logo

Ev & Yaşam

Bazen dünyanın en zor mesleğidir, kendi duygularına tercüman olmak.

Doğru meslek seçimi, başarılı kariyerin önemli bir bileşenidir. O halde meslek seçimi konusunda kişisel farkındalıkla birlikte geleceğin koşullarını iyi bir şekilde analiz etmeliyiz. Eğitim süreci, sınav hazırlığı gibi durumlar söz konusuyken geleceğin koşullarını analiz etme konusunda uzmanlardan destek almak daha sağlıklı olabilir. Sınav sistemiyle birlikte gelecek için atılan adımların kaygılı bir sürece dönüştüğünü görüyoruz. Kaygı aslında sürece yüklediğimiz anlamlardan ve yanlış kariyer sürecinden kaynaklanıyor. Kendi ilgi ve yeteneklerimizi kullanabileceğimiz uygun mesleği seçmek sadece sınavlarla bitmiyor.

Doğru bir meslek seçiminin hayatınızın geri kalan kısmı için son derece önemli olduğunu bilerek tercihlerinizi yapınız!

Doğru Meslek Seçiminde Anahtar Kavramlar

Doğru meslek seçimi hem kişisel hem de toplumsal olarak hayatımızın en önemli seçimlerindendir. Doğru ve sağlıklı bir seçim için aşağıdaki kavramlar hakkında bilgi sahibi olmamız ve bu kavramlar yönünden kendimizi tanımamız gerekiyor.

  • İlgi ve yetenekler
  • Gelecekte İhtiyaç Duyulan Meslekler
  • Sahip Olduğumuz Özellikler
  • Öğrendiğimiz Bilgi ve Beceriler

Meslek Nedir? Meslek ve İş Arasındaki Farklar Nelerdir?

Meslek ve iş kavramı çoğu zaman karıştırılan bir kavramdır. Meslek topluma katkı sunan ve belirli bir kuralları, dinamikleri içerisinde barındıran; eğitim, bilgi ve beceri gerektiren bir kavramdır. İş ise bir meslek erbabının yaptığı çalışmaların bütünü olarak adlandırılabilir. Günümüzde her işi olanın bir mesleği olduğunu söyleyemeyiz. Nitekim farklı mesleklerde eğitim yapan birçok kişi farklı işlerde çalışabiliyor.

Meslek Seçimi Nasıl Yapılmalıdır?

Meslek seçimi çocukluktan başlayan görme, ilgilenme, beceri geliştirme gibi süreçleri kapsayan ve zamanla sınav, eğitim, kurs gibi eylemlerle devam eden bir süreç. Bu süreçte sağlıklı seçimler yapabilmek günden güne zorlaşıyor. Fakat ilgi ve yeteneklerinin farkında olmak ve çocukluktan başlayarak bir alanda yetişmek doğru meslek seçimi konusunda önemli olanaklar sağlıyor.

Geleceğin Meslekleri Nelerdir?

Meslek seçiminde geçmişte edindiğiniz bilgi ve beceriler önemli rol oynasa da geleceğin ihtiyaçları da meslek seçiminde önemli bir nokta. Sıkça merak edilen ve araştırılan geleceğin mesleklerini dijital dünyada olduğunu söylemek mümkün. İlgi, yetenek ve becerilerini geleceğe yönelik şekillendirmek isteyenler dijital becerilerini geliştirebilirler.

Meslek Seçiminde Yapılan Hatalar

Meslek seçiminde yapılan hatalar kariyer sürecinde geri dönülmesi mümkün olmayan sonuçlara sebep olabilir. Bu yüzden doğru kararlar vermek, doğru seçimler yapmak bu süreç için hayati öneme sahip. Meslek seçiminde hataya sürükleyen bazı konuları aşağıda belirttik.

  • Günümüz koşullarına göre meslek seçimi yapmak: Dünya o kadar hızlı değişiyor ki bu değişime uyum sağlamak bazen güçleşebiliyor. Bu yüzden meslek seçiminde sadece günümüz koşulları değil gelecek koşulları da göz önünde bulundurmalıyız.
  • Kamu atamalarını tek yol olarak görmek: Kamu atamaları esaslı bir meslek seçimi yapmak da kariyer sürecinde birtakım hayal kırıkları yaşatabiliyor. Günümüzün en büyük sorunlarından biri da maalesef bu. İlgi, yetenek ve becerilerimize odaklanarak yapacağımız seçimler bizleri daha yaratıcı çalışmalarda güzel başarılara taşıyacaktır.
  • Sınavları tek yol olarak görmek: Çevrenize dönüp baktığınızda birçok kişi tek bir sınava bile girmeden önemli başarılara imza atabilmiştir. Sınavlar meslek seçiminde tek yol değil geniş alternatifler içerisinden sadece bir seçenek.

ÖZEL ÜÇGEN DANIŞMANLIK

Uzun, sıcak yaz günleri yerini serin ve daha karanlık günlere bırakırken; değişen mevsim ile birlikte ruh halimizde de birtakım farklılıklar ortaya çıkabilir. Canlanan doğa, uzun gündüzler, sıcak hava, daha çok dışarıda geçirilen vakit, tatil dönemi ile yazın verdiği enerji bireyler üzerinde oldukça olumlu etki yaratır. Güneşin yüzünü bolca gösterdiği bu günlerde insanlar genellikle kendilerini çok daha mutlu, enerjik ve canlı hissederler. Mevsimin değişmesi, gündüzlerin kısalması, havanın soğumaya başlaması, doğanın sonbahar renklerine bürünmesi, uzayan geceler ile tatil dönemlerinin sonuna gelinmesi, okulların açılması ve kapalı alanlarda geçirilen vaktin artmasıyla birlikte bireylerin psikolojilerinde değişimler ortaya çıkabilir. Yazdaki bol gün ışığına alışan bünye, sonbaharla gelen ani değişim ve azalma sonucunda birtakım uyum problemleri yaşayabilir.

Her birey farklıdır ve bireysel farklılıklar dahilinde herkesin mevsim değişiminden etkileniş tarzı ve miktarı da kendine özgü olacaktır. Ancak güneş ışığının fizyolojik ve psikolojik yönden bireyler üzerindeki etkisi de azımsanmayacak derecede fazladır.

Kişilerin maruz kaldıkları gün ışığının azalması, vücudun günlük ritminde farklılaşmalara sebep olur. Vücudun alımının azaldığı güneş ışıkları, salgılanan ve mutluluk hormonu olarak bilinen serotonin hormonunun seviyelerinde de azalmalara yol açar. Aynı şekilde uyku hormonu olan melatonin hormonu da karanlık, ışığın az olduğu ortamlarda daha çok üretileceğinden; mevsim değişimiyle birlikte beyin kimyasında farklılaşmalar yaşanır. Azalan serotoninle birlikte kendimizi daha mutsuz hissederken; artan melatonin seviyeleriyle birlikte daha uykulu, bitkin bir halde olabiliriz.

Bu sebeple, yağmurlu, serin ve karanlık günlerde daha yorgun, karamsar ve halsiz hissedebiliriz. Sıcaklık ve ısı değişimleri günlük rutinlerde, programlarda, alışkanlıklarda, beklentilerde ve sosyal ilişkilerde değişikliklere neden olabilir. İş yapmada zorlanma, daha fazla uyuma ihtiyacı ve yataktan çıkmakta güçlük, evde daha fazla vakit geçirmek isteme, düşük enerji, daha az sosyal faaliyetler, aşırı hassasiyet, sinirlilik, iştahta ve kiloda değişim, umutsuz ve değersiz hissetme, konsantrasyon güçlüğü, keyif alınan aktivitelere olan ilgiyi kaybetme, kaygı ve karamsar düşünceler gibi belirtiler ortaya çıkabilir.

Mevsim değişikliği kaynaklı yorgunluk ve olumsuz ruh hali kendini daha çok bitkinlik, keyifsizlik, isteksizlik şeklinde gösterirken; mevsimsel duygu durum bozukluğu, mutsuzluk, umutsuzluk, karamsarlık, üzüntü ve benzeri depresif belirtiler ile kendini gösterebilir. Eğer bu yönde yoğun belirtiler şikayetleriniz arasında yer alıyorsa, konuyla ilgili bir uzmandan destek almak faydalı olacaktır.

Mevsim geçişlerinde yaşanan değişimin üzerimizdeki etkisini azaltmak için dikkat edilecek birkaç nokta, çok daha olumlu hislerin ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır. Gün ışığından bu dönemde olabildiğince fazla yararlanmaya çalışmak çok önemlidir. Günde en az bir saat ve mümkün olduğunca fazla şekilde, özellikle de sabahları gün ışığını vücudun alabileceği ortamlarda olmak gerekir.

Evleri ve iş yerlerini olabildiğince gün ışığı alacak şekilde düzenlemek, perdeleri açmak, imkan varsa canlı bitkilerin ortamda bulunmasını sağlamak faydalı olacaktır.

Birey olarak daha aktif olmak da oldukça yararlıdır. Açık havada spor yapmak, yürüyüş, gün içinde yapılabilecek basit egzersizlerle fiziksel aktiviteleri arttırmak ve uygun bir planla günlük rutin haline getirerek enerji seviyesini yüksek tutmak olumlu bir etki yaratacaktır.

Uyku düzenine ve beslenmeye dikkat etmek de gereklidir. Düzenli ve verimli bir uyku ile, sağlıklı beslenme; özellikle karbonhidratlardan uzak durulan özen gösterilmiş tercihler, mevsimsel geçişlerden daha az etkilenmek adına önemli noktalardandır.

Sosyalleşmek, çevreyle olan bağı canlı tutmak ve bunun için çaba göstermek de çok önemlidir. Mevsimsel sebeplerle insanların kendini yaza kıyasla daha izole tutabildiği bu dönemde, depresif ruh halinin kendini gösterdiği zamanlarda ulaşılabilecek sosyal bir çevrenin varlığı ve olumsuz ruh halini paylaşabilecek kişilerin olması da çok faydalı bir noktadır.

Birçok kişi sonbaharı yeni başlangıçların, yenilenmenin zamanı olarak da görür. Bu sebeple, bu mevsimlerle ilgili hoşa giden tarafları bulup, bu yönlerinden keyif almaya çalışmak da mutlaka olumlu yansıma sağlayacaktır. Mevsimin yeni düzeni ve erken kararan, daha serin hava koşullarına uyum sağlayabilmek adına keyif alınabilecek şekilde düzenlenmiş yeni bir günlük rutin oluşturmak, keyifli kapalı alan aktiviteleri yaratmak da oldukça yararlı olacaktır.

Mevsim değişiminin etkisiyle oluşan farklılıklara uyum sağlamak zaman alacaktır. Hormonal dengenin de sağlanması yine aynı şekilde bir süreç içerisinde oluşur.. Bu açıdan eğer değişen mevsimin etkileri üzerinizde olumsuz farklılıklar yaratıyorsa; bahsedilen tüm bu noktalara dikkat ederek kendinize süreci daha rahat atlatma fırsatı yaratabilirsiniz. Anda olmak, her mevsimin ve dönemin kendine özgü güzelliklerinin tadını çıkarmaya çalışmak, şu andaki üretimselliğinize sağlayabileceğiniz katkılara odaklanmak önemlidir. Tüm bu süreç içerisinde deneyimlemeye çalıştığınız olumlu katkı adımlarına rağmen hala depresif bir ruh hali ve benzer şikayetleriniz devam ediyorsa; bir uzmandan bu yönde destek almak da iyi hissetmeye giden yolda önemli bir adımdır.

Psikolog & Psikoterapist Bihter MEREY

Evinizin sınırları dâhilinde ama eminiz ki bu noktada vakit geçirdiğinizde evinizin dışına çıkmış gibi hissediyorsunuz! Elbette ki balkonlardan bahsediyoruz! Bu alanlarda geçirdiğiniz zamanın daha keyifli olması için ise iç mekânda olduğu gibi, balkon dekorasyonu konusunda da özenli davranmanız şart! Eğer yaşam alanınızın bu noktasını da düzenlemek istiyorsanız ama balkon dekorasyonu konusunda daha önce kollarınızı hiç sıvamadıysanız ya da balkonunuzun dizaynını değiştirmeyi düşünüyorsanız..

Elbette zevkler ve renkler tartışılmaz ama balkonunuzda hangi dekorasyon stilini uygularsanız uygulayın, bu alanda bitkilere kesinlikle yer var! Çünkü bitkiler, balkonların olmazsa olmaz süper kahramanları! Peki, balkonda yetiştirilen bitkiler hangileridir?

Balkonda Yetiştirilebilecek Çiçekleri Seçerken Dikkat Etmeniz Gerekenler

Saksı ve toprak seçimi gibi detayların yanı sıra yetiştireceğiniz bitkilerin sevdiği şartları sunmak da oldukça önemli. Örneğin güneş ışığını sevmeyen bir bitki aldıysanız ve balkonunuz çok güneş alıyorsa bu durumda bakımına ne kadar özen gösterirseniz gösterin, bitkiyi sağlıklı bir şekilde yetiştirme konusunda başarıya ulaşamayabilirsiniz. Bu nedenle bitkilerin tanımak ve bu doğrultuda seçim yapmak gerekiyor.

Onu Sevmeyen mi Var: Papatya

Bahçelerde olduğu gibi balkon saksıları içerisinde de çok hoş duran papatyalar, alana samimi bir hava katıyor. Fakat papatya saksısını seçme aşaması ve sonrasında sulama konusuna dikkat etmek oldukça önemli.

  • Altı delikli, fazla suyu atabilen saksılar seçmek, papatyanızın köklerinin kurumasını engelleyebilir.
  • Kurumuş yaprakları ve güçsüz dalları kesmek, çiçeğinizin daha güçlü bir şekilde büyümesini sağlayabilir.
  • Papatyayı ne zaman sulamanız gerektiği konusunda toprağın kuruluğu size fikir verebilir. Toprak kuruduğunda (yaklaşık 2-3 günde bir) papatyanızı sulayabilirsiniz.

Renkli Bir Alanın En Büyük Doğal Yardımcısı: Begonvil

Mor, pembe, beyaz, kırmızı… Rengârenk bir balkon yaratma konusunda yanınızda olan begonvilin saksısını değiştirirken sulamasını yaparken bazı noktalara dikkat etmeniz gerek.

  • Begonvilin saksısını değiştirirken kökleri sarsmamaya dikkat etmelisiniz.
  • Gövdesi kalınlaştıkça bitkinin dal sayısı çoğalır fakat bu çiçeklerin azalmasına neden olabilir. Bu nedenle yaşlı dalları kesmelisiniz.
  • Fazla sulama da begonvilin çiçeklerinin azalmasına neden olur. Bu nedenle toprak kuruluğu doğrultusunda sulama yapmalısınız.

Açık Balkonlar İçin Uygun: Vinca

Aşırı soğuk ve sıcaklara, yarı gölge alanlara ve hatta susuzluğa direnci yüksek olan bu çiçeğe hava şartlarından daha fazla etkilenen balkonlarda yer verebilirsiniz. Yani vinca kışa dayanıklı balkon çiçeklerinden biri.

  • Sulama için net bir zaman aralığı olmasa da toprağının nemli olmasına özen göstermelisiniz.

Güzellik Emek İster: Kasımpatı

Kasımpatının oldukça güzel çiçek olduğu bir gerçek fakat bu güzelliğe balkonunuzda yer vermek için istiyorsanız çiçeğin bakımı konusunda da oldukça hassas olmalısınız.

  • Ekimi gerçekleştirdikten sonra toprağın nemini kaybetmemesi için, saksıyı bir jelatinle kaplamalısınız. 2-3 haftada gerçekleşen çimlenme sonrasında bitkiyi farklı bir saksıya dikebilirsiniz.
  • Yaz aylarında haftada 3 kez, kış aylarında ise haftada 2 kez sulamalısınız.

Bahçeyi Renklendirmede Payı Büyük: Küpe Çiçeği

Pembe ve moru buluşturan çiçekleri ile bahçenize enerjik bir hava katan küpe çiçeğinin bakımının oldukça kolay olduğunu söyleyebiliriz. Sadece dikkat etmeniz gereken birkaç nokta var.

  • Yarı gölgeyi seven bu çiçeği direkt güneş alan bir yere konumlandırmanız köke zarar verebilir ve çiçeklerin dökülmesine neden olabilir.
  • Çiçeği haftada 2 kez, az su ile sulayabilirsiniz.

Dikkat Çekmeyi Sevenlere: Petunya

Petunya o kadar zarif yapılı bir çiçek ki bu da onun dikkat çekici olmasını sağlıyor. Fakat elbette bakımını iyi yapmak şart, petunya oldukça fazla ilgi istiyor.

  • Zayıflayan dalları kesmek, bitkinin daha güçlü bir şekilde büyümesini sağlar. Bol çiçek açan bu bitkinin yaprakları çabuk bozulabilir. Bu nedenle solan çiçeklerini ve yapraklarını da temizlemelisiniz.
  • Petunya suyu seven bir bitki olduğu için toprağının sürekli nemli olmasını sağlayacak şekilde sulama yapmaya özen göstermelisiniz.

Korunaklı Alanlara Uygun: Saintpaulia (Afrika Menekşesi)

Saintpaulia olarak da bilinen Afrika menekşesini konumlandırırken, saksısını değiştirirken hatta su verirken bile özenli olmalısınız.

  • Direkt güneş ışığını sevmeyen Afrika menekşesini direkt ışık almayan bir noktaya konumlandırabilirsiniz.
  • Bitkinin saksısını değiştirirken ekleyeceğiniz toprağın, bitkiyi tutan toprak ile aynı sıcaklıkta ve nem derecesinde olmasına dikkat etmelisiniz.
  • Yazın haftada 2-3 kere kışın ise haftada 1 ya da 2 kez sulanması yeterli olan Afrika menekşesinin suyunu yukarıdan vermeli ve suyun oda sıcaklığında olmasına özen göstermelisiniz.

Yeşilin Huzurunu Sunan Bitki: Şeflera

Odunsu sapı ve birleşik yaprakları bulunan şeflera bitkisi büyümeye devam eder. Yani gelişimini net bir şekilde görebileceğiniz bir bitki istiyorsanız şeflerayı tercih edebilirsiniz.

  • Direkt güneş ışığı almayan ve ılık olan ortamlar şeflera için idealdir. Yani kapalı balkonlar bu bitki için daha uygun.
  • Kışın 1 yazın ise 2 kez sulayabilirsiniz. Her sulamada, su miktarının aynı olduğundan emin olmalısınız.

Balkon Çiçek Raflarının Vazgeçilmezi: Rosa Mini

Eğer kokulu balkon çiçekleri arıyorsanız ve balkon saksısı içerisinde yetiştirebileceğiniz bitkiler sizin için öncelikliyse tercihiniz rosa mini yani diğer adıyla bodur gül olabilir.

  • Toprak seçiminde suyu tutmayan toprakları tercih edebilirsiniz.
  • İki haftada bir suyuna, özel bitki besini ekleyerek ve ilkbahar ile yaz aylarında dalları dipten budayarak çiçeğinizin daha güçlü büyümesini sağlayabilirsiniz.
  • Toprak nemini kaybetmedikçe sulama yapılmaması önemlidir.

BLOG / KOÇTAŞ

Derdimi Okuyabiliyor Muyum Yoksa İnkar mı Ediyorum?

Yaşadığımız hiçbir şey ne tesadüfi ne de boşunadır. Hayatı deneyimleme dediğimiz olgu, aslında yaşanılan her olayda elde edilen bilgidir. Ve bu bilgiler ışığında her geçen gün deneyimimiz artar. Bu bağlamda ele alındığında sorunlarımız deneyimlerimizi arttıran, hayat ve kendimiz hakkında bilgi veren malzemelerdir. Var olduğumuz sürece az ya da çok problemlerimiz olacaktır. Mühim olan probleme karşı tavrımızın ne olduğudur. Mesela problemi görüp çözmeye çalışıyor muyuz? İnkar mı ediyoruz? Sorunu bildiğimiz halde çözüme yaklaşmıyor muyuz? Madem yaşanılan her olay kişiye bir şeyler öğretiyor, o halde muhatap olunan sorunlar da bizlere bir şeyler öğretiyordur.

Yaşadığımız problemlerimizin bize ne öğrettiğini anlayabilmemiz için, birkaç soru sormamız gerekiyor.

1- Neden bu sorunu yaşıyorum?

Örneğin; eşinizle iletişim konusunda problem yaşadığınızı farz edelim.

“Nasıl davranıyorum da iletişim kuramıyorum?”

“İfadelerimde duygu dilimi mi düşünce dilimi mi ağırlıklı kullanıyorum?”

“Eşime duyarlı mıyım?”

“Onu cidden duyuyor muyum?”

“Hangi ihtiyacımdan dolayı böyle bir problem yaşıyorum?

Örneğin: “Paylaşmak ve eşimle bütünleşmek arzusu buna sebep midir gibi sorularla problem üzerinde yoğunlaşabilir, bu soruna sebep olan psikolojik ve sosyal dinamiklerin daha bir farkına varabilirim.”

2- Bu soruna nasıl yaklaşıyorum?    

Sorunu abartıyor muyum?  

Sürekli sitem veya şikayet üretip neden, nerden beni buldu gibi sorularla çözümden ziyade çözümsüzlük mü üretiyorum?

Çözümün ilk adımını ötekinden mi bekliyorum yoksa elimden gelen tüm gayreti sarf ediyor muyum?

3- Sorunumdan kimleri sorumlu tutuyorum?

Bazen sorunlar bizi öylesine yorup tüketir ki hemen suçlayacak birilerini ararız. Zira sorunla baş etmeyi düşünmüyorsak sorunun bizde uyandırdığı öfke ve kaygıyla en münasip kişiye bu öfkeleri boşaltırız. O kadar çok ötekinden bir şeyleri halletmesini bekleriz ki, buna ulaşamadığımızda öfkeleri daha da biriktiririz. İnsan psikolojisinin önemli dinamiklerinden bir de başarıyı içselleştirip, sorunu dışsallaştırmasıdır.

Örneğin; sınavı kazandıysak bu bizim zekamızın ve çalışmamızın sonucudur ki doğrudur. Oysa kaybettiğimizde ya hocamız bize takıyordur ya biz o dersi sevmiyoruzdur.

4- Sorunun oluşumunda benim katkı payım nedir? Hangi tutum ve davranışım böylesi bir problemi ortaya çıkarıyor? Hangi geçmiş dinamiklerim bugünün sorunlarını tetikliyor?

Bu gibi sorularla problemin oluşmasındaki iradi ve gayri irade katkımızı daha kolay gözlemleyebiliriz. Böylesi yaklaşım özellikle suçlamak adına değil aktif bir şekilde soruna nasıl yaklaşacağı konusunda yardımcı olacaktır. Zira problemlerimizde aktif olmamız hem sorumluluk açısından hem deneyim açısından son derece önemlidir. Ne kadar çok problemlerimizi avucumuzda tutup bir şeyler yapmaya uğraşıyorsak o kadar hayatı birebir yaşıyoruz demektir.

5- Çözüm yolları arıyor muyum?

Her sorunun çözümünde olduğu gibi ilk adım “farkındalık”tır. Farkındalık için yapılması gereken fazlasıyla dışarıya yönelttiğimiz nazarlarımızı birazda ruhsal dünyamıza çekip neler oluyor bitiyor diye kendimize zaman ayırmamızdır. Modern dünyanın getirdiği hızlı yaşam insanı en çok kendisinden alıkoymakta. Aslında en güzel ve en önemli ilişki kişinin kendisiyle olan ilişkisidir. Bu ilişki tarzı ötekilerle ilişkiyi hem öğretir hem kişiyi dinginleştirir.

6- Sorunumu paylaşıyor muyum?

Paylaşmak iki anlamda önemlidir.

– Paylaşarak aynı zamanda duygusal olarak aktarımda bulunuruz. Her duygusal aktarım aynı zamanda çözüm olduğu için daha aktarırken kişi duygusal anlamda rahatlar. Ayrıca yaşadığı her probleme duygusu eşlik ettiği için bu yolla duygularını dillendirmeyi de öğrenir.

– Her paylaşım birliktelikleri pekiştirdiği için daha samimi ve derin ilişkiler ortaya çıkar. Kişi ruhsal yalnızlığını en iyi paylaşımla çözebilir.

7- Derdimin bana ne söylediğini doğru okuyabiliyor muyum?

Kişi normal hayat akışında kendi yeteneklerini ve hangi konuda güçlü olduğunun bazen farkına varamayabilir. Oysa yaşanılan her problem kişiyi biraz daha kendisine davet ettiğinden öncelikle kişi kendi üzerine düşünmeyi öğrenir. Sonrasında probleminin onda uyandırdığı üzüntüyle duygularını daha bir tahlil edebilir. Sorunumuzun çözümüyle uğraşırken bir yandan bize bahşedilen kapasite toplamında hangi kabiliyetlerimizin daha ön planda olduğunu fark edebiliriz. Ve belki o güne kadar tanıklık etmediğimiz güçlü yanlarımız bir bir ortaya çıkmaya başlar. Her sorunun çözümü yavaş yavaş benliğe güç katacağından, sonuç olarak problemden önceki halimizden çok daha güçlü bir yapı olarak yeniden inşa ediliriz. Burada en önemli nokta problemi inkar etmemektir. Zira inkar, ilkel savunma mekanizmasıdır ve sağlıksızdır. Her problem aslında kişiyi kendine daha doğru ve yakından tanıtan vazgeçilmez malzemelerimizdir.

Psk. Yasemin Uçal Salihoğlu

Yeniden Başla

Günlük yaşantımızda, çoğu zaman bilinçaltımızın derinliklerinde gizlenen fobilerle karşılaşırız. Fobiler, belirli nesneler, durumlar veya aktiviteler karşısında aşırı ve mantıksız bir korku veya endişe hissi olarak tanımlanabilir. Kimi insanlar için bu korkular hafif ve tolere edilebilirken, diğerleri için yaşamlarını etkileyebilecek düzeyde olabilir. Peki, fobiler neden oluşur ve nasıl başa çıkılır bu yazıda inceleyelim. 

Fobi Nedir ve Nasıl Oluşur?

Fobi, genellikle bilinçaltımızda yer edinen bir deneyimin sonucu olarak gelişir. Örneğin, çocukluk döneminde yaşanan bir travma veya korkutucu bir olay, yetişkinlik döneminde belirli bir nesne veya durumla ilişkilendirilerek fobiye dönüşebilir. Aynı zamanda, genetik faktörler, aile geçmişi ve çevresel etmenler de fobi oluşumunda rol oynayabilir.

En Sık Karşılaşılan Fobi Türleri

    1.    Yükseklik Korkusu (Akrofobi): Yüksek yerlerde bulunma veya yüksek binalara bakma korkusu.
    2.    Uçak Korkusu (Aviofobi): Uçak seyahatine ilişkin yoğun korku ve endişe.
    3.    Sosyal Fobi (Sosyofobi): Toplum içinde olma, başkalarıyla etkileşim kurma korkusu.
    4.    Karanlık Korkusu (Nyktofobi): Karanlık ortamlarda bulunma korkusu.
    5.    Ölüm Korkusu (Tanatofobi): Ölüm veya ölümle ilgili konularla ilişkilendirilen aşırı korku.

Fobilerle Başa Çıkma Yolları Nelerdir?

    1.    Kesin Tanıyı Kabul Edin: Fobi ile başa çıkmanın ilk adımı, korkunun ne olduğunu ve neden kaynaklandığını kabul etmektir. Bu, fobinizle yüzleşmenin ilk adımıdır.
    2.    Fobiyi Araştırın: Korkunuzla ilgili daha fazla bilgi edinmek, korkunun gerçek dışı olduğunu görmeye yardımcı olabilir. Bilgi sahibi olmak, korkunun üstesinden gelmede güçlü bir araç olabilir.
    3.    Adım Adım İlerleyin: Korkunuzla yüzleşmek için küçük adımlarla başlayın. Mesela, yükseklik korkunuz varsa, önce birinci kata çıkmayı deneyin, sonra ikinci kata, ve zamanla daha yüksek yerlere çıkın.
    4.    Olumlu Düşünün: Negatif düşünceler yerine olumlu ve gerçekçi düşünceler geliştirmeye odaklanın. Olumlu düşünmek, korkuları azaltmada yardımcı olabilir.
    5.    Profesyonel Yardım Alın: Fobilerle başa çıkmak bazen profesyonel yardım gerektirebilir. Bu noktada bir uzman psikologdan, fobinizle başa çıkmanıza yardımcı olabilmesi için destek almaktan  çekinmeyin ve size uygun teknikleri mutlaka öğrenin. 

Fobiler, yaşam kalitesini düşürebilecek ancak başa çıkmak mümkün olan zorluklarla dolu olabilir. Ancak, doğru destek ve yöntemlerle, fobilerin üstesinden gelmek ve daha sağlıklı bir yaşam sürmek mümkündür. 
Unutmayın ki, herkes korkularıyla yüzleşme konusunda yardım alabilir ve daha güçlü bir şekilde ilerleyebilir. Belki de şimdi sıra sizdedir. 

Psikolog Selen / TERAPİ EVRENİ

Motivasyonun Aşamaları ve Çalışma Hayatında Motivasyon

Motivasyon, en temel anlamıyla bir konuda kişiyi harekete geçiren güç olarak tanımlanabilir. Hepimiz günlük hayat içerisinde motivasyon sorunları yaşayabiliyoruz. Motivasyonun doğasını iyi anlamak çalışma hayatında motivasyon gibi hayatımızın önemli alanlarında bizi başarıya götürecektir. Motivasyonun doğasını iyi anlamak için ilk olarak motivasyon ilkelerine göz atalım.

Motivasyon İlkeleri Nelerdir?

İhtiyaçların Motivasyon Üzerindeki Etkisi

İhtiyaçlar, motivasyonun ilk aşamasını oluşturur. Bunlar, her ne kadar insanın temel ihtiyaçlarını içeriyor olsa da ya zaman içinde kılık değiştirmiş ya da öğrenilmiş olarak yeni bir kimlikle karşımıza çıkabilir. Genelde bu ihtiyaçlarımızı üç kategoride ele alabiliriz: “biyolojik ihtiyaçlar”“ruhsal ihtiyaçlar” ve “sosyal içerikli ihtiyaçlar”.

Biyolojik İhtiyaçlar

Susuzluk, açlık, korunma biyolojik ihtiyaçlardır.

Ruhsal İhtiyaçlar

Sevme, sevilme, başarma, otorite kurma gibi ihtiyaçlar ruhsal ihtiyaçlardandır.

Sosyal İhtiyaçlar

İlişki kurma, kendini gösterme ihtiyaçlarıysa sosyal içerikli ihtiyaçlardandır.

Motivasyon ve İhtiyaç Arasındaki İlişki

İnsanları motive etmek üzere yapılacak düzenlemeler, ihtiyaçlarla doğrudan ya da dolaylı olarak ilintili kılınmalıdır. Çünkü organizmanın herhangi bir ihtiyaç olmadan belirli bir amaç yönünde enerji üretip harekete geçmesi mümkün değildir. İhtiyaçları ele aldığımız zaman en temel ihtiyaçların fizyolojik ihtiyaçlar olduğunu görüyoruz. İnsan doğduğu anda nefes alma ihtiyacı nedeniyle soluk almaya başlar. Yeni doğan bebeğin soluk almasının ilk işaretini ağlama sesiyle anlayabiliriz. Çünkü anne karnında, yapışık olan ciğerlerine hava ilk kez dolunca verdiği acıyla ağladığını görüyoruz. Daha sonra organizmanın beslenme gereksinimi nedeniyle beslenme ihtiyacı, belirli bir ısıda yaşama ihtiyacı, uyuma ihtiyacı gibi fizyolojik ihtiyaçları sıralayabiliriz.

İnsan bu ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Yaşamın ilk yıllarında çevre tarafından karşılanmaya çalışılan fizyolojik ihtiyaçlar, daha sonra bireyi ihtiyaçlarını kendisinin karşılaması için bazı davranışları yapmaya motive eder.

Fizyolojik ihtiyaçların yanı sıra sevme ve sevilme, diğer bir insana yakın olma (kucakta tutulma), başarma, kendini gösterme ihtiyaçları bilinçli ya da bilinçsiz olarak devreye girerek, bu ihtiyaçlarını karşılamak için insanı birçok davranışı yapmaya yöneltir.

Fizyolojik ve ruhsal ihtiyaçların yanı sıra bir topluluk içinde yaşama ihtiyacı da vardır, Bu kategoride çalışma, diğer insanlarla bir arada olma, iletişim kurma gibi birçok ihtiyacı tatmin etmek için de insan motive olur ve bu ihtiyaçlarını karşılamak üzere harekete geçer.

Dürtülerin Motivasyon Üzerindeki Etkisi

İhtiyaçlar, hangi kategoriden olursa olsun, belirdikleri anda vücuttaki kimyasal yapı değişir; organizmada bir uyanış olur ve hareketi sağlayan enerji oluşur. Böylece insan harekete hazır olma durumuna geçer. Bu harekete geçiş belirli bir hedefe yönelik olur. Şu halde dürtü, organizmayı belirli bir hedefe doğru davranmaya sevk eden itici güçtür. Organizmanın harekete geçip geçmemesi her ne kadar bu dürtünün gücüne ve derecesine bağlıysa da organizma, bu güce izin verme ya da gücü durdurma yetkisini elinde bulundurur.

Örneğin çok susayan bir insan bir su birikintisi bulduğunda o yönde hareket etmek için yeterli güce sahiptir. Fakat iradesi sayesinde suyun içilebilir olup olmadığını inceleyebilir ve uygun bulmaması halinde içmemeye karar verebilir. Başka bir deyişle arzularına ket vurabilir. Hatta meditasyon gibi yöntemlerle, bu ihtiyacın itme gücünü azaltabilir. Aynı şekilde sevilme ihtiyacı olan bir bebek kucağa alınmak için ağlar fakat yabancı birinin kucağa alması onu tatmin etmez ve memnuniyetsizliğini belirten başka davranışlarda (ağlama ya da gerilme gibi) bulunur.

Dürtüsü bebeği aşina olduklarına doğru yönlendirir. Aynı şekilde insanın iletişim kurma gibi sosyal bir ihtiyacından kaynaklanan dürtüsü vardır; ancak ilişki kurmak istemediği kişilere karşı uzak durarak bu davranışı da kendi iradesiyle kontrol eder.

Davranışların Motivasyon Üzerinde Etkisi

Davranışlar belirli bir hedefe varmak üzere araç olarak kullanılır. Hedefe varılır varılmaz itici güç ortadan kalkar; rahatlama olur ve davranışlar başka bir hedefe yönelir. Davranışlarımız doğduğumuz günden itibaren içinde bulunduğumuz kültür tarafından biçimlendirilir, Bu nedenle bütün insanlar aynı güdülere sahip olup aynı hedefe ulaşmak için, aynı davranışların yapmazlar. İnsan doğduğu günden itibaren içinde bulunduğu kültürlerin (aile kültürü, sokak kültürü, eğitimle edinilen kültür, sosyal çevrenin getirdiği kültür, okuyarak öğrenilenler) etkisi altında çevresel ve içsel uyaranlara karşı o kültüre uygun davranış şekillerini öğrenir. Böylece insan davranışlarının verdiği mesaj, çevre tarafından da doğru anlaşılır.

Hedefe ulaşıldığında herkesin sağlayacağı doyum durumu farklıdır. Bu doyumun sınırları da yine insanın içinde büyüdüğü kültür tarafından belirlenmiştir. Doyumun, bu kültür ortamındaki öğrenme sürecinde edinilmiş olan eksiklikler ve fazlalıklarla yerleşen bazı patolojik davranışlar da söz konusu olabilir. Başka bir deyişle bütün davranışlar hedefe yönelik uygun ve doğru davranışlar olmayabilir.

Örneğin ülkemizde, yemeği bitirdiğimiz zaman bir görgü kuralı olarak çatal ve bıçağı tabağın içinde çapraz bırakırız. Bu davranışın verdiği mesaj doymuş olduğumuzu ifade eder. Hareketimiz bu öğrendiğimiz bilgi tarafından yönlendirilir. İngiltere’de, çatal ve bıçağın böyle bırakılması “Daha doymadım” mesajını verir. Ev sahibi bu durumda biraz daha servis yapmak üzere ısrar eder. O kültüre göre yemeği bitirince çatal ve bıçağı yan yana konarak bırakılması gerekir ki ev sahibi doyduğunuzu anlasın ve “Daha almaz mıydınız?” diye ısrar etmesin.

Hedeflerin Motivasyon Üzerinde Etkisi

Hedef, insanın beyninde ulaşılmasının gerekliliği algılanarak organizmada enerjinin oluşmasını sağlayan ve davranışlarını yönlendirmek üzere oluşan itici gücün nedenidir. İnsanın her davranışının arkasında bir neden ve önünde de hedef vardır. İnsan hedefsiz, rastgele hareket etmez. Hedefe ulaşamayabilir ama davranışlarını hedefe ulaşmak için düzenler

Hedefler insan için haz verici ya da acı verici olabilir ve içeriklerine göre insanın yaklaşma, doyum sağlama ya da kaçma, kurtulma eylemini gerçekleştirmesine neden olur. Bu duygular sahip olduğumuz bazı bilgi ve istek kalıplarının, beynin hedef hakkındaki işleminin bir sonucudur.

Hedefler içsel ihtiyaçlarla ya da dışsal dürtülerle belirlenir. Bazen insan isteklerine ters düşen hedeflere doğru da hareket eder. Düşünsel karar mekanizmasının şekillendirdiği hedeflere ulaşmada zorlanan insanın motivasyonu düşük olabilir. İhtiyaç, dürtü, davranış ve hedef ilişkisi oldukça karmaşıktır. İş yaşamında bu ilişki öyle düzenlenmelidir ki, çalışanlar işlerini severek yapsınlar ve iş doyumu yaşasınlar. Çünkü motivasyon verimin ve kalitenin artırılmasında en temel faktör olarak kabul edilmektedir.

Çalışma Hayatında Motivasyonun Yeri

Çalışma yaşamında motivasyonun yerini daha iyi anlayabilmek için birbirine bağlantılı üç kavramı bilmek gerekir. Bunlar “amaç profili”“enerji” ve “ödül” dür.

Amaç Profiline Uygunluk

İşe eleman alırken, amaçları örgütün amaçlarıyla örtüşen adaylar seçmek esastır. Belirli bir mesleği seçmiş ve bu meslekle ilgili deneyimi olsa da, kişinin işletmede o işi yapmak isteyip istememesi önemlidir. Çalışma sırasında insanların kendi amaçlarına ulaşmasının yanında örgüt amaçlarına katkıları da izlenir. İnsanın amaçlarıyla şirketin amaçları çakışırsa kişi yaptığı işle ilgili iş doyumu yaşar. Bu nedenle sabah işe giderken koca bir günün nasıl geçeceğini düşünmeye başlamaz.

Enerji Seviyesi

Kişide amaçlarını gerçekleştirmek için hedefe ulaşma isteği geliştiği an, aynı zamanda hareket için de enerji gelişir. Bu, fizyolojik yapıdaki değişim insanın hareket için karar vermesiyle başlar. Bu karar bazen bilinçli bir şekilde bazen de bilinçsizce fakat öğrenilmiş bir davranış şekli olarak ortaya konur. Şirketler çalışanlarının sahip oldukları bu enerjiyi bütünüyle ortaya koymaları için, şirket bağlılığını artırma, istekli olma gibi enerjinin oluşmasını tetikleyici yöntemler kullanırlar.

Cezbedici Ödül Sistemi

Şirket, çalışanların istekleri doğrultusunda enerjinin oluşumunu şansa bırakmaz. Hedef olarak çalışanları cezbedici bir ödül sistemi geliştirir. Böylece hem bireye özgü hedef farklılıklarını ortadan kaldırır ve hem de ortak kontrol edebileceği hedef olarak ödülü kullanır. Burada herkes için cezbedici bir ödülü bulmak gibi yönetimi ilgilendiren bir sorun ortaya çıkmaktadır.

Çalışanların amaç ve enerjileriyle, şirkette oluşturulan ödül sistemini çok iyi bağdaştırarak örgütsel amaçlara etkin bir şekilde ulaşılmaya çalışılmalıdır. Bunun için, özellikle son yüzyılda, birçok motivasyon teorisi geliştirilmiştir. Bu teorilerin bazılarının şirketlerdeki uygulamalarıyla istenen sonuçlar alınmıştır. Günümüzde bazı motivasyon teorilerinin, farklı isimler altında da olsa, aynı temel ilkelere dayanılarak uygulandığını görüyoruz.

Bu noktada uygulanmış ve halen uygulanmakta olan motivasyon teorilerini ele alarak insanın işe karşı tutumunun, üretkenliğinin nasıl değiştirilebildiğini görelim. Şüphesiz her teorinin uygulamasında, uygulandığı iş yerinin ve ülkenin kültürü, insanların eğitim düzeyleri, sektör farklılığı, teknolojik değişim gibi çeşitlilikler nedeniyle elde edilen sonuçlar birbirinden farklıdır.

SAYGIN COACHING & CONSULTING

Hayal Gücü Nedir? Hayal Dünyamız Nasıl Geliştirilir?

Hayal gücü insan zihninin bildiklerinin, dünyanın ve uzayın bilimsel kurallarının ötesine geçen ve sınırları zorlayan yaratıcı düşünce kapılarının aralanmasını sağlayan bir yetenektir. Her insanın kendisine ait eşsiz bir hayal dünyası vardır. Hayal gücü sanatçıların ilham kaynağı, çocukların oyun dünyası, tasarımcıların yola çıkış noktası ya da bilim insanlarının keşiflerinin ilk adımı olabilir. Bu yazıda birlikte hayal gücünü nedir, hayal gücü nasıl gelişir

Hayal gücü insanın düşünme şeklini ve kapasitesini değiştiren bir yetenektir. Bu nedenle yaratıcı işlerde çalışmak isteyenler ya da oyunu değiştirmeyi arzu edenler “hayal gücü nedir?” sorusunu sıkça sorar. Hayal gücü yaratıcı düşünme yeteneği ya da kapasitesi olarak da ifade edilebilir. En temel anlamıyla hayal gücü gerçek dünya deneyimlerine yer almayan görsel ve işitsel imgeler içeren kurgular bütünü olarak ifade edebilir. Hayal gücünün gerçeklik gibi bir sınırı olmadığı için kişilerin özgürce düşünebilmesini sağlar. 

Hayal gücünü masal diyarları yaratmak, süper kahramanlar kurgulamak, dünyadaki temel bilimsel yasaları alt üst eden fikirler ve projeler üretmek dışında hayatı kolaylaştırmak, inovatif fikirler yaratmak için de kullanmak mümkündür. Evet, hayal gücü en temel haliyle gerçeklikle sınırlı değildir ancak kişi yaşantısını değiştirmek, farklı bir bakış açısına sahip olmak, yenilikler bulmak istediği zaman hayal gücü geliştirmek ile ilgili çalışmalar yapabilir. 

Hayal Gücü Yetenek midir?

Hayal gücü bir yetenektir ve her yetenekte olduğu gibi bazı insanlarda doğuştan vardır. Bazı insanlar ise hayal gücünü geliştirme isteğine sahip oldukları için bu yeteneği geliştirme odaklı çakışabilirler. İnsanların sahip oldukları hayal gücü eğitimi, deneyimleri, büyüdüğü çevre, ilgi alanları gibi pek çok unsura göre değişiklik gösterebilir. Hayal gücü yetenek olsa da kişilerin isteklerine ve ilgi alanlarına göre geliştirilebilir. Yaratıcı düşünme, problem çözme, sanatsal bakış açısı gibi kavramlar söz konusu olduğunda hayal gücünün öneminden bahsetmek mümkün olur. 

Hayal Gücü Beynin Neresinde Gerçekleşir?

Hayal gücü beyinde spesifik bir bölgenin kontrol ettiği bir yetenek değildir. Bu yeteneği ele alırken beynin farklı bölgelerinin birbirleriyle etkileşime girdikleri karmaşık bir süreçten bahsetmek daha doğru olur. Görsel hayal gücü yani insanın zihinsel olarak görsel imgeler oluşturması beyinde yer alan ve görsel korteks olarak adlandırılan bölgede gerçekleşir.  Yaratıcı düşüne, problem çözme ya da planlama yapma gibi bilişsel işlevler ise prefrontal korteks adı verilen bir bölgede gerçekleştirilir. Bunun yanı sıra hafıza ve duyusal deneyimlerle ilgili olan temporal lob da hayal gücünün gelişimi açısından oldukça önemli olduğu için önemlidir. 

Hayal Gücünün Önemi

Hayal gücünün önemini tek bir açıdan ele almamak gerekir. Hayal gücü yaşamın pek çok farklı alanında önemli kabul edilen bir olgudur. Yaratıcı düşünme ve inovasyon insan hayatında oldukça değerli olan iki kavramdır ve bunlar yepyeni teknolojilerin, ürünlerin ve hizmetlerin kapısını açar. 

Problem çözme, sanatsal ifadeler, iletişim, empati, motivasyon, öğrenme ve eğitim gibi pek çok farklı alanda hayal gücünün sağladığı değerli katkılar vardır. Bu nedenledir ki çocuk gelişiminde hayal gücünü desteklemek, hayal gücünü geliştirmek için özel oyunlar oynamalarını sağlamak önemlidir. 

Gökyüzünde ejderhaların uçtuğu, sınırları çok belirgin büyülü ormanların olduğu fantastik bir dünya ya da uzak macerasına atılmış bir grup yaramaz lise öğrencisi hayal gücü örnekleri olarak ele alınabilir. Kurgusal kitaplarda ve filmlerde hayal gücü örnekleri çok fazla yer alır ancak bu örnekler zaman zaman da gerçekliği değiştirir. İnsanların kuşlar gibi uçmasını hayal eden Wright Kardeşlerin modern havacılığın temellerini atması, Jules Verne’nin uzay yolculuklarına ilham vermesi gibi örnekler de hayal gücünün gerçekliğimize sunduğu katkılardan bazılardır.

Hayal Gücünün Özellikleri

Hayal gücünün birden çok özelliğinden bahsedilebileceği gibi aslında tek bir özelliğinden bahsetmek daha açıklayıcı olacaktır. Hayal gücü sınırsızdır. Görsel, işitsel ya da duyusal olarak kişinin yaşadığı dünyanın kalıplaşmış doğrularından ve yargılarından uzaklaşıp başka bir ihtimal mümkün demesine izin veren özgür bir alan yaratır. Hayal gücünü geliştirmek farklı alanlarda hayal gücünün sınırsızlığından yararlanmaya yardımcı olur. Hayal gücünün sınırsızlığı ile bir romanı okurken her sayfada başka bir maceraya atılabilmek mümkünken iş yerinde karşılaşılan bir problem ile hayal gücünün kişileri ve normları aşabilme gücü sayesinde başa çıkmak da mümkündür. 

Hayal Gücü Nasıl Geliştirilir?

Hayal gücünü geliştirmek bir insanın kendisine yapabileceği en iyi yatırımlardan birisidir. Hayal gücünü geliştirmek için farklı dünyaları ve ihtimalleri gözler önüne seren kitaplar okumak, filmler izlemek ya da sanatsal aktivitelere katılmak en etkili yöntemler arasında yer alır. Hayal gücünü geliştirme teknikler arasında hikaye yazmak, karakter oluşturmak gibi mevcut hayal gücünü açığa çıkaracak egzersizler de önerilir. 

Hayal gücünü geliştirme teknikleri arasında yer alan meditasyon ve görselleme, stresi azaltmak ve zihnin daha özgür kalmasını sağlamak amacıyla yapılsa da bu amaçlar gerçekleştiğinde kişinin hayal gücü de gelişir. Meditasyon yapmak kişinin kendisine dışarıdan bakmasına, akışta kalmasına, anı duyumsamasına yardımcı olurken meditasyon esnasında zihnin çıktığı yolculuklar hayal gücünü geliştirmek için ideal alanlar yaratır. 

INSTITUTE / NEVSAH

Dünyaya gelen her insanın en büyük sorunlarından biri, ‘anlama ihtiyacı’dır şüphesiz. İnsanın bu ihtiyacı karşısında, hatta yanı başında başka bir sorun bulunmaktadır: ‘Anlaşılma ihtiyacı’. Bu iki sorun, çözümlenmemesi halinde, insanoğlunun önünde derin yaralarını kanatan bir ihtiyaç çifti olarak durmaktadır.

Anlama ihtiyacı veya anlam arayışı, başka bir yazının konusu. Bu yazı, insanoğlunun ikinci büyük sorunu olan ‘anlaşılma ihtiyacı’ üzerine… Her insanın, kalbinden geçen duyguları ya da zihnindeki fikirleri bir başkasıyla paylaşma isteği ve ihtiyacı vardır. Hatta bir insanı en çok memnun eden şey, kendi kalbinde ve zihninde var olan derin duygu ve düşünceleri, kendini anlayabilecek, duygularını hissedebilecek biriyle paylaşmasıdır.

Her insan anlaşılmak ister. Bu anlaşılma isteği duygu, düşünce ve davranış boyutlarının üçünü de içine alır. Peki, insanın bu anlaşılma ihtiyacı her zaman karşılanabilmekte midir? İnsanoğlunun psikolojik sağlığıyla yakından ilgili olan kısım burasıdır. Çünkü karşılanmamış her ihtiyaç, kişiyi gerek bilinç düzeyinde ve gerekse bilinç dışı düzeyde strese sokacaktır. Bu stresin kaynağı ise, sıradan bir ihtiyaç değil, varoluşsal bir ihtiyaçtır. Kişinin varoluşuyla ilgili temel bir ihtiyacın giderilememesi ise elbette ki herhangi bir stres düzeyinden farklı olacaktır.

Anlaşılamama ile Mücadele Çeşitleri

Anlaşıl(a)mama durumu, kimi zaman ‘yoklukla’ eş anlamlı olan, ‘yalnızlık’ durumunu doğurmaktadır. Çünkü kişi, ‘kabul edilme’ gibi bir diğer temel ihtiyacından mahrum kalmıştır. Bir anlamda, anlaşılmadığı için reddedilmiştir. Reddedilmişliğin acısını ise hemen hemen herkes bilir. Bu durumdaki kişi, bir taraftan reddedilmişliğin acısını çekmektedir; diğer taraftan ise anlaşılmadığı için toplumdan dışlanmasına sebep olan duygu ve düşüncelerini kontrol altına alıp bastırma ya da anlaşılabilecek seviyeye getirme mücadelesi vermektedir. Elbette ki her mücadele gibi bu mücadele de kişide, gerilim, endişe ve korkulara yol açacaktır. Bunun bir sonucu olarak da birey, bu gerilimi azaltmanın yollarını arayacak ve enerjisinin büyük bir kısmını bu gerilimin ‘sükunet’ düzeyine inmesi için harcayacaktır. Bu mücadele şekli, kişiye göre dışadönük veya içedönük olmaktadır. Dışa dönük mücadelede, kişi kendini kabul ettirmenin yollarını arayacaktır. Kendini anlamayan kişilerle, ‘beni anlamak istemiyorlar’ diyerek mücadeleye girecektir bazen. Aslında bu mücadele kişinin varoluşunu, varlığını kabul ettirmeye çalışmanın ta kendisidir. Çünkü anlaşılmamış kişi, herhangi bir kalpte ve akılda aks-i seda bulmamış demektir. Hele bir de kişi, bu duygu ve düşüncelerini ifade edecek ortamı dahi bulamamışsa gerisini bir düşünün. Yok olmak gibi bir şey demektir bu. Çünkü düşünce ve duygu var olmanın belirtisidir. Varoluşuna karşı tehdit algılayan bir kişi, o tehdidi oluşturanlara, varoluşunu farklı bir şekilde ispatlama yolunu seçmektedir. Genellikle bu ispat, içinde bulunduğu topluma ya da karşısındaki kişiye aykırı duygu, düşünce ve davranışlarda bulunmaktır. Yani saldırganlık… Kaynakwh:

Mücadelenin diğer çeşidi ise, içedönüktür. İçedönük mücadele; kişinin, çeşitli sebeplerden dolayı içinde yaşadığı toplumla -bu düşünceleriyle ilgili olan bir kişi veya küçük bir grup da olabilir- doğrudan doğruya çatışmaya girmeme isteği sonucunda oluşur. Kişi varoluşunu kabul ettirebilmek için harcayacağı enerjisini, kendi duygu ve düşüncelerini kabul edilebilir düzeye çekmek için harcar. Bu da sonuç olarak, içe dönük, girişken olmayan, varlık göstermekte zorlanan bir kişi görüntüsü ortaya çıkarmaktadır.Kaynakwh:

Anlaşılmamanın doğurduğu bir sonuç olarak kabul görmeme durumu ise, ontolojik güvensizlik yaşayan, kendine güven(e)meyen bireyler ortaya çıkarmaktadır. Anlaşılmamanın bir diğer sonucu, kendi varlığı ile ilgili gerçekçi bir kabul düzeyine ulaşamayan bireyin, anlama ihtiyacını da tam ve gerçekçi bir şekilde tatmin edememesidir. Tatmin edilmemiş anlam ve anlaşılma-kabul görme ihtiyaçları ise sonuç olarak çeşitli ruhi problemleri doğurmaktadır.

Anlaşılma ihtiyacının giderilmemesinden dolayı psikolojik dünyasında birçok sorunlarla yüz yüze gelen kişilere yardımcı olmanın en kolay ve belki de tek yolu, onlarla konuşmaktır. Evet, insanlar konuşa konuşa anlaşır demiş atalarımız. İçinde sakladığı ve kimseyle paylaş(a)madığı düşüncelerinin dinlenilmesinden, kabul edilmese dahi anlaşılmasından dolayı içi neşeyle dolan, ferahlayan, rahatlayan, sakinleşen kişileri muhakkak görmüştür herkes. Bilinen bir gerçektir ki, bir insana yapılabilecek en büyük kötülük, onu yok saymaktır. Bu durumda, bir insana yapılabilecek en büyük iyilik de, onu var kabul etmektir. Değil mi ki, cehennem bile yokluktan kurtuluş olduğu için bir rahmet eseridir.

KİM PSİKOLOJİ

Karakter İnsanın Arkasından Konuşulan Özellikleridir

İnsanın özgeçmişine yazdığı özelliklerin yanı sıra bir de arkasından konuşulan özellikleri vardır. 

New York Times köşe yazarı David Brooks’a göre ailesinde, okulda ve işte edindiği sıfatlar ve yetkinlikler insanın özgeçmiş özellikleridir. Arkasından konuşulan özellikleri ise özgeçmişinde yazmayan ama onu asıl niteleyen özellikleridir. Alçakgönüllü, dürüst, cesur, cömert gibi özellikler insanın CV’sinde yazmaz ama esas bu erdemler onu tanımlar. 

Bazı insanlar bu erdemlerin daha önemli olduğunu bilirler ama çoğunluk ömrünün büyük bölümünü özgeçmişini iyileştirmek ve güzelleştirmek için geçirir. Küçük yaştan itibaren başlayan iyi okullarda okuma yarışı, sosyal medyada kendisini “parlak” gösterme çabası insanların özgeçmiş özelliklerini ön plana çıkarır. Bir insanın hangi okulu bitirdiği, hangi işi yaptığı, nerede oturduğu, neye sahip olduğu gibi özellikleri hep daha önemliymiş gibi değerlendirilir. Ama bir insanı insan yapan onun hangi okulu bitirdiği ya da hangi işi yaptığı ya da nerede oturduğu ne kadar parası olduğu değildir.  

Yaşadığı hayatın tamamı aslında insanın karakterinin gelişmesinin bir öyküsüdür. Kendini geliştiren insanlar önce kendilerini tanımak için çaba gösterirler. Sonra uzun yıllar sürecek bir inşaata başlarlar. Zafiyetlerini düzeltmek için kendilerine ait bazı düşünce ve davranışları yıkıp yerine yenilerini koyarak kendi karakterlerini inşa ederler. Bu inşaat onları olgunlaştırır. Bazıları ise ne kendilerini tanıma çabasına girerler ne de kendi zafiyetlerini düzeltmeye gayret ederler. Hiç olgunlaşmadan göçüp giderler bu hayattan. 

Hiçbirimiz mükemmel değiliz. Hepimizin eksikleri, zafiyetleri ve hataları var. Hayatın anlamı bu zafiyetlerimizi tespit etmek, onları kabul etmek ve her birini gidermek için çaba göstermektir. David Brooks’a göre her insanın hayatı tökezlemek ve sendelemekle doludur. İnsan yanlışlarını, eksiklerini görüp tıpkı yolda sendeleyen bir insanın kollarını sağa sola açması gibi kendini dengeleyerek karakterini geliştirir. 

Kendi karakterini kendi elleriyle inşa etmek isteyen her insanın önce alçakgönüllü olmayı ve kibirden uzak durmayı öğrenmesi gerekir. İnsanın olgunlaşmak üzere çıktığı yolda ona en çok alçakgönüllü olmak yardım eder. Çünkü ancak alçakgönüllü olmayı başardığı zaman insan kendi iç çatışmalarını sağlıklı bir şekilde yönetir ve gururun baskısından kurtulup kendi eksiklerini görme ve telafi etme imkânı bulur. 

Eğer insan olgunlaşmak için çaba göstermezse hayatın hiç bir anlamı yoktur. 

TEMEL AKSOY

Kişilik, bir kişinin süreklilik sergileyen düşünme, hissetme, davranma ve insanlarla iletişim ve ilişki kurma özelliklerinin genel bir örüntüsüdür. Kişilik, doğuştan getirilen bazı eğilimleri de kapsamakla beraber ağırlıklı olarak bebeklikten itibaren kişinin çevresindeki insanlarla kurduğu etkileşimler ve bu etkileşimler sonucu yaşadıkları ile şekillenir. Ruh bilimcilere göre kişilik, bireyin kendine özgü ve ayırıcı davranışlarının bütünü olarak tanımlanır. Batı dillerinde, kişilik sözcüğünün karşılığı olarak kullanılan sözcükler (personality, personalité, persönlichkeit), Latincede tiyatro oyuncularının rollerine uygun olarak yüzlerine taktıkları “maske” anlamına gelen “persona” sözcüğünden türetilmiştir. Kişiliğin bir yanı, insanın öteki kişilerle ilişkilerinde aldığı tavır, gösterdiği davranış, yani taktığı maskedir. İnsan, çevresiyle sürekli ilişki içindedir ve çoğu kez duygularına, düşüncelerine, tutum ve davranışlarına, olduklarından daha değişik bir biçim vermeye çalışır. Kimi insanda bu durum süreklidir; kimisi ise yerine göre değişik görünmek ister. Böylece insan, sürekli ya da zaman zaman takılan bir maskenin arkasına sığınarak, kendisini istediği ya da istendiği gibi göstermeye çalışır. O halde kişilik kavramı, bireyin başkalarıyla kurduğu ilişkilerdeki tepkiyi ve kendisini gösterme biçimini de içermektedir.

Mizaç ya da huy; günlük yaşantı içinde kişiye özgü, oldukça sınırlı, belirli duygusal tepkilerin nitelik ve nicelik bakımından değişmesidir. Çabuk kızmak, sıkılmak, öfkelenmek, neşelenmek, hareketli ya da hareketsiz olmak vb. bireylere göre değişen mizaç özellikleri ya da huydur. Kısaca, insanın duygulanım ve coşkularının bütünü olarak tanımlanabilen huy ya da mizaç, kişiliğin sadece bir yanını ya da bir öğesini oluşturmaktadır.

Karakter; kişiye özgü davranışların bütünü olup, insanın bedensel, duygusal ve zihinsel etkinliğine, çevrenin verdiği değerdir. Bireyin karakteri, kişisel özellikler ile içinde yaşanılan çevrenin değer yargılarından oluşur.

Karakter, aile, okul, çevre içinde, çocukluk çağından itibaren gelişmeye, biçimlenmeye başlar. Karakterin gelişmesi ve biçimlenmesine ilişkin değişik ruhbilim ve toplumbilim öğretileri bulunmasına karşın, bunların hepsi karakterin oluşmasıyla üstbenliğin ve vicdanın oluşması arasında sıkı bir bağlantı olduğunu vurgulamışlardır. Çocuklukta başlayan özümleme, benimseme ve özdeşleşme süreçleri sonunda oluşan vicdanın niteliği ve niceliği, aynı zamanda karakterin de nitelik ve niceliğini saptar. Çocukluk dönemindeki yetersizlikler, çatışmalar, karmaşalar, olumsuz çevre koşullarıyla birlikte, “karakteropat”, “sosyopat”, “psikopat” denilen kişilik yapılarının ortaya çıkmasına neden olur. Bu kişiler, bütün yaşamları boyunca, kendi iç dünyaları ve çevreyle sürtüşme ve çatışma içinde olduklarından, daima toplumun değer yargılarına ve ahlak kurallarına ters düşen davranışlar yaparlar.

UzmDrBurhan Burhanoğlu 

Yalnızlık konusunda yalnız değiliz. Yalnızlık çağımızın salgınlarından biri. İngiltere’de bu konuda bir bakanlığın bile kurulduğu haberlerini okumuşsundur. İnsanlara karşı güvensizleşiyoruz. Yalnızlaşıyoruz.

Giderek yiyecek paketleri küçülüyor, mutfaklar küçülüyor, evler küçülüyor. Ülkeler endüstrileştikçe, modernleştikçe, bireyselci hale geliyor. Daha fazla arkadaş seçebilecek imkiana kavuşan insanlar daha seçici hale geliyor. Yalnızlıkları artıyor. Artan boşanmalarla birlikte tek bir ebeveyni ile büyüyen çocuklar daha küçük yaştan, yalnız bir erişkini model almış oluyorlar.

Yalnız olmak ve kendini yalnız hissetmek 

Yalnız olmak ve kendini yalnız hissetmek aynı şeyler değiller. Bunun en büyük göstergelerinden biri kendisini yalnız hisseden kişilerin birçoğunun evli olması. Hastanede yatan hastaları düşünün. Bir çoğunun oda arkadaşları ve refakatçıları bulunur. Gün boyunca sağlık personeliyle iletişim halindedirler. Ama bir çoğu buna rağmen kendisini yalnız hisseder.

Yalnızlık hissi yalnız olduğumuzda değil, tercih ettiğimiz kişiden ayrıldığımızda hissettiğimiz duygudur.

Diğer önemli bir örnek de yeni doğum yapmış annelerin yaşamış olduğu yalnızlık duygusu. Sürekli kucağında bir bebekle gezen annelerin yalnızlık çekebileceği ihtimali birçok insanın aklına bile gelmez. Oysaki bir çoğu görünmeyen bir yalnızlık içindedir.

Annelerin sosyalleşmelerini sağlayacak olan imkanların oluşturulması gerekiyor. Örneğin; eşlerin ve diğer yakınların bebeğe göz kulak olmaları gibi.

Birey kendisini evliyse de, işi varsa da, başkaları tarafından seviliyorsa da, gençse de, çocukları varsa da… yalnız hissedebilir.

Yalnızlık çeşitleri

Engin Geçtan (1983) İnsan Olmak adlı kitabında farklı yalnızlık çeşitlerinden bahsetmektedir.

  1. Tek başına yaşayan insanlar yalnızlık hissedebilir.
  2. Kendi toplum grubuna yabancılaşarak yalnızlaşabilir.
  3. Çevre tarafından dışlanma nedeniyle yalnızlık meydana gelebilir.
  4. Bir insan çevresiyle ilişkilerini en aza indirerek kendi seçimi ile yalnızlaşabilir.
  5. Gerçek yalnızlık. İnsanın kendisini anlaşılmamış ve kimsesiz hissetmesi
  6. Geçici yalnızlık. Bireyin kendi seçimiyle çoğunlukla yapıcı ve yaratıcı sonuçlar doğuran yalnızlık.

Yalnız kalmanın ne zaman yaratıcılık kazandırdığı, ne zaman psikolojik rahatsızlıklar yaşanmasına sebep olacağını kestirmek oldukça güçtür. Sizin de aklınıza gönüllü geçici yalnızlık örnekleri gelebilir. Örneğin; kitap yazan, meditasyon yapan, itikafa çekilen, halvet gibi deneyimler yaşayanlar. Bireyin kendi seçtiği bir yalnızlık huzur getirebilir. Elbette mizaç itibariyle yalnızlıktan hoşlanan bireyler de vardır. Bu yazının amacın insanların sahip olduğu ilginç karakter özelliklerini kişilik bozukluğu ya da patolojik olarak sınıflandırmak değil kesinlikle. Fakat yalnızlığın birçok kişinin hayatında duygusal güçlükler yaşattığını da göz ardı edemeyiz.

Yalnızca insanlardan değil doğadan ve hayvanlardan da uzaklaştık.

Dünya ile daha bütün hissedersek kendimizi, o zaman yalnızlık hissine yer kalmayabilir. – Engin Geçtan

Giderek yalnızlık oranları artıyor

Farklı çalışmalara baktığınızda ortalama %25-48 oranında yalnız birey yaşamaktadır. Boylamsal çalışmalar arasından erişebildiğim en uzun soluklu  araştırma olan Michigan Üniversitesine ait [Health and Retirement] Sağlık ve Emeklilik çalışmasına göre toplumda kendini yalnız hisseden bireylerin oranı %27’ye ulaşmış durumda.

Yalnızlıkta yalnız değilsiniz.

Son 20 yılda ortalama yalnızlık oranı %3-7 oranında artış göstermiştir.

Yalnızlıkla baş etmek neden zor?

İnsan beyninin uyaranlara ihtiyaç duyduğuna inanılır. Uzun süre izolasyonda kalan bireylerin giderek bilişsel kabiliyetlerinin azaldığını gösteren birçok çalışma bulunuyor. Başka insanlardan yoksunluk bir işkence metodu olarak da kullanılabiliyor. Birçok insanı yalnız kaldıklarında büyük bir boşluk duygusu kaplar. Farklı aktivitelerle meşgul olmak yalnızca başkalarının yanındayken mutluluk verir. Kendi başlarınayken ne yapacaklarını çoğu zaman bilemezler. Ya da yapacak motivasyon bulamazlar. Yalnızken kendimize odaklanırız. Dışarıdan geri bildirim gelmeden içimizde bir düzen sağlamamız oldukça güç olur. Giderek düşüncelerimiz daha karmaşık hale gelir.

Başkalarından geribildirim almadan yaşarsak zamanla gerçeklik olgumuzu yitirmeye başlarınız. Kendi duygularımızı da anlamlandırmakta güçlük çekeriz. Ötekinden gelen geribildirim olmadan özbildirimlerimiz de körelmeye başlar (Sayar, 2014).

Yalnız kalmayı büyük bir yük olarak gören insanlar, kötü ilişkilerde ısrarcı olabilirler (Thibaut ve Kelley, 1986).

Yalnızlık – Sonuçları

Yalnızlığın fiziksel sonuçları

Yalnızlık bağışıklık sistemini zayıflatır. Böylelikle birey daha kolay hastalanır. Kişi ayrıca var olan fiziksel hastalıklarıyla baş etmekte güçlük yaşar.

Yalnızlığın birçok fiziksel hastalık riskini artırdığı düşünülüyor. Kalp krizi, beyin kanaması, Alzheimer, soğuk algınlığı…

Yalnızlığın ölüm riskini sigaradan, hareketsizlikten ve obeziteden daha fazla artırdığı düşünülüyor.

Başkalarının dokunuşlarına karşı oldukça duyarlıyız. Saçlarımızdan, derimize… birçok nöronlarımız bulunuyor. Kucaklaşmanın, dokunmanın vücut için yararlı olduğunu gösteren birçok çalışma bulunuyor.

Daha kötü besleniyor yalnız bireyler. Yalnızken kişinin yemek yapma konusunda özenme motivasyonunun düştüğüne siz de şahit olmuşsunuzdur.

Atalarımız için yalnız olmak daha fazla ölümcül risk barındırıyordu. Sürüden ayrı kalan kuzuyu kaparlar misali. Vücudumuz yüksek bir stresle yalnızlığa cevap veriyor oluşunun bir nedeni de bu olabilir.

Yalnızlık bizi fiziksel olarak hasta da yapabilir, yalnızlığa sürüklenmiş hissediyorsak. Kişiliğimizi de güçlendirebilir, kendimiz bir süre yalnız kalmak istiyorsak.

Yalnızlığın psikolojik sonuçları

  • Yalnız insanlar giderek daha da fazla yalnızlaşıyor. Zamanla yalnız bireyler insanların yüzlerini daha tehditkar olarak algılamaya başlıyorlar. İnsanlara karşı olan çekinceleri, güvensizlikleri artıyor.
  • Yalnız insanlar psikolojik açıdan oldukça önemli olan sosyal destekten mahrum kalabiliyorlar.
  • Yoğun yalnızlık hisleri yaşayanlar adeta felç olmuş gibi aşırı bir umutsuzluk, kaygı ve gerginlik yaşayabilirler.
  • Birey kendisini sevilmeye daha az layık görmeye başlayabilir.
  • Daha sık şu problemleri yaşıyorlar: Depresyon, öfke, uykusuzluk, kronik stres,
  • Daha düşük oranlarda: İyimserlik, kendiyle barışık olma, yılmazlık

Yalnızlık sosyal destek eksikliği, sigara kullanmak ya da obezite kadar ölümcül Bir etkiye sahiptir.

⇒ İngiltere’de yapılan bir çalışmada şu sonuç ortaya konmuştur. Psikolojik hastalıkları olanların yüzde 84’ü kendisini sosyal olarak izole hissediyor Mind (2004). Yalnızlık ve psikolojik hastalıklar arasındaki ilişki muhtemelen çift yönlüdür.

 Kendilerini yalnız hisseden kişiler romantik sahtekarların [romantic scammer] tuzağına düşmeleri kolaylaşıyor. Bu şekilde internette tanıştıkları gerçek olmayan profillere para kaptıran birçok insan bulunur.

Kendilerini yalnız hisseden bireyler çok aç insanlar gibidir. İnsan çok acıktığında ne olsa yiyebilecek hale gelir. Kişisel kontak ihtiyacı artak kişi de ilişki kurduğu insanlar konusunda seçici davranamayabilir.

Yalnızlık, partner bulamama giderek kişinin kendisine olan güvenini düşürebilir. Kötü ilişkiler kendilerine olan güvenleri düşük olan kişilerin beklentilerini karşılamaya yetebilir (Edwards vd., 2011). Belki de bu nedenle hali hazırda partneri olanlar daha çekici görünebilir, yalnız olanlara kıyasla.

Yalnızlığın ekonomik sonuçları

Tek kişinin yaşadığı ev, tek kişi işin yanan lamba, çalışan ev aletleri, şöförü dışında yolcusu olmayan araçlar. Hem ekonomik açıdan, hem de sürdürülebilir enerji ve doğa için yalnızlık oranlarının artması korkutuyor.

Kimler daha fazla yalnızlık deneyimliyor

  • Bekarlar
  • Mahkumlar
  • Yaşlılar
  • Göçmenler
  • İşsizler
  • Fiziksel rahatsızlıklarından dolayı yalnız kalanlar.
  • Eşini kaybedenler. Erkekler ortalama olarak kadınlardan daha genç yaşta öldükleri için ve genelde de evlilikte eşlerinden daha ileri yaşta oldukları için, eşini kaybederek yalnız kalan kadın sayısı daha fazla.
  • Büyük şehirlerde yaşayanlar
  • Ebeveynlerinin ikisi de çalışan, sıklıkla evde yalnız kalan çocuklar
  • Çekingen bireyler, kendinlerine güveni düşük…
  • İnsanlardan beklentileri yüksek olanlar

Buna karşın empati [eşduyum] düzeyi yüksek, kendilerini daha iyi tanıyan bireylerin daha az yalnızlık çektiği düşünülüyor.

Kişi yalnız başına da ayakda kalamaz mı?

Çocukluğunda ailesi tarafından ihmal edilmiş, sonrasında da iyi ilişkiler kuramamış kimi bireyler yılmazlık geliştirmiş olabilir. Ama bu örnekler genelde istisna oluyor. Birçok insan yaralı biri olarak büyüyor.

İnternet ve yalnızlık

Bir çoğumuz e-postalarımızı ve facebook mesajlarını okurken önümüzde ki dijital verilerin gerçek bir iletişim olmadığının farkındayızdır. Kimileri ise interneti bir varış noktası olarak değil yol olarak kullanır. Internet üzerinde tanıştıkları insanlarla gerçek hayatta buluşurlar.

Internet bireyin yalnızlık çekme riskini artırıyor.

Peki ya interneti sosyal ilişkiler açısından varış noktası olarak kullananlar. Uyumlu (otantik – gerçek) olmayan kişilikleri ile kendilerini daha fazla kabul görmüş hissedebilirler. Fakat yalnızlık hisleri büyük ihtimalle geçmeyecektir.

Büyük bir yalnızlık içinde olanlar açlık çekenler gibidir.

Çok acıkınca sert ya da normalde hiç yemek istemeyeceğiniz bir şeyi yiyebilirsiniz. Kronik yalnızlık çekenler de normalde ilişki kurmak istemeyecekleri kişilerle iletişimde kalabilirler. Benzer şekilde yalnızlık çekenler farklı savunma mekanizmaları kullanabilirler: Aşırı yemek yeme, alışveriş yapma, film seyretme, amaçsızca alışveriş merkezlerinde vitrinleri seyretme gibi savunma mekanizmalarını kullanabilirler.

Yalnızlık ve varoluşsal korkular

Yaşlılarda kronik yalnızlık bir süre sonra varoluşsal bir korkuyu da beraberinde getirebilir. Örneğin; yalnız başına ölmek ve evde günler sonra kokuşmuş bir halde bulunmaktan korkmak gibi. Bu korkuyla düzenli olarak onları kontrol edecek birileri bulunarak baş edilebilir.  Ama bu temel duygusal ihtiyaçlarını gidermek için yeterli olmaz.

Yalnızlık, yaşamda bir an,
Hep yeniden başlayan..
Dışından anlaşılmaz.

Ya da kocaman bir yalan,
Kovdukça kovalayan..
Paylaşılmaz.

Bir düşün’de beni sana ayıran
Yalnızlık paylaşılmaz
Paylaşılsa yalnızlık olmaz.

Özdemir Asaf

Yalnızlık ve bencilleşme

Yalnız bireylerin özellikle de çocuğa sahip olmayanların giderek bencilleştiği düşünülür. Bencilleşme kendi çıkarlarını düşünmek ve kendini korumaya almakla ilgilidir. Oysaki birçok yalnız insanla iletişim kurmak istediğiniz zaman büyük bir iletişim açlığı içerisinde sel olup üzerinize yağarlar. Onlara karşı set kurmakta çok güçlük çekersiniz.

Yalnızlık ve televizyon alışkanlığı

Yalnız kaldıklarında birçok bireyin kafasında olmadık düşünceler, kaygılar oluşmaya başlayabilir. Düşünceler giderek karmaşıklaşabilir. Bu durumda televizyon seyretmek bir nebze rahatlama sağlayabilir. Zira tanıdık yüzler, reklamlar insana rahatlatıcı bir nesne sunabilir. Hele de aynı programı takip ediyorsanız.

İnsanların sıklıkla izlemediği halde bütün gün televizyonu açık tuttuğunu görürsünüz. Yeni bir filmden ziyade aynı hoşlandıkları yormayan bir filmi tercih ederler. Kişinin oldukça ilgisini çeken bir program olmadığı müddetçe televizyon izlerken hafif düzeyde depresif dahi olabilmektedir. Buna karşın yalnızken rahatlatıcı bir etkisi de görülebilmektedir. Benzer etkiyi bireyler arada telefonlarını karıştırarak sevdikleri insanların online olduğunu görerek de hissederler.

Yalnızlık – Yapılan hatalar

Pes etmek

Yalnız bireylerin en büyük hatalarından birisi işe yaramayacak çözüm önerilerinin peşine takılarak boşa enerji harcamaları. Bunun sonucunda da “bak işe yaramıyor, ben değersiz bir insanım” diyerek büsbütün geri çekilmeleri. Böylelikle yenilgiyi kabul ederler.

Özellikle partner bulma, evlenme gibi durumlarda yaşanır bu. Öğrenilmiş çaresizlikle ilişkilendirilebilir. Öğrenilmiş çaresizlik çok kısa sürede kazanılabilirken öğrenilmiş iyimserlik için çok kereler denemeler gerekebilir. Yani güveni, inancı kaybetmek kolay, kazanmak ise daha zor olabilir. Bir de vazgeçmeyen, iflah olmayan kalpler var. Defalarca yara alsalar da insanlara olan umut ve inançlarını kaybetmezler. Psikolojik müdahalelerin ortak noktalarından biridir bireylerin umut düzeylerini yükseltmeye çalışmak.

Kişinin bir partnerinde hayal kırıklığına uğradığını, ikincide de uğradığını düşünün. Tekrar üçüncü defa kalbi kırılabilir. Fakat denemeyi bırakırsa hepten eline bir şey geçmeyeceği de ortadır. Psikolojide yapılan müdahalelerin büyük kısmı insanları tekrar tekrar deneme motivasyonu vermektir. Bir anlamda doğru prensi/prensesi buluncaya dek birçok yanlış kurbağanın öpülebileceğini kabul eder psikoloji. Doğru insanı ara bul ve nokta atışı yap… Bunu çok da gerçekçi bulmaz.

Sosyal destek ile sosyal ilişkiyi karıştırmak

Elbette sosyal ilişkiler nihayetinde bireye sosyal destek sağlar. Ama yardıma ihtiyaç duymak tek taraflı bir ilişkidir. Sadece başkalarından destek almak sizi iyi hissettirmeye yetmez. Oysa ki gidip başkalarına yardımcı olursanız kendinizi daha iyi hissetmeye başlayabilirsiniz.

Yaptığımız araştırmalarda, en mutlu insanların, diğerlerinin mutluluklarından tat alabilen ve başarısızlıklarına üzülebilen insanlar olduğunu gördük. – Sonja Lyubomirsky

Terapist olarak sıklıkla psikiyatride hastalarımıza şu gibi sorular yöneltiyoruz tedavilerinin sonlarında. “Bu tecrübeyi yaşamış biri olarak sizden sonra gelecek hastalarımız için ne temenni edersiniz? Onlara neler önerirsiniz? Size yaptığımız uygulamalardan en çok yararlandıklarınızı bize söylemeniz sizden sonraki hastalarımıza daha iyi yardımcı olmamız konusunda bize yol gösterebilir.” 

Kendi mutluluğundan başka hedefi olmayan insan kötüdür. – Lev Tolstoy

Sosyal kabiliyetleri güçlü olanlar da yalnızlık çekebilirler.

Sosyal zeka düzeyleri düşük olan bireylerin yalnız kalma ihtimali elbette yüksektir. Fakat birçok başarılı insan da yalnız kalır. Özellikle tanınmış kişilerle birçok kişi arkadaş olmak ister. Fakat onlar başkalarının kendileriyle sosyal ve maddi menfaatler nedeniyle arkadaşlık kurmak istediklerini düşünebilirler. Bu nedenle kendilerini yalnızlık içinde bulabilirler.

Kendinle mutluysan kimseyle derdin olmaz. – Sadi Şirazi

Fazla tedbirli davranmak.

Arkadaşlık konusunda tedbirli olmak kişiyi yalnızlaştırabilir. Güvenli ve zehirli yiyecekler arasında ayrım yapmak gibidir bu. “Düşman olduğum kişi dost canlısı ise bir şey kaybetmem. Ama ya dost bildiğim düşmansa.”

Bir insanın gelebileceği en büyük mertebe güvenilir insan olmaktır. – Doğan Cüceloğlu

Bu tarz düşünme biçimleri bizim insanlar hakkında negatif beklentiler içine girmemize sebep oluyor. Sayısız psikolojik araştırma bize negatif beklentilerimizin negatif sonuçlar doğurduğunu gösteriyor. Neyi bekliyorsak onu görüyoruz. Karşımızdakinin davranışlarını yanlış yorumlamaya başlarız, beklentimiz eğer buysa.

Kötü deneyimler ⇒ Güvensizlik ⇒ Yalnızlık ⇒ Yalnız kalınca kafada birçok şey kurgulama ⇒ Daha fazla güvensizlik ⇒ Daha fazla yalnızlık

Düşünülenin aksine sosyal buluşma ortamları yaratmak işe yaramıyor. Hatta bireylere sosyal kabiliyetler kazanabilecekleri programlar sunmak dahi kayda değer sonuçlar vermiyor.

Gecenin bir yarısında çalan telefonun öbür ucundaki ses, hayatına son vereceğini ama biraz konuşmak istediğini söyler. Frankl, uzunca bir süre, hayatın uçurum kenarında yürüyen kadını dinler. Kapatmaya yakın, ‘Vazgeçtim’ der kadın, ‘gecenin bu geç saatinde bir insan beni bu kadar süre dinleyebiliyorsa, bu dünyada hala ümit var demektir!’ (Victor Frankl, 1967).

Kişinin özgüveni düşükse, acaba başka insanlar beni sevebilir mi? Onlara yaklaşırsam beni kabullenirler mi, gibi düşüncelere sahipse, yalnızlık çekme riski artacaktır.

İnsan ilişkilerine sızan iktisat dili

Kemal Sayar Terapi: Kültürel Bir Eleştiri adlı kitabında bu konuda çok değerli bir saptamada bulunuyor.

“Verdiği ölçüde almak, verdiği kadar istemek ve ne verdiyse ona karşılık beklediğini hissettirmek… Sürekli bir hesap kitap…”  – Kemal Sayar

Birey sürekli karşı taraftan ilk adım atmasını ya da yaptıklarına karşılık vermesini beklediğinde… Bu gibi davranışları gözlemleyerek hesap kitap yapmaya başladığında yalnızlaşmaya başlaması kaçınılmaz hale geliyor.

Yalnızlıktan kurtulmak için yapılabilecekler

  • iyimser kalmaya çalışmak… En iyisinin olacağını düşünmek
  • Kendinizi sosyal olarak güvenli bir şekilde açmaya çalışmak.
  • Benzer ilgileri olan kişilerin olduğu gruplara katılmaya çalışın.
  • Bir plan yapın.
  • Birçok insanın sizi sevmeyeceğini, sevmesinin gerekmediğini kabullenin.
  • Yalnızlık yaşayan bireyler bunu kendilerine itiraf edemiyor olabilirler. “Nasılsa yalnız ölmeyecek miyiz” diyen birçok insan aslında yalnızlıktan yakınıyor olabilir.

Pikoterapi ve yalnızlık

Biyopsikososyal model ile de danışanlarımızın ruhen, bedenen, ruhsal ve manevi olarak tam bir iyilik hali içinde olmalarını amaçlarız. Psikolojik araştırmalar ve klinik gözlemlerimiz ışığında da danışanlarımızın yalnızlık çekiyor oluşlarıyla yakından ilgileniriz.

Psikoterapi uygulamalarında sıklıkla danışanlarımızın sosyalleşmelerini umut ederek ve birçok bakımdan daha da yararlı görerek grup terapisine yönlendiririz. Fakat danışanlarımız genellikle bireysel terapiyi tercih ederler. Bunda birçok farklı çekinceleri rol oynar. Varoluşçu filozoflar hayatın anlamı, yaşam, ölüm ve yalnızlık konularıyla yakından ilgilenmiştir. Uygulama alanı olan varoluşçu psikiyatri/psikoloji alanı da bu konuları yakından çalışmıştır. Terapi uygulamaları bir yandan sosyalleşmeyi özendirirken diğer yandan da bireyi yalnızlığa ittiği iddia edilmektedir. Bizi bireysel ihtiyaçlarımızın farkına varmaya, sınırlar koymaya gibi alanlara yönlendirerek bunu yaptığı öne sürülmektedir. Oldukça tartışmalı olan bu konuya sadece işaret etmek istedim.

Yalnızlığa manasıv övgüler

Yalnızlaştıkça artan bir yalnızlık edebiyatı da oluştu. Bu insanların bilişsel bir çelişki yaşadığını düşünüyorum. Bu manasıv edebiyatlardan bazıları şunlar:

  • Çayın kalabalıkla arası iyidir, #kahve yalnızlık ister.
  • Kendi gamımın kaptanıyım.
  • Allah’tan başka sığınacak #dost yoktur.
  • İşi bitene kadar herkes dosttur.
  • Fotoğraflara en iyi pozu #yalnızlar verir.
  • Yalnızlık en samimi arkadaştır.

Bu gibi aforizmalar sosyal medyada tekrar tekrar üretilip slogan haline gelebiliyor.

TUBA AYDIN / POZİTİF PSİKOLOJİ

Kendini Tanımak, Kendini Gerçekleştirmek

Tek Gerçek Kendimiz

Ben kimim sorusu herkes için farklıdır. Benim tek bir gerçek özüm var mı? Sorusu da kişiye göre değişmektedir. Sizin bir gerçek özünüz var mı? Biraz düşündükten sonra bu soruya yanıt verin.

Diğer önemli bir kavram, kendimizi nasıl gördüğümüzdür. Örneğin biz kendimizi çok düşünceli bir insan olarak görürüz, ancak çevremizdekiler bizim kaba bir insan olduğumuzdan bahsederse burada bir uyumsuzluktan bahsedilebilir.

Son zamanlarda yapılan araştırmalar, kendilerini iyi tanıyanların kendileri hakkında daha iyi şeyler hissettikleri ve kendilerini sevdiklerini ortaya koymuştur. Kendimizi nasıl gördüğümüz ile ideal benlik arasında uygunluk olmalıdır. İdeal benlik, kişinin en çok olmak istediği imajdır.

Yine yapılan araştırmalarda, kendilerini iyi tanıyan insanların, ideal benliği de yakın olursa bu insanların sosyal bakımdan daha dengeli, uyumlu ve becerikli olduğu ortaya çıkmıştır. Uzak olan insanların ise depresyona eğilimli, sinirli, güvensiz ve sosyal yetenekleri zayıf olduğunu göstermektedir.

Benlik Olasılıkları

Hepimiz birçok benlik olasılıklarının imajlarından biriyiz. Bu benlikler, en çok olmak istediğimiz ideal benlikler ve olmaktan en çok korktuğumuz benliklerdir.

Benlik olasılıkları bizim olabileceğimiz imajlarımızı, umutlarımızı, korkularımızı, fantezilerimizi ve hedeflerimizi tercüme eder. Örneğin kariyerine yeni başlayan bir avukatın kendinin başarılı bir avukat olacağını, evliliği iyi gitmeyen bir adamın boşanacağını, diyet yapan birinin zayıf olacağını ya da daha şişmanlayacağını düşünmesi, ileride olabilecekler kendileri ya da benlikleridir. Kendimiz hakkında bu şekilde olası benlikler kurgulamamız, gelecekteki davranışlarımıza yön verir.

Olası benliklerimiz ya da ilerde olabileceğini kurguladığımız kendimiz, bizim günlük kararlarımıza da rehberlik eder.

Başaran Kişi: O Sizin İçinizde

İnsanları motive edecek aktivitelere psikolojide itki denir. İtki mükemmel bir birey olma hedefiniz için gerekli olan ihtiyaçlarınızı karşılayabilmek için sizi harekete geçirir.

Bir kişinin tüm potansiyelini kullanmak için kendini gerçekleştirme işlemine başvurması gerekir. Kendini gerçekleştirme kişisel potansiyelin tamamen geliştirilmesidir. Yaratıcı bir yaşam süren potansiyelinin tümünü kullanan bir kişi kendini gerçekleştiren kişidir.

Aşağıdaki test ne kadar kendinizi ne kadar gerçekleştirdiğinizi göstermek niyetiyle hazırlanmıştır.
1- Doğru ve dürüst karar verme yeteneğiniz var mı? EVET HAYIR
2- Sahtekârlığa ve yalancılığa karşı hassas mısınız? EVET HAYIR
3- Her insan gibi sizin de kusurlarınız olduğunu kabul ediyor musunuz? EVET HAYIR
4- Başkalarının kusurlarına çelişkilerine mizahi ve toleranslı bir şekilde
Bakarak kabul ediyor musunuz? EVET HAYIR
5- Her gün yaptığınız aktivitelerle yaratıcılığınızı geliştiriyor musunuz? EVET HAYIR
6- Genellikle meşgul, meraklı ve spontane(kendiliğinden) bir insan mısınız? EVET HAYIR
7- Hayatınızı tamamlayan bir misyonunuz var mı? EVET HAYIR
8- Kendi dışınızda bazı görev ve problemleriniz var mı? EVET HAYIR
9- Dışarıdaki otorite ya da insanlardan bağımsız mısınız? EVET HAYIR
10-Bağımsız ve becerikli bir insan mısınız? EVET HAYIR
11-Sürekli olarak hayattaki temel başarılarınızı yeniler misiniz? EVET HAYIR
12-Bir artist ya da çocuk gibi masum bir görünüşünüz mü var? EVET HAYIR
13-Başkalarını tanımlarken derin hisler duyar mısınız? EVET HAYIR
14-Bir insanı içinde bulunduğu genel durumu tanımlarken derin hisler duyar mısınız? EVET HAYIR
15-Diğer insanlarla ilişkileriniz derin ve sevgi dolu mudur? EVET HAYIR
16-Kendi kendinize kahkaha atma potansiyeliniz var mı? EVET HAYIR
17-Başka insanları incitmeyen şakalar yapar mısınız? EVET HAYIR
18-Duygularınız aşırı mutlu, uyumlu ve derin mi? EVET HAYIR
19-Kendinizi evrende biricik mi hissediyorsunuz? EVET HAYIR
20-Kendinizi güvende mi hissediyorsunuz? EVET HAYIR
21-Sakin misiniz? EVET HAYIR
22-Başkaları sizi kabulleniyor mu? EVET HAYIR
23-Başkaları sizi seviyor mu? EVET HAYIR
24-Hayat dolu ve aşık mısınız? EVET HAYIR

EVET cevaplarına 1 puan verin ve toplayın. Eğer puanınız 0-6 arası ise, kendinizi çok az gerçekleştiriyorsunuz. 7-9 arası ise az gerçekleştiriyorsunuz. 10-15 arası ise ortalama, 16-20 arası ise fazla, 21-24 arası ise kendinizi çok fazla gerçekleştiriyorsunuz.

Kendini gerçekleştiren kişilerin özelliklerine Abraham Maslow’un Bakışı 1
1- Gerçekleri algılayışları etkili ve rahattır.
2- Kendilerini ve doğal özelliklerini kabul ederler ve bu konuda fazla düşünmezler.
3- Davranışları basit ve doğaldır, yapaylıktan ve gerilimden uzaktır.
4- Hayatla ilgili konular hakkında düşünürler.
5- Mahremiyeti sever, ayrı yaşamaya eğilim gösterirler.
6- Kendi gelişimlerine önem verirler.
7- Verdikleri için teşekkür beklemezler, tekrar tekrar vermeye devam ederler.
8- Ufukları sonsuzdur.
9- Başkalarına karşı derin hisler duyarlar.
10- Birkaç tane kendini gerçekleştirmiş kişiyle derin bir bağ geliştirirler.
11- Demokrattırlar.
12- Güçlü ve belirgin etik ve ahlaki değerleri vardır.
13- Mizah duyguları düşmanlığa değil, felsefi bakış açılarına dayanır. Daha çok ciddi ve düşünceli olma eğilimindedirler.
14- Orijinal ve yaratıcı kişilerdir.
15- Kendi kuralları toplumsal kuralların önünde gelir.
16- Onlar da hata yaparlar ve diğerleri gibi duygusal davranabilirler.

Kendilerini gerçekleştirenler durumlar karşısında doğru ve dürüst kararlar verebilirler. Yalancılığa karşı son derece hassastırlar. Kendilerinin doğal özelliklerini tüm kusurlarıyla olduğu gibi kabul ederler. Başkalarının kusurlarını da mizahi bir şekilde kabul ederler. Çoğunlukla canlı, meşgul ve spontanedirler. Görevlere ve problemlere öncelik verirler. Diğer insanlardan bağımsızdırlar. Bir çocuk, artist ya da masum bir yüz ifadeleri vardır. Başka insanlarla derin bir şekilde kendilerini özdeş hissederler. Kendi kendilerine gülebilirler. Başka insanları incitmek için asla kasıtlı şakalar yapmazlar. Kendilerini evrende biricik, daha güçlü, daha sakin ve hayat dolu hissederler.

Kendinizi Gerçekleştirmek İçin Neler Yapmalısınız?

Eğer testten kötü sonuçlar aldıysanız üzülmeyin ve umutsuzluğa kapılmayın. Kendini gerçekleştirmek temel bir eylemdir. Ne bir hedef, ne de son noktadır.

Öncelikle;

  • Değişmek için istekli olun.
  • Kendi hayatınız ile ilgili tüm sorumluluklarınızı üzerinize alın.
  • Motivasyonunuzu test edin.
  • Kendinize karşı dürüst ve dolaysız olun.
  • Pozitif deneyimlerinizi kullanın.
  • Farklı olmaya kendinizi hazırlayın.
  • Kapsayıcı olun.
  • Gelişiminizi değerlendirin.

Yetişkinlerde Dikkat Eksikliği ve Konsantrasyon Problemleri

Tıpkı çocuklar gibi yetişkinler de zaman zaman dikkat eksikliği ve konsantrasyon problemleri yaşayabilirler. Özellikle yetişkinlikte bu türden problemlerin ortaya çıkması, kişilerin gerek iş gerekse günlük yaşamlarını olumsuz şekilde etkilemektedir. Bu nedenle nedenleri tespit edilmeli ve çeşitli yöntemlerle tedavi edilmelidir. Peki dikkat eksikliği ve konsantrasyon problemi nedir? Nedenleri nelerdir? Nasıl tedavi edilir?

Dikkat eksikliği ve konsantrasyon problemi nedir?

Dikkat eksikliği ve konsantrasyon problemi, kişide dikkatsizlik, huzursuzluk, organize olamama, dağınıklık, zamanı yönetememe, acelecilik, işlerini bitirmede güçlük, sabırsızlık gibi belirtilerle kendini gösteren bir dikkat bozukluğudur. Tüm bu belirtiler, kişinin yaşamını ciddi şekilde etkileyebilir ve hatta ilişkilerinde bozulmaya, iş yaşamında güçlüklere yol açabilir. Bu probleme sahip kişinin yaşı ilerledikçe koşma, her an kıpır kıpır olma gibi belirtilere daha az rastlanır; bunun yerine işte verimsiz çalışma, işleri tamamlayamama, trafikte tehlikeli araç kullanımı gibi belirtiler ön plana çıkar.

Dikkat eksikliği ve konsantrasyon problemi yaşayan kişilerin günlük hayat sırasında yaşamaları olası bazı sorunlar şu şekilde sıralanabilir:

  • İşlerini tamamlayamama,
  • Ayrıntılara dikkat etmekte zorlanma ve oturduğu yerde duramama,
  • Konsantrasyon isteyen işlerde başarılı olamama,
  • Sık sık iş değiştirme,
  • Yapılması gereken işleri sürekli erteleme,
  • Karşısındaki dinlemekte zorlanma,
  • Konuşmaları akılda tutamama,
  • Sorun soru bitmeden yanıtlamaya çalışma,
  • Başkalarının sözünü kesme,
  • Aniden para harcama ve plan değiştirme,
  • Sürekli olarak kendini güvensiz ve huzursuz hissetme.
  • Dikkat eksikliğinin beraberinde getirdiği tüm bu olumsuzlukların kişilerin sosyal ve iş yaşamlarını ciddi şekilde etkilemesi kaçınılmazdır.

Dikkat eksikliği ve konsantrasyon problemlerinin olası nedenleri

Dikkat eksikliği ve konsantrasyon problemlerinin altında pek çok farklı neden olabilir. Beslenme bozuklukları, uykusuzluk, genetik faktörler bu nedenlerden bazılarıdır. Bunun yanı sıra günümüzde teknolojinin yaşamımızın merkezine yerleşmesi de bu türden problemlerin artmasına neden olarak gösterilmektedir. Günümüz teknolojisi, insanlarda odaklanma ve konsantrasyon eksikliğine yol açabilmektedir. Sosyal medya bildirimleri, saat alarmı, SMS ve çağrı bildirimleri; korna gibi dış uyaranlar, sürekli duyduğumuz seslerdir ve tüm bunlar arasında bir işe odaklanmak bir hayli zor olabilmektedir. Zamanla odaklanma yeteneği köreldiği için de sessiz ortamlarda dahi konsantre olmakta zorluk çekilmesi son derece olasıdır.

Dikkat eksikliği ve konsantrasyon problemleri tedavisi

Dikkat eksikliği ve konsantrasyon problemleri yaşayan kişiler, öncelikle kendilerinde böyle bir durum tespit ettiklerinde uzman desteği alabilirler. Uzman tarafından belirlenen ilaç tedavisi veya psikolojik destek ile bu türden problemlerin üstesinden gelmek mümkündür. Bunun yanı sıra dikkat eksikliği ve konsantrasyon problemlerinden kaçınmak için de bazı sağlıklı yaşam alışkanlıkları benimsenebilir.

  • Kendinize bir görev listesi hazırlayın ve birden fazla işi aynı anda yapmaya çalışmayın. Bu türden kişisel odaklanma teknikleri geliştirmek, konsantrasyon arttırıcı etkiye sahiptir.
  • Sağlıklı ve çeşitli beslenin. Sağlıklı beslenmek kişiye konsantrasyon gücü sağlamaktadır.
  • Düzenli ve kaliteli uyuyun. Zihnin tam anlamıyla dinlenmesi odaklanma yeteneğini geliştirir.
  • Düzenli beyin egzersizleri yapın. Bulmaca çözmek, zekâ oyunları oynamak güçlü konsantrasyon arttırıcılardır.
  • Spor, yürüyüş gibi fiziksel aktiviteler konsantrasyon arttırıcı etkiye sahiptir.
  • Uzman desteği alın. Eğer tüm bunları uygulamanıza rağmen dikkat problemi yaşadığınızı düşünüyorsanız terapi veya ilaçlı tedavi ile bu sorunun üstesinden gelebileceğinizi unutmayın.

Günlük yaşantımızda karşılaştığımız ve sayısı her geçen gün artan uyaranların da etkileriyle stres, hayatımızın vazgeçilmezi konumunda. Bu nedenle stressiz bir hayatı neredeyse düşünemez olduk. Fakat bu stresli hayat gerek beden gerekse ruh sağlığımızı etkilemesi açısından son derece hayati bir önem taşıyor. Dolayısıyla stresi hayatımızdan çıkaramasak da azaltmaya çalışmak, sağlığımıza olumlu yönde katkı sağlayacağını söyleyebiliriz. Biz de bu yazıda stresi hayatımızdan çıkarmanın sağlayacağı katkıları derlemeye çalıştık. İşte stresi azaltmanın zihin ve beden iyiliğimize sağladığı 7 katkı:

1. Stres Seviyenizi Düşürdüğünüzde Kendinizi Çok Daha Enerjik ve Mutlu Hissedebilirsiniz

Stresli anlarınızda stresle baş etmek yerine üstünü örterek görmezden gelmek size daha kolay gelebilir. Fakat bu durum göründüğü kadar masum değil. Stresi görmezden gelmek sizi yorgun düşürebilir ve tüm enerjinizi tüketebilir. Bu durumdan rahatsızlık duyuyorsanız, düzenli yapılan kas gevşetme egzersizleriyle kendinizi rahatlatabilirsiniz. Ayrıca sporun stresle başa çıkmada etkili olduğu da bilinen bir gerçek. Gerekli çaba ve azmi gösterdiğinizde sorununuzdan kurtulduğunuzu göreceksiniz. Stres seviyenizi azalttıkça kendinizi daha enerjik ve mutlu hissedeceksiniz.

2. İşlerinize Daha İyi odaklanabilir ve Daha Başarılı Olabilirsiniz

Yoğun stres, zihin bulanıklığına ve konsantrasyon sorunlarına yol açabilir. Bu nedenle stres faktörlerinden uzaklaşarak zihninizi rahatlatabilirsiniz. Özellikle çalışan bir birey ya da öğrenciyseniz stres faktörleriyle daha yoğun karşılaşabiliyor olabilirsiniz. Gerek egzersizlerle gerekse kendi önceliklerinizi belirleyerek stresinizi yönlendirebilir ve azaltabilirsiniz. Bu sayede daha odaklı ve rahat çalışan bir zihin, yaptığınız işlerde sizi başarıya götürebilir.

3. Stresi Azaltmak Cinsel İsteksizliğin Ortadan Kalkmasını Sağlayabilir

Kronik stres, hormon bozukluğunun en temel nedenlerinden biri. Stresli bir yaşam; erkeklerde testosteron hormonunun ve sperm kalitesinin azalmasına, kadınlarda ise kısırlığa veya yumurta kalitesinde azalmalara neden olabiliyor. Tüm bu durumlar da cinsel isteksizliğe sebep olabiliyor. Siz de cinsel hayatınızla ilgili sorunlar yaşıyorsanız stresten olabildiğince uzak durmaya çalışmalısınız. Hayatınızdaki stres faktörlerini fark edip onları azaltmaya çalıştığınızda cinsel isteksizlik şikayetlerinizin önüne geçebilme ihtimaliniz bulunuyor.

4. Baş Ağrılarından Kurtulabilirsiniz

Kronik bir rahatsızlığınız yoksa baş ağrınızın sebebi yaşadığınız stresten kaynaklanıyor olabilir. Sık karşılaştığınız ve nedenini bilmediğiniz baş ağrıları, günlük hayatınızı olumsuz etkileyebilir. Stres, somut bir varlık olmadığı için baş ağrınızın stres kaynaklı olup olmadığını test etmekte zorlanabilirsiniz. Sakince kendinizi gözlemleyip sizi zora sokan durumları ortadan kaldırdığınızda, baş ağrınızda gözle görülür bir azalma olduğunu fark edeceksiniz.

5. Uykusuzluk Şikayetlerinizi Çözüme Kavuşturabilirsiniz

Günün yorgunluğu ve gün içinde yaşananlar, zihninizi epey etkiler. Biriktirdiğiniz kaygılar, stres olarak size geri döndüğünde vücudunuz ister istemez tepkiler verebilir. Sık verilen tepkilerden biri de uykusuzluk. Ertesi gün çok önemli bir işiniz olabilir, öğrenciyseniz sunumunuz veya sınavınız olabilir. Tüm bunların getirdiği kaygılar gece uyuyamamanıza sebebiyet verebilir. Kendinize stres konusunda kazandıracağınız farkındalık, uyku sorununuzun üstesinden gelmenize yardımcı olabilir.

6. Nedeni Bilinmeyen Karın Ağrılarından Kurtulabilirsiniz

Son gün sendromu yaşayan kişiler bu hissi daha iyi anlayabilir. Ailenizden ayrılıp yolculuğa çıkacağınızda bu hissi yaşayabilirsiniz. Ya da okul açılışının ilk günü… Gün içinde neler yaşayacağınızdan tutun, gelecek planlarına kadar birçok şeyi sorun etmeye başlayabilirsiniz. Bu durum, size istemsiz olarak karın ağrıları verebilir. Belki de ilkokulda çocukların karın ağrısı şikayetlerinin çok olmasının bir nedeni de bu. Bu sorunun üstesinden gelmek için değiştiremeyeceğiniz şeyleri kabul etmekte fayda olabilir. Bu sayede stresiniz azalabilir ve karın ağrısı şikayetlerinize son verebilirsiniz.

7. Artık Eskisi Kadar Çabuk Sinirlenmeyeceksiniz

Öfke, dozunda olduğunda koruyucu olabiliyor. Fakat dozunu kaçırdığınızda hem kendiniz hem de çevreniz için işkence boyutuna varabiliyor. Çabuk öfkelenmenizin de altında yatan en büyük etkenlerden biri stres ve stresin getirdiği etkiler. Nefes egzersizleri ve düzenli spor yardımıyla stresinizin azalmasını sağlayabilirsiniz. Sakinleştirici etkisi bulunan takviye gıdalarla da bu süreci destekleyebilirsiniz. Stres faktörünün azalmaya başladığını fark ettiğinizde, öfke sorununun yavaş yavaş ortadan kalktığını görebilirsiniz.

*Sayfanın içeriği sadece bilgilendirme amaçlıdır. Sayfa içeriğinde tedavi edici sağlık hizmetine yönelik bilgiler içeren öğelere yer verilmemiştir. Tanı ve tedavi için mutlaka hekiminize başvurunuz.

Comments are closed.