logo

Olumsuz İnsanlardan uzak durun. Onlar her çözüm için bir sorun bulurlar.

4D TEKNİĞİ İLE STRES YÖNETİMİ (Düşünceni Değiştir Duygun Değişsin)

İÇİNDEKİLER

İSTİSMARCI İLİŞKİ

ZİHİNSEL YORGUNLUK

NEGATİF DÜŞÜNCELER

Othello Sendromu (Patolojik Kıskançlık)

Ben Aslında İki Yerdeyim

BİLİŞSEL ÇARPITMALAR

Olumsuz İnsanlardan uzak durun. Onlar her çözüm için bir sorun bulurlar.

Saldırganlık kavramı pek çok bilim alanında araştırma konusu olmuştur. Özellikle de saldırganlığın nedenleri, nasıl engellenebileceği ve medya-saldırganlık ilişkisi üzerine araştırmalar yoğunlaşmıştır. Toplumsal saldırganlığında bağlamları incelenmeden önce saldırganlık tanımının yapılması gerekir. Saldırganlık, sonuçları mutlaka zararlı olan, günlük yaşantıda herkesin maruz kaldığı bir olgudur.  Medya iletişim araçlarında veya günlük yaşantımızda her an karşılaştığımız saldırganlık anları bu durumun artık insan iletişim yöntemi olduğunu ispatlar niteliktedir. Saldıranlık, birine veya bir şeye zarar vermek amacıyla sergilenen davranışlardır. Ancak saldırganlığın boyutuna bakılmadan veya değerlendirmeden önce gösterilen saldırganca davranışın niyetini irdelemek önemlidir. Zira kişi veya toplum tarafından yıkıcı saldırganlık gösterilebileceği gibi yapıcı saldırganlıkta gösterilebilir. Örneğin; bir toplumun kendi çıkarları için bir diğer topluma savaş açması, amaç olarak düşmanca saldırganlık, yıkıcı saldırganlık göstergesiyken, saldırıya uğrayan ülkenin kendini korumak için savaşması yapıcı saldırganlıktır. Kendini koruyan ülke saldırganlığı araç olarak kullanmış ve asıl amacını ülke korumak olarak belirlemiştir.

Saldırganlığın Nedenleri

Saldırganlığa dair bir diğer önemli araştırma konusu saldırganlığın nedenleridir. Bu araştırma alanına uygun üç farklı görüş öne sürülmüştür. Bunlardan ilki saldırganlığın doğuştan olduğunu savunan görüştür. Bu görüşe göre saldırganlık, insanların biyolojik yapısında var olan bir özellik olduğunu ileri sürer.  Bu görüşün araştırma çevresi, insanı evrimsel süreçleri açısından incelemiş ve saldırganlığı türün devamı için gerekli görmüştür. Saldırganlığın çoğunlukla gerekli olduğunu ve saldırganlık davranışı sergilendikten sonra insanların deşarj olup saldırganlık düzeyinin azalacağını öne sürmüştür. Ancak devamında yapılan araştırmalarda gösterilen saldırganlık davranışının yeni saldırganca davranışları türettiği görülmüş, saldırgan kişinin zarar gören kişiye karşı negatif duygularının arttığını, ayrıca bu durumu mantığa uydurmak için mağdurun bu davranışı hak ettiğini düşünerek saldırganca davranmayı kolaylaştırdığı ve arttırdığı görülür.

Saldırganlığa ait diğer görüş saldırganlığın öğrenilebilir olduğudur. Diğer görüş saldırganlık davranışlarını hayvanlar üzerine yaptığı deneylerle açıklarken bu görüşün temelinde insan davranışlarının öğrenme aracılığıyla değişime açık olduğudur. Bu görüşü açıklamak için çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmalardan en bilindik olanı Bandura ve arkadaşlarının çocuklar üzerinde yaptığı çalışmadır. Bandura ve arkadaşları çocuklara bebek balona vuran yetişkinlerin bulunduğu saldırganlık içeren bir film izletmiş ve daha sonra çocuklara bu bebekle oynama fırsatı verilmiştir. Filmi izleyen çocuklar izledikleri ve öğrendikleri gibi bebeğe saldırmış ancak izlemeyen kontrol grubundaki çocuklar bebekle saldırganlık içermeyen şekilde oynamaya devam etmiştir. Bu görüşe yönelik araştırmalar devam etmiş ve benzer sonuçlar elde edilmiştir. Ayrıca saldırganlığa yönelik yapılan boylamsal araştırmalarda da çocukken çok fazla saldırgan davranış içeren programları izleyen çocukların ilerleyen yıllarda da saldırganlığı arttırarak göstereceği tespit edilmiştir. Görüşün dayanaklarına göre insanlar dinledikleri müzikler, oynadıkları video oyunları, izledikleri programlar hatta ebeveynlerinin, yetiştiricilerin, bulunulan çevrenin saldırganca davranışlarıyla saldırgan tutum geliştirebilir ve sürdürebilir.

Bu görüşe göre saldırganlık ve diğer sosyal karmaşık davranışlar, doğrudan ve dolaylı yollarla hangi gruplara ve kişilere daha kolay saldırganca davranılabileceğini, ne tür davranışların saldırganca tepki gerektirdiğini, hangi durum ve bağlamların saldırganlık için uygun olup olmayacağı öğrenilir.

  • Kişinin geçmiş deneyimleri,
  • durumsal pekiştirici etkenler (saldırganlığı arttırıcı etkenler),
  • saldırganlığa ait düşünce ve algılar,
  • sosyal ve çevresel değişkenler

kişinin sergileyeceği saldırganlık davranışına bağlıdır ve birbirini etkiler.

Saldırganlığa ilişkin son görüş ise saldırganlığın engellenme sonucu ortaya çıktığı şeklindedir. İnsanlar belirli amaç ve hedeflere çeşitli etkenler nedeniyle ulaşamadığı zaman engellenmişlik duygusu yaşar farklı duygusal ve fiziksel tepkiler gösterebilir. Örneğin ertesi gün telafisi mümkün olmayan bir sınav için son kez konuları gözden geçirdiğinizi varsayın. Konuların yoğunluğu içerisinde bocalarken üst komşunuzun yüksek sesle gürültü yaptığını ve bu olanlara karşı alacağınız hiç bir önlem olmadığını, komşunuzla konuşmanın da sonuç vermeyeceğini hayal edin. Gerginliğiniz ve siniriniz giderek artacak ve hem uykusuz kalacaksınız hem de sınavınızın kötü geçme ihtimali artacaktır. Bu senaryoyu kafanızda canlandırdığınızda dahi ne kadar sıkıcı bir durum olduğunu tahmin edebilirsiniz. İşte bu gibi kişide engellenmişlik hissi uyandıran durumlar saldırganlık davranışını gösterme ihtimalini arttırır. Ancak bu saldırganlık davranışı da niyete göre değişkenlik gösterebilir. Hayal ettiğiniz sınava sizi bir arkadaşınızın yetiştireceğini ve arkadaşınızın geç gelmesiyle sınava geciktiğinizi düşünün. Eğer arkadaşınız keyfi bir gecikmeyle size ulaştıysa farklı, trafik gibi çözümlenemeyen bir olay yüzünden geciktiyse farklı davranış sergileyecek olursunuz.

Saldırganlığı Azaltma Yolları

Saldırganlığın öğrenilebilir olduğu modele göre saldırganlığın azaltılması, gösterilen saldırganca davranışın cezalandırılması ve alternatif cezaların ödüllendirilmesiyle mümkündür. Bu görüşe ve yapılan araştırmalara göre saldırganca davranışa gösterilen ceza ağır yöntemlerle uygulandığı zaman etkisiz kalmaktadır. Bundan dolayı ceza hafif yöntemlerle uygulanmalı bunun yanı sıra alternatif, yapıcı, sorunun çözümüne yönelik davranışlar ödüllendirilmelidir. Ancak bu gibi önlemler saldırganlığın yanlış olduğuna dair temel değer yargısını kazandırmakta zayıf kaldığı için bu değer yargısının çocuğa erken yaşlarda kazandırılması gerekmektedir.

Belirtilen görüşün devamı niteliğinde bir diğer görüş ise insanlara saldırgan olmayan modellerin sunulması ve saldırgan modellerin cezalandırılması şeklindedir. İnsanlar belirsiz durumlarda nasıl davranmaları gerektiği hakkında çevresinden bazı ipuçları edinirler. Eğer edindikleri ipuçları saldırganlığa teşvik edici ve çözüm olarak gösterici biçimdeyse kişi saldırganlığa yönelecektir. Görüşe göre saldırgan modelin cezalandırılması saldırganca davranışı azaltacağı şeklindedir ancak yapılan araştırmalar bu görüşü savunmak için yeterli değildir. Özellikle medyada saldırganca tutuma sahip karakter ne kadar cezalandırılsa da sektör tarafından cazip gösterilmektedir. Bu durum saldırganca davranışı azaltmada etkili görünmemektedir.

Son olarak saldırganlığa karşı alınabilecek en önemli önlem kişilerde empati becerisini geliştirmek şeklinde olacaktır. İnsanlar empati kurarak karşıdaki kişi veya grubun yerini kendini koyabilirse karşısındakine acı vermekte veya onu küçük görmekte bir o kadar zorlanacaktır. Yapılan araştırmalara dair örneklerden birinde trafiğin yoğun olduğu bir caddede ışıklar yeşile döndüğü an yoldan geçen yayalar için çıkan korna sesinin yoğunluğunun koltuk değneğiyle yürüyen birine karşı aynı yoğunlukta olmadığı şeklindedir. Sürücüler bu durumdaki yayayla empati ilişkisi kurmuş ve hoşgörü göstermiştir.

Benzer şeklide toplum içerisinde kişinin benliğini izole hale getirmesi empatiyi azaltıcı etken olarak gösterilebilir. Bu durumun açıklayıcısı olarak insanların sosyal medyada sahte hesaplarla başka insanlara, olaylara, olgulara karşı nefret dolu olması kimliğini gizlemesi nedeniyle saldırganca davranması gösterilebilir. Yine toplumda belirli görüşün kalıp bir şekilde savunulduğu saldırgan bir grubun üyesi olmak, bulunulan grubun ekseriyetle büyüklüğü, kişinin gruba bağlılık derecesi, grupla gelecekte kurulacak bağlantı ve benliğin grupla birlikte izole hale gelmesi grubun saldırganlığıyla ilişkili hale gelir ve kişinin saldırganca davranışlarını tetikler. Çevreye ve grup dışındaki bireylere empatiyi azaltır. Bu becerilerin ebeveynler tarafından çocuklara kazandırılması gerekmektedir.

Saldırganlık Evrensel Midir?

Tüm kültürlerde saldırganlık davranışı görülmekte ancak saldırganlığın oranı, dışavurum şekli, kime yöneldiği, nasıl hoş görüldüğü gibi noktalar kültürler arası farklılık gösterir. Saldırganlık toplumlar içerisinde hoş görülen bir davranış değildir. Bu yüzden kişilerin kendini kontrol derecesine göre sosyalleşme kazanabilirler. Ancak toplumların bunu talebi farklılık gösterebilir. Örneğin Latin kültüründe sempatik davranışlara önem verilirken İngiliz kültüründe saldırgan davranışlar daha çok kabul görür. Bir diğer örnek olarak Japon ailelerinde saldırganlık sadece aile içinde gösterilmesi gerektiği düşünülürken İsrail ailelerinde saldırganlık, dışarıdan gelen bir kışkırtmayla olduğu düşünülerek saldırganlık davranışının aile dışına gösterilmesi gerektiği düşünülür.

Kültürlere yönelik saldırganlık davranışı biçim değiştirse de üstünde durulması gereken nokta bu davranışın öğrenilmiş olduğudur. Toplum içerisinde saldırganlığın bir sorun haline gelmesinde şiddet içeren programların popülaritesinden, dayağın yaygın olduğu çocuk yetiştirme stillerine, aile içi şiddetin yaygınlığından, çocuklara alınan oyuncaklara, sosyal medyada oluşturulan saldırganca tutumdan, savunulan fikrin oluşturduğu grubun saldırganca tutumuna kadar değişen çeşitli alanların, var olan değerlerin ve uygulamaların varlığı, şiddeti kabul görür ve gerekli hale getirir. Eğer toplumsal şiddet ve saldırganlık azaltılmak istenirse bu değerlerin yine toplum tarafından değişen yaklaşım, değer ve tutumlarla değişeceği unutulmamalı ve çocukların yetiştirilmesinde üstün değerlerin yer alması gerekmektedir.

Psiko Logo / Psikolojik Danışman Büşra Sever

Kıskançlık Nedir? Kıskançlık Nasıl Engellenir?

Kıskançlık, bir kişinin sahip olduğunu düşündüğü bir ilişki, başarı ya da sahip olunan bir nesne üzerinde başkalarının da hak iddia ettiğini algılamasıyla ortaya çıkan duygusal bir tepkidir. Bu duygu genellikle güvensizlik, korku ve kaybetme endişesi ile ilişkilendirilir. Kıskançlık, kişisel ilişkilerde sıkça görülen bir durum olup, zaman zaman zararlı boyutlara ulaşabilir. Özellikle romantik ilişkilerde, bir partnerin diğerine olan aşırı bağlılığı ve güven eksikliği, kıskançlık duygularını tetikleyebilir. Ancak kıskançlık sadece kişisel ilişkilerle sınırlı değildir; iş ve sosyal çevrelerde de benzer duygular gözlenebilir.

Kıskançlığı engellemenin yolları kişiden kişiye değişiklik gösterse de, genellikle güven ve iletişim üzerine kurulu stratejiler etkili olabilmektedir. Öncelikle, kıskançlık duygularını kabul etmek ve bu duyguların altında yatan nedenleri anlamak önemlidir. Kendi özgüvenini geliştirmek, güven sorunlarını aşmak ve gerçekçi beklentiler oluşturmak bu süreçte yardımcı olabilir. Ayrıca, açık ve dürüst iletişim, ilişkilerdeki yanlış anlamaları ve güvensizlikleri azaltabilir. Partnerler arasında duygularını ifade etme ve bu duyguları anlamlandırma konusunda karşılıklı çaba göstermek, kıskançlıkla başa çıkmada etkili bir yöntem olabilir. Psikolojik destek almak da bazı durumlarda gerekli olabilir, özellikle de kıskançlık kontrol edilemez bir hale geldiğinde.

Kıskançlık Nedir?

Kıskançlık, bireylerin sevdikleri bir şeyi ya da kişiyi kaybetme korkusuyla yaşadığı kompleks bir duygusal durumdur. Bu duygu, genellikle bir tehdit algısıyla tetiklenir ve bireyi savunmacı ya da saldırgan bir tavıra itebilir. Kıskançlık sadece romantik ilişkilerle sınırlı değildir; arkadaşlıklar, iş yerindeki ilişkiler ve hatta aile içi dinamiklerde de görülebilir. Bu duygusal durum, bireyin kendine olan güveni, geçmiş tecrübeleri ve kişisel güvenlik duygusuyla yakından ilişkilidir.

Kıskançlığın Psikolojik Kökenleri

Kıskançlık, güvensizlik, düşük öz saygı ve geçmişte yaşanan negatif ilişki deneyimlerine bağlı olarak gelişebilir. Kişinin kendini yetersiz hissetmesi, partnerinin ya da sosyal çevresinin davranışlarını tehdit olarak algılaması bu duyguları tetikleyebilir. Kıskançlık, ayrıca bireyin çocukluk dönemindeki bağlanma stilleri ve erken yaşam tecrübeleriyle de ilişkilendirilebilir. Bu karmaşık duyguların kaynağını anlamak ve sağlıklı bir şekilde ele almak için profesyonel bir terapi süreci faydalı olabilir.

Kıskançlık Türleri: Romantik, Sosyal ve Mesleki

Kıskançlık farklı biçimlerde ortaya çıkabilir: Romantik kıskançlık, partnerin sadakatine yönelik şüphelerle ilişkilidir; sosyal kıskançlık, arkadaşlık ilişkileri ve popülerlikle ilgilidir; mesleki kıskançlık ise kariyer başarıları ve iş yerindeki rekabetle bağlantılıdır. Her tür, bireyin kişisel deneyimleri ve algılarına göre şekillenir ve farklı başa çıkma stratejileri gerektirir.

Kıskançlığın Etkileri

Kıskançlığın etkileri hem kişisel hem de ilişkisel düzeyde derin ve geniş kapsamlı olabilir.

Kişisel İlişkiler Üzerindeki Etkileri

Kıskançlık, ilişkilerde güvensizliğe, anlaşmazlıklara ve iletişim sorunlarına neden olabilir. Bu, zamanla ilişkinin temel yapısını zayıflatabilir, partnerler arasındaki duygusal bağı azaltabilir ve bazen ilişkinin sonlanmasına bile yol açabilir. Ayrıca, kıskançlık duyguları, özellikle yanlış anlamalara ve varsayımlara dayanıyorsa, ilişki içindeki bireylerin birbirlerine olan güvenlerini sarsabilir.

Ruh Sağlığına Etkileri

Kıskançlık, anksiyete, depresyon ve öz saygı sorunları gibi ruh sağlığı sorunlarına neden olabilir. Sürekli bir kıskançlık hissi, kişinin genel mutluluğunu ve yaşam kalitesini düşürebilir. Uzun süreli ve kontrol altına alınamayan kıskançlık duyguları, kişisel refah üzerinde ciddi negatif etkilere sahip olabilir ve bu durumda psikolojik müdahale gerekebilir.

Kıskançlıkla Başa Çıkma Yolları

Kıskançlıkla başa çıkma süreci, kişisel farkındalık geliştirmeyi, duygusal düzenleme becerilerini artırmayı ve sağlıklı ilişki dinamiklerini kurmayı içerir.

Kendi Kendine Yardım Stratejileri

Kendi kendine yardım stratejileri, öz-farkındalık geliştirmeyi, stres yönetimi tekniklerini ve olumlu düşünce kalıplarını benimsemeyi içerir. Bu teknikler, bireyin kıskançlık duygularını tanımasına ve daha sağlıklı yollarla ifade etmesine yardımcı olabilir. Bununla birlikte, bazı durumlarda bu stratejiler yeterli olmayabilir ve duyguların kökenine inmek için profesyonel bir terapi süreci gerekebilir.

İlişkilerde Güven ve İletişimin Önemi

İlişkilerde güven ve açık iletişim, kıskançlıkla başa çıkmada kritik öneme sahiptir. Partnerler arasında duyguları açıkça ifade etmek, yanlış anlamaları önlemek ve güveni pekiştirmek için önemlidir. Ancak, güven ve iletişim sorunları karmaşık ve derin köklü olabilir. Bu tür durumlarda, çiftler terapisi veya bireysel terapi, ilişkinin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesine yardımcı olabilir ve sitemiz üzerinden bu tür profesyonel desteklere ulaşmak mümkündür.

Kıskançlıkla Mücadelede Profesyonel Destek

Kıskançlıkla başa çıkmak karmaşık bir süreç olabilir ve bazen kendi başımıza üstesinden gelmek zor olabilir. Bu durumlarda profesyonel yardım almak, sürecin daha etkili ve sağlıklı bir şekilde yönetilmesine yardımcı olabilir.

Ne Zaman Psikolojik Yardım Almalı?

Kıskançlık duyguları yoğunlaştığında, kişisel veya ilişkisel işlevsellikte bozulmalar meydana geldiğinde psikolojik yardım almak önemlidir. Eğer kıskançlık duyguları günlük yaşamı, ilişkileri olumsuz etkiliyorsa veya kişisel refahı bozuyorsa, bir uzmana başvurmak en iyi seçenek olabilir. Ayrıca, kıskançlıkla ilgili duygusal tepkiler kontrol edilemez hale geldiğinde veya şiddetli anksiyete ve depresyon belirtileri gösterdiğinde de profesyonel destek almak gereklidir.

Psikologların Rolü ve Tedavi Yaklaşımları

Psikologlar, kıskançlıkla mücadelede bireyin duygusal durumunu değerlendirir, altta yatan nedenleri keşfeder ve sağlıklı başa çıkma stratejileri geliştirilmesine yardımcı olur. Terapi, bireyin düşünce ve davranış kalıplarını anlamasına, olumsuz düşünceleri sorgulamasına ve daha sağlıklı ilişki dinamikleri kurmasına yardımcı olur. Çift terapisi, romantik ilişkilerde ortaya çıkan kıskançlık sorunlarında özellikle faydalı olabilir.

Kıskançlıkla Başa Çıkma Yolları

Kıskançlıkla başa çıkma süreci, kişisel farkındalık geliştirmeyi, duygusal düzenleme becerilerini artırmayı ve sağlıklı ilişki dinamiklerini kurmayı içerir.

Kendi Kendine Yardım Stratejileri

Kendi kendine yardım stratejileri, öz-farkındalık geliştirmeyi, stres yönetimi tekniklerini ve olumlu düşünce kalıplarını benimsemeyi içerir. Bu teknikler, bireyin kıskançlık duygularını tanımasına ve daha sağlıklı yollarla ifade etmesine yardımcı olabilir. Bununla birlikte, bazı durumlarda bu stratejiler yeterli olmayabilir ve duyguların kökenine inmek için profesyonel bir terapi süreci gerekebilir.

İlişkilerde Güven ve İletişimin Önemi

İlişkilerde güven ve açık iletişim, kıskançlıkla başa çıkmada kritik öneme sahiptir. Partnerler arasında duyguları açıkça ifade etmek, yanlış anlamaları önlemek ve güveni pekiştirmek için önemlidir. Ancak, güven ve iletişim sorunları karmaşık ve derin köklü olabilir. Bu tür durumlarda, çiftler terapisi veya bireysel terapi, ilişkinin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesine yardımcı olabilir ve sitemiz üzerinden bu tür profesyonel desteklere ulaşmak mümkündür.

Kıskançlıkla Mücadelede Profesyonel Destek

Kıskançlıkla başa çıkmak karmaşık bir süreç olabilir ve bazen kendi başımıza üstesinden gelmek zor olabilir. Bu durumlarda profesyonel yardım almak, sürecin daha etkili ve sağlıklı bir şekilde yönetilmesine yardımcı olabilir.

Ne Zaman Psikolojik Yardım Almalı?

Kıskançlık duyguları yoğunlaştığında, kişisel veya ilişkisel işlevsellikte bozulmalar meydana geldiğinde psikolojik yardım almak önemlidir. Eğer kıskançlık duyguları günlük yaşamı, ilişkileri olumsuz etkiliyorsa veya kişisel refahı bozuyorsa, bir uzmana başvurmak en iyi seçenek olabilir. Ayrıca, kıskançlıkla ilgili duygusal tepkiler kontrol edilemez hale geldiğinde veya şiddetli anksiyete ve depresyon belirtileri gösterdiğinde de profesyonel destek almak gereklidir.

Psikologların Rolü ve Tedavi Yaklaşımları

Psikologlar, kıskançlıkla mücadelede bireyin duygusal durumunu değerlendirir, altta yatan nedenleri keşfeder ve sağlıklı başa çıkma stratejileri geliştirilmesine yardımcı olur. Terapi, bireyin düşünce ve davranış kalıplarını anlamasına, olumsuz düşünceleri sorgulamasına ve daha sağlıklı ilişki dinamikleri kurmasına yardımcı olur. Çift terapisi, romantik ilişkilerde ortaya çıkan kıskançlık sorunlarında özellikle faydalı olabilir.

Kıskançlık neyin belirtisidir?

Kıskançlık genellikle güvensizlik ve özsaygı eksikliğinin bir belirtisidir. Aynı zamanda geçmişteki olumsuz ilişki deneyimlerinin veya bağlanma sorunlarının bir yansıması olabilir.

Psikolojide kıskançlık nedir?

Psikolojide kıskançlık, bir kişinin sevdikleri ya da değer verdikleri üzerindeki tehdit algısından kaynaklanan bir duygusal durum olarak tanımlanır. Bu, genellikle ilişkilerde güvensizlik ve kaybetme korkusu ile ilişkilidir.

Geçmiş kıskançlığı nasıl geçer?

Geçmiş kıskançlığı aşmak için, o duyguların kökenini anlamak ve onlarla yüzleşmek önemlidir. Profesyonel terapi, bu süreçte duygusal çözümlemeyi ve kişisel gelişimi destekleyebilir.

Fazla kıskançlık nedir?

Fazla kıskançlık, normal ilişki dinamiklerinin ötesine geçen ve genellikle ilişkilere zarar verebilen yoğun ve kontrol edilemeyen kıskançlık duygularını ifade eder. Bu, ilişkilerde güvensizlik ve huzursuzluğa yol açabilir.

Obsesif kıskançlık nedir?

Obsesif kıskançlık, sürekli ve takıntılı bir şekilde partnerin sadakatini sorgulama eğilimini ifade eder. Bu durum, mantıksız şüpheler ve kontrol edici davranışlarla karakterize edilir.

Erkeklerde kıskançlık belirtileri

Erkeklerde kıskançlık belirtileri, partnerlerine karşı kontrol edici davranışlar, sürekli sorgulama ve kısıtlayıcı tutumlar olarak ortaya çıkabilir. Ayrıca, güvensizlik ve tehdit algısı da yaygın belirtiler arasındadır.

Patolojik kıskançlık ne demek?

Patolojik kıskançlık, temelsiz ve aşırı kıskançlık duygularıyla karakterize edilen bir ruh sağlığı sorunudur. Bu durum, kişinin gerçeklik algısını bozabilir ve ilişkilere ciddi zararlar verebilir.

Aşırı kıskançlık nasıl yenilir?

Aşırı kıskançlıkla başa çıkmak için, öz-farkındalık geliştirmek ve duygusal düzenleme becerilerini artırmak önemlidir. Profesyonel terapi, bu süreci destekleyerek daha sağlıklı ilişki dinamikleri kurmaya yardımcı olabilir.

Sevgiliyi kıskanmaktan kurtulmak

Sevgiliyi kıskanmaktan kurtulmak, güven ve açık iletişim üzerine kurulu sağlıklı ilişki dinamiklerini geliştirmeyi gerektirir. Kendi güvensizliklerinizi anlamak ve üzerinde çalışmak, bu süreçte önemli bir adımdır.

Haset ne demek, “Haset” kelimesi, bir kişinin başka bir kişinin sahip olduğu bir şeyi kıskanması, ona zarar vermek istemesi veya ona karşı olumsuz duygular beslemesi anlamına gelir. Bu genellikle başka birinin başarısı, maddi varlıkları veya ilişkileri gibi şeylerden dolayı ortaya çıkar. Haset, olumsuz bir duygu olarak kabul edilir ve insanlar arasındaki ilişkilerde çatışmalara ve problemlere neden olabilir.

TDK’ya göre, “haset” kelimesinin anlamı şu şekildedir:

  1. Bir başkasının elde ettiği veya sahip olduğu şeyi kıskanma, çekememe.
  2. Bir şeyi elde etme isteğiyle, o şeyi elde etmiş veya ona sahip olmuş kimseyi kötülemek, çekiştirmek.

Haset Kimlere Duyuluyor

Haset duygusu, genellikle aynı çevrede veya aynı sektörde bulunan, benzer özelliklere veya başarılara sahip olan kişilere karşı hissedilir. Örneğin, bir kişi iş hayatında başarılı olduğu için aynı iş kolunda çalışan bir diğer kişinin başarısını kıskanabilir veya bir kişi maddi zenginlik sahibi olduğu için başka bir zengin kişinin servetini kıskanabilir. Ancak, haset duygusu genellikle başka bir kişinin sahip olduğu herhangi bir şeye karşı hissedilebilir, örneğin başka birinin sağlık durumu, ilişkileri veya fiziksel özellikleri gibi şeyler de kıskanılabilir.

Haset Duymanın Psikolojik Nedenleri

Haset duymanın psikolojik nedenleri, kişinin benlik saygısı ve özgüveniyle ilgili olabilir. Haset eden kişiler, kendilerinde yeterli benlik saygısı ve özgüven hissi bulamadıklarında, başkalarının başarılarına karşı kıskançlık ve çekememezlik hissi duyabilirler. Bunun yanı sıra, olumsuz bir çevrede yetişmek, aile içinde rekabet ortamı, sürekli eleştirilmek ve başarısızlık hissi de haset duyma eğilimini artırabilir. Hasetin psikolojik nedenleri karmaşık olmakla birlikte, genellikle kişisel ve sosyal faktörlerin bir kombinasyonu tarafından şekillenir.

Psikanalitik Açıdan Haset ve Kıskançlık

Psikanalitik açıdan haset ve kıskançlık, kişinin bilinçaltındaki güçlü duygusal çatışmaların bir yansımasıdır. Bu duyguların kaynağı genellikle çocukluk döneminde yaşanan deneyimlerdir. Örneğin, çocuklukta aile içindeki rekabet, bir ebeveynin diğerine karşı kıskançlık veya ailedeki maddi yetersizlikler, bir kişinin ileride başkalarının sahip olduğu şeyleri kıskanmasına neden olabilir.

Psikanalitik terapide, haset ve kıskançlık duygularının nedenleri üzerinde çalışılır. Bu duyguların kişinin kendisine ve diğer insanlara zarar verdiği durumlarda, terapist, kişinin bu duyguları yönetmesi ve daha sağlıklı bir şekilde başa çıkması için yardımcı olabilir. Kişi, bu duyguların kaynağını anlamak, kendini kabul etmek ve diğer insanlarla daha sağlıklı ilişkiler kurmak için çalışabilir.

Ayrıca, psikanalitik teoriye göre, kıskançlık ve haset duyguları bir kişinin kendisindeki eksiklikleri yansıtabilir. Bu nedenle, terapi sürecinde kişi, kendini tanıyarak ve kendisiyle barışık olmayı öğrenerek, bu duyguların kaynağını daha iyi anlayabilir ve diğer insanlarla daha sağlıklı ilişkiler kurabilir.

Haset Eden İnsanlara Nasıl Davranmalı?

Haset eden insanlarla başa çıkmak zor olabilir, ancak şu öneriler faydalı olabilir:

  • Sakin kalmak ve anlayışlı olmak: Haset eden kişinin nedenlerini anlamaya çalışmak, onu suçlamadan ve eleştirmeden önce davranışlarına karşı sakin kalmak önemlidir.
  • Empati kurmak: Haset eden kişinin duygularını anlamak için empati kurmak faydalı olabilir. Belki de onların başkalarının başarısını kıskanmalarının altında yatan nedenleri anlamak yardımcı olabilir.
  • Kendi başarılarını paylaşmak: Haset eden kişinin sadece başkalarının başarısını kıskanması değil, aynı zamanda kendisi için bir şeyler başarmak için de mücadele etmemesi mümkündür. Kendi başarılarını paylaşarak, diğer kişinin özgüvenini artırabilirsiniz.
  • Sınırlar koymak: Haset eden kişinin davranışlarına sınırlar koymak ve negatif etkisini azaltmak önemlidir. Bu sınırlar, kişinin sizi eleştirmesi veya kötülemesi durumunda kendinizi korumak, onunla az vakit geçirmek veya mesafeli olmak gibi farklı şekillerde olabilir.
  • Destekleyici olmak: Haset eden kişinin neyin eksik olduğunu anlamak ve destekleyici olmak, onun davranışlarını değiştirmesine yardımcı olabilir. Ancak destekleyici olmak, onun davranışlarını onaylamak anlamına gelmez.

Sonuç olarak, haset eden kişilerle başa çıkmak sabır, empati, sakinlik ve anlayışlılık gerektiren bir süreç olabilir. Ancak sınırlar koymak, kendine saygı göstermek ve pozitif bir tutum sergilemek, bu zorluğun üstesinden gelmeye yardımcı olabilir.

Haset Eden Kişi Nasıl Anlaşılır?

Haset eden kişiler genellikle kendilerine özgü bazı davranış kalıpları sergilerler. Bu davranış kalıplarından bazıları şunlar olabilir:

  • Başkalarının başarısını küçümseme: Haset eden kişiler, başkalarının başarısını küçümseyerek, onların başarısını gölgelemeye veya itibarsızlaştırmaya çalışabilirler.
  • Dedikodu yapma: Haset eden kişiler, başkalarının hakkında dedikodu yaparak, onların kötü yanlarını vurgulamaya ve itibarsızlaştırmaya çalışabilirler.
  • İşbirliğinden kaçınma: Haset eden kişiler, başkalarıyla işbirliği yapmaktan kaçınarak, onların başarısını engellemeye veya kendi başarılarını artırmaya çalışabilirler.
  • Eleştirel bir tavır sergileme: Haset eden kişiler, başkalarının yaptıklarını sürekli eleştirerek, onların özgüvenini sarsmaya ve kendilerini üstün göstermeye çalışabilirler.
  • Sürekli kıskançlık belirtileri gösterme: Haset eden kişiler, başkalarının başarısına veya sahip olduklarına karşı sürekli kıskançlık belirtileri göstererek, onların başarısını engellemeye veya kendilerini üstün göstermeye çalışabilirler.

Bu davranış kalıpları, haset eden kişileri tanımak için ipuçları sağlayabilir. Ancak herkesin farklı kişilik özellikleri ve davranış kalıpları olduğu için, haset eden kişileri tam olarak tanımlamak her zaman kolay değildir. Bu nedenle, insanlarla iletişim kurarken önyargılı olmamak ve herkesi dürüst ve pozitif bir tavırla karşılamak önemlidir.

Haset insan kime denir?

“Haset insan” ifadesi, özellikle başkalarının sahip oldukları şeyleri kıskanarak ve bu kişilere kötü niyetli davranarak kendini gösteren bir kişiyi tanımlamak için kullanılır. Bu kişiler, başkalarının başarılarına, maddi varlıklarına veya ilişkilerine karşı olumsuz duygular besleyerek, onlara zarar vermeye çalışabilirler.

Haset insan ne yapar?

Haset insanları, başkalarının başarılarına, maddi varlıklarına veya ilişkilerine karşı olumsuz duygular besleyerek, onlara zarar vermeye çalışabilirler.

Kıskançlık ve haset arasındaki fark nedir?

Kıskançlık, bir şeyi elde etme isteğiyle ortaya çıkarken, haset, başkalarının sahip olduğu şeylere karşı olumsuz bir hissiyatla ortaya çıkar ve diğer insanlara zarar verme niyeti taşır.

Mazoşizm, kişinin kendisine ya da başkalarına zarar verme arzusu veya zevk alma durumuyla karakterize edilen bir psikolojik bozukluktur. Bu durumun kökenleri genellikle karmaşıktır ve farklı sebeplerden kaynaklanabilir. Mazoşist davranışlar, çeşitli psikolojik faktörlerin bir sonucu olarak ortaya çıkabilir ve tedavi sürecinde bu faktörlerin anlaşılması önemlidir.

Mazoşist eğilimlerin altında yatan nedenler, kişinin geçmiş deneyimleri, travmaları veya ilişkisel dinamikleri içerebilir. Ancak, mazoşizm, sadece çocukluk döneminde yaşanan travmalarla ilişkilendirilemez. Bu durumun ortaya çıkmasında kişilik yapısı, sosyal etkileşimler, çevresel faktörler ve biyolojik unsurlar da rol oynayabilir. Sağlıklı bireyler genellikle kendilerine veya başkalarına zarar verme arzusu hissetmezler ve acıdan kaçınırlar. Mazoşist bireylerde ise bu durum farklılık gösterebilir. Ancak mazoşizm, yalnızca fiziksel veya duygusal acıyı tercih etmek olarak basitleştirilemez. Kişinin bu tür duygulara yönelik olan zevki veya ilişkisel dinamiklerin etkisi altında olduğu durumlar da gözlemlenebilir.

Mazoşizm genellikle psikolojik bir sorun olarak ele alınır ve tedavi edilmesi önemlidir. Tedavi süreci, bireyin durumunu anlamak, altta yatan nedenleri keşfetmek ve uygun terapötik yaklaşımlarla desteklemek üzerine odaklanır. Terapi seansları, bireyin duygusal durumunu anlamak ve olumsuz davranışları değiştirmek için çeşitli terapötik yöntemleri içerebilir. Unutulmaması gereken bir nokta, mazoşizmin karmaşıklığı ve çeşitli nedenleri olduğudur. Her bireyin durumu farklıdır ve tedavi süreci kişiselleştirilmiş bir yaklaşım gerektirebilir. Bu nedenle, bir uzmana danışmak ve kişinin özel durumunu değerlendirmek önemlidir.

Mazoşist kişilerde görülen (Mazoşizm) belirtileri nelerdir?

Mazoşist bireylerde görülen belirtiler çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir ve kişiden kişiye değişebilir. Mazoşizm, genellikle karmaşık psikolojik süreçlerin bir sonucu olarak ortaya çıkar ve belirtileri şu şekilde sıralanabilir:

  • Fiziksel veya duygusal acıyı deneyimlemekten zevk alma: Acı, mazoşist bireyler için hoş bir duygu olabilir ve bunu deneyimlemekten zevk alabilirler.
  • Stres, acı veya zorluk anlarında daha az negatif tepki verme: Diğer insanlar stres veya acı anlarında olumsuz tepkiler verirken, mazoşist bireyler bu durumlara daha az duyarlı olabilirler.
  • Başarısızlığı tercih etme: Bazı durumlarda, mazoşistler başarısızlıkla sonuçlanabilecek durumları tercih edebilirler.
  • Otorite figürlerine itaat etmeyi veya kontrol edilmeyi tercih etme: Bazı mazoşist bireyler, otorite figürlerine itaat etmeyi veya kontrol edilmeyi tercih edebilirler.
  • İşkence davranışları sergileme: Bazı durumlarda, mazoşist bireyler kendilerine veya başkalarına karşı işkence benzeri davranışlar sergileyebilirler.
  • Dışardan gelen yardımdan kaçınma ve kabul etmeme: Yardım alma veya başkalarının yardımını kabul etme konusunda direnç gösterebilirler.
  • Fiziksel veya ruhsal açıdan kendine zarar verme: Kendilerine fiziksel veya duygusal olarak zarar verebilirler.
  • Başka insanlara güvenmeme ve depresif davranma: İnsanlara güvenmekte zorlanabilirler ve bu durum depresif belirtilere yol açabilir.
  • Olumsuz duygulara yoğunlaşma: Negatif duygulara odaklanma eğiliminde olabilirler.
  • Güçlü bir terk edilme korkusu yaşama: Terk edilme korkusu mazoşist bireylerde yaygın olabilir.

Mazoşist olan kişiler, acıda zevk duyduklarını hissedebilirler ve bunu hak ettiklerini düşünebilirler. Acı anlarında vücutta salgılanan endorfin hormonu, kendilerini iyi hissetmelerine neden olabilir. Ancak, bu durum genellikle kişinin ruhsal sağlığı için zararlı olabilir ve tedavi edilmesi gerekebilir. Her durumda, bireysel tercih ve belirtiler karmaşıktır ve profesyonel yardım alınması önemlidir. Bu belirtiler, kişinin psikolojik ve duygusal durumunu anlamak için bir uzman tarafından değerlendirilmelidir.

Mazoşizm türleri nelerdir?

Mazoşizmin farklı türleri insan davranışlarındaki çeşitli yönlerde ortaya çıkabilir. Bu farklı türler şu şekilde sıralanabilir:

  • Cinsel mazoşizm: Kişinin cinsel olarak acı veya zorbalık içeren durumlardan hoşlanması veya uyarılma yaşaması olarak tanımlanır. Acı çekme veya baskı altında olma düşüncesi, kişinin cinsel uyarılma düzeyini artırabilir.
  • Sosyal mazoşizm: Sosyal ortamlarda hor görülme, aşağılanma veya küçük düşürülme gibi durumlardan zevk alma eğilimi olarak tanımlanabilir. Böyle bir durumda, kişi istemsizce veya bilinçli olarak kendisini bu tür durumlara maruz bırakabilir.
  • Fiziksel mazoşizm: Vücuttaki fiziksel acı veya zarar verme eylemlerinden haz duyma durumudur. Buna dövme, vücuda zarar verme veya yanma gibi davranışlar örnek verilebilir.
  • Duygusal mazoşizm: Duygusal olarak acı çekmeyi tercih etme durumudur. Kişi, kendisini kötü hissettirecek durumları arayabilir veya bu tür ilişkilerde bulunarak bu duyguları yaşayabilir.
  • İyicil mazoşizm: Bazı durumlarda, zararlı olmayan veya zararsız kabul edilen mazoşistik eğilimler de görülebilir. Örneğin, insanların bilerek heyecanlı veya riskli aktivitelere yönelmeleri (lunapark oyuncaklarına binme gibi) veya yoğun baharatlı yiyecekleri tercih etmeleri gibi durumlar bu türün örnekleri olabilir.

Bu farklı mazoşist eğilimler, kişinin davranışlarında veya tercihlerinde çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Ancak, bu eğilimlerin sağlıklı ve normal bir yaşam için zararlı olabileceği unutulmamalıdır. Herhangi bir mazoşist eğilim hissedildiğinde, profesyonel yardım almak önemlidir. Uzmanlar, kişinin bu eğilimleri anlamasına ve bunlarla başa çıkmasına yardımcı olabilir.

Mazoşizmin nedenleri nelerdir?

Mazoşizmin oluşumunda etkili olabilecek çeşitli faktörler bulunmaktadır. Bunlar genellikle şu şekilde sıralanabilir:

  • Hatalı aile dinamikleri: Çocukluk döneminde ailesi tarafından sıkça cezalandırılan, eleştirilen veya ihmal edilen bireylerde, olumsuz deneyimlerin bir sonucu olarak mazoşistik eğilimler gelişebilir. Bu durum, çocukta kendini değersiz veya suçlu hissetme eğilimine neden olabilir.
  • Psikolojik travmalar: Travmatik olaylar, özellikle çocukluk döneminde yaşanmış olanlar, bireyin mazoşistik eğilimler geliştirmesine yol açabilir. İstismar, kayıplar, aile içi çatışmalar gibi durumlar, kişinin acı çekmeye ve kendini cezalandırmaya yönelmesine neden olabilir.
  • İçgüdüsel huzursuzluk: Travmatik deneyimler veya yaşanan acılar, bireyde yoğun suçluluk hissi oluşturabilir. Bu durumda, kişi kendini cezalandırma eğilimine girerek fiziksel veya duygusal olarak acı çekmeyi bir tür bedel olarak görebilir.
  • Çevresel etmenler: İlgisizlik, yetersiz ilgi, yalnızlık hissi gibi durumlar, mazoşistik eğilimlerin gelişiminde etkili olabilir. Özellikle çocukluk dönemindeki ihmal, bakım eksikliği veya yetersiz ilgi, bireyde bu tür eğilimlerin ortaya çıkmasına neden olabilir.

Bu faktörler, bireyin mazoşistik eğilimler geliştirmesine katkıda bulunabilir. Ancak, her bireyin durumu farklı olduğundan, mazoşizmin oluşumunda birden çok etkenin bir araya gelmesi söz konusu olabilir. Tedavi sürecinde, bu etkenlerin anlaşılması ve üzerinde çalışılması önemli bir adımdır. Profesyonel destek almak ve terapi gibi yöntemlerle bu durumlar ele alınabilir ve kişinin iyileşme sürecine katkı sağlanabilir.

Mazoşizm tedavisi nasıldır?

Mazoşizmin tedavisi genellikle bireye özgü bir yaklaşım gerektirir ve farklı yöntemler içerebilir. Bu yöntemler arasında şunlar bulunabilir:

  • Psikoterapi (Konuşma terapisi): Terapi, mazoşist davranışların altında yatan nedenleri anlama, travmatik deneyimleri işleme ve bireyin kendini anlama sürecine odaklanır. Terapi seansları, bireyin duygusal olarak iyileşmesine ve olumlu düşünce ve davranışları geliştirmesine yardımcı olabilir.
  • İlaç tedavisi: Bazı durumlarda, mazoşizm gibi psikolojik sorunlarda ilaç tedavisi de önerilebilir. Psikiyatristler, bireyin durumuna ve semptomlarına göre antidepresanlar, anksiyolitikler veya diğer ilaçları reçete edebilir. Bu ilaçlar, kişinin duygusal ve ruhsal durumunu dengelemeye yardımcı olabilir.
  • Kognitif davranışçı terapi (KDT): Bu terapi yöntemi, bireyin olumsuz düşüncelerini ve davranışlarını tanımlamasına, sorgulamasına ve değiştirmesine odaklanır. Olumsuz düşünceleri tanımlayarak ve alternatif düşünce modelleri geliştirerek, kişinin mazoşistik eğilimlerini anlamasına yardımcı olabilir.
  • Grup terapisi: Bireylerin benzer deneyimleri paylaşması ve destek alması için grup terapisi faydalı olabilir. Bu tür terapiler, kişinin kendini izole hissetme duygusunu azaltabilir ve destek sağlayabilir.
  • Kendine yardım teknikleri: Stres yönetimi, meditasyon, derin nefes alma egzersizleri gibi teknikler, bireyin duygusal denge ve stresle başa çıkma becerilerini geliştirmesine yardımcı olabilir.

Her bireyin durumu farklı olduğundan, tedavi planı kişiselleştirilmelidir. Uzman bir sağlık profesyoneli tarafından yönlendirilen tedavi süreci, bireyin ihtiyaçlarına uygun olmalıdır. Tedavi sürecindeki ilerlemeler düzenli olarak izlenmeli ve gerektiğinde tedavi planı yeniden değerlendirilmelidir. Eğer mazoşist belirtiler hissediyorsanız veya böyle bir durumdan şüpheleniyorsanız, bir sağlık uzmanından yardım almanız önemlidir.

Mazoşizm erkekler de mi kadınlarda mı daha sık görülür?

Mazoşizm, cinsiyete özgü bir durum değildir ve her iki cinsiyette de görülebilir. Mazoşist eğilimler, bireyin kişisel deneyimleri, yaşadığı travmalar, psikolojik faktörler ve çeşitli sosyal etkenlerle ilişkilendirilebilir.

Mazoşist eğilimler, herhangi bir cinsiyette farklı seviyelerde ve farklı biçimlerde ortaya çıkabilir. İnsanların mazoşist eğilimler göstermesi, genellikle kişisel deneyimlerine ve içsel psikolojik süreçlere bağlıdır. Dolayısıyla, mazoşizm cinsiyete bağlı bir durum değildir ve hem kadınlarda hem de erkeklerde görülebilir.

Çocuklarda mazoşizm nedir?

Mazoşizm, genellikle bir çocuğun ebeveynleri veya bakıcıları tarafından sürekli olarak cezalandırılması, istismara maruz kalması, fiziksel veya duygusal ihmal gibi zorlayıcı ve travmatik durumlar yaşaması durumunda gelişebilen bir durumdur.

Bir çocuğun, depresyon, duygudurum bozuklukları, şizofreni, madde kullanımı, ciddi öfke kontrol sorunları veya kişilik bozuklukları gibi psikopatolojik tanıları olan bir ebeveyn tarafından büyütülmesi, çocuğun sağlıklı bir şekilde gelişimini olumsuz etkileyebilir. Çocuk, sürekli olarak olumsuz ve zarar verici davranışlarla karşılaşırken, sadece acı çektiği veya yaralandığı zamanlarda ilgi ve bakım görebilir. Bu tür bir ortamda yetişen çocuklar, zamanla acıyı, çaresizliği normal veya kabul edilebilir bir durum olarak algılayabilirler.

Bu durum, çocuğun duygusal gelişimi üzerinde derin etkiler bırakabilir ve mazoşistik eğilimlerin gelişimine yol açabilir. Ancak, her durum ve her çocuk farklıdır ve bu tür bir ortamda yetişen çocuklar farklı tepkiler verebilir. Önemli olan, çocuğun bu tür olumsuz etkiler altında kalmaması ve gerekli yardım ve destekle sağlıklı bir gelişim gösterebilmesi için uygun bir ortamın sağlanmasıdır. Bu nedenle, bu tür durumlarda profesyonel yardım ve danışmanlık almak önemlidir.

Mazoşizm ile sadizm arasındaki fark nedir?

Sadizm ve mazoşizm, psikolojik terimler olarak genellikle acıya verilen tepkileri ve kişilerin bu acıya olan ilgi veya tepkilerini tanımlarlar. İki terim de acı ve zevk arasındaki ilişkiye odaklanır, ancak farklı şekillerde tezahür eder:

  • Sadizm: Sadist kişiler, başkalarına fiziksel veya duygusal acı vermekten zevk alan bireylerdir. Acıyı vermek veya başkalarını incitmek, onlar için keyifli veya tatmin edici olabilir. Sadizm, kontrol veya güç hissi ile ilişkilendirilebilir ve başkalarına zarar vermekten zevk alma eğilimindedir.
  • Mazoşizm: Mazoşist bireyler ise kendilerine fiziksel veya duygusal acı vermekten zevk alabilirler. Acıyı yaşamak veya kendilerine zarar vermek, onlar için bir tür tatmin veya rahatlama sağlayabilir. Mazoşizm, kendi kendine zarar verme eylemi ile ilişkilendirilir ve acı çekmekten hoşlanma eğilimindedir.

Bu terimler, genellikle cinsel fetişlerle ilişkilendirilse de, aslında sadece cinsel bağlamda değil, daha geniş bir psikolojik spektrumda kullanılırlar. Hem sadizm hem de mazoşizm, psikolojik rahatsızlıklar olarak da düşünülebilir ve kişinin normal işlevini engelleyecek düzeyde olabilir. Her iki durum da genellikle bir uzman tarafından ele alınmalı ve tedavi edilmelidir.

Mazoşist birisinin intihar eğilimi olur mu?

Mazoşist bir bireyin intihar eğilimi olup olmayacağı, durumun karmaşıklığına ve kişinin içsel zorluklarına bağlıdır. Mazoşist eğilimler genellikle kişinin kendine zarar verme veya acı çekme arzusunu içerir. Ancak bu, intihar eğilimi taşıyan veya intihar girişiminde bulunabilecekleri anlamına gelmez.

Kendine zarar verme davranışları, bazen bireyin duygusal veya psikolojik sıkıntılarını dışa vurmak için bir yol olabilir. Bu davranışlar, kişinin içsel acısını dışa vurma veya kontrol etme çabası olarak görülebilir. İntihar eğilimi, genellikle derin duygusal sıkıntılar, ruhsal bozukluklar veya travmatik deneyimlerle ilişkilidir ve bu durumlar, kişinin intihar düşüncesi veya eğilimi geliştirmesine yol açabilir.

Mazoşist eğilimler ve intihar eğilimi arasında doğrudan bir bağlantı olmamakla birlikte, kişinin ruhsal sağlığı ve içsel durumu dikkate alınmalıdır. Herhangi bir kişinin kendine zarar verme düşüncesi veya intihar eğilimi varsa, bu ciddi bir durumdur ve bir uzman tarafından değerlendirilmeli ve gerektiğinde tedavi edilmelidir. Eğer birisi bu tür davranışları sergiliyorsa, onlara destek olmak ve yardım aramaları konusunda cesaretlendirmek önemlidir.

MAGNET HASTANESİ

İstismarcı bir ilişkiyi tanımlamak için tek bir parametre oluşturmak kolay değildir. Hatta, bir ilişkide istismar olarak nitelendirilen bir durum diğerinde farklılık gösterebilir. Ancak, eğer kişi zorlayıcı, agresif ya da öteki kişiyi tehdit ediyorsa o ilişki istismarcıdır.  Kişi kendi gücünü ve baskınlığını ihtiyaçlarını gidermek için diğer kişinin davranışlarını kontrol etmek için kullanıyorsa böyle bir ilişkide istismar söz konusudur aynı zamanda bir ilişkide kişi diğer kişinin duygusal ve fiziksel kırılganlık kendi yararları için kullanıyorsa aynı şekilde istismarcıdır. Yine, eğer bir kişi diğerine bağlıysa ve bağımlılık onlara zorla sağlanmışsa ya da özgürlüklerini kısıtlıyorsa o ilişki istismarcıdır.

“Bir şey tuhaf değilse, ilgincini bulun. Alışagelmişse, anlaşılmayanı bulun. Sıradansa, size hayrete düşürmesine izin verin. Normları istismar olarak görün, istismarı görürseniz düzeltin.”

– Bertolt Brecht


Bazen işin içinde bağırma ya da vurma yoksa istismar alenen değildir. Bazen kişinin rahat bir şekilde davranmasını, cevap vermesini ve karar vermesini engellemek için basit bir iptal, manipülasyon ve tehdit istismar sayılır ve eğer istismarcı, davranışlarının sebebinin o kişiyi sevmek ya da o kişinin ruh hali iyileştirmek için olduğunu itiraf etse de istismar istismardır. Gerek şu ki, istismar her durumda kalpte ve zihinde izler bırakır. Hayatı korku sarar. Bu yüzden istismarcı bir ilişkide olup olmadığınızı bilmek önemlidir.

1. Korku: istismarcı bir ilişkinin aşikar işareti

Korku, istismarcı bir ilişkinin belki de en belirgin özelliğidir. Bazen korku gerçek ve ortadadır. Bir kişinin varlığından rahatsız olursunuz, ve onlara karşı geldiğinizde karşılaşabileceklerinizin sonuçlarını düşünürsünüz. Diğer zamanlarda korkunun üstü kapalıdır. Aşırı ilgi ya da karşıdaki kişiyi memnun etmek çabası olarak ortaya çıkabilir. Onlara sinirlenmeleri için bir neden bırakmak istemezsiniz bu yüzden her zaman onları memnun etmek için ne yapabileceğinizi düşünürsünüz.

2. Yaptığınız şey üzerinde aşırı kontrolcülük

İstismarcı bir ilişkide istismar edilen kişi her zaman ne yaptığını hatta bazen ne düşündüğünü ya da hissettiğini söylemek zorundadır. Öncede danışmadan ya da haber vermeden özgür bir şekilde hareket edemediğinizi hissedersiniz. Bu kontrol ekonomik durumunuza, giyinme şeklinize ya da saçınızı nasıl topladığınıza kadar bile gidebilir. Kısaca, yaptığınız her şey için bir onay almalısınız ve eğer bu yapmazsanız, zor bir dönem sizi bekliyor.

3. Sürekli bir suçluluk duygu hissetmek

Her tür istismarcı ilişkide suçluluk her zaman vardır. Söylediğiniz ve yaptığınız şeyin geçerliliğini korumak için kendinizi yetersiz ve beceriksiz hissedersiniz. İstismar eden kişi sizi sürekli eleştirir ve suçlar. Bu durumların biri ya da ikisi gerçekleşebilir; ya diğer kişi her zaman haklıdır ve davranışlarınızın ya da düşüncelerinizin ne kadar iyi ya da kötü olduğunu kriterler belirler ya da haksız olduklarını düşünürsünüz ancak bunu dile getirmeye cesaretiniz yoktur. İki türlü de suçluluk hissedebilirsiniz. İlk durumda, onların beklentilerini yerine getirmediğiniz için ve ikinci durumda, sınırları çizemediğiniz için.

4. Sürekli bir tehdit ve zorlama

İstismarcı bir ilişkide, istismar eden sizi yapmak istemediğiniz şeyleri yapmaya zorlar ve bunu doğrudan saldırı yoluyla ya da tehdit ve zorlama ile yaparlar. Sonuç olarak, yapmak istemiyorsunuz, ancak yapmak zorunda hissediyorsunuz çünkü baskı altındasınız. İstismar eden kişi gücünü nereden aldığını çok iyi biliyor. Eğer ekonomik bağlılıksa, doğrudan ya da dolaylı tehditleri bunun üzerine yoğunlaşır. Eğer vurulma korkusuysa bunu kullancaktır. Eğer gücünü duygusal bağlılıktan alıyorsa, sizle terk edilme korkusunu kullanarak oynayacaktır.

Sessizlik Sizi Suistimal Eden Birinin En Büyük Suç Ortağıdır

Sessizlik, her zaman için sizi suistimal eden birinin en büyük suç ortağı olacaktır. Yaptığı tüm kötülüklerin sığındıkları evdir sessizlik. Ve sizi üzdükleri her bir olaydan sonra, sürekli olarak tekrar ettikleri tek bir cümle vardır: “Sana söz veriyorum, bir daha böyle bir şey olmayacak“. Ama bu verilen sözler, onunla aynı fikirde olmadığınızda, kendi gücünü tatmin etmek istediğinde ya da zayıflığınızı gördükleri en kısa sürede tuzla buz olacaktır. En temel tabiri ile, sizi sürekli olarak istismar eden veya etmeye çalışan kişiler, bitmek tükenmek bilmeyen bir güvensizlik durumu yaşamaktadırlar.

Sizi istismar eden kişi, her kötülüğünü takiben sizden af dileyecektir. Fakat yapmakta olduğu tacize ve suistimale kaldığı yerden de devam edecektir. Bu kısır döngüden kaçmanın tek yolu, sizi suistimal eden insanın en çok güvendiği suç ortağını ortadan kaldırmaktır: sessizlik.

Virginia Woolf, günlüğünde, şu dünyada bir ev kadar tehlikeli bir yer olmadığını yazmıştır. Kapılar ve pencereler kapatılıp, perdeler çekildiğinde kimse o dört duvar bir çatı altında ne olup bittiğini bilemez. Yuva dediğimiz o yapının içinde çekilen acıları, edilen kavgaları, göz yaşları ile yoğrulmuş yastıkları ve kırılan kalpleri kimse bilemez. Sessizlik, size zarar vermek isteyen biri için her zaman en büyük sığınak olmuştur ve böyle olmaya da devam edecektir. Bu sarmaldan çıkmanız için, sessizliğinizi bozmanız ve her bir mağdurun sesi olmanız gerekiyor.

Sizi İstismar Edenin Müttefikleri

Gizli şiddet, toplumumuzda görülen en yaygın şiddet türüdür. İster bir kadına toplumsal alanda yapılmış olsun, ister bir hane içerisinde olsun. Öyle ki, Birleşmiş Milletlerde yapılan bir araştırmaya göre, dünyadaki tüm kadınların yaklaşık olarak % 35’inin, hayatlarında en az bir kez istismara maruz kaldığı tahmin ediliyor. Ayrıca, neredeyse % 70’i ise hayatlarının bir notasında saldırıya uğramıştır. Bunlar üzerinde düşünülmesi gereken gerçeklerdir. Sizi istismar eden kişi, eğitimli, iyi bir iş sahibi, işsiz güçsüz, genç ya da yaşlı, erkek veyahut kadın da olabilir. Sosyolojik kalıplar, onları tanımlayan uzmanlar tarafından genellikle kullanılmaz. Akılda tutulması gereken bir başka husus ise, sizi istismar eden kişinin genellikle toplumsal manada saygın bir yeri olduğudur. Aslında, etrafınıza bir sorup soruştursanız, size ‘iyi bir adam‘ olduğunu söylerler. Şimdi, buradaki sorun, Virginia Woolf’un dediği gibi, bir evin kapalı kapıları ardında ne olup bittiğini kimsenin bilmediğidir. Çünkü şiddete başvuran kişi, bu kötülüğü son derece yakın olduğu insanlara uygular: eşine ya da çocuklarına

Sizi istismar eden insanlar, saldırganlığı bir güç göstergesi olarak kullanır. Eşlerinin de hakları, ihtiyaçları olan ve saygı görmeyi hak eden bir birey olarak algılama yetisine sahip değillerdir. Çünkü bu bakış açısına göre, onlar “kendilerinin sahip olduğu bir nesnedir“. Bu nedenle, bu kişilerin herhangi bir bağımsızlık girişimleri üzerine yine istismara uğramaları kaçınılmazdır. Çünkü bağımsızlık arayışı içerisinde olan bir kadın karşısında erkeğin ‘gücü’ azalır.

Buna karşılık olarak, sürekli olarak suistimale maruz kalan eş, pes eder, sessizliğini korur ve ilişki içerisindeki konumunu kabul eder. Bu durum, psikolojik istismarın ve hatta fiziksel istismarın bile, her zaman basit bir şekilde görülemeyeceği bir sorun yaratır. İster inanın ister inanmayın, mağdur her zaman için kendini anlaşılmış olarak hissetmediği için, sessizliği bozmak için suistimale uğrayan kişiyi kınamak kolay değildir. Çoğu durumda, suistimale uğrayan birey, aile üyeleri ve arkadaşları ile yakın temas içerisinde olmalıdır. Hiç bir şekilde, sevdiği insanın kendisini suistimal ettiğine ya da kendisine bir şekilde zarar verdiğine inanamaz. Suistimale uğrayan kurbanların, kendisine saldıran insanın ‘misilleme‘ yapmasından ötürü resmi bir şikayette bulunmadığını en iyi sosyal hizmetler ve bakım merkezleri çalışanları bilir.

Hiç şüphe yok ki, suistimale uğrayan bir bireyin sessizliğini bozma korkusu, istismarcının en büyük silahlarından biridir. Suçlunun en iyi sığınağı ve güç kalkanıdır. Fakat, bu duruma baş kaldırmak ve zihniyeti değiştirmek herkesin sorumluluğundadır. Suistimale uğrayan bu kurbanları, bu işkenceden ve aşağılamadan kesinlikle kurtarmak zorundayız. Çünkü hiçbir kurban, kendini hiçbir zaman yalnız hissetmemelidir. Çünkü toplumda yaşayan her bir bireyin sahip olduğu bir görev vardır. Bu görev, her bir bireyin, bu tür bir suistimale maruz kalan her bir kadına, erkeğe veya çocuğa bir ses olmasını gerektirir.

Cesur olun ve sessizliği bozun.

2024

Dolandırıcılık Psikolojisi

Günümüzde insanların sıklıkla başına gelebilen, çoğumuzun korkulu rüyası olan, artık tanıdığımız insanlara dahi şüphe ile bakmamıza neden olan dolandırıcılık olayları hepimizin psikolojisini ciddi düzeyde etkilemektedir. Kimimiz bu duruma maruz kaldığımızdan dolayı, kimilerimiz de maruz kalma korkusu ile mücadele ediyoruz. Kimdir bu dolandırıcılar? Neden insanları dolandırma ihtiyacı hissederler? Bu bir hastalık mıdır yoksa sadece zevk veya para için mi yapılır?

Çok basit bir bakış açısı ile dolandırıcı kişilerin bu işi para için yaptığı düşünülebilir. İş diyorum çünkü çoğu dolandırıcı bunu bir meslek gibi tanımlamaktadır. Hatta öyle bir anlatırlar ki üniversite sınavı ile girilen bir bölüm olduğunu dahi düşünebilirsiniz. Bu duruma bu kadar inanarak dolandırıcılık yapan kişilerin bunu sadece para için yaptıklarını düşünmek oldukça basit kalacaktır. Bu konu ile ilgili psikoloji camiası bilim dünyasına yıllarca araştırmalar, seminerler, makaleler sunmuştur. Tarihteki dolandırıcılık olaylarına baktığınızda bu durumun sadece bizim ülkemizde değil neredeyse tüm dünyada yaygın olduğunu görebilirsiniz. Ünlü dolandırıcılık olaylarında ise dolandırıcıların kendilerine ayrı bir kimlik kazandırdıklarını görebilirsiniz. Tümünün ortak özelliği ise oldukça inandırıcı olmalarıdır. Bir insan kendi söylediği yalana ne kadar inanırsa o kadar gerçekçi bir ruh haline bürünür. Hani deriz ya ‘bir şeyi kırk kere söylersen olur’ diye. İşte bir yalanı da kırk kere söylerseniz inandırıcı olur ve o yalana söyleyen de inanır.

Araştırmalarda dolandırıcılık, sahtekarlık gibi durumların kişilik bozukluğu olup olmadığına dair araştırmalar yapıldı fakat bu durumların bir kişilik bozukluğu olmadığına dair kanaat getirildi. Ben de aynı kanaatteyim. Eğer bu duruma kişilik bozukluğu dersek, kişilik bozukluklarına sahip insanları etiketlemiş ve yargılamış oluruz. Halbuki herhangi bir kişilik bozukluğuna sahip olmak depresyon geçirmek, kaygı bozukluğuna sahip olmak gibi durumlardan farklı değildir.

Bilim dünyası dolandırıcı kişilerin bu davranışlarını genetik veya biyolojik yapıdan ziyade sosyal ve kültürel yapıya bağlamıştır. Bu kişilerin yetiştiği aile ortamı ve sosyal çevre bu duruma zemin hazırlamaktadır. Dolandırıcı kişiler dolandırma eylemini cezalandırılsalar dahi devam ettirme çabasına girmektedir. Bu durum bir hastalıktan ziyade kişide zevk, haz alma gibi mekanizmaları harekete geçirmesi daha olasıdır. Bu açıdan baktığımızda dolandırıcı kişilerin biyolojik mekanizmaları bağımlılıklardaki mekanizmalara benzemektedir. Bu, bağımlı kişilerin aynı zamanda dolandırıcı olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde haz ve ödül sisteminin harekete geçtiğini gösterebilir. Bu anlamda dolandırıcılık durumuna hastalık yerine bağımlılık demek daha uygun olabilir. Belki de yeni bir bağımlılık türü ortaya çıkabilir; dolandırıcılık bağımlılığı…

Dolandırıcı kişilerin bir diğer özelliği ise oldukça yüksek ve şişirilmiş ego yapılanmasına sahip olmalarıdır. Bu sayede oldukça ikna edici olabilirler. Bu duruma ise aile ve sosyal çevrelerinde görünmez, yetersiz veya fark edilmeyen çocuklar olarak yetiştirilmeleri neden olmuş olabilir.

Biyolojik psikiyatri kuramları bu durumu beyindeki ödül merkezine bağlarken, sosyal psikoloji kuramları bu durumu aile yapısına bağlamaktadır. Bütüncül olarak baktığımızda ise her ikisi de doğru gibi görünmektedir.

Dolandırıcılık ile ilgili yazılmış en ünlü makalelerden olan, Bromberg ve Keiser’ in araştırmalarına göre bu durumun aile içindeki nevrotik çatışmaların bir sonucu olabileceği vurgulanmıştır. Bu konu ile ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenler Bromberg ve Keiser’ in “The Psychology of the Swindler (Dolandırıcının Psikolojisi)” makalesini okuyabilirler.

Yrd. Doç. Dr. Onur Okan Demirci

Sosyal medya günümüzün en önemli, belki de ilk sırada tercih edilen iletişim aracı haline geldi. Bu kadar yoğun talep gören sosyal medya platformları da ister istemez insanların elinde birer güç unsuru teşkil etmeye başladılar. Kimi zaman keyifli vakit geçirmemizi sağlarken, kimi zaman da üzücü durumlara vesile olabilmekte sosyal medya iletişim araçları. Elimizde böylesine güçlü iletişim araçları varken her zaman bunu iyi amaçlar için kullanmayabiliyoruz.

Bazen içimizdeki kin veya nefreti aktarabilmek adına da birer araç görevi görebilmektedir. Peki neden insanlar sosyal medya aracılığı ile bir başkasına saldırma ihtiyacı hisseder?

Sosyal medya çağından önce insanlar öfkelerini kendi yöntemlerince yansıtırlardı. Kimi fiziksel şiddete başvururken kimi de sözel ifadeler ile saldırma dürtülerini eyleme geçirirdi. Öfke kontrolünü sağlayabilen insanlar ise spor yapmak, hobi edinmek gibi öfkelerini aktarabilecek nesneler tercih ederlerdi. Sosyal medya iletişim platformlarının icadı ile insanların öfkelerini aktarabilecekleri yeni bir araç doğmuş oldu. Bu araç her ne kadar fiziksel hasar vermese de ciddi anlamda olumsuz psikolojik etkiler oluşturabilmektedir. Bu şiddetin altında ise her zaman ki gibi insanın varoluş doğasından gelen öfke dürtüsü yer almaktadır. Fiziksel kavgalarda insanlar zarar görmemek adına kendilerini geri çekebilir veya bir noktada kendilerini durdurabilirler fakat sosyal medyada fiziksel bütünlüğe bir tehdit söz konusu olmadığı için insanlar kendilerini kısıtlamadan sınırsız bir öfke boşaltım yoluna gidebilmektedir. Bu elbette her insan için geçerli değildir. Öfke kontrol mekanizmaları burada da yer almaktadır. Bu mekanizmalarını kontrol edemeyen kişiler beynin yargılama ve muhakeme merkezini devre dışı bırakarak ilkel beyin (subkortikal yapılar) ile hareket ederler ve sonuçlarını hesaplayamadığı bir durumun içinde yer alabilirler. Bazı kullanıcılar, sosyalleşebilme yetisinin zıttı olan antisosyal kişilik özellikleri kavramı olarak değerlendirilen psikoloji tanımı çerçevesinde değerlendirilebilir ki bu da psikolojik tedavi gerektirebilecek bir durum olabilir.

Sosyal medya üzerinden aktarılan bu öfke yapısının altında genellikle “yetersizlik” düşünceleri/duyguları/hisleri yatmaktadır. Sosyal medya üzerinden saldırıda bulunduğu kişinin üzerinde yarattığı hisler ile dürtüsel olarak davranabilir ki bu hislerden en çok rahatsız eden ve en şiddetli öfkeyi çıkaranları “yetersizlik”, “yeterince iyi olamama”, “kendini kanıtlama çabası”, “özgüven eksikliği” hisleridir. Sosyal medya saldırıların en şiddetli olanları ise genellikle toplu linç hareketi ile başlatılan paylaşımlardır. Bu tür paylaşımlarda arkasına bir kitle topladığını düşünen sosyal medya hesapları, hedeflediği amaç doğrultusunda paylaşımlar yaparak ilkel beyin yapıları ile hareket eden öfkeli bir topluluğu peşinden sürükler. Ortak kaygılar taşıyan bu topluluk, dürtüsel hareketleri sonucunda kendilerine veya başkalarına zarar verebilmektedir. Bu açıdan bakıldığında masumane görülebilen sosyal medya iletişim platformlarının hiç te göründüğü kadar masum olmadığıdır. Elbette bu konuda sadece birler ve sıfırlardan oluşan programları suçlayamayız. Onları yine elinde birer silaha dönüştüren ehlileşmemiş insan doğası bu durumun en büyük sorumlusudur. Bu konuda belki de yapılabilecek en etkili ve doğru hareket ülkemizde ve dünyada sosyal medya kullanımı üzerine eğitimlerin yaygınlaştırılmasıdır. Özel hayatı ihlal etmeye kadar varan paylaşımlar ise etkili yaptırımlara sahip kanun uygulayıcı organlar tarafından değerlendirilebilir.

Yrd. Doç. Dr. Onur Okan Demirci

İnsan Öldürme Hastalığı: Amok Sendromu

Amok hastalığı, özellikle Orta Asya’da ve Malezya’da daha yaygın şekilde görülen bir tür psikiyatrik hastalıktır. Bugüne kadar tespit edilmiş olan psikiyatrik hastalıklara oranla çok daha nadir olarak görülen bu hastalık, kişilerde saldırganlığa neden olur ve ölüme neden olabilecek kadar ciddi boyutlara ulaşabilir. Hastalığın daha yaygın olarak görüldüğü Malezya’da halk dilinde daha kaba bir tabirle öldürücü çılgınlık anlamına gelen “Mengamok” veya dünya çapındaki adıyla “Running Amok” şeklinde de ifade edilir. Hastalık genellikle ani olarak gelişir ve bireyde istemsiz hareketler, şuur kaybı, saldırgan tavırlar gibi olumsuzluklara yol açabilir. Bu tür semptomlarla birlikte hem hastanın kendisi hem de çevresindeki bireyler yaşamsal tehdit altına girebilirler. Hastalığın gelişim mekanizması tam olarak bilinememekle birlikte Malezya bölgesinde yoğunlaşmış olması nedeniyle tıp alanında kültüre bağlı bir sendrom olarak da açıklanır. Ölümcül bir hastalık olması nedeniyle bu hastalığa ilişkin belirtiler taşıyan kişilere karşı yakın çevreleri tarafından gereken hassasiyet gösterilmeli ve hastanın bir an önce bir sağlık kuruluşuna başvurması sağlanmalıdır.

Amok hastalığı nedenleri nelerdir?

Halen gelişiminde rol oynayan faktörler tam olarak tespit edilememiş olmasına karşın Amok hastalığı aşırı kültürel baskı, şiddet içeren canice davranışlara maruz kalma veya bunların bulunduğu ortamda büyüyüp yetişmiş olma gibi sosyal, kültürel ve çevresel faktörlere bağlanır. Bu durumun en somut nedenlerinden biri de hastalığın dünya geneline yayılmış olmayıp zorlu yaşam koşullarının yer aldığı bölgelerde yoğunlaşmış olmasıdır. Buna ek olarak Amok hastalarında tetiklenen şiddet davranışlarının psikotik nedenlere, kişilik veya duygu durum bozukluklarına bağlı olarak da gelişebileceği üzerinde de durulmaktadır. Bugüne kadar elde edilmiş bulguların incelenmesi ile hastalık, kültüre özgü sendromlar grubuna dahil edilmiş bir hastalık türüdür. Konuya ilişkin araştırmalar devam etmekte olup bu hastalıkların modern ve endüstrileşmiş toplumlar arasında yeniden patlak verebileceği ihtimali de öne sürülmektedir. İngilizcede “Running Amok” şeklinde tanımlanan hastalığın patlak vermiş olduğu bireylerin neredeyse tamamı, silah veya yaralayıcı bir alet yardımıyla üçüncü kişileri yaralaması veya öldürmesi sonucunda teşhis alır. Cinnet atakları öncesinde ani gelişimli ağır depresyon benzeri belirtiler görüldüğünden aile bireyleri veya yakınları tarafından bu şekilde belirtilerin fark edilmiş olduğu hastalar vakit kaybedilmeksizin sağlık kuruluşlarına ulaştırılmalıdır.

Amok hastalığı teşhisi nasıl konulur?

Amok hastalığı, cinnet atakları ile kendini kaybederek şiddet eğilimindeki davranışlara yönelen hastalarda yapılacak olan psikiyatrik muayene ile teşhis edilebilir. Bu hastalar herhangi bir cinayet, darp veya yaralama olaylarına neden olmasının ardından sağlık kontrolüne yönlendirilmiş veya yakın çevresi tarafından belirtilerin gözlenmesi sonucunda sağlık kuruluşlarına getirilmiş olabilir. Her iki durumda da psikiyatrist tarafından hasta ile detaylı bir muayene seansı yapılır. Buna ek olarak hasta ile sürekli olarak iletişim halinde olan aile, arkadaşlar ve iş ortamında bulunan insanlar ile de görüşülmesi gerekebilir. Muayene sırasında gereken güvenlik önlemleri mutlaka alınmalıdır. Gerekli görülmesi halinde psikologlardan destek alınabilir. Farklı hastalık olasılıklarının ekarte edilebilmesi açısından birtakım tanı testlerine başvurulabilir. Bunlar arasında psikolojik testler, kan testleri ve tıbbi görüntüleme tetkikleri sıklıkla yer alır. Tüm bu muayene ve incelemelerin ardından Amok hastalığı teşhis edilen hastalarda yoğun ve uzun süreli bir tedavi sürecine vakit kaybedilmeksizin başlanmalıdır.

Amok hastalığı tedavi yöntemleri nelerdir?

Amok hastalığı, psikoz ve bipolar bozukluk gibi psikiyatrik hastalıklarda ilişkili olduğu düşünülen bir psikiyatrik hastalıktır. Bu nedenle tedavi süreci de genellikle bu tür hastalıklarla benzer şekilde ilerler. Hastaların birçoğu şiddet ve intihar eğiliminde olduğundan tedavi amacıyla istem dışı şekilde psikiyatrik hastalıklarla ilgilenen sağlık kuruluşlarına getirilmeleri gerekebilir. Fakat bu durum genellikle en uç durumdaki vakalarda söz konusudur ve her hasta bu derecede bir atak içerisinde olmayabilir. Amok olgularının büyük bir kısmında sevilen ve değer verilen bir kişinin aniden vefat etmesi, şok etkisi yaratan üzücü bir olay, yoğun ve ağır bir depresyon sürecinin yaşanması gibi birtakım kuluçka süreçlerini içerir. Bu nedenle bu gibi durumlarda psikiyatrik destek alınmasının önemi çok fazladır. Amok hastalığı teşhisi alan hastalarda genellikle 6 veya 8 haftadan başlayan bir yataklı tedavi uygulanır. Bu tedavi sırasında antidepresan ilaç türlerinden uygun olanları yapılır. İlaç kullanmamakta direnen hastalara hekim önerisi ile damar yoluyla ilaç uygulaması veya sakinleştirici uygulamaları yapılabilir. İlaç tedavisine ek olarak psikiyatr ve psikologlar tarafından ayrıca bir bilişsel tedavi de uygulanır. Bu süreçte hasta ile düzenli ve sık aralıklarla görüşme seansları uygulanır, gerekli görülmesi halinde hipnoz gibi yöntemlere de başvurulabilir.

Eğer siz de yakınlarınızdan herhangi birinde depresyon, bipolar bozukluk veya takıntılı, şiddet eğilimli davranışlara ait belirtiler gözlemliyorsanız, derhal bir sağlık kuruluşuna muayene olmasını sağlamalısınız. Bu tarz psikiyatrik belirtilerin gözlendiği hastalarda Amok hastalığı veya çok daha farklı ciddi sağlık sorularının var olabilme ihtimali söz konusudur. Bu nedenle hem hastanın sağlığı hem de çevresindeki kişilerin güvenliği açısından mutlaka psikiyatrik destek alınmalıdır. Bu sayede altta yatan psikiyatrik hastalık tedavi edilebilirken aynı zamanda ileride karşılaşılabilecek daha ciddi olumsuzluklara karşı önlem alınabilir.

Uzm. Dr. Turna Bengü Coşkun Psikiyatri

MEDICALPARK

Ebeveyn-çocuk ilişkileri, özellikle ergenlik döneminde sıklıkla dramla doludur. Ancak narsist ebeveynler tarafından büyütülen bazı insanlar için, sonuçlar daha ciddi ve kalıcı olabilir.

Teşhis ve İstatistik El Kitabı’na göre, narsisistik kişilik bozukluğu (NPD) olan kişiler, hak kazanma ve üstünlük, abartılı bir dikkat ve kontrol ihtiyacı, empati eksikliği ve daha fazlası dahil olmak üzere en yaygın narsisistik özelliklerin en az % 55’ine sahip olacaklar. Bu özellikler, çocuklukta ebeveynlerinizden çok tanıdık geliyorsa, narsistler tarafından yetiştirilmiş olabilirsiniz. Uzmanlara göre, bu durumun nasıl ifade edilebileceği, nasıl iyileştirileceği ve döngünün nasıl kırılacağı aşağıda belirtilmiştir.

Narsistler Tarafından Büyütüldüğünü Gösteren 15 İşaret

Psikanalist Babita Spinelli, L.P.’ye göre, aşağıda sıralanan davranışlar narsist bir ebeveynin sergileyebileceği bazı yaygın kırmızı bayraklı davranışlardır:

  • Bir şeyi uygunsuz bir şekilde ele alıp almadıklarını veya bir hata yaptıklarını kabul etmezler.
  • Endişelerini dile getirdiğiniz konular hakkında konuşmaktan kaçınırlar.
  • Açık veya dürüst iletişimciler değiller.
  • Size gaz verme eğilimindedirler. (Bundan emin değilseniz, işte ebeveynlerinizin size gaz verdiğine dair işaretler.)
  • Sevgiyi koşullu hissediyor, yani çoğu zaman sizden mükemmellik bekliyorlar ve bir sınavda başarısız olduğunuzda, bir hata yaptığınızda veya bir şekilde gerçekçi olmayan beklentilerini karşılamadığınızda hayal kırıklığına uğruyorlar.
  • Bir şeyler ters gittiğinde hemen sizi suçlarlar.
  • Sağlıklı sınırlar koymaya çalıştığınızda sizi suçlu veya mantıksız hissettirerek duygusal olarak manipülatif davranışlar sergilerler.
  • Aşırı ilgiye ihtiyaçları vardır, ancak nadiren size istediğiniz veya ihtiyacınız olan ilgiyi verirler.
  • Duygularınızı veya öznel deneyimlerinizi dikkate almaktan ziyade, genellikle çevrelerindeki diğer kişilerin ne düşündüğüyle ilgilenirler.
  • Sohbete hakim olurlar ve başkalarının konuşmasına izin vermezler.
  • Çocuklarının seçimlerini (özellikle yetişkin çocuklarını) baltalar.
  • Kurban rolünü oynarlar.
  • Duygusal tepkilerinizle alay ederler veya reddederler.
  • Kendiniz için yarattığınız hayatı kıskanırlar. Bu durum daha çok kadın narsistlerde daha yaygındır, özellikle anneler kızlarına karşı küstah olma eğilimindedirler ve size bir şeyler yapma yöntemlerini empoze etmeye çalışırlar.

Narsist Ebeveynler Tarafından Yetiştirilmek Sizi Bir Yetişkin Olarak Nasıl Etkileyebilir?

1. Partner Seçiminizi Etkiler

Terapist Wendy Behary’ye göre, narsistler tarafından büyütülmek, hayatın sonraki dönemlerinde seçtiğiniz partnerleri etkileyebilir. Örneğin bazıları, sırf ona aşina oldukları için büyüdükleri dinamiği yansıtmaya çalışacaktır. Bu, özellikle insanlar kendilerini sürekli narsistlerle çıkarken bulurlarsa, kontrol edici veya toksik bir ilişkiye yol açabilir.

Behary, öte taraftan, yetişkinlikte ebeveynlerinin narsisistik özelliklerini yansıtanlar, kendilerini kontrol altına almak için yumuşak huylu veya pasif bir partner seçebileceklerini de belirtiyor.

2. Narsisistik Davranışları Siz De Gösterebilirsiniz

Ebeveynler narsist olduğunda, bu Behary’nin “narsisizm mirası” olarak adlandırdığı şeye yol açabilir, burada çocuk büyür ve onlara modellenen şeyi taklit eder. “Yani, çok yetkili, kontrol edici ve talepkar şekillerde davranırlar.” Ayrıca son derece eleştirel olabilirler ve aynı zamanda eleştiriye karşı çok hassas olabilirler, diye ekliyor.

3. Kendi Benlik Duygunuzu Feda Edersiniz

Bazı yetişkinler büyür ama çocukken üstlenmeleri gereken rolde takılıp kalırlar. “İlişkilerinde son derece özverili olmaya devam ediyorlar. Sesleri, tercihleri, düşünceleri, arzuları, hayalleri vb. hepsi engelleniyor,” diyor Behary, “çünkü narsist ebeveynleri tarafından onlardan beklenen de buydu.”diye ekliyor.

(Bir narsistin muadili veya zıttı bazen narsistleri cezbetme eğiliminde olan bir yankıcı olarak anılır.)

4. İç Sesiniz Gürültücü Olur

Spinelli, “Narsist bir ebeveyn genellikle yargılayıcı ve eleştireldir” diyor. “Bu, kişinin kendi iç mesajlaşmasına eklenir.” Bu iç eleştirmen kendini mükemmeliyetçilik olarak gösterebilir ve kendinden şüphe duymaya ve güven eksikliğine yol açabilir.

5. Kaçınan Bir bağlanma Tarzı Geliştirirsiniz

Bazı insanlar narsistler tarafından büyütülmelerine yanıt olarak sağlıksız eşler seçerken, kaçınan-bağlanma tarzının ayırt edici özelliği olarak diğerleri romantik ilişkilerden tamamen uzak durmayı tercih edebilir. Spinelli, bu, “bağlantıdan kaçınma veya ilişkilerde savunmasız kalma gibi bağlanma sorunları” yoluyla açığa çıkabilir diyor. 

6. Sınırlarınızı Belirlemekte Sorun Yaşarsınız

Narsist ebeveynlerle büyüyen insanlar, yetişkinlikte aşırı derecede başkalarına uyum sağlama ihtiyacı hissedebilirler. Genellikle bu durum, sınırları korumaları gereken zamanlarda ortaya çıkar. Spinelli, “Bu, kendi öznelliğinizin büyümesine yer olmamasının bir sonucudur” diyor. “Ya da narsist ebeveyn tarafından kendini suçlu hissetmenin bir sonucu olarak ortaya çıkar diye belirtiyor.

7. Duygularınızı Tanımlamakta Zorlanırsınız

Spinelli, “Narsist bir ebeveynle başa çıkmak çoğu zaman kendini korumak için ayrılma ihtiyacı yaratır” diyor. “Sonuç olarak, duyguları tanımlamak ve kendi duygularınızla bağlantı kurabilmek daha zorlaşır”

Ek olarak Spinelli, bir narsist tarafından yetiştirilmenin aşağıdaki durumlara da yol açabileceğini söylüyor:

  • Kaygı
  • Düşük öz değer
  • Depresyon
  • Kendinden Şüphe Etme
  • İlişkilerde Birbirine Bağımlı Olma Eğilimi

İyileşmenin Yolları

1. Narsisizmi Anlayın

Behary, kendinizi narsisizm ve etkileri konusunda eğitmenizi öneriyor. Bunu ne kadar çok yaparsanız, narsist anne babanız tarafından size verilen suç veya utancın sizin hatanız olmadığını o kadar iyi anlayabilirsiniz. “Ne kadar çok anlarsak, o kadar çabuk ve çok iyileştirebiliriz” diyor.

2. Profesyonel Destek Alın

Travmanın üstesinden gelmek için lisanslı bir terapist veya danışmandan yardım isteyin. Spinelli, narsisizm konusunda uzmanlaşmış bir terapistin de ilk ipucu konusunda yardımcı olabileceğini söylüyor. Profesyoneller, tetikleyicilerinizi tanımanıza, bunlarla başa çıkmanız için araçlar sağlamanıza ve sağlıklı sınırlar belirlemenize yardımcı olabilir.

Arkadaşlardan ve sevdiklerinden oluşan güvenilir bir destek grubu bulmak, savunmasız olma ve benlik duygusunu yeniden kazanma yeteneğinizi yeniden inşa etmede uzun bir yol kat etmenizi sağlayabilir.

3. Sağlıklı Sınırlar Belirleyin

Spinelli, terapistinizin yardımıyla, sizin için yararlı olabilecek sınırların türünü değerlendirebilir, ardından bunları narsist ebeveyninizle uygulamaya başlayabilirsiniz, diyor. “Her seferinde bir adım atabilir ve sizi yetiştirenlerin direnişi olabilir, ancak duygularınız ve pazarlık yapmayanlarınız konusundaki duruşunuzu sürdürmeye devam edin” diye ekliyor.

4. Kaybınıza Üzülün

Ebeveynleri üzmek yardımcı olabilir. Spinelli, “Bu bir kayıp ve bunu bir kayıp olarak anlamak ve işlemek için kendinize izin vermeniz önemlidir” diyor.

İçsel çocuk işi olarak bilinen yöntemle kendinizi nasıl onaracağınızı ve içinizdeki çocuğunuzu nasıl iyileştireceğinizi öğrenmek de yardımcı olabilir.

Ebeveyn Olduğunuzda Döngü Nasıl Kırılır?

Narsisizmi daha iyi anladıktan ve kendi yaralarınızı iyileştirmek için çalıştıktan sonra, döngüyü kırmak ve Behary’nin bahsettiği narsisizm mirasından kaçınmak için birkaç şeyi aklınızda tutmak gerekiyor. Bu, çocuklarınızın aynı deneyimi yaşamalarını ve kendileri narsist olmak için büyümelerini engellemek için elinizden gelen her şeyi yapmak anlamına gelir.

Psikanalist Laurie Hollman’e göre, en önemli faktörlerden biri çocuğunuzun sizden biraz ayrılık yaşamasına izin vermektir.

Hollman, “Are You Living With a Narcissist” adlı kitabında “Yaşamın ilk üç yılında ayrılık-bireyleşme denen bir çocuk gelişimi aşaması var” diye yazıyor. “Bu, çocuğun hayranlık duyan bir anneye yakın hissetme ihtiyacını ortaya koyması ve aynı zamanda her şeye kadir ve ihtişamlı olmadığına tahammül edebileceği sağlıklı bir ayrılık geliştirmesi gerektiği zamandır.” Başka bir deyişle, çocuğunuzun sizden ayrı olarak kendi kimliğini geliştirmesine ve bunu yaparken kendini güvende hissetmesine izin verin.

Aynı zamanda, ebeveynlerin sınırlar koyması da önemlidir – özellikle de gelecekteki bir narsisti yetiştirmekten endişe duyuyorlarsa. Çocukların sağlıklı sınırlamalara ihtiyacı vardır.

Hollman, “Çocuğun [annesinin] başkalarıyla kabul edilebilir bir şekilde nasıl ilişki kuracağını bilmesi için sınırlar koymasına ihtiyacı var.” “Eğer çok güçlüyse, bir çocuğun sahip olması gerekenden daha fazlasına hakkı olmasını bekler.”

Bir veya iki narsist ebeveyn tarafından yetiştirilmek, çocuğun zihinsel sağlığı ve yetişkinliğe kadar öz saygısı üzerinde uzun vadeli etkilere sahip olabilir. Bununla birlikte, ebeveynlerinin eylemlerinin etkilerini anlamak ve profesyonel yardım istemek, iyileşmeye yol açabilir, böylece döngü kendini tekrarlamaz.

Elbette, her birey az çok sıkıcıdır, ancak bazıları can sıkıntısının gerçek ustalarıdır ve bazı ortak özellikleri paylaşırlar.

Hepimiz karizmatik insanları tanıyoruz, odadan içeriye girdikleri an dikkatimizi üzerlerine çekerler ve onlarla etkileşim kurduğunuzda kendinizi iyi ve enerjik hissedersiniz. Öte yandan, bir de sıkıcı insan diye adlandırdıklarımız var. Konuşmaları o kadar tek düze o kadar sıkıcıdır ki, onlardan bir an önce uzaklaşmak için sabırsızlanırız. 

İşte Sıkıcı Bir Kişiliğin 5 İşareti:

1. Olumsuzluk: Her zaman hayatlarında olan her olayın olumsuz yönlerini gören bir kişiden, sürekli şikayet eden bir kişiden daha sıkıcı bir şey olamaz. Ne zaman olumlu bir şey ortaya atmaya çalışsan örneğin (“Lunaparkları sevmiyor musun?”) diğer kişi şikayet etmeye başlar (“çok kalabalık, pahalı, pis …”). Her söylediğiniz cümleye olumsuz argümanlarla karşılık verip keyif kaçıran insanlar can sıkıcı olurlar.

2. Yüzeysellik: Sıkıcı kişiliğe sahip bireyler derin konuşmalara giremez. Yüzeyseldirler. Bunun yerine, laf kalabalığı yaparak çok fazla önemsiz şeyden bahsederler (örneğin hava durumu) veya aynı şeyleri defalarca tekrar eder. Sürekli aynı olayı anlatabilirler. Böyle biriyle gerçek bir “bağlantı” kurmak imkansızdır. Ayrıca dinleme ve konuşma arasındaki ritmi de yakalayamazlar.

3. Umursamazlar: Kendilerini çok fazla ifade etmezler, tekdüze bir sesle konuşur göz teması kurmazlar, tamamen sizden bağlantısız görünürler -bu kesinlikle bir can sıkıntısı işaretidir.

4. Ben merkezcidirler: Sıkıcı insanlar kendileri hakkında çok fazla konuşurlar ve başkalarına çok az ilgi gösterirler. Gözünüzde yer edinmek için sonsuza kadar süren bir hikaye anlatmayı severler.

5. Tahmin edilebilirler: Sıkıcı insanlar tahmin edilebilirler. Çok kolay ve çok çabuk anlaşırlar ve nadiren kendi fikirlerini ifade ederler. Sıkıcı insanlar bazen aşırı stresli olabilirler – çok nazik görünürler, sürekli başkalarına iltifat ederler. Ayrıca hayatlarında çeşitlilik olmadığı için hareketsiz bir hayat yaşarlar.

Bunu Değiştirmek Mümkün Mü?

Öyleyse, sıkıcı bir insan umutsuzca bir dışlanma ve yalnızlık yaşamına mı mahkumdur? Tabii ki değil. Herkes konuşma becerileri geliştirerek daha iyi bir konuşmacı ve daha iyi bir dinleyici olabilir, bir sohbete hükmetmeden etkili bir şekilde sırayla söz alarak konuşabilir ve düşündürücü konuları veya hikayeleri önceden hazırlayarak gelgitleri değiştirebilir. Kısacası biraz daha karizmatik olabilir.

İstifleme (Biriktirme) Bozukluğu Nedir?

Diojen sendromu diye bir şeyi duymuşsunuzdur. Bu bozukluğa sahip insanlar sosyal izolasyon, evden çıkmama ve kendini ihmal ile karakterize edilir. Ancak istifleme (biriktirme) bozukluğu ve Diojen sendromu genellikle karıştırılmaktadır. Ne var ki bu ikisi aynı şey değildir. Esas fark şu ki Diojen sendromu yaşayan kişiler işe yaramayan şeyleri biriktirmekten fazlasını yapar. Bu kişiler çöp ve atıkları da biriktirir. Böylelikle kendilerini ihmal durumu uç noktalara ulaşır.

İstifleme (biriktirme) bozukluğuna sahip bir kişi, eşyalarını elden çıkarma veya atmakta zorluk çeker. Bu eşyaların asıl değeri önemsizdir. Bunlar duygusal değeri olan ya da maddi olarak değersiz şeyler olabilir.

Eşyaları elden çıkarmakta güçlük yaşama, farklı durumlarda kendini gösterebilir: eşyaları satma, atma, hediye etme veya geri dönüştürme gibi. Bunun nedeninin söz konusu eşyaların estetik değeri veya kullanımı olduğunu iddia ederler. Ayrıca o eşyaya duygusal bağlanma veya “ya lazım olursa?” düşüncesi etkili olabilir. Bu insanlar yeni bir bilgisayar satın alırlar, ancak yenisi bozulursa diye eski bilgisayarlarını atmazlar. Bir sonraki modeli alınca bile yeni olanlar bozulursa diye korkarak eski modeli saklarlar. Bu örnekler genişletilebilir.

Bazı insanlar, kendilerini eşyalarının bulunduğu yerden sorumlu hisseder. Çoğu zaman, savurganlıktan kaçınmak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Ayrıca istifleme bozukluğu olan kişiler genellikle önemli bilgileri kaybetmekten de korkarlar.

İstifleme (Biriktirme) bozukluğu nasıl teşhis edilir?

Ruhsal Bozukluklar İçin Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı (DSM-5), bu bozukluğa yol açan bir dizi tanı ölçütünü listelemektedir:

A. Gerçek değerlerinden bağımsız olarak, eşyalardan kurtulma veya eşyalarını bırakma konusunda sürekli zorluk yaşama.

B. Bu zorluğun yaşanmasının nedeni söz konusu eşyaları saklama ihtiyacı ve bunlar atıldığı takdirde hissedilecek rahatsızlıktır.

C. Nesnelerden kurtulmanın zorluğu, eşyaları biriktirmeye yol açar. Bu da yaşam alanını daraltarak kullanımını büyük ölçüde değiştirir. Yaşam alanları açıksa bunun tek nedeni dışarıdan yapılan müdahaledir (mesela; aile üyelerinin, temizlik görevlilerinin, yetkililerin müdahalesi).

D. İstifleme klinik olarak önemli bir rahatsızlığa neden olur veya bireyin yaşamını bozar. Sosyal yaşamları, işleri ve kendileri ve başkaları için güvenli bir ortamın sağlanması buna dâhildir.

E. Başka bir tıbbi durum bunu açıklayamaz (örneğin, beyin hasarı, serebrovasküler hastalık, Prader-Willi sendromu).

F. İstifleme (biriktirme) bozukluğu, başka herhangi bir ruhsal bozukluğun belirtilerinden kaynaklanmaz. Örneğin, obsesif kompulsif bozukluk, majör depresif bozuklukta enerji azalması, şizofreni ya da diğer psikotik bozukluklarda yaşanan sanrılar, majör nörokognitif bozukluklarda bilişsel bir bozukluk, otizm spektrum bozukluklarında ilgi eksikliği, vb.

İşe yaramaz şeylerle dolu bir ev

İnsanların biriktirdiği nesneler genellikle gazete, dergi, eski kıyafetler, çantalar, kitaplar, elektronik donanımlar ve evraklardır… Pratik olarak her şey istiflenebilir. Çoğu insanın yararsız veya değersiz olarak tanımlayacağı eşyalar değildir bunlar. Birçok insan çok değerli şeyleri toplar ve saklar. Bu eşyalar genellikle daha az değerli başka şeyler arasında bulunabilir.

Dolayısıyla, istifleme ve birikitirme kasıtlıdır.

Bu özellik, istiflemeyi diğer psikolojik patolojilerden farklılaştırmaktadır. Diğer bozukluklarda nesnelerin pasif bir şekilde biriktirilir veya biri bu eşyaları attığında üzüntü duyulmaz. Farkları budur.

Çok fazla eşya biriktiren insanlar evlerini iyice sıkıştırıp daralttıkları için yaşanmayacak hâle getirirler. Örneğin, mutfakta yemek yapamaz, yatağında uyuyamaz veya oturma odasında bir sandalyede oturamaz duruma gelirler..

Belirli yaşam alanlarını kullanmakta zorluk

Yaşam alanları biraz kullanılabilir olsa bile , genellikle bunu yapmaları çok zordur. Çünkü birbiriyle ilişkisiz pek çok eşya nedeniyle bir karmaşa oluşmuştur. Ayrıca bu eşyalar birbiriyle bir şekilde ilişkili olsa bile başka alanlar için kullanılması gereken yerlerde düzensiz bir şekilde istiflenmiştir. Tanı kriterlerinde gördüğümüz gibi C noktası; garaj, çatı katı veya bodrum gibi alanlar yerine aktif yaşam alanlarını etkiler. Bu alanlar, istifleme (biriktirme) bozukluğu olmayan insanların evlerinde de dağınık olabilir.

İstifçiler genellikle aktif yaşam alanlarını işgal eden eşyalara sahiptir ve araçları, iş yerleri veya arkadaş ya da aile üyelerinin evleri gibi diğer alanların kullanımını da engelleyebilirler. Yaşam alanları dağınık görünmeyebilir çünkü aile üyeleri, profesyonel temizlikçiler veya yerel yetkililer müdahalede bulunmuştur
Biriktirme bozukluğu, belirli bir sistematik organizasyona sahip olan normal koleksiyoncu davranışlarından farklıdır. Koleksiyoncular dağınıklık yaratmazlar ya da bir eşyayı kaybetmekten üzülmezler.

Gördüğünüz gibi istifleme (biriktirme) bozukluğu, yararlı olan ya da olmayan eşyaları toplamaktan oluşur. Bozukluğun şiddeti zamanla artar ve özellikle müdahale olmadığında kronik hâle gelebilir.

Psikolog Francisco Pérez

Kaygılı Olmakla İlgili Az Bilinen 5 Gerçek

Bilim adamlarının son zamanlarda yaptığı çalışmaların sonucu olarak, kaygı kontrolümüzü sağlamaya yardımcı olmak adına bir sütyen geliştirildi. Biraz garip değil mi? Bu, en yaygın duygularımızdan biri olan kaygı ile ilgili tuhaf ama ilginç bilgilerden sadece biri. Muhtemelen zaten sizin de bildiğiniz gibi, kaygı ve stres hem zihinlerimiz hem de bedenlerimiz üzerinde olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. En kötü yanı ise, fark ettiğimizden çok daha sıklıkta görülmesi ve bu tür duygulara maruz kalan insanlarda zarar veren, yıkıcı davranışlara neden olabilmesidir.

Örneğin, çok kaygılı olma eğilimi gösteren insanlar aşırı miktarda yemek yeme eğilimleri de gösterirler. Ve ne yazık ki, genellikle bu tür kaygılar yüzünden kendini yemek yemeye verenler, en fazla yağ ve şeker barından yiyecekleri tüketirler. Bu “stresten yemek yeme’’ durum, kaygılarımızı alıp götürmek şöyle dursun, daha çok endişeye mahal verir.

“Yavaş yavaş nefes almak, duygusal bir fırtınanın ortasındaki bir çapa gibidir. Çapa fırtınayı dindirmez, ancak geçene kadar sizi ayakta tutar.”

– Russ Harris

Diğer kaygı bazlı davranışlar tırnak yeme, uyku sorunu veya diğer dürtü ile gerçekleştirilen aktivitelerdir: mobilyaları düzenlemek, sabah üçte kalkıp koşmaya gitmek, mutfaktaki her şeyi pişirmek ve benzerleri.

Gerçek şu ki, her kaygılı insanın kendine göre duygularını dışa vurabileceği milyonlarca yol vardır.

1. Bir sütyen kaygılarınızı kontrol etmeye yardımcı olabilir

Sütyene geri dönecek olursak… Bir grup araştırmacı, sütyen gibi bir iç çamaşırının, giyinmekten başka bir amacı olup olamayacağının yollarını araştırdı. Hala deneme aşamasında olsa ve mağazalarda satışa sürülmemiş olsa da, bu sütyen kadınlardaki kaygı verici sorunların çaresi gibi görünüyor. Bu iç çamaşırına, kadınlardaki ruh hali değişikliklerini belirleme özelliği yerleştirilmiş. Cildi, kalp atışlarını ve solunumu analiz edebilmesinin yanı sıra, mobil ve kablosuz elektrokardiyogramlar ile donatılmıştır. Ruhsal değişiklikleri fizyolojik işaretlere dayanarak belirleyebiliyor. Sütyeni yıkamak veya başka kıyafetlerinize uyarlamak gerektiği durumlar için, diğer sütyenlerin içine yerleştirmek için kolayca çıkarılabilen algılayıcıları var. Bununla birlikte, bu icadın eksik yanların biri kısa pil ömrüdür (yalnızca 4 saat).

Sütyenin kullanımına gelince, sütyeni giyen kişinin herhangi bir kaygı verici olay ile karşılaşması durumunda artan endişe seviyesine paralel olarak cep telefonlarına bir mesaj gelecek. Bu durum, kaygılarıyla mücadele edenlerin geri dönüşü olmayan bir noktaya gelmelerini engellemek için yararlı olabilir. Bu geri dönülmez nokta ise, kaygının zirve yaptığı ve kişinin kaygıyı gidermek adına çikolata, cips ya da her türlü diğer tatlandırıcı besine saldırmaya başladığı andır.

2. Kaygılı olunca, koku alma duyumuz değişiyor

Kaygılı olduğumuz zaman, normalde ne kadar iyi olursa olsun, her koku burnumuza kötü gelir.

Koku alma duyumuz daha aktif hale gelir ve her köşe başındaki kötü kokuları alabilme yetisine kavuşuruz. Bu yetenek ev temizliğinde işimize yarayabilse de, örneğin yemek hazırlarken hiç de hoş olmayan durumlara yol açabilir.

3. Egzersiz kaygıları azaltır

Bunu zaten bilseniz de, özellikle kaygılı olma durumunuz varsa, aklınızda tutmanız gereken önemli bir bilgidir. Herhangi bir şey yüzünden kaygılı olduğunuz zaman, dışarı çıkıp biraz koşmayı deneyin ya da bisikletinizle bir iki tur atın veya yirmi dakikalık bir yürüyüşe çıkın. Mutlaka daha iyi ve daha sakin hissedeceksiniz. Vücudunuzu hareket ettirerek, gerginliğinin bir kısmını da serbest bırakacaksınız. En çok keyif aldığınız egzersiz biçimini düşünün ve bu egzersizin sadece fiziksel sağlığınız için değil aynı zamanda zihinsel sağlığınız için de yararlı olduğunu unutmayın.

4. Kaygılı olmak dengemizi bozuyor

İş üzerindeyken kaygıları artan bir ip cambazını hayal edin! Ne kadar kaygı, o kadar düşüş! Şaka bir yana, kaygılanmak hiç yoktan yere dengenizi bozabilir. Kaldırımda yürürken bile tökezleyebilirsiniz veya görüşünüz bulanıklaşabilir. Bu tur durumlarda, gözlerinizi bir süreliğine kapatıp, yavaş yavaş nefes almanız ve işinize devam etmeden önce biraz ara vermeniz yararlı olacaktır.

5. Kaygılı insanlar daha zekidir

Sınavlarda iyi notlar almak için stres yapmak iyi bir fikir olmamasına rağmen en sonunda güzel bir haber! Kaygılı olmak ile sözlü veya dilsel zeka arasında bir bağlantı vardır. Bu muhtemelen kaygılarımızın, düşüncelerimizi hızlandırmasından kaynaklanmaktadır.

Kaygı Dünyayı Farklı Algılamamıza Yol Açıyor

Kaygı dünyayı farklı algılamamıza yol açıyor. İki tür kaygı olduğunu açıklığa kavuşturmak önemlidir. Bunlardan biri uyarlanabilir olanıdır. Fonksiyonu ise, bizi tehlikeye veya tehdit edici bir duruma karşı hazırlamaktır. Başka bir deyişle, sizi potansiyel bir riske karşı koruyan içgüdüsel ve makul bir cevaptır.

Diğer kaygı türleri ise psikolojik veya patolojiktir. Sadece gerçek bir risk olmasa bile zaman zaman ortaya çıkar. Belki de neredeyse her zaman abartılmış olan hayalin veya aşırı büyük tehditlerin karşısında ortaya çıktığını söylemek daha doğru olur. Bu bağlamda, bir tehlike varmış gibi, ama kişi nerede olduğunu veya neyin meydana geldiğini belirleyemiyor.

İnsanlar birçok yönden kaygıyı ifade eder. Bu tezahürlerin ortak yönleri, korku ya da endişe duygusunun tamamen abartıldığı gerçeğidir. Bazen düşüncelerin sürekli bir ruminasyonuna yol açar. Diğer zamanlarda panik atakları ortaya çıkarır veya soyutlanmaya yol açar.

“Kaygı onları felç ederken, korku duyuları keskinleştirir.”

– Kurt Goldstein

Kaygı ve bilişsel önyargı

Patolojik kaygıda, dünyanın çarpık veya değişmiş bir algısı vardır. Bu, yalnızca kendi gerçekliğinizin tehdit altında olma hissini açıklayabilecek bir şey olduğunu veya buna dikkatini verdiğiniz anlamına gelir. Aynı şekilde, bu bilgiler yanlış yorumlanır ve diğer verilerden daha fazla hatırlanır.

Örneğin, başkalarıyla ilişkilerinde kaygı hisseden biri, o kişide yalnızca bazı yönleri görmeye eğilimlidir. Bununla birlikte, herhangi bir reddetme hareketine de çok az dikkat edeceklerdir. Sessizlik, yanlış olduklarının veya birinin onlarla konuşmak istemediğinin bir göstergesi olarak yorumlanabilir. Olağanüstü görünür olmadıkça kabul ya da ilgi belirtilerine dikkat etmeyeceklerdir.

Kaygı duymaktan muzdarip biri, doğanın herhangi bir tezahüründe “kader işaretleri” görecektir. Dolayısıyla, çok renkli bir gün doğumu “bir şeyler olacak” anlamına gelebilir. Çok parlak olan bir ay korku yaratır, ancak kişi nedenini bilmez.

Dört faktörlü teori

Psikolog Michael Eysenck, “Dört-Faktör Teorisi” olarak adlandırılan kavramsal bir öneri yarattı. Bu, kaygılı birinin yeni algılara yol açmasının ana yollarını tanımlar. Bu yolların her biri bilişsel bir sapmayı ifade eder. Dört faktör şunlardır:

  • Belirli bir uyaranın önyargılı algısı. Bu kaygı özellikle bir nesneye ya da gerçekliğin çok hassas bir yönüne yönlendirildiğinde ortaya çıkar. Bu “fobiler” olarak adlandırılır. Kaygı davranışın kendisini içeriyorsa, buna “sosyal fobi” denir.
  • Vücudun kendisinin ve fizyolojik reaksiyonlarının önyargı algısı. Bu, bedenin kendisi savaş alanı olduğunda gerçekleşir. Fonksiyonları ve tepkileri tehlike belirtileri olarak kabul edilir. Bu “ıstırap bozukluğuna” yol açar.
  • Kişinin kendi düşünce ve kişisel fikirlerinin önyargılı algısı. Bu durumda, kişinin kendi zihninde risk veya tehdit olarak algılanan şey gerçekleşir. Bu Obsesif Kompulsif Bozukluğa (OKB) yol açar.
  • Küresel çarpık algı. Bu, kaygının listelenen tüm faktörlere yöneldiği durumlara karşılık gelir: spesifik unsurlar, davranışın kendisi, beden ve zihin. Bu, Genelleştirilmiş Anksiyete Bozukluğu (GAD) olarak bilinir.

Bu kaygı tezahürlerinin her biri, gerçekliği tamamen yanlı bir şekilde görmemize neden olur. Bu algıların geçerliliğini sorgulayan bilgileri tanıtmak için güçlü bir direniş ya da imkansızlık söz konusudur.

Yanlış yorumlamalar yapmak

Tüm kaygı bozuklukları en ağır vakalarda bile tedavi edilebilir. Bu semptomların üstesinden gelmeyi amaçlayan tedavi, kişinin dikkatini, ihmal ettikleri gerçeğin diğer yönlerine odaklamasına yardımcı olacaktır. Algıladığımız şeylere daha geniş anlamlar vermeyi öğrenmek mümkündür. Bazen güçlü bir kalp atışının kalp durması eşiğinde olduğumuz anlamına gelmediğini anlamamıza yardımcı olacak birine ihtiyacımız vardır. Aynı zamanda herkesin bizi sevmemesi normaldir, ancak bu bizi dışlamak istedikleri anlamına gelmez.

Her türlü kaygı önemlidir. Aslında, kaygının belirtileri başa çıkma stratejisi olarak görmezden gelindiği zaman, kişiliğimizi bozmaya, etkilemeye ve istila etmeye başlar. Bu anlamda, zamanında yardım istemek, çok acı veren bu durumla yüzleşmenin en iyi yoludur.

ÖFKE KONTROLÜ NEDİR?

Bazı bireyler geçmişte yaşamış oldukları kötü deneyimler, iş hayatlarında baskıya maruz kalma, stresli bir yaşam tarzına sahip olma, maddi yetersizlik gibi durumlardan ötürü öfke kontrollerini sağlamakta güçlük çekebilirler.

Öfke türleri kişiden kişiye değişkenlik göstermektedir. Kiminin öfkesi çok uzun sürer, kimisinin de anlık olarak belirir ve kişi zaman içerisinde sakinleşir.

SAMAN ALEVİ ÖFKE 

Bu öfke türünde kişi bir anda sinirlenir ve öfkesini dile getirir ya da hal ve hareketleriyle öfkeli olduğunu belli eder. Bu öfke türünde öfkelilik hali kısa sürmektedir.

KENDİNE ÖFKE

Bu öfke türünde kişi yapmış olduklarından ya da yapamadıklarından ötürü kendine karşı öfke duyar. Örneğin kişi geçmişte maddi durumu oldukça iyi olmasına rağmen kendisine bir ev satın almamıştır ve hala kirada oturmaktadır.

Anlık koşullarda ev alabilmesi iyice zorlaştığı için kendisine geçmişte yaptığı hatasından ötürü öfke duymaktadır.

DOLUP TAŞAN ÖFKE

Kişi içinden çıkılamaz durumlar ile baş başa kalmıştır. Borçları iyice birikmiş aklına geldikçe işin içinden nasıl çıkacağını bilemeyerek, yaşadığı duruma büyük öfke duymaktadır.

Bu durum iş hayatında kişiye yüklenen iş yükü sebebi ile işleri yetiştirmekte zorlanması, işin içinden nasıl çıkacağını bilememesi durumunda da gerçekleşir. Kısacası işin içinden çıkamama durumu diye nitelendirebiliriz.

KRONİK ÖFKE

Kronik öfke, öfkelilik halinin bir yaşam tarzı haline gelmiş halidir. Bu öfke türünde kişi sağlıklı bir psikolojiye sahip değildir ve adeta öfkelenmek için bahane arar, öfkeden beslenir hale gelmiştir.

Bu durum kişinin fiziksel sağlığına da büyük zararlar vermektedir. Kalp krizi, inme, felç gibi istenmeyen hastalıklara yol açabilir. O yüzden bu tür öfke durumu bulunan kişinin tedavi olması gerekmektedir.

YARGILAYICI ÖFKE  

Kişi aile bireyleri, akrabaları ve arkadaşlarıyla küslük yaşadığı zamanlarda onlara ve onların kendisine karşı tutumuna öfke duyabilir. Kendisine yapılan yanlışları bir türlü unutamaz ve her aklına geldiğinde öfkelenir.

Bu öfke kişinin küslük yaşadığı kişiyi affedememesinden dolayı kaynaklanır. İleriki süreçte küslük yaşadığı kişiler ile barışan kişi bu öfkelilik halinden uzaklaşır.

ÖFKENİN ZARARLARI

  • Öfkelenmek kalp atışının hızlanmasına neden olur ileri yaştaki bireyler için bu durum oldukça sakıncalıdır ve kalp rahatsızlıklarına neden olabilir. 
  • Öfke kontrolü bulunmayan insanlar toplum tarafından hoş karşılanmaz ve dışlanır.
  • Öfke ile kalkan zarar ile oturur atasözünden yola çıkarak öfkenin hiçbir problemi çözmeyeceğini aksine kişinin kendisine ve çevresine zarar veren bir problem olduğu çıkarımını yapabiliriz.
  • Öfke kişinin psikolojisini bozan, bunalıma girmesini sağlayan bir durumdur.
  •  Öfke kontrolü olmayan birey kendisine ve başkalarına fiziksel zararlar verebilir.
  • Öfkeli baş ağrısı ve bölgesel uyuşukluğa sebep olabilir.
  • Öfkeli insan korkutucu bir görünüme sahip olur. Bebekler ve çocuklar öfkeli insanlardan korkabilir.

ÖFKE KONTROLÜ NASIL SAĞLANIR?

Öfke kontrolünün sağlanması için kişi öncelikli olarak, sakin bir şekilde kendisini öfkelendiren durumların ne olduğunu saptamalıdır. Öfkelendiğiniz zaman aynaya bakın ve ne kadar korkunç bir hale geldiğiniz farkına varın. Bu durum daha dikkatli davranmanızı sağlayacaktır.

Temiz hava almak öfkeyi dindiren bir etmendir. Kapalı ortamlarda uzun süre kalmak, zaman zaman kişiyi öfkelendirebilir. O yüzden öfkelendiğiniz zaman dışarı çıkın ve yürüyüş yapın, iyi gelecektir.

Kendini yeterince ifade edemeyen bireyler öfke kontrol problemi oluşabilir. Sohbet etmek, fikir alışverişinde bulunmak ve kitap okumak kişinin kendini ifade etmesini kolaylaştıran etmenlerdir.

Kitap okumak kişinin kelime dağarcığını genişleten bir eylemdir. Ancak tek başına kitap okumak yeterli olmaz, sosyalleşmek de oldukça önemlidir.

Tüm bunları yapmama rağmen, öfkemi kontrol etmekte zorlanıyorum diyorsanız bir uzmandan destek almanız gerekmektedir.

Psk. Dilay GÜNGÖRMÜŞ

Öfke Nöbetleri Neden Olur ve Nasıl Aşılır ?

Çocuk büyütmenin en zor ve ebeveyni en çıkmada hissettiren zamanlarından biri çocuklarının geçirdiği öfke nöbetleridir. Genelde bununla ilgili olarak ebeveynlere verilen tavsiye öfke nöbetleri sırasında “Ağlarsan ağla” vb. söylemlerle kayıtsız kalınması ve görmezden gelinmesidir. Bu sayede öfke nöbetlerini çocukların bir silah olarak kullanmasının önüne geçilebilir. Ancak biz uzmanlar biliyoruz ki iki tür öfke nöbeti vardır. Bunlardan ilki biraz önce de bahsetmiş olduğum gibi çocuğun bilinçli olarak kriz yaratmaya karar verip düğmeye basmaya bile isteye karar vermesidir. Çocuğunuzun dramatik ve görünüşe göre içten içe gelen yalvarmalarınıza rağmen sizler ebeveyn olarak sınırlarınızı kesin olarak koyar ve net bir dille ifade ederseniz bu öfke krizleri kısa zamanda yok olur. Böyle anlarda verilebilecek en iyi yanıt: “Şu an tabletle biraz daha oyun oynamak istediğini biliyorum. Süremiz bittiği için çok üzgünsün  ancak artık kararlaştırdığımız tablet süresinin sonuna geldik. Tableti sen kendin mi salona bırakmak istersin? Eğer kendin bırakmazsan elinden almak durumunda kalacağım.”  Ebeveyn böyle kesin bir sınır koymakla, çocuğunuzun uygun olmayan davranışlarının sonucuna katlanması ve dürtülerine hakim olması gerektiğini anlatmış olur. Peki ya diğer öfke krizi nasıldır? Burada çocuğunuz gerçekten öfke duygusunun yoğun bir biçimde yaşıyordur ve güçlü olan bu duygu onun beynini öylesine esir almıştır ki, muhakeme yapmasına, mantıklı kararlar alabilmesine, sizin sunduğunuz çözüm önerilerini duymasına yardım eden üst beyni devre dışı kalmıştır.

O anlarda ilk olarak ebeveynin fırtınada denizin ortasında kalan bir  dümeni soğukkanlılıkla çevirebilen bir kaptan olarak “Biliyorum çok kızgınsın. Arkadaşının o oyuncağını senden izinsiz alması seni çok öfkelendirdi. O kadar kızgınsın ki şu anda da ona bağırmak istiyorsun.” gibi bir yanıtla çocuğunuzun sizin tarafınızdan duyulduğunu ve anlaşıldığını hissettirmiş onun güçlü duygularının yatışmasına ve üst beynin yeniden devreye girmesine yardım etmiş olursunuz. Çocuğunuz size onu anladığınızı söyleyen “Evet” cevabını veriyorsa işte o zaman artık beyni öğrenmeye açık hale gelmiştir ve sizin ona öğrettiklerinizi çok daha kolay özümseyecektir. “Öfkelendiğini görebiliyorum ancak böyle zamanlarda bu öfkeni sözcüklerle ifade edebilir ve arkadaşına “Ben bundan hoşlanmıyorum” diyebilirsin.” Bir yanıtla bu yaşanan deneyim bir kez daha tekrar yaşanmaması adına çocuğunuzun ne yapması gerektiği konusunda onunla şiddetsiz bir iletişim kurarak yaşadığınız öfke nöbetlerin üstesinden gelebilirsiniz. 

Biliyor musunuz? Çocuklar yalnızca duygularını düzenleyebilen yetişkinler eşliğinde duygularını yatıştırabilirler. Ancak unutmamalıyız ki bazen biz yetişkinlerin de tepesinin tası atar ve üst beyni devre dışı kalır. İşte bu anlarda önce biz yetişkinler duygularımızın farkında olan bir içgörüye sahip olarak duygularımızı sağlıklı yatıştırmayı öğrenmeliyiz ki çocuklarımıza da bunu öğretebilelim. 

Psikolojik Danışman Sıla Salantur

Suç etolojisi olarak bilinen suçun nedenleri konusu, kriminolojinin en önemli sorularından biridir. Ortada mevcut bir sorun bulunmaktadır, bu sorun suçlu davranıştır. Suçlu davranışın nedenlerinin bilinmesi suçun ortadan kaldırılması açısından büyük önem taşır. Ancak bu kolay bir iş değildir, zira çeşitli duygu ve davranışlardan oluşan insan aynı zamanda çevresinin etkisi altındadır. Pek tabi kalıtımın etkisi de her zaman merak konusu olmuştur. Bütün bunların ışığında insanın neden suç işlediğini araştıran Mannheim üç ana sınıflandırma yapmıştır. Bunlar:

  1. Fiziki, antropolojik, biyolojik;
  2. Psikolojik, psikiyatrik;
  3. Ekonomik, sosyal faktörler şeklindedir.

Biyolojik Faktörler

Bu faktörler; iklim, fiziki coğrafya, beden yapılarındaki farklılıklar, genetik, beslenme şekilleri olarak açıklanır. Örneğin beden yapılarına bakılarak kişinin hangi suça meyilli olduğunun saptanabileceğini söylemişlerdir. “Suçluluk doğuştandır” gibi söylemler bir dönem oldukça rağbet görmüştür. Bilim insanları cezaevlerindeki suçluları karşılaştırarak ortak bir suç ve suçluluk kataloğu oluşturma gayretine girişmişlerdir.

Bu konuda bir başka ilgi çeken konu Jukes ailesidir. Jukes ailesi, insanlardan uzak bir kayada yaşayan ve genelde kendi arasında evlenen bir ailedir. Yani suçluluğun genetik olup olmayacağı hakkında mükemmel fikirler vermeye oldukça elverişlidir. Dugdale, ailenin 709 kişisini araştırdı ve 77 suçlu, 202 fahişe ve 142 serserinin varlığını ortaya koydu. Peki bu veri suçluluğun genetik olduğunu mu gösterir yoksa aynı çevrede büyüyen, suçlu kişinin davranışını gören Jukes ailesinin kendi çevresinden etkilendiğini mi?

Psikolojik Faktörler

Biyolojik faktörler kişiyi bir organizma olarak ele alırken psikolojik faktörler kişinin hangi yönlerinin sorunlu olduğu konusunda psikolojik etmenlerden yola çıkar.

Freud, sosyalleşme sürecinden geçmemiş bireyi potansiyel bir suçlu olarak görür, zira insanlar doğuştan bencildir. Bu “ben merkezli hareket tarzını sağlıklı bir sosyalleşme ile diğer insanlarla uyum içinde yaşayabileceği özellikleri kazanamaz, içinden gelen arzu ve istekleri bastıramazsa diğer insanlarla ve toplumsal kurallara çatışma yaşaması kaçınılmazdır”. Burada id, ego ve süperegodan bahsedilir. Suçluluk bu benliklerin kontrol edilememesi ile açıklanır. Psikolojik faktörlerde psikozlar, nevrozlar, psikopatlık, zeka geriliği, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı sayılır. Kişinin psikolojik rahatsızlıkları, suça neden olabilir. Aynı şekilde bedensel rahatsızlık psikolojik sorunlara neden olup suçlu davranışı tetikleyebilir.

Bu faktörler, suçlu davranışı tetikleme konusunda önemlidir. Ceza yasalarında akıl hastalığı, alkol ve uyuşturucu madde etkisinde olma hükümleri düzenlenmiştir. Özellikle akıl hastalarının suç sonrası akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri ile kontrol altında tutulup tedavi edilmeleri önemli ve gereklidir. Ancak suç işlememiş akıl hastası bireyi suç öncesi güvenlik tedbirine maruz bırakmak kabul edilemez. Bu şekilde bireyin suçtan uzak tutulacağını söylemek kanunilik ilkesinin anlaşılmadığını göstermekten başka bir şey değildir.

Sosyolojik Faktörler

Sosyolojik faktörler çok çeşitlidir; genel geçer kurallara indirgemek, sürekli bir şeyleri göz ardı etmek anlamına gelir. İnsanların birbirinden farklı olması gibi insanların oluşturduğu sosyal çevre de farklıdır. Tek tip bir çevreden bahsetmek imkansızdır. Her biri bir başka yazının konusu olabilecek faktörler genel başlığı ile şu şekildedir: Sosyolojik teoriler, öğrenme teorileri, tanımlayıcı açıklama denemeleri  ve kontrol teorileri. Bu dört teorinin yanında ayrıca rutin aktiviteler teorisi sayılabilir.

Burada ayrıntılı bir biçimde değinmek bu yazının konusu olmamakla beraber, çevresel etmenlerin suçlu davranışta ne kadar önemli bir yere sahip olduğu bilinmelidir. Kişi, büyüdüğü çevreden, gördüğü davranışlardan bağımsız değerlendirilemez. Suç oranının yüksek olduğu bir çevrede büyüyen bireyin suçlu olduğunu söylemek haksız bir söylem olsa da bireyin suçlu davranış eğiliminde bulunacağı imkansız değildir. Çünkü birey, bizzat büyüdüğü ortamda suçu kanıksamıştır. Bir kişinin suç işlemesi, diğerlerinin buna karşı çıkmaması da suçu zamanla normalleştirir.

Bu ve benzeri nedenler çevre etmeninin ne kadar önemli olduğunu gözler önüne seriyor.

Sonuç

Her insan farklıdır, insanları suça iten nedenler farklıdır. Aynı olmasının beklenmesi mümkün değildir. Bu nedenle ortaya atılan bu üç teorinin birini mutlak doğru kabul etmek, diğerlerini yok saymak yanlış olacaktır. Farklı suçlulukların farklı teorilerle açıklanması mantık sınırı içindedir. Suçun nedenlerini ararken cevabı bireyden bağımsız bulamayız. Ayrıca toplumu da doğru okumalıyız. Suçu işleyen insan olsa da suça iten nedenler toplumun dinamiklerinde yatar. Bütüne, parçaları göz ardı etmeden bakmak ve uygun cevabı bulmaya devam etmek önemli ve gerekli bir konu olarak gündemimizde olmalıdır.

SÜMEYRA KASTANBOLU

Zihnimizde negatif düşüncelerin tekrar meydana gelmesi bizim tekrar kara bir deliğin içine girmemize neden olur. Işığı göremeyiz ve kendimizi çaresiz hissetmekten alamayız. Bu yüzden, negatif düşünceleri pozitife dönüştürmek bir ihtiyaç değil, hayatta kalmak için bir araçtır. Bunu yapmayı öğrenmek ve günlük hayatımızda uygulamak endişeli hislerimizi azaltır ve kişisel gelişme yolunda ilerlememizi sağlar.

Duygusal psikoloji alanında uzman olanlar günde üç kez negatif duygulara yer vermenin kabul edilebilir olduğunu söylerler. Günün sonunda, hayata pembe bir camın ardından bakmak, gerçeklerden kaçmak ve korku ve endişelerimizi yenmek demek değildir. Bunu yapabilmenin anahtarı, o düşüncelerin bizi sürüklemesine ve zorlukların üstesinden gelebilme hissini imkansız hale getirmeye hiç olmazsa sık sık izin vermemek ve kişisel seviyemizi ilerletmektir.

Hepimiz böyle bir sorunun kurbanları olmuşuzdur. Bazen bizim “sen buna değmezsin”, “başarısız olacaksın” veya “ne kadar çabalarsan çabala, başarısız olacaksın” gibi düşüncelerimiz olmuştur. Hepimiz insanız ve zaman içinde bir süre zihinlerimizin istemediğimiz yerlerde dolaşması ve bizi sabote etmesi alışılmamış değildir.

Ünlü Kaliforniya Üniversitesi nöro görüntüleme laboratuvarında yapılan bir beyin görüntüleme çalışmasında herkesin, çoğunun negatif olmaya ve moral bozmaya eğilimli, günde yaklaşık 70,000 düşüncenin aklından geçtiğini ortaya çıkarmıştır. Bu düşünceleri aşmak, onları kabullenmek ve onlardan kurtulmak için yapacak sadece bir şey var: şimdi negatif düşünceleri nasıl pozitif hale getirebileceğimize bakalım.

Negatif duygusal bir durum ürettiği o düşünceleri beslemeye son vermekle biter. Bu hepimizin anlayabildiği ama algılamadığı bir durumdur. Bunun sebebi kendimize gerçekten zaman tanımamamız ya da bu zararlı duygularla doğru bir şekilde mücadele edecek uygun stratejiler kullanmamamızdır.

Örneğin, işten eve geldiğimiz zaman kendimizi çok yorgun, rahatsız ve sıkıntılı hissederiz. Hissettiğimiz bu rahatsız duygulardan dolayı, onların derinliğine inmektense o duyguları görmezden gelmeyi tercih ederiz. Bazıları bu konuda aynı fikirde değildir. Fakat asıl gerçek şu ki; eğer durumu kontrol edemezsek içine düştüğümüz kara delik gitgide büyür. Günden güne o negatif düşünceler bizim içimizdeki duygusal dengeyi bozmaya devam eder. Huzursuzluk ve yılgınlık sadece negatif ve takıntılı düşüncelerin arttığı zihinsel örneklerin yer bulmasına sebep olur. Eğer kontrol edilmezlerse, depresyon veya endişe bozukluğu gibi daha büyük sorunlar ortaya çıkabilir.

Negatif düşünceleri saptayın ve direnmeden onları kabul edin

2012 yılında, Rhode Island Üniversitesi tarafından Psikoloji ve Yaşlanma adlı dergide yayınlanmış çok ilginç bir çalışma bulunmaktadır. Yazıyı yayınlayanların amacı negatif düşüncelerin farklı yaş gruplarını nasıl etkilediğini bulmaktı. Sonuçlardan çok açık olarak görülmüştür ki; genç veya yaşlı olmamızın bir farkı yoktur, bu psikolojik gerçekler (negatif düşünceler) bizde endişeyi üretir ve hastalıkları tetikler.

Her şeyden önce, negatif düşünceleri pozitif hale getirmenin anahtarı negatif diyalogları nasıl tanımlayacağını bilmektir. Bu çok belirgin olmasına rağmen ilk başlarda bizi şaşırtabilir. Çoğu kez takıntılı, negatif ve sınırlı düşünceleri nasıl desteklediğimizin farkına varamayız.

  • Negatif düşünceleri nasıl belirleyeceğimizi bilmeliyiz. Size yardımcı olabilecek en büyük şey gün içerisinde aklınıza gelen her şeyi bir günlük tutarak yazmaktır. Bu sizin kendinizden daha çok haberdar olmanıza ve nasıl hissettiğinizin izini sürmenize yardımcı olur.
  • Negatif düşünceleri gizlemeyin ya da bloke etmeyin. Onları nasıllarsa öyle kabul edin. Onları bir defa belirlerseniz, pozitif yöne çevirmek sizin için daha kolay olur.

Karşılaştırın, yalanlayın ve zayıflatın

O negatif düşünceler için yargılama yapılıyor mu? Hiç düşündüğünüz şeyler gerçekleşebilir diye bir kanıtınız var mı? Bunun sadece bir düşünce olduğunu, gerçek olmadığını anlamalısınız. Zihin bizi aldatabilir. Bizi sık sık kirletir ve duyduğumuz endişeyle birlikte coşabilir veya bizim konfor bölgemizde kalabilir. Düşüncelerinizin izini sürün ve o her bir düşünceyi ispat eden veya aksini iddia eden fikirler için kanıtlar arayın.

Düşünce işlevinizi uygun bir şekilde yeniden düzenleyin

Düşüncelerimizi daha uygun bir şekilde tekrar tarif etmek her zaman negatiflik oranını düşürür. Bunu doğru bir şekilde yapmak ve toy ve gerçek dışı bir pozitifliğe dönüştürmemek önemlidir. Bunun bazı örneklerine bakalım:

  • “İşten atılacağım.” Bu zamana dek bunun gerçekleşeceğini kanıtlayacak hiçbir şey olmamıştır. İşimi iyi yapıyorum. Diğer yandan, bu durumun olma ihtimaline karşı hazırlıklı olmalıyım. Beni işten atma ihtimaline karşı bir B planım olmalı. Ama şu an işimi iyi yapmaya odaklanmalıyım.
  • “Başkalarının beni önceden olduğu kadar sevdiklerini düşünmüyorum.” Bu düşünceye zorlayan ne gibi kanıtım var? Eğer gerçekten buna inanıyorsam, onlarla ciddi olarak konuşmalıyım. İlişkinin çaba ve kesin bağlılık gerektirdiğini anlamalıyım ve negatif düşünce her şeyi daha kötü hale getirir.
  • “Korkuyorum, kötü bir şeyler olacakmış gibi hissediyorum.” Böyle hissetmeme sebep olan şey nedir? Hayatımda yanlış giden bir şeyler mi var? İyi olduğumu ve etrafımdaki herkesin iyi olduğunu aklımdan çıkarmamalıyım. Dikkatimi hoşuma giden bir şeylerle uğraşmaya vermeliyim. Belki yeni bir projeye başlamalıyım veya moralli hissettirecek bir şeyler yapmalıyım.

Bütün negatif duyguları gönderin ve kendinizi pozitif düşünce dünyasına daldırın

Yazımızın başında duygularımızın içinde bulunduğu şartların düşüncelerimizin kalitesinden kaynaklandığından bahsettik. Zihnimizi bu takıntılı, negatif ve ölümcül düşüncelerin etrafında dolanmaktan kurtarmak için en büyük strateji, onların yerine pozitif düşünceleri kucaklamaktır.

Günlük hayatımızda küçük değişiklikler yapmak çoğunlukla verimli değişimlere sebep olur. Kendinize biraz zaman ayırmaktan korkmayın. Bu kesinlikle sizin daha rahatlamış hissetmenizi sağlayacaktır. Farkındalık, sanatsal terapiler veya yeni insanlarla tanışmak gibi faydalı uygulamalar çok zengin fırsatlar sunar.

Zihin negatif ya da yıkıcı olabilir. Bu durum meydana geldiğinde, pencereyi açıp içeriye oksijen girmesini sağlayıp rahatlamak ve her şeye farklı açıdan bakmak yapılacak en iyi şeylerden biridir. Onların bizi kontrol etmesine izin vermek yerine düşüncelerimizi kontrol altında tutmayı öğrenmeliyiz.

Psikolog Valeria Sabater

Derinlerimizde Saklanan Gizli Irkçılık / Sosyal Psikolog Dr. Mediha Ömür

Yeni ırkçılık veya modern ırkçılık nedir?
Bu soruyu yanıtlamadan önce ırkçılığın ne olduğunu açıklayalım. Irkçılık, ırksal ayrımlar temelinde şekillenen bir önyargı ve ayrımcılık türüdür. Belli bir ırksal grubun üyelerine karşı sırf o ırktan oldukları için olumsuz tutumlara sahip olmak ırkçılıktır. Dahası, bu tutumların davranışlara dökülmesi, böylece belli bir ırktan kimselere toplumda aşağılayıcı muamelede bulunulması da ırkçılıktır.
Günümüzde ırkçı fikir ve ideolojiler 1900’lü yılların başına kadar rağbet görmemektedir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren eşitlikçi değerler, pek çok ülkede giderek daha fazla benimsenmeye başladı. Bunun etkisini toplumsal tutumların ölçümünde de gözlemliyoruz. Irkçılıkla ilgili yapılan açık ölçümler giderek daha az insanın ırkçı görüşleri benimsediğini göstermekte. Yeni ırkçılık veya modern ırkçılık olarak tabir edilen olgu da tam burada tartışılmaya başlanıyor. Çünkü insanların duygusal düzeyde veya bilinçdışı süreçlerinde hala ırksal temelli önyargıları ve rahatsızlıkları sürdürdüklerine dair çeşitli araştırma bulguları var. Hatta kimi çalışmalar bazı insanların sahip oldukları ırkçı görüş veya duyguları toplumdan çekindikleri için açıktan söyleyemediklerini, bununla birlikte bu türden görüşlerin açığa çıkmasını kolaylaştıran ortamlarda bunları açığa vurabildiklerini göstermektedir. İşte yeni ırkçılık denen olgu budur: farkında olmadığımız ya da itiraf etmekten çekindiğimiz, derinlerimizde sakladığımız ırkçılık.


Irkçılık toplumsal düzeyde nasıl ortaya çıkıyor?
Irkçılığın toplumsal düzeyde pek çok göstergesi olabilir. Örneğin, işe alımlarda belli bir etnik gruptan kimseler, liyakat gereği değil de etnik kökenleri nedeniyle o işe alınmıyorlarsa burada ırkçılıktan bahsedebiliriz. Daha çarpıcı örnekler ise etnik temizlik ve soykırım gibi belli bir etnik grubu ortadan kaldırmaya yönelik kanlı eylemlerdir. Bununla birlikte, günlük yaşantımızda ırkçılığın çok daha “alışıldık” düzeylerini sıklıkla gözlemleriz. Toplumda bazı etnik gruplarla ilgili şaka ve fıkralardan tutun, bir etnik grubun adının bir hakaret gibi kullanılmasına değin sözlü kültüre yerleşmiş “ırkçı bir dil” kullanımları ırkçılığın sinsi formlarına birer örnek teşkil etmektedir.
Kendisini ırkçı olarak görmeyen birinin hangi davranışları veya düşünce biçimi gizlenmiş ırkçılığa çıkıyor?
İnsanlar düşünce düzeyinde eşitliği savunsalar ve ırkçılığı lanetleseler dahi duygusal olarak farklı ırklardan kimselerle bir araya geldiklerinde, örneğin tokalaştıklarında kendilerini gergin hissedebilirler. Bu durum ırkçılığın duygusal boyutunu ortaya koymaktadır. Ayrıca algısal süreçlerimiz de bilinçdışımızdaki ırkçılıktan etkilenebilir. Sözgelimi, farkında olmadığımız ırkçılığımız nedeniyle belli bir ırksal grubun eylemlerini açıklamada yanlı tavırlar sergiliyor olabiliriz. Batı’da gerçekleşen saldırılarda saldırganın beyaz olup olmamasının eylemin terör olarak nitelendirilmesinde önemli rol oynaması bunun tipik bir örneğidir.
Bireylerin tehdit algıları bilinmeyene/tanınmayana duyulan korku ile artışa geçer. Bir toplumda etnik gruplar arasında gözle görünmeyen duvarlar varsa bu gruplar birbirlerini yeterince doğru tanıyamaz. Bu bilinmezlik durumu da karşılıklı olarak ırkçı önyargıları büyütür. Bu önyargıların yaygın olduğu kültürlerde yetişen insanlar daha sonra aldıkları eğitimlerle daha önceki ırkçı kabullerinin hatalarını fark etseler bile tehdit algıları sürebilir. Bunun bir sonucu tercih edilen sosyal mesafenin büyüklüğüdür. Örneğin, kişi ırkçılığı yanlış bulsa da bir yakınının başka bir etnik kökenden kimse ile evlenmesini istemeyebilir. Buna bir gerekçe olarak kültür farklarını gösterebilir. Kültür farkları gerçekten insanlar arasında bir çatışma sebebi olabilir. Bununla birlikte, benzer eğitim geçmişine, değerlere ve yaşam tarzına sahip olan insanlar arasında dahi ırksal ayrımlar bir çatışma kaynağı olabiliyorsa orada belki de derinlerde yatan ırkçı kabuller ve tehdit algıları söz konusudur.


Derinlerde yatan ırkçılığı nasıl ölçmeliyiz?
Bireyin duygusal düzeyde veya bilinçdışı düzeyde sahip olduğu ırkçılığı ölçmek için elbette ona birtakım ırkçı fikirleri ne kadar desteklediğini sormak uygun olmaz. Tercih edilen sosyal mesafe, derinlerdeki ırkçılığın bir işaretçisi olabilir. Örneğin kişi farklı etnik kökenden kimselerle, göçmenlerle ya da yabancılarla aynı okulda okumaktan hatta aynı derslere katılmaktan rahatsızlık duymayabilir. Ancak ev arkadaşlığı veya evlilik gibi daha yakın temas içeren durumlarda bulunmayı tercih etmeyebilir. Sosyal mesafenin farklı derecelerine dair tercihleri incelemek derinlerdeki ırkçılığa dair bir fikir verebilir.
Derinlerdeki ırkçılığı ayrıca otomatik bilişlerin ve örtük çağrışımların değerlendirilmesi yoluyla da ölçmek mümkündür. Deneysel çalışmalarda insanlara dil bilgisi soruları sormak veya bir videodaki davranışın yorumlanmasını istemek gibi dolaylı yollar kullanıldığında ırkçı yanlılıklar açığa çıkarılabilmekte. Her ne şekilde olursa olsun, ırkçılığı ölçmek için kullanılması uygun olmayan yol onu dolaylı değil doğrudan açıkça sorgulamaktır.


Derinlerde yatan ırkçılık düşüncesinden nasıl kurtulunabilir, nasıl düşünülmelidir?
Bütün insanların eşit düzeyde değerli olduğu şeklindeki düşünce ırkçılığın antitezidir. Bu antitezin benimsenmesinde eşitlikçi bir eğitimin etkili olduğu aşikârdır. Ne var ki az önce de belirttiğim gibi insanlar ırkçı düşüncelerden vazgeçseler dahi duygusal düzeyde ırkçılığı sürdürebilmektedirler. Bu duyguların yerleştiği dönem ise çoğunlukla çocukluk dönemidir. Bu nedenle ırkçılığın yanlışlığına inanan bir kişinin ırkçılıkla mücadele etmek için yapabileceği en hayırlı iş, her insanın eşit düzeyde değerli olduğu fikrini çocuklara aşılamasıdır. Ayrıca davranışlarıyla da eşitlikçi tutumlara örnek olması gerekir. Dili kullanırken ırkçı ifadelerden kaçınmaya çalışması gerekir.
Kişinin kendindeki ırkçı duygularla mücadele etmesi daha zor olsa da burada da yapılabilecek birkaç şey vardır aslında. Farklı ırklar, farklı kültürel özellikleri beraberinde getirebilir. Irkçılık da çoğu zaman farklı kültürlere yönelik rahatsızlık olarak kendini gösterir. Öncelikle kişinin dünyadaki bu kültürel çeşitliliğin doğal ve değerli olduğunun farkına varması gerekir. Bize fazla soğuk veya fazla kaba gelen bir kültür belki de bize tam da öyle görünen özellikleri nedeniyle kendi toplumu için işlevsel olabilir. İkincisi, belli bir kültürün davranışları kişiye tuhaf geliyorsa bunun da doğal olduğunu kabul etmek önemlidir. Her birimiz bir kültür içine doğuyoruz. İçine doğduğumuz toplulukla kültürel mesafesi çok fazla olan bir toplumun davranışları bize tuhaf gelebilir. Sosyal temas belli bir noktaya kadar yadırgamayı azaltsa da yadırgamayı sürdürdüğümüz şeyler de olabilir. Bunları olduğu gibi kabul etmek, “onlar öyle biz ise böyleyiz, farklı olmamızda sorun yok” demek bazen yeterlidir.

Sık sık “kendimden nefret ediyorum” düşünceniz var mı? Kendinden nefret etme duygularıyla doluysanız, bunların ne kadar sinir bozucu olabileceğini bilirsiniz. Kendinden nefret etmek hayatta elde edebileceklerinizi sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda anksiyete ve depresyon gibi zihinsel sağlık koşullarınızı da kötüleştirir. Kendinden nefret etme duygularının üstesinden gelmek için, belirtileri ve semptomları tanımak, altta yatan nedenleri ve tetikleyicileri anlamak, yaşamınız üzerindeki güçlü etkilerinin farkına varmak ve son olarak, bu benlik duygularını aşmak için bir plan yapmak önemlidir. -nefretsiz ve daha iyi hissedebilmek için sağlıklı başa çıkma becerileri geliştirmek de önemlidir.

Kendinden Nefret Belirtileri

Aşağıda, ara sıra olumsuz yönde kendi kendine konuşmanın ötesinde, kendinizden nefret ediyor olabileceğinizi gösteren bazı işaretler bulunmaktadır.

  • Ya hep ya hiç düşüncesi: Kendinizi ve hayatınızı arada gri tonları olmadan iyi ya da kötü olarak görürsünüz. Bir hata yaparsanız, her şeyin mahvolduğunu veya başarısız olduğunuzu hissedersiniz.
  • Olumsuzluğa odaklanma: İyi bir gününüzde olsanız bile, bunun yerine olan kötü şeylere veya neyin yanlış gittiğine odaklanma eğilimindesini
  • Duygusal akıl yürütme: Duygularınızı gerçeğiniz olarak kabul edersiniz. Kendinizi kötü hissettiğiniz veya bir başarısız gibi hissettiğinizi fark ederseniz, duygularınızın durumun gerçeğini yansıtması gerektiğini ve aslında kötü olduğunuzu varsaymaya başlarsınız.
  • Düşük benlik saygısı: Genellikle düşük benlik saygısına sahipseniz ve günlük hayatta kendinizi başkalarıyla karşılaştırırken aslında kendinizi ölçtüğünüzün farkında değilsiniz.
  • Onay istemek: Kendi değerinizi doğrulamak için sürekli olarak başkalarından onay bekliyorsunuz. Kendiniz hakkındaki fikriniz, başkalarının sizi nasıl değerlendirdiğine veya sizin hakkınızda ne düşündüklerine bağlı olarak değişiyor.
  • İltifatları kabul edemezsiniz: Biri sizin hakkınızda iyi bir şey söylerse, söylenenleri küçümsersiniz ya da sadece iyi olduklarını düşünürsünüz. İltifatları kabul etmekte zorlanıyorsunuz ve nezaketle kabul etmek yerine onları savuşturma eğilimindesiniz.
  • Uyum sağlamaya çalışmak: Kendinizi her zaman bir yabancı gibi hissettiğinizi ve her zaman başkalarına uyum sağlamaya çalıştığınızı fark ediyorsunuz. İnsanların sizden hoşlanmadığını hissediyorsunuz ve neden sizinle vakit geçirmek isteyebileceklerini ya da gerçekten sizden hoşlandıklarını
  • Eleştiriyi kişisel olarak almak: Biri eleştiri sunduğunda zor anlar yaşarsınız ve bunu kişisel bir saldırı olarak kabul etmeye veya olaydan çok sonra kendinizi o anı düşünürken bulursunuz.
  • Sıklıkla kıskançlık duygusu: Kendinizi başkalarını kıskanırken bulursunuz ve hayattaki durumunuz hakkında kendinizi daha iyi hissetmek için onlarla iletişimi kesebilirsiniz.
  • Olumlu bağlantılardan korkmak: Birisi size çok yakınlık gösterdiğinde, arkadaşlarınızı veya potansiyel ilişkilerinizi korkudan uzaklaştırabilir, kötü bir şekilde sona ereceğine ve yalnız kalacağınıza inanabilirsiniz.
  • Kendiniz için acıma partileri vermek: Kendinize acıma partileri verme eğiliminiz var ve sanki hayatta size çok kötü davranılmış gibi ya da her şey size karşı cephe almış gibi hissediyorsunuz.
  • Büyük hayal kurmaktan korkmak: Hayalleriniz ve geleceğinizden korkuyor ve hayatınızı korunaklı bir şekilde yaşamaya devam etmeniz gerektiğini Başarısızlıktan hatta başarıdan korkabilir veya elde ettiğiniz başarıdan bağımsız olarak kendinize bir üst pencereden bakmaya başlarsınız.
  • Kendinize karşı sert olmak: Bir hata yaptığınızda kendinizi affetmekte çok zorlanıyorsunuz. Geçmişte yaptığınız veya yapamadıklarınız için de pişmanlık duyabilirsiniz. Geçmişteki hataları geride bırakmakta ve hareket etmekte bu yüzden zorlanabilirsiniz.
  • Alaycı bakış açısı: Dünyayı çok alaycı bir şekilde görüyor, içinde yaşadığınız dünyadan nefret ediyorsunuz. Sanki olumlu bir bakış açısına sahip insanların dünyanın gerçekten nasıl işlediği konusunda saf olduklarını hissediyorsunuz. İşlerin daha iyiye gittiğini görmüyorsunuz ve hayata çok kasvetli bir bakış açınız var.

Kendinden Nefretle Nasıl Savaşılır

Kendinden nefret etmenin üstesinden gelmek istiyorsanız, döngüyü kırmak için yapabileceğiniz birkaç şey var. Her şeyden önce, nasıl hissettiğinizden sorumlu olmadığınızı, ancak bugünden itibaren olumlu değişiklikler yapmak için attığınız adımlardan sorumlu olduğunuzu unutmayın.

Günlük Tutmayı Deneyin

Gününüzü ve olanlar hakkında nasıl hissettiğinizi yansıtmak için bir günlük tutun. Günün olayları üzerinde düşünün, belirli duyguları tetiklemiş olabilecek durumları inceleyin ve her türlü kendinden nefret duygusunun temel nedenlerine dikkat etmeyi unutmayın.

Her gün günlük tutarken, kalıpları araştırın ve duygularınızın nasıl değiştiğinin daha fazla farkına varmayı hedefleyin. Araştırmalar, günlük tutmak gibi etkileyici yazmanın psikolojik sıkıntıyı azaltmaya yardımcı olabileceğini gösteriyor.

KendinizleTekrar Konuşun

Duygularınızın ve tetikleyicilerinin daha fazla farkına varmaya başladığınızda, olumsuz olaylarla karşılaştığınızda sahip olduğunuz düşünceleri belirlemeye çalışın. Düşüncelerinizin gerçekçi olup olmadığı veya düşüncenizin çarpıtmalarına katılıp katılmadığınız hakkında kendinize sorular sorun.

Bu iç sese karşı argümanlarla karşı çıkarak içinizdeki zorbaya karşı durmaya çalışın. Kendi başınıza güçlü bir ses oluşturmakta zorlanıyorsanız, tanıdığınız daha güçlü bir kişinin (bir arkadaş, ünlü kişi veya süper kahraman gibi) rolünü üstlendiğinizi ve kafanızdaki eleştirel sesle konuştuğunuzu hayal edin.

Öz-Şefkat Uygulayın

Kendinizden nefret etmek yerine, kendinize şefkat göstermeyi deneyin. Bu, durumlara farklı bir açıdan bakmanızı, başardığınız iyi şeyleri görmenizi ve siyah-beyaz düşünceyi sona erdirmeniz anlamına gelir. Kendileri hakkında benzer düşünceleri olan bir arkadaşınıza veya sevdiğiniz birine ne söylerdiniz?

Bu gerçekten dünyanın sonu olabilecek kadar kötü bir şey miydi? Durumu bir felaket yerine bir aksilik olarak görmek için durumu yeniden canlandırabilir misiniz? Kendinize karşı daha nazik olabildiğinizde, kendinizi daha olumlu duygulara ve olumlu bir iç sese açacaksınız. Araştırmalar, şefkat odaklı terapinin benlik saygısını iyileştirebileceğini ve bu da kendinden nefreti azaltmaya yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Pozitif İnsanlarla Vakit Geçirin

Seni kötü hissettiren insanlarla takılmak yerine, seni iyi hissettiren insanlarla takılmaya başla. Günlük hayatınızda hiç pozitif insanınız yoksa, bir destek grubuna katılmayı düşünün. Nerede bulacağınızdan emin değilseniz, Ulusal Akıl Hastalıkları İttifakı ne tür zihinsel sağlık sorunlarıyla karşılaşmış olursanız olun, başlamak için iyi bir yerdir.

Meditasyon yapın

Yavaşlamayı ve kendinizi olumsuz düşüncenizden uzaklaştırmayı zor buluyorsanız, düzenli bir meditasyon uygulamasına başlamayı deneyin. Meditasyon yapmak, kafanızdaki olumsuz sesi kapatmanın bir yoludur. Aynı zamanda bir kas gibidir; Ne kadar çok pratik yaparsanız, zihninizi sakinleştirmeniz ve olumsuz düşüncelerden kurtulmanız o kadar kolay olacaktır.

Bir Terapiste Görün

Zihinsel sağlığınızla mücadele ediyorsanız, bir terapist görmekten faydalanabilirsiniz. Zihniyetinizi kendi başınıza değiştirmek mümkün olsa da, bir terapist geçmiş travmalarla daha hızlı başa çıkmanıza yardımcı olabilir ve sizi daha yararlı düşünme kalıplarına yönlendirebilir.

Kendine dikkat et

Kendine zarar verici davranışlarda bulunmak yerine, öz bakımla meşgul olun. Bu yaklaşım, kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacak her şeyi yaparak fiziksel ve zihinsel sağlığınıza özen göstermeniz anlamına gelir. Sağlıklı beslenin, düzenli egzersiz yapın, yeterince uyuyun, sosyal medya ve ekran zamanını azaltın, doğada vakit geçirin ve kendinizle nazikçe konuşun, bunlar sade birkaç örnek kendiniz zenginleştirebilirsiniz.

İstediğiniz Hayatı Yaşamaya Doğru Hareket Edin

Sürekli kötü hissetmenin panzehiri, hayatta istediğiniz şeye doğru küçük adımlar atmaya başlamanın sinyali olabilir. Bu, yeni bir kariyer yolu bulmak, seyahat etmek, borçtan kurtulmak, bir ilişkiyi bitirmek, bir aile kurmak veya uzaklara taşınmak anlamına gelebilir. Değerlerinizi belirleyin ve onlara göre hareket etmeye başlayın. Değerlerinizle uyum sağlamaya başladığınızda, kendinize güvenmeniz daha kolay olacaktır.

Müthiş Psikoloji

Bağırmak beyni gereğinden harekete geçirir, vücudu alarm durumuna sokar ve duygusal dengemizi sarsar. Ne yazık ki bağırarak iletişi kurmak pek çok ailede oldukça yaygın. Sonuç olarak, huzursuzluk ve görünmez agresiflik hepimizi derinden etkileyen bir mesele. Jardiel Poncela’nın her zaman söylediği gibi, konuşacak hiçbir şeyi olmayanlar bağırır.  Ancak ilginç bir şekilde bazı insanlar yanında oturan çocuklarını uyarmak için, televizyondaki bir programa yorum yaparken veya sadece tuzu uzatmanızı isterken bile bağırmaktan başka türlü iletişim kuramıyor. Endişe olmadan planladığı gibi iletişim kuramayan birçok insan var.

“İnsan başkasını duymamak için bağırır.”

– Miguel de Unanmuno

“Buna engel olamıyorum” deyip geçiyorlar. Yüksek sesle konuşmayı engellemek onlar için kontrol etmesi zor bir şey çünkü duydukları ilk ton budur ve çocukluklarından beri böyle yetiştiler. Bağırmak onlar için aynı zamanda fark edilmenin, otorite sahibi olduğunu göstermenin ve hayal kırıklığı, öfke gibi duyguların kaçış yolu.

Sesi yükseltmeden de insanların bizi anlayacaklarını elbette biliyoruz ancak bu kendimizi başkalarından önce görmenin bildiğimiz tek yolu. Bağırdığımız kişiler de aynı şekilde karşılık verdiğinde bu türden düzensiz ve zorlayıcı dinamiklerin oluşması kaçınılmaz.

Bu da maalesef günümüzde birçok ailenin sorunu…

Bağırarak konuşmak ilişkileri zedeliyor

Görünüşün ötesinde bağırmak hem insanlar hem de hayvanlar için belirli amaçlara hizmet ediyor: tehlikeye karşı hayatta kalmak ve grubunu uyarmak. Basit bir örnek verelim. Ormanın ortasındayız, yürüyüş yapıp doğanın keyfini çıkarıyoruz. Aniden bir çığlık duyuyoruz, bir kapuçin maymunu çığlık atıyor. Şimdi bu çığlık ne sizin ne de grubunuz için bir uyarı alarmı. Doğadaki birçok hayvan, tıpkı bizim gibi, korkuyla ve heyecanla hareket eder. Beynin çok özel bir bölümü olan amigdalayı kontrol eden bir savunma mekanizması. Sadece bu tiz ses duyarak, yüksek ses tonunu ayrıştırarak beynin bu bölgesi bir tehdit algılıyor ve kaçmamızı sağlamak için sempatik sinir sistemini harekete geçiriyor. Buna bakarak, biyolojik ve içgüdüsel kökenini anladığımızı varsayarak şunu söyleyebiliriz; örneğin orman gibi bir alanda iletişim zaten her zaman yüksek sesli ve bağırarak gerçekleştirilir. Adrenalin hep yüksektir, bir şeyden kaçma ve savunma güdüsü daima kronik stres ve kalıcı, kontrol edilemez bir acıya neden olur. Öte yandan, bu şekilde agresif bir iletişim biçimine maruz kalınca aynı türden bir duygusal tepkiyle savunmacı bir yanıt veriyoruz. Böylece isteyerek ya da istemsiz bir şekilde yıkıcı bir kısır döngüye girmiş oluyor ve iletişim kalitesinin her şey olduğu bir ortamda geriye düşüyoruz.

Bağırarak iletişim kuran aileler

18 yaşındaki Laura daha önce fark etmediği bir şeyi fark etti. Çok yüksek sesle konuşuyordu. Sınıf arkadaşları onun sınıfta her zaman en yüksek sesle konuşan kişi olduğunu söylüyorlardı bu nedenle onun olduğu bir grupta iletişim bir şekilde tehdit oluyordu.

“Her çığlık bir yalnızlıktan çıkar.”

– Leon Gieco

Laura bu davranışını kontrol etmek istiyor. Bunun kolay olmayacağını biliyor çünkü evde anne babası ve kardeşleri her zaman bu şekilde, bağırarak iletişim kuruyor. İlle de bir tartışma olması gerekmiyor bu onun ses tonu, şimdi suçlandığı bu özellik aslında yetiştiği ortamdan kaynaklanıyor. Yüksek sesle konuşan kişi ailede her zaman baskın oluyor bu nedenle bağırarak cevap vermek gerekiyor çünkü herkes bir şeyler söylüyor, televizyonun sesi hep yüksek, kimse birbirini dinlemiyor… Yeterince uyum yok. Burada Laura’nın koca bir ailenin alışkanlığını bir gecede değiştiremeyeceğini öğrenmesi gerekiyor. Ne kardeşlerini ne de anne babasını değiştirebilir; kendisinden başlamalı. Bu nedenle konuşurken kendini duyurmak için bağırması gerekmediğini anlamalı, seçtiği kelimelere dikkat etmeli ve sakin ve anlaşılır şekilde konuşmanın en iyi ve etkili iletişim şekli olduğunu benimsemeli.

Bu basit örnekle bir şeye açıklık getirmek istiyoruz: bazen bizi yetiştiren insanları değiştiremeyiz, geçmişi yeniden yazamaz ya da en basit gündelik konuşmalar esnasında bile her zaman yüksek sesle konuşan ailemizi değiştiremeyebiliriz. Geçmişi değiştiremeyiz ama bugünden başlayarak gelecekteki iletişim şeklimize yön verebiliriz. Aile, arkadaşlık ve romantik ilişkilerimizde yeniden şekillendirebiliriz. Daha yüksek sele konuşunca ya da bağırınca söylediklerimiz daha doğru olmuyor, asıl dinlemeyi bilmek, sessiz kalmak, alçak ses tonuyla konuşmak gerçek bilgelik ve iyi bir iletişim şekli olabilir.

Psikolog Valeria Sabater

Beş Büyük Kişilik Özelliği açıklık, sorumluluk, dışadönüklük, uyumluluk ve nevrotikliktir.

Giriş: Beş Büyükler

Muhtemelen bu beş kavramı daha önce de duymuşsunuzdur: açıklık, sorumluluk, dışadönüklük, uyumluluk ve nevrotiklik. Fakat beş faktör kişilik modelini oluşturan bu özellikler hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Bu yazı, konu hakkında bilgi edinmek isteyenler için giriş seviyesinde bilgiler içeriyor. Bu beş büyük özelliğin her birine kısa bir bakış atıp, güçlü ve zayıf yönlerini ve gerçek hayattaki karşılıklarını inceleyeceğiz. Kişilik psikolojisine yeni adım atmış biriyseniz bu yazı sizin için çok güzel bir başlangıç noktası.

Beş Faktör Kişilik Kuramı: Tanımı

Birinden en önemli kişilik özelliklerini saymasını isteseniz muhtemelen “özgüven” ya da “utangaçlık” gibi cevaplar alacaksınızdır. Bunlar güzel cevaplar olmasına rağmen, insan davranışını en çok etkileyen beş karakter özelliği olarak tanımlanan Beş Büyüğe dahil değiller. Kişilikteki bu beş boyut, insan kişiliği ve mizacını tarif etmekle beraber insan düşünce ve eylemlerinde de etki sahibidirler.

Beş büyük faktör, ilgili birkaç kişilik özelliğini tek bir başlık altında gruplayan geniş yapılardır. Bu faktörler geçtiğimiz birkaç on yılda faktör analizi adı verilen istatistiksel bir prosedürle tespit edildiler. Bu çalışma kişilik psikolojisinde bugüne kadar kullanılan en büyük veri kümesini topladı. Kendinizin ve çevrenizdeki insanların beş büyük özellikle olan ilişkilerini anlamak etkili iletişim ve takım çalışması için ciddi öneme sahip. Kendinizin, arkadaşlarınızı ya da ailenizi daha iyi anlamak istiyorsanız, bu özelliklerden her birini bilmeniz sizin için çok değerli olacaktır.

İşte beş büyük kişilik özelliği (belirli bir sıra gözetilmedi):

  1. Açıklık

Açıklık(bir diğer ismiyle “deneyime açıklık”), şaşırtıcı olmayan bir biçimde, yeni şey ve fikirlere açık olmak demektir. Deneyime açıklık, bir kişinin algılarını yeni, karmaşık ya da alışılmamış aktivitelerde bulunmaktan zevk almak için kullanma eğilimini tanımlar. Açıklık özelliğinde yüksek puan alan insanlar genelde daha yaratıcı ve meraklı kişiler oluyorlar. Rutinden ziyade çeşitlilik ve yeniliği tercih ediyorlar ve yeni fikir ve deneyimleri kabul etmeye daha meyilliler.

Yüksek açıklık özelliğine sahip insanlar klasik müzik, soyut sanat ya da karmaşık kitaplar gibi entelektüel uğraşlara daha yatkınlar. Sahip oldukları açık fikirlilik, bu insanların çok tartışılan konular da dahil olmak üzere birçok tartışmayı aynı anda idare edebilmelerini sağlıyor. Bu tip kişiler yeni fikirleri görme, yenilikler yaratma ya da bir alandaki bir fikri diğer alana adapte etme gibi yaratıcılık gerektiren konularda oldukça mahirler. Yüksek açıklığa sahip insanların, beklenmedik bir fikri deneme ve geribildirim sağlama ihtimali çok daha yüksek.

Daha yüksek açıklık seviyesine sahip insanlar çevrelerindeki dünyayı keşfetmek için gayet istekli davranışlar gösteriyorlar. Yaratıcı bağlantılar kurma ve yeni fikirleri değerlendirme konusunda da daha yüksek başarı sergiliyorlar. Açık olmak, bir sorunun temellerini inceleme ve çözmek için neyin gerekli olabileceği hakkında bir hipotez önerme isteğini içerir.

Deneyime açıklığın örnekleri:

  • Muhtemelen yeni deneyimler ilginizi çekiyor ve sizi hareketlendiriyor.
  • Çeşitli konulara ilgilisiniz.
  • Yeni fikirler, kültürler, yemeler, yerler, teknolojiler… Bunların hepsi sizin ilginizi çekiyor ve dünyanın işleyişini merak ediyorsunuz.
  • Çok meraklısınız ve her zaman yeni bir şeyler öğrenmek istiyorsunuz.
  • Muhtemelen kendi kendinize “Bu yeni teknoloji her şeyi değiştirecek” diye düşünüyorsunuz.
  • İnsanların neler düşündüğünü merak ediyor ve insanların neyi neden düşündüğünü öğrenmek istiyorsunuz.
  • Yeni şeyler öğrenmeyi seviyorsunuz.
  • Yeni şeyler, yeni yiyecekler, yeni içecekler, yeni hikayeler ve yeni aktiviteler denemeyi seviyorsunuz.
  • Bu yüzden başkalarının ne yaptığını, nereye gittiğini ve neler istediklerini merak ediyorsunuz.

  1. Sorumluluk

Sorumluluk, öz disiplin, görev bilinci ve başarıya odaklanma eğilimidir. Sorumluluk ayrıca kişinin tutarlı, düzenli ve tabi ki sorumlu olmaya karşı olan eğilimini tanımlar. Boşuna değildir ki, bu boyutta yüksek puanlar alan kişiler işlerinde  yüksek başarı elde eden olan kişilerdir. Sorumluluk aynı zamanda detaylara dikkat etme ve talimatları takip etme yeteneğidir. Sorumluluk boyutu yüksek insanlar güvenilir olma eğilimindedir. İşlerinde titizdirler, organizedirler ve önceden plan yaparlar.

Sorumluluğun örnekleri:

  • Neyin doğru neyin yanlış olduğunu önemsiyorsunuz ve yaptıklarınızdan kendinizi sorumlu tutma eğilimindesiniz.
  • Kendi başınızın çaresine bakıyorsunuz.
  • Başkalarını suçlamak yerine kendi kendinize “Nerede hata yaptım?” sorusunu yöneltiyorsunuz.
  • Dikkatli, düzenli ve hedef odaklısınız.
  • Rutin, düzen ve önceden tahmin edilebilen şeyleri seviyorsunuz.
  • Kurallar ve düzen tarafından yönlendiriliyorsunuz.
  • Hayatınızı planlamayı ve planları takip etmeyi seviyorsunuz.
  • İnsanlar genellikle sizin lafı dolandırmadığınız ve direk konuştuğunuzu söylerler.
  • Davranışlarınızın sorumluluğunu alıyorsunuz ve kendiniz üzerinde düşünüyorsunuz.
  • İşlerin başında olmayı ve her şeyi doğru biçimde yapmaya meyillisiniz.
  • Yapılması gerekenleri planlayan ve planına uyan, verimli bir insansınız.
  • Düzeni ve zamanınızı planlamayı seviyorsunuz.
  • Hata ve dağınıklığa karşı tahammülünüz yok.
  • İnsanların gözünde mantıklı ve sorumlu birisiniz.

  1. Dışadönüklük

Dışadönüklük, birçok insanla tanışma ve mümkün olduğunca geniş bir çevre edinme isteğini tanımlar.

Dışadönüklük, kişinin zevk ve heyecan içeren aktiviteleri sevdiği girişken, konuşkan ve sokulgan bir kişilik tarzını ifade eder. İnsanlar genelde dış dünya ile olan iletişimlerinde iki sınıfa ayrılırlar. Bir tarafta, insanlarla beraber olmaktan enerji alan ve yalnızlıktan çekinen dışadönük insanlar, diğer tarafta ise tek başınayken enerjisi yükselen ve insanlarla iletişim kurmaktan çekinen içedönük insanlar.

İçe ve dışadönüklük arasında keskin bir çizgi yoktur. Birçok kişi bu ikisi arsında ortada bir yerlerdedirler. Ayrıca, içe dönüklerin utangaç, sosyal olarak garip ve insanları sevmeyen kişiler olduğu düşüncesi de yanlıştır. İçe dönüklük gariplik veya utangaçlık ile aynı değildir. Dışadönüklük ve içedönüklük birbiriyle zıt kavramlardır; iki tarafın ortak yatkınlıkları yoktur. Dışadönük biri insanlarla beraber olmayı severken içedönük kişiler yalnızlıktan huzur bulurlar.

Dışadönüklüğün örnekleri:

  • Diğer insanlardan hoşlanıyorsunuz.
  • Aynı şekilde, diğer insanlar da sizin çevrenizde bulunmaktan hoşlanıyorlar.
  • İnsanlarla vakit geçirmeyi ve onlarla bir şeyler yapmayı seviyorsunuz.
  • Konuşmayı da çok seviyorsunuz.
  • Kolayca eğlenirsiniz. Hayatı çok ilginç ve heyecan verici buluyorsunuz.
  • Sosyallik gerektiren durumlarda iyi vakit geçiriyorsunuz. Yeni şeyler denemeye isteklisiniz.
  • İnsanların etrafında olmaktan enerji alırsınız. Öte yandan içedönük kişiler enerjilerini yalnızlıktan kazanırlar ve genellikle diğer insanlarla geçirdikleri vakit onlar için yorucu geçer ve dinlenmek için yalnızlığa ihtiyaç duyarlar.

  1. Uyumluluk

Uyumluluk, bir kişinin başkalarına karşı şüpheli ve düşmanca değil, şefkatli ve işbirlikçi olma eğilimidir. Uyumluluk özelliğine sahip insanlar iyi huylu, işbirlikçi ve güvenilir olma eğilimindedir. Ayrıca genellikle düşünceli, cömert, halden anlayan ve başkalarının çıkarları için kendi çıkarlarından fedakârlık vermesini bilen insanlardır. Genel olarak uyumluluk, uyum ve sosyal iş birliğine yönelik çalışma arzusu ile karakterize edilen kişilerarası bir özelliktir.

Uyumluluğun örnekleri:

  • Cömertsiniz ve diğer insanlara karşı şefkatlisiniz.
  • Arkadaş canlısı, açık fikirli ve insanlara bir şans veren birisi olma eğilimindesiniz.
  • Faydalı veya makul olmasalar bile diğer insanlara yardım etmeyi seviyorsunuz.
  • İnsanlar sizin etrafınızda kendilerini rahat hissederler. Geçinilmesi kolay bir kişisinizdir.
  • İnsanlar sizin nazik, sevecen ve arkadaş canlısı olduğunuzu düşünürler.
  • Arkadaş edinmede iyisinizdir.
  • Önce başkalarını düşünürsünüz.
  • İnsanların mutlu olduğundan ve kimsenin duygularını incitmediğinizden emin olmak istersiniz.
  • Bir grubun parçası olmaktan mutluluk duyarsınız.
  • İnsanların kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlamayı iyi bilirsiniz.
  • İtibarınıza ve insanların sizi nasıl gördüğüne önem verirsiniz.
  • Diğer insanları memnun etmeyi seversiniz.
  • Genellikle başkalarının duygularını önemsersiniz. Başkalarının duygularına kendi duygularınızdan daha fazla önem verirsiniz.

  1. Nevrotiklik

Nevrotiklik (nörotisizm), başkalarının stres duymayacağı durumlarda olumsuz duygular ve stres yaşama eğilimidir. Aslında nevrotiklik, “duygusal istikrar” olarak bilinen kavramın tam tersidir. Duygusal istikrar, yavaş yavaş nevrotiklik kavramının yerine beş büyüklerden biri olarak anılmaya başlanmıştır.

Nevrotikliğin örnekleri:

  • Strese karşı düşük toleransa ve nispeten düşük bir öz kontrol derecesine sahip olma eğilimindesiniz.
  • Bazı şeylerden korkmasanız bile geriliyorsunuz.
  • Belli durumlara karşı aha fazla kaygı duymaya eğilimlisiniz.
  • Bir şeyler ters giderse, kontrolü kaybetme ve duygusal kargaşa yaşamaya meyillisiniz.
  • Strese karşı hassasınız ve stresi kontrol edememe eğilimindesiniz.
  • Kendinize güvenseniz bile, stresli bir durumda nasıl tepki vereceğinizi tahmin edemiyorsunuz.
  • Kolayca yönetilebilecek veya önlenebilecek şeyler sizin için zorlayıcı olabilmekte.
  • Duygusalsınız ve genellikle hayal kırıklığı, rahatsızlık, korku ve endişe yaşıyorsunuz.
  • Bazı şeyler için çok fazla endişeleniyorsunuz.
  • Hızlı tepki veriyorsunuz (aşırı), bu da hata yaptığınız anlamına geliyor.
  • İnsanlar genellikle hassas olduğunuzu düşünürler.
  • Huysuz ve stresli olabilirsiniz.

Sonuç: Beş Büyükler hakkında daha fazla şey öğrenme

Bit tanıdığınız ya da kendiniz hakkına daha derin bir bilgi sahibi olmak istiyorsanız beş büyük karakter boyutu sizin insanların davranışları altında nelerin yattığını anlamanıza yardımcı olacaktır.

Bu özellikler üzerine edineceğiniz bilgiler pazarlama stratejileri oluştururken yahut bazı kararları verirken, iş hayatınızda da size yardımcı olacaktır.

Dahası, başkalarını anlamak daha güçlü ilişkilere ve başkalarıyla daha verimli etkileşimlere izin verirken, kendinizi anlamak, bir insan olarak kim olduğunuzu kavramanıza ve potansiyelinize ulaşmanıza yardımcı olabilir!

Güncel kişilik araştırmalarına beş büyüklerin örnekleri:

  • Yeni bir çalışma, beynimizin uyumluluğu yüksek olan insanları (işbirlikçi, cömert, fedakâr ve sevecen) tanıyabildiğini göstermektedir.
  • Araştırmalar, köpek kişilik testine ilişkin sonuçların köpekler yaşlandıkça değişme eğiliminde olduğunu buldu: yaşlanan köpekler daha az meraklı ve aynı zamanda daha sadıklar.
  • Araştırmaya göre “sınır zihniyeti” (frontiermentality) olarak bilinen kendine has bir psikolojik profil, ABD’nin batı eyaletlerinde halen yaygın  olarak bulunuyor.
  • Yeni bir araştırmaya göre emar cihazlarının tespit edebildiği bir kişilik özelliği daha var: iyimser düşünmek ve davranmak
  • Yeni bir çalışma, sağlıklı bir narsisizmin daha fazla oy verme, daha fazla yasalara uyma ve topluma daha fazla katılım getirdiğini gösteriyor.

MÜTHİŞ PSİKOLOJİ

Hayır Diyebilme Sanatı

  • Vaktiniz olmadığı halde fazladan iş alıyor musunuz?
  • Bir meslektaşınız veya arkadaşınız sizden bir iyilik istediği zaman ona yardım edemediğinizde kendinizi suçlu hissediyor musunuz?
  • Fazladan iş almazsanız olumsuz yargılanacağınızdan endişeleniyor musunuz?
  • Arkadaşlarınızın veya iş arkadaşlarınızın hayır demeniz durumunda size kızacağından endişeleniyor musunuz?

Bu soruların çoğuna veya tümüne evet yanıtı verdiyseniz, muhtemelen hayatınızdaki insanlara karşı uygun sınırlar koymakta sorun yaşıyorsunuz. Sonuç olarak makul bir şekilde kaldırabileceğinizden daha fazlasına talip oluyorsunuz. Kısacası hayır demekte zorlanıyorsunuz.

Başarılı olmak isteyen insanlar birçok farklı nedenden dolayı fazla yükün altına girerler. Bu durum bazıları için erken sosyalleşme deneyimidir ancak bazıları için bu durum farklı oluyor. Bazen, başarılı olmak isteyen insanları gerekenden daha fazlasını üstlenmeye iten şey, başarısız, beceriksiz, yetersiz ya da “ayak uyduramayan” olarak görülmekten korkmalarıdır. Ancak sebepleri ne olursa olsun, başarılı olmak isteyen insanların yapmaya meyilli olduğu bu eylemler, genellikle zaten fazlasıyla dolu olan hayatlarına daha da fazla iş ve stres ekler.

Bu durumdan kurtulmanın en iyi yöntemi elbette hayır diyebilmektir ancak hayır diyebilmek göründüğü kadar kolay değildir. Bu tarz insanların kendilerinden beklentileri sadece olağanüstü derecede başarılı olmakla kalmaz, aynı zamanda bütün işleri kendileri yapmak isterler. Verimli çalışmaları ve işleri herkesten daha hızlı ve daha iyi yapma yetenekleri genellikle onları daha zor durumlara itmektedir. Kendilerine verilen işleri yaptıkları müddetçe daha fazla iş teklif edilmektedir. Başarılı hissetmek için bu durumdan vazgeçmek yerine devam etme eğilimi gösterirler.

Her işe koşmaya ve her işi düzeltmeye çalışmayın: Başarılı olmak isteyenler, kendi sorumlulukları olmasa bile sorun gördüklerinde hemen müdahale ederek çözüm bulma eğilimindedirler. Siz de eğer böyle hissediyorsanız bu dürtüye direnmeyi deneyin. Bırakın bu sorunlarla başkaları ilgilensin. Belki bu işi sizin kadar düzgün ve hızlı yapamayabilirler ama nihayetinde bir şekilde bu sorun düzelecektir.

Hayır Deme Alıştırması Yapın: Bazen, başarılı olmak isteyen kişiler, kendilerinden bir iyilik yapmaları istendiğinde hazırlıksız yakalanır ve kabul ederler çünkü hayır demek için iyi bir nedenleri olmadığını düşünürler. Aslında hayır demeniz için iyi bir nedene ihtiyaç yok. Eğer siz hayır demek için iyi bir nedeniniz olması gerektiğini düşünüyorsanız ve hayır diyemiyorsanız, kendi kendinize hayır deme pratiği yapmalısınız.

Geçmişte ortaya çıkan durumları düşünün ve ardından hayır demenin kibar yollarını bulmaya çalışın. Pratik yaparken yüksek sesle yapmayı denemelisiniz. Böylece vakti geldiği zaman hayır demek sizin için daha kolay olabilir. Örneğin, “Bu kulağa gerçekten iyi bir amaç gibi geliyor ama buna ayıracak vaktim yok” ya da “Üzgünüm. Programımda yeni bir şey yapmak için daha fazla yerim yok.” diyerek alıştırma yapın.  Kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaksa işi başka birine de tavsiye edebilirsiniz. Örneğin, “Başka bir davayla ilgilenecek vaktim yok ama iş arkadaşım yeni davaları kabul ediyor” diyebilirsiniz.

Müzakere Yapın: Bir projeye ayıracak vaktiniz yoksa projeyi teklif eden kişiye daha uygun bir vakitte ilgilenebilirim diyerek bir anlaşmaya varmayı deneyebilirsiniz.

Başarılı birinin bu konu hakkında yaşadığı bir olayı sizlerle paylaşmak istedik. Bir müşteri beni aradı ve yeni bir vakayla ilgilenecek kadar müsait olup olmadığımı sordu. Dava kulağa çok ilginç geliyordu, bu müvekkil ile daha önce de çalışmıştım ve ondan hoşlanmıştım. Davayla ilgilenmek için yakın zamanda vaktim olmayacağını biliyordum. Bu yüzden ‘Şu anda programımda yeni davalar alacak zamanım yok ama Nisan’a kadar bekleyebilirseniz davanızla ilgilenebilirim’ diyerek bir anlaşmaya vardım.

Elbette herkes bu esneklik yapısına sahip olmayabilir ancak süreyi ertelemede anlaşabileceğiniz biriyle de illaki denk geleceksinizdir. Burada unutmamanız gereken diğer bir önemli konu ise ilgilenmeniz gereken projenin son teslim tarihinin çok yakın olmamasıdır. Sizi zora sokmayacak bir son teslim tarihinde anlaşmanız sizin için daha yararlı olacaktır. En önemli konu ise eğer uygun bir zaman ayarlanamıyorsa ‘hayır, teşekkür ederim’ diyerek uzaklaşmaya hazır olmanız gerekmektedir.

MÜTHİŞ PSİKOLOJİ

Felaketleştirme : Zararlı düşünme bizi nasıl karanlığa sürüklüyor?

David Robson

Çarpıtılmış düşünme biçimleri sizi karanlık yollara nasıl götürür?

En kötüsünü beklemek ruh sağlığına zarar verebilir. Bu zararlı düşünme döngüsünü nasıl durdurabiliriz?

Hayalinizdeki işe başvurduğunuzu ve ikinci görüşme için çağrıldığınızı hayal edin. Şimdiye kadar gösterdiğiniz ilerlemeyi kutluyor ve yeni sürece hazır mısınız? Yoksa hemen reddedildiğinizi mi hayal etmeye başlıyorsunuz? Bu olasılığın özgüveninizi nasıl etkileyeceğinizi düşünerek acı mı çekiyorsunuz? Eğer bu işi alamazsam başarısızın tekiyim mi diyorsunuz kendinize? Belki arkadaşınızdan yolladığınız mesajın yanıtını bekliyorsunuz. Mesajınıza hemen yanıt almadığınızda başka bir olasılığı düşünmeden onu rahatsız ettiğinizi mi düşünmeye başladınız? 

Belki de sizi düşündüren şeyler jeopolitik olaylardır. Belki de sürekli nükleer savaş tehdidi, ölümcül bir virüsün ortaya çıkması veya ekonomik durgunluk olasılığı üzerine saatlerce kafa yoruyorsunuz. Bu olasılıkların sonuçları zihninizde belirmeye başlıyor.

Bu durumlardan herhangi biri size tanıdık geliyorsa felaketleştirme düşünme biçimine yatkın olabilirsiniz. Bu durum kötü bir şey olma olasılığını abartma ve bu senaryonun olası olumsuz sonuçlarını büyütmeye yönelik bir düşünce alışkanlığıdır. 

Kanada’da yaşayan psikolog ve terapist Dr. Patrick Keelan, bu alışkanlığı “duyguların yoğunluğunu yönetilmesi zor seviyelere çıkaran ve bazen bunaltıcı da olabilen çarpıtılmış bir düşünce biçimi” olarak açıklıyor. Çok sayıda araştırma, felaketleştirmenin ruh sağlığı için ciddi bir tehdit oluşturabileceğini ve ayrıca kronik ağrı gibi durumlara eşlik eden sıkıntıları artırabileceğini göstermektedir. Felaketleştirmeyi farklı zamanlarda kullanıyor olabiliriz ancak Covid-19 nedeniyle devam eden korkular, siyasi ve ekonomik belirsizliklerle birleştiğinde bu eğilim de artabilir. Bu nedenle, bu zararlı düşünce döngülerini kırmanın yollarını bulmak herkesin dayanıklılığını güçlendirmeye yardımcı olacaktır. Bu yolları öğrenmek için en iyi zaman ise şimdidir.

Akıl sağlığı için ciddi bir risk faktörü olarak değerlendirilen felaketleştirme düşünce biçimi Bilişsel Davranışçı Terapinin doğuşuyla kavramlaştı.  20. Yüzyılın ilk yarısında Sigmund Freud ve diğerleri tarafından geliştirilen psikanaliz, akıl hastalığıyla baş etmenin birincil yoluydu. Yapılmaya çalışılan erken çocukluk dönemindeki ve cinsel gelişim süreçlerinden kaynaklanan bastırılmış korku ve arzuları ortaya çıkarmaktı.

Devam eden araştırmalar, felaketleştirmenin birçok anksiyete sorununa ciddi bir katkıda bulunduğunu gösterdi. 

Ancak yüzyılın ortalarına gelindiğinde Albert Ellis ve Aaron Beck gibi psikoterapistler sorunlar hakkında alternatif düşünme şekillerini aramaya başladı. Örtük psikolojik çatışmaları ortaya çıkarmaya çalışmak yerine sıkıntıya yol açabilecek “bilişsel çarpıtmaları” dikkate alarak bilinçli düşünce süreçlerine odaklandılar. Felaketleştirme, Beck’in fobilerde fark ettiği potansiyel rolü hakkında yazmaya başlamasıyla önemli bir bilişsel çarpıtma olarak tanımlandı. Örneğin uçma korkusu olan biri, kabindeki hafif bir çınlamayı teknik bir arızanın işareti olarak yorumlayabilir. Felaketleştirmeye daha az eğilimli olan biri ise bu durumu alarm verici bir gelişme olarak değerlendirmez.

Devam eden araştırmalar, yıkıcı düşüncenin birçok anksiyete bozukluğuna katkıda bulunduğunu göstermektedir. Örneğin felaketleştirme eğilimi olan bir mükemmeliyetçi iş hayatında en küçük bir hatadan dolayı acı çekebilir. Keelan, “Kovulacağım” ve “Kovulursam bu durumla başa çıkamam” gibi olumsuz düşüncelere kapılabilirler” diye açıklıyor. Böylece kişinin korkuları o kişiyi iş yapamaz hale getirebilir. Ayrıca sağlık kaygısı olan biri için vücudundaki küçük bir değişiklik kanser belirtisi olarak değerlendirilebilir. 

Bazı durumlarda, insanlar kaygıya eşlik eden bedensel duyumları fazlaca hissetmeye başlayabilir. Örneğin sunum yapma konusunda gerginlik yaşayan biri kalbinin hızlı çarpmasını kalp krizinin bir işareti olarak yorumlayabilir. Sonuç ise tam teşekküllü bir panik atağa yol açabilecek olumsuz düşünce döngüsünün başlaması olacaktır. Panik bozuklukta felaketleştirmenin rolünü inceleyen bir meta-analiz çalışmasının ortak yazarı olan psikoterapist Barnabas Or “Bedensel sinyallerin olumsuz şekilde yanlış yorumlanması kaygı ve korkuyu körükler, bu da yaşanan durumu daha feci bir şekilde yorumlayı daha olası kılar” diyor.

Son yıllarda yapılan araştırmalar, felaketleştirmenin bizi travma sonrası stres bozukluğu ve obsesif kompulsif bozukluk ve hatta bazı psikozlar dahil olmak üzere birçok akıl hastalığına karşı daha savunmasız hale getirebileceğini göstermiştir. 

Felaketleştirme, fiziksel acıları bile şiddetlendirebilir. Düşünceler, acının hiç bitmeyeceği gibi süresi ile ilgili olabilirken bazen nedeni ile ilgili de olabilir. Korkunç bir baş ağrısını beyin kanserinin işareti olarak yorumlamak gibi örnekler verilebilir. Deneyler, bu düşüncenin yalnızca beyindeki ağrı sinyalini güçlendirdiğini, böylece acının daha yoğunlaştığını ve geçmesinin daha uzun sürdüğünü gösteriyor. Stanford Üniversitesi’nden Beth Darnall ve Maryland Üniversitesi’nden ağrı bilimcileri olan Luana Colloca’nın yakın tarihli bir makalesinde yazdığı gibi; bu olumsuz düşünme biçimi “Benzin kutusunu alıp ateşe dökmek gibidir”.

Duygusal Bulaşma
Bazı faktörler insanların neden felaketleştirme düşüncesini bazılarından daha fazla yaşadığını açıklayabilir. Kısmen genetik olan nevrotiklik gibi kişilik özellikleri bazı farklılıkları açıklayabilir. Düşünce tarzımızı aile bireylerinden de öğrenmiş olabiliriz. Ailenizi her zaman herhangi bir olayın olası en kötü sonucunu düşünürken gördüyseniz zor bir durumu doğal olarak aynı mercekten görebilirsiniz. Mevcut bağlam da rol oynar. Aşırı stres ve güvensizlik duyguları, çok daha küçük tetikleyicilerin sizi bu olumsuz düşünce döngüsüne sürükleyebileceği anlamına gelebilir.

Son birkaç yılda düşüncelerinizin değişmeye başladığını fark ettiyseniz, bu tesadüf olmayabilir zira haberlerin felaketleştirme düşüncelerini şiddetlendirebileceğine dair bazı kanıtlar var.

Ukrayna’daki savaş, Covid-19 varyantları veya ekonomik çöküş gibi olaylar hakkında felaketleştirmeye başvurabilirsiniz. Bu bağlantılar her zaman bu kadar net olmayabilir ama haber döngüsünün kasveti bile, kişisel sorunlarınız hakkında daha fazla endişelenmenize neden olan genel bir endişe artışına neden olur. İngiltere’deki Sussex Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, bağımsız yargıçlardan, olumlu ya da olumsuz, sakin ya da heyecan verici olsun, duygusal nitelikleri için çeşitli TV haberlerini derecelendirmelerini istedi ve ardından bu kliplerden bir seçkiyi 30 katılımcıdan oluşan bir gruba gösterdi.

Klipleri izlemeden önce ve sonra katılımcılar hayatlarındaki ilk üç endişesiyle ilgili anketleri doldurdular ve en sonunda kişisel meşguliyetlerinden birini tartışmak için bir röportaja katıldılar. Beklendiği gibi, olumsuz haberleri izleyen katılımcılar klibin sonunda oldukça endişeliydiler ve – en önemlisi – tarafsız veya olumlu filmler izleyenlere kıyasla kişisel sorunlarını tartışırken felaketleştirme tarzını kullanma olasılıkları daha yüksekti. Başka deneyler de haber tüketiminin ruh halimiz üzerinde kalıcı bir etkiye sahip olduğunu ve bunun da düşüncelerimizi daha karanlık bir yola götürebileceğini doğrulamaktadır. 

Herkes felakete kurban gidebilir ve bazı araştırmalar haberlarin bu eğilimi daha da kötüleştirebileceğini öne sürmekte.

Döngüyü Kırmak 

Felaketleştirmenin kaynağı ne olursa olsun, Keelan gibi bilişsel davranışçı terapistler olumsuz düşünce döngülerini kırmanın mümkün olduğunu söylüyor. 

İlk olarak farkındalık esas, bu nedenle ilk adım düşüncenizi duraklatmak ve zihninizin ne zaman bu kara deliğe düştüğünü fark etmek olmalı. Örneğin bir görüşme için endişeli hissettiğinizi fark edebilirsiniz. Bununla birlikte, bir sonraki düşünceniz “Başarısız olacağım” ise bu otomatik varsayımın temelini sorgulamayı deneyin. Otomatik olarak başarısız olacağınızı düşünmeniz için nedenleriniz var mı? Eldeki kanıtlara dayanarak bu durumu başka nasıl yorumlayabilirsiniz? 

Objektif bir gözlemcinin bakış açısını benimsemeye çalışırsanız başarısızlığın bir kesinlikten ziyade bir olasılık olduğunu ve en iyi şekilde performans gösterme şansınızı artırmak için atabileceğiniz adımlar olduğunu fark edebilirsiniz.

Özellikle yararsız genellemelerin ve felaketleştirmenin bilincinde olursanız “Ben tam bir başarısızım ve asla iş bulamayacağım” gibi düşünceleri fark etmeye başlayabilirsiniz. Herkesin ara sıra kötü görüşmeler yaptığı gerçeğini göz önünde bulundurmaya çalışabilirsiniz. Bu düşünce her denemenin başarısızlık olduğu anlamına gelmeyeceğini hatırlatır bize. Başarısız olursanız bir sonrakinde performansınızı artırmak için bu deneyimden bir şeyler öğrenmiş olacaksınız. Başka bir örneği ele almak için Covid-19’a yakalanma konusunda ciddi endişeleriniz olduğunu hayal edin. Enfeksiyon riskini kabul etmek mantıklı olsa da boğazınızda hafif bir gıdıklanma hissettiğinizde enfekte olduğunuz sonucuna hızla ulaşabilir ve daha sonra hastalanırsanız başa çıkma yeteneğiniz konusunda paniklemeye başlayabilirsiniz. 

Bu gibi durumlarda, semptomlar gelişene kadar kendinizi, yargılamayı askıya almaya teşvik edebilirsiniz. Boğazınızdaki hafif gıdıklanma sadece yanlış bir alarm olabilir. Ayrıca, aşınızın ciddi semptom riskini önemli ölçüde azaltacağını kendinize hatırlatabilirsiniz. Hastalanırsanız iyileşmenizi kolaylaştırabileceğiniz yolları düşünebilirsiniz. Amaç, eldeki kanıtlara dayanarak duruma daha dengeli bir bakış açısı geliştirmektir. Keelan, “Bu araçları düzenli olarak kullanmak, tipik olarak kişinin kaygılarının yoğunluğunu, felaket düşüncesine dayanan seviyelere kıyasla yönetilebilir seviyelere indirmeye neden olur” diyor. 

Düşüncelerinize başlangıçta bu şekilde yaklaşmak zor olabilir, ancak uyguladıkça daha kolay hale gelecektir. Sonucun hayalinizden çok daha iyi olduğunu gördüğünüzde en kötü sonucu ne sıklıkta düşündüğünüzün bir kaydını tutmaya başlayabilirsiniz. Bu şekilde, felaketleştirmenin ne sıklıkla gereksiz endişeler yarattığını görebilirsiniz. Bu gerçeği hatırlamak bir dahaki sefere felaket dolu düşüncelere yakalanma ihtimalinizi azaltacaktır.  

Bu öneriler Pollyannacılık değildir, tüm olası sonuçların basit bir şekilde fark edilmesidir. Her köşede bizi felaket beklemektedir.

Prof. Dr. KEMAL SAYAR

Zihinsel Yorgunluk nedir?

Zihinsel yorgunluk, çok fazla zihinsel çaba sarf eden aktivitelere girildiğinde ve beyne dinlenmek için fırsat verilmediğinde ortaya çıkar. Bu zihinsel tükenmişlik, aşırı düşünmenin, sürekli stresin, endişenin, sürekli kendini önemsemenin veya iç gözlemin sonucu olabilir. Yukarıdakilerin tümü, anksiyete hastasının tipik davranışları olduğundan, anksiyeteden mustarip birçok kişinin zihinsel yorgunluk semptomlarını yaşaması şaşırtıcı değildir. Zihinsel yorgunluğun sahipseniz, aşağıdaki durumlarla baş etmeye çalışıyorsunuzdur;

  • Kafanız karışır ve dışarıya karşı odaklanmakta güçlük çekersiniz.
  • Zihinsel ve fiziksel olarak yıpranmış hissedersiniz.
  • Yalnızlık ve sosyal izolasyon ihtiyacı duyarsınız.
  • Konuşmaları ve sosyal durumları takip etmekte zorlanırsınız.
  • Bir göreve konsantre olmakta zorlanırsınız, genel konsantrasyon eksikliği hissedersiniz.
  • Sürekli bir şeyleri unutursunuz.
  • Fiziksel yorgunluk hissedersiniz.
  • Tekrarlayan psikolojik ağrı veya baş ağrıları yaşarsınız.
  • Genellikle sinirli hissedersiniz, özellikle de başkalarının yanında.
  • Yavaş düşünürsünüz ve düşünmek çok yorucu bir eylem haline gelir.
  • Duygu eksikliği yaşarsınız.
  • Sürekli üzgün veya depresif hissedersiniz.
  • Tekrarlayan ve takıntılı düşüncelere kapılırsınız.
  • Konuşma sırasında duraksarsınız ve boşlukta kalırsınız.
  • Güven kaybı yaşarsınız.
  • Ruh sağlığınız kötüleşir.
  • Uyku sorunu çekersiniz, gece boyunca erken veya düzenli olarak uyanırsınız.
  • Doğru düşünemezsiniz, kafanız karışır ve karışık düşünürsünüz.
  • Kitap okuyamazsınız ya da film izleyemezsiniz, olay örgülerini takip edemezsiniz.
  • Net olamazsınız.
  • Motivasyon eksikliği yaşarsınız.
  • Hayattan zevk alamazsınız, hayatı coşkulu yaşayamazsınız.

Zihinsel yorgunlukla uğraşan biri, günlük görevlerden bunalmış hissedebilir ve tüm sorumluluklarından uzaklaşmayı isteyebilir. Kendileri dışındaki herhangi bir şey veya herhangi biri için çok az zihinsel enerjiye sahip olduklarından, başkalarının onları yalnız bırakma arzusu olabilir. En küçük miktarda stresle baş etmeyi zor bulabilirler ve kırılmak üzereymiş gibi sürekli sinirli hissedebilirler.

Zihinsel yorgunluk, kişinin fiziksel ve duygusal olarak bitkin hissetmesine yol açabilir. Bu nedenle zihinsel yorgunluktan mustarip bir kişi duygusal olarak hiçbir şey hissetmeyebilir. Kendisinde yeterli gücü bulamayabilir ve herhangi bir fiziksel aktivite yapmak için enerjisi olmadığını düşünebilir. Ayrıca konsantre olmakta zorlanabilir, zihinsel netliğe bir türlü erişemez ve çevresinden kopukluk duygusu hissedebilir. Kitap okumak, bir sohbeti takip etmek veya bir TV programı izlemek gibi basit bir şey bile zor olabilir. Bir görevin yarısında ne yaptıklarını unutabilirler. Hata yapmaya devam edebilirler. Sürekli sinirli olabilirler ve etraflarındakilere saldırabilirler. Sessiz bir ortamda bulunmayı ya da yalnız olmayı isteyebilirler ve bunlara sahip olamadıklarında çevrelerine karşı kırıcı söylemlerde bulunabilirler.

Yukarıdakiler sizi herhangi bir şekilde tanımlıyorsa, büyük olasılıkla zihinsel yorgunluk yaşıyorsunuz.

Belirtildiği gibi, zihinsel yorgunluk, beyni aşırı çalıştırarak, özellikle stresli/endişe verici düşünme yoluyla yaratılır. Beyniniz fiziksel bir organdır ve diğer tüm organlar gibi iyileşmesi için dinlenme dönemlerine ihtiyacı vardır. Fazla çalıştığında ve ihtiyacı olan molayı alamadığında, yorgunluk belirtileri göstermeye başlayacaktır. Bu yorgunluk, beyninizin size bir mesaj gönderme şeklidir. Size sürekli aşırı düşünme, endişe veya kendiyle ilgilenme gibi durumlarla artık baş edemediğini ve iyileşmeye başlayabilmesi için zihinsel aktivitelere ara verip dinlenmeye ihtiyacı olduğunu söyleme şeklidir.

Anksiyete hastaları neden zihinsel olarak bu kadar yıpranmış hissederler?

Anksiyete hastalarının yaşadığı zihinsel tükenme, esas olarak durumlarını aşırı düşünmekten kaynaklanmaktadır.  Kitaplar aracılığıyla, forumlarda, diğer hastalarla sohbet ederek veya internette çözüm aramak için çok fazla zaman harcarlar. Cevapları bulmaya ve rahatlamaya çalışmak için neredeyse bütün vakitlerini harcarlar. Zihinsel yorgunluğun bir diğer yaygın nedeni, üzüntü duyan ve kötü hisseden kişilerin dış dünyaya ve etraflarındakilere karşı her şeyin yolunda olduğunu iddia etmeye çalışmasıdır. Bu eylemi sürdürmeye çalışmak son derece zorlayıcı ve yorucu olabilir.

Zihinsel yorgunluktan kurtulma, ondan kurtulmanın yolunu düşünmeye çalışmakla gelmez.

Çözmeye, düzeltmeye veya ondan kaçmaya çalışarak zihinsel yorgunluktan kurtulmaya çalışmak sadece daha fazla düşünmeyi, daha fazla zihinsel enerjiyi gerektirir ve bu nedenle sizi kısır bir döngüye hapseder. İşte bir örnek:

24 günde 24 maraton koştuysanız ve bacağınız tamamen yorgunsa ve gerçekten acı çekecek kadar ağrıyorsa, acı çekmeyi durdurmak için başka bir koşuya çıkmanın iyi bir fikir olduğunu düşünür müsünüz? Hayır, iyileşmesi için onu dinlendirmeniz gerektiğini anlarsınız. Sorun şu ki, çoğu insan zihinsel olarak yıpranmış hissettiklerinde tam tersini yapıyor. Kendilerini böyle hissetmelerine neyin sebep olduğunu yanlış anlayarak, zihinsel olarak savaşmaya veya hissettiklerinden kurtulmanın yollarını düşünmeye çalışabilirler. Bu da elbette zihni daha fazla yorar ve bu nedenle hiçbir ilerleme kaydedilmez.

Zihinsel yorgunluktan iyileşmemin başlangıcı

Benim için çıkış yolu, önce sorunun ne olduğunu anlamaktı. Başta böyle hissetmeme neyin sebep olduğunu bilmiyordum. Sadece üzerinde çalışmam ve yenmem gereken kaygımın başka bir belirtisi olduğunu düşündüm. Peki bu semptomu yenmek için nereye gittim? Evet, düşünme zihnime geri döndüm. Daha fazla düşünerek aşırı düşünme semptomlarını iyileştirmeye çalışıyordum ve bu yüzden daha fazla yoruldum!

Tamamen bir yanlış anlama yüzünden, yaptığım şeyin beni bir kısır döngüye soktuğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Ne yazık ki, zihnimizin ve bedenimizin bize gönderdiği mesajı her zaman göremiyoruz ve gerekenin tersini yapıyoruz. Bu durumdan kurtulmanın yolu, zihinsel yorgunluğun semptomlarını, onlar hakkında hiçbir şey yapmaya çalışmadan hissetmeme izin vermekti. Bir türlü yapamadım. Beynim, üzerinde hiçbir kontrolüm olmayan ve tamamen sorumlu olduğum yorgunluk belirtilerini gösteriyordu. Sonunda ne olduğunu anladım, bu da beni korkmaktan ve takıntı yapmaktan alıkoydu. Düşünme serüvenim, sorunun neyden kaynaklı olduğunu anlamam ile sona erdi. Beni kısır döngüye hapseden şeyin ne olduğunu anlamam, sonunda zihinsel olarak bu durumu düzeltmeye çalışmamı durdurdu. Bunun sayesinde zihnimin dinlenmeye karşı olan ihtiyacını karşıladım.

Zihinsel yorgunluktan nasıl kurtulurum

Doğru anlayış ve yaklaşımla zihinsel yorgunluk kolayca tersine çevrilebilir. Mümkünse, kişisel yaşamınızda stresinizi azaltabilecek veya size daha fazla dinlenme süresi kazandırabilecek değişiklikler yapabilirsiniz. Sadece hayata yeni bir bakış açısına sahip olmak ve bu kadar çok yorgunluğa neden olan şeyin ne olduğunu anlamak bile çok yardımcı olur, çünkü yorgunluğunuzun arkasındaki nedeni gördüğünüzde gerekli değişiklikleri yapmak çok daha kolaydır. Çoğu durumda, bir şeyler üzerinde endişelendiğimizde veya strese girdiğimizde, değişmesi gereken dışarısı değil, daha çok dışarıdaki olaylara ilişkin algımızdır. Hayatınızda huzur istiyorsanız, her zaman kendinizi iyileştirmeye odaklanın, dışarıyı değil. O zaman içeride daha fazla huzur bulduğunuzda, dışarıda ne kadar az probleminiz olduğunu görmek şaşırtıcı olacaktır. Sizi bir zamanlar çılgına çeviren şey, şimdi sizi pek rahatsız etmiyor gibi görünmeye başlayacak ve eğer hayatınızda gerçek sorunlar varsa, onlarla uğraşırken kendinizi çok daha sakin hissedeceksiniz.

Kendi zihinsel yorgunluğumuzu yarattığımızı fark etmek

Tüm yorgunluğumun sebebinin kendim olduğunu fark ettim ancak her zaman böyle olduğumu düşündüm ya da bunun için başkalarını veya dış olayları suçlayacağımı düşündüm. Herhangi bir biçimde yorgun hissetmek, yorgun hissetmenize neden olan şeyleri yapmayı bırakana kadar çalmaya devam edecek bir alarm gibidir. Bir şeyin tanınması ve ele alınması gerektiğini zihninizin ve bedeninizin söyleme şeklidir. İyileşme hiçbir zaman semptomları sürekli olarak tedavi etmekle ilgili değildir ancak nedeni bulmak ve artık sizin yaptığınız gibi hissetmenize neden olan şeyi yapmamaktır. Size yorgunluk hissettiren şeyin köküne inip orada değişiklik yapmalısınız. Zihinsel yorgunluğumun döngüsünü gördüğümde bile, yine de bir iyileşme döneminden geçmem gerekiyordu.  Kaygı için de aynıydı, tüm durumu ve döngüde kalmama neden olan şeyi gördüğümde, sonunda özgür olana kadar hala bir iyileşme sürecinden geçmek zorunda kaldım.

Zihinsel yorgunluktan kurtulmak için faydalı ipuçları

  1. Yorgunluğunuzun acısını çevrenizdekilerden çıkarmamaya çalışın. Yorgunluğunuz kişisel bir şeydir ve bunu başkalarına yönlendirmek kimseye yardımcı olmaz, sadece daha fazla stres ve çatışma yaratır. Onlarla nasıl hissettiğiniz hakkında konuşmak, biraz sabırlı ve anlayışlı olmalarını istemek çok daha iyi bir seçim olacaktır.
  2. Sabırlı olun. Zihinsel yorgunluktan kurtulmak zaman alabilir. Başarısız olmak veya sabırsızlanmak, büyük olasılıkla, hızlı bir çözüm bulmaya geri dönmenize yol açacak ve bu da kısır döngüye girmenize neden olacaktır. Ne kadar sabırlı bir şekilde ilerlerseniz, zihniniz o kadar hızlı iyileşebilir.
  3. Fiziksel aktivite yaparak dışarıda ve doğada daha fazla zaman geçirin. Evde oturmayın, aynı çevreye bakmayın ve çıkmazınız hakkında derin düşünceler kapılmayın. Dışarı çıkın ve zihninize eğlenmek için yeni bir ortam ve biraz temiz hava verin. Açık havada olmak, zihinsel yorgunluğunuzu atmanıza yardımcı olur.
  4. Zihinsel yorgunluğunuzdan kurtulmanın yolunu düşünmeyin. Endişelenmek ve fazla düşünmek, tam da ilk başta yaptığınız gibi hissetmenize neden olan şeylerdir. Belirtiler hoş değil, ancak iyileşme sürecini hızlandırmak için zihinsel olarak yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Bunu yapmaya çalışmak tam tersi bir etkiye sahiptir.
  5. İşleri kendi hızınızda yapın, yapabileceğiniz ve yapamayacağınız şeyler için suçluluk hissetmeyin. Şu anda size çok fazla gelen görevlere hayır demeye hazır olun.
  6. Zihninize ve bedeninize iyi bakın ve öz bakım uygulayın. Alkol, kötü beslenme ve uyku alışkanlıklarından kaçının. Enerji seviyeleriniz tükendiğinde iyi beslenerek ve yeterince dinlenerek enerji seviyenizi yüksek tutmak önemlidir.
  7. Zaman zaman zihninizi dinlendirin. Bütün elektronik eşyaları kapatın. Meditasyon yapın ya da sadece yalnız başınıza oturun. Birçok insan, meşgul olmaya çok alışkın oldukları veya sürekli zihinsel uyarılmaya ihtiyaç duydukları için bunu zor bulur. Günün küçük bir bölümünde bile bu uyarıyı durdurmak uzun vadede çok faydalı olabilir.
  8. Kaygı konusu hakkında sürekli konuşmayı ve okumayı bırakın. Kitapları, forumları ve nasıl hissettiğinize dair genel saplantınızı azaltın. Kendinizle ilgili endişeleriniz günlük bir saplantı haline gelmediği sürece, kendinizi bu konuda eğitmekte yanlış bir şey yoktur.

Yukarıdaki adımları izlemek, iyileşme sürecinizi başlatacak ve zihinsel olarak tazelenmenizi sağlayacaktır. Ayrıca zihinsel olarak daha fazla dinlenmeniz için kendinize yeni uygulamalar oluşturabilirsiniz. Kendinizi herkesten daha iyi tanıyorsunuz, bu yüzden kendiniz için en doğru olanı yapın.

 Yaşamınız üzerindeki güçlü etkilerinin farkına varmak

Sık sık “kendimden nefret ediyorum” düşünceniz var mı? Kendinden nefret etme duygularıyla doluysanız, bunların ne kadar sinir bozucu olabileceğini bilirsiniz. Kendinden nefret etmek hayatta elde edebileceklerinizi sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda anksiyete ve depresyon gibi zihinsel sağlık koşullarınızı da kötüleştirir. Kendinden nefret etme duygularının üstesinden gelmek için, belirtileri ve semptomları tanımak, altta yatan nedenleri ve tetikleyicileri anlamak, yaşamınız üzerindeki güçlü etkilerinin farkına varmak ve son olarak, bu benlik duygularını aşmak için bir plan yapmak önemlidir. -nefretsiz ve daha iyi hissedebilmek için sağlıklı başa çıkma becerileri geliştirmek de önemlidir.

Kendinden Nefret Belirtileri

Aşağıda, ara sıra olumsuz yönde kendi kendine konuşmanın ötesinde, kendinizden nefret ediyor olabileceğinizi gösteren bazı işaretler bulunmaktadır.

  • Ya hep ya hiç düşüncesi: Kendinizi ve hayatınızı arada gri tonları olmadan iyi ya da kötü olarak görürsünüz. Bir hata yaparsanız, her şeyin mahvolduğunu veya başarısız olduğunuzu hissedersiniz.
  • Olumsuzluğa odaklanma: İyi bir gününüzde olsanız bile, bunun yerine olan kötü şeylere veya neyin yanlış gittiğine odaklanma eğilimindesini
  • Duygusal akıl yürütme: Duygularınızı gerçeğiniz olarak kabul edersiniz. Kendinizi kötü hissettiğiniz veya bir başarısız gibi hissettiğinizi fark ederseniz, duygularınızın durumun gerçeğini yansıtması gerektiğini ve aslında kötü olduğunuzu varsaymaya başlarsınız.
  • Düşük benlik saygısı: Genellikle düşük benlik saygısına sahipseniz ve günlük hayatta kendinizi başkalarıyla karşılaştırırken aslında kendinizi ölçtüğünüzün farkında değilsiniz.
  • Onay istemek: Kendi değerinizi doğrulamak için sürekli olarak başkalarından onay bekliyorsunuz. Kendiniz hakkındaki fikriniz, başkalarının sizi nasıl değerlendirdiğine veya sizin hakkınızda ne düşündüklerine bağlı olarak değişiyor.
  • İltifatları kabul edemezsiniz: Biri sizin hakkınızda iyi bir şey söylerse, söylenenleri küçümsersiniz ya da sadece iyi olduklarını düşünürsünüz. İltifatları kabul etmekte zorlanıyorsunuz ve nezaketle kabul etmek yerine onları savuşturma eğilimindesiniz.
  • Uyum sağlamaya çalışmak: Kendinizi her zaman bir yabancı gibi hissettiğinizi ve her zaman başkalarına uyum sağlamaya çalıştığınızı fark ediyorsunuz. İnsanların sizden hoşlanmadığını hissediyorsunuz ve neden sizinle vakit geçirmek isteyebileceklerini ya da gerçekten sizden hoşlandıklarını
  • Eleştiriyi kişisel olarak almak: Biri eleştiri sunduğunda zor anlar yaşarsınız ve bunu kişisel bir saldırı olarak kabul etmeye veya olaydan çok sonra kendinizi o anı düşünürken bulursunuz.
  • Sıklıkla kıskançlık duygusu: Kendinizi başkalarını kıskanırken bulursunuz ve hayattaki durumunuz hakkında kendinizi daha iyi hissetmek için onlarla iletişimi kesebilirsiniz.
  • Olumlu bağlantılardan korkmak: Birisi size çok yakınlık gösterdiğinde, arkadaşlarınızı veya potansiyel ilişkilerinizi korkudan uzaklaştırabilir, kötü bir şekilde sona ereceğine ve yalnız kalacağınıza inanabilirsiniz.
  • Kendiniz için acıma partileri vermek: Kendinize acıma partileri verme eğiliminiz var ve sanki hayatta size çok kötü davranılmış gibi ya da her şey size karşı cephe almış gibi hissediyorsunuz.
  • Büyük hayal kurmaktan korkmak: Hayalleriniz ve geleceğinizden korkuyor ve hayatınızı korunaklı bir şekilde yaşamaya devam etmeniz gerektiğini Başarısızlıktan hatta başarıdan korkabilir veya elde ettiğiniz başarıdan bağımsız olarak kendinize bir üst pencereden bakmaya başlarsınız.
  • Kendinize karşı sert olmak: Bir hata yaptığınızda kendinizi affetmekte çok zorlanıyorsunuz. Geçmişte yaptığınız veya yapamadıklarınız için de pişmanlık duyabilirsiniz. Geçmişteki hataları geride bırakmakta ve hareket etmekte bu yüzden zorlanabilirsiniz.
  • Alaycı bakış açısı: Dünyayı çok alaycı bir şekilde görüyor, içinde yaşadığınız dünyadan nefret ediyorsunuz. Sanki olumlu bir bakış açısına sahip insanların dünyanın gerçekten nasıl işlediği konusunda saf olduklarını hissediyorsunuz. İşlerin daha iyiye gittiğini görmüyorsunuz ve hayata çok kasvetli bir bakış açınız var.

Kendinden Nefretle Nasıl Savaşılır

Kendinden nefret etmenin üstesinden gelmek istiyorsanız, döngüyü kırmak için yapabileceğiniz birkaç şey var. Her şeyden önce, nasıl hissettiğinizden sorumlu olmadığınızı, ancak bugünden itibaren olumlu değişiklikler yapmak için attığınız adımlardan sorumlu olduğunuzu unutmayın.

Günlük Tutmayı Deneyin

Gününüzü ve olanlar hakkında nasıl hissettiğinizi yansıtmak için bir günlük tutun. Günün olayları üzerinde düşünün, belirli duyguları tetiklemiş olabilecek durumları inceleyin ve her türlü kendinden nefret duygusunun temel nedenlerine dikkat etmeyi unutmayın. Her gün günlük tutarken, kalıpları araştırın ve duygularınızın nasıl değiştiğinin daha fazla farkına varmayı hedefleyin. Araştırmalar, günlük tutmak gibi etkileyici yazmanın psikolojik sıkıntıyı azaltmaya yardımcı olabileceğini gösteriyor.

KendinizleTekrar Konuşun

Duygularınızın ve tetikleyicilerinin daha fazla farkına varmaya başladığınızda, olumsuz olaylarla karşılaştığınızda sahip olduğunuz düşünceleri belirlemeye çalışın. Düşüncelerinizin gerçekçi olup olmadığı veya düşüncenizin çarpıtmalarına katılıp katılmadığınız hakkında kendinize sorular sorun. Bu iç sese karşı argümanlarla karşı çıkarak içinizdeki zorbaya karşı durmaya çalışın. Kendi başınıza güçlü bir ses oluşturmakta zorlanıyorsanız, tanıdığınız daha güçlü bir kişinin (bir arkadaş, ünlü kişi veya süper kahraman gibi) rolünü üstlendiğinizi ve kafanızdaki eleştirel sesle konuştuğunuzu hayal edin.

Öz-Şefkat Uygulayın

Kendinizden nefret etmek yerine, kendinize şefkat göstermeyi deneyin. Bu, durumlara farklı bir açıdan bakmanızı, başardığınız iyi şeyleri görmenizi ve siyah-beyaz düşünceyi sona erdirmeniz anlamına gelir. Kendileri hakkında benzer düşünceleri olan bir arkadaşınıza veya sevdiğiniz birine ne söylerdiniz? Bu gerçekten dünyanın sonu olabilecek kadar kötü bir şey miydi? Durumu bir felaket yerine bir aksilik olarak görmek için durumu yeniden canlandırabilir misiniz? Kendinize karşı daha nazik olabildiğinizde, kendinizi daha olumlu duygulara ve olumlu bir iç sese açacaksınız. Araştırmalar, şefkat odaklı terapinin benlik saygısını iyileştirebileceğini ve bu da kendinden nefreti azaltmaya yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Pozitif İnsanlarla Vakit Geçirin

Seni kötü hissettiren insanlarla takılmak yerine, seni iyi hissettiren insanlarla takılmaya başla. Günlük hayatınızda hiç pozitif insanınız yoksa, bir destek grubuna katılmayı düşünün. Nerede bulacağınızdan emin değilseniz, Ulusal Akıl Hastalıkları İttifakı ne tür zihinsel sağlık sorunlarıyla karşılaşmış olursanız olun, başlamak için iyi bir yerdir.

Meditasyon yapın

Yavaşlamayı ve kendinizi olumsuz düşüncenizden uzaklaştırmayı zor buluyorsanız, düzenli bir meditasyon uygulamasına başlamayı deneyin. Meditasyon yapmak, kafanızdaki olumsuz sesi kapatmanın bir yoludur. Aynı zamanda bir kas gibidir; Ne kadar çok pratik yaparsanız, zihninizi sakinleştirmeniz ve olumsuz düşüncelerden kurtulmanız o kadar kolay olacaktır.

Bir Terapiste Görün

Zihinsel sağlığınızla mücadele ediyorsanız, bir terapist görmekten faydalanabilirsiniz. Zihniyetinizi kendi başınıza değiştirmek mümkün olsa da, bir terapist geçmiş travmalarla daha hızlı başa çıkmanıza yardımcı olabilir ve sizi daha yararlı düşünme kalıplarına yönlendirebilir.

Kendine dikkat et

Kendine zarar verici davranışlarda bulunmak yerine, öz bakımla meşgul olun. Bu yaklaşım, kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacak her şeyi yaparak fiziksel ve zihinsel sağlığınıza özen göstermeniz anlamına gelir. Sağlıklı beslenin, düzenli egzersiz yapın, yeterince uyuyun, sosyal medya ve ekran zamanını azaltın, doğada vakit geçirin ve kendinizle nazikçe konuşun, bunlar sade birkaç örnek kendiniz zenginleştirebilirsiniz.

İstediğiniz Hayatı Yaşamaya Doğru Hareket Edin

Sürekli kötü hissetmenin panzehiri, hayatta istediğiniz şeye doğru küçük adımlar atmaya başlamanın sinyali olabilir. Bu, yeni bir kariyer yolu bulmak, seyahat etmek, borçtan kurtulmak, bir ilişkiyi bitirmek, bir aile kurmak veya uzaklara taşınmak anlamına gelebilir. Değerlerinizi belirleyin ve onlara göre hareket etmeye başlayın. Değerlerinizle uyum sağlamaya başladığınızda, kendinize güvenmeniz daha kolay olacaktır.

Müthiş Psikoloji

Lavaboda bulaşıklar, üst üste yığılmış kirli çamaşır yığınları, her yerde battaniyeler ve yastıklar, dağınık dolaplar, garajda çok fazla çöp ve evin her yerinde saklanan çok sayıda kullanılmayan eşya… Bu durum tanıdık geliyor mu? Toplumun bize ne kadar çok şeye sahip olursak o kadar mutlu olmamız gerektiğini öğrettiği materyalist bir kültürde yaşıyoruz, aslında bu dağınıklık enerji kaybına ve çok fazla strese neden olabilir. Kontrolsüz tüketici dürtüleri, eşyalara duygusal bağlılık, duygusal hatıralar, eşyalardan kurtulma korkusu, geçmiş hatıralara tutunma ihtiyacı, duygularımıza eşyalarımızı aşılama eğilimimizin birçok nedeninden bazılarıdır.

Bir şeyleri atmak çoğu zaman acı verici olabilir ve geçmişi unutmanın ve geleceğimizden vazgeçmenin temsilcisi olabilir, bu nedenle bir gün yararlı olacaklarını umarak aslında zihinsel ve duygusal stresimize katkıda bulunan şeylere sık sık takılırız. Dağınıklığı genellikle fiziksel şeyler olarak düşünmemize rağmen, zihinsel ve duygusal dağınıklık, fiziksel dağınıklık kadar gereksiz yer kaplayabilir. Eski alışkanlıklar, kırgınlıklar, bulanık düşünceler, dağınık ilişkiler, ödenmemiş finansal borçlar, kırık bir vazo veya makyaj malzemesi dağınıklığı gibi saymakla bitmez durumlarla karşılaşırız.

Dağınıklığın Ruh Sağlığına Etkisi

Tüm bu fiziksel, zihinsel ve duygusal dağınıklık, strese ve düşük enerjiye katkıda bulunabilecek ve sağlıklı düşünebilmenin önüne geçecektir Dağınıklık işlerinizi halletmeyi, ihtiyacınız olanı bulmayı, düzenli ve verimli bir şekilde yaşamayı zorlaştırabilir. Her gün anahtarlarımızı aramakla veya o pantolonu bulmaya çalışmakla zaman harcadığımızda, bu negatif günlük enerjinin zamanla birikmesine izin vererek stresi tetikleriz. Bir şey aramakla vakit kaybetmek, büyük miktarda zaman alabilir ve potansiyel olarak diğer önemli görevlerden ve kişisel bakım rutinlerinizden de vakit çalabilir.

Aşırı Dağınıklık

Fiziksel dağınıklık aşırı hale geldiğinde, birey için zihinsel ve fiziksel olarak ev, artık işlevsel bir yer olmaktan çıkar. Bu da yalnızlık duyusuna yol açabilir. Eviniz sığınağınız, dinlenmek için zaman ayırabileceğiniz güvenli bir yer olmalıdır. Ancak eviniz fiziksel dağınıklıkla dolduğunda, evinizin sığınaktan ziyade düşmanınız olduğunu hissedebilir ve bu da genel olarak sizin iyi oluşunuzu olumsuz etkileyebilir.

Dağınıklık Biriktirme hastalığına Yol Açtığında…

Fiziksel dağınıklık bir saplantı haline gelebilir ve bir boşluğu doldurmak için daha fazla maddi şeye ihtiyaç duyma saplantısı oluşabilir. Bazen kendimizi ve etrafımızı, bir tür duygusal değere sahip olan ve kurtulmakta zorlanacağımız şeylerle çevrili bulabiliriz. Çoğu durumda biriktirme bozukluğu olan kişiler, duygusal değeri olan veya gelecekte ihtiyaç duyacaklarını düşündükleri eşyaları saklayacaktır. Biriktirme bozukluğu; romantik ilişkiler, mesleki ve sosyal yükümlülükler dahil olmak üzere birinin günlük yaşamının neredeyse her alanında sorunlara yol açabilir.

Biriktirme hastası bir birey aşağıdaki davranışları sergileyebilir:

  • Eşyaları atamama
  • Eşyaları atmaya çalışırken şiddetli endişe duyabilir
  • Eşyaları organize etme zorluğu hisseder
  • Bir eşyanın tamamen tükenmesi, kaybolması veya gelecekte ona ihtiyaç duyulması korkusu
  • Yaşam alanı kaybı, sosyal izolasyon, aile veya evlilik uyumsuzluğu ve finansal zorluklar dahil olmak üzere işlevsel bozukluklar

Hayatınızdaki Dağınıklığı Kaldırmak

Gerçekte dağınık manzaraların altında yatan nedenler genellikle bu probleme yol açar. Negatif duygulara tutunmak, bir hatırayı canlı tutmaya mı çalışmak gibi alt nedenler dağınıklığa takılmamıza neden olabilir.

Dağınıklığı Kaldırmadan Önce Kendinize Sormanız Gereken Sorular

Yeniden organizasyon sürecinde kendinize aşağıdaki soruları sormanız önemlidir:

  • Şu anda hayatınızda neler iyi gidiyor, neler iyi gitmiyor?
  • Kendinizi bunalmış hissetmenize neden olan nedir?
  • Bu dağınıklık hayatınızda ilerlemenizi nasıl engelliyor?
  • Dağınıklıktan kurtulmayı düşündün mü?
  • Bu “yığılmayı” ortadan kaldırmak için atabileceğiniz ilk adım nedir?

Bu sorular dağınıklık probleminin önüne geçmek için size ipuçları verebilir ve kendiniz için daha sağlıklı bir yol haritası oluşturmanızı kolaylaştırabilir.

İntihar, kişinin çeşitli sebeplerle kendi yaşamına son vermesidir.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün açıklamaları, her yıl intihar nedeniyle 800 bin insanın hayatını kaybettiğini, her 40 saniyede bir kişinin yaşamına son verdiğini ve 20 intihar teşebbüsünden birinin ölümle sonuçlandığını ortaya koymaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’nun 2018 yılı verileri ise erkekler çoğunlukta olmak üzere ülkemizde günde ortalama 8 kişinin intihar ederek yaşamına son verdiğini göstermektedir.

İntihar süreci “intihar fikri”, “intihar girişimi” ve “tamamlanmış intihar” olarak üç aşamadan oluşur. İntihar (özkıyım) sürecinde kişinin intihar etmeye yönelik sözel ve davranışsal sinyallerinin doğru bir şekilde anlamlandırılması sonucunda uygun önlemler alınarak, kişinin “intihar fikri” aşamasında bu düşüncelerinin eyleme dönüşmesinin önüne geçinebilinir.

İntihar Nedenleri Nelerdir? 

Tek bir nedenle açıklanamamakla birlikte intiharın; psikolojik, psikiyatrik, sosyal, biyolojik, genetik ve fiziksel faktörlere bağlı olduğu bilinmektedir.

İntiharın Risk Faktörlerinin Belirlenmesi:

  • Erkek olmak: İntiharı düşünmek ve intihar girişimi kadınlarda daha sık görülse de ölümle sonuçlanan intiharın erkeklerde kadınlara oranla 4 kat daha fazla olduğu bilinmektedir.
  • Bekar olmak: Bekar kişilerin intihar oranının evli kişilerden 2 kat daha fazla olduğu saptanmıştır.
  • Boşanmış, ayrılmış veya dul olmak: Boşanmış, ayrılmış, terk edilmiş veya eşini kaybetmiş kişilerin intihar etme olasılıkları artmaktadır.
  • Aile içi sorunlar yaşamak: Ailede birlik beraberliğin olmayışı, çatışma olması, anne-babanın örseleyici tutumları intihar etme riskini arttırmaktadır.
  • Ailede intihar geçmişinin olması: İntiharda genetik geçişin önemli olduğu bilinmektedir. Bu nedenle ailede intihar geçmişinin bulunması intihar riski açısından oldukça önemlidir.
  • Kişinin geçmişte intihar girişiminin olması: Geçmiş intihar girişimi olan kişilerin tekrar intihar etme olasılığı daha yüksektir.
  • Kronik hastalıklar (Ruhsal-Fiziksel): Depresyon, şizofreni, bunama, deliryum, kişilik bozukluğu gibi çeşitli ruhsal bozuklukların yanı sıra, uzun süreli ölümcül hastalığa yakalanma veya kişinin yaşantısını engelleyen, yaşam kalitesini bozan bir bedensel hastalığa sahip olma gibi faktörlerin de intihar açısından büyük risk taşıdığı görülmektedir.
  • Serotonin hormonunun eksikliği: Araştırmalar, intihar girişiminde bulunan kişilerde, “mutluluk hormonu” olarak bilinen serotonin hormonunun ciddi derecede eksik olduğunu ortaya koymaktadır.
  • Erken dönem travmatik yaşantıların varlığı: Çocukluk travmaları çözümlenmediğinde ortaya çıkan yoğun duygusal ve düşüncesel sorunlar da intihar riskini arttırmaktadır.
  • Alkol-madde kullanımı: Yapılan araştırmalar alkol ve madde kullanımının intihar riskini önemli oranda arttırdığını ortaya koymaktadır.
  • Ergen veya yaşlı olmak: Özellikle 15-24 yaş arası olmak üzere ergenlik-genç erişkinlik dönemlerinde ve 60 yaş üstü dönemde intihar riskinin arttığı bilinmektedir. Yaşlılarda intihar girişiminin ölümle sonuçlanma oranı diğer yaş gruplarından daha yüksektir.
  • Yalnız-izole yaşam: İnsan sosyal bir varlık olduğundan sosyal desteğin yetersiz kalması, güçlü sevgi bağlarının olmayışı gibi durumlar kişinin intihar etme olasılığını arttırmaktadır.

  • Ekonomik zorluklar: İşsizlik, geçim sıkıntısı, borçlanma gibi durumların intiharın önemli risk faktörlerinden olduğu bilinmektedir.
  • Cinsel istismar geçmişinin olması: Tacize veya tecavüze uğramış olma durumunda yaşanan bu travmatik anı üzerine bir ruh sağlığı uzmanı ile çalışılmadığı sürece bu anılar intihar riskini arttıran en önemli etmenlerden biridir.
  • Kayıp yaşamış olmak: Kişi kaybettiği kişinin ölümünden kendisini sorumlu hissettiğinde veya ölen kişiyle tekrar birlikte olmayı arzuladığında intihar etmeye meyil gösterebilir.
  • Stres düzeyi yüksek olan işlerde çalışmak: İstatistikler doktorluk, avukatlık, askerlik gibi stres düzeyi yüksek olan mesleklerin intihar riskini arttırdığını göstermektedir.
  • Dini kimlik yoksunluğu: İnanç, insanın zorluklarla baş edebilmesini sağlayan önemli bir içsel kaynak olduğundan dini kimlik yoksunluğu, diğer bir deyişle “dinsizlik” yüzünden kişinin bu içsel kaynağa sahip olmaması nedeniyle bu durum kişinin umutsuzluğa kapılabilmesine ve intihara meyil göstermesine neden olabilmektedir.
  • Cinsel kimlik sorunları: Kişinin kendi biyolojik kimliğini kabul etmemesi, biyolojik cinsel kimliğinden rahatsızlık duyması ve karşı cinsten olmayı istemesi gibi “cinsel kimlik bozukluğu” olarak adlandırılan ruhsal durumun intihar açısından bir risk faktörü olduğu bilinmektedir.
  • Şehir hayatı: Stengel, Durkheim gibi bilim insanları şehirde yaşamanın intihar için bir risk faktörü olduğunu öne sürmüştür.

İntiharla ilgili 10 mit;

  • Yanlış İnanış: Kişi intihardan bahsediyorsa, intihar etme olasılığı çok düşüktür.

Doğrusu: İntihar eden kişilerin birçoğu intihar etme ile ilgili niyetlerini önceden dile getirirler.

  • Yanlış İnanış: İntihar dürtüsel bir eylemdir, aniden gelir, engellenemez.

Doğrusu: İntihar her zaman dürtüsel değildir. Bazen kişi intihar etmeye dair planlar oluşturabilir, en ince ayrıntısına kadar süreci kurgulayabilir. Zamanında fark edilip önlem alındığında kişinin intihar etmesi engellenebilir.

  • Yanlış İnanış: Kişi intihar etmeyi kafasına koyduysa bunun önüne geçilemez.

Doğrusu: İntiharın önlenmesi kesinlikle mümkündür. Doğru gözlem, iletişim ve müdahale ile intiharın önüne geçilebilir.

  • Yanlış İnanış: İntihar eden kişiler bencil kişilerdir.

Doğrusu: İntiharın halk dilinde bilinen “bencillik” kavramı ile ilişkisi yoktur. Durkheim’in bencil (egoist) intihar olarak adlandırdığı intihar türü; kişinin çevresi ile bütünleşememesi, güçlü bağ kuramaması neticesinde görülür. Dolayısıyla bu durum, kişinin yalnızca kendisini düşünerek hareket etmesinden ziyade bağ eksikliğinden, yalnızlık hissinden dolayı hayatını sonlandırdığını göstermektedir.

  • Yanlış İnanış: Güçlü, başarılı ve akıllı kişiler intihar etmezler.

Doğrusu: Kişide herhangi bir akıl hastalığının bulunmuyor olması, kişinin başarılı olması ve güçlü bir profil çizmesi intihar etmeyeceği anlamına gelmez. Son yıllarda ülkemizde şahit olduğumuz birçok intihar vakası da akademik başarının veya zeka seviyesinin intiharı engellemediğini göstermektedir.

  • Yanlış İnanış: Depresif biriyle intihar hakkında konuşursak onu intihara daha da teşvik etmiş oluruz.

Doğrusu: İntiharı konuşmak kişiyi intihar etmeye teşvik etmez. Tam aksine bu konuyu konuşmak ve anlaşıldığını hissetmek kişide rahatlama sağlar. Böylece kişi bu düşünceden kurtulmak için tedavi için işbirliğine girmeye daha istekli olabilir.

  • Yanlış İnanış: İntihar girişiminde bulunan kişiler her zaman ölmek isterler.

Doğrusu: İntihar girişiminde bulunan kişilerin amacı bazen de çevrelerindekilere mesaj vermek, onlara seslerini duyurmak, duyulmak ve görülmektir. Kişi her zaman hayatını sonlandırma amacına sahip olmayabilir.

  • Yanlış İnanış: İntihar eden kişiler sadece dikkat çekmeye çalışıyordur.

Doğrusu: İntihar eden kişi dikkat çekmeye çalışmıyordur; ya destek görmek için yardım çığlıkları atıyordur ya da hayatını sonlandırma amacı taşıyordur.

  • Yanlış İnanış: Eğer bir kişi daha önce intihar girişiminde bulunmuş ve başarısız olmuşsa, bir daha intihar etmez.

Doğrusu: Kişinin daha önce intihar girişiminde bulunmuş olması tekrar intihar edebileceğine yönelik bir risk faktörüdür. Hatta intihar girişiminde bulunan kişinin eylemi tekrarlama riskinin intihar girişiminden sonraki ilk 3 ay süresince en yüksek seviyede olduğu tespit edilmiştir.

  • Yanlış İnanış: Çocuklar intihar etmez.

Doğrusu: Çocuklarda ders başarısı, okul sorunları, aile içi çatışmalar, şiddet, cinsel istismar, arkadaşlık ilişkisi problemleri, akran zorbalığı gibi nedenler intiharla sonuçlanabilmektedir.

İntihar Edecek Kişi Nasıl Anlaşılır?

İntiharı düşünmekte  ve intiharı planlamakta olan kişiler, çevrelerine bazı sinyaller verirler. Kişinin söylemlerine kulak vermek, ciddiye almak ve gözlemlemek olası bir intiharın önüne geçmenizi sağlayabilir.

Dikkat edilmesi gereken sinyaller;

  • Yakınları arayıp vedalaşma gibi konuşmalar yapmak,
  • Kendisini öldürmek istediği, ölmek istediği, dayanamadığına dair söylemlerde bulunmak,
  • Yaşamın bomboş geldiği, anlamsız olduğuna dair söylemlerde bulunmak, geleceğe karamsar, umutsuz gözlerle bakmak,
  • Kendisini sosyal çevresinden ve ailesinden izole etmeye başlamak, içine kapanmak,
  • “Merak etmeyin, yakında hayatınızdan çıkıp gideceğim.” gibi sözler sarf etmek,
  • İntihar etmeye yönelik malzemeler (ip, bıçak, jilet, hap, silah vb.) temin etmek,
  • İntihar etmiş kişilerden övgü ile bahsetmek,
  • Sürekli üzgün, çökkün bir ruh halinde olmak,
  • Günlük işlevsellikte (iştah, uyku, isteklilik vb.) ciddi olumsuz değişimlerin olması,
  • Ekonomik zorlukların altından kalkamamaktan bahsetmek,
  • Suçluluk duygularının olması,
  • Aşırı kaygılı ve huzursuz olmak,
  • Fiziksel veya duygusal acıdan bahsetmek,
  • Yakın birinin ani kaybı, tecavüz, savaş, saldırı gibi travmatik yaşantılara maruz kalmak,
  • Alkol-madde kullanımının ve hayatı riske atan davranışların varlığı,
  • Öz-değerde azalma gözlenmesi,
  • Yoğun isteksizlik hali,
  • Öfke, saldırganlık,
  • Duygusal küntlük, olan bitene kayıtsızlık hali,
  • Vasiyet yazmak, miras bırakmaktır.

İntihar Düşünceleri Olan Bir Kişiye Nasıl Yardım Edilir?

Eğer çevrenizde intihara meyilli bir yakınınız olduğunu düşünüyorsanız, onunla sakin ve güvenli bir şekilde görüşebileceğiniz ortam oluşturunuz. Ölüm ve intihar hakkında konuşmaktan, düşüncelerini öğrenmekten çekinmeyiniz. Konuşurken onu yargılamadığınızdan, anlamaya çalıştığınızdan emin olunuz ve içinde bulunduğu zor durumu anladığınızı ifade ediniz. Kişiye gerçekçi olmayan vaatlerde bulunmayınız. Bu yaşadıklarının zor bir süreç olduğunu, onun çok çaresiz hissettiğini, sorunlarının çözümsüz olduğunu düşündüğünü anladığınızı ifade ederek duygularını anlayınız.

Nasihat vermekten (“Haline şükret, senden daha kötü durumda neler var.” vb.) veya suçlayıcı (“Saçmalama! Sen ölünce kurtulacaksan tabi geride kalanlara kim bakacak?” vb.) ifadelerden kaçınınız. Tavsiye vermeyiniz, bunun yerine birlikte intihar dışındaki çözüm yollarını araştırınız. Ona yardım etmek istediğinizi ve yanında olduğunuzu dile getirerek bu söylemlerinizi samimi davranışlarınızla da destekleyiniz.

Kişinin yalnız kalmamasını sağlayınız. İntiharı gerçekleştirebileceği nesnelerden (silah, bıçak, jilet, hap vb.) onu uzak tutmaya çalışınız. Yaşadığı sorunlarla ilgili uzman desteğine başvurması için onu cesaretlendiriniz, gerekirse siz de ilk görüşmede ona eşlik ediniz. Size intiharı düşünmekten veya intihar planından bahsediyorsa, bunu bir sır olarak saklayamayacağınızı ve bu durumu ona yardım edebilecek ruh sağlığı uzmanlarıyla paylaşmanız gerektiğini belirtiniz. İntiharı düşünmekte olan kişinin bir psikiyatri uzmanına veya psikoloğa başvurduğundan ve tedavi süresince kendisine önerilenleri yaptığından emin olunuz. İntiharı önlemenin uzun soluklu bir süreç olduğunu, bu süreçte sizin de destek almaya ihtiyacınızın olabileceğini unutmayınız. İntiharı düşünmekte olan birine yardım etmeye çalışırken lütfen kendinizi de ihmal etmeyiniz.

İntihar Riski Olan Kişiler Nasıl Tedavi Edilir?

İntihar riski taşıyan kişilerin tedavi edilebilmesi için ruh sağlığı uzmanlarından destek almaları şart ve elzemdir. Bu kişilerin tedavi sürecinde hem ilaç tedavisi hem de psikoterapinin eş zamanlı ilerlemesi, sürecin işleyişi açısından oldukça önemlidir. İlaç tedavisi; ayakta tedavi veya yatarak tedavi olarak 2 şekilde yürütülebilmekte, hangi ilaçların verileceğine ve nasıl müdahalelerde (ayakta, yatılı tedavi vb.) bulunulacağına sadece psikiyatri uzmanı karar vermektedir.

Diğer yandan intihar riski taşıdığı için ilaç tedavisi gören kişilerde psikoterapi, intihar riskini azaltan en önemli etmenlerden biridir. Riski azaltmaya yönelik terapi planı çizilirken en önemli faktör, intihar düşüncesinin temelinde yatan nedeni saptamaktır. Bu neden genellikle depresyon olarak karşımıza çıkmakla birlikte bazen daha farklı nedenlerle de karşılaşılabilmektedir. Altta yatan nedenin doğru teşhis edilerek kişinin ihtiyacına yönelik bir terapi planının oluşturulması iyileşme açısından oldukça önemlidir. Bu noktada psikoterapi sürecini yönetecek uzman psikoloğun deneyim, donanım ve becerileri önem kazanmaktadır.

Psikiyatrik müdahale ile kişinin stabilizasyonu sağlanırken psikoterapi sürecinde de Bilişsel Davranışçı Terapi, Şema Terapi, EMDR Terapisi gibi çeşitli terapi yöntemlerinden faydalanılarak kriz dönemi kontrol altına alınmaya ve kişi tedavi edilmeye çalışılır. Önemli diğer bir unsur ise bu süreçte kişinin yakınlarına psiko-eğitim verilmesi, gerekirse aile terapisi seanslarının gerçekleştirilmesidir. Çünkü intihar riski olan kişinin aile bireyleri de o kişinin içinde bulunduğu süreçle ilgili bilgilendirilerek ona karşı nasıl bir tutum sergilenmesi gerektiği hakkında farkındalık kazandıklarında, ilaç ve terapinin olumlu etkileri korunarak kişinin güvenlik durumu daha kalıcı hale gelmektedir. Ayrıca aile bireyleri için de zorlayıcı olan bu süreçte uzman desteği alıyor olmaları kendilerinin de süreci ruhsal açıdan daha sağlıklı bir şekilde atlatmalarına olanak sağlamaktadır.

MUTLU YAŞAM TERAPİ ODASI

Yıllardır tekrarlanan bir soru – insanlar kusurlu olsalar da özünde nazik, makul, iyi huylu yaratıklar mı? Yoksa derinlerde kötü, bağnaz, başıboş, kibirli, kinci ve bencil olmaya mahkum muyuz?

Azınlıkları ve savunmasız kişileri insanlardan aşağı görüyoruz. Bu kaba insandışılaştırmaya dair çarpıcı bir örnek, küçük bir öğrenci grubunun evsiz veya uyuşturucu bağımlısı kişilerin fotoğraflarına baktıklarında, daha yüksek statüdeki bireylere karşı olduğundan daha az sinirsel aktivite gösterdiği bir beyin taraması çalışmasında görülmüştür. Başka bir çalışma ise Arap göçüne karşı olan kişilerin Arap ve Müslümanları gerçek anlamda ortalama insandan daha az evrilmiş olarak değerlendirdiğini göstermiştir. Diğer örnekler arasında gençlerin yaşlı insanları insandışılaştırdığı ve hem erkeklerin hem de kadınların, sarhoş kadınları insanlıktan aşağı gördüklerini gösteren örnekler bulunuyor. Dahası, insandışılaştırma eğilimi erken yaşta başlıyor – beş yaşındaki çocuklar, grup-dışı gördükleri yüzleri (çocuktan farklı bir şehirden gelen veya kendi cinsiyetinden farklı olan insanları), grup-içi yüzlerden daha az insanmış gibi algılıyorlar.

2013 tarihli bir çalışmaya göre dört yaşından itibaren Schadenfreude (başkasının acısından keyif alma) duygusunu yaşıyoruz. Eğer çocuk, kişinin bu acıyı hakettiğini düşünüyorsa bu duygu daha da güçleniyor. Daha güncel bir çalışma, çocukların altı yaşından itibaren çıkartma satın almak yerine antisosyal bir kuklaya uygulanacak şiddeti izlemek için para harcamayı tercih ettiklerini ortaya koymuştur.

Karmaya inanıyoruz – haksızlığa uğrayan kişilerin kaderlerini hak ettiğini varsayıyoruz. Bu tür inançlarla ilişkili kötü sonuçlar, Amerikalı psikolog Melvin Lerner ve Carolyn Simmons’ın şimdilerde klasik olan 1966 tarihli araştırmasında kanıtlanmıştır. Kadın bir öğrencinin yanlış cevap verdiği sorular için elektrik şokuyla cezalandırıldığı bu deneydeki kadın katılımcılar, öğrencinin acı çektiğini tekrar göreceklerini duyduklarında, özellikle bu acıyı azaltmak için yapabilecekleri hiçbir şey olmadığını düşünüyorlarsa, sonrasında öğrenciyi daha az sempatik ve hayranlık uyandırıcı biri olarak değerlendirmişlerdir. Bu tarihten beri yapılan araştırmalar, adaletli bir dünyaya dair inançlarımızı korumak adına yoksulları, tecavüz kurbanlarını, AIDS hastalarını ve diğerlerini, kaderleri yüzünden suçlama eğiliminde olduğumuzu göstermiştir. Dolayısıyla zengin insanlara karşı bilinçaltımızdaki tozpembe görüşlerimizin sebebinin bu ve buna benzer süreçler olması muhtemeldir.

Bağnaz ve dogmatiğiz. İnsanlar mantıklı ve açık görüşlü olsalardı, birinin yanlış inançlarını düzeltmenin doğru yolu onlara konuyla ilgili gerçekleri sunmak olurdu. Ancak 1979’da yapılan klasik bir çalışma bu yaklaşımın faydasız olduğunu göstermiştir – idam cezasını güçlü bir şekilde destekleyen veya buna karşı olan katılımcılar, görüşlerini sarsacak gerçekleri tamamıyla görmezden gelerek önceki görüşlerine daha inatçı bir şekilde bağlanmışlardır. Bunun sebeplerinden biri, görüşlerimize ters düşen gerçekleri kimlik duygumuzu zedeler nitelikte görmemizdir. Bir şeyleri ne kadar anlayabildiğimiz konusunda birçoğumuzun kendinden fazla emin olmasının ve fikirlerimizin diğerlerininkinden üstün olduğuna inandığımızda bunun bizi konuyla ilgili daha çok bilgi edinmekten alıkoymasının da faydası yoktur.

Kendi düşüncelerimize vakit ayıracağımıza elektrikli sandalyede ölmeyi tercih ediyoruz. Bu bulgu 2014’te yapılan, erkek katılımcıların %67’sinin ve kadın katılımcıların %25’inin huzurlu bir düşünme seansına 15 dakika ayırmaktansa kendilerine acı verici elektrik şoku vermeyi tercih ettiği tartışmalı bir çalışmada öne sürülmüştür.

Kibirliyiz ve kendimize fazla güveniyoruz. Mantıksızlığımız ve dogmatikliğimizde biraz alçakgönüllülük ve kendini bilme olsaydı durum o kadar da kötü olmayabilirdi ama birçoğumuz ortalıkta araba kullanma becerimiz, zekamız ve çekiciliğimiz gibi yeteneklerimiz ve vasıflarımıza dair abartılı görüşlerle dolaşıyoruz – bu da ‘bütün kadınların güçlü, bütün erkeklerin yakışıklı ve bütün çocukların da ortalamanın üzerinde’ olduğu kurgusal şehirden ilhamla Wobegon Gölü Etkisi adı verilen bir olgu. İşin ilginç yanı ise içimizde en az becerikli olanların aşırı özgüvenli olmaya en eğilimli kişiler olmasıdır (Dunning-Kruger etkisi). Bu kibir dolu kendini-yüceltme, ne kadar prensipli ve adaletli olduğumuza dair görüşlerimiz gibi ahlakımız sözkonusu olduğunda en uç ve mantıksız hale geliyor gibi görünüyor. Hatta hapishane mahkumu suçlular bile toplumdaki ortalama bir bireyden daha nazik, güvenilir ve dürüst olduklarını düşünüyorlar.

Ahlaki ikiyüzlüleriz. Başkalarının ahlaki zayıflıklarını en önce ve yüksek sesle kınayan kişilere karşı temkinli davranmakta fayda var – ahlak dersi verenler de muhtemelen en az o kadar suçlu ama kendi günahlarına karşı daha hafif bir tutum sergiliyorlar. Araştırmacılar bir çalışmada insanların kendi bencil davranışlarının aynısı başkaları tarafından sergilendiğinde (verilen iki deneysel görevden daha hızlı ve kolay olanını kendilerine aldıklarında) çok daha az adaletli davrandıklarını öne sürmüştür. Benzer şekilde, yapan-gözleyen asimetrisi olarak bilinen, üzerinde uzun zamandır araştırmalar yapılan fenomen, başka insanların kötü davranışlarını, örneğin partnerinizin sadakatsizliğini, kişinin karakteriyle ama aynı davranışları kendimiz sergilediğimizde bunu içinde bulunduğumuz durumla ilişkilendirme eğilimimiz olduğunu göstermektedir. Bu kendine hizmet eden çifte standartlar nezaketsizliğin arttığına dair ortak hissiyatımızı bile açıklayabilir – son dönemde yapılan çalışmalar, aynı kaba davranışı kendimiz veya bir arkadaşımız yerine yabancı biri sergilediğinde çok daha sert gördüğümüzü göstermiştir.

Hepimiz potansiyel birer trolüz. Kendini Twitter’daki bir tartışmanın içerisinde bulmuş olan herkesin bildiği üzere çevrimiçi disinhibisyon etkisi ve (internette kolayca başarılabilen) anonim olmanın ahlaksızlık eğilimlerimizi arttırması sebebiyle sosyal medya insan doğasının en kötü özelliklerinin bazılarını büyütüyor olabilir. Araştırmalar gündelik sadizme eğilimli olan kişilerin (endişe verecek derecede büyük bir bölümümüzün) çevrimiçi trollemeye özellikle yatkın olduğunu gösterirken, geçtiğimiz yıl yayımlanan bir araştırma kötü bir ruh halinde olmanın ve başkalarının trollüğüne maruz kalmanın kişinin kendisinin de trollük yapma ihtimalini ikiye katladığını ortaya çıkarmıştır. Hatta birkaç kişinin başlattığı trollük gitgide artan negatif bir etkiye sebep olabilmektedir ki araştırmacılar CNN.com’daki ‘riskli olarak işaretlenen gönderilerin ve işaretli gönderisi olan kullanıcı sayısının … zamanla arttığı’ okuyucu tartışmalarını çalışırken vardıkları sonuç da buydu.

Karanlık kişilik özellikleri olan insanlardan cinsel anlamda etkileniyoruz. Psikopatik özellikleri olan kişileri yalnızca liderimiz olarak seçmekle kalmıyoruz; bulgulara göre erkekler ve kadınlar ‘karanlık üçlü’ denilen –narsisizm, psikopati ve Makyavelcilik– özelliklerini taşıyan kişilere kısa bir süreliğine de olsa cinsel ilgi duyuyor, böylece bu özelliklerin daha da yayılmasını riske ediyor. Çalışmalardan birinde kadınların bir erkeği, bu erkek çıkarcı, manipülatif ve duygusuz olarak anlatıldığında daha çekici buldukları ortaya koyulmuştur. Teorilerden biri de karanlık özelliklerin özgüven ve risk alma eğilimi açısından başarılı bir ‘eş niteliği’ gösterdiğidir. Bunun gelecekteki türler için bir önemi var mı? Belki de var – 2016’da yapılan başka bir araştırma, narsisist erkeklerin yüzlerini daha çekici bulan kadınların daha çok çocuk sahibi olma eğiliminde olduğunu bulmuştur.

Çok da üzülmeyin – bu bulgular bazılarımızın temel içgüdülerinin üstesinden gelmedeki başarısı hakkında hiçbir şey söylemiyor. Hatta muhtemelen eksik yönlerimizin üstesinden gelmenin ve böylece doğamızın iyilik meleklerini yetiştirmenin en iyi yolu bu eksikliklerimizi kabul etmek ve anlamak.

The British Pscyhological Society’nin Research Digest

çev. Sevim İrem Alkılınç.

Paranoya bir akıl hastalığıdır fakat paranoid ruh hali bir kişilik tipidir. 

Şiddette yönelten kişiliklerden biriside paranoid kişiliktir. Paranoya, doğru olduğuna dair bir kanıt olmamasına rağmen, insanların sizi izlemesi gibi bir şekilde tehdit edildiğinizi hissetmektir.

Paranoya nedir?

Şiddette yönelten kişiliklerden biriside paranoid kişiliktir.  Paranoya nedir; paranoya yoğun, irrasyonel güvensizlik ve şüphe içeren bir düşünce kalıbıdır. Bir durum veya kişiyle ilgili hafif rahatsızlık, sinirlilik veya rahatsızlık hissinden zihinsel sağlığınızı riske atabilecek yoğun, rahatsız edici düşüncelere kadar değişebilir. Endişelerinizin gerçeğe dayanmadığını bilseniz bile, çok sık meydana gelirse rahatsız edici olabilir.

İnsanların zaman zaman hafif paranoya nöbetleri yaşaması çok sık rastlanan bir durumdur.  Ancak bipolar bozukluk, şizofreni ve paranoid kişilik bozukluğu gibi akıl hastalıkları olan kişiler için paranoya deneyimi kalıcı ve son derece tatsız, hatta tehlikeli olabilir.. Paranoya, doğru olduğuna dair bir kanıt olmamasına rağmen, insanların sizi izlemesi veya aleyhinize hareket etmesi gibi bir şekilde tehdit edildiğinizi hissetmektir. Klinik paranoya daha şiddetlidir. Kanıt yokken başkalarının haksız olduğuna, yalan söylediğine veya aktif olarak size zarar vermeye çalıştığına inandığınız nadir bir zihinsel sağlık durumudur. Bunun doğru olduğundan emin olduğun için paranoyak olduğunu düşünmüyorsun. Eskilerin dediği gibi, “Seni gerçekten elde etmek istiyorlarsa bu paranoya değildir. Paranoid kişi kendisini sürekli tehdit altında hisseder. Karşısında düşman vardır ve ona zarar vermek istemektedir. Sürekli çevresinin kendisine dost olup olmadığını sorgular. Hep bu konuları düşünür. Sürekli böyle bir korku içinde olunduğu için rahat değildir. Korkularının esiri bir yaşantı hayatı ile ilgili yanlış karar vermesini netice verecektir

Paranoid kişi ayrıca grandiyöz (kendini büyük ve üstün görme) duyguları içerisindedir. Kendisinin çok önemli, vazgeçilmez insan olduğuna inanır. Herkesi küçük görme, herşeyi benbilirim, herşey benden sorulur havasındadır. Bu kişilerde zeka ve kişilik dağılması olmadığı için profesyonel olmayanlar onlara kolayca inanırlar. Yakınları tarafından paylaşılan ve beslenilen paranoya toplumsal sorunlar çıkarır. Örnek vermek gerekirse; Komşusunun kendisi hakkında düşmanlık duygusu beslediğine inanan bir emekli eşini ikna edebilir. Komşusunun basit hatalarını büyüterek birlikte komplo teorileri üretirler. Kendilerini taciz ettikleri, binadan kaçırmak istedikleri gibi takıntılarla uğraşıp dururlar:

PARANOYA NEDEN OLUR

Paranoyanın kesin nedeni belli değildir. Ancak paranoyak düşünceler veya duygularla ilişkili faktörlerden bazıları şunlardır:

– Paranoya, borderline kişilik bozukluğu (BPD) olan kişilerde ortaya çıkabilir.

– Yaşlanma: Yaşlı yetişkinlerin işitme, görme ve diğer duyularda yaşa bağlı değişikliklerin bir sonucu olarak sanrısal veya paranoyak düşünme yaşama olasılığı daha yüksek olabilir.

– Bazı ilaçlar veya kullanımlarının durdurulması: Amfetaminlerin birçok yan etkisi olabilir ve bunlardan biri paranoyadır. Ancak bazen bir ilacı bıraktıktan sonra paranoya oluşur. Adderall (dekstroamfetamin-amfetamin), dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunu tedavi etmek için kullanılan bir ilaçtır, ancak onu aniden durdurmak paranoyak sanrılara neden olabilir.

– Genetik: Bazı araştırmalar paranoyanın genetik bir bileşeni olabileceğini öne sürüyor.

– Zor dönemler yaşamak, belirli yaşam deneyimlerine sahip olmak: Çocuklukta veya genç bir yetişkin olarak travma ve/veya istismar yaşamak, sosyal izolasyon veya büyük bir yaşam değişikliğine (işini kaybetme, sevilen birinin ani ölümü, bir suçun kurbanı olmak gibi) maruz kalmak veya büyük bir sağlık krizi geçirme) paranoya duygularına katkıda bulunabilir.

– Belirli toksinlere veya zehirlere maruz kalma: Yüksek düzeyde dış hava kirliliğine maruz kalmanın, bazıları paranoyak düşünceleri içeren psikotik deneyimlerinin %60’ını oluşturduğu ortaya çıktı.

– Beyni etkileyebilecek enfeksiyonlar: İnsan immün yetmezlik virüsüne (HIV) sahip kişiler, bazen “HIV mani” olarak adlandırılan ve paranoya ve işitsel veya görsel halüsinasyonlar gibi psikotik semptomları içeren ikincil bir durum geliştirebilir.

– Uyku yoksunluğu: Uzun süre uykusuz kalmak bir dizi olumsuz etki yaratabilir. Uyku yoksunluğu araştırmalarının gözden geçirilmesi, katılımcıların ne kadar uzun süre uyanık kaldıklarını, sanrı ve paranoya semptomları yaşama olasılıklarının o kadar yüksek olduğunu buldu.

– Madde intoksikasyonu ve yoksunluğu: Psikoz belirtileri madde kullanımında sık görülür ve bu belirtilerin şiddetli kullanım ve bağımlılık durumlarında gelişmesi daha olasıdır.

1- Kuşkucudurlar : Yeterli bir temele dayanmaksızın başkaları tarafından sömürüleceği ve kullanılacağı veya zarar göreceği beklentisi içindedirler

2- Güvensizdirler : Yerli yersiz dostlarının veya iş arkadaşlarının kendilerine olan bağlılıklarını ve güvenirliklerini sorgularlar. Sürekli savunma duygusu içindedirler.

3- Alıngandırlar : Basit söz ve olaylardan aşağılandığı veya kendilerine kötülük yapıldığı şeklinde anlam çıkarırlar. “ Komşu kendisini rahatsız etmek için çöpü dışarıya erken koydu” diyerek kuşkulanırlar.

4- Kincidirler : Kin beslerler onur kırıcı davranışları veya görmemezlikten gelinmeyi unutmazlar, affetmezler.

5- Sırcıdırlar : Fazla sır saklarlar. Söylediklerinin kendisine karşı kullanılacağından yersiz yere korktukları için başkalarına sır vermezler.

6- Öfkelidirler : Önemsenmemeye veya görmezlikten gelinmesine öfke ve karşı saldırı ile tepki gösterirler.

7- Kıskançtırlar : Yerli yersiz eşinin cinsel sadakatini sorgularlar.

8- Affedemezler

9-  Birinin kendisini kötüleyeeceğini, incitebileceğini veya öldürebileceğini düşünür

10- Sürekli savunmada olurlar

11- Sürekli tartışmak isterler

12- İnsanların arkasından kötü konuştuklarını sanırlar

PARANOYA TÜRLERİ VE EVRELERİ NELERDİR?

Paranoid kişilik bozukluğu, en hafif tip olarak kabul edilir. Paranoyak kişilik bozukluğu olan çoğu insan, dünyaya olan güvensizliklerine rağmen iyi çalışır. Bu bozuklukla ilişkili tutum ve davranışların, belirgin hale geldiklerinde, genellikle kişinin yaşamının büyük bir bölümünde var olduğu keşfedilir.

Sanrısal (paranoyak) bozukluk, başka herhangi bir akıl hastalığı belirtisi olmaksızın yanlış bir inanç baskınlığı ile karakterize edilir. Kişinin davranışı, sahip olduğu sanrılara bağlıdır. Örneğin, zulüm inancına sahip bir kişi, diğer insanların kendilerini gözetlediğine veya bir şekilde onlara zarar vermeyi planladığına inanır. Örneğin, kişi hiç tanımadığı bir film yıldızıyla ilişki içinde olduğuna inanır. Başka bir durumda, bir kişi, doktorların tekrar tekrar güvence vermesine rağmen, korkunç bir hastalığı olduğunu hayal edebilir.

Bipolar bozukluğunuz varsa, manik veya depresif bir dönem sırasında paranoid sanrılar yaşayabilirsiniz. Bipolar bozukluk tanısı almış olmanız kesinlikle paranoya yaşayacağınız anlamına gelmez. Ancak, sanrılı düşünce yaşarsanız ne yapacağınızın yanı sıra işaretleri bilmek de önemlidir.

Paranoid şizofreni, en şiddetli tip olarak kabul edilir. Kişinin düşüncelerinin radyoda yayınlandığına inanmak gibi garip sanrılarla karakterizedir. Halüsinasyonlar, özellikle tuhaf olanlar da bu durumda yaygındır. Paranoid şizofrenisi olan bir kişi genellikle dünyayı kafa karıştırıcı bulur ve tedavi olmadan yetersiz çalışır.

Bulaşıcı Paranoya

Paranoid kişiler sürekli ip ucu peşindedirler. Olayları büyüteç altına alırlar. Sevdikleri insanı daha çok sıkıştırırlar. Çapraz soruşturmadan geçirirler. Eski defterleri açarlar. Paranoid insanlar önce yanılırlar sonra yanıltırlar. Öyle kararlı ve inandırıcıdırlar ki karşı tarafı hipnotize etmiş gibidirler. Söylediklerine gönülden inanırlar, bunun içinde inandırırlar. Yanlış düşünce ve inanışlarını pek çok kimse paylaşabilir. Paranoidler bir ülke yöneticisi ise silah sanayiine fazla önem verirler. Kitlesel iç düşman oluşturup yasalara saygılı insanları potansiyel tehlike olarak algılarlar.

PARANOYAK KİŞİLER NASIL HİSSEDER?

– Paranoyak kişiler, “Öküzün altında buzağı arayan” olarak bilinen bu kişiler zor insanlardır. Yakınlarına hayatı dar ederler. Akla hayale gelmeyecek bağlantılar kurarlar.

– Algı yetenekleri çok gelişmiştir. Her türlü belirsizliği ayıklamaya çalışırlar ve yakınlarını bunaltırlar. Her olayı neden, niçin düzleminde sorgularlar. Hesap sormayı çok severler.

– O kadar kuşkucudurlar ki insanlar ona gerçekleri söylemekten çekinirler. En sevdiği insanları bile kaçırtırlar.

– Her olayı suç ortaklığı dost-düşman düzlemi içinde değerlendirirler. İnsanları benim dostum veya düşmanım diye sınıflandırırlar.

PARANOİD KİŞİLİKLER İSTİHBARATÇI OLURLAR

– Paranoid kişilerin başkalarının görmediklerini gördüklerinden kuşku yoktur. Onlara göre hiçbir olay rastlantısal ve nedensiz değildir. Komple teorilerini çok üretilirler. Tehdit altında duygusu ile yaşarlar.

– Paranoid kişiler mini minnacık bağlantıları görmekte çok başarılıdırlar. Dil sürçmeleri, kısa bocalamalar, küçük yalanlar onlar için büyük delil gibidir. Saflık, dürüstlük ve güveni tehdit olarak değerlendirirler. Güvenlik görevlisi iseler abartılı raporlar yazarlar. Yöneticilerini yanlış yönlendirirler.

ŞEREF VE SADAKAT DÜŞKÜNLÜĞÜ

– Her şeyi az miktarda siyah-beyaz gibi, dost-düşman gibi kategorize ederler. Herhangi bir organizasyon oluşturdukları zaman inanç ve sadakate dayalı gerçeklik oluştururlar.

– Mezhep, aile, iş, politik parti, dini hareket veya askeri görev gibi alanlarda şeref ve sadakat gibi kavramları somutlaştırmaya çalışırlar ve çok vurgularlar.

– İcraatlarında küçük bir onay, övgü yüreklerini hoplatır, sevindirir. Yahut küçük bir ret göstergesi onlarda öfke nöbeti yapabilir.

– Paranoid insanlara inanmanız çok önemlidir. İnsanlar onlara uyduğu sürece mutlu, sevgi dolu ve vericidirler. Kendilerine uyulmaması onları incitir.

– Paranoid insanların göremediği şey, kendilerini ölesiye korkutan belirsizliği kendilerinin meydana getirdiğidir. O kadar kuşkucudurlar ve yanlış anlamaya açıktırlar ki insanlar onlara gerçekleri söylemekten çekinirler.

– Açık ve dürüst konuşan insanları samimiyet testinden geçirirler. İçlerinde ki en olumsuzu ortaya çıkartmak için öfkelendirirler. Eğer kendilerine düşman olmadığına kanaat getirirlerse iş birliğine girerler.

PARANOYA SORUNU OLAN KİŞİLERE ÖNERİLER VE UYARILAR

İki şeyi öğrenen kişi paranoidlikten kurtulur. Birincisi belirsizliğe tahammül etmeyi, ikincisi güvensizlik olarak algıladığı şeyi affetmeyi.

HANGİ DAVRANIŞLAR PARANOYAYI ARTIRIR?

Paranoid kişinin beraber yaşadığı kişi ve grupların tutumları çok önemlidir.

1. “Dişe diş” mantığı ile silaha başvurulursa ve onun silahı da suçlayıcı, yargılayıcı yaklaşımlar ile tutum geliştirilirse kavga başlar. Senin düşman olduğuna kesin inanır. Kuvvet elinde iken seni yok etmek için her şeyi yapar. Onunla yaşayan onun yöntemleri ile ona hücum ederse onun kadar başarılı olamaz. Yöntem yumuşak, kararlı, açık olmalı. Kelimeler ve ses tonu bile çok dikkatli seçilmelidir.

2. Korkak, en temel doğrulardan vazgeçen, tavizkar tutum paranoyayı artırıcı etki yapar. “ Kuşkulanmakta haklıyım, bu adam ard niyetli, takiyye yapıyor, ona güvenemem, ne pahasına olursa olsun kendimi savunmalıyım” der.

3. Kararlı ve tutarlı bir şekilde dost olduğunu, senden ona zarar gelmeyeceğini açık, net gerekirse ses tonunu yükselterek ifade etmek gerekir. Doğruluğuna inanmış insanın cesareti paranoid ruh halindeki insan için güven vericidir.

4. Paranoid insanların korkutucu görüntüsüne bakmayınız. Temiz kalpli, iyi niyetli insanlardır. Onları anlamaya çalışın ve doğru yöntem uygulayın.

TARTIŞMA FAYDALIDIR

Karşı tarafın ne düşündüğünü çok merak ederler. Hile hurda sezdiklerinde öyle saldırırlar ki ne olduğunu anlayamazsınız. Saldırılarda hep sadakati sınamaya çalışırlar. Siz açık net cevaplar verirseniz tartışma biter. Kaçamak geçiştirici cevaplar alırlarsa test etmeye devam ederler. Böyle durumlarda bütün gece sürecek tartışmaya hazır olun. İhanet edenler listesine dahil olmak istemiyorsanız eğer kararlı, sabırlı davranarak ikna yöntemleri ile doğrularınızda ısrar etmeniz gerekir. En küçük yalanınız, gizli kapaklı işiniz sizi hain ve düşman sınıfına sokabilir. Abartmaya yatkın oldukları için çok tartışırlar. Bir şeyin nedeninin bilinmemesi komplo teorisi anlamına gelir. Her şey basit ve açık olmalıdır.

Böyle kişilerle yaşıyorsanız ve yaşamak zorundaysanız günün her saati yeniden güven kazanmanız gerekecektir. Bu kişilerde güven hep başkalarının davranışlarında aranır. Aslında güvensizlik kendi kafaları içindedir. Zor affederler. Öç aldıkça acılarının dineceğini zannederler. Aslında intikam davranışları acılarını daha da arttıracaktır. Kendilerini seven insanları ve dostlarını kendilerinden uzaklaştıracaklardır. Paranoid benlik hep huzursuzdur, acı çeker, sürekli kendisini tehdit altında hisseder. Kendileri gibi yaşamayan insanları düşman görmek sağlıklı bir ruh hali değildir. Böyle insanların mutlu görünümleri pek yoktur. Mutlu görünenlerde sahtedirler. Güç ellerinden gittiğinde kendilerini çok kötü hissederler.

İNTERNET’TE Kİ PARANOİDLER

Borsada ki iniş çıkışlar veya bu gün medeniyet harikası dediğimiz şeyler bir zamanlar bir paranoid in çılgın bir düşüncesiydi. Sıra dışı, aykırı, abartılı ve farklı düşünme yetenekleri bugün İnternet de jet hızıyla yolculuk ediyor.

– Sağlık safsataları,dedikodular,yatırım planları, komplo teorileri, savaş planları, gazetelerdeki köşe yazıları paranoid kişilerin senaryoları olabilir.

– İnternet de parlak fikir yığını arasında yolunuzu bulmanız hiçde kolay değildir. Bir fikrin kulağa hoş gelmesi doğru olduğu anlamına gelmez. Sınanmaya uygun olan fikirleri mutlaka test etmelisiniz.

– İnternet de ki bilgi kirliliği “yaratıcı düşünce” merakı ile ilgilidir. İnsani yaratıcılık olayı olaylara farklı bakmak anlamına gelir. İşte paranoid kişiler bunu iyi yaparlar.

– İnternet de ki fikir kirliliğinden zarar görmemek için iyi anlamadığınız fikre inanmamalısınız ve para yatırmamalısınız.

– Kanseri iyileştiren gizli ilaçlar, astroloji nin gücü, geleceği bilmenin yolları, büyülü zayıflama yolları psişik olaylar gibi çarpıcı İnternet fikirleri genelde kendilerine inanmış böyle etkileyici paranoidlerin safsatalarıdır dikkat etmelisiniz.

– Paranoidler gizli gerçeklere çok meraklıdırlar ve inanırlar. Sahte peygamberler onlar arasından çıkar. Böylelerine hayır demeyi bilmek gerekir.

– Paranoid öngörüşlüler insanların hayal dünyalarına çok iyi hitap ederler. Mucize tedaviler bir paranoid insanın eseri olabilir.

– Paranoid bir insanın faydalı fikri olabilir. İnsanı uyarırlar yanlışlardan korurlar. Paranoid ekonomist para biriktirmenizi söyleyebilir, paranoid hekim kötü alışkanlıkların kötü sonuçları ile sizin canınızı – sıkar. Paranoid çevreci gezegeni korumak için geç kalındığına sizi inandırabilir.

– Paranoid fikirlere inanılırsa yaşamda köklü değişiklikler yapmak gerekebilir. Bu nedenle işe yarayıp yaramadığı iyice araştırılmalıdır.

KISKANÇ CANAVARLAR

En yaygın paranoid fikir kıskaçlıktır. Aile yaşamını tehdit eder. Bazı durumlarda ilaç kullanmayı gerektirecek kıskançlık paranoyası durumuna dönüşür. Artık bu kişilerde beyinlerinde kıskançlığı yöneten hücrelerin kimyası bozulmuştur.

Sadakat kıskanç tiplerin her şeyidir. Hep sadakati sorgularlar. Bu konudaki ufak bir belirsizlik ve şüphe dünyalarını alt üst eder. Masum sorularla kurbanı bunaltır. Birisiyle görüşmesinden eşi endişe duyarsa kıskanç kişi bundan hoşlanır.

– Kıskanç tip kurbanını korur, okşar, iyilikler yapar. Tek beklediği sadakat ve kendisini eşine adamasıdır. Bunu defalarca ispatlamak zorundadır.

– Hiçbir normal insan paranoid tiplerin bekledikleri zihinsel saflıkta olamaz.

– Kıskanç eşlerle beraber yaşamak zorunda olanlar kıskanç sorulara cevap verip olayı pekiştirmek yerine şunu söylemelidirler.

– “Benim cinsel sadakatimi sorgulaman ürkütücü ve son derece incitici. Ben başka kişilerle beraber olan tiplerden değilim. Bundan emin ol, kontrol etmene gerek yok. Buna izin vermem. Ya benim sadık olduğuma güven yahut bu ilişki hemen bitsin.”

– Kesinlikle evliliğinizi sınava sokmayın.

POLİTİKADA PARANOİD HAL

Bir devlet düşününüz, onu yöneten bazıları paranoid düşünme yapısında yanlış bilgilenme ile dost ve düşmanını kolayca karıştırabilir. Alınganlık içerisindeki yönetici komşularında olan olayları zarar vereceği kuruntusu ile algılar. Kendisine sunulan istihbarat raporlarını sorgulamak ihtiyacı hissetmezler. Sorunların sosyolojik analizini yapmaz. Bazılarının yaptığı yanlış hareketi genelleme yaparak benzer kişilere de yansıtır. “At izi ile it izi”ni karıştırır. Muhakeme kusuru olduğu için yanlış sonuç çıkarır. Bir berberin hatasıyla bütün berberleri suçlar, hırsızlık yaptı diye bütün berberlere kelepçe takmak gibi tepki gösterir. Bölücülük yapan veya din devleti peşinde koşan örgüt nedeniyle aynı kültürel kimlikteki veya inanç yapısındaki herkesi potansiyel tehlike olarak düşman kategorisine koyar. Akıllı politikacının yapacağı şey ise düşmanını çoğaltmadan amacına yürümektir. Bu kişiler bunu yapamazlar.işte Demokrasi bunun için gelişmiştir. Toplumsal felakete yol açacak kişilerin yanlış kararlarının eleştirilmesi ve durdurulması gerekiyordu. Demokrasinin muhalefet zorunluluğu bunda önemlidir. Çünkü böyle kişiler ikna ve açıklık yoluyla doğruyu görebilirler.

PARANOİD KİŞİNİN ELİNDE SİLAH VARSA!

Paranoid ruh halindeki bir insan güç ve otorite sahibi ise onun gibi düşünmeyenler ve yapmalıdır?

1. Bu insanın psikolojisi iyi bilinmelidir.

2. Bu kişilerin kendilerini tehdit altında hissettiği unutulmamalıdır.

3. Kendi savaşınızı kendiniz belirlemelisiniz. Bu kişi baskı, tehdit, sindirme ile kolay sonuç peşindedir. Onun savaş kurallarına göre savaşınızı seçmelisiniz. Öfkelenmemek, açık olmak, dürüst olmak, ikna ve inandırma yöntemi uygulamak gibi. Tabi fikrinize güveniyorsanız.

4. Korku kuruntularının esiri durumunda oldukları için abartılı tepkiler verebilirler. Karıncaya tüfekle ateş etmek onlar için doğal bir durumdur.

5. Korkular yanlış bilgiden kaynaklandığı için açıklık, diyalog ve uzlaşmacı yaklaşım ile iki tarafın kazanacağı ilişki oluşur.

6. Böyle kişilere şaka bile olsa yalan söylememek gerekir. “Gizli gündemi var, bir şeyleri saklıyor” izlenimi verecek davranışlardan kaçınılmalıdır.

7. Bu kişiler aslında korku içerisindedirler. Silahlarını kendilerini güven içerisinde hissederlerse kullanmazlar.

8. Güvendikleri kişilerin hakemliği çok önemlidir. Aslında kavga istememektedirler.

PARANOİDLERE KARŞI DÖRT ŞEYİ UNUTMAYIN

1- Açık olun. Hiçbir şeyi gizlemeyin. Eninde sonunda nasılsa keşfedecektir.

2- Doğal olun. Kendinizi kanıtlama, sadakatinizi ispat etme çabasına girmeyin. Bir defa yaparsanız bir daha kurtulamazsınız.

3- Dürüst olun. Şaka bile olsa yalan söylemeyin. Nasıl olsa yakalanacaktır. Böyle kişilerin sadakat sınavlarından kurtulmak için nereye adım attığınızın f arkında olmalısınız.

4- Öfkelenmeyin. Paranoid kişi bir fikre çok öfkelenirse o fikre ihtiyacınız var demektir. Öfkeye dikkat.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan / 2002 Psikolojik Savaş Kitabı

Paranoid kişilik bozukluğu, günümüzde nadir görülen kişilik bozukluğu çeşitlerinden biridir. Çevresindekilerin ne düşündüğünü ve inançlarını önem vermeden, sahip olduğu düşüncelerinin yanlış olduğuna dair kesin kanılar olmasına rağmen değiştirilemeyen ve gerçekliğin aksine yanlış anlamlar çıkaran bir inanca paranoya adı verilmektedir. Buna göre kendisinde paranoid kişilik bozukluğu olan kişilere ise paranoyak adı verilmektedir.

Paranoid kişilik bozukluğuna sahip olan kişiler alıngan, kuşkucu ve aşırı kuruntulu bir yapıya sahiptir. Önemli bir psikolojik problem olarak görülen paranoid bozukluk, kişinin çevresindeki insanlar tarafından sergilenen tutum ve davranışların kendisine zarar verebileceğini düşünmeye neden olmaktadır. Dolayısıyla bu kişiler oldukça dikkatli, savunucu ve devamlı olarak teyakkuzda beklemektedir. Paranoid bozukluk olan kişilerin genel olarak özelliklerine bakılacak olursa; çoğu zaman aşırı kıskanç, gururlu, kinci, kuşkucu, ufak tefek olayları büyüten ve her konuda haklı ve üstün olduklarını düşünmeleri, en bilindik özellikleri arasında yer almaktadır.

Paranoid Kişilik Bozukluğu Kimlerde Görülür?

Paranoid bozukluk genellikle geç başlangıçlı olan bir psikoloji problemidir. Genellikle 40’lı yaşlar gibi geç dönemlerde başlayan bu bozukluk, daha çok mültecilerde, mahkumlarda, işitme kaybı yaşayanlarda, sosyoekonomik düzeyi düşük olan kişilerde görülmektedir. Bunların yanı sıra paranoid bozukluğuna neden olan pek çok faktör bulunurken, biyolojik, genetik, çevresel, kültürel, psikososyal faktörlerin etkisiyle de ortaya çıkabilmektedir. Bu duruma bir örnek göstermek gerekirse; vitamin eksikliği yaşayan, aile öyküsünde kişilik bozukluğu olan, Alzheimer, epilepsi gibi beyin hastalıklarına maruz kalan, alkol ve madde kullanan kişilerde paranoid bozukluk görülebilmektedir. Bu gibi durumlarda kişinin mutlaka psikolgdan yardım alması ve tedavi olması gerekmektedir.

Paranoid Kişilik Bozukluğu Olan Kişilere Nasıl Davranılmalıdır?

Paranoid kişilik bozukluğu olan kişilere karşı sergilenen tutum ve davranışlar özellikle tedavi sürecinde oldukça önemlidir. Hastalar normal şartlarda kişilik bozukluğunun farkına varmamakla beraber tedaviyi reddetmektedir. Bu durumda hasta yakınları hastaya karşı daha özverili ve sabırlı tutum sergilemelidir. Paranoid bozukluğu olan kişilere yaklaşım açık, net ve kararlı bir şekilde olmalıdır. Şaka dahi olsa yalan söylenmemesi gerekirken, aynı zamanda sorunlar karşısında çözümün de ertelenmemesi gerekmektedir. Özellikle de en başından belirsizliğe yer vermeden net ve kararlı konuşulması oldukça önemlidir. Ayrıca terapi sürecinde de psikologdan nasıl davranılması gerektiği konusunda yardım da alınabilmektedir.

Uzm. Kln. Psk. Yasin İlker

Aşırı sinirlilik, bu sorunun yaşanması tek başına psikiyatrik bir bozukluk olarak değerlendirilmemelidir. Bu durum bazı psikiyatrik bozuklukların belirtisi olarak kabul edilmelidir. Kişilerde bazı kişilik yapıları ve hastalıklar sinirli olmasına sebep olabilir. İnsanlarda sıkça duyulabilen kan beynime sıçradı gibi ifadeler sinirlilik halini açıklamaktadır. Sinirli olunan durumda vücutta fazla oranda adrenalin salgılanır. Bu vücutta stres halini ifade eder. Bu durumda vücutta savaş ya da kaç sistemi oluşmaya başlar. Saniyelerle birlikte vücutta mükemmel bir mekanizma çalışmaya başlar. Vücut ısısı artar, nabız ve kan dolaşımı hızlanır, gözde pupillalar genişler, kandaki glikoz aratarak kaslara gönderilir. Adrenalin vücudu tehlikelere karşı hazırlayan bir hormondur. Farklı organlarda farklı adrenalin reseptörleri bulunmaktadır. Yani adrenalin kalpte faklı, karaciğerde farklı etkileri vardır. Vücut kronik strese girdiğinde beyindeki hücrelerin yapısı bile değişmektedir. Bu nedenle aşırı sinirlenen kişilerin gastrit, ülser, kalp hastalıkları gibi rahatsızlıklara yakalanma riski fazladır.

Aşırı sinirlilik yaratan durumlar nelerdir?

  • Aralıklı patlayıcı bozukluk rahatsızlığında, kişiler şiddetli derecede öfke nöbetleri yaşar.
  • Depresyon içindeki kişiler çoğunlukla sinirli olurlar. Anksiyete, obsesif kompulsif bozukluk gibi kaygı bozuklukları da sinirlenmeye neden olur.
  • Titiz, takıntılı ve mükemmeliyetçi kişiler çoğunlukla sinirli bir yapıda olurlar. Bu kişiler en küçük bir hatayı bile dikkate alan, kılı kırk yaran kişilerdir. Fakat at gözlüğü takmış gibi sabit fikirli olurlar. Her şeyi eleştirir, bardağın her zaman boş tarafını görür. Buna rağmen dürüst, ahlaki değerleri olan, çalışkan, sorumluluk sahibi ve sizi sizden fazla düşünen bir yapıya sahiplerdir. Bu özellikleri nedeniyle özellikle çiftlerin boşanma sırasında, çevreden gül gibi eşin var neden ayrılıyorsun gibi tepkiler alınır. Fakat her şeyde kusur arayan, mükemmel olmasını isteyen bir kişiyle yaşam çok zordur. Dünyada mükemmel diye bir şey yoktur.
  • Şüpheci olan kişiler genellikle sinirli olurlar. Bu kişiler her şeyin, he bakışın arkasında bir art niyet ararlar. Bunlara göre insan insanın kurdudur. Çevrede anneye, babaya, kardeşe bile güvenmek büyük aptallıktır. Bu kişiler eşlerine karşı aşırı kıskançlık gösterir, büyük baskı uygularlar. Her an aldatılma korkusunu yaşarlar. Eşlerinin hayatını bezdirir, bu sayede onları kaybeder. İş yaşamında bile ayaklarının kaydırılacağını düşünür, herkesi dolandırıcı olarak görürler. Bu düşünceleri nedeniyle dostları tarafından terk edilirler, buna rağmen kendi hatalarını görmezler. Bunu dostlarını yanlış kişi olarak görerek, avunurlar. Diğer kişileri saf yerine koyarak, alay ederler. Bu şekilde güvensiz bir yaklaşım sonucunda, her türlü şeye sinirlenmeye başlarlar.

Duygular açısından aşırı derecede hızlı iniş, çıkışları olan kişiler hem dengesiz, hem de sinirli olurlar. Bir gün karşısındakini över, ertesi gün yerin dibine sokar. Görüşleri her zaman değişir, tam zıt etkiler verirler.

Antisosyal kişilik yapısı olanlarda şiddetli öfke nöbetleri yaşarlar. Küçük bir sebepten bile insanlara zarar verebilir, cinayet bile işleyebilirler. Bu tür kişiler genellikle böyle bir suçtan dolayı ceza evine girer. Mutsuz bir evlilik, stresli bir iş hayatı, madde ve alkol bağımlılığı sinirlilik miktarının artmasına sebep olur. Kişiler sinirlerine hakim olmayı isteseler de, bunu başaramazlar. Bazıları kendini haklı görür, bazıları ise pişmanlık duyar. Kendilerini haklı çıkarmak için sürekli mazeret üretirler. Başkalarını anlamak istemez, sinirlendiklerinde haklı olsalar bile, olaylara verdikleri tepki aşırı olur. Olaylara herkesten fazla tepki gösterirler. Anne ve babası sinirli olan çocukların durumu da son derece vahimdir. Bu durumlarından etkilenen çocuklarda sinirlilik hali yaşayabilirler. Aşırı sinirli olanlarda iş veriminde de düşme olur. Bu kişiler işlerinde doğru adımlar atamazlar.

Aşırı sinirlilik nasıl tedavi edilir?

Bunun tedavisi altta yatan sebebin tespit edilmesine ve bunun giderilmesine bağlıdır. Buna neden olan kaygı bozukluğu ya da depresyon ise tedavinin başarı oranı daha yüksek olur. Bu hastalarda sinirlilik sonradan başlar ve bazı dönemlerde artış gösterir. Sinirli olduklarını kendileri kabul eder ve insanlara yaptıklarından dolayı pişmanlık duyarlar. Kullanılan bazı ilaçlarla bu sinirlilik halleri kontrol altına alınır. Aşırı sinirlilik hali kişilik özelliklerine bağlıysa, bunu tedavi etmek daha zor olacaktır. Bu kişiler sinirli olduklarını kabul etmez ya da her zaman sinirli olduklarını söylerler. Kendi sinirlilik halini kabul etmiş olsalar da, çevresindekilerin bunu hak ettiğini düşünürler. Sinirlenmekte haklı bile olsalar, yaptıklarının aşırı olduğunu fark edemezler.

Paraphilia terimi, yetişkin ortakları ile genital uyarım dışındaki herhangi bir nesneye veya insanlara yoğun cinsel çekim anlamına gelir. Bir paraphilia, paraphilia’nın bir başkasının zarar görmesine ya da tehdit etmesine neden olduğunda bir bozukluk olarak kabul edilir.

Bir paraphilia, bir kişinin cinsel uyarılmasının ve tatmininin, atipik ve aşırı olan cinsel davranışa odaklanmak ve onunla ilişki kurmasına bağlı olduğu bir durumdur. Bir Parafili belirli bir nesnenin etrafında (çocuklar, hayvanlar, iç çamaşırlar) ya da belirli bir eylemin etrafında dönebilir (acı veren, kendini açığa vuran). Çoğu paraphilias erkeklerde kadınlardan çok daha yaygındır. Bir Parafili nin odak noktası genellikle çok spesifik ve değişmezdir. Bir Parafili , nesneye ya da davranışa, o nesneye ya da cinsel tatminkar davranışa bağımlı olma noktasında bir meşguliyetle ayırt edilir.

Parafililer, toplumun tatsız, sıradışı veya anormal olarak görebileceği cinsel davranışları içerir. Pedofili (çocuklara yönelik cinsel odaklanma), teşhircilik (cinsel organların yabancılara maruz kalması), röntgencilik (habersiz mağdurların özel faaliyetlerini gözlemleme) ve frotteurizm (dokunaklı olmayan bir kişiye karşı sürtünme, dokunma), fetişizm (cansız nesnelerin kullanımı) cinsel mazoşizm (aşağılanmak veya zorlanmak), cinsel sadizm (aşağılama veya ıstırap çekmek) ve transvestüel bozukluk (cinsel olarak çapraz giyinme) çok daha az yaygındır. Bu davranışların bir kısmı yasadışıdır ve paraphilic bozuklukların tedavisi altındakiler davranışlarını çevreleyen hukuki durumlarla karşılaşmıştır.

Birçok Parafili yabancı veya aşırı görünse de, daha az aşırı versiyonlarda oldukça yaygın olan bu davranışları düşünürse daha kolay anlaşılırlar. Örneğin, bir partnerin “kirli konuşmak” olması, bazı insanlar için uyandırıcı olabilir, ama cinsel konuşmanın veya tatminin ortaya çıkmasının tek yolu kirli konuştuğunda, bir Parafili olarak kabul edilir. Diğerleri ısırılmak ya da spanked olmak ya da eşini izleyerek uyandırılmak ister. Çıplak bir kişiyi izlemek veya müstehcen videoları izlemek çoğu insan için heyecan verici olabilir. Parafili olan psikolojik bağımlılık noktasına büyütülür.

Bir Parafili bozukluğun neden geliştiği açık değildir. Psikanalistler, bir parafili olan bir bireyin, yaşamın erken dönemlerinde ortaya çıkan bir cinsel alışkanlığı tekrar ettiğini ya da geri döndüğünü teorileştirir. Davranışçılar paraphiliasların bir iklimlendirme sürecinden başladığını ileri sürüyorlar. Eşcinsel olmayan nesneler, tekrar tekrar hoş bir cinsel aktivite ile ilişkilendirilirlerse cinsel olarak uyandırılabilirler. Ya da, özellikle yoğun erotik zevk sağlayan özel cinsel eylemler (gözetleme, sergileme, hayvancıllık gibi), kişinin bu davranışı tercih etmesine yol açabilir. Bazı durumlarda, kişiden kişiye ilişki kurma zorluğu gibi bir predispozan faktör gibi görünmektedir.

Davranışsal öğrenme modelleri, uygunsuz cinsel davranışların kurbanı veya gözlemcisi olan bir çocuğun taklit etmeyi öğrendiğini ve daha sonra bu davranış için güçlendirildiğini ileri sürmektedir. Tazminat modelleri, bu bireylerin normal sosyal cinsel temaslardan yoksun olduklarını ve böylece daha az sosyal olarak kabul edilebilir yollarla haz almalarını önermektedir. Fizyolojik modeller, hormonlar, davranışlar ve merkezi sinir sistemi arasındaki ilişkiye, özellikle saldırganlık ve erkek cinsel hormonlarının rolüne özel ilgi gösterir.

Tedaviler

Tedavi yaklaşımları geleneksel psikanaliz, hipnoz ve davranış terapisi tekniklerini kapsamıştır. Son zamanlarda, bu tedavi biçimleriyle bağlantılı olarak geçici olarak düşük testosteron seviyelerini düşüren antiandrojenler adı verilen bir ilaç sınıfı kullanılmıştır. İlaç erkeklerde cinsel dürtü düşürür ve cinsel olarak uyandıran sahnelerin zihinsel görüntülerinin sıklığını azaltır. Bu, Parafili nin dürtülerinden bir sapma kadar güçlü olmadan danışmanlık üzerinde yoğunlaşmaya izin verir. Artan kanıtlar, ilaç tedavisinin bilişsel davranış terapisi ile birleştirilmesinin etkili olabileceğini düşündürmektedir. Parafili ilaçları ile ilgili olarak, seksüel sürüş seviyesi, paraphiliacların davranışları ile tutarlı bir şekilde ilişkili değildir. Ek olarak, yüksek düzeyde dolaşımdaki testosteron, bir erkeği paraphilias’a yatkın bırakmaz. Bununla birlikte, medroksiprogesteron asetat (Depo-Provera) ve siproteron asetat gibi hormonlar, dolaşımdaki testosteron seviyesini azaltır, böylece cinsel tahrik ve saldırganlığı azaltır. Bu hormonlar ereksiyon sıklığını, cinsel fantezileri ve mastürbasyon ve cinsel ilişki dahil cinsel davranışların başlamasına neden olur. Hormonlar tipik olarak davranışsal ve bilişsel tedavilerle birlikte kullanılır. Fluoksetin (Prozac) gibi antidepresanlar da cinsel dürtüleri başarılı bir şekilde azaltmış, ancak cinsel fantezileri etkili bir şekilde hedeflememişlerdir.

Araştırma, bilişsel davranışçı modellerin Parafili tedavisinde etkili olduğunu göstermektedir. Örneğin, zorlayıcı koşullandırma, bir davranışı azaltmak veya ortadan kaldırmak için negatif uyaranların kullanılmasını içerir. Gizli sensitizasyon hastanın rahatlamasını, sapkın davranış sahnelerinin görselleştirilmesini, ardından penisini pantolonunun fermuarına sıkışmış gibi olumsuz bir olayın ortaya çıkmasını gerektirir. Yardımlı averanslı koşullandırma, olumsuz olayın gerçek olması dışında, muhtemelen terapist tarafından havaya pompalanan kötü bir koku şeklinde gizli duyarlılığa benzerdir. Amaç, hastanın sapma davranışını kötü koku ile ilişkilendirmesi ve söz konusu davranıştan kaçınarak kokudan kaçınmak için önlemler almasıdır. Vicdani hassasiyet, sapkın davranışların ve sonuçlarının video kasetlerini göstermeyi gerektirir. Ayrıca, sosyal beceri eğitimine ve hastanın daha uygun olan alternatif davranışlarına odaklanabilecek pozitif koşullandırma yaklaşımları da vardır. Yenileme teknikleri, hastaya anında geri bildirim sağlamaya odaklanır, böylece davranış hemen değiştirilir. Örneğin, bir kişi bir ışığa bağlanan pletismografik biofeedback makinesine bağlanabilir. Kişinin, cinsel uyarıcı malzemeye maruz kalması durumunda kişiye belirli bir renk aralığı içinde ışık tutması öğretilir. Mastürbasyon eğitimi, mastürbasyon ve doruğa sapma davranışını sapkın davranışlarla ayırmaya odaklanabilir.

Anlatılan bilişsel terapiler arasında yeniden yapılanma kognitif çarpıklıklar ve empati eğitimi yer almaktadır. Kognitif çarpıklıkların yeniden yapılandırılması, hasta tarafından hatalı inançların düzeltilmesini içerir, bu da mağdurun görülmesi ve mağdurun sapkın harekete taraf olmayı hak ettiği hatalı bir mantık inşa etme gibi davranışlarda hatalara yol açabilir. Empati eğitimi, suçlunun mağdurun bakış açısını ele almasına yardım etmek ve mağdurla özdeşleşmek, yapılan zararı anlamaktır.

Uzman Klinik Psikolog Haşim BELTEN

Biri Bizi Gözetliyor

Biri tarafından gözetlendiğinizi hissettiniz mi? Belki de paranoyak olduğunuzu düşünmüş ve sadece size öyle geldiğini varsaymışsınızdır.  Oysa ki günümüz toplumunda herkes tarafından, her yerde gözetlenmek çok normal hale gelmedi mi? Peki gözetlemecilik, herkesin bildiği ismiyle röntgencilik psikolojik bir bozukluk olabilir mi?

Bir Bozukluk Olarak Röntgencilik

DSM-5’e göre gözetlemecilik; şüphelenmeyen kişileri, çıplak veya cinsel ilişki sırasında izleyerek cinsel açıdan tatmin olmak amacıyla duyulan yoğun ve tekrarlayan istektir.  Bu bozukluğa sahip kişilerde cinsel uyarılmayı sadece birilerine bakmak sağlar, fiziksel temasa gerek duymazlar. Gözetlemecilik bozukluğu olan kişiler ya izleme sırasında ya da izleme anını tekrar hatırlama yoluyla orgazm olabilirler. Yapılan bir araştırmaya göre; gözetlemeciler, gözetledikleri kişilerle nadiren kontağa geçerler. Onlar için önemli olan gözetlemek ve onlarla cinsel ilişki yaşadıklarının fantazisini kurmaktır. Cinsiyet farkına baktığımızda neredeyse hepsinin erkek olduğunu görmekteyiz. Burada önemli olan bir unsur da risk faktörüdür. Gözetlemecilik bozukluğu olan bir erkek, karşısında onun için soyunan bir kadından hiçbir şekilde etkilenmez. Onun için önemli olan gözetlediği kadının onu fark edebileceği düşüncesi ve sonrasında vereceği tepkiyi hayal etmektir. Bu onu heyecanlandırır ve bu heyecan aktiviteyi tekrarlamasına neden olur.  Hastalarla yapılan çalışmalar sonucunda genellikle gözetlemecilik bozukluğu olan kişilerin doğrudan cinsel ilişkiye girmede problem yaşadıkları görülmüştür.  Ama gözetledikleri kişiler ve onlarla kurdukları fantaziler sayesinde cinsel ilişki esnasında (yani hayallerinde) daha baskın karakteri oynayabilmektedirler. Bu da onların güç sahibi hissetmelerini sağlamaktadır. Birinin gerçekten bu bozukluğa sahip olduğu kanısına varabilmek için bu durumun 6 ay boyunca devam etmesi, davranışlarının ve dürtülerinin tekrarlayıcı, şiddetli olması gerekmektedir. Aynı zamanda kişinin dürtü ve fantazileri belirgin bir sıkıntıya ya da kişiler arası problemlere yol açmalıdır. Aksi takdirde karşımızdaki kişinin cinsel sapkınlığı olduğunu söylemek çok zordur ve doğru değildir.

Polise bildirilme oranı ya da tedavi için başvurma oranı çok düşük olduğu için, bu bozukluk ile ilgili ayrıntılı bir şekilde çalışılamamaktadır. Biri bizi gözetliyor döneminden geçmiş çocuklar olarak birilerinin, diğerlerinin hayatını gözetlemesine çok alışığız, belki de fazlasıyla içindeyiz bu durumun. Desmond Morris “Çıplak Maymun” kitabında  aktörlerin sevişme sahnelerinde oynaması, bunları izleyen kişilerin artması ve bu konu üzerine sektörlerin kurulmasını konu almış ve “Televizyon, sinema, dergi tiyatro bizim seyretme gereksinimimizi karşılamakta. Belki de hepimiz röntgenciyizdir” demiştir. Kim bilir belki de Morris haklıdır, ne dersiniz?

Kring, M, A., Johnson L.S., Davison, G., ve Neale, J. (2015). Dissosiyatif bozukluklar ve bedensel belirti bozuklukları. Anormal Psikolojisi (12. Baskı) içinde (224-249) (M. Şahin, Çev.). Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

Mazoşizm, kişinin hem kendini hem de etrafını belirli bir seviyede mağdur eden bir psikiyatrik problemdir. Bu rahatsızlığı taşıyan mazoşist kişilerin meydana koydukları hareketlerin arkasında pek çok değişik neden olabilir. İlave olarak, bireyin kendisine zarar verilmesi isteği de değişik şekillerde görülebilmektedir. Bundan dolayı türlü klinik vakalar ile kendisini belli eden bu rahatsızlığın semptomlarının iyi anlaşılarak uygun olan tedavi yönteminin belirlenmesi gerekir. Bunun içinse, mazoşizm türleri içinde net ayrım yapmak oldukça önemlidir. Mazoşist kişiyi ve arkasında bulunan etkenlerin doğru bir şekilde tespit edilmesi ile, kişiye yönelik bir tedavi planı izlenebilir.

Mazoşist, ruhen ve fiziksel şekilde kendine acı çektirmekten zevk olan bireylere verilen isimdir. Mazoşizm, kişinin kendisine bilinçli bir şekilde zarar verdiği ve bundan dolayı psikolojik travmalara neden olan bir rahatsızlık çeşididir. Bu rahatsızlık küçük yaşta gelen bir travma şeklinde bilinir. Çocukluk döneminde meydana gelen travmatik tecrübeler, ebeveynlerin ihmal ve suistimal etmesi halinde kişinin ileri döneme yönelik kişiliğinde farklılıklar oluşturur. Travmatik olaylar çocuk için ne kadar zor ve acı verici hale gelirse kişi o oranda ruhsal problemler yaşayabilir

Mazoşizm Türleri Nelerdir?

Yapılan çalışmalara göre, travma geçirmiş ve bunun ile karşı karşıya kalan erkeklerin saldırma içgüdüsü geliştirip sadist kişilik elde etme olasılıkları daha fazladır. Ereklere oranla kadınlar bu döngüde daha çok kurban rolüne bürünürler ve mazoşistik hareketlere eğilim gösterirler. Ancak bu, bireysel karakter gelişimine ve etmen travmalara göre değişiklik gösteren bir olaydır. Örneğin, benzeri travmalar ile karşı karşıya kalan aynı cinsiye sahip kişilerde de türlü davranış bozuklukları görülebilir. Bundan dolayı, mazoşistik hareketlerle ilgili değişik alt türler araştırma konusu olmaktadır;

Sahiplenme duygusu gelişmiş mazoşistler: Sahip çıkma hissi baskın olan mazoşist kişiler genel olarak kendisinden devamlı olarak ödün veren kişilerdir. İnsan ilişkileri esnasında meydana gelen sevgiden kolay bir şekilde ayrılma konusunda başarı elde edemezler. Kendisinden oldukça ödün veren ve vazgeçilmez bir kişi olarak gördüklerinden dolayı ondan vazgeçen kişilere insanlara kendilerini gaddar ve acımasız hissettirebilmektedirler.

İyicil mazoşistler: Bu kişilerde haz ve acı duymaya yönelik çoğalan bir ilgi vardır. Bireyin fiziksel bir zarara uğraması karşısında, beynindeki endorfin olarak adlandırılan bir hormonun çoğalmasına bağlı şekilde gelişen bu durum görülmektedir. Endorfin hormonu, bireye mutluluk vererek benzer davranışların daha etkileyici duruma gelmesine yol açar. Bundan dolayı, birey kendinin zarar göreceğini bildiği halde aynı hareketleri devam ettirir. İyicil mazoşist kişilerin çok acı ve baharatlı besinlere, riskli spor dallarına karşı ayrı bir ilgileri vardır. 

Kendini baltalayan mazoşistler: Bu türler, başarı ihtimalini düşünmeksizin direkt yenilmeyi kabul ederler. Olayları değişik biçimlerde algılayıp iyi neticeleri bile kötümser bir halde yorumlarlar. Bu tür içindeki kişilerin öteki kişilere karşı yoğun ilgileri geliştiği zamansa, kendilerini yoğun bir seviyede yetersiz hissedebilmektedirler.

Erdemli mazoşistler: Histrionik kişilik bozukluğu şeklinde tanımlanmaktadır ve ilgi odağı olma durumu şeklinde kendisini belli eden bir durum ile mazoşizmin aynı durumda olduğu çeşittir. Bu türler, gösterdikleri fedakarlıklardan dolayı kendilerine göre bir zevk duyumuna kapılabilirler. Kendilerini öteki kişiden üstün görmeleri ve her durumda başarılı olabilirim duyguları gelişmiştir. Yaşamış oldukları bütün zor hallerde sabır göstermeyi, acı çekmeyi kabul ederler ve bu durumu abartırlar. Bu davranışlarını erdemli bir hal olarak nitelendirirler.

Mazoşizm kişilik bozukluğu, insanlar tarafından olağan kabul edilen bir sağlık problemidir. Mazoşist kişilerin türlü karakter çeşitleri ile kendisini göstermesi de bu duruma yol açabilir. Örneğin, kişi mazoşistik hareketler gösterirken aniden yönetme kararı alabilmektedir. Mazoşist bireyler çocukluk döneminde yaşadıkları içgüdüsel problemler yüzünden ruhsal ve fiziksel sorunlar içine girerler. Böylelikle, travmatik olaylarla karşı karşıya kaldıkları zaman mazoşist karakter kazanabilmektedirler. Değişken formlarda görülebilen mazoşistik karakterin kendini belli ettiği özellikler şu şekildedir;

  • İşkence hareketleri
  • Diğer kişilerin yardımından kaçınması
  • Başarılı olma durumuna rağmen kötü tutumlar sergilemesi
  • Başarı hedefleri bulunsa dahi kolay bir şekilde vazgeçip başarısız olmayı seçme
  • Suçluluk duygusu
  • Kendisine ruhsal ve fiziksel şekilde zarar verme eğilimi
  • Mutlu olmayı hak etmediklerini düşünmeleri
  • Çevreye karşı güven duygusunun olmaması
  • Kendi ya da başka kişiler tarafından acı çekmekten mutlu olma
  • Terk edilmekten korkma
  • Güzel yaşanan olayları unutup kötü düşüncelere sahip olma

Mazoşistler kendilerine uygulanan acıları kabul ederler. Böylece bedel ödediklerine inanırlar ve rahatlama hissi oluşur. Acı duyumu esnasında salgılanmakta olan endorfin hormonu ile kendilerini mutlu hissederler.

Mazoşizmin Nedenleri Nelerdir?

Mazoşizmin sebebi net olarak bilinmemektedir ancak aile üyeleri ve etrafındaki kişilerin doğru olmayan hareketleri önemli bir rol oynar. Mazoşizmin en önemli nedenlerinden biriyse çocukluk çağında meydana gelen travmatik olaylardır. Mazoşizmin oluşmasında önemli etkenlerse şu şekildedir;

Yanlış aile davranışları: Çocukluk zamanında ebeveynleri tarafından sürekli ceza verilen ve bunun sonrasında ödüllendirilen çocuklarda büyük bir travma yaşanabilir ve mazoşizme yatkınlık görülebilir. Bu durum çocukta yanılgı oluşturarak olumsuz bir bilinçaltına neden olabilir. Arka arkaya gelen ceza ve ödül sistemi çocukta herhangi bir olumsuzluğun ardından güzel bir şeyin olacağı hissine kapılmasına ve bundan dolayı ruhsal ve fiziksel acı çektirici eylemlere girmesine yol açabilir.

Yaşanan ruhsal travmalar: Kişinin yaşadığı ruhsal travmalar, kişinin kendisine ceza vermesine neden olabilir. Bir yakınından ayrılma durumunda, istismarda ve huzursuz ailelerin yaşamış olduğu ortamlarda mazoşizm tetiklenebilmektedir.

İçgüdüsel sorunlar: Yaşanılan travmatik durumlar şiddetli suçluluk duygusuna neden olabilir. Bu kişiler yaşamış oldukları acı ve vicdan azabıyla kendilerini cezalandırabilirler. Hem fiziki hem de ruhsal bakımdan acı çekme durumunu bedel olarak görüp, bunun sonrasında rahatlama hissederler.

Çevresel etkenler: Gelişme evresinde sürekli yalnızlık içinde olma, yeterli ilginin yoksunluğu ve yalnızca acı çekilen durumlarda ilgi kazanma gibi etkenler mazoşizm gelişmesinde etkili olabilmektedir. Kişinin çocukluk zamanının görmezden gelinmesi, oldukça erken dönemlerde kendi bakımını üstlenmesi ile neticelenen durumlarda da mazoşizm gelişebilmektedir.

Mazoşizm Tedavisi Nasıldır?

Mazoşizmde, hasta kişinin gereksinimleri ve rahatsızlığın süreci doğrultusunda tedavi evresinde farklılıklar gözlemlenebilir. Mazoşizm tedavisi için terch edilen yöntemleri şu şekilde sıralayabiliriz;

Psikoterapi: Alınan terapi sırasında, uzman ve hasta bireyin beraber konuşup problemleri belirlemesi meydana gelen travmalardan korkulması yerine bunlarla yüzleşme prensibi tercih edilir. Seans süresi kişinin sağlık durumuna göre değişiklik gösterebilmektedir. Uzman tarafından gerekli görülürse ilaç tedavisine başlanır. Böylelikle hasta olan bireyin ruhsal ve fiziksel olarak problemler ile mücadele etme işlevinin gelişmesine katkı sağlar.

İlaç tedavisi: Bilhassa kişinin durumunu, eski travmaları dinlenerek faktörler saptanır. Uzman gerek gördüğü durumda ise ilaç tedavisine başlanabilir. Seanslara destek olmak antipsikotik olarak adlandırılan ilaçların kullanılmasında destek alınabilir. Bu ilaçlar, bireyin yaşadığı travmaları düşünmesi yerine gerek duyulan düşüncelerin kazanımını desteklemektedir. İlaçlar sadece gerekli duyulan sürece kullanılmaktadır. Kişi, kendisinde gerekli yeterliliği ve donanımı kazanmanın ardından uzmanın tavsiyesi ile ilaç kullanımını sonlandırabilir ve rutin hekim izlemiyle günlük hayatını sürdürebilir.

Mazoşizmde uygulanmakta olan tedaviler mutlaka uzman bir psikiyatrist tarafından planlanmalıdır. Psikiyatristin tavsiyelerine uyarak önerdiği ilaçları vaktinde ve uygun biçimde kullanmanız gerekmektedir. Tedavi seanslarında öğretilen uygulamaların tekrar edilmesiyse iyileşme evresine katkı sağlar. Sizde de mazoşizm belirtileri mevcut ise en yakın zamanda uzman bir hekim ile görüşüp yardım alabilirsiniz

Sayfa içeriğinde yer alan bilgiler yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. İlgili sayfada tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren öğeler yer almamaktadır. Tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz. NP İSTANBUL

Ruhsal sıkıntı (Depresyon), günlük karşılaşacağınız sık kelimelerden biridir. Nedir bu ruhsal sıkıntı? İnsanda neden meydana gelmektedir? Çok miktarda duygunun aynı anda ve o anda istenmeyen ruh halini vurgulamak amacı ile kullanılmaktadır. Bu ruhsal sıkıntı insanın her yaşında karşılaşabileceği bir durum olmakla beraber majör ruhsal sıkıntı nöbetler ile gelen ve tamamen düzelebilen bir özelliğe sahiptir. Çoğu insan bu durum ile yüzleşebilir. Psikiyatrik rahatsızlıklarda en çok karşılaşılabilen bir durumdur. Erkeklerin % 10’u ve kadınların da % 20’si ruhsal sıkıntı yaşadığı, yapılan araştırmalarca saptanmıştır Ruhsal sıkıntı yaşayan insanlarda görülebilecek belirtiler; karamsarlık, umutsuzluk duyguları, elem ile keder; öncesinde zevk aldığı etkinliklerden zevk almama durumu ve hiçbir şeyden zevk almama durumudur.

Depresyondaki bir kişi çevresine ve doktora; “ çok üzgünüm, sanki daha önceki kişilik yapımı kaybettim. Hiçbir şeyden zevk alamıyorum. Bu sıkıntı, keder bitmeyecek gibi. Hayat bana göre ağır geliyor. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Kendimi yorgun ve bitmiş hissediyorum. Sabırsız, tahammülsüz bir kişi oldum. Kimse gelsin gitsin veya benle sohbet etsin istemiyorum. Sessiz bir odada yalnız başıma kalmak istiyorum. Evlatlarıma bakamıyorum; bazı zamanlar onları boğasım bile geliyor. Bazı zamanlar da artık yaşamanın bir anlamı kalmadı diye düşünmekteyim. Bir şey öğrenemiyorum, her şeyi unutuyorum. Bazı zamanlar sebepsiz yere ağlıyorum. Çok sıkılıyorum, daralıyorum, baş ağrılarım çoğaldı. İştahtan kesildim, çok kilo verdim. Uykuya dalmakta zorlanıyorum, bazen erkenden sıkıntıyla uyanıyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum. Karar vermekte zorlanıyorum.” şeklinde yakınmada bulunur.

Uluslararası Depresyonlara engel olma ve tedavi komitesinin ruhsal sıkıntı hastaların tanınması amacı ile hazırladığı tanı ölçütlerinden yola çıkarak hazırlanmış olan maddelerin 4-5 tanesine evet diyorsanız ruhsal sıkıntınız olabilir.

  • Hayattan eskisi gibi zevk almıyorum, hiçbir şey ilgimi çekmiyor.
  • Bu günlerde karamsar, ümitsiz, kötümserim.
  • Kendimi yorgun, bitkin ve halsiz hissediyorum.
  • Uyku düzenim bozuluyor.
  • İştahım azaldı çok kilo kaybettim.
  • Bedenimde ağrılar başladı, göğsüme baskı oluyor ve mideme kramplar giriyor.
  • Son günlerde cinsel zevklerimi kaybettim.
  • Hafızam azaldı, herhangi bir şeyi aklımda tutamıyor, öğrenemiyorum.
  • Bazen intihar etmek istiyorum. Kimseleri görmek istemiyorum.

Ruhsal sıkıntısı olan bir insandan; düşünce ve duygu, davranış ve biyolojik yaşamsal fonksiyonlarda değişmeler olur.

Duygu Halindeki Değişiklikler;

  • Keder, üzüntü, elem, sıkıntı, karamsarlık
  • Olağan faaliyetlere karşı ilgi azalması,
  • Hiç bir şeyden zevk almaması, hayatın anlamsız gelmesi
  • Ağlama isteği ya da ağlama,
  • Konuşmaya bile isteksiz olma.
  • Düşünce içeriğindeki değişmeler.

Dünyada erken ölüme yol açan 10 hastalıktan 5’ini psikiyatrik rahatsızlıklar oluşturuyor. Genetik yatkınlık, travmalar, ekonomik sıkıntılar ruhsal sıkıntılara ve rahatsızlıklara yol açabiliyor. Büyük şehirlerde yaşayan insanlarda depresyon ve kaygı bozukluğu daha çok görülüyor

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ruh sağlığını; bireyin kendi yeteneklerini gerçekleştirdiği, yaşamının normal stresleriyle başa çıkabileceği, verimli çalışabileceği ve kendi topluluğuna katkıda bulunabileceği bir refah durumu olarak tanımlamaktadır. Duygusal, davranışsal ve sosyal olgunluk, kişinin sosyal çevresiyle entegrasyonunu sağlayan psikolojik iyi hal; aşk, iş ve eğlence arayışlarının da dengesini kapsamaktadır. Bu etkileşim sürecinde uyum ve doyum varsa bireyin ruhsal yönden sağlıklı olduğu kabul edilir.

Koruyucu ve rehabilite edici hizmetler istenilen düzeyde değil

Ruh sağlığı sorunları biyolojik ve çevresel çok çeşitli faktörlerin sonucu olarak ortaya çıkabilmektedir. Genetik yatkınlık, kişilik özellikleri, travmalar, savaş, ekonomik sıkıntılar ve çevresel sorunlar gibi birçok etmen insanlarda ruhsal sıkıntılara ve sağlık sorunlarına yol açabilmektedir. Günümüzde Türkiye’de ruh sağlığı hizmetleri çoğunlukla tedavi ağırlıklı yürütülmektedir. Koruyucu ve rehabilite edici hizmetler, meslek çalışanlarının sayısının azlığı, koruyucu meslek içi eğitimin yetersizliği nedeniyle ülke genelinde istenilen düzeyde karşılanmamaktır. Yapılan araştırmalar, dünyada yeti yitimi ve erken ölüme en sık yol açan 10 hastalıktan 5’inin psikiyatrik rahatsızlıklar (depresyon, şizofreni, bipolar mizaç bozukluğu, alkolizm ve kompulsif bozukluklar ) olduğunu göstermektedir. Günümüzde her dört kişiden biri de yaşamı boyunca bir ya da daha fazla ruhsal ve davranışsal sorun yaşamaktadır.

Stres ve yaşam koşullarındaki zorluklar depresyonu tetikliyor

Depresyon günümüzde en sık karşılaşılan ruhsal hastalıktır. Hatta depresyon, duyguların çok yoğun yaşandığı günümüz Türkiye’sinde, psikiyatrik rahatsızlıkların ‘nezlesi ’ olarak da tanımlanabilir. Klinik nitelikteki depresyon, günlük hayatı meşgul eden mutsuzluk, güçsüzlük ve aktivasyonda azalma ile seyreden bir duygu durum bozukluğudur. Süreklilik kazandığında hissedilen umutsuzluk, çaresizlik ve değersizlik hissi kişiyi iş yapabilme, ders çalışma, eğlenme gibi faaliyetlerden alıkoyabilmektedir. Depresyon en çok 18-30 yaş ile 45-65 yaş aralıklarında görülmektedir. Araştırmalar hem depresyon hem de kaygının şehirli insanın hayatında daha fazla olduğunu ve kadınlarda ruhsal rahatsızlık görülme oranının da erkeklere göre iki kat daha fazla olduğunu göstermektedir. İnsanların hastalıkları ile ilgili daha bilinçli olması, günümüz yaşam koşullarındaki zorluklar ve stres de Türkiye’deki ruhsal rahatsızlıklardaki artışın nedeni olarak görülmektedir.

 Genetik ve biyolojik yatkınlıklar önem taşıyor

Günümüzde özellikle depresyon ve anksiyete bozuklukları antidepresanların en yaygın kullanıldığı sorunlar arasında yer almaktadır. Günlük geçici duygusal değişimleri depresyon ve kaygı bozukluğu olarak değerlendirmek ve kulaktan dolma bilgilerle ilaç kullanmak doğru değildir. Ruhsal hastalıkların tedavisi mutlaka uzmanları tarafından değerlendirilmeli, genetik ve biyolojik yatkınlıklar da göz önüne alınarak uzmanı tarafından, kişiye özgü tedavi planlanmalıdır. Diğer taraftan psikolojik durumu ile ilgili çaresizlik hissedenler bu durumu alkol ya da madde kullanarak geçirmek isteyebilir.  Sahte iyilik hali yaratan bu yaklaşımlar belirtileri daha da kötüleştirir.

 Erken tanı ve tedaviler bireyi hayata yeniden kazandırıyor

Birçok dünya ülkesinde ve ülkemizde ruhsal sorunlara yönelik ‘stigmatizasyon’ (damgalama ve toplumdan yalıtma) psikiyatri polikliniğine müracaatlarda çekincemelere yol açarak tedaviyi geciktirebilmektedir. Bu nedenle psikiyatrik bozukluklar fiziksel hastalıklar kadar özenle ele alınmalı ve takibi sağlanmalıdır. Tetikleyici etkenlerin azaltılmasının yanında ruh sağlığı alanında çevreye olumlu bakışın geliştirilmesi de psikolojik destek alma konusunda, toplumsal farkındalığı artırmaktadır. Erken tanı ve tedaviler kişinin yaşayacağı işlev kaybını, bozukluğun ilerlemesini, riskli davranışların önlenmesini ve bireyin içinde bulunduğu toplumsal rolünü yeniden kazanmasını kolaylaştırmaktadır.

Sağlığınızla ilgili tüm sorularınız, endişeleriniz, teşhis veya tedavi için mutlaka doktorunuza veya sağlık kuruluşuna başvurunuz.

Klinik Psikolog Gizem Mine Çölümlü

Zor insanlarla baş ederken enerjinizi korumalısınız. Bu, sinir krizi geçirmemek, öz saygınızı korumak ve duygularınızı kontrol ederek sinir ve hayal kırıklığı tarafından ele geçirilmemek anlamına gelir.

Zor insanlar; tartışma, eleştiri, şantaj ve çevresine negatiflik yaymak üzere var olan kimselerdir. Bu insanlarla her gün uğraşmak zorunda kaldığımız zaman zihinsel sağlığımız tehlike altındadır. Bunun nedeni, bu insanlarla aramıza sağlıklı bir mesafe koymanın her zaman mümkün olmamasıdır. Daha da kötüsü, onlara tavırlarını değiştirmelerini söylemek manasızdır. Peki bu insanlarla aynı yerde yaşıyor ve çalışıyorsanız ne yapmalısınız?

En önemli şey kendimizi gözetmektir. Çünkü sonuçta insanlar kendini savunur, duvarlar örer ve intikam almak veya sadece hayatta kalmak için stratejiler geliştirir. Fakat bunu yaparken kendi refahımızı unuturuz, ki en önemli ve temel parçamızdır. Onu yok saydığımız zaman, zihinsel ve duygusal enerjimiz kalmaz. Bununla da kalmayıp hassaslaşırız. Bu konuyla ilgili oldukça önemli ve üzerine düşünmemiz gereken bir şey vardır. İsrail’deki Bar Ilan Üniversitesinde sosyolog Shira Offer “zor insanlar” diye nitelediğimiz çok sayıda insanın çok yakınımızda olduğunu söyler. Bu nedenle çok zorlu çocuklara, ebeveynlere ya da kardeşlere sahip olabilirsiniz. Tabii ki hepimiz her şeyin akıp gitmesini ve günlük hayatımız için onların daha kolay insanlar olmasını dileriz. Öte yandan bu her zaman mümkün değildir, bu yüzden bu insanlara katlanmak zorunda değilsiniz.

“Hiçbir zehir, pozitif düşünen bir insanı öldüremez ve hiçbir ilaç negatif düşünen bir insanı iyileştiremez.”

– Buddha

Zor insanlarla nasıl baş edilir

Zor insanlar, karmaşık karakterlerini çok farklı şekillerde gösterebilir. Bazıları her konuda tartışır. Bazıları herhangi bir sorumluluktan kaçınır ya da işbirliği yapmayı reddeder. Bazısı dedikodu yayar ya da “her şeyi siyaha boyamak” ister. Fakat kişiliklerinin ötesinde yaptıkları şey ya da yapamadıkları şey, etrafındaki insanları gerçekten etkileyen şeydir. Örneğin, bazı insanlar sizin sürekli kaçınmaya çalıştığınız kılı kırk yaran iş arkadaşınızla hiç sorun yaşamaz. Bunun nedeni herkesin kendi sınırına ve insan karmaşıklığıyla baş etme becerisine sahip olmasıdır. Yani, diğer insanların negatif özelliklerine fazla takılmadan önce, onlarla ilgili sizi esas rahatsız edenin ne olduğunu anlamaya çalışın. Saygısız olmaları mı? Tavırları mı? Sizi belli bir nedenle tetikleyen bir şey mi?

Bu konuyla ilgili, az önce bahsettiğimiz doktor Shira Offer, bazı şeyleri ispatlamak için bir çalışma yürütmüştür. Her şeyden önce: Zor insanlarla baş etmek bizi yorar. Yavaş yavaş onlara karşı rahatsızlık duyarız ta ki onları hoş göremediğimiz noktaya kadar. Onlarla ilgili asıl hoşumuza gitmeyen şeyin ne olduğunu unuturuz çünkü ne pahasına olursa olsun onlardan kaçarız. Öte yandan, onlardan kaçmak her zaman mümkün değildir. Çünkü çoğu zaman zor insanlarla birlikte aynı ortamda bulunmak zorunda kalırız.

Kişisel bakım ve “dolaylı” stres

Kaliforniya Üniversitesinden araştırma görevlileri Howard Friedman ve Ronald Riggio dolaylı stresin etkilerinden bahsettikleri bir çalışma yürütmüştür. Bu ne anlama gelir? Ve zor insanlarla alakası nedir? Biraz sonra anlatacağız. Kompleks, olumsuz, eleştirel ve zorlayıcı tavırlar; bu tür insanlarla her gün uğraşmak zorunda isek bizi her zaman etkiler.Bu nedenle sadece stresli bir insanı o halde görmek bile, ister çekilmez bir iş arkadaşı ister tartışmacı bir aile üyesi olsun, sonuçta sizin kendi sinir sisteminizi etkiler. Bu dolaylı strestir ve sağlığınızı etkiler. Bu nedenle konu zor insanlarla baş etmek olduğu zaman kişisel bakım önceliğiniz olmalıdır. Bu; sizi bu tür davranışlardan koruyacak zihinsel kasın güçlenmesi için bir tür günlük egzersizdir. Bu nedenle buna zaman ayırmalı ve aşağıdaki pratikleri yapmalısınız:

Rahatlamak için “kendinize zaman ayırın” ve hayatınızdaki zor insanları düşünmemeye çalışın.
Nefes almak, Jacobson’ın rahatlama tekniği, farkındalık vb. gibi birtakım stresle baş etme yöntemleri öğrenin.

Bazıları “her şey, siz onlara izin verdiğiniz ölçüde sizi etkiler” der. Bu çok doğrudur. Öte yandan gerçekliğe bunu uygulamak her zaman kolay değildir. Tabii ki hepimiz her şeyin bizi bu kadar etkilememesini isteriz, fakat karmaşık bir doğaya sahip insanlar bizim haklarımızı ve özgürlüklerimizi ihlal ettiğinden ağırbaşlı davranmak kolay değildir. Aynı zamanda bu durumlarda kişisel bakım uygulamalıyız. Bunun nedeni, refahın aynı zamanda sınırı çizmek ve kendinizi korumayı bilmek ve hatta zorunda kalınca kendimizi savunmak demek olmasıdır. Refah, duygularımızı kontrol etmeyi bilmek ve gerçekten önemli olana dikkat vermektir. Dikkatimiz değerlidir, onu hak etmeyen şeylere vermemeliyiz.

Kendimizle ilgili net bir fikrimiz varsa, kendi değer ve ihtiyaçlarımızı hatırlıyorsak, sakin kalabiliyor ve uygun duygusal zekayı geliştirebiliyorsak; hayal kırıklığına neden olan durumlarla daha iyi başa çıkabiliriz. Günün sonunda herkesin hayatında en az bir tane zor insan vardır. Bu nedenle hayatınızı kolaylaştırmak için bu insanlarla olan ilişkinizi nasıl düzgünce ele alacağınızı bilmelisiniz.

Psikolog Valeria Sabater

“Çalışma arkadaşlarınızın bazıları kaprisli ve hırslı mı? Bunu değiştirmek ve onları şekillendirmek elinizde!”

İletişim kurmakta güçlük çeken insanları uzmanlar, “Zor İnsanlar” olarak adlandırılıyor. Zor insanlar, toplumdan topluma, kişiden kişiye göre farklı olarak tanımlansa da temelde benzer davranışlar gösteriyorlar. Tüm zor insanların inatçı, hırslı ve kaprisli oldukları görülüyor. Ancak unutmayın ki, insanları değil ama davranışlarını değiştirmek sizin elinizde. Pek çok kişi çevresindeki zor insanlardan şikâyet eder. Evde, işte, okulda kısacası her ortamda bir zor insan bulunur. Oysa aslında “zor insan” diye bir şey yok. Zorlayıcı davranışlar var. Ve maalesef bazı insanlar sürekli bu şekilde bir davranış içinde bulunuyorlar.

“Coping With Difficult People / Zor İnsanlarla Başa Çıkmak” kitabının yazarı Robert M. Bramson bazı insanların neden farklı tavırlar sergilediklerini şöyle açıklıyor: “Bazı insanlar karşılarındakinin performansını düşürmek ve onların şevkini kırmak için bilerek ‘zor’ tavırlar sergiler.” Her zor insan birbiriyle aynı davranışları sergilemez. Bazı zor insanlar sürekli konuşup hiç dinlemezken, diğerleri de hep son sözü söylemeyi tercih eder. Kimisi sürekli sizi eleştirir. Bazısı sessiz, bazısı agresif olabilir. Bu noktada Acıbadem Sağlık Grubu Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Kültegin Ögel zor insanların davranışlarını şu şekilde belirtiyor:

• Eğitimi ve bilgisi yetersiz olmasına rağmen kendisini çok iyi sananlar

• Bilgisi ve deneyimi yetersiz olmasına rağmen kendisini iyi sananlar

• Öncelikleri belirlemede beceri sahibi olamayanlar

• Hatasını olgunlukla kabul edemeyen, sürekli açıklama yapıp kendisini temize çıkarmak isteyenler

• Yavaş düşünen ve hareket edenler

• İşleri karıştıranlar

• Hiç konuşmayanlar, bilgiyi zorla ağzından aldığınız kişiler

• Yanlış anlamakta ısrar eden

• Karşısındakinin söylediklerine önem vermeyen

• Konum farklılıkları nedeniyle görüşürken o farkı hissettiren kişiler

• Karşılarındakine saygı göstermeyen

• Yavaş hareket eden ve birçok defa tekrar edilmesi zorunda kalınan insanlar

• Sadece kendi yaptığı şeyin önemli olduğunu düşünen

• Sürekli olaylar ve etrafındakiler üzerinde kontrol oluşturmaya çalışanlar

• Empati kuramayanlar

• Her zaman ‘ben haklıyım’ diyenler

Zor insanlara yaklaşım nasıl olmalıdır?

Zor insanların özelliklerini daha da artırmak mümkün. Ancak tüm bu özellikler ışığında zor insanları ve onlara 5 ana başlık altında toplamak mümkün.

Agresif insanlar: Saldırgan davranışlar içinde bulunan bu sakin bir şekilde kendinizi ifade edin ve size yönelik saldırgan tavırlara kendinizden emin bir şekilde karşılık verin. Her şeyi bilenler: Bu kişilerle mücadele ederken iyi hazırlanmak gerekir. Asla meydan okumayın. Aksine yeteneklerini övün. Gerektiğinde hatalarını ortya çıkaracak sorular sormaktan çekinmeyin. Şikayetçiler: Karşılarındakine güvenmezler. Kendilerine olan güvenleri de çok değildir. Eksik olan özgüvenlerini saklamak için memnuniyetsiz, her şeyden ve herkesten şikâyet eden bir tavır içine girerler. Bu insanlara “Başkalarının göremediklerini görüyorsun” şeklinde onların güvenlerini arttıracak cümlelerle yaklaşın. Dinleyin ama asla tartışmaya girmeyin. Ona karşı savunmacı davranmayın. Mağdurlar: İyi dinleyin ve onu anladığınızı gösterin. Soruna odaklanarak onu değişim için motive edin. Gizlice saldıranlar: Bu insanlara karşı ne kadar geri çekilirseniz o kadar üstünüze gelmeyi severler. Geri çekilmeyin. Şakaya vurun.

Bencillik, karşısındaki insanın düşüncelerini ve ihtiyaçlarını önemsemeden sadece kendi ihtiyaçlarını ve düşüncelerini önemsemektir.

Bencillikle kendini düşünme karıştırılmamalıdır. Kendini düşünme davranışı sağlıklı bir davranıştır fakat  kendi düşünme , başkalarının ihtiyaçlarını görmezden gelerek gerçekleştiriliyorsa bencilliktir.

Bencillik çocukluk çağımızda öğrenilmiş bir davranış olabilir. Çocuklar izleyerek ve taklit ederek öğrenirler. Çocukken rol model aldığımız kişiden bencillik davranışı öğrenilir. Bu nedenle çocukluk çağı anılarımız çok büyük önem taşımaktadır. Bilişsel psikolojiye göre ise; ben şemalarından kaynaklanabilir. Kişinin kendisini nasıl tanımladığı ve nasıl gördüğüyle ilgilidir.

BENCİL İNSANLARLA NASIL BAŞ EDİLİR?

Bencil insanlar kendi ihtiyaçlarını karşısındaki kişinin ihtiyaçlarından önemli görürler. İşbirliği gereken konularda uyum sağlamakta zorlanırlar ve eleştiri kabul etmekte zorlanırlar. Peki bencil insanlarla nasıl baş edebiliriz?  Baş etmek için öncelikle kendimizi çok iyi tanımamız gerekir. Kendi düşüncelerimizi, şemalarımızı tanımalıyız ki baş edebilelim .Bencil insanlarla  baş etmek için onlarla aramıza sınırlar koyabiliriz. Bu sınırları koymakta zorlanıyorsanız kendi şemalarımıza bakmanın tam zamanıdır. Bazı insanlar “fedakarlık, alttan alma “ şemalarına sahiptir. Bu şemalarımız “ Niçin var? veya “Bu şemalarımı nasıl değiştirebilirim?” sorularını kendimize sorarsak bencil insanlarla baş edebilmek için daha fazla güçlenmiş oluruz.

Bencil insanlar kendi düşünceleri ve istekleri olmadığı zaman sizi suçlayabilir ve öfke patlamaları yaşayabilirler. Böyle durumlarda kendi fikirlerinizi açıklamaktan çekinmemelisiniz. Eğer sürekli alttan alarak kendinizi açıklamazsanız karşınızdaki kişi yaptığının doğru olduğunu düşüneceği için bu davranışını devam ettirecektir. Bencil insanlar istedikleri olmadığı zaman sizin üzerinize gelebilir. Provokasyon uygulayan bencil insanlarla baş edebilmek için onun kullandığı dili kullanmamalısınız. Her zaman kendiniz olmalı  ve provokasyonundan rahatsız olduğunuz kişiden uzaklaşabilirsiniz.

Bencil insanlar muhabbet ederken sizi dinlemediklerini fark edebilirsiniz. Sadece kendi açtığı konuları devam ettirmek isterler. Bu durumda daha genel konular açarak sohbetin yönünü değiştirebilirsiniz.

Uzman Klinik Psikolog Fundem Ece Kaykaç 

Sağlıklı aile ilişkilerini ve aile içi huzuru tehdit eden, eşler arasındaki sevgi ve saygıyı azaltan, ebeveyn-çocuk ilişkilerinde olumsuzluklara sebebiyet veren birçok unsurdan bir tanesi de kibir ve bencilliktir.

Kibir ve bencillik aile ilişkilerinde uyumlu hareket etmeyi ve birlikteliği engelleyerek aile üyelerini yalnızlaştırır. Oysa sağlıklı aile ilişkileri eşlerin birlikte, uyumlu hareket edebilmelerini gerektirir.  Çocuklar arkadaşlarını küçük görmeyi, alay etmeyi, yıkıcı eleştiriyi, başarma hırsıyla haksızlık etmeyi kibirli ve bencil ebeveynlerden öğrenirler. Kibrin ve bencilliğin söz sahibi olduğu evlerde yetişen çocuklar kendilerini okul arkadaşlarının, sınıf arkadaşlarının arasında da bariz bir şekilde belli ederler. Ebeveynlerinden gördükleri kibirli ve bencilce davranışları arkadaşlarına uygulamaktan hiç çekinmezler. Paylaşmayı, nezaketi, insanlara değer vermeyi, zaman zaman başarısız olmayı -bunun ayıp bir şey olmadığını- çocukluklarında öğrenemeyen bireyler iş hayatlarında da oldukça zorluklar yaşamaktadırlar. Bu tür insanlar rekabet duygusunun motivasyonundan faydalanmak yerine “başarılı olmak ilk önce benim hakkım” düşüncesiyle iş arkadaşlarına da haksızlıkta bulunmaktan çekinmezler.

Anadolu kültüründe kibir ve bencillik diye ifade edilen bu iki arkadaşa batı kültüründe narsisizm ve egoizm adı veriliyor. Narsisizm ilişkilerde çatışmalara sebep olur, ilişkilerde hiç vermeden hep almayı alışkanlık haline getirir. Narsisizmin mistik hikayesinde de geçtiği üzere narsistler kendilerini o kadar çok severler, kendilerine o kadar çok hayrandırlar ki kalplerinde başka birisini sevmeye yer kalmaz. Narsistler kendilerini takdir ettiğiniz, övdüğünüz, alkışladığınız, önde olmalarına izin verdiğiniz, kendi haklarınızı onlara verdiğiniz ve onlarla rekabet etmediğiniz sürece ya da bütün bunları sizden daha iyi yapan birilerini bulamadıkları sürece sizinle iyi geçinirler.

Kibirli ve bencil kişi başkalarının düşüncelerine ve fikirlerine saygı gösteremez, empati yaparak kendisini karşısındakinin yerine koyamaz, affedemez ve daha birçok olumlu davranışı ya hiç yapamaz ya da yapmakta çok zorlanır. ”Neden saygı gösterecekmişim ,önce o bana saygı duysun”, “senin anlattıklarında bir şey mi ben daha kötüsünü yaşadım”, “neden affedecekmişim? cezasını çeksin.” gibi sözler narsisizmin dilidir. Bunlarla birlikte narsisizmin dilinde; küçük görme, alay etme, aşağılama, kusur bulma, acımasızca eleştirme, kalp kırma da vardır. Kibirli ve bencil kişiler söz konusu olumsuz davranışlarının sebebi olarak “özgüven” kavramını ileri sürerler. Kibirli ve bencil olmadıklarını özgüven sahibi olduklarını ya da kibirli ve bencil olmayı hak ettiklerini savunurlar. Aslına bakılırsa bu düşünceler daha çok özgüvensizlikle ilgilidir. Özgüven kendini beğenme ve bencillikten farklıdır. Özgüven kişiyi hayata ve hayatın zorluklarına karşı motive ederken ihtiyacı olan pozitif enerjiyi başkalarından sömürmez, bizzat kişinin kendisinden alır.

Ailelerimizi, ilişkilerimizi, kibrin ve bencilliğin bataklığından kurtarmak ve korumak için neler yapmalı, nelere dikkat etmeliyiz?

İlk olarak konuyla ilgili farkındalık kazanmak gerekir. Büyüklük taslamak, hakkın olmadığı halde hak iddia etmek, diğer insanları küçük görmek, başkalarını kusurlu görmek, dünya benim etrafımda dönsün hissi, hemen her zaman alkışlanmak isteği, devamlı takdir edilmek ihtiyacı gibi davranışlar, düşünceler ve talepler kişinin kişisel gelişimini tamamlayamadığına, olgunlaşamadığına işaret eder.

Narsisizm ve egoizm ilişkileri bozan, yok eden bir zehir ise bu zehrin en kuvvetli panzehirlerinden bir tanesi de “tevazu” dur. Son zamanlarda tevazunun küçük görülmeyle, hor görülmeyle eş anlamlı olduğu zannediliyor. Fakat bu çok büyük bir yanlıştır. Tevazu sahibi kişi küçük düşmüş, aşağılanmış kişi değildir. Tam aksine tevazu kişiye değer katar, olgunluk katar.

“Asrın vebası narsisizm illeti” adlı kitabın ortak yazarlarından Prof. Dr. Jean M. Twenge narsisizmin tedavisi olarak şükür duygusunun geliştirilmesini tavsiye ediyor.” Şükretmeye odaklanın, şükür duygusu sahip olduklarınızla mutlu olmanızı sağlar.”

Kibirlilikten ve bencillikten korunmanın bir yolu da kendimize; “mükemmel olmak zorunda değilim, kusurlarımla birlikte varım ve buradayım” diyebilmektir. Kristin Neff; “kendinizden memnun olmanız için başkalarından daha iyi olduğunuzu hissetmeniz gerekmez.” der.

Şimdi de hayalimizde iki farklı durumu canlandıralım. Birincisinde bizi mükemmel olduğumuz, kusursuz olduğumuz için seven bir eşimiz olsun, ikincisinde de bizi kusurlarımıza rağmen hatalarımızla ve kusurlarımızla seven bir eşimiz olsun. Hangisinin daha insani, daha istenen ve daha besleyici olduğunu söylemeye gerek var mı? Öyleyse biz de başta eşimizi ve çevremizdeki insanları hatalarıyla, kusurlarıyla, eksiklikleriyle birlikte bir bütün olarak sevmeliyiz. Bunu yapabilirsek üstünlük mücadelesi, önde olma mücadelesi, güç mücadelesi vermemize gerek kalmaz.

Ayrıca “sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına da yapma” düsturunu benimseyen, bu düşünceyle hareket edenlerde kibirli ve bencilce davranışlardan uzak dururlar. Kendimizi kibirden ve bencillikten arındırdığımız zaman aile hayatımızın, aile ve sosyal ilişkilerimizin ve hatta insanlığımızın kalitesi açık bir şekilde artacaktır. İnsanlardan bir insan olabilmek dileğiyle…

Aile Danışmanı Murat Bayar

Ruh ve Beden Sağlığı Ayrılmaz Bir Bütündür

The American Psychological Association” göre ruhsal olarak hasta iseniz, fiziksel sağlığınız da sıkıntı belirtileri gösterecektir. Bunlar baş ağrıları, sindirim sistemi bozuklukları, cilt reaksiyonları, yaygın vücut ağrıları, cinsel fonksiyonlarda bozulma, çarpıntı, nefes almada güçlükler olarak sayılabilir. Benzer şekilde fiziksel olarak zayıf ve kötü hissediyorsanız, ruh sağlığınız da etkilenecektir. Vücudunuzun genel sağlığının, kişinin yaşam kalitesini etkileyen zihin ve beden arasında güçlü bir bağlantı vardır. Amerikan Aile Hekimleri Akademisi göre, kötü ruh sağlığı bağışıklığı azaltarak vücudunuzu fiziksel rahatsızlıklara daha savunmasız hale getirmektedir.”

Ruh Sağlığının Beden Sağlığına Etkisi

Negatif duygular ve kötü zihinsel durum herhangi bir fiziksel rahatsızlığı ağırlaştırabilmektedir. Stresin yanı sıra anksiyete, depresyon gibi ruhsal sıkıntılar uykusuzluk, sindirim sistemi sorunları, sırt, kas ağrıları, yorgunluk gibi fiziksel sorunlara yol açabilir. Vücuttan salınan stres hormonları kan basıncını (tansiyon) yükseltir ve öfke, saldırganlık, korku ya da diğer olumsuz duyguları arttırabilir. Eğer vücuttaki stres hormonlarının kalıcı olarak yüksek düzeyde oluşu uzun bir süre devam ederse, bu beyin kimyasında değişikliklere neden olur. Bu da kalp hastalıkları, inme, uyku sorunları, baş ağrısı ve diğer kronik hastalıklar ile sonuçlanabilir.

Yoğun duygular, ayrılıklar, sevilen birinin kaybı sizi kötü hissettirir. Bu stresli durumlar sizi depresyona sokabilir. Eğer duygularınızı bastırırsanız bu duygular saldırganlık, öfke ve reddetme şeklinde ortaya çıkma eğilimindedir. Ayrıca ruh sağlığı bozulmuş bir kişi madde bağımlılığı, şiddet, kendine zarar verme ya da intihar gibi riskli ve güvensiz eylemlere yatkınlığı daha fazladır. Harvard Tıp Fakültesi’ ne göre kronik, uzun süreli ve yoğun ağrı depresyona sürükleyebilir ve depresyonda ağrıyı arttırmaktadır. Kronik ağrısı olan kişiler ruhsal bozulmalara üç kat daha fazla yatkın iken, depresyonu olan kişiler ise uzun süreli ağrılar geliştirmeye çok daha yatkındır.

Ruh Sağlığı ile Doğrudan İlişkili olan Beslenmenin Fiziksel Sağlığa Etkisi

Yapılan bilimsel araştırmalara göre ruh halimize göre beslenme eğilimlerimiz büyük ölçüde değişmektedir. Örneğin kendinizi gergin hissettiğiniz anlarda karbonhidrat ihtiyacınız arttığı için fast food yiyecekler yemek isteyebilirsiniz. Kendinizi kızgın hissettiğiniz anlarda bilinçdışı faktörlerle birlikte kendinizi koruma ihtiyacının doğacağı fiziksel durumlar için size en kaliteli enerjileri sağlayacak kuruyemişe yönelebilirsiniz. En basit tanımı ile beğenilme endişesinin, toplum tarafından kabul görülmeme endişesinin yaşanması anoreksiya ile tüm beden sağlığını bozabilir. Diğer yandan ruhsal sıkıntılar nedeniyle  “duygusal açlık” gelişebileceğinden tüm beslenme düzeni ve aldığınız gıdaların beden sağlığınızı olumsuz etkileyebilir. Psikolojimizi bozan stres faktörlerinin artması, depresyon, panik atak, fibromiyalji, psikosomatik dediğimiz ruhsal sıkıntılardan kaynaklı bedensel ağrı durumları, kronik yorgunluk, uykusuzluk, gibi pek çok olumsuz tabloyu da beraberinde getirebilir.

Fiziksel ve Ruhsal Sağlık Arasında Denge Nasıl Sağlanabilir, Ne Yapmalıyız?

Vücudumuz iyi olmadığı zamanlarda bazı sinyaller verir. Bu sinyalleri dinleyin. Onlar siz ve bedeniniz arasındaki iletişim yolları olduğundan asla bu sinyalleri göz ardı etmeyin.

-Duygularınızı dışa vurmak, sizi dinlendiren ve rahatlatan bir aktiviteler çok önemlidir. Egzersiz stresi azaltır, kan dolaşımını artırır ve bağışıklığı güçlendirir.

-Bir hobi edinmek, bisiklete binmek, kitap okumak, seyahat etmek ve yürüyüş yapmak gibi en sevdiğiniz aktiviteleri yapmak sizi stresten uzaklaştırır.

-Ruh sağlığınız sizi fiziksel olarak formda tutmak için kritik bir rol oynamaktadır. Her zaman pozitif düşünün. Negatif duygularınızla başa çıkabilmek için yeni yollar öğrenin, sağlıklı bir yaşam tarzına geçiş yapın. Bunlar genel sağlığınızı iyileştirecek, sizi daha fit hale getirecek ve yaşamda karşınıza çıkan güçlüklerle daha kolay baş etmenizi sağlayacaktır.

Araştırmalar ruhsal bozuklukların fiziksel sağlığı, fiziksel bozuklukların da ruhsal sağlığı etkilediğini ve bunun bir döngü olduğunu göstermektedir. Doğru tutum ve gerekli tedavi ile bu döngü kırılabilir. Fziksel ve ruhsal sağlık arasındaki dengeyi korumak çok önemlidir.

Uzman Klinik Psikolog Kübra Bozkurt

Alice harikalar diyarında sendromu, algı ve oryantasyonun geçici olarak bozulmasıyla karakterize, nadir görülen ilginç bir rahatsızlıktır. Adını Lewis Carroll’un Alice Harikalar Diyarında isimli kitabından alır. Çünkü hastalığa bağlı görülen belirtiler kitapta meydana gelen olaylarla benzerlik gösterir. Maceraları boyunca, Alice’in dünyayı görme şekli bir tavşan deliğinden düştükten sonra tekrar tekrar değişir. Bir noktada, “beni iç” yazan bir şişeden yudumlar ve küçük bir kapıya sığacak kadar küçülür. Sonra “beni ye” yazan bir pasta yer ve uzun bir masadaki bir anahtara ulaşacak kadar büyür. Kitabın yazarının migrenden muzdarip olduğu, bu hastalığa ait belirtileri yaşadığı ve deneyimlerini kaleme aldığı konusunda iddialar vardır.

Todd sendromu olarak da bilinir; çünkü ilk olarak 1950 yılında Psikiyatri Uzmanı Dr. John Todd tarafından tanımlanmıştır. Todd, migren baş ağrıları ve epilepsi nedeniyle tedavi ettiği insanlardan duydukları tuhaf semptomları tanımlamak için “Alice harikalar diyarında sendromu” terimini kullanmayı tercih etmiştir. Hastalık kısaca, ingizcedeki “Alice in Wonderland Sydrome” şeklindeki isminin baş harflerinden meydana gelen AIWS olarak da bilinir. Hastalığa bağlı olarak kişi, örneğin kendisini normalden çok büyük ya da küçük olarak algılayabilir. Ayrıca, içinde bulunduğu odanın ya da odadaki mobilyaların gerçekte olduğundan daha uzakta ya da daha yakında olduğunu hissedebilir. Bu durum, bir görme problemi, nörolojik hasar ya da halüsinasyonun bir sonucu değildir. Beynin kişinin kendi vücudunu ya da içinde bulunduğu ortamı algılama şeklindeki değişiklikten kaynaklanır. Bu sendrom; sadece görme değil dokunma, işitme, koklama gibi birçok duyuyu etkileyebilir. Ayrıca hasta, zaman kavramı ile ilgili hissi karmaşa da yaşayabilir. Zamanın normalden çok daha hızlı veya yavaş aktığı duygusuna kapılabilir.

Alice Harikalar Diyarında Sendromu Nedir?

Alice harikalar diyarında sendromu (AIWS); alan, zaman ve beden imgesinde bozukluk ile karakterize bir durumdur. Bu sendroma sahip olan birey, vücudunun tamamı veya bir kısmının ya da çevresindeki nesnelerin şekil ve büyüklük bakımından değiştiği hissine sahiptir. AIWS hastalarından çoğunun ailelerinde migrene bağlı baş ağrısı öyküsü vardır ya da kendileri migren hastasıdır. Alice Harikalar Diyarında Sendromu, en sık olarak vücut imajının değiştiği bir dizi semptomdan oluşur. Belirtiler, vücut parçalarının veya dış cisimlerin boyutlarının yanlış algılanması sonucu ortaya çıkar ve en sık olarak geceleri görülür. Altta yatan bir nedene bağlı olmayan AIWS’nin kanıtlanmış ve etkili bir tedavisi yoktur. Tedavi planı sıklıkla migren diyeti ve migrenden korunmaya yönelik diğer uygulamalardan oluşur. Rahatsızlık genellikle geçici olsa da kronik vakalar da mevcuttur.

Alice Harikalar Diyarında Sendromu Neden Olur?

Bazı bireylerde görülen algıdaki bu olağandışı değişikliklere neyin sebep olduğu henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Sendrom, beynin duyusal bilgileri işleyen kısımlarındaki değişikliklerin bir sonucudur. Yapılan çalışmalardan yola çıkan bazı uzmanlar, ataklar sırasında beyinde oluşan olağandışı elektriksel aktivitenin, beyin ortamını işleyen ve görsel algıyı deneyimleyen beyin bölgelerine anormal kan akışına neden olduğunu tahmin etmektedir. Bazı araştırmacılar, AIWS’nin bir tür migren aurası olabileceğini tahmin ederken, diğerleri migrenin bir alt tipi olduğuna inanır. Auralar, bazı kişilerin migren baş ağrılarından önce ya da ağrı ile birlikte yaşadıkları görsel ve duyusal problemlere verilen isimdir. Yanıp sönen ışıklar, parıldayan noktalar, kulak çınlaması, ellerde karıncalanma gibi farklı şekillerde ortaya çıkabilir. AIWS genellikle migren atağından hemen önce, atak sırasında veya sonrasında gerçekleşir. 

Alice Harikalar Diyarında Sendromu Belirtileri Nelerdir?

Alice Harikalar Diyarında Sendromu belirtileri, genellikle kişi küçük bir çocukken başlar ve sadece atakların olduğu dönemlerde ortaya çıkar. Semptomlar, hastadan hastaya ve hatta aynı hastada ataklar arasında bile değişiklik gösterebilir. Tipik bir atak birkaç dakika gibi kısa bir sürede sonlanırken bazen bu süre yarım saate kadar uzayabilir. Hastalıkla ilişkili belirtiler arasında şunlar sayılabilir:

Boyut algısında bozulma: Kişi kendi vücut kısımları veya etrafındaki nesneleri gerçekte olduğundan daha büyük ya da daha küçük görebilir. Nesnelerin, insanların veya hayvanların gerçek hayatta olduğundan daha büyük görülmesine tıp literatüründe makropsi denir. Tam tersi şekilde küçük görülmesine ise mikropsi ya da lilliputyen halüsinasyonu adı verilir. Lilliputian, Jonathan Swift’in başyapıtı Gulliver’in Gezileri’nde Lilliput adasında (kurgusal olarak) yaşayan “küçük insanları” ifade eden bir terimdir.

Mesafe algısında bozulma: Kişi çevresindeki nesneleri gerçekte olduğundan daha yakın veya daha uzakta hissedebilir. Nesnelerin olduğundan daha yakında hissedilmesine pelopsi, uzakta hissedilmesine ise telopsi denir. Zaman algısında bozulma: AIWS’li bazı insanlar zaman duygusunu kaybeder. Zamanın gerçekte olduğundan daha hızlı veya daha yavaş aktığı hissine kapılabilir. Ses algısında bozulma: Her ses, hatta tipik olarak alçak sesler, yüksek ve rahatsız edici olarak algılanır. Kol ve bacaklarda kontrol kaybı ve koordinasyon bozukluğu: Bu belirtide kişi, kaslarının istemsiz bir şekilde hareket ettiğini hisseder. Aynı şekilde uzuvlarının uyum içinde çalışması konusunda problem yaşayabilir ve olağan şekilde hareket etmekte zorluk çekebilir.

Dr. Hatice İstanbullu

Othello Sendromu (Patolojik Kıskançlık)

Kıskançlık özellikle ikili ilişkilerde zamanla tarafları yıpratıcı, büyük bir sorun haline gelebilir. Kişilerarası iletişimde sıkça rastlanabilen bu duygu durumu zaman zaman açıklaması ya da ifade etmesi zor bir kavram olmasıyla beraber, çoğu zaman bireyler arasında anlamlandırılamamaktadır. Kıskançlığın kişi üzerindeki belirtilerinin şiddetinin artması ve vakanın davranış ve tutumlarıyla patolojik bir tablo çizmesi durumuna Othello sendromu adı verilmektedir. Takıntılı kıskançlık olan Othello sendromunun temelinde düşük benlik algısı ya da güven eksikliği gibi sebepler yatmaktadır. Othello sendromu tedavi edilmesi gereken ve ciddi etkiler doğurabilecek psikolojik bir rahatsızlıktır.

Othello sendromu (patolojik kıskançlık), patolojik kıskançlık olarak da adlandırılan, kişide saplantılı düşüncelere neden olan tedavi edilmesi gereken hastalıktır. Patolojik kıskançlık, başkasında olup kendisinde de olmasını istemek haset dediğimiz hadisenin de öncülüğünü getiren ilk adımı olarak sayılmaktadır. Bende yoksa onda da olmasın’ düşüncesinin ilk adımıdır.

Başkasında olan bir özelliğin ya da nesnenin kendisinde de olmasını istemek buna gıpta yani imrenme denir. Bunun patolojik bir yönü yoktur. ‘’Ben de yoksa başkasında da olmasın ‘’düşüncesi haset dediğimiz duyguyu tetiklemektedir.. Othello sendromu (patolojik kıskançlık), elinde olan şeyi kaybetmeme korkusu üzerine kurulu kıskançlık, diğeri ise başkasında olan kendisinde olmasını isteme kıskançlığıdır. Elinde olanı kaybetmeme kıskançlığı kendine güvensizliği göstermektedir; Değersizlik, Çaresizlik duygularını getiriyor. Othello sendromu(Patolojik Kıskançlık) belirtileri ikili ilişkilerde daha çok ortaya çıkan durumlardandır. Genellikle othello sendromu yani kıskançlık belirtileri aşağıdaki şekilde kendini gösterebilir.

  • Birlikte olduğu kişiyi her şeyden ve herkesten saplantılı şekilde kıskanma
  • Olmadık senaryolar kurup ona inanma
  • Sevgiliden, eşten ayrılmayı fobi haline getirme
  • Basit bir olaya duruma karşı verilen aşırı tepki
  • Aşırı saldırganlık ve şiddet eğilimi
  • Saplantılı bir şekilde kişiyi her şeyden kısıtlama eğilimi

Othello sendromu kadınlara kıyasla erkeklerde daha sık görülmektedir. Othello sendromu bir kimse, partnerine yönelik aldatma suçlamalarında bulunur. Deliller arama girişiminde bulunur ve partnerini sık sık sorgular. Bununla beraber partnerinin sadakatini test etmeye çalışır. Othello sendromu; psikoz, şizofreni, alkolizm ve madde bağımlılığı ile ilişkilidir.

Othello sendromu nasıl teşhis edilir, sorusunu cevaplandırmak gerekirse, alanında uzman bir danışman aracılığıyla Othello sendromu testi danışana uygulanır. Uzmanın soracağı birtakım sorular aracılığıyla kişi analiz edilir ve sendromun belirtilerinin de desteğiyle Othello sendromu tanısı konur. Daha sonra psikiyatristin değerlendirmesine göre hastaya uygun bir tedavi yöntemi belirlenir. Hastanın rahatsızlığını kabul etmesi ve tedavi sürecine hazırlıklı olması bu aşamada önem taşımaktadır. Kişi tedavi sonrası kendini daha rahat ve mutlu hissedecektir. Çevresi ile ilişkilerinde daha sağlıklı bir iletişim kuracak ve hoşgörülü bir tutum sergileyebilecektir.

Othello Sendromu( patolojik kıskançlık ) ikili ilişkileri büyük ölçüde etkiliyor.

Eşler arasında ilişkiyi ele alındığında ise othello sendromu( patolojik kıskançlık ),‘’Sevgilim, ben sana güveniyorum da çevreye güvenmiyorum. Senin yanlış yapmayacağını biliyorum ama çevrede çok değişik insanlar var ‘’ sözleri dışardan bakıldığında ‘’seven insan kıskanır, dozunda kıskançlık iyidir’’ gibi toplum içinde kabul görmüş birkaç söz kullanılmaktadır. Kısmen kabul edilebilir bu sözlerin hayatı ve ilişkiyi ileri dönelerde zora sokma yönünde önemli bir basamak olduğu noktası unutulmamalıdır. Bu sözleri duyduğunuz kişi sevgiliniz, eşiniz, arkadaşınız olabilir. ‘’Sana güveniyorum ama çevrendekilere güvenmiyorum’’ demenin türkçesi aslında ‘Ben sana da çok güvenmiyorum’’ demektir. Sevgilinizin, eşinizin instagram şifresini isteyip ona yazılan mesajları kontrol etmek doğru olmayan bir davranıştır. Kendini bilen insan kendini taşıyacaktır. Eş ya da sevgililik hayatında bile kimsenin kimseyi hayatını zehir etmeye, başkasının hayatı üzerinde hükmetmeye hakkı yoktur. Othello sendromunda kişi bu durumun farkında olsa bile dürtülerini kontrol edemez bu yüzden mutlaka bir uzman psikiyatristten destek alması gerekmektedir.Destek alınmadığı takdirde kişi daha da kötüleşebilir hem kendisine hem de hayatındaki insana zorlu zamanlar yaşatabilir ve zamanla bu durum içinden çıkılamaz hale gelebilir.

Othello Sendromundan Nasıl Kurtulunur?

Othello sendromu mutlaka tedavi edilmesi gereken psikopatolojik bir rahatsızlıktır. Eğer hasta tedavi edilmezse günlük yaşam dengesini kuramaz ve zorluk yaşar. Othello sendromu olan kişilerin karşı cinsle sağlıklı bir iletişim çerçevesinde uzun süreli ilişkiler kurması oldukça zordur. Bu kişiler çevrelerindeki insanlara ve olaylara odaklanmakta zorluk yaşarlar. Bu sebeple Othello sendromu olan kişilerin bir uzman desteğiyle tedaviye başlaması gerekmektedir. Othello Sendromu ciddi bir rahatsızlık olduğundan, bir uzmandan destek almadan tedavi etmek mümkün değildir.

Uzman psikiyatrist tedaviye önce sendromun altında yatan temel sebepleri araştırarak başlayabilir. Madde ya da alkol bağımlılığı, Nörolojik hastalıklar (psikoz, şizofreni, bipolar bozukluk vb.) ya da kaygı bozukluğu gibi Othello sendromunu tetikleyebilecek rahatsızlıklara eğilmek sendromun tedavisinde öncelik olacaktır. Hastalığın klinik tablosu ele alınarak, ilaç tedavisi ya da bilişsel davranışçı terapi ile çözüme gidilebilir. Amaç sanrılı kıskançlığı olan kişilerin güvensizlik duyma ve kontrol etme dürtüsünün önüne geçmesine yardımcı olmaktır.

Othello Sendromu ( Patolojik Kıskançlık ) Tedavisi

Othello Sendromu ( Patolojik Kıskançlık ) Tedavisi

Kıskançlığın en patolojik formu othello sendromudur ( patolojik kıskançlık ). Othello sendromunda( patolojik kıskançlık ); ortada hiçbir şey yokken hiç bir somut veri yokken

  • Kişinin telefonuna o an cevap verememesi,
  • Gittiği yerden dediği saatten 3 dakika daha geç dönmesi,
  • Kıyafetinde bir saç teli bulunması vb bir şüpheye değil bir kanaate sevk eder insanı.

Othello sendromunda ( patolojik kıskançlık ) kadının üzerinde kısa bir saç teli varsa adam için kadın onu kesin aldatmış anlamına gelebilmektedir. Othello sendromunda ( patolojik kıskançlık )  adam için eşi bir erkeğin fotoğrafını beğenmiş olması kesin bir delildir. Othello sendromu ( patolojik kıskançlık ) çok dikkat çeken bir rahatsızlık değildir. Kişinin işlevselliği sadece eşi ya da sevgilisiyle ilgili o kısıtlı alanla kalmıştır, o kısıtlı alanda bozulmuştur. Bu kişiler doktorluk yapabilir, avukatlık, ev hanımlığı yapabilirler. Ama ikili ilişkilerde her gün kavga, her gün gürültü, sevdiği kişiye hayatı zehir etme durumu vardır. Oldukça ciddi bir tablodur. Bazen 3. sayfalara yansıyan ‘cinnet getirdi’ haberlerinin bir kısmında patolojik kıskançlık vakaları vardır. Kadın cinayetlerinin bir kısmının altında othello sendromu ( patolojik kıskançlık )  vardır. Adama göre kadın boşanmak istediyse bunun gerekçesi şiddet ya da geçimsizlik değil mutlaka aldatmadır. Bu vakaların mutlak suretle psikolojik tedavi görmesi gerekir.

Daha ılımlı olan form ise sosyal medyadan kişinin sürekli saplantı haline getirdiği kişiyi takip etmesi, kişiyi depresyona sürüklemektedir. Bu kişiler kendini,

  • Hüzünlü
  • Çaresiz
  • Değersiz
  • Mutsuz hissetmektedir.

Karşı tarafı sıkarak, kontrolü ele alarak, gittiği her yeri bilmeye çalışarak, arkadaşlarını belirlemeye çalışarak hayatı zindan ediyor. Böyle bir sevgi maalesef kabul edilebilir değildir. Bu tip kıskançlık durumlarında da en azından bir terapi desteği almak gerekmektedir. Toplum içerisinde dile getirilen ‘’dozunda kıskançlık’’ , ‘’seven insan kıskanır’’ sözlerinin her zaman masumiyet ve sevgiyi ifade etmeyeceğini vurgulamak gerekmektedir.

Othello Sendromu Nedenleri Nelerdir? 

Othello Sendromu psikopatolojik bir rahatsızlık olmasıyla beraber başka psikolojik rahatsızlıkların tetiklemesi halinde de gelişebilecek bir hastalıktır.

  • Takıntılı ya da sanrılı kıskançlığın özünde özgüvensizlik ve düşük benlik algısı yatar. Bu gibi psikolojik sorunlar kişiyi kaygı bozukluğuna sevk eder. 
  • Othello sendromunda borderline kişilik bozukluğu, bipolar bozukluk, şizofreni (paranoid) ya da psikoz gibi nörolojik rahatsızlıklar risk faktörü oluşturmaktadır. Bu hastalıklar othello sendromunun oluşmasına zemin hazırlayabilir.
  • Beynin sağ ön lobunun düzgün çalışmaması ya da hasar alması durumunda kişi, Othello sendromu belirtileri gösterebilir. Parkinson hastalığı gibi nörolojik hasar kaynaklı hastalıklar ya da benzeri beyin travmaları ve beyin hastalıkları takıntılı kıskançlığa neden olabilmektedir.
  • Alkolizm ve madde bağımlılığı da Othello sendromu oluşumunu tetikler.

Othello sendromu olan bir kişiye her zaman açık ve dürüst bir şekilde yaklaşılmalıdır. Kişiyi şüpheli tavır ve davranışlarla daha fazla kaygı ve şüpheye itmemek önemlidir. Bireye karşı empati kurarak yaklaşmak, birey ile sağlıklı iletişim kurmaya çalışmak gerekmektedir.

Kıskançlık duymak, sonradan öğrenilen ve insanların yaşamlarını etkileyen olumsuz sonuçlara sebebiyet verebilecek bir duygudur. Kıskançlık aşırı değilse ve büyük ölçüde olumsuz etkileri barındırmıyorsa bir hastalık değil, davranış bozukluğu olarak adlandırılabilir. Fakat kıskançlık dozu ayarlanmaz ise patolojik bir hal alabilmektedir ve aşırı kıskançlık ya da Othello sendromu gibi ciddi bir rahatsızlığa zemin hazırlayabilmektedir.

Kıskançlık özgüvensizlik ve güven eksikliği gibi kişi üzerinde geçmişte yaşanılan travmatik olayların da etkili olduğu olumsuz bir duygu olarak tanımlanabilir. Kişi özgüvensiz olduğu için terk edilme, aldatılma gibi korkular ve kaygılar içerisinde yaşar.

Ben Aslında İki Yerdeyim

“Bu yerden bir tane daha var ve ben aynı zamanda oradayım.” diyen biriyle karşılaştığınızda muhtemelen afallayacaksınızdır ama bu bir psikolojik sendrom.  Paramnezi kelime olarak çarpık anımsama, gerçekle hayalin karışmış olduğu bellek anlamına gelmektedir. Bu kavram ilk defa 1903 yılında Arnold Pick tarafından ortaya atılmıştır. Pick’in bir hastası, içinde bulunduğu mekanın aynısının kendi şehrinde de olduğunu söylemiştir. Bunun mümkün olmadığı kanıtlandığında ise aynı hastanenin ve hatta doktorun bile kendi şehrindeki evinde olduğunu söylemiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere paramnezi sendromunda zaman ve mekan kavramları hatta hayal ile gerçekler bile birbirine karışmaktadır.

Kişi bulunduğu yeri tam olarak idrak edememektedir. Bu sendromda hastalar bir anıyı hatırlamaya çalışırken arada kalan boşlukları kendilerince uydurup doldururlar. Bu da gerçekten var olmayan bir anının varlığına kendilerini inandırmalarına sebebiyet verir. Aslında hiç yaşamamış olduğu ve yaşama ihtimalinin de olmadığı olayları sanki yaşanmış gibi kendilerini inandırırlar. Hastalara bu durumun aksi ispatlandığında uzlaşmış gibi görünseler bile gerçekte hala kendi fikirlerini savunmaya devam ederler.

Paramnezinin nedenlerine bakıldığında, daha çok travma ve lezyonlardan kaynaklandığı düşünülmektedir. Hastaların gösterdiği belirtilere bakacak olursak, genel olarak şu üç başlık altında toplanabilir: “Yer Değiştirme, Kimerik Asimilasyon ve Abartılı Mekansal Yerleşim.”

Son olarak, paramnezi sendromu dejavu ile karıştırılabiliyor fakat birbirlerinden farklıdır. Deja vu bir psikolojik rahatsızlık değildir ve anlıktır. “ben bu anı daha önce yaşamıştım sanki.” gibi cümleler kullanılır ancak kesinlik yoktur. Ek olarak, deja vu uydurma değildir sadece hissetmeyle ilgilidir. Paramnezi de ise olmayan bir anının varlığı iddia edilir ya da yer kavramı karıştırılır.

Cahide Erzengin

Erotomani nedir, hezeyanlı(sanrılı) bozukluklar grubunda değerlendirilen psikiyatrik bir rahatsızlıktır.

Erotomani, kişi genellikle kendisinden daha yüksek konumda ya da daha ulaşılması zor konumda olan bir kişinin kendisi ile aşk yaşadığı, ya da bir ilişki yaşadığı düşüncesi içerisinde olmaktadır. Bu kişi zaman zaman işyerinde çalıştığı bir kişi, yolda gördüğü bir yabancı ya da ünlü bir kişi olabilmektedir. Bu durum kişi ile tartışılarak çürütülemeyecek ve mantıklı açıklamalar ile ikna edilemeyecek düzeydedir. Kişi bu durumu sistematik bir şekilde savunur. 
Erotomani hastalığında her zaman için bu hezeyanı ve yaşadığı hezeyanları doğrulayacak açıklamalar bulabilmektedir. Örneğin; yanıma gelmiyor çünkü duyulmasını istemiyor, doğru zamanı bekliyor gibi. Zaman zaman kişilerin bu alan dışında başka belirti göstermemeleri ve işlevselliklerinin bozulmamış olduğu gözlemlenebilir.

Erotomani Hastalığının Altında Yatan Bir Psikiyatrik Hastalık Var Mıdır?

Erotomani psikotik bozukluklar içerisinde yer alan bir rahatsızlıktır. Ancak Bipolar duygudurum bozukluklarında ataklar esnasında yine erotomanik hezeyanlara rastlayabiliriz. Örneğin; manik epizodda olan bir hasta bir sanatçinin kendisine aşık olduğunu, bir şarkıyı kendisi için yazdığını, bir tv programında sarf ettiği cümlenin aslında kendisine mesaj olduğunun inancı içerisinde olabilmektedir. 

Erotomani Hastalığında Kimler Risk Altındadır? 

Erotomani, halihazırda bipolar duygudurum bozukluğu, psikotik bozukluk, hezeyanlı bozukluk gibi psikiyatrik tanı almış kişilerde semptom olarak görülme ihtimali mevcuttur. Bazı kişilik bozukluklarında da benzer tablolar gözlemlenebilir.

Erotomani Tedavi Edilebilir Mi ?

Erotomani psikofarmakoterapi (ilaç tedavisi) ve eş zamanlı ilerlenen psikoterapi süreci ile kontrol altına çoğunlukla alınmaktadır. Kişiye özel tedavi protokolü geliştirilmesi ve tedavi ekibinin multidisipliner tedaviye beraber devam etmesi büyük önem taşımaktadır. Psikiyatri uzmanının değerlendirmeleri ve gerek görülmesi durumunda kişiye ek tedaviler de uygulanabilmektedir. Bu durum erotomaniye eşlik eden başka bir psikiyatrik rahatsızlık olması durumunda örneğin bipolar bozukluk, tedavinin seyri ve yanıtı değişkenlik gösterebilir. Böyle bir durumla kişinin onaylanmaması aynı zamanda da bu konunun kişi ile tartışılmaması gerekmektedir. Kişiyi bu konuda uzmana yönlendirmek ve bir uzman desteği almak gerekmektedir. 

Uzm. Psk. Cemre Ece Gökpınar Çağlı

Sosyopati kişilik bozukluğu olan, bireyler toplumu ve toplumun kurallarını dikkate almayan antisosyal kişilik bozukluğu olan kişilerdir. Başkalarının ne düşündüğü, ne hissettiğinin onlar için bir anlamı yoktur. Suç işlemeye meyilli kişilerdir ve işledikleri suçların sorumluluğunu asla almazlar hatta bundan ders de almazlar çünkü onlara göre suçlu olan kendileri değildir ki. Peki bu bozukluğun temeli nedir? Bir insan neden soğukkanlılıkla suç işler ve bunun sorumluluğunu reddeder?

Sosyopati kişilik bozukluğunun temeli aslında yaşamın çok erken dönemlerine dayanır ve genellikle 15 li yaşlardan itibaren kendini belli eder. Bu bozukluğa sahip bireyler yaşamlarının ilk yıllarında ilgisiz ve sevgisiz büyürler. Şiddete, cinsel istismara maruz kalmış olabilirler. Bu da beyinlerinin utanma, suçluluk veya pişmanlık  ile ilgili kısımlarının yeterince gelişmemesine sebebiyet verir. Sonuç olarak bu bireyler katı, sert, antisosyal, soğuk, ifadesiz, suça meyilli bir şekilde gelişir ve yaşamlarının sonuna kadar da bunu idame ettirirler. Onlar için bırakın başkaları için üzüntü duymayı bir başkasına zarar vermek zevkli bir uğraştır adeta. Birilerine kızmaları durumunda ise o kişiye karşı bir öfke biriktirirler içlerinde, uygun zaman geldiğinde ise acımasızca intikam alırlar. Öfke kontrolleri yoktur. Sosyopat bireyler için hayatta kendilerinden başka değerli hiç kimse yoktur. Onlarda bağlılık ya da sadakat anlamına gelen hiçbir bağ yoktur. Empati kurabilme duygusundan mahrumdurlar, herkese karşı inanılmaz bir acımasızlık duyguları vardır. Bir ortamda daima hükmedici gücün kendilerinde bulunmasını isterler. Yalan söyleme becerileri o kadar iyi gelişmiştir ki karşılarındaki kişileri rahatlıkla kandırabilirler. Neredeyse hiç arkadaşları yoktur, kimseye bağlılık duymak istemezler daha doğrusu değer vermek istemezler. Plansızdırlar, dürtülerine göre hareket ederler. İlginçtir ki bu bozukluğa sahip kişiler genellikle çekici ve karizmatik bulunur. Bu kişilerin hayran kitleleri bile vardır.

Sosyopati ile psikopati genellikle karıştırılır ama aralarında bir takım farklar vardır: sosyopatinin zamanla çevre etkisi ile geliştiği varsayılıyor fakat psikopatinin ise doğuştan olduğuna inanılıyor. Psikopatlar bir eylemde bulunurken bunun üzerinde uzun zamanlar düşünerek ve her hareketi planlayarak harekete geçerler oysa sosyopatisi bulunan bireyler ise oldukça plansızdırlar, hatta çoğunlukla duruma göre ne yapacaklarına karar verirler. Psikopatlar içlerinde gizli gizli hesaplar yaparak hareket ederler ama sosyopatlar ise herhangi bir davranışlarını gizleme gereği duymazlar. Bu yüzden seri katiller genellikle psikopatisi olan kişilerden çıkar çünkü planlama yetileri oldukça gelişkindir. Sosyopatisi olan kişiler bu bozukluğa sahip olduklarının farkında değillerdir dolayısıyla tedaviye de çevrelerindeki kişiler sayesinde başlayabilir. Sosyopatinin tedavisi çok zordur, eğer hastalığın altında yatan neden alkol ya da madde bağımlılığı ise tedavi etme imkanı biraz vardır fakat sebep yaşamın erken yıllarında maruz kalınan kötü yaşam olayları ise tedavi biraz daha zorlaşır hatta imkansızlaşabilir bile. / Cahide Erzengin

SOSYOPATİ NEDİR?

Sosyopat Kişilikler, İnsanları etkileme ve kandırma konusunda kimse sosyopatın eline su dökemez; kolay kolay kimsenin inanmayacağı yalanları, allayıp pullayarak yutturmakta çok beceriklidirler. Sosyopatların etki alanlarına girmemek, oyununa gelmemek, kısaca zarar vermelerine fırsat vermemek için bu kişileri anında teşhis etmek yaşamsal önem taşır. Harvard Üniversitesi’nden psikolog Dr. Martha Stout, The Sociopath Nex Door (Yanı Başınızdaki Sosyopat) isimli kitabında dünya popülasyonunun % 4’ünün sosyopat olarak tanımlanabileceğini belirterek, bunlardan uzak durmanın önemine dikkat çekiyor.

Psikopat ve sosyopat birbirinden farklı kişilikler mi? Sosyopati, psikopati ve antisosyal kişilik bozukluğu aslında aynı terim. Psikopati biraz daha ağır, daha suça yakın bir durum. Ama genel olarak toplumsal normları hiçe sayan, vicdani sorumluluk yaşamayan, kuralları sürekli ihlal eden, insanların canını yakan ve bundan dolayı hiçbir pişmanlık duymayan insanların karakter özelliklerine verilen ad. Bu tür kişilik, kendini banka hortumlamak gibi rafine biçimlerde de, insanlara eziyet ederek de gösterebilir. Günümüzde ailenin temellerinin sarsılmasıyla, antisosyalite biraz daha ön plana çıkıyor. Antisosyallik kuralların olmadığı, toplumsal değerlerin hızla altüst olduğu toplumlarda çok daha hızlı gelişiyor. Özellikle değişim halindeki toplumlarda, dünün değerlerinin bugün geçerli olmadığı toplumlarda, hızlı şekilde yerleşiyor.

Sosyopat, antisosyal kişilik bozukluğu (ASPD) olan birini tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Sosyopat insanlar başkalarının duygularını anlayamaz. Genellikle kuralları çiğnerler veya sebep oldukları zarardan dolayı suçluluk duymadan fevri kararlar verirler. İnsanlar genellikle sosyopat ve psikopat terimlerini karıştırır ve bunları birbirinin yerine kullanır. Klinik anlamda farklı değiller. Her iki terim de antisosyal kişilik bozukluğu (ASPD) olan kişilere atıfta bulunur. Sosyopati olanlar başkalarının haklarına veya duygularına saygı duymazlar, empatiden yoksundur ve yanlışlar için pişmanlık duyarlar ve kişisel kazanç için başkalarını sömürme ve manipüle etme ihtiyacına sahiptirler.

Doğa ve yetiştirme Sosyopati’de rol oynar. Bozukluğun arkasındaki nedenler tam olarak anlaşılamamıştır. Şu anki inanış, psikopatinin genellikle beynin tam gelişmeyen kısımları gibi genetik faktörlerden geldiği, sosyopatinin ise çocuklukta istismar veya travma nedeniyle kişilik gelişimindeki bir kesintiden kaynaklandığı yönündedir. İnsanlar genellikle antisosyal kişilik bozukluğu olanların her zaman suçlu olduğunu ve kolayca fark edildiğini düşünür, ancak birçoğu bu bozukluğun farkında değildir ve hiçbir zaman teşhis edilemeyebilir. Sosyopatlar, psikopatlardan daha az tutarlı davranışlara sahiptir. Psikopatlar daha kontrollü ve çekicidir. Manipülasyonları daha bağımsız ve ileriyi planlıyorlar. Sosyopatlar kaygı yaşarlar ve öfkeyi kontrol etmeyi çok daha zor bulurlar. Düşünmeden hareket edebilirler ve sonuç olarak uyum sağlamakta zorlanabilirler. Sözleri ile hayatları arasındaki tutarsızlıkları görmek daha kolay olabilir. İnsanların birçok kişilik özelliğine sahip olduğunu anlamak önemlidir. Birisi bencillik sergileyebilir veya agresif davranabilir, ancak bu onların sosyopat olduğu anlamına gelmez. Sosyopati ‘si olan birçok kişi bu özellikleri bir sorun olarak görmediğinden, tutarlı davranış kalıplarını izlemek gerekli olabilir.

Sosyopat Kişilik Özellikleri

1) Sosyopat Kişilikler, Genellikle karizmatiktirler; çevrelerinde çoğunlukla bir hayran kitlesi bulunur. Cinsel açıdan da çekici oldukları söylenebilir.

2) Sosyopatlar kararlarında ve davranışlarında spontandırlar; planlı, programlı yaşadıkları söylenemez. Sıradan insanlardan farklı olarak tuhaf karşılanabilecek davranışlarda bulunurlar. Normal sosyal ilişkileri kopuktur. Tehlikeli ve mantıksız eylemlerde bulunmaktan çekinmezler.

3) Sosyopat Kişilikler,  Utanma, suçluluk veya pişmanlık duymazlar. Aslında beyinlerinde bu duyguları işleyebilecek bir merkez yoktur; varsa bile bozuktur. Dolayısıyla en ufak bir vicdan azabı duymadan insanları kolayca kandırabilir, tehdit edebilir veya zarar verebilirler. Kendi çıkarları için başkalarına zarar vermekten çekinmezler. “Başarılı” bir sosyopatın bir ülkede üst düzey mevkilere rahatça yükselmesi bu yüzdendir.

4) Sosyopat Kişilikler, Deneyimleri ile ilgili beklenmedik yalanlar icat etmekte çok ustadırlar. Olayları o kadar abartırlar ki bir noktadan sonra saçmalamaları kaçınılmaz hale gelir. Ancak çarpıtılmış gerçekleri bir öykünün arasına ustaca gizleyerek, saf ve iyi niyetli insanları yalanlarına kolayca kandırırlar.

5) Sosyopat Kişilikler,  İnsanlara hükmetmeye bayılırlar. Bedeli ne olursa olsun her tartışmada ve kavgada kazanan taraf olmak isterler.

6) Sosyopat Kişilikler, Çoğu zekidir, ancak zekâlarını diğer insanları kandırmak için kullanırlar. Yüksek IQ’lu olanlar toplum için gerçek bir tehdit unsuru olabilirler. İşte bu nedenle yasalara yakalanmadan cinayet işleyebilen seri katillerin çoğu sosyopattır.

7) Sosyopat Kişilikler, Sevme ve âşık olma yeteneğinden yoksundurlar. İstediklerini elde etmek için severmiş, empati duyarmış gibi yaparlar. Gerçek yaşamlarında kimseyi sevmezler.

8) Sosyopat Kişiliklerin şiirsel bir dilleri vardır. Sözcükleri çok ustaca kullanırlar. İnsanları konuşmalarıyla kendilerine hayran bırakacak kadar iyi hatiptirler. Öykü anlatma ve şiir okumada ustadırlar.

9) So, syopat KişiliklerHiçbir zaman özür dilemezler. Yanlışlık yapmış olduklarına inanmazlar; suçluluk hissi duymazlar. Hatalı oldukları kanıtlanmış olsa bile özür dilemezler ve saldırılarına devam ederler.

10) Sosyopat Kişilikler, Derin bir hayal âleminde yaşarlar. Bütün bu özellikleri nedeniyle bir sosyopatla mantık çerçevesinde tartışılmaz. Tartışmaya girmek yalnızca zaman kaybına neden olur.

Sosyal normlara veya yasalara saygı duymaz. Sürekli olarak yasaları çiğnerler veya sosyal sınırları aşarlar. Yalan söyler, başkalarını aldatır, sahte kimlikler veya takma adlar kullanır ve başkalarını kişisel kazanç için kullanır. Uzun vadeli planlar yapmaz. Ayrıca genellikle sonuçları düşünmeden davranırlar. Agresif veya ağırlaştırılmış davranış gösterir. Sürekli kavga ederler veya başkalarına fiziksel olarak zarar verirler. Kendi güvenliğini veya başkalarının güvenliğini düşünmez. Kişisel veya mesleki sorumluluklarını takip etmez. Bu, tekrar tekrar işe geç kalmayı veya faturaları zamanında ödememeyi içerebilir. Başkalarına zarar verdiği veya onlara kötü davrandığı için suçluluk veya pişmanlık duymaz.

Başkalarını manipüle etmek için mizah, zeka veya karizma kullanma. Üstünlük duygusuna ve güçlü, sarsılmaz görüşlere sahip olmak, hatalardan ders almamak, Olumlu arkadaşlıklar ve ilişkiler sürdürememek. Başkalarını korkutarak veya tehdit ederek kontrol etmeye çalışmak. Sık sık yasal sorun yaşamak veya suç işlemek. Kendileri veya başkaları pahasına risk almak. Bu tehditleri hiçbir zaman yerine getirmeden intiharı tehdit etmek. Uyuşturucu, alkol veya diğer maddelere bağımlı hale gelmek.

Sosyopat olduğundan kuşku duyduğunuz kişiyi bu tutarsızlıklarla yüzleştirin ve davranışlarını izleyin. Normal bir insan verdiği bilgiler arasında tutarlılık sağlamaya çabalarken, sosyopatların pek çoğu sorgulanmayı hakaret olarak algılar, tepkileri öfke ve saldırganlık şeklinde ortaya çıkar. Sosyopatın çevresindeki hayranları, genellikle yaratmış olduğu hayal ürünü olayları gerçekmiş gibi içselleştirme eğilimindedir. Sosyopat politikacıların çevresindeki “müritleri”, ustalarının ağzından çıkan her sözü doğrulamaya hazırdır. Örneğin milyonlarca işsize iş alanı yarattığını iddia eden politikacı, aslında bir işsizler ordusu yaratmış olsa bile, çevresindekiler işsizliğin azalmış olduğu yönünde beyanlarda bulunur. Dolayısıyla gerçekleri sosyopatın etki alanı dışındaki çevrede araştırmalısınız. Sosyopatın verdiği bilgilerle gerçekler uyuşmadığı zaman bir sosyopatla karşı karşıya olup olmadığınızı anlayabilirsiniz.

Tehdit veya saldırganlıkla başkalarını kontrol etmeye çalışmak. Başkalarını manipüle etmek için zeka, çekicilik veya karizma kullanma. Hatalardan veya cezalardan ders almamak. Kişisel çıkar için yalan söylemek. Fiziksel şiddete ve kavgaya eğilim gösterme. Genellikle yüzeysel ilişkiler. Bazen çalmak veya başka suçlar işlemek. Harekete geçme niyeti olmadan manipüle etmek için intiharla tehdit etmek. Bazen, uyuşturucu veya alkolü kötüye kullanmak. İş, fatura ödeme vb. sorumluluklarla ilgili sorunlar. Duygularını göstermeyerek veya başkalarının hayatlarına yatırım yapmayarak “soğuk” olmak. Zeynep Güçlücan

İnsan sosyal bir varlıktır ve diğer insanlarla sürekli iletişim halindedir. Kurdukları iletişimler diğer insanlarla aralarında bir ilişki oluşturur. Bu ilişkilerin temelinde de güven yer alır. Bir insanla arkadaş olabilmemiz için onun bizim yanımızda olacağına inanmamız, bu konuda ona güvenmemiz gerekir. Bir insana sırrımızı söyleyecek kadar güveniyorsak ve onun sırrımızı başkasıyla paylaşmayacağına inanıyorsak dostumuz olur. Bir insanla bir ömür geçirmeye karar vermişsek ona olan sonsuz güvenimizden, onun bizi asla bırakmayacağına ve her daim yanımızda olacağına dair inancımızdandır. Peki ya bırakıp giderse? Ya da dostumuz diye güvendiğimiz insan sırrımızı açık ederse? Arkadaşlarımız bizi yüzüstü bırakırsa?.. İşte o zaman onlara karşı olan güvenimiz yerle bir olur ve diğer insanlarla olan ilişkilerimizi etkiler.

Geçmişte yaşadığımız bu gibi olaylardan sonra insanlara güvenmekten korkar hale geliriz. Literatürde ise bu güven korkusuna pistantrofobi denmiştir. Pistantrofobi kötü tecrübelerimiz sonucu insanlara karşı güven duymaktan aşırı derecede korkmaktır. Pistantrofobi olan insanlar genellikle “Artık kimseye güvenmiyorum.”, “Sürekli insanlara güvenip yüzüstü bırakılmaktan çok yoruldum.”  ya da “ Kimseye güvenecek gücüm kalmadı.” gibi söylemleri çok kullanırlar. İnsanlara güvenmekte zorluk çekerler ve bunu bazen dışarıya yansıtamazlar. Ancak duygusal olarak çok derinlerde çok büyük bir güven hasarı oluşmuştur. Evlilik ve aile terapisti Dana McNeil; “Pistantrofobi, başkalarına güvenme korkusudur ve genellikle önceki bir ilişkide ciddi bir hayal kırıklığı veya acı verici bir son yaşamanın sonucudur.” diye tanımlamıştır

Pistantrofobi Belirtileri Nelerdir?

Pistantrofobi sahibi insanlar ne kadar yakın olursa olsun her insana ve her konuya şüphe ile yaklaşırlar. Kendi başlarına kalmayı isterler ve bunun bir tercih olduğunu düşünürler. Yaşadığı güven problemi sebebiyle bir daha eskisi gibi mutlu olamayacağını ve asla güzel ilişkiler kuramayacağını düşünürler. Genelde bu gibi konular üzerinde çok fazla düşünmeye eğilimlidirler ve bu düşüncelerde karamsarlık hakimdir. Ayrıca aşırı kıskançtırlar ve bu kıskançlık onların kurdukları ilişkilere zarar verebilir. Başta dediğimiz gibi kimseye güvenmek istemezler ve bunu bilerek yaparlar.

Pistantrofobi Nasıl Tedavi Edilir?

Öncelikle güven sorununun nedeni bulunmalıdır. Geçmişte yaşanan hangi olumsuz durumun insanlara güvenmemeyi tetiklediği anlaşılmalıdır. Sonra yaşanan kötü duruma olumlu düşüncelerle yaklaşılmalıdır. Tedavi sürecinde bireyin kendisi kritik noktadır. Zamanla her şeyin değişebileceğine, her insanın farklı olduğuna inanması ya da bu düşüncelere hayatında yeniden yer vermesi zor olabilir. Pistantrofobi sahibi bir danışanla çalışan klinisyen, romantik bir ilişki içinde olmanın nasıl bir şey olduğunu gözlerinde canlandırmalarını isteyerek ve onları mevcut deneyimleri üzerinden konuşmaya teşvik ederek sorunların küçük olduğunu gösterebilir. Zaman içinde yaşadığı kötü tecrübe sonrası aldığı tedavi ile danışan eski hayatına geri dönebilir. / Ümmügülsüm Fes

Sosyal fobisi olan insanlar şu durumlarla karşı karşıya kaldıklarında birtakım sıkıntılar yaşayabilmektedirler:

  • Kalabalık bir grup içerisinde başka insanlarla tanıştırılması,
  • Kalabalık bir grup içerisinde kendisinden bahsedilmesi ya da eleştirilmesi,
  • İnsanların ilgi odağı olması,
  • Bir şeyler yaparken ya da yemek yerken izlenmesi,
  • Resmi bir ortamda bir şeyler söylemek zorunda kalması,
  • Mevki sahibi biriyle bir araya gelmesi,
  • İnsanlarla göz teması kurması,
  • Kalabalık önünde sunum ya da konuşma yapması,
  • Toplum içinde telefon görüşmesi yapması.

Eğer sosyal fobi tedavi edilmezse duyulan korku sosyal beceride görülen eksiklik ya da yaşanan herhangi bir kötü olay sonucunda ağırlaşarak panik atağa çevirebilir. Ayrıca kişinin sosyal hayatında, iş hayatında, okul hayatında ve ilişkilerinde başarısız olmasına sebep olabilir. Kişinin günlük yaşamı bundan olumsuz etkilenir ve günlük rutini sekteye uğrar. Tüm bunların yanı sıra tedavi gerçekleşmezse kişide ileriki dönemlerde depresyon ve kötü alışkanlıklar görülebilir.

Sosyal anksiyete bozukluğu tedavi edilmediğinde yaşamı olumsuz etkileyecek birtakım durumlara sebep olabilir. Sosyal fobiye bağlı oluşan kaygılar hayattan, ilişkilerden, işten, okuldan, sosyal çevreden ve sosyal alanlardan keyif alınmasına engel olabilir. Tüm bunlar kişinin çok fazla alkol kullanmasına, madde bağımlısı olmasına, işte başarısız olmasına, eleştiriye karşı aşırı duyarlı olmasına, kendini öne çıkarmadan sorun yaşamasına neden olabilir. Dahası özellikle majör depresif bozukluk gibi anksiyete bozuklukları ve bazı diğer akıl sağlıklı bozukları da sosyal fobi neticesinde ortaya çıkabilir.

Sosyal fobiyi önlemek için atılacak en önemli adımlardan biri bu tür bir endişe taşıyan bireylerin erkenden yardım almasıdır. Diğer tüm akıl sağlığı durumu gibi sosyal fobi de tedavisi bekletildikçe daha zor bir hâl alır. Ayrıca günlük yaşamı takip altında tutmak da bireyin sosyal fobisini önlemesini sağlayabilir. Sizi neyin strese soktuğunu ve size neyin daha iyi hissettirdiğini bir günlük tutarak takip edebilirsiniz. Böylece hayatınızdaki sorunların farkında olarak ve bu sorunları önceliklendirerek, zamanı ve enerjinizi dikkatlice yönetebilirsiniz. Ayrıca bu süreçte hoşunuza gidecek, sizi mutlu edecek işlere zaman ayırmayı da deneyebilirsiniz.

Sosyal fobi, tıpkı akıl sağlığını etkileyen diğer durumlar gibi biyolojik ve çevresel faktörlerinden karmaşık bir etkileşimden kaynaklanır. Sosyal fobinin olası sebeplerinden biri kalıtımsal özelliklerdir. Anksiyete bozukluklarının kan bağı ile bağlı aile bireylerinde görülme durumu fazladır. Sosyal fobi genetiğin yanı sıra öğrenilmiş bir davranış da olabilir. Tüm bunlara ek olarak insan beyninde amigdala adı verilen bir yapının, korku tepkisini kontrol etmede rol oynadığı da düşünülmektedir. Dolayısıyla aşırı aktif bir amigdalası olan bireyler, sosyal durumlarda artan yüksek ve yoğun bir korku tepkisine sahip olabilirler.

Toplumsal hayatı zorlaştıran ve çoğu insanın karşı karşıya kaldığı durumlardan biri olan sosyal fobinin altında devamlı olarak izlendiğini düşünmek, kalabalıklar karşısında çıplakmışçasına savunmasız hissetmek ve her an hata yapacağına ve bu sebeple de eleştiri alacağına inanmak gibi hisler yatmaktadır. Utangaçlık ve sosyal fobi sıklıkla birbirine karıştırılan iki kavram olsa da aslında bu iki kavram birbirinden tamamen farklıdır. Sosyal fobiyi utangaçlıktan farklı kılan temel şey belirtilerin şiddeti, sürekliliği, kişiye verdiği rahatsızlık ve kaybettirdikleridir. Sosyal anksiyete bozukluğu olarak da adlandırılan sosyal fobi, bir insanın günlük normal etkileşim ve iletişim süreçlerinde başka kimseler tarafından gözlem altında tutulmaktan veya yargılanmaktan korkmasından ötürü ortaya çıkan yoğun anksiyete, korku, özbilinç ve utanç duygularını ifade etmektedir. Sosyal fobisi olan birey, diğer insanlarla etkileşim içeren toplumsal durumlarda kaygı bozuklukları yaşar. Bu kaygı bozuklarının temel nedeni diğer insanlar tarafından olumsuz değerlendirilme ve küçük düşme korkusudur. Toplumda yaygın görülen bir sorun olan sosyal fobi, kişinin yaşamını pek çok alanda olumsuz etkiler.

Sosyal Fobi ile İlgili Bilmeniz Gerekenler:

Sosyal fobi alt tipine göre değişmekle beraber genellikle erken ve geç ergenlik dönemi arasında başlar. Yani 10-17 yaş arasında başladığını söylemek mümkün. Ayrıca yaygın tipin daha erken yaşlarda başladığı da bilinmektedir.

Sosyal fobi iki şekilde görülmektedir: Yaygın tip ve yaygın olmayan tip. Eğer kişinin sahip olduğu korkular birçok toplumsal durumu kapsıyorsa yaygın tip, sadece bazı durumları kapsıyorsa (başkalarının önünde konuşma yapmak, yemek yemek gibi) yaygın olmayan tiptir.

Sosyal fobinin yaşam boyu görülme oranı %2 ila 13 arasındadır. Sosyal fobi en sık görülen psikiyatrik hastalıklardan biridir. Öyle ki Türkiye’de üniversite öğrencilerinde yapılan araştırmada, öğrencilerin %24’ünün bu hastalığa sahip olduğu saptanmıştır.

Çocukluktan itibaren aşırı çekingen olan kişilerde, gelecekte sosyal fobi gelişme riski daha yüksektir. Bunun yanı sıra maddi durumu iyi olmayan kimselerde, hiç evlenmemiş kimselerde, işsiz kimselerde ve eğitim düzeyi yüksek olmayan kimselerde sosyal fobiye daha sık rastlanır.

Sosyal fobi ile utangaçlık arasındaki fark nedir? Topluluk önünde konuşma, sosyal ortamlarda kendini ifade edememe gibi konularda utangaçlık yaşama sıklıkla görülen bir durumdur. Bunlar, sosyal fobi olarak değil utangaçlık olarak değerlendirilmelidir. Sosyal fobiyi utangaçlıktan ayıran temel özelliği belirtilerin şiddeti, sürekliliği ve kişiye verdiği rahatsızlık ve kaybettirdikleridir.

Sosyal fobi biyolojik nedenlerden dolayı da bireylerde görülmektedir. Beyinde gerçekleşen seratonin salınımında dengesizliklerin olması bu tür bir psikolojik rahatsızlığın ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Seratonin beyinde sinir hücrelerinin iletişim kurmasına yardımcı olmaktadır ve bu maddenin dengesiz salınımı bilgilerin beyinde yanlış iletilmesine neden olmaktadır. Bireylerde sosyal fobi görülmesine neden olan bir faktör ise çevresel etkenlerdir. Aşırı korumacı ve baskın bir ailede büyüyen çocuklarda sosyal fobi görülme olasılığı, diğer çocuklara göre daha fazladır. Aile içerisinde söz hakkı tanınmayan ve hata yapma lüksü olmayan bireyler, topluluk içerisine girdiklerin de ne yapacaklarını bilemezler ve konuşmaktan, yanlış yapmaktan çekinirler. Uzm. Kl. Psk. Cem Kaya

Sosyal fobi, bireylerin hayatını olumsuz etkileyen ve okulda, iş hayatında sorunlar yaşamasına, ailesi veya çevresiyle ilişkilerinin bozulmasına yol açan bir rahatsızlıktır. Sosyal fobinin tedavi edilmesi, bireylerin yaşam kalitelerini yükseltecektir. Sosyal fobinin tedavisinde en sık kullanılan yöntem psikoterapidir. Psikoterapi yöntemlerinden biri olan bilişsel davranışçı terapi ve EMDR Terapisi sosyal fobinin tedavisinde uzmanların en çok tercih ettiği yöntemlerdir. Bu tedavi yöntemleri sosyal fobiye neden olan etkenler incelenir ve kaygı yaşanmasına neden olan bu etkenler ile başa çıkma yolları öğretilir.

Sosyal fobinin tedavisinde kullanılan bir diğer yöntem ise ilaç tedavisidir. İlaç tedavisi genellikle kişileri toplum içerisinde rahatlatmak veya seratonin salınımını dengelemek amacıyla uygulanmaktadır. İlaç tedavisinin etkili olup olmadığına karar verebilmek için, en az 10 hafta düzenli bir şekilde verilen ilaçların kullanılması gerekmektedir. İlaç tedavisinin etkili olduğuna karar verilirse, 9-12 ay arasında ilaç kullanımına devam edilmektedir.

Sosyal fobi, biyolojik, çevresel, psikolojik birçok etken dolayısıyla ortaya çıkan bir psikolojik sorundur. Bu tür bir fobinin ortaya çıkmasına neden etkenlerin başında sıklıkla topluluk içerisinde yaşanmış kötü bir olay gelmektedir. Kabalık bir ortamda utanılacak bir hareket yapmış veya topluluk içerisinde bir sebepten alay konusu olmuş kişilerde sosyal fobinin ortaya çıkması oldukça sık rastlanan bir durumdur.

Sosyal fobi bireylerde hem fiziksel hem de davranışsal belirtiler şeklinde görülmektedir. Sosyal fobi sonucunda ortaya çıkan fiziksel belirtiler şöyledir;

  • Çarpıntı
  • Nefes Darlığı
  • Ağız kuruluğu
  • Terleme
  • Titreme
  • Sindirim sisteminde sorunlar (ishal ve kabızlık gibi)
  • Kaslarda gerginlik dolayısıyla ağrı

Sosyal fobi dolayısıyla bireyler görülen davranışsal belirtiler ise şöyledir;

  • Kalabalık ortamdan uzaklaşma, kaçma isteği
  • Normal biri gibi davranmak için yoğun çaba harcamak
  • Hissedilen kaygı ve korku durumunun, stresin dışarıdaki kişiler tarafından fark edilmemesi için uğraşmak
  • İnsanlarla göz teması kurmaktan ve konuşmaktan kaçınmak
  • Hata yapmaktan korkulduğu için kalabalık ortamda hareketsiz kalmak ya da iletişimi kesmek

Sosyal fobi, bireylerin topluluk karşısına çıkmaktan son derece kaygılanmasına ve topluluk karşısına çıktığında rezil olmaktan, alay konusu olmaktan korkmasına yol açan bir psikolojik bir problemdir. Sosyal fobisi olan bireyler kalabalık bir ortama girmekten ve bu ortamda rezil olacakları bir şey yapmaktan o kadar büyük kaygı ve korku duyarlar ki sürekli olarak bu durumdan kaçınırlar. Sosyal fobiye sahip bireyler kalabalık bir ortamda yemek yemekten, konuşmaktan veya dikkatleri kendilerine çekecek herhangi bir hareket yapmaktan sonra derece korkarlar. Bu sebeple sürekli olarak kendilerini yalnızlaştırırlar. Sosyal fobi kişilerin aile ve sosyal ilişkilerini, iş ve okul hayatlarını olumsuz etkilemektedir.

Sosyal fobiye sahip bireyler, kalabalık bir ortama girdiklerinde ortamdaki kişilerin kendileri hakkında kötü düşüneceklerini, tuhaf, zayıf, sorunlu bir kişi olduklarına dair yargıda bulunacaklarını düşünürler. Sosyal fobisi olan kişilerin kaygı ve korku duygularını yaşaması için kalabalık bir ortama girmek bir yana girdiklerini düşünmeleri bile yeterlidir. Bir topluluk önüne çıkma veya kalabalığa karışma düşüncesi sosyal fobisi olan bir bireyin, günlerce hatta haftalarca kaygı duymasına yol açmaktadır. Sosyal fobi, bireylerin insanların karşında rahat edememesine, tuhaf hissetmesine ve kaygı duymasına yol açar. Bu kişiler her ne kadar kaygı duymanın gereksiz olduğunu bilseler de kendilerine engel olamazlar.

Herkes içinde yaşadığı dünya harici bir de sanal dünyada kendine şahsiyet oluşturur. Bu şahsiyetler onlar modemlerle, telefonlarla bağlandığında nefes alıp verir. Bir nevi sanal bir şahsiyet diyebiliriz buna. Peki, bu sanal şahsiyetin sanal bir aşkı olabilir mi? Ne kadar sağlıklı olur? Cevabı hepiniz biliyorsunuz. Sosyal medya asla yüz yüze görüşmenin, konuşmanın yerini tutmaz. Unutmayın ki siz bir bilgisayarcının elinden çıkan kodlar değilsiniz. İlişkinizi bir programcı programlamadı. Bu dünyada duygu aktarımı her zaman az ve yanlış olur. Çünkü sosyal medya karakterle sınırlıdır, gerçekte ise böyle bir sınırlama yoktur. İstediğinizi istediğiniz yüz ifadesiyle anlatabilirsiniz. Ki yapılan araştırmalar insanların en çok karşı tarafın kokusundan etkilendiğini göstermiştir. Peki sizin programcınız bunu yapabilir mi? Koku aktarımı?

Çözüm ne olabilir? Öncelikle; farkında olmak sorunu çözmeye sizi bir adım daha yakınlaştırır. Ve bunun için yeni adımlar atmak size kabuğunuzu kırmanızda yardımcı olacaktır. ‘Varsaymak’ sosyal fobinin en büyük özelliğidir, artık varsaymayın. Harekete geçin. Bunu yaparken şunu unutmayın; karşı tarafın sizden bir farkı yok. Onlar da sizin gibi bazen hataları bazen kusurları olan insanlar. Ve saygısızlık boyutuna geçmeden bir insanla tanışmak veya tanışmak istemek gayet doğal ve olası şeylerdir. İnsanlarla tanışmaktan çekinmeyin. ‘En kötü ne olabilir ki?’ diye sorun. Tanıştığınız her insan size yeni bir şeyler öğretecektir. İtiraf etmekte yarar var ki; sosyal fobi yardım alınmadan aşılması güç bir durumdur. Kararlı olun! Eğer tek başınıza aşamayacağınızı düşünüyorsanız bir uzmandan yardım alın. Uzm. Psk Mahir Efe Falay

İki sosyal fobik sevgili olursa? Böyle bir ilişkinin kurulması oldukça güçtür. Kendi kapalı dünyalarında, kendi küçük çerçeveleriyle yaşamaya alışıklardır. Değişimlere, esnekliklere son derece dirençli olurlar. Doğru olan ilişki tipi; çiftlerin birlikte ve ayrı ayrı hayatlarının olmasıdır. Bir hayat sadece 70-90 metre karelik alanda yaşanmaz. Bu şekilde bir hayat patlamaya hazır bir bombadır. Ki patlama genelde kaçınılmazdır.
Sosyal fobik insan ilişkisinde neler yapar? SF’li bir insan genelde insanın olduğu, insanlarla etkileşim kuracağı ortamlardan uzak durur. Genelde vaktini evde geçirir ve geçirmek ister. İnsan içine çıktığı nadir günlerde belirli yerlere belirli kişi/kişilerle gider. Gittiği mekânlar bir elin parmağını geçmez. Buda gün geçtikçe monotonluğa sebep olur ve ilişkide sorunlar oluşturur. Çünkü bir ilişki sadece evde, sadece tek bir kafede, belirli bir grup içinde yaşanan bir durum değildir. İlişki bir zaman sonra monotonluğu kaldıramayabilir.

Sosyal fobiklerin en zorlandığı durumlardan biri aşk işleridir. Çoğu zaman hoşlandığı/aşık olduğu kişiye bunu söyleyemez bile. Günlerce, aylarca hatta belki yıllarca bu aşkı içinde büyütür ve içinde olumsuz varsayımlarla mutsuzluğunu pekiştirir. İnsanların onu anlamayacağını, yargılayacağını düşünür. Buna rağmen teknolojiyle birlikte iyice asosyelleşenve sosyal fobisi pekişen insanoğlu doğası gereği kendisini tamamlayacak, gönlündeki boşluğu dolduracak birini arar. Ancak bu boşluğu doldurmak için atılması gereken adımları atmak konusunda hep korku ve endişe duyarlar. Kurduğu veya kuracağı ilişkilerde düşünülmedik, üzerinden geçilmedik tek bir nokta dahi bırakmazlar. Ve bu noktaların çoğu olumsuz yöndedir. Bu da ortaya anlaşılması güç bir insan ortaya çıkarır. Her iki taraf da yavaş yavaş yıpranır.

Sosyal Fobik İnsanın Yakın Arkadaşlığı. Yazımıza başlamadan önce aslında dibine kadar sosyal fobik bir insanın ‘‘Ben sosyal fobik değilim, benim birkaç tane arkadaşım var.’’ dememesi için şunu hatırlatmak isterim: Sosyal fobi yakın olduğunuz kişilere karşı kendini göstermeyebilir. Zaten doğuştan samimi olduğunuz veya tanışmanızın 2-3 yıl sürdüğü insana karşı sosyal fobik olmamanız oldukça doğaldır. Bu rahatsızlık daha çok yeni girdiğiniz veya kalabalık olan ortamlarda kendini gösterir. Yeni bir ilişki kurmak ve yeni ortamlara girmek bu kişi için zaten oldukça zordur. Yani iletişim kurmak zorunda olduğun kişileri çıkarttığında hayatında pek de ‘yeni tanıştım’ diyebileceğiniz kişi yoktur. Hasbelkader tanıştığınız yeni insanlara karşı da hep: ‘Acaba ne düşündü? Ne hissetti?’, ‘Bakışlarımdan rahatsız oldu mu?’ gibi kovulmaz sorular zihninize hücum eder. Sürekli bir şeyleri zihniniz olumsuz yönleriyle varsayar. Bu sebeptendir ki yeni bir insanla tanışması ve yeni bir aşka yelken açması oldukça zor olur.

Sosyal Fobiğin Aşk Yaşaması İmkansız mı? Sosyal fobik bir insanın ilişkisi olamaz mı? Tabi ki olur. İmkansız değildir ancak iki taraf için de tatsız ve yıpratan bir durumdur. Size ve etkileşim kuracağınız kişiye zarar verir. Bu durumun öncesinde sosyal fobik birey sürekli olumsuz düşüncelere teşne olduğu için ilişki kurmak, bu ilişkiyi yürütmek, bir şeylere davet etmek veya davete icabet etmek onlar için oldukça zordur. Rezil olmaktan ve kontrolü kaybetmekten o kadar korkarlar ki hiç kalkışmamayı, evde tek başına sıkıntıdan patlamaya yeğlerler.

Peki, bunu nasıl aşabilirsiniz? Ölene kadar böyle devam edemezsiniz. Yalnızlık bir kader değil bir seçimdir. Bir an önce seçimlerinize müdahale edin. Doğru müdahaleleri sizin için alt alta sıralıyorum: Uzm. Psk Mahir Efe Falay

Korkularınızla yüzleşin.

Kendizi tanımaya fırsat verin.

Başkalarının sizi tanımasına fırsat verin. Saygı çerçevesi içerisinde insanların birbiriyle tanışmak istemesi gayet normal ve olasıdır.

Çevrenizdeki insanlarla daha fazla vakit geçirin.

Farklı sosyal etkinliklere, sosyal kulüplere katılın ( Dağcılık Kulübü, Kitap Kulübü).

Yeni katıldığınız veya zaten içerisinde olduğunuz ortamlarda fikirlerinizi söylemekten çekinmeyin. Aslına bakarsanız hiçbir şeyi söylemekten çekinmeyin. ‘En kötü ne olabilir ki’ diye düşünün.

Aynı ortamda bulunduğunuz, ancak yeni gördüğünüz veya daha önce hiç konuşmadığınız insanlarla tanışın, onlarla sohbet edin.

SİZ KİMSEYİ YARGILAMAYIN, İNSANLARIN SİZİ YARGILAMASINI ÖNEMSEMEYİN. EN ÖNEMLİSİ KENDİNİZİ YARGILAMAYIN! VE TABİKİ BİR UZMANDAN YARDIM ALIN!!

Peki, binlerce yıl öncesinden tekrar günümüze mercek tutarsak günümüzde bir sosyal fobik ne kadar yalnız olabilir? Bu sosyal fobi ve yalnızlık nasıl atlatılabilir? Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki sosyal fobi düzeyi yalnızlıkla doğru orantılıdır. Sosyal fobi çoğu zaman yalnızlığa iter. Sosyal fobik bir insan sürekli kuşkucudur. Kolay kolay kimseye güvenmez. Etkileşim kurmaktan yanlış anlaşılacağı korkusuyla çekinir. Aşk ilişkileri de bu sebeplerden sekteye uğrar. Sosyal fobik insan çoğu zaman yalnızlığı tercih eder. Ve kendisini tecrit altına alır. Kimseyle tanışmak istemez. Yeni veya kalabalık ortamlara girmez. Yalnızlığın zor olduğunu, çekilmez olduğunu kabullense de adımlar atmaya korkar.

Sosyal fobi ve yalnızlık yaşayan bir sosyal fobik ne yapar? Söylediğimiz gibi her yalnız olan sosyal fobik değildir. Bu açıdan her sosyal fobik de yalnız değildir. Peki, bir sosyal fobik olduğunuzu nasıl anlayabilirsiniz? Bir düşünün, ev arkadaşınız veya iş arkadaşınız Pazar günü sizinle birlikte yeni girdiği kulübün sohbet etkinliğine gitmek istiyor (dağcılık kulübü olsun). Bilmediğiniz, daha önce hiç bulunmadığınız bir ortam. Cevabınız ne olurdu? Eğer bir sosyal fobikseniz: ‘Kesinlikle hayır!’. Çünkü orada rezil olmaktan, eleştirilmekten veya yargılanmaktan korktuğunuz için evde yalnız şekilde, sıkıntıdan patlayarak hafta sonunuzu zehir ederdiniz. Oldu da arkadaşınızın zoruyla veya başka bir sebepten bu ortama girdiniz. Orada ne hisseder, neler düşünürdünüz? Kesinlikle orada da yalnız kalırdınız. Kafanızın içine çekilip, kendinizle ‘acaba’ temalı konuşmalar yapardınız. ‘Acaba ne söylesem? Acaba yanlış anlaşılır mıyım?’ El titremeleri, terleme, soluk alıp verişlerin hızlanmasını saymıyorum bile (Eğer ileri derecede sosyal fobik iseniz).

SOSYAL FOBİ YALNIZLIĞA İTER

Sosyal fobi/sosyal anksiyete kısaca bahsedilmesi gerekirse; diğer insanlar tarafından eleştirilme, seyredilme ve yargılanma korkusudur. Herkes görece davranışlarıyla, yaşadıklarıyla kendi sosyal fobi düzeyini saptayabilir. Yine görece bu düzeylerin, hayatındaki durumların/olayların ne derece nedeni olduğunu kavrayabilir. Peki; sosyal fobi ve yalnızlık denkleminde ne derece etkilidir? Aralarında hangi yönde bir korelasyon var? Bundan binlerce yıl öncesine gitmek gerekirse (avcı toplayıcı, kabile yaşamlarında) her zaman güçlü sosyal bağlar geliştiren insanlar hayatta kalmıştır veya daha sağlıklı yaşam sürmüşlerdir. Kabile içi etkileşimi iyi olmayan, yalnız yiyen, yalnız içen, yalnız avlanan yani yalnız yaşayanlara hayat hep acımasız davranmıştır. Savan hayatı yalnızlığı hiçbir zaman affetmemiştir. Peki, o günlerden tekrar günümüze baktığımızda yalnızlığın sonuçları ne kadar farklı? Bir insan dört duvar arasında, tek başına –genellikle sosyal fobikler- ne kadar sağlıklı yaşayabilirler? Sosyal fobi ve yalnızlık ayrılmaz ikilidirler. Ufak bir çıkarımla; insanların onu eleştireceğinden, yargılayacağından, insanlara rezil olacağından korkan/çekinen bir insan, insanlarla bir arada bulunmaktan pek hoşlanmayacaktır. 

Sosyal fobik bir hayat kümesinde yalnızlık alt kümesi her zaman bulunmuştur diyebiliriz. Durum şudur ki; sosyal fobi yalnızlığı arttırır, yalnızlık sosyal fobiyi pekiştirir. Buradan; ‘Benim çevrem insanlarla dolu o halde sosyal fobik değilim.’ çıkarımı ortaya çıkabilir. Ancak her sosyal fobiğin yalnız olduğu çıkarımını yapmak son derece fevri olacaktır. Bir insan kalabalıklar içinde dahi ruhsal anlamda yalnız olabilir. Yani yalnız olmak çoğu zaman tek başına olmak demek değildir. Genelde bir sosyal fobik insanların içinde; ‘Acaba benim hakkımda ne düşünüyor? , Yanlış anlaşıldım mı?’ diyerek kendi kafasının içine çekilir. Bu durum onun hayattan keyif almasını ve anı yaşamasını olanaksız kılar.

İNSANLARIN İÇİNDE YALNIZ

Kötü Hissetmeye Yol Açan Düşünce Hataları. Zihnimiz günlük yaşantımızın akışında her zaman mutlak bir mantık yürütmez. Süregiden kendimizle olan diyaloğumuzda bir sürü düşünce oluşur. Bu yüzeysel, bazen farkında olmayabileceğimiz, adeta refleksmiş gibi oluşan düşüncelere “otomatik düşünceler” adını veriyoruz. Bu otomatik düşüncelerimizden bazıları bizde olumsuz duygulanımlar yaratır ve işlevsel değildirler. Bu işlevsel olmayan otomatik düşüncelerimizi şekillendirirken sıkça yaptığımız düşünce hataları vardır. Bize kötü hissettirecek ve gerçekten uzaklaştıracak düşünce hatalarından bazıları aşağıdaki gibidir:

Hep Ya Da Hiç Tarzı Düşünce: Bu düşünme hatasını yaparken çok uç kutuplarda yargılar ediniriz. Ya işimizde çok iyiyizdir ya da çok kötü. Yaşamda hiçbir şeyin tek bir niteliği olmadığı gibi, bizler de tek bir sıfatın altında tanımlanamayız. Hep ya da hiç tarzı düşünce hatasına sahip olan bir öğrenciyi ele alalım. Tek bir sınavdan kötü almanın kendisini kötü bir öğrenci yaptığına inanabilir. Tabi ki bu inanç gerçekten uzak olmasının yanında kişiyi olumsuz duygu deneyimlemeye iter.

Kişiselleştirme: Aslında kontrolümüzün dışında olan bir olayı yahut durumu değerlendirirken kendimizi sorumlu tutmaya verilen isimdir. Ders verdiği sırada, bir öğrencinin derslikten ayrılmasını gören öğretmenin kendi öğretmenlik yetilerini sorgulamasını örnek verebiliriz. Öğrenciler dersi birçok sebepten terk edebilirlerken, bahsettiğimiz düşünce hatasına sahip öğretmen bunu mutlak bir kesinlikte kendisiyle ilgili görebilir. “Ben yeterince iyi olmadığım için dersi terk etmiş olmalı.” Diye düşünebilir.

Olumluyu Geçersiz Kılma: Olumluyu geçersiz kılma olarak isimlendirebileceğimiz düşünce hatasında ise, algıladığımız pozitif şeyleri şansa bağlayıp kısa süreli bir devamlılığı olacağına inanırız. Olumsuz şeyler algıladığımızda ise bu bizim gerçekliğimizmiş gibi hissettirebilir ve daha uzun süreli bir devamlılığı olacağına inanabiliriz.

Aşırı Genelleme: Tek bir deneyim, olay ya da durumun gelecekte yaşayacaklarımızın habercisi olduğuna inanmaya aşırı genelleme denir. Bir okula yaptığı başvurusu kabul almayan öğrencinin bütün hayatı boyunca hiçbir okula kabul almayacağı inancını oluşturmasını aşırı genellemeye örnek sayabiliriz.

Aşırı Büyütme Ya Da Küçültme : Bazı olay ya da durumları gözümüzde çokça büyütebiliriz. Bir şeyi yapmaktaki yetersizliğimiz ya da başkasının başarısı gibi. Bu tip durumları gözümüzde büyütürken, bize ait iyi şeylere bakarken ya da başkalarının kötü yanlarını daha küçük görmemiz mümkündür. Bir olay ya da deneyimin etkisini olduğundan daha az ya da daha çok yorumlamaya aşırı büyütme ya da küçültme adını veririz.

Bunların yanında duygusal karar verme, -meli/-malı cümleleri, felaketleştirme, etiketleme, zihinsel filtre gibi başka düşünce hataları da saymamız mümkündür. Hepimiz zaman zaman burada saymış olduğumuz düşünce hatalarını yapabiliriz. Önemli olan bu düşüncelerimize karşıt bir argüman geliştirip gerçeğe daha uygun bir algı edinebilmemizdir. Bu tip düşünce hatalarının farkındalığı ile içinde olduğumuz duruma daha uygun bir deneyim yaşamak hepimiz için daha sağlıklı bir yaşantının anahtarıdır. Uzm. Psk. Mahir Efe Falay

Bilişsel-Davranışçı teoriye göre duygularımızın kaynağı düşüncelerimizdir. Yani düşüncelerimizin içeriği ne ise hissettiğimiz duygu da o yönde olur. Düşüncelerimizin şekil verdiği duygularımız da davranışlarımızın yönünü belirlerler. Bu etki sırasında sürekli bir akış içinde düşünürüz, hissederiz ve davranırız. Kötü olarak günlük hayatta genel bir etiket altına topladığımız duygularımız vardır. Bunlar çökkünlük, üzüntü, iğrenme, öfke gibi içinde birçok farklı duyguyu barındırabilir. Bu yazıda kötü olarak tanımladığımız duygular ise genel olarak çökkünlük ve üzüntü olacaktır. Duyguların bizler için oldukça işlevsel deneyimlerdir. Her zaman belirli koşullar sağlandığında kötü hissetmenin normal ve sağlıklı olduğunu unutmamak gerekir. Hayat akışımızda bu duyguları hissetme sebebimiz ise yukarıda bahsedildiği üzere düşüncelerimizdir.

Hep ya da Hiç Düşüncesi (Kutupsal Düşünme) Bu çarpıtma, her şeyi uç noktada görmeye sebebiyet verir. Bu düşünce şeklinde griler yoktur. En ufak bir hatada bunu tüm kişiliğe mal ederek “ben bir hiçim” diye düşünmek bunun bir örneğidir. Oysaki hayatta hiçbir şey tamamıyla kötü ya da iyi değildir. Mükemmeliyetçi bir tavırla her şeyi kusursuzlaştırmak en nihayetinde kişiyi tatminsizliğe sürükler.

.Aşırı Genelleme: Bir olayla ilgili sıkıntı yaşadığında örneğin, bir iş görüşmesinde reddedilen ve ardından çok mutsuz hisseden bir kişinin aklından muhtemelen “hiç kimse beni işe almayacak, zaten ne zaman kabul edildim ki?” tarzında düşünceleler geçebilir. Bu aşırı genellemedir. Bu düşünceye boyun eğmeyip aksi kanıtlar aramaya başlandığında aslında bunun doğru olmadığı fark edilebilir.

Zihinsel Filtre (Seçici Odaklanma) Bir olayın olumlu taraflarını tamamıyla göz ardı edilip olumsuza odaklanılmasıdır. Sınavdan 90 puan alan biri 10 puanım nerden kırıldı deyip üzülüyorsa olumluyu görmezden geliyor demektir. Oysaki, sınıfın en yüksek notu 90’dır.

Olumluyu Geçersiz Kılmak. Güzel olan şeyleri bir rastlantı veya şans olarak düşünen insanlar olumluyu göz ardı etme eğilimindedirler. Başarısızlıkları gözünde bir dağ gibi büyürken, bir başarı yakalandığında bunun şans eseri meydana geldiğini düşünürler. Övgüleri kabul edip mutlu olmak yerine önemli değildi zaten veya beni mutlu etmek için söyledi gibi kalıplar bulmaya çabalarlar. Bu çabalama kasıtlı yapılan bir şey değildir fakat, kişi buna alışmış olabilir. Fark etmek önemli bir adımdır. Başarıları ve sahip olunan şeyleri takdir etmekten geri durulmamalıdır.

Günlük hayatta birçok düşüncenin, ruh hali üzerinde olumsuz etkiler yarattığı bir gerçektir. Bilimsel bir araştırmaya göre beyinden günlük ortalama 6 bin düşünce geçiyor. Tahmin edilebileceği gibi bu düşüncelerin hepsine hâkim olmak veya kontrol etmek pek mümkün değil. Bahsedeceğim şeye “otomatik düşünce” de denebilir fakat her otomatik düşünce zarar verici değildir. Bu yazının odak noktası ise kişiyi kötü etkileyen işlevsiz düşünceler. Bu olumsuz düşüncelerin yoğunluğu kişiden kişiye göre değişir. Yoğunluğu etkileyip bunlardan daha fazla etkilenilmesini sağlayan şey ise aslında bir bakıma kişiyi bu düşüncelere iten kökteki inançlardır. Örneğin kişi, kendisi ile ilgili “ben başarısız biriyim” düşüncesine sahipse ve başarısız olduğuna ne kadar inanıyorsa bu düşünceler de üzerinde daha fazla hakimiyet kuracak hatta bu düşüncelerin oluşmasının temelini sağlayacaktır.

Dr. David Burns, İyi Hissetmek adlı kitabında nasıl düşünülürse öyle hissedileceğini ve hatta depresyonun bile bir dizi çarpıtılmış düşünceden kaynaklandığını, dolayısıyla gerçek bir üzüntüyü yansıtmadığını ileri sürer. Bir durumdan veya yaşanan bir olay kaynaklı olarak üzüntü duyulabilir bu doğaldır fakat, çoğu zaman bunun bir duygunun ötesine geçerek, bireyin kişiliğini ve hayatını tehdit edercesine tümüyle başarısız veya berbat hissetmesine sebep olan şey çarpıtmalar olabilir.

Kohut, 1966 yılında ‘Narsisizm Biçimleri ve Dönüşümleri’ isimli bir yazı yayınladı. Makalesinde cinselliği ve saldırganlığı dışlamadığını söyleyen Kohut, psikopatolojiden sorumlu asıl öğenin Narsist Güdülenme olduğunu belirtiyordu. Narsist ifadesi, bireyin kendini olduğu gibi kabul etmesinden ve sevmesinden kaynaklanıyordu. Kohut’un kişilik teorisindeki Narsisizm, sağlıklı Narsisizm idi ve patolojik Narsisizmden farklıydı. Ona göre Narsisizm güçlü ve sağlıklı benliğin kendini ifade etme şekliydi. Kohut, Narsisizmin empatiye, yaratıcılığa ve kabullenişe zemin hazırladığını söylüyordu. 1972’de ‘Saldırganlık ve Narsistik Öfke Üzerine Düşünceler’ başlıklı bir makale daha yayınlar. Bu makalede ise Narsistik Öfke’ye değinen Heinz, Narsistik Öfke’nin yıkıcılığından ve acımasızlığından bahseder. Kendilik nesnesi ile ilgili hayal kırıklıklarının kendilikte ciddi bir Narsistik Öfke’ye neden olduğunu anlatır. Asena Nişikli | Psikolog

Kohut, kendilik bozukluklarını beş psikopatoloji boyutunda inceler. Bunlar; Psikozlar, Sınır durumlar, Şizoid ve Paranoid kişilikler, Narsistik davranış bozukluğu ve Narsistik kişilik bozukluğu. Kohut, Narsistik davranış bozukluğunda ve Narsistik kişilik bozukluğunda kendilikte zayıflama görüldüğünü söyler. Narsistik Davranış Bozukluğu, cinsel sapkınlık, madde bağımlılığı ve suça yönelik gibi davranışlara neden olurken Narsistik Kişilik Bozukluğunda depresyon, aşırı duyarlılık ve heves kaybı görülür. Kendilik nesnelerinin farlılıkları ve uyumsuzlukları sonucunda bazı sendromlar ortaya çıkar; Yeterince uyarılmamış kendilik, Parçalanan kendilik, Aşırı uyarılmış kendilik ve Aşırı yüklenmiş kendilik.

Çocukluklarında kendilik nesneleri eksik kalmış bireyler, kendilerini sıkıcı ve duygusuz olarak görür. Çevreleri tarafından da böyle görüldüğüne inanır. Çocukken başını bir yerlere vurma, ergenlikte pervasız davranışlar göstererek haddinden fazla cesaret ile her şeyi yapmaya ve gerçekleştirmeye çalışmak, erişkinlikte ise cinsel alanda çeşitli sapkınlıklar, kumar, madde ve alkol bağımlılığı gibi uyarılmalar görülebilir. Kohut, bunların sonucunda ortaya çıkan savunuculuğa ise ‘Boşluk Depresyonu’ adını vermiştir. Boşluk depresyonu, kendilikte yaşanan yoksunluklardır.

Her insanın ilgi alanlarının başında benlik yer alır. Kohut, insanın temel motivasyonunun kendi benliğini korumak ve güçlendirmek olduğunu ileri sürmektedir. Kendilik; alt benlik, üst benlik ve benlikte bulunan zihinsel bir tasarımdır. Kendilik nesneleri, kendiliği oluşturan parçalardır. Kendilik nesneleri çocuğun yaşamında önem taşıyan anne ve babası, çevresinde bulunan kişilerdir. Çocuğun kaygısının yatıştırılması, kendine güvenin ayakta tutulması gibi işlevler kendilik nesnesi işlevleridirler. Çocuğun temel ihtiyaçlarını gidermeye başlamasıyla ortaya çıkan kendilik kavramı, çocuğun kendiliğinden var olan nesneleri, kendi benliğinin parçaları olarak algılamasından doğar. Çocuğun gelişimi, anne ve babasından aldığı nesnelere bağlıdır. Bu yüzden Kohut der ki; “kendinden emin, sağlıklı ve bilinçli bir aile çocuğun kişisel gelişiminde iyi bir temel atmasının kaynağıdır.”

Freud’dan farklı olarak Kohut, bir insanın kişiliğini parçalarına ayırmaz. Kişiliği bütünsel bir bakış açısıyla değerlendirir. Kohut’un teorisi, ayrıca gelişimi parçalı bir model olarak incelemez aksine ilgili kişinin hangi yaşta olduğuna bakılmaksızın çocuğun ruhsal bakımdan sağlıklı bir birey olarak yetişmesi ve gelişmesi için üç şartın yerine getirilmesini ve sağlanmasını şart koşar. Sağlıklı bir kendiliğin geliştirilebilmesi için gerekli olanlar; Aynalama, İdealize Etme ve Bütünleşme’dir. Aynalama; çocuğun ebeveynleri tarafından mükemmel ve eşsiz olduğunun hissettirilmesidir. Böylelikle çocuk onaylanmış hisseder ve özgüveni gelişir. İdealize etmek ise gelişmekte olan çocuğun sakinleşmek için yanından eksik etmediği bir nesnenin varlığına tutunmasıdır. Gelişmekte olan çocuk hayatı algılamadaki sürecinde bu nesneler ile bütünleşir. İleri ki aşamalarda nesnenin devamlılığının sürdürülmemesi, çocuğun olgunlaşmasına öncülük eder. Bütünleşme de her çocuğun bir diğerine benzemek istemesini ele alır. Bu sayede uyum sağlamayan çocuk çevresine karşı aitlik hisseder.

Zamanının kalıplarına sığmayan ve her zaman daha fazlasını arşınlayan Heinz Kohut’un Kendilik Psikolojisi çağdaş psikanalitik kuramlardan biridir. Kohut, başlangıç noktası olarak benliğin egodan kavramsal olarak ayrılmasını alır. 1971 yılında kuramı ilk ortaya koyduğunda kendiliği benlik içinde yer alan bir kişilik tanımı olarak düşünür. Ona göre bu insanın kendini algılayış ve kendiyle ilgili imgeler bütünüdür. İkinci kuramında ise kendilik, kişiliğin çekirdeği, algıların ve girişimlerin merkezi şeklinde lanse edilir ve tüm psikopatoloji alanına açıklama getirmeyi hedefler.

İnsanın kendiyle vakit geçirmesi, kişisel gelişim için çok önemli. Hem özgüveninizi hem mutluluğunuzu artırırsınız. Zamanla kendi kendinizle kaldığınızda daha iyi vakit geçirmeyi öğrenir, bu zamanlarda iç görünüzü geliştirdiğinizi fark eder, zor durumlarla başa çıkmak için daha kolay çözüm üretmeye başlarsınız. Çevrenizde negatif insanlar olduğunda bir adım geri çekilip kendinize biraz zaman ayırmak en güzelidir.

Karşınıza çıkan zorlukları başkasının gözünden görün. Diyelim ki başınıza zor bir iş geldi, bir türlü içinden çıkamıyorsunuz. Şöyle bir kenara çekilin ve kendinizi bir başkası olarak izlemeye başlayın. Başka bir insan olsa ne yapardı? Ne yapmalıydı? Bu kişi neden böyle davrandı? Kendine dışarıdan bakmak her zaman yeni bir bakış açısı kazandırır. Çözüme giden yolda çok yardımcı olur. Olumsuz bir durum veya kişiyle baş etmenin en güzel yolu, çoğu zaman durumu şakaya vurmaktır. Kendinizle dalga geçin, diğer insanlara da gülün geçin. Unutmayın ki gülümsemek, evrensel bir dildir.

Sizi mutlu eden neler var? “Beni mutlu eden şeyler” listesi yapın. Minicik şeyleri bile yazın oraya. Mesela, “Sabah kahvemi içerken çok mutlu oluyorum” gibi. Hayatınızda olduğu için mutlu olduğunuz kişilere de bunu söyleyin, onlar da bilsinler. Böyle bir liste yapan insanların daha da mutlu oldukları kanıtlanmış durumda. Mesela “Ailem yanımda olduğu için çok mutluyum”, “Sevdiğim bir işi yaptığım için çok mutluyum” gibi maddeler ekleyebilirsiniz.

Belki de sizin hakkınızda kötü konuşan birisini duydunuz, belki bir iş arkadaşınız önemli bir görüşme yaparken sizi saf dışı bıraktı, belki de restoranda yemek yerken garsona çok kaba davranan bir insanla karşılaştınız… Unutmayın ki bir insanın hayatı kötü gidiyorsa, çevresindekilere de kötü davranmaya başlar. Mutsuzlukları; güvensizlik, korku ve öfke duygusuyla kendisini gösterir. Bu davranışların sizinle hiçbir ilgisi olmadığını, tamamen kendi duygularıyla alakalı olduğunu unutmayın. Olayları/sözleri üzerinize alınmayın.

Bununla birlikte, bazen negatif iş arkadaşlarınızla mecburen iletişim kurmak veya negatif düşünen aile üyeleriyle bir akşam yemeği yemek zorunda kalabilirsiniz. Bu insanların düşünce kalıpları, davranışları konusunda negatif olduklarını ve öz-farkındalıktan yoksun olduklarını kabul etmek önemli. Günlük hayatta da, mesela alışveriş yaparken, işlerinizi yürütürken olumsuz veya kaba kişilerle karşılaşabilirsiniz. Belki bu insanlar kötü bir gün geçiriyorlar ya da kötü haberler alıyorlardır; ya da sadece negatif düşünen kişilerdir.

Bazı insanlar doğuştan negatiftir. Sürekli şikayet ederler, insanlarla didişirler, kendilerini başkalarıyla karşılaştırırlar, sorun üretirler. Kısacası her zaman bardağın boş tarafına odaklanırlar. Halbuki hayatta her zaman, hepimiz için engeller var. Önemli olan uzun vadede pozitif düşünmek, hatalardan ders çıkarmak ve etraf negatif insanlarla dolu olsa da pozitif kalabilmek… 

Hiç kimse, siz izin vermedikçe, sizi mutsuz edemez. Unutmayın ki etrafınızdaki insanları da kendiniz seçebilirsiniz! Kimlerle vakit geçirmek istediğinizi, ailenizden kimlerle görüşmek istediğinizi belirleyebilirsiniz. Kendinizi olumsuz insanlarla birlikte takılıyorken buluyorsanız, veya sosyal medyadaki uyuz takipçiler modunuzu düşürüyorsa, onları hayatınızdan silmeyi seçebilir ve kendi yolunuzu çizebilirsiniz. Etrafınızı negatif insanlardan arındırmak; tıpkı kişisel bakım, özgüven ve kendinize saygı duymak gibi temel bir gereklilik. Bu olumsuz insanların kişiliğini değiştiremeyeceğinize göre, yol verin gitsinler! Hiç kimsenin siz izin vermedikçe, sizi mutsuz edemeyeceğini unutmayın.

Cimrilik, bir insanın sahip olabileceği en kötü kusurlardan birisidir. Cimri insanlar her zaman ceplerinden bir şey çıkarmamak için bir bahane bulurlar. En basite indirgersek, sadece başkalarına yardım etme niyetleri yoktur. Cimrilik çoğu zaman bencillik olarak adlandırılır ancak onlar bencil değillerdir. Bunlar, daima başkalarının yardımına ihtiyaç duyan ve her durumda kendilerine kar edebilecekleri yollar arayan insanlardır. Cimri insanlar sizinle dışarı çıkmayı çok sever ancak sıra hesap ödemeye geldiğinde, daima para vermekten kaçacak bir yol bulmayı başarırlar.

Uzak durmanız gereken son insan grubu ise dedikodu yapanlardır. Başkaları hakkında konuşmayı sevmeleri, kendi içlerinde bir tür güvensizlik barındırdıklarının bir göstergesidir. Bu tür insanlar spekülasyonları ve yanlış anlaşılmaları nasıl ayırt edeceklerini bilmezler. Eğer dikkat etmezlerse dedikoduları birçok insanı incitebilir. Dedikoduya yatkın biriyle vakit geçirmek, insanların size bakış açılarını zedeliyor. Bu durum sizin için sorun çıkarabilir, hatta gereksiz düşmanlara yol açabilir. Dedikoducularla zaman geçirmezseniz sizin hakkınızda konuşamazlar.

Karamsarlık her durumda oluşan bir düşünce yapısıdır. Bu insanlar her şeyi şüphenin gölgesinde kalarak ve tüm kötü sonuçları öngörerek değerlendirir. Karamsarlar, uzak durmak için elinizden geleni yapmanız gereken olumsuz insanlardır. Her şeyin kötü yanlarına odaklanırlar. Her zaman, sizi olası en kötü senaryoya sürükleyecek bir fikirleri vardır. Daha da kötüsü, çoğunlukla bu pesimist halleri yüzünden başlarına kötü şeyler gelir. Siz binlerce çözüm önerisi sunsanız da, pesimist insanlar her zaman her şeyi olumsuz olarak düşünecektir.

Her gün ufak yalanlar karşımıza çıkar ancak düzenli olarak yalan söyleyen birinin size saygı duymadığı aşikardır. Zarar görmeden kendinizi kurtarmanız gereken bu tip insanlar, yalanlarının insanlar üzerindeki etkisinin büyüklüğünü tahmin etmekte sorun yaşarlar. Aslında, çoğu yalan söylediklerinin farkında bile değil. Bu insanları hayatınızdan çıkarırken kendinizi suçlu hissetmeyin. Her şeyden önce, gerçeği saklamak onlar için bu kadar kolaysa, yalanlarına maruz kalmanın size zarar verdiğini anlamaları zor olmayacaktır.

Uzak durmanız gereken bir diğer insan tipi ise manipülatörler, yani sizi yönetmeye çalışanlardır; ancak çoğunlukla bu insanları tespit etmek zordur. Zordur çünkü bu insanlar istediklerini almak için kullandıkları taktiklerde usta olmuşlardır. Genelde bunları iyi niyetle yaptıklarına sizi inandıracak şekilde konuşurlar. Kendinizi suçlu hissetmeniz veya bazı durumlarda kendinizi sorumlu hissetmeniz için duygularınızı manipüle etmeye çalışacaklardır. Eğer nazik ve hassas biriyseniz bu onlar için çok daha kolay olacaktır çünkü sizi kendilerinden daha zayıf olarak göreceklerdir. Bu tür insanlar sizi sürekli kendi dertleriyle meşgul ederek hayallerinizin peşinden gitmenizi engeller. Bu insanlardan en kısa sürede uzaklaşmanız ya da aranıza uygun bir mesafe koymanız gerekiyor.
Hayatınızda şimdiye kadar olumlu ve olumsuz pek çok eleştiri almışsınızdır, ve bundan sonra da alacaksınız, bu son derece normaldir. Bununla birlikte, nasıl hareket ettiğinizi, ne dediğinizi ya da ne yaptığınızı eleştiren insanlardan uzak durmanız gerekir. Birisi kendi hayatından memnun değilse, yaptıkları onları hiçbir zaman tatmin etmez ya da başarısızlığa uğramış gibi hissederler. Bu negatif insanlar, farkında olmadan sizi de kendi mutsuzluklarının içine çekmeye çalışırlar. Bu insanlar, özsaygınıza ve özgüveninize zarar vererek ilerlemenizi ve hedeflerinize ulaşmanızı engellemeye çalışırlar. Eleştirici insanlar çoğunlukla acımasızdır ve incinip incinmediğinizi umursamazlar.

Egoyu incelemek istiyorum; bunu nasıl yapacağım? Egonun bilinçdışı parçalarını mikroskopla inceleyemem, adı üzerinde bilincimin dışında o. Bilincimin dışında olan bir şeyi nasıl inceleyebilirim? Kendi içinde çelişik gibi görünüyor. Egonun operasyonları var; savunma mekanizmaları. Ego harekete geçtiğinde bu eylemi inceleyebilirim. Yani kendisini göremiyorum ama eylemini fark edebilirim. Ego ne zaman devreye girer? İd egoya bir şey yaptırmak istediğinde. İd’in dış dünya ile bir ilişkisi yok malum. Canı bir şey istediğinde id ne yapacak? Egoyu devreye sokacak. İd’in eli kolu yok, ancak egoya bir iş yaptırabilir. Yani egoyu iş başında görebilmem için, id’den bir dürtünün çıkmış olması ve egonun bu dürtüyle nasıl başa çıktığını görmem lazım. Ego analizi ancak böyle mümkün olur. İnceleyebilmen için onu eylem halinde görmen lazım. Ego nasıl harekete geçer? İd’den bir dürtü çıkar, ego onunla baş etmek zorundadır, ona bir “numara çeker”, bu numaraya “savunma mekanizması” diyoruz. Bir sürü numara çeşidi var. Egonun kullandığı stratejilere bakarak, egonun çalışma şeklini, “yoğurt yeme” tarzını anlamış oluruz. Ego nasıl iş görüyormuş, o zaman görme şansımız olur. Savunma mekanizmaları ego tarafından kullanılır. Çünkü kime karşı, ide ve süper egoya karşı kullanılır. İd’e ve süper ego’ya karşı, ego’nun, kendisini savunduğu mekanizmalardır. En klasik örnek şu: Daha önce de vermiştik bu örneği. Karşı cinsten birisini görüyoruz… Eskilerin deyimiyle “nefsimiz uyanıyor”. İd diyor ki, “ona sahip ol”; “şimdi ve burada bu işin görülmesi lazım” diyor. Ego id’e “olmaz” diyor. İd için ne demiştik, id’in dış dünya ile, gerçeklikle hiçbir alakası yoktu… İd, başına ne geleceğini önemsemez. “Sen bunu yaparsan ne olacak” dediğinde, id, “beni ilgilendirmez” der. Ama ego diyor ki, “bu beni ilgilendiriyor. Ben gerçeklikle hareket ediyorum. Ben kınanırım… Saldırıya uğrarım, linç edilirim, hapse atılırım… Başıma bin türlü şey gelecek, yalnızlaştırılacağım, toplumdan dışlanacağım, annem babam benden nefret edecek, arkadaşlarım benden iğrenecek”; o kadar çok müeyyidesi var ki… “Bu iş böyle olmaz.” diyor ego… İd diyor ki, “Ben anlamam, yapacaksın bunu…” İd’in iki lâfından biri “ben anlamam”dır. O haz ilkesi ile hareket eder. Gerçeklik ilkesi gelişmemiştir. Ego da der ki “tamam merak etme, bekle, ben bu işi halledeceğim…” Bu egonun en önemli fonksiyonudur; “erteleme”, “geciktirme”, “bekletme”. İd’den gelen dürtüler karşısında egonun fonksiyonu, erteleme, geciktirme, bekletmedir. Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar

Zaten 2 tane temel dürtü var. Biri libidinal dürtüler, diğeri agresif dürtüler… Bunların kaynağı için eros ve thanatos isimleri de kullanılıyor. Bunlar kadim gelenekteki şehvet ve gazab aslında, yani nefsin iki bineği. Bunları iyi yönetirsen iyi, kötü yönetirsen kötü olur. Gazab ile vatanını, namusunu savunuyorsan iyi; haksızlık, zulüm yapıyorsan kötü. Şehvetini incelterek, iyi işlerin peşinde koşacak bir yakıt olarak kullanabiliyorsan iyi… Faydalı işleri bu sayede aşk ile yapıyorsan iyi… Fakat şehvet bu dönüşüme ancak egoda uğrar, id’de iken elbette öyle değildir. Bildiğin kaba şehvettir. Egonun bu kaba dürtüleri dönüştürücü işlevi çok önemli. İnsanlık ancak bu sayede mümkün olur. İd bizim hayvani dürtülerimizin üretildiği yer. Bizdeki nefs-i emmareye benziyor. Ona teslim olursak hayvandan farkımız kalmaz. Onu ego dizginleyebilir fakat basit bir şekilde karşı durarak değil, 100 çeşit strateji kullanarak baş eder onunla.

Egonun en önemli fonksiyonu, geciktirme, bekletme, erteleme idi. Bunu yapamazsa zaten stratejilerini kullanamaz, çünkü zamana ihtiyacı var. Önce id’den gelen dürtüleri bir süre bekletebilmeli. Bu arada savunma mekanizmalarını kullanır bu dürtülere karşı… Bu bekletme olmasaydı savunma mekanizmaları da olmazdı. Zeminde bu geciktirme var, bekletebiliyor. Buna bastırma diyoruz.

Bir bebek düşünelim. Acıktığı zaman hemen ağlar. Biraz büyüdükçe ağlaması gecikir; 3 saniye gecikir, 20 saniye gecikir, 1 dakika gecikir. Büyüdükçe bu süre uzar. Annenin mamayı karıştırdığını görür 3-5 dakika bekleyebilir zamanla. Gün gelir, yetişkin olur, oruç tutar, 14 saat aç durabilir. Bunun grafiğini çizebiliriz. Böylece olgunlaşmayı sayısallaştırmış ve grafiğe dökmüş oluruz. Böylece acıkmadaki ağrılı uyaranı bekletebilmeyi öğrenir çocuk. Egonun gelişimini, olgunlaşmasını en iyi modelleyebilecek olan grafik bu gecikme grafiğidir. Bu grafikten çocuğun ne kadar olgunlaştığını görürsünüz. Borderline’lar yeterince olgunlaşamaz. Öfkesi gelir, erteleyemez. Karşı cinsle ilgili olarak bekleyemez. Ayıp günah demez… Çünkü diyecek vakit olmaz. Bunları diyebilmesi için önce bekletebilmesi lazım. Tabi derece derece bunlar, hepsi aynı değil. Onların erteleme yetisi fazla gelişmemiştir. İşte buna “gelişimsel duraklama” (developmental arrest) deniliyor. Gelişim bir yerde duraklıyor. Bilgi artıyor fakat duygusal olgunluk artmıyor, duraklıyor. Kişi bütün okulları bitirir, genel müdür veya CEO bile olur fakat duygusal olgunluk o yaşta donmuş kalmıştır. Bu tür kişilik bozukluklarında “ego zaafiyeti” vardır. Egonun en önemli fonksiyonu olan bekletme, geciktirme, erteleme fonksiyonları gelişmemiştir. Bastırma yetisi kâfi değildir.

Ben şu anda konuşuyorum, kim konuşuyor, ego konuşuyor… Şu anda dinliyorum, kim dinliyor, ego dinliyor. Şu anda ben, söylenenleri kafamda tartıyorum, kim tartıyor, ego tartıyor… Ben ancak ego ile iş yapabilirim yani egoyu iyi bilmek lazım. İd ile süper ego; egoyu etkiler ama psikolojik özne dediğimiz şey, egodur. Ben egonun gözüyle bakabilirim. Eğer id’i inceleyeceksem, “ego, id’i inceleyecek” demektir. Süper egoyu inceleyeceksem de aynı şey geçerli; yine egonun gözüyle süper egoyu inceleyeceğim… Ben ego’dan bakıyorum, benim bakış açım bu; ego… Fakat egoyu da bütünüyle bildiğim söylenemez, onu da incelemem gerekiyor. Yani egonun bir kısmı diğer kısmını inceleyecek demektir bu durumda. Egonun bilinen kısmı, bilinmeyen kısmını inceleyecek.
Peki, psikanalizin ilk ortaya çıktığı o arkaik kuramı savunanlar yok mu? Tabi ki var. Böyle bir ekip her zaman var olmuştur. Fakat giderek daha marjinal hale geliyorlar doğal olarak. Temel özellikleri dışa kapalı olmaları. Gelişime kapalılar… Bilimsel yönteme karşı bir alerjileri var. Bilimsel yöntemin, kendi terapilerinin etkili olup olmadığını ölçemeyeceğini iddia ediyorlar. İster istemez insanı gülümsetiyor bu durum. Daha çok Fransa’dalar. Üzücü olan taraf, psikanaliz alanındaki faaliyetlerin ülkemize genellikle bu ülkeden girmesi. Çağdaş Psikanaliz’in gelişiminden habersiz olan genç psikoterapistlere, psikanalizin, gelişmelere ve bilime kapalı olan bu güdük formu tanıtılıyor maalesef. Psikoterapistler arasında, bu terapiyi uygulayanların, binde biri bile oluşturmadıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Psikanalizin Kernberg gibi en önemli kuramcıları bile bu çevreyi nesillerinin tükeneceği konusunda uyarmışlığı vardır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, psikanaliz evrimleştikçe daha az önyargılı ve daha fenomenolojik olma yoluna girmiştir. Bugün klasik psikanalistlerin tersine, çağdaş bir psikanalist, hastanın bilinçdışında ne olduğu konusunda peşin hüküm sahibi değildir. İnsani bir merak ile hastasını dinler. Hastayı şekillendirme, ona bir biçim verme ukalalığı yoktur. Hatta kendisi de bu ilişki esnasında gelişir.

Bilinçdışı gizemli çünkü adı üstünde bilinçdışı. Bilmediğin bir şey ve bilmediğin için de merak ediyorsun doğal olarak. Merak ettiğin için kuruyorsun kafanda; acaba neler var, neler var diye. Tarihte bilinçdışı hakkında atıp tutan pek çok kişi var. Bilinmiyor ya, atış serbest. Hatta bilinçdışını gözlerinde o kadar büyütenler var ki, abartarak tanrısal bir mahiyet dahi mevcut. O yüzden, insanların hayal gücüne göre bilinçdışı kavramı tarihte büyük bir önem kazanmış… Bir yandan gerçekten önemli aslında, bir yandan da her zaman olduğu gibi itidal üzere olmak lazım. Ego psikolojisine göre, doğduğumuzda psişik yapı sadece id’den ibaret ve id’in dış dünya ile, gerçeklikle hiçbir bağlantısı yok; yapısı uygun değil gerçeklikle temas etmeye. O yüzden dış dünya ile, gerçeklikle temas etmesi için, bir aracıya ihtiyaç duyuyor. Dış dünyadan haberdar olmak ve ona uygun fiiller yapabilmek için bir aracıya ihtiyacı var. Şuna benzetelim; hiç dilini bilmediğin, hiç anlamadığın birisi var. Bir aracıya diyorsun ki “git ona şöyle şöyle yap”. O da gidip bunu yapıyor. O aracı işte egodur. Freud’a göre, dış dünyada bir eylem yapabilmek için id’in bir kısmı egoya dönüşür; böylece ego, gerçeklik ile id arasındaki arayüzü oluşturur. Freud’un düşüncesi bu. Ondan sonra bunlar modifiye edildi, değiştirildi. Daha sonraki psikanalistler tarafından, id ile egonun birlikte geliştiği, daha sonra aralarına sınır çekildiği öne sürüldü.

Freud, herkesin bilinçdışında temel olarak aynı temaların bulunduğunu öne sürdü. Yani klasik psikanalistler hastaya tam bir önyargı ile yaklaşırlar. İçeride ne olduğundan çok emindirler. Üç aşağı beş yukarı benzer bir şey görür görmez “tamam buldum” diyerek o konunun üzerine gitmeye başlar ve bütünü kaybederler. Çünkü bütün önemli değildir onlar için. Bulacaklarına emin oldukları malzemeye odaklandıkları için bütünü kaybederler. Burada iki gerçek çok önemli. Birincisi, insanoğlu bir şeyi, bir şeye benzetme konusunda olağanüstü mahirdir. İkincisi psikanaliz bilimsel metodoloji ile değil, benzetmelerle çalışır. Metaforlar, hermönetik vs. bu iki gerçekten trajik bir sonuç ortaya çıkacağını anlamak için kâhin olmaya gerek yok. Elde çekiç var ve sürekli çivi arıyorsunuz. Üstelik de, çıkan malzemeyi çiviye benzetmeye meyilli bir gözlük takıyorsunuz. Psikanalizin bu handikapını Freud’dan sonra gelen her nesil aşmaya çalışmıştır, çünkü durum çok aşikâr. Her nesil Freud’un bir varsayımını feda ederek daha gerçekçi olmaya çalıştı. Freud’un vazgeçilmez sanılan bu varsayımları feda edile edile, bugün gelinen noktada Çağdaş Psikanaliz’in Freud ile fazla bir irtibatı kalmadığını söyleyebiliriz. Bugün bu alanda çalışan bir psikanalistin ne ödipal çatışma umurundadır ne elektra ne penis hasedi ne birincil narsisizm… Karşısına çıkan malzeme neyse onu çalışır. Önyargıyla pusuya yatıp bir şey çıksın diye beklemez. Bu açıdan Çağdaş Psikanaliz, oldukça fenomenolojik bir tabiata sahiptir. Yani doğduğu şekle taban tabana zıt mahiyete bürünmüştür ilginç olarak. Maalesef ülkemiz genellikle bu gelişmelerden bihaber olduğu için, hala psikanaliz denince akla 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında geliştirilen kuram geliyor. Övgü de, sövgü de o kurama yönelik yapılıyor.

Ego psikolojisi açısından bilinç ve bilinçdışı kavramları, her zaman geçerli. Ego psikolojisi açısından bilinçdışı niçin gizemli bir alan? Hatta notlarınızda bilinçdışının dilini çözmeye çalışmak eski Mısır’ın hiyelogriflerini çözmeye benzetiliyor.

Freud’a göre, benlik 3 katmana ayrılmıştır. İd, ilkel benlik ya da alt benlik, ego, benlik ve süperego, üst benliktir. İnsan doğduğu zaman önce ilkel benliği ile var olur, zamanla ego ve süperego gelişir. İd, yani ilkel benlik, ilkel dürtülere göre yaşar. Mantık ya da kural aramaz. İçgüdüsel hareketlerdir. Haz ilkesine göre hareket eder, yani asıl amacı dürtülerin tatmine ulaşmasına yöneliktir. Buna örnek olarak, bebekleri gösterebiliriz. Henüz ego gelişimi olmadığı için; dürtülerini tatmin etmeye yönelik ilkel davranışlarla davranırlar. Acıktığı zaman hemen yemek ister, tuvaleti geldiği zaman yapar, gaz çıkarmak istediği ya da geğirmek istediği zaman bunu yapar, yapamazsa da rahatsız olur, acaba şu anda toplum içinde miyim bu yaptığım ayıp mı diye düşünmez. Tabi ki bebeklik döneminde ilkel benlik ile hareket edilmesi oldukça normaldir. Ancak yetişkin olduktan sonra, egonun idi kontrol etmesi gereken noktada bunu yapamaması ve ilkel dürtülere göre yaşamaya devam edilmesi, bir sorundur.

Ego ise ; ilkel benliğin hazza ulaşma yolunda bazı kuralların olduğunu hatırlatan mekanizmadır. Bir nevi düzenleyicidir, insanın iç dünyasının haz arayışı ile dış dünyanın gerçekleri arasında denge sağlamaya çalışır. Örneğin bir toplantıda karnı çok acıkan birisinin hemen koşup kendisine yiyecek bir şeyler aramaya başlamaması, önce toplantının bitmesini beklemesi durumu, egonun kontrolü ile sağladığı bir durumdur. Ego, çocuklukta yavaş yavaş gelişmeye başlar. Hem dürtülerin farkına varılır hem de dış dünyadaki koşullar anlaşılır. 

Süper ego ise; insanın değerler bütünüdür. Hak, saygı, ayıp, yasak vb. kavramları temsil eder. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu, hangi hareketlerin toplum tarafından kabul gördüğü, hangilerinin cezalandırıldığı, nelerin ayıp olduğu vb. kavramlarının zihinde şekillenmesi ve içselleştirilmesidir. Böylece kişinin kendi değer yargıları oluşur ve çevresinde kimse olmasa bile bu değer yargılarıyla hareket etmeyi öğrenir.  Daha çok baskılayıcı bir mekanizmadır ve vicdan, suçluluk, utanç gibi duygularla özdeşleşir. 5-6 yaşlarında gelişmeye başlar. 

Ego ve süper ego katmanları, daha sonra oluşur ancak bunların oluşumuyla birlikte id tamamen ortadan kalkmaz. Her insanda 3 katman da bulunur, sadece bunların dengesi kişiden kişiye göre değişkenlik gösterebilir. Sağlıklı bir yetişkinde, idin dürtüleri tolere edilebilecek düzeyde karşılanır ve süper egonun baskısı da kişiyi sıkıntıya sokmayacak değer yargıları ile birlikte şekillenir. Bazı durumlarda daha dürtüsel davranılabilir, ama genel olarak dış dünyaya uyumlu bir şekilde hareket edilip, belirli değer yargılarına sahip olunur. Örneğin, aşırı acıkmış olduğumuz bir durumda, o anda yemekten başka şey düşünemeyerek diğer bütün işlerimizi erteleriz ve önceliği yemek yemeye veririz  (id) ancak bunu yine de dış dünyaya uyumlu bir şekilde yaparız (ego), hiç tanımadığımız bir insanın elinden gidip yemeğini almayız, çünkü bunun yanlış bir davranış olduğunu biliriz (süper ego).  

Benliğin bir bölümünün fazla baskın olması, çeşitli sorunlara sebep olur. Örneğin sürekli id baskın olarak yaşayan kişiler; genellikle başkalarına saygı duymayan, kendi çıkarını düşünen ve buna göre hareket eden, kavga etmekten çekinmeyen, istediğini elde etmek için her yolu deneyen ve engellenmeye tahammülü olmayan, haz duygusunu erteleyemeyen, istediği şeye anında sahip olmak isteyen, başka insanların ne dediğini takmayan bireyler olur. Süperegosu baskın olan kişiler ise; toplumsal değerlere aşırı bağlı ve bunlara katı bir şekilde uyma zorunluluğu hisseden, mükemmeliyetçi, duygularını açığa vuramayan, utangaç, sürekli onay alma ihtiyacında olan, başka insanların kendileri hakkında ne düşündüğünü ve söylediğini aşırı dikkate alan bireyler olurlar. Sayfa içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır, tanı ve tedavi için mutlaka doktorunuza başvurunuz. Uzm. Kl. Psk. Burcu Çetin Şeker

Eş bağımlılık; kişinin kendi istekleri tamamen ortadan kalkması ve bağımlı olarak karşısındaki kişiyi tatmin etme yoluna girmesi durumudur. Kişi bu şekilde sorumluluklarını başkalarına devreder. Bu durumda kişi kendisi için değil karşısındaki kişinin mutluluğu ve huzuru için sürekli bir çaba içerisine girmektedir. Psikolojik bir beyin hastalığı olarak tanımlanan eş bağımlılık, yalnızca bağımlı olan bireyi değil çevresini, günlük yaşamını etkileyen önemli bir hastalıktır. Bağımlılık ilgili kişiyi ne kadar rahatsız etse de ailesi ve yakınlarını da o kadar rahatsız eder. Kişi kendindeki değişimin zararlarını fark edemiyor, ya da fark etmek istemeyebilir. Bu süreci dışarıdan izleyen ebeveynler, kişide gözlemlenen değişimin farkına varabilirler. Buna karşın alkol ve madde bağımlılığı nedenleri arasında gelişen bir faktör de bağımlı kişinin aile yaşamı ve aile dinamikleri olabilmektedir. Eş bağımlı olarak görülen bireylerle karakterize olan özellikleri şu şekilde sıralayabiliriz;

  • Kendini suçlu hissetmek
  • Kendi hayatından ödün vermek
  • Günlük hayattaki alışkanlıklarını eşinin yanında bulunmak için yapmamak
  • Sosyal ve kendi yaşantısını kısıtlamaya başlamak
  • Karşısındaki insanın ihtiyaçları için kendisini zorunlu hissetmesi
  • Sevgisi ve merhametiyle insanları kurtarma isteği
  • Çabaları kabul edilmediğinde veya görülmediğinde aşırı kırgınlık
  • İlişkilerinin bitmemesi veya devam etmesi için sağlıksız şekilde bağlılık
  • Bağımsız karar vermede güçlük çekme
  • Başka kişilerin dediklerini aşırı önemseme
  • Güven eksikliği
  • Duyguları tanıyamama
  • İnsanları kontrol altına almak için zorlayıcı davranış
  • Sürekli onaylanma isteği
Eş bağımlılık tedavi edilmediğinde kişide depresyon, distimik bozukluklar görülür. Eş bağımlılık rahatsızlığını olan kişi, alkolik olan eşine alkol bulma yoluna girebilir veya bir anne madde kullanan çocuğunun kullanmasına mazeretler bulabilir. Bu sağlıksız ilişkide eş bağımlılığı olan kişi yaptığı işin doğru olduğuna inanır. Eş bağımlı olan bireyler için, karşısındaki insanın ihtiyaçlarını yapmak zorunlu hale gelir ve kendisini sorumlu hisseder. Bu kişiler; eşlerini kırmamaya, üzmemeye dikkat ederler ve genellikle her konuda alttan alan taraf olurlar. Eşlerinde alkol kullanımı söz konusu olduğunda sadece kendilerini suçlarlar. Eş bağımlılıkta kişi, eşinin tekrardan alkol kullanmaması için kalabalık ortamlarda bulunmamaya çalışırlar. Bu şekilde kendisini ve eşini sosyal çevreden uzaklaştırmaktadır. Bu durum genellikle kişinin çocukluk dönemi ile alakalı bir durumdur. Eş bağımlı kişi ve ailesi için pek çok davranış değişimi gerekebilir. Ailenin gelişimine engel olan her davranış durdurulmalıdır. Eş bağımlı olan kişi, duygularını ve ihtiyaçlarını görmeli ve kabul etmelidir. Bu durumda “hayır” demeyi ve kendine güvenmeyi öğrenmesi gereklidir.

Eş bağımlılık, bağımlı olan kişi için karşılıksız olan bir terim olup daha çok bağımlılığı farkında olmadan davranış ve tutumlarıyla destekleyen aile ve yakınlar için kullanılan bir tanımlamadır. Bağımlılığı bir hastalık olarak görmeyen aile ve kişinin yakın çevresi bu durumu kabul etmeyebilirler. Eş bağımlılık tedavi edilmediğinde kişide depresyon, distimik bozukluklar (uzun süreler üzüntü, içe kapanıklık, melankoli) görülür. Bu süreç uzadıkça ailede dengeler bozulur ve kural koyucu bağımlı birey olur. Bağımlı, ailenin bu durumunu sonuna kadar kendi çıkarları için kullanmaya hazır hale gelebilir ve bu durum aile için patolojik bir sürece dönüşür. / Prof.Dr. H. Nesrin DİLBAZ

Eş bağımlılığa “ilişki bağımlılığı” veya “sevgi bağımlılığı” da denir. Başkalarına odaklanmak acıyı ve iç boşluğumuzu hafifletmemize yardımcı olur, ancak kendimizi görmezden gelişimiz bu boşluk hissini yalnızca büyütür. Bu alışkanlık zamanla bir döngü haline gelir ve kendi kendini sürdüren bu sistem artık kontrolden çıkar. Düşünce biçimimiz takıntılı hale gelir ve karşılaşabileceğimiz olumsuz sonuçlara rağmen davranışımız zorlayıcı olabilir. Kendimizi ya da değerlerimizi, birisine sığınak olmak ya da korku veya kıskançlıktan dolayı her şeye burnumuzu sokmak için riske atıyoruz Bu yüzden eş bağımlılık bir bağımlılık türü olarak adlandırılmıştır. 1956’da bağımlılık hastalık olarak tanındı. Böyle tanımlanmasının sebebi bu koşulların sebep olduğu yaftalamayı ortadan kaldırmak ve tedaviye teşvik etmekti.

1988’de Psikiyatrist Timmen Cermak, eş bağımlılığın, bağımlılık sürecine işaret eden bir hastalık olduğunu öne sürdü. Psikiyatrist ve dahiliye tıp doktoru Charles Whitfield, eş bağımlılığı, tıpkı kimyasal bağımlılık gibi, tanınabilir, tedavi edilebilir semptomları olan kronik ve ilerici bir “kaybolmuş kişilik” hastalığı olarak tanımladı. Ayrıca Yeni Başlayanlar İçin Eş Bağımlılık kitabında eş bağımlılığa, kaybolmuş bir benliğin hastalığı olarak atıfta bulunuluyor. Yani aslında tedavi döneminde kendi benliğimizi tedavi ederiz. Eş bağımlılık, uyuşturucu bağımlılığındaki semptomlara benzer semptomlarla karakterize edilir. Bu semptomlar hafif ile şiddetli aralığında dağılım gösterir ve bağımlılık, inkar, işlevsiz duygusal tepkiler, şiddetli arzu ve (tedavi olmaksızın) kompulsif davranışı kontrol edememe gibi durumları içerir.

Tıpkı uyuşturucuya bağımlı olan kişilerin sürekli uyuşturucuyu düşünmesi gibi eş bağımlılar da sürekli olarak bağımlı oldukları kişiyi düşünmek, onunla birlikte olmak ya da onu kontrol altına almak için gittikçe daha fazla zaman harcamaya başlar. Sonuç olarak diğer sosyal ve iş faaliyetleri de zarar görür. Son olarak, eş bağımlı kişiler yarattığı kalıcı veya tekrarlayan sosyal veya kişilerarası sorunlara rağmen davranışlarına ve / veya ilişkilerine devam edebilirler.

Akıllı telefonunuzu evde bıraktığınızda, şarjı bittiğinde veya işletim sistemi çöktüğünde gelen korku, endişe veya panik hissi… İşte tam olarak bunları yaşıyorsanız siz de bir akıllı telefon bağımlısısınız demektir…

Aile ve arkadaşlardan izolasyon. Sosyal hayatınız, telefonunuzda geçirdiğiniz her zaman yüzünden can çekişiyor mu? Bir toplantıda veya arkadaşlarınızla sohbet esnasına, telefonunuzu kontrol ettiğiniz için söylenenleri sürekli kaçırıyor musunuz? Arkadaşlarınız ve aileniz, telefonunuzda geçirdiğiniz süre konusunda endişelerini dile getirdi mi? “Gerçek” hayatınızda hiç kimsenin -eşinizin bile- sizi çevrimiçi arkadaşlarınız gibi anlamadığını mı düşünüyorsunuz?

Akıllı telefon kullanımınızı gizlemek. Telefonunuzu kullanmak için gizlice sessiz bir yere giriyor musunuz? Akıllı telefon kullanımınızı gizliyor veya çevrimiçi harcadığınız süre boyunca patronunuza ve ailenize yalan mı söylüyorsunuz? Çevrimiçi süreniz bölündüğünde sinirli veya huysuz mu oluyorsunuz?

“Yenilikleri kaçırma korkusu” yaşamak. Telefonunuzu düzenli olarak kontrol edemediğinizde dışarıda kalmaktan veya önemli haberleri ve bilgileri kaçırdığınız hissinden nefret ediyor musunuz? Sosyal medyayı zorunlu olarak kontrol etmeniz gerekiyor, çünkü başkalarının sizden daha iyi zaman geçirdiğinden veya sizden daha heyecan verici bir hayat sürdüğünden endişe duyuyorsunuz? Geceleri telefonunuzu kontrol etmek için kalkıyor musunuz?

Akıllı Telefon Bağımlılığının Sinyalleri: İş yerinde veya evde işleri tamamlamada sorun yaşama. Çevrimiçi sohbet etmek, mesajlaşmak veya video oyunları oynamakla meşgul olduğunuz için akşam yemeği için evde yiyecek bir şey kalmadığını ya da çamaşırların yığıldığı zamanlar yaşıyor musunuz? Belki de işlerinizi zamanında tamamlayamadığınız için kendinizi geç saatlerde çalışırken buluyorsunuz.
“Nomofobi” (cep telefonsuz kalma korkusu) olarak da bilinen akıllı telefon bağımlılığı, genellikle internet aşırı kullanım sorunu veya internet bağımlılığı tarafından körüklenmektedir. Sonuçta, nadiren dürtüyü yaratan nadiren telefon veya tabletin kendisidir, asıl bizi bağlayan ise oyunlar, uygulamalar ve çevrimiçi dünyadır.
  1. Yorgunluğunuzun acısını çevrenizdekilerden çıkarmamaya çalışın. Yorgunluğunuz kişisel bir şeydir ve bunu başkalarına yönlendirmek kimseye yardımcı olmaz, sadece daha fazla stres ve çatışma yaratır. Onlarla nasıl hissettiğiniz hakkında konuşmak, biraz sabırlı ve anlayışlı olmalarını istemek çok daha iyi bir seçim olacaktır.
  2. Sabırlı olun. Zihinsel yorgunluktan kurtulmak zaman alabilir. Başarısız olmak veya sabırsızlanmak, büyük olasılıkla, hızlı bir çözüm bulmaya geri dönmenize yol açacak ve bu da kısır döngüye girmenize neden olacaktır. Ne kadar sabırlı bir şekilde ilerlerseniz, zihniniz o kadar hızlı iyileşebilir.
  3. Fiziksel aktivite yaparak dışarıda ve doğada daha fazla zaman geçirin. Evde oturmayın, aynı çevreye bakmayın ve çıkmazınız hakkında derin düşünceler kapılmayın. Dışarı çıkın ve zihninize eğlenmek için yeni bir ortam ve biraz temiz hava verin. Açık havada olmak, zihinsel yorgunluğunuzu atmanıza yardımcı olur.
  4. Zihinsel yorgunluğunuzdan kurtulmanın yolunu düşünmeyin. Endişelenmek ve fazla düşünmek, tam da ilk başta yaptığınız gibi hissetmenize neden olan şeylerdir. Belirtiler hoş değil, ancak iyileşme sürecini hızlandırmak için zihinsel olarak yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Bunu yapmaya çalışmak tam tersi bir etkiye sahiptir.
  5. İşleri kendi hızınızda yapın, yapabileceğiniz ve yapamayacağınız şeyler için suçluluk hissetmeyin. Şu anda size çok fazla gelen görevlere hayır demeye hazır olun.
  6. Zihninize ve bedeninize iyi bakın ve öz bakım uygulayın. Alkol, kötü beslenme ve uyku alışkanlıklarından kaçının. Enerji seviyeleriniz tükendiğinde iyi beslenerek ve yeterince dinlenerek enerji seviyenizi yüksek tutmak önemlidir.
  7. Zaman zaman zihninizi dinlendirin. Bütün elektronik eşyaları kapatın. Meditasyon yapın ya da sadece yalnız başınıza oturun. Birçok insan, meşgul olmaya çok alışkın oldukları veya sürekli zihinsel uyarılmaya ihtiyaç duydukları için bunu zor bulur. Günün küçük bir bölümünde bile bu uyarıyı durdurmak uzun vadede çok faydalı olabilir.
  8. Kaygı konusu hakkında sürekli konuşmayı ve okumayı bırakın. Kitapları, forumları ve nasıl hissettiğinize dair genel saplantınızı azaltın. Kendinizle ilgili endişeleriniz günlük bir saplantı haline gelmediği sürece, kendinizi bu konuda eğitmekte yanlış bir şey yoktur.

Doğru anlayış ve yaklaşımla zihinsel yorgunluk kolayca tersine çevrilebilir. Mümkünse, kişisel yaşamınızda stresinizi azaltabilecek veya size daha fazla dinlenme süresi kazandırabilecek değişiklikler yapabilirsiniz. Sadece hayata yeni bir bakış açısına sahip olmak ve bu kadar çok yorgunluğa neden olan şeyin ne olduğunu anlamak bile çok yardımcı olur, çünkü yorgunluğunuzun arkasındaki nedeni gördüğünüzde gerekli değişiklikleri yapmak çok daha kolaydır. Çoğu durumda, bir şeyler üzerinde endişelendiğimizde veya strese girdiğimizde, değişmesi gereken dışarısı değil, daha çok dışarıdaki olaylara ilişkin algımızdır. Hayatınızda huzur istiyorsanız, her zaman kendinizi iyileştirmeye odaklanın, dışarıyı değil. O zaman içeride daha fazla huzur bulduğunuzda, dışarıda ne kadar az probleminiz olduğunu görmek şaşırtıcı olacaktır. Sizi bir zamanlar çılgına çeviren şey, şimdi sizi pek rahatsız etmiyor gibi görünmeye başlayacak ve eğer hayatınızda gerçek sorunlar varsa, onlarla uğraşırken kendinizi çok daha sakin hissedeceksiniz.

Zihinsel yorgunluktan kurtulma, ondan kurtulmanın yolunu düşünmeye çalışmakla gelmez. Çözmeye, düzeltmeye veya ondan kaçmaya çalışarak zihinsel yorgunluktan kurtulmaya çalışmak sadece daha fazla düşünmeyi, daha fazla zihinsel enerjiyi gerektirir ve bu nedenle sizi kısır bir döngüye hapseder. İşte bir örnek: 24 günde 24 maraton koştuysanız ve bacağınız tamamen yorgunsa ve gerçekten acı çekecek kadar ağrıyorsa, acı çekmeyi durdurmak için başka bir koşuya çıkmanın iyi bir fikir olduğunu düşünür müsünüz? Hayır, iyileşmesi için onu dinlendirmeniz gerektiğini anlarsınız. Sorun şu ki, çoğu insan zihinsel olarak yıpranmış hissettiklerinde tam tersini yapıyor. Kendilerini böyle hissetmelerine neyin sebep olduğunu yanlış anlayarak, zihinsel olarak savaşmaya veya hissettiklerinden kurtulmanın yollarını düşünmeye çalışabilirler. Bu da elbette zihni daha fazla yorar ve bu nedenle hiçbir ilerleme kaydedilmez.

Anksiyete hastalarının yaşadığı zihinsel tükenme, esas olarak durumlarını aşırı düşünmekten kaynaklanmaktadır. Kitaplar aracılığıyla, forumlarda, diğer hastalarla sohbet ederek veya internette çözüm aramak için çok fazla zaman harcarlar. Cevapları bulmaya ve rahatlamaya çalışmak için neredeyse bütün vakitlerini harcarlar. Zihinsel yorgunluğun bir diğer yaygın nedeni, üzüntü duyan ve kötü hisseden kişilerin dış dünyaya ve etraflarındakilere karşı her şeyin yolunda olduğunu iddia etmeye çalışmasıdır. Bu eylemi sürdürmeye çalışmak son derece zorlayıcı ve yorucu olabilir.

Belirtildiği gibi, zihinsel yorgunluk, beyni aşırı çalıştırarak, özellikle stresli/endişe verici düşünme yoluyla yaratılır. Beyniniz fiziksel bir organdır ve diğer tüm organlar gibi iyileşmesi için dinlenme dönemlerine ihtiyacı vardır. Fazla çalıştığında ve ihtiyacı olan molayı alamadığında, yorgunluk belirtileri göstermeye başlayacaktır. Bu yorgunluk, beyninizin size bir mesaj gönderme şeklidir. Size sürekli aşırı düşünme, endişe veya kendiyle ilgilenme gibi durumlarla artık baş edemediğini ve iyileşmeye başlayabilmesi için zihinsel aktivitelere ara verip dinlenmeye ihtiyacı olduğunu söyleme şeklidir.

Zihinsel yorgunlukla uğraşan biri, günlük görevlerden bunalmış hissedebilir ve tüm sorumluluklarından uzaklaşmayı isteyebilir. Kendileri dışındaki herhangi bir şey veya herhangi biri için çok az zihinsel enerjiye sahip olduklarından, başkalarının onları yalnız bırakma arzusu olabilir. En küçük miktarda stresle baş etmeyi zor bulabilirler ve kırılmak üzereymiş gibi sürekli sinirli hissedebilirler.

Zihinsel yorgunluk, kişinin fiziksel ve duygusal olarak bitkin hissetmesine yol açabilir. Bu nedenle zihinsel yorgunluktan mustarip bir kişi duygusal olarak hiçbir şey hissetmeyebilir. Kendisinde yeterli gücü bulamayabilir ve herhangi bir fiziksel aktivite yapmak için enerjisi olmadığını düşünebilir. Ayrıca konsantre olmakta zorlanabilir, zihinsel netliğe bir türlü erişemez ve çevresinden kopukluk duygusu hissedebilir. Kitap okumak, bir sohbeti takip etmek veya bir TV programı izlemek gibi basit bir şey bile zor olabilir.

Bir görevin yarısında ne yaptıklarını unutabilirler. Hata yapmaya devam edebilirler. Sürekli sinirli olabilirler ve etraflarındakilere saldırabilirler. Sessiz bir ortamda bulunmayı ya da yalnız olmayı isteyebilirler ve bunlara sahip olamadıklarında çevrelerine karşı kırıcı söylemlerde bulunabilirler.

Yukarıdakiler sizi herhangi bir şekilde tanımlıyorsa, büyük olasılıkla zihinsel yorgunluk yaşıyorsunuz.

Zihinsel yorgunluk, çok fazla zihinsel çaba sarf eden aktivitelere girildiğinde ve beyne dinlenmek için fırsat verilmediğinde ortaya çıkar. Bu zihinsel tükenmişlik, aşırı düşünmenin, sürekli stresin, endişenin, sürekli kendini önemsemenin veya iç gözlemin sonucu olabilir. Yukarıdakilerin tümü, anksiyete hastasının tipik davranışları olduğundan, anksiyeteden mustarip birçok kişinin zihinsel yorgunluk semptomlarını yaşaması şaşırtıcı değildir. Zihinsel yorgunluğun sahipseniz, aşağıdaki durumlarla baş etmeye çalışıyorsunuzdur;

  • Kafanız karışır ve dışarıya karşı odaklanmakta güçlük çekersiniz.
  • Zihinsel ve fiziksel olarak yıpranmış hissedersiniz.
  • Yalnızlık ve sosyal izolasyon ihtiyacı duyarsınız.
  • Konuşmaları ve sosyal durumları takip etmekte zorlanırsınız.
  • Bir göreve konsantre olmakta zorlanırsınız, genel konsantrasyon eksikliği hissedersiniz.
  • Sürekli bir şeyleri unutursunuz.
  • Fiziksel yorgunluk hissedersiniz.
  • Tekrarlayan psikolojik ağrı veya baş ağrıları yaşarsınız.
  • Genellikle sinirli hissedersiniz, özellikle de başkalarının yanında.
  • Yavaş düşünürsünüz ve düşünmek çok yorucu bir eylem haline gelir.
  • Duygu eksikliği yaşarsınız.
  • Sürekli üzgün veya depresif hissedersiniz.
  • Tekrarlayan ve takıntılı düşüncelere kapılırsınız.
  • Konuşma sırasında duraksarsınız ve boşlukta kalırsınız.
  • Güven kaybı yaşarsınız.
  • Ruh sağlığınız kötüleşir.
  • Uyku sorunu çekersiniz, gece boyunca erken veya düzenli olarak uyanırsınız.
  • Doğru düşünemezsiniz, kafanız karışır ve karışık düşünürsünüz.
  • Kitap okuyamazsınız ya da film izleyemezsiniz, olay örgülerini takip edemezsiniz.
  • Net olamazsınız.
  • Motivasyon eksikliği yaşarsınız.
  • Hayattan zevk alamazsınız, hayatı coşkulu yaşayamazsınız.

Kendine zarar verici davranışlarda bulunmak yerine, öz bakımla meşgul olun. Bu yaklaşım, kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacak her şeyi yaparak fiziksel ve zihinsel sağlığınıza özen göstermeniz anlamına gelir. Sağlıklı beslenin, düzenli egzersiz yapın, yeterince uyuyun, sosyal medya ve ekran zamanını azaltın, doğada vakit geçirin ve kendinizle nazikçe konuşun, bunlar sade birkaç örnek kendiniz zenginleştirebilirsiniz.

İstediğiniz Hayatı Yaşamaya Doğru Hareket Edin. Sürekli kötü hissetmenin panzehiri, hayatta istediğiniz şeye doğru küçük adımlar atmaya başlamanın sinyali olabilir. Bu, yeni bir kariyer yolu bulmak, seyahat etmek, borçtan kurtulmak, bir ilişkiyi bitirmek, bir aile kurmak veya uzaklara taşınmak anlamına gelebilir. Değerlerinizi belirleyin ve onlara göre hareket etmeye başlayın. Değerlerinizle uyum sağlamaya başladığınızda, kendinize güvenmeniz daha kolay olacaktır.

Seni kötü hissettiren insanlarla takılmak yerine, seni iyi hissettiren insanlarla takılmaya başla. Günlük hayatınızda hiç pozitif insanınız yoksa, bir destek grubuna katılmayı düşünün. Nerede bulacağınızdan emin değilseniz, Ulusal Akıl Hastalıkları İttifakı ne tür zihinsel sağlık sorunlarıyla karşılaşmış olursanız olun, başlamak için iyi bir yerdir. Yavaşlamayı ve kendinizi olumsuz düşüncenizden uzaklaştırmayı zor buluyorsanız, düzenli bir meditasyon uygulamasına başlamayı deneyin. Meditasyon yapmak, kafanızdaki olumsuz sesi kapatmanın bir yoludur. Aynı zamanda bir kas gibidir; Ne kadar çok pratik yaparsanız, zihninizi sakinleştirmeniz ve olumsuz düşüncelerden kurtulmanız o kadar kolay olacaktır.
 

Duygularınızın ve tetikleyicilerinin daha fazla farkına varmaya başladığınızda, olumsuz olaylarla karşılaştığınızda sahip olduğunuz düşünceleri belirlemeye çalışın. Düşüncelerinizin gerçekçi olup olmadığı veya düşüncenizin çarpıtmalarına katılıp katılmadığınız hakkında kendinize sorular sorun. Bu iç sese karşı argümanlarla karşı çıkarak içinizdeki zorbaya karşı durmaya çalışın. Kendi başınıza güçlü bir ses oluşturmakta zorlanıyorsanız, tanıdığınız daha güçlü bir kişinin (bir arkadaş, ünlü kişi veya süper kahraman gibi) rolünü üstlendiğinizi ve kafanızdaki eleştirel sesle konuştuğunuzu hayal edin.

Kendinizden nefret etmek yerine, kendinize şefkat göstermeyi deneyin. Bu, durumlara farklı bir açıdan bakmanızı, başardığınız iyi şeyleri görmenizi ve siyah-beyaz düşünceyi sona erdirmeniz anlamına gelir. Kendileri hakkında benzer düşünceleri olan bir arkadaşınıza veya sevdiğiniz birine ne söylerdiniz? Bu gerçekten dünyanın sonu olabilecek kadar kötü bir şey miydi? Durumu bir felaket yerine bir aksilik olarak görmek için durumu yeniden canlandırabilir misiniz? Kendinize karşı daha nazik olabildiğinizde, kendinizi daha olumlu duygulara ve olumlu bir iç sese açacaksınız. Araştırmalar, şefkat odaklı terapinin benlik saygısını iyileştirebileceğini ve bu da kendinden nefreti azaltmaya yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Kendinden nefret etmenin üstesinden gelmek istiyorsanız, döngüyü kırmak için yapabileceğiniz birkaç şey var. Her şeyden önce, nasıl hissettiğinizden sorumlu olmadığınızı, ancak bugünden itibaren olumlu değişiklikler yapmak için attığınız adımlardan sorumlu olduğunuzu unutmayın.

Aşağıda, ara sıra olumsuz yönde kendi kendine konuşmanın ötesinde, kendinizden nefret ediyor olabileceğinizi gösteren bazı işaretler bulunmaktadır.

Ya hep ya hiç düşüncesi: Kendinizi ve hayatınızı arada gri tonları olmadan iyi ya da kötü olarak görürsünüz. Bir hata yaparsanız, her şeyin mahvolduğunu veya başarısız olduğunuzu hissedersiniz.
Olumsuzluğa odaklanma: İyi bir gününüzde olsanız bile, bunun yerine olan kötü şeylere veya neyin yanlış gittiğine odaklanma eğilimindesiniz
Duygusal akıl yürütme: Duygularınızı gerçeğiniz olarak kabul edersiniz. Kendinizi kötü hissettiğiniz veya bir başarısız gibi hissettiğinizi fark ederseniz, duygularınızın durumun gerçeğini yansıtması gerektiğini ve aslında kötü olduğunuzu varsaymaya başlarsınız.
Düşük benlik saygısı: Genellikle düşük benlik saygısına sahipseniz ve günlük hayatta kendinizi başkalarıyla karşılaştırırken aslında kendinizi ölçtüğünüzün farkında değilsiniz.
Onay istemek: Kendi değerinizi doğrulamak için sürekli olarak başkalarından onay bekliyorsunuz. Kendiniz hakkındaki fikriniz, başkalarının sizi nasıl değerlendirdiğine veya sizin hakkınızda ne düşündüklerine bağlı olarak değişiyor.
İltifatları kabul edemezsiniz: Biri sizin hakkınızda iyi bir şey söylerse, söylenenleri küçümsersiniz ya da sadece iyi olduklarını düşünürsünüz. İltifatları kabul etmekte zorlanıyorsunuz ve nezaketle kabul etmek yerine onları savuşturma eğilimindesiniz.

Uyum sağlamaya çalışmak: Kendinizi her zaman bir yabancı gibi hissettiğinizi ve her zaman başkalarına uyum sağlamaya çalıştığınızı fark ediyorsunuz. İnsanların sizden hoşlanmadığını hissediyorsunuz ve neden sizinle vakit geçirmek isteyebileceklerini ya da gerçekten sizden hoşlandıklarını. Eleştiriyi kişisel olarak almak: Biri eleştiri sunduğunda zor anlar yaşarsınız ve bunu kişisel bir saldırı olarak kabul etmeye veya olaydan çok sonra kendinizi o anı düşünürken bulursunuz. Sıklıkla kıskançlık duygusu: Kendinizi başkalarını kıskanırken bulursunuz ve hayattaki durumunuz hakkında kendinizi daha iyi hissetmek için onlarla iletişimi kesebilirsiniz. Olumlu bağlantılardan korkmak: Birisi size çok yakınlık gösterdiğinde, arkadaşlarınızı veya potansiyel ilişkilerinizi korkudan uzaklaştırabilir, kötü bir şekilde sona ereceğine ve yalnız kalacağınıza inanabilirsiniz.
Kendiniz için acıma partileri vermek: Kendinize acıma partileri verme eğiliminiz var ve sanki hayatta size çok kötü davranılmış gibi ya da her şey size karşı cephe almış gibi hissediyorsunuz. Büyük hayal kurmaktan korkmak: Hayalleriniz ve geleceğinizden korkuyor ve hayatınızı korunaklı bir şekilde yaşamaya devam etmeniz gerektiğini Başarısızlıktan hatta başarıdan korkabilir veya elde ettiğiniz başarıdan bağımsız olarak kendinize bir üst pencereden bakmaya başlarsınız. Kendinize karşı sert olmak: Bir hata yaptığınızda kendinizi affetmekte çok zorlanıyorsunuz. Geçmişte yaptığınız veya yapamadıklarınız için de pişmanlık duyabilirsiniz. Geçmişteki hataları geride bırakmakta ve hareket etmekte bu yüzden zorlanabilirsiniz. Alaycı bakış açısı: Dünyayı çok alaycı bir şekilde görüyor, içinde yaşadığınız dünyadan nefret ediyorsunuz. Sanki olumlu bir bakış açısına sahip insanların dünyanın gerçekten nasıl işlediği konusunda saf olduklarını hissediyorsunuz. İşlerin daha iyiye gittiğini görmüyorsunuz ve hayata çok kasvetli bir bakış açınız var.

Sık sık “kendimden nefret ediyorum” düşünceniz var mı? Kendinden nefret etme duygularıyla doluysanız, bunların ne kadar sinir bozucu olabileceğini bilirsiniz. Kendinden nefret etmek hayatta elde edebileceklerinizi sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda anksiyete ve depresyon gibi zihinsel sağlık koşullarınızı da kötüleştirir. Kendinden nefret etme duygularının üstesinden gelmek için, belirtileri ve semptomları tanımak, altta yatan nedenleri ve tetikleyicileri anlamak, yaşamınız üzerindeki güçlü etkilerinin farkına varmak ve son olarak, bu benlik duygularını aşmak için bir plan yapmak önemlidir. -nefretsiz ve daha iyi hissedebilmek için sağlıklı başa çıkma becerileri geliştirmek de önemlidir.

Gerçekte dağınık manzaraların altında yatan nedenler genellikle bu probleme yol açar. Negatif duygulara tutunmak, bir hatırayı canlı tutmaya mı çalışmak gibi alt nedenler dağınıklığa takılmamıza neden olabilir. Yeniden organizasyon sürecinde kendinize aşağıdaki soruları sormanız önemlidir:

  • Şu anda hayatınızda neler iyi gidiyor, neler iyi gitmiyor?
  • Kendinizi bunalmış hissetmenize neden olan nedir?
  • Bu dağınıklık hayatınızda ilerlemenizi nasıl engelliyor?
  • Dağınıklıktan kurtulmayı düşündün mü?
  • Bu “yığılmayı” ortadan kaldırmak için atabileceğiniz ilk adım nedir?

Fiziksel dağınıklık bir saplantı haline gelebilir ve bir boşluğu doldurmak için daha fazla maddi şeye ihtiyaç duyma saplantısı oluşabilir. Bazen kendimizi ve etrafımızı, bir tür duygusal değere sahip olan ve kurtulmakta zorlanacağımız şeylerle çevrili bulabiliriz. Çoğu durumda biriktirme bozukluğu olan kişiler, duygusal değeri olan veya gelecekte ihtiyaç duyacaklarını düşündükleri eşyaları saklayacaktır. Biriktirme bozukluğu; romantik ilişkiler, mesleki ve sosyal yükümlülükler dahil olmak üzere birinin günlük yaşamının neredeyse her alanında sorunlara yol açabilir. Biriktirme hastası bir birey aşağıdaki davranışları sergileyebilir:

  • Eşyaları atamama
  • Eşyaları atmaya çalışırken şiddetli endişe duyabilir
  • Eşyaları organize etme zorluğu hisseder
  • Bir eşyanın tamamen tükenmesi, kaybolması veya gelecekte ona ihtiyaç duyulması korkusu
  • Yaşam alanı kaybı, sosyal izolasyon, aile veya evlilik uyumsuzluğu ve finansal zorluklar dahil olmak üzere işlevsel bozukluklar.

Bir şey aramakla vakit kaybetmek, büyük miktarda zaman alabilir ve potansiyel olarak diğer önemli görevlerden ve kişisel bakım rutinlerinizden de vakit çalabilir. Fiziksel dağınıklık aşırı hale geldiğinde, birey için zihinsel ve fiziksel olarak ev, artık işlevsel bir yer olmaktan çıkar. Bu da yalnızlık duyusuna yol açabilir. Eviniz sığınağınız, dinlenmek için zaman ayırabileceğiniz güvenli bir yer olmalıdır. Ancak eviniz fiziksel dağınıklıkla dolduğunda, evinizin sığınaktan ziyade düşmanınız olduğunu hissedebilir ve bu da genel olarak sizin iyi oluşunuzu olumsuz etkileyebilir.

Lavaboda bulaşıklar, üst üste yığılmış kirli çamaşır yığınları, her yerde battaniyeler ve yastıklar, dağınık dolaplar, garajda çok fazla çöp ve evin her yerinde saklanan çok sayıda kullanılmayan eşya… Bu durum tanıdık geliyor mu? Toplumun bize ne kadar çok şeye sahip olursak o kadar mutlu olmamız gerektiğini öğrettiği materyalist bir kültürde yaşıyoruz, aslında bu dağınıklık enerji kaybına ve çok fazla strese neden olabilir. Kontrolsüz tüketici dürtüleri, eşyalara duygusal bağlılık, duygusal hatıralar, eşyalardan kurtulma korkusu, geçmiş hatıralara tutunma ihtiyacı, duygularımıza eşyalarımızı aşılama eğilimimizin birçok nedeninden bazılarıdır. Bir şeyleri atmak çoğu zaman acı verici olabilir ve geçmişi unutmanın ve geleceğimizden vazgeçmenin temsilcisi olabilir, bu nedenle bir gün yararlı olacaklarını umarak aslında zihinsel ve duygusal stresimize katkıda bulunan şeylere sık sık takılırız.

Dağınıklığı genellikle fiziksel şeyler olarak düşünmemize rağmen, zihinsel ve duygusal dağınıklık, fiziksel dağınıklık kadar gereksiz yer kaplayabilir. Eski alışkanlıklar, kırgınlıklar, bulanık düşünceler, dağınık ilişkiler, ödenmemiş finansal borçlar, kırık bir vazo veya makyaj malzemesi dağınıklığı gibi saymakla bitmez durumlarla karşılaşırız. Tüm bu fiziksel, zihinsel ve duygusal dağınıklık, strese ve düşük enerjiye katkıda bulunabilecek ve sağlıklı düşünebilmenin önüne geçecektir Dağınıklık işlerinizi halletmeyi, ihtiyacınız olanı bulmayı, düzenli ve verimli bir şekilde yaşamayı zorlaştırabilir. Her gün anahtarlarımızı aramakla veya o pantolonu bulmaya çalışmakla zaman harcadığımızda, bu negatif günlük enerjinin zamanla birikmesine izin vererek stresi tetikleriz.

İnce düşünen insanların sık yaptığı hata, kişiliği küçük insanlara büyük anlamlar yüklemektir.

Birisine öfkelenmek veya incinmek yerine şefkatle karşılık vermeyi deneyin. Belki de çok sancılı bir hayatları olduğu için böyle bir insan oldular. Belki de patronunuz, annesi hasta olduğu için hemen sinirleniyor. Belki de görümcenizin size karşı hep soğuk olmasının sebebi, hayatı boyunca depresyonla mücadele etmiş olması ve mutlu evliliğinize imrenmesidir. Belki de komşunuzun her şeyde kusur bulmasının sebebi sürekli hissettiği anksiyetedir. Canınızı yakacak bir durumdansa iyiliğe adım atmak basit bir seçimdir. İyi niyet ve merhamet düşünceleri göndermenin öfkeli ve nefret dolu düşünceleri azalttığına dair somut kanıtlar vardır. Burada mesele birisini affetmek değildir. Mesela, öfkeli hissettiğiniz zamanlarda, onlara biraz iyilik göndermek ve bu süreçte kalbinizi bir nebze ısıtmaktır.

Bazen, sevmediğiniz biriyle etkileşime geçmenin en kötü yanı sevmediğiniz biriyle etkileşime geçecek olmak gerçeğinin sizi ezmesidir. Kafamızda bitmiş bir sohbeti tekrar tekrar çevirebilir, kendimizi savunmadığımız için veya istemediğimiz bir şeyi kabul ettiğimiz için kendimize kızabiliriz. Ya da bu kişi bizi bir dedikoduya veya katılmadığımız bir aktiviteye katmıştır. Kendi davranışlarınız hakkında neyin kabul edilebilir veya edilemez olduğunu önceden belirleyin. Onun davranışlarını kontrol edemezsiniz fakat istismar edilmiş olma hissini minimize edebilirsiniz. Etkileşimde neyin olmasını istemediğinizi belirleyin ve ona sadık kalın. Bu, etkileşimden sonra sizin düşüncelerinizin saatlerce hatta günlerce işgal edilmemesi için hayatidir.

Stanley Schacter’in sosyal ilişkilerdeki klasik çalışmalarından beri biliyoruz ki, bazı insanlar için, başkalarıyla birlikte olmak stresli durumları idare etmeyi kolaylaştırabilir. Eğer sevmediğiniz biriyle karşılaşacaksanız, özellikle güvendiğiniz ve varlığı sizi rahatlatan birinin yanınızda olması faydalı olacaktır. Hatta duygusal olarak yakın olmadığınız birinin, dikkat dağıtıcı bir unsur veya bir kaçış yolu olarak yanınızda bulunmasının çok faydası olacaktır.

Bazen bir kişiye katlanamama sebebimiz, o kişinin kendimiz hakkında bize hissettirdikleridir. Kendimizi küçümsenmiş veya doğamızın yargılandığını hissedebiliriz; Yeteri kadar iyi değilmişiz gibi hissettirirler, bu canımızı yakar ve bizi öfkelendirir. Hoşlanılmamaktan hoşlanmamak normaldir; birinin bizimle problemi olduğunu düşünmek bizi rahatsız eder. Birisinin sizin hakkınızdaki yargısını kendiniz hakkındaki yargınızdan ayırırsanız ne olur? Ya bazı kişilerin kendi sebeplerinden dolayı sinirli ve eleştirel olduğunu kabul ederseniz? Evet, bazı insanların her şey ve herkesle problemi vardır. Bu insanları memnun etmenin yolu yoktur. Kendinize bunu kişiselleştirmeme özgürlüğü verin. Belki de bu kişi sizin nasıl bir insan olduğunuzdan dolayı değil, kendisinin nasıl biri olduğundan dolayı sizi sevmiyor. O zaman neden bir tepki için enerji harcayasınız ki?

Araştırmalara göre, çok kısa bir süre olsa bile, sevildiğimizi ve hoşlanıldığımızı kafamızda canlandırmak, tehditlere karşı hassasiyetlerimizi azaltmaya yardımcı oluyor. Diğer bir deyişle, sevdiğiniz ve sevildiğiniz bir sahneyi veya bir kişiyi kafanızda canlandırmak, tehdit olarak hissettiğiniz biri tarafından daha az öfkelendirilmenizi sağlıyor. Bir dahaki sefere varlığı kalkanlarınızı aktif etmenize sebep olan biriyle etkileşime geçtiğinizde, sevdiğiniz birini hayal edin. Bir çatışma ortamını engelleyebilir veya kötü bir durumu daha kötü hale getirmekten kurtulabilirsiniz.

Eğer direnciniz düşükse zor bir etkileşim daha da zor hale gelir. Mesela sadece uykusuz olduğunuz için bazı durumlara daha kötü tepkiler verdiğiniz olmuştur. Veya yeteri kadar egzersiz yapmadığınız için yerinizde duramadığınız olmuştur. Spor müsabakalarına hazırlanan atletler gibi, sürekli veya tek seferlik olsun, etkileşime kendinizi hazırlayın. Yemenize dikkat edin, farkındalığınızın pratiğini yapın, hareket edin ve yeterli uyuduğunuza dikkat edin. Bu hem sizi daha güçlü yapar hem de olumsuz durumlara karşı daha tahammüllü olursunuz ve direnciniz sağlam olur.

Duygusal olarak zor durumlarda soğukkanlılığını koruyabilen insanlar fiziksel durumunu en iyi bilen insanlardır. Üzgünken vücudunuza dikkat etmeye vakit ayırın. Öfkenizin geldiğini nasıl hissediyorsunuz? Göğsünüzdeki sıcaklık mı, kaslarınızda gerilme mi veya çenenizin titremesi mi? Endişeyi nasıl hissediyorsunuz? Fiziksel semptomları azaltacak yöntemleri deneyin, zihinsel olarak öfke ve endişeniz de azalacaktır.

Herkesin hayatı, en sevdiklerimizden varlığı bile canımızı sıkanlara kadar geniş yelpazede insanlarla etkileşimi içeriyor. Bize hissettirdiklerinden dolayı etrafında olmaya katlanamadığımız insanlar olabilir. Bazılarıysa sadece patavatsız olabilir. Ya da hiç unutamayacağımız şekilde canımızı yakmış olabilirler. Çoğumuz için ideal hayat bu kişilerle etkileşime geçmemektir. Fakat bu sadece kültürümüzde politik kutuplaşma ve grupçuluğa sebep olmakla kalmaz, çoğumuz için pratik de değildir. İster hiç sevmediğiniz birinin de bulunduğu bir düğün olsun, ister eski eşinizle velayet görüşmesi olsun, isterse sizi delirten bir patronla her gün çalışmak olsun, bu tip etkileşimleri sağlıklı biçimde atlatmamızı sağlayacak bazı prensipler vardır;

Açık bir planınız olsun ve zihninizde provasını yapın. Bulgulara göre öngörülebilirlik ve kontrol, fiziksel stresimizi ve üzgünlükle bağlantılı duygularımızı azaltıyor. İşler plana göre gitmediğinde telaş yapacağınız kadar katı olmadan etkileşiminizin nasıl olacağına dair belli hatları kafanızda bir stratejiyle belirleyin. Ne kadar sürecek? Zihinsel ve lojistik olarak kaçış planınız nedir? Kötü bir durumdan kendinizi kurtarabileceğiniz konu değiştirme hamleniz ne olabilir? Kötüye gitme potansiyeli olan her büyük proje gibi, kendinizi farklı olasılıklara hazırladığınız için iyi hissedeceksiniz.

Duygusal çatışmanın veya duygusal kararsızlığın çelişki ile eş anlamlı olduğunu biliyoruz. Bunun karar vermemiz üzerinde olumlu bir etkisi vardır. Örneğin; bizi karar vermeye zorlaması, şüphelerimizi açıklığa kavuşturması, hatta bunları kabul etmeye zorlaması gibi. Lohusalığın karmaşık döneminden geçen anne, yavaş yavaş karşı karşıya kaldığı yeni gerçekliği var sayar ve ona alışır. Birini sevdiğimizde ve ondan nefret ettiğimizde, aynı anda kendimizi bu hissin gerçekliğini anlamaya zorlarız. Aşk daha mı ağır basar? Partnerimize karşı hissettiğimiz tutkumuzdaki çelişki doğal bir şey midir? Yoksa bu nefret, karar vermek için bilmemiz gereken bir gerçek midir?

Michigan Üniversitesinden Dr. Laura Ress, bize ilginç bir şey göstermek için 2013’te bir araştırma yaptı. Duygusal kararsızlık, öz farkındalığa yardımcı olur. Bu rahatsızlık beynimizin yatıştırması ve çözmesi gereken bir şeydir. Aslında, bu tür bir çelişkinin yaratıcılığımızı geliştirdiği gösterilmiştir. Bize düşünmek, açıklığa kavuşturmak ve bu çelişkiyi çözmek için orijinal cevaplar yaratmak için kanallar aramamızı sağlarlar. Sonuç olarak, dikkat edilmesi gereken küçük bir nokta vardır. Duygusal çelişki minotorunun peşine düştüğümüz bu tür kişisel labirentte kendimizi bulduğumuz her seferde, durmaya, dinlemeye ve anlamaya değerdir. Belki de çözmemiz ve hatta üstlenmemiz gereken bir şey vardır. Hayat kendi başına çelişkilidir ve duygusal kararlılıkların yönü daha ağırdır. Sevmek kolay değildir ve önce kendimize, sonra başkalarına karşı yüksek sorumluluk ve bağlılık gerektirir. O halde, başımızı iki elimizin arasına alıp bu konu hakkında düşünelim.

Her insan hayatının bir noktasında duygusal kararsızlık (acı çeker veya bundan zevk alır) hisseder. Duygulardan bahsettiğimizde Daniel Goleman veya Paul Eckman gibi isimlerin hemen akla gelmesinin yaygın olduğunu biliyoruz. Bu konunun 20. yüzyılın başından bu yana araştırıldığı söylenebilir. Psikiyatrist Eugen Bleuler, 1911’de duygusal ikircikliliği “aynı nesneye göre iradenin iki zıt yönünün, iki zıt duygunun (çekim ve itme) eşzamanlı varlığı” olarak tanımlamıştır. O zamandan beri, psikoloji alanı, farklı alanları yapılandırıyor gibi görünen bir konuyla sürekli ilgilenmektedir. Ayrıca, duygusal ilişkilerimizde duygusal kararsızlık çok yaygın olduğu için son yıllarda sosyal psikoloji de bu alanla ilgilenmeye başlamıştır. Sebep? Verdiğimiz kararların çoğu çelişkilere göre düzenlenir.

Duygusal kararsızlık veya çatışma kişiye yüksek sevide rahatsızlık verir. İnsan beyninin sevmediği bir şey varsa, o da çelişkidir, hizalanmamış noktalardır. Bu tür uyumsuzluğun ürettiği enerji ve yıpranma son derece büyüktür. Öyle ki, bir şey ya da biri için büyük sevginin ya da şefkatin anında farkına varırız ancak deneyimlediğimiz bu duygu karşısında aynı zamanda belli bir yorgunluk, reddedilme hissederiz. Birini sevebiliriz, ancak davranışlarından, tutumlarından ve hatta bize karşı yaklaşım şeklinden nefret edebiliriz. Ergenlik dönemimizi de hatırlayalım. Yaşam döngümüzün o dönemi sürekli bir çelişki, deneyim arayışı, korku, endişe, aynı zamanda arzu, yoğunluk ve ıstırap içinde geçmektedir. Bu tür iç çelişkileri varsaymanın kolay olmadığı hepimiz tarafından bilinir bunun farkındayız.

İnsanlar neden birden fazla durumda bu tür çelişkili ve hatta olumsuz duygulardan etkilenirler? Bu normal bir duygu mu yoksa bir tür dengesiz duyguya karşı verilen bir tepki midir? Cevabı basit: insan olmamızı sağlayan en doğal duygudur bu. Karmaşık olması karşı karşıya kaldığımız insani duygulardan ibarettir. Duygusal kararsızlık içinde bulunduğumuz bir tür karmaşık duygudur; çelişki ve gerilim içinde yaşar. Şüphesiz, birini aynı anda hem sevip hem de ondan nefret etmemiz bu duruma bir örnek verilebilir. Yakınlık hissettiğimiz bir kişiye karşı büyük bir şefkat duymak ve aynı zamanda bir öfke duygusu yaşamak. Bir arkadaşı sevmek, ama bu ilişkinin bize zarar verdiğini hissetmek

Bu konu bilim camiasında da büyük ilgi görmektedir. Bu nedenle bu konuda çok sayıda araştırma ve çalışma yapılmıştır. Kendi başına biraz romantik görünebilen veya Shakespearean’ın nörologlara, psikiyatristlere ve duygusal psikoloji uzmanlarına yanıt veren bir şey, ilişkilerimizin duygusal dokusunun ne kadar karmaşık olabileceğinin güzel bir örneğidir. Bu nedenle, Amsterdam Üniversitesi sosyal psikoloji bölümünden Frenk van Harreveld gibi yazarlar, duygusal kararsızlığın sadece ne hissettiğimizi belirlemediğini yapılan bir çalışma aracılığıyla ortaya koymuştur. Bizi bu şekillerde davranmaya iten de içsel karmaşıklıktır. Buna bir örnek: Lohusa dönemlerinde duygusal kararsızlık yaşayan kadınlardır.

Daha az zeki ve duygusal olduğunu düşündüğünüz kişileri gördüğünüzde prefrontal korteks de daha az aktif hale gelir. Bu devre dışı bırakma, nefret ettiğiniz birine karşı hissedebileceğiniz empatiyi (veya eksikliğini) de etkileyebilir. Aslında, bir kişi bir başkasının duygusal durumunu gözlemlediğinde, medial prefrontal korteks, temporoparietal bileşke, superior temporal sulkus ve temporal kutup gibi bölgelerin aktive olduğu gösterilmiştir. Medial prefrontal korteksin hem empati hem de zihin teorisi ile yüksek düzeyde ilgili olabileceğini düşündürmektedir (Gallagher ve Frith, 2003).

Nefret ettiğiniz insanları düşündüğünüzde medial prefrontal korteksin aktivasyonu azaldığından, onlara karşı çok az empati duymanız sizi şaşırtmamalı. Bunun nedeni, empatinin diğer şeylerin yanı sıra bu korteksin aktivitesine bağlı olmasıdır. Nefreti yaşadığımızda, medial prefrontal korteksin aktivitesi azalır ve empatimiz de azalır.

İnsular korteksin çeşitli işlevleri vardır: Duyusal işleme. Duyguların ve duyguların temsili. Otonom ve motor kontrolü. Risk tahmini ve karar verme. Beden ve öz farkındalık. Empati. Nefret, bir tür olarak evrimimizin farklı aşamalarında gelişen beynin bölümlerini içerir. Aslında, bu tür duyguları deneyimleme yeteneğimiz, ilk modern insanın ortaya çıktığı zamana kadar uzanabilir. Bu bağlamda nefret, uyarlanabilir bir stratejiydi. Doğal kaynaklar için rekabet eden diğer grupların ortasında hayatta kalmayı kolaylaştırdı.

Putamen ve insula, küçümseme ve iğrenme algısıyla ilgili beyin yapılarıdır. Bu iki yapı ve daha önce bahsettiğimiz diğerleri, nefret devresi olarak adlandırılabilecek şeyi oluşturuyor. Bu devre hem kortikal hem de subkortikal yapıları kapsar. Agresif davranış oluşturmanın ve bunu motor planlama yoluyla eyleme dönüştürmenin anahtarıdır. Devre ayrıca, başkalarının eylemlerini tahmin etmek için gerekli olduğu düşünülen ön korteksin bir bölümünü de içerir (Morgado, 2019). Subkortikal aktivite, daha önce bahsettiğimiz iki farklı yapıyı içerir: putamen ve insula. Birincisi, hor görme ve iğrenme algısı ile ilgilidir. Aynı zamanda öğrenme, motor kontrol, konuşma artikülasyonu, ödül ve bilişsel işleyiş ile de ilgilidir (Ghandili & Munakomi, 2021).

Nefret, öfke, hoşlanmama ve hor görme gibi diğer duygulardan etkilense de, onlarla eşit tutulmamalıdır. Aslında, bir çalışmada nefretin bu üç duygudan daha uyandırıcı olduğu ve öfke ve tiksintiden ziyade iğrenme ve küçümsemeye daha yakın olduğu bulundu. Araştırmacılar, fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme kullanarak, bir kişi nefret ettiği birinin fotoğrafını gördüğünde farklı beyin yapılarının aktive olduğunu buldu. Bir araştırmada 17 kişinin beynini taradılar. Katılımcılar, nefret ettikleri kişilerin yüzlerine olduğu kadar, tarafsız duygular besledikleri tanıdıkların yüzlerine de baktılar.

Çalışmanın sonuçları, katılımcıların nefret ettikleri bir yüze baktıklarında, medial frontal girus, sağ putamen, premotor korteks, frontal lob ve medial insulada aktivitenin arttığını gösterdi. Aktivasyonun beyindeki nefret seviyesiyle doğrusal olarak ilişkili olduğu üç alan da bulundu. Bunlar sağ insula, sağ premotor korteks ve sağ frontal medial girus idi. Sağ superior frontal girusta da bir deaktivasyon alanı tespit edildi. Bu araştırma, beyinde bir nefret faaliyeti modeli olduğunu gösterdi. Model, romantik aşkla ilişkili olandan farklıdır. Bununla birlikte, ikisi ortak iki alanı paylaşıyor: putamen ve insula. Bu kortikal bölgenin aktivasyonu, diğerleri hakkında çıkarımlar yapma görevinde son derece alakalı bir rol oynar. Akıl yürütmeyle ilgilidir ve kendinizi, ailenizi veya değer verdiğiniz birini düşündüğünüzde aktivasyonu artar (Morgado, 2019).

Muhtemelen aşk ve nefret arasında ince bir çizgi olduğunun söylendiğini duymuşsunuzdur. Bu, bir durumdan diğerine geçmenin son derece kolay olduğunu gösterir. Peki, bu doğru mu? Nitekim, aşk ve nefret araştırmalarındaki sinir bilimsel gelişmeler, nefret için aktive olan bazı kortikal ve subkortikal yapıların aşk için de aktive olduğunu göstermektedir. Nörobilimciler Zeki ve Romaya (2008), işlevsel manyetik rezonans görüntüleme kullanarak birine karşı nefret besleyen 17 kişi üzerinde çalıştı. Araştırmacılar putamen ve insula gibi yapıların hem nefret hem de romantik aşkla ilişkili uyaranlar için harekete geçtiğini gözlemlediler. Bulguları, beyindeki nefret duygularını keşfetmek için bir temel sağladı. Nefret, iğrenme ve küçümseme duygularına yakındır.

Nefret birçok yönden ele alınmıştır. Duygusal bir tutum, normatif bir yargı, bir duygu, bir motivasyon veya genelleştirilmiş bir değerlendirme olarak görülebilir. Bununla birlikte, kavramsal farklılıklara rağmen, nefretin bir bileşeni evrensel olarak kabul edilmektedir: zarar verme arzusu. Bu arzu bir amaç veya kendi içinde bir amaç olabilir. Bireyler kurulu düzeni yeniden kurmak, kendilerini yükseltmek, egolarını öne çıkarmak, zevk kazanmak, özerkliklerini geri kazanmak veya terk edilmeyi önlemek için başkalarına zarar verme arzusunda olabilirler. Bütün bu durumlarda, niyet ne olursa olsun, asıl amaç zarar vermektir.

Comments are closed.