logo

Hayatınızın mutluluğu düşüncelerinizin kalitesine bağlıdır.

Çocuğunu pek çok kez uyardığın, ödüllerle teşvik ettiğin halde istediğin davranışları sergilemiyor olabilir. Ona doğru tutumlarda bulunmayı öğretmenin en iyi yolu, ebeveyn olarak bu davranışı senin yapman, yani model olman. Soyut düşünme yeteneği küçük yaşlarda gelişmediği için çocuklar mantık yürüterek değil; izleyerek öğreniyorlar. Bu nedenle çocuğa bir şeyi açıklayarak anlatmak çoğu zaman işe yaramıyor. Erken yaşlarda model alarak öğrenmeye başlıyorlar. Özgür Bolat, beyinde sırf bu model alma sürecini yöneten ayna nöronlar olduğunu söylüyor. Çocuklar soyut düşünemediği için ne gözlemlerse onu yapıyorlar. Bulundukları ortamda gözlemledikleri davranışları doğru kabul ediyorlar. Bu nedenle çocuğuna bir davranış kazandırmak istediğinde, ondan beklediğin davranışı ilk olarak senin sergilemen gerekiyor.

Ödül verme, model ol. Çocuğun bir davranışı yapmak istemiyor ve sen de bunu ödülle yaptırmak istiyorsan, sorman gereken “Çocuğuma bunu nasıl yaptırtırım?” sorusu değil. Çünkü bu bir kontrol sorusu. Senin yaklaşımın, “Çocuğum yapmak istemediği bu davranışı beni izleyerek mi öğrendi?”, “Farkında olmadan aynı davranışı ben yapmış olabilir miyim?” şeklinde olmalı.

Çocuklar yalnızca davranışları değil; düşünceleri ve tutumları da modelliyorlar. Bunlar gözle görülmediği için keşfetmesi ve düzeltmesi daha zor. Ebeveyn olarak bu gizli dinamikleri keşfetmek size düşüyor.

Çocuğuna rol model olman konusunda nasıl bir yol izlemen gerektiğini şöyle özetleyebiliriz:

  • Çocuğuna ödül gibi kontrol mekanizmalarıyla davranış kazandırman zor. Önemli olan davranışı belirleyen temel bir değerler sistemi oluşturabilmen. Bu değerleri de kontrol mekanizmalarıyla değil; model olarak oluşturabilirsin.
  • Çocuklar söylenenleri değil; gözlemlediklerini yapıyorlar. Özellikle küçük yaşlarda soyut düşünme gelişmediği için çocuklar daha çok gözlemleyerek öğreniyorlar.
  • Çocuğun bir davranışı yapmıyorsa ya da bir tutumu sergilemiyorsa, o davranış ve tutum ailenizde eksik olabilir. Ya da hoşlanmadığın bir tutumu ailenizde görüp de sergiliyor olabilir. Bu nedenle anne ve baba olarak aynayı kendinize çevirmeniz önemli.
  • Çocuğunuza ödül vermek yerine, ebeveyn olarak kendinizi analiz ettiğinizde ve çocuğunuzla etkinlik yaptığınız zaman çoğu sorunu çözebilirsiniz.
Model alma ve söylemler. Söylemlerle çocuğuna davranış kazandırabilirsin ama bu senin ve eşinin davranışlarıyla örtüştüğü zaman mümkün. Eğer çocuğuna bir şey söylüyor ama aynısını kendin yapmıyorsan, çocuğun söylediğini değil; davranışlarını baz alıyor.

İşte annelik vicdan azabını yenmek için beş öneri: Yaptığınız şeyden pişman olmalı mısınız/olmamalı mısınız, karar verin. Okuldaki bir etkinlikte gönüllü çalışmak istiyor musunuz yoksa diğer ebeveynler gideceği için mi kendinizi eksik hissediyorsunuz? Katılmamanız vicdan azabı duymanızı gerektirmiyor. Diğer yandan söz verdiğiniz bir etkinliğe götürmeyi unuttuğunuz için suçluluk duymanız gayet normal. Unutmamak için ajandanıza yazabilir, telefonunuzda alarm kurabilirsiniz. Çocuğunuzu kreşe ya da oyun grubuna gönderip spora gitmek, aile büyüklerinizden destek alarak karı koca bir akşam baş başa zaman geçirmek vicdan azabı duymak için bir neden olmamalı. İstediğimiz gibi bir anne olmak için kendi arzularımıza da zaman yaratmalı, onları da yerine getirmeliyiz. Tıpkı “Oksijen maskesini önce kendinize, sonra çocuğunuza takın.” uyarısı gibi. Eğer özeleştiri sizin için bir sorunsa şöyle yapabilirsiniz. Düşünün bir, arkadaşınız size pişman olduğu bir şeyi anlatırsa onu direkt suçlar mısınız yoksa anlamaya mı çalışırsınız?

Bazı şeyleri akışına bırakarak çözün. Çocuğunuz bazen okula sizin “korkunç” dediğiniz şekilde mi giyinip gidiyor, odası çok mu dağınık? Kim istemez ütülü giysileri tercih etmesini, odasını hep toplamasını? Sürekli bunun kavgasını vererek istediğinizi elde edemezsiniz. Hem ebeveynlik mükemmel olmak üzerine kurulu değil ki. Bazı şeyleri akışına bırakmalısınız ve öncelikten çıkarmalısınız. Siz anne-baba olarak, çocuğunuzun büyüyüp öğrenebileceği güvenli bir ortam sağlamaktan sorumlusunuz. Kendinize şunu sorun: “Şu anda bu görevi yapmazsam çocuğum ne şekilde zarar görür?” Cevap “çok fazla değil” ise önceliklerinizi ona göre belirleyin. Ev işleri bunun için güzel bir örnek. Kim gelirse gelsin orası çocuklu bir ev. Dağınık kalmasında ne sakınca var? Yerlerde oyuncaklar olabilir, masanın üstü dağınık kalabilir, ayakkabılar dolap yerine kapının önünde dizili durabilir… Unutmayın, siz Superman değilsiniz.

Unutmayın ki dışarıdan her şey farklı görünür. Çalışan anneler çocuklarıyla birlikte yeteri kadar geçiremediklerini düşündükleri için vicdan azabı duyuyorlar. Çalışmayan, evdeki anneler de maddi destek sağlayamadıkları için. Çalışan anne olmak ve evdeki anne olmak kıyaslanacak bir konu değil. Kendinize devamlı “aileniz için en doğru kararı verdiğinizi” hatırlatın. Her şey sosyal medyada göründüğü gibi değil. Tüm anneler çocuklarıyla bütün gün oyun oynamıyor, evleri orada göründüğü gibi sürekli toplu değil, kimse çocuğunun odasına ağaç ev yapmıyor. Normal olan, banyodan sonra oyuncakların küvette kalması, anında toplanması değil.

Tepki vermeden önce düşünün. Yorucu bir günün ardından çocuklarımıza verdiğimiz tepkiler de farklı oluyor. Bunu yenmenin en güzel yolu, konuşmadan, bir şey söylemeden önce bir mola vermek. Cevap vermeden önce durup düşünmeyi alışkanlık haline getirin. Bu şekilde emin olun, daha sakin bir ebeveyn olacaksınız.

Size vicdan azabı yaşatan olaylara basit çözümler bulun. Mesela, iş yüzünde mi suçluluk duyuyorsunuz? O halde iş gezilerinizi ailece çıkacağınız tatille birleştirmeye çalışın, esnek çalışma saatlerini sorgulayın. Eğer çocuğunuzla yeteri kadar kaliteli zaman geçiremediğinizi düşünüyorsanız, oyun oynarken telefon da kapalı olsun televizyon da. Daha doğrusu tüm uyaranları kaldırın ortadan. Sadece ona odaklanın. Şu aklınızdan hiç çıkmasın: Vicdan azabı duyuyor olmanız ona gerçekten ne kadar değer verdiğinizi ve onun için en iyisini yapmaya çalıştığınızı gösteriyor. Çocuklar affeder. Siz istemediğiniz kıyafetlerle, saçla sizi okula gönderen ailelerinizi affetmediniz mi? Şu anda bunlar yüzünden küs müsünüz onlarla? Bir de böyle düşünün.

Öncelikle, kendimizi diğer annelerle kıyasladığımız için. Biz anne-baba olmayı kendi ebeveynlerimizden gördük ve özellikle anne olduktan sonra da onların anne-baba olma şekillerini sorguladık. Bazı huylarımız benzesin isterken bazılarından kaçıyoruz. Mükemmel anne-baba olmak için gayret ediyoruz. Örneğin ailelerimiz bizi çok gezdirmediyse biz çocukları aktiviteden aktiviteye götürüyoruz. Ya da bizimle hiç oyun oynamadılarsa, oyunun başından kalkmıyoruz. Çocuklar okulda başarılı olduklarına kendimize de pay biçiyoruz. Başarısız olduklarına önce kendimizi suçluyoruz. Çevremizdekilerin dediklerini de çok önemsiyoruz. Çocuğa tablet verdiğimizdeki suçlayıcı bakışlar, üstü kirli bir yere götürdüğümüzde karşılaştığımız “ayıp bakışları” bile vicdan azabı yaşatmaya yetiyor.

Şunu unutmamak gerek: Ailelerimizin bize veremediği her şeyi çocuklarımıza sağlayamayız. Zamanımız yoksa oynamadığımız için kalbimiz sızlamamalı. Oynamak yerine çalışmak istemek de bizim hakkımız. Kendimizi sorgulamamız her zaman kötü değil. Bazen bu sorgular sonrasında daha doğruyu buluyoruz. Önemli olan duyguları birbirine karıştırmamak.

Neden suçluluk duygusu hissediyoruz? Anneler neden suçluluk duygusuyla mücadele ediyor?

Hatta anneler ne zaman vicdan azabı duyara daha da devam edelim.

  • Henüz bebekken ve anne sütü yetmediğinde,
  • Bakıcıya bırakıp çalışmak zorunda kaldıklarında,
  • Okuldaki etkinliği unutup gerekli kıyafeti göndermediklerinde,
  • Parka giderken yanlarına şapka-su almayı unuttuklarında,
  • Toplantıları yüzünden okuldaki maça yetişemediklerinde,
  • Bir çocuklarıyla daha çok ilgilenip o gün diğeriyle bir şey paylaşamadıklarında.
Bunlar tabii bir çırpıda aklımıza gelenler. Biz anneler her an vicdan azabı duymak için bir neden bulabiliriz.

Anneler ne zaman ve neden vicdan azabı duyar?

  • Eşleriyle yalnız tatile gittiklerinde,
  • Kitaplarda okudukları annelerle kıyasladıklarında,
  • Okul aile birliğine katılmadıklarında (Şöyle düşünün, eğer konsantre olamayacaksanız, diğer işleriniz yoğunsa katılmanıza ne gerek var?),
  • Çocuklarına seslerini yükselttiklerinde (Evet, güzel bir davranış değil. Ancak sizin de sabrınızın bir sınırı olduğunu göstermiş oldunuz.),
  • İşe gitmekten keyif aldıklarında (“Yaşasın bugün pazartesi, iş var!” diye düşünmeniz çocuklarınızı sevmediğiniz anlamına gelmiyor. Özellikle de uzun ve yorucu bir hafta sonunun ardından…),
  • Kendilerine çocuklarınınkinden daha pahalı ayakkabı aldıklarında. (Onun ayağı büyüyor ama sizinki aynı kalıyor.),
  • Ödevlerine yardım ederken çözüm gösterip doğru cevabı söylediklerinde,
  • Çocuklarının çantalarına ne var ne yok diye baktıklarında,
  • Hazır yemek aldıklarında bile çocukları “ellerine sağlık” dediğinde (E ama siz de ısıttınız, sofrayı hazırladınız.),
  • Dolaptaki dondurmayı çocuklar uyurken bitirdiklerinde (E sizin de canınız istemiş olamaz mı?),
  • Biraz yalnız kalmak için yatak odasına girip kapıyı kapattıklarında (Sizin de özel alana ihtiyacınız var. Hem kapıyı çalabilirler istedikleri zaman.),
  • Anneanne-babaanneler çocukları tiyatroya götürdüklerinde (Gitmediğiniz için vicdan azabı duymak yerine onları için ne kadar güzel bir anı olduğunu düşünmeniz daha faydalı.),
  • Çocuğun sevdiği ama annelerin sevmediği bir arkadaşın uzak bir yere taşındığını duyunca sevindiklerinde (Çocuğunuz üzüldüğü için sizin de üzgün olmanız normal ancak bir daha buluşamayacakları ve sizin de aklınızın kalmayacağı için sevinmeniz de çok normal.),
  • Çocuklarının doğum günü yaza denk geldiği ve arkadaşları şehir dışında olacağı için (Siz nasıl olsa güzel bir parti, güzel bir hediye organize edersiniz. Bütün sınıf arkadaşlarını ağırlamak, normalde iletişimde olmadığınız aileleri ağırlamak zorunda kalmadığınız için sevinmeniz gayet normal.),
  • Onlar oynarken oturup kitap okuduklarında (Ama oyuna da zaman zaman ara vermek gerekmiyor mu? Bu da sizin molanız işte.),
  • Çocukları bir yere gitmek istediğinde ve izin vermediklerinde (Şöyle düşünün, zaten istediğiniz bir yer olsa, verirsiniz. Bunu onu düşündüğünüz için yapıyorsunuz.).
Biz anneyiz, robot değil. Ne kadar istesek de mükemmel olamayız. Her şeyimiz kusursuz ilerleyemez. Neyse ki kimse bizden bunu da beklemiyor. Kim bunu bekliyor biliyor musunuz? Biz. Kendi kendimize yüklüyoruz bu misyonu. Mükemmel anne olmak istiyoruz, hatalara yer vermemek için gayret ediyoruz. Hata yapınca da vicdan azabı duyuyoruz. Bir kere şunda baştan anlaşalım, annelik vicdan azabı hiç bitmez. Her ne kadar artık böyle hissetmeyeceğiz desek de bir bakıyoruz başımızı yastığa koyduğumuzda vicdanımız söylenmeye başlıyor.

Ceza, aşağılama içerdiği için bir şiddet eylemidir “Şiddet, sadece çocuğa fiziksel olarak zarar vermek, vurmak, dövmek değil.” diyor pedagog Adem Güneş. Çocuklarının davranışlarını düzeltmek için cezayı bir araç olarak kullanan yetişkinler bir süre sonra baskının dozunu artırdıklarını ve şiddete başvurduklarını fark edemiyorlar. Şiddet konusuyla üç bilim dalı ilgileniyor; tıp, hukuk ve psikoloji. Eğer şiddeti psikolojiye göre tanımlamamız gerekirse, her türlü aşağılayıcı ve duygusal zarara uğratıcı davranışın şiddet olduğunu söyleyebiliriz. Ceza da aşağılama içerdiği için bir şiddet eylemi olduğunu aklından çıkarma.

İç direnç susturulursa itaat başlar. Sebep ne olursa olsun, çocuğun baskı ve zorlamalar karşısında tepkiselleşiyor, daha çok söz dinlemez hale geliyor. Üstelik duruma karşı çözüm de üretememiş oluyorsun. Çocuk, kendini cezalandırana karşı hiçbir savunma aracı kullanmadığında, cezalandıran kişiye karşı edilgenleşiyor.

Ceza yöntemiyle bir davranışı düzeltmeye ve çocuğunu yönetmeye çalışan ebeveynler, istemeden de olsa yavrularına büyük zararlar veriyorlar. Pedagog Dr. Adem Güneş, “Kişilik Gelişiminde Cezasız Eğitim” kitabında, çocuğuna karşı yaklaşımının nasıl olması gerektiğini ve çocuk eğitiminde nelere dikkat etmen gerektiğini anlatıyor.

Cezazıs eğitim, yetişkinlerin çocuk eğitimiyle ilgili yanlış ve kalıplaşmış inanışlarını yıkmayı ve cezaya bakış açılarını değiştirmeyi hedefleyen bir anlayış. Adem Güneş Cezasız Eğitim kitabında çocukların, çocukluktan yetişkinliğe kişilik gelişimlerini inceliyor.

Çocuk ceza ile eğitilmez. Çocuğun elinde ceza yetkisi bulunan kişiyi “büyük” olarak görüp saygı duyduğu düşünülür. Oysa, bunun bir saygı ilişkisi değil; çocuğun kendini bir zarar vericiden korumak için edilgenleşmesi olduğunu söylüyor Adem Güneş. Çocuk, baskı ve zorlamalar karşısında geçici olarak istenilen davranışları ortaya koysa da aslında hiçbir şey değişmiyor, problemler içten içe daha da büyüyor. Ceza ile büyüyenler cezasız eğitime inanamaz. Ceza, çocuk küçükken bir işe yarıyor gibi görünse de yetişkinlik yıllarında pişmanlığa yol açıyor. Pek çok insan cezasız eğitimi duyduğunda “Sanmıyorum.” diye ön yargıyla yaklaşıyor. Bunun oldukça trajik bir sebebi olduğunu söylüyor Adem Güneş. Kendisi de ceza alarak yetiştirilmiş kişiler cezasızlığı savunacak olursa kendi anne ve babalarıyla çelişiyorlar, bu da ebeveynlerini suçluyormuş gibi hissetmelerine neden oluyor. Onların hata yapmış olması düşüncesi tıpkı bir domino taşı etkisi yaratıyor. İşin ucu kendilerine kadar gelerek, “kendisinin iyi yetiştirilmemiş olduğu” gerçeğiyle yüzleşmelerine sebep oluyor. Bu da bir insanın kişiliğini yeniden sorgulaması demek. 

Ceza, alanı da vereni de tüketir. Ceza veren kişi, bir süre sonra cezayla davranışını düzeltmeye çalıştığı kişiyi sürekli yönetmek, yönlendirmek ve kontrol etmek gibi kısır bir döngüye giriyor. Baskı ve kontrolü bırakırsa da her şey rayından çıkacakmış gibi kaygılanıyor. Bu durum hem annenin çocuktan hem de çocuğun anneden bıkmasına sebep oluyor. Bütün ceza vericiler, bunu o kişinin iyiliği için yaptıklarına inanıyorlar. Ancak sebep ne olursa olsun, ceza alan çocuk incinip, üzüldüğünü ve aşağılandığını hissediyor. Adem Güneş’e göre, ödevini yapmamış bir öğrencinin cezalandırılması, diğer öğrencileri ödev yapmaya teşvik etmiyor. Aksine, “Eğer ödevinizi yapmazsanız başınıza bu gelir.” diye tehdit etmek anlamına geliyor. Oysaki başarılı bir öğrenmenin tehditle ilgili değil; saygınlıkla gerçekleşen bir eğitim olduğunu unutmamak gerek.

Çocuğunu ödülle teşvik etmeye çalışman nelere sebep olur?

  • Ödül vererek çocuğunu motive edebilirsin. Yapmasını istediğin işi yapar ama ödül vermeyi bırakınca, o da o işi yapmayı bırakır.
  • Çocuğunun yapmasını istediğin davranışı bırakmaması için sürekli ödül vermen gerekir. Bir süre sonra hedonistik adaptasyondan dolayı o ödüle alıştığı için ödül de işe yaramaz hale gelir.
  • Çocuğunun beyni ödüle alışınca dopamin salgılamayı bırakır. Yani, o ödülden zevk almamaya başlar.
  • Çocuğunu tekrar motive etmek için ödülü değiştirmen ya da daha büyük bir ödül vermen gerekir. Bu da sürdürülebilir bir motivasyon aracı olmaz. İşin ucunda ödül yoksa, o işi yapmayı bırakır ve sen de bir noktadan sonra tıkanırsın.
  • Eğer çocuğunu ödülle iş yapmaya alıştırırsan, kendi sorumluluğunda olan işler için bile senden ödül ister. Bu da onda sorumsuzluk bilincinin gelişmesine sebep olur.

İnsanlar sahip olduklarına hemen alışırlar. Mesela yeni bir ev aldığında bir süre sonra ona alışırsın ve daha iyi bir ev istemeye başlarsın. Psikologlar, bizim sahip olduğumuz şeylere alışıp, onlardan daha az keyif almamıza “hedonistik adaptasyon” diyor. Ödül yöntemiyle çocuğuna iyilik yaptığını zannederken, ona aslında en büyük cezalardan birini veriyorsun. Ödül içinde cezayı da barındırır ve ödül sistemini sonsuza dek devam ettiremeyeceğin için kendini ve çocuğunu bir girdabın içerisine sokmuş olursun. Gördüğün gibi hep ödülle olmuyor, her şeyin bir dengesi var. Ona en büyük iyiliği, daha çok şey paylaşarak yapabilirsin. Ödül ve ceza, davranışsal psikolojide hem tanım hem de uygulama olarak farklı kabul edilse de aslında özünde aynılar. Sadece biri olumlu, diğeri olumsuz bir ifade. Eğitim bilimci Dr. Özgür Bolat

  • Ödevini yaparsan, bilgisayarla oynayabilirsin.
  • Ödevini yapmazsan, bilgisayar oynayamazsın.

İlk cümle ödül, ikincisi ceza gibi görünse de iki cümle de özünde aynı. Bu cümlelerle çocuğuna bir koşul sunarak onu kontrol ediyorsun. Çocuğun, ödülü getirecek davranışı sergileyemediği an otomatik olarak ceza almış oluyor.

Sürekli ödül vererek çocuğunun motivasyonunu canlı tutabilir misin? Çocuğuna ödülle iş yaptırdığın an, heyecanlanır ve ödül için o işi yapar. Ama o ödüle kısa bir süre sonra alışır. Bir süre sonra heyecan duymamaya başlar ve iş yaptırmak için bu kez ona daha büyük bir ödül vermen gerekir. Örneğin, sınıfı geçince tablet alırsan, seneye daha büyük bir ödül alman gerekir ve bunun bir sonu yok.

Çocuğuna çeşitli ödüller vererek, ona istediğin işi yaptırıyor olabilirsin. İlk etapta her şey yolundaymış gibi görünebilir ama olayın iç yüzü hiç de öyle değil. Ödül gerçekten işe yarar mı? Edward Leci ve Mark Lepper, ödülün zararını ispatlamak için birbirinden habersiz çalışan iki psikoloji profesörü. Prof. Deci, üniversite öğrencilerinden oluşan iki gruba Legolar veriyor. İlk gruba Legolardan oluşturdukları her şekil için para veriyor, ikinci gruba ise hiçbir şey vermiyor. Hangi grubun Legolarla daha çok uğraşacağını ölçmek için süre tutuyor. Tahmin ettiği gibi ödül alan grup Legolarla daha çok vakit harcıyor. Ancak deneyin can alıcı kısmı ikinci bölümde.

Profesör, ilk turun ardından öğrencileri yeni bir odaya alıyor. Burası içlerinde Legoların, farklı nesnelerin ve dergilerin olduğu bir mekan. Bu kez her iki gruba da ödül verilmiyor ve işler değişiyor. Ödül alan grup Legolarla çok az oynarken, hiç ödül almayan grup çok uzun oynuyor. Deci, araştırmasını üniversite öğrencileriyle yaparken, Mark Lepper de benzer bir deneyi anaokulu çocuklarıyla yapıyor. Lepper’in deneyinde de ödül verilen grup, deneyin ikinci aşamasında yaptığı işle daha az vakit geçirirken, ödülün verilmediği grup çalışmaya aynı heyecanla devam ediyor. Bu iki deney, psikoloji ve eğitim dünyasında büyük bir tartışma yaratarak, ödülün işe yaradığını söyleyen davranışçı ekolün prensiplerini temelden sarsıyor. Bilişsel ekol ve davranışsal ekol arasında başlayan amansız savaş, Waterloo Üniversitesi’nden Prof. Michael Ross’un deneyiyle nihayete eriyor. Tabii ki bu deney de ödül alan grubun ilgisini kaybettiği yönünde. Ve daha sonra yapılan pek çok deney de öyle.

Yapılan araştırmalara göre ödül, çocuğun o işe daha çok ilgi göstermesini ve daha çok zaman harcamasını sağlıyor. Hatta ödül alıyor olmak çocuğun heyecanını en üst seviyeye çıkarıyor. Ancak ödül ortadan kalktığında, o işi yapmayı bırakıyor.

İlk etapta her şey yolundaymış gibi görünebilir.

Çocukların bazı yemekleri reddetmelerinin bir diğer nedeni de korkularıyla ilişkili oluyor. Çocuk, tuvaletten korkuyorsa dışkıya benzettiği hiçbir yiyeceği yiyemiyor. Böyle zamanlarda otoriter ve cezalandırıcı bir yaklaşım benimseyerek çocuğunu dövmeye kalkışman ya da odasına göndermen ağlamasına yol açabilir. Çocuğun iştahsız olabilir, birkaç gün boyunca yalnızca tek bir çeşit yiyecek yemek isteyebilir. Bunda endişelenecek bir durum yok. Bir gün sadece patates yemek isterken bir başka gün peynirden başka bir şey tüketmek istemeyebilir. Herhangi bir sağlık problemi olmadığı sürece onun kendisi için yeterli miktarlarda protein, karbonhidrat, yağ ve vitamin alacağına güvenmelisin. Onu sırf sağlıklı bir şeyler yesin diye abur cuburla ödüllendirmemelisin.

Miniğin kimi yiyeceklere karşı çok şiddetli bir nefret geliştirerek yeni yiyecekleri tatmak bile istemeyebilir. Çocuğuna tiksindiği yiyeceği hiçbir akıl yürütme, rüşvet, hile ya da kandırma yöntemiyle sevdirmen mümkün değil. Böyle bir durumda onu zorlanmaman gerek.

Küçük çocukların bazı yiyecekleri sürekli yedikleri ve belirli yiyeceklerden şiddetle nefret ettikleri dönemler olur. Anne ve baba olarak bununla nasıl başa çıkacağınızı bilemeyebilirsiniz. Araştırmalar bebeklere güvenildiğinde ve kendi yiyeceklerini seçmelerine izin verildiğinde daha dengeli ve sağlıklı beslendiklerini gösteriyor.
Çocuklar aralarındaki sorunu kendi kendilerine çözemediklerinde ne yapmalısın? 1- İkisini de topla, amacını ve temel kuralları açıkla. 2- Her ikisinin duygularını, görüşlerini, kaygılandığı noktaları yaz ve sesli oku. 3- Karşı görüşü çürütüp kendi görüşlerini savunmaları için onlara zaman tanı. 4- İkisini de çözüm yolu bulmaya çağır. Herhangi bir değerlendirme yapmadan tüm fikirleri yaz. 5- Hepinizin uyabileceği çözüm yolunda karar kılın ve kararları hepiniz uygulayın. Prof. Dr. Haluk Yavuzer’

Kardeş kıskançlığının belirtileri neler?

  • Büyük çocuğun zamanla kaybettiği ilgiyi geri kazanmak için bebekleşip gerileme davranışı gösteriyorsa (emekleme, kardeşi gibi biberonla süt içme vb),
  • Kardeşinin doğumuyla birlikte senden uzaklaşıp içine kapandıysa,
  • Yemek yememeye, zayıflamaya başladıysa,
  • Büyük tuvaletini tutuyor ve altına kaçırıyorsa çocuklarda kıskançlık durumundan şüphelenebilirsin. Yani kardeşi olan çocuğun psikolojisi biraz değişiyor.

Doğal bir duygu olan kıskançlık, sevilen kişinin bir başkasıyla paylaşılamamasından ve temelde güvensizlikten kaynaklanır. Burada önemli olan “Kardeşin doğdu ama senin dünyada bir şey değişmeyecek, sana olan sevgimiz azalmayacak.” gerçeğini çocuğuna yansıtman. Bu da sözle değil; eylemle mümkün. O zaman bu meseleyi örnek diyaloglarla biraz daha somutlaştıralım.

Kardeş kıskançlığına neden olan tipik ebeveyn davranışları:

  • Dengeyi kaçırarak büyük çocuğa aşırı ilgi ve ayrıcalık göstermek.
  • Ağlayan çocuğun ağlamasının ardından isteklerine cevap vermek (Böyle yaparsan çocuğun ağlayarak her istediğini elde edebileceğini düşünür. Farkında olmadan onu ödüllendirmiş oluyorsun).

Kardeş kıskançlığı yaşamasında davranışlarının payı var mı? “İkisi de benim çocuğum, birini diğerinden nasıl ayırırım?” demeden önce düşün. Yavuzer kitabında, uzmanların yeni bebeğin doğumuyla birlikte annelerin büyük çocuğa daha az zaman ayırdıklarını, eskisi kadar sevecen davranmadıklarını, daha az oyun oynadıklarını gözlemlediklerini belirtiyor. Bunların sonucunda da büyük çocuk bebeğe karşı kızgınlık, kırgınlık ve öfke duyuyor. Kendini terk edilmiş, güvensiz ve desteksiz hissetmeye başlıyor.

Mesela anne-babaların sonra doğan çocuklarının uyku saatinin daha geç olmasına göz yumdukları, öğün arası atıştırmalarına izin verdikleri, tuvalet eğitimi için daha fazla büyümelerini bekledikleri de bir gerçek. İlk doğan çocukların duygusal açıdan kendilerini suçlu hissetmeye daha eğilimli, başkalarına daha bağımlı, daha az saldırgan ve daha uyumlu yapıda oldukları görüşü de genel tabloya bakıldığında oldukça geçerli.

İlk göz ağrına kardeş geldi ve evin miniği birden kendini abla ya da ağabey konumunda buldu. Eskisi kadar sevilmediğini hissediyor, kardeşine hınç duyuyor, evde terör estiriyor, yani kardeş kıskançlığı denen sancılı süreci yaşıyor.

Uzmanlar, yeni bebeğin doğumuyla birlikte annelerin büyük çocuğuna daha az vakit ayırdıklarını, eskisi kadar sevecen davranmadıklarını ve onunla daha az oyun oynadıklarını söylüyorlar. Bu durum bebeğe karşı kızgınlık, kırgınlık gibi duyguların geliştirilmesine ya da bu tür duyguların babaya yöneltilmesine yol açabilir. Çocuğun kendini terk edilmiş, güvensiz ve desteksiz hissetmeye başlayabilir. Bunun yanı sıra, kaybettiği ilgiyi geri kazanmak için bebekleşip gerileme davranışı da gösterebilir. Kardeş kıskançlığından doğan olumsuz duyguları tümüyle yerleşmeden en aza indirmenin birçok yolu var. Burada babaya da büyük görev düşüyor. Eşin, büyük çocuğunuza daha çok zaman ayırabilir. Sen de bebeğin bakımı konusunda büyük çocuğundan yardım alabilirsin. Dengeyi koruman çok önemli, büyük çocuğuna gösterdiğin aşırı ilgi ve ayrıcalık da pek yararlı olmaz. Miniğini, kardeşine sevecen bir şekilde yaklaşmaya özendirmeli ve olumsuz davranışlarına engel olarak aralarında olumlu ilişkiler gelişmesine yardımcı olmalısın. Uzm. Psk. Özlem Mumcuoğlu

Özellikle ilk 3 yaştan önce çocuğun tv, bilgisayar, cep tel, Ipad zaman geçirmesi, dil gelişimini geciktirir. Piyasada bebekler için hazırlanmış pek çok tv yayını (baby tv…) DVD yayını bulunmaktadır. Her ne kadar bebeklere yönelik hazırlandığı söylense de dil gelişimini ve iletişimi olumsuz etkilediği dikkat süresini odaklanmayı olumsuz etkilediği saptanmıştır. Dil gelişimi için, sözcüklerin karşılıklı insan insana iletişim içindeyken duyması gerekir. Çocuğunuz duyduğunu tekrarlamasa bile farklı sözcükleri duydukça zihnine kaydedecektir, bu nedenle bebeğinizle konuşmanız onun çıkardığı seslere tepki vermeniz onunla oynamanız gelişimi için çok önemlidir. Çocuklarıyla sık oyun oynayan ve oynarken onlarla konuşan, çocuklarına kitap okuyan, çevrelerinde ilgilendikleri, işaretle gösterdikleri şeyler hakkında çocuklarıyla konuşan ve çocuklarıyla daha yalın ve sade bir dil kullanmayı tercih eden ebeveynlerin çocuklarının dil gelişimlerinin daha iyi durumda olduğu saptanmıştır. Dil gelişiminde gecikme; işitme engeli, otizm, gelişim-zeka geriliği, otizm-yaygın gelişimsel bozukluk gibi nedenlere de bağlı olabilir. Çocuğumuzda Dil Gelişiminde Sorundan Şüpheleniyorsak Ne Yapmalıyız?

  • Çocuğunuz iletişim kurmaktan kaçınıyorsa,
  • İsmine dönüp bakmıyorsa,
  • İşine geleni anlıyor işine geleni anlamıyor gibi bir izlenim veriyorsa
  • Basit komutlara uymuyor/ uymak istemiyorsa
  • 18 aylık olmasına rağmen anlaşılır sözcük yoksa, 2yaş yaklaşık 50 kelime kazanılmamışsa
  • 4 yaşında konuşmaların %70 i yabancılar tarafından anlaşılmıyorsa,

Dil gelişimi sosyal iletişiminde bir sorun olup olmadığı çocuk ve ergen psikiyatristince değerlendirilip olası nedenler arasında ayırıcı tanı yapıldıktan sonra uygun eğitim ve terapiye başlanabilir. Erken müdahale çok önemlidir.

Çocukların Konuşma Geriliğinin Sebepleri Nelerdir? Çocukla gün içinde ne kadar konuşulduğu, konuşmaların içeriği, çocuğun tv, bilgisayar gibi uyaranlara ne kadar maruz kaldığı, konuşmasını hızlandıracak tarda oyuncak, kitap gibi materyallerin olup olmadığı, çocukla ilgilenen yetişkin sayısı gibi faktörler çocuğun dil gelişimini etkiler. Kendisi ile az konuşulan anne dışında fazla insan görmeyen, tv karşısında büyüyen, fazla insan çocuk görmeyen çocuklarda dil gelişimi gecikir. 

Doğumdan sonra bebekler çoğu zamanlarını annelerinin sesini dinleyerek geçirir ve dil ile ilgili her türlü bilgiyi kaydederler. Aslında bebekler ilk sözcüklerini söylemeden çok önce farklı istekler için farklı ağlama tonları, gülme ve agulama gibi pek çok iletişim yolunu kullanabilmektedirler. Bebeğinizle ilk iletişim onun dili anlaması veya kullanmasından çok önce başlar. Bebeğiniz, beslenme ya da alt değiştirme sırasında sesinize tekme atarak ya da agulayarak tepki verir. Olumlu duygularını size gülümseyerek olumsuzları ise ağlayarak anlatır. İlk anlamlı sözcüklerini üretirken bile karşıdaki kişinin anlaması için el işaretleriyle bunlara eşlik eder. Anne babalar ise bu tepkileri kısa sürede çözümleyerek bunlara yanıt verir ve böylece iletişimi zenginleştirir. Dolayısıyla doğduğu andan itibaren dili edinmeye başlamaktadırlar. Doğumdaki ilk ağlama konuşmanın habercisi olarak kabul edilir. Acıktığını, uykusunun geldiğini, altını ıslattığını söylemek için ağlayarak iletişim kuracaktır. Giderek hiçbir yetişkinin bu sese kayıtsız kalamayacağını ve ağlamanın tonunu, şiddetini değiştirerek farklı şeyler elde edebileceğini öğrenir. Zamanla ağlama dışında başka sesler de çıkarabileceğini keşfeder, seslerle oynamaya başlar. / Dr. Deniz Tirit KARACA

Bu ses oyunları 3 aylık olduğunda ‘agu’ gibi mırıltılar ve ses tonundaki değişikliklerle kendini gösterir. Ebeveynler bu seslere tepki verdiğinde bebekler bu tepkilerden hoşnut kalır. Araştırmalar, 1 haftalık bebeğin anne sesini diğer kadın seslerinden ayırabildiğini ve diğer seslere tercih ettiğini ortaya koymuştur. Giderek yetişkinin ses tonundaki değişikleri (kızgın neşeli ayırt etmeye başlar. Ebeveynler bebeklerini severken onlarla konuşurken farkında olmada bebeklerinin dil ve konuşma gelişimlerini desteklerler. Aslında çok çeşitli ses çıkarabilme yetisiyle doğan bebekler, giderek sadece çevresinde kullanılan sesleri taklit etmeye başlar, yetişkinlerin tepkisiz kaldığı diğer sesleri kullanmazlar. Erken çocukluk döneminde çocuğun çıkardığı mırıltılar pekiştirilmezse bebek seslerle oynamayı azaltmaktadır. Bu nedenle annenin depresyon vb. nedenlerle çocuğuyla fazla iletişim kurmaması sadece yedirme, alt alma gibi fiziksel ihtiyaçlarını karşılaması çocukta iletişim becerilerinin gelişimini geciktirir.

Agulamak, gülmek ve anlamsız sesler çıkarmak bebeklerin ilk konuşma girişimleridir. İlk yaşlarının sonlarına doğru anlamlı konuşma benzeri sesler çıkarırlar. İlk anlamlı sözcükler 12. aydan sonra üretilmeye başlar. Bu noktada bireysel farklılıklar olabilmektedir: bazı bebekler anlamlı sesler çıkarmak için sürekli çabalarken bazıları buna hazır olana kadar bekleyebilirler. 18. aydan sonra bebeklerin yeni sözcük öğrenme süreçleri oldukça hızlanır ve bir haftada bile büyük değişimler görülebilir. 18 aylık bir bebek amacına uygun hiçbir sözcük söylemiyorsa (babaya seslenmek amacıyla baba demesi gibi) konuşma gelişimi için çocuk psikiyatrisinden destek alınabilir. Kız çocuklar birkaç ay erken konuşabilir, ancak erkek çocuk babası da geç konuşmuş diye dil gelişiminde gerilik atlanmamalıdır. Dil gelişimi çocuğun bilişsel, zeka gelişimini etkiler.

Biriyle “doya doya güldüyseniz”, onunla tekrar birlikte olmak isteyeceksiniz. Kahkahaların neden bulaşıcı olduğunu hala merak ediyorsanız, işte başka bir ilginç gerçek. Kahkaha fenomeni hakkında, aşağıdakileri belirten yazılı olmayan bir nörobiyolojik yasa vardır: Çok güldüğünüz biriyle tanıştıysanız, büyük olasılıkla onu tekrar görmek isteyeceksiniz. Dahası, gülümsemeleri ve kahkahaları ne kadar çok paylaşırsanız, o kişiye o kadar yakın olursunuz. Bu, şüphesiz yakın ve özel arkadaşlarınızla deneyimleyeceğiniz bir şeydir.

Kahkaha sadece beyninizde opioid ve endorfin salgılayarak hoş bir etkiye sahip olmakla kalmaz. Ayrıca, birisiyle bir kahkahayı paylaşmak çok rahatlatıcıdır. Mutlu ama aynı zamanda rahatlamış hissedersiniz. Aslında, stresiniz azalır ve “suç ortaklığı” artar. Sosyal bağlarınızın kalitesini oluşturan şey budur.

Kahkahaların neden bulaşıcı olduğunu açıklayan nörobiyolojik mekanizmalar hem ilginç hem de açıklayıcıdır. Örneğin, ayna nöronlar olmadan bu bulaşmanın mümkün olmayacağını biliyoruz. Ayna nöronlar, davranışları taklit etmenize izin veren ve karşılığında başkalarıyla duygusal bağınızı destekleyen sinir hücreleridir. Kahkahaların bu kadar bulaşıcı olmasının nedeni duygusal rezonansınızda yatmaktadır. Başka bir deyişle, gülerek yaydığınız olumlu duygular, bu özel duruma bağlanmak için empatinizi harekete geçirir. Sonunda ayna nöronlarınızın gücüyle onu taklit edersiniz. Aslında, başkalarında gözlemlediğiniz aynı duygusal coşkuyla kucaklanmanıza izin veriyorsunuzdur.

Kahkahaların bağları güçlendirdiğini söyleyen yazılı olmayan bir yasa var. Ayrıca kendinizi bu kadar iyi hissettiğinizde sizi güldüren kişiyle vakit geçirme isteğiniz artar. Peki, gülmek neden bu kadar bulaşıcıdır? Aramızda hiç gülme krizine girmemiş olan var mı? Bir toplantıda, metroda veya bir sınıftasınızdır ve aniden biri kahkahayı patlatır. Kısa sürede siz de gülmeye başlarsınız. Aslında, bazen nedenini bile bilmezsiniz. Saniyeler sonra herkes güler. Ancak, bu garip ve evrensel fenomenin istisnaları vardır. Aslında, herkes bu sağlıklı “bulaşma” biçiminden etkilenmez. Gerçekten de, diğer çocuklar güldüğünde gülmeyen, antisosyal davranışları ve belli bir duygusal duyarsızlığı olan çocuklar var. Gerçek kahkahalara tepki vermeyen yetişkinler de var

Kahkahaların iyi bir şekilde iletilmesinin evrimsel bir amacı vardır. Başka bir deyişle, bundan etkilenmeniz doğaldır. Aslında, Amerika’daki ünlü filozof, psikolog ve psikolojinin babası William James, mutlu olduğumuzda güldüğümüzü ve karşılığında gülmenin de bizi mutlu ettiğini öne sürmüştür. Gülmeyi ve gülümsemeyi yöneten nörofizyolojik mekanizmalar iki şeyi yapmaya çalışır. Hem refahı hem de sosyal bağlantıları teşvik ederler. Çünkü bundan daha güçlü bir jest yoktur. Aslında, kendinize gülmenin neden bu kadar bulaşıcı olduğunu sorarsanız, açık ve net bir cevap vardır. Bunun amacı, sosyal ve duygusal olarak birbirimizle bağ kurabilmektir.

Kahkaha, endojen opioidleri serbest bırakır bu bağımlılık yapar ve buna bayılırız. Arkadaşlarınızla, ailenizle veya eşinizle gülmekten daha ödüllendirici çok az şey vardır. Ayrıca, iş arkadaşlarınızla komik bir şeye güldüğünüz anlar her zaman son derece ödüllendiricidir. Hatta bağımlılık yaptıklarını bile söyleyebilirsiniz.

Aslına bakarsanız bunun bir nedeni var. Sosyal kahkaha, beyninizde deneyimi ödüllendirici olarak görmenizi sağlayan opioidleri serbest bırakır. Finlandiya’daki Turku Üniversitesi bu gerçeği açıklayan bir araştırma yaptı. Bu çalışmada, bu iyi olma anlarının singulat ve orbitofrontal korteksleri harekete geçirdiğini ve böylece insanlar arasındaki bağlantıyı desteklediğini öne sürüyorlar. Ayrıca, bu çalışma daha da merak uyandıran bir şeyi ortaya çıkardı. Bazı insanların beyin bölgelerinde daha fazla opioid reseptörü olduğu bulundu. Bu, bu insanların bulaşıcı kahkahalardan etkilenme olasılığının çok daha yüksek olduğu anlamına gelir.

Hepimiz hata yaparız. Nerede yanlış gittiğini bulmak için neler yaptığınızı gözden geçirin ve bu alandaki becerinizi geliştirin. Patronunuzu, yatırımcılarınızı veya eğitmenlerinizi suçlamak kolaydır, ancak bu sorunu çözmez. Bir suçlama oyuna başlamadan önce kendinize sorun. Kendinizi sorumlu tutun ve ciddi dersler alarak ve hatanın gelecekte tekrarlanmaması için kapasitenizi artırarak hatadan en iyi şekilde yararlanın. Lead Star’ın kurucu ortağı olan Courtney Lynch: “Liderler, suçlamadan önce sorumluluk alma kabiliyetleri sayesinde hesap verebilirliğe ilham veriyorlar.”

Yaşamın hangi aşamasında olursanız olun, doğru zaman ya da doğru yer diye bir şey yoktur. Şimdi başlayabilirsiniz. Unutma, yürütmediğin sürece, gerçek potansiyelini asla bilemezsin. Tutarlı olun, mutlu olun ve hayallerinizi gerçekleştirin.

Bazı planlar işe yaramazsa, motivasyonunuzu düşürmeyin. Her şeyi kontrol edemeyiz. Yapabileceğimiz tek şey, yaptığımız her şeyin en iyisini sunmaktır. Tutarlı performansın anahtarı, hatalardan bağımsız sürekli olarak teslimatı sürdürmeniz gerektiğini bilmektir. “Neyin” olduğunu bırak ve her işe güvenle yaklaş. Çabalarınıza ve performansınıza sonuçtan daha fazla odaklanın. İşinize değer katmaya devam edin. Büyük resmin görüntüsünü kaybetmeyin. Genel veya sıradan görevlere dikkat etmek oldukça sıkıcı olabilir. İtirazdan uzak durmak, onlara yaptırılma nedenlerini hatırlatır. Büyük resmi göz önünde bulundurun. Tüm bu küçük görevler, yakın gelecekte bilmeceyi tamamlayacaktır. Büyük bilim adamı Alan Turing şöyle demiştir: “Sadece kısa bir mesafeyi görebiliriz, ama o mesafe sayesinde orada yapılması gereken çok şey görebiliriz.”

Hedefleriniz ve hayalleriniz küçük görevlerden çok daha büyüktür. Bu tür görevler zamanınızı büyük ölçüde kullanır. Bununla birlikte, bu çabayı hedefinizin toplam değeri ile karşılaştırmak haksızlık olacaktır. Bu nedenle küçük görevleri yaparak hayallerinizi gerçekleştirin.

Yaptıklarınızı yapmaya çalışan başkalarının başarı öykülerini bilin. Endüstriyi takip etmeye başladığınızda, doğru bilgi ve gerçeklerle güçleneceksiniz. Bu öğrenme aklınızı besler ve hedefinize doğru motive eder.

Çevrenizdeki insanların pozitif enerjisine dokunun. Çevrenizi, hayallerinizi gerçekleştirin diyen insanlarla doldurun. Pozitiflik, görevlerinizi daha hızlı yerine getirme ve daha uzun saatler boyunca çalışma konusunda sizi motive etmek için çok fazla enerji getirir. Aklınızdaki durumun sürekli farkında olun. Olumsuzluğa kapılmamak konusunda dikkatli olun.

Başarısızlıkla başa çıkarak, hayallerinizi gerçekleştirin; Yaşamınızdaki zorlukların ortaya çıktığı durumlarla başa çıkabilmek için, önceden hazırlanmanız ve o zorluklar için önceden görselleştirme yapmanız gerekir. Görselleştirme, gerekli eylemleri gerçekleştirmek için bizi motive eder. Bazı senaryolarda, belirli bir görev veya faaliyetten istenen sonuçları elde etmek için planınızı doğaçlama bile yapmanız gerekebilir. Yeni zorluklar esnek olmanızı ve değişikliklere açık olmanızı gerektirir. Yolculuğunuzun her karmaşık detayını görselleştirin; onları gerçeğe dönüştürmek için çalışmaya motive olacaksınız. Bu aynı zamanda çabalarınızda bir bütünlüğü tetikler. Hayallerinizi ve yolculuğunuzu ne kadar sıklıkla görselleştirirseniz, o kadar çok başarılı olursunuz. Söz konusu alıntı, dünyayı elektrik keşfi ile kökten değiştiren Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu babası Benjamin Franklin tarafından kapsanan bu bağlamda akla geliyor: “Hazırlanmamakla, başarısızlığa hazırlanıyorsunuz.”

Gerçekten sevdiğiniz şeyi yapmak için hemen hemen her gün zaman ayırdığınızdan emin olun. Yapmayı sevdiğiniz şeyler yaratıcılığınızı canlı tutar. Bu etkinlikler ruh halinizi yükseltir ve verimliliğinizi artırır. Sadece iş seni sıkıcı ve ilgisiz yapar. Uzmanlar, işten sevdiğiniz şeyleri yapmak için zaman bulmanızın sadece tutarlılığınızı iyileştirmekle kalmayacağını, aynı zamanda verimliliğinizi de çarpıcı şekilde etkileyeceğini söylüyor.

Seyahat etmek zihninizdeki karmaşayı temizler ve daha iyi bir performans sergilemek ve normalde tıkanmış bir zihinle olduğundan daha fazla iş başarmak için sizi gençleştirir. Seyahat etmek ayrıca potansiyelinizi gerçekleştirme yönünden daha büyük resme bakmanızı sağlar.

Eşiniz, refahınıza karşı sorumlu olan ve sizi hayallerinize doğru çalışmaya teşvik eden biri olmalıdır. İş ortaklarının destekleyici, dürüst ve sık sık seri bir motivasyon rolü oynadığı bilinmektedir. Ailenizde herhangi biri, bir arkadaş veya bir meslektaş olabilir. Bir ortak daha çok bir konuşma aynası olarak hareket eder – düşüncelerinizin ve duygularınızın sondaj tahtası olabilecek biri. Olaylara oldukları gibi bakmanıza ve kafanızdaki karışıklığı çözmenize izin veriyorlar.

Hedeflerinizi göz önünde bulundurun. Onları bir yere yazın ve masanıza sabitleyin. Güne başlamadan önce hedeflerinizi tekrar gözden geçirmek sizi ertelemekten uzak tutar. Tüm günlük eylemlerinizin değeri konusunda sizi bilinçlendirir. Bir sonraki Elon Musk olmayı hayal ediyor musun? Yoksa Abhinav Bindra gibi bir sonraki Olimpiyatlarda altın madalya kazanma arzunuz mu var?? Her iki durumda da, sizi hayatınızdan çıkarmak istediğiniz şeye yaklaştırmanız gereken eylemlerinizdir. Basit bir günlük hatırlatma harika bir güçlendiricidir. Ayrıca pes etmek istediğinizde zor zamanlarda hayatta kalmanıza yardımcı olur. Mick Jagger’ın söylediği gibi: “Hayallerini yitirirsen düşüncelerini kaybedebilirsin.”

Masanızdaki karmaşayı ve takviminizi temizleyin. Organize olmak, öncelikleriniz hakkında netlik verir ve zamanınızı daha iyi yönetmenize yardımcı olur. Önemli görevler yerine getirilirken tutarlılığınıza büyük destek verir.

Hayallerinizi başarılar segmentinde gerçekleştirmek için hedefinizi bölün. Hayalleriniz şirketinizi kurmaksa, işletme lisansı almak, bir web sitesi oluşturmak, ürününüzü veya hizmetinizi pazarlamak ve son olarak kar hedeflerine ulaşmak gibi küçük görevlere ayırın. Bu, şirketinizin operasyonlarında tutarlılığı ve düzeni getirecek ve faydaları sizi şaşırtacaktır. Ayrıca, daha fazla iş için yer bulacaksınız ve daha fazla iş kurmanın anahtarı onları daha da parçalara ayırmak olduğunu biliyoruz. Joyce Meyer – Hristiyan yazar ve konuşmacı diyor ki: “Normal hayat rutinlerinde örgütlenmek ve başlattığınız küçük projeleri bitirmek, daha büyük hedeflere ulaşmak için atılmış önemli bir adımdır. Küçük şeylerle başa çıkamazsanız, büyük şeylere odaklanmayı nasıl göze alabilirsiniz ki? ”

Bir bilgisayar programcısı olarak, Pierre Omidyar bir zamanlar kişisel web sitesinden ürünleri çok kişisel bir seviyede ihale etmeyi düşünüyordu. İlgi artmaya devam ettikçe daha mutlu oluyordu. Omidyar belirlenen kilometre taşlarını hızlı bir şekilde geçti ve bir gün hesabını ticari bir internet hesabına yükseltme gereği duydu. Omidyar’ın sitesi şimdi “eBay” olarak bilinir.

Hayallerinizi gerçekleştirmek, en sevdiğiniz varış noktasına giden bir yolculuk gibidir. Aldığımız yolun doğru olup olmadığını bilmek isteriz çünkü kendimizi güvence altına almak için dönüm noktalarına ihtiyacımız var ve yakında bizi nihai hedefimize yaklaştıracak olduklarını bilmek bize rahatlık verir. Bu kilometre taşlarını geçmek, bize küçük bir başarı hissi verecek ve tutarlı bir şekilde çalışmaya devam etmemizi sağlayacaktır. Hayallerinizi gerçekleştirmek ve birbiri ardına sıralamak için yolculuğunuzun planlanan bir zaman çizelgesinde bu kilometre taşlarını listeleyerek başlayın.

Hayallerinizin gerçekten sizin hayalleriniz olduğuna emin olun. Çoğunlukla hayallerimiz ve arzularımız, bizi amansız bırakan ham tutkuyla körüklenmekten ziyade, çevreden etkilenir ve toplumsal bakış açılarıyla şekillenir! Yalnızca kendi isteklerimizden oluşan hayalleri barındırmak ve beslemek önemlidir. Bu temeldir. Gerçek üzüntü ve ilginin ürünü olmayan rüyalar sonunda sadece saf tutkularla beslendikleri için buharını kaybedecek. Hedefleri takip etmeye devam etmek için hayallerinizin canlılığının ve yoğunluğundan emin olmanız gerekir. Ne elde etmek istediğinizden eminseniz; tutarlılık davayı izleyecektir.

Birçoğumuz yaşamda olumsuzluklar yaşıyoruz. Fakat aslında tünelin sonu göründüğü gibi zor ve karanlık değil. Işık ve umut sadece köşeyi dönmenizi bekliyor! İhtiyacınız olan tek şey yaklaşımınızdaki küçük değişikliklerdir. Erteleme alışkanlığına kapılmak kolaydır. Günlük işlerinizden sizi kurtarması çok cazip tekliflermiş gibi gelir. Bununla birlikte, kendine güven ve tutarlılık için bir kriter oluşturmak da kolay değildir. İstikrar ve emek ister. Aslında bu noktaya kadar gelmişken ihtiyacın olan tek şey, gösteriyi devam ettirmek için güç ve motivasyon olacaktır. Bu yolculukta kritik olan kısım, tüm yaşam koşullarında istikrarlı şekilde adımlarını atmaktır. Tutarlı kalarak, hayallerinizi gerçekleştirin.

Başarılı insanlar motive etmek için rekabeti kullanabilirler. Ancak kıskançlığa avlanmaktan kaçınırlar. Sağlıklı bir rekabet duygusunu şu yollarla besleyebilirsiniz:

  • Kendi gelişmelerinize odaklanmak; bir şeyin en iyisi olmaktan endişe etmek yerine ilerlemenize dikkat edin.
  • Diğerleri başarılı olduğunda mutlu olmak.

Bazı kişilik özellikleri ve türleri, bazı işler için diğerlerinden daha uygun olabilir. Bununla birlikte, belirli bir kişilik özelliği başarıyı garanti edemez ve bu özellikte birisini başarısızlığa mahkum etmez. Ne kadar kişiliğin değiştirilebileceğine dair görüş farklılıkları olsa da, bu yüksek potansiyel özelliklerden bazılarını beslemek, hayatınızın birçok farklı alanında size iyi hizmet edebilecek becerileri geliştirmenize yardımcı olabilir.

Başarılı insanlar etraflarındaki dünyayı merak etme eğilimindedir. Her zaman yeni bilgi ve beceriler de dahil olmak üzere daha fazla bilgi edinmek isterler. Merak duygunuzu şu yollarla geliştirebilirsiniz:

  • Görevleri ilgi alanlarınızla ilişkilendirme: Örneğin, dosyalamayı sıkıcı bulursanız, bir organizatör olarak güçlü yönlerinize oynamak için bilgileri kategorilere ayırmanın daha verimli bir yolunu arayın.
  • Yeni şeyler öğrenmek

Dünyanın en başarılı insanları genellikle büyük cesarete örnek olurlar. Potansiyel başarısızlık karşısında bile risk almaya hazırlar. Araştırmalar cesur insanların korkuyu aşmak için olumlu duygular kullandıklarını göstermektedir. Risk toleransınızı aşağıdaki yollarla artırabilirsiniz:

  • Olumsuz duyguları sorgulamak ve daha olumlu duygulara odaklanmak.
  • Sağduyu ile risk dengeleme; ihtiyatlı ve pragmatik olmak da duruma bağlı olarak ödeme yapabilir.

Hayat her zaman net olmayan durumlarla doludur. Başarı potansiyeli büyük olan insanlar bu belirsizliği daha iyi kabul edebilirler. Katı ve esnek olmayan olmaktan ziyade, beklenmedik yollardan geldiğinde adapte olmaya hazırlar. Belirsizliği benimsemeyi şu yollarla öğrenebilirsiniz:

  • Perspektiflerinize meydan okumak ve kendi görüşleriniz dışındaki fikirleri düşünmek
  • Bilmediğinizden korkmamak
  • Değişmeye istekli olmak
  • Çeşitliliğe değer vermek

Belirsizlik kabul edebilmenin yanı sıra, başarı sıklıkla değişime hızla uyum sağlama yeteneğine bağlıdır. Bu yeteneği aşağıdaki şekilde ayarlayabilirsiniz:

  • Zor durumları yeniden şekillendirmek, sadece yaşamak için engellerden ziyade öğrenme ve büyüme fırsatları olarak görün
  • Değişime açık olmak, planlar veya durumlar değiştiğinde, geri çekilin ve başa çıkma yollarına bakı

Araştırmacılar Ian MacRae ve Adrian Furnham, insanların iş yerinde ne kadar başarılı olduklarında rol oynayabilen altı temel özellik belirlediler. Bununla birlikte, bu özelliklerin optimal seviyelerinin olduğunu not etmişlerdir. Bu özelliklerin çok azı başarıyı engelleyebilir. Hayatta nasıl başarılı olunacağını öğrenmeye çalışıyorsanız, bu temel özellikleri beslemek için neler yapabileceğinizi düşünün:

Vicdanlı insanlar eylemlerinin etkilerini düşünürler. Ayrıca diğer insanların nasıl tepki vereceğini ve hissedeceğini düşünürler. Bu özelliği şu yollarla besleyebilirsiniz: Eylemlerin sonuçları hakkında düşünme, diğer insanların bakış açılarını göz önünde bulundurmak.

Hayatta başarılı olmak için yapmanız gereken son madde yüksek potansiyele bağlı özelliklerinizi geliştirmekle ilgilidir. Psikologlar uzun zamandır belirli özellikleri veya kişilik özelliklerini yaşam ve iş hayatındaki başarı ile ilişkilendirmeye çalıştılar. Bazı yeni araştırmalara göre, sürekli olarak başarıya bağlı olma eğilimi olan bazı özellikler vardır.

Bir şeyler yapıyorsunuz çünkü onlardan hoşlanıyorsunuz. Onları anlamlı buluyorsunuz ya da işinizin etkilerini görmekten hoşlanıyorsanız, içsel motivasyonlar tarafından yönlendiriliyorsunuz. Araştırmalar, teşviklerin bazı performans türlerinin daha iyi bir öngörücüsü olabilmesine rağmen, içsel motivasyon araçlarının performans kalitesini tahmin etmede daha iyi olma eğiliminde olduğunu göstermiştir. Genellikle insanları harekete geçiren dış motivasyon unsurları olsa da, bu yeni davranışları sürdürmek için insanları harekete geçiren ve devam ettiren iç motivasyon unsurlarıdır. İçsel motivasyon duygunuzu arttırmak için ne yapabilirsiniz?

Kendinize meydan okuyun. Ulaşılması gereken, ancak mutlaka kolay olmayan bir hedefi izlemek, başarılı olma motivasyonunu artırmanın harika bir yoludur. Zorluklar bir görevle ilgilenmenizi sağlayabilir, benlik saygınızı artırabilir ve üzerinde geliştirebileceğiniz alanlar hakkında geri bildirimde bulunabilir. Biraz zorlayıcı bir görev seçmek, başlamak için motive olmanıza yardımcı olacaktır.

Meraklı kalın. Dikkatinizi çeken ve hakkında daha fazla bilgi edinmek istediğiniz şeylere bakın. Kontrolü elinize alın. Sonuç üzerinde gerçek bir etkiye sahip olduğunuzu hissetmiyorsanız, bir hedefe ulaşmak için özünde motive olmak zor olabilir. Aktif bir rol alabileceğiniz yolları arayın.

Rekabetten korkmayın. Sizinle aynı hedeflere ulaşmaya çalışan başka insanlar da olabilir, ama bu vazgeçmeniz gerektiği anlamına gelmez. İlerlemenizi veya yolculuğunuzu başkalarınınkiyle karşılaştırmayın. Motivasyon ve ilham için başkalarına bakabilirsiniz. Ancak hepimizin farklı yolları olduğunu unutmayın.

Hayatta başarılı olmak için diğer bir maddemiz içsel motivasyonlarınıza odaklanmaktır. Sizi en çok motive eden nedir? Dış ödüller vaadinin sizi hedeflerinize ulaşmaya devam ettiğini mi yoksa ilhamınızı hissettiren daha kişisel, gerçek motivasyon araçlarının olduğunu mu düşünüyorsunuz? Dışsal ödüller böyle para, ödül, ve övgü olarak yararlı olabilir

Hayatta başarılı olmak için iradenizi güçlendirmelisiniz. Uzun süren boylamsal bir çalışmada, psikologlar öğretmenleri tarafından son derece zeki olarak tanımlanan bir grup çocuğu takip ettiler. Bu konuların çocuklukta ve yetişkinlikte nasıl ilerlediğini karşılaştırdıklarında, araştırmacılar sonuçta hayatta en başarılı olanların azim ve irade gibi bazı temel özellikleri paylaştığını keşfettiler. Bu özellikler bir bireyin genel kişiliğinin bir parçası olma eğilimindedir. Ancak aynı zamanda geliştirebileceğiniz bir şeydir. Gecikmiş tatmin, zorluklar karşısında devam etmeyi öğrenmek ve sıkı çalışmanızın ödüllerini beklemek, yaşamdaki başarının anahtarı olabilir. İrade gücünüzü artırmak için kullanabileceğiniz stratejiler şunları içerir:

Kendinizi oyalayın. Örneğin, kilo vermeye çalışıyorsanız, ancak en sevdiğiniz atıştırmalıklardan uzak durmakta zorlanıyorsanız, zayıflık anlarınız sırasında kendinizi rahatsız etmek, ayartma vermekten kaçınmanın etkili bir yolu olabilir. Pratik yapın. İrade gücü inşa edebileceğiniz bir şeydir. Ancak zaman ve çaba gerektirir. Şekerli atıştırmalıklardan kaçınmak gibi başarmak için irade gerektiren küçük hedefler yaparak başlayın. Bu kadar küçük hedeflere ulaşmak için irade gücünüzü kullanma yeteneğinizi geliştirdikçe, çok daha büyük hedefler üzerinde çalışırken iradenizin de daha güçlü olduğunu görebilirsiniz.

Hayatta başarılı olmak için yapmanız gereken diğer bir madde zihinsel olarak kendinizi güçlendirmektir. Zihinsel tokluk, engeller karşısında bile devam etme ve denemeye devam etme esnekliğini ifade eder. Bu zihinsel güce sahip insanlar zorlukları bir fırsat olarak görürler. Ayrıca kendi kaderleri üzerinde kontrol sahibi olduklarını, başarılı olma yeteneklerine güvendiklerini ve başladıkları şeyi bitirmeye kararlı olduklarını düşünüyorlar. Zihinsel dayanıklılığınızı artırmak ve hayatta başarılı olma şansınızı artırmak için ne yapabilirsiniz?

Kendinize inanın. Olumsuz kendi kendine konuşmayı kesin ve olumlu ve kendini cesaretlendirmenin yollarını arayın. Denemeye devam edin. İşler imkansız görünse ya da aksilikler sizi geride tuttuğunda bile, becerilerinizi geliştirebileceğiniz ve askerlerinizi ileriye taşıyabileceğiniz yollara odaklanın. Başarılı insanların temel alışkanlıklarından biri, her zaman aksaklıklara veya başarısızlıklara öğrenme fırsatları olarak bakmaktır.

Hedefler belirleyin. Zihinsel olarak zor insanlar, başarabilmeleri için ulaşılabilir hedeflere sahip olmaları gerektiğini biliyorlar. Bu hedeflere ulaşmak her zaman kolay değildir. Ancak hedefleyeceğiniz bir şeye sahip olarak, ilerlemeniz ve engelleri aşmanız daha iyi olacaktır. Destek bulun. İşleri tek başına yapmak zor olabilir, ancak güçlü bir destek sistemine sahip olmak işleri kolaylaştırabilir. Mentorlar, arkadaşlar, iş arkadaşları ve aile üyeleri, işler zorlaştığında sizi neşelendirebilir ve hatta başarı şansınızı artırmanıza yardımcı olabilecek tavsiye ve yardım sunabilir.

Hayatta başarılı olmak için yapmanız gereken ikinci şey duygusal zekanın önemini anlamaktır. Genel zekanın uzun zamandır yaşamın farklı alanlarında başarıya katkıda bulunan bir faktör olduğuna inanılmaktadır. Ancak bazı uzmanlar duygusal zekanın aslında daha da önemli olabileceğini öne sürmektedir. Duygusal zeka, duyguları anlama, kullanma ve akıl yürütme yeteneğini ifade eder. Duygusal olarak zeki insanlar sadece kendi duygularını değil, başkalarının duygularını da anlayabilirler. Duygusal zekanızı geliştirmek için:

Kendi duygularınıza dikkat edin. Ne hissettiğinizi ve bu duygulara neyin sebep olduğunu belirlemeye odaklanın. Duygularınızı yönetin. Geri çekilin ve tarafsız bir gözle şeyleri görüntülemeye çalışın. Duygularınızı şişelemekten veya bastırmaktan kaçının, ancak hissettiğiniz şeyle başa çıkmanın sağlıklı ve uygun yollarını arayın. Başkalarını dinleyin. Bu sadece söylediklerini duymakla kalmaz, aynı zamanda sözsüz sinyallere ve beden diline de dikkat etmeyi içerir.

Büyüme zihniyeti olanlar ise çaba göstererek değişebileceklerini, büyüyebileceklerini ve öğrenebileceklerini hissediyorlar. Büyüyebildiklerine inanan insanların başarıya ulaşma olasılığı daha yüksektir. İşler zorlaştığında, becerilerini geliştirmenin ve başarıya doğru çalışmaya devam etmenin yollarını ararlar. Büyüme zihniyeti olan insanlar, yaşamları üzerinde kontrol sahibi olduklarına inanırken, sabit zihniyeti olan insanlar şeylerin kontrolleri dışında olduğuna inanır. Büyüme zihniyeti oluşturmak için ne yapabilirsiniz?

  • Çabalarınızın önemli olduğuna inanın. Yeteneklerinin sabit veya sıkışmış olduğunu düşünmek yerine, büyüme zihniyeti olan insanlar çaba ve sıkı çalışmanın anlamlı büyümeye yol açabileceğine inanırlar.
  • Yeni beceriler öğrenin. Bir meydan okuma ile karşılaştıklarında, üstesinden gelmek ve zafer kazanmak için ihtiyaç duydukları bilgi ve becerileri geliştirmenin yollarını
  • Başarısızlıkları öğrenme deneyimleri olarak görün . Büyüme zihniyetleri olan insanlar başarısızlığın yeteneklerinin bir yansıması olduğuna inanmazlar. Bunun yerine, bunu öğrenebilecekleri ve geliştirebilecekleri değerli bir deneyim kaynağı olarak görüyorlar. “Bu işe yaramadı,” diye düşünebilirler, “bu sefer biraz farklı bir şey deneyeceğim.”

Hayatta başarılı olmak için yapmanız gereken ilk şey büyüme zihniyeti inşa etmektir. Psikolog Carol Dweck’in yaptığı araştırma, insanların kendileri ve yetenekleri hakkındaki düşüncelerini etkileyen iki temel zihniyet olduğunu öne sürüyor: sabit zihniyet ve büyüme zihniyeti. Sabit bir zihniyete sahip insanlar, zeka gibi şeylerin statik ve değişmez olduğuna inanırlar. Sabit bir zihniyete sahip olanlar başarının sıkı çalışmanın bir sonucu olmadığına inanırlar – bu sadece doğuştan gelen yeteneklerin bir sonucudur. Bu tür yeteneklerin insanların ya da onsuz doğdukları bir şey olduğuna inandıkları için, bir meydan okuma karşısında daha kolay vazgeçme eğilimindedirler. İşler kolay gelmediğinde bırakırlar çünkü üstünlük için gereken doğuştan gelen becerilere sahip olmadıklarına inanırlar.

Başarıyı nasıl tanımlıyoruz? Hayatta nasıl başarılı olacağınıza dair birçok farklı taktik vardır. Ancak sizin için en iyi olan strateji, başarının görüşüne bağlı olabilir. Bunu sık sık iş yerinde iyi bir şeyler yapmak veya yüksek bir maaş kazanmak olarak düşünüyoruz. Profesyonel başarılar bulmacanın bir parçası olsa da, yaşamın diğer birçok önemli alanını dışarıda bırakır. Aile, romantik ilişkiler, akademisyenler ve atletizm, insanların başarı için çaba gösterebilecekleri birkaç alandır. Başarının ne olduğuna dair kişisel tanımınız değişebilir, ancak birçoğu başarıyı, mutlu, güvenli, sağlıklı ve sevilen biri olmak olarak tanımlayabilir. Bu hedefler ne olursa olsun başarı, hayattaki hedeflerinize ulaşma yeteneğidir. Peki, bunları başarma şansınızı artırmak için ne yapabilirsiniz? Başarılı insanların bazı alışkanlıkları nelerdir?

Başarılı olmanın tek bir doğru yolu yoktur. Sizin için işe yarayan başka biri için işe yaramayabilir. Başarıyı garanti edebilecek mükemmel bir bileşen kombinasyonu olmayabilir. Ancak yaşamda, sevgide, işte veya sizin için önemli olan her şeyde başarılı olma şansınızı artırabilecek bazı temel adımlar vardır.

Yemek ve uyku ihtiyacımızın karşılanıp/karşılanmadığını nasıl vücudumuzdaki sinyallerden anlıyorsak; başarı ihtiyacımızın karşılanma yolunun uygun olup olmadığına ilişkin de sinyaller vardır diyebiliriz. Bu ihtiyacın karşılandığını gösteren sinyaller; edindiğimiz unvanlar, aldığımız yüksek notlar, kazandığımız kupalar belirleyemez çünkü bu sinyallerin bir sonu yoktur, hep daha iyisi hep daha üstü vardır. Bu sebeple diyebiliriz ki günümüzde düştüğümüz en büyük tuzak; başarılı olduğumuzu anlamanın yolunu bir unvan ya da bir sayı; ya da ne kadar çok şey bildiğimiz ile belirlememizdir. Başarı ihtiyacımızın sağlıklı bir şekilde karşılandığını; yaşadığımız doyum hissinden, yaptığımız her neyse zaman zaman zorlansak bile keyifle yapıyor oluşumuzdan ve insanların yaptıklarımızı beğendiğinde takdir ediliyor olmamızın hoşumuza gitmesinden anlayabiliriz.

Tam tersi olarak; yaptığımız iş objektif olarak bakıldığında başarı getirdiyse de biz hala kendimizi “tam olarak başarılı”; “tam olarak yeterli” hissetmeyerek hep bir eksiğimizi bulma peşindeysek; geçmiş başarıları önemsizleştirip sürekli daha başaramadığımız şeyleri düşünerek kendimizi suçluyorsak; hayatımızın odak noktasına işimizi ya da uğraşımızı koyduysak, vaktimizin çoğunda onunla ilgilenip hep daha iyi olduğumuzu herkese kanıtlamaya çalışıyorsak ya da tam tersi bir şekilde değerlendirilme ihtimalimiz olan her alandan “zaten ben başarılı olamam ki” diyerek hata yapmamak için kaçınıyorsak bu ihtiyacımızın sağılıklı bir şekilde karşılanmadığını anlayabiliriz. Çünkü bu şekilde davranan kişi; tüm enerjisini sadece bir noktada harcadığından diğer ihtiyaçlarından (olduğu gibi sevilme, ilişki kurma, dinlenme, keyifli vakit geçirme vs.) uzaklaşacak, böylelikle ne başarı ne de diğer ihtiyaçları tam karşılanmamış olacaktır. Oysa ki psikolojik açıdan sağlıklı kişi; tüm ihtiyaçlarının farkında olan, bu ihtiyaçları hem kendi hem de çevresel koşullara göre sıralayabilen, kendini olumlu ve olumsuz tüm özellikleri ile kabul eden, belki her konuda başarılı değil ama başarılı olduğu konuları iyi bilen ve elde ettiği başarıların keyfini çıkarabilen kişidir. Klinik Psikolog Pınar Şakiroğlu Yılmaz

“Başarılı olmak” deyince hepimizin aklında farklı şeyler canlanabilir; bu kimimiz için derslerde başarılı olmak, önemli sınavlarda istediğimiz puanları almak; kimimiz için terfi almak, daha üst pozisyonlarda görev alabilmek; kimimiz için herkesin beğenebileceği bir sanat eseri ortaya koyabilmek, atletizm yarışmasında birinci olmak; kimimiz için çocuklarının beğendikleri yemekleri yapabilmek ya da ektiği tohumlardan istediği ürünlerin çıkışını görebilmek ve daha niceleri olabilir. Diğer taraftan “başarılı olmak” deyince bazılarımızın aklından ise “bu hayatta ne kadar başarısız oldukları, ne yaparlarsa yapsınlar asla ve asla tam anlamıyla istedikleri başarıya ulaşamayacakları” gibi şeyler geçer. Peki, nasıl bazı kişiler istediklerini elde edince; kendilerini başarılı hissedip, memnun olurken; bazıları ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü başarılı hissedememekte, mükemmele ulaşmadıkça tatmin olamamakta, başarılarının keyfini çıkaramamakta ya da başarısız olma ihtimalleri olan tüm alanlardan tamamen uzak durmaktadırlar?

Bu durumu açıklayabilecek tek faktör bu olmamakla birlikte şunu söyleyebiliriz ki; başarılı olma konusunda kendimizi nasıl hissedersek hissedelim;  bu kavrama yüklediğimiz anlamlar yaşamımızı etkilemektedir. Burada anlamdan kastettiğimiz şey başarılı olmak iyidir, kötüdür gibi sıfatlar değil daha çok benliğimizle ilgili nasıl bir anlama sahip olduğudur. Bebeklikten itibaren bizi yetiştiren kişiler tarafından birçok bilgi ediniriz ve bu bilgiler kendimizi, ilişkilerimizi ve yaşamımızı anlamlandırmada bize yol gösterici olur. İlkokul hatta anaokulu döneminden itibaren ailemizden ve öğretmenlerimizden gelen “başarı” ile ilgili bilgiler zihnimize kazınmaya başlar ve çocuk olduğumuz için de bu bilgileri olduğu gibi sorgulamadan doğru kabul ederiz.

Örnek verecek olursak yaşadığımız başarı ve başarısızlıklarla bizi olduğumuz gibi kabul eden ve diğer kişilerle karşılaştırmadan kendi potansiyelimizi ortaya çıkartmamız için destekleyen ebeveyn ve öğretmenlerimiz varsa; yaptığımız ve yapamadığımız şeyler bizim için bir yarış olmaktan çok kendimizi keşfetme yolunda birer deneyim olur ve değerimizi bu yolla ölçmeyiz. Tam tersi bir şekilde ne kadar bizim iyiliğimizi düşünerek yapıyor olsalar da bazen anne babalar ve öğretmenler “başarılı” olmaya yönelik bakış açılarını bize aktarırken; nasıl hissedebileceğimizi göz ardı edebilirler. Mesela; “düşük not alman beni çok üzüyor”, “eğer bu yarışmada başarılı olursan herkes seni çok sever”, “sen bir şeyi beceremiyorsun, bak başarılı arkadaşlarından örnek al”; “aklın yok mu senin niye anlamıyorsun sana anlatılanları” gibi bir bakış açısı ile büyüyen çocuk “başarılı olmam gerekir ki sevileyim; kendimi kanıtlamazsam kabul edilmem; akıllı olduğumu herkese göstermeliyim” gibi sevilme, takdir edilme gibi ihtiyaçlarını sadece başarılı olduğu zaman karşılayacağına inanan bir yetişkin haline gelebilir. Dolayısıyla bu yetişkin başarı elde etse bile memnun olamaz, doyum hissi yaşayamaz çünkü ne kadar başarı elde etse de bir türlü diğer ihtiyaçları gerçek anlamda karşılanmamaktadır. Ancak ihtiyaçları karşılanmasa da tanıdık gelen bu yolu kullanmaya devam eder.

Yaşamımızın temelini oluşturan ve karşılandıkça bizi büyüten, geliştiren ihtiyaçlarımız vardır. Bu ihtiyaçların en başlıcaları; yemek yemek, su içmek, uyumak, cinsellik, sevilme, ilgi görme, takdir edilme, başarılı olma, kendini koruma… gibi ihtiyaçlardır. Bu temel ihtiyaçlar hepimiz için ortakken;  bir de kişiden kişiye göre değişebilecek ihtiyaçlarımız söz konusudur; kitap okumak, resim yapmak, seyahat etmek… Bu ihtiyaçlarımızın farkında olarak, uygun yollarla karşılamamız ki hepimizin bunu yapabilme gücü vardır- bizi rahat ve mutlu hissettirir.

Bu ortak ihtiyaçlardan bir tanesi olan “başarılı olma” ihtiyacının karşılığı var olduğumuz yüz yıla, bulunduğumuz topluma, kültüre göre değişkenlik gösterecektir. Başarılı olma kavramına karşılık gelen anlam; insanın var olan potansiyelini ve mevcut özelliklerini ortaya çıkarmasıdır. İnsan potansiyelini ortaya çıkarmalıdır, kendini ortaya koymalıdır ki kendini gerçekleştiren bir birey olabilsin. Bu ihtiyacının nasıl karşılandığı tıpkı diğer ihtiyaçlar da olduğu gibi kişiden kişiye göre değişecektir.

Örneğin yemek ve uyku gibi ihtiyaçlar için nasıl bazılarımıza 3 öğün yemek ve 7 saat uyku yeterli geliyorsa; bazılarımız için bu oranlar değişecektir; herkesin ihtiyacının karşılandığı miktar farklı olacaktır. Ancak şunu söyleyebiliriz ki; günde 1 saat uyku ve 1 dilim ekmeğin kişinin yemek ve uyku ihtiyacını kaliteli bir şekilde karşılamayacağı açıktır veya tam tersi şekilde ihtiyacımızdan fazla yemek yemek ya da tüm gün uyumak da günlük işlevselliğimizi olumsuz yönde etkileyebilir. Yemek ve uyku ihtiyaçlarımızın yeterli olup olmadığını vücudumuzdan aldığımız sinyallerden anlayabiliyorken; başarı ihtiyacımızın karşılanıp karşılanmadığını anlayabilmemiz için yaptıklarımızdan sonra doyum hissini yaşıyor olmamız beklenir. Hissedeceğimiz doyum hem bir tamamlanmışlık hem de bir memnuniyet sağlayacaktır.

Bu yaratıcılık ve düşünceyi geliştirdiği için günde birkaç saat hiçbir şey yapmamalısınız. Bununla birlikte, daha iyi iş yapmanın daha çok çalışmak anlamına gelmediğini de kafamıza sokmalıyız. Hatta, daha az çalışmak daha üretken olmamızı sağlar ve yaşam kalitemizi artırır. Son olarak, kendinize hediyeler vermeyi öğrenmelisiniz. Kendinize zaman tanımayı ve basitçe kendinizi yalnızca var olmak ve beş duyunuz ile hayatın tadını çıkarmakla sınırlandırmayı ihmal etmeyin.

Bir aktivitede bulunmamanın zaman kaybı ile eş anlamlı olduğunu düşünmek psikolojik olarak yorgunluğa yol açar. Almanya’daki Mainz Johannes Gutenberg Üniversitesi’nde Dr. Leonard Reinecke’nin yürüttüğü ilginç bir çalışmada, çoğu insanın televizyon izleyerek vakit geçirirken kendilerini daha az düşündüğü ve bunun da bir şeyler yapmamaktan ötürü suçluluk duymaları ve televizyon izlemeyi vakit kaybı olarak görmelerinden kaynaklandığı ortaya çıkmıştır. Üretim kültürü ve mükemmeliyetçilik hiçbir şey yapmamaya ayırdığımız zamanla ilgili suçlu hissetmememize yol açıyor. Bazen zihnimiz bize o an yapabileceklerimizle ilgili işkence dahi ediyor. Bazen zaman harcamak sizden bir şeyleri alıp götürmez. Hatta tam tersi. Buna biraz kafa yorun, artık hayatınızın her anında üretken olmanız gerektiğini düşünmeyi bırakmalısınız. Bu anlar kendinize tekrar çocuk olma iznini verebileceğiniz değerli anlar. Sonunda özgür, rahat ve oyunbaz olarak, sıkılmanıza izin verin.

20. yüzyılın en çok tanınan filozof, ekonomist ve sosyologlarından biri olan Max Weber Sanayi Devrimi ile birlikte insanların işlerine neredeyse dinlerine bağlı oldukları kadar bağlandıklarını öne sürmüştür. Bu noktadan sonra artık çalışmak, sadece para kazanmak için yapılan bir aktivite değildir. Çalışmak bir yaşama biçimi haline gelmiştir ve bu durumun günümüzde de geçerliliğini koruduğunu söyleyebiliriz. Çoğu insana göre iş insanı onurlandıran bir şeydir. Bir aktivitede bulunmak üretkenliğe denktir. Bu bir açıdan doğru olsa da, biz bunu genel olarak en uç noktalarda yaşarız ve öylesi bir konuma getiririz ki insanlar biraz dinlenecek vakit dahi bulamaz hale gelirler.

Zamanınızı nasıl yöneteceğinizi bilmeniz ve ara sıra hiçbir şey yapmama konusunda kendinize izin vermeniz şüphesiz ki rahatlatan bir şeydir. Fakat genellikle bunu yapmakta zorlanırız. Çünkü yaşamımızın çoğunu “üretken” modda sürdürürüz. Zihnimiz kanepede uzanıp dinlenmeyi zaman kaybı olarak yorumlar. Bunun tam tersini iddia eden, zaman yönetimi konusunda uzman kişiler de var. Silikon Vadisi’nde danışman olarak yaptığı işlerle tanınan Dr. Alex Soojung-Kim Pang gibi. Doktor, kitabı Dinlenmek: Daha Az Çalıştığınızda Neden Daha Çok İş Yaparsınız‘da hayat tarzımızı değiştirmemizin vakti olduğunu söyler. Desarj olmamızı ve huzura ermemizi sağladığı için zaman “harcamanın” kimi zaman bizim lehimize bir durum olduğunu anlamak zorundayız.

Bazen zaman harcamak hayatı kazanmaktır. Çünkü inandığımızın aksine zaman hayati önem taşımaz. Bundan dolayı, hiçbir şey yapmamak ve kendimizi olmak, hissetmek ve keyif almakla sınırlandırmak sağlık ve mutluluk ile eş anlamlı! Boşa zaman harcamak, başka bir açıdan bakmamızı gerektiren göreceli bir durumdur. Örnek verecek olursak, bunu sağlığımız için değerli bir şey olarak algılayabiliriz. Bir düşünün. Bizi “Vakit nakittir” mantığına inandıran ve hayatın her anını sonuna kadar değerlendirmemiz gerektiğini düşündüren bir toplumda yaşıyoruz. Bu da bizleri şüphesiz kendimizi ihmal etmemizden kaynaklı her yönün stres ve anksiyete bozukluğuna çıktığı bir labirente hapsediyor. Bundan dolayı da şunu söylüyoruz: Vakit nakit, altın ya da gümüş değildir. Zaman çok daha değerlidir. Çünkü zaman hayattır.

Karşılığında hiçbir şey beklemeden sahip oldukları her şeyi verenlerin sadeliği ve sihri, başarısızlıkla eşdeğer olan sahte görünüşlerdense yakın tutulmayı hak ediyor. Bir noktada, hepimiz bizi şaşırtan insan hakkında bir şey keşfediyoruz. Tüm bu sebeplerden dolayı, sihirli olabileceklerini bilen ve dünyaya yüzlerini göstermek için bir hileye ihtiyaçları olamayan insanların etrafında olmalıyız. Bu şekilde, arkadaşlığın en iyi tarafının tamamen dürüst bir şekilde kendini tanıtmak olduğunu anlayabiliriz.

Ardından dışarı çıktığımızda, asıl önemli olanın başkalarının bizde ne gördüğünü düşünüyoruz. Bu yüzden buna ayak uydurmak için çaba sarf ediyoruz. Ancak ne mükemmeliz ne de kusurlu. Bizi birbirimize bağlayan özümüzdür. Bu yüzden doğallık ve dürüstlük, yaşadıklarımızdan haz almamıza ve uzun süren, daha derin ilişkiler kurmamıza yardımcı olur. Kusurlar sonunda gün yüzüne çıkacak bu yüzden onları en başında kabul etmek en iyisidir. Başka bir deha olan Bukowski’ye ait olan bu cümleyi daha önce duymuşsunuzdur. Yangınında yalan yok diye devam ediyor. Demek istediği şey, nasıl yapacaklarını düşünmeden kendilerinin başkalarına teslim edenler birer dahidir ve onları seviyoruz.

Mükemmel olun ya da olmayın, doğal olun. Mükemmellik kendimizin ve etrafımızdakilerin bizden beklediği bir oldu haline geldi. Saçımızı yaptırıyoruz, kıyafetler deniyoruz, makyaj yapıyoruz, günde 100 kere aynaya bakıyoruz ve hepsi olmadığımız biri gibi gözükmek için. “Dürüstlük ve doğruluk başarının anahtarlarıdır. İyi haberse herkes hem doğru hem de dürüst olabilir.” Zig Ziglar

Kendimizi tanıtmanın en iyi yolu kim olduğumuzu bilmek ve kendimizi hiçbir filtre, maske ya da yapaylık olmadan olduğumuz gibi göstermektir. Çünkü sihre sahip olanların hileye ihtiyacı yoktur.

Daha fazla insan tanıdıkça, ‘dehalarını’ içlerinde taşımayı bilen insanların başkalarına ulaşmak için bir şeye ihtiyacı olmadığının daha da farkına varırız. John Lennon’ın yaptığı her şeyde sihir vardı, Dali resmetmek istediği şey için tek bir hileye bile ihtiyaç duymadı ve Charles Chaplin tüm dünyayı fethetmek için konuşmak zorunda kalmadı.

Bazen duygusal rahatsızlıkların, gerçek ve somut bir durum ile hiçbir ilgisi yoktur. Hatırladığınız herhangi bir şeyden, havanın kapalı olmasından ya da aklınıza gelen üzücü bir olaydan ötürü üzgün olabilirsiniz. Bu durumlarda, yukarıda bahsedilen adımları uygulayıp şu gerçeği kabul etmeniz önem arz eder: bu duygular da sizin bir parçanız. Üzgün olduğunuzu ve bu tür duyguların da her insanda var olduğunu kabul edin. Kendimizi duyguları olan varlıklar olarak kabul etmek, hangi duyguları içimizde tutmamız gerektiğini ve hangi duyguları başkaları ile paylaşmamız gerektiğini anlamamız için en önemli adımdır. Duygular, bir tür olarak insanın evriminin bir parçasıdır ve aynı zamanda insanları, yeryüzünde yaşayan diğer canlılardan ayıran en önemli ayrıcalıktır. Duygular bizlerin en doğal yapı taşıdır, bu yüzden onlara karşı herhangi bir mücadele içerisine girmek nafile bir çaba olacaktır. Duygularınızın olmasından çekinmeyin ve rahatlamaya çalışın. Birisiyle konuşmak, yazı yazmak ya da yürüyüşe çıkmak gibi aklınızı meşgul edecek başka aktiviteler bulun.

Duygularınızı göz önüne getirmek ve kişiselleştirmek esastır. Herhangi bir şekilde baskı altında tutmadan ya da saklamadan, kendi duygularınızın ve hisleriniz sahibi yine sizsiniz. Kendinizi ve zihninizi rahatlatmak ve hafifletmek adına anlaşılabilmeleri için, duygularınızı ifade etmeniz gerekir. Stresli olduğunuzu söylerken, elinizi kalbinize, alnınıza ya da karnınıza koyun. Bu hareket, sizi üzen bir durum ile karşı karşıya olduğunuzu ve bu şekilde devam etmenizin, hem siz hem de çevreniz açısından yararlı olmayacağını gösterir. Ne hissettiğinizi ifade etmemize yardımcı olmak için vücudunuzu kullanın.

Kendinizi ifade edebileceğiniz en uygun anı seçin. Örneğin, müdürünüz ile bir konuda anlaşamıyorsunuz ve sorunları çözüme bağlamak adına konuşmak istiyorsunuz. Bunu yapmak için doğru bir anı seçemezseniz, sorunlarınız daha da büyüyerek artacaktır. Bu nedenle, en doğru zamanı bulmak adına, sorunu iyi bir şekilde inceleyin, çevrenizdeki insanları ve kendinizi iyi gözlemleyin. Hoş bir ton, aktif dinleme hali, göz teması ve “bugün iş yüzünden çokça stres altındayım” gibi uzun cümleler yerine “gerginim” gibi daha basit ifadeler kullanarak, açıklamak istediğiniz durumu en yalın hali ile, lafı hiç dolandırmadan açıklayabilirsiniz. Karşınızdaki kişi, iş nedeni ile yoğun stres altında olduğunuzu rahat bir şekilde anlayacaktır.

Bu güçlü duygular vücudunuzu çevrelediğinde, bedeninizin hangi bölgesinden kaynaklandıklarına dikkat edin. Eğer hissettiğiniz duygu ile bir baş ağrısı hissediyorsanız, alnınıza duygunuzu bir iki kelime ile ifade eden bir kağıt yapıştırın. Bu sayede duyguların size değil, sizin duygulara hükmettiğinizi anlayacaksınız. Vücudunuzla iletişim halinde olun. Eğer herhangi bir olay ya da kişi ile ilgili ilgisiz bir hissiyatınız varsa, neden durumu daha fazla zorlayasınız ki? Veya herhangi bir olayı ya da kişiyi rahatsız edici ve sinir bozucu olarak görüyorsanız, kendinizi biraz daha iyi tanımanıza yardımcı olacak bir muhabbetten neden kaçınasınız ki? Neler hissettiğiniz ve ne yaptığınız ile ilgili dürüst olmaya çalışın.

Bir önceki adımı tamamen kavradıktan sonra, duygularınızı daha dengeli bir şekilde ifade edebilme imkanına kavuşacaksınız. Yine de, size tam olarak neler olduğunu anlamanıza yardımcı olacak birkaç adımı daha öğrenebilirseniz, kendinizi daha iyi anlayabileceksiniz. Duygularınızı doğru ve orantılı olarak ifade edin.

Vücudunuzun tepkisine dikkat edin: Duygularımız limbik ve sinir sistemi tarafından düzenlenir ve ilk kez ortaya çıktıklarında kontrol edilmeleri zordur. Hissettiğiniz duyguyu rahat bir şekilde anlamak ve buna karşılık olarak nasıl tepki vereceğinizi düşünmek adına kendinize biraz zaman ayırın. Belli bir duruma nasıl tepki verdiğinize daha fazla dikkat edin: İçinde bulunduğunuz durumun sizi sinirlendiren şey olduğunu düşünebilirsiniz, ancak sorunun kökünde, o duruma karşı vermiş olduğunuz duygusal tepki yatmaktadır. Bu durumlarda kendinize dikkat edin. Verdiğiniz tepkinin, toplantı öncesi önemli bir belgeyi bulamamak ya da bir yanlışınız olmadığı halde size kesilen trafik cezası durumlarındaki ile aynı olduğunu göreceksiniz. Bu gibi durumlarda değiştirebileceğiniz tek şey verdiğiniz tepkidir ve bu da sizin elinizdedir.

Artık duygularınızı ve hislerinizi tespit ettiğinize göre, sıra geldi, bu oluşumların sizde oluşturduğu durumu analiz etmeye. Hangi hal ve hareketlerin sizin için yararlı olmadığını bilmek iyi olacaktır. Bu duyguların tümünün bir listesini yapın ve vücudunuzdaki hangi fiziksel değişikliklerin bu duyguları ortaya çıkardığını anlamaya çalışın. Artık duygularınızı ve hislerinizi tespit ettiğinize göre, sıra geldi, bu oluşumların sizde oluşturduğu durumu analiz etmeye. Hangi hal ve hareketlerin sizin için yararlı olmadığını bilmek iyi olacaktır. Bu duyguların tümünün bir listesini yapın ve vücudunuzdaki hangi fiziksel değişikliklerin bu duyguları ortaya çıkardığını anlamaya çalışın. Duyguyu ve hissiyatı tanımlayın.

İster dışarıdan ister içeriden gelen bir uyarıcı olsun, vücudunuzun herhangi bir duruma karşı verdiği tepkiye takiben kendinize şu soruları sorun: Şu an ne hissediyorum? Fiziksel olarak hissettiğim değişiklikler neler? Bu neden oluyor? Şu an tam olarak bana ne oluyor? Duyguyu ve hissiyatı tanımlayın.

Öte yandan, bu duyguları sürekli olarak kendinize saklıyor ve ifade edemiyorsanız, damar tıkanıklığı, baş ağrısı veya mide rahatsızlığı gibi sorunlar yaşayabilirsiniz. Duygularınızın fiziksel sağlığınızı da etkilediği tartışılmaz bir gerçektir. Duygularınızı nasıl ifade edeceğinizi öğrenmek, fiziksel problemlerinizi ve duygusal çıkmazlarınızı önlemeye yardımcı olabilir.

Örneğin, eğer duygusal olarak çok fazla bir biçimde kaygılı biri iseniz, bu kaygılı durumdan kaçınabilmek adına bazı şeyler yapabilir ve belli bir şekilde davranabilirsiniz. Bunun nedeni, bu kaygılı durum ile nasıl başa çıkacağınızı ve bu duyguyu nasıl ifade edeceğinizi bilememeniz olabilir. Bu duygularınızı baskı altında tutma eğilimi, kalp atışında hızlanma, aşırı terleme, titreme veya solunum problemleri gibi fiziksel problemlere neden olabilir. Duygularınızı ifade edemediğiniz zaman vücudunuz gerilir. Bu gerginlik, boyun, yüz, çeşitli kaslar ve omurga gibi bölgelerde fiziksel olarak kendini hissettirebilir.

Duygularınızı bastırmak veya kontrol altında tutmak için hala öğretilmekte olan birçok yöntem ve teknik vardır. Ancak, bu yaklaşımın gerçekten etkili olmadığı da kanıtlanmıştır. Duygularımız ve hislerimiz kendiliğinden meydana gelen, otomatik tepkilerdir ve bu tepkilerin yaşanması ve ifade edilmesi de gayet normal ve gereklidir. Duygularınızı engellemenin ve bastırmanın olumsuz psikolojik sonuçlar doğurabileceği bilimsel olarak ispatlanmıştır. Kabullenme ve bağlılık gibi modern tedavi yöntemleri ve konsantrasyon eğitimi gibi diğer yaklaşımlar, duygularınızı kabul etmenize ve onlara nasıl yaklaşmanız gerektiğini anlamanıza yardımcı olabilir. Duygularınız da sizin bir parçanızdır ve tabii ki de ilgiye muhtaçtır.

Birçok insan duygularını ifade etmekte zorlanır. Kimileri bu hususta, duygu ve düşüncelerini oldukça açık bir şekilde ifade edebilirken, diğerlerinin yeterince paylaşımcı olduğunu söyleyemeyiz. Duygularınızı doğru ve ölçülü bir biçimde nasıl ifade edebileceğinizi öğrenmek; kişisel, sosyal ve mesleki yaşamınızda size son derece yardımcı olacaktır.

12.12.2021

Üzerinde çalıştığınız işteki hata ihtimalini minimuma indirmeye çalışmak, bir insanın söylediklerini kelimesi kelimesine değerlendirmek, en ufak değişiklik ya da aksaklığı fark edebilmek sizin için tanıdık geldi mi? Detayları titizlikle idrak etmek kimi zaman eşsiz bir iş disiplini ve farklı bir bakış açısı sunsa da, her zaman avantaj anlamına gelmiyor. Çünkü bu seviyenin arttığı durumlar; detaylar tarafından sürüklenmekle, kişinin söylediklerini farklı anlamlarda yorumlamakla ve etkisi olmayan küçük aksaklıkların esiri olmakla sonuçlanabilir. Eren cicibıyık

Mutsuzluk yaratmamak için hararetli tartışmalardan kaçınmak. Özellikle yakın ilişkilerde gerilim ve anlaşmazlık karşısında huzuru kaçırmamak için tartışmadan kaçınmak yaygın bir alışkanlıktır. Ancak pek sağlıklı olmadığını söylemekte de yarar var. “İçine atmak” deyiminin uzun vadede fiziksel ve psikolojik birçok rahatsızlığı beraberinde getirdiğini unutmamak gerekiyor.

Sinir sisteminiz zaten bu konuda yüksek seviyede bulunduğu için uyarıcılara karşı hassasiyet de son derece yüksektir. Özellikle bir kahve sonrası hızla canlanmaya başlayan biriyseniz bu his size tanıdık gelecektir. Bazı araştırmalarda acı eşiği konusunda da benzer bir durum olduğunu gösteriyor. Bir teması, acı hissini ilk anda hissetmek ya da en ufak bir sese bile anında uyanmak bu konudaki örneklerden biridir.

Değişimin gerekliliği tartışmasız önemli bir gerçek. Ancak yüksek duyarlılığa sahip insanlar için ufak düzen değişiklikleri bile yadırgama hissine neden olabilir. Alışkın olduğunuz yerin dışında, bir tatilde ilk gün uyumakta zorluk çekmek bu duruma basit bir örnektir. Bulunduğunuz yer ne kadar huzurlu ve rahat olursa olsun, alışık olunan düzenden sonra bunu yadırgamak, değişikliği daha derinden hissetmenizden kaynaklanır. Kısa süreli bir yabancılık hissidir.

Güzelliğe karşı tarifi zor duygular hissetmek. Şiddet gibi kötü olaylara karşı ne kadar derin bir rahatsızlık duygusu hissediliyorsa, güzellik duygusu da o kadar derin hissedilir. Lezzetli bir yemek, güzel bir koku, etkileyici bir sanat eseri, akılda kalıcı bir melodi bunlara örnektir. Özellikle sanat eserlerinin büyüleyiciliği burada son derece ayırt edici bir örnektir. Eğer çevrenizdeki insanlar benzer senaryoda sizin kadar etkilenmiyorsa ve bunu merak ediyorsanız, muhtemelen cevabı burada saklı olabilir.

Çevrenizdeki insanların duygularını hissetmekten bitkin düşmek. Tamamen empat olmasalar da aşırı duyarlılığa sahip insanlar da bulundukları çevredeki insanların duygularını psikolojik olarak kendilerine katabilirler. Çünkü yüz ifadeleri, beden dili ve ses tonu da dahil olmak üzere başkalarının kaçırabileceği incelikleri rahatlıkla kavrayabilirler. Bu kişilerin kendilerine ait olmayan duyguları hissetmelerinin sonucu olarak duygusal yorgunlukların yaşanması da şaşırtıcı değildir. Başkaları yerine utanmak, başkalarının mutsuzluklarını hissetmek, duyulan olayları yaşıyormuş gibi hissetmek ve sonrasında kendi ruh haline dönmek son derece yorucu olabilir.

Fakat bu sahneleri gerçek anlamda hissetmeye başladıysanız temel HSP özelliklerinden birine sahipsiniz demektir. Bu hissin kaynağındaki şiddetin ve zulmün herhangi bir türe bağlı olmadığının da altını çizmek gerekir. Hayvanlara karşı şiddet, tabiatın yok olması ya da insanların açlık sorunu fark etmeksizin, duygular son derece derindir.

Peki bir “HSP” olduğunuzun göstergeleri nelerdir?

Herkes şiddet ve zulümden nefret eder, ancak yüksek duyarlılığa sahip insanlar için bunu görmek, duymak hatta konuşmak son derece rahatsız edici olabilir.

Filmlerdeki şiddet sahnelerin gerçek olmadığı bilindiği için izleyicide de çoğunlukla gerçek’miş’ gibi etki yaratır. Sahne ne kadar başarılıysa, izleyici sahneyi o kadar gerçek’miş’ gibi hisseder.

HSP (Highly Sensitive Person) ya da SPS (Sensory Processing Sensitivity) olarak isimlendirilen bu durumu açıklığa kavuşturmak gerekirse: “Merkezi sinir sisteminin artan duyarlılığı ve fiziksel, sosyal ve duygusal uyaranların daha derin bilişsel işlenmesini içeren mizaç veya kişilik özelliğidir.”

Dış etkilere karşı duyarlığı olan, hassas Sıklıkla savunmasız ve güçsüz gibi kavramlarla özdeşleştirilen duyarlı kelimesi, çoğu kişi tarafından yanlış değerlendirilebiliyor. Bakıldığında duyarlı bir insan güçsüz ya da savunmasız kişi değil, daha güçlü anlamlandıran ve hisseden kişidir.

11.12.2021

Aşk aynı zamanda psikolojik bir güçtür. Kendini başkalarına nasıl vereceğini bilme, ilişkilere bakma ve bu duygunun temellerinin ne olduğunu anlama yeteneğidir. Bu sadece duygusal ilişkilerle ilgili değildir. Aşk, son derece hassas insanların güçlü yönlerinden biriyse, bu boyutun nelerden oluştuğunu anlama konusundaki bilgeliklerinden dolayıdır. Sevmek, taciz etmeden şefkat göstermek ve başkalarının alanlarına ve ihtiyaçlarına saygı duymak anlamına gelir. Sevginin karşılıklılığa, duygusal iletişime ve şiddet içermeyen iletişime dayandığını bilmektir. Son derece hassas insanlar tüm bu yönlerle ilgilenirler. Ancak ne yazık ki her zaman verdiklerini alamıyorlar. Buna rağmen yine de vazgeçmiyorlar. İlkelerine, varoluş biçimlerine sadıktırlar. Çok hassas olmayı seçmediler, bu sadece kim olduklarının bir parçası. Dahası, hayatı, ilişkileri ve kendi varoluşlarını anlama biçimleridir. Aşırı duyarlı insanların güçlü yönlerinden biri olan aşk

Duyarlılığı yüksek kişiler sadelikleri ve alçakgönüllülükleriyle öne çıkarlar. Nasıl olduklarını, sınırlarını, zayıflıklarını ve eksikliklerini bilirler. Kendilerine dair sahip oldukları bu kesin vizyon, onların her zaman kesinlik içinde, abartılı olmadan, rol yapmaya gerek duymadan ve abartmadan hareket etmelerini sağlar. Rekabet etmeyi ya da kimsenin üstünde ya da önünde olmayı sevmezler. Bu, rekabetçiliğe dayalı agresif çalışma senaryolarına iyi uyum sağlayamadıkları anlamına gelir. Ayrıca, dikkate değer erdemlere sahip olmalarına rağmen, onlardan her zaman yararlanmazlar. Aslında, yeteneklerini en aza indirmeyi ve dikkati kendilerinden çekmeyi tercih ederler.

Yaratıcılık, duygusal duyarlılığın dehası. Bu, son derece hassas insanların kendilerinin de tanıdıkları güçlü yönlerinden biridir. Aslında, çoğu zaman tüm güçlü yönlerinin farkına varmasalar da, yaratıcılıklarını kabul ederler. Zihni özgürleştiren tüm bu tür uygulamalarda psikolojik sığınak buldukları için olabilir. Müzik, çizim, el sanatlarından zevk alırlar. Nitekim, kendilerini özgür ve doyumlu hissedebilmeleri için duyarlılıklarının bu tür ortamlara ihtiyacı vardır.

Son derece hassas insanlar dünyadaki yerlerini anlama çabasındadır. Bu, bazılarını kazanacakları ve bazılarını kaybedecekleri yol boyunca birçok anlaşmazlık ve savaşla birlikte başarmaları uzun zaman alabilir. Bununla birlikte, çoğu, nasıl olduklarını ve günlük yaşamda ve başkalarıyla ilişkilerinde nasıl işlev görebileceklerini anlarlar. Bunu, değerli yansıma ve iç gözlem kapasiteleri sayesinde başarırlar. Bu, her zaman olan şeylerin nedenini anlayabilecekleri anlamına gelir. Yansıma, her şeyin nedenini anlama ihtiyacı.

Son derece hassas insanların güçlü yönlerinden biri, özen ve öz bakımdır. Melbourne Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, şu boyutlarda çok değerli becerilere sahipler:

Hayatları boyunca değerli tutumlar geliştiren insanlardır. Yalnızlıktan, doğayla bağlantıdan ve tefekkür uygulamalarından hoşlanırlar. Bu alanlar, iç refahlarını destekler. Aslında, bu dinamikler, duygularını düzenlemelerine ve genellikle kaosla dolu buldukları bir dünyada denge bulmalarına olanak tanır.

Şefkat ve öz-şefkat uygularlar. Bu, ilerlemek için hayati anlamlar ve amaçlar bulma yeteneklerini tanımlar. Ayrıca, başkalarına yardım etmenin, yol göstermenin ve değerli desteklerini sunmanın anahtarı olan olumlu yönleri ve umudu aktarırlar.

Perspektif, Seligman ve Peterson’ın bilişsel güçler olarak tanımladıkları kategoriye girer. İnsan bağlantısı ve anlayışına yönelik zihinsel bir yaklaşımdan oluşur. Son derece hassas insanlar, başkalarının sosyal ve duygusal gerçekleriyle uyum içinde olan yetenekli kişiliklerdir. Sadece empatileri onları tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda diğerlerinin ihtiyaçlarını anlama ve her türlü adaletsizliğe karşı gerçek bir endişe duyma ile karakterize edilir. Çok geniş bir yaklaşıma (perspektif) sahiptirler. Bu onların aslında kendilerinden çıkmalarını ve çevreleriyle temas kurmalarını kolaylaştırır. Bu insanlar duygusal açıdan başkalarının gerçeklerinden etkilenmiş hissedebilirler. Aynı zamanda bilişsel bir yön tarafından da vurgulanırlar, bu onların endişesi, ilgisi ve insanı yansıtma ve anlama ihtiyaçlarıdır.

Son derece hassas insanların güçlü yönlerinden biri de özgünlükleridir. Aslında, nasıl rol yapacaklarını bilmiyorlar ve kesinlikle yalan söylemeyi bir seçenek olarak düşünmezler. Ancak aldatmaya başvurmaktan aciz oldukları gibi , zamanlarını, emeklerini ve iradelerini değerlerine uymayan uygulamalara da harcayamazlar. Bu, ilkelerine, ilgi alanlarına veya kişisel kurallarına uygun olmayan işleri sürdürmelerini zorlaştırır. Kendilerini bu tür işlerde bulurlarsa, genellikle stres ve kaygı yaşarlar ve zihinsel olarak bunalmış hissederler.  Özgünlük, ne görüyorsanız onu alırsınız

Psikolojik bir güç, bir erdemi, bir yeteneği ve zorluklarla yüzleşmek için belirli bir yeteneği tanımlar. Bu boyutun fiziksel dirençle ilgisi yoktur. Ayrıca, bir kişiliğin, kişiye kendi imajını veren ve zenginleştiren yönlerini, çeşitli unsurlarını tanımlar. Karakter özelliklerinin 2004 yılında psikologlar Christopher Peterson ve Martin Seligman tarafından tanımlandığını belirtmek gerekir. Araştırmalarıyla ünlü Character Strengths and Virtues: A Handbook and Classification isimli kitabı yaratmayı başardılar. Günümüzde bu eser, insan potansiyelini anlamak için bir referans noktası görevi görmektedir.

Neredeyse her sesi duyarlar, her hareketi fark ederler ve her insanın yüzündeki ifadeyi işlerler. Bu da, kamusal alanda yürümenin bile onların duyularına saldırı olabileceği anlamına gelir…”. Andre Solo

Herkes gibi çok hassas insanların da zayıf ve güçlü yanları vardır. Bununla birlikte, Elaine N. Aron’un 1996’da The Highly Sensitive Person adlı kitabını yayınlamasından bu yana yüksek hassasiyet konusunun giderek daha popüler hale gelmesine rağmen, günümüzde hala kabul görme eğiliminde olan bazı yanlış fikirler var. Örneğin, çok hassas insanlar mutlaka içe dönük değildir. Ayrıca, sadece kadınlarda değil, erkeklerde de yaygındır. Duyarlılıkları kırılganlıkla eş anlamlı değildir. Gerçekten de, çoğu durumda, çoğu zaman farkında bile olmadıkları güçlü yanlarını barındırırlar.

Yüksek hassasiyet, bir kişiye birden fazla güç kazandırır. Bunlardan biri öz bakım kapasitesidir. Aslında, kendileri ve başkalarıyla nasıl bağlantı kuracaklarını biliyorlar. Ayrıca, gürültüyle dolu bir dünyada nasıl rahatlayacaklarını biliyorlar. Son derece hassas olan insanlar çok özel kişiliklere sahiptir. Günümüzde bu psikolojik özelliği tanımlamamıza ve anlamamıza yardımcı olacak araştırma ve çalışmalarımız var. Aslında, bu tür insanların empatik ve düşünceli olduklarını biliyoruz. Ek olarak, bunun onlar için stresli ve hatta acı verici olduğunu kanıtlayan birçok uyaran vardır.

Müziğin yapısı, maruziyet süresi, bireysel farklılıklar gibi pek çok değişken olsa da Dr. Sesso ve Dr. Sicca’nın çalışması, bu alanda incelenebilecek daha pek çok şey olduğunu ve müziğin etkisini hafife almamamız gerektiğini gösteriyor. Kaynaklar: Safe and Sound: Meta-analyzing the Mozart effect on epilepsy / Neuroscience News Is the “Mozart Effect” Real? New Analysis Indicates That Music Can Help Epilepsy

Pek çok çalışma ve pek çok farklı yaklaşım olsa da bu çalışmalardan birçoğu örneklemi küçük veya değişken kaliteye sahip araştırmalar olduğundan müziğin bu etkisi klinisyenler tarafından tereddütle yaklaşılan bir durumdu. Fakat Pisa Üniversitesi’nden Dr Gianluca Sesso ve Dr Federico Sicca, yaptıkları meta analiz sonucunda Mozart dinlemenin hem nöbet sıklığında hem de interiktal epileptiform deşarj ismi verilen anormal beyin aktivitesinde hatrı sayılır bir azalmaya yol açtığını ortaya koydu. Etki, tek bir dinleme seansından sonra gözlenebiliyor ve uzun süre devamlılığını koruyor. Bulgulara göre nöbetlerde %31-%66 arası bir oranla düşüş gözlenebiliyor. Bu oran, kişiden kişiye ve maruz kalınan müziğe göre değişkenlik gösteriyor.

Ayna nöronlar ve spatio-temporal çalışma belleği bu konuyla ilişkilendirilen diğer kavramlardan bazıları. Bunun dışında müziğin subkortikal yapılarda dopaminerjik nörotransmisyonu geliştirdiği biliniyor ve dopamin transmisyonu epilepsi patofizyolojisinde de önem taşıyor gözüken faktörlerden biri. Bu bağlamda Mozart etkisinin işleyiş sistemi için incelenmeye değer bir bağlantı olduğu görülüyor.

O zamandan bu yana pek çok müzik türünün Parkinson, uyku bozuklukları, demans, dikkat eksikliği gibi durumlar üzerinde faydalı etkileri olabileceğine dair çalışmalar yapıldı. Örneğin Lin ve ekibinin 2011, 2012 ve 2013’te yürüttüğü araştırmalarda hem uyku hem uyanıklık halinde müzik dinlemenin genel ve anterior fokal nöbetler üzerinde etkili olduğu öne sürüldü. Birden fazla müzik üzerine deneyler yapılmış olsa da en çok tekrarlanan ve en güçlü kanıtları Mozart’ın üzerine en çok çalışılan parçası K448 sonata sunuyor. Bu eserin ritmik yapısı ve uzun süreli ahengin büyük nöronal ağları aktive edebileceği ve antiepileptik özellik gösteren bir çeşit ritmik, tekrarlayan beyin aktivitesine yol açabileceği düşünülüyor (Maguire, 2015)

Yüzyıllardan beri hayatımızı çeşitli şekillerde etkilemiş olan müziğin beyinle olan ilişkisi adına yapılmış yeni bir meta analiz, bize Mozart dinlemenin epilepsi nöbetlerinin sıklığını azaltabileceğini gösteriyor. Bununla da kalmayıp epilepsi hastalarında gözlenen interiktal epileptiform deşarj isimli anormal beyin aktivitelerinde de düşüşe yol açtığını raporluyor. “Mozart Etkisi” diye isimlendirilen durum ilk kez 1993’te Rauscher ve meslektaşlarının yaptığı bir çalışmayla resmi olarak ortaya konmuştu. İlk etapta beyin fonksiyonlarındaki iyileşme Mozart’ın “Sonata for two pianos in D major K448” eserini dinlemek ile ilişkilendirilmişti.

Müzik bilişsel gelişimimiz için önemli diğer becerileri de geliştirmemize yardımcı olur. Koro ve orkestra gibi müzik gruplarına katılmak çocukların arkadaş edinmelerine, sosyal becerilerinin gelişmesine yardımcı olurken aidiyet duygusunu da beraberinde getirir. Grup olarak çalışmak takım çalışması, işbirliği, başkalarının duygu ve tavırlarını fark edip ona göre cevap vermeyi gerektirir. Bunların yanı sıra müzikle ilgilenmek otokontrol gelişimi ve duygusal farkındalığın artması ile de ilişkilendiriliyor. Konser salonları müzik türü veya sevdikleri sanatçı gibi ortak ilgi alanları üzerinden birbirleriyle bağ kurup bir araya gelen çılgın hayranlarla dolup taşıyor ve pek çok kültürde müzik sosyal toplanmaların ana unsuru. Sonuç olarak, müzik insanları pek çok farklı şekillerde bir araya getirme gücüne sahip ve bilişsel gelişimimiz için de yararlı. Düzenleyen: Eris İnal Çeviren: Kübra Çelikbaş / Alexandria Weaver tarafından ilk kez 28 Şubat 2019 tarihinde Knowing Neurons‘ta yayımlanan metin NöroBlog’un Knowing Neurons’tan almış olduğu izinle Türkçeleştirilmiştir.

Araştırmalar şu an için ortak bir kanıya varmış olmasa da, müzikle ilgilenmenin herhangi bir şekilde zararlı olduğunu gösteren hiçbir çalışma yok. Bu yüzden, şarkı söylemeye ya da enstrüman çalmaya devam edin.

Dr. Sylvain Moreno ve meslektaşları enstrüman değil ancak okul öncesi için tasarlanmış etkileşimli bilgisayar temelli bir eğitim programı kullandılar. Çocuklar ya genel olarak dinlemeye yönelik aktivitelerden oluşan bir eğitim programına katıldılar ya da görsel-mekansal becerilere önem veren görsel sanatlar programa katıldılar. Görsel sanatlar grubundaki çocuklarla karşılaştırıldığında, müzik grubundaki çocukların sözel yetenek ve yürütücü işlevlerin kullanımını gerektiren testlerde performanslarının arttığı görüldü. Sözel yeteneklerin ve yönetici işlevlerin ikisinin de akademik başarı için önemli olduğu biliniyor.

Sınıflar birçok dikkat dağıtıcı etmenle dolu olabiliyor, özellikle çok gürültülüyken. Erken yaşlarda böyle işitsel dikkat dağıtıcıları görmezden gelebilme yeteneğine sahip olmak, öğrencilerin derslerdeki sözel bilgilere odaklanmasına yardımcı olabilir ve bu sayede akademik performansı artırabilir.

Herkesin bir enstrüman almaya gücü yetmez ya da her gün uzun saatler boyunca antrenman yapacak vakti yoktur. Peki, bu durumda başka ne yapılabilir? Dr. Vesa Putkinen ve meslektaşları çocukların şarkı söylemek gibi evlerinde gerçekleştirebilecekleri, profesyonel olmayan müzik aktiviteleri ile dikkat ve ayırt etme gibi işitsel yetenekleri arasındaki ilişkiyi anlamak için korelasyonel bir çalışma yürüttüler. Çocukların evde müzikle ilgili aktivitelere harcadıkları zaman arttıkça, deneyler sırasında değişik sesler yüzünden dikkatlerinin dağılma ihtimalinin azaldığını gördüler. Bu sonuçlar üzerine, Dr. Vesa Putkinen ve meslektaşları çocukluğun erken dönemlerinde profesyonel olmasa da müzikle ilgilenmenin önemli işitsel fonksiyonların gelişmesi için yararlı olabileceğini öne sürdüler.

Uzun lafın kısası, araştırmalara göre genel olarak cevap, “Evet.” Pek çok araştırma müzik eğitimi ve akademik performans arasında pozitif bir ilişki bulmasına rağmen bunun kesin nedeni hala tartışma konusu. Bazı çalışmalar akademik performanstaki iyileşmeyi müzik eğitimi sonucu yürütücü işlevlerin gelişmesine bağlıyor. Bazıları ise müzik eğitiminin özgüven, motivasyon ve stresle baş edebilme gibi özellikleri geliştirerek akademik başarıya yardımcı olduğunu söylüyor.

Bu aktivitelere devam eden çocukların beyinlerini 2 yıl sonra incelediklerinde, orkestradaki çocukların işitsel beceri gerektiren testlerde daha iyi performans gösterdiklerini ve beyinlerinin işitme ile ilgili bölgelerinde spor yapan ve hiçbir aktivite yapmayan diğer çocuklara göre farklılıklar olduğunu gözlemlediler. Ayrıca yürütücü işlevlerin kullanımını ölçen bir testte orkestradaki çocuklarda nöron aktivasyonun diğer çocuklara kıyasla daha güçlü olduğunu gördüler. Spor yapan grupla karşılaştırdıklarında beyindeki fark sadece işitme ile ilgili alanlarda olsa da, bu araştırma işitme ile ilgili bölgelerde meydana gelen bu farklılığın daha önceden var olmadığını, müzik eğitimi sayesinde ortaya çıktığını kanıtlamış oldu. Bu halen devam eden bir çalışma olduğu için 4 yıllık bir eğitimin getireceği sonuçlar bizlere şaşırtıcı bilgiler verebilir.

Müzik eğitiminin yararlı olup olmadığını görebilmemiz için en ideal deney tasarımı müzisyen olmayan insanları rastgele iki gruba ayırarak bir grubun müzik eğitimi almasını sağlarken diğer gruba bunu uygulamamak olur. Bu tasarım, eğitimden önce ve eğitim devam ederken birkaç yıl arayla, yürütücü işlev testlerindeki performansları grup içi ve gruplar arasında karşılaştırmamıza olanak tanır. Böyle uzlamsal çalışmanın bir örneği geçtiğimiz günlerde Dr. Assal Habibi ve meslektaşları tarafından Los Angeles’ta gerçekleştirildi. Venezuela’da hayata geçirilen El Sistema adlı programı örnek alarak bir gençlik orkestrası kurdular. Çalışmalarında orkestraya katılan çocukları, spor yapan çocukların yanı sıra hiçbir aktivitede bulunmayan çocuklarla karşılaştırdılar.

Müzik araştırmalarının çoğu, müzik öğreniminin bilişsel fonksiyonlarda farklılık yaratıp yaratmadığını araştırmak için kesitsel araştırma yöntemini kullanıyor. Bu nedenle bir enstrüman çalmanın mı yürütücü işlevlerle ilgili bölgeleri geliştirdiği yoksa bu bölgelerde zaten var olan farklıların mı bireyleri enstrüman çalmaya yönelttiği kesin olarak bilinemiyor. Sonuç olarak, müzik eğitiminin bilişsel fonksiyonları önemli ölçüde etkileyip etkilemediğiyle ilgili pek çok karışık bulgu ve tartışma var.

Bir enstrüman çalmanın bilişsel işlevleri geliştirdiğine inanılıyor çünkü sürekli alıştırma yapmak bilişsel bölgelerin yoğun bir şekilde çalışmasını ve böylelikle güçlenmesini sağlıyor.

Yürütücü işlevlerimiz dikkat dağıtan uyaranları engelleyerek, bilgiyi akılda tutma ve düzenleme, problem çözme, farklı bakış açıları arasında geçiş yapabilme ve duygularımızı düzenleme esnasında odaklanmamıza yardımcı olur. Yürütücü işlevler üç ana kısımdan oluşur: çalışma belleği, bilişsel esneklik ve engelleyici kontrol. Bu işlevler içinde yaşadığımız dünyada yönümüzü bulmamıza yardım ederken edindiğimiz bilgileri verimli bir şekilde işleyebilmemiz için çok önemli.

Ayrıca bir enstrüman çalmak beynimizin bazı bölgelerinin yapısını değiştirebilir gibi görünüyor. Araştırmacıların söylediklerine göre müzisyenlerin beyinlerinin hareket etme, işitme ve görsel-uzamsal yeteneklerle ilgili bölgeleri diğer insanlardan yapısal olarak farklı ve müzisyenler yürütücü işlevlerin kullanımını gerektiren testlerde diğer insanlara kıyasla daha iyi performans gösteriyorlar.

Müzik pek çok alanda kullanıyor, peki ama ne kadar etkili? Geçtiğimiz yıllarda, bilim insanları müziğin bilişsel kabiliyetlerimizi geliştirme potansiyelini araştırmaya başladılar. Maalesef, Mozart’ın sonatlarını dinlemek sizi daha zeki yapmaz; ancak ruh halinizi değiştirerek sınav performansınız üzerinde diğer günlere nazaran hafif bir etki yaratabilir.

En sevdiğiniz şarkıyı dinlediğinizi hayal edin. Size nasıl hissettirdiğini ve seslerin kendileriyle birlikte getirdiği anı selini. Müzik, anıları ve hisleri harekete geçirme becerisiyle oldukça iyi bilinmekle birlikte, terapilerde iyileştirme amaçlı kullanımının da dahil olduğu öğretme, öğrenme, kutlama, bağ kurma ve duyguları ifade etme gibi daha pek çok kullanım alanına sahip.

Baba figürü veya babalık rolü, genellikle kabul edilebilir davranış kurallarını belirler. Baba, anne ve çocuk arasındaki simbiyoz ilişkiyi düzenleyen üçüncü figürdür. Böylece çocuğu, yalnızca annenin evreniyle sınırlı olmaktan “kurtarmış” olur. Bugünlerde toplum babanın rolünü daha az değerli görüyor. Babanın olmayışı veya rolünü zayıf bir biçimde oynaması, çocukla olan sınırını belirlemesinde zorluklar yaşamasına neden olabilir. Bu tür babaların çocukları genellikle sınırlarını bilemez.

Aile birimindeki en önemli rol anne ve babaya aittir. Önce çift, sonra da ebeveyn görevini üstlenirler. Tüm roller aslında birbiriyle ilişki içindedir. İdeal anne rolü, çocuğuyla ilgilenen, ona sevgi ve hassasiyet gösteren, duygusal destek sunan “besleyici annedir”. Ancak bazı anneler, çocuklarını sevgi objesine dönüştürebilir. Babayı göz ardı eder veya küçümser, çocukları ile sahiplenici ve fazla korumacı bağlar kurar. Ayrıca, çocukları ile hiçbir bağ kuramayan anneler de vardır. Her iki durumun duygusal etkileri benzer şekilde yıkıcıdır.

Çocuklar, anne babalarını cinsel aktivitede bulunurken görmemelidir. Bu deneyim onlar için son derece karmaşık olabilir. Çocuğun yaşına ve cinsel anlamda ne kadar bilgili olduğuna bağlı olarak, bu durum onu korkutabilir veya üzebilir. Bu durumun sonuçları çeşitlidir; ancak çoğu zaman çocuğun normal gelişimine müdahale edilmiş olur.

Ancak gerçek hayatta bu roller her zaman bu şekilde karşımıza çıkmıyor. Eğer ebeveynler kendi rollerinden çıkarsa ve çocuklarıyla olan sınırlarını kaybederlerse, bu durumun sonuçları ciddi olabilir. Genelde, anne baba arasındaki problemlere şahit olan çocuklar suçlu ve endişeli hisseder. Bu durumun sonuçlarının ne kadar ciddi olacağı, problemin yoğunluğuna bağlıdır. Her durumda anne veya baba, dışa yansıyan problemler nedeniyle otoritelerinin bir bölümünü kaybeder.

Ailedeki diğer roller ise kardeşlik ve evlat rolüdür. İlki, kardeşler arasındaki bağa işaret eder ve grup üyelerinin birbiriyle yardımlaşmasını amaçlar. İkincisi ise, çocukların ebeveynleriyle kurdukları bağla ilgilidir; hiyerarşiye saygı ve otoritenin içselleştirilmesi açısından önemlidir.

Sonrasında ise anne ve baba rolleri karşımıza çıkar. Bu rollerin tanımı, daha çok kültürel ortama bağlı olarak değişkenlik gösterir. Ancak her kültürde ortak olan özellikler şunlardır: Annelik, temel olarak duygusallıkla ilişkilendirilir. Anneliğin işlevi, çocuğa koruma ve destek sağlamaktır. Babalık rolü ise bu ikisinin arasında durur. Anne ve çocuğun arasındaki sınırı genişletir ve izin verilen şeyleri belirler.

Rollerin tanımı ve aile içindeki işleyişi, aile üyelerinin ruhsal sağlığı için oldukça önemlidir. Net ve sağlıklı bağlar oluşturmak için adeta zorunludur. Ancak günümüzde bunu başarmak o kadar da kolay değil. Bunun sonucunda ise hiyerarşinin, otorite figürlerinin ve sınırların net olmadığı bir tablo karşımıza çıkıyor. Aile rolleri içinde en temel ve önemli rol karı kocaya aittir. Karı koca rolü, zaman içinde kafa karıştırıcı bir hale gelebilir. Söz konusu çift, bu rolleri meydana getirir; cinsellik, aile kararları, eşler arasındaki duygusal bağ gibi çocukların dahil olmadığı alanları kapsar.

Aile üyelerinin toplumun geri kalanıyla ilişki kurma şekli, birbirleriyle olan ilişkilerini de belirler. Her aile kendine ait belli kurallara, farklı “doğru” ve “yanlış” tanımlamalarına sahiptir. Aile üyeleri fikirlerini genelde eylemleriyle gösterir. Her aile üyesinin ne yapması gerektiğiyle ilgili belirli bir görüş bulunur. İşte aile içindeki roller bu şekilde tanımlanır.
Üremeyle ilgili birçok bilimsel gelişme yaşansa da, değişmeyen şey annesiz ve babasız bir bebeğin dünyaya gelemeyişidir. Ailesi ona bakabilirse ancak bir bebek hayatta kalabilir. Bu tablo, aile içindeki rolleri belirler ve yenidoğanın psikolojik gelişiminde oldukça önemlidir. Aile, organize bir sistemdir ve toplumun çekirdeğidir. Bir başka deyişle, kuralları, değerleri ve belli davranış özellikleri olan bir topluluktur. Aile içinde hiyerarşik bir düzen, ve bu düzenin içinde de roller bulunur. Aile içindeki roller son derece önemlidir ve bu rollerin toplumda farklı yansımaları bulunur.
23.10.2021
İlişkiler zaman içinde ilmek ilmek kurulur. Büyük bir özenle ve elinizdeki imkanları en iyi şekilde kullanarak ilişkinizi ortak bir çabayla yapılandırmanız gerekir. Bu şekilde sağlam, güzel ve kalıcı bir ilişkiniz olabilir.
Bazen kendinizi içinde bulduğunuz durumlar partnerinizin gerçek yüzünü görmenize vesile olabilir. Bir hastalık, hukuki bir mevzu gibi… Partnerinizin bu tarz güçlükler karşısında nasıl davrandığını görmek ona olan bakışınızı değiştirebilir. Sonuç olarak, bazen birbirini seven iki insan neden ayrılır sorusuna bir cevap bulmak zordur. Ancak, bu yazımızdan da anlayabileceğiniz üzere aşk bir ilişkiyi sürdürmeye tek başına yetmez.

İlişkinizi bir fanusun içinde yaşamıyorsunuz. Bu yüzden de hayatınızdaki olaylar ve koşullardan etkilenmesi de çok normal. Hatta aileler konusunda özellikle ebeveynler önemli bir dış faktör olabiliyor. Bazen ebeveyn-çocuk ilişkisi öyle güçlü olur ki partnerinizle olan ilişkinizin arasına girebilir.

İletişim kurmak ilişkilerde son derece önemlidir. Dinlemeyi bilmek, kendini dinlettirmek, aşırı duygusal davranmadan fikir ayrılıklarını tartışabilmek ve bazen kendinizden ödün vermek her ilişkinin temel taşlarını oluşturur. Bu yüzden, birbirini seven iki insan neden ayrılır sorusunun cevaplarından biri de iletişimsizliktir.

Çiftlerin ayrılma sebepleri arasında en yaygın olanlardan biri de taraflardan birinin yeteri kadar değer görmediğini hissetmesidir. Bu durumda ilişki artık somut bir şekilde kötü gitmeye başlar. Eğer uzun süredir biriyle beraberseniz karşınızdakini cepte görebilirsiniz. Eylemlerini, çabalarını, küçük jestlerini, değerli özelliklerini, her şeyini… Elbette partneriniz sizi devamlı övme ihtiyacı hissetmemeli ama onaylanmak ve takdir görmek sağlıklı bir ilişkide çok önemli konulardır.

Birini anlamak demek kendinizi onun yerine koyabilmek ve kendinizin dışındaki gerçekliği de algılayabilmek demektir. Bu temel ve gerekli bir şey olsa da romantik partneriniz söz konusu olduğunda son derece zor gelir. Bazen aşk nasıl anlayacağını bilmez, hatta anlamak bile istemez.

Biriyle ilişkinizi sürdürmeyi seçmek için birçok sebebiniz olabilir; tutku, tensel çekim, arkadaşlık, ortaklık ve kimyanızın tutması gibi. Ancak yine de aranızda kapanmayan bir boşluk, bitmeyen bir dert kaynağı varmış gibi gelir. Hayattaki planlarınızın farklı olması hayalinizdeki mükemmel ilişkinin önünde engel oluşturabilir. Belki sizin için işiniz her şeyinizdir. Gelecekteki tüm planlarınızı kariyerinizin etrafına kurmuşsunuzdur. Partnerinizin odağı ise çocuk yapmaktır. Bu durumda profesyonel tutkunuza sizin kadar heyecan duymaz.

İnsanların neden bir arada kaldığını ya da ayrıldığını anlamak için John Gottman’ın klasiklerinden birine bakabiliriz. Son 40 yıldır Gottman ile Robert Levenson çiftlerle terapi, söyleşi, anket yaparak ve zaman içinde onları izleyerek ilişki dinamiklerini araştırdı. Uzun ve mutlu bir ilişki Rubik Küpü çözmek kadar karmaşık gelse de aslında düşündüğünüzden daha basittir. Birbirini seven iki insanın ayrılmak istemesine sebep olan temel faktörleri anlamak ilişkinizi de anlamanıza yardımcı olabilir.

Françoise Sagan birini sevmenin onunla olmayı istemek değil, onu ve onun gerçekliğini anlamak olduğunu söylemiş. Belki de sevdiği kişiden ayrılan insanlar da bu yüzden vazgeçmeyi başarabiliyordur. Bazen birinin gitmesine izin vermek, onun kendisi olmasını ve sonsuz bir mutsuzluğun içinde kaybolmamasını sağlamanın tek yoludur. Muhtemelen hayatınızın büyük bir kısmını (özellikle de gençliğinizi) aşkın her şeyi affettiğine inanarak geçirdiniz. Ancak yaş aldıkça ve hayat deneyimi kazandıkça aşkın her şeyi affetmediğinin farkına varmanız kaçınılmazdır. Maalesef mutlu bir ilişkinin anahtarı sadece aşk değildir.

Birbirini seven iki insan ilişkilerini sonlandırmadan önce birkaç kez ayrılıp barışmış olabilir. “Bu böyle yürümüyor, birbirimize biraz zaman tanıyalım.” ile “Haydi tekrar deneyelim. Bu sefer becereceğiz.” tarzında düşünceler döner. Ne yazık ki hiçbir şey işe yaramaz. Bir ilişki bitmeye yüz tuttuğunda aşk sadece acı verir. İlişkiyi canlı tutmak için göze aldığınız şeyler yaranızı daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramaz.

Bir ilişkinin yürümesi için aşktan daha fazlası gerekir. Birini sevmeniz, mutlu olacağınız ve günlük problemlerinizi daha kolay çözeceğiniz anlamına gelmez. Hatta bazı insanlar birbirini sevmesine rağmen ayrılabilir. Birbirini seven iki insan neden ayrılır? Bu her an her yerde yaşanan bir durumdur. Belki sizin de başınızdan böyle bir şey geçti ve sevdiğiniz birinden ayrılmak zorunda kaldınız. Bu ayrılıkların perde arkasında geçimsizlik, iletişim problemleri ya da ilişkinin heyecanını yitirmekten çok daha fazlası olabilir.
23.10.2021

Her halükarda, aşk söz konusu olduğunda belirlenmiş bir formül yoktur. Bununla birlikte, bazı özellikler evrenseldir ve çoğu insanda görülür. Böylece genel çözümler mevcuttur diyebiliriz. Neden aşık olduğunuzu ya da sizi neden terk ettiklerini bilmiyor olabilirsiniz. Öte yandan, ayrılığı açıklamanıza ve bunu sürdürmenize yardımcı olacak mantıklı hipotezler oluşturabilirsiniz. Psikolog Marcelo Ceberio 

Her durumda, kaçınmanız gereken şey az çok aynıdır, özellikle de sizi oyunda tutan ve değişim yaratmayan etkileşimler. Geride kalan kişi, diğer kişiyi özgür kılmak için takiplerine son vermelidir. Kendilerini özgür kılmanın tek yolu da budur. Üzüntü, kayıp ve yalnızlıkla nasıl baş edeceğinizi bilmelisiniz. Bu, sadece öz güveninizi artırmak ve sizi güçlendirmekle kalmayacak, aynı zamanda daha güçlü hissetmenizi de sağlayacaktır. Böylece eylemleriniz daha tutarlı olacaktır.

Bu kişinin bir tür yanlış beklentiler yarattığının farkında olmalısınız. Bir şekilde bir şansınız olduğuna sizi inandırıyor mu? Örneğin, “hayır” yerine “belki” mi diyor? Büyük ihtimalle bir şeyleri değiştirmeye söz verdiğiniz durumda, üzüntünüzden ve size dönmeleri için yalvarmanızdan ileri gelmektedir. Bunun sadece kafa karışıklığına yol açtığını ve oyunu daha da karmaşık hale getirdiğini unutmayın.

Kayıp kişinin hayaleti günlük hayatınıza yerleştiği zaman, hayatınızın bir parçası haline gelir. Bu nedenle, onları aklınızdan çıkarmak aslında oldukça zordur. Artık konu sadece onlarla ilgili değil, kurduğunuz modus operandi ile ilgilidir. Sizi devam ettiren araştırmanın heyecanıdır. Böylece onların hayaletleri ailenizin bir parçası olur. Ayrılıktan sonra unutmaya çalıştığınız kişinin sisteminin bir üyesi daha. Bu duygusal bagajı hafifletmenin bir yolu, kaybettiğiniz kişinin hayaletiyle kurduğunuz hastalıklı oyunu mümkünse anlayıp kabul etmektir, özellikle de diğer kişi de bunun bir parçasıysa ve henüz sınırları belirlemediyseniz.

Eski partnere takıntılı bir biçimde odaklanmak, ayrılık sonrası o kişiyi unutmaya çalışan insanı engeller. Başkasını beğenmesinin ve yeni bir ilişkiye başlamasının önüne geçer. O an dünyada kaybedilen kişiden başka bir insan yoktur. Bazen, bu takıntılı tipteki kişi, WhatsApp, aramalar, e-postalar yoluyla veya hatta onları takip ederek eski sevgililerini kovalamaya başlayabilir. Eski sevgililerinin her hareketini sürekli takip eden bir tür dedektife dönüşür. Arzu nesnesinin yaptığı her şeyden haberdar olur ve hatta davranışları ve duyguları hakkında hipotezler geliştirir. Bu, hem kovalayan hem de kovalanan kişi için oldukça tatsız bir durumdur. Bunun nedeni, bunlardan yalnızca birinin bağımlı olması, diğerinin ise özgür olmak ve kendi alanlarının tadını çıkarmak istemesidir.

Eski sevgilinizin hayaleti, her anınızda mevcut olana kadar tekrar tekrar belirir. Böylece, dikkatinizin çoğunu ona verirsiniz ve faaliyet dünyanız gerçekten küçülür. Dahası, müdahaleci düşünceleriniz boğucu hale gelir. Ayrılık sonrası eski sevgilisini unutamayan kişi; stresli, sıkıntılı ve anksiyeteli bir hale gelir. Düşünceleri tekrarlıdır ve kompülsif bir biçimde sigara içme ya da panik ya da anksiyete sorunları gibi yıkıcı davranışlara neden olur. Tüm bunlar kişinin öz saygısını düşürür.

Gördüğünüz gibi, arkadaşlarınız ve aileniz hafızanızı harekete geçirir, ancak elbette hafızanızın sessiz kalmasını tercih edersiniz. Öyle ya da daha kötüsü, sinirlenirsiniz ve kendinizi onların yüzünüze vurduğu şeylere karşı savunursunuz. Bu nedenle, anılarınızdan gelen gerilimi üzerinizden atmak için yeni arkadaşlıklar arayışına girebilirsiniz. Bunu yapmanızın nedeni eski sevgilinizin anısını canlı ve taze tutmasıdır.

Yakalanma bağlantısı irrasyoneldir. Başka bir deyişle, hiçbir mantığı yoktur. Ayrılık, en tutarlı kararlarınızdan biri olmasına rağmen, kaybedilen kişi düşüncelerinizde kalır. Öyle ki, duygularınız hakkında konuşamazsınız bile. En azından çevrenizdekilere konuşamazsınız. Çünkü, sizi seven insanlar, eski sevgilinizin size ne kadar kötü hissettirdiğini size hatırlatmanın onların üstüne bir vazife olduğunu düşünür. O ilişkide ne kadar acı çektiğinizi size hatırlar. Elbette onları susturmayı tercih edersiniz.

Her şeyden önce, kimsenin bir başkasını tam olarak sevmediğini hesaba katmalısınız. Çoğu insan bunu değerlerine, inançlarına, zevklerine vb. göre parçalar halinde yapar. Bu, bir kişiyi bir ilişkiye sokan şeylerin bir toplamasıdır. Ayrılıktan sonra birini unutmak zordur, fakat yaptıklarından sonra bir insanı sevmeye nasıl devam edebilirsiniz!

Kararsızlık

  • Bunun nedeni eski sevgilinizin sizi manipüle etmesi olabilir. Çoğu kişi ilişki bağımlılığı yaşar. Bazen başkalarını suçluluk ve güç oyunları yoluyla kendilerine katılmaya teşvik eder, onları kendi bölgelerinin bir parçası olarak görüp üstünde hak iddia eder.
  • Bazı kararsız insanlar, yeni bir ilişki içinde olmalarına rağmen, ayrıldıkları kişide beklentiler yaratır.
  • Sonra melankoli yaşadıkları için vedalaşamayanlar vardır. Zaman geçtikçe ayrılıkla baş edemezler.
  • Bunun yerine, diğerleri mutlu olmaya ve hızlı bir şekilde kompülsif buluşmalara, ara sıra aşklara ve estetik değişikliklere girmeye çalışır, ancak bir süre sonra kaybettikleri aşk için özlem duyarlar.

Ayrılıktan sonra birini unutamayan ve onu geri kazanmaya çalışmak için terapiye giden bir kişi başarısızlığa mahkumdur. Elbette, insani kararsızlıklar söz konusu olduğunda mantıklı olmak imkansızdır. Giden kişinin idealleştirilmesi, o kişiden ayrılmayı çok zorlaştıran birçok şeyden biridir. Bunun nedeni, insanların ayrılmalarına neden olan olumsuz şeyleri unutmaya meyilli olmalarıdır. Başka bir deyişle, sadece birlikte geçirdikleri güzel zamanları hatırlarlar. Üstelik erdemlerini yüceltirler ve onları mükemmel bir varlığa dönüştürürler. Maalesef zaman geçtikçe bu idealleştirmeler daha da güçlenir ve tüm bunlar böyle bir insanla birlikte olmamayı dayanılmaz hale getirir.

Bu tür bir durum yüzünden danışma rica eden bir kişi, genellikle çaresizdir. Pek çoğu bunun nedeninin eski sevgiliyi nasıl unutacağını bilmiyor olmasıdır. Bu noktada soru şudur: Bir insan, sürekli her yerde var olan bir hayaletle yaşayabilir mi? Bazı insanlar onların peşini bırakmayan bu konu hakkında devamlı düşünmeyi bırakma amacıyla bu seanslara katılır. Benzer şekilde diğerleri de eski partnerlerini atlatmak adına bir formül arayışıyla psikolojik yardım ister. Hatta belki eski sevgilisi geri gelsin diye çeşitli ezoterik metotlar deneyerek mumlar bile yakar. Tabii ki hiçbiri işe yaramaz.
Pek çok aşk hikayesi, terapilerden geçmiştir. Hayat devam eder ve insanlar farklı duygulardan geçerken çelişmek kaçınılmaz hale gelir. Aşk konusunda, iki taraf da en asil duyguları ve en sefil tutkuları açığa vurur. Aynı zamanda bir insanın eski sevgilisine hala bağlı olmasının pek çok sebebi olabilir. Bu tamamen aşkla ilgili değildir: Bu çok açıktır. Bunun nedeni bir insana aşık olmakla; ona takılı kalmak, ona hapsolmak ya da onda sıkışıp kalmak farklı şeylerdir.
Yanınızda olmalarını istemeye devam edersiniz. Bunun nedeni, birlikte yaptığınız şeylerin anısına değer vermenizdir. Ayrıca, ikinizin de paylaştığı hassas anları özlediğiniz içindir. Evet, kötü zamanların hatırası sizi hala rahatsız etse bile. Hepsinden kötüsü, bu duyguları arkadaşlarınızla paylaşamazsınız çünkü duymaktan çoktan sıkılmışlardır. Ayrıca, muhtemelen eski sevgilinizden nefret ediyorlardır. O zaman, bu kadar çok sevdiğiniz birini nasıl atlatacaksınız?
Ayrılıktan sonra birini unutamamak yatakta depresif bir şekilde yatıp delice ağlamak demek değildir. Muhtemelen hayatınıza devam edersiniz, aynı şekilde eski sevgiliniz de eder. İkiniz de işinize gider, etkinliklere katılırsınız. Genelde hayatınıza normal devam edersiniz. Belki de başka flörtleriniz olur ve her şey iyi görünse de eski sevgilinize dair anılar bir türlü gitmek bilmez. Çünkü o anılar özeldir ve onları öylece unutamazsınız. İkinizin de yeni romantik partneri olsa da o kişiyi yanınızda hissetmeyi özlersiniz. En derin sessizliklerinizde onların adı aklınıza gelir. Belki de yokluklarını en çok gece hissedersiniz, bir daha asla birlikte olamayacağınızı bilseniz de.
20.10.2021

Şimdiki zamanda yaşamak zor görünebilir, ancak yalnızca geçmişin zincirlerini kırmanız ve gelecekte neler olabileceğini tahmin etmeyi bırakmanız gerekir. Bugününüz üzerinde çalışın. Bu şekilde geçmiş sadece güzel anılardan oluşacak ve gelecek eninde sonunda seyahat ettiğiniz yol olacaktır.

Hayatınızı daha iyi hale getirmek için değişiklik yapmanız gerekiyorsa, daha fazla beklemeyin. Onları şimdi yapın. Sadece yürümeye başlayarak yolunuzu bulacaksınız. Geçmişte yaşıyorsanız, bunu değiştirmek için hiçbir şey yapamayacağınızı bilmelisiniz. Öte yandan, yalnızca geleceği önemsiyorsanız, şimdi, bu anda değişiklik yapmazsanız, onu iyileştirmek için hiçbir şey yapamazsınız. Bu nedenle, geçmişinizle barış içinde yaşamak ve daha iyi bir geleceğe sahip olmak istiyorsanız, bugün sahip olduğunuz gerçeği kabul edin.

Eğer şu anda yaşamıyorsanız, hayatınızdan vazgeçiyorsunuz, yaratma yeteneğinizi veto ediyorsunuz ve kendi duygusal iyiliğiniz için hayatınızı şekillendirme fırsatının sadece sizin elinizde olduğunu unutuyorsunuz.

Kendinizi geçmişten kurtarın ve şimdi yaşamaya başlayın. Geçmişte yaşamanın ya da sürekli geleceği düşünmenin en kötü yanı, içsel gücünüzden vazgeçiyor olmanızdır.

“Gelecek bize eziyet eder, geçmiş bizi tutar, bu yüzden şimdiki zaman bizden kaçar.” Gustave Flaubert

Bazı insanlar ya sürekli olarak geriye baktıklarından ya da geleceğe bakmayı bırakmadıkları için derin bir kaygı yaşarlar. Ancak, şimdiki zamanda yaşamakta zorlanabilmenizin en büyük nedeni, düşünmeyi bırakmamanızdır. Aslında, sürekli kendi kendinize konuşursunuz. Aslında, düşünceleriniz dışında bir şeyi dinlemeniz zordur. Sonuç olarak, gerçeklikle bağlantı kurmayı unutursunuz. Hikayeler yaratmayı, anlatmayı ve başkalarının hikayeleriyle karşılaştırabilmek için onları dinlemeyi seversiniz. Bu kötü bir şey değildir. Sonuçta, hayatın kendisi bir hikayeler koleksiyonudur. Ancak sorun, her şey hakkında hikaye oluşturma ihtiyacı hissettiğinizde başlar ve kafanız karışır. Gerçeklik bir kavram değildir, gerçeklik şimdidir. Bunu anladığınızda huzuru bulacaksınız.

Şimdiyi yaşadığınızda geçmişinizle barışırsınız ve geleceğinizi kontrol etmeye çalışmazsınız. Aslında, bazı şeyleri kabul etmeye başlarsınız. Hayatı, olmasını istediğiniz gibi değil, olduğu gibi kabul etmeye başlarsınız. Bir şeyleri kabul ettiğinizde, her şeyi olduğu gibi anlarsınız. Geçmişte yaptığınız hatalar için kendinizi affedebilirsiniz. Ayrıca, olması gerekenin olacağını bilerek kalbinizde huzur bulabilirsiniz.

Şimdiki zamanda yaşamak, fiziksel sağlığınızın yanı sıra duygusal sağlığınızı da iyileştirmenize yardımcı olacaktır. Şimdiki zamanda yaşamamak sizi kötü etkiler. Aslında, gerçek dışı yaşamaktan kaynaklanan zihinsel stres ve endişe, fiziksel ve duygusal sağlığınız üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olacaktır.
Eğer şimdiki zamanda yaşamıyorsanız, hayal dünyasında yaşıyorsunuz demektir. Örneğin, olacağından emin bile olmadığınız şeyler hakkında kaç kez endişelendiniz ve kendinizi kötü hissettiniz? Ne kadar zaman önce olmuş olabileceğine bakılmaksızın, yaptığınız hatalar için kaç kez kendinizi suçladınız? Bunu çok fazla yaptığınızı fark ederseniz, bunun nedeni muhtemelen geçmiş ve gelecek dünyalarda kapana kısılmış olmanızdır.

Şimdiki anda yaşamak için, bilinciniz şimdi ve burada merkezlenmelidir. Bu sayede gelecek için endişe duymazsınız ve olumsuz duygular geçmişinizden dolayı ilerlemenize engel olmaz. Aslında, anda yaşamak, şu anda hayatınızı yaşadığınız anlamına gelir. Geçmiş ve gelecek yanılsama gibidir, sadece zihninizde var olurlar. Ancak geçmiş artık yoktur ve gelecek henüz yaratılmamıştır. Gerçekte, sadece bir kavram olduğu için yarın asla gelmez. Önemli olan şimdidir, tam da bu an içinde bulunduğumuz zamandır. “Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayrım, yalnızca inatla kalıcı bir yanılsamadır.” Albert Einstein

Geçmişin hataları üzerine çok fazla düşünürsek değişeceklermiş gibi onlara tutunma eğilimindeyiz. Ancak gerçekte mutluluğun sırrı burada ve şimdidedir. Bazı insanlar geçmişe odaklanma eğilimindedir. Ancak bu onların daha iyi bir geleceğe doğru ilerlemelerini engeller. Kuşkusuz geçmiş acı verebilir ama ne kadar isteseniz de geçmişi değiştiremezsiniz. Bu nedenle, şimdinin gücünün tadını çıkarmak ve şimdiki zamanda yaşamak, mutluluğu bulmanın anahtarıdır.

Çünkü emin olun ki içinde yaşadığınız o rahat hayat bir gün bitecek ve hayat ile baş başa kalacaksınız.  İşte o zaman hayata karşı,  ya geçmişte kazandıklarınız sayesinde “iyi ki yapmışım, çalışmışım” diyecek ve o zorluğun üstesinden geleceksiniz ya da “keşke yapsaymışım” diyecek ve bazı şeyleri toparlamaya çalışacaksınız. Ancak unutmayın ki o noktaya geldiğinizde bazı durumları toparlamak için iş işten geçmiş olacaktır. Bu yüzden şuandaki mevcut zamanınızda kendiniz için faydalı eylemlerde bulunun ve geleceğinizde bu faydalı eylemlerinizin meyvesini yiyeceğinizi unutmayın…

Elinizdeki mevcut zamanınızı daima sizlere fayda sağlayacak şekilde değerlendirmeniz yönünde olacaktır. Sakın ola ki “Benim önümde daha çok uzun zaman var.” deyip kendinizi rehavete kaptırmayın. Sürekli olaraktan, sizlere fayda sağlayacak olan sorunlara odaklanın.

Size fayda sağlamayan sorunları çıkarıp yerine size fayda sağlayacak olan sorunları koyarsanız, aldığınız sonuçlar değişeceği için hayatınıza değişim ve gelişim çok hızlı bir şekilde girecektir. Hayatınıza gelişim ve değişim girmeye başladıkça ise “Eskiden zamanımı ne kadar boşa harcamışım!” diye kendi kendinize sitem etmeye bile başlarsınız. Gelişimin en güzel yanı da budur zaten.

Öyle ki hayatınız içerisinde, mücadele ettiğiniz sorunların sonuçları, sizlere hiçbir fayda sağlamıyorsa o sorunlar, büyük ihtimalle sadece sizin zamanınızı çalıyor ve sizlere zarar veriyordur. Bu durumda, size fayda sağlamayacak sorunları hayatınızdan çıkarmalı ve yerine hayatınıza fayda sağlayacak olan sorunları koymalısınız. Mesela, hayatınız içerisindeki en büyük sorununuz LOL’de en yüksek rütbeli konuma gelmek veya Netflix’teki tüm dizileri izlemekse bu sorunlarınızın yerine, “Yeni bir dil öğrenme” sorununu koyabilirsiniz.

Hayat içerisinde, farkında olunulması gereken en önemli gerçeklerden bir tanesi; sorunların bitmeyeceği gerçeğidir. Nitekim hayat içerisinde daima sorunlar vardır ve sizin de daima sorunlarınız olacaktır. Bu hayatın bir yasasıdır. Ancak burada odaklanmanız gereken nokta; hayat içerisinde daima sorunlarınızın var olması değil, var olan ve var olacak olan sorunların sizlere ne katıp katmayacağıdır. 

Nitekim sizler şuandaki rahat hayatınızda, elinizdeki mevcut zamanınızı sizlere kazandıracak olan eylemlere endekslerseniz, ileride karşılaşacağınız “hayata girme” krizini çok rahat bir şekilde atlatırsınız ve diğer insanlar bedellerini yeni ödemeye başlarken siz ödediğiniz bedellerin meyvesini yersiniz. Ancak şuan ki yaşadığınız o rahat ortamın sonsuza kadar devam edeceğini düşünür ve hayatınızın büyük bölümünü sizlere fayda sağlayacak olan eylemlere değil de, eğlendiğiniz aktivitelere ayırırsanız o zaman “Keşke zamanında şu işi yapsaymışım, çalışsaymışım, elimde onca da zaman vardı.” diyenlerden olursunuz.

Burada bazılarınızın aklına şu soru gelmiş olabilir; “Hayatımı sadece gelecek üzerine mi endeksliyim? Şu anımda hiç mi eğlen miyim?” Bu soruyu cevaplamak üzere şunu diyebilirim; Benim burada anlatmak istediğim olay; Hayatınızın büyük bölümünü sizlere fayda sağlayacak eylemler üzerine endekslemeniz, geri kalan zamanınızda eğlendiğiniz aktivitelere zamanınızı ayırmanızdır.

Bu doğrultuda, Instagram storilerinizde Netflix’ten bir dizi fotoğrafı paylaşıp “Agaaa bitiyorum bu filme yhaaa” demeden önce yaptığınız eylemi bir sorgulayın ve kendinize deyin ki “Bu eylemi yapmak bana ne katacak?” Eğer cevabınız olumlu yönde ise o zaman yaptığınız eylem ile gurur duyabilir ve onu diğer insanlarla paylaşabilirsiniz. Ancak yaptığınız eylem size bir fayda sağlamıyor ise o zaman o eylemi insanlarla paylaşmaktan vazgeçin; çünkü muhtemeldir ki o eylemi dışarıdaki binlerce kişi de yapabilmektedir. Bu övünülecek bir durum değildir!

Boş işleri gerçekleştirmesi çok kolaydır ve kesinlikle övünülecek şeyler değildir. Çünkü boş işleri gerçekleştirmek herhangi bir mücadele gerektirmez. Mesela LOL oyununu günde 20 saat boyunca herkes oynayabilir, herkes çok rahat bir şekilde alkol içebilir, herkes gününün yarısını Netflix’te film izleyerek geçirebilir. Evet bu vb. Eylemleri herkes çok rahat bir şekilde gerçekleştirebilir. Nitekim bu tarz eylemler mücadele gerektirmez ve insan nefsine çok hoş gelir. Beyniniz bu tarz eylemleri gerçekleştirirken dopamin hormonu salgılar. Ancak bu eylemlerin tam tersi olan hedef belirleme, plan yapma, çalışma gibi eylemleri birçok insan gerçekleştiremez. Çünkü bu tarz eylemleri yapmak insan nefsine zor gelir ve mücadele gerektirir. İşte asıl övünülecek eylemler, bu tarz mücadele gerektiren eylemlerdir.

Bu insanlar bu tarz eylemler ile ellerinde var olan zamanlarını kelimenin tam manası ile çöp etmektedirler. Çünkü boş işlerle meşgul olmanın kişiye hiçbir zaman faydası olmaz. Ve eğer sizler hayatınızı bu tarz eylemler ile geçirir, zamanınızı öldürürseniz, ileride karşılaşacağınız o bambaşka hayatta kaçınılmaz olarak “keşke yapsaymışım” diyenlerden olacaksınız. Ve bu keşkeler sizlere gerçek anlamda acı verecektir. Ancak bazı durumlarda bu keşkeler için iş işten geçmiş olacaktır.
Günümüzde fark ediyorum ki okul okuma rehavetine kapılmış ve geleceği üzerine bir şeyler yapmayı bırakmış o kadar çok insan var ki ( özellikle üniversite okuyanlar) sanki bu insanların gelecekleri kendileri tarafından değil de başkaları tarafından hazırlanacak. Bu sorumluluk onların üzerinde değilmiş gibi. Sabahtan akşama kadar LOL oynayanlar, sosyal medyada fütürsuzca zamanını öldürenler, bir tane kız veya erkek arkadaş yapıp sabahını gecesini sadece o kişi ile mesajlaşmaya ayıranlar, popüler kültürün etkisinde kalıp Netflix’te günde 10 saat dizi izleyenler (!) vs.
Kısacası hayatın içine girdikten sonra fark edeceksiniz ki eski hayatınız bitmiş durumdadır ve önünüzde bambaşka bir hayat vardır. Bu hayatta ayaklarınızın üzerinde durma görevi tamamen sizin elinizdedir. Önünüzde var olacak olan o bambaşka hayatta “iyi ki yapmışım” diyenlerden olmak için şuanda yaşadığınız o rahat hayatta şu gerçeği içselleştirin; “Bu hayat her zaman böyle devam etmeyecek!” Bu gerçeği içselleştirmeniz, sizin şuandaki rahat hayatınızda harekete geçmeniz ve kendiniz adına faydalı işler yapmanız için önemli bir faktör olacaktır.
Kendi kendinizle yaptığınız içsel sorgulamada sizi strese sokacak en büyük soru “Ben şimdi nasıl para kazanacağım?” sorusu olacaktır. Çünkü şunu fark edeceksiniz ki para olmadan hiçbir şeyiniz ilerlememektedir. Mutlak olaraktan para kazanmanız gerekmektedir. Ardından statü meselesi sizi strese sokacaktır. Kendinize “Ben kimim?” diye sormaya başlayacaksınız; çünkü onca yıldır çevrenizdeki insanların bazılarının taş üstüne taş koyduklarını ve bir yerlere geldiklerini göreceksiniz, bu sizin kendinize “Ben kimim?” diye sormanız neden olacak. Ayrıca insanların büyük çoğunluğunun size karşı davranış sergilerken var olan gücünüze göre davranış sergilediğini fark edecekseniz ve bu doğrultuda yine güç sahibi olmak isteyeceksiniz.
Günümüzde öyle bir sistem içerisinde yaşamaktayız ki artık okumak, ondan sonra iş bulmak, sonra hayatı düzene sokmak derken yaşımız minimum 25’i bulmaktadır. Bu 25 yaşına kadar ki olan süreçte, her ne kadar bazı işlerle meşgul olduğumuzu düşünsek de (vize sınavlarıymış, final sınavlarıymış vs.) aslında gerçek anlamda bir işle meşgul olmayız ve hayatımız genel olaraktan rahat geçer. Çünkü en başta bir aile geçindirmiyoruzdur. Sadece kendimizi geçindiriyoruzdur ve bizim içinde günlük limit bellidir. Aynı şekilde üzerimizde iş anlamında da herhangi bir sorumluluk yoktur; çünkü okuyoruzdur. Sorumluluğumuz ödevler ve sınavlardan ibarettir.

Sizlerin gelecekte keşke diyenler grubuna girmemesi için şuanda çalışmaya başlaması gerekir. Ancak burada sıkıntı olan nokta şu ki; bazı insanlar kendilerinin çalışmasına ihtiyaç duymamaktadır. Çünkü hayatlarında hiçbir zaman keşkeler ile karşılaşmayacaklarını, hayatlarının her zaman şuanda olduğu gibi ilerleyeceği yanılgısına düşmüşlerdir. Mesela kişinin maddi geliri aileden geliyorsa, kişi bu gelen paranın daima geleceğini düşünüyor. Aynı şekilde kişinin, şuandaki maddi ve manevi istekleri karşılanıyorsa, gelecekte de maddi ve manevi isteklerinin daima karşılanacağını düşünüyor. Ta ki gerçekler ile yüzleşene kadar. Öyle ki bir noktadan sonra kişi, hayatının her zaman aynı şekilde ilerlemeyeceği gerçeğinin farkına varıyor. İşte bu noktadan sonra bu kişi için keşkeler başlıyor.

Zaman, her insanın sahip olduğu ve kullanım biçimi ile kişiden kişiye değişiklik gösteren bir olgudur. Zamanın nasıl kullanılacağı tamamen kişinin özgür iradesine bırakılmıştır. Bu noktada bazı insanlar ellerindeki mevcut zaman dilimini değerlendirirler ve gelecekleri için bir şeyler inşa etmeye çalışırlar. Ancak bazı insanlarda mevcut zamanlarını değerlendirmek üzere hiçbir şey yapmadan fütursuzca yaşarlar. Yani gelecekleri için şuan bedel ödemekten kaçarlar. Zamanlarını şuan da verimli kullanan insanlar ise gelecekleri için şuan “mücadele ederek” bir bedel öderler. Neticesinde ise yüksek ihtimalle, mevcut zamanlarını değerlendiren insanlar gelecekte “iyiki yapmışım” diyenlerden olacakken, zamanlarını değerlendirmeyen insanlar “keşke” yapsaymışım diyenlerden olacaktır.

Karar verememenin kişisel gelişiminizin önünde bir engel olduğunu unutmayın. “Risk almayan başarılı olamaz” diye bir söz vardır. Bu, karar verme korkusuna uygulanabilir. Aslında, hayatınızı değiştirmek için ilk adımı atmazsanız, sürekli olarak güvensiz ve mutsuz hissetmeniz olasıdır. Unutmayın, karar verme korkunuzu yenmek ve kendiniz hakkında daha iyi hissetmeye başlamak için asla geç değildir.

Karar verme korkusunun sizi felç ettiğini düşünüyorsanız, profesyonel yardım istemenizde bir sakınca yoktur. Gerçekten de, terapötik alanda, acı çekmenize neden olan bilişsel çarpıklıkları dışsallaştırmak ve ele almak mümkündür. Aynı şekilde psikoloğunuz size farklı tekniklerle rehberlik edebilir, böylece daha iyi kararlar vermeyi öğrenebilirsiniz. Sorumluluk duygunuz, özgüveniniz ve sizi etkileyen diğer durumlar üzerinde çalışmak da mümkündür.

Pek çok insan seçim yapmaktan korkar çünkü yanılmak istemezler ya da en iyi kararı alamayacaklarından korkarlar. Bu anlamda, her şeyin sizin sorumluluğunuzda olmadığının farkına varmanız önemlidir. Aslında, her zaman koşulların ne kadar iyi ya da kötü sonuçlanacağını etkileyebilecek öngörülemeyen durumlar vardır. İşler ters giderse, elinizdeki kaynaklarla yapabileceğiniz en iyi kararı verdiğinizi bilmelisiniz. Ancak bu, başarısız olduğunuz veya gelecekte yapacağınız herhangi bir seçimin aynı şekilde sonuçlanacağı anlamına gelmez.

Bazen karar verme korkusu, kendi yaşamınız için sorumluluk kabul etmediğiniz gerçeğiyle ilgilidir. Aslında, eylemlerinizin sonuçları için çevrenizdekileri suçlama eğiliminiz olabilir. Bu şekilde kendinizi kendi hayatınızın sorumlusu olarak görmezsiniz, dolayısıyla herhangi bir karar vermekten kaçınırsınız. Hayatınızın gidişatından yalnızca kendinizi sorumlu olarak görmeye başlamanız önemlidir. Eğer dümeni almazsanız, bir gün muhtemelen başka birinin hayatını yaşadığınızı anlayacaksınız.

Düşük benlik saygısının, karar verme yeteneğinin azalmasıyla ilişkili olabileceğinden daha önce bahsetmiştik. Bu nedenle, kendiniz hakkında daha iyi hissetmeyi düşünmek mantıklı bir alternatif olacaktır. Bunu yapmanın iyi bir yolu, güçlü yönlerinizi fark etmenize yardımcı olması için olumlu ve olumsuz niteliklerinizin bir listesini yapmaktır. Ayrıca, kendinizi daha iyi algılamanızı sağlayan olumlu sözlü ifadeler veya terimler kullanmayı deneyebilirsiniz. Bu uygulamalar, kendiniz hakkında daha gerçekçi ve daha nazik bir değerlendirme oluşturmanıza yardımcı olacaktır. Sonuç olarak, kendinizi daha güvende, istikrarlı hissedeceksiniz ve karar verme korkusunu daha az yaşayacaksınız.

Artık karar verme korkusunun ne anlama geldiğini daha iyi anlayabildiğinize göre, bunun üstesinden gelmenin mümkün olduğunu da bilmelisiniz. Çünkü, bazı şeylerden korkmayı öğrendiğiniz gibi, bu tepkiyi de unutabilirsiniz. Bu hedefe ulaşmak için, benimseyebileceğiniz ve gelişiminiz için üzerinde çalışabileceğiniz bazı alışkanlıklar hakkında bilgi sahibi olmanız gerekir. Önemli bir değişiklik yapmak istiyorsanız tutarlılığın anahtar olduğunu unutmayın.

Karar vermenin zorluğuyla ilgili bir dizi değişken vardır. İlk olarak, aşırı korumacı ebeveynleri olan biri, bağımsızlığı tehlikeyle ilişkilendirmeyi öğrendiği için bu sorunu ortaya çıkarabilir. Bu, ebeveynin davranışlarından kaynaklanan çocukta değişen bir algıdır. İkincisi, benlik saygısı, karar verme korkusunu koşullandıran başka bir faktördür. González, Luz ve Mariella (2019), bir eğitim kurumundaki ergenlerde benlik saygısı ile karar verme arasında bir ilişki kurdukları bir çalışma yapmışlardır. Verilerine dayanarak, düşük benlik saygısı ile karar verme yeteneğinde zorluk arasında bir ilişki olduğu sonucuna varmışlardır. Son olarak, Peter Pan sendromlu kişiler de karar vermekten kaçma eğilimindedir. Bu durumda, sebep, eylemlerinin sahip olabileceği sonuçları üstlenememeleridir.

Bunu dikkate alarak karar verme korkusunun insanlar için faydalı olduğunu söylemek mümkün müdür? Psikoloji, korkunun öğrenilmiş bir tepki olduğuna işaret ediyor. Bu, BF Skinner tarafından klasik küçük Albert deneyi ile kanıtlanmıştır. Koralek ve Costa (2021), beynin ödül getiren davranışları nasıl pekiştirdiği üzerine bir araştırma yaptı. Bu durumda yarar, tehdit edici veya tehlikeli olarak algılanan bir uyarandan kaçınmak olacaktır. Bu nedenle, karar verme korkusu, seçimin bir risk içerdiği algısını yaratan bilişsel bir çarpıtmanın sonucudur. Denek bundan kaçınırsa, ödül olarak “güvenlik” duygusunu yaşar.
Karar vermedeki güvensizliğin farklı nedenleri olabilir. Ancak hayatı olumsuz yönde etkilediği kanıtlanmıştır. Yine de, bu sorun üzerinde çalışmak için uygulayabileceğiniz ve sonuç olarak kendinizi daha iyi hissedebileceğiniz bazı teknikler vardır. Korku veya endişe hakkında konuşurken, bunlar genellikle “olumsuz” duygular olarak kabul edilir. Ancak bu duygular, vücudun farklı uyaranlara verdiği doğal tepkilerdir. Aslında, sevinç gibi olumlu duygularla aynı tür tepkiler ortaya çıkar. Bu nedenle, “olumsuz” ve “olumlu” duyguları birbirinden ayırmanın pek bir değeri yoktur. Bunun yerine, hoş olan ve hoş olmayan duygulardan bahsedebiliriz. Aynı çizgiyi takip etmek hoş gelmeyebilir ama korkunun aslında uyarlanabilir bir işlevi vardır. Aslında, Becerra-García ve diğerleri (2007), korkunun uyarlanabilir değerini analiz ettikleri bir çalışma yürütmüştür. Yazarlar, korkunun insanları koruyan bir kaynak olduğu sonucuna varmışlardır.
Yanlış kararlar vermekten mi korkuyorsunuz? Burada bu korkuyu nasıl yeneceğinizi öğrenebilir ve doğru seçimleri yapmaya başlayabilirsiniz. Karar vermeyi ne kadar kolay buluyorsunuz? Amaçsızca düşünmek için ne kadar zaman harcıyorsunuz? Aslında, karar verme korkusu, özellikle bunu yapmak için çok fazla zaman harcarsanız, dolu dolu yaşamanın önünde büyük bir engel haline gelebilir. Bu nedenle, hayatınızdan memnun hissetmek istiyorsanız, bu korkunun üstesinden gelmeyi öğrenmek çok önemlidir.

Her gün kendinizi dinleyin, ihtiyaçlarınızı anlayın, tıpkı başkalarının ihtiyaçlarını anladığınız gibi.  Kendinize iyi bakmanız bencil olduğunuz anlamına gelmez. Mutlu olmaya, gelişmeye, daha akıllı olmaya, daha becerikli olmaya, kendinizi biraz daha sevmeye çalışın. Aslına bakarsanız sevgi, paylaştıkça büyüyen tek güçtür ve bu asla vazgeçmemeniz gereken bir şeydir.

Birisi için, hiçbir şey karşılığında her şeyden vazgeçme hatasına düşmeyin, çünkü o zaman boş olursunuz. Eski benliğinizin sadece bir gölgesi olacaksınız. Aslında kimliğinizi kaybederseniz her şeyinizi kaybedersiniz.

İlk etapta mutlu değilseniz başkalarını mutlu etmenin imkansız olacağını anlayın.

Vermeyi ve almayı öğrenin. Günlük, karşılıklı saygı ve anlayış sayesinde hiç kimsenin hiçbir şeyden vazgeçmemesi gereken sürekli bir alışveriştir.

Mutlu olmak gerçekten hiçbir şeye mal olmaz, ancak yine de insanlığın en karmaşık zorluklarından biri gibi görünüyor. Aslında, bazen, nasıl ve neden olduğunu gerçekten bilmeden, diğer insanlar sizin için hayatı imkansız hale getirme konusunda yetenekli uzmanlar gibi görünüyor.

En mutlu insan, en çok şeye sahip olan değil, içinde “daha fazla şefkat, dinginlik, denge ve sevgi” olandır. Burada fiziksel kazançlardan bahsetmiyoruz, hayatınızın her gününde geliştirmeniz gereken türden duygusal zenginlikten bahsediyoruz. Sizi mutlu eden şeyden vazgeçmeyin. Sizi yaptıkları küçük şeylerle nasıl mutlu edeceğini bilen insanlardan vazgeçmeyin. İyi günde de kötü günde yanınızda olanlardan vazgeçmeyin.

Elde ettiğiniz şey size umduğunuz şeyi sunuyorsa, bir şeyden vazgeçmeye değebilir. Gerçekten de, bu hayatta hiçbir şeyin güvenli olmadığı doğrudur ve neredeyse her zaman risk almak gereklidir. Ancak, yaptığınız her şeyin buna değdiğini gösteren jestlere, kelimelere, tutumlara ve eylemlere ihtiyacınız vardır. Mutlu olmak için o boşluğa atlamaya değdiğini gösteren işaretlere ihtiyaç duyarız. İnsanlar genellikle “hayat bir mücadeledir” fikrinin farkına varırlar. Aslında, bazen daha iyi şeyler bulmak ve dolayısıyla büyümek için bazı şeylerden nasıl vazgeçileceğini bilmek gerekir. Ancak, başkalarını mutlu etme amacıyla sizi mutlu eden her şeyi geride bırakmak için hiçbir neden yoktur. Bu mantıklı değildir. Çünkü, sizi tanımlayan ve mutlu eden şeyi yapmayı bıraktığınız andan itibaren, kendiniz olmayı bırakırsınız… O halde, artık kendiniz değilseniz karşınızdaki kişiye ne sunacaksınız?

Sizi mutlu eden şey sizi tanımlar. Eğer elinizden alınırsa, kendiniz olmayı bırakırsınız. Günlük mutluluk hem küçük hem de büyük şeylerden oluşur. Arkadaşınız, aileniz, eşiniz ve hatta evcil hayvanlarınız olsun, sevdiklerinizle birlikte olmaktan mutlusunuz. Ayrıca, hobileriniz, işleriniz, alışkanlıklarınız gibi iyi hissettiğiniz ve sizi tanımlayan şeyleri yaptığınızda kendinizden memnun olursunuz. Sizi mutlu eden ve bir şekilde hayatınızın her gününde hala mevcut olan şeylerden vazgeçmek zordur. Ancak, herhangi bir anda, olduğunuz kişiyi tanımlayan her şeyi geride bırakmanız mümkündür.

Aynı zamanda, birlikte yaşamaya gelince, karşılıklılığa ihtiyacımız vardır. Bu, her çabanın değerli hale geldiği noktadır. Bir şeyi kaybetmeniz gerektiğinde, başka bir şeyle telafi edildiğiniz noktadır. Mutluluğun paylaşıldığı ve ilişkide biriniz tarafından kısıtlanmadığı veya yutulmadığı yerdir. Bu konu üzerinde biraz daha düşünelim.

Bu bencil olmakla ilgili değildir. Başkalarının ihtiyaçlarının üzerinde kendi ihtiyaçlarınızı önceliklendirmekle ilgili de değildir. Aslında hayat her zaman hem kendinizle hem de diğer insanlarla anlaşmalar yapmanızı gerektirir. Ayrıca, her ikisi de eşit derecede önemlidir. Kendiniz hakkında iyi hissetmeniz için yeterince güçlü bir saygınlığı korumanız gerekir. Her gün aynaya bakabilmeniz ve kendinizi tanımanız gerekir. “Ben buyum ve mutluyum” diyebilmeniz gerekir.

Ancak, bu her zaman böyle değildir. Aslında, herkesin kazandığı ve kimsenin kaybetmediği o ince denge noktasını her zaman korumazsınız. Aslına bakarsanız, çift ilişkilerinde eşlerden birinin diğerinin iyiliği için kendi mutluluğuna ambargo koyması oldukça yaygındır. En iyi olanı elde etmek için iyiden vazgeçebilirsiniz. Başka bir kapı olduğunu bilerek bir pencereyi kapatabilirsiniz. Ancak, karşılığında hiçbir şey için her şeyden asla vazgeçmemelisiniz. Daha da önemlisi, sizi mutlu eden her şeyden vazgeçmemelisiniz. Bu, bir uçurumun boşluğuna atlamak gibidir.

Bazen, başkalarını memnun etmek için sizi mutlu eden şeyleri bir kenara bırakma eğiliminde olursunuz. Ancak, bunu çok sık yaparsanız, size çok zarar verebilir. Neden olduğunu öğrenin. Bazen hayat sizi mutlu eden bazı şeylerden vazgeçmeye zorlar. Bunu yaparsınız çünkü genellikle eylemlerinizin belirli telafi edici yönleri vardır ve genel olarak dengede, hala mutlusunuzdur.
Fiziksel ve zihinsel yorgunlukla dengeli bir şekilde mücadele edildiği zaman sağlıklı bir ruh ve bedene kavuşabiliriz. Hem bedensel hem de zihinsel olarak dinlenmek sağlıklı yaşamın önemli bir koşuludur. Nasıl bedeni dinlendirmek istediğimizde uykuya, istirahate zaman ayırmamız gerekiyorsa, zihnimizi dinlendirebilmek için de kendimize zaman ayırmamız gerekiyor.  Bedensel olarak dinlenmek herkes için belli başlı birkaç aktiviteyle giderilebilirken, zihinsel olarak dinlenmek tamamen kişiye özgüdür. Herkes için kendisini iyi hissedebileceği, tazelenip dinleneceği zamanlar farklıdır. Bireylerin zihinsel olarak dinlenebilmeleri için neye ihtiyaçları olduğunun farkına varabilmeleri gerekiyor. Örneğin, kimi için deniz kenarında kitap okumak, kimi için ata binmek, kimi için doğal bir ortamda yürüyüşlere çıkmak zihinsel olarak dinlenme ihtiyacını karşılayabilir. Önemli olan rutin yaşamın dışına çıkabilmektir. İşte bu şekilde zihin yorgunluğuyla daha kolay başa çıkılabilir. Bedeninin ve ruhunun ihtiyaçlarını gidermeden, tabiri caizse kendi pillerimizi şarj etmeden, sürekli çalışarak, kendimizden ödünler verip, üreterek yaşamı devam ettirmeye çalışırsak gün gelir tükenmiş bir halde kendimizi bulabiliriz. Yani insan hayatını verimli, üretken, enerjisini yerli yerince harcamak istiyorsa, akıllıca davranmalı ve kendini, kendi sınırlarını bilmeli ve zamanlamasını planlayarak zihnini ve ruhunu dinlendirmelidir. Sınırlarını bilmeyen ve onu çok zorlayan insanların uzun vadede ciddi bedensel ve ruhsal rahatsızlıklarla karşılaşması kaçınılmaz bir sondur. Bu sonla karşılaşmamak için bedenimizi dinlendirdiğimiz kadar zihnimizi de dinlendirmeliyiz. İyi bir dinlenmeyi gerçekleştirebilmek için istekli olmak birincil şarttır. Dinlenmenin en güzel ve verimli şekli, yorgun dakikaları hobilerle geçirebilmektir.  İnsanlarımızın kendilerinin değerli olduğunu unutmamaları ve güçlerinin sınırlı olduğunu kabul ederek kendilerine zaman ayırmaya ve dolayısıyla dinlenmeye olan gereksinimlerini gözardı etmemeye ihtiyaçları vardır. Klinik Psikolog Merve Tunay Dünya,
“Ne kadar çok uyusam da bir türlü kendimi dinlenmiş hissetmiyorum” Günlük hayatta belki de çoğumuzun sıklıkla duyduğu veya sıklıkla kullandığı bir yakınma değil midir? Hangi işte çalışırsa çalışsın, cinsiyeti, yaşı, yaşadığı hayat şartları ne olursa olsun şöyle etrafımızda ki insanlara bir göz atalım. Enerjisini tam olarak kazanmış bir şekilde güne başlayabilen, uykusunun kendisine yeterli geldiğinden bahseden, güler yüzü ile çevresine neşe katabilen, sabırlı, konsantrasyonu yüksek kaç kişi görebiliyorsunuz. “Çok az” diye cevap verdiğinizi duyabiliyorum. Daha çok kendisini tükenmiş hisseden, tatil günlerinin yeterli gelmediğinden yakınan, uykusuz, tahammül gücü olabildiğince azalmış insanlarla çevrili yaşamda var olmaya çalışıyoruz. Gün sonunda,  şehir ve iş yaşamının koşturmasının  ardından eve dönüldüğü zaman ya da gününü evde geçirenler için günlük planlanan işlerin bitirilmesinden sonra herkes bedensel ve zihinsel yorgunluğundan bahsetmeye başlar. O anlar için en çok arzu edilen şey güzelce bir uyku ya da kısa sürede olsa bir tatil kaçamağıdır. Ancak görüyoruz ki ne yeterince uyku ne de tatillerin ardından bireyler hayal ettikleri bedensel ve zihinsel gevşemeyi yakalayamamış oluyorlar. Burada yapılan eksiklik bireylerin sadece fiziksel yorgunluklarını gidermek için dinlenmeyi tercih etmeleridir. Fiziksel yorgunluğu giderebilmek için istirahat etmek ve birkaç  saat kadar uyumak yeterli olur. Ancak zihinsel yorgunluk için bedensel istirahat ya da uyku tek başına yeterli olmayabiliyor. İnsanların bir kısmı dinlenmek denildiği zaman, bunu evde oturup istirahat etmek, uyumak ya da tatil yapmak olarak algılar.  Hatta dinlenmeyi, çok kez vakit kaybı olarak değerlendirir ve fiziksel yorgunluğun gidermek için dahi gerekli olan dinlenmeden kendisini yoksun bırakabilir.  Çok daha fazla  insan ise  zihinsel yorgunluğunun farkında bile değildir. Kendisinin sadece bedensel olarak yorgun olduğunu ve uykunun yeterli geleceğini düşünür. Ama insan zihinsel olarak da yorulur. Zihnimiz işleyen bir mekanizmadır ve her mekanizmanın zaman zaman şarj olmaya ihtiyacı vardır. Zihinsel olarak yorulmuş bireylerde; iş verimi ve yaratıcılığı azalır, tahammül gücü düşer, uzun süre uyuduğu halde uykuyu tam alamama hali oluşur, sağlıklı karar verme yetisi azalır, unutkanlık, huzursuzluk ve mutsuzluk yaşamaya başlar, fizyolojik sebeplere bağlı olmayan depresyon ve kaygı bozuklukları v.s  gibi yakınmalar ortaya çıkar.
Kendinizi en iyi hissettiğiniz zamanı düşünün ve o dönemde yaşadıklarınızı yazın. Yazdıklarınızı bir hafta boyunca her gün okuyun ve kendinize şu soruyu sorun: bu dönemde neyi iyi yaptım? Bana ne iyi geldi? Ortaya koyduğum en güçlü yanlarım nelerdi? Yardımseverlik mi? Yaratıcılık mı? Dürüstlük mü? İletişim kurmak mı? Güçlü yönleriniz neyse, hayatınızı bunları kullanmak üzere tekrar şekillendirin. / Her gece 5 dakika ayırın ve o gün iyi giden 3 şeyi yazın. Yanına neden iyi gittiğini açıklayan kısacık bir not düşün. Dikkatinizi kötü giden, sizi mutsuz eden şeylere vermek depresyon riskini arttırırken, tam tersine, olumlu gelişmelere odaklanmak ise mutluluk seviyenizi arttırıyor. / Yaşamınıza olumlu katkısı olmuş ama teşekkür etmediğiniz birini düşünün. Sizin için yaptıklarının hayatınızı nasıl iyileştirdiğini anlatan bir teşekkür notu yazın. / Evlilik ve yakın ilişkileri araştıran Sosyal Psikolog Shelly Gable’ın: sizin için önemli biri, kendisi ile ilgili iyi bir haber paylaştığında ‘’aktif yapıcı tepki’’ verin diyor. Shelly Gable, aktif yapıcı tepkilerin sevgi, bağlılık hisleri ve ilişkileri güçlendirdiğini belirtiyor. Psikolog Merve Cansu Çavuş
Mutlulukla ilgili yapılan çalışmalar, kitaplar konuyla ilgili yepyeni ufuklar açıyor.  Özellikle son yıllarda öncelikli olarak pozitif psikoloji olmak üzere sosyoloji, nörobilim, genetik ve ekonomi alanlarında sayısız çalışma yapılıyor. Alanda uzman birçok kişi mutluluğumuzu ölçme, şifresini bulma ve nitelendirme üzerine çalışmalar yapmaktadır. Pozitif psikoloji alanının önemli isimlerimden Seligman’a göre hayatı yaşamaya değer kılan şey endişe, stres ve olumsuzluklardan kurtulmaya çalışmak değil, uzun zamanda gerçek mutluluğa ulaşmanın yolu, hayatınızın size zevk vermenin ötesinde bir anlamı olduğunu ve dolu dolu yaşadığınızı hissetmekten geçiyor. Bunu yapmak aslında zor değil. 
Yaşama mutluluk ve anlam katan pozitif psikoloji giderek büyük bilimsel bir akım olmaya başladı ve psikolojinin diğer alt disiplinleriyle karşılaştırılabilecek bir hale geldi. Anı yaşayarak ve farkındalık çalışması yaptığımızda – düşüncelerimizi, duygularımızı ve hislerimizi kontrol etme – mutlu oluruz ve bu durum, bedenimiz, beynimiz ve ilişkilerimiz açısından önemlidir.

Yapılan tanımlamalardan yola çıkarak, bir davranışın özgecilik olarak nitelendirilebilmesi için, gönüllü gerçekleştirilen bir davranış olması, diğer insanlara fayda sağlaması, dışsal bir ödül beklentisi ile yapılmıyor olması ve yerine göre zamandan, enerjiden ve maddi olarak fedakârlık içeren özverili bir davranış olması gerekmektedir, diyebiliriz. Özgecilik, bireyin psikolojik iyi oluşuna ve mutluluğuna katkı sağlar. Öncelikle, özgeci davranışta bulunan kişi iyi bir şey yapmış olmanın getirdiği olumlu duyguları yaşar. Özgeci davranışlarda bulunan birey, kendisini, faydalı, yardımsever ve iyi bir insan olarak değerlendirebilir. Bu durumda, kişinin öz-saygı seviyesini etkileyerek psikolojik iyi oluşuna katkı sağlayabilir. Ayrıca olarak, yardımcı olduğu kişiyle arasında pozitif duygular yaşanmasına neden olur. Özgeci kişi, kendisinden daha kötü durumdaki insanlara yardımcı olduğunda, genel olarak yaşadığı suçluluk duygularından da kurtulur. Bu davranışlar, yaşama anlam katarlar, bu da ruh sağlığı için çok çok önemlidir. Kişi zor durumdaki birisine yardımcı olduğunda kendi iyi durumunun da farkına varır ve bu farkındalık da şükretme duygularını tatmasını sağlar.

Özgecilik; yardım etme, sorumluluk üstlenme, bağışta bulunma gibi birçok olumlu sosyal davranışı içermektedir. Özgecilik, herhangi bir biçimde ödül beklentisi (başkalarına olumlu bir şey yapmış olmanın verdiği hoş duygu dışında) olmaksızın bir yardım etme davranışıdır. İçerisinde bir incelik ve yücelik barındıran, toplumsal yaşam için hayati önemde bir kavramdır. Özgecilik, alturizm, diğerkamlık, isar, hubbugayr ya da elseverlik gibi isimlerle de ifade edilmektedir. Özgeci davranış ile başkalarına yardım eden ya da yardımı amaçlayan davranış arasındaki fark, yardım edilen kişi için önemli olmayabilir, ancak önemli olan yardımda bulunacak kişinin niyetidir (Freedman, Sears, ve Carlsmith, 1993). İmamoğlu (1979), Macaulay ve Berkewitz’in özgecilik tanımını şu şekilde aktarmıştır: “bu kapsam içinde yardım etme, paylaşma, cömertlik, sosyal haksızlığı ve eşitsizliği azaltma çabası gibi birçok davranış biçimi bulunmaktadır” ve özgecilikle olumlu sosyal davranış aynı şeydir.

Seligmanın ortaya koyduğu karakter güçleri aşağıdaki gibidir;

Güzellik ve mükemmelliği takdir etme (şaşkınlık, endişe, heyecan): Güzellik, mükemmellik ve iyi performans, hayatın her alanında, takdir etme. Doğadan matematiğe, bilimden, günlük yaşama.
Cesaret: Tehditler, zorluklar ve acı karşısında geri çekilmeme. Karşıt görüşler varken de doğru olanı savunma, popüler olmayan inanışları savunma. Fiziksel cesaret de bu kategoridedir.
Vatandaşlık: Bir grupla birlikte iyi çalışabilmek. Gruba sadık kalmak.
Yaratıcılık: Yeni ve verimli yollar bulmak. Sanatsal başarıyı da içerir.
Merak: Olan bitenle ilgilenmek, her konuyu etkileyici bulmak, keşfetmek.
Adillik: Herkese karşı adaletli davranmak. Kişisel hislerin kararları etkilemesine izin vermemek.
Affedicilik ve merhamet: Hataları affetmek, kişilere ikinci şans tanımak.
Meteşekkirlik: Olup biten iyi şeylerden haberdar olmak ve değerini bilmek.
Umut: En iyisini bekleme ve bunun için çalışma.
Mizah: Gülmeyi sevmek. Başkalarının yüzünü güldürmek, şakalar yapmak.
Bütünlük: Doğruyu söylemek ve de kendini samimi tanıtmak. Hisler ve aksiyonların sorumluluğunu almak.
Yargı: Olayları uzun uzun ve her yönden düşünmek. Hemen cevaplara atlamamak. Tüm bulguları adil değerlendirmek.
Kibarlık: Başkaları için iyi şeyler yapmak. Yardımcı olmak.
Liderlik: Kişileri bir olay için cesaretlendirmek. Aynı zamanda içinde bulunulan grupla iyi ilişki kurmak ve etkinliklere öncülük etmek.
Sevgi: Özellikle karşılıklı olan yakın ilişkilere değer vermek.
Öğrenme sevgisi: Yeni yetenekler, bilgiler edinmek. Merakla bağlantılı gelişir ama onun da ötesine geçer.
Alçakgönüllülük: Başarılarının kendini anlatmasına izin vermek. Sahne aramamak ve kendini başkalarından yukarıda görmemek.
Devamlılık: Başlanılan şeyi bitirmek. Engellere rağmen devam etmek.
Akıllılık: Başkalarına akıl verebilmek. Anlam ifade eden bakış açısına sahip olmak.
Dikkat: Seçimlerde dikkatli olmak. Gereksiz riskler almamak. Pişman olunacak hareketler yapmamak.
Kendini kontrol: Hisleri ve davranışları kontrol edebilme. Disiplinli olmak.
Sosyal zeka: Başkalarının ve kendinin his ve niyetlerinden haberdar olmak. Değişik sosyal durumlara uyum sağlama.
Ruhsallık: Tutarlı inanışlara sahip olmak. Evrenin anlamı, büyük resim hakkında.
Enerjiklik: Hayata heyecanla yaklaşma, İşleri yarım yamalak yapmama. Hayatı macera gibi yaşama.

Güçlü karakter özelliklerimize yoğunlaşmak, bir nevi çantamızda var olan aletleri kullanmak gibidir. Elimizde olmayanlar için ağlayıp şikayet etmek yerine, var olanları en etkili bir şekilde kullanmak daha akıllıcadır. Bu anlamda da karakter güçlerini “öz-kaynaklarımız” olarak nitelendirmek doğru bir yaklaşım olabilmektedir. Pozitif Psikoloji Hareketi’nin kurucularından olan Martin Seligman’ın listesinde 24 adet pozitif ve güçlü karakter unsuru var. Seligman bu özelliklerin düzeyini sorguladığı test üzerinden kişilerin güçlü taraflarını bulmaya çalışır.
Pozitif psikoloji; kişilerin iyi oluşları, olumlu duygulanım, iyimserlik, umut, psikolojik dayanıklılık, hayatın amacı ve anlamı ve güçlü özellikler üzerine kuruludur. Hayatın anlamlılığını mutluluk, ferahlık, memnuniyet, nezaket, şükür, şefkat ve vermenin erdemi gibi kimi hümanistik unsurlar üzerinden değerlendirir. Pozitif psikoloji insanın doğasında yanlış olan bir takım noktaları düzeltme amacından ziyade olumlu özelliklerini vurgulamayı ve kişinin hem topluma faydalı olmasını hem de verimli bir hayat sürmesini amaç edinir. Bireyin bazı güçlü yanları, yeteneği, kişiliği ya da olumlu özellikleri üstüne eğildiğimizde çok daha verimli, mutlu olmasına katkı sağlarız. Pozitif psikolojinin çıkış noktası, psikoloji biliminin insanı güçlü kılan özellikleri ve erdemlerine değil, zayıf ve eksik yönlerine daha çok odaklanmış olmasıdır. Bu şekilde de pozitif psikoloji tanımlanırken, insanların erdemlerine, olumlu ve güçlü özelliklerine odaklanan bir yaklaşım olarak nitelendirilmektedir. Bu noktada belirtilen olumlu ve güçlü özellikler “karakter güçleri” olarak ifade edilmektedir. Öz-kaynaklarımız olarak da nitelendirebileceğimiz bu karakter güçleri, pozitif psikolojinin kurucuları olarak kabul edilen M. Seligman ve C. Peterson tarafından ortaya konulmuştur.
Şenel İlhan Beyefendi’nin deyimiyle; “Nefsimizin herhangi bir andaki durumu, o anki psikolojimizle de yakından alakalıdır.” Nebevi kültürde de geçen “An be an neşeli olunuz.” sözü bizlere bu konuda çok şey anlatıyor. Unutmayalım ki hüzün de bir hastalık… Muhasebe yapalım derken, muhasebeyi hüzne boğmayalım. Çünkü orada da şeytanın oyuncağı olunacak pek çok alan var. Tefekkür ve muhasebe asla ne bir melankoli durumu ne hataların üzerini bilinçsizce örten bir körlüktür. Hatta bugün pek çok insan, güzel ahlak sohbetlerinin gerçek bir İslami mantıkla içselleştirilmesi yerine adeta muhabbet afyonunu çekerek birbirini ağırlamakta ama kendi içinde gerçek bir muhasebenin de terakki ettirici yönüyle hiç yüzleşememektedir. Öfke patlamalarının yaşandığı, en ciddi konularda dahi yılışıklığın diz boyu olduğu, en güzel değerlerin riya havuzunda yok edildiği bir toplumda, kendi psikolojimizi değerlendirmek adına inanmış kitlelerin, inancın üzerine koyacakları çok şey olduğunu fark etmemiz dileğiyle… En önemlisi de salt duyguların devreye girmesiyle sorguladığımız alanlarda aklın ve kalbin hükümdarlığına olan ihtiyacımız. Dr. Alper Yücel Zorlu

Bu mütevazı yazı, iyi insan olmaya karar verirken, daha üzerinde düşünülecek çok şey olduğuna dair bir hatırlatma… Kendinize haksızlık yapmayın, kendinizi sevin, başkalarını sevin, başkalarına anlayışlı olun… Gelin bu vesileyle “bir empati krallığı” kuralım… Tasavvufçular buna “gönül dünyası” desin, hatta içinde Eflatun da olsun, Kant da… Yunus Emre de olsun, Mevlana da… Ama asla Firavunlar olmasın… Bilmemiz gereken şey, içimizde bunların hepsinin var olduğudur. Dünya imtihanı dedikleri de bu olsa gerek…

İnsan her an insandır. Nefsiyle, ruhuyla, yetişme ve davranış bozukluklarıyla… İnsanı tanıyan bilge kültürler ve anlayışlar, bir sistem üzerinden insana dair konuşmuş ve yol almışlar. Hatta tekrarlayan metodik yapılarla belli olgunlukta ve insanlığa faydalı insanlar yetiştirmişler. Maddi hayatın determinizmi olduğu gibi, manevi hayatın da gayet tecrübî bir determinizmi var demek ki… Tasavvufçuların bir kısmı hem varoluşsal bir gerçek olduğu için hem de metodik düşünme adına nefis-ruh ayrımına gitmelerine rağmen, her iki unsurun da insanda hayatî değeri olması nedeniyle, yaptıkları manevi pratik ve mücadelelerinde, kimisi nefsin terbiyesiyle ruhu ön plana çıkarmış, kimisi de direkt ruhu ön plana çıkaran pratiklere öncelik tanımıştır. Sonuç; nefsin terbiyesi, kalbin tasfiyesi ve her iki halde de insandaki ruhi değerlerin ön plana çıkması, çıkartılmasıdır. Herhangi bir anda insan neye meylederse o yönü ön plana çıkmakta ve ona göre kararlar almaktadır. İkisini ayırt eden keyfiyete ise “niyet” demişler… Kendi yapılandırılmış süreçlerimiz ve epigenetik yapımız üzerinde tefekkür etmek ise, bizlerin bize dair tespitler karşısında söz dinleme ve nasihate açık olma tarafımızı ön plana çıkartacak ki, neye niçin evet dediğimiz ya da karşı çıktığımızın izlerini orada bulacağız. Bu da kendimizi tanımak adına az bir gayret olmasa gerek…

“Normal”in tanımını yapmak hiç kolay değil. Bu nedenledir ki, insan-fıtrat ilişkisinde en yetkin ve üst düzeyde söylemler, dinî referans alanlarını öncelemek zorunda… İnsan, hiç de kolay bir canlı değil, çok özel… İnsanı çözmek, çözebilmek de öyle… Dini kaçınılmaz bir biçimde fonksiyonel kılan da bu zaten. Yani insanı ancak Yaradan’ın tanımlayabileceği gerçeği. “Yapan bilir, bilen konuşur…” Hiç şüphesiz bu çabalar, o ilahi müktesebatı anlamaya yönelik… Bu çabanın değeri, eminim, yıllar alan bu çalışmaları yapan insanların, gönül yorgunluklarındaki çilenin kalitesinde gizlidir.

“İnsanda organik kısmın dışında ruhsal psişik aygıt dediğimiz sanal program/software kısmında, yani konuşarak, bakarak ve durarak insanlar bir program içselleştiriyor. Bu program yine konuşarak, bakarak ve durarak değiştirilebiliyor. Burada insana invaziv, cerrahi bir zarar vermiyorsunuz, ilaçla zarar vermiyorsunuz… En azından konuşuyorsunuz, yani yaptığınız şey, konuşma ve durma, o insanın ruh dünyasındaki soyut kavramlar dediğimiz kavramları bir noktada değiştirebiliyor. Bu değişiklik, ilerleyen zamanlarda beyinde organik ve yapısal değişikliklere dönüşebiliyor. Bunu da birtakım teknolojik gelişmiş araçlarla ölçebiliyoruz. Sonuçta konuşarak ya da durarak insan beynini değiştirebiliyorsunuz. İşte biz, içimize yerleştirilen download edilmiş software programlarının birbiriyle çelişikliği var mı, bir bütünlük ve ahenk içerisinde çalışıyor mu, bunu gözlemliyor ve anlamaya çalışıyoruz. Oradaki yapıları daha sağlıklı, daha potansiyele uygun hale getirme çalışmasına “psikoterapi” deniyor.” (Hayat ve Terapiye Giriş, 11.Dönem Serisi. Psikiyatrist Dr. Tahir Özakkaş) Bu sözler, Tahir Hocanın, insanlara faydalı olmak noktasında öğrencilerine ya da hitap ettiği kitleye, durdukları ya da durmak zorunda oldukları yeri izah sadedinde yaptığı bir dibace konuşmasıydı. Sadece bir başlangıç… Konuşması daha sonra davranışsal terapi ve bilişsel terapi anlatıları şeklinde devam ediyor. Konular oldukça geniş… Nesne ilişkileri, kendilik tasarımı, çocuğun anneyle olan ilişkileri, aynalanma, bireyselleşme ayrışma vs. Gerçekten çok ayrıntılı ve anlatılar çok hoş… Dinamik terapilere temel teşkil eden pek çok yaklaşım var. Ciltlerce kitap, çalışma ve düşünce… O nedenle “Bütüncül Psikoterapi” üzerinde duruluyor.
“İnsanın ikinci komponenti, ‘ruhsal psişik aygıt’ dediğimiz sanal bir program. Bunu elle tutup gösteremiyoruz. Sadece beynin organik yapısı içerisindeki nöronal akışta o ruhsal yapının, psişik yapının soyut komponentlerini anlamaya çalışıyoruz. Nasıl ki biri ikiyi üçü beşi elle tutamıyorsak ama onlarla ilgili zihnimizde birçok işlem ve matematiksel kurgu yapıyorsak, ruhsal ve psişik yapımızla ilgili de şekillenmiş birtakım “zihinsel tasarımlar” yapıyoruz. Bu tasarımlar, bir sanal program gibi, bilgisayara yüklenen bir Windows programı gibi onun üzerine yüklenen birçok program gibidir. İnsanoğlu doğduğu andan itibaren bir program yüklenmesiyle karşı karşıya kalır. İnsanoğlu da bu programları indirerek aralarındaki çelişkileri giderip sağlıklı bir bütün halinde tüm programların ahenk içinde çalıştığı bir bilgisayar programına dönüşüyor. Biz bir taraftan, organik yapıda bir kusur var mı yok mu, bazı rahatsızlıkların kaynağı, doğuştan gelen genetik ve biyolojik yapılar mı diye bakıyoruz; bir taraftan da bebeklikten itibaren ona yüklenen programların birbiriyle olan ahenk ve uyumunu inceleyen bir bakış açısı geliştiriyoruz.”
“Psikoterapinin bir tarafı bilgidir, çünkü insan denen varlıkla uğraşıyoruz. İnsan denen varlığın iki komponenti var. Biri organizma dediğimiz biyolojik yapımız ki, biz burada et, tırnak, bacak, kemikle değil “beyinle” ilgileniyoruz. Beynin yapılanmış bir süreci, organik yapısı var. Kendi içerisinde çalışma prensipleri var. Nöronların bir başka nöronla kurduğu bağlantı nasıl meydana geliyor, nöronların birleşmesinden büyük nöronların ateşlenmesi nasıl oluşuyor, burada düşünce, duygu, davranış nasıl meydana geliyor, işte tüm bunları sağlayan organımız beyin…”

Boş atıp dolu tutmamak için konuyu Psikiyatrist Dr. Tahir Özakkaş’ın anlatımlarından izah edelim: “Psikoterapi tam bir bilim değildir. Bir tarafı sanat, bir tarafı olgunlaşma bir tarafı da bilgi ve bilimle süslenmiş olan kombine bir yapıdır. Dolayısıyla diğer bilim dallarında olduğu gibi her şeyi matematiksel bir bütün içinde görmemiz mümkün olamamaktadır. Fizik, kimya, biyoloji ya da matematiğe gittiğinizde her şey net ve açıktır. Matematikte rakamlar vardır, sıfır her yerde sıfırdır, bir her yerde birdir, üç her yerde üçtür. Fakat Kayseri’de bir çocuğa sordukları gibi iki kere iki kaç eder sorusunu sorduğunuzda, çocuk şu cevabı vermiştir; “Alırken mi satarken mi?” Hayatın içerisindeki öznellikler ve bağlamsal yapı, rakamları dahi değiştirir ve anlamlarını yitirir. Psikoterapi böyle bir yerdir. Psikoterapide aldığınız bilgiler, ‘Alırken mi, satarken mi?’ kavramıyla anlamına her an farklı bir boyut kazandıracak olan “bağlamsal bir yaklaşımı” içerir. Eğer siz bu bağlamsal yaklaşımın ve öznelliğin, insanlar arası ilişkilerdeki anlamının her an kayganlaştığını, değiştiğini ve süreç içerisinde meydana geldiğini fark ederseniz, o bağlamı ve anlamı yakalarsanız, o zaman kendinizin ve hastanızın ruhunu tutabilirsiniz, nabzını tutabilirsiniz. Değilse matematiksel kuru bir bilgi olur, o kuru bilgi de hiçbir zaman insanı temsil edemez. Burada öğrenebileceğiniz bir yapı, evet matematiksel bilgiler var ama o matematiksel bilgilerin yer ve zamana göre değiştiğine dair “bağlamsal bir çeperde” farklı anlamlar oluşturabileceği ile ilgili bilgi sahibi olacağız.”

İnsan meçhul canlı… İnsanı avucunun içine alıp, ben insana dair her şeyi biliyorum demek mümkün değil. O nedenle çok belirli psikiyatrik formları insan psikolojisine her zaman birebir uyarlamak da mümkün değil. Aslında insan meçhul canlı derken, 400’e yakın psikiyatrik düşünme biçimini herkese olduğu gibi uygulamak mümkün değil demiş oluyoruz aynı zamanda… Bu açmaz nedeniyledir ki son yıllarda artık “Bütüncül Psikoterapiden” bahsediliyor. Evet, insana dair şu şudur, bu da budur, her şey çok net demek mümkün değil. Bir âna dair insanın korku, öfke, elem ve hazları var hiç şüphesiz. Fakat insan denen canlının gerek yetişme biçimleriyle gerek olaylar karşısındaki bireysel tercihleriyle bir “süreçler eğitiminden” geçtiği kesin. Yaşadığı süreçler, insanın, herhangi bir olay karşısında verdiği tepkileri öyle etkiliyor ki… Hatta yaşantısı esnasında çocukluğundan başlayarak, işlenmeye hazır bir bios programının tıkır tıkır işlediği, bununla birlikte yaşanan olayların insanı şekillendirdiği biliniyor. Buna “epigenetik açılım” deniyor. Yani epigenetik açılımların temel olduğu “yapılandırılmış süreçler” insanı şekillendiriyor. Ama bu mekanizma her insan tekilinde karşılaştığı olayların çeşitliliği ve süresine bağlı olarak farklı yapıların oluşmasına yol açıyor. Onun normalliği de anormalliği de bu yapısal süreçlerden mülhem. Normal ya da anormale olan mesafesi demek daha doğru…

Yapılan bilimsel araştırmalar kadınların erkeklerden daha fazla duygularını ifade ettiğini gösteriyor. Yine genel olarak kadınların mutluluk, üzüntü, korku ve şüphe gibi duygularını daha fazla dışa vurduklarına, erkeklerin ise sadece öfke duygularını açıkça ifade ettikleri ile ilgili araştırmalar var. Ama son olarak şunu söylemek gerekir ki, duygularımızı ifade etmek hem fizyolojik sağlığımız hem de psikolojik sağlığımız açısından oldukça önemli. Duyguları ifade etme ile ilgili yapılan çalışmalarda destek gruplarıyla çalışan göğüs kanserli kadınlar diğerlerine oranla iki kat daha fazla yaşamışlardır. Evli kanser hastalarının bekârlara oranla daha uzun yaşadığı bilimsel araştırmalarla desteklenmiş. Bu araştırmalar da şunu gösteriyor ki; duygularımızı bastırmayalım, kendimizi ifade edelim, hem psikolojik hem de fizyolojik açıdan rahatlayalım. Halk dilinde içine atma anlat derler. Aslında durum gerçekten bu. Doç. Dr. Nihan Arslan
Duyguları sağlıklı bir şekilde dışa vurmakla psikolojik iyi olma arasında nasıl bir ilişki var? Tabii ki olumlu bir ilişki var. Kişi duygularını sağlıklı bir şekilde ifade ettiğinde psikolojik iyi oluş düzeyi de yükseliyor. Bireyin sahip olduğu stres verici deneyimleriyle ilgili kendini açması, pozitif duyguların uyarılmasını sağlayarak psikolojik iyi olma üzerinde olumlu etkiye sahiptir. Kendini açma, bireyin yaşadığı olumsuz düşüncelerden kurtulmasını, olumsuz duygu ve düşüncelerle mücadele edebilmesini, psikolojik yönden daha uyumlu bir birey olmasını sağlar. Duygular, insanın en önemli deneyimleri arasındadır. Kişiler arası ilişkilerde ve ruh sağlığında duyguların ifade edilmesinin oldukça önemli rol oynadığı söylenebilir.
Duygular sağlıklı bir şekilde nasıl açığa çıkarılır? Örneğin psikolojik danışma yaparken danışanın duygularını ifade etmesi için bir teknik kullanıyoruz. Boş sandalye tekniği, kişiyi boş bir sandalye karşısına yerleştiren bir gestalt terapisi uygulamasıdır. Kişiden karşısındaki sandalyede birinin (patron, akraba, eş gibi) veya bir kısmının oturduğunu hayal etmesi istenir. Terapist, kişinin davranışlarına, duygularına ve düşüncelerine dahil olabilmesi için boş sandalye ve kişi arasındaki diyaloğu teşvik eder. Amaç burada danışanın karşısındaki kişiye ifade edemediği duygularını rahatça ifade edebilmesini sağlamak. Bazen roller tersine döner ve kişi mecazi kişiyi veya sandalyedeki kişinin bir kısmını üstlenir. Aslında kişinin sağlıklı duygu yaşayabilmesini sağlayan en önemli şey sağlıklı düşünce yapısı. Kişi bilişsel çarpıtmalardan arınık bir düşünce yapısı içinde olduğunda akabinde sağlıklı duygu ortaya çıkıyor. Psikoloji alanının duayenlerinden Albert Ellis’den bahsetmek isterim. Albert Ellis danışanına A-B-C-D modelini öğretir. Burada “A” aktive eden olaydır. “B” kişinin olayı nasıl yorumladığı ve bu olayla ilişkin düşünce ve inançlarıdır. “C” ise ortaya çıkan duygu-davranıştır. “D” ise düşünceyi değiştirmeye yönelik tartışma tekniklerini, yanlış düşünce ve duygulara müdahale etmeyi içerir. Akılcı-duygusal yaklaşım B’yi, yani kişinin mantıksız düşünce ve inançlarını değiştirmeye odaklanır. Çünkü bunlar değiştiğinde olumsuz ve sağlıksız duygular da değişecektir.
Duyguları bastırmak ya da dışa vurmak seçeneğinden başka seçeneğimiz yok mu? Duyguları bastırmamak da insanı büyük sıkıntılara sokabilir mi? Denge nasıl olmalı? Aslında bu konuda psikoloji alanındaki ünlü kuramcılara kulak vermek gerekiyor. Sigmund Freud her zaman duyguların ifade edilmesi gerektiğini söyler. Freud duyguların bastırılmasının anksiyete, depresyon gibi problemlere yol açabileceğini savunmaktadır. Gestalt psikologlar tarafından ifade edilmemiş duygular eksik işler olarak düşünülmüş, bunlar öfke, kin ve güceniklik gibi olumsuz duygular olarak belirlenmiştir. Baktığımız zaman öfke, kin ve gücenme duygusu olumsuz bir duygu ama bu duyguların da mutlaka ifade edilmesi gerekiyor. Gestalt yaklaşımda özellikle ifade edilmemiş duygulardan en tehlikeli olanı gücenikliğin açığa vurulamamasıdır. Bu da suçluluk duygusuna yol açabilir. Psikolojik rahatsızlıkların temelinde de bitirilmemiş işler ve kendini suçlama vardır. Burada önemli olan öfkeyi kendimize ya da başkasına yöneltmemek yani öfkenin saldırganlığa dönüşmemesi gerekir. Öfke duygumuzu da sağlıklı bir şekilde ifade etmeliyiz.

Yine duygularımızı ifade etmedikçe depresyon düzeyinde artma olmaktadır. Kendini açma düzeyi olumsuz benlik algısı ile ilişkili bulunmuş; kendini açma düzeyi azaldıkça olumsuz benlik algısında artış bulunmuştur. Olumsuz benlik algısına sahip bireyler etraflarında kendilerine yardımcı olabilecek kimse olmadığı hissine kapılırlar. Duygularını bastıran bireyler akranlarıyla daha az yakın ilişkiler kurmaktadırlar. Kendini açma düzeyi azaldıkça anksiyete düzeyinde artış görülmüştür. Duygularını ifade eden, yüksek duygusal dışa vuruma sahip bireyler daha çok mutluluk, daha az anksiyete yaşamaktadırlar. Ayrıca duygularını ifade eden bireylerin, diğerlerinin duygularını anlama konusunda daha az sıkıntı yaşadıkları, iletişim becerilerinin güçlü olduğu, öz güvenlerinin yüksek olduğu belirtilmekte; bu özellikler de kişilerin daha az kaygı yaşamasını sağlamaktadır.

Kişi duygularını ifade etmedikçe; somatizasyon, depresyon, anksiyete, öfke ve olumsuz benlik algısında artış olmaktadır. Birey kendini açmadıkça, duygularını dışa vurmadıkça somatik belirtilerinde artış görülebilmektedir. Duyguların ifade edilmemesi çökkünlük duygusuna, kaygı düzeyinin artmasına, öfke düzeyinin yükselmesine sebep olabilmektedir. Yine duyguların dışa vurulmaması bireyin benlik algısında çarpıtmalara neden olabilmektedir. Duyguların ve düşüncelerin bastırılmasının, fiziksel ve psikolojik sağlığa zarar verdiği birçok bilimsel araştırma tarafından desteklenmektedir. Birey duygularını ifade etmedikçe, ifade edilmeyen duygular bedensel belirti olarak ortaya çıkmaktadır. Zaten yapılan kültürel araştırmalar Türk insanının en çok somatizasyon (bedensel belirti) yaşadığını gösteriyor, yani biz depresyonu en çok bedenimizde yaşıyoruz.
Özgüven daha önce de bahsettiğim gibi erken çocukluk çağlarında şekillenir. Kötü şartlarda çocukluk yaşayan kişiler, yetişkinliklerinde özgüven sorunu yaşayabilirler, bu bir ihtimal ancak tersi de mümkün. Çünkü bu durum tamamen bireyin kendisini yetiştirmesi, eğitmesi ve geliştirmesine bağlıdır. Öğrenme süreci yaşayan bir süreçtir, asla bitmez. Hayat devam ettiği sürece her geçen gün yeni şeyler öğrenir, yeni kavramlarla karşılaşırız. İşte bu yeniliklere yüklediğimiz anlam ve mana arayışımız devam ettikçe yeni şeyler öğrenmemiz de kaçınılmaz olur. Kişi, özgüvenini kazanma ve geliştirme noktasında sahip olduğu vizyona bağlı olarak geliştirdiği benlik sayesinde daha özgüvenli olacaktır. Son olarak toparlamak gerekirse; biz bilinçli yetişkinler bilinçli çocukları yetiştirerek, daha sağlıklı daha çatışmasız bir toplum inşa edeceğiz. Özellikle 0–6 yaş arası çocuklarımızın yetiştirilmesi sürecinde, onlarla kurduğumuz iletişimin kalitesi, yetişkinliklerinde kuracakları iletişimin kalitesini belirleyecek. Daha çok anlam paylaşan, ortak paydada buluşmayı başaran yeni nesiller yetişmesini dilerim. Doç. Dr. Zekiye Tamer Gencer
 İlk iletişim deneyimi de zaten kişinin kendi iç dünyasında başlar. Daha çok zihinsel bağlamda kendi içine yönelmesi, kimi zaman özeleştiri yapması, kimi zaman düşünmesi, karar alması gereken dönemlerde iç dünyasına yönelen insan için bu iletişim süreci tamamen psikolojik bir süreçtir. Burada kişi hem alıcı hem de kaynak pozisyonundadır. Burada yaşadığı iç çatışmaları engellemezse zihinsel zorluklarla karşılaşacak olan insan, içsel iletişimi iyi yönetmek zorundadır. Çünkü uyanık kaldığımız sürenin tamamında içsel iletişim yani kişinin kendisiyle iletişimi kesintisiz bir biçimde devamlılık gösterir. Ve özellikle altını çizmem gerekir ki, bu iletişimin davranışla da yakın ilişkisi vardır. Örneğin kişi çok acıktıysa, yemek yeme davranışı içerisine girmek zorundadır. Kendisiyle iletişiminde acıkması ve bunu gidermesi ise tamamen sahip olduğu koşullarla şekillenecektir. İç dünyasında kendisiyle barışık ve sorunlarına koşulları çerçevesinde çözüm bulan kişilerin psikolojik dünyası daha sağlıklı olacaktır. Ancak tersi durumda kişi rehavete kapılacak ve bunalım yaşayacaktır.
Özgüven, Türk Dil Kurumu sözlüğünde, İnsanın kendine güvenme duygusu şeklinde tanımlanmaktadır. Kişinin kendine güvenmesi erken çocukluk dönemine kadar uzanan bir süreçtir aslında. İletişim kurduğumuz tarafların özgüven sahibi olması ya da olmaması iletişimin etkinliği açısından hissedilir düzeyde önemlidir. Erken çocukluk döneminde yetiştiğimiz aile yapısı, kültür, inanç, aldığımız temel eğitim ve sosyal çevremiz, özgüvenimizi de şekillendiren ve oluşması noktasında önemi olan faktörlerden bazılarıdır. Özellikle topluluk önünde yapılan konuşmalar, iş hayatındaki hiyerarşik iletişim, kişiler arası iletişim sürecindeki performansımız sahip olduğumuz özgüvenle yakından ilgilidir. Özgüveni yüksek bireylerin hayatta daha başarılı olmaları kendilerini ifade etme güçlerine bağlıdır. Ne istediğini bilen ve bunu ifade eden, karşı tarafın beklentilerini anlayan bireyler iletişimde daha başarılıdır.
İhtiyaçlar hiyerarşisinde en tepe noktada kişinin kendini gerçekleştirme arzusu yer alır. Bu da başarmak, kariyer yapmak, cemiyet hayatında yer edinmek gibi birtakım hırslarla donatır insanoğlunu. Hayatın karmaşasında öyle bir koşturuyoruz ki biz insanlar ne sağımıza bakıyor ne solumuza. Büründüğümüz hırslı yapı ve gözümü kör eden egolarımız uğruna başarma yolunda ezip basıp geçiyoruz çoğu zaman. Maalesef de türlü iletişim kazalarına, anlaşmazlıklara yol açıyor bu durumumuz. Hayatın aslında ne kadar da kısa olduğunu, hepimizin eninde sonunda ölümlü yaratılmışlar olduğunu fark etmesi ancak ve ancak uyumlu ve nitelikli iletişim frekansına geçişi sağlamakta. Başkalarıyla ortak yönlerimiz olduğu kadar farklılıklarımızı da anlatan “İnsanlık Tarihi” aslında ilişkilerimiz açısından iyi anlaşılırsa doğru düşünme ve davranış biçimlerini görmemizi sağlayacaktır. Başarılı olmak için kendini iyi ifade eden, kendini ve başkalarını tanıyan, içerisinde bulunduğumuz şartlara ve karşı tarafın da şartlarına göre davranmayı benimseyen bir bakış açısını kazanmamız çok önemli.
İletişimde sevgi ve karşı tarafı önemsemeye dair ne söylemek istersiniz, insanların duygularına hitap etmek iletişimi nasıl etkiliyor? Sevgi başlı başına bir iletişim türüdür zaten. Doğayı sevmek, hayvanları sevmek, insanı sevmek, insanın içsel dünyasında ne kadar pozitif bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Hayatın akışı içerisinde insan değişen rollere sahiptir. Doğar anne babasını sever, öğrenci olur öğretmenini sever, çiçeği sever, çay içmeyi sever, anne olur evladını sever ve tüm bunlar aslında kalbi yumuşatır. Yumuşak kalpler ise asla çatışmacı olmaz. Uyumlu ve etkili iletişimi tercih eder. Yaş aldıkça bunu hepimiz daha derinden hissederiz. Kalplerine hayatlarına dokunduğumuz insanların geri dönüşleri bizi mutlu eder. Aslında insan büyüdükçe, olgunlaştıkça daha az çatışmacı olmayı öğrenir sevgi sayesinde. Böylece duygusal yönü ağır basan, ilişkilerine sevginin gücüyle yön veren daha uzlaşmacı yetişkinler haline geliriz. Elbette bu beklediğimiz, dilediğimiz durum; kalbi taş olmuş, sevginin gücüne inanmayan insanlar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bir çiçeği seven, temiz havayı ciğerlerine kadar soluyup sahip olduklarına şükreden insanların daha empatik düşünme yeteneğine sahip oldukları kanaatindeyim. Ve en büyük dileğim bu tür insanların çevremizde sayıca artması.
Karşımızdakini dinlemek iletişimde nerede duruyor? İletişim eğitimlerinde özellikle altını çizdiğimiz bir meseledir “aktif dinleme”. Biz insanların doğası gereği maalesef en sık yaptığımız hata, konuşma sırası beklemektir. Karşı tarafı dinlerken, bir an önce konuşmasını bitirse de söyleyeceklerimi söylesem psikolojisi ile dinliyoruz. Özellikle evliliklerde yaşanan tartışmaların ve ne yazık ki sonu şiddetle biten ilişkilerin de en temel sonunu “dinlememek”tir. Arkadaşlar, eşler, çocuklar, siyasetçiler, kısacası dünya üzerinde yaşayan insanlar birbirini daha etkin ve aktif dinlese ve anlasa sanırım birçok çatışmalı iletişim süreci nihayete erecektir. Elbette dinlemek ve duymak arasındaki fark da burada açıklanmaya değer iki kavramdır. Etkili iletişimin olması yani anlamların paylaşılması, dinlemeye ve dinlediğimizi anlamaya bağlıdır. Dinlemek ve sonuçta anlamak iletişimin merkezindedir.
Rahat olmak, içten sıcak samimi olmakla haddini aşmayı karıştırmamak şartıyla iletişimi elbette olumlu etkiler. Bence bir insanın en iyi bilmesi gereken şey haddidir. Bunun sınırını bildiğimiz sürece samimiyet başarılı bir iletişimin en temel anahtarıdır. İletişimin türleri bağlamında değerlendirdiğimizde, kimi zaman bürokratik ve resmi ortamlarda bulunmak durumunda kalırız. Bu tür ortamların elbette şartı, resmiyeti ve ciddiyeti korumaktır. Ancak kimi zaman bulunduğumuz ortam gereği daha rahat ve esnek bir iletişim sürecini yönetiriz. Öncelikle mekân ve iletişimin türü anlamında değerlendirmemizi yaptıktan sonra sınırını ve dozunu ayarlamak şartıyla doğal ve samimi bir dil kullanmamız elbette süreci daha akıcı ve anlaşılır hale getirecektir. Etkili ve doğal bir iletişim sürecini yönetmek için öncelikle karşı tarafla aramızda karşılıklı bir anlayışın oluşması, güvenli bir ortam, içtenlik, ilgi, empati ve samimiyet gibi birtakım püf noktalardan bahsederiz biz iletişimciler. Bunları sağladıktan sonra içten ve doğal olmak, empatik iletişim ve sonunda sempatik bir geri bildirime olanak sağlar.
Etkili iletişim, iş hayatından sosyal hayata kadar, anne baba ilişkisinden evliliğe kadar bütün ilişki süreçlerinin seyrini etkiler. İnsanın mutlu bir hayat yaşaması kendini iyi hissetmesine ve iç huzuruna bağlıdır. Bildiğiniz gibi kişinin en temel ihtiyaçları arasındadır sosyalleşme. Abraham Maslow’a göre, ihtiyaçlar hiyerarşisinde fizyolojik ve güvenlik ihtiyacının hemen arkasından gelen bir ihtiyacıdır insanın. Bir gruba ait olmak, sevmek, sevilmek, ilişki yönetmek zorundayız. Doğduğumuz andan itibaren başlayan iletişim ihtiyacımız ve buna bağlı sosyalleşme, toplumsallaşma ihtiyacımız insan olmanın bir gereğidir. Yaşadığımız süre boyunca doğru iletişim kurduğumuz tüm insanlar hayatımıza renk, neşe katar. İşte etkili iletişim, hayatımız boyunca doğru ilişkileri sağlıklı yürütmemize ve mutlu bir yaşamın oluşmasına imkân sağlar.

Her ne kadar iletişim çağında yaşıyoruz desek de her geçen gün çok daha fazla iletişimsizliğin olduğu bir dünyada yaşıyoruz aslında. Bu dünyayı biz kendimiz inşa ediyoruz. Sayısız teknolojik aygıt ve cihaz hayatımıza girdi. Bunların hepsi iletişimi kolaylaştırmak ve hızlandırmak için geliştirildi. Ancak hiç de öyle olmadı. İletişimi engelleyen teknolojiler olarak kullandık ve bu şekilde yaygınlaştırdık. Bundan birkaç yıl sonrasını hayal bile edemiyorum. Bu yeni bin yılda en çok yapılan iletişim hatalarından birinin bu dijital platformları fazlaca kullanarak birbirimize ulaşmaya çalışmamız bence. Çünkü hiçbir iletişim ortamı kişiler arası iletişimin mekânsal bağlamda yarattığı anlam birlikteliğini sağlayamaz. Bunun dışında başka bir hatamız da birbirimizi dinlemeye tahammülümüz yok. İkili ilişkilerden siyasi ilişkilere kadar hayatın her aşamasında sürekli kendimiz konuşmak derdindeyiz, hiç dinleme ve anlama yönünde bir eğilim göstermiyoruz. Bu anlamda, genç kuşağın Z kuşağı da deniliyor, aceleci ve doyumsuz yetişme tarzı da gelecek açısından endişe verici. Sanırım başka bir sorunumuz da bencillik. Her birey kendi yaşam döngüsü içerisinde belli zorluklar, kolaylıklar içerisinde yaşamakta, sosyal ilişkiler açısından bu bireysel nitelik ve yaşam standartları önemini kaybetmekte aslında. Ancak insan olmanın bir gereği olarak içerisinde bulunduğumuz bencil duygular sebebiyle “ötekileştirme” ye olan merakımızla birlikte iletişim hatalarımızın boyutu da değişiyor.

İnsanlar arasındaki iletişim, hislerin ve duyguların, düşüncelerin, bilgilerin karşılıklı olarak paylaşılması demek. Orhan Gökçe Hoca “İletişim, anlamların paylaşılmasıdır.” der. Kişiler arası sağlıklı iletişimin en temel ilkesi işte bu tanımda gizli bence. Anlam paylaşmak, ortak bir paydada buluşabilmek. Burada elbette herkesin aynı fikirde olması, aynı görüşü savunmasından bahsetmiyorum. Fikirlerimiz, görüşlerimiz, ideolojik bakış açılarımız farklı olacak, bu insan olmanın bir gereği. Ancak iletişim sürecine dâhil olduğumuzda çatışmadan paylaşımda bulmaya birbirimizi anlamaya ve kendimizi anlatmaya çalışacağız. Burada anlamların paylaşılması ve sağlıklı iletişimin kurulması için en önemli ögelerden biri de şüphesiz ki dil. Hz. Mevlana “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır.” der, çok doğru. Ancak dil de iletişim için önemli bir araç. Mevlana’nın bu kıymetli sözü de aslında anlam birlikteliği noktasında iletişimin yönü için önemli bir belirleyici. Dil yalnızca konuşmayı ve ortak kodlar oluşturmayı sağlar. Ancak konuşmaktan ziyade anlaşabilmenin sağlıklı iletişimin temeli olduğu kanaatindeyim.

Tüm bu deneylerden de günümüz insanının çıkaracağı sonuçlar vardır. Özellikle yetişme açısından, küçüklükten itibaren yanlış ve zararlı da olsa o anki otoritenin dediğine uymaya zorlanılan çocuk ve gençlerin, maalesef bu tarz davranışları göstermesi olasıdır. Bu konuda aile ve eğitimcilerin yetiştirdikleri bireylere, koşullar ne olursa olsun, kötü karşısında iyinin, yanlış karşısında doğrunun, zalim karşısında mazlumun yanında olmanın insani bir görev olduğunu öğretmeleri ve vurgulamaları gerekmektedir. Tarihte olmuş ve günümüzde de yaşanan insanlık dramlarının, zalim insanlara itaat eden kişilerle birlikte devam edeceği göz önünde bulundurulduğunda da konunun önemi bir kez daha anlaşılmaktadır. Belki ilk bakışta boyun eğici davranışlar, basit bir sosyal psikoloji kavramı gibi gözükse de, üzerinde titizlikle durulursa içinde bulunduğumuz ailenin, toplumun ve dünyamızın daha sağlıklı ve yaşanabilir olmasını sağlayabilecek kadar önemlidir. Hepimize kendimizi ifade edebildiğimiz, birbirimizi anlayabildiğimiz, sevgi ve saygı temelli yaşantılar diliyorum. Doç. Dr. Gazanfer Anlı

Konu buraya gelmişken son bölümde, geçmişte bu konu hakkında yapılmış ve çarpıcı sonuçları olan Asch’in Uyma Deneyi, Milgram’ın İtaat Deneyi ve Zimbardo’nun Standford Hapishane Deneyi’nin sonuçlarına birkaç cümle ile değinelim dilerseniz. Uzun bir biçimde ele alamayacağımız için ilgi duyanlar kaynaklardan bu deneyleri araştırabilirler. Kısaca, Asch’in deneyinde bireyler yanlış olduğunu bilmesine rağmen grubun yanıtına uygun yanıt veriyor, Milgram’ın deneyinde bireyler, düzeneğin bir kurgu olduğunu bilmeden, yan odada olduğunu düşündüğü kişilere verilen direktif sonrasında yüksek düzeyde elektrik şoku veriyor, son olarak Zimbardo’nun deneyinde bunun bir deney olduğunu bilmelerine rağmen gardiyanlar, belirlenen kurallardan destek alarak mahkûmlara sert bir biçimde davranıyorlardı. Bu deneyler bazı noktalardan dolayı eleştiri alsa da, insanoğlunun bir bölümünün grup içinde veya otoriter bir figürün karşısında boyun eğebileceğini ve onların istediğini yapabileceğini gösteriyor. Hem de başka bir insana zarar vereceğini bilecek olsa dahi. Milgram, bu davranışı yapanların kabaca “ben bana denileni yaptım, sorumluluk bana yaptıranındır” şeklindeki düşüncelerinden dolayı bunu gerçekleştirdiklerini belirtmiştir. 

Hiçbir insan, gerçekten sevdiği ve değer verdiği bireyi bir karşılık beklediği için sevmez veya ona değer vermez. Çünkü bunlar doğal olarak gelişir. Biz de neden çocuğumuz, öğrencimiz veya yakınımız bizle aynı görüşte olduğunda, bizim emirlerimizi uyguladığında, ödevlerini bitirdiğinde, yüksek notlar aldığında, belli makama geldiğinde veya paralar kazandığında sevelim ya da değer verelim ki? Bu davranışlar hem çocuğu örseler hem de ileride yanlış bağlanmalara yol açabilir, hatta araçsal ilişkiler kuran, çıkarcı bireyler olmalarına bile yol açabilir. Kaldı ki çocuğumuzun farklı bir düşünce ve görüşe sahip olması, (elbette yıkıcı ve zarar verici olanlar dışında) ona bu denli tepki göstermemize yol açmaktadır. Burada bu tarz tutum ve davranışlara sahip kişilerin öncelikle kendilerini incelemeleri ve varsa kendilerine ait bu davranışları değiştirmeye çabalamaları gerekmektedir.

Çocuklarımızı yetiştirirken ne düşündüklerini, duygularını rahatça ifade edebilmeleri için nelere dikkat etmeliyiz? Toplumda bazen duyduğumuz “Fazla soru sormak iyi değildir, icat çıkarma, başımıza profesör kesildin, genel ne derse uy, fazla sivrilirsen hoş karşılanmaz” gibi söylemler, yaratıcılık ve özgünlüğü törpüleyerek bireyleri boyun eğiciliğe itmektedir. Ailede ise çocuklarımıza kullandığımız sözcüklerin ne gibi sonuçlara yola açacağını düşünmeliyiz. Her daim bastırılan, düşünceleri önemsenmeyen, kendini ifade ettiğinde dışlanan, örselenen, yok sayılan, değer verilmeyen çocuklar, bu değer, ilgi, sevgi, saygıyı elde etmenin yegâne yolunun boyun eğmek olduğunu zihnine kazıyacaktır. İşte, bu açlığı da belki hayatı boyunca diğer insanların istediklerini, kendi zıddına da olsa kabul edecek ve gerçekleştirmeye çabalayacak, kendisine ait olmayan bir hayatı yaşamak zorunda kalacaktır. Karşı tarafın her istediğini yaptığı için bu bireyler bir zamandan sonra o bireyler tarafından sömürülebilir, değersiz görülebilir, romantik ilişkilerde terk edilebilir. Bu raddeye gelen boyun eğici kişiler de “ben ne istedi ise yaptım, hak ettiğim bu muydu, bu dünyada insanların hepsi kötü, ben pasif ve değersiz biriyim herkes benden geçiniyor” şeklinde düşünerek ruhsal sorunlar da yaşayabilir. Çocukların ruhuna dokunan herkes bu ihtimalleri göz önünde bulundurarak tutum ve davranışlarına yön vermelidir. O açıdan, uygulamayacaksak dahi çocuklarımızın herhangi bir konuda görüşünü almalı, fikirlerine saygı duymalı, farklı şeyler söylediğinde alaya almamalı, lakap takmamalı, başkaları ile kıyaslamamalı, diğerlerinin yanında küçük düşürmemeli ve ezmemeli, kendimiz bir konuda yetersizlik hissedersek de bilmediğimizi açıkça söylemeli ve çocuğu araştırma ve öğrenmeye teşvik etmeliyiz. Şunu çok iyi bilmeli ve akılda tutmalıyız ki sevgi ve değer verme şarta bağlı olarak gerçekleşecek şeyler değildir.
Kişi boyun eğici davranışlardan nasıl kurtulabilir? Daha evvel de ifade ettiğimiz gibi bunun boyutu ve düzeyi çok önemlidir. Bazı bireyler vardır, bir kez kendini ifade etse, gerisi çorap söküğü gibi gelecektir ve bu öz güvenle daha atılgan bir biçimde davranabilecektir. Ancak bu cesareti kendinde bulamadığı ve sonuçlara odaklandığı için bunu davranışa dökemeyebilir. Bu kişilerle atılganlık düzeyini arttırıcı denemeler yapılabilir. Davranışsal düzeye geçmek ilk etapta zor ise hayal kurma (imajinasyon) tekniği uygulanabilir. Bu teknik, bir restorana gittiğinde sipariş yanlış gelirse verilecek tepki, bilet kuyruğunda öne geçen kişiyi uygun bir dille uyarabilme, onun yerine plan yapan bir arkadaşa kendi planını söyleyebilme gibi birçok denemeyi içerebilir. Burada kişi kendi yaşadıklarını yazılı kayıt tutarak ve bu yazılı kayıtlarda düşünce ve duygularını da belirterek çıkarımlarda bulunabilir. Yazıya dökerek ve imajinasyon tekniği ile bunları uygulayabilen ve artık kendini eskisinden daha güçlü hisseden bireyler daha sonra davranışsal olarak bunları deneyerek, hangi düzeyde olduklarını ölçebilir ve görebilirler. Boyun eğici davranış gösteren bireyler, belli kişilere karşı bu davranışı gösteriyorsa ve bu kişiler, kendilerini anlayacak ve saygı gösterecek kadar yakınındaki insanlarsa, yüzleşme gerçekleştirmeleri en sağlıklısı ve doğrusudur. Daha üst düzey durumlarda, daha kökleşmiş sorunlarda ise elbette çekinmeden profesyonel yardım alınmalıdır.

Sağlıklı iletişimi de kendimizi en iyi şekilde nasıl ifade edebiliyorsak ve karşı tarafın anlayabileceğini düşünüyorsak o şekilde gerçekleştirmeliyiz. Boyun eğici kişiler genel anlamda “karşı tarafı kırıp döker miyim, yanlış anlaşılır mıyım, kötü biri olarak görülür müyüm” gibi düşüncelere sahip oldukları için, bu düşüncelere alternatif olabilecek mantıklı düşünceler üretmeye çaba göstermeleri daha doğru olur. Kendimizi ifade etmemizin sonucunda olabilecek durumlardan korkmamız, bizi bu konuda engelleyen en büyük noktalardan biridir. “Kendimizi ifade ettiğimizde karşı tarafın kırılacağının delili nedir; ben kırıcı konuşmadan kendi görüşlerimi söylediğimde bu, neden karşı tarafın incinmesine yol açsın; eğer benim kendimi makul bir şekilde ifade etmem karşı tarafın tepkisine yol açıyorsa o kişi gerçekten bana değer veriyor mu, beni önemsiyor mu; beni seven (annem, babam, kardeşim, arkadaşım, yöneticim) kişinin kendimi ifade ettiğim zaman, bundan dolayı memnun olması gerekmiyor mu”, şeklinde sorgulamalar yapabilmemiz gereklidir. Bunların sonucunda elde edeceğimiz çıkarımlar, hem kendimizi ifade edebilmemizi hem de doğru iletişim kurabilmemizi sağlayacak yolu açacaktır.

Duygularını, düşüncelerini ifade etmek her ortamda mümkün değil midir? Sağlıklı bir iletişim için olması gerekenler nelerdir? Evet, her ortamda, her koşulda kendimizi ifade etmemiz mümkün olamayabiliyor. O anın, mekânın, ruh halimizin, karşımızdakilerin konumu, şartları veya atmosferi buna uygun olmuyor. Ancak bu demek değildir ki biz hiçbir zaman kendimizi ifade edemeyeceğiz ya da sağlıklı bir iletişim kuramayacağız. Şayet o ortamda kendimizi ifade edemedi isek, bunu sakin bir şekilde sorgulamamız gerekiyor. Her ortamda mı yoksa sadece o ortamda mı kendimi ifade edemiyorum; diğer insanlarla iken de böyle miyim yoksa sadece belli kişilerle iken mi; patronumdan bir talebim olduğunda mı ifadede zorlanıyorum, en yakın arkadaşımdan bir şey istediğimde de mi, gibi sorularla bu durumu açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Eğer belli kişi veya gruplara karşı kendimizi ifade edemiyorsak, bu kişi ya da gruplardan çekindiğimiz, geri durduğumuz özellikleri nelerdir diye sorgulamamız gerek. Eğer genel olarak ifade sorunumuz varsa ve çözüm bulamıyorsak, bir ruh sağlığı uzmanından destek alabiliriz. Şayet belli kişilerle iken ya da grup içinde kendimizi ifade etmeyi deneyerek çaba göstereceğimizi düşünüyorsak, davranışsal deneyler dediğimiz denemeleri gerçekleştirebiliriz. 

Boyun eğici davranışların bir özelliği olan kendi duygu ve inançlarını yadsıma ve savunamama durumuyla nasıl mücadele edilebilir? Bu konularda en önemli husus, ilk olarak farkına varmaktır. Zira biz, farkına varmadığımız bir özelliğimiz hakkında çözüm aramaya da girişemeyiz haliyle. O yüzden insan olarak bizler, kendi duygu, düşünce ve davranışlarımızı denetlemeliyiz. Nasıl ki bilgisayarımızda virüs taraması yaparak zararlı dosyaları buluyorsak, zihnimizde de bize zarar veren o düşünceleri tarayarak bulmamız gerekiyor. Bilgisayar örneğinden devam edersek, zararlılar tüm bilgisayarı sardı ise bununla mücadele etmek bir o kadar zor oluyor. Bizim olumsuz otomatik düşünce ve bilişsel çarpıtmalarımız da artık kökleşmiş bir hal almış ise, biz de o denli mantıklı ve kanıta dayalı düşünceler geliştirmek durumundayız. Şunu da unutmamak gerekir ki her bir insan, sevgiye, ilgiye ve değer verilmeye layıktır. Bu dünyada kimse bizi sevmese, kimse bize değer vermeseydi dahi (ki bilişsel çarpıtmalardan dolayı bazen böyle de düşünebiliyoruz) yine de biz, sevgi ve ilgiye değer bir varlık olacaktık. Bu sebeple ilk olarak kendi duygu ve düşüncelerimizi ve düşünce yapımızı iyi tanımalı, daha sonra da bunlardan değiştirmek istediklerimiz noktasında adım atmalıyız. Kendi iç yolculuğumuza çıkmaktan, kendimizi daha derinlemesine tanımaya çabalamaktan asla kaçınmayalım. Bu çabanın sonucunda kendi benliğimizi keşfedip istediğimiz gibi bir birey olarak yaşamak var.

Aslında genel olarak ebeveyn, çevre ve toplumdan gelen bahsettiğimiz bu dönütler neticesinde bireylerde çelişkili düşünceler oluşabilmektedir. Çünkü biz insan olarak kendi görüş, düşünce, tutum, yaşam tarzı, zevk, ihtiyaç ve tercihlere sahibiz. Bu hususlar her bireyde farklılık gösterecektir. Ancak kişi kendini ifade edemediğinde, kendi ihtiyaçlarını karşılayamadığında, sürekli başkalarının taleplerini yerine getirmeye çaba gösterdiğinde, bu çelişkiler had safhaya çıkabilir. Bireyler “ben değersizim, yetersizim, işe yaramaz biriyim, kendimle ilgili bir karar veremiyorum, hayatımı hep başkaları yönlendiriyor, sevilmek istiyorsam onların dediğini yapmak zorundayım, başarı elde etmek istiyorsam üstlerim ne derse hemen yerine getirmeliyim, topluluk içinde lafa girersem bu benim saygısız biri olduğumu gösterir” şeklinde bilişsel çarpıtmalara sahip olabilir. Bu belirttiklerimizden değersizlik, yetersizlik, sevilmeye ve değer verilmeye layık olmama, kötü biri olduğunu düşünme gibi artık kökleşmiş ve kişide yer etmiş inanışlara çekirdek inanç diyoruz. İşte, yaşantılar ve çarpıtmalar sonucu bu inançlar geliştirildi ise, boyun eğici davranışlar da, ağacın kökünden beslenerek ortaya çıkan ve gelişen yaprakları gibi insanların davranışlarına bu şekilde yansımaktadır.

Birey hangi yetişme alt yapısıyla veya hangi durumlarda boyun eğici davranışlar sergiler, sergilemek zorunda kalır? Bu soru aslında hedefi tam on ikiden vuruyor desek abartmış olmayız. Zira boyun eğici davranışların oluşmasında ve sürmesinde daha çok, kişinin yetiştiği aile, arkadaş, öğretmen, okul, toplum gibi ögeler etkili. Bu ögelerden de en önemlisi tahmin edebileceğimiz gibi ailedir. Bu noktada, ilk olarak akla anne-baba tutumları geliyor. Otoriter anne-baba tutumu ile yetişen bireylerde boyun eğici davranışların görülme ihtimali daha yüksektir. Otoriter sözcüğü telaffuz edildiğinde babalar genelde zihinde canlanır. Ancak boyun eğici davranışların oluşmasında hangi ebeveynin ne gibi tutum ve davranışlar sergilediği asıl önemli olandır. Daha çocuk çok küçükken dahi “yemeğini yemezsen babana söylerim, seni fena yapar, sessiz olmazsan seni polis amcalara veririm”, hatta çok daha kötüsü “uyumazsan öcüler gelip seni yer” gibi ifadeler hem çocuğu boyun eğici yapar, hem istismara açık hale getirir hem de fobi geliştirmesine sebep olabilir. Farz edelim ki okul çağındaki bir çocuk, aile içinde, kendisi ile ilgili bir konuda fikir beyan etmek istiyor. Eğer çocuğa anne ya da baba tarafından “sen sus, daha küçücük çocuksun”, “anne-baba ne derse o olur, onların yanında konuşmak ayıptır”, “arkadaşların sana kötü sözler söylese de kötü davransa da karşılık verme ve sus”, “asla kimse ile kötü olma, hayatta sen zararlı çıkarsın” gibi ifadeler kullanılırsa, maalesef doğru iletişim becerisi geliştiremeyen ve karşıdaki insanlara boyun eğen kimlik yapılarının oluşmasını sağlamaktadır. Ayrıca genelde doğu toplumlarında, saygı ve itaat kavramları iç içe geçtiği için, toplumsal olarak da kendi görüşlerini ifade eden bireyler, saygısız davranmakla itham edilebilmektedir. Oysaki insanların kendi düşüncelerini, karşısındakinin zıddına da olsa söylemesi saygısızlık değil bilhassa iletişim becerisinin bir göstergesidir.

Boyun eğici davranışları, esasen isminden de çağrışım yapabileceğimiz gibi, bazı bireylerin kendi tercih ve isteklerini açıkça ifade edememesi, olumsuz duyguları olduğunda da bunları söyleyememesi, kişi veya grupların kendisine olan taleplerini her zaman gerçekleştirmeye çabalaması, genellikle onlardan onay almak için ve istemediği halde evet demesi, sürekli karşıdaki kişileri kırmamayı ve memnun etmeyi düstur etmesi ve hayatındaki herhangi bir kararda inisiyatif alamayarak başkalarının güdümünde bir yaşam sürmesi gibi özellikleri içeren davranışlar manzumesi olarak tanımlayabiliriz.
Psikolojiye olan ilgiyi spor tutkusuyla birleştiren spor psikologları, amatörlerden profesyonel sporculara kadar herkesin performansını destekler. Açıkçası spor psikolojisi ve egzersiz psikolojisi iki ayrı alandır, ancak genellikle birlikte anılırlar. Spor psikologları, amatörden elit seviyeye kadar öncelikle sporcular, antrenörler ve hakemlerle çalışır. Çalışmaları, psikolojinin sporu nasıl etkilediği ve performansı nasıl artırabileceği üzerine odaklanır. Amaçları, sporcuları rekabet ve antrenman gibi durumlara hazırlamaktır. Örneğin, bir spor psikoloğu, sporcusu sakatlanmış bir antrenörün stresle başa çıkmasına yardımcı olabilir. Aynı şekilde, sakatlanan sporcuya da destek sağlayabilir. Öte yandan egzersiz psikologları, motivasyonu ve egzersize katılımı artırmak için tipik olarak halkla birlikte çalışır. İşlerinin arkasındaki itici güç, performans değil sağlık ve refahtır.

Bir spor kariyerinde birçok kör sokak, tuzak ve yanlış yol vardır. Spor psikolojisi başarı için bir vizyon oluşturmanıza, amaç ve hedeflerinize yardımcı olmanıza yardımcı olur, böylece bu ana planı uygulayabilirsiniz. Spor Psikolojisi, Kararınızı Hazırlamanıza Yardımcı Olur. Dersler, uygulamalar ve performanslar için zihinsel ve duygusal olarak nasıl hazırlanacağınızı bilmeniz çok önemlidir. Spor psikolojisi, normal işinizden, okulunuzdan veya sosyal dünyalarınızdan özel rekabet dünyasına geçiş yapmanıza yardımcı olan kişiselleştirilmiş bir zihinsel hazırlık süreci geliştirmenize yardımcı olur. Spor psikolojisi dikkatinizi nereye ve nasıl yerleştireceğiniz konusunda güçlü bir kontrol oluşturmanıza yardımcı olur; böylece doğru dikkatle istediğiniz alana odaklanabilirsiniz ve istenmeyen, dikkat dağıtıcı alanları engelleyebilirsiniz. Spor psikolojisinin size yardımcı olmasının ana yollarından biri, öğrenme ve performansta stresi azaltmaktır. Bazı stres, kaçınılmaz ve doğal olsa da, aşırısı performansınıza zarar verebilir. Spor psikolojisi stresi yönetmenize ve başarıya dönüştürmenize yardımcı olur. Çoğu sporcu daha başarılı hale geldikçe, daha fazla baskı ve dikkat dağıtıcı şeylerle yüz yüze gelir. Spor psikolojisi bunları çözmenize ve odaklanmanıza yardımcı olur. En iyi performansınızı sürdürmeye devam etmenize destek sağlar.

Öğrenme, uygulama ve performans faktörleri için zihinsel stratejilere sahip olmanız gerekir. Spor psikolojisi size neye ihtiyacınız olduğunu farketmeniz için yöntem ve yaklaşımlar verir, böylece siz ve koçunuz özel müdahaleler yapabilir. Spor Psikolojisi, Ailenizle Daha İyi Çalışmanıza Yardımcı Olur. Ebeveynleriniz, en azından bir düzeyde, başarı ekibinizin bir parçası olmalıdır. Mutlaka size koçluk yapmaları gerektiği anlamına gelmez, ancak onlarla sağlam bir ilişki içinde olmak ve mükemmel iletişim becerilerine sahip olmak güzel olur, böylece kariyerinizde size yardımcı olabilirler.
Spor psikolojisi, esas olarak, zihnin fiziksel aktiviteyi ve atletik performansı nasıl etkilediğinin araştırılmasıdır. Amerikan Psikologlar Birliği’ne göre, “spor psikolojisi, spor, egzersiz ve diğer fiziksel aktivite türlerine katılım ve performansla ilişkili psikolojik faktörlerin bilimsel olarak incelenmesidir.”
Yolculuğun hedefi gideceğin yer değil, göreceğin yeniliklerdir. Henty Miller

Yaz aylarında nem artışıyla birlikte nefes almakta zorluk yaşanabilir. Nefes alımındaki zorluk kişide panik atağa da sebebiyet verebilir. Sıcaklıkla beraber tansiyon düşmeleri, göz kararmaları, baş dönmeleri ve burun kanamaları olabilir. Bu anlamda havanın çok sıcak olduğu saatlerde dışarıya çıkmamak ve serin ortamları seçmek çözüm olacaktır. Kış aylarında kullanamadığımız parkları ve bahçeleri yaz aylarında kullanmak hem aktivite hem de rahat hissetmek açısından faydalıdır. Günlük işlerimizi planlı ve programlı olarak devam ettirmeliyiz. Plansız bir hayat anksiyete bulgularının en büyük tetikleyicisidir. Bu anlamda yaz aylarında günlük aktivite veya işlerimizi planlı olması anksiyete miktarının azalmasına yardımcı olacaktır. Uzman Psikolog Çağla Gül

Yaz aylarında vücutta ter yoluyla kaybedilen sıvı miktarına dikkat edilmesi gerekir. Gün içerisinde yeterli miktarda su tüketimi ile vücut dengesini korumak ve ferahlayabilmek için önem arz etmektedir. Kış aylarında çeşitli depresyon vakaları ile karşılaşıyoruz ve yaz aylarında güneşin etkisi ile beraber depresyonlar iyileşme gösteriyor. Kişinin ‘ben artık iyileştim’ tutumu ‘tedaviye ihtiyacım yok’ kararı alması ciddi zararlar verebilir. Doktora danışmadan ilaç kullanımının bırakılması kesinlikle karşı olduğumuz bir durum. İlaçlarımızı doktorlarımıza danışmadan kullanmayalım ve bırakmayalım.

Artan sıcaklık ve nem oranları psikolojik bozulmalara sebebiyet vermektedir. Sıcaklıkla beraber azalan veya bozulan uyku miktarı gün içerisinde işlevselliğin bozulmasına, öfkeye, strese sebebiyet vermektedir. Bunun için öncelikli olarak uyuduğumuz ortam sıcaklığını ayarlamakta fayda var. Yada gün içerisinde öğlen aralarında öğle uykusunu tercih etmek çözüm olacaktır. Bunun yanı sıra sıcak havalarda sigara tüketiminin artırılması ve reflekslerdeki azalma ile beraber dikkat eksikliği meydana gelmektedir. Bu anlamda rastladığımız en ciddi problem dikkat eksikliğine bağlı olan iş ve trafik kazalarıdır. Buda ciddi yaralanmalar ve ölümlerle sonuçlanabilmektedir.
Karşı taraf da öfke veya hayal kırıklığını ifade edebilir. Onlara yukarıdaki tavsiyeyi vermek isteyebilirsiniz, ancak kimse daha derin nefes alması veya mola vermesi gerektiğin söylenmesini istemez. Yani diğer kişinin duygularını boşaltmasına izin vermeniz gereken bir durumda olabilirsiniz. Ancak bunu söylemek yapmaktan kolaydır. Saldırıya uğradığınızda karşılık vermemek zordur, ancak karşılık vermek de yardımcı olmayacaktır. Kellogg School of Management’ta uyuşmazlıkların çözümü ve müzakere Profesörü olan Jeanne Brett, gözünüzde iş arkadaşınızın sözlerinin omzunuzun üzerinden geçtiğini, göğsünüze çarpmadığını canlandırmanızı öneriyor. Ama ilgisiz de davranmayın; dinlediğinizi göstermek önemlidir. Muhatabınızın olumsuz duygularını kendi duygularınızla beslemezseniz, büyük olasılıkla sakinleşecektir. Ancak, tamamen çileden çıktığınızda konuşmakta ısrar ederseniz temeldeki sorunları çözemez veya olumlu bir ilişki kurmazsınız. Umarız, bu beş taktik, öfkeli veya üzgün ruh halinizi durgun bir göl gibi sakinleştirir.
Bu yaklaşım çok önerilmesine rağmen az uygulanır. Duygularınızı anlama için ne kadar çok zamanınız olursa, o kadar az yoğun olurlar. İşler kızışmaya başladığında, bir anlığına kendinize ortamdan uzaklaşmak için ufak bir bahane bulun – bir fincan kahve ya da bir bardak su alın, banyoya gidin ya da ofis çevresinde kısa bir gezintiye çıkın. Neden ara vermek ve sohbeti duraklatmak istediğinize yönelik makul bir sebep gösterdiğinizden emin olun. İsteyeceğiniz son şey, karşı tarafın işlerin kaçmak isteyebileceğiniz kadar sarp sardığını düşünmesidir. “Kestiğim için özür dilerim, ama devam etmeden önce bir fincan kahve içmek istiyorum. Ayaktayken size de bir şey alayım mı? ”
Bir başka yararlı taktik ise ‘Duygusal Çeviklik’ in yazarı Susan David’den geliyor. Duygusal hissettiğiniz zaman, ‘düşüncelerinize ve hislerinize sarf ettiğiniz dikkat, zihninizi doldurur; onları incelemek için yer kalmaz‘ diyor. Kendinizi bir duygudan uzaklaştırmak için onu sınıflandırmaya çalışın. David, ‘düşünceleri düşünce ve duyguları duygu olarak adlandırın’ diyor. ‘O bu konuda çok yanılıyor ve bu beni çıldırtıyor’ cümlesini zihninizde: iş arkadaşımın yanıldığı düşüncesine kapılıyordum ve öfke duyuyorum ifadesine dönüştürün. Bu şekilde etiketleme, sizin düşüncelerinizi ve hislerinizi, ‘yardımcı olabilecek ya da olmayacak geçici veri kaynakları’ olarak görmenizi sağlar. Duygularınızla aranıza bir mesafe koyduğunuzda, bu duygulardan onları bastırmadan ya da dışarı bir patlama olarak çıkmadan kurtulabilirsiniz.

Zor bir konuşma süresince oturmaya devam etmek, duyguları dağıtmaktan ziyade kabartabilir. Uzmanlar, ayağa kalkıp etrafta dolaşmanın beyninizin düşünme kısmını harekete geçirdiğini söylüyor. Siz ve meslektaşınız bir masada oturuyorsanız, aniden ayağa kalkmaktan çekinmeyiniz. Ani hareketinizi de şöyle açıklayabilirsiniz: ‘Gerinmek istiyorum. Biraz yürüsem rahatsız olur musun?‘ Eğer bu hala rahat hissettirmediyse, iki parmağınızı çaprazlamak veya ayaklarınızı yere sıkıca basmak gibi küçük fiziksel aktiviteler yapabilir ve zeminin ayakkabının alt kısmında ne hissettirdiğini fark edebilirsiniz. Farkındalık uzmanları buna “demir atma” diyorlar. Her türlü stresli durumda işe yarayabilir.

Basit farkındalık teknikleri gergin durumlarda en iyi yardımcınız olabilir ve hiçbiri nefesinizi kullanmadan daha kolay ve erişilebilir değildir. Kendinizi gergin hissettiğinizi fark etmeye başladığınızda, nefes almaya odaklanmaya çalışın. Akciğerlerinize giren ve çıkan havanın hissine dikkat edin. Burun deliklerinden veya boğazınızın arkasından geçtiğini hissedin. Bu dikkatinizi paniğin fiziksel belirtilerinden uzaklaştırır ve sizi odağınızda tutar. Bazı farkındalık uzmanları, nefesini saymayı önerir – örneğin, 6 kere nefes alıp verin ya da 10 kere nefes verişinizi sayın ve sonra tekrar başlayın.
Zor bir konuşma süresince oturmaya devam etmek, duyguları dağıtmaktan ziyade kabartabilir. Uzmanlar, ayağa kalkıp etrafta dolaşmanın beyninizin düşünme kısmını harekete geçirdiğini söylüyor. Siz ve meslektaşınız bir masada oturuyorsanız, aniden ayağa kalkmaktan çekinmeyiniz. Ani hareketinizi de şöyle açıklayabilirsiniz: ‘Gerinmek istiyorum. Biraz yürüsem rahatsız olur musun?‘ Eğer bu hala rahat hissettirmediyse, iki parmağınızı çaprazlamak veya ayaklarınızı yere sıkıca basmak gibi küçük fiziksel aktiviteler yapabilir ve zeminin ayakkabının alt kısmında ne hissettirdiğini fark edebilirsiniz. Farkındalık uzmanları buna “demir atma” diyorlar. Her türlü stresli durumda işe yarayabilir.
Vücudunuz “dövüş ya da kaç” moduna giriyorsa, beynin rasyonel düşünceden sorumlu kısmı bölgesine bağlantıyı kaybedersiniz. Halbuki zor bir diyalogda esas yapmanız gereken rasyonel kararlar vermektir. Kaybettiğiniz sadece düşünme yeteneği değildir. Aynı zamanda karşı taraftan da fark edilebilir stres belirtilerini- yüzünüzün kızarması, konuşma hızınızın artması- göstermeye başlarsınız. Karşıdakinin duygularının ‘bulaşmasına‘ neden olan ayna nöronları yüzünden, meslektaşınızın da aynı şekilde hissetmeye başlaması muhtemeldir. Siz farkına varmadan önce konuşma raydan çıkar ve çatışma yoğunlaşır. Neyse ki, bu fiziksel cevabı engellemek, duygularınızı yönetmek ve verimli bir tartışmanın yolunu açmak mümkündür. Konuşmanız sırasında sohbetinizi sakince sürdürmek ya da çileden çıktığınızda kendinizi yatıştırmak için yapabileceğiniz birkaç şey var:
Gergin bir toplantı yaparken duygusal hissetmemek ya da kendine hakim olmak zor. Sonuçta, içinde bulunduğunuz anlaşmazlık durumu size tehdit edildiğiniz hissini verebilir. Vücudumuz da tehditlere kavga durumuna geçerek cevap verir. Bu vücudun verdiği doğal bir cevaptır, fakat sorun şu ki, bedenlerimiz ve zihinlerimiz, bir ayı tarafından kovalanma ile proje planında istediğimizi kabul ettirmekte zorlanmamız arasındaki tehdit farkını anlama konusunda pekiyi değildir.
Öfkenin kendisi doğal olmakla birlikte öfkeyi düzenleyemeyip zararlı davranışlara yönelmek hem kendimiz için hem çevresindekiler için sorun yaratabilir. Öfkeli hissettiğimizde, tıpkı diğer duygularda olduğu gibi, şöyle bir sıra izlemek öfkeyi düzenlememizi kolaylaştırabilir: Olayları ve o olaylara verdiğimiz anlamları veya o olayları yaşayış biçimlerimizi bir duygu eşliğinde yaşarız. Dolayısıyla öfkeyi hissetmeye başladığımız an olay-düşünce-duygu üçlemesi başlamış olur. Her duygunun herkes için doğal olduğunu bilerek ondan kaçmamak ve hissettiğimiz şeyin öfke mi yoksa başka duygular mı olduğunu anlamak önemli. Hissettiğimiz şey öfke dışında bir duygu ise veya hissettiğimiz öfkeyle birlikte başka duygular var ise bunlara tek tek dikkat vermek önemli. Aksi takdirde duyulmamış duygular başka şekillerde tekrar karşımıza çıkabilir. Bu öfkeye eşlik eden düşüncelerimize, yorumlarımıza ve kafamızdan geçenlere kulak vermek öfkenin işaret ettiği ihtiyacı anlamamızı sağlayacaktır. Bazen yalnız kalma isteği, bazen haklarımızı koruma isteği, bazen varlığımıza zarar veren bir şeyden uzaklaşma isteği ve başka başka ihtiyaçlar olabilir. Öfkenin bize söylemek istediğini dinlemek ve ihtiyacımızı anlamak öfkeyi düzenlemenin büyük bir parçası. Devamında ise bu mesajla ne yaptığımız önem kazanıyor. Öfke temel olarak bize bulunduğumuz durumda bir tehdit olduğunu söylediği için mevcut durumdan uzaklaşmak iyi bir fikir olabilir. Her ihtiyacımızın her zaman hemen karşılanması elbette ki mümkün değil. Fakat kendimizi daha iyi anladıktan sonra bizi öfkelendiren şeyi daha az tehdit/düşman/engel olarak görmek mümkün. Öfkeyi düzenleyebilmek kendimizi daha yeterli de hissettireceği için kendimizi ifade etmek de kolaylaşacaktır. Klinik Psikolog, Elif Gökçe
Ne yazık ki; toplumsal cinsiyetlerinin rollerinin bir parçası olarak erkeklerde fazla gösterilmesi kadınlarda ise nasılsa hiç gösterilmemesi beklenilen bir duygu olarak karşımıza çıkıyor öfke. Böyle olunca da öfkenin arkasına saklanmış üzüntüler, korkular, endişeler görüyor, sebepsiz ağrılarla, gözyaşlarıyla, kronik yorgunluklarla karşılaşıyoruz. Çocuğunun hastalanmasından korkan bir babanın ona bağırması veya kocasına “karşı gelemeyen” kadının her gün baş ağrıları çekmesi gibi. Her bir duygunun bize postalanıp evimize yollandığını hayal edelim. Postacı bütün duygularımızı her gün evimize getirir. Bu paketlerden mutluluk, gurur, şefkat gibi keyif verici olanlar da üzüntü, öfke, hayal kırıklığı gibi daha “tatsız” olanlar da kapımıza gelmeye devam ediyor. Bunların içinden öfkeyi almamak kapımızda bir sürü öfke birikmesine sebep oluyor ve paketi açmadığımız için ne amaçla geldiğini anlamak mümkün olamıyor. Bazen de kapıda başka pakete yer kalmamasına neden olabiliyor. Her bir paketin özenle bizim için hazırlandığını ve onlara ilgi göstermemiz gerektiğini anlamak işe yarayabiliyor.
Sıkılan yumruklar, gösterilen dişler, sıkılan dudaklar, çatılan kaşlar, vücutta gerilim… Bunlar beş temel ve evrensel duygudan biri olan öfkenin ifade biçimlerine karşılık geliyor. Diğerleri korku, üzüntü, mutluluk ve iğrenme. Öfke de diğerleri gibi tamamen doğal ve “gerekli” bir duygu. Bir tehdit algıladığımızda, sınırlarımıza/alanımıza girildiğinde, haksızlık karşısında öfkeleniriz. Öfke bize bir şeylerin bizim için yolunda gitmediğini ve kendimizi, ihtiyaçlarımızı korumamız gerektiğini söyler. Öfke de diğer duygular gibi işlevseldir ve kendimizi anlamamızı sağlar. Öfkelendiğimizi hissettiğimizde bizi öfkelendiren şeyi anlamak ve arkasında yatan ihtiyaç üzerine kafa yormak öfkenin görevinin tamamlanmasıyla sonuçlanır.

“Katılımcılar bir bilgisayar ekranından fotoğraflara bakıyordu ve bu teknoloji ekranın altına oturtulan, neredeyse eski VHS çalarların boyutlarında bir araçtı” diyor Amon: “Bu teknoloji, retinanın bulunduğu yere lazer gönderiyor, ayrıca kafa hareketlerini ölçüyor ve sonra ekranda bakışa karşılık gelen çapı ölçüyor.” Amon’a göre, görsel ilgiyi inceleyen çalışmanın başarısının bir bölümü, müdahalesiz göz takip teknolojisinden geliyor. Bakanlar gözlerinde bu teknolojiyi hissetmiyorlar ve bakış noktalarının ölçümünde bunun kullanıldığının farkına varmıyorlar.

Çalışmada 50 kadın ve 50 erkek katılımcı fotoğraflandı. Yaşları 18 ile 26 arasında değişen katılımcıların yaş ortalaması 19’du. Katılımcıların yüzde 80’i beyaz, yüzde 12’si çift ırklı, yüzde 7’si siyah ve yüzde 1’i Asyalı idi. “Bakan grup” ise 39 kadın ve 37 erkek tarafından temsil edildi. Katılımcıların yaşları, 18 ile 48 arasındaydı ve yaş ortalaması 19’du. Bu grupta bulunan katılımcıların yüzde 82’si beyaz, yüzde 7’si siyah, yüzde 5’i Asyalı, yüzde 4’ü çift ırklı ve yüzde 3’ü Hispanik’ti. Amon’un çalışması, Cincinnati Üniversitesi’nin Psikoloji Bölümü’nde bulunan Biliş, Eylem ve Algı Merkezi’nde gerçekleştirildi. Merkez, biliş ve algı-eylem dinamiklerini keşfetmek için kullanılıyor. Amon’un çalışmasında Uygulamalı Bilim Laboratuvarı’nın uzaktan göz takip cihazı kullanıldı. Bu teknoloji, bakış izleğinin noktalarını gerçek zamanlı hesaplayabilmek üzere korneal yansımaları yakalıyor. Araştırmada, 76 katılımcının her birinin bakışlarının zamanı, sıklığı ve sekansı ölçüldü
Amon bulguların, kadınların sık sık fiziksel görünüşleriyle değerlendirildiklerini iddia eden nesneleştirme teorisini yansıttığını belirtiyor. “Bu, cinselleştirme ve hatta kadınlara sadece vücut parçaları olarak davranma ile yakından ilgili ve açık ki zaman içinde olumsuz sonuçlar yaratabilir” diyen araştırmacı şöyle devam ediyor: “Örneğin kısa vadeli etkileri, düşük özgüven ve bilişsel işlevi içeriyor olabilir. Uzun vadeli etkileri ise daha zor. Kadınlar kendilerini nesneleştirmeye ve fiziksel görünümleriyle değerlendirmeye başlıyorlar.” Amon’un çalışması, Psikolojideki Sınırlar dergisinin “Kişilik ve Sosyal Psikoloji” bölümünde yayınlandı. Bu bölüm, özbenlik ve kimlik, kişiler ve gruplar arası ilişkiler, sözlü olmayan iletişim, davranışlar, stereotipler ve sosyal bilişin diğer biçimleri de dahil sosyal psikolojinin tüm boyutlarını kapsıyor.
“Bakan” grup, fotoğrafları incelemek üzere bilgisayar ekranlarının karşısına oturtuldu. Katılımcıların bakış izlekleri, haberleri olmadan göz takip cihazı ile kaydedildi ve bakış noktaları tespit edildi. İnceleme için portre fotoğraflar, tek kişilik olanlardan, farklı cinsiyet kompozisyonlarına sahip iki, dört ve altı kişilik grup fotoğraflarına kadar değişik senaryolar halinde gruplandırıldı. “Bulduğumuz şey, tamamında kadınlara daha sık bakıldığı” diyor Amon: “İlkönce onlara bakılıyor, en son onlara bakılıyor ve daha uzun süreli bakılıyor. Bu hem erkek hem de kadın katılımcılar için geçerli.”
Sosyal gruplarda cinsiyet ile görsel ilgi arasındaki ilişkiyi araştırmak ve aynı zamanda yoğun görsel ilginin, gözlemlenenin davranışlarını nasıl etkileyebileceğini incelemek amacıyla yürütülen çalışma, alanında bir ilk olarak görülüyor. Cincinnati Üniversitesi’nin psikoloji programında doktora öğrencisi olan Mary Jean Amon tarafından yürütülen bu araştırma Psikolojideki Sınırlar (Frontiers in Psychology) dergisinde çevrimiçi olarak yayınlandı. Aynı ya da farklı cinsiyetler arası “bakış izleği”ne ilişkin çalışma, kadınların daha sık ve daha uzun süreli gözlemlendiklerini buldu. Üzerlerinden bakış izleklerinin oluşturulduğu fotoğraflar her iki cinsiyetten katılımcılara karışık dağıtılmış olsa bile, hem erkek hem de kadınlar tarafından kadınlara daha sık ve uzun bakıldığı sonucu elde edildi. Amon bulguların, kadınların toplumda nasıl değerlendiriliyor olabileceğini ve bunun kadınların özgüven ve davranışlarında nasıl olumsuz etkileri olabileceğini vurguluyor. Araştırmada katılımcılar iki gruba ayrıldı. Kadın ve erkek üniversite öğrencilerinden oluşan 100 kişilik (her cinsiyetten 50 katılımcı) ilk grupta bulunan katılımcıların beyaz bir arka plan önünde portre benzeri fotoğrafları çekildi. 76 üniversite öğrencisi tarafından temsil edilen ikinci gruba, görsel uyaranlara verilen psikolojik tepkilerin araştırılacağı ve rasgele insan, sanat eseri, manzara, hayvan ve çizgi karakter fotoğrafları gösterileceği söylendi.
Anne babalar cinsel kimlik sapmalarında nasıl bir yaklaşım göstermelidir? Bu konuda aceleci ve suçlayıcı bir tutumdan uzak durulmalıdır. Daha önce bahsedildiği gibi sıklıkla 3 yaş öncesindeki çocukların daha renkli bayan eşyalarına daha ilgili olması doğaldır. Diğer yönden bu yaş çocuklarının cinsel kimliklerini anlamlandırabilmesi mümkün değildir. Çocuklarda görülen cinsel kimlik ile ilgili sorunlarda yaklaşım bu süreci arttırabilecek faktörlerin ortamdan uzaklaştırması ile başlar. Özellikle ev içerisinde fiziksel veya eylemsel olarak var olmayan ebeveynin bu sürece ortak edilmesi gerekir. Bu mümkün değilse çocuğa model oluşturabilecek farklı bir kişi seçilebilir. Bu süreçte çocuğun mümkün olduğunca kendi cinsiyetinden çocuklarla temasının arttırılması, hemcinslerinin daha belirgin ilgi gösterdiği alanlara yönlendirilmesi önemlidir. Anne ve babaların bu duruma neden olabilecek olası sebeplerin saptanabilmesi için profesyonel yardım alması uygun olacaktır. Bu süreçte uygulanabilecek terapiler çocuğa yetişkin yaşamında daha sağlıklı bir süreç sağlayabilir.

Özellikle böyle bir süreç ile karşı karşıya kalan ailelerin en temel kaygısı bu sorunun hormonal değişikliklerden kaynaklanıp kaynaklanamayacağıdır. Bu konuda yapılan çalışmalarda bu sorunu yaşayan çocukların bedensel ve hormonal olarak sıklıkla yaşıtlarından belirgin farklılık göstermediği saptanmıştır. Diğer yönden bu süreç ile ilişkili pek çok farklı faktörden bahsedilebilir. Yapılan çalışmalarda ortaya çıkartılan risk faktörleri aşağıda sıralanmıştır;

Ailelerin çocuklarını karşı cins gibi değerlendirerek buna uygun davranışlar geliştirmesi. Örn. Saçına toka takmak, etek giydirmek, kızlara erkek kıyafetleri giydirmek gibi.

— Sıklıkla çocuklarda cinsiyete uygun davranışlarda temel bulunduğu ortamda kendi cinsiyetininden birisini model alması ile gelişir. Çocuğun bulunduğu ortamda kendi cinsiyetinde bir model bulunmaması risk faktörü olabilir. Bu süreçte benzer şekilde model alınan kişininde kendi cinsiyetine uygun davranması gerekmektedir.

— Bazen ev içerisinde baskın bir model olması cinsel kimlik karmaşasını tetikleyebilir. Bu süreçte çocuk ev içerisinde daha aktif olan ebeveyni model alarak ona benzer davranışlar geliştirebilir.

— İlginç bir durum olarak bazı vakalarda aşırı kaygılı çocuklarda anneye aşırı bağlanma ve özdeşim kurma sonucu benzer bir süreç gözlenebilir. Diğer yönden sıklıkla bu çocuklar erkeklerin göreceli olarak daha hareketli oyunlarını oynamaktan uzak durma eğilimi gösterecektir. Bu nedenle çevrelerinde kız arkadaşlarının sayısının artması belirgin olarak bu süreci destekleyebilir.

Sıklıkla pek çok çocukta 3 yaşlarında cinsel kimlik anlaşılmaya başlanır. Bu yaşlar öncesinde her ne kadar ben kızım, ben erkeğim gibi ezberden ifadeler kullanılmasına rağmen bu yaşlardan sonrasında çocuklar kendi cinsiyetlerine özel davranışları geliştireceklerdir. Özellikle bu süreç bu davranışların tanımlanabilmesi için önemlidir. 2 yaşları civarında bir çocuğun annesine ait renkli eşyalara daha çok dikkat etmesi zaman zaman annesinin davranışlarını taklit etmesi sıklıkla normal olarak değerlendirilebilir (ayrıntılı bilgi için cinsel gelişim ile ilgili makaleden faydalanılabilir). Diğer yönden bu davranışların yaygın olarak görülmesi ayrıntılı bir değerlendirmeyi beraberinde getirmelidir.

Her ne kadar pek çok aile tarafından cinsel kimlik ile ilgili sapmalar cinsel kimliğe uygun olmayan davranışlar ile karıştırılabilmesine rağmen bu iki farklı tanımlamanın birbirinden ayrımının yapılabilmesi gerekir. Cinsel kimlik çocuğun kendisini hissettiği cinsiyettir, cinsel davranış ise cinsiyetine uygun olan davranıştır. Diğer bir deyişle bir erkek çocuğu bebekler ile daha fazla zaman geçirmekten hoşlanabilir veya annesinin eşyalarına karşı daha ilgili davranabilir. Ancak bu çocuğun kendisini kız gibi hissettiğini göstermez.

Çocuklarda cinsel kimlik kavramını tek boyutlu olarak değerlendirmek yanlış olacaktır. Ailelerin çocuklarının cinsel kimliği ile ilgili yaklaşımları bazen çocuk merkezli olabilirken bazen de tamamen kendileri ile ilgili sosyal kabul süreçleri ön planda olabilmektedir. Cinsel kimlik ile ilişkili yapılan çalışmalarda ortaya konulan aslında kız çocuklarında cinsel kimlik sapmalarının aileler tarafından çok dikkat çekici bir durum olmaması bu sürecin bir yansıması gibidir. Yapılan klinik çalışmalarda sıklığının erkek çocuklarında yaklaşık %3, kız çocuklarda %1 olarak saptanmıştır. Bu farklılıktan ailelerin sıklıkla erkek çocuklarının karşı cinse uygun davranışlarını daha fazla dikkat etmesinin sorumlu olduğu söylenilebilir. Diğer yönden yetişkin dönemi ile ilgili yapılan çalışmalarda cinsel kimlik bozukluğu sıklığının kadınlarda 100 000 de 1, erkeklerde ise 30 000 de 1 olduğunu göstermektedir. Her ne kadar bazı araştırmacılar tarafından bu süreçte net bir toplumsal veriye ulaşılamayacağı ifade edilmesine karşın, çocukluk dönemi ile kıyaslandığında oranın oldukça düşük olduğu aşikardır. Bu nedenle çocukluk döneminde görülen karşı cinse uygun davranışların daha iyi bir seyir gösterdiği söylenilebilir.

Prensler prenses, prensesler prens olmak isterse…Son dönemde gerek internet üzerinden sorulan sorular, gerekse takip ettiğim danışanlarımdan aldığım geribildirimler ailelerin son yıllarda çocuklarda cinsel kimlik ile ilgili kaygılarının daha fazla belirginlik kazandığı yönündedir. Bu süreçte toplumsal olarak her geçen gün kadın ve erkek rollerinin birbirine yaklaşması ve ailelerin bu konuda daha fazla bilinçlenmesi rol oynayabilir. Tıbbi olarak çocuklarda cinsel kimlik sapması kavramı, çocuğun kendisini karşı cinsiyette hissetmesi olarak özetlenebilir. Bu konuda yapılan çalışmalarda toplumsal araştırmalar kız çocuklarında erkeksi davranışların daha sık olduğunu göstermesine rağmen hekime başvurularda erkek çocukların çocuk psikiyatrisi uzmanlarından daha fazla yardım almak için aileleri tarafından başvurduğunu göstermektedir. Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzmanı Genco Usta

Yüz yüze ya da internet ortamında yapılan canlı danışma sürecinde cinsel kimliğini kabul etmiş ve ruhsal sıkıntılar yaşayanların, cinsel kimliğini benimsememiş karmaşa yaşayanların sorunları çözülebilmektedir. Transseksüalitenin biyolojik, genetik, ailesel, sosyal ve kültürel faktörlerin etkileşiminden kaynaklandığı konusunda hemfikirlerdir. Her geçen yıl bunların göreceli katkısını anlamaya biraz daha yaklaşılsa da, çoğu faktör hala bilinmemektedir.

Transseksüellerin ortak özellikleri mevcut cinsel organlarından kurtulup diğer cinsiyete geçmek isteğidir. Çocukluk dönemlerinde genellikle diğer cinsiyetin oyunlarını ve giyinme şeklini tercih ederler. Çoğu kendini eskiden beri karşı cinsiyete ait hissetmiştir. Erkek transseksüeller çocukken erkek oyunlarından hoşlanmadıklarını, daha çok kızların oyunlarını tercih ettiklerini, bebeklerle oynamayı ve süslü elbiseler giymeyi sevdiklerini söylerler. Çocuğun kişilik yapısında ve özellikle cinsel kimliğin oluşumunda kendi cinsinden olan ebeveynle özdeşim çok önemlidir. Ve yeterli özdeşim kurulamaması cinsel kimlik sorunlarına neden olabilmektedir. Cinsel kimlik sorunları kişinin istemesi halinde çözülebilecek sorunlardır ve bilinçli bir çabayı gerektirir. Biyolojik nedenlere bağlı olan durumların dışındaki cinsel kimlik sorunlarında psikoterapiyle olumlu sonuçlar alındığı gözlemlenmiştir. Bir veya birkaç defa farklı nedenlerle isteği yada isteği dışında deneyimlenen durumdan sonra bu onun cinsel kimliğiymiş şeklinde ki algılamalar yanlıştır. Cinsel kimlik bazıları için tercih olsa da, bazıları içinde problemdir ve tedavi edilmesi gerekir.
Kız ya da erkek çocuğun tekrarlı bir şek ilde karşıt cinsiyette olma isteğini ifade etmesi ya da karşıt cinsiyeti taşıdığı ısrarında bulunması,
Oyun arkadaşlarını ve dostlarını ısrarla karşıt cinsten seçmesi,
Karşıt cinsin streotipik oyunlarına katılabilmek için güçlü bir istek duyması,
Güçlü ve sonu gelmez bir şekilde karşıt cinsiyetin oyunlarını ve rollerini yüklenmesi ya da karşıt cinsin üyesi olduğuna dair bitmek bilmez hayaller kurması,
Karşıt cinse ait kıyafetler seçmesi.
Cinsel kimlik, kişinin kendini kadın ya da erkek olarak hissetmesidir. Cinsel rol, kişinin toplum tarafından benimsenen ve diğer kişilere gösterdiği kadın ya da erkek davranışlarıdır. Cinsel kimlik gelişimi çocuklukta 3-5 yaş döneminde ebeveynle özdeşime bağlı olarak gelişir. Bu dönemde hemcinsi olan ebeveynle sağlıklı ve destekleyici, sevgiyle kurulan bir ilişki cinsel kimliği netleştirir. Baskıcı, suçlayıcı ve çocuğundan uzak bir ebeveyn tutumu yetersiz özdeşim eksikliğinden cinsel kimlik sorunlarına yol açabilir. Çocukluk ve ergenlik döneminde yaşanan bazı taciz ve istismarlar da cinsel kimlik karmaşasına neden olabilir. Karşı cinsiyette olduğuna dair hissedilen güçlü ve kalıcı istektir. Erkeğin kendini kadın, kadının kendini erkek hissetmesidir. Cinsel kimlik bozukluğunda karşı cinsiyetten biri olarak yaşama isteği vardır ve ameliyat ve hormon tedavisiyle diğer cinsiyetin görünümünü kazanabilirler. Çocukluk ve ergenlik çağında bilinçli nitelik kazanan eşcinsel dürtüler, eğilimler ve belki gelip geçici denemeler çok kişide görülebilir. Ancak bunların çoğunlukla kişilikte yerleşmesine yol açacak denli güçlü kimlik sapmaları değildir. Ergenlik ve delikanlılık sürecinde yavaş yavaş sönerler. Böylece kişi için bu tarz deneyimler sorun olmaz. Böyle durumda eşcinsellik söz konusu değildir. Kendilerini ağır biçimde suçlama eğilimi gösteren bazı kişilerde geçmiş yaşantılar sürekli suçluluk ve utanç duygusuyla bir saplantıya dönüşebilir. Bunlarda sorun cinsel yetersizlik duygusu ve korkusu olabilir.
İnsan mutlu, huzurlu olmak, yaşamını daha kaliteli hale getirmek için bir çok mücadeleler verir. Ancak ara sıra kendisini mutsuz, üzüntülü, çaresiz ve umutsuz hisseder. Kişinin geçmişte yaşadığı bir travma, anne-baba tutumları, kişilik yapısından kaynaklanan anlam veremediği döngüleri, sevilen birinin kaybedilmesi, evlilikte veya yakın ilişkilerde yaşanan sorunlar, işyerinde yaşanan stres ve kaygılar, başarısız olma, önemli yaşam değişiklikleri, terk edilme, okulla ilgili sorunlar veya daha basit olduğunu düşündüğü fakat çözüm bulamadığı diğer sorunlarla, karşılaşılan güçlüklerle, zorluklarla baş edememe yoğun üzüntüye neden olabilir. Hayatta bir mücadeledir ve birçok üzücü olaylarla karşılaşılması normaldir. Ancak kişide beklenmedik bir anda ve nedensiz ortaya çıkan mutsuzluğun, çökkünlüğün uzun sürmesi ve yaşamı olumsuz etkilemesi; düşünce, duygu ve davranışları olumsuz etkiler. Yaşanan çaresizlik ruhsal sistemin dağılmasına neden olur, her şey bir anda allak bullak olur. Kişinin hayatının etkin bütün alanları bloke edilmiştir, ne yapması gerektiği konusunda fikri yoktur ve derin bir boşluğa düşmüş gibi hisseder. Bireysel Terapi; kişinin yaşadığı olumsuz duygularla baş edebilmesini sağlaması, kendi iç dünyasındaki çatışmaları çözmesi, kendini keşfetmenin keyfini yaşaması, iç dünyası ile dış dünyasını bütünleştirmesi, dünyaya, olaylara farklı bir açıdan bakmasını sağlayan, kişilik yapısı ve soruna göre farklı psikoterapi teknikleri kullanılarak yapılan bir süreçtir.
Zararı olmayan ve bağımlılık yapmayan bir uyuşturucu madde ile bu maddelerin güvenli bir kullanım şekli yoktur. Özellikle beyne etkileyen bu uyuşturucu niteliğindeki maddeler, beyin hücrelerin ölümüne sebep olur. Ölen beyin hücreleri yenilenmez.
Kullanan herkes için bağımlı olma riski eşittir. İnsan vücuduna giren her maddeyi hücre tanır ve hafızasına alır. Hücresel öğrenme süreci denen bu durum herkes için geçerlidir.
Bağımlılıktan korunmanın en etkin yolu, hiç başlamamaktır.
Kişinin eğitimi, toplumsal konumu, gelir düzeyi vb. etmenler bireyin bağımlılık sürecini etkilemez.
Bağımlılık yapıcı madde, sadece beden sağlığınızı etkilemez, sosyal hayatın da erozyona uğramasına yol açar.
Uyuşturucu maddelerin alınmadığı ya da azaltıldığı hallerde kişide yoksunluk, arzu hissi oluşturan ve maddeye karşı duyulan alma isteğinin kimi zaman fizyolojik belirtilerle de ortaya çıkıp engellenememesine uyuşturucu madde bağımlılığı denir. Pek çok çeşit ve yöntem kullanılan uyuşturucu etki gösteren maddelerin bağımlılığı, kişileri ciddi anlamda fizyolojik ve psikolojik yoksunluklar başta olmak üzere sosyo-ekonomik çöküntüler yaşamasına sebep olur. Deneme amaçlı kullanmak ve doz aşımı yapılmadığında zararlı olmadığını düşünmek gibi yanıltıcı fikirlerle başlayan, sonrasında da kişiyi hayattan koparacak noktaya getiren madde bağımlılığından tam korunmanın en etkin yolu, hiç başlamamaktır. Toplumun her kesiminin madde bağımlılığı konusunda bilgilenmesi ve toplumsal bir sınıf ayrıt etmeksizin herkesin bağımlılık potansiyeline sahip olması gibi en belirleyici unsurları gözden kaçırmamak gerekir. Madde kullanımının insanda geçici de olsa bir iyileştirme oluşturduğu gibi yanlış bir bilgi, kişiyi bir süre sonra geri dönüşü zor bir yola sevk ederek bağımlı hale getirir. Bilinmelidir ki, hiçbir madde kişiye sahip olmadığı ekstra bir enerjiyi yükleyemez. Öte yandan vücudumuzdaki var olan enerjiyi uyuşturucu maddelerle dengesini bozmak, hem beden hem de ruh sağlığımızda ciddi tahribatlara yol açar. Madde bağımlılığı, Bu karanlık dünyanın kapıları kriz dönemiyle birlikte açılır. Kullanılan maddenin cinsine ve miktarına bağlı olarak bu kriz döneminde insan dayanılmaz eklem ağrıları, kramplar gibi anatomik ve fizyolojik rahatsızlıklar geçirir. Algı dengeleri altüst olur ve kişide psikolojik gelişebilecek muhtemel rahatsızlıkların alt yapısını oluşturur. Bağımlı kişilere karşı suçlayıcı, aşağılayıcı tavırlar, bağımlılığın artmasına sebep olur.
Duygu durumunu düzeltmek için alınan alkol, olumsuz duygulardan geçici olarak uzaklaştırsa da asla sorunları çözmez ve sorunların daha da boyut değiştirerek büyümesine neden olur. Genelde egosu zayıf kişilerin akılcı çözüm yerine tercih ettikleri sorunlarla mücadele yöntemidir bu. Alkol bağımlılarının değersizlik, yetersizlik duyguları yoğundur ve benlik saygısı düşüktür. Alkol kaygıyı yatıştırır. Daha da önemlisi alkol kişide her şeyi yapabilme gücü ve duyguları oluşturur. Alkolün zararları sayılamayacak kadar çoktur. Fiziksel ve ruhsal tahribatının yanı sıra, kişiyi ekonomik sıkıntıya sokması, ailesiyle ve sevdikleriyle sorunlar yaşamasına neden olması, toplumsal huzuru bozması, suça teşvik etmesi, suç oranlarının artmasına ve trafik kazalarına neden olması, boşanma, terk edilme gibi birçok sosyal sorunlara sebep olur. Alkol alındıktan sonra mantıklı hareket edilemediğinden eğlenceli bir ortamda dahi çok kötü davranış bozuklukları görülebilmektedir. Kavgalar, sataşmalar, şiddet gibi trajik sonuçlar doğurmaktadır. Alkol insanın sağlıklı düşünmesini engeller, zihni uyuşturur. Alkollü insan sağlıklı düşünemez ve hareket edemez. Bu nedenle hem kendisi için hem de çevresi için tehlike oluşturur. Depresyon, paranoya, intihar, hafıza kayıpları ve erken bunama gibi psikolojik sorunlara yol açar. Yaşam kalitesini oldukça düşüren alkol; uyku kalitesini bozulmasına, panik nöbetlerinin oluşumuna, ağrılara ve nefes darlığına neden olur. Konsantrasyon eksikliğine, Karaciğer sirozu, körlük, kalp büyümesi, yüksek tansiyon, kas yıkımı, kan hastalıkları, zatürre, felçler gibi bedensel hastalıklara neden olur. Ayrıca erkeklerde iktidarsızlığa, kadınlarda da adet düzensizliğine neden olmaktadır.
Sigara insanda gerek fiziksel gerekse psikolojik bağımlılık yapmaktadır. Temel etkisi haz benzeri bir duygu oluşturmasıdır. Bağımlılığa neden olan faktörler yeterince incelenmezse, nikotin yoksunluğu geçtikten sonra kişi tekrar sigaraya başlayabilir. Bedensel, ruhsal ve davranışsal faktörler birbirleriyle yakın etkileşim halindedir. Örneğin fiziksel bağımlılık ruhsal sıkıntı doğurabilir. Ruhsal sıkıntı ve depresyon nikotin isteğini artırabilir. Davranışsal faktörler, örneğin otobüs beklerken, çay veya kahve içerken sigara içmek gibi, sigara isteğini artırabilir. Çevrede içenlerin çok olması, içmeyi cesaretlendirici ortam, çevreye özenme veya uyum gibi çevresel faktörlerin de sigara içme nedenleri arasında olduğu unutulmamalıdır. Gece uzunca bir süre nikotine maruz kalmayan birey sabah uyandığında düşük bir kan nikotin düzeyine sahiptir. Buna bağlı olarak bir çekilme bulguları oluşur ve güçlü bir sigara içme isteği doğar. Bu nedenle günün ilk sigarası oluşturduğu etkiler nedeniyle günün izleyen saatlerinde içilen sigaralardan farklıdır. Günün ilk sigaraları kalp atım sayısını arttırır, diz refleksinin şiddetini düşürür, duygulanım düzeyini hazza doğru yükseltir. Bağımlıların genellikle en hoşlandıkları sigara günün ilk sigarasıdır. Sigara bağımlılarında sigaranın kesilmesi kişiyi rahatsız eden belirtilerin ortaya çıkmasına neden olur. Genel olarak yoksunluk tablosu veya sigara (nikotin) çekilmesi olarak tanımlanan bu durum, nikotin alımıyla ya da sigara içimiyle geçer. Sigara veya nikotin çekilmesi belirtileri, sigara içilmesiyle birlikte geçer böylece kişi kendini sıkıntıdan kurtaran bir ödül almış olur. Nikotin çekilmesi içindeyken içilen sigaranın hem sıkıntıdan kurtarıcı hem de keyif verici özelliği vardır. Dolayısıyla hem negatif pekiştirici hem de pozitif pekiştirici olarak işlev görür. Bağımlılık kriterlerine göre planlanan psikolojik tedavide “baş etme becerileri”, öfke kontrolü” , “iletişim becerileri”, aile görüşmesi gevşeme egzersizleri, motivasyona yönelik çalışmalar ve değişik terapi yöntemleri uygulanmaktadır.

Bu nöbetler genelde 10-15 dk. sürebilir. Şiddeti değişiklik gösterebilir. Nöbet geçiren kişi ölüm korkusu ve çıldırma düşüncesinden dolayı çevresinden yardım bekler. Hemen doktora gitmek ister. En çokta atak sırasında kalp krizinden korkulur. Panik nöbetleri tekrarladıkça hasta nöbet geçirme korkusu yaşamaya başlar. Kendisini güvende hissedebileceği yerlerde ve kişilerin yanında bulunmak ister. Atağın olma ihtimali olan yerlerden uzak durur, yalnız kalmaktan korkar, bazıları kendini tamamen tehlikeli gördüğü dış dünyadan, kalabalıklardan soyutlar. Davranışlardaki ve düşüncelerdeki bozulmanın nedeni ortaya konulur, kişiye özel sebepler belirlenir, nerelerden kaynaklandığı netleştirilir, kişiye özel bir tedavi planı hazırlanır ve uygulanır.

Konuşmada zorluk, seste titreme,
Zihinsel karışıklık,
Çarpıntı, yüz kızarması yada solması,
Terleme, üşüme,
Tüylerin diken diken olması,
Göğüste sıkışma, soluğunu alamıyormuş boğuluyormuş gibi bir duygu, nefesin sıklaşması,
Baş dönmesi, bulantı,
Ellerde ayaklarda uyuşma,
Sık idrara çıkma,
Kan basıncının yükselmesi,
Sıcak-soğuk basmaları,
Baygınlık duygusu…

Panik atağın biyolojik bir nedeni yoktur ve bir çok psikolojik sıkıntılar gibi temelinde dinamik bir nedensellik, travmalar, bastırılmış öfke, endişe, anlaşılmama hisleri, nefret, çaresizlik gibi kişiyi rahatsız eden, ağırlığını taşıyamayacağı bilinç dışına atılmış bir çok duyguların bedensel ifadesidir aslında. Panik nöbetleri olmadığında kişi gayet normal görünür. Ancak nöbet esnasında ileri derecede endişeli ve telaşlıdır. DSM-IV’te panik bozukluğu agorafobili ve agorafobisiz olarak iki kümeye ayırır.

  1. Agorafobili(Açık alan korkusu): Agorafobi; beklenmedik şekilde ve beklenmedik zamanda ortaya çıkacak bir panik atağın ya da panik benzeri semptomların ortadan kalkması için yardım almanın ve kaçmanın zor olacağı yerlerde bulunmaktan yoğun bir kaygı duyma şeklinde oluşan fobidir. Tek başına ev dışına çıkamama, açık ve kalabalık alanda olamama, duraklarda sıra bekleyememe, köprü üzerinde ya da trafikte olamama gibi örneklendirilebilir. Kalabalık caddeler, kalabalık mağazalar, tüneller, köprüler, asansörler, metrolar, uçaklar… Hasta için son derece kaçınılması gereken uyaranlardır. Evden tek başlarına çıkamazlar. Mutlaka güvenilir yakın birinin eşlik etmesi için ısrarda bulunurlar.
  2. Agorafobisiz: Yineleyen, beklenmedik panik atakların en az birini 1 ay süreyle başka atakların olacağına dair yoğun bir anksiyete (kaygı), kontrolü kaybetmeye yönelik yoğun üzüntü, alışılmış davranışlarda değişiklik izler. Açık alan korkusunun görülmediği tiptir.
Panik atak ismiyle anılan panik bozukluk; genellikle genç yaşlarda başlayan, sosyal, ailevi ve iş yaşantısını olumsuz yönde etkileyen bir rahatsızlıktır. Kişinin yaşadığı endişe ve kaygılardan dolayı bedenin ani olarak verdiği tepkidir. Vücudun verdiği ani tepkiden dolayı şiddetli ölüm yada delirme korkusu, her an kötü bir şey olacakmış endişesi, yoğun rahatsızlık yaratır.

Belirli nesneler veya durumlardan anormal korkudur. Bunları agorafobi ve sosyal fobilerden ayırt ettiren özellik korkunun özgül durumlar ve nesneler karşısında belirmesidir. Bu özgül durumlar ve nesneler olmadığında hastada rahatsızlık belirtisi yoktur. Bunlardan uzak olduğu sürece hastanın yaşamı etkilenmemektedir. Yalnız fobi nesnesi ya da durumuyla yüz yüze gelince panik derecesinde korku ortaya çıkmaktadır. Hasta bu nesne veya durumların nerede bulunabileceğini daha önceden inceler ve ona göre sakınarak sıkıntıdan kendini korumaya çalışır. Fakat çok sık karşılaşılan nesneler karşı korku yaşamı çok kısıtlayıcı olabilir.

  • Nesne fobileri (örümcek, böcek, köpek, sivri uçlu eşya gibi…)
  • Durum fobileri (kapalı yer, açık yer, asansör, uçak, yüksek yer gibi…)
  • İşlev fobileri (altına kaçırma, gaz kaçırma, terleme, yüz kızarması gibi…)
Açık yerlerden korku olarak bilinen agorafobi, yalnız başına kalmaktan, yalnız sokağa çıkmaktan kalabalık yerlere girmekten (Örneğin; sinema, tiyatro, tünel, köprü, pasaj, asansör, otobüs vapur, uçak gibi yerlerde) duyulan korkulardır. Çoğu agorafobinin temelinde panik nöbetleri bulunmaktadır. Yani hasta panik nöbetleri geçireceği korkusu yüzünden yalnız başına sokağa çıkamamakta kalabalığa girememektedir.

Kendisinde sosyal fobi olduğunu düşünen herkesin mutlaka tedavi olması gerekir, çünkü bu rahatsızlık kişinin zekâsıyla eğitim düzeyiyle alakalı olmadığından, kişi rahatsızlığını fark edip bundan dolayı büyük üzüntü duyar, hak ettiğim hayatı yaşayamıyorum duygusu kişiyi mutsuz eder. Bu nedenle sosyal fobik kişilerin büyük kısmında kronik depresyon hali de eklenir, hatta kişiler bu sıkıntıyla baş etmek için alkol ve özgüvenini arttırdığını düşündüğü başka maddelerden medet ummaya başladıklarından, bağımlılık da bu grupta oldukça sık rastladığımız bir yan problemdir.

Sosyal fobi genelde gençlik yıllarında özellikle karşı cinse ilginin arttığı dönemlerde ortaya çıkar. Sosyal fobi, insanların gerek iş hayatlarında gerek özel hayatlarında yüksek performans göstermelerini gerektiren günümüz koşullarında, çok önemli bir sağlık sorunu haline gelmektedir. İnsanların bir miktar çekingen olması ve bazı durumlarda utanç duyup yüzlerinin kızarması, ellerinin terlemesi, kalabalıklar karşısında konuşurlarken veya iş hayatında bir sunum yaparken heyecanlanmaları çok olağandır, hatta bunların olmaması gariptir. Ancak bu çekingenlik ve heyecanlanma nereye kadar normaldir? Stres ve gerginlik belirli bir düzeye kadar başarıyı arttırıcı bir faktördür. Kişi iş hayatında gelebileceği noktalara gelemiyorsa, duygularını yakınlık duyduğu kişiye aylarca söyleyemiyorsa, 3 ay sonra yapacağı bir toplantı veya konuşma nedeniyle şimdiden uykusu kaçıyor ve toplantıya çok iyi hazırlanmış olduğu halde elindeki notları dahi heyecandan karıştırıyorsa, bu noktada çekingenlik ve utangaçlık pozitif duygular olmaktan çıkar ve artık soysal fobik davranış biçimi yerleşmiştir denilebilir.
Gerçekte korku yaratmayacak bir objeye, aktiviteye veya duruma karşı aşırı korku duyma ve kaçınma davranışında bulunmaya fobi denir. Fobik kişiler belli bir durum, nesne veya aktivite ile karşılaştığında aşırı anksiyete duyar. Kişiler korkularının saçma olduğunun farkındadır, ancak korkularını mantıksal düşünerek engelleyemezler. Bu korkular fobik kişilerin günlük işlevlerinde bozulmaya neden olur. Fobiler toplumda sık görülür. Araştırmalarda toplumda oranında fobik olduğu söylenmekle birlikte tahminen bu değer % 25 dolayındadır. Araştırmalarda fobi sıklığının beklenenden düşük çıkmasının en önemli nedeni bu kişilerin hastalıklarının farkında olmaması ve tedaviye başvuruların az olmasıdır. Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür.
Olanlara anlam veremez, inanamaz.
Ağlayarak yas tutma sürecine girer.
Yemek yiyemez, uyuyamaz, insanlarla konuşmak istemez.
Çevreye ilgi azalmış ve dikkat toplama güçleşmiştir.
Uyku düzensizleşmiştir ve kaybedilen kişi veya nesne ile ilgili rüyalar sıktır.
Kişi kabusla uyandığında yaşadıklarının gerçek veya rüya olup olmadığını anlayamaz.
Duygularını kontrol edemez.
İlişkileri bozulur, iletişim sorunları yaşar.
Büyük kayıplardan sonra kişilerde görülen psikolojik tepkilere yas denilmektedir. Kayıp terimi ile anlatılmak istenen yakınların ölümü yanında kişinin bir organını, beslediği hayvanları, malını veya işini kaybetmesi v.b. dir. Yas tepkisi kayba uğramış herkeste görülür, ancak kişiden kişiye değişebileceği gibi kültürler arasında da farklılık gösterir. Sevilen birinin, bir yakının veya malın kaybından sonra ilk tepki şok olma duygusudur. Kişi duygularını yitirmiştir ve şaşkındır. Bazen kaybedilen kişiye karşı duyulan hisler o kadar kuvvetli olabilir ki yas tutan, ölenin sesini duyduğunu veya kendisini gördüğünü söyleyebilir. Bunun normal sayılabilmesi için kişinin bu durumun gerçek olmadığını kabul etmesi gerekir.

Belirtiler genelde nörolojik hastalıkları taklit eder, nörolojide görülen bütün belirtiler psikolojik nedenlerle de ortaya çıkabilir. Belirtiler genelde şiddetlidir ve hastanın günlük işleri yapmasında sorunlar ortaya çıkarır. Belirtilerin uzun süre devam etmesi hastanın kol ve bacaklarında kaslarda erime ve yapışıklık gibi sorunlar ortaya çıkarabilir.

  • Bayılma, sara benzeri nöbet geçirme: genelde kalabalığın olduğu yerlerde bayılma görülür. Hastalar tek başına iken bayılma pek olmaz. Bayılma sırasında kendini yaralama ve bilinç kaybı pek görülmez. Bayılma genelde uzun sürelidir. Hasta çevrede olanları duyduğunu ancak yanıt veremediğini, tüm bedenini felç olmuş gibi hissettiğini belirtir. Hastalar genelde ağlayarak kendine gelir. Kendine gelirken saldırgan davranışlarda bulunma saçını, yüzünü yolma gibi taşkınlık belirtileri görülebilir.
  • Bedenin herhangi bir yerinde uyuşma veya hiçbir şey hissedememe; genelde kol ve bacakta görülür. Nörolojik muayenende organik bir neden bulunamaz ve uyuşan bölge nörolojik kökenli duyu kayıplarından farklıdır.
  • Körlük: sıklıkla tek gözün görmemesi, iki gözde körlük, tek gözde tüp şeklinde görme bozukluğu olabilir. Göz muayenesi normaldir.
  • Konuşamama, hastalar kısık sesle konuşabilir. Konuşamamayı açıklayacak organik bir neden bulunamaz.
  • Bedenin herhangi bir yerinin hareketinde azalma veya tamamiyle felç olması (kol, bacak veya tüm bedenin felç olması olabilir): hasta bedenin herhangi bir yerinde kuvvet azlığından yakınır. Kuvvet azlığı veya kaybı genelde kol ve bacaklardadır. Nörolojik muayenede kuvvet azlığını açıklayacak bir bulguya rastlanmaz. Bazen felç bir koldan diğerine geçip yer değiştirebilir.
  • Bedenin herhangi bir yerinde titreme (tremor) veya istemsiz beden hareketleri görülebilir. Bu hareketlerin nörolojik kökenli hareket bozukluklarından ayrılması gerekir.
  • Duruş bozuklukları: hastalar ayakta duramaz ve yürüyemezler, özellikle izlendiklerini anladıklarında belirtilerde artma görülür. Bazen duruş ve yürüyüşün normale döndüğü sonra tekrar bozulduğu görülebilir.
Konversiyon bozukluğu, altta yatan organik bir neden bulunmaksızın ortaya çıkan, bayılma, felç olma ve duyu kaybı gibi nörolojik belirtilerdir. Hastalar sorunlarının ruhsal olduğunun farkında değildir ve istemli olarak bu belirtileri kontrol edemezler, yani belirtiler bilinçli olarak ortaya çıkmaz. Konversiyon bozukluğu çok eski çağlardan beri bilinmektedir. Halk dilinde histeri olarak geçer. Bu hastalık kişinin ruhsal sıkıntısının beden diliyle ifade edilmesidir.

Uygun incelemelerden sonra bu belirtilere tıbbi bir durumun ya da madde kullanımının yol açmadığı gösterilmelidir. Eğer tıbbi bir durum söz konusu ise bile fiziksel şikayetler ve bunların sonucu olarak ortaya çıkan sosyal ya da mesleki işlev kaybı tıbbi durumun alınan öyküsü, fizik muayene ve laboratuar bulguları ışığında beklenilenden çok fazladır. Belirtilerin istemli olarak taklit edilmemiş olması da gereklidir. Somatizasyon Bozukluğunun tedavisi zordur. Çünkü kişiler yakınmalarının bir tür psikolojik bozukluk olduğunu kabullenmezler. Kişinin semptomları ve yaşadıkları arasında bağlantılar kuruldukça şikayetleri azalır. Kişiye özel bir tedavi programı hazırlanır ve uygulanır.

DSM-IV’de somatizasyon bozukluğu tanısının konulabilmesi için dört ayrı sistemin her birindeki şikayetlerin rahatsızlığın değişik dönemlerinde her hangi bir zaman ortaya çıkmış olması gerekmektedir;

  1. Dört ağrı semptomu: en az dört değişik sistem ya da işlevle ilişkili ağrıların olması (baş, karın, sırt, eklem, kol ve bacaklar, göğüs, makat, adet sırasında ağrı, cinsel ilişki sırasında ağrı, idrar yaparken ağrı gibi)
  2. İki gastrointestinal sistem belirtisi: ağrı dışında iki GIS belirtisinin olması gerekir (bulantı, şişkinlik, gebelik sırasında olmayan kusma, diyare, değişik yiyeceklere duyarlılık)
  3. Bir cinsel semptom: ağrı dışında en az bir seksüel ya da üreme sistemiyle ilişkili belirtinin olması ( cinsel duyarsızlık, erektil ya da ejakülasyon bozukluğu, adet düzensizliği, aşırı adet kanaması, gebelik boyunca kusma)
  4. Bir psödonörolojik belirti: ağrıyla kısıtlı olmayan, nörolojik bir durumu telkin eden bir belirtinin olması (dengesizlik, felç ya da lokalize güçsüzlük, yutma güçlüğü ya da boğazda düğümlenme hissi, ses kısıklığı, sağırlık, nöbetler, amnezi gibi dissosiyatif belirtiler, bayılma dışında bilinç kaybı).
Ruhsal sıkıntı ve gerginlik uygun biçimde ifade yolu bulamadığında kişi bunun için bedenini kullanmakta ve sıkıntısını ‘bedenselleştirmekte’ yani bedeniyle ifade etmektedir. Somatizasyon bozukluğu olan kişilerin bedenlerinde ağrılar, sızılar, uyuşmalar, ateş basmaları, karıncalanmalar, çarpıntılar olur. Bu belirtiler fiziksel muayene ve laboratuar incelemeleri ile açıklanamaz. Şikayetleri ses kısıklığı, ses kaybı, çift görme, kas zayıflığı, idrar güçlüğü gibi gerçek olmayan nörolojik belirtilerdir. Sindirim sistemi yönünden karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal ve kabızlık görülebilir. Üreme organları ve boşaltım sistemi açısından idrarını ağrılı yapma, ağrılı adet görme, adet düzensizlikleri olabilir. Cinsel işlevler açısından da ağrılı cinsel birleşme, cinsel istek ve ilgi azlığı, erkeklerde sertleşme ve boşalma sorunları, kadınlarda vajinismus denilen cinsel birleşme korkusu ile ortaya çıkabilir. Somatizasyon bozukluğu otuz yaşından önce başlayan ve tıbbi olarak açıklanamayan bir çok sisteme dair fiziksel semptomların olduğu bir rahatsızlıktır.
Kişi geçmişte bir çok doktora gittiyse, hatta gerçekten ciddi bir hastalığı olduğuna inanan bir doktorda karar kıldıysa,
Kişi son zamanlarda ciddi bir kayıp ya da stres yaratan bir olay yaşadıysa,
Kişi spesifik bir organ ya da sistem (kalp ya da sindirim sistemi gibi) üzerine aşırı endişeliyse,
Kişinin belirtileri ya da endişelendiği bölge değişebiliyorsa,
Doktorun görüşleri kişiyi rahatlatmıyor, kişi doktora inanmıyor ya da doktorun bir hata yapmış olduğunu düşünüyorsa,
Kişinin hastalık endişesi iş, aile ve sosyal hayatını zedeliyorsa,
Kişi anksiyete, gerginlik ve/veya depresyondan yakınıyorsa dikkatli olunması gerekmektedir.
Halk arasında hastalık hastalığı, evhamlılık ve pimpiriklik olarak adlandırılan hipokondriyak düşünceler bir çok kişide zaman zaman geçici olarak ortaya çıkabilmekle birlikte, bu düşünceler kişinin hayatını etkiliyorsa, belirgin bir sıkıntı kaynağı oluyorsa, mesleki ve sosyal yaşamını olumsuz etkiliyorsa mutlaka yardım alması gerekir.Hipokondriyazisi olan hastalar doktor doktor dolaşan, bedenlerinde ortaya çıkan hemen her türlü duyumu yanlış yorumlar ve kendilerinde ruhsal bir hastalık olduğunu kabullenmezler. Sağlık ve hastalık ile ilgili konular günlük yaşantılarında önemli yer tutar.
Hipokondriyazis kişide hiç bir bedensel hastalık olmamasına karşın her türlü bedensel yakınmasını kendisinde ciddi bir bedensel hastalık bulunduğu şeklinde yorumlamasıdır. Hipokondriyazisli hastalar doktorların verdiği bir çok güvenceye ve yapılan bir çok tetkike karşı kendisinde bir bedensel hastalık bulunduğu düşüncesini bırakamazlar.

Dürtü kontrol bozukluğu olan kişiler davranışlarını kendi başlarına kontrol edebileceklerini düşünür ve her sefer “bir daha bunu yapmayacağım” sözünü verirler kendilerine. Oysa bu tutulması kolay bir söz olsaydı biz buna hastalık demezdik. Davranışın her tekrarı kişinin kendini daha da fazla yetersiz hissetmesine neden olur ve zamanla depresyon ya da başka psikiyatrik hastalıklara zemin hazırlar.

  • Patolojik kumar
  • Kleptomani (çalma hastalığı)
  • Trikotillomani (saç yolma hastalığı)
  • Piromani
  • Aralıklı patlayıcı bozukluk
  • Patolojik cilt yolma
  • Kompulsif (takıntılı) alışveriş
  • Kompulsif (takıntılı) cinsel davranış
  • İnternet bağımlılığı
  • Kendine zarar verme davranışı
  • Binge (tıkınırcasına) yeme bozukluğu
Dürtü kontrol bozuklukları, kişide yoğun duygusal zorlanmaya neden olsa da, durumlarını sıklıkla gizlerler. En yakınları dahi ne kadar sıkıntı çektiklerini bilemez. Bir dereceye kadar hastalığın yaşattığı huzursuzluk verici duygulara rağmen gündelik hayatlarını normal bir şekilde sürdürebilirler. Ancak, belli bir noktadan sonra zorluklar yaşanmaya başlayacaktır. Her hafta sonu sabahtan akşama kadar alışveriş yapan kadın tek tatil gününde sosyal ilişkilerine vakit kalmadığı için zamanla yalnız kalmaya başladığını fark edecektir. İş arkadaşının masasından bir şey çaldığı görülen üst düzey yöneticinin iş yerindeki itibarı zedelenecektir.
Çoğumuzun, aslında bize zarar verebileceğini düşünmediğimiz davranışlarda bulunmaya karşı yoğun isteği olabilir. Örneğin, tatilimizi geçirdiğimiz otelden anı olarak otel havlularını bavulumuza atabiliriz, ya da “herşey 1 lira” yazılı mağazadan belki de hiç kullanmayacağımız bir sürü ıvır zıvır satın alabiliriz, ya da dostlarımızla bir araya geldiğimizde para karşılığı kağıt oyunları oynayabiliriz. Dürtü kontrol bozukluklarında bu davranışların uç halleri gözlenir. Dürtü kontrol bozukluğu olan kişiler sadece aşırı davranışlarda bulunmakla kalmaz, aynı zamanda belli bir davranışı gerçekleştirme isteklerinin de kontrol edilemez olduğunu hissederler. Kişideki, bu davranışları gerçekleştirme isteği çok yoğun olduğundan zihinlerini bu davranışlarla meşgul olmaktan alıkoyamazlar.
Bütün yeme bozukluğu hastalıkları gibi obezite de bireyin ruh sağlığındaki bozulmayla paralel olarak ortaya çıkan ve bireyin biyolojik, psikolojik ve sosyal bütünlüğünü tehdit eden bir rahatsızlıktır. Diyetisyen ve psikolog işbirliğinin şart olduğu bu rahatsızlık için uygulanan psikoterapi yöntemlerinde amaç hastanın yeme tutumlarını etkileyen olumsuz durumların veya etkileşimlerin farkına varması ve yeme davranışı yerine daha uygun baş etme / iletişim yöntemleri edinmesidir. Yapılan çalışmalar bireyin rahatsız olana kadar kısa bir zamanda çeşit, tat farkı gözetmeden aşırı yemek tüketimi tutumunun bireyin yaşadığı stres ya da çözümleyemediği kişilerarası ilişki sorunlarıyla kolaylıkla tetiklendiğini ve rahatlama yerine suçluluk, değersizlik, öfke gibi duygulara yol açtığını göstermektedir. Bu bağlamda psikoterapi bireyin sorunlarını çözme ihtiyacına karşılık verdikçe, dürtüsel biçimde yemek yeme isteği hafifler. Yeme bozukluklarını kişiye özel bir anlamı vardır. Anne çocuk ilişkilerinden, aile içinde öğrenmeye kadar varabilir. Danışanın öyküsü dinlenir, anlamlandırılır ve kişiye özel bir tedavi programı hazırlanır. Semptomların hızlı bir şekilde ortadan kalkması için, hazırlanan program uygulanır.
Dönem dönem gelen aşırı yemek yeme, kilo alma ve bir yandan da kilo almayı durdurma çabaları ile devam eden bir bozukluktur. Bu hastalar sürekli aşırı yiyen, ileri derecede şişman olan ve şişman kalan insanlardan farklıdır. Hasta aşırı yeme nöbeti başlayınca bütün çabalarına, korkularına, üzüntüsüne rağmen yeme tutkusunu durduramaz. Kilo almayı önlemek için hasta yediklerini kusar, iştah kesici, idrar söktürücü ilaçlar kullanır. Bu kişiler çoğu zaman fazla kiloluda olmayabilir. Ancak yine de kilo aldığından sürekli şikayet eder. Beden ağırlığı, güzellik, çirkinlik konularıyla aşırı derecede meşgul olabilir. Bu kişiler yaşamın önemli bir bölümünü yemek ve yememek arasında bocalayarak geçirir. Yeme tutkusu öyle ağır basar ki, bir yandan gizlice yer, gider çıkarır, yine yerler. Kimi hastalar için yenilen yiyeceğin önemi yoktur, önemli olan tıkınmak türünden tarif edilebilen bir yeme davranışıdır. Kimi hastalarda yemek yeme tutkusu o denli aşırı olabilir ki bulundukları yerde yiyecek, içecek bulamayacaklarından korkabilirler. Anoreksia Nevroza’nın bulimik türünde de zaman zaman aşırı yeme ve kilo alma nöbetleri olabilir. Fakat temel rahatsızlık yemeği kısma ve kesme doğrultusundadır. Bulimia Nevroza’da da kusmalar, zayıflamak için çeşitli ilaçlar kullanılabilir. Fakat temel patoloji daha çok yemeyi durdurmama şeklindedir.

En temel belirti aşırı kilo alma korkusudur. Bu durum kişinin yiyecek konusunda neredeyse fobik olacak noktaya dek varmasına neden olabilir. Şişmanlama korkusunun yanı sıra beden imgesinde de bozulma vardır. Buna bağlı olarak bu kişiler çok zayıf ve ince olsalar bile kendilerini şişman bulabilirler. Vücut ağırlığını kontrol altında tutabilmek için iki yolu kullanırlar: Kişilerin bir bölümü yiyecek alımını ileri derecede kısıtlarlar. Zaten aldıkları çok az yiyeceğin de çok az kalorili yiyecekler olmasına dikkat ederler. Bu kişiler buna rağmen ağır egzersizler de yaparlar. Diğer gruptaki kişilerde yiyecek alımının ileri derecede azaldığı açlık dönemleri ile aşırı yeme dönemlerinin birbirini izlediği gözlenir. Bu gruptaki kişiler, aşırı yemeden sonra şişmanlayacakları korkusuyla boğazlarına parmaklarını bastırarak kusarlar.

Anoreksiya Nervoza; Genel olarak 12-18 yaşları arasında başlayan ve şişmanlamaya karşı ağır korku yüzünden bilinçli olarak aşırı zayıf kalma çabaları ile belirlenen bir bozukluktur. Toplumda ortaya çıkma sıklığı bilinmemekle birlikte eskiden sanıldığı gibi çok ender rastlanan bir rahatsızlık değildir. Anoreksia Nervoza’lı bireylerin yaklaşık % 95′ i kadındır. Ve bir kişinin kız kardeşinde bu tür bir bozukluk varsa o kişide aynı hastalık riski belirgin oranda artmaktadır.
Bireyin yeni yasam koşullarına uyum sağlayabilmesi, yenilik ve değişimi kabullenebilmesi, kendini geliştirip zenginleştirmesi ve esneklik kazanması stresle basa çıkmada önemli etkenlerdir. Düşmanlık duyguları, yargılama, yineleyen bir biçimde kendini suçlama, aşırı duyarlılık kazanma ve gösterme, duyguların çözülerek ayak bağı olması, aşırı mantık kullanmak ve olayları ya çok iyi, ya çok kötü olarak iki uçta değerlendirmek, yeterince büyüyemeyip yetişkin yaşamına geçememek, çocuksu davranışlar, kişiler arası ilişkilerde iletişim ve etkileşim kuramamak ya da çekingen kişilik özellikleri, pasif tutumlar stresle basa çıkmada zorlayıcı ve başarısız olunmasına neden olan unsurlardır.
Bireysel bütünlüğü bozan, zorlayan stres, çevresel nedenler, sosyal stres yaratan nedenler ve ruhsal stres vericiler olarak değerlendirilebilir. Stres çevre koşulları, sosyal yaşam, iş dünyası gibi, aile yaşamı gibi bireye dışarıdan gelen tetikleyicilerle başlayabildiği gibi, her bireyin kendi özgün dünyasındaki duygular, duygulanımlar, dürtüler, çatışmalar nedeniyle de oluşabilir. Bu tür nedenlerle bir doktora müracaat eden kişilerin dinamik yapıları, dikkatli ve ayrıntılı bir şekilde incelenerek bireysel terapi veya terapi grupları ile tedavi görürler.

Stres organizmanın bedensel ve ruhsal sınırlarının tehdit edilmesinde ve zorlanmasında oluşan bir durumdur. Bir tehditle karşılasan birey, bu tehditle başa çıkamayacağına inanmışsa strese girer. Stres fiziksel olarak bireyde çarpıntı, kas gerilimi, kan basıncının artması olarak belirir.

  • Kişisel etkiler: Huzursuzluk, saldırganlık, duyarsızlık, depresyon, yorgunluk, asabiyet, suçluluk ve utanç, sinirlilik, karamsarlık, düşük öz-saygı, yalnızlık, tehdit ve gerginlik
  • Davranışsal etkiler: Kaza eğilimi, ilaç alımı, duygusal patlamalar, aşırı yeme veya tat kaybı, aşırı alkol alımı veya sigara içme, heyecanlılık, tahrik edici davranışlar, az konuşma, sinirsel kahkahalar, hareketsiz kalamama, titreme,
  • Bilişsel etkiler: Karar verme ve konsantre olmada yetersizlik, sık unutkanlık, eleştiriye aşırı duyarlılık ve psikolojik engeller,
  • Psikofizyolojik etkiler: Kan ve idrarda yüksek katekolamin ve kortikostreid bulunması, kan şekerinin yükselmesi, kan basıncı ve kalp atışlarının artması, ağız kuruluğu, terleme, göz bebeğinin genişlemesi, solunum güçlüğü, sıcak ve soğuk nöbetler, boğazda şişlikler, kol ve bacaklarda hissizlik ve karıncalanma,
  • Tıbbi etkiler: Astım, adet görememe, göğüs ve sırt ağrıları, koroner kalp hastalıkları, ishal, baş dönmesi ve halsizlik, hazımsızlık, sık idrara çıkma, migren ve baş ağrıları, kabuslar, uykusuzluk, nevroz, psikoz, psikosomatik bozukluklar, şeker hastalığı, ciltte görülen hastalıklar, ülser, cinsel isteksizlik ve güçsüzlük,
  • Organizasyonla ilgili etkiler: görev başında bulunmama, düşük endüstriyel ilişkiler ve verimsizlik, yüksek iş kazası ve düşük iş teslim oranları, kötü iş ortamı, işinden memnuniyetsizlik ve nefret ortamı,
Halk arasında “Karabasan” olarak bilinen uyku felci, uyandıktan hemen sonra veya seyrek olarak, uykuya dalmadan hemen önce bedenin geçici olarak hareket edememesi (felç olması) ile karakterize edilen bir durumdur. Uyku felci, kişinin bilincinin tamamen açık olmasına rağmen hareket edememesine sebep olur. Ayrıca bu durum ile birlikte halüsinasyonlar olabilir. Çoğu zaman, uyku felcine uğrayan kişi tarafından bunun bir rüya sebebiyle oluştuğuna inanır. Bu yüzden, insanların hareket etmek istese de hareket edemediği rüya sayısı bu kadar fazladır. Uyku felcinin sebep olduğu halüsinasyonlar bazen durumun normal bir rüya olarak algılanmasına, bazen de oda içerisinde hayali şeyler görülmesine sebep olur.
Rüya Sıkıntı Bozukluğu; Uyku sırasında normalde her kişi korkutucu rüyalar görebilir. Ancak normal olan tipinde bu rüyalar kişiyi genelde uyandırmaz ve tekrar etme eğiliminde değildir. Ancak rüya sıkıntı bozukluğun da kişi uyku sırasındaki normal uykusunun yanı sıra korkutucu rüya ve karabasanlar görüp korku içinde uykudan uyanır. Kişi uyandığında bunun bir rüya olduğunu hemen anlar. Bu durum genelde gecenin ileri REM dönemlerinde ortaya çıkar. Kişinin uyumunu bozabilir, tekrarlama eğilimindedir.
Uyurgezerlik; İlgi çekici bir hastalıktır. Genellikle uykuya daldıktan hemen sonra görülür. Uykunun ilk üçte birlik döneminde ortaya çıkar. Sıklıkla 10’lu yaşlara kadar görülür. Kişi birden yataktan kalkarak bazı otomatik hareketleri yapar. Bunlar yürüme, giyinme, tuvalete gitme, araba kullanma gibi hareketler olabilir.
Hipersomnia(Aşırı Uyuma) Bu hastalık aşırı uyuma ve gündüzleri uyuklama olarak ikiye ayrılır. Kelime anlamı çok uyuma olan hipersomnia genellikle diğer psikolojik hastalıklara eşlik eder. Hipersomnia her zaman patolojik olmayabilir. Kişilik özelliklerinin veya ailesel yatkınlığın hipersomniaya yol açtığı kabul edilmektedir.
Uyku, insan hayatının üçte birinden fazlasını kaplayan fizyolojik bir gereksinimdir. Uyku bozuklukları, pek çok ruhsal hastalığa eşlik edebildiği gibi, birincil olarak sadece uyku bozukluğu gelişebilir. Ancak uyku sadece zihinsel yaşamın önemli bir parçası değil, aynı zamanda hormonal düzenlemede de önemli rol alan bir süreçtir. Bu nedenlerle uyku bozukluğu nedeni saptanarak derhal tedavi altına alınmalıdır. İnsomnia (Uykusuzluk) Uykuya dalma güçlüğüdür. Genelde insomnia kendiliğinden düzelme eğiliminde olsa da altta yatan daha ciddi bir psikolojik hastalığın ilk habercilerinden olabilir.

Çocukluk döneminde görülen baskılar ve eleştiriler özgüven sorunlarının temelini oluşturur. Sonraki yıllarda da, okul hayatında, arkadaş ilişkilerinde, beden algısıyla ilgili veya iş hayatında yaşanan küçük gibi görünen fakat duygusal olarak ağır travmalara neden olan sebepler kişinin özgüven sorunu yaşamasına neden olur. En önemlisi hayatı boyunca bu durum ilişkilerini ve iş hayatını etkiler. Bir çocuk aile içerisinde eleştirilmişse yada sınıf içerisinde söylediği bir şeyden dolayı gülünç duruma düşmüş ise bir daha toplum içerisinde yada otorite konumundaki insanların yanında kendini ifade edemez, heyecanlanır ve kendini kötü hisseder. Yapamadığı şeylerden dolayı da devamında kendine kızma ve suçluluk gibi duygular ortaya çıkar. Özgüven sorunu yaşayanlar:

  • Kendi kendinizi sürekli eleştirir
  • Her şeyin olumsuz tarafını görür
  • Hayal kırıklığı ve başarısızlık olma korkusu yaşar, umutsuzdur
  • Bazı küçük başarısızlıkları tüm hayatına yayar ve geneller
  • Hedefi yoktur yada gerçekleştiremeyeceği kaygısı yüksektir
  • Sahip olduklarınıza değil, olmadıklarınıza odaklanır
  • Pişmanlık ve çaresizlik duyguları fazladır
  • Diğerlerini kendinden daha üstün görür
  • Yeteneklerinizi küçümser
  • Ezik bir ruh hali içerisindedir
Kaygı Bozukluklarının belirtileri; Eğer aşağıdaki belirtileri kendinizde de görüyorsanız ve bunlardan kurtulamıyorsanız anksiyete (kaygı) bozukluğu yaşıyor olabilirsiniz.
Sürekli gerginlik, endişeli ve aşırı hassas olma,
Anlamsız korkular,
Ani ve beklenmedik kalp çarpıntısı nöbetleri,
Terleme, mide bulantısı ya da baş dönmesi,
Sık sık idrar çıkarma ya da ishal,
Nefes darlığı,
Titreme ve seğirme,
Kas gerilimi, yorgunluk,
Baş ağrısı,
Uyuma zorluğu,
Evham ya da dehşet hissi,
En kötüyü öngörme,
Alınganlık, huzursuzluk,
Sürekli olumsuz arama hali,
Aslında korku insanın doğasında var olan ve güvenliğimizi tehdit eden ya da tehdit etmesi muhtemel olan tehlike durumlarına karşı önlem alarak kendimizi korumamız için hayati öneme sahip olan bir duygudur. Kaygı, fiziksel belirtilerin de eşlik ettiği, normal dışı ve nedensiz bir aşırı korku hali diye tanımlanabilir. Kaygı bozukluğu olan kişi kendisini huzursuz hisseder ve kötü bir şey olacakmış endişesi taşır fakat bu durumunu açıklayacak somut bir tehdit veya tehlike gösteremez. Korkular ve kaygılar gündelik yaşamda sıklıkla gösterdiğimiz tepkilerdir. Örneğin evimizde sessiz bir ortamda otururken birden patlamaya benzer bir ses duyduğumuzda irkilmemiz ya da bir iş görüşmesine giderken tedirginlik duymamız olağan tepkilerdir. Kaygı bozukluğuna sahip kişilerde ise bu tepkiler daha yoğundur ve duruma özgü değildir. Bu tepkiler onların yaşamlarını olumsuz yönde etkiler ve birçok durumda hayatlarını güçleştirir. Normal kaygının kişiyi tehlikelere karşı uyarma koruma ve harekete geçirme özellikleri vardır. Aşırı kaygılı durumlarda ise bir kaygı bozukluğundan söz etmek mümkündür. Çeşitleri: Panik Bozukluk, fobiler, obsesif-kompulsif bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu, yaygın ankiseyete bozukluğu.
İletişim kişilerin sözlü ya da sözsüz mesajlarla, birbirlerine duygu, düşünce ilettikleri ve bu iletileri anlamaya, yorumlamaya çalıştıkları bir süreçtir. Verilen herhangi bir mesaj, bu mesajı alan kişi tarafından belli bir biçimde algılanır ve bu algı sonunda olumlu ya da olumsuz bir tepki ortaya çıkar. Eğer iletişimde sözel ve sözel olmayan ipuçları farklı mesajlar veriyorsa ya da anlatılmak istenen net değilse, iletişimde tıkanıklıklar, yanlış anlaşılmalar belirsizlikler olabilir. Örneğin, bir kız “hayır” yanıtını vererek erkekten uzaklaşmışsa ne istediğine dair bir netlik söz konusudur. Ama kız erkeğe biraz yaklaşarak ve tutarsız bir şekilde. “hayır” demişse, cümlesi hayır derken bakışı, beden hareketleriyle evet mesajı yolluyorsa, bu hem kendi için hem de erkek için karmaşık ve çelişki yaratabilecek bir durum olacaktır. Günlük yaşamımızda çevremizdeki insanlarla her zaman istediğimiz iletişimi kuramayabiliyoruz. Bazı durumlarda bizim anlatmak istediklerimizi karşımızdakiler yanlış anlayıp yanlış yorumlarken, bazen de karşımızdaki kişileri biz yanlış anlayabiliyoruz. Böyle durumlarda iletişimin kalitesi bozulduğu gibi, konudan çok kişililerle uğraşmaya başlarız ve savunmaya dönük bir iletişim tarzı ortaya çıkar. İletişim sorunları çözülmez ise; Sorun tüm alanlara yayılır, Duygusal paylaşımlar azalır, Birlikte yapılan aktiviteler azalır, Keyifle geçirilen vakit azalır.

Herkesin kendini kötü, umutsuz, çökkün hissettiği zamanlar vardır. Aileden ayrı kalma, bir yakının vefatı, işten ayrılma, iflas gibi durumlarda insanın kendini çaresiz, umutsuz hissetmesi normaldir. Çoğu kişi kısa sürede hissettiği kötü durumdan kurtulup mutlu olmayı başarır. Fakat uzun süre içinde bulunduğu durumdan kurtulamıyor, sıkıntılı, yorgun, umutsuz, huzursuz hissediyorsa depresyondadır demektir.

Kişide stres yaratan olaylar depresyona girme olasılığını artırmaktadır. Herkesin yaşamında üzücü ve sıkıntıya sokan olaylar olur. Ancak herkes aynı biçimde tepki veremez. Depresyonun en çok görüldüğü durumlar;

  • Ailesinde depresyon öyküsü olanlarda.
  • İşten çıkarılma, yakın birinin ölümü, sevilen birinin veya bir şeyin yitirilmesi hatta yitirme korkusunda.
  • Evliliklerde ve yakın ilişkilerde yaşanan sorunlarda boşanma, ayrılık, terk edilmelerde.
  • Yaşamdaki önemli değişikliklerde, örneğin kaza, hastalık, emeklilik gibi.
  • İşyerinde karşılaşılan güçlükler; iş yoğunluğu, fazla mesai, tükenmişlik, mobbing v.b.
  • Pesimist kişilik yapılarında; benlik saygısı düşük, melankolik, kendine değer vermeyen, karamsar, her şeye kolay üzülme gibi.
  • Alkol ve ilaç bağımlılıklarında.
  • Yoksullukta.
  • Toplumdan uzaklaşma, yalnızlaşma durumlarında.
  • Çocuklukta yaşanan örseleyici deneyimler, sorunlu bir aile ortamında yetişme depresyon riskini artırır.
İnsanlar ara sıra kendilerini mutsuz, üzüntülü, çaresiz ve umutsuz hissederler. Sevilen birinin kaybedilmesi, evlilikte veya yakın ilişkilerde yaşanan sorunlar, işyerinde yaşanan stres ve kaygılar, başarısız olma, önemli yaşam değişiklikleri, karşılaşılan zorluklarla baş edememe yoğun üzüntüye neden olabilir. Hayatta bir mücadeledir ve birçok üzücü olaylarla karşılaşılması normaldir. Ancak kişide beklenmedik bir anda ve nedensiz ortaya çıkan mutsuzluğun, çökkünlüğün uzun sürmesi ve yaşamı olumsuz etkilemesi depresyon olarak tanımlanır. Düşünce, duygu ve davranışları olumsuz etkiler. Hayatımızın etkin bütün alanlarını bloke eder, çöküntüye uğratır. Bazen aylar, hatta yıllarca sürebilir.
Kronik Yorgunluk Sendromu, sürekli veya tekrarlayıcı seyreden, sakatlayıcı, iyi anlaşılamayan ve birçok sistemi tutan bir hastalığı tanımlamak için kullanılır. Tek bir sebebi yoktur. Bu hastalığın viral bir enfeksiyonun tetiklediği beyinin çalışmasındaki düzensizlikler, strese bağlı vücudumuzdaki dengesizlikler ve vücudun savuma sisteminin bozulması sonucu aşırı derecede aktifleşen bağışıklık sistemimizi içine alan bir durum olduğunu kabul etmeliyiz. Kronik yorgunluğun en ayırt edici belirtisi yatak istirahatiyle geçmemesidir. Bağışıklık sistemi enfeksiyonlarla başa çıkamayınca sonuç bitkinlik olmaktadır. Kronik Yorgunluk Sendromu fiziksel, duygusal ve zihinsel bulgu ve belirtileri içerir. Bu sendrom duygusal tükenmişlik, depersonalizasyon ve bireysel beceride azalma nedeniyle; bireysel ya da kurumsal düzeyde, insanın iç dünyası ile ilgili duyguları, amaçları, istekleri ve beklentileri etkileyen psikolojik bir deneyimdir. Bu hastalar sorunlar, baskı hissi, huzursuzluk ve işlev bozukluğu sonucunda işlerinden ve ailelerinden olabilirler. Bu sorundan kurtulmak için öncelikle kendimizi, doğayı ve hayatı sevmek, yorgunluklarımızın, tükenmişliğimizin, mutsuzlukların, hayal kırıklıklarının gelip geçici olduğuna inanmak gerekir. Hastaların psikolojik tedavi görmesi gerekir.
Geleceğimizi, başarılarımızı, genellikle mutluluk ve mutsuzluklarımızı sağlıklı alacağımız kararlar belirler. Bugünkü yaşantılarımız, geçmişte aldığımız kararlarımızın bir sonucudur. Uygun zamanda, uygun yerde, uygun davranışlar sergiliyorsak, bu sağlıklı düşündüğümüzü ve doğru kararlar aldığımızı gösterir. Aldığımız bir karar bazen yaşantımızı tümüyle değiştirebilir. Bu nedenle kararlarımız yaşantımızda önemli yer tutarlar. Kısa ve uzun sürede gerçekleşmesini istediğimiz beklentilerimiz de bir karar nedenidir. Karar verdiğimiz anlar geleceğimizin şekillendiği anlardır. Geleceğimizi yaşam koşulları kadar verdiğimiz kararlar da etkiler. İstersek bir şeyleri değiştirmenin mutlaka bir yolu vardır. Geçmişimiz geleceğimiz değildir. Herhangi bir zamanda yeni bir karar alarak yaşamımızı değiştirebiliriz.

Hayatta bir mücadeledir ve birçok üzücü olaylarla karşılaşılması normaldir. Ancak kişide beklenmedik bir anda ve nedensiz ortaya çıkan mutsuzluğun, çökkünlüğün uzun sürmesi ve yaşamı olumsuz etkilemesi; düşünce, duygu ve davranışları olumsuz etkiler. Yaşanan çaresizlik ruhsal sistemin dağılmasına neden olur, her şey bir anda allak bullak olur. Kişinin hayatının etkin bütün alanları bloke edilmiştir, ne yapması gerektiği konusunda fikri yoktur ve derin bir boşluğa düşmüş gibi hisseder. Bireysel Terapi; kişinin yaşadığı olumsuz duygularla baş edebilmesini sağlaması, kendi iç dünyasındaki çatışmaları çözmesi, kendini keşfetmenin keyfini yaşaması, iç dünyası ile dış dünyasını bütünleştirmesi, dünyaya, olaylara farklı bir açıdan bakmasını sağlayan, kişilik yapısı ve soruna göre farklı psikoterapi teknikleri kullanılarak yapılan bir süreçtir.

İnsan mutlu, huzurlu olmak, yaşamını daha kaliteli hale getirmek için bir çok mücadeleler verir. Ancak ara sıra kendisini mutsuz, üzüntülü, çaresiz ve umutsuz hisseder. Kişinin geçmişte yaşadığı bir travma, anne-baba tutumları, kişilik yapısından kaynaklanan anlam veremediği döngüleri, sevilen birinin kaybedilmesi, evlilikte veya yakın ilişkilerde yaşanan sorunlar, işyerinde yaşanan stres ve kaygılar, başarısız olma, önemli yaşam değişiklikleri, terk edilme, okulla ilgili sorunlar veya daha basit olduğunu düşündüğü fakat çözüm bulamadığı diğer sorunlarla, karşılaşılan güçlüklerle, zorluklarla baş edememe yoğun üzüntüye neden olabilir.

Sözsüz iletişim araştırmaları insanların duygularını gizlemekte pek de usta olmadıklarını gösteriyor. Araştırmaların gösterdiği bir başka gerçek de, insanların duyguların anlamını yorumlamakta sandıkları kadar usta olmadıkları. Beden dili yorumları birçok durumda yanlış izlenim yaratabilir. Kişiyi ne kadar iyi tanırsak, o andaki durumunu ne kadar iyi anlayabilirsek, ortamı ve diğer kişileri ne kadar dikkate alırsak, kısaca ilişkiyi ne kadar doğru yorumlarsak, beden dilini o kadar isabetli çözebiliriz. Prof. Dr. Acar Baltaş

“Hızlı konuşan satıcıya güvenme.” Ağzı kalabalık kişilere güvenmeyiz. Oysa Ekman ağır konuşanlardan, özellikle uzun bir duraksamayla söze başlayanlardan kuşkulanın diyor. Konuşma arasındaki uzun, kısa ve sık duraklamaların güvenilir olmadığını da söylüyor. “Aaa…”, “mmm…”, “ıııı…” ifadeleri, “ben…”, ”şey..” sözcükleri üzerinde durulmasını öğütlüyor. Böyle durumlarda kişi, “yalancı”, ya yalan söylemek zorunda kalacağını öngörmemiştir, ya hazırlıklı olsa bile beklemediği bir soruyla karşılaşmıştır, yahut da gerginlikten dili dolaşmıştır.
“Kızan adam sesini yükseltir.” Tekrar edelim, beden dili duyguları ele verir, ancak hangi belirtinin hangi duyguyla eşleştiğini söylemek zordur. Öfke, sinirlilik, korku, heyecan, panik, hepsi ses tellerinin gerilmesine ve sesin yükselmesine neden olur. Sözsüz iletişim öğesinin hangi duyguya işaret ettiğine karar verebilmek için iletişim içindeki kişiyi ve iletişim ortamını anlamak gerekir.
“Ellerini arkada kavuşturmak güç ifadesidir.” Batı kaynaklı hitabet eğitmenleri yıllarca insanlara ellerini arkada kavuşturmalarını öğütlediler. Bu jeste “Prens Charles” duruşu da denir, sanki İngiliz tahtının varisi güçlü bir beden diline iyi bir örnekmiş gibi. Araştırmalar ise, insanların bu jesti güvenilir bulmadığını gösteriyor: Ellerini göremediğimiz insanlardan kuşkulanıyoruz. “Yüksek mevkideki kişiler, diğerlerine dokunarak üstünlüklerini ifade ederler.” Çoğunlukla da iktidar sahibi erkeklerin diğerlerinin omzuna, koluna dokunarak güçlerini ifade ettiklerine dair bir inanış vardır. Bu doğru olsa bile, araştırmalar kadınların ve alt sınıftan insanların birbirlerine daha fazla dokunduklarını göstermektedir.
“Yalancı adam bakışından belli olur.” Çoğumuza göre, gözlerini kaçıran kişi yalan söylüyordur. Yıllardır yüz ifadeleri üzerinde çalışan Paul Ekman böyle düşünmüyor: Gözleri kaçırmak kişinin o anda güçlü bir duygunun etkisi altında olduğunu gösterir, ancak yalan söylediği anlamına gelmez. Beden dilinin ne anlama geldiğini anlayabilmek için yaşanan duyguyu doğru teşhis etmelidir. Dahası Ekman, en inandırıcı bakışlara sahip kişilerin sosyopatlar, dolandırıcılar ve müzmin yalancılar olduğunu söylüyor.
“İnsanlar mutlu oldukları zaman gülümser.” Mutluluk gülümseme nedenlerinden biridir, ancak Ekman’a göre, o kadar çok gülümseme çeşidi var ki; “içten” gülümsemeden tutun da “nezaketen” gülümsemeye, “alaycı” gülümsemeden, “suçlu” gülümsemeye, “korkudan” gülümsemeden “muzaffer” gülümsemeye kadar. Nedeni ne olursa olsun, gülümsemenin insanlar üzerinde güçlü bir etkisi var. Araştırmalara göre yargıçlar, sanık suçluysa, gülümsesin gülümsemesin mahkumiyet kararı veriyorlar, ancak gülümseyen sanıklar daha az ceza alıyor.
“Biriyle yeni tanıştığınızda ne kadar göz teması kurarsanız o kadar etkili olur.” Bu inançla insanlar iş görüşmelerinde gözlerini görüşmecinin gözünden ayırmazlar. Oysa birkaç saniyeyi geçen göz teması insanları huzursuz eder, bu bakışların altında başka anlamlar aranmasına neden olur. Örneğin araştırmalar, ısrarlı göz temasının karşı cinsin dikkatini çekmeye yönelik olduğunu göstermiştir.
Bedenin Dili kitabının yayınlanmasının üzerinden 15 yıl geçti. Kitap bugüne kadar 35 baskı yaptı ve 150 binden fazla kişinin kitaplığında yerini aldı. Başlangıçta sadece “el-kol” oynatmak olarak anlaşılan bedenin dilinin önemi toplum tarafından fark edildi. Ancak kitapta belirli uyarılarla kaleme alınan bazı noktaların “mutlak doğru” olarak kabul edilmesine engel olamadık. Kaynak dergisinin bu sayısı yıllar sonra bu konudaki yanılgılara bir kere daha açıklık getirme imkanı verdi.
Ve en önemlisi; kendinizin, ebeveynliğinizin, çocuğunuzun biricik olduğunu unutmayın. Kendi­nizi geliştirirken, aileniz için en uygun olabilecek yolları arayın, deneyin ve bulun. Her öneri ve yön­tem her çocuk için uygun olacak diye bir kaide yok­tur. Anne veya baba olmadan önce de bir yaşantı­nız olduğunu, anne ve baba kimliğiniz dışında da bir birey olduğunuzu her zaman hatırlayın. Eşini­ze, kendisine zaman ayırması ve kendi için enerji toparlayabilmesi adına fırsat verin ve bunun için özel anlar oluşturun. Ancak, önce kendi varlığının farkında olan ve kendisi için bir şeyler yapabilen insanlar iyi ve faydalı anne baba olabilirler. Kendi­niz için de “yeterince iyi” olmayı unutmayın.

Yaşadığımız çevre de bizi mükemmel olmaya iten insanlarla doludur. Herkes, kendileri mükem­melmişçesine bize ne yapmamız gerektiğini söyler durur. Çocuğunuzun gelişimi konusunda kendinizi doğru kaynakları kullanarak geliştirmeye çalışma­nız yeterince iyi olmanızı sağlayacaktır. Çevrenizde söylenenleri zihin filtrenizden geçirin ve gerçekten faydalı olduğunu düşündüğünüz bildirimleri alın. Geri kalanı zaten filtreye takılacaktır.

Çocuklarınızın tutumları karşısında başa çıka­madığınızı düşündüğünüz durumlar her zaman olacaktır. Bunun normal olduğunu bilin ve bu bilgiyi zihninize öğretin. Çünkü ‘yeterince iyi’ olmak, za­man zaman başa çıkamadığımız şeylerle karşıla­şabileceğimiz anlamına da gelir. Bunlara açık olun. Marifet, çocuğunuza mükemmel bir yaşam sun­makta değil, olumsuzluklar karşısında mücadeleci ve çözüm odaklı bir birey olabilmeyi öğretmekten geçer. Etrafınıza bir bakın. Sizce mükemmel olan bir şey var mı? İnsanın var olduğu her alanda mut­laka bir hata payı vardır. Hata payının olduğu bu yaşamda, mükemmel oldurmaya çalıştığınız ço­cuklar sizce hayatta kalabilirler mi? Çocuğunuza karşı hata yapmanız, sizi çocuğunuzun gözünde eksik bir ebeveyn yapmaz. Hatanız karşısında üz­gün olduğunuzu belirtmeniz ise çocuk için oldukça faydalıdır. Çocuk bu şekilde, hataya değil hatanın nasıl giderilmeye çalışıldığına odaklanır. Bir diğer yöntem olarak, çocuğunuzla iletişiminizin hasar alacağını düşündüğünüz anlarda olaya mola verin. “Şu an ikimiz de sinirliyiz. Sakinleşince konuşalım” diyerek, sakinleşebileceğiniz bir alana yönelin ve nefes teknikleri uygulayın. (Derin nefesi 3 saniyede burnundan çek, 6 saniyede yavaşça ağızdan ver…)

Çocuğunuza olumsuz duygularıyla tanışma­sı ve duygularını yaşayabilmesi için alan tanıyın. Bırakın olumsuz duygularıyla da başa çıkabilme­yi öğrensinler. Biz onları ağlatmamaya çalıştıkça, zaten içlerinde var olan olumsuz duyguları daha da bastırmaya başlıyorlar. Bazen bu durum kimi çocukta öfke nöbetleri, zarar verme davranışları şeklinde bize geri dönebiliyor. Olumsuz duyguları­nı yansıtmaya, kapsamaya ve dönüştürmeye çalı­şın. Örneğin yeni bir oyuncak almadığınızda ağla­yan çocuğunuza “Paramız yok.”, “Maaşım gelince alacağım.”, “Ağlanacak ne var bunda?”, “Ağlama­ya devam edersen bir daha asla oyuncak almam sana!” gibi söylemler yerine şu tutumu deneyebi­lirsiniz: “Sana yeni oyuncak almadığımız için üz­günsün. (Burada duygusunu anlıyor ve anladığını­zı göstermiş oluyorsunuz.) Zaten buna benzer bir oyuncağın var. (Burada mevcut durum hakkında bilgi veriyorsunuz.) Onunla oynayabilirsin. Başka bir zaman yeni bir oyuncak alabiliriz, şu an değil. (Ve almayacağınızı dış bir nedene bağlamadan bu konuda net olduğunuzu gösteriyorsunuz.)

Diğer önemli adım çocuğunuzu olduğu gibi ka­bul etmektir. İstiyoruz ki çocuğumuz her şeyi öğ­rensin, bilsin, hep mutlu olsun, kötülüklerle kar­şılaşmasın. Ebeveynler bunu yaparken istemsizce çocuklarını özünde olmadığı kişiye dönüştürmeye çalışırken bulabiliyor kendilerini. Her çocuk farklı­dır inancıyla çocuğunuzu olduğu gibi kabul etme adımını atmaya çalışın. Çocuğunuzu tanıyın ve ona uyum sağlayın. Onun da mükemmel olmasını değil, yeterince iyi olmasını bekleyin.

Son yıllarda, özellikle babaların, annelere göre daha serbest ve rahat tutumda olduklarını belirte­bilirim. Buna sebep olarak, eski nesil babaların (ço­ğunlukla) aşırı otoriter ve disiplinli olması ve kültü­rel olarak babaların çocuğuyla vakit geçirmesinin, hatta kucağına almasının ayıp sayıldığı dönemle­rin etkileri gibi etmenler sayabilirim. Gördüğünüz üzere, olumlu ya da olumsuz olsun, her şekilde kendi anne ve babalarımızın veya bakım verenleri­mizin ebeveynlik tutumlarını referans alarak kendi ebeveynlik tutumlarımızı geliştiriyoruz. Yeterince iyi anne/baba olmanın ilk adımı ye­terince iyi bir anne/baba olmanın çocuklarımız için en faydalısı olduğunu bilmemizle başlar. Ye­tersiz olduğunuzu hissettiğinizde kendi kendini­ze veya aynadaki görüntünüze şunu hatırlatın: “Ben yeterince iyi bir ebeveynim. Çocuğum için en sağlıklısını yapmaya gayret ediyorum. Yetersiz olduğuma dair hislerimi ve düşüncelerimi serbest bırakıyorum.”

Anne ve baba olmak, her ne kadar evlenme­den önce dahi zihnimizde tasarlayabileceğimiz kavramlar olsa da bu çoğunlukla gerçeği yan­sıtmaz. Zira, anne ve baba olduktan sonra artık işin içine kendi anne, babalarımızla olan geçmiş deneyimlerimiz de girmeye başlar. Çünkü anne, baba olmayı, uzun bir yaşam süreci içerisinde kendi anne babalarımızdan öğreniriz. Elbette, her birey bir anne babayla büyüme nasibine erişeme­miş olsa da o bireyler için bu durum, kendilerine bakım veren kişiler için geçerlidir. “Ben asla an­nem/babam gibi bir anne/baba olmayacağım” diyenleriniz veya çevrenizde bunu duyduğunuz kişiler olmuştur. Kimi ebeveyn kendi ebeveyninin geçmişteki ilgisizliğinden dolayı kendi çocuğuna karşı aşırı ilgili olma yoluna giderken, kimisi ken­di ebeveyninden gördüğü tutumun aynısını kendi çocuğuna uygulama yoluna girer. Birçok ebeveyn de şu sözleri söylerken bulur kendini: “Annem-ba­bama çok kızardım ama gittikçe ona benzemeye başladığımı, onlar gibi yaptığımı fark ediyorum.”

Sosyal medya anne­lerinin günden güne artması, doğum yapan her kadının çocuk psikologluğuna soyunması ve işin kötüsü bunu gayri resmi olarak sosyal medya he­saplarından psikolog veya çocuk gelişimci edasıy­la yapmaya çalışması, onları takip eden tüm an­nelerin sanki doğru olan buymuşçasına bu akıma kapılıp gitmesine neden olmaktadır. Belki tek bir kişiyi takip etmenin zararı yokken, bir annenin on­larca bu tip hesapları takip etmesiyle birlikte dört bir yanının “çocuğum için şunu da bunu da yap­malıyım, hepsini denemeliyim” şeklinde uyaran­lara sebep olacak paylaşımlara maruz kalmasına neden olabiliyor. Yüzlerce çocukla çalışmalar yap­mış biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki; 1, 2 ya da 3 çocuk sahibi olmak sosyal medya kanalların­da çocuk psikolojisiyle ilgili bilginlik taslamak için asla ve asla yeterli değildir. Her gördüğünüzü ve duyduğunuzu yapmaya çalışmak yerine, size ve çocuğunuza uygun olan fikirleri denemeye çalışın.

Donald Winnicott’ın ‘yeterince iyi anne’ kav­ramı benim için de, mesleğimi icra etme yolun­da büyük ilham kaynağım olmuştur. Winnicott, mükemmel anne olunamayacağını ve çocuğun sağlıklı ruhsal gelişimi için yeterince iyi bir anne olmanın faydalı olduğunu belirtir. Zira, bir çocuk hata yapılabildiğini, mükemmel olmak zorun­da olmadığını, hayatında olumsuz durumlara da alan açabileceğini erken çocukluk dönemlerinde mükemmel olmayan ama yeterince iyi olan an­nesinden öğrenebilir. İşin özeti, mühim olan hata yapmamak değil, yapılan hataları nasıl olumluya dönüştürdüğümüzdür.
Öncelikle ebeveynlerin bu gayretini takdir et­mek gerekir. Bir çocuk için, çocuklarının bedensel, duygusal ve ruhsal gelişimleri için çaba gösteren ve gayretle birtakım şeyler yapmak için harekete geçen ebeveynlere sahip olmanın güzelliği ve kıy­meti pek az şeyle yarışabilir.
Çocuk psikolojisi alanında uzmanlaşan ve yüzlerce aileyle görüşme fırsatı bulmuş bir psikolog olarak yıllar içerisinde tecrübe ettiğim bir şey var: “Ye­terince iyi bir ebeveyn” olabilmenin zorlu bir yol­culuk olduğu. Mükemmel ebeveynler olabilmek değil kastım. “Yeterince” iyi anne ya da baba ol­manın yeterli olduğunu ‘bilme’ aşamasından söz ediyorum. Zira, sosyal medyada dört bir yanımızı sarmış olan “… anne”, biraz da “… baba” isimli he­sapları arasında sıkışmış bir şekilde, mükemmel olmaya çalışan fakat hepsine birden yetişmeye çalıştığı için hedefine ulaşamayan, ulaşamadığı için de kendini bir öncekinden daha da yetersiz hisseden tüm ebeveynlerin, özellikle annelerin varlığının farkındayım. Kln. Psk. Banu Arslan

Kabullenme sürecinde karşı tarafın nasıl davrandığından başka davranışı sonrası neyi niçin hissettiğimiz? Davranışın istediğimiz veya ihtiyacımız olan ile örtüşüp örtüşmediği? Bu davranışları ile aslında bize neyi gösterdiği? ile yüzleşiriz. Hayal kırıklığı yaşamak oldukça normaldir çünkü bir duygudur. Ancak bizi güçlü ve dayanıklı yapacak olan hayal kırıklıklarımızla nasıl baş ettiğimizdir. Gerçekleri kendi istediğimiz gibi değil de olduğu gibi kabul ettiğimizde kendi yaşantımız üzerinde daha fazla gücümüz olur ve daha mutlu ve özgüvenli oluruz. 

Eşinden şiddet gören çoğu kadının “bunu beni sevdiği ya da kıskandığı için yapıyor” şeklinde algıladığı gibi. Ya da “telefonlarıma bakmayarak naz yapıyor” diye düşünür bazılarımız ama ne yapmaya çalıştığı veya sizin nasıl algıladığınız değildir mesele. Mesele ne yaptığı yani ortaya çıkan eylemin ne olduğudur. Ne yazık ki “hayır” ı “evet” algılayanlarla çoğumuz tanışmıştır. “Hayır seninle bir beraberlik düşünmüyorum” ifadesini, “hayır dedi ama sürekli bana bakıyor, hissediyorum beni sevdiğini” diye algılayan yetişkin sayısı da son derece fazladır. 

En sorun olan, kişiyi veya olayları olduğu gibi görmek yerine olmasını istediğimiz gibi görmeye devam etmektir. Gerçeği ve gerçeğin olmasını istediğimizden farklı olabileceğini kabullenmek cesaret ve özgüven ister. Acıtır çünkü. Kabullenme sürecinde karşı tarafın nasıl davrandığı önemlidir, çünkü o kişinin gerçeğini yansıtır. Ancak sıklıkla “demek istenen” ya da “davranışın altında yatan” üzerinde birçok spekülasyon yaparak gerçeği kabulden kaçarız, ya da olmasını istediğimiz şekilde algılarız. 

Eğer hayal kırıklıklarını yoğun yaşıyorsak, düşüncelerimizi, tutumlarımızı, davranışlarımızı, ilişkilerimizi,  olaylara bakış açımızı etkiliyorsa ve sürekli orada takılıp kalıyorsak, terapi desteği almak doğru bir seçimdir. Terapide beklentiler yeniden gözden geçirilir. Belki ebeveynlerimizle, belki arkadaşlarımız veya akrabalarımızla, belki de eşimizle veya kız/erkek arkadaşımızla yaşadığımız bazı durumları kabule geçme süreci bir kayıp sürecidir de aynı zamanda.

“Neden hep hayal kırıklığına uğruyorum?”, “beni fazlasıyla hayal kırıklığına uğrattı” gibi ifadeleri zaman zaman duyarız. Duymasak bile biliriz ki öfke, kızgınlık, kırgınlık, içe kapanma, tepkisellik gibi çeşitli duygu ve davranışların altında yatabilen bir histir hayal kırıklığı. Muhatabımız olan kişide veya ilişkilerimizde karşılanmamış beklentilerimizin olması sonucu ortaya çıkar. Normaldir hayal kırıklıkları yaşamak, ancak bazı durumlarda baş etmek zor olabilir ve/veya zaman gerekebilir. 

Çocuklarda özgüven gelişimi için babadan korkmamak, sıkıntıları ve sorunları paylaşabiliyor olmak ve uyarı, eleştiri, nasihat içermeden birlikte çözüm önerileri üzerinde sohbetler edebilmek önemlidir. Cezalandıran ve eleştiren bir baba figürü ile büyümek çocukta değersizlik hissiyatının gelişmesine ve baba ile yabancılaşmaya neden olacaktır. Ne kadar olumsuz sonuçları olsa da baba olabilmenin, çok da zor bir şey değildir aslında. Merhametli misin? şefkatli misin? dış dünyaya karşı evladını her koşulda destekleyebiliyor musun? sana verilen emanetin farkında mısın? onu koşulsuz sevip kabul ediyor, onu tanıyor musun? hangi durumlarda evladın onun yanında olmanı ister biliyor musun?, ona nasihat vermek, uyarmak, eleştirmek yerine onunla sohbet edebiliyor musun? Birlikte güzel anılar biriktirebiliyor musun? O zaman iyi bir baba olmuşsun demektir. Bunları yapamayan ya da geç kaldığını düşünen babalar için ise hiç bir vakit geç değildir. Çünkü babanın uzattığı ele hayatın her döneminde hep ihtiyaç vardır.

Büyüdükçe o varoluşsal boşluğu yaşayıp yaşamayacağını belirleyen mekanizmadır. Hele kız çocukları bu gücü hissetmeyi, sevgi ve korunma ihtiyaçlarını baba üzerinden gerçekleştirmeye çalıştıklarından, babanın fiziksel anlamda var olup duygusal anlamda olmayışı, ulaşılabilemezliği, onların korunma, sığınma, güvende ve ait hissetme gibi ihtiyaçlarını, ergenlik dönemi itibari ile dışarıdaki erkeklerden giderme ihtiyacına iter. Çünkü içgüdüsel olarak bunu ancak bir erkekten karşılayabileceklerini bilirler. Her ne kadar bu ihtiyaçları dışardan karşılamaya çalışsalar da, bunu yaparken çoğu zaman karşı cinsle sağlıklı bir ilişki kuramaz, insani ilişkilerinde yetersiz kalırlar. Sevdiklerinden abartılı beklentiler içine girip beklentileri karşılanmadığında hayal kırıklıkları ile hayata küserler. Eşlerine güvenmekte zorlanır ya da iletişim problemleri yaşarlar. Çünkü temelde baba ile o sağlıklı ilişki hiç kurulamamıştır. Erkek çocuklar için ise baba cinsel kimlik modelidir de. En önemli ve ilk rol modeli ile etkili iletişim içinde olmak çocuğun bireysel olarak ve arkadaş grubu içinde daha güçlü ve güvenli hissetmesinde, kendini hissettirmesinde etkin olacaktır.

Baba güç sembolüdür. Dış hayata uzandığımız köprüdür. Ancak bu köprünün sağlamlığına güvendiğimizde tökezlemez ve varlığımızı hissettiririz. İrade, adalet, karakter özellikleri, dayanıklılık, duygusal ve psikolojik denge, cinsel kimlik, zihinsel gelişim, pozitif sosyal ilişkiler, özgüven, problem çözme becerisi ve akademik başarı gibi faktörler baba aracılığı ile geliştiği için, baba çocuğun emekleme döneminden sonra ayağa kalkıp yürüyebilme becerisi gibidir aslında. Baba, çocuğun durabilme becerisidir.
Geleneksel aile yapısında babalar, en önemli vazifelerinin evi geçindirip ailenin ihtiyaçlarını yerine getirmek, evin güvenliğini ve otoriteyi sağlamak olduğunu içselleştirdiler hep. Otoritenin sevgi göstererek olamayacağı düşünüldü çoğu evlerde. Saygı için mesafeli duruşun gerekliliğine inanıldı. Çağan Irmak’ın yazıp yönettiği 2005 yapımı Babam ve Oğlum filmini en çok bu görüşün aksine dair verdiği mesajlar yüzünden sevmiştim. Bir babanın bu kalıpları kırmakta nasıl zorlandığı, seçimleri yüzünden çocuğuna en ağır cezayı verirken yaşadığı kayıp ve kendisi ile yüzleşmesi vurucu mesajlarla öyküleştirilmişti. Filmin en nokta atışı sahnesi ise oğlunu kendi babasına teslim ederken aslın da babasından yıllarca beklediği o kabul görme ve onaylanmayı kendi oğluna vermesini isteyen şu cümleleriydi: “Baba ona bir oda ver. Ergenlik dönemine geldiğinde belki çekip gitmek isteyecektir ama döndüğünde sığınabileceği bir odası olduğunu bilsin.” Aslında dış hayatı güvenle keşfedip, o evin dışındaki dünyada edineceğimiz deneyim zenginliği, öğrenme fırsatları, keşfetme ve girişim cesareti için o kabul görmeye ve bir yerlerde güvenli bir yuvamız ve babamız olduğunu bilmeye ne çok ihtiyacımız var.
Yaşamın o ilk yıllarında babanın da anne kadar çocuğun temel ihtiyaçlarına karşı duyarlı ve hassas olması, bağlılık ilişkisi kurulmasında, ve bu ilk etkileşimlerin çocuğun gelecekte duygusal gelişimini şekillendirmesinde etkili. Zamanla güvenli ve sürdürülebilir ilişkiler kurması için de oldukça önemli (Lamb,2002). Oysa ki bebeklik döneminden gençlik dönemine kadar babanın rolü ve etkisi bu temel ihtiyaçları karşılamanın ötesinde. Bu  temel ihtiyaçların ötesine geçerek çocuğun hayatına onunla pozitif ilişkiler kurarak psikolojik anlamda da dahil olmanın, çocuk için ulaşılabilir olmanın çocuğa olan faydaları test edilmiş ve sonuçlarına aşağıda da atıfta bulunacağım pek çok çalışma bulunmaktadır (Amato and Rivera, 1999).

Kaçınan  bağlanma geliştirmiş bebeklerin ebeveynlerinin ihmalkar olduğunu ve  ihtiyaç halinde çocuklarının yanında olmadıklarını görürüz. Genellikle kabullenici değil reddedici, eleştirel ebeveynlerdir. Bağlanma ihtiyaçlarını minimize ederler. Çocuklarına ve dışarıya karşı da soğuk ve mesafelidirler. Yakınlık ve duygusallık, duygulara odaklanma olmadığından sonuç ve görev odaklı ebeveynlerdir. Başkalarından yardım almak ya da istemek büyük bir risktir. Çocukları ayrılmaya tepki gösterirler. Tanımadıkları ortamlarda ayrılmaya karşı ilgisiz görünürler, anne ile tekrar bir araya geldiklerinde ona yakın olmak için çaba harcamaz ve anneyi görmezden gelirler. Anne de çocuk ile yakınlık kurmaya çalışsa da bunu sürdürmek için çok az çaba harcar. Çocuk annesini reddedici, ilgisiz ve duyarsız, fiziksel ya da sözel olarak varlık göstermeyen, bedensel yakınlık kurma ihtiyacını geri çeviren olarak algılar. Annelerin, gün içinde çocuklarından ayrılmakla ilgili herhangi bir zorluk yaşamadıkları, ancak güvenli anneler gibi çocuklarını ayrılığa hazırlama eğiliminde olmadıklarını görürüz. Yeniden bir araya geldiklerinde ise fiziksel olarak uzak dururlar. Bebeklik döneminde oluşmaya başlayıp çocukluk döneminde gelişen bağlanma biçimleri genellikle yaşam boyu pek değişmez. Evlilik ve çift ilişkimize nasıl yansıdığı ise oldukça şaşırtıcı ve farkındalık yaratıcıdır.

Kaygılı/Kararsız bağlanma geliştirmiş bebeklerin anneleri tutarsız ve son derece tetikte olurlar. Çocuğuna karşı fazla talepkârdır, yardım çağrılarına daha az cevap verirler (Ağlama tepkilerine geç yanıt, kucağa aldığı bebeğine daha az şefkat gibi). Anneden ayrılıkları daha az protesto ederler ve ağlayarak karşılarlar. Annelerinin kucağa almasına daha az olumlu tepki, kucaktan yere indirmeye ise daha şiddetli tepki gösterirler. Annelerin yönergelerine genelde öfkeli ve daha az uyumlu yaklaşırlar. Annesi ortamda kendisini bırakıp gittiğinde onun ulaşılabilir olması ile ilgili güvensizliği olduğundan yabancı ortamda anneye yakın olma çabası vardır. Ayrıldığında ise, anne açıkça ulaşılabilir olmadığı için ayrılıklar yoğun bir endişe yaratır. Annesi döndüğünde ise hem anne ile yakın temas kurmak isterler, hem de onu bıraktığı ve istediği anda yanında olmadığı için kızgınlık duyarlar. Bu durum da sakinleştirilmelerini zorlaştırır. Anneler, çocuklarının kendilerinden bağımsız olma girişimlerine müdahale ederler. Çocuğa onay vermeme ve endişe ifadeleri ile daha çok meşgul olmaları çocukların etrafı keşfetme eğilimlerini azalttığı gözlemlenmektedir. Anneler ayrılık sırasında çok kaygılıdır ve çocuklarından ayrılmakta zorluk yaşarlar. Çocuğu da ayrılığa hazırlama da onlara yardımcı olmayan tutum gösterdiklerinden çocuklar ayrılık sırasında fazla kaygı yaşar. Anneler çocuklarına ergenlikte de da aynı davranmaya devam ettiklerinden daha geç ayrılan çocuklardır. 

Yapılan araştırmalar anne ve bebek arasındaki farklı bağlanma stilleri geliştiğini ve bu bağlanma stillerinin ileride eşler ve çiftler arasında yaşanan birçok problemin de temelini oluşturduğunu göstermektedir. Bu bağlanma stilleri: Güvenli, kaygılı/kararsız, kaçınan bağlanma türleri olarak bilinir. Güvenli bağlanma geliştirmiş bebeklerin anneleri fiziksel ve duygusal olarak kolay ulaşılabilirdir, bebeğin ihtiyaçlarına karşı hassas ve hızlı cevap verirler. Çocukların günlük ayrılıklara tepkileri sıkıntılı olabilse de annenin geri dönüşünü olumlu karşılarlar. Annelerinin talimatlarına uyumludurlar. Anneleri ise bebeklerinin yakınlık ihtiyacına ve yardım çağrılarına cevap vermeye daha duyarlıdır. Kendileri de güvenli bağlanmaya sahip anneler çocuklarını ayrılığa daha dikkatli biçimde hazırlar, çocukları ile daha çok ilgilenir ve onlara kavuştuklarında da çocuklarına yakın olmaya özen gösterirler. Çocukların davranışlarını ve duygusal durumlarını daha doğru yorumlamakta ve onlara daha şefkat ve saygı ile yaklaşmaktadırlar. Çocuk ile anne arasındaki güvenli bağlanma duygusal sağlığın bir belirleyicisidir. Çocuğun ilerleyen yaşamında tatmin edici ilişkiler kurma kapasitesine zemin oluşturur.
Çocuk ile annesi arasındaki bu bağlanma ilişkisinin başarısız olmasına sebep olan ise annenin çocuk için ulaşılmaz olması(fiziksel, duygusal ve/veya psikolojik olarak), çocuğun ihtiyaçlarını zamanında karşılayamaması ve duygularını anlayamamasıdır. Bağlanma ilişkisi kurmada başarısız olmanın, ilişki problemleri, kronik hastalıklarla baş etme, okul başarısı gibi çocuğun gelişimini olumsuz etkilediği yönünde birçok araştırma vardır. Ayrıca araştırmalar duygusal yakınlığın beyin gelişimini de etkilediğini göstermektedir. 
Bağlanma, çocuk ile çocuğa birincil derece bakım veren kişi(genellikle anne) arasında bebekliğin ilk üç yılında kurulan güçlü ve derin ilişki biçimi sürecidir. Annenin, bebeğinin fizyolojik ihtiyaçlarına zamanında ve istikrarlı bir şekilde cevap vermesi(yeme-içme, temel bakım, ağlamalarına cevap verme, ağrılarını anlayabilme), bebek ile yoğun tensel temas kurması, birlikte geçirilen zamanın uzunluğu ve kalitesi ile harekete geçer. Anne ile kurulan yakın bağ çocuğa güven ve korunma duygusu sağlar. Kurulan yakınlık ve bağ, bebek büyüdükçe ve çevresini keşfetmeye başladıkça güvenli bir liman görevi görür ve bu da düşünsel ve sosyal gelişim için önemlidir. Çocuk sadece annesine değil, herkese güven duyabileceği algısını geliştirir ve kurulan bağlanma biçimi çocuğun gelecekteki tüm duygusal ilişkileri için de model olur. Duygularını ve dürtülerini etkili bir şekilde yönetmekte en önemli etken olan duygularını düzenlemeyi de geliştirir. Yetkinlik, öz-değer, bağımlı ve özerk olmak arasında denge duygusunu da içeren bir kimlik oluşumu için temel yaratır. Stres ve travmaya karşı bir savunma geliştirir. Uzman Psikolog ve Aile Danışmanı Bahar Erden

Eşitlikçi ve demokratik tutum gösteren ebeveyn, çocuklarına değer verdiklerini onlara hissettirirler. Çocuklarına bu şekilde davranan eşler, kendi aralarında da birbirlerine değer veren, birbirlerine saygı ve sevgi gösteren bir tutum içindedirler. Taraflar, çocuklarına karşı olan davranışlarında da ortak tutum içindedirler. Böyle bir ailede çocuklar, küçük yaştan başlayarak sorumluluk almaya hazır hale getirilirler. Onlara bir iş başarmanın zevki verilir. Başarısızlıkları cezalandırılmak yerine, başarıları ödüllendirilir. Bedeni ceza uygulanmaz. Böyle sağlıklı aile ortamında, çocuğa, kendi başına karar vermesi ve bu kararın sorumluluğunu yüklenmesi öğretilmiştir. Çocuğu olduğu gibi kabul eden, onu destekleyip yüreklendiren aile üyeleri, benlik saygısının tohumlarını eker. Anne baba konuya: “Bunu böyle yapmaman gerektiğini biliyordun. Gel şimdi böyle bir sorunla tekrar karşılaştığında, daha iyi nasıl ele alabileceğini birlikte tartışalım.” şeklinde yaklaşır.

Bu tür ebeveyn yaklaşımında, anne-baba çocuklarını destekler ama bunun yanında sınırlarını da koymayı ihmal etmez. Ebeveyn ile çocuk arasında sözel iletişim kanalları açıktır. Çocuğuna insan olarak saygı gösterir. Onun gelişimine has,özgün davranışlar göstereceğini bilir ve bu gelişim basamaklarını izler, onlara uygun davranır. Her çocuğun kendine has, biricik ve tek olduğunu kabul eder. Çocuğun aile içinde özgür bir şekilde gelişmesine, yeteneklerini en üst düzeyde açığa çıkarmasına ve kendini gerçekleştirmesine izin verir; bunun için çocuğa yardımlarda bulunur. Çocuğun barınma, beslenme ve korunma gibi temel ihtiyaçlarını karşılamanın yanında ona “ sevgi ” gösterir. Bu sevgi, gerçekten karşılıksızdır. Sevgi, bir yaptırım aracı olarak kullanılmaz. Çocuğa aile içinde eşit haklar tanınmıştır. Fikirlerini açıkça ifade etmesi desteklenir ve bu konuda cesaretlendirilir.
Bu anne-baba tutumunda aşırı hoşgörü ve çocuğa düşkünlük vardır. Evde patron çocuktur ve her dediği yapılır. Çocuk, daima diğerlerinin dikkatini çekmek için uğraşır ve kendisine hizmet edilmesini ister. Bu tutumla yetişen çocuklarda doyumsuzluk ve bir iç boşluk vardır. Ev içinde ve dış dünyada zayıf bir sosyal uyum gösterirler. Kuralsızlığa alışan çocuklar, okuldaki kurallarla karşılaşınca okula ve arkadaş çevresine uyum sağlamakta zorlanabilirler. Doyumsuzlukları ileride zararlı alışkanlıklar edin-melerine neden olabilir. Bencil, sorumsuz, kırılgan, her dediğinin anında olmasını isteyen, sabırsız kişiler olabilirler. Sosyal ortama girdiğinde ve her dediğinin olmadığını gördüğünde de hayal kırıklığına uğrarlar. Bu durumda ya kendi içlerine çekilebilir ya da agresif olabilirler. Her istediklerini yaptırmayı alışkanlık haline getirdikleri için de zamanla kural tanımaz hale gelirler. İlerleye hayatlarında arkadaşlık ilişkileri ve çift ilişkileri de dahil olmak üzere doyumsuz olurlar. 
Anne-baba tutumları arasında en olumsuz olan tutumdur. Bu tutumda anne baba, aşağıda sayılan anne-baba tutumlarını zaman zaman uygular. Anne-babanın davranışları arasında tutarlılık yoktur. Bu tür yaklaşımda çocuk, kendi davranışları konusunda emin olamamaktadır ve davranışını anne babasının durumuna göre ayarlamak zorundadır. Tutumunu anne babasının keyifli ya da öfkeli oluşuna göre ayarlamaktadır. Tutarsız anne-baba tutumuyla yetişen çocuklar nerede ne yapacağını bilemezler. Hangi tepki ile karşılaşacağını bilemedikleri için kaygılıdırlar. Bu durum, kendilerini güvende hissetmelerini engeller. Kendi görüş ve düşüncelerini aktaramazlar. Zamanla çevrelerindeki insanlara güvenmeyen, her şeyden şüphelenen, kararsız ve şüpheci bir kişilik yapısı geliştirebilirler. Başarılı da olsa, bir işi yapmaktan fazlasıyla çekinebilir ama daha sonrasında çok fazla pişman olabilir. Ev içerisinde kendisine izin veren, kısıtlamayan kişinin yanında olarak diğer ebeveyne karşı koalisyon kurup aile sisteminin işlemesinde sorun yaratabilir. 
Bu tutumu benimseyen aileler, baskıcı bir tutum içerisindedirler. Çocuktan kendilerine itaat etmelerini beklerler. Aile içinde korku hâkimdir ve çocuk korku ile büyür. Bu tutuma sahip olan anne ve babalar, kendisini toplumsal otoritenin temsilcisi durumunda görür ve çocuğunun davranışlarını biçimlendirmeye, denetlemeye ve değerlendirmeye çalışırlar. Her türlü kararı, anne babanın kendisi verdiği için çocuktan, bir erdem olarak kabul ettikleri mutlak itaati beklerler. Bu tutumu benimseyen anne babalarda gözlenen, sabırlı ve duyarlı olma, çocukları dinleme ,onların fikirlerini alma gibi çocuğu kabul edici davranışlar yoktur. Bu şekilde yetiştirilen çocuklar; daha kolay boyun eğen, korkak, otoriteye karşı çekingen, kendinden istenileni fazlasıyla yerine getiren, kendilerinden güçsüzlere karşı saldırgan, otoritenin baskısı altında kaldığında isyankâr davranan ve kural tanımayan bir kişilik geliştirebilir. 
Koruma, normal bir annelik ve babalık davranışıdır. Ancak, çocuğun özgürlük ve kişisel sınırlarını aşacak şekilde olan koruma, çocuğun benlik gelişimine zarar verir.  Anne-babanın aşırı koruması, çocuğa gereğinden fazla kontrol ve özen gösterilmesi anlamına gelir. Bebekleştirme, aşırı korumacı yaklaşımın tipik özelliğidir. Büyümesine izin verilemeyen bu aşırı koruyucu yaklaşımda, çocuğun “toplumsal gelişimi” engellenmiş olur. Bu, çocuğun kendini tanımasını ve yapabileceklerini fark etmesini engelleyen bir anne baba tutumudur. Bu tutumla yetiştirilen çocuklarda bağımlı kişilik vardır. Dış denetim çok fazladır. Çocuk kendi başına karar vermede güçlükler yaşar. Bu tutum çocuğun bireyselleşme çabasını engellemektedir. Devamlı olarak bir yetişkinin koruma ve kollamasını arayan, öz güvenleri zayıf, girişimci olmayan, sorumluluk almaktan çekinen, kendi yapmaları gereken işleri başkalarının yapmasını bekleyen, zayıf-silik kişilikler sergileyen bireyler olabilirler. 

Dışarıdan bakıldığında, sistemde hiçbir sorun yok iken sorun yaratan ve evde tartışma ortamın oluşmasına sebep olan kişi çocukmuş gibi gözüküyor. Ancak durum tam olarak böyle değil. Aslında, çocuk zamanında siz ebeveynleri tarafından o kadar kısıtlanmış ve baskılanmış ki bu durum onda yetersizlik duygusuyla birlikte bir öfke duygusu oluşturmuş. Çocuğunuz sizin tarafından bu olayda olduğu gibi her zaman suçlu bulunmuş ve hiç desteklenmemiş. Çocuğunuzun fiziki olarak yanınızda olsanız da manevi olarak çocuk kendisini oldukça yalnız hissetmekle birlikte, ailesinden destek görmediğini düşünüyor. Tüm bunlarla birlikte, aile sistemi içerisinde yaşanan sorunların çoğu öfke, bağırma ve şiddet ile çözülüyor. Çocuk, problem çözmek için başka bir yöntem bilmiyor. Onun için okulda bir problem yaşadığında, aslında sizin evde her zaman kullandığınız bir yöntemi kullanıyor sadece. Dışarıdan bakıldığında sistemde sorun yaratan çocukmuş gibi gözükse de, suçun ve sorunun tek bir kişide toplanmadığına; hem ailede hem de çocukta da eşit oranda bir sorumluluk olduğunu açıklayan bu örnekten sonra, örnekteki gibi aile tutumlarının çocuğun benlik oluşumuna ve gelecekteki davranışlarına nasıl etki edebildiğini konuşalım.

Her aile, üyelerini koruma, büyüme, gelişme ve üyelerinin bakımını sağlama amacıyla, kendi kendini devam ettiren bir etkileşim biçimi, bir denge kurar ve sürdürür.  Bu da aile içinde bir sistem oluşturur. Bu sistem içerisindeki üyeler tek taraflı değil, karşılıklı olarak birbirlerini etkilerler. Sistem içerisinde ortaya çıkan bir sorun, tek bir kişinin değil aile sisteminde bulunan tüm üyelerin problemidir.

Daha iyi anlaşılması için şu şekilde bir örnek verelim,

Bir akşam vakti, siz eşinizle keyifli bir şekilde kahve içerken yani sistemde hiçbir sorun yok iken ergenlik döneminde olan çocuğunuz eve geliyor. Size hiç selam vermeden yada herhangi bir konuşma olmadan odasına gitmek için merdivenlerden yukarı çıkıyor. Siz eşinizle birlikte bir şeylerin olduğunu fark ediyorsunuz oturduğunuz koltuktan kalkıp yavaşça merdivenler çıkıyorsunuz ve çocuğunuzun odasının önünde kan lekeleri olan gömleğini buluyorsunuz. Çocuğunuzun okul içerisinde bir kavgaya karıştığını hissederek odasına girip ona bağırmaya ve suçlamaya başlıyorsunuz. Eşiniz, size daha olayı bilmeden çocuğa bu kadar bağırmamanız gerektiğini söylerken siz ise eşinizin bu tutumuna sinirlenip ona da bağırmaya başlıyorsunuz.

,Psikolojik Danışman Süha Topçu

Anneler bazen çok anlatıp, çok uzun cümleler kurarak çocukların sözcük dağarcığına katkı sağladıklarını düşünüyorlar. Oysa sözcük dağarcığı için birlikte okuduğunuz bir kitap özellikle resimli ise çok yararlı. Çünkü dile getirdiğiniz yeni sözcük ‘’balina’’ tam karşısında. Büyüklüğü, rengi, nerede yüzdüğü… Bir sürü bilgiyi öğrenmek için gereken bağlantıları kurmak için çocuğunuz çoktan hazır. Bu sırada ‘’Anne, çok büyük değil mi?’’ dediğini yani iletişime katıldığını var sayalım. Hemen karşılık vererek iki yönlü olmayı sürdürmeliyiz.

Bebeklikten başlayarak çocuklarda beyin sadece iki yönlü etkileşim içinde gelişebiliyor. Karşılıklı olmak diğerini beklemek, yüz ifadesi ve beden dili ile ilettiği mesajları da dikkate almak demek. Henüz konuşmaya başlamamış 10 aylık bir bebek uzattığınız oyuncağı alıyor ise karşılıklı olmaya başladınız demektir. Bunun bir halka olduğunu düşünelim. Nereye takıldığını göstermeniz sizin başlattığınız bir iletişim yoludur. Çocuğun alıp yerine takması yani tamamlaması ise karşılıklılığın sürdüğünü gösterir.

İşte beyin gelişimi, sözcük kazanmak, dili geliştirmek için gerekli olan tam olarak bu. ‘Büyük makine’ dediğimizde diğeri makinenin ne olduğunu anlamıyorsa ya da anlamadığını fark ediyorsanız siz basit bir şekilde anlatıp nasıl karşılık verdiğine dikkat etmelisiniz. İşte o zaman öğrenme gerçekleşir. Milyarlarca beyin hücresinin trilyonlarca bağlantıyı sağlayabilmesi için iletişim iki yönlü olmalıdır. Televizyon ya da ekran zamanının uzamasının çocuk üzerinde dil gelişimi adına olumsuzluğunu dile getirmemizin en önemli nedeni iki yönlü olmaması.

Çocuk uzun cümleleri okul öncesi dönemde bir süre dinlese bile sıkılarak sizin söylediklerinizi dikkate almamaya başlayabilir ya da anlamayabilir. Ancak söylediğinin diğeri tarafından nasıl algılandığını ve ne etki gösterdiğini dikkate alarak diğerinin tepkisine göre karşılıklılığı sürdüren yetişkin; iki yönlü iletişim kurmuş oluyor.

Biliyor musunuz konuşmak ile karşılıklı diyalog kurmak aynı şey değil. İletişimde mesajı sunmak ve karşılığını beklemek önemli. Sürekli anlatan, soru soran, hatta sorusuna kendi yanıt veren bir yetişkin ne yazık ki sözcük ve cümleleri çocuğa boşaltan bir çöp kamyonu gibi. Uzm. Ody. Çiğdem Ergül

Konuşma gecikmesinde veya yokluğunda tedavi çocuğun aldığı tanıya göre değişkenlik göstermektedir. Bu nedenle çocuğun alanında uzman kişiler tarafından değerlendirilerek doğru tanı ile tedaviye başlanması büyük önem arz eder. Özellikle bazı bozukluklarda erken müdahalenin önemi unutulmamalıdır.

Çocuğunuzla doğumdan itibaren her gün konuşun, agulamalarına ve babıldamalarına cevap verin.

● Nesnelerin isimlerini tekrar tekrar söyleyin(Bu bir elma, bu bir ağaç vb.). Yaş grubuna uygun hikayeler okuyun ve şarkılar söyleyin.

● Onlarla birebir oynayın ve sizi yönlendirmelerine izin verin.

● Konuşmaya zorlamayın, konuşmaması ile ilgili geribildirim almasını önleyin.

● Çocuğunuzu yaşıtları ile bir araya getirin.

● Ekrana bakma süresini (tv, telefon, tablet) olabildiğince kısıtlayın. Özellikle 3 yaşından önce ekrana maruz kalmasını önleyin.

● Her çocuğun gelişim sürecinin kendine özel olduğunu unutmamanın yanı sıra yaşıtlarına göre gelişiminde farklılık olduğunu sezdiğinizde konunun uzmanlarına başvurun.

Çocuklarda geç konuşma nedenleri nelerdir? Öncelikle bebeğin ya da çocuğun ses alımı ve ağız gelişimi ilgili bir problem olup olmadığından emin olunmalıdır. Bu sebeple konuşma gecikmesi bulunan bebek veya çocukların konunun uzmanları tarafından muayene edilmesi ilk adımdır. Yetersiz uyarım, yetersiz beslenme, maruz kalınan ekran süresi ve bakım verende depresyon bebek ve çocuklarda konuşma gecikmesi ya da sınırlı kelime dağarcığına sebep olabilmektedir. Konuşma gecikmesinde en sık rastlanılan olgu özgül dil bozukluğudur. Özgül dil bozukluğu akranlarına göre dil gelişiminde yetersizlik şeklinde tanımlanır. Erkek çocuklarında kız çocuklarına göre 3 kat daha fazla görülür ve genetik geçiş gösterir.
Serebral palsi veya otizm spektrum bozukluğu gibi bozukluklarda konuşma gecikmesi/yokluğu görülmektedir. Özellikle otizm spektrum bozukluklarında erken tanının hayati önem taşıması sebebiyle ailelerin konuşma gecikmeleri konusunda dikkatli olması önemlidir. Selektif mutizm çocuğun bazı kişilerle, bazı ortamlarda ya da sadece bazı dillerde konuşması şeklinde kendini gösteren bir patolojidir (Evden sadece 1-2 kişiyle konuşma, okulda sadece 1-2 arkadaşıyla ya da öğretmeniyle konuşma gibi). Selektif mutizmde de davranış kalıbının yerleşmemesi adına erken müdahalenin önemi büyüktür.
Çift dilli çocuklarda da konuşma ve dilin öğrenilmesinde gecikmeler yaşanabilmektedir.

Her çocuğun gelişimi kendine has özellikler taşır. Bazı çocuklar diğerlerine göre gelişim evrelerini daha önce tamamlarken, bazıları gecikmeler yaşayabilir. Çocuklar için normal aralıkta sayılan gelişim evreleri genel popülasyonda o basamağın hangi aralıkta yaşandığına göre belirlenmektedir. Dolayısıyla gelişim basamaklarının erken veya geç tamamlanması bize normdan sapmayı gösterir. Bu sapmalar kimi zaman bir soruna işaret ederken kimi zaman normal kabul edilir.
 

Yapılan detaylı değerlendirme sonrasında uzman bir konuşma terapisti ile çalışarak çocuğunuzun ses hatalarını düzeltmek mümkündür. Konuşma terapisi çocuğun doğru sesi çıkarıp çıkarmadığına dair farkındalığını arttırarak, sesleri üretmenin doğru yolunu öğreterek ve yeni öğrenilen bu becerinin farklı kelimelerde, daha uzun cümlelerde ve gündelik konuşmada doğru kullanılmasını sağlayarak telaffuzu düzeltmeyi ve konuşmanın anlaşılırlığını arttırmayı amaçlar. İlkokula başlama yaşının 66 aya kadar indiği bir zamanda ses hatalarının düzeltilmesinin de erken ele alınması okuma yazmayı sökerken önümüze çıkabilecek zorlukları da büyümeden çözmeye yardımcı olacaktır.

Çocuğunuzu sesleri çıkarması ve konuşmasının anlaşılabilirliği uzman bir konuşma terapisti tarafından değerlendirilir. Bu değerlendirme esnasında hem hangi seslerde sorun yaşandığı, bunların yaşa uygun hatalar olup olmadığı ve ne kadar uyarılabilir oldukları değerlendirilir, hem de oral mekanizma muayenesiyle ağız yapısında telaffuzu etkileyecek yapısal veya fonksiyonel bir problem olup olmadığına bakılır. Bu noktada terapistiniz gerekli gördüğü takdirde sizi bir kulak/burun /boğaz hekimine veya işitme değerlendirmesine yönlendirebilir.

Çocuk gelişimi sürecinde konuşmayı öğrenirken bazı sesleri yanlış çıkarmaları doğal öğrenme sürecinin bir parçasıdır. Bazı sesler daha erken öğrenilirken bazıları daha geç ortaya çıkar. Pek çok çocuk ilkokul çağına kadar tüm sesleri üretebilir hale gelir. Eğer belli bir ses beklenen yaşta söylenemiyorsa çocuğunuzun genel bir deyişle telaffuz bozukluğu olabilir. Sesleri doğru çıkarmaktaki bu zorluk bir sesi başka bir sesle değiştirmek, hiç söylememek veya farklı söylemek şeklinde olabilir. Küçük çocuklar için resim yerine “yesim” demek veya çok heceli kelimelerin hece sayısını azaltmak normal kabul ettiğimiz bir durumken, aynı hataların yaş ilerledikçe devam etmesi sorun teşkil edecektir. Telaffuz bozukluğu olan pek çok yetişkinin bu sorunu yaşamasının sebebi çocukken tedavi edilmemiş olmasıdır.

Bu ses hatalarının sebebi motor becerilere bağlı bir bozukluk, damak dudak yarıkları gibi yapısal bir farklılık, sendromik bir durum, otizm spekturumu gibi gelişimsel bir bozukluk, nörolojik bir durum, sık yaşanan kulak enfeksiyonları veya işitme kaybı olabilir. Bunların yanı sıra pek çok çocukta da bu telaffuz geriliğinin sebebi bilinemeyebilir. Ancak yapılan araştırmalar bir takım risk faktörlerini ortaya koymaktadır. Uz. Konuşma ve Lisan Patoloğu Burcu Ardalı-Gürçay

Fonolojik farkındalığı zayıf olan çocuklara terapiyle yardım edilemediği takdirde aşağıda bahsettiğimiz konulara ek olarak, matematik gibi konularda bile anlamaya dayalı görevlerde zorlanmalar yaşanabilmektedir. Bu çocuklar, yazılı sıralı yönergeleri anlamada ve tamamlamada zorlanabilmektedirler. Ayrıca her etkinlikte yaşıtlarına göre daha fazla çaba sarf etmek, görevi tamamlayamamak, anlayamamak ve bir yetişkinin desteğine daima ihtiyaç duymak çocuklarda öz güven problemleri ve performans kaygısı ortaya çıkarabilmektedir. Terapiyle hızlı bir şekilde ses, hece ve uyak farkındalığı artırılarak çocuğun daha hızlı okuması, okuduğunu anlaması ve sonuç olarak akademik hayatta daha öz güvenli olması sağlanır.

Okuma öncesi dönemde çocuğunuzla yapacağınız eğlenceli etkinliklerle fonolojik farkındalığı artırabilirsiniz. Çevredeki sesleri, şarkı, hikaye ve konuşma seslerini birlikte dinleme buna güzel bir örnek olacaktır. Ayrıca çocuğunuzla çok erken yaşlarda bile kitap okumak farkındalığı artıracaktır. Özellikle çok uyak içeren kitapları seçmek fonolojik farkındalığa daha çok yardımcı olacaktır. Çocuğunuzla birlikte yılan sesi, kurbağa sesi gibi sesleri taklit etmek hem farkındalığı artıracak hem de sesleri nasıl üretebileceği konusunda çocuğunuza fikir verecektir. Pedagog Dr. Yeşim Keskül Sercan ‘ın “Çocuğumuzun Konuşma Gelişimini İzlerken Nelere Dikkat Etmeliyiz?” yazısını da okumanızı tavsiye ederiz.

Fonolojik farkındalığı zayıf olan çocuklar, çoğunlukla heceleme ve yazmada da sorunlar yaşamaktadır. Ayrıca etkinlikleri dağılmadan ve görevi tamamlayabilmek için sonuna kadar gidecek dikkati ve motivasyonu sürdürmede de zorlanmaktadırlar. Okumanın etkilendiği yerde anlamanın etkilenmesi de kaçınılmaz olmaktadır. Sesleri ayırt edemeyen çocuğun onları nasıl üreteceğini bilmemesi da gayet doğaldır, bu yüzden de artikülasyon problemleri ortaya çıkmaktadır.

Fonolojik farkındalığın önemi okuma, yazma ve anlama becerilerini etkilediği noktada ortaya çıkmaktadır. Öyle ki fonolojik farkındalık becerisi, bir çocuğun ileriki okuma becerisi için güçlü bir gösterge bile olabilmektedir. Konuşma dilindeki sesleri ayırt edemeyen çocuklar, okumaya geçişte harfleri de öğrenmede ve heceleri bir araya getirmede güçlük yaşayabilmektedir. Ayrıca ses farkındalığı zayıf olan çocuklar, harf ve ses arasındaki ilişkiyi de anlamakta zorlanabilmektedir.

Çocukların fonolojik farkındalığı değişiklik gösterir. Günümüzde ise birçok çocuğun fonolojik farkındalığı zayıftır ve araştırmalara göre bu zayıflık, çocukların okuma, yazma ve anlama becerilerini olumsuz yönde etkilemektedir. Ancak şunu söylemek gerekir ki fonolojik farkındalığın zayıf olması zeka veya bilişsel yeterlilikle ilişkili değildir. Aksine birçok zeki çocuğun da okumada zorlanmaya varacak kadar fonolojik farkındalığı zayıf olabilmektedir.

Dilin kusursuz yapısı nedeniyle tek tek sesleri duymak çoğu çocuk için zordur. Konuşma sırasında bizler, çaba sarf etmeden ve refleksif olarak sesleri bir araya getirerek sözcükleri bütünüyle üretiriz. Bu kusursuzluk da sesleri konuşma dilinin içine entegre eder ve fark edilmelerini güçleştirir.

Fonolojik farkındalık, tam anlamıyla ses farkındalığıdır. Kişinin sözcükleri meydana getiren sesleri duyabilmesi, tanıyabilmesi ve değiştirebilmesi yeteneğidir. Kişinin konuşma dilinde anlamdan uzaklaşarak seslere yoğunlaşabilmesidir, bu yüzden de temel anlamda işitsel dikkat becerisidir. Örneğin; ‘anne’ kelimesini oluşturan /a/, /n/, /n/, /e/ seslerini duyabilmek ve ayrıştırabilmektir. Fonolojik farkındalık; sözcüğü hecelere ayırabilme, sözcük seslerini ayrıştırabilme ve sesleri tekrar birleştirme yeteneklerini içine alır. Uzm. Dil ve Konuşma Terapisti Emine Karaca

İşitsel İşlemleme Bozukluğu ile başa çıkmak. Öncelikle İİB’yi kesin olarak ve tam şifa ile düzelten bir yöntemin olmadığını anlamak ve kabul etmek önemlidir. İİB’nin yanı sıra işitme keskinliğinde de bir sorun olup olmaması, eşlik eden başka eğitsel, zihinsel, fiziksel, duygusal sorunların varlığı, okul ve ev ortamının şartları, diğer destek sistemleri de durumu etkileyebilecek değişkenlerdir. Disleksi, DEHB gibi durumlarda olduğu gibi burada da ortadan kaldırılacak bir sorun yoktur, İİB’de, bir takım yöntemlerle onun yarattığı olumsuzlukları en aza indirmek ya da telafi etmek söz konusudur ve bu da ancak eğitimle olasıdır. İİB’nin eğitiminde esas olarak üç alana odaklanılmalıdır:

1. Öğrenme ve iletişim çevresinin düzenlenmesi: Okul çağı çocukları için daha çok sınıf içi düzenlemeler anlamına gelmektedir. Ortam akustiğini iyileştirici düzenlemeler, sessiz çalışma ortamlarının oluşturulması hatta gerekiyorsa dinlemeye yardımcı elektronik cihazlar kullanılması önerilebilir. Ayrıca çocuk öğretmeni ya da anlatıcıyı rahat görebileceği böylece görsel ipuçlarını değerlendirebileceği bir konumda oturmalıdır. Ortamda dikkat çekici uyaranların azaltılması, öğretmenin ders notlarını önceden dağıtması, öğrencinin görebileceği bir noktadan konuşması, önemli konularda anahtar kelimelerin sık tekrarlanması, anlatılanların anlaşılıp anlaşılmadığının kontrolü gibi tekniklerin kullanımı da İİB’li çocuğa yardımcı olacaktır.

2. Sorunu telafi etmek için üst düzey becerilerin güçlendirilmesi: Telafi stratejileri genellikle dinleyiciye kendi kaynaklarını (dil, sorun çözme, bellek, dikkat ve diğer bilişsel beceriler) güçlendirerek varolan işitsel sorunuyla baş etmeyi öğretme yönündeki önerilerdir. İİB ile ilgili farkındalık yaratmak, etkin iletişimi öğretmek, göz teması kurmaya yönlendirmek, belleği geliştirmek, not alma, hatırlatma, gruplama gibi öğrenmeyi ve daha sonra hatırlamayı kolaylaştırıcı teknikler, konuşanı kaydetmek ve daha sonra tekrar dinlemek gibi yöntemler yararlı olacaktır.

3. İşitsel sorunun kendisinin iyileştirilmesi: İİB’nin doğrudan eğitimi, sorunun kendisinin olabildiğince iyileştirilmesini amaçlar. İşitsel süreçleri uyaracak, çalıştıracak ve böylelikle güçlendirecek alıştırmaların yapılması hedeflenir. Özellikle İİB için bu alıştırmaların yoğunlaştığı alanlar sesin yönünü tayin edebilmek, işitsel dikkati yoğunlaştırabilmek, art alan gürültüsünde ve benzer seslerin içinden konuşulanı ayrıştırabilmek, mesajın tamamı duyulamadığında mesajı anlayabilmek, mesaja bir anlam yükleyebilmek ve öğrenilen işitsel bilgiyi gerektiğinde hatırlayabilmek olarak özetlenebilir.

İİB konusunda daha çok okumak, dinleme becerilerini geliştirecek etkinlikleri öğrenmek isteyenler için pencere-sey (www.pencere-sey.com), “dil becerileri dizisi” özellikle de “duy işit dinle kavra-işitsel karamayı geliştirme el kitabı” önerilir. Pedagog Dr. Yeşim Kesgül Sercan

Beyin gelişimi için en önemli yaşlar ilk 3 yaştır, bu nedenle herhangi bir dil, sosyal ve motor gerilikte, yaşa uygunsuz hareketlilikte mutlaka uzman görüşü alınıp gerekli müdahale yapılmalıdır. Zamanla düzelir diye beklemek, telafisi mümkün olmayan kayıplara neden olabilir. Bu tanılar Google ve forumlardan okunarak veya kitaplara bakılarak tanı kriterlerinin alt alta getirilmesi ile konulmaz. Deneyimli bir uzmanın klinik değerlendirmesi gerekir. Eğer aile ikna olmazsa ikinci bir uzman görüşü alması tavsiye edilir. Kilo ve boy takibi için neredeyse her ay çocuk doktoruna götürdüğünüz çocuklarınızın gelişim değerlendirmesini de yaptırmak, onların olası nörogelişimsel aksaklıklarını yakalayıp erken müdahale şansı vermesi açısından çok kıymetlidir. Lütfen çocuklarınızın gelişimini izleyin ve gerekli müdahaleler için geç kalmayın .

DEHB’si olan erken yaştaki çocuklar ise; yaşıtlarına göre çok hareketli olurlar, sürekli koşuşturabilirler, riskli davranışları sıkça yaparlar, oyuncaklarla uzun süre ilgilenmezler, çok sık materyal değiştirler, sizin uyarılarınızı çok dikkate almazlar, bazılarında konuşma gecikmeleri ve bozuklukları olabilir. OSB ve DEHB erken yaşta birbiri ile hem çok sık birlikte seyredebilir, hem de birbirine çok karışır. Hareketlilik ve dikkat sorunları nedeniyle pek çok DEHB’li çocuk çevresindekilerle iletişim kurmada zorlanır, dil becerisi geri kalabilir, dikkat sorunları nedeniyle seslenince bakmayabilir, bu bulgular ile OSB tanısı alabilir. Erken yaşlarda OSB sanılan ve ileri yaşlarda toparlayan bir çok çocuğun tanısı aslında DEHB olabilir. Ayırıcı tanı önemlidir. Çünkü tedavi yaklaşımları farklı olacaktır. OSB tanısı alan çocuklarda öncelikli tedavi, mümkün olduğunca erken özel eğitim ve konuşma terapisine başlanması iken; DEHB’li çocuklarda herhangi bir gelişimsel gerilik yok ise özel eğitim gerekmeyebilir. Çevresel düzenleme, anne baba eğitimi ve gerekiyorsa farmakoterapi uygulanır. OSB’li çocuklarda yıkıcı bir hiperaktivite veya ağır bir dikkat eksikliği yok ise ilaç tedavisine genelde gerek yoktur.
Konuşma sorunları ve hiperaktivite ile seyreden, otizm spektrum bozukluğu (OSB) ve dikkat eksikliği hiperaktivite (DEHB) bozukluğunun erken yaşlardaki bulguları. Her iki bozukluk da nörogelişimsel bozukluktur. Yani çocuğun nörolojik gelişiminde bir takım aksaklıklar olur. OSB’si olan çocuklarda dil gelişimi geri kalır ve amaca uygun konuşma gecikir, ayrıca sözel olmayan iletişim ile ilgili de zorluklar gözlenir. Şöyle ki; seslenince bakmazlar, konuşmazlar, çevresindeki kişileri çok önemsemezler, genelde kendi halinde oynarlar, kolay huzursuzlanırlar, oyuncaklarla amacına uygun oynamazlar, bazı hareketleri tekrarlı şekilde yaparlar ve özellikle erken yaşlarda çok hareketli olabilirler.

Çocukların gelişimsel sürecinde, konuşabilmek çok önemli bir beceridir. Dil ile öğrenme arasında çok yakın ilişki vardır. Çocuk hareketle nesneye ulaşır, inceler, sonra elindekini çevredekilere “bu ne ifadesi ile bakarak” gösterir, onların tanımını duyar ve sonra da duyduğunu tekrar etmeye çalışarak öğrenmesini sürdürür. 12. aya gelmiş tek kelimesi olmayan, 2 yaşa gelmiş henüz konuşması başlamamış bir çocukta, hele de anlamasında gerilik var ise, mutlaka uzman görüşü almak gerekir. “Bu çocuğun babası da geç konuştu” şeklinde bir yaklaşım, çocuğu telafisi zor bir sürece sokar. Çünkü beynimizde nöronal bağlantılar ilk yaşlarda hızlıca çoğalır ve yaklaşık 3 yaş civarında gelişimi tamamlanır Bunun klinik olarak anlamı, 3 yaş sonrasında çocuğa yapılacak müdahalelerle, çocuğun problemini çözme şansımızın çok az olduğudur. Bu nedenle eğer çocukta konuşma gecikmesi varsa, mutlaka bir uzman görüşü alınması ve gerekli ise özel eğitim ile erken yaşlarda desteklenmesi gerekir. Konuşma gecikmesinin bir çok nedeni olabilir. Bunlar arasında öncelikle işitme kayıpları, uyaran eksikliği, zeka geriliği ve otizmin ayırıcı tanısının yapılması gerekir. Çünkü her bir soruna yaklaşım farklıdır.

Bazen bu sağlıklı gelişim sürecinde aksaklıklar olabilir. Yürümenin başlaması ve öğrenme arzusu ile hareketlenen çocuğun bu hareketleri, gelişimsel özelliğine göre fazla ise nedeninin araştırılması gerekir. Hareket aşırılığının ölçülmesi, hele de bu yaşlarda elbette zordur. Deneyimli bir anne baba diğer çocuklarına kıyaslayarak fark edebilirler. Yine aile büyükleri ve çevredekiler sıklıkla “bu çocuk çok hareketli” kelimesini kullanıyorlarsa şüphelenmek gerekir. Hareketliliğin bu yaş çocuklarda amacı, merak ile birlikte öğrenmeye hizmet etmesidir. Hareket, çocuğun merak ettiği nesneye ulaşımını sağlar. Ulaştığında durması beklenir. O nesneden alacağını aldığında başka nesneye yönelmek için elbet tekrar hareket edecektir. Ancak, çocuk çevresindeki nesne ve kişilerle, bilgi ve becerisini artıracak kadar ilişkilenemiyor, çabuk materyal değiştiriyor ise yolunda gitmeyen bir şeyler var demektir. Çünkü öğrenebilmek için durup incelemek gerekir.

Bir bebeğin 9-12. aydan sonra yatay pozisyondan dikey pozisyona geçmesi olarak yorumlayabileceğimiz yürüme, belki de hayatının en önemli aşamasıdır. Dünya artık keşif edilmeye hazırdır. Duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarını karşılayan annesi ile kurduğu güvenli bağlanma ilişki, onun bu keşfinde en önemli dayanağı olacaktır. Beceriksiz hali ile sürekli oraya buraya koşturur ve deneme yanılma yoluyla öğrenmesini sürdürür. Öğreneceği çok şey olması nedeniyle çocukların aceleleri çoktur, ancak henüz yetersiz olan motor becerileri nedeniyle sıkça sakarlık yaşarlar. Bu nedenle 9 ay-3 yaş arası, ebeveynlerin “dur, yapma, aman dikkat, hayır” kelimelerini en sık kullandıkları dönemdir. Bu motor beceri gelişimine ilaveten yaklaşık 9. aydan sonra başlayan alıcı dil gelişimine ve 9-12. aylarda başlayan anlamlı kelime çıkarma şeklinde ifade edici dil gelişimi eşlik eder. 18. aydan sonra 2’li basit cümleler başlar. Sonrasında giderek cümleler artar.
Çocuklar yeni kelimeleri söylemeyi öğrenirken bazı hatalar yapar. Hatalar belli bir yaştan sonra devam ettiğinde bir konuşma sesi bozukluğu oluşur. Her bir ses için çocuğun sesi doğru olarak üretmesi için farklı bir yaş aralığı vardır. Konuşma ses bozuklukları sesletim (artikülasyon) problemleri ve fonolojik süreçleri içerir. Sesletim konuşma sesi nasıl yapılır sorusunun cevabıdır. Bu da dil, çene, dişler, dudaklar, damak ve vokal kıvrımlar yardımı ile gelen hava akımı kullanılarak oluşturulur.. Sesletim bozukluğu sesleri üretmedeki sorunları içerir. Sesletim bozukluğunda sesler; Yer değiştirebilir; kapı yerine tapı Atlanabilir;bak yerine ak gibi.. Sesbilgisel bozukluklar, konuşmada dil kurallarına ait bilgiyi (sesbilgisini/fonoloji) edinme güçlüğüdür. Çocuk kelimeyi telaffuz eder fakat anlaşılır olmaz. Gelişimsel sesbilgisel bozukluklar, çocuklarda okuma ve yazma güçlükleri görülmesinde neden olabilir. Artikülasyon bozukluğundan hatalar konuşma sesi ile ilişkili iken fonolojik bozuklukta hatalar fonemlerin dile özgü fonksiyonlarını ile ilişkilidir. Artikülasyon bozukluğunda konuşma sesi formunda zorluk çekilirken fonolojik bozuklukta çocuk fonemi düzgün üretebilir fakat gerekli içerikte uygun olarak kullanmaz. Artikülasyon bozukluğunda hatalar daha periferik iken fonolojik bozuklukta hatalar santral kaynaklı olur. Artikülasyon bozukluğunda dilin bileşenlerine değerlendirildiğinde, ekler, sözdizimi, anlam bilgisi gibi alanlarında problem yokken fonolojik bozuklukta problem görülebilir.
Hızlı bozuk konuşma konuşmanın anormal bir hızda olması ya da düzensiz olması veya her ikisinin birden görülmesi ile karakterize akıcılık bozukluğudur. 1)Hızlı bozuk konuşma birçok dil konuşma terapisti tarafından ‘makineli tüfek’ konuşması olarak adlandırılır.
2) Aşırı ölçüde hızlı, düzensiz, sıklıkla konuyla ilgisiz sözcük veya ifadeler içerir.
3)Tam kelime tekrarı, bitirilmeyen kelimeler, kelimenin son hecesinin tekrarı hızlı bozuk konuşma da çok tipik olarak karşılaşılan durumlardır.  Ayrıca düzgün olmayan tempo, yanlış/eksik sesletme ve söyleyeceğinden emin olamama de eşlik edebilir.
Hızlı bozuk konuşması olanlar aşağıdaki belirtilerden tek başına birine veya birkaçına sahip olabilir. Başkaları tarafından uyarılmadıkları sürece düzensiz konuşmalarının farkında değildirler ya da sınırlı olarak farkındadırlar. Özensiz el yazısı Düşünceleri organize etmede zorluk Öğrenme güçlüğü İşitsel işlemleme bozukluğu Asperger Sendromu/Otizim Spekturum Bozukluğu Kekemelik(Bir kişi hem kekeleyebilir hem de hızlı bozuk konuşması olabilir )






Akıcılık bozukluğu; sesler, heceler, kelimeler ve ifadelerdeki tekrarlar,  hız ve ritmin anormal bir şekilde karakterize olduğu konuşmanın akışındaki kesilmelerdir. Buna aşırı gerginlik, kaçınma davranışı gibi ikincil davranışlar eşlik edebilir. Akıcılık bozuklukları gelişimsel ve edinilmiş olarak iki başlıkta incelenir. Kekemelik, en yaygın akıcılık bozukluğu olup, birçok formları (tekrarlar, uzatma, duraksama, ünlemler) ile konuşmanın ritminin veya akışının kesilmeler veya duraklamalar ile bölünmesidir. Ayrıca, fiziksel gerginlik, negatif reaksiyonlar, artan kaçınma ya da genel olarak iletişimden uzaklaşma ikincil davranış olarak ta eşlik edebilir. Kekemelik genellikle çocukluk döneminde başlar ve bazı durumlarda, yaşam boyunca sürer. Çocuk dönemi kekemelik genellikle 2,5 yaşında başlar. Kekeleyen çocukların da %95’i 5 yaşından önce kekelemeye başlar. Çocukluk döneminde görülen kekemeliğin %80’i kendiliğinden ortadan kalkmaktadır. Dolayısıyla ülkemizde çocuk dönemi kekemelik sıklıkla gelişimsel kabul edilmektedir. 

Çocuğun dil gelişiminde herhangi bir nedenle gecikme olabilir. Bunlardan bazıları işitme kaybı, kulak enfeksiyonu öyküsü, ailede görülmüş dil ve konuşma zorlukları öyküsü, diğer gelişimsel gecikmeler, dile maruz kalmama veya bilinmeyen bir nedeni içerir.

Çocuğunuzun ifade edici dilinin geciktiğinden endişe mi duyuyorsunuz? Yukarıda belirtilen kilometre taşlarına ek olarak, şu önemli noktalara da bakın. İfade Edici Dil Becerilerinde Gecikme İçin Önemli Noktalar: Sınırlı kelime dağarcığı. İletişim kurarken hayal kırıklığı. Soru sormada zorluk. Soruları cevaplamakta zorluk. İletişim kurma konusundaki ilgisizlik..
İfade Edici Dil Becerileri Gelişimsel Kilometre Taşları:
6 ay: Çoğalmış babıldama görülür.
12 ay: Gerçek kelimeler üretmeye başlar, iletişimsel niyet gösterir.
18 ay: Yaklaşık 50 kelime vardır.
24 ay: İki kelimeli kombinasyonlar üretmeye başlar, yaklaşık 300 kelimelik bir kelime dağarcığı vardır, sorular sorar.
36 ay: 3-5 kelimeli cümleler üretir, olanlardan bahseder.
48 ay: Yaklaşık 1500 kelimelik bir kelime dağarcığı vardır, hikâyeler anlatabilir.
60 ay: Çoğu yetişkin dil yapısına hâkimdir, 5-7 kelimelik cümleler üretir, 1500-2200 kelimelik bir dağarcığı vardır.
Bir ebeveyn olarak, “Çocuğum yeterince konuşuyor mu?” veya “Çocuğumun dili yaşına uygun mu?” diye merak edebilirsiniz. Ebeveynler arasında, çocuklarının performansını kardeşlerinin veya akranlarının performansıyla karşılaştırma yaygındır. Çocuğunuzun dil ve konuşma gelişimini belirleyen birçok faktör olduğunu hatırlamak önemlidir. Her çocuk benzersizdir ve gelişim zaman alabilir. Aşağıda, önemli noktalarla birlikte bazı yaygın ifade edici dil becerilerinde gelişimsel kilometre taşları ve çocuğunuzu destekleyebileceğiniz açıklanmaktadır.

Otizm, konuşma gecikmesinin yanı sıra iletişim ve davranış sorunlarıyla karakterize bir hastalıktır. Bu çocuklarda hem konuşulanı anlama hem de ifade edici dil kullanımında ağır düzeyde yetersizlikler vardır. Beyin felci olarak da tanımlanabilen serebral palsi ise doğum travması, enfeksiyon gibi nedenlere bağlı olarak merkezi sinir sisteminde oluşan hasarlanma sonucunda ortaya çıkan nörolojik bir tablo. Bu çocuklarda işitme kusuru, dil kaslarının koordinasyonsuzluğu gibi bir takım nedenlere bağlı olarak konuşma gecikmesi sıklıkla görülür. Çocuğun yaşından beklenir düzeyde kelimesi olmaması ve/veya cümle kuramaması durumunda anne babanın uzmana görünmeleri gerekir. Bu noktada öncelikle çocuk psikiyatristi uzmanına görünmek gerekli.

Konuşma gecikmesinin sık nedenlerinden biri de maturasyonel (gelişimsel) dil gecikmesidir. Konuşma ve dil gelişimini sağlayan merkezi sinir sisteminin olgunlaşmasında yaşıtlarına göre gecikme vardır. Bu durum erkek çocuklarında daha sık görülmekle birlikte çocuğun ailesinde de benzer şekilde geç konuşma öyküsü sıklıkla mevcuttur. Gecikmenin seyri daha iyi olup; en geç okul çağında çocuğun konuşma düzeyi normal seviyeye ulaşır. Öte yandan yoksulluk, yetersiz beslenme gibi fiziksel yoksunlukların yanı sıra evde çocukla az konuşulması, yetersiz dil uyarımı, anne ve-veya baba yokluğu gibi sosyal yoksunluklar da konuşma gecikmesine neden olabilir.

Zeka geriliği konuşma gecikmesinin en sık görülen nedenidir. Çocuğun zeka düzeyi azaldıkça konuşma ve dil gelişimi de azalır. Zeka geriliğine bağlı konuşma gecikmesinde hem konuşulanı anlamada hem de ifade etmede sorun vardır. Ancak her konuşma gecikmesi sorunu yaşayan çocuğa zeka geriliği tanısı konulamaz. Konuşma gecikmesi olan bir çocukta zekanın mutlaka değerlendirilmesi gerekir. İşitme kaybı da konuşma gecikmesinde önemli faktörlerden biridir. Hayatın erken dönemlerinde ortaya çıkan işitme sorunları hem anlamayı hem de ifade edici dil gelişimini olumsuz yönde etkiler. Bunun yanı sıra iki dilin konuşulduğu ev ortamlarında da konuşma gecikebilir.

https://youtube.com/watch?v=FsLmIxeKiOs

Çocuklar on ikinci ve on sekizinci aylarda ilk kelimeleri söylemeye başlar, bu yaştaki bir çocuğun konuşabildiği sözcük dağarcığı yaklaşık 10-50 civarında olması beklenir. Bu dönemde çocuğun söylediklerinin yaklaşık dörtte biri başkaları tarafından anlaşılır düzeyde olur. Bir buçuk iki yaştan sonra çocuğun dil gelişimi ivme kazanır. 2-2.5 yaşındaki bir çocuk 400 kelime konuşabilir, iki-üç kelimelik cümleler kurabilir, 2,5-3 yaşındaki çocuklar 3-5 kelimelik cümleler kurabilirken konuştuklarının yüzde 80-90’ı başkaları tarafından anlaşılır. 3-4 yaşında konuşmanın tamamına yakını anlaşılırken, 4-5 yaşlarında 6-8 sözcüklü cümleler kurabilir. Çocuğun konuşmasının normal gelişim basamaklarına göre geri kalması bir hastalık belirtisi olabilir. Tedavi sürecinde çocuğun yakın çevresindeki anne, baba ve kardeşleriyle kurduğu iletişimin doğru yönde yapılandırılmasının yanı sıra gerekli durumlarda konuşma terapisi ve/veya özel eğitim desteğinden faydalanılabilir. Konuşma gecikmesi zeka geriliğinden olabileceği gibi, iki dillilik ya da ilgisizlik gibi birçok nedenden kaynaklanabilir.

Konuşma gecikmesi çocuğun yaşıtlarına kıyasla dil gelişiminde yetersizlik olması durumudur. Konuşmanın akıcılığı, içeriği, kelime dağarcığında önemli derecede yetersizlik vardır. Çok yaygın olan konuşma gecikmesi erkek çocuklarda kız çocuklarına kıyasla 3-4 kat daha sık rastlanır.

Okuma alışkanlığı yoksa bugünden itibaren edinebilirsiniz. Evet, edinebilirsiniz ve bu gerçekten zor değil. Tam bu akşam. Yarım saat absürt tv. programları izlemek ya da sosyal medyada sörf yapmak yerine ailecek kitap okuma saati yapabilirsiniz. Zor olmayacağını göreceksiniz. Aksine çok keyifli bir hal alacağına ve zamanla alışkanlık yapacağına eminim.

Peygamber efendimiz Hz. Muhammed “ilim Çin’de de olsa ona talip olun. Çünkü ilim her Müslümana farzdır.” Demiyor mu? Pekâlâ, okuyan kısmı tenzih ederek soruyorum Peygamberin ümmeti ne kadar ilim peşinde koşuyor ya da okuyor? Ya da İslam’ın ilk emri OKU değil midir?

Ancak her ne hikmettir ki, okuma oranımız bu kadar çok düşükken ülkemizde herkes her şeyden çok şey anlıyor! Ki bence bunun nedeni ironik olsa da yine okumayışımızdan kaynaklı. Eski Yunan ünlü ve bilge filozoflarından Sokrates’in şu sözü aklıma geldi birden: “Hoc unum scio me nihil scire (Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir).”Bilge filozof mütevazılık yapmış olsa da felsefe açısından bilginin korkunç derecede sınırsız olduğunu, bildiklerimizin aslında çok sınırlı olduğunu vurgulayıp aslında hiçbir şey bilmediğini söylüyor. Ne büyük erdem ama! Tam tersine gerçek anlamda okumayan, cahil insanların her şeyi bildiğini iddia etmesi.. Ne yaman çelişki değil mi? Aklınıza hemen birileri gelmiştir bile.. Evet, okumak kibrimizi, bencilliğimizi alır, bizi mütevazı yapar. Tıpkı Sokrates gibi.

En son okuduğunuz kitap? Diye soracak olursam eğer, hemen cevap verebilir misiniz? Uzun süre düşünmeye başlıyorsanız eğer üzgünüm ama okuma alışkanlığınız ne yazık ki yok demektir. Kitap okumanın vermiş olduğu müthiş hazzı yaşamayanlar için gerçekten üzülüyorum. Kitap okumak bizi başka dünyalara götüren en ucuz ulaşım aracı. Sosyal medyanın, televizyonun bizi uyuşturmasını önleyen bir ağrı kesici! Hayal dünyamızı genişleten bir hazine, Arkadaş, Dost..

Çocuğunuzun, kendisini ve dünyasını daha iyi anlamasını, empati duygusunu içselleştirmesini, olaylara daha geniş perspektifte yaklaşmasını, vicdan duygusunun daha iyi gelişmesini, kendini daha iyi ifade etmesini, telaffuzunun çok iyi olmasını ve kelim dağarcığının zengin olmasını, şiddetten uzak kalmasını özetle “iyi bir insan” olmasını istiyorsanız eğer mutlak anlamda kitap okuma alışkanlığı edindirin. Ancak çocuğa bu alışkanlığı edindirmenin ilk koşulu siz ebeveynlerin okumasıdır.

Peki, ama neden şehrimizde ve ülkemizde kitap okuma oranı düşük? Bu sorunun mutlaka ki birçok cevabı ve dinamiği vardır. Ancak genel çerçevede baktığımız zaman bireyin ailesi tarafından yetiştirilme tarzı, ebeveynlerinin okuma kültürüne sahip olup olmadığı olgusu, sosyo-kültürel yapı, eğitim düzeyi, yaşanılan çevre, kitaba atfedilen değer yargıları vs.. gibi nedenleri sıralayabilirim. Bir ebeveyn kitap okumuyorsa eğer, kendi çocuğuna neden kitap okumuyorsun? Deme hakkına sahip değildir. Bir çocuğun küçüklük yaşlarında her zaman rol modeli kendi anne-babasıdır. Çoğu zaman anne babasının davranışlarını taklit etme, peşinden gitme eğilimindedir. Eğer siz evde günde 1 dakika dahi olsa kitap ile ilgilenmiyor aksine telefon ve TV. İle ilgileniyorsanız eğer, çocuğunuzdan kitap okuma alışkanlığını bekleyemezseniz.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2016 verilerine göre, Türkiye’de kitap okumaya kişi başına düşen süre yalnızca ama yalnızca 1 dakika! Buna karşın televizyon izlemeye 6 saat, internette ise en az 3 saat harcanıyor. Bu verilere karşın Türkiye’de kitap endüstrisinin gittikçe büyüdüğünü, yüzlerce yayınevinin açıldığını görebiliyoruz. Türkiye, 2 milyar 100 milyon doları aşan hacmiyle dünya sıralamasında 11. En büyük kitap cirosuna sahip ülke. Türkiye Yazarlar Birliği yıllık baskı sayısının 660 milyonu aştığını belirtiyor. Eee hocam hani kitap okunmuyordu diyordunuz? Ama baskı sayısı çok yüksek düzeyde diyebilirsiniz. Ancak bu baskıların %63’lük oranını eğitim kitapları oluşturuyor. Yetişkin edebiyat ve sanat kitaplarının oranı ise sadece %4.

Şüphesiz kime sorarsak soralım, kitap okumanın son derece önemli olduğunu, hayati önem taşıdığını, kitap okuma kültürüne sahip bireylerin bir şekilde fark yarattığını ifade edecektir. Ancak ne yazık ki bu realiteye rağmen mikro bağlamda şehrimiz, makro bağlamda ülkemizde okuma oranı son derece düşük! Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) verilerine göre Türkiye, kitap okuma oranından dünyada 86. Sırada! Evet, seksen altı! Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre ise Türkiye’de kitap, ihtiyaç listesinin 235’inci sırasında yer alıyor! Dünyada kitap için kişi başına harcanan para ortalama 1,3 dolarken, Türkiye’de çeyrek dolar. Üzülerek belirtmeliyim ki çok acı bir tablo ile karşı karşıyayız.

Merhaba sevgili okur, Bu satırları okuyorsan eğer, muhtemelen bu soruyu sana sormuyorumdur. Belli bir okuma kültürüne sahip olduğunu düşünüyor ve bunun için teşekkür ediyorum. Psikolog Hüseyin Berken Binay

Ezcümle; duygular bir bütündür. Ve hepsinin birbirine ihtiyacı vardır. Birbirinden bağımsız düşünülemez. Işığı asıl var eden, anlamlı kılan karanlıktır. Doğal olarak mutluluğa hayat veren de ara ara bizler de oluşan negatif hislerdir. Onlardan kaçmak yerine yüzleşmek ve onlara vereceğimiz tepki ve anlamı değiştirmek gerekiyor. Bu noktada da işin içinden çıkılmaz hissettiğinizde, ihtiyaç hissetmeniz halinde profesyonel ruh sağlığı uzmanlarına başvurmaktan lütfen çekinmeyin.

Negatif duygu ve düşünceleri tanımak, onlardan kaçınmamaktaki amaç bu duyguların bize vereceği anlamı ve tepkiyi değiştirmektir. Negatif duygu ve düşünceleri protesto etmek, kaçınmak, sövmek, lanetlemek bizi mutlu etmeyeceği gibi pozitif de düşündürmeyecektir. Olumsuz otomatik düşünceleri tanımak, farkına varıp yönetmek bizi daha mutlu hissettirecektir emin olun.

“Bitirilmemiş işler”eninde sonunda kendini tekrar gösterecek ve gün yüzüne çıkacaktır. Tekrar tekrar bu sorunsal döngüyü yaşamamak adına negatif duygulardan kaçmamalı, zamanında hangi duygular gerekiyorsa yaşamalı, sonraki yaşantımıza minimum zararla devam etmeliyiz. Geçenlerde ulusal çapta herkes tarafından bilinen bir gazetede şu korkunç başlığı gördüm: “Her olumsuz düşünce bedende bir hastalık yaratır.” Yahu arkadaş böylesi absürt bir bakış açısı olabilir mi? Bu yazı başlığını atan kişinin bilgilerine baktım; yaşam koçu, hayat koçu, bilmem ne koçu… Diye gidiyor. Yani psikoloji üzerine herhangi bir lisansa, yüksek lisansa ya da doktoraya sahip değil! Yanlış yönlendirmeleri de kaçınılmaz. Lütfen itibar etmeyiniz. Bir an önce ruh sağlığı meslek yasasının çıkmasının ne kadar elzem olduğunu bir kez daha bu vesile ile vurgulamak istiyorum.

Olumsuz herhangi bir durum yaşadığınız zaman doğal olarak, vücut ve ruh refleksif bir davranış sergileyerek bu doğrultuda reaksiyon verecektir. Üzgün hissedecek, demoralize olacak, mutsuz hissedeceğiz. Ki bu çok doğal. Bunları yaşamalı, realitelerde kaçmamalıyız. Çünkü bu duygulardan kaçmak, üstünü kapatmaya ya da örtmeye çalışmak bir çözüm değil, süspanse aracı olacaktır. Ve sonrasında daha rahatsız edici bir şekilde ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla da o an negatif düşünmemiz, negatif duygular yaşamamız gerekiyorsa mutlaka yaşamalıyız. Bu, sonraki yaşantımız için gerekli ve ruh sağlığımız için elzemdir.

Evet, hayata olumlu bir perspektiften bakmak bizi daha dinamik, daha sağlıklı ve daha mutlu kılacaktır. Bu noktada herhangi bir kuşku yok. Kastettiğim durum “pozitif düşünmeyin” algısı asla değildir. Pozitif düşünmenin yolunun, negatif düşünmekten tamamen kaçınmak değil, negatif düşüncelere ait duyguları tanımak ve onlara vereceğimiz tepki ve anlamı nasıl değiştirebileceğimizi öğrenmekten geçebileceğini vurguluyorum. Patolojik durumlar için durum biraz daha farklı olduğunu vurgulamak istiyorum. Bu durumda da profesyonel ruh sağlığı çalışanlarına danışalım lütfen.

Zihnimize yerleştirilmeye çalışılan “sürekli olumlu düşün” “pozitif düşünmeliyim” “negatifliğe yer yok” “olumsuz düşünceleri kafadan silme yöntemleri” “olumsuz düşüncelerden kurtulmak” “negatif düşüncelerle başa çıkmanın bilmem kaç yolu” gibi düşünce kalıpları, sanılanın aksine bireyi rahatlatmadığı gibi strese sokuyor! Hatta ileri boyutunda anksiyete bozukluğuna da neden olabilme ihtimalini doğuracaktır.

Bu algı ve dayatma son derece yanlış ve hatalı. Mutlu olmanın, iyi hissetmenin temel koşulu pozitif düşünmekten geçmez. Aksine duygularımızı tanımaktan, onları nasıl kontrol edebileceğini bilmekten geçer. Bir bireyin her zaman mutlu olmasının imkânsız olduğunu, kişisel, mesleki ve aile yaşantımızda olumsuz duygu ve düşüncelerin var olabileceğini, bunlara da ihtiyacımızın olduğunu bilmek bizi daha da rahatlatacak ve tüm duygularımızı sevmemize katkı sağlayacaktır.

Televizyonlardan, kimi kişisel gelişim-ki bazısı kişisel gerileyiş-kitaplarından, gazetelerden, sosyal medyadan, aile bireylerinden, büyüklerimizden vs. vs. gerek direkt, bazen de subliminal mesajlarla daima pozitif düşünmemiz gerektiği vurgulanmakla kalmayıp, bunun mutlu olmak için zorunluluk olduğuna dikkat çekiliyor!
Evet, her zaman pozitif düşünmek zorunda değilsiniz! Ve dolayısıyla da her zaman pozitif duyguları da hissetmek zorunda değilsiniz! Kimi zaman ruhunuzun pozitif duygu ve düşüncelerle yoğrulabilmesi için, negatif duygu ve düşüncelerimizi de tanımak, onlarla da yaşamayı bilmek ve onlardan kaçmamayı da öğrenmek gerekiyor. Nitekim bu şekilde yaşamayı öğrenmek, psikolojimize, ruh sağlığımıza daha iyi gelecektir.
Son olarak seyahat konusunda başka bir vurguya parantez açmak istiyorum: Seyahat etmeyi, gezmeyi lüks olarak görmeyi bırakmalı ve bu bakış açımızı değiştirmeliyiz. Üzgünüm ama bu bakış toplumun birçok kesiminde var. Gideceğimiz yerler için birikim yapmak, bu istek içerisinde olmak, erken planlamak, en uygun ve uzuz şekilde mal etmenin yolları arama çabası içinde olmak, tüm alternatifleri araştırmak, aracılar kullanmak ekonomik açıdan çok önemli. Sıkça seyahat eden insanlarla konuşun ve nasıl ucuza gezdikleri konusundaki deneyimlerini mutlaka alın. Ucuz seyahat araçları, (tren, gemi, otobüs, otostop, bisiklet vs.) ve ucuz hatta ücretsiz konaklama yerleri( airbnb, couchsurfing, hostel, çadır-kamp vs.) ile ekonomik masrafları minimize edebilirsiniz. Yeter ki bu arzu içinde olun.

Tabi bir de kontrolsüz bir şekilde gezip dolaşma eğilimi, amaçsız dolaşmaya karşı aşırı arzu içinde olan insanlar var. Bu psikolojik bir hastalıktır ve adı da “ Dromomania”dır. Tedavi edilmesi gerekmektedir. Tam olarak nereye ulaşmak istediklerini anlamıyorlar. Evden neden ayrıldıklarını ve anında düzeltilmiş hayatı yok ettiklerini fark etmiyorlar. Bu insanlar, yerlerini değiştirmek için dürtüsel, müdahaleci, kontrol edilemez bir tutkuyla hareket ediyorlar.

Bu insanların dışarı çıkmak için karşı konulamaz bir istekleri vardır. Dünyanın diğer ülkelerine kaçmayı severler ve sürekli gidecekleri ilginç rotalar ararlar. Kimi araştırmalar, bu kuşağın ilgi ve önceliğinin seyahat etmek olduğunu göstermiştir.

Gezmek, seyahat etmek, tatile çıkmak en az yemek, içmek kadar vücudumuz ve ruhumuz için gerekli ve asla lüks değildir. Seyahat eden insan sayısı o kadar çok arttı ki, bunu artık bir obsesyon/takıntı haline getiren yüzbinlerce kişi var. Ve bu takıntının da bir adı var: Wanderlust Sendromu (Seyahat Takıntısı ya da Yolculuk Tutkusu). Wanderlust Sendromu, seyahat etmeyi, gezmeyi, yeni yerler/ülkeler görmeyi, keşfetmeyi obsesyon haline getirmeyi ifade eden bir terimdir. Birçok insanın hissettiği ihtiyaçtan kaynaklanan bir arzudur. Bu kişilerin istediği şey dünyadaki yeni yerleri görmek ve farklı kültürleri keşfetmek.

Edebiyat dalında Nobel ödülü olan Şili’li şair/yazar Pablo Neruda yazdıklarımı ne de güzel özetliyor;

Yavaş yavaş ölürler,

Seyahat etmeyenler,

Yavaş yavaş ölürler okumayanlar,

Müzik dinlemeyenler,

Vicdanlarında hoşgörü bırakmayanlar,

Yavaş yavaş ölürler,

Alışkanlıklara esir olanlar,

Her gün aynı yolları yürüyenler,

Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,

Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyen,

Veya bir yabancı ile konuşmayanlar.

Seyahat kültürü olan, sıkça gezen insanların prototipini dikkatlice incelediğinizde; çok daha dinamik, yaşam enerjisi ile dolu, gerçekçi, pratik, daha organize, problem çözme becerisi ve otokontrolü yüksek, sağlıklı bir ruh haline ve psikolojiye sahip, geniş bakış açısına sahip, hoşgörülü, empatik, yeniliklere açık, okuma oranı ve sosyal zekâsı yüksek, kültürlü,  eğlenceli insanlar olduklarını gözlemlemeniz zor olmayacaktır. Çünkü birçok özelliği onlara “yol” öğretiyor.

Her şeyden önce kendinize şu soruyu sormanızı istiyorum. “Ruhumu doyuran temel şey nedir?” Bu soruya vereceğiniz cevap ve peşinden cevabınızın peşinden gitmeniz yaşam kalitenizi arttıracağı gibi sizi doğrudan mutlu ve pozitif hissettirecektir. Ben bu soruyu kendime sorduğumda, direkt “keşfetme arzusu” cevabını almıştım kendimden. Evet, evreni, dünyayı keşfetme arzusu. Tam da verdiğim bu cevaptan ötürü sürekli seyahat halindeyim. Keşfediyorum. Fırsat buldukça gezmeye çalışmıyor, hayatımın bir parçası haline getiriyorum. Bir yeri keşfederken, o an bir sonra ki rotam neresi olmalı? Diye zihnim kurgular oluşturuyor. Vücudum serotonin ve endorfin salgılıyor. Ve bu da çok psikolojik olarak daha iyi hissetmemi sağlıyor. Seyahat ettikçe, keşfettikçe ruhumun yenilendiğini, deşarj olduğumu, enerji depoladığımı fark ettim. Seyahatlerimin hemen hepsinde ruhumu sarmalayan bir his var: “Bir yere varmaktan çok, oraya giden yol ve yolda olma hissi heyecanlandırıyor beni.” Belki de aynı his sizde de vardır. Kim bilir? Psikolog Hüseyin Berken Binay
Hayattan kaçmak için değil, hayatı kaçırmamak için yola çık.

İş hayatının yarattığı stresten, günlük sorunlarımızdan, geleceğe dönük kaygılarımızdan, geçmişe dair pişmanlıklarımızdan, stresörlerden ve depresif ruh halimizden uzak kalmanın, sıyrılmanın en iyi yöntemlerinden biri de seyahate çıkmaktır. Doğa iyileştiricidir. Buna emin olun. İlla yurtdışına çıkmanız gerekmiyor. Sessiz, yeşilin, mavinin dominant olduğu en yakınızdaki yere seyahate çıkın. Ruhunuza en iyi gelen yerin neresi olduğunu ancak keşfederek farkına varabilirsiniz.

Evrenin büyüsüne kapılmış gezginler için, seyahat çok iyi bir terapidir. Ki nitekim benim için de öyle. Gezmek, yeni yerler, yeni kültürler görmek, iç içe olmak ruhunuza/bedeninize yapacağınız en iyi terapi yöntemlerinden biridir.
Seyahate çıkmadan önce ki merak duygusu, yolda olacak olma hissi, yeni yerler görmeden önceki hazırlık süreci, bilgi depolamak, hazırlık yapmak, plansızlığı planlamak, kum saati misali geri sayıma başlamak, yolculuk saatini beklemek, varış noktasına vardıktan sonraki duygular silsilesinin tarifi benzersiz bir haz.
Seyahat etmenin, yeni yerler keşfetmenin, doğada kaybolmanın, farklı kültürlerle tanışmanın, yeni yerler görmenin, hep görmek istediğiniz bir destinasyona varmanın, varılan yerlerin ruhunu hissetmenin, psikolojimize/ruh sağlığımıza ciddi olumlu etkiler sağladığını biliyor muydunuz?
Çok güzel… Ben bir fotoğrafta yeni bir dünya oluşturuyorum. Benim çektiğim fotoğrafı üçüncü kişi ve kişiler çekmemişsem görmüyorlar. Çekmişsem o zaman görüyorsunuz. Bu dünyada var olmamdaki sebeplerden birinin bu sistemi kullanan bir adam olarak, insanlığa görülmeyeni göstermek olduğunu düşünüyorum.

60 yıldır fotoğraf çekiyorsunuz. Anlatırken heyecanlanıyorsunuz. Bunca zaman sonra sizi hala nasıl heyecanlandırabiliyor?

Evet. Ansel Adams”ın fotoğraflarını kıskanıyorum.

Kıskandığınız bir fotoğrafçı var mı?

İnsan fotoğrafı bende bir şey ifade etmiyor. Birini çektiğinizde o duygu iki kişi arasındadır. Üçüncü bir kişinin bu duyguyu görmesi bence doğru değil. Fotoğraf üçüncü kişiyi ilgilendirir. Ben bu duygunun paylaşılmaması taraftarıyım. O yüzden portre çekmiyorum. Hedefim buzun içindeki yeşili çekmek.

Sonuçta mekânların içinde insanlar yaşıyor. İnsana hizmet eden bütün her şeyin fotoğraflıyorsunuz. Neden portre çekimlerini eleştiriyorsunuz?

Birkaç mesajı var. Birincisi, eğer benim fotoğraflarıma birisi bakmak istiyorsa paylaşmak istiyor demektir. İkincisi fotoğraflarımda mutlaka bilimsel bir konuyu aktarmaya çalışıyorum. Estetik mutlaka olması gerekir. Yani fotoğraf estetiğine uygun olan bir mimari yapıyı o fotoğrafta yapmalıyım. Zaten o mimaride bir şey görmüyorsam deklanşöre basmıyorum. Bunun içinde sanat tarihi de olmalı.

Her görüntü bilinçaltına bir mesaj yollar. Sizin fotoğraflarınız karşınızdakine nasıl bir mesaj yolluyor?

Önemli bir karşılığı var. Biz psikososyobiyolojik organizmayız. İrkilme dediğimiz bir özelliğimiz var. Bu beynimizin içinde oluyor. Bu niteliklerin en büyük özelliği ise görsel kanalla geliyor. Dolayısıyla biz çektiğimiz fotoğrafta üçüncü şahıslara irkilterek söylemek durumundayız. Yani onun dikkatini çekmemiz gerekiyor.

Fotoğrafların insan üzerinde bıraktığı tesiri doğrudan anlamayabiliriz. Bize hoş gelen bir şeyin bizdeki psikolojik olarak karşılığı nedir?

Elbette. Biri fotoğrafa bakıyorsa içinde psikolojik bir niteliği olmalı. Fotoğrafın gayesi bakana ait bir konudur. Ben bakan için bu fotoğrafı çekiyorum. Kendim için değil. Amaç fotoğrafı üçüncü kişiye göstermek. Göstermenin de bir anlamı olmalı bu da psikolojiden geçiyor. Psikolojisi olmayan bir fotoğrafın hiçbir anlamı yok.

Psikoloji mezunusunuz. Görüntülerin insan üzerindeki tesiri büyüktür. Fotoğraflarınızı çekerken psikolojiden faydalanıyor musunuz?

Kayaüstü resimleri çok önemli. O resimler bugüne ulaşsın diye yapılmıyor. Bir istek anlatılıyor. Yaptığı resim eğer bir dağ keçisi resmiyse böyle bir dağ keçisi avlanmak istiyorum demeye çalışıyor. Psikoloji bilgime göre, ilkçağ insanı o resimleri yaparken konuya daha çok konsantre oluyor. Avlasın, yesin ve yaşasın. Bu anlamda ben de hep bir konuya bakmayı yeğledim. Dikkatimi çeken şuydu; insan aklı fabrika inşa ediyor. İnsan aklı, doğada olmayan mekanik bir dünya oluşturuyor ve o da yine insanlar için kullanılıyor. Ben sanayi fotoğrafı çekmeye başladığım zaman aklın ön gördüğü yapıyı nasıl çekerim? düşüncesiyle yola çıktım. Elinizde var olan bütün ekipmanlar bir anda değişiyor. Mesela elinizdeki makineler hiçbir anlam ifade etmiyor. Yeni makinelerle çalışıyorsunuz.

Türkiye”de endüstri fotoğrafçılığı denilince akla gelen ilk isimsiniz. Bir yandan dağlarda dolaştınız diğer yandan sanayide kullanılan makineleri ve binaları görüntülediniz, yani endüstri fotoğrafçılığına geçiş yaptınız. Bu birbirinden bağımsız görünen iki dal arasında nasıl bir bağ var?

Prehistoryada okuma teknikleri var. Bu resimler topraktan geldik toprağa gidiyoruz temasını da simgeler.

Taşları nasıl okuyorsunuz?

Dağların içindeki ışığı… Prof. Muvaffak Uyanık isimli pedagog prehistoriacı bir hocam bana ”sen dağlarda dolaşıyorsun, resim de yapmayı seviyorsun ama senden en az yirmi bin yıl önce bu dağların üzerine resim yapanlar yaşamış sen onların resimlerini neden çekmiyorsun” dedi. Hikâyem böyle başladı. Çektiğim kaya fotoğraflarının kitabı Avusturya”da basıldı ve dünyada çıktığı yıl altı keşif eser vardı onlardan bir tanesi oldu. Dünya ilk defa Güneydoğu Anadolu bölgesindeki Cilo dağları içinde, Van gölü çevresindeki kaya üstü resimlerinden haberdar oldu. Bu kaya üstü resimleri yaklaşık on binin üzerinde. Bugüne kadar kayaüstü resimleri diye bir şey bilinmiyordu.

Neyi arıyordunuz dağlarda?

Evet, çoğunlukla dağ resimleri yapardım. Birgün Ankara”daki Elmadağ dağcılık kulübünün düzenlediği geziye katıldım. O sene çok güzel kar yağmıştı. ”Acaba kar resimleri de yapabilir miyim” diye düşünerek gittim. Orada başka bir dünya gördüm. Sonra yine dağcılık kulübüyle dağa çıkmak üzere bir araya geldik. Gezide bana hocalık yapan Dr. Kurt Turnovski isimli Avusturyalı bir jeologla tanıştım. Makinesiyle her şeyin fotoğrafını çekiyordu. Şaşırdım ve neden bu kadar çok fotoğraf çektiğini sordum, o da ”Kayaların da dili vardır” dedi. Birikmiş paramla makine aldım. Hem dağcılığa devam ettim ve hem de orada fotoğraf çekmeye başladım. 7 defa milli oldum. Türkiye”nin pek çok dağına gittim.

Psikoloji ve gazetecilik mezunusunuz. İlk gençliğinizde resimler yapıyormuşsunuz. Fotoğrafla ne vakit tanıştınız?

Ersin Alok, ülkemizin yetiştirdiği, özellikle prehistorik dönem ve endüstri fotoğrafçılığında, uluslararası kabul görmüş bir fotoğrafçı. Teknik olarak yaptığı buluşlarla ün salan Alok”un, dünyanın önemli fotoğraf arşivleri tarafından da kaydedilmiş 11 milyonu aşkın görsel ve dia çalışması bulunuyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde Prehistorik Dönem ve sanat tarihi üzerine gerçekleştirdiği çalışmalarla pek çok eser kazandırmış eski dönem tarih fotoğrafçılarından. V. Paris Bienali”nde ”Absurd” anlatımı içinde Birincilik Ödülü aldı.

Fotoğrafların çekilmesinin nedeni, deneyimlere insanları dahil etmeye yardımcı olmaktır. Araştırmacılar; ‘’Fotoğraflarla anları yakalamak aslında o anlara, özellikle de yakalanmaya değer anlara, dikkatimizi topluyor. Sonuç olarak, fotoğraf çekmek insanların deneyimleriyle daha fazla ilgilenmelerine neden oluyor’’ dedi. Belki de bu yararlar ‘duyarlı fotoğrafçılık’ ile ilgilidir: ‘’Sahip olduğumuz şeyler için şükretmek mutluluğumuzu arttırıyor. Ne yazık ki, günlük hayatımız boyunca acele ettiğimiz şeyleri görmezden geliyoruz. Bununla savaşmanın bir yolu, ne olursa olsun sizin için hatırlatıcı olan fotoğrafları çekmektir.’’ Deneyim boyunca sadece zihinsel resimler çekmek insanların daha fazla eğlenmesine yardımcı olmak için yeterlidir. Bununla birlikte, araştırmacılar, insanlar zaten bir deneyimle meşgul olduklarında, fotoğraf çekmenin faydası olmadığını bulmuşlar. Ayrıca, büyük fotografik ekipmanların taşınması, kişilerin bu tecrübelerden hoşnut olmamasına neden oldu.

Fotoğrafçılığın var olduğu bilinmeyen bir psikolojik yararı olduğu ortaya çıktı. Yeni bir çalışma, fotoğraf çekmenin günlük aktivitelerin zevkini arttırdığını bildirdi. Anlık dikkati dağıtmaktan ziyade, fotoğraf çeken insanların, çoğu durumda, deneyimlerinden daha fazla keyif aldığı görünüyor. Çalışmanın araştırmacıları; ‘’ Bildiğimiz kadarıyla, bu araştırma fotoğraf çekmenin insanların deneyimlerinin keyfini nasıl etkilediğini inceleyen ilk kapsamlı araştırmadır. Biz gösterdik. ‘’ dedi. Araştırmacılar, çalışmaları için 2000’in üzerinde insanın katıldığı 9 deney gerçekleştirdi. Bazıları laboratuarda, bazıları ise sahada uygulandı. Örneğin; birinde otobüs turundan insanlar alındı. Turdaki insanların yarısına fotoğraf çekmesi ve diğer yarısına ise çekilmemesi önerildi. Fotoğraf çekenler genellikle bu tur deneyimini daha keyifli buldular.
Tekrar görüşmek üzere.
Yeşilin tonlarının cömertçe sergilendiği bir ormanda, parkta ya da sadece bir sokakta yürüyüş yapın. Sizi çevreleyen dünyanın farkına varın ve güzellikleri görmeye niyetli olun! Enerjinizi ve motivasyonunuzu artıracak aktivitelere katılın, doğayla iç içe olmaya gayret gösterin. Sizi gerçekten mutlu eden ve mutlu etmeyen şeyler arasındaki farkı daha net anlayacaksınız. Kısaca daha minimalist bir yaşam tarzı yolculuğuna başlamak istediğinizde, bu basit adımlar ile kolay bir şekilde bu yaşam biçimine yönlenecek ve özgürlüğünüzün, mutluluğunuzun keyfine varabileceksiniz.
Kabullenelim ki çok fazla kıyafete sahibiz! Yaşamımızdaki karmaşanın en yaygın alanlarından biri de dolaplarımız. Giymeyeceğinizi düşündüğünüz, artık fayda sağlamayan kıyafet ve aksesuarlara sıkı sıkıya sarılmanıza gerek yok. Dolabınızı boşaltıp giymediğiniz kıyafetlerinizi bağışla ihtiyacı olanlara verebilir ya da ikinci el sitelerde satabilirsiniz. Gerçekten içinde olmaktan mutlu olduğunuz kıyafetleri tutun ve geri kalanıyla vedalaşın!
Maddiyatta aşırıya kaçıp kaçmadığınızı değerlendirin. Minimalist yaşam tarzı, “güzel ya da pahalı eşyaların” tamamen gereksiz ya da kötü bir alışkanlık olduğunu vurgulamamakta. Aslında daha minimalist bir yaşam biçimine geçerken çok fazla “güzel ya da pahalı eşyaya” sahip olup olmamanın gerekliliğini değerlendirmeyi vurgulamakta. Genellikle yer kaplayan, hem fiziksel hem de duygusal çöplük olan eşyalarla yaşıyoruz.
Sahip olmak istediğimiz eşyalar gerçekten gerekli mi? Çoğumuz en son moda kıyafet, araba ya da elektronik eşyalarla sahip olmak isteyen takıntılı toplumlarda yaşıyoruz. İhtiyacınız olabileceğini varsaydığınız her küçük şeyin sahibi olmaksızın hayatı deneyimlemeye çalışın, ihtiyacınız olduğunu düşündüğünüz şeyleri aslında sadece istediğinizin farkına varın.
Eşyalarınız statü sembolü olarak değil fayda sağlama aracı olarak hayatınızda yer edinmeli. Bazı eşyalarınızın, nasıl fark edildiğinize veya başkaları tarafından nasıl algılandığınıza olan önemine daha az vurgu yapmalısınız. Bazen eşyalar yaşam kalitenize ya da mutluluğunuza fayda sağlamaz.
Çoğu zaman kullanmadığınız veya anlam ifade etmeyen giysilerin, elektronik ürünlerin ve diğer eşyaların yığılması gerekli bir alanı işgal edebilir. Kullanmadığınız eşyaların temizlenmesi nefes almanıza yardımcı olur.
Yanlış anlaşılmaması gereken nokta; aslında maddi bir varlığa sahip olmamızda herhangi bir sorun yok. Günümüzün sorunu onlara yüklediğimiz anlamda. Minimalist hareketin arkasındaki amaç, geçici heveslere sahip olmadan hayatı gereksiz olana nazaran bizim için neyin anlamlı olduğunu bilerek yaşamaktır. Aile kurmak, iyi bir kariyer yapmak, güzel bir ev ya da son model bir araba almak gibi kararlar hayatınızda gerçekten önemli bir yere sahipse, o zaman bu hedeflerinizi gerçekleştirin! İşin özü; hedeflerinizi daha bilinçli bir yaklaşım ile yapmanız.
Bir gün daha az eşya ile yaşamaya karar verirseniz, minimalist bir yaşama göz kırpmaya başlayabilirsiniz. Elbette minimalist yaşam tarzı sadece daha az eşya ile yaşamak değil, özgürlüğümüzü bulmaya yardımcı bir araç aslında. Korkularımızdan, endişelerimizden, suçluluk duygularımızdan, depresif halimizden ve tüketim kültürü alışkanlıklarımızdan kurtulma özgürlüğü. Kısaca gerçek bir özgürlük ve mutlu bir yaşam!

Anlamlı yaşamak denge anlamı taşır. Yaşam eksi ve artıların bir arada uyum içinde var olduğu bir döngüye sahiptir. Bu döngü içinde göstermiş olduğunuz irade sizin sınırlarınızı fark etmeniz ve bu zıtlıklar içinde dengeli bir yaşam oluşturmanız, anlamlı bir yaşamın temel unsurları niteliğindedir. Öyleyse bir yerden başlamak gerek geç olmadan. Varoluşsal bir iç görü kazanmak ve hayatınıza yeni bir pencereden devam etmek, sizi sizi yapacak ve daha güçlü bir ben olmanıza yardımcı olacaktır.

Yaşamda bir anlam elde etmek, bizi güçlü kılar ve zorluklar karşısında dirençli olmamıza yardımcı olur. Bu nedenle Frankl’ın dediği gibi birçok psikolojik rahatsızlığın kökeninde anlam eksikliğinden bahsedebiliriz. Örneğin, hepimizin sıklıkla karşılaştığı depresif olma durumu anlam yoksunluğa verilebilecek güzel bir örnektir. Var olmak, yaşamı ve kendimizi değerli görmekle başlar.  Değerli bir varlık olarak inanın bir amacının olması, kendisini bu amaca adamasına ve daha anlamlı bir yaşam sürmesine olanak tanır. Bu iradi bir eylemdir. Bu bilinçlilik hali kişinin yaşamında anlam ve amaç bulmak için göstermiş olduğu bir iradedir.

Günümüz dünyası kaybetmiş olduğu bir anlam ile karşı karşıya gelmiştir. Yaşamın hızı, oluşturduğumuz yapılar, yaşam biçimlerimiz, teknoloji ve daha sayılabilecek birçok şey mutluluk kavramını her geçen gün hayatımızdan uzaklaştırmakta ve bizleri bir arayışın içine sokmakladır. Bunlar sadece yaşamın bir yönünü teşkil etmekte ve biten salgınlar ile başlayan savaşlar veya açlık ile baş gösteren insanlık kareleri diğer bir yön olarak karşımıza dikilmekte. Bütün bunlara rağmen bazı insanlar daha güçlü ve bunların üstesinden daha sağlıklı bir şekilde gelebilmektedir. Onları güçlü kılan ne? Daha anlamlı bir yaşama sahip olmaları mı? Öyleyse yaşamı değerli kılan ve amaçlı hale getiren nedir? Cevabı aranacak daha birçok soru bizleri yaşamın anlam kavramı ile karşı karıya getirmekte ve içinde bulunduğumuz varoluşsal boşluğu hatırlatmaktadır.

Sonuç olarak, Paul Wong’un deyimiyle psikolojik sağlamlık umut, inanç ve sevgi ile beslenir ve büyür. Sahip olabileceğiniz tüm cesaret ve bilgelikle zor zamanlarda anlamlı bir yaşam sürebilmek, sizi daha mutlu ve hayatın anlamlı bir parçası kılacaktır.

Bununla birlikte yaşamınızda daha önce benzer zorluklarla karşılaşıp karşılaşmadığınızı düşünün ve karşılaştıysanız bunlarla başa çıkarken neler yaptığınızı hatırlamaya çalışın. Sizi güçlü kılan neydi ve nasıl kendinizi toparlayabilmiştiniz? Böylece başa çıkarken zorluklarla ne tür kaynaklardan yararlandığınız konusunda fikir sahibi olabilirsiniz.  Ayrıca teknolojiden uzaklaşarak biraz kendimizi dinlemek ve düşünme olanağı yakalamakta yararlı olacaktır. Bu süreçte insanlar kaçınılmaz olarak daha fazla kendilerini teknolojik yaşama verebilmekte ve kendini anlama noktasında daha az kişisel zaman ayırabilmektedir. Kendinize ayırmış olduğunuz bu zaman diliminde, olumsuz düşüncelerinize odaklanıyorsanız onları tanımlamaya çalışın ve ne tür olumsuz düşünceler üzerinde odaklandığınızı gözden geçirin. Bu şekilde bu düşüncelerinizi anlama ve daha olumlu yaşantılarla yeniden düzenleme olanağı yakalayabilirsiniz. Bu basit birkaç uygulamayı yapmak kendinizi daha iyi hissetmenize yardımcı olacak ve bu sürecin üstesinden daha sağlıklı bir şekilde gelmenizi kolaylaştıracaktır.

Öncelikle her günün sonunda veya haftada bir gün o gün veya hafta boyunca yaşadığınız duyguları gözden geçirmeniz yararlı olabilir. Neler sizi daha mutlu etti veya daha olumlu hissettirdi? Bununla birlikte olumsuz duygularınızı keşfedin ve değerlendirin, onları tanımlamaya çalışın. Bu olumsuz duyguları veya doyum sağlamadığınız alanlarınızı azaltmak için neler yapabileceğinizi bir gözden geçirin ve buna yönelik planlamalar yapın. İnsan doğası gereği zorluklar karşısında birtakım korkular geliştirebilir. Korkularımız varsa onları konuşmak onların üstesinden nasıl geleceğimize katkı sağlayabilir. Bu amaçla yazma aktiviteleri yapılabilir. Belirleyeceğiniz duygu ve düşüncelerinizle ilişkili bir durum hakkında 20 dakikalık bir yazı yazma yararlı olacaktır. Bu ve benzeri uygulamalar sizin bu süreçte yaşadığınız duygusal deneyimlerinizi tanımlamanıza ve fark etmenize katkı sağlayacaktır.  

Son yaşanılan salgında olduğu gibi yaşam beklenmedik streslerle karşımıza çıkabilmektedir. Bu nedenle insanlar karşılaşmış olduğu bu stresi yönetebilmek, bu zorluklarla başa çıkabilmek ve kabul edilebilir bir yaşam kalitesini sürdürebilmek için esnekliğe ihtiyaç duyar. Diğer bir ifadeyle kişinin psikolojik sağlamlık düzeyi onun yaşamış olduğu stresle baş etmesinde ve sonrasında tekrar normal yaşamına dönebilmesinde etkili bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyleyse bu yapının desteklenmesi hem bireyin bu zorluklarla baş etmesini kolaylaştıracak hem de stres sonrasında onun stres öncesi işlevlerine geri dönmesine olanak tanıyacaktır. Sağlamlık esnek olma becerisidir. Ne kadar esnek olduğunuz yaşadığınız stresle nasıl başa çıktığınızı belirler ve bu durum sonrasında normal yaşamınıza uyum sürecinizi etkiler.

Günümüz dünyasında insanlık, savaş, küresel ısınma, afet, evsizlik gibi birçok sorun ile karşı karşıyadır. Özellikle son zamanlarda dünyada olduğu gibi ülkemizde de Koronavirüs hastalığı (COVID-19) nedeniyle geçirdiğimiz zor günler yeniden zorluklar karşısında dayanıklı veya sağlam kalabilmeyi odak nokta haline getirmiştir. Yaşanılan bu zorluklar sadece bireyin yaşam kalitesini düşürmekle kalmayıp aynı zamanda beraberinde bir takım ruhsal sorunları da getirebilmektedir. Öyleyse nedir bizi güçlü kılan ve bu zor dönemlerde daha esnek bir geçişi sağlayan? Özellikle son yıllarda bu soruya psikolojik sağlamlık (resilience) kavramı ile cevap aranmaya çalışılmıştır.
İnsan bir sıkıntı veya kötü bir şey yaşadığında, bunu sıklıkla zihninde canlandırır ve bu bireyin o durumun etkisinden kurtulmasını engelleyen veya geciktiren bir durumdur. Bu nedenle içinde bulunduğunuz durumda duygu ve düşüncelerinize odaklanmanız onları keşfetmenize ve tanımlamanıza yardımcı olacaktır. Özellikle bu günlerde psikolojik sağlamlığımızı desteklemeye yönelik yapacağımız bir takım basit uygulamalar bize önemli sonuçlar ile geri dönecektir. Dr. Gökmen Arslan
Zor zamanlarda sıklıkla kendimize, savaş mültecilerini veya kanserli bir arkadaş gibi daha zor durumda olan diğer insanları hatırlatırız. Bu doğru olsa da, şahsen kendi başınızdan geçen ve üstesinden geldiğiniz güçlükleri hatırlayarak daha büyük bir dayanıklılık artışı sağlayabilirsiniz. Geçmişe dönüp “ben nelerin üstesinden gelmedim ki, bununla da baş edebileceğimi biliyorum” demek, size her zaman daha çok yardımcı olur. Araştırmalar, krizle baş etmelerine yardımcı olmak için güçlü arkadaş ve aile destek ağlarına sahip olan insanların psikolojik olarak daha dayanıklı olduğunu göstermektedir. Fakat sizin için anlamlı olan bir şeye veya birilerine destek vererek daha büyük bir dayanıklılık artışı elde edebilirsiniz.

Araştırmalar, dünyaya ve kendimize bakış açımızı şekillendiren kişisel hikayemizi yeniden şekillendirmenin yarar sağlayabileceğini gösteriyor. Yazılı anlatım çalışmalarında, üniversite öğrencileri üniversite mücadelelerini büyüme fırsatı olarak yeniden yapılandırmayı öğrendiler; sonrasında öğrenciler daha iyi dereceler elde ettiler ve okuldan ayrılma ihtimalleri azaldı. Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, stresi performansı artırmanın bir yolu olarak gören kişilerin testlerde daha iyi sonuç aldığını ve stresle, stresi görmezden gelenlere göre daha iyi baş ettiklerini buldu. Başımıza gelen terslikler için kendimizi sorumlu tutma ve neyi farklı yapmalıydık diye tekrar tekrar düşünme eğilimindeyiz. Zor bir durumdayken sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelebilir. Psikolojik dayanaklılığınızı güçlendirmek için, bir hata yapmış olsanız bile, soruna büyük olasılıkla birden çok faktörün de katkıda bulunmuş olabileceğini ve atmanız gereken sonraki adımlara odaklanmanız gerektiğini kendinize hatırlatın.

İyimserlik kısmen genetik olarak aktarılmış, kısmen de öğrenilmiştir. İyimserlik, korkunç bir durumun gerçeğini görmezden gelmek anlamına gelmez. Örneğin bir iş kaybı sonrasında birçok kişi yenilgiye uğramış hissedebilir ve “Bunun üstesinde asla gelemeyeceğim” diye düşünebilir. İyimser biri ise, meydan okumayı daha umutlu bir şekilde kabul eder ve “Bu zor olacak, ancak bu durum hedeflerimi gözden geçirme ve beni gerçekten mutlu eden bir iş bulmak için de büyük bir şans olabilir.” diye düşünebilir. Önemsiz gibi görünse de olumlu düşünmek ve olumlu insanlarla birlikte olmak gerçekten pozitif kalmamıza yardımcı oluyor.

İyi haber; orta yaşın niteliklerinden bazıları – daha iyi duygu düzenleme, yaşam deneyimlerinden kazanılan bakış açıları ve gelecek nesiller için taşınan endişeler- orta yaştaki insanlara, gençlere nazaran dayanıklılık geliştirmek açısından daha fazla avantaj sağlayabilir. Stres ve psikolojik dayanıklılık üzerine çalışan bilim insanları, dayanıklılığı her zaman güçlendirilebilen duygusal bir kas olarak düşünmenin önemli olduğunu söylüyor. Büyük veya küçük çaplı bir krizle karşılaşmadan önce dayanıklılığı geliştirmek yararlı olsa da, duygusal iyileşmenizi hızlandırmak için de kriz sırasında ve sonrasında atabileceğiniz bazı adımlar var.

Dayanıklılık, sağlıklı bir çocukluk gelişimi için gerekli bir beceriyken, araştırmalar, yetişkinlerin de orta yaş döneminde en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri olan dayanaklılığı artırmak için adımlar atabileceğini göstermektedir. Orta yaş, boşanma, ebeveynin ölümü, kariyerdeki duraksama ve emeklilik endişeleri gibi her türlü stres faktörünü yaratabilir, ancak çoğumuz bu zorluklarla baş etmek için ihtiyaç duyduğumuz dayanıklılık becerilerini geliştirmiyoruz.

50 yaş bir kadının hayatındaki önemli eşiklerden biri. Bu eşiği aştıktan sonra kadınların hem kendilerini anlamaları hem de başkaları tarafından anlaşılmaları için yeni bir iletişim modeli belirlemek gerekiyor. Bu soruların yanıtları, işte bu iletişim modelinin ana çizgilerini belirliyor. Konuşarak, araştırmalar yaparak, görünür ve çağdaş kültürel kodlar belirleyerek orta yaşlarına gelen kadınların içinde bulundukları zorlu dönemi aşmalarını sağlamak mümkün.

Tüm bu araştırma sonuçları, orta yaş aralığındaki kadınların içinde bulundukları karmaşık ruh halinin daha yakından incelenmesi gerekliliğini ortaya koyuyor. Ancak 30’lu ve 40’lı yaşlardaki kadınlar üzerine yapılan araştırmalara kıyasla 50 yaşını aşmış kadınlar üzerine yapılan araştırmaların sayısı oldukça kısıtlı. 50’li yaşlar ve sonrası kadınlar için hormon dengesinin değiştiği, bedende önemli değişimlerin görüldüğü, çocukların evden ayrıldığı, eşlerin vefat ettiği, iş fırsatlarının azaldığı, sağlık sorunlarının daha sık görüldüğü, anne-babanın vefatlarının sıkça yaşandığı, arkadaş kayıplarının görüldüğü bir dönem olarak kendini gösteriyor. 50 yaşından sonra yaşanan tüm bu değişim nedeniyle kadınların değerleri değişiyor. Kendilerini daha farklı hissetmeye ve daha farklı şeylere önem vermeye başlıyor. En güvendiği hedefler, belirsiz olmaya başlıyor. Yeni istekler ortaya çıkıyor. Hayattaki kırılma noktalarını tamir etmek, bu kırgınlıkların üstesinden gelip devam etme motivasyonu yakalamak zorlaşıyor.
Jung’un bu sözü aslında çok önemli bir noktaya temas ediyor. Birçoğumuz yıllar geçtikçe yaşadığımız zorluklar karşısında şaşırıyoruz, ne yapacağımızı bilemiyoruz. Özellikle 50 yaşını geçen kadınlar, hayatta karşılarına çıkan zorluklar yüzünden çok zorlanabiliyor. Bedensel değişiklikler, hayata dair büyük dönüşümler, değerlerle ilgili değişimler yüzünden birçok kadın yönünü bilemediği bir kültürün içinde buluyor kendini. Sonuçta ne oluyor? Orta yaşlarına gelen kadınlar kendilerini belirsiz, kaybolmuş, dışlanmış ve hatta görünmez hissediyor. Birçok kadın benzer duyguları yaşıyor. 50 yaşını geçen kadınların çoğu aniden kendilerinin artık enerjik, cezbedici, erotik görünmediklerini düşünüyor. Canlı ve verimli liderler olarak görülmedikleri duygusuna kapılıyor. Mesele sadece bununla da bitmiyor. Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nin yaptığı araştırmaya göre yaşları 40 ile 59 arasında olan kadınlar, herhangi bir cins ve herhangi bir yaş aralığıyla kıyaslandığında depresyon oranının en yüksek görüldüğü grup olarak tanımlanıyor. Dahası, Amerikan Sağlık İstatistikleri Merkezi’ne göre 45-64 yaş arasındaki orta yaşlı kadınlarda intihar oranı 1999’dan beri yüzde 63 artmış.
İsviçreli psikiyatr ve analitik psikolojinin kurucularından Carl Jung, 1933 yılında şöyle demişti: “Hayatımızın ikinci yarısına, hiç hazırlıksız başlıyoruz. Oysa hayatımızın öğleden sonra vakitlerini, sabah programına göre yaşayamayız. Hayatımızın sabahında güzel olan şeyler, akşamında pek güzel olmayabilir, sabahında doğru olan öğleden sonra yalan olabilir.”

Yaşanan sorunlardan bir kısmı kadınların bu dönemi algılamasıyla ilgilidir. Bu dönemde üreme çağının sona ermesinin getirdiği bir takım sonuçlar vardır. Ancak bu neden, kültürel ve sosyolojik olduğundan daha fazla abartılır. Bu dönem sanki hayatın ve cinsel yaşamın sona ermesi gibi algılanabilir. Bu algıyı yaşayan kadınlarda sık olarak depresyon olmak üzere anksiyete bozuklukları, sinirlilik, kronik stres, uykusuzluk olarak tezahür edebilir. Bu sorunların menopoz döneminde değişen hormonlarla da bağlantısı olduğu iddia edilir. Fakat bu tam olarak kanıtlanmış bir bilgi değildir. Menopoz döneminde çeşitli stresler de devreye girer. O dönem, çocukların büyüdüğü, evden ayrıldığı, bağımsızlaştığı, evin boşaldığı bir dönemdir. Bu nedenle menopoza girince yalnızlık duygusunu yaşayabilir. Bu dönemde kardiyovasküler hastalıklar gibi bedensel rahatsızlıklar da görülebilir. Cinsel sorunlar olabilir. Menopozun ilerleyen döneminde eş kayıpları meydana gelebilir. Yalnızlık duygusuna bunlar da eklenir.

Menopoz döneminde kalp damar hastalığı riski çok hızlı artar ve bu dönemden geçen kadınlarda kalp hastalıkları oranı neredeyse erkeklerle eşitlenir. Kadınlarda menopoz sonrası kalpten ölüm oranı da erkeklerden daha yüksektir. Çünkü kalp hastalıkları daha kötü seyreder, vücut metabolik değişiklikleri iyi yönetemez ve hastalığın tanısının konulması, tedaviyi geciktirebilir. Menopoz; kadın için gebelik, emzirme ve ergenlik dönemleri gibi bir dönemdir. Bu dönemde kesinlikle yalnızlık ve kenara itilmişlik psikolojisine girmemeleri gerekir. Bu dönemde eşler bazen anlayış gösterebilir, bazen de sorunları anlamayabilirler. O nedenle bilgilendirmeleri önemlidir. Kadının geçmişi ve yaşadıkları depresyon riskini belirler. Bu dönem bir nevi ‘geçmişle hesaplaşma’dır. Kişi yaşamına bakıp kendini değerlendirir. Bu değerlendirme toplumlara ve kültürlere göre farklılık gösterir. Örneğin Türk kadını kendinden çok ailesini düşünür. Bu yaşta çocukları evden ayrılmış, eşiyle belli bir süredir birlikte olup çalışıyorsa çalışmayı bırakmıştır. Bütün yatırımlarını eşine ve çocuklarına yaptığı için mutsuz olabilir. O nedenle psikologlar kadınlara sadece aileleri için değil, kendileri için de bir şeyler yapmalarını önerir.

Fizyolojik olarak pek çok sonuç doğuran menopozun psikolojik etkileri de büyüktür. Pek çok kadın bu dönemde depresyon, sinirlilik ve yalnızlık hissedebilir. Son adet kanaması olarak bilinen menopoz östrojen eksikliğinin yaşandığı bir dönemdir. Bu eksiklik psikolojik bozulmaya direkt yol açmaz ancak ateş basmaları, uyuşmalar, gece ve gündüz terlemeleri, şişkinlikler, baş dönmesi, denge bozuklukları, çarpıntı gibi birçok otonom sinir sistemi yolu ile ifade edilen şikayetlere yol açar. Bunları yaşayan kadında, duygusal zayıflama, iç sıkıntıları, karamsarlık, isteksizlik ve birçok konuda memnuniyetsizlik hali baş gösterebilir. Her kadında ruhsal sorunlar görülmez. Bu durum kişilik, özgüven, meşguliyetler, çalışma durumu ile direkt ilişkilidir. Özgüveni olan, geçirdiği dönem özelliklerini tanıyan, işi, mesleği ve gerçek meşguliyetleri olan kadınlarda ruhsal sorunlar minimum düzeydedir.

Halk arasında kısırlık olarak da bilinen infertilite, bazen kadın bazen de erkekten kaynaklı olabilmektedir. Doğurganlığı olumsuz etkileyen çok sayıda faktör sıralamak mümkündür. Çiftler bu süreçte çocuk sahibi olmakta zorlandıkları yetmiyormuş gibi, bir de bozulmaya başlayan cinsel yaşamlarıyla yüzleşmek zorunda kalırlar. Çiftler korunmasız bir şekilde cinsel ilişki yaşamaya başladıkları bu süreçte, yumurtlama dönemlerini takip etmek zorunda kalıyorlar. Hatta cinsel ilişkiye girecekleri günlerin, saatlerin bir takvimi önceden belirleniyor. Bu da cinselliğin doğal yönünü bozup, çiftler arasında daha mekanik bir işmiş gibi yapılmasına neden oluyor. Cinselliğin mecburi olarak uzaması ve sıklıkla tekrar edilmek zorunda kalınması, tatsız bir hal alabilmektedir. Çiftleri hem yoran hem de cinsellikten bir haz alamamalarına sebep olan bu durum, bir de boşa harcanmış bir çaba olarak da karşılarına çıkabilmektedir. Yumurta toplama günlerinde gerçekleşen planlı cinsel birleşmelerde dakikalar bile oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Bazen bu süreçte kanamalar ya da düşük durumları meydana gelebilmektedir.

Cinsellik bir evliliğin en önemli saç ayaklarından bir tanesidir.Peki cinsellik infertilite tedavisinden nasıl etkileniyor? Mutlu ve sağlıklı bir cinsel yaşam, evliliğin huzur içinde devam etmesini sağladığı gibi, çiftlerin birbirine olan güven, sadakat ve sevgisini de pekiştiren bir öğedir. Elbette en önemli taraflarından bir tanesi de üreme fonksiyonunu sağlayan temel öğedir. Çiftlerden birinde oluşan cinsel bir sorun, psikolojik bir sorun ya da fiziki bir problem, hem çocuk sahibi olmanın önüne geçiyor, hem de cinsel hayatın olağan ritmini kötü yönde etkiliyor.
  • Çift ilk evrede çocuk yapamayacağını kabul etmek istemez. Kısırlık konusu sürekli akıllarına gelir fakat bireyler bu durumdan kaçınır.
  • İlk evreyi ikinci evre olan inkar evresi takip eder. Bu evrede sürekli gebelik konusunu deneyen çiftler hayal kırıklığı yaşarlar. Fakat hala kısırlık konusuna inanmazlar ve denemeye devam ederler.
  • Üçüncü evre kaygı evresidir. Kaygı evresinde artık kısırlık konusu konuşulmaya başlanmıştır. Kısır olan eş diğer eşin gözünde yetersiz gözükmekten ve onu kaybetmekten korkar. Hatta terkedilme konusu ortaya çıkabilir. Duygu eksikliğine ve suçluluk duygusuna kapılabilir.
  • Dördüncü evre ‘Öfke’ dir. Çift bu olaya mantıklı bir çözüm aramaya başlar. Çift geçmişteki hatalarını düşünür. Bu birine suç atmaya çalışmaktır. Bu durumda eşler kendilerini ve ya eşlerini suçlayabilirler. Bu evrede boşanma gündeme gelebilir. Hatta ev içerisinde büyük kavgalara sebep olabilir. Evliliğin yıkılma süreci bu evrede gündeme gelir.
  • Beşinci evre kontrol kaybı evresidir. Çiftlerin cinsel yaşamlarını didik didik eden bu evrede pahalı ve karmaşık tetkikler uygulanır. Çift bu evrede özel yaşamlarının ihlal edildiğine dair düşüncelere kapılır.
  • Altıncı evrede birçok duygu hissedilir. Özellikle eşlerde yabancılaşma ve yalnızlık duygusu baş gösterir. Bu evrede çocuk yapan arkadaşlarını gördükçe onlardan daha da uzaklaşır. Depresyona girilebilir. Çift sadece dış dünyadan değil birbirlerinden de uzaklaşır.
  • Yedinci evre umutsuzluk evresidir. Bu evrede çift çocuklarının asla olmayacağını düşünür. Artık koca bir umutsuzluk gösterirler. Kendilerini farklı ve kusurlu hissederler.
Ciddi bir kriz olan bu durum çiftlerin ruh sağlığı ve evlilik ilişkisi üzerinde olumsuz yönde etkiler yaratmaktadır. Çiftler bu durumu yaşarken hem bireysel gelişimleriyle baş etmeye çalışırken hem de bu durumla karşılaşmak zorunda kalıyorlar. İkisini birlikte yürütmek işleri gerçekten de zor bir duruma sokuyor. Bu sebeple evlilikte mutluluk ve sevgi zedelenmeye başlıyor. Kesinlikle bu süreçlerde profesyonel tedaviler almalısınız. Bu krizde evreler şu şekilde gelişir:
Bu hastalık üreme çağındaki bir çiftin bir yılın sonunda üremeyi gerçekleştirememe durumudur. Toplumda yüksek derece oranla rastlanan bu durum fiziksel ve zihinsel sorunlara yol açabilir. Bir çift için İnfertilite tam bir kriz durumudur. Bu durum için profesyonel müdahale gerekir. Bu hastalığa müdahale için yapılacak en uygun ortam ise Tüp Bebek Tedavi Merkezleri’dir. Çiftlerde ortaya çıkan İnfertilite’nin doğal sonucu olan psikolojik sorunlar bu hastalığın tanısı ve tedavisi konusunda güçlü komplikasyonlar ortaya çıkmasına neden oluyor. Yapılan önemli araştırmalar sonucunda psikolojik sebeplerden dolayı gebelik önemli ölçülerde azalıyor. Bu azalmaların tek sebebi olarak ise psikoloji gösteriliyor
Doktorlar çevrelerine sakin ol, rahatlayın gibi önerileri
Tedavinin maddi yönü
Hastane kontrolleri
İşyerlerinden izin alma güçlükleri
Çevrenin baskısı
Çevrede çocuğa verilen anlam
Çevrenin olumsuz yorumları
Çevrenin çifte daha fazla ilgili olması
Tedavi için gittiği yerin evinden uzak olması
Tedavinin sonucunun belirsiz olması
Çiftlerin birbirleriyle yaşadığı problemler
Çiftlerin birbirlerini suçlaması
Tedavi aldığı yere olan güvensizlik ve doktora olan güvensizlik.
Tedaviye başlarken bu etkenler stres oluşturur. Çiftler için stres bu dönemlerde oldukça olumsuz bir durumdur. Bu nedenle çiftler stresten kurtulmak için ya uzmana danışmalıdırlar ya da çevreyle çok da ilgilenmemelidir. Çiftlerin bu sorunda birbirlerini anlamaları ve birbirlerine destek olmalıdırlar. Psikoloji hem tedavi hem de bu hastalığı yenmek amacıyla oldukça önemli faktörler arasında yer alır.
İnfertilite, çiftin korunma yöntemlerini uygulamamasına rağmen çocuk sahibi olamamalarıdır. Türkiye’de yaklaşık olarak %15 oranında interfiliteye sahip çift vardır. Bu çiftler ne kadar çocuk sahibi olmak isteseler de bu mümkün olmuyor. Bu nedenle çocuk sahibi olmak için çiftler uzman doktorlara danışıyorlar. Bu çiftlerde sıkça şu tetkikler görülür: Şok olma İnanmama (doktorun hata yapmasını söylemeleri, eşlere ‘senin yüzünden’ demeleri) Suçluluk Depresyon Kabul etme.. Listelenen psikolojik tetkikler infertiliteye sahip çiftlerde görülür. Özellikle eşleri oldukça sinirlendiren ‘senin yüzünden olmuyor’ sözleri bireyleri oldukça üzer. Hatta bu laf ayrılığa bile sebep olabilir. Çünkü eşlerin birbirlerine suç atması, çiftin birbirlerinden soğumasına sebep olur. Bu sebepten dolayı çiftler, infertilite tedavisi görürken psikolojik durumlar oldukça etkili durumlardır. Çünkü çiftler bu psikolojik durumları çözmezlerse sonuç kötü olabilir. Çiftlerin infertiliteyi kabullendikten sonraki ilk aşaması genelde tedaviye başlamaları olmaktadır. Fakat bu aşamalardan sonra çiftte psikolojik sorunlar olabilir. Psikolojik sorunların nedeni bu tedavide genelde stres yüzünden olmaktadır.


Eşle ilişki en önemli faktörler arasında yer alır. Öncelikle eşle cinsel ilişkiden önce normal yaşamdaki ilişki çok önemlidir. Eşle iletişim çok önemlidir. İletişimsizlik eşle ilişkiyi bitirebilir. Bu durum genelde çiftler birbirini yalnız hissetmelerinden kaynaklanır. Diğer konu ise cinsel yaşamdır. Eşle cinsel yaşam normal ilişki kadar önemlidir. İnfertilite olan eşini suçlamamalıdır. Özellikle “Senin yüzünden çocuğumuz olmuyor” denmemelidir. Bu konuda eşine sonuna kadar destek olmalı ve İnfertilite olan eşiyle tedavi yöntemlerine başvurmalıdırlar. Bu tedavi kesin başarıyla sonuçlanmasa da sürekli deneyebilirler. Stres fonksiyonu bu seviyelerde oldukça olumsuz yönde etkiler göstermeye başlar. Çift stres faktörlerini gördüklerinde bu konuda da uzman tarafından destek almalıdırlar. Başarısızlık sonucunda oluşan stres faktörleri, ilişkiyi bitirecek türden olabilir. Bu yüzden kesinlikle destek almalıdırlar.
İnfertilite’ye sahip çiftler tetkikler sonucunda belirli bir cevap alamayabilirler. Bu konuda oldukça belirsiz düşüncülere kapılabilirler. Tedavinin belirli bir oranda başarıya ulaşma sonucundan dolayı çiftler tedaviye yüzde yüz oranında güven duymamaktadırlar. Hatta bu konuda ciddi derecede başarısızlık düşüncelerine kapılabilirler. Bunun sonucunda tedavi başarısız olunca yeni bir tedaviye başlamayı tercih etmezler. Fakat bu konu yanlıştır sürekli devam etmeleri gerekir.
İnfertilite tanısı alan çift bu konuda olumsuzluğa kapılır. Bir daha çocuklarının olmayacağını düşünür. Bu konuyu çevresine açamaz ve tedavi almak başta aklına gelmez. Sonsuza kadar kısır (infertilite) kalacağını düşünür. Çevresinde çocukları olan insanlara karşı öfke duyarlar. İnfertilite çiftlere “Ne zaman çocuk yapacaksınız?” sorusunu aldıklarında oldukça fazla sinirlenirler. Hatta etraflarına karşı öfke duyarlar.
 Bu belirgin özellikler çiftlerin kendilerine zarar vermelerine kadar gidebilir. Özellikle çiftlerin birbirlerine “senin yüzünden çocuğumuz olmuyor” demeleri ilişkiyi bitiren ve birbirlerinden soğumalarına neden olan sözlerden en önemlisidir. Birbirlerine suç atan çiftler bir süre sonra evliliğini bitirebilir. Bu konuda uzman bir doktordan yardım almaları gerekir. Uzm. Psk. Atiye Kaytazoğlu
İnfertilite’ye sahip çiftler genelde psikolojik şekilde kötü etkilenirler. Özellikle infertiliteye sahip çiftler tedavi görürken büyük bir stres altına girerler. Sonucun negatif olması ise çiftleri bitiren önemli olaylardan biri olabilir. Stres çiftlere yanlış şeyler yaptırabilir. Stresin çiftlerde gösterdiği belirgin özelliklerden bazıları şunlardır: İlgi kaybı, yalnızlık
Hayal kuramamak, umutsuzluk
Olumsuz düşünce, karamsarlık
İsteksizlik, keyif alamamak
Uyku düzeninde bozulmalar
Yüksek düzeyde kaygı
Dikkat toplama güçlüğü
Alkol ve ilaç kullanımı

Tekrarlayan düşüklere yol açan fiziksel bir faktör yoksa bu durum çiftte yetersizlik duygusunu ön plana çıkarıyor. Girişimlerinde başarısız olan çiftlerin evliliklerinde, tam bir aile olamama (!) düşüncesiyle sorunlar meydana geliyor. İletişim alanı sürekli bebek sahibi olma konusuyla daralan çiftler aile içi problemler yaşıyorlar ve bu da boşanmaların artmasına yol açıyor. Eşinle ilişkinizi gözden geçir. Eğer yaşadıklarınız karşısında aranızdaki ilişkinin seyri bu yönde ilerliyorsa durumu karşılıklı olarak gözden geçirin. Hatta başa çıkması zor olan bu duruma karşın uzman desteği almanız en sağlıklı çözüm olabilir. Acıların önünde sonunda hafifleyecek, biliyorsun. O zamana kadar da en iyi ilacın sabır, bilgi ve destek. Partnerinden, ailenden ve arkadaşlarından destek almayı ihmal etme. Hissettiğin acıyı kimse dindiremez belki ama seni sevenlerden güç alabilirsin.

Bazen çiftler düşükten sonra hemen yeniden çocuk yapmaya kalkışabiliyorlar. Ancak bu durum zannedilenin aksine, yaşanan acıyı unutturmuyor. Üstelik bu gebeliğin de risksiz olacağının bir garantisi yok. Düşük tecrübesinin vermiş olduğu kaygı ve korku, hamilelik sırasında gerginlikler yaşanmasına yol açabiliyor. Dolayısıyla düşükten sonra hamilelik için acele etmemelisin. Kaybettiğin bebeğinle ilgili duygularınla yüzleşmeli, yasını tamamlamalısın. Eşinle ilişkin zarar gördüyse aranızdaki gerginlikleri ve sorunları çözmelisiniz. Yeni hamileliğine bedenen sağlıklı, zihnen de mutlu ve huzurlu hissettiğin anda hazır sayılırsın. Zaman zaman eşinle birlikte bunun neden sizin başınıza geldiğini sorgulayabilirsiniz. “Neden ben?” ya da “Neden biz?” sorusu sizi hiçbir sonuca ulaştırmaz. Ancak fizyolojik olarak düşüğe yol açan nedenleri öğrenmek ve olayın tıbbi boyutunu kavramak kaybınızı kabullenmenize yardımcı olabilir. Özellikle de iki düşük söz konusu ise bu konu üzerine mutlaka araştırılma yapılması gerek.
Yüzünü hiç görmediğin, kucağına almadığın hatta belki adının ne olacağını bile düşünmediğin bebeğinin yasını tutmakta zorlanabilirsin. Ancak ölümü ne kadar somut hale getirirsen baş etmen de o kadar kolay olur. Bir cenaze ya da defin töreni düzenleyerek bebeğinle vedalaşabilir, kendini daha iyi hissedebilirsin. Ölen kişiden kalan bir fotoğraf ya da eşyayı, şimdi ve ileride yaşatabileceğin somut bir anı olması için saklayabilirsin. Uzmanlar bunun insana iyi geldiğini söylüyorlar. Kaybını kabullenmek için daha fazla zamana ihtiyacın varsa yakınlarından, bebeğin için hazırladığın odanın boşaltılmamasını isteyebilirsin. Yas tutmak, kaybını kabullenmenin ve toparlanmanın en önemli adımlarından biri. Duygularını kelimelere dökmekten çekinme. Acını içinde yaşamak için kendini baskılama, duygularını serbest bırak gitsin. Yas tutma sürecini yaşaman gerek. Çeşitli nedenlerle hamilelikleri sırasında kayıp yaşamış (özellikle de birden fazla kaybı olan) ve senin gibi düşük yapmış kadınlarla duygularını paylaşmak kendini daha az yalnız ve daha umutlu hissetmene yardımcı olabilir.
Düşük yapan kadının günlük rutinine dönmesi zaman alır. Psikolojinin düzelmesi, vücudun düzelmesinden çok daha uzun sürebilir. Bir süre hayatın normal akışında devam etmesini kabullenemeyebilirsin. Ancak hayatı daha katlanabilir hale getirmek ve acını hafifletmek için yapabileceğin şeyler de var.  Düşük yapmış olman senin hatan değil. Yaşadığın bu kaybın verdiği yükü, suçluluk duygusuyla ağırlaştırma. Aksine, bu süreçte ne kadar güçlü davrandığına ve bir bebek sahibi olmaya ne kadar kararlı olduğuna odaklan. Kendini hep güçlü hissetmediğin günlerin elbette olacak ancak mümkün olduğunca olumsuz ve suçlayıcı düşüncelerden uzak durmaya çalış.
Kimler düşükten daha çok etkilenir? Bebekle geçirilen vakit ve bağ ne kadar fazla olursa kayıp algısı o kadar fazla olduğu için hamileliğinin ikinci trimester’inde düşük yapanlar,
Yaşı ilerlemiş olan ya da tekrar hamilelik şansı düşük olanlar,
Tüp bebek ya da aşılama gibi yöntemlerle uzun uğraşlar sonucunda hamile kalanlar,
Sağlık problemi nedeniyle yeniden hamile kalmasına izin verilmeyen kadınlar,
Depresyon geçirenler ya da birtakım farklı ruhsal problemleri olanlar,
Eşiyle ilişkisinde problem yaşayanlar.
Ayrıca uzmanlar, daha önce çocuk sahibi olmamış bir kadın ilk gebelikte düşük yapınca travmasının daha büyük olduğunu söylüyorlar. Çocuk sahibi olup da düşük yapan kadının psikolojisi daha az tahribata uğruyor.
Depresyon ve kaygı bozuklukları,
Panik atak,
Travma sonrası stres bozukluğu,
Kronik stres ve gerginlik,
Baş, sırt ve boyun ağrıları,
Mide sorunları,
İştah kesilmesi veya aşırı yeme,
Uykusuzluk,
Ağır halsizlik,
Deri döküntüleri,
Geçmiş travmaların tetiklenmesi,
Geleceğe dair umutsuzluk,
Yeniden çocuk sahibi olma konusunda endişe,
Tahammülsüzlük,
Eş ile ilişkilerde bozulma.
Hamilelik bir kadının hayatındaki en özel ve mutluluk verici süreçlerden biri. Ancak ne yazık ki bazen çeşitli nedenlerle düşükle sonuçlanabiliyor. Bu noktada düşük yapan kadının psikolojisi durumdan nasıl etkileniyor? Düşük yapan kadın bununla nasıl mücadele edebilir? Bir anne adayı olarak bu durum büyük bir üzüntü, suçluluk ve öfke gibi karmaşık duygulara kapılmana yol açabilir. Bir anda gelecekle ilgili umutsuzluğa kapılabilirsin, olduğun yerde donup kalabilirsin bile. Düşükten sonra bazı anne adayları ilk aşamada şok yaşayabiliyorlar. Düşük sonrası direkt olarak acısını yaşayamayan anne adaylarında durumun etkisi aylar sonra bile ortaya çıkabiliyor. Dolayısıyla düşük yapan kadının hissettiklerini standart bir kalıba sokmak zor. Ancak iç dünyasına yönelerek sorgulamalara giren kadınların düşük yaptıktan sonra depresyona girme eğilimi yüksek oluyor. Özetle, yaşadığın şey her ne kadar üzüntü verici bir durum olsa da duygularını serbest bırakmalı ve kendine bir çıkış yolu bulmaya çalışmalısın.

Özellikle işyerinde başarılı olan çalışkan ve güvenilir insanların tehdit altında olduğu yadsınamaz. Yani işine önem veren, işini severek yapan bir çalışansanız, mobbinge uğrama ihtimaliniz yüksek! Peki mobbinge uğradığımızı nasıl anlarız? Öncelikle, psikolojik olarak nasıl hissettiğiniz önemli. Her gün mutlu ve motivasyonu yüksek bir şekilde geldiğiniz işyerinize yürürken ayaklarınız artık geri geri mi gidiyor? İşinize duyduğunuz istek ve enerjinizi azalmış mı hissediyorsunuz? Öyleyse iş arkadaşlarınızın, yöneticinizin size olan davranışlarını gözden geçirme vakti. Sizi psikolojik olarak baskılanmış ya da isteksiz hissettiriyorlarsa bunun üzerine durup düşünmek gerekir. Size uygunsuz lakaplar takıyorlarsa, hakkınızda dedikodu çıkartıp olmayan şeyleri olmuş gibi yansıtıyorlarsa gidişat ciddi olabilir. İşlerinizin manipüle edilmesi, size gereksiz eleştirilerde bulunulması, sözlü taciz, uygunsuz şakalar gibi olumsuz durumlar yaşıyorsanız psikolojik bir şiddetin ortasındasınız.

Hepimiz çalışma ortamımızda huzurlu olmak isteriz. Verimi ve üretkenliği ciddi manada etkileyen bu durumun aksi yaşandığında, performansımızda ciddi bir düşüş meydana gelir. İşyerimizde motive olmamızı engelleyen, huzurumuzu kaçıran bazı durumlar söz konusu olabilir. Mobbing eğitimi ile bu konuda farkındalık yakalayarak, çeşitli önlemler almak mümkün. Mobbing, diğer adıyla psikolojik şiddet, işyerimizde bazı insanlar tarafından yaşadığımız psikolojik baskı ve yıldırmalar olarak bilinir. Kendine güveni olmayan, hiyerarşiyi kötü şekilde kullanan, kendini fazlasıyla ispatlama çabasında olan, art niyetli kişilerin sıkça başvurduğu bir yöntemdir.

Mobbing; mevcut gücün ya da pozisyonun kötüye kullanılarak; sistematik olarak psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, aşağılama, tehdit gibi şekillerde tecelli eden duygusal bir saldırı olarak nitelerindirilebilir. Kişinin saygısız ve zararlı bir davranışın hedefi olmasıyla başlayıp; işverenin ima ve alay ile karşısındakinin toplumsal itibarını düşürmeyi de içeren saldırgan bir ortam yaratarak onu işten çıkmaya zorlamasıdır. Yaş, cinsiyet, ırk ayrımı olmaksızın kişiyi iş yaşamından dışlamak amacı ile kasıtlı olarak yapılır.  Mobbing uygulayan kişiye tacizci”, mobbing’e maruz kalan kişiye ise mağdur denir. Psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vermektir. Türk Dil Kurumu, mobbing kavramının karşılığı olarak  “Bezdiri” kelimesini belirlemiş ve bezdiriyi “İş yerlerinde, okullarda vb. topluluklar içinde belirli bir kişiyi hedef alıp, çalışmalarını sistemli bir biçimde engelleyip huzursuz olmasına yol açarak yıldırma, dışlama, gözden düşürme” olarak tanımlamıştır.
İşyerlerinde bir veya birden fazla kişi tarafından diğer kişi ya da kişilere yönelik gerçekleştirilen, belirli bir süre sistematik biçimde devam eden, yıldırma, pasifize etme veya işten uzaklaştırmayı amaçlayan; mağdur ya da mağdurların kişilik değerlerine, mesleki durumlarına,sosyal ilişkilerine veya sağlıklarına zarar veren; kötü niyetli, kasıtlı, olumsuz tutum ve davranışlar bütünüdür şeklinde 2014 yılında Çalışma Ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (ÇSGB) tarafından yayınlanan “İşyerlerinde Psikolojik Taciz (Mobing) Bilgilendirme Rehberinde bu tanım verilmiştir. İngilizce’de mobbing şeklinde kullanımı olan kavram Türkçe’ye “psikolojik taciz” şeklinde çevrilmiştir. Psikolojik taciz çalışma hayatının başından beri varola gelmiş bir durumdur denebilir. Dünyada bütün kültürlerde ve ülkelerde, yaş, cinsiyet, kıdem, hiyerarşik konum ayrımı olmadan çalışanların karşılaşması muhtemel bir işyeri sorunu olan işyerlerinde psikolojik taciz (mobbing), iş ahlakına aykırı sistematik yürütülen bir işyeri sorunudur. Öte yandan yapılan çalışmalar azınlık olmanın da psikolojik tacize maruz kalma olasılığını artırdığını göstermiştir. Cinsiyet farkına dair yapılan çalışmalarda da net bir kanıya varmak güç görünüyor. Bazı bulgular kadın olmak bazı bulgular da erkek olmak aleyhine tespit edilmiştir. İş kolu elbette bu durum üzerinde etkili görünmektedir.
Türkiye Psikiyatri Derneği; mobbing’in uygulama biçimi, süresi ve şiddeti ile bağlantılı olarak birçok ruhsal bozukluk ortaya çıkabilmektedir. Sıkıntı, öfke, karamsarlık, uyku sorunları, depresif belirtiler, anksiyete belirtileri, davranış sorunları görülebilir. Depresyon, anksiyete ve davranış sorunlarının birlikte bulunabildiği uyum bozuklukları, yaygın anksiyete ve panik bozukluğu gibi kendini bedensel belirtilerle ifade eden somatoform bozukluklar ortaya çıkmasında ve seyrinde ruhsal etkenlerin rol oynadığı psikosomatik hastalıklar görülebilir. Bunun yanında bir tür kendini iyileştirme çabası olarak, alkol, madde ya da ilaç kullanımı olabilir. Madde kullanım bozuklukları gelişebilir. Bireyin fizik bütünlüğünü tehdit eden, onu çaresiz bırakan, dehşet duygusu yaratan yaşantılara bağlı gelişen “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” ortaya çıkabilecek en ciddi ruhsal bozukluklardan biridir. İnsan eliyle bilerek oluşturulan işkence, tecavüz, savaş travması gibi sonucu ortaya çıkanlarda süreğenleşme, işlevselliği bozma, yeti yitimi yaratma niteliği çok daha yüksektir. “Mobbing” da insan eliyle bilerek oluşturulan bir travma olarak TSSB için dikkat çekici, çağdaş bir travma biçimi olarak dikkati çekmektedir.
Psikolojik taciz literatüre yeni giren bir kavram olduğu için Türkçe’de karşılığı konusunda tam bir karşılığı bulunmamakta, bir terminoloji sorunu yaşanmaktadır. Psikolojik taciz üzerine araştırma yapanlar, Türkçe’de psikolojik taciz olgusunu bir tek sözcükle ifade etmek yerine aşağıdaki belli başlı karşılıkları kullanılmaktadır.
1- Zorbalık (Bullying)
2- İş ya da işgören tacizi (Work or employee abuse)
3- Kötü Muamele (Mistreatmment)  
4- Duygusal Taciz (Emotional Abuse)
5- Kurban Etme (Victimization)
6- Gözdağı verme (Intimidation)
7- Sözlü Taciz (Verbal Abuse)
8- Yatay Şiddet (Horizontal Vaiolence) kullanılmaktadır.
Mobbing çalışan bireyi yaptığı işten sistematik bir şekilde sürekli yapılan baskı ve zorbalık gibi yöntemlerle uzaklaştırmak olarak tanımlanabilir. Mobbing çok kapsamlı olarak karşımıza çıkmaktadır. Mobbing’in olan sebepleri ve sonuçları çalışana etkileri çok fazladır. Mobbing bireyin psikolojisi ve beden sağlığını oldukça olumsuz yönde etkilemektedir. Mobbing bireyleri din, dil, ırk, kültür, cinsiyet ayrımından dolayı bireyler toplum içinde ayrıştırılabilir.  Mobbing iş hayatında bireyleri ötekileştirmektedir. Mobbing’e uğrayan birey şiddete açık hale gelir. Mobbing’in ortaya çıkardığı şiddet ve bu şiddetten kaynaklı olarak bireyin hukuksal mücadelesi başlar ve bu mücadelen dolayı hukuk alanına, bireyin işsiz kalmasından kaynaklı maddi ve manevi sıkıntılar yaşamasına neden olmaktadır. Bireyin işsiz kalması sadece bireyi değil bakmakla yükümlü olduğu ailesini de etki etmektedir.
Leymann (1996) da mobbing’i beş aşamadan oluşan süreç olduğundan bahsetmektedir. Bunlar; iletişime yönelik saldırılar, sosyal ilişkilere saldırılar, sosyal konuma saldırılar, mesleki ve özel yaşamın niteliğine yönelik saldırılar, sağlığa yönelik saldırılar. İletişime Yönelik Saldırılar; Bireyin çevresiyle olan iletişimini engellemeye, sınırlamak için olan davranışlar, sözünün hakkı tanınmaması, azarlanması, karar verilmesine izin verilmemesi, sözel saldırı ve tehdit alması. Sosyal ilişkilere yönelik saldırılar; Örgüt içinde yalnızlaştırmak, yok saymak ve odasının örgütten uzak yerde tutularak izole etmek. Kişisel imajına yönelik saldırılar; Mobbing’e uğrayan birey hakkında örgüt içinde ve dışında dedikodu yapılarak söylentiler yayılması, olan özrüyle dalga geçmek, dış görünüşüyle, etnik kökeniyle, yürüyüşüyle alaycı espriler yapılması lakap takılması. Mesleki kariyerine yönelik saldırılar; Mobbing mağduru kişin yetkiliği dışında iş ve görev verilmesi kapasitesin ya çok üstünde ya da çok altında görevlerde çalıştırılmasıdır. Sağlığına yönelik saldırılar; Mağdura kapasitesinin üstünde tehlikeli ağır ve zor işler yaptırılması.
Mobbingin çalışma yaşamında ilk kez, 1984’te İsveçli endüstri psikoloğu Heinz Leymann tarafından tanımlanmıştır. Leyman’ın çalışanlar arasında benzer tipte uzun dönemli düşmanca vesaldırgan davranışların varlığına dair yaptığı saptamalar sonucunda, bu kavramı kullandığı görülmektedir. Bu çalışma bir ilktir ve tüm dünyada Leyman’dan sonra kullanılmaya başlamıştır.Çalışma hayatında işyerindeki verimliliği etkileyen, çalışanın hem ruh hem de fiziksel sağlığını bozan bu durum karşısında ülkeler çalışanı koruyan kanunlar yapmışlardır. İngiltere’de yapılan bir araştırma sonucuna göre çalışanların %53’ü mobbinge maruz kalmış ve %78’i de bu olaylara tanıklık etmiştir. İsveç’te yapılan istatistiksel bir araştırmanın bulgularına göre ise bir yıl içinde gerçekleşen intiharların %10-%15’inin nedeni mobbingdir. İsveç ve Almanya’da yüz binlerce mobbing mağdurunun erken emekli oldukları veya psikiyatri kliniklerinde yatarak tedavi edildikleri kayıtlarda yer almaktadır. İtalya’da 1 milyondan fazla çalışanın mobbing kurbanı olduğu bildirilmektedir. Çalışmalar beyaz yakalı çalışanların daha sık psikolojik tacize maruz kaldıklarını göstermiştir. Beyaz yakaların işlerinin daha karmaşık daha fazla işlem gerektirmesiyle açıklanmıştır. Mağdurun psikolojik özellikleri üzerine de çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Bazı özelliklerin maruz kalmaya yatkınlığı artırdığından bahsedilmektedir. Çekingen, içe kapanık, farklı, dikkat çeken, daha başarılı ve grupla çatışan kişilerin maruz kalma riskinin daha fazla olduğundan da bahsedilmektedir. Öte yandan kişilik özellikleri ile psikolojik tacize açık olmayı ilişkilendirmenin uygun olmadığı düşünülmektedir. Hiçbir gerekçe mobbingi mazur gösteremez.
İşyerlerinde bir veya birden fazla kişi tarafından diğer kişi ya da kişilere yönelik gerçekleştirilen, belirli bir süre sistematik biçimde devam eden, yıldırma, pasifize etme veya işten uzaklaştırmayı amaçlayan; mağdur ya da mağdurların kişilik değerlerine, mesleki durumlarına, sosyal ilişkilerine veya sağlıklarına zarar veren; kötü niyetli, kasıtlı, olumsuz tutum ve davranışlar bütünüdür şeklinde 2014 yılında Çalışma Ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (ÇSGB) tarafından yayınlanan “İşyerlerinde Psikolojik Taciz (Mobing) Bilgilendirme Rehberinde bu tanım verilmiştir. İngilizce’de mobbing şeklinde kullanımı olan kavram Türkçe’ye “psikolojik taciz” şeklinde çevrilmiştir. Psikolojik taciz çalışma hayatının başından beri varola gelmiş bir durumdur denebilir. Dünyada bütün kültürlerde ve ülkelerde, yaş, cinsiyet, kıdem, hiyerarşik konum ayrımı olmadan çalışanların karşılaşması muhtemel bir işyeri sorunu olan işyerlerinde psikolojik taciz (mobbing), iş ahlakına aykırı sistematik yürütülen bir işyeri sorunudur. Öte yandan yapılan çalışmalar azınlık olmanın da psikolojik tacize maruz kalma olasılığını artırdığını göstermiştir. Cinsiyet farkına dair yapılan çalışmalarda da net bir kanıya varmak güç görünüyor. Bazı bulgular kadın olmak bazı bulgular da erkek olmak aleyhine tespit edilmiştir. İş kolu elbette bu durum üzerinde etkili görünmektedir.
İş yeri koşullarının strese ve insan sağlığı üzerinde olumsuz etkilere sebep olduğu bilinmektedir. Çalışma şartlarından kaynaklanan psikolojik rahatsızlıklardan Psikolojik Hastalıklar (psychological disorders) bazıları uyku bozukluğu, ruhsal motivasyonda düşüş ve çalışma isteğinde azalmadır. Stresin kişi üzerindeki etkileri strese sebep olan faktörler ve kişinin fiziksel ve psikolojik özellikleri ile de ilgilidir. Çalışma şartlarının büyük bölümünün stres, psikolojik ve fiziksel rahatsızlıklarla ilişkisi olduğu bilinmektedir. Bunlar iş çizelgesi, iş yüklemesi, işin kontrolü, işin içeriği, görevi ve sosyal ilişkileri de içermektedir. Stres, kişinin duygu, düşünce ve davranışlarıyla birlikte, fizyolojik işlevlerinde de bazı değişikliklere yol açabilir. Bu değişiklikler çoğunlukla bazı işlevsel bozukluklara ve rahatsızlık hissine yol açsa ve yaşam kalitesini bozsa bile çoğunlukla geri dönüşlüdür. Ancak bazı işçilerde ve bazı koşullar altında psikolojik ve sosyal sorunlara ve bedensel sağlığın bozulmasına yol açabilir. Stres ile sağlık arasında ilişkinin sonuçları genel olarak iki ana başlık altında özetlenebilir: psikolojik ve toplumsal etkiler ve fizyolojik ve fiziksel etkiler. İş stresi kalp dolaşım sistemi hastalıklarının oluşumunu da destekler. Bu etki, strese bağlı hormonal değişikliklerle (adrenalin, noradrenalin ve kortizol) veya stresle birlikte artış gösteren sigara ve içki içme, aşırı ve kötü beslenme gibi sağlıksız davranışlar sonucunda ortaya çıkmaktadır. İş stresi, dış etkiyle artırılmış olan işçinin kalp hızının ve kan basıncının, işini kendi kararıyla artıran kişiden daha fazla arttığını göstermiştir.
Süreç tasarımında yapılan yanlışlıklarla çalışanların maruz kaldığı ağır bir işte hızlı çalışma gereği özellikle süre uzadıkça stres oluşturur. İş yükü ve ağır işte çalışma nicel ve nitel yük tanımlarına karşılık gelir. Nicel yük yapılacak toplam iş miktarını, nitel yük ise işin güçlüğünü tanımlar. Bu iki boyut birbirinden bağımsızdır. Aynı işte biri az diğeri çok olabilir. Tekrarlayıcı montaj çalışması bu tür bir iştir. İş yükü iş hızına göre değerlendirilmelidir. İş hızı işin tamamlanma hızı ve hızlılık gereğinin doğası ve denetlenebilirliğidir (öz denetimli ya da sistem veya makine denetimli). İş hızının sağlıkla ilişkisi bir sınıra kadar denetimle ilgilidir. Sistem veya makine denetimli hızlarda hızlanma fiziksel ve psikolojik sağlık için tehlikelidir. Başarımın elektronik olarak denetlendiği bilgisayar destekli sistemler de aynı etkiyi yapar. Zaman darlığı hem kişisel bir özellik hem de işin gereği olarak ortaya çıkabilir. Çalışma saatleri konusunda iki başlık öne çıkar: vardiyalı çalışma ve uzun çalışma süreleri olmak üzere iki başlık öne çıkar. Vardiyalı çalışma, özellikle de gece çalışması sirkadyen ritmi ve uyku düzenini bozarak sağlığı etkiler. Gece çalışması uyku bozuklukları, sindirim sistemi bozuklukları ve genel yorgunluk hâliyle ilişkilendirilir. Pek çok sağlık sorunu ile uzun çalışma süresi arasında ilişki vardır. İş stresi üç yaklaşım temelinde tanımlanır: Mühendislik yaklaşımı; stresi, kişinin çevresinin kişiye yüklenen yük ya da istem düzeyi veya zararlı veya tehdit edici unsur cinsinden tanımlanan uyarıcı özelliği olarak ele alır. İş stresi ise iş çevresinin bir özelliği olarak ve genellikle de çevrenin nesnel olarak ölçülebilen bir boyutu olarak ele alınır. Stres kişide olan değil, kişiye olandır.

Bunun yanında, bu yöntemlerin sosyal olarak da hayatımıza etkileri olabilir. İlişkilerde karşı tarafla samimi bir şekilde, gerçek duygularımızı yansıtarak daha etkili bir ilişki kurarız. Ancak baskılama yönteminde ister istemez daha sahte davranabiliriz bu yüzden de sosyal ilişkilerde veya romantik ilişkilerde sorunların ortaya çıkmasına neden olabilir. Genel olarak baktığımızda, yeniden değerlendirme yöntemini kullanan insanlar olumlu duyguları daha çok hissediyor ve bu durumda hayatında daha fazla tatmin duygusu deneyimliyor. Peki her durumda, yeniden değerlendirme yöntemini kullanabilir miyiz? Ne yazık ki, hayır. Örneğin bir iş arkadaşınız size takım içinde bağırıyor ve durum bir anda gelişti. Böyle bir durumda yeniden değerlendirme yapmamız için yeterli zamanımız olmayabilir ve ister istemez baskılamak zorunda kalabiliriz. Ancak yapabildiğimiz zamanlarda, hem kendimizin farkında olarak hem de bu iki yöntemin bize etkilerini düşünerek yeniden değerlendirmeyi daha fazla tercih edebiliriz. Böylelikle hissettiğimiz olumlu duyguları artırır, olumsuz duyguların verdiği zararlardan kaçınır ve daha sağlam ilişkiler kurabiliriz.

Yeniden değerlendirme yöntemini ise duyguyu deneyimlemeden önce yapabiliriz. Yani, duyguyu ortaya çıkaran durumu tekrardan düşünür ve yapılandırırız. Böylece duygusal etkiyi düşürebiliriz. Aynı örnek üzerinden düşünürsek, bu iş görüşmesini tekrardan değerlendirebiliriz. Bu görüşmeye yüklediğimiz anlamlar içinde seçim yapabiliriz. Bir anlamı, sadece bir iş görüşmesi insanlar hayatında birçok kez giriyor olabilirken; diğer bir anlamı ise, hayatının veya kendi kimliğinin buna bağlı olduğu olabilir. İlk anlamı seçersek duygularımızı buna göre hissederiz ve yaşayacağımız olumsuz duygulardan kaçınabiliriz. Araştırmalara göre yeniden değerlendirme yönteminin baskılama yöntemine göre daha etkili olduğu bulunmuştur. Baskılama yönteminde duygunun ortaya çıkarabileceği davranışları azaltabiliriz ama duygunun deneyimlenmesini azaltamayız. Ancak yeniden değerlendirme yönteminde davranışlarla birlikte deneyimlenen duygular azalabilir. Baskılama yönteminde duyguyu hissederken kendimizi denetlemek ve düzenlemek için çaba sarf ederiz. Bu çaba için kendi kaynaklarımızı oldukça yoğun bir şekilde kullanırız. Bu da bilişsel olarak zararlara yol açabilir hatta hafızada olumsuz sonuçlara doğurabillir. Bunun yanında fizyolojik tepkilerimiz artabilir. Ancak yeniden değerlendirme yönteminde duygu henüz oluşmadan düşünüldüğü için olumsuz duyguların vereceği zararlar en aza indirilir.

Hayatımızda deneyimlediğimiz bazı anlar duygularımızın ortaya çıkmasına neden olur. Bunlar bazen istenen duygular iken bazen de istenmeyen duygularımız olabilirler. Peki bu ortaya çıkan duygularımızı azaltmak, artırmak ya da devam ettirmek mümkün müdür? Bu duygu düzenlemelerini nasıl yapabiliriz? Baskılama yönteminde zaten ortaya çıkmış olan duygumuzdan sonra kendimizi düzenlemeye çalışırız. Genellikle bu yöntemde duygunun ortaya çıkarabileceği davranışsal belirtileri baskılamaya çalışırız. Örneğin, bir iş görüşmesindeyiz ve yoğun bir şekilde korku hissediyoruz. Burada hissettiğimiz duyguyu işi kaybetmek istemediğimiz için dışarı yansıtmamamız gerekiyor. Duygumuzu baskılamaya çabalıyoruz.

İnsanlar genellikle kendi düşünceleri hakkında yanılgıya düşerler. Onları yanlış algılarlar ya da adlandırırlar. Ve tabi ki diğer insanların duygularını da; özellikle de ön yargıları yüzünden algıları değiştiğinde. Boşanma durumlarında ortaya çıkan karmaşık hisleri düşünün: Uzmanlara göre erkek eşlerin tepkileri genellikle öfke ağırlıklı oluyor, bu da kendine güveni ve baskın konumda olmayı sağlıyor. Terapötik amaç, erkeklerin üzüntü, incinme, korku gibi hislerden olumsuz etkilenmelerine yardımcı olmayı amaçlıyor. Sonuç olarak, insanlar duygusal durumların doğru kaynağının farkında olduklarında, yanlış anlamalar genellikle kayboluyor. Nörolog Damasio, hislerimizin duygusal cevaplar tarafından tetiklenmiş bedensel deneyimler olduğunu yazıyor. Duygularımız da bazı farkındalık unsurlarını beraberinde getiriyor. Diğer bir deyişle, sadece düşünceyle ya da akılla ilgili değiller ve bilincimizde kayıtlı oluyorlar. Eğer bir duygumuzu basit bir bedensel his olarak düşünürsek, hiçbir belirgin rolü kalmayacaktır. Örneğin; kaşıntı ya da baş ağrısı hissine katlanabiliriz. Hissettiğimiz şeyler, resmin yalnızca küçük bir parçasıdır.

Tipik duygular aslında geçicidir; bir gelip bir giderler. Sokrates’in de dediği gibi en sıcak aşkın en soğuk sonu vardır. Tipik bir duygusal tepki, birkaç dakika süren hızlı bir artış gösterir ve nispeten daha yavaş bir şekilde düşer. Örneğin; öfke genellikle birkaç dakikadan fazla sürerken nadiren saatlerce sürer. Ancak insanlar, kısa süreli olan duygusal tepkileri yanlış tahmin etmeye meyillidir. Ergenlik dönemindeki yüksek intihar riskinin sebeplerinden biri de acı çektikleri zaman, bu hissin geçici olduğunu bilecek hayat tecrübesine sahip olmamalarıdır. Bir süre sonra, değişiklikler normal ve dengeli bir pozisyona geçecektir. Duygu ve akıl, birbiriyle çarpışan kavramlar değildir; fakat birbirini etkileyen ve aralarında ilişki olan tamamlayıcı süreçlerdir. Kanıtlar gösteriyor ki duygu, akıl yürütme mekanizmasının bir parçasıdır; bu sebeple eksik olması karar verme aşamasını olumsuz etkilemektedir. İnsanlar doğru kararlar verebilmek adına, sezgi ve duygularına bir dereceye kadar güvenirler. Duygusal reaksiyonlar, geçmişte tecrübe ettiğimiz bir durum ya da olayın kritik bir özetini yapmamızı sağlarlar, bu da karar verme sürecini daha verimli yapan ‘içgüdüsel’ duyguyu ortaya çıkartır. Ne yapılması gerektiğini bilmek her zaman yeterli değildir; bunu hissetmek de gereklidir.

Duygularımızın çoğu, çoğu zaman tamamen kontrolümüz dışında değildir. Seçilmiş ve zamanla uygulanmış kalıplardır. Bazı kişiler bunu fark etmiştir; örneğin öfke, insanları korkutmak için etkili bir yoldur, bu yüzden de en ufak bir tahrikte bile öfkelerini bastırmaya çalışmazlar. Bazıları ise sempati kazanmak için mutsuzluğu kullanır; çünkü insanların kendilerini kötü hissetmesi geri çekilmelerini ve sorumluluk almalarını sağlar. Benzer şekilde aşk da yönümüzü bilerek çevirdiğimiz, gönüllü bir artış sürecidir. Dilimizin, içsel deneyimlerimizi anlatmak için gelişmediği bir gerçek. Ama bu duyguların tarifsiz olduğu anlamına gelmiyor. Duygular yargılarımız olduğu için tanımlanabilir ya da detaylı bir şekilde analiz edilebilir. Aileler ve öğretmenler, çocuklara sık sık ‘kendi kelimelerini kullanmalarını’ söyler; araştırmalara göre de öfke ve korkuyu tarif etmek, kendinizi kontrol etmeniz açısından faydalıdır. Hislerinizi kelimelere dökmek, beyninizin kontrol sistemini çalıştırır ve duygusal tepkiler vermenizi azaltır.
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki yüzümüzdeki ifadeler duygularımızı açık bir şekilde ortaya koyuyor.. En azından göstermek istediğimiz şeyi karşı tarafa yansıtıyor. Gururlu bir yüz ifadesi kararlılık sağlıyor ve bir problemi çözerken daha çok uğraşılması için motive ediyor. Eğer omuzlarımızı sarkıtmış bir şekilde oturup yavaş ve alçak sesle konuşuyorsak üzgün hissediyoruz.
Duygular, yargılarımızın farklı şekilleridir. Bir kişinin duygusal deneyimi, tipik olarak bir olayın kendisinden çok o olaya yaptığı öznel değerlendirmeden kaynaklanır; hatta değerlendirmelerimiz doğru olmasa bile. Farklı bireyler, aynı olayı farklı şekillerde yorumlayabilir: Örneğin; ölümden sonra duyulan hüzün, o kişinin önemli olduğu yargısını ortaya koyar. Bir şakanın komik olması içinse bir kişi tarafından o şekilde algılanması gerekir. Hiçbir değerlendirme olmadığında, hiçbir duygu da olmaz. Değerlendirme yapmak, kazadan hemen önce son kaydedilen verilerin olduğu uçak kara kutusunu bulmaya benzer. Birinin yorumuna ”psikolojik otopsi ” yapmadığımızda karanlıkta kalırız. Bilişsel terapi de duygusal acının bozuk (irrasyonel) düşünceden ortaya çıktığı fikrine dayanmaktadır.
Kişiler kendilerini başkalarından uzaklaştırmak, ikili ilişkilerden kaçmak gibi sebeplerden dolayı yalnızlık duygusunun içine girebilirler. Düşük performans halinde kişiler kendilerini bir grubun parçası olarak hissetmez ve yalnız kalma isteğinde artış olur. Bu olumsuz duygu kişideki performansın daha fazla aşağıya düşmesine neden olur. Utanç: Bu duygu kişinin performansını sergilerken küçük düştüğünü hissetmesi şeklinde yaşanır. Yaşamın içinde bu duygunun beslenmesini sağlayan başka etkileşimlerin olması halinde, bu duygunun etkisi daha fazla artmaktadır.
Korku: Kişiler içinde bulundukları durumda kontrolü olmadığına inandığı zaman ya da kontrolünü kısmen kaybettikleri anda davranışlarının nasıl sonuçlanacağından emin olmadığı dönemlerde yaşanan bir duygudur. Kaygı: Konular hakkında belirsizlik olduğunda, sonucun bilinmediği zamanlarda, beklentilerin ve baskının fazla olduğu dönemlerde, becerilerin eksik olmasının hissedilmesi ya da tehdit algısının fazla olması halinde yaşanan olumsuz bir duygudur. Öfke: Bu kişilerde sözlü veya davranışsal olarak yaşanan bir duygudur. Korku, yetersizlik, aşağılanma gibi bazı duyguların ifade edilmemesi halinde ya da bunların fark edilememesi durumunda ortaya çıkarak, performansın olumsuz olarak etkilenmesine neden olan bir duygudur. Hayal kırıklığı: Kişilerin performansını ortaya koyamadığı dönemlerde oluşan bir duygudur. Performansın düşmesi düşüncelerin etkilenmesine sebep olacağından, özgüveninde etkilendiği bir tehdit haline gelecektir. Üzüntü: Kişilerde performans beklentisinin sağlanamadığı zamanlarda ortaya çıkan bir duygudur. Kişinin kendisinden ve performansından şüphe duyması halinde, düşük performans sergilemesi ve özgüvenin azalması durumunu oluşturacağından, bu duygu motivasyon eksikliğine sebep olacaktır.
Kişilerin yüksek performans gösterdikleri dönemde yaşadıkları en temel duygu durumlarından biri neşeli olmaktır. Kişiler bu durumlarda kendilerini memnun olarak tanımlarlar. Yaptığı her şeyden keyif aldıkları için mutluluk kendiliğinden sağlanır. Bunları sergilediğiniz zaman olan olumlu küçük başarıları fark etmek, yaşamdan keyif almaya katkı sağlayacaktır. Takdir edildiğini hissetmek, insanın temel ihtiyaçlarından biridir. Başkaları tarafından onaylandığını, takdir edildiğini hisseden kişiler yaşamlarının her alanında daha fazla performans sergileyerek, daha fazla başarılı olurlar. Bu duygu olumlu duyguları ve enerji düzeylerini tetikleyerek, performansta yükselme sağlar. Kişilerin bedensel ve zihinsel olarak kendilerini rahatlamış olarak hissetmesi, performanslarına olumlu olarak katkı yapan etkenler arasındadır. Rahatlama duygusu hissedilen stresi azaltan, zihinsel ve fiziksel becerileri ortaya koymaya yarayan bir etkendir. Aynı zamanda performansı olumsuz olarak etkileyen kaygı, korku ve baskı üçlemesinin bir panzehiridir. Kişilerin hedeflerine ulaşabileceğine inanmasıyla beraber kendine güvenme ve kendini güvende hissetme hali performansı olumlu etkileyen faktörlerdir. Kişilerin özgüveni diğer duygulara göre performansı etkileyen ve başarıyı sağlayan en iyi duygulardan biridir. Kendinin güvende hissedilmesi kişinin becerilerini ortaya çıkaran bir duygudur. Özgüvenin geliştirilmesi yıllarca süren güvensizlik hissinin yaşandığı zamanlarda en etkili terapi olarak görülür.
https://youtube.com/watch?v=gInjctYazP0
 İnsanlar duyguları hissedebilmek için, biyolojik olarak yeterli bir donanıma sahiptir. Ancak insanların kültürel ve sosyal çevresi genetik olarak duyguların yaşanma potansiyelini şekillendirmektedir. Duyguların nasıl yaşanacağını, hangi davranışları etkin hale getireceğini, bir duyguya hangi duygunun eşlik edeceğine, duygunun ne kadarının ifade edilebileceğine sosyal ve kültürel çevre şekil vermektedir. Ancak bunlar bile tek başına duyguların belirleyicisi değildir. Farklı biyolojik düzeneklerin işlemesiyle duygular yaşanır. İlk başta beyinde oluşmasına rağmen, biyolojik düzeneklerle vücudu etkilemektedir. Örneğin kişi heyecanlandığı zaman sempatik sinir sisteminin etkisiyle beraber kalp daha hızlı çalışmaya başlar. Duygular beyinde başlayan, farkına varılan ve sinir sistemi aracılığıyla bedene yansımaları olan şeylerdir. Bir insanın yaşadığı duygunun karşıdaki kişinin farkına varması, anlaması ve duyguyu hissetmesi halinde onunda davranışlarını etkileyen bir unsurdur.
İnsanların yaşamlarında yaşadıkları duygular bulunmaktadır. Bunlar her şeyden önce farkında olunan ve hissedilen yaşantıdır. Bazı durumlarda adı konmasa bile insanın yaşadığı ve farkında olduğu bir şeydir. Bunlar olumlu ya da olumsuz duygular olabilir. Duyguların olumlu olması halinde kişilerde daha yüksek performans izlenirken, olumsuz olan duygularda performansın düştüğü görülür. İnsanların ortak özelliği olarak kabul edilecek olan olumsuzu bulma daha kolay olmaktadır. Yaşamlarında iyi bir performans sergileyen kişiler her zaman olumlu duyguları tanımlayabilir. Yaşamında kötü bir performansı olan kişiler ise, olumsuz duyguları daha kolay tanımlar. Duygular kişinin yaşamına yön veren özelliktedir. Olumlu olduklarında yaşama olumlu özellikler katar, olumsuz olduklarında ise yaşamın her alanında kendilerini gösterebilirler. İnsanlar bu duyguların özelliklerine göre bunları hangi koşullarda yaşadıklarını değerlendirmeli ve yaşamlarına bir yön vermelidir.

Oyun çocuğun, psikomotor, sosyal ve duygusal gelişimini etkilediği gibi aynı zamanda zihinsel gelişimini de etkilemektedir. Çünkü oyun, çocuğa çevresini araştırma, objeleri tanıma ve problem çözme imkânı sağlamaktadır. Çocuk bu yolla büyüklük, şekil, renk, boyut, ağırlık, hacim, ölçme, sayma, zaman, mekân, uzaklık, uzay gibi pek çok kavramı ve eşleştirme, sınıflandırma, sıralama, analiz, sentez ve problem çözme gibi birçok zihinsel işlemleri de öğrenebilir. Çocuk oyunlarının birçoğu dilin kullanımını gerektirir ve çocukların dil gelişimlerini destekleyici niteliktedir. Oyun sırasında çocuk hem kendisini ifade etmek hem de karşısındakini anlamak zorundadır. Özellikle sembolik oyunların dil gelişimdeki rolü çok büyüktür. Sonuç olarak; oyun, çocuğun boş zamanlarını doldurma aracı olarak görülmemelidir. Bazı yetiş-kinlerin oyunu bu şekilde düşündükleri görülür. Oysa oyun gerçek ve önemli bir eğitim aracıdır. Oyun çocuğun hayal gücünü, yaratıcılığını geliştirir, insan ilişkilerini, yardımlaşma etkileşimini arttırır. Çocuğa güçlükle öğretilen pek çok kural, oyun sırasında daha kolay öğretilebilir. Kısacası oyun, kişinin kendi-sini anlatabildiği en kolay yoldur ve eğitimin bir parçasıdır.

Çocuk oyunda üstlendiği ana-baba, kız-erkek çocuk gibi rollerle cinsel kimliğini kazanabilir. Çocuk oyun yoluyla, aile içindeki rolleri üstlenerek ve yaşayarak görevleri, sorumlulukları, davranış biçimlerini ve kişiliklerini öğrenebilir kendine uygun gördüklerini tekrarlayarak, pekiştirebilir. Oyun, çocuğun kendine güven, kendini denetleme, çabuk karar verme, işbirliği yapma, doğruluk ve disiplin gibi kişisel ve toplumsal alışkanlıklar kazanmasında en etkili bir yöntemdir. Çocuk oyunda çeşitli meslek gruplarının rolleri üstlenerek, o rolün gerekli kurallarını öğrenebilir. Çocuklar oyun oynarken, diğer insanlarla iletişim kurmayı, gözlem, işbirliği yapmayı ve yardımlaşma duygularını geliştirebilir. Çocuklar oyun yoluyla, teşekkür etme, günaydın, iyi geceler gibi sözel olan veya sırasını bekleme, konuşan birisini dinleme, trafik kurallarına uyma, telefonla konuşma gibi sözel olmayan sosyal kuralları öğrenirler.

Freud ve Walder gibi Psikoanalitik kuramcılar oyun kavramını çocuğun endişesini hafifletici bir yol olarak göstermişler ve oyunu gerçeğin baskısından, geriliminden ve çatışmalarından kurtulma ve aynı zamanda da, haz verici aktiviteleri tekrarlama ve yasaklanan güdüleri ifade edebilme olarak tanımlamışlardır. Çocuk oyun yoluyla, gerçek yaşamda kendisini rahatsız eden durumları veya diğer kişilerle paylaşamadığı olumsuz duyguları ifade edebilir ve bu olayları sembolik olarak oyununa yansıtabilir. Hetherington ve arkadaşlarının (1979) boşanmış ve normal ailelerden gelen çocuklar üzerinde yaptıkları çalışmada; boşanmış ailelerden gelen çocukların, özellikle boşanmayı takip eden birinci yılda oyunlarında yıkıcı ve agresive davranışlar gösterdiklerini bulmuşlardır. Bu çalışma bize, çocuğun ailede yaşanan olumsuz olaylardan etkilendiğini ve bunu farklı şekillerde oyununa yansıttığını ve oyunun çocuk için bir boşalım yolu olduğunu göstermektedir. Çocuklar oyun yoluyla sadece etkilendiği olayları sergilemekle kalmayıp, aynı zamanda da anlatamadığı kaygılarını dile getirir ve olayı somutlaştırarak kendi istediği bir çözüm yolunu bulmaya çalışırlar. Bu şekilde de kaygılarından kurtulabilirler. Ayrıca çocuk oyun sırasında mutluluk, sevinç, acıma, korku, kaygı, dostluk, düşmanlık, kin, nefret, sevgi, sevmek, sevilmek, güven duyma, bağımlılık, bağımsızlık, ayrılık ölüm gibi birçok duygusal tepkiyi de öğrenebilir. Buna ilaveten oyunda, anne,baba, abla, kardeş, öğretmen, doktor gibi roller üstlenerek insanlar arası duygusal ilişkileri ve tepkileri de öğrenebilir. Çocuk oyun yoluyla duygusal tepkilerini kontrol etmeyi ve denetim altına almayı da öğrenebilir. Ayrıca sosyal oyunlar yoluyla sorumluluklar alabilir, kurallara uyar ve dolayısıyla da kendine güveni artabilir.

Büyüme, çocuğun boy uzunluğu ve vücut ağırlığı yönünden ölçülebilen artışı, gelişme ise; büyüyen bir organizmanın dokularının yapısında ve biyokimyasal bileşiminde oluşan değişiklikler sonucu olgunlaşması ve biyolojik fonksiyonlarının farklılaşması şeklinde tanımlanabilir. Gelişme kavramı düzenli, uyumlu ve sürekli bir ilerlemeyi kapsamaktadır. Oyun sırasında çocuğun bazı hareketleri sürekli olarak tekrarlaması onun doğal olarak kas gelişimini hızlandıracaktır. Örneğin; bisiklete binme, hayvan yürüyüş taklitleri, tırmanma ve ip atlama gibi oyunların sürekli olarak tekrarlanması çocuğun kas gelişimini hızlandırır ve güçlendirir. Ayrıca koşma, atlama, sıçrama, tırmanma, sürünme gibi fizik güç gerektiren oyunlar da çocuğun solunum, dolaşım, sindirim ve boşaltım gibi sistemlerinin düzenli çalışmasını sağlamaktadır. Bu sayede de oksijen alımı artmakta, kan dolaşımı ve dokulara besin taşınması hızlanmaktadır. Bu tür hareketli oyunlar, ayrıca çocuğun çevresini tanımasına ve keşfetmesine de fırsat sağlamaktadır. Psiko-motor gelişim, fiziksel büyüme ve gelişme ile birlikte, beyin, omurilik gelişimi sonucunda organizmanın isteme bağlı olarak hareketlilik kazanmasıdır. Çocukların yürüme, koşma, atlama, tırmanma, kayma, inme, çıkma, fırlatma, yakalama, sıçrama, zıplama, sürükleme, sallanma gibi eylemlerle sürekli hareket halinde olmaları, onların büyük kas motor gelişimini desteklemekte ve etkilemektedir. Buna karşın, çocukların el ve parmak kaslarının gelişimi olan küçük kasların gelişimi ise daha çok yaşamın birinci yılından sonra hızlanmakta olup, tutma, koparma, kesme, bağlama, çözme, düğmeleme, yoğurma, delme, boyama, dikme, örme ve geçirme gibi etkinliklerin tekrarlanması oranında artmakta ve sonucunda da günlük yaşamda kullanılan birçok becerinin kazanılmasını sağlamaktadır. Bu beceriler ise el-göz koordinasyonunu gerektirmektedir.

The Journal Pediatrics’de(2009) yayınlanan makaleye göre çocuklardan ders arasında oyun oynamaya fırsatı olanların ders sırasında daha uygun davranışlarda bulundukları ortaya konmuştur. 8-9 yaş gurubunda yapılan bu araştırma, gün içinde 15 dakikadan daha fazla araya sahip çocukların akademik çalışmalar sırasında daha verimli oldukları belirlenmiştir. Ancak çalışmaya katılan 10,000 çocuktan %30 ‘u dışındakilerin oyun oynamak için gün içinde 15 dakikadan az vakitleri olduğu görülmüştür. Early Childhood Education Journal (2007) yılında yayınladığı araştırmada, okul öncesi çocukların serbest oyun ve yetişkin yönlendirmeli oyunlar sayesinde başkalarını duygu ve düşüncelerini fark edebilme becerilerinde etkili olduğu ortaya konmuştur. Oyunun çocuğun kendi duygu ve düşüncelerini düzenlemede yardımcı olduğu ve bu becerilerin ileri yaşlarda da çok gerekli beceriler olduğu belirlenmiştir. Oyun bu anlamda kendiliğinden ortaya çıkan, hem bu dünyaya ait, hem de insanın düşlemlerine ait bir etkileşim alanıdır. Oyunun oyun olabilmesi için altın kelime, biz uzmanların “nitelikli zaman” dediklerinin tam tanımı, sahiciliğidir. Kendini oyuna kaptırmadır. Anın içinde oluş, oyuna kendini veriş ve sahiciliktir. Anne babalar “nitelikli zaman” geçirip geçirmediklerini, kendilerine “Bu bana zevk veriyor mu? Gerçekten hoşuma gidiyor mu?” sorularını sorarak anlayabilirler. Bütün bunların yanında çocukların fiziksel, psikomotor, duygusal, sosyal ve zihin/dil gelişim alanlarına da olumlu katkılar sağlamaktadır. 

Çocuk aktivitelerinin vazgeçilmezi olan oyunu, biz yetişkinler, kimi zaman sadece çocukları bir tür avutma yöntemi olarak gördüğümüzden, kimi zaman da oyun araçlarını sadece etrafımızı çevreleyen kutu kutu, renk renk, kurması da toplaması da o değerli dakikalarımızı alan ıvır zıvırdan ibaret gördüğümüzden pek de sevemeyiz. Oysa çocuklar için oyun, sadece çocuğun bir gelişim ihtiyacı değil, bir erişkinin de kendisi, geçmişi, büyükleri, deneyimleri ile ilişki kurabildiği, anıların ve dolayısıyla kendi olma serüveninin başında bulunan çocukluğu ile bağlantıya geçebildiği bir dünyadır. Bu nedenle, kimimiz için kaçınılası bir yönü vardır; çocukluğun geride bırakılması dayatması, oyunla birlikte aklımıza gelen acı-tatlı anılar, kimi zaman da bir oyuna dalarsam, oradan çıkamam düşüncesi oyun oynamaya kendimizi bırakmamızı engelleyebilirler.

Çocukların spontanite ve eyleme geçme gibi iki kıymetli becerisinden bahsettik. Bu becerilerin geliştirilmesi için bizlere yetişkinler olarak düşen şey onları engellememek ve onlarla birlikte hissetme, birlikte yapma halinde bulunmaktır. Özellikle annelere düşen rol büyüktür çünkü bebek ile anne arasında olan birlikte hissetme hali daha anne karnında iken başlar ve çocukluk dönemi boyunca sürdürülmesi gerekir. Kaybolan spontaniteyi yeniden kazanmanın veya bu beceriyi geliştirmenin bir diğer yolu da psikodrama grup psikoterapisi ile gerçekleşir. Bu terapi tekniğinde son derece spontan bir ortam oluşturulur ve kişi grup içerisinde terapistin de yardımıyla sağaltılır. Sosyometri yolu ile seçimler ve ilişkiler yeniden gözden geçirilir, kişinin geçmişte yaşadığı sorunlar canlandırma tekniğiyle yeniden ele alınır ve kişinin yaşadığı durumlara en uygun, en sağlıklı tepkiyi vermesi hedeflenir. Psikodrama, yetişkinler için olduğu kadar çocuklar için de son derece etkili bir yöntemdir. Çocukların sağlıklı olandan yetişkinlerden daha yakın olduğu, onların değişime ve sağaltıma daha açık olduğu unutulmamalıdır. Psikolog Şahika Uslu

Oyun terapisi, oyun çağındaki çocukların sorunlarının tedavisinde en etkili yöntemlerden biridir çünkü çocuk hayatında olup biten her şeyi oyun yoluyla gösterir. Terapist çocuğun üzüldüklerini, sevindiklerini onu zorlayan tüm meseleleri çocuğun oyunundan ve eylemlerinden okur. Çocuğun eylemleri çocukla ilgili çok şey anlatır, seçtiği oyuncaktan çizdiği aile resmine kadar her şey anlamlıdır. Bu onların zorluklarla başa çıkmalarındaki en kuvvetli beceridir. Bir çocuğun zorluklar yaşaması için büyük bir travma yaşaması şart değil, çocukluk zaten örseleyicidir. Yetişkinlerin hayatlarını sürdürürken kullandıkları günlük yaşam becerilerinin çoğu çocukluk döneminde henüz kazanılmamıştır. 4 yaşında bir çocuk düşünün ayakkabısını bağlayamaz, düğmesini kapatamaz, ablası kadar güzel resim çizemez, çorbasını dökmeden içemez. Gün içerisinde sürekli bir başkasının yardımına ihtiyaç duyar ve bu çocuk için zorlayıcı olabilir. Ama yetişkinlerin çocuklarla yarışamayacağı bir konu vardır: oyun oynamak! Çünkü oyun oynamak içerisinde spontanlık becerisini ve bol bol eylemi barındırır. Oyun bir çocuk için açlık, susuzluk gibi giderilmesi gereken bir ihtiyaçtır, oyun oynamak da eylem açlığını giderir. Çocuk için eylem açlığını gidermek ve bu açlığı giderirken engellenmemek son derece önemlidir. Çocuk bu şekilde kendini gerçekleştirme yolunda sağlıklı olarak ilerleyebilecektir. Bu sürecin gerçekleşmesi onun spontanitesi yardımıyla hızlı ve kolaydır. Her eylemi yetişkin tarafından engellenen bir çocuk başka çözümler arayacak ve daha sağlıksız olan tutumlar geliştirmeye başlayacaktır. Pasif direnişler, öfkenin artması ve zarar verici davranışlar, asosyal davranışlar ve antisosyal tutumlar korku ve kaygının gelişmesine bağlı olarak, çekinik tutumlar oluşmasına zemin hazırlayacaktır. Çocuklar, çoğu zaman bu problemlere rağmen gelişimlerini sürdürürler ve birer yetişkin olarak beraberlerinde taşıdıkları problemler ile hayata atılırlar. Ancak bu durum onların çeşitli biçimlerde tökezlemelerine, kendilerine ve çevrelerine problemler oluşturmalarına sebep olacaktır (Altınay, 2015).

Bir çocuğun sahip olduğu en değerli becerilerden birisi de eyleme geçmektir. İnsanoğlu doğduğu andan itibaren tüm ihtiyaçlarını giderebilmek için eyleme geçer. Yeni doğan bir bebeğin hayatta kalabilmesi için emme refleksini kullanması gerekir, yani açlık ihtiyacını giderirken eyleme geçer ve bu beceriyle dünyaya gelmiştir. Büyüdükçe çeşitli motor becerileri de gelişmeye devam eder ve artık yürümeye başladıktan sonra eyleme geçmek onun için daha kolaydır. Bebek konuşma yaşına gelir ancak dil ve konuşma becerisini bir yetişkin kadar etkin kullanabilmesi yıllarını alacaktır. Duygularını ve düşüncelerini etkili bir şekilde ifade edememek bir yetişkini nasıl sıkıntıya düşürüyorsa bir çocuğu da o şekilde sıkıntıya düşürür. Ancak onların baş etme mekanizmaları yetişkinlerinkinden daha farklıdır: eyleme dökerler. Arkadaşına küsmüş bir çocuk düşünün, dudağını büzer, sırtını döner, kollarını birbirine bağlar. Çünkü sözel becerileri kısıtlıdır ve duygularını bir şekilde iletmeye ihtiyacı vardır, durum hemen beden diline ve hareketlerine yansır. Çocukların spontanitesi çok kıymetlidir ve bunu geliştirmemiz için bize sonsuz olanak sunarlar, biz ise onu yok ederiz. Sürekli olarak annesinin yönergelerini dinleyen bir çocuk, yeni bir durumla karşılaştığı zaman ne yapacağı konusunda sorunlar yaşayabilir.  Herkesten farklı davranışlar gösteren bir çocuk anormal olmakla suçlanabilir. Çocuklar spontan davranışlarından rahatsız olan yetişkinler ve toplumsal normlar sebebiyle bu yönlerini baskılayıp zamanla bu becerilerini kaybederler. Spontaniteyi engelleyen her şey ruh sağlığına ve gelişime vurulan bir darbe olarak değerlendirilmelidir.

Spontanite, karşılaşılan bir duruma en uygun tepkiyi verebilmek demektir. Bazen bu, kişiliğin özgürce ifade edilmesinde ortaya çıkan bir olgudur. İnsanoğlu dünyaya geldiğinde bu beceriyi de beraberinde getirir. Çocuklar son derece spontan canlılar iken yetişkinliğe doğru ilerledikçe toplumsal ve kültürel olarak belirlenen davranış kalıplarına uyma telaşı içerisinde spontanlıktan uzaklaşırlar. Bu, yetişkinlerin gereksinim duydukları ‘duruma uygun tepki verebilme’ becerisini kaybetmelerine ve ruhsal sıkıntılarla başlayıp bedensel rahatsızlıklara giden sürecin başlamasına sebep olmaktadır. Örneğin stresli bir durumla karşılaşıp sağlıklı tepkiler veremeyen ve dolayısıyla stresle baş edemeyen birisini düşünün, bu kişi; sırt ağrısı, mide ağrısı, boyun ağrısı gibi çeşitli somatik rahatsızlıklar gösterebilir. Peki, neden hastalanmak pahasına gereksinim duyduğumuz spontaniteden uzaklaşırız? Çünkü spontanite farklı durumlara farklı ve yeni tepkiler vermeyi gerektirir, bunun için risk alabilmek gerekir. Oysa insan güvenli olan, daha önce denenmiş, tecrübe edilmiş ve diğer yetişkinler tarafından öğretilmiş olan davranışlara sığınır.

Anne ve babalara kısa öneriler: Tüm ilişkilerde temel nokta güvendir, ergen anne babasına güven duyduğu sürece sorunlarına onları da ortak eder. İletişimin çocukluk yıllarından bu yana zayıf oluşu, ergenin bu dönemde anne babasıyla zıtlaşmasına, kutuplaşmasına neden olabilir. Her doğum süreci sancılı geçer. Ergenlik dönemi de çocukların erişkin dünyasına doğdukları bir süreç. Bu süreci sağlıklı geçirmenin anahtarı ise anlayış. Ergenin duygu karmaşasının sebebinin size karşı olmadığını, dönemin bir özelliği olduğunu kabul edip, daha ılımlı yaklaştığınızda çocuğunuzun da sakinleştiğini göreceksiniz. Birey olma mücadelesi veren ergenin düşüncelerine saygı göstermek, hayata, insana, değerlere ve topluma ilişkin kendi görüşlerini ortaya koyması için desteklemek önemlidir. Ergen iletişimde anlaşıldığını görmek ister. Bu sayede hem seçimlerinde kendini özgür hissedebilir, hem de seçimleri hakkında eleştirilmeyeceğinden emin bir şekilde anne babasına danışabilir. Anne babadan aldığı emniyet ve güven hisleriyle güçlenen ergen sağlıklı bir okul ve akran ortamından aldığı destekle birey olarak toplumun gelişimine katkı sağlayacak ve hedefleri doğrultusuna kendini gerçekleştirecektir.

 Ergenler sözle ifade edemediklerini bedenle ifade eder. Burada aile tutumu çok önemlidir. Protesto eder görünseler de ailenin sağladığı güvene (denetim, güven, yönlendirilme) çok değer verirler. Ergenlerin anne babanın rolünü tanımlaması çok önemlidir. “Güveniyor, saygı duyuyor, önemsiyor ve ihtiyaç duyduğum her an yanımda” şeklinde bir ebeveyn tutumunu içselleştirmesi sağlıklı kimlik gelişimi için çok önemlidir. Güçlü ve dayanıklı olmaya ilişkin üstünlük, baskınlık, otorite, güç, metanet, özerklik, koruyup kollama şeklinde sıralanabilecek maskülen idealler erkek ergenlerde depresyon ve intihar riskini azaltmaktadır. Aile bağları iyi ise bu idealler bir parça isyankarlıktan doğmuş sağlam bir karakter ortaya koyabilir. Burada önemli olan maskülen rolün ölçülü ve sınırlı dışavurumunun başarılmış olmasıdır. Genel olarak ergenlik sürecine bakıldığında yaşlara göre görünümler şu şekilde özetlenebilir; 13-14 yaş hırçınlık ve isyan dönemi, 15 yaş bağımsızlık dönemi “giderim kimse karışamaz” 16 yaş dürtünün sağlıklı yönlendirilmesi dönemi, içten gelen cinsel ve saldırgan dürtülerle baş etme, oradan oraya devinme. 17 yaş daha sakin, karşı cinsle daha oturmuş ilişkiler, sınav uğraşları ve meslek seçiminin gündemde olduğu dönem.

Bu dönemde değişen hormonal denge ve kimlik bocalamasının tetiklediği stres dikkat ve konsantrasyon sorunlarına ve beraberinde okul başarısının düşmesine yol açabilir. Ergenin gündemi nasıl göründüğü, karşı cinsle ilişki ve arkadaşlarıyla vakit geçirme konularıyla meşgulken akademik meseleler geri plana itilebilir. Bu durumların yaşanması bir noktaya kadar normaldir ve işlevsel aile ve okul tutumlarıyla rayına oturtulabilir. Ancak ergen sosyal ilişkilerinde kriz oluşturacak şekilde sürekli sorun yaşıyorsa, odasına kapanmış hiç çıkmıyor, kendine ait bir içe çekilme dünyasında yaşıyorsa, aileyle iletişimi büyük ölçüde azalmışsa, akademik başarıda dramatik bir düşüş var ise ve en önemlisi kendine zarar verme eğilimi gözlenmiş ve ölüm içerikli uğraşlar içindeyse mutlaka uzman yardımı alınmalıdır. Bu yaş çocuğu kendini tam olarak anlatamadığı için dürtüsel, impulsif davranışlar gösterebilir, hiç ölmeyeceğini düşünür ve tehdit için, sesini duyurabilmek için bu tür davranışlara girebilir. bağırıp çağırma, kapıları çarpma ve öfkeyi etraftaki nesnelere yansıtma davranışları bir ölçüye kadar normal kabul edilse bile, sıklığı ve şiddeti arttığında mutlaka uzman desteği alınmalıdır. Bu dönemde boş vakitlerin nasıl geçirildiği çok önemlidir, düzenli ve sürekliliği olan spor ve sanat faaliyetleri ergenliğin yıkıcı etkilerinden koruyabilir, hedef birlikteliği olan, güvenli ve sınırları belli zaman ve mekan paylaşımları ergenin ihtiyacı olan sağlıklı akran ortamını sunarak enerjinin doğru kanalize edilmesine yardımcı olur.

Çocuğun arkadaş seçimleri bu dönemin bir diğer konusudur. Çocuklukta içselleştirilen değerler referans alınarak seçimler yapılır. Aşırı baskı varsa merak uyanır, zayıf bir karakter yapılanması varsa, ebeveyn boşlukları fazlaysa bu durum erken dönem sağlıksız ilişkilere yol açabilir. Arkadaş seçimleri ailenin takibi altında olmalı ancak aile ne çok katı ne de çok gevşek olmayan, sınırların net konulduğu bir tutum içerisinde olmalıdır. Henüz muhakeme yetisi tam oturmadığı için her zaman yanında değil ancak her ihtiyaç duyduğunda ergenin yanında konumlanmalıdır. “Seçimlerine saygı duyuyorum, haklı olduğun noktalar var ve kendini böyle ifade etmen hoşuma gidiyor ancak birlikte tekrar değerlendirelim istersen” şeklinde çocuğun duygu ve düşüncelerini önemseyerek, arka planda ona doğruyu gösterecek şekilde durmalıdır. Bunun anlamı ise “Özgürlüğünü onaylıyorum ancak kontrollü bir şekilde kullanmalısın” mesajıdır. Arkadaş çevresi ailenin onay vermediği bir yapıda ise, katı ve direktif içerikli yaklaşımlar çocuğu aileden iyice uzaklaştırabilir. Ebeveyn ve çocuk arasında güç mücadelesine giren bir iletişim tarzından kaçınmak gerekir. “Senin yerinde olsaydım şöyle davranırdım ama senin kararın” şeklindeki empatik ve duyguyu önemseyen yaklaşımlar ergenin kendi kararını yeniden gözden geçirmesini ve daha ılımlı yaklaşmasını sağlayabilir.

Öncelikle bu dönemi normal bir gelişim evresi olarak görmek ve yanlış tutumlara yol açabilecek aşırı anlam yüklemelerden kaçınmak gerekir. Bu dönemde ergeni sürekli yanlış davranma eğiliminde olarak görmek önemli bir sorundur. Hızlı büyümeyle panikleyen çocuk her şeyden önce karşısında sakin ve kucaklayıcı bir aile görme ihtiyacındandır. Bu noktada ailenin dönemle ilgili bilgi sahibi olması çok önemlidir. Çocuğun kimlik bocalamalarına karşı aile ters davranırsa çocuk daha da agresifleşir. Aile sakin olmalı ve yatışma sürecini beklemeden tepki vermemelidir. Bu dönem hakkında çocuğun bilgilendirilmesi son derece önemlidir, bu bilgilendirmeyi kimin yapacağı ise tamamen ailedeki ilişkiler ve roller çerçevesinde belirlenir ve aileden aileye değişebilir. Ayırım çok önemli değildir, çocuk kimi kendine daha yakın hissediyorsa bilgilendirme o kişi tarafından yapılmalıdır.

Ergenlik dönemi iki temel probleme çözüm arayışıdır. Cinsel kimliğin netleşmesi. Kimlik bocalamasından kurtulma. Psikososyal gelişim evrelerinden 0-2 yaş arası kendine ve hayata karşı temel güven duygusunun oluşması evresidir, 2-4 yaş arası utanç ve kuşku duymadan özerklik kazanabilmeyi, 4-6 yaş suçluluk duymadan girişimci olabilmeyi, 6 yaş ile ergenlik arasındaki dönem ise aşağılık duygusuna karşı başarma duygusunu kazanmayı gerektirir. Ergenlik ise kimlik kazanımına karşı rol karmaşası dönemidir. Ergen bu dönemde cinsel kimliğinin net olarak ayırdına varıp, özdeşimlerle bunu kuvvetlendirecek ve kimliğini netleştirecek ya da kimlik krizine girecektir. Bu süreci sağlıklı atlatmak ise aşağıda bahsedilen ergenliğin temel ihtiyaçları çerçevesinde yaklaşabilen “yeterince iyi” ebeveyn modeli ve sağlıklı bir akran çevresinin varlığıyla mümkündür.

Ergenlikteki fiziksel değişimle kendilik algısı yeni bir tasarıma dönüşür. Birinci kimlik evresi olan ve temel görevin cinsel özdeşimlerin kurulması ve tuvalet eğitiminin başarılması olan 2-4 yaş arasında birey ebeveyn etkisinin şekillendirdiği bir kimlik tasarımı ortaya koyarken ikinci kimlik evresi olan ergenlikte birey bunu kendi iradesiyle yeniden yapılandırmak durumundadır. Fiziksel ve ruhsal hızlı değişimin tetiklediği şaşkın, dağınık ve rastgele devinim toplum tarafından yadırgansa da ironik bir biçimde yeni ortaya konan bu kimliğin toplum tarafından onanması ihtiyacını beraberinde getirir ki sağlıklı bir gelişim süreci yaşansın. O güne kadar oyun çağında yaşayan, cinsel kimliği ve sosyal rolünden ziyade çocuksu bir hava ile kendini ortaya koyan ve toplumdan da bu yönde tepkiler alan birey şimdi ise toplumun gerçek bir bireyi olarak sahneye çıkmaktadır. O güne kadar emanet rollerle gelen birey için artık gerçek rolleri sahiplenme ve bu rolleri oynama zamanıdır. Buna paralel olarak başkalarının gözündeki kendilik tasarımı da ergenin bir diğer uğraş alanıdır.

Büyüme ve değişmeyle birlikte ergeni bekleyen en önemli görev değişen bedenin benimsenmesidir. Biyolojik farklılaşmayla birlikte hızla değişen ve kimi zaman hoşnut olunmayan beden, dışarıdan sağlanacak ilişki destekleriyle ruhsal bir yeniden inşa sürecine girecektir. Farklılaşan beden özellikle duygusal beğeni yoluyla diğerleri tarafından da beğenildikçe ergen kendi benliğini, kimliğini yeniden inşa edebilecektir. Ergenlik geçmişin yolundan yürüyerek geleceğin kurulması sürecidir. Bu bağlamda ergenlik hüzün demektir, giden ve bir daha gelmeyecek olanın hüznü… Geride bırakılan şeyler ise çocukluk, masumluk, naiflik, oyun ve en önemlisi anne ve babayla kurulmuş olan o yoğun bağdır. Erken çocukluk döneminde anne baba üzerinden kurulan çocuksu özdeşimler, erkek ve kadın olmak, cinsel kimlik ve cinsiyet rolleri ilkokul dönemi yani oyun çağı boyunca pekiştirilir. Ergenlikte ise bu özdeşimlerde değişiklikler, düzenlemeler yapılır. Anne ve babayla yaşanan çatışma ve rekabet yoluyla ergen erişkinliğe adım atar. Çocukluk dönemindeki ebeveyn yasakları bu dönemde de devam eder. Çocuklukta toplumun ahlak ve erdem standartlarını temsil eden ebeveyn yasakları yoluyla çocuk anne baba özdeşimlerini pekiştirir, vicdan ve kendini yargılama mekanizmasını kurar. Ergenlikteki ebeveyn yasakları, toplum tarafından hoş karşılanmayan durumlar ise gizlilik ve sır oluşumuna hizmet eder. Bu anlamda kendine ait gizlilik dünyasında sırlar oluşturabilme, bu döneme ait normal bir görünümdür ve ergenin bireyselleşme sürecine girdiğinin bir göstergesidir. Sır her zaman zararlı değildir, tam tersine ruhsal yapının oluşumu için gereklidir. Kendine ve yalnızca kendine ait düşünceler üretmek bir özne olarak benliğin oluşumu için gereklidir. Birey olmanın koşulu sırra sahip olmaktır, bu da beraberinde özerkleşmeyi getirecektir. Ergenin karşı çıkma, kendine ait düşünceleri, kimi zaman toplumsal değerlere zıt görünse bile ortaya koyma çabası aslında birey olma çabalarının dışa vurumudur ve son derece normaldir. Bu dönemde bireyin sağlıklı cinsel seçimler yapabilmesi için çocuksu anne-baba özdeşimlerini bir kenara bırakması gerekir. Kendi bireyselliği doğrultusunda seçimler yapabilme yetisi evlilik hayatından iş yaşamına kadar yetişkinliğin her aşamasında gerekecek en temel becerilerden bir tanesidir.

Ergenlik bireyin kendini ilk kez özne olarak tanımladığı ve bir sonraki krize kadar geçerli sayacağı kimliğine kavuştuğu bir dönemdir. Fetüsken bebek olan birey, çocukken ergen olur, sonraki aşama ise canlıyken cansız olmak yani ölümdür. Bu anlamda çocuk doğurabilecek kapasiteye fiziksel olarak ulaşılması beraberinde ölüm kaygılarını da getirir. Sonun başlangıcı doğumdur ancak sonun başlangıcının farkına varılması ergenlikte olur. Bu bağlamda ruhsal hastalıkların en sık görülen başlangıç yaşı da ergenlik dönemidir. Dürtü kontrol sorunları, obsesif kompülsif davranışlar ve psikotik yelpazede yer alan ruhsal sorunların başlangıcı ergenlik döneminde yatar.

Değişim, büyümek, başkalaşım ve dönüşüm şeklinde pek çok tanımı içinde barındıran bu dönemde birey hem büyür hem de değişir. Büyümek ergenliğe özgü değildir, çocuklar da büyürler ama pek değişmezler. Ancak ergenler hem büyürler hem de değişirler. Bu anlamda ergenliği ikinci doğum olarak tanımlayabiliriz. Anne karnından yeni çıkan fetüs hayat karşısında oldukça savunmasız, bakıma, korunma ve kollanmaya muhtaç bir haldedir. Kırılgan ve dayanıksızdır. Aynı şekilde çocukluktan çıkıp yetişkin yaşamının kapısının aralandığı bu dönemde de birey her anlamda savunmasızdır. Bu dönemin kırılganlığını anlatmak için yengecin kabuk değiştirme metaforuna gönderme yapılır. Yengeç kabuk değiştirirken çevresel etkenler, sert bir rüzgar, ufak bir kıymık batması hayat boyu sürecek, kalıcı izler bırakır bedeninde. Öyleyse ergenlik bireyin oldukça zayıf ve duyarlı olduğu bir süreçtir. Bu yüzden değişimin kaygan zemininde düşe kalka ilerleyen birey için destekleyici çevrenin varlığı sağlam bir kişilik geliştirmesinde hayati önem taşır. Ergenlik bir kimlik inşa etme sürecidir. Kimlik bir kişiyi bireyselleştirmeyi sağlayan, onu diğerlerinden farklı kılan, kalıcı olmasalar da saptanabilir özellikler içeren bir yapı şeklinde tanımlanabilir. Toplumsal kimlik ise bir topluluğa ait olmak duygusu demektir ve bireyin belli özgün davranışları kabullenmesini zorunlu kılar. Bu bağlamda ergenlik kişisel ve toplumsal düzlemde kendine ait tanımların oluşturulduğu bir dönemdir.

Beyin ergenlik döneminde dramatik bir değişim geçirir. İnsan beyni gelişimini ergenlikte tamamlar. Beynin ön bölgesinde bulunan prefrontal korteks, karar verme, planlama ve strateji oluşturmada yardımcı olan bir yapıdır, duyguların kontrolünden sorumlu beyin sapıyla birlikte ergenlikte hızlı bir değişim sürecine girer. Yaklaşık 100 milyon nörondan oluşan beyin bu dönemde nöronlar arası bağlantıyı arttırır ve ergenin düşünme süreçleri farklılaşır, yetişkine daha yakın bir mantık kurgusu geliştirdiği görülür. Ergenlik döneminde geçirilen bir diğer değişiklik ise birincil ve ikincil cinsel özelliklerle belirlenen cinsel olgunlaşmadır. Birincil cinsel özellikler üreme organlarındaki değişikliklerdir. İkinci özellikler ise bedenin değişmesi, büyümesi, sesin farklılaşması gibi değişimlerdir. Ergenlik yaş, dönem veya konumdan öte bir zaman ve uğraş meselesidir. Altüst olan dürtüsel dünyayı yönetebilmek, cinselleşmiş bedenle tanışmak önemli bir aşamadır ergen için. Özellikle bu döneme kadar onu buna hazırlayacak bir modelin varlığından yoksun ise, tüm bu meseleleri halletmek ergen için güç olacaktır. Unutmayalım ki ergenlik dönemi insanın erişkin yaşamındaki karakter yapısı ve davranış kalıplarının şekillendiği, benimsendiği ve yerleştiği bir dönemdir. Krizle baş etme, karşı cinsle ilişki kurma, ebeveynin konumlandırılması, yaşam idealleri gibi birçok konu bu dönemde gündeme alınır, işlenir ve yaşam boyu ergenlikte kazanılan bu yapı etrafında devam eder.
Ergenlik hızlı değişim ve yeniden yapılanma dönemidir. Bu değişim ve yeniden yapılanma sadece bedenin hızlı büyümesi, cinsel organların değişmesi, dürtülerin şiddetlenmesiyle sınırlı değildir, ruhsal yapı da bu evrede hızla değişir ve yeniden şekillenir. Bu değişim ve gelişimler fiziksel, ruhsal ve sosyal alanda kendini göstermektedir. Bu dönemin başlangıcı ve bitişi her bireyde farklılık gösterse de genel olarak kızlar yaklaşık 9-11, erkekler ise 11-13 yaşlarında ergenliğe girerler. Yani ergenlik buluğ ile başlar ve bitişi tam olarak belli değildir. Hormonal değişiklikler ve kimlik bocalamasından ötürü stresli bir dönemdir ergenlik… Ergen her aynaya baktığında bedeninin bir öncekinden farklı olduğunu görür . Fiziksel olarak boy uzaması, sesin değişmesi, vücutta büyüme, mensturasyon, ruhsal olarak kimlik arayışının tetiklediği agresifleşme, ailenin doğrularını reddetme ve kendi kararlarını verme isteği, sosyal olarak ise bir yer edinme arayışı, idol seçme ve model arama süreci. Aşılması gereken tüm bu görevlerle birlikte birey uzun ve meşakkatli bir yolculuğa başlar. Uzman Klinik Psikolog Melike İlerisoy

Bedenimizin gösterdiği stres tepkileriyle baş etmenin bir yolu da fiziksel egzersizlerdir. Egzersiz ve stres arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmacılar egzersizin stres üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu bulmuştur. Egzersiz yeterli süre ve sıklıkta yapıldığında kan dolaşımı, kalp atışları ve oksijen tüketimi artar, vücut ısısı yükselir, metabolizma hızlanır. Yapılan egzersizler sonrasında stresin azaldığı görülür, çünkü egzersiz bir süre yapıldığında nefes gücü artar, dolaşım ve oksijen kullanımı düzelir. Bu da stresi engelleyici, azaltıcı bir mekanizma işlevi görür. Kişi hangi egzersizin kendisine daha uygun olduğunu bulabilmek için sağlık kontrolünden geçtikten sonra bir uzman rehberliğinde egzersiz programı hazırlanmasını tercih etmelidir. Stres karşısında dayanabilmek için tüm sistemleri ve organları sağlıklı bir vücut gerekir. Bunun içinde aşırı veya yetersiz beslenme değil, her besin grubundan yeterli miktarda alınan dengeli bir beslenme düzeni olması gerekir. Fast food tarzı besinler ve öğünler arasında aldığımız çay, kahve, kola gibi içecekler ve sigara tüketimi de stresi artıran beslenme alışkanlıklarındandır. Besin kaynaklarının herhangi birinin eksikliği ya da fazlalığında bedenimizde rahatsızlıklar ortaya çıkmaktadır, bu rahatsızlıklar da stresle mücadele sürecini olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle strese karşı dayanıklılığın artması için dengeli beslenmeye dikkat edilmesi gerekir.

Strese maruz kalındığında nefes alma sıklaşır ve sığlaşır. Hızlı nefes alma göğsün üst kısmından nefes almayı içerdiğinden yetersizdir ve vücudu oksijenden yoksun bırakır. Stresi yönetebilmek için öncelikli olarak stres içerikli bir uyarıcıya maruz kalındığında, değişen nefes düzenini yeniden normale döndürmek gerekir. Gevşeme nefesi ya da stresi azaltma nefesi yavaş, gevşek ve derin nefes almayı ve gerilimin kontrolünü sağlar. Gevşeme nefesi stres için doğal bir panzehir ve güçlü bir önlemdir. Nefesin dengelenmesiyle beraber gevşeme oluşur, kas gerilimi azalır, enerji üretimi ve kan dolaşımı sağlanır. Gevşeme nefesi bir çiçek koklar gibi derin, uzun, yavaş ve karın şişirerek alınır; nefes verilirken karnın inmesine dikkat edilir ve bu süreç tekrar eder. Gevşeme nefesi alma becerisi geliştirildikten sonra, sabahları kalkınca ve akşam yatmadan önce nefes alma alıştırmaları uygulanarak, vücudun stresten arınmasına yardımcı olunur ve hem güne iyi başlanır hem de gece iyi bir uyku uyunur.

Kişiler arası iletişim sık rastlanan stres kaynaklarından biridir. Etkili iletişim becerileri kişinin stres yaşantısını azaltmada önemli role sahiptir. İletişimin kalitesini etkileyen bazı faktörler vardır, mesela iletilmek istenen mesajın doğru şekilde aktarılması yani etkili mesaj yollama bu faktörlerden bir tanesidir. Kişiler arasındaki yanlış anlaşılmalar iletişimin kalitesini bozabilir ve strese yol açar. Bu durumun önüne geçebilmek için kullanılan ifadeler net, açık ve anlaşılır olmalıdır. Kişiler arası iletişimdeki bir diğer önemli nokta etkili dinlemedir. Etkili dinleme ‘duyma’ değil ‘dinleme’ eylemini barındırır bu sebeple iletişimin anlaşılırlığı ve ilişkilerin sıcaklığı üzerinde etkilidir. İletişim sadece dil ile değil; ses tonlaması, beden hareketleri ve yüz ifadesi ile de gerçekleşir. Bu yüzden etkili iletişim için sözel olmayan iletişim kanallarına da dikkat edilmelidir. Meditasyon, günümüzde stresle baş etmede kullanılan önemli ve geçerliliği kabul edilmiş bir yöntemdir. Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar, meditasyon uygulaması ile stres yaşantısının zararlı etkilerinin azaltılabileceğini göstermiştir. Meditasyon, stresle baş etmede kullanılan en önemli zihinsel yöntemlerden birisidir.  Bu zihin ağırlıklı uygulama, kaba bir ifadeyle, düşmüş psikofizyolojik uyarılmaya aracılık etmektedir ve böylece, stresin beden üzerindeki zararlı etkilerini hafifletebilmekte veya yok edebilmektedir. Diğer bir deyişle, meditasyonun düzenli uygulaması, stres yaşantısı sırasında söz konusu olan sempatik sinir sistemi aktivitesinin şiddeti ve parasempatik sinir sisteminin devreye girme zamanı üzerinde olumlu etkiye neden olmaktadır. Düzenli meditasyon uygulaması, stres kaynağı karşısındaki bedensel uyarılmanın daha hafif olmasına yani bedenin stres kaynağı daha düşük seviyede uyarılma ile tepki vermesine yol açmaktadır. Meditasyon, bedenin, tehlike çanları karşısında daha ılımlı ve yavaş harekete geçmesini sağlamaya hizmet etmektedir. Günümüzde, meditasyon uygulaması bu amaca hizmet etmekteyse de ilk çıkış noktası, strese karşı insan sağlığını koruma fikri değildir. Strese karşı bir yöntem olarak kullanımının yaygınlaşması yakın geçmişte olmuştur. Meditasyonun çıkış noktası doğu felsefesi ve dinleri olsa da son zamanlarda herhangi bir dinsel amacı olmaksızın tüm dünyada farklı uygulamaları söz konusudur. Meditasyonun stresle baş etmede etkili olmasının sebebinin meditasyonun bir ‘dikkati terbiye etme egzersizi’ olması ve kişinin dikkatini tek bir uyarana yönlendirerek geçici duygusuzluk hali yaşaması olduğu düşünülmektedir.

Zaman yönetimi stresle baş etmede kullanılan zihinsel yöntemlerden biridir. Zaman yönetiminin stresle baş etmede rolü büyüktür çünkü zaman hızlı tükenen bir kaynaktır ve birçok insan için önemli düzeyde strese yol açmaktadır. Zamanı etkili kullanamayan bireyler daha yoğun stres yaşantılarına sahip olabilir. Zamanı etkili kullanmak için önce belirli zaman diliminde yapılacak olan işler önceliklerine göre belirlenir sonra da bu planlama belirlenen sıra ve zamana göre uygulamaya geçilir.
Problem netleştikten sonraki adım ise problemi çözmek için yapılması gerekenlerin belirlenmesidir. Bu sırada çözüm yolları düşünülür ve asıl amaç mümkün olduğunca çok çözüm seçeneği üretebilmektir. Bu aşamada amaç üretilen çözüm seçeneklerinden hangisinin eyleme döküleceğine karar vermektir. Bunu yaparken her stratejinin olumlu ve olumsuz sonuçları değerlendirilmelidir. Olumlu sonuçları ağır basan strateji uygulamaya konulması gereken stratejidir. Bu aşamada seçilen çözüm yolu üzerinde düşünüp nasıl eyleme geçileceği planlanmalıdır. Planlamanın ardından eyleme geçilmelidir. Eyleme geçmenin ardından kişi strese sebep olan durumun, problemin çözüme ulaşıp ulaşmadığını değerlendirmelidir. Eğer sonuçlar tatmin edici değilse, problem hala varlığını sürdürüyor ise kişi tekrar çözüm üretme aşamasına dönmelidir. Bu ve buna benzer şekilde geliştirilmiş olan etkili problem çözme stratejileri kullanımının, stres yaşantısı ve strese eşlik eden olumsuz duygular ile baş etmede kişiye yardımcı olacağı öne sürülmektedir. Problem çözme becerilerinin etkinliğine inanan araştırmacıların temel varsayımı şudur: “Etkili problem çözücüler, zayıf problem çözücülere göre, daha az stres yaşantısı ve olumsuz duygu deneyimleyeceklerdir.

Problem çözmek için ilk olarak söz konusu problem belirlenmelidir. Bu aşama kolay gibi görünse de bazen kişi için çok zor olabilir çünkü probleme sebep olan konu her zaman çok açık olmayabilir. McKay ve arkadaşlarına göre; problemin açıklığa kavuşması, belirsizliğin ve dolayısıyla stresin azalması yönünde etki edeceği gibi, aynı zamanda netleşen problem, çözümlenmek için daha hazır hale gelmiş olacaktır. Problemin açık hale getirilmesi, daha somutlaştırılabilmesi ve üzerinde çalışılabilir duruma getirilebilmesi için yapılması önerilen şey; bir ‘problem çerçevesi’ hazırlanmasıdır. Problem çerçevesi, sorun olarak görülen durum ve bu durumda kişilerin gösterdiği tepkiler ile ilgili detayların kaydedilmesi yoluyla oluşturulmaktadır. Problem çerçevesinin hazırlanması ile durum ve o durumda gösterilen tepki, kim, ne, ne zaman, nerede ve nasıl gibi sorular yoluyla irdelenir ve bu soruların cevapları kaydedilir. Bu soruların yanıtlanması problemin, zihinde daha fazla netleşmesine yardımcı olacaktır. Ayrıca, genelde atlanabilen ve akla gelmeyen detaylar açığa çıkacaktır. Yer, zaman, duygular, düşünceler ile ilgili detaylar önemlidir. Çünkü, bu detaylar sonraki basamaklarda üretilecek çözüm seçenekleri için ipucu sağlayabilirler.

Baş etme kavramı, stres doğurucu olaylar ya da etkenlerin olumsuz etkileri ile mücadele etmek için kullanılan özgül davranışsal ve psikolojik çabaları içerir. Lazarus ve Folkman, baş etme yöntemlerini işlevlerine göre ele almış ve baş etmede problem odaklı ve duygusal odaklı olmak üzere iki ana boyut önermiştir: Problem odaklı baş etmede; problem olan durumu başkalaştırmak, üstesinden gelmek amaçlanır. Bu başa çıkma çabaları bilgi arama ve problem çözmeyi içerir. Kişi eğer strese sebep olan durumu kontrol edebileceğine inanıyorsa bu problem odaklı baş etmedir. Sosyal desteğe başvurarak baş etme, planlı baş etme gibi türleri vardır. Duygu odaklı baş etmede; strese neden olan durumu değiştirmeden duruma ilişkin duyguları değiştirmek amaçlanır. Bu gibi baş etme çabaları strese sebep olan problemlerin minimize edilmesini içerir. Duygu odaklı baş etmede problem ortada dururken kişi kendini düzenler, problemi değiştirmeye çalışmaz. Kişi bu noktada olumsuz duyguların en aza indirilmesini amaçlayan stratejiler kullanır. Çaresiz, iyimser, boyun eğici, kaçıngan türde baş etme stratejilerini tercih etmek kişilik özellikleri ile ilgili olabilir. Stresin sağlık üzerindeki olumsuz etkisinde problem odaklı baş etmenin koruyucu rolü olduğunu gösteren araştırmalar mevcut iken kaçıngan türde baş etme becerileri için ise böyle bir etki gözlenmemiştir.

Stres terimine yüklenen anlamın yıllar içerisinde değiştiği görülmektedir, 17. Yüzyılda felaket, dert, keder, bela anlamlarında kullanılırken, 18. Ve 19. Yüzyılda kişiye, ruhsal yapıya, organlara ya da objelere karşı yöneltilen güç, baskı ve zorlama” anlamlarında kullanılmıştır. Yani kavrama yüklenen anlamlara bakıldığında stresin, organizmanın bedensel ve ruhsal sınırlarının tehdit edilmesi ve zorlanması ile ortaya çıkan bir durum, bir direnç olduğu söylenebilir. Biyolog Walter Canon stresi bir “acil durum tepkisi” olarak tanımlamış ve temelinde “biyolojik varoluş ve uyum” ihtiyacını görmüştür. Cannon’a göre stres, organizmanın, kendi yaşamını ve çevreye uyumunu (yani dengeyi) tehdit eden bir unsura (uyarıcıya) gösterdiği ve varoluşsal değeri olan bir “savaş ya da kaç” tepkisidir. Yani canlı baş edebileceğine inanırsa savaşır ya da baş edemeyeceğine inanıp kaçar. Stres ve geçirdiğimiz hastalıklar arasındaki ilişkiye dair çok sayıda araştırma yapılmıştır. Neredeyse tüm fiziksel hastalıklar psikosomatik kökenlidir. Yani düşünceler ve düşüncelere eşlik eden duygular hastalığın gelişimini tetikleyebilir. Strese sebebiyet verecek yaşam olayları ile hastalık gelişimi arasında bağlantı olduğu bulgulanan araştırmalar mevcuttur.
Stres teriminin tarihine bakıldığında fizikçi Thomas Young’ın 18. Yüzyılda yaptığı stres tanımı dikkat çekmektedir. Young’a göre stres; maddenin kendi içinde olan bir güç ya da dirençtir. Madde, kendi üzerinde uygulanan dış güce kendi direnci oranında bir tepki gösterir. Elastik kütle, bir stres tepkisi sayesinde eğilip bükülerek bu dış gücü dengelemeye, ona uyum göstermeye çalışır. Ancak eğer dış güç elastik kütlenin kendi içindeki dirençten daha büyükse böyle bir dengeleme mümkün olmaz ve madde niceliksel bir değişime uğrar. Dıştan gelen gücün aşırı büyüklüğü durumunda ise niteliksel değişimler olabilir. Bu tanımlama ile birlikte stres kavramı biyoloji, fizyoloji, sosyoloji, tıp ve psikoloji gibi alanlara yayılmıştır.
Umut aşılayın: Hayat kimi zaman baş edilmesi güç, zorlayıcı deneyimlerle kimi zamansa bitmesini hiç istemeyeceğimiz güzelliklerle dolu bir yer. Hayata bakış açımız erken çocukluk deneyimleri yoluyla şekillenen kişiliğimiz ölçüsünde belirlense de her olay ve durum karşısında bir parça da olsa umuda yaslanmak vazgeçilmez insani ihtiyaçlardan birisidir. Her ne kadar zor olsa da her olay aslında kişiye hayatı ve hayata bakışıyla ilgili bir şeyler söyler. Bunları anlamlandırmak ve ileriki yaşam için avantaja çevirecek adımları planlayabilmek krizleri fırsata dönüştürmekle mümkündür. Güçlü yönlerinize odaklanın: Hemen her terapide öncelikli olarak danışanın o ana kadarki olumsuz koşullarla baş etmesinde yardımcı olmuş güçlü ve olumlu kaynakları gözden geçirilir. Her insan farklı yaratılmıştır ve herkeste kriz durumlarında kullanılacak beceriler mevcuttur. Kimi zaman bunlar işlevsiz kalabilir, bazen travma o denli büyük olur ki ruhsal enerjinin tamamı ketlenir ve kişi doğru çıkarımlar yapamaz. İşte bu noktada bir uzmanın desteği gereklidir. Olağan ve ortalama bireyin baş etme gücünü aşmayan yaşam zorluklarında, içinize dönün, o ana kadarki yaşantınızı gözden geçirin, zor durumlarda size neler yardım etti, pek çok kişi tarafından sevilmenize ve aranmanıza neden olmuş naif ve ılımlı kişilik özellikleriniz mi, krizle mücadelede plan yapma ve uygulama yönünde size yardımcı olan bilişsel becerileriniz mi, sahip olduğunuz sosyal destek kaynakları mı, sizi dinleyen, anlamaya çalışan bir eş veya bir dost mu? Pozitif duygulara odaklanın: Gün içinde içinize dönüp, kendinizi dinlemeye çalışın. Hissettiğiniz duyguların farkına varın ve adlandırın. Basit görünse de oldukça faydalı olan bu farkındalık çalışmasını zamanın yoğun ve hızlı akışı içinde unutabiliyoruz. İnsan kendinden uzaklaştıkça, duygularına yabancı hale gelebiliyor. Düşünce ve davranışlarımızın kaynağını sorgulayıp, neden belli bir kişi veya duruma karşısında o şekilde davrandığımızı irdelersek, kendimiz için oldukça faydalı bir şey yapmış oluruz. Duygularımızı tanımlayabildiğimiz ölçüde, kendimiz ve diğer insanlarla ilişkilerimizde sağlıklı bir orta yolu bulabiliriz. Unutmayalım ki, birçoğumuzun düşündüğünün aksine, mutluluk bize olan değil, bizim gerçekleştirdiğimiz bir şeydir.

Düzenli olarak akış halinde olacakları projelere katılmak ve daha yüksek seviyelerde doyum yaşayacakları pozisyonları bulabilmek toplumun tüm problemlerini çözebilecek mi? Elbette ki hayır, çünkü herkes kendisi için en güzelinin olması beklentisindedir, ne var ki bu beklenti her zaman gerçekleşmez. Kişi sahip olamadığı şeylerin hayalini kurma yükünden kurtulup sahip olduğu kadarıyla mutlu olabilmeyi başarıyorsa olgun insan olma yolunda önemli bir adım atmış sayılabilir. Bununla birlikte pozitif psikolojinin ortaya koyduğu temel prensipleri eğitim ve iş alanlarına uygulayabilir, bireyleri ve kurumları sahip oldukları güçlü yönler üzerine bina etmeye cesaretlendirirsek, hayatı yaşamaya değer kılan şeylere daha fazla enerji ayırabiliriz.

Öğrenilmiş iyimserlik kişinin olaylar üzerinde hiç bir gücünün olmadığını düşündüğü öğrenilmiş çaresizliğin tam tersidir. Bilimsel kanıtlar bize iyi oluşun sadece genetik yapımızla ilgili olmadığını söylemektedir. Çalışmalar insanların daha doyurucu bir yaşam sürebilmek için aktif olarak yapabilecekleri şeyler olduğunu gösteriyor. Profesör Howard Gardner  iyi ve mutlu yaşamı (good work) temsil eden birey ve kurumların kalitede mükemmel, sosyal sorumluluk içeren ve uygulayıcı bireylere anlamlı gelen işler ürettiklerini söylüyor. Ayrıca bireylerin kendileri için mükemmel olanın peşinden koşma motivlerinin toplumun bütünü için de faydalı olacağını belirtiyor.

Farkındalık bilinçli olarak dikkatimizi o anki deneyimlerimize yoğunlaştırmamızdır. Deneyim an ve düşüncelere, duygulara, fiziksel duyulara ve çevremize olan odaklanmamızdır. Farkındalığı uygulamak şimdiki zamanda yaşamak demektir. Faydaları arasında stresi, kaygıyı, depresyonu ve kronik ağrıları azaltmak sayılabilir. Pozitif psikolojinin bir diğer önemli kavramı olan öğrenilmiş iyimserlik, haz alma kabiliyetinin öğrenilebileceğini ifade eder. Burada önemli olan ve pek çok bilimsel araştırmada da ortaya konan nokta, doyuma giden yolun büyük ölçüde çaba gerektirdiğidir. Yani kişinin içinde bulunduğu zorlukla mücadelesinde feraha ulaştıracak yol, bizzat kişinin çabası ve gayretiyle mümkün olabilir. Bunun aksini iddia eden,  bir iki seansta sihirli sözcükler ve popüler telkinler yoluyla değişim vaad eden, pazarlama tekniğiyle ortaya konmuş yaklaşımlardan uzak durmak gerekmektedir.

Bir diğer önemli kavram olan ve akımın diğer kurucusu Csikszentmihalyi tarafından adlandırılan akış kavramı, bireyin yaptığı iş içinde kaybolması halini tanımlar. Daha geniş bir anlatımla Akış Teorisi şunu söylemektedir; Eğer uğraşmakta olduğunuz iş sırasında; (Bu iş yemek yapmaktan, kitap okumaya, sınıfta ders anlatmaktan, parkta yürüyüş yapmaya kadar yaşamın her anını yansıtabilir) Sahip olduğunuz bir beceriyi kullanmak için çaba sarf ediyorsanız, Yaptığınız işin sizi nereye götüreceğini kestirebiliyorsanız,
İşin başına (çoğunlukla) zorunda olduğunuz için değil ama istediğiniz için oturuyorsanız, Kendinizi derinlemesine yaptığınız işe veriyorsanız, Otokontrol duygunuz varsa, dışarıdaki tüm uyaranları bir kenara bırakıp işinize odaklanabiliyorsanız, Gösterdiğiniz çabadan mutluluk duyuyorsanız, Zaman durmuş hissine kapılıyorsanız, Akış halindesiniz demektir. Böyle durumlarda diğer durumlara oranla daha yüksek bir performans sergilersiniz. İşin daha da önemli yanı ise, bu gibi durumların sonunda geçirdiğiniz süreden ve yaptıklarınızdan memnun ve tatmin olmuş hissedersiniz. Yani kendinizi kaptırdığınız ve zaman duygunuzu yitirdiğiniz durumlardan bir haz duyarsınız. Bu da başlı başına yeteneklerinizi doğru kullandığınız zamanlarda deneyimleyebileceğiniz bir durumdur.

Onlar çalışmaları neticesinde hikmet ve bilgi (wisdom and knowledge), cesaret (courage), insanlık (humanity), adâlet (justice), itidal/ölçülülük (temperance) ve aşkınlık (transcendence) olmak üzere altı temel erdem belirlemişlerdir. Pozitif psikoloji üç aşamada ele alınabilir: Geçmişte iyi olma hali, memnuniyet ve doyum; gelecek için umut ve iyimserlik; şimdiki zaman için akış ve mutluluk. Bireysel düzeyde olumlu özellikler; aşk ve meslek, cesaret, kişilerarası ilişki becerisi, estetik duyarlılık, sebat, bağışlayıcılık, özgünlük, geleceğe dönüklük, maneviyat, yüksek yetenek ve bilgelik. Grup düzeyinde ise sorumluluk, duygusal bakım ve destek, nezaket, ılımlılık, hoşgörü ve iş ahlakı gibi örgütsel, eğitimsel ve kurumsal uygulamalardır. Pozitif psikoloji akımının amacı hayatı daha doyurucu hale getirmektir.  Nelerin bozuk olduğundan çok neyin yerinde olduğunu sorgular. Yani amaç, kişiyi -8 den 0 noktasına getirmek yerine, 0’ın üzerinde olan güçlerini yerinde tutmak veya daha pozitif değerlere ulaştırmaktır. Nelerin kötüye gittiğini incelemek gerekliliğini inkar etmeyen pozitif psikoloji gücün de zayıflık kadar önemli olduğunu söylemektedir. Kısaca hayatımızı üzerine bina ettiğimiz önemli şeyleri fark etmenin kötüyü tamir etmek kadar önemli olduğunun altını çizmektedir.

İkinci Dünya Savaşıyla birlikte dünya üzerinde geniş kitleler çok çeşitli travmalara maruz kalmışlardır. Gerek fiziksel bütünlüğe gerekse psikolojik sağlığa ciddi tehditlerin ve saldırıların olduğu savaş döneminden sonra psikoloji “iyileştirme bilimi” haline gelmiş ve insanın işlevselliğinde medikal model benimsenerek, kusurların tamirine odaklanılmıştır. Son yıllarda insanın olumlu özelliklerinin psikolojide yeterince ilgi görmediği, bilimsel araştırmaya konu edilmediği bir eksiklik olarak görülmüş ve böylece “pozitif psikoloji” akımı şekillenmeye başlamıştır. Pozitif psikolojide amaç, psikolojinin ilgi alanının insanın olumlu yanını da kuşatacak  şekilde genişletilmesidir. Bu bağlamda pozitif psikoloji, bireyi daha güçlü, daha üretken yapmak; potansiyellerini aktif hale getirmek ve psikolojik rahatsızlıkları ortaya çıkmadan engellemek üzere koruyucu çalışmalar gerçekleştirmek için gayret sarf eder. Bu çerçevede pozitif psikolojinin ana konusunu hayatı daha kaliteli ve yaşamaya değer kılan temel güç ve erdemler oluşturmaktadır. Psikolojide ana akım, insanda yanlış olanı bulmaya yönelik gayret sarf ederken pozitif psikoloji, insandaki gücü ve dehayı araştırmıştır. Bu kapsamda pozitif psikoloji yaklaşımının önde gelen temsilcilerinden olan M. Seligman ve C. Petterson tarafından gerçekleştirilen araştırmalarda pek çok kadim dini ve felsefi gelenek taranmak sureti ile insanın temel erdem ve güçleri tespit edilmiştir.

Modern psikoloji kökenlerini William James, John Dewey ve Granville Stanley’in çalışmalarında bulur. James özellikle insanın sağlıklı işleyişinin anlaşılabilmesi için bireyin öznel deneyimlerinin dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştır. Bu nedenle James, Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk pozitif psikoloji çalışanı olarak kabul edilebilir. Bireysel psikolojinin kurucusu olan Alfred Adler’in ise bilinemez ve kontrol altına alınamaz bilinçaltı yapıya vurgu yapan psikanalitik kuramdan uzaklaşarak bireylerin güçlü yanlarını, hedeflerini, gerek içinde bulunduğu topluma, gerekse insanlığa yaptığı katkıları merkeze alan Hümanistik psikolojisi de pozitif psikolojinin kökenleri arasında yer alır.  Alfred Adler 1937 yılında yayınlanan  “İnsanlığın Gelişimi” adlı makalesinde bireysel psikolojinin temellerinin “mutlu ve iyimser bir bilim” üzerine inşa edilmesi gerekliliğini vurgulamıştır. Yine hümanist bir psikolog olan Maslow sağlıklı ve yaratıcı insanların yaşamlarının incelenmesi gerektiğini söylemiştir. Maslow “Motivasyon ve Kişilik” (1954) kitabının son bölümünde Pozitif Psikolojiye Doğru başlığı ile pozitif psikoloji kelimesini ilk kez kullanmış ve şunları belirtmiştir: “Psikoloji bilimi olumlu yönlerden daha çok olumsuz özelliklerin incelenmesinde daha başarılı olmuştur. İnsanın eksiklikleri, hastalıkları, günahları ile daha çok ilgilenilirken; potansiyeline, erdemlerine, ulaşmak istediği amaçlara daha az önem verilmiştir.”

Ruh sağlığı alanında geleneksel anlayış, genellikle neyin yanlış gittiğiyle ilgilenmiş, nevrozlar, patoloji ve hastalık çerçevesinde ruhsal yapıyı tanımlamaya çalışmıştır. Ruhsal bozuklukların tanı ve tedavi sürecinde bireyde yanlış/eksik olan alanların etkisinden söz ederek bu alanlara yönelik terapi programları geliştirmiştir. Ancak bu yaklaşımın bireylerin güçlü yanlarını göz ardı ettiğinin, zor yaşantı ve koşulların travma yaratan etkilerini gidermekte yetersiz kaldığının anlaşılması ile birlikte, psikolojide olumluya odaklanmayı esas alan yeni bir anlayış yaygınlaşmaya başlamıştır. İnsan gelişimini destekleyerek insan hayatındaki erdem ve güçlere yeterince önem verecek ve onu daha gelişmiş ve daha olgun bir varlık yapacak şartların oluşturulması için çaba sarf eden bir yaklaşım olarak tanımlanan pozitif psikoloji, ana akım psikolojiyi sağlıktan ziyade hastalığa, erdemden ziyade kusura odaklanmakla ve çoğunlukla insan tabiatına dair olumsuz durumlarla ilgilenmekle eleştirmiştir. Bu bağlamda, psikoloji biliminin yaşamı daha mutlu ve yaşanmaya değer kılmaya yönelik çalışması gerektiğine vurgu yapan pozitif psikoloji, insanların olumlu ve güçlü yönlerine odaklanmıştır. Pozitif psikoloji yeni bir kavram değildir. Çağlar boyunca bütün düşünürler insanı anlamaya çalışmış, özellikle insan psikolojisi ve ruhsal yapı hakkında çıkarımlarda bulunmuşlardır. Yaşamın amacının mutlu, ahlaklı, erdemli ve diğer insanlarla uyum içinde oluşuna vurgu yapmışlardır. Örneğin Antik Yunan’da Aristotoles “Nicomachean Ethics” adlı eserinde birey ve toplum için refahın kaynağının birey ve toplum mutluluğundan geçtiğini ifade etmiştir. Benzer şekilde iyi bir yaşam için özgür irade, ahlaki kriterler, özdenetim ve mutluluğu arama gibi bileşenlerin geliştirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Uzman Klinik Psikolog Melike İlerisoy

Uzun süreli ekran maruziyeti insanın en temel gereksinimlerinden biri olan “hayal kurma” ve kurduğu hayalle “iyi hissedebilme” ayrıcalığını da elinden almaktadır. Sürekli ekrana ve aksiyona maruz kalan beyin yaratıcı düşünme yetisini çok erken yaşta kaybetmeye başlamakta ve kişi zihinsel tembelliğe mahkum olmaktadır. Programlandığı şekilde aktif düşünüp üretebilen birey olmak yerine her şeyi hazır bekleyen, kendisine sunulanı düşünmeden kabul eden, analiz edebilme ve eleştirel düşünebilme becerisinden yoksun, pasif ve bağımlı bir karakterin gelişimine zemin hazırlamaktadır. Peki teknoloji kullanımının ruh ve zihin gelişimine faydaları var mı diye soracak olursak, teknoloji ve bilimdeki sayısız gelişmeye rağmen sağlıklı büyümek için en yararlı şeyin hala “yaşıtlarıyla serbest oyun ve yetişkinlerle bağ kurabilecekleri ortamlar, güvenli ve istikrarlı karşılıklı ilişkiler” olduğunu söyleyebiliriz. Yoğun çalışan ebeveyn ve apartman dairelerinde, doğadan uzak büyüyen çocuklarımız için oluşturabileceğimiz sağlıklı ortamlar elbette ki var, spor ve sanat uğraşları bunun için vazgeçilmez nimetler. Anne babalar mutlaka vakit ayırarak çocuklarını akranlarıyla buluşabilecekleri, yaşamı, akışı içinde öğrenebilecekleri, ekrandan uzak, hayatın içine katılabilecekleri spor ve sanat uğraşlarına yönelmeleri son derece sağlıklı olabilir. Küçük yaş çocuklarıyla evde yaşa uygun kitaplar okumak, kes yapıştır etkinlikleri, atık malzemelerle objeler üretmek, evdeki nesnelerle yaratıcı bir şeyler yapmak, sınırsız ve konusuz boyamalar, karalamalar, yapbozlar, üç beş parça oyuncakla hikayeler kurgulamak ve ebeveynin yaratıcılığına kalmış sayısız etkinlik yapılabilir. Hemen tüm çocuklar bu türlü çalışmaları saatlerce ekran başında kalmaya tercih ederler. Çünkü insan yaratılışı gereği “ilişki arayışındadır ve ötekinin mevcudiyetinde gelişir”. Unutmayın insan olma süreci emek ve uğraş gerektirir, çocuğun benliğini inşa ederken en az ihtiyaç duyduğu şey teknolojidir. İlişki, iletişim, diğerleriyle vakit geçirmek, eğlenmek, kimi zaman kızmak, küsmek ve böylece problem çözmeyi öğrenmek sağlıklı bir yetişkin olma yolunda “diğerleriyle bağ kurarak” öğreneceği şeylerdir.

Maruz kalınan ekran süresiyle gelişimsel bozukluklar (otizm gibi) arasında ilişki olduğu artık bilinen bir gerçektir. Ekran başında fazlaca vakit geçiren çocuklarda empati eksikliği, şefkat, merhamet gibi insani erdemlerin gelişmesi sekteye uğramaktadır. Yeni yapılan bir araştırmada gençlere uygun olduğu belirtilen içeriklerin daha fazla şiddet, cinsellik ve olumsuz davranış içerdiği ve dolayısıyla zarar verici etkisinin daha fazla olduğu belirlenmiştir. Yani programlardaki bilgilendirici etiketlere aldanmamak ve içeriği kontrol etmek önemlidir. Özellikle her türlü içeriğe maruz kalınan sanal ortamlar için bu kontrol çok önemlidir. Çocukluk çağındaki ekran süresinin ileriki yıllarda obezite, sağlıksız cinsel davranışlar, erken gebelikler, cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilişkili olduğunu gösteren birçok araştırma mevcuttur. Küçük çocukların ve gelişim çağındaki ergenlerin uzun süre aynı pozisyonda oturmaları kas/iskelet sistemine zarar verdiği gibi, beden duyumlarının beyne iletimi sekteye uğradığı için boşaltım sistemini kontrol edememeye varan bir bedensel tembelliğe de yol açtığı bilinmektedir.

0-2 yaş arası çocukların hiçbir şekilde ekrana maruz kalmaması gerekiyor. Yemek yiyebilmeleri, sağlıklı zihin gelişimi, kavram ve dil gelişimi gerekçeleriyle ekrana kilitlenmiş o kadar çok sayıda çocuk var ki… Gelişimin ilk yıllarında çocuklar doğa ile bağ kurmalı, üç boyutlu dünyanın mucizesi ve büyüsü kalplerine, akıllarına kazınmalı. Hiçbir bilgisayar ekranı nazik bir yaz melteminin esintisini veremez, hiçbir ilkbahar kokusu ekrandan gelmez, bizi gerçekten etkileyen hiçbir dokunuş dünyanın yapay betimlemelerinden, sanal dünyadan gelemez. Gerçek dünyada öğrenmek, pozitif, geliştirici bir deneyim için en temel koşuldur. 2 yaşından yetişkinliğe kadar ekran süresi 2 saati aşmamalıdır. Etrafımızdaki çocuklara ve gençlere baktığımızda bu süre ütopik gelebilir ancak ekran süresinin bir çok ruhsal ve fiziksel hastalıkla yakın ilişkisinin gösteren sayısız araştırma mevcuttur. 2-18 yaş aralığındaki bireylerin ekran başında kaldıkları süre ve maruz kaldıkları içerik mutlaka yetişkin tarafından yaş dönemine göre kimi zaman “yakın”(erken çocukluk ve ilkokul çağı) , kimi zaman “uzak” (ergenlik dönemi) takiple kontrol edilmelidir.

Aşırı ekran maruziyeti nedeniyle çocukların gözlem ve göz teması kaybı yaşadıklarını, etrafındakilerle direk temastan uzaklaştıklarını görüyoruz ki bunlar gelişimleri üzerinde olumsuz etkilere sahip.  Ebeveyni çay içip etrafı izlerken, doğayı duyumsarken önünde tablet, masada oturan bir bebek bir çok şeyi kaçırır…İnsanların nasıl yediğini, nasıl konuştuklarını gözlemleyemez, herkes için o ânın ne kadar keyifli olduğunu keşfedemez ve bu gerçekten gelişmekte olan bir benlik için çok önemli bir kayıptır. Bugünlerde çocuklar internetin içine doğuyor ve bunun geri dönüşü olmadığını hepimiz biliyoruz, o zaman ne yapmalıyız? Eğer artık dünya böyle işliyorsa ebeveynler çocuklarına bununla baş etmeyi öğretmelidir, yani kurallar koymalıdır, ne kadar televizyon izleyeceklerinin, ne zaman cep telefonuna sahip olacaklarının sınırını koymalıdır.
Çocukların odasında kesinlikle televizyon veya internet bağlantısıyla tüm dünyayı dolaşabilecekleri bir sisteme erişim olmamalıdır. Çocukları ayak altında dolaşmasınlar, sorun çıkarmasınlar diyerek ekrana hapsetmenin o an için çözüm olmuş gibi görünse de ilerisi için telafisi mümkün olmayan sorunlara yol açacağı unutulmamalıdır.
“Çocuklarımız ekran başında çok fazla vakit geçiriyor, dikkat süreleri kısaldı, sosyal becerileri bozuldu, ne yapacağız?” gibi yakınmaları anne babalardan çok sık duyar hale geldik. İçinde yaşadığımız dönem itibariyle teknolojiyi kötülemek, hayatımızdan çıkartmaya çalışmak, kısacası çağın olağan gelişmelerine karşı bir mücadele ve karşı koyma çabasıyla olumsuzlama gayreti boş bir uğraş. Her devrin bir ruhu olduğu gibi bizim çocuklarımızın da dönemi bu… Teknolojik gelişmeler gerçekten baş döndürücü bir hızla ilerliyor, önemli olan karşı koyuştan ziyade buna yönelik nasıl bir duruş sergilememiz gerektiğinin kriterlerini doğru belirleyebilmektir. Şunu biliyor ve deneyimliyoruz ki sanal dünyadan gelen olumlu şeyler var ve gelmeye de devam edecek ancak şu anda neler olup bittiğini doğru bir şekilde tespit etmemiz gerekiyor?

Bir diğer önemli konu, çocukla davranışların sebepleri hakkında konuşmaktır. Bu hem çocuğu kendi davranışlarının sebepleri hakkında düşündürmek hem de birisiyle çatışma yaşadığında karşısındakinin davranışının sebebi hakkında düşündürmek için yapılmalı. Çocuğun empati gelişimini desteklemek amacıyla ebeveynler kendi bazı davranışlarının sebeplerini de açıklayabilir “yaşlı teyzeye yer verdim çünkü yaşlılar uzun süre ayakta durma konusunda bizim kadar dayanıklı değildir” gibi. Empati yapabilmek bir beceridir ve duygusal zekası gelişmiş bireyler daha kolay empati yapar. Empati yapabilmek için soyut düşünme becerisinin de gelişmiş olması önemlidir ve ilkokul çağındaki çocuklar henüz somut düşünce dönemindedirler. Ancak bu onların empati yapamayacakları anlamına gelmiyor, yapılan araştırmalara göre bebeklerin bile başkalarının duygularına karşı ilgisiz olmadığı ve onları anlama yeteneğinden yoksun olmadığı görülmüştür. Dolayısıyla çocuklar da empati yapabilirler ancak zihinsel gelişimleri sebebiyle bazı sınırlılıkları olur. Empati yapma becerisi kişinin sosyal beceri ve yeteneklerinin en önemli kısmını oluşturur. Karşısındakinin duygularını anlayamayan birisinde duygusal zekadan bahsetmek çok mümkün değildir. Bu sebeple çocuklarla davranışların sebepleri hakkında konuşmak, başkalarının neyi neden yapmış olabileceği ve neler hissetmiş olabileceği hakkında konuşmak empati gelişimini desteklemek için çok önemlidir. Sonuç olarak duygusal zeka günlük hayatta kullandığımız bir çok sosyal becerinin en temelinde yatan unsurdur ve hem çocukların hem de yetişkinlerin hayat başarısı için oldukça önemlidir. Geliştirilebilir olan bu zeka türünü anne babalar ve eğitimciler es geçmemeli, duygusal zeka gelişimi için gerekli tedbirleri alarak uygun ortamı hazırlamalıdır.

Çocuğun duygularıyla ilgilenirken anlaşıldığını hissettirmek dikkat edilmesi gereken bir konudur. Duygularını reddetmek ve anlaşılmadığını hissetmek çocuğun ileride kendi duygularını reddetmesine ve bastırmasına sebep olabilir. Örneğin kardeşine kızıp kendini odaya kapatan bir çocuğa “abartacak bir şey göremiyorum, saçmalıyorsun” gibi cümlelerle yaklaşılmamalı. “Kızmakta haklısın, ben de bu duruma biraz tepki gösterebilirdim” şeklinde önce anlaşıldığını hissedip sakinleşir ve konuşmaya hazır olduğunda da sorunun çözümü hakkında konuşulabilir. Aksi takdirde çocuk o anki duygusunun kabul görmediğini hissedip ebeveyniyle de çatışmasını sürdürecektir. Çocukların duygusal zekasını geliştirirken uygulanabilecek bir diğer adım çocuklara iç görü kazandıracak sorular sormaktır. Örneğin çocuk okuldan geldiğinde “günün nasıl geçti?” sorusu çocuk tarafından genelde “iyi” gibi kısa cevaplarla geçiştirilir. Bunun yerine “gün boyunca yaşadığın en mutlu an neydi?” ya da “bugün hiç endişelendiğin bir an oldu mu?” gibi sorular çocuğun yakın zamanda neler hissettiğini hatırlamaya çalışması, duygularını fark etmesi ve içe bakış kazanması için önemlidir.

Tıpkı yetişkinler gibi çocukların da sosyal ilişkilerinin kalitesi hayat kalitesini belirler, sosyal becerilerinin iyi olması ise yetişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da duygusal zekanın gelişmişliğine bağlıdır. Duygusal zeka doğru yetiştirme tutumları ile birlikte, gelişmeye çok müsaittir ve anne babaların bu durumun farkında olarak yetiştirmeleri çocuğun duygusal zeka gelişimi için oldukça önemli bir fırsattır. Bunun için dikkat edilecek en temel mesele çocuğun duygularını doğru bir şekilde tanımasıdır. Kendi duygularını tanımayan bir çocuk diğerlerinin duygularını da anlayamaz. Ebeveynlerin çocukla konuşurken, duygularını tanıması için ayna görevi görerek çocukta gözlemlenen duyguyu sözelleştirme yoluyla yansıtması önemlidir. Çocukla konuşurken “bunun seni kızdırdığını görebiliyorum”, “bu durum seni üzmüş sanırım”, “heyecanlı görünüyorsun” gibi cümlelerle çocuğun yaşadığı duyguları bilmesi ve tanıması sağlanır. Duyguları doğru tanıma ve hangi duyguda olduğunu fark etme aşaması basit gibi görünse de günlük hayatta birçok yetişkin bile yaşadığı duygulara yabancılaşmakta ve özellikle olumsuz duyguları mide ağrısı, yüksek tansiyon, baş ağrısı şeklinde artık görmezden gelinemeyecek seviyeye geldiğinde fark etmektedir. Kendilik farkındalığı ve iç görü kazanmak ile bu durum azalacak ve duygularla, bastırmak yerine yüzleştiğinde kişiye olumlu yansıyacaktır. Duygusal zekası daha gelişmiş olan bireyler duyguları bastırmak yerine onlarla daha fazla yüzleşir, bu sebeple bu beceriyi çocuklara küçüklükten itibaren kazandırmak ve çocuğun duygusal zekasını geliştirmek ebeveynlerin elindedir.

Duygu, insanın iç dünyasında oluşan yankı, etki, his olarak tanımlanabilir. Duygular düşünceleri etkiler; duygu ve düşünceler ise davranışları oluşturur. Davranışlarımızı önemli ölçüde belirleyen bir unsur olan duygular ilk olarak 1990 yılında ‘duygusal zeka’ kavramının ortaya atılmasıyla birlikte bir zeka türü olarak ele alınmaya başlamıştır. Duygusal zekanın kapsadığı temel beceriler; duygularının farkında olma, duygularla başa çıkabilme, kendini motive edebilme, başkalarının duygularını fark etme ve ilişkileri yürütebilmektir. Burada yalnızca kişinin karşısındakinin duygularını anlama ve bilgiye dönüştürme kapasitesinden bahsedilmez, aynı zamanda kişinin kendi içine bakabilmesi, kendi duygularını tanıması ve kontrol edebilmesi de aynı şekilde önem taşır. İç görü sahibi olmak olarak da nitelendirebileceğimiz bu beceri her birey için diğer bireylerle ilişkisini sağlıklı şekilde yürütebilmesi için oldukça gereklidir. Günlük hayatta ki problemlerin üstesinden gelmede duygusal zekanın rolü çok büyüktür. Kabul etmek gerekir ki bireyin sosyal becerileri ne kadar iyiyse problem çözme becerileri de o kadar gelişmiş olur ve sosyal becerilerin iyi olması da duygusal zekanın gelişmiş olmasıyla doğru orantılıdır. Psikolog Şahika Uslu

Entegrasyonun temelinde işte bu bağlantı kurma süreci, yani çocuklarımıza onların beyinlerinin farklı bölümleri arasında bağlantılar oluşturacak deneyimler yaşatma olayı yatmaktadır. Bu bölümler işbirliği yaptığı zaman, beynin farklı bölümlerini birbirine bağlayan birleştirici dokular oluşturur ve onları güçlendirirler. Bunun sonucunda beynin farklı bölümleri daha güçlü bir şekilde birbirleriyle bağlanmış olur ve daha da uyumlu bir şekilde çalışabilirler. Entegre olan bir beyin, farklı bölümlerinin tek başına yapabileceklerinden çok daha fazlasını yapabilir. Ufak yaşlarda sizlerin ve öğretmenlerinin çocuklara her fırsatta sağ ve sol beyin loblarını birlikte çalıştıracak etkinlikleri yaptırmaları gerekir. Ufak yaşlarda özellikle sağ ve sol kolu çaprazlayarak yapılan beden aktiviteleri bu açıdan önemlidir. Çocuklarımız için yabancı bir dil öğrenmek, biraz daha büyüdüklerinde, piyano ve bateri çalmak, sol el ile sağ ayaklarına dokunmak, belirli bir hareketi taklit etmek ve yapılan bir hareketi anlatmak vb. çalışmalar, sağ ve sol beynin senkronizasyonu anlamında faydalı olacaktır.

Beynimize şekil veren şey ise deneyimlerdir, yani yaşadıklarımızdır. Yaşlandıktan sonra bile, deneyimlerimiz beynimizin fiziksel yapısını değiştirmektedir. Bir deneyim yaşadığımızda beynimizdeki nöron adı verilen hücreler aktive olur, yani birleşerek yeni bağlantılar oluştururlar. Zaman içinde bu bağlantılar beynin içinde yeni şebekelerin oluşmasına neden olur. Şu anda çocuğunuzun beyni sürekli olarak yeni bağlantılar kurmaktadır, ona sunacağınız yeni deneyimler, beyninin nasıl şekilleneceğinin belirlenmesinde önemli bir rol oynayacaktır. Beynimizin temel mimarisinin ve doğuştan gelen mizacımızın ötesinde, ebeveynlerin çocuklarına dirençli ve iyi entegre olmuş bir beyin geliştirmesine yardımcı olmaya yarayan deneyimleri sunma konusunda yapabilecekleri pek çok şey vardır. Örneğin; kendi deneyimleri konusunda konuşan ebeveynleri olan çocuklar, o tür deneyimlerle daha kolay bağ kurabilmektedir. Kendi duyguları hakkında konuşan ebeveynlerin çocukları duygusal zekalarını geliştirebilmekte, hem kendi duygularını hem de başkalarının duygularını daha kolay anlayabilmektedir. Dünyayı keşfetme konusunda destekleyici ve cesaret verici ebeveynlerin çocukları, çekingen mizaçlı da olsalar, davranış kısıtlamalarından kurtulabilmektedir. Buna karşın fazlaca korunan veya endişe verici deneyimlere maruz kalan çocuklar, çekingen tutumlarını sürdürme eğilimindedirler.

Başarılı olmanın anahtarı, bu bölümlerin birlikte iyi çalışmasına yardımcı olmaktır. Bu olay, akciğerlerimizin havayı içine çekmesi, kalbimizin kan pompalaması ve midemizin yediklerimizi öğütmesi, yani bedenimizdeki farklı organların farklı görevler üstlenmesi gibidir. Bedenimizin sağlıklı olması için, bu organlar bir yandan kendi görevlerini yerine getirirken bir yandan da bir bütün halinde çalışmalıdır. Entegrasyon, birçok kişinin farkında bile olmadan gerçekleşen muhteşem bir olaydır. Bilim adamları geçtiğimiz yıllarda yeni bir beyin tarama teknolojisi geliştirmiştir. Bu teknolojiyle sinirbiliminin temellerini sarsan bir sürprizle karşılaşılmıştır. Beynin aslında plastik yani şekillendirilebilir olduğu keşfedilmiştir. Bunun anlamı beynin, daha önce varsayıldığı gibi sadece çocuklukta değil, tüm hayatımız boyunca fiziksel olarak değişiyor olmasıdır.

Sol beyin beynimizin mantıksal kısmıdır. Matematiksel işlemlerle; kelime, sayı ve sembollerle ilgilenir. Sebep-sonuç ilişkisini kurmamızı ve analitik düşünebilmemizi sağlar. Çocuğunuz ilkokul çağına geldiğinde sol beynini daha fazla kullanabilecek ve daha mantıklı olarak, kurallı düşünme becerisini geliştirecektir. Çocuklarımız, sol beyinlerini de etkin kullandıklarında daha akıllıca konuşan, dili daha iyi kullanabilen, gerçeği algılamada daha başarılı bir performans sergilemeye başlarlar. Bunun nedeni okullardaki müfredatın sol beyni geliştiren etkinliklerden oluşmasıdır. Okul müfredatındaki matematik, fen bilgisi, Türkçe gibi ağırlık verilen dersler sol beyin gelişimi sağlamaktadır. Haftalık ders programlarında resim, müzik gibi sağ beyin gelişimi sağlayan derslere ise daha az zaman ayrılmaktadır.

Entegrasyon, iyi işleyen bir bütün elde etmek için farklı öğelerin birbirine bağlanmasıdır. Aynı şekilde beynimizin iyi bir performans göstermesi de, farklı bölümlerinin bir koordinasyon içinde ve dengeli bir şekilde birlikte çalışmasına bağlıdır. Örneğin; bir orkestrada birçok farklı müzik aleti bir arada uyum içerisinde çalınıyorsa, beynin farklı bölümleri de uyum içerisinde her bölümün kendi başına yapabileceklerinden fazlasını yapabilirler. Sağ beyin, beynimizin yaratıcı kısmıdır; görsel ve işitsel konularla ilgilenir. Sezgilerimizde sağ beynimizi kullanırız. Hayal kurma sağ beyinle ilişkilidir. Okul öncesi çocuklarda sağ beyin daha baskındır. Dolayısı ile çocuklar bu dönemde kurallara bağlı kalmaksızın düşünürler ve akıllarına geleni söylerler ya da yapmak isterler. Bu yüzdendir ki Dr. Maria Montessori yaklaşık üç yaşına kadar çocuklarımızın içlerindeki öğretmeni (inner teacher) dinlediklerini söyler. Bu dönemde çocuklardan mantıklı olmalarını beklemek erken olacaktır. Sağ beyni aktif kullanan çocuklar genellikle, resim çizmek, müzik aleti çalmak, şarkı söylemek, kitap okumak, kurgu yapmak, kompozisyon çıkarmak, evcilik türü hayal gücü gerektiren oyunlar oynamak, renkli ve sesli zekâ oyunları oynamak gibi etkinliklerden hoşlanırlar.

Beynimizin farklı görevlere sahip pek çok bölümü vardır. Mantıklı davranmanıza ve düşüncelerinizi cümleler haline getirmenize yardım eden bir sol tarafı, duygular yaşamanızı ve sözel olmayan işaretleri algılamanızı sağlayan bir de sağ tarafı vardır. Ayrıca sezgisel olarak harekete geçmenizi ve hayatta kalmak için kaşla göz arasında karar almanızı sağlayan bir sürüngen beyniniz bir de sizi bağlantılara ve ilişkilere sürükleyen memeli beynininiz vardır. Beyninizin bir tarafı kendisini bellekle uğraşmaya adamıştır, diğer tarafı ise ahlaki ve etik kararlar alır. Beyniniz birden çok kişiliği olan bir insan gibidir; bazen gerçekçidir, bazen hayalci; bazen yansıtıcı, bazen de tepkisel. O yüzden, hepimizin farklı zamanlarda farklı insanlar gibi görünmemize şaşmamak gerekir.

Tam olarak anlaşılmayan sağ beyin hakkında son yıllarda daha fazla nokta açıklığa kavuşmaya başladı. Ayni zamanda da beyni bir bütün olarak kullanıp düşünmenin yeni ve daha iyi bir yolu keşfedildi. Bu yeni düşünme tarzı hem kişisel, hem de mesleki hayatımızın her kısmından daha fazla faydalanabilmemizi mümkün kılmaktadır. İnsan beyni glikozla çalışan ve genel amaçlı bir bilgisayardır. Maalesef beynimiz, el kitabı olmadan bizim kullanacağımız tek bilgisayardır. Bu sebeple de bizler nasıl kullanacağımızı öğrenmek zorundayız. 1946’lardan önce Scientific Monyhly’de beyin ve hayal gücü üzerine yazılar yazan R. W. Gerard, yaptığı açıklamada şunları söylemişti: “Bunu söylemek oldukça üzücü fakat bizim çoğumuzun zihni, algılayışıdır.” Son zamanlarda beyin alanında yapılan araştırmalar beynin çalışmasını anlamada bize birtakım ipuçları vermektedir. Fakat her harika açıklamada olduğu gibi, bunlar bize sadece bu mükemmel ve karmaşık organ hakkında ne kadar az şey bildiğimiz ve öğrenecek çok şey olduğunu belirten niteliktedir. Beyin yıllardır anatomi, psikoloji, ruh, biyokimya, nöro fizik ve biofizik tarafından araştırıldı. Son zamanlarda beynin çalışması daha kesin yöntemlerle ve bilinçli bir şekilde ölçülmeye başlandı; çünkü bilim adamları düşüncenin sürecini “izlemeye” başladılar. Fakat hâlâ bu düşüncelerin içeriği ve yapısıyla ilgili bir fikir edinilemedi.

Kişisel liderlik ve yönetim konusunda etkin olmak, düşünce tarzın yanı sıra bu konuda neler hissettiğinize de bağlıdır. Kimi zaman “çöküntülü bir gün” geçirmiş olmanız alın yazınız gibi gelir. Duygular, tavırlar ve inançlar kimi zaman kontrolünüz dışında ve düşüncenizin ötesinde, içinizdedir ve bunu hiçbir yönetim kitabı da ele alıp anlatmaz. Oysa bütün bunlar insan başarısında büyük bir etkiye sahiptir. Beyninizin, güzelliklerin ve ilhamın kaynağa olan bu kullanılmayan kısmı oldukça büyük bir potansiyeldir. Beyin gücümüzü daha da keskinleştirmek için beynimizin nasıl işlediğini öğrenmemiz gerekiyor. Bilmemiz gereken en önemli unsur, beynimizin iki yarım küreden oluşmuş olmasıdır. Sağ taraf hayal gücü, sezgi ve vizyon merkezidir, Sol beyin ise mantıksal düşünce aşamaları ve dille ilgilenmektedir. Sol taraf geleneksel olarak doğru inançların, rasyonel düşüncelerin merkezi ve de bu tür düşünceler için güvendiğimiz dilin bekçisi olduğundan, baskın taraf olarak bilinmektedir. Bu sebeple ülkemizdeki eğitim sol beyne dayalıdır. Bu sebeple pek çok yetişkinin hayal gücüyle yüklü sağ beyni zamanla körelmektedir.

Şundan emin olabiliriz ki, hepimiz şu an kullanmakta olduğumuzun çok daha üstünde beyin gücüne sahibiz. Hesaplara göre hafızamız, ortalama yetmiş yıldan fazla olan hayatımızın her saniyesinde on bir olay kaydeder ve buna rağmen de potansiyel halde kullanılmayı bekleyen büyük bir boşluk kalır beynimizde. Pek çok insan kötü performanslar için hala beyinlerinin kapasitesinin sınırlılığını suçlamaktadır. “Artık beynim bunu almıyor!”, “Beynim durdu! Çok zayıf bir hafızam var!” ifadelerini günlük hayatta sık sık duymaktayız. Şundan emin olun ki, beyininiz bunların tam tersine sahip, hatta siz kendinizi böyle bir durumda hissettiğinizde bile, bu mükemmel durumlara ulaşıp ulaşamamak arasındaki tek fark, yine düşünce farkıdır. İşin özünde de bu gücü kullanmanın sırrı, onun muazzam kapasitesini ve yaratıcılığını bilmekte yatmaktadır.

Hayatınızı planlarla doldurmayın. Kendinize ve yaşamınıza alan ayırın. Bazen plansız şeyler en büyük mutluluklara sebep olabilir. Büyük resmi görmek her zaman iyi değildir. Hayatın getirdiği küçük mucizelerin farkına varın. Hayatınızı daha iyi bir hale getirecek fırsatlar her yerde! Önemli olan onları görebilmeniz. Kendinize yaşamın hızlı akışında fırsatları görebilmeyi ve farkında olabilmeyi öğretin. Bir an için durun ve olduğunuz kişiyi tebrik edin. Bugünlere gelebilmek için uzun yollar kat ettiniz. Rahatlayın! Olduğunuz gibi harikasınız. Nefes alın, nefes verin… Geçmişi geride bırakın ve şimdiki zamanın tadını çıkarın!

Etrafınızdaki insanlara değerli olduklarını hatırlatın. Sevdiğiniz insanlara her fırsatta onları sevdiğinizi söyleyin.
Her ne olursa olsun her zaman yaşadığınız için ne kadar şanslı olduğunuzun farkında olun.
Her zaman hareket halinde olmak zorunda değilsiniz. Bazen kendinize yavaşlamak için izin vermeli ve sadece var olmanın ve nefes almanın ne kadar güzel bir şey olduğunu fark etmelisiniz.
Acele etmeyi bırakın. Olduğunuz yerde kalın ve nefes alın. Zaten olmanız gereken yerdesiniz.
Odağınızı sizi aşağıya çeken şeylerden alın. Sizin için gerçekten önemli olan şeylere odaklanın. İlginin olduğu yerde enerji, enerjinin olduğu yerdeyse başarı.
İnandığınız değerler ve sevdiğiniz insanlar için hiçbir zaman mücadele etmekten vazgeçmeyin. Onlar, içinizdeki gücün en büyük kaynağı.
Aynı fikirde olmadığınız insanlara saygı gösterin. Karşı çıktığınız fikirlerle günün birinde karşılaşma ihtimaliniz olduğunu unutmayın.
Kaba insanlara karşı kibar davrandığınız için asla pişman olmayın. Sizin davranışlarınız sizi ilgilendirir bunu unutmayın.
Olgunluk, huzurunuzu tehdit eden, değerlerinizi ve kişiliğinizi hiçe sayan şeylerden incelikle uzaklaşmak demektir. Sizi mutsuz eden şeylere kızmak yerine, yönünüzü değiştirin.
İnsanlar size kaba davrandığında, gülümseyin ve tepki vermeyin. Huzurunuzu koruduğunuzda ve sakin kaldığınızda onların gücünü hiçbir şey yapmadan ellerinden alacaksınız.
Huzurunuzu ne kadar uzun süre korursanız o kadar güçlenirsiniz. İç huzurunuz sizi gerçek ve anlamlı değerlerle buluşturacak.
Bazen görünmez olmanız gerek. Attığınız her adımı ve gelişiminizi sosyal medya hesaplarında paylaşmanıza gerek yok. Sessizce gelişin, büyüyün ve aksiyonlarınızın sizin adınıza konuşmalarına izin verin.
Bir başkasının negatif enerjisinden etkilenmek ya da pozitif ve özgür olmak sizin elinizde.
Pozitif düşünce her zaman en iyi olanı beklemek değil, olanı kabul edip daha iyisini yapmak için inanca sahip olmaktır.
Bir insanın her zaman gülümsüyor olması, mükemmel bir yaşama olduğu anlamına gelmez. Gülümsemeleri onların gücünü ve umudunu simgeler, insanlar size gülümsediğinde onlara karşılık verin.
İnsanlar mutlu oldukları zaman daha kibar davranırlar. Dolayısıyla bir insan size kaba davrandığında bunu kişisel algılamayın ve kendi yolunuza bakmaya devam edin.
Hayat size istediğiniz koşulları değil, “ihtiyacınız” olanları verir. Gözlerinizi açın, sevgiyi ve gücü beklemediğiniz yerlerde bulabilirsiniz.
Uzun vadede başarılı olmak daha zeki ve daha güçlü olmakla değil, değişimin altından başarıyla kalkmakla ilgilidir.
Hepimizin yenilgileri vardır. Bilmemiz gereken yenilgilerimizin bizi tanımlamadığı. İtiraf edin, özür dileyin, öğrenin ve devam edin.
Hiçbir şey kalıcı değildir. Bunu anladığınızda hayatta yapmak istediğiniz her şeyi yapma gücü bulacaksınız, çünkü geride bıraktığınız hiçbir şey sizi dibe çekemeyecek.
Bazı şeylerin hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağını kabul etmeniz gerek. Bu sayede her bitiş sizin için yepyeni bir başlangıç olacak.
Kendi gelişiminizi başkalarınınkiyle kıyaslamayın. Hepimiz kendi yolumuza ve kendi zaman dilimimize sahibiz. Bir sonraki adım yerine şu an üzerinde bulunduğunuz basamağa odaklanın.
Sabır duymak, kendinize olan güveninizi, kabullenişinizi ve iç huzurunuzu göstermenizin en güzel yolu ve güçlü olduğunuzun kanıtı. Daha sabırlı olmak için kendinizi deneyin ve gözlemleyin.
Hepimiz hemen bir şeylerin sonuçlanmasını bekleriz. Ama daha sağlam sonuçlar almak için sabırlı olmalı ve efor sarf etmeliyiz. Hedefe odaklanmak yerine, günlük rutinlerinizi geliştirin.
Neler olduğunu anlamasanız bile endişe duymak yerine sürece ve zamana güvenin. Bazen hiç istemediğiniz bir şeyin gerçekleşmesi beklediğinizden güzel sonuçlar doğurabilir.
Hayattaki en güzel anlardan biri; değiştirilemeyecek olan şeyleri değiştirmeye çalışmaktan vazgeçtiğiniz anlardır.
Bir durumu değiştiremediğinizi anlayınca kendinizi değiştirirsiniz, ve bu hayattaki en büyük başarılarınızdan biri olur.
Sizin kontrolünüz dışında olan hiçbir şey için kendinize yüklenmeyin. Elinizden geleni yapın ve bekleyin, olması gerekenler zaten olur.
Hayatın getirdiği ve getireceği şeyleri kontrol edemeseniz de, olanlara nasıl tepki vereceğiniz sizin elinizde.
Kızgın ve öfkeli olmak yerine, yaşadıklarınızdan ders almaya odaklanın. Kıskanmak yerine takdir edin, endişe etmek yerine harekete geçin ve şüphe duymak yerine inançlı olun.
Geçmişte yaşadığınız tüm zorluklar, ilerleyen zamanlarda sizin en büyük motivasyonunuz olacak.
Endişeye kapıldığınız zamanlarda hata yapma olasılığınız daha çok artıyor. Onların sadece zihninizin birer ürünü olduğunu unutmayın.
Problem karşınıza çıkan zorluklar değil, asıl problem onlar hakkında gerektiğinden fazla kafa yormanız. Küçük ayrıntılara takılmak, enerjinizi yanlış yönde harcamanıza neden olur.
Çoğu insan hayattan fazla şey beklerken kendini koca bir boşluğun içinde bulur. Hayatı olduğu gibi kabul edin, ancak o zaman getirdiği her güzelliğin farkına varacaksınız.
Öğrenmekten hiçbir zaman korkmayın. Kimse hayata zirveden başlamıyor. Daha iyisini yapmak için her zaman daha çok öğrenin.
Zor ve yoğun günlerde kendinize hatırlatın: Öğrenirken ve üretirken harcadığınız efor ve hissettiğiniz yorgunluk, hiçbir şey yapmamanın hissettireceği ağırlıktan iyidir.
Sizi geri tuttuğunu düşündüğünüz her şey aslında size yeni tecrübeler edinme fırsatı sağlarken, zorluklarla mücadele etmek için kendi yollarınızı geliştirmenizi ve yeni stratejiler belirlemenizi sağlıyor.
Gerçek şu ki; aydınlığın ne kadar güzel bir şey olduğunu anlamanız için karanlığı tatmış olmanız gerekiyor.
Ne olursa olsun her zaman “neden” diye sorun. Bu şekilde karşılaştığınız ve içinden çıkamadığınız her şey bir sonuca ulaşacak.
Zamanın neler getireceğini bilmeniz mümkün değil. Dolayısıyla elinizdeki en iyi koz şimdiki zamanı ne kadar verimli geçirdiğiniz.
Zaman zaman devam edebilmek için önümüze bir işaret çıkmasınız bekleriz, fakat o işaret hiçbir zaman belirmez. Çünkü gideceğiniz yolda neler olduğunu yerinizde durarak değil ancak ilerleyerek görebilirsiniz.
Atacağınız adımların sonuçlarından korkmak yerinizde saymanıza neden olur. Sanılanın aksine belirsizlik bizi yaşamın mucizelerine götürür.
Mutluluğu yapacağınız seyahatlerde, yaşadığınız ilişkilerde, işinizde ya da kazandığınız parada aramayın. Hayata ve yaşadıklarınıza bakış açınızı değiştirmek mutlu olmak için atacağınız en büyük adım.
Çoğu kişi başka insanları dinlemekten kendi seslerini duyamaz. Kendinize iç sesinizi duymak için alan yaratın ve izin verin.
Hatalarınızı, olduğunuz ve olamadığınız her şeyi kabul edin, sadece insan olduğunuzu unutmayın.
“Evet” ve “hayır” derken iki kez düşünün. Kararlarınızı almadan önce derin bir nefes alıp seçiminizi dikkatlice yapın. Doğru zamanda doğru seçimler yapmak hayatınızda çok fazla şey değiştirecek.
Eğer sizi ayakta tutkularınız varsa her geçen gün onları adım adım büyütün, geliştirin ve hayatınıza daha çok dahil edin.
Hayattaki mutluluğunuzun büyük bir bölümü düşünce şeklinizin nasıl olduğuna bağlıdır. Eğer yaşamınızda devamlı bir şeylerin ters gittiğini düşünüyor ve kendinizi öyle düşünmeye alıştırıyorsanız, olumsuz yöndeki düşünceleriniz var olan neşenizi, enerjinizi ve huzurunuzu da alıp götürür, dolayısıyla bir nevi kendinizi olmayan bir kaosun içine çekmiş olursunuz. Öncelikle şunu kabul etmelisiniz ki düşünce şeklinizi değiştirmezseniz, hayatınızda değişmesini istediğiniz her şey yerinde durmaya devam eder. “Başkalarına kendinizle ilgili söylediklerinizin bir önemi yoktur. Asıl önemli olan kendinize neler söylediğinizdir.”

Öfke, endişe ve stresler uzadığında beklenenden çok daha can sıkıcı sonuçlara yol açabiliyor. Endişeli ve kuşkulu bir beynin gönderdiği olumsuz mesajlardan her hücre, doku, organımız etkileniyor ama en yoğun mağduriyeti böbreküstü bezlerimiz (Adrenal bezler) yaşıyor.
Zor ve stresli günlerden geçiyoruz. Yaşadıklarımız bizi yalnızca üzmekle kalmadı. Ciddi bir gerginlik ve endişe de yükledi, stres sorunu ise yönetilemez bir durum haline geldi. Tavan yaptığını bile söylemek mümkün. Haksız da sayılmayız. Hepimiz birbirimize “bu da yapılır mı? Bu kadarı da olur mu?” gibi sorular soruyoruz. Olup bitenlerden en çok da beynimiz etkileniyor. Öfke, endişe ve stresler uzadığında beklenenden çok daha can sıkıcı sonuçlara yol açabiliyor. Nedeni şu: Endişeli ve kuşkulu bir beynin gönderdiği olumsuz mesajlardan her hücre, doku, organımız etkileniyor ama en yoğun mağduriyeti böbreküstü bezlerimiz (Adrenal bezler) yaşıyor. Bu negatif mesajların ürettiği hipofizer bazı hormonlar onları yorgun, bitkin, halsiz, mecalsiz düşürüyor. Neticede de enerji rezervlerimiz bitip tükenme noktasına gelebiliyor. Sağlıklı yaşam uzmanları bedenin bu durumuna “tükenmişlik sendromu” ya da “adrenal yorgunluk” adını veriyor.

Beden ruhu, ruh da bedeni etkiler. Bu bilgi doğru ama çok daha mühim olanı şu: Ruh bedenden üstündür! Prof.Dr.Osman Müftüoğlu
Araştırmalar, stresin adrenal bezinizi yıpratmadığını gösterse de, bu stresin vücudunuz üzerinde bir etkisi olmadığı anlamına gelmez. Kronik stresin doğrudan yüksek tansiyona yol açtığını ve bağışıklık tepkisini azalttığını buldu. Stres hormonları yüksek kaldığında, hastalar hastalığın normal seyrinden daha yavaş iyileşir ve daha kolay hastalanırlar. Ayrıca, genellikle hastalanma (yorgunluk, halsizlik, iştahsızlık) ile ilişkili semptomların hastalığın nedeninden değil, vücudun iyileşme girişiminin neden olduğu söylenir. Adrenal yorgunluğunuz için bir tedavi bulmak için Amerika’yı yeniden keşfetmek gerekmiyor. Atılacak en doğru adım, sağlığınızı bozduğu su götürmeyen faktörleri hayatınızdan çıkarmak olmalı. Bu, şekerli gıdalar ve abur cuburların hayatınızdan çıkarılması, yeterli uykunun alınması ve bariz stres kaynaklarından kaçınılması veya minimuma indirilmesi olacaktır. Vücudunuzu desteklemenin, strese daha dayanıklı olmanın ve adrenal yorgunluğunuzu tedavi etmenin başka yolları da var. Hekime danışmak kaydıyla gıda ve vitamin takviyeleri alınabilir.

Böbreklerimizin üst çeperini kaplayan adrenal bezleri, biri kortizol olan birkaç önemli hormonu serbest bırakır. Kortizol, stresle ilgili birincil hormonlarınızdan biridir ve enerjinizi düzenler. Normalde, sabahları uyanmanıza yardımcı olmak için yükselir, daha sonra gün boyunca yavaşça düşer, geceleri etkisizleşir, böylece iyi uyuyabilirsiniz. Kortizol ayrıca kan şekeri ve kan basıncını düzenlemenize yardımcı olur. Adrenal yorgunluk, böbreklerinizin üstünde oturan uykulu küçük bezleriniz olduğu anlamına gelmez. Bazı doktorlar bunun adrenal bezlerin fazla çalışmasından kaynaklandığına inanıyor. Vücudunuz uzun süreli strese maruz kaldığında ve adrenallerinizle başa çıkmak için hormonları dışarı atmaya devam ettiklerinde, sonunda yorulurlar. Adrenaller, kronik stresi gidermek için gerekli hormonları yeterince üretemezler. Sorun, kortizolün, genellikle kronik stres nedeniyle, yüksek olmaması gereken süreçlerde hala yüksek kalması. Sonuç, aslında bir adrenal problemi değil, beyin den. Tipik olarak, adrenal yorgunluk, ilgili bezlere yanlış komutlar gitmesi. Beyin-adrenal (HPA) ekseni çalışmadığı zamandır, böylelikle beyin, kortizolü düzenlemek için adrenal bezlerle uygun şekilde iletişim kuramaz.

Bu durumun sonucunda ortaya çıkan belirtiler şunları içerir:
Sabahları kalkmakta zorlanma
Tuzlu veya şekerli yiyecekler için yoğun istek
Düşük libido
Öğleden sonra yorgunluk
Akşam yatmadan yeme isteği
Derin ve kesintisiz uyuyamamak
Hızlıca ayağa kalkarken baş dönmesi
Öğleden sonra baş ağrısı
Kan şekeri sorunları
Kronik iltihap
İnce, zayıf tırnaklar
Huysuzluk
Kilo verme zorluğu

Yüksek düzeyde stres ve yıpratıcı seviyede yoğun bir iş temposu. Bu kombinasyon iş hayatının her alanına gün geçtikçe daha sıkı yerleşiyor. Bir şirketin giriş kapısındaki güvenlikten, danışmadaki sekretere, departman çalışanlarından, genel müdüre kadar uzanan bir stres çarkı nasıl bir ortamda oluşur? Aslında iş ortamı, iş saatleri, kendi içinde taşıdığı dinamiklerin dışında, gündelik hayatı, stres içeren dış faktörlerle kuşatılmış insanların limitlerinin tükendiği bir zaman dilimini içeriyor. Stres altında çalışıyorsanız, stres altında yaşıyorsanız, yetersiz uyku, dengesiz beslenme, kafein tüketimi gibi birbirini tetikleyen faktörler sizi kronik bir yorgunluk, uykusuzluk, keyifsizlik haline sürükleyecektir. Bu yorgunluk temelde farklı şeylerden kaynaklanabilir ve kronik yorgunluk çok yönlüdür, ancak birçok durumda durumun ortak bir yönü, adrenal yorgunluk olarak adlandırılan durumdur.

Eğer sağlıklıysak ve geçinecek kadar bir gelirimiz varsa hepimiz mutlu olabiliriz. Bunu hemen şimdi elde edebiliriz. Mutlu olmak için kimseye, hiçbir şeye ihtiyacımız yok. Mutluluk, sevgi ve şefkat ilişkileri içinde yaşanan bir duygu. Daha çok para sahibi olmak, daha iyi bir hayat yaşamak mutlu olmak anlamına gelmiyor. İnsan içinde sevgiyi ve şefkati büyüttüğü zaman mutlu oluyor. Ve mutluluk hayattaki “bedava” olan şeylerle elde ediliyor. Sevgi ve şefkat üzerine inşa edeceğimiz bir hayatımızın olması için zengin olmaya değil, sevgi ve şefkati paylaşacak insanlara ihtiyacımız var. Bir hayat arkadaşına, çocuklara ve dostlara ihtiyacımız var. Tıpkı Epikür’ün yaptığı gibi bu dostlarla sohbete ihtiyacımız var, onlarla bu hayatı paylaşmaya ihtiyacımız var.

En güzel mutluluk tariflerinden birini Epikür yapmıştır. Mutlu olmak için insanın üç şeye ihtiyacı vardır: “Dostluk, Özgürlük ve Düşünmek.” “Bir şey yiyip içmeden önce, ne yiyip içeceğinizi değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaşı olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur.” diyen Epikür, gerçek mutluluğun insanın içinden geldiğine inanır. Ona göre mutlu olmak için insanın maddiyata ihtiyacı yoktur. Epikür’ün mutluluğu bulma yolu son derece yalındır; evinin bahçesinde buluştuğu dostlarıyla sıradan yiyecekler yemekten ve sohbetten zevk alır. (Epikür ve arkadaşlarının “Bahçe filozofları” diye ünlenmeleri bu yüzdendir.) Descartes, mutluluğu “bir ruh memnunluğu ve iç hoşnutluğu” olarak tanımlar. Descartes’a göre mutluluk erdeme, erdem de aklın iyi kullanılmasına bağlıdır. Nörolog Nancy Etcoff beynimizin evrimsel olarak mutluluk ve acıyı azaltmaya odaklı olduğunu söyler. Şekerli şeylerin tadını doğuştan sevmemiz ve acı olanları da reddetmemiz, mutluluk arayışının içgüdüsel olduğu görüşünü destekler niteliktedir. Buna göre ise mutluluk öğrenilen bir şeydir. Bence mutlu olmayı ya da mutsuz olmayı çocukluğumuzda öğrenmeye başlıyoruz. Mutluluk tamamen bizim kişisel tercihimizle elde edebileceğimiz bir ruh hali.

Amerika’da piyangodan büyük ikramiyeyi kazananlar üzerinde yapılan araştırmada da benzer bir sonuç elde edildi. Piyangoyu kazanan şanslı insanların mutlulukları ortalama bir yıl sürüyordu. Antik Yunan’da mutluluk, ahlaklı olmak ve erdemli bir hayat yaşamak demekti. Aristo’ya göre “Mutluluk, insan yaşamının biricik amacıdır. Hayatımız boyunca harcadığımız tüm çabalar mutlu olmak içindir ve mutluluk, ancak erdeme ve kusursuz bir karaktere ulaşarak yakalanabilir. Kişi ancak hayatının bütününü soylu bir biçimde yaşarsa mutlu olabilir.”
Eflatun ise mutluluğun akıl, fiziksel arzular ve ruhun uyumuyla yakalanacağını söyler. Bugün “New age” akımıyla yeniden yükselişe geçen “ruh-zihin-beden” üçlüsüyle anlatılmak istenen mutluluk anlayışı Eflatun’un öğretisine dayanır.

Peki, sizin mutluluk anlayışınız hangisi? Siz mutluluğu eksikleriniz tamamlanınca ulaşacağınız bir ruh hali gibi mi yoksa başınıza gelecek güzel bir şey olarak mı tanımlıyorsunuz? Paranın mutluluk getirmeyeceği düşüncesi, “Easterlin Paradoksu” olarak bilinir. Easterlin, gelirle mutluluğun hiçbir ilişkisinin olmadığını saptadı. 1970’lerin başında Amerika, Japonya ve İngiltere’de yaptığı araştırmalara göre, ailelerin geliri artınca mutluluk seviyeleri artmıyordu. Son yıllarda Amerika’da Gallup tarafından yapılan araştırmalar da bu olguyu kanıtladı. Esas olan “geçinecek kadar bir gelire” sahip olmaktı, bunun üzerine çıkılınca mutluluk artmıyordu. Ama bunun tersi yani geçinecek kadar gelire sahip olmamak mutsuzluk getirir.

Mutlu olmak sizin elinizde… Elbette mutsuz olmak da! Çünkü mutluluk gibi mutsuzluk da bir tercih meselesi. Hayata nasıl baktığımız, bardağın hangi tarafını gördüğümüz mutlu olup olmayacağımızı belirler. Mutlu olmak için neye sahip olmak gerekir? Mutlu olmak için çok para mı gerekir? İnsan para sahibi olunca mutlu olur mu? Çoğumuza göre mutlu olmak için sevgili bulmak, evlenmek, araba, ev sahibi olmak lâzımdır; çaba sarf ettikten ya da bir bedel ödedikten sonra mutlu olur insan. Bazılarımız ise mutluluğu, başına konacak bir talih kuşu gibi görür; eğer insanın şansı varsa mutlu olur yoksa mutsuz.

Comments are closed.