logo

Bilgi paylaştıkça artar, fikir paylaştıkça gelişir.

cami

Kendi gündemini belirleyemeyen, akıl üstü olmayan, vahye dayanmayan bir hedef geleceğe de yürüyemez. Kültürler üstü olmayan bir gelecek günümüzde olduğu gibi iç çatışmalardan yakasını da kurtaramaz.

Kendi gündemini belirleyemeyen, akıl üstü olmayan, vahye dayanmayan bir hedef geleceğe de yürüyemez. Kültürler üstü olmayan bir gelecek günümüzde olduğu gibi iç çatışmalardan yakasını da kurtaramaz. Kültürler üstü olmayan her hesap, her kitap işi sığ kalacaktır. O halde zaman, zemin ve şahıslara bağlı ve sınırlı olmayan bir gelecek oluşturmak her Müslümanın birincil ve öncelikli görevidir.

Her insanın yüreğinde saklı olan bir gelecek kaygısı vardır. Bu kaygı bazen hüzünlü bazen de bayram havasında depreşir durur sinelerde. 

Burada iki çeşit kaygıdan bahsetmek istiyorum. Hem dünyayı imar eden ve yeniden şekillendiren bir kaygı hem de ahireti kurtaran ve cennete kavuşturan bir kaygı. Gelecekle (ahiretle) irtibatlandırılamayan her kaygı; beyhudedir, nafiledir, kadüktür. Ancak içinde yaşadığımız dünyayı imar etmek kaçınılmazdır. Peki dünyayı imar ederken hissettiğimiz kaygılarımızın temelinde yatan hakikat nedir?

Kaygı; insan olmamızın, düşüne bilmemizin, plan ve projeler üretebilmemizin, geleceğe ait bir isteğin içinde yer almamızın bir neticesidir. İyi bir insan geleceğini iyi bir düşünceyle şekillendirebileceği gibi kötü düşünceleri karıştırmakla da her şeyi alt-üst edebilir. İyi bir kaygının doğru bir inançla şekilleneceğini unutmamak gerekir. O halde doğru bir inanç, kaygının zirvesidir.

Birçok yüreğe sinmiş olan kaygı daha çok dünya yaşamıyla sınırlıdır. İlerleyemez. Çok azı vahiyle belirlenir ve ahirete yöneliktir. 

Günümüze kadar ayakta kalan eserlere baktığımız vakit evvela imanla yoğrulmuş olduklarına şahit oluruz. Daha sonra inşa edilen her eserin günün şartlarına göre değil, geleceğe ulaşma arzusuyla örüldüğünü görebiliriz. Hem dünya arenasında hem de ahirete intikal ettikten sonra nadide bir yaşamı arzulamak yürekte hissedilen kaygıların baş kahramanıdır. Bu kaygı doğru bir şekilde yönlendirilmezse başa bela olabilir. Ancak insanlarımız dünya kaygısından kendilerini kurtaramazlarsa ahirete yönelik bir kaygıyı da sinelerinde hissedemezler. Dünyaya ait kaygılar, ahirete yönelik her kaygıyı şekillendirmeyebilir ancak ahirete yönelik her kaygı dünyaya ait kaygıları her zaman zemin hazırlar. 

Egoist yaklaşımlar, bencil kaygılar, bireysel hedefler doğru bir sonuç vermez insana, doğruya sevk ve idare de edemez. Doğru, yerinde ve hedefe matuf olmayan her kaygı zamanla sahibini dinden ve imandan da uzaklaştırabilir.

Bireysel olarak insanoğlu, gelip geçici bir varlıktır. Ama toplumsal manada insanlık var olandır ve kıyamete kadar da var olacaktır. İnsana ait basit, sıradan ve süfli argümanlarla gelecek inşa edilemez. Geniş düşünmek, geleceğe nakış örmek ancak insanlar üstü bir şemsiyeye sahip olmakla mümkündür. O halde beşeri değişimlerden etkilenmeyecek, beşeri her değişimi değiştirecek bir argüman gerekli Müslümanlara. Her değişimin fevkinde yer alan değişmeyen şey vahiydir. Kim vahye uyarsa hem dünyasını onarmıştır, hem de geleceğe ait kaygılarını dindirmiştir. Ahiretini mamur edenler işte bunlardır.

Hz. Muhammed (s.a.v.) cahiliye dönemini geleceğe taşımadı, bunun için çalışmadı da. İnsanlık üstü bir hedef tayin etti iman edenlere. Cahiliye toplumunda büyümüş ancak cahiliye gelenek ve göreneklerine ket vurmuş insanlara; “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz…” (Al-i İmran/110) diye hitap etti. Cahiliye dönemiyle ilgili var olan ne kadar bağ varsa hepsi bir bir kesildi keskin kılıçlarla. Bu vesileyle tüm Müslümanlarda bölgesel düşünmenin, tensel varlıklara değer atfetmenin yerini ilahi bir düşünce yeşeriverdi. Hz. Muhammed (s.a.v.), çevresindeki insanlara; tüm bir insanlığı vahyin şekillendirdiği yepyeni argümanlarla yola çıkmaya, hayata ve geleceğe ait her ne varsa vahye göre değerlendirmeye; her zaman, her mekanda ve her insana lazım olan unsurları Kur’an’a göre ileri sürmeye ikna etti. 

Gelecek günün şartlarıyla ve imkanlarıyla değil, vahye göre günün şartlarında meydana getirilecek yepyeni değişikliklerle şekillenebilir. Evet! Geleceği şekillendirmek bu olsa gerek. 

O halde geleceği inşa etmek için; insanlar üstü, akıllar üstü, kültürler üstü ve zamanlar üstü bir argüman lazım. Kişilere göre değişmeyen bir argüman. Bu argüman ayetlerden hali kılınamaz. 

Bazı insanları dışlayan bölgesel bir söylem, diğer ülkeleri diskalifiye eden ülkesel bir eylem, farklı renkleri yok sayan tensel bir plan yerel kalmaya mahkumdur. Kadüktür, geleceği yoktur bu gibi girişimlerin.

Kendi gündemini belirleyemeyen, akıl üstü olmayan, vahye dayanmayan bir hedef geleceğe de yürüyemez. Kültürler üstü olmayan bir gelecek günümüzde olduğu gibi iç çatışmalardan yakasını da kurtaramaz. Kültürler üstü olmayan her hesap, her kitap işi sığ kalacaktır. O halde zaman, zemin ve şahıslara bağlı ve sınırlı olmayan bir gelecek oluşturmak her Müslümanın birincil ve öncelikli görevidir. Tutunduğumuz dalın dini bir argümanı yoksa her an düşebiliriz. Rezil oluruz ahirette Rabbü-l Alemin’e. Tutunmaya çalıştığımız her dal, dinden uzaklaşmamıza sebeb verebileceği gibi ayaklarımızı daha sağlam basmamaya neden de olabilir. Yere basmayan, vahye dayanmayan her girişim mutlak manada başarısızdır. Dalın yerden yüksekliği tutunanlar için her an felakete sebep olabilir.

Nihat Güç

4 / TABİAT BOŞLUK KABUL ETMEZ

Batı’da -özellikle Aydınlanma ile beraber— hukuk ile ahlakın, buna paralel olarak fizik ile metafiziğin, din ile devletin, din ile bilimin, din ile her şeyin arası ayrılmıştır. Ba­tı zihni bu kavramsallaştırma ile dünyayı algılamış, diğer milletleri de bu kavramsallaştırmanın hegemonik gücü ile değerlendirmiştir. Olgulardan, devletten, ekonomiden, sanattan ve aslında insandan, Aydınlanma öncesi var olan “değer” ve “ahlak” soyutlanmış, çekip çı­karılarak alınmıştır. Tabii yerine Aydınlanmanın “değer” ve “ahlak”ı konmuştur. Zira tabiat boşluk kabul etmez.

Dinler, “değer” söz konusu olduğunda özellikle İslam dini hem ibadeti hem hukuku hem de kozmosu ahlaktan ayırmaz. Burada ahlak, sadece tabiat, seciye, karakter anlamında değil ve yine sadece “-meli, -malı” gibi önermeleri değil, en geniş anlamıyla onların da dâhil olduğu metafizik, aşkın, manevi ve kutsal bir durumu ifade etmektedir. Bu yönüyle İslam, sadece fizik, sadece içkin ve dünyevi olmadığı gibi pek tabii olarak seküler ve profan bir din de değildir. Doğa, hukuk, fizik; her şey manevi kavramlardır. Ahlakın bunun dı­şında olması düşünülemez. Öyle ki, doğanın, hukukun, fiziğin, ahla­kın Allah’tan bağımsız özerk bir alan oluşturması mümkün değildir. 

Doğanın, hukukun, fiziğin kendi içsel kanunları olsa da nihayet bun­lar Allah’a bağımlı, Allah’ın koyduğu yasalar çerçevesinde deveran etmektedir. Allah’tan bağımsız kendi kendine işleyen bir mekanizma bulunmamaktadır. Bu, varlığa bütünlükçü ve daha şümullü bir ba­kış demektir. Taşıyla, toprağıyla, yıldızıyla, gezegeniyle, hayvanıyla, insanıyla evren ve hayatı, canlı bir organizma gibi görmek demek­tir. Hallaq’ın ifadesiyle Kur’ani doğa yasaları, fizikî değil ahlakidir. Bunlar açıklanabilir sebeplere bağlı olarak gerçekleşirler, ancak bu sebepler son tahlilde ahlak yasalarında temellenirler.

Burada fizik­sel dünya soğuk ve kupkuru akli izahlara konu olan bilimsel bir sit alanı değil, maneviyat ve psikoloji ile yoğrulmuş doğal bir dünyadır. Tanrı’nın yarattığı insanların yaptığı ahlaki fiillere bütünüyle boyun eğen bir dünya… Bütün yaratma, yeniden yaratma ve ölüm işlemleri, sırf insanları doğruya yönlendirme amacıyla ilahi kerem ve kudret tarafindan hususi olarak düzenlenmiştir. Mülk suresinde belirtildiği gibi:

“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölü­mü ve hayatı yaratandır.” [Hanginizin daha güzel davranacağınızı denemesi için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O güçlüdür, çok bağışlayandır. Mülk 2 / Mehmet Okuyan Meali] Başta Newton, hatta oldukça maneviyatçı olan Einstein bile Kur’an’ın fizikî doğa yasalarını ahlaka bağlayışı karşısında herhalde şaşkına dönerlerdi.

Bu çerçevede sadece kozmosun değil, ibadetin de hukukun da amacı ahlakidir, ibadetleri düşünelim; örneğin namaz. Namaz sa­dece şekilsel bir ibadet değil, arkasında ahlaki hedeflere ulaşmanın aracı olan çok önemli bir ameldir. Oruç da zekât da böyledir. Hu­kuki bir ifadenin arkasında da aynı ahlaki hedefler vardır. “Hırsızlık yapma!” denildiğinde sadece bir yasak kılma söz konusu değildir, bu emirde “başkasına zarar vermemek, onu zor durumda bırakmamak, haklarına saygı göstermek” gibi temel ahlaki amaçlar vardır. Zinanın yasaklanması da gayriahlaki davranışların kınanması anlamındadır. Akitlere riayet etmek “ahde vefa”nın bir gereğidir. Ölçü ve tartıda hile yapmamak temel bir ahlaki kuraldır. Bu da esasen ekonomik faaliyetlerin ahlaki bir temele yaslandığını gösterir. (İslam’da ahlak ve hukukun ayrılmazlığına dair mükemmel bir tahlil için bk. Wael b. Hallaq, Hukukun Ahlaki Boyutu, s. 65-111)

Hastalıklar

Hastalıklar, depremler, felaketler de ahlaki içeriklidir. Örneğin hastalık… Hastalık Allah’ın bir imtihanıdır, imtihan iradeyi gerek­tirir, irade hastalığa karşı tavrı belirler veya üst düzey bir bakışla has­talık Allah’ın bir lütfudur. Bu bir görme biçimidir ve din, inananına bu görme biçimini sağlamaktadır. Bilim içinse hastalık, makinadaki bir arıza demektir. Arızanın giderilmesi hastalığı da ortadan kaldıra­caktır. Bundan ibaret. Mucize de aslında bu tür bir görme biçimiyle alakalıdır. Mucize, Tanrının iradesinin yansımasıdır. Bu anlamıyla doğaya ahlaki içerikli bakmak demektir mucize. Ama bilim, evrende aşkın bir şeyin olamayacağını kabul ettiği için yine onu sebep-sonuç çerçevesinde izah etmeye çalışır. Farklı görmeyi reddeder ve görmeyi tek tipleştirir. 

Aslında bilim, kendi görme tarzını mutlaklaştırdığı için başka görme tarzlarını reddeden kısır, indirgemeci bir yaklaşımdır. Evreni düşünelim örneğin; Ay, Güneş ve gezegenler… İslam’da bunlar dahi “değer” yüklüdür. Elbette tekil olarak yıldız ve gezegenlerin, taş ve toprağın kendinde içkin bir “değer”i yoktur ve olamaz. Yine elbette evreni açıklama konusunda bunlarla ilgili or­taya konulabilecek yasalar da vardır. Peki bunların bizatihi kendileri değer mi üretiyor? Hayır, değer üretemedikleri gibi kendi başlarına bir “değer” de ifade etmezler. Ancak bir “değer”e işaret edebilirler. Allah gibi. Ayrıca kendi başlarına değerleri olmasa da insandaki “değer”in ortaya çıkmasına katkıda bulunurlar. Dedik ki, kendileri “değer” üretemez ama bir “değer”in varlığına işaret ederler.

Sanatın, sanatkâra; resmin ressama işaret ettiği gibi. Sanatın değerli oluşu veya resmin “değerli” oluşu sanatkâr ve ressamdan dolayıdır. Esere gürel ligi katan sanatkâr ve ressamın ruhudur. İşte kainatın değer­li” oluşu da “Yaratıcısına alâmet ve işaret oluşundandır. Arapçada “âlem” kelimesi alâmetle aynı kökten gelmektedir ve bu da âlemin işaret edici olduğunu gösterir. Kur’an’da sıkça kullanılan ayet kelime­si de böyledir. Ayetin işaret, delil, kanıt gibi manaları vardır. Âlemin, ayet olması Yaratıcı’ya delil olması cihetiyledir. Bu manasıyla tek tek madde dünyası belki değerden yoksundur -ki, kendi başlarına hiçbir şey ifade etmezler- ama Yaratıcısına nispetle değerle doludur. Tablo­da bir ağaç tek başına bir şey ifade etmeyebilir. Ama güneş, masmavi gökyüzü, dağlar, yeşil çimenler ve gürül gürül akan derelerin arasında bir ağaç güzelliğin sembolü olur. Tablo güzelleşir. Tablo değerlenir. O tabloya o güzelliği katan bir el olmalıdır, bir ruh olmalıdır. İşte şu koca kâinat da böyledir. Ona bu değeri veren Yaratıcıdır, Yaratıcının dokunuşudur, Yaratıcı’nın ruhudur.

İnsana ruh üflemesi gibi kâina­ta da ayrı bir nefes üflemiştir. Yol levhalarım hatırlayalım: Bir levha kendi başına anlamlı değildir ama işaret ettiği yer dikkate alınırsa levhanın kendisi değerli hâle gelir. Bu durumda, levhanın kendisi ol­masa bile işaret ettiği yerdir önemli olan. Levhanın eni, boyu, rengi, hacmi, kütlesine takılıp kalırsak işaret ettiği asıl yeri ihmal ederiz. Asıl, işaret edilen yerdir. Levha dendiğinde enini boyunu değil, bu bütünlüğü kavramaktır aslolan. O hâlde denilebilir ki, bilim ve din, ikisi de evreni kendilerine konu edinirler, ikisi de evrende bir düze­nin var olduğunu kabul eder. Ancak bilim, evreni açıklama nesnesi ve evrendeki düzeni de bilimsel etkinliğin bir ön koşulu olarak gö­rürken din, bunun da ötesinde düzenli evreni bir gücün / Yaratıcı’nın varlığına delil, işaret veya gösterge olarak kullanır. 

Evren elbette bir nesne olarak açıklanabilir ama salt açıklama nesnesi olarak görülüp başka bir hakikate işaret ettiği reddedilirse kısır bir döngüye girilmiş olur, insanın ufku daraltılmış, ruhu sıkıştırılmış olur. Bu kısır bakış açısının evreni yıkıma, yaşanmaz hâle getirebilecek bir sonucu da vardır. Onun için evren sadece zahiri ile değil bâtınıyla da, sadece akılla değil kalple de, sadece bedenle değil ruhla da, sadece mülk ile değil melekut ile de, sadece fizik ile değil metafizik ile de, sadece bilimle değil, din ve sanat ile de müşahede edilmelidir.

Bu durumda bir şey daha denmelidir ki, din bakış açısından “olan/olgu”dan “olması gereken’e ara bir formla geçiş sağlamak mümkündür. Bu, şöyle olmaktadır: Olan/olgunun kendisi değer yüklü değildir. Ancak akıl, ondan çıkarsama yoluyla kesin neticelere varabilir. Bir yerde ateş yanıyordur, duman çıkıyordun Uzaktan onu görenin orada ateşin varlığını çıkarması gayet tabiidir. Yazının bir yazara işaret etmesi aklen kesindir. Olan/olgu, yani doğal olaylar akli yöntemle incelenirse bir Yaratıcıya işaret etmekte olduğu hemen an­laşılır. “Gaye ve nizam delili” yahut diğer adıyla “inayet delili” bunu anlatır. Buna göre âlemde, varlıklarına şahit olduğumuz her şeyde bir düzen görmekteyiz. Varlıklarda görülen bu düzen, belli gayelere hizmet etmekte ve âlemde hayatın devamını sağlamaktadır. Ancak söz konusu düzen ve gayenin kendiliğinden ortaya çıkması müm­kün değildir. Bu durumda, âleme bu nizam ve gayeyi veren ilim, kudret, irade ve inayet sahibi bir varlığın bulunması gerekir, işte bu varlık Allah’tır.

Allah sadece ilim, irade, kudret ve hikmet sahibi değil, ayrıca kelam sahibidir de… Kelamı vahyidir. Yaratıcı orada “olması gere­ken’e dair buyruklar vermektedir. İnsan dâhil âlemin bu şekilde Ya­ratıcı ile bağlantısı kurulursa varlığın baştan aşağı aslında ahlaki bir mahiyet arz ettiğini söylemek ve neticede fizikten metafiziğe geçiş yapmak mümkündür. Burada metafizikle maksat, sırf sadece fiziğin nedenlerine ulaşmak değil, bir varlık olarak evrenin sebebine ulaş­maktır. Aslında her ne kadar akli süreçler işletilse bile nihai olarak bu da, yani evren denilen fiziksel kütlenin arkasında bir Yüce Tasarımcı’yı tasdik etmek de bir “iman” işidir.

Akıl, bizi “varlık”ı tefekkür ederek bir yere kadar götürür; oradan sonrası “iman”ın işidir. Kişi bilime inanarak evrenin sebebinin yine evren olduğunu söyleyebi­lir. Bu kişi evrenin sebebinin Tanrı olduğunu kabul etmez. Çünkü şöyle düşünür: Biri, evrenin sebebi yine evrendir, onun da sebebi yine evrendir dese bu sonsuza kadar böyle gider. Bu ise teiste göre makul değildir. Evren kendi kendinin sebebi olamaz. O hâlde onu var kılan sebep Tanrı’dır. Bilimci ateist ise şöyle düşünür: Tanrı’nın sebebi nedir? Aklen onun da bir sebebi olmalı. Niye sebep orada dursun ki! Sebep-sonuç ilişkisi zorunlu ise Tanrı denilen varlığın da bir sebebi olmalı! Yok, orada sebepler zinciri kesiliyorsa, yani Tan­rı kendi kendinin sebebi oluyorsa neden evren de kendi kendinin sebebi olmasın? Nedenselliği neden evrende bitirmeyelim? Evet, bu akıl kaba maddenin akıllı, iradeli, hikmetli tasarım yapacağını kabul etmektedir ki, bu sahih aklın kabul edebileceği bir şey değil­dir.

Fiziksel evrende her şey açıklanması için kendi dışında bir şeye dayanmak zorundadır. Bir olgu açıklandığında bu açıklama başka bir şey aracılığıyla yapılır. Tekil olayları bir başka şeyle açıklarız. Pe­ki bu şey evrenin bütün olarak kendisi ise onu neyle açıklayacağız? Bu şey, bu olgu, varlığın tümüyse, yani bütün bir fiziksel evrense, bu durumda açıktır ki evrenin dışında onu açıklayacak fiziksel bir şey yoktur. Dolayısıyla yapılacak herhangi bir açıklama fiziksel olmayan ve doğaüstü bir şey cinsinden olmak zorundadır. O şey de Tanrı’dır. Onun içindir ki, “beynin aklı” bir noktaya kadardır; ondan sonra insanı götürecek olan “kalbin aklı”dır.

Müslüman bilim adamı, doğadaki olguların Yaratan’ın varlığını gösteren ayet ve işaretler olduğunu düşünür. Çünkü bu olgular Onun sıfatlarının âlemdeki tecellisinin sonuçlarıdır. Durum böyle olunca her olgu anlaşılıp kavranması gereken ve kendileri sebebiyle ayet diye isim­lendirildiği bir değeri veya pek çok değeri içerir hâle gelir. Olgunun değer içermesi mantıksal kesin bir gerektirme ilişkisi değil, insanın be­nimseyip benimsememekte özgür kaldığı manevi hissetme ilişkisidir. Müslüman bilim adamı, bu ilişkiyi benimserse önündeki her yaratılan da kendisinin taşıdığı emanet gereğince kendisine yöneltilmiş ilahi bir emri hissedip sezmesi sebebiyledir. Müslüman bilim adamı aynı za­manda doğadaki bütün olguların kendinin hizmetine verildiğini bilir. Nesneleri tikel olarak incelemek gerektiğini de düşünür. Ama bu ol­guların veya ayetlerin dış yüzünün gerekleri ile iç yüzünün gereklerini karıştırmaz. Dolayısıyla olgu veya ayetin dış yüzünü, dış sebepleri be­nimsemenin gerektirdiği bir şekilde -tasvir, tümdengelim, tümevarım ve deney biçiminde- ele alır. Olgu veya ayetin iç yüzünü ise, anlamlan benimsemenin gerektirdiği biçimde -düşünme, hatırlama, ahlakileşme ve ibret alma şeklinde- talep eder.” Prof. Dr. Taha Abdurrahman

Bu çerçevede ifade edebiliriz ki, Kur’an, sıradan görünen tabiat olaylarını dahi kendi içinde dinî, ahlaki, manevi bir bağlama yerleşti­rip onlara aşkın (müteal) bir anlam yükler. Örneğin yağmur Kur’an’ın anlam ve kavram dünyasında suyun buharlaşarak hava tabakasına çarpması ve yeryüzüne geri dönmesinden ibaret sıradan fiziksel ve bilimsel bir olay değildir. Kur’an’a göre yağmur bir rahmettir ki bu esas itibariyle yağmurun Kur’an’ın anlam dünyasında sadece fizik bir olayı değil, aynı zamanda metafizik bir olgu olduğunu da göstermek­tedir. Kur’an, bu şekilde birçok bilgi vermektedir. Kur’an’ın verdiği bu bilgiler bilimsel tespitlerle de uyuşmaktadır. Ancak asıl soru şudur: Böyle bir hakikati bilimin dile getirmesiyle Kur’an’ın dile getirmesi arasındaki fark nedir? Farkı şu şekilde açıklamak mümkündür: Te­olojik olarak bakıldığında Allah sadece buralarda bilgi vermemekte, bu bilginin ateşleyeceği bir iman ve bu imanın doğuracağı ahlaki bir davranışı hedeflemektedir. Böylece Allah, astronomik bir evren değil, ahlaki bir evren kurmayı amaçlamaktadır. Bundan dolayı vahyin dili, salt enformatif, deskriptif değil, aynı zamanda performatiftir. Her söz bir eylemle sonuçlanabilecek bir kurgu içinde sunularak geleceğin ihbarıyla şimdinin evrenini inşa yolu açılmaktadır. (Bk. Fatih İşbil, Dinî ve Felsefî Açıdan Anlamın Doğası, s. 224,252)

Kur anda karşımıza çıkan düşünce çizgisi, ne çeşitli olgu ve olayların toplamından ne de emir ve yasakların dökümünden iba­rettir. Aksine bu, entelektüel, ahlaki ve ruhi bir yolculuğa çıkmak için bize yapılan bir davettir. Bu yolculuk tüm varlığımızı kapsar ve duyusal-rasyonel, maddi-manevi, bireysel-evrensel, doğal-kültürel gibi ikilikleri ortadan kaldırır. Kur’an’ın kendine özgü bir tarzda somutlaştırdığı bütüncül düşünce biçimi, gerçekliğin birbirine bağlı ve çok katmanlı doğasını yansıtır. Bizi, varlığın birbirine nasıl bağlı olduğunu ve büyük varlık dairesinde bir şeyin başka bir şeye nasıl bağlandığını görmeye çağırır. Dolayısıyla Kur’an esasen ve yalnızca betimleyici değil, aynı zamanda kural koyucudur. Kur’an, eşya ve hadiseleri olgu veya malumat olarak tanımlamaz; telkin edici kıs­saları çarpıcı benzetmeleri ve Allah’ın nasıl yarattığı ve tarihe nasıl müdahale ettiğiyle ilgili canlı tasvirleri, varlığı ve dünyadaki yeri­mizi görme biçimimizi değiştirmeyi amaçlar. Beşerî vicdanlarımızı, gerekçelendirilmiş bir iman ve erdeme dayalı bir hayat sürebilecek şekilde dönüştürmeye çalışır. 

Akıl ve rasyonellik, bütünsel düşünce ve ahlaki anlayışın bu geniş bağlamında ortaya çıkar. Akıl, kendi başına hakikatin bir ilkesi ve zemini olmaktan ziyade dünyadaki varlığımızın ve gerçekliğe verdiğimiz beşerî cevabın geniş bağlamı içinde işlev görür. Varlığını beşerî olandan daha büyük şeye borçlu olan akıl, Allah’ı “kuşatma” anlamında bilemez. Zira sınırlı bir varlık olarak sonsuzu ihata edemez. Allah, deneysel olarak bilinemez. Çün­kü deneysel bilgi, sınır, konum, ilişki, görelilik gibi Allah’a uygulana­mayan kavramlara bağlıdır. Allah, mutlak ve sonsuzun sezilebileceği, idrak edilebileceği ve formel önerme, kavram ve metaforlarla tem­sil edilebileceği ölçüde çıkarımsa! ve sezgisel akılla bilinir. Akıldan bundan fazlasını yapmasını beklemek kendi sınırlarını ihlal etmesini talep etmek demektir. (Bk. İbrahim Kalın, Perde ve Mânâ, s. 38-39)

Din, olguları Allah’a (vahye) bağlar. Olgular, Allah ile anlandı hâle gelir. Değer yüklenir, değer kazanır. Bunun karşısında ise Aydınlanmacı bir akıl vardır. Aydınlanman akıl sözde olgu ve değer ayırımı yapar. Bu anlamda sekülerdir. Peki olgulara “değer” yükleyen bu akıl nasıl bir akıldır? Hallaq’ın ifadesiyle Aydınlanma projesinin önemli bir köşe taşını temsil eden ve Kant’ın otonomi kavramında güçlü bir şekilde ifade edilen özgürlük, artık Tanrı’nın kadir-i mutlaklığı ve dilediğini seçebilme kudretinin yerine, insanın kendi doğal akıl yürütme güçlerini ifade eder hâle gelmiştir. İnsan aklı, hâlihazırda dünyanın nesneleştirilmesi ve öncelikle araçsal olan kendi isteklerine boyun eğdirilmesi projesinde yegâne hakem hâline gelir. Mutluluk, fayda ve hayatın ve özel mülkiyetin korunması gibi- bunlara hizmet eden her ne varsa bunların peşine düşmek, uzak görüşlü ve hesap edici akıl tarafından doğal düzenden çıkarılabilecek doğal haklar hâline gelir. Daha ön­ce vahyin gücü ile sınırlanmış olan akıl, bütün metinsel rakiplerinin otoritesini devralmaya girişmek üzere artık özgürdür. Şöyle de söy­lenebilir: Akıl, dogmaya ve kutsala (metafizik olana) karşı mücadele verdi ve özgürleşti. Şimdi kendisi dogma ve kutsala dönüştü. Ken­dini, tek hakikat yerine koyarak diğer özgürlükleri boğar hâle geldi. Özgürlüğün nişanesi, şimdi esaretin sembolü oldu.

Görüldüğü gibi modern bilimde tabiat kanunları, manevi ve metafizik önemini yitirmiştir. Aslında bugün, ilginçtir, tabiat kanun­ları birçok insan tarafından ilahi kanunlara zıt olarak görülür. Tabiat kanunları ile ilahi kanunlar arasındaki bu modern çatışmanın bilim ve manevi bilginin birliği açısından sonuçları vardır. Eğer modem dünyada bu birliği tekrar kurmak istiyorsak bunun yollarından birisi, tabiat kanunlarının metafizik ve manevi statüsünün tekrar iade edil­mesidir. Seyyid Hüseyin Nasr’ın modern bilimin metafizikle ilişkisi konusundaki şu sözünü hatırlatmak yerinde olacaktır: “Çağımızın fiziği var ama metafiziği yoktur.” Gerçekten de geçmişte fizik ve metafizik bu kadar birbirinden ayrı değildi. Bilakis fizik, metafiziğe işaret eden bir göstergeler düzeni olarak algılanıyordu. (Kadir Canatan, Sosyolojide Yasa Fikri, s. 24)

Aslını ararsanız modern bilimde tabiat kanunları manevi ve me­tafizik önemini kaybettiği gibi bunlara bağlı olarak ahlaki önemini de yitirmiştir. Modern bilim, ahlaktan bağımsız olarak hareket etmekte­dir. Modern zamanlarda bilgi-ahlak ilişkisi tam olarak kurulamamak­tadır. Bilgiye/bilime mutlak özgürlük tanınmıştır. Bilimin sonuçları insanın felaketine dahi olsa ondan taviz verilemeyeceği ısrarla vurgu­lanmıştır. Modern insan için bilim, bir varoluş tarzıdır. Batı’da mo­dern bilim tarzına şiddetli eleştiriler olsa da toplundan ve devletleri sürükleyen hâlihazırda hâkim bilim paradigmasıdır. Peygamberimiz faydasız ilim den Allah a sığınmıştı. Bilgi amele dönüşmeliydi. Amel ve ahlak ile iç içeydi. Ahlaki sonuç vermeyen bilgi de amel de neticede “faydasız’dı. Modern insan da faydasız ilimden Allah’a sığınmaktadır. Modern bilim, gözlem konusu olmayan şeyleri, metafiziğe dayalı hususları “spekülasyon” görerek âdeta onları faydasız kabul etmektedir. Ahlakın modern bir versiyonu da “faydacılık” değil midir? Modern bilimde de bilgi amele dönüşmeliydi, dönüştü de: Teknoloji. Peki, teknolojinin ahlakı olacak mıydı? Modern bir amel olan teknoloji, ahlaka mugayir sonuçlar verdiğinde ona “dur” denilebilecek miydi? Nasıl denilsin ki?

Peygamberimizin sığınışı ile modern insanın sı­ğınışı arasında ne kadar da büyük fark var: Peygamberimiz faydasız ilimle, sonsuz âlemde fayda vermeyecek şeyleri kastetmişti. Modern insan ise sonsuz âlemde fayda verecek şeyleri kastediyor. Zira sonsuz âlemle ilgili her şeye mistik, metafizik, spekülasyon, irrasyonel, deney dışı diyerek onları reddediyor. Gücünün yetmediği yerlerde ise onları bireyselleştirerek vicdana mahkûm ediyor, marjinalleştiriyor ama ne olursa olsun topluma yön verecek bir pozisyona onları asla çıkarmıyor.

Batı da da ifade eden entelektüellerden biri Fritjof Capra. Capra, Kartezyen mekanik bi­lim ve evren paradigmasına karşı sistemci ve bütünlükçü yeni para­digmaların ortaya çıktığını söylemiştir. Capra’ya göre bilimdeki bu paradigma değişikliği aynıyla hukuk alanında da gerçekleşmelidir. Bununla ilgili gelişmeler olsa da ona göre hukuk alanı hâlâ mekanik dünya görüşüne göre dizayn edilmiştir. Hukukla ilgili görüşlerini bir yana koyarsak iki paradigma arasındaki farklara yönelik tespitleri önem arz etmektedir. O, bunları şöyle belirlemiştir:

Mekanikçi paradigma/makine olarak dünya:

  1. Fiziksel gerçeklik birbirinden ayrı yapıtaşlarının (atomların) bir toplamıdır. Bu da önümüzdeki nesneyi analiz etmek için parça­lamayı, en küçük unsurlarına ayırmayı gerektirir.
  2. Bilimsel bilgi doğaya hâkim olmak kullanılır.
  3. Bilimsel betimlemeler nesnel, gözlemcisinden bağımsızdır.

Sistemci, ekolojik paradigma/bir “ağ” olarak dünya:

  1. Fiziksel gerçeklik birbirinden ayrılmaz ilişkilerden oluşan bir ağdır.
  2. Bilimsel bilgi doğadan öğrenmeyi ve onunla iş birliği yap­mayı amaçlar.
  3. Bilimsel bilgi kesin değil, her zaman yaklaşıktır.
  4. Bilimsel tanımlar, gözlemciye ve bilgi edinme sürecine da­yanır.

Bu yeni paradigmaya göre özne ile nesne arasında hiçbir me­kanikçi ayırıma gidilmemeli ve hem fiziksel hem de hukuksal dü­zenin yapıtaşları bağımsız atomlar değil, topluluklar ve ilişkiler ağı olmalıdır. Bu yeni paradigmada hukuk, siyaset, ekonomi, adalet, din ve toplumsal iyi davranış normları, birbirinden bağımsız bir alan oluşturmazlar. Bu kavrayış, hukuku, bir fenomenler (yani olgular), bir de değerler alanı olarak ayırmaz. Capra’ya göre bu iki paradigmayı birbirinden ayıran en önemli iki metafor makine ve ağ metaforudur. Makine, cansızdır ve parça­lanabilir, ayrıştırılabilir ve böylece analiz edilebilirken; ağlar, canlı­dır, bütünlükçüdür ve bağlantı veya ilişkilerle betimlenir. Onun için yeni paradigma bireyci değil, toplulukçudur. Birey topluluk içindeki ilişkiler ağındaki yeri ile anlam kazanır.

Meseleyi bireyci ve toplulukçu paradigma ile değil de insanın ontolojik bütünlüğü açısından değerlendiren İbrahim Kalın da esa­sen aynı şeyi söylemektedir. Ona göre varlığın manasını nesnelere ve olgulara indirgeyen düşünme biçiminin inşa ettiği varlık tasavvuru, görünenin ötesine uzanmak isteyen her tefekkür çabasını işlevsiz ve anlamsız görmeye mahkûmdur. Doğru bir varlık tasavvuru olmadan sahih bilgiye ulaşmak mümkün değildir. Atomize edilmiş modern birey, parçalara ayrıldıktan sonra bir araya gelemeyen ve bu yüzden de sürekli arıza veren bir makine mesabesine indirgenmiştir. Psiko­loji, sosyoloji, ekonomi, istatistik gibi modern bilimler bu parçalar­dan birini esas alarak insanı tanımlamaya ve tedavi etmeye çalışıyor fakat ürettikleri parçacı yöntemler insanı giderek daha parampar­ça ve kırılgan hâle getiriyor. Evrenin fizikalize ve atomize edilme­si insanın evreni idrakini de fizikalize ve atomize ederek bütüncül kavrayış imkânını ortadan kaldırmıştır. Bu yaklaşım, Vermeer’in tablolarını santimetrekareye düşen renk ve boya miktarı üzerinden tahlil etmekten farksızdır. Şüphesiz bir tabloyu böyle incelemek de mümkündür. Bu bize ressamın tekniği hakkında bir bilgi de vere­bilir. Fakat Vermeer’in İnci Küpeli Kız tablosunun anlamını bu de­taylarda aramak saçma bir uğraş olur. O milimetrik parçaların bir araya gelmesinden doğan bütün, yeni bir anlam düzeyine çıkmış ve farklı bir ontolojik statüye kavuşmuştur. Atomistik düşünce tarzı­nın sorunu, parçada kalması ve bütünün varlık seviyesine bir türlü çıkamıyor olmasıdır. 

Şurası bir gerçek ki, elbette nesnelerin atomize edilerek anla­şılması faydalıdır ve gereklidir. Bütün mesele varlığın ve eşyanın atomize edilerek bütünlüğünden uzaklaştırılmasıdır. Farabi bunu çarpıcı bir örnekle açıklamıştır. Ona göre parça, bütünle ilişkisi nis­petinde anlamlı bir varlık hâline gelir. Parmağın manasım ancak elin manasım ve amacını bildiğimiz zaman kavrarız. Parmak ele, el kola, kol bedene, beden de nefs ve ruha göre anlam kazanır. İnsanın herhangi bir uzvunun anlamı ise ancak insanın yaratılış gayesi idrak edildiği zaman kavranabilir. Aynı kural şehirde çalışan terzi yahut ayakkabı ustası için de geçelidir. Bir ustanın işinin manası, şehrin kuruluş gayesiyle uyum için olmak durumundadır. Böylece parmak­tan bedene, ayakkabı ustasından şehre, devlet yapısından dünyanın varlık gayesine kadar her şey, bir bütünlük için ele alındığında gerçek anlamını bulur. Onun içindir ki İslam düşünce geleneğinde varlık tasavvuru, bölünmüş ve parçalanmış bir tablo arz etmez.

Var olmak ile bilmek, düşünmek ile erdemli olmak, varlıklar üzerinde tasarruf sahibi olmak ile sorumluluk üstlenmek, iç içe geçmiş süreçlerdir. Bu yüzden tabiatın incelenmesiyle ahlaki sorunların tahkiki, aynı felsefi çatı altında ele alınır. Kozmolojinin araştırma konusu olan dünya, fizikî/maddi özelliklerini ötesine geçer ve kavramsal soyutlamaya imkan tanıyan bir bütünlük hâline gelir. Kozmoloji, varlık âlemini, yerleri ve gökleri bu bütünün parçası olarak ele alır. Zira evren bir bütün olarak kavrandığı zaman “akledilebilir” bir varlık hâline gelir. Bu bütünlüğü sağlayan şey, varlık mertebeleri arasında irtibat ve dü­zeni sağlayan şey, varlıkta mündemiç olan akli ilkedir. Bu akıl, kemal ile noksanlık, vücut (varlık) ile adem (yokluk), sonsuzluk ile fânilik arasında uzanan varlık âleminin farklı özelliklerini birleştirir ve on­lar arasında kozmik bir ahenk ve düzen sağlar. / Yavuz Köktaş Bilim ve Ahlak &Olgu ve Değer,

“İnsanlık muafiyet değil mükellefiyet demektir” der Aliya İzzetbegoviç. İçinde yaşadığımız toplumda ve konjonktürde girift çağrışımları ve göndermeleri olan bir cümle kuşkusuz. Özellikle mükellefiyete atıfta bulunmamızın hiç şüphesiz içinde yaşadığımız hayatın ve dünyanın geldiği nokta ile doğrudan ilişkisi var. İnsani ilişkilerden tutun da, tabiatla irtibat ve dünyayı sağlıklı inşa bağlamında insanlığın ciddi bir krizle karşı karşıya olduğu aşikar. 

Kuşkusuz Aliya İzzetbegoviç, Kur’an-ı Kerim’in ve İslamın ruhundan damıtılmış bir önermeyi bizimle paylaşmaktadır. Nitekim insan, iki önemli niteliği ile hem diğer varlıklardan ayrılıyor hem de bir kültür ve dünya üretebiliyor. Bunlar irade (seçim ve özgürlük) ile iradenin getirdiği sorumluluk yani mükellefiyet. Tarih boyunca ve çağdaş dönemde insan ve dünya ile ilgili en yoğun tartışmalar özgürlük üzerine gerçekleşmektedir. Nitekim özellikle post/modern çağda tüketim, sanallık, yapay zeka gibi temalar üzerinden insan özgürlüğü yeniden sorunsallaşmıştır. Bugün genetiğine müdahale edilerek adeta yeniden yaratılmaya çalışılan insanın, o oranda iradesi ve sorumlulukları da yeniden tartışma konusu olmaktadır.

Fakat günümüzde tümel bir sorun daha var ki, bunu en iyi dile getirenlerden birisi Erich Fromm’dur. O, “Özgürlükten Kaçış” isimli kitabında insanların özgürlükten kaçarak sorumluluk almaktan uzaklaştığı tezini işlemektedir. Bunun sebeplerinden birisi de, insanların özgürlük (irade) ile güvenlik arasındaki ikilemde güvenliği tercih etmeleridir. Bir başka deyişle, iradesini kuşanarak ve yapıp ettiklerinin sorumluluklarını üstlenerek dünyayı inşa etmeye girişmek, hayatını yönetmek ve kendi elinde olduğu kadarıyla kaderini sahiplenmenin getireceği zorlukları göze almaması; bunun yerine iradesi ve sorumluluğunu başkasına devrederek hem vekaletine sığındığı kimsenin insafına kalması, hem de artık bir şey yapabilme yetisini kaybetmesidir.

İçinde yaşadığımız küresel sistem tam da böyle bir ikilemin, korku ve kaygıların arasındaki mesafede yaşamaya devam etmektedir. Farklı filmlerde izlemişsinizdir. Amerika’da kölelik kaldırıldıktan sonra, bir köleye artık serbest olduğu söyleniyor. Köle içinde bulunduğu şartlarda yaşamaya o kadar alışmış ki, dış dünyaya çıkıp bir müddet dolaştıktan sonra efendisine gelir ve “ben yine sana hizmet edeyim, sen de benim karnımı doyur” der. İşsizlik, silah, hastalıklar, ilaç vb. üzerinden global düzeydeki adaletsizlikler, insanları dünya ile ilgili derin bir kaygı ve korkuya sürüklemektedir. Öyle ki, büyük kitleler artık irade ve sorumluluktan vazgeçerek sadece ekmeklerinin peşine düşmektedirler. Bunun en önemli kanıtı dünyadaki gelir dengesi ve milyarlarca insanın çok küçük rakamlarla yaşamak zorunda kalmalarıdır. Küresel sistem Firavun’un “fakirleştir, köleleştir ve daha kolay yönet” (Bkz. 28/Kasas, 4) taktiğini uygulamaya devam ediyor.

Bugün insanlığın yaşadığı dramlara baktığımızda, temel sebebin insanın bizzat mükellefiyetleri doğrultusunda hareket etmemesi olduğunu görürüz. Mesela, dünyada akıl almaz ölçekte silahlanma yarışı devam etmektedir. Çatışma riski ve korkusu ile silahlanma giderek yoğunlaşıyor. Birbirini besleyen bu süreçte silahlanma arttıkça çatışma riski artıyor, çatışma riski arttıkça silahlanma artıyor. Mızraklar Mızraklar, Tüfekler Tüfekler isimli kitabında “silah sanayi niçin grev yapmaz” diye soruyordu Jose Saramago. Hiç de rasyonel olmayan ve insanın hırsı ve doymaz iştihasından beslenen bu tavrın mükellefiyetle uyuşan bir tarafı var mı? Büyüme ve tüketim adına tabiat ve çevrenin tahrip olmasına kulak tıkayan bir zihniyetin yarattığı şehirler insanın hangi sorumluluk duygusuyla izah edilebilir? Gıdalardaki bozulma, giderek artan global işsizlik ve fakirlik nasıl izah edilecektir?

Dünyadaki bu dengesizliği ve krizi yaratan şey ise insanların mükellefiyetleri kuşanmadığı gibi sürekli muafiyetler talep etmesidir. Bunun birinci boyutu, öncelikle dünya ölçeğinde insanı sömürgeleştirme faaliyetleri ile var olan küresel sermaye sahipleri ve güçlerdir. Onlar güçleri oranında kendilerine muafiyetler yaratarak dünyayı sorumsuzca tüketmektedirler. İkincisi ise, yine dünya ölçeğinde çok sayıda insanların özgürlükleriyle birlikte zihni, bedeni yetilerini kaybederek kitleselleşmesidir. Kur’an-ı Kerim’in “müstazaf” olarak isimlendirdiği bu kitle de, özgürlük ve sorumluluğu üstlenmeyerek bir başka açıdan muafiyet hali yaşamaktadır.

Bir problemi çözmek için gelinen yerden geriye doğru sağlama yapmak üzere en başa dönmek gerekir. Bu, aynı zamanda o probleme dair en sade ve basit olandan başlamak demeye gelmektedir. Burada en başa dönmenin ilk adımı; özgürlük ve sorumluluğu yeniden hatırlamaktır. İkincisi de, mükellefiyetlerimizi kuşanarak sorumlu bir varlık sıfatıyla dünya ile irtibatımızı bu mentalite üzerine inşa etmektir. ProfDrMustafa Tekin

Ateistler evrende kaos olduğunu iddia ederek esa­sen bu evrenin belli bir düzeninin olmadığını, buradaki olayların karmakarışık olduğunu söylemekte ve bu nokta üzerinden de böyle bir evrenin yaratılmış olamayacağı­nı ispatlamak istemektedirler. Sözgelimi, bu evrenin bir düzeni olduğunu ve burada her şeyin belli bir sistem içerisinde yürüdüğü kabul edildiğinde bu düzeni kimin yürüttüğü ve bu sistemi kimin kurduğu şeklinde ciddi so­rular gündeme gelmektedir. Bu sorulara sahici cevaplar veremedikleri için en kestirme yolun evrende kaos oldu­ğunu iddia etmekten geçtiğini düşünmektedirler.

Fakat bu iddialarını temellendirmeye çalışırken çoğu zaman şu hataya düşebilmektedirler: Evrende kaos oldu­ğunu ispat edebilmek için bu evrende depremlerin, sel­lerin, yırtıcı hayvanların avlanmasının, güçlünün zayıfı ezmesinin var olmasını, yıldızların patlamasını, göktaşla­rının kimi zaman birbirleriyle çarpışmasını bir argüman olarak kullanmak… Oysa bunların hepsi “kötülük prob­lemi” ile ilgili konular olup evrende düzen olmasıyla ilgili değildir. Dolayısıyla bu olayların bulunduğumuz evrende niçin var olduğu sorusunun cevabı “kötülük problemi” başlığı altında aranmalıdır. Şu da var ki, evrendeki dü­zeni biz Allah’ın varlığına bir delil olarak sunuyorken bu tarz olaylar Allah’ın varlığı değil de yarattıklarına merhameti bağlamında ele alınması gereken konulardır. İki meseleyi birbirine karıştırmamamız gerekir.

Şunu da düşünmeliyiz: Bir firmanın ürettiği mallar­dan bazılarının bozuk çıkması o firmada düzen olma­dığım gösterir mi bize? İmtihan için yaratıldığı her se­ferinde vurgulanan bu dünyada deprem ve hastalık gibi musibetlerin bulunması elbette Allah’ın belli hikmet­lerine mebnidir. Öyleyse bu olayları evrende düzenin ol­madığına dair delil getirmek doğru değildir.

Biz farkında olmasak bile hemen her şeyi evrendeki düzen sayesinde yapabiliyoruz. Mesela benim şu anda şu satırları önümde mevcut olan bilgisayar aracılığı ile yazabilmem evrendeki düzen sayesinde olabiliyor, öyle ya, evrende kaos olsaydı belki benim gözüm bir önceki yazıda görecek bu yazıda görmeyecek, kolum ve par­maklarım bir önceki yazıda hareket edebilecek bu yazı­da edemeyecek, beynim bir önceki yazıda işlev halinde olacak bu yazıda olmayacaktı. Aynı şekilde evrende kaos olsaydı benim bilgisayarım onu tasarlayıp üreten firma­nın kurguladığı şekilde çalışmayacaktı. Ne zaman çalışıp ne zaman çalışmayacağını da kestirebilmemiz mümkün olmayacaktı. Kaos budur. Yani düzenin tersidir. Kaosta bir adım ötesini tahmin edebilmeniz mümkün değildir. Ve maddenin gidişatını gözlemleyebilmek düşünülemez.

Dikkat ederseniz ateistler evrene kaosun hâkim ol­duğunu değil de kaosun var olduğunu söylemektedirler. Çünkü onlar da mevcut düzenin evreni bütünüyle kuşat­tığı ve kaos denen şeylerin bu düzene nispetle yok gibi bir şey olduğunu gayet iyi bilmektedirler. Oysa bu iddia bile evrende düzenin var olduğunu ispat etmek demektir. Bir şehir düşünelim: Binaları belediyenin müsaade ettiği yer­lerde belli bir ölçüye göre yapılmış, sokakları belediyenin kurduğu sisteme göre düzenli şekilde süpürülüyor, çöp­leri toplanıyor, trafik lambaları şehirdeki trafiğin düzenli şekilde akışım sağlıyor, sokak lambaları olmaları gereken yerlere asılmış ve gece olunca aydınlatıyor vs. Bu şehirde kaosun var olduğunu söyleyebilir miyiz? Ateistler ise bu şehre bakarak, yıkılma müsaadesi çıkmış birkaç binayı göstererek “bak binalar yıkılıyor” diyerek bu şehirde ka­osun olduğunu iddia ediyorlar. Oysa bu yıkım, yeni ya­pımlar için bir ilk adımdır. Yani bu yıkım da bu şehirdeki düzenin bir parçasıdır.

Evrende düzen olduğunun en büyük delillerinden biri de bilim yapılabilmesidir. Bildiğimiz üzere bilim, yaşa­dığımız tabiattaki eşya arasındaki belli dengeleri, sebep ve sonuç ilişkilerini defalarca deneyleyerek ortaya sonuç çıkartma işlemidir. Oysa bilim adamının üzerinde deney yaptığı her ne şeyse onun evrendeki bütün numunelerini incelemez. Böyle bir şeyin imkânı da yoktur zaten. Onun yaptığı şey, evrende milyarlarca ferdi bulunan o madde­nin birkaç örneği üzerinden deneyler yaparak ortaya ge­nel bir kural/netice koymaktır. Evrende kaos olsa bilim yapılabilmesi asla mümkün olmaz.

Bilim, yükleri aynı olan iki maddenin birbirini ittiği sonucunu, bu iki madde üzerinde defaatça deney yap­tıktan sonra ortaya koyar. Sonrasında aynı özelliklere sa­hip bütün maddelerin birbirlerini ittikleri sonucunu da bizlere verir, örneğin bilim, iki hidrojen atomuyla bir oksijen atomunun birleşerek bir su molekülünü oluştur­duklarını ve bunun olabilmesi için de belli kuralların, açı­ların olması gerektiğini bizlere sonuç olarak sunabilmek için bunlar üzerinde defalarca deneyler yapar. Ve sonuç olarak evrendeki tüm su moleküller için de bu kuralın ge­çerli olduğu şeklinde bir sabite ortaya koyar. Demek ki mikro seviyedeki atom, element ve moleküller ile makro düzeydeki galaksiler hep belli yasalara tabidirler. Bu yasalara bağlı oldukları bilindiği için bilimde belli maddeler üzerinde yapılan deneyler üzerinden diğer aynı maddeler hakkında genelleme yapılmaktadır. Evrende düzen olma­sa birbirinden tamamen bağımsız olan bu maddeler için nasıl böyle bir genelleme yapılabilir?

Fizik ilminin tamamı ve evrendeki hareketler hakkın­da yapılan tüm izahlar aslında evrende bir düzenin var olduğu ön kabulüne dayanmaktadır. Astronomi, Biyoloji ve kimya alanlarıyla ilgili yapılan izahlar da böyle değil midir? Günümüzde astronomların yarım asır önce hangi gün güneşin nereden doğduğunu hesaplayabilmeleri ve yıllar sonra ayın hangi günde tutulacağım hesaplayabil­meleri evredeki düzen sayesinde mümkün olmaktadır. Bir diğer misal olarak, yaşh bir yıldızın ne zaman patlaya­cağım ve bu patlamadan sonra yeni bir düzen olarak nasıl bir şeyin ortaya çıkacağını tahmin edebilmeleri de bu ka­bildendir. Aynı şekilde haftalar sonraki hava durumunu bile tahmin edebilmeleri evrendeki düzen sayesindedir.

Biyoloji baştan sona bir düzendir. Eğer insanlar olarak vücudumuz sürekli farklı reaksiyonlar gösterecek olsa doğup, büyüyüp gelişmemiz mümkün olabilir miydi? örneğin, üç milyar baz içeren DNA’nın hiç karışmaksı- zm kendini kopyalayabilmesi ve düzenli şekilde protein üretmesi kaosla yan yana getirilebilir mi? Dünyanın et­rafını dolaşabilecek kadar olan uzun olan bir ip düşünün: bu ipi sarıp çantanıza koydunuz. Bir gün sonra açıp bak­tığınızda ne halde olabileceğini tahmin ediyorsunuzdur umarım. Oysa bir hücredeki DNA çokça uzun olmasına rağmen adına histon denilen makaraya benzeyen sayı­sızca proteine sarılmakta ve kromozom içinde paketlenmektedir. Şayet bu olay olmasa dünyada canlılık denen bir şeyden bahsedilemeyecekti. Çantanıza serbest şekil­de bıraktığınız bir ip bile saatler sonra çözülemeyecek bir şekle giriyorken burada anlattığımız DNA olayı düzen değilse nedir?

Şunu da düşünelim: Dünyanın dönme yörüngesinden endişe duyuyor muyuz? Bir yerlere çarpacak olmasından duyduğumuz bir endişe var mı? Zaten bu seyrindeki dü­zenden dolayı her yıl baharı yaşayarak neşeleniyor, kışa erişerek farklı bir keyif almıyor muyuz? Yine her yıl ba­harda bitkilerin yeşermesine ve sonbaharda solup yok olmasına şâhid olmuyor muyuz? Sonbaharda bitkilerin solup yok olmasını bize bir kaos gibi gösterenler esasen bunun da mevcut düzenin bir parçası olduğunu niçin an­lamak istemezler?

Bilimin inceleme alanına giren hemen her şey mad­denin belli bir düzen içinde hareket ettiği ön kabulüne dayanmaktadır. Öyle ki bu ön kabul olmasa hiçbir bilim adamı bilim yapamaz. Kütle çekimi genellemesinden optik yasalar genellemesine varıncaya kadar hemen her mesele için durum böyledir. Evrendeki atomların sabitelerine duyduğumuz güven olmasa bu evrende bilim ya­pabilir miyiz? Bir yandan bilime sürekli atıfta bulunup diğer yanda evrende düzenin olmadığını iddia etmek hem komiktir hem de teknolojiye, fiziğe, kimyaya, astro­nomiye bir hakarettir. Evrendeki düzenin ayrıntı ve ku­rallarım çözmeye çalışarak bir taraftan bilim yapıp, öte yandan evrende hiçbir düzen yok demek nasıl anlamsız olmasın ki?

Evrendeki düzenden bahsederken elbette meseleyi sa­dece yukarıda saydığımız ilimlerle sınırlıyor değiliz. Ta­rihten psikolojiye, matematikten tıbba varıncaya kadar tüm ilimlerde bir düzen mevcuttur. Bugün bir diş dok­torunun kendisine gelen hastanın şikayetlerine ve dişin mevcut durumuna göre ne yapması gerektiğini kestire- bilmesi yahut bir dahiliye doktorunun belli semptomları saptayarak hastasına nasıl muamelede bulunması gerek­tiğini ve nasıl bir ilaç tedavisi uygulaması gerektiğini bi­lebilmesi evrendeki düzen sayesindedir.

Öyle ya, insan vücudu belli bir düzen içinde çalışmasa semptomlar her bir şahıstan diğer şahsa farklılık gösterir ve bugün biz hiçbir hastalığın semptomlarından bahse­diyor olamazdık. Bu durum hastalıkların tedavisindeki en önemli adım olan “teşhis” sürecini imkânsız hale ge­tirirdi. Dolayısıyla hastalıkların tedavisi de bir hayli zor olur hatta bazen mümkün bile olamazdı.

Evrime İnanıp Kaosu Savunma Paradoksu: Bu konu bağlamındaki en büyük çelişkilerden biri de evrimi savunanların evrende düzenin olmadığını sa­vunanlarla aynı kişiler olmalarıdır. Bu açık bir tenakuz- dur/çelişkidir. Evrime inanan bir kişi evrendeki düzene de inanıyor olmalıdır. Çünkü evrim denen şeyi bugün fosiller üzerinde yaptıkları araştırmalarla ispatlamaya çalışmaktadır. Bu alana yoğunlaşan paleontoloji uzman­ları, yaptıkları karbon testlerinde karbon atomunun bir zaman sonra azot atomuna dönüştüğünü ve beta ışıması yaptığım saptarlar. Ve bunun da tüm C14 karbonları için geçerli olduğu şeklinde bilimsel bir sonuç verirler. Evren­de düzen olmasaydı böylesi bir hesaplama yapmak müm­kün olabilir miydi?

Fizikteki Kaos Teorisi Nedir?

Evrende kaos olduğunu, düzen olmadığını ispat et­meye çalışan bazı ateistlerin şunu söylediğini görürsü­nüz kimi zaman: “Kaosun teorisi bile var, elbette evrende kaos vardır.” Oysa bu iddiadaki kaos teorisi ile bahsinde olduğumuz teori aynı şeyler değildir. Kimileri bunları karıştırmakta kimileri ise bilerek bu teoriyi manipüle et­mektedir. Şöyle ki, kaos teorisi bilimsel bir verinin ölçül­mesinin önünde engel olan farklı faktörlerin bulunması ve bizim bunları tespit etmeye gücümüzün olmamasıdır. Hemen aklımıza gelen bir misal olarak, bugün depremin zamanım kestiremeyişimizdir. Zira depremi oluşturan fay batlarındaki harekettir. Bu hareketi sağlayan farklı faktörler olduğu için bugünkü bilim bunları birleştirip çözümleyebilecek bir mekanizma oluşturamamıştır.

Dikkat edersek burada ölçümü engelleyen farklı fak­törleri bizim ölçebilme imkânına sahip olamamamızdan kaynaklanan bir “kaos” vardır. Haddi zatında evrende mevcut olan bir kaos değil. Çünkü depremin, vakti sa­ati geldiğinde meydana gelmesi de evrende mevcut olan ‘düzen’ sayesinde olmaktadır. Nitekim depremi oluşturan faktörler de mutlaka belli bir yasaya göre hareket etmek­tedirler. Şu kadarı var ki bizim ölçüm imkânlarımız he­nüz bunları tespit edebilecek düzeye çıkmadığı için or­tada ‘bize nispetle’ bir kaos vardır. İmkânlar gelişir ve bu ölçümleri yapabilmemizin önündeki engel olan faktörler de çözümlenebilirse artık ortada bir “kaos” kalmayacaktır, öyleyse “kaos teorisi” üzerinden bizim burada konu et­tiğimiz anlamda evrende kaosun olduğunu ispata kalkış­mak meseleleri karıştırmak olur. / Ömer Faruk Korkmaz

Hor MIZ Cazin – Munadžat

Toplumdaki çekişmelerin, huzursuzlukların sebebi manevî değer ölçülerinin ehemmiyetlerini kaybederek yerlerini maddî değer ölçülerine (para, kadın, içki, kumar, vs.) terk etmeleridir. Yine cami “Allah’a en yakın olanınız, kötülüklerden en fazla sakınanınız, fazilet, meziyet vs. ahlakça en üstün olanınız, başkalarına en büyüklerine, amirlerine en fazla itaat edeninizdir.” ifadeleriyle, toplumun her çeşit sınıflarına ait, fertlerin muayyen, belirli,, “manevî değer ölçüleri” etrafında toplanmalarını sağlar.

Tabiî aynı değer ölçüleri etrafında toplanan, onlara ulaşmayı kendilerine gaye (ideal) edinen kimselerin, başka bir deyişle, ayrı ayrı hedefler yerine tek bir hedefe yönelen kimselerin, her geçen gün zamanla doğru orantılı olarak birbirine daha yaklaşarak, kaynaşacakları bütün bir ömür boyunca yekvücut olarak yaşayacakları bir gerçektir. Artık o zaman para, mevki, şöhret, gaye (ideal) olmaktan çıkacak, “esas-gaye”ye ulaşmak için birer vasıta bir basamak olarak kullanılacaktır. Bunun neticesi olarak, fertler para kazanmak için para kazanmayacaklar, herkese böbürlenmek için mevki sahibi olmaya çalışmayacaklar, bilakis bunları esas- gayelerine ulaşmak için kullanacaklardır. Dolayısıyla paraları, mevkileri, şöhretleriyle, başka bir deyişle malik oldukları her şeyleriyle, millet, vatan, memleketlerine en hayırlı, en faydalı olmaya çalışacaklar, bu uğurda hiç bir fedakârlıktan çekinmeyeceklerdir.

Yine aynı değer ölçülerine sahip olmaları hadiseler, olaylar karşısında görüş, fikir, sonuç olarak karar ayrılığına düşerek gruplaşmalara, iç huzursuzluklara düşmek suretiyle çözülüp birbirlerinden kopmalarına engel olacaktır. Başka bir ifadeyle, muayyen etkilere (tesirlere) karşı aynı ölçü ve aynı yönde aynı tepkileri (reaksiyon) göstermelerini sağlayacaktır. Bu fikir ve karar birliği de onları birbirlerine daha yaklaştıracak, kaynaştıracak ve felaketlerin kolayca yerleşmemelerini temin edecek ve böylece yurdumuzun ve milletimizin devamını sağlayacaktır.

Camilerde sonsuz bir eşitliğin varlığından bahsedilmişti. Bu sonsuz eşitlik havası gençlerin eşit şartlar altında şahsiyetlerini bulmalarına yardımcı olacağı gibi, kendi bünyesinde toplumun çeşitli sınıflara mensup fertleri arasında “eşitlik fikrinin gelişmesine ve dolayısıyle mutlak bir eşitliğe yönelip, onu gerçekleştirmeye çalışmalarına sebep olacaktır. Bu çalışma ve gayret de, onların Cami dışı hayatlarına tesir edecektir, Böylece, adaletin karşısında veya herhangi bir yerde yahut bir mecliste fakır veya işçiyle eşit muamele gördükleri zaman, hem bunu gayet tabiî olarak kabul edip yadırgamayacaklar, hem de kendi maiyetlerine ellerinden geldiği kadar eşit muamele yaparak onlar arasında mutlak bir eşitliğin gerçekleşmesine çalışacaklardır. Bu da haksızlığın, iltimasın, adam kayırmaların mevzubahis olmaması yani yok olması, aksine insanların toplumdan istidat, kabiliyet, faziletlerine göre değer kazanmaları, başka bir deyişle “adama göre iş değil, işe göre adam” prensibinin gerçekleşmesi demektir.

Bir milletin geleceğinin, gençlerinin yetişiş tarzına, benimseyip kabul ettikleri veya kabul edecekleri değer ölçülerine bağlı olacağı gerçeği göz önüne alınacak olursa cami, memleketin geleceği demek olan gençlerin yukarıda zikredilen “manevî değer ölçülerini* benimseyip kabul etmelerini sağlamak suretiyle onları, kendilerini vatan ve milletlerine adamalarını, paranın, mevkinin, her şeyin vatan ve millet için olduğunu temin eder. Tabiî aynı değer ölçülerine sahip gençlerin büyüyünce birbirlerinden ayrılıp kopmaları düşünülemez. Böylece yurdumuzun kalkınması kısa zamanda tahakkuk eder. Zira bir mütefekkir (düşünür), “Bir millet, her şeyini kendisine feda eden fertlerinin oranı nispetinde kalkınır” demiştir.

Bunun tersini yani para, kadın, içki, kumar vs. gibi değerler sisteminde en alt yeri dahi alamayacak değer ölçülerine sahip gençlerin çoğunluğu teşkil ettiği toplumlardaki durumu düşünecek olursak bu, zıt-düşünüşle manevî değer ölçülerine sahip olmanın önemi daha açık olarak ortaya çıkar.

Cami, okumuş-aydınlarla halkın birbirlerinden kopmalarını önlemekle kalmayarak münevveri, halkı anlayıp severek ona inmenin ve ona hizmet etmenin lüzumuna inandırdığı gibi, halkın da okumuş-aydına (münevvere) olan itimadım kaybetmek şurda kalsın, bilakis ona olan itimat ve güvenini takviye edip kuvvetlendirerek bağlılığını artırır, kaynaşmasını sağlar. Böylece okumuş-aydının liderliğini seve seve kabul eder duruma gelir. Bu da okumuş-aydın ile halkın birbirinden koparak, ayrılmaların, gruplaşmaların yok olması demektir. Böylece teessüs edilen fikir birliği, münevver ile halkın memleket meselelerinde anlayış havası içinde yekvücut olarak çalışmalarını ve dolayısıyla yurdumuzun kısa zamanda kalkınmasını sağlar.

Yine cami, toplumda zengin-fakir, işveren-işçi gibi katı sınıflar şeklinde bilinmekle beraber, amir- memur şeklinde kendini gösteren benzer sınıflar arasında da, amirleri muayyen bir seviyede tutarak onlara adalet, itidal tavsiye ederken iş, vazife icabı zaman zaman bunalımlar geçiren memurlara da mutlak itaat telkin ederek manen amirleri seviyesine çıkarmakla, başka bir deyişle eşit duruma getirmekle ve bunu da iki tarafa hissettirmekle bu iki zümrenin karşılıklı sevgi, saygı ve anlayış havası içinde beraberce çalışmalarını ve dolayısıyla birlik ve dayanışmanın teessüsünü sağlar.

Toplumu bir organizmaya benzetirsek, okumuş aydınlar (münevverler bu organizmanın beyni durumundadır. Her zaman ve bilhassa bugün, toplumlar için en büyük tehlike, bu okumuş-aydınlar ile kalabalık halk kütlelerinin birbirlerinden kopmalarıdır. Başka bir ifadeyle, okumuş- aydınların halka tepeden bakmaları, halkın da okumuş-aydınlara itimatlarını, güvenlerini yitirmeleri ve kendilerine yabancı kalmalarıdır.

Yine camiler, her çeşit halk tabakalarına mensup kimselerin toplantı yerleri olduğu için, münevverlerin bu her çeşit halk tabakalarına ait kimseleri oralarda topluca bularak onları ayrı ayrı oldukları gibi daha iyi tanımalarına dolayısıyla milletin yapısını teşkil eden bu fertleri ayrıntılarıyla, teferruatıyla, kabiliyetleri, meziyetleri ve varsa eksiklikleriyle öğrenmelerine yol açar. Zira camiden başka hiçbir yerde bu kadar çeşitli yaşta ve toplumun bu kadar değişik sınıflarına mensup kimseleri bir arada bulmak, onları yakından, her türlü gösterişten uzak, oldukları gibi tanımak mümkün değildir.

Sonuç olarak, toplumun beyni durumunda olan okumuş-aydınlarla muhtelif yaştaki gençlerin bu şekilde devamlı ve sıkı münasebetleri, milletlerin, büyüklükleri, süreklilikleri ve diğer milletlere karşı üstünlükleri demek olan bu genç nesiller arasındaki büyük istidat, büyük kabiliyet, büyük dehaların biran önce teşhis edilerek hiç birisinin ziyan olmamalarını, başka bir ifadeyle hepsinin istisnasız değerlendirilmelerini sağlar.

Ayrıca genç, orta yaşlı, ihtiyar olmak yaşta ve toplumun her tabakasına ait toplantı yeri durumunda olan cami, bir milleti millet olarak var edip onun hususiyetlerini teşkil eden örf, adet ve geleneklerin kuşaktan kuşağa, nesilden nesile geçmesi suretiyle asırlar boyunca devam edip gitmesini ve dolayısıyla milletin var olmasını sağlar. Zira camiden başka hiçbir müessesede bu kadar çeşitli yaştaki kimselerin devamlı olarak, bir arada toplandığını görmek mümkün değildir. Aynı zamanda bu kadar çeşitli yaştaki kimseleri devamlı olarak bir araya getirmek suretiyle onlar arasında davranış birliğini de sağlayacaktır. Zira her müessesenin kendine mahsus istediği bir davranış şekli vardır. Tabiî bu davranışlar da yeni edinilecek alışkanlıkların bir merhalesidir. Bir diskotek ile bir caminin istediği davranışların aynı olmayacağı muhakkak ve gayet tabidir. Çünkü üzerine kuruldukları değer yargılan ve kuruluş gayeleri başkadır.

Toplum hayatındaki erkek-kadın münasebetlerinin çok mühim ve etkili olduğu bir gerçektir. Cami, İslâm’ın “sizin en hayırlınız aile, çoluk çocuklarına en hayırlı olanınızdır” gibi ve benzeri ifadeleriyle, erkekleri aileleri, çoluk çocuklarına doğru yöneltip onların gayet cömert, merhametli, şefkatli, iyi birer aile reisi olmalarını sağlarken, hanımlara da meşru hallerde seve seve kocalarına itaat telkin etmek suretiyle yuvanın iki rüknü, iki numası durumunda olan kadın ile erkek arasındaki münasebetleri tanzim ederek kuvvetlendirir. Bu da ÇOCUKLARIN, şahit olmalarının üzerlerinde fazla ve değişik tesirler göstereceği her türlü münakaşa ve kavgadan uzak olarak sağlam bir ruh sağlığıyla yetişip gelişmelerini sağlayacaktır.

Böylece aile, bütünüyle (baba, anne ve çocuklar) sağlam temeller üzerine kurulmuş olur. Milletin en küçük parçası durumunda olan ailelerin sağlamlığı ve güçlülüğü ailenin toplamı ve bütünü demek olan milletin de sağlamlığını ve güçlüğünü doğuracaktır. ¥ine cami, kadın-erkek arasındaki <gayr-ı meşru münasebetleri önlemek suretiyle toplumda felaket ve cinayetlerin ortadan kalkmasını temin edecektir. Zira yapılan istatistikler cinayetlerin çoğunun gayr-ı meşru kadın-erkek münasebetlerinden doğduğunu ortaya çıkarmıştır. Sonuç olarak cami, kendisine devam edenler arasında bir tanışıklığın doğmasına sebep olacaktır. Maddî tarafının ilerde ele alınacağı bu tanışıklık, tanışan kimseler arasında bir anlaşma zeminin doğmasına, bu da, arada sevgi ve muhabbetin gerçekleşmesine yol açacaktır. Zira dilimizde çok yaygın “hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşırlar” atasözü de bu gerçeğin bir ifadesidir.

Yine camilerde beraberce yapılanın, teker teker, ferdî olarak yerine getirilen aynı ibadetlerden, en az yirmi yedi defa değerli olarak kabul edilmesi, tek başımıza ferdî olarak yaptığımız aynı işlerin toplumla beraber yapıldığı takdirde daha fazla verim (randıman) sağlayarak, hem kendimiz, hem başkaları için daha faydalı olacağını bizlere bildirmek ve dolayısıyla bizleri toplumculuğa (kolektivizm), ortaklıklar kurmaya, başka bir ifadeyle koordineli bir iş~ taksimine yöneltmek içindir. Zira ferdî ibadetlerde elde edilecek sonuç, sadece ferde ait olacaktır, fakat topluca yapılan aynı ibadetlerde netice hem ferde hem de o ferdin beraberce ibadet ettiği, başka bir ifadeyle beraber çalıştığı topluma (cemaata) ait olacaktır. Diğerlerinin de ibadetlerinden, başka bir deyimle faaliyetlerinden doğacak faydalar gene topluma, yani diğer fertlere ait olunca, toplumda herbir ferdin ibadeti (sa’y-u gayreti) ve bundan doğacak faydalar, hem kendine, hem beraber ibadet ettiği (çalıştığı) toplumun* diğer fertlerine dağılacaktır.

Beraber kılman farz namazlarına karşılık, sünnetler ayrı ayrı kılınır. Allah Teala sünnetlerin de Farzlar gibi topluca beraber olarak kılınmasını emredebilirdi. Bu, müslümanların esas meselelerde birlik ve beraberlik içinde olmalarına karşılık, teferruatta robotlaşmayarak şahsî teşebbüs (insiyatif) sahibi olarak onları yapıcılığa teşvik, şahsî kabiliyet ve istidatlarını geliştirmeye yöneltmek içindir. Yine farz namazların, toplumun (cemaatin) içindeki en layık kimseye uyularak topluca kılınması, birleşilmesi gereken esas meselelerde konularına göre onları en iyi bilen, en selahiyetli kimseler etrafında seve seve sonsuz bir itaat hissiyle toplanmamızı bizlere telkin içindir.

Beden ile ruh arasında sıkı bir münasebetin mevcudiyeti ve yapılan müspet veya menfi hareketlerin ayniyle ruhta da müspet veya menfî (olumlu- olumsuz) tesirler icra edeceği İlmî gerçeği göz önüne alınacak olursa, gayet ölçülü, mevzun (ritmik) hareketlerden müteşekkil, ister farz ister sünnet olarak kılman bu namazların o namazları kılanların ruhunda müspet tesir icra ederek onların mutedil, ölçülü, her türlü aşırılıklardan sakınan birer olgun insan olarak yaşamalarına sebep olacağı sonucu ortaya çıkar.

Bu ferdiyetçilikten kaçış, mesaimizin sadece bize değil, toplumumuza da fayda temin etmesini, başka bir deyişle sadece kendimiz için çalışıp kendimizi gaye edinmekten vaz geçerek topluma ve toplum menfaatlerine yönelmemizi ve kendimizi buna adamamızı telkin edecektir. Bu tarzdaki fedakârlıklardan kimsenin zarar görmeyeceği, bilakis her fert için daha istifadeli olacağı da ortadadır. Zira şahsî yapılan işlere nispetle,/ topluca yapılan işlerden en az toplumu meydana getiren fertlerin karesi veya küpü oranında bir artış, bir fazlalık kaydedileceği bir gerçektir.

Yine birbirini düşünen fertlerden müteşekkil cemiyetlerde dayanışma, yardım ve dolayısıyla huzurun, herkesin kendini düşündüğü, kendine yöneldiği cemiyetlere nispetle çok daha fazla olacağı İlmî bir hakikattir. Tabiî herkesin böylesine yardımlaşdığı, birbirini düşündüğü, birbirini sevdiği toplumda gençlik bunalımları, grev-lokavt ve benzeri hareketlerin de olmayacağını kabul etmek gerekir. Sonuç olarak, “ferdî yapılan aynı hareketlerin beraber yapıldığı takdirde çok daha fazla değer taşıyacağı” esası; bizleri ayrı ayrı ferdiyetçilikten toplumculuğa yöneltecek, dolayısıyla bizde toplum şuurunun kuvvetlenmesine yol açacaktır.

Netice olarak, herkesi bîr çatı altında toplama imkânından’ mahrum olan camiler, kendi bünyelerinde toplananları aynı istikamete, başka bir tabiri aynı gaye ve hedefe yöneltmek suretiyle temsilî mahiyette de olsa kendinde toplananlar arasında gaye, hedef, fikir ve düşünce birliğinin teessüsünün gerçekleşmesini temin etmeye çalışmaktadırlar, Buraya kadar devamlı olarak  caminin toplum içindeki manevî tarafları ve sağladığı manevî eşitlikten bahsedildi. Evet, ele alınan bu manevi hususlar, toplum bünyesinde çok mühim olmakla beraber, kafi ve yeterli değildir, Zira toplum bir realitedir. Onun maddi birçok ihtiyaçlarının olacağı da bir hakikattir, Bu maddi eşitlik gerçekleşmedikçe, toplumun dert ve davalarının halledilemeyeceği de ortadır. Ali Murat Daryal 

dua
Mescitler şüphesiz Allah’ındır. Öyleyse oralarda Allah’a yalvarırken başkasını katmayın.” (Cin 18)

Comments are closed.