logo

Kendimizle yüzleşmek, büyümenin başlangıcıdır.

“Kendimizle yüzleşmek, büyümenin başlangıcıdır. İnsanlar gerçek potansiyellerini ancak kendi karanlıklarıyla yüzleşerek keşfedebilirler.”

Carl Jung

Danışmanlık ve Psikoterapi hizmeti almak üzere bana gelen erkek danışanlarımın çözüm aradıkları problemler şu durumlardır. Örneğin;

  • Kimi danışan kendisini amirine doğru şekilde ifade etmekte her zaman zorluk yaşadığından şikâyet eder.
  • Bir diğeri mesleki açıdan kendisi için daha önceden öngördüğü her şeye ulaşmıştır ancak motivasyonunun giderek azalıp düştüğünden yakınır.
  • Başka biri ise görev ve yetkilerinin çok az bir kısmını devredebildiği için kendi görevlerinin üstesinden gelmekte zorluk yaşadığını dile getirir.
  • Kimisi ise yurtdışından yüksek kazançlı bir iş teklifi aldığını ve bu konuda haftalardır karar verememekten şikâyet eder.
  • Bir başkası ise kendisinden küçük bir konuşma yapması istendiğinde, topluluk önünde konuşamadığından şikâyetçidir.

Problemleri için danışmak üzere bana gelen danışanlarımın büyük çoğunluğu daha önceden iletişim, anlaşmazlıkları çözme stratejileri, güzel konuşma sanatı, zaman yönetimi gibi seminerlere katılmış ancak bu seminerlerden istedikleri faydayı sağlayamamış olurlar.

Danışmanlık oturumlarımda öncelikle danışanın biyografisindeki kişisel ve henüz üstesinden gelinmemiş anlaşmazlıkların nedenlerine odaklanmayı tercih ederim. Bu aşamada genellikle ya anlaşmazlıkların üstesinden gelme yeteneği ve özgüven eksikliği ya da kendi karar verme yeteneğine inanmama problemi karşımıza çıkar. Daha derine indiğimizde ise danışan kişiye babasıyla arasındaki ilişki doğrultusunda sorular yöneltirim. Bu soruya aldığım cevaplar her zaman beni tekrar tekrar doğrular.  Çoğu danışan, hali hazırda yıllardır aralarında hiçbir iletişim olmadığı veya görüşmelerin hızlı bir şekilde çatışmaya dönüşmesi sebebiyle babalarıyla iletişime geçmekten kaçındıklarını anlatırlar.

On beş yıllık danışmanlık hayatım boyunca bir erkeğin yaşamında oluşan  “baba yarasının”, mesleki ve özel hayatında ne gibi olumsuz etkilere neden olabildiğini gözlemledim. Bu olumsuz etkilerin en sık karşılaşılan sonuçları:

  • Bir erkeğin kendisini bir başkasının üzerindeki gücü, kontrolü ve baskısı üzerinden tanımlaması,
  • Bir erkeğin sürekli işyerindeki amiri, trafik kontrolündeki polislerle ya da ev sahibi gibi yetki sahibi olan birileriyle iletişimde sorunlar yaşaması ve daimi çatışma içerisinde olması,
  • Bir erkeğin elde etme ve kazanma odaklı bir hovarda (çapkın) ve kadın düşkününe dönüşmesi,
  • Bir erkeğin mantıklı sayılabilecek çok az neden olmasına rağmen uzun yıllardır birlikte olduğu kız arkadaşıyla evlenmekten korkması,
  • Bir erkeğin, oldukça başarılı olmasına rağmen, manevi dünyasında kendisini hala rahatsız eden bir boşluk hissetmesi… gibi ortaya çıkabilmektedir.

Peki o zaman, erkek olmak ne demektir?

 Benim tanımım oldukça sade ve basit:

  • Bir erkek olmak, bir kadınla eşit haklara sahip olmak demektir.
  • Etrafınıza şöyle bir baktığınızda, bunun ne zor bir şey olduğunu kolayca gözlemleyebilirsiniz;
  • Televizyonlarda talk-show programlarını izlerken dinlemeyi bilmeyen erkeklerin talk-show’a katılanlar arasından karşıt görüşteki kişilerin açıklamalarını dinlemediklerini görürüz. Karşıt görüşteki kişileri sadece “karşıt görüş” olarak kabul ederek olduğu gibi bırakmak yerine tam aksine karşıt görüşlü kişileri derhal yanlış, sapkın veya saçma diyerek aşağılamaya başlarlar.
  • Kendisini her talimata, düzenlemeye, kurala ve benzeri yönetmeliğe karşı çıkmak zorunda hisseden erkekler, bir başkasının dediğini veya istediğini yapmamak için- bu ister bir hız sınırlaması veya işletme kuralı olsun isterse hayat arkadaşının bir isteği veya arzusu olsun- hemen itiraz ederler.
  • Sadece o an erkeğinin isteğini yerine getirmeye hevesli olmadığı için bir kadını öldüren erkekler vardır.
  • Her tür sınırı faydalı ve dikkat edilmesi gereken bir bilgi olarak kabul etmek yerine, aşılması ve üstesinde gelinmesi gereken bir zorluk olarak değerlendiren erkekler “Hadi bakalım!” diyerek, bu sınırları aşmaya kalkışırlar.
  • Hemen her durumu bir yarışa döndüren erkekler, kendilerini daima daha iyi olduklarını kanıtlamak zorunda hissederler.
  • Eleştirildiklerinde derhal kendilerini eleştiren kişiye saldırmak zorunda hisseden erkekler, sonunda ya suçluluk duygusuyla süt dökmüş kediye dönerler ya da öç almaya çalışıp intikam yemini ederler.

Babası tarafından dikkate alınmayan, hak ettiği değer verilmeyen, sürekli eleştirilen veya aşağılanan veya fiziksel veya duygusal şiddete maruz kalan erkeklerin içine düştükleri durumu ve tarifi mümkün olmayan acı verici tecrübeyi “baba yarası” olarak tanımlıyorum.

Danışmanlık görüşmelerimde durumun uygun olduğunu hissettiğimde, erkekleri babalarıyla tekrardan iletişim kurmaları konusunda teşvik ederek onları cesaretlendiriyorum. Bu çabalarım karşısında bazen tecrübe ettiğim itirazlar oldukça ciddi ve üst seviyelerde olabiliyor. Bazı erkek danışanlarda görülebilen bu güçlü savunma düzeneklerini anlıyorum ve bu durumu kaybetmenin verdiği acının ve tekrardan yakınlaşma isteğinin bir göstergesi olarak kabul ediyorum. Bir erkeğin kendisinin de bir erkek olabilmesi için kendi babasıyla barışık olması gerektiğine inanıyorum.

Bir insan, kendi babasıyla nasıl tekrardan iletişim kurabilir?

1.) Babanız hâlâ yaşıyor ve duygusal açıdan kendisine hala ulaşılabiliyorsa, kendisiyle direkt olarak görüşmenizi öneriyorum.

Babanızla yapacağınız görüşme çok zor bir durumdur ve muhtemelen buna kapsamlı bir şekilde hazır olmanızı gerektirecektir. Uyumsuzluk ve anlaşmazlık görüşmelerinde ne kadar tecrübe sahibi olduğunuza bağlı olarak bu görüşme de sizin açınızdan o kadar kolay veya zor geçecektir.

Burada önemli olan babanıza söylemek istediklerinizi ve babanızın vereceği savunma tepkilerine karşı ne yapacağınızı daha önceden belirlemiş olmanızın gerektiğidir.

2.) Babanızın vefat etmiş olması ya da sağlık veya fiziksel engelleri nedeniyle bu tip bir görüşmenin faydasız olduğunu ve böyle bir yüz yüze görüşmenin sizin açınızdan çok büyük bir zorluk yaratacağını düşünüyorsanız geriye kalan tek yol, kendisine bir mektup yazmanızdır.

Bu mektupta yazacağınız her şey, “Ben, aslında bunları sana hep söylemek istedim.” cümlesinin ruhuna uygun olmalıdır.

Bu yazının hazırlanması konusunda rahat olmanızı öneriyorum. Mektubun tamamlanması birkaç gün veya birkaç hafta sürebilir. Ne zaman aklınıza kendisine söylemek istediğiniz bir şeyler gelirse bunları bir kenara not alın ve mektubunuza ekleyin. Önemli olan mektubunuzda kendi duygularınıza yer vermenizdir. (Örneğin: Bunu söylemek şimdi bana çok zor geliyor fakat …, Şu an üzmekten korkuyorum ancak gibi…).

Mektubu tamamladığınızda mektubu nasıl göndermek istediğinize karar vermelisiniz.  Bu mektubu şahsen götürüp babanıza elden teslim etmek istemiyorsanız (veya bunu yapmanız mümkün değilse) mektubu en azından posta yoluyla kendisine gönderin. Bu mektubu, sadece çekmecede saklamak ve tutmakla yetinmeyip sizin açınızdan uygun bir yöntemle gerçek sahibine ulaştırılmasını sağlayın. Danışanlarımın birçoğu bu yöntemin oldukça etkili olduğunu ve büyük bir rahatlama sağladığını bildirdiler. Baba profiliyle barışık olmanız, kendi iç dünyanızın dinginleşmesini ve huzur bulmanızı sağlayacaktır. Ayrıca, bastırılmış öfke duygularınızı, hayal kırıklıklarınızı, özlemlerinizi ve sevginizi, açıkça ifade edebilmenizi sağlayacaktır.

Kendi babalarıyla barışık olmaları ve uzlaşmaları konusunda danışmanlık çalışması yaptığım erkeklerin büyük çoğunluğu,  bu konuya hiç değinmemek için gerçekten oldukça ciddi ve anormal seviyelerde tepki gösterdiler. Burada, bu itiraz ve karşı çıkışların en önemlilerini ve bunların üstesinden nasıl gelindiğini anlatmak istiyorum;

– “Bunların hepsi çok uzun zaman önceydi. Babam, bugün artık yaşlı bir adam (ya da çoktan vefat etti). Bugün babamın ne şekilde ve nasıl benim hayatım üzerinde hâlâ bir etkisi olabilir ki?”.

İç dünyamızda bulunan ve henüz çözümlenmemiş durumdaki çatışmalar, zaman içerisinde kaybolup gitmezler. Bunlar, bilinçdışı dünyamızı etkilemeye devam ederler. Bilinçdışımız sürekli bu anlaşmazlıkları ve uyumsuzlukları somutlaştırarak yerine koyacakları yeni profiller (onu temsil eden) arar ve de bu profilleri daima bulurlar.

Danışan kişinin önüne boş bir sandalye konulup, hayal dünyasında bu sandalyeye babasını oturtmasını istendiğinde iç dünyasındaki eski yaşam deneyimlerinin hâlâ canlı ve diri oldukları net bir şekilde hissedilmekte ve görülmektedir. Sadece tek başına bu hayali uygulama bile danışan kişinin bedensel tepkilerinin ve duygu durumunun değişmesine neden olmakta ve “baba profilinin” bir erkek için ne kadar etkili olduğunu somut olarak göstermektedir.

– “Babam bize çok kötü şeyler yaptı (örneğin; alkolikti, tanınmış bir hovardaydı, bizi döverdi, bizleri mağdur duruma düşürürdü vb). Onu asla affedemem ve asla affetmeyeceğim.”

Çekilen acıların ve bunlarla ilişkili olarak hissedilen öfke, utanç ve üzüntü gibi duyguların baskı ve kontrol altına alınmaması çok önemlidir. Bu, sorunlarla başa çıkmanın ve bunların üstesinden gelme sürecinin ilk adımıdır. Benzer şekilde, babadan intikam alma, olanların acısını çıkartma veya babayı küçümseme isteklerini de gayet iyi anlayabiliyorum.

Ancak, intikam hislerine kapılmanın ölümcül sonuçlara neden olabileceğini düşünüyorum. Çünkü intikam duygusu bizi faile bağlar ve birer kurbana dönüştürür. Ancak, babaların kendi “hatalarını” görme, bunları kabul etme ve bunlar için özür dileme iç görüsüne ve olgunluğuna sahip olması çok ender karşılaşılan bir durumdur. Böyle bir durumda, kendilerini genellikle hemen saldırıya uğramış hissederler ve söylenenleri inkâr ettiklerine şahit olabilirsiniz.  (Genellikle “Tüm bunları kendi kafanda kurgulamışsın” derler veya olayları gerçeklerle ilişkilendirmeye çalışırlar –örneğin; “O dönemler, zor zamanlardı”-  veya suçluluk duygularını maskelemeye çalışırlar – örneğin;  “Senin olayların üstesinden gelmeyi farklı bir şekilde nasıl başardığını görmek isterdim.” gibi).

– “Küçüklüğümden bu yana her şeyin üstesinden gelmeyi babam olmadan başardım. Bu benim küçük yaşta güçlü ve bağımsız olmamı sağladı.”

Babasız büyüyen erkeklerin büyük birçoğu, buna rağmen başarılı ve güçlü olmalarını bir erdem ve meziyet olarak görürler. Ancak telafi edilmesi gereken her olgu gibi bunun da bir bedeli vardır. Bazı şeylerin sadece bir baba tarafından oğluna aktarabileceğine inanıyorum. En önemlisi de bir babanın en büyük görevi oğluna öncelikle bir erkek olmanın ne demek olduğunu göstererek ona rol modeli olmasıdır. Bir babanın bu görevini ihmal etmesi veya yerine getirememiş olması, oğlunun tüm hayatı boyunca bir şeyleri ispat etmek için kendini zorlamasına ve baskı altında yaşamasına neden olmaktadır.

Babaları tarafından takdir edilme ve beğenilme ihtiyacı karşılanmayan kişiler, muhtemelen başkalarına güç uygulayarak, yetkili insanlarla tartışarak, hızlı araba kullanarak, para biriktirerek veya şaşırtıcı düzeyde gösterişli sevgililerin kollarında yaşayarak bu ihtiyaçlarını gidermek isterler. Tüm bunları başarsalar bile, asıl ihtiyaç duydukları takdir edilme ve beğenilme arzusunun sadece geçici olarak bastırmaktadır. Erkeklerin büyük bir çoğunluğu, bilinçdışı dünyalarında kendi babalarından hiç duymadıkları “Sen, benim oğlumsun ve seninle çok gurur duyuyorum!” gibi cümleleri dile getirmesi veya kendilerine ilgi göstermesi için bir şeyleri veya birilerini ararlar.

Babayla barışmak ve uzlaşmak neden bu kadar önemlidir?

Günümüz “medeni kültürlerinde” gençlikten erkek olmaya geçişte uygulanan neredeyse hiçbir ritüel kalmadı.

Doğal hayat yaşayan “ilkel” halklarda, bu ritüeller hâlâ devam ettirilmektedir. Örneğin; belirli bir yaşa gelen genç erkek, gece evinde yalnız bırakılır ya da beklenmedik bir şekilde eve baskın yapılır veya genç erkek, karanlıkta ormana götürülür ve orada fark ettirmeden hazırlanan düzenekler yardımıyla korkutularak kendilerinden cesaret örnekleri sergilemeleri beklenir. Psikolojik olarak bu ritüellerin altında yatan mantık,  genç bireyin artık yetişkin erkeklerin arasına kabul edilmesidir. Bunun için, genç erkeklerin annelerinden ayrılması ve kendi güçlerini diğer yetişkin erkeklere ispat etmeleri gerekir.

Kendi toplumsal kültürümüzde, gençlik döneminden yetişkin bir erkek olmaya geçiş ritüeli olarak askerlik hizmeti uygulanmaktadır. Fakat günümüzde artık paralı askerlikten yararlanılarak, bu görevden de sadece bir ödeme yaparak ve hiç askere gitmek zorunda kalmadan kolayca kurtulmakta mümkündür (sözlerimi ordu ve askeri sempatizanı olarak algılamayın, sadece erkekliğe geçiş ritüellerinin artık günümüzde örneklerine rastlanmadığını ifade etmek istedim). Bugün tehlikeli derecede süratli araba kullanan veya farklı macera tecrübeleri yaşayan gençleri gördüğümde yetişkin erkekliğe geçmiş olduklarını ispat etme arzusu içerisinde olduklarını düşünüyorum.

Eğer bir şeyi şiddetle reddediyorsanız, bu reddediş ondan kurtulduğunuz anlamına gelmez aksine buna bağlı olduğunuzu gösterir. Babasını reddeden veya uzun yıllar boyunca ondan nefret eden bir kişi, aslında içten içe hâlâ ona bağlıdır.  Sadece belirli bir yaşa ulaşmış olmayı değil, aynı zamanda gerçekten yetişkin bir insan olmayı isteyen biri açısından kendi iç dünyasındaki uyuşmazlık ve anlaşmazlıklara uzlaşarak huzura ulaşması çok önemlidir. Ancak, babanın “çok iyi” ve her konuda anlayışlı olması durumunda bu süreç biraz daha zorlu olacaktır.  Böyle bir durumda babanızla aranızdaki bağlarınızı koparabilmeniz için, babanızın anlayış sınırına ulaştığınızı fark edene kadar bağlarınızı koparmaya yönelik denemelerin yoğunluğunu arttırmanız gerekecektir. Ancak ardından bağlarınızı koparacak ve özgürlüğünüze kavuşacaksınız.

İnsan, kendi babasıyla barışık olmayı nasıl başarabilir?

Burada ele alınan konu, bu yazımın kapsamının ötesine geçerek çok daha derinlemesine incelenebilir. Fakat yine de konunun uzanabileceği doğrultuyu burada belirtmek istiyorum:

1) Lütfen çok yavaş ve emin adımlarla, babanıza karşı anlayış ve empati geliştirmeye çalışın.

Babalar (başka insanlar için de geçerli olduğu gibi), mevcut imkanları çerçevesinde daima ellerinden gelenin “en iyisini” yaparlar. Sürekli içki içip sarhoş olan ve çocuklarına şiddet uygulayan bir baba, çocuk için elbette karşı konulması mümkün olmayan kalpsiz biri olarak görülür. Günümüz bakış açısına göre babanın da belirli durumlarda tamamen çaresiz olduğu veya yaptıklarının yanlış olduğunu fark edebilecek ve hatalarını kabul edebilecek yeterli olgunlukta olmadığı sonucuna varılabilir. Ayrıca sergilediği davranışlar nedeniyle ailesinin yıkılmasına neden olduğu düşünülebilir.

Tüm bunlar çocuklar açısından çok kötü ve travmatik olaylardır. Babalar da aslında gayet normal insanlardır ve daha küçük bir çocukken gözümüze göründükleri veya olduklarını zannettiğimiz gibi hiç de öyle ışıklar içerisindeki her şeyi yapabilen yüce varlıklar değildir. Bu gerçeği kabullenmek ve buna rağmen babayla olan içsel bağlantıyı sürdürerek gerçek bir yetişkin erkek olmak için aranızda bulunması gereken mesafeyi korumak, gerçek bir yetişkin erkek olmayı sağlayacaktır (Ayrıca erkeği, kadınların koruması altındaki gençlik “ergenlik”  döneminde sıkışıp kalmaktan kurtaracaktır).

2) Babanız da bir zamanlar sizin gibi bir gençti ve büyük ölçüde kendi babasıyla yaşadığı tecrübelerden etkilendi.

İşin aslı, babalarımızın babaları çocuk yetiştirme konusuyla fazla ilgilenmemişler. İnsan genellikle sadece kendi yaşadıklarını ve tecrübe ettiklerini çocuklarına aktarabilmektedir.

3) Geçmişte her nasıl biri olursa olsun ve her ne yapmış olursa olsun babanız sizden saygı görmeyi hak ediyor; çünkü siz onun çocuğusunuz.

Bu düşüncelerimi danışmanlık oturumlarımda dile getirdiğimde, neredeyse her zaman şiddetli itirazları ve sona ermek bilmeyen karşı çıkışları dinlemek zorunda kalıyorum. Fakat burada asıl amacım, asla babanın yaptığı hatayı, zararsız ve tehlikesizmiş gibi gösterme çabası değildir. Benim için önemli olan karşımda oturan kişi ve kendisinde eksikliğini hissettiğini fark ettiğim şeydir; Babasıyla yaşadığı anlaşamama durumu.

Babanızla barış ve uzlaşmanın yakın bir zamanda sağlanabileceğine dair tek bir emare bile yok, hatta tam aksine aranızda görünürde sadece açık ve net bir uzlaşmazlık bulunmakta. Peki, babanız hak ettiği saygıyı ne zaman görecek? Niçin kendisine saygı gösterilmesi gerekiyor?  Cevap çok basit: O olmasaydı, siz de burada olamazdınız. Nokta.

Bunun zor bir konu olduğunu biliyorum. Ancak siyaset dünyasındaki erkeklerin ve günlük yaşamdaki birçok erkeğin neler yaptıklarını duyduğumda şaşkınlığa düşüyorum. Biz erkeklere, horozlanma ve hır gür yerine daha fazla özgüven veya doğal otorite diliyorum. Çünkü çok yakında en geç kırk yaşını aşan her erkek, krizde olacak. Bir şeylerin yerli yerine tam oturmadığını veya birbirleriyle uyuşmadıklarını fark ettiğinde, kendisine yanlış hedefleri rol model olarak aldığını veya kendi hayat takvimi üzerindeki günleri doldurup işaretlemenin kendi hayatını yaşamış olduğu anlamına gelmediğini fark edecektir.

Yaşamın orta noktasında, hangi yola yöneleceğimiz sorusuyla karşılaşırız. Her şeyin tekrardan mümkün olacağına inanan “eski tip bir çılgına” göre, en iyi seçim bir motosiklet satın alıp, yeni ufukları keşfetmektir. Farklılıklara karşı empati, sabır ve hoşgörü gösterme eğilimde olduğu için “bilge bir kişiye” göre doğru seçim ise her şeyi oluruna bırakmaktır. Babanızla tekrardan iletişim kurma cesaretine sahip olmanızı iyi bir başlangıç olarak görüyorum.

İçinizdeki huzura ancak bağışlayarak ulaşabilirsiniz.

Abdullah ÖZER Sosyal Çalışmacı, Bilim Uzmanı (Klinik Psikoloji), Aile Danışmanı

PSİKO SENTEZ

Sosyal Medyada Negatif Etkileşimlere Karşı Profesyonel Reçeteler

İnsanlar bana “Ahali gerçekten bunu mu söylüyor?” diye soruyor ve benim cevabım “Evet, her zaman!” şeklinde oluyor. Bir Sosyal Medya Yöneticisinin günü (ve gecesi) olumsuz çevrimiçi etkileşimlerle doludur. Sosyal medyadaki herhangi bir kişi kızgın veya hüsrana uğramış hissetsin ya da bu ikisinin bir karışımı olsun, olumsuz çevrimiçi etkileşim kesin gibidir. Orada bulunuyorum ve acı hissediyorum. Peki, sosyal medya yöneticileri bununla başa çıkmak ve hatta işleri tersine çevirmek için ne yapabilir? Olumsuz sosyal medya etkileşimlerini yönetmek için etkili bir strateji uygulayarak başlayın.

Olumsuz Çevrimiçi Etkileşimleri Bir Profesyonel Gibi Ele Almak

Bunu okuyorsanız, muhtemelen bir sosyal medya uzmanı veya marka yöneticisisiniz. Bildiğiniz gibi, sosyal medya müşteri hizmetleri, marka bilinirliği ve müşteri ilişkileri için harika bir kanaldır. Muhtemelen bunun, asıl müşteri hizmetleri kanalı olduğunun ve telefonla müşteri desteğine alternatif haline geldiğinin farkındasınızdır. Bu, özellikle normal çalışma saatlerinden sonra geçerli. Ek olarak, sosyal medya içeriği ve etkileşimleri, şirketiniz veya markanız hakkında farkındalık oluşturmak için çok başarılıdır. Dahası, sosyal medya katılımı, şirketlerin değer verdiği izleyicileriyle çevrimiçi ilişkiler geliştirmelerine yardımcı olur. Hepsi iyidir! Bununla birlikte, sosyal medya aynı zamanda eleştiriye, şikâyete ve düpedüz ahlaksızlığa açık bir kapıdır.

Bildiğiniz gibi, insanlar sosyal medyayı tozu dumana katmak için kullanabilirler. Olumsuz sosyal medya etkileşimlerini yönetmek için etkili bir strateji uygulayarak şirketinize yardım edin ve sert sözlerin sızısını giderin. Bunu hızlı yanıt süresi ve uygulamalı problem çözme ile birleştirin ve başarı için bir tarifiniz olsun. Olumsuz çevrimiçi etkileşimlerle başarılı bir şekilde başa çıkmak için bazı yararlı ipuçlarına geçelim.

Sosyal Medyada Olumsuz Çevrimiçi Etkileşimlerle Başa Çıkmak İçin 8 İpucu

1. Sakin Olun

Kızmayın veya korkmayın. Konuşmanızda ortaya çıkacak bu durum sadece ateşi körükleyecektir. Daha iyi katılım ve sonuçlar için sakin ve keyifli kalın. Konuşmanızda profesyonel ama samimi olun. Kendimi diğer kişinin yerine koymaya çalışıyorum. Sözlerimi nasıl algılayacaklar? “Gönder” düğmesine basmadan önce sıklıkla yanıtımı gözden geçiriyorum.

2. En İyisini Varsayın ve Açıklama İsteyin

Belki içinde bulundukları durumdan dolayı hayal kırıklığı yaşıyorlardır veya müşterinin kafası karışmıştır. Belki de yanlış şirketle muhatap oluyorlardır – bu benim başıma gelmişti. Muhatap olduğunuz kişi için en iyisini varsayın ve açıklama isteyin. Sorun belki de “çözüldü” noktasından yalnızca bir soru kadar uzaktır.

3. Yanıtlarken Pozitif ve Yardımcı Olun

Bu zordur. Birisi size bağırdığında veya tehditkâr bir şekilde hareket ettiğinde, pozitif kalmak zordur. O kişiye yardım etmeyi istemek daha da zordur. Ancak şirketinizi etkili şekilde temsil edebilmek için yapmanız gereken budur. Sosyal medyadaki insanlara yanıt verirken olumlu yaklaşın ve yardımcı olun, bu başarı olasılığını artıracaktır. Pozitif, yardımcı olan etkileşimler genellikle negatif insanları şaşırtır ve öfkelerini dağıtır. Onu, bir kişi olarak tanıdığımı göstermek için mümkün olduğunca o kişinin adını kullanırım. Gerçek adları belirgin olmadığında (bir takma ad veya farklı karakterler kullanabilirler), samimiyet ve gerçek bir etkileşim kurmak için sohbete “Selamlar” veya “Merhaba” ile başlarım.

4. Konuşmayı Çevrim Dışına Taşıyın

Olumsuz yorumlar üzüyor. Hiçbir şirket, memnun olmayan bir müşterinin yorumlarını sosyal medyada başka kimsenin görmesini istemez. Bir şirket temsilcisi olarak, elinizden gelenin en iyisini yapmak istersiniz. Görüşmeye özel mesajlaşma üzerinden devam edeceğinizi önererek görüşmeyi çevrimdışına alın. Negatif bir müşteriyle bire bir sohbet ettiğinizde etkileşimlerinizde daha yardımcı ve samimi olabilirsiniz. Müşteri genellikle sakinleşir ve sizi gerçekten ona yardım etmeye çalışan biri olarak görür. Ve özel mesajlaşma ortamı herkes için daha sessiz ve daha kişisel hissettirir. Deneyimlerime göre, bu küçük değişiklik önemli bir fark yaratabilir.

Sorun çözüldüğü için konuşmalar günlerce sürebilir. Yararlı fotoğrafları, şemaları, bağlantıları, e-posta adreslerini ve telefon numaralarını özel bir ortamda paylaşabilirsiniz. Özel mesajlaşmanın avantajlarından yararlanın, böylece şirketinizi olası bir zarara maruz bırakmadan çok daha iyi sonuçlar elde edersiniz.

5. Şirketinizin Yanıtlama Protokolünü İzleyin ve Sorunu Gerekirse Yukarılara Taşıyın

Tamam, her zaman siz uzman olmayabilirsiniz. Bazı sorular o kadar basit değildir ve şirketinizin ürün veya hizmetlerini ne kadar iyi bilseniz de her soruya hazır olmayabilirsiniz. Yanıt vermek ve sorunu iletmek için şirket protokolünüzü izleyin. Genel, teknik veya yasal sorularda yardımcı olmaları için şirket uzmanlarını arayın. Genellikle bu değerli kaynaklar hızla yardımınıza koşabilir ve sisi ve karışıklığı ortadan kaldırabilir. Doğru yanıtları doğru zamanda almak için şirket uzmanlarına güvenin.

6. Etkin ve Ulaşılabilir Olun

Hiç kimse bir konuşmanın ortasındayken konuşmadan düşürülmek istemez. Bu, özellikle insanların bir sorunu olduğunda geçerlidir. Şirketiniz, görüşmenin diğer tarafındaki kişiyi önemsiyorsa ve sorununu çözmek istiyorsanız, aktif olun! Olayın sıcaklığında onlardan uzaklaşmayın, yoksa daha da sinirlenirler. Onlar için erişilebilir kalın ve yanıt verme konusunda aktif olun. Bunu ne kadar vurgulasam azdır: sosyal medya sosyaldir. İlgi olumlu bir çözümün ve düzeltilmiş bir ilişkinin anahtarıdır.

7. Takip Edin

Herhangi bir kimse takip etmezse ne olur? Sosyal medyadaki insanlar, şirketinizin yetersiz veya daha da kötüsü umursamaz olduğunu düşünebilir. Bu sizin açınızdan biraz ekstra çaba gerektirebilir, ancak bu önemli adımı atlamayın – konuşma bittikten sonra takip edin. Özellikle müşterilerinizi tesis dışındaki bir uzmana yönlendirdiyseniz, sorunlarının çözülüp çözülmediğini sorun. Müşteriler, onları hatırlamanıza ve tekrar ulaşacak kadar önemsemenize şaşırabilir ve bundan memnun olurlar. Dolayısıyla takip etmek size ve şirketinize kesinlikle iyi şekilde yansır.

8. Müşteriden Olumsuz Gönderilerini Kaldırmasını İsteyin

Yardımcı oldunuz ve müşterinin sorununu çözdünüz. Tebrikler! Kendinize ve şirketinize büyük bir iyilik yapın – o kişiden olumsuz gönderisini kaldırmasını isteyin. Bu Pollyanna-vari bir fikir gibi görünebilir, ama inanın bana, işe yarıyor. Memnun kalan müşteriler genellikle olumsuz yorumlarını kaldırma hususunda fazlasıyla istekli olurlar. Hatta şirketinizin onların sorunlarını çözme şekli hakkında gerçekten olumlu bir şeyler de söyleyebilirler. Daha da iyisi, O KADAR memnun kalırlar ki, bir marka savunucusu olur ve olumlu bir yorum yazarlar. İşte bu, en üst iltifat olur! 👌

Sosyal Medya Yöneticisi, Kendinize İyi Bakın!

Tüm bunları yaptınız ve hala sonuç alamıyorsanız? Pes etmekten nefret ediyorum ama bazı insanlar cidden yardım edilmesini istemez. O tür kimseler şirketiniz veya markanız hakkında sadece ateş püskürmek ve bildiklerini okumak isterler. Ne yazık ki, bazı kimseler sadece ellerinde bir balta şirketinize vurmak ve zarar vermek isterler. Aynı olumsuz yorumları birden fazla sosyal profilde yayınlayabilirler. Bu durumda kişiyi engellemek, gönderilerini izleyicilerinizden gizlemek veya sessize almak tek seçeneğiniz olabilir.

Olumsuz online etkileşimlere yanıt vermek, sosyal medya yöneticileri için zorlayıcı olabilir.

Cesaretinizi toplayın! Sosyal medyada müşterilere yardımcı olmak için elinizden geleni yaptığınızı biliyorsanız, onlarla ilgilendiğiniz ve elinizden gelenin en iyisini yaptığınız için kendinizi tebrik edin. Tek başınıza veya başkalarıyla beraber mola vererek, kendinize bakmayı da unutmayın. Mümkünse dışarı çıkın veya iş istasyonunuzdan (bilgisayarınızdan) uzaklaşın. Biraz ara verdikten sonra, yenilenmiş ve yardım etmeye hazır olarak tekrar çevrimiçi olabilirsiniz. Günün sonunda, hak ettiğiniz dinlenme ve eğlence için kendinize işten sonra zaman ayırın. Ne de olsa yarın tekrar başlayacaksınız.

Patricia Bleck’in “Social Media Guide to Negative Online Interactions” yazısından çevrilmiştir.

Kaç yaşına gelirse gelsin o sizin minik kızınız ya da oğlunuz. Çünkü o büyürken zaman o kadar hızlı geçti ki, onun ne zaman artık bir genç kız ya da delikanlı olduğunu fark edemediniz. Ancak yaşadığınız ilk isyan, ilk öfke ya da ilk ciddi anlaşmazlık getirdi sizi kendinize; o hala sizin çocuğunuzdu ama artık bir “çocuk” değil, “genç”ti. Daha karnınızdayken onu nasıl merak ettiğinizi, doğduğunda onunla nasıl oyunlar oynayacağınızı planladığınızı ya da ona güzel kıyafetler giydirip nasıl gezmeye götüreceğinizi düşündüğünüzü; doğduğu gün hastanede kalbinizin heyecandan duracak gibi olduğunu; onu ilk defa kucağınıza aldığınızda neler hissettiğinizi hatırlıyor musunuz? Ne kadar da küçüktü değil mi? Oysa size verdiği mutluluk dünyalar kadar büyüktü. Birbirini takip eden yıllarda yürümeye, koşmaya, konuşmaya, okula gitmeye başladı derken günün birinde çocuğunuzu tanıyamadınız. Size itiraz etmeye başladı, sözlerinizi dinlemedi, arkadaşlarını sizden öne geçirdi, dersleri bozuldu, yüksek sesle müzik dinlemeye başladı, odasına kapandı. Ne olmuştu?

O büyürken, onun da bir gün sizin gibi olmaya başlayacağını, yetişkin olma yolunda ilerlediğini unutmuştunuz. Hala sevgili küçük kızınız ya da oğlunuzdu o. Oysa boyu uzamıştı, sesi değişmişti, bir genç kız ya da bir genç erkek olmuştu o. Fark etmediniz mi, sizin çocuğunuz artık ergen olmuştu. Gençlik çağı bunalımlar, öfkeler, çatışmalar ve kaygılar dönemidir. Yanılgıların, bencilliğin, başkaldırmanın sık görüldüğü, bocalama, çelişkiler ve kararsızlıklar dönemidir. Kendi kendisiyle sürtüşme ve savaşma dönemidir. Kısacası olumlu olumsuz tüm duyguların yoğun, bütün tepkilerin aşırı olduğu dönemdir.

Gençlik yalnız olumsuzlukların toplandığı bir dönem değildir. Aynı zamanda tatlı hayallerin, tutkuların ve idealizmin filizlendiği, sıkı arkadaşlıkların, ilk sevgilerin yaşandığı dönemdir. Yeniliğe ve ileriye doğru atılımların yapıldığı, kendini kanıtlama ve kendi kimliğini arayıp bulma çabalarının yoğunlaştığı dönemdir.

Aristo 2300 yıl önce gençliği şöyle anlatmış: Gençlerin istekleri pek çoktur ve bunları hemen eyleme dönüştürmek isterler. Çok değişkendirler. İstekleri geçicidir; birden parlar, birden söner. Tutkuludurlar, huysuz ve öfkelidirler. İsteklerinin önüne dikilen en küçük engele bile katlanamazlar.

Eli açık ve iyilikseverdirler, çünkü kötülükleri tanımamışlardır. Çabuk güvenir, çabuk bağlanırlar, çünkü aldatılmamışlardır. Yüksek amaçları ve hayalleri vardır çünkü daha yaşamın sillesini yememişler, koşulların sınırlayıcı etkisini öğrenmemişlerdir. Sevgide de nefrette de aşırıya kaçarlar. Her şeyi bildiklerini sanır onun için yanlışlarında sonuna dek direnirler.

Dengeli ve uyumlu ilkokul çocuğu gider, yerine oldukça tedirgin, kuruntulu, güç beğenen ve çabuk tepki gösteren bir ergen gelir. Duygular çabuk iniş çıkış gösterir. Çabuk sevinir, çabuk üzülür, birden sinirlenir, olur olmaz şeyi sorun yapar. Tepkileri önceden kestirilemez olur. Bencilleşir, istekleri artar, konan yasakları saçma, kendisine tanınan hakları yetersiz bulur. Kuralların çokluğundan ve sıkılığından yakınır. Ana babaların uyarılarına birden tepki gösterir, kabalaşır ters yanıtlar verir.

Gençlik çağını birkaç alt döneme ayırabiliriz.

12 – 15 yaş arası

Hızlı büyüme ve cinsel uyanışın olduğu, ergenlik ya da ilk gençlik olarak bilinir. Olumsuz davranış ve tepkilerin yoğun olduğu evredir. Kızlar erkeklerden 1-2 yıl önce ergenliğe girer, büyüme ve cinsel olgunlaşmalarını da 1-2 yıl önce tamamlarlar.

15 – 17 yaş arası

Çekingenliğin ve kendine güvensizliğin belirgin olduğu delikanlılık evresidir.

17 – 21 yaş arası

Kendine güven, caka ve gösterişin ağır bastığı delikanlılık evresidir.

21 – 25 yaş arası

Uzamış gençlik ya da yüksek öğretim gençliği olarak tanımlanır.

Gençlikte Arkadaşlık

Gençlik çağı evden kopma ve topluma açılma çağıdır. Ergenliğe giren gence evi dar gelmeye başlar. Çünkü soluk alabildiği, özgür davranabildiği tek yer evin dışıdır. Genç yaşam hakkında kendi düşünce ve duyuş biçimlerini anlayabilmek için, ailesinden uzaklaşmaktadır. Başkalarının düşüncelerini de içine alan yeni alanlara karşı ilgi duymaktadır. Evle bağları gevşeyen genç kendini boşlukta bulur. Kendi gibi bağımsızlık arayan, aynı kaygıları paylaşan, benzer bocalamayı yaşayan yaşıtlarına katılır. Evinde anlaşılamadığını, değer verilmediğini, çocuk gözüyle bakıldığını sanan genç için arkadaş grubu bir kurtuluş, bir sığınaktır. Ailesinin dışında sevgi, anlayış ve kabul göreceği, aidiyeti yaşayabileceği bir yerde olmak ister.

İlkokul yıllarında arkadaş edinemeyen bir gencin ergenlikte birden arkadaş topluluğuna karışması zordur. Arkadaşlık yüzme gibi ne kadar erken başlarsa o denli kolay gelişen bir yetenektir. En sağlıklı bir ailenin bile çocuğa veremeyeceği tek şey arkadaşlıktır. Aile bu konuda çocuğa ancak uygun oyun ve arkadaşlık ortamı yaratarak yardımcı olabilir. Arkadaşsızlığın yarattığı yalnızlık ve eksiklik duygusunu aileden gelen sevgi gideremez.

Arkadaşlarca aranmak, beğenilmek ve benimsenmek benlik saygısının önemli bir koşuludur. Arkadaşlar gence kendi kişiliğini yansıtan ayna yerine geçer, kendini tanır ve tanıtır. Toplumsal becerilerini geliştirir, insanlarla geçinmeyi öğrenir, işbirliğine girer. Arkadaşlık kurabilmek ve sürdürebilmek başlı başına bir başarıdır. Arkadaşsızlıktan yakınan ya da hiç arkadaş aramayan gencin önemli sorunları olduğunu düşünmek gerekir.

Bu çağda gencin derslerini gevşetmek pahasına arkadaşlığa yönelmesi olumludur. Oğluna ya da kızına arkadaşça davrandığını, arkadaş eksikliğini duyurmadığını söyleyen anne babalara da rastlanır. Böyle bir ilişki aslında bağımlı bir ilişkidir, gerçek arkadaşlık ilişkisi değildir. Arkadaş grubu genç için bir danışma ortamı ve davranışlar için yol gösterici bir kaynak görevi yapar. Genç kendini ve başkalarını bu arkadaş grubu içinde değerlendirir, grup üyeleriyle özdeşim kurar, onların tutum ve davranışlarını benimser, gruptan edindiği görüşleri kendi görüşü gibi evinde savunur. Gençlik çağında arkadaş grubunun genç üzerindeki etkisi gencin içinde bulunduğu bütün diğer gruplardan daha önde gelir. Argolarını, giyim kuşamlarını olduğu gibi benimser. Erişkinlere ne denli aykırı gelse de gençler arasında yaygın olan kılık en uygun modadır.

Arkadaş grubunun genç üstündeki etkisi arttıkça anne babaların da tedirginliği artar. Anne babalar derslerin aksamasını, haylazlığını, başına buyruk davranışını hep arkadaş topluluğunun kötü etkisine bağlarlar. Oysa anne babaların sandığının tersine bir genci arkadaşları ayartmaz, çoğunlukla genç kendi eğilimine uyan gençleri arayıp bulur. Genel bir kural olarak gencin ailesi ile çatışması büyüdüğü oranda arkadaş grubunun ayartıcı etkisine kapılma olasılığı artar. Anne babasından anlayış görmeyen, onlarla çatışma içinde olan genç evde bulamadığı güveni arkadaş çevresinde arar. Anne babasına başkaldıran, onların uydusu olmaktan kurtulmaya çalışan genç, arkadaş grubunun uydusu olup çıkar. Arkadaş seçimine karışılması ya da arkadaş ilişkisinin koparılması bu çağda genci en sert tepkilere iter. Kendi kişiliğini evde kanıtlamaya çalışır, ama grup içinde aşırı uyumlu olur, grubun kimliğine sığınır. Bu ortamdan kopmamak için grubun ortak kavramlarını, simgelerini, eylemlerini benimseyip, özümler. Onlardan ayrı kalmamak için kendisine aykırı gelen düşünce, tutum davranış ve eylemleri bile benimser. Genci kötü arkadaşlardan kurtarmanın en emin yolu, bu tip arkadaşlarını sık sık eve çağırmasını sağlamaktır. Genç böylece hoşa gitmeyen özellikleri kendisi tartarak arkadaşlığına son verebilir.

Davranış bozukluğu göstermeyen arkadaş grupları gencin bağımsızlığını kazanmasına yarayan bir toplumsallaşma ortamıdır. Genç orada kimliğini yitirmenin tersine kimliğini pekiştirir. Kimlik başka insanlarla iletişim ve etkileşim sonucu elde edileceğinden, genç arkadaş grupları içinde sağladığı uyumla farklı rolleri dener. Bu rollere ilişkin davranışlar sergiler. Böylece grup gence kimlik ve toplumsal çevre kazandırır. Ergenlikte grubun etkisine kendini kaptıran bir genç, zamanla grubu etkileyecek duruma geçebilir. Grup üyelerini uyarabilir, yanlış davranışlarından caydırabilir. Hatta gruptan ayrılarak daha uygun bulduğu yeni bir gruba katılabilir veya kendisi bir arkadaş grubu kurabilir.

Gençler oluşturdukları gruplarla birlikte eğlenmek, gezmek, spor yapmak dışında bir davranış göstermeseler bile erişkinlerin tepkisini çekerler. Gürültülü müzikleri, umursamaz tavırları, aykırı tutumları ve değişik saç biçimleriyle erişkinlerce yadırganırlar. Gençler eski kuşaktan değişik görüşleri, yeni yaşam biçimleri ve bağlandıkları değerlerle erişkinlerden ayrı bir dünyada yaşar gibidirler. Değiştiremedikleri topluma başkaldırmasalar da topluma bir süre için dudak bükmekte, umursamaz davranmaktadırlar.

Genç gruplar arasında en çok konuşulan konulardan biri de cinsel konulardır. Doğru ya da yanlış en yoğun cinsel eğitimin verildiği yer arkadaş gruplarıdır. Kendi cinsinden yaşıtlarıyla uyumlu ilişki kurabilen genç zamanla kız-erkek arkadaşlığına ilgi duymaya başlar.

Kız-Erkek Arkadaşlığı

Üç yaşından küçük çocuklar yalnız kendileriyle ilgilenirler. Okulöncesi çağda yani 3 yaş dolaylarında kız-erkek karışık oynarlar. Giderek erkek çocuklar kümeleşir, bir arada oynamaya başlarlar. Kız çocuklarını ya gönülsüz olarak aralarına alırlar ya da erkek arkadaş bulamayınca kızlarla oynamaya razı olurlar. Bu ayrı kümeleşme ilkokulda iyice belirginleşir. Bir arada oynamadıkları gibi birbirine takılır, birbirini küçümser, alay ederler. 12 yaşından sonra bu karşıtlık kaybolmaya başlar. Erken gelişen kızlarda erkek çocuklara yakınlaşma, onların ilgisini çekme, beğenisini kazanma eğilimi ortaya çıkar. Ergen erkekler ise 14 yaşından başlayarak kızlara açıkça ilgi duyduklarını belli ederler. Lise yıllarında ise kızlı erkekli birlikte gezme, kümeleşme, daha sonra da ikili arkadaşlıklar ve flörtler başlar.

Genç giyimine, kuşamına özen göstermeye, kızlarla şakalaşmaya, takılmaya başlar. Soytarılık yaparak, fıkra anlatarak, güldürerek kızların ilgisini çekmeye çalışır. Kızlarsa kendi aralarında erkekleri çekiştirir, fısıldaşır, gülüşürler ya da kendilerini naza çekerler. Mektuplaşmalar, uzaktan bakışmalar olur. Genç ergen gülümseyen her kızın kendine tutulduğunu sanır. Arkadaşlarına bundan övünerek söz eder. Kısa buluşmalar, el ele tutuşmalar ballandıra ballandıra, yer yer uydurmalara kaçılarak süslenerek anlatılır.

Kimi gençler ise hem birbirleriyle arkadaşlık etmek isterler, hem de bundan korku duyarlar. Erkekler kızlara yaklaşamaz, sıkılır, konuşamaz, kekelerler. Karşı cinsten bir arkadaşı olmamak, bir kıza nasıl yaklaşacağını, nasıl konuşup arkadaşlık kuracağını bilememek, bir kız ya da erkek arkadaşla çıkınca ne yapacağını, nasıl davranacağını bilememek, karşı cinsten birinden çıkma önerisini nasıl geri çevireceğini bilememek, bir kızla ne zaman sürekli çıkacağına karar verememek, şimdi evlenmeyi istemek, daha güzel ve yakışıklı olmak, cinsel konularda daha çok bilgi sahibi olmak, mastürbasyon yapma kaygısı, cinsel organlarının dıştan belli olma kaygısı yaşanan en yaygın sorunlardır.

Kızlar da erkeklere ilgi duyarlar ama geleneğin etkisiyle ilgilerini açığa vuramazlar. İlgileri belli olacak diye korkarlar ama kendi aralarında erkeklerden söz ederler. Genç kız ancak içli dışlı arkadaşına şu veya bu çocuğu beğendiğini açıklar. Arkadaşı bu sırrı çevreye yayarsa büyük tepki gösterir, üzüntüye kapılır.

Gence güven veren, onun sorunlarını anlayan ve onunla bu hususta tartışabilen ve onu sempatize edebilen her kişi, cinsel olgunluğun yarattığı güvensizlikten gencin kurtulmasına yardım eder. Her insan kendi duygusal gereksinmelerini karşılayan arkadaşları seçer.

Normal genç erkek ve kızların birbirlerine er geç ilgi duymaya başlayacaklarını ve bunun aslında duygusal bakımdan olgunlaşmış ve benliklerini kontrol altına almış gençler için istenecek ve tamamlayıcı bir şey olduğunu her anne baba bilmelidir. Flört etmeye bütünüyle karşı çıkmak, genci ailesini aldatmaya yöneltir. Elinde zaten yeteri kadar fırsat da vardır. Ancak önemli olan şey gencin gününü kimlerle, nerede ve nasıl geçirdiğidir.

Şakacı bir yazarın dediği gibi “gençlik çağı gençlere bırakılamayacak kadar değerlidir”.

Değeri geçtikten sonra bilinen, eski kuşakların özlemle andığı bir çağdır gençlik. Gençlerin istediği daha çok özgürlük daha çok güven ve daha çok anlayıştır. Bu çağ, gencin çatışma yaşadığı anne babaya aslında en çok ihtiyaç duyduğu çağdır. Gencin anne baba ile çatışmasının sağlıksız boyutlara ulaşmasını önlemek sağlıklı bir iletişimle gerçekleşebilir. Sağlıklı bir iletişimi kurup sürdürebilmek, karşılıklı açık, net ve dürüst paylaşım fırsatını oluşturabilmek, olası hatalarını zamanında fark edip onlara rehberlik edebilme imkanını verir.

Sorunsuz bir ilişki için:

  • Genci önce bir birey olarak kabul edin. Ona sevgi ve saygı gösterdiğinizi belli edin.
  • Gençlik çağına özgü biyolojik, ruhsal ve toplumsal değişme ve gelişmeleri, bunların gencin davranışına ne biçimde yansıdığını bilip tanıyın, gençlik çağının fırtınalı ve zor olduğunu unutmayın.
  • Gencin duygu değişiklikleri ve zorlanmalarından kaynaklanan davranışları karşısında serinkanlı olun. Kırıcı, sert ve yıkıcı davranışlarda bulunmayın.
  • Genci hiçbir zaman başkalarının önünde eleştirmeyin.
  • Gencin karşısına anne baba anlaşmış olarak ve tek bir fikirle çıkın.
  • Genci denetlemek, engellemek ya da ödün, ödül vermek için tutarlı davranın, kimi kez ödüle değer bulduğunuz bir davranışı başka bir zaman kötüleyip yermekten kaçının.
  • Gencin yaşamı, giyinişi, süslenmesine ilişkin karar alırken durumu gençle tartışmak yerine onun düşünce ve önerilerine anlayış ve saygı gösterin.
  • Aile ve evle ilgili konularda ve sorunlarda gencin de düşünce ve önerilerini alıp onunla konuşup tartışmaktan sakınmayın.
  • Konuşma ve tartışmalar sırasında gencin doğru düşündüğü, gerçeği bulup söylediği durumlarda ona hak verin, onu önemseyin, düşünce ve önerisini gerçekleştirmek için yardımcı olun.
  • Gençlerle yapılan konuşma ve tartışmaları onları korkutarak ve yıldırarak kesmeyin.
  • Gence neyin niçin yasaklandığını, neyin niçin hoş görülmeyeceğini açıklayın.
  • Gence bol bol öğüt vermek yerine örnek davranışlar yapın ve örnek davranışlarını bulup gösterin.
  • Fikir ayrılığı yaşadığınızda şu sorular üzerine düşünün: Sorun üzerinde bu kadar durmağa değer mi? Gencin fikri kabul edildiği taktirde, bunun çocuğa bir zararı dokunacak mıdır? Yoksa anne babaya karşı koyuşu, kişisel nedenlerden mi gelmektedir?

Anne baba olarak çocuklarınız üzerinde oldukça etkin bir rolünüz vardır. Doğru kararlar vereceklerine güvenmeleri çocuklarınıza kazandırdığınız en önemli özellik olacaktır. Bu sayede akranlarından gelen baskılara karşı dimdik ayakta durabilecek ve içgüdülerine kulak verirken kendilerini güvende hissedeceklerdir. Ancak yine de sürekli bilgi alın, çocuğunuzu iyi dinleyin, arkadaşlarını eve davet etmesini destekleyin (en azından nerede olduklarını ve ne yaptıklarını yakından takip edebilirsiniz) aksi ispat edilene kadar onlara güvenin ve hata yapmalarına izin verin. Düştüklerinde tutmak için arkalarında değil, düşmemeleri için önlerinde değil, yalnızca yanlarında onlarla beraber olun. Onların elinden tutmayın, yalnızca yol gösterin.

 İvet KOHEN, Uzman Psikolojik Danışman / SİMGE PSİKOLOJİ

Günümüzün geçerli akçesi maddi güç olmuş; maddi varlıklar hükümran hale gelmiş durumda. Fazilet, erdem ve karakter kelimeleri neredeyse manasını yitirmiş. Gereksiz veya lüks olarak görülüyor yahut görmezden geliniyor.

Toplum olarak çocuklarımızı ve gençliği öyle bir yarışın içine sokmuşuz ki herkes kazanmak ve maddi bir güce kavuşmak için koşturuyor veya koşmak zorunda kalıyor. Bu yarışta genellikle güçlü olanlar öne geçiyor. İnsan için gerçekten neyin önemli veya anlamlı olduğuna ne gençlik ne de toplum aldırış ediyor. Bir an durup, vaziyeti değerlendirmek ve düşünmek gerekiyor.

Ne yazık ki, gençlik dar bir bakış açısıyla hayata alıştırılmaya ve adapte edilmeye çalışılıyor. İktisadi bir güce ve iş imkanına kavuşması için çaba sarfedilirken, gençliğin duygu dünyasına, hayallerine ve hayattan beklentilerine kulaklar hep tıkanıyor, duyarsızlıklar sergileniyor. Hatta düşünceleri ve söylemleri ebeveynlerin gereksiz tepkileriyle bastırılıyor.

Böylesi bir manzara içinde, bir gencin ‘hayatını kazanma’ ile ‘şahsiyetini oluşturma’ arasındaki bocalamasını ve bunun gerekçelerini tahmin etmek zor olmasa gerek. Toplumdaki hakim değer yargılarının böylesi bir manzaraya zemin oluşturması bizler için hem vahim hem de düşündürücü bir tablo.

Halbuki insanın yüceliği onun kişiliği, kültür seviyesi, genel ahlaki normlara duyarlılığı ve fazileti olmalıdır. Sahip olduğu maddi güç ve mal varlığı değil. Ancak bu değer ve yaklaşımlar hakim unsur olarak sadece içinde bulunduğumuz toplumun değil, tüm insanlığın temel sorunu. Ve bizler bunu maalesef ifade etmekle yetiniyoruz.

Bakışlarımızı, idrakimizi eşyadan, maddi objelerden biraz olsun ayırıp manaya odaklayabilsek, gençlik için olduğu kadar toplum ve insanlık için de daha müspet yarınlara kapı açmış olacağız.

Ferhat Uslu – Gençliğin duygu dünyasını anlamak

Duygularınız önemlidir ve duygularınızın sorumluluğunu üstlenmek sizin öncelikli sorumluluğunuzdur.

Gençler kendi hayatları üzerinde çok az kontrol sahibidirler. Aileler, öğretmenler ve diğer büyükler tarafından sürekli yaşamları kontrol edilir. Büyükler genelde gençlerin saygısını kazanmaya gerek duymazlar. Korku ile disiplin sağlamaya çalışırlar. Büyüklerin sağlıklı ve kendine güvenen insanlar yetiştirmek için gençlerin duygularına ve ihtiyaçlarına saygı göstermesi gerekir. Çok az insan gençlerin duygularına, düşüncelerine ve planlarına önem verir. Büyükler genelde gençlerin neye ihtiyacı olduğunu onlardan daha iyi bildiklerine inanırlar.

Gençlere düşen sorumluluk…

Duygularınız önemlidir.
Duygularınızın sorumluluğunu üstlenmek sizin öncelikli sorumluluğunuzdur.
Duygularınız sizin doğal, içgüdüsel ve genetik ihtiyaçlarınızı ifade eder.
Duygularınızın ve ihtiyaçlarınızın kontrolünü ne kadar çabuk ele alırsanız, mutlu olma şansınız o kadar artar.
Bir gün mutlu olabilmek için mutlaka duygularınızı tanımlamayı öğrenmelisiniz.
Duygularınızı açık ve direk olarak ifade etmeyi öğrenmelisiniz.
Farklı insanların arasında ve farklı ortamlarda nasıl hissettiğinizi keşfetmelisiniz.
Kendiniz için uzun vadede en iyi olan seçimleri yapmalısınız.
Duygularınıza saygı gösterilmeyen, dalga geçilen, ciddiye alınmayan, küçük görülen, aşağılanan yada umursanmayan ortamlardan uzaklaşmalısınız. (bkz. Duyguların Geçersiz Kılınması )
Sizi mutlu eden işler yapmalısınız (sağlığınıza zarar vermediği ve tehlikeli olmadığı sürece).

Duyguların Önemi

Günümüzde bilgiye ve zihinsel gelişime dayanan bir dünyada yaşamaktayız. Okul kitapları, sınavlar, notlar, test sonuçları ve bilgiye dayalı başarılar ile bombardımana tutulmuş durumdayız. Bütün gençlerden bilgiye dayalı zekalarının gelişmesi için, iyi notlar almaları ve sonrasında üniversiteyi bitirmeleri beklenir. Fakat tüm bunlar Duygusal Zekanın gelişmemesi pahasına yapılır.

Yeni araştırmalar Duygusal Zekanın önemini her geçen gün daha kesin olarak ortaya koyuyor. Dünyanın her yerinden insanlar kişinin bireysel duygularını keşfetmesinin önemini vurguluyorlar. Çünkü artık hepimiz biliyoruz, mutlu olmak için sadece “Akıllı” yada “Başarılı” olmak yetmiyor. Mutluluk para, statü, ün ve mal sahibi olmaktan çok daha fazlasını gerekiyor.

Aileler

Bir çoğunuz ailelerinizin sizi çok “sevdiğini” biliyorsunuz. Ama burda dikkat etmeniz gereken önemli nokta: “Sevildiğinizi hissediyor musunuz?”. Sevildiğinizi bilmek ile hissetmek arasında çok büyük fark vardır ve kendinize olan güveninizi en çok etkileyen sevildiğinizi hissedebilmektir. Kendinize güven duymak yaşamda mutlu olmanız için gereken en önemli faktörlerden biridir. Kendiniz hakkındaki düşünceleriniz ve duygularınız aileniz tarafından size verilir. Dolayısıyla ne hissettiğinizi ve aileniz tarafından nasıl etkilendiğinizi bilmeniz oldukça önemlidir.

Başlangıç olarak aşağıdaki soruları kendinize sorun:
Babam tarafından ne kadar sevildiğimi hissediyorum? (0 – 10 arası bir derece verin) _____

Annem tarafından ne kadar sevildiğim hissediyorum? (0 – 10 arası bir derece verin) _____

Babam tarafından sevildiğimi ne zaman yada ne yaptığında hissediyorum? _____

Babam tarafından sevilmediğimi ne zaman yada ne yaptığında hissediyorum? _____

Annem tarafından sevildiğimi ne zaman yada ne yaptığında hissediyorum? _____

Annem tarafından sevilmediğimi ne zaman yada ne yaptığında hissediyorum? _____

Kimin duyguları daha önemli?

Anne ve babaların bazı ihtiyaçları olduğunu anlamanız gerek. Örneğin: Kendilerini güçlü, önemli, değerli, kontrol altında, saygı duyulan ve sözü dinlenen birisi olarak görme ihtiyaçları vardır. Bunu bir kere farkettikten sonra anne ve babanızın tıpkı sizin gibi kendi ihtiyaçlarını gidermeye çalıştıklarını görebilirsiniz. Sizin göreviniz ailenizin duygularını ve ihtiyaçlarını göz ardı etmeden kendi ihtiyaçlarınızı giderebilmenizdir. Mutlu olmak istiyorsanız kendi ihtiyaçlarınızın ve duygularınızın sorumluluğunu üstlenmeniz gerekir. Unutmayın hiç kimse sizi mutlu etmeyecek, siz bunu başaracaksınız. Başka insanlar mutluluğunuzda yardımcı rol oynayabilir ama işi yapan esas kişi sizsiniz.

Mutluluk

1) Siz mutlu olmak istiyorsunuz
2) Aileniz sizin mutlu olmanızı istiyor.

Fakat nedir bu “mutluluk”? Zihninizin durumu. Fakat zihnin bu duruma ulaşması nasıl sağlanır?
Mutluluk, ihtiyaçlarınızın karşılanması ile direk olarak ilgilidir: Hem fiziksel hemde duygusal ihtiyaçlarınız. Fiziksel ihtiyaçlarınız yiyecek, barınak, dokunma ve belkide seks olarak sayılabilir. Bütün bu ihtiyaçlar oldukça açık ve nettir, bir çoğumuz aynı ihtiyaçlara sahibiz.
Fakat duygusal ihtiyaçlarınız çok daha karışıktır. Duygular söz konusu olduğunda her insanın farklı ihtiyaçları vardır. Birisi özgürlüğe ihtiyaç duyarken diğeri güvende olma ihtiyacında olabilir. Birisi değişime ve yeniliklere ihtiyaç duyarken, bir başkası daha sakin ve alışıldık bir düzen isteyebilir. Sonuç olarak garanti olan tek şey, sizin ihtiyaçlarınızı kimsenin sizden daha iyi bilemeyeceğidir: Ne aileniz, ne de sevgiliniz… Dolayısıyla onlar için doğru olan sizin için olmayabilir.

Bağımsızlık demek, kendi başınıza ev tutmanız, kendi paranızı kazanmanız yada bir sevgilinizin olması anlamına gelmez. Tek başınıza araba kullanmak, içki içmek yada tatile gitmek de değildir. Bağımsız olmak demek kendi duygusal ihtiyaçlarınızı giderebilmeniz demektir. Ama bunu yapabilmek için duygusal ihtiyaçlarınızın ne olduğunu bilmeniz gerekir. Peki duygusal olarak neye ihtiyacınız olduğunu nasıl anlarsınız?

Cevaplar duygularınızda gizli

Duygularınız size sahip olduğunuz bir şeyin çok fazla, çok az yada tam kararında olup olmadığını söylerler. Örneğin, yalnız hissettiğinizde, iletişim kurabilecek birilerine ihtiyacınız var demektir. Kalabalık hissettiğinizde çevrenizde daha az insan olmasına ihtiyacınız var demektir. Hissettiğiniz bütün duygular sizin ihtiyaçlarınızı ifade eder. Bu ihtiyaçlar genetiktir ve doğal yapınızdan gelir. Doğa oldukça bilgili bir varlıktır ve siz doğanın bir parçasısınız. Doğduğunuz zaman varlığınızı sürdürebilmek, mutlu olmak ve sağlıklı olmak için kendi adınıza neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilme kapasitesi ile doğdunuz.

Nasıl bir ağacın büyümek ve gelişmek için bazı ihtiyaçları var, sizin de öyle; Heyecan duymaya, bilgi edinmeye, zihinsel aktivitelere, anlaşılmaya, kabul edilmeye, empatiye, özgürlüğe ve yalnız kalmaya ihtiyacınız vardır. Bir çok genç gibi sizde kendinizi ifade etmeye, dinlenilmeye ve anlaşılmaya ihtiyaç duyarsınız. Diğer bir deyimle kabul edilmek istersiniz. Aileler genelde bu ihtiyaçları giderme konusunda pek başarılı değildirler, çünkü anne ve babalar dinlemekten ziyade konuşmaya ve kabul etmekten ziyade yargılamaya eğimlidirler. İdeal olan ailenizin bu ihtiyaçlarınızı belli bir ölçüye kadar karşılayabilmesidir. Peki ailelerinizin sizin ihtiyaçlarınızı karşılaması nasıl sağlanır?

İhtiyaçlarınızı Gidermek

Öncelikle, neye ihtiyacınız olduğunu tesbit etmelisiniz. Sonra bu ihtiyacınızı karşınızdaki insanı suçlamadan ve savunmaya geçmesine yol açmadan sizi duyabileceği bir dil ile anlatmalısınız. Bu oldukça zor! Ama denemeye değer. Zaman ile nasıl yaklaşmanız gerektiğini öğrenebilir ve ailenizi de savunmaya geçmeden sizi sakince dinlemeleri konusunda eğitebilirsiniz. Aslında aileniz üzerinde tahmin ettiğinizden daha çok gücünüz var. Bu gücü nasıl kullanabileceğinizi aşağıda okuyabilirsiniz.

Duygularınızı İfade Etmek

Aileniz yaptıkları her şeyin sizin iyiliğiniz için olduğuna inanmaya ihtiyaç duyar. Fakat onlarda zaman zaman hata yapabilirler. Gerçekte neyin sizin için en iyi olduğunu işin sonunda siz daha iyi bilirsiniz; duygularınızı dinlemeniz yeterlidir. Fakat unutmayın eğer ailenize gidip direk olarak her hangi bir konuda “hata” yaptıklarını söylerseniz, pek çok anne baba gibi savunmaya geçeceklerdir. Peki ne yapabilirsiniz?

Bazı Öneriler
Anne ve babanıza emir vermek yerine kendi duygularını ifade etmeleri için yardımcı olun.
Niyetlerinin iyi olduğunu ve gerçekten sizin için en iyi olanı yapmaya çalıştıklarını kendinize hatırlatın..

Onlarla tartışmaya girmeyin. Aksine sadece 2-3 kelime ile nasıl hissettiğinizi ifade edin.
Ne hissettiğinizi söyledikten sonra, daha iyi hissetmek için neye ihtiyacınız olduğunu söylemeye hazırlıklı olun. Örneğin “Sesini yükseltmen beni rahatsız ediyor, lütfen sesinin tonunu alçaltır mısın” gibi….
Eğer duygularınıza önem verilmediğini düşünüyorsanız, o zaman açıkça “saygı” göstermediklerini söyleyin. Eğer duygularınızın gerçek olmadığını iddia ediyorlarsa o zaman kendinizi “önemsenmemiş” hissettiğinizi söyleyin. (Bkz. Duyguların Geçersiz Kılınması ) Eğer duygularınızı geçersiz saymaya devam ederlerse, duygularınıza değer vermediklerinden dolayı ne kadar üzgün olduğunuzu ifade edin. Sonra da duygularınıza önem veren insanları aramaya başlayın. Örneğin başka bir aile üyesi, okulda ki bir öğretmen yada tanıdığınız ve güvendiğiniz başka bir büyük. Duygularınıza güvenin.

Gençlerin hissettiği bazı ortak duygular:

Yargılanmış, kritize edilmiş, baskı altında, küçümsenmiş, sorgulanmış, alay edilmiş, önemsenmemiş, hapsedilmiş, zorlanmış, tehdit edilmiş, horlanmış, cezalandırılmış, suçlanmış, anlaşılmamış, güvenilmeyen, saygı duyulmayan, desteklenmeyen, duyulmayan, görülmeyen, önemsenmeyen, umursanmayan…

KİM PSİKOLOJİ

Bastırılmış duyguları tanımlamak ve serbest bırakmak yaşamı değiştiren bir etki yaratabilir. İnsanın çok uzun süreler boyunca duyguları içinde tutması sağlıksız, mantıksız ve hatta zararlıdır. Peki, bastırılmış duygu nedir? Bilinçsiz olan bastırılmış olandır. Kişinin nasıl başa çıkacağını kestiremediği duyguları ile bastırılmış duyguları birbirinden farklıdır.

Bir duyguyu bastırdığınızda o duyguyu bastırdığınızı bilirsiniz. Örneğin, kahvaltıda aileniz ile bir tartışma yaşadınız, ancak iş yerinde yapmanız gereken çok önemli bir sunum var. Bu sebeple duygularınızı sunum geçene kadar işinize odaklanmak için bastırabilirsiniz. Bu durum duyguları bastırmaya tipik bir örnektir. Kısa vadeli bir çözüm olan duygusal bastırma, en kısa sürede geri dönüp kaçtığınız duyguyu ele aldığınızda yararlı bir çözüm olabilir. Bastırılan duygular işlenmezler, yani bir yere gitmezler. Gelecekte çoğunlukla psikolojik ya da fiziksel belirtiler olarak ortaya çıkarlar. Bastırdığınız duygularla yüzleşmek ve yüzleşme sürecinizi kolaylaştırmak için online psikolog yardımı alabilirsiniz.

Duygularımızı Neden Bastırırız?

Bastırılan duyguların kaynağı çoğunlukla zorlu bir çocukluk sürecinden kaynaklanır. Çocuk zihniyle olumlu ya da olumsuz olduğuna bakmaksızın kaçmayı öğrenmiş olabilirsiniz. Çocuklukta kaçmanın daha güvenilir olduğu, birincil bakıcılar olan anne babalar tarafından öğretilir. Zor ve güçlü duyguları ifade etmek yerine derine gömmeyi öğrenmiş olabilirsiniz. Bu durumun alışkanlık hâline geldikten bir müddet sonra davranışa dönüşmesi de kuvvetle muhtemeldir.

Davranış hâline dönüşen eylemi zaman içerisinde kendiliğinden tekrarlamaya başlayarak duygularınızı bastırma konusunda uzmanlaşmış olabilirsiniz. Anne, baba ya da bakıcılarınız, duygusal ifadelerinizde size yargılayıcı yaklaşmış ya da sizi eleştirmişlerse, size yaşadıkları herhangi bir duygunun varlığından hiç söz etmemişlerse, bir yetişkin kendinizi ifade etmeniz için sizi hiç yüreklendirmemişse duygularınızla olan bağınız kopmuş gibi hissedebilirsiniz. Duygularınızı sağlıklı ve üretken bir hâlde ifade etmeyi öğrenmek için terapiye başlayabilirsiniz. Bastırılmış duyguların dışa vurumunu psikolog desteği sayesinde barışabilirsiniz.

Bastırılmış Duygularınız Olup Olmadığını Nasıl Anlarsınız?

Duygular vücudu etkiler. Özellikle olumsuz duygularla uzun süreler boyunca yaşamayı sürdürmek, kişiye zihinsel ve fiziksel zarar verebilir. Duygusal tepkiler bağışıklık sistemini zayıflatabilir. Bu durum, yaşanan diğer sağlık sorunlarının üstesinden gelmeyi de zorlaştırır.

Yapılan araştırmalar, duygusal kabulün ve duygu düzenlemenin hastalık semptomlarını iyileştirdiği yönünde bulgular içerir. Yine de bastırılmış duyguların dışa vurumunun etkileriyle ilgili ortak bir kanıya varmak için bu durum hakkında daha fazla veriye ihtiyaç vardır. Duyguların bastırılması için aşağıdaki detayların tetikleyici olduğu durumlar gerekir:

  • Yorgunluk ve uyku problemleri,
  • Kas kasılması ve ağrı,
  • Dengesiz iştah hâli,
  • Mide bulantısı,
  • Sindirim problemleri,
  • Stres, kaygı ve depresyon gibi psikolojik sağlık koşulları.

Bastırılmış ve çözülmemiş öfkenin yanı sıra bastırılmış diğer duygular yüksek tansiyonun, kardiyovasküler hastalıkların, gastrointestinal sorunların ilerlemesine sebep olabilir. Konuyla ilgili araştırmalar sürse de en güncel ve etkili bilgiyi uzman psikologdan alabilir, duygularınızı bastırmayı terapi desteği ile azaltarak bırakabilirsiniz.

Bastırılmış Duyguların Belirtileri

Duygularınızı bastırmayı davranış hâline getirdiyseniz çevrenizdeki insanlara hislerinizi açıklamak zorlayıcı olabilir. Özellikle duygularınızın farkına varmak, duygularınızı tanımlamak ve isimlendirmek imkânsıza yakındır. Hayatınızdaki değişikliklerin sizin için iyi mi ya da kötü mü olduğunu anlamakta güçlük çekebilir ve bunu ifade edemeyebilirsiniz.

Bastırılan duyguların belirtileri aşağıdaki gibidir:

  • Uyuşukluk hissi,
  • Sinirlilik hâli,
  • Etrafınızdaki insanlar duygularınıza dair bir şey sorduğunda strese girmek ve sinirlenmek,
  • Sık sık detayları unutmak,
  • Sebepsiz yere stres yaşamak,
  • Herhangi bir düşünce ile ilgili uzun süredir değerlendirme yapmadığınız için çoğunlukla sakin bir yapıya sahip olmak,
  • Çevrenizdeki insanlar duygularını sizinle paylaştığında kötü ve rahatsız hissetmek,
  • Şiddetli bir şekilde kızgın hissetmek ama sebebini anlayamamak.

Bastırılmış duyguların psikolojik sonuçları hakkında yorum yapmak için kişinin davranışları değerlendirilmeye alınmalı ve bu durumun davranışlarındaki etkisi gözlenmelidir.

Bastırılmış Duygular Davranışlarınızda Nasıl Görünebilir?

Çevrenizdeki insanlara olan tavrınız ve genel davranışlarınız, duygusal baskının verdiği bir cevap olabilir. Bastırılan duyguların belirtileri şunlardır:

  • Yakın ilişkiler kurmakta ve kurulan ilişkiyi sürdürmekte zorlanma,
  • Önem verdiğiniz konular hakkında konuşamama,
  • Duygularını dile dökmekte zorlanma,
  • Kendini övmeye istekli olma,
  • Hayatındaki kişilerin hislerini anlamakta zorlanma,
  • İhtiyaç ve isteklerini dile getirme konusunda güçlük çekme,
  • Daha çok yalnız kalmayı tercih etme,
  • Doğrudan ya da dolaylı olarak çoğunlukla pasif agresif tavırlar gösterme,
  • Çok fazla TV izleme,
  • Çok fazla sosyal medyada zaman geçirme,
  • Aşırı derecede alkol ve uyuşturucu kullanma.

Bastırılmış Duygular Nasıl Açığa Çıkarılır?

Sigmund Freud, bastırılan duyguların elbet açığa çıkacağını söyler. Duygularınızı, onlar kendilerini serbest bırakmadan kendi isteğinizle serbest bırakmak için birkaç öneriyi dikkate alabilirsiniz. Duygularınızı serbest bırakmak hem zihinsel hem de fiziksel sağlığınız için iyileştirici olabilir. Aşağıdaki tekniklerden yararlanarak duygularınızı ifade etme yoluna gidebilirsiniz.

Profesyonel Destek İsteyin

Bastırılan duyguların açıkça konuşulması için bir terapistin yardımına ihtiyaç vardır. Terapiye başlamak, kişinin kendine dair attığı ilk adım sayılabilir. Online terapi yardımıyla duygularınızı ne sebeple bastırdığınızı öğrenebilirsiniz. Psikolog desteği sizin daha derin bir yüzleşme gerçekleştirmenizi sağlayabilir, ancak bu zaman diliminde size profesyonel rehberlik sunarak duygularınızı açmanızı da kolaylaştıracaktır.

Terapi ile duygularınızı daha iyi anlamaya başlayabilirsiniz. Bu durum, yaşam konforunuzu artırmaya ve sağlıklı duygusal düzenlemeler yapmanıza yardımcı olur. Kişiselleştirilmiş çeşitli yöntemler kullanarak duygularınızı açmayı ve yaşamayı öğrenebilir, farklı perspektifler edinebilirsiniz. Online psikolog desteği ile hem kendinizin hem de etrafınızdaki insanların duygularını anlayabilirsiniz.

Kendinizle İletişim Kurun

Kendinizi sık sık kontrol etmeyi ihmal etmemelisiniz. Kendinize nasıl olduğunuzu sormalısınız. Kendi kendine konuşma eylemi sizin için zorlayıcı geliyorsa günlük yazmayı deneyebilirsiniz. “Bastırılmış duygu nedir?” sorusundan yola çıkarak bir kompozisyon yazabilirsiniz. Duygularınızı ifade eden bir resim çizmeye çalışabilirsiniz. Müzikle aranız iyiyse bu bağlantıyı şarkı söyleyerek ya da enstrüman çalarak sağlayabilirsiniz fakat gerçekten hissinize uygun bir şarkı bulmalısınız.

“Ben” İfadesini Hayatınıza Ekleyin

Daha iyi hissedebilmek için hayatınıza “Ben” ifadesini eklemelisiniz. Duygularınızı kabul etmek ve serbest bırakmak, bütünüyle kendinizi anlamanızla ilgilidir. Aşağıdaki cümlelerin hepsine “Ben” ifadesiyle başlamayı denemelisiniz:

  • Bu konu ile ilgili iyi hissediyorum.
  • Bu durum ile ilgili kafa karışıklığı yaşıyorum.
  • Şu anda çok stresli ve gergin hissediyorum.
  • Şu an rahatlamaya ihtiyaç duyuyorum.

Örnekler çoğaltılabilir. Bu etkinlikteki temel amaç, duygularla sürekli olarak temas hâlinde olmak ve duygularla iletişimde kendini rahat hissedebilmektir. İlk adımlar zorlama ya da yapmacık hissettirebilir ama her adım değerlidir ve sizi ileriye taşır. Bu sebeple büyüklüğüyle ilgilenmeden adım atmayı sürdürmelisiniz.

Kendinizi Yargılamayı Bırakın

Hissettiğiniz duygu her ne olursa olsun, kendinizi acımasızca yargılamayı bırakmalısınız. Duygularınızı deneyimleyerek sizi nereye götürdüklerini keşfetmelisiniz. O an yaşadığınız duygunun nedenini isimlendirmeyi denemek, yargılama sürecinizin önüne geçebilir. Örneğin, “Yarın önemli bir görüşmem olduğu için gergin hissediyorum,” diyebilirsiniz.

Duygularınızı kendi kendinize paylaşabilir hâle geldikçe etrafınızdaki insanlarla da kademeli olarak paylaşmaya başlayabilirsiniz. Böylece daha sağlıklı iletişimler kurabilirsiniz. Duygularınızı paylaşırken güvendiğiniz ve nazik kişileri tercih etmeniz, sürecinizin kolaylaşması için büyük önem taşır. Bu süreçte denemeyi bırakmamanız önemlidir. Bastırılmış duyguların psikolojik sonuçları hızlı bir şekilde iyileşmeyebilir. Sabırlı olmanız gerekir.

Duyguları ifade etme herkes için farklıdır. Çünkü bazı insanlar içe dönükken bazıları dışa dönüktür. Bazıları olabildiğince az sayıda insanın olduğu bir sosyal ortamı tercih ederken, diğerleri büyük gruplar halinde vakit geçirmeyi tercih eder. Herkesin kişiliği, alışkanlıkları, hassasiyetleri, beklentileri, hayalleri ve hedefleri birbirinden farklıdır. Bu sonsuz farklı insan yelpazesi aynı zamanda çok farklı iletişimleri ve diyalogları da ortaya çıkarır. Çünkü her insanın yaşam biçimi, kendini ifade eden söz ve üsluplarda diğer insanlardan farklıdır. Ancak kendini ifade edememek pek çok kişinin hayatını doğrudan etkileyen bir sorundur,  online psikolog ile bu soruna bir adım atabilirsiniz. Duygularını ve düşüncelerini kendilerini ifade etmeden başkalarına ifade etmekte güçlük çeken kişiler, giderek daha fazla geri çekilebilir veya sorunları kendi içlerinde aramaya başlayabilirler.

Duyguların Temelini Araştırın

Duygularınızı ve düşüncelerinizi doğru bir şekilde analiz etmek, kendinizi doğru bir şekilde ifade etmenizin ilk adımıdır. Çevrenizdeki insanlara kendinizi ifade edebilmek için öncelikle kendinizle güçlü bir iletişim kurmanız gerekir. Bu açıdan kendinizi ifade etmeden önce, kendinizi daha iyi ifade edebilmek için duygularınızın köküne inebilirsiniz.

Duyguları Kabullenin

İnsanlar çeşitli duygular yaşayabilir. Bununla birlikte, birçok insan belirli bir duyguya karşı önyargılıdır ve bu duyguyu kendileriyle ilişkilendiremez. Örneğin, çoğu insan üzüntü sürecinde hayat bulan pek çok duyguyu kabullenmek ve ifade etmek istemez. Ancak her türlü duygunun insani deneyimler olduğunu kabul etmek, o duygulardan etkilenmek istemediğimiz şeyleri yaptığımız anlamına gelmez. Çünkü duyguları kabul etmek, onlara teslim olmak anlamına gelmez.

Duyguları Yönetin

Duyguları kolay ifade etmek için duyguları yönetmeniz gerekir. Duygularla başa çıkma, genellikle yanlışlıkla kişinin duyguları yaşayıp yaşamadığını kontrol etme yeteneği olarak algılanır. Duygu yönetimi açısından duyguları yaşamama gibi bir amaç yoktur. Çünkü herkes her türlü duyguyu yaşayabilir. Duygu yönetimi iki aşamada incelenmelidir. Birincisi ve belki de en yaygın olanı, yaşadığınız duygulardan etkilenmez. Burada duyguların yönlendirmesi önemli değil, akıl ve vicdana göre hareket etmek önemlidir. Örneğin öfke, insanların sözlü veya fiziksel şiddet kullanmasına neden olabilir. Kişinin kendisini neyin üzdüğünü ve hangi aşamada kontrolü kaybettiğini anlayarak duygularını kontrol etmesine izin verebilir. İkinci adım, yaşadığınız duygusal yoğunluğu azaltmaktır, ancak bunu kendi başınıza yapmak çok zordur. Bunu duyguları canlandıran iç dinamikleri değiştirerek yapar ve bu ancak özel tedavilerle mümkündür.

Açık Konuşun

Duygular nasıl kolay ifade edilir sorusunun en önemli cevabı açık olmaktır. Ancak her şeyi doğru zamanda doğru yerde söylemek gerekir. Fakat doğru ortam ve doğru anlarla, duygularınızı içeri getirdiğinizde kendinizi ifade etmeniz zorlaşır. Açıkça konuşmazsanız, duygularınız kafanızda karışabilir. Uzun vadede, gerçekten nasıl hissettiğinizi ve ne söyleyeceğinizi belirlemek zor olabilir. Bazen size nasıl davranılmasını istediğinizi veya başkalarıyla nasıl iletişim kurmak istediğinizi belirtmeniz gerekebilir. 

bipsikolog

Vygotsky, gelişimsel ve eğitsel psikolojinin “Mozartı” olarak adlandırılabilir. Lev Semenovich Vygotsky (1896-1934) çok başarılı bir Beyaz Rusya’lı psikolog ve doktordu. Aynı zamanda, Sovyet nöropsikoloji ve gelişim psikolojisi alanında da bir öncüdür. Vygotsky’nin düşünceleri, çok uzun bir süre göz ardı edildi. Fakat hiçbir zaman, şu önemli fikri savunmaktan vazgeçmedi: Kültür, zihinsel süreçlerin gelişiminde çok önemli bir rol oynar. Aslında, onun bu alana yapmış olduğu katkıların, özellikle psikoloji ve eğitimin ortak paydada buluştuğu verimli topraklarda, gerçek bir devrim niteliğinde olduğunu söyleyebiliriz. Vygotsky’nin araştırmasının çoğu şu bağlamda yer almıştır:

  • Dilin insan davranışındaki rolü.
  • Dilin çocukların zihinsel gelişimindeki rolü.
  • Üstün zihinsel işlevlerin kökeni ve gelişimi.
  • Bilim felsefesi.
  • Psikolojik araştırma yöntemleri.
  • Sanat psikolojisi.
  • Bir psikolojik fenomen olarak oyun.
  • Öğrenme bozuklukları ve anormal insan gelişimi çalışması.

Vygotsky’nin en önemli sözleri

Sosyal etkileşimin önemi

Sosyal etkileşim, öğrenmenin kökeni ve lokomotifidir.

Düşünce yapısının geliştiği yön, bireysellikten toplumsallığa doğru değil, aksine, toplumsallıktan bireyselliğe doğrudur. Vygotsky, öğrenmenin, mevcut kültürel mirasın devamlılığı açısından uygun bir yol olacağını söylüyor. Aynı zamanda bu, sadece bireysel bir asimilasyon süreci de değildir. Vygotsky, insan öğrenim sürecinin, belirli bir sosyal doğa çerçevesinde  gerçekleştiğini açıklar. Diğer bir deyişle, çocukların diğer insanların akıllarından ne geçtiğini öğrenmelerine dair ilk adımlarını attıkları bir süreçtir.

Anlama düşüncesinin değeri

Başkalarının dilini anlamak için kelimeleri anlamak yeterli değildir. Düşünceleri de anlamalısınız.

Dil aracılığı ile, algıladığımız düşünceleri onaylamak veya reddetmek için bir yol elde etmiş oluruz. Bu, bireyin karakteri ile ilgili bir bilgi sahibi olmamızı ve kendi özgür iradesiyle hareket edebileceği konusunda bilinç sahibi olduğunu ima eder.

Dil ve düşüncenin farklı kökenleri vardır, ama düşünce zaman içerisinde söze aktarılıp, konuşma rasyonel bir hale gelir.

Özellikle, çocukların dili, sosyal ve dışa dönük olup, ancak adım adım içselleştirilir. Çocukların bilişsel gelişimi, yetişkinlerle yapmış oldukları ölçüsüz ve ölçülü diyaloglar çerçevesinde gerçekleşir. Çocuklar dünyayı kendi gözleriyle ve aynı zamanda konuşmalarıyla da algılamaya başlar.

Taklitten vazgeçmek

Büyüdükçe, başkalarının davranışlarını taklit etmeyi veya dışarıdan gelen uyaranlara karşı otomatik olarak tepki vermeyi bırakırız.

Bir çocuk çevresinden bir sünger gibi beslenir. Büyüdükçe, çevremizi taklit etmeyi bırakıp, daha çok fikir ve değerler ile bir etkileşim halinde oluruz.

Sözcükler ve düşünceler arasındaki ilişki

Düşünceden yoksun bir kelime, tıpkı sözlerin eşlik etmediği bir düşüncenin karanlıkta kalması gibi ölüdür.

Bir düşünce kelimeler yağdıran bir buluta benzer. Dil, etkileşimin ana aracıdır ve zihnin gelişiminde belirleyici bir faktördür. Dil, düşünce için olmazsa olmazdır.

Bilginin tanımı

Bilgi, bir birey ile çevre arasındaki etkileşimin ürünüdür, sadece fiziksel değil, sosyal ve kültürel bir oluşum olarak da anlaşılır.

Üstün psikolojik süreçlerin tümü (iletişim, dil, akıl yürütme, vb.), öncelikle sosyal bir bağlamda elde edinilir. Daha sonra bireysel düzeyde içselleştirilir. Özünde, kişiye deneyim kazandıran ve kendi eleştirel yargısının olmasına yardımcı olandan daha iyi bir öğrenme yolu yoktur.

Bir yönetici olarak öğretmen

Öğretmen, içerik sağlayıcı değil, bir yönetici rolünü oynamalıdır.

Bir öğrenci, kendi öğrenme yolunu kendisi öğrenir ve öğretmen de, çocuğu, bu yolda yönetir. Bir çocuk, bugün yardım alarak yaptığı işi, yarın kendi başına yapabilecektir.

Vygotsky’ye göre, öğrenme bir kule gibidir. Bu yüzden, bu kuleyi adım adım inşa etmeniz gerekir. Proksimal gelişime, sosyal yapıcılığa ve iskelet kavramına oldukça yakındır.

Sosyal uyum

Diğer herkes aracılığıyla kendimiz oluruz.

Vygotsky, sadece sosyal uyumun, bir ihtiyacı gerçekten karşılayabileceğini düşünür. Kültürün ihtiyaçlarımızın büyük bir kısmını belirlediğini hatırlayalım. Bir zihinsel yapı, içinde bulunduğu kültürden bağımsız olamaz. Bu anlamda, bizler, izole halde yaşayan bireyler değil, aksine, sosyal olarak yaşamlarını sürdüren varlıklarız.

Vygotsky, diyalog gibi karmaşık psikolojik işlevleri tanımlar. Onları problemlerin çözümünde çok değerli yapılar olarak görür. Onun felsefesi, olumlu doğasıyla beraber, çevremizin, bizim üzerimizde olan öneminin altını çizme çabası içerisinde olur. Bu çevrenin gücü de, bizim gelişmemize bağlıdır.

Sürekli bir değişim halinde olduğumuz için, kültür ve deneyim, yaşamımızdaki iki temel pusulamızdır.

Psikolog Beatriz Caballero

Bizden başka hiç kimse duymamasına rağmen neden iç konuşma yapıyoruz?

Filozofların yeni bir alanı araştırmaya başlaması oldukça az rastlanan bir durumdur ve araştırdıkları soruların çoğu çok eski zamanlardan beri var olan sorunlara ilişkindir. Ancak yaklaşık son 15 yıldır felsefecilerin yakından incelemeye başladıkları bir konu var ki psikoloji ve felsefenin kesiştiği noktada yer alır: iç konuşma. İç monolog olarak da bilinen iç konuşma, düşünürken ya da okurken zihnimizde duyduğumuz sestir. Araştırmalar şaşırtıcı bir şekilde herkesin bu iç sese sahip olmadığını, ancak çoğumuzun sahip olduğunu ortaya koymuştur.

Bilim ve psikoloji bu konuya oldukça fazla ilgi göstermiştir. İç sesin özellikle metin okurken gırtlaktaki küçük hareketlere eşlik ettiğini ve “iç” ve “dış” konuşma arasında açık bir bağlantı olduğunu yüzyılı aşkın bir süredir biliyoruz.

Filozoflar daha önce de zaman zaman iç konuşma hakkında kafa yormuşlardır. Ünlü davranış bilimci Gilbert Ryle, bunun filozofların “kendini tanıma” olarak adlandırdığı olguda kilit bir rol oynadığını düşünmüştür. Başkalarının söylediklerini dinleyerek onlar hakkında bilgi ediniriz ve Ryle 1949 tarihli çığır açan kitabı The Concept of Mind‘da aynı şeyi kendi iç konuşmalarımızı “gizlice dinleyerek” kendimiz için de yapabileceğimizi öne sürmüştür.

Bu olgu başka felsefi bağlamlarda da ortaya çıkmıştır, ancak yakın zamana kadar bu alanda uzun süreli bir merak diri tutulamamıştır. Filozoflar artık psikolojinin bunu ancak bir noktaya kadar açıklayabileceğinin farkına vardılar: İç konuşmanın sadece kendine özgü teorik düşünceyle ele alınabilecek belirli yönleri vardır.

Psikoloji felsefeye karşı

İç konuşma, yıllar boyunca psikologlar tarafından filozoflardan çok daha fazla ilgi görmüştür. Sovyet psikolog Lev Vygotsky bu konuda çok etkili bir isimdir.

Vygotsky çocukların belli bir yaşa kadar genellikle kendi kendilerine yüksek sesle konuştuklarını, ancak yaşları ilerledikçe bunu yavaş yavaş bıraktıklarını belirtmiştir. Ona göre kendi kendine yapılan dış sesli konuşma pratiği azaldıkça içsel konuşma gelişir. Vygotsky’ye göre iç konuşma basitçe içselleştirilmiş dışsal konuşmadır. Pek çok filozof bu konuda hemfikirdir, ancak bazıları bu olguyu farklı görmektedir, çünkü bildiğimiz kadarıyla hem içsel hem de dışsal olarak gerçekleştirebileceğimiz başka bir eylem daha yoktur. Bazı filozoflar içsel konuşmanın aslında konuşma değil, konuşmanın zihinsel bir temsili olabileceğini düşünmüşlerdir.

Örneğin Ray Jackendoff, içsel konuşma yaparken konuşmanın kulağa nasıl geldiğini hayal ettiğimizi, ancak bunu yüksek sesle konuşuyor olsaydık kendimizi nasıl ifade edeceğimizi taklit edecek şekilde yaptığımızı öne sürmüştür. Gerçekte konuşmuyoruz ama konuşmayı simüle ediyoruz.

Bu tamamen teorik bir akıl yürütmedir, ancak psikolojik yaklaşımlara meydan okumayı ya da onları çürütmeyi amaçlamaz. Aksine, değerli yeni bir bakış açısı ekleyerek ampirik araştırmaları zenginleştirir.

Kendi kendimize mi konuşuyoruz?

Kısmen de olsa cevaplayabileceğimiz soru, bizden başka hiç kimse duymamasına rağmen neden iç konuşma yaptığımızdır. Bu bize birçok fayda sağlıyor.

Düşüncelerimizi sözcüklere dökmek, onları daha anlaşılır ve daha belirgin hâle getirmeye yardımcı olur. Bazen gerçek düşüncelerimizi ancak onları yüksek sesle söyleyerek çözümleyebiliriz. Bir sorunu çözmek ya da duygularımızla başa çıkmak için sık sık başkalarıyla konuşur ya da düşüncelerimizi kağıda dökeriz. İç konuşma yapmak da buna benzer olarak fikirlerimizi şekillendirmeye yardımcı olur.

İç konuşmanın başkaca faydaları da olabilir. Var olan bir düşünce veya inancı içsel olarak ifade ederek bilinç düzeyine çıkarmak, sıradan gündelik meseleler için dahi bir muhakeme sürecini geliştirmeye yardımcı olabilir. “Saat 16.30’da evde olabilirsem, akşam yemeğini 19.30’a kadar hazırlayabilirim” diye düşünebilirsiniz. Ancak bu, “Ama maç 19’da başlıyor; yemek yapmakla uğraşmak yerine dışarıdan sipariş verem daha iyi olacak…” gibi bir düşünceyi de fikri de beraberinde getirir.

Kafanızın içindeki sesi kontrol etmek

Felsefi düşünce için elverişli bir başka ortam da içsel konuşma yapmanın bir eylem mi yoksa öylesine gerçekleşen bir süreç mi olduğu sorusudur. Yüksek sesle, diğerlerince duyulur olacak biçimde konuştuğumuzda, bu sıradan bir eylem olur. Bunu yapmayı ya da yapmamayı tercih edebiliriz. Aynı şey içsel konuşma için söylenemez; bu konuşma genellikle nedensizdir, hatta istemsiz ve rahatsız edici olabilir.

İç monoloğumuzu susturmak gerçekten de zor olabilir ve bunu isteyerek yapmaksa neredeyse imkansızdır. Hemen şimdi deneyin isterseniz. Hiçbir şey düşünmemeye ve içsel konuşma yapmamaya odaklanın. Muhtemelen, paradoksal bir şekilde, kendinizi daha fazla düşünürken bulacaksınız ve daha fazla çaba sarf etmek bunu daha da zorlaştıracaktır. Stres  anksiyete  veya depresyon gibi durumların da iç konuşma ile psikolojik bağlantıları olduğu kanıtlanmıştır. Bir iç konuşma yapmaya karar verebiliriz; zihnimizden bir kelime “söylemek” geçebilir; ama bu genellikle biz hiçbir şey yapmadan gerçekleşir.

Eylem nedir?

Bir şeyi eylem yapan şeyin ne olduğu, başlı başına felsefi bir tartışma konusudur. Bu konuda öne çıkan teorilerden biri, eylemlerin yapmaya çalışabileceğimiz ya da çaba gerektiren şeyler olduğunu savunur. İç konuşma yapmak çoğu zaman çaba gerektirmez ve hatta yukarıda bahsettiğimiz gibi bunu durdurmak için mücadele bile ederiz. Bu, bunun yapmaya çalıştığımız bir şey olmadığını, sadece “gerçekleştiğini” gösteriyor gibi görünmektedir.

Diğer eylem teorileri de benzer bir sonuçlara ulaşır: İç konuşma neredeyse hiçbir zaman bu tanıma uymaz.

Genel olarak bilinçli deneyim konusunda çok sayıda felsefi çalışma yapılmıştır. Ancak, filozoflar spesifik zihinsel olgulara her zaman dikkat etmemişlerdir. İç konuşma, zihinde gerçekleşen dışsal bir faaliyeti, yani konuşmayı kapsıyor gibi görünen benzersiz bir bilinç deneyimi türüdür. Bunu araştırmak şüphesiz önümüzdeki yıllarda bizi heyecan uyandırıcı sonuçlara yönlendirecektir.

Çeviri ve Derleme: Sosyolog Ömer YILDIRIM

Hayatınızın hikayesini yazarken, kalemi başkasının tutmasına izin vermeyin! 

Comments are closed.