logo

Olumsuz İnsanlardan uzak durun. Onlar her çözüm için bir sorun bulurlar.

Eş bağımlılık; kişinin kendi istekleri tamamen ortadan kalkması ve bağımlı olarak karşısındaki kişiyi tatmin etme yoluna girmesi durumudur. Kişi bu şekilde sorumluluklarını başkalarına devreder. Bu durumda kişi kendisi için değil karşısındaki kişinin mutluluğu ve huzuru için sürekli bir çaba içerisine girmektedir. Psikolojik bir beyin hastalığı olarak tanımlanan eş bağımlılık, yalnızca bağımlı olan bireyi değil çevresini, günlük yaşamını etkileyen önemli bir hastalıktır. Bağımlılık ilgili kişiyi ne kadar rahatsız etse de ailesi ve yakınlarını da o kadar rahatsız eder. Kişi kendindeki değişimin zararlarını fark edemiyor, ya da fark etmek istemeyebilir. Bu süreci dışarıdan izleyen ebeveynler, kişide gözlemlenen değişimin farkına varabilirler. Buna karşın alkol ve madde bağımlılığı nedenleri arasında gelişen bir faktör de bağımlı kişinin aile yaşamı ve aile dinamikleri olabilmektedir. Eş bağımlı olarak görülen bireylerle karakterize olan özellikleri şu şekilde sıralayabiliriz;

  • Kendini suçlu hissetmek
  • Kendi hayatından ödün vermek
  • Günlük hayattaki alışkanlıklarını eşinin yanında bulunmak için yapmamak
  • Sosyal ve kendi yaşantısını kısıtlamaya başlamak
  • Karşısındaki insanın ihtiyaçları için kendisini zorunlu hissetmesi
  • Sevgisi ve merhametiyle insanları kurtarma isteği
  • Çabaları kabul edilmediğinde veya görülmediğinde aşırı kırgınlık
  • İlişkilerinin bitmemesi veya devam etmesi için sağlıksız şekilde bağlılık
  • Bağımsız karar vermede güçlük çekme
  • Başka kişilerin dediklerini aşırı önemseme
  • Güven eksikliği
  • Duyguları tanıyamama
  • İnsanları kontrol altına almak için zorlayıcı davranış
  • Sürekli onaylanma isteği
Eş bağımlılık tedavi edilmediğinde kişide depresyon, distimik bozukluklar görülür. Eş bağımlılık rahatsızlığını olan kişi, alkolik olan eşine alkol bulma yoluna girebilir veya bir anne madde kullanan çocuğunun kullanmasına mazeretler bulabilir. Bu sağlıksız ilişkide eş bağımlılığı olan kişi yaptığı işin doğru olduğuna inanır. Eş bağımlı olan bireyler için, karşısındaki insanın ihtiyaçlarını yapmak zorunlu hale gelir ve kendisini sorumlu hisseder. Bu kişiler; eşlerini kırmamaya, üzmemeye dikkat ederler ve genellikle her konuda alttan alan taraf olurlar. Eşlerinde alkol kullanımı söz konusu olduğunda sadece kendilerini suçlarlar. Eş bağımlılıkta kişi, eşinin tekrardan alkol kullanmaması için kalabalık ortamlarda bulunmamaya çalışırlar. Bu şekilde kendisini ve eşini sosyal çevreden uzaklaştırmaktadır. Bu durum genellikle kişinin çocukluk dönemi ile alakalı bir durumdur. Eş bağımlı kişi ve ailesi için pek çok davranış değişimi gerekebilir. Ailenin gelişimine engel olan her davranış durdurulmalıdır. Eş bağımlı olan kişi, duygularını ve ihtiyaçlarını görmeli ve kabul etmelidir. Bu durumda “hayır” demeyi ve kendine güvenmeyi öğrenmesi gereklidir.

Eş bağımlılık, bağımlı olan kişi için karşılıksız olan bir terim olup daha çok bağımlılığı farkında olmadan davranış ve tutumlarıyla destekleyen aile ve yakınlar için kullanılan bir tanımlamadır. Bağımlılığı bir hastalık olarak görmeyen aile ve kişinin yakın çevresi bu durumu kabul etmeyebilirler. Eş bağımlılık tedavi edilmediğinde kişide depresyon, distimik bozukluklar (uzun süreler üzüntü, içe kapanıklık, melankoli) görülür. Bu süreç uzadıkça ailede dengeler bozulur ve kural koyucu bağımlı birey olur. Bağımlı, ailenin bu durumunu sonuna kadar kendi çıkarları için kullanmaya hazır hale gelebilir ve bu durum aile için patolojik bir sürece dönüşür. / Prof.Dr. H. Nesrin DİLBAZ

Eş bağımlılığa “ilişki bağımlılığı” veya “sevgi bağımlılığı” da denir. Başkalarına odaklanmak acıyı ve iç boşluğumuzu hafifletmemize yardımcı olur, ancak kendimizi görmezden gelişimiz bu boşluk hissini yalnızca büyütür. Bu alışkanlık zamanla bir döngü haline gelir ve kendi kendini sürdüren bu sistem artık kontrolden çıkar. Düşünce biçimimiz takıntılı hale gelir ve karşılaşabileceğimiz olumsuz sonuçlara rağmen davranışımız zorlayıcı olabilir. Kendimizi ya da değerlerimizi, birisine sığınak olmak ya da korku veya kıskançlıktan dolayı her şeye burnumuzu sokmak için riske atıyoruz Bu yüzden eş bağımlılık bir bağımlılık türü olarak adlandırılmıştır. 1956’da bağımlılık hastalık olarak tanındı. Böyle tanımlanmasının sebebi bu koşulların sebep olduğu yaftalamayı ortadan kaldırmak ve tedaviye teşvik etmekti.

1988’de Psikiyatrist Timmen Cermak, eş bağımlılığın, bağımlılık sürecine işaret eden bir hastalık olduğunu öne sürdü. Psikiyatrist ve dahiliye tıp doktoru Charles Whitfield, eş bağımlılığı, tıpkı kimyasal bağımlılık gibi, tanınabilir, tedavi edilebilir semptomları olan kronik ve ilerici bir “kaybolmuş kişilik” hastalığı olarak tanımladı. Ayrıca Yeni Başlayanlar İçin Eş Bağımlılık kitabında eş bağımlılığa, kaybolmuş bir benliğin hastalığı olarak atıfta bulunuluyor. Yani aslında tedavi döneminde kendi benliğimizi tedavi ederiz. Eş bağımlılık, uyuşturucu bağımlılığındaki semptomlara benzer semptomlarla karakterize edilir. Bu semptomlar hafif ile şiddetli aralığında dağılım gösterir ve bağımlılık, inkar, işlevsiz duygusal tepkiler, şiddetli arzu ve (tedavi olmaksızın) kompulsif davranışı kontrol edememe gibi durumları içerir.

Tıpkı uyuşturucuya bağımlı olan kişilerin sürekli uyuşturucuyu düşünmesi gibi eş bağımlılar da sürekli olarak bağımlı oldukları kişiyi düşünmek, onunla birlikte olmak ya da onu kontrol altına almak için gittikçe daha fazla zaman harcamaya başlar. Sonuç olarak diğer sosyal ve iş faaliyetleri de zarar görür. Son olarak, eş bağımlı kişiler yarattığı kalıcı veya tekrarlayan sosyal veya kişilerarası sorunlara rağmen davranışlarına ve / veya ilişkilerine devam edebilirler.

Akıllı telefonunuzu evde bıraktığınızda, şarjı bittiğinde veya işletim sistemi çöktüğünde gelen korku, endişe veya panik hissi… İşte tam olarak bunları yaşıyorsanız siz de bir akıllı telefon bağımlısısınız demektir…

Aile ve arkadaşlardan izolasyon. Sosyal hayatınız, telefonunuzda geçirdiğiniz her zaman yüzünden can çekişiyor mu? Bir toplantıda veya arkadaşlarınızla sohbet esnasına, telefonunuzu kontrol ettiğiniz için söylenenleri sürekli kaçırıyor musunuz? Arkadaşlarınız ve aileniz, telefonunuzda geçirdiğiniz süre konusunda endişelerini dile getirdi mi? “Gerçek” hayatınızda hiç kimsenin -eşinizin bile- sizi çevrimiçi arkadaşlarınız gibi anlamadığını mı düşünüyorsunuz?

Akıllı telefon kullanımınızı gizlemek. Telefonunuzu kullanmak için gizlice sessiz bir yere giriyor musunuz? Akıllı telefon kullanımınızı gizliyor veya çevrimiçi harcadığınız süre boyunca patronunuza ve ailenize yalan mı söylüyorsunuz? Çevrimiçi süreniz bölündüğünde sinirli veya huysuz mu oluyorsunuz?

“Yenilikleri kaçırma korkusu” yaşamak. Telefonunuzu düzenli olarak kontrol edemediğinizde dışarıda kalmaktan veya önemli haberleri ve bilgileri kaçırdığınız hissinden nefret ediyor musunuz? Sosyal medyayı zorunlu olarak kontrol etmeniz gerekiyor, çünkü başkalarının sizden daha iyi zaman geçirdiğinden veya sizden daha heyecan verici bir hayat sürdüğünden endişe duyuyorsunuz? Geceleri telefonunuzu kontrol etmek için kalkıyor musunuz?

Akıllı Telefon Bağımlılığının Sinyalleri: İş yerinde veya evde işleri tamamlamada sorun yaşama. Çevrimiçi sohbet etmek, mesajlaşmak veya video oyunları oynamakla meşgul olduğunuz için akşam yemeği için evde yiyecek bir şey kalmadığını ya da çamaşırların yığıldığı zamanlar yaşıyor musunuz? Belki de işlerinizi zamanında tamamlayamadığınız için kendinizi geç saatlerde çalışırken buluyorsunuz.
“Nomofobi” (cep telefonsuz kalma korkusu) olarak da bilinen akıllı telefon bağımlılığı, genellikle internet aşırı kullanım sorunu veya internet bağımlılığı tarafından körüklenmektedir. Sonuçta, nadiren dürtüyü yaratan nadiren telefon veya tabletin kendisidir, asıl bizi bağlayan ise oyunlar, uygulamalar ve çevrimiçi dünyadır.
  1. Yorgunluğunuzun acısını çevrenizdekilerden çıkarmamaya çalışın. Yorgunluğunuz kişisel bir şeydir ve bunu başkalarına yönlendirmek kimseye yardımcı olmaz, sadece daha fazla stres ve çatışma yaratır. Onlarla nasıl hissettiğiniz hakkında konuşmak, biraz sabırlı ve anlayışlı olmalarını istemek çok daha iyi bir seçim olacaktır.
  2. Sabırlı olun. Zihinsel yorgunluktan kurtulmak zaman alabilir. Başarısız olmak veya sabırsızlanmak, büyük olasılıkla, hızlı bir çözüm bulmaya geri dönmenize yol açacak ve bu da kısır döngüye girmenize neden olacaktır. Ne kadar sabırlı bir şekilde ilerlerseniz, zihniniz o kadar hızlı iyileşebilir.
  3. Fiziksel aktivite yaparak dışarıda ve doğada daha fazla zaman geçirin. Evde oturmayın, aynı çevreye bakmayın ve çıkmazınız hakkında derin düşünceler kapılmayın. Dışarı çıkın ve zihninize eğlenmek için yeni bir ortam ve biraz temiz hava verin. Açık havada olmak, zihinsel yorgunluğunuzu atmanıza yardımcı olur.
  4. Zihinsel yorgunluğunuzdan kurtulmanın yolunu düşünmeyin. Endişelenmek ve fazla düşünmek, tam da ilk başta yaptığınız gibi hissetmenize neden olan şeylerdir. Belirtiler hoş değil, ancak iyileşme sürecini hızlandırmak için zihinsel olarak yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Bunu yapmaya çalışmak tam tersi bir etkiye sahiptir.
  5. İşleri kendi hızınızda yapın, yapabileceğiniz ve yapamayacağınız şeyler için suçluluk hissetmeyin. Şu anda size çok fazla gelen görevlere hayır demeye hazır olun.
  6. Zihninize ve bedeninize iyi bakın ve öz bakım uygulayın. Alkol, kötü beslenme ve uyku alışkanlıklarından kaçının. Enerji seviyeleriniz tükendiğinde iyi beslenerek ve yeterince dinlenerek enerji seviyenizi yüksek tutmak önemlidir.
  7. Zaman zaman zihninizi dinlendirin. Bütün elektronik eşyaları kapatın. Meditasyon yapın ya da sadece yalnız başınıza oturun. Birçok insan, meşgul olmaya çok alışkın oldukları veya sürekli zihinsel uyarılmaya ihtiyaç duydukları için bunu zor bulur. Günün küçük bir bölümünde bile bu uyarıyı durdurmak uzun vadede çok faydalı olabilir.
  8. Kaygı konusu hakkında sürekli konuşmayı ve okumayı bırakın. Kitapları, forumları ve nasıl hissettiğinize dair genel saplantınızı azaltın. Kendinizle ilgili endişeleriniz günlük bir saplantı haline gelmediği sürece, kendinizi bu konuda eğitmekte yanlış bir şey yoktur.

Doğru anlayış ve yaklaşımla zihinsel yorgunluk kolayca tersine çevrilebilir. Mümkünse, kişisel yaşamınızda stresinizi azaltabilecek veya size daha fazla dinlenme süresi kazandırabilecek değişiklikler yapabilirsiniz. Sadece hayata yeni bir bakış açısına sahip olmak ve bu kadar çok yorgunluğa neden olan şeyin ne olduğunu anlamak bile çok yardımcı olur, çünkü yorgunluğunuzun arkasındaki nedeni gördüğünüzde gerekli değişiklikleri yapmak çok daha kolaydır. Çoğu durumda, bir şeyler üzerinde endişelendiğimizde veya strese girdiğimizde, değişmesi gereken dışarısı değil, daha çok dışarıdaki olaylara ilişkin algımızdır. Hayatınızda huzur istiyorsanız, her zaman kendinizi iyileştirmeye odaklanın, dışarıyı değil. O zaman içeride daha fazla huzur bulduğunuzda, dışarıda ne kadar az probleminiz olduğunu görmek şaşırtıcı olacaktır. Sizi bir zamanlar çılgına çeviren şey, şimdi sizi pek rahatsız etmiyor gibi görünmeye başlayacak ve eğer hayatınızda gerçek sorunlar varsa, onlarla uğraşırken kendinizi çok daha sakin hissedeceksiniz.

Zihinsel yorgunluktan kurtulma, ondan kurtulmanın yolunu düşünmeye çalışmakla gelmez. Çözmeye, düzeltmeye veya ondan kaçmaya çalışarak zihinsel yorgunluktan kurtulmaya çalışmak sadece daha fazla düşünmeyi, daha fazla zihinsel enerjiyi gerektirir ve bu nedenle sizi kısır bir döngüye hapseder. İşte bir örnek: 24 günde 24 maraton koştuysanız ve bacağınız tamamen yorgunsa ve gerçekten acı çekecek kadar ağrıyorsa, acı çekmeyi durdurmak için başka bir koşuya çıkmanın iyi bir fikir olduğunu düşünür müsünüz? Hayır, iyileşmesi için onu dinlendirmeniz gerektiğini anlarsınız. Sorun şu ki, çoğu insan zihinsel olarak yıpranmış hissettiklerinde tam tersini yapıyor. Kendilerini böyle hissetmelerine neyin sebep olduğunu yanlış anlayarak, zihinsel olarak savaşmaya veya hissettiklerinden kurtulmanın yollarını düşünmeye çalışabilirler. Bu da elbette zihni daha fazla yorar ve bu nedenle hiçbir ilerleme kaydedilmez.

Anksiyete hastalarının yaşadığı zihinsel tükenme, esas olarak durumlarını aşırı düşünmekten kaynaklanmaktadır. Kitaplar aracılığıyla, forumlarda, diğer hastalarla sohbet ederek veya internette çözüm aramak için çok fazla zaman harcarlar. Cevapları bulmaya ve rahatlamaya çalışmak için neredeyse bütün vakitlerini harcarlar. Zihinsel yorgunluğun bir diğer yaygın nedeni, üzüntü duyan ve kötü hisseden kişilerin dış dünyaya ve etraflarındakilere karşı her şeyin yolunda olduğunu iddia etmeye çalışmasıdır. Bu eylemi sürdürmeye çalışmak son derece zorlayıcı ve yorucu olabilir.

Belirtildiği gibi, zihinsel yorgunluk, beyni aşırı çalıştırarak, özellikle stresli/endişe verici düşünme yoluyla yaratılır. Beyniniz fiziksel bir organdır ve diğer tüm organlar gibi iyileşmesi için dinlenme dönemlerine ihtiyacı vardır. Fazla çalıştığında ve ihtiyacı olan molayı alamadığında, yorgunluk belirtileri göstermeye başlayacaktır. Bu yorgunluk, beyninizin size bir mesaj gönderme şeklidir. Size sürekli aşırı düşünme, endişe veya kendiyle ilgilenme gibi durumlarla artık baş edemediğini ve iyileşmeye başlayabilmesi için zihinsel aktivitelere ara verip dinlenmeye ihtiyacı olduğunu söyleme şeklidir.

Zihinsel yorgunlukla uğraşan biri, günlük görevlerden bunalmış hissedebilir ve tüm sorumluluklarından uzaklaşmayı isteyebilir. Kendileri dışındaki herhangi bir şey veya herhangi biri için çok az zihinsel enerjiye sahip olduklarından, başkalarının onları yalnız bırakma arzusu olabilir. En küçük miktarda stresle baş etmeyi zor bulabilirler ve kırılmak üzereymiş gibi sürekli sinirli hissedebilirler.

Zihinsel yorgunluk, kişinin fiziksel ve duygusal olarak bitkin hissetmesine yol açabilir. Bu nedenle zihinsel yorgunluktan mustarip bir kişi duygusal olarak hiçbir şey hissetmeyebilir. Kendisinde yeterli gücü bulamayabilir ve herhangi bir fiziksel aktivite yapmak için enerjisi olmadığını düşünebilir. Ayrıca konsantre olmakta zorlanabilir, zihinsel netliğe bir türlü erişemez ve çevresinden kopukluk duygusu hissedebilir. Kitap okumak, bir sohbeti takip etmek veya bir TV programı izlemek gibi basit bir şey bile zor olabilir.

Bir görevin yarısında ne yaptıklarını unutabilirler. Hata yapmaya devam edebilirler. Sürekli sinirli olabilirler ve etraflarındakilere saldırabilirler. Sessiz bir ortamda bulunmayı ya da yalnız olmayı isteyebilirler ve bunlara sahip olamadıklarında çevrelerine karşı kırıcı söylemlerde bulunabilirler.

Yukarıdakiler sizi herhangi bir şekilde tanımlıyorsa, büyük olasılıkla zihinsel yorgunluk yaşıyorsunuz.

Zihinsel yorgunluk, çok fazla zihinsel çaba sarf eden aktivitelere girildiğinde ve beyne dinlenmek için fırsat verilmediğinde ortaya çıkar. Bu zihinsel tükenmişlik, aşırı düşünmenin, sürekli stresin, endişenin, sürekli kendini önemsemenin veya iç gözlemin sonucu olabilir. Yukarıdakilerin tümü, anksiyete hastasının tipik davranışları olduğundan, anksiyeteden mustarip birçok kişinin zihinsel yorgunluk semptomlarını yaşaması şaşırtıcı değildir. Zihinsel yorgunluğun sahipseniz, aşağıdaki durumlarla baş etmeye çalışıyorsunuzdur;

  • Kafanız karışır ve dışarıya karşı odaklanmakta güçlük çekersiniz.
  • Zihinsel ve fiziksel olarak yıpranmış hissedersiniz.
  • Yalnızlık ve sosyal izolasyon ihtiyacı duyarsınız.
  • Konuşmaları ve sosyal durumları takip etmekte zorlanırsınız.
  • Bir göreve konsantre olmakta zorlanırsınız, genel konsantrasyon eksikliği hissedersiniz.
  • Sürekli bir şeyleri unutursunuz.
  • Fiziksel yorgunluk hissedersiniz.
  • Tekrarlayan psikolojik ağrı veya baş ağrıları yaşarsınız.
  • Genellikle sinirli hissedersiniz, özellikle de başkalarının yanında.
  • Yavaş düşünürsünüz ve düşünmek çok yorucu bir eylem haline gelir.
  • Duygu eksikliği yaşarsınız.
  • Sürekli üzgün veya depresif hissedersiniz.
  • Tekrarlayan ve takıntılı düşüncelere kapılırsınız.
  • Konuşma sırasında duraksarsınız ve boşlukta kalırsınız.
  • Güven kaybı yaşarsınız.
  • Ruh sağlığınız kötüleşir.
  • Uyku sorunu çekersiniz, gece boyunca erken veya düzenli olarak uyanırsınız.
  • Doğru düşünemezsiniz, kafanız karışır ve karışık düşünürsünüz.
  • Kitap okuyamazsınız ya da film izleyemezsiniz, olay örgülerini takip edemezsiniz.
  • Net olamazsınız.
  • Motivasyon eksikliği yaşarsınız.
  • Hayattan zevk alamazsınız, hayatı coşkulu yaşayamazsınız.

Kendine zarar verici davranışlarda bulunmak yerine, öz bakımla meşgul olun. Bu yaklaşım, kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacak her şeyi yaparak fiziksel ve zihinsel sağlığınıza özen göstermeniz anlamına gelir. Sağlıklı beslenin, düzenli egzersiz yapın, yeterince uyuyun, sosyal medya ve ekran zamanını azaltın, doğada vakit geçirin ve kendinizle nazikçe konuşun, bunlar sade birkaç örnek kendiniz zenginleştirebilirsiniz.

İstediğiniz Hayatı Yaşamaya Doğru Hareket Edin. Sürekli kötü hissetmenin panzehiri, hayatta istediğiniz şeye doğru küçük adımlar atmaya başlamanın sinyali olabilir. Bu, yeni bir kariyer yolu bulmak, seyahat etmek, borçtan kurtulmak, bir ilişkiyi bitirmek, bir aile kurmak veya uzaklara taşınmak anlamına gelebilir. Değerlerinizi belirleyin ve onlara göre hareket etmeye başlayın. Değerlerinizle uyum sağlamaya başladığınızda, kendinize güvenmeniz daha kolay olacaktır.

Seni kötü hissettiren insanlarla takılmak yerine, seni iyi hissettiren insanlarla takılmaya başla. Günlük hayatınızda hiç pozitif insanınız yoksa, bir destek grubuna katılmayı düşünün. Nerede bulacağınızdan emin değilseniz, Ulusal Akıl Hastalıkları İttifakı ne tür zihinsel sağlık sorunlarıyla karşılaşmış olursanız olun, başlamak için iyi bir yerdir. Yavaşlamayı ve kendinizi olumsuz düşüncenizden uzaklaştırmayı zor buluyorsanız, düzenli bir meditasyon uygulamasına başlamayı deneyin. Meditasyon yapmak, kafanızdaki olumsuz sesi kapatmanın bir yoludur. Aynı zamanda bir kas gibidir; Ne kadar çok pratik yaparsanız, zihninizi sakinleştirmeniz ve olumsuz düşüncelerden kurtulmanız o kadar kolay olacaktır.
 

Duygularınızın ve tetikleyicilerinin daha fazla farkına varmaya başladığınızda, olumsuz olaylarla karşılaştığınızda sahip olduğunuz düşünceleri belirlemeye çalışın. Düşüncelerinizin gerçekçi olup olmadığı veya düşüncenizin çarpıtmalarına katılıp katılmadığınız hakkında kendinize sorular sorun. Bu iç sese karşı argümanlarla karşı çıkarak içinizdeki zorbaya karşı durmaya çalışın. Kendi başınıza güçlü bir ses oluşturmakta zorlanıyorsanız, tanıdığınız daha güçlü bir kişinin (bir arkadaş, ünlü kişi veya süper kahraman gibi) rolünü üstlendiğinizi ve kafanızdaki eleştirel sesle konuştuğunuzu hayal edin.

Kendinizden nefret etmek yerine, kendinize şefkat göstermeyi deneyin. Bu, durumlara farklı bir açıdan bakmanızı, başardığınız iyi şeyleri görmenizi ve siyah-beyaz düşünceyi sona erdirmeniz anlamına gelir. Kendileri hakkında benzer düşünceleri olan bir arkadaşınıza veya sevdiğiniz birine ne söylerdiniz? Bu gerçekten dünyanın sonu olabilecek kadar kötü bir şey miydi? Durumu bir felaket yerine bir aksilik olarak görmek için durumu yeniden canlandırabilir misiniz? Kendinize karşı daha nazik olabildiğinizde, kendinizi daha olumlu duygulara ve olumlu bir iç sese açacaksınız. Araştırmalar, şefkat odaklı terapinin benlik saygısını iyileştirebileceğini ve bu da kendinden nefreti azaltmaya yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Kendinden nefret etmenin üstesinden gelmek istiyorsanız, döngüyü kırmak için yapabileceğiniz birkaç şey var. Her şeyden önce, nasıl hissettiğinizden sorumlu olmadığınızı, ancak bugünden itibaren olumlu değişiklikler yapmak için attığınız adımlardan sorumlu olduğunuzu unutmayın.

Aşağıda, ara sıra olumsuz yönde kendi kendine konuşmanın ötesinde, kendinizden nefret ediyor olabileceğinizi gösteren bazı işaretler bulunmaktadır.

Ya hep ya hiç düşüncesi: Kendinizi ve hayatınızı arada gri tonları olmadan iyi ya da kötü olarak görürsünüz. Bir hata yaparsanız, her şeyin mahvolduğunu veya başarısız olduğunuzu hissedersiniz.
Olumsuzluğa odaklanma: İyi bir gününüzde olsanız bile, bunun yerine olan kötü şeylere veya neyin yanlış gittiğine odaklanma eğilimindesiniz
Duygusal akıl yürütme: Duygularınızı gerçeğiniz olarak kabul edersiniz. Kendinizi kötü hissettiğiniz veya bir başarısız gibi hissettiğinizi fark ederseniz, duygularınızın durumun gerçeğini yansıtması gerektiğini ve aslında kötü olduğunuzu varsaymaya başlarsınız.
Düşük benlik saygısı: Genellikle düşük benlik saygısına sahipseniz ve günlük hayatta kendinizi başkalarıyla karşılaştırırken aslında kendinizi ölçtüğünüzün farkında değilsiniz.
Onay istemek: Kendi değerinizi doğrulamak için sürekli olarak başkalarından onay bekliyorsunuz. Kendiniz hakkındaki fikriniz, başkalarının sizi nasıl değerlendirdiğine veya sizin hakkınızda ne düşündüklerine bağlı olarak değişiyor.
İltifatları kabul edemezsiniz: Biri sizin hakkınızda iyi bir şey söylerse, söylenenleri küçümsersiniz ya da sadece iyi olduklarını düşünürsünüz. İltifatları kabul etmekte zorlanıyorsunuz ve nezaketle kabul etmek yerine onları savuşturma eğilimindesiniz.

Uyum sağlamaya çalışmak: Kendinizi her zaman bir yabancı gibi hissettiğinizi ve her zaman başkalarına uyum sağlamaya çalıştığınızı fark ediyorsunuz. İnsanların sizden hoşlanmadığını hissediyorsunuz ve neden sizinle vakit geçirmek isteyebileceklerini ya da gerçekten sizden hoşlandıklarını. Eleştiriyi kişisel olarak almak: Biri eleştiri sunduğunda zor anlar yaşarsınız ve bunu kişisel bir saldırı olarak kabul etmeye veya olaydan çok sonra kendinizi o anı düşünürken bulursunuz. Sıklıkla kıskançlık duygusu: Kendinizi başkalarını kıskanırken bulursunuz ve hayattaki durumunuz hakkında kendinizi daha iyi hissetmek için onlarla iletişimi kesebilirsiniz. Olumlu bağlantılardan korkmak: Birisi size çok yakınlık gösterdiğinde, arkadaşlarınızı veya potansiyel ilişkilerinizi korkudan uzaklaştırabilir, kötü bir şekilde sona ereceğine ve yalnız kalacağınıza inanabilirsiniz.
Kendiniz için acıma partileri vermek: Kendinize acıma partileri verme eğiliminiz var ve sanki hayatta size çok kötü davranılmış gibi ya da her şey size karşı cephe almış gibi hissediyorsunuz. Büyük hayal kurmaktan korkmak: Hayalleriniz ve geleceğinizden korkuyor ve hayatınızı korunaklı bir şekilde yaşamaya devam etmeniz gerektiğini Başarısızlıktan hatta başarıdan korkabilir veya elde ettiğiniz başarıdan bağımsız olarak kendinize bir üst pencereden bakmaya başlarsınız. Kendinize karşı sert olmak: Bir hata yaptığınızda kendinizi affetmekte çok zorlanıyorsunuz. Geçmişte yaptığınız veya yapamadıklarınız için de pişmanlık duyabilirsiniz. Geçmişteki hataları geride bırakmakta ve hareket etmekte bu yüzden zorlanabilirsiniz. Alaycı bakış açısı: Dünyayı çok alaycı bir şekilde görüyor, içinde yaşadığınız dünyadan nefret ediyorsunuz. Sanki olumlu bir bakış açısına sahip insanların dünyanın gerçekten nasıl işlediği konusunda saf olduklarını hissediyorsunuz. İşlerin daha iyiye gittiğini görmüyorsunuz ve hayata çok kasvetli bir bakış açınız var.

Sık sık “kendimden nefret ediyorum” düşünceniz var mı? Kendinden nefret etme duygularıyla doluysanız, bunların ne kadar sinir bozucu olabileceğini bilirsiniz. Kendinden nefret etmek hayatta elde edebileceklerinizi sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda anksiyete ve depresyon gibi zihinsel sağlık koşullarınızı da kötüleştirir. Kendinden nefret etme duygularının üstesinden gelmek için, belirtileri ve semptomları tanımak, altta yatan nedenleri ve tetikleyicileri anlamak, yaşamınız üzerindeki güçlü etkilerinin farkına varmak ve son olarak, bu benlik duygularını aşmak için bir plan yapmak önemlidir. -nefretsiz ve daha iyi hissedebilmek için sağlıklı başa çıkma becerileri geliştirmek de önemlidir.

Gerçekte dağınık manzaraların altında yatan nedenler genellikle bu probleme yol açar. Negatif duygulara tutunmak, bir hatırayı canlı tutmaya mı çalışmak gibi alt nedenler dağınıklığa takılmamıza neden olabilir. Yeniden organizasyon sürecinde kendinize aşağıdaki soruları sormanız önemlidir:

  • Şu anda hayatınızda neler iyi gidiyor, neler iyi gitmiyor?
  • Kendinizi bunalmış hissetmenize neden olan nedir?
  • Bu dağınıklık hayatınızda ilerlemenizi nasıl engelliyor?
  • Dağınıklıktan kurtulmayı düşündün mü?
  • Bu “yığılmayı” ortadan kaldırmak için atabileceğiniz ilk adım nedir?

Fiziksel dağınıklık bir saplantı haline gelebilir ve bir boşluğu doldurmak için daha fazla maddi şeye ihtiyaç duyma saplantısı oluşabilir. Bazen kendimizi ve etrafımızı, bir tür duygusal değere sahip olan ve kurtulmakta zorlanacağımız şeylerle çevrili bulabiliriz. Çoğu durumda biriktirme bozukluğu olan kişiler, duygusal değeri olan veya gelecekte ihtiyaç duyacaklarını düşündükleri eşyaları saklayacaktır. Biriktirme bozukluğu; romantik ilişkiler, mesleki ve sosyal yükümlülükler dahil olmak üzere birinin günlük yaşamının neredeyse her alanında sorunlara yol açabilir. Biriktirme hastası bir birey aşağıdaki davranışları sergileyebilir:

  • Eşyaları atamama
  • Eşyaları atmaya çalışırken şiddetli endişe duyabilir
  • Eşyaları organize etme zorluğu hisseder
  • Bir eşyanın tamamen tükenmesi, kaybolması veya gelecekte ona ihtiyaç duyulması korkusu
  • Yaşam alanı kaybı, sosyal izolasyon, aile veya evlilik uyumsuzluğu ve finansal zorluklar dahil olmak üzere işlevsel bozukluklar.

Bir şey aramakla vakit kaybetmek, büyük miktarda zaman alabilir ve potansiyel olarak diğer önemli görevlerden ve kişisel bakım rutinlerinizden de vakit çalabilir. Fiziksel dağınıklık aşırı hale geldiğinde, birey için zihinsel ve fiziksel olarak ev, artık işlevsel bir yer olmaktan çıkar. Bu da yalnızlık duyusuna yol açabilir. Eviniz sığınağınız, dinlenmek için zaman ayırabileceğiniz güvenli bir yer olmalıdır. Ancak eviniz fiziksel dağınıklıkla dolduğunda, evinizin sığınaktan ziyade düşmanınız olduğunu hissedebilir ve bu da genel olarak sizin iyi oluşunuzu olumsuz etkileyebilir.

Lavaboda bulaşıklar, üst üste yığılmış kirli çamaşır yığınları, her yerde battaniyeler ve yastıklar, dağınık dolaplar, garajda çok fazla çöp ve evin her yerinde saklanan çok sayıda kullanılmayan eşya… Bu durum tanıdık geliyor mu? Toplumun bize ne kadar çok şeye sahip olursak o kadar mutlu olmamız gerektiğini öğrettiği materyalist bir kültürde yaşıyoruz, aslında bu dağınıklık enerji kaybına ve çok fazla strese neden olabilir. Kontrolsüz tüketici dürtüleri, eşyalara duygusal bağlılık, duygusal hatıralar, eşyalardan kurtulma korkusu, geçmiş hatıralara tutunma ihtiyacı, duygularımıza eşyalarımızı aşılama eğilimimizin birçok nedeninden bazılarıdır. Bir şeyleri atmak çoğu zaman acı verici olabilir ve geçmişi unutmanın ve geleceğimizden vazgeçmenin temsilcisi olabilir, bu nedenle bir gün yararlı olacaklarını umarak aslında zihinsel ve duygusal stresimize katkıda bulunan şeylere sık sık takılırız.

Dağınıklığı genellikle fiziksel şeyler olarak düşünmemize rağmen, zihinsel ve duygusal dağınıklık, fiziksel dağınıklık kadar gereksiz yer kaplayabilir. Eski alışkanlıklar, kırgınlıklar, bulanık düşünceler, dağınık ilişkiler, ödenmemiş finansal borçlar, kırık bir vazo veya makyaj malzemesi dağınıklığı gibi saymakla bitmez durumlarla karşılaşırız. Tüm bu fiziksel, zihinsel ve duygusal dağınıklık, strese ve düşük enerjiye katkıda bulunabilecek ve sağlıklı düşünebilmenin önüne geçecektir Dağınıklık işlerinizi halletmeyi, ihtiyacınız olanı bulmayı, düzenli ve verimli bir şekilde yaşamayı zorlaştırabilir. Her gün anahtarlarımızı aramakla veya o pantolonu bulmaya çalışmakla zaman harcadığımızda, bu negatif günlük enerjinin zamanla birikmesine izin vererek stresi tetikleriz.

İnce düşünen insanların sık yaptığı hata, kişiliği küçük insanlara büyük anlamlar yüklemektir.

Birisine öfkelenmek veya incinmek yerine şefkatle karşılık vermeyi deneyin. Belki de çok sancılı bir hayatları olduğu için böyle bir insan oldular. Belki de patronunuz, annesi hasta olduğu için hemen sinirleniyor. Belki de görümcenizin size karşı hep soğuk olmasının sebebi, hayatı boyunca depresyonla mücadele etmiş olması ve mutlu evliliğinize imrenmesidir. Belki de komşunuzun her şeyde kusur bulmasının sebebi sürekli hissettiği anksiyetedir. Canınızı yakacak bir durumdansa iyiliğe adım atmak basit bir seçimdir. İyi niyet ve merhamet düşünceleri göndermenin öfkeli ve nefret dolu düşünceleri azalttığına dair somut kanıtlar vardır. Burada mesele birisini affetmek değildir. Mesela, öfkeli hissettiğiniz zamanlarda, onlara biraz iyilik göndermek ve bu süreçte kalbinizi bir nebze ısıtmaktır.

Bazen, sevmediğiniz biriyle etkileşime geçmenin en kötü yanı sevmediğiniz biriyle etkileşime geçecek olmak gerçeğinin sizi ezmesidir. Kafamızda bitmiş bir sohbeti tekrar tekrar çevirebilir, kendimizi savunmadığımız için veya istemediğimiz bir şeyi kabul ettiğimiz için kendimize kızabiliriz. Ya da bu kişi bizi bir dedikoduya veya katılmadığımız bir aktiviteye katmıştır. Kendi davranışlarınız hakkında neyin kabul edilebilir veya edilemez olduğunu önceden belirleyin. Onun davranışlarını kontrol edemezsiniz fakat istismar edilmiş olma hissini minimize edebilirsiniz. Etkileşimde neyin olmasını istemediğinizi belirleyin ve ona sadık kalın. Bu, etkileşimden sonra sizin düşüncelerinizin saatlerce hatta günlerce işgal edilmemesi için hayatidir.

Stanley Schacter’in sosyal ilişkilerdeki klasik çalışmalarından beri biliyoruz ki, bazı insanlar için, başkalarıyla birlikte olmak stresli durumları idare etmeyi kolaylaştırabilir. Eğer sevmediğiniz biriyle karşılaşacaksanız, özellikle güvendiğiniz ve varlığı sizi rahatlatan birinin yanınızda olması faydalı olacaktır. Hatta duygusal olarak yakın olmadığınız birinin, dikkat dağıtıcı bir unsur veya bir kaçış yolu olarak yanınızda bulunmasının çok faydası olacaktır.

Bazen bir kişiye katlanamama sebebimiz, o kişinin kendimiz hakkında bize hissettirdikleridir. Kendimizi küçümsenmiş veya doğamızın yargılandığını hissedebiliriz; Yeteri kadar iyi değilmişiz gibi hissettirirler, bu canımızı yakar ve bizi öfkelendirir. Hoşlanılmamaktan hoşlanmamak normaldir; birinin bizimle problemi olduğunu düşünmek bizi rahatsız eder. Birisinin sizin hakkınızdaki yargısını kendiniz hakkındaki yargınızdan ayırırsanız ne olur? Ya bazı kişilerin kendi sebeplerinden dolayı sinirli ve eleştirel olduğunu kabul ederseniz? Evet, bazı insanların her şey ve herkesle problemi vardır. Bu insanları memnun etmenin yolu yoktur. Kendinize bunu kişiselleştirmeme özgürlüğü verin. Belki de bu kişi sizin nasıl bir insan olduğunuzdan dolayı değil, kendisinin nasıl biri olduğundan dolayı sizi sevmiyor. O zaman neden bir tepki için enerji harcayasınız ki?

Araştırmalara göre, çok kısa bir süre olsa bile, sevildiğimizi ve hoşlanıldığımızı kafamızda canlandırmak, tehditlere karşı hassasiyetlerimizi azaltmaya yardımcı oluyor. Diğer bir deyişle, sevdiğiniz ve sevildiğiniz bir sahneyi veya bir kişiyi kafanızda canlandırmak, tehdit olarak hissettiğiniz biri tarafından daha az öfkelendirilmenizi sağlıyor. Bir dahaki sefere varlığı kalkanlarınızı aktif etmenize sebep olan biriyle etkileşime geçtiğinizde, sevdiğiniz birini hayal edin. Bir çatışma ortamını engelleyebilir veya kötü bir durumu daha kötü hale getirmekten kurtulabilirsiniz.

Eğer direnciniz düşükse zor bir etkileşim daha da zor hale gelir. Mesela sadece uykusuz olduğunuz için bazı durumlara daha kötü tepkiler verdiğiniz olmuştur. Veya yeteri kadar egzersiz yapmadığınız için yerinizde duramadığınız olmuştur. Spor müsabakalarına hazırlanan atletler gibi, sürekli veya tek seferlik olsun, etkileşime kendinizi hazırlayın. Yemenize dikkat edin, farkındalığınızın pratiğini yapın, hareket edin ve yeterli uyuduğunuza dikkat edin. Bu hem sizi daha güçlü yapar hem de olumsuz durumlara karşı daha tahammüllü olursunuz ve direnciniz sağlam olur.

Duygusal olarak zor durumlarda soğukkanlılığını koruyabilen insanlar fiziksel durumunu en iyi bilen insanlardır. Üzgünken vücudunuza dikkat etmeye vakit ayırın. Öfkenizin geldiğini nasıl hissediyorsunuz? Göğsünüzdeki sıcaklık mı, kaslarınızda gerilme mi veya çenenizin titremesi mi? Endişeyi nasıl hissediyorsunuz? Fiziksel semptomları azaltacak yöntemleri deneyin, zihinsel olarak öfke ve endişeniz de azalacaktır.

Herkesin hayatı, en sevdiklerimizden varlığı bile canımızı sıkanlara kadar geniş yelpazede insanlarla etkileşimi içeriyor. Bize hissettirdiklerinden dolayı etrafında olmaya katlanamadığımız insanlar olabilir. Bazılarıysa sadece patavatsız olabilir. Ya da hiç unutamayacağımız şekilde canımızı yakmış olabilirler. Çoğumuz için ideal hayat bu kişilerle etkileşime geçmemektir. Fakat bu sadece kültürümüzde politik kutuplaşma ve grupçuluğa sebep olmakla kalmaz, çoğumuz için pratik de değildir. İster hiç sevmediğiniz birinin de bulunduğu bir düğün olsun, ister eski eşinizle velayet görüşmesi olsun, isterse sizi delirten bir patronla her gün çalışmak olsun, bu tip etkileşimleri sağlıklı biçimde atlatmamızı sağlayacak bazı prensipler vardır;

Açık bir planınız olsun ve zihninizde provasını yapın. Bulgulara göre öngörülebilirlik ve kontrol, fiziksel stresimizi ve üzgünlükle bağlantılı duygularımızı azaltıyor. İşler plana göre gitmediğinde telaş yapacağınız kadar katı olmadan etkileşiminizin nasıl olacağına dair belli hatları kafanızda bir stratejiyle belirleyin. Ne kadar sürecek? Zihinsel ve lojistik olarak kaçış planınız nedir? Kötü bir durumdan kendinizi kurtarabileceğiniz konu değiştirme hamleniz ne olabilir? Kötüye gitme potansiyeli olan her büyük proje gibi, kendinizi farklı olasılıklara hazırladığınız için iyi hissedeceksiniz.

Duygusal çatışmanın veya duygusal kararsızlığın çelişki ile eş anlamlı olduğunu biliyoruz. Bunun karar vermemiz üzerinde olumlu bir etkisi vardır. Örneğin; bizi karar vermeye zorlaması, şüphelerimizi açıklığa kavuşturması, hatta bunları kabul etmeye zorlaması gibi. Lohusalığın karmaşık döneminden geçen anne, yavaş yavaş karşı karşıya kaldığı yeni gerçekliği var sayar ve ona alışır. Birini sevdiğimizde ve ondan nefret ettiğimizde, aynı anda kendimizi bu hissin gerçekliğini anlamaya zorlarız. Aşk daha mı ağır basar? Partnerimize karşı hissettiğimiz tutkumuzdaki çelişki doğal bir şey midir? Yoksa bu nefret, karar vermek için bilmemiz gereken bir gerçek midir?

Michigan Üniversitesinden Dr. Laura Ress, bize ilginç bir şey göstermek için 2013’te bir araştırma yaptı. Duygusal kararsızlık, öz farkındalığa yardımcı olur. Bu rahatsızlık beynimizin yatıştırması ve çözmesi gereken bir şeydir. Aslında, bu tür bir çelişkinin yaratıcılığımızı geliştirdiği gösterilmiştir. Bize düşünmek, açıklığa kavuşturmak ve bu çelişkiyi çözmek için orijinal cevaplar yaratmak için kanallar aramamızı sağlarlar. Sonuç olarak, dikkat edilmesi gereken küçük bir nokta vardır. Duygusal çelişki minotorunun peşine düştüğümüz bu tür kişisel labirentte kendimizi bulduğumuz her seferde, durmaya, dinlemeye ve anlamaya değerdir. Belki de çözmemiz ve hatta üstlenmemiz gereken bir şey vardır. Hayat kendi başına çelişkilidir ve duygusal kararlılıkların yönü daha ağırdır. Sevmek kolay değildir ve önce kendimize, sonra başkalarına karşı yüksek sorumluluk ve bağlılık gerektirir. O halde, başımızı iki elimizin arasına alıp bu konu hakkında düşünelim.

Her insan hayatının bir noktasında duygusal kararsızlık (acı çeker veya bundan zevk alır) hisseder. Duygulardan bahsettiğimizde Daniel Goleman veya Paul Eckman gibi isimlerin hemen akla gelmesinin yaygın olduğunu biliyoruz. Bu konunun 20. yüzyılın başından bu yana araştırıldığı söylenebilir. Psikiyatrist Eugen Bleuler, 1911’de duygusal ikircikliliği “aynı nesneye göre iradenin iki zıt yönünün, iki zıt duygunun (çekim ve itme) eşzamanlı varlığı” olarak tanımlamıştır. O zamandan beri, psikoloji alanı, farklı alanları yapılandırıyor gibi görünen bir konuyla sürekli ilgilenmektedir. Ayrıca, duygusal ilişkilerimizde duygusal kararsızlık çok yaygın olduğu için son yıllarda sosyal psikoloji de bu alanla ilgilenmeye başlamıştır. Sebep? Verdiğimiz kararların çoğu çelişkilere göre düzenlenir.

Duygusal kararsızlık veya çatışma kişiye yüksek sevide rahatsızlık verir. İnsan beyninin sevmediği bir şey varsa, o da çelişkidir, hizalanmamış noktalardır. Bu tür uyumsuzluğun ürettiği enerji ve yıpranma son derece büyüktür. Öyle ki, bir şey ya da biri için büyük sevginin ya da şefkatin anında farkına varırız ancak deneyimlediğimiz bu duygu karşısında aynı zamanda belli bir yorgunluk, reddedilme hissederiz. Birini sevebiliriz, ancak davranışlarından, tutumlarından ve hatta bize karşı yaklaşım şeklinden nefret edebiliriz. Ergenlik dönemimizi de hatırlayalım. Yaşam döngümüzün o dönemi sürekli bir çelişki, deneyim arayışı, korku, endişe, aynı zamanda arzu, yoğunluk ve ıstırap içinde geçmektedir. Bu tür iç çelişkileri varsaymanın kolay olmadığı hepimiz tarafından bilinir bunun farkındayız.

İnsanlar neden birden fazla durumda bu tür çelişkili ve hatta olumsuz duygulardan etkilenirler? Bu normal bir duygu mu yoksa bir tür dengesiz duyguya karşı verilen bir tepki midir? Cevabı basit: insan olmamızı sağlayan en doğal duygudur bu. Karmaşık olması karşı karşıya kaldığımız insani duygulardan ibarettir. Duygusal kararsızlık içinde bulunduğumuz bir tür karmaşık duygudur; çelişki ve gerilim içinde yaşar. Şüphesiz, birini aynı anda hem sevip hem de ondan nefret etmemiz bu duruma bir örnek verilebilir. Yakınlık hissettiğimiz bir kişiye karşı büyük bir şefkat duymak ve aynı zamanda bir öfke duygusu yaşamak. Bir arkadaşı sevmek, ama bu ilişkinin bize zarar verdiğini hissetmek

Bu konu bilim camiasında da büyük ilgi görmektedir. Bu nedenle bu konuda çok sayıda araştırma ve çalışma yapılmıştır. Kendi başına biraz romantik görünebilen veya Shakespearean’ın nörologlara, psikiyatristlere ve duygusal psikoloji uzmanlarına yanıt veren bir şey, ilişkilerimizin duygusal dokusunun ne kadar karmaşık olabileceğinin güzel bir örneğidir. Bu nedenle, Amsterdam Üniversitesi sosyal psikoloji bölümünden Frenk van Harreveld gibi yazarlar, duygusal kararsızlığın sadece ne hissettiğimizi belirlemediğini yapılan bir çalışma aracılığıyla ortaya koymuştur. Bizi bu şekillerde davranmaya iten de içsel karmaşıklıktır. Buna bir örnek: Lohusa dönemlerinde duygusal kararsızlık yaşayan kadınlardır.

Daha az zeki ve duygusal olduğunu düşündüğünüz kişileri gördüğünüzde prefrontal korteks de daha az aktif hale gelir. Bu devre dışı bırakma, nefret ettiğiniz birine karşı hissedebileceğiniz empatiyi (veya eksikliğini) de etkileyebilir. Aslında, bir kişi bir başkasının duygusal durumunu gözlemlediğinde, medial prefrontal korteks, temporoparietal bileşke, superior temporal sulkus ve temporal kutup gibi bölgelerin aktive olduğu gösterilmiştir. Medial prefrontal korteksin hem empati hem de zihin teorisi ile yüksek düzeyde ilgili olabileceğini düşündürmektedir (Gallagher ve Frith, 2003).

Nefret ettiğiniz insanları düşündüğünüzde medial prefrontal korteksin aktivasyonu azaldığından, onlara karşı çok az empati duymanız sizi şaşırtmamalı. Bunun nedeni, empatinin diğer şeylerin yanı sıra bu korteksin aktivitesine bağlı olmasıdır. Nefreti yaşadığımızda, medial prefrontal korteksin aktivitesi azalır ve empatimiz de azalır.

İnsular korteksin çeşitli işlevleri vardır: Duyusal işleme. Duyguların ve duyguların temsili. Otonom ve motor kontrolü. Risk tahmini ve karar verme. Beden ve öz farkındalık. Empati. Nefret, bir tür olarak evrimimizin farklı aşamalarında gelişen beynin bölümlerini içerir. Aslında, bu tür duyguları deneyimleme yeteneğimiz, ilk modern insanın ortaya çıktığı zamana kadar uzanabilir. Bu bağlamda nefret, uyarlanabilir bir stratejiydi. Doğal kaynaklar için rekabet eden diğer grupların ortasında hayatta kalmayı kolaylaştırdı.

Putamen ve insula, küçümseme ve iğrenme algısıyla ilgili beyin yapılarıdır. Bu iki yapı ve daha önce bahsettiğimiz diğerleri, nefret devresi olarak adlandırılabilecek şeyi oluşturuyor. Bu devre hem kortikal hem de subkortikal yapıları kapsar. Agresif davranış oluşturmanın ve bunu motor planlama yoluyla eyleme dönüştürmenin anahtarıdır. Devre ayrıca, başkalarının eylemlerini tahmin etmek için gerekli olduğu düşünülen ön korteksin bir bölümünü de içerir (Morgado, 2019). Subkortikal aktivite, daha önce bahsettiğimiz iki farklı yapıyı içerir: putamen ve insula. Birincisi, hor görme ve iğrenme algısı ile ilgilidir. Aynı zamanda öğrenme, motor kontrol, konuşma artikülasyonu, ödül ve bilişsel işleyiş ile de ilgilidir (Ghandili & Munakomi, 2021).

Nefret, öfke, hoşlanmama ve hor görme gibi diğer duygulardan etkilense de, onlarla eşit tutulmamalıdır. Aslında, bir çalışmada nefretin bu üç duygudan daha uyandırıcı olduğu ve öfke ve tiksintiden ziyade iğrenme ve küçümsemeye daha yakın olduğu bulundu. Araştırmacılar, fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme kullanarak, bir kişi nefret ettiği birinin fotoğrafını gördüğünde farklı beyin yapılarının aktive olduğunu buldu. Bir araştırmada 17 kişinin beynini taradılar. Katılımcılar, nefret ettikleri kişilerin yüzlerine olduğu kadar, tarafsız duygular besledikleri tanıdıkların yüzlerine de baktılar.

Çalışmanın sonuçları, katılımcıların nefret ettikleri bir yüze baktıklarında, medial frontal girus, sağ putamen, premotor korteks, frontal lob ve medial insulada aktivitenin arttığını gösterdi. Aktivasyonun beyindeki nefret seviyesiyle doğrusal olarak ilişkili olduğu üç alan da bulundu. Bunlar sağ insula, sağ premotor korteks ve sağ frontal medial girus idi. Sağ superior frontal girusta da bir deaktivasyon alanı tespit edildi. Bu araştırma, beyinde bir nefret faaliyeti modeli olduğunu gösterdi. Model, romantik aşkla ilişkili olandan farklıdır. Bununla birlikte, ikisi ortak iki alanı paylaşıyor: putamen ve insula. Bu kortikal bölgenin aktivasyonu, diğerleri hakkında çıkarımlar yapma görevinde son derece alakalı bir rol oynar. Akıl yürütmeyle ilgilidir ve kendinizi, ailenizi veya değer verdiğiniz birini düşündüğünüzde aktivasyonu artar (Morgado, 2019).

Muhtemelen aşk ve nefret arasında ince bir çizgi olduğunun söylendiğini duymuşsunuzdur. Bu, bir durumdan diğerine geçmenin son derece kolay olduğunu gösterir. Peki, bu doğru mu? Nitekim, aşk ve nefret araştırmalarındaki sinir bilimsel gelişmeler, nefret için aktive olan bazı kortikal ve subkortikal yapıların aşk için de aktive olduğunu göstermektedir. Nörobilimciler Zeki ve Romaya (2008), işlevsel manyetik rezonans görüntüleme kullanarak birine karşı nefret besleyen 17 kişi üzerinde çalıştı. Araştırmacılar putamen ve insula gibi yapıların hem nefret hem de romantik aşkla ilişkili uyaranlar için harekete geçtiğini gözlemlediler. Bulguları, beyindeki nefret duygularını keşfetmek için bir temel sağladı. Nefret, iğrenme ve küçümseme duygularına yakındır.

Nefret birçok yönden ele alınmıştır. Duygusal bir tutum, normatif bir yargı, bir duygu, bir motivasyon veya genelleştirilmiş bir değerlendirme olarak görülebilir. Bununla birlikte, kavramsal farklılıklara rağmen, nefretin bir bileşeni evrensel olarak kabul edilmektedir: zarar verme arzusu. Bu arzu bir amaç veya kendi içinde bir amaç olabilir. Bireyler kurulu düzeni yeniden kurmak, kendilerini yükseltmek, egolarını öne çıkarmak, zevk kazanmak, özerkliklerini geri kazanmak veya terk edilmeyi önlemek için başkalarına zarar verme arzusunda olabilirler. Bütün bu durumlarda, niyet ne olursa olsun, asıl amaç zarar vermektir.

Comments are closed.