; şu hayatta hiç bir şeyin garantisi olmadığı gibi aşkın, sevginin de garantisi yoktur. Bir gün ölümsüz aşkınız bitebilir, çok sevdiğiniz insan çekip gidebilir, ya da sizin aşkınız bitebilir. Hayatımızdaki tüm aşkların sevginin  filmlerdeki gibi mutlu sorunsuz olduğunu sanıyoruz öyle bir dünya  yok malesef. Tüm ilişkiler biter demiyorum.. Her şey değişebilir.

Yıllarca süren ilişkiler var.

İlişkilerimizi nasıl sürdürdüğümüzde önemli. ilişkimizde bağımlı değil bağlı olmalıyız. Bağımlılık sağlıklı bir duygu değildir ilişkiye zarar veren yıpratıcı bir duygudur. İlişkilerinizde garantici olarak karşı tarafa görünmeyin.Garanti görünen hiç bir şeyin cazibesi ve değeri  yoktur. Söylemek istediğim bir taktik bir uygulama değildir. Kendinizi ne kadar önemli olduğunu unutmamaktır.

Bir gün gelir o çok sevdiğin insan çekip gidebilir.

Kendinizi boş ,anlamsız hissedersiniz. Sanki tüm dünyanız yıkılmıştır. Tüm teselli sözcükleri boş,manasız gelir.Aşka, sevgiye inancınız kaybolur gibi. İlk zamanlar böyle düşünmek böyle hissetmek çok normal. Ama bu duygular geçer biter, hiçbiri kalıcı değildir. Siz önce acınızı yaşayın. Duygularınızı bastırmayın. Ağlamanız gelirse ağlayın bağırmanız gerekirse bağırın.

Biraz zaman geçsin güneş yine doğacaktır.

Hem aşk hayatımızın önemli bir parçası merkezi olmamalıdır. Aşkınızı sevginizi gösterdiyseniz  içiniz rahat olsun bu cesareti gösterdiğiniz için. Bırakın sizinle gelmek isteyen yola devam etsin istemeyende ısrar etmeyin tercih etmiyorsa devam etmeyi kendisi bilir kaybedecek bir şey yoktur aslında. Aşkta mücadele denen kavrama hiç inanamam. Duygular varsa ifade edilir.  Kaçan kovalanır mantığı kadar saçma bir şey yoktur. Zaten bu aşk değildir.

Önce Aklınızı Başınıza Devşirin

Öncelikle aşk konusunda anlaşılması gereken ilk şey, aşkın çok da ‘akılcıl’ bir süreç olmadığı gerçeğidir. Terk edilmeyle birlikte duygusal dünyamız bir anda alt üst olur. Kontrolü kaybederiz çoğunlukla. Aptalca şeyler yapma potansiyelimiz artar. Bu nedenle sağlıklı düşünme yapısının tekrar kazanılması gereklidir. Bunun için kendinize, davranışlarınızın olası sonuçlarının neler olacağını devamlı şekilde hatırlatmak gereklidir.

Gerçekten Unutmak İstiyor muyum?

Kendinize samimi bir yanıt verin. Onu unutmayı gerçekten istiyor musunuz? Terk edilme sonrasında üzüntü yaşayanların kendilerine sorması gereken ilk soru bu olmalıdır. Gerçekten onu unutmak ve ona olan duygularınızı yok etmek istiyor musunuz? Yoksa oturup onun dönmesini mi beklemek istiyorsunuz? Sadece bu sorunun yanıtından emin olamamak bile çözüm yollarını imkansız hale getirebilmektedir.

Gemileri Yakmalı mıyım?

Kesinlikle evet. Terk edilmenin acısını gidermenin önündeki önemli engellerden birisi de onun size tekrar döneceğini beklemektir. İşte işin trajik yanı da burada başlar. Çünkü beklemek umut etmeyi gerektirir. Ama bu durum, siz acı içinde beklerken sadece çektiğiniz acıların devam etmesine neden olur. Asla yapmamanız gereken şeylerden birisi de, peşinden gitmektir. Eğer üstüne gider, ayaklarına kapanırsanız kırmızı karta itiraz eden sporcular gibi bir duruma düşersiniz. Ona yönelik her türlü davranışınız, talebiniz, onun sizden uzaklaşmasına ve bu kararını haklı çıkarmasına neden olur. Bunu yapmayın!

Boşlukları Doldurun

Şu bir gerçek ki, partneriniz hayatınızda oldukça büyük bir yer tutuyor olabilir. Bu genelde anlaşılan ve olağan bir durumdur. Ayrıca ortak arkadaşlarınız olabilir. Elbette bunun derecesine göre onun hayatınızda yarattığı boşluğu doldurmak zor olacaktır. Ancak bu konuda hızlı davranın. Başka şeylerle uğraşarak dikkatinizi dağıtmadığınız sürece, onu düşünmek için fazlaca vaktiniz olacak ve acınız devam edecek demektir. Arkadaşlarınızla daha sık görüşmeye başlayın. Ayrıca karşı cinse yönelik radarlarınızı da açık tutun. Doğaldır ki hala duygularınız yoğun olduğu için başka biriyle görüşmek size garip gelebilir. Ancak yaşam sürprizlerle doludur.

Gözden Uzak Olan…

Onu size hatırlatan tüm şeyleri ortadan kaldırın. Fotoğraflar, hediyeler, kazaklar vb. Gözden uzak olan gönülden de uzaktır. Onunla vakit geçirdiğiniz yerlere gitmeyin. Tabii bu durum, zorunlu olarak görüştüğünüz ortamlar dışında yapabileceğiniz şeyler için geçerlidir. Eğer iş arkadaşıysanız bu elbette zor olacaktır. Eğer sık karşılaşma olasılığınız yüksekse, yapabiliyorsanız uzun bir tatile çıkın.

Zaman Lehinize İşliyor

Böylesi durumlarda genelde melankolinin dibine vurulur. Her türlü acı çekme eylemi, sarhoş olma, kendine acıma, başkalarıyla dertleşme isteği hat safhadadır. Ancak bunların olması sizin seçiminizdir. Kendinize zaman tanıyın, örneğin 3 günlük bir süre belirleyin ve bu sürede acınızı doyasıya yaşayın. Beyniniz bu talebinizi yerine getirecektir. İnanın, Don Juan bile terkedilse böyle bir süreye ihtiyaç duyardı. Mucize beklemeyin. Ancak zaman sizin lehinize işlemektedir, bunu da aklınızdan çıkarmayın.

Eylemde Kalın

Atalet ve depresyon belirtileri görülecektir, buna hazırlıklı olun. Ancak bu sürecin farkında olmanız şimdilik sizin için yeterli olacaktır. Hareket halinde kalın, kendinizi fiziksel ve zihinsel olarak sürekli meşgul edin. Yapabiliyorsanız başkalarına yardım ederek zaman geçirin. Zihninizi kesinlikle boşlukta bırakmayın.

Olumsuz Yönlerine Odaklanın

 Aldatılma durumları nedeniyle biten ilişkilerde, ‘ego’nun devreye girmesi kaçınılmazdır. Aslında acı veren şey, aşkınızın bitmesinin yanında egonuzun da incinmesidir. Özgüveni zayıflatır. Böylesi durumlarda sevgi duygunuzun öfkeye dönüşmeye başladığını hissedersiniz. Aslında terkedilme acısını bastırmada bunun bu şekilde oluşması bir avantajdır. Ondan nefret etmeniz acınızı biraz hafifletebilir. Onun sizi sinir eden yönlerini düşünün. Aşkınızın etkisiyle onda hoş gördüğünüz olumsuz taraflarına odaklanın.

Ve Onu Bağışlayın

 Son olarak söylenmesi gereken bir şey varsa o da, her ne olursa olsun onu yüreğinizde bağışlamanız gerektiğidir. Bu kolay olmayacaktır elbette. Ama bunu zaten kendiniz için yapacaksınız. Çünkü onu affetmediğiniz müddetçe bu acı, içinizde kanayan bir yara olarak kalmaya devam edecektir. Şöyle düşünün; belki de bu yaşananlar sizin için iyi olacaktır. Belki de gerçekten hak ettiğiniz birini bulacak ve daha iyi bir ilişkiye başlayacaksınızdır. Belki de dönüp bir gün ona teşekkür bile edeceksinizdir. Kim bilir.

Uzman Psikolojik Danışman Okan Bal

Bir anda ne değişti? 

Duygularınız dile döküldü mü? 

Bir gün, hayatınızdaki her şey yolunda gidiyor. İşe gidiyorsunuz, arkadaşlarınızla görüşüyorsunuz, her gününüz olması gerektiği gibi. Bir anda, hiçbir uyarı olmadan, dünyanız karanlığa gömülüyor.
Bir anda dün güvendiğiniz her şeye karşı korunma ihtiyacı hissediyorsunuz. Daha önce size kendinizi mutlu hissettiren ilişkilerinize karşı öfke, acı ve reddedilme hisleri duymaya başlıyorsunuz. Aniden kendinizi kaybolmuş, yalnız ve terkedilmiş halde buluyorsunuz. Bir anda ne değişti? Bu sadece bir ruh hali dalgalanması mı? Depresyon belirtileri mi? Büyük ihtimalle değil. Muhtemel sebep, beklemediğiniz sürpriz bir tetikleyiciyle karşılaşmanızdı. Bir durum ya da bir kişi, terk edilme psikolojinizi tetikledi. Ve bir anda kendinizle, hayatınızla ve sevdiğiniz kişilerle ilgili duygularınız size tamamen farklı bir şekilde görünmeye başladı. Terk edilme psikolojisi bu kadar güçlüdür.

Terk edilme psikolojisi, sizin için önemli bir insanın beklemediğiniz bir anda sizi terk etmesi sonrası yaşadığınız yaralanmadan kaynaklanır. Örneğin, çocukluk çağındayken ebeveynlerinizden birinin sizinle eskisi kadar ilgilenmemesi (ya da evi terk etmesi veya vefat etmesi) ya da yetişkinlik döneminizde eşinizin beklenmedik bir anda sizi bırakması. Böyle bir terk edilme durumu, ruhunuzda bir terk edilme yarası bırakır.

Terk edilme yarasının farkında olmak gereklidir, aksi takdirde yüzeyin altında durur ve bir tetikleyiciyi bekler. Yıllar sonra, sevdiğiniz biri size eskisi kadar önemsenmediğinizi hissettiren bir davranışta bulunduğunda -sadece beraber yenecek bir öğle yemeğini iptal etmek bile olabilir- bu durum tüm dünyanızın karanlığa gömülmesine neden olabilir.

Hayatının bir döneminde terk edilmiş olan herkes, 

Sizi Terk Edilme Psikolojisine Karşı Korunmasız Yapan Nedir? Elbette Bunun Farkında Olmamak.

Hayatının bir döneminde terk edilmiş olan herkes, terk edilme tetikleyicilerine karşı bu denli hassas olmaz. Bazı insanlar, diğerlerine nazaran daha korunmasızdır. Sizi daha hassas yapan ise terk edilme yaranızın farkında olmamanızdır. Genel olarak kendi duygularınıza çok fazla önem vermeyen biriyseniz, terk edilmek gibi acı verici olayların duygusal etkilerini hafife almaya eğilimli olabilirsiniz. Yaşadığınız olayın gerçek etkisinin farkında olmamak, bu duyguların hayatınızın ilerleyen dönemlerinde tüm gücüyle karşınıza çıkmasına neden olabilir. Derinlere gömdüğünüz, farkında olmadığınız yara yüzeyin tam altında bekler. Bu volkanın altında beklemekte olan lavlara benzer. Yaranız küçücük bir olayın tetiklenmesi ile su yüzüne çıkar. Nedeni Çocukluğunuzda Gizli Olabilir mi?  Bunlardan birine bile hayır cevabı verdiyseniz, çocukluğunuzda yeterince duygusal destek görememişsiniz demektir. Bu durum, çocuklukta ihmal yaşadığınız anlamına gelir.

Ebeveynleriniz duygularınıza yeterince karşılık vermediğinde, bilinçaltınıza farkında olmaksızın güçlü bir mesaj gönderirler: “Duyguların önemli değil.” Yetişkinlik hayatına adım atmaya başladığınızda, kendi duygularınızı gözden kaçırmaya başlarsınız. Duygusal yaralarınıza yeterince dikkat edemeyecek şekilde ayarlanırsınız. Duygularımız, çok eski olanlar bile, tarafımızdan kabul görünceye kadar kaybolmazlar, yüzeyin altında bir tetikleyici bekleyerek durmaya devam ederler.

Terk Edilme Psikolojisini İyileştirmenin 4 Adımı

  1. İlerlemek için geriye gitmek zorundasınız. Sizi yaralayan o ilk terk edilme anını tespit edin. Size şu an önemli gibi gelmese de, o an sizin için önemli olduğunu ve onu görmezden geldiğinizi kabul edin.
  2. Güvendiğiniz bir kişiye, terk edilme yaranızı anlatın. Bir dost ya da bir terapist iyi bir seçim olacaktır. O an nasıl hissettiğinizi hatırlamaya çalışın. Yaşadığınız o anı, yetişkin zihninizin bilgeliğiyle yeniden anlamaya çalışın.
  3. Çocukluk döneminde yaşadığınız ihmalin üzerinde çalışmaya başlayın. Duygularınıza daha fazla dikkat edin. Neler hissettiğinizi fark edin ve kelimelere dökün.
  4. Terk edilme yaranızı sahiplenin. O duygu sizin tarafınızdan kabul edilmeyi bekliyor. Onu sadece kabul etmek bile sizi eskisine göre çok daha güçlü kılacak.

Acınızı kabul ettiğinizde

Acınızı kabul ettiğinizde ve ona gereken önemi verdiğinizde, inanılmaz bir şey başarmış olursunuz. Terk edilme yaranızı iyileştirmeye başlarsınız ve tetikleyicilere karşı daha az korunmasız hale gelirsiniz. Aynı zamanda benliğinizin en derin taraflarıyla yüzleşir ve kendinize gereken önemi vermiş olursunuz.
Duygusal farkındalığa ulaştıkça, çocuklukta ihmali iyileştirmeye başlarsınız. Gücünüzü geri alır ve ilerlersiniz. Terk edilme psikolojisini geride bırakabilmeyi başarırsınız. Çocuklukta ihmal, görünmez olabilir. İhmal edilip edilmediğinizi fark edemeyebilirsiniz. Çocuklukta ihmal ile ilgili daha fazla bilgi almak ve nasıl iyileşebileceğinizi öğrenmek için Çocuklukta İhmalin İzi: Boşluk Hissi kitabından yardım alabilirsiniz.

Dr. Jonice Webb, Psikoterapist / Çeviren: Pınar Göker

 Yepyeni bir ev düzenlenirken

“gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.
bilemem,
belki bu yüzden
ben sana yanlış bir yerden edilmiş
bir büyük yemin gibiydim.
beni hep aynı yerimden yaralayan o eve,
yine de döneyim döneyim istedim.”
– Birhan Keskin

Son yıllarda, boşanma oranlarının giderek arttığına; sadece rakamlarla değil, çevremizden de bire bir tanık oluyoruz. Dikkat çekici olarak, toplumda her bireyin; kendisi, bir arkadaşı veya akrabası boşanma sürecinden geçiyor. Boşanma süreci ve sürecin getirdiği değişiklikler, her aile üyesini farklı şekillerde etkiliyor.

Boşanma kararı

“Davullarla zurnalarla” kutlanan evlilik törenleri, büyük bir mutluluk ve coşkuyla planlanır. Çeyizler düzülür, eşyalar yerleştirilir, yepyeni bir ev düzenlenirken aslında yeni bir yaşam biçimi inşa edilir. Hayatınızı paylaşacağınız, geleceğinizi planlayacağınız, birlikte hayaller kuracağınız partneriniz sizin hayattaki yol arkadaşınızdır. “Bir yolumuz olduğunu, yol kazalarını, yol yorgunluğunu o zamanlar biliyor muyduk?” diyen Birhan Keskin’in “yol” metaforuyla canlanabilir zihnimizde. Bu yüzdendir ki, bir çırpıda öylece karar verilmez boşanmaya. Zorlu dönemeçlerden geçilmiştir, bazılarından hiç geçilememiştir, yol tıkanmıştır. “İlişki yürütmek” derken, birlikte yürümek değil de, iki kişi arasında kurulmuş ilişkinin ilerletilmesiymiş gibi bahsedilir.

İlişkide yaşanan çatışmalar ve çözümsüzlükler ile birlikte gelgitlerle giden bir süreç sonunda, nihai karar verilir. Bazı insanlar açısından; sosyo ekonomik durum veya yalnız kalmaya dair endişe, boşandığım durumda çocuklarım ne olacak gibi sorular da bu gel-gitlerde önemli etkendir. Evlilik sürecinde yaşanan çatışmalar, ilişkinin kendisine özgüdür ve benzersizdir. Her kişinin yaşadığı kendisine özgü ve tepkileri farklı olsa da, sonuçlarının kişiler üzerindeki etkilerinin benzer olduğu görülür.

Çatışmayla artan gerilimin yüksek olduğu noktada; ilgisizlik, yalan, aldatma, eleştiri veya şiddet gibi travmatik deneyimler mevcut olur. İlişki, bu gibi kişiler üzerinde yarattığı travmatik etkilerle birlikte, yara alır. İlişki travmaları, kişilerin kendilerine dair yetersizlik veya değersizlik düşünceleri geliştirmelerine sebep olabilir.

Çocuklarınız varsa,

Boşanmanın Psikolojik Etkileri

Boşandıktan sonra bireyler, evliliğin bitmesini kangren olmuş bir uzuvlarını kaybetme gibi tariflerler. Buradaki “yokluk” öylesine derin bir acıdan gelir. Böylesine bir kayıp ve acı nereden gelir? Eski eşiniz hayatta olsa da eş ilişkiniz bittiğinden, boşanma temelde bir kayıp süreci olarak yaşanır.

Yaygın olarak evlilik toplumda, “dünya evine girmek” sözüyle ifade edildiğinden ayrılık bu durumda ölümle eşdeğer düşünülebilir. Boşandıktan sonra eşler arasında “kutsal” varsayılan bağ kopmuş olur. Bu süreçte, sadece eş kaybı değil, eş rolü ve evli yaşam biçimi gibi bir çok başka kayıp da beraberinde yaşanır. Eğer henüz çocuk sahibi olmamışsanız, doğmamış çocuğunuzun da yasını tutarsınız. Çocuklarınız varsa, gelecekteki çocuklarınızın büyükannesinin veya büyükbabasının.. Gelecekte birlikte yaşlanacağınız partnerinizin, birlikte kurduğunuz hayallerin de.. Tüm bu kayıpları birlikte yaşıyor olmak yas sürecini oldukça zorlaştırır.

İlişki sürecinde kendisini; yetersiz, değersiz, yalnız olduğu gibi düşüncelerle birlikte çaresiz hissetmiş kişiler, bu gibi düşüncelerin boşanma sonrasında ortadan kalkacağını sanabilirler. Uzun bir süreçte verilen mücadele sırasında birçok yara alındığından, en önemli şey bu yaraların sarılmasına olan ihtiyaçtır. Boşandıktan sonra da kişilerin, kendilerini başarısız olarak adletmeleriyle sıklıkla karşılaşılır. İlişkinin bitişini kendisine mal eden kişi kendisinin beceremediği, yürütemediği şeklinde düşünür.

Toplum da sözlü veya sözsüz mesajlarla bu duruma zemin hazırlar. Evlilik, çocuk sahibi olma ve boşanma gibi süreçler, çoğunlukla toplumsal düzeyde “performans” şeklinde yaşatılarak diğer yaşam olaylarından çok daha fazla ilgi ve merak konusu olur. Dolayısıyla; her karşılaştığınız kişinin özel yaşamınıza dair detayları sorma hali, nedenlerini açıklama ve ikna etmenize yönelik bir diyaloğa dönüşebilir.

Boşanma süreciniz olaylarla örülü bir dedikodu nesnesine dönüşmüş gibi hissedebilirsiniz.

İlişkiyi kurtarmak için yeterince uğraşı verdiniz veya mücadele ettiniz mi gibi sorularla diyalog detaylandırıldıkça, evlilik ve boşanma süreciniz olaylarla örülü bir dedikodu nesnesine dönüşmüş gibi hissedebilirsiniz. Nasıl hissettiğinize veya ihtiyaçlarınıza yönelik olmayan ve sadece toplumun alışkanlıklarıyla süregiden bu gibi mekanik konuşmaların yarattığı etki, başarısızlık ve değersizlik gibi kişinin kendisine dair olumsuz düşüncelerini pekiştirebilir.

Yaşam biçimine dair değişimler, ayrıca stres yaratır. Yalnız yaşamaya devam eden kişiler için yaşadığı eve dair sorumlulukları tek başına almak, özellikle ekonomik yönden zorlayıcı olabilir. Çocuğunuz varsa, eski eşle sürdürülen ilişkinin biçiminin değişmesi de zaruri olur. İletişimin sağlıklı şekilde sürdürülmesi, çocukla ilgili ortak paydada buluşabilmek açısından önem taşır. Eski eşe devam eden öfke varsa ve evlilik içi çatışmalar boşanmayla birlikte son bulmadıysa, bu mümkün olmayabilir. Tek ebeveyn olarak yaşamaya ve sorumluluk almaya alışmak da sürecin önemli bir parçasıdır.

Boşandıktan sonra, kendi ile ilgili olumsuz inançların arttığı durumlarda; sosyal hayattan çekilme, yalnızlaşma ve özgüven sorunları da birlikte görülebilir. Oysa ki, yakın çevrenin desteği bu noktada da önemlidir. İhtiyaçların ifade edilip karşılanabilmesi ve diğer ilişkilerin sağlıklı şekilde sürdürülmesi yoluyla yakın çevre, iyileşme sürecinde destek olur. Yaşamın diğer alanlarında; mümkünse değişim olmaması, uğraşların devam etmesi, kendi ile ilgili olumlu düşünceleri arttırabilecek eski veya yeni kaynaklar gereklidir. Evlilik ve boşanmaya dair süreçte tükenmeye yüz tutmuş bir pil gibi düşünülürse kişinin enerjisi, yenilenmeli veya şarj edilmeli gibi düşünülebilir.

Uzman Psikolog Filiz Koçak

Keşfetme arzusu

Seni en çok ne yapmak mutlu ediyor?

RUH’U DOYURMAK!

Evet, “Ruhu Doyurmak. Ruh nasıl doyar? Ya da “Ruh” doyacak bir şey midir? Bu denli soyut bir kavramı doyurmaya çalışmak bize ne kazandıracaktır? Yeteri kadar doyurulmayan bir Ruh’un bedenimize etkisi ne olacaktır? Her ruh aynı şekilde mi doyar? Ya da ruhların doyum seviyesi aynı mıdır?

Ruhun doyurulması ile ilgili daha birçok soru sorabilir, kafada onlarca soru işareti oluşturabiliriz ancak konuyu daha komplike hale getirmeden açıklık getirelim. “Karnını doyurmaya çalışmaktan çok, ruhunu doyur!” Kendime her dem düstur edindiğim ve söylediğim bir söz. Her daim zihnimde dolanır durur. Çünkü ruhu doyanın, karnı zaten doyacaktı. Ruh nedir? Ruh; dinlerin ve ruhçu felsefelerin insanın vücudunda bulunduğunu kabul ettikleri, yaşamın özü saydıkları, canlılığı sağlayan, maddesel olmayan varlık, ölümsüz sayılan kök, ilke olarak kabul edilmektedir. Tanımından da anlaşılacağı üzere ruh, varlığımızın olmazsa olmazıdır. Ve can alıcı bazı noktaları vardır. Bunlar; yaşamın özü sayılması, canlılığı sağlaması ve ölümsüz sayıla kök olmasıdır. Bedenimiz hayata gözlerini yumabilir ancak ruh, hayata gözlerini yummaz çünkü o ölümsüzdür.

Meslek hayatımızda, ailede, okulda, futbolda, şehirde birileri ya da bir şey için vs. “ruh yok ruh” tabirini sıkça duymuşsunuzdur. Bu tabiri neden kullanıyoruz diye düşündüğümüzde, aklımıza hemen “yaşam enerjisini kaybetmiş, depresif semptomlar sergileyen, canlılığını yitiren, yaşamın özünden kopan, negatif enerji saçan” bireyler zihnimizde belirecektir. Bu kişiler ruhlarını doyurmaya çalışmadıkları sürece, soyut çerçevede ruhlarını kaybedeceklerdir.

Tam tersini düşünürsek eğer (kişilik özelliklerinden bağımsız) yaşı oldukça ilerlemiş ya da zor şartlar altında yaşam enerjilerini kaybetmeyen, oldukça canlı ve hareketli bir yaşam sürdüren, yaşamın özüne bağlı pozitif enerji saçan bireyler de görebiliriz. Bunun temel nedeni karnından çok ruhunu doyurmaya çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Ruhu doyan bireyler ya da doyurmaya çalışan bireylerin daha mutlu olması, bulundukları yaşam alanına daha pozitif enerji yaymaları, aile bağlarının daha güçlü olması ve ömür boyu daha dinamik olmaları kaçınılmazdır.

Aynı şekilde kimi durumlar hariç, ruh sağlığının bozulması da ruhu yeteri kadar doyuramamaktan, besleyememekten kaynaklanmaktadır. Düzenli olarak spor yapan bir bireyin vücudu nasıl ki spor yapmayan diğer bireylere karşı daha sağlıklı ve dinç ise, ruhunu düzenli olarak besleyen bir bireyin ruh sağlığı da diğer insanlara nazaran daha sağlıklı ve renkli olacaktır.

ruh

Pekâlâ, ruhumuz nasıl doyar?

İçinizdeki renkleri keşfetmeye çalışın! Ezbere kurulu bir tabir olarak algılamayın lütfen! Evet, herkesin yaşam koşulları bir değil, evet ekonomik durumlar iyi olmayabilir, evet yaşadığımız çevre çoğu zaman buna müsaade etmiyor olabilir vs. ancak her şeye ve her duruma rağmen yaşayacağımız hayat skalasında maksimum verimi almaya çalışmak ruhu doyurmakla eşdeğerdir.

Seni en çok ne yapmak mutlu ediyor?

Bir şeyi yaparken çok mutlu olmak ruhu doyurmaktır ki o yüzden her zaman özellikle söyleriz: Lütfen sizi mutlu edecek meslekler seçiniz diye! Ki bu ruhen sizi tatmin edecektir. Sizi en çok ne yapmak mutlu ve enerjik hissettiriyorsa o şey ya da şeyler ruhunuzu doyuruyordur. Seyahat etmek, yardım kuruluşlarında gönüllü olarak çalışmak, ibadet etmek, hayvan haklarının geliştirilmesi için canla başla çaba sarf etmek, doğa için küçük bir orman kurmak, akademisyen olmak için sürekli araştırma yapmak, kitap okumak, spor yapmak, koleksiyonlar biriktirmek ya da yazı yazmak vs. bunlardan hangisi? Ya da bunlar dışında neler?

Her ruh farklıdır ve her ruhun beslenme şekli de farklıdır. Dolayısıyla da ruhların doyum seviyesi de bir değildir. Lütfen sizin ruhunuzu ne doyuruyorsa onun peşinden yılmadan usanmadan gidin. Ben öyle yapmaya çalışıyorum ve kendimi ruhen ve bedenen daha iyi hissediyorum. Benim ruhumu doyuran temel şey “keşfetme arzusu”. Ve bundan dolayıdır ki, her zaman bir yerlere gitme, keşfetme çabası içindeyim. Keşfederken ruhumun beslendiğini hissediyorum. Ezcümle; her şarta ve koşula rağmen renklerinizi keşfedin ve ruhunuzu doyurmaya çalışın. Bu hem beden hem de ruh sağlığınıza çok iyi gelecektir. Yeteri kadar doyurulmayan bir ruh, hem beden sağlığını hem de psikolojimizi olumsuz yönde etkileyecektir.

 Çok ciddiye alınması gereken söylemler! 

Tükendim,
Çok yıprandım,
Enerjim kalmadı,
Pilimin azaldığı hissediyorum,
Artık baş edemiyorum,
Boğuluyor gibiyim,
Bittim.

Evet, çok ciddiye alınması gereken söylemler! Öyle değil mi?

Kimi zaman ben ve sen de dâhil hemen herkesin günlük yaşamda kullanabildiği söylemler olabiliyor. Burada dikkat edilmesi gereken şey, söyleyen kişinin bu cümleleri ne derece ciddiyetle ifade ettiğidir. Günümüzde sıklığı git gide artan ve oldukça da ciddiye alınması gereken psikolojik bir ruh hali olan “Tükenmişlik Sendromu”nedir? “Başarısız olma, yıpranma, enerji ve gücün azalması veya tatmin edilemeyen istekler sonucunda bireyin iç kaynaklarında meydana gelen tükenme durumu” olarak tanımlanmaktadır.İlk kez 1974’te Herbert Freudenberger ortaya atılan bir tabir. Tükenmişlik sendromu; duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarı olarak 3 temel olgudan oluşmaktadır ve bu olgular tükenmişliği yaşayan bireyin hayatındaki negatif değişimleri ifade eder.

Tam bu noktada toplumun genelinde yanlış olarak kullanılan bir konuya değinmek istiyorum: Şu kişi ruh hastası yaaa! Ya da biri bazı problemlerini anlatmaya başlayınca direkt tanı koyma eğilimi. Senin kesin psikolojik problemlerin var, hastasın! Bu artık patolojik bir vaka! Ne oluyor arkadaşlar? Hele bir durun, sakin. Toplum olarak ruh sağlığımızın çok iyi olduğunu söyleyemem ancak, direkt olarak bu tarz damgalamalar bizi daha agresif ve saldırgan bir ruh haline sokar ki lütfen kaçınalım.

Ha, neden söylemekten kaçınalım hocam? Ruh hastası olan birine, ruh hastası diyemeyecek miyiz yani? Diye sorabilirsiniz. Da sevgili dostum,

  1. Sen bunu hangi tanı kriterlerine göre koydun?
  2. Bu tanıyı koymak uzmanlık gerektirmez mi?
  3. Bu hakkı sana kim veriyor?
  4. Biz bu alanın uzmanları dâhil kimse bu şekilde damgalama yapamaz.

Bu sendromu yaşadığımızı nasıl anlarız?

İş yükünüz çok fazla ise, kapasitenizi çok fazla zorluyorsanız eğer, zamanınız dar ve bitirmeniz gereken sorumluluk fazla ise ki hele de yaptığınız işi sevmiyorsanız, bıkkınlık hissediyor, kaygı seviyeniz yükseliyor ve iş yapamaz hale geliyorsanız tehlike çanları sizin için çalıyor demektir. Tabi bu durumu dönemsel iş stresi ile karıştırmamak gerekiyor. Tükenmişlik, yüksek ve uzun süreli stresin kişide yarattığı zihinsel, psikolojik ve bedensel bitkinlik durumudur. Tükenmişlik sendorumunun belli başlı belirtileri şu şekilde özetleyebiliriz:

– Aşırı yorgunluk ve enerjisizlik
– Kalp çarpıntısı, midede şişkinlik
– Sık aralıklarla kabız olma veya hastalanma
– Uyku problemi, uyumakta ve uyumakta zorluk çekme
– Solunum güçlüğü çekmek
– Başta sırt ve bacaklar başta olmak üzere yaygın bedensel ağrılar

Tükenmişlik sendromunun zihinsel belirtileri

Tükenmişlik sendromunun zihinsel belirtileri

– Eskiden sevdiği faaliyetlerden hemen sıkılma
– Dikkat dağınıklığı, unutkanlık ve dalgınlık
– Karar verme güçlüğü ya da kararı erteleme eğilimi

Tükenmişlik sendromunun duygusal belirtileri

Tükenmişlik sendromunun duygusal belirtileri

– Yaygın ümitsizlik hissi
– Özgüven eksikliği yaşama
– Çok sık hayal kırıklığı duygusu yaşama
– Kendini değersiz hissetme durumu
– Eleştirilere katlanamama
– Aşırı şüphecilik
– Yoğun kaygılanma ve huzursuzluk hali

Tükenmişlik sendromu depresyon ile daha bağlantılı ve iç içe olduğu için, depresyon tedavisi uygulanabiliniyor daha çok. Bu sendrom konusunda çalışan ruh sağlığı çalışanlarından profesyonel terapi desteği almak en sağlıklı çözüm yoludur.

Tükenmişlik sendromunun ortaya çıkması engellemek için ne yapmalı?

Tükenmişlik sendromunun ortaya çıkması engellemek için ne yapmalı?

Psikolojik problemlerin temelinde bitirilmemiş işler yatar. Dolayısıyla da tükenmişlik sendromun da temelinde bu yatar. Özellikle iş yerinde zihnen ya da fiziksel olarak tamamlanmamış işlerin birikmesi sonrasında negatif sonuçları doğurmasına neden olmaktadır. Bu negatif sonuçların ortaya çıkmasını istemiyorsak eğer zamanlamayı iyi ayarlamalı ve bitirilmemiş iş bırakmamalıyız.

İş ve aile hayatınızda lütfen ama lütfen hayır diyebilmeyi öğrenin. Diyemiyorsanız eğer, bunu başarabilmek için destek alın. İstemediğiniz, kapasitenizi aşan, altından kalkamayacağınız işleri almayın ve kabül etmeyin. Bu iki tarafa da zarar verecektir. Realist hareket etmek sağlıklı sonuçlar doğuracaktır.

İş yaşantınızda veya diğer yaşantınızda sorunlarla karşılaşabileceğinizi, hata yapabileceğiniz gerçeğini yadsımayın. Mükemmeliyetçiliğinizi frenleyin.

 Ruhumuzu doyurmadığımız sürece sendromlarla karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz. Ekonomik şartlarımız çerçevesinden mutlak anlamda kendimize vakit ayırmalı ve işten uzak kalacak seyahatler yapmalısınız. Kendinizi şüphesiz en iyi siz tanırsınız. Ancak bu durum sanıldığı kadar da kolay değil. Yalnızlığınızla vakit geçirir onunla dost olmaya çalışmak bizi daha dinamik kılacaktır. EzcümleSürekli tüketen değil, devamlı üreten bir birey olmak bizi daima dinamik kılacaktır. Ve doğal olarak insan, yenilince tükenmez, pes edince tükenir

Her şeye muhalif,

Hiç bir şey üretmezler, üretmek istemezler

KENDİNİZİ ELEŞTİRİYE KAPATIN!

Yazının başlığına bakınca evet ilk başta “kendinizi eleştiriye kapatın” cümlesi hiçbir şekilde eleştiriye açık olmayalım anlamı çıkabilir ancak olayın iç yüzü daha farklı ve kastetmeye çalıştığım durum “olumsuz, yıkıcı, samimi bir yaklaşımla yapılmayan eleştirilere” kapatın çıkarımıdır. Aslında eleştiri bir bütün olarak bizleri daha ileriye taşıyacak, kendimizdeki eksiklikleri görmemize ışık olacak, bizleri daha da geliştirecek bir mekanizmadır. Ancak eleştiri de bulunacak kişilerin olumlu bir şekilde mi eleştirdiği, iyi niyetle mi yaptığı çok önemli. Şık bir üslupla söylendiği zaman da kişi bu tip eleştirileri mutlaka dikkate alacaktır.

Yıkıcı eleştiriye açık olmayı artık bırakmalı!

Hepinizin çevresinde mutlaka her şeye muhalif, her şeyi eleştiren prototipte insanlar vardır. Genel özellikleri itibari ile hiçbir şey üretmezler, üretmek istemezler en doğrusu da üretemezler. Dolayısıyla olduğu yerden yıkıcı bir şekilde eleştirmek bu tarz insanların en sevdiği şeylerin başında gelmektedir.

Bu kişilerin psikolojik ruh hallerine baktığımız zaman sadistçe duyguların baskın olduğunu görebiliriz. Neden mi? Başkalarının fiziksel olmasa bile ruhen acı çekmesinden, yaralanmasından haz almaları başka bir şey ile bağdaştırılamaz. Yıkıcı bir şekilde eleştirip, karşıdaki insanların enerjisini, modunu düşürmek bu kişiler için müthiş bir motivasyon kaynağıdır.

Toplum ve kendisi için sürekli bir şeyler üretme çabasında olan, daima dinamik çalışan, olumsuz şeylere eleştirel bakıp düzeltme yoluna giren, imkanları doğrultusunda enerji sarf eden insanlara karşı bu prototipteki kişiler hemen sadistçe duyguları gün yüzüne çıkarır ve belden aşağı dahil her türlü vurmaya çalışır.

Aslında bu bireylerin psikolojik açıdan mutlak anlamda tedavi görmeleri gerekmektedir. Bu duygular aslında “aşağılık komplexinin” dışa vurumu olarak da görebiliriz.

Aşağılık kompleksi, kişilerin kendini ruhsal ve bedensel açıdan yetersiz ve değersiz hissettiği psikolojik bir durumdur. Aşağılık kompleksi genellikle çocukluk döneminde anne ve babanın yanlış tutumlarından kaynaklanır. Çocukluk çağlarında başlayan aşağılık kompleksi, ileriki yaşlarda daha ciddi sorunlara yol açar. Bu komplekse sahip olan kişi herkesin ondan daha başarılı, daha becerikli ya da fiziksel olarak daha güzel olduğunu düşünür.

Yaşamış oldukları başarısızlıkları başkalarının suçu olarak görürler. Suçlarını kabul etmeyerek başkalarının üstüne atarlar.

Ve iyi niyetle yapılan hiç bir eleştiriye bile tahammül edemezler. Ancak, kendileri sürekli olarak başkalarını eleştirerek kendilerinde yetersiz gördükleri noktaları kapatmaya çalışırlar. Bu da yukarı da açıkladığım durumu destekler niteliktedir. Enerjinizin sömürülmesine, moralinizin bozulmasına karşı gardınızı alın! Çünkü seni, beni, bizi bu şekilde eleştiren insanlar emin olun bizlerin yaptıklarına bakmadan, içeriğinden bağımsız bir şekilde yeriyorlar! Ezcümle: Yıkıcı, samimiyetten uzak eleştirilere asla kulak asmamalı buna karşı; üretkenliğimiz daha da artmalı, doğrularımızı söylemekten vazgeçmemeli, yılmamalı ve kendimizi geliştirmeye devam etmeliyiz. Sizin daha da iyi olmanızı istemeyen çokça kişi olacaktır. Bırakalım onlar kendi kirli dünyalarında boğulmaya devam ededursunlar, biz açık sularda yol almaya devam edelim.

Onları safça, çokça içtenlikle sevenler çok iyi bilir ki;

Onlar bizim dostlarımız.

HAYVAN SEVGİSİNİN İNSAN PSİKOLOJİSİNE OLUMLU ETKİLERİ

Hayvanlar: Onlar bizim dostlarımız. Hatta en saf hayat arkadaşlarımız. Çok şey konuşup belki de onları hiç anlamadıklarımız. Bizler gibi konuşamıyorlar diye toplumun çok büyük bir kitlesinin anlamaya çalışıp, iletişime geçemedikleri. Bu dünya sadece bizimmiş gibi bencilce davrandıklarımız. Onların yaşam alanlarını hiçe sayıp egosantrikçe yaşayıp haklarını gasp ettiklerimiz..

Onları safça, çokça içtenlikle sevenler çok iyi bilir ki; evinde, bahçesinde, kalbinin derinliklerinde hayvan besleyen insanlar için onların “evlatlarından” hiçbir farkları yoktur. Bu sevginin betimlemesi oldukça zor ama yaşanılması inanılmaz haz veren harika bir duygu. Bu dünya bu evren bizlerin olduğu kadar hayvanların yani dostlarımızındır da! Peki bu konuda ne kadar hassasız? Ya da toplum olarak ne kadar bilinçliyiz? Kanunlarımız bu konuda ne kadar yeterli?

Üzülerek söylemeliyim ki; toplumumuzda bilinçli, hayvan haklarını koruyan, savunan, her platformda dile getiren iyi bir kitle olmasına karşın ne yazık ki total anlamda bilinçli olmayan, onların haklarını göz ardı eden bir toplumda yaşadığımız gerçeği var. Ve ne yazık ki 5199 sayılı hayvanları koruma kanunu hayvanları yeteri kadar korumuyor. Dostlarımıza işkence eden, istismara uğratan hatta tecavüz eden! Hatta ve hatta öldüren kişilerin maddi para cezaları verilerek kısa sürede serbest bırakıldığı haberlerini sıkça görüyoruz! Bu bizi ve dostlarımızı derinden yaralıyor! Ve bu yasalar ciddi anlamda revize edilmelidir..

Ancak; hayvanları, dostlarımızı asıl koruyacak şey kanunlar değil, gerçek bir eğitim ve eğitimin doğurduğu bilinçli bir sevgidir.

İçinde hayvan sevgisi olmayanın. … Merhamet duygusu da olamaz.

Hayvan sevgisinin, hayvanlarla beraber yaşamanın insan psikolojisine ciddi olumlu katkılarının olduğunu biliyor muydunuz? Hayvanları bir şekilde hayatında tutmayı başarabilen insanların olumlu birçok kazanıma sahip olabileceği gerçeğini düşündünüz mü hiç? Bunun en iyi şekilde cevabını; evlerinde hayat arkadaşlarıymış gibi onları besleyen, konuşan, oyun oynayan insanlardan alabilirsiniz. Hayvan beslemenin terapi ile eşdeğer olduğunu size söyleyeceklerdir. Hayvanlarla beraber yaşamak otokontrolünüzü daha da geliştirecek, gerginliğinizi azaltacak, daha huzurlu hissettirecek, anlayışlı olma kat sayınız yükselecek ve daha sevgi dolu olduğunuzu göreceksiniz.

Gününüz oldukça stresli geçmiş olsa bile eve geldiğinizde açılan kapının sesiyle beraber size doğru koşan “dostunuzun” size vereceği tarifsiz bir huzurun hissini bir an olsun hissedin lütfen. Var olan gerginliği o an unuttunuz bile. Sevgi dolu gözlerle size bakıyor. Sizin onu aç bırakmayacağınızı, sizin ona zarar vermeyeceğinizi çok iyi biliyor ve hissediyor. Siz uzandığınızda gelip çocuk masumiyetiyle size sarılıyor. Bundan daha güzel bir his olabilir mi? Bu bağlamda hayvan beslemek stresörlerle baş etmede müthiş bir yol. Bu sevgi stresörsavardır!

Otokontrolümzü daha da güçlendiriyorlar

Bir hayvan ile beraber yaşamak sizin otokontrolünüzü güçlendirecek sizi daha da sorumlu bir kişilik haline getirecektir. Dostunuzu aç ya da susuz bırakamazsınız değil mi? Ya da o var iken kafanıza estiği gibi bir yerlere gidemezsiniz. Tatil planlarınızı onsuz yapamazsınız. Onu bir odaya kitleyemezsiniz. Bu saydıklarım zor gibi görünse de inanın bana evlattan hiçbir farkları kalmadıkları için seve seve yapacaksınız ki birçoğumuz bunu yapıyordur.

Hayvanlarla iç içe olan çocuklar

Evin ferdi gibi oluyorlar. Onları görünce kendinizi daha iyi hissediyor, daha mutlu oluyor, daha da anlayışlı oluyorsunuz. Hele de hayvanlarla iç içe büyüyen çocukların niteliksel olarak akranlarından birçok yönde daha ileri de oldukları yapılan araştırmalarda da gözlemlenmiştir. Bu çocuklar daha empatik, daha sorumluluk sahibi, daha mutlu, hayvana ve doğaya karşı daha duyarlı, kesinlikle şiddet eğilimi olmayan çocuklar olarak yetişiyorlar. Bu şekilde yetişen bir çocuğun yetişkin olduğunda topluma katkısını düşünün..

Hayvanlar zamanla sizlerin psikolojisini çok iyi anlıyor

Sahip olduğunuz hayvan demek istemiyorum çünkü ona evinizi açmanız demek ona sahip olduğunuz anlamına kesinlikle gelmez. Beraber yaşadığınız hayvan zamanla sizi psikolojik ruh halinizi çok iyi gözlemleyip hissedecektir. Siz üzgün olduğunuzda, ağladığınızda yanınıza gelecek size dokunmaya çalışacak ve sizi anladığını göstermek için sesler çıkarmaya başlayacaktır. Evde herhangi bir insan olmasa bile sizi mutlaka anlayan biri var. Hoş evde bir insanın olması sizi anlayacağı anlamına her zaman gelmez ama hayvanlar her zaman anlar. 

Evcil hayvanlar depresyon semptomlarını azaltır!

Evcil hayvan yakın ilişkide olmak, onlarla iç içe yaşamak ruh sağlığına ve fiziksel sağlığa kesinlikle olumlu katkıları vardır. Evcil hayvan beslemek depresyona tamamen bir çözüm olmasa da kesinlikle depresyon semptomlarını azaltmada son derece etkilidir. Evcil hayvanlar daha ılımlı ve soft olmayı sağlıyor. Uyku kalitesini arttırıyor. Yersiz yere bizlerde oluşan kaygıları da ciddi derece de azaltıyor. Depresyon özellikle yalnız yaşayan bireyleri yıpratıyor. Doğal olarak evde bir dostunuzun olması depresyonu ekarte edebilir.

Çin’de yaşları 25 – 40 arası kadınlar üzerinde yapılan araştırmada hayvan sahibi olanların genel sağlık durumu hayvanı olmayanlardan çok daha iyi çıkmış. Araştırmaya katılanların 3031 kadın yarısı evinde köpek besliyormuş. Köpeği olanlar daha sık egzersiz yapıyor, daha iyi uyuyor, daha iyi fitness bulguları gösteriyor, yıl içinde daha az hastalanıyor ve daha az doktora görünüyormuş. Araştırma sonuçları SocialIndicatorsResearch’te yayınlandı.

Koşulsuz sevgi!

Hayvanların bireyleri ruh halini iyileştirmesinin en büyük nedeni kesinlikle koşulsuz sevgi. Sevgilinizden ayrılın, iflas edin, KPSS’yi, LGS’yi, YGS’yi kazanmamış olun, çulsuz kalın, üstü başı dağıtın! Hiç fark etmez. O daima sizin süper olduğunuzu düşünecek. Sizi her koşulda sevecek. Böylesi bir ilgiyi görmek ruh sağlığına iyi gelecek, psikolojimizi toparlayacaktır. Karşılığında yapmanız gereken onunla ilgilenmek, sevmek ve karnını doyurmak.

Ezcümle: Mutlu olmak için neden bir dost edinmiyorsun? Durma! Şartları zorla.. Uzm. Kl. Psk. Hüseyin Berken Binay

Belki de 

Hiç ölümle yüzleştiniz mi? Ya da ölümle yüzleşmeyi denediniz mi?

Hiç ölümle yüzleştiniz mi? Ya da ölümle yüzleşmeyi denediniz mi? Kimimiz, ölüme meydan okuduğunu , kimimiz de çok korktuğunu ifade eder. Ama belki de Platon’un da söylediği gibi benliğimizin en derin noktalarına yalan söyleyemeyiz. Ölüm düşüncesi korkutur bizi! Kişi ölümden çok, ölümün eşlik ettiği mutlak yalıtımdan korkar. Hayatı hep birileri ile toplumsallık duygusu içerisinde sürdürmeye çalışırız, ama her birimiz yalnız başımıza ölmeliyiz- kimse bizim için ya da bizimle birlikte ölmez. Yaşayanın ölenden kaçması mutlak terk edilmenin işaretidir.

Belki de hepimizi ölüm korkusunda en çok korkutan, dehşete düşüren şey; geleceği kaybetmek değil, geçmişi kaybetme düşüncesidir.

Hepimiz bir şekilde, varoluşsal korkunun yıpratıcı rüzgârına maruz kalıyoruz. Bundan kaçınmak imkânsız. O varoluşsal korku ise; ölüm düşüncesidir. Her ne kadar yaşıyor olsak da, sürekli olarak aniden gelişecek keskin ihtimaller korkusu ve önlenemez ölümlüyle savaşıp durma kaygısı bireyin varoluşsal kaygısını arttırmaktadır. Tabi bireylerin bu varoluşsal kaygılarla baş etme biçimleri, stratejileri, savunma mekanizmaları kişiden kişiye değişiyor. Haliyle bu varoluşsal korkuların üzerimizde bıraktığı etkiler de bu durumlara göre şekilleniyor.

Öyle zannediyorum ki; herkesin zihninden bir şekilde şu soru geçmiştir: “Öleceksek eğer neden yaşıyoruz?” Bu soru zihnimizi, ruhumuzu dolayısıyla da bedenimizi oldukça yorar. Ve somut bir sonuca da varamıyoruz, varamayacağız da. Dinler, inançlar neden var olup/öldüğümüz üzerine uzun uzadıya görüş bildirmişlerdir. O dinlere mensup kişiler bu doğrultuda fikirlerini ifade etmektedirler. Ama yine de öyle ya da böyle zihnimizin bir şekilde bu soruyu sormaya devam ediyor

Dini inançlar varoluşsal ölüm korkusuna, ciddi ve güçlü bir rahatlık kaynağı sağlıyor.

Dini inançlar varoluşsal ölüm korkusuna, ciddi ve güçlü bir rahatlık kaynağı sağlıyor. Dini inançlar, dindar insanların ölüm anksiyetesini önemli ölçüde azaltma konusunda büyük rol oynar. Dinlerinin gerektirdiği ve açıkladığı gibi inanır ve ölüm ve sonrası hakkında çok fazla sorgulama karmaşasına girmez. Girse de çıkamaz. Çünkü soyut kavramlar ve bilinmezliklerle dolu bir sonsuzluk.. Dolayısıyla da bu inanç sistemleri kişilerin kaygısını azaltıyorsa bu konuyu çok deşmemek gerekiyor.

Hayallerinin yerine gelmesi, gerçek adaleti bulma isteği, dünyada sahip olamadıklarına kavuşma arzusu, cennet, cehennem, Allah, yeniden var olma, ölümsüzlük, sonsuzluk, sevdiklerinle sonsuz bir düzlemde beraber olma isteği, sorunsuzluk.. Hepsi ölümlü oluşun acılığını azaltan kavramlardır. Kimi zaman anlam veremediğimiz, tarif edemediğimiz bazı kaygılarımız anksiyetelerimiz olur ve bunu neyden kaynaklandığını anlamlandıramayız. Görünürde bir şey yoktur ama aslında o kaygıyı tetikleyen, kaçtığımız bir olgu vardır: Ölüm anksiyetesi. Evet, ben yaşadığımız birçok kaygının altında yatan temel kaygının ölüm anksiyetesi olduğunu düşünüyorum.

Bu noktada Antik Çağ Yunan filozoflarından Sokrates’in ölmeden önceki son diyaloğuna yer vermek istiyorum. Sokrates baldıran zehrini içtikten sonra yanında olan kadim dostu Kriton’a “Asklepios’a (Yunan mitolojisinde tıbbın ve sağlığın Tanrısı) bir horoz adadık, onu yerine getir, unutma!” , Sözleri onun son sözleri olmuştur. Peki, ama Sokrates ölmeden önceki son anında Yunan Mitolojisindeki sağlık ve tıp Tanrısına neden horoz adağının yerine getirilmesin istedi? Sokrates, son sözleriyle aslında “yaşanmaya değer hayat” hakkında ipuçları vermiş, yaşamayı uzun uzadıya hastalık olarak görmüştür.

Ölümle yüzleşin!

Evet, ölüm yüzleşmek başlı başına bizde kaygı doğurur, ancak aynı zamanda hayatı daha renkli ve zengin kılacak bir potansiyel taşır. Ölümle ne kadar çok yüzleşebilirsek eğer o denli daha az korkarız ölümden. Ölüm düşüncesinden kaçındıkça da ölüm düşüncesi peşimizi asla bırakmayacaktır. Gölgeniz gibi peşinizden gelecektir.

Her ölümün geride kalanlar için tarifsiz acılar bıraktığı su götürmez bir gerçektir. Ve hiç kimse sevdiklerinin ölümü düşüncesini bile düşünmek istemez. Bu çok doğal bir refleksif bir tepki. Ancak ölümden kaçış var mı? Bizler, sevdiklerimiz, en yakınlarımız. Maalesef bir gün hepimiz ÖLECEĞİZ. Peki, ama bu realite varken, bu düşünceden bu kadar kaçınmak neden? Bu kaçış bizim için iyi bir olgu değil! Ölümden sonraki tepkilere, yas sürecine, bu travmatik süreci atlatma biçimlerine biraz da toplumun yön verdiği şüphesiz. Sosyal öğrenme buna yön veriyor. Bizim gibi ölümden sonra sonsuz bir yaşamın varlığına inanan toplumların ölüm karşısında daha metanetli ve sağlıklı tepkiler vermesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü bu toplumsal refleksler özellikle birinci dereceden yakınları direkt derinden etkilemektedir.

Tam da bu noktada Mevlana, ölüm gününü “ Hakk’a Vuslat” yani Yaratana kavuşma saymış, buna Şeb-i Arus yani düğün gecesi anlamını yüklemiştir. “Herkes ayrılıktan bahsetti, ben vuslattan” der. Ölüm Mevlana için kişinin aslına dönüşü olarak yorumlanmıştır. Mevlana, ölümle yüzleşmiş, ölüm düşüncesinden kaçmamış ve kendi düşünce sistemini kendi inanç sistemince sağlıklı bir şekilde kurabilmiş ve anladığımız kadarıyla da ölüm anksiyetesi yaşamamıştır. Ezcümle: Ölümün fizikselliği bizi yok etse de, ölüm düşüncesi bizi korur.

Dedikodu yapıyor musunuz?

dedikodu

Kadın ve erkek ilişkileri üzerine şimdiye dek binlerce yazıldı. Yazılmaya da şüphesiz devam edilecektir. İnsanlığın var olduğu günden bu güne ne birbirinden ayrı ne de bir arada olabilen bu iki cinsin kendi aralarındaki çatışmaları günümüzün en önemli konusunu oluşturuyor. Yaşamın dinamitleri niteliğinde olan bu çatışmalar, aslında; kadın ve erkeğin hayatı birbirleriyle anlamlı kıldıklarını haykırıyor!

Hayat; iki cinsin birbiri ile anlamlı kılındığını tartışılmaz bir gerçek. Peki, birbiriyle ne tam olarak ayrı ne de tam olarak bir arada olabilen bu iki cinsiyet, birbirleri veya kendi aralarında dedikodu yapıyorlar mı? Şayet yapıyorlarsa eğer hangi cinsiyet bu konuda daha baskın?

Sizce dedikodu nedir?

Eminim herkesin dedikodunun ne olduğuna dair verdiği cevap farklı olacaktır. Genel itibari ile dedikodu başkalarının kişisel ve özel konuları hakkında yapılan konuşmalardır. Dedikodu bazen gerçek olaylar ve konular hakkında olsa da, genellikle kişiler arasında konuşulduğundan, kişilerin birbirlerine olayı ya da haberi iletimi esnasında yanlışlıklar veya çarpıtmalar içermektedir.

Dedikodu yapıyor musunuz?

Herkes kendi yakın çevresine bakıp cevap verirse sanırım acı gerçek ortaya çıkmış olacaktır diye düşünüyorum. Hepimizin bir şekilde bu konuda muzdarip olması söylediğimi destekler nitelikte. Öyle değil mi? Bu konu da hepimizin özeleştiri de bulunması gerektiği de başka bir boyut.

Herkes kendi yakın çevresine bakıp cevap verirse sanırım acı gerçek ortaya çıkmış olacaktır diye düşünüyorum. Hepimizin bir şekilde bu konuda muzdarip olması söylediğimi destekler nitelikte. Öyle değil mi? Bu konu da hepimizin özeleştiri de bulunması gerektiği de başka bir boyut.

Peki, kadınlar severek ve isteyerek neden daha fazla konuşurlar?

Peki, kadınlar severek ve isteyerek neden daha fazla konuşurlar?

Normalde beynin sol tarafı, farklı yoğunluklarda olsa da konuşma yeteneğini aktif hale getirir. Erkeklerde bu durum oldukça barizdir. Kadınların beyinlerinin sol ön tarafında ise ayrıca öze bir bölge vardır ki, bunun sayesinde konuşma fonksiyonu daha da etkinleşir. Enteresandır beyinlerinin sol tarafına göre daha küçük de olsa sağ taraflarında da konuşma fonksiyonunu sağlaya ilave bir merkez daha bulunmaktadır. Beynin her iki tarafında da belirli bir bölge içinde yoğunlaşmış fonksiyonel bir merkezin olması kadınların daha kolay ve rahat konuşmalarını sağlamaktadır.

Kadınlar mı daha çok dedikodu yapar yoksa erkekler mi?

Bu derin bir kökene sahip paradokstur. Kadınların severek ve isteyerek erkeklerden daha fazla konuşmaları, erkeklerden daha çok dedikodu yaptıkları anlamına kesinlikle gelmez. Kadınların yaptıkları dedikodu ile erkeklerin yaptıkları dedikodu arasında niceliksel olarak anlamlı bir fark yoktur. İki dedikoduyu birbirinden ayıran özellik dedikoduların niteliği ile ilgilidir.

Erkekler niteliksel olarak daha çok; günlük haberler, terfiler, yöneticiler, para, statü, siyaset üzerine dedikodu yaparken ki bunu daha çok iş yerlerinde yapmaktadırlar,

Kadınlar ise; hemcinsleri ile yaşanan sorunlar, duygusal ilişkiler, eşler ile ilgili problemler ve meslektaşları ile ilgili konular üzerine dedikodu yapmaktadırlar. Bizi hiç ilgilendirmeyen şeyler hakkında konuşmaktan kimi zaman anlam veremediğimiz bir şekilde haz alıyoruz. Bu anlamda dedikodu kimi zaman çekim gücü artıyor.

Dedikodu sayesinde kendi grubumuzdan olmayan insanları çok rahat bir şekilde izole edip dışlayabiliyoruz. Dedikodunun ciddi yıkıcı etkisi olduğunu biliyor muydunuz? Sosyal yaşamda dışlanmalar arttıkça dedikodun hedef tahtasına oturtulmuş kişinin ruh sağlığında yaralanmaların ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Kavram, olgu ya da genel geçer durumlar üzerine uzun uzadıya konuşmak, tartışmak dedikodu değildir. Dedikoduyu oluşturan şeyler şunlardır; kişileri çekiştirmek, kınamak, ayıplamak, yerli yersiz yermek, gıybet vs. İngiltere’de tam 5000 kişi ile yapılan bir anket araştırmasında erkekler günde yaklaşık 76 dakikayı dedikoduya ayırdıklarını, kadınların ise yaklaşık 52 dakikayı dedikoduya ayırdıkları sonucu çıkmıştır.

Dedikodu suçtur!

Dedikodunun kişilik haklarına bir saldırı olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. İşyerinde dedikodu haklı bir kovulma nedeni sayılıyor. Nasıl olsa ispatlanamaz denilerek yapılan dedikodular beklenmedik sonuçlar doğurabilir. Bir iş yerinde bölge müdürü olarak çalışan bir kişi iş yerindeki olayları çalışanların eşlerine aksettirdiği, yönetici olarak çalışan diğer kişiler hakkında kötü sözler sarf ettiği ve dedikodu ortamı yarattığı hem de huzursuzluk ortamı yarattığı için işten çıkarılmıştır.  Yerel mahkeme durum ispatlanamadığı gerekçesiyle işvereni haksız bulmuş ancak Yargıtay ise; olayların yöneticinin davranışları nedeniyle yaşandığının açık olması bu davranışların da iş yerinde huzursuzluğa neden olduğu gerekçesiyle yerel mahkemenin verdiği kararı bozmuş ve kişinin geçerli neden ile işten atıldığına hükmetmiştir. Ezcümle; dedikodu suç olduğu nedeni ile değil, yapıldığında karşı tarafın neler hissedeceği ile ilgili iyi bir empati kurarak, karşı tarafın kişilik haklarına saygı duyarak dedikodu yapılmamalıdır!

Uzm. Klinik Psikolog Hüseyin Berken Binay

Hipnoz Nedir?

Hipnoz bir uyku mudur?

Hipnoz, bakışla, sözle veya bazı yardımcı nesneler kullanılarak, telkin ile oluşturulan özel bir bilinç hâlidir. Bir başka deyişle bir trans hâlidir. Bu trans sırasında, kişi çevreden gelen tüm (ses, ışık, koku vb.) uyaranlara kendini kapatır veya aldırmazken, hipnoz yapan kişinin telkinlerini artmış bir dikkatle dinler, anlar ve gönüllü katılımla uygular.

Hipnoz kesinlikle bir uyku hâli değildir. Dışarıdan bakıldığında, hipnozdaki kişi sanki derin ve huzurlu bir uykudaymış gibi görünür. Aynı yanlış gözlemi yapan İskoç Doktor James Braid 1840 yılında bu trans hâline, Eski Yunan’daki uyku tanrısı Hypnosis’tenesinlenerek hipnoz adını vermiştir. Çok kısa bir süre sonra bizzat Dr. Braid bu trans hâlinin uyku olmadığını fark etmiş ve hipnoz adının uygun olmadığını açıklamış olmasına karşın, bu yerleşmiş olduğu için hipnoz adının kullanımı devam edegelmiştir. 

Bir kişi, isteği dışında zorla ya da farkında olmaksızın hipnoza sokulabilir mi? 
Hayır! Bu mümkün değildir. Hipnoz kişinin gönüllü isteği ve katılımıyla gerçekleştirilen bir trans hâlidir. Hipnoz yapan kişi, hipnoza girmeyi gönüllü olarak kabul eden kişiye hipnoza girmesini sağlayacak bazı telkinler verir. Kişi bu telkinleri uygulayarak hipnoza girer. Hipnoza girmek istemeyen bir kişi kendisine söylenen telkinleri gerçekleştirmeyi reddedeceği için hipnoza girmez. 

Hipnozdaki kişi hipnoz yapanın tüm söylediklerini olduğu gibi kabul eder ve aynen uygular mı?

Hayır!Hipnoz sırasında kişinin bilinçli kontrolü ortadan kalkmaz. Hipnoz yapan kişinin söylediği her şeyi duyar, anlar, hatta yargılar. Yapması istenilen şey kişinin sosyal ve ahlâki değerlerine uygun değil ise kabul etmez, uygulamaz. Israr edilirse kişi hipnozdan çıkar.

Hipnoza giren bir kişi istemediği hâlde sırlarını açıklar mı? 
Hipnozdaki kişinin bilinçli kontrolü ortadan kalkmadığı için istemediği sürece hiçbir sırrını söylemez, özel bilgileri vermez. Hipnozdaki kişi ancak, söyleyeceği şeylerin kendisi için (örneğin hastalığının tedavisinde işe yarayacağı şeklinde) yararlı olacağına inanır ve hipnoz yapan kişiye güvenirse sorulan sorulara yanıtlar verir. 

Hipnozdan “uyanamamak” mümkün müdür?
Hipnoz bir uyku olmadığı için, uyanamamak diye bir şey olamaz. Hipnoz yapan hekim, terapi sonunda kişiye hipnozdan çıkacağı telkinini verdiği zaman kişi hipnozdan çıkarak gözlerini açar.

Hipnoz nasıl oluşur? Hipnoza girmenin temel koşulları nelerdir?

Hipnozun oluşmasında üç temel unsur vardır: Gönüllülükkonsantrasyon ve hayal gücü. Hipnoza başlanırken, kişi önce hipnoza girme konusunda gönüllü ve istekli olmalıdır. Gönüllü ve istekli olan kişi, hekimin kendisine söylediği (hipnoza giriş için verdiği) telkin cümlesine tüm dikkatini verir, yoğunlaşır. Sonra da söylenen telkinin içeriğini hayal ederek gerçekleştirir. Buradan da anlaşılabileceği gibi bir kişinin hipnoza girebilmesi için gönüllü olması, konsantrasyonunun ve hayal gücünün yeterli olması zorunludur. Veya bir başka deyişle isteksiz, gönülsüz olanlar ya da konsantrasyonu ve hayal gücü yetersiz olanlar hipnoza giremezler. 

Hipnoza yatkınlık (hipnotizabilite) ne demektir? Herkes hipnoza girebilir mi?

Hipnoza girebilme yetisine hipnotizabilite (hipnoza yatkınlık) adı verilmiştir. Herkesin hipnoza yatkınlığı (hipnotizabilite) farklıdır. Bu nedenle herkes hipnoza giremez. Çocuklar hipnoza son derece yatkındırlar. Yapılan araştırma sonuçları, hipnoza yatkınlığın en fazla olduğu dönemin 6-10 yaş arası olduğunu göstermiştir. Yaş ilerledikçe hipnoza yatkınlık giderek azalır. Genel olarak toplumun %10-15’inde hipnoza yatkınlık yoktur. Bu kesim kesinlikle hipnoza giremez. Toplumun %70-80’inde orta düzeyde bir hipnoza yatkınlık, %10-15’inde ise yüksek düzeyde hipnoza yatkınlık vardır. Yani toplumun büyük bir çoğunluğu hipnoza girebilmektedir. 

Hipnoza yatkınlığı etkileyen etkenler nelerdir?

Hipnoza yatkınlık yetisi, kişilik yapılarına ve içinde bulunulan ruhsal rahatsızlığabağlı olarak değişmektedir. Örneğin, kuşkucu, kimseye güvenmeyen, her şeyi kontrol etmeye çalışan ya da kendisini herkesten çok üstün ve değerli gören kişilik yapılarına sahip olan kişiler kolay kolay hipnoza giremezler. Aynı şekilde obsesif-kompulsif bozukluk, şizofreni, ağır depresyon, paranoid bozukluk ve demans (bunama) hastalarının hipnoza yatkınlıkları sağlıklı insanlara göre daha düşüktür. 

Kimler Hipnoz Yapabilir?

Çoğu ülkede, hipnoz “tıbbî bir girişim” olarak kabul edildiği için, gösteri amaçlı sahne hipnozu yasaklanmıştır. Hipnoz yapma yetkisi, sadece tedavi amacıyla, hipnoz ve hipnoterapi eğitimi almış hekimler, diş hekimleri ve klinik psikologlara tanınmıştır. Bu son derecede yerinde bir uygulamadır. Çünkü hipnoz yapmak çok kolay bir uygulama olmakla birlikte hipnoz aracılığı ile hastalıkların tedavisini yapmak yani hipnoterapi uygulamak, hipnoz bilgisinin yanı sıra söz konusu hastalıklar ve tedavileri hakkındaki özel mesleki bilgileri de ayrıntılı bilmeyi ve bu konuda yetkili olmayı gerektirir. 

Hekimler, hipnoterapiyi eğitimini aldıkları kendi uzmanlık alanlarında uygulamalıdırlar. Çünkü hem eğitimleri hem de yasal yetkileri kendi uzmanlık alanlarıyla sınırlıdır. Örneğin Astım hastalığı konusunda göğüs hastalıkları uzmanı, ağrısız doğumda kadın-doğum uzmanı, cilt hastalıkları konusunda dermatolog, ruhsal hastalıklarda psikiyatri uzmanı, diş çekimi ve diş eti hastalıklarında dişhekimleri hem bilgi ve yeterlilik hem de yasal olarak yetkilidirler. Çünkü söz konusu hastalıkları hipnoterapi ile tedavi ederlerken kendi uzmanlık bilgilerini hipnoz içinde uygulayacaklardır.

Hipnoz yapmayı bilmek diş hekimine panik bozukluğu’nu tedavi etme veya psikiyatri uzmanına ağrısız doğum yaptırma, radyoloji uzmanına cinsel işlev bozukluklarını tedavi konusunda yetki vermemektedir. Her uzman hipnoterapiyi kendi uzmanlık sınırları içinde uyguladığı takdirde başarılı olacaktır.

Çoğu ülkede, hekim olmadıkları hâlde psikolojik sorunlarda hipnoterapi yapma yetkisi, ruhsal sorunlar ve hastalıklar konusunda lisansüstü eğitim almış klinik psikologlara da tanınmıştır. Ancak ülkemizdeki sağlık yasalarına göre psikologlara bu hak tanınmamıştır. Bazı az sayıda ülkede hipnoterapi yapma yetkisi hekim kontrolü altında ve sadece bazı kısıtlı alanlarda olmak koşulu ile yukarıda yazılanların dışında hemşire, sosyal hizmet uzmanı gibi mesleklere de tanınmıştır.

Hipnozla geçmiş hayatlara veya geleceğe gitmek mümkün müdür?

Hipnozla geçmiş hayatlara veya geleceğe gitmek mümkün müdür?

Kesinlikle hayır! Maâlesef en çok kötüye kullanılan sahalardan biri de budur. Belki kişinin kendi hayatındaki bazı bilinçdışına bastırılmış rahatsızlık verici hatıraları ortaya çıkarmakta kullanılabilirse de, bu çok özel ve kesinlikle uzmanlarca uygulanabilecek bir tekniktir. Önceki hayatlara ve hele geleceğe gitmek mümkün olsaydı, herkes Toto, Loto, Altılı Ganyan ve aklınıza gelebilecek her şeyi görüp zamanın akışını değiştirirdi! Böyle vaatlerle yaklaşan birin kesinlikle şarlatan veya kendisi psikiyatrik hasta olan birisi olduğunu düşünebilirsiniz.

Hipnoz nerelerde / hangi hastalıklarda kullanılabilir?

Genel Tıpda: Ağrıyı ortadan kaldırmak için (migren ve gerilim tipi baş ağrıları, kronik fiziksel ağrılı hastalıklar, trigeminal nevralji, ağrısız doğum, kanser ağrılarında), hipnoanestezi ile cerrahi girişimlerde (ameliyatlar, diş çekimi ve diş eti rezeksiyonlarında), psikosomatik hastalıklarda (astım, esansiyel hipertansiyon, psöriazis, ülser, ülseratif kolit, irritabl kolon, siğil tedavisinde),

Psikiyatride: Tik, kekemelik, enüresis noktürna (gece işemeleri), trikotilomani, yeme bozuklukları, obezite, psikojenik ağrı bozukluğu, konversiyon bozukluğu, cinsel işlev bozuklukları, sigara bağımlılığı, dissosiyatif bozukluklar, fobiler, panik bozukluğu, agorafobi, sosyal fobi, sınav kaygısı, travma sonrası stres bozukluğu…

Bu yazı, Türkiye Psikiyatri Derneği’nin bilimsel verileri ve görüşleri ışığında kaleme alınmıştır. Ezcümle: Hipnoz tv Show programlarında, stand up gösterilerinde ya da sihirbazlık gösterilerinde asla kullanılmayan bir uzmanlık alanı olup, kullanmaya kalkanların da uzmanlıktan uzak sahtekar kişilerden oluştuğunu unutmayınız. Uzm. Klinik Psikolog Hüseyin Berken Binay

Comments are closed.