logo

Hayata nasıl bakarsan öyle görürsün

yaşam ve insan

Yaşama Sevinci | Doç. Dr. Mehmet Dinç

İnandığımız Şey Nasıl Gerçek Olur?

Yalnızlık ve Ortaya Çıkardığı Yıkıcı Etkiler

SORUMLULUK DUYGUSU – Pygmalion Etkisi – KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREN KEHANET

Kendi Deneyimleriniz En İyi Öğrenme Şeklidir – Deneyimlere Açıklık – Olağanüstü İnsanların Özelliği

İlişkilerinizin Verdiği Enerji – Filofobi: Sevmekten Korkmak – Sevmek, Sahip Olmak Değildir – Duygusal Manipülasyon

ERKEKLER KADINLARDAN NE BEKLER?

Ağlamanın 7 Büyük Olumlu Yönü – Yedekte Tutma: İlgiyi Korumak İçin Duygusal Manipülasyon

Onay İhtiyacınızı Ele Veren 5 Tavır – Like bağımlılığı psikolojiyi bozuyor

OLUMSUZ DÜŞÜNME – Sessiz Muamele: Gizli Psikolojik Zarar

Hayatımız boyunca zaman zaman belirli kişileri daha fazla düşünmemiz normaldir. Ancak bu düşünce süreci bazen takıntılı bir hal alabilir ve hayatımızı etkileyebilir. Birini takıntılı bir şekilde düşünmek, genellikle derin psikolojik köklerden kaynaklanır ve kişinin duygusal durumu, geçmiş deneyimleri ve zihinsel sağlığıyla ilişkilidir.

Takıntılı düşünceler genellikle aşağıdaki gibi belirtilerle kendini gösterir:

Sürekli Zihinsel Muhasebe: Takıntılı bir şekilde birini düşünen biri, sürekli olarak o kişiyi zihinsel olarak muhasebe eder. Bu kişinin söylediği sözler, yaptığı eylemler ve geçmiş deneyimler sürekli zihinlerinde canlanır.

Duygusal İstikrarsızlık: Takıntılı düşünce genellikle duygusal istikrarsızlığa neden olur. Kişi, sürekli olarak bu kişiyi düşündüğü için duygusal olarak yıpranabilir ve diğer ilişkilerinde sorunlar yaşayabilir.

Gerçeklikten Kopma: Takıntılı düşünce, gerçeklikten kopmayla da ilişkilendirilebilir. Kişi, bu kişiyi sürekli düşündüğü için gerçek dünyadan kopabilir ve hayal dünyasında yaşamaya başlayabilir.

Sosyal İzolasyon: Takıntılı düşünce, kişinin diğer insanlardan uzaklaşmasına neden olabilir. Bu durum, sosyal izolasyona ve yalnızlığa yol açabilir.

Takıntılı düşüncelerin altında yatan bazı olası nedenler şunlardır:

Bağlanma Bozukluğu: Kişi, derin bağlanma bozukluğu yaşayabilir ve bu nedenle belirli bir kişiye aşırı derecede bağlanabilir.

Geçmiş Travmalar: Geçmiş travmatik deneyimler, kişinin belirli bir kişiye takıntılı bir şekilde bağlanmasına neden olabilir.

Duygusal İhtiyaçlar: Kişi, duygusal ihtiyaçlarını karşılayamadığı için belirli bir kişiye aşırı derecede bağlanabilir.

Zihinsel Sağlık Sorunları: Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) gibi zihinsel sağlık sorunları, takıntılı düşüncelerin ortaya çıkmasına neden olabilir.

Takıntılı düşüncelerle başa çıkmak için, kişinin profesyonel yardım alması önemlidir. Bir psikolog veya psikiyatrist, kişinin takıntılı düşüncelerinin altında yatan nedenleri belirleyebilir ve uygun tedaviyi önerebilir.

Ayrıca, aşağıdaki stratejiler de takıntılı düşüncelerle başa çıkmak için yardımcı olabilir:

Farkındalık Meditasyonu: Farkındalık meditasyonu, kişinin zihinsel durumunu kontrol etmesine yardımcı olabilir ve takıntılı düşünceleri azaltabilir.

Zihinsel Boşluk Yaratma: Belirli bir kişiye takıntılı düşünmek yerine, kişi farklı aktivitelere odaklanarak zihinsel bir boşluk yaratabilir.

Sosyal Destek: Yakın arkadaşlar ve aile üyeleri, kişinin takıntılı düşüncelerle başa çıkmasına yardımcı olabilir. Takıntılı bir şekilde birini düşünmek, kişinin zihinsel sağlığını etkileyebilir ve yaşam kalitesini düşürebilir. Bu nedenle, kişi bu düşüncelerle başa çıkmak için gerekli adımları atmalı ve gerektiğinde profesyonel yardım almalıdır. Unutmayın, takıntılı düşünceler geçicidir ve kişi bunlarla başa çıkabilir.

TERAPİ EVRENİ / Psikolog Gülden

Yeterli olmadığımızı veya yeterince iyi olmadığımızı hissettiğimizde yetersizlik duygusu ortaya çıkar. Bu duyguların genellikle gerçek performansımız veya yeteneklerimizle hiçbir ilgisi yoktur. Aslına bakılırsa, bu duyguların, herhangi bir nesnel yetenek veya yeterlilik ölçüsünden çok, düşük öz saygı veya düşük özgüvenle ilgisi vardır. Amerikan Psikoloji Derneği, yetersizlik kompleksini (daha yaygın olarak aşağılık kompleksi olarak bilinir), gerçek veya hayali fiziksel veya psikolojik eksikliklerden kaynaklanan yetersizlik veya güvensizlik duygusu olarak tanımlar. Başkalarından “daha aşağı” veya “aşağı” olma duygusu çoğu zaman kendimizi kapatmamıza (geri çekilmemize) veya başa çıkma tarzlarımıza bağlı olarak agresif davranmamıza neden olabilir.

•Kendini yetersiz hisseden kişiler aynı zamanda aşağıdaki durumları da yaşayabilirler:

İçine kapanık/utangaç/sessiz

•Güvensizlik

•Olumsuzluk

•Mutsuzluk

•Öfke/düşmanlık

•Düşük motivasyon

Hepimizin bu duyguları bir ölçüde hissettiğimizi unutmayın fakat bazılarımız diğerlerinden daha yetersiz hissediyoruz.

YETERSİZLİK DUYGUSUNUN ÜSTESİNDEN NASIL GELEBİLİRSİNİZ?

Genel olarak veya özel olarak bir konuda kendinizi yetersiz hissediyorsanız, araştırmalar bir dizi stratejinin daha iyi hissetmenize yardımcı olabileceğini gösteriyor:

  1. Beklentilerinizi ve ideallerinizi değiştirin. Eğer sürekli olarak beklentilerimizin ve ideallerimizin gerisinde kalıyorsak, kendimizle ve makul bir şekilde başarabileceklerimizle ilgili gerçekçi olmayan beklentilerimiz olabilir.

2. Başkalarından yardım isteyin. Zorlandığınız konularda yardım alın. Kendinizi yeterli hissetmiyorsanız ve bilmeniz gerekenleri size öğretebilecek birini tanıyorsanız, onlara ulaşmak faydalı olabilir.

3. Beceri ve uzmanlık oluşturun. Belirli bir görevde kendinizi yetersiz hissediyorsanız becerilerinizi geliştirmeye zaman ayırın. Zamanla kendinizi daha yetkin ve yetenekli hissedeceksiniz. Hiç kimse her konuda hemen iyi olamaz, bu nedenle bir şeye yeni başlıyorsunuz diye kendinizi küçük düşürmemeye çalışın.

4. Duygu düzenleme becerilerini geliştirin. Çoğunlukla zor durumlarda kendimizi yetersiz hissederiz. Ancak bu durumlarda duygularımızı düzenlemenin etkili yollarını öğrenirsek, onları yönetmek daha kolay olabilir ve olumsuz duyguları azaltabiliriz. (Olumsuz duygular aslında karar verme ve net düşünme yeteneğimizi zayıflatabilir, bu da yetersizliği körükleyebilir.)

5. Kendinize şefkat gösterin. Belirli bir görevde ne kadar yetkin olursak olalım, bizim değerimiz var ve öz nezakete layıkız. Kendinize ve başkalarına olan sevginizi artırmak için önce kendinize şefkat göstermeniz gerekir.

6. Büyüme odaklı bir zihniyet oluşturun. Büyüme zihniyeti, büyüme ve gelişme yeteneğine sahip olduğumuza inandığımız zamandır. Bu zihniyet, beceri eksikliklerini daha kolay aşmamıza yardımcı olur. Gelişebileceğimizi biliyoruz, bu yüzden kendimizi geliştirmek için daha fazla çaba harcıyoruz. Sonuç olarak, hayal ettiğimizden daha yetenekli olabiliriz.

7. Güçlü yönlerinize odaklanın. Hepimizin güçlü yanları var. Güçlü yönlerinizi bularak ve onlardan yararlanarak, dikkatinizi iyi olmadığınız şeylerden çok, iyi olduğunuz şeylere odaklarsınız. Ayrıca, güçlü yönlerinizi işe koyabilir ve bu güçlü yönlere dayanan alanlarda başarılı olabilirsiniz.

8. Vadesi geldiğinde kendinize kredi verin Çoğu zaman, olumsuzluklara odaklanırken kendi başarılarımızı ikinci plana atıyoruz. Bu, düşük öz değer ve cesaret kırıklığı duygularına yol açabilir. Bunun yerine, ne kadar büyük ya da küçük görünürse görünsün, başarınızı kutlamak için bir dakikanızı ayırmayı deneyin. Hayalinizdeki işe mi girdiniz? Son zamanlarda yeni bir tarifte ustalaştınız mı? Tebrikler!

Başarılarınızın vücudunuzda nasıl hissettiğini dikkatli bir şekilde düşünmek için duraklayın. Sırtınızı dikleştirmek istiyorsanız ya da sevinç, gurur ve şükran duyuyorsanız bir süre bu olumlu duygularla kalın. Bu onları daha sık fark etmenize, yetersizliklerinizi gidermenize, güveninizi ve motivasyonunuzu artırmanıza yardımcı olacaktır.

Ayrıca, henüz hedeflerinize ulaşmamış olsanız bile, ilerleme kaydettiğiniz için kendinizi tebrik etmeniz önemlidir. Önemli olan çabadır.

8. Kendi kendinize olumlu konuşma yapın Hepimizin gün boyunca doğal olarak bizimle konuşan bir iç sesi var. Bu ses olumlu ya da olumsuz olabilir ve genel ruh halimiz ve öz algımız üzerinde muazzam bir etkiye sahiptir. Örnek olarak, olumsuz kendi kendine konuşma, yeterli olmama duygularınızı körükleyebilir.

Ancak düşünceleriniz gerçek değildir. Kendiniz hakkında kötü düşünmeniz, bunun doğru olduğu anlamına gelmez. Yetersiz hissetmeyi bırakmak için kendiniz için yapabileceğiniz yararlı şeylerden biri de kendi kendinize olumlu konuşma yapmaktır. Kendiniz hakkında olumsuz bir şey düşündüğünüzde veya söylediğinizde, bir adım geri atın, düşüncelerinizi gözlemleyin ve iç diyaloğunuzu değiştirin.

Örneğin, “Ben berbat durumdayım” diye düşünmek yerine, daha öz şefkatli bir şekilde “Elimden gelenin en iyisini yapıyorum” demeyi deneyin. Ya da bir hata yaptığınız için kendinizi azarlamak yerine herkesin hata yaptığını ve onlardan öğrenip büyüdüğünüzü kendinize hatırlatın. Olumsuz düşünceleri yeniden çerçevelemenin hemen yapmanın o kadar kolay olmadığını da belirtmekte fayda var. Köklü bir alışkanlığı değiştirme süreci sabır gerektirir ve gerçekçi olmayan olumsuzluk ile toksik pozitiflik arasında akıllıca bir denge bulmayı gerektirir.

9. Kendinize şefkat gösterin Yetersizlik duygusunun üstesinden gelmenin en iyi yollarından biri kendinize karşı nazik ve anlayışlı olmaktır. İster zor bir durumla mücadele ediyor olun, ister hayal kırıklığıyla uğraşın, elinizden gelenin en iyisini yapamıyor olun, ister bir engelle karşı karşıya olun, bu mücadelelerin normal olduğunu kabul edin. Herkes hayatının bir noktasında zor zamanlar yaşar.

Karşılaşabileceğiniz zorluklar nedeniyle kendinizi sert bir şekilde yargılamamaya çalışın. Ayrıca geçmiş hatalara takılıp kalmaktan ve herhangi bir başarısızlık durumunda kendinizi suçlamaktan vazgeçin.

Bunun yerine, zor duygularınızı kabul edin ve tepkilerinizin geçmiş deneyimlerden veya çocukluk inançlarınızdan nasıl kaynaklanabileceğini düşünün. En iyi arkadaşınıza yapacağınız gibi, kendinizin bu “yetersiz” kısmına şefkat gösterin.

Zorlu zamanlarda ihtiyacınız olan anlayışı ve desteği kendinize vererek kendinize ve yeteneklerinize daha fazla güvenmeye başlayabilirsiniz.

10. Kendinize gerçekçi hedefler belirleyin Yetersizlik ve güvensizlik duygularıyla mücadele etmek için, yalnızca başarmayı dilediğiniz şeye odaklanmak yerine, yeteneklerinizi ve becerilerinizi göz önünde bulundurarak kendinize gerçekçi hedefler belirlemeniz yararlı olacaktır.

Kendimizi zorlamaya veya ulaşılmaz standartlar koymaya çalıştığımızda, işler tam olarak planlandığı gibi gitmediğinde cesaretimizin kırılması daha olasıdır; bu da başarısızlık veya yetersizlik duygularımızın artmasına neden olur. Bunun yerine daha iyi bir yaklaşım şu olabilir:

Sizi zorlayan ancak bunaltmayan ulaşılabilir hedefler belirlemeye odaklanın ve Karşılaştığınız zorluklara uyum sağlamak için beklentilerinizi azaltın.

Bu şekilde, her hedefe %100 mükemmel şekilde ulaşamasanız bile yine de kazanırsınız! Ve unutmayın, yolculuk da varış noktası kadar gösterilen çaba ve atılan adımlarda önemlidir. Bu nedenle sürecin tadını çıkarmayı ve yol boyunca küçük zaferlerinizi kutlamayı unutmayın.

Psikolog Berna / EVREN TERAPİ

Uğraşsanız da isteklerinizin gerçekleşeceğine yönelik inancınız kalmadı mı? Yeni bir adım atma konusunda tereddüt mü duyuyorsunuz? Hiç düşüncelerinizin gerçekliğe dönüştüğünü, bir şeyin gerçekten en detaylarıyla birlikte hayal ettiğinizde bir şekilde gerçekleştiğini düşündünüz mü? Düşündüğümüz şeyler zaman içerisinde gerçeğe dönüşebilir mi? Hayat aslında her zaman çok mutlu olduğumuz ya da hep çok mutsuz olduğumuz bir süreç değildir. Düşüncelerimiz her şeyden önce bizim gerçekliğimizi ve dünyayı nasıl algıladığımızı belirler. Sosyal psikologlar düşüncelerimizin, isteklerimizin ve beklentilerimizin gerçeğe dönüşmesine değinmişlerdir. Bunun en temelinde çevremizdeki insanların bizim hakkımızdaki beklentilerini bilmemiz ve bunun ışığında bu beklentileri gerçekleştirmeye yönelik vermiş olduğumuz içsel bir çaba vardır. Bir gerçekliği herkes aynı şekilde görmemektedir. Bir şeye baktığımızda ne gördüğümüzü gözlerimiz değil aslında beynimiz algılamaktadır. Ya da bir şeyi kokladığımızda, dokunduğumuzda bunların hepsini beynimiz anlamlandırmaktadır. Dış dünya dediğimiz her şey aslında zihnin içerisinde oluşturulmaktadır. Yani beynimizin neler yapabileceğini, gerçeği nasıl anlamlandırabileceği hepimizde farklılık göstermektedir.

Dünyayı olduğu haliyle değil de zihnimizdeki haliyle algılıyoruz. Yorumluyoruz aslında bunu… Ve her şey aslında burada başlıyor… Zihnimizdeki bu yorumlama davranışlarımızda da ortaya çıkmaya başlıyor ve olan biten bu şekilde şekilleniyor. İnançlarımız ve davranışlarımız zaman içerisinde davranışlarımızı etkiliyor. Bir düşünceye içsel olarak ne kadar inanırsak o inanç doğrultusunda davranmaya başlıyoruz. Davranışlarımız zaman içerisinde çevremizi de etkilemeye başlıyor ve sonunda da baştaki düşüncelerimiz, inançlarımız gerçeğe dönüşebiliyor. Tabi burada çok önemli bir ayrışma var ki hayatlarımızda etkileyebileceğimiz ve etkileyemeyeceğimiz noktalar var. Mesela yaşamın içerisinde spontane olarak gerçekleşen olaylar üzerinde hiçbir kontrole sahip değilizdir. Hangi ailede doğduğumuz, depremler, salgınlar, hava durumu, trafik kazası, ölüm… Bunların hiçbirini kontrol edemeyiz. Etkileyebileceğimiz şeylere gelince; düşüncelerimiz, yargılarımız, başımıza gelen olayları nasıl yorumladığımız, bu olaylara nasıl tepki verdiğimiz… Bunlar üzerinde çok daha büyük oranda kontrole sahibizdir. Bunları zaman içerisinde değiştirmemiz mümkündür. Mesela sürekli eşinin onu aldatacağını düşünen biri, kıskançlık duygusu ile birlikte sürekli eşinin davranışlarını izlemeye başlar. Zaman içerisinde kısıtlayıcı davranışlarının artmasıyla birlikte ilişki içerisinde gerginlikler artar.

Evlilikleri huzursuz bir evliliğe dönüşebilir ve eşinin aldatma ihtimali norma şartlara göre daha artış göstermiş olur çünkü erkek, aradığı huzuru ve doyumu ilişkisinden alamamaya başlamış olur. Bu sebeple olaylara yaklaşımımızda baştaki inançlarımız oldukça önemlidir ve olayların nasıl gelişeceğini az çok belirler. Kendimiz hakkında bir şeye inandığımızda iki şey yaparız. Doğrulama yanlılığı ve algıda seçicilik… Yani baştaki inancımızı güçlendirecek kanıtlar ararız. Baştaki inancımıza aykırı olan şeyleri göz ardı ederiz. Mesela işimde başarısız olduğuma inanıyorsam her hata benim gözümde yeterince iyi olmadığımın kanıtıdır. Bir şeyi iyi yaptığımda ise bunu şansa bağlayabilirim. Bu sebeple kendimize ve dünyaya dair daha olumlu bir bakış açısı edinmek çok önemlidir. Yalnızca düşünmek ve inanmak bir şeyin gerçekleşmesi için yeterli değildir sadece çok önemli bir ilk adımdır. Ama işin içinde başka önemli adımlar da vardır. Her şey düşünce ile başlar ilk adımımız. Zihnimizde dolanan fikirler ve bu fikirler giderek kalıcılaşmaya başlar. Kalıcılaşan düşünceler de inanca dönüşmeye başlar. Bu sebeple ikinci adım inançtır. Burada düşüncelerimizin doğru olduğuna inanmaya başlarız. Bu inanç davranışlarımıza dayanır. Bu da bizi üçüncü adım olan davranışa getiriyor. Biz bir şeye gerçekten inandığımızda davranışlarımız bu inancımızı takip etmeye başlar. Tekrar tekrar aynı şekilde davrandığımızda da artık otomatikleşiyorlar. 

Dördüncü adım otomatikleşen davranışların alışkanlık olmasıdır. Günlük olarak rutinimiz haline gelir. Bir alışkanlık yüzlerce binlerce kez tekrarladığında kendiliğimizin bir parçası olur. Kendimizi bununla özdeşleştirmeye başlıyoruz ve onu sürdürmek içinde farkında olmadan çaba harcıyoruz. Zaman içerisinde bunun bize zarar verdiğinin farkında olsak bile alışkanlığa döndüğü için tekrarlama sağlıyoruz. Çünkü beyin tekrarlanan şeyleri sever. Her gün tekrar eden davranışlar bizim gerçeğimiz olur. Düşüncelerimiz kendini gerçekleştiren kehanet oluyor bir süreden sonra… Beklediğimiz sonuçlara ulaşıyoruz.

Psikolog Yağmur / TERAPİ EVRENİ

Distimi hastaları yaşamları boyunca kronik olarak kötü bir ruh hali içindedirler. Bundan etkilenen kişinin belirtileri aşağıdaki gibidir:

  • En az iki yıl boyunca günün çoğunda depresif ruh hali.
  • Aşağıdaki belirtilerden iki veya daha fazlasının varlığı:
  • İştahsızlık veya aşırı yeme;
  • Uykusuzluk veya hipersomnia;
  • Düşük enerji veya yorgunluk;
  • Kendine güvensizlik ;
  • Konsantrasyon eksikliği veya karar vermede zorluk;
  • Umutsuzluk duyguları.

Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabının (DSM-5) yeni versiyonunda distimi, Kalıcı Depresif Bozukluk olarak adlandırılmakta ve depresif bozukluklar arasında yer almaktadır.

Distimi ve majör depresyon arasındaki fark nedir?
Hem majör depresyon hem de distimi duygudurum bozukluklarıdır ve her ikisi de mevcut olduğunda semptomlar aynı görülebilir, ancak aralarında bu bozuklukların her biriyle uğraşırken farkında olmamız gereken farklılıklar vardır. Süre açısından distimi, kişinin yaşamı boyunca her zaman mevcut olan kronik bir süreçtir ve semptomlar yoksa, bu durum arka arkaya iki aydan fazla sürmez. Bununla birlikte, depresyon ataklardan oluşur ve başlangıcı ani bir başlangıçtır. Distimi durumunda, kişinin yaşamı majör depresyondaki kadar kötü etkilenmez çünkü üzüntü o kadar yoğun değildir, daha çok hakim olan ve zamanla devam eden bir umutsuzluk halidir. Majör depresyonu olan kişide ciddi şekilde etkilenen suçluluk, değersizlik ve benlik saygısı, kişinin yaşamının tüm yönlerinin ciddi şekilde etkilenmesine neden olur.

Bu iki bozukluk arasındaki temel fark, intihar düşüncesinin varlığıdır. Distimide ölümle ilgili düşünceler ortaya çıksa da intihar düşünceleri yoktur.

Semptomlar nasıl iyileştirilir?
Distimi semptomlarını iyileştirmek için farmakolojik tedavi ve psikoterapiye başvurabilirsiniz. İkincisi genellikle bilişsel ve davranışsal bir yaklaşıma odaklanır. Psikolojik düzeyde, terapi, öncelikle ve en başta distimi olan kişiyi anlamak için onun problemini ve mevcut tedavi seçeneklerini anlamak olmak üzere farklı yönlere odaklanır. Kişiye kaygıyla başa çıkmayı öğretmek önemlidir ve gevşeme ve konsantrasyon tekniklerini kullanmak yardımcı olabilir. Bilişsel olarak vurgu, benlik saygısında bozulmaya yol açan ve yüksek düzeyde hayal kırıklığına neden olan ve sorunu kronik hale getiren işlevsiz düşünceleri belirlemektir.

Öte yandan, bu sorun nedeniyle zamanında gecikmiş olabilecek faaliyetlerin tamamlanmasını ve önemli kararların alınmasını teşvik ederek davranışsal düzeyde hareket edebilirsiniz. Bunu yapmak için, kişinin kendine olan saygısını artırmaya yardımcı olan en sevdiği boş zaman etkinliklerine devam etmesi özellikle önemlidir. Benzer şekilde, distimi hastalarının sosyal etkileşimi teşvik edilir, çünkü bozukluk genellikle onları izole etme eğilimindedir.

Son olarak, tüm bunlar düzeldiğinde, hasta, olası bir nüksetmeyi önlemek için, işlevsiz düşünceler, zaten tanımlamayı öğrendiği düşünceler ortaya çıktığında düzeltici eylemde bulunmayı öğrenir.

HAYAT & PSİKOLOJİ

Odaklanma sorunu, kişinin iş yaparken dikkatini toplamakta zorlanarak diğer işlere yönelmesi şeklinde tanımlanan bir problemdir. Özellikle sınava hazırlık sürecinde olan öğrenciler sıklıkla dikkat dağınıklığı yaşar.

Odaklanma sorunu ile karşılaşan öğrenciler, ders çalışırken konsantre olmakta güçlük çeker ve dikkatlerini başka şeylere yöneltir. Fakat odaklanma sorununu çözmek için birçok yöntem mevcuttur.

Odaklanma Sorunu Nasıl Çözülür?

  1. Düzenli uyumaya çalışın.
  2. Sosyal medya kullanımını minimuma indirin.
  3. Yoga ve meditasyon yapın.
  4. Görevlerinizi planlayarak hareket edin.
  5. Çalışma alanınızı organize edin.
  6. Ara vererek çalışın.
  7. Programlı olmaya özen gösterin.

Uykusuzluk, odaklanma probleminin en büyük tetikleyicilerinden biridir. Eğer yeterince uyumadan güne başlarsanız işinize odaklanma ihtimaliniz azalır. Beyninizi dinlendirerek gün boyunca daha enerjik ve zinde olursunuz. Bu nedenle, belirli bir alana odaklanmakta zorlanmamak için uyku düzeninize özen göstermelisiniz.

Sosyal medya, dikkatinizi dağıtmanın en yaygın nedenlerinden biridir. Özellikle sınavlara hazırlanan öğrenciler, sosyal medya hesaplarını geç saatlere kadar takip etmekten dolayı düzenli uyku alışkanlığı geliştiremezler. Bu durum, ders çalışırken veya başka bir işle meşgulken odaklanma zorluğuna neden olabilir. Bu nedenle odaklanma sorununu çözmek için sosyal medya kullanımını kontrol altına almanız önemlidir.

Sosyal medya kullanımını azaltmak için kullanım sürenize dikkat edebilirsiniz. Kendinize bir zaman kotası belirleyerek ne kadar süre sosyal medya hesaplarınızda geçirdiğinizi düzenli olarak kontrol edebilirsiniz. Üstelik birçok sosyal medya platformunda uygulamanın ayarlar kısmından ne kadar vakit geçirdiğinizi görebilirsiniz. Böylece kendinize sınır belirleyebilirsiniz.

Bazen odaklanamamanın nedeni, üzerimizdeki iş yükünün ağırlığı olabilir. Bu nedenle işleri sıraya koyarak çalışmak da odaklanma problemlerini çözmek için yapılacaklar arasındadır. İşleri öncelik sırasına göre listeleyerek daha hızlı çalışabilir ve bitirdikçe listeden çıkartarak motivasyonunuzu artırabilirsiniz.

Odaklanma sorununu çözmek için çalışma ortamınızın düzenli olması gerektiği unutulmamalıdır. Çünkü düzensiz bir çalışma ortamı, gözünüzü dağınıklığa neden olan eşyalara çekebilir ve dikkatinizi toplamayı zorlaştırabilir.

Özellikle YKS hazırlık sürecindeki öğrencilerin ders çalışma masasının düzenli olmasına ekstra dikkat etmesi gerekir. Düzensiz bir çalışma masası, dikkatin dağılmasına neden olabilir ve öğrencilerin kısa sürede odaklanma güçlüğü çekerek dersi bırakmasına sebep olabilir.

Eğer çalışırken aralıklarla mola vermezseniz konsantrasyonunuzda sorun yaşama olasılığınız artar. Zihninizi boşaltmak için belirli aralıklarla mola vermek, çalışmaya daha kolay odaklanmanızı sağlayacaktır.

İş yükünüz arttığında çalışma programı hazırlamak işinize yarayabilir. Örneğin öğrenciyseniz ve çalışmanız gereken konuların sayısı arttıysa kendinize bir çalışma programı oluşturabilirsiniz. Bu sayede hangi işi ne zaman yapmanız gerektiği netleşecek ve işleri daha kolay bir şekilde tamamlayabileceksiniz. Bir işi tamamladıktan sonra diğer işe daha hızlı bir şekilde odaklanabilmek için tekrar yapmanız gereken tüm işleri düşünmeden hareket edebilirsiniz.

Odaklanma Sorununun Nedenleri Nelerdir?

Odaklanma sorununun nedenleri kişinin kendisinden veya dış faktörlerden etkilenebilir ve şu şekilde sıralanabilir:

  1. Yüksek stres ve kaygı düzeyi
  2. Ağır iş yükü
  3. Uykusuzluk
  4. Mola vermeden çalışmak
  5. Hormon sorunları
  6. Programsız çalışmak

Kaygı ve stres, kişiyi harekete geçirip bir işi yapmak için motive eden faktörlerdir ancak yüksek seviyelerde deneyimlendiğinde olumsuz sonuçlar doğurabilirler. Yüksek kaygı ve stres, kişinin dikkatini başka şeylere yönlendirebilir.

Bazen iş yükü fazlalığı, kişinin hangi işe öncelik vermesi gerektiğini belirlemekte güçlük çekmesine neden olabilir. Yoğun iş yükü altında çalışmak, kişinin zihninin diğer yapılması gereken işlerle meşgul olmasına neden olarak odaklanmasını engelleyebilir. Bu durumda işleri öncelik sırasına koymak ve bir plan hazırlamak gereklidir.

Uykusuzluk, odaklanma sorunlarının başlıca nedenleri arasında yer alır. Uyku, gün boyunca biriken yorgunluğun en etkili şekilde atılmasını sağlar. Ancak düzenli uyku sorunu yaşayan, geç yatan ve düzenli bir uyku düzenine sahip olmayan bireyler, odaklanma sorunlarıyla karşılaşabilirler. Bu nedenle gece 22.00’den sonra uyumaya özen göstererek düzenli bir uyku alışkanlığı edinmek faydalı olabilir.

Ayrıca aralıksız çalışmak odaklanma sorununa neden olabilir. Sürekli çalışmak, kişinin zihninin yorgun düşmesine neden olarak odaklanma problemini artırır. Bu nedenle, çalışma sürecinde 5 dakikalık molalar vermek bile odaklanmaya yardımcı olabilir.

Bir başka odaklanma sorunu nedeni hormonlarla ilgili olan sorunlardır. Örneğin testosteron, östrojen ve tiroit gibi hormonlarda yaşanan dengesizlikler, beyindeki hafıza ve dikkat ile ilgili bölümlerin çalışmasını olumsuz yönde etkileyebilir. Bu durumda kişi, odaklanma sorunları yaşayabilir. Sorunun kaynağını belirlemek için uzman desteği almak önemlidir.

Planlama yapmamak da odaklanma sorununa neden olabilir, özellikle yoğun iş yükü altında çalışırken. İş yükünün stres yarattığı durumlarda kişi bir program hazırlamazsa dikkatini toplamakta zorlanabilir.

Plan ve program hazırlamak, kişinin hangi işi ne kadar sürede tamamlayabileceğini görmesine ve motivasyon kazanmasına yardımcı olur. Öğrencilerin sınavlara hazırlanırken çalışma programı oluşturması, düzenli bir şekilde çalışmaya alışması açısından önemlidir.

Odaklanma Sorununun Belirtileri Nelerdir?

Odaklanma sorununun belirtileri genellikle dalgınlık ve dikkat eksikliği olarak görülür. Odaklanma sorununun belirtileri genel olarak aşağıdaki gibi sıralanabilir.

  • Dağınık bir şekilde çalışmak
  • Görevleri zamanında yerine getirememek
  • Konuşma sırasında cümleler arasındaki bağlantıyı kuramamak
  • Unutkanlık
  • Yapılması gereken işleri devamlı ertelemek
  • Çoğunlukla işleri hatalı ya da eksik bir şekilde yapmak
  • Aşırı fiziksel hareketlilik
  • Dikkat isteyen işleri yapmak istememek

Odaklanma sorununun belirtileri üst düzeyde seyrettiğinde kişinin bir uzman desteği alması gerekir çünkü bu sorun işte, eğitim hayatında ve günlük yaşamda kişiyi işlevsiz hale getirebilir. Dolayısıyla kişinin yaşam kalitesini iyileştirmek için sorunun kaynağını öğrenmesi ve buna uygun tedavi yöntemlerinden yararlanması gerekir.

Belirsizlikle Başa Çıkabiliriz!

Her canlı doğumdan ölüme kadar süren, adına hayat dediğimiz bir süreçten geçmektedir. Bu süreç, mutlulukların, acıların, heyecanların ve kimi zamanda karşımıza çıkan zorlukların ta kendisidir. Aynı zamanda belirliliğin ve belirsizliklerin de etki ettiği hem karmaşık hem gizemli bir zaman dilimidir. Hayatımızın bir döneminde, şimdiye ya da geleceğe ait belirsizlikler yaşarız. Durumun ne olduğu, bizi nelerin beklediği, ne yapılabileceği, hangi olası sonuçların ortaya çıkacağı gibi belirsizlikler bize bir şekilde etki eder. Etki eden bu belirsizlikler üç nedenle karşımıza çıkar;

1. Fikir yürütemediğimiz yeni durumda

2. Birçok fikrimizin olduğu karmaşık durumda

3. Farklı fikirlerimizin farklı bilgiler önerdiği çelişkili durumda

Bu nedenler de tutumlarımızı olumsuz yönde etkiler veya krize neden olur.

PEKİ BELİRSİZLİK STRES YARATIR MI?

Stres günlük hayatımızda, gerek karşılaşılan olayların gerek insan ilişkilerindeki durumların sonucu hissettiğimiz sıkıntı, zorlanmadır. Yapılan araştırmalara göre hayatımızdaki belirsizlikler önemli birer stres kaynağı. Bu konu üzerinde yapılan bir deneyde, bilgisayar başında oturan kişiler sorulan sorulara doğru cevap verdiklerinde ekranda bir ‘artı’, yanlış cevap verdiklerinde ise ‘eksi’ işareti çıkıyor. Bazen yanıtlardan sonra ekranda bir soru işareti beliriyor. Deneyde kişilerin beyin elektrik akımları ölçülüyor ve görülüyor ki, beklendiği gibi eksi işareti gerginlik yaratırken, soru işareti daha fazla gerginliğin ortaya çıkmasına neden oluyor. Yani bir durum için sonuçların olumsuz olmasını bilmek, sonucun olumlu mu yoksa olumsuz mu olacağını bilmemekten daha az stres oluşturuyor. Araştırmalar belirsizliğe karşı belli bir önyargımız olduğunu ve sandığımızdan daha olumsuz bir tepki gösterdiğimizi söylüyor.

Genel kişilik özellikleri açısından ele alındığında ise mükemmeliyetçi, endişeli, garantici ve kontrollü olmayı seven bireylerin bu durumu yaşama olasılığı daha yüksek.

ERGENLİKTE BELİRSİZLİKLE BAŞ ETMEK DAHA ZOR VE STRESLİ;

Yetişkinlere oranla ergenlerin belirsizlikle baş edebilmesi daha da zor. Ergenlerle yapılan bir çalışmada en güçlü pozitif ilişkinin belirsizliğe tahammülsüzlük ile endişe arasında olduğu yönünde. Özellikle lise çağındaki ergenlerde belirsizlik ve gelecek kaygısı yoğun stres yaratır. Acaba ileride mesleğim ne olacak? Ünivesiteyi kazanabilecek miyim? Gibi bir çok karmaşık ve fikir yürütmekte zorlandığı sorular kafasında döner durur. Bu da stres yaratarak okul başarısının düşmesine, aile ve arkadaş ilişkilerinde gerginliğe, çatışmalara sebep olur.

BELKİ BELİRSİZLİKLERİ YOK EDEMEYİZ FAKAT TAHAMMÜL EDEBİLİRİZ! PEKİ NASIL?

Tahammül etme becerimizi güçlendirmek gerek.

• Her şeyi kontrol edebileceğimiz yanılgısını bir kenara bırakarak, düşünce şeklimizi değiştirip kendi bilgimizin sınırlarını kabul etmeliyiz.

• Kusursuz bir gelecek planı yapmaya çalışmaktan kaçınmalıyız. Plan hayatımızda önemli bir yerdedir fakat bunu abartmamalı, bazı şeyleri akışına bırakmalıyız.

• Anı yaşamalı ve adım adım hedef belirlemeliyiz.

• Ayrıca durup düşünmek yerine seçenekleri görmeli ve harekete geçmeliyiz.

• Öncelikle seçeneklere göz atarak bu seçeneklerin güçlü ve zayıf yönlerini düşünüp sonuçlarını değerlendirerek de belirsizliği ortadan kaldırabiliriz.

• Pozitif olmakta çok önemli. Bir şeyler iyi gittiğinde ve iyi bir modda olduğumuz zaman bu nispeten kolaydır. Fakat zor kararlarda biraz sıkıntılı olabilir. Böyle bir durumda, dikkatimizi mantıklı düşünmeye kaydıracak olumlu bir anımızı hatırlamaya çalışırsak stresi azaltabiliriz

• Ümitlerimizin gerçekleşeceğine dair kendimize tam güvenmeliyiz.

Uzm. Kln. Psk. Çağla Ebru AY

İş yerinde etkili iletişim çatışmaları azaltmak, çalışanların moralini yükseltmek, yaratıcılığı ve yenilikçiliği artırmak ve işten ayrılma oranlarını azaltmak için önemlidir.

İş Yerinde Etkili İletişimin Faydaları

Çatışmaların Önlenmesi ve Çözümlenmesine Yardımcı Olur

Çatışmalar hayatın vazgeçilmez bir parçasıdır. Ortak bir hedefe ulaşmak için hayatın her kesiminden insanın birlikte çalışmak zorunda olduğu iş yerlerinde özellikle yaygındır. İşyerinde çatışmaları önlemek istiyorsanız, etkili iletişim çok önemlidir. Bunun nedeni, çoğu çatışmanın kökünün kötü iletişimden kaynaklanmasıdır. Çalışanlar birbirleriyle etkin ve sık iletişim kurmayı öğrenirlerse, ihtiyaçlarını ve fikirlerini başkalarıyla kolayca iletebileceklerdir. Bu, iş arkadaşları arasında daha iyi anlayışa ve ilişkilere yol açacak ve bu da aralarındaki çatışmaları azaltmaya yardımcı olacaktır.

İnovasyonu ve Özgünlüğü Artırır

İş yerinde etkili iletişim, çalışanlar arasında yeniliklerin artırılmasına da yardımcı olacaktır. Çalışanlara, fikirlerini ve düşüncelerini herhangi bir tepkiyle karşılaşmadan ve alay konusu olmadan özgürce ifade edebilecekleri anlatılırsa, daha rahat konuşacak ve fikirlerini başkalarıyla paylaşabileceklerdir. Daha fazla açıldıkça, bir şeyler yapmanın daha özgün yollarıyla karşılaşacaksınız. Ayrıca, fikirlerini başkalarıyla paylaşırlarsa, diğer insanlar da konuyla ilgili katkılarını sağlamak için kendilerini cesaretlendireceklerdir. Bu, ilk fikrin daha iyi olmasına yardımcı olacaktır veya tamamen yeni fikirlerden oluşan bir birikime de sahip olabilirsiniz.

Ekip Oluşturmaya Yardımcı Olur

İnsanların genellikle iş yerinde ekipler halinde çalışması gerekir. Çünkü tek bir kişinin tek başına ulaşamayacağı birçok hedef vardır. İş yerinde etkili iletişim olmadan ekip oluşturma imkânsızdır. Sadece bir ekibin üyeleri birbirleriyle açık ve düzenli bir şekilde iletişim kurduklarında, birbirleri arasında güven inşa edebilecekler, düşüncelerini paylaşmakta kendilerini rahat hissedeceklerdir. Öte yandan, ekip üyeleri etkili bir şekilde iletişim kuramazlarsa, bu durum üyeler arasında çatışmaya yol açabilir ve ekibin bozulmasına neden olabilir.

Çalışan Moralini Artırır

Çalışanların işyerinde kendilerini rahat hissetmelerini ve mümkün olan en iyi çıktıyı vermelerini istiyorsanız, çalışan morali çok önemlidir. Çalışanlar fikirlerinin ve düşüncelerinin duyulmadığını veya değer verilmediğini hissederlerse moralleri düşer. Bu durum, çalışan üretkenliği düşeceğinden ve daha fazla insan başka yerlerde iş aramaya başlayacağından, nihayetinde şirketin uzun vadede zorluklarla karşılaşmasına neden olacaktır.

Daha İyi Yönetim Sağlar

İş yerinde etkili iletişim ayrıca bir şirketin genel yönetimini geliştirir. Bunun nedeni, bir şirketin yönetimi etkili bir şekilde iletişim kurabilirse, altlarındaki ekipleri ve çalışanları daha iyi yönetebilecek olmalarıdır. Görev dağılımı, çatışma yönetimi, çalışan motivasyonu ve problem çözme yetenekleri… Bunların hepsi, eğer biri etkili bir iletişimciyse, büyük ölçüde geliştirilebilir.

Sağlıksız Rekabeti Azaltır

İş yerinde etkili iletişimin önemli olmasının bir başka nedeni de çalışanlar ve hatta departmanlar arasındaki sağlıksız rekabeti azaltmasıdır. Orta düzeyde bir rekabet aslında çalışan performansını artırmaya yardımcı olabilirken, rekabet çirkin bir hal alırsa, aslında üretkenliği ve performansı olumsuz etkileyebilir.Bu sağlıksız rekabeti azaltmanın bir yolu, çalışanların ve departmanların birbirleriyle düzenli ve etkili bir şekilde iletişim kurmasını sağlamaktır. Bu, aralarında güven oluşturmaya yardımcı olacak ve meydana gelen herhangi bir hafif rekabetin olumlu bir ruhla karşılanmasını sağlayacaktır.

Farklı Gruplarda Uyum Sağlamaya Yardımcı Olur

İş yerinde etkili iletişimin önemli olmasının bir başka nedeni de iş yeri çeşitliliğidir. Bugünlerde işyerleri, farklı sosyal sınıflara, etnik kökene ve cinsiyete ait çeşitli insan gruplarından oluşuyor. Farklı grupların farklı alışkanlıkları vardır ve bu nedenle bu gruplar arasındaki iletişim bazen sorun olabilir. Bu, işyerinde yanlış anlaşılmalara ve hatta çatışmaya yol açabilir ve bazı kişilerin kendilerini dışlanmış gibi hissetmelerine neden olabilir.

Bir iş yeri, farklı etnik grupların üyeleri arasında etkili iletişimi teşvik ediyorsa ve aralarındaki iletişim boşluklarını kapatmak için adımlar atıyorsa, bu, grupların birbirleriyle iletişim kurması ve diğer grupların bakış açılarını ve yaşamlarını anlamaları için olumlu bir ortam yaratır. Gruplar arasındaki iletişim daha kolay hale gelir ve bu da sonunda aralarında karşılıklı anlayış, saygı ve hatta dostluklar oluşmasına yardımcı olur.

Verimliliği Artırır

Son olarak, işyerinde etkili iletişim, çalışan verimliliğini artırdığı için önemlidir. Etkili iletişim, çalışanlar için daha olumlu bir çalışma ortamı oluşturur. Çalışanlar iş yerlerinde daha mutlu ve memnun hissedeceklerdir. Motivasyon seviyeleri artacak ve ihtiyaçlarının kabul edildiği, duyulduğu ve üzerinde çalışıldığı bilgisiyle rahatlayacaklardır. Tüm bunlar, üretkenliklerini artırmaya yardımcı olacak ve bu da sonuçta hem onların hem de şirketin iş performanslarını doğrudan etkileyecektir.

Derya Öte / İş Yerinde Etkili İletişim

Çatışma, insan yaşamının ortak bir parçasıdır. Her birimizin geçmişte deneyimlediği ve muhtemelen gelecekte tekrar deneyimleyeceği bir şeydir. Ancak bunları aşmak için kullanabileceğiniz birçok çatışma çözme stratejisi vardır. Bu, bir kişinin çatışmayı mümkün olan en etkili şekilde tam olarak nasıl çözebileceğini öğrenmemizi daha da gerekli kılıyor. Bir çatışmayı ele almak göz korkutucu bir görev olmak zorunda değildir. Çatışmayla başa çıkmanın en önemli yollarından biri etkili iletişimdir.

Aktif Dinleme

Aktif dinleme ve basit dinleme birbirinden tamamen farklıdır. Dinleme basitçe biyolojik bir süreçtir. Aktif dinleme yalnızca verilen bilgiye bilinçli bir şekilde dikkat etmeyi değil, aynı zamanda bu bilgilere verilen yanıtları yorumlamayı ve düşünmeyi de içerir. Çatışma çözme aşaması için aktif dinleme zorunludur. Bunun nedeni, yalnızca diğer kişiye aktif bir şekilde dikkat ettiğinizde, onun problemini gerçekten anlayabilir ve sorununuz için ortak bir çözüme varabilirsiniz.

Çatışma Hakkında Yazmak

İnsanlar, iletişim kurmanın tek yolunun konuşmak olduğunu düşünür. Ancak, iletişim süreci kadar önemli olan bir araç da yazmaktır. Çatışma hakkında yazarak, kendi düşüncelerinizi daha derinlemesine inceleyebilir ve ayrıca duygularınızı daha net bir şekilde anlayabilirsiniz. Yazmak ayrıca duygularınızı sıralamanıza olanak tanır ve hatta sahip olduğunuzun farkında olmadığınız iç görüler sağlayabilir. Daha sonra bunu diğer kişiyle paylaşabilirsiniz ve bunun tersi de geçerlidir, böylece ikiniz de diğer kişinin ne söylediğini daha net bir şekilde anlayabilirsiniz.

Rol Yapmak

Bu kulağa kafa karıştırıcı gelebilir, ancak aslında, özellikle de yakın olduğunuz birinin başına geliyorsa, çatışma çözmenin harika ve benzersiz bir yoludur. Rol oynayarak, diğer kişinin durumunu ve ruh halini daha iyi anlayabilirsiniz. Bu aynı zamanda kendi bakış açınızı farklı bir perspektiften görmenize ve argümanınızda başka türlü göremeyeceğiniz hataları görmenize de olanak sağlayacaktır.

Meraklı Olmak

Problem çözmenize dâhil edilecek başka bir çatışma çözme stratejisi de soru sormak olacaktır. Genellikle insanlar, neden belirli bir şekilde hissettiklerini veya davrandıklarını açıklama fırsatı vermeden, diğer kişi hakkında varsayımlarda bulunma eğilimindedir. Diğer kişiye aktif olarak sorular sorarak ve yukarıda belirtilen aktif dinleme stratejisini kullanarak cevaplarını gerçekten kabul ederek ve üzerinde çalışarak bundan kaçınabilirsiniz.

Empati Yapmak

Çatışma çözmenin bir başka yolu da kendi iç dünyanıza dalmaktır. Diğer kişiye karşı şefkat göstermek ve empati yapmak, başarılı bir ilişkinin anahtarıdır. Kendinizi diğer kişinin yerine koymaya ve dünyayı onların gözünden görmeye çalışın. Kendinize sorun: neden oldukları gibi davranıyorlar? Ben onların yerinde olsam ne yapardım? Bu, yukarıda bahsedilen rol yapma tekniğine benzer.

“Ben Dili” Kullanmak

Kullandığınız kelimelerin seçimi, diğer kişinin sizi nasıl algıladığı konusunda önemli bir fark yaratır. Çoğu zaman, insanlar ‘ben’ ifadelerinden çok ‘sen’ ifadelerini kullanma eğilimindedir. Örneğin, insanların davranışlarından rahatsız olduğumu söylemek yerine, “sen beni rahatsız ediyorsun” demesi daha olasıdır. Bu önemsiz bir şey gibi görünse de, bunun yaptığı şey, hissettiğiniz belirli bir eylemin veya duygunun sorumluluğunu kendi üzerinize almak yerine diğer kişiye aktarmaktır. İletişimde daha çok ben dli kullanarak unun önüne geçebilirsiniz.

Farklılıkları Tanımak ve Saygı Duymak

Çoğu zaman, insanlar tartışmaları veya çatışmaları sadece kazan-kazan durumları olarak algılama eğilimindedir. Ancak, bu her zaman doğru değildir. Çoğu zaman, belirli bir çatışmanın temel nedeni, insanların birbirlerinin farklılıklarını kabul etmeyi reddetmeleri ve kendi görüşlerini diğer kişiye dayatmasıdır. Bu nedenle, örneğin, bir ebeveyn ile çocuk arasında gecenin belirli bir saatinde dışarı çıkmanın ya da belirli bir kıyafeti giymenin uygun olup olmadığı konusundaki bir tartışmada, her iki taraf da sıklıkla kendi görüşlerini diğer kişiye şiddetle empoze etme eğilimindedir. Daha iyi bir strateji, farklı insanların belirli şeyler hakkında farklı fikirleri olduğunu kabul etmek ve her ikisi için de işe yarayan ortak bir zemin bulmak olacaktır.

Sorunu Kabul Etme ve Sorundan Kaçınmama

Kimse çatışmayı sevmez. Mümkün olduğunca çatışma içine girmekten kaçınırız. Bu kısa vadede işe yarasa da uzun vadede mutlaka sorunlara yol açar. Bunun nedeni, bir sorundan çok uzun süre kaçındığınızda sorunun yoğunluğu artmaya başlar. Nispeten küçük bir sorun olarak başlayan bir sorun, aslında daha da büyük ve üstesinden gelinmesi çok daha zor bir soruna dönüşebilir. Bu nedenle, çatışmalardan kaçınmak yerine, çatışmaları ortaya çıktıkları anda kabul etmek ve çözmek önemlidir.

Kişiyle Değil Durumla Yüzleşmek

Pek çok insan, bir anlaşmazlığı doğrudan diğer kişinin sorumluluğu olarak görür. Tüm suçlamaları diğer kişiye odaklama eğiliminde olurlar. Bu, ortak bir zemin veya çözüm bulmaya yönelik değil, tam tersi şekilde çalışır. Söz konusu kişiye aşırı odaklanmamak önemlidir.  Yani kişiye doğrudan saldırılarda bulunmayın. Bunun yerine, eldeki tartışmaya veya çatışmaya odaklanın. Onu çözmek için ortak bir zemin bulmaya çalışın. Bütün bu stratejiler ortaya çıkan çatışmaları kolayca çözmenizde size yardımcı olacaktır. Ancak bu yöntemleri uygulamada zorluk yaşıyorsanız bir profesyonelden yardım almayı da düşünebilirsiniz.

Derya Öte / Çatışma Çözme Stratejileri

Dünyadaki yetişkin nüfusun %43’ünden fazlası yalnızlık duygusu yaşıyor. Ve aslında onların büyük çoğunluğu gerçekten yalnız. Çalışmalar henüz korona tecrit döneminde bu yüzdenin ne kadar yüksek olduğuna dair bir fikir verecek kadar güncel değil, ancak tahminler endişe verici rakamları ortaya koyuyor.

Yalnızlık, onunla uğraşmak zorunda olmayan insanlar tarafından genellikle hafife alınır. Araştırmalar yalnızlığın ciddi zihinsel ve fiziksel sağlık şikâyetlerine yol açabileceğini gösteriyor. Şiddetli bir depresyona yol açabilir, ancak aynı zamanda kardiyovasküler hastalıklar, Alzheimer hastalığı ve obezite riskini de artırır.

Yalnızlığın Türleri

Yalnızlıktan bahsederken sosyal yalnızlık ile duygusal yalnızlığı birbirinden ayırmamız gerekir. Sosyal yalnızlık, birinin sosyal temasının çok az olması veya hiç olmaması anlamına gelir. Duygusal yalnızlık, birinin sosyal bağlantıları olduğu, ancak onlarla çok az duygusal bağı olduğu veya hiç olmadığı anlamına gelir.Son dönemlerde duygusal yalnızlığı olan insanların sosyal yalnızlığa kayması giderek daha da artıyor. Bu duygulara sıklıkla hafif veya daha yoğun depresyon belirtileri de eşlik ediyor. Bu, kişinin zaten depresyonda olduğu anlamına gelmez, ancak aynı tür duygu ve semptomları uyandırır. Yalnızlık, tıpkı depresyon gibi, uyuşukluğa ve bir şeye takılıp kalma hissine yol açabilir.

Yalnızlık nasıl ortaya çıkar?

Yalnızlık, tıpkı depresyon gibi, kendiliğinden oluşmaz. Yalnız olmak için -bazen ardışık- olayların yaşanması gerekir. Kişi bu olayların bazılarına neden olabilir, bazılarına olmayabilir.

Üzerinde etki sahibi olduğunuz ve yalnızlığa yol açabilecek olaylar:

  • Aileniz, arkadaşlarınız veya tanıdıklarınızla iletişiminizin azalması ya da tamamen kesilmesi
  • Sosyal etkinliklere katılmamak
  • İnsanlardan bilinçli olarak uzak durma ve yeni arkadaşlar edinmemek
  • Dışarı çıkma imkanı varken sürekli evde kalmak
  • Çevrenizi sizden uzaklaştıran bağımlılıklara sahip olmak
  • Çevrenizi sizden uzaklaştıran agresif, şiddetli veya diğer antisosyal davranışlara sahip olmak

Kişi, yukarıdaki eylemler yoluyla kendisini olduğu gibi sosyal izolasyona zorlar.

Hiçbir etkinizin olmadığı ve yalnızlığa yol açabilecek olaylar:

  • Sevilen bir veya daha fazla kişinin ölümü
  • Bir hastalık veya durumdan kaynaklanan fiziksel veya zihinsel engellilik
  • İstismar veya aile içi şiddet gibi travmaların neden olduğu insanlardan korkma

Bu durumlar kişinin üzerinde herhangi bir etkisi olmadan sosyal olarak izole olmasına izin verir.

Yalnızlık Nasıl Önlenir?

Depresyon gibi, yalnızlık da önlenebilir ve tedavi edilebilir. Yalnızlık, aileden, arkadaşlardan ve tanıdıklardan gelen dış yardım ve ilgi ile sınırlanabilir, ancak yalnızca profesyonel yardım ve kişinin kendisi tarafından giderilebilir. Kişinin yalnızlıktan kurtulmak için öncelikle bir yardım talebi olmalıdır. Yardım talebi olmadığı sürece görgü tanıkları çok az şey yapabilir.

Yalnız insanlar genellikle farkında bile olmadan depresyondan mustarip olduklarından, kişi artık hiçbir şey istemeyebilir. Depresyonun belirtileri uyuşukluk, umutsuzluk ve güçsüzlüktür. Bu durumda, kişi nadiren bir yardım talebinde bulunur. Bu durumda, çevreden destek almak ya da bir yaşam koçu ile bir konuşmak yardımcı olabilir. İnsanlar sosyal varlıklardır ve yalnızlıktan kaçınmak için, mutlu olmak için çevremizdeki insanlara ihtiyacımız olduğunun farkında olmak ve bunu sürdürmek çok önemlidir. Önemli olan kişi sayısı değil, çevrenizdeki insanlarla olan ilişkinin yoğunluğudur.

İnsanların diğer insanlara ihtiyaç duyduğuna ikna olan herkes, nasıl iletişim kurulacağını ve sürdürüleceğini bilir. İkincisi, bu nedenle, yalnızlığı önlemenin, sosyal ilişkiler kurmanın ve sürdürmenin anahtarıdır. İnsan hayatında bazen bilinçli ya da bilinçsiz birçok sosyal teması kaybedebiliriz. Genellikle bu hiç gerekli olmazdı ve bazı davranışlar veya sınırlayıcı inançlar bu temaslara tekrar yaklaşmanın önünde durur.

Yalnızlığın derecesine ve kişinin ne kadar süredir yalnız kaldığına bağlı olarak kişi profesyonel yardım alarak ya da kendi başına harekete geçerek bu durumun üstesinden gelebilir. Bir yaşam koçu veya terapist, yalnız hisseden birine, kişinin yalnızlıktan kaçmak için hangi eylemleri yapabileceği konusunda fikir verebilir. Özellikle engelleyici inançlar yalnızlığın nedeni olduğunda profesyonel yardım çözüm sunar.

Kendinizi Yalnızlıktan Kurtarmak için Harekete Geçin

Yalnızlığın tedavisi, değerli sosyal ilişkilere sahip olmaktır. Aile, arkadaşlar veya tanıdıklarla yakın ilişkiler kurmak yardımcı olan tek şeydir. Bu, enerjinizi buna harcamanız gerektiği anlamına gelir. İnsanların her zaman size gelmesini bekleyemezsiniz. Yalnızlığı çözmek, insanlara yaklaşarak yapılır. Koşullar nedeniyle bu mümkün değilse, mektup, e-posta, kartpostal veya kısa mesajlar ile ilk adım atılabilir. Aile, arkadaşlar ve tanıdıklarla düzenli ve sürekli iletişim halinde olunmanız, değer verebileceğiniz insanlardan oluşan bir sosyal ağ oluşturmanızı sağlayacaktır. Aynı zamanda bu kişilerden birçoğunun da sizi önemsediğini fark edeceksiniz.

Birisi uzun süredir yalnızsa, bu yaklaşma başlangıçta sahte veya yapay gelebilir. Ancak biraz sabırlı olursanız bu hissin kaybolduğunu göreceksiniz. Küçük çocukların nasıl arkadaş edindiklerini izleyin. Küçük çocuklar herhangi bir çocuğun yanına gider ve bir saniye içinde yeni arkadaşlar edinir. Yalnız insanlar bu beceriyi kaybetmişlerdir ve kaybedilen herhangi bir beceri pratik yapılarak yeniden öğrenilebilir. Bunu hatırlayın ve kendinizi motive edin.

Derya Öte / Yalnızlık ve Ortaya Çıkardığı Yıkıcı Etkiler Nasıl Önlenebilir?

2024

Deneyimlere Açıklık – Olağanüstü İnsanların Özelliği

Her zaman farklı durumlarda ortama katkıda bulunacak ve her şartta onlardan öğrenecek bir şeyler bulabileceğiniz meraklı ve yaratıcı insanlar tanıyor musunuz? İşte bu kişiler deneyimlere açık kişiler.

İnsan kişiliğinin incelenmesi konusu her zaman büyük ilgi uyandırmıştır. İnsanlar, bu anlamda, kendilerini ve diğerlerini farklı tutum ve özelliklere göre kategorize etme eğiliminde oluyorlar. Temel kişilik sınıflandırmalarından biri de bu şekilde ortaya çıktı ve biz de bugünkü yazımızda bu sınıflardan birisini inceleyeceğiz: bir kişilik özelliği olarak deneyimlere açıklık. Meraklı, açık ve farklı duygular yaşamaya hevesli insanların en klasik özelliği budur diyebiliriz. Bilgiye aç olurlar, birden çok ilgi alanları vardır ve her zaman bulundukları ortama katkıda bulunacakları ve öğrenecekleri bir şeyleri bulunur.

Deneyimlere açıklık, Beş Büyük Faktör olarak bilinen beş kişilik özelliğinden biri

Beş Büyük Faktörveya Beş Büyük Kişilik Özelliği olarak adlandırılan model, kişiliği anlamak ve insanları sınıflandırmak için kullanılan temel modellerden biri. Goldberg tarafından yapılan araştırma sonucunda ortaya çıkan bu model, aşağıdaki nitelikleri ortaya koyan bir çalışmanın sonucu olarak literatürdeki yerini aldı:

  • Deneyimlere açıklık.
  • Sorumluluk.
  • Dışadönüklük.
  • Uyumluluk.
  • Duygusal dengesizlik.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, bugünkü yazımızda, bu listedeki birinci maddeden bahsedeceğiz. İnsanlar arasında çok yaygın olarak bilinmese de, bu özelliğe sahip olmak insan kişiliğini önemli bir şekilde şekillendirir ve ona sahip olanlara belirgin avantajlar kazandırır.

Deneyimlere açıklık nedir?

Bir tarafta, deneyime açıklık skoru yüksek insanlar akıcı, esnek ve yaratıcıdırlar. Her zaman yeni uyarıcılar, yeni bilgiler ve yeni duygular ararlar. Bu nedenle, her zaman değişimi kucaklamaya hazırdırlar ve farklı düşünme ve hareket etme yollarına açıktırlar.

Öte yandan da, bu kişilik özelliği açısından düşük puana sahip olanlar daha az toleranslı bireyler oluyorlar. Geleneklere ve rutinlere oldukça bağlı olan bu kişiler, daha geleneksel düşünme kalıplarına sahiptirler.

Kişilik özelliği olarak deneyimlere açıklık boyutunun farklı yönleri

  • Yaratıcılık. Birincisi, bu boyutta yüksek puan alan insanlar yaratıcı, hayalperest ve zengin bir iç dünyaya sahip oluyorlar. Farklı düşünürler ve görünürde herhangi bir bağlantısı yokmuş gibi görünen fikirleri ilişkilendirebilirler. Her zaman ilerlemek için yeni yollar bulurlar. Üstelik yaratıcılıkları sanatsal düzeyle de sınırlı değildir. Üst düzey bilim adamları ve her alanda faaliyet gösteren yenilikçi bakış açılarına sahip profesyoneller, deneyimlere açıklık anlamında yüksek potansiyel gösterirler.
  • Zeka ve bilgi. İkincisi de, bu kişiler entelektüel anlamda büyük bir merak seviyesine sahip oluyorlar. Bunun yanında, fikirleri analiz etmeye ve cevapları aramaya da dahil olma eğilimindedirler. Bu nedenle, sürekli bir bilgi arayışı içindedirler ve farklı bakış açılarına açıktırlar. Buna ek olarak, çok sayıda ve farklı ilgi alanları vardır ve öğrenmekten zevk alırlar.
  • Estetik. Sanata, müziğe ve güzelliğe duyulan sevgi ve verilen değer bu tür kişiliklerin çok karakteristik bir özelliği olarak ortaya çıkıyor. İçinde bulundukları durumlara tüm dikkatlerini verme ve akışa kendilerini kaptırma haline girme konusunda çevrelerindeki insanlara kıyasla daha yetenekli görünüyorlar. Sonuç olarak, şimdi ve burada ne yapıyorlarsa onunla tam anlamıyla meşgul olma ve yaptıkları her faaliyetle detaylı bir biçimde ilgilenme olasılıkları daha yüksek oluyor.
  • Duygular. İç dünyalarıyla daha çok bağlantılı oluyorlar ve iç gözlem ve analiz anlamında yüksek kapasiteleri bulunuyor. Bu nedenle, duygularıyla temasa geçmekten korkmuyorlar ve duygularını tam olarak deneyimleme konusunda kendi kendilerine izin veriyorlar.
  • Değerler. Farklı bakış açılarına daha açıktırlar ve herhangi bir dogmayı veya inancı, hatta kendi düşüncelerini bile sorgulama olasılıkları daha yüksektir. Ayrıca değerlerini iyice tartmadan hiçbir otoriteye boyun eğmezler.
  • Hareketler. Son olarak, yeni deneyimler ve etkinlikleri denemeye daha açık oluyorlar. Yeni tatlar denemeye, farklı kültürleri tanımaya ve rahatlık alanlarının dışına çıkmaya istekli kişiler olarak görülüyorlar. Kısacası, yeni uyarıcılar arıyorlar ve değişimi tam anlamıyla kucaklıyorlar.

Olağanüstü kişilikler

Deneyime açıklık, vizyonerlerin, yenilikçi ve açık fikirli insanların ve değişim yaratanların özelliği.

Bu tür kişiler, diğer insanların hafife aldığı her şeyi analiz edebilen, yansıtabilen ve yeniden inceleyebilen insanlar oluyorlar. Dahası, bu insanlar meraklı insanlar ve bilgi ve ilerleme için doyumsuz bir istekleri bulunuyor.

Bu kişiler, daha olumlu duygular yaşama eğiliminde olacak ve sonuç olarak da daha büyük ölçekli bir yaşamsal doyuma sahip olacaklardır. Sonuç olarak, bu karakterler, bizlere de, yaşadığımız hayatın açılmaya, merakımızı yeniden uyandırmaya ve değişimin neden olabileceği korkularla yüzleşmeye değer olduğunu gösteriyorlar.

Psikolog Elena Sanz

Kendi Deneyimleriniz En İyi Öğrenme Şeklidir

En iyi öğrenme, kendi deneyimlerinizle elde ettiğiniz öğrenmedir. Başkalarının uyarıları hiçbir zaman o kadar etkili olmaz.

En iyi öğretiler kendi deneyimleriniz sayesinde gelir. Diğer türlü, bu sizin kendi kendinize öğrendikleriniz değil, başka insanların aldıkları derslerdir. Aslında, gerçekten sadece kendi deneyimlerinizi, hatalarınızı ve başarısızlıklarınızı kabul etmeniz sayesinde, kendi sonuçlarınıza varabilir ve ilerleyebilirsiniz.

Öğrenmek, sizi hiçbir şey veya kimse durdurmadan ilerlemek ve büyümek demektir. Zorluklarınızı, engellerinizi ve başarısızlıklarınızı aşmak ve bunları düşünmek anlamına gelir. Yaşamak deneyimlemektir. Meraklı olmak demektir ve hepsi insan olmanın bir parçasıdır.

Bilge doğmadınız

Hayatın bir öğrenme yolu olduğunu söyleyebiliriz. Bunu kendiniz yaşamalısınız. Aslında, tavsiyelerine, ısrarlarına ve eğitici rehberliklerine rağmen, başkalarının deneyimleriyle asla gerçekten öğrenmiş olmazsınız.

Doğumdan itibaren hayatta kalmak için yetişkinlere bağımlısınız. Ancak, öğrenmek, dolayısıyla büyümek için içgüdüsel ve dürtüsel olarak kendi deneyimleriniz olsun istersiniz. Bu şekilde, bir birey olarak gelişiminizin kişisel ve benzersiz bir unsuru vardır.

“Deneyim, ihtiyacınız olana kadar elde edemeyeceğiniz bir şeydir.”

-Sir Laurence Olivier-

Anlamlı öğrenme ve keşfederek öğrenme

Buluş yoluyla öğrenme, dünyayı kendi keşfederek gelişen ve her zaman kendi deneyimine dayanan bir öğrenmedir. Öte yandan, anlamlı öğrenme, halihazırda edinmiş olduğunuz bilgiler temelinde edindiğiniz öğrenmedir. Bu tür bir öğrenmeyle, yeni olan, zaten sahip olduğunuz bilgiyle ilişkili olduğunda anlam kazanır.

Bu nedenle öğrenmek için keşfetmek, başarısız olmak ve başarılı olmak zorundasınız. Birçok durumda, başarıya giden yolu bulana kadar deneme yanılma yoluyla öğreneceksiniz. Ayrıca, çok küçük yaşlardan itibaren, yetişkinlerin tavsiyelerinden çok kendi deneyimlerinizden daha fazlasını öğrendiniz.

Bunun nedeni, kendi deneyiminizi yaşayarak, onu anlamlı ve derin bir şekilde içselleştirmenizdir. Bu daha fazla zaman ve çaba gerektirse de, şüphesiz bir ömür boyu yanınızda tutacaksınız. Bunun nedeni, bu öğrenmelerin çoğunun, ilgili duygusal izleriyle birlikte hafızanızda kalmasıdır.

“Bir dikenli deneyim, bütün bir vahşi uyarıya değer.”

-James Russell Lowell-

Yanılma hakkınız var

Mutlaka hata yapacağınızı ve başarısız olacağınızı kabul etmek önemlidir. Ancak, ilerlemenin ve olmak istediğiniz yere ulaşmanın tek yolu budur. Mükemmel olmadığınız için hata yapma hakkınız var. Bu bir başarısızlık değil, hayatın eğitiminin bir parçası. Öğrenmek, gelişmek ve kendinizi geliştirmek istiyorsanız, şüphesiz bazen başarısız olursunuz. Yine de ayağa kalkıp ilerlemek sizi daha güçlü, daha cesur ve daha akıllı yapar. Gurur duymanız için size birçok neden sunar.

“Başarısız olmadım. Sadece işe yaramayacak 10.000 yol buldum.”

-Thomas Alva Edison-

Öğrenme yolu

Daha ileri gitmek ve hayatın size sunduğu yollardan birine girmek istiyorsanız, kararlar vermeli ve sonuçları değerlendirmelisiniz. Bazı durumlarda başarılı olacak ve bazen de olamayacaksınız. Bu gerçeğe rağmen, izlenecek en iyi yol her zaman tecrübeniz ve öğrenmenizdir. Yürümezseniz takılı kalırsınız ve gelişmezsiniz.

Başarısız olduğunuz için kendinizi suçlamanız, insan olduğunuz gerçeğini kabul etmediğiniz anlamına gelir. Bu nedenle, öğrenmeye ve ilerlemeye devam etme fırsatını kaybedersiniz. Aslında, ne kadar çok hata yaparsanız, o kadar çok yaşadığınız söylenebilir.

“Hayat öğrenmekle ilgilidir, öğrenmeyi bıraktığınızda ölürsünüz.”

-Tom Clancy-

Yılların tecrübesi

Ne kadar çok zaman geçerse, o kadar çok yaşanmış deneyimler ve öğretiler biriktirirsiniz. Eğer yapmasaydınız, o yıllar boş kalmış olurdu. O zaman sadece o yılları geçirmiş olurdunuz, gerçekten yaşamış olmazdınız.

Bu nedenle, geçen yıllar, ne istediğinizi ve bunu nasıl başaracağınızı giderek daha fazla fark etmek için harika bir fırsattır. Bunu yapmak için, yılların birikimine ek olarak, bazıları başarısız ve diğerleri başarılı olacak öğrenme deneyimleri de biriktireceksiniz.

Düşmek acıtsa da kalkmak güçlendirir

Öğrenmek, başarısızlıklardan sonra kendini güçlendirmek, düştükten sonra ayağa kalkmak ve hatalarınız sizi incittiğinde bile toparlanmak demektir. Hayat büyümedir, ileriye giden bir yoldur ve dolayısıyla bir güçlenmedir. Bu nedenle, bunu başarmanın en iyi yolu, büyümek, ilerlemek ve devam etmek amacıyla, sonuçlarından korkmadan kendi farklı ve çoklu deneyimlerinizi yaşamaktır.

Başarısızlık kaçınılmazdır ve bunu genç yaştan itibaren yaşarsınız. Örneğin yürümeyi, bisiklete binmeyi, paten yapmayı vb. öğrenmek istediğinizde; ilerlemek, hedeflerinize ulaşmak, daha ileri gitmek veya sizi mutlu etmeyen bir şeyi değiştirmek istediğinizde başarısız olmanız kaçınılmazdır. Aslında, yeteneklerinizi öğrenmek ve keşfetmek harikadır!

Dağa çıkamayacağımı söylediler, onları zirveden selamladım

Sıklıkla başkalarının fikirlerinden etkilenmenize izin veriyorsunuz. Örneğin, kendi başarılarınızı elde etmek için yaptığınız girişimlerde, “Bunu başarabileceğinizi sanmıyorum”, “Gerçekten zor. Emin misiniz?” gibi cümleler duyarsınız.. Bu tür yorumlar, genellikle sevgiyle yapılsalar da, sizi koşullandırır ve kendi yeteneklerinizden şüphe duymanıza neden olur.

“Dağın tepesine asla çıkamayacağımı söylediler. Onları zirveden selamladım.”

Çoğu durumda, size tavsiyede bulunan kişiler bunu kendi bakış açılarından yapar. Yapamayacaklarını düşündüklerini size geri yansıtırlar. Dolayısıyla sizin de yapamayacağınızı düşünüyorlar. Bunun ne kadar doğru olduğunu anlamak için ünlü “Ben olsam…” sözünü duymanız yeterlidir. Yine de günün sonunda hepimiz kendi yolumuzu yürümeli ve gerektiği kadar tökezlemeliyiz.

KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREN KEHANET

Hiç olumsuz duygularla yaklaştığınız bir kişinin, bu duyguları destekler nitelikte davranış sergilediği oldu mu? Düşüncelerimiz davranışlarımızı etkiler mi hiç düşündünüz mü? Cevap veriyorum etkiler, hatta düşüncelerimiz başkalarının davranışlarını da etkiler. İnsan sosyal bir varlıktır dolayısıyla çevresindeki insanların davranışlarından, beklentilerinden, düşüncelerinden tamamen bağımsız yaşayamaz. Çevremizdeki insanlardan etkilenmeden yaşayamadığımız gibi, onların davranışlarını da kendi düşünce ve beklentimizle etkileriz. İşte bu etki, beklenti etkisi (pygmalion effect) ya da kendini gerçekleştiren kehanet (self fulfilling prochecy) olarak adlandırılmaktadır. Bu etki ilk olarak sosyolog Robert Merton tarafından ele alınmıştır. Merton çalışmalarını grev kırıcı olarak kabul edildikleri için sendikaya alınmayan Amerika’da yaşayan Afrikalıları gözlemleyerek yapmıştır. Merton yaptığı gözlem sonucunda Afrikalı işçilerin grev kırıcı algısının zamanla benimsediklerini fark etmiştir ve işçilerin kendilerine yöneltilen beklenti ve yargıları kabul etmelerine “kendini gerçekleştiren kehanet” adını vermiştir. Merton’a göre çevremizdeki insanlara nasıl davranmaları hakkında bir beklentiye sahip olduğumuzda, bu süreç devreye girer ve beklentimiz karşımızdaki kişinin davranışına etki eder bu şekilde beklentimiz kendi kendini doğrulamış olur. (Mukadder Boydak Özen, 2017).

Merton’nın ardından Rosental ve Jacobson okuldaki pygmalion etkisini gözlemlemek için “Sınıfta Pygmalion” adlı bir çalışma yapmışlardır. Bu çalışmada bir devlet okulunda okuyan öğrencilere genel yetenek testi ve IQ testi uygulanmış, testlerin sonucunda rastgele seçilen yirmi öğrenciden bir liste oluşturularak öğretmenlere bu listede adı geçen öğrencilerin çok zeki oldukları ve ileride çok başarılı olacakları söylenmiştir. Dönem sonunda tüm sınıfa tekrar test uygulanmış ve ileri seviyede zeki olduğu söylenen öğrencilerin zihinsel anlamda diğer öğrencilerden daha büyük oranda ilerleme kat ettiği görülmüştür. Rosental ve Jacobson’a göre bu ilerlemenin sebebi öğretmenlerin bu öğrencilere karşı geliştirmiş olduğu beklentidir. (Mukadder Boydak Özen, 2017).  Pygmalion etkisini bir beklentiye karşı oluşturulan tepkiden çok beklentiyle ilişkili olarak kişinin motivasyonu, öz yeterliliği ve beklentisinin oluşma süreci olarak düşünülebilir. (Günaydın, 2019).  Sınıfta Pygmalion etkisi adlı çalışmaya katılan ve diğer öğrencilerden daha zeki olmadıkları halde zeki olarak gösterilen bu yirmi öğrencinin zihinsel anlamda gelişme kat etmesi sadece öğretmenlerin beklentisine bir tepki değil.  Öğretmenlerin beklentileri sonucu öğrencilere karşı değişen ve onları destekleyici tutumların olumlu sonucudur.

Beklentiler Davranışlarımızı Nasıl Etkiler ?

İki çalışmada da beklentinin davranışları etkilediği görülmektedir. Beklentilerin davranışı nasıl etkilediğini değinmek gerekirse, beklentiler davranışları iki şekilde etkileyebilir.

  1. Beklentiler algısal yakınlığa ve yanlılığa sebep olur. Böyle bir durumda kişi olayları kendi beklentisine uygun yorumlar algılar ve hatırlar. Hatta beklentisine ters düşen olayları istisna kabul eder. Bu durumda beklenti, kendi gerçekleştiren kehanette olduğu gibi karşımızdaki kişinin davranışlarını değil, algılayıcının algısını etkiler. Mesela kız öğrenciler sayısal derslerde başarısız kalıp yargısına sahip bir kişi, beklentisi doğrultusunda bu algıya uygun kişilere dikkat edecek ve kendi yargısını bu şekilde doğrulayacaktır.(Madran)
  2. Beklentiler davranışsal uyuma yol açabilir. Böyle bir durumda kişi algılayıcının beslediği kalıp yargılara ve onun beklentisine göre davranışlarını şekillendirir ve bu davranışa uyum sağlar.(Madran) Amerika’da yaşayan Afrikalı işçilerin kendilerini grev kırıcı olarak kabullenmeleri beklentinin davranışsal uyuma sebep olmasına bir örnektir.

Toplumsal Sınıflar İçinde Pygmalion Etkisi

Pygmalion etkisi her zaman birbirini tanıyan kişiler arsında gerçekleşmez. Ön yargılarımız ve kalıplaşmış yargılar bu etkiye zemin hazırlar. Kalıplaşmış düşünceler sosyal sınıfların oluşmasında etkilidir. Bu kalıp yargılar karşı karşıya geldiğimiz sosyal sınıfa karşı beklentilerimizi belirler, bu beklentimiz doğrultusunda belirli bir sosyal sınıf içindeki kişilere karşı tutumlarımız değişir ve kendi tutumlarımızın sonucunda karşı taraf bu beklentimizi destekleyen davranışlar sergiler. Sonuç olarak kendi ön yargılarımızla oluşan kalıp yargılar bizi sınıflara ayırırken, karşı taraftan bu yargıları destekleyen nitelikte davranışlar görmemiz, ön yargılarımızı doğrular. En sonunda, kendi düşüncelerimizle oluşturduğumuz bir algı gerçekliğe bürünerek toplum içinde yaygınlaşır ve yıkılması güç kalıplaşmış yargılara dönüşür. Bu kalıplaşmış yargılar kimi zaman bizi birbirimiz yaklaştırırken, kimi zaman toplumsal bir kutuplaşmaya hatta ırkçılığa, kadar gitmektedir.

Bu yazıyı yazmak için yaptığım araştırmalarım ve okumalarım sonucu beklentilerimin sandığım kadar küçük olmadığını fakat kuvvetli ve yıkılması zor bir etki olmasına rağmen bu etkinin varlığından haberdar olarak bu etkiyi kontrol edebileceğimi öğretti. Siz de değişime beklentilerden başlamaya ne dersiniz?

Pygmalion Etkisi

Antik Yunan mitolojisinde heykeltıraş olan Pygmalion’ı ve onun ismiyle literatüre giren “Pygmalion Etkisini” duydunuz mu?

Kıbrıslı Pygmalion, bir gün ideal kadın heykeli yapmış ve ona Galatea adını vermiş. Heykel o kadar güzel olmuş ki Pygmalion ona aşık olmuş. Onunla birlikte olabilmek için bir yandan dua etmiş bir yandan da aşk tanrıçası Afrodit’ten yardım istemiş. Afrodit, bu samimi duadan çok etkilenmiş. Pygmalion eve gelip Galatea’ya dokunduğunda vücut sıcaklığını ellerinde hissetmiş. Pygmalion’ın duaları ona hayat vermiş ve sonsuza kadar mutlu yaşamışlar.

Beklenti Etkisi

Pygmalion yalnızca aklındaki ideal kadını somutlaştırmadı, imkansız görünen bu olaya tüm içtenliğiyle inandı. Kuşkusuz Galatea’nin var olmasında beklenti etkisi büyüktü. Adını bu mitoloji hikayesinden alan pygmalion etkisi “beklenti etkisi” veya “kendini gerçekleştiren kehanet” olarak literatüre geçti. Bir kişinin beklentilerinin kendisinin veya diğerinin davranışlarını etkileyebileceği fikri uzun zamandır var olmuştur.

Beklenti Başarıyı Getirir

Pygmalion etkisine göre kişilere dair inançlar davranışları, bu davranışlar da onların performanslarını etkiliyor. Gerçekten de insanın insan üzerindeki etkisi bu değişimi sağlayacak kadar etkili midir? 1965 yılında aynı zamanda psikolog olan Robert Rosenthal ve Lenore Jacobson tarafından yapılan deneysel bir araştırmada öğretmen beklentilerinin öğrenci başarısındaki rolünü belirlemek amaçlanmıştır. Deney sonucunda öğretmenlerin öğrencileri hakkındaki yüksek beklentilerinin, öğrencilerde yüksek performansa; düşük beklentilerin ise öğrencilerde düşük performansa neden olduğunu göstermektedir.

Kendinden Beklentin Ne?

Acaba aynı durum kendimiz için de geçerli olabilir mi? Kendimizle ilgili “ben başaramam, bunun üstesinden gelemem” şeklindeki düşüncelerimiz, davranışlarımız sonrasında da başarılı olup olmamamızı etkiliyor olabilir mi?

İş görüşmesine giden birini düşünün. Daha önce orada çalışan bir arkadaşıyla görüşüyor ve ona görüşeceği kişinin çok katı, anlayışsız, iletişim kurması güç bir insan olduğunu söylüyor. Aslında böyle bir durum söz konusu bile değilken görüşme öncesinde aklında birtakım düşünceler beliriyor ve kişi bu düşüncelere inanıyor. Görüşme boyunca inançları davranışlarına dönüşüyor. Bu davranışlarını konuşma tarzı, vurgu, ses tonu, mimik ve jestlerle destekliyor. Karşısındaki kişiye istem dışı ve istikrarlı bir şekilde olumsuz sinyaller gönderiyor ve sonucunda olumsuz bir dönüş alıyor.

Bu yazıda pygmalion etkisine değinirken fark etmeden hayatınızda kendinizi bu etkiye maruz bırakabilme ihtimalinizi de hatırlatmak istedim. Bu etkiyi kültürümüzde aşina olduğunuz bir sözle özetlemek istiyorum; İyi düşün, iyi olsun..


Vuslat Şeyma Güneş | Psikolog


Sorumluluk kavramı gerek çocukta gerek erişkinde gittikçe daha çok önem kazanmaya başlayan bir kavramdır. Sorumluluk bir işi yapabilme, yapmak için çaba gösterme, elinden geleni layığıyla gerçekleştirme ve gerektiğinde yaptığı işin sonuçlarının açıklamasını yapma duygusudur. Bireysel olarak sorumluluk kişinin kendine ve kendi benliğine yönelik sorumluluk bilincinin oluşması ve değerlendirilmesidir. Kişinin bireysel sorumluluk sahibi olabilmesi için, üretken, cesaretli, özgüven düzeyi yüksek olması gerekmektedir. Kişinin bireysel sorumluluğunda yaptığı hataları ve doğacak sonuçları açık bir şekilde kabul etmesi gerekmektedir.

Sorumluluk bilinci çocukluk yaşlarında başlar ve yaşamın ilerleyen yıllarında da devamlılığını sürdürür. Sorumluluk kavramı kişinin kendi rızası ile gerçekleşen, dış kaynaklı etkenlerin zorlaması ile olmayan bir durumdur. Ödül ve ceza gibi etkenlerle yapılan davranışlar sorumluluk duygusu içerisinde ele alınmamalıdır. İnsan toplum içerisinde diğer kişilerle bir etkileşim halinde olmakta ve çevre tarafından oluşan etmenlerle sorumluluk duygusu taşımaktadır. Bireyin yapabileceğinin üzerinde sorumluluk beklentisi içine girilmesi doğru bir davranış değildir. Kişinin yaşına, gelişim düzeyine ve niteliklerine uygun sorumluluk verilmesi önerilmektedir.

Kavramsal olarak sorumluluk ile yükümlülüğü karıştırmamak gerekir. Kişinin kendi isteği dışında hukuksal bir dayanak sonucunda bir eylemi gerçekleştirmesi yükümlülük olarak adlandırılmaktadır. Bu durum doğrultusunda kişi yaptığı işte sorumlu değil yükümlü olmaktadır. Birey ancak kendi rıza ve isteğiyle, özgür iradesiyle gerçekleştirdiği davranışlardan sorumludur.
Genel itibari ile bir bireyin çeşitli alanlarda sorumluluk duygusuna sahip olduğunu aşağıdaki kriterlerle anlayabiliriz. 

  • Kişi yaptığı her iş için kendisi sorumludur ve yaptığı işin sonuçları olumsuz olursa bu sonuca katlanmalı ve düzeltmek için elinden geleni yapmalıdır.
  • Kişi kendi yaşantısından kendisi sorumludur ve başka bireylerden kendi sorumluluğunu almasını beklememelidir.
  • Kişi kendi çevresine ailesine sorumluluk bilinci ile yaklaşmalıdır.
  • Kişi kendisine ve topluma destek olmalı ve sorumluluklarını yerine getirmelidir.
  • Kişi doğa ve dünya için sorumluluk duygusu taşımalı ve sevgi ile yaklaşıp korumalıdır.

Bahsedilen sorumluluk duygusu nasıl gelişmektedir?

Çocuk için sorumluluğun ilk temellerinin atıldığı yer ailedir. Sorumluluk bilincinin oluşturulması emek isteyen ve uzun vadede gerçekleştirilebilecek bir kavramdır. Eğitim öğretim ortamında uzun süreli bir düzen oluşturulması çocukta kalıcı sorumluluk bilincini oluşturmada katkı sağlamaktadır. Sorumluluk davranışı oluşturmada çocuğa sözlü veya fiziksel ceza yerine, istenmeyen davranış bilincini oluşturmak ve hoşa giden davranış sonra pekiştireç vermek doğru bir davranış olmaktadır.

Çocukların kendi kendilerine sorumluluk oluşturması oldukça zor bir süreçtir. Bu süreçte ilk görev ailelere düşmektedir. Aileler çocukların gelişim dönemlerine ve hazır bulunuşluklarına göre çocukların yapabileceği sorumluluklar vermelidirler. Çocuğun sorumluluk kazanabilmesi için ailenin tutarlı ve dengeli olması gerekmektedir. Demokratik ebeveyn tutumuna sahip anne ve babalar çocuklarına sorumluluk bilinci oluşturmada başarı göstermektedirler. Sorumluluk bilincinin oluşturulabilmesi için 3 aşama gerçekleştirilmelidir. Bunlar; belirli bir düzen oluşturmak, sorunu çözebilmek ve yapılan işin sonuçlarına katlanmak.

Sorumluluk bilinci oluşan kişilerde mesleki, akademik, okul başarısı gibi başarılar sağlanır. Hayatın farklı dönemlerin çeşitli bahanelerin arkasına sığınılabilir. Kişi niteliğini gerçekleştirebilmek için sorumluluk bilincinde olmalıdır. Kişi bahaneler üretmediğinde sorumluluk duygusu oluşmaya başlamıştır. Kişi kendi kararlarından sorumludur ve kişi kendi hayatının denetimini ele alabilmektedir.

Sorumluluk duygusunun yüksek olması olumlu olduğu gibi bazen kişiye olumlu olmayan yansımaları da olmaktadır. Evlilik ve iş hayatında sorumluluk duygusunun yüksek olmasından dolayı görevlerin ona yüklenilmesinin oluşturduğu sıkıntılarla psikiyatri pratiğinde sık karşılaşmaktayız. Yüksek sorumluluk duygusu obsesif kişilik özelliklerinden biridir. Bu kişiler daha sık anksiyete ve depresif durumlar yaşama eğilimindedir. Sorumluluk duygusuna sahip kişilerin sorumluluğu optimal dozda yüklenme sorumluluğu da mevcuttur.

DR. SABRİ BURHANOĞLU

Manipülasyon

Diğerlerini etkileme, sömürme ve değiştirme niyeti barındıran eylemler manipülasyon olarak adlandırılır. İnsan sosyal bir canlıdır.  İnsanın, diğerleriyle etkileşimi ve ilişki kurma kabiliyeti gelişim basamaklarından biri olarak tanımlanır. İlişki içerisinde olan kişilerden herhangi birinin ilişkiye ve partnerine (bilinçli veya değil) zarar verici eylemleri istismar ya da şiddet unsurları barındırır Özellikle manipülasyon bir ilişkide deneyimlenen olumsuz durumlara örnek teşkil etmektedir. İçeriğinde aldatmaca, duygusal ve sosyal zeka, agresyon gibi faktörleri barındıran psikolojik şiddetin bir türü olarak tanımlanan manipülasyon, saldırgan için tatminkarlık hislerini uyandırsada maruz kalan için ise stres uyandıran ve rahatsız hissettiren bir süreçtir. Özellikle romantik ilişki içerisinde olan partnerlerde ve aile içinde deneyimlenen manipülasyonun anlamlı etkileri kişinin ruh haline etki etmektedir.

Manipülasyonun Özellikleri

Manipülasyon temelinde her zaman bir aldatmaca mevcuttur. Manipülatif kişi için manipüle edebileceği diğerlerinin varlığı gereklidir. Saldırgan, yapacağı yönlendirmeler ile diğerleri üzerinde hakimiyet kurabilmekte ve kendisini memnun edebilecek sonuçlara ulaşmayı hedeflemektedir. Aynı zamanda iyi bir manipülatifin ikna ve baskı kabiliyeti de kuvvetlidir. Dışarıdan gözlemlendiğinde kurban kendi rızasıyla eylemde bulunuyor gibi görülse de aslında gizli bir baskıya maruz kalmaktadır.

Manipülatiflerin sosyal zekası ve duygusal zekalarının yüksek olması gerekir. Manipülasyon uygunsuz ve kuralsız olma özelliği taşır. Manipülatif davranış manipülasyona uğrayan kişide tipik olarak öfke, korku, suçluluk, utanç ve hayal kırıklığı gibi güçlü duygular uyandırır. Kişi duygusal yeteneklerini bir araç olarak kullanarak davranışlarıyla karşısındaki kişiye gizlice bir mesaj göndermektedir.

Manipülasyonda amaç herzaman karşıdaki kişiyi sömürmek değildir. Manipülasyon hapsedilmeye veya sıkışmışlığa ilişkin verilen bir tepki olarak patolojik bir davranıştan ziyade normal bir tepki olarak değerlendirilebilir. Örnek verecek olursak mahkumlar sürece uyum sağlamaya çalışırken kendilerini korumak için manipülatif davranışlara başvurabilmektedir ve bu sosyal hayattaki manipülasyondan daha farklı ele alınmalıdır.

İlişkilerde Manipülasyon
Duygusal manipülasyondaki temel amaç diğerlerinin duygularını yönlendirerek kendine hizmet etmektir. Maruz kalan kişi üzerinde belirli oyunlar oynanması stratejik bir planın parçasıdır ve maruz kalan için tedirgin edici deneyimler yaşanır. Kurbanın algı ve inançlarını değiştirmek ve davranışlarına biçim vermek sosyal bir etki olarak değerlendirilir. Birey için hayatında önem arz eden kişilerin düşüncelerine ters düşmek ve onlar tarafından eleştirilmek zaman zaman tahammül edilemez nitelikler barındırabilmektedir. Bu nedenle diğerlerinin kendisini eleştirmesinin önüne geçmek adına düşünce ve algılarını baltalayarak karşı tarafın bağımsız düşünme kabiliyetini engelleme sonucunda eleştirilme ihtimali azaltılır.

Duygusal manipülasyonda psikolojik semptomların varlığı gözlemlenebilir. Aynı zamanda maruz kalan kişi için intihar düşünceleri tetiklenebilir ya da baş etmek adına zararlı yollara yönelme ihtimali de söz konusu olabilmektedir. Başlangıçta maruz kalan kişi, kendisine uygulanan şiddeti görmezden gelerek süreci başlatmaktadır. Karşısındaki saldırgana yönelik kurmuş olduğu duygusal bağ zaman içerisinde kendisini ve gereksinimlerini yok sayarak şiddetin diğer türlerini de ilişkiye dahil edebilecek boyutlara ulaşmaktadır. Saldırgan olarak tanımlanabilecek olan manipülatif birey, manipülasyona maruz kalan üzerinde belli stratejiler belirleyerek taktikler uygulamaktadır. Bu taktikler; baskı, geri çekilme, küçük düşürme, cazibe ve sessiz tepki şeklinde olabilir. Genel stratejiler; kurbanın belirlenmesi, duygu sömürüsü, gizem yaratma, saldırganlık gibi taktiklerin kullanılmasıdır.

Gaslihting

Psikolojik şiddet kavramına odaklanıldığında dikkat çeken bir yapı olan duygusal manipülasyon günümüzde “Gaslihting’’ kelimesiyle adlandırılmaktadır. Bu kavram ile gözlemlenememesi yönüyle fark edilmesi güçleşen bir psikolojik şiddetten bahsedilmektedir. Türkçe’de tam olarak bir karşılığı olmayan İngilizce’de “to gaslight someone” olarak ifade edilen bu yöntem bir manipülasyon türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Gaslighting; hedef alınan, kurban olarak ifade edilen kişinin gerçeklik algılarıyla oynayarak zihni ve dünya arasında onu bir karışıklığa sürüklemektedir. “Gaslighting’’ kelimesinin anlamsal kökeni ilk defa Patrick Hamilton’un 1938 yılında gösterime giren tiyatro oyununda karşımıza çıkmaktadır. Bu oyun şüphe ve gerilim ağırlıklı bir yapım olmakla birlikte psikolojik yönleriyle de dikkat çekmektedir. Oyunda kocasının karısının akıl sağlığına yönelik şüpheler uyandırması ve kadını akıl sağlığının yerinde olmadığına inandırma sürecinde başvurduğu hileli yönler vurgulanmaktadır. Oyun 1944 yılında “Gaslight’’adlı bir film ile gösterime girmiştir

Gaslighting uygularken ilk olarak bir kurban seçilmekte ardından bu kurbana hissettirilmeden birtakım sözel ve davranışsal baskıda bulunulmaktadır. Gizliden gizliye yapılan bu baskının, aslında kişinin kendi algısı olduğuna inandırılmaktadır. Bu sebeple de bireyin bunun bir baskı olduğunu görebilmesi ve bu durumdan kendini kurtarabilmesi bir hayli güç olmaktadır. Tespit edilmesi bu kadar güç olan bir duruma müdahale edilmesi de zor olmakta ve kişideki etkilerine bakıldığında fiziksel şiddetten daha tehlikeli sonuçlar doğurabildiği görülmektedir. Bireyin zihni kontrol altında iken, olayları muhakeme etme yeteneği ile olayları yeniden düşünme ve değerlendirme süreci zayıflamaktadır. Özellikle çocukluk çağı travmalarına sahip bireylerin itaat ettirilmeye yatkın olduklarını ve bu duruma daha az direnç gösterdiklerine dikkat çekmektedir.

Dış bir gözlemcinin kolaylıkla fark edemediği ve sürekli karşı tarafı memnun etmeye, layık olmaya adanmış bir süreçtir. Gaslight kavramının literatürdeki varlığı çok yenidir.

Bir başka manipülasyon türü olarak “mansplaining” bir erkeğin bir kadına küçümseyici bir tavırla bir şeyleri açıklaması ve ona rahatsızlık vermesi şeklinde tanımlanmaktadır. Kadınların yeteneklerinin, fikirlerinin göz ardı edildiği, onlara ait düşüncelerin erkekler tarafından dile getirildiği bu durum, aynı zamanda cinsiyetçi sosyal bir fenomendir. Literatüre yaklaşık 14 yıl önce girmiş bu kavram özellikle sosyal medya ve internet üzerinde rahat bir şekilde gözlemlenebilmektedir. Erkeğin kadına yaptığı açıklamanın içeriği genellikle kadın tarafından bilinmektedir ve erkek bu bilinçle iletişim kurmaktadır.

Love Bombing

Eskilerin bilmediği ve Y kuşağının kullanmaya başladığı “love bombing” aşırı bir şekilde ilgi ve sevgiye boğmak şeklinde ele alınmaktadır. İlk etapta olumlu bir kavram gibi algılansa da bu davranışın uygulayıcısı ve uyguladığı bağlam dikkate alındığında kişiyi rahatsız eden bir boyuta ulaşabilmektedir. Öncelikle bu davranışı sergileyen kişiye değinilecek olursa, kavramın tanımında da ifade edildiği üzere bu kişi narsisistik özellik gösteren bir kişidir. Başkasının hayatında pasif bir güç ve kontrol elde etmek için ilişkinin başlangıcındaki aşırı iletişimin varlığı narsist kişi tarafından uygulandığında bu “love bombing” olarak nitelendirilmektedir. Başlangıçta bu zaman ayırma ve ilgi kişiyi mutlu etse de zaman içinde bunaltıcı bir hal alır. Narsist kişinin bu yol ile amacı; başkalarının hayatındaki en önemli kişi halini almak ve o yeri korumaktır. Ancak bu her zaman bilinçli bir davranış olarak da sergilenmeyebilir. Bu tip bir ilişkide sevgi ve ilgisini aşırı gösteren kişinin karşı taraftan bunun benzerini veya aynısını göreceği yönünde bir beklentisi vardır. Fakat bu çoğu zaman karşılanmayan bir beklenti olarak kalır. Bir süre sonra yanlış konumlandırılmış sevgi dolayısıyla iletişim kopar ve ilişki sonlanır.

Karanlık Üçlü Kuramı

Bu kuram manipülasyon ile doğrudan bağlantılı bir kuram olması açısından önemlidir. Kişinin işlevselliğini klinik bir boyuta taşıyacak kadar kötüleştirmeyen ancak olumsuz olarak nitelendirilen Makyavelizm, Psikopati ve Narsisizm şeklindeki üç kişilik özelliğini temsil eden bu kuram özellikle de grandiyözite, manipülasyon ve tepkisellik gibi kişilik özellikleri ile bağdaştırılmaktadır. Psikopati ve Narsisizm klinik pratiğimizde kullandığımız kavramlar olsada Makyavelizm Nicolo Machiavelli’nin düşüncelerine dayanmaktadır.

Makyavelizm, ismini Niccolo Machiavelli’nin Prens (1532) kitabında politik güç elde etmek için çıkarlar doğrultusunda etik dışı davranımların olması gerektiğini savunan düşünceye dair anlattıklarından almaktadır. Sosyal ilişkilerini rahatlıkla feda edebilen, yüksek dürtü kontrollü, stratejik taktikler kullanan manipülatörler olarak tanımlanan Makyavelistler, herhangi bir etik ve ahlaki kuralı yıkmaktan çekinmeyen hırslı kişilerdir. Bu kişilik özelliğine sahip bireyler kuşkucu bir bakış açısıyla ilişkilerine yaklaşırlar. Etik değerleri önemsemezler ve amaçlarına ulaşmak için her türlü manipülasyon mübahtır. Duygusal farkındalıkları düşük olduğu gibi aldıkları kararların duygusal sonuçlarından ziyade getirilerini önemseyerek hareket ederler. Durumlardan duygusal olarak uzak kalabilmeleri sayesinde de manipülasyon esnasında arkadaşça taktikler ve suçluluk duygusunu kullanırlar. Bu bireyler özellikle iş yaşamında kendilerini çok iyi gösterdikleri için, Makyavelizm endüstriyel psikoloji alanında özellikle araştırma konusu olmuş, diğer psikolojik rahatsızlıklarla bağlantısı pek kurulmamıştır.

Dr. Sabri Burhanoğlu

Bugün bile çoğu insan sahip olmak ile gerçekten sevmeyi birbirine karıştırıyor. İlişkilerde sahip olmaya çalışmak neden hiç işe yaramamaktadır? Bu şekilde düşündüğümüzde neden sorunlar ortaya çıkıyor? Bugün sahip olmak ile sevmek arasındaki büyük farklılıkları keşfedeceğiz.

Aşk, ne bir kafes ne de yalnızlıktan kurtuluştur. Aşk, yanınızda biriyle uçma özgürlüğüdür. Sahip olmadan, birlikte var olmaktır.

Biriyle olmak, sahip olmak demek değildir 

İlk başta biriyle olmanın o kişiye sahip olmak demek olduğunu sanabiliriz. Ama gerçek şu ki ilişkiler söz konusu olduğunda bu ikisi arasında büyük bir boşluk vardır. Biriyle olmak, hiçbir şekilde o kişiye sahip olmak anlamına gelmez ve bu asla unutmamamız gereken bir şeydir. Biriyle olmak demek, mecbur olmamasına rağmen yanımızda olan o özel kişiye güvenmek anlamına gelir. Sevdiğimiz ve arzuladığımız ama özgür olduğunu da bildiğimiz o kişi. Bize yoldaş olur, bizi sever, hayatını bizimle paylaşır ama bunu tamamen özgür bir biçimde yapar.

Sırf o kişi onlarla birlikte olmayı kabul ediyor diye birine sahip olduğunu düşünen insanlar var. Bu kişiler, insanların eşya olmadığını, sonsuza dek yanlarında kalmak gibi bir mecburiyetleri olmadığını fark etmezler. İnsanlar özgürdür! Sahip olmak, çoğu zaman güvensizlik işaretidir çünkü dediğimiz gibi insanlar, eşya değildir. İnsanlar, gelir gider, hayatlarımıza girer ve ayrılırlar. Hayatımızda onlara güvenmemize rağmen onları tutamayız çünkü sahipleri değiliz. Sahip olmak, sevmek değildir. Sahip olmak, güvensizliktir, korkudur, geri çekilemeyecek olana tutunmaktır.

Aşkı, sahip olmakla karıştırmak 

Aşk ve sahip olmayı birbirine karıştırmadığımızı nereden biliyoruz? Bunun en büyük dışa vurumu, kıskançlıktır. Bir kişi aşırı kıskanç ise o kişi partnerine sahip olmak istiyor demektir. Belki aşkın ne olduğuna dair yanlış bir algıları vardır. Belki de bu davranışlarının ardında hiçbir şeyin haklı çıkaramayacağı bir korkunun yattığını bilmiyorlardır.

“Aşkımız, yalnızca sahip olma isteği ise, o aşk değildir.”

– Thich Nhat Hanh

Ama bu konuyu daha derin bir şekilde incelediğimizde birçok ilişkiyi etkileyebilecek fiziksel ve psikolojik istismar gibi çok daha güç durumlarla karşılaşırız. İstismar, sahip olma, bölgemizi işaretleme, güç sahibi olma isteğini göstermenin bir diğer yoludur.  Aşk ve sahip olmayı birbirine karıştırmak işte bu yüzden saçma olduğu gibi aynı zamanda ilişkileri ve daha da önemlisi insanları mahvedebilecek son derece nahoş durumlara yol açar. Peki neden bu uçları yaşıyoruz? Başkalarına sahip olmaya çalışmamak neden bu kadar zor?

Belki de mutlu sonlar vaat eden çok fazla film olduğu içindir bu. Belki bütün o ”sonsuza dek birlikte” hikayeleri, sahip olmanın basit, süslü ve mükemmel tanımlarından başka bir şey değildir.

Özgür aşk, mükemmel aşk 

Kaç defa bir ilişkiye başlayıp beklediğinizden önce bitebileceğini fark ettiniz? Sonsuz aşk ve birlikte çıkacağımız gezilerin hayalleri, zihnimize akıl etmedi mi? Farkına varmadan kendimizi acıya maruz bırakırız. Sahip olma ihtiyacı olmaksızın biriyle nasıl birliktelik kuracağımızı bilmiyoruz. O kişinin sadece bizim olmasını istiyor, başkalarıyla ilgileniyor mu diye endişelenip güvensiz davranmaya ve bizden ayrılabileceğini düşünmeye başlıyoruz. Zihnimizi açmalı, artık modası geçmiş olan o aşk-sahip olma ilişkisini geride bırakmalıyız. Artık bunun yerine aşk-birliktelik ikilisinin geçerli olduğunu görebiliriz. Hayatını bizimle paylaşan ama özgür olduğu için sahip olmadığımız o kişiyle birlikte olmak. 

“Erkek, kadından ona olan aşkını kanıtlamasını istedi. Kadın, erkeği bıraktı.”

– Livia Hernández

Partnerimiz olmadan yaşayamayacağımıza inanmak, sürekli kendimize tekrarladığımız bir yalandır. daha sonra biten bir ilişkiniz hakkında kaç kere düşündünüz bunu? Belki de daha gerçekçi olmamız gerekirken ilişkilerimin gerçekliğini sürekli olarak dramatize ediyoruz. Fakat mutlu sonlara ve gerçekte ne olduğunun en küçük kısmını bile göstermeyen romantik filmlere inanmayı çok seviyoruz. İlişkilerinizde nasıl davranıyorsunuz? Sahip olmaya çalışmadan sevmek sizin için zor mu? Tek yapmamız gereken şey, bunları düşünüp algımızı değiştirmeye çalışmak. Aşk; acı ve sahip olma değil, mutluluk ve özgürlük olmalıdır.

Filofobi sahibi insanlar sevmekten, incinmekten ve acı çekmekten korkarlar, bu yüzden aşktan tamamen kaçınmanın daha iyi olduğunu düşünürler.

Disney’in Karlar Ülkesi’ni izlediyseniz, Kraliçe Elsa’yı hatırlarsınız. Her şeyi buza çevirebilen özel bir genç kadın. Öfke, üzüntü, korku veya endişe hissettiğinde genellikle kontrolünü kaybeder. Bir gün, yanlışlıkla kız kardeşini yaraladıktan sonra, Elsa çekip gitmeyi ve kendini odasına kilitlemeyi seçer. Dış dünyayla tüm bağlarını koparır. Ayrıca, hissetmeyi bırakmayı seçer ve duygularını bir kenara bırakır. Aslında sevmekten korkuyordur. Bunun tuhaf bir davranış şekli gibi göründüğünü ve böyle insanların gerçekten var olmadığını düşünebilirsiniz. Ancak, aslında varlar. Ayrıca, oldukça yaygınlar. Acı çekmemek için aşık olmayı reddeden insanların yaşadığı duruma Filofobi denir.

Hayatımızda duygulara duyulan ihtiyaç

Bir insan olarak, hissetmeniz gerekir. Acı çekmeniz, sevmeniz, incinmeniz, mutlu olmanız ve hatta kayıp yaşamanız gerekir. Bunlar yalnızca kendinizi korumanın imkansız olduğu olaylar olmakla kalmaz, aynı zamanda deneyimsel öğrenmenizin bir parçasını oluştururlar. Aslında, bugün kim olduğunuzu ortaya çıkarırlar. Kraliçe Elsa gibi sizi sevenleri uzak tutmak için bir buzdan kaleye sığınamazsınız. Bunu yaparsanız, sonunda kendi mesafeniz ve ihtiyatınız size acı verir. Ancak, basitçe ‘hisleri durdurmayı’ seçen insanlar için bunu fark etmeleri o kadar kolay değildir. Peki, filofobi durumunun temeli neye dayanıyor? Uzmanlar, nedenlerin çeşitli olabileceğini söylüyor. 

Bazen hissetmeme ihtiyacının kökeni, aile ortamıyla ilgili çocukluk çağı travmalarından kaynaklanmaktadır. Ebeveynlerinizle olağan ve beklenen güvenlik, özen ve sevgi bağlarını bu erken aşamalarda kurarsınız. Ancak, bazı durumlarda, bunlar hiçbir zaman kurulmaz. Ya da acı veren bir olaydan zarar görürler ve kırılırlar. Çocuklukta yaşananlardan daha kötü bir travma yoktur. Aslında, çoğu durumda hem duygusallığınızı hem de yarının duygusal ilişkilerinizi belirlerler.

Geçmişteki ilişkiler de çoğu zaman birçok insan için son derece önemlidir. İhanete uğramak veya aldatılmak ve travmatik bir kırılma yaşamak kişiliğinizde izlerini bırakır. Örneğin, insanlara güvenmeyi bırakabilir ve acı çekmemek için tekrar başka bir ilişki yaşamamanın daha iyi olduğunu hissedebilirsiniz.

Göz önünde bulundurulması gereken bir husus daha, günümüzde ilişki uzmanlarının, insanların taahhüt veya bağımlılığın olmadığı, bağlılık içermeyen türden ilişkilere sahip olduklarını iddia etmeleridir. Partnerlerin kontrol duygularını kaybetmemeleri için bireysellik ve bağımsızlığın tercih edildiği ilişkilerdir. Aslında, bağımsızlıklarını korumak istiyorlar. Bu belki de filofobinin başka bir versiyonu olarak görülebilir.

Kabul ve kararlılık terapisi

Bu gibi durumlarda son derece yararlı olabilecek bir psikolojik yöntem var. Bir anlığına buzdan kalesinde gizlenmiş Kraliçe Elsa’ya dönelim. Duygularını ne kadar kontrol altına almak isterse, kız kardeşine ve kendi ülkesine o kadar çok zarar veriyordu. Aslında, onları sonsuz kışa sürükledi. Duygusal düzenleme ve kontrol, bir çözüm olarak değil, bir sorun olarak dikkate alınması gereken bir husustur. Gerçekten de, duyguları kontrol etmek hiçbir şeyi çözmez. Sorunu daha da büyütür ve acı ve tekrar incinme korkunuzu artırır. Olanları kabul etmeyi ve deneyimlerinizi bütünleştirmeyi öğrenmelisiniz. Kayıplar, başarısızlıklar ve ihanetler, kişisel öğrenmenin bir parçası olarak kabul edilmeli ve bütünleştirilmelidir. Kendinizi onlara tutsak etmemelisiniz. Çünkü bu sadece o deneyimleri her gün yeniden yaşamanızı sağlar.

Kendinizle bir anlaşma yapmalısınız: yeni kapılar ve yeni fırsatlar açarak kabul etme, üstesinden gelme, bütünleşme ve yarına bakma ihtiyacı. Gevşeyin ve gönül rahatlığıyla yaşayın, yeni projeler, yeni dostluklar ve yeni ilişkiler hakkında heyecanlanın, şüphesiz daha akıllı olduğunuz için öncekilerden daha iyi olacaktır. Çünkü aşkın ne demek olduğunu biliyorsunuz.

Gerçekleri kabul etmek ve yüzleşmek

2015 yılında Viñas Poch ve araştırma ekibi, bir ergen popülasyonu ile izolasyonun etkilerine ışık tutan bir araştırma yaptı. Yazarlara göre, “sorunlar ve zorluklar karşısında suçlu veya sorumlu hissetmek ve kendinizi başkalarından izole etmek, onların endişelerini bilmeyi engellemek kişisel rahatsızlığı teşvik eder.” Gerçekten de yazarlar, izolasyonun yalnızca rahatsızlık hissini artırdığını keşfettiler.

Öte yandan, Viñas Poch ekibi, ” ergenlerde zorluklar karşısında iyimser ve olumlu bir vizyon sürdürmek […], spor yapmak, […] ve kişisel katılım, çalışma ve titizliğin daha fazla kişisel refahı desteklediğini buldu.“. Bu araştırmanın sonuçlarına baktığınızda yapabileceğiniz en iyi şey, gerçeklerle yüzleşmek ve kendinizi tecrit etmenize neden olan şey üzerinde çalışmaktır. Bunu yaparsanız, mutluluk ve refah seviyeniz artacaktır. Bu çalışma ergenlerle yapılmıştır, ancak herkese uyarlanabilir. Hissiz bir kalple yaşamanın yaşamayı reddetmek olduğunu kanıtlıyor. İnsanlar duygulardan oluşur. Bu nedenle onları inkar etmek, saklamak ve kontrol etmek, insan olmanın özüne aykırıdır.

Psikolog Valeria Sabater

İlişkileriniz tarafından verilen enerji, hayatın nasıl bir şey olduğunu belirler. Dış duygulardan kurtulmanın imkansız bir dünyada yaşıyoruz. Diğer insanların ifadeleri, kelimeleri ve eylemleri ya sizi büyüleyebilirsiniz ya da rahatsız edebilir. İnsan olarak, vücudumuzun üzerinde dolaşan görünmez lifler bizi her türlü şekilde şartlandırır. Bazılarını hiç fark etmeyiz bile …

İlk bakışta, böyle bir fikir muhtemelen olası ve büyüleyici görünüyor. Bu son birkaç yıl içinde, duygu ve kinestezi alanındaki çalışmalarda bahsetmeye değer büyük gelişmeler oldu. Şimdi yeni araştırma alanları ortaya çıkmaya başladı, ve onlara değinmeye kesinlikle değer. İyi örnek bir araştırma “vücut zekası” denilen şey hakkında yapılıyor.

“Yapmak istediğiniz şey hakkında hevesli olduğunuzda, olumlu enerji hissedersiniz. Çok basit.”

– Paulo Coelho

Bu teoriye göre, hepimizin iç enerjileri hakkında daha bilinçli olması gerekiyor. Her zaman fark etmeseniz bile, vücudunuza takılı kalan enerjiler var. Yani biz “enerjiler” hakkında konuşurken, gerçekten bizi sınırlayan ya da ufkumuzu genişletmeye yardımcı olan duygusal durumlardan bahsediyoruz. Ayrıca bunları diğer insanlara da yansıtırız. Bu teori bazı ilginç şeylere de işaret eder. Çoğumuz sadece duygusal, zihinsel ve bedensel enerji alanlarından oluşan bir dünyada yaşadığımızı bilmeyiz. Bu maddenin, bir çalışma ortamının ya da mobilyaların ötesindedir … Küçük lüksler ve konforları olan güzel bir evin ötesine geçer. Tüm bunların ardında, hayatımızın her yönünü kapsayan duygusal bir ağ var.

Ruh halleriniz tarafından verilen enerji

Her hücre, sinir lifleri, nöral ağlar ve vücuttaki dokuların çalışması için enerjiye ihtiyacı vardır. İnsan olarak yaptığımız her şeyi kontrol eden büyük bir dürtüler ağı taşıyoruz. Bunlar, nöronların birbirleriyle iletişim kurduğu alanlardır. Onlar yaptığınız, düşündüğünüz ya da herhangi bir anda hissettiğiniz şeylere dayalı elektrik beyin dalgaları oluşturur.

Ayrıca tüm bunların içinde gerçekten öne çıkan bir şey var. Ruh haleriniz, olduğunuz yerlere bir “iz” bırakır. Daha önce, iş ve ev ortamları hakkında konuştuk. Muhtemelen hepiniz bir noktada bunu fark ettiniz. Bazen bir arkadaşınızın evine girdiğiniz zaman ya da yeni bir işe başladığınızda, orada sizi rahatsız eden bir şey olur. Orası ile ilgili bir şey ruh halinizi düşürür.

Duyguların, özellikle de stres, gerginlik, ve anksiyeteden gelenlerin, yayılması kolaydır. Psikologlar buna “sosyal takas” adını veriyorlar. Temelde, ruh halinizde ve zihinsel durumunuzda değişikliğe neden olurlar. Bu, çevrenizdeki insanların tutum ya da duygusal durumlarından kaynaklanır. Bu “iklim”in kişi üzerinde olumludan çok olumsuz etkisi olabilir. Bu fiziksel yorgunluk, düşük motivasyon, çarpık düşünme, rahatsızlık vb durumlara neden olabilir … İlişkileriniz tarafından verilen enerji çok özel bir atmosfer yaratır. Enerji alanının (zenginleştirici ya da etkisizleştirici) durumu, sizin refahınızı ya da rahatsızlık durumunuzu etkiler. Bu alanda çalışan uzmanlar, takasın tektipleştirilmesine odaklanmak gerektiğini söylüyor. Başka bir deyişle, herkesin faydalanabileceği duygusal bir karşılıklılık durumu oluşturmanız gerekir.

Bu belli ki, bir aile, romantik ilişki, herhangi bir iş yada okul ortamında iyi bir hedefi yerine getirmektir. Bunu yapmak için, kendinizle başlamak zorundasınız. Bedensel istihbaratın ortaya çıktığı yer burasıdır.

İlişkilerinizin verdiği enerji ve refah içinde olmanın anahtarı

Herkes memnuniyet verici, akıcı ve anlamlı ilişkiler ister. Ama çoğu zaman uyum yerine sürtünme yaşanır. Bu iletişim, siz ve eşiniz, çocuklarınız ya da iş arkadaşlarınız arasında son zamanlarda gerginlik oluşturmuş olabilir. Aynı zamanda günlük aktivitelerinizde kendinizi daha az üretken ya da yaratıcı hissedebilirsiniz. Bunun yanı sıra, ilişkilerinizin verdiği enerji sadece insanlarla ilgili olmak zorunda değildir. İş ya da zihinsel/fiziksel aktivite ile ilişkiniz de önemlidir. Bunlar yaşamın çok enerji talep eden yönleridir (motivasyon, çıkar, olumlu bir tutum…). Yani buradaki fikir, tüm duyguları ve zihinsel durumları kendi lehinize kullanmaktır. Bu şekilde, yaptığınız her şeyin keyfini çıkarmaya başlayabilirsiniz. Buradaki önemli nokta, kişisel ilişkileri geliştirmek, başkalarını olumlu yönden etkilemek ve zenginleştirici bir enerji ile ortamlar oluşturmaktan geçer.

Enerjinizi kendi lehinize kullanmak için vücudunuzu anlamanız gerekir.

  • Sabah ayağa kalktığınızda, nasıl hissettiğinizin farkında olmaya çalışın. Vücut zekası, vücudunuzda birçok duygusal durumun olduğunu hatırlatmak için vardır. Gerginlik, mide ağrısı, baş ağrısı, kas ağrısı… tüm bunlar duygulardan kaynaklanabilir.
  • Unutmayın, fiziksel rahatsızlık genellikle dil ve tutumunuzla dışa vurulur. Yorgun uyanırsınız/bir şey yapmak istemezsiniz ve bunu sonunda eşinize yansıtırsınız. Bu, onlara kaba davranmanıza ya da kötü şeyler söylemenize neden olabilir.
  • Yapabileceğiniz en iyi şey duygusal durumunuzun farkında olmak ve bu sorunun kaynağını bulmak. Bundan kurtulmak için sadece bunu yapmak yeterli değildir. Ağrı kesici alıp gününüze devam edemezsiniz. Bu duygu, bu rahatsızlık, hala orada olacaktır ve ilişkilerin kalitesini aşağı çekebilir.
  • Enerji direklerini değiştirin. Muhtemelen uyandığınız zaman gevşeme ya da stres yönetimi teknikleri uygulamak için çok fazla vaktiniz yok. Rahatsızlık hissini kovmanız gerekebilir, ama hala bir noktada bu tür teknikleri uygulamanız önemlidir. İçsel negatif enerji akışınızı değiştirmek istiyorsanız, hızlı bir şekilde sizi daha iyi bir duygusal duruma sokabilen birkaç basit strateji vardır:
    • Sağlıklı bir kahvaltı.
    • İşe giderken yolda rahatlatıcı müzikler dinlemek.
    • Yürürken derin nefes alıp vermek.

Son olarak, hiç unutmamanız gereken önemli bir ayrıntı var. Diğer insanlara verdiğiniz enerji, onların size geri vereceği enerjidir. Eğer gerginlik, rahatsızlık, olumsuz ifadeler ve ilgisizlik gösterirseniz, başkalarından da aynı şeyleri alırsınız. İlişkileriniz tarafından verilen enerji her iki tarafın da çaba göstermesini gerektirir. Herkese en iyi şekilde davranmak için, kendinize yatırım yapmaya başlayın.

Psikolog Valeria Sabater

Aşkın formülü H20’dur. Pozitif iletişim kurulamazsa aşk buhar olup uçar. ‘AŞK İYİ İLİŞKİNİN SEBEBİ DEĞİL, AŞK İYİ İLİŞKİNİN SONUCUDUR’ Bu söz ezber bozucu bir sözdür. Çünkü iyi aşık olmak iyi evlilik için yeterli değildir. Bu nedenle iyi aşıklar birbirlerine bakan ve sarılanlar değil aynı yöne benzer biçimde bakanlardır. AŞKIN DÜŞMANLARI: İNATÇILIK EN BÜYÜK DÜŞMANDIR. Pozitif iletişim kurulamazsa aşk buhar olup uçar. Erkek romans verir seks ister, kadın seks verir romans ister. Taraflar bunu bilmelidir.

Aşık olmak H2O olmaktır. Oksijen ve hidrojen atmosferde özgürdür. Birleştiklerinde yaşam kaynağı olurlar ama özgürlükleri sınırlanmıştır artık. Hem özgür hem de iyi aşık olunamaz- İyi aşık önce sevdiğini anlamaya çalışır sonra kendini bilmeye ve değiştirmeye çalışır daha sonra eşini değiştirmeye çalışır. Bu sıra bozulursa aşk zarar görür. İyi aşıklar sıkıntılı durumlarda kişiliklerinin bir bölümüne tampon görevi verirler. Olayları yumuşatıp daha sonra tepki verirler. Düşünce katılığından vazgeçip düşünce esnekliği gösterirler. 

Yani inatçılık Aşkın en büyük düşmanıdır. İyi aşıklar günlük ve anlık ihtiyaçları ile uzun vadeli amaçları arasında denge kurmayı başarırlar. Aşkın en büyük düşmanı bencil bir vericiliktir. Bencil verici verdikten sonra karşılık bekler. Aşık olduğu kişiyi kendisinin parçası gibi görür. Yanan ateşi canlı tutun. Aşk uzun bir yolculuğa çıkmak veya yanan bir ateşi seyretmek gibidir. Ateşe aşkla bakanlar onu canlı tutmak için çalışmazlarsa ateş söner. Aşkın kısa sürmesinin sebebi aşıkların ateşin içine atılıp yanmanın gerektiğini düşünmeleridir. Beslenemeyen bakılmayan ateş söndüğü gibi bakımsız ilişki kolay söner. Bu tuzaklara düşmeyin! Aşkın birinci tuzağı aşkın ‘Aşkın Bir insanın diğer insan içinde kaybolması’ olarak anlaşılmasıdır. Karşı tarafın özgürlüğünü yok ettiği için aşk devam etmez.

Aşk yolculuğunda fırtınalı dönemlerde hemen gemiyi terketmek güveni zayıflatır ve aşka zarar verir. “Aşkın gözü kördür, kaynanalar olmasaydı” sözü olumsuzu ve olumluyu aynı zamanda görüp olumluyu bekleyen aşıklar tuzağa düşmezler. Yanlış anlaşılmış bir feminizmdir. Kadın ve erkek ilişkisini kadın erkek savaşlarına dönüştüren feminizm aileyi ve aşkı kurban ediyor. Kadın erkek birbirini tamamlamayı asıl, çatışmayı istisna yapan ilişkilerde aşk uzun ömürlü olur. Aşk acısı nasıl unutulur. Adamın birisi Nasrettin hocaya soruyor eşeğimi kaybettim ne yapayım diye. Nasrettin hoca topluluğa soruyor aranızda hiç aşık olmayan var mı? Diye. Bir kişi çıkıyor. Sonra Hoca eşeğini kaybeden adama dönüyor “Aradığın eşek bulunmuştur” diye. Aşkı tatmayan çok insani bir tadı tatmamış demektir. Aşk acısını unutmanın kısa yolu ikinci bir aşk aramaktır. Ancak öc alma duygusu ile hareket edilirse yeni bir maceraya girilir. Amaca yönelik Aşk içinde bilgelik olan aşktır ve devamlıdır. Yaşam amacını unutmadan aşık olmayı başarmak emek ve yatırım gerektirir. Erkeğin aldatması cinsel, kadının ki romantiktir. Biyolojik olarak erkeklerin cinsel aldatma riski kadınların romantik aldatma riskleri eşittir. Cinsel aldatma ve polgami eğilimi erkekte yüksektir. Cinsel aldatma romantizme ciddi zararlar verdiği ve kontrolü zor olduğu için erkekler daha çok aldatıyor gözüküyorlar. Namus kadın ve erkek için aynıdır.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan

Erkeklerin ise ilk önceliği “Cinsellik”. Yine de sadakat erkeklerin sıralamasında çok gerilerde yer almıyor, sadece ikinci sırada. Her ne kadar sıralar değişse de erkeklerle kadınların ortak beklentileri aynı aslında. Erkeklerin beklentisi: Sevgi, anlayış, ilgi, hoşgörü, huzur, güven. Erkeklerin kadınlardan beklentilerini uzmanlar anlatıyor.

Sanılanın aksine erkeklerin beklentilerinde büyük çoğunluğunda cinsel performans kaygısı mevcuttur. Bu kaygıyı yatıştıran kadınlarla daha fazla birlikte olma eğilimindedirler. Gerek cinsel kimlik algısı gerek cinsel istek ve fonsiyonlarındaki karmaşa cinselliği erkeğin en zayıf alanı haline getirir. Evlilik ilişkiler nedeniyle biten evliliklerde buzdağının görünmeyen kısmı cinselliktir.

Erkekler sevilmek ister. Erkeklerdeki sevilme ihtiyacı anne sevgisinin tezahürüdür. “Erkekler annesine benzeyen kadınlarla evlenirler” kabullenmesi sevilme ihtiyacının karmaşık psikolojik süreçlerle doyurulmasından ortaya çıkmıştır. Sevilmek kişisel bir ihtiyaçtır. Erkekler oldukça basit bir psikolojiye sahiptir. Takdire şayan şeyler yapmasa da takdir görme isteği mevcuttur. Evdeki ufak tamiratları yapması veya özel günleri hatırlaması takdir görmesi için yeterli bir davranıştır. Takdir edilmek mutlu eder.

Kadının toplumsal yerinin ülkemizde hala geri planda olması erkeğin aldatmasını affedilmesi gereken bir kaçamak haline getirmişken kadının aldatması ise cinnet veya cinayet sebebi olur. Bir kez dahi olsa aldatılmış bir erkeğin kadınlara güveni oldukça düşer. Yıllar önce boşandığı karısının bile başka bir erkekle birlikte olmasını aldatmak sayan zihniyetler vardır. Sadakat olmazsa olmazlarıdır. Sanılanın aksine erkeklerin beklentilerinde büyük çoğunluğunda cinsel performans kaygısı mevcuttur. Bu kaygıyı yatıştıran kadınlarla daha fazla birlikte olma eğilimindedirler. Gerek cinsel kimlik algısı gerek cinsel istek ve fonsiyonlarındaki karmaşa cinselliği erkeğin en zayıf alanı haline getirir. Evlilik ilişkiler nedeniyle biten evliliklerde buzdağının görünmeyen kısmı cinselliktir. Erkekler doyumlu bir cinsel hayat ister.

Daha çok kadınlara has bir beklenti gibi görünse de erkekler de kadınlardan ilgi görmeyi beklerler. Erkekler, tanışma ve flört gibi dönemlerde erkeğe yüklenen ilgi gösterme yükümlülüğünü ilişkinin ilerleyen dönemlerinde erkekler de beklerler. Merak edilmek, küçük hediyeler almak, çeşitli yükümlülüklerine yardım teklifi almak ilgi gördüklerini düşünmelerine yeter. İlgi görmek keyif verir. Kadınlar kadar olmasa da erkekler de beğenilmek isterler. Kimisi yakışıklılığı ile kimisi karizması ile kimisi cömertliği ile kimisi de yarattığı iyi baba-iyi eş imajı ile beğenilmek ister. Beğenilen erkeklerin eşleri ilişkilerine daha fazla sahip çıkar. Ancak kadınların bu noktada erkeği şımartmamaya dikkat etmesi gerekir. Egosu aşırı şişmiş bir erkek serseri mayın gibidir. Beğenilmeyi arzu ederler.

Sadece kadın erkek ilişkilerinde değil her türlü ilişkide saygı anahtar rolü oynar. Kültürel yapımız erkeğe aile reisi rolünü biçtiğinden erkeğin saygı beklentisi oldukça artar. Erkekler genelde ilişkide patron rolünü benimsemeye çalışır. Şüphesiz ki bu rol saygıyı hak eder. Sevgi ilişkide anahtar rol oynar. ‘Dırdır’ kelimesi kadınla özdeşleşmiştir. Kadın-erkek tartışmalarının çoğu erkeklerin maçlara, oyun konsollarına, internete veya kağıt oyunlarına harcadığı zamandan kaynaklanır. Erkek bu zamanı huzurlu bir şekilde geçirmek ister. Kadınların çoğunun bu zamana tahammülü yoktur. Bazen de erkek kendi başına kalmak isteyebilir. Ev hanımlarına veya yoğun çalışmayan kadınlara göre erkek daha fazla insanlarla iletişim halindedir. Bu nedenle huzur arayışı daha fazla artar. Huzur ararlar….

Erkekler hoşgörü gösterilmesi gereken hataları daha fazla yaparlar. Kastedilen bu hoşgörünün düzeyi zaman zaman kaçamak aldatmalara da hoşgörü gösterilmesi düzeyine çıksa da hoşgörülü kadın erkeğin gözünde hep bir adım öndedir. Erkekler cinsiyetleri gereği “potansiyel aldatan” damgası yerler. Tarihsel ve kültürel süreç tabi ki bu damgalanmayı haklı çıkarmıştır. Bu yüzden aldatan da aldatmayan da kendisine güvenilmek ister. Güvenilen erkek hareketlerinde daha rahat, kendine daha güvenli, daha huzurlu ve mutludur. Kadının karşısındaki erkeğe duyduğu saygı aynı zamanda kendine ve ilişkisine duyduğu saygıyı gösterir. Tüm ilişkiler saygıyla yol alınabilir….

Dr. Sabri Burhanoğlu Psikiyatri Uzmanı

Sosyal medyanın gittikçe gelişmesiyle birlikte ilişkiler de değişti. İlk görüşte aşk artık Instagram’da ne kadar beğeni aldığınızla ölçülüyor. Hatta Facebook’ta doğru kişiden gelen “like” günümüzü güzelleştirebilir. “Ghosting” (bir anda yok olmak) ve “benching” (yedekte tutmak) gibi sözler artık tamamen dilimize yerleşmiş durumda. Başka bir deyişle korkakça davranışlarımıza artık isim de buluyoruz. Teknolojiye bağımlı hale gelmiş toplumlarda ilişkilerin de çevrimiçi olmasına şaşırmamak gerek. Biraz mesajlaştıktan sonraki mantıklı adım bir kahve içmek olacaktır. Böylece modern zamanlar aşkı (ya da belki kalp kırıklığı) başlamış oluyor.

Basit görünmesine rağmen genelde işler biraz daha fazla karışıyor. Birkaç sefer dışarı çıktıktan sonra taraflardan biri artık ilgilenmiyor ama bunu nasıl söyleyeceğini de bilemiyor. Bazen utanç ve bencillikle bir anda ortadan yok olunuyor ve hiçbir açıklama yapılmıyor. Bu durumda tek edilen kişi artık mesajlarına ve aramalarına cevap alamıyor. Ortada hiçbir görünür sebep yokken ayrılan kişi diğerini bütün sosyal medya hesaplarından siliyor. Terk edilen kişi ise neler olduğunu anlayamadığı için hayal kırıklığına uğruyor, öfkeleniyor, güvensiz ve mutsuz oluyor.

Yedekte tutmak ne demek?

Tıpkı ortadan kaybolmak gibi yedekte tutmak da karşınızdaki kişiyle yüz yüze görüşmeden ilişkiye son vermek anlamına gelebilir. Ancak diğerinden farklı olarak yedekte tutmayı kafaya koyan biri ayrılmak istediği insanla bağlarını tamamen koparmaz, onu kullanmaya devam eder. Kelimenin anlamı aslında tıpkı spordaki gibi. Yedek oyuncu tutmak. Gerçek anlamda ilginizi çekmeyen ve ciddi düşünmediğiniz birini yedekte bekletmek anlamına geliyor.

Bunun nedeni aslında gerçekten hoşlandığımız başkası olması ya da bağlanmak istemeyişimiz olabilir. İki türlü de yedekte tutma işi gençler arasında gittikçe yayılıyor. Belirsizlik içinde yaşamak başta cazip gelebilir. Neler olacağını bilmemek ya da karşıdaki kişi gerçekten hoşlanma ihtimali ilginç gelir. Fakat yedekte tutulan kişi için bu durum gerçekten yıkıcı olabilir. Bencilliğin sonunun iyi olduğu pek görülmemiş.

“Eğer seni sevmek kendime olan sevgimi bir kenara koymak anlamına geliyorsa seninle bağım zehirli demektir. Bu bana göre değil.”

– Walter Riso

Birinin sizi yedekte tuttuğunu nasıl söyleyebilirsiniz?

Cevabı günler alabilir.

Bazen birini sevdiğimizde cevap vermekte gecikiriz. Büyü bozulsun istemeyiz. Ayrıca karşımızdaki kişinin çok hevesli olduğumuzu düşünmesini de istemeyiz. Bu yüzden sizin için önemli olan birinin mesajlarına cevap verirken gecikmeniz normal. Normal olmayan günlerce hatta haftalarca cevap vermemektir. Eğer birlikte olduğunuz kişi size böyle davranıyorsa gardınızı alın.

Çünkü sizi gerçekten sevenler çok fazla zaman geçmeden cevap verirdi. Gerçekten bir şey olmadığı sürece beklemek istemez ve ilginizi kaybetmekten korkarlar.

Önce üstünüze düşer sonra sizi görmezden gelirler.

Önce duygusal ve fiziksel anlamda sizi pohpohlar, ne kadar özel olduğunuzu, özgün, çekici ve farklı olduğunuzu söylerler. Böylece özgüveniniz artsa da aslında bunu kendileri için yaparlar. Onlara ihtiyaç duymanızı ve onlar olmadan yapamamanızı isterler. Aynı şekilde istedikleri zaman sizi yok sayarlar. Bu da kafanızın karışmasına ve kaybolmanıza neden olur. Bu noktada yedekte tutulan kişi genelde diğerine bağımlı olur.

Zor sorulara belirsiz cevaplar verirler.

Belki de sayısız kez ilişkinin nereye gittiğini sorarsınız. Ama bu konuda konuşmak istemezler.

Aslında bu konuyla ilgili her türlü konuşmadan kaçınırlar. Sizi pohpohlamaya devam eder ancak gerçekte nasıl hissettiklerini dürüstçe söylemezler. Tek niyetleri sizi bekletmek ve daha iyisinin gelip gelmeyeceğine bakmaktır. Nasıl hissettiğinizi veya göreceğiniz zararı umursamazlar. Bunun yerine yalnızca kendi hislerini umursarlar. Yalnız olmaktan korkarlar. Egolarını okşayacak birilerinin etrafta olmamasından korkarlar. Korkuları büyük resmi görmelerinin önüne geçer. Birilerini yedekte tutmak ikinci sırada birilerinin olduğundan emin olmaktır. Bunu yapanların korkusu yalnız kalmaktır.

Kendini sevmek yedekte olmayı engeller

Her ilişkide belirli sınırlar koymak gerekir. Eğer ilişkiniz başından beri açıksa yedekte tutmak doğru kelime olmayabilir. Bazı çiftler açık ilişkiden yanadır. Uzun vadede bunun işe yaramadığını görenler de olur. Bu nedenle daha fazla acı ve hayal kırıklığıyla ilişkilerini bitirirler. Eğer durum buysa siz yedekte tutulan kurban değilsiniz. Bu sadece ilişkide olduğunuz kişiyle iletişimin eksik olmasıdır. Bu türden aslında size uygun olmayan bir ilişkiyi kabul etmek sadece sizin sorununuz, başkalarının değil.

Öte yandan kendinizi yedekte hissediyor ya da sizden bilgi saklandığını düşünüyorsanız silahınızı kuşanın. Kötü bir ilişkidense yalnız kalmanın daha iyi olduğunu anlayacak kadar kendinizi sevmelisiniz.

Psikolog Gema Sánchez Cuevas

Ağlayan bir insan gördüğümüzde, aklımızda hemen olabilecek en kötü senaryoyu canlandırırız. Aslında gerçek şu ki, ağlamak sadece nostalji, hüzün, keder, acı ya da öfkeyi değil, aynı zamanda mutluluk ya da neşeyi de ifade eder. Yapılan birçok çalışma bize, bir kişinin fiziksel ve duygusal refahı için ağlamanın yararlarını destekleyen kanıtlar sunmaktadır.

Ağlamak, herhangi bir anda yaşadığımız duyguları dışarı yansıtmak için kullandığımız bir yoldur, genellikle de yansıttığımız negatif duygular olur. Ağlamak, aslında insanların düşündüğünden daha doğal, yararlı ve normaldir. Herhangi bir durumda ağlamamamız bizi daha güçlü ya da zihinsel olarak daha stabil kılmaz. Aslında, ağlamanın faydaları çoktur ve bu yazımızda size en önemlilerinden bazılarını anlatacağız.

Tüm gözyaşları birbiri ile aynı değildir

İnsanlar üç farklı tipte gözyaşı üretirler. Her biri işlev gördüğü yere ve başlangıç noktasına göre kendine ait bir içeriğe sahiptir.

  • Bazal gözyaşları genel olarak protein yapılıdır ve her bir göz kırpmasından sonra gözlerin nemlenmesine yardımcı olur.
  • Refleksif gözyaşları sigara dumanı ya da rüzgar gibi çevresel faktörlere bağlı olarak üretilir. Gözlerin bu tarz dış etkenlerden kaynaklanan iritasyonunu engeller.
  • Duygusal ya da psikolojik gözyaşları o anda hissettiğimiz duygulara bağlı olarak üretilirler, bunlar ağlarken gözlerimizden döktüğümüz gözyaşlarıdır. Doğal ağrı kesici etkisi olan çeşitli nöromodülatör elemanlar (prolactin, adrenokortikotropik hormonlar ve enkefalin) içerirler.

Ağlamak sakinleştirir

Ağlamak, sizi rahatlatır ve üzerinizdeki kötü bulutları atmanıza yardımcı olur. Ama aslında ızdırap yaşamanıza sebep olan şeyler gibi altta yatan daha derin konuların, çözülmesine ve kendinizi değiştirmenie yardımcı olur. Anlayacağınız, ağlamak aslında iyidir. Peki ya neden? Çünkü ağlamak, kısa bir süre içinde sonra vücudun gevşemesini teşvik eden ve sonrasında da devam ettirilmesini sağlayan ve vücudun dinlenme döneminden sorumlu olan parasempatik sinir sistemini (PNS) harekete geçirir. Vücudunuzdaki parasempatik sinir sistemini tetikleyen molekülleri harekete geçirerek, strese tepki göstermesine ve metabolik düzenlemeye katılmasına yardımcı olur.

Ağlamak, ağrı kesici, mod yükseltici ve uyku arttırıcıdır.

2014 yılında yapılan bir çalışmada, duygusal ya da psikolojik tabir edilen gözyaşlarının insanların iyi hissetmek için ihtiyaç duydukları iki maddeyi serbest bıraktığı bulunmuştur: oksitosin ve endorfinler. Hem fiziksel hem de duygusal olarak hissedilen negatif duyguları hafifletir, çünkü salgılanan bu hormonlar zevk ve derin bir iyilik hissi yaratır.

Ağladıktan sonra bazen durup gülümseriz. Daha az önce ağlamaktan tüm mendillerimizi bitirmişken şimdi nasıl gülümsüyor olabiliriz? Çünkü salgılanan oksitosin ve endorfin hormonları ruh halinizi iyileştirir. Onun yatıştırıcı, mod yükseltici ve ağrı giderici etkisi, sonrasında daha kolay uykuya dalmanıza ve kaliteli uyumanıza yardımcı olur.

Gözyaşları sizi bakterilerden korur

Gözyaşının yapısında bulunan bir enzim olan lizozim sizi bakterilerden korumada önemli bir rol oynar. Bakteriyostatik bir bariyer görevi görür, çünkü bakterilerin sahip olduğu hücre duvarlarının yapısını değiştirir ve eritir. Bu nedenle, fiziksel düzeyde bakıldığında, gözlerinizi sağlıklı ve temiz tutmak için çok etkili ve doğal bir yoldur. Hatta yapılan bazı araştırmalar, şarbon gibi maddelerden korunmanıza ve bakterilerin antibiyotiklere karşı geliştirdiği direncin üstesinden gelmenize bile yardımcı olduğunu söylüyor.

Ağlamak stres atmanıza yardımcı olur

Düşündüğümüzde bu, ağlamanın en iyi yanlarından biri, değil mi? Stres yaşadıktan sonra bu duruma karşı ağladığınızda, gözyaşlarınız ilk esnada strese neden olan kimyasallarla aynı kimyasalları serbest bırakır. Aslında paradoksal, ama doğru. Örneğin, ağladığınızda, manganez seviyeleriniz düşer. Manganez, anksiyete, sinir ve saldırganlık durumlarıyla yakından ilişkili bir mineraldir. Ağlamak ayrıca adrenalin ve noradrenalin gibi stresli ya da tehlikeli durumlarda normalden daha fazla salgıladığınız maddelerin vücuttaki konsantrasyonunu düşürür.

Empati kurarak ağlamak

Normalde, başka bir insanın ağladığını gördüğümüzde, onlarla empati kurarız ve onlara omzumuzda ağlayabileceğini söyleriz. Yardıma ihtiyaçları olduğunu ya da hayatlarında bir şeylerin korkunç gittini varsayarız. Ağlayan kişinin onu inciten ve üzen bir durum yaşadığı anlamını çıkarırız. Her halükarda, karşımızdakinin ağlaması ona yardım etme isteği duymamıza sebep olur ve bizi karşımızdakine duygusal olarak bağlar. Ağlamak çevremizdeki insanlardan rahatlık ve destek almanın bir yoludur. Nedeni ise bağlanma  davranışıdır. Bu açıdan değerlendirildiğinde, ağlamak, yardım ya da çevremizden ilgi istemek için bir yoldur.

Ağlamak kendimizi daha iyi tanımanıza yardımcı olur

Michael Trimble gibi bazı yazarlar, ağlamanın bir “bilimi” olduğunu iddia ediyorlar. Bu, bazı insanların ağlamaya neden diğerlerinden daha fazla yatkın olduğunu açıklayabilir. Ad Vingerhoets gibi başka uzmanlar ise, birinin ağlamaya yatkınlığının iki farklı karakter özelliğine bağlı olduğunu söylüyor: empati ve nevrotiklik.

Neyden kaynaklanıyor olursa olsun, kendinizi daha iyi tanımak, ağlamanın en büyük faydalarından biridir. Ağlamak genellikle bir zayıflık işareti gibi kabul ediliyor olsa da, gerçekte duygusal güce işaret eder. Gözyaşları, bizimle ilgili aslında çok şey anlatır. Zayıf yönlerimizi anlamamıza, başkalarına ne zaman ve ne kadar ihtiyacımız olduğuna ve bizi gerçekten etkileyen şeylere dair bize öngörü sağlarlar.

Şimdi artık ağlamanın neden yararlı olduğunu biliyorsunuz. Gözyaşlarınızı tutmak, ağlamamaya çalışmak ihtiyacın olan duygusal boşalmayı ve rahatlamayı geciktiriyor. Bu nedenle kendinizi ifade etmemizi sağlayan bu durumdan korkmanıza ya da utanmanıza gerek yok. Bırakın gözyaşlarınız aksın gitsin!

Psikolog ve gazeteci Sara Clemente

SOSYAL MEDYADA BEN HARİÇ HERKES MUTLU (MU) ?

Bazen instagram gibi herhangi bir sosyal medya platformunda  gezerken, herkesin hayatının mükemmel olduğunu, çok mutlu olduklarını ya da bu hayatı gerçekten hakkıyla yaşadıklarını düşünüp sadece ben mi böyleyim acaba diye kendinizi sorguladığınız zamanlar oluyor mu? Elbette zaman zaman bu tarz düşüncelere kapıldığımız oluyor.  Özellikle sosyal medyada karşılaştığımız ‘mükemmel’ görünen bu hayatlar, kendimizi mutsuz, umutsuz ya da keyifsiz hissetmememize neden olabiliyor.

Hepimizin hayatında farklı dönemlerde ve farklı alanlarda baş edemediğimiz sıkıntıları olabiliyor. Yaşadığımız bu sıkıntıların üstüne bir de  sosyal medyada gördüğümüz bize daha cazip gelen bu  hayatları gördükçe de kaygımız daha da artabiliyor. 

Sosyal medya, insanların kendilerini olmak istedikleri kişi gibi gösterme fırsatı sunması ve kendi hayatını istediği gibi kontrol etme şansını vermesiyle aslında başkalarına kendi benliklerini farklı sunmalarına ön ayak olmaktadır. Sosyal medyadaki bu durum ‘ördek sendromu’ ile açıklanmaktadır. 

Suda giden ördeklere baktığımızda ördekler sakin ve sanki hareket etmeden yüzüyormuş gibi görünür, fakat suyun altında ayakları hızlı bir şekilde hareket eder ve ördeğin ilerlemesini sağlar. Sakinlik sadece suyun yüzeyindedir ama suyun altında görünmeyen büyük bir çaba vardır.  Bu durumun altında yatan psikolojiyi de uzmanlar ‘kimse kötü yanlarını ve başarısızlıklarını göstermek istemez’ şeklinde açıklamaktadırlar. Nitekim sosyal medyada da durum böyledir,  paylaşılan mükemmel fotoğrafların arkasında bulunan mutsuzlukları, sıkıntıları çoğu zaman göremiyoruz ve bu da bizi daha da kötü hissetmeye itebiliyor. 

Tüm duyguların yaşamın bir parçası olduğunu kabul etmek, güçlü ve gerçekçi bir benlik algısı oluşturmamıza yardımcı olacaktır. Hayatta her şeyin her zaman mükemmel olmadığını bilmek ve buna göre yaşamak diğer taraftan  sosyal medyayı da daha işlevsel amaçlar için kullanmak kendimizi daha olumlu hissetmemizi sağlayacaktır. 

Psk. Pakize Beyza Özpınar

Uzmanlar, sosyal medya bağımlılığının ülkemizde de ciddi boyutlara ulaştığını belirtiyor. Üstelik yüksek dozda kullanımla birlikte insanlar bu ortamda daha fazla görünür olmak ve daha fazla beğenilmek için de çaba harcıyor. Dolayısıyla ‘like’ yani ‘beğeni alma’ takıntısı da giderek artıyor. Sosyal medyada beğeni alma arzusunun altında yatan sebepler ve yarattığı sorunlar:

“Değer görüyorum” hissi yaratıyor

Çoğu kişi için “like” almak yani “beğeni” tuşuna basılmış olması “beni seviyorlar”, “beğeniyorlar”, “takdir ediyorlar” anlamını taşıyor. Dolayısıyla bu ortamda daha fazla beğenilmek için de kişi kendi gerçekliğinden uzaklaşıp, sahte bir dünya kuruyor. Yani ulaşamadığı hayatı sanal ortamda yaratmaya çalışıyor. Böyle bir senaryoda kişi kendi mükemmel algısına göre bir profil yaratabiliyor. Beğenilme amacıyla yapılan paylaşımlar, kişinin gerçekliği ile olmak istediği kişi arasında farklılıklar oluşturuyor ve gerçek dışı bir hal alıyor. Sevilme ve kabul edilme ihtiyacından doğan beğenilme arzusu sebebiyle, insanlar tarafından beğenilmenin daha da önemli hale geldiği, bu nedenle kişilerin mükemmel bir hayat ve benlik imajı sunma ihtiyacı hissettikleri görülüyor. Ayrıca kişi uzun süre paylaşım yapmadığında takipçi sayısının azalacağı ve beğenilerinin düşeceği kaygısını da yaşayabiliyor. Böyle bir durumda geri kaldığını hissedip, zamanla sosyal medyaya bağımlı hale gelebiliyor.

Filtre hileleri kullanılıyor

Sosyal medyanın bir diğer tehlikesi oluşturulan güzellik algısıdır. Bu durum kişilerde yetersizlik duygusu, beğenilmeme ve özgüvensizliğe neden olabiliyor. Kişi, bu duyguları ortadan kaldırıp, göz önünde olmak, ilgi çekmek, kendini değerli hissetmek ve beğenilmek için filtreler kullanarak paylaşımlar yapıyor ve hatta daha da ileri giderek estetik operasyonlara başvurabiliyor. Yani kişi sosyal medyada nasıl görünmek istiyorsa ona göre kendisini sergileme eğilimine giriyor. Gün geçtikçe bu durum kontrol edilemez bir hale gelebiliyor ve tehlike oluşturabiliyor. Kadınlarda estetik kaygıların, beğenilme arzusunun ve mükemmele ulaşma isteğinin erkeklere göre daha fazla karşılaşıldığı belirtiliyor.

Beğenilmemek yetersizlik duygusuna yol açıyor

Sosyal medyada beğenilmediğini ve kabul görmediğini hisseden bir kişi yetersizlik duygusu, özgüven eksikliği, depresif duygu durum yaşayabiliyor. Özellikle ergenlik çağı beğenilme ve görülme ihtiyacının en yoğun hissedildiği dönemlerden biri oluyor. Ergen bir gencin akranları tarafından beğenilmesi ve kabul edilmesi, kendisini olduğu gibi yansıtmaktan daha önemli bir özellik olarak görülüyor. Sosyal medya kullanımının zaman geçtikçe artması, beğenilme arzusunu artırıyor. Beğenilmeme düşüncesi, özellikle ergenlik çağındaki kızlarda yoğun depresif problemlerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor.

Sahte mutluluklar ön plana çıkıyor

Kişilerin mutlu görünmek konusunda da oldukça çaba sarf ettiği ve dışarıdan mükemmel ve mutlu görünüyor olmanın gerçeği yansıtmasa bile kişiye kendini iyi hissettirdiği ortaya çıkıyor. Kişiler hayatlarının olumlu ve takdir edilecek yanlarını yansıtırken, olumsuz ve istenmeyen kısımlarını dışarda tutuyor.

Takipçi sayısının artması riskli

Takipçi sayısını giderek daha fazla önemsemeye başlayan kişi zamanla görünür olma duygusunun vermiş olduğu hazla birlikte bu sayıyı yükseltmek için daha çok çaba göstermeye başlayabiliyor. Bu durum sosyal medya bağımlılığı açısından risk taşımakla birlikte kişi daha çok beğenilen ve takip edilen profilleri izleyerek kendi kişiliğinden uzaklaşabiliyor.

Olmazsa olmazlardan biri: Konum paylaşımı

Günümüzde beğenilme ve görülme arzusu arttıkça kişiler gittikleri yerleri, yedikleri yemekleri bulundukları ortamları paylaşmadıklarında sanki hiç orada bulunmamış hissine kapılabiliyor.

Ne zaman psikolojik destek gerekir?

Beğeni arzusu kişinin sosyal ortamdan uzaklaşarak sanal ortamdaki ilişkilerini önemsemesine ve vaktinin tümünü orada geçirmeye başlamasına neden olabiliyor. Bu durum sosyal medya bağımlılığı açısından risk taşımaktadır. Kişi sürekli olarak yapacağı paylaşımları, takipçi ve beğeni sayısını düşünüp; takip ve beğeni sayısı düştüğünde  kendini mutsuz hissediyor ve kaygılanıyorsa, o zaman yetersizlik duygusu ve sosyal medya bağımlılığı açısından müdahale edilmesi gereken bir durum söz konusu olabiliyor. Kişinin psikolog desteği alması gerekebiliyor.

Psikolog Tuana Nur Yazıcılar

Başkalarını memnun etmeyi istemenin nesi yanlış? Başkalarını memnun etmeyi istemek illa ki yanlış değildir ama yaptığınız her şey için başkalarının onayına ihtiyaç duymak bambaşka bir şeydir. Başkalarının onayını aramak bağımlılık haline geldiğinde, bizi ayakta tutan şeyin başkalarının onayı olduğunu hissettiğimizde bir sorun teşkil eder. Başkalarının desteğine dayandığımızda, o kişilere bağımlı hale geliriz. Bu da özgüvenimizin ve öz saygımızın yok olmasına sebep olur. Onay bağımlılığı konusunda karşılaşabileceğimiz bir diğer sorun ise bizi, başkalarının manipülasyonuna açık bırakmasıdır. Başka insanlar onları memnun etmek için hevesli olduğumuzu gördüklerinde bizden istedikleri şeyi alabileceklerini bilirler, zira onları mutlu ve tatmin etme sorumluluğunu üzerimize alırız.

Zamanla sürekli olarak başkalarının onayını isteyen insanlar, kırması çok zor olan kısır bir döngüye girerler. Yalnızca kararlarını geçerli kılmak için başkalarına güvendiklerinden değil, başkaları tarafından baskı altında oldukları için. Zira bu kişiler, onay isteyenlerin dış fikirlere bağlı olduğunu bilir.

1. Düşündüğünüzü söyleyin

Düşündüğünüzü söylemek her zaman kolay değildir. Sessiz kalmanız gereken zamanlar olsa da inandığınız şeyleri söylemeniz gereken diğer zamanlar da vardır. Fakat bu yapmanız gereken bir şey. Kendinizle konuşmaya, düşüncelerinizi tanımaya ve başkalarının düşündükleriyle aynı olmasa bile kendi düşüncelerinizi tanımaya başlayın. Başkalarını incitmeden düşündüklerinizi söylemenin yollarını uygulayın, bunu kendinize, ideolojinize ve kişisel isteklerinize saygı duyarak yapın. Başkalarını memnun etme arzusu, onların fikirlerini, kendi düşüncelerinizin önüne geçirmesin. Aksi halde, gerçek kimliğinize ters düşünce şablonları ortaya çıkabilir.

Kendinize ihanet etmeden başkalarını memnun edebilirsiniz. Gerçekten inandıklarınızı düşünmediğiniz ve söylemediğiniz zaman, başkalarının sizin üzerinde hakimiyet kurmasına izin vermiş olursunuz.

2. Kendinizi memnun edin

Başkalarının onayına bağımlı olmak, diğer insanlar hakkınızda olumsuz bir fikir edinebilir diye endişelenip durmaktır. Bu durum, kendinizi savunmasız hissetmenize ve onların sizden memnun olup olmamasına bağlı olarak başkalarının heveslerinin kurbanı olmanıza neden olabilir. Bu da eğlenme, yaratıcı olma, nazik olma ve hayatta doğal davranma becerinizi etkiler. Arada sırada kendinizi hatırlamalı, kendinizi memnun etmeli ve kendinizle gurur duymalısınız. Tüm hayalleriniz ve arzularınız konusunda herkesten onay almasanız bile. Bu sizin bencil olduğunuz anlamına gelmez, tam tersine kendinizden memnun olup iyi hissettiğinizde, başkalarına çok daha faydalı olabilirsiniz. Çünkü daha mutlu, daha motivasyonlu olur ve kendinizi işe yarar hissedersiniz.

3. Ne yaparsanız yapın, herkesi memnun edemezsiniz

Onay istemek çoğu zaman kontrol kazanma ve sürdürme çabasıdır. Size göre olmanızı istedikleri kişi olarak başka insanları ”mutlu” ederseniz, reddedilmeyeceğinizi veya terk edilmeyeceğinizi düşünüyorsunuz.

Ne var ki başkalarının düşüncelerini kontrol edemezsiniz, ayrıca herkesi memnun etmeniz imkansızdır. Ne yaparsanız yapın, illa ki kararınızı onaylamayan veya anlamayan biri olacaktır. Hiç kimse dünyadaki her insanı memnun etmenin sihirli formülüne sahip değildir. İnsanlar her zaman her şeyi belli bir şekilde tercih ederler.

4. Kendiniz olun ve doğru olana odaklanın

Grup zihniyeti sizi yapmak zorunda hissettiğiniz şeyleri yapmaya zorlayabilir. Ana akım fikirlere aykırı davranmamak için, ”sürü”yü memnun edecek olanı seçmek daha kolay gelir. Sürünün yaptıkları yanlış ya da akıl karıştırıcı olsa bile. Bunu yaşadığınızda sizi başkalarından soyutlayan bir dinamiğe girebilirsiniz. Kişiliğinizi ve karar verme becerinizi kaybedersiniz. Kendinizi bundan uzak tutun. Doğru olduğunu düşündüğünüz şeylere odaklanın. Felsefelerinizi ve hedeflerinizi analiz edin ve daima kendiniz olun. Bir şeyi ya da bazı insanları sevmiyorsanız, onları memnun etmek için niye uğraşıyorsunuz? Böyle bir şeyin parçası olmak size ne kazandırır?

5. Başkalarının sizi yargılayacağını sanmayın

Onay bağımlılığına kapılmış kişiler, bir ya da diğer uçta etiketlenmelerinin kaçınılmaz olduğunu düşünürler. Fakat çoğu insan, bu kadar kolay karar vermez ya da başkalarını yargılamaz. Çoğu kişi sırf başka birinin hayat tarzını onaylamıyor ya da anlamıyor diye veya o kişi grubun çoğunluğuyla uyumlu değil diye aşırı yargılara varmaz. İnsanlar fikrinizi söylemeye sizi zorladığında bile doğru olduğunu düşündüğünüz şeyleri yapmanız, negatif bir biçimde yaftalanacağınız ya da diğerlerinin sizi daha az seveceği anlamına gelmez. Göründüğünün aksine, kendiniz olmak, başkalarının saygısını kazanmanın en iyi yoludur. Yine de sizi yaftalarlarsa, en azından gerçekten ait olduğunuz kategoride olursunuz.

Tanınmış bilişsel psikoloji uzmanı Albert Ellis, irrasyonel inançların listesinin en üstüne “onaya ihtiyaç duymak” maddesini koymuştur. Birçoğumuz bu gerçekçi olmayan fikir yüzünden gereksiz yere acı çekiyor. Mutlu olmak için hayatımızdaki hemen hemen tüm önemli insanlardan onay ve kabul görmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Bu fikir neden gerçekçi değil? Çünkü herkesi memnun etmeyi asla başaramayız. Herkesin kendi kişisel değerleri, standartları ve görüşleri vardır ve bunlar her zaman sizinkilerle uyuşmaz. Daha iyi ya da kötü değildir bu fikirler, sadece farklıdır.

Ne kadar uğraşırsak uğraşalım herkesi memnun edemeyiz. Ayrıca samimiyetimize son vermiş oluruz böyle yaptığımızda. Ardından kaygı ve hatta reddetme gelir.

Belirli insanların bizi sevmesini istemekle aynı şey değildir bu. Bizler sosyal varlıklarız, bu yüzden hepimiz sevildiğimizi hissetmeyi istiyoruz. İnsanların plan yaparken bizi düşünmelerini istiyoruz, övülmekten ve bir sosyal grupta kabul edilmekten hoşlanıyoruz.

Ancak bu şeylere mutlak bir şekilde ihtiyaç duymuyoruz. Kendimize bunun aksini söylersek, kontrol edemeyeceğimiz bir şeye köle olarak acı çekeriz: diğer insanların bizi sevip sevmemesi. İnsanlar mutlu olmak için başkalarının sevgisine ihtiyacımız olduğunu düşünüyor. Ancak, aslında ihtiyacımız olan şey öz sevgidir. Eğer kendimizi seversek, diğer insanlarla daha iyi ilişkiler kurarız ve etrafımızdaki insanlar tarafından daha fazla seviliriz. Abartılı bir onay ihtiyacına sahip olmak aslında ilişkileri daha da kötüleştiriyor. Kendi kendini gerçekleştiren bir kehanettir: yanlış yönlendirilmiş eylemlerimiz, irrasyonel inançlarımızı onaylama eğilimindedir.

Onay gereksiniminizi ele veren davranışlar

Yaptığınız her şeyi haklı çıkarmak ve çok fazla açıklamada bulunmak

Diyelim ki belli bir kişi eylemlerinizi onaylamıyor ve siz de bunu öğrendiniz. Durumun kontrolünü ele geçirmenin bir yolu olarak, yaptığınız her şeyi haklı çıkarırsınız. Diğer kişiyi haklı olduğunuza ikna edebileceğinize inanırsınız. Ancak bunun gerçekleşmesi pek olası değildir. Kişisel görüşler, gerekçeler veya açıklamalar nedeniyle nadiren değişir. Yapılacak en mantıklı şey, diğer kişinin fikrini kabul etmek ve onunla iyi bir ilişki kurmaktır. Bu küçük, önemsiz farkı unutmaya çalışın.

Zihnini değiştirmek

Zihnimizi değiştirebilmek olgunluk ve zihinsel esnekliğin bir göstergesidir. Ancak, yalnızca etkileşimde olduğumuz kişi bizi ikna etmeye çalıştığında. Başkalarının sizi sorgulayacağından ve onaylamayacağından korktuğunuz için fikrinizi sürekli değiştirirseniz, gerçekçi olmayan bir onaylama isteğinin kurbanı olursunuz. Farkındayız ki, insanlarda en çok değer verdiğimiz şey, kendileri olmalarıdır. Güçlü ve kendinden emin olan insanlar bizi çeker. Bu yüzden, güçlü yanlarınıza sadık kalın ve diğer insanların sizinle aynı fikirde olmayabileceği gerçeğini kabul edin.

Diğer insanlara kızmak

Birinin size katılmadığı her seferinde çıldırmak aslında onay için bir çığlıktır. Sorun şu ki, öfke başkalarının onayını almanın en iyi yolu değildir. Aslında, böyle bir olumsuz duygu aslında insanları uzaklaştırır. Sonuç olarak, yapmaya çalıştığınız şeyin tersini yapma olasılığını artırırsınız. Sonunda elinizde reddedilme ve nahoş öfke hissi kalır.

Belki de eleştiriyi aşmanın en iyi yolu, diğer kişinin bakış açısını kabul etmek ve kendi görüşünüzü girişken bir şekilde ifade edebilmektir.

Sosyal medyada kaç beğeni aldığınızı kontrol etmekten kendinizi alamıyorsunuz

Bugün yaşadığımız teknoloji çağı, onay ihtiyacımızı benzersiz ve çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Sürekli resimlerini internete koyan kaç kişi tanıyorsunuz? Gerçek şu ki, bu davranışın ardında umutsuz bir onay ihtiyacı var. Aldıkları “beğeni” veya yorumların sayısı sadece davranışları güçlendirir.

Sanal arkadaşlarınızın onayına köle olmayın. Çok fazla “beğenme” elde edemezseniz, ezileceksiniz.

Aynı fikirde olmadığımızda bir şey söylememek

İnsanlar çoğu zaman sevmediğimiz şekillerde hareket eder ve bunu boş veririz. Hepimiz hata yaparız ve bu hatalar düzeltilebilir. Ancak sorun, diğer kişiye hatalarını düzeltme fırsatı vermediğinizde ortaya çıkar. Başka bir sorun ise, sizinkiyle uyuşmayan bir fikre saygı duymamanızdır.

Onaylamadan korktuğunuzda, sessiz kalıyor ve duygularınızı ifade etmiyorsunuz. Ve size ait olduğunu düşündüğünüz şeyi savunmuyorsunuz. Sadece mutsuzluğunuzu içinizde tutuyor, hislerinizi yutuyor ve kendinizi berbat hissediyorsunuz. Bunun yerine yapabileceğiniz şey kendinizi sakin ve iddialı bir şekilde ifade etmektir. Eğer durumu düzgün bir şekilde hallederseniz, her iki insan da tatmin olabilir. Mutlu olmak için tüm dünyayı memnun etmek zorunda değilsiniz. Çevrenizdeki bazı insanlar sizi seviyorsa, gerçekten kutsanmış olmalısınız. Kontrolümüzde olduğunda, nazik ve kibar olmaya çalışmalıyız. Ancak, aynı zamanda hata yaptığımızı ve diğer insanlardan farklı görüşlere sahip olduğumuzu unutmayın.

Herkesle arkadaş olmak ya da gittiğimiz her yerde insanlar tarafından sevilmek zorunda değiliz. Gerçekten önemli olan şey, eylemlerinizin sizin onayını almış olmasıdır. Ayrıca farklı fikirde olduğunuzu saygılı bir şekilde ifade etmeyi de öğrenmelisiniz.

Psikolog Alicia Escaño Hidalgo

Sessiz muamele, sıklıkla kendi hakimiyeti konusunda fazlaca iradeli olan ve olaylara karşı duygusallıktan çok gerçekçi yaklaşan kişilerin kullandığı bir yöntemdir. Ayrıca, pasif şiddetle ilişkisi olmasının yanı sıra psikolojik suistimalin gizli bir yöntemidir. Daha doğrusu, bu durumun olumsuz sonuçlarına maruz kalacak kişinin de açıkça zarar görmesine neden olur. Sessiz muamele, genel anlamıyla karşıdakinin davranışlarını yok saymak üzerine kuruludur. Bunu arkadaşlık, evlilik, aile, çocuklar gibi her türlü sosyal ilişkide görmek mümkün. Sessiz muamele çoğu durumda olası tartışmaları veya çatışmaları engeller. Ancak bazen bu davranışların hedefindeki kişi, karşı taraf bunu açıkça belli etmediği için karşıtlığı anlamayabilir.

“Türümüzün en büyük günahı nefret etmek değil; en büyük zalimlik olan yok saymaktır.”

– George Berbard Shaw

Sessiz muamele biriyle konuşmayı reddetmek,  söylenenlerle ilgilenmemek, duymazlıktan gelmek, söylediklerini sanki orda değilmiş gibi dikkate almamak, istek veya ihtiyaçlarını belli eden ifadelerini görmezden gelmek ve bir insanı herhangi bir şekilde değersiz ve yok saymak gibi davranışlarla açıklanabilir. Bu türden davranışlar ne olursa olsun zarar vericidir. Yalnızca olgun olmama, bayağılık veya duygusal zekadan yoksunluğun belirtisi değil; aynı zamanda karşı karşıdaki insan için de kırıcı ve ciddi sonuçları olan bir tutumdur. Kontrolü sağlamak veya suistimal etmek için bu davranışı benimsemek hiçbir ilişki için pozitif bir etkiye sahip olamaz.

Sessiz muamele strese ve duygusal travmaya yol açabilir

Sessiz muameleye maruz kalan bir insan oldukça yoğun negatif duyguların kurbanı olabilir. Bir insanı yok saymak, o insana değer vermediğinizi veya o insanın hiçbir anlam ifade etmediğini gösterir. Tüm bunlar, zalim ve soğuk bir sessizlik hali içinde daha da sağlıksız bir boyut alabilir; buna maruz kalan kişi bu durumu nasıl yorumlayacağını dahi bilemeyebilir. Yok sayılan veya görmezden gelinen kişiler depresyona sebep olabilecek olumsuz duygularla karşı karşıya kalabilir. Öfkeli, korkmuş, endişeli ve suçlu hissedebilirler. Bir insanı yok saymak, dolaylı olarak o kişiyi itham etmek veya suçlamak anlamına gelebilir. Bu nedenle karşıtlıklarla mücadele etmek için sessizliği kullanmak sağlıklı bir yöntem değildir.

Bu muameleye maruz kalan kişiler, bu durumun neticesinde aşırı derecede depresif duygulara sahip olabilirler. Nerede yanlış yaptıklarını ve karşıdaki insanın neden böyle davrandığını sorgularlar. Bu durumda kontrolü yitirmiş hissettikleri için stres artar. İşte tam olarak bu nedenle bu türden davranışları suistimal olarak adlandırıyoruz. Görünürde birine vurmak ya da bağırmak yok; ancak kesinlikle şiddet olduğu bir gerçek.

Sessiz muamelenin fiziksel etkileri

Araştırmalar, yok sayılmanın veya dışlanmış hissetmenin beyinde bazı değişimlere yol açtığını ortaya çıkardı.  Beynin “ön singulat korteks” isimli bölümü acıyı farklı derecelerine göre tespit etmekle görevlidir. Uzmanlar, sessizlik muamelesine maruz kaldığında kişinin beynindeki bu bölgenin aktive olduğunu kanıtladı. Beynin bu bölgesinin harekete geçmesi, fiziksel bazı belirtilerin görülebileceğine işaret ediyor. Bu semptomlardan en belirgin sık görülenleri ise baş ağrısı ve sindirim sorunlarıdır.  Halsizlik ve uykusuzluk da görülen diğer fiziksel tepkilerden.  Belirtilen sık görülmeye başlanır ve uzun sürerse, tansiyon, diyabet hatta kanser gibi ciddi problemlere yol açabilir.

Bu durumun sebep olduğu yüksek strese bağlı olarak otoimmun sistem de etkilenir. Özellikle de sessiz muamelenin hedefindeki kişi toplumda belirli bir statüye sahipse, örneğin bir öğretmen, patron veya ebeveynse bu durumun sonuçları sanıldığından çok daha tehlikeli olabilir.

Bu durum üzerinde sağlıklı tartışmanın yolları

Bazen sessiz muamele romantik ilişkiler, yakın dostluklar veya kardeşler gibi birbirini seven kişiler arasında da görülebilir. Bunun sebebi, insanların bazen sessiz kalarak karşısındaki kişinin davranışlarını değiştirmesini veya istediklerini yapmasını sağlamaya çalışmasıdır. Bunu neredeyse bir eğitim yöntemi olarak uygularlar. Bir başkasını sessizlikle cezalandırmak yalnızca o ilişkiye zarar verir. Saldırgan ve güvensiz pek çok yöntem gibi sessiz muamele yapmak iletişim eksikliğinin olduğunu gösterir. Sessizlik, şiddetli tartışmaları önlemek ve daha büyük kırgınlıklara engel olmak için kullanıldığında yararlı olabilir.  Fakat sessizlik bir başkası üzerinde kontrol kurmak veya cezalandırmak için kullanılırsa suistimale dönüşür. Kimse bir başkasının kendisini yok saymasına izin vermemeli, en azından bu davranışının açıklamasını istemeyi bilmeli. Kimse tartışmalara çözüm getirmek için sessiz muameleye başvurmamalı. İki kişi arasında bir anlaşmazlık varsa, bunu çözmenin en iyi yolu karşılıklı konuşarak bir çözüm aramaktır. Sessiz kalmak ve mesafe koymak hiçbir sorunu çözmediği gibi yenilerini yaratır.

Psikolog Sergio De Dios González

Beyin, tüm vücudun işlevini yerine getiren hayati bir organdır. İyi bakılmadığında, tıpkı bir insan gibi hastalanır ve zayıf düşer. Böylece, kişinin vücudu birçok hastalığa açık hale gelir. 

YETERİNCE UYUMAMAK

Yeterince uyumamak, beyniniz için yapabileceğiniz en kötü şeylerden biridir. Yeterince uyumadığınızda, beyninizin dinlenme ve günün yorgunluğunu atma şansı yoktur. Bu; bilişsel gerileme, hafıza kaybı ve ruh hali değişimleri gibi ciddi sorunlara yol açabilir.

Aslında, bazı araştırmalar uyku eksikliğinin bunama riskini artırabileceğini öne sürüyor. Beyninizi korumak istiyorsanız, her gece sürekli olarak en az yedi saat uyuduğunuzdan emin olun. 

OLUMSUZ DÜŞÜNME

Olumsuz düşünme beyninize zarar verebilecek bir alışkanlıktır. Sürekli stresli ve endişeli olmanız, ruh sağlığınıza zarar verir. Bu durum; depresyon, kaygı ve hatta bunama gibi sorunlara yol açabilir. Aslında, bazı araştırmalar negatif üzerinde yaşayan insanların beyinlerinde daha fazla amiloid ve tau birikimi olduğunu gösteriyor. Bu birikme, Alzheimer hastalığının önemli bir göstergesidir.

TEK BAŞINA ÇOK FAZLA VAKİT GEÇİRMEK

Hepimiz ara sıra yalnız kalmayı arzulasak da sosyalleşme, beyin sağlığı için önemlidir. Diğer insanların yanında olduğunuzda, beyniniz sosyal etkileşimden uyarı alır. Ancak uzun bir süre sosyalleşmemek, beyne bu sinyalin gitmesini engeller.

Çok fazla yalnız kalmak; depresyona, kaygıya ve hatta bunamaya yol açabilir. Beyninizi sağlıklı tutmak istiyorsanız, arkadaşlarınız ve ailenizle düzenli olarak zaman geçirdiğinizden emin olun.

GÜNEŞE YETERİ KADAR ÇIKMAMAK

Karanlıkta çok fazla zaman geçirirseniz, beyniniz güneş ışığına yeterince maruz kalmaz. Bu da mevsimsel duygu bozukluğu ve depresyon gibi sorunlara yol açabilir. Beyninizi sağlıklı tutmak istiyorsanız, her gün bol miktarda güneş ışığı aldığınızdan emin olun.

AŞIRI YEMEK YEME

Aşırı yemek, sağlıklı besleniyor olsanız bile beyninize zarar verebilecek başka bir alışkanlıktır. Aşırı yeme, yaşlı kişilerde hafıza kaybı ve bilişsel gerileme gibi problemlerle ilişkilendirilmiştir. 

Aynı zamanda çok fazla abur cubur tüketmek de beyin sağlığı için kötüdür. Fazla şeker beyni olumsuz etkilediği gibi obezite ve diyabete de yol açar.

ÇOK YÜKSEK SESLE MÜZİK DİNLEMEK

Müzik dinlemek, rahatlamanın güzel bir yolu ancak aşırıya kaçıldığında kalıcı bir hasara neden olabilir. İşitme kaybı başlı başına bir sorun olsa da, işitme kaybı olan kişilerin Alzheimer hastalığına yakalanma olasılığı daha yüksektir.

SAĞLIK SORUNLARINI GÖRMEZDEN GELMEK

Bir sağlık sorununuz varsa, bir doktora görünmek ve tedavi olmak önemlidir. Sağlık sorunlarınızı göz ardı etmek, ileride beyin hasarı da dâhil olmak üzere ciddi sorunlara yol açabilir. Örneğin, tedavi edilmemiş hipertansiyonu olan kişilerde bunama gelişme olasılığı daha yüksektir. 

HAREKETSİZLİK

Beyninize zarar verebilecek bir başka alışkanlık da yeterince hareket etmemek. Çok durağan olmak obezite, kalp hastalığı ve diyabet dahil her türlü sağlık sorununa yol açabilir. 

Tüm bu sağlık sorunları beyninize zarar verebilir ve bunama riskini artırabilir. Beyninizi sağlıklı tutmak istiyorsanız, düzenli egzersiz yaptığınızdan emin olun.

SİGARA İÇMEK

Sigara kullanımı, genel sağlık için kötü olduğu kadar beyin sağlığı için de iyi değildir. Sigara içmek kan damarlarına zarar verir; felce ve bilişsel gerilemeye yol açabilen kronik iltihaplanmaya neden olur. Sigara içen kişilerde demans gelişme olasılığı iki kat daha fazladır. Sigara içiyorsanız; beyniniz ve vücudunuz için yapabileceğiniz en iyi şey sigarayı bırakmaktır.

Premier Neurology Center

Mutlu olabilmek için iyi zamanların gelmesini beklemeyin,

Bugün, kendime biraz daha fazla ilgi göstermeyi, kendi iç bahçemle ilgilenmeyi, başkalarının bencilliklerine kurban gitmemeyi seçiyorum. Günlerimin hiçbirinde, karanlık anlar hiç olmasın istiyorum; mutluluk güneşlerinin parlamasını istiyorum. Hepimiz mutlu olmak istiyoruz, ancak gerçekte, hayat bizim yanımızdan geçip giderken ve bizi kucaklamayı ihmal ederken perdenin arkasında oturmak yerine; kendimize bakmak, kendimizi dinlemek, hayat oyununda kahraman olmak gibi her zaman doğru yoldan başlayamayız.

Mutlu olmayı hak ediyorsunuz, karanlık gecelerde aya dokunmayı, sıkıştığınızı ve endişeli olduğunuzu hissettiğinizde bulutlardan geçmeyi hak ediyorsunuz. Siz kendi hayatınızın aşkısınız ve bu yüzden bugün ve her zaman, hayatınızın başrol oyuncusu olmayı seçmelisiniz.

Kimse, size zarar veren insanlarla bağlarınızı koparmak istediğiniz için, baskıya maruz kaldığınız zaman oksijen ve özgürlük arayışında bulunduğunuz için, ihtiyacınız olduğu zaman “hayır” dediğiniz için size bencil dememelidir. Siz hariç kimsenin, sizin üzerinizde bir gücü yoktur, çünkü hepimiz bu dünyada tek başınayız ve bu dünyadan hepimiz aynı şekilde ayrılırız.

Mutluluk, bir ömür boyu sürmesi gereken bir maceradır

Mutlu olmayı seçmek, sizi hedeflerinize daha yakın hale getirecek ilk adımdır; çünkü bu seçimi kim yaparsa, düşüncelerini gerçeğe dönüştürür ve günlük yaşamı içine çeker.

Mutlu olma sanatı basit bir kararla başlar: kendinize inanmak.

Bununla birlikte, mutlu olabilmek için, basit bir karar olmaktan öte, bazen öncelik belirlemenin ve belki de kendinizi belirli şeylerin ve durumların önüne koymak gerektiğinin farkına varmak gerekir. Kulağa radikal gibi geliyor, ancak gerçekte, hepsi diğer insanlarla kendimiz arasında bir denge kurmakla ilgilidir. Bunu yapmak için aşağıdakileri göz önünde bulundurun:

Kendinizi hayatınıza ışık getiren, acı çekmeyen insanlarla çevreleyin. Tıpkı daha önce de söylediğimiz gibi, anahtar dengede yatıyor. Başka şeylerle ilgilenmeden önce kendinize iyi bakmanız gerekir. Yaptığınız her şeyin beklentileriniz, kimliğiniz ve özünüz ile aynı hizada olmasını sağlamalısınız. İçsel dengeyi kaybetmemize neden olan insanlar vardır: bizi değerlerimizden uzak tutan, bütünlüğümüzü ihlal eden, enerjimizi tüketen, bizi alay ve taleplerle yönlendiren ve bize dikenlerle çevrili bir şefkat veren insanlar.

Her zaman kendiniz olmanıza izin veren, otantik insanlarla çevrenizi sarın. Bununla birlikte, hayatımız boyunca, kim olduğumuza ve ihtiyacımız olana tam olarak uymayan insanlarla da tanışacağız. Bu tür bir ilişki içinde, bir aile üyesi ya da bir iş arkadaşınız olsun, hayatınız boyunca onlara yetki veremezsiniz. Ellerindeki kontrol miktarını sınırlayın. Sizi rahatsız eden insanların sizi etkilemesine izin vermeyin ve bir kez daha, kendinize öncelik verin.

Kendiniz olun ve ihtiyacınız olmayan her şeyden kendinizi ayırın. Gerçek benliğinizle en son ne zaman konuştunuz? İç diyaloğu daha sık deneyimlemelisiniz, çünkü eğer kendinizden uzaklaşırsanız, özünüzden uzaklaşıyorsunuz demektir, bu da mutluluk izini kaybetmeye başlamanız anlamına gelir.

Sevgili ben, daha iyi davranılmayı hak ediyorsun ve bundan sonra bunu yapacağım. Sana acımayı bırakacağım, bunu yapamayacağını ya da bunu hak etmediğini söylemeyi keseceğim … Sevgili ben, bugün mutlu olman için sana meydan okuyacağım.

Arkasına saklandığımız pek çok şey vardır. Dikkatli olun çünkü sizi boğan ekstra katmanlar çevreden geldiği gibi aynı zamanda kendinizden de geliyor. “Bunu yapamam” “bana uygun değil” “başarısız olacağım” ya da “mutluluğu asla bulamayacağım” gibi cümlelerle kendinizi etiketlediğiniz sınırlayıcı tutumlara dikkat etmeniz gerekiyor. Eğer düşünme tarzınız size duvarlar koyarsa ve tutumlarınız engel oluşturursa, mutluluk rüzgarlarına asla izin vermeyeceksiniz demektir. Kendinize güvenin, kendiniz olun, kendinize özen gösterin ve kendinizi özgür bırakın.

Bazen öz saygınızı azaltacak dış etkilere karşı dikkatli olmalısınız. Örneğin, sizi kontrol etmeye çalışan, sizi sınırlayan, kişisel alanınızı elinizden almaya çalışan ve kişisel gelişiminizi engelleyen iş ortakları gibi…Bazı ailelerin yükünü, otoriter çocuk yetiştirme modellerini, çocuklarının olgunlaşmasını ve özgürlüğünü engelleyen gerçek balonlar oluşturan babalar ve anneleri de göz ardı edemiyoruz. Bazen mutlu olabilmek için geçmişinizin yaralarını iyileştirmek için bir iç yolculuğa çıkmanız gerekir. Korkularınızdan kurtulduktan sonra, kalbinizin gözlerini açmanın ve gerçekten mutlu olmayı hak ettiğinize inanmanın zamanı geldi demektir

2*0*2*3

Bir gün gelir

Her şey değişebilir.

Bir gün ansızın İnandığın, değer verdiğin, çok sevdiğin insan çekip gider mi ? Cevabı: tabi ki evet. Çünkü; şu hayatta hiç bir şeyin garantisi olmadığı gibi aşkın, sevginin de garantisi yoktur. Bir gün ölümsüz aşkınız bitebilir, çok sevdiğiniz insan çekip gidebilir, ya da sizin aşkınız bitebilir. Hayatımızdaki tüm aşkların sevginin  filmlerdeki gibi mutlu sorunsuz olduğunu sanıyoruz öyle bir dünya  yok malesef. Tüm ilişkiler biter demiyorum.. Her şey değişebilir.

Yıllarca süren ilişkiler var.

İlişkilerimizi nasıl sürdürdüğümüzde önemli. ilişkimizde bağımlı değil bağlı olmalıyız. Bağımlılık sağlıklı bir duygu değildir ilişkiye zarar veren yıpratıcı bir duygudur. İlişkilerinizde garantici olarak karşı tarafa görünmeyin.Garanti görünen hiç bir şeyin cazibesi ve değeri  yoktur. Söylemek istediğim bir taktik bir uygulama değildir. Kendinizi ne kadar önemli olduğunu unutmamaktır.

Bir gün gelir o çok sevdiğin insan çekip gidebilir.

Kendinizi boş ,anlamsız hissedersiniz. Sanki tüm dünyanız yıkılmıştır. Tüm teselli sözcükleri boş,manasız gelir.Aşka, sevgiye inancınız kaybolur gibi. İlk zamanlar böyle düşünmek böyle hissetmek çok normal. Ama bu duygular geçer biter, hiçbiri kalıcı değildir. Siz önce acınızı yaşayın. Duygularınızı bastırmayın. Ağlamanız gelirse ağlayın bağırmanız gerekirse bağırın.

Biraz zaman geçsin güneş yine doğacaktır.

Hem aşk hayatımızın önemli bir parçası merkezi olmamalıdır. Aşkınızı sevginizi gösterdiyseniz  içiniz rahat olsun bu cesareti gösterdiğiniz için. Bırakın sizinle gelmek isteyen yola devam etsin istemeyende ısrar etmeyin tercih etmiyorsa devam etmeyi kendisi bilir kaybedecek bir şey yoktur aslında. Aşkta mücadele denen kavrama hiç inanamam. Duygular varsa ifade edilir.  Kaçan kovalanır mantığı kadar saçma bir şey yoktur. Zaten bu aşk değildir.

Önce Aklınızı Başınıza Devşirin

Öncelikle aşk konusunda anlaşılması gereken ilk şey, aşkın çok da ‘akılcıl’ bir süreç olmadığı gerçeğidir. Terk edilmeyle birlikte duygusal dünyamız bir anda alt üst olur. Kontrolü kaybederiz çoğunlukla. Aptalca şeyler yapma potansiyelimiz artar. Bu nedenle sağlıklı düşünme yapısının tekrar kazanılması gereklidir. Bunun için kendinize, davranışlarınızın olası sonuçlarının neler olacağını devamlı şekilde hatırlatmak gereklidir.

Gerçekten Unutmak İstiyor muyum?

Kendinize samimi bir yanıt verin. Onu unutmayı gerçekten istiyor musunuz? Terk edilme sonrasında üzüntü yaşayanların kendilerine sorması gereken ilk soru bu olmalıdır. Gerçekten onu unutmak ve ona olan duygularınızı yok etmek istiyor musunuz? Yoksa oturup onun dönmesini mi beklemek istiyorsunuz? Sadece bu sorunun yanıtından emin olamamak bile çözüm yollarını imkansız hale getirebilmektedir.

Gemileri Yakmalı mıyım?

Kesinlikle evet. Terk edilmenin acısını gidermenin önündeki önemli engellerden birisi de onun size tekrar döneceğini beklemektir. İşte işin trajik yanı da burada başlar. Çünkü beklemek umut etmeyi gerektirir. Ama bu durum, siz acı içinde beklerken sadece çektiğiniz acıların devam etmesine neden olur. Asla yapmamanız gereken şeylerden birisi de, peşinden gitmektir. Eğer üstüne gider, ayaklarına kapanırsanız kırmızı karta itiraz eden sporcular gibi bir duruma düşersiniz. Ona yönelik her türlü davranışınız, talebiniz, onun sizden uzaklaşmasına ve bu kararını haklı çıkarmasına neden olur. Bunu yapmayın!

Boşlukları Doldurun

Şu bir gerçek ki, partneriniz hayatınızda oldukça büyük bir yer tutuyor olabilir. Bu genelde anlaşılan ve olağan bir durumdur. Ayrıca ortak arkadaşlarınız olabilir. Elbette bunun derecesine göre onun hayatınızda yarattığı boşluğu doldurmak zor olacaktır. Ancak bu konuda hızlı davranın. Başka şeylerle uğraşarak dikkatinizi dağıtmadığınız sürece, onu düşünmek için fazlaca vaktiniz olacak ve acınız devam edecek demektir. Arkadaşlarınızla daha sık görüşmeye başlayın. Ayrıca karşı cinse yönelik radarlarınızı da açık tutun. Doğaldır ki hala duygularınız yoğun olduğu için başka biriyle görüşmek size garip gelebilir. Ancak yaşam sürprizlerle doludur.

Gözden Uzak Olan…

Onu size hatırlatan tüm şeyleri ortadan kaldırın. Fotoğraflar, hediyeler, kazaklar vb. Gözden uzak olan gönülden de uzaktır. Onunla vakit geçirdiğiniz yerlere gitmeyin. Tabii bu durum, zorunlu olarak görüştüğünüz ortamlar dışında yapabileceğiniz şeyler için geçerlidir. Eğer iş arkadaşıysanız bu elbette zor olacaktır. Eğer sık karşılaşma olasılığınız yüksekse, yapabiliyorsanız uzun bir tatile çıkın.

Zaman Lehinize İşliyor

Böylesi durumlarda genelde melankolinin dibine vurulur. Her türlü acı çekme eylemi, sarhoş olma, kendine acıma, başkalarıyla dertleşme isteği hat safhadadır. Ancak bunların olması sizin seçiminizdir. Kendinize zaman tanıyın, örneğin 3 günlük bir süre belirleyin ve bu sürede acınızı doyasıya yaşayın. Beyniniz bu talebinizi yerine getirecektir. İnanın, Don Juan bile terkedilse böyle bir süreye ihtiyaç duyardı. Mucize beklemeyin. Ancak zaman sizin lehinize işlemektedir, bunu da aklınızdan çıkarmayın.

Eylemde Kalın

Atalet ve depresyon belirtileri görülecektir, buna hazırlıklı olun. Ancak bu sürecin farkında olmanız şimdilik sizin için yeterli olacaktır. Hareket halinde kalın, kendinizi fiziksel ve zihinsel olarak sürekli meşgul edin. Yapabiliyorsanız başkalarına yardım ederek zaman geçirin. Zihninizi kesinlikle boşlukta bırakmayın.

Olumsuz Yönlerine Odaklanın

 Aldatılma durumları nedeniyle biten ilişkilerde, ‘ego’nun devreye girmesi kaçınılmazdır. Aslında acı veren şey, aşkınızın bitmesinin yanında egonuzun da incinmesidir. Özgüveni zayıflatır. Böylesi durumlarda sevgi duygunuzun öfkeye dönüşmeye başladığını hissedersiniz. Aslında terkedilme acısını bastırmada bunun bu şekilde oluşması bir avantajdır. Ondan nefret etmeniz acınızı biraz hafifletebilir. Onun sizi sinir eden yönlerini düşünün. Aşkınızın etkisiyle onda hoş gördüğünüz olumsuz taraflarına odaklanın.

Ve Onu Bağışlayın

 Son olarak söylenmesi gereken bir şey varsa o da, her ne olursa olsun onu yüreğinizde bağışlamanız gerektiğidir. Bu kolay olmayacaktır elbette. Ama bunu zaten kendiniz için yapacaksınız. Çünkü onu affetmediğiniz müddetçe bu acı, içinizde kanayan bir yara olarak kalmaya devam edecektir. Şöyle düşünün; belki de bu yaşananlar sizin için iyi olacaktır. Belki de gerçekten hak ettiğiniz birini bulacak ve daha iyi bir ilişkiye başlayacaksınızdır. Belki de dönüp bir gün ona teşekkür bile edeceksinizdir. Kim bilir.

Uzman Psikolojik Danışman Okan Bal

Bir anda ne değişti? 

Duygularınız dile döküldü mü? 

Bir gün, hayatınızdaki her şey yolunda gidiyor. İşe gidiyorsunuz, arkadaşlarınızla görüşüyorsunuz, her gününüz olması gerektiği gibi. Bir anda, hiçbir uyarı olmadan, dünyanız karanlığa gömülüyor.
Bir anda dün güvendiğiniz her şeye karşı korunma ihtiyacı hissediyorsunuz. Daha önce size kendinizi mutlu hissettiren ilişkilerinize karşı öfke, acı ve reddedilme hisleri duymaya başlıyorsunuz. Aniden kendinizi kaybolmuş, yalnız ve terkedilmiş halde buluyorsunuz. Bir anda ne değişti? Bu sadece bir ruh hali dalgalanması mı? Depresyon belirtileri mi? Büyük ihtimalle değil. Muhtemel sebep, beklemediğiniz sürpriz bir tetikleyiciyle karşılaşmanızdı. Bir durum ya da bir kişi, terk edilme psikolojinizi tetikledi. Ve bir anda kendinizle, hayatınızla ve sevdiğiniz kişilerle ilgili duygularınız size tamamen farklı bir şekilde görünmeye başladı. Terk edilme psikolojisi bu kadar güçlüdür.

Terk edilme psikolojisi, sizin için önemli bir insanın beklemediğiniz bir anda sizi terk etmesi sonrası yaşadığınız yaralanmadan kaynaklanır. Örneğin, çocukluk çağındayken ebeveynlerinizden birinin sizinle eskisi kadar ilgilenmemesi (ya da evi terk etmesi veya vefat etmesi) ya da yetişkinlik döneminizde eşinizin beklenmedik bir anda sizi bırakması. Böyle bir terk edilme durumu, ruhunuzda bir terk edilme yarası bırakır.

Terk edilme yarasının farkında olmak gereklidir, aksi takdirde yüzeyin altında durur ve bir tetikleyiciyi bekler. Yıllar sonra, sevdiğiniz biri size eskisi kadar önemsenmediğinizi hissettiren bir davranışta bulunduğunda -sadece beraber yenecek bir öğle yemeğini iptal etmek bile olabilir- bu durum tüm dünyanızın karanlığa gömülmesine neden olabilir.

Hayatının bir döneminde terk edilmiş olan herkes, 

Sizi Terk Edilme Psikolojisine Karşı Korunmasız Yapan Nedir? Elbette Bunun Farkında Olmamak.

Hayatının bir döneminde terk edilmiş olan herkes, terk edilme tetikleyicilerine karşı bu denli hassas olmaz. Bazı insanlar, diğerlerine nazaran daha korunmasızdır. Sizi daha hassas yapan ise terk edilme yaranızın farkında olmamanızdır. Genel olarak kendi duygularınıza çok fazla önem vermeyen biriyseniz, terk edilmek gibi acı verici olayların duygusal etkilerini hafife almaya eğilimli olabilirsiniz. Yaşadığınız olayın gerçek etkisinin farkında olmamak, bu duyguların hayatınızın ilerleyen dönemlerinde tüm gücüyle karşınıza çıkmasına neden olabilir. Derinlere gömdüğünüz, farkında olmadığınız yara yüzeyin tam altında bekler. Bu volkanın altında beklemekte olan lavlara benzer. Yaranız küçücük bir olayın tetiklenmesi ile su yüzüne çıkar. Nedeni Çocukluğunuzda Gizli Olabilir mi?  Bunlardan birine bile hayır cevabı verdiyseniz, çocukluğunuzda yeterince duygusal destek görememişsiniz demektir. Bu durum, çocuklukta ihmal yaşadığınız anlamına gelir.

Ebeveynleriniz duygularınıza yeterince karşılık vermediğinde, bilinçaltınıza farkında olmaksızın güçlü bir mesaj gönderirler: “Duyguların önemli değil.” Yetişkinlik hayatına adım atmaya başladığınızda, kendi duygularınızı gözden kaçırmaya başlarsınız. Duygusal yaralarınıza yeterince dikkat edemeyecek şekilde ayarlanırsınız. Duygularımız, çok eski olanlar bile, tarafımızdan kabul görünceye kadar kaybolmazlar, yüzeyin altında bir tetikleyici bekleyerek durmaya devam ederler.

Terk Edilme Psikolojisini İyileştirmenin 4 Adımı

  1. İlerlemek için geriye gitmek zorundasınız. Sizi yaralayan o ilk terk edilme anını tespit edin. Size şu an önemli gibi gelmese de, o an sizin için önemli olduğunu ve onu görmezden geldiğinizi kabul edin.
  2. Güvendiğiniz bir kişiye, terk edilme yaranızı anlatın. Bir dost ya da bir terapist iyi bir seçim olacaktır. O an nasıl hissettiğinizi hatırlamaya çalışın. Yaşadığınız o anı, yetişkin zihninizin bilgeliğiyle yeniden anlamaya çalışın.
  3. Çocukluk döneminde yaşadığınız ihmalin üzerinde çalışmaya başlayın. Duygularınıza daha fazla dikkat edin. Neler hissettiğinizi fark edin ve kelimelere dökün.
  4. Terk edilme yaranızı sahiplenin. O duygu sizin tarafınızdan kabul edilmeyi bekliyor. Onu sadece kabul etmek bile sizi eskisine göre çok daha güçlü kılacak.

Acınızı kabul ettiğinizde

Acınızı kabul ettiğinizde ve ona gereken önemi verdiğinizde, inanılmaz bir şey başarmış olursunuz. Terk edilme yaranızı iyileştirmeye başlarsınız ve tetikleyicilere karşı daha az korunmasız hale gelirsiniz. Aynı zamanda benliğinizin en derin taraflarıyla yüzleşir ve kendinize gereken önemi vermiş olursunuz.
Duygusal farkındalığa ulaştıkça, çocuklukta ihmali iyileştirmeye başlarsınız. Gücünüzü geri alır ve ilerlersiniz. Terk edilme psikolojisini geride bırakabilmeyi başarırsınız. Çocuklukta ihmal, görünmez olabilir. İhmal edilip edilmediğinizi fark edemeyebilirsiniz. Çocuklukta ihmal ile ilgili daha fazla bilgi almak ve nasıl iyileşebileceğinizi öğrenmek için Çocuklukta İhmalin İzi: Boşluk Hissi kitabından yardım alabilirsiniz.

Dr. Jonice Webb, Psikoterapist / Çeviren: Pınar Göker

 Yepyeni bir ev düzenlenirken

“gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.
bilemem,
belki bu yüzden
ben sana yanlış bir yerden edilmiş
bir büyük yemin gibiydim.
beni hep aynı yerimden yaralayan o eve,
yine de döneyim döneyim istedim.”
– Birhan Keskin

Son yıllarda, boşanma oranlarının giderek arttığına; sadece rakamlarla değil, çevremizden de bire bir tanık oluyoruz. Dikkat çekici olarak, toplumda her bireyin; kendisi, bir arkadaşı veya akrabası boşanma sürecinden geçiyor. Boşanma süreci ve sürecin getirdiği değişiklikler, her aile üyesini farklı şekillerde etkiliyor.

Boşanma kararı

“Davullarla zurnalarla” kutlanan evlilik törenleri, büyük bir mutluluk ve coşkuyla planlanır. Çeyizler düzülür, eşyalar yerleştirilir, yepyeni bir ev düzenlenirken aslında yeni bir yaşam biçimi inşa edilir. Hayatınızı paylaşacağınız, geleceğinizi planlayacağınız, birlikte hayaller kuracağınız partneriniz sizin hayattaki yol arkadaşınızdır. “Bir yolumuz olduğunu, yol kazalarını, yol yorgunluğunu o zamanlar biliyor muyduk?” diyen Birhan Keskin’in “yol” metaforuyla canlanabilir zihnimizde. Bu yüzdendir ki, bir çırpıda öylece karar verilmez boşanmaya. Zorlu dönemeçlerden geçilmiştir, bazılarından hiç geçilememiştir, yol tıkanmıştır. “İlişki yürütmek” derken, birlikte yürümek değil de, iki kişi arasında kurulmuş ilişkinin ilerletilmesiymiş gibi bahsedilir.

İlişkide yaşanan çatışmalar ve çözümsüzlükler ile birlikte gelgitlerle giden bir süreç sonunda, nihai karar verilir. Bazı insanlar açısından; sosyo ekonomik durum veya yalnız kalmaya dair endişe, boşandığım durumda çocuklarım ne olacak gibi sorular da bu gel-gitlerde önemli etkendir. Evlilik sürecinde yaşanan çatışmalar, ilişkinin kendisine özgüdür ve benzersizdir. Her kişinin yaşadığı kendisine özgü ve tepkileri farklı olsa da, sonuçlarının kişiler üzerindeki etkilerinin benzer olduğu görülür.

Çatışmayla artan gerilimin yüksek olduğu noktada; ilgisizlik, yalan, aldatma, eleştiri veya şiddet gibi travmatik deneyimler mevcut olur. İlişki, bu gibi kişiler üzerinde yarattığı travmatik etkilerle birlikte, yara alır. İlişki travmaları, kişilerin kendilerine dair yetersizlik veya değersizlik düşünceleri geliştirmelerine sebep olabilir.

Çocuklarınız varsa,

Boşanmanın Psikolojik Etkileri

Boşandıktan sonra bireyler, evliliğin bitmesini kangren olmuş bir uzuvlarını kaybetme gibi tariflerler. Buradaki “yokluk” öylesine derin bir acıdan gelir. Böylesine bir kayıp ve acı nereden gelir? Eski eşiniz hayatta olsa da eş ilişkiniz bittiğinden, boşanma temelde bir kayıp süreci olarak yaşanır.

Yaygın olarak evlilik toplumda, “dünya evine girmek” sözüyle ifade edildiğinden ayrılık bu durumda ölümle eşdeğer düşünülebilir. Boşandıktan sonra eşler arasında “kutsal” varsayılan bağ kopmuş olur. Bu süreçte, sadece eş kaybı değil, eş rolü ve evli yaşam biçimi gibi bir çok başka kayıp da beraberinde yaşanır. Eğer henüz çocuk sahibi olmamışsanız, doğmamış çocuğunuzun da yasını tutarsınız. Çocuklarınız varsa, gelecekteki çocuklarınızın büyükannesinin veya büyükbabasının.. Gelecekte birlikte yaşlanacağınız partnerinizin, birlikte kurduğunuz hayallerin de.. Tüm bu kayıpları birlikte yaşıyor olmak yas sürecini oldukça zorlaştırır.

İlişki sürecinde kendisini; yetersiz, değersiz, yalnız olduğu gibi düşüncelerle birlikte çaresiz hissetmiş kişiler, bu gibi düşüncelerin boşanma sonrasında ortadan kalkacağını sanabilirler. Uzun bir süreçte verilen mücadele sırasında birçok yara alındığından, en önemli şey bu yaraların sarılmasına olan ihtiyaçtır. Boşandıktan sonra da kişilerin, kendilerini başarısız olarak adletmeleriyle sıklıkla karşılaşılır. İlişkinin bitişini kendisine mal eden kişi kendisinin beceremediği, yürütemediği şeklinde düşünür.

Toplum da sözlü veya sözsüz mesajlarla bu duruma zemin hazırlar. Evlilik, çocuk sahibi olma ve boşanma gibi süreçler, çoğunlukla toplumsal düzeyde “performans” şeklinde yaşatılarak diğer yaşam olaylarından çok daha fazla ilgi ve merak konusu olur. Dolayısıyla; her karşılaştığınız kişinin özel yaşamınıza dair detayları sorma hali, nedenlerini açıklama ve ikna etmenize yönelik bir diyaloğa dönüşebilir.

Boşanma süreciniz olaylarla örülü bir dedikodu nesnesine dönüşmüş gibi hissedebilirsiniz.

İlişkiyi kurtarmak için yeterince uğraşı verdiniz veya mücadele ettiniz mi gibi sorularla diyalog detaylandırıldıkça, evlilik ve boşanma süreciniz olaylarla örülü bir dedikodu nesnesine dönüşmüş gibi hissedebilirsiniz. Nasıl hissettiğinize veya ihtiyaçlarınıza yönelik olmayan ve sadece toplumun alışkanlıklarıyla süregiden bu gibi mekanik konuşmaların yarattığı etki, başarısızlık ve değersizlik gibi kişinin kendisine dair olumsuz düşüncelerini pekiştirebilir.

Yaşam biçimine dair değişimler, ayrıca stres yaratır. Yalnız yaşamaya devam eden kişiler için yaşadığı eve dair sorumlulukları tek başına almak, özellikle ekonomik yönden zorlayıcı olabilir. Çocuğunuz varsa, eski eşle sürdürülen ilişkinin biçiminin değişmesi de zaruri olur. İletişimin sağlıklı şekilde sürdürülmesi, çocukla ilgili ortak paydada buluşabilmek açısından önem taşır. Eski eşe devam eden öfke varsa ve evlilik içi çatışmalar boşanmayla birlikte son bulmadıysa, bu mümkün olmayabilir. Tek ebeveyn olarak yaşamaya ve sorumluluk almaya alışmak da sürecin önemli bir parçasıdır.

Boşandıktan sonra, kendi ile ilgili olumsuz inançların arttığı durumlarda; sosyal hayattan çekilme, yalnızlaşma ve özgüven sorunları da birlikte görülebilir. Oysa ki, yakın çevrenin desteği bu noktada da önemlidir. İhtiyaçların ifade edilip karşılanabilmesi ve diğer ilişkilerin sağlıklı şekilde sürdürülmesi yoluyla yakın çevre, iyileşme sürecinde destek olur. Yaşamın diğer alanlarında; mümkünse değişim olmaması, uğraşların devam etmesi, kendi ile ilgili olumlu düşünceleri arttırabilecek eski veya yeni kaynaklar gereklidir. Evlilik ve boşanmaya dair süreçte tükenmeye yüz tutmuş bir pil gibi düşünülürse kişinin enerjisi, yenilenmeli veya şarj edilmeli gibi düşünülebilir.

Uzman Psikolog Filiz Koçak

Keşfetme arzusu

Seni en çok ne yapmak mutlu ediyor?

RUH’U DOYURMAK!

Evet, “Ruhu Doyurmak. Ruh nasıl doyar? Ya da “Ruh” doyacak bir şey midir? Bu denli soyut bir kavramı doyurmaya çalışmak bize ne kazandıracaktır? Yeteri kadar doyurulmayan bir Ruh’un bedenimize etkisi ne olacaktır? Her ruh aynı şekilde mi doyar? Ya da ruhların doyum seviyesi aynı mıdır?

Ruhun doyurulması ile ilgili daha birçok soru sorabilir, kafada onlarca soru işareti oluşturabiliriz ancak konuyu daha komplike hale getirmeden açıklık getirelim. “Karnını doyurmaya çalışmaktan çok, ruhunu doyur!” Kendime her dem düstur edindiğim ve söylediğim bir söz. Her daim zihnimde dolanır durur. Çünkü ruhu doyanın, karnı zaten doyacaktı. Ruh nedir? Ruh; dinlerin ve ruhçu felsefelerin insanın vücudunda bulunduğunu kabul ettikleri, yaşamın özü saydıkları, canlılığı sağlayan, maddesel olmayan varlık, ölümsüz sayılan kök, ilke olarak kabul edilmektedir. Tanımından da anlaşılacağı üzere ruh, varlığımızın olmazsa olmazıdır. Ve can alıcı bazı noktaları vardır. Bunlar; yaşamın özü sayılması, canlılığı sağlaması ve ölümsüz sayıla kök olmasıdır. Bedenimiz hayata gözlerini yumabilir ancak ruh, hayata gözlerini yummaz çünkü o ölümsüzdür.

Meslek hayatımızda, ailede, okulda, futbolda, şehirde birileri ya da bir şey için vs. “ruh yok ruh” tabirini sıkça duymuşsunuzdur. Bu tabiri neden kullanıyoruz diye düşündüğümüzde, aklımıza hemen “yaşam enerjisini kaybetmiş, depresif semptomlar sergileyen, canlılığını yitiren, yaşamın özünden kopan, negatif enerji saçan” bireyler zihnimizde belirecektir. Bu kişiler ruhlarını doyurmaya çalışmadıkları sürece, soyut çerçevede ruhlarını kaybedeceklerdir.

Tam tersini düşünürsek eğer (kişilik özelliklerinden bağımsız) yaşı oldukça ilerlemiş ya da zor şartlar altında yaşam enerjilerini kaybetmeyen, oldukça canlı ve hareketli bir yaşam sürdüren, yaşamın özüne bağlı pozitif enerji saçan bireyler de görebiliriz. Bunun temel nedeni karnından çok ruhunu doyurmaya çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Ruhu doyan bireyler ya da doyurmaya çalışan bireylerin daha mutlu olması, bulundukları yaşam alanına daha pozitif enerji yaymaları, aile bağlarının daha güçlü olması ve ömür boyu daha dinamik olmaları kaçınılmazdır.

Aynı şekilde kimi durumlar hariç, ruh sağlığının bozulması da ruhu yeteri kadar doyuramamaktan, besleyememekten kaynaklanmaktadır. Düzenli olarak spor yapan bir bireyin vücudu nasıl ki spor yapmayan diğer bireylere karşı daha sağlıklı ve dinç ise, ruhunu düzenli olarak besleyen bir bireyin ruh sağlığı da diğer insanlara nazaran daha sağlıklı ve renkli olacaktır.

ruh

Pekâlâ, ruhumuz nasıl doyar?

İçinizdeki renkleri keşfetmeye çalışın! Ezbere kurulu bir tabir olarak algılamayın lütfen! Evet, herkesin yaşam koşulları bir değil, evet ekonomik durumlar iyi olmayabilir, evet yaşadığımız çevre çoğu zaman buna müsaade etmiyor olabilir vs. ancak her şeye ve her duruma rağmen yaşayacağımız hayat skalasında maksimum verimi almaya çalışmak ruhu doyurmakla eşdeğerdir.

Seni en çok ne yapmak mutlu ediyor?

Bir şeyi yaparken çok mutlu olmak ruhu doyurmaktır ki o yüzden her zaman özellikle söyleriz: Lütfen sizi mutlu edecek meslekler seçiniz diye! Ki bu ruhen sizi tatmin edecektir. Sizi en çok ne yapmak mutlu ve enerjik hissettiriyorsa o şey ya da şeyler ruhunuzu doyuruyordur. Seyahat etmek, yardım kuruluşlarında gönüllü olarak çalışmak, ibadet etmek, hayvan haklarının geliştirilmesi için canla başla çaba sarf etmek, doğa için küçük bir orman kurmak, akademisyen olmak için sürekli araştırma yapmak, kitap okumak, spor yapmak, koleksiyonlar biriktirmek ya da yazı yazmak vs. bunlardan hangisi? Ya da bunlar dışında neler?

Her ruh farklıdır ve her ruhun beslenme şekli de farklıdır. Dolayısıyla da ruhların doyum seviyesi de bir değildir. Lütfen sizin ruhunuzu ne doyuruyorsa onun peşinden yılmadan usanmadan gidin. Ben öyle yapmaya çalışıyorum ve kendimi ruhen ve bedenen daha iyi hissediyorum. Benim ruhumu doyuran temel şey “keşfetme arzusu”. Ve bundan dolayıdır ki, her zaman bir yerlere gitme, keşfetme çabası içindeyim. Keşfederken ruhumun beslendiğini hissediyorum. Ezcümle; her şarta ve koşula rağmen renklerinizi keşfedin ve ruhunuzu doyurmaya çalışın. Bu hem beden hem de ruh sağlığınıza çok iyi gelecektir. Yeteri kadar doyurulmayan bir ruh, hem beden sağlığını hem de psikolojimizi olumsuz yönde etkileyecektir.

 Çok ciddiye alınması gereken söylemler! 

Tükendim,
Çok yıprandım,
Enerjim kalmadı,
Pilimin azaldığı hissediyorum,
Artık baş edemiyorum,
Boğuluyor gibiyim,
Bittim.

Evet, çok ciddiye alınması gereken söylemler! Öyle değil mi?

Kimi zaman ben ve sen de dâhil hemen herkesin günlük yaşamda kullanabildiği söylemler olabiliyor. Burada dikkat edilmesi gereken şey, söyleyen kişinin bu cümleleri ne derece ciddiyetle ifade ettiğidir. Günümüzde sıklığı git gide artan ve oldukça da ciddiye alınması gereken psikolojik bir ruh hali olan “Tükenmişlik Sendromu”nedir? “Başarısız olma, yıpranma, enerji ve gücün azalması veya tatmin edilemeyen istekler sonucunda bireyin iç kaynaklarında meydana gelen tükenme durumu” olarak tanımlanmaktadır.İlk kez 1974’te Herbert Freudenberger ortaya atılan bir tabir. Tükenmişlik sendromu; duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarı olarak 3 temel olgudan oluşmaktadır ve bu olgular tükenmişliği yaşayan bireyin hayatındaki negatif değişimleri ifade eder.

Tam bu noktada toplumun genelinde yanlış olarak kullanılan bir konuya değinmek istiyorum: Şu kişi ruh hastası yaaa! Ya da biri bazı problemlerini anlatmaya başlayınca direkt tanı koyma eğilimi. Senin kesin psikolojik problemlerin var, hastasın! Bu artık patolojik bir vaka! Ne oluyor arkadaşlar? Hele bir durun, sakin. Toplum olarak ruh sağlığımızın çok iyi olduğunu söyleyemem ancak, direkt olarak bu tarz damgalamalar bizi daha agresif ve saldırgan bir ruh haline sokar ki lütfen kaçınalım.

Ha, neden söylemekten kaçınalım hocam? Ruh hastası olan birine, ruh hastası diyemeyecek miyiz yani? Diye sorabilirsiniz. Da sevgili dostum,

  1. Sen bunu hangi tanı kriterlerine göre koydun?
  2. Bu tanıyı koymak uzmanlık gerektirmez mi?
  3. Bu hakkı sana kim veriyor?
  4. Biz bu alanın uzmanları dâhil kimse bu şekilde damgalama yapamaz.

Bu sendromu yaşadığımızı nasıl anlarız?

İş yükünüz çok fazla ise, kapasitenizi çok fazla zorluyorsanız eğer, zamanınız dar ve bitirmeniz gereken sorumluluk fazla ise ki hele de yaptığınız işi sevmiyorsanız, bıkkınlık hissediyor, kaygı seviyeniz yükseliyor ve iş yapamaz hale geliyorsanız tehlike çanları sizin için çalıyor demektir. Tabi bu durumu dönemsel iş stresi ile karıştırmamak gerekiyor. Tükenmişlik, yüksek ve uzun süreli stresin kişide yarattığı zihinsel, psikolojik ve bedensel bitkinlik durumudur. Tükenmişlik sendorumunun belli başlı belirtileri şu şekilde özetleyebiliriz:

– Aşırı yorgunluk ve enerjisizlik
– Kalp çarpıntısı, midede şişkinlik
– Sık aralıklarla kabız olma veya hastalanma
– Uyku problemi, uyumakta ve uyumakta zorluk çekme
– Solunum güçlüğü çekmek
– Başta sırt ve bacaklar başta olmak üzere yaygın bedensel ağrılar

Tükenmişlik sendromunun zihinsel belirtileri

Tükenmişlik sendromunun zihinsel belirtileri

– Eskiden sevdiği faaliyetlerden hemen sıkılma
– Dikkat dağınıklığı, unutkanlık ve dalgınlık
– Karar verme güçlüğü ya da kararı erteleme eğilimi

Tükenmişlik sendromunun duygusal belirtileri

Tükenmişlik sendromunun duygusal belirtileri

– Yaygın ümitsizlik hissi
– Özgüven eksikliği yaşama
– Çok sık hayal kırıklığı duygusu yaşama
– Kendini değersiz hissetme durumu
– Eleştirilere katlanamama
– Aşırı şüphecilik
– Yoğun kaygılanma ve huzursuzluk hali

Tükenmişlik sendromu depresyon ile daha bağlantılı ve iç içe olduğu için, depresyon tedavisi uygulanabiliniyor daha çok. Bu sendrom konusunda çalışan ruh sağlığı çalışanlarından profesyonel terapi desteği almak en sağlıklı çözüm yoludur.

Tükenmişlik sendromunun ortaya çıkması engellemek için ne yapmalı?

Tükenmişlik sendromunun ortaya çıkması engellemek için ne yapmalı?

Psikolojik problemlerin temelinde bitirilmemiş işler yatar. Dolayısıyla da tükenmişlik sendromun da temelinde bu yatar. Özellikle iş yerinde zihnen ya da fiziksel olarak tamamlanmamış işlerin birikmesi sonrasında negatif sonuçları doğurmasına neden olmaktadır. Bu negatif sonuçların ortaya çıkmasını istemiyorsak eğer zamanlamayı iyi ayarlamalı ve bitirilmemiş iş bırakmamalıyız.

İş ve aile hayatınızda lütfen ama lütfen hayır diyebilmeyi öğrenin. Diyemiyorsanız eğer, bunu başarabilmek için destek alın. İstemediğiniz, kapasitenizi aşan, altından kalkamayacağınız işleri almayın ve kabül etmeyin. Bu iki tarafa da zarar verecektir. Realist hareket etmek sağlıklı sonuçlar doğuracaktır.

İş yaşantınızda veya diğer yaşantınızda sorunlarla karşılaşabileceğinizi, hata yapabileceğiniz gerçeğini yadsımayın. Mükemmeliyetçiliğinizi frenleyin.

 Ruhumuzu doyurmadığımız sürece sendromlarla karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz. Ekonomik şartlarımız çerçevesinden mutlak anlamda kendimize vakit ayırmalı ve işten uzak kalacak seyahatler yapmalısınız. Kendinizi şüphesiz en iyi siz tanırsınız. Ancak bu durum sanıldığı kadar da kolay değil. Yalnızlığınızla vakit geçirir onunla dost olmaya çalışmak bizi daha dinamik kılacaktır. EzcümleSürekli tüketen değil, devamlı üreten bir birey olmak bizi daima dinamik kılacaktır. Ve doğal olarak insan, yenilince tükenmez, pes edince tükenir

Her şeye muhalif,

Hiç bir şey üretmezler, üretmek istemezler

KENDİNİZİ ELEŞTİRİYE KAPATIN!

Yazının başlığına bakınca evet ilk başta “kendinizi eleştiriye kapatın” cümlesi hiçbir şekilde eleştiriye açık olmayalım anlamı çıkabilir ancak olayın iç yüzü daha farklı ve kastetmeye çalıştığım durum “olumsuz, yıkıcı, samimi bir yaklaşımla yapılmayan eleştirilere” kapatın çıkarımıdır. Aslında eleştiri bir bütün olarak bizleri daha ileriye taşıyacak, kendimizdeki eksiklikleri görmemize ışık olacak, bizleri daha da geliştirecek bir mekanizmadır. Ancak eleştiri de bulunacak kişilerin olumlu bir şekilde mi eleştirdiği, iyi niyetle mi yaptığı çok önemli. Şık bir üslupla söylendiği zaman da kişi bu tip eleştirileri mutlaka dikkate alacaktır.

Yıkıcı eleştiriye açık olmayı artık bırakmalı!

Hepinizin çevresinde mutlaka her şeye muhalif, her şeyi eleştiren prototipte insanlar vardır. Genel özellikleri itibari ile hiçbir şey üretmezler, üretmek istemezler en doğrusu da üretemezler. Dolayısıyla olduğu yerden yıkıcı bir şekilde eleştirmek bu tarz insanların en sevdiği şeylerin başında gelmektedir.

Bu kişilerin psikolojik ruh hallerine baktığımız zaman sadistçe duyguların baskın olduğunu görebiliriz. Neden mi? Başkalarının fiziksel olmasa bile ruhen acı çekmesinden, yaralanmasından haz almaları başka bir şey ile bağdaştırılamaz. Yıkıcı bir şekilde eleştirip, karşıdaki insanların enerjisini, modunu düşürmek bu kişiler için müthiş bir motivasyon kaynağıdır.

Toplum ve kendisi için sürekli bir şeyler üretme çabasında olan, daima dinamik çalışan, olumsuz şeylere eleştirel bakıp düzeltme yoluna giren, imkanları doğrultusunda enerji sarf eden insanlara karşı bu prototipteki kişiler hemen sadistçe duyguları gün yüzüne çıkarır ve belden aşağı dahil her türlü vurmaya çalışır.

Aslında bu bireylerin psikolojik açıdan mutlak anlamda tedavi görmeleri gerekmektedir. Bu duygular aslında “aşağılık komplexinin” dışa vurumu olarak da görebiliriz.

Aşağılık kompleksi, kişilerin kendini ruhsal ve bedensel açıdan yetersiz ve değersiz hissettiği psikolojik bir durumdur. Aşağılık kompleksi genellikle çocukluk döneminde anne ve babanın yanlış tutumlarından kaynaklanır. Çocukluk çağlarında başlayan aşağılık kompleksi, ileriki yaşlarda daha ciddi sorunlara yol açar. Bu komplekse sahip olan kişi herkesin ondan daha başarılı, daha becerikli ya da fiziksel olarak daha güzel olduğunu düşünür.

Yaşamış oldukları başarısızlıkları başkalarının suçu olarak görürler. Suçlarını kabul etmeyerek başkalarının üstüne atarlar.

Ve iyi niyetle yapılan hiç bir eleştiriye bile tahammül edemezler. Ancak, kendileri sürekli olarak başkalarını eleştirerek kendilerinde yetersiz gördükleri noktaları kapatmaya çalışırlar. Bu da yukarı da açıkladığım durumu destekler niteliktedir. Enerjinizin sömürülmesine, moralinizin bozulmasına karşı gardınızı alın! Çünkü seni, beni, bizi bu şekilde eleştiren insanlar emin olun bizlerin yaptıklarına bakmadan, içeriğinden bağımsız bir şekilde yeriyorlar! Ezcümle: Yıkıcı, samimiyetten uzak eleştirilere asla kulak asmamalı buna karşı; üretkenliğimiz daha da artmalı, doğrularımızı söylemekten vazgeçmemeli, yılmamalı ve kendimizi geliştirmeye devam etmeliyiz. Sizin daha da iyi olmanızı istemeyen çokça kişi olacaktır. Bırakalım onlar kendi kirli dünyalarında boğulmaya devam ededursunlar, biz açık sularda yol almaya devam edelim.

Onları safça, çokça içtenlikle sevenler çok iyi bilir ki;

Onlar bizim dostlarımız.

HAYVAN SEVGİSİNİN İNSAN PSİKOLOJİSİNE OLUMLU ETKİLERİ

Hayvanlar: Onlar bizim dostlarımız. Hatta en saf hayat arkadaşlarımız. Çok şey konuşup belki de onları hiç anlamadıklarımız. Bizler gibi konuşamıyorlar diye toplumun çok büyük bir kitlesinin anlamaya çalışıp, iletişime geçemedikleri. Bu dünya sadece bizimmiş gibi bencilce davrandıklarımız. Onların yaşam alanlarını hiçe sayıp egosantrikçe yaşayıp haklarını gasp ettiklerimiz..

Onları safça, çokça içtenlikle sevenler çok iyi bilir ki; evinde, bahçesinde, kalbinin derinliklerinde hayvan besleyen insanlar için onların “evlatlarından” hiçbir farkları yoktur. Bu sevginin betimlemesi oldukça zor ama yaşanılması inanılmaz haz veren harika bir duygu. Bu dünya bu evren bizlerin olduğu kadar hayvanların yani dostlarımızındır da! Peki bu konuda ne kadar hassasız? Ya da toplum olarak ne kadar bilinçliyiz? Kanunlarımız bu konuda ne kadar yeterli?

Üzülerek söylemeliyim ki; toplumumuzda bilinçli, hayvan haklarını koruyan, savunan, her platformda dile getiren iyi bir kitle olmasına karşın ne yazık ki total anlamda bilinçli olmayan, onların haklarını göz ardı eden bir toplumda yaşadığımız gerçeği var. Ve ne yazık ki 5199 sayılı hayvanları koruma kanunu hayvanları yeteri kadar korumuyor. Dostlarımıza işkence eden, istismara uğratan hatta tecavüz eden! Hatta ve hatta öldüren kişilerin maddi para cezaları verilerek kısa sürede serbest bırakıldığı haberlerini sıkça görüyoruz! Bu bizi ve dostlarımızı derinden yaralıyor! Ve bu yasalar ciddi anlamda revize edilmelidir..

Ancak; hayvanları, dostlarımızı asıl koruyacak şey kanunlar değil, gerçek bir eğitim ve eğitimin doğurduğu bilinçli bir sevgidir.

İçinde hayvan sevgisi olmayanın. … Merhamet duygusu da olamaz.

Hayvan sevgisinin, hayvanlarla beraber yaşamanın insan psikolojisine ciddi olumlu katkılarının olduğunu biliyor muydunuz? Hayvanları bir şekilde hayatında tutmayı başarabilen insanların olumlu birçok kazanıma sahip olabileceği gerçeğini düşündünüz mü hiç? Bunun en iyi şekilde cevabını; evlerinde hayat arkadaşlarıymış gibi onları besleyen, konuşan, oyun oynayan insanlardan alabilirsiniz. Hayvan beslemenin terapi ile eşdeğer olduğunu size söyleyeceklerdir. Hayvanlarla beraber yaşamak otokontrolünüzü daha da geliştirecek, gerginliğinizi azaltacak, daha huzurlu hissettirecek, anlayışlı olma kat sayınız yükselecek ve daha sevgi dolu olduğunuzu göreceksiniz.

Gününüz oldukça stresli geçmiş olsa bile eve geldiğinizde açılan kapının sesiyle beraber size doğru koşan “dostunuzun” size vereceği tarifsiz bir huzurun hissini bir an olsun hissedin lütfen. Var olan gerginliği o an unuttunuz bile. Sevgi dolu gözlerle size bakıyor. Sizin onu aç bırakmayacağınızı, sizin ona zarar vermeyeceğinizi çok iyi biliyor ve hissediyor. Siz uzandığınızda gelip çocuk masumiyetiyle size sarılıyor. Bundan daha güzel bir his olabilir mi? Bu bağlamda hayvan beslemek stresörlerle baş etmede müthiş bir yol. Bu sevgi stresörsavardır!

Otokontrolümzü daha da güçlendiriyorlar

Bir hayvan ile beraber yaşamak sizin otokontrolünüzü güçlendirecek sizi daha da sorumlu bir kişilik haline getirecektir. Dostunuzu aç ya da susuz bırakamazsınız değil mi? Ya da o var iken kafanıza estiği gibi bir yerlere gidemezsiniz. Tatil planlarınızı onsuz yapamazsınız. Onu bir odaya kitleyemezsiniz. Bu saydıklarım zor gibi görünse de inanın bana evlattan hiçbir farkları kalmadıkları için seve seve yapacaksınız ki birçoğumuz bunu yapıyordur.

Hayvanlarla iç içe olan çocuklar

Evin ferdi gibi oluyorlar. Onları görünce kendinizi daha iyi hissediyor, daha mutlu oluyor, daha da anlayışlı oluyorsunuz. Hele de hayvanlarla iç içe büyüyen çocukların niteliksel olarak akranlarından birçok yönde daha ileri de oldukları yapılan araştırmalarda da gözlemlenmiştir. Bu çocuklar daha empatik, daha sorumluluk sahibi, daha mutlu, hayvana ve doğaya karşı daha duyarlı, kesinlikle şiddet eğilimi olmayan çocuklar olarak yetişiyorlar. Bu şekilde yetişen bir çocuğun yetişkin olduğunda topluma katkısını düşünün..

Hayvanlar zamanla sizlerin psikolojisini çok iyi anlıyor

Sahip olduğunuz hayvan demek istemiyorum çünkü ona evinizi açmanız demek ona sahip olduğunuz anlamına kesinlikle gelmez. Beraber yaşadığınız hayvan zamanla sizi psikolojik ruh halinizi çok iyi gözlemleyip hissedecektir. Siz üzgün olduğunuzda, ağladığınızda yanınıza gelecek size dokunmaya çalışacak ve sizi anladığını göstermek için sesler çıkarmaya başlayacaktır. Evde herhangi bir insan olmasa bile sizi mutlaka anlayan biri var. Hoş evde bir insanın olması sizi anlayacağı anlamına her zaman gelmez ama hayvanlar her zaman anlar. 

Evcil hayvanlar depresyon semptomlarını azaltır!

Evcil hayvan yakın ilişkide olmak, onlarla iç içe yaşamak ruh sağlığına ve fiziksel sağlığa kesinlikle olumlu katkıları vardır. Evcil hayvan beslemek depresyona tamamen bir çözüm olmasa da kesinlikle depresyon semptomlarını azaltmada son derece etkilidir. Evcil hayvanlar daha ılımlı ve soft olmayı sağlıyor. Uyku kalitesini arttırıyor. Yersiz yere bizlerde oluşan kaygıları da ciddi derece de azaltıyor. Depresyon özellikle yalnız yaşayan bireyleri yıpratıyor. Doğal olarak evde bir dostunuzun olması depresyonu ekarte edebilir.

Çin’de yaşları 25 – 40 arası kadınlar üzerinde yapılan araştırmada hayvan sahibi olanların genel sağlık durumu hayvanı olmayanlardan çok daha iyi çıkmış. Araştırmaya katılanların 3031 kadın yarısı evinde köpek besliyormuş. Köpeği olanlar daha sık egzersiz yapıyor, daha iyi uyuyor, daha iyi fitness bulguları gösteriyor, yıl içinde daha az hastalanıyor ve daha az doktora görünüyormuş. Araştırma sonuçları SocialIndicatorsResearch’te yayınlandı.

Koşulsuz sevgi!

Hayvanların bireyleri ruh halini iyileştirmesinin en büyük nedeni kesinlikle koşulsuz sevgi. Sevgilinizden ayrılın, iflas edin, KPSS’yi, LGS’yi, YGS’yi kazanmamış olun, çulsuz kalın, üstü başı dağıtın! Hiç fark etmez. O daima sizin süper olduğunuzu düşünecek. Sizi her koşulda sevecek. Böylesi bir ilgiyi görmek ruh sağlığına iyi gelecek, psikolojimizi toparlayacaktır. Karşılığında yapmanız gereken onunla ilgilenmek, sevmek ve karnını doyurmak.

Ezcümle: Mutlu olmak için neden bir dost edinmiyorsun? Durma! Şartları zorla.. Uzm. Kl. Psk. Hüseyin Berken Binay

Belki de 

Hiç ölümle yüzleştiniz mi? Ya da ölümle yüzleşmeyi denediniz mi?

Hiç ölümle yüzleştiniz mi? Ya da ölümle yüzleşmeyi denediniz mi? Kimimiz, ölüme meydan okuduğunu , kimimiz de çok korktuğunu ifade eder. Ama belki de Platon’un da söylediği gibi benliğimizin en derin noktalarına yalan söyleyemeyiz. Ölüm düşüncesi korkutur bizi! Kişi ölümden çok, ölümün eşlik ettiği mutlak yalıtımdan korkar. Hayatı hep birileri ile toplumsallık duygusu içerisinde sürdürmeye çalışırız, ama her birimiz yalnız başımıza ölmeliyiz- kimse bizim için ya da bizimle birlikte ölmez. Yaşayanın ölenden kaçması mutlak terk edilmenin işaretidir.

Belki de hepimizi ölüm korkusunda en çok korkutan, dehşete düşüren şey; geleceği kaybetmek değil, geçmişi kaybetme düşüncesidir.

Hepimiz bir şekilde, varoluşsal korkunun yıpratıcı rüzgârına maruz kalıyoruz. Bundan kaçınmak imkânsız. O varoluşsal korku ise; ölüm düşüncesidir. Her ne kadar yaşıyor olsak da, sürekli olarak aniden gelişecek keskin ihtimaller korkusu ve önlenemez ölümlüyle savaşıp durma kaygısı bireyin varoluşsal kaygısını arttırmaktadır. Tabi bireylerin bu varoluşsal kaygılarla baş etme biçimleri, stratejileri, savunma mekanizmaları kişiden kişiye değişiyor. Haliyle bu varoluşsal korkuların üzerimizde bıraktığı etkiler de bu durumlara göre şekilleniyor.

Öyle zannediyorum ki; herkesin zihninden bir şekilde şu soru geçmiştir: “Öleceksek eğer neden yaşıyoruz?” Bu soru zihnimizi, ruhumuzu dolayısıyla da bedenimizi oldukça yorar. Ve somut bir sonuca da varamıyoruz, varamayacağız da. Dinler, inançlar neden var olup/öldüğümüz üzerine uzun uzadıya görüş bildirmişlerdir. O dinlere mensup kişiler bu doğrultuda fikirlerini ifade etmektedirler. Ama yine de öyle ya da böyle zihnimizin bir şekilde bu soruyu sormaya devam ediyor

Dini inançlar varoluşsal ölüm korkusuna, ciddi ve güçlü bir rahatlık kaynağı sağlıyor.

Dini inançlar varoluşsal ölüm korkusuna, ciddi ve güçlü bir rahatlık kaynağı sağlıyor. Dini inançlar, dindar insanların ölüm anksiyetesini önemli ölçüde azaltma konusunda büyük rol oynar. Dinlerinin gerektirdiği ve açıkladığı gibi inanır ve ölüm ve sonrası hakkında çok fazla sorgulama karmaşasına girmez. Girse de çıkamaz. Çünkü soyut kavramlar ve bilinmezliklerle dolu bir sonsuzluk.. Dolayısıyla da bu inanç sistemleri kişilerin kaygısını azaltıyorsa bu konuyu çok deşmemek gerekiyor.

Hayallerinin yerine gelmesi, gerçek adaleti bulma isteği, dünyada sahip olamadıklarına kavuşma arzusu, cennet, cehennem, Allah, yeniden var olma, ölümsüzlük, sonsuzluk, sevdiklerinle sonsuz bir düzlemde beraber olma isteği, sorunsuzluk.. Hepsi ölümlü oluşun acılığını azaltan kavramlardır. Kimi zaman anlam veremediğimiz, tarif edemediğimiz bazı kaygılarımız anksiyetelerimiz olur ve bunu neyden kaynaklandığını anlamlandıramayız. Görünürde bir şey yoktur ama aslında o kaygıyı tetikleyen, kaçtığımız bir olgu vardır: Ölüm anksiyetesi. Evet, ben yaşadığımız birçok kaygının altında yatan temel kaygının ölüm anksiyetesi olduğunu düşünüyorum.

Bu noktada Antik Çağ Yunan filozoflarından Sokrates’in ölmeden önceki son diyaloğuna yer vermek istiyorum. Sokrates baldıran zehrini içtikten sonra yanında olan kadim dostu Kriton’a “Asklepios’a (Yunan mitolojisinde tıbbın ve sağlığın Tanrısı) bir horoz adadık, onu yerine getir, unutma!” , Sözleri onun son sözleri olmuştur. Peki, ama Sokrates ölmeden önceki son anında Yunan Mitolojisindeki sağlık ve tıp Tanrısına neden horoz adağının yerine getirilmesin istedi? Sokrates, son sözleriyle aslında “yaşanmaya değer hayat” hakkında ipuçları vermiş, yaşamayı uzun uzadıya hastalık olarak görmüştür.

Ölümle yüzleşin!

Evet, ölüm yüzleşmek başlı başına bizde kaygı doğurur, ancak aynı zamanda hayatı daha renkli ve zengin kılacak bir potansiyel taşır. Ölümle ne kadar çok yüzleşebilirsek eğer o denli daha az korkarız ölümden. Ölüm düşüncesinden kaçındıkça da ölüm düşüncesi peşimizi asla bırakmayacaktır. Gölgeniz gibi peşinizden gelecektir.

Her ölümün geride kalanlar için tarifsiz acılar bıraktığı su götürmez bir gerçektir. Ve hiç kimse sevdiklerinin ölümü düşüncesini bile düşünmek istemez. Bu çok doğal bir refleksif bir tepki. Ancak ölümden kaçış var mı? Bizler, sevdiklerimiz, en yakınlarımız. Maalesef bir gün hepimiz ÖLECEĞİZ. Peki, ama bu realite varken, bu düşünceden bu kadar kaçınmak neden? Bu kaçış bizim için iyi bir olgu değil! Ölümden sonraki tepkilere, yas sürecine, bu travmatik süreci atlatma biçimlerine biraz da toplumun yön verdiği şüphesiz. Sosyal öğrenme buna yön veriyor. Bizim gibi ölümden sonra sonsuz bir yaşamın varlığına inanan toplumların ölüm karşısında daha metanetli ve sağlıklı tepkiler vermesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü bu toplumsal refleksler özellikle birinci dereceden yakınları direkt derinden etkilemektedir.

Tam da bu noktada Mevlana, ölüm gününü “ Hakk’a Vuslat” yani Yaratana kavuşma saymış, buna Şeb-i Arus yani düğün gecesi anlamını yüklemiştir. “Herkes ayrılıktan bahsetti, ben vuslattan” der. Ölüm Mevlana için kişinin aslına dönüşü olarak yorumlanmıştır. Mevlana, ölümle yüzleşmiş, ölüm düşüncesinden kaçmamış ve kendi düşünce sistemini kendi inanç sistemince sağlıklı bir şekilde kurabilmiş ve anladığımız kadarıyla da ölüm anksiyetesi yaşamamıştır. Ezcümle: Ölümün fizikselliği bizi yok etse de, ölüm düşüncesi bizi korur.

Dedikodu yapıyor musunuz?

dedikodu

Kadın ve erkek ilişkileri üzerine şimdiye dek binlerce yazıldı. Yazılmaya da şüphesiz devam edilecektir. İnsanlığın var olduğu günden bu güne ne birbirinden ayrı ne de bir arada olabilen bu iki cinsin kendi aralarındaki çatışmaları günümüzün en önemli konusunu oluşturuyor. Yaşamın dinamitleri niteliğinde olan bu çatışmalar, aslında; kadın ve erkeğin hayatı birbirleriyle anlamlı kıldıklarını haykırıyor!

Hayat; iki cinsin birbiri ile anlamlı kılındığını tartışılmaz bir gerçek. Peki, birbiriyle ne tam olarak ayrı ne de tam olarak bir arada olabilen bu iki cinsiyet, birbirleri veya kendi aralarında dedikodu yapıyorlar mı? Şayet yapıyorlarsa eğer hangi cinsiyet bu konuda daha baskın?

Sizce dedikodu nedir?

Eminim herkesin dedikodunun ne olduğuna dair verdiği cevap farklı olacaktır. Genel itibari ile dedikodu başkalarının kişisel ve özel konuları hakkında yapılan konuşmalardır. Dedikodu bazen gerçek olaylar ve konular hakkında olsa da, genellikle kişiler arasında konuşulduğundan, kişilerin birbirlerine olayı ya da haberi iletimi esnasında yanlışlıklar veya çarpıtmalar içermektedir.

Dedikodu yapıyor musunuz?

Herkes kendi yakın çevresine bakıp cevap verirse sanırım acı gerçek ortaya çıkmış olacaktır diye düşünüyorum. Hepimizin bir şekilde bu konuda muzdarip olması söylediğimi destekler nitelikte. Öyle değil mi? Bu konu da hepimizin özeleştiri de bulunması gerektiği de başka bir boyut.

Herkes kendi yakın çevresine bakıp cevap verirse sanırım acı gerçek ortaya çıkmış olacaktır diye düşünüyorum. Hepimizin bir şekilde bu konuda muzdarip olması söylediğimi destekler nitelikte. Öyle değil mi? Bu konu da hepimizin özeleştiri de bulunması gerektiği de başka bir boyut.

Peki, kadınlar severek ve isteyerek neden daha fazla konuşurlar?

Peki, kadınlar severek ve isteyerek neden daha fazla konuşurlar?

Normalde beynin sol tarafı, farklı yoğunluklarda olsa da konuşma yeteneğini aktif hale getirir. Erkeklerde bu durum oldukça barizdir. Kadınların beyinlerinin sol ön tarafında ise ayrıca öze bir bölge vardır ki, bunun sayesinde konuşma fonksiyonu daha da etkinleşir. Enteresandır beyinlerinin sol tarafına göre daha küçük de olsa sağ taraflarında da konuşma fonksiyonunu sağlaya ilave bir merkez daha bulunmaktadır. Beynin her iki tarafında da belirli bir bölge içinde yoğunlaşmış fonksiyonel bir merkezin olması kadınların daha kolay ve rahat konuşmalarını sağlamaktadır.

Kadınlar mı daha çok dedikodu yapar yoksa erkekler mi?

Bu derin bir kökene sahip paradokstur. Kadınların severek ve isteyerek erkeklerden daha fazla konuşmaları, erkeklerden daha çok dedikodu yaptıkları anlamına kesinlikle gelmez. Kadınların yaptıkları dedikodu ile erkeklerin yaptıkları dedikodu arasında niceliksel olarak anlamlı bir fark yoktur. İki dedikoduyu birbirinden ayıran özellik dedikoduların niteliği ile ilgilidir.

Erkekler niteliksel olarak daha çok; günlük haberler, terfiler, yöneticiler, para, statü, siyaset üzerine dedikodu yaparken ki bunu daha çok iş yerlerinde yapmaktadırlar,

Kadınlar ise; hemcinsleri ile yaşanan sorunlar, duygusal ilişkiler, eşler ile ilgili problemler ve meslektaşları ile ilgili konular üzerine dedikodu yapmaktadırlar. Bizi hiç ilgilendirmeyen şeyler hakkında konuşmaktan kimi zaman anlam veremediğimiz bir şekilde haz alıyoruz. Bu anlamda dedikodu kimi zaman çekim gücü artıyor.

Dedikodu sayesinde kendi grubumuzdan olmayan insanları çok rahat bir şekilde izole edip dışlayabiliyoruz. Dedikodunun ciddi yıkıcı etkisi olduğunu biliyor muydunuz? Sosyal yaşamda dışlanmalar arttıkça dedikodun hedef tahtasına oturtulmuş kişinin ruh sağlığında yaralanmaların ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Kavram, olgu ya da genel geçer durumlar üzerine uzun uzadıya konuşmak, tartışmak dedikodu değildir. Dedikoduyu oluşturan şeyler şunlardır; kişileri çekiştirmek, kınamak, ayıplamak, yerli yersiz yermek, gıybet vs. İngiltere’de tam 5000 kişi ile yapılan bir anket araştırmasında erkekler günde yaklaşık 76 dakikayı dedikoduya ayırdıklarını, kadınların ise yaklaşık 52 dakikayı dedikoduya ayırdıkları sonucu çıkmıştır.

Dedikodu suçtur!

Dedikodunun kişilik haklarına bir saldırı olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmamız gerekiyor. İşyerinde dedikodu haklı bir kovulma nedeni sayılıyor. Nasıl olsa ispatlanamaz denilerek yapılan dedikodular beklenmedik sonuçlar doğurabilir. Bir iş yerinde bölge müdürü olarak çalışan bir kişi iş yerindeki olayları çalışanların eşlerine aksettirdiği, yönetici olarak çalışan diğer kişiler hakkında kötü sözler sarf ettiği ve dedikodu ortamı yarattığı hem de huzursuzluk ortamı yarattığı için işten çıkarılmıştır.  Yerel mahkeme durum ispatlanamadığı gerekçesiyle işvereni haksız bulmuş ancak Yargıtay ise; olayların yöneticinin davranışları nedeniyle yaşandığının açık olması bu davranışların da iş yerinde huzursuzluğa neden olduğu gerekçesiyle yerel mahkemenin verdiği kararı bozmuş ve kişinin geçerli neden ile işten atıldığına hükmetmiştir. Ezcümle; dedikodu suç olduğu nedeni ile değil, yapıldığında karşı tarafın neler hissedeceği ile ilgili iyi bir empati kurarak, karşı tarafın kişilik haklarına saygı duyarak dedikodu yapılmamalıdır!

Uzm. Klinik Psikolog Hüseyin Berken Binay

Hipnoz Nedir?

Hipnoz bir uyku mudur?

Hipnoz, bakışla, sözle veya bazı yardımcı nesneler kullanılarak, telkin ile oluşturulan özel bir bilinç hâlidir. Bir başka deyişle bir trans hâlidir. Bu trans sırasında, kişi çevreden gelen tüm (ses, ışık, koku vb.) uyaranlara kendini kapatır veya aldırmazken, hipnoz yapan kişinin telkinlerini artmış bir dikkatle dinler, anlar ve gönüllü katılımla uygular.

Hipnoz kesinlikle bir uyku hâli değildir. Dışarıdan bakıldığında, hipnozdaki kişi sanki derin ve huzurlu bir uykudaymış gibi görünür. Aynı yanlış gözlemi yapan İskoç Doktor James Braid 1840 yılında bu trans hâline, Eski Yunan’daki uyku tanrısı Hypnosis’tenesinlenerek hipnoz adını vermiştir. Çok kısa bir süre sonra bizzat Dr. Braid bu trans hâlinin uyku olmadığını fark etmiş ve hipnoz adının uygun olmadığını açıklamış olmasına karşın, bu yerleşmiş olduğu için hipnoz adının kullanımı devam edegelmiştir. 

Bir kişi, isteği dışında zorla ya da farkında olmaksızın hipnoza sokulabilir mi? 
Hayır! Bu mümkün değildir. Hipnoz kişinin gönüllü isteği ve katılımıyla gerçekleştirilen bir trans hâlidir. Hipnoz yapan kişi, hipnoza girmeyi gönüllü olarak kabul eden kişiye hipnoza girmesini sağlayacak bazı telkinler verir. Kişi bu telkinleri uygulayarak hipnoza girer. Hipnoza girmek istemeyen bir kişi kendisine söylenen telkinleri gerçekleştirmeyi reddedeceği için hipnoza girmez. 

Hipnozdaki kişi hipnoz yapanın tüm söylediklerini olduğu gibi kabul eder ve aynen uygular mı?

Hayır!Hipnoz sırasında kişinin bilinçli kontrolü ortadan kalkmaz. Hipnoz yapan kişinin söylediği her şeyi duyar, anlar, hatta yargılar. Yapması istenilen şey kişinin sosyal ve ahlâki değerlerine uygun değil ise kabul etmez, uygulamaz. Israr edilirse kişi hipnozdan çıkar.

Hipnoza giren bir kişi istemediği hâlde sırlarını açıklar mı? 
Hipnozdaki kişinin bilinçli kontrolü ortadan kalkmadığı için istemediği sürece hiçbir sırrını söylemez, özel bilgileri vermez. Hipnozdaki kişi ancak, söyleyeceği şeylerin kendisi için (örneğin hastalığının tedavisinde işe yarayacağı şeklinde) yararlı olacağına inanır ve hipnoz yapan kişiye güvenirse sorulan sorulara yanıtlar verir. 

Hipnozdan “uyanamamak” mümkün müdür?
Hipnoz bir uyku olmadığı için, uyanamamak diye bir şey olamaz. Hipnoz yapan hekim, terapi sonunda kişiye hipnozdan çıkacağı telkinini verdiği zaman kişi hipnozdan çıkarak gözlerini açar.

Hipnoz nasıl oluşur? Hipnoza girmenin temel koşulları nelerdir?

Hipnozun oluşmasında üç temel unsur vardır: Gönüllülükkonsantrasyon ve hayal gücü. Hipnoza başlanırken, kişi önce hipnoza girme konusunda gönüllü ve istekli olmalıdır. Gönüllü ve istekli olan kişi, hekimin kendisine söylediği (hipnoza giriş için verdiği) telkin cümlesine tüm dikkatini verir, yoğunlaşır. Sonra da söylenen telkinin içeriğini hayal ederek gerçekleştirir. Buradan da anlaşılabileceği gibi bir kişinin hipnoza girebilmesi için gönüllü olması, konsantrasyonunun ve hayal gücünün yeterli olması zorunludur. Veya bir başka deyişle isteksiz, gönülsüz olanlar ya da konsantrasyonu ve hayal gücü yetersiz olanlar hipnoza giremezler. 

Hipnoza yatkınlık (hipnotizabilite) ne demektir? Herkes hipnoza girebilir mi?

Hipnoza girebilme yetisine hipnotizabilite (hipnoza yatkınlık) adı verilmiştir. Herkesin hipnoza yatkınlığı (hipnotizabilite) farklıdır. Bu nedenle herkes hipnoza giremez. Çocuklar hipnoza son derece yatkındırlar. Yapılan araştırma sonuçları, hipnoza yatkınlığın en fazla olduğu dönemin 6-10 yaş arası olduğunu göstermiştir. Yaş ilerledikçe hipnoza yatkınlık giderek azalır. Genel olarak toplumun %10-15’inde hipnoza yatkınlık yoktur. Bu kesim kesinlikle hipnoza giremez. Toplumun %70-80’inde orta düzeyde bir hipnoza yatkınlık, %10-15’inde ise yüksek düzeyde hipnoza yatkınlık vardır. Yani toplumun büyük bir çoğunluğu hipnoza girebilmektedir. 

Hipnoza yatkınlığı etkileyen etkenler nelerdir?

Hipnoza yatkınlık yetisi, kişilik yapılarına ve içinde bulunulan ruhsal rahatsızlığabağlı olarak değişmektedir. Örneğin, kuşkucu, kimseye güvenmeyen, her şeyi kontrol etmeye çalışan ya da kendisini herkesten çok üstün ve değerli gören kişilik yapılarına sahip olan kişiler kolay kolay hipnoza giremezler. Aynı şekilde obsesif-kompulsif bozukluk, şizofreni, ağır depresyon, paranoid bozukluk ve demans (bunama) hastalarının hipnoza yatkınlıkları sağlıklı insanlara göre daha düşüktür. 

Kimler Hipnoz Yapabilir?

Çoğu ülkede, hipnoz “tıbbî bir girişim” olarak kabul edildiği için, gösteri amaçlı sahne hipnozu yasaklanmıştır. Hipnoz yapma yetkisi, sadece tedavi amacıyla, hipnoz ve hipnoterapi eğitimi almış hekimler, diş hekimleri ve klinik psikologlara tanınmıştır. Bu son derecede yerinde bir uygulamadır. Çünkü hipnoz yapmak çok kolay bir uygulama olmakla birlikte hipnoz aracılığı ile hastalıkların tedavisini yapmak yani hipnoterapi uygulamak, hipnoz bilgisinin yanı sıra söz konusu hastalıklar ve tedavileri hakkındaki özel mesleki bilgileri de ayrıntılı bilmeyi ve bu konuda yetkili olmayı gerektirir. 

Hekimler, hipnoterapiyi eğitimini aldıkları kendi uzmanlık alanlarında uygulamalıdırlar. Çünkü hem eğitimleri hem de yasal yetkileri kendi uzmanlık alanlarıyla sınırlıdır. Örneğin Astım hastalığı konusunda göğüs hastalıkları uzmanı, ağrısız doğumda kadın-doğum uzmanı, cilt hastalıkları konusunda dermatolog, ruhsal hastalıklarda psikiyatri uzmanı, diş çekimi ve diş eti hastalıklarında dişhekimleri hem bilgi ve yeterlilik hem de yasal olarak yetkilidirler. Çünkü söz konusu hastalıkları hipnoterapi ile tedavi ederlerken kendi uzmanlık bilgilerini hipnoz içinde uygulayacaklardır.

Hipnoz yapmayı bilmek diş hekimine panik bozukluğu’nu tedavi etme veya psikiyatri uzmanına ağrısız doğum yaptırma, radyoloji uzmanına cinsel işlev bozukluklarını tedavi konusunda yetki vermemektedir. Her uzman hipnoterapiyi kendi uzmanlık sınırları içinde uyguladığı takdirde başarılı olacaktır.

Çoğu ülkede, hekim olmadıkları hâlde psikolojik sorunlarda hipnoterapi yapma yetkisi, ruhsal sorunlar ve hastalıklar konusunda lisansüstü eğitim almış klinik psikologlara da tanınmıştır. Ancak ülkemizdeki sağlık yasalarına göre psikologlara bu hak tanınmamıştır. Bazı az sayıda ülkede hipnoterapi yapma yetkisi hekim kontrolü altında ve sadece bazı kısıtlı alanlarda olmak koşulu ile yukarıda yazılanların dışında hemşire, sosyal hizmet uzmanı gibi mesleklere de tanınmıştır.

Hipnozla geçmiş hayatlara veya geleceğe gitmek mümkün müdür?

Hipnozla geçmiş hayatlara veya geleceğe gitmek mümkün müdür?

Kesinlikle hayır! Maâlesef en çok kötüye kullanılan sahalardan biri de budur. Belki kişinin kendi hayatındaki bazı bilinçdışına bastırılmış rahatsızlık verici hatıraları ortaya çıkarmakta kullanılabilirse de, bu çok özel ve kesinlikle uzmanlarca uygulanabilecek bir tekniktir. Önceki hayatlara ve hele geleceğe gitmek mümkün olsaydı, herkes Toto, Loto, Altılı Ganyan ve aklınıza gelebilecek her şeyi görüp zamanın akışını değiştirirdi! Böyle vaatlerle yaklaşan birin kesinlikle şarlatan veya kendisi psikiyatrik hasta olan birisi olduğunu düşünebilirsiniz.

Hipnoz nerelerde / hangi hastalıklarda kullanılabilir?

Genel Tıpda: Ağrıyı ortadan kaldırmak için (migren ve gerilim tipi baş ağrıları, kronik fiziksel ağrılı hastalıklar, trigeminal nevralji, ağrısız doğum, kanser ağrılarında), hipnoanestezi ile cerrahi girişimlerde (ameliyatlar, diş çekimi ve diş eti rezeksiyonlarında), psikosomatik hastalıklarda (astım, esansiyel hipertansiyon, psöriazis, ülser, ülseratif kolit, irritabl kolon, siğil tedavisinde),

Psikiyatride: Tik, kekemelik, enüresis noktürna (gece işemeleri), trikotilomani, yeme bozuklukları, obezite, psikojenik ağrı bozukluğu, konversiyon bozukluğu, cinsel işlev bozuklukları, sigara bağımlılığı, dissosiyatif bozukluklar, fobiler, panik bozukluğu, agorafobi, sosyal fobi, sınav kaygısı, travma sonrası stres bozukluğu…

Bu yazı, Türkiye Psikiyatri Derneği’nin bilimsel verileri ve görüşleri ışığında kaleme alınmıştır. Ezcümle: Hipnoz tv Show programlarında, stand up gösterilerinde ya da sihirbazlık gösterilerinde asla kullanılmayan bir uzmanlık alanı olup, kullanmaya kalkanların da uzmanlıktan uzak sahtekar kişilerden oluştuğunu unutmayınız. Uzm. Klinik Psikolog Hüseyin Berken Binay

Comments are closed.