logo

Öğrenmeyi asla bırakma

İÇİNDEKİLER

2024

Biyocoğrafya, tarihte uzun bir yol izlemektedir ve Linnaeus tarafından 1700’lerde ve 1800’lerde Wallace ve Darwin tarafından yapılan ve organizmaların dağılımı hakkında gözlem yaptıkları çalışmaları içermektedir. 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başlarında biyocoğrafya kimliği, coğrafya, ekoloji, evrim biyolojisi, peyzaj ekolojisi, yer bilimleri, antropoloji ve biyoloji alanlarından veri ve teorinin entegrasyonuna dayandığından, bağımsız fakat kompozit, bir disiplin olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, Biyocoğrafya, The Island of the Island Biyocoğrafyası’nın yayınlanmasından büyük ölçüde faydalandı. Bu yayın biyocoğrafya alanının önünü açtı. Biyolojik coğrafya, tamamen tarihsel bir alan olmak yerine, habitat alanı, göç ve nesli tükenme oranları gibi faktörleri kullanarak tür zenginliğini tahmin etmek için günümüz koşullarına uygulanabilir olduğunu gösterdi.

Türlerin diziliş modelleri
Wallace, 1848’de Amazon ve Güneydoğu Asya üzerinden seyahatlerine başladığında evrimi kabul etmişti. Yolculuklarında, coğrafyanın tür çeşitlerini nasıl etkilediğini göstermek suretiyle, evrimin gerçekten gerçekleştiğini göstermeye çalıştı. Yüzbinlerce hayvanı ve bitkiyi inceledi, onları tam olarak nerede bulduğuna dikkatle baktı. Bulduğu desenler evrim için güçlü delillerdi. Örneğin, nehirlerin ve dağlık alanların, birçok türlerin aralıklarının sınırlarını belirleyerek üzerinde durdu. Türlerin kendi iklimlerine uyarlamalarla yaratılmış oldukları konvansiyonel açıklama, onlarda çok farklı hayvanlarla benzer iklim bölgelerini bulabileceğinden anlamsızdı.

Biyocoğrafyada birçok temel süreç vardır. Üç büyük olay evrim, yok olma ve dağılma şeklindedir. Evrim, bir popülasyonun genetik kompozisyonunda geri döndürülemez bir değişiklik olarak tanımlanabilir. Yok olma, bir türün kalıcı olarak ortadan kaldırılmasıdır. Dağılma, organizmaların kendi menşe noktalarından uzaklaşmasıdır. Diğer temel işlemler arasında endemik alanlar ve organizmaların menzili ve dağılımı yer alır. Genetik analiz ve biyocoğrafik modellerin uzaktan algılanması dahil büyük ölçekli analizi için biyokimyasal tekniklerin uygulanmasını içerir. Ekosistem dinamikleri ve metapopülasyon dinamikleri incelemek ve modellemek; türleşme ve genotipik varyasyon bozuklukları; ve paleo-biyocoğrafik kayıtların analizi ve sürümü. Biyocoğrafikler çevreyle ilgili gıda ve sağlık konularıyla da ilgilenebilir.

Plaka tektoniği
Dünyanın her yerinde bulunan biyocoğrafik bölgeler Wallace’ın kabaca kendilerinin kıtalarla çakıştığını anlıyor. Fakat 20. yüzyılda bilim insanları, biyocoğrafyanın, yaşamın geçmişi boyunca çok daha dinamik olduğunu fark ettiler. 1915’te Alman jeolog Alfred Wegener, Atlantik’in karşı taraflarında aynı fosil bitkilerinin ve hayvanların keşfedildiği gerçeğine ulaştı. Okyanus, tek başlarına geçmek için çok uzak olduklarından, Wegener kıtaların bir kez bağlandığını önermişti. Yalnızca 1960’lı yıllarda, bilim adamları okyanus tabanını dikkatli bir şekilde haritalardı ve kıtasal sürüklenmeyi mümkün kılan mekanizmayı göstermeye çalıştılar.

Uzmanlık alanları
Biyocoğrafya, biyocoğrafyanın belli alanlarına odaklanabilir. Bunlar arasında şunlar bulunur:

*Bitki araştıran, bitki coğrafyası.Hayvanları inceleyen Zoocoğrafya,
Organizmaların kökeni, dağılımı ve tükenmesini belirlemeye çalışan tarihi biyocoğrafya.
*Canlıların ve bitkilerin mevcut dağılımını ve çevreyle olan ilişkilerini inceleyen ekolojik biyocoğrafya.
*Biyocoğrafya ile çakışan bazı alanlar coğrafya, biyoloji, ekoloji, evrim, jeoloji ve iklim bilimini içermektedir.

Tarihi biyocoğrafyacılar genellikle biyolojide eğitilirler ve evrimsel zaman ölçekleri üzerinde bitki ve hayvanların dağılımı için tarihsel ve evrimsel açıklamalar (genellikle plaka tektoniği, uzun vadeli iklim değişikliği ve evrim mekanizmaları temel alınarak) başlatırlar. Onlar dünya çapında dağılma, yok olma ve evrimsel kalıpların yeniden oluşturulmasıyla ilgilenirler. Ekoloji ve / veya coğrafyada sıkça eğitim görmüş ekolojik biyocoğrafyacılar, bitki ve hayvanların mevcut dağılımlarını ve bunların yakın zamandaki mevcut geçmişini ve topluluklarını şekillendiren fiziksel çevre ve biyotik etkileşimlerle öngörülen etkileşimleri anlamaya çalışmaktadır. Birçok paleoekolog, coğrafya ve / veya ekolojide eğitim almış ve tipik olarak Kuvaterner’de, özellikle son bölümde (Holosen) hayvan ve bitki dağılımlarını ve ortamlarını yeniden kurmuştur. Tüm alt alanlar için yöntemler ve yaklaşımlar biraz farklılık göstermektedir. Bu bibliyografyanın amacı, uzamsal bir vurgu ile ekolojik biyocoğrafyada yürütülen yöntem ve araştırmalara ağırlık verilerek biyocoğrafyanın geniş alanındaki etkili çalışmaları sentezlemektir.

Evrimciler, organizmaların biyocoğrafik dağılımının evrim için güçlü bir kanıt sağladığını iddia ediyorlar. Biyocoğrafya çalışmaları, türleşme süreci için güçlü bir destek sağladığı halde, evrim teorisinin daha geniş tahminlerine uymuyor ve antik toprak jeologlarının yavaş kıta kayması modeliyle tutarsız kalıyor. Evrim teorisi, endemizm alanlarını ve hem fosil kayıtlarında hem de canlı dünyada görülen dağılmış dağılımları açıklamakta güçlük çekmektedir. Biyocoğrafyanın evrimsel açıklamaları için bir başka problem de benzer bitkiler ve hayvanlar sadece yakın arazi veya yakın adalar arasında değil, aynı zamanda farklı aralıklarla kara veya okyanus geniş aralıklarıyla ayrılmış olduğu için ortaya çıkmaktadır. Buna tekli dağılımlar denir. Evrimciler, bazen bunları kıtasal kaymanın bir zamanlar yakınlarda yaşayan benzer grupları ayırdıklarını ve böylece ortak ataları paylaştıklarını savunarak açıklarlar.

Bu sebeplerden dolayı, gözlemlenen organizmaların dağılımlarının, şimdi bulunan yerleşim yerlerinde evrimleştiklerini savunarak açıklanamayacağı açıktır. Sonuç olarak, evrimciler biyocoğrafya modellerini, daha önce var olan kıtalararası kara köprüleri, kuşlar ve rüzgar taşımacılığı ve bitki örtüsü üzerindeki bitki ve hayvanların okyanuslar arası yayılımı gibi alternatif teorilerle tamamlamışlardır. Aslında, bazı biyocoğrafik gözlemlerin evrimsel bir çerçevede açıklanması son derece zordur.

Sonuç olarak biyocoğrafya gözlemleri türleşme süreci için güçlü kanıtlar sunarken, evrim teorisinin ya da eski dünya jeologlarının yavaş, kıtasal sürüklenme modelinin genel genel tahminlerini desteklemezler.

Osman Uçar

Toprak Bilimi Nedir?

Toprak bilimi, toprağın sınıflandırılması, toprağın oluşumu ve haritalandırılması dahil olmak üzere Dünya’nın yüzeyindeki toprak özelliklerinin incelenmesidir. Aynı zamanda toprak ve toprak yönetiminin kullanımını içerir. Toprak bilimi iki bölümden oluşur: pedoloji ve edafoloji. Pedoloji, toprak oluşumunun kimyasını, sınıflandırılmasını ve morfolojisini içerir. Edafoloji, diğer yandan, canlı organizmalar, özellikle bitkiler üzerindeki toprak etkilerinin incelenmesidir. Pek çok profesyonel, toprak bilimi alanı ile ilişkilendirilmiştir. Diğerleri arasında mikrobiyologlar, arkeologlar, kimyagerler, mühendisler ve fiziki coğrafyacıları içerir.

Toprak Biliminin Dalları

Toprak, pedosferin bir kısmını oluşturur (Yerkabuğunda). Yukarıda belirtildiği gibi toprak biliminin ana dalları edafoloji ve pedolojidir. Her iki bölüm de toprak fiziği, kimya ve biyolojiyi ele alır. Pedosfer atmosfer, biyosfer ve hidrosfer ile çok sayıda temasta bulunur. Etkileşimler, toprak bilimi biliminde çok entegre ve geniş bir çalışma alanı haline getirmektedir.

Toprak Sınıflaması

Toprak sınıflandırması, toprağın özellik ve davranışlardaki benzerliğe göre farklı sınıflara düzenlenmesidir. Örneğin, toprağın mekanik özellikler açısından sınıflandırılması için geçirgenlik, mukavemet ve sertlik ölçülecektir. Toprağın temel özellikleri, toprak yapısının, tahılların ve bileşimin boyut ve şeklini dikkate alacaktır.

Toprak Oluşumu

Toprak oluşturma süreci, pedogenez olarak bilinir. Toprağın ilk bileşimi, zemin seviyesinin altında ya da üstünde olan “ana materyal” den (kayalar) başlar. Bazı iklimsel koşullar, toprak oranı ve oluşumunda önemli rol oynar. Kayalar, rüzgarla havaya uçurulursa veya akan su veya buzullar tarafından taşınırsa ve sonunda tabakalar halinde ayrılırsa zamanla aşınır. Açıktaki toprak parçacıklarının suyla yıkanması, yağmur veya akan nehirler biçiminde olabilir. Yağış suyu, erozyon olarak bilinen bir süreçte toprağı yıkar. Akan nehirler, diğer yandan, toprak parçacıklarının taşınması. Toprak solucanları gibi organizmalar, gözenekler olarak bilinen yer kabuğunda boşluklar açarak ve bunu süreçte parçalayarak, toprak oluşumunda rol oynarlar.

Toprak Morfolojisi

Toprak morfolojisi, toprağın fiziksel (gözlemsel) niteliklerini ve dünya çapında tanınan araçları kullanarak toprak horizonları üzerindeki tipini tanımlayan bir toprak bilimidir. Geçmişte, toprak ağır veya hafif, kumlu, tuzlu, kuru veya nemli, yumuşak, yumuşak veya kompakt, taşlı veya tortul olarak tanımlanmıştır. Toprağın tanımı ve özellikleri toprak pH, doku, kök ve gözenekler, renk, yapı, efervesans ve çok daha fazlasını değerlendirmeyi içerir.

Toprak Biliminin Önemi

Toprak bilimi, özellikle Sahra altı Afrika’da tarımsal kalkınma sektöründe önemli bir rol oynamıştır. Toprak çalışması, yalnızca toprağa bağlı olan gıda üretimi gibi insani ihtiyaçları sağlamayı başarmıştır. Toprak bilimini incelemenin nihai hedefi, ürün üretimi için toprak oluşumu ve yönetimi hakkında bilgi ve yeterli bilgi sağlamaktır. Toprak biliminin bir diğer önemli önemi, suyun depolanmasında toprağın rolünü bilmek. Toprak bilimi, topraktaki mikro ve makro organizmaların amaçlarını anlamayı sağlar.

Hidrografya, dünya üzerindeki yer altı ve yer üstü sularının oluşumunu ve dağılımını, insana olan etkilerini araştıran bilim dalıdır. Fiziki coğrafyanın temel konularından olan hidrografya, bütün coğrafi bilim dalları gibi suyu ve suyun bulunduğu bölgeyi ‘’insan için’’ inceler.

Su; nüfus, yerleşme, kültür ve hatta antik dönemlerdeki dinlere kadar birçok konuyu etkileyen yaşamsal bir değerdir. Bir insanın kişi başına sadece içmek için tüketmesi gereken su miktarı neredeyse 2,5 litredir. Fakat bu yaşadığımız çağda kişi başına harcanan su miktarı göz önünde bulundurulduğunda devede kulak kalacak kadar düşük bir orandır. Çünkü kullandığımız eşyalardan yediğimiz ete kadar su olmadan üretilmeyen neredeyse hiçbir şey yoktur. Suyun değerinden ve korunmasından bahsederken, sürekli olarak fazla su harcamamak, musluktan akan suları verimli kullanmak, yağış miktarları ve küresel ısınma gibi konuları göz önünde bulunduruyoruz. Suyu doğru ve verimli kullanmanın yanında bir ürünün üretimi aşamasında ne kadar su kullanılıyor bunları biliyor muyuz? Aslında suyu doğrudan değil dolaylı olarak daha fazla tüketiyoruz. Bir malın veya hizmetin üretimi için kullanılan su kaynaklarının toplam miktarına suyun ayak izi denir. Su ayak izi, suyun tüketim göstergesidir. Üretimde kullanılan suya sanal su ya da gizli su da denmektedir. Yerküre üzerindeki erişilebilir tatlı su miktarı, dünyanın toplam su varlığının yüzde 1’inden bile az.Oysa gıda güvenliği, ekonomik büyüme, iklim değişikliği ile mücadele gibi birçok alanın temelinde, su kaynaklarının sürdürülebilirliği yer alıyor.

Binlerce yıldır insanlar, akarsuları ve durağan suları üretim ve tüketim gibi çeşitli ihtiyaçlarımız için ciddi deformasyonlara maruz bırakmışlardır. Dünyanın en büyük gölü Hazar Denizi bile, insan faaliyetleri sonucu değişime uğramıştır. En önemli değişim de su seviyesinin 1929’dan beri 3 metre düşmesi olmuştur. İnsanlar büyük akarsuların kıyıları boyunca, sık sık yapay olarak akarsu kenarlarını sağlamlaştıran donanımlar, setler yaparak suyun yatak boyunca akmasını sağlamaya ve vadi tabanını taşkınlardan korumaya çalışmıştır.(TÜMERTEKİN Erol,ÖZGÜÇ Nazmiye, 2016, Beşeri Coğrafya İnsan Kültür ve Mekan, Çantay yayınevi (ss. 533) Erişim Tarihi 22.12.2020)

İlkel tarımdan başlamak üzere sanayileşmenin başlamasından sonraya kadar su yaşamımızı devam ettirebilmemiz için en temel faktördür. Fakat uzayda su arayan insanoğlu; yeryüzündeki suyu özellikle 19. Yüzyıldan itibaren idareli şekilde değerlendirmemiş ve dünyayı çok büyük bir çıkmazın içine sürüklemiştir. Kuraklık tabiatın gizli tehlikesi olup genellikle herhangi bir mevsim veya bir zaman diliminde yağış miktarındaki azalmadan ya da dengesizliğinden dolayı meydana gelir. Kuraklık, yalnızca fiziksel bir doğa olayı olarak görülmemelidir. Kuraklığın, insan ve faaliyetlerinin su kaynaklarına olan bağımlılığı nedeniyle, toplum üzerinde çeşitli olumsuz etkileri vardır. (Wikipedia,’’kuraklık’’ 2015) Su kıtlığının en temel nedenlerinden 3 tanesi: Bilinçsiz tarımsal sulama, kirlilik ve nüfus artışıdır. Bunların bütün sorumlusu da biz insanlardır.  Diğer neden arasında Kuru iklim, çölleşme su stresi (Yüksek nüfus ve yoğun sanayi nedeniyle aşırı talep), çevre tahribatı gösterilebilir. Kuraklık bir afet olarak sayılmamaktadır.

Sanayileşmenin artması, üretimdeki çılgınlık, hızlı nüfus artışı, insanların sulak alanlardan çıkıp kurak alanlarda da yoğunlaşması gibi birçok faktör su kıtlığına sebebiyet vermiştir. İnsan etkili küresel ısınmanın etkisi, yağış rejimindeki düzensizlikler de su sıkıntısına neden olmuştur. Dünyadaki birçok ülke su kıtlığı ile mücadele içerisindedir. Çeşmelerimizden su akması, dünyada kalan suyun yeteri seviyede olduğunu göstermez. Bilinenin aksine ülkemiz de dâhil olmak üzere aslında çoğu ülke ya su bakımından fakir ya da gelecekte su kıtlığı yaşayacak ülkeler arasındadır. Yaşanan ve yaşanacak su kıtlıkları gelecekte çoğu yerde kuraklığı beraberinde getirecek ve bugünlerde fütursuzca harcadığımız su çok yakın bir gelecekte bizim için hayal olacaktır. Hatta Güney Afrika Cumhuriyetinin başkenti Cape Town’da su kıtlığına çözüm olarak günde maksimum 25 litre su tüketiminin yapıldığı günler ile bir nevi su halka su diyeti uygulamaktadır.

Gelecekte sadece 25 litre su ile kısıtlandığımızı hayal edersek ne kadar ilk başta yeterli görünse de, Yemek yapmak, Temizlik, Tuvalet, Duş, Su içmek gibi faaliyetlerimiz için çok düşük bir orandır. Belediyeler tarafından kişi başına düşen günlük ortalama su miktarı 217 litre olarak hesaplanmıştır. Sadece bu ortalamaya bakınca bile Cape Town’da yapılan su diyetinin ne kadar zor olduğunu görebiliriz.

Doğal Kaynaklar Enstitüsüne göre su kıtlığı çeken ülkeler bilinenlerden çok daha fazla, ülkemizin de içinde bulunduğu listede yaklaşık 162 ülke yer almaktadır. Bu ülkelerin çoğu Orta Doğu ve Afrika ülkesi olmasına karşın, Yağış bakımından verimli olsa da nüfusun yoğun olduğu bölgelerde de su kıtlığından bahsetmek mümkün.

Su bir doğal kaynak olmasından dolayı zengin-fakir ülke ayırt etmeksizin çoğu yerde problem yaşatabilmektedir. Fakat ekonomisi güçlü ülkeler kuraklık ile daha hızlı ve etkili baş edebilir. Dünyadaki zengin kesimin alım gücünün yüksek olması nedeniyle su kıtlığına direnç gösterebilecek bir erişim düzeyleri bulunmaktadır. Fakat su krizi küresel bir sorundur ve Üretim, Ticaret ve sağlık gibi birçok alanı ciddi etkileyecek niteliğe sahiptir. Bu yüzden kitleler gözetilmeksizin her ülke ve her vatandaşın su krizi için önlemler alması gerekmektedir. Bizim yarattığımız bu kötü sonuç sadece bizi değil dünyadaki bütün canlıları da ilgilendirir.

Dünyada en çok su kıtlığı çeken ülkeler arasında Katar, İsrail, Lübnan, İran, Ürdün, Libya, Kuveyt, Suudi Arabistan gibi ülkeler baş gösterirken listede Türkiye 32. Sırada yer almaktadır. Türkiye nüfusunun 2030 yılında 100 milyona ulaşacağı ve kişi başına düşen su miktarının bin 120 m3’e gerileyeceği öngörülüyor. Bu öngörüler, Türkiye’nin “su fakiri” olma yolunda ilerlediğine işaret ediyor. Bu arada, iklim değişikliğinin yarattığı olumsuz etkilerin artması ile birlikte, kuraklık da Türkiye için çok önemli bir risk temsil ediyor.

Önlenmesi gereken kuraklığın etkileri genel olarak şu şekildedir:

Uzun süreli kuru hava, nem azlığı yaratarak orman ve su kaynaklarında azalmaya neden olduğundan, ciddi çevresel, ekonomik, kent hayatı, kalkınma, teknoloji, gıda, temiz su ve sağlık sorunları ortaya çıkar. Bunun yanı sıra ciddi anlamda tarıma da etkisi vardır. Kuraklığın başlama ve bitme zamanının tespiti zordur. Etkisi yıllar boyu devam edebilir. İlk etki tarımda görülür, sonra diğer sektörlere yayılır.

Tarımda önemli olan, yıllık toplam yağış değil, bitkinin gelişme ve büyüme döneminde kök çevresindeki su miktarıdır. Bu suyun eksikliği tarımsal kuraklık olarak isimlendirilir. Karaların yaklaşık %16’sı kurak ve yarı kurak bölgelerden oluşur. Tarımda sulama veya kuru tarım yöntemleri kuraklığa çare olarak uygulanmaktadır. Çöllerde doğal su kaynaklarının bulunduğu vahalar hariç tarım yapılmaz. Ilıman ve nemli bölgelerde mevsimsel kuraklık tehlikesi bulunur.

Kuraklıkta yağışların tesiri (yağış sayısı, yoğunluğu) ve zamanı (yağışlı dönemin gecikmesi, büyüme dönemi-yağış zamanı bağlantısı) önemlidir. Ayrıca yüksek sıcaklık, düşük nem ve şiddetli rüzgâr da kuraklıkta etkilidir. ( KAPLUHAN, Dr. Erol (OCAK – 2013).

Peki, kuraklık ve su kıtlığını önlemek, geciktirmek için alınılabilecek önlemler nelerdir?

  • Devletlerin su ile ilgili kendi iç politikalarını gözden geçirerek israfı azaltmaları.
  • Atık suların tasfiye edilerek yeniden kullanıma sokulması yani atık suyu arıtmak.
  •  Tarımda ilkel sulama metotlarının israfa neden olması nedeniyle sulamada yüksek teknoloji kullanılması.
  • Su kaynaklarına uygun tarım ürünü ekimi yapılması.
  • Devletlerin su sorunu konusundaki anlaşmazlıkları çözüme kavuşturması.
  • Tarımsal sulamada damlama ve yağmurlama sulama yapılmalı
  • Su tasarrufu, yani içilebilen kısmi sudan kaçınıp yüksek teknolojiler ile üretilen arıtılmış deniz suyunun tüketimi.
  • Sanayide su kullanımı yeniden kullanımlı dönüşümlü olmalıdır.
  • Günlük su ihtiyacının belirlenmesi ve su ayak izinin oluşturulması.
  • Çok önerilmese de, su faturalarının fiyatını yükseltmek.
  • Düşük su bütçesine sahip ülkelere su aktarımı yapmak.
  • Su tüketimini arttıran ürünlerin üretiminde kısıtlama politikaları oluşturmak.

Bu gibi birçok çözüm önerisiyle birlikte, genel olarak su tüketimi azaltılmalıdır ve insanlar suyun değeri ve önemi hakkında bilinçlendirilmelidir. Araştırmada yer alan kuraklık sorunları ve senaryoları; önlem alınmadığı takdirde kısa zaman içerisinde ciddi problemlere sebebiyet verecektir. Su kısıtlılığı hayati bir problemdir ve dünyadaki bütün canlıları ilgilendiren ciddi bir husustur. Biz dünyadaki en bilinçli canlılar olan insanoğlu bunun önüne geçerek özellikle de tüketim çılgınlığında azaltmaya giderek gelecek dünyamızda yaşayacak bütün canlılara katkı sağlamış oluruz.

Emre Parlakyıldız

Dünya var olduğundan beri, yeryüzünde sürekli olarak çeşitli fiziki şartlara bağlı olarak da oldukça çeşitli yer şekilleri oluşmaktadır.

Bu oluşum süreci, bazen yüzlerce hatta binlerce yıl sürmekte, bazen de çok kısa bir sürede gerçekleşmektedir. Oluşan yeryüzü şeklinin oluşum şekline göre bu süre farklılıklar gösterir. Jeomorfoloji bilimi de, yeryüzünde bulunan tüm coğrafik yeryüzü şekillerini inceler ve de bu şekilleri tanımlayarak şekillere çeşitli isimler vermektedir. Çalışma alanı itibariyle bakıldığında jeomorfoloji bilimi, jeoloji bilimiyle birçok ortak noktada birleşmektedir. Fakat coğrafya dalıyla alakalı olan bu bilim dallarının konuları birbirinden farklılık göstermektedir. Jeomorfoloji bilimi, inceleme alanı göz önüne alındığında yüzey bilimi olarak da adlandırılmaktadır. Yüzey bilimi, dünya üzerinde var olan bütün yeryüzü şekillerini inceler. Bu incelemeye karalarda ve de denizlerin en iç kısımlarında oluşan şekiller de dahildir. Bu açıdan bakıldığında yüzey biliminin inceleme alanının oldukça geniş bir alana yayıldığı söylenebilmektedir. Yeryüzündeki şekilleri inceleyen bu bilim dalı, inceleme ve araştırmalarında değişik bilim dallarından da faydalanmaktadır. Jeomorfoloji bilimi, dünyada var olan bütün yeryüzü şekillerini incelemektedir. Bu inceleme biraz daha daraltıldığında ise, yeryüzü şekillerinin hangi aşamalardan geçerek nasıl oluştuğu, yeryüzü şekillerinin sınıflara ayrılması ve dünya üzerinde hangi coğrafi alanlarda görülmesi gibi konularda yüzey bilimi araştırmalar yaparak bu durumları açıklamaktadır.

Jeomorfoloji; bazen bir bilim dalı olarak adlandırılmakta, bazen de bilim dallarının alt dallarından biri olarak sınıflandırılmaktadır. Bu durum, ülkelerin görüşlerine göre farklılıklar göstermektedir. Örnek verilecek olunursa, ABD jeomorfolojiyi jeoloji biliminin bir alt dalı olarak görürken, birçok Avrupa ülkesinde coğrafyanın bir dalı olarak görülmektedir. Bu ülkelerin içlerinde Türkiyede bulunmaktadır. Jeomorfoloji biliminin tam olarak sınıflandırılamamasındaki neden ise, incelemiş olduğu yeryüzü şekillerine oluşum sürecinde ne gibi durumların etki ettiğidir. Bu etkiler yeryüzü şeklinin türüne göre farklılıklar gösterebilmektedir. Bu duruma gerekçe olarak ise; canlılar ve de iklimsel şartlar gösterilmektedir.

İncelemiş olduğu konu açısından bakıldığında, toprak bilimi, kartografya, jeofizik, taş bilimi, fizik ve jeoloji gibi bilim dalları, jeomorfoloji bilimiyle etkileşim halinde olan bilim dallarından bazılarıdır. Bu bilim dallarının dışında, yeryüzü şeklinin özelliklerine göre daha birçok dalı da, yüzey bilimi ile etkileşim halinde bulunmaktadır. Jeomorfoloji biliminin bazı alt dalları da bulunmaktadır. Bu alt dallar; akışkan jeomorfoloji, kıyı jeomorfolojisi, kireçtaşları jeomorfolojisi ve buzul jeomorfolojisi’dir. Bu alt dalların oluşturulmasında, dünyanın farklı bölgelerinde birbirinden oldukça farklı yeryüzü şekillerinin bulunmasıdır. Bu durum, belirli bir alanda uzmanlaşmaya da olanak tanımaktadır.

Yerkabuğu, dünya var olduğundan beri sürekli değişim içerisindedir. Fiziki şartlara ve bazı etkenlere bağlı olarak meydana gelişen yeryüzü şekilleri, kaybolabilmekte ya da yeniden oluşabilmektedir. Dünyanın oluşmasından beri var olan yeryüzü şekilleri, jeomorfoloji’nin inceleme alanını geçmiş zamanda meydana gelen yeryüzü şekillerine kadar götürebilmektedir. Yerkabuğunda sürekli olarak meydana gelen değişimler, jeomorfoloji bilimi gibi jeoloji bilimini de ilgilendirmektedir. Bu nedenle bu iki bilim dalı, sürekli olarak birbirleriyle ilişki içerisinde bulunurlar.

Klimatoloji, iklim biliminin bilimsel çalışmasıdır. İklim, beklenen atmosfer koşullarının tutarlı bir modelini elde etmek için belirli bir süre boyunca ortalaması alınmış hava durumu modelleri olarak tanımlanır. Hava, normalde bir gün, kısa bir süre boyunca belirli bir yerin atmosferik koşuludur. Uzun ve belirsiz bir süre için ortalama hava durumu, bir alanın iklim modelini tahmin etmeyi mümkün kılar. Klimatoloji, genel olarak fiziki coğrafya, atmosfer bilimleri ve yer bilimlerinin bir alt bölümü olarak kabul edilir. Oşinografi ve biyocoğrafyanın özellikleri de klimatolojinin bir parçası olarak görülmüştür. Klimatoloji, atmosferik sınır tabakası, dolaşım modelleri, dünyadaki ısı transferi, atmosfer ve toprak yüzeyi ile okyanus etkileşimi, arazi kullanımı ve topografya gibi yönlere odaklanmaktadır.

Klimatoloji, basit bir teorik defter tutma aktivitesinden güncel karmaşık bilimsel ve pratik bir alana evrimleşmiştir. Bilim, sürekli araştırma, sistematik yöntemler, fenomenlerin değerlendirilmesi ve gözlem yoluyla elde edilen gerçekler ve olgular olarak tanımlanır. Klimatoloji bu nedenle, bilimi tanımlayan tüm yönleri içeren bilimsel bir yöntemdir. İklimsel modellerin elde edilmesi için yukarıda belirtilen hususların dışında, iklim araştırmasında çeşitli ölçekler ve göstergeler kullanılmaktadır. Klimatoloji sadece bir yer iklimiyle ilgilenmekle kalmaz, aynı zamanda bölgedeki iklimin dalgalanmasının nedenini, insan faaliyetlerinin iklimsel değişimlere nasıl yol açtığını, iklimin insan faaliyetleri üzerindeki etkilerini ve iklimin özelliklerini belirlemektedir. İklim ayrıca dünya ve atmosfer katmanlarına da bağlıdır.

Klimatoloji Alt Alanları

Uzmanlık alanına göre, klimatoloji daha küçük alt alanlara ayrılmıştır: paleoklimatoloji, paleotempestoloji , tarihsel klimatoloji, metroloji ve biyoklimatoloji. Paleoklimatoloji, buz çekirdeklerini ve ağaç halkalarını inceleyerek bir yerin geçmiş iklim modellerini oluşturmaya odaklanır. Paleotempestology geçmiş kasırgaların sıklığını ve büyüklüğünü belirlemek için eski verileri kullanır. Tarihsel klimatoloji, belirli bir yerdeki antik sakinlerin faaliyetlerini inceledikten sonra bir yerin iklimini oluşturmaya odaklanır. Genellikle iklim değişikliği ile karışan metroloji, hava ile ilgilenir, bu da muhtemelen bir hafta veya bir ay boyunca çalışır. . Biyoklimatoloji, iklimin canlı organizmalar üzerindeki etkileriyle ilgilenir.

Klimatolojinin Önemi

Klimatoloji, belirli bir bölgenin iklim modellerini belirlemede önemlidir. İklim modelinin oluşturulması, söz konusu bölgede gelişecek ekonomik faaliyetlerin belirlenmesinde önemlidir. Bir bölgenin iklimi serin ve ıslak olacak şekilde kurulduğunda, tarımın bölgede gelişebileceği sonucuna varmak güvenli olacaktır. Açık bir iklim modeline sahip olmak, insanların belirli görevlerde bulunma mevsimlerini anlamasını kolaylaştırır. Bu özellikle turistler ve çiftçiler için çok önemlidir. Altyapı geliştirme, özellikle binalar iklim bağımlıdır. İklimsel bir model oluşturulduktan sonra, mühendisler yalnızca koşullara dayanmakla kalmayıp aynı zamanda sakinleri herhangi bir sert iklim koşulundan koruyacak materyallerin kullanılmasını tavsiye ediyorlar.

Coğrafya kökleri çok eskiye dayanan ancak modern bir bilim dalıdır. İnsanoğlu yeryüzündeki ilk varlığından itibaren doğal olayları anlamaya çalışmış ve kendi faaliyetlerini onunla ilişkilendirerek coğrafi bilgiyi üretmeye başlamıştır. Bu nedenle Coğrafya insanı da doğanın bir parçası olarak görür, doğal olayların ve insan faaliyetlerinin nasıl, neden ve nerede oluştuğu ve birbirleri ile nasıl etkileşim içinde olduklarını merak eder. Coğrafyanın diğer bilimlerden farkı insanın faaliyetleri ile doğa olaylarını kendine has geniş bir bakışı açısı ile incelemesidir. Coğrafyacıların mekânsal bakış açısı, coğrafyacıların geleneksel çalışmaların sınırlarını aşan fikirlerin sentezine olan ilgisi ve coğrafyacıların mekânsal bilgi ve olayları temsil ve idare eden araçları kullanması bu geniş bakış açısı içindedir.

Coğrafyanın birinci bakış açısı:

Coğrafyanın özgün bakış açılarından ilki mekânsal bakış açısıdır. Coğrafyacılar olayın nasıl oluştuğunun yanında bu olayın nerede olduğunu ve bu olayın yakın ve uzak çevredeki diğer olaylarla nasıl bir ilişkisi olduğu ile ilgilenir. Mekânsal bakış açısı üç seviyede odaklanır. Bunlardan ilki yer (place) seviyesidir. Coğrafyacılar tek bir yerdeki ya da bir bölgedeki süreçlerin nasıl bir bütünleşik ilişki içinde olduklarını çalışır. Örneğin, bir şehir coğrafyacısı belirli bir şehrin mekânsal yapısını ve ticari merkezlerinin nasıl ve nerede geliştiklerini ve bunların özgün karakteristiklerini çalışabilir. ya da bir fiziki coğrafyacı bir milli park içindeki ekoloji, iklim ve toprakları inceleyebilir. Mekân (space) seviyesinde coğrafyacılar yerlerin birbirleri ile ne kadar bağımlı olduklarına bakarlar. Bu durumda ekonomik coğrafyacı mal, bilgi ve para akışının farklı boyutta ve mesafede bulunan şehir ve kasabaları birbirlerine nasıl bağladıklarını araştırabilir. ya da bir fiziki coğrafyacı bir akarsu içine dökülen çökellerin kaynaklarını haritalayabilir ve bunların akarsuyun aşağı çığırındaki etkisini çizelge ile gösterebilir. Bu bakış açısı ile “Coğrafya Nedir” sorusunun cevabını bir nebze olsun almış olabiliriz.

Coğrafyacılar aynı zamanda insani ve doğal faaliyetlere farklı ölçekte (scale) bakar, bazen küçük bir şey için yakından bakar ya da geniş bir şeye genel bir bakış için uzaktan bakar. Sıklıkla bir ölçekte önemli olan şey diğer ölçekte daha az önemli ya da önemsiz görünür.

Coğrafyanın ikinci bakış açısı:

Coğrafyanın özgün bakış açılarından ikincisi sentezdir. Coğrafyacıları farklı alanlardaki fikirleri bir araya getirme ve onları bilimsel süzgeçten geçirerek yeni bilgiler üretme ile oldukça ilgilidirler. Bu sürece sentez denir. Geleneksel çalışma alanlarını birbirine bağlayan çalışmalar coğrafyanın özel ilgi alanına girer. Örneğin, fiziki coğrafyada, bir biyocoğrafyacı akarsu kanallarının kenarlarındaki ağaçların bir akarsu taşkının nasıl etkilediğini araştırabilir, böylece fiziki coğrafyanın alt dalları olan ekoloji ile hidrolojiyi birleştirir. Bir beşeri coğrafyacı ekonomik yeniliğin (yeni ürün ya da hizmet geliştirilmesi) kültürel ve yasal faktörlere göre nasıl değiştiğini çalışabilir, böylece beşeri coğrafyanın alt dalları olan ekonomi, politika ve sosyolojiyi birleştirir. Çevresel süreçler ve insan faaliyetleri arasındaki birçok bağlantı da coğrafik sentezin konularıdır. Örneğin, coğrafyadaki klasik çalışmalardan birisi insanların afet algısıdır- insanların evlerinin büyük bir taşkın ya da fırtına sonucu sular altında kalması sadece bir an meselesi iken neden akarsu ve deniz kıyılarına ev yaparlar? Burada, coğrafyacılar algı ile hidrolojiyi ve bilişsel öğrenmeyi çalışırlar.

Coğrafyanın üçüncü bakış açısı; sunum:

Coğrafyanın üçüncü özgün bakış açısı ise sunumdur. Coğrafyacılar mekânsal bilgiyi gösteren ve işleyen harika yöntemler geliştirmişlerdir. Bunlardan biride Kartografya‘dır.

Kartografya Nedir: Haritaların çizimi ve tasarımını ifade eden bir sanat ve bilim dalıdır. Coğrafyanın bir alt dalıdır ve mekânsal ilişkilerin görsel anlatımına odaklanır. Görsel anlatım aynı zamanda uzaktan algılama, yeryüzünün görüntülerinin hava ya da uzay araçları ile elde edilmesi ve mekânsal bilginin daha iyi sunumu için geliştirilmesini içerir. Sözel tanımlamalar coğrafik olayların açıklanması veya anımsatılması amacıyla kelimelerin gücünü kullanır. Matematiksel ve istatiksel modeller bir doğal olayın mekânsal ve zamansal olarak nasıl değiştiğini tahmin eder. Coğrafi bilgi sistemleri mekânsal bilgiyi birçok esnek yol ile depolar, işler ve görsel hale getirir. Bilişsel sunum mekânsal ilişkileri insan beyninde saklandığı gibi sakar – gerçek mekânın insanın tecrübe ettiği öznel (subjective) mekân içinde zihinsel haritalanması. Birlikte ele alındıklarında, bakış açıları, sentez ve sunum coğrafyayı yerin fiziki ve kültürel manzarasını ve mekân ve zamanın etkileşimini üzerinde insan ve doğanın nasıl izler bıraktığına odaklanan özgün bir disiplin olarak tanımlamaktadır.

Fiziki ve Beşeri Coğrafya:

Diğer tüm bilim alanlarında olduğu gibi coğrafya da kendi içinde alt çalışma alanlarına sahiptir. Bunlar farklı konulara odaklanmış olsalar da sıklıkla birbirleri ile çakışır ya da yakından bağlantılıdır. Bu alt alanları iki ana başlık altında toplayabiliriz – insana dair sosyal, ekonomik ve davranışsal süreçleri inceleyen beşeri coğrafya (human geography) ve insan faaliyetleri için fiziki ortamı sağlayan yeryüzünde oluşan doğal süreçleri çalışan fiziki coğrafya (physical geography) şeklindedir. Aşağı resimde diyagram fiziki ve beşeri coğrafyanın ana konularını göstermektedir. Biz bunlardan beş tanesini sıralayalım; Klimatoloji, Jeomorfoloji, Kıyı ve deniz coğrafyası, Toprak coğrafyası, Biyocoğrafya.

Fiziki coğrafya bu beş ana araştırma konularının yanında iki konu ile de yakından ilgilidir. Bunlardan biri su kaynakları diğer ise doğal afet değerlendirmeleridir. Su kaynakları suyun yerini, dağılışını ve hareketleri gibi temel konuları içeren geniş bir alandır. Örneğin akarsulardaki ya da yeraltındaki suyun insan ihtiyaçları için kullanımı ve kalitesi gibi. Bu konu beşeri coğrafyanın bölgesel gelişme ve planlama, siyasi coğrafya, tarım ve arazi kullanımı gibi birçok konusunu da içerir.

Doğal Afet Değerlendirmeleri fiziki ve beşeri coğrafyayı harmanlayan bir alandır. Bir akarsu kenarında yaşamanın riskleri nelerdir ve oralarda yaşayanlar bu riskleri nasıl algılıyor Hükümetlerin yurttaşlarını taşkınlardan korumadaki ya da taşkının meydana getirdiği hasarın onarılmasındaki rolü nedir? Böyle soruların cevaplanması sadece fiziki sistemlerin nasıl çalıştığının bilinmesinin yanında kişisel ya da toplumsal olarak insanların fiziki çevreleri ile ilgili algıları ve etkileşimlerini de göz önüne almak gerekmektedir.

Beşeri coğrafyanın geriye kalan birçok alanı fiziki coğrafya ile bağlantılıdır. Örneğin iklimsel ve biyo coğrafik etkenler hastalık taşıyan sivri sineklerin yayılımını denetleyebilir (Tıbbi Coğrafya). Büyük dağ sıraları nüfusun izole olmasına dolayısıyla mal ve ürünlerin taşıma fiyatlarında artışa neden olabilir (kültürel coğrafya, ulaşım coğrafyası). Karakteristik yer şekilleri (örn. Peribacaları) turizm için çekim merkezleri olabilir. Neredeyse bütün insan faaliyetleri mekân ve zaman içinde değişen bir fiziki ortam içinde gerçekleşir. Fiziksel süreçler coğrafyanın herhangi bir alt dalı ile ilgili çalışmaları anlamak için yararlı bir alt yapı oluşturacaktır..

Serhat Bozkurt

Uzay gemisini Dünya’nın yörüngesinde gezdirirken gezegenimizin ne kadar güzel olduğunu gördüm. İnsanlar, bu güzelliği koruyalım ve arttıralım, yok etmeyelim! Juri Alexejewitsch Gagarin

Kriminoloji; Yunanca “bilim”, Latince “suçlama” (crimen) kavramlarından oluşmuş ve “suçbilim” olarak çevirisi yapılabilecek bir kavramdır. Türkçe karşılık olarak da “Suç Bilimi” anlamına gelir ve sözlüklerde de “suçları ve suçluları inceleyen bilim dalı, suçbilim” olarak yer alır. Suçla ilgilenmek ve suç hakkındaki fikirler çok eski dönemlere kadar dayanmaktadır. Criminologie (Kriminoloji) kavramını ilk kez Paul Topinard’ın (Fransız hekim) 1879 yılında kullandığı varsayılır. Kriminoloji adında ilk eser ise 1885’de Raffaele Garofalo’nın (Ceza Hukuku Profesörü) “Criminologia” adlı kitabının yayınlanmasıyla ortaya çıkmıştır. Böylece Kriminoloji kavramı kayıtlara girmiştir. Bazı kesimlerce kriminolojinin doğum yılı olarak “1876” kabul edilir. Bunun nedeni ise Cesare Lombroso’nun cezaevinde bulunan suçlular hakkında yaptığı araştırmaları içeren ve içerik olarak da çok büyük bir devrim yaratan “Suçlu insan” kitabın yayınlanmasıdır.

Kriminoloji, 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra ortaya çıkan bir bilim dalıdır. Diğer bilimlere nazaran çok yenidir ve onlarla kıyaslandığı zaman çok sayıda araştırmaya ihtiyaç duyduğu ortaya çıkar. Kriminoloji birçok farklı disiplinle (interdisciplinary) çalışma yapan bir bilim dalı olmakla beraber, psikoloji, biyoloji, sosyoloji, psikiyatri, tıp, antropoloji, istatistik, ekoloji, adli bilimler, hukuk, eğitim ve ekonomi gibi çok sayıda bilim dalından kazanılan bilgileri kaynak olarak kullanır ve tüm bunların sentezini yapan üst bilim özelliğindedir.

Yeni bir bilim olmasının yanında, toplum ve insan kaynaklı bir bilimdir. Bu nedenle, diğer sosyal bilim alanlarında olduğu gibi, kolayca tek bir nedene indirgenemez, kavranamaz ve çok karmaşıktır. Kimi zaman kişiden kişiye, kültürden kültüre, toplumdan topluma ve coğrafi ortamdan başka bir coğrafi ortama göre değişebilir. İşte bu nedenden dolayı, bazen buğulu bilgiler de ortaya çıkarabilen bir disiplindir. Öncelikle şunu ifade etmeliyiz ki, kriminolojinin net ve kısa bir tanımı yoktur. Kriminolojinin anlamı üzerinde birçok tartışma ve görüşler mevcuttur. Bu konuyla ilgili doktrinde herhangi bir görüş birliği de yoktur. Genel olarak yapılan kısa tanımları; “suç ve suç ile ilgili unsurların bilimsel yöntemlerle incelenmesi, “suç olgusunun incelenmesi” ya da “suç olgusuna ilişkin bilim, suç bilimi” şeklindedir.

Suç incelemesinde toplumlar ve tek tek insanlar konu edilmektedir. Suç ile ilgilenen her bir bilim dalı, suçu kendi perspektifi ile kendi bilimsel dairesinde açıklamaya çalışır ve bilimsel disiplin gereği olarak da diğer bilimlerin alanına giremez. Hâlbuki sosyal olaylar ve insan tek bir alanla ve nedenle açıklanamayacak kadar karışıktır. Bundan dolayı suç unsurunu sadece tek bir bilim alanı ile bütünlüklü olarak izah etmek mümkün değildir. Bu nedenle de kriminoloji, çok geniş bir yelpazede gözlem yapmayı ve disiplinler arası çalışmayı gerektirmektedir.

Kriminoloji sadece işlenilen suçun nasıl işlendiğini değil aynı zamanda bu suçun hangi nedenlerden dolayı incelemeler yaparak toplumun yararına çalışmaktadır. Bir suçun işlenmesi, sadece suçluları içeri atmakla bitmesi gereken bir süreç olarak görülmemelidir. Aynı zamanda suçluların bu suçu hangi nedenlerle işlediğini araştırarak bundan sonra bu gibi suçların önüne geçilmesi için ne gibi önlemler alınmasını araştırır.

Suçun nedenleri konusunda birçok teori ortaya atılmıştır. Tek bir teori çerçevesinde suçun nedenlerinin belirlenmesi ve önlenmesi mümkün değildir. Suçun nedenleri bilinmeden de genel olarak bir suç önlemesi mümkün olamaz. Ele alacağımız teorilerin her birinin gerçeklik payı bulunmaktadır. Biyolojik teoriler dahi tam olarak reddedilmez (örn: kötü tohum teorisi). Herkes için genel geçer, ortak etkili bir teori bulunmamaktadır. Hepsinin faydalı ve geçerli yönleri mevcuttur. Ancak günümüz itibariyle sosyolojik faktörlerin suça daha çok nede olduğu kabul edilmektedir.

Bu teorilerin dayanak noktaları.

1.Biyolojik faktörler              Biyolojik Nedenler

2.Psikolojik faktörler             Psikolojik Teoriler

3.Sosyolojik faktörler            Sosyolojik Teoriler

4.Sosyo-psikolojik faktör.     Sosyopsikolojik teoriler

1.Biyolojik Faktörler

Fiziksel ve antropolojik nedenler de bu teori içerisinde değerlendirilir. Coğrafi özelliklerin insan biyolojisi üzerinde etkili olduğu, suça neden olabileceği öne sürülmektedir.

Suçluluk; iklim, mevsimler, doğal kaynaklar, yerleşim alanları gibi faktörlere dayalı olarak açıklanmıştır.

Örneğin; deniz kenarında yaşayan insanlarda dağlık bölgelerde yaşayan insanlar karşılaştırılmıştır. Akdeniz iklimi ile kutup iklimi şartlarında yaşayan insanlar karşılaştırılmış ve bazı çıkarımlar yapılmaya çalışılmıştır. Soğuk ülkelerde malvarlığına karşı işlenen suçlar fazlayken, sıcak ülkelerde kişilere karşı işlenen suçların daha yaygın olduğu araştırmalarla tespit edilmiş.

Lombroso;

“Suçun Nedenleri ve Suçla Mücadele” adlı eseri vardır. Bu eserde Lombroso özellikle biyolojik faktörlerin ve diğer temel faktörlerin suçla ilgili olabileceğini saptamaya çalışmıştır.

Ferri

Quetelet

Quetelet, suç istatistiği yöntemini kriminolojide kullanan ilk kişidir. Özellikle iklimlerin suça etkisi konusunda açıklamaları vardır. Suçun nedenlerini biyolojik faktörlere dayandıran görüşlere göre bazı çıkarımlar yapmak mümkündür;

–          Suçlu kişilerin diğer, yani suç işlememiş kişilere göre biyolojik yapı itibariyle farklılık taşıdığını savunmuşlardır. Bu farklılık fizyolojik, genetik gibi faktörlere dayalı olarak ortaya çıkabilir. Kromozom anomalileri, akıl hastalığı şeklinde ortaya çıkabilir.

–          Teorinin temeli Darwin’in evrim teorisine dayanır.

Lombroso’nun özellikle cezaevinde yatan hükümlüler üzerinde yapmış olduğu bir çalışma vardır: bu kişilerin kafa tasları ve bedensel özelliklerini incelemiştir. Belli bazı bedensel özelliklere ve kafatası yapısına sahip kişilerin suça eğilimli olduğu, hatta suç tipleri arasında da ayrım yapılabildiği şeklinde çıkarımlarda bulunmaya çalışmıştır.

Düşük omuzlar, geniş alın yapısı, büyük ağız, kalın dudak gibi bazı genellemelerle çok sayıda suçlu üzerinde yapılan incelemelerle bazı sonuçlara ulaşılmıştır.

Hooton Bedensel yapı ve kafatasının suç işleme ile ilişkisi hakkında araştırmalar yapmıştır. Genellikle uzun boylu ve zayıf olanların şiddet içeren suçları (kasten öldürme, adam yaralama, yağma vs. ) işleyebilecekleri tespit edilmiştir.

Şişman, kısa boylu olan kişilerin hırsızlık, dolandırıcılık, gibi suçlar işleyebilecekleri ya da belli dış görünüme yansıyan dövme gibi özelliklerin suça eğilimi göstereceği konularında tespitlerde bulunmaya çalışmıştır. Bu tespitler her ne kadar çok ses getirse de Goring birçok olgu ortaya koyarak bu araştırmaların gerçeği yansıtmadığını ileri sürerek karşı çıkmıştır.

Kreschmer, Scheldon  Yeni Lombrosocu teoriler ortaya çıkmıştır.

Kreschmer; Beden Yapısı ve Kişilik adlı eserinde suçluları bedeb yapılarına göre gruplandırmaya tabi tutmuştur.

Suçluları üçe ayırmıştır;

            1.Piknik tipler: Kısa veya orta boylu, yuvarlak hatlı, geniş yüzlü kişilerdir.

            2.Atletik Tipler: Sportif yapıda, uzun boylu, geniş omuzlu, gelişmiş bir beden yapısına sahip olan kişilerdir.

            3.Astenik Tipler: İnce ve uzun boylu olup da sportif yapıda olmayan, çelimsiz görünen, ince yüz ve vücuda sahip kişilerdir.

Kreschmer, bu beden yapılarına sahip kişilerin belli suç tiplerini işlemeye daha eğilimli olduklarını ifade etmiştir. Bu beden tiplerine sahip kişilerin aynı zamanda belirli karakter özelliklerine de sahip olduğu hakkında açıklamalarda bulunmuştur.

Örneğin; piknik tipler; neşeli, canlı ve dışa dönük, sosyal kişilerdir. Astenik tipler, çekingen ve soğuk yapıda kişilerdir. Atletik tipler, genellikle saldırgan ve hareketlidir.

Astenik tipler genellikle hırsızlık ve dolandırıcılık suçlarına eğilimlidir. Atletik tipler ise şiddet içeren suçları işlemeye eğilim göstermektedirler. Genel adabı ilgilendiren; cinsel suçlar, aile içi şiddet suçlarını işlemeye bu kişilerin eğilimli olduklarını söyleyebiliriz.

Piknik tipler genellikle evrakta sahtecilik türünde suçları işlemeye eğilimlidirler. Yine dolandırıcılık, piknik tiplerin işleyebileceği suçlar arasında yer almıştır. Aynı çıkarımlarda bulunarak isim değişikliği ile Scheldon da bu tür bir ayrım yapmıştır.

Scheldon ayrımı ise;

Endomorfik tipler (piknik tipler): Eğlenceden hoşlanan, neşeli, şişman, kısa boylu, yuvarlak hatlı kişilerdir. Ektomorfik tipler (Astenik tipler) Uzun boylu ve zayıf kişilerdir.

Mezmorfik tipler (Atletik tipler) Uzun boylu, sportif yapıda kişilerdir. Genel itibariyle özellikleri aynıdır ancak ayrıntılarda farklılık gösterebilir. Bu görüşler dönemi itibariyle çok geniş yankı uyandırmıştır. Sonradan sosyolojik görüşlerin ortaya çıkmasıyla değerini yavaş yavaş yitirmiş, fazla ciddiye alınmamıştır. Sosyolojik görüşlerin özellikle dayanak noktası çevresel faktörlerin suça etkisinin ön planda olduğu düşüncesidir. Cezaevinde bulunan kişilerin belirli özellikleri olması cezaevi koşullarına bağlar. Özellikle atletik ve sportif yapılı görünüşe sahip kişilerin o zamanlar suça daha yatkın olduğu söylenirken günümüzde bu tamamen reddedilmiş, sporun suça engel olduğu savunulmaktadır. Cezaevinde de suçluların spor yapması teşvik edilmektedir.

Genetik faktörler yani bedensel faktörler incelenirken bedensel yapılar incelenmiştir. Bunun yanında zeka düzeyi, aileler, soy ağaçları, çeşitli hastalıkların suça etkisi (örneğin böbrek üstü bezlerin az veya çok çalışması..) ikizler üzerinde incelenmiştir. Özellikle genetik faktörlerin incelenmesi sırasında ikizler ve aileler ön plana alınmıştır.

Dugdale, tarafından aileler üzerinde yapılan araştırma bilhassa önemlidir. 3 ayrı aile üzerinde yapılmış bir araştırmadır. Bu aileler, Juke, Zero, Kallilak. Bu 3 aile üzerinde soy ağaçları incelenerek araştırmalar gerçekleştirilmiştir. Bunun sonucunda araştırmacı, soya çekimin suça etkili olduğu sonucuna varabilmiştir. Bu aile bireylerinden pek azının suça karışmadığı, büyük bir kısmının suça karıştığı tespit edilmiştir.

Soya çekim ve suç ilişkisi araştırılırken ikizler üzerine de incelemeler yapılmıştır. Tek yumurta ve çift yumurta ikizleri ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Bunların kişilik özellikleri ve davranışları konusunda ortak yönler araştırılmıştır.

Lange bu konuda araştırmalarda bulunmuştur.

Cezaevinde bulunan ikizlerden;

–          Tek yumurta ikizlerinin benzeşme oranı       %77

–          Çift yumurta ikizlerinin benzeşme oranı       %12

Tek yumurta ikizi olmanın suça etkisi olabileceğini kanıtlamaya çalışmıştır.  Tek yumurta ikizlerinde suçluluk oranı çift yumurta ikizlerine göre 4 kat daha fazladır. Bu tespit eşcinsellik ve alkol bağımlılığı açısından da yapılmıştır. Bu tespitlerin eksik olan yönü ise çevre faktörünün hiç göz önünde tutulmamasıdır.

Bir diğer araştırma konusu evlatlık çocuklarla ilgili olmuştur. Evlat edinilen çocuklar; biyolojik babalarının durumu ile ve evlat edinen babalarının durumu il bir arada değerlendirilerek biyolojik faktörlerin suça etkili olup olmadığı incelenir.

·         Evlatlık olan çocuğun, mahkum olmuş bir biyolojik babasının olması durumunda suçlu olma ihtimalinin yüksek olduğu tespit edilmiştir.

·         Hem biyolojik babanın hem de evlat edinen babanın suçlu olması halinde çocuğun suçlu olma ihtimali hayli fazladır. (Yaklaşık %75 üzerinde)

·         Biyolojik babası suçlu olmayıp da evlat edinen babasının suçlu olması durumunda çocuğun suç işleme oranı yüksek görülmemiştir.

Bu şekilde biyolojik faktörlerin suça etkili olduğu saptanmaya çalışılmıştır.

Kromozomlar üzerinde de araştırmalar yapılmıştır.

Kişilerin kromozom yapıları incelenmiştir. Belli kromozomların yüksek ya da düşük olmasının sayıca fazla veya az olmasının suç işleme ile ilişkiliği olabileceği üzerinde durulmuştur. Örneğin; kadınlarda fazladan bir y kromozomunun bulunması halinde şiddet eğiliminin arttığı ve suça eğilim gösterildiği tespit edilmiştir. Erkeklerde de bu durum söz konusu olması şiddet eğilimini arttırır.

İç salgı bezleri ve suçluluk arasında da bir ilişki olduğu öne sürülmüştür. Berman’ın “Kişiliği Düzenleyen Salgı Bezleri” adında bir eseri vardır. Berman, genel olarak iç salgı bezlerinin kişinin hareketliliği, saldırganlığı, içe dönük olması, seksüel eğilimler bakımından etkili olabildiğini ifade etmiştir.

Beslenmenin de suça etkili olduğu söylenmiştir. Halfer, bu konuda araştırma yapmıştır. Yanlış beslenmenin, belirli besinleri gereğinden az veya fazla tüketmenin suçla ilişkilendirilebileceğini ortaya koymuştur. Halfer özellikle fosfat alımı üzerine çalışma gerçekleştirmiştir. 

Kriminoloji ya da suç bilimi suçun açıklamasını yapan, suçlu davranışın nedenlerini inceleyen, suçun önlenmesi ve suçlulukla mücadele ile ilgilenen bir bilimsel öğretidir.

İngiliz yazar Thomas More, sınırsız suçun daha az ahlaki ve hukuki ama “sosyolojik” açıklamasının arayışının yerindeliğinin farkına vararak kriminolojinin doğuşunu sağlamıştır. Ancak o devirlerde anlaşılamayan bu görüş geçerliliği görmesi için 18. hatta 19. yüzyılı bekleme zorunda kalacaktır.

Kriminoloji sözcüğünün mucidinin kim olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte isim babalığı çoğunlukla bir Fransız doktoru olan 1851-1911 yılları arasında yaşayan P. Topinard’ın bulduğu yönünde yakıştırmalar yapılmaktadır. Ancak İtalyan yargıç Garofalo 1855 yılında La Criminologie (Kriminoloji) adlı kitabını yayınlayarak büyük oranda bu bilimin tanınmasını sağlamıştır. 1855 tarihinden 1913’e kadar suç ve onun bastırılması amacıyla uluslararası düzeyde birçok kongre “Kriminal Antropoloji” adı altında düzenlenmiştir.

Augusto Comte’nin etkisinden kalan Les Horizons Du Droit Penal (Ceza Yasasının Yeni Ufukları) adlı eserini yayınlayan Dr. Cesare Lombroso’nun, 1876 yılında iki cilt halinde yayınlanan Homo Criminalis (Suçlu İnsan’ıyla) belli yakınlıkları olmakta ve kendisini suç karşısında savunmanın toplumun ödevi olduğu yönünde fikirlerini beyan etti. Öylece öncülüğü toplumun korunmasına veren ama artık bunun gerçekleştirmek için yollar öngörene toplumsal savunma kavramının ortaya çıkmasına neden oldu.

Kriminoloji çoğunlukla bir gözlem bilimi olarak kabul edilmesine rağmen uyumlu bir strateji belirlenmesi ile toplumun suç karşısındaki tepkisinin derinlemesine değişmesine öncelik ederek toplumu daha huzurlu bir zemine oturtmasında ana damar olma vasfını gösterebilir. Kriminoloji yalnızca ceza hukukunun yetersizliklerinden doğmakla kalmamış, onun yenilenmesinin koşullarını da belirlemede aktif rol almıştır.

Suç nedenleri bilimi olarak da tanımlanan Kriminoloji, o kadar geniş bir bilim alanıdır ki, sosyoloji psikoloji, tıp, psikiyatri gibi daha birçok sosyal bilim dalları ile insan üzerinde etkili olan fen bilimlerinden de faydalanmaktadır. Bu bilimlerdeki gelişmelere paralel olarak kriminoloji kendisini geliştirecek ve toplumun sağlığa kavuşmasında bir toplum doktorluğu görevini üstlenecektir.

Suça karşı açılmış savaşın yetersizliklerinden doğmuş olan kriminoloji günümüzde hala daha tam olarak yerine oturamamıştır. Bunda bilim dalının yeterince bilinemeyişi ve siyasetçiler tarafından gevşek politikaların uygulanmasına dayanmaktadır. Suçla mücadele edebilmek için suçu tanımanın önemli olduğunda yola çıkacak olursak özgürlükçü anlayışa dayalı bir bilim ile huzur topluma ulaşmak zor olmasa gerekir. Kriminoloji biriminde araştırmalar yapan Roger Hood ve Richard Sparks’ın gözlemleri sonucunda kriminolojinin bir sosyal hizmet türünden ziyade toplumdaki suç olgusuna akılcı bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir.

Bilim insanları yüz yıldan fazla bir süredir bu sorunun cevabını araştırıyorlardı, cevap ise açık: İnsanların zekâ testlerinde elde ettikleri skorların farklılığı önemli oranda genetik farklılığın bir sonucu. Herhangi birisinin zekâsı; örneğin, çocuklukta yaşanan bir hastalıktan kaynaklı genetik potansiyelini kaybedebilir. Burada genetik ile; DNA aracılığıyla bir nesilden bir sonraki nesile geçen farklılıkları kastediyoruz. Fakat, hepimizde de 3 milyar DNA bazımızın %99.5’i ortaktır, bu yüzden yalnızca 15 milyon DNA farklılığı bizi genetik olarak diğer insanlardan ayırır. Ve hatırlatmakta fayda var ki; zekâ testleri; bilişsel yeti ve okullarda kazanılan bilginin çok çeşitli ölçümlerini içerir. Zekâ, daha uygun bir ifadeyle genel bilişsel yeti, bir kişinin çok çeşitli testlerdeki performansının yansımasıdır.

Genler azımsanmayacak farklılıklar oluşturur ancak hikâyenin tamamı bu değildir. Genler; insanlar arasındaki bütün zekâ farklılıklarının neredeyse yarısından sorumludur, dolayısıyla diğer yarısı genetik farklılıklardan değil, çevresel etmenlerden etkilenir. Bu %50’lik tahmin ise ikiz çocuk, evlat edinilen çocuk ve DNA çalışmalarının bir sonucudur. Evlat edinilen çocuklar ile evlat edinen ebeveynlerin zekâsal düzeyde birbirine benzemediklerini biliyoruz.

New York Üniversitesi’nden Richard Lewontin, genetik ve çevresel etmenlere ek olarak, hücresel süreçlerdeki rastgeleliğin de akılda tutulması gerektiğini vurguluyor:

Beyin gelişiminin günümüzdeki önde gelen kuramı olan seçilim kuramı, gelişim sırasında rastgele büyüme ile sinirlerin rastgele bağlantılar kurduğunu söyler. Sinirsel gelişim sırasında, dışsal bilgiler tarafından güçlendirilen bağlantılar kalıcılaştırılırken, diğerleri bozulur ve yiter. Ama bağlantılar, deneyim ile kalıcılaşmadan önce rastgele biçimde oluşacaklardır. Bu tür bir sinirsel gelişim, biyolojik ve anatomik olarak doğal olan, ancak genetik ya da çevresel olmayan anlama yetisi farklılıklarına yol açabilecektir. (…)

Büyümenin gerçekleştiği çevreyi belirlemeden, “Hangi genotip en iyi büyümeyi sağladı?” sorusunu sormak olanaksızdır. (…) Belirli bir genotipe sahip organizmaların fenotipini, çevrenin fonksiyonu olarak veren grafiklere “reaksiyon normları” denir. (…) Bir genotip, gelişimin eşsiz bir ürününü belirlemez; farklı çevrelerde farklı gelişim ürünleri örüntüsü veren bir reaksiyon normunu belirler.

Bir organizmanın ontogenisinin;
1. Taşıdığı genler arasındaki benzersiz etkileşimlerin,
2. Yaşamı boyunca içinden geçmekte olduğu dışsal çevrelerin zamansal sırasının,
3. Bireysel hücrelerdeki moleküler etkileşimlerin rastlantısal olaylarının bir sonucu olduğunu gösteren büyük bir kanıt birikimi vardır. (…) Bir organizmanın nasıl biçimlendiğinin doğru bir izahına dahil edilmesi gereken, işte bu etkileşimlerdir.

– Richard Lewontin (Üçlü Sarmal)

Artık araştırmacılar zekâya katkıda bulunan genleri arıyorlar. Birkaç yıl önce, oldukça fazla belkide binlerce genin küçük etkisinin olduğunu öğrenmiştik. Yüzbinlerce birey üzerine yapılan güncel çalışmalar ise; insanlar arasındaki zekâsal farklılıkların %5’inin genlerle açıklanabileceğini ortaya koyuyor. Bu iyi bir başlangıç, fakat %50 tahmininden hala çok uzak.

Bir başka ilginç bulgu ise; zekâ ölçümlerindeki genetik etkinin bebeklikte %20 iken, çocuklukta %40 ve yetişkinlikte %60’a kadar çıktığını gösteriyor. Bu durumun muhtemel bir açıklaması; çocukların genetik eğilimlerini tamamen geliştirmede deneyimler arıyor olması olabilir.

DNA’dan kaynaklanan bilişsel potansiyeli öngörme yetisi mükemmel bir fayda sağlayacaktır. Böylelikle; bilim insanları, gen, zekâ, beyin ve aklı birbirine bağlayan gelişim yollarının bir haritasını çıkarmayı deneyebilirler. Pratik sonuçları açısından bakarsak; Down Sendromu gibi zihinsel engelliliğe sebep olan kromozomal ve tek genle alakalı hastalıkların olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla, zihinsel engelin ortaya çıkmasına katkı sağlayan diğer genlere dair bulgular bu bilişsel zorlukları engelleme ya da en azından iyileştirme noktasında bizlere yardımcı olabilir.

– Deary, Ian J., Steve Strand, Pauline Smith, and Cres Fernandes. “Intelligence and educational achievement.” Intelligence 35, no. 1 (2007): 13-21.
– Kaufman, Barry, S. “The Heritability of Intelligence: Not What You Think.” ScientificAmerican. Reviewed on 2016, May 30.


– Boundless. “Genetic and Environmental Impacts on Intelligence.” Boundless Psychology. Boundless, May 26, 2016. Reviewed on 2016 May 30, from https://www.boundless.com/psychology/textbooks/boundless-psychology-textbook/intelligence-11/introduction-to-intelligence-61/genetic-and-environmental-impacts-on-intelligence-243-12778/
– Genetics Home Reference. “Is intelligence determined by genetics?” May 25, 2016. Reviewed on 2016, May 30 from https://ghr.nlm.nih.gov/primer/traits/intelligence

Genler ve Karakter Oluşumu

Uysal, agresif, kriminal, neşeli, üzgün, ihtiyatlı, maceracı, kendine güvenli, kötümser, iyimser, utangaç, sessiz, gürültücü, inatçı…

Karakter oluşumunda birçok etkenin rol oynadığı bilinmektedir. Elbette ki karakter oluşumunda aileden ve okuldan alınan eğitimin, içinde yaşanılan kültürün, arkadaş çevresinin etkisi yadsınamaz ama bütün bunlar var olan genetik etkinin çevre tarafından rötuşlanmış halinden başka bir şey değildir Örneğin genetik yapısı kriminaliteye yatkın birisinin suç profili, eğitimsiz, güvenden yoksun bir ortamda, adam öldürme soygun, gasp gibi ağır kriminal olaylar olabilirken, varlıklı bir ortam, iyi bir eğitimle bu suç profili şantaj, tehdit, genel adaba aykırı davranışlar, agresiflik gibi kısmen daha hafif sayılabilecek suçlara dönüşebilmektedir.

Vücudumuzda değişik genler tarafından kodlanan yüzlerce değişik protein ve hormon görev yapmaktadır, bunların yapısı ve miktarı değişik karakterlerin oluşmasına sebep olabilmektedir.

Maceracılık Geni (DRD4)
11. kromozomda 1360 harf uzunluğunda DRD4 adında bir gen bulunmaktadır. Bu gen Dopamin adında bir protein kodlar ve bu kodlanan protein dopamin reseptörleri tarafından yakalanır ve o andan itibaren sinir hücrelerinde elektriksel sinyaller başlar ve ardından bu sinyaller bir dizi kimyasal sinyallere dönüşür.

Fazla dopamin maceracı yapıyor
DRD4 geninin ortalarında 48 harf uzunluğundaki bir bölgenin içinde kişiden kişiye değişen 2 ile 11 tekrarı(repeats) olan bir dizilim bulunur (VNTRs: variable number tandem repeats).

Genin bu bölgesindeki tekrar sayısı ne kadar fazla ise reseptörlerin dopamin yakalama kabiliyeti o kadar yüksek olur ki, bu da dopaminin beyinde artmasına ve kişinin motivasyonunun yükselmesine sebep olur. Çok yüksek motivasyon bir süre sonra kişinin her şeyden çok çabuk sıkılmasına ve yeni maceralara yönelmesine sebep olur.

Tekrar sayısı azaldıkça beyindeki dopamin miktarı da azalır ve dopamin miktarındaki bu azalma kişinin mutsuz bir ruh haline bürünmesine hatta depresyona girmesine sebep olur.

Toronto Üniversitesi’nin 1999 yılında DRD4 geni ile yapmış olduğu enteresan bir araştırma var. Araştırma, DRD4 geninin uzun formuna sahip Heteroseksüel ve Homoseksüel erkeklerin maceraya daha yatkın olduğunu gösteriyor.

Araştırmadan çıkan sonuçlar
DRD4 geninin uzun formunu taşıyan Heteroseksüel erkeklerin başka bir erkekle yatma sayısı, kısa formunu taşıyanlara göre altı kat daha fazla. DRD4 geninin uzun formunu taşıyan Homoseksüel erkeklerin bir kadınla yatma sayısı, kısa formunu taşıyanlara göre beş kat fazla.

Dopaminin diğer etkileri: Dopamin, vücutta kalp atışı ve kan basıncını düzenleme gibi görevlerinin yanı sıra beynin ödüllendirme sisteminde de önemli rol oynar. Ayrıca beyinde dopamin miktarının düşmesi, hareketlerin kontrolünün zorlaşmasına sebep olur. Bu durumun uzun süre devam etmesi halinde ise Parkinson gibi ağır hastalıklar da ortaya çıkabilir.

Serotonin, titizlik ve vurdumduymazlık
Serotonin de dopamin gibi beyinde etkili görev yapan bir hormondur, eksik veya fazla olması karakter oluşumunu etkiler. Serotonin en bilinen etkileri insana mutluluk, canlılık ve zindelik hissi vermesidir.

Serotonin’in aşırı eksik ve aşırı fazla olduğu durumlar: Serotonin aşırı düşük olduğu hallerde keyfsiz, tepkisiz, intihara, şiddete eğilimli, normalin üzerinde olduğu durumlarda ise aşırı titiz, aşırı düzenli ve aşırı evhamlı bir ruh hali görülür. Kişinin sosyal statüsüne göre beyindeki serotonin yükselir.

Düşük kolesterol ve suça yatkınlık
Kolesterolün düşük olması durumunda hücre plasma membran akışkanlığı bozulur ve serotoninin hücreye girişi engellenir. Kolesterolün aşırı düşük olması da serotonin eksikliğinde olduğu gibi saldırgan, kavgacı, agresif ve kontrol edilemeyen kişilik bozuklukları gibi semptomların görülmesine sebep olur.

Bu konuda yapılmış bir araştırma: Erkek çocukları üç nesildir gangster olan Hollandalı aile ile yapılan bir genetik çalışmada ailenin erkeklerinde monoamine oxidase A geninin değişik bir versiyonu bulundu ve bu değişik versiyonun kodladığı monoamine oxidase hormonunun da kanda kolesterol seviyesini düşürdüğü tespit edildi.

Kolesterolün serotonin üzerindeki bu indirekt etkisi beyinde serotonin seviyesinin düşmesine ve buna bağlı olarak kişinin mutsuz, doyumsuz, agresif ve suç işlemeye eğilimli bir ruh haline bürünmesine sebep olur.

7 ülkede 350.977 kişi ile 6 yıl boyunca yapılan Mr Fit olarak adlandırılan geniş çaplı araştırmada, düşük kolesterollü kişilerin yüksek kolesterollü kişilere göre belirli bir yaş grubunda ölüm sebebinin genellikle kaza cinayet ve intihar olduğunu saptandı.

Bencillik
Kadında yumurtalık, böbrek üstü bezleri ve adrenal kortekste az miktarda testosteron üretilmektedir. Genetik sebeplerden dolayı bazen testosteronun miktarı artabilmekte ve bu da kadının karakterinde değişikliklere sebep olmaktadır. University College London tarafından yapılan araştırma, testosteron miktarı arttıkça kadınların daha bencil, daha inatçı, olduğunu ortaya çıkardı.

İki kişilik gruplardan oluşturulan kadınlara çeşitli günlerde çeşitli dozlarda testosteron hormonu verilerek yapılan araştırmada yüksek dozda testosteron tabletleri verildiği günlerde kadınların daha inatçı, kendi fikrini kabul ettirmede daha ısrarcı dominant bir karaktere büründükleri, düşük placebo tabletlerin verildiği günlerde ise birlikte karar verme ve daha kooperatif davranma eğiliminde oldukları gözlendi.

Dipl. Biologe Mehmet Saltuerk /Institute for Genetics University of Cologne

Yeni nesil DNA dizileme teknolojilerinin uygulanmasıyla ilgili son bilimsel gelişmeler, bu büyük platformların genetik üzerindeki çarpıcı etkisini vurgulamaktadır. Bu yeni yöntemler, daha önce yapılan DNA hazırlama protokollerinden tüm genom okumalarına alanı genişletti ve hassas analiz seviyesine ulaştı. Yeni nesil dizileme, eski DNA örneklerinin dizilimi gibi yeni uygulamalara da olanak sağlamış ve çevresel olarak örneklerin metagenomik analizinin kapsamını büyük ölçüde genişletmiştir. Yeni nesil dizileme ve biyoinformatik birlikte ele alındığında, bu teknolojilerin genetik ve biyolojik araştırmalarda muazzam değişiklik getirmesi ve temel biyolojik bilgimizi arttırması için şaşırtıcı bir potansiyel var.

Çok çeşitli programatik dillerin uyguladığı matematiksel ve istatistiksel yöntemleri kullanan biyoinformatik; biyolojik bilgileri moleküler, hücresel ve genomik düzeyde düzenler, analiz eder ve yorumlar. Yeni nesil dizileme ve biyoinformatiğin birleşik gücü teşhis, tıbbi tedavi ve epidemiyolojik araştırmalar için hayati öneme sahiptir. Yakın gelecekte genetiğin sınırlarını zorlamaya ve klinik testleri dönüştürmeye devam edecek. Biyoinformatik algoritmalar ve veriler, biyolojide eyleme dönüştürülebilir bilgi sağlamaktadır. Bu bilgi küçük gen panellerinden tamamlanmış tüm genom analizlerine ilerlemektedir. Bu ilerlemelerle birlikte, analitik açıklamaları sağlayan yazılım ve sistemler gelişmiş biyoinformatik için artan bir ihtiyaç söz konusudur. Şimdi genetik test laboratuvarlarının önemli bir parçası haline gelmiştir.

DNA’nın Sekanslanması Klinikte Çok Fayda Sağlıyor

Genetikte, dizileme (sekanslama) işlemi bir nükleik asit molekülünün sıralı olarak yapısının ortaya konmasıdır. Yani DNA’yı oluşturan nükleik asitler nükleotidlerden oluşur ve sekanslama işlemi bu bazların (Adenin (A), Timin (T), Guanin (G), Sitozin (C)) sırasının belirlenmesidir. Nükleotid dizilerini dizileme teknolojisi yıllardır biyolojik araştırmalarda merkezi bir rol oynamıştır. Benzer şekilde, sekans değişimleri tıbbi uygulamalara büyük ölçüde katkıda bulunmakta ve dizileme işlemini klinikte bir dayanak noktası haline getirmektedir.

Klinik genetik, kalıtsal bir hastalığı teşhis etmek için DNA değişimlerini tanımlamaya ve genetik kökenli muhtemel fenotipleri açıklamaya dayanır. Giderek artan şekilde tıbbi onkoloji, somatik değişimleri veya tümörlere özgü dizileme değişimlerini tanımlamak için sekanslamayı kullanır. Somatik değişimlerin varlığı veya yokluğu klinisyenlere hastalığın seyri hakkında bilgi verebilir ve hatta tanıya yardımcı olabilir. Ayrıca, somatik değişimlerin belirlenmesi, birçok ilacın bu spesifik değişimlere, genlere veya metabolik yollara yönelik olması nedeniyle tedavi seçeneklerini önemli derecede etkiler.

Biyoinformatik Analizler Sanger Yöntemi ile Başladı

Yakın zamana kadar çoğu rutin sekanslama Sanger yöntemi kullanılarak yapıldı (birinci nesil sekanslama). Sanger sekanslama, sekans verileri oluşturmak için DNA polimerazın doğal özelliklerini ve aynı zamanda modifiye dideoksinükleotitleri kullanır. Sanger dizilimi teknikleri, DNA ve RNA’dan dizileme verisi üretebilir. Hemen hemen her genomik hedef hakkında epigenetik, bilgi sağlayabilir. Bununla birlikte, Sanger dizilemesinin modern klinik pratikte uygulanmasını engelleyen temel sınırlamaları vardır. İnsan genomunun ilk dizilişinde kullanılan bu yöntem basit ve güvenilirdir. Ancak nispeten küçük uzunluktaki DNA’ların sıralı dizilişinde öncelikle kullanılır.

Sanger dizilimi, reaksiyon başına yalnızca bir hedef üzerinde gerçekleştirilebilir. Bu hedef, maksimum yüzlerce nükleotit boyutuna sahiptir. Geniş bir hedef yelpazesinde büyük miktarda dizi bilgisi oluşturmak son derece zaman alıcıdır. Ayrıca, Sanger diziliminin duyarlılığı, tümör örneklerinde DNA değişimlerini tanımlamak için genellikle yetersizdir. Bu sınırlamalar daha hızlı, daha hassas ve daha kapsamlı dizileme ihtiyacını ele almak için yeni teknolojilerin geliştirilmesine yol açtı. Bu “yeni nesil dizileme” metodu yani “next generation sequencing (NGS)” yenilikçi laboratuvar tekniklerinin ve biyoinformatik hesaplama gücünün kombinasyonuna dayanır.

Yeni Nesil Dizileme Ne Vaat Ediyor?

Yeni nesil dizileme (NGS), dizilişe çok farklı bir yaklaşımdır. Bütün genom dizilimi, ekzon dizilimi, DNA-protein ve RNA dizilimi dahil geniş bir uygulama dizisini ifade eder. Sanger dizilemesinden daha hızlı ve ucuzdurlar, otomasyona elverişlidirler. Yeni nesil dizilimi kapsayan yöntemler çok hızlı bir şekilde gelişmektedir. Ancak şu anda büyük ölçüde, polony dizilimi, pyrosequencing, boya dizilimi (Illumina) ve ligasyonla dizilimi (Applied Biosystems) içerir 

NGS için pek çok uygulama var ve sürekli olarak yeni yöntemler geliştiriliyor. NGS uygulamaları için birkaç sınıflandırma vardır. Bunlar;

(1) Araştırmacılar, bilinmeyen organizmalardan yeni bir genom oluşturmak için kendiliğinden oluşan bir dizi birleştirme yöntemi kullanırlar. Bu kendiliğinden oluşan genom düzeneği “assembler” olarak adlandırılan bir alet gerektirir. Genom dizisi oluşturmak için bölgeleri üst üste gelecek şekilde hizalayarak yapboz gibi parçalanmış DNA okumaları bir araya getirilir.

(2) Mevcut bir referans genomu olan bir organizmadan genetik çeşitliliği tanımlamak için DNA dizilimi, RNA dizilimi ve epigenom dizilimi yapılabilir. DNA dizilimi durumunda, bütün genom NGS teknolojilerinde mevcuttur. Araştırmacılar, dizileme sonuçlarını referans genomlarla karşılaştırarak yapısal değişimleri, kopya numarası değişimlerini ve genetik değişimleri saptayabilirler.

(3) Dizilim ile transkriptom sonuçlarını analiz etmek için RNA’dan tamamlayıcı DNA’yı sentezlenir. NGS platformları için piyasada RNA hazırlama kütüphane kitleri vardır. RNA dizilimi, araştırmacıların RNA, gen füzyonu, mutasyonu incelemesini sağlar.

(4) Genomun düzenleyici mekanizmaları için, ChIP-Seq, transkripsiyon faktörlerinin bağlanma yerleri gibi protein-DNA etkileşimlerini analiz etmek kullanılan bir yöntemdir. ChIP-Seq, canlı hücrelerde proteinlerin bağladığı DNA bölgelerini zenginleştirmek için ilgilenilen proteinler için antikorlar gerektirir. Birçok araştırma makalesi, genom çapında düzenleme ağlarını göstermek ve tahmin etmek için biyoinformatiğe dayalı ChIP-Seq’i kullanmıştır.

(5) NGS teknolojileri, mikrobiyal ekoloji bilim adamlarının, çevresel örneklerden gelen genetik materyalleri muazzam bir ölçekte incelemelerine izin veriyor. Bilim adamları çevresel örneklerden çıkarılan DNA’yı kullanabilirler.

Biyoinformatik Analizler Onkolojide Çok Etkili

NGS teknolojileri birçok alanda bilim insanlarına daha iyi kalite ve nicelik olanakları sunar. NGS ve hazırlama teknolojilerindeki birçok yeni yöntem ortaya çıkmıştır ve çıkmaya da devam edecektir. Ancak en önemli kullanım alanlarından birisi onkoloji-patoloji bilim dallarındadır.

Yeni nesil dizilemenin (NGS) hızı, doğruluğu ve artan satın alınabilirliği, bir kişinin hastalığını yönlendiren moleküler değişikliklere dayanan tedavi tasarlamayı içeren bir yaklaşımın ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur. NGS’nin onkolojide, hekimlerin hastalarının tümörlerini, tümörün büyümesini yönlendiren genetik değişiklikleri hedeflemek için tasarlanan tedavilerle eşleştirmek üzere kullanımıdır.

Bazı çalışmalar, NGS’nin kanser hastalarında klinik olarak mutasyonları belirlemede faydasını göstermiştir. Örneğin, uluslararası bir veri paylaşım konsorsiyumu olan Genomics Evidence Neoplasia Information Exchange (GENIE), dizileme işlemine tabi tutulan tümörlerin %30’unun mevcut bir hedefe yönelik ilaçların kullanımı ile tedavi edilebilecek bir mutasyonun varlığını göstermiştir.

Genom Analizi Tedaviye Yön Veriyor

Kanser hastalarının genomuna dayanan bir tedaviyle eşleştirmek için dizileme sonuçlarının kullanılmasıyla, hastaların sağkalımı ile ilgili faydalı sonuçlar göstermiştir. Tsimberidou ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada, tümör mutasyonlarına uygun bir tedavi verilen ileri kanser hastalarında, tedavi başarısızlığı süresi 2,2 ile 5,2 ay arasında ve sekans eşleştirme tedavisi almayan hastalara kıyasla sağkalım 9 ile 13,4 aya kadardır. Benzer şekilde, Radovich ve arkadaşları DNA mutasyonlarına kopya sayısı değişikliklerine veya mRNA seviyelerine uygun tedavileri olan hastaların sağkalımlarının, eşleşmeyen tedavi alanlara göre daha yüksek olduğunu bildirmiştir.

Yeni nesil dizileme panelleri, tek bir araştırma ile aynı anda birden fazla geni verimli, hızlı ve doğru bir şekilde hedefleyebilir. Ek olarak, bu paneller hem tümör hem de normal dokunun klinik örneklerini veya sadece tümör dokusunu kullanır. Kapsamlı biyoinformatik yoluyla tümörlerde gen mutasyonlarını, sayı değişimini ve gen füzyonlarını belirler.

Gen Mutasyon Profilleri Çıkarılıyor

Önceden tasarlanmış panel, en yaygın mutasyona uğramış genleri veya çeşitli kanserlerde harekete geçebilecek genleri kapsar. Öte yandan, spesifik olarak belirlenmiş veya tümöre özgü mutasyonda bulunan genleri araştırmak için özel paneller veya tümöre özgü önceden tasarlanmış paneller geliştirilmiştir. TP53 mutasyonları çeşitli kanserlerde geniş çapta tanımlanırken, bazı gen mutasyonlarının çoğu farklı kanserler arasında farklı tanımlanır. Örneğin, kolon kanseri için KRAS, NRAS ve BRAF mutasyonlarının genetik testi, diğer yandan akciğer kanseri için EGFR, KRAS, BRAF ve HER2 mutasyonları ve ALK, RET ve ROS1 füzyonları için gereklidir. Yapılan çalışmalar, gen mutasyon profillerinin farklı histolojik kanser alt tiplerinde bile farklılık gösterdiğini bildirmişlerdir. Bu nedenle, kişiye özgü ve hedefe yönelik tedavide gen mutasyonlarını belirlemek için her hasta için uygun dizileme panelini seçmek gerekir (8,9).

Dünyanın her yerindeki birçok kanser merkezi kendi kurum içi platformlarını geliştirmiştir. Örneğin, Memorial Sloan Kettering (MSK) Kanser Merkezi, 468 kansere bağlı genlerde yapısal yeniden düzenlemede tüm protein kodlama mutasyonlarını, kopya numarası değişikliklerini, seçilen promotör mutasyonlarını tespit edebilen hibridizasyon yakalama bazlı bir NGS paneli olan MSK-IMPACT (Kanser Hedeflerinin Entegre Mutasyon Profili) geliştirmiştir. 2017 yılında, MSK-IMPACT testi ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından tümör profili için onaylandı. MSK-IMPACT bugüne kadar 20.000’den fazla kanserli hastayı tümörlere ayırmıştır. MSK-IMPACT kullanan 10.000’den fazla hastadan gelen tümörleri sıralayan yeni bir çalışmaya göre, hastaların yaklaşık %37’sinde en az bir gen mutasyonu vardı ve %11’i genetik değişikliklerini doğrudan hedef alan tedavilere yönlendirilebiliyordu. FDA ayrıca küçük hücreli olmayan kolon kanserinde gen mutasyonlarını hedefleyen Oncomine Dx Target testini onayladı. Bu test EGFR mutasyonları, BRAF mutasyonları veya ROS1 füzyonları olan küçük hücreli olmayan kolon kanseri hastaları için belirli ilaçların seçimine yardımcı olmak için bir tanı aracı olarak kullanılır.

Biyoinformatik ve NGS Devrim Yaratabilir

Yeni nesil dizileme teknolojisi ve biyoinformatik, kişisel kanser tedavisinde devrim niteliğinde potansiyeli olan geniş bir araştırma alanı açtı. Bu alanın daha da geliştirilmesi, klinik karar vermede kullanılabilecek genom değişiklikleri hakkında gerçek zamanlı bilgiye ihtiyaç duymakta ve sağlam bir veri altyapısı, dizileme teknolojisinde sürekli iyileştirme, analitik araçların geliştirilmesi ve hedef ilaç odaklı preklinik ve klinik denemeler gerektirir. Sonuçta, yeni nesil dizileme ve biyoinformatik verileri, tedaviyi bireysel tümörlerde dinamik genom değişikliklere uyarlama konusunda klinisyenlere rehberlik etme potansiyeline sahiptir.

Gökhan Burçin Kubat / SİNİR BİLİM

Gelişen bilim ve teknoloji, günümüzde bazı bilim dallarının oldukça gelişmesinde oldukça etkili bir rol oynamıştır. Özellikle tıp alanında yaşanan olumlu gelişmeler, günümüzdeki birçok hastalığın tedavisini mümkün kılmıştır. Bilimsel araştırmalar sonucunda bulunan tıbbi ilaçlar, bu durumun oluşmasında önemlidir. Son yıllarda hastalık türlerinin ve sıklığının artmasıyla birlikte, tıp alanında kullanılmakta olan ilaçların da kullanımı artmıştır. Hem insanlarda hem de hayvanlarda kullanılmakta olan ilaçların, yapısını ve etkilerini inceleyen bilim dalı olan farmakoloji, bakıldığında insan sağlığı açısından oldukça önemli araştırmalar yürütmektedir.

Medeniyetin varlığından bu yana, farmakoloji bilimi de var olmuştur. Bunun nedeni ise, dünya üzerinde hastalık türlerinin olması ve ilaçların da iyileştirici olarak kullanılmasıdır. Eski dönemlerde iyileştirici olarak kullanılan ilaçlar, etkileri araştırılarak kullanılmıştır. İnceleme alanı ilaçlar olan farmakoloji, özellikle de son yıllarda büyük gelişmeler yaşamıştır. Teknolojinin tıp dünyasına yansımaları, bilim adamlarının çok daha net ve güvenilir sonuçlar almasını sağlamıştır. Bu durum ise, hastalıklarda kullanılan ilaçların insanlar ve de hayvanlar için güvenliliği anlamına gelmektedir. Farmakoloji, kelime kökeni bakımından eski Yunancaya dayanmaktadır. Eski Yunancada ilaç Farmakon, bilim ise logos anlamında kullanılmaktadır. Bu iki kelimenin birleştirilmesiyle farmakoloji meydana gelmiştir.

İlaçların insan sağlığı açısından öneminin oldukça büyük olması, farmakolojinin de çalışmalarını oldukça titiz bir şekilde yürütmesine neden olmuştur. Bu bilim dalında yapılan araştırmalar, laboratuar ortamında sürdürülmektedir ve deney aracı olarak ise kobay hayvanları kullanılmaktadır. İlk etapta kobay hayvanlar üzerinde araştırmalar yürütülür ve sonraki adımda ise, klinik düzeyli araştırmalar sayesinde araştırılan ilaçların insanlar üzerindeki etkileri araştırılır. Farmakoloji, bakıldığında tıp bilimi için oldukça önemlidir. Ayrıca bu bilim dalı, yürüttüğü araştırmalarla eczacılık alanına da önemli katkılar sağlamaktadır. Farmakoloji bilim dalının inceleme konusu, sadece ilaçların yapısı ve etkileri değildir. Aynı zamanda bu bilim dalı, ilaçların üretim aşamasında kapsamlı çalışmalar da yürütmektedir. İnceleme alanı ilaçlar olan farmakoloji, laboratuvar ortamında sentezlenme veya bitkilerden ayrıştırılma sonucu elde edilen kimyasal maddelerin yapılarını ve de etkilerini oldukça kapsamlı deneylerle derinlemesine incelemektedir.

İncelemiş olduğu ilaçların bitkiler ve hayvanlar üzerindeki etkilerini araştıran farmakoloji, bu araştırma aşamasında birçok farklı bilim dalıyla çalışmalarını yürütmektedir. Bunun nedeni ise, organizmaların oldukça karmaşık bir yapıya sahip olmaları ve buna ek olarak da kimyasal maddelerin, organizmalar üzerinde oldukça çeşitli fonksiyonlara sahip olmasıdır. Bu nedenle, bu bilim dalı farklı alt dallara da ayrılmış durumdadır. Laboratuar ortamında oldukça teknolojik aletlerle incelenen ilaçlar, derinlemesine araştırılır ve ilaçların yapısı hakkında bilgiler elde edilir. Ardından ise, hayvanlar ve de insanlar üzerinde etkilerinin belirlenebilmesi işlemine geçilir.Öncelikli kobay olarak kullanılan farklı türdeki hayvanlar üzerinde ilaçların etkileri araştırılır. Daha sonra bu hayvanlardan alınan sonuçlara göre insanlar üzerindeki etkileri araştırılmaya başlanır. Bu noktada, ilaçların hem kısa vadede hem de uzun vadede etkileri incelenir. Aynı zamanda, incelenen ilaçların insanlara hem fiziksel hem de psikolojik etkileri de bir diğer inceleme konusudur.

İncelenen ilaç, birçok aşamalardan geçerek ilacın yapısı ve de etkileri belirlenir. Yapılan titiz araştırmalar sonucunda, ilacın kullanımının insanlar için uygun olup olmadığı belirlenir. İlaç kullanımının insan sağlığı açısından önemi, farmakolojiyi de oldukça önemli bir bilim dalı haline getirmektedir.

Erdoğan Gül

Farmakoloji, genellikle fizyoloji, biyokimya ve hücre ve moleküler biyoloji de dahil olmak üzere bir dizi temel bilim disiplininden bilgi ve beceri kazandırdığı için köprü bilimi olarak tanımlanır. Farmakologlar bu bilgiyi terapötiklerin rasyonel gelişimine “tercüme edebilir”. Çok disiplinli eğitimlerinin bir sonucu olarak, farmakologlar uyuşturucu, hormon ve kimyasal ile ilgili problemleri çözmede eşsiz bir perspektif sunabilirler.

Tıptaki kimyanın önemini vurgulayan Endokrin bezleri, ilk izole epinefrin (adrenalin), kristalize insülin (1926) gibi araştırmaları John Jacob Abel’in (1857-1938) çabaları sayesinde Abd’de (Amerika Birleşik Devletleri) tıb da büyük bir alan olarak ortaya çıkmıştır. Ve ABD’de ilk farmakoloji profesörü olmuştur. Klinik Farmakoloji, teorik olarak, bitkisel ilaçların ve uyuşturucuların insanlar üzerindeki etkilerini gözlemleyerek yüzyıllar boyunca uygulandı. Bu çalışmaların çoğu deneme yanılma yoluyla yapıldı. 1900’lerin başında, bilimsel gelişmeler, bilim adamlarına fizyolojik etkilerin incelenmesini biyolojik etkilerle birleştirmelerine imkan verdi. Bu, bilim adamlarının insülini keşfetmek için klinik farmakoloji kullandıkları ilk büyük atılıma yol açtı. Bu keşif klinik farmakolojisi multidisipliner bir alan olması için genişlediğinden ve insanlarda ilaç etkileşimi, terapötik etkinlik ve güvenlik anlayışına katkıda bulunmuştur. Zamanla klinik farmakologlar daha kesin ölçümler yapabilir ve ilaç tedavilerini kişiselleştirebilir.

Farmakokinetik ve farmakodinamik. Bunlar, bir ilacın emniyet ve eyleminin kapsamlı bir resmini sağlamaya adanan farmakolojinin iki temel alanıdır.

Hastalıklara özgü farmakoloji

Farmakoloji eğitimi alanlar bunu bir hastalık perspektifinden veya tıbbi veya biyokimyasal açıdan inceleyebilirler. Farmakolojinin hastalık perspektifi sağlık ve hastalıktaki vücut süreçlerine bakar ve bazı ilaçların söz konusu vücut süreçlerini nasıl etkilediğini inceler. Psikofarmakoloji alanında, araştırmacılar, beyin kimyasallarının ve depresyon gibi hastalıkların işlev bozukluğunun kalıplarını incelerler. Örneğin, depresyondaki hastaların beyinlerinde norepinefrin ve serotonin miktarlarında azalma olduğu bulunmuştur. Farmakolojideki araştırmacıların görevi bu beyin nörotransmitterlerinin düzeylerini yükseltmenin yollarını geliştirmektir. Farmakolojide yapılan diğer çalışmalar, serotonin ve norepinefrin geri alım inhibitörleri veya SSRI’lar adı verilen bir ilaç sınıfı geliştirdi. Bu ilaçlar, bu nörotransmitterlerin parçalanmasını engeller ve böylece genel seviyeleri yükseltir.

Farmakoloji araştırmacıları, yeni ilaçların güvenilirliğini ve etkililiğini belirlemekle de yükümlüdür. Dozajlar belirlenir ve yeni bir ilaç FDA ya da insan kullanımı için diğer düzenleyici kurum tarafından onaylanmadan önce klinik araştırmaların çok aşamalı yapılması gerekir. Ancak o zaman ürün pazarlanabilir ve satılabilir.

Tıbbi ve biyokimyasal yaklaşım
Bir başka önemli farmakoloji alanı, farmakokinetiği için geçerli olduğu için belirli bir ilacın özelliklerini içerir. Farmakokinetik, bir ilacın verilmesi şeklini ve vücuda aldığı genel yolu araştırır. Bir ilacın vücutta absorbe edilmesi, midede bozunup bozulmadığı veya absorbe edildikten sonra karaciğer tarafından aşırı miktarda metabolize edildiği (birinci geçiş etkisi denilen bir fenomen) dahil olmak üzere tüm detayları inceler.

Bu farmakoloji modeli ilacın nereye dağıldığına bakar. Bazı ilaçlar lipofiliktir, yani yağ dokusunda tercih edilirler. Diğer ilaçların, beyinde çalışması beklenen bir ilaç olması halinde iyi olabilecek kan-beyin bariyerini geçip geçmediğini, beynin varlığından kaynaklanan yan etkilere neden olup olmadığını görmek için değerlendirilmesi gerekir. Belli bir ilacın metabolizması tam olarak anlaşılmalıdır. Bazı ilaçlar sadece karaciğerde metabolize olurken bazıları hiç metabolize olmaz. Ayrıca bazı metabolitler toksiktir ve toksik metabolitleri olan ilaçlardan kaçınılmalıdır. İlacın ve metabolitlerinin atılım şekli anlaşılmalıdır. Bazıları dışkı yoluyla giderilirken diğerleri idrar, cilt veya akciğerler yoluyla giderilir.

Farmakologlar genellikle laboratuar ortamında çalıştırılır. Genellikle hükümet, akademik, bilim yazarlığı, bilimsel patent, özel sektör, biyoteknoloji, adli tıp, halk sağlığı veya çevre bilimleri ortamlarında çalışırlar. Son on yılda hayat bilimlerindeki ilerleme, farmakolojiye yeni fırsatlar ve güçlükler getirdi. Örneğin, insan genom dizisinin tamamlanması, farmakogenetikte araştırmaları büyük ölçüde hızlandırdı ve uyuşturuculara verilen yanıtların değişkenliği ile ilgili insan genetik faktörlerinin daha iyi anlaşılmasına izin verdi.

Osman Uçar

Fen, insan doğasına yardımcı olabilecek tüm bilimsel işlevleri belirli amaçlar doğrultusunda ortaya koyan bilimsel kurgulardır. Bunun yanı sıra Fen Bilimleri bu amaca hizmet eden doğa bilimleri bütünüdür. Doğadaki her olay Fen’in bir bölümünü oluşturduğu için doğa olayları fen yaşamının önemli bir parçasıdır. Fen Bilimleri canlı ve cansız doğa ile ilgilenmekte olup ilkeler ,kuramlar, olgu ve basamaklardan ibarettir.

Kavram Nedir?
Benzer ilişkileri bünyesinde barındıran, düşünce veya gözlemler sonucunda varmış olduğumuz bilgi bütününe kavram adı verilmektedir. Kavram arasındaki ilişkilendirmeler ve genellemeler bütünü bizleri başka bir kavrama sürüklemektedir. Kavramlar; somut ve soyut olarak nitelendirilebilir, elle tutulup gözle görülen olaylar somut, duyu organlarımıza hitap etmeyen kavramlar ise soyut kavramlar olarak adlandırılır…Kavramlar arası genellendirilen ilişkiler bir diğer basamak olan ilkeler bütününü karşımıza çıkarmaktadır

İlkeler: Kavramlardan yola çıkarak tümevarım mantığıyla bir bütüne ulaşma çabası fen basamağında bizleri ilkeler e ulaştırır doğru genellemeler yaparak sonuca gidilebilir ve ilkeler gerçekçi boyuta ulaştırılır.

Olgular: Doğal olayların ve doğadaki canlı ve cansız tüm varlıkların hareketlerine olgu denir. Doğada var olan tüm olgular sürekli bir değişim hareketine sahiptirler. Aralarındaki iletişim ve bağlantı asla kopuk değildir. Doğa olayları ilk başta karmaşık olarak nitelendirilebilir ancak doğru gözlem ve ilerleme sayesinde bu karmaşık süreç basite indirgenebilir.

Doğa Kanunları: Tekrarlanarak belirli bir süreçten geçtikten sonra gerçekliği ve aksi iddaa edilemeyen olaylar bütünüdür. Bu olaylar aslında değiştirilemez gibi görünse de kanıtlanamayan ve üzerinde durulamayan kanunlar üzerine ekleme yapılarak gerçekliğe ulaştırılma sürecine girer. Kuramların yardımıyla ekleme yoluyla bu kanunlar üzerinde çalışmalar yapılır ancak gözlem ve bazı yetiler bunun için yeterli değildir bu zamanlarda zihinsel süreç devreye girer. Kuramın doğruluğunu ve gerçekliğini kanıtlayabilmek amaçlı deney ve gözleme muhakkak ihtiyaç vardır kuramsal yapılarda deney ve gözlem önemli yer tutarken kesinlik payı hiçbir zaman % 100’e ulaşmamaktadır.

Kuramsal yapılara en iyi örneklerden bir tanesi çok bilinen Bohr Atom Modelidir.

Fen, fiziksel çevreyi tanımak üzere; gözlem yapma, yapılan gözlemleri açıklayabilmek amacıyla hipotez kurma ve kurulan hipotezleri geçerli ve güvenilir yollarla test etme gibi aşamaları olan bilimsel metodların kullanılmasıdır.Bu metodları en güzel şekilde deney ve gözlem yöntemiyle inceleyen ana bilim dalı ise genel anlamıyla Fen Bilimleridir.

Astronomi, Biyoloji, Jeoloji, Kimya gibi birçok alana hitap eden Fen Bilimleri bu dalların kökenini araştırmaktadır. Neden, nasıl gibi sorulara bilimsel ve deney-gözlem yoluyla yaklaşarak gerçekçi sonuçlar ortaya koymak asıl hedeftir. İnsanlık tarihinin var oluşuyla birlikte Fen Bilimleri oluşum çabasına girmiş ve günümüze kadar birikimli olarak ilerlemiştir. Her bilim adamının deney ve gözlem yoluyla bir şeyler katması sonucu günümüzdeki boyutlarına ulaşmış ve insanlığa hizmet etmeye devam etmektedir.

Ali ERSOY

Kimya maddenin nitelik ve özelliklerini, yapısını, bileşimindeki değişiklikleri, çeşitli şekillere dönüşmesini, ayrı ayrı maddelerin birbirine etkisini inceleyen ve elde edilen sonuçları yasalarla bağlayan bilim dalıdır. Kimya bilimi tarihsel süreç içinde bakır ve kalayı gümüş ve altına çevirmeye çalışan simya biliminden doğmuştur. Kimyanın konusu olan madde, fiziğinde konusu olmakla birlikte, fizikle kimya arasında yöntem değişikliği vardır .Fiziğe göre cisimle madde arasında fark yoktur .Kimya ise cismi maddeden ayırır. Demir, taş, toprak, hava, su vb. her şey maddedir .Bunlardan yapılan her şey de cisimdir. Örneğin: demir boru, kurşun levha, taş kabartma, toprak testi vb.

Kimya bilimi incelendiği maddelere göre inorganik ve organik olmak üzere kimya olmak üzere iki ana dala ayrılır. İnorganik kimya, karbonu içermeyen tüm kimyasal bileşimleri ve cansız maddeleri inceler. Karbonik asitin oksitleri, metal bağlantıları ve tuzları da inorganik kimyanın incelenme alanı içindedir. Organik kimya karbon bağlantılarının tümüyle ilgilenir. Organik kimyanın uygulama alanı son derece geniştir. Bu nedenle organik kimya kendi içinde de Alifatik Kimya, Aromatik Kimya, Albümin Kimyası, Büyük Molekül Kimyası, Şeker Kimyası gibi dallara ayrılmıştır. Uygulama alanı bakımından kimya analitik, sentetik ve preparatif olmak üzere üç ana dala ayrılır. Analitik Kimya maddelerin ya da madde bileşimlerinin ve bilinmeyen maddelerin tanınmasıyla ilgilenir. Sentetik Kimya karmaşık bağlantıları kimyasal yoldan oluşturmaya çalışır. Preparatif Kimya ise maddeyi içinde bulunduğu bağlantılardan ayırarak elde etmeye çalışır. Bu dalların yanı sıra kimya, uygulama kimyası ve kuramsal kimya olmak üzere iki ana dala daha ayrılır. Kuramsal kimya ,kimyasal olayların yasalarının oluş biçimlerini inceler. Uygulama kimyası, kimyasal buluşları uygulama alanına sokar.

Kimyasal elementlerin keşfedilmesindeki sayıların ve bileşik adetlerinin giderek artması tüm elementlere birer simge verilmesi gerekliliğini doğurdu. İlk simge düşüncesini J.Dalton ortaya attı. Dalton yasalarını açıklarken örnek verdiği molekül ve atomları bazı şekillerle açıklamaya çalıştı. Ancak, öğrenilmesi ve akılda kalması son derece güç olan bu şekillerin yerine Berzelius, her element atomunun bir ya da iki harfle simgeleştirilmesi gerektiğini savundu ve bir düzen ileriye sürdü. Onun savına göre her element bir simge aldı. Bileşikler, bileşiği oluşturan elementlerin simgeleriyle değerlendirildi. Bu değerlere kimyasal formül denildi. Basit maddeler fiziksel ve kimyasal özelliklerine göre sınıflandırılır. Fiziksel özellikler; normal sıcaklıkta ametaller katı, sıvı ya da gaz halinde, metaller ise (civa dışında) katı halde bulunur Madenlerin yüzeyleri düzeltildikçe parlaklıkları artar, ısıyı ve elektriği iletirler, biçim verebilirler. Dayanıklı ve serttirler. Kimyasal özellikler; ametaller hidrojen dışında elektronegatif özellik taşırlar ve genellikle anyon görevini yerine getirirler. Madenler elektropozitif özelliktedir. Elektrolizle katyon haline getirilebilir .Bugün bilinen element sayısı yüz üçtür. Bunlardan doksan ikisi doğada bulunur. Geri kalanlar ise, atom hakkında bilgiler geliştikten sonra yapay olarak elde edildi.

Satın aldığımız maddelerin büyük bir çoğunluğu sodyum klorür, ham kükürt ,ham yağ ve kömür gibi ham maddeler olarak başlar. Bu ham maddeler daha çok ikinci kimyasal maddelere dönüştürülür: sülfürik asit, petrokim yasallar ,susuz amonyak, sodyum hidroksit, nitrik asit gibi.

Gelecekte karlı olabilecek bir kimyasal maddenin üretimi üzerindeki çalışmalar ilk olarak kimyacılar tarafından laboratuvarda yapılır. Kimyacılar verilen bir madde veya ürünün deney tüplerinde nasıl yapıldığını öğrenince ikinci kademeyi hazırlarlar: pilot tesisin yapılması. Pilot tesis oldukça küçüktür; ancak bir araştırma laboratuvarından daha büyük ölçüde çalışır. Üretimin her kademesinde kimyacılar, mühendisler, muhasebeciler ve işletmeciler kimyasal maddenin üretimini gözlerler. Pilot tesisi uygun bir şekilde yapmak için ,verimlilik ,iş akışı, karlık üzerinde çalışırlar. Bu arada pazarlama personeli ürün için pazar bulmaya çalışır. Satış elemanları genellikle uzak yerler olmak üzere tüketiciye gönderilir.

Pilot tesis başarılı olursa ve kimyasal ürünler için pazar bulmuşsa, kimyasal firmalar bundan sonra daha pahalı, daha büyük bir tesisi kurmak için planlar yapmaya başlarlar. Düşünülen bir tesis için birçok etken dikkate alınır. Büyük bir su kaynağı bulunacak mı? Ne çeşit güç bulunabilir? Kaça mal olacaktır? Taşıma bir sorun olacak mıdır? Demir yolları var mıdır? Fabrika büyük pazarları nasıl işgal edecektir? Eğer fabrika zehirli artıklar işliyorsa ya da zehirli veya çevreyi kirleten maddeler üretiyorsa çevredeki halk ve hükümet davacı olacak mıdır? Veya bu kişiler yeni iş alanları açıldı diye kendilerini şanslı kabul edecekler mi? Artıkları atmak için iyi yerler var mı? Bunlar ve daha birçok soru fabrika kurulmadan önce yanıtlanmalıdır.

Eğer bir fabrika verilen bir maddeyi büyük ölçüde kullanacaksa örneğin sülfürik asit ‘Fabrika bu maddeyi kendisi mi üretecek yoksa satın mı alacak?’ sorusu ortaya çıkar. Bu soru ,kullanılan veya üretilen birçok kimyasal madde için sorulabilir. Yanıtlar ekseri mali verimlilik veya yapılan bir yatırım başına geri dönen para cinsinden verilir.

Doğan Can ÜLKER

Matematik üzerine, hukuktan resme, çok şey…

Matematik, eski Yunanca’da ben bilirim anlamına gelen “matesis”  sözcüğünden türetildi. Gerçekte, matematik, doğanın içindeki ipuçlarını bulmak demektir. Doğru ve soyut düşünebilme yollarını araştırır matematik.

Soyut düşünebilmenin en eski örneği ise felsefedir. Mantık, matematik ve felsefe deneysel bilimlerin ve uygulamanın (teknolojinin) gelişmesine katkı oluşturmuştur.

Bu bağlamda, Rene Descartes’ın (1596-1650) “Felsefesiz yaşamak, açmaya çalışmadan, gözü kapalı yaşamaktır” sözünü unutmamak gerekir. Bu arada, Bertrand Russel’ın (1872-1970)“Mantık matematiğin gençliği ise, matematik de mantığın yaşlılığıdır” deyişini anımsamakta yarar var.

İnsan beyninin buluşu

Matematik, insan beyninin bir buluşudur ve insanın soyut düşünebilme yeteneğinden kaynaklanır. Doğaldır ki, her insan, matematikteki bu yoğun düşünsel güzelliğe ulaşamaz. Matematik, salt doğru düşünme, soyut düşünme için var olarak gelişmiş bir bilim de değildir. Matematik, insanlığın gelişimi için gerekli olduğu ölçüde de gelişmiştir.

Matematik, önceleri ticaret ve tarım amaçlı gelişmiştir. Ticari hesaplamalar, mali işlemler, ağırlık ve uzunluk ölçüleri, matematiğe gereksinim duyulmasına yol açmıştır. Kalıtın (mirasın) belli oranlara göre dağıtılması sorunsalı buna bir örnek gösterilebilir.

Yalnız şarap içip rübai yazan diye bilinen Ömer Hayyam (1047-1122), babasının işini sürdürebilmek için geometri öğrenmiş, matematikçi olmuştur.

Hayatın her alanında

Harita yapımında; telefon, radyo, televizyon da denizcilikte, sanatta matematiğin katkısı bir gerçektir. Matematik olmasa uçaklar uçmaz; radarlar, bilgisayarlar çalışamazdı. Matematik bilgisi gerektiren finansal sorunlar, borsa-fon-yatırım hesaplarını bir anımsayalım.

Vergi öderken sigorta primi hesaplanırken, ev satın alırken matematik gereklidir. Taksitli ve kredili işlemler, kumar ve sigortalarda; insanlar sayılarla düşünmesini yeterince bilmediklerinden kandırılmaktadır.

Yüzde oranları, olasılık (uzun bir sürede bir olayın gerçekleşme yüzdesi) kavramlarını bilmeden, olanlar kavranamaz. Kısa ve uzun sürede kazanmanın yolları böyle bulunur. Bu bakımdan “Sayılarla nasıl düşünmeli?” (How to think with numbers?) sorunsalı önem kazanmaktadır.

Manhattan kaça satılmıştı?

Kızılderililer, 1626 yılında Manhattan adasını 24 dolara satarken, bu parayı %8’den faize yatırdıklarında 2001 yılında (375 yıl sonra) bu paranın 82 trilyon dolar olacağını bilmiyorlardı. Bu, bir bileşik faiz olayıdır. Bu arada, Manhattan’a 1990 yılında 47 milyon dolar değer biçildiğini de unutmamalı. Demek ki matematik, bir düşünce disiplini (düzencesi) gerektirir; sorun çözme yeteneklerini geliştirir.

Büyük ve küçük sayılarla düşünmesini bilmek gerek.

Büyüklük algılamasına şu örneklerle yaklaşılabilir:

  • Güneş, bir portakal büyüklüğünde olsa, dünya toplu iğne başı olurdu.
  • Dünya, Mars’tan yaklaşık 10 kat büyüktür. Matematik olarak, kumlar sayılabilir.
  • Yazının bulunuşundan günümüze dek geçen sürede, neredeyse 200 milyar saniye geçmiştir.

Çakıl taşı = Calculus

Eskiden çakıl taşları kullanılarak hesap yapılırdı. Newton (1642-1727) ve Leibniz’in (1646-1716) geliştirdikleri sayılama ölçümleriyle (hesap teknikleriyle), insanlar çakıl taşlarını atarken, yüzyıllardır kullandıkları “çakıl taşlarına” bir sevgi bağı=vefa olsun diye bu hesap tekniğine Latince çakıl taşı anlamında calculus dediler.

Matematik konuşulurken, matematiğin ne işe yaradığı sorusu, hemen ortaya atılır. Matematik bilmeyen birine, “Bir uçak kalkıştan inişe dek geçen sürede en yükseğe nerede çıkar?” sorusunu sorsanız bunu anlar mı? Bunu anlamış olması için, “uçağın hareket fonksiyonunun türevini alıp sıfıra eşitlediğimizde bu sorunun yanıtını buluruz” açıklamasını kavraması gerekir.

Matematik neden sevimsiz gelir?

Matematiğin çoğunluğa zor ve sevimsiz gelmesinin nedeni buradadır. Anladığınızı severseniz, anlamadığınızı sevmezsiniz. Bu yaklaşımı tersinden de alabiliriz. Sevdiğinizi anlarsınız. Matematiği sevmek için onu anlamak gerek. Her insan, matematikteki güzelliği anlayamaz.

Matematikçi olmak, kişinin kendine kalmış bir durumdur. Doktor, doçent, profesör olmadan da bilimle uğraşılır. Bilim insanın öğrenme, anlama özlemini çok zorlayıcı biçimde doyurma duyusudur. Satrancı bulan rahip, matematikçi değildi. Ama matematik biliyordu. Matematiği seviyordu.

Dile benden ne dilersin?

Satrancı bulan rahip, gerçekte “şah”a ders vermek istemişti. Şah da oyunu beğendiğinden, ona, “Dile benden ne dilersin” demişti. Rahip, şahtan satranç tahtasındaki ilk kareden başlayarak 64. kareye gelinceye dek hesap edilecek bir buğday istemişti. İlk kareye 1, ikinci kareye 2, üçüncü kareye 4, …. 64. kareye de 2 üzeri 63 tane buğday yani her karede, bir önceki karede aldığım buğdayın iki katını alacağım dendiğinde şah, “Hesaplayın, bir tane de çok verin” demiş.

Oysa 64. karede, bugünkü ölçülerle, dünyanın 1500 yıllık buğday üretimi ortaya çıkmış. Yaklaşık 18.4 kentilyon tane buğday.

Matematik ve denizcilik

İnsanları matematiğe yönelten etmenlerden biri de denizciliktir. Denizin herhangi bir yerinde iken dünyanın neresindesiniz? Bu sorunun yanıtı için ölçümler ve trigonometri gereklidir. Bugün bilgisayarlar, uydular bu işi yapar. Matematiğin, M.Ö. 600 yıllarında Yunanistan’da doğduğu söylenir. Bunun nedeni Milet’li Thales’in (M.Ö. 625-547) ilk büyük matematikçi oluşudur. Oysa Mısır ve Mezopotamya matematiği Yunan öncesi matematiktir. Sümerler, Akatlar, Hitiler, Asurlar, Babiller göz ardı edilemeyecek katkıları sağlamışlardır matematiğe. Neredeyse, matematik, Babiller ile özdeşleştirilmiştir.

Bu bakımdan matematik, Mezopotamya ve Çin’de başladı denebilir. Yunan matematiği felsefeden kaynaklanmış denirse, Hint matematiği dilbilim kaynaklıdır denebilir. Orta Çağ’daki, Türk İslam matematiği, matematik tarihinde önemli bir evredir. Hintliler, yazının bulunuşundan 4800 yıl sonra sıfırı bulmuşlardır. Yeni Çağ Avrupa matematiği ile matematik en büyük gelişmesini sağlamıştır.

Matematik de, bilgi de güçtür

Yalnız matematikte değil, her alanda “bilgi, güçtür”. Bilginin çözümlenmesi felsefedir. Bilim tarihi felsefe tarihi ile koşuttur. İnsanlığın gelişimini yansıtır bilim tarihi.

Bir yerde bilimin doğması ve gelişimi için, Aristo’nun (M.Ö.384-322) dediği gibi, boş zamanı olan insanların bulunması gereklidir.

“İnsanlığın bilgi birikimi, hiç durmadan şişip büyüyen bir küreye benzer. Kürenin içi ne denli büyük olursa, bilinmeyene dokunan yüzeyi de o denli geniş olur” diyen Blaise Pascal’dır (1623-1662).

Tümdengelimli düşünce geliştirilerek sayılar, biçimler arasındaki bağıntılar bulunur.

İskenderiye’de Kral I. Batlamyus (Ptolemaios M.Ö.360-283), Öklid’e (Euclides M.Ö. 365-300):

 Geometriyi öğrenmenin kısa bir yolu yok mu diye sormuş. O da,

+ Geometriye giden bir krallık yoktur demiştir.

1789’da milletvekili olan Lavoisier (1743-1794), Fransız Bilimler Akademisi’ne 25 yaşında girmişti. 1794’te başını giyotine vermeden önce, deneylerini bitirmek için yargıçtan izin isteyince “Cumhuriyetin bilginlere gereksinimi yok” yanıtını almıştı. Bugünün Türkiye’sine ne denli ışık tutuyor bu geri anlayış!

Matematik para değil düşünme zenginliği

Kimi toplumlarda, bir anlamda matematikçiler işe yaramaz sanılmaktadır. Matematikçiler yoksul sanılır. Oysa gerçek zenginlik para değil, düşünme zenginliğidir, bilgidir. Ama yine de, matematikçileri yoksul sananlara zengin bir kaç matematikçi sayalım: Descartes, Fuler, Leibniz, Kronocker.

Müzikle ilgilenen matematikçiler de vardır: Pisagor (Pythagoras(M.Ö.596-500), Galilei (1564-1642), Sylvester (1814-1897), Poincare (1854-1912), Kronocker (1823-1891), Huygens (1629-1695).

Matematik ve siyaset

Matematikçilerin başarılı olmadıkları alan siyasettir. Ama yine de Laplace’nin (1749- 1817) Napolyon’a 6 hafta içişleri bakanlığı yaptığını, Newton’un Cambridge Üniversitesi’ni parlamentoda temsil ettiğini, Monge (1746-1818), Jacobi (1804-1851) ve Borel’in (1871-1956) siyasette boy gösterdiklerini anımsayalım.

Uygulamalı matematik kişi para, zaman, ölçü, hacim, alan, uzaklık, ısı gibi kavramlarla ilgilenir. Trafik matematiğin kapsama alanına girer. Örneğin, trafikte yaralanan ya da ölen bir kişi için hesaplanacak ödence (tazminat) matematiğin konusudur. Böylece matematik, yaşamın kendisi olan hukukla kucaklaşır.

Hukukçu matematikçiler

Bu aşamada hukukçu matematikçilerin kimilerine değinmekte yarar vardır. İlk hukukçu matematikçi:

EUDOXUS (M.Ö. 408-355) matematik dışında iyi bir hukukçu ve doktordu. Eflatun’un çağdaşıydı. Eflatun’un onun parlak zekasını kıskandığı söylenir.

KOPERNİK (1473-1543) Gökbilimciliğiyle tanınan Kopernik, Ferrara Üniversitesi’nde kilise hukuku doktoru oldu.

HARDY (1600-1678) Fransız matematikçi. Avukatlık yaptı. Descartes ile Fermat arasında maksimum-minumum üzerinde yazılı tartışma çıkınca Descartes onu hakem seçti.

LEIBNIZ (1646-1716) 15 yaşındayken Leibzig Üniversitesi’ne bir hukuk öğrencisi olarak girdi. Zamanının tümünü hukuka veriyordu. Matematik öğrenmeden felsefeyi, hukuku anlamanın olanaksız olduğunu gördü. Sonra hukuka yeniden başladı. Gençliğinde tüm profesörlerden daha çok hukuk bildiğinden ona doktora sanını vermedi Leipzig Üniversitesi. Hukuk, din, siyaset, tarih, edebiyat, mantık, felsefe alanında sayısız yapıt bıraktığından ona, evrensel deha denir. Söylentiye göre, mezardan kafasını çıkarmışlar, normal kafadan küçük olduğu görülmüş.

NICOLAS BERNOUILLI (1662-1716) 20 yaşında, hukukta en üst aşamaya çıktı. Matematiği okumadan önce, Berne’de hukuk profesörü oldu. III. Nicolas Bernouilli (1695-1726), II. Jean Bernouolli (1710-1790), II. Jacques Bernouilli (1759-1789), III. Jean Bernouolli (1746-1808) önce hukuk öğrenimi gördüler, sonra matematikçi oldular.

FERMAT (1601-1665) Fransız hukukçusu. Uzun süren davalardan sıkıldığı için matematikle ilgilenmeye başladığı söylenir.

SYLVESTER (1814-1897) 32 yaşında iken hukuk öğrendi. “Müzik, duyguların matematiği, matematikte doğru düşünmenin müziği”dir diyen İngiliz matematikçisi.

WEIERSTRASS (1815-1897) Ailesi onu Bonn Üniversitesi’ne hukuk okuması için gönderdi. Ama o bunu yapmadı.

CAYLEY (1821-1895) Roman okuyan bir matematikçi. İstemeyerek avukat oldu 28 yaşında. Çok konuşmazdı. Bir işin temelini öğrenmeden hiç konuşmazdı. Prof.luktan aldığı para, avukatlıktan aldığı paradan daha azdı. Ama buna üzülmezdi.

Matematik bilmeyen giremez

Eflatun Akademisi‘nin kapısında “Matematik bilmeyen giremez” yazardı. “Ben sıradan kişilere ders anlatmam” diyen de odur.

“Geometri bilgisi olmadan, insan gerçek bir ressam olamaz.” (Abrecht Dürer Alman ressam, 1471-1528)

“Ne iyi bir dinleyici, ne de bir araştırmacı olabiliriz, sayılardan uzak kalırsak. Bildiğim tek şey; insan, insan olamaz sayılar olmadan.” Thomas Hylles

“Evrenin dili, matematiğin diliyle yazılmıştır. Bu dilin harfleri üçgenler, çemberler ve öteki geometrik biçimlerdir.” Galileo Galilei

Matematik “ben bilirim” demektir

RAHMİ KUMAŞ

En Parlak Yıldızlar 3: Beta Centauri (Hadar)

Hadar, ya da diğer bir ismiyle Beta Centauri, gece göğünün en parlak 10’uncu yıldızıdır.

Yıldızın isimlerinden biri olan Hadar (حضار), gece göğünde gördüğümüz çoğu yıldızın ismi gibi Arapça’dan gelir. Ayrıca yıldıza latinceden gelen Agena ismi de verilmiştir. Fakat, gökbilimciler arasında Beta Centauri ismi yaygın biçimde kullanılır.

Aslen üçlü bir yıldız sistemi olan Beta Centauri’nin ana bileşenlerini, A1 ve A2 olarak nitelenen, kütleleri Güneş’in 10.7 ve 10.3 katı olan iki adet B tayf tipinde mavi dev yıldız oluşturur. Bu iki dev yıldız birbirlerine yaklaşık 600 milyon km gibi nispeten yakın bir uzaklıkta yer alırlar. İki yıldızın birbirlerinin ortak kütleçekim merkezi çevresindeki dolanım süresi ise yaklaşık olarak 357 gün sürer.

Sistemin üçüncü üyesi ise bu iki yıldızdan oldukça uzakta, yaklaşık 5.5 trilyon km ötede yer alır. O da Güneş’in 5 katı kütleye sahip başka bir B tayf tipi dev yıldızdır ve binlerce yıl süren bir yörünge dönemiyle Beta Centauri A1 ve A2’nin çevresinde dolanır.

Bizden yaklaşık olarak 350 ışık yılı uzakta yer alan bu yıldız sistemi, en yakınımızdaki yıldız sistemi olan 4.4 ışık yılı uzaklıktaki Alpha Centauri ile “görsel olarak” oldukça yakındır. Gökyüzündeki en parlak yıldız olan Alpha Centauri’nin hemen yanındaki parlak yıldız Beta Centauri’dir. Yıldızı bulmak için Alpha Centauri’yi önermemizden anlamış olmalısınız; bu yıldız çoğu kuzey yarımküre ülkesinde olduğu gibi Türkiye’den de görünemez. Güney yarımküreden gözlemlenebilen bir yıldızdır.

Gelişimi

Hadar A1 ve A2 yıldızları, çok büyük kütleleri nedeiyle oldukça sıcaktırlar. Birbirine kütlece çok yakın olan iki yıldızın da yüzey sıcaklığı 25 bin santigrat derece civarındave çapları Güneş’in 8 katı kadardır. Bu da demek oluyor ki, yaydıkları ısı ve ışık, Güneş’ten 40 bin kat daha fazladır. Uzaktaki, biraz daha küçük olan Beta Centauri B ise, yaklaşık 14 bin santigrat derecelik yüzey ısısı, Güneş’in 4 katı civarındaki çapıyla, Güneş’ten 700 kat daha fazla ısı ve ışık yayar.

Beta Centauri yıldız sisteminin tahmini yaşı 14 milyon yıl kadar. Sistemi oluşturan yıldızların ömür süresi ise, A1 ve A2 için 20-25 milyon yıl arası tahmin ediliyor. Yani, bu iki yıldız ömrünün gençlik günlerini yarılamışlar Uzaktaki yörüngesinde dolanan Beta Centauri B ise, biraz daha uzun bir ömre sahip olacak. Bu yıldızın yaklaşık 50 milyon yıl yaşayabileceği tahmin ediliyor.

Gelecek

Yaşam süreleri ne olursa olsun, bu yıldız sisteminin tüm üyelerinin gökbilim ölçeklerine göre oldukça kısa ömürlü yıldızlardan oluştuğu gerçeği ortada. Buna göre, Beta Centauri A1 ve A2 yıldızları ömürlerinin sonuna iyice yaklaşıp birer kırmızı dev yıldıza dönüştükten sonra büyük ihtimalle birer süpernova patlaması ile yok olacaklar. Ancak, yıldızlardan ilk patlayacak olanın (hangisi olacağını bilemiyoruz) yaratacağı ışınım basıncının, henüz patlamamış olan diğer yıldız üzerinde ciddi etkileri olacaktır. Bu etki, yıldızın dış zarfının büyük bölümünü kaybetmesi ile sonuçlanabilir. Eğer böyle bir durum söz konusu olursa, ikinci yıldız bir süpernova patlaması yaratabilecek kütleden yoksun kalabilir.

Ya da, ilk yıldız süpernova patlaması sonucu bir nötron yıldızına dönüştükten sonra, hala kırmızı dev aşamasında olan eşinden madde çekmeye başlar. Nötron yıldızının üzerinde birikmeye başlayan bu madde, ikinci bir süpernova patlamasına da neden olabilir. Bu senaryo gerçekleşirse, hala kırmızı dev aşamasında olan ikinci yıldız yine kütlesinin önemli bir kısmını kaybedecek demektir. Dolayısıyla, büyük ihtimalle ikinci yıldızın kaderi bir gezegenimsi bulutsu, ardından da bir beyaz cüce‘ye dönüşmek olacaktır.

Daha düşük kütleli uzaktaki yıldız Hadar B ise, görece düşük kütlesi nedeniyle yaklaşık 50 milyon yıl sonra bir kırmızı dev yıldıza, ardından da bir beyaz cüceye dönüşerek hayata veda edecek. Hangi senaryolar gerçekleşirse gerçekleşsin, yıldızların her biri kırmızı deve dönüştüklerinde Dünya göklerinde şu an olduğundan çok daha parlak birer yıldıza dönüşecekler.

Olası Yaşam

Bu yıldız sistemi, yaşama ev sahipliği yapamayacak kadar düşmanca şartlar içeren bir ortamdır. Hadar A1 ve A2 yıldızları çok büyük kütleleri nedeniyle muazzam bir ışıma ve yıldız rüzgarı yayarlar. Bu güçlü ışınım, böylesi büyük yıldızların etrafında gezegen oluşum disklerinin şekillenmesinin önüne geçer. Dolayısıyla bu yıldızların çevresinde gezegen oluşumu çok nadir görülür.

Var olabilecek gezegenler ise, yaşama ev sahipliği yapabilmeleri için yıldıza çok uzak bir yörüngede yer almak durumunda. Hadar A1 ve A2 için bu güvenli uzak yörünge, yıldızlardan 25 ila, 50 milyar km ötededir. Güneş Sistemi’nin en uzaktaki gezegeni Neptün‘ün Güneş’ten yaklaşık 4 milyar km ötede yer aldığını düşünürseniz, bu yıldızların yaşanabilir bölgelerinin (habitable zone) ne kadar dışta yer aldığını anlayabilirsiniz.

Daha küçük olan Hadar B yıldızı her ne kadar küçük olarak nitelense bile, o da “dev yıldız” sınıfına giriyor. Yani, yukarıda anlattığımız gezegen oluşumunun güçlüğü, Hadar B için de geçerli. Onun da ışıma gücü çok fazla ve çevresinde bir gezegen sisteminin var olması beklenmiyor. Bu yıldızın yaşam kuşağı ise A1 ve A2’den daha yakın, yaklaşık 3 milyar km ile 7 milyar km arasında bir yörünge uzaklığına denk. Yani, eğer Güneş’in yerinde Hadar B yer alsaydı, sıcaktan kavrulmadan bugünkü kadar ısı ve ışık alabilmemiz için yıldıza Neptün kadar uzakta olmamız gerekecekti. Fakat, böylesi güçlü ışıması olan bir yıldızın yaratacağı muazzam yıldız rüzgarlarına karşı Dünya’nın koruma kalkanının dayanıp dayanamayacağı ise bir soru işareti.

Sonuçta, hiçbir gökbilimci Beta Centauri sistemini oluşturanlar gibi dev yıldızların çevresinde bildiğimiz veya bilemeyeceğimiz türde yaşamın gelişebileceğini düşünmüyor.

Astrofizik; fizik ve kimya yasalarını yıldızların, gezegenlerin, galaksilerin, bulutsuların ve evrendeki diğer nesnelerin doğumunu, yaşamını ve ölümünü açıklamak için kullanan bir bilim dalıdır. Astronomi ve kozmoloji adında iki kardeş bilim dalı vardır ve bunları birbirinden ayıran çizgiler çok da net değildir.

  • Astronomi; gökcisimlerinin pozisyonlarını, parlaklıklarını, hareketlerini ve diğer karakteristik özellikleri ölçer.
  • Astrofizik, evrendeki küçük ve orta büyüklükte olan yapıların fiziksel teorilerini yaratır.
  • Kozmoloji ise bunu çok daha büyük yapılar için ve evreni bir bütün şeklinde alarak yapar.

Uygulamada bu üç uzmanlık alanı, birbirine sıkıca bağlı bir aile oluşturur. Bir bulutsunun yerini veya ne tür bir ışık yaydığını sorarsanız, buna önce bir astronom cevap verebilir. Bu bulutsunun neyden oluştuğunu ve nasıl oluştuğunu sorarsanız astrofizikçi bunun hakkında konuşacaktır. Bu verilerin evrenin oluşumu ile nasıl uyuştuğunu sorduğunuzda ise muhtemelen kozmoloji uzmanı buna atlayıp cevabını verecektir. Ancak dikkatli olun; bu soruların herhangi birinde, iki veya üç kişi aynı anda konuşmaya başlayabilir!

Astrofiziğin Hedefleri

Astrofizikçiler, evreni ve onun içindeki yerimizi anlamaya çalışırlar. NASA’nın web sitesine göre, NASA’da astrofiziğin hedefleri  “evrenin nasıl işlediğini bulmak, nasıl başlayıp evrimleştiğini keşfetmek ve diğer yıldızların çevresindeki gezegenlerde yaşam aramak” olarak belirtilmiştir.

NASA, bu hedeflerin üç tane geniş çaplı soru ürettiğini belirtiyor:

  • Evren nasıl işler?
  • Biz buraya nasıl geldik?
  • Yalnız mıyız?

Her şey Newton ile başladı.

Astronomi, en eski bilim dallarından biri iken teorik astrofizik Isaac Newton ile başlamıştır. Newton’dan önce gök bilimciler, göksel cisimlerin hareketlerini fiziksel bir temel olmadan karmaşık matematiksel modeller kullanarak anlatıyorlardı. Newton, tek bir teorinin uzaydaki uydularla gezegenlerin yörüngelerini ve Dünya’daki bir topun hareketini aynı anda açıklandığını gösterdi. Bu teori, göklerin ve Yeryüzü’nün aynı fizik kanunlarına tabi olması gibi o zamanlar için şaşırtıcı bir sonucu da kanıtlara ekledi. Belki de Newton’ın modelini öncekilerden tamamen ayıran en önemli şey, bu modelin tanımlayıcı olduğu kadar tahminci olmasıdır. Uranüs‘ün yörüngesindeki sapmalara dayanarak gök bilimciler, daha sonra Neptün olarak gözlenip adlandırılacak olan yeni bir gezegenin yerini öngördüler. Tanımlayıcı olduğu kadar tahminci olması, olgunlaşmış bir bilimin işaretidir ve astrofizik bu kategorinin içerisinde bulunmaktadır.

Astrofizikteki Kilometre Taşları

Uzak nesneler ile etkileşim içinde olmamızın tek yolu yaydıkları radyasyonu (ışımayı) gözlemlemek olduğundan dolayı astrofizik, bu radyasyonu üreten mekanizmaları açıklayacak teorilerin çıkarımını yapmak ve bunlardan daha fazla bilgi ortaya çıkarmak için fikirler ortaya koymak zorundadır. Yıldızların doğası hakkındaki ilk fikirler, 19. Yüzyılın ortalarından itibaren belli maddelerin ısıtıldığında emdiği ve yaydığı ışığın özel sıklıklarını gözlemleme anlamına gelen tayfsal analiz biliminin ortaya çıkması ile başladı. Tayfsal analiz, hem rehberlik hem de yeni teorilerin test edilmesinde bu üç uzay bilimi dalı için de gereklidir.

İlk tayf ölçümü, yıldızların Yeryüzü’nde de var olan maddeleri içerdiklerinin ilk kanıtını sağlamıştır. Tayf ölçümü, bazı bulutsuların yıldız içeriyor olmalarına rağmen, bazılarının sadece gazdan oluştuğunu ortaya çıkarmıştır. Bu bilgi, daha sonra bazı bulutsuların bulutsu değil farklı galaksiler olduğu fikrini sağlamlaştırmaya yardımcı olmuştur.

1920’lerin başlarında; Cecilia Payne, tayf ölçümünü kullanarak bu yıldızların (en azından yaşlanıncaya kadar) büyük oranda hidrojenden oluştuklarını keşfetti. Yıldızların spektrumları, astrofizikçilere ayrıca bunların Dünya’dan ne hızla uzaklaşıp ne hızla Dünya’ya yakınlaştıklarını belirleme imkanı vermiştir. Tıpkı Doppler Kayması sebebiyle araçların yaydığı sesin bize yakınlaşması veya uzaklaşması gibi, yıldızların spektrumları da aynı şekilde değişecektir. 1930’larda; Doppler kayması ve Einstein’ın genel görelilik teorisini birleştiren Edwin Hubble, evrenin genişlediğine dair güçlü kanıtlar sağladı. Bu, Einstein’ın teorisi tarafından da öngörülür ve birlikte Big Bang (Büyük Patlama) Teorisinin temelini oluşturur.

Ayrıca 19. Yüzyılın ortalarında; fizikçiler Lord Kelvin (William Thomson) ve Gustav Von Helmholtz, yerçekimsel çöküşün Güneş’e güç verebileceği üzerine düşünüyorlardı ancak, nihayetinde bu yolla elde edilen enerjinin sadece 100.000 yıl süreceğini fark ettiler. Elli yıl sonra, Einstein’ın ünlü E = mc2 denklemi astrofizikçilere gerçek enerji kaynağının ne olduğunun ilk ipucunu verdi (yerçekimsel çöküşünün önemli bir rol oynadığının ortaya çıkmasına rağmen).

Nükleer fizik, kuantum mekaniği ve parçacık fiziği 20. yüzyılın ilk yarısında ilerledikçe, nükleer füzyonun yıldızları nasıl güçlendirebileceği teorilerini formüle etmek mümkün oldu. Bu teoriler; yıldızların nasıl oluştuklarını, yaşadıklarını ve öldüklerini tanımlamakla birlikte gözlenen yıldız türlerinin dağılımını, bunların spektrumlarını, parlaklıklarını, yaşlarını ve diğer özelliklerini de başarılı bir şekilde açıklamışlardır.

Astrofizik, yıldızların ve evrendeki diğer uzak cisimlerin fiziğidir ancak, evimize de oldukça yaklaşmaktadır. Big Bang Teorisine göre, ilk yıldızlar büyük oranda hidrojenden (%75) oluşmuştur. Onlara enerji veren nükleer füzyon süreci, daha ağır bir element olan helyumu oluşturmak için hidrojen atomlarını birleştirmektedir. 1957’de; karı-koca gök bilimci olan Geoffrey ve Margaret Burbidge ile fizikçiler William Alfred Fowler ve Fred Hoyle, yaşları arttıkça yıldızların daha sonraki nesillerdeki yıldızlara da geçen büyük miktarlardaki ağır elementleri nasıl ürettiklerini gösterdiler.

Demir (%32.1), oksijen (%30.1), silisyum (15.1) gibi Dünya’yı oluşturan elementlerin üretilmesi, yeni yıldızların hayatlarının sadece son evresinde ortaya çıkmaktadır. Bu elementlerin bir diğeri olan karbon, oksijenle birlikte bizim de dahil olduğumuz bütün yaşayan varlıkların kütlesinin çoğunluğunu oluşturmaktadır. Bu nedenle de astrofizik; hepimizin yıldız değil, yıldız tozu olduğumuzu söylemektedir.

Hazırlayan: Ariel Balter / Çeviri: Burcu Ergül

Astronomi; Güneş, Ay, yıldızlar, gezegenler, kuyruklu yıldızlar, galaksiler, gaz, toz, diğer Dünyevi olmayan cisimler ve fenomenler üzerine yapılan çalışmadır. 4 yaşındaki kreş çocuklarının müfredatında NASA, astronomiyi basitçe “yıldızların, gezegenlerin ve uzayın incelenmesi” olarak tanımlıyor. Astronomi ve astroloji tarihsel olarak önceden bağlantılıyken, artık bir bilim dalı olmadığı için astrolojinin astronomiyle hiçbir ilişkisi olmadığı kabul ediliyor. Aşağıda astronominin tarihi ve kozmoloji de dahil olmak üzere bağlantılı olduğu çalışma alanlarından bahsedeceğiz.

İnsanlar, çevrelerindeki evreni anlamak ve düzene sokmak için araştırmalar yaparken gözlerini hep gökyüzüne çevirdiler. Takımyıldızların hareketi -geceleri gökyüzünde iz bırakan desenler- gözlenmesi en kolay olanı olsa da, tutulmalar ve gezegenlerin hareketi gibi diğer gök olayları da çizilerek tahmin edildi.

Tarihsel olarak astronomi, gök cisimlerini gözlemlemeye odaklanmıştır. Astronomi, astrofiziğin yakın kuzenidir diyebiliriz. Kısaca ifade etmemiz gerekirse astrofizik, astronomi fiziğinin incelenmesini içerir. Uzaydaki nesnelerin davranışına, özelliklerine ve hareketine odaklanır. Bununla birlikte modern astronomi, bu cisimlerin hareketlerinin temellerini ve özelliklerinin birçok unsurunu içerir. Bu iki terim günümüzde sıklıkla birbirinin yerine kullanılmaktadır.

Modern gök bilimciler bu konuyu iki alanda inceleme eğilimindeler: teorik ve gözlemsel.

  • Gözlemsel gök bilimciler; yıldızların, gezegenlerin, galaksilerin ve benzerlerinin doğrudan incelenmesine odaklanır.
  • Teorik gök bilimciler, sistemlerin nasıl evrimleşmiş olabileceğini modelleyerek analiz eder.

Diğer bilim dallarının aksine gök bilimciler, sistemleri başlangıcından sonuna kadar gözlemleyemiyorlar. Gezegenlerin ve yıldızların yaşamı milyon yıllardan milyar yıllara kadar sürebiliyor. Bunun yerine, gök bilimciler gök cisimlerinin nasıl oluştuklarını, geliştiklerini ve öldüklerini belirlemek için evrim aşamalarındaki çeşitli cisimlerin anlık görüntülerine güvenmek zorundalar. Bu nedenle teorik ve gözlemsel astronomi birbiriyle kaynaşma eğilimindedir. Teorik bilim insanları bilgiyi simülasyonlar yapmak için toplarken gözlemci bilim insanları simülasyonları onaylar veya detaylı ayarlamaları yapar.

Astronominin Alt Dalları

Astronomi, bilim insanlarının belirli nesneler ve fenomenler üzerinde uzmanlaşmasına olanak tanıyan pek çok alt dallara bölünmüştür. Gezegensel gök bilimciler -gezegen bilimcileri olarak da adlandırılır- gezegenlerin büyümesi, evrimi ve ölümü üzerinde çalışır. Güneş sistemindeki gezegenler hakkında çalışmalar yapılırken bazılarının neye dönüşebileceklerini anlayabilmek için diğer yıldızların etrafındaki gezegenler hakkında kanıtlar kullanılır.

Londra Üniversitesi Akademisine (UCL) göre gezegen bilimi, “astronomi, atmosfer bilimi, jeoloji, uzay fiziği, biyoloji ve kimya bilimlerinin özelliklerini de içeren disiplinler arası bir alandır.” Yıldızla ilgilenen gök bilimciler gözlerini yıldızlara çevirirler; bunlara kara delikler, bulutsular, beyaz cüceler ve süpernovalar da dahildir. Kaliforniya Üniversitesi, yıldız astronomisinin odak noktasının, evrende meydana gelen fiziksel ve kimyasal süreçler olduğunu belirtiyor.

Güneş gök bilimcileri, zamanlarını tek bir yıldızı -bizim güneşimizi- analiz ederek geçiriyorlar. Güneş’ten gelen ışığın miktarı ve kalitesi zaman ölçeklerinde milisaniyeden milyarlarca yıla kadar değişebiliyor. Bu değişiklikleri anlamak bilim insanlarının Dünya’nın bu değişikliklerden nasıl etkilendiğini anlamasına yardımcı olabiliyor. Güneş ayrıca yüzeyiyle ilgili ayrıntıları anlaşılabilecek kadar yakın olan tek yıldız olduğu için diğer yıldızların nasıl çalıştığını anlamamıza da yardımcı oluyor.

Galaksiler ile ilgilenen gök bilimciler, Samanyolu’nu incelerken galaksiler dışında uzmanlaşan gök bilimcilerse bu yıldız kümelerinin nasıl oluştuğunu, değiştiğini ve öldüğünü belirlemek için Samanyolu’nun dışına bakıyorlar. Wisconsin-Madison Üniversitesi şöyle yazıyor:

Yıldızların ve gazın dağılımı, bileşimi ve fiziksel koşullarındaki kalıpların oluşturulması gelişmekte olan galaksimizin geçmişinden izler sunuyor.

Kozmologlar, Büyük Patlama’daki şiddetli başlangıçtan şimdiki değişimine ve nihai ölümüne kadar bütünüyle evrene odaklanır. Astronomi genellikle gözlemlenebilir şeylerle ilgilidir, oysa kozmoloji tipik olarak evrenin büyük ölçekli özelliklerini ve sicim teorisi, karanlık madde ve karanlık enerji gibi anlaşılması zor, soyut ve bazen tamamen teorik -çoklu evren gibi- kavramları içerir.

Astronomik gözlemciler, evrendeki geniş aralıktaki nesneleri araştırmak için elektromanyetik spektrumun farklı dalga boylarından (radyo dalgaları ve görünür ışıktan x-ray ve gama ışıklarına kadar) yararlanırlar. İlk teleskoplar, çıplak gözle görülebilecek basit optik araştırmalara odaklanırlardı. Günümüzde hala birçok teleskop bu şekilde çalışmaya devam eder.

Ama ışık daha yüksek veya alçak enerjili oldukça daha hızlı ya da yavaş hareket eder, bu yüzden farklı teleskoplar farklı dalga boylarını araştırmak için gereklidir. Daha yüksek enerjili cisimler, dalga boyları kısa radyasyon, ultraviyole ve x-ray gibi ışınlar yayarlarken; daha düşük enerjili cisimler, dalga boyları uzun radyo dalgaları ve kızılötesi ışınlar yayarlar.

Astronominin en eski dallarından biri olan Astrometri, Güneş’in, Ay’ın ve gezegenlerin ölçülmesi işidir.Bu cisimlerin hareketlerinin hesaplamaları, diğer alanlardaki gök bilimcilerin gezegenlerin ve yıldızların doğumunu ve evrimini modellemesine; tutulmalar, meteor yağmurları gibi olayları ve kuyruklu yıldızların görünümünü tahmin etmelerine olanak sağlar. Planetery Society’ye göre zorlu bir süreç olmasına rağmen astrometri, Güneş sistemi dışındaki gezegenleri tespit etmekte kullanılan eski bir yöntemdir.

İlk gök bilimciler gökyüzündeki desenleri fark ederek bu desenleri oluşturan gök cisimlerini hareket şekillerine göre düzenlemeye ve sonraki hareketlerini takip etmeye çalıştılar. Takımyıldızları olarak adlandırılan bu desenler, geçmişte insanların mevsimleri ölçmelerine yardım etti. Mezapotamya, Mısır, Orta Amerika, Çin, Yunanistan ve Hindistan başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde insanlar yıldızların ve diğer gökcisimlerinin hareketlerini gözlemledi.

Astronomlar Nasıl Çalışırlar?

Bir astronom genelde geceleri teleskobun başında saatlerce uzayı izleyen yalnız biri olarak tasvir edilir. Aslında bugüne geldiğimizde çoğu ciddi çalışma, yerde veya gökteki robotlar ve bazı algoritmalar tarafından yönlendirilen teleskopların çektiği ve bilgisayarların düzenlediği görüntülerin, astronomlar tarafından incelenmesiyle yapılır.

Gök bilimciler, özellikle dijital fotoğrafçılığın gelişmesiyle birlikte oluşturdukları hayrete düşüren uzay fotoğraflarıyla sadece bilimin gelişimine katkı sağlamakla kalmıyor insanları da büyülüyorlar.

Gök bilimciler ve uzay uçuşu programları, gökyüzümüzden ilerisini araştırmak için (mesela Ay’a ve ötesine seyahat) hazırlanan görevlerde uzaydan Dünya’nın harika resimlerini çekerken, kendi gezegenimizin araştırılmasına da katkıda bulunuyor.

Yazar: Nola Taylor Redd Çeviren: Gülay Kaya

BLOG: EVRİM AĞACI

Marie Curie, Fizik’te Nobel Ödülü’nü kazanan ilk kadın. Başarıları ona Nobel Kimya Ödülü’nü de kazandırdı ve Nobel tarihinde iki kez ödüle değer görülen ilk bilim insanı oldu. Üstelik bu başarıları elde ederken erkek egemen bilim dünyasıyla da mücadele etti. Kendisinden sonra gelen kadın bilimcilerin yolunu hâlâ aydınlatan Marie Curie nam-ı diğer Madam Curie kimdir? Neler yapmıştır?

Fransız bilim insanı olarak tanıdığımız Marie Curie, 7 Kasım 1867’de Maria Skolodowska adıyla Polonya’da doğdu. Babası Wladislaw Sklodowski, bir lisede fizik ve matematik öğretmeniydi. Annesi Bronislawa Sklodowski ise bir yatılı okulun yöneticisiydi. Curie daha 10 yaşındayken annesi tüberküloz nedeniyle hayatını kaybetti.

Marie, babasının da etkisiyle bilime büyük ilgi duymaya başladı. Fakat o yıllarda Çarlık Rusya yönetimi altındaki Polonya’da da kız çocuklarının bilimsel alanlarda eğitim almasına olanak tanınmıyordu. Hem Curie hem de kız kardeşi Bronya, diploma almak için yurt dışına gitmeyi çok istiyordu. Ancak okul için gereken paraya da sahip değillerdi. Curie kız kardeşi ile bir anlaşma yaptı. Bronya’nın okulunu desteklemek için çalıştı ve eğitimini tamamladıktan sonra bunu çalışarak geri verdi. Nihayet Curie 1891’de, 24 yaşındayken, Paris’e gitti ve Sorbonne Üniversitesinde eğitimine başladı. Kendisini bilimsel çalışmalara adadı. Ancak ekonomik olarak zor günler geçirdi. Tüm zorluklara rağmen 1893’te Fizik, 1894’te de Matematik bölümünü başarıyla bitirdi.

POLONYUM VE RADYUMU KEŞFETTİ

35 yaşındaki Fransız Fizikçi Pierre Curie Pierre Curie, Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu laboratuvarının başkanıydı. Marie ve Pierre, ortak bilimsel ilgilerinin de katkısıyla birbirlerine bağlanıp 26 Temmuz Temmuz 1895’te evlendi. Bu tarihten itibaren Marie Curie adını aldı. Curie, doktora konusu olarak “Becquerel ışınımı”nı seçmişti. Toryum elementinin uranyum ile aynı ışınları saldığını saptadı ve bu ışınıma bir ad verdi: Radyoaktiflik. Maden filizlerini deneyden geçirerek benzer özelliklere sahip yeni bir radyoaktif madde daha keşfetti. Bu yeni elemente de Polonya’dan esinlenerek “polonyum” adını verdi.

1897’de kızları Irene doğru. İkilinin yaşama ve çalışma koşulları bu yıllarda iyi değildi. Araştırmalarını yürütmek için uygun bir laboratuvarları yoktu. Keşiflerini Pierre’in öğretim üyesi olduğu yüksek okulun bahçesindeki ısıtması ve havalandırması olmayan bir barakada gerçekleştirdiler. 1898 yılında polonyum ve radyumu keşfetti. Nisan 1898’de Fransız Bilimler Akademisi’ne yalnızca kendi imzasını taşıyan bir notla bu durumu bildirdi. Ancak dönemin egemen bilim anlayışına göre yalnızca doktora öğrencisi olan bir kadının, babasının ya da kocasının imzası olmaksızın böyle bir notu yollaması normal karşılanmadı.

Radyumun 1902’de keşfi Curie’lere büyük ün kazandırdı. Bunun nedeni, tıpta kanser tedavisi için kullanılabileceğinin anlaşılması ve elbette bunun ticari boyutuydu. Fakat onlar keşiflerinin paraya tahvil edilmesiyle ilgilenmedi.

“BİLİM İÇİN ÖLEN KADIN”

Fransa’da 4 Temmuz 1934 tarihinde henüz 66 yaşındayken kan kanserinden hayatını kaybetti. Hastalığına, çalışmaları sırasında maruz kaldığı radyasyonun yol açtığı düşünülüyor. Bu yüzden ona “bilim için ölen kadın” deniliyor.

Eğitim, insanın okulda öğrendiği her şeyi unuttuğunda arta kalandır. Albert Einstein

Yıldızları çok sevdiğimden, gecenin karanlığından korkmuyorum. Galileo Galilei

İyice bilinçli bir cehalet, bilimdeki her ilerlemenin başlangıcıdır. James Clerk Maxwell 

Her eylem için eşit ve zıt bir tepki vardır. Isaac Newton

Kurucu Teori nedir ve nasıl çalışır? Fiziğin anayasası ve metafiziği olmaya aday Kurucu Teoriyle evrenin büyük patlamayla oluşumunu nasıl açıklarız? Tüm evreni denk denklemle açıklayan her şeyin teorisini geliştirmeyi başaramadık. Peki her şeyin teorisini (TOE) geliştirmeden önce fiziğin kitabını yazmaya çalışalım mı? Önce TOE nasıl geliştirilir onu öğrenelim, sonra kuantum kütleçekim kuramını geliştirip tüm evreni açıklayalım? Bunun için de önce fizik yapmanın kurallar kitabını yazalım. Yerçekimini açıklayan genel görelilik ve kuantum alanları iki bağdaşmaz teoriyi birleştirmek için önce bunları birbirine çevirmenin yolunu bulalım. Teorik fizik ile kozmolojide yeni akım ve “adaptör kuram” olan Kurucu Teorinin amacı budur. Biz de teorik fizik ve pür matematikteki en derin problemi şimdi görelim:

KURUCU TEORİ NEYİ ÇÖZMEK İSTİYOR?

Fizikçiler einstein’ın yerçekimini açıklayan görelilik teorisiyle parçacıkları ve enerjiyi açıklayan kuantum alan kuramını birleştirmek için 100 yıldır çalışıyor. amaçları tüm evreni tek denklemle açıklayan her şeyin teorisini geliştirmektir. Bu yolda özel görelilikle kuantum mekaniğini birleştirdiler. Böylece schrödinger’in olasılık dalga fonksiyonunu dirac denklemi olarak yazdılar. Bu sayede parçacıkların davranışını kuantum alan kuramıyla açıkladılar. Işık ve ısıdan sorumlu elektromanyetik kuvvetle radyoaktif bozunumdan sorumlu olan zayıf nükleer kuvveti de elektrozayıf kuvvet olarak birleştirdiler.

Hatta Muhammet Adüsselam’la birlikte elektrozayıf kuvveti geliştirerek Nobel fizik ödülünü alan bilim efsanesi Steven Weinberg daha geçenlerde aramızdan ayrıldı. Bunlar teorik fiziğin en büyük başarılarıdır. Oysa 1983’teki elektrozayıf kuvvet başarısının ardından teorik fizikte bu kadar köklü bir ilerleme kaydedemedik.  Örneğin hem atom çekirdeklerini hem de protonlarla nötronları oluşturan kuarkları bir arada tutan güçlü nükleer kuvvetle elektrozayıf kuvveti birleştiremedik. Bunu amaçlayan teorilere Büyük Birleşme Teorileri, yani kısaca GUT diyoruz ama elimizde GUT yok. Oysa bunu yapsak bile fiziğin tüm evreni açıklaması için almamız gereken uzun bir yol var.

Nitekim yerçekimini kuantum alan kuramıyla birleştirerek kuantum kütleçekim kuramı geliştirmek istiyoruz; çünkü yerçekimini kuantumlaştırmayı bilmiyoruz. Yine de protonların kütlesi var ve onlar da kuantum dünyasına tabi atomaltı parçacıklar. Bu yüzden yerçekiminin kuantum tanımı olması gerektiğini düşünüyoruz. Diğer yandan kuantum kütleçekim kuramıyla GUT’u birleştirirsek bu kez tüm evrenin nasıl oluştuğunu açıklayan her şeyin teorisini (TOE) geliştireceğiz. Dile kolay ama yapması çok zor. Ne de olsa tüm evreni açıklayınca işimiz bitmiyor. Tersine yeni başlıyor:

KURUCU TEORİ VE ÇOKLU EVREN

Kainatta birden fazla evren varsa olası tüm evrenlerin nasıl oluştuğunu açıklamak için TOE’yi genellemek gerekecek. Fizik ve kozmolojide yapmak istediklerimiz bunlar. Biz de önceki yazılarda her şeyin teorisini nasıl geliştiririz konusunu ele aldık. Sicim teorisi, ek uzay boyutları, Amplituhedron Teorisi ve kuantum holonomi gibi TOE adaylarını veya TOE geliştirmeyi sağlayacak yaklaşımları ele aldık. Hatta evreni oluşturan büyük patlamayı tetiklediğini düşündüğümüz kozmik enflasyon teorilerini inceledik.

Ezeli enflasyon ve kaotik enflasyon gibi alternatifleri araştırdık. Bununla yetinmeyerek kozmik enflasyondan türeyen çoklu evren tasarımını ve kuantum olasılık dalga fonksiyonundan türeyen çoklu dünyalar yorumunu felsefi açıdan analiz ettik. Varlık, varoluş ve bilimin ne anlama geldiğini sorguladık. Bol bol bilgi, zihin ve bilim felsefesi yaptık. Oysa bugüne dek ne GUT ne kuantum kütleçekim kuramı ne de TOE geliştirebildik! Dolayısıyla bu yazıda farklı bir şey yapacağım. Kuantum enformasyon teorisinden türeyen Kurucu Teoriyi anlatacağım. Nasıl ki bugün evreni tamamlayan dört fizik yasası var, Kurucu Teori de bunların anayasası olmaya adaydır. Bir grup teorik fizikçi Kurucu Teori ile fiziğin kitabını baştan yazmaya çalışıyor. Sonuçta evreni tanımlayan iki ana fizik grubu bulunuyor: Dinamik ve genel teoriler. Örneğin kuantum alan kuramı sadece bu evreni değil, yerçekiminin yaşadığımız evrenden güçlü veya zayıf olduğu sonsuz sayıda evreni tanımlayabilir. Kuantum alan kuramı evrensel sabitlerin farklı olduğu diğer olası evrenleri de tanımlar.

FİZİK VE METAFİZİK İLİŞKİSİ

Sonuç olarak kainatta birden fazla evren varsa bu evrenlerin fiziğinin altında yatan daha temel bir fizik, Aristoteles’in kullandığı anlamda bir metafizik olacaktır. Kuantum alanları neden–sonuç ilişkisinde, yaşadığımız evrenden önce geldiğine göre kuantum alan kuramı da metafiziğin bir parçasıdır. Evrenimizi nasıl oluştuğunu eksiksiz açıklayan TOE ve olası tüm evrenleri açıklayan evrensel TOE ise metafiziğin diğer parçalarıdır. Öyle ki kuantum alan kuramının TOE’nin bir parçası olması gerekir.

Biz de bu yazıda bundan yola çıkacağız. “Madem her şeyin teorisini geliştiremedik bari TOE geliştirmenin kurallar kitabını yazalım. Önce fiziğin kitabını baştan yazalım. Sonra özellikle yaşadığımız evreni açıklayan dinamik teoriyi geliştiririz” diyen bilim insanlarını anlatacağız. Tahmin edeceğiniz gibi her şeyin teorisi genel ve bu evrenin fizik yasaları da dinamik teori olacaktır. Örneğin Büyük Birleşme Teorisi (GUT) sadece bu evrene özgü bir dinamik teoridir. Kuantum kütleçekim kuramı dinamik teoridir. Öte yandan GUT ve kuantum kütleçekimi birleştirmek mümkün olabilir veya olmayabilir!

KURUCU TEORİ VE PÜR MATEMATİK

Bunları birleştirsek bile ortaya çıkacak teorinin her şeyin teorisi olması şart değildir. Bunun yerine ve birçok fizikçiye göre, büyük olasılıkla yalnızca bizim evrenimizin nasıl işlediğini anlatan bir TOE elde edebiliriz. Özellikle de evrenimiz, onu doğuran ortamdan bir faz geçişiyle ayrılarak oluşmuşsa bu böyledir. Nasıl ki sıvı su, su buzunun fiziksel özellikleri hakkında bize hiçbir bilgi vermez ve bunu araştırmak için su buzunu doğada görmemiz gerekir… Bu evrenin eksiksiz teorisi de evrenimizin, evrenler doğuran meta ortamdan nasıl oluştuğunu açıklasa da yetersiz kalabilir. Meta evren ortamın ne olduğunu açıklayamayabilir. Gördüğünüz gibi kozmolojide ciddi bilimsel ve felsefi sorunlar var.

İşte bu yazının konusu olan Kurucu Teori, fiziğin anayasası ve metafiziği olarak bu sorulara yanıt bulmaya çalışıyor. Kısmen işe yaracağından umutlu olduğumu baştan belirteyim. Oysa tümüyle işe yaraması zor görünüyor. Neden derseniz buna da pür matematikten örnek vermek istiyorum. Ünlü N=NP problemini Riemann Hipotezi yazısında anlatmıştım. En basit ifadesiyle insanlar evren hakkında her şeyi sorabilir ama bazı sorular yanıtsız olabilir… veya biz insanların bunları makul sürede yanıtlaması imkansızdır. Öte yandan N=NP ise ilginç bir imkan ortaya çıkar:

KURUCU TEORİNİN KÖKENİ

Fizikteki en büyük buluşları yapan bilim insanları; mesela Einstein, Newton ve Heisenberg şu adımları izlemiştir. Birinci adım: Sıcaklık, basınç, gazlar veya bir parçacığın korunumu, hızı gibi evrenin bir özelliğini sayılarla ifade edin. İkinci adım: Bu sayıların zamanla nasıl değişeceğini öngören bir denklem yazın. Newton’ın evrensel yerçekimi yasası veya Boltzmann’ın termodinamik yasası gibi… Üçüncü adım: Buna göre fiziksel sistemin belirli bir başlangıç durumundan neye evrileceğini öngören bir teori yazın ve dördüncü adım: Eğer ticari zekanız ve mühendislik beceriniz varsa teorinizden yola çıkarak buhar makinesi, uçak filan tasarlayıp köşeyi dönün. 😊

Özetle fizik bilimi, bir fiziksel durumun başlangıç (girdi) durumundan yola çıkarak sonuç (çıktı) durumunu öngörmek için dinamik yasaları kullanır. Aslında fizik yasası diye bir şey yoktur; çünkü fizik biliminin hukuku yoktur. Biz de bunlara fiziksel etkileşimler deriz ama anlatımda kolaylık olması açısından fizik yasaları diyorum. Bu tanımladığımız süreç mekanik yaklaşımdır. Newton mekaniği, kuantum mekaniği derken bu süreci anlatırız. Oysa yerçekimini tanımlayan görelilik teorisi mekanik değildir ve kuantum mekaniğine uymaz.

Bu yüzden doğayı mekanik olarak tanımlama yaklaşımının sınırlarına vardığımızı söyleyebiliriz. Mekanik görüş yanlış değildir! Sadece onunla yapabileceğimiz fiziği yaptık ve daha genel, daha kapsayıcı bir fizik için mekanik, belki de indirgemeci yaklaşımı tümden terk etmemiz gerekiyor olabilir. Elbette ki fiziği, kimyayı, biyolojiyi, akışkanlar mekaniğini, kozmolojiyi farklı denklemlerle göstermek iyidir. Böylece her anabilim dalında derinleşiriz ve kafamız karışmaz. Öte yandan tüm evreni tanımlayan her şeyin teorisi için bütün bunları birleştirmemiz gerekiyor.

HER ŞEYİN TEORİSİNİ KURMAK

Nitekim termodinamik, Newton mekaniği ve elektromanyetizma gibi anabilim dalları iki ana teoriden türüyor. Bunlar da kuantum mekaniği ve Einstein’ın genel görelilik teorisidir. Her şeyin teorisinin bu ikisini birleştirmesini umarız ama bu en baba teoriyi bir türlü geliştiremedik. İşte bu yüzden bilim insanları son 10 yılda fiziği baştan tasarlamaya, fiziğin kitabını baştan yazmaya karar verdiler. Belki de fizik yapma yöntemlerimizi kökten değiştirmek zorundayız. Bu konuda birçok yaklaşım var. Oysa içlerinde diğerlerine esin kaynağı olmak açısından da en temeli Kurucu Teoridir.  Kurucu Teoriyi 2012 yılında Oxford Üniversitesi’nden teorik fizikçi David Deustch ve Chiara Marletto geliştirdi.

KURUCU TEORİNİN TEMELİ NEDİR?

Mekanik yaklaşımda fiziğin temeli fiziksel bir süreci tanımlayan matematik işlemleridir. Kurucu Teoride ise fiziğin temelleri daha basittir. Bunlar bir sürecin mümkün olup olmadığını gösteren, evet ve hayır cinsinden yanıtlardır. Kısacası Kurucu Teoride ikili sayı düzeni, evet için 1 ve hayır için 0 kullanmak yeterlidir. İkili sayı sisteminden tahmin edeceğiniz gibi Kurucu Teori, kuantum bilgisayarların işleyişini de gösteren kuantum enformasyon teorisinden türemiştir. Kurucu teori genel görelilik ve kuantum mekaniği dediğimiz iki üst anabilim dalında mümkün olan ve olmayanı daha temel bir yasayla ayırır.

Bu yasa termodinamik yasasıdır. Dahası termodinamiğin bu evrene özgü olduğundan emin değiliz. Termodinamik yasaları dinamik değil, genel olabilir. Nitekim enerjinin korunumu bütün evrenler için geçerli olmalı. Örneğin bu evrende ısı sıcaktan soğuğa akar. Oysa soğuk cisimlerin sayısı sıcak cisimlerden açık ara fazla olsaydı ısı soğuktan sıcağa akacaktı. Nitekim mutlak sıfırda öyledir. Peki soğuk cisimlerin sayısı fazlayken aslında ne olur? Isı soğuk cisimlerden daha soğuk cisimlere akar. Mutlak sıfıra inen cisimlerin belirsizlik ilkesi sebebiyle yok yere rastgele titreşmeye ve ısınmaya başlaması dışında, termodinamik yasaları aynı kalır. Isının soğuktan daha soğuğa akması da sıcaktan soğuğa akmasıdır!

KURUCU TEORİ VE NEWTON MEKANİĞİ

Fiziksel gerçekliği çeşitli “görevler” yoluyla doğada değişiklik yapan “kurucularla” gösterebiliriz. Bunlar bir kurucunun bir şeyi yapmasının mümkün olup olmadığını gösteren dönüşümlerdir. Dönüşümler derken burada detaya gerek olmasa da matematiksel transformasyonlardan söz ediyorum. Yine de Kurucu Teori özünde karşıolgusaldır. Kısacası bu teori, bir elmanın ağaçtan yere düşmesi gibi olgularla ilgili değildir. Böyle bir şeyin mümkün olup olmadığını gösteren meta olgularla ilgilidir. Meta olgular bir kurucunun bir görevi tamamlamasının mümkün olup olmadığını gösterir. Bunlar doğadaki fiziksel bir sürecin mümkün olup olmadığını gösteren matematik işlemleridir.

Bir matematik işlemini çözerseniz ilgili fiziksel süreç mümkündür. Çözemezsiniz imkansızdır. Nitekim karşıolgusallar kuruculardan (bir fiziksel sistemin işleyişini gösteren matematiksel operatörlerden) daha önemlidir. Sonuçta bilimde bir teoriyi kanıtlamazsınız. Sadece yanlışlayabilir, yanlış olup olmadığını gösterebilirsiniz. Kurucu Teorinin deyim yerindeyse kurucu ortağı Chiara Marletto diyor ki “Bu teori doğada mümkün olan ve olmayan şeylerin bilimidir”. Örneğin Kurucu Teori, Newton mekaniğinde mümkün olan ve olmayan şeyleri hareket denklemlerini çözmeden gösterir.

Öyle ki fiziğin bilmediğimiz bir alanında neyin mümkün olduğunu gösterir. En basitinden kuantum mekaniğiyle görelilik teorisini birleştirmenin mümkün olup olmadığını gösteren bir deney tasarlamayı sağlar. Buna da geri geleceğim ama geleneklere uyalım. Kurucu Teorinin nasıl çalıştığını tabii ki Newton mekaniğiyle gösterelim. Ne de olsa modern fiziğin temel yaklaşımı olan mekanik felsefeyi Newton Mekaniği kurmuştur. Öyleyse Kurucu Teoriyi Newton’un yerçekimi yasasına uygulayalım!

KURUCU TEORİ VE KUANTUM KÜTLEÇEKİM

Einstein’ın genel görelilik teorisindeki yerçekimini kuantumlaştırmak mümkün mü? Bunu yanıtlayacak bir düşünce deneyi tasarlayabilir miyiz? Kurucu Teori uyarınca evet. Bunun için kuantum dolanıklığı ve mademki enformasyon teorisinden bahsediyoruz kübitleri temel alalım. Kübitler kuantum bilgisayar veri bitleridir. Kuantum bilgisayarlar da kübitleri dolanıklığa sokarak çalışır. Kübitler atomlar, elektronlar ve benzeri olabilir. Bunların dolanıklığa girmesi fiziksel özelliklerinin bağıntılı olması demektir. Oysa dolanıklık sihirli bir şey değildir. Parçacıkların dolanıklığa girmesi için önce birbiriyle temas etmesi gerekir. Ardından dış müdahale olmadan aralarını açarsanız dolanıklığı korurlar.

Dolanıklık sayesinde 10 milyar ışık yılı uzaktan bile birbirini anında, yani yerel olmayan şekilde etkiler. İki dolanık parçacık diğer parçacıklar aracılığıyla da dolanıklığa girebilir. Bu da Kuantum Darwinizm ilkesi olup evrenin insan zihninden, yani gözlemciden bağımsız olduğunu gösterir. Nitekim kuantum alanları işte böyle birbirini zincirleme olarak etkileyen parçacıklardan oluşur. Kuantum alanları parçacıklar arasındaki etkileşimlerden türemekle kalmaz. Aynı zamanda parçacıklar kuantum alanlarındaki titreşimlerdir. Bu iki söylem parçacık–dalga ikiliği bağlamında bölünmez bir bütündür.

Ayrıca kuantum dolanıklık ışıktan hızlı iletişime de izin vermez. Bütün bu nedenlerle kuantum alanları enformasyon taşımaz. Oysa enformasyonun parçacıklar arasında en fazla ışık hızında aktarılmasını sağlayan bir süper enformasyon ortamı yaratır. Zaten enformasyonun iletilmesi ancak bu tür alanlarla mümkündür. Önceden detaylı yazdığım üzere kuantum dolanıklık kuantum alanlarıyla gerçekleşir. Kurucu Teoriye geri dönersek şunu söyleyebiliriz… Yerçekimi özünde kuantumsa parçacıkları, birbirinden uzaktaki iki kübiti bir şekilde dolanıklığa sokabilir.

KOZAN DEMİRCAN

Fizik Neden Ortaya Çıktı?

Diğer bütün pozitif bilimler gibi fizik de insanın temel ihtiyaçlarından ortaya çıkmıştır. Bu ihtiyaçları giderme ve daha iyi koşullarda yaşama isteğine paralel olarak da insanda merak duygusu vardır. İnsanoğlu ortaya çıktığı ilk günden beri hem başına gelen dertlere çözümler aramış hem de çevresini merakla gözlemlemiştir. Bu gözlemlerin bir sonucu olarak insanoğlu doğada gördüğü olayları taklit etmiş ve bunları kendi yararına kullanmaya çalışmıştır. Yanardağlar, depremler, taşkınlar, aşırı yağışlar insanları korkutmuştur. Zamanla deneme ve yanılma ile insanlar bu sorunlara çözümler bulmuştur. Gün geçtikçe tecrübeyle bu çözümler de yerlerini daha iyilerine bırakmıştır.

Merak duygusuyla birlikte doğa üzerine düşünme birikimli olarak artmış ve bir evrede doğa bilimleri gelişme göstermeye başlamıştır. Fizik bu anlayışın bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Dağdan aşağı doğru yuvarlanan bir taş, kırılan bir ağaç, nehirde yüzen bir tahta parçası insanların doğayı anlamalarına hep hizmet etmiştir.

Fiziğin Tanımı

Fizik zaman, mekan, madde ve enerji arasındaki ilişkileri açıklamaya çalışan bir doğa bilimidir. Fiziğin kısaca tanımı bu şekilde yapılabilir. Fizik bilimi gözlem ve deneye dayanmaktadır. Aslında bütün tabiat bilimleri gözlem ve deneye dayanmaktadır. Gözlem ise insanın duyu organlarının bir sonucu olarak ilk zamanlardan beri mümkün olmuştur.

Zamanla gözlem yapabilme kapasitesini arttıran insan fizik bilimini de geliştirmeyi hızlandırmıştır. Fizik biliminin yöntemini de bilim insanları zamanla olgunlaştırmıştır.

Fiziğin Önemi

Yukarıda anlattığımız gibi doğa bilimleri merakla birlikte ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkmışlardır. Örneğin daha hızlı ilerleyebilmek için tekerlek bulunmuş, ısınmak için ateş ortaya çıkmıştır. Fizik de bu yolla ortaya çıktığı için bir boşluğu doldurmuştur. Bu açıdan bakıldığı zaman fiziğin ve genel olarak da bilginin önemi açıktır.

Fizik bilgisi sayesinde birçok şeyi bugün yapabiliyoruz. Fizik biliminin önemini ilk olarak teknoloji açısından ele alabiliriz. Teknoloji büyük ölçüde fizik bilgisinin ürünüdür. Elektrik bilinmeden, elektromanyetik dalgalar keşfedilmeden, mekanik ilkeleri olmadan ne araba üretilebilir, ne bilgisayar ne de bir cep telefonu. Bütün bunlara baktığımız zaman bile fiziğin önemi gün yüzüne çıkmaktadır.

İnsanların pratik ihtiyaçlarının yanında fikirsel olarak da doygunluğa ulaşmaya ihtiyaçları vardır. Merak duygusu ve bilme isteği insanın en önemli özelliklerinden biridir. Fizik biliminin ilerlemesi sayesinde doğayı şaşırtıcı derecede iyi biliyoruz. Evreni tam çözememiş olsak da Dünya gibi küçük bir gezegende yaşamamıza rağmen uzay ile ilgili birçok bilgimiz var. Ölçüm yapabiliyoruz. Gezegenimizin kütlesini, ömrünü hesaplayabiliyoruz. Bütün bunları doğa bilimlerine ve fiziğe borçluyuz. Orta Çağ’dan sonra gelen aydınlanma evresinde fizik biliminde ilerleyen toplumlar bugün hala ekonomik olarak daha öndeler. Bu da bize fiziğin yaşamdaki etkisi hakkında önemli bir veri sunmaktadır.

Музыка космоса. Поражающая красота вселенной под успокаивающую мелодию.

Comments are closed.